Ana Sayfa Blog Sayfa 11

MURAT YÜKSEL İLE “CENNETTEN BİR CEHENNEM” VE POLİSİYE ÜZERİNE

Hoş geldin sevgili Murat! Bize biraz kendinden bahseder misin? Ne işlerle meşgulsün? Yazma, özellikle de polisiye tutkun ne zaman, nasıl başladı?

Merhaba, hoş bulduk. Ben Murat Yüksel. Bafralıyım. Bir kamu kuruluşunda çalışıyorum. Yazma maceramın başlangıcı lise yıllarına dayanıyor. Yazmaya şiirle başladım, deneme düz yazı türüyle devam ettim. Son durağım ise öykü oldu. Polisiye öykü yolculuğumda sevgili Gencoy Sümer hocamın büyük katkısı var. Kendisiyle ilk tanışıklığımız Dedektif Dergi çatısı altında yürütülen Zafer Köse’nin yönettiği öykü atölyesi vasıtasıyla oldu. İlk suç türündeki öykü denemem de bu atölye sonunda hazırlanan kolektif kitap Perdelerin Ardında kitabında “Oyun” ismiyle yer aldı. Bu arada atölye sonrası süreçte Dedektif Dergi’ye ilk öykülerimi yolladım. Ardından da bu ailenin bir parçası oldum. Bundan büyük bir gurur ve haz duyduğumu ifade etmem gerek.

İlk öykü kitabın “Cennetten Bir Cehennem” Herdem Polisiye etiketiyle 2023 yılında polisiyeseverlerle buluştu. Neler hissediyorsun? Okurlardan ne tür geri dönüşler alıyorsun?

Öncelikle insanın tamamıyla kendine ait bir kitabının olması keyif verici bir duygu. Cennetten Bir Cehennem’i elime ilk aldığım an farklı bir mutluluk yaşadım. Bir hayalim gerçekleşmiş, ete kemiğe bürünmüştü; elimde tutuyordum. Dosyamın ilk fikir aşamasından son anına kadar yanımda olan Gencoy Sümer hocama bu konuda çok şey borçluyum. Bana çok yardımcı oldu, çok desteğini gördüm. Herdem Kitap Yayın’dan Şebnem Hanım da kitaplaşma aşamasında beni sürece ilişkin olarak sürekli bilgilendirdi, adım adım ilerledik onunla da. Şebnem Hanım’a da teşekkür ediyorum. Ve tabii sevgili editörüm Emel Aslan. Büyük bir teşekkür de editörüme.  Kitaba gelirsek, kitabımda klasik polis/dedektif öyküleriyle suç öykülerini eşit oranda harmanladım. Okuyanlardan genelde olumlu dönüşler aldım. Şahsen ya da sosyal medya vasıtasıyla bana öykülerimle ilgili özel olarak yazanlar oldu. Beğendikleri kadar beğenmedikleri yerler varsa bunu da söylediler tabii. Fikir alışverişlerinde bulunduk. Hepsi de çok kıymetli benim için. Bunun yanında özellikle etrafımda, yakın çevremde kitabımı imzalatmak için bana getiren hiç ummadığım, beklemediğim insanlar da oldu. Polisiye öyle bir olgu ki okumayı seven, okuyan bütün insanları kapsıyor aslında. Bu da çok güzel bir şey. Okuyan, yorumlayan, fikirlerini, düşüncelerini olumlu ya da olumsuz benimle paylaşan herkese müteşekkirim. Var olsunlar.

Öykülerini nasıl tanımlarsın? Kendini hangi tarza yakın hissediyorsun?

Öykülerimi sadece belli bir tarzın içine hapsetmeyi, tek bir kalıba sokmayı kabul etmiyorum. Klasik “katil kim” modelindeki dedektif hikâyeleri yazmayı seviyorum. Bunun yanında katilden çok işlediği suçun arkasında o kişiyi cinayet işlemeye sevk eden motivasyonları irdelediğim, olayların öncesinde ya da sonrasında dolandığım, insanların içindeki karanlık yönlerine ayna tuttuğum suç öyküleri kaleme almayı da seviyorum. Bir nevi olaylara failin gözünden bakarak yazmayı da seviyorum yani. “Aslında ne oldu, neden oldu?” sorusunun peşinden gitmek bazen daha heyecanlı olabiliyor. Bazı öykülerim ne kadar sert içeriğe sahipse bazıları da o derece nahif. Sonuç olarak bu türün bütün nimetlerinden faydalanabilmek en büyük arzum.

Hayli üretken bir kalem olduğunu görüyorum. Takip ettiğim kadarıyla polisiye dışı edebiyatta da birçok farklı mecrayı takip ediyor ve öykülerinle katkıda bulunuyorsun.  Hepsine nasıl yetişiyorsun?

Yazma serüvenim eskiye dayansa da bunu düzenli bir uğraş, kendime asli bir iş edinmem ilk olarak sevgili Zafer Köse’nin Dedektif Dergi çatısı altındaki yazma atölyesi ile başladı. Sonrasında Semih Gümüş, Murat Gülsoy, Jale Sancak, Hakan Akdoğan, Mario Levi, Barış İnce gibi Türk edebiyatının çok değerli ve önemli isimlerinin yazı ve öykü atölyelerine katıldım, kimilerine uzun süre devam ettim. Yine sevgili Gencoy Sümer’in biz dergi yazarlarına yönelik polisiye atölyesinden ziyadesiyle faydalandım. Bu atölyelerde edindiğim tecrübeler bana öncelikle düzenli bir yazma becerisi ve disiplini kazandırdı, bunun meyvelerini de zaman içinde aldım. Kullandığım teknikleri geliştirdim, geliştirmeye devam ediyorum. Bir öyküyü kaleme aldıktan sonra acaba bunu başka türlü nasıl yazabilirdim’in peşine düştüm. Tabii, bunun için de bol bol okudum, okuyorum. Ben sadece polisiye ya da suç öyküleri yazmıyorum. Hayata, insana, ilişkilere dair öyküler de kaleme alıyorum. Bu öykülerim bugüne kadar Varlık, Notos, Edebiyatist, Mahalle Mektebi, Hikâyeci gibi birçok basılı dergi ile Oggito, İshak, Litera, Mahal, Edebiyat Haber gibi birçok online edebiyat sitesinde/dergisinde yayınlandı. Bunun yanı sıra önümüzdeki aylarda başka dergilerde yayınlanmak için sıra bekleyen öykülerim de var. Kısaca yazmayı, anlatmayı seviyorum. Yazmaktan keyif alıyorum.

Yazarken ritüellerin var mıdır? Nasıl başlar, nasıl bitirirsin? Bittiğinden nasıl emin olursun?

Her zaman ve her yerde yazabilirim. Belirli bir ritüelim yok yani. Çok kalabalık bir ortamda da yalnız başımayken de yazabilirim. Bir öykü bende bazen tek bir kelimeyle, tek bir cümleden,  bazen duyduğum bir olayla, bazen okuduğum bir haberle ya da buna benzer herhangi bir şeyle başlar. Aklıma gelen her ne ise o anda bunu kaydetmem gerekir. Genelde cep telefonumun notlar bölümüne bazen de öykü taslaklarını yazdığım defterlerime üzerinde çalıştığım ya da yazmak istediğim öyküye ilişkin bilgileri yazarım. Bunlar biriktiğinde, olgunlaştığında bilgisayar başına geçer ilk taslağı hazırlarım. Tekrar tekrar okur, ekleme ya da çıkarma yapılacak kısımları hallederim. Bitti diye düşündüğümde demlenmesi için bırakırım. Birkaç hafta unutmayı tercih ederim o çalışmayı. O birkaç haftadan sonra yeniden açar, öykünün hikâyesini, zaman ve mekânları, imla kurallarını tekrar gözden geçiririm. Bu aşamada öyküde altın vuruş dediğim eksiltme aşamasına geliyorum. Burası gereksiz, bu kısım fazla, bu öyküye bir şey katmıyor demek daha kolay oluyor. Ama şurası bir gerçek ki, hiçbir öykü ya da roman aslında yazarı için bitti dediğinde bile bitmiyor. Şeytan dürtmeye devam ediyor. Sadece dergiye gidip yayınladığında elden çıkmış oluyor. Sanırım yazarların çoğunluğu için de bu böyle.

Neler okur, izler veya dinlersin? Yazmak, gündelik hayatının neresinde duruyor? Kendini nasıl disipline eder, geliştirmek için neler yaparsın?

Düzenli yazmak çok ciddi bir disiplin gerektiriyor. Ben de hemen her gün bu disipline ayak uydurmaya çalışıyorum. Ne olduğu önemli değil, hemen her gün mutlaka bir şeyler karalıyorum. Üretmeyi, yazmayı, kurgu dünyasında öykülerimle var olmayı seviyorum. Yazarken başka bir ben oluyorum. Öyküdeki karakterlere bürünüyorum. Kendimi geliştirmek için yazarken kurduğum dünyanın içinde yer almaya, karakterleri sadece yaratmaya değil aynı zamanda anlamaya, tabii bunu yaparken de başta kendim okurken sıkılmayacağım metinler üretmeye çabalıyorum. Okuru gereksiz ayrıntılara boğmaktan, onlarca ismi aklında tutmak zorunda bırakmaktan, okuyucunun aklıyla dalga geçmekten hoşlanmıyorum. Eğer okura gerçek üstü görünebilecek öğeler sunuyorsam, bunların hepsini öykünün içinde ya da sonunda geçerli bir mantığa oturtmak zorunda olduğumu biliyor, o istikamette ilerliyorum hikâyenin içinde. Kısaca hem okur hem de benim için temiz metinler olsun istiyorum. Bunun yanında okumayı çok seviyorum. Tam anlamıyla bir öykü delisiyim. Gerek Türk edebiyatından olsun gerekse dünya edebiyatından, klasiklerin yanında yeni öykü kitaplarını ve okumam gerektiğini düşündüğüm ya da merak ettiğim romanları mümkün olduğunca okumaya çalışıyorum. Bunun yanında çok hızlı okuduğumu söyleyemem. Böyle insanlara imrendiğimi söyleyebilirim ama. Bu hızlı okuyamama sorunsalı da sanırım okuduğum her ne ise bazen aynı sayfayı baştan tekrar tekrar üstünden geçtiğim ya da okuduğum bölüm üzerinde beyin jimnastiği yapma ihtiyacı hissettiğim için olabilir. Okuduklarımı polisiye özelinde düşünürsem eğer şöyle bir liste sunabilirim. Hercule Poirot ve Sherlock Holmes’u iki efsane olarak başucumda tutuyorum. Bunların dışında Henning Mankell’in Kurt Wallender serisi, Jo Nesbo’nun Harry Hole serisi, John Verdon’un Dave Gurney serisi en sevdiklerim. Türk polisiyesinden ise Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat’ı, Çağatay Yaşmut’un Başkomiser Galip’i, Elçin Poyrazlar’ın Komiser Suat Zamir’i, Gencoy Sümer’in Kerim Ülkü’sü ve tabii Celil Oker’in meşhur Remzi Ünal’ı. İzleyeceğim filmleri ya da dizileriyse genelde Mubi, Netflix, Amazon Prime, Disney gibi platformlardan takip ediyorum. Behzat Ç. bu alanda en büyük favorim. Müzik kültürüm çok yok, kulaklığımı takıp müzik dinlemek yerine kulaklığımı takıp Storytel’den sesli kitap dinlemeyi tercih ediyorum. Sonuç olarak, yazmak da okumak da birbirlerini tamamlayarak hayatımın tam merkezindeler.

Gelecek planlarından biraz bahseder misin? Roman yazmak gibi bir düşüncen veya girişimin var mı? Yoksa öyküye devam mı?

Gelecekle ilgili planlarımın arasında roman şu an için bana çok uzak. Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Daha yazacağım, paylaşacağım çok öyküler var. Hâlihazırda polisiye dışı iki öykü dosyam var, birkaç yayınevine gönderdim, dönüş bekliyorum. Polisiye ise her zaman hayatımın içinde olmaya devam edecek. Aklımdaki polisiye ve suç öykülerini de yazmaya devam edeceğim.

Çok teşekkür ederiz sevgili Murat. Dedektif Dergi ailesi olarak yeni çalışmalarını bekliyor, başarılar diliyoruz…

Ben teşekkür ediyorum. Okurlarımız Türkiye’nin polisiye dergisi Dedektif Dergi’yi takip etmeye devam etsinler.

ERKEK SERİ KATİLLER

KÖTÜNÜN MODERN YÜZÜ

TEMKİNLİ GELİŞİM

1950 itibariyle Çekosloavakya’dan Mao Tse-tung’un yönetimi ele aldığı Çin’e kadar dünyanın bir kısmında komünizm hakimdi. Dünyanın üçte biri bu siyasî oluşumun içerisindeyken, marksist felsefenin ne şekilde uygulanacağı konusunda ciddi görüş ayırlıkları vardı. Örneğin Çin ile Sovyetler Birliği yoğun bir tartışma içerisindeydi. Batı ülkeleri ve Japonya kapitalist oluşum içerisindeydi. Kapitalist ülkelerin tamamı demokrasi yanlısı değildi. Hatta bazıları sosyalizm yanlısıydı. Batı Avrupa, Doğu Avrupa’ya nazaran daha hızlı gelişirken, dünyanın en büyük süper gücü hiç kuşkusuz Amerika’ydı. Artık evlerin içerisine ilk televizyonlar girmeye başlamıştı. Televizyonun ailelere sunduğu ilk mesaj şuydu; babalar geçindiren, anneler evi çekip çeviren olmalıydı. İnsanların değer yargılarına yön vermeyen çalışan Amerika, halkın her kesimini ikna edememişti. Genç asiler bu dayatmaya karşı bir duruş sergiliyorlardı. Eski mahkûm William Cook, deri ceketi ile asi gençliğin tipik temsilcisiydi. Çocuk yaşta babası tarafından sokağa atılan Cook, dünyanın “haksızlıklarına” karşı duruyordu. Wiliam cinayetlerle dolu bir seyahate çıktı. Gelişigüzel seçtiği kurbanlarını önce kaçırıp ardından öldürüyordu. İlk kurbanı beş kişilik bir aileydi. Aileyi arabalarının içerisinde gafil avlayan William, kafalarına kurşun sıkarak öldürdü. Öldürdükten sonra içerisindeki cesetler ile birlikte arabayı kaçırıp birkaç saat gezdi ve sonrasında cesetleri Missouri’deki eski bir kömür madeninin içerisine attı. Oradan California’ya geçti ve orada da bir satıcıyı öldürdü. Daha sonra Meksika’ya kaçtı ve yine iki kişiyi kaçırdı. Öldürmeye fırsat bulamadan yakalandı ve Californiya’ya iade edildi. Sonu, idam edilmek oldu.

William Cook

Yüzyılın ortasına gelinmişken Amerika başkanı Harry S. Truman kendince bir misyon üstlenmişti. Zayıf ülkeleri komünizmin pençesinden kurtarmak amacındaydı. 1953’te Amerikan başkanı seçilen Eisenhower bayrağı eline aldı. Siyahlara karşı ırkçılık had safhada olmasına rağmen, Amerika rüya gibi bir ülke imajı yaratılıyordu.

Avrupa’da Demir Perde, Doğu ülkeleri ile Batı ülkelerini ayırmaktaydı. Demir Perde sınırının her iki tarafında askerî hareketlenmeler artıyordu. Modern dünya sadece halkın yaşamını kolaylaştırmak için gelişmiyordu. Savaş silahları da bu gelişimden nasibini almaktaydı. Çağ, hidrojen bombalarının çağıydı. Hidrojen bombası, infilak ettiği yerin 50 kilometre çapında bulunan her canlıyı öldürebilirdi. Tehlike her an hissediliyordu. Özellikle bombalar “yanlış” kişilerin eline düştüğü zaman tehlike çok büyüktü.

İngiltere, Almanya ve Amerika seri katillerin en acımasızlarına şahit olmuşlardı.  Doğu bloku ülkelerinin kendilerini dış dünyaya kapatmasıyla, orada yaşanan suçları tespit etmek de zorlaştı. Başlangıcı 1951’de İngiltere yaptı. JohnThomas Straffen akıl hastanesinden henüz çıkartılmıştı ki, iki genç kızı öldürdü. Bu cinayetlerin ardından yakalanan Straffen, Broadmoore tımarhanesine gönderilse de, oradan da firar etmeyi başardı. Firarından sadece dört saat sonra üçüncü kurbanı olan genç bir kızı öldürdü. İfadesinde yaptığından gururla bahsediyordu. Sadece iki dakika içerisinde kızı boğarak öldürebilmesini marifet olarak görüyordu. Hemen mahkemeye çıkarıldı ve ömür boyu hapis cezası aldı.

10, RİLLİNGTON PLACE

1953’te bütün İngiltere “Rillington Place, Numara:10” vakasıyla çalkalandı. Londra’da bu adreste ikamet eden bir adamın en büyük zevki, öldürdüğü genç kadınları, evinin bahçesine gömmek ya da evin duvarında gizlemekti. Aynı yıl içerisinde evini kiraya vererek göç etmeye kalkışması hayatının hatası oldu. Yeni kiracı Beresford Brown, yeni evindeki duvar kağıdını sökünce, ardında genç bir kızın cesedi ile karşılaştı ve hemen durumu polise bildirdi. Polis, evi her araştırınca üç ceset daha ortaya çıktı. Üç ceset de aynı yerde tıkıştırılmış bir vaziyette bulunmuştu. Cesetlerden biri baş aşağıya dururken, diğeri boynundaki iple başka bir cesede bağlanmıştı. Hepsi tecavüze uğramış ve işkenceye maruz kalmıştı. Eski kiracı John Reginald Halliday Christie’nin peşine bir polis ekibi düşerken, diğer bir ekip evde aramalarını sürdürüyordu. Adeta evin her köşesinden cesetler çıkıyordu.

John Reginald Halliday Christie

Christie’nin karısının cesedi, evin zemininde bulundu. Ertesi gün bütün gazeteler “Korku Evini” manşetlere taşıdı. Christie’nin kayıp olması korkunç hikâyelerin türemesine sebep oluyordu. Komşuları olayın şokunu atlatamıyorladı. Çünkü Christie asla bir katil izlenimi vermemişti.

Christie’nin geçmişini araştıran polisler, Christie’nin geçmişte de komşusunun karısını ve kızını öldürmekten ötürü bir numaralı şüpheli olarak yargılandığını ortaya çıkardılar. Ancak Christie savunmasını o kadar iyi yapmıştı ki serbest kalmayı başarmıştı. Bir süre sonra kendisini yakalayan polisler olayın detaylarını öğrenmeye başladılar. Evine kandırarak getirdiği genç kadınları önce bayıltıyor, sonra tecavüz edip onları boğuyordu. Kurbanları saatler öncesinde ölmüş olsa dahi, defalarca tecavüz ediyordu. İfadeler derinleşince asıl dehşet verici başka bir olay ortaya çıktı. Bu polisin geçmişte yapmış olduğu büyük bir hataydı aynı zamanda. Komşusunun karısını ve kızını öldürmekten ötürü şüpheli konumda olan Christie, serbest kalmayı başarmıştı. Ancak dava devam etmiş ve bu sefer Timothy Evans kendi eşini ve kızını öldürmekten ötürü şüpheli olarak sorgulanmaya başlanmıştı. Sonunda Timothy suçlu bulunmuş ve işlemediği cinayetler yüzünden idam edilmişti. Christie sorgusunda bu cinayetleri üstlendi. Manipülasyon yeteneği sayesinde masum bir adamın idam edildiğini itiraf etti. Olay gazetelere yansıdı ve İngiltere’de idam cezası ile ilgili ciddi tarışmalara sebep oldu.

Adlî bilim bu dava ile ilgili yeni bir çalışmaya imza atmıştı. Cesetlerin çürüme evrelerini incelemek amacıyla organikleri incelemeye aldılar ve çürüme evrelerini kayıt altına aldılar. Böylece kurbanın ne zaman öldüğünü tespit etmek kolay olacaktı. Gerçi Christie her şeyi itiraf etmişti.

“THALLY HALA”

Aynı yıl Avustralya’da Caroline “Thally Hala” Grills isimli seril katil 4 kişiyi zehirleyerek öldürdü. Zehirlemek için kullandığı Talyum maddesinden ötürü ona Thally Hala denmekteydi. Ayrıca işi kişiyi de öldürmeye çalışmıştı. Grills çevresi tarafından şirin nine olarak biliniyordu. Onun acımasız bir seri katil olabileceğini kimse düşünemezdi. Mahkemeye çıkarıldığında 63 yaşındaydı. Öldürme dürtüsü ise tamamen bir kişiyi öldürme gücünden gelmekteydi. Bu ve benzer dürtüleri birçok erkek seri katillerde görmek mümkündür. Ama kadın seri katiller arasında da bu dürtülere rastlanmaktadır. Rhonda Bell Martin 1957’de eşini zehirlemekten ötürü Alabama’da elektrikli sandalye ile idam edilmişti. İdam edilmeden önce eski eşini, dört çocuğunu ve annesini öldürdüğünü de itiraf etmişti.

“Thally Hala” ve Christa Lehman

LEHMAN VAKASI

Yine benzer bir şekilde Almanya Worms şehrinde Christa Lehman da eşini ve akrabalarını zehirleyerek öldürmüştü. Bu olay zehir bilimini bir sınava tabii tutmuştu. 15 Şubat 1954 pazartesi günü 75 yaşındaki Eva Ruh krema dolgulu çikolatayı kızı Annie Hamann için masada bırakmıştı. Anni masada gördüğü çikolatadan bir ısırık aldıktan sonra damağına yayılan acımtırak bir tat yüzünden ağzındaki lokmayı tükürdü. Ailenin köpeği yere düşen parçayı bir hamlede kaptı. Annie salona ilerleyerek annesini yanlış bir malzeme kullandığından ötürü azarlayacaktı ki, bir anda gözlerinin karardığını fark etti. Doğrudan yatak odasına doğru ilerledi ve orada bilincini yitirdi. Annesi yardım istemek üzere yerinden kalkıp, dışarı çıkarken Annie çoktan ölmüştü. Aynı şekilde yere düşen lokmayı yiyen köpek de dakikalar içerisinde öldü. Eve gelen doktor manzarayı görünce polisi aradı. Polis doktordan aldığı ön bilgi ile adlî tıp enstitüsü direktörü olan profesör Kurt Wagner’i aradı. Otopsi esnasında kasılmaları dikkate alarak zehirlenme ihtimali üzerinde duruldu.

Otopsiler devam ederken, bir yandan da dedektifler araştırmalarını sürdürüyorlardı. İzler Annie’nin arkadaşı olan üç çocuklu dul Christa Lehman’a götürdü.  Christa, Annie’nin öldüğü gün Eva Ruh’a çikolatayı vermişti. Eva ise çikolatayı kızına vermek üzere saklamıştı. Lehman sorgulanma esnasında çikolatayı aldığı dükkanda zehirli olarak satılmış olabileceğini söyledi. Bir sivil polis dükkana giderek aynı çeşit çikolatadan satın aldı. Analiz edilen çikolatalarda zehirli bir maddeye rastlanmadı. Gözler Wagner’in raporundaydı. Ancak ne tür bir zehir kullandığı konusunda ciddi anlamda zorlanıyordu. Sonra tesadüf eseri E 605 isimli madde hakkında bir makale okudu. E 605 maddesi böcek ilacında kullanılıyordu ve yan etkileri ölen Annie ve köpeğin gösterdiği tepkiler ile aynıydı. Bu madde ilk kez bir cinayet aracı olarak kullanılmıştı. Dükkandan alınan örneklerde herhangi bir zehirli maddeye rastlanmayınca, gözler Lehman’a çevrildi.

Lehman’ın evinde yapılan aramada beklenenden daha fazla şey bulunacaktı. Christa Lehman’ın eşi, kayınvalidesi ve kayınpederi benzer bir şekilde ölmüşlerdi. Cesetler mezarlarından çıkarıldı ve yapılan otopsi neticesinde aynı zehirli madde tespit edildi. Lehman bu dört cinayetten yargılandı. Zehirli maddeyi önce bir köpek üzerinde denedikten sonra, eşini ve diğerlerini öldürdüğünü itiraf etti. Annie’nin ölümüne sebep olan çikolatayı aslında Eva Ruh’un ölümü için hazırladığını da söyleyen Christa, yaşlı kadından hoşlanmadığı için cinayete karar verdiğini söyledi. Dava süresince psikologların yapmış olduğu analizlerde özellikle ahlak yoksunu olduğuna dair bulgular ortaya çıktı. Christa gazetecilere verdiği demeçlerde zaten bunu göstermekteydi. Öldürdüğü kişilerin bunu hak etiklerini ve cenazelere gitmekten hoşlandığını söyledi. E 605 maddesinin bu olay sonrasında bilinmesinin olumsuz etkileri oldu. Gazetelere yansıyan haberlerden sonra bu madde ile bağlantılı birçok intihar ve cinayet vakası yaşanmaya başladı.

2024 ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ ÖDÜLÜ

Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli kalem Polisiye Öykü yarışması başlıyor.

Bu yıl beşincisi yapılacak yarışmada birinci seçilecek öykünün yazarı Zehirli Kalem Ödülü’nü kazanacak. Birinci gelen öykünün yazarına verilecek para ödülü ise bu yıl 5.000 TL olarak belirlendi.

Yarışmaya katılmak için öykülerinizin Türkçe yazılmış, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış ve herhangi bir başka yarışmada ödül almamış olması yeterlidir. 18 yaşını bitirmiş herkes Zehirli Kalem yarışmasına katılabilir.

Öykülerinizi 15 Ağustos 2024 tarihine kadar gönderebilirsiniz. Sonuçlar Ekim ayı içinde açıklanacak.

Seçici Kurul Üyeleri:

  • Ayşe Erbulak
  • Önay Yılmaz
  • Banu Yıldıran Genç
  • Gencoy Sümer

Daha geniş bilgi ve şartname için  Zehirli Kalem sitesini ziyaret ediniz.

ROMAN TÜRÜNDEKİ DÖNÜŞÜM: POSTMODERNİZME GEÇİŞ

0

Postmodernizm, çağdaş edebiyatın üzerine çokça kafa yorduğu yeni bir kavram. Bu bağlamda postmodernizm kavramını tanımlayabilmek oldukça güç. Bilimsel, teknolojik, ekonomik gelişmelerin bir tüketim toplumunu oluşturması, bu tüketim toplumunda sürekli yeni şeyler üretmek zorunluluğu, üretilebilecek her şeyin üretilmiş olduğu artık yeni bir şeyin üretilemeyeceği gibi görüşlerin ortaya çıkması böylece bir taklitçiliğin başlaması, insanın toplumdaki hızlı gelişmeler karşısındaki umarsızlığı ve bunlara boyun eğişi, gerçeklik algısı üzerine ortaya atılan görüşler vs. çağdaş toplumu oluşturan unsurlar roman türünün yapısında bir takım değişimlere neden olmuştur.

Postmodernizm; modern sonrası ve ötesi olarak tanımlanmaktadır. Peki, modernden sonra gelen, modernin ötesinde olan nedir?  Postmodern roman olarak adlandırılan eserlere baktığımızda dünya edebiyatında son zamanların en çok okunan romanlarından Umberto Eco’nun kaleme aldığı Gülün Adı, Türk edebiyatında ise Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı gibi romanlar dikkat çekmektedir.

Postmodern romanları diğerlerinden ayıran özellikler neler, onları bu denli önemli kılan ne? Postmodernist yazarın amacı ne? Postmodernizm romanda neyi değiştirdi, neyi dönüştürdü ya da romana neyi getirdi?

Roman türünün özelliklerine baktığımızda yazar, anlatıcı, olay, kişi, yer, zaman, bakış açısı, kurgu gibi ögeler sıralanabilir. Roman okuyan herkes bu kavramların neyi ifade ettiğini az çok bilmektedir. Bu konuda zihnimizde yılların birikimi söz konusudur. Durum böyle olunca postmodern bir roman okuyan insan, bu romanı anlamlandırmada güçlük yaşar. Çünkü postmodern roman bu ögelerle ilgili bildiğimiz her şeyi alt üst etmiş ve bu öğelerde bir dönüşüm gerçekleştirmiştir.

Yazar kimdir? Anlatıdaki işlevi ve amacı nedir? Yazar, romanda her şeyi bilen bir üst varlıktır. Kültürel birikimini, aydın kimliğini metni vasıtasıyla okuyucuya aktarmak isteyen bir yol göstericidir. Okuru yönlendirmek, eğitmek ya da eğlendirmek amacını taşır. Postmodern roman anlayışında bu tanımlamaların ya da açıklamaların yeri yoktur.  Postmodern metin yazardan daha üst bir konuma sahiptir. Yazar, her şeyi bilen bir üst varlık değildir, artık dünyayı kahramanlarından birinin gözüyle görmeye başlamıştır. Kahramanların bakış açıları ve gerçeklik anlayışı en az yazarınkiler kadar değerlidir.

Postmodern yazar okuruna geniş bir özgürlük alanı tanımıştır. Okur merkezi bir öneme sahiptir; yönlendirilmek, eğitilmek ya da eğlendirilmek istenen pasif bir özne olmaktan çıkmış, okuduğu metne istediği anlamı verebilme özgürlüne kavuşmuştur. Böylece postmodern metinlerde okur ve metin arasında özel bir ilişki kurulmuş; okur, okuma sırasında metni yeniden yazma  ve yorumla olanağı bulmuştur. Yani yazarın önemi azalırken metnin ve okurun önemi artmıştır.

Anlatıcı, söz konusu olayı ya da olayları anlatan hayali varlıktır. Postmodern romanlarda birden çok anlatıcıyla karşılaşmak mümkündür. Birden fazla anlatıcı, kendi dünya görüşleri ile romanda yer alabilmektedir. Postmodern romanlarda tek bir bakış açısı ve tek bir dünya görüşü yoktur. Farklı seslerin bir araya geldiği çok seslilik içerisinde farklı hikayeler ve farklı dünyalar vardır. Her bir anlatıcının farklı bir söylemi vardır, bu söylemler büyük bir yapbozun parçaları gibidir. Benim Adım Kırmızı romanında on dokuz farklı anlatıcı bulunmaktadır. Her bir anlatıcı gerçekliği kendi bakış açısı ile anlatırken okur bu farklı söylemleri kendisi tamamlayarak bütüne ulaşır. Yani postmodernizm; gerçekliğin göreceli, belirsiz ve parçalı olduğunun vurgusunu yapar.

Yazar, postmodern romanda bir anlatıcı olarak metne dahil olabilmekte; yazarın dünya görüşü diğer anlatıcıların bakış açılarının yanında yer alabilmektedir. Gerçeklik ve kurmacanın birbirine karıştığı bu durumda, postmodern romanın üst-kurmaca tekniğinden söz etmek gerekir. Üst-kurmaca tekniğinde yazar, yazdığı romanın yazılma sürecini roman metnine dahil etmektedir.

Umberto Eco, Gülün Adı romanını yazma sürecini anlatmakla ilk cümlelerine başlar. Melkli Adso’nun bir el yazmasını bulduğunu, bu el yazmasını okurken notlar aldığını sonra da bu el yazması ile yollarının ayrıldığını anlatır. Yalnız bir sevdalanmaya kapılmıştır, okuduğu el yazması aklından çıkmaz ve o da bu el yazmasını yeniden yazmaya koyulur.

 Postmodern romanda kurmaca içinde kurmaca vardır: Umberto Eco’nun roman kurgusunun içine yerleştirilmiş Melkli Adso’nun anılarını yazdığı bir el yazması mevcuttur. Okur Umberto Eco’nun el yazmasını bulma sürecini ve bu el yazmasından etkilenme sürecini okuduktan sonra el yazmasını okur. Bu el yazması Melkli Adso’nun anıları şeklinde aktarılmaktadır. Adso zaman zaman okur ile konuşur, duygularını ve hissiyatını okur ile paylaşır. Aynı durum Benim Adım Kırmızı romanında da karşımızı çıkar anlatıcılardan biri olan Şeküre sık sık okuyucu ile konuşur. Araştırmacılar, bu uygulamalardaki amacın yazarın okuyucuya seslenmesi, araya girmesi ile anlatılanların bir kurmaca olduğunu okura hissettirmek olduğunu, dile getirilmektedir.  

Umberto Eco romanında kaleme aldıklarını Melkli Adso’nun el yazması şeklinde verirken Melkli Adso bu el yazmasında bahsedilen olayları anıları şeklinde kaleme alan asıl yazar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani üstkurmacada yazar bir başkasının anlatılarını okura sunmaktadır. Benim Adım Kırmızı romanında da yazar bu durumu romanın son sayfalarında okuyucusuyla paylaşır. Şeküre tüm bu yaşadıklarını oğlu Orhan’a anlatmıştır.

Postmodern romanda yazarın kendisini metne dahil ettiği, anlatı içinde anlatı çıktığı ve anlatıcının – üstkurmacadaki yazar- okuyucuya seslendiği görülüyor. Yani metin merkezi bir konum alıyor; yazar, anlatıcı ve okur aynı metinde bir araya geliyor. Okur da bir nevi metne dahi ediliyor.

 Postmodern metinlerde zaman “şimdi” üzerine yoğunlaşmış, geçmiş de gelecek de şimdinin içinde hapsolmuştur. Jale Parla’ya göre postmodern romandaki zaman, üç ayrı zamanın bir kesişiminden oluşur. Bunlar anlatı zamanı, anlatılan zaman ve okuma zamanıdır. Okuma zamanının da zaman unsuruna dahil edilmesi okurun payının postmodern romanlarda ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Modernist romanlarda olduğu gibi postmodern romanlarda da zaman kırılmaları söz konusudur.  Modernist romanlarda zaman kırılmaları geriye dönüş, bilinç akışı, iç konuşma gibi tekniklerle yapılırken postmodern romanda bu kırılmalar üstkurmaca ve metinlerarasılık teknikleriyle gerçekleştirilir.

Metinlerarasılık her metnin başka bir metne dönüşümü olarak ifade edilebilir. Aynı zamanda her şeyin birbiriyle etkileşimsel olduğunu vurgulayan bir kavramdır. Dış dünyayı yansıtmak istemeyen postmodern yazar için parodi, pastij ve ironi teknikleri metinlerarasılığın en başarılı uygulama yöntemleridir.

 Parodi, bir metnin başka bir metni taklit etmesi yoluyla, içeriğinin dönüştürülerek uygulandığı bir tekniktir. Ancak taklit edilen metne yeni bir anlam yüklenmekte ve taklit edilen metin bir anlamda yeniden yazılmaktadır. Parodi tekniği ile eserin konusu, biçiminden koparılarak gülünç bir uyumsuzluk yakalanmak istedir.

Metinlerarasılık uygulamalarında bilinen bir diğer yöntem pastiştir. Pastiş tekniğinde yazar bir metnin dil ve anlatım özelliklerini taklit ederek yeni bir metin yazar. Örneğin: Biyografi, destan, masal, halk hikayesi gibi çeşitli türlerin üslup özellikleri yazılan metnin temel üslubu olarak seçilip kullanılabilmektedir.

 Fredric Jameson’a göre, çağdaş toplumda bireysel öznenin kaybolması nedeniyle kişisel üslup giderek varlığını yitirmekte ve bir uygulama olarak pastişin önemi artmaktadır. Güzin Yamaner ise her şeyin hızla tüketildiği bir tüketim kültüründe yeni şeyler üretmen zorunluluğunun, birer taklide dönüşmek zorunda olduğunu belirtir.

İroni tekniği de metinlerarasılık uygulamalarının başvurduğu tekniklerden birisidir. İronide üstü kapalı olarak ifade edilen eleştiri söz konusudur. İronide amaç eleştirinin doğrudan değil dolaylı olarak ifade edilmesidir. İroni, mizahi yönü ağır basan bir içeriğe sahiptir.

Metinlerarasılık tekniği metne çeşitli yazınsal türlerin eklenmesine de olanak tanır. Farklı metinlerin bir araya getirilmesi ile montaj ve kolaj teknikleri ile de kendini gösterir. Kolaj; dışarıdan bir nesneyi, bu bir resim, mektup, şiir, anket gibi farklı bir türün metin ile bütünlük oluşturacak şekilde metne dahil edilmesidir. Her şeyin darmadağın olduğu bir dünyada düzenden bahsetmek mümkün değildir, bu yüzden romanda parçalanmışlık hissi vermek için montaj tekniğinden de yararlanılır.

Mekan anlayışındaki büyük değişikliklere yol açan bilim dünyasındaki gelişmeler – Einstein’in rölative kuramı, Kuantum teorisi – postmodern romanın mekan anlayışını da şekillendirmiştir. Postmodern romanlarda mekan yer değiştiren, çok boyutlu bir özellik kazanmıştır. Zaman unsurunda olduğu gibi mekanda da kırılmalar yaşanmış ve mekanda bir karmaşa meydana getirilmiştir.

Postmodern roman; zaman, mekan, anlatıcı, karakter, gerçeklik, kurmaca gibi kavramları biçimsel olarak değiştirmiş ve romanı çok boyutlu, çok sesli bir oyuna dönüştürmüştür. Yazar, anlatıcı ve okur aynı metinde buluşmuş; metnin önemi artmıştır. Metinlerarasılık ve üstkurmaca gibi tekniklerle zaman ve mekan kavramlarında kırılmalar yaşanmış; olay örgüsü kopukluklara uğramış, anlatıcı sayısı artmış gerçeklik algısı farklılaşmıştır. Her bir anlatıcı olayı kendi gerçekliği ile nakletmeye başlamış böylece bakış açısı da tekil, gözlemci ya da ilahi olmaktan çıkmış çoğulcu bir yapıya bürünmüştür. Okurun olayı farklı perspektiflerden görmesi sağlanmış ve olay örgüsündeki bu kopuklukları kendisinin birleştirmesi, bütünlüğü yakalaması istenmiştir.

Kısacası postmodernizm romanı çok sesli, çok boyutlu büyük bir labirente ya da bir yapboza dönüştürerek okuru bu bilmeceyi çözmesi için aktif kılmıştır.         

Kaynakça:

  1. Emre Bekir Güven, Romanda Postmodern Ögeler
  2. Neslihan Şen Altın, Edebiyat Sosyolojisi Açısından Postmodern Romanın Toplumsal Temelleri
  3. Neslihan Şen Altın, Toplumsal Gerçeklik ve Postmodern Roman
  4. Tahsin Emre Fırat, Postmodern Bağlamda Parodi, İroni ve Absürd’ün Zaytung Örneğinde Yeniden Üretimine İlişkin Bir İçerik Analizi
  5. Umberto Eco, Gülün Adı, Can Yayınları, Mayıs 2018 İstanbul
  6. Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, Yapı Kredi Yayınları, Şubat 2016, İstanbul

EDİTÖRDEN

Türkiye’nin ilk dijital polisiye dergisi Dedektif’in  49. sayısı yine dopdolu.  

Ayşe Erbulak, yeniden basılan “Dokuz Oda Cinayetleri” romanını ve polisiye edebiyata ilişkin görüşlerini Emel Aslan’a anlattı. Emel Aslan’ın  bir diğer röportaj konuğu ise, ilk kitabı “İşaret”le polisiye edebiyatımıza başarılı bir giriş yapan Onur Dikenova’ydı. “Birtakım Cinayetler” adlı kitabıyla adından söz ettiren Yeşim Yörük’le sohbeti Derin Gezmiş gerçekleştirdi. “Gündelik Cinayetler” kitabının yazarı Esra Gürel Şen’le de Gamze Yayık bir röportaj yaptı. Bu sayıda ayrıca Ramazan Atlen, yerel sahaf Dervişane’nin sahipleriyle kitaplar ve polisiye üzerine; Reha Avkıran da Armağan Tunaboylu’yla polisiye kurgu atölyesi hakkında konuştu.

Dedektif Dergi seçkin ve yetenekli kalemlerin polisiye öykülerini yayınlamaya devam ediyor. Bu sayıda, Ramazan Atlen’in “Suçüstü”, Turgut Şişman’ın “Gece Yolcusu”, Sabri Saydam’ın “Ense”, Derin Gezmiş’in “Harika, Kızım Harikasın”, Nurhan Işkın’ın “Antifriz” adlı öykülerinde heyecan dolu keyifli anlar yaşayacaksınız. Yeni yazarlar; Ebru Çökmez “Kambur”, Burak Oral “Ragıp Bey Konağı”,  Melis Tığrak “O Gece” adlı öyküleriyle Dedektif Dergi’nin 49. Sayısına konuk oldular.

Süleyman Baş’ın tefrikası “Gece Gelen”, bu sayıda sona eriyor. Yeşim Yörük’un tefrikası “İpuçlarını Takip Edin!” ise üçüncü bölümüyle hız kesmeden devam etmekte. Tuğba Turan’ın dizi-öyküsü “Ozan Ilgın”ın da 19. bölümü yayınlandı. 

Aytaç Kara, Polisiye Ekranı’nda, nitelikli televizyon dizileri ve filmler önermeye devam ediyor. Black Bird ve Dr. Death dizileriyle Anatomy of a Fall ve Reptile filmlerini tanıtan Aytaç Kara’nın, bu sayıda yer alan bir başka yazısı da  “Murder Is  Easy” televizyon dizisi hakkında. 

Erdem Dönmez’in, dikkatlerden kaçmış bir polisiye yazarı olarak tanımladığı Peyami Safa’nın ağabeyi İlhami Safa üzerine yazdığı incelemesini bu sayıda okuyabilirsiniz.

Arkın Gelişin, Erkek Seri Katiller serisine devam ederken; Bülent Tunga Yılmaz, casus romanlarındaki önemli karakterleri ele aldığı incelemesinde bu kez  Len Deighton’ın ünlü kahramanı Harry Palmer’ı kaleme aldı.

Kitap Kulübü’nün bu ayki konusu Çetin Altan’ın “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri”ydi. Kitap hakkında yapılan tartışmaları Gamze Yayık yeniden düzenledi ve yazdı.

Polisiye Masası’nda Cem Çeboğlu, okuduğu polisiye kitapları değerlendirdi. Selin Bak, Thomas Harris’in Sapık romanı hakkında yazdı. Derin Gezmiş, Timur Soykan’ın siyasi polisiye üçlemesi Zavallı, Liste ve İblisi Öldür’ü  inceledi.

Bu sayıya ben de Altın Çağ’ın dört büyük kadın yazarından biri olan Margery Allingham’ın bir öyküsünü çevirerek katıldım: “Üç Uğurlu Bir Sayıdır”.

Dedektif Dergi’nin polisiyeyi geniş kitlelere sevdirme ve yayma tutkusu ilk günkü heyecanıyla devam ediyor.

İpuçlarını takip edin!

AYŞE ERBULAK İLE SÖYLEŞİ





Hoş geldiniz sevgili Ayşe Erbulak! Sizi bir kez daha Dedektif Dergi sayfalarında ağırlamak ne güzel… Nasılsınız bu aralar? Yine hızlı ve üretken günler yaşıyorsunuz takip edebildiğim kadarıyla.

Dedektif Dergi benim çok beğendiğim ve Türk polisiyesine pozitif anlamda büyük katkılar sağlayan bir platformdur. Burada ağırlanmaktan memnuniyet duyuyorum. “Boş kafa şeytanın çalışma alanıdır,” mottosundan yola çıkarak bir şeyler üretmeye çalışıyorum.

Siz polisiye okurlarının zaten yakından tanıdığı bir yazarsınız, bu yüzden doğrudan, geçtiğimiz aylarda Eksik Parça Yayınları’ndan yeni baskısı yapılan romanınız Dokuz Oda Cinayetleri’ne atlamak istiyorum. Bu eserinizin özel bir geçmişi var, bildiğim kadarıyla. Biraz bahseder misiniz?

Dokuz Oda Cinayetleri, aslında benim kronolojik olarak dördüncü kitabım. 2014 yılında Destek Yayınları’ndan çıkmış, çok kısa sürede de üç baskı yapmıştı. Benim yazarlık serüvenimdeki en büyük özelliği, tarz değiştirdiğim ilk kitabım olmasıdır. Çünkü katili/katilleri en baştan, neredeyse ilk on sayfada okura sunuyorum. Bir başka özelliği de anayasada cezası olmayan suçları işleyenlerin cezalandırıldığı ve kendimi bu yönde geliştirdiğim ilk romanımdır. Gayet de başarılı olmuştur. Ama o başarı benim yükseklik sarhoşluğu yaşamama sebep oldu ve ben yurt dışına açılacağım rüyası ile yayınevi değiştirdim. Bu yanlış kararın bedeli ağır oldu. Yeniden istediğim yere gelebilmek için çok çaba harcadım.

Dokuz Oda Cinayetleri ilk yayımlandığı zaman da çok ilgi görmüştü, şimdi de henüz bir buçuk ay içinde ikinci baskıya geçti. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Bu kitap çok katmanlı katil ve katillerin olduğu, okurun adeta onlara hak verdiği, maktullerin cinayetlere kurban gitmesine sevindiği bir kitaptır.

Romanınızı ilk kurguladığınız zaman, çıkış noktanız neydi? Konu itibariyle nelerden ilham aldınız? Karakterlerinizi nasıl şekillendirdiniz? Eserinizi tamamlamanız ne kadar sürdü?

Romanın ilk çıkış noktası bir gün eşimle Moda burnunda çay içerken pedofili olduğuna yemin edebileceğim bir adam görmem oldu ve ilk ilmeği çektim. Sonra gerisi geldi. Kurgulamam altı ay, yazmam (hiç durmadan gece gündüz) bir ay sürdü.

Siz polisiye öykülerde de hayli üretken bir yazarsınız. Dedektif Dergi’ye ve çeşitli öykü seçkilerine sürekli katkı sunuyorsunuz. Roman mı öykü mü, hangisinden daha çok keyif alıyorsunuz? Ufukta bir öykü kitabı var mı?

Ufukta öykü kitabım var. Dedektif Dergi’ye ve Dark Polisiye’ye yazdıklarımdan bir derleme olacak.  Yeni bir-iki öykü eklemeyi planlıyorum ama en önemlisi öyküleri birbirlerine teyellemeyi deneyeceğim.

Çok yönlü bir sanatçı ve üretken bir kişiliksiniz. Samimiyetimi mazur görün, sizi “Atom Karınca” gibi görüyorum. Hep aktif ve dinamiksiniz. Bu enerjinizi neye borçlusunuz?

Bu tabiri çok duydum tabii. Boş durmayı seven biri değilim. Düzgün yaşam, günlük yürüyüşler, sağlıklı beslenme diyebiliriz.

Uzun yıllar Norveç’te yaşamış bir yazar ve tiyatro sanatçısısınız. Polisiye edebiyat ve sahne sanatları bakımından sizden ülkemizle kısa bir karşılaştırma istesem? Muhakkak ki artıları da vardır, eksileri de. “Keşke burada da olsa” veya “biz bu konuda daha iyiyiz” dediğiniz hususlar var mı?

Batı, özellikle de Kuzey Batı Avrupa ülkeleri eğitim ve görgü açısından bizden çok daha ileriler. Kitap okuma oranları çok yüksek. Sakinler, saygılılar ve aynı meslek grupları dayanışma içinde. Keşke burada da olsa dediğim en önemli şey bu. Biz yoksunluklar içinde daha yaratıcıyız.

Yıllardır hem yayıncı hem yazar hem de çevirmen olarak yayıncılık sektörünün bizzat içindesiniz. Son yirmi yılda ne gibi gelişmeler/gerilemeler gözlemliyorsunuz? Eksikliklerimiz nedir sizce? Daha fazla okura nasıl ulaşabiliriz?

Ülkemizde okuma oranı azaldıkça, yayıncılık sektörü geriliyor bence. Ben fazlasıyla toplu taşıma kullanan biriyim. Cep telefonlarıyla oynayanlar ile kitap okuyanları oranlayacak olursak %5 kitap okuyor. Kimse telefonundan başını kaldırmıyor. Onun dışında kitapçılarda çalışanların çoğu dükkâna giren alıcıya bilgi verebilmekten aciz, büyük fuarlara ilgi azaldı. Bir de pek dayanışma içinde değiliz. Bunlar bizim büyük eksiklerimiz.

Ayşe Hanım, bu keyifli söyleşi için Dedektif Dergi adına size çok teşekkür ederim. Enerjiniz ve başarılarınız daim olsun…

Çok teşekkür ediyorum. Dedektif Dergi’nin varlığı ben ve benim gibi polisiye yazarları için çok kıymetli.

SUÇÜSTÜ

BİRİNCİ BÖLÜM

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

20 Şubat Salı, 19.47

Merhaba Hüseyin Bey,

Ben Jale. Size Amerika’dan yazıyorum. Buraya yerleşeli otuz yıldan fazla oldu. Size yazma nedenim, babam Yusuf Tekin’in ölümü. Pazartesi günü intihar ettiğini öğrendim. Çok şaşırdım çünkü pazar günü görüştüğümüzde sesi iyi geliyordu. Bir gün içinde ne yaşadı ne oldu da hayattan ümidini kesti, anlamıyorum.

Birkaç akrabamdan bilgi aldım. Dediklerine göre polis, babamın ciddi bir hastalığa yakalanması nedeniyle intihar ettiğini düşünüyormuş. Hastalık meselesinden haberim yoktu, doğruysa bile sırf bu yüzden neden canına kıysın? Bana mantıklı gelmiyor açıkçası.

Sizden babamın ölümünü araştırmanızı istiyorum. Ölümünde şüpheli bir durum olabilir mi? Cevabınızı en kısa sürede bekliyorum.

Telefon numaram: +1 408 4553341136

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

20 Şubat Salı, 22.32

Merhaba Jale Hanım,

İstediğiniz araştırmayı yapmadan önce sizi uyarmalıyım. Beklentiniz babanızın intihar etmediğini ispatlamamsa bu konuda garanti veremem. Ama elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz.

Yarın araştırmaya başlamayı düşünüyorum. Gelişmeleri haber vereceğim.

Aileniz hakkında daha ayrıntılı bilgi verirseniz iyi olur.

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

21 Şubat Çarşamba, 04.13

Teşekkür ederim Hüseyin Bey.

Aile açısından şanslı bir insanım. Babamla annemin haklarını ödeyemem çünkü çok mutlu bir çocukluk geçirdim. İkisi de beni hep desteklediler. Özellikle de hayallerimin peşinden gitmem konusunda… Üniversiteyi Boğaziçi’nde okuduktan sonra mastır için Amerika’ya geldim. Sonrasında çalışma hayatı derken Türkiye’ye dönemedim, burada evlenip yuva kurdum. Eşim Amerikalı, çocuklarım da öyle.

Annem on yıl kadar önce kanserden öldü. Babam, annemin vefatını kolay atlatamadı. Ben de uzakta olunca yeterli desteği veremedim. Yıllar geçtikçe babamın ruhsal açıdan iyiye gitmediğini fark ettim. Bu nedenle yeniden evlenmesini önerdim. Önceleri bu fikre şiddetle karşı çıktı. Sonunda ısrarlarıma dayanamayıp iki yıl kadar önce evlendi. Ancak yeni karısı kendisinden epeyce genç bir kadın. Günahını almak istemem ama uzaktan gördüğüm kadarıyla pek sağlam pabuca benzemiyor.

Babamın intiharını şüpheli bulmamın asıl nedenini anlamışsınızdır. Maalesef parası için yaşlı erkeklerle evlenen, hatta cinayet işleyen kadınlar olabiliyor. Babamın başına böyle bir hadise geldiyse en büyük temennim suçlunun yakalanmasıdır.

Bu arada ödemeyi telefonda konuştuğumuz gibi yaptım.

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

21 Şubat Çarşamba, 17.48

Jale Hanım merhaba,

Bugün soruşturmayı yürüten polis arkadaşımdan bilgi aldım. Maalesef bütün bulgular babanızın intihar ettiğini gösteriyor. Kendisini vurduğu tabanca ruhsatlı değil ama yakın bir arkadaşı tabancanın ona ait olduğunu doğrulamış. Olay yeri incelemesine göre silahı başkasının ateşlediğine dair delil yok. Üzerinde sadece kendi parmak izleri var. Babanızın sağ elinde ve vücudunun sağ tarafında barut izleri tespit edilmiş. Ayrıca kurşun şakağından girmiş ve bitişik mesafeden ateş edilmiş. Bütün bunlar intiharı destekleyen bulgular.

Cinayete intihar süsü verilmesi mümkün değil mi, diye aklınıza gelebilir.

Elbette mümkün. Mesela babanız sersem hâldeyken bitişik mesafeden şakağına ateş edilerek öldürülmüş olabilir. Ancak kanında yapılan incelemede onu sersemletecek bir maddeye rastlanmamış. Başka senaryolar da söz konusu. Ancak bunlara dair de herhangi bir delil yok.

Kısacası polisler babanızın hastalığı nedeniyle ümitsizliğe düşüp intihar ettiği senaryoyu daha muhtemel görüyorlar.

Bununla birlikte ölümünü kuşkulu hâle getiren bazı durumlar var; birincisi intihar mektubunun bulunmaması.

İkincisi; miras meselesi. Öğrendiğime göre babanızın hâli vakti yerindeymiş. Kayda değer miktarda nakit paranın yanı sıra kiraya verdiği birkaç ev ve dükkânı, arsa türünden taşınmaz malları varmış.

Üstelik bir vasiyetname söz konusu. Normalde babanızın mirasının dörtte üçü size, dörtte biriyse eşine kalacakken beş ay önce hazırlanan bir vasiyetnameyle durum tam tersine çevrilmiş.

Bütün bunlar polisin de dikkatini çekmiş elbette. Ama kanunsuz bir duruma rastlamamışlar. Vasiyetname hazırlanırken akıl sağlığı raporu alınmış. Melda Hanım vasiyetnamenin babanızın isteği üzerine hazırlandığını iddia ediyormuş.

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

21 Şubat Çarşamba, 20.24

Merhaba Hüseyin Bey,

Verdiğiniz haberler üzüntümü daha da katladı. Beni asıl yaralayan vasiyetnamenin içeriği değil, babamın beni bundan haberdar etmemesi. Acaba itiraz edeceğimi mi sandı? Oysa babamdan kalacak miras aklıma bile gelmez. Böyle bir hesap yapsam evlenmesini ister miydim?

Bir yandan da babam bu kararı gerçekten özgür iradesiyle mi verdi diye sorgulamadan edemiyorum. Acaba gerçekten akıl sağlığı yerinde miydi? Sağlık raporu var diyorsunuz ama Türkiye’de işlerin nasıl yürüdüğünü bilmeyen yok. Böyle bir rapor almak zor olmasa gerek.

Bu durumda yapılacak bir şey yok mu? Her şey bitti mi?

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

21 Şubat Çarşamba, 21.50

Jale Hanım, merak etmeyin, yapacak bir şey kalmadığını söylemek için henüz erken.

Yarın Melda Hanım’la görüşmeyi düşünüyorum.

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

22 Şubat Perşembe, 16.34

Melda Tekin’le görüştüm. Beklediğimden daha genç bir kadın. Kendimi babanızın eski bir tanıdığı olarak tanıtıp başsağlığına gelmiş gibi davrandım. Ben gittiğimde evde birkaç akraba daha vardı. Onlar gidince uzun uzun konuşma imkânı buldum.

Melda Hanım’ın dediğine göre babanız pazartesi sabahı hastaneye doktoruyla görüşmek için gitmiş. Biyopsi sonucuna göre kanser olup olmadığı kesinleşecek, buna göre de tedavi planlanacakmış. O da kocasıyla gitmek istemiş ama babanız yalnız gitmekte ısrar etmiş. Bunun üzerine Melda Hanım çarşıdaki işlerini halletmek üzere on gibi evden çıkmış. İki saat sonra döndüğünde babanızı oturma odasındaki koltukta ölü bulmuş. Salon masasında duran raporda hastalığın yayıldığına dair ibareler varmış.

Babanızın en büyük korkusuymuş bu hastalığa yakalanmak. Çünkü annenizin tedavi sürecini unutamıyormuş. Yani Melda Hanım’a göre babanız aynı şeyleri yaşama ihtimalini kaldıramadığı için canına kıymış.

Melda Hanım sormadığım hâlde hayat hikâyesini de anlattı. Yetimmiş. Annesi büyütmüş onu. Başından kötü bir evlilik geçmiş. Annesi üç yıl önce ölmüş. Bir gün tesadüfen gittiği araba galerisinde babanızla tanışmışlar. Onun yardımseverliğinden ve şefkatinden etkilenmiş. Önceki evliliğinde yaşadıkları nedeniyle güvenebileceği, iyi kalpli bir adamla hayatını birleştirmek istiyormuş, babanızla da bu yüzden evlenmiş.

Bunlar bana anlattıkları tabii. İzlenimlerime gelince… Açıkçası hâlinde tavrında bir sahtelik fark etmedim. Üzüntüsü abartılı ya da yapmacık gelmedi bana. Buna rağmen kafamı kurcalayan bazı şeyler var.

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

22 Şubat Perşembe, 18.05

Hüseyin Bey,

Annemle ilgili mevzu doğru. Evet, tanı konduğunda hastalığı ilerlemişti. Tedavi süreci çok zorlu geçti, açıkçası öldüğünde ben de çektiği acılar bittiği için onun adına sevinmiştim.

Ama bir yandan da bütün bunlar Melda denen kadının itirafı sayılmaz mı?

Babam intihara zorlanmış olamaz mı? Belki de bu kadın babamın korkusunu kullandı? Hastaneye tek başına göndermesi, evde yalnız bırakması kasıtlı olamaz mı?

***

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

22 Şubat Perşembe, 18.43

Jale Hanım, kafamı kurcalayan şeyler var derken ben de bunları kastetmiştim.

Yarın bu hususta yapmayı düşündüğüm şeyler var.

Sizi haberdar ederim.

İKİNCİ BÖLÜM

Hastaneye giderken kafamda bir sürü soru dönüp duruyordu.

Diyelim ki Melda Tekin kocasının ümitsiz bir hastalığa yakalanma korkusundan yararlanarak onu intihara sürüklemek istiyordu… Kötü haberi tek başına öğrenmesi için de gerekli şartları sağladı… İyi de raporun kötü çıkacağından nasıl emin olabilirdi ki? Bütün bunları planladıysa işini şansa bırakması akla uygun muydu? Değilse sahte bir rapor ayarlayarak planını garantiye almak istemesi gerekmez miydi?

Gastroenteroloji uzmanı Neriman Akyar, tonton denebilecek yaş ve sevimlilikte bir kadındı, hastasının intihar ettiğini öğrendiğinde çok üzüldüğünü belirtti. Evet, Yusuf Tekin o sabah patoloji raporunu kendisine göstermiş, tedavi süreciyle ilgili verdiği bilgileri uysal bir tutumla dinlemişti.

Yusuf Tekin’in intiharı üzerindeki şaibeden bahsedip “Raporlar bir şekilde karışmış ya da karıştırılmış olabilir mi?” diye sordum.

“Nasıl yani?” dedi kaşlarını çatarak.

“Mesela görevlilerden biri ona gerçek raporu değil de başka bir raporu vermiş olabilir mi?”

Sorumu çok uçuk bulduğunu belli eden bir bakış atıp “Bütün raporlar hastanenin sisteminde kayıtlıdır, bir bakalım,” karşılığını verdi. Bir iki dakika sonra başını ekrandan çevirip “Yok,” diye devam etti. “Sistemdeki bana getirdiğiyle aynı.”

Bilgisayardakiyle Yusuf Tekin’in eline geçen rapor farklı olsaydı suçluyu rapor teslim biriminde aramak gerekecekti. Ama şu durumda kuşkularımda haklıysam dümenin arkasında patoloji biriminin sistemine ulaşabilen biri var demekti.

Bir sonraki adresim patoloji bölümündeki sekreterlikti. Masanın arkasındaki görevliye kendimi Komiser Hüseyin diye tanıtıp işlerin nasıl yürüdüğüne dair bazı sorular sordum. Bölümdeki tek patoloji uzmanı olan Levent Kaplan, hastalardan alınan parçaları mikroskop altında inceledikten sonra notlarını alıyor, bölümdeki sekreterlerden biri de bu notları yazıya döküyor, böylece nihai rapor ortaya çıkıyordu. Bu durumda sahte rapordan doktorun notlarını yazıya döken görevli sorumlu olabilirdi.

Levent Kaplan’la görüşebilmek için epeyce yalan üfürmem gerekti. Odasına girdiğimde gözlerini masasındaki mikroskoba dayamıştı. Elli yaşlarında, gözlüklü, top sakallı, saçları kırlaşmış bir adamdı. Cinayet Büro’dan geldiğimi söylediğimde ‘onca işin gücün arasında tam da sırasıydı’ diyen bir bakış attı. Yusuf Tekin’in şüpheli intiharından söz edip “Biyopsi raporuna sizden sonra müdahale edilmiş olabilir mi?” diye sordum.

Gastroenteroloji uzmanıyla aynı uçuk bakışı atarken sağ gözü seğirdi. Hastanın kimlik bilgilerini sorup yan masadaki bilgisayar ekranına birkaç dakika boyunca hımlayarak baktı. Ardından “Birazdan geliyorum,” deyip dışarı çıktı. Beş dakika sonra elinde kenarları numaralı, küçük dikdörtgen camlarla döndü. Her birini mikroskopta tek tek inceledikten sonra “Maalesef hata yok,” dedi. “Raporda yazanlar doğru.”

***

Hastaneden hayal kırıklığıyla çıktım, otoparktaki arabama binip Jale Hanım’dan gelen mesaj var mı diye kontrol ettim. Yoktu. Bir süre dağınık düşüncelerle oturmaya devam ettim. ‘Araştırmamın sonuna geldiğimi haber vermeliyim,’ dedim kendi kendime. Ortada sahte rapor yoktu, anlaşılan Yusuf Tekin gerçekten de amansız bir hastalığa yakalandığı haberini kaldıramayıp intihar etmişti. Karısı onu kasten mi yalnız bıraktı yoksa bu kasıtsız bir ihmal miydi bilmek, ispat etmek zordu.

Yine de nedenini çözemediğim bir huzursuzluk vardı içimde.

Derken onu gördüm. Hastanenin döner kapısından çıkmış telaşlı adımlarla yürüyordu. Personel otoparkına ilerleyip beyaz renkli bir Q7’e bindi. Araba kontrolsüz birkaç manevrayla park alanından ayrılıp anayola ilerledi. Fazla düşünmeden peşine düştüm. Yüz metre ötedeki kırmızı ışığa yakalanmadan yetişmek için gazı kökledim. EDS’lere ya da bilumum trafik kurallarına aldırmadan ilerleyen patoloğu takip etmeye çalışırken yiyeceğim cezaları müşterime yansıtmam gerekeceğini geçirdim aklımdan. On beş dakika sonra çarşı kalabalığından uzakta, yükte hafif pahada ağır hesaplarıyla meşhur iki katlı bir kafenin otoparkına girdi. Bense yüz metre kadar geride emniyet şeridinde dörtlüleri yakıp bekledim.

İçeride fazla müşteri yoktu. Adam camekânlı bölüme geçti. Durmadan sağa sola bakınışından sabırsızlandığı belliydi. Birileri girdi, çıktı. Arabalar geldi, gitti. On beş dakika sonra kafenin önünde bir taksi durdu. İçinden uzun boylu bir kadın indi. Açık kahverengi, bileklerine kadar inen bir palto giyiyordu. Omzunda küçük bir çanta vardı. Kısa saçları kulak hizasındaydı. Kapıdan girerken kocaman gözlüğünü kafasının üstüne yerleştirdi. Doğrudan adamın masasına geçti. Ben de otoparkta boşalan bir yere sürdüm arabamı. Şimdi onları yirmi otuz metre mesafeden, hafif çaprazdan görebiliyordum. Cep telefonumu çıkarıp zum yaptım.

Hararetli bir konuşma yaptıkları belliydi. Biraz sonra kadın ayağa kalktı, yavaş hareketlerle paltosunu çıkardı.  Parlak siyah renkli deri bir pantolonla, bir omzunu açıkta bırakan beyaz, dar bir kazak giymişti. Sigarası ağzında karşı sandalyeye geçti, oturup adama sokuldu. Yanağına birkaç öpücük kondurdu. Şimdi daha çok kadın konuşuyordu, erkekse sırtı durmadan okşanan bir kedi gibi uysal uysal dinliyordu.

Telefonumun ekranındaki yuvarlak düğmeye ardı ardına basmaya devam ettim.

***

Adam gideli on dakika kadar olmuştu. Kadın kollarını göğsünde birleştirmiş, elindeki sigarayı arada bir ağzına götürmek dışında kımıldamadan, bir başına oturuyordu. Nedense duruşunda insanın içini acıtan bir şeyler vardı.

Ne yapacağını merak ederek biraz daha bekledim. Kafamda kuyrukları birbirine değmeyen kırk tilki dolaştı durdu bir süre. Sonunda, doğru mu yanlış mı bilemediğim bir karara vardım. Bir dostum “Kararı sen değil şartlar vermeli,” derdi hep. “Eğer şartları doğru okursan doğru karar verirsin. Şartların rağmına bir yola girersen de bedelini ödersin.”

Melda Tekin’in numarasını aradım. Çantasından telefonunu çıkardığını görebiliyordum. Kendimi tanıttığımda şaşırdığını hem sesi hem de beden dili belli ediyordu. Kocası hakkında görüşmemiz gerektiğini söyledim. Meselenin ne olduğunu sordu. “Yüz yüzeyken konuşalım, önemli,” dedim. Bana şimdi oturduğu kafenin ismini söyledi.

Yeterince bekledikten sonra arabadan indim, derin nefesler alarak yürüdüm. İçeri girdiğimde kulaklarıma son zamanların popüler şarkılarından biri doldu. Sigara içmenin serbest olduğu camekânlı bölmedeki masalar birkaçı dışında boştu. Giderek hızlanan kalp atışlarımı umursamadan masasına yöneldim.

Beni uzaktan görünce toparlandı. Yanına geldiğimde selam verdim. Elimi uzattım, çarçabuk tokalaştık. Merakını sakınmayan bakışlarla karşısındaki sandalyeyi gösterdi.

Sandalyeyi çekip oturdum. Yapmacık gülümseyişlerle birbirimizi süzdük. Şimdi karşımda bir gün önce gördüğüm, kederli gözleri ağlamaktan kızarmış kadın yoktu. Bu defa abartıya kaçmayan bir makyajla yüzüne farklı bir ahenk vermişti; estetik ameliyatı kataloglarının gözdesi burnunu, kavisli kaşlarının altındaki şehla gözlerini, gülümsediğinde mısır taneleri gibi dümdüz dizilmiş beyaz dişlerini cömertçe sergileyen dudaklarını belirginleştirmişti.

Bir sigara yaktım. Çay söylemek için el edecek garson aradım ama göremedim.

“Buyurun,” dedi. “Ne konuşacaktınız benimle?”

Söze nasıl başlayacağımı bilemedim bir an. Sonra “Açık konuşayım,” dedim. “Dün size yalan söyledim. Eski polisim ben. Şimdi özel çalışıyorum. Beni Jale Hanım tuttu.”

Beklediğim kadar şaşırmadı sözlerime. “Ne yalan söyleyeyim, dün işkillenmiştim sizden,” karşılığını verdi.

‘Demek insanda empati uyandıran o hüzünlü hayat hikâyesi bu yüzdendi,’ diye geçirdim içimden.

Ben sessiz kalınca devam etti. “Bak sen şu Jale’ye… Utanmadan bir de dedektif tutmuş, öyle mi?”

“Sonuçta babası kuşkulu biçimde öldü… Siz olsanız ne yapardınız?”

“Babası şimdi mi aklına gelmiş? Yıllardır doğru dürüst ilgilendiği yoktu…”

“Küs değiller diye biliyorum.”

“Değillerdi. Ama ayda yılda bir görüşürlerdi. O da Jale Hanım’ın keyfi gelirse… Çekip gitmiş Amerika’ya. Yıllardır uğradığı yok. Rahmetli kocam karısının hastalığıyla bile tek başına mücadele etmiş…” Gözlerini kocaman açıp devam etti. “Cenazesine bile gelmedi kadın. Başka söze gerek var mı?” Sigarasından öfkeli bir nefes çekip dudağının kenarıyla üfürdü. Ardından kül tabağına bastırıp söndürdü.

“Haklısınızdır belki,” dedim. “Ama ya vasiyetname?”

Bıkkın bir öfleme çıktı dudaklarından. “Kocam, kızına zırnık bırakmayacaktı biliyor musunuz? Ben dedim, yapma etme, o da kızın sonuçta. Zar zor ikna ettim. Ama ne bekliyordum ki? Boşuna dememişler, iyilikten maraz doğar diye.”

Karşılık vermedim. Sonunda bir garson geldi. Ben çay söyledim, o da ismi alengirli bir kahve. Siparişler gelene dek sigaramla oyalandım.

Sonunda dayanamayıp “Melda Hanım, uzatmaya gerek yok, Patoloji doktoruyla görüştüğünüzü biliyorum,” dedim. Ağzına götürdüğü kahve bardağı havada asılı kaldı. “Bence şöyle oldu,” diye devam ettim. “Neydi adı, Levent değil mi? Sizin hatırınıza sahte bir rapor hazırladı. Raporda hastalığın ilerlediği yazıyordu. Kocanız bu haberi kaldıramadığı için intihar etti.”

Kaşlarını kaldırıp ‘yok artık’ diyen bir bakış attı. “Yanlış meslek seçmişsiniz,” dedi zoraki bir gülümsemeyle. “İyi senaryo yazıyorsunuz valla.”

“Öyle mi?” dedim imalı bir sesle.

“Levent Bey’le biyopsi alındıktan sonra görüştüm. Kocamın korkusunu bildiğim için sonuç kötü çıkarsa haberim olsun diye.”

‘Çünkü raporun sonucundan emin olmak istiyordun,’ diye geçirdim içimden. Kötü çıkarsa ne âlâydı, çıkmazsa da Patolog gerekeni yapacaktı.

“Ee,” dedim. “Haber vermedi mi size?”

“Verdi vermesine de kocam inat etti hastaneye yalnız gideceğim diye.”

“Bari evde bekleseydiniz adamı?”

“Bekleyecektim. Ama bana öğleden sonra döneceğini söylemişti. Nereden bileyim erken geleceğini?”

Gözleri belli belirsiz doldu. O kadar masum bir hâli vardı ki bir an kuşkuya düştüm. Telefonumu açıp fotoğrafları gösterdim. “Patologla görüştüğünüzü biliyorum derken bunu kast ediyordum.”

Bir bana bir telefondaki fotoğrafa bakarken kısık gözlerinde alevler çaktı.

“Hastaneye gidip raporu sorgulayınca paçaları tutuştu, hemen sizi aradı, görüşmek istedi, değil mi?”

“Yanılıyorsunuz, sahte rapor falan yok,” deyip arkasına yaslandı, bacak bacak üstüne attı. “Evet, biraz yakınlaştık Levent Bey’le. O kadar. Fotoğraflar başka bir anlama gelmez.” Yeni bir sigara yakıp içine çekti. Gene dudaklarının kenarıyla dumanı üfürdü. Elini masaya yasladı. Sigaranın ucundan hipnotize edici bir duman yayılıyordu. Nedense bir şeyler değişmişti. Şimdi daha farklı biri vardı karşımda. Kendinden, zekâsından, bilhassa da cazibesinin erkekler üzerindeki etkisinden emin biri.

İstemsiz bir heyecana kapıldım. Korkuyla karışık bir heyecan. Gözlerimi bakışlarından kaçırmak zorunda kalınca kendi kendime kızdım. “Bunları polise verirsem bir dolap çevirdiğinizi düşünürler. Şu Patologla görüşürler. O da pek sıkıya gelecek birine benzemiyor.”

Cevap vermek yerine kahve bardağına uzandı, bir yudum alıp masaya bıraktı. Bakışları boşlukta bir noktaya daldı. Hiçbir şey söylemedi.

“Ama…” deyip sustum.

Kafasını kaldırıp “Ama?” diye yineledi.

“Bunu yapsam mı emin değilim.”

“Yaa… Peki neden?”

“Bilmiyorum,” dedim dudak bükerek. “Sonuçta… Ne işe yarayacak?” Yüzüne baktım, tek bir mimik oynamıyordu ama gözleri söyleyeceklerimi merakla beklediğini belli ediyordu. “Açıkçası ceza almanız pek umurumda değil. İşin aslı…” Alaycı bir gülümsemeyle devam ettim “…sizi çok da suçlu görmüyorum. Belki yerinizde olsam ben de aynı şeyi yapardım. Hem kim suçlu, kim masum nereden biliyoruz? Hepimiz az çok alacaklıyız şu hayattan…” Daha devam edecektim ama lafımı kesti.

“Ne kadar?” dedi.

“Anlamadım?”

“Ne kadar istiyorsun?”

Çok kısa bir tereddütten sonra “Bir milyon,” dedim.

“Çok,” dedi.

“Lütfen,” dedim. “Pazarlık mı yapacağız şimdi?”

Sigarasını yarım ağız üfledi. “O kadar param yok.”

“Kocanın var. Yani vardı.”

Delici bakışlarını gözlerime dikti yine.

Tam gözlerimi kaçıracakken “Tamam,” dedi. “Nerede, ne zaman?”

Sağ elimle çenemi sıvazladım. “Akşam sekiz uygun mu?”

“Sekiz mi? Bu kadar kısa zamanda–”

Sözünü kestim. “Ne kadar çabuk halledersek o kadar iyi. Malum, fikir değiştirebiliyor insan.”

“Peki, fotoğrafları sildiğinden nasıl emin olacağım? Sonradan ortaya çıkmayacağından?”

“Bana güvenebilirsin,” dedim. “Sözümün eriyimdir.”

Bir süre baştan ayağa süzdü beni. “Haklısın,” dedi başını sallayarak. “Sana güveneceğim. Ee, nerde buluşuyoruz?”

“Evimde.”

Kaşlarını çattı. Kuşkularını büyütecek kadar sustum. Sonra da “Yanlış anlama,” dedim. “Sus payı alırken birilerinin fotoğrafımı çekmesini istemem.”

***

Kapı sekizi dört geçe çaldı. Delikten baktım, oydu. Yine korkuyla karışık bir heyecana kapıldım. Açtım. Üzerinde aynı uzun palto vardı. Kenara çekildim. Yanımdan geçerken iç bayıltıcı bir parfüm kokusu doldurdu burnumu.

Odanın ortasına gelince etrafına baktı. Gülümsedi. “Demek evin burası,” dedi. Bir şey daha diyecekmiş gibi ağzını açtı, sonra vazgeçti. Büyük kol çantasını yere bıraktı. Düğmelerini çözüp paltosunu çıkardı. Altında dizlerinde biten, özel davetlerde giyilmeye layık, askılı, kemerli siyah bir elbise vardı. Boynuna bir kolye, sol bileğine de ince bir bileklik takmıştı.

Paltosunu koltuklardan birine fırlattı. Eğilip çantasını aldı. İçinden çıkardığı şişeyi tezgâha bıraktı. Başını çevirdi, alnına düşen perçemlerinin arasından bana bakınca sıcak bir ürperti geçti üzerimden. Kapıyı elimle itekleyip kapattım. Birden hatırlamış gibi diğer elindeki çantayı açıp içinden çıkardığı paketi uzattı. Aldım. Poşeti yavaşça yırtıp açtım, içi yüzlük dolar desteleriyle doluydu.

“Daha az yer kaplar diye düşündüm,” dedi.

“İyi düşünmüşsün,” dedim. Ne yapacağımı bilemeyince paketi elimde evirip çevirdim. Ardından tezgâha şişenin yanına koydum.

“Saymayacak mısın?” diye sordu.

“Saydım bile.”

Takdir belirten bir dudak hareketi yaptı.

Sinek uçsa duyulacak bir sessizlikten sonra “Bu ne?” diye sordum şişeyi göstererek.

“Bir iki kadeh içeriz diye düşündüm.” Şaşkın bakışlarımı fark edince çekingen bir gülümsemeyle ekledi. “Bence bu anlaşmayı kutlamalıyız.”

“Teşekkür ederim ama içkiyle aram yoktur pek.”

“Eh, ben de kendim içerim o zaman,” dedi aldırmaz bir sesle.

Dolabı açarken, uzanıp bardak alırken sanki hareketlerini yavaş çekimde izliyordum. Şişenin kapağını çevirdi. Bardağı şırıltıyla doldurdu. Bana döndü. Kırmızı sıvıdan bir yudum alıp dudağını yaladı. Sonra tekrar etrafına baktı.

Kabalık etmiş gibi hissettim. “Otur istersen,” dedim koltukları göstererek.

Salınarak üçlü koltuğun bir ucuna geçti. Ben de diğer ucuna. Arka cebimden cep telefonumu çıkardım. “Ben de bana düşeni yapayım,” dedim.

“Evet,” dedi. “Önce iş.”

Fotoğrafları işaretleyip silme tuşuna bastım. Telefonu uzatıp “Kontrol edebilirsin,” dedim.

İsteksizce aldı. Şöyle bir bakıp geri verdi. Telefonu alıp koltuğun kenarına koydum.

“Ailen falan yok galiba?” diye konuştu birden.

“Yok,” dedim.

“Demek sen de yalnız güvercinlerdensin.”

“Benim bildiğim güvercinler yalnız olmaz.”

“Doğru. Sürü hâlinde yaşarlar. Son derece mazbut bir hayatları vardır.”

Güldüm bu lafa.

“Yalnız Güvercin diye bir dizi vardı eskiden,” diye devam etti. “TRT’de. Ben çocukken. Kovboy filmiydi. Pazarları çıkardı. Ben sevmezdim ama babam izlerdi. Hayal meyal hatırlıyorum. Bir adam vardı başrolde. Sadece onu severdim. Böyle senin gibi saçı sakalına karışmış, paspal görünüşlü…”

“Paspal mı?”

Hıçkırığa benzeyen neşeli bir kahkaha çıktı ağzından. “Evet, paspal.” Gözlerinde neredeyse çakırkeyif bir muziplik belirdi. Birden doğruldu. “Ben bir tane daha içeceğim. İster misin?”

“Olur,” dedim. “Ama su olsun lütfen.”

Müsamahalı bir sesle “Tamam,” deyip tezgâha gitti. Dolaptan bir bardak daha aldı. Musluk sesi, bir şırıltı daha… Ellerinde iki bardakla geldi. Bu defa daha yakınıma oturdu. Bacak bacak üstüne attı. Koltukta hafif kaykılıp başını arkaya yasladı.

Uzattığı bardağı aldım. Küçük yudumlarla içmeye başladım. Kısa bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonunda dilimi tutamayıp “Senin için hayat zor olmalı,” dedim.

“Anlamadım?” dedi kaşlarını çatarak.

“Ne bileyim… Hep bir başına… Sürekli tetikte yaşamak… Senden başka herkesi ya düşman ya da geçici müttefik görmek…”

Tepkisini görmek için başımı çevirdim. Gözleri parlıyordu. Damarına bastığımı düşünürken içtenlikle gülümsedi. Bir şey demesini bekledim ama ağzını açmadı. Sonra ciddileşti. Koltukta doğrulup bardağı yere koydu. Yarım bir dönüşle usulca yanıma sokulunca göğüs boşluğumda bir kuş çırpınmaya başladı.

Başını yanağıma doğru uzatmıştı. Baş döndürücü bir koku sardı her yanımı. Nefesini kulağımda hissediyordum. “Hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun,” diye fısıldadı.

Alnımdaki ter tomurcuklarını hissettim. Kalbim boynumda atıyordu.

Bir şeylerin karmaşıklaşıp basitleştiği, kararların değişip dönüştüğü, birbirine karışıp tekrar saflaştığı o anda, ‘Onu hafife almışım,’ diye düşündüm.

Nedense bakışım bulanmaya başladı. Bir an geri çekilip panikle yüzüne baktım. Gözlerinde gördüklerimden hem korktum hem de…

Derken her şey birden karardı.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

‘Aptal herif,’ diye geçirdi içinden.

Bayıldığında kucağına doğru yığılmıştı. Omuzlarından itince koltuğa düştü. Yarı açık gözleri ürkütücü görünüyordu. Nabzını kontrol etti, atıyordu. Göğsü derin bir uykudaymış gibi düzenli aralıklarla inip kalkıyordu.

Getirdiği şişeye ilaç koyduğundan şüphelenip içmemişti herhâlde. Aslında şüphelenmekte haklıydı ama şişede değil, bilekliğindeki gizli bir bölmedeydi ilaç. Suyu doldurduğunda kaşla göz arasında bölmeyi açıp tozu bardağa döküvermişti. Etkisini bu kadar çabuk göstermesini beklemiyordu doğrusu.

‘Sedat sağ olsun,’ dedi kendi kendine.

Yıllar önce, Adli Tıp’ta çalışan bir kimyagerle kısa süren bir ilişki yaşamıştı. Sedat, nişanlısı talihsiz bir şekilde ölünce teselliyi onun kollarında arayan, biraz alık bir adamdı. Çakırkeyif olduğu zamanlarda çenesi iyice düşer, hava atmak için mesleğiyle ilgili sırları paylaşmaktan çekinmezdi. Bir ara çalıştığı laboratuvarda araştırılmayan bir kimyasaldan söz etmişti. “Bunu birine içirip sersem hâldeyken öldürsen intihar süsü verebilirsin, otopside de anlaşılmaz,” demişti.

Kocasıyla tanışması tesadüftü ya sonraki ziyaretleri o kadar da rastlantısal değildi. Çok zengin olduğu kulağına çalınmıştı önceden. Yetmişine merdiven dayamıştı Yusuf Tekin. Yaşayacağı kadar yaşamıştı aslında. Bir kalp sektesinden gitmesi beklenebilirdi her an. Ama domuz gibi sağlıklıydı adam. Yılda bir check-up yaptırıyor, yürüyüşüne beslenmesine dikkat ediyordu. Öleceği yoktu kısacası. Sedat’ın cinayete intihar süsü verme fikri hep aklındaydı ama fazla riskliydi bu. Çünkü polis intihar gerekçesi arayacak, bulamayacaktı. Bir de mirasa konacak genç bir kadın söz konusu olunca şüpheler iyice üzerinde toplanacaktı.

Şanslıydı ki aradığı intihar gerekçesi ayağına geldi. Mide şikâyetiyle gittikleri doktor, kanserden şüphelendi. Biyopsiyle tanı kesinleşecek, hastalığın evresi de kısmen belli olacaktı. Kocasının en büyük korkusuydu bu amansız hastalığa yakalanmak. O andan itibaren sürekli işledi adamı. İyimserlik haddini aşarsa ters bir etki yaratırdı muhatabında. O da durmadan abartılı bir iyimserlikle teşhiste gecikmiş olamayacaklarından söz edip adamın vehimlerini büyüttükçe büyüttü.

Ama işini şansa bırakamazdı. Rapor ya iyi çıkarsa ya da kötü çıksa bile hastalık ameliyatla tedavi edilebilecek düzeydeyse?

Patoloğu tavlaması zor olmadı. Karısıyla ayrılma raddesindeki adam, cazibesine kolayca kapılıverdi. Ona iyice ustalaştığı acıklı hikâyesini anlatmıştı. Şimdiki kocasıyla da mecburen evlenmişti, sevmiyordu adamı. Üstelik kötü biriydi, dövüyordu onu. “Ayrıl o zaman,” demişti Patolog. “Ben de boşanmak üzereyim, evleniriz.”

Açık konuşmuştu adama. “Ayrılırım ayrılmasına da ya miras? Amerika’daki şıllığa mı kalsın? Bunca zaman boşuna mı çektim bu adamın çilesini?”

Son derece rasyonel bir adam olan Patolog hak vermişti güzel sevgilisine. Fakat çok geçmeden kötü haberi vermişti. Yusuf Tekin kanserdi evet ama hastalık birinci evredeydi. Tedavi şansı bir hayli yüksekti.

Bir anlık hayal kırıklığının ardından adamın kulağına uzanıp “Peki,” demişti fısıltıyla. “Rapor değiştirilemez mi?”

Patalog, bir an geri çekilip kadının gözlerine bakmış, gördüklerinden hem ölesiye korkmuş hem de o cehennem ateşinde yanmak için karşı koyulmaz bir arzu duymuştu.

Her şeyi ayarlamıştı. Plan tıkır tıkır işliyordu. Büyük gün geldiğinde olur da Yusuf Tekin her şeye rağmen canına kıymazsa ilacı içeceğine karıştıracak, sersemlediğinde tabancayı eline yerleştirip kendi eliyle ateş ettirecekti. Ama gerek kalmamıştı buna. Yaşlı adam bu dünyadan göçmeye dünden razıydı demek ki.

Her şey yolunda giderken şu dedektif bozuntusu çıkmıştı karşısına. Başsağlığı için geldiğinde onda bir polis havası sezinlemişti ya Jale cadısının ta Amerikalardan üşenmeden peşine dedektif takacağı aklına gelmemişti doğrusu. Ama onun da icabına bakmıştı işte.

Salak Levent hemen panikleyip tutuşmasaydı bütün bunlara gerek kalmayacaktı belki. “Neyse,” diye düşündü. “Her şey sırayla, zamanı geldiğinde onun da biletini keseceğim elbet.”

Ayağa kalktı, gözlerini yumup derin nefesler çekti içine. Kafasını toplamaya çalıştı.

Çantasından çıkardığı boneyi saçlarına geçirdi, plastik eldivenlerini taktı. Koltuktaki cep telefonunu aldı. Şifreyi koltukta yatan herif telefonu açarken bakıp öğrenmişti. Önce cebinden çıkardığı mendille biraz önce çıplak elle tuttuğu yerleri sildi. Ardından ekranı açtı. Fotoğrafların silinip silinmediğini kontrol etti. Elbette başka bir yere kaydedilmesi mümkündü ama görünür bir yerde olmaması yeterliydi şimdilik.

Etrafına göz attı yeniden. Bardakları yerden alıp lavaboya boşalttı. Sonra şişeyle birlikte hepsini çantasına tıktı. Bir an durup düşündükten sonra sağdaki iki kapıya yöneldi. Biri muhtemelen kullanılmadığı için kilitliydi. Diğeri yatak odasına açılıyordu. Yatağın yanındaki elektrik süpürgesini alıp oturma odasına getirdi. Ortalıkta bırakmış olabileceği saç, kıl türünden tüm delilleri süpürecek, çöp torbasını çıkarken yanına alacaktı.

Birkaç saniye ayakta dikilip düşündü. Sonra baygın adamı televizyonun karşısındaki tekli koltuğa nefes nefese taşıdı. Kumandayı alıp televizyonu açtı. Korsan film sitelerinden birine girip yetişkin filmleri kategorisindeki bir filmi açtı. Ardından çantasından iki parça uzun naylon çamaşır ipi çıkardı.

Beyinlerini oksijensiz bırakıp seksüel hazzı artırmak isteyen bazı insanlar mastürbasyon esnasında boyunlarına doladıkları ipten veya başlarına geçirdikleri naylon torbadan kurtulamayıp ölebiliyorlardı. Otoerotik asfiksi deniyordu buna. Polisiye diziler, filmler sağ olsun, bu konuların meraklıları için bulunmaz hazinelerle doluydu.

Koltuktaki adama baktı. Cesedi çürümeye başlayıp koku dayanılmaz hâle gelince komşular şüphelenecek, polisler kapıyı kırıp girdiklerinde onu boynunda bir ip, koltukta çıplak hâlde bulacaklardı. Otopsi yapılacaktı elbette ama adamın kanında şüpheli bir madde bulunamayacak, ölümü talihsiz ve utanç verici bir kazaya bağlanacaktı.

Yalnız yaşayan, saçı sakalına karışmış, kılıksız eski bir polis… Tam bir looser… Profil, böyle bir ölüme uyuyordu. Kafede konuşurlarken nasıl biri olduğunu çözmüştü. En gelişmiş yanlarından biri insanları, özellikle de erkekleri beyinlerindeki kıvrımlarına kadar tanımasıydı. Parayı evde almak istemesinin arkasında yatan –belki adamın bile farkında olmadığı– asıl itkiyi şıp diye anlamıştı.

Her şeyi ince ince planlamıştı. Apartmanda kamera olması ya da birileriyle karşılaşma ihtimali nedeniyle gelirken çift taraflı paltosunun içini çevirmiş, kafasına yanında getirdiği peruğu takmış, zili çalmadan önce koridorda eski hâline bürünmüştü.   Çıkmadan önce tanınmamak için aynı tedbirleri yine alacaktı.

Adamın uyanmasına ihtimal vermiyordu ama gene de tedbirli olmakta yarar vardı; iplerden birini kollarını sabitleyecek şekilde koltuğun altında birleştirip bağladı. Sonra koltuğun arkasına geçti, diğer ipi boynundan çaprazlama geçirip koltuğun arkasından aşırdı. İşini bitirdikten sonra ipin uçlarını koltuğun arka ayaklarına bağlayacaktı. Ardından adamın kollarını sabitlemek için kullandığı ipi çözüp yanına alacaktı. Elbiselerini çıkarmayı en sona bırakması da kolunda iz kalmaması içindi.

Yere çömeldi. Ne heyecanlıydı ne de gergin. İlk cinayeti değildi bu. Ama bu defa garip bir his, handiyse bir haz duyumsuyordu.

İpleri sıkıca tuttu. Derin bir nefes alıp çekti.

Çekti. Çekti.

Derken hiç beklemediği bir şey oldu. Daha doğrusu iki şey.

Önce kilitli kapı gümbürtüyle açıldı. Sonra biri “Bırak onu!” diye bağırdı.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

“E, daha iyi misin?” diye sordu Komiser Yüksel.

Yatakta doğrulmaya çalışırken başım döndü. “İyiyim,” dedim. “Bizimkilere haber vermedin, değil mi?”

“Yok, vermedim.”

“Ne oldu? Neden öyle sinirli bakıyorsun?”

“Nasıl sinirlenmeyeyim? Ölüyordun az daha.”

“Yok, canım, abartma.”

“Ne abartması, yoğun bakıma aldılar gelir gelmez…”

“Bir şey olmadı sonuçta. Akşama taburcu olabilirmişim.”

“Hani ‘Beni kendi tabancamla öldürüp intihar etmiş gibi gösterecek,’ diyordun? Bak evdeki hesap çarşıya uymadı.”

“O kadarcık yanılma payı olur.”

“Tam bir manyakmış bu kadın. Baksana ne planlıyormuş… Ya bir aksilik çıksaydı da zamanında müdahale edemeseydim?”

Olabilecekleri düşününce boğazım kurudu. Zorlukla yutkunup “Başlama gene,” dedim. “Konuştuk ya bunları. Başka çare yoktu. Fotoğraflarla falan olacak iş değildi. Suçüstü yakalanmadıkça hak ettiği cezayı almazdı.”

“Onu bunu bilmem. Bir daha benden böyle bir şey isteme.” Sesimi çıkarmadım. O da daha fazla gelmedi üstüme. Biraz sonra “Neyse gitmem lazım artık,” deyip ayağa kalktı. “Çok işim var. Doktoru almışlardır merkeze.”

Kapıya yürüdü. Odadan çıkmadan “Baksana,” dedim. “Ne yaptı?”

“Kim ne yaptı?”

“O işte. Siz içeri girince ne yaptı?”

Bakışları yerde birkaç saniye düşündü Yüksel. “Bir şey yapmasına fırsat kalmadı ki, hemen atladım üstüne. Kolunu öyle bir büktüm ki kıracaktım nerdeyse. Sonra sus pus oturdu ekipler gelene kadar. Seni sedyeye alırlarken de uzun uzun baktı.”

Başımı salladım. Tam çıkacakken durdu. “Ha, bir de şey dedi.”

“Ne dedi?”

“‘Hiç de aptal değilmiş,’” dedi.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Kimden: [email protected]

Alıcı: [email protected]

24 Şubat Cumartesi, 21.30

Jale Hanım merhaba,

Hastanedeydim, size yazamadım.

Önce müjde vereyim, Melda Tekin tutuklandı. Cinayete teşebbüsten yargılanacak.

Dünden beri epeyce hadise yaşandı. Biraz uzun olacak ama yine de anlatmak istiyorum.

Hastaneye giderken kafamda bir sürü soru dönüp duruyordu…

GECE YOLCUSU

Ed Frank, siparişini getiren garson kıza gülümseyerek teşekkür etti. Tepsideki hamburger pek iştah açıcı görünmese de gecenin bu saatinde ve bu berbat yerde bundan daha iyisini bulamayacağını biliyordu.

  Stockwell’den sonra yol iyice tenhalaşmış, o küçük şehirde bir kafeye girip akşam yemeğini yemediği için bin kere pişman olmuştu. Boğazına düşkün biri değildi ama açlığa karşı eskiden beri garip bir tahammülsüzlüğü vardı. İki saat boyunca tek bir konaklama yerine rastlamamak sinirlerini bozmak üzereydi ki kırmızı neon ışıklarının aydınlattığı Mickey’in Restoranı karşısına çıkıvermişti.  Keyifle direksiyonu kırmış, arabasını restoranın önünde duran külüstür bir kamyonetin yanına park etmişti.

İçerisi loştu, müşteri de yok gibiydi. Sadece şişman bir adam önündeki peynir tatlısını tıkınmakla meşguldü. Herhalde dışardaki külüstürün sahibi oydu. Ed’i görünce dik dik bakmış, sonra tatlısını yemeye devam etmişti.

Bardaki kıza siparişini verdikten sonra uzak bir masaya oturmuştu. Saatine bakmış, vaktin bir hayli ilerlediğini görünce ‘Allah kahretsin,’ diye söylenmişti içinden. Geç kalmaktan nefret ederdi. Gecikmek demek, bütün planların altüst olması demekti.

Neyse ki burada -en azından bu gece- servis bayağı hızlıydı.

Kız tepsiyi bıraktıktan sonra “Salon biraz karanlık, kusura bakmayın,” demişti. “Fazla müşteri olmuyor, biz de enerji tasarrufu yapıyoruz. Ama isterseniz birkaç lambayı yakabilirim.”

“Hiç gerek yok,” diye cevap verdi Ed. “Böylesi daha güzel.”

Gerçekten de durumdan memnundu.

On dakika sonra, karnı doymuş bir halde arkasına yaslanırken cebinden telefonunu çıkardı.

Onu gören garson kız uzaktan seslendi. “Maalesef burada çekmiyor. Bir yere telefon edecekseniz barın arkasındakini kullanabilirsiniz. Parasıyla tabii.”

Ed başını salladı. “Hayır, bir yere telefon edecek değilim. Bu saatte herkes uyumuştur. Saat gece yarısını çoktan geçti. Sadece haritaya bakacaktım.”

Kız masaya yaklaştı. “Trenton’a mı gidiyorsunuz?”

“Evet. Sanırım daha dört saatlik yolum var.”

“En az beş saat. Ama sizin yerinizde olsaydım sabahı beklerdim.”

“İşte bu imkânsız. Sabah sekiz, en geç dokuzda orada olmam lazım.”

“İş meselesi mi?”

“Evet, bilirsin işte.”

Garson kız bir an durdu. Sonra, ciddi bir sesle, “Bakın,” dedi, “O yol bu saatlerde biraz tehlikelidir.”

Ed, arkasına yaslandı. “Biliyorum, yol dağların arasından geçiyor. Bazı tehlikeli dönemeçler varmış.”

Garson, “Onlar önemli değil,” dedi elini havada sallayarak. “Daha kötü şeyler var.”

Ed, oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.

“Ya… Ne demek istediğinizi daha açık anlatır mısınız?”

Garson kız, önemli bir konudan söz etmeye hazırlanan birinin tavırlarıyla, “Bayım,” dedi. “Belli ki ülkenin çok uzak bir köşesinden geliyorsunuz. Buralarda olup bitenlerden haberiniz yok. Aklı başında hiç kimse, gece yarısından sonra, sabah güneş doğana kadar o yoldan Trenton’a gitmez burada. Öyle değil mi Fred?”

Fred, birkaç masa ötedeki şişman adam olmalıydı. Tatlısını bitirmiş, şimdi gazetedeki bulmacayı çözmekle meşguldü. Kafasını ağır ağır kaldırıp “Kesinlikle,” dedi. Sanki büyük bir iyilik yapar gibi konuşmuştu. “Bu saatte Trenton’a gidenin aklından şüphe ederim.”

Garson kız, Ed’in önündeki boş tabak ve bardağı alıp mutfağa gitti. Az sonra, dumanı üzerinde iki fincan kahveyle geri döndü. Kahvelerden birini Ed’in ününe koydu, kendisi de geçip karşısına oturdu.

“Fred de Trenton yönüne gidiyor. O taraftaki küçük bir kasabaya.”

Külüstür kamyonetin sahibi onlara bakarak, “Grantham!” dedi yüksek bir sesle.

Belli ki bir kulağı Ed’le garson kız arasında geçen konuşmadaydı. Bu kez nazlanmadan devam etti. “Çuval fabrikası var orada. Her ay en az iki defa giderim. Eskiden olsa bütün gece yolda olurdum. Ama şimdi, sabaha kadar burada bekliyorum. Güneş doğmadan yola devam etmem.”

Garson kız, Ed’in gözlerinin içine bakarak, “Siz de aynısını yapmalısınız,” dedi. “Güneş doğmadan yola devam etmemelisiniz.”

Ed, “Hiç sanmıyorum,” dedi. “Yola devam etmek zorundayım. Aksi halde işimi kaybederim.”

Kız, “Ama,” dedi. “Hayatınızı riske atmak olur bu.”

Ed, “Ne demek oluyor bu şimdi?” diye sorduğunda sesinde meraktan çok bir gerginlik vardı.

“O yolda son üç ayda üç cinayet işlendi,” dedi garson kız, derin bir iç çekerek. “Üç kişi vahşice öldürüldü. Hepsi de arabalarının içindeydi. Teğmen Brigley akrabamdır, o anlattı. Arabalar yolun kenarında sabah saatlerinde bulunmuş. Katil, zavallıları adeta doğramış. Tam bir kan banyosu yani. Brigley, bu işi yapanın bir manyak olduğunu söyledi. Gazeteler seri katil diye yazdı. Cinayetlerin   hepsi Trenton dağ yolunda, gece yarısından sonra iki ile beş arasında işlenmiş. Manyağın arabaları nasıl durdurduğu, içerisine nasıl girdiği hâlâ bir sır. Üstelik kapılar kilitliymiş. Arabaların anahtarı da içerdeymiş. Son cinayet iki hafta önce işlendi. Oklahoma’lı bir kadın doktor öldürüldü. Stockwell’e gidiyormuş. Oradaki hastanede çalışmaya başlayacakmış. Zavallıyı kimse uyarmamış gece yola çıkmaması için. O yoldan az da olsa gelip giden vardı ama son cinayetten sonra geceleri kimse geçmez oldu. Size tavsiyem, beşe kadar buradan bir yere ayrılmamanız. Güneş beşi on geçe doğuyor. O saatte siz de yola yeniden koyulabilirsiniz.”

Ed’in ağzı kurumuştu. Fincanda kalan kahvenin hepsini bir dikişte içti.

Garson kız ayağa kalktı, boş fincanı alıp barın arkasına gitti, bir gazete tomarıyla geri döndü. Elindekileri Ed’in oturduğu masaya bıraktı. Bunlar yerel gazetelerdi. Trenton Post, Stockwell Star ve StockNews. Hepsinde de az önce dinlediği cinayetlerle ilgili fotoğraflar ve haberler vardı. Kızın anlattıkları doğruydu. Gerçekten korkunç cinayetler işlenmişti burada. Yerel polis alarma geçirilmiş, birkaç ekip görevlendirilmişti. Ama şu ana kadar bir sonuç alınamamıştı.

Ed, içini bir tedirginliğin kapladığını hissetti.

Şişman adam pis pis sırıttı. “Ürkütücü değil mi? Üç dört saat burada pineklemekle bir şey kaybetmezsin dostum. Kahveni içer, peynir tatlını yer, biraz da uyursun. Gwenda iyi kızdır. Vardiyası sabah sekizde bitiyor. Sen de zaten o zamana kadar çoktan gitmiş olursun.”

Garson kız barın arkasından “Haklı,” dedi. “Zaten bir hayli yorgun görünüyorsunuz. Sanki biraz dinlenmeye ihtiyacınız var gibi.”

Ed omzunu silkti. “Baltimore’dan beri dört saattir araba kullanıyorum. Dinlenmeyi hayal etmek bile güzel. Ama müdürümün verdiği talimatı hatırlayınca kafamdaki hayal tuzla buz oluyor.”

Şişman adam, “Sen de mi teslimatçısın dostum?” diye sordu.

Ed başını salladı. “Arabamın bagajındaki paketleri saat tam zamanında Bay Mulligan’a teslim etmek zorundayım. Greenwood şirketinin prensipleri böyle. Bay Mulligan gibi bir müşteriyi kaybetmeyi kimse istemez.”

Şişman adam garson kıza döndü. “Bunun işi zor.”

Ed, yüzünü ekşitti. “Rakiplerin müşteri kapmak için fırsat kolladıkları bir piyasada mal teslimatını zamanında yapmamak benim sonum olur. Yeni evimin taksitlerini ödemeye başladığım şu günlerde işsiz kalmayı göze alamam. O yüzden yola devam etmek zorundayım.”

Hesabı öderken, garson kız endişeli bir sesle, “Dikkatli olun,” dedi. “Yolda sakın durmayın ve kimseyi arabanıza almayın.”

Ed, başını sallayarak kıza göz kırptı. “Merak etme. Zaten oyalanacak zamanım yok.”

Arabasını çalıştırıp park yerinden ayrıldı. Anayola girmeden önce, garson kızla şişman adamın restoranın dışına çıktıklarını gördü. Onu izliyorlardı. Sanki bir sirk cambazına bakar gibi arkasından bakıyorlardı.

Ed, “Lanet olsun!” dedi ve gaza bastı. Farların beyaz ve güçlü ışığının aydınlattığı ıssız yolda onunkinden başka tek bir araç yoktu. Radyonun düğmesini çevirdi. Bir müzik istasyonu buluncaya kadar kurcaladı. Sonunda, Chris Rea’nın sesi hoparlörden duyuldu. Cehenneme Giden Yol çalıyordu. Ed, “Ortama bundan daha uygun bir şarkı olamazdı,” diye düşündü.

Otoyolda durmuşken, yol kenarında bir kadın gördüm

Yüzü, camımda yansıyan kendi yüzüm gibi tanıdık bir yüzle

Neyse, arabama doğru yürüdü ve yavaşça eğildi

Korkunç bir baskı, gölgelerimde beni felç etti

Dedi ki: Evlat, burada ne yapıyorsun?

Senin için duyduğum korku, beni mezara soktu

Dedim ki: Anne, zenginler vadisine geldim, kendimi satmaya

Dedi ki: Evlat, bu cehenneme giden yol.

Göl kıyısından geçerken saate baktı. Üç buçuktu. İki saattir direksiyon başındaydı.  Zaman ilerliyor, fakat yol bitmek bilmiyordu. Aksi gibi, bir de yağmur yağmaya başlamış, görüş mesafesi kısaldığından hızını düşürmek zorunda kalmıştı.

İşte tam bu sırada biri çıktı karşısına. Bir adam yolun tam ortasında duruyordu. Onu farların ışığında elleri havadayken sadece bir an için görebildi. Sonra ani bir refleksle direksiyonu sola kırdı, yolun kenarındaki çamura saplanarak durdurabildi arabayı. Her şey çok hızlı olup bitmiş, ne olduğunu anlayamamıştı. Birinin cama vurduğunu duyuncaya kadar yerinden kıpırdamadı. Kapıyı usulca açtığında karşısında sırılsıklam olmuş, temiz yüzlü, genç birini gördü.

Adam nefes nefeseydi, kesik kesik konuşuyordu. “Kusura bakmayın, benim yüzümden oldu. Öyle durmamalıydım orada. Ama ne yapayım? Başka çarem yoktu.”

Ed yavaş yavaş kendine geldi. Olup bitenleri hatırladı. “Deli misiniz siz? Yolun ortasında ne işiniz var? Az kalsın size çarpıyordum. Canınıza mı susadınız?”

Adam, yüzündeki yağmur damlalarını kolunun tersiyle silerek, “Haklısınız,” dedi. “Ama başka çarem yoktu. Sizi başka türlü durduramazdım.”

Ed, birden kendisini toparladı. Garson kızın anlattıklarını anımsamıştı. Ve tabii gazetelerde okuduklarını.

Adamın gözlerine baktı. Masmaviydi. Bir kedininki gibi parlıyorlardı.

Adam, Ed’in aklından geçenleri anlamışçasına, “Endişelenmeyin,” dedi. “Size bir kötülük yapacak değilim.”

“Ne istiyorsunuz? Para mı?”

“Saçmalamayın. Sadece bana yardım etmenizi istiyorum.”

Ed, kapıyı kapatıp oradan derhal uzaklaşmayı düşündüyse de arabayı saplandığı çamurdan tek başına kurtaramayacağını hatırlayarak bundan vaz geçti.

“Tamam,” dedi. “Size yardım ederim ama önce arabayı şuradan çıkartalım. Arkaya geçip biraz iter misiniz?”

Genç yabancı, mavi gözleriyle Ed’e dik dik baktı. “Sakın bana oyun oynamayın,” dedi. “Arabayı iteceğim ama arkadan değil, yandan. Kapı da açık olacak. Beni burada bırakıp gitmenize göz yumamam.”

Dediği gibi yaptı. İş bitince arabaya bindi, arka koltuğa oturdu, kapıyı kapattı ve “Hadi artık gaza basın,” dedi telaşlı bir tavırla. “Çok geciktik.”

Arabayı asfalta çıkartan Ed, yabancıyı dikiz aynasından süzerken “Sorun nedir? Neden beni durdurdunuz?” diye sordu.

“Arabam yolda kaldı,” dedi genç adam. “Nerdeyse bir saattir yürüyorum. Ne bir araba geçti ne de yolun kenarında bir ışık gördüm.”

“Peki, benim ne yapmamı istiyorsunuz?”

“Stockwell’e gitmemizi sağlayacak en yakın yerleşim yerine bizi götürmenizi.”

“Biz mi?”

“Evet. Beni ve karımı.”

“Karınız nerede?”

“Arabada.”

“Karınızı arabada mı bıraktınız?”

“Ya ne yapsaydım? Benimle birlikte yürüse miydi?”

“Şey…  Yani, gece yol ıssızdır. Tehlikeli olabilir.”

“Başka çaremiz yoktu. Hem arabanın kapıları kilitli. Karım, benden başka kimseye açmaz kapıyı.”

“Yoksa siz de mi Stockwell’deki hastaneye gidiyorsunuz?”

“Evet. Nereden anladınız?”

Ed, cevap vermedi. Bu genç adam onunla oyun mu oynuyordu yoksa aptalın biri miydi? Stockwell’e gidiyormuş, arabası bozulmuş, karısını arabada bırakıp bir saat yardım bulmak için yürümüş… şimdi bunlara inanmalı mıydı? İnsan karısını, hem de böyle ıssız ve tehlikeli bir yolda, üstelik gecenin bu saatinde nasıl yalnız bırakır? Neden arabada birlikte kalmadılar? Pekâlâ sabahı bekleyebilirdi. Nasıl olsa bir araç geçer, onlara yardım ederdi. Evet, evet, bu genç adamın anlattığı hikâye çok saçmaydı.

Yağmur devam ediyor, silecekler çalışıyor, araba hafif bir homurtuyla ilerliyordu. Ed, durumdan hoşnut değildi. Yabancının suskunluğu onu rahatsız ediyordu. Dikiz aynasından tam olarak seçemiyordu ama yine de yüzünün düzgün hatlarını fark edebiliyordu. Yakışıklı bir adamdı. Gazetelerin yazdığı bebek yüzlü denen tiplerdendi. Tıpkı katiller gibi. Bebek yüzlü katiller…

Bir şeyler yapmalıydı. Duruma hâkim olmalı, kontrolü ele geçirmeliydi. Adam doğru söylüyor da olabilirdi. Belki gerçekten arabası yolda kalmıştı ve karısı onu bekliyordu. Eğer böyleyse, kadının yerinde olmak istemezdi doğrusu. Belki de her şey yalandı ve bu masum suratlı herif ona bir tuzak kurmuştu. Allah kahretsin. Bu adamı arabasına almamalıydı. Restorandaki garson kız ona sıkı sıkı tembih etmişti oysa.

Neden hiç konuşmuyordu acaba? Belki de yorgundu. Gerçekten yağmurun altında bir saat yürümüşse bitkin olması normaldi.

Genç adam birden sordu. “Neden bana öyle dik dik bakıyorsunuz?”

Ed, dikiz aynasından gözlerini kaçırıp dikkatini yola çevirdi.

“Kim bilir hakkımda ne düşünüyorsunuz,” diye devam etti beriki. Gözleri hâlâ dikiz aynasındaydı.

Ed yutkundu. “Apansız ve olmadık bir yerde karşıma çıktınız. Hem de ıssız bir yolda. Ne düşünmemi isterdiniz?”

“Korkuyor musunuz?”

Ed cevap vermedi.

Yabancı adam güldü. “Belki de benim şu cinayetleri işleyen manyak katil olduğumu düşünüyorsunuz.”

Tekrar cevap beklermiş gibi sustu.

Ed, bakışlarını yoldan ayırmasa da arka koltuktaki yolcunun dikiz aynasından kendisini izlediğinin farkındaydı.

“Haksız sayılmazsınız,” dedi genç adam. “O korkunç katil olmamam için hiçbir sebep yok. O da kurbanlarının arabasına bir şekilde binmiş olmalı. Yolda kalmış birine yardım edecek merhametli bir insan mutlaka eninde sonunda çıkar, öyle değil mi? Çıkmasa bile benim yaptığım gibi zorla durmalarını sağlamış olması da mümkün.”

Ed, sinirlerine hâkim olması gerektiğini düşündü. Hemen bir plan yapmalıydı. Büyük tornavida torpido gözünde duruyordu. Ama onu oradan nasıl alacaktı?

“Kurulanmak için kâğıt peçete ister misiniz?”

Kâğıt peçeteler torpido gözündeydi. Eğer peçete bahanesiyle oraya uzanabilirse, tornavidayı da alabilirdi.

“Hayır.”

Ed’in duymak istemediği bir cevaptı bu. Normal biri olsa kurulanmak isterdi. Ancak aklında başka şeyler olan biri, sırılsıklam bir vaziyette arabanın arka koltuğunda oturmayı umursamazdı.

Ed, neredeyse panik atak geçirmek üzereyken arkadaki, “Birkaç tane alayım,” dedi.

 ‘Hata yaptığını fark etti herhalde’, diye geçirdi içinden. Kendisinden kuşkulanacağını anlamıştı. Zaman kazanmak istiyordu.

Uzanıp torpido gözünü açtı. Elini iyice soktu içine. Hay Allah, neredeydi şu tornavida?

Sonunda buldu. Usulca alıp ceketinin cebine yerleştirdi. Sonra peçete kutusunu arkaya uzattı.

Aradan beş dakika geçmemişti ki yabancı, “Tamam,” dedi. “Şu ilerdeki köprüyü geçtikten sonra sağ tarafa yanaşın.”

Ed, köprüyü görmüştü. Demek planın uygulanacağı yer burasıydı. Artık ne olacaksa olacak ve bu iş burada bitecekti. Sağ elini yavaşça ceketinin cebine doğru götürdü. Kendisini güvende hissediyordu. Üzerinde gizlediği bir silah yoksa, bu bebek yüzlüyle çok kolay başa çıkabilirdi. Bundan emindi.

Araba yavaşladı, köprünün sonuna gelince durdu. Ed’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Yolun diğer tarafında park etmiş bir araç vardı.

“İşte, karım orada,” dedi yabancı adam.

Aynı anda arabadan indiler. Yolun kenarındaki araca doğru koştular. Arabanın kapılarını açmaya çalıştılar ama kilitliydi.

Ed, arabanın içine baktı. Manzara tüyler ürperticiydi.

Genç adamın anlattıkları doğruydu. Karısını arabada bırakmış, kendilerine yardımcı olacak birini bulmak için dakikalarca yürümüştü. Şimdiyse, geride bıraktığı arabanın içi adeta bir kan banyosuna dönmüştü. Kadının cesedi arka koltuğa yığılıp kalmıştı.

Ed, nefesini tutarak baktı. Gerçeği o anda tüm çıplaklığıyla gördü.

Eli cebindeki tornavidaya uzanırken, yolda arabasına aldığı bebek yüzlü genç adam çıldırmışçasına çığlıklar atıyordu.

***

Teğmen Brigley küfrederek arabasından indi. İşini bitirmek üzere olan Doktor Robert March’ın yanına yürüdü.

“Ne diyorsun Bob? Hayalet’in işi mi yine?”

Doktor belini tutarak doğruldu. Kel kafasında biriken terleri mendiliyle sildi. “Öyle görünüyor ama kısmen.”

Teğmen Brigley yüzünü buruşturdu. “Nasıl yani? O mu, değil mi?”

Son üç aydaki dördüncü cinayetti bu. Hayalet adını verdikleri katil hâlâ yakalanamamıştı. Teğmen   kendisini diken üzerinde hissediyordu. Federallerin bu işe burunlarını sokması artık an meselesiydi.

İhbar sabah dokuz buçukta yapılmıştı. Grantham’a yük taşıyan Fred McMurray adında biri merkezi aramıştı. Leefold Köprüsü üzerindeki bir arabada cesetler gördüğünü söylemişti. O da hemen ekibini toplayıp yola koyulmuştu.

Olay yerine geldiklerinde Fred gitmişti. Teğmen sinirlendi ama adama hak da verdi. Issız bir yolda, içinde ölüler bulunan bir arabanın yanında polisi beklemeyi hayal etmek bile zordu. Bunu yapabilmek için insanın çelik gibi sinirlere sahip olması gerekirdi. Neyse ki adamın Grantham’daki adresi ve telefon numarası not defterinde yazılıydı. Burada işi bittikten sonra onunla temasa geçecekti.

 “Arabada üç ceset var,” dedi Doktor. “Adamın adı Arthur Croock. Cebinden çıkan kimliğinde öyle yazıyor. Tootbridge’de öğretmenmiş. Otuz iki yaşında. Kadının adı Stella. Yaşı yirmi sekiz. O da öğretmen. Aynı okulda. Dokuz aylık hamileymiş. Görünen o ki, karı-koca Stockwell hastanesine gidiyorlarmış. Doğum için.”

Teğmenin kaşı hafifçe seğirdi. “Üçüncü ceset kime ait?”

Doktor derin bir nefes aldı. “Bebeğe ait. Kadın arabada doğurmuş. Ardından kan kaybından ölmüş. Bebek de annesinin kanıyla boğulmuş.”

“Bebek annesini, annesi de bebeği öldürmüş ha?.. Peki adamı öldüren ne?”

“Büyük ihtimalle bir tornavida.”

Teğmen hoşnutsuz bir sesle mırıldandı. “Yani Hayalet…”

“Öyle anlaşılıyor. Croock’un vücudunun birçok yerinde yara izi var. Ama en çok kalbinde. Tornavidayı altı kez kalbine saplamış, Hayalet’in kurbanı olduğu kesin. Daha önceki cinayetlerle bir hayli benzerlik var. Yalnız bu kez cinayet dışarıda işlenmiş. Kapıdaki kan izlerinden anlaşılıyor. Katil, onu daha sonra arabaya sokmuş. Kapıyı da kilitlemiş.”

“Anahtar?”

“Kurbanın cebinde.”

Teğmen sinirli sinirli güldü. “Başka nerede olabilirdi ki zaten?”

Doktor gittikten sonra, arabanın yan tarafındaki ayak izlerini inceledi. Hepsinin kalıpları alınmıştı ama daha sonuçlar gelmeden burada iki farklı ayak izi olduğunu görebiliyordu. Biri kurbana aitti. Diğeriyse katile. Yolun karşısında tekerlek izleri vardı. Onun da fotoğrafları çekilmiş, kalıpları çıkarılmıştı. Küçük ama önemli ipuçlarıydı bunlar. Belki, federallere gerek kalmadan bu davayı çözmesine yardımcı olabilirdi.

Olay yerindeki işi bitince Grantham’a gidip Fred’le konuştu. Adam ona dişe dokunur hiçbir şey anlatmadı. O da zaten bunu beklemiyordu. Sadece dün gece kuzeni Gwenda’nın, çalıştığı Mickey’in yerinde karşılaştığı birinden söz etti. Adam bütün uyarılarına rağmen yola çıkmıştı. Bütün gece yolda olduğuna göre bir şeyler görmüş olabilirdi. Bu adamı bulmalıydı. Ancak, Fred onun hakkında bir şey bilmiyordu. Biraz konuşmuşlardı ama söyledikleri hatırından çıkmıştı.

Teğmen, bunun üzerine geri dönüp Gwenda’yla konuşmaya karar verdi. Stockwell’e vardığında saat altı olmuştu. Kuzenini Berstein Tiyatro Okulu’ndaki akşam dersine gitmek üzere evden çıktığı sırada kapıda yakaladı. Ona, arabaya binmesini, soracağı bazı sorular olduğunu söyledi. Okula birlikte gittiler. Gwenda, yol boyunca bütün bildiklerini Teğmen’e anlattı.  

Adamın adı Ed’di. Kırk yaşlarında sarı saçlıydı. Gwenda, patronunun enerji tasarrufu sevdası nedeniyle yüzünü iyi görememişti. Ama çenesinde iri siyah bir ben olduğunu hatırlıyordu. Hatırladıklarının hepsi bu kadar değildi. Kullandığı yeşil Ford steyşın arabanın plakası da aklındaydı. Adının ilk harfleri olan GW ile başladığı için dikkatini çekmiş ve unutmamıştı. Ed, Oklahoma’dan geliyordu. Çalıştığı şirketin adı Greenwood’du ve arabasında Trenton’da iş yeri olan Bay Mulligan’a teslim etmesi gereken bazı mallar vardı.

Teğmen Brigley, kuzeninin hafızasıyla gurur duyabilirdi.

O gece Stockwell polis merkezindekiler sabaha kadar uyumadılar. Telefonlar, fakslar, bilgisayarlar bütün gece vızır vızır çalıştı. Saatler ilerledikçe Teğmen’in umutları azaldı, giderek kabusa dönüştü.

Trenton’da Bay Mulligan diye biri yoktu. Hatta, bu soyadını taşıyan hiç kimse yoktu koca şehirde. Eyalet polisinin kayıtlarında üç gün önce yeşil bir Ford steyşının çalındığı görünüyordu. Baltimore’da Greenwood adında üç şirket vardı ama hiçbiri Trenton’a teslimatçı yollamamıştı. Üstelik hiçbirinde Ed adında biri çalışmıyordu.

Plakanın sahte olduğu da ortaya çıkınca Teğmen koltuğuna yığıldı kaldı. Pes etmişti.

***

Ed’in kaldığı motel, otobanın uzağında kaldığı için oldukça tenhaydı. Banyoda yüzünü kurularken, dün geceyi düşünüyordu. Kadını arabanın içinde gördüğü an, Tanrı’nın adaletine olan inancı daha da artmıştı. Tuzağa düşürüldüğünü zannetmiş, paniğe kapılmış, her şeyin bittiğini sanmış ama öyle olmamıştı. Kaderi ona devam etmesi gerektiğini söylemişti. O da devam edecekti. Çünkü dünya günahkarlarla doluydu.  

Aynadaki hayaline bakarak sırıttı. Saçlarındaki sarı boyadan ve çenesindeki iri benden nihayet kurtulmuştu. Artık Ed’e veda edebilirdi.

Eve dönme zamanıydı. Küçük kasabası onu bekliyordu. Önce biraz dinlenecek, ardından yeni bir av sahası bulmak için kolları sıvayacaktı. En kısa zamanda uygun bir yer bulacağından emindi. Zira bu ülke çok büyüktü ve bir sürü ahmak, beceriksiz polis vardı.

Tel çerçeveli gözlüğünü taktı. Kolalı, beyaz yakasını düzeltti. Rahip cübbesinin eteklerine bulaşan tozları silkeledi. Aynada son bir kez kendisine baktıktan sonra, Bates Motel’in iki numaralı odasının kapısını açtı. Çoktan Lasker gölünün dibini boylamış olan yeşil Ford’un yerine satın aldığı mavi Buick’ini getirmesi için resepsiyondaki delikanlıya seslendi.

“Norman!”

POLİSİYE EKRANI

Black Bird (2022)

IMDb: 8.1

Gerçek suç konulu dramalardan biri olan Black Bird, 8 Temmuz 2022’de Apple TV+’ta yayına başladı. Altı bölümlük mini dizi, 2010’da yayımlanan James Keene ve Hillel Levin’in yazdığı biyografik roman In With The Devil: A Fallen Hero, A Serial Killer, and A Dangerous Bargain for Redemption’dan uyarlanarak hazırlandı. Dennis Lehane imzalı dizinin başrolünü Taron Egerton ve Paul Walter Hauser paylaşıyor. Onlara Greg Kinnear, Ray Liotta, Tony Amendola, Sepideh Moafi, Jake McLaughlin ve Joe Williamson eşlik ediyor.

Uyuşturucu işinde olan James “Jimmy” Keene, yasadışı ateşli silah bulundurmakla suçlanarak on yıla hapse mahkûm edilir. Jimmy’nin karizmatik kişiliğini ve ağzının iyi laf yapmasını göz önünde bulunduran FBI yetkilileri, ona cezasının silinmesi ve sicilinin temizlenmesi karşılığında bir anlaşma sunar. Hakkında yeterli delil bulun(a)mayan (seri katil) Larry Hall’un tahliye olması tehlikesi vardır ve Jimmy onunla arkadaş olup ağzından laf atmak zorundadır.

Mini dizi ve TV filmi kategorisinde Altın Küre’ye aday olan Paul Walter Hauser, bu yapımdaki rolüyle Emmy, Altın Küre ve Critics Choice’ta ödül kazandı. Emmy ve Altın Küre adaylığı alan Taron Edgerton ise BAFTA Wales’te En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Ray Liotta da Emmy’de ve Critics Choice’ta Hauser’le aynı kategoride adaydı.

Usta oyuncu Ray Liotta, dizinin prömiyerinden bir buçuk ay kadar önce vefat ettiği için üçüncü bölüm kendisine ithaf edilmiştir. Kızı Karsen Liotta, beşinci bölümün sonlarına doğru, Larry Hall’la geçmişteki tuhaf karşılaşmaları hakkında FBI ajanları tarafından sorgulanan Audrey rolünü canlandırmaktadır. Ayrıca Jimmy Keene’i, sezon finalinde sekiz numaralı ıslah memurunu canlandırırken görebilirsiniz.


Dr. Death (2021-2023)

IMDb: 7.6

Dr. Death, NBCUniversal’a bağlı olarak 15 Temmuz 2021’de kurulan dijital platform Peacock’un yayına girdiği gün izleyicisiyle buluştu. Antoloji, drama özellikleri taşıyan yapım, 21 Aralık’ta 2. sezonuyla  ekrana geri döndü. Sezonlar sekizer bölümden oluşuyor. Dizi, tıbben yanlış tedavi (medical malpractice) uygulayan doktorları konu alıyor.

Patrick Macmanus imzalı ilk sezon, Laura Beil’in sunduğu aynı isimli podcast serisinin ilk sezonundan uyarlandı.  Başroldeki Joshua Jackson’a Alec Baldwin, Christian Slater, AnnaSophia Robb, Grace Gummer, Laila Robins, Kelsey Grammer, Dominic Burgess ve Carrie Preston gibi isimler eşlik ediyor.

Kariyer basamaklarını hızla tırmanan sinir cerrahı Christopher Duntsch; CV’si güçlü, kibirli ve karizmatik bir doktordur. Ancak ameliyathaneye girdiğinde farklı bir profil çizmektedir, çoğu hastası operasyonlardan sakat, ciddi zarar görmüş şekilde çıkar ya da ölür. Peki, bunlar gizlediği yetersizliğinden mi yoksa narsist bir psikopat olduğu için mi yaşanmaktadır? Yapım sezon boyunca bu sorunun cevabını ararken iki cerrah ve bir savcı yardımcısının doktoru durdurmak için verdiği çabayı anlatıyor.

Ashley Michel Hoban imzalı 2. sezonsa podcastin üçüncü kısmından uyarlandı. Edgar Ramirez’in başrolüne Mandy Moore, Luke Kirby, Ashley Madekwe, Gustaf Hammarsten, Rita Volk, Jack Davenport gibi isimler eşlik ediyor.

Bu sefer “Miracle Man” lakabı takılan ve yenilikçi operasyonlarıyla tanınan cerrah Paolo Macchiarini bir haber sırasında tanıştığı Benita Alexander ile sevgili olur. Benita, Paolo’nun neler sakladığını keşfederken bir grup doktor da Paolo’nun gerçek yüzünü herkese göstermek için uğraş vermeye başlar.

Not: Paolo Macchiarini’nin ‘kurbanlarından’ birisi Yeşim Çetir adlı bir Türk ve 2. sezonda kendisini Alisha Erozer canlandırıyor.


Anatomy of a Fall (2023)

IMDb: 7.8

Anatomy of a Fall (Anatomie d’une chute / Bir Düşüşün Anatomisi), 2023 yapımı bir Fransız hukuk/suç draması ve gerilim filmi. Justine Triet, senaryoyu Arthur Harari ile birlikte kaleme almış ve yönetmenliği üstlenmiş.

Sandra, Samuel ve on bir yaşındaki görme engelli oğulları Daniel bir yıldır dağlarda, her şeyden uzak bir yaşam sürmektedir. Samuel, evlerinin önünde ölü bulunur ve vefatıyla ilgili soruşturma başlatılır. Şüpheler Sandra’nın üstünde toplanınca aleyhine bir dava açılır ve olaydan bir yıl sonra Daniel, çiftin ilişkisinin de didiklendiği bu duruşmaya baş tanık olarak katılır.

Filmde Sandra Hüller, masumiyetini kanıtlamaya çalışan bir yazarı canlandırıyor. Milo Machado-Graner, Daniel’e, Samuel Theis’se Samuel’e hayat veriyor. Yapımda Swann Arlaud, Antoine Reinartz, Jehnny Beth, Sophie Fillières gibi isimleri izlemek mümkün.

Anatomy of a Fall, 76. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ve Palm Dog ödüllerini kazandı ve Queer Palmiye için yarıştı. Ülkemizde 3 Kasım 2023’te vizyona giren film, Fransa’nın Oscar komitesi tarafından 96. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film kategorisinde ülkeyi temsil etmek üzere ön elemeyi geçen beş filmden birisiydi. Ancak finalist The Taste of Things oldu.

Tartışmalı kararın ardından yönetmen Justine Triet’in Cannes’daki kabul konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un emeklilik reformu için yapılan protestolara yönelik baskısını eleştirdiği için “cezalandırıldığı” iddia edildi. Kısa listeye kalan The Taste of Things final beşlisine kalamazken bağımsız başvuruda bulunan Anatomy of a Fall, beş farklı dalda adaylık kazandı. Nihayetinde En İyi Orijinal Senaryo kategorisinde ödül kazanarak önemli bir başarıya imza attı.

Yapım on bir dalda aday gösterildiği 49. César Ödülleri’nde altı kategoride (Film, Yönetmen, Kadın Oyuncu, Orijinal Senaryo, Yardımcı Erkek Oyuncu, Kurgu) ödül aldı. Hatta Justine Triet, César tarihinde En İyi Yönetmen ödülünü alan ikinci kadın oldu. Film Altın Küre’de Dili İngilizce Olmayan En İyi Film ve En İyi Senaryo olmak üzere iki kategoride ödül kazandı. BAFTA’larda yedi adaylığı olan film, yine En İyi Özgün Senaryo kategorisinde ödülü eve götürmeyi başardı.


Reptile (2023)

IMDb: 6.8

Reptile, Grant Singer’ın hazırlayıp yönettiği ilk uzun metraj Amerikan suç, gerilim filmi. Yapım, Singer’inBrewer’le birlikte yazdığı hikâyeden uyarlandı, Grant Silver, Benjamin Brewer ve Benicio del Toro tarafından senaryoya aktarıldı.

Filmin başrolünde del Toro’nun yanı sıra Justin Timberlake, Alicia Silverstone, Eric Bogosian, Ato Essandoh, Domenick Lombardozzi ve Michael Pitt yer alıyor. Reptile’ın prömiyeri 7 Eylül 2023’te Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleşti ve 22 Eylül 2023’te ABD’de sınırlı gösterimle vizyona girdi. Yapım 29 Eylül’de Netflix’te izleyiciyle buluştu. Yayına girdiği dönemde platformun en çok izlenen filmlerinden birisi olan Reptile’in, finali kimilerince basit/kuru bulunurken kimi izleyenlerinse beğenisini kazandı.

Emlak imparatoru olan Will (Timberlake) ve şirketinin genç temsilcisi Summer (Lutz), yeni bir evi satış için hazırlarlar. Ancak kısa bir süre sonra Summer, o evde hunharca bıçaklanarak öldürülür.

New England’lı sert bir dedektif olan Tom Nichols (del Toro), hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bu davada gerçeği ortaya çıkarmak için çabalar ve kendi hayatındaki yanılsamaları yok ederek yılmadan davanın peşinden gider.

Not: Filmde anlatılan olay, Kanadalı emlakçı Lindsay Buziak’ın (çözülememiş) cinayetiyle benzerlikler taşımaktadır. Ayrıca Reptile’da evli bir çifti canlandıran Alicia Silverstone ve Benicio Del Toro, 1996-1997 yılları arasında sevgiliydiler.

ÜÇ UĞURLU BIR SAYIDIR

Yazan: Margery Allingham

Çeviren: Gencoy Sümer





Eylül ayının ilk günü öğleden sonra saat beşte, Ronald Frederick Torbay üçüncü cinayeti için son hazırlıklarını  yapmakla meşguldü.  Tedbirli davranması gerektiğini bildiği için ağır hareket ediyordu. En küçük bir dikkatsizliğin pahalıya mal olabilirdi.

Cinayet kariyeri ilerledikçe riskleri de artıyordu. İlk evliliğinden önce bir dergi makalesinde bunu okuduğunda çok etkilenmişti. Onu en çok korkutan şeyse başarının getireceği sarhoşluktu. Bu yüzden kendisini çok sıkı bir biçimde kontrol altında tutmaya özen gösteriyordu.

Lavabonun kenarına dayanarak yeni kiraladığı villanın banyosundaki aynadan yansıyan yüzüne baktı. Zayıf, orta yaşlı ve solgundu. Saçları seyrek ve koyu, gözleri maviydi. Dudaksız denebilecek kadar düz ve dar bir ağzı vardı. Ronal Torbay, çarpık bir biçimde gülümsedi. Görünüşünden hiç hoşlanmazdı.

Aşağıdan gelen sesle irkildi. Edith ütü yapmayı bitirmiş, yukarıya mı çıkıyordu yoksa? Bu hiç iyi olmazdı işte. Uzun zamandır yapmasını istediği köpük banyosunu hazırlamadan buraya gelmesi, her şeyin mahvolması demekti. Nefesini tutarak bekledi ama arka kapının sesini duyunca rahatladı. Bu her şeyin yolunda olduğu anlamına geliyordu. Çabucak pencereye yanaşıp dışarıya baktı. Karısını, evin yan tarafındaki küçük avluya doğru giderken gördü. Çarşafları havalandırmak için ipe asacaktı. En azından birkaç dakika sürerdi bu iş. Bu kadar zaman, gerekenleri yapması için ona yeter de artardı bile. Ama yine de içini bir huzursuzluk kaplamıştı.

Önce evlenmeye, sonra da mütevazı mallarını kendisine vermeye ikna ettiği üç orta yaşlı kadından en sinir bozucu olanı Edith’di hiç kuşkusuz.  Ona bahçede çok fazla zaman geçirmemesini altı haftalık evlilikleri süresince en az on kere söylemişti. Evin dışında tek başına olmasından nefret ediyordu. Karısı utangaç ve çekingendi ama şimdi yan eve yeni bir aile taşındığına göre, aşırı arkadaş canlısı bir kadının onunla tanışıp ahbap olması gibi bir tehlike vardı. Bu durum Ronald Torbay’ın müsamaha gösterebileceği en son şeydi.

Eşlerinin hepsi utangaç insanlardı. Doğru tipi seçmeye çok dikkat etmişti. Başarısının çoğunu buna borçlu olduğunu biliyordu. İlk eşi Mary’nin ölümcül ‘kazası’, İngiltere’nin kuzeyinde, şimdi oturdukları  siteye çok benzeyen toplu konuttaki bungalovda meydana gelmiş ve neredeyse hiç fark edilmemişti. Yeni yeni gelişen bir bölgeydi orası. Adli tabip aceleci davranmıştı. Polis sempatik ama meşguldü. Ve komşular pek meraklı değillerdi. Ancak içlerinden biri, yerel bir gazetenin genç bir muhabiri, yaşanan trajedi hakkında bir yazı yazmış, düğün gününe ait bir fotoğraf yayınlamış ve makaleye ‘Balayı Talihsizliği’ başlığını koymuştu.

İkinci eşi Dorothy’nin, hayatına hızlıca girip çıkması onu biraz rahatsız etmişti ama çok da fazla umursamamıştı. Ona söylediği yalanlar yüzünden vicdanı biraz sızlamıştı sadece, hepsi o kadar. Cenazeden sonra ortaya çıkan ve ablasının küçük serveti hakkında garip sorular soran kardeşini de sıkıntısızca başından savmayı becermişti. Ardından kolayca kazandığı bir dava açmış ve sigortanın mırın kırın etmeden ödediği parayı büyük bir mutlulukla çantasına koymuştu.

Dört yıl sonra yeni bir isim, yeni bir hayat hikâyesi ve faaliyet göstermek için sahip olduğu yeni bir fırsatla kendisini oldukça güvende hissediyordu.

Edith’i ilk kez deniz kıyısındaki bir otelin yemek salonunda görmüştü. Pencerenin yanındaki küçük bir masada tek başına oturuyordu. İşte o an, bir sonraki avının o olacağını anlamıştı. 

Müstakbel karısı, derli toplu ama biraz sert görünümlüydü. Ciddi yüzünde gizli bir çekingenlik vardı. Miyop gözleri tatminsiz, hafifçe korkulu bir ifadeyle bakıyordu. Garson ona bir şey söylediğinde sinirli bir şekilde kızarmış ve utangaç bir tavırla gülümsemişti. Ayrıca gerçek bir elmas broş takıyordu. Ronald bunu yemek salonunun öbür ucundan görmüştü. Taşlara karşı oldukça duyarlı gözlere sahipti.

O akşam, salonda onunla konuşmuş, ilk küçümseme dalgasını atlatmış, tekrar denemiş ve sonunda ilgisini çekmeyi başarmıştı. Bundan sonra görüşmeleri tam da beklediği gibi ilerlemişti. Yöntemleri eski modaydı ama son derece romantikti.

Edith, bir hafta sonra Ronald’a umutsuzca aşık olmuştu.

Kadının geçmişi umduğundan daha iyiydi. Yirmili yaşlarının tamamında yatılı bir kız okulunda öğretmenlik yapmış, ardından babasının uzun süren hastalığı boyunca ona bakmak için eve geri dönmüştü. Şimdi kırk üç yaşında ve kendisini açık denizde dümensiz bir gemi gibi hissedecek kadar yalnızdı. Maddi durumu hiç de fena değildi.

Tanıştıkları günden tam beş hafta sonra, her ikisinin de yabancı olduğu bir kasabanın nüfus dairesinde evlendiler. Aynı gün öğleden sonra her biri diğerinin lehine vasiyetname düzenledi. Ardından, tatil sezonu sona erdiği için ucuza kiraladıkları bir villaya taşındılar.

Bu, Ronald’ın elde ettiği en keyifli zafer olmuştu. Mary huysuz ve histerik, Dorothy cimri ve şüpheciydi ama Edyth beklenmedik bir neşe çizgisi ortaya koymuştu. Bir erkeğin ona ilk görüşte romantik bir şekilde aşık olmayacağını anlamadaki aptallığı dışında mantıklı bir kadındı. Başka bir erkek, ona acımak gibi ölümcül bir hataya düşebilirdi ama Ronald böyle hatalar yapacak kadar tecrübesiz biri değildi.  Oldukça ciddi bir biçimde “geleceği” için planlar yapmaya başlamıştı bile.

Edith’in ölüm fermanını imzalayan sadece Ronald’ın gerçek niyeti değildi. Parasal meseleler konusundaki inatçı suskunluğu ve kocasının işine olan utanç verici ilgisi, kazaya giden yolu epeyce kısaltmıştı.

Ronald, satıcı olarak tanıtmıştı kendisini. Anlattığı hikâyeye göre, kozmetik ürünler yapıp satan bir firmanın küçük ortağıydı. Şirketi ona cömert bir izin vermişti. Edyth bu açıklamayı sorgusuz sualsiz kabul etse de ofise ve fabrikaya bir ziyaret planlamaktan geri durmadı. Sürekli, ‘kocasını rezil etmemek’ için alması gereken yeni kıyafetlerden bahsediyor, kendisine ait tüm iş belgelerini eski, kilitli bir kutuda saklıyordu.

Bu son konuyu ne kadar ölçülü bir şekilde gündeme getirirse getirsin, karısının tartışmayı kararlı bir şekilde reddettiğini gören Ronald, öfkesine hakim olmak için zorlanmaya başlamıştı.

Sonunda, ona sinirlenmeyi bir yana bırakarak harekete geçmeye karar verdi.

Pencereden ayrıldı. Ceketini çıkarırken kalbi hızla çarpıyordu. Bunu fark etmesi kaşlarının çatılmasına yol açtı. Bu olmamalıydı işte. Çok sakin kalması gerekiyordu.

Evde sadece banyoyu yeniden boyamışlardı. Ronald, geldikten kısa bir süre sonra bunu kendisi yapmış, satın aldığı bir kavanoz banyo tuzunu ve eski moda iki parçalı küçük bir elektrikli ısıtıcısıyı koymak için banyo küvetinin üzerine küçük raf eklemişti. Ucuz bir ısıtıcıydı bu. Duvarlar gibi beyazdı. Fazla dikkat çekmiyordu. Öne doğru eğildi ve ısıtıcının açma düğmesine bastı. İki çubuğun parlayan sıcaklığını görünceye kadar bekledi. Sonra arkasını döndü ve koridora çıktı.

Evdeki tüm elektriği kontrol eden sigorta kutusu, merdivenin başındaki çarşaf dolabının dibine gizlenmişti. Ronald kapağı açtı ve parmak izi bırakmamak için mendilinin yardımıyla ana şalteri yukarıya kaldırdı. Banyoya döndüğünde ısıtıcının parıltısı sönmüş, çubuklar neredeyse siyahlaşmıştı. Isıtıcıya memnun bir tavırla baktı ve yine mendilini kullanarak, onu raftan alıp dikkatlice suya soktu. Atık tıpasının üzerinde, ayağa yakın bir açıyla duracak şekilde yerleştirdi. Isıtıcının beyaz kablosunu banyonun porselen tarafından süpürgelik boyunca kapının altından geçirdi ve koridorun dışındaki duvar prizine doğru uzattı.

Isıtıcıyı ilk kurduğunda Edyth, bu dikkatsiz düzenlemeden hoşlanmamış, itiraz etmişti. Ancak Ronald, yerel yönetimin, su iletken olduğu için banyolara duvar prizi yerleştirmekte aptalca bir titizlik gösterdiğini açıklayınca, kablonun bu şekilde koridordaki prize bağlanmasına sesini çıkarmamıştı.

Şu anda ısıtıcı mükemmel bir durumdaydı. Küvete kazara düşmüş gibi görünüyordu. Ancak, aklı başında hiç kimse onu görüp suya adımını atmazdı. Ronald duraksadı; gözleri karanlık, ağzı her zamankinden daha çirkindi. Planının bu kadar basit, bu kadar kesin ve hızlı biçimde ölümcül ve  hepsinden önemlisi, kendisi açısından bu kadar güvenli olması karşısında her zamanki gibi zevklenip heyecanlanmıştı.

Küvetin musluğunu kapatıp dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Edyth, arka taraftaki beton yolda bir şeyi hareket ettiriyordu. Ronald ceketinin asılı olduğu yere doğru eğildi. İç cebinden plastik bir poşet çıkardı. Arkasındaki talimatları tekrar okurken, oldukça yakından gelen bir ses yüreğini ağzına getirdi. Başını çevirince karısının kendisinden beş metre bile uzakta olmadığını gördü.  Banyo penceresinin dışındaki düz çatının üzerindeydi. Kapının arkasında duran uzun merdivene çıkmış, çatı oluğundaki ölü yaprakları temizliyordu.

Dehşet içinde kalmasına rağmen paniklemedi. Poşeti elinde tutarak kadınla küvetin arasına geçti ve yumuşak bir sesle sordu. “Orada ne işin var sevgilim?”

Edyth onun sesini duyduğu anda o kadar şiddetle irkildi ki az kalsın merdivenden düşüyordu. İnce yanaklarında endişe dolu bir pembelik belirdi. “Ah, beni korkuttun! Banyodan önce bu küçük işi yapayım dedim. Yağmur yağarsa, oluk arka basamağın her tarafını sular altında bırakır.”

“Çok düşüncelisin, canım.  Ama senin için güzellik banyosu hazırladığımı bildiğin halde bu işle uğraşman pek de akıllıca sayılmaz, değil mi canım?”

Güzellik kelimesindeki hafif tonlaması karşısında karısının yutkunduğu gözünden kaçmamıştı.

“Çok haklısın şekerim. Bütün bu zahmete katlanman büyük incelik. 

“Hiç de değil,” dedi biraz erkeksi bir duyarsızlıkla. “Seni bu gece dışarı çıkarıyorum ve mümkün olduğunca güzel görünmeni istiyorum. Acele et. Köpük uzun süre kalmaz. Bütün birinci sınıf güzellik malzemeleri gibi bunlar da epeyce pahalı. Hadi, hemen üzerini değiştir ve doğruca buraya gel.”

“Tamam canım.”

Ediyth merdivenden inerken, Ronald da banyoya dönüp poşetin içindekileri küvete serpti. Şeftali renkli, gül kokulu kristaller suyun üzerinde bir süre dalgalandılar. Musluktan akan suyun basıncını aniden artırınca binlerce yanardöner baloncuk haline dönüştüler.

Köpüğün, ısıtıcıyı kamufle etmede yeterli olmayacağına dair anlık bir korku Ronald’ı sarstı. Suyu eliyle çalkalamak için eğildi ama endişelenmesine gerek yoktu. Köpük bulutu büyümüş, sadece banyonun dibini ve içindekileri gizlemekle kalmayıp aynı zamanda porselen yan kısımları ve beyaz kordonu boğan, duvar panelleriyle banyo paspasına taşan kokulu, tüylü bir kütleye dönüşmüştü. Durum mükemmeldi.

Ceketini giydi, kapıyı açtı.

“Edyth! Acele et canım!”

 Seslenmeye devam edecekti ama karısını görünce sustu.

Edyth, sıkı sıkı sarındığı mavi bornozun içinde ufacık kalmış bir halde yanına geldi. Saçlarını sevimsiz bir boneyle örtmüştü. Küvetten taşan köpüklere bakarak, “A, Ronald,” dedi. “Bu çok korkunç bir şey olmuş. Her yer batmış.”

Karısının tereddütü Ronald’ı çileden çıkardı. “Önemli değil,” dedi vahşice. “Köpükler sönmeden hemen içine gir. Acele et. Bu arada ben de üzerimi değiştirip geleyim. Sana on dakika veriyorum. Hemen gir ve uzan. Cildinin bütün solgunluğu gidecek.”

Dışarı çıktı, durup karısının kapıyı kilitlemesini bekledi. Bir ömür boyu edinilen alışkanlıklar, evlilikle aniden değişmez. Sürgünün hafif sesini duyunca koridorda sessizce yürümeye başladı. Altmış saniye bekleyecekti. Bornozunu çıkarması için otuz saniye ve küvetin kenarında köpüklere bakması için bir otuz saniye daha.

“Nasıl?” diye bağırdı çarşaf dolabının önünden.

Cevap hemen gelmedi. Alnında biriken terler parlamaya başlamıştı. Sonra onu duydu.

“Henüz bilmiyorum. Küvete yeni girdim. Mis gibi kokuyor.”

Devamını bekleyecek kadar sabırlı değildi. Mendile sarılı eli ana şaltere uzandı.

Korkunç bir sıradanlıkla “Bir, iki . . . . üç,” dedi ve şalteri indirdi.

Sigortanın atmasıyla bir kıvılcım çıtırtısı oldu. Ardından derin bir sessizlik geldi.

Ev o kadar sessizdi ki kendi nabzının atışını, merdivenlerin dibindeki saatin tik taklarını, pencere camına hapsolmuş bir sineğin kasvetli vızıltısını ve yandaki bahçeden, oraya taşınan iri yarı adamın her hafta yaptığı bir iş olan çim biçme işinde kullandığı makinenin sesini duyabiliyordu. Ancak banyodan hiç ses gelmiyordu.

Aradan bir süre, ama çok az bir süre geçmesini bekledi. Geri döndü, banyo kapısını tıklattı.

“Edyth?”

Cevap yoktu, ses yoktu, hiçbir şey yoktu.

“Edyth?” dedi tekrar.

Sessizlik devam ediyordu. Bir dakika daha bekledikten sonra doğruldu, derin bir iç çekti.

Artık sıra ikinci aşamadaydı. Çok iyi bildiği gibi, bu hassas bir dönemdi. Cesedin bulunması gerekiyordu. Ama hemen değil. Dorothy’de bu hatayı yapmıştı. Yerel müfettiş neden bu kadar erkenden polise başvurduğunu sorunca, soğukkanlılığını koruyarak bu tehlikeyi savuşturmayı bilmişti. Bu sefer aynı hatayı yapmayacaktı. Kapıyı, komşuların duyacağı şekilde yumruklamadan önce yarım saat bekleyecek, ardından bir komşudan yardım isteyecek ve sonunda kapının kilidini kıracaktı. Bu arada akşam gazetesi almaya gidecek, giderken karısına sesleniyormuş gibi yapacak, bu sırada yoldan geçen birilerinin olmasına dikkat edecekti.

Ama daha önce yapması gereken başka bir iş vardı.

Edyth, özel evrakını sakladığı deri yazı çantasını şapka kutusunun altına koymuştu. Ondan haberi olmadığını zannediyordu zavallıcık. Oysa onu bulmuş ama fark etmesini istemediği için kilidini açmaya kalkışmamıştı. Ama şimdi onu durduracak hiçbir şey yoktu.

Usulca yatak odasına gitti, gardırobun kapısını açtı. Hâlâ aynı yerde, dolgun ve umut verici bir halde duran çantayı minnetle kucakladı. Kilidi açmak beklediğinden uzun sürdü. Ama sonunda açmayı başardı. Çantanın içindeki her şey ne kadar düzenli, ne kadar tatminkâr görünüyordu. Tasarruf sertifikalarının demetleri, kırmızı mühürleri yatırım danışmanlarının ofislerini çağrıştıran birkaç kalın zarf ve en üstte Posta Dairesi’nin tasarruf bankası müşterilerine verdiği o tanıdık mavi hesap defteri… 

Titreyen parmaklarıyla defteri açtı, sayfaları çevirdi. İki bin rakamını görünce ıslık çaldı. Tam olarak iki bin sekiz yüz. Banka iyi bir temettü ödemiş olmalıydı. Asıl rakam iki bin dokuz yüzdü. Çeyizi için çektiği yüz pound eksikti. Bir damlacıktı sadece.  İki bin sekiz yüz… Bunun son giriş olduğunu düşündü, ancak arka sayfada kaydedilmiş başka bir işlem daha vardı. Bir haftadan daha öncesine aitti. Defterin postayla geri döndüğünü hatırladı. Zarfı görmezden gelerek ne kadar zekice davrandığını düşünmüştü hatta. Yazan kelime ve rakamlara önce boş boş baktı. Sonra kalbi ani bir şokla sarsılırken, gözleri defterin içinde kayboldu. Neredeyse hepsi çekilmişti: 4 Eylül, para çekme, iki bin yedi yüz doksan sekiz pound.

Paranın hâlâ çantanın içinde, örneğin zarflardan birinde olabileceğini düşündü. Aklına ilk gelen bu olmuştu. İhtiyatlı davranması gerektiğini unutup telaşla onlara saldırdı. Kağıtlar, mektuplar, sertifikalar birbirlerine karışarak yere döküldüler. 

Üzerinde kendi adı yazılı zarfı görünce irkildi. Kargacık burgacık el yazısını hemen tanımıştı.

Zarfı açtı, üstteki tarihinden Edith’in iki gün önce yazdığını hayretle fark ettiği mektubu çıkarıp okudu.

“Sevgili Ronald,

Eğer bu satırları okuyorsan, korkarım ki bu senin için korkunç bir şok olacak. Uzun zamandır bunu yazmanın gerekli olmayabileceğini umuyordum ama davranışların beni çok tatsız olasılıklarla yüzleşmeye zorladı.

Üzgünüm ama Ronald, bazı yönlerden çok eski kafalısın. Bir yabancıyla aceleyle evlenen orta yaşlı bir kadının, mükemmel bir aptal değilse eğer, banyo konusunda biraz şüpheci ve alıngan olması gerektiği aklına hiç gelmedi mi?

Açıkçası senden şüphelenmek istemedim. Uzun bir süre sana aşık olduğumu sandım ama düğün günümüzde vasiyetname yapmam için beni ikna etmeye çalışman beni korkuttu. Sonra banyo hakkında telaşın başlayınca, artık oldukça hızlı bir şekilde bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Ben de eski kafalıyım Ronald. Bu yüzden polise gittim.

Yandaki eve taşınan insanların seninle hiç konuşmadıklarını fark ettin mi? Bahçe duvarının ötesindeki kadınla konuşmamın en iyisi olduğunu düşündük.  İşte o bana, evlendikten kısa bir süre sonra köpük banyolarında ölümcül kazalarla karşılaşan kadınlar hakkında eski taşra gazetelerinde çıkan iki haberi gösterdi. Gazetede dul kocaların, cenaze töreninde çekilmiş bir fotoğrafları da vardı. Çok net değillerdi ama onları görür görmez, zavallı ikinci eşin erkek kardeşi tarafından kendisine verilen iki fotoğrafa dayanarak üç yıldır bu adamı arayan müfettişin bana yaptığı teklifi kabul etmem gerektiğini anladım.

Söylemeye çalıştığım şey şu: Eğer bir gün beni banyoda bulamazsan, çatıdan çıkarak gittiğim komşunun evinde bornozumla oturuyorum demektir. Seninle evlenmem aptallıktı ama sandığın kadar aptal biri değilim.

Sevgiler, Edyth

Not: Yazdıklarımı tekrar okuduğumda, sinirimden yeni komşularımızın evli bir çift değil, CID’den Dedektif Batsford ve yardımcısı Polis Memuru Bayan Richards olduğunu söylemeyi unuttuğumu fark ettim. Polis, suça tekrar teşebbüs etmemen halinde, ellerinde seni mahkum etmek için yeterli kanıt olmayacağını söyledi bana.  Bu yüzden kendimi cesur olmaya ve üzerime düşeni yapmaya zorluyorum. Çünkü diğer zavallı eşlerin için çok üzgünüm Ronald. Onlar da seni benim kadar büyüleyici bulmuş olmalılar.”

Mektuptan bitkin gözlerle başını kaldıran Ronald Torbay’ın çatlak ağzı, iğrenç bir “o” harfi şekline bürünmüştü.

Ev hâlâ sessizdi. Komşunun yan bahçedeki çim biçme makinesinin vızıltısı kesilmişti. Arka kapının hızla açılmasıyla ani bir gürültü oldu. Ağır ayak sesleri koridordan ve merdivenlerden Ronald’a doğru yaklaşmaya başladı.

ENSE

Emekli olduktan iki yıl sonra tekrar buraya gelmek ilk olarak kötü kahvenin ağzımda bıraktığı berbat tadı hatırlamama neden oldu. “Demek ki en çok bu yer etmiş aklımda,” diye düşündüm. Nasıl etmesin ki? Karımdan, kızlarımdan çok mesai arkadaşlarımı gördüm yıllarca. Fulya’nın doğumunda uzatmalı bir komiser yardımcısı olarak Balıkesir Genelevi’nde katil kovalıyordum. Ha, yalan yok, Miran’ın doğumunda evdeydim. Koli açıyorduk Şükran’la. Karnı burnundaydı. Yeni atanmıştım Gayrettepe Cinayet’e. Ev yerleştiriyorduk. Fulya’nın oyuncaklarını koliden çıkartırken tutmuştu Şükran’ın sancısı. Sonrası Gayrettepe Cinayet. O gün hiç sevemediğim İstanbul’a zamanla alıştım. Kargaşasına, dağınıklığına, hatta katillerine.

“Aaa Mert Başkomiserim, bizi mi özlediniz?”

Dursun’du galiba seslenen. Emin olamadım, hafızam iyidir aslında ama demek ki emeklilik önce oradan başlıyordu kemirmeye.

“Yok yahu sizin nerenizi özleyeceğim,” derken geldi sarıldı.

Yardımcım Ersan covid olunca yaklaşık bir ay kadar benim ekibe katılmıştı. Ersan kadar olmasa da zeki sayılırdı. Allah’ı var, Ersan’ın yerini doldurabilmek için çok çabalamıştı.

“Ersan Komiserime mi geldiniz?” diye sordu hafif sitem kokan bir ses tonuyla.

“Hayır, dedim, Gürcan Amir’le görüşeceğim.”

Ah lanet olasıca dün gece. Bizim evin tarih sorumlusu Şükran’dı. Evlilik yıldönümü, saatine varana kadar doğum tarihleri, hatta benim komiser olarak çözdüğüm ilk cinayetin günü bile küçük not defterinde kayıtlıydı.

“Bugün emekliliğinin 500. Günü,” diye uyandırmıştı beni.

Tarihlerden olduğu kadar organizasyonlardan da sorumluydu. Salonun ortasına, elinde not defteri, edebiyat öğretmeni kimliğiyle dikildiğinde anlardık o gün önemli bir şey olduğunu.

“Nereye götüreyim bu gece seni?” diye sormuştu dudağıma tatlı öpücüğünü kondururken.

Belirtmeden geçersem ayıp olur, daha doğrusu Şükran’a haksızlık olur, Cinayet’te evliliğini devam ettirebilen adam sayısı pek azdır. Çoğu kadın kan kokusuna dayanamaz. Mesai saatimiz yoktur bizim. Katiller kafasına göre cinayet işlediklerinden nereye, ne zaman çağırılacağımız belli olmaz. Kadınlar için düzensiz yaşam oksijensiz hava gibidir. Nefes alamaz, boğulurlar. Beklenen sonuç gecikmez, ilk iş terk ederler cinayetçiyi.

 Şükran dünyanın en anlayışlı kadınıdır bana göre. Kanlı ayakkabılarımı boyamaktan da gömleklerimden kan lekesi çıkartmaktan da bir gün olsun yakınmamıştır.

“Lüks mü olsun, salaş mı?” diye sormuştum keyifle yataktan kalkarken.

“Salaş,” deyince ikimizin de aklına Âdap gelmişti.

İçkiyle aram pek iyi değildi. Bizimkiler sık çağırsa da ayda bir iki giderdim onlarla. Tek favorileri de Âdap’dı. Kağıthane’ye inen yokuşta esnaf lokantasına benzer bir dükkandı. “Âdabıyla içen gelsin,” yazardı camında. Adı Sokak Arası’ydı ama biz ‘Âdap’ derdik. Polis memuru İbrahim’in babası Mecit Usta işletirdi. Şükran’la da iki kere gitmiştik. Zeytinyağlı taze fasulyesine bayılmış ama Mecit’ten bir türlü tarifini alamamıştı.

Topu topu altı masalık mekânda masaların ikisini yine bizim tayfa kaplamıştı.

“Başkomiser,” demişti tok sesiyle Gürcan Amir.

Cam kenarında karısıyla oturuyordu. Mecburen masaları birleştirmiştik. Ben emekli olduktan sonra Asayiş Büro amir yardımcılığından Cinayet Büro amirliğine getirilmişti. Geleceği parlaktı.

“Ama gel gör ki gitgide sönüyorum yukarının gözünde,” diye dert yanmıştı.

“Hayırdır?” diye sormuştum, sormaz olaydım.

“Yarın 3’de bana gel,” demiş, başka da açık vermemişti.

Kadınların yanında iş konuşmama adetine uyabilen son iki kişiydik anlaşılan.

“Kahveni hala şekersiz mi içiyorsun? diye sordu gevrek gevrek gülerek Gürcan Amir.

Bütün bina gibi odası da eski kokuyordu. Cezaevi yapmaktan eskimiş binaları yenilemeye fırsat bulamıyordu demek ki başımızdakiler. Sümenin hemen yanı başında, üzerinde ENSE yazan kalın klasör pek hayra alamet olmasa da bakmamaya çalıştım. İki telefon konuşmasından sonra, “Bir süre telefon bağlamayın,” talimatı verdi, bana döndü, “Yardımına ihtiyacım var,” dedi.

Zaten gece söylediği, “Ama gel gör ki gitgide sönüyorum yukarının gözünde,” cümlesi yeterince doğruluyordu bu yardım çağrısını.

“Anlat,” dedim, anlattı.

“Özlemişim oğlum seni,” dedim Ersan’a.

Gürcan Amir’in, istediği yardım, eski yardımcım Ersan’a bir nevi danışmanlık yapmamdı. Dosya, ekip öğütücü gibiydi. Ersan’ın kucağına gelene kadar üç ekip ve bir cinayet büro amiri değişmiş, dördüncüsüne benim yardımcı olmam düşünülmüştü. Emekli olmamın ardından Ersan komiser olmuştu. Demin de dediğim gibi zeki çocuktu, korkusuzdu. Aslında korkusuz olmak zaaf demekti bana göre, zira korku temkinli hareket etmeyi sağlardı. İnsanca ve gerekli bir duyguydu. Mezarlıklar korkusuzlarla doluydu çünkü.

“Anlat bakalım, neymiş bu ENSE?” diye sordum.

“Haberinizin olmaması şaşırtıcı,” diye cevap verdi.

Basın eski basın değildi ki. Cinayet haberleri önemsenmiyordu. Üçüncü sayfa meselesi neredeyse devreden çıkmış gibiydi. Sosyal medya da kafasına göre hareket ettiğinden, eğer özellikle ilgilenmiyorsanız hiçbir haberin devamlılığı yoktu.

“Ukalalık etme de anlat” dedim.

“Kasım 2022’den Eylül 2023’e kadar her ay düzenli olarak bir kişi olmak üzere toplam on bir cinayet,” diye başladı.   

Maktuller tek kurşunla enselerinden vuruldukları için basının taktığı isimdi ENSE. İster istemez bir dönemin faili meçhullerini hatırlatıyordu. Dinci örgütlerin geleneksel imzasıydı.

“İdeolojik mi?” diye sordum ister istemez.

“Hayır,” diye kesin bir dille kapattı kapıyı, “Bence bir seri katil vakası,” diye de ekledi.

“Desene İstanbul yeni bir seri katil kazandı” dedim.

“İstanbul kazandı ama biz kaybediyoruz,” diyerek felsefi bir cevap verdi.

“Neden öyle dedin?” diye sordum, zira Gürcan da aynı kaygıyı taşıyordu.

“Hepimiz diken üstündeyiz,” diye cevap verdi. “Bunca cinayete rağmen ortada hiçbir gelişme yok. Yukarısı, basın hatta maktullerle aynı özelliği taşıyan herkes ayaklanmış durumda, hazır ara vermişken yakalamak lazım.”

Evet ara vermişti. En azından ekim, kasım ve aralığı es geçmişti. Amerika’da, FBI’da seminere katılan bir arkadaşım, “Seri katili ilk beş cinayetinin ardından yakalayamazsan ipin ucu kaçar,” demişti. Tabii muhtemelen orada, zırt pırt ekip değişmiyor, bir dedektif yıllarca aynı dava üzerinde kafa patlatıyordu. Böyle bir durumda katil gibi düşünebilmenin, davranabilmenin, adeta onun bir uzvu gibi olabilmenin önemini ben de öğrenmiştim. Bir seri katil dinlenmeye çekilebilirdi pekâlâ. Biraz olsun kendini unutturmak, gündemden düşmek, belki güç toplamak ya da motivasyonunu artırmak için. Hatta ölmüş bile olabilirdi. Yine de bizim yaptığımızın, yani habire ekip değiştirmenin, katilin ekmeğine yağ sürdüğü aşikardı. Hazır ara vermişken yakalamak kaçınılmazdı. Kalın klasörü koltuğumun altına yerleştirip “Birkaç gün izin ver bana,” dedim, “Hafta sonu buluşalım.”

“Kolay kopamaz insan,” dedi Şükran.

Bunu bir şey ima etmek amacıyla değil, gerçekten içten duygularla söylediğine emindim. Emekliliğin zaman zaman beni bunalttığının fazlasıyla farkındaydı. Bojo, yani köpeğimiz bu yüzden girmemiş miydi eve? Bir şeye ilk defa bu kadar çok itiraz ettiğini görmüştüm Şükran’ın. Allahtan Miran da beni desteklemiş, ikiye bir çoğunlukla, yatak odasına girmemesi kaydıyla aileye dahil olmuştu Bojo.

“Gürcan’ın işleri işte,” diye cevap vermiştim.

Sonunda Şükran’ın da okula gidişiyle ev bana kaldı. Klasörün hemen başındaki not kağıdında Ersan hem kolaylıklar dilemiş hem de basit ama durumu açıklayan bir çizelge yapmıştı. Basının ENSE adını verdiği katilin işlediği cinayetlerde bir başka dikkat çeken noktaysa cinayetlerin tamamının İstanbul’un farklı ilçelerinde işlenmiş ve maktullerin tamamının 55-60 yaş aralığında olmasıydı. Seri katillerin takıntılı oldukları malumdu. Peki bizim katilin takıntısı nereden kaynaklanıyordu. 55-60 yaş aralığına garezi neydi? Bunu öğrenmenin bir yolunun da Füsun’dan geçtiğini düşünmeden edemedim.

TARİHYERMAKTULYAŞİLÇE
14/11/2022Beylikdüzüİbrahim Yarsu57Beylikdüzü
20/12/2022Esenyurtİbrahim Solmayan56Esenyurt
15/01/2023MadenlerNuman Taka58Çekmeköy
13/02/2023KartalSaffet Buz56Kartal
20/03/2023YıldızMerdan Bıçakçıyan56Beşiktaş
15/04/2023SormagirZahit Topal59Beyoğlu
21/05/2023KordonOsman Çakal57Büyükçekmece
15/06/2023KaracaahmetMehmet Ulaşçı58Üsküdar
16/07/2023ÇatalcaRuşen Karabulut56Çatalca
23/08/2023TepeüstüSelahattin Çavuş56Ümraniye
13/09/2023SanayiEmrullah Çokyaşar57Küçükçekmece

“Merhaba kardeşlik,” diye seslendiğimde dükkânın arka tarafında koli boşaltıyordu benim biricik kız kardeşim.

“Vaay ağabeylerin en kanlısı,” diye sarıldı boynuma.

“Bitti o işler kızım, artık kanlı ayakkabılara veda ettim,” desem de inanmadı.

Haklıydı da cinayet, hem de seri cinayetler konusunda danışmak için gitmiştim yanına. Adli psikoloji masteri yapmıştı Füsun. Biraz da benim yüzümden mesleğini bırakmış, Kadıköy boğadan Fenerbahçe Stadyumuna giden yol üzerindeki bir ara sokakta sahaf açmıştı. Rahmetli kocasından kalan para rahat yaşamasına fazlasıyla yetse de o rahatı sevmezdi.

“Bu kadın, diye söze başladı,” Şükran’dan “bu kadın” diye bahsederdi, “Seni hala boşamadığına göre çok seviyor.”

Sevmediği için değildi bu. Aksine Şükran’ın en iyi dostuydu ama ağzı bozuktu Füsun’un. “Bu kadın” onun en masum lafıydı belki de.

“Sence çok mu zorluyorum,” diye sordum.

“Ben olsam çoktan siktir etmiştim seni,” diye cevap verdi.

Elimdeki butik poşetinden Ense dosyasının fotokopisini çıkarttım. Aslında yaptığım yasa dışıydı. Henüz sonuçlanmamış bir dosyayı resmi görevi olmayan biriyle paylaşmak büyük suçtu ama bu davada ben bile yasa dışıydım.  Aktif görev hayatım boyunca da zorlandığım dosyaları Füsun’la paylaşmaktan çekinmemiştim. Sadece kardeşim değil, ağzı on kat fermuarla kapalı sırdaşımdı o benim. Dükkâna gelmeden telefonda bahsettiğim için şaşırmadı, “Oha! Çok kalınmış,” diye söylendi sadece.

“Bardaktan boşalırcasına” cinsinden yağıyordu İstanbul’da yağmur. Pazar sabahı olmasına rağmen İstanbul halkı evlerine kapanmayı yeğlemiş, Beşiktaş iskelesinin yanı başındaki kafe boş kalmıştı. Füsun’la içeri girip şemsiyelerimizdeki suyu silkelerken Ersan’ın çoktan gelmiş olduğunu gördük. Radyatör yanında bir masaya yerleşmiş lattesini yudumluyordu. Ersan da severdi Füsun’u. Yani ona danışma konusunda benim suç ortağımdı. Onlar hasret giderirken ben ıhlamurlarımızı söyledim. Ersan’ın önü kağıtlarla kaplanmıştı. Belli ki hem bana hem de Füsun’a karşı, dersini çalışmış görünmek istiyordu. İlk ve en çarpıcı soruyu en başından sormayı yeğledi kız kardeşim;

“İlk cinayetle ne kadar ilgilendiniz?”

İlk maktul Beylikdüzü’nde, evine iki yüz metre mesafede, karanlık bir sokakta ensesinden tek kurşunla vurularak öldürülmüştü. 27 ve 23 yaşında iki kızı ve 22 yaşında bir oğlu vardı. Kızları evliydi. Biri Tuzla’da, diğeri Kocaeli’de yaşıyordu. Oğlu Gaziantep’de askerdi. Maktul İbrahim Yarsu belediye otobüsü şoförüydü. Cinayet günü izinli olduğu için akşamüstü gittiği mahalle kahvesinden 22:00 gibi çıkmış, eve giderken öldürülmüştü. Karısı Emine Yarsu, kocasının öldürülmesi içinbir sebep olmadığı inancındaydı. Ona göre İbrahim karıncayı bile incitmezdi, dolayısıyla düşmanı yoktu ya da o öyle biliyordu. Olayla ilgili o gece kahvede birlikte okey oynadığı iki kişi gözaltına alınmış, ancak ilk sorgularından sonra serbest bırakılmışlardı.

“Neden ilk cinayet,” diye sordum.

“Seri katiller bütün motivasyonlarını ilk cinayetten alırlar,” diye başladı ve devam etti anlatmaya Füsun. ”Katilin, seri katil sıfatını taşımaya karar verme nedeni ilk cinayettir. Maktul genellikle çok yakını, hatta aile içinden biridir. Tacizci, tecavüzcü, şiddet yanlısı, aşağılayan, mutsuz, huzursuz, beğenmeyen, kabullenmeyen, kısacası negatif bir baba ya da aileden veya çalıştığı yerden bir erkek ya da zorlayıcı, fanatik, asosyal, kötü yola düşmüş bir anne ya da aileden bir kadın figürü olabilir. Katil zamanla bir intikam abidesi haline gelir. Acılarının, kendisine acı çektireni öldürmekle biteceğine inanır. Onun için kurtuluş, özgürlük ve huzurun tek yolu budur. Hatta tüm bu acılara rağmen onu yaşatan, ayakta tutan tek umuttur cinayet. Düşünür, tasarlar, kurgular, bekler ve işler. Tıpkı bir kumaşa desen işler gibi ince ince öldürür. Çektirilen acı ne kadar büyükse cinayetin şekli o kadar vahşidir.”

Burada sustu Füsun. İkimizin de yüzlerindeki tepkiyi ölçmek için durduğu açıktı. Ersan yüzünü, daha yarıda buruşturmaya başlamıştı bile. Bana şimdi kafe, yakındaki radyatör peteğine rağmen soğuk geliyordu.

“Peki, dedim, ‘Katilin, seri katil sıfatını taşımaya karar verme nedeni ilk cinayettir,’ dedin, neden devam eder?”

“Doymaz da ondan,” dedi Füsun, “Düşünsene yıllardır acı çektirilmiş, oysa cinayet dediğin üç beş saniye ama tıpkı bir orgazm gibi. Kısa ama zevkli. Katil bu orgazmı sürekli yaşamak ister. Bazen bunu rastgele yapar, bazen de bir rutine bağlar. Yakalanmamak daha da cesaretlendirir. Zamanla hem kendine acı çektirenlere hem topluma hem de emniyet güçlerine meydan okur hale gelir.”

“Niye durur peki?”

“Yüzlerce neden sayabilirim sana ama önce şunu düşün, katil yaşadığı travmadan dolayı artık ruhu ve beyni zedelenmiş biridir. Bu travma yüzünden içindeki cani açığa çıkmıştır bir kere. Bir ruh hastası, bir psikopat, bir manik depresif haline dönüşmüştür. Yani senin, benim gibi düşünmez. Neyi, ne zaman, nasıl yapacağını kestirmek, onu tanıyana kadar mümkün değildir. Zamanla amacı, seninle oyun oynamak şekline dönüşür. İnsanları korkutmak, çaresizce peşinden koşturmak daha çok zevk vermeye başlar. Durması, illa korktuğu ya da yorulduğu anlamına gelmez. Aldatmayı sever. O durduğu için sen bitti zanneder gevşersin ama aniden atağa kalkabilir. Unutma, önemli olan onun gibi düşünebilmek, yoksa onu çözemezsin.”

“Niye on bir? diye araya girdi Ersan, “Niye on iki değil? Yani her ay bir cinayet, bir yılı tamamlaması gerekmiyor mu? “

“Aslına bakarsan bence de öyle,” diye cevap verdi Füsun, “Ama onun beyni sen, ben gibi çalışmıyor.”

“Belki de hala bitmedi,” dedim.

Bir an sessizlik çöktü masaya. Az önce Ersan’ın işaret ettiği garson üç çayla yanımızda bitiverdi.

Şükran’ın “İyi misin?” diyen kadife sesiyle irkildiğimde saatin 6 olduğunu fark ettim. Bütün pazartesiyi evde, cinayet dosyalarını defalarca incelemekle geçirmiştim. Bu arada sevgili karım okula gitmiş, dönmüş, hatta yemeği bile hazırlamıştı. Bir gün önce Füsun kafeden ayrıldıktan sonra Ersan’la oturup bir plan yapmıştık. İşine karışıyor görünmemek için yakalama ve operasyonlarda yanında olmayacak, sorgu sırasındaysa camın diğer tarafında bulunacaktım. Günde birkaç kez telefonla konuşup bulguları paylaşacaktık. Bugün için Ersan ve ekibi Emine Yarsu’yla bir kez daha konuşmayı planlamış ancak oğlu Sedat Yarsu’ya, en azından bir delil bulana kadar yaklaşmama ve ürkütmeme kararı almışlardı. Füsun’un tahlilleri doğrultusunda şimdilik şüphelimiz durumundaydı Sedat Yarsu.

“İyiyim,” diye cevap verdim Şükran’a.

Yemek masasında dört kişilik servis hazırdı. Miran birazdan bankadan eve dönerdi.

“Ersan ne zaman gelir?” diye sordu Şükran.

“Bir bakalım,” deyip telefonu tuşladım.

Şükran da severdi Ersan’ı. Hatta bir Âdap gecemizde hep birlikte içki içmişliğimiz bile   vardı. O nedenle Şükran’a emrivaki yapabilme cesaretini bulmuştum kendimde.

“Navigasyon yarım saat gösteriyor,” dedi Ersan telefonun öbür ucundan.

Ersan’ın gelişine Şükran ve benden çok Miran’ın sevineceğinin bir ben farkındaydım. Gizli gizli buluştuklarını biliyordum. Geçen sene bir alışveriş merkezinde tesadüfen görmüştüm ikisini. Kendimi göstermeden bir süre izlemiş, en üst kattaki sinemalar bölümüne el ele girdiklerini görmüştüm. Pırıl pırıl bir gençti Ersan. Akşam eve döndüğümde bu duruma sevindiğimi şaşırarak fark etmiştim.

“Anneyi sorguladım, ama daha önemli bir şey bulduk Başkomiserim,” dedi Ersan.

Yemek bitmiş, Fulya evlendikten sonra oturma odası olarak kullandığımız odanın geçen sene kapattığımız cam balkonunda çaylarımızı yudumluyorduk.

“2022, 8-15 Kasım tarihlerinde maktulün oğlu Sedat Yarsu izinliymiş.”

İrkildim, “Yani?” dedim.

“Bu durumda Sedat Yarsu, 14 Kasım’da babasını öldürüp tekrar birliğine katılabilir,” diye cevap verdi Ersan.

Ne kadar çekici olursa olsun ilk bulgulara, delille desteklenmediği sürece çok da sevinilmemesi gerektiğini öğrenecek kadar yapmıştım bu mesleği.

“Peki annesi…” diye sordum, “…Sedat’ın o tarihlerde İstanbul’da olduğunu doğruluyor mu?”

“Sıkıntı orada Başkomiserim, Sedat hiç izine çıkmamış annesine göre. Sadece babasının ölümü nedeniyle üç gün gelip dönmüş. Ama ben de babamı öldürecek olsam İstanbul’a geldiğimi aileme çaktırmam.”

“Şimdi ne yapıyor bu Sedat?”

“Askerden döner dönmez evlenmiş. ‘Yavuklusu vardı,’ diyor annesi. Zaten askere gitmeden yapmışlar hazırlıklarını. Annesinin evinin arka sokağında oturuyorlarmış. Gitmeden bir telefoncu varmış, gelince de aynı dükkâna devam etmiş.”

“İzine çıktığı tarihlerdeki HTS kayıtlarına baktırıyorsun herhalde.”

“Buraya gelirken talimatı verdim. 8-15 Kasım arasındaki kayıtları bulacaklar.”

“Son bir soru, anneye göre babayla oğulun ilişkisi nasılmış?”

“Hah o da ilginç. Askere gitmeden bir, iki kere kavgalarına tanık olmuş. Maktulün öldürüldüğü gece gittiği kahve, Sedat askere gitmeden önce devrediliyormuş. ‘Otobüslerde sürünmeyi bırak, gel şu kahveyi alalım,’ diye ısrar etmiş babasına. Dediğim dedik adammış maktul. Zaten Sedat askere gidince de bu tartışma kapanmış.”

“Füsun’un anlattığı cinayet motivasyonuna hiç benzemiyor.”

“İnsanın içini nereden bileceğiz Başkomiserim? Kiminin anasına küfredersin sesi çıkmaz, kimine ‘Yağmur yağıyor,’ dersin, ‘Vay sen bana ördek dedin!’ diye cinayet işler.”

“Cinayet işler de böyle peşinden on kişiyi daha öldürmez.”

“Ben yine de şu HTS kayıtlarından sonra esaslı bir sorguya alalım derim.”

Ersan’a hak vermiyor değildim. Neredeyse bir buçuk yıldır çözülemeyen, arapsaçına dönmüş bir cinayet silsilesi kucağına bırakılmıştı. Taşkın Aynalı, Sinan Coşkun, İsmail Yanıcı ve şimdi de Ersan. ENSE, cinayetteki komiserleri öğüten bir makina gibiydi. Endişesi yüzünden okunuyordu eski yardımcımın. Tabii endişe yanında bir de üzüntüsü vardı çözebildiğim kadarıyla. Bir eşeklik edip ayrılmış bir çifti bilmeden bir araya getirmiştim. Bu bana ders oldu doğrusu. Bir daha boyumdan büyük işlere kalkışmamayı çok güzel öğrettiler Şükran’la Miran. Telefonumun sesini hayal meyal duyup kolumdaki saatin 04:40’ı gösterdiğini görünce yataktan nasıl çıktım, telefonu alıp salona nasıl geçtim hatırlamıyorum. Camdan görülen boş ve ıslak sokağa bakılırsa  yağmur az önce durmuştu. Ersan’ın heyecanlı sesi beni kendime getirmeye yetti.

“HTS kayıtları geldi Başkomiserim, Sedat iznini İstanbul’da geçirmiş.”

Sorgu odasında oturan genç adamın yüzünde sadece uykusuzluk ve şaşkınlık vardı bana göre. Sabaha karşı Ersan’ı acele etmemesi konusunda ikna edememiştim. Az önce yaptığımız kısacık görüşmede onun, denize düşse yılana sarılacak hale geldiğini üzülerek görmüş, ama buna engel olamamıştım. Komiserliğimin ilk günleri geldi aklıma. İnsan ister istemez küçük dağları ben yarattım havasına giriyordu. Bir yandan hala “neden on iki değil de on bir,” diye sorarken diğer yandan Sedat’ı gözaltına almak için müthiş bir istek duyuyordu. Belki de cinayetteki ilk işinin ENSE olması talihsizlikti. Biz deneyimli cinayetçiler astlarımızı işleri konusunda eğitiyor ama karakteristik özelliklerine dokunamıyorduk demek ki. Tahmin ettiğim gibi sorgudan bir şey elde edemedi. HTS kayıtları izinde olduğu hafta evinin civarını işaret ediyordu, doğruydu ama Sedat Yarsu, bugün hala oturduğu evi tutmak, içini iyi kötü hazırlamak, bu süreçte de çok sevdiği şimdiki karısıyla evlilik öncesi birkaç keyifli gün geçirmek için gizlice gelmişti. Bu buluşmayı önceden tasarlamışlar ve doğal olarak herkesten saklamışlardı. Babasının öldürüldüğünü, birliğine giriş yaptıktan hemen sonra öğrenmiş ve alelacele tekrar İstanbul’a dönmüştü. Cep telefonundaki fotoğraflar bölümünde ev sahibiyle yaptıkları kontrat, evin tutulduğu tarih olarak 9 Kasım’ı gösteriyordu. Tüm bunlar araştırılıp doğruluğu kesinleştirilebilecek ifadelerdi elbette ama bana göre genç adam yalan söylemiyordu. Cinayet işlemek için hiçbir motivasyonu olmadığı gibi hali, tavırları ve vücut dili bir katille uyuşmuyordu. Kaldı ki, diğer tüm cinayetleri ENSE’nin işlediğini kabul edeceksek, Sedat Yarsu’nun ENSE olabilecek bir psikolojisi yoktu.

“Üzüldün mü yoksa?” diye sordum.

Sorgu odalarının bulunduğu alt kattan Cinayet Büro’ya çıkıyorduk. Sedat Yarsu’yu serbest bırakmış ancak izlenmesi talimatını vermişti Ersan. Hayal kırıklığı yüzünden okunuyordu.

“Belki odur dedim, ne bileyim,” diye cevap verdi.

Bense içimden, hata büyümeden kapandığı için seviniyordum. Kızımdan ayrılmış bile olsa Ersan hala evladım gibiydi.

“Cinayetin kurt komiserlerinin bile bir buçuk yılda çözemediği dosyayı bu kadar kısa zamanda çözebilmek kolay değil,” diyerek teselli etmeye çalıştım, üstelik ortada adına delil denebilecek hiç kırıntı yokken.

“Bütün cinayetlerin altını tek tek kurcalamak gerekiyor galiba.”

“Haklısın. Cinayetlerin aynı kişi tarafından işlendiği anlaşıldığı andan itibaren maktullerin çevresi yerine katile odaklanmışlar. Belki de cevaplar maktullerde.

“Ben de öyle düşünüyorum Başkomiserim.”

Sabah erken bir saat olmasına rağmen Cinayet Büro yükünü tutmaya başlamıştı. Birbirine karışan telsiz ve telefon seslerinin yanı sıra bekleme bölümündeki tam bir kakofoni oluşturuyordu. Bu gürültüyü hiç ama hiç özlemediğimi düşünürken,

“Mert Komiserim!” dendiğini duydum.

Yan yana oturan iki transın soldaki sarışın olanıydı Seslenen. Siması yabancı değildi, yaklaştım.

“Tansu ben, tanımadınız mı, yani Celal, Celal Pırıl.”

Tanımıştım. O zaman adı Taksim İlkyardım Hastanesi olan mekânda tanışmıştık. Yaralı bir şüphelinin sorgusu için gitmiştim hastaneye. Aynı evde kaldığı başka bir trans arkadaşını öldüresiye dövdükleri için oradaydı. Doktor, “Çok umutlanma, durumu kötü,” dediği için  taş zemine oturmuş, dizlerini karnına çekmiş hüngür hüngür ağlıyordu. Ben daha sorguyu bitirmeden arkadaşının ölüm haberini aldı. Katili ben buldum. Gözleri kan çanağına dönmüş bir halde teşekkür için odama geldiğinde uzun uzun konuşmuştuk.

“Tanıdım,” dedim.

“Olcay’ım, sevgilim, öldürdüler onu,” diye elime sarılıp ağlamaya başladı.

“Tansu ben artık emekli…” diye başladığım cümlemi bitirmeme fırsat vermedi.

“Babası olacak o şerefsiz yaptı biliyorum,” diye çığlık çığlığa bağırıyordu, “Gün yüzü göstermedi çocuğa, Olcay’ım her gece ağlayarak anlattı o şerefsizin yaptıklarını.”

“Emin misin babası olduğundan?”

“Adım gibi eminim.”

“Nasıl öldürmüş?”

“Ensesinden vurmuş orospu çocuğu.”

Cinayet Büro’da bir anda bütün sesler kesildi. Tıpkı bir film sahnesi gibi bütün kafalar bizden yana çevrildi. Bıkkın adımlarla odasına yürüyen Ersan zınk diye kalıverdi olduğu yerde.

Büyülü sözcük söylenmiş, Cinayet Büro’da hayat durmuştu.

Bundan sonra olay çorap söküğü gibi gelişti. Tansu, yani gerçek adıyla Celal Pırıl’ın ilk ifadesinden, maktulün babası olduğunu öğrendiğimiz Doktor Serhat Tarakçı’ya ulaşmaya çalıştık. O anda hiçbirimiz tüm tezlerin alt üst olmasını umursamıyorduk. Füsun’a göre oğlanın babasını öldürmesi gerekiyordu belki ama neden tersi olmasındı? Hoş zaten sarılacak başka neyimiz vardı ki? Sokakta yürürken “Ensem kaşındı,” diyen birinin bile peşine takılacak hale gelmemiş miydik?

“Kötülüğün vücut bulmuş haliydi Serhat,” diye söze başladı Bilge Hanım.

Ellili yaşların başındaydı. Saçları neredeyse tamamen beyazlamıştı. Makyajsız haliyle bile duru bir güzelliği vardı. Doktoru değil ama karısını bulmuştu çocuklar. Çınarcık’da bir oda, bir salon zemin katta oturuyordu. “Ben de geleyim,” diye tutturmuştum Ersan’a. Küçük salonda ben, Ersan, yardımcısı Suat ve Bilge Hanım vardık. Büfenin üzerinde Olcay’ın bebeklikten gençliğe kadar birkaç fotoğrafı duruyordu. Bir fotoğraf da çerçevesiyle beraber kucağındaydı Bilge Hanım’ın. Oğlunun ölüm haberi, içinde bir yerleri kan revan içinde bırakmıştı, belliydi ama gram gözyaşı akmadı gözlerinden. Nedenini anlattıkça anlayacaktık.

“Burada, Çınarcık’da doğdu Olcay,” diye devam etti sözüne. Deprem gecesiydi,1999. Sekiz aylık hamileydim. Sabaha karşı yer yarıldı. O korkuyla sancılandım, kanamam başladı. Hastane allak bullaktı. Nöbetçi doktorlar, hemşireler panik içinde yakınlarından haber almaya çalışıyorlardı. Henüz kalabalık olmasa da depremin şoku herkesin yüzünden belli oluyordu. Doğumdan sonra “İstanbul’a götürün, burası yakında dolacak,” dedi doktor. Yol boyunca Çınarcık’ın, Yalova’nın perişan halini ağlayarak seyrettik. Serhat’ın çalıştığı hastanede üç gece kalıp eve döndüğümüzde kocamın, bebeğimize yaklaşmadığını gördüm. Sanki o gece on binlerce insanın ölümünden Olcay’ı sorumlu tutuyor gibiydi. Utanmasa sokağa çıkıp “şeytan doğdu, deprem oldu,” diye bağıracaktı. Olcay büyüdükçe psikolojisi daha da bozuldu. İlk tokadı oğlum beş yaşındayken attı. Sonra… şiddet büyüyerek devam etti. Önceleri Olcay’ın, sonra sonra ana oğul, ikimizin de dayak yemeden geçen günlerimiz gitgide azalmaya başladı. Ve o gece… o rezil gece… 2015… 17 Ağustos… Olcay’ımın 16. yaş günü… Tam deprem saati… Kocam olacak hayvan… Oğlumun… Üzerinde…”

Durdu Bilge Hanım. Ağlıyor ama gözünden bir damla yaş akmıyordu. Yanına oturdum. Bir an yüzüme baktı. Elini elimin üzerine koydu.

“Yalvarırım gidin,” diye fısıldadı.

Öğreneceğimizi öğrenmiştik. Travmanın katmerlisiydi Olcay’ın yaşadıkları. Ama ortada bir gariplik vardı. Tüm bu insanları Doktor Serhat öldürmüş olabilir miydi? Son tetiği oğluna mı çekmişti? Bu soruların cevabı, biz İstanbul yolundayken geldi. Tansu yani Celal Pırıl emniyete gelmiş beni aramıştı. Elinde kesekağıdına sarılı bir silah ve intihar mektubu vardı. Tansu, sevgilisine çektirdiklerinden dolayı babasından intikam almak istemiş, intihar için kullanılan silahı saklamıştı. Olayı cinayet gibi göstererek babayı suçlamıştı. Olcay’ın sağ elindeki barut izleri intiharı, tabancanın balistik incelemesiyse diğer cinayetleri doğruladı. ENSE, Olcay’dı. Travmanın müsebbibi Doktor Serhat Tarakçı’nın akıbetiyse intihar mektubuyla ortaya çıktı. Mektubun sonunda “Şile-Tepeler Köyü-Av Kulübesi” yazıyordu. Dağ kulübesinde iskelet haline gelmiş, ense kemiği kırık cesetin yapılan detaylı otopsi sonucu Doktor Serhat Tarakçı olduğu anlaşıldı. Kulübenin ahşap duvarına saplanmış kurşun Olcay’ın ilk cinayetini, tahta masadaki 8Ekim 2022 tarihli gazeteyse cinayet zamanını açıklıyordu.

Kapıya kadar gelmişti Ersan.

“Çok teşekkür ederim Başkomiserim,” diye sarıldı.

Az önce İstanbul Emniyet Müdürü’nün öptüğü yanaklarından ben de öptüm.

“Yolun açık olsun evlat.”

Beni eve bırakması için ayarladığı sivil aracın arka koltuğundan el sallarken tıpkı benim gibi onun da gözleri nemliydi.       

HARİKA, KIZIM HARİKASIN

Ölmek için güzel bir gün

Word sayfasına yazdığı kelimelere beğeniyle baktı Fırat. Bu fazla bildik cümle şu anki ruh halini tam olarak anlatan yegâne sözdü. Şimdi sıra kafasının içinde iyice şekillenmiş olan hikâyeyi satırlara dökmeye gelmişti. Sade kahvesinin üstünde tüten dumana baktı. Az sonra damağıyla buluşacak, boğazını yakacak acı tadı düşündü. Kahvesinin kokusunu derin bir nefesle içine çekip tekrar ekrana odaklandı. Yazdığı satırı bir kez daha okudu, parmaklarını klavyenin üstüne yerleştirdi, tam tepesinden gelen sert bir sesle bütün bedeni kaskatı kesildi.  

1+1 dairelerden oluşan bu eski binayı yapan iş bilmez müteahhidin mahremiyet kelimesinden haberi olmadığı gibi üst kat komşusunun da sürekli duvara çarpan yatağın bir çaresine bakacağı yoktu. Yukarıdan yeniden çok tanıdık çarpma-sürtünme karışımı bir ses geldi. “Ya Sabır,” diyerek gözlerini karşısındaki pencereye dikti Fırat. Oturduğu yerden seyrettiği gökyüzü bulutsuzdu.

Bugün yılın son günüydü. Yılın son günü Fırat için hep bitişlerin günü olmuştu. Kahvesinden bir yudum daha içti. Bu son saatlerde burada, oturduğu yerden kar yağışını izlemek hoşuna giderdi. Penceresinin önünden düşen kar tanelerini hayal ederken üst kattan gelen yeni bir sesle dişlerini sıktı. Kahvesinin acı tadı boğazında yanma hissi oluşturmaya başlamıştı, aldırmadı. Bitişlerin kutlandığı bu son saatlerde komşusuna hoşgörülü olabilirdi. Bu rahatsız edici sesi çıkartan yatağın gıcırtısından kurtuluyordu nasıl olsa.

Bilgisayarının alt köşesindeki simgeye tıklayıp müzik listesini açtı. Gözleri sıralı şarkıları taradı. Aradığı parçanın üstüne tıklarken bakışlarında ukala bir ifade belirmişti. Cihazın ses seviyesini yükselterek odasının içini güzel bir kadının yakarışlarıyla doldurdu.

“Döndürsene beni senin yoluna, kahreden dünyamda sürünüyorum.”

Fincanını masaya bırakıp ekrandaki sözcüklere odaklandı.

‘Ölmek için güzel bir gün.’

Evet bu iyi bir başlık olmuştu. Yazmaya koyuldu. Şimdi parmakları klavyenin üstünde hızlıca hareket ediyordu.

‘Şarkıcı, ‘Bak da gör halimi, sürünüyorum,’ diyerek içli bir serzenişte bulunurken, yukarı katta sertleşen gürültülere kesik, boğuk bir çığlık eklendi.

Fırat sesi biraz daha açtı, bedeninde dalga dalga yayılmaya başlayan rahatlama hissiyle keyifle bağırdı.

“Harika, kızım harikasın.”

El yordamıyla aldığı kahvesini ağzına götürdü ama dudağına değen tek şey soğuk fincan oldu. Yüzünü buruşturarak arkasına yaslandı. İlk sayfayı hiç duraksamadan yazmayı başarmıştı. Satırlara hızlıca göz gezdirdi, iyi gidiyordu.

Yeni paragraf için parmaklarını tuşların üzerine yerleştirmişti ki gözü yazdığı son cümleye takıldı.

Şarkıcı, ‘Bak da gör halimi, sürünüyorum,’ diyerek içli bir serzenişte bulunurken, yukarı katta sertleşen gürültülere kesik, boğuk bir çığlık eklendi.

Yüzünü memnuniyetsizlikle buruşturdu Fırat. Hikayesinin kahramanı kadın karakter sevişirken çığlık atmamalıydı. Parmağı sil tuşuna giderken yine duraksadı. Artık tümüyle sükûnete kavuşmuş üst kattan gelen son sesi düşündü.

Komşusu çığlık mı atmıştı?

Harika Avcı, ‘Ne bir sevenim var / ne seven bir kalbim,’ diyerek şarkısına devam ederken, Fırat’ın sil düğmesinden kayan eli müziği durdurdu.

***

Sokaktan bile rahatlıkla duyulan müzik binanın içini resmen inletiyordu. ‘Bu şarkıyı kim dinliyor ve bu absürt duruma neden müdahale edilmiyor,’ diye düşündü Hakkı Paşa. Sesin yayıldığı dairenin kapısı önündeki basamaklarda bir kadın oturuyor, iki üç adım ötesinde üniformalı bir polis bekliyordu.

Hakkı Paşa açık duran daire kapısının önünde dikilen genç polis memuruna çıkıştı.

“Oğlum ne bu gürültü? Neden kapatmıyorsun müziği?”

Delikanlı yaşlı adamın sert sözleriyle şaşırarak öğretilmiş bir refleksle hazır ol vaziyeti almıştı.

“Şey, efendim… olay mahalli diye efendim. Amirim hiçbir şeye dokunmadan beklememi emretti efendim.”

Hakkı Paşa yanında duran Tunay’ı göz işaretiyle içeri yollarken polis memuruna kimliğini gösteriyordu. Müzik sesi kesildi, bina olması gerektiği gibi ölüm sessizliğine gömülünce sordu.

“Neden yalnızsın sen?”

“Başkomiserim, arkadaşımla geldik biz aslında. Telsizden anons geçtiği sırada arka sokakta devriye atıyorduk. Şey… arkadaşımın bebeği doğacak bu gece. O yüzden gitmek zorunda kaldı.”

“Ooo yeni yıl bebeği.”

Genç memur merdivenleri tırmanmayı henüz bitiren iri yarı adamın neşeli sesiyle gevşedi.

“Tam olarak öyle sayılmaz aslında. Bebek yeni yılın ilk saatlerinde doğsun diye sezaryen yapılacak bu gece.”

Genç polis bunları bir solukta anlatırken, ‘ben de anlamadım,’ der gibi omuzlarını kaldırmıştı ki Başkomiser’in sert sesi havada patladı.

“Oğlum ne anlatıyorsun sen? Burada olan işi anlat bize. Sana ne el alemin çocuğunun ne zaman nasıl doğacağından? Bizden başka kimse gelmedi mi? Sağlık görevlileri nerede kaldı?”

“Trafikte kalmışlar Başkomiserim,” diyerek bir solukta yanıt verdi delikanlı şimşek hızıyla esas duruşa geçerken.

“Savcı Bey de gecikecekmiş abi,” dedi hâlâ merdivenlerde dikilen Mete ve ekledi.

“Ölmek için güzel bir gün.”

“İçerdeki de senin gibi düşünmüş olmalı.”

Daire kapısında görünen Tunay’a baktılar. Yıllarını cinayet masasında geçirmiş komiserin yüzünde acı bir tebessüm asılıp kalmıştı.

***

Genç adam kafası klavyenin üstüne düşmüş halde yatıyordu. Gözleri açık, yüz hatları çektiği korkunç acıyla gerilmiş gibiydi. Ağzının kenarından akmış köpük-tükürük karışımı sarı-yeşil sıvı klavyeye bulaşmıştı.

“İntihar etmiş,” dedi Tunay. Henüz çok azı içilmiş kahve fincanı maktulün kafasının hemen yanında duruyordu. “Mutfak tezgahının üstünde bir ilaç kutusu var. Bütün şişeyi kahveye boşaltmış görünüyor.”

“Nasıl bu kadar eminsin?”

Başkomiserin sorusunu sakince cevapladı yardımcısı “Reçeteli ilacın faturası eczane poşetinin üstüne etiketlenmiş. Bugün saat on bir de almış ilacı.” Durdu bir an, müziği kapattıktan sonra incelediği mutfaktaki manzarayı gözlerinin önüne getirdi.

Temiz ve son derece düzenli tezgâhın üstünde, öylece atılmış küçük beyaz bir plastik şişe vardı. İlacın karton kutusu yere fırlatılmış, faturası evyenin içine düşmüştü. Bir düzen hastasının titiz temizliği ve aceleye getirilmiş bir intiharın izlerini taşıyordu mutfak.

“İlaç kutusu yeni açılmış,” dedi. “Lavaboya boşaltmamıştır diye düşünüyorum. Adam titiz birine benziyor. İçmeyi bitiremediği kahvesinden başka bir tek kirli bardak bile yok evde.”

Başkomiser açık duran Word sayfasına bakarak mırıldandı.

“Bu da intihar notu mu diyorsun?”

Tunay öncesinde okuduğu yazıya tekrar bir göz attı.

“Daha çok erotik bir hikâye yazmaya başlamış gibi geldi bana.”

“Kimmiş bu adam? Ne öğrendik hakkında?”

Oda kapısında görünen Mete cevapladı soruyu. “Fırat Diler, 28 yaşında. Yalnız yaşıyor. Bir firmada muhasebeci. Yazdığı hikâyeler dijital mecralarda yayınlanıyormuş. Bina kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacağı için iki hane dışında boş. Fırat Diler’in cesedini de zaten tek komşusu olan Harika Yenidoğan bulmuş ve polisi aramış.”

Hakkı Paşa olay yerine geldiklerinde binayı sesiyle çınlatan güzel şarkıcıyı düşündü. Komisere kuşkuyla bakıyordu.

“Cesedi bulan komşunun adı Harika mıymış?”

Mete tereddüt etmeden yanıtladı amirini. “Harika Yenidoğan. İkameti üç yıldır bu binada, üst katta görünüyor. Kadıköy’de bir mekânda şarkıcı. Karıştığı vukuat yok. Mekân temiz. Harika Hanım aynı mekânın yöneticisi olan Metin Bilgi’le bir yıldır birlikte yaşıyormuş. Adam da temiz. Harika Yenidoğan bu ismi beş sene önce mahkemeye başvurarak almış. Ama öncesinde hastaneye gidip cinsiyet değiştirmiş.”

Harika Yenidoğan merdiven basamaklarında oturmaya devam ediyordu. Uzun boylu, zayıf ama iri kemikli bir kadındı. Uzun ıslak kirpikleri birbirine yapışmış, akıttığı gözyaşları ağır makyajını yer yer bozmuştu. Elindeki çoktan ıslanmış kâğıt mendili tırnaklarıyla didikleyip duruyor, ara ara burnunu çekiyordu. Başına dikilen polislere şöyle bir bakmıştı ama ayağa kalkmaya gerek görmemişti.

“Adamı sen bulmuşsun,” diye söze başladı Hakkı Paşa. “Nasıl oldu, anlat bakalım.”

Kadının yüzü fiziksel bir acı çekiyormuş gibi gerildi. Dalgalı sarı saçlarının döküldüğü omuzlarını çekti.

“Komisere anlattığım gibi…” Sesi de konuşması da etkileyici şekilde düzgün ve netti. “Öyle masaya kapanmış yatıyordu. Uyuya kaldı sandım. Seslendim, duymayınca dürtüm. Sonra gördüm, gözleri açık, ağzından köpük falan gelmiş. Nefes de almıyordu. Bedeni buz gibi kaskatı kesilmişti. Polisi aradım hemen.”

Hakkı Turan’ın kaşları çatıldı.

“Müziği neden kapatmadın?”

“Sesi kısmak istedim ama başı klavyenin ve mouseun üstüne düşmüştü. Bilgisayarın fişini de çekmek istemedim. Olay yerinde hiçbir şeye dokunmamak gerektiğini artık beş yaşındaki çocuklar bile biliyor.”

Yaşlı başkomiserin hep dimdik duran bedeni gerildi.

“Hiç panik olmadın mı? Kadınlar ölü görünce hemen çığlık atarlar. Sen korkmadın mı?”

Harika Yenidoğan’ın keskin bakan gri gözleri vardı. Kati bir sakinlikle ve kısaca cevapladı soruyu.

“Daha önce de ceset gördüm.”

“Eve nasıl girdin?”

Kadın geniş omuzlarını silkti.

“Anahtar var bende. Önce zile bastım elbette. Müzik o kadar yüksekti ki duymuyor diye anahtarımı kullandım.”

“Neden anahtarın var?” diye sordu Tunay. “Birlikte misiniz?”

“Hayır değiliz.” Kadının kelimeleri hep net ve mesafeliydi. Kimliğinden beklenen samimi işveye cilveye sahip gibi görünmüyordu. “Eski kiracıdan kaldı anahtar. Yaşlı bir teyze oturuyordu bu dairede. Acil durumlar için vermişti oğlu. Uğrayıp haber alır, bir ihtiyacı var mı diye bakardım.”

“Anlıyorum,” diye mırıldandı Hakkı Paşa. Bu açıklamayı samimi ve inandırıcı bulmuştu. Genç komiserlerden de ses çıkmadığına göre bir komşuya anahtar bırakmak uygun bulunmuş olmalıydı. “Bugüne dönelim. Komşunun kapısını neden çaldın?”

“Müzik sesi. Siz de duydunuz, bina başımıza yıkılacaktı. Bunu hep yapıyor zaten. Erkek arkadaşımla… duvarlar çok ince bu binada.” Karşısında durmuş dikkatle kendisini süzen üç erkeğe bakıp bir an durdu kadın, sonra gözlerini devirdi. “Anlayın işte canım.”

Harika mahcubiyetle sustuğunda anlamıştı polisler.

“Neden aşağıya erkek arkadaşın inmedi?” diye sordu Tunay.

Harika’nın dudaklarında ilk kez koyu kırmızı bir tebessüm belirdi.

“Yok, öyle değil. Yanlış anladınız. Bu akşam sahnem var benim. Sabah erkenden kuaföre gittim. Metin de benden hemen sonra çıkacaktı. Malum yılbaşı hazırlıkları var mekânda. Ben geri döndüğümde müzik sesi sokaktan duyuluyordu. Evime çıkmadan çaldım kapıyı, açılmayınca çıkıp anahtarımı aldım.”

Durdu Harika, mat kırmızı dudaklarının içini ısırdığını fark etti polisler. Komşu Harika şimdi kendi kendine mırıldanıyordu.

“Neden o şarkıyı açtın ki? Ben evde bile yoktum.” Sesini biraz yükselterek devam etti. “Neden intihar etsin ki? Hiç anlamıyorum.”

“Psikolojik sorunları varmış galiba,” dedi Tunay. “Reçeteli ilaç kullanıyormuş.”

“Evet, bazı rahatsızlıkları vardı ama hiç intihardan söz ettiğini duymadım. Bu gece onu mekâna davet etmiştim. Ben iki gün sonra taşınıyorum, erken bir veda gecesi olsun istemiştim. Yeni hikâyesinin üstünde çalışacağını söyledi bana. Oysa bambaşka bir veda planlıyormuş.”

Usulca ayağa kalktı kadın.

“Ben gidebilir miyim artık?” Tutuk, dalgındı hareketleri. “Geç oluyor. Akşam için hazırlanmalıyım.”

“Git,” dedi Hakkı Paşa. “Ama ortadan kaybolma. Savcı ifadeni isteyecektir.”

***

Mete zile bastı, güzel sesli bir kuşun ötüşünü dinlerken bekledi. İçeriden ses gelmiyordu.

“Harika,” diye seslendi. “Benim Komiser Mete.”

Kapı beş saniye sonra açıldı. Kırmızı bir parıltı kamaştırdı komiserin gözlerini. Harika kabarık etekleri yerlerde sürünen, geniş göğüs dekolteli kırmızı bir elbisenin ihtişamı içinde duruyordu karşısında. Uzun bir beğeni ıslığı çaldı genç adam.

“Harika kız, bu ne güzellik?”

Hiç oralı olmadı beriki. Yüzünde kusursuz makyajının bile saklayamadığı ağır bir keder vardı.

“İyi misin?” diye sordu Mete.

Kırmızı boyalı dudaklarını büktü kadın.

“Eh işte. Siz ne istemiştiniz?”

“Aşağıda işimiz bitti. Cenazeyi götürdüler. Doktor ilacın etkisiyle gerçekten masasında uyuya kaldığını, uykusunda kalbinin durduğunu düşünüyor. Elbette otopsi raporları verecek gerçek cevabı. Biz de gidiyoruz şimdi. Haber vermek için uğradım. Saat geç oldu. Sen nasıl gideceksin? İstersen mekâna bırakabiliriz.”

Omuzlarını çekti Harika. Çevresi boyalı gri gözleri yaşardı aniden. Elindeki telefonu uzattı ama tek söz etmedi.

Ekranda Ferit adında birinden gelen uzun bir mesaj yazılıydı.

“Abla, patron senin programı iptal etmiş. Alev Hanım çıkacakmış sahneye. Metin abi çok sinirlendi ama patron bu gece gelmeyecekmiş. Bir şey yapamadı Metin abi. Sana haber vermemi istedi. ‘Gelmesin buralara kadar,’ dedi. Bu gece bitsin, çözecekmiş sorunu.”

Mete açıklama istermiş gibi baktı kadına. Harika çıplak omuzlarını kaldırdı hep yaptığı gibi.

“Öyle işte. Bu geceki iş iptal.”

“Böyle son anda mı? Nasıl olur?”

“Öyledir bizim işler,” diye dalgın mırıldandı kadın.

“Ne yapacaksın şimdi?”

“Metin’i arıyorum ama açmıyor. Şimdi kendisini mahcup hissediyordur. Yanına gideceğim. Onun için hazırlandım.”

“Senin için ‘gelmesin’ demiş ama.”

“Gidip bir rezillik çıkaracağımdan korkmuştur. Aptal bir sahne için gecemi berbat etmeyeceğim. Biz eski yılı uğurlamayı planlarken gencecik bir yaşam hayata veda etti bugün. Ailesi ne yapıyordur şimdi? Düşünmek bile korkunç.” Derin bir soluk aldı. “Ah Fırat… neden intihar etti? Aklım almıyor bir türlü. Onu yaşamdan koparacak kadar büyük bir sıkıntısı varmış ve ben fark etmedim. Ne aptalım. Yeni hikayesini bitirecekti bu gece.” Acı acı gülümsedi güzel Harika “Taşınacağım ya, gitmeden önce benim okumamı istediğini söylemişti.” 

Mete de gülümsedi aynı acıya eşlik ederek.

“Hikâyenin ilham kaynağı olduğun içindir.”

Huzursuz bir kuşkuyla baktı kadın.

“Ne demek istiyorsun?”

Hınzır hınzır gülümsedi adam.

“Hiç…”

Aşağıdan seslenen Tunay girdi araya. “Mete! Yatıya kalmayacaksan gidelim artık.”

“Yok, kalmayacağım,” diye cevap verdi arkadaşına Mete, buz gibi ifadelerle kendisini süzen komşu Harika’nın gri gözlerine bakıyordu ve sinsi sinsi fısıldadı “Ben yatakta yılan gibi kıvrak ve sessiz kadın severim.”

Vahşi vahşi parladı o gri gözler. Yılan gibi sessizdi zaten bütün hareketleri, bir o kadar da kıvrak sokuldu kendisinden on santim kadar uzun olan adama.

“Ne anlatıyorsun sen Komiser?”

Pis pis sırıttı komiser.

“Bu bina diyorum, duvarlar gerçekten çok inceymiş.”

***

Tunay’ın aklı mutfak tezgahının altında duran küçük çöp kovasına takılmıştı. Hakkı Paşa ekiplerle gitmiş, o da kapının önünde Mete’yi beklemekten vazgeçip mutfağa geri dönmüştü. Poşeti yeni değiştirilmiş çöp kovasının dibinde iki adet hazır kahve ambalajından başka bir atık yoktu. Sokağın aşağısındaki eczanenin çalışanı, Fırat Diler’in saat on birde çöpünü eczanenin karşısındaki konteynıra attıktan sonra ilacını almaya geldiğini, hiçbir zaman çok konuşkan bir adam olmadığını, bu sabah da, ‘günaydın, kolay gelsin, iyi seneler,’ gibi laflar ettikten sonra gittiğini anlatmıştı. Hastanın davranışlarında olağan dışı bir durum fark etmemişti.

Cebindeki telefonu mesaj sesiyle birlikte titredi. Cihazı alıp gelen iletiyi okudu. Bakışları telefon ekranından, annesinin mutfağındaki halı kadar temiz, beyaz halının üstüne atılmış ilaç kutusuna kaydığı sırada Mete’nin merdivenleri pat pat inen ayak seslerini duydu. Genç adam yüksek sesle konuşuyordu.

“Neden bu kadar hiddetleniyorsun anlamıyorum? Sen demedin mi duvarlar çok ince diye?”

Tunay başka bir ayak sesi duymamıştı. Harika arkasından gelen komisere aldırmadan eve dalmış, hemen girişteki mutfağa bakmadan salona yürümüş, olay yeri inceleme ekibinin kapattığı bilgisayarın karşısına geçmişti bile. Mete kadının neden apar topar aşağı indiğini anlamaya çalışıyordu. Küçük mutfağın ortasında dikilen Tunay’ı gördü. İki dakika önce gitmek için sabırsızlanan ekip arkadaşında bir başkalık olduğunu hemen anladı.

Komşu Harika, bilgisayar kasasının güç düğmesine çoktan basmış, ekranın açılmasını bekliyordu. Fırat’ın masaya düşmüş soğuk hareketsiz bedeni ve kafasının yanında duran kahvesi inceleme için götürülmüş, klavyenin üstünde ani ölümün kirli izleri kalmıştı.

“Şifreyi biliyor musun?” diye sordu Tunay. Sesi gereksiz tehditkârdı. Kadın cevap vermedi. Kapının önünde dikilmiş iki polise bakmadı bile. Kollarını göğsünde birleştirmişti.  Beyaz bir ışıkla aydınlanan ekrana diktiği gözlerinde buz gibi bir ifade parlıyordu. Kırmızı ojelerle süslenmiş uzun parmaklarıyla, çok usta hareketlerle şifreyi yazdı, açılan ekrandaki dosyaları gözden geçirmeye koyuldu.

“Silmek istediğin bir şey varsa çok geç kaldın Harika Hanım. Bilişim polisleri cihazın içindeki her şeyi çoktan yedekledi.”

Harika kadar Mete de şaşkın baktı soğuk soğuk konuşan komisere.

“Fırat’ı neden öldürdün Harika?” diye sordu komiser. Ve gözlerini kadının gri ışıklar saçan gözlerinden hiç çekmeden devam etti. “Müzik sesiyle seni rahatsız etti, diye mi? Bunu daha önce de yapmıştın değil mi?”

“Sen…” Buz gibi bir sesle fısıldadı Harika. “Sen ne demek istiyorsun?”

Hafifçe gülümsedi Tunay.

“Kimliğini hatta cinsiyetini değiştirsen de geçmişten kurtulmak o kadar kolay değildir Harika Hanım. Geçmiş öyle sadık bir arkadaştır ki hiç ummadığın anda gelip karşına dikilir ve suratına okkalı bir yumruk patlatır.”

Kolları iki yanlarına düşen kadın sinirli sinirli fısıldadı.

“O olay bir kazaydı. Kendimi savundum. Mahkeme beni suçsuz buldu.”

“Burada neler oluyor? Biriniz bana anlatacak mı artık?”

Tunay yüksek sesle soran arkadaşına baktı.

“Harika Hanım mahkeme kararıyla terk ettiği eski hayatında askerliğini dağ komandosu olarak yapmış. Ne dersin?”

“Yok artık!”

Mete kırmızılar içinde alev alev yanan, alev alev yakmaya hazır kadını inanamaz bir ifadeyle süzerken devam etti Tunay.

“Evet, bu bilgi şimdi merkezden geldi. Ve dahası var. Harika komşu vatan borcu diyerek gittiği asker ocağında bir arkadaşını vurarak öldürmüş.”

“O it benim arkadaşım değildi,” diyerek adeta nefretle hırladı Harika. “O hayvan bütün gün patates soyarken, ben sırtımda kırk kilo yükle dağ tepe dolaşıyordum. Hakkımda mahalle karıları gibi dedikodu ettiği yetmiyormuş gibi bir de bana tecavüz etmeye kalkıştı. Ben sadece kendimi savundum.”

Tunay karşısında sinirden ve belki de çaresizlikten titreyen, sarsılan kadının yürek burkan haline hiç aldırmadan devam etti baskısına.

“Demek öyle? Bugün de kendini mi savundun? Şimdiki harika mazeretin ne? Müzikle taciz mi?”

“Tunay!”  Sonunda sertçe bağırmıştı Mete. Bir intihar vakası olarak kapanacağını düşündükleri olay onu daha ne kadar şaşırtabilirdi ki?  “Ne demek istiyorsun? Açıkça anlat.”

Tunay yüzünde küçümseyen bir ifadeyle ama daha sakin kelimelerle konuştu.

“Fırat Diler’in ilaçlarını aldığı eczane çalışanıyla sohbet ettik biraz. Temizlik ve düzen takıntısı hayatını engelleyecek boyutlara ulaştığı için ilaç tedavisine başlamış Fırat. Bu evde, ilk girdiğim andan itibaren beni rahatsız eden bir uyumsuzluk vardı. Ne olduğunu biraz geç fark ettim. Kendine hazırladığı son kahvenin ambalajını çöpe atmayı ihmal etmeyen bir adam diğer çöpleri neden ortalığa fırlatır?”

“Bunu yapmaz,” diye inledi Harika. İki komiserin ortasından geçip bir solukta mutfağa attı kendini. Şimdi, yerde, tezgâh üstünde, evye içinde duran çöplere bakıyor, “Fırat bunu yapmaz,” diye tekrarlıyordu. “O yere hiçbir şey atamazdı.”

Evet,” diyerek kadını onayladı Tunay. Bütün gün beynini kemiren kurttan artık kurtulmuştu. “Fırat istese de bunu yapamazdı. Her şeyden önce el alışkanlığı olarak kahve poşetini attığı gibi diğer şeyleri de çöpe atardı. Fırat’ın kahvesine ilacı sen karıştırdın Harika. Neden?”

“Neden?” diye mırıldandı Harika ama onu cinayetle itham eden komiseri duymuyordu sanki. Aynı kelimeyi tekrar ederek bilgisayarın başına yürüdü. Aradığı dosyayı hızlıca buldu ve dikkatlice kendini izleyen polislere aldırmadan okumaya koyuldu.

Polisler kadının yüzünün renkten renge girişini, ince kaşlarının çatılışını, dekoltesinin açıkta bıraktığı göğüslerinin hırıl hırıl inip çıkışını izliyorlardı. Sonunda Mete yaklaştı cinayet şüphelisi komşuya ve arkadaşının aksine dostça konuştu.

“Harika, sorun her ne ise bize anlatabilirsin. Askerde zor zamanlar geçirmiş olmalısın. Eski olayları düşünme. Kapanmış bir dava, aklanmışsın zaten. Ama burada, bugün ne olduğunu anlat bize. Sana elimden geldiği kadar yardım edeceğim, söz veriyorum.”

“Neden böyle yazdın,” diye inledi Harika. Fırat’ın yarım kalan hikayesinin son paragrafını okuyordu ve hep ‘neden böyle yazdın?’ diye inliyordu. Makyajlı yüzü, pudralı boynu, buram buram parfüm kokan göğsü ter içinde kalmıştı.

Mete yine güven vermek için konuştu.

“Sorun ne anlamıyorum Harika. Sadece bir hikâye. Adam öldü gitti. Apartman hayatında birbirinin sesini duymayan komşu var mıdır?”

Harika yanı başına kadar sokulmuş polise baktı. Kırmızı dudakları titredi, gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Ben… ben sevişirken çığlık atmam komiser.”

Durdu Mete. Anlamadı önce, utandı hatta biraz da uzaklaştı kadından. Onları dikkatlice izleyen Tunay’a baktı bir an, sonra komşu Harika’ya döndü, güldü ve ani bir hareketle sarıldı kadına. Sımsıkı sarıldı.

“Harika, kızım harikasın!”

***

 Harika kıpkırmızı elbisesinin kabarık eteğini savura savura girdi mekâna. Kadıköy’deki küçük restoran benzerlerinin aksine aydınlık, ferah ve temizdi. Sahneden güncel, fazla neşeli ve gürültülü bir şarkı yükseliyordu. Masalar doluydu, herkes halinden memnun görünüyordu. Mete kadının hemen yanında yürüyor, Tunay iki adım geriden önünde hiç tereddütsüz ilerleyen tuhaf çifti izliyor, Tan’ın bugün şehir dışında olmasına içinden şükürler ediyordu.

Harika, masaların doldurduğu bölüme yönelince bir garson yetişti kesti kadının yolunu.

“Abla, neden geldin şimdi?” diyerek yalvarır gibi acizce sızlandı. “Metin abi çok sinirli inan ki.”

Bu sırada şık giyimli, yakışıklı bir adam hızlı adımlarla yaklaşıyordu. Harika dişlerinin arasından tısladı.

“Benimle misin Komiser?”

Selamsız sabahsız adam bir hışımla Harika’yı kolundan yakaladı.

“Harika, ne işin var burada? Hemen eve dönmeni istiyorum. Canım çok sıkkın zaten. Yarın sabah konuşacağız.”

Harika bir koluna baktı, bir adamın suratına. Bütün yüzünü kaplayan kocaman bir gülüş eşliğinde şakıdı sonra.

“Sakin ol hayatım. Alev’i tebrik etmeye geldim sadece.”

Adamın yüzü asıldı, kaşları çatıldı.

“Ne tebriği Harika? Bak bütün masalar dolu. Hiç sırası değil. Bu gece rezalet istemiyorum. Şimdi sessizce git lütfen.”

Mete gülümsedi, bu adam bu gece çıkacak her türlü rezaleti fazlasıyla hak ediyordu. Ve bu sırada Metin sevgilisinin dibinde dikilen uzun boylu yabancıyı daha yeni fark ediyordu.

“Kim bu adam Harika? Neler oluyor burada?”

Yakışıklı meyhane yöneticisi kendi kırdığı fındıklara bakmadan bir de kıskanıyordu sevgilisini.  Mete’yi eğlendirmişti bu durum. Kadının kulağına eğildi, “Seninleyim,” dedi ama o an hiç beklemediği bir şey oldu. Harika yılan gibi kıvrılarak sokuldu, kolunu ustaca bir hareketle polisin beline doladı, genç adam daha, ‘ne oluyor,’ diyemeden silahının kemerinden sıyrıldığını hissetti. Anlık refleksle kadını durdurmak istedi ama tabancasının namlusu Tunay’a dönmüştü bile.

“Sakın Komiser!” Kadının beklenenden sert çıkan sesi gök gürültüsü gibi patladı salonda. Tunay’ın eli tabancasının kabzasında donup kaldı. “Tek bir ani hareketinle burada birilerinin ölümüne sebep olursun.”

Tehdit çok acıktı, mekân fazla kalabalıktı. Genç adam ellerini yavaşça iki yana açarken Mete müdahale etmek istedi.

“Harika! Ne yaptığını sanıyorsun? Hemen ver silahımı!”

Namlu sükunetle sahibinin göğsüne döndü, geniş salonun girişinde birkaç saniyedir yaşanılan hareketliliğin farkına varan bir kadın müşteri bunu gördü. “Silahı var!” diye bağırdı, müzik durdu, aynı anda şarkıcı sustu, salonda zincirleme bir hareketlilik oldu, birkaç kadın histerik çığlıklar attı. Polislerin birkaç adım da olsa geri durmasını sağlayan Harika, namluyu tavana doğrulttu, bir el ateş etti.

Sert ve kararlı bir sesle, “Kesin lan sesinizi! Gıkını çıkaranı öldürürüm,” diye bağırırken birkaç sıva parçası döküldü saçlarına. Kadının ağır makyajlı güzel yüzüne nefret dolu bir ifade gelip oturmuştu, tek bir kası bile hareket etmiyordu.

Mekândaki kargaşa başladığı gibi aniden durdu. Herkes olduğu yerde bir masa altına, bir sandalye ardına, bir garsonun gölgesine sindi.

Harika sükuneti sağladıktan sonra ortamda istediği hakimiyeti kurduğundan emin olmak için önce elleri silahından uzakta bekleyen Tunay’ı, sonra da öfkeyle bakan Mete’yi süzdü. Tabancayı önünde taş olmuş duran sevgilisinin alnına doğrulttu.

“Bu gece bana sahne sözün vardı Metin Bey!”

“Harika ne yapıyorsun?” diye inledi adam.

“Sahneye çıkıyorum. Sen hep, müşterinin şovlarıma bayıldığını söylemez miydin? Bu gece için müthiş bir veda performansı hazırladım. Yürü!”

Metin kafasına hedef almış namlunun gölgesinde sahneye doğru kararsız adımlarla yürürken müşteriler ilk anın korkusunu üstlerinden atmış, neler olduğunu anlamaya çalışarak ilgiyle izlemeye koyulmuşlardı.

Mete sırtını onlara dönmüş sahneye çıkan Harika’yı derdest etmek için doğru anı kolluyordu. Tunay bakışlarıyla durdurdu arkadaşını. İki polis de bu gibi durumlarda son derece sakin ve soğukkanlı davranmaları gerektiğini biliyorlardı. Karşı karşıya oldukları tehdidin sıradan bir kadın değil, eğitimli bir komando ve zora gelince elini kana bulamaktan çekinmeyen bir katil olduğunu unutmamaları gerekiyordu. Şimdi sahnede kızıl bir yalım gibi parlayan kadının elindeki silahtan çıkacak kurşunla ölecek bir kişi iki polisin meslek hayatının sonu olurdu.

Harika sevgilisinin hareketlerine tabancasının namlusuyla yön vererek sahnenin ortasında duran şarkıcının yanına dikti adamı. Rakibinin sahnesini çalan Alev şaşkın, yüzü korkudan bembeyaz, fal taşı gibi açılmış gözleri üstüne doğrulmuş namlunun ucunda, titreyen parmaklarıyla elindeki mikrofonu sıkıyordu.

Herkes silahlı kadının sıradaki hamlesini endişeli bir merakla beklerken Harika tatlı tatlı gülümsedi yeni assoliste.  

“Hayırlı olsun şekerim. Sahneye çıkmanın en kısa yolunun yataktan geçtiğini keşfetmişsin. O yatak benim olmasaydı bu alemde bir şansın olurdu belki.”

Alev gözlerini kapatarak yutkundu, Metin kravatını gevşetti. Bu sırada Mete iyice sokulmuştu kadına. Bu tehlikeli oyunun daha fazla uzamasına göz yummamalıydı.

“Harika,” diye fısıldadı “Bak kızgın olduğunu anlıyorum ama bu şaka çok uzadı. Silahımı ver lütfen.”

Olmaz anlamında başını salladı kadın. Güldü beyaz dişlerini göstererek.

“Şaka mı? Yanılıyorsun Komiser. Benim yatağımda beni boynuzlayan bu iti geberteceğim. Bir kansızı öldürmenin cezası ne ise gider yatarım.”

Bu kez yutkunan Mete oldu. İki adım ötede, olanları izlemekle yetinen Tunay’a yardım bekler gibi baktı, bir umut bulamayınca kadına döndü.

“Sadece kendini değil bizi de harcayacaksın Harika. Elindeki silah benim. Ve ben bir polisim. Bunu hesabını veremem.”

Harika nişan alarak dengeledi polis silahı tutan elini. Kadının parmağı tetiğin üstünde oynarken gözlerinde gri bir ışık yanıp söndü. Metin yerinde sarsıldı.

“Ne o korktun mu hayatım? Benim yatağımda bu sürtükle eğlenirken de korkuyor muydun?”

“Harika,” titredi adamın sesi. “Lütfen bırak o silahı da konuşalım.” Sözcükler, boğazına takılmış gibi kesik kesik çıktı ağzından. “Özür dilerim hayatım. Bir anlık gaflete uğradım. Beni dinlersen sana kendimi affettirebilirim. Biliyorsun seni çok seviyorum.”

Harika bu kez düşünceli düşünceli salladı kafasını.

“Demek bana kendini affettirebilirsin? Hmm… Peki Fırat nasıl affedecek seni?”

Adamın yüzü sıkıntıyla gerildi, inler gibi mırıldandı.

“Yemeyip içmeyip sana yetiştirdi değil mi?”

“Ulan it!” diye kükredi Harika. “Zavallı çocuğu bu yüzden mi öldürdün? Bir orospuyu evime aldığını anladığı için mi kıydın Fırat’ın canına?”

Allak bullak oldu Metin’in yüzü.

“Ne diyorsun Harika?” Şimdi gerçekten şaşkın, afallamıştı çapkın sevgili. “Ne öldürmesi? Fırat öldü mü?”

Ani kısa bir kahkaha attı Harika.

“Performansı görüyorsun değil mi Komiser? Az kaldı inanacağım Fırat’ı bu kansızın öldürmediğine.”

Mete gözleri silahında kadına doğru eğildi.

“Onun öldürdüğünden emin değiliz Harika. Lütfen dur artık.”

“O öldürdü!”

Alev’in tiz titrek garip çığlığıyla gelmişti itiraf. Ve aceleci başka kelimeler döküldü, zar zor sahip olduğu mikrofonu biri elinden kapacakmış gibi sıkmaya devam eden güzel assolistten.

“Metin yaptı. Alt kat komşu sesimizi duymuş, kapıyı çaldı. Seni sordu, Metin müsait olmadığını söyledi. Adam kapıdan gitmedi. Islarla seni görmek istedi. Metin sinirlenip adama küfretti. Adam, ‘sen eve kadın mı attın,’ dedi ve gitti. Metin hemen adamın peşinden indi. Onu ikna etmeye çalıştı ama o hep, ‘sen Harika’ya söylemezsen ben söyleyeceğim,’ diyordu. Metin mutfak tezgahında duran bir fincan kahvenin içine hapları boşattı.”

Kadın hıçkırıklar içinde konuşmasını bitirdiğinde Metin bembeyaz bir yüzle olduğu yere, dizleri üstüne çökmüştü. Hiçbir şey söylemiyor, sadece omuzları sarsılıyordu. Mete usulca Harika’nın gevşemiş parmaklarının arasından silahını aldı. Tunay sahneye yürüdü. Gerçekten görülmeye değer bir performans olmuştu. Şimdi izleyici ve sahnedeki assolist, polisin, katilin bileklerine kelepçe takacağı finali bekliyorlardı.

Metin ellerini yüzüne kapamış sarsılıyor, Harika adamın önünde diz çökmüş, “Bir can almaya değer miydi?’ diye soruyordu.

Ve beklenilen son replik Komiser Tunay’ın sesinden duyuldu.

“Alev Hanım, sizi Fırat Diler cinayeti zanlısı olarak gözaltına alıyoruz.”  

***

Harika, Emniyet binasının merdivenlerine oturmuş gökyüzünde seçebildiği bir iki yıldızı seyrediyordu. Vakit gece yarısına yaklaşmış olmalıydı. Birazdan yeni bir yıla gireceklerdi. Bu gece için neler planlamışlar ve neler yaşamışlardı. Burnuna sıcak kahve kokusu geldi, Fırat’ı anımsadı, içi acıyla doldu. Biliyordu, hayatı boyunca ne zaman kahve kokusu duysa artık hep bu acıyı hissedecekti.

Yanına oturan adama bakmadı ama uzatılan kâğıt bardağı aldı.

“Hava çok soğuk. Üşümedin mi? İçeride oturabilirdin.”

Harika kahvenin kokusunu içine çekti.

“Biliyor musun, Fırat kahvenin tadını çok acı bulur ama kokusunu çok severdi.” Derin bir iç geçirdi “Soğuk hava iyi geldi. Ne anlatıyorlar?”

Mete bol şekerli kahvesinden bir yudum içti.

“Hemen hemen kadının anlattığı gibi olmuş. Fırat kapıya dayanıp ısrarla seni görmek istemiş. Metin göndermeye çalışınca gerilmişler. Fırat seni telefonla arayacağını söylemiş. Seninki de hemen giyinip inmiş, çalmış kapıyı. Salonda konuşuyorlarmış. Seninkisi yediği haltı itiraf etmiş. Sana söylememesi için dil dökmüş. Fırat böyle bir çirkefe ortak olmayacağı konusunda diretmiş ve Metin’e yarın akşama kadar süre tanımış.”

“Yani, zavallı çocuğu birlikte mi öldürmüşler?”

“Öyle görünmüyor. Alev açık kalan kapıdan girip gizlice tartışmayı dinlemiş. O sırada mutfak tezgahının üstünde hazır bekleyen kahveyi fark etmiş. İlacın içinde olduğu poşet de masanın üstünde duruyormuş.”

“Tanımadığı birini hiç sebepsiz öldürdü ve şimdi de Metin’e iftira mı atıyor? Neden?”

“Alev sorgu sırasında her şeyi itiraf etti. Metin senden ayrılacağına ve mekânda sahneyi ona vereceğine dair vaatlerde bulunuyormuş bir süredir. Fırat ilişkilerini öğrenince her şeyin bozulmasından ve en çok da senin tepkinden korkmuş. Masanın üstünde duran ilacı annesi de kullanıyormuş ve bu ilaçla intihar etmiş kadın. Fırat’ın ilk yudumlarda uykuya dalacağını ve uykusunda öleceğini böylece biliyormuş. Metin’in ne kahveden ne de ilaçtan haberi yokmuş tabii. Alev kahveyi Fırat’a kendi elleriyle vermiş, müziği kendi elleriyle açmış, soğumadan içmesini ve şarkı bitinceye kadar düşünmesini rica etmiş. Metin’i çıkartmış evden. Bu ifadeler Metin’i ne kadar kurtarır savcı ve mahkeme karar verecek. Bundan sonrası adaletin tecellisi.”

Harika yüzünü yukarı kaldırdı, aynı anda gökyüzü rengarenk ışıklarla aydınlandı. Havai fişek sesleri kulaklara dolarken bütün sema türlü renk ve desene boyanıyordu.

İçeriden başka polisler çıktı, yeni yıl kutlamalarına, şakalaşmalara, iyi, hayırlı dileklere flaş sesleri karıştı. Harika usulca uzanıp gökyüzündeki görsel şöleni seyreden polisin yanağına bir öpücük kondurdu.

“Mutlu Yıllar.”

ESRA GÜREL ŞEN’LE SÖYLEŞİ

Esra Hanım, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Gerçi bunu bir röportajdan ziyade aile içi bir sohbet diye niteleyelim isterseniz. Çünkü Dedektif Dergi yazarları arasında dostluk neredeyse kardeşlik makamında. O halde öykülerinizin takipçisi olup sizi daha yakından tanımak isteyen okurlar adına sorayım; kimdir Esra Gürel Şen?

Gamze Hanım, asıl ben bu zarif röportaj teklifiniz için teşekkür ederim. Gerçekten de Dedektif Dergi ilk günden beri beni sıcacık aile ortamı ile rahatlatan, dostlukları ile mutlu eden ve yazarları arasında olmaktan gurur duyduğum bir yer oldu. İyi ki Dedektif Dergi var ve ben iyi ki onunla beraberim.

Bana gelince; bildiğiniz gibi Kütahyalıyım. Kütahya sanatla özdeşleşmiş bir şehirdir. Babam da çini ressamı ve klasik Türk müziği sanatçısıydı. Dolayısıyla sanatın içine doğdum diyebilirim. Altmış dört yaşındayım ve okuduğumu anlayabildiğim anlardan itibaren kitaplarla birlikteyim. Okuma tutkum zamanla yazma tutkusuna dönüştü ve hayatım boyunca düşüncelerimi, duygularımı ve içimdeki hikayeleri kâğıda döktüm. Otuz sekiz yıl süren fiili çalışma hayatımı 2018 yılında kurumsal olarak sonlardım ancak çalışmaktan ve üretmekten vazgeçmedim. Ben sanatın onarıcı ve yaşatıcı gücüne inananlardanım, o nedenle ister üretici olarak olsun ister tüketici olarak her zaman sanatla bir şekilde buluşuyorum. 2020 yılında Ankara’da yaşarken eşimi ve annemi kaybettim. Sonrasında çok sevdiğim Eskişehir’e yerleştim. Burada kızım Zeynep Şen’le birlikte Tiyatro Mita adıyla bir tiyatro topluluğu kurduk ve üç senedir sürdürüyoruz. İddialı olacak kadar film seyrederim yani bir başka tutkum da sinemadır diyebilirim. Seyahat etmeyi çok severim. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak ve  gözlem yapmak beni ruhen besler ve mutlu eder.  Ancak ‘Şimdi neredesiniz?’ diye sorarsanız; İstanbul’dayım. Yakın zamanda beni sevince boğan hayatımı değiştirip anlamlandıran bir olay yaşadım. Bir torunum oldu ve onunla beraber olabilmek için bir müddet daha İstanbul’da kalmaya devam edeceğim.

Polisiye edebiyatla nasıl tanıştınız? Yolunuz Dedektif Dergi’yle ne zaman çakıştı?

Okuma merakım okumayı öğrendiğim çok erken yaşlarımda başladı. Gazete yazıları, kitaplar, dergiler daha doğrusu elime geçen okunabilecek her şeyi okuyarak devam etti. Tabii zaman içerisinde tercihleriniz oluşuyor. Okuduğunuz şeylerin niteliklerine, size kattıklarına ve eğilimlerinize göre sınıflandırmaya ve öncelik sırasına koymaya başlıyorsunuz işte bu sıralamada polisiye edebiyat benim hep ilk tercihim oldu. Delilleri keşfetmek, gizemleri çözmek ya da sonuçları tahmin etmek beni hep cezbetmiştir. İyi bir film izleyicisi olduğumu daha önce söylemiştim. Polisiye filmler, suçlu karakter tahlili, kriminal yöntemleri öğrenmek ve sonuca ulaşmak açısından bir gözlem noktası benim için. Seyrettiğim onca filmin içerisinde polisiyeler her zaman ayrıcalıklı olmuştur.    

Nasıl polisiye yazmaya başladığıma gelince; bunu şöyle anlatayım. Kalem ve kâğıtla dost olduktan sonra şiirler yazarken buldum kendimi. Sonra bir baktım şiirler hep bir hikâye anlatıyor, ben de hikayeler yazmaya başladım. Hikayelerimin hep bir gizem barındırması ve sürpriz sonlara merakım polisiye yazabileceğim konusunda beni cesaretlendirdi ve devamı geldi. Sıradan insanların normal hayatlarını yaşarken nasıl suça sürüklendiklerini çok merak ediyorum. Bunu araştırıyorum, bu konuda çok okuyorum ve hikayelerimde anlatmaya çalışıyorum. Bunu da en iyi polisiye türünde yazarak yapabildiğime inanıyorum. Ayrıca bir kadın olarak toplumumuzda özellikle kadına, çocuklara ve hayvanlara karşı yükselen şiddet ister istemez duygu durumumu etkiliyor. Bunları yazmak ve kendi çapımda ufacık da olsa ayna olabilmek istiyorum.

Dedektif Dergi’yle yolum onu dijital dünyada bulup okuyucusu olmamla kesişti. Derginin hikayelerimizi onlara gönderebileceğimiz yolundaki telkinlerinden etkilenerek 2019 yılında üç hikâyeden oluşan bir dosya gönderdim. Akabinde önce Turgut Şişman, sonra Gencoy Sümer’le tanışarak aileye dahil oldum. O güne kadar çeşitli mecralarda yazılarım ve hikayelerim yayınlanıyordu hatta kendi bloğum bile vardı. Ama Dedektif Dergi benim için çok özel ve çok güzel bir platform oldu. Bütün yazar arkadaşlarımı, dostluğumuzu ve bu ailenin bir üyesi olmayı çok seviyorum. Ayrıca dergimizin sanata ve polisiyeye bakışını, Dünya edebiyatıyla entegre olarak -ülkemizde biraz ötelenmiş olsa da- polisiye türünü yükseltme çabasını ve bu alandaki başarısını çok takdir ediyorum. Kendi adıma söyleyebilirim ki Dedektif Dergi ile tanıştıktan sonra polisiye konusunda çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum.

Ailenizde çok sayıda sanatçı var. Sizin de çok yönlü bir sanatçı olduğunuzu biliyorum. Edebiyat dışındaki uğraşılarınız nelerdir?

Evet, ben sanatçı bir babanın kızı olma şansına sahip olarak dünyaya geldim. Benim babam Ahmet Fuat Gürel, ülkemizde ve dünyada tanınmış Kütahyalı bir çini ressamıydı. Pek çok eserini bugün dünyanın birçok ülkesinde, ülkemizin pek çok yerinde ve elbette özellikle Kütahya’da görmek mümkündür. Ayrıca kendisi tasavvuf Türk musikisine gönül vermiş bir insandı. Öyle ki çaldığı rebap, kemençe, ney gibi sazlarını bile kendi yapardı. Biz iki kardeşiz,  bu nedenle doğduğumuz günden beri sanat, yaşam biçimimiz oldu. Hayatımızın her evresinde onunla yoğrulduk, onunla teselli olduk, onunla başardık. Ailemizde sanatla birebir uğraşmayanlarımız bile sanatın içindedir. Örneğin bilimsel bir yolda yürümeyi tercih eden büyük kızım çok donanımlı bir sanat tüketicisidir. Keza rahmetli eşim de öyleydi. Kardeşim çizim ve resmetme yeteneğini kullanarak mimar olmayı seçmiştir. Ayrıca onun da sanat ve mimari makaleleri var, hatta bir dönem yerel bir gazete yayınlanmıştı. Ben edebiyat dünyasına çekildim. Küçük kızım tiyatro oyunları yazıyor, yönetiyor ve oyunculuk yapıyor. Kısaca tiyatrocu oldu. Bense yazmayı çok seviyorum. Çeşitli türlerde yazmayı seviyorum. Favorim hikayeler elbette ama henüz yayınlanmamış olsalar da romanlarım var. Masallar yazıyorum. Eskişehrin Masalcıları isimli bir toplulukla masallar anlatıyorum.  Şimdi en büyük hayalim torunum için bir masal kitabı yazmak. Müziği fiili olarak yapamıyorum ama dinlemeyi çok seviyorum. Eskişehir Senfoni Orkestrası’nın konserlerini hiç kaçırmam. Alternatif müzikleri de dinlemeyi severim. Örneğin Can Bonomo’nun şarkılarını dinleyip şiirlerini okurken mest olabileceğim gibi eskilere gidip bir Beatles parçasında kendimden geçebilirim. Tiyatro benim ilk aşkım. Kızım Zeynep Şen’le birlikte kurduğumuz Tiyatro Mita için oyunlar sahneye koyuyoruz. Bu oyunların dramaturjilerini hazırlamakla, dekorlarını, sahne düzenini, kostümlerini sağlamakla oyuncu seçimleriyle kızımla birlikte bizzat uğraşıyorum. Bütün provalarda bulunuyorum. Bütün bu şahane faaliyetler, yazılarım açısından da çok besleyici oluyor. Senaryolar yazmaya çalışıyorum. Geçen yıl Menemen isimli hikayem tek kişilik oyun olarak Tiyatro Mita bünyesinde Esen Leyla Esendal tarafından oyunlaştırıldı. Bu sene kızım Zeynep Şen’in yönettiği Çulpa isimli çocuk oyununda sahneye çıktım. Tadına doyamadım.

Şahsen öykülerinizde kullandığınız dili seviyor ve özellikle Kırmızı Gerdanlık, Mavi Çiniler gibi dönem öykülerinizi severek okuyorum. Tarihle aranız nasıl? Dönem öyküleri yazarken sizi neler besliyor?

Tıpkı bizim yaşadığımız zaman aralığında olduğu gibi geçmiş tarihlerde de insan hayatını o gün veya sonrasında etkileyecek birçok olay yaşanmış. Tıpkı bizim şimdi yaptığımız gibi o devrin insanları da gündelik hayatlarını sürdürmeye devam etmişler. İşte ben o hayatların nasıl olduğunu öğrenmeyi seviyorum. Çünkü onların o gün o olaylar karşısında gösterdikleri metanet, mücadele ve sürdürülebilirlik inancı insanlığı bugünlere taşımış. İnsanlık hiç pes etmemiş. Bizim görevimiz de dünyamızı aynı güçle yarınlara taşımak. Ben tarihe biraz bu gözle bakıyorum. Hayat şartları değişse de sonuçta insan aynı insan. Geçmişten öğrenebileceğimiz ve bugün bize güç verecek çok şey var bence. Örneğin, bahsettiğiniz öyküm ‘Kırmızı Gerdanlık’ın; Direnen İstanbul, Mısır’a Giden Gemi, İskenderiye gibi bölümlerinde hırsları için katil olan bir adamın hikayesini anlatırken arka planda Birinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’da ve Mısır’da hayat nasılmış, savaş başlayıp koca bir imparatorluk parçalanıp İstanbul işgal edilince ne hale dönüşmüş onu anlatmaya çalıştım. Yine aynı şekilde ‘Mavi Çiniler’de 1200’lü yılların Anadolu’sunda sanatın ve devlet düzeninin işleyişini mekanlar ve tablolar halinde göstermeye çalıştım. Dönem hikayelerini yazarken okuyucumun o devrin havasını koklayabilmesi için yazım dilimi anlaşılırlığımı bozmadan o dönemde kullanılan Türkçe ile zenginleştirmeye çalışıyorum. Hikayelerim kurmaca ama geri planda anlattığım her şeyi o devre birebir sadık kalarak yazmaya özen gösteriyorum.  Tarihe olan tutkum devam ettikçe umarım dönem hikayeleri de yazılmaya devam edecek.

2020 yılında Herdem Polisiye’den yayınlanan Gündelik Cinayetler öykü seçkinizi beğeniyle okuduk. Okurlarınıza yeni bir seçki sunacak mısınız?

Gündelik Cinayetler, kitap anlamında benim ilk göz ağrım. Bu kitabın okuyucuyla buluşmasında Gencoy Sümer ve Dedektif Dergi’nin desteklerini unutmam mümkün değil. Bu vesile ile tekrar teşekkür ederim. Bir değil birkaç kitap projem var. Düzeltmeleri üzerinde çalıştığım yine polisiye öykülerden oluşan bir kitap projesi ile yakın zamanda tekrar okuyucumla buluşmayı hedefliyorum. Ayrıca daha önce söylediğim gibi ailemin tarihini örnek alarak yazdığım bir dönem romanım var. En kısa zamanda onu da basılı hale getirmeyi istiyorum. Yine aynı şekilde yazdığım bir polisiye romanın düzeltme ve yenileme çalışmalarına devam ediyorum.  Ayrıca torunum ve çocuklar için bir masal kitabı hazırlamaya çalışıyorum. Gücüm ve aklım elverdiği sürece de üretmeye ve gerek karma eserlerle gerek bireysel eserlerle olsun okuyucumla buluşmaya devam edeceğim.

Öykülerinizi nerede ve nasıl yazıyorsunuz? Bir yazma rutininiz var mı?

Öykülerimi yazmak için bir rutinim hiç olmadı. Hareketli ve yoğun bir hayatım var. Nerede ve nasıl zaman bulabilirsem yazabiliyorum. Özel bir hazırlık yapmam veya özel bir mekâna ihtiyaç duymam. Örneğin Dedektif Dergi’nin 48. sayısında yayınlanan Meraklı Fikri’nin Talihsiz Serüveni isimli öykümü İstanbul- Eskişehir arasında yaptığım bir tren yolculuğumda yazmıştım. Yazabilmek için tek ihtiyacım yazabileceğim bir şey. Bu telefon olabilir, dizüstü bilgisayar olabilir veya sadece bir kâğıt ve kalem olabilir. Yeter ki yazmayı isteyeyim.

Tiyatro için yaptığım dramaturji çalışmaları, okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ve diğer bütün uğraşlarım benim beslenme kaynaklarım. Provada duyduğum bir replik, oyuncunun bir hareketi, okuduğum kitaptaki bir cümle, filmdeki bir sahne ya da anlattığım masaldaki bir karakter beni yazma konusunda tetikleyebildiği gibi yolda yürürken gördüğüm bir tabela, bir kamyon arkası yazısı, dinlediğim bir müzik parçası ya da yeni tanıştığım bir insan da bir hikâye oluşturabilir içimde. Bazen de yazamıyorum, o zaman durup biraz zaman tanıyorum kendime ve farklı uğraşlara yöneliyorum sonra bir bakıyorum köşe başından bir çocuk gülümsüyor bana ve içimde bir hikâye yazılmaya başlıyor yeniden.

Yaşadığınız şehir, sosyal ve sanatsal gereksinimlerinizi karşılıyor mu? İnternet sayesinde her şey elimizin altında olsa da neyin eksikliğini duyuyorsunuz?

Her ne kadar şu anda İstanbul’da bulunsam da ben aslında Eskişehir’de yaşıyorum. Eskişehir sosyal ve sanatsal anlamda çok gelişmiş özel şehirlerimizden biri. Benim Eskişehir’e yerleşmek konusunda aklımı çelen şeylerden biri de buydu ve taşındığım günden bu yana hiç pişman olmadım. Eskişehir Büyük Şehir Belediyesi Senfoni Orkestrası konserleri olsun, Şehir Tiyatroları oyunları olsun, şehrimize gelen özel tiyatrolar olsun, vizyona girer girmez seyrettiğimiz filmler olsun, dünya çapında sanatçıların eserlerini görebilme şansına ulaştığımız sergiler olsun pek çok sanat etkinliği ile tüketici olarak beni doyuran bir yer Eskişehir. Bir sanat üreticisi olarak da şehrin sunduğu imkanlara ve halkının sanat ve sosyal anlamdaki aktifliğine, değer bilirliğine ve destekleyici gücüne hayranım.  

Hayatta iyi şeyler olduğu gibi üzüntüler de yaşıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda önemli kayıplar yaşadınız, torun kucakladınız. Tüm bu uç duygular yazın hayatınızı ne yönde etkiledi?

İnsan hayatı zaman zaman köşe noktalarına ulaşıyor ve o köşeyi dönünce karşılaştıklarınız sizi olumlu ya da olumsuz şekilde etkiliyor. Ben, 2020 yılından bu yana pek çok insanın uzun aralıklarla yaşayabileceği ya da belki hiç yaşamayabileceği olumlu ve olumsuz şeyleri art arda yaşadım.  Ayrıca bu sadece benim kişisel hayatımla da sınırlı değildi, ülkemizde ve Dünya’da da başımıza gelmeyen kalmadı desek yeridir.  Yanlış anlaşılmasın bu kesinlikle bir şikâyet veya serzeniş  değil. Sadece bir durum değerlendirmesi. Hayat insana bazen koşa koşa, bazen gülerek, bazen de vurarak gelir. Elbette etkilenmiyorum ya da bir şey hissetmiyorum demek mümkün değil ancak ben her yaşanmışlığın insanın duygu dünyasına olgunluk anlamında büyük katkılar sağladığı, bizi büyüttüğü inancındayım.  Kaybettiklerim bana boşa geçirilecek zamanımın olmadığını, ben kaybolduğumda ardımda bırakacaklarımı hazırlamak için günlerimi gecelerimi iyi değerlendirmem gerektiğini öğretti. Son kazanımım yani torunum ise hayatın hâlâ ne kadar güzel olduğunu gösterdi. Kızıma da söylediğim gibi torunum Sare, benim ruhumda açılmış bütün boşlukları doldurdu sanki. Elbette duygularımı bu denli etkileyen bir sevinç yazılarımı da olumlu yönde etkileyecektir. Bütün olumsuzluklara rağmen umut hala devam ediyor. O zaman yazmaya, üretmeye ve elimizden gelen neyse onunla Dünya’ya katkıda bulunmaya devam etmeliyiz.  

Esra Şen bir okur olarak neleri okumaktan hoşlanır? Beğendiğiniz polisiye yazarları bizimle paylaşır mısınız?

Bir okur olarak pek çok şeyi okumayı seviyorum. Tarihe merakım, polisiye sevdam, bilimkurguda duyduğum heyecan beni bu türlere yönlendirse de aslında merakımı uyandıran her şeyi okurum.

Pek çok polisiye yazarını beğeniyle okuyorum. İsim vermem gerekirse Agatha Christie, Arthur Conan Doyle vazgeçemediklerim arasında. Kaçar kere okudum eserlerini bilmiyorum.  Dan Brown, Tess Gerritsen, Harlan Coben ve Jean Christophe Grange’ ı çok beğenirim. John Le Carre’yi de unutmamak lazım. İngiliz edebiyatında casusluk romanlarını okumaktan en keyif aldığım yazarların başında gelir.  Türk yazarlarını çok sıkı takip ederim. Celil Oker okumayı çok severim mesela.  Gencoy Sümer, Ahmet Ümit ve Dedektif Dergi yazarları hep merakla beklediklerimdir. Son zamanlarda İskandinav polisiyesi dikkatimi çekiyor ve beğeniyorum.  Henning Mankel, Steig Larsson, Jo Nesbo gibi isimler bunlar arasında ilk aklıma gelenler.

OZAN ILGIN 19: MERMİ

İpek görünümlü naylon sabahlığı kırmızılı morlu şal desenliydi. Sabahlığın içine poposunu zar zor örtebilecek kısalıkta kırmızı bir kombinezon giymişti. Ayağında üzeri ponponlu topuklu kırmızı terlikleriyle, tek katlı gecekondu evin tahtadan zeminini tıkırdata tıkırdata geziyordu. Ağır makyajlı yüzünün ortasından deli deli bakan siyah eyeliner’lı kahverengi gözleri, 80’ler stilinde kat kat kesilip kabartılmış simsiyah saçlarıyla çevrelenmişti. Ruju ve el-ayak ojeleri kırmızının aynı can alıcı tonundaydı. Ağzındaki uzun ağızlığa takılmış bir sigaradan derin nefesler çekerken, elindeki telefondan sağa sola emirler ve küfürler yağdırarak bir ileri bir geri yürüyordu. Yeri geliyor tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarıyor, yeri geliyor zehir zemberek sözleriyle karşısındakini adeta tokatlıyordu. Çeyizlere konan o saçma sapan sabahlık-kombinezon-terlik takımı, kendini gerdek gecesinde kocasına sunacak masum gelinlerin aksine bu kadını, şehvet, arzu ve açgözlülüğün yürüyen bir abidesi haline getiriyordu. Kendisi aynı zamanda para, güç ve hırs abidesiydi. Pürtelaş Sokak’ın kraliçesiydi, ismi, Kafaya Sıkar Didemim’di.

***

Synop Cezaevi’nden salıverilmemden sonra Gazeteci arkadaşım Yusuf Pulister heyecanla beni aradı. “Jhezi Park davası yüzünden içerde tutulan Ottoman Chavelli’nin salıverilmesi için farklı 10 ülkenin Sultanat büyükelçisi açıklama yaptı. Papazoğlu, Düş İşleri Bakanlığı’ndan bu büyükelçilerin ‘persona non grata’ ilan edilmesini istedi. Sorma ortalık çok karışık Ozan.” dedi. Ama benim zerre kadar umurumda olmadı. Kendimi tarih sayfalarının yazmadığı yenik düşmüş bir general gibi hissediyordum. Cezaevinde tanıştığım Sabahı Ettin Ali bana, “Başın öne eğilmesin” diye mektuplar yazmış olsa da yorgun, yılgın ve kırgındım. Düşmanlarım hep benden bir adım öndelerdi.

Hani o kahramanlık filminde hikâye dibe vurur, kahraman alkolik olur, sevdiği kadın/erkek onu terk eder ama gecenin en karanlık anı güneşin doğmaya en yakın olduğu andır misali küllerinden doğar filan ya… Siz de hayatınızın, hep o en karanlık anda takılı kaldığını hissediyor musunuz? Ben öyle hissediyorum. Bir ince pusudayım, yolumun üstü engerek. Bir garip akşamdayım, sırtımı gözler tüfek.

***

Sultanat Eyalet-Şehri’mdeki Batı Yakası’nda polisin ve askerin giremediği Yavru Varoş isimli bir mahalle vardı. Yusuf Pulister orada dönen dolapları keşfetmişti ve gizli kamerayla girip belgesel çekmek istiyordu. Bana sen lazımsın, dediği zaman kaşıma gözüme hayranlıktan söylemediğini anlamıştım. Bir kadın olarak, beni, süper polis yeteneklerimden faydalanmak için çağıran değil de bana olan aşkından, sevdasından arayan bir erkek istiyordum hayatımda. Çok şey mi istiyordum acaba?

***

Sultanat’taki her müthiş zengin görünümlü rezidans inşaatına karşılık bir yavru varoş mahallesi peyda oluyordu. Her müthiş zengin araba galerisinden lüks bir araba satıldığı anda başka bir mahallede lüks bir araba çalınıyordu. Fakirlikle zenginliğin arasındaki uçurum arttıkça, uçurumdan kendini atan fakirler, zenginliğe doğru akan Burgaziçi Nehri’nden karşı kıyıya yüzebileceklerini sanıyorlardı. Fakat ya kısa sürede boğuluyorlar ya da ırmağın sonundaki Overdose Şelalesi’nden aşağı uçuyorlardı. Zenginler ise zar zor zenginliğin kıyılarına ulaşmayı başarabilmiş fakirleri hor görüyorlar, sonradan görmeler sonradan göremeyenleri aralarına almıyorlardı. Ve zengin fakir demeden hepsi, insan aklının doğada yetişen bitkilerden veya sentetik olarak elde ettiği en aşağılık, en pespaye, en geri dönüşü olmayan zevkinde buluşuyorlardı: uyuşturucuda.

Biz, şehrimize ve milletimize hizmet etmeye kendimizi adamış Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK polisleri ise programlanmış robotlar gibi bize emredileni yapmaya devam ediyorduk. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu yargılamadan verilen emirleri direkt yerine getiriyorduk. Azıcık aklını çalıştıran kişiler, güce mi paraya mı yoksa halka mı hizmet ettiğini sorgulamaya başlıyordu. Bu güç ve para çarkının işleyişinde bizden de birer dişli olarak yararlanırlarken bizi nemalandırmaları gerekecekti ki şikâyet etmeyelim.

Şehrin Doğu Yakası’ndaki en kıymetli, araziye inşa ettirdikleri ve sonra da Savdi Akreplere peşkeş çektikleri MERKEZ SULTANAT rezidanslarının gün yüzü görmeyen bir köşesinde kimsenin taşınmak istemediği 77 katlı bir blok vardı. Bu binayı biz SSOK polislerine lojman olarak tahsis ettiler. Böylece Savdiler tarafından satılan MERKEZ SULTANAT’a yerleşen ultra zenginler, bürokratlar ve üst düzey yöneticilere koruma sağlayacaktık. Bizim ağzımıza bir parmak bal çalıp kendilerine de bedava asker dikmişlerdi.

***

Sultanat Vali-başkanı İkram Papazoğlu’nun ilginç cümleler sarf etmediği günler sayılıydı. 21 Ekim günü “Sizdeki yargı bağımsız da bizdeki yargı bağımlı mı? Bizdeki yargı bağımsızlığın en güzel örneklerini veriyor.” diyerek Evropa’ya yine ayar vermişti. Bundan iki hafta kadar sonra Papazoğlu’nun partisi olan SEVAP’lı bir avukat “Oylarımız ile SEVAP partisi başkanı İkram Bey’e destek verdiğimiz için hanelerimize sevap yazılıyor.” diye tivit atarak inciler dökmeye devam etti.

Yusuf’un bir gazeteci arkadaşı bu tiviti alıntılayarak “1500 yıllık dinimiz, tarihinde hiç bu kadar siyasete alet edilmemiştir.” dese de boştu. Dinler tarihi siyaset tarihinin ta kendisiydi. Sadece bundan yüzyıllar önce meydana geldiği rivayet edildiği için bize normal gibi geliyordu. Halbuki yüzyıllardır siyasetçi işine geldiği gibi dini, din adamı da işine geldiği gibi siyaseti eğip bükmüş, çıkarlarına göre masum çıkarımlarda bulunmuşlardı. Bu çıkarımlar, mutlak gücü elinde tutanlar tarafından yapılınca adına ‘kanun’ deniyordu, uymayanlara da ‘kanun- kaçağı’. O yüzden kimi zaman kanunlar masum olmadığı gibi kanun-kaçakları da suçlu değillerdi.

***

Yusuf Pulister, gizli kamerayla çekeceği belgesel için bir an önce Yavru Varoş’a dalıp sokak sokak gezmemiz gerektiğini söyledi. Oradaki uyuşturucu trafiğini dişiliğini kullanarak tek başına yöneten dişli bir kadını bulmamız gerekiyordu. Yusuf’a gizli gizli haber göndermişti. Anlatacakları vardı.

“Kafaya Sıkar Didemim’i mi arıyorsun?” dedim sırıtarak.

“Sen nereden biliyorsun adını?”

“Sen hâlâ öğrenemedin mi bu şehrin gecesiyle gündüzü, altıyla üstü, kenarıyla köşesi benden sorulur! Yavru Varoş’ta sokak sokak gezmemize gerek yok ki. Pürtelaş Sokak’tadır onun evi. Herkes bilir bunu.”

“Bu herkese ben dahil değilim anlaşılan!”

“Elmas şekline getirilmiş kristalize uyuşturucuları ülkeye sokuyorlar. Biz, kadife keselerdeki elmasların dibine dökülmüş tozdan fark ettik çünkü elmas o kadar sert bir şeydir ki birbirine sürtse de tozu dökülmez. Zaten bunun satıcıları Rihanna’nın şarkısını kullanıyorlar. “Shine bright like a diamond” diyorlar satarken. Minik elmasları yutuyorsun ve göğün yedi kat üzerine yükseliyorsun, tabii ertesi gün yerin yedi kat dibine inmeye hazır olmak şartıyla…”

Didemim Yusuf’a benim Yavru Varoş’a girebilmem için bazı şartlar öne sürmüştü. Bunlardan biri silahsız olmamdı. Dayanamadım, güldüm. “Yüksek bir yerden atlayınca süper halime dönüşüp herkesi derdest edebileceğimi biliyor değil mi?”

“Biliyor ama mahalleye girebilen ilk polis olacağın için centilmenlik anlaşması gereği yapmayacağını düşünüyor.”

***

Tek katlı gecekonduların yan yana sağlı sollu dizildiği Pürtelaş Sokak, sağındaki uçurum boyunca iki kilometre kadar uzanıyordu. Paris için Şanzelize, New York için 5. Cadde, Beverly Hills için Rodeo Drive neyse, Yavru Varoş için de Pürtelaş Sokak oydu. Yalnız diğer caddelerde dünyanın en pahalı markalarının logoları ışıl ışıl dev tabelalarda boy gösterirken, Pürtelaş Sokak bu markaların her türlü çakma ürününün paketlenip nakde dönüştüğü yerdi.

Arabayı park edip sokağa adım attığımızda tüm evlerin pencereleri ve çatıları, mahallelerine ilk defa ve elini kolunu sallaya sallaya girmiş bir SSOK polisine şöyle bir kesik atabilmek için itişen kakışan her yaştan mahalleliyle doldu. Bağrışmalar birbirini izledi:

“Ablaaa tabancan yanında mı ablaaa?”

“Süper haline geçsene ablaaaa!”

“Gerçekten kurşun işlemiyor mu sana ablaaa?”

Kafaya Sıkar Didemim’in gecekondusunun önüne geldiğimizde kapıda Yusuf ve beni hepsi birbirinden yağız üç kadın karşıladı. İçeride sadece iki erkek vardı. Bunlar birbirinin aynı iri yarı yapılı, yuvarlak temiz yüzlü ve çekik gözlü iki delikanlıydı. Muhtemelen tek yumurta ikiziydiler.

Tek katlı kondunun hela kapısı mavisine boyalı boyası aşınmış dandik tahta kapısından içeri girdik. Bir zamanlar mutfak, salon, yatak odası ve hatta kumarhane olarak kullanılmış kare yıkık dökük odanın bir duvarında sesi kapatılmış bir TV kendi kendine çalışıp duruyordu. Odanın ortasında, etrafında dört tane eski püskü sandalye bulunan, üzerindeki yeşil çuhanın köşesi muhtemelen kurumuş kan lekeli kocaman kare bir masa vardı. Didemim, kısa bir selamlaşmanın ardından bana dönüp güldü:

“Dedikleri kadar çirkin değilmişsin be! Sadece zayıfsın. Giderin var hani!”

Sonra ahşap yer döşemesinden gelen topuklu terlik tıkırtıları eşliğinde makineli tüfek gibi hayatında olmuş bitmişleri anlatmaya başladı. Kocası bir sabaha karşı evini, arabasını ve cebindeki son meteliğe kadar tüm parasını kaybetmişti. Adamın kumar masasına yatıracak hiçbir şeyi kalmadığı zaman, masadaki kazanan kişi gözlerini bir an adamın güzel karısına kaydırmıştı. O andan itibaren kocası için bir sermayeydi. Bir zamanlar sandıkta sandık lekesi olup eprimeyi bekleyen sabahlık-kombinezon-terlik takımı artık kadının günlük kıyafeti olmuştu. Kocasının kafasına yediği bir kurşunla ani ölümü sonrası sermaye olmaktan çıkıp sermaye biriktirmeye geçmişti. Boynundaki zincirde, girdiği bedene öldürücü etkisini gösterirken yamulmuş bir mermi çekirdeği taşıyordu.

“Boynumdaki zincirde taşıdığım merminin hikâyesi kısaca bu. Kocam olacak şerefsizin nasıl öldüğünü unutmamak için kafasından çıkan kurşunu emniyetin delil deposundan çaldırdım. İnsan bazı anılarını taze tutmalı.”

“Kötü anılarını da mı?”

“Bir insanın para için satılması kötü bir anıysa evet. Ama maalesef her şey parayla alakalı. Bu anasını sattığımın dünyasında orospu damgası yemek bile parayla alakalı.”

“Nasıl yani?”

“Sen hiçbir erkekle aşna-fişne edip de hamile kalınca orospu damgası yiyen zengin aile kızı gördün mü? Küçük hanım âşık olur. Erkek onu üzer. Küçük hanım hastalanır. Uzak diyarda hastaneye yollanır. Çocuğunu gizli gizli doğurur. Evlatlık verir ve geri evine gelir. Ama fakir kız, abisi veya babası tarafından öldüresiye dövülür. Orospu damgası yer. Eğer dayaktan düşürmediyse bebeğiyle beraber sokaklara düşer. Çünkü kaçıp gidecek ve çocuğunu bir yerlerde doğurup geri dönecek parası yoktur!”

Didemim’in kumar masasına ilk sunulduğu zaman 12 yaşında olan ikiz oğulları Moi ve Toi aradan geçen altı yılda büyümüş serpilmiş ve hayatın kendi paylarına düşen sermayesinden pay isteyecek yaşa gelmişlerdi. Annelerinin çekik gözlü birer versiyonu idiler. Babalarının duvarda asılı duran fotoğraftaki haydut gibi bakan gözlerini, geniş açılı çenesini, kocaman şekilsiz burnunu görünce bu yuvarlak temiz yüzlü ve çekik gözlü çocuklar, hık da dememiş bu adamın burnundan da düşmemiş der, bu işin içinde bir DNA yeniği olduğunu anlardınız. Zaten Didemim’in kocasının ölümünden sonraki ani yükselişinin ardında Çin’den avokado kasalarıyla gönderilen nakit, mühimmat ve uyuşturucu olduğu mahallece bilinen bir şeydi. Bilmedikleri, Guangzhou’dan Pürtelaş Sokak’a kadar kolları uzanan kişinin hangi Triad lideri olduğuydu.

Şal deseni sabahlıklı kadın, odanın zeminindeki lime lime halıyı kenara çektirdi. Ortaya çıkan metal bir kapağı kaldırttı. Aşağı 2-3 basamak indiğimiz zaman hareket sensörlü ışıklar yandı ve yerin altına doğru eğimle giden bir koridoru aydınlattı. Koridor uzadıkça genişledi ve sonra az önce gördüğümüz perişan gecekondunun tam tersine özel aydınlatmalı ve klimalı, yerden tavana kadar camları uçuruma bakan, sade ama çok şık döşenmiş dev gibi bir salon-sığınağa açıldı. Salonda önünde beyaz önlükleri ve siyah elbiseleriyle iki kadın hizmetçi hazırda bekliyordu. Derken aynı şekilde şık bir kadın garson elinde gümüş tepsiyle martinilerimizi taşıyarak salona açılan başka bir kapıdan içeri girdi. Didemim, “Siz içkilerinizin ve manzaranın keyfini çıkaradurun, ben üzerime rahat bir şeyler giyip geleyim.” dedi. Yusuf bana eğilip fısıldadı: “Eğer üzerindekilerden daha rahat bir şey giyecekse yandı gülüm keten helva!”

“Kocam beni satmaya başladığı gece bunları giydirmişti. Bu giysileri o güne ait bir nişane olsun diye giyiyorum ama bu sabahlıkla götüm donuyor yahu!”

***

Elimizde martini bardaklarıyla salon-sığınaktaki koltuklarımıza yerleştik. Didemim, son gelen parti malı da sattıktan sonra Yavru Varoş mahallesine yüzme havuzlu, tenis kortlu, basketbol, voleybol ve futbol sahalı ilkokul-ortaokul ve lise binası yaptıracağını söyledi. Artık bu işleri bırakacak ve Çin’e yerleşecekti. Bu işlerin yürütülmesi için gümrüklerde ve üst düzey yetkili makamlarında ona göz yumanların isimlerini Yusuf’a en son verecekti. Yusuf’un haberini patlattığı gün başka bir isimle Şanghay Pudong Uluslararası Havalimanı’na inmiş olacaktı.

Didemim bunları anlattıktan sonra bizi uğurlamak için yukarı çıktı. Sultanat’ın en gizli kapaklı işlerinin döndüğü Yavru Varoş mahallesinin en neşeli yeri olan Pürtelaş Sokak’taki gecekondunun dışından, iki tane arabanın hızla fren yapması ve açılıp kapatılan araba kapısı sesleri duyuldu. Didemim, ani bir hareketle topuklu terliklerini ayağından fırlattı. Bir kedi çevikliğiyle ipek görünümlü naylon sabahlığın neresine sakladığı bilinmez silahını çıkardı. Gecekondunun hela mavisine boyalı dandik tahta kapısı açıldı. İçeri girmek isteyen 8 izbandut, kadının elindeki makineli Uzi’den saniyede 300 metre hızla attığı 9x19mm Parabellum mermilerinden yeterince nasiplerini aldılar.

Kurşunların beyin delici gürültüsü yerini mutlak sessizliğe bırakacaktı ki birden yıkık dökük duvara monte edilmiş TV’nin sesi açıldı. Ana haber bülteninden Papazoğlu’un mekânın absürtlüğüne hiç de ters düşmeyen cümleleri ortalığa saçıldı:

“Son günlerde yine birileri ağızlarına sakız ettiler. Sultanatlı İmparatorluğu’nda okuma yazma oranı çok düşükmüş. Sultanatlı’nın kendi silah sanayi yokmuş. Sultanatlı yönetimi altındaki halklara zulmedilmiş. Hepsi yalandır. İftiradır. Harf devrimiyle adeta her şeyin sıfırlandığını eklediğimizde elbette ülkemiz okuma-yazma oranının çok düşük olduğu bir dönem yaşadı ama bunun suçunu Sultanlı’ya yüklemek iftiradır.”

Ardından Miliyetçi vatandaş Partisi-MEVAP lideri Etat Le Jardin’in cümlesine geçildi:

“MEVAP muhalefette durmaktadır. Amacı iktidarı denetlemektedir. Aslında muhalefetiz.”

Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP lideri Klaus Klaudiusson da ondan geri kalmadı:

“Muhafazakâr dünyayla helalleşmemiz lazım. Şehrimizin iktidardan çok şifaya ihtiyacı var.”

Tüm bunların üzerine Gazeteci Nagella Plasterhead’in “SEVAP rejimi isterse CEVAP’ı kapatabilecek güce sahip mi?” başlıklı bir yazı yazdığı bildirildi.

Spiker ana haber bültenini bitiremeden Kafaya Sıkar Didemim bir kahkaha patlattı.

“Yedi delilerin hikâyesini bilir misiniz? Hani içlerinden biri bir tavana bir nacak asmış da sonra ya evlenirsem ya çocuğum olursa ya o çocuk bu tavandaki nacağın altından geçerse ya bu nacak çocuğun kafasına düşerse ya bu nacak çocuğun kafasına düşünce çocuğun kafası yarılırsa, ya bu çocuğun kafası yarılınca çocuk ölürse diye ağlamaya başlamış. İşte bunlar hep yedi deliler. Herkes bir nacak asıyor tavana ve bizi ya bu nacak kafanıza düşerse diye korkutuyor. Biz de biriniz ya nacağı oradan alın ya da sağlam bir yere asın ki düşmesin yahu, diyemediğimiz için korkudan tir tir titriyoruz.”

Sekiz izbandutun cesetleri bir çırpıda ortadan kaldırılıp ortalık eski pis ve dağınık ama sütliman haline döndü.

“İyi de korumaların ne işe yarıyor?” diye sordum.

“Korumalar mı? Şaka mı yapıyorsun? Erkek korumalardan hayır gelmez insana. Çünkü çoğu erkek doğuştan aptaldır. Kalanını da para aptallaştırır. O yüzden parayla tutulmuş erkek korumalara asla güvenmem. Senden daha çok para veren kişiye seni satarlar. Yanımda benim gibi tacize uğramış kadınlar var. Güçlü kuvvetli ama sadece kendi istedikleri için yanımda duran kadınlar. Ben onları korurum onlar da beni korur. Onlara para ödemem. Eğer para ödeseydim onlar da durmazlardı yanımda.”

***

Yusuf, çektiği görüntüleri belgesel halinde kurgularken ve öğrendiklerini teyit etmek için uğraşırken bir bilgi sızdırıldı. Didemim’in Pürtelaş Sokak’taki gecekondusuna baskın yapılacağını haber aldı. Halbuki kadın bize, okul projesini gerçekleştirdikten sonra artık bu pis işleri bırakıp Çin’e yerleşeceğini söylemişti. Kendince ulvi amaçlar taşıyan suçlar kraliçesinin bize anlattığı projeleri gerçekleştirmeden yakalanmasına gönlümüz razı olmadı. Aslında zehir tüccarının nerede ve kaç sene yatacağı umurumda bile değildi. İçime dert olan, Pürtelaş Sokak’taki onlarca çocuğun gelecekteki okullarının projesini içeren broşürlerle bize doğru koşup “Didemim bize çok güzel okul yaptıracak ablaaaa!” diyerek sevinmeleriydi. Onların yüzündeki o umuttu gaflete düşmeme sebep olan.

Baskını haber vermek üzere kızım Lilith ve tek güvenilir polis arkadaşım Hüsnü’yü yanıma alıp o gece gizli gizli Didem’in mekanına gittim. Mahalleli beni önceden tanıdığı için, erketeye yatmış gençler birbirlerine birer işaret çakarak geçmemize müsaade ettiler. Saf ve temiz hislerle, baskından korumak amaçlı içeri girdiğim gecekonduda birdenbire huzursuz bir hava yüzüme çarptı. Yine de kondurmak istemedim. Ama yerdeki metal kapak açılıp da giderek genişleyen yeraltı koridorunda SSOK ekibinden Papazoğlu’nun korumasına atanan tanıdık yüzleri elleri silahlı olarak hazır-ol’da beklerken görünce, asıl baskını bizim yediğimizi anladım.

Hemen içeri girmedim. Bir süre bu konuşulanları koridordan dinledim. Eli silahlı SSOK muhafızları beni görünce kenara çekildiler. Ne de olsa amirleriydim. Süper polis olduğum için teftişe filan geldiğimi sandılar. Lilith ve Hüsnü çoktan silahlarına davranıp emniyetlerini açmışlardı.

“Chedot Woodpecker ne demiş biliyor musunuz?” Solomon Sert’in sesiydi bu.

“Ne demiş?”

Kahkahalar.

Sultantaş Stadı’nın yanındaki plaza ve Babylon Sultanat da dahil metruk binalar yıkılsın diyorsun Solomon Sert! Millet orada uyuşturucu kullanıyormuş, demiş!”

Kahkahalar.

Asıl uyuşturucu partileri Dizaynet Başkanlığı’ndan tutun da Piizişleri’ne kadar tüm kurum mensupları bu mekanlarda partiliyor!” demiş!”

Kahkahalar.

Papazoğlu, Solomon Sert ve Didemim, Chedot Woodpecker’in bu cümlelerini tekrar edip gülüştüler. Hatta Papazoğlu bir ara şöyle dedi:

“Bak bak birileri ‘Bu millet aç!’ diyor. Kafası nasıl çalışıyorsa?”

Didemim gülerek cevap verdi:

“Millet aç olsa bir bu kadar uyuşturucuyu onlara nasıl satar da para kazanırız değil mi sayın vali-başkanım?”

İçerdekiler bu cümleden sonra kahkahalara boğulmuşken salona daldık. Kafaya Sıkar Didemim görür görmez beni tiye aldı:

“Hoş geldiniz Ozan! Nerelerde kaldınız? Biz de sizi bekliyorduk!”

Kahkahalar.

“Şehirleri valiler veya belediye başkanları tek başlarına mı yönetirler sanıyorsun? Ha ha! Politika ve seçimler küçük insanların işidir. Biz gölgeler içinde kalır ve ülkelerle şehirleri yönetiriz. Çünkü para bizdedir. Bildiğin gibi para güç demektir. Ve her mermi çekirdeği çıktığı namlunun imzasını taşır. Boynumdaki mermi de elimdeki bu tabancadan çıktı. Yani kocamın kafasından çıkan mermiyi ben ateşledim! Yukarıdaki kumar masasının kan lekeli yeşil çuhası var ya! İşte o kocamın kanı! Ahahahah! Siz de sandınız ki bu kadın hep mağdur hep mağdur!

Bunları derken silahı Papazoğlu’na doğrulttu.

“Herkes haklı çıkmak için uğraşıyor. Mutlu olmak için uğraşan yok!” diyerek pis pis sırıttı Didemim.

“Keşke ben de hiç haklı çıkmasam!” diye bağırdım. Red Kit gibi gölgemden önce silahımı çektiğim gibi ateş ettim. Ne olduysa hepimiz bir anda havaya uçtuk. Çünkü tavandan yere kadar inerek uçuruma bakan pencereden içeri giren bir roketle tüm salon yerle bir oldu. Toz duman olmuş salondan uçuruma atladım, güçlü kadın polis halime geçtim.  Yıkıntıların arasından oğulları Moi ve toi tarafından çıkarılan Didemim, patlattığı camın önüne yanaşan helikopterden atılan çelik halata tutundu ve kaçtı. İki çakma Çinli mafya bozuntusu gencin silahlarını bana doğrulttuklarını görünce şarjörü üstlerine boşalttım.

Bu patırtıyla Didemim’in gizli sığınağı açığa çıktı. Yavru Varoş’un insanları asla adım atmalarına izin verilmeyen gecekonduya ve altındaki yıkık sığınağa doluştu. En güvendikleri kadın tarafından ihanete uğradıklarını anlamışlardı. Fakat Papazoğlu kendisinin de bu ihanetin içinde yer aldığını anlamamaları için bir SSOK muhafızının elinden silahını çekip kendini bacağından vurdu. Sonradan anlatacağına göre yanına süper polisini yani beni de alıp baskın yapmaya gittiği Yavru Varoş’ta çıkan müthiş çatışmada yaralandığını iddia edecekti.

Ben yaralı bacağıyla Papazoğlu’nun yıkık gecekondudan çıkmasına yardım ederken, Lilith ve Hüsnü de Solomon Sert’e eşlik ediyorlardı. Koluna girdiğimde vali-başkanın kulağına şunları fısıldadım ama o gık bile diyemedi. Çünkü artık ben ona değil o bana gebeydi.

 “Sizden bir cacık olmaz derler ya efendim, sizden ancak cacık olur. Hıyar gibi dizinizden vurmuşsunuz kendinizi. Muhtemelen sakat kalacaksınız ama merak etmeyin siz bu durumdan da nemalanırsınız…”

Papazoğlu bana helikopteri düşürme ve Didemim’i tutuklama emri verdi. Benden önce mahallenin gençleri roketatarla helikopteri düşürdüler. Kadın yaralı olarak kurtuldu ve gözaltına alındı. Oğullarını öldürdüğüm için beni öldüreceğine dair intikam yemini etti. Olayın akabinde İnn-Tea-Kahm isimli Çinli Triad liderinden buna benzer bir tehdit mesajı almam beni şaşırtmadı.

Olaydan iki hafta sonra Vali-başkan Pürtelaş Sokak’a geldi ve tabii ki bu olaydan da oy devşirmek için faydalandı. Onu görmek için toplanmış mahalleliye “Didemim’in projesi olan okulları mahallenize ben yapacağım.” dedi. Bir ay sonra temel atma töreni yapıldı. Ama proje, temel için atılan iki metrekare beton ve üzerinden sarkan iki tane demirle asla yapılamadan öylece kalakaldı.

***

Eski Piizşişleri Bakanı Mehmet Whitening 1993’te öldürülen gazeteci Luck Candler’ın katili için “Öyle bir şey ki bir tuğla çekersek duvar yıkılır!” demişti. Gazetecinin gözlüğü kırık, faili meçhul kaldı. Beş gazeteci bir araya gelerek ortak kitap çıkardılar: THE WALL. Kitabın mottosu şöyleydi:

BU KİTAP O TUĞLA ÇEKİLSİN DİYE YAZILDI

İPUÇLARINI TAKİP EDİN! -3-

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

“Demek sen Gencoycuğumun kardeşisin? Ne ketum adamdır şu Gencoy. Bunca senedir tanışırız, bir kardeşi olduğundan hiç bahsetmedi. Görüyor musun Ali Rıza Bey? Gencoy’un kardeşiymiş… Neydi adın evladım?”

“Devran efenim…”

“Avrupa’daydın demek.”

“Evet efenim, Almanya’daydım uzun yıllardır.”

“Kesin dönüş mü yaptın?”

“Öyle oldu.”

Devran’ın canının sıkkınlığı yüzünden okunuyordu. Aradan daha on iki saat geçmeden yine aynı apartmana gelmiş, içinde bulunduğu durum yeterince zor değilmiş gibi bir de Turgut’un tedbiri elden bırakmamak adına yaptığı plan sonucu, kendini apartman sakinlerine Gencoy Sümer’in kardeşi olarak tanıtmak zorunda kalmıştı. Devran’ın “Böyle bir oyuna gerek yok,” diye ısrar etmesi ne yazık ki işe yaramamıştı.

Dün gece izledikleri kayıtlarda Turgut’un kapısına mektup bırakılıp ziline basıldığı saatte apartmana ne giren ne de çıkan görülüyordu. Bu duruma göre mektubu apartmandaki komşulardan biri kapıya bırakmış olmalıydı. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Tabii eğer Turgut, kapıya bırakılan mektup hususunda, doğruyu söylemişse.

Bu şüphe hâlâ Devran’ın zihninin bir köşesindeydi. Yine de her ihtimali göz önünde bulundurmalı ve komşularla bizzat görüşmeliydi. Komşuların arasında, mektubu bırakıp zile basan kişiyi bulursa ya faili ya da işbirlikçisini bulmuş olacaktı ve bu sayede Gencoy Sümer kaçırıldıktan sonra evine girip temizlik yapan, tüm delilleri yok eden ve eksik kitabı alan kişi de ortaya çıkmış olacaktı.

Apartman beş katlıydı ve her katta iki daire vardı. Turgut, Devran’ı ilk önce beşinci katta oturan emekli Albay Ferit Bey’le, ardından karşı dairede yaşayan iki üniversite öğrencisi Levent ve Serkan’la tanıştırmıştı. Emekli Albayın değil Gencoy Sümer’i kaçıracak, ayakta duracak hali yoktu. Adam görevi esnasında çıkan bir çatışmada yaralanmış ve ondan sonraki hayatını tekerlekli sandalyeye bağımlı olarak geçirmeye mahkûm olmuştu. Karısının yardımı olmadan tuvalete bile gidemiyordu. Bu durumda öğrenci gençler daha fazla şüphe uyandıracak tiplerdi fakat onlar da sömestr tatili için gittikleri memleketlerinden o sabah dönmüşlerdi.

Emekli Albay’ın sağlık durumu, gençlerin de olay gecesi memleketlerinde olmaları, Turgut’un gece yarısı çalınan kapı zili konusunda onları baştan akladığı için bu hususa değinmemişler ve dördüncü kata, emekli Tarih Öğretmeni Ali Rıza Bey ve karısı Gülpembe Hanım’ın dairesine inmişlerdi. Yaşları seksene dayanmış bu iki insanın Gencoy Sümer’i kaçırdıklarına pek ihtimal vermeyen Devran, kapıdan selamlaşıp işine bakmak niyetindeydi ki Gülpembe Hanım’ın onları çekiştirerek salona sürüklemesiyle, yalan üstüne yalan söylediği bir muhabbetin içinde buluvermişti kendini.

“Evli misin sen çocuğum?”

“Değilim efenim.”

“Hiç mi evlenmedin?”

“Hiç evlenmedim.”

“Neden?”

“Kısmet değilmiş, diyelim.”

Gülpembe Hanım küçümser gibi ağzını yana büzdü ve “Hmm,” dedi. “Biraz karta kaçmışsın ama belli olmaz bu işler, bakarsın bulursun sen de kısmetini. Aslında benim bildiğim biri var. Bizim karşımızdaki dairede oturuyor. Adı Yeliz… Bir annesi vardı, bir de kendisi… Annesi geçen sene öldü gitti rahmetli. Yapayalnız kaldı yavrucak. Bir görsen, ay parçası gibi. Yaşı biraz geçkin ama eh, sen de pek genç sayılmazsın. İstersen çağırayım hemen. Bi’ görüşün.”

“Gerek yok efenim.”

Nicedir oturduğu koltuktan karısına susması için kaş göz eden Ali Rıza Bey sonunda dayanamayıp açtı ağzını.

“Sıkıştırmasana çocuğu Gülpembe! Kazık kadar adam olmuş, istese bulur herhalde kendine evlenecek birini.”

Devran’a dönüp devam etti sözlerine. “Sen bakma oğlum buna. Önüne geleni evlendirmeye çalışıyor. ‘Yedi kişinin yuvasını yaparsan cennete gidersin,’ demiş buna biri. Anlayacağın onun derdi seni baş göz etmek değil, cenneti garantilemek. Bu yaşa kadar cennet için kılını kıpırdatmamış, şimdi kalkmış çöpçatanlık peşine düşmüş.”

“Aman, tamam be!” diye payladı kocasını Gülpembe Hanım. “İyilik edelim dediydik. Baksana yaşı kaç olmuş. Şimdilik yakışıklı ama birkaç seneye görürüm ben onu. Hazır para ederken, bağlayıvereyim başını dediydim ama…”

Turgut, Gülpembe Hanım’ın, Devran’ın kısa zaman sonra para etmeyeceği sözüne gülmemek için dudağının kenarını ısırdı. Aynı yollardan kendisi de geçmişti. Aynı kızla arası yapılmaya çalışılmış, kabul etmeyince kısa bir süre Gülpembe Hanım’ın nazını çekmek zorunda kalmıştı. Gülpembe Hanım bu kızı eninde sonunda birine yamayacaktı ya, o kişi Turgut olmayacaktı. Devran’a doğru başını çevirdi. Kim bilir, belki apartmanın açmamış gonca gülü Yeliz’in kısmeti Dedektif Devran olabilirdi. Bu düşünceyle, ne vakittir tutmaya çalıştığı kıkırtı ağzından kaçıverdi. Neyse ki Gülpembe Hanım ve Ali Rıza Bey Devran’la o kadar meşguldüler ki Turgut’un gülme krizini fark etmediler.

“Demek memlekete gitti Gencoy?”

“Evet Ali Rıza Bey,” diye cevap verdi Devran. Turgut’un aptala anlatır gibi en az dokuz kez anlatıp öğrettiği şekilde devam etti konuşmasına. “Bir arazi işi varmış. Turgut’a öyle söylemiş. Ben de haber vermeden çıkıp geldim. Kapıda kaldım tabii. Neyse ki Turgut evdeydi.”

“Ali Rıza,” diye kocasına seslendi Gülpembe Hanım. “Bu arazi işi, Gencoy’un bize anlattığı iş olmasın?”

Devran’ın uydurduğu arazi işi yalanı bir anda gerçeğe dönmüştü. “Hangi iş?” dedi, yarı şaşkın.

“Aa, senin haberin yok mu çocuğum? Nasıl kardeşsiniz siz? Abinin memleketinizde bir arazi işi oluyor, sen bunu bilmiyorsun. Şaştım doğrusu.”

Turgut foyalarının ortaya çıkacağı endişesiyle lafa karıştı. “Ah Gülpembe teyze, ne akıllı kadınsın sen. Gözünden de hiçbir şey kaçmıyor. Ben en iyisi işin doğrusunu anlatayım. Siz yabancı değilsiniz.”

Devran içinden derin bir oh çekti. Sonunda rol yapmaktan kurtulacak, olması gerektiği gibi sorgulayacaktı bu insanları. Ne yazık ki konuşmanın devamını duyunca, umutla yükselen omuzları bir anda çöküverdi.

“Bunlar yıllardır dargındılar. Görüşmüyorlardı… Devran bu küslüğe artık bir son vermek istemiş, çıkıp gelivermiş. Gencoy’un nasıl bir tepki vereceğini kestiremediği için de haber vermemiş tabii. Eh, Gencoy da memlekete gidince bizim Devran kapıda kaldı.”

Turgut’un açıklamasını pek kale almayan Gülpembe Hanım, “Neden küstünüz bakiim çocuğum?” diyerek Devran’a döndü.

Devran bir kez daha “Gençlik, cahillik işte Gülpembe Teyze,” diyerek, kendisi yerine cevap veren Turgut’a öfkeli bir bakış attı. Sinirden dişlerini sıktığını görmesi için elinden geleni yaptı. Bu adam bu kadar yalanı nasıl böyle dili bile dolanmadan söyleyebiliyordu. Vaktiyle bir yerlerden kulağına çalınan bir söz geldi aklına. ‘Yazar kısmı biraz yalancı olur…’ Öyle mi olurdu gerçekten? Aklındaki diğer soruysa şüphelerini yeniden Turgut’a çevirmesine sebep oldu. Ya Turgut’un daha önce anlattıkları da şu anda yaptığı gibi ustaca uydurulmuş yalanlarsa… Pekâlâ o yaşlı kadınla iş birliği içinde olabilirdi.

Turgut’a artık susması gerektiğini yeteri kadar belli ettikten sonra Ali Rıza Bey’e bahsi geçen işin ne olduğunu sordu. Ali Rıza Bey çok mühim bir konudan bahsedecekmiş gibi öne eğildi. Sanki başkasının duymasında bir sakınca varmış gibi fısıldadı.

“Sizin amca oğlu İsmail var ya…”

Devran da aynı gizlilik çerçevesinde, fısıldadığının farkına dahi varmadan, “Ee?..” dedi.

“Hah, işte o çok kansız çıkmış. Neler etmiş neler…”

Devran’la Ali Rıza Bey’i dinleyen Turgut, Ali Rıza Bey’in bahsettiği amca oğlunu tanıyordu tanımasına fakat onun Gencoy’a bir şeyler etmiş olduğundan haberi yoktu. Bu kadar önemli bir konuda Gencoy’un kendisini saf dışı bırakıp derdini bu iki ihtiyara anlatmış olmasına içerlemişti. Düşüncelerinden Devran’ın, “Neler etmiş?” sorusuyla sıyrıldı.

“Gücenme Devran Bey oğlum, sonuçta senin de kuzenin, kardeşin sayılır ama sizin o amca oğlunuz pek yaramaz adammış. İnsan hiç babadan kalma bir karış arazi için abisini tehdit eder mi? Hem de ölümle…”

“Ölümle mi?” diye atıldı Turgut. Tanıdığı adamın işsiz güçsüz, bir baltaya sap olamamış, karısına, çoluğuna çocuğuna sahip çıkamayan, alkolik bir kumarbaz olduğunu biliyordu fakat onun ölüm tehditleri savuran bir haydut olduğunu bilmiyordu. Başını Devran’a doğru çevirdi ve olaydan haberi olmadığını belli eder bir baş hareketi yaptı.

“Anlatın lütfen, tam olarak ne oldu?” dedi Devran. Aslında komutu Ali Rıza Bey’e vermişti fakat Gülpembe Hanım devam etti anlatmaya.

“Hani babalarınızdan kalan bir arazi varmış ya, biliyorsundur. Amca oğlunuz o arazinin tüm haklarını yalnızca kendisine devretmesi için sıkıştırıyormuş Gencoy’u. Hayret, seni nasıl sıkıştırmamış. Demek önce abini razı etmek niyetindeydi. Yalnız, Gencoycuğum bunları anlatırken senden hiç bahsetmedi. Artık ne kadar küstürmüşsen adamı…  Her neyse, o konulara girmeyelim hiç. Sonuçta ikinizin arasında. Bizi ilgilendirmez. Nerede kalmıştım? Hah, hatırladım… Abin razı gelmemiş tabii. Fakat adam rahat vermiyormuş. Sık sık telefon ediyor ya yalvarıyor ya emrediyor ya tehdit ediyormuş. Gencoy kaç kez davet etmiş, ‘Gel bu işi yüz yüze konuşalım, böyle telefonla olmaz,’ demiş ama adam, ‘Bırak boş konuşmayı, istediğimi yap,’ demiş, kestirip atmış. Sonra bir keresinde Gencoy çıkıp gitmiş bunun evine ama yokmuş evde amca oğlunuz. Bir iş için şehir dışına gitmişmiş. Karısının bu tehditlerden falan haberi bile yokmuş. Şaşırmış kadıncağız.”

Devran bakışlarını Turgut’a çevirdi. Turgut, Gencoy’la amca oğlunun aynı şehirde oturduğunu başıyla onayladı. Adam bundan dört sene evvel memlekette babadan kalma evi satıp karısını ve çocuklarını da alıp büyük şehre gelmişti. Turgut en çok, yıllardır aynı şehirde oturduğu halde bir kez bile Gencoy’u ziyaret etmemiş amca oğlu İsmail’in durup dururken bir çorak tarla için Gencoy’un peşine düşmesine şaşırmıştı. Bu işin içinde bir iş vardı fakat Gencoy Sümer kaçırıldığından beri Turgut’un aklı o derece ince entrikalara erecek kadar yerinde değildi.  Gülpembe Hanım Devran’la Turgut’un bakışarak sürdürdükleri bilgi alışverişinden habersiz, devam etti sözlerine.

“Gencoy’un evine gittiğini, karısına her şeyi anlattığını öğrenince adam iyice delirmiş. Bir mesaj göndermiş telefonuna. ‘Sen kim oluyorsun da karıma olur olmaz şeyler anlatıyorsun, huzurumuzu kaçırıyorsun?’ gibisinden bir şeyler yazmış. ‘O araziyi paşa paşa bana bırakacaksın. Eğer bırakmazsan, huzur nasıl bozulurmuş, gösteririm sana,’ demiş. Bu kadarla da kalmamış, ‘Cümle aleme seni madara ederim, insan içine çıkacak yüz bırakmam sende. Hâlâ akıllanmazsan, alırım canını, gömerim seni o arazinin ortasına,’ diye tehdit etmiş. Gencoycuğum ne kadar çaresiz kalmış, bir bilsen.”

“Abim tam olarak ne zaman anlattı bu olayı size?”

“Valla, bir ay kadar olmuştur. Hatta geçenlerde bir ara laf arasında, ‘Ne oldu sizin amca oğluyla arazi işi,’ diye sordum, ‘Ne sen sor ne ben söyleyeyim,’ dedi, geçiştirdi Gencoy. Fakat canının sıkkın olduğu belliydi. Neyse, demek o arazi işini halletmek için gitti. Bana sorarsanız, sen de atla git memlekete, parselletin araziyi, herkes hakkını bilsin.”

Ali Rıza Bey ve Gülpembe Hanım’ın yanından ayrılırken Devran’ın yepyeni bir şüphelisi, Turgut’unsa yepyeni korkuları olmuştu. Ya Gencoy’u amca oğlu İsmail kaçırmışsa? Ya birkaç dönüm arazi yüzünden ona bir zarar verirse? Ya onun hakkında başlatacağı itibarsızlaştırma operasyonu yüzünden sonunda Gencoy kahrından ölürse?

“Sizce, bu İsmail, böyle bir şey yapar mı?”

“Aklıma son gelecek kişi bile değildi İsmail. Tamam Gencoy’la aralarının çok iyi olduğunu söylemeyeceğim. Nedenini bilmiyorum ama Gencoy pek hazzetmez kuzeninden. O, Gülpembe teyzenin söylediği arazi meselesi de benim bildiğim kadarıyla şöyle; Gencoy’la İsmail’in babaları vaktiyle paralarını birleştirip Zonguldak yakınlarında çorak bir tarla satın almışlar. Haliyle tapusu ortakmış.  İkisi de ölünce tarla İsmail’le Gencoy’a kalmış. İsmail’in o çorak tarla için Gencoy’u kaçırmış olabileceğini aklım almıyor fakat aksine de ikna olamıyorum. Ya yaptıysa?..”

“Bir ihtimal daha var yalnız.”

“Nedir?”

“Ya Ali Rıza Bey ve Gülpembe Hanım’ın anlattıkları yalansa…”

“Bilmiyorum ki yıllardır tanıdığım insanlar. Böyle bir konuda neden yalan söylesinler, aklım almıyor.”

“Gencoy Sümer’i kaçırdıkları ortaya çıkmasın diye hedef şaşırtmak istemiş olabilirler. Tabii tüm hikâye bambaşka bir sebepten de anlatılmış olabilir.”

“Nasıl bir sebep?”

“Yaşlılık… Bu yaşta insanların hayal gücü bazen gerçek hayatlarını ele geçirebilir. Neyse, bunun için kafa yormaya gerek yok. Nasılsa İsmail’le görüşeceğim. Bahsi geçen olayların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı o zaman ortaya çıkacak.”

Kafalarında bin bir soru işaretiyle karşı dairenin kapısını çaldılar. Ne yazık ki Gülpembe Hanım’ın itinayla kendisine koca adayları aradığı Yeliz Hanım evde yoktu. Çaresiz alt kata indiler. Son basamağa ulaşmışlardı ki altı numaralı dairenin kapısı açıldı ve içinden öfkeli bakışlarıyla bir kadın fırladı. Sert bir tonla “Turguut!” diye seslendi.

“Gülgün abla, biz de size geliyorduk…”

Turgut’un sözü Gülgün Hanım’ın elini beline koyup ağzını açıp gözünü yummasıyla yarım kaldı.

“Bırak şimdi Gülgün ablanı! Söyle bakalım, nerede o Gencoy?”

“Gencoy mu?.. Şey… Memlekete gi…”

“Bak Turgut, ikinizi de ne kadar çok severim bilirsin ama onun bu yaptığı da çok ayıp yani.”

“Ne oldu Gülgün abla? Ne yaptı Gencoy sana?”

“Bana ne yapabilir canım? Hanife’ye yapmış yapacağını… Neler neler etmiş öyle? Ağzına geleni saymış.”

“A a, hiç haberim yok benim. Ne demiş?”

“Ne dememiş ki? Neymiş efendim, işine karışamazmış. Kim oluyormuş da ona akıl veriyormuş. Alt tarafı bir hizmetçiymiş işte. Üç kuruşluk aklıyla, kendini bi’şey mi sanıyormuş? Ay daha ne hakaretler etmiş ne hakaretler. Yazık değil mi? Öyle bağırılır mı zavallı kadına?”

“Benim bu tartışmadan haberim yok Gülgün abla. Ne zaman olmuş bu?”

“Pazartesi günü…”

“Yanlış anlamış olmayasın. Dediğin gibi bir tartışma olsa, Gencoy bunu bana kesin söylerdi.”

“Söyleyemez tabii, suçunu biliyor çünkü. On yıllık yardımcısına acımadan, ‘Sen hizmetçisin,’ diye bağırırsa, sonra böyle pişman olur işte. Ben onu bunu bilmem. Söyle Gencoy’a, özür dilesin kadından.”

“Tamam Gülgün abla, söylerim. Hele bi’ Hanife abla dönsün de memleketinden, nasılsa barışırlar.”

“Hanife memleketinde miymiş?”

“Evet, en son pazartesi günü gelmişti. O akşam son otobüsle memleketine, kardeşinin düğününe gideceğini söyleyip perşembe günü için izin almış Gencoy’dan. ‘Bütün hafta orada olacağım,’ demiş. Yalnız hâlâ aklım almıyor benim, o gün ne ara kavga etmiş Gencoy Hanife ablayla?”

Gülgün, “Turgutçuğum, sanırım Hanife sizi kandırmış,” diyerek, Turgut’un sözünü kesti. Yüzünde, ne yapsa Hanife’ye hak vereceğini belli eden bir hal vardı. “Daha doğrusu işe gelmemek için bahane uydurmuş, diyorum ben. Eh o kadar laftan sonra ‘İşi bıraktım” da diyebilirdi. Yine esaslı kadınmış, pat diye yüz üstü bırakıp gitmek istememiş demek Gencoy’u. ‘Memlekete gideceğim,’ deyip arayı açmak istemiş belli ki.”

Ne vakittir Turgut’un arkasında dikilen Devran “Ya Hanife Hanım’ın yalanı o kadar da iyi niyetli bir yalan değilse?” dedi.

Gülgün Hanım’ın Devran’ı dinlediği yoktu. Başını içeriye doğru çevirmiş, var gücüyle birine sesleniyordu.

“Ozaaan! Ozan! Oğlum kalk artık o zımbırtının başından.”

Aynı güçte bir çocuk sesi karşılık verdi Gülgün Hanım’a.

“Of tamam anane ya! Sadece bir level kaldı. Bırak da oynayayım.”

Sabrının tükendiği, içine çektiği derin nefesten belli olan Gülgün Hanım, çocuğa yeterince ayar verdiğini düşünmüş olacak ki bir anda Devran’a döndü. “Sen kimsin?” diye sordu. “Hanife’nin neden yalan söylediğinden sana ne?”

“Ben Devran,” dedi Devran, ardından kurduğu cümlenin ağzından nasıl çıktığına kendi bile inanamayarak. “Gencoy’un kardeşiyim.”

Gülgün Hanım’ın öfkeli bakışları yerini kuşkuya bıraktı.

“Kardeşi mi varmış Gencoy’un? Neredeymiş bugüne kadar?”

“Evet Gülgün abla, kardeşi varmış,” diye söze karıştı Turgut. “Anlatırım sonra…” Şu anda Devran’ın Gencoy’la olan akrabalık derecesini ispat etmekten daha önemli bir sorun vardı. Hanife neden yalan söylemişti? Herkes onun memleketinde olduğunu düşünürken, o Gencoy Sümer’i kaçırıp kendisini küçük gören, hakaret eden adamdan intikam almak istemiş olabilir miydi?  “Sen önce benim soruma cevap ver. Hanife ablanın düğün için memleketine gitmediğini nereden biliyorsun?”

Gülgün, önünde dikildiği dış kapının pervazına omzunu dayadı. “Bir kere,” diye söze başladı. “Hanife’nin evlenecek kardeşi kalmadı. Hepsi evli barklı zaten.” “İkincisii,” diye devam etti, kendinden emin bir tavırla, “Ya salı günüydü ya da çarşamba günü, Hanife’yi bir mağazada gördüm.”

“Konuştunuz mu?” diye sordu Devran.

“Mağazanın vitrin camından onu görür görmez içeri girdim. Başına gelenleri duyduğumu söyleyecek, Gencoy’la bir daha konuşup konuşmadığını soracaktım. Fakat ben yanına gidene kadar gözden kayboldu. E, koskoca mağaza sonuçta, kim bilir ne tarafa gitti. Ben de onu aramakla zaman kaybetmek istemedim ve dışarı çıktım.” Gülgün son sözünden sonra Turgut’a döndü. “Yani öyle senin dediğin gibi memleketinde falan değil Hanife. Gencoy’a söyle…”

Devran, “Demek Turgut yanlış anlamış,” diyerek, sözünü kesti Gülgün’ün. Konunun uzamasına izin veremezdi. “Siz merak etmeyin. Ben abimle konuşur, Hanife Hanım’dan özür dilemesi için uyarırım onu,” dedi.

Devran’ı olmadığı bir kişiye dönüştüren şu iki saat içinde, tek ayak üstünde bin tane yalan söylemek zorunda kalmıştı ve bu durum sinirlerini laçka etmişti. Oynadığı tiyatro hoşuna gitmiyordu fakat bu sayede apartmanda daha üç kat inmeden, iki şüphelisi olmuştu. Turgut’a Gülgün Hanım’la daha fazla muhatap olmak istemediğini belli eden bir işaret yaptı fakat Turgut’un onu gördüğü yoktu. Gülgün’e dönmüş, iki gece önce kapısının zilini çalıp kaçan kişiden bahsediyordu. Elbette Gencoy Sümer’in kaçırıldığını bildiren mektubun bahsini açmadan…

“Ya, işte böyle Gülgün abla. Ne insanlar var. Gecenin bir vakti ne diye çalıp kaçarsın zilimi? Varsa bir diyeceğin, geç karşıma söyle. Değil mi ama?..”

Zil meselesini duyar duymaz Gülgün’ün beti benzi attı. Bu şüpheli durum Devran’ın dikkatinden kaçmadı. Kadın sanki bir şey biliyor gibiydi. İşin kötüsü bildiği her neyse, onu Turgut’la Devran’a söylemeye hiç niyeti yoktu. “Aa, bak sen terbiyesize. Kim yapmış ki?” dedi. Sesindeki endişe, takınmaya çalıştığı yapmacık merakı bastırıyordu.

“Bilmiyorum… Zaten onu soracaktım ben de. Seni bilirim, geç saatlere kadar oturursun. Görmüş, duymuş olabilir misin acaba? Belki sizin zili de çalıp kaçmıştır.”

Gülgün’ün aklına tam da o anda çok önemli bir işi olduğu gelmiş olmalı ki apar topar vücudunu dış kapının önünden, dairesinin içine attı. “Yok Turgutçum,” dedi, dış kapıyı yarı aralık hale getirirken, “görmedim ben kimseyi. Benim zili çalan falan da olmadı.” Gözlerini tavana dikip düşünüyormuş gibi yaptı. “İki gece önce dedin değil mi?” dedi yine yapmacık bir merakla.

“Evet… Çarşamba, gece yarısıydı.”

“Yok yok, o gece benim migrenim tutmuştu. Erkenden yattım ben. Duymadım bir şey. Hadi, başka bir şey demeyeceksen, giriyorum artık ben eve. Çocuk yalnız kaldı içerde. Vallahi annesi bir duyarsa üç saattir o pilisitişının başında olduğunu, canıma okur. Gideyim de ders falan çalıştırayım şuna.”

Gülgün’ün davranışı çok şüpheliydi. Kadını tedirgin etmemekte yarar vardı. Ne malum, belki de fidyecinin bizzat kendisi olabilirdi. Turgut, “Tabii tabii Gülgün ablacım, bak sen işine,” dedi, en sevimli ses tonuyla. Evine girip kapıyı çarpan Gülgün’ün arkasından kısa bir süre bakakaldıktan sonra karşı daireye yöneldi.

Beş numaralı dairede emekli Müzik Öğretmeni Cemil Bey oturuyordu. Uzun uzun çalınan zile tepki vermeyen dış kapı, nazlanmayı bırakıp açıldığında, Turgut’la Devran kapıdan dönmek üzereydiler. Saçı başı darmadağın olmuş, pijamasının üzerine el örgüsü eski bir hırka geçirmiş, ruhi bunalımı gözlerine yer etmiş Cemil Bey kapı aralığından başını uzattı. Nefesinden yayılan alkol kokusu tüm katı sarmıştı. Belli ki akşamdan kalmaydı ve sızıp kaldığı yerden kalkmasına sebep olan bu iki adamı görmekten pek de hoşnut değildi.

“Cemil abi?.. İyi misin?”

Cemil Bey öfkeli bir sesle başladığı cümlesini, dolaşan dili yüzünden tamamlayamadı. “Sana ne! İyiysem iyiyim, değilsem deği…” Son harfleri ağzında yuvarlayıp yeniden ciğerlerine gönderdikten hemen sonra arkasını dönüp içeri girdi. Dış kapıyı bilerek mi açık bırakmıştı yoksa unutmuş muydu, belli değildi. Devran’ın kararsız kalarak kaybedecek vakti yoktu. “Girelim,” dedi Turgut’a.

İçerisi berbat görünüyordu. Dağınık, kirli, havasız evin içindeki yoğun alkol kokusu, ayık insanı bile sarhoş edecek kadar etkiliydi. Cemil Bey, üzerinde serili battaniyeye bakılırsa, az önce kalktığı kanepeye sere serpe attı kendini. Ne Turgut’un neden geldiğiyle ne yanındaki adamın kimliğiyle ilgileniyor gibiydi. Başını, kılıfı salyadan sararmış yastığa gömmesiyle, horlamaya başlaması bir oldu. En az kendisi kadar perişan görünen kedisi de ayaklarının ucuna kıvrıldı.

Turgut başıyla Devran’a, “Şimdi ne yapacağız?” demek ister gibi bir hareket yaptı. Yapacak fazla bir şey yoktu. Girdikleri gibi çıkacaklardı bu, davetsiz süzülüverdikleri evin kapısından. Tam hareketlenmişlerdi ki Devran’ın gözüne yemek masasının üstüne serilmiş deste deste kâğıt ve zarflar çarptı. Yaklaştı… Kağıtların bazılarına kargacık burgacık bir şeyler yazılmıştı. Şiir olmalıydı. Bazılarıysa boştu. Alışılmış zarflara göre daha kalın materyalden yapılmış ve boyutları daha büyük zarflarsa, kağıtların yanında öylece duruyorlardı. Bir el işaretiyle Turgut’u yanına çağırdı. Turgut’un masaya yanaşmasıyla, gözlerinin fal taşı gibi açılması bir oldu. “Ama bu zarflar…” dedi, fısıltıyla. “Evet,” dedi Devran. “Gencoy Bey’in kaçırıldığını bildiren mektupların zarflarıyla tıpatıp aynı.”

“Cemil abi mi kaçırmış Gencoy’u? İyi de neden?”

Turgut’un sorusunu yanıtsız bırakan Devran, cebinden çıkardığı mendiliyle zarflardan birini eline aldı. Kesik kesik başlayan horlaması ritmik bir hal alan Cemil Bey’in yanına çömeldi. Karnının üstünde duran elini hafifçe yukarı kaldırıp tam parmak altlarına gelen yere zarfı koydu ve sıkıca bastırdı. İşi bitince zarfı aynı dikkatle alıp ceketinin iç cebine tıkıştırdı. Bu apartmandan çıkar çıkmaz, diğer mektupları tarayan Kriminolog arkadaşına uğramak şart olmuştu. Şimdilik, suçlunun tehdit mektuplarının üzerinde bir iz bırakmış olmasını dilemekten başka çaresi yoktu.

“Cemil abi suçlu olabilir mi? Aklım almıyor bir türlü. O zarfların orada olması belki de sadece bir tesadüftür,” diyordu Turgut, kendi eviyle Gencoy Sümer’in evinin olduğu katı es geçip apartmanın ilk katına doğru yürürken. “Her şey olabilir…” dedi Devran. Sakin ve bilmiş tavrıyla bir kez daha Turgut’u çileden çıkarmayı başarmıştı.

“Cemil abi zavallı bir adamdır. Karısı üç sene önce terk edip gitti adamcağızı. Çocukları da yok. Yapayalnız kaldı. O zamandan beri ayık gezdiği gün olmadı, desem yeridir. Üstelik Gencoy’un kötülüğünü istemesi için en ufak bir sebebi yok. Ya da var ama ben bilmiyorum. Malum, en iyi dostumun benden bütün sırlarını saklamak gibi bir özelliğini öğrendim.”

“Dedim ya, henüz kati bir karar vermek için çok erken. Bence biz işimize devam edelim. Şüphelileri mercek altına almak bir sonraki iş.”

Devran’ın, giriş katındaki son iki dairenin sakinleriyle de tanışıp bir an önce buradan gitmekten başka bir isteği kalmamıştı. Günün yarısı belki boşa harcanmamıştı, bir sürü bilgi ve ipucu geçmişti eline fakat yine de oynanan oyun onu yeterince yormuştu. 

Dairelerden birinde karısı ve dört çocuğuyla apartman görevlisi Haydar Efendi oturuyordu. Gencoy Bey’in Hanife ile yaptığı tartışmadan onların da haberi vardı. Hatta Gülgün o meşhur kavgayı onlardan öğrenmişti. Hanife ne kadar çok kırıldığını, hak etmediği halde bir sürü hakaret işittiğini, bir daha öldürseler Gencoy Bey’e temizliğe gitmeyeceğini, Haydar Efendi’nin karısına gözyaşları içinde anlatmıştı. “Hiç böyle bilmezdim Gencoy Bey’i. Kadir kıymet bilir sanırdım. Yanılmışım… Ama ne oldum demeyeceksin ne olacağım, diyeceksin. Bir gün Allah başına bir iş verir, tepetakla gelirsin.  Sonra senin beni adam yerine koymadığın gibi seni de kimseler adam yerine koymaz, anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu,” sözleriyle sitemine son noktayı koyup gitmişti. Hanife Hanım’ın bu sözleri, onu Devran’ın şüpheliler listesinde, İsmail’le burun buruna getirmeye yetmişti.

Apartmanın son dairesinde oturan Vedat Bey ve karısı Nilgün Hanım’sa, üç hafta önce Kars’ta tamamladıkları şark görevlerinden sonra nihayet büyük şehre tayinlerinin çıkmasıyla, iyi mi kötü mü olacağına karar veremedikleri bir hayata yeni adım atmış, iki genç öğretmendiler. Yeni taşındıkları için Gencoy Bey de dahil, hiç kimseyi doğru dürüst tanımıyorlardı. Her ne kadar misafirperver davranmış olsalar da Turgut’un Devran’ı onlarla tanıştırmak için neden bu kadar ısrarcı olduğuna anlam verememiş gibiydiler. Vedat Bey’le Nilgün Hanım’ın ağızlarından işe yarar bir bilgi alınamayacağı besbelliydi. Orada daha fazla kalmaya gerek yoktu.

Vakit öğlene dayanmıştı. Tanıştırma maskesinin ardına saklanmış soruşturma, bir eksikle, nihayet sona ermişti. Bugün yakaladığı ipuçları Devran’ın beklediğinden daha çoktu ve takibi hızlandırması şarttı. Şüphelerini Gencoy Sümer’in arabası hâlâ evinin önünde duran Emily Smith’e mi, kuzen İsmail’e mi, Gülgün’e mi, Hanife’ye mi yoksa Cemil’e mi çevirsin, karar veremediği şu anda bir de ay parçası olmasıyla meşhur Yeliz Hanım’la tanışmak için kadının evine gelmesini bekleyemeyecekti. Neyse ki kader, iki adamı, arkalarından gelen havlama sesiyle hoplatarak, Devran’dan yana olduğunu belli etmişti.

Sahibinin sıkıca tuttuğu tasmanın ipi biraz daha uzun olsa Turgut’la Devran’ı parçalayacakmış gibi havlayan bir köpek ve genç bir kadın dikiliyordu, açık apartman kapısının önünde.  Kadın, “Alkan!” diye azarladı köpeğini, bir yandan tasmasını çekmeye devam ediyordu. Fakat köpeğin sakinleşeceği yok gibiydi. Kısa bir süre köpeğinin başını avuçlarının içine alarak, fısıldayan bir ses tonuyla sevgi sözcükleri söyleyen kadın, başını kaldırıp “Kusura bakmayın Turgut Bey,” dedi, mahcup bir edayla. Devran’a da kaçamak bir bakış attı. Köpekse, az önce iki kişiyi parçalamaya hazırlandığını unutmuş gibi sahibinin cebine doğru burnunu sokuşturmaya çalışıyordu. Kadın cebinden rengarenk küçük bir top çıkardı. Topu gören köpek kuyruğunu sallayarak topu ağzına aldı ve olduğu yere oturup kemirmeye başladı.

“Siz miydiniz Yeliz Hanım? Ödümü kopardınız.”

“Korkmayın Turgut Bey,” dedi Yeliz Hanım. Sesindeki alaycı ton hissedilmeyecek gibi değildi. “Alkan zararsız bir köpektir, siz de biliyorsunuz. Sanırım, yanınızdaki Beyefendiyi yadırgadı.”

“Yok canım,” dedi Turgut, “neden korkayım? Boş bulundum sadece.”

Açıklama gereği duymuş olacak ki “Öyle olsun…” dedikten sonra iri yeşil gözlerini Devran’a çevirdi Yeliz. “Alkan tanıdığı kişilere karşı çok sıcakkanlı bir köpektir aslında fakat yabancı birini gördüğünde, beni koruma içgüdüsüyle varlığını belli etmeden duramıyor. Bir şey yapacağından değil yani.” Bu, kısa fakat etkili bakışma anının büyüsünü Turgut bozdu.

“Biz aslında bir ara sizin kapınızı çaldık ama evde yoktunuz.”

“Aa… Neden? Siz pek uğramazdınız bana. Hatta hiç uğramazsınız. Beni görmemek için yolunuzu değiştirdiğiniz bile olmuştu, gözümden kaçtı sanmayın.”

Yeliz’in Gülpembe Hanım’ın çöpçatanlık işlerinden ve Turgut tarafından reddedildiğinden belli ki haberi vardı. Sözünü bitirdikten sonra attığı zarif kahkaha isterik olmaktan çok samimiydi. Bu da bu durumu kendine dert etmediğinin kanıtıydı. Ya gönül işleriyle arası yoktu ya da zaten kendisi de Turgut’u beğenmemişti. Ne olursa olsun Turgut’un fikri değişmeyecekti. Gülpembe teyzesinin kurduğu tuzağa düşmeye ve bu kadınla evlenmeye nasılsa niyeti yoktu. Devran’sa tam tersini düşünüyor gibiydi. Kadından etkilenmişe benziyordu.

Yeliz, Gülpembe Hanım’ın abarttığı gibi bir ay parçası olmasa bile iyi görünüyordu. Yaşı kırkın üstünde olmalıydı. Kıyafetinin üstünden ayan beyan seçilen ince vücudu, bakımlı cildi, ensesinde at kuyruğu yaptığı kumral saçları ve etrafa yaydığı enerjisiyle olduğundan daha genç gösteriyordu. Sorusuna alacağı cevabı bekleme zahmetine katlanmadan, “Şaka yapıyorum Turgut Bey, bakmayın siz bana,” dedi. “Neden gelmiştiniz bana? Bir sorun mu var?.. Yoksa…”

Turgut kadının sözünü kesip “Ha yok, hiçbir sorun yok,” dedi. “Sizi Devran’la tanıştırmak istemiştim. Kendisi Gencoy’un kardeşidir.”

Yeliz ince uzun elini Devran’a uzattı ve “Öyle mi?” dedi neşeli bir sesle. “Çok memnun oldum.” Eli sıcak ve yumuşak, sesi elinin yumuşaklığıyla yarışır derecede ılımlıydı. Devran, avucunun içinde sanki kırılgan bir şampanya kadehi varmışçasına zarifçe tuttuğu eli çevirip dudaklarına götürdü.

“Merhaba Yeliz Hanım, ben de çok memnun oldum.”

Turgut Gülpembe Hanım’ın sıkıştırmalarından kurtulduğu için mi yoksa Devran’la Yeliz’i gerçekten birbirlerine yakıştırdığı için mi bilinmez, gözlerini ikisinden ayırmadan sırıtıyordu. Kim bilir, belki de yeni bir aşk doğuyordu. Sırıtışı Yeliz’in sorusuyla yüzünde dondu kaldı.

“Ben de Gencoy Bey’in avukat işi için geldiniz sanmıştım.”

Devran, durumdan haberi olup olmadığını sorarcasına, gözlerini Turgut’un üzerine dikti. Yanıtın olumsuz olduğu Turgut’un başını sağa sola sallamasından anlaşılıyordu.

“Kaç gün geçti, avukat arkadaşımı hâlâ aramamış. Oysa çok acil olduğunu söylemişti. Sahi, nerede Gencoy Bey? Üç gündür göremedim kendisini.”

Turgut, “Ne avukatı?” diyerek Yeliz’in sorusuna soruyla karşılık verdi.

Yeliz biraz şaşkın biraz da pot kırdığını düşünerek mahcup olmuş bir vaziyette, “Hay Allah,” dedi. Karşısında dikilen ve şaşkınlıkları yüzlerinden okunan bu iki adamın avukat meselesinden haberlerinin olmadığı aşikârdı. “Ben bilmeyerek bir hata ettim sanırım Turgut Bey. Sizin haberiniz vardır sanıyordum. Keşke hiç söylemeseydim. Gencoy Bey kırılacak şimdi bana. Adamcağız bir derdini açmaya kalktı, ben tuttum boşboğazlık ettim. Sizin gerçekten haberiniz yok muydu?”

Yeliz’in bir sorusu daha Turgut’un, kırgın, üzgün, bıkkın, bitkin ses tonuyla tekrarladığı, “Ne avukatı?” sorusuyla yanıtsız kaldı. Yeliz’in anlatıp anlatmamakta kararsız kaldığını görünce, “Korkmayın, bunu bana anlattınız diye Gencoy size kızacak değil,” dedi.

Yeliz, “Siz bilirsiniz,” der gibi omuz silkti. “Geçenlerde merdivenlerde karşılaştık. Selamlaştıktan sonra ben daireme çıkıyordum ki arkamdan seslendi. Sanırım Gülpembe teyzeden, benim Hukuk Fakültesi’ndeyken birkaç ay bir avukatlık bürosunda staj yaptığımı öğrenmiş.”

“Ama siz avukat değilsiniz ki,” diye atıldı Turgut.

“Haklısınız, değilim. O mesleğin bana göre olmadığına karar verip okulu yarım bıraktım çünkü. Her neyse, konumuz bu değil şimdi. Gencoy Bey, eski bir dava ile ilgili tehdit edildiği için savcılığa şikâyet dilekçesi vermek istiyormuş. Bana, tanıdığım iyi bir avukat olup olmadığını sordu. Ben de eskiden beri tanıdığım bir arkadaşımın numarasını verdim kendisine. Fakat on günü geçti, hâlâ arayan soran olmamış.”

Devran, “Eski bir dava mı? Nasıl bir davaymış bu?” diyerek Yeliz’in sözünü kesti. Yeliz, bahsi geçen eski davanın ayrıntılarıyla ilgili bilgisi olmadığını, omuzlarını yukarı çekip avuçlarını yana açarak belli etti.

“Peki, tehdit eden kişinin kimliğinden bahsetti mi?”

“Kişi değil, kişiler… Hayır, söylemedi. Sadece hep çoğul konuştu. Birden fazla kişiyi kast ediyor gibiydi.”

Devran’ın sözü daha bitmemişti ki tam da sormaya hazırlandığı soruyu Turgut sordu.

“Nasıl tehdit ediyorlarmış, ne istiyorlarmış yani?”

Bir çırpıda ortaya yeni şüpheliler atan Yeliz, “Bilmiyorum,” dedi ve üzgün olduğu her halinden belli bir tavırla devam etti.

“Bana doğruyu söyleyin Turgut Bey. Yoksa Gencoy Bey’in başı dertte mi?”

Endişeli bakışlarını bir Devran’a bir Turgut’a çeviriyordu.

“Sizin çok iyi dost olduğunuzu bilmeyen yok bu apartmanda. Gencoy Bey bu konuyu size anlatmamış olamaz. Diyelim ki size anlatmadı, Devran Bey onun kardeşi ve belli ki onun bile haberi yok. Gencoy Bey en yakınlarından neden saklasın ki böyle ciddi bir durumu? Beni telaşlandırmamak için tüm bu tehditlerden haberiniz yokmuş gibi davranmıyorsunuz, değil mi?”

“Doğrusunu söylemek gerekirse,” diye söze başladı Turgut, sabahtan beri, yaptığı plana sadık kalmak adına söylediği onca yalandan sonra ilk kez doğruyu söyleyecekti. “Hayır, ne yazık ki bahsettiğiniz tehditlerden haberim yoktu.”

Devran o anda Turgut’un gözlerinde gördüğü çaresizliğin, üzüntünün asla rol olamayacağını düşündü. Bir kez daha şüpheli potasından çıkardığı Turgut’u bir daha oraya almama niyetindeydi. Zira bugünlük o pota yeterince dolmuştu. Üstelik Yeliz haddinden fazla çoğalan soru işaretlerine bir yenisini eklemişti. Gencoy Sümer’i tehdit eden kişiler kimlerdi?

Yeliz, nicedir huzursuzca etrafında dolanan köpeğine daha fazla kayıtsız kalamadı. Söyleyecek başkaca sözü de kalmamıştı zaten. Gencoy Bey’in, avukat arkadaşını aramayı ihmal etmemesini tembihleyip gelişmelerden haberdar olmak istediğini söyleyerek, evine gitmek üzere üst kata yöneldi. Oyun oynamak istediğini kuyruğunu var gücüyle sallayarak belli eden köpeği üç beş basamak yukarı fırlattığı topun peşinden koştururken, şen bir kahkaha attı. Devran, kısacık bir an, soruşturmanın ayrıntılarını zihnine gömüp Yeliz’in arkasından bakakaldı. Güzel kadındı. Gülpembe Hanım’ın teklifini bir kez daha düşündürecek kadar güzeldi hatta. Yıllar önce bir kadının kumpasıyla gönül işlerine paydos dediği andan beri Devran’ı heyecanlandıran ilk kadın olmuştu Yeliz. Onu sadece yarım saat önce tanımış olmasının bir önemi yoktu. Nedense, uzun zamandır tanıyor gibi hissetmişti. Olduğu yerde belli belirsiz irkildi. Olmayacak bir duaya âmin demekle vakit harcamaktansa, işe koyulmak en iyisiydi. Gün bitmeden halledilecek bir sürü işi vardı. Önceliği gönül derdi değil, Gencoy Sümer olmalıydı. Kendisini sitenin otoparkına kadar geçirmekte ısrarcı olan Turgut’la aracına doğru yürüyorlardı ki arkalarından biri seslendi. Gülgün Hanım, elinde torunu Ozan’ın kulağı, salya sümük ağlayan çocuğu çekiştirerek onlara doğru koşuyordu.

“Valla billa yapmıycam bi’daha anane. N’olursun verme beni polise.”

“Sus velet! Almayayım seni ayağımın altına. Bir de utanmadan konuşuyor.”

Neye uğradıklarını şaşıran Turgut ve Devran bir kadına, bir kulağının acısı yüzüne vurmuş oğlana bakıyorlardı. Turgut, “Gülgün abla ne yapıyorsun? Ne oldu? Bıraksana, öldüreceksin çocuğu,” dedi, telaşla.

“Asıl o beni öldürecek,” diye bağırdı Gülgün. “Bunca yıl anasını büyüt, tam ‘Rahata ereceğim,’ de, getirsin atsın veledini senin başına. Bıktım artık bıktım. Hem çocuklarına laf söyletmiyorlar hem ‘Bak, büyüt anne,’ diyorlar. Okula başlasa da ben de kurtulsam şu veletten. Oh ne âlâ memleket ya. Biz de çocuk doğurduk ama bırakamadık kimselere.”

Gülgün’ün alelacele, kızına, damadına, torununa savurduğu sözler, elindeki gücü diline vermiş olacak ki zavallı Ozan’ın kulağını fark etmeden gevşetmiş, çocuk da rahat bir nefes alabilmişti. Turgut yeniden aynı soruyu sordu. “Ne oldu Gülgün abla?”

Gülgün Turgut’a cevap vereceğine Ozan’a döndü ve “Anlat, anlat ne haltlar karıştırdığını,” dedi. Öfkesi geçecek gibi değildi.

“Valla yapmıycam bi’daha…”

“Anlat dedim!” derken, Ozan’ın başına bir şaplak patlattı Gülgün. Zavallı çocuğun burnunda biriken sümük üst dudağına süzülüyor, göz yaşlarıyla bir olup ağzına hücum ediyordu. Kolunun tersiyle sildi, yarısı yanağına bulaşan sümüğü. Turgut’a döndü. “Beni hapse atmıycan ama” dedi. Turgut gülsün mü üzülsün mü bilememişti. Ozan’ın önünde diz çöktü ve “Nereden çıkardın seni hapse atacağımı?” diye sordu. Ozan, “Ya ya, yalan söyleme, atacaksın beni hapse,” dedi, kendinden emin bir sesle. “Babam senin için ‘Polisiyeci,’ demişti. N’olursun Turgut amca, atma beni hapse, vallahi yapmıycam bi’ daha.” Bu masum açıklama karşısında ne Devran tutabilmişti kendisini ne Turgut. Birbirlerine bakıp gülüştüler.

Çocuğu aksine ikna etmek biraz vakit aldı fakat sonunda tüm gerçekleri anlatırsa hapsedilmeyeceğine inandı ve konuşmaya başladı. Anlattıkları hem büyük bir muammayı çözüyor hem de mektup konusunda o ana kadar yapılan tüm çıkarsamaları yok ediyordu. Turgut’un kapısına mektubu koyup zilini çalan kişi Gülgün Hanım’ın altı yaşındaki torunu Ozan’dı. Gencoy Sümer’in kaçırıldığı gece apartmanın merdivenlerinde kendi kendine oyun oynayan Ozan’ın karşısına çıkan yaşlı bir kadın, eline bolca para sıkıştırmış ve gece yarısı saat tam 00.00’da mektubu Turgut’un kapısının önüne bırakmasını ve zili çalıp kaçmasını tembihlemişti. Eğer kimseye görünmeden bu işi yapar ve ağzını sıkı tutarsa, ona daha çok para vereceğini, o parayla çok istediği bilgisayar oyununu alabileceğini söylemişti. Çocuk kadını daha önce hiç görmemişti. Bu son gelişmeye göre Gencoy Sümer’in kaçırılmasında yaşlı kadının parmağı olduğu iyice kesinleşmişti.

Torununun yaşlı gözlerle yaptığı günah çıkarma işlemi biter bitmez, “Sen bugün bana ‘Biri zilime basıp kaçtı,’ deyince, ne diyeceğimi bilemedim,” diyerek söze girdi Gülgün. Öfkeli bakışlarını ufaklığın üzerine dikip devam etti sözlerine.

“Ziline basanın bu şeytandan bozma velet olduğunu biliyordum çünkü. O gece gerçekten migrenim tutmuştu. Çok erken yattım. Bu sıpayı da yatırdım ama uyur mu hiç?  Zaten gecesi gündüzü birbirine karışık. Ne uyuyor ne yiyor ne içiyor…  Varsa yoksa o pilisitişın. Kafası hallaç pamuğuna döndü, daha bu yaşta. Anasıyla babasının umurlarında değil. Bıraktım artık, ne hali varsa görsün, dedim, yattım. Bir ara dış kapının açıldığını duydum. Ama nasıl başım ağrıyor, kımıldayacak halim yok. Yine de zar zor kalktım yataktan. Baktım, dış kapı açık. Ozan elinde bir zarf, merdivenlerden alt kata inmeye çalışıyor. Sessizce arkasından gittim. Baktım, senin dairenin önüne bir mektup koydu, zile bastı ve kaçmaya başladı. Ben de ona görünmeden koşarak eve girdim. Ben onu o an adamakıllı haşlardım da mektubu gönderenin başka biri olduğunu düşünmüştüm o sırada.”

“Kim?”

“Aman canım sen de… Kim olacak? Yeliz…”

“Yeliz mi? O nereden çıktı yahu?”

“Of ne bileyim… Bunlar, ‘İstemem,’ falan dediler ama bizden gizli mektuplaşıyorlar, Ozan’ı da postacı olarak kullanıyorlar herhalde, dedim. O akşam bu sıpayla Gülpembe ablaya kek yollamıştım. O ara Yeliz mektubu Ozan’a vermiştir, diye düşündüm. Mektuplaştığınızı bildiğim anlaşılmasın diye de sesimi çıkartmadım. Bilseydim ki o iş öyle değilmiş, daha o gece haşlardım bu veleti.”

“E, yuh artık ama Gülgün abla. Bu devirde mektuplaşmak mı kaldı? Hem, Yeliz Hanım’la benim aramda gizli bir münasebet olduğunu nasıl düşünürsün? Ben öyle bir adam mıyım?”

“Neden canım, ne varmış bunda? İkiniz de bekârsınız. Evlenip yuva kurmayı istemenizden doğal ne olabilir?”

“İstemiyorum ben evlenmek falan. Çok rica edeceğim Gülgün abla, kapansın artık bu Yeliz mevzusu.”

“Aman iyi be! Kötü bi’şey dedik sanki. Ne diyeceğimi de unutturdun bana… Hah, hatırladım. Sen bana birinin ziline basıp kaçtığından bahsedince, bir de mektuptan falan hiç bahsetmeyince, bu işte başka bir iş var dedim. O zaman sıkıştırdım işte oğlanı. Önce kıvırmaya kalktı. Babası da böyle bunun. Sıkışınca kıvırmak bunların sülalede var. Neyse, şamarı yiyince bir bir anlattı. Sahi, neyin nesiymiş o mektup, ne yazıyordu içinde? Yeliz göndermediyse, o zaman kim gönderdi? Aşk mektubu mu? Başka bir kadın mı var hayatında? Onun için mi reddettin Yeliz’i? Peki o yaşlı kadın kimmiş? Kızın annesi mi?”

“Aman be Gülgün abla, sende de ne hayal gücü varmış ya…”

***

“Dur bakalım, öyle kapıma dayanan herkese malumat vermem ben. Ne bileceğim, Gencoy Bey’in kardeşi olduğunu? Hayatımda ilk kez görüyorum seni. Yıllardır çalıştığım evde neden bir kez bile bahsin geçmedi? Hadi onu boş verelim, neden o evde bir fotoğrafın bile yok? İnsan kardeşinin fotoğrafını asmaz mı evinin bir köşesine?”

“Anlattım ya…”

“Hı hı, anlattın… Dargındınız, yirmi yıldır görüşmüyordunuz… Ben de inandım(!)”

Gün akşam olmuş fakat Devran’ın koşturmacası henüz bitmemişti. Anneannesinin tabiriyle şeytandan bozma Ozan’ın mektup gizemine son noktayı koymasıyla Gülgün, Devran’ın, ağzına kadar dolu şüpheli potasından çıkmayı başarmıştı. Fakat ortada hâlâ açıklanamamış bir sürü soru vardı. Mektubu ozan bırakmışsa, Gencoy Sümer’in evine kim girmiş ve temizlemişti? Kayıp kitabı o mu almıştı? O kişi kimse, suçlunun ta kendisi ya da işbirlikçisi olduğu kesindi.

Bu soruya cevap olabilecek sözlerse Gülgün ve torunu evlerine gitmek üzere hareketlenince arkalarından seslenen, sitenin güvenlik görevlisi Mehmet’ten gelmişti. Genç delikanlı koşa koşa Gülgün’ün yanına gelmiş ve Hanife Hanım’ı sormuştu. Ona vermesi gereken önemli bir haber vardı. Hanife, pazartesi günü Gencoy Sümer’in evinden çıkınca, Mehmet’in yanına gelmiş, yeni bir iş aradığını, tanıdığı, bildiği birileri varsa haber salmasını tembihlemişti. Şansı varmış ki birkaç gün içinde istediği gibi bir iş çıkmıştı. Mehmet, haber vermek için Hanife’yi defalarca telefonla aramış, bir türlü ulaşamamıştı. Buraya kadar her şey normal görünüyordu. Ta ki Mehmet’in ağzından herkesi hayrete düşüren o cümle çıkıncaya kadar. Hanife’yi iki gün önce sabahın erken saatlerinde siteden çıkarken görmüş, müspet haberi vermek için arkasından seslenmiş, kendisini duyduğundan emin olduğu Hanife’yse adımlarını sıklaştırıp adeta koşar adım kaçmıştı oradan.

Hanife’nin, dediği gibi kardeşinin düğününde olmadığı zaten Gülgün tarafından teyit edilmişti fakat tam da Gencoy Sümer’in kaçırıldığı gecenin sabahında, gizli gizli siteye gelip ne yapmıştı? Cevapsız sorular kafaları karıştırmaya devam ederken, bir de üstüne Gülgün’ün, “Hanife buraya gelmiş olsa bana uğramadan katiyen gitmezdi, sen yanlış görmüş olmayasın?” demesi, Mehmet’in de gördüğü kişinin Hanife olduğundan emin olduğunu söylemesi, olayı daha da şüpheli bir hale getirmişti. Hanife eğer tüm kırgınlıklarını unutup her perşembe yaptığı gibi oraya Gencoy Sümer’in evini temizlemeye gitmediyse, öyleyse neden gitmişti? Gitme sebebi basit bir temizlikse, neden güvenlik görevlisini duymazdan gelip siteden adeta kaçarak uzaklaşmıştı? Asıl niyeti bir gece önce yaşlı kadın tarafından evde bırakılan olası izleri temizlemek miydi? Aranan fidyeci Hanife miydi? Peki o yaşlı kadın kimdi? Devran beynini yakan sorularla ayrılmıştı, sabahın kör saatlerinden beri bin bir tiyatro çevirdiği meşhur siteden.

Hanife’nin evine gitmeden önce yapılacak iki iş vardı. İlki, emekli Müzik Öğretmeni Cemil Bey’in parmak izlerini taşıyan zarfı Kriminolog arkadaşına götürmekti. Hanife’nin şüpheli hareketleri ve sağda solda söylediği tehditkâr sitemleri onu yüzde yüz suçlu yapmayacağı gibi Cemil’i de aklamayacaktı. Bir an önce taramanın yapılmasında yarar vardı. Üstelik Devran’ın şansına Kriminolojide işler yolunda gitmiş, daha önce gelen tehdit mektuplarının üzerinde parmak izine rastlanmıştı. Bir tanesindeyse bir hayvana ait olduğu kesin olan DNA kalıntıları bulunmuştu. DNA’nın hangi hayvana ait olduğunu bulmak vakit alacaktı. Hayvan DNA’sı bulgusu, Devran’ın aklına Cemil’in perperişan kedisini getirdi. Ne yazık ki parmak izi eşleştirmesinin sonuçlarını almak için biraz beklemek zorundaydı. Yeni bir cinayet vakasının olay yerinden bir sürü delil gelmişti ve Kriminolog arkadaşı ancak ertesi gün boş vakit bulabilecekti. Devran’ın emrine amade olmuş, işi gücü onun sır gibi sakladığı soruşturmalarına delil yetiştirmek olan Emniyet Teşkilatı bu durumu müdürlerinden daha ne kadar saklayabileceklerdi, orası zaten meçhuldü. Bir de işlerini savsaklayıp daha çok göze batmak istemiyorlardı. Emniyet Müdürü, teşkilatının tüm birimlerinin içinde gizli bir ‘Devran Teşkilatı’ kurulduğundan haberdar olsa, acaba ne yapardı?

Devran’ın ikinci adresiyse Gencoy Sümer’in amca oğlu İsmail’in evi olmuştu. Tüm delillerin farklı kişileri işaret ediyor olması, İsmail’in kuzenini ölümle tehdit ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. İşin aslını kendisinden dinlemek en iyisi olacaktı. Tabii kendisini evde bulabilseydi. İsmail üç hafta önce karıştığı bir dolandırıcılık işi yüzünden tutuklanmıştı. Davası hâlâ sürüyordu ve ne zaman çıkacağı belli değildi. Karısının anlattıklarına göre babalarından kalan çorak arazide Osmanlı zamanından kalma bir define olduğu bilgisine ulaşan İsmail, araziyi Gencoy Sümer’den alıp defineye kendisi konmak niyetindeydi. Onu razı edemedikçe öfkesi artmış, öfkelendikçe de ağzına geleni saymıştı. Elbette, İsmail’in kulağına kar suyunu kaçırıp sahte bir define haritasını ona yüklü bir meblağa satan dolandırıcının dediği gibi o arazide Osmanlı İmparatorluğu’nun çil çil altınları yatmıyordu. İsmail’in bu gerçeği görmezden gelmesi hem karısını hem de Gencoy Sümer’i huzursuz etmekten başka bir işe yaramamıştı. Son üç haftadır cezaevinde olan birinin kuzenini kaçırma olasılığı düşük olacağından, Devran’ın onu şüpheli listesinden silmekten başka çaresi kalmamıştı.

Hanife’nin evine geldiğindeyse, gün boyunca Gencoy Sümer’in kardeşi sandıkları Devran’ı bağırlarına basan komşuların aksine, hırçın, şüpheci, öfkeli bir kadın karşılamıştı onu. Kadın, görür görmez Devran’ın Gencoy Sümer’in kardeşi olmadığını anlamıştı. Eğer suçlu Hanife’yse, Devran’ın bu gece ona suçunu itiraf ettirmekten başka çaresi yoktu. Zira az sonra Gencoy Sümer vakasına Dedektif Dergi yazarlarının değil, Devran’ın baktığı açığa çıkacaktı. Bu da sıralanan şartların yerine getirilmediğinin, suçlunun ta kendisi tarafından, ilk ağızdan öğrenilmesi demekti. Yok eğer bu gece bu evden, Hanife’nin suçsuzluğunu ispatlamasıyla, bir kişiyi daha listesinden silerek çıkarsa, işte o zaman da orta doğu ve balkanların bir gün içinde en hızlı şüpheli listesi doldurup en hızlı boşaltan dedektifi olarak tarihe geçecekti. Cemil, Emily Smith ve Hanife’nin şimdilik burun buruna zorladıkları şüpheliler ipini, bu işin sonunda hiç beklemediği bambaşka birinin göğüsleme ihtimalini ise hiç düşünmemeye çalıştı.

“Size neden yalan söyleyeyim? Amacım ne olabilir?”

“O kadarını ben bilmem Devran Bey. Bildiğim bir şey varsa o da sen Gencoy Bey’in kardeşi falan değilsin. Boşuna çeneni yorma.”

Turgut’un zoruyla çekildiği bu saçma sapan yalana artık bir son vermek şart olmuştu. Hanife’ye karşı kartlarını açık oynamaktan başka çaresi kalmamıştı. Belki risk almış olacaktı fakat bu işi bildiği şekilde yapmak için risk almak zorundaydı. “Haklısınız,” dedi, Hanife’nin gösterdiği kanepeye otururken, “değilim.”

“Böyle bir oyuna ne gerek vardı o zaman? Kimsin sen? Neden geldin evime?”

“Ben özel dedektif Devran Devridaim. Gencoy Sümer’in kaçırılması vakasına bakıyorum.”

Hanife’nin gözleri yuvalarından fırladı. “Ne kaçırılması be adam!” diyerek oturduğu koltuktan fırladı. Eğer rol yapmıyorsa çenesi titriyordu ve ağlamak üzereydi. “Kim kaçırmış Gencoy Bey’i?” dedi. Yüzündeki ağlamaklı hal şimdi sesine de sirayet etmişti.

Devran, “Siz…” dedi, hiç vakit kaybetmeden. Hanife az önce ok gibi fırladığı koltuğa aynı hızla geri oturdu. “Ben mi? Kafayı yedin zahir,” diye çıkıştı. Bu sefer endişe ve üzüntüden çok şaşkınlık hakimdi sesine. “Ne diye kaçırayım ben Gencoy Bey’i?”

“Kavga etmişsiniz… Size bağırmış, azarlamış, hakaret etmiş. Üstelik tehditkâr sözler sarf etmişsiniz arkasından.”

“Ne demişim ya? Kim anlattı sana bunları? Tehditkâr sözmüş… Beddua desene sen şuna. Ne varmış biri için bir iki zararsız beddua ettiysem, kaçırmış mı oluyorum hemen?”

“Sadece bu değil.”

Hanife’nin yüzü duygu karmaşası yaşıyor gibi şekilden şekle giriyordu. Kâh ağlayacakmış gibi büzülüyor, kâh öfkeden geriliyordu. “Neymiş dahası Devran Bey?” diye bağırdı.

“Kardeşinizin düğününe gideceğinizi söyleyip Gencoy Bey’den bu hafta için izin almışsınız. Fakat görüyorum ki hiçbir yere gitmemişsiniz. Neden yalan söylediniz?”

“Kırılmıştım çünkü… Bu kadarını da anlayamayacak kadar saf mısın sen? Nasıl dedektifsin? Adam beni yerden yere vurdu hakaretleriyle. Ne yapaydım, üç gün sonra hiçbir şey olmamış gibi gidip temizlik mi yapaydım? Uydurdum işte bir bahane. Suç mu yani?”

“Yo, hayır, kırıldığınız birini görmek istememenizden daha doğal bir şey yok. Sorun uydurduğunuz bahane değil zaten.”

“Neymiş o zaman sorun?”

“Sadece Gencoy Bey’den değil, bu şehirde olduğunuza şahitlik edebilecek herkesten sakladınız gitmediğinizi. Gülgün Hanım sizi bir mağazada görmüş. Sizin de onu görmüş olduğunuza emin olduğunu söylüyor. Ne hikmetse, yanına gidip apartman görevlisi Haydar’ın karısına yaptığınız gibi başınıza gelenleri beddua ede ede anlatmak yerine, bir anda ortadan kaybolmuşsunuz.”

“Ya sen paranoyak mısın, şizofren misin nesin? Görmedim ben Gülgün’ü hiçbir yerde.”

“Demek görmediniz…”

“Evet görmedim… Görseydim eğer hiç meraklanma, koşa koşa giderdim yanına. Azıcık da ona içimi dökerdim de hiç olmazsa öfkem geçerdi biraz.”

Devran bombardımanına aynı hızla devam etti. Niyeti bu şekilde Hanife’yi köşeye sıkıştırmak ve ona suçunu itiraf ettirmekti.

“Demek o kadar öfkelisiniz Gencoy Bey’e.”

“Ay kafayı yiycem, adam sen manyak mısın? Gece gece nerden çıktın başıma? Öfkeli olsam ne, olmasam ne… Kaçırmadım ben Gencoy Bey’i, diyorum sana. Neden inanmıyorsun?”

Hanife kıvama gelmek üzereydi. Az sonra öfkesine yenik düşecek ve bu vaka da burada kapanacaktı. Arayı açmadan devam etti Devran. “Perşembe sabahı Gencoy Bey’in evinde ne arıyordunuz?” diyerek, bir bomba daha patlattı.

Kadın birden neye uğradığını şaşırdı. “Ne saçmalıyorsun sen be!” dedi. Bu sefer bağırmamış, öfkesini kısık sesinin ardına saklamıştı.

“Eminim siz perşembe günü oraya hiç gitmediniz, değil mi? Malum, herkes sizi kardeşinizin düğününde sanıyordu.”

Hanife’nin yüzünde az önceki öfkeli ve kendinden emin tavırdan eser kalmamıştı. “Gitmedim,” dedi, sesi daha fazla kısılmış bir vaziyette.

“Öyleyse, güvenlik görevlisi Mehmet’in ardınızdan seslendiğini, onu duyduğunuz halde koşar adım kaçtığınızı da yalanlayacaksınız.”

Hanife’nin süngüsü düşmüşe benziyordu. Oturduğu yere çuval gibi saldı bedenini. “Ben kimseyi kaçırmadım,” dedi. “Ne olursun, inan bana… Evet işlediğim bir suç var ama bu adam kaçırmak değil. Başka bir şey…”

“Nasıl yani?”

“Bak Devran Bey kardeşim. Sana kutsal olan her şey üzerine yemin ederim ki ben kimseyi kaçırmadım. Sadece o evden bir saat çaldım.”

“Saat mi?” dedi Devran şaşkın bir halde. O sırada Hanife oturduğu yerden kalkmış, konsolun çekmecesinde bir şeyler arıyordu. Küçük bir kadife kese çıkardı. Ağzını açtı ve içinde duran saati masanın üzerine koydu. “İşte bu,” dedi ve devam etti sözlerine.

“Evet, perşembe sabahı oraya gittim. Niyetim…”

“Niyetiniz?..”

“Niyetim ona bir ders vermekti. Gencoy Bey’in bana ettiği hakaretlerin acısı gün geçtikçe azalacağı yerde daha da artıyordu. O sözleri hak edecek hiçbir şey yapmamıştım ben ona. Her geçen gün hıncım daha çok büyüdü. Sonunda düşündüm ve onu çileden çıkaracak bir plan geldi aklıma. Bu şekilde belki benim yaşadığım acının aynısını yaşamayacaktı ama çok üzülecekti. Gencoy Bey sabahları çok erken uyanır ve yürüyüşe çıkar. Yıllardır hiç şaşmayan bir rutindir bu. O sabah da evde olmayacaktı, biliyordum. Gencoy Bey’in baba yadigârı bir saati vardır. Gözü gibi saklar onu. Kazara saatine bir zarar gelmesin diye her zaman takmaz. Yatak odasındaki dolabın çekmecesinde durur hep.”

“Siz de hıncınızı almak için o saati çaldınız, öyle mi?”

 “Çalmak değil, vallahi çalmak değil. Onun için kıymetli olan bu saati arasın, bulamasın, üzülsün istedim. Of ne bileyim, şeytana uydum işte. Vallahi geri verecektim. Ama haksız da değildim be Devran kardeşim. Çok kalbimi kırdı Gencoy Bey. Bunca yıllık patronum, o kadar hakaret işitecek ne yaptım ki ben ona? Benim sadece tek bir suçum var, o da bana ait olmayan bir eşyayı, sahibinden habersiz almak. Üstelik, geri vermek şartıyla.”

Bir süre Devran Hanife’yi, Hanife de Devran’ı süzdü. Devran onun doğru söyleyip söylemediğini, Hanife’yse Devran’ın ona inanıp inanmadığını tartıyor gibiydi. Bakışmaya ilk son veren Hanife oldu. Sehpanın üstünde duran saati kadife keseye geri koydu. Kesenin ağzını iyice büzüp Devran’a uzattı. “Al Devran Bey, Gencoy Bey’i bulduğunda geri verirsin. Benim onun yüzüne bakacak yüzüm yok,” dedi. Devran Hanife’nin uzattığı kadife keseyi almak yerine, “Neden tartıştınız?” diye sordu, “konu neydi?”

“Ben de neye uğradığımı şaşırdım ki. Pazartesi günü sabah erkenden evine temizliğe gittim. Aslında temizlik günlerinde, ben gelene kadar Gencoy Bey yürüyüşünü falan bitirmiş, hazırlanıp çıkmış olur. Ayak altında birinin olmasından hazzetmediğimi bilir. Kendisi de sevmez süpürge sesinde, dağınıklıkta, toz bezleri arasında durmayı zaten. Aksi gibi o gün evdeydi. Biriyle telefonda konuşuyordu. Ne konuşması, çatır çatır kavga ediyordu. ‘Ben de seni akıllı biri zannederdim, beş para etmez adamın tekiymişsin,’ falan diye bağırıyordu. Karşı taraf da ağzına geleni sayıyordu herhalde. ‘Ağzını topla, toplatmasını bilirim,’ diyordu Gencoy Bey. Bayağı sürdü bağrışmaları. Dertleri neydi, onu da anlamadım. Sonunda çat diye kapattı telefonu. Ama öfkesi geçmemişti. Telefondakinin artık onu duymadığını unutmuş gibi bağırıp çağırıyordu. Baktım böyle olmayacak. Biraz daha bağırırsa öfkeden tansiyonu fırlayacak. Zaten hep yüksektir tansiyonu, Allah muhafaza felç olacak, diye korktum.”

Hanife’nin kısa bir süreliğine sehpanın üzerinde duran kadife keseye sabitlediği bakışları tekrar Devran’a döndü. Dünyanın en iyi rol yapan kadını değilse, o bakışlarda pişmanlık ve üzüntüden başka bir şey göremedi Devran.

“Sadece ‘Kendine gel artık Gencoy Bey, bu kadar sinirlenecek ne var? Koskoca adamsın, kaptırmasana kendini hemencecik her şeye. Böyle devam edersen, sen çok yaşamazsın, bilesin,’ dedim. Suçum bu… Sen misin öyle söyleyen. Ne temizlik kovası kaldı tekmelenmeyen ne masa üstü kaldı yumruklanmayan. ‘Üç kuruşluk aklınla bana ne yapacağımı mı söylüyorsun sen?’ diye bir başladı bağırmaya, ah bir duysaydın, füze atar gibi yağdırdı hakaretlerini. Bağırmaktan kıpkırmızı oldu. Ben o sözlerin altında kalmazdım ama cevap versem daha çok sinirlenecekti. Yüksek tansiyondan ölecekti belki de. Sustum… Hiçbir şey olmamış gibi temizliğimi bitirdim ve çıkmadan önce bu hafta için izin istediğimi söyledim. Belki yaptığından pişman olmuştur, gönlümü alacak bir iki söz eder diye bekledim ama nafile. ‘Ne yaparsan yap!’ dedi ve kapıyı suratıma kapattı. İşte hepsi bu kadar. Kaçırmadım ben Gencoy Bey’i. Yemin ederim… İnanmıyorsan tak bileklerime kelepçeyi, götür beni. Kimseyi kaçırmamış olsam da suçluyum neticede, hırsızlık yaptım. Gencoy Bey’i sağ salim bulun da başka bir şey istemiyorum zaten. Ben cezamı çekmeye razıyım.”

Devran bu kadına inanmalı mı, inanmamalı mı henüz emin değildi. Hareketlerini dikkatle süzmeye devam ederek, “Telefonda kiminle tartıştığını biliyor musunuz?” diye sordu.

“Biliyorum…” dedi Hanife ve der demez eliyle ağzını kapattı.  “Hii!” diyen bir ses çıktı boğazından. Gözleri endişeyle açıldı. “O mu kaçırmış yani Gencoy Bey’i?”

“Kimden bahsediyorsunuz Hanife Hanım. Söyleyin şunu artık.”

“Reha Bey… Dergide yazarlık yapıyor hani. Kitabı da var, İnsanlık Hali, diye. Bilirsindir muhakkak. Çok eski dostudur Gencoy Bey’in. Hay Allah, görüyor musun sen şimdi? Nasıl olur bu? Reha Bey eski dostuna böyle bir kötülük yapar mı ki?”

Devran, Hanife’nin sorusunu yanıtlamak yerine, ayağa kalktı. Artık gitmesi gerekti. Reha Bey’in ifadesini alma işini ertesi güne bırakmaktan başka çaresi yoktu zira vakit yeterince geç olmuştu. Hayatının en uzun günü olmaya aday o günden aldığı tek ders, bir dedektifin makus kaderinin, onca şüpheli arasında bir o yana bir bu yana savrulmak olduğuydu. Kapıdan çıkmadan önce Hanife’ye döndü ve “Hanife Hanım,” dedi. “Bir sorum daha var. Gencoy Bey’in evinden saati aldığınız o gün, neden temizlik yapıp ayrıldınız oradan?” Hanife şaşkın bir bakış attı Devran’a. “Temizlik mi?” diye sordu. “Neden öyle bir şey yapayım ki?”

“Bilmem, arkanızda delil bırakmamak için belki de.”

“Hıh,” diye alaycı bir ses çıkardı Hanife. “O ne saçma iş öyle? Olur mu hiç? Elbette ki o sabah temizlik falan yapmadım. Asıl o evi temizleseydim, arkamda delil bırakmış olurdum. Gencoy Bey geri geldiğinde, evinin pırıl pırıl olduğunu görünce, saatini çalanın ben olduğumu şıp diye anlardı.”

“Siz temizlemediyseniz, kim temizledi o halde?”

Hanife Devran’ın omzuna eliyle pat pat vurdu. “Orasını bilemem Devran Bey kardeşim,” dedi, ardından yüzüne küçümseyen bir bakış kondurup “bana bak,” diye devam etti, “sen dedektif olduğuna emin misin? Baksana şuncacık şeyi bile akıl edemiyorsun.”

***

Şehrin tarih kokan semtlerinden birinde, denize pek de yakın sayılmayacak bir mesafede, epeyce büyük bir arsanın üzerine kondurulmuş, güzel bir yapıydı geldiği yer. Aslında bahçesine girilen büyük ferforje demir kapının üzerindeki ahşap panoda ‘Cemre Pansiyon’ yazmasa, buraya pansiyon demeye bin şahit lazımdı. Etrafı mazı ağaçlarıyla çevrili, geniş bir bahçenin tam ortasındaki üç katlı ahşap bina pansiyondan çok, tarihi bir köşkü andırıyordu. Devran arabasını, bahçenin ana binadan uzak bir köşesine yapılmış, birkaç araçlık park yerine bıraktı ve içeri girdi. Etraftakilerle ilgilenmeden resepsiyon bölümüne yöneldi. Görevli gence kendini tanıtma gereği duymadan, çok önemli bir konu hakkında, pansiyonda söz sahibi olan bir yetkiliyle acilen görüşmek istediğini söyledi. Görevli genç şaşkınlıktan ya da tecrübesizlikten olsa gerek, önemli konunun ne olduğunu da Devran’ın kim olduğunu da sorma gereği duymadan, onu bekleme bölümüne yönlendirdi. Kendisi de bir çırpıda, Devran’ın aradığı kriterlere uygun birini bulmak üzere uzaklaştı oradan. 

Görevli gencin, “Lobi” diye adlandırdığı bekleme bölümü daha çok küçük bir kütüphaneyi andırıyordu. Ortadaki, karşılıklı duran iki geniş koltuğun üç tarafını çevreleyen duvar, kitap raflarıyla adeta boyanmış, raflarsa tıka basa kitaplarla doldurulmuştu. Koltuklardan birine oturan Devran’ın burnuna dolan kitap kokusu, günlerdir yaşadığı gergin saatleri bir an olsun unutmasına yardımcı oldu. Tabii sadece bir an… Ardından gelen dakikalar kafasını kurcalayan sorulara yanıtlar aramakla geçti.

Bir gün önce geçirdiği zor günden ona kalan tek güzel şey, Gencoy Sümer’in ay parçası gibi güzel komşusu Yeliz olmuştu. Ondan o kadar çok etkilenmişti ki zihnini toparlayamıyor, Hanife’nin anlattığı telefon tartışmasını sağlam kafayla analiz edemiyordu. Gencoy Sümer Reha Bey’le neyin kavgasını etmişti? Reha Bey bu kavgadan neden hiç söz etmemişti? Gencoy Bey’i kaçıran Reha Bey olabilir miydi? Bu sorulara yanıt arayacağına o, sabahın ilk ışıklarına kadar yeni yetme delikanlılar gibi Yeliz’in gülerken yanağında oluşan gamzesini, ellerinin yumuşaklığını, sesinin huzur veren tınısını düşünüp durmuştu. Tam yeni dalmıştı ki çalan telefonun sesiyle uyandı. Arayan Bilişimci arkadaşı Cihan’dı. Kendine gelmesi, Cihan’ın söylediklerini idrak edebilmesi vakit almıştı. Cihan, Gencoy Sümer’in bilgisayarlarının incelenmesini henüz bitirememişti fakat vakanın ilerlemesine yardımcı olacak çok önemli bir bulgu elde etmişti. Gencoy Sümer’in teknik takibe alınan cep telefonunun en son sinyal verdiği konum tespit edilmişti. Bahsedilen yer şu anda lobisinde oturduğu Cemre Pansiyon’du. Bu bilgiyi alır almaz, Reha Bey’in sorgusunu ilerleyen saatlere erteleyip sabahın köründe pansiyonun yolunu tutmuştu.

Gencoy Bey’in bu pansiyonla nasıl bir bağlantısı olabilirdi? Yoksa kaçırılıp buraya mı getirilmişti? Ya da onu kaçıran kişi burada mı kalıyordu?  Telefon sinyalleri neden bu pansiyonda tespit edilmişti? Devran az sonra tüm sorularına yanıt bulma ümidiyle oturduğu koltuktan kalktı. Çepeçevre kitap raflarının önünde dolaşmaya başladı. Kitaplar türlerine göre ayrılmıştı. Ne hikmetse, polisiye türüne verilen raf sayısı diğerlerine göre daha fazlaydı. Dünya polisiyesinden yerli polisiyeye birçok eser, alfabetik sıraya göre dizilmişti. Yaşamı boyunca polisiye edebiyata diğer edebiyat türlerinden daha düşkün olduğu için ister istemez kendini o rafların önünde buldu. Tek tek kitapları incelemeye koyuldu. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadığı süre zarfında gözü kitaplarda, aklıysa hâlâ ortalarda görünmeyen yetkilideydi. Tam da o anda gözüne çarpan bir detay tüm dikkatini o yana çekmeye yetmişti. Ne alfabetik sıraya ne yazar sıralamasına uymayan bir kitap, rafın tam ortasında yapayalnız kalmış gibi adeta sırıtıyordu.  Kitabı sıkış tıkış kitapların arasından güçlükle çekip çıkardı. Genel atmosferi kasvetli, mavili siyahlı bir kapak resmi karşıladı Devran’ı. Kapağın alt kısmında büyük ve kalın harflerle DUMAN OLAN ADAM yazıyordu. Tam ortasındaysa MARTİN BECK SERİSİ 02… Aslında bu kitabı, yüzlerce polisiye kitabın bulunduğu bir rafta bulmasından daha doğal bir şey olamazdı. Tabii kapağını kaldırıp ilk sayfada yazan adı görmeseydi… İlk sayfanın sağ üst köşesine kaşeyle basılmış olan GENCOY SÜMER ismi, bu kitabın tesadüfen bu rafa konulmuş yüzlerce baskıdan biri olmadığının kanıtıydı.  

“Benimle görüşmek istemişsiniz, buy’run, konu neydi acaba?”

Dikildiği kitaplığın önünde, elinde Gencoy Sümer’e ait olduğu ayan beyan belli olan kitapla kalakalan Devran, tanıdık bir sesle arkasına döndü. Bir çift şaşkın göz kendisine bakıyordu.

“Önay Bey?..” dedi sesindeki şaşkınlığı gizleyemeden. Aynı soran ses tonuyla, “Devran Bey?..” diye karşılık verdi adam.

İkisinin de ağzından aynı anda aynı söz çıkmıştı.

“Siz ne arıyorsunuz burada?”

Aynı anda sorulan soruya ilk yanıt Önay Bey’den geldi. “Ben bu pansiyonun sahibiyim. Anlamadığım, siz burada ne arıyorsunuz?”

Devran burada bir şeyler döndüğünden emin bir şekilde elindeki kitabı Önay Bey’e doğru uzatıp “Aslında Gencoy Bey’in cep telefonunu arıyordum fakat bakın ne buldum?” dedi. Adam şaşkın bir vaziyette bir kitaba, bir Devran’a bakıyordu. Yapacak bir açıklaması mı yoktu yoksa yakalanmış olmanın verdiği şaşkınlığı mı yaşıyordu, belli olmuyordu. “Hiçbir şey anlamıyorum Devran Bey,” dedi. “Gencoy’un cep telefonu benim pansiyonumda ne arasın? Peki ya bu kitabın burada ne işi var?”

“Onu ben değil, siz yanıtlayacaksınız Önay Bey. Gencoy Sümer’in cep telefonunun en son sinyal verdiği yer neden sizin pansiyonunuz ve onun evinden duman olup uçan bu kitap neden sizin kitaplığınızda?”

“Siz ne demeye çalışıyorsunuz Devran Bey?”

“Sanırım ne demeye çalıştığımı çok iyi anladınız Önay Bey.”

“Bilmece gibi konuşmasanıza. Anlasam neden sorayım?”

“Açık açık söyleyeyim o zaman. Gencoy Bey’i neden kaçırdınız?”

“Saçmalamayın rica ederim! Ben kimseyi kaçırmadım!..”

DEVAM EDECEK

ONUR DİKENOVA İLE SÖYLEŞİ

Hoş geldiniz sevgili Onur Dikenova. Öykülerinizle emek verdiğiniz Dedektif Dergi sayfalarında bu kez sizi röportaj konuğu olarak ağırlamak istedik. Öncelikle sizi biraz tanıyalım. Ne işlerle meşgulsünüz? Yazma, özellikle de polisiye tutkunuz nasıl başladı, bahseder misiniz?

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde bir okulda İnşaat Teknolojisi Alanı öğretmeniyim. İş dışında genelde ailemle olurum. Bir oğlum var. Tüm bunların dışında bir de edebiyat var benim için. Özellikle polisiye. Okumak, yazmak, izlemek… Bir ara Yılan Hikâyesi dizisi vardı. Polisiyeye merakım ilk o zamanlar başladı. Ortaokul ve lise döneminde okuduğum Cingöz Recai ve Sherlock Holmes kitapları ile de devam etti.

İlk romanınız “İşaret” Herdem Polisiye etiketiyle 2023 yılında polisiyeseverlerle buluştu ve Başkomiser Bülent Doğu ile tanışmış olduk. İlk kitabınızı elinizde tutmak nasıl bir duygu? Okurlardan ne tür geri dönüşler alıyorsunuz?

Her yazar adayının en büyük hayalidir kitabının basılması. Zaman içerisinde emek verdikçe başarabileceğini düşünürsün. Kararlı bir şekilde yazmaya ve kendini geliştirmeye devam edersen en sonunda başarıyorsun. İlk kitabımın çıkma süreci benim açımdan da böyle oldu. Üzerinde çokça uğraşılan bir çalışmanın istenilen sonuca ulaşması muazzam bir his; hani derler ya anlatılmaz yaşanır, aynen öyle. Yine de birkaç cümleyle anlatmaya çalış derseniz, kitabımı ilk elime aldığımda başarmış olmanın verdiği mutluluk ve gurur karışımı bir duyguya kapılmıştım. Tabii, bu daha küçük bir başlangıç, başarmak istediğim çok hedefim var, hepsi zamanla olabilecek şeyler. Şimdilik darısı yeni kitaplara diyelim.

Okurlarımdan çok güzel dönüşler alıyorum. Hiç tanımadığım insanların bana bir şekilde ulaşarak kitabım hakkında düşüncelerini paylaşmaları bu işin en keyifli kısmı bence. Okurlarımla kitabım hakkında sohbet ettiğim zaman yazma sürecinde yaşadığım tüm zorlukları unutuyorum.

Kitabınızın yayımlanma sürecinde editörlüğünüzü ben üstlenmiştim. Üzerinde titizlikle çalışılmış bir eser olduğu hemen hissediliyordu. Her alanda aynı hassasiyeti gösterir misiniz, yoksa konu edebiyat olunca mı böyle dikkatlisiniz?

Aslında benim en büyük özelliğimdir titizlik. Hayatım boyunca ne iş yaptıysam eksiksiz olması için uğraştım. Beni tanıyanlar bu tutumumu bildiklerinden, ona göre davranırlar. İşaret kitabını yazmam dört yılımı aldı ama bu süreçte kendi yazma yöntemimi bulmaya da çalıştım. Kısacası ilk kitabım benim için de bir nevi yazı okulu oldu. Hem yazdım hem öğrendim. Öğrenmenin sonu yoktur o ayrı, yazdıkça ve yaşadıkça bakalım daha neler görüp öğreneceğiz.

Gelelim (Ser)Bülent Başkomiserimize. Bize onu biraz anlatır mısınız, nasıl biri? Bu karakteri nasıl şekillendirdiniz, nerelerden/kimlerden esinlendiniz? Romanınızın yazım sürecinde sizi en çok zorlayan kısım ne oldu? Şimdiden serinin devam kitapları da zihninizde hazır, bildiğim kadarıyla. Bülent Doğu’nun yeni maceraları yolda mı?

Özellikle Bülent demenize çok sevindim. Başkomiserimiz bu konuda çok hassas. Bülent ve diğer karakterlerim hayatın içinde karşıma çıkan pek çok insandan izler taşıyor. Kitabın merkezinde baba oğul ilişkisi içerisinde olan Başkomiser Bülent ve yardımcısı Komiser Kudret var. Başkomiserimiz, oğlu gibi sevdiği yardımcısına kızmayı ihmal etmiyor ama yeri geliyor, üstlerine karşı onu koruyarak babalığını da yapıyor.

Romanı yazım sürecine başlamadan önce olay örgüsü ve karakterlerim kafamda hazırdı. Beni en çok zorlayan yazım yöntemlerimi geliştirme çalışmaları oldu. Mesela en başta kitabı Serbülent’in gözünden birinci tekil yazmaya başladım ama ilerleyen sayfalarda Kudret buna izin vermedi. Mecburen başa dönüp üçüncü tekile geçtim.

Bir aksilik olmazsa İşaret ile başlayan macerayı dört kitaplık bir seri olarak planlıyorum. Bu aralar vakit buldukça, devam kitabı olan Şikâyet üzerinde çalışıyorum. Kısacası Cinayet Büro ekimiz Büyükçekmece ve çevresinde yeni maceralara yelken açacaklar.

Yazarken ritüelleriniz var mıdır? Nasıl başlar, nasıl bitirirsiniz? Bittiğinden nasıl emin olursunuz?

Yazmaya başlamadan önce, süreçte işime yarayacak ne varsa masama yığarım. Ne gerekiyorsa elimin altında olmalı. “Şu neredeydi?” deyip masadan kalktığım an, yazma ritmimi toparlamam zaman alıyor. Bir de diyalog yazmıyorsam klasik müzik açarım. Bunların dışında başka bir şey yok.

Öncelikle kitap içeriği hakkında gerekli araştırmaları tamamlarım. Elde ettiğim bilgileri özenle kâğıda dökerim. Önüme yığdığım dosyalara baka baka yazmaya başlarım. Olay örgüsünü daha yazmaya başlamadan zihnimde tamamladığımdan, yolun sonuna gelmem süreç içerisinde kendiliğinden olur. Bundan sonra benim içi en zor kısım başlar; düzenleme. Bu aşamanın bir sonu yok aslında. Her seferinde “Şimdi oldu,” desem bile memnun olmadığım bir yer bulurum ve kendimce düzeltmeye başlarım. “Yeter, artık iyi bir seviyeye geldi,” dediğim anda da kitap hazırdır.

Hem öykü hem roman yazıyorsunuz. Hangisinde kendinizi daha rahat hissediyorsunuz? Bir tercihiniz var mı?

Öykü yazmak gerçekten çok keyifli ama bir o kadar da zor. Kısa tutarak net olmalısınız. Roman öyle değil. Yazınızı istediğiniz kadar detaylandırabilirsiniz. Bu yüzden roman yazmak bana daha cazip geliyor. Konuşmayı, bir şeyler anlatmayı çok severim. Belki de bu yüzden öğretmen oldum. Hatta konuşmak yetmedi, yazmaya başladım.

Eşiniz Ayşe Dikenova da edebiyatla iç içe ve Dedektif Dergi’ye roman incelemeleriyle katkı sunuyor. Aynı evde edebiyatla uğraşan iki kişinin olması nasıl bir his? Birbirinizi ne şekillerde destekliyorsunuz? Arada çatışmalar oluyor mu?

Eşim aynı zamanda ilk okurum ve eleştirmenim. İşaret kitabı bugün raflardaki yerini aldıysa bunda Ayşe’nin payı çok büyüktür. Her şey onun bir cümlesiyle başladı. Bundan birkaç yıl önce kitap taslağımı kâğıtlara yazıp topluyordum. Belirli bir seviyeye gelince okuması için eşime verdim. Edebiyat konusunda tarafsız ve acımasızdır kendisi. Kötü bir yazıya denk gelirse anında söyler. Bu yüzden benim verdiğim taslaklar konusunda pek bir ümidim yoktu ama öyle olmadı. Taslağımı okumayı bitirdiğinde, “Şaşıracaksın ama çok beğendim, ben de şaşkınım, bu kadarını beklemiyordum,” demişti. İşte her şey o cümleyle başladı.

Aynı evde iki edebiyatçı olmak harika bir şey diyebilirim. Kitaplar hakkında uzun uzun konuşabiliyoruz. Kitap okurken bizi gören iki buçuk yaşındaki oğlum bile eline kitabını alıp yanımıza geliyor. Resimlerine baka baka sayfaları çeviriyor.

Eşimle okuduğumuz kitaplar hakkında konuşurken zaman zaman farklı fikirlerde olabiliyoruz. Burada önemli olan farklı bir zihnin değerlendirmesinden neler öğrenebileceğimizi düşünüp dersler çıkarmak. Biz de böyle yapıyoruz.

Gelecek planlarınızı öğrenebilir miyiz? Hedefinizde neler var?

Başarılı bir eğitimci ve ardı ardına kitaplarını yayımlayan nitelikli bir yazar olmak istiyorum. Zihnimde yazılmayı bekleyen pek çok kitap ve anlatılmayı bekleyen onlarca karakter var.

Onur Bey, bu güzel söyleşi için teşekkür ediyor, Dedektif Dergi ailesi olarak yeni çalışmalarınızda başarılar diliyoruz…

Ben de Dedektif Dergi’ye nice başarılı sayılar diliyorum.

ANTİFRİZ

İstanbul, bardaktan boşanırcasına yağan yağmura teslim olmuştu. Şehir uykuya yatmışken Başkomiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan bir ihbarı araştırmak için olay yerine intikal etmişlerdi. Sanayi sitesine geldiklerinde sokak hayvanları dışında ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zayıf bir ışığın sızdığı işyerinin kepenginin önünde arabayı park edip indiler. Aylin kepenge doğru kolunu uzatmıştı ki nereden çıktığını görmedikleri biri yan taraftan yaklaştı:

“Sizi ben aradım. Ne yapacağımı bilmediğim için buraya gelmenizi bekliyordum.”

Aylin ona dönüp “İçeri geçelim, ”diye komut verdi ama adam onu duymamış gibiydi:

“Burada, sundurmanın altında konuşalım. Ben içeriye bir daha girmem.”

“Adın neydi senin?”

“Çeko. Yani patronum bana öyle seslenir.” Durdu ve devam etti. “Seslenirdi. Gerçek adım Çetin.” Aylin, sokak lambasının cılız ışığında onu daha yakından görmek için bir adım yaklaştı. Karşısındaki delikanlı, ne kadar bariton sesli olsa da, en fazla on altı yaşında gösteriyordu.

“Şimdi içeri giriyoruz Çeko. Sen de bizimle geliyorsun. Gecenin bu vakti burada ne yaptığını da bize anlatırsın,” diyerek kepenge doğru eğildi. Sinan’ın da yardımıyla kepengi kaldırdılar. İçeride ağır motor yağı kokusu vardı. Kanın metalik kokusu oradaki bütün kokuları bastırmıştı. Üç lüks aracın durduğu bölümün sol tarafında bir ofis göze çarpıyordu.

Aylin ve Sinan o tarafa doğru yönlenmişlerdi ki Çeko, “Abla yalvarırım beni o odaya tekrar sokma,” diye fısıldadı. Aylin ilerlemeye devam etti. Sinan, Çeko’nun yanında kaldı. Aylin ofisin önüne geldiğinde kapının menteşesinin kırık olduğunu gördü. Cebinden çıkardığı eldiven ve galoşları giyip içeri girdi. Ofisin sağ tarafındaki ikili deri koltukta iki erkek tekli koltukta bir kadın   kıpırtısız vaziyette oturdukları gibi kalmışlardı. Tam karşılarında, oraya ait değilmiş gibi duran masanın arkasındaki döner sandalyede bir başka adam kanlar içinde boş gözlerle kendisine bakıyordu. Kalbinin üzerine saplanmış koca tornavidanın kırmızı sapı, kanıyla bütünleşmişti. Aylin adama doğru bir adım attı. Masanın dibinde, adamın ayaklarının ucunda yatan kadını fark edince şaşırdı. Kadının üzeri de kanla kaplıydı. Adam ölmüştü. Kadının nabzı atıyordu. Diğer iki adam ve kadın ise öylece oturuyorlardı onlarında nabzı atıyordu.    Aylin ofisten çıkıp, ambulans, savcı ve Olay Yeri İnceleme ekibine haber verdi. Çeko Aylin’den, Aylin’se Çeko’dan gözünü ayırmıyordu. Görüşmeleri bitince Sinan’ın kayıt yapmasını söyleyerek Çeko’nun karşısına geçti:

“Bana burada neler olduğunu en başından başlayarak anlat bakalım. Bu saatte burada ne işin vardı?”

“Kürşat abi, yani patronum beni aradı. ‘Çabuk gel Çeko, beni öldürecekler,’ dedi. Ben neye uğradığımı şaşırdım. ‘Gecenin ikisinde nasıl geleyim abi?’ dedim. ‘Atla taksiye gel! Anlamıyor musun? Beni öldürecekler diyorum,’ dedikten sonra küfür etti. Ben cevap vermeden telefonu kapattı. Bu kadar. Başka ne oldu bilmiyorum.”

“Yani seni iki saat önce aradı. Sen niye bizi bu kadar geç aradın?”

“Anam beni göndermek istemedi. Üvey babamla Kürşat abimin arası bozuktu. Onu zar zor ikna ettim. Taksiye atlayıp ancak gelebildim.”

“Dükkâna geldin. Kepenk biraz önceki gibi aralık mıydı?”

“Yok değildi. Kapalıydı. Şey, abimin, yani patronun bu gece misafirlerinin olacağını biliyordum. Akşam yedi gibi toplanır, neredeyse sabahlarlardı. Sonra baktım kepenge kilit takmamış. Ben de kaldırıp içeri girdim.”

“İçerden kilitliyor muydu?”

“Misafirleri olunca kilitliyordu ama bu sefer kilitlememişti.”

“Tamam, içeri girdin, sonra neler oldu,” dediği anda sağlık görevlileri ve Olay Yeri Ekibi içeri girdiler. Aylin, Sinan’a olay yerinin bozulmaması için talimat verdi. Çeko’ya bir yere ayrılmamasını söyledikten sonra tekrar ofise geçti. İlkyardım ekibi önce yaralı kadını sedyeye alıp ambulansa taşıdıktan sonra koltuklardaki iki adam ve kadına ilk müdahaleyi yaptılar Savcı gelip onay verdikten sonra kurbanın otopsisinin yapılması için Adli Tıp’a gönderdiler. Olay Yeri İnceleme ekibi bütün odayı fotoğraflayıp delil toplamaya başladı.

Aylin kendine gelmeye başlayan iki adam ve kadının ofis dışına alınmasını istedi. Tamirhanede bulunan tabure ve sandalyelere oturmakta zorlanıyorlardı. İlkyardım ekibi Aylin’e bilgi verdikten sonra dışarıda beklemek üzere tamirhaneden çıktılar. Çeko tüm olanları garip ve korkmuş bir vaziyette izliyordu. Saçından damlayan suları  temizlemeye çalışıyor yanaklarını da elinin tersi ile siliyordu. Ağlayıp ağlamadığı belli değildi. Karşısında oturmakta zorluk çeken üç kişiden bakışlarını önce Sinan’a sonra Aylin’e çevirerek “Bunlar öldürmüştür abimi. Hepsi onun kapısından geçiniyordu,” dedi tiksintiyle. Aylin onu biraz uzaklaştırdı.

“Kaldığımız yerden devam edelim. Buraya geldin sonra neler oldu?”

“Ne olacak abla. Dediğim gibi içeri girdim. Seslendim ama cevap veren olmadı. Yüksek sesle müzik çalıyordu. Duymamışlardır diye tekrar seslendim. Sonra ofise doğru ilerledim. Kapı kapalıydı. Açmak için hamle yaptım ama açamadım.” Durdu. Bakışlarını yere indirdi.

“Dinliyorum,” dedi Aylin.

“Şaşırdım. Çünkü kapı içeriden kilitlenmişti. Kürşat abi kapıyı hiç kilitlemezdi. Ne yapacağımı bilemedim. Kapıyı yumruklamaya başladım. Açan olmadı.” Olayı tekrar yaşıyormuş gibi başını ofisin kapısına doğru çevirdi. Titriyordu. “Kimse cevap vermeyince, ben de etrafa bakmaya başladım, belki yedek anahtar vardır diye telaşla dükkânın içinde koşturup durdum.”

“Sen geldiğinde başka bir ses veya bir şey dikkatini çekti mi?” Soru Sinan’dan gelmişti. Çeko ona döndü.

“Yok, çekmedi. Korkmuştum zaten. Kapıyı açmak için uğraşıyordum.”

“Devam edelim,” dedi Aylin. O ara ofisteki misafirlerden olan kadın kendine gelmeye başlamış, ilk yardım ekibine bağırıyordu. Aylin, Sinan’a müdahale etmesini söyledikten sonra “Anahtarı buldun mu?” diye sordu.

“Yok bulamadım. Ben de…” bakışlarını ofisin kapısının önünde duran büyük kerpetene kaydırdı. “Kerpeteni aldım, onunla açmayı denedim ama açamadım. Sonra tornavida aldım, kapının arasına sokup çekiçle vurmaya başladım. Bu sefer açtım,” dedi. Ellerini pantolonunun üzerinde aşağı yukarı hareket ettirdi. Birden durdu. Ellerinde kan vardı. Panikledi. “Ben bir şey yapmadım! Bunlar Kürşat abinin kanı! Ona yardım etmeye çalıştım! Bunları yıkamam lazım!” diyerek karşı duvarda olan pis lavaboya doğru hamle yaptı. Aylin onun kolunu tuttu:

“Dur, sakin ol!” dedi ve Olay Yeri İnceleme ekibinden Erkan’a seslenerek DNA almasını söyledi. Çeko olanlara anlam veremiyordu. Ağlamaya başladı.

“Yemin ederim ben bir şey yapmadım! Sadece yardım etmeye geldim!”

“Sakin ol! Biliyorum, sen yardım için geldin. Olayları sakince anlat ki sana yardım edebileyim. Derin nefes al ver.”

Çeko onun dediklerini yaptı. Biraz sakinleşmiş görünüyordu. Sinan, iki adam ve kadının yanında onlarla konuşmaya çalışıyordu. Aylin dikkatini toplamaya çalıştı.

“Kaldığımız yerden devam edelim. Olay anına dön ve sana önemsiz gelen her şeyi hatırlamaya çalış.”

“Kapıyı açınca gördüklerime inanamadım. Ben hepsi ölmüş zannettim. Kapının önünde öylece kalakaldım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden yaşıyor olabileceklerini düşünerek içeri girdim. Önce Murtaza abinin yanına gittim, yaşıyordu. Seslendim cevap vermedi. Cansu da nefes alıyordu. Kaan abinin kolunu tuttum, kendine gelmesi için uğraştım ama beni duymuyordu. Kürşat abinin yanına nasıl gittim bilmiyorum. Ben…ben onun yarasına baktım. Seslendim. Nabzı atmıyordu. Berivan ablamın da her yerinde kan vardı. Ona baktım mı bilmiyorum. Bir müddet yerimden kıpırdamadan öyle kalakaldım. Rüya görüyorum sandım. Ne yapacağımı bilemedim.”

Bir müddet sustu. Sonra devam etti. “Telefonum çalınca korktum,” diye fısıldadı. “Anam aradı, açmadım. Ona yeğeni Kürşat’ın  öldüğünü söyleyemezdim. Telefonun sesi susunca aklıma sizi aramak geldi ve aradım.”

“Kapıyı kırarken hiç ses duymadın mı?”

“Duymadım.”

“İçeri girdiğinde hiç hareket yok muydu? Örneğin Berivan, Kürşat’ın ayakucundaydı, bir kıpırtı bir ses herhangi bir şey duydun mu?”

“Yok. Hepsi ölü gibiydi.”

“Kürşat’a nabzına baktım, dedin. Teni soğuk muydu?”

“Değildi. Sanki ateşi varmış gibi sıcaktı. Oysa ofisteki klima kapatılmıştı.”

“Peki, diğerlerine bakınca hiçbir şey dikkatini çekmedi mi?”

“Yok abla. Ben çok korkmuştum hiçbir şeye dikkat etmedim.”

“Kürşat ya da arkadaşları yasaklı madde kullanıyorlar mıydı?”

“Ben hiç görmedim. Kullansalar bilirdim. Böyle ara sıra toplanıp alkol alıp kâğıt, yani kumar oynuyorlardı.” Aklına bir şey gelmiş gibi Aylin’in yüzüne garip bir ifadeyle baktı. “Hepsi mi uyuşturucu almış? Neden bayılmışlar?” diye sordu. Aylin soruyu duymamazlıktan geldi.

“Çeko iyi düşün. Sen geldiğinde burada başka biri var mıydı?”

“Yoktu. Söyledim ya.”

“Telefonuna bakabilir miyim?”

“Benim telefonuma mı? Niye bakacaksın ki?”

“Endişelenme. Kürşat’ın seni aradığı saati teyit etmek için bakacağım.”

Çeko telefonunu gönülsüzce Aylin’e uzattı.

“Ben arama kayıtlarımı siliyorum. Gerçekten ben bir şey yapmadım. Ben geldiğimde bu hâldelerdi.”

“Tamam. Sen buradan ayrılma. Birazdan seninle tekrar konuşacağım,” dedikten sonra onun yanından diğer misafirlerin yanına geçti. Sinan’a hastaneye kaldırılan Berivan hakkında bilgi almasını söyledi. Kendine gelmiş olan Cansu başını tutamıyor, garip hareketler yaparak bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Aylin, ilk yardım ekibindeki doktora seslendi. Bir şeyler yanlış gidiyordu. Bu üç kişi madde kullanımına benzer semptomlar gösterse de konuşma güçlüğü çekiyorlardı. Zaman geçtikçe durum daha da ilginçleşiyordu.

Cansu canhıraş bir sesle, “Göremiyorum!” diye bağırdı. Doktor onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Aylin hızlı adımlarla ofise girdi. Masanın üzerinde duran kimi yarısına kadar içilmiş, kimi boş olan bardaklara baktı. Birini eline alıp kokladı. Anason kokusundan başka bir koku yoktu. Boşalmış şişenin sahte olup olmadığını kontrol etti. İskambil kâğıtlarının bir kısmı yere savrulmuştu. Kürşat’ın masasının üzerinde duran bardak da boştu. Aylin bardakları saydı. Dört taneydiler. Yerlere baktı fakat beşinci bardağı bulamadı. Olay Yeri İnceleme komiseri Erkan’a seslendi:

“Erkan, bardak ve içki şişesini hemen fotoğrafla ve acil olarak Adli Tıp’a gönder. Toksikoloji raporunu hemen çıkarsınlar,” dedikten sonra cevabı beklemeden ofisten çıktı. Cansu ambulansa taşınıyordu. Murtaza ve Kaan da kendilerine gelmişlerdi ve onların da hastaneye nakli yapılacaktı. Çeko, gözlerini Kaan’a dikmişti. Aylin onun gözlerinden bir anlığına geçen nefret kıvılcımını gördü. Bu durumu zihnine not aldı. Ofise tekrar döndü. Kürşat’ın masasını incelemeye başladı. Görünürde dikkat çeken tek şey el yazısı ile yazılmış, başlığında “Vasiyetim” yazan evraktı. Aylin kâğıdı inceledikten sonra Erkan onu da delil torbasına koyup numaraladı. Masanın çekmecelerini kontrol etti. Araba ve müşteri kayıt evrakları dışında bir senet vardı, başka da bir şey bulamadı. İskambil kâğıtlarının dağılmış olduğu masanın altını üstüne getirdi. Herhangi bir ipucuna denk gelmedi. Masanın üzerinde duran para destesine dokunulmamıştı. Kuruyemiş tabağı boşalmış, küllük ağzına kadar dolup taşmıştı. Masanın altında görünmeyecek kadar küçük kalan kilimin üzerine baktı. Ters duran telefonu eline alıp incelemeye başladı. Şifre yoktu. Mesajları, arama kayıtlarını inceleyip Erkan’a teslim etti. Bütün dikkatini ofisin içine toplamıştı. Sinan yanına geldi.

“Komiserim, Berivan kendine gelmiş. Yaraları ölümcül değilmiş fakat bilinci bir gelip bir gidiyormuş. Tahlilleri yapılmaya devam ediyormuş.”

“Tamam Sinan. Burada neler olmuş anlamaya çalışıyorum. Zihnimde bir şeyler yerine oturmuyor. Bence bu insanlar yasaklı madde etkisi altında değiller. Başka bir şey var. Şu oyun kartlarına bak. Kim nerede oturuyorsa kâğıtlar ya yere, önlerine düşmüş ya da yakınlıklarına göre masanın üzerine dağılmış. Burada beş kişi var ama bardak dört tane. İçkiden içmeyen kimdi? Asıl soru; Kürşat’ın ölümü, kimin ne işine yarayacak? Hastane ile iletişim hâlinde ol. Hiç kimse haberim olmadan taburcu olmasın. Hatta en iyisi, sen hastaneye git. Ben biraz daha inceleme yapacağım. En geç bir saat içinde hastanede olurum. Eğer ayrılmak isteyen olursa direkt Emniyet’e götür.”

“Komiserim,” dedi Sinan. “Çeko, katil olabilir mi?”

“Olabilir tabii. Sen burada olan herkesin GBT’sine baktır. Sedat’ı ara, bu işi hızlıca halletsin. Çeko’yu da al, hastaneye git. Ona sağlık kontrolünden geçmesi gerektiğini söyle. İtiraz ederse Emniyet’e alacağını söyleyerek gözdağı ver.”

Sinan, “Hemen gidiyorum,” dedikten sonra hızlı adımlarla olay yerini Çeko ile birlikte terk etti. Aylin, Erkan’ın yanına gitti.

“Erkan, neler buldun?”

“Elle tutulur bir şey yok henüz. Her deliğe bakıyorum. Bana ilginç gelen tek bir şey var, o da kurbanın ayağının dibinde yatan kadın. Adam öldürülürken müdahale etmek mi istedi? Katil neden onu sağ bıraktı? Diğer üç kişiyse başka bir maddenin etkisi altında gibi görünüyorlar. Tabii, en net cevaplar Adli Tıp’tan gelecek.”

“Henüz burada neler olduğunu bilmiyoruz ama bulacağız. Sen incelemelerine devam et. Ben de araştırmalarımı sürdüreyim,” diyerek ofisten tamirhane bölümüne çıktı. Tamirhanenin neredeyse her yerinde tornavida, anahtar takımları ve adlarını bilmediği bir sürü malzeme vardı. Aylin kurbanın kalbinde saplı olan tornavidanın benzerlerini aradıysa da bulamadı. Tekrar ofise geçti. Çeko, müzik sesi yüksekti, demişti. Aylin ofiste bulunan eski müzik setinin başına geldi. Açma düğmesine bastı fakat hiçbir şey olmadı. Tekrar tekrar denedi ama sonuç değişmedi. Bütün dikkatini Kürşat’ın masasının üzerinde topladı. Masada duran ve cep telefonlarına bağlanan, ses bombası olarak tabir edilen hoparlöre baktı. Etrafında cep telefonu yoktu. Kürşat’ın cep telefonu delil torbasına yerleştirilip numaralanmıştı. Aylin, Erkan’a telefonu çıkarıp son arama kaydına bakmasını söyledi. Akşam arananlar listesi oldukça uzundu fakat Aylin aradığı ismi bulamadı. Mesajlar bölümünde hem Berivan hem de Kaan ile ilgili küfürlü yazışmalar vardı. İkisi de daha önceki yazışmalarında Kürşat’ı ölümle tehdit etmişti. Murtaza ile olan yazışmalar da duruyordu. Telefonu tekrar delil torbasına yerleştirdi. Ofisin sağ duvarının önünde duran ve oraya ait değilmiş gibi kendine bakan ağzı açık bir litrelik beyaz bidona  yaklaştı. Burnuna götürüp kokladı. Antifrizdi bu. Yarısı boşalmıştı. “İyi de bunun burada ne işi var?” dedi içinden. Köşedeki küçük mermer tezgâhın üzerinde açılmış kuruyemiş ve cips paketleri duruyordu. Lavabonun içinde küçük bir bıçak ve birkaç kirli tabak vardı. Beyaz peynirin üzerinde gezen hamamböceğinin dikkatini dağıtmaması için küçük buzdolabına yöneldi. İçerisinde biraz zeytin, yarım köfte ekmek, kola, soda, soğuk kahve ve yetmişlik rakı şişesi vardı. Aylin yetmişliği alıp burnuna götürdü. Kokusunda bir değişiklik olup olmadığına baktı fakat anlayamadı. Aylin tekrar dikkatini antifrize yöneltti. Araçlara ait tüm ekipman ofisin dışında olmasına rağmen bu küçük bidon neden buradaydı? Antifrizin açık olan kapağı Kürşat’ın masasının altından kendisine bakıyordu. Eğilip aldı. Belki parmak izi bulunur diye onu da delil torbasına koydular. Aylin buradaki işini bitirip sabahın yağmurlu havasında hastaneye gitmek üzere yola koyuldu.

***

Hastaneye gelir gelmez önce doktorlardan bilgi aldı. Sinan ve Sedat onu bekliyorlardı. Sedat, yaralı olarak hastaneye getirilen Berivan’ın babasıyla üvey annesinin de hastanede olduklarını söyledi. İlginç olan detaysa Berivan’ın babasıile Çeko’nun annesinin evli olmasıydı.  Dolayısıyla Çeko ve Berivan kardeş sayılırlardı. Aylin bu bilgiyi aldıktan sonra başhekimin izniyle olay yerinde bulunan herkesi bir odada topladı. Sinan ve Sedat da onu eşlik etmek için hareketlendiler. Aylin ve ekibi girer girmez odadaki herkes oturduğu yerde kıpırdandı. Hepsinin kolunda serum takılıydı. Kapının önünde iki hemşire, tabir yerindeyse hazır ol’da bekliyorlardı. Aylin ekibini ve kendini tanıttıktan sonra Çeko ile göz göze geldi. Çeko, Berivan’ın yanına oturmuş kolunu okşuyordu. Kaan ve Cansu, Murtaza’ya göre daha iyi görünüyorlardı. Aylin odanın içinde bir tur attıktan sonra tam ortada durdu:

“Evet arkadaşlar, olayı önce kim anlatmak ister?” Hepsini tek tek süzdü. “Tam da tahmin ettiğim gibi hiçbiriniz konuşmayacaksınız. O hâlde önce ben konuşayım. Hepinizin bildiği gibi Kürşat öldü.” Durdu. Tepkilerini ölçmeye çalışıyordu. İlk inleme benzeri ses, fısıltı hâlinde, Cansu’dan geldi.

“Öldü mü? Nasıl?” Aylin bu tepkiyi Berivan’dan beklemişti. Cansu’nun sorusunu umursamadı.

“Cümlemi düzeltiyorum. İçinizden biri onu öldürdü,” dediği an odada sesler yükselmeye başladı. Çeko dışında herkes birbirine bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Aylin devam etti. “Berivan, önce senden başlayalı Bu gece orada neler oldu? Sana kim saldırdı?”

“Bana kimse saldırmadı,” diyebildi. Ağlıyordu. Hâlâ bilinci gelip gidiyor gibi görünüyordu.

“Yaralısın. Bu yaralar kendi kendine olmadı herhâlde? Şimdi bize tamirhaneye girdiğin andan itibaren olanları anlat.”

“Yaralarım çok derin değil. Sadece boğazımda ve sağ kolumda çizik varmış. Ama baş ağrım, mide bulantım çok. Ben… Burada daha fazla kalmak istemiyorum. Gitmek istiyorum,” dedikten sonra ayağa kalkmaya niyet etti fakat başarılı olamadı.

“Hiçbir yere gitmiyorsun! Kürşat’tan yüklü miktarda para istemişsin gün içerisinde. O, sana küfretmiş ve göndermeyeceğini yazmış. Kürşat’ı öldürmek için iyi bir sebebin varmış. Sana yazdığı hakaretleri, şiddet dolu mesajları okurken benim bile onu öldürme isteğim uyandı. Onu öldürmek için geçerli sebeplerin varmış. Şimdi bize neler olduğunu anlat.”

“Onunla iki yıl önce tanıştım. Benimle evleneceğini söyleyerek beni kandırdı. Son iki aydır beni görmek istemediğini, başından defolup gitmemi söyleyip duruyordu. Hatta bir keresinde beni döverek hastanelik etti. Bu odadaki herkes buna şahit. Aileme kaza geçirdim diye yalan söyledim. Çeko durumu idare ederek bana destek oldu. Sonra davacı olmayayım diye bana evlenme teklifi yaptı. Ben de kabul ettim,” durdu nefes aldı. Gözyaşlarını sildi. “Hastaneden çıkıp biraz iyileşince beni kandırdığını anladım fakat onu bir türlü terk edemedim. Sanırım şu Stockholm zımbırtısını yaşıyorum. O ıslık çalıyor, ben köpek gibi gidiyorum. Mesajları okumuşsunuz. Eminim ne dediğimi anlamışsınızdır. O benim ilkimdi. Ben ondan başka kimseyi tanımadım. Bana ne yapmış olursa olsun, onu ben öldürmedim.”

“Kıyafetlerindeki kanı nasıl açıklayacaksın?”

“Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Ben onu niye öldüreyim ki? O doğacak çocuğumun babasıydı.”

“Ne! Sen hamile misin?” Soru Kaan’dan gelmişti. “Onun gibi şerefsizin çocuğuna nasıl hamile kaldın? Sen manyak mısın kızım?”

“Kaan Bey, madem Kürşat bu kadar şerefsizdi, senin onun yanında ne işin vardı?”

“Arkadaşımdı. Beraber büyüdük. Ayrıca tamirhanenin ortağıyım ben.”

“Arkadaşını öldürmekle tehdit etmekten geri kalmamışsın. Nasıl arkadaşlık bu? Aranızdaki anlaşmazlık tamirhane yüzündenmiş. Onu elinden alacağını yazmışsın, hatta küfürleşmişsiniz. Kürşat’ı öldürüp ortağı olduğun tamirhaneyi şimdi aldın işte…”

Sözünü kesen Kaan öfkeyle bağırdı. “Ben deli gibi mi duruyorum? Zaten tamirhaneyi bu ayın sonunda bana devredip kaçıp gidecekti ülkeden. Bizim onunla en büyük anlaşmazlığımız Berivan’la Çeko’ya yaptıklarıydı. Bu kıza yaptığı eziyetin haddi hesabı yoktu. Cansu, sen de bir şey söylesene! Ne diye ağlıyorsun şimdi? Sen onu hiç sevmiyordun ki?”

“Anlamıyor musun Kaan? Onu içimizden biri öldürmüş ama ben neler olduğunu hatırlamıyorum bile. Biz neler yaptık böyle? Midem bulanıyor, görme, duyma zorluğu çekiyorum. Sense neler diyorsun? Kürşat abiyi biz öldürmüşüz.”

“Ne saçmalıyorsun kızım sen ya? Biz öldürmedik onu. Kim bilir kimin tavuğuna kışt dedi ki öldü.”

“Orada sizden başka kimse yoktu Kaan abi, kapıyı içerden kilitlemişsiniz. Onu siz öldürdünüz,” dedi ilk kez konuşan Çeko.

“Ne kilitlemesi, ne diyorsun? Sen kapıyı bırak da bize ne oldu, ben hâlâ onu anlamaya çalışıyorum. İçtiğimiz alt tarafı iki kadeh. Lan Kürşat bize sahte içki mi kakaladı? Gerçekle sanrıyı ayıramıyorum ya. Şu koluma bakın kendi kendine hareket ediyor neredeyse,” diyerek kolunu odada bulunanlara göstermeye çalıştı.

Aylin devam etti. “Murtaza, Kürşat bugün senden bir emanet istemiş. Neydi bu emanet?”

Sorunun muhatabı uykudan yeni uyanmış gibi boş gözlerle Aylin’e baktı. “Ne emaneti Komiserim? O nereden çıktı?”

“Mesaj olarak yazmış sana. Emanet neydi?”

“Biraz borcum vardı. Onu istedi.”

“Biraz mı?” Soru Berivan’dan gelmişti. “Kürşat senin yüzünden icralık oldu. Hâlâ biraz diyorsun. Yedi cihan ona olan borcunu biliyor. Onu sen öldürdün. Kesin sen öldürdün.” Aylin’e döndü. “Biraz dediği borç yedi yüz bin lira. Kürşat evini satılığa çıkardı bunun yüzünden. Bir dakika Komiserim. Kürşat bu akşam Murtaza’yı çağırmamıştı. Sen neden geldin? Hem biz senin geldiğini neden görmedik?”

“Ne diyorsun sen Berivan? Kafan mı güzel? Ben de sizinle geldim ya. Kapıdan girerken karşılaştık. Ben sana babanı sorunca sinirlendin. Kürşat da bana küfür etti. Nasıl sizinle değildim?”

“Saat kaç gibi tamirhaneye gittiniz siz?” Soru Aylin’den gelmişti. Hepsi birbirinin yüzüne baktı. İlk konuşan Berivan oldu.

“Ben gittiğimde onlar oradaydı,” durdu. “Ya da ben mi önce gittim? Of kafam çok karışık. Boğazım da yanmaya başladı. Ben gitmek istiyorum. Bir şey yapmadım, neden burada tutuluyorum ki?”

“Ben çıkın demeden bu odadan kimse çıkamaz, anlaşıldı mı? Sorumu tekrar soruyorum. Kim, saat kaçta gitti tamirhaneye?”

“Ben Cansu ile akşam saat yediyi biraz geçe gittim.”

“Ben seninle gelmedim Kaan. Nereden çıkardın bunu?”

“Nasıl ya, biz her zaman beraber gidiyorduk. Dün de öyle yaptık canım.”

“Ben geldiğimde sen, Murtaza ve Berivan oradaydınız. En son ben geldim.”

“Sen, ben geldiğim de oradaydın Kaan. Ben seni görünce şaşırdım,” dedi Murtaza ve devam etti. “Cansu yoktu. Kürşat ve Berivan yine  herzamanki gibi tartışıyorlardı.  onra Cansu geldi.”

“Murtaza doğru söylüyor. Ben en son geldim. Siz hepiniz ofise geçmiş, hazırlık yapıyordunuz.”

“Hayır, ben seninle gelmedim. Ofise girdiğimde hepiniz meşguldünüz. Benim geldiğimi duymadınız bile. Berivan, Kürşat’ın masasının üzerinde bir şey yazıyordu. Kaan tezgâhın üzerinde kuruyemiş, cips, peynir hazırlıyordu. Murtaza, sen içki bardaklarını hazırlıyordun. Kürşat hepimize yemek söyledi. Köfte ekmek miydi, Adana mıydı hatırlayamadım. Of ya midem kötü oldu yine, sanırım kusacağım,” diyerek Aylin’e baktı.

“Bak Komiserim, daha yemek için ne söylediğini hatırlamıyor. Kürşat hepimize Adana kebap söyledi.”

Aylin söylenenleri zihnine not ediyor, Kaan’ın söylediklerini umursamıyormuş gibi görünüyordu. “Kaan, şimdi olayları bir de senden dinleyelim.”

“Ben işyerinden, yani galeriden çıktım. Cansu’yu aldım ve markete uğradım. Alışveriş yaptım. Sonra tamirhaneye geldik. Kürşat’la Berivan yine kavga ediyorlardı. Kürşat ona gitmesini söyledi. Ben ve Cansu ortalığı yatıştırmaya çalıştık ama nafile. İkisi de birbirini öldürmekle tehdit ediyordu. Murtaza’yı görmedim. Sahi sen ne zaman geldin? Biz oradayken sen yoktun.”

“Ben oradaydım Kaan. Asıl sen yoktun. Yalan söylüyorsun. Bak, Cansu bile senin burada olduğunu söylüyor. Ben içkileri alıp geldim. Asıl sen Berivan’la ne konuşuyordun, onu anlatsana Cansu’ya? Benim orada olduğumu fark etmeden ona söylediklerini açıkla istersen. Ben ofisin sağ köşesinde sizi dinliyordum. Cansu sizi görünce çok sinirlendi. Sana haysiyetsiz olduğunu söyledi. Sebebini Komisere de anlat istersen.”

“Cansu sen geldiğin de Kaan orada mıydı?”

“Evet, oradaydı. Neden yalan söylüyor anlamıyorum. Berivan’la konuşuyorlardı. Ben çok kızdım, hatta gitmek için kapıya yöneldim, Murtaza beni engelledi.”

“Tamam Cansu. Şimdi senden bir şey istiyorum. Müziği hanginiz telefonla ses bombasına bağladınız?”

“Ne müziği? Ofiste kimse müzik açmadı. Ben bu soruyu sanırım anlamadım. Müzik mi çalmışız?”

“İyi düşün. En son ne yaptığınızı hatırlıyor musun?”

“Gerçekten müzik çalmadık hiç. En son ne hatırlıyorum?” durdu. Ellerini başının arasına alıp öne doğru eğildi. “Bu ne biçim bir baş ağrısı anlamadım. Kusacak gibiyim. En son hatırladığım Kaan’a bağırdım. Kürşat ofiste kavga istemediğini, eğer kavga edeceksek defolmamızı söyledi. Meydanı Kaan ve Berivan’a bırakmamak için ayrılmadım. Koltuğa geçip oturdum. Herkes bir garipti. Berivan, Kaan ve Murtaza da her zamanki yerlerine oturdular. Kâğıt oynamak için ortaya konulan parayı tartışmaya başladılar. Kürşat, eğer kaybederse Kaan’dan tamirhanenin tamamını, Murtaza’dan ise evini alacağına dair yazı aldı.”

“Ne saçmalıyorsun sen!” diye bağırmaya başladı Kaan. “Sen kafayı mı yedin kızım? Komiserim böyle bir şey olmadı. Sen ne içtin? Delirdin mi Cansu?”

“Bence de kafayı kırdın,” diyerek araya girdi Murtaza. Ben evimi kumar masasına bırakacak adam mıyım? Neler söylüyorsun? Hem Kürşat böyle bir şey ister miydi bir düşün?”

“İsterdi tabii. Adama olan borcunu ödememek için elinden geleni yaptın. Bir yıl mı oldu, üç yıl mı hâlâ oyalıyordun. Bir de pişkin pişkin her hafta oyuna geliyordun. Yalan mı? Hem gerçek seni neden bu kadar rahatsız etti? Kürşat’ın sana saydığı hakaretler yanında benim söylediklerim masum kalıyor. Komiserim, ben gerçekten çok kötüyüm artık gidebilir miyim?”

“Hayır gidemezsin. Hemşireler burada. Acil bir durum olursa müdahale edecekler.  Cansu, sen ofise girdiğinde Berivan, Kürşat’ın masasında bir şey yazıyordu dedin. Berivan ne yazıyordun?”

“Yalan söylüyor. Ben hiçbir şey yazmadım. Cansu ne dediğini bilmiyor bence. Onun Kürşat’ta gözü vardı. O yüzden hepimizi suçlamaya çalışıyor.”

“Bence de yalan söylüyor,” diye lafa karıştı Kaan. Aylin kapının vurulması ile başını kapıya çevirdi. Gelen hemşirenin elindeki kâğıtları aldı. Hızlıca göz attı.

“Ofiste içkileri kim hazırladı?”

“Kaan hazırladı,” dedi Cansu.

“Murtaza hazırladı,” diyerek ona karşı çıktı Kaan.

“Kürşat hazırladı,” diye konuya karıştı Berivan.

“Berivan getirdi,” dedi Kaan.

“Hanginiz içmedi peki?”

“Hepimiz içtik,” dedi Cansu. Ona itiraz eden olmadı.

Aylin hepsini dinledikten sonra konuşmaya başladı.

“Aranızdan biri katil. Bunu hepimiz biliyoruz. Şimdi olayın nasıl olduğunu delillere dayanarak ben size anlatacağım. Çeko, senden başlıyorum. Bana verdiğin ilk ifadede yalan söyledin. Kürşat seni hiç aramadı. Onun telefonundaki son aramalara baktım. Senin telefonuna da baktım, gelen çağrılarını sildiğini söyledin ama zaten aranmamıştın. Seni arayan Berivan’dı. Onun üvey ablan olduğunu ve seni aradığını neden bizden sakladın?Bu arama kaydını silmemişsin. Telefonuna baktığımda Berivan’ın seni iki buçukta aradığını gördüm. Sense onu bir dakika içinde beş kez aramışsın. Berivan’ın telefonunu masanın altında bulduk. İçeriye girdiğinde beklenmedik bir durumla karşı karşıya kaldın. Kapının kilitli olabileceğini düşünmedin. Panikle kapıyı kırmaya çalıştın. Başardın da. Sen aslında ablana yardım etmek için oraya gittin. Kapıyı açar açmaz gördüklerin karşısında neye uğradığını şaşırdın. Kürşat’ın ölmüş olduğunu görünce onun ayakucunda yatan ablanın üzerine tahminimce Kürşat’ın kanını ellerinle sürdün. Çünkü Berivan’ın üzerindeki kan lekelerinin ilk gördüğüm anda bile elle sürülmüş olduğunu fark ettim. Aralarının kötü olduğunu biliyordun. Suç onun üzerine kalmasın diye böyle bir yol izledin. Ablanın baygın olması işini kolaylaştırdı. Kan lekelerine bir bak. Belin alt bölgesinde. Onun yaralarıysa boğazında ve kolunda. Ve bu yaralar eski,” diyerek Berivan’ın kıyafetlerine işaret etti. Çeko ağzını açacaktı ki Aylin onu susturdu.

“Sana sonra geri döneceğim Çeko. Şimdi kaldığım yerden devam edeyim. Çeko kapıyı açmaya çalışırken içeriden yüksek sesle müzik çaldığını söyledi. Kürşat’ın masasının üzerinde duran ses bombasının hanginizin telefonuyla eşleştiği belli,” dediği an Kaan sözünü kesti.

“Hep benim telefonum kullanılırdı ama dün gece hiç müzik açmadık ki!” Aylin ona sert bir bakış attı.

“Biraz önce açmadığınızı söylediniz. Şimdi hep benim telefonumu kullanırdık diyorsun. Elimde kan tahlilleriniz var. Bir kişi hariç hepinizin kanında antifriz tespit edildi. Alkolle birleşince ciddi yan etkiler yaşatır. Bunların arasında baş dönmesi, mide bulantısı, titreme, epilepsi ataklarına benzer durumlar ve en önemlisi halüsinasyon sayılabilir. Berivan, seni müşahede altında tutacaklar çünkü bebeğinin hayati tehlikesi varmış. Hepinizin midesi yıkandığı için şu an zehirlenmenin etkileri yavaşlamış durumda. Şimdi, Kürşat’ı kim öldürdü sorusunun cevabına bakacağız. Onun ölümü ile ilgili üç kişinin ciddi kazancı var. Birinci kişi, sensin Berivan. Kürşat’ın masasının üzerindeki kâğıtta her ne kadar imza atmamış olsa da iki dairesini sana bıraktığı yazıyordu. Bu yazıyı senin yazdığını kanıtlamak çok kolay olacak. Adli Grafoloji senden yazı örneği alıp inceleyecek. Gelelim sana Murtaza. Senin Kürşat’a olan borcunla ilgili senet elimizde. Bugün son ödeme günüymüş. Eminim parayı hazırlamışsındır.”

“Ben yazmadım. İki gün önce Kürşat’a hamile olduğumu söyleyince iki daire karşılığında hayatından defolup gitmemi söyledi. Ben kabul etmeyince de imzalamadı. Adli Tıp neye bakacaksa baksın. Ben yazmadım,” dediği an Murtaza konuşmaya başladı.  

“Hazırlamadım Komiserim. Kürşat’la bu konuyu aramızda halledecektik.”

Aylin onun sözlerini yok sayarak devam etti.

“Cansu, bu durumda Kürşat’ın ölümünden hiçbir çıkarı olmayan bir tek sen varsın. Murtaza, sana gelince, kanında yüksek derecede antifriz bulundu. Bu odada antifriz içmeyen tek kişiyse sensin Kaan. Dolayısıyla herkesin içkisine antifriz koyan da sensin. Çeko’nun geleceğini tahmin edemedin. Herkes kendinden geçince Kürşat’ı öldürdün. Planını Berivan bozdu. Çeko’yu arayabileceği aklına gelmedi. Her ne kadar içtiği suyun içinde antifriz olduğunu anlamasa da bir şeylerin ters gittiğinden şüphe etmiş olmalı ki Çeko’yu arayıp yardım istemiş. Sen müziğin sesini bilerek açık bıraktın İşler planladığın gibi gitmezse dışarıya ses gitmesin diye böyle bir yol izlemeye karar verdin. Anlamadığım tek şey ise neden kapıyı kitlemiş olduğun. Çeko gelmeden önce Kürşat’ı öldürüp, kimse senden şüphelenmesin diye zehirlenmiş numarası yaptın. Eminim en yoğun antifriz bugün otopside Kürşat’ın kanında bulunacak. Akşam ilk içkiyle antifriz verdiysen etkileri yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Onu öldürdükten sonra kendini temizledin.”

Bu sözler üzerine Kaan ayağa kalkıp Aylin’in üzerine yürüdü.

“İyi senaryo yazıyorsunuz Komiser ama Kürşat’ı ben öldürmedim! Onu öldürmek için hiçbir sebebim yok!” diye bağırdı.

“Sakın bana dokunma!” diye bağırıp bir adım geri çekildi Aylin. Kaan arkadaşlarına döndü.

“Bu kadın çıldırmış, ben niye size antifriz vereyim? Manyak mıyım ben? Ben içki içmedim diye cinayeti benim üzerime yıkmaya çalışıyor. Kafayı yemiş!” diyerek odanın içinde yürümeye çalıştı. Aylin devam etti.

“Tamam, diyelim ki sen öldürmedin, bu durumda içlerinde ayık olan tek kişi sendin. Yani katil Kürşat’ı öldürürken ofisteydin. Neden Çeko geldiğinde sen de bayılmış numarası yaptın?”

“Ne numarası? Ben de bayılmıştım. Hâlimi görmüyor musun? Titriyorum. Midem bulanıyor. Onlardan farkım yok.”

“Evet, görüyorum. Tamirhanede bulunan üç arabadan biri senin üzerine kayıtlı çıktı. Bil bakalım Olay Yeri İnceleme arabanda neler buldu? Ben söyleyeyim. Kanlı siyah bir gömlek ve kırmızı tornavida takımı. Yalnız takımın en büyük tornavidası ne tesadüftür ki Kürşat’ın kalbine saplanmış hâlde. Adli birimler delilleri incelemeye devam ediyor. Otopsi raporu ve parmak izlerinin çıkması an meselesi. Seni Kürşat Günay’ı öldürmek suçundan nöbetçi mahkemeye sevk ediyorum. Sinan, kelepçele Kaan’ı,” diye emir verdi. Kaan çıldırmış gibiydi.

“Ben bir pisliği temizledim! Kadınlara saygısı yoktu! Parayla kendini adam olanlardan sanıyordu! Berivan’ı hep ağlatıyordu! Ben herkese iyilik yaptım! Çeko’nun geleceğini hiç hesaba katmadım! Ofisi bilerek içerden kilitledim.Ben işi bitirmeden gelen olursa kırması zaman alır diye düşündüm. Müzik sesini ise bilerek açık bırakmıştım. Kürşat bayılmaz da işimi zorlaştırırsa kimse içeride neler olduğunu anlamasın diye açmıştım. Çeko’nun sesini duyunca kapatma salaklığını gösterdim! ” diye bağırıyordu. Aylin onu hiç umursamadı. Sadece Çeko’ya yaklaştı.

“Sen neden bana ilk ifaden de Berivan’ın üvey ablan olduğunu söylemedin? Olay yerini de bozdun. Dua et hâkim seni yardım ve yataklıktan tutuklamasın.”

“Ben, o panikle ne söyleyeceğimi bilemedim ve sadece ablamı korumaya çalıştım. Onun boğazındaki ve kolundaki yaraları Kürşat abi yapmıştı. Ablam onun yaptıklarını hak etmedi. Hamile olduğunu bilmiyordum. Şimdi ben ne yapacağım? Üvey babam onu öldürür.”

“Hiçbir şey yapamaz! Eğer yapmaya çalışırsa bizden yardım iste. Senin asıl işin şimdi başlıyor. Ablanı toplum baskısından korumaya çalış. Evlilik dışı dünyaya gelen çocuğa sahip çık. Eğer başın dara düşerse beni bul.”

Çeko utançtan kızarmış yanaklarıyla başını salladı. Başkomiser Aylin Türkoğlu hiç sevmediği kasvetli hastane binasından dışarı çıkınca derin bir nefes aldı. Keşke her dava bu kadar kolay çözülse, diye düşünerek İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gitmek üzere yola çıktı. Trafik hareketlenmeye, kadim şehir uyanmaya başlamıştı.

YEŞİM YÖRÜK’LE SÖYLEŞİ

Dedektif Dergi’nin gülen yüzü Yeşim Yörük, öncelikle bu sohbetin benim için güzel ve kıymetli bir anı olarak kalacağını bilmeni isterim. Kabul ettiğin için ayrıca teşekkür ediyorum. Dedektif Dergi’ye çok emek veren ve iki şahane öykü kitabına imza atmış ödüllü bir yazar olduğunu biliyoruz. Bizlere kendinden kısacık bahseder misin?

Sevgili Derin, övgü dolu sözlerin için asıl ben teşekkür ederim. Bana, benim için yeri, önemi, değeri paha biçilmez olan bir dergide tekrar söyleşi şansı veren Gencoy Sümer ve Turgut Şişman’a da ayrıca teşekkür etmek isterim.

“Kısacık kendinden bahseder misin?” demişsin lakin bilirsin ki ben kısa kesemeyenlerdenim. Kısa öykü türünün yüz karası bile olabilirim. Yine de elimden geldiğince kısa keseceğim.

Ben Yeşim Yörük. 1977 senesinin bir bahar ayında, Almanya’nın Berlin şehrinde doğmuşum. On üç yaşıma kadar Türkiye’de, büyükannemle büyükbabamın yanında yaşadım. Ardından apar topar Almanya’ya, ailemin yanına geldim. Eğitimime Almanya’da devam ettim. Evliyim ve yirmi beş ve on dokuz yaşlarında iki evladım var. Çok uzun yıllardır tekstil dokuma sektöründe çalışıyorum. Pek boş vaktim kaldığını söyleyemem yine de aralardan cımbızla çekip çıkarabildiğim tüm boş vakitlerimde bol bol okumaya ve elden geldiğince yazmaya çabalıyorum. Yaz insanıyım. Güneşin parlaklığı, denizin mavisi, doğanın yeşili ruhuma ne kadar iyi gelirse, kışın soğuğu, sisi, pusu, yağmuru da o kadar karartır içimi. İşin garibiyse, yazarken en verimli olduğumu düşündüğüm anlar hep kış ayları olmuştur. Kim bilir, polisiye yazabilmek için bir nebze içimizin kararması gerekiyordur belki de. Her zaman değil belki ama genellikle mücadeleci biriyimdir. Kolay pes etmem. Hatta “Pes ettim,” dediğim anlarda bile beynimin derinliklerinde bir yerlerde o konu hâlâ dönüyordur. Pek dışa dönük biri olduğumu söyleyemem. Kendime ait dünyamın güvenli sınırları içinde olmak bana daha iyi hissettirir. Evet, benim Yeşim Yörük hakkında anlatacaklarım bu kadar. Ne demişler, “Beni bana değil, beni sana sor.” Demişler mi sahiden böyle bir söz bilmem ama benim diyesim geldi.

Yeşim Yörük güzel yazıyor, iyi ki de yazıyor; peki Yeşim Yörük neden yazıyor?

Her biri birbirinden güzel yazan yazarlarla dolu bir dergide naçizane ben de bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Hepinizden çok şey öğreniyorum ve öğrenmeye de devam edeceğim. Sizler, her biriniz, bilerek ya da bilmeyerek, bana yazarken ilham veriyor, destek oluyorsunuz ve olmaya devam edeceksiniz.

Neden mi yazıyorum? Doğrusu, artık Yeşim Yörük’ün yazma sebepleri, yazmaya ilk başladığı zamanlardaki sebeplerle aynı değil. Artık daha tutkuluyum. Yazmanın bir tutku olması gerek, eğer olmazsa yazdıklarınız sadece bir zorlamadan ibaret olur ve bu da eninde sonunda tükenir gider demiştim ya bir hikayemde. O sözü kendime bir uyarı olarak söylemiştim aslında. Yazmak zamanla tutkuya dönüşüyormuş, ben yazdıkça bunu öğrendim. Bağımlılık yapıyormuş. Yıllar önce hiç aklımda yokken beni yazmaya yönlendiren tüm tesadüflere şükürler olsun. O tesadüflerin karşıma çıkardığı tüm insanlara minnettarım.

En başta bir yarışma için başladım yazmaya. Hiç aklımda yokken, daha önce yazmayı hiç denememişken bir anda o yarışmaya katılmak hedefim oldu. Sonrası hakkında ufacık bir plan dahi yapmadan yazdım. O yarışma sayesinde Funda Menekşe ile tanıştım, şükürler olsun, Funda Menekşe sayesinde de Dedektif Dergi’yle. Zincirleme mutluluk… İlk zamanlar sadece dergiye hikâye yetiştirmek için yazdım. Tutkuyla değilse bile istekle yazıyordum. Baktım ki yazmak beni sakinleştiriyor, bana keyif veriyor, beni mutlu ediyor, yazmaya devam ettim.

Tutkulu bir polisiye okuru olduğunu biliyorum. Almanya’da yaşamana rağmen Türk polisiye edebiyatını yakından takip ediyorsun ve POYABİR üyesisin. Neden polisiye?

Polisiye film ve diziler aslında çocukluk yıllarımdan beri ilgi duyduğum bir tür olmuştur. Fakat polisiye edebiyatla tanışmam daha geç vakitlere denk geliyor. Oldum olası okumayı seven biriyim, bu türü geç keşfetmiş olduğuma kendim bile inanamıyorum. Bundan yirmi yıl önce biri bana “Polisiye eserlerden vazgeçemeyeceksin üstelik sen de polisiye yazacaksın,” dese, güler geçerdim herhalde. Oysa şimdi okurken ve yazarken en sevdiğim tür oldu polisiye.

Neden mi polisiye? Tek cevabı var… Çünkü gizemli… Gizemli olan her şey hep ilgimi çekmiştir. Bir gizemi çözmek, bulmaca çözmek gibi hep heyecanlandırmıştır beni. Araştırmayı severim. Yeni şeyler öğrenmeyi, özellikle de sırları açığa çıkarmayı. Görünmez olanı görmek için her şeyi sorgulamayı, soruşturmayı çok severim. Hani, “Bundan önceki hayatımda,” diye başlayan cümleler vardır ya, eğer bundan önce bir hayatım vardıysa, ben o hayatta büyük ihtimalle bir dedektiftim.

Yeni tanınan bir yazar için POYABİR üyesi olmanın sağladığı artılar var mı? Nelerdir?

POYABİR üyesi olmak elbette benim için bir gurur. Fakat… Evet fakat… POYABİR’in bu konuda çaba gösterdiğini fakat yazarlarına hedeflediği desteği verebilmekte yetersiz kaldığını, aynı şekilde yazarların da POYABİR’e gereken desteği veremediklerini düşünüyorum. Orası bir birlik yani hepimizden oluşuyor. Elbette kurucuları belli fakat POYABİR’i büyütecek olan sadece kurucuları değil, hepimiziz. Toplantılarına, yardım taleplerine, yarışmalarına katılmadığımız bir birliğin sadece üyesiyim deyip bize sunacağı artıları bekleyemeyiz. Adını az çok duyurmuş hatta ünleri ülkemiz sınırlarını aşmış polisiye yazarlarımız var. POYABİR’in düzenlediği Kristal Kelepçe Yarışması’na katılmaya tenezzül bile etmiyorlar. Kara Hafta’da boy gösteren yazarlar, söz konusu POYABİR olunca görmezden, duymazdan geliyorlar. Hiçbir mecrada birliğe destek olmuyorlar. Aslında üyeler arasındalar fakat varla yok gibiler. Oysa sadece birliğe değil o birliğin çatısı altında toplanmış yüzlerce yazara da destek olmuş olacaklar.

POYABİR de aynı şekilde, sadece kitabı çıkan bir polisiye yazarını üyesi yapmakla o yazara destek olmuş sayılmaz. Elbette birliğin yazarlarına destek olma konusunda elinin kolunun bağlı olduğunu biliyorum. En başta maddi açıdan. Bilindiği gibi POYABİR henüz bir dernek olamadı. Bunun için benim aklımın eremediği bir sürü prosedüre ve çok paraya ihtiyaç olmalı. Yine de birlik, örneğin sadece senede bir yaptığı bir edebiyat yarışmasıyla değil daha farklı şekillerde de yazarlarının adlarını duyurabilir, onlara bu camiada yalnız olmadıklarını gösterebilir. Web sitesinde yeni yazarlarla röportajlar yapabilir. Onlara yazım hayatlarında yol gösterebilir aynı zamanda da çareler sunabilir. Bunu yaparken akıl gücü olarak yine kendi yazarlarını kullanabilir. Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de yazarlığı meslek olarak yapan ve bu işten para kazanan yazar sayısı yüzde biri geçmiyor. Demek istediğim, zaten hepimiz başka meslekleri icra ediyoruz. Yazım ve yayın aşamasında sorusu, sorunu olan kişilere, tecrübeleri ve eğitim dereceleriyle yardım edebilecek bir sürü yazarla aynı birliğin üyesiyiz. Bir forum sitesi kurulabilir. Orada fikir alışverişleri yapılabilir, sorular sorulabilir, sorun çözümlemeleri için öneriler sunulabilir.  Duyuru ve tanıtım konusunda sosyal mecralar ve internet ortamının bilinçli kullanılması hem POYABİR’in hem de yazarlarının adlarını duyurmada oldukça etkili olabilir. Yayıncılardan, polisiyeseverlerden, iş insanlarından ve basından çeşitli sponsorlar bulunarak maddi eksiklikler giderilebilir. Ve tabii bizler de birliğin yazarları olarak, elimizden gelen desteği yaparsak her şey çok daha güzel olabilir. Elbette ben bir birlik nasıl yönetilir, iki yüze yakın yazara destek olabilmek için nasıl bir güç gereklidir, bunu bilemem. Naçizane fikrimi söylemek istedim. “Birlik kurdum, gel katıl,” demek yetmeyeceği gibi “Katıldım, hadi şimdi her derdime deva ol,” demek de yetmez.

İlk hikâye kitabın olan Kelimelerin Efendisi’nde Komiser Feride’nin kahramanı olduğu dramatik hikâyeler okumuştuk. Bize ikinci kitabın Birtakım Cinayetler’den ve beni hep gülümseten Başkomiser Enver’den söz eder misin?

Dram ve komedi, aynı madalyonun iki yüzü gibidir. İlk kitabımın dramatik hikâyelerden oluştuğu doğru, fakat dikkatli bakıldığında bazı bölümlerinde ortaya çıkmamak için çok zorlanmış, hikâyelerin ana fikrine ters düşmemek için bilerek saklanmış bir mizah olduğu da görülebilir. Kelimelerin Efendisi’nde daha çok polisiye hikayelerin arasına sosyal mesajlar bırakarak, okuru dünyanın gerçekleriyle yüzleştirmeyi hedeflemiştim. Birtakım Cinayetler’deki hikâyelerimin çoğunda ise okuru elimden geldiğince gülümsetmeye, gülerken de düşündürmeye çalıştım. Umarım başarılı olabilmişimdir.

Mizah, oldum olası hayatımın bir parçasıydı. Gülmeyi severim ama en çok güldürmeyi severim. Hayat gülünce güzel, güldürünce daha güzel. Fakat dram da hayatın kaçınılmaz gerçeklerinden biri. İster istemez ciddi konular hikayelere yansıyor. Yansımak zorunda. Keşke tüm insanların acılarını neşeli bir hikâyeye dönüştürüp herkesi gülümsetebilsem.

Öncelikle Birtakım Cinayetler kitabının adı hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Ona çok uzun süre hangi adı vereceğimi bilemedim. İçindeki hikayelerin bazıları fazlaca mizah içerirken, bazıları çok ciddi sorunları konu edinmiş hikayelerdi. Onlardan birinin adını kitaba verseydim, içeriğini doğru yansıtmış olmayacaktım. Çaresiz kaldığım bir anda Funda Menekşe yetişti imdadıma. İlk kitabımın isim babası Turgut Şişman olmuştu, ikinci kitabıma ise Funda Menekşe annelik etti. İkisine de sonsuz teşekkürler.  

Birtakım Cinayetler sekiz farklı suç hikâyesinden oluşuyor. Hikâyelerin yedi tanesi daha önce Dedektif Dergi’de yayınlanmıştı. İlk kitabımdaki gibi çoğunluğu soruşturma polisiyesi türünde. Bazılarıysa ya katilin ya kurbanın ağzından yazılmış, suçun işlenişi ya da işlenen suçun doğurduğu sonuçların anlatıldığı hikayeler. Daha önce de belirttiğim gibi hikayelerin çoğu absürtlük sınırını zorlayacak derecede mizah içeriyor.  

Gelelim namı diğer Enver Başkomiser’e. Ah Enver, benim yaramaz çocuğum. Enver yüksek derecede itici bir karakter. Aslında onu bu şekilde yazarak risk almış oldum. Evlat olsa sevilmeyecek biri o çünkü. Enver bir anti kahraman. Okuyan ondan nefret edebilir. Saygısız, sevgisiz, bencil, iki yüzlü, sadakatsiz, cinsiyetçi, duygu yoksunu, hödük adamın biri. Başta yardımcısı Tarık’ı ve tüm teşkilatı canından bezdiren Enver’in hakkından gelebilen tek kişiyse karısı Müncibe. Enver karakteri diğer hikayelerimdeki karakterler gibi zamanla gelişen biri olmadı. Bir Garip Cinayet Soruşturması’nı yazmaya başladığım ilk andan itibaren onu bir anti kahraman olarak yazmaya kararlıydım. Kimden esinlendiğimi ise bir sonraki soruda öğreneceksin.

Birtakım Cinayetler, birbirinden bağımsız sekiz öyküden oluşuyor. Bu öykülerden Niyazi ise kendi başına bir fenomen olmuş gibi. Okur yorumları hep, ‘Ah Niyazi’ diyor. Niyazi’yi ya da başka bir karakterini ‘keşke öldürmeseydim’ dediğin oldu mu?

Niyazi… Akıllı geçinen aptal bir mafya babası. Bana sorarsan o hikâyeyi öne çıkaran Niyazi değil. Bence asıl hayranlık duyulan, Niyazi’ye ağzının payını veren kişi. O kişinin haksızlıklara baş kaldırışı. Yine de Niyazi’yi ‘keşke öldürmeseydim’ dedim ve bu yüzden de ortaya Enver’i çıkardım. En az Niyazi kadar pisliğin biri oldu o da. Elbette tarafları farklıydı. Biri suçlu diğeri suçlunun peşindeki kolluk kuvveti fakat ikisi de aynı hamurdan. Hatta Niyazi, Enver’den bir adım önde. Enver bile onun kadar şeref yoksunu olamaz.

Bir karakterim daha var ki onu öldürmediğim halde hikayelerimin dışında bıraktım. Başkomiser Ahmet… ‘Keşke Başkomiser Ahmet ekibinin başında durmaya devam etseydi,’ demediğim gün yok gibi. Başkomisersiz kalan Komiser Feride ve yardımcısı Selim’i yeniden soruşturmadan soruşturmaya koşturmak bir daha içimden gelmedi. Ara sıra, Feride ve Selim’den oluşan fakat Ahmet Başkomiserin de ucundan kıyısından olaylara dahil olduğu bir romanla onları geri getirmeyi düşünmüyor değilim. Bakalım, ömür vefa ederse…

Almanya gibi soğuk bir memlekette büyüdüğün halde bizlerin çoktan unuttuğu mahalle sıcaklığında hikâyeler yazıyorsun. Başka bir fenomen olan Başkomiser Enver’in hikâyeleri de hep bu curcuna, sıcaklık ve içtenlikle dolu. Yeşim Yörük bu sıcaklıkta kalmayı nasıl başarıyor?

On üç yaşıma kadar Türkiye’de yaşadığımdan bahsetmiştim. Mahalle sıcaklığında hikayeler yazmamın sadece bir sebebi var. Ben tam da o mahalleler gibi bir ortamda, tam da o insanlar gibi insanların arasında büyüdüm. Her seferinde keşke o yıllarda asılı kalsaydık diyerek, otuz üç sene evvel bıraktığım o mahalleyi ve sakinlerini yazıyorum aslında. Maalesef artık ne o sokak aynı sokak ne insanları aynı sıcaklıkta. Hiç olmazsa hikayelerde yaşasınlar istiyorum.

Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nın başladığı sene Çikolatalı Kurabiye isimli hikayen mansiyon aldı. (Benim kalbimin birincisi) Çikolatalı Kurabiye öyküsünü okurken sıcakkanlı bir kaleme sahip olduğunu düşündüğümüz Yeşim Yörük’ün bambaşka bir yüzüyle tanıştık. Bu hikâyedeki acı, okurun yakasını kolay kolay bırakacak türden değil. Ve sonra Birtakım Cinayetler kitabının sonlarına doğru yine benzer bir acı, Mahzen isimli hikâyeyle çıkıyor karşımıza. Bir anne olan Yeşim Yörük kendi yazdığı kelimelerin etkisinde kalıyor mu?

Birkaç yıl önce, bir canlı yayında bana bir soru sormuştun. “Yazarken ağladığın bir hikâye oldu mu,” demiştin. Biliyorum, aslında “Çikolatalı Kurabiye” dememi bekliyordun. Demedim… Çünkü ben o hikâyeyi yazarken bir damla bile göz yaşı dökmedim. Hissettiğim sadece tek bir duygu vardı o da öfkeydi. O öyküde yazılanlar sadece bir kurgudan ibaret değil, ne yazık ki değil, yeryüzünde kim bilir kaç çocuk hatta şu anda, şu dakikada aynı acıyla kıvranmakta. Bu dünya yetişkinler için bile yeterince zorken, çocuklar için bir cehennem olabiliyor. Onların haline ağlamanın onlara hiçbir yararı yok. Mağdurlara acıyarak değil, kötülere öfkemizi göstererek, kötülüklerine dur diyerek yardım edebiliriz onlara. Mahzen adlı hikayemi de aynı duygularla yazmıştım. Kadına yönelik şiddete, baskıya, aşağılamaya, yok saymaya iliklerime kadar öfkelenerek.

Elbette yazdıklarımdan etkileniyorum. Ne yazarsam yazayım, genellikle hikâyenin yansıttığı duyguyu beynimde, kalbimde, bedenen ve ruhen hissediyorum. Eminim bu hepimiz için aynıdır. Yazarken yaşamak… kötülüğü yazmak için hayal gücüne de ihtiyaç yok, dünya yeterince kötü çünkü. Ortaya çıkan belki alelade bir öykü fakat yansıttığı acı yüreklere korku salacak kadar gerçek ve bu gerçeği yazarken endişelenmemek mümkün değil. Ya benim çocuğumun ya benim sevdiklerimin, benim başıma böyle bir kötülük gelirse diye korkuyorsun. Keşke kötülük sadece roman sayfalarından okunsa, film karelerinde izlense. Ne yazık ki fazla saf bir dilek benimki.

Dedektif Dergi Yayın Kurulu Üyesi, Dedektif Dergi yazarı, Dedektif Dergi Sosyal Medya Sorumlusu Yeşim Yörük bugünlerde başka neler yapıyor? Uzun hikâyelerin yazarı olan bu kalemin bir romanını da okuyacak mıyız?

Ne demişler, “Ömür biter, iş bitmez.” Yeşim Yörük’ün de işi bitmiyor bir türlü. Gündelik koşturmacalar, sağlık sorunları ve çeşitli uğraşlardan fırsat kaldıkça okumaya ve yazmaya çalışıyorum. Yarım kalmış bir sürü hikâyeyi tamamlamayı hedefliyorum. Son zamanlarda fellik fellik aradığım ilhamı yolda belde gören olursa, benim eve doğru yönlendirirse pek sevinirim. Biriken hikayelerimi bir kitapta toplamak istiyorum. Kararsız kaldığım birkaç ayrıntıya açıklık getirir getirmez, yeni kitap yolculuğuna başlayacak. Roman yazmak şimdilik sadece tasarlama aşamasında kalmaktan öte gidemiyor. Aklımda bir fikir var ama gerekli cesareti bulamıyorum kendimde. Hikayelerimin olması gerektiğinden daha uzun hatta çok uzun olduğunu biliyorum. Belki de onlardan birini biraz daha uzatıp bir romana çevirmeli ve bu roman yazma işine bir yerlerden başlamalıyım. Daha planladığım çok şey var da şimdi durup dururken kaderi güldürmeyelim.

Bu keyifli söyleşi için teşekkür ederim sevgili Yeşim Yörük. Dedektif Dergi ve kendin için çok güzel işlere imza atacağına inanıyorum. Sağlıklı ve başarılı bir hayat dilerim.

Derinciğim, benim için de çok kıymetli, çok keyifli bir söyleşi oldu. Asıl ben teşekkür ederim. Ben de hepinize, herkese önce sağlıklı ve ardından huzurlu, mutlu, başarılı bir hayat dilerim. Kucak dolusu sevgiler.

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -3

Harry Palmer: İşçi Sınıfının James Bond’u

Casus edebiyatının en ünlü karakteri James Bond, 1960’larla beraber popüler kültürü sallamaya başlamıştı. Arka arkaya çekilen filmler (Dr. No, 1962; From Russia With Love, 1963; Goldfinger, 1964) Bond’un edebiyatın sınırlı alanından çıkıp modern dönemin en büyük sinema ve popüler kültür fenomenlerinden birine dönüşeceğini göstermişti.

Albert R. Broccoli ile birlikte Bond filmlerinin yapımcısı olan ve Bond fenomeninin doğmasını sağlayan Harry Saltzman, From Russia With Love’ın senaryosunun yazılması için anlaştığı İngiliz yazar Leon Deighton’u ilerleme sağlayamadığı için gönderir ama bu esnada yazarın 1962 tarihli casusluk romanı The Ipcress File’ın film haklarını da satın alır ve okuması için senarist Jimmy Sangster’e verir. Romanı çok beğenen ve sinemaya uyarlamak istediğini söyleyen Sangster, Saltzman’a yönetmen olarak Sidney J. Furie’yi, başrol oyuncusu olarak da Michael Caine’ni önerir. Saltzman, Sangster’in önerdiği takvime uymaz ama birkaç yıl sonra, 1965’de film projesi hayata geçer.

Sean Connery, Dr. No’da

Saltzman için Deighton’un romanı hali hazırda büyük bir başarı kazanmış olan Bond’a bir alternatif sunmaktadır. Bond’un özel okul mezunu, playboy, gösterişli ve şık karakteri karşısında işçi sınıfından gelen; Londra’nın depresif ve karanlık bir mahallesinde, tuvaleti ve banyoyu başkalarıyla paylaştığı bir odada yaşayan (İngilizce bedsit) ana karakteriyle Bond’a göre çok daha gerçek olan Palmer, Bond’u temsil eden tüm unsurların ve değerlerin tam karşıtıdır. Edebi açıdan bakıldığında Flemming’in kendi içinde edebi erdemler barındırsa da daha popüler tarafa kayan yazarlığı karşısında Leighton, İngiliz edebiyatında casusluk türünü ‘yüksek edebiyat’ seviyesine çıkaran W. Somerset Maugham ve Graham Green ekolünü devam ettiren bir tarza sahiptir. Yayınlandığında büyük ses getiren The Ipcress File, bir yıl sonra yayınlanan John Le Carre’in The Spy Who Came in from the Cold romanı ile birlikte İngiliz casus edebiyatını dönüştüren yapıt olarak kabul edilmiştir. The Ipcress File ve özellikle de sonrasında gelen (benim en sevdiğim ve başarılı bulduğum Leighton romanıdır) Funeral in Berlin stilize ve ustalıkla yazılmış olduğu kabul edilen romanlar olmalarının yanında, Le Carre gibi, gerçekçi ve ahlakçı bir bakış açısıyla casuslar dünyasının ikilemlerini, hayal kırıklıklarını, bürokrasisindeki klikleşmeleri de ortaya koyan politik ve tarihsel bir içeriğe de sahiptirler. Edebiyat profesörü Oliver Buckton, Leighton’u savaş sonrası (II. Dünya Savaşı) casus edebiyatının en önemli öncelleri arasında ilk sıralara koyarken, İngiliz suç edebiyatının en önemli isimlerinden yazar ve şair Julian Symons de casus hikayelerinin şairi olarak tanımlar.

Leighton, ‘Harry Palmer’ karakterinin yer aldığı toplamda sekiz roman yazmıştır. Bunların dört tanesi (The Ipcress File, Funeral in Berlin, Billion-Dollar Brain ve Spy Story) sinemaya uyarlanmıştır. Burada bir parantez açmak ve Harry Palmer romanları tanımlamasına bir açıklık getirmek gerekir. Leighton bir İngiliz Gizli Servisi elemanının ana karakter olduğu bir dizi roman yazar ve bir anti-kahraman olarak kurguladığı bu karaktere bir isim koymaz. Bu sayede hem okuyucunun karakterle özdeşleşmesini engeller hem de kimliksiz ve kişiliksiz bir hale getirerek onun espiyonaj bürokrasisi içindeki sıradanlığını, makinenin dişlilerinden biri, dolayısıyla da yıprandığında rahatlıkla değiştirilebilir olduğunu vurgular. Bu, Leighton’un ‘isimsiz’ anti-kahramanının Fleming’in Bond’undan belki de en ayırt edici farklarından biridir. Edebiyattaki Bond ile sinemada ve sonrasında oluşan popüler kültürdeki imajı arasındaki farkların altını çizerek bir yazar olarak Fleming’in hakkını teslim etmekle beraber edebi karakter Bond’un sonraki imajının yaratılabilmesi için yeterli özelliklere de sahip olduğunu; 1964’de, Goldfinger gösterime girmeden az önce vefat eden Fleming’in ilk Bond filmlerini (Dr. No ve From Russia with Love) gördüğünü ve hatta Fleming’in yaşadığı Jamaika’da çekilen Dr. No’nun çekimlerinde bizzat bulunduğunu da eklemek gerekir.

The Ipcress File‘da Michael Caine bir Bond karşıtı olan Harry Palmer rolünde.

Peki Harry Palmer ismi nasıl ve nereden gelmiştir? Karakterin ismi ilk film The Ipcress File çekilirken konmuştur. Karakterin temel özelliklerine uygun olarak sıradan, hiçbir anlam ifade etmeyen; James Bond’un karakteri ile özdeşleşen karizmatik (Bond, Londra’nın en şık ve pahalı caddelerinden birinin de adıdır ve ister istemez bir karakter olarak James Bond’un yaşam tarzı ile caddenin lüks atmosferi arasında bir ilinti kurulabilir) isminin tam zıddı bir şekilde adlandırılması amaçlanır. Başrol oyuncusu Michael Caine, okuldayken Palmer adında çok sıkıcı bir çocuk hatırladığını söyler. Harry Saltzman “Peki ilk adı neydi?” diye sorduğunda Caine gayri ihtiyari, herhangi bir kötü niyeti olmadan “Harry” der. Bu gaf Harry Saltzman’ın bozulmasına neden olur ama neyse ki sinema tarihinin en güçlü yapımcılarından biri olan Saltzman olayın üzerinde durmaz ve Harry Palmer karakteri kariyeri yeni yükselişe geçmiş Caine’nin bir 60’lar fenomeni ve moda-stil ikonu olmasını sağlar.

Harry Palmer’ın Bond’un bir antitezi olmasında karakteri kadar fiziksel özelliklerinin de etkisi vardır. Özellikle Caine’in kendisinin de işçi sınıfından gelen biri olması bu etkiyi güçlendirmiştir. Sinemada Caine ile özdeşleşen ‘cockney’[i] aksanı, kalın gözlükleri ve açık renk pardösüsü onu karizmatik ve cool yapsa da Bond’un playboy görünümünden çok farklı bir yerde konumlandırır. Ayrıca yemeğe ve yemek pişirmeye çok meraklı olan Palmer, ki bunun nedeni hiç kuşkusuz Leighton’un romanları dışında özellikle yıllarca The Observer gazetesindeki yemek ve restoran köşesindeki yazıları ile tanınan bir yemek yazarı olmasıdır kahve veya yemek yaparken görünür. Bond gibi havyar ve şampanya ile yaşayan biri için düşünülmeyecek bir şey elbette. Palmer ayrıca ilginçtir, iyi yemek dışında, içki, klasik, jazz ve 20. Yüzyıl Müziği, askerlik tarihi ve Latince gibi konularda ciddi bilgi sahibi bir entelektüeldir. Çok iyi eğitim aldığı ve İngiliz Donanmasında binbaşı rütbesine sahip bir subay olduğu bilinen Bond elbette bir cahil değildir ama onun bir entelektüel olup olmadığı konusunda bir fikrimiz yok. Öte yandan sadece yemek ve entelektüel uğraşlarda değil günlük yaşamın sıradan aktivitelerinde de Bond’u görmek mümkün değildir. Bu onun ‘süper kahraman’ özelliğini güçlendiren bir durumdur; onu sıradan bir ölümlüden adeta bir insanüstü varlığa yükseltir. Oysa Palmer market arabası sürüp süpermarketten alışveriş yapar; yemek ve kahve pişirir. Ofisi dağınık ve pistir. Palmer romanlarında ve filmlerinde Bond’daki gibi egzotik yerler, şık oteller ve gece kulüpleri bulunmaz. Palmer da seyahat eder ama onun seyahatleri yoksul, karanlık ve tekinsiz Doğu Berlin sokakları; savaşın izlerini taşıyan izbe harabe binalardır. Londra’da olduğunda ise bulunduğu mekanlar kendisinin de ikamet ettiği sisin altındaki depresif sokaklardır. 60’lar ‘Swinging London’[ii] yıllarıdır ama Palmer o yıllara ucundan, o da ‘cinsel özgürlük’ boyutundan bulaşır sadece. Bu açıdan Palmer’ın Londrası, Le Carre’nin ‘Tinker, Tailor, Soldier, Spy’ romanının 1970’ler Londrası ile büyük yakınlık gösterir.

Bond’un aksine Palmer uzun soluklu bir seri, bir popüler kültür fenomenine dönüşememiştir. Bunun altında birkaç temel neden olduğu iddia edilebilir. Leighton sadece altı adet isimsiz bir İngiliz Gizli Servis elemanının (Harry Palmer) casusluk hikayelerini konu alan roman yazmıştır ve bunlardan dördü de sinemaya uyarlanmıştır.  Bond serisinde olduğu gibi romanlar bittikten sonra seriye devam edilmemiş olması (Fleming toplam 14 Bond romanı yazmıştır ve tamamı sinemaya uyarlanmıştır. Sonrasındaki filmlerin Bond karakterini başka boyutlara taşıyarak edebi bağını neredeyse tamamen koparmaları ayrı bir tartışma konusudur.) karakterin soğuk savaşa ait, belirli bir tarihsel ve politik konjonktürün ürünü olmasına bağlanabilir. Buna ek olarak karakterin anti-kahramanlığı, etrafındaki olayların gerçekçiliği ve Le Carre düzeyinde olmasa bile Leighton’un politik ve eleştirel tavrı da Palmer’dan yılları ve kuşakları aşacak bir süper-kahraman yaratılmasını engellemiş olabilir. Palmer’ın Le Carre karakterleri Leamus ve Smiley’den ziyade Bond’a yakın olması (aksiyona girmesi ve kadınlarla ilişkisi) da bu durumu ortadan kaldırmamıştır.  1990’larda Bond serisine benzer bir şekilde bu kez orijinal senaryolarla Palmer karakteri geri getirilmeye çalışılmış ve Leighton’dan bağımsız olarak başrolünde yine Michael Caine’nin olduğu iki televizyon filmi, Bullet to Beijing (1995) ve Midnight in Saint-Petersburg (1996) çekilmiştir.  

Midnight in St. Petersburg’un afişi.

Palmer filmlerinin ilk üçü günümüzde casus sinemasının en kült eserleri arasında yer almaktadır ve hatta yıllar boyunca artan bir merakla önemli bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Harry Palmer rolü, her ne kadar Alfie (1966) ve Italian Job (1969) filmleri de bu sürece dahil edilebilirse de, Michael Caine’in kalın gözlük ve şık-dar kesim takım elbise ile oluşan görüntüsünü kendine özgü aksanlı, kısa ama veciz diyaloglarıyla güçlendirerek yarattığı ve onu bir efsane ve 60’lar ikonuna dönüştüren ayrıksı tarzının oluşmasında en büyük katkıyı yapmıştır. 

Bugün hala hayatta ve 95 yaşında olan Leighton 2016 yılına kadar tüm hızıyla roman yazmaya devam etmiştir. Özellikle 1980’lerin başında kaleme aldığı; ana karakteri orta yaşlı bir MI6 istihbarat subayı olan Bernard Samson olan ve Berlin Game (1983), Mexico Set (1984), London Match (1985) romanlarından oluşan Game, Set and Match üçlemesi espiyonaj edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. Bu üçlemeyi ana kahramanı Bernard Samson olan iki ayrı üçleme daha izlemiştir ve Leighton 1980’ler boyunca toplamda dokuz Bernard Samson romanı yazmıştır. Game, Set and Match üçlemesi 60 dakikalık üç bölüm halinde mini-dizi olarak televizyona da uyarlanmıştır. Dizi Oyun, Set ve Maç adıyla İngiltere’de yayınlamasından sadece bir sene sonra, 1989’da TRT’de de yayınlanmıştır. Meraklıları Youtube’da orijinal bölümleri bulabilir.


[i] Londra’da, özellikle işçi sınıfı ve orta-alt sınıf mensuplarına özgü, daha çok şehrin East-End Bölgesi ile özdeşleştirilen bir aksan.

[ii] ‘Swinging London’ veya ‘Swining Sixties’, dönemin gençliği tarafından sürüklenen; Londra’nın King’s Road ve Carnaby Street gibi bölgelerinde doğup etkisini özellikle müzikte, modada ve popüler kültürde gösteren bir modern kültürel ve toplumsal hareketi tanımlamak için kullanılır. 

POLİSİYE MASASI

SUAT DUMAN-DÜNYANIN LEŞLERİ

Suat Duman’ın Rakun’dan önce yazdığı Dünyanın Leşleri muazzam bir edebiyat eseri. Hayret ederek, şaşırarak, başım dönerek okuduğumu söylemem gerek. ‘İyi polisiye iyi edebiyattır’ ilkesinin dört dörtlük bir örneği olarak Dünyanın Leşleri, iyi yazılmış polisiyelerin edebiyata ne kadar güzel katkıları olacağının bir çeşit ispatı gibi. Edebiyatımız için bir gurur vesilesi, hakikaten. En azından benim hissettiğim buydu.

Kitabın en önemli gücü kitap boyunca peşinden gittiğimiz anlatıcının karakterini ortaya koyması. Bu karakterin en iyi özelliğinin içine zerre kötülük ve art niyet katılmamış dürüstlüğü olduğunu söyleyebiliriz; anlatıcıyla okur arasında kurulan bu güven dolu ilişkinin kitabın finalinde -bir yüceltme ve övgüye dönüşebilecek veya sığ kaçabilecek bir güzellemenin tam tersine- edebi bir tanıklığa ve takdire dönüştüğünü görmek eserin niteliğini ve lezzetini artırıyor. Suat Duman suçu da siyaseti de basitleştirmeden, şişirmeden, karakterinin açık sözlülüğü üzerinden bir gerçeklik olarak anlatıyor ve kanımca büyük bir etki yaratıyor. Muazzamdı. Kitap bitmesin istedim; bu öfkenin, bu haklılık payının, itirazların ve bütün kabullenişlerin arasında iyi ve güzel edebiyatın neden bu kadar kıymetli olduğunu yeniden hissetmek müthişti.

İyi polisiye iyi edebiyattır ve iyi edebiyat da tadını biliyorsanız eğer, harikadır. Okumayan kaldıysa, MUTLAKA öneriyorum Dünyanın Leşleri’ni.


ALGAN SEZGİNTÜREDİ/ MESUT DEMİRBİLEK – KAVGAZ

Kavgaz oldukça iyi bir kitap. Öncelikle temiz, güzel bir Türkçe ile anlatılan hikâyenin okunmaya değer olduğunu söyleyeyim.

İlk kez okuduğum Algan Sezgintüredi, polisiye edebiyat severlerin tanıdığı bir yazar.

Kitabın giriş ve ilk gelişme bölümleri hakikaten çok iyi; çünkü yazarlar Mutlu Kavgaz karakterinin hikâyesine giriş yaparken onunla ilgili merakımızı polis olduğu günün ilk anlarını, ilk günlerini, acemilik hislerini ve bu tecrübenin onda yarattığı bocalama duygularını çok iyi yansıtarak gideriyorlar. Bu ilk kısımlarda özellikle acemi bir polis olma, üstlerle tanışma, ilk görevler, ilk tecrübeler ilgi çekici bir okumaya davet ediyor bizi.

Ancak kitabın yarısından itibaren, yani Çantacı Davası başlar başlamaz bilgi akışı delil toplama gibi durumlarla ağırlıklı olarak vakaya yoğunlaşmaya dönüyor. Birkaç kez, örneğin Mutlu’nun ekibindeki karakterlerin ona verdiği önerilere ve nasıl davranması gerektiği yönündeki uyarılara rağmen karakterde bir profesyonellik hissediliyor, oysa acemilik hissinin yoğunluğu ve öğrenme merakı kitabın ilk kısımlarını çok iyi götürüyordu. Örneğin ilk vakasına götürüldüğü kısımlar oldukça iyi bölümlerdi.

Bunun dışında okuma zevkini kaçıran bir durum daha var; kendisiyle konuşulan ve bir anlamda sorgulanan birçok karakterin diyalogu düz yazı olarak sorular olmaksızın veriliyor, sorular olmadan cevaplardan oluşmuş pasajlar, paragraflar okuyoruz ve bu defalarca yapılıyor. Normal anlatımın dışına taşan bir tarz olduğu için üst üste yapılınca daha da dikkat çekiyor, tamamen kişisel bir görüş olarak söylersem, bu gereksiz bir durum.

Kitabın en iyi kısımlarından biri de finaliydi. Olayın oldukça güzel bağlandığını düşünüyorum. Merak duygusunun heyecanlı olaylarla değil muammayı çözme süreciyle sağlandığı bir çalışma olarak Kavgaz ilgi çekici, iyi bir polisiye çalışma.


CATHERINE RYAN HOWARD-HAYALET ADAM

İyi yazılmış psikolojik gerilimleri okumak büyük bir keyif verebiliyor. John Katzenbach’ın eserleri bu anlamda edebi çizgiyi büyük ölçüde koruduğu için iyi eserler olarak kabul edilebilir.

İlk kez okuduğum Catherine Ryan Howard, Hayalet Adam’da psikolojik gerilim türünün ötesine geçen bir eser koyuyor ortaya. Bu kitap aslında bir hatırlama, yüzleşme kitabı. Oni iki yaşındayken ailesinin katledildiği bir katliamın tek tanığı olan Eve Black yirmi sene sonra Hayalet Adam adıyla tanınan ve hâlâ yakalanamamış olan katille ilgili bir kitap yazıyor. Bu kitap Hayalet Adam’ın önceki cinayetlerini tek tek incelerken onun hakkında polisin yürüttüğü bütün soruşturmaları da anlatıyor. Ancak halen hayatta olan Hayalet Adam da kitabı okumaktadır ve okuduklarından hiç de memnun değildir.

Alışık tarzda yazılmış bir roman olsaydı basit, hızlı, eğlencelik, gerilim dolu sürprizlerle doldurulmuş bir kitap olarak görülebilirdi. Ancak yazar öncelikle kitabın içine ikinci bir kitap yerleştiriyor: Eve Black’in yazdığı ikinci kitabı biz de Hayalet Adam’la beraber bölüm bölüm okuyoruz. Böylece katilin işlediği suçların kronolojik akışını polislerden elde edilen detaylarıyla okurken neden yakalanmadığı konusunda da Eve Black’le beraber akıl yürütüyoruz. Ancak aslında yaşadığımız şey birbiri üstüne binmiş bir sürü bilgi arasında insani detayların, nüansların kaybolmuş olduğu. Eve Black’in yapmaya çalıştığı şeyin ısrarla bakmak ve hatırlamaya, hatırlatmaya çalışmak olması dikkat çekiyor. Artık yaşlanmaya başlamış bir adam olarak Hayalet Adam’ın da hatırladığı şeyler bazen Eve Black’inkilerle paralel hale geliyor. Katil de kurban da hatırlıyor, hatırlamaya çalışıyor. Birisi gizlenmeye devam etmek isterken, diğeri daha fazla bilgiyle gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

Hayalet Adam sonuçta bir yüzleşme kitabı demiştim; bütün travmaları arkada bırakacak bir yüzleşme sonucunda iyileşmek için doğru adımlar atabilmek üzerine bir kitap bu. Eğlenmek, gerilmek için okunacaksa polislerle beraber yürütülen çalışmalardaki detayların insanı yormaması zor. Cinayetin ya da suçun eğlencelik bir şey olmadığı, olamayacağı, buradaki insan faktörünün es geçilemeyeceği bir yerden akıyor roman. Bu sebeple belki sıkıcı bulunabilir, eğlenecek bir şey yok çünkü. Bu anlamda gerçek dünyaya oldukça yakın bir yerde duruyor. Açıkçası oldukça iyi bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle öneririm.


JOE R. LANSDALE-ORMANIN DERİNLİKLERİNDE

Ne kadar muhteşem bir kitaptı!  İyi edebiyatın etkisi, gücü asla küçümsenemez. Büyün anlatıların, büyük hikâyelerin, çok iyi yaratılmış karakterlerin arasında, kenarda köşede bekleşen bu tür güzel eserler asla talip olmadıkları bir edebiyat mekânının tadını çıkarıyorlar. Ormanın Derinliklerinde, işte böylesi bir yerde hikâyesini anlatıyor. Okuması büyük bir keyifti. Bitireli saatler oldu, ama etkisi geçmedi.

1930’lı yılların ABD’sinde, ırkçılığın bitmek bilmediği bir zamanda birkaç cinayetin öyküsünü okuyoruz. Anlatıcımız belki de son zamanlarını yaşamakta olan bir ihtiyar. O, geçmişini hatırlıyor; ailesini, çevresini, toprağını, insanlarını ve cinayetleri.

İlk kez Joe R. Landsdale okuyorum. Türkçeye başka bir kitabı çevrilmemiş. Bir sürü de eseri var, hemen çevrilsin diye umut edeceğiz artık. Zira oldukça iyi bir yazar Landsdale.

Kitapta çeviri sebepli sıkıntılar olmaması kaçınılmaz. Çevirmenlerin Faulkner’ın eserlerinde bir tür cehennem yaşadığını okuduklarımızdan biliyoruz evet, ama bir benzeri de ister istemez burada yaşanmış. Çünkü kitabın siyahların ya da ABD’nin güneyindeki insanların şivesini, konuşma tarzını Türkçeye çevirmek neredeyse imkânsız. Bence kitabın çevirmeni bu tür ifadeleri elinden geldiğince sade bir şekilde bırakarak sorunu rahatsız etmeyen, kötü durmayan bir şekilde çözmüş. Ancak elbette dilin özgün hâlini, insanların memleketleri ve tarihlerinin yansıması olan söylemlerini yakalayamıyoruz, bu anlamda ister istemez steril bir ortam oluşuyor. Ancak buna rağmen çeviri oldukça iyi.

Kitabı kesinlikle öneriyorum. Yazar bu kitabında hatırlamayı, geriye ve geçmişe bakmayı, bakarken insanın hem dipsiz bir kuyu hem de bütün trajikliğine rağmen bir iyilik, iyimserlik ve umut etme öznesi olduğunu polisiye bir hikâye üzerinden anlatmayı muazzam bir güzellikle başarmış. Hikâye çok güzel, çok ürkütücü, çok gerilim dolu ve çok heyecanlı. İnsanlık hali dediğimiz kusurlarla doğmuş, ölüp gitmeden önce bu dünyada debelenmek, anlamak, hayatta kalmak zorunda kalan karakterlerin hikâyesi bu. Kesinlikle öneririm.


HASAN BULUT- AYNADAKİ DÜŞMAN

Bu sene Polisiye Yazarları Birliği’nin Kristal Kelepçe ödülünü kazanan Aynadaki Düşman, yazarın nitelikli bir atmosfer kurmayı başardığı iyi bir polisiye edebiyat örneği.

Hasan Bulut’un kitabın başından sonuna dek acele etmeden kurduğu bu atmosferin en iyi yönü, karakterlerine katabildiği gerçeklik duygusu. Kitabın özellikle Molla Casım etrafında kurduğu merak duygusu kolayca istismar edilebilecek ve bir karikatür hissi verebilecekken yazar yarayı biraz kaşıyıp kendi haline bırakmakla yetiniyor. Bu yaklaşım kitabın niteliğini artırıyor.

Kitapta Sıhhiye İhsan’ın dışındaki kişiler o kadar ölçülü bir şekilde kullanılıyor ki ortaya bir çeşit matematik deseni çıkıyor neredeyse. Yazar her şeyden ve herkesten yerli yerinde faydalanıyor. Hikâye acele etmeden gelişiyor, betimlemeler kitabın edebi niteliğini yükselterek aldığımız tadın çoğalmasını sağlıyor. Böylece özellikle ve öncelikle Sıhhiye İhsan gerçek bir insana dönüşüyor, çünkü en çok odaklandığımız karakter o. Diğer kişilerin de ondan aşağı kalmadığını ama doğal olarak daha geride durduklarını söyleyebiliriz. Hasan Bulut’un bu kitabında başarabildiği en güzel şey anlatabilmek, yaratabilmek. Okumayan kaldıysa kesinlikle öneririm.


EMEL ASLAN – SUÇ VE BELA ÖYKÜLERİ

Emel Aslan’ın Suç ve Bela Öyküleri adlı kitabını merakla okudum.  Dokuz öykü içeren kitabın ilgi çekici bir eser olduğu muhakkak, elbette kusurları ve çok güzel yanlarıyla.

Emel Aslan için söyleyebileceğim ilk şey, temiz Türkçesi. Hikâyelerdeki dilin dikkatli, özenli bir Türkçeyle yazılmış olması güzel.

Kitaptaki dokuz hikâye suç ve bela öyküleri anlatıyor evet, ancak en azından benim okuduğum Türk polisiyelerinde görmediğim yerlerde gezinerek farklı bir şeyler de söylüyor. Bu kitapta hayvanların başına insan eliyle gelen her kötü şeyin aslında bir suç olduğunun hikâyelere yedirilerek anlatılması çok güzel. “Neden” adlı hikâyede yazarımız etkileyici bir hikâye anlatıyor. Hikâyenin tek kusuru son cümlesi olabilir sadece. Suç ve polisiye hikâyeleri içerisinde böyle bir bakış açısı olması hem güzel hem de doğru. Belki de en büyük suçlar toplumun onay verdiği sıradan, günlük, önemsiz görünen suçlardır.

Kitabın genel anlamda bir değerlendirmesini yapmak gerekirse; büyük oranda iyi bir ilk kitap olduğunu söyleyebiliriz. Dokuz hikâye arasında “Odadaki Fil” ne yazık ki muammasının ağırlığını taşıyamıyor, inandırıcılığını yitiriyor, bunun sebebi de aslında hikâyenin ben daha uzun bir öykü olmalıyım diye itiraz etmesi aslında. Yirmi sayfada bunca muamma, gizem, yüzleşme, suç ve sürpriz son gerekli etkiyi sağlamıyor.

Benzer şeyleri “Sentez” hikâyesi için de söyleyebiliriz. Daha uzun olmalı ki inandırıcılığı artsın. Ya da bu uzunlukta olacaksa eğer yazar daha inandırıcı yazabilmeli. Kitabın iki kusuru bu iki öyküde kendini belli ediyor.

Ancak Suç ve Bela Öyküleri, çok iyi öykülerle dolu. Muhteşem “Sürpriz!” gibi mesela. Gerçekten harikaydı. “Suç ve Bela” hikâyesi de dört dörtlük bir çalışma kesinlikle. Kitabın en ilginç hikâyelerinden olan “Oyuna Davet” belki David Fincher’ın bir filmiyle göbek bağı kuruyor usul usul ama başlangıçtan finale kadar Osman karakterinin içini doldurarak da yazarın karakter anlatmaya meylini, bunu başarma kabiliyetini de gösteriyor. Yazarın temiz Türkçesi kadar temiz karakterleri de (Zoi, Osman, Kızıl Bela, hatta “Bıraksaydım da Ölseydi” hikâyesinin anlatıcısı mazlum karakter) dikkat çekiyor. Tekrar “Oyuna Davet” hikâyesine dönecek olursak; öyküde artarda birçok sürpriz gelişme yaşandığı için kalem buralarda bir sarsıntı geçiriyor açıkçası, ama finale hasarla insek de asla kötü diyemeyiz, bir şekilde kurtarıyoruz. Belki bu tür sürprizli hikâyelerde sürpriz sayısı az olmalı ki bizi ikna edici olabilsin. Yine de özellikle Osman karakterini düşünerek söylüyorum, severek okudum.

Kitabın son hikâyesi “Mükemmel” de iyiydi diyebiliriz rahatça.

Sonuç olarak Emel Aslan’a bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyorum. Keyifle ve severek okudum. Güzel kitap kapakları kitapların değerini artırıyor, burada da iyi bir kapak söz konusu. Yazarın bundan sonraki çalışmalarında insanlar ve hayvanlar aracılığıyla bu dünyada yaşama tecrübemiz üzerine neler anlatacağını merak ediyorum. Kitabı herkese öneririm.

SAVAŞ TRAVMALARI

20 Haziran 1946’da Londra’da bir taksi şoförü Margery Gardner’i bir şirkete bıraktı. Margery’nin cesedi, ertesi sabah Pembridge Court Hotel’in odasında bulundu. Ceset yatağa bağlanmış, kırbaçlanmış, göğüs uçları ısırılarak koparılmış ve tecavüze uğramıştı. Vücudunun tamamı kanla kaplıyken yüzü tertemizdi. Sadece burun deliklerinde kan vardı. Polis otel odasını kiralayan Neville Heath isimli adamın peşine düştü. Ancak adamın şehri çoktan terk ettiğini çğrendi.

Neville’in izine Bournemouth’da tekrar rastlandı.

Kendisini savaş kahramanı olarak tanıtan adam, yirmi bir yaşındaki Doreen Marshall ile tanıştı. 4 temmuz akşamında buluştular. Bu buluşmanın ardından Doreen ortadan kayboldu. Beş gün sonra çıplak cesedi çalılıklar arasında bulundu. Bıçak ile bedenine büyük bir kesik açılmış, şiddetli bir tecavüze uğramıştı.

Neville Heath ve kurbanı Margery Gardner.

İşte tam bu sırada tuhaf bir gelişme yaşandı ve aranan Heath Doreen cinayetinin aydınlatılmasına yardımcı olmak istediğini belirterek polise başvurdu. Polis bir yandan Heath’i oyalarken bir yandan onu gizlice araştırdı. Adamın evşnde yapılan aramada bir kırbaç bulundu. Bu kırbaç ilk cinayetteki cesedin üzerinde bulunan izlerle uyum sağlıyordu. Ayrıca kana bulanmış bir kadın şalı ele geçirildi. Şalın üzerindeki kan da yine ilk kurban Margery Gardner’in kanı ile eşleşiyordu. Evde bulunan kanıtlardan biri de kelepçeydi. Kelepçenin üzerinde kadın saçı vardı. Bu saç telleri ikinci kurban Doreen Marshall ile eşleşmişti. Heath’in geçmişinde de kadınlara işkence etmekten ötürü sabıkası olduğu ortaya çıktı ve adam tutuklandı. 

Sanığın avukatı, dava süresince aklî denge bozukluğu üzerine kurulu bir savunma yöntemi uyguladı. Ancak bu savunma jüriyi ikna edemedi. Heath idam cezasına çarptırıldı.

***

Almanya savaş sonrası yaralarını sarmakla meşgulken, patlak veren bir seri katil vakası gündemi uzun süre meşgul etti. Balta ile öldürülmüş bir adamın bulunmasının ardından yirmi üç yaşındaki hırsız Rudolf Pleil tutuklandı. Pleil, tutukluluğu süresince kaleme aldığı anılarında  elli cinayetten bahsetti. Bu cinayetler iki yıllık süre içerisinde işlenmişti. Günlüğünü Hitler’e atfeden Pleil, Nazi askeri olarak görev yapmıştı. Anılarını anlattığı kitabı, Hitler’in otobiyografisi gibi “Mein Kampf” olarak adlandrıması manidardı. Askerken sınır bölgesinde görev yapan Pleil, sınırı geçmek isteyen yalnız bir kadın gördüğü zaman saldırıya geçerek öldürüyordu. Dokuz cinayetten ötürü suçlu bulunduğunda buna itiraz edip, kurban sayısının çok daha fazla olduğunu ve bu ifadenin kayıtlara geçmesini istedi. Daha sonra, cinayetleri işlemek için iki yardımcısı olduğu anlaşıldı. Bu kişiler de tutuklandı. Son kurbanı ise kendisi oldu.

Baltalı seri katil Rudolf Pleil.

Benzer bir balta katili Amerika’da da ortaya çıktı. Ekim 1947’de elli üç yaşındaki Bertha Kludt ve kızı evlerinde balta ile parçalanmış olarak bulundular. Siyahî bir adam polisle çatışmaya girdikten sonra tutuklandı. Jake Bird iki cinayeti de kabul ettikten sonra sekiz yıl süren bir cinayet serisi ortaya çıktı. Tüm kurbanlar beyazdı ve hepsi balta ile öldürülmüştü. On bir cinayet doğrulanırken, asıl sayının kırk dört olduğu düşünülmekteydi.

***

İngiltere’de Dr. Robert Goerge Clements dördüncü eşinin ölümünün ardından tutuklandı. Daha önceki üç eşi “doğal” sebeplerden çlmüşlerdi. En azından kayıtlar bunu gösteriyordu. Dördüncü eşine otopsi yapıldı. Kadının yüksek dozda morfinden zehirlenerek öldüğü tespit edilince Clements intihar etti.

Los Angeles’te işlenen bir cinayet Amerika tarihinin en önemli kriminal olaylarından birinin yaianmasına yol açtı. 15 Ocak 1947 sabahında genç bir kadının çıplak cesedi bulundu. Ceset, temiz bir şekilde ikiye bölünmüştü. Bulunduğu yere bırakılmadan önce beden yıkanmış, saçları taranmıştı. Cesedin kimliği kısa sürede tespit edildi. Yirmi iki yaşında bir aktris olan Elisabeth Short, “Black Dahlia” lakabı ile tanınmaktaydı. Büyük heyecan yaratan cinayeti çözmek için onlarca dedektif geceli gündüzlü çalıştı. Aralarında Orson Welles’in de bulunduğu yüzlerce kişi sorgulandı. Ancak polis, katili bulmak bir yana en ufak bir ipucuna bile rastlayamadı.  Black Dahlia cinayetinin esrarı aradan geçen uzun yıllara rağmen çözülemedi. Bu da cinayete olan ilginin artmasına, halktaki merak duygusunun büyümesine sebebiyet verdi. En son 2003’te Los Angeles cinayet masasından emekli dedektif Steve Hodel, bir cerrah olan babasından kalan eşyalar arasında Elizabeth Short’un çok sayıda fotoğrafını buldu. Araştırmalarını sürdürdükçe babasının 1947’deki Black Dahlia cinayetinde şüpheli olarak sorgulandığını ortaya çıkardı. Genç kadının cesedi ikiye bölünmüş olduğu için, polis, bunu ancak insan anatomisini iyi bilen bir profesyonelin yapabileceğini düşünüp aralarında Hodel’in babasının da bulunduğu çok sayıda cerrah ve doktoru sorgulamıştı. İşin ilginç yanı baba Hodel’in bu sorgunun ardından ailesini terk edip Filipinler’e gitmiş ve bir daha da ortalarda görünmemişti.

Black Dahlia olarak tanınan Elisabeth Short.

Tüm bu bilgilerin ışığında, emekli dedektif Hodel, babasının bir seri katil olduğuna, aralarında Elisabeth Short’un da bulunduğu çok sayıda kişiyi ölürdüğüne inansa da yeterli kanıt elde edemedi. Black Dahlia cinayeti soruşturulurken ortaya atılan iddialardan biri de Short’un snuff adı verilen, kadın oyuncunun sonunda bir şekilde öldürüldüğü porno filmlerden birinde oynadığı hatta katilinin de babası olduğuydu. Bu konuda birçok itirafın yapılmasına rağmen gerçeğe ulaşılamadı.

***

1 Haziran 1948’de bir adam Tulsa’da bir eve girip, bir kadına ve iki kızına saldırdı. Anne tecavüze uğradı. Kadın ve kızları, komşunun duyarlılığı sayesinde hayatta kalmayı başardılar. Olay yerinden kaçan saldırgan bu sefer bir sokak ötede bulunan başka bir eve girdi. Evin kapısına delik açarak giren adam, içerideki yalnız olan kadının kafasına sert bir cisim ile vurarak öldürdü ve tecavüz etti. Adamı olay yerinden kaçarken gören bir tanık sayesinde takip başladı. Polisin takibi, onları bir kamyon şirketine götürdü. Şirket çalışanlarından Charles Floyd’un kırmızı saçlı kadınlara zaafı olduğu bilinmekteydi ve her iki kurban da kırmızı saçlıydı. Gözaltına alınan Floyd, sorgulaması esnasında kırmızı saçlı kadınların kendisini tahrik ettiğini söyledi. Aslında daha önce de cinayetler işlemişti. Floyd aslında bir rontgenciydi. Ancak salt rontgencilik duygularının tatminine yetmemiş ve şiddete yönelmişti. Katil tutuklandı. Kendisine yapılan psikolojik testler akli dengesinin bozuk olduğunu ortaya koyunca,  IQ’sunun düşüklüğü de göz önüne alınarak yargılanmaktan kurtuldu. Akıl hastanesine kapatıldı ve orada öldü.

***

Savaşın yaşattığı travmalar devam ediyordu. Sovyetler Birliği’nin atom bombası ürettiğini açıklaması, Amerika halkını endişelendirmişti. Nükleer silahlar her gün gündemdeydi. 6 Eylül 1949’da Camden’da yaşayan bir adam, bu konu hakkında çevresinde yapılan konuşmalardan o kadar çok bunalmıştı ki, bir anda sokağa çıkıp on iki dakika içerisinde on üç kişiyi vurarak öldürdü. Paranoid şizofreni teşhisi konulan adam, savaşın travmalarından etkilenmiş birçok insandan sadece bir tanesiydi.

1947’de obez Martha Beck, Raymond Fernandez ile tanıştığı an itibariyle ona âşık oldu. Üç kez evlenmiş olan Beck, tuhaf cinsel fantezilerden hoşlanıyordu.  Kara büyüye inanan Fernandez Beck ile tanışmadan önce yüz kadından daha fazlasını dolandırmıştı. Çiftin tuhaf tutkuları onları cinayet işlemeye kadar sürükledi. Kurbanlarını bayılana kadar boğdular. Ardından kurbanın çocuğunu küvet içerisinde boğarak öldürdüler. Beck ve Fernandez tutuklandıklarında, birden fazla cinayet işledikleri ortaya çıktı. New York’ta görülen davada Janet Fay’ı öldürmekten ötürü yargılanıyorlardı. Beck bir çekiç ile Fay’ın kafasına vurduktan sonra Fernandez işi kurbanı boğarak tamamlamıştı. Her ikisi de suçlu bulundu ve 1951’de aynı gün idam edildiler. Üç cinayetten idam edilen ikili, on iki cinayetten sorumlu tutuldukları için tutuklanmışlardı.

1949’da Olive Durrand-Deacon isimli varlıklı kadın kaybolduğunda, en son bir adamla görülmüştü. Şüphelinin ismi John George Haigh idi. Adam kısa süre içinde yakalanıp tutuklandı. Otuz dokuz yaşındaki Haigh, insanları manipüle etme konusunda tam bir uzmandı. Avukatlarına ilk sorusu Broadmoore isimli tımarhane hakkında olmuştu. Detaylı itirafına altı cinayet sığdı. Kurbanlarını sapa bir bölgeye götüren Haigh, onları orada döverek öldürüyordu. Öldürdükten sonra ana damarlarını kesip yanında getirdiği kaseyi kanla doldurup içiyordu. İçtiği kanın ona enerji verdiğine inanıyordu. Kurbanlarının kanını içtikten sonra, bedenlerini parçalara ayırıp asit dolu varile atıyor ve yok ediyordu.

Asit banyosu katili John George Haigh.

İtirafından anlaşılacağı üzere ne yaptığını çok iyi bilen biriydi. Geçmişinde çeşitli suçlardan ötürü sabıkaları vardı. Evinde arama yapan polisler on iki kilo ağırlığında bir çamur yığını tespit ettiler. Yapılan analiz neticesinde çamur yığının aslında insan kalıntıları olduğu ortaya çıktı. Ayrıca Haigh’e ait olduğu anlaşılan bir günlükte, tüm kurbanların isimleri yer almaktaydı.

On iki psikolog Haigh üzerinde testler geçekleştirdi. Bir psikolog Haigh’in hasta olduğuna inanıyordu. Yaptığı analiz neticesinde egosantrik paranoya teşhisi koymuştu. Diğer on bir  psikolog ise, Haigh’in sadece rol yaptığına inanmaktaydı. Haigh jüri tarafından suçlu bulundu ve idam edildi.

BİR AGATHA CHRİSTİE UYARLAMASI: MURDER IS EASY (2023)

Agatha Christie Limited’le bir içerik anlaşmasına imza atan BBC, son birkaç yıldır usta yazarın -Poirot-Marple maceraları dışındaki – bağımsız romanlarını mini dizi olarak ekrana taşıyor. Yeni yıl öncesi, 27-28 Aralık’ta bir kez daha yeni bir uyarlamayla, “Murder is Easy” dizisiyle buluştuk.

İki bölümlük dizinin senaryosunu Sian Ejiwunmi-Le Berre kaleme aldı, bölümlerini Meenu Gaur yönetti. Mammoth Screen ve Agatha Christie Ltd. bir kez daha ortak yapımını üstlendi. Dizinin kadrosunda David Jonsson, Sinead Matthews, Penelope Wilson, Tom Riley, Morfydd Clark, Jon Pointing, Tamzin Outhwaite, Matthew Baynton, Mark Bonnar, Nimra Bucha, Douglas Henshall ve Phoebe Licorish gibi isimler bulunuyor.

Kitabın kapağında konu şu şekilde özetlenmiş. Sakin bir köy olan Wychwood’da Miss Pinkerton çeşitli iddialarda bulunmaktadır. Ona göre sessiz ve kendi halindeki bu köyde iki cinayet işlenecektir, üstelik kurbanlardan biri köyün doktorudur. Kadının kehanetlerine inanmayan Luke Fitzwilliam, söylenenleri oldukça saçma bulur. Ancak kısa bir süre sonra Miss Pinkerton’un trafik kazasına kurban gitmesi ve hemen ardından The Times gazetesinde çıkan Dr. Humbleby’ın beklenmedik ölüm haberi, Luke Fitzwilliam’ı oldukça endişelendirir. Acaba şimdi sırada kim vardır?

Agatha Christie’nin ekran uyarlamalarını mümkün olduğunca takip etmeye çalışan biri olarak Murder is Easy’yi  yayınlanır yayınlanmaz izledim. BBC’nin başta On Küçük Zenci / On Kişiydiler uyarlaması And Then There Wore olmak üzere daha iyi ve tavsiye edilesi diziler olduğunu düşünüyorum. Murder is Easy’den de memnun kaldım. Dolayısıyla 5.5’lik IMDb puanıyla diziye haksızlık edildiğini düşünüyorum.

Öncelikle belirtmeliyim ki, Zehri Kim Verdi’nin ana karakteri Luke Fitzwilliam kitapta siyahi bir karakter değil. Bu roman da dâhil olmak üzere Christie’nin kitaplarında ırkçılığın (veya siyahi karakterlerin) hikâyenin önemli bir parçası olduğu da söylenemez zaten. Nihayetinde karakter ekrana uyarlanırken siyahi olarak kurgulanmış ve rol, David Jonsson’a emanet edilmiş. Bu nedenle dizinin/yapımın “woke*” olmakla itham edildiğini ve bu durumun aldığı puanlara/yorumlara yansıdığını düşünüyorum. Bu durum dizinin yavan ya da aksayan tarafları olmadığı anlamına gelmiyor elbette.

Zehri Kim Verdi’yi okuyalı uzun zaman oldu, ama Murder is Easy, aklımda kaldığı kadarıyla romana sadık denebilecek bir uyarlama. Bir izleyici olarak böyle işlerde katili ya da finali kendi kafalarındaki kurguya emanet etmelerinden hiç hoşlanmam. Neyse ki BBC yapımcıları o çizgiyi pek geçmiyor… Siyahi bir oyuncunun dönem polisiyesinde ana karakter olması gibi temel bazı farkları saymıyorum tabii… Nihayetinde eseri özetlemeden düzgün bir kurguyla kotarmayı başarmışlar. Bunun dışında Fitzwilliam ve Bridget’i yan yana beğendiğimi iddia edemem. Yapıma komedi unsuru eklemek maksadıyla Lord Whitfield’i biraz aptallaştırmışlar, Tom Riley role yakışınca devamı az çok gelmiş neyse ki. Sinead Matthews, Penelope Wilson, Morfydd Clark ve Jon Pointing gibi diğer İngiliz yapımlarından aşina olduğum isimlerin kadroda olması nazarımda dizinin kalitesini artırdı.

Yapıma genel olarak baktığımızdaysa klasik bir polisiye olduğunu söyleyebilirim. Christie’nin daha iyi romanları var, yukarıda bahsettiğim gibi, BBC’nin de daha iyi Christie uyarlamaları mevcut. Murder is Easy, Agatha Christie uyarlamalarına veya “Katil Kim?” tipi polisiye hikâyelere ilgisi olanlara tavsiye olabilir.

Not: Zehri Kim Verdi, romanı/hikâyesi daha önce Agatha Christie’s Marple dizisi için bir Marple hikâyesiymiş gibi uyarlandı. 4. sezonun ikinci bölümünde Julia McKenzie’ye Benedict Cumberbatch, Russell Tovey, Steve Pemberton, Shirley Henderson ve James Lance gibi isimler eşlik etti.

Not 2: Şubat ayında çıkan Deadline imzalı habere göre BBC’nin sıradaki Agatha Christie – mini dizi uyarlaması için “Towards Zero”, yani “Sıfıra Doğru” romanı seçildi. Prodüksiyon bu yaz başlayacak ve muhtemelen yine yeni yıl öncesi yayınlanacak. Kitabın konusu şöyle:

Nevile Strange yeni evlendiği eşi Kay’le çok mutludur, Martı Burnu’ndaki halasını ziyaret etmeyi düşünmektedir. Ama aynı dönemde Nevile’in eski karısı Audrey de orada olacaktır. Eylül ayında Lady Tresslian’ın evinde bir araya gelirler ve herkes çok gergindir.

Birçok konuğun hazır bulunduğu bir akşam, yaşlı Avukat Mr. Treves geçmişte işlenen bir cinayeti anlatır. Bu bir çocuğun işlediği cinayettir. Daha sonra Mr. Treves otelinde kalp krizi geçirir ve ölür. Ardından Lady Tressilian odasında vahşice öldürülür. Acaba Mr. Treves de mi öldürülmüştür? Bu cinayetlerin yıllar önceki o olayla bir ilgisi var mıdır? Bunları aydınlatacak yegâne kişi Başkomiser Battle’dır.

1944’te yayımlanan roman, 2007’de, yine Agatha Christie, Marple dizisi için uyarlandı. 3. sezonun üçüncü bölümünde başrol oyuncusu Geraldine McEwan’a Julian Sands, Zoë Tapper, Saffron Burrows, Eileen Atkins de eşlik etti. Hatta değişikliğe uğrayan uyarlamada Başkomiser Battle’ın yerine Alan Davies’in canlandırdığı Başkomiser Mallard geldi.

2019’da Fransızca dizi Les Petits Meurtres d’Agatha Christie’nin bir bölümü için de roman uyarlandı. Sinemadaysa yine Fransızlar, “L’Heure Zéro” adlı film uyarlamasını 2007’de izleyiciyle buluşturdu.

*Woke: ABD’de ortaya çıkmış sosyal adalet ve ırksal eşitliğe vurgu yapan hareketler için kullanılan bir terim. Sözcük, uyanık kal anlamındaki ‘stay woke’ ifadesinden devşirilmiştir.

ARMAĞAN TUNABOYLU İLE POLİSİYE KURGU ATÖLYESİ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Armağan Bey, söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için dergimiz adına teşekkür ederim. Ülkemizin en tanınmış polisiye yazarlarından birisi olduğunuz için tanıtım kısmını geçiyorum. Dedektif Dergi okurları zaten kim olduğunuzu ve kitaplarınızı biliyorlar. Sizinle düzenlemiş olduğunuz Polisiye Kurgu Atölyesi hakkında konuşmak istiyorum.

-Bu fikir nereden esti? Okurlardan gelen talep mi sizi böyle bir çalışma yapmaya yönlendirdi yoksa “Memlekette çok kötü polisiyeler yazılıyor, hayrına şu işe bir el atayım” diye mi düşündünüz?

Başlayalı o kadar uzun zaman oldu ki, nasıl karar verdik anımsayamıyorum. “Karar verdik” diyorum çünkü Ercan Akbay ile birlikte gerçekleştirdik. Aslında teklif Çağatay’a gelmişti ama o asla böyle şeylerle uğraşmaz o da bize devretti. Biz de o zaman karar verdik anlaşılan. Benim odaklanma sıkıntım var. Onca belgeyi, bilgiyi derleyip toparlamak Ercan’a kaldı. Ben yalnızca tarihçesine katkıda bulundum. İlk atölye Jale Sancak’ın mekânındaydı. Bir masaya oturup karşımıza da öğrencileri/katılımcıları alıp hazırladığımız, yazdığımız notları suratlarına bakarak okuyorduk. Altı hafta ikişer saatti ama bizim notları okumamız üç, üç buçuk saati buluyordu. Ayrıca her hafta polisiye edebiyatının önemli isimlerinden birini davet ederdik. Rahmetli Celil Abi bile gelmişti.

Ayrıca kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıp bizim eğitimimizi şenlendirenlere küçük bir “ücret” öderdik. Yalnız Algan kabul etmeyip “bi rakı ısmarlayın” demişti. Jale Sancak atölye bittikten sonra “bu konukları çağırmanıza gerek yok. İnsanlar zaten bu kişileri sürekli bir yerlerde görüyor. Onlar yazmak istiyor” diyerek bize ilk atölye nasıl yapılır dersini verdi ama anlamadık.

Sonra aynı mantıkla atölyeyi Erbulak Evi’ne taşıdık. Orada polisiye sinemasını da ekleyerek işkencemizi… pardon atölyeyi sekiz haftaya çıkardık. Bu arada ben atölye (yani bold, italik, altı çizili ve tırnak içinde. Yani o derece dikkat çekilesi) yapılır öğrenmiştim. Ercan çok sevdiğim, saygı duyduğum ve de yakın bir arkadaşımdır ancak hiç bir konuda anlaşamayız. Sonrasında Ercan uğraşmak istemedi, ben zoom üzerinden Sanal Yazı Evi’nde altı haftada öykü yazdırmaya çalıştım. Burada da Yeşim Cimcoz atölye gerçekleştirmek üzerine çok önemli dersler verdi bana, daha interaktif bir atölye haline getirdi. Eski notları tamamen atıp daha yazma odaklı, hayal gücünü çalıştırmaya yönelik ve kendimden örnekler vererek eskisinden çok farklı bir atölye gerçekleştirdim. Şimdi de Kırmızı Kalem Edebiyat’ta devam ediyorum. Burada da öğrenmeye devam ediyorum.

Söyleşilerde soruları yanıtlayan tecrübeli biriyse, gelen sorunun yanıtını bilmiyor ya da anlatmak istediklerine uygun bulmuyorsa bambaşka konulara dalar gider. Galiba ben de böyle yaptım. Şimdi soruya dönüyorum: Bir yazarın egosu o kadar şişkindir ki asla derse gereksinimi olduğunu düşünmez. Hele ki polisiye yazarları… Aman aman! Kısacası yazmayı seven, polisiyeye meraklı insanlara bir yararım olsun istedim. Ekstradan para da kazanıyorum. Bazen de misyonerlik gibi geliyor. Hani okuyan yok, polisiye okuyan hiç yok diye yakınırız ya o hesap. İnsanlara polisiyeyi sevdirmeye çalışıyorum.

-Atölye çalışmanız hakkında bilgi verebilir misiniz? Katılma koşulları neler? Katılımcı profiliniz nasıl, hangi yaş ve meslek gruplarından daha çok öğrenciniz oluyor?

Atölyede kısaca polisiye tarihinden bahsediyorum. Bunu pek seven yok ama ben ısrarla on, on beş dakika zamanımı mutlaka polisiye edebiyatı ve sineması tarihine ayırıyorum. Sonrasında karakter, mekân, zaman, twist, sinopsis ve yol haritası anlatıyorum. Altı haftalık atölye sonunda herkes sağlam bir yol haritası yaratmış oluyor. İkinci bir aşamaya da yeni başladım. Bu atölyede de daha önce yazılmış yol haritaları yine altı hafta sonunda öykü haline dönüştürülüyor. Mesela bu günlerde tamamlanan ikinci aşama atölyesinin öykülerine çalışıyoruz. Kırmızı Kalem Edebiyat’ın yayınlayacağı bir öykü antolojisinde yer alacak bu öyküler.

Katılma koşulları oldukça basit: Okuryazar olmak yeterli. Ben atölyede ısrarla söylediğim “bu işin bir matematiği ve formülü yoktur” sözümü yalanlayarak matematiğini ve formülünü anlatıyorum. Belirli bir disiplinim var, onun dışına asla çıkmıyorum. Katılanlardan da aynı özveri ve ciddiyeti bekliyorum. Kimseyi ceza olarak tek ayak üzerinde bekletmiyorum elbette ama yol haritasını ya da öyküsünü benim anlattığım gibi yazarsa daha iyi olacağına ikna ediyorum.

Katılımcılar oldukça farklılık gösteriyor, doktorlardan öğrencilere, mühendislerden ev hanımlarına ve her yaştan meraklılar geliyor. Başka şehirlerden hatta başka ülkelerden de. Kimi birçok atölyeye katılmış, birçok antolojide öyküsü yayınlanmış, hatta farklı türlerde kitapları olan, kimiyse sadece iyi bir okur. Kimi polisiye kurgusu tarihinde benden bilgili, bazılarıysa Agatha Christie’den başkasını duymamış.

Birlikte yazıp okuyup ve de illa ki tartışarak geçiyor saatlerimiz. Şeytanın aklına gelmeyecek trükler buluyorlar. Birbirlerinin yazdıklarını eleştiriyorlar, bazen kıyasıya bazen yumuşak geçiyor. Bu zamana kadar tatsız bir olay meydana gelmedi. Zaten zamanın büyük kısmını moderatörlük yaparak geçiriyorum. Karşılıklı olarak birbirimize bir şeyler öğretiyoruz.

-Polisiye yazmak öğretilebilir bir şey mi? “Odunu getirin karşıma, polisiye yazmayı öğretirim” diyebilir misiniz?

Her şey öğretilebilir. Ben yetenek diye bir şeyin varlığına inanmıyorum. Sezgi gibidir yetenek de. Bazıları şanslıdır, bir şekilde edebiyatla yine bir şekilde daha çok küçükken tanışmıştır, 1 – 0 önde başlar. Yukarıda da yazdığım gibi bu işin bir matematiği veya formülü yoktur ama eski Yunan’dan bu yana yüzyılların getirdiği kesin kurallar vardır. O zaman sorun şu: Bu kuralları öğrenmeye gerek var mı?

Ben ilk romanımı yazarken hiçbir şeyden haberim yoktu. Mutlaka sen de ilk öykülerini yazarken belli bir matematikten habersizdin. İçgüdülerimizi, okuyup izlediklerimizden şekillenen zihnimizi kullandık. Epey zorluk çektik. Ben insanlara zorluk çekmeden, kolayca adım atmalarını öğretiyorum. Tamamen kendi deneyimlerim, başka da bir şey değil vallahi.

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜ





Bu sayıdaki toplantımız için Türkiye’nin büyük yazı ustası Çetin Altan’ın “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri” kitabını seçtik. Altı Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantıdan hem okur hem de yazar olarak keyif aldık. Sözü uzatmadan Derin Gezmiş’in sunumunu yaptığı dördüncü kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz.  Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.


Derin Gezmiş: Kitabımızın ilk basımı1985 yılında Özgür Kitap’tan çıkmış. Elimde Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri’nin 1998 İnkılap Kitabevi basımı bir nüshası var. Kapağı oldukça sade. Ne yalan söyleyeyim ilk basımın silah ve dudak izli kapağını daha çok sevdim.

Çetin Altan, 1927 İstanbul doğumlu. Galatasaray Lisesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, yazar, gazeteci, köşe yazarı, oyun yazarı, siyasetçi. ‘Enseyi karartmayın’ sloganıyla tanınan Çetin Altan roman, oyun, mizah, fikir, inceleme ve gezi yazısı türlerinde eserler vermiştir. İlk kitabı olan Üçüncü Mevki yazarın tek şiir kitabıdır. Elli yılı aşan yazı hayatına on dile çevrilmiş kırk dört kitap, otuz beş bin köşe yazısı sığdıran Altan, Dünya tarihinde en çok yazı yazan elli kişi arasındadır. Yazar, edebiyatçı köşe yazarı kuşağının son temsilcisidir. Altan 2015 yılında, seksen sekiz yaşındayken aramızdan ayrıldı.

Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri ilk olarak Çetin Altan’ın Milliyet gazetesi pazar köşesinde tefrika halinde yayımlanmış, okur tarafından ilgiyle karşılanınca kitap olarak basılmıştır. Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri, emekli bir gemi telsizcisinin başından ve de zihninden geçen olayları anlatan, birbirine bağlı öykülerden oluşan bir nevi roman. Hikâyenin geçtiği dönem 1980’li yıllar, ev telefonları kullanılıyor. Mekân, genel olarak Rıza Bey’in kendi evi ya da dolaştığı dış mekânlar.

Ana karakterimiz ‘ufak tefek’ Rıza Bey, polisiye hikayeler yazmayı seven altmışlarında bir adam. Evinde İsveç saboları giyiyor, demli çay içmeyi seviyor ve ocakta hep taze çayı var benim gibi. Yıllarını gemi seferlerinde geçirmiş, pek sosyal bir insan değil, karısını kaybetmiş, yalnız başına yaşıyor.

Ferhunde Hanım, yalnız yaşayan, hayatı ve Rıza Bey’i çok seven bir kadın.

Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri’ni kısaca anımsayalım. Ufak tefek Rıza Bey bir polisiye öykü kitabı yazmaya karar verir, plan yapar. Bazı polisiye yazarları bunu unutur ama Rıza Bey gerektiği gibi planlı, programlı bir yazar.

Rıza Bey ilk hikâyede, yük gemisinde bulunan bir kadın cesedinin gizemini çözmeye çalışırken gerçek hayatta ilk aşkına ait udun esrarını çözer.

İkinci öyküde, Rıza Bey kurgu hikayesini düşünür, yılbaşı gecesidir, yalnızdır. Okurun desteğiyle öyküsünü ilerletir.

Üçüncü öyküde, evindeki eski bir resmin, rahmetli eşinden kalan mektubun ve babasının yadigarı sigara tabakasının esrarını çözmeye çalışır. Unutmadan söyleyelim öykülerde hep tanrısal bir anlatıcı var.

Dördüncü öyküde Rıza Bey, kırk yıllık arkadaşını ziyarete gider, ancak eski dostu aniden ölür. Kahramanımız bu ani ölümün arkasındaki gizemi çözmek için çalışır.

Beşinci hikâyeyi anlayan varsa bana da anlatsın. (Gülüşmeler) Rıza Bey 31 Aralık 1984 gecesi bir şeyler yaşıyor, mahalleye bir hırsız dadanıyor ama tanrısal anlatıcı bu hikâyede uyuyakalmış sanırım. Bu öyküyü anlayamadım.

Altıncı öyküde, Rıza Bey’in hikayelerini okuyan bir okur, kahramanımızı arayıp işlediği iki cinayetin sırrını çözmesini ister. Ancak suçunun ispatlanamayacağını iddia eder.

Yedinci hikâyede Rıza Bey dört haftada, dört daire soyan hırsızın peşine düşer.

Sekizinci öykü, kırk beşindeki Senuhi Bey’le altmışını geçmiş Dilruba Hanım’ın ‘ava giderken avlanılır’ kıssalı, hindistan cevizi ve incir tadındaki hikayesi.

Dokuzuncu öyküde, bir apartmanın çatısında sırtından bıçaklanarak öldürülen genç bir adamın cinayetini çözüyoruz. Anlatıcı yine tanrısal bakış açısıyla anlatıyor.

Rıza Bey’in üst kat komşusu, onuncu öyküde evinde akıl almayacak şekilde vurularak öldürülüyor. Kahramanımız ilk kez tanrısal anlatıcının yardımı olmadan, bir dedektif gibi araştırarak cinayeti çözüyor.

Rıza Bey, tavuk ve çiçek yetiştirmek için aldığı tarlada çalışırken bir kafatası ve el kemiği bulur. On ikinci öyküde, bulduğu kemiklerin gizemini çözmesini söyleyen tekerlemelerle yazılmış ilginç bir mektup alır. On üçüncü öyküde ise, Rıza Bey bulduğu kemiklerin esrarını çözmeye çalışırken bir mafya grubunu ve bir katili ortaya çıkarır. Bu üç öykü birbirine bağlıydı.

On dördüncü öyküde Rıza Bey, geride ipucu bırakmayan cinayet öyküleri yazmaya niyetlidir. Yine her şeyi bilen tanrısal anlatıcı çıkıyor karşımıza.

‘Doktor sat savur’ karısının kilolarıyla dalga geçiyor; “Seni Ankara’ya götürmek isterdim ama uçağın dengesi bozulur…” İz bırakmadan işlenen bir cinayet… on beşinci öykü güzel bir hikayeydi, katil bir kondisyon bisikleti.

Rıza Bey, eski pembe seri romanlardan esinlenerek Şerminlerin ve Nejatların olduğu bir polise hikâye yazmaya çalıştığı bir gece, Ferhunde Hanım’dan bir telefon alır. Bu öyküde Rıza Bey hemen kadının evine koşuyor, sanırım pembe bir aşk doğuyor.

Takip eden öyküde Ferhunde Hanım’la romantik bir akşam yemeğinde buluşan Rıza Bey, yine ilginç bir gizemi çözüyor. Genç bir dul hanıma musallat olan umacılar, yatak odası duvarında asılı bir ayna ve ergen bir oğlan…

On sekizinci öyküde Rıza Bey’e içinde kuru kafa olan bir paket gelir. Rıza bey bu garip hediyeyi bir kenara bırakıp polisiye bir film izlemeye dalar. Filmin finalinde kuru kafa, mâni söylemeye başlar.

Bir diğer öyküde Rıza Bey, karısına ve üvey oğluna kalan mirası ele geçirmek için cinayet planlayan kumarbaz Zamkinoz Ekrem’in macerasını yazıyor. Ekrem ava giderken avlanacaktı ama katil üşengeç çıktı.

Yirminci öyküde, Rıza Bey, ilk öykü kitabı Maviye Boyanmış Islık’ın basım sürecini, okur ve yakın dostlarının iğnelemelerini anlatıyor.

Takip eden öyküde Ferhunde Hanım, hayranlık duyduğu Rıza Bey’den bir tanıdığı adına yardım ister.

Yirmi ikinci öyküde karakterimiz, masa altında birbirine dokunan ayakların olduğu bir fotoğraf karesini inceleyerek ani iki ölümün esrarını çözüyor.

Rıza Bey, Ferhunde Hanım’la on beş günlük bir Ege tatiline çıkar. Sicilya mafyası kahramanımızı kaçırır. Ancak Rıza, James Bond’a taş çıkaracak bir düzenle kurtulur.

Sıradaki öyküde yazarımız yeni kitabını yazmak için tekneyle tatile çıkmış, ne büyük saadet… Yazdığı hikâye bir kadının cinayetini üstlenen yüz kör adam hakkındadır. ‘Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık’ modunda başlayan öyküde, kıyıya yaklaşan motordan ateş ediliyor, bir kadın ölüyor, iki kardeş aynı adama âşık oluyor.

Yirmi altıncı öyküde araları açık iki ortaktan biri öldürülür ve tabanca diğer ortağın evinde bulunur. Rıza Bey bir sorgu yargıcının isteği üzerine dosyayı inceler. Arsen Lüpen’e selam…

Rıza Bey’in kitabını okuyan bir cinayet zanlısı ondan yardım ister.

Yirmi sekizinci macerada eski bir köşkte tek başına yaşayan İsmet Hanım, Rıza Bey’e balkondaki iki iskemlenin anlaşılmaz bir şekilde her gece içeri taşındığını anlatır. Elbette kahramanımız bu gizemi akıl ve mantık yoluyla çözer.

Üç geminin mors alfabesiyle verilen bir şifre kaydetmesi üzerine olayın esrarını çözmek Rıza Bey’e düşer. Otuzuncu öyküde anlarız ki bu şifreli mesaj dostlarının ona yolladığı sürpriz bir düğün davetiyesidir.

Birkaç kelimeyi not almışım. Biri, vodvil. Çok hareketli, eğlenceli bir konusu olan, şarkılara yer veren hafif güldürü demekmiş. Orostopolluk da diğeri. Alçakça, kurnazca, hile, kalleşlik dalavere demek.

Kitap, edebi açıdan elbette tatmin edici. Zengin dili, yüksek hayal gücü, usta işi anlatımıyla okuması keyifli. Polisiye açıdan değerlendirmek gerekirse, polisiye ve gizem yazarı Gencoy Sümer, Çetin Altan’ın polisiye hikayelerinin bugün yazılanlardan fersah fersah ileride olduğunu söylüyor. Hazır kendisini burada yakalamışken sebeplerini öğrenmeyi umuyorum.

Gencoy Sümer: Vodvil kelimesini daha önce duymamış olmana şaşırdım. Artık kullanılmıyor çünkü Türkiye’de pek oynanmıyor. Böyle oyunlar olsa bile, oynansa da vurgulanmıyor. Haldun Dormen, Tevfik Gelenbe vodvil oynadı. Sahnede sürekli koşuşturmaca olur, biri girer biri çıkar. Adam diğerinin karısıyla beraberdir, kadın kocasından gizlemeye çalışır falan. Bulvar tiyatrosudur, ama hareketlidir. İçinde şarkılar, türküler olur. Bu kitapta başka ilginç kelimeler de var. Mesela mayna, bir gemicilik terimi ama kitapta argo olarak kullanılmış. Çok mersi tabirine şu ana kadar bize gelen öykülerde rastlamadım, ben de hiç kullanmadım. Aslında dilimize yerleşmiş bir kelimeydi, kullanırdık eskiden.

Derin Gezmiş: Kitap 1985 yılında yazılmış, o dönem insanlar kullanıyormuş demek ki. Ben bu tür kelimeleri çok önemsemedim, yazar 1927 doğumlu, eski bir dili var tabii ki.

Gamze Yayık: Muhtemelen Fransızcanın Türkçe üstüne olan etkisi o dönemde daha kuvvetliydi, şimdi daha çok İngilizce etkisindeyiz. Bay bay diyoruz mesela. Mersi sözcüğünü kibarca teşekkür etmem gerektiğinde kullanıyorum ben.

Gencoy Sümer: Kitabı yıllar önce okumuştum. Tekrar okuyunca başka şeyler keşfettim. İlk okuduğumda çok beğenmiştim, şimdi yine beğendim ama bu sefer kusurlarını da gördüm. Yazar birçok kelimeyi yanlış kullanmış ya da yanlış ifade etmiş ve bunlar ciddi bir editör kontrolünden geçmemiş. Çetin Altan yazdı diye düzeltmek istemediler herhalde. Çetin Altan’ın kendi tarzı var tabii, o stile müdahale etmek istememişlerdir belki.

Yazar, eski bir İstanbullu, ilk hikayesi Kozyatağı’nda geçer, gerçekten Kozyatağı’nda bir konakta doğmuş, büyümüştür. Eski bir İstanbul çocuğu, beyefendi bir adamdı. Hoş sohbetti, kıranta gezerdi. Bazı hikayelerin kendi hayatıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Çünkü kaybettiği eşiyle ilgili anılarını okumuştum, sonra tekrar evlendi. Bu ayrıntılar biraz Rıza Bey’in hayatına benziyor.

Derin, anlayamadım dediğin beşinci öyküde aslında bir metafor kullanmış. Yeni gelen yılı bir hırsız yapmış. Yeni sene eskisinden günleri çalıyor. Kitaptaki hikayeler aslında gazetede pazar eğlencesi olarak yayımlandı. Sonra çok tutulup sevilince haftanın birkaç gününde çıktı. Sonra iş ciddileşti. İşte bu nedenle bazı öyküleri çok uyduruk gibidir. Bazen hızlı yazmış, bazen de bayağı üzerine düşünmüş taşınmış. Tefrika olduğundan fazla tekrar var hikayelerde, çünkü bir yere kadar yazıyor, orada bir kanca atıp bırakıyor. Üç gün merakla bekliyor okur, sonra yeni öyküde hatırlatıcı cümleler kuruyor mecburen.

Onuncu öykü neydi? Bir hatırlayalım, evet pencereden giren kurşun öyküsü…Bu bir tür kapalı oda öyküsü, imkânsız cinayet hikayesi. O bakımdan da ilginç aslında. Yazar hemen hemen polisiyenin bütün konseptleriyle ilgili yazmış. Çetin Altan’ın dili çok renkli, alegorik. Metafor kullandığı için çok güzel benzetmeler var; “içinde dikenli bir ukte kalmış” mesela “fındık kurdu bir kızla çıkmış.”

Derin Gezmiş: “Kezzap kezzap dökülüyordu.”

Gencoy Sümer: “Duygu uçurumlarına yuvarlandı”, “Yağmurun kırbacı camlara iniyordu”, “Gönül derinliğindeki çocukluğunu hatırladı”, “Ufukta yaklaşan güneşle uzamaya başlayan gölgeleri kısaltmaya çalıştılar.” Bunlar dikkatimi çekti. Daha çok var da artık not almadım, baktım baş edilecek gibi değil ayrı bir defter tutmak gerekecek. Polis romanı tabirini çok sık kullanmış fark ettiyseniz. Zannedersem eski dilde ‘zabıta romanı’ dendiği için böyle söylüyor. İstanbul beyefendisi olduğunu söylemiştim ondan dolayı da eski İstanbul terimlerini kullanmış.

Okurken dikkatimi çeken, kullanmadığımız veya farklı kullandığımız ifadeler oldu. Mesela ‘kapının zili çaldı’ dememiş, ‘kapının zili çalındı’ demiş. Herhalde bu daha doğru. ‘Kafayı takmak’ ifadesi yerine ‘kafayı taktırmak’ kullanmış. Bey kelimesine ek geldiğinde kimi zaman apostrof kullanmamış, bazen de kullanmış. O nedenle ben redaksiyonda bir kusur olduğunu düşünüyorum. Şu da dikkatimi çekti, ‘İtfaiye Müdürlüğü’nün levazım masasında şef yardımcısı olarak girmişti,’ demiş. Bu eski bir tabir midir, bu şekilde mi söyleniyordu yoksa bir hata mı var burada? ‘İtfaiye Müdürlüğü’nün levazım masasına şef yardımcı olarak girmişti,’ demeliydi. O yüzden daha evvel de söylediğim gibi redaksiyon iyi değil. Diyaloglar tırnak içinde değil, bu yüzden de çok büyük hatalar oluyor. Mesela bahçevan demiş. “Sinemada olduğu gibi damdan dama atlayarak kaçamazdı,” cümlesinde sinemadan kasıt aslında film. Eskiden sinemayla film aynı anlamda kullanılabiliyordu. ‘İçmeyeyim’ dememiş de ‘içmeyim’ demiş. Öykülerin biçimsel özelliklerinden bahsettik, içerik olarak bir şeyler söyleyelim.

İçerik olarak bu bir epizodik öykü kitabı, yani öyküler bölüm bölüm anlatılıyor. Birbirleri arasında ilişki olduğu gibi, bazı öykülerde bir önceki öyküye atıf var. Bazı öyküler bir önceki öykünün devamı, orada kullanılan karakter sonraki öykülerle de yer alıyor. Bazı karakterler sürekli hale geliyor. Yazar yer yer politik eleştiriler yapıyor öykülerinde. Kimi zaman eski zaman yazarları gibi, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi araya giriyor. Anlatıcı araya girip fikrini açıklıyor. Mesela on birinci öyküde bu çok belirgin. Çetin Altan’ın bir köy, şehir teorisi vardır. Belki hatırlarsınız derdi ki; “Ne zaman köylüler traktörlerinden inip duşlarını alıp akşamleyin saat beşte tenis oynamaya giderlerse o zaman Türkiye kalkınmış demektir.” Bu öyküde piyano çalan köylüyü kullanmış işte. Yurt dışından köylünün evinde piyano var. Ama Türkiye’de öyle bir şey yok. Tabii bu, çok batılı düşünen bir zihniyetin yaklaşımı. Neticede günümüz Türkiye’sinde insanlar belki tarlada işini bitirince banyolarını yapıp futbol oynuyorlardır, ne bileyim. Ama kırk sene önce öyle bir şey yoktu.

Emel Aslan: On birinci öyküden itibaren sanki birazcık tarz değişiyor. İşler karmaşıklaşıyor. Basit anlatımlı çok sade öykülerden bir anda kompleks kurgulara geçilmiş. İşin içine uluslararası örgütler girdi. Bana birazcık zorlama olmuş gibi hissettirdi. Polise hiç gitmiyor, tarlasında iskelet çıkıyor bildirmiyor, ona defter emanet eden adam ölüyor, defterde yazanları birine tercüme ettirmiyor. Birtakım mantıksızlıklar başladı on birinci öyküden sonra.

Gencoy Sümer: İlk öykülerinde dramatik bir hava yakalayıp bundan yola çıkarak o konseptle yazmaya çalışmış. Gizem öyküsü yazmak istemiş, yazmış da. Özellikle ilk iki, üç öykü böyle. Onuncu öyküden sonra tamamen polisiye şeylere giriyor, işte oradan atılan kurşun, mezardan çıkan iskelet, dönen dolaplar falan filan.  Ama kendi tarzı politika olduğu için ister istemez politikayla sentez yapmış, güzel götürmüş. Kitabın ortalarından itibaren biraz çalakalem yazılmış öyküler görüyoruz.

Emel Aslan: Çok fazla tesadüf olmaya başlıyor, bu yüzden öykü inandırıcılığını yitiriyor.

Gencoy Sümer: O öykü beğenmiştim, tam bir Femme Fatal, ölümcül kadın hikayesi. 120. sayfadan sonra Çetin Altan nutuk atıyor, özellikle Mandrake Kamil’le ilgili hikâyede Hayırsız Ada’da başlayan olay, Eşek Adası’nda bitiyor. Bu bir maddi hata.

Emel Aslan: Hocam bu öykülerin bazıları postmodern mi?

Gencoy Sümer: Evet, postmodern unsurlar taşıyorlar. Yazarın kendi yaşam öyküsü var, ayrıca Rıza Bey karakterinin hikayesi var. Hatta zaman zaman Rıza Bey’in öyküsüyle gerçek öykü karışıyor. Kim kahraman, kim değil, anlatıcı Rıza Bey mi Çetin Altan mı, yoksa başkası mı karışıyor.

Emel Aslan: Özellikle şu hindistan cevizi kılığıyla ilgili olan sekiz numaralı öyküye bayıldım. Not almışım, çünkü yazar bizi şüpheye düşürüyor. Siz de araştırmışsınızdır hindistan cevizi kılı böyle bir şey yapar mı diye. Meğerse uydurmuş, bizi inandırdı. Üstelik öykü içinde de uydurduğunu itiraf ediyor, bu hoşuma gitti.

Gencoy Sümer: Evet, bunlar postmodern öykünün gerekleri. Aslında polisiye olarak kusurlu öyküler bunlar. Fikir olarak iyi ama ipuçlarını vermeden, doğal şeylerle açıklamadan sadece birkaç araştırmayla olayı çözüyor. İpuçları gibi ilişkileri de okura vermiyor. Çoğu kez katiller öykünün en sonunda ortaya çıkıyor, onlar hakkında bize daha önce bilgi verilmiyor. Altan, okuru hikâyeye katmıyor. Yine de hepsi ilginç öyküler.

 Kilitli oda öyküsünü katilin son anda ortaya çıkan kişi olması dışında beğendim.

Öykülerde kullandığı isimler muhtemelen tanıdığı kişilerin adlarıdır. Kendisi Selamiçeşme ile Caddebostan arasında bir yerde oturuyordu. Mandrake Kâmil hikayesinde anlattığı koy için ‘Sahile ev falan yapılmadığından buralar peşkeş çekiliyor, mafya örgütleniyor,’ diyor. Bunu 1985 yılında söylüyor, bugün oralar tamamen beton. O koylar sahil yolu oldu, iki yüz metre dolgu yapıldı.

Hikayeleri okurken bir şeyi çok iyi gördüm. Çetin Altan bir duyguyu, çetrefil bir durumu çok güzel ifade ediyor. Neticede iyi bir yazar. O zaman okurken polisiye yönüne daha fazla ağırlık vermişim, bu sefer hataları gördüm. Yine de iddiamı sürdürüyorum, bugün polisiye yazan pek çok insan içerik açısından bu seviyede değil.

Derin Gezmiş: Rıza Bey camı elmasla kesip evlere giriyor, kalem görünümlü bir tabancası var. Bir nevi James Bond’u anımsatıyor. Hikâyede işin içinden çıkamazsa tanrısal anlatıcı ipucu veriyor, okurlar kulağına fısıldıyor, böyle şeyler var. Bugün yapılsa asla ilgi ve onay görmeyecek hatta tepki görecek şeyler kullanmış yazar. Bunun nedeni, ünlü bir yazar olmasının verdiği rahatlık ve cesaret olmalı.

Gencoy Sümer: Edebiyatımızda bir polisiye geleneğimiz olmadığı için aslında gelenek şimdi şimdi oluşuyor. Çocukken Cingöz Recaileri falan keyifle okurdum ama şimdi okunacak şeyler değiller. Ben bazı hikayeleri yazarken zorlanıyorum, bu olay burada geçer mi, şu mekânda böyle bir şey olur mu diye. Çünkü bir geleneğimiz yok. Bu kitapta o geleneği oluşturabilecek özellikler var. Yani imamla, bakkalla, kapıcıyla kahramanın ilişkisi, onların bir polisiye hikâye içindeki görünümleri, oynadığı roller bize birtakım fikirler veriyor. Bu geleneği oluşturması bakımından bu kitabı değerli görüyorum.

Polisiyelerde birtakım unsurlar vardır. Dedektif olmalı, katil olmalı değil mi? Femme Fatal, egzotik ülkeler, stratejik yerlerde bulunan cesetler, zehirli içecekler vardır. Bunlar ilk defa yazıldığında, yüz sene önce ilgi çekiyordu. Ama yazıla yazıla, okur bunları öğrendi. Klişeden bahsetmiyorum, bu unsurlar kurgularda kullanıla kullanıla klişe haline geliyor. Ailevi problemi olan dedektif bir kinaye idi ama o kadar çok kullanıldı ki klişe haline geldi. Cinayetin sokaktaki kamerayla çözülmesi de öyle. Sokak kamerası hikâyede kullanıldığı vakit okur diyor ki kameralardan bir şey bulacaklar. Kamera unsuru bir kinaye, bize bir şeyi ihbar ediyor. Bir polisiye hikâyeye başlığımızda ne diyoruz? Bir dedektif var, yirmi sayfa sonra katil açığa çıkacak açıklanacak, hatta katil hiç ummadığımız biri çıkacak. Katilin ummadığımız biri çıkması da artık bir klişe haline geldi. Bunlar artık okurlara aşina geldiği için yazarlar yeni yöntemler buluyorlar. Ne yazık ki bizde bunlar yok, bunlar bizde oluşmadı. Batıda vardı, biz onlardan aldığımız geleneği sürdürüyoruz. Kendi kinayelerimiz, kendi mecazlarımız oluşmadı. Kendi klişemiz bile yok maalesef.

Gamze Yayık: Söylediklerinize birkaç şey eklemek isterim. Genel olarak kitabı beğenmekle birlikte, öykülerdeki tesadüflerin sıklığı beni rahatsız etti. Örneğin ilk öyküde Rıza Bey’in udunun dönüp dolaşıp Rıza Bey’e gelmesi, içinden not çıkması gerçeklikten çok uzaktı. Yazar daha başta bunu yapınca doğal olarak önyargıyla okudum. Bu tür tesadüflerin normalde bir polisiye öyküde olmasını istemeyiz. İçlerinde gerçekten öykü vasfı taşıyan, polisiyenin niteliklerini içeren birkaç güzel öykü vardı. Geri kalan metinlerden öykü tadı alamadım.

Gencoy Sümer: Evet onlar gazete yazısı.

Gamze Yayık: Yazarı şu açıdan takdir ediyorum. Öykülerini okurken akla Peyami Safa, Hüseyin Rahmi geliyor. Mandrake Kâmil karakteri tam Peyami Safa’nın yazabileceği bir karakter. Beni okur olarak bir Cingöz Recai macerasına götürüyor. Bunun yanında bir sürü de postmodern deneme var kitapta. Alt metin, öykü ve romanın derinliğini arttırır bu yüzden polisiyede de muhakkak olmalı diye hep söylüyoruz. Elbette polisiyede bunu yapmak kolay değil. Ama Altan siyasi göndermeleri, o günkü toplum kurallarıyla ilgili yazdıkları, coğrafi tespitleriyle bunu başarmış. Kitapta hem klasik hem de postmodern öğeler var.  Okuması zevkli, çünkü dili az önce söylediğiniz gibi tatlı. Bazı ressamlar modern çizimler yapar, anlamakta zorlanırız. Aslında sanatçı klasik de çizebilir, ama tarzı farklı çizmeyi gerektirir. Altan da ‘İstesem klasiğin âlâsını yazarım, ama ben bunu yazmayı tercih ediyorum,’ demiş bence.

Ben de birkaç kelime not almışım, mesela şandellenmek; dengesi bozulmak demekmiş, süpens; Fransızca, gerilim demekmiş. Lenduha; çok iri, kaba demek. Espanyolet sözcüğünü duymuştum anlamını bilmiyordum, kapı pencere kilit mekanizmasıymış. Zifos; Rumca çamur, cihannüma; kule taraça demekmiş.

Rıza Bey karakterini sevdim, güzel betimlenmiş, başarılı bir yaratım. Bazı öyküler sanki aceleye gelmiş, gazete yazısı olması nedeniyle kelime kısıtı var tabii. Yazarın notlarını okuyormuş gibiydim.

Gencoy Sümer: Tefrika olması bunun nedeni, evet. Tirajı yüksek bir gazetede tüm okura hitap eden bir dil tutturmak zorunda. Öykülerin açıklayıcı olması belki o yüzden olabilir. Kurşun atan dolma kalem gibi aletler kullanması da dikkat çekmek için. Ancak öykülerde başarıyla uçurum, kanca tekniklerini kullanmış. Her öykünün sonunun muğlaklıkla bitmesi gerekiyor ki okur merak etsin. Öykülerin her biri kendi içerisinde bağımsız çözülüyor ama genel bir hikâye devam ediyor. Tekrar hatırlatayım kitabın arka kapağında diyor ki, “Türk edebiyatının boş bırakılmış bir alanında Çetin Altan’dan bir hayli değişik ve özgün sayfalar okuyacaksınız. Bunu az gelişmişlikten gelişmişliğe doğru kurulmakta olan köprüde çorbada tuz benzeri iyi niyetli bir çaba olarak değerlendirmeniz dileğiyle…” Oldukça alçakgönüllü, ‘Ben de böyle ufacık bir katkıda bulundum,’ diyor.

Yeşim Yörük: Doğrusu Çetin Altan’ın Rıza Bey’ini sevdim. Kitabın sade hatta basit bir anlatım tarzı var. Kurgular yalın, çözümlemeler basit, fakat yine de çok sürükleyiciydi. Sıkılmadan okudum hepsini. Çetin Altan’ın üslubu zaten çok akıcı. Yeni nesil polisiyeye alışık olduğumuz için bize basit gelmiş olabilir öyküler.

Gencoy Sümer: En azından bunlar yerli öyküler diyebiliriz, öyle değil mi?

Yeşim Yörük: Katılıyorum zaten kullanılan dil ve kelimeler sayesinde yerli olduğunu hissediyorsunuz. Tasvirleri çok beğendim, özellikle toplumsal tespitleri ve siyasi iğnelemeleri sevdim.

Ramazan Atlen: Benim de ikinci okumuşumdu. İlk kısımları beğenerek okudum, sona doğru biraz sıkıldım. Kurmaca içinde kurmaca oluşu güzeldi. Rıza Bey hem kendi macera yaşıyor hem de polisiye öykü yazıyor. Öyküler kısaydı, nasıl diyeyim özet şeklindeydi, sinopsis gibi. Onları biraz daha öykü gibi yazsaydı iyi olurmuş.

Yeşim Yörük: Keşke kitap olarak basmaya kalktığında bir kez daha gözden geçirseymiş.

DERVİŞANE SAHAF’LA SÖYLEŞİ





Bize kendinizden bahseder misiniz? Ne kadar zamandır sahaflık yapıyorsunuz? Sahaflık hikâyeniz nasıl başladı?

Tam da bugünlerde 6 sene oldu. Bizim hikâyemizin, biraz da evdeki fazlalık kitaplarımızın bizi yönlendirmesiyle başladığını söyleyebiliriz. En son taşınmamızdan sonra kolilerde mahsur kalmış kitaplara yeni gelenler yüzünden rafların dışına taşanlar da eklenince, bizim için küçük bir başlangıç sermayesi ortaya çıkmış oldu. Karı-koca felsefeci bir çiftiz; birimiz yüksek lisans, birimiz doktora öğrencisi. Son 10-15 yılda bu alandaki telif ve çeviri eser sayısında ciddi bir artış var. Bu da bizim evimizdeki kitapları ister istemez biraz mesleki hale getirdi. Aslında evde biriken kitaplar yekununun kaynağı biraz da bu.

Yine de “madem bu kadar kitabımız var, haydi, sahaf açalım,” diye yola çıkmadık. Prodüksiyon şirketlerine ve TV kanallarına dublaj ve altyazı çevirisi yaparak geçimimizi sağlayan, her ay ne kadar lazımsa o kadar çalışan bir aileyken; 2018 yılının yaz sonunda ortaya çıkan bir imkân sayesinde müteakip 4 sene boyunca her ay kurtulmamız gereken bir maddî lütufla yüklendik. İhtiyaç fazlası evde biriken kitaplar ile birleşince, bizi, “yaşadığımız ve bize sunduğu nimetlerden istifade ettiğimiz yöreye biz de bir karşılık verebilir miyiz?” düşüncesine iten bir motivasyon ortaya çıktı.

6 senenin sonunda oturttuğumuz düzen şu: Dükkanımız, 3 kişilik bir çekirdek aile olarak bizim için, tam gün mesai harcadığımız bir yer. Sabah evden çıkışımızla başlayan ve çoğunlukla gece eve dönüşümüzle sonlanan bir günlük rutin. İkinci ev derler ya hani, dükkân bizim için o kadar hayatımızın merkezi bir durumda ki, evimizin daha ikincil bir role sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Sahaflık ne demektir? Bu mesleğin zor ve keyifli yanları nelerdir? Sahaflık yapmak için kitaplara yönelik bir muhabbetin ya da duygusal bağın şart olduğunu söyleyebilir miyiz?

Burada mesleğin tanımını yapmaya kalkmak, bizim için biraz fazla cüretkâr bir iş olur. Biz sahaflığa nasıl bakıyoruz, bir sahaf olarak ne yapmaya çalışıyoruz, onu söylemek bizim için daha doğru olur: Kitapları, onlara artık ihtiyaç duymayan eski sahiplerinden alıyor ve onlara ihtiyaç duyacak potansiyel yeni sahiplerine sunuyoruz. Bu, işin hizmet tarafı. Ticari olarak bu işi, bir değeri, bir potansiyeli satın almak olarak da düşünebiliriz.

Kitaplarla bağınız zayıf olduğunda, aslına bakarsanız, işin en eğlenceli kısmını kaçırıyorsunuz. Ama diğer taraftan da kitaplarla bağınız haddinden fazla kuvvetli olursa, işinizi ticari açıdan zora sokabilirsiniz. Kitaplar, malum, çok geniş bir çoğunluğun öncelikli ilgi alanları arasında değiller. Bu da bir sahafı, bir kitapçıyı, muhtelif esnaf ya da işletmeye göre ticari açıdan biraz daha hassas bir iş yapar hale getiriyor ve bu açıdan kitaplarınızla fazla nazlı bir ilişki yürütme şansınız çok da olmuyor. Sanırım bu mesleğin en makbul hali, kitapçının kitapla bağını biraz ehlileştirilmesinden geçiyor.

Kitabevinizde kaç kitap var? Bunları ne kadar zamanda, nasıl topladınız?

Aktif olarak, yaklaşık 10 bin civarında kayıtlı, 4-5 bin civarında da henüz kaydedilmemiş kitabımız var. 5-6 senelik bir sirkülasyonun güncel durumu bu.

Kitaplar, genelde, kütüphanesini boşaltmak ya da kitaplarını yenilemek isteyenlerin bir şekilde bizi bulması yoluyla geliyor. Bu bulunma konusunda internet bir nimet. Dolayısıyla kitapların bir kısmı bağış. Satmak isteyenlere de biz daha çok takas öneriyoruz. İşin doğası gereği, kitap sayımız günden güne artıyor. Biz de bu artışla beraber kendimizi geliştiriyoruz. Bir yandan mesleği öğreniyor, diğer yandan da her geçen gün kitap dünyasının daha derin seviyelerini keşfediyoruz.

Günümüzde sahaflara yönelik ilgi nasıl? Son yıllarda kitapların internet üzerinden satışı giderek yaygınlık kazanıyor. Bu durumdan etkileniyor musunuz? Dijitalleşmenin artmasıyla birlikte kitapçıdan ya da sahaftan kitap alma alışkanlığı ya da geleneksel kitapçılık bitecek mi sizce?

Sahaf, kendi özel müşterisi, hatta belki daha doğru bir ifadeyle müdavimi olan bir işletme çeşidi. Bu, elbette kaçınılmaz bir durum.

Bizim kültürümüzde zaten bir esnaf ziyareti alışkanlığı var. Etrafınıza şöyle bir baktığınızda, fiziki ve ticari hacim olarak en küçüklerinden dahi olsa, hemen her esnafın dükkânında bekleme salonunu andıran bir misafir ağırlama köşesi görmeniz mümkün. Eğer söz konusu esnaf, bir ihtiyaçtan çok bir ilgiye, bir meraka hitap ediyorsa, ki sahaf dediğimiz de tam olarak böyle bir yer, ziyaretçi de kendiliğinden müdavime dönüşüyor.

Biz de dükkâna gelen müşterilerden rahat davranmalarını istiyoruz. Bazen böyle bir teklife gerek bile olmuyor.  Gelen müşteri zaten kafasında bir sahaf algısıyla geliyor. Biz de ona benzer bir sahaf profili sununca, konuşmaya pek gerek kalmıyor.

Müdavimlerimiz ise çoğunlukla bizden farksız. Bazen kendimizi, dükkânda belli görevleri olan bir personel gibi gördüğümüz oluyor. Haftanın belli günlerinde belli etkinliklerimiz var ve zaten bu etkinlikler de müdavim alışkanlığını destekliyor.

Biz, açıkçası, bu işe başlarken şimdilerde bir parçası olduğumuz kadar yoğun bir rağbet beklemiyorduk. Dükkân için, olsa olsa var olan eş-dost ve tanıdıklarımız için bir uğrak yeri olur diye düşünmüştük ama dükkân bize yeni arkadaşlar kazandırdı ve kazandırmaya devam ediyor. Bir anlamda dükkân kendi kitlesini yarattı diyebiliriz. Biz de zaman içerisinde bu yeni durumun bir parçası olduk.

İnternet alışverişinin yaygınlaşması, ilk bakışta sahaflık gibi geleneksel bir meslek için olumsuz bir unsur gibi görülebilir. Ancak aynı teknoloji, size, bu global sisteme entegre olabilme şansı da tanıyor. Kitap da kitapçı da gelişen teknoloji sayesinde ve değişen alışkanlıklar çerçevesinde şekil değiştirecektir. Ben, kendi adıma, kitaba ilginin ve bir meslek olarak kitapçılığın epey bir süre daha biteceğini sanmıyorum.

Kitabevinizde gerçekleştirdiğiniz etkinliklerden bahseder misiniz?

Pazartesi akşamları bazı müdavim arkadaşlarla Tasavvufi metin okumaları yapıyoruz, Salı akşamları toplu hikâye (bazen de tiyatro oyunu) okuma etkinliğimiz var, Cuma akşamları ise film gösterimi. Bunlar, günleri ve saatleri belli olan, katılımın serbest olduğu, umuma açık etkinlikler.

Önümüzdeki günlerde, söyleşi, imza günü gibi etkinliklere daha çok zaman ayırabilmek gibi bir niyetimiz var. Bu bakımdan biraz geride kaldık. Bu tarz etkinlikler, okur ile yazarı daha dolaysız bir şekilde buluşturabilmek, okuyucu kitlesini kitap konusunda biraz daha heyecanlandırabilmek için mükemmel fırsatlar. Bu konuda ilk tecrübemizi sizinle yaşamıştık ve bu tecrübe, katılanlardan aldığımız olumlu tepkileri de düşünürsek, bizim için inanılmaz teşvik edici oldu.

Etkinliklerin olduğu günler dükkân ortamı tarifi zor bir ortak alana dönüşüyor: Birisi masaları düzenler, bir diğeri sandalyeleri taşır, bir başkası çay demler, diğer ikisi servisi üstlenir; çayından, kahvesinden, abur-cuburuna kadar muhakkak her gelen bir şeyler getirir… Bazen bizim de yardım ettiğimiz, etmeyince fırça yediğimiz olabiliyor.

Müşteri profiliniz nasıl? Daha çok hangi türde kitaplar satılıyor?

Müşterilerimizi belli bir kalıba oturtmak zor. Genç, yaşlı, öğrenci, çalışan, emekli… İbrenin bir tarafa doğru daha çok kaydığını söylemek bizim için pek mümkün değil.

Tür olarak, klasiklere, bilhassa da gençler arasında ciddi sayılabilecek bir rağbet olduğunu söyleyebiliriz. “Yeni nesil kitap okumuyor” söylemi öyle sanıldığı gibi keskin doğrulardan değil. Bizim çocukluk ve gençliğimizde de keyfi ve entelektüel kitap okuma alışkanlığının, oransal olarak şimdikinden katbekat fazla olduğunu düşünmüyorum. Nedense böyle bir algı var. Birkaç yıldır anime/manga olarak tabir edilen Uzakdoğu menşeli modern çizgi romanlar revaçta. Bu türü de çeyrek asır öncesinin çizgi romanlarıyla ilişkilendirebiliriz. Klasikler ve çizgi roman muadili anime/mangalar, nicelik olarak en çok talep gören türler.

Kendi müşteri ve müdavimlerimizi kategorize etmek gerekse, kabaca şöyle bir değerlendirme yapabiliriz: Gençler daha çok anime/manga okuyor. Orta yaş üstünde güncel politika üzerine yazılmış kitaplara daha yoğun bir ilgi var. Bir hobi olarak okumaya düşkün okurlar daha çok klasiklere rağbet gösteriyor. Lisans seviyesinin üzerinde eğitim alanlarda tarih, felsefe gibi hususi alanlara doğru bir yönelim var.

Son yıllarda yerli polisiye kitaplarda nicelik bakımından bir artış söz konusu. Okurlarda polisiyeye yönelik bir ilgi gözlemliyor musunuz? Polisiye kitap satışlarınız ne durumda? Okurlar daha çok hangi polisiye yazarlarına ilgi duyuyor? Hangi tür polisiye kitaplar daha çok talep görüyor?

Polisiyeye hususen meraklı çok fazla okurumuz olmadı şimdiye kadar. Sizi ayrı tutuyoruz tabii. Polisiyenin, bazen muhtelif türler arasında gezinen okuyucular için bir uğrak olduğuna, bazen de televizyon ya da dijital yayın platformlarındaki popülariteye paralel ilgi artışları yaşadığına şahit olduk. Mesela İskandinav polisiye dizilerinin popüler olduğu dönemlerde, bu dizilere kaynaklık eden kitaplara yoğun bir ilgi vardı. Aynı şekilde, Sherlock Holmes serisi için de bu tür bir dalgalanmadan söz etmek mümkün. Gerçi bu ikincide, “izleyici”den “okuyucu”ya evrilen müşteri, kitaplarda tam aradığı şeyi bulamıyor sanırım.

Arayış içerisindeki müşterileri klasik tabir edilebilecek polisiye romanlara yönlendirdiğimiz çok oldu. Ama bir noktadan sonra bu türde günceli takip etmeyişimizin bizim için önemli bir engel olduğunu fark ettik. Bu doğrultuda polisiye rafımızı büyütmeye ve bu alanda belli ölçüde bir kültürel birikim sahibi olmaya çalışıyoruz.

Yerli polisiye alanında son yıllarda gerçekten dikkat çekici bir arz artışı var. Belki abartılı gelecek ama, ben, bu anlamda bir kültürün oluşumuna şahitlik ettiğimizi düşünüyorum. Bu nicelik artışı sayesinde, yazarların muhtelif deneme-yanılmalarıyla, okuyucuya, kendisini yabancı hissettirmeyecek bir atmosfer ortaya çıkacak. Dilin yanında, karakterler de gitgide yerlileşecek; bu karakterlerin gezindiği mekânlar ve bu mekânlarda gözlerine ilişen ayrıntılar okuyucuya daha samimi, daha “kendisinden” gelecek.

THOMAS HARRIS’İN SERİ KATİLLERİ

THOMAS HARRIS, SAPIK, ALTIN KİTAPLAR, 425 SAYFA

Suç ve gerilim edebiyatının karanlık dünyasına giriş yapmaya hazır mısınız? O zaman size Thomas Harris‘i tanıtmak istiyorum. Harris, edebiyat dünyasının en çarpıcı karakterlerinden bazılarını yaratarak okuyucuları soluksuz bırakan bir yazar.

1960’ların sonlarından itibaren yazmaya başlayan Harris, ilk büyük çıkışını 1981’de yayımladığı “Kuzuların Sessizliği” ile yaptı. Bu roman, FBI ajanı Clarice Starling ile akıl hastası seri katil Hannibal Lecter arasındaki psikolojik mücadeleyi anlatıyordu ve büyük bir başarı elde etti. Lecter karakteri, edebiyat tarihinde unutulmaz kötü karakterlerden biri olarak yerini aldı.

Harris’in diğer ünlü eserleri arasında Lecter’ın kökenini anlatan “Hannibal Doğuyor” ve Lecter’ın intikam alma hikâyesini konu alan “Hannibal” var. Bu romanlar, okuyucuları karanlık bir dünyaya davet ederken aynı zamanda insan psikolojisinin derinliklerine inme fırsatı sunuyor. Harris’in eserlerindeki detaylar, karakter gelişimleri ve gerilim dolu hikâyeleriyle, okuyucularını adeta birer dedektif gibi düşünmeye ve olayları çözmeye yönlendiriyor. Harris’in kalemi, suç ve gerilim türlerine yeni bir soluk getirirken, onu edebiyat dünyasının önde gelen yazarlarından biri haline getirdi.

Kitabın baş kahramanı Will Graham, emekliye ayrılmış bir FBI ajanıdır ve zihinler arası empati yeteneğiyle tanınır. Bu yetenek, suçluların zihnine girerek onların düşünce süreçlerini anlayabilme ve davranışlarını tahmin edebilme kabiliyetidir. Graham, genellikle içsel bir çatışma yaşar; suçluları yakalamak için kullandığı yetenek, onun ruhsal sağlığına zarar verebilir. Bu nedenle, Graham’in karakteri, karmaşık ve derinlikli bir portre çizer ve okuyucuları onun iç dünyasına çeker.

Will Graham, aralarında kötü şöhretli Dr. Hannibal Lecter’in de bulunduğu üç tehlikeli seri katili yakalamıştır ama büyük bir bedel ödeyerek… Tüm bunları geride bırakıp ailesiyle sakin bir hayat yaşamaya karar verir. Ama kötülük asla tatile çıkmaz. Yeni ve sapkın bir seri katil ortaya çıkar ve bunun bedelini başka aileler hayatlarıyla öder. FBI’dan Özel Ajan Jack Crawford, Kızıl Ejder denilen katilin sıradan seri katillerden biri olmadığını, aynı zamanda kanlı bir çılgınlık hali içinde olduğunu anlar, yaşanacak daha fazla katliamı önlemek için çok az zaman vardır. Will Graham’ı tekrar sahaya çıkmaya ikna eder. Ancak Kızıl Ejder zorlu bir tehdit olduğundan Will Graham’ın davada yardımını istemek için Dr. Hannibal Lecter’la iletişime geçmesi gerekir.

Oyun yeniden başlıyor ve Dr. Hannibal Lecter oynamayı seviyor! Hannibal Lecter, son derece zeki, kültürlü ve sofistike bir karakter. Ancak, aynı zamanda son derece tehlikeli ve acımasız biri. Lecter, kurbanlarının bazılarını öldürüp yemesiyle tanınmış ve bu ona “Hannibal the Cannibal” lakabını kazandırmış. Lecter’ın karakteri, karmaşık etik anlayışı ve hayata bakış açısıyla dikkat çekiyor. Diğer insanlardan oldukça farklı bir şekilde düşünüp, hareket ediyor. Bu da onu hem okuyucular hem de diğer karakterler için büyüleyici kılıyor. Bu romanda Hannibal Lecter, okuyucuları hem korkutuyor hem de büyülüyor. Zekası ve manipülasyon yetenekleriyle, romanın ilerleyen bölümlerinde olayların gelişiminde önemli bir rol oynuyor.

“Sapık” romanını, insan zihninin karmaşıklığına ve karanlık yanlarına odaklanıyor. Roman, seri katil Francis Dolarhyde’ın hikâyesi etrafında şekillenirken, aynı zamanda ana karakterlerden Will Graham’in zihnine ve psikolojisine de derinlemesine bir bakış sunuyor. Roman, insanların içsel çatışmalarını, kendi karanlık düşünceleriyle baş etme şekillerini ve bazen ne kadar incelikli ve karmaşık olduklarını ele alıyor. Ayrıca, insanların dış etkenler altında nasıl değişebileceklerini ve bazen en derin korkularının ve dürtülerin ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor.

Romanın kurgusu oldukça sürükleyici ve okuyucuyu hikâyenin içine çekmeyi başarıyor. Olayların gelişimi ve karakterler arasındaki ilişkiler, son sayfaya kadar merak uyandırmayı sürdürüyor. Harris’in akıcı ve etkileyici dili, okuyucuyu adeta sayfaları yutmaya davet ediyor.

Sonuç olarak, “Sapık” sadece suç ve gerilim sevenler için değil, aynı zamanda insan psikolojisi ve karakter analizi üzerine düşünmeyi seven okuyucular için de büyüleyici bir okuma sunuyor. Eğer sürükleyici bir gerilim arıyorsanız, “Sapık” kesinlikle listenizde olmalı.

TİMUR SOYKAN’IN SİYASİ POLİSİYE ÜÇLEMESİ

Gazeteci Yazar Timur Soykan’ın üç kitaptan oluşan polisiye roman serisi, dünyanın en büyük yalanı olan siyasetin örümcek ağlarına yakalanıp kalmış polislerin hikâyelerini anlatıyor.

Katiller devletin her yerindeyse gerçeğe nasıl ulaşılır?

Peki, gerçek kimin umurunda?

 

ZAVALLI

2013 yılında Postacı Yayınevi’nden çıkan serinin ilk kitabı Zavallı, üç idealist polisin hikâyesini anlatıyor. Erdal, Gürkan ve Kurt.

Erdal ve Gürkan aynı evi paylaşan iki can arkadaşlar. Hayattaki en büyük korkusu gök gürültüsü olan Erdal kayıp bir genç kızın peşinden koşarken yoluna çıkan bir tarikatın çirkin yüzüyle tanışır. Gürkan ise derin devlet soruşturmalarında dönen düzenbaz oyunlara şahit olur.

Yağmurlu bir gecede çamurların içine düştüğünde henüz çok gençti ve ölüm üzerine çok boldu. Erdal arkadaşının kimselere söyleyemeden mezara götürdüğü sırrı öğrenmek için çıktığı zorlu yolda hislerin hafızası olmadığını ve bazen sadece çıkarların örtüştüğünü öğrendiğinde kendisi için uygun bulduğu tek bir kelime vardı:

Zavallı.

Gerçek Kimin Umurunda?

Serinin ilk kitabı güzel bir polisiye roman. Vakaların araştırılması, yürütülen soruşturmaların sürükleyici bir hız ve gerginlikle ilerlemesi okuyucunun merak duygusunu hep besliyor.

Beş yüz sayfalık kitabın kapağını ve içindeki çizimleri çok beğendim ama yıllarını gazeteciliğe vermiş yazarın akıl almayacak hataları can sıkıcı düzeyde. İmla hataları, yanlış yazılan isimler ve anlatım bozuklukları okuma akışını zorluyor.

Kitabın gözden geçirilmesi ve hatalarından arındırılıp yeniden basılması gerekiyor bence.

LİSTE                                                                                                                                                         

Serinin ikinci basamağı olan Liste 2016’da Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayınlanmış. İlk kitapta can sıkan imla ve anlatım hataları Liste’de karşımıza çıkmıyor. Bu titizliği yayınevi kalitesine mi bağlamalıyız bilemedim.

Liste’nin konusuna şöyle bir bakalım.

Beyaz Köşk’ün kapıları devletin zirvesini ağırlamaya hazırlanırken, köşkün tuvaletinde bir cinayet işleniyor. Güvenli İstanbul toplantısında genç bir komiser öldürülüyor.

Mesleğine ihanet etmiş bir polis ve ekibi düşüyor katilin peşine. Devletin bir numarasının eli çok yıldızlı apolet gibi Çavlan’ın omuzlarında artık. Lakin hayranı olduğu otoritenin ona sunduğu bu parlak apoletin onurlu gücünden çok yıkıcı ağırlığı çöküyor Cinayet Büro Amiri’nin üzerine.

Öldürülen komiserin, MİT’in cemaat içine yerleştirdiği ajan olduğunu öğrenen Çavlan, merhum polisin elinde olan ve katilin aldığı düşünülen kayıp bir dosyayı aramaya başlar. Bu önemli dosyanın cemaatçilere ait kritik bir liste olduğu düşünülmektedir.

Cinayet Büro Amiri Çavlan ve ekibi cinayeti soruşturmaya başlarlar. Onlara yol gösteren güçlü bir yardımcı edinmişlerdir. Maktulün biriktirdiği alışveriş fişleri, olaydan önceki birkaç günü adım adım polisin gözünün önüne dökmektedir. Kısa sürede, aradıkları listenin bir üniversite öğrencisinin elinde olduğunu öğrenirler. Ancak boyundan çok büyük işlere karışmış öğrenci kızı arayanların yalnızca kendileri olmadığının farkına geç varırlar.

Alışveriş fişlerinin yol göstermesiyle ve şehir güvenlik kameralarının yardımıyla İstanbul’da hızlı, heyecanlı, aksiyonu bol bir kovalamaca başlar. Çavlan’ın hep bir adım önünde olan silahlı adamlar kimlerdir? Eski vicdan azaplarının gölgesinde yaşayan Cinayet Büro Amiri uğruna yaşamlar söndürülen kanlı listeyi bulup masum bir genç kızı kurtarabilecek mi?

Romanda anlatım genel olarak başarılı. Kitap aksiyonu yüksek olaylarla okuyucuyu sıkmadan ilerliyor. Zor kelimeler ve dolambaçlı anlatımlar yok. Çavlan karakterinin karanlık iç dünyası okuyucuya başarıyla yansıtılıyor. Yazarın, katili işaret eden ipucunu aslında daha ilk sayfalarda göz önüne sererken bunu başarıyla saklaması keyifli bir ayrıntı.

İlk kitapta hissedilen öfke yüklü nefret dili Liste’nin sayfalarında daha da ağırlaşıyor. Kime ve neye karşı bu nefret, buna okuyucu karar verecek.

Çavlan ve MİT İstanbul Bölge Müdürü Yaşar’ın yüzleşmesi ve geride kalan üç ceset…

Adaletin bedeli bu kadar ağır olmamalı.

İBLİS’İ ÖLDÜR

Cesaretten daha ağırdır korkaklığın vebali.

Gazeteci Yazar Timur Soykan’ın Siyasi Polisiye Serisinin son kitabı İblis’i Öldür.

Karakterlerin kendi bakış açılarından anlatıldığı, herkesin kendi davasında haklı çıkartıldığı bir savunma metni.

Günahkâr bir dünyada ne kadar masum kalabilir ki insanoğlu?

Ana karakterimiz Yusuf Demir, malum soruşturma sonrası merkeze çekilmiş; Birinci Sınıf Emniyet Müdürlüğünden pasif göreve, Polis Başmüfettişliğine verilmiştir. Zamanının çoğunu gazete okuyarak geçiriyor ve yıllarını verdiği mesleğine kırgın, haksızlığa uğradığı için gizliden gizliye öfkeli, emekliliğini bekliyor. Derken, bir rehine operasyonunu soruşturması isteniyor Yusuf Müdür’den. Yardımcısı olarak Levent adında şehit oğlu bir komiser veriliyor yanına. Meslek hayatı sürgünlerle geçmiş, öfkesine ve adaleti arayışına dizgin vuramayan dik bir yamaç şehit oğlu Levent.

Kocasının kurşunuyla öldüğü söylenilen rehine kadının vücudunda bir de polis kurşunu var. Olay basit, ifadeler alınacak ve hemencecik kapatılacak dosya. Rehine kadın öldükten sonra ateş etmiş polis.

Gerçekten böyle mi?

Gerçek kimin umurunda?

Ölümlü rehine krizinin altında saklanan gerçeği haykıramasa da fısıldamaya çalışan birkaç cılız ses polislerimizi çok farklı bir kaosun içine çekiyor.

Timur Soykan İblis’i Öldür romanında orijinal bir hikâyeye imza atmış. Tarikat, siyaset derken artık ticaret ağı da emniyetin bütün birimlerine sızmış durumda. Paranın sadece itibarı değil her şeyi satın aldığı bu devirde Yusuf Müdür çok zor bir imtihanla sınanacak. Adalet mi, aile mi? Karar vermek zor.

Günün sonunda kazanan kim olacak?

İblis’i Öldür güçlü bir hikâyeyle çıkıyor karşımıza. Karakterler yine göründükleri kadar masum değiller.

Kim gerçekten masum ki? Arada bir iki adalet savaşçısı kalmıştır ama gerçek kimin umurunda?

Timur Soykan ZAVALLI, LİSTE ve İBLİSİ ÖLDÜR romanlarında karakterlerinin özelliklerine uyan hayvan lakapları kullanmış. İblis’i Öldür’de her karakterin kendi hikâyesini anlatması okuyucu olarak beni zorladı. Kötüyle empati yapmak zorunda bırakılmak, kötünün mazeretlerini, kendini haklı çıkartan söylemlerini okumak rahatsız edici ve gereksiz. Gazeteci yazarın sık sık beğeniyle bahsettiği, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, karakterlere verilen lakaplar ve kullanılan çoklu anlatım dilinde Timur Soykan’a ilham vermiş görünüyor. Hikâye anlatımındaki bakış açısını değiştirmeme kuralı alt üst edilmiş. Bazı okurların aksine ben bu duruma bayılmadım. İblis’i Öldür romanında, ilk iki kitapta  öne çıkan aksiyon yerini duyguları okumak zorunda bırakan bir dile bırakmış. Bir serinin finali olarak beklediğim zirveye ulaşamıyor İblis’i Öldür. Ayrıca üçlemeyi birbirine bağlayan ayrıntıları, en çok da Erdal’ı aradı gözlerim. Ama bulamadım.

Yazar bir sohbetinde, üç hikâyede de yer alan bir karakterden söz ediyor ama ben bu karakteri gözden kaçırmış olmalıyım.

KAYIP KARAKTERİ BULAN OKURLARIN YORUMLARA YAZMASI ÖNEMLE RİCA OLUNUR!..

DİKKATLERDEN KAÇMIŞ BİR POLİSİYE YAZARI: İLHAMİ SAFA

“Şair-i mader-zât” İsmail Safa’nın oğlu, siyasetçi ve çevirmen Ali Kâmi Akyüz’ün yeğeni, romancı ve gazeteci Peyami Safa’nın ağabeyi, ressam Behçet Safa’nın babası olan İlhami Safa, daha çok Babıali’nin emekçilerinden bir gazeteci olarak tanınır. İsmail Safa’nın Sivas’ta 24 Mart 1901’de vefatından sonra İstanbul’a gelen aile, akrabalarının yanına, Gedikpaşa civarında bir eve sığınırlar. Bu dönemde İlhami 7, Peyami 2 yaşındadır. Vefa ve Mercan idadilerinde okuduktan sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nin Mimarlık dalında tahsilini sürdüren İlhami Safa’nın sanata ilgisi genç yaşlardan itibaren başlar. On yedi yaşındayken resimler yapıp hikâyeler yazar. Çok genç yaşlarda gazeteciliğe başlar; kırk seneyi aşkın bir süre Türk basınına hizmet eder. Yirminci Asır, Son Telgraf, Yeni Sabah, Hafta, Kültür Haftası, Yeni Hayat gibi pek çok gazete ve derginin yayın hayatına girmesinde öncü rol oynayan İlhami Safa; Servet-i Fünûn, İkdam, İçtihat, İleri gibi Türk basın tarihinin önemli mecmualarında görev alır. Genellikle işin mutfağında emek harcayan İlhami Safa, muhabirlik, köşe yazarlığı gibi işlerle aktif yazı hayatına da katılır. Daha çok gazeteci kimliğiyle tanınan İlhami Safa, 1940’lı yıllarda on bir adet tefrika/telif roman yayımlayarak edebiyat dünyasına hatırı sayılır ölçüde katkı sağlar. Söz konusu eserler, yazarın Yeni Sabah gazetesinin ortaklığından ayrıldığı döneme tekabül eder.

İlhami Safa, kardeşi Peyami Safa’yla birlikte.

Yusuf Ziya Ortaç’ın “Kısa boylu, tıknaz, etli yüzlü, kalın dudaklı, yeşil mavi karışımı ışıl ışıl gözlü bir gençti İlhami. Uysaldı, neşeliydi, hoştu. Bir çocuk tarafı vardı, ona pek yakışan. İnanıverirdi her duyduğuna. İşittiği haberin yalan çıkmasından korkar, incelemek istemezdi,”[i] ifadeleriyle tanımladığı İlhami Safa, arkadaşları arasında son derece çalışkan, dürüst ve titiz bir gazeteci olarak tanınır. Romancılığıyla ilgili döneminde yahut sonrasında herhangi bir değerlendirme yapılmayan İlhami Safa[ii], Mithat Cemal Kuntay’a göre hem bir kültür adamı hem de kardeşiyle birlikte hayatın zorluklarına göğüs geren bir kahramandır.[iii] Gazeteciliğin mutfağını çok iyi bilen ve ilk gençliğinden itibaren mesleğin her türlü inceliklerine vâkıf olan İlhami Safa, aynı zamanda köşe yazılarıyla da aktif yazı hayatına katılır. Bu yazıları kendi isminin yanı sıra Server Bedii, Behçet Safa ve Selim İlhami adlarıyla neşreder.

SERVER BEDİİ KİM?

Server Bedii müstearını Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar İlhami Safa’nın kullandığı, daha sonra bu ismin Peyami Safa’yla özdeşleştiği bilinmektedir. Ancak 16 Eylül 1934 tarihli Vakit gazetesindeki bir habere göre İlhami Safa’nın da zaman zaman bu müstearla yazılar yazdığı anlaşılmaktadır. Hafta Mecmuası aleyhine açılan davada belediyenin manevi şahsiyetini tahkir eder mahiyette bir yazıdan dolayı mecmuanın sahibi İlhami Safa ile yazıyı yazan Server Bedii aleyhine dava açılır. Yazıyı müstear adla yazdığı iddiasıyla Peyami Safa da mahkemeye dahil edilir. İlhami Safa, yazıyı kendisinin yazdığını, Hafta Mecmuasının hem sahibi hem neşriyat müdürü bulunduğunu, yazıyı yazarken katiyen belediyenin manevi şahsiyetini tahkir etmek fikrini beslemediğini söyler. Peyami Safa da Server Bedii imzasının kendisine ait olduğunu doğrular. Fakat bu imzayı döneminde bazı kadın mecmualarında annelerinin de kullandığını, ağabeyinin de bu imza ile İçtihat Mecmuasında bazı yazılar yazdığını, kendisinin de uzun müddet bu imzayla hayli roman, hikâye ve fıkra yazdığını, fakat bu arada İlhami Safa’nın da bu müstearı kullanmaya devam ettiğini belirtir (Vakit, 16 Eylül 1934). Bu bilgiler ışığında Server Bedii müstearını 1930’lu yıllarda İlhami Safa’nın da kullandığı anlaşılır. Dolayısıyla söz konusu imzayla kaleme alınmış yazılara ihtiyatla yaklaşmanın gerekliliği açığa çıkar.

İLHAMİ SAFA’NIN ROMANLARINA GENEL BİR BAKIŞ

İlhami Safa, kendi ismi ve Behçet Safa müstearıyla toplam on bir roman kaleme alır. Bu romanların ilki Son Posta’da tefrika edilen (13 Şubat 1940-2 Nisan 1940) Komiser Sedad; kitap olarak yayımlananların ilki ise Anadoluhisarı’nda Beş Cinayet’tir (1944). Bunların dışında İlhami Safa’nın romanları Bir Aşkın Peşinde-Hacı Şakir Ailesinin Esrarı (1944), Şeytan (1944), Şeytanın Piçi (1944), Semra’nın İki Kocası (1944), Yeşil Babanın Tespihi (1944), Saraylının Kızları (1945), Bir Aşkın İntikamı (1945), Tibet Yıldızı (1945)[iv] şeklinde sıralanabilir. Yazarın son romanı ise 20 Şubat 1949-26 Nisan 1949 arasında Yeni Sabah’ta tefrika edilen İkbal Kalfa’nın Mirası ve bu romanın devamı olduğundan ayrı bir roman olarak değerlendirilemeyecek Sevimli Köşk Cinayeti’dir (Yeni Sabah, 27 Nisan 1949-2 Haziran 1949).

Erol Üyepazarcı İlhami Safa’nın romanları hakkında genel bilgi verirken Yezidlerin Cenneti ve Feneryolu Cinayeti adlı iki romandan da söz eder.[v] Ancak diğer romanların tanıtım sayfalarında da yayımlandığı belirtilen her iki esere hiçbir kütüphane kataloğunda rastlanılamamış, yapılan araştırmalarda bu romanların yayımlandığına dair herhangi bir iz tespit edilememiştir. Bununla beraber Feneryolu Cinayeti, Semra’nın İki Kocası adlı romanın içerisinde bulunan bir bölümün başlığı olarak yer alır. Bu çerçevede ilgili romanların reklamı yapılmasına karşın yayımlanamadığı, bunlardan Feneryolu Cinayeti’nin başka bir roman içerisinde eritildiği düşünülebilir. Oğuz Eren, 221B Dergisi’nde İlhami Safa’yla ilgili genel bir değerlendirme içeren yazısında ‘Daktilo Leman’ı Nasıl Kaçırdılar?’ adlı romanın da İlhami Safa’ya ait olduğunu belirtse de[vi] söz konusu eserin Ziya Şakir Soku’ya ait olduğu tespit edilmiştir.[vii] Bu tür hatalarla popüler romancılık sahasında karşılaşmak son derece doğaldır. Prensip olarak birbirine benzeyen, tefrika edilip kitaplaşan, estetik endişeden çok maddi kaygılarla sık üretilen bu tür eserlerin farklı isimlerle tekrar basılması, tanıtımı yapılıp basılmaması, kataloglarda yazarların karıştırılması sıkça karşılaşılan durumlardandır. Kurmacalarının yanı sıra İlhami Safa’nın kitap olarak basılan W. Churchill’den Zafer, Claude Farrére’den Savaş, Vicki Baum’dan Marion’un Kalbi ve müellifi belirtilmeyen Düşünceler ve Maceralar olmak üzere dört adet çevirisi de bulunmaktadır. Ayrıca yazarı belirtilmeyen bir çeviri roman olan Gestapo ve Entelicens Servis de Son Posta’da tefrika edilmiştir (10 Eylül 1940-20 Ocak 1941).

Erol Üyepazarcı, İlhami Safa’nın polisiyelerini melodram öğesinin ağır basması, olayların çözümünde tesadüflere fazla yer verilmesi, kişilerin ve olayların inandırıcılığının zayıflığı noktasında eleştirir.[viii] Ayrıca romanlarda içerik kurgusu dengesiz dağılım gösterir. Yani olayın asıl çatışmasını içeren kısımlar bazı romanlarda daha az yer kaplar. İlhami Safa’nın polisiyeleri genellikle doğa üstü güçler ve fantastik olaylar da içerir. Kurgu üzerindeki bu ağırlık olayların dengesiz verilişine ve mantıksız çözümlere neden olur.

İlhami Safa’nın romanlarının tamamını polisiye kategorisinde değerlendirmek mümkündür. Bununla birlikte Semra’nın İki Kocası’nda popüler aşk romanlarına, Şeytanın Piçi’nde ise fantastik kurguya benzer bir içerik öne çıkar. Her iki romanın farklı özellikler taşımasına rağmen yine de suç kapsamında içeriğe yer vermesi, türlerinin belirlenmesini zorlaştırır. Ayrıca diğer romanlar dikkate alındığında merkezde suç teması ağırlıkta olsa da farklı popüler kurgu içeriklerine de yer verildiği görülür. Macerayla başlayan roman aşkla, cinayetle yahut gerilimle sürmekte, bir romanın içerisinde popüler kurgunun birkaç unsuru birden kullanılabilmektedir. Yine de tüm romanları aşk ve cinayet paydasında toplamak mümkündür.

İlhami Safa’nın romanları popüler roman türlerinin karakteristik özelliklerini büyük ölçüde barındırmakla beraber meseleleri yerlileştirme ve dönemin genel eğilimlerini takip etme çabası dikkat çekici boyuttadır. Ancak söz konusu romanlarda popüler edebiyatta görülen kurgusal boşluklara sıklıkla rastlanır. Özellikle cinayetlerin tesadüfler aracılığıyla çözülmesi, dedektif rolünü üstlenen karakterlerin anlatıcı tarafından her fırsatta övülse de üstün başarılar gösterememesi ve bu karakterlerin âşık olduğu kadının etkisiyle hareket etmesi, olayların çözümünde akılcı yöntemlerden çok hislerin ön planda olması, muammanın birbirine benzeyen kardeşler/kişiler üzerinden çözümü, kılık değiştirme gibi basit yöntemlerin tercihi, kurulan bazı çatışmaların çözümsüz kalışı, vaka halkaları arasındaki nedensellik bağının zayıflığı ve zaman zaman akılla izah edilmesi mümkün olmayan çıkarımların olayı yönlendirmesi söz konusu kurgusal hataların başında gelir. Romanlarda popüler edebiyatın formüllerine de tam manasıyla riayet edildiğini söylemek zordur. Merak unsuru sürekli canlı tutulmaya çalışılan romanlarda zaman zaman anlatıcının müdahalesiyle okur yanlış hedefe yönlendirilir, böylece özellikle katil kim sorusuna cevap aranan romanlarda polisiyenin kurallarından uzaklaşılır. Ayrıca yazarın okurla dedektifi eşleştirme denkleminden uzaklaşarak dedektifin bildiklerini okurdan saklaması, kurgunun sağlam bir zeminde ilerlemesini engeller. Olayı soruşturan/çözen kişilerin teknolojinin sağladığı imkânlardan ziyade kişilerin yardımıyla sonuca ulaşması dikkat çeker. Diğer taraftan anlatım tekniği olarak sıklıkla hatıra ve mektup türlerinin sağladığı imkânlar kullanılır, aniden ortaya çıkan bu tür metinler kurgunun yönlendirilmesine, hatta sonuçlanmasına etkili olur. Ayrıca gazete haberleri de İlhami Safa’nın romanlarına önemli ölçüde katkı sunar. İlhami Safa, romanlarında heyecan unsurunu sürekli diri tutmak adına pek çok olayı iç içe geçirerek anlatmayı, neredeyse her bir sahneye yeni bir muamma eklemeyi tercih etse de bu durum sonuca giden yolda önemli bir sorun teşkil eder. Pek çok olayın çözümsüz kalışı, romanlardaki neden-sonuç ilgisini zayıflatmış, ana olayın çözümünde tercih edilen yöntemler okuru ikna edecek düzeyin ötesinde kalmıştır. Bu durumun muhtemelen örnek alınan yabancı polisiyelerin Türkiye şartlarına uydurulmasından kaynaklandığı söylenebilir.

Romanlar, üst yapıda çeşitli hatalara sahne olsa da alt metinde dönemin sosyal, siyasal ve kültürel yaşantısına dair önemli ayrıntılar içermektedir. Örneğin ideal kadının nasıl olması gerektiği, Osmanlı’dan kalan köşk ve yalıların işlevini yitirerek cinayet mekânlarına dönüşmesi, akıl-his karşıtlığında her ne kadar akıl tarafı vurgulansa da kişilerin hisleriyle hareket etmeleri ve bu bağlamda Türk modernleşmesinde rasyonel aklın geldiği konumun belirlenmesi, gazeteciliğin kamuoyu oluşturmadaki gücü, devleti temsil eden polis memurlarının zaaflar göstermesi bu tür ayrıntılar arasında değerlendirilebilir.

İlhami Safa’nın romanlarında işlenen suçların daha çok parasal gerekçelere dayandığı görülür. Olayın soruşturmasını genelde devleti temsil eden polis yürütür. Bu polis, her ne kadar pek çok başarısızlık gösterse de sonunda adalet sağlanır. Suçlu çoğunlukla adalet karşısında hesap verir; intihar ya da bağışlanma söz konusu olmaz. Böylelikle klasik gerçekçi bağlamda sistemin tahkim edildiği söylenebilir. Romanlarda polislerin yetersiz kaldıkları yerlerde gazeteciler öne çıkar. Bu dönemin popüler romanlarında özel dedektifler henüz kurguya dahil olmazken gazetecilerin bu boşluğu doldurduğu söylenebilir. Cinayet içeren romanlarda çoğunlukla ateşli silah, bıçak, kama kullanılır. Sadece İkbal Kalfanın Mirası’nda kadın katilin zehir kullandığı görülür. Romanlarda işlenen suçlar daha çok bireysel gerekçelerden kaynaklanır; örgütlü bir suçtan söz edilemez.

İlhami Safa, romanlarında mekânın işlevini verimli şekilde kullanır. Romanların en dikkat çeken özelliğinin mekânlar aracılığıyla kurulan atmosfer olduğu söylenebilir. Hemen her romanda olayların gerilimiyle mekânın sunuluşu paralellik arz eder. Ayrıca mekân-insan özdeşliğinde zaman zaman kişilerin içsel gerilimlerinin de mekâna yansıtıldığı söylenebilir. Safa, söz konusu özdeşlikle gerilimi romanın sonuna kadar sürdürmekte oldukça ustalık gösterir.

Sanatkâr bir ailenin üyesi olan İlhami Safa’nın polisiyeleri, dönemin diğer popüler metinlerinde de görülen kurgusal birtakım boşluklar içerse de soruşturmacının araştırma usulleri, satır aralarında işlenen ansiklopedik bilgiler, mekân-insan bütünleşmesiyle gerilimin artırılması bakımından kıymet arz eder. Bu yönleriyle dönemin diğer yazarlarından ayrılan ve estetik romancılara yaklaşan İlhami Safa’nın ailesinden gelen hususiyetleri romanlarına yansıttığı söylenebilir. Gazeteci kimliğiyle romanı daha çok para kazanma vasıtası olarak gören İlhami Safa, hayatının kısıtlı bir devresinde on bir roman kaleme alarak bu türde ne kadar ileri gidebileceğini de gösterir. Server Bedii müstearının kullanıldığı romanlar arasından herhangi birinin İlhami Safa’ya ait olup olmadığı ise merak konusudur.


[i] Yusuf Ziya Ortaç (1966), Bizim Yokuş, İstanbul: Akbaba Yayınları.

[ii] Bu konuda yayımlanan ilk çalışma için bkz: Erdem Dönmez (2023), İlhami Safa’nın Romanlarında Popüler Açmazlar, Ankara: Sonçağ Akademi.

[iii] Mithat Cemal Kuntay, (1954). “Bence İlhami”, Türk Düşüncesi, S. 12, Ekim.

[iv] Tibet Yıldızı’nın kapağında “Çeviren: İlhami Safa” ibaresi yer alsa da iç kapakta Behçet Safa ismi müellif olarak görünür. Ayrıca içerikten de romanın telif olduğu anlaşılır.

[v] Erol Üyepazarcı, (2008). Korkmayınız Mister Sherlock Holmes! Türkiye’de Polisiye Romanın 125 yıllık Öyküsü (1881-2006). İstanbul: Oğlak Yayınları.

[vi] Oğuz Eren (2017). “‘Öteki’ Safa, İlhami Safa’nın Fantastik Polisiyeleri”, 221B, Osmanlı’dan Günümüze Bizim Polisiye. Kasım-Aralık, S. 12.

[vii] http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/soku-ziya-sakir

[viii] Üyepazarcı, age.

GECE GELEN-3

3. BÖLÜM

Kriminolog gece on ikiye on kala buz gibi fabrika deposundaydı. Binanın iç yapısını tamamen ezberlediğinden, kumar masasına neredeyse gözü kapalı ulaştı. Küçük tabureye oturarak misafirini bekledi. Etraf öylesine sessizdi ki aralık bıraktığı kapının ardında nadiren geçen araçların motor sesleri bile duyuluyordu.

Bulunduğu odada bir yıl önce bir adam kendi başına sıkmış, kafasından boşalan kanlar kendisini seyreden arkadaşlarının ve hayatını ortaya koyduğu kumar masasının üstünü boyamıştı. Ve bir yıl sonra yine aşağı yukarı aynı yerde, bu kez neredeyse gözü önünde bir adam öldürülmüş, diğeri ise aracında kanlar içinde kaldıktan sonra günlerce yoğun bakımda yatmış, biraz da sayesinde ucu ucuna yırtmıştı.

Az sonra katilin odaya gireceğini, onunla hesaplaşacağını düşündükçe, ensesinden sırtına doğru inen bir ürperti ile doluyordu içi.

Nihayet kapı gıcırtılarla açıldı. Kriminolog masa üzerindeki silahın hemen uzanacağı bir noktada olup olmadığını yeniden kontrol ettikten sonra derin derin nefes aldı. Gecenin yıldızı diğer silah da cebindeydi.

Ayak sesleri giderek şiddetini artırırken o da kendine güvenen adam pozlarına bürünmeye çalışıyordu. Sonunda takım elbiseli katil, karanlıklar içinde yolunu buldu. Hakan Haznedar, karşısındakinin elinde silah olmadığına emin olduktan sonra tepesindeki bakır kabloya bağlı düğmeye basıp ortamı loş bir ışıkla aydınlattı. Misafiri bu sırada melon şapkasını ve beyaz eldivenlerini çıkarmış, sakin sakin karşısındakini süzüyordu.

“Yine çok şıksın,” diye takıldı Kriminolog.

“Tüm bu tiyatro da ne oluyor Hakan Bey?” dedi, nezaketinden ödün vermeyen adam.

“Senin gibi kumarbaza yaraşır bir gece olsun istedim. Bu yüzden burayı seçtim. Birazdan bir el atacağız. Sadece sen ve ben. Umarım sadece sen ve bendir. Sana yazdığım gibi, ölümüm halinde itirafnamem avukatım tarafından açılacak ve bu senin sonun olacak.”

“Merak etmeyin. Yalnız ve silahsızım.”

Kriminolog elinde silahıyla birkaç adım attı. Ayakkabısının burnuyla hasmının ayakuçlarını dürttü. Katil, otuz santim kadar açtı bacaklarını. Ellerini ensesinde birleştirdi. Kriminolog tepeden tırnağa kontrol etti. “Dürüst insanları severim. Seninle anlaşacağa benziyoruz.”

Takım elbiseli adam gülümsedi. Fakat bu öfke ile karışık bir gülümsemeydi. “Demek kumar oynamak için çağırdınız beni buraya. Ama siz benim kalibremde biri değilsiniz. Kumarbaz bile değilsiniz. Daha sizi Behçet’in yanında görür görmez anlamıştım. İkincisi, züğürtsünüz. Evet, bunu da öğrendim. Ne iş yaptığınızı, geçmişinizi, her şeyinizi biliyorum.”

“Ne yazık,” dedi Kriminolog. “Senin benim hakkımda öğrendiklerin yalnızca egona hizmet ederken, benim senin hakkında öğrendiklerim seni parmaklıklar ardında çürütecek. Tabii akıllıca davranmazsan… Evet, ben usta bir kumarbaz değilim. Sen ise kendinin öyle olduğunu iddia ediyorsun. Bakalım, gecenin sonunda anlayacağız?”

“Yine Rus batağı mı?” dedi, aşağılayan bakışlarıyla. “Sanırım bildiğiniz tek oyun o.”

Kriminolog silahını masanın üstüne bıraktı. “Hayır. Rus ruleti.”

“Ne? Siz saçmalamaya başladınız.”

“Haklısın. Bu yüzden bu gece çok saçma bir şekilde ölebilirsin.”

“Tehdit?”

“Uyarı. Unutma, bu masada geçen yıl bir adam öldü. Tam şu anda benim oturduğum sandalyede kafasına kurşunu sıktı.”

“Kendi seçimiydi.”

“Doğru. Ama Volkan’ın ölümü kendi seçimi değildi. Bu yüzden eğer işler ters giderse, bu depo üçüncü bir kişiye daha mezar olabilir.”

“Buraya boş tehditlerinizi dinlemeye gelmedim. Sadede gelin.”

“Geleceğim ama görüyorum ki çantan yanında değil. Oysa senden istediğim miktar, ceplerine sığmaz.”

“Çünkü ikna olmadım.”

“Bence çoktan oldun. Yoksa gelmezdin. Ama bildiklerimi öğrenmek hakkın. Zaten ben biraz egosantriğimdir. Bu olayı nasıl çözdüğümü anlatmazsam bir yanım hep eksik kalacak. Gel şimdi seninle olay yerine gidelim. Bakalım her şeyi biliyor muymuşum yoksa blöf mü yapıyormuşum kendin karar ver.”

Birlikte arka bölmeye geçtiler. “Bu meseleyi çözmek için ne kadar kafa patlattığımı bilemezsin” dedi Kriminolog. “Gariptir, polis işin içine girmeseydi belki doğruya çok daha çabuk ulaşacaktım. Çünkü polisin olay hakkındaki düşüncesi beni bir süre için ikna etti. Bu da bana vakit kaybettirdi. Katilin sen olduğunu anladığımda bile harekete geçemedim. Çözümümün doğru olduğunu biliyordum fakat cinayetin nasıl ve neden gerçekleştiğini anlayamıyordum. Polis ise cinayetin nasıl ve neden gerçekleştiğini açıklayabiliyordu fakat onların da vardığı sonuç yanlıştı.”

“Katilin ben olduğumu neden düşünüyorsunuz?”

“Çünkü sen ölmedin. Evet, komik ama sana ulaşmamda en büyük ipuçlarımdan biri buydu. Katilin madem ki Volkan’ı ve seni hedef almıştı. O halde neden seni öldürmemişti?”

“Denedi ama başaramadı.”

“Neyi başaramadı? Midesine kurşun yedikten sonra yaralı halde arabasına binen bir adama tekrar ateş etmeyi mi? Görüyorsun ya, şimdi anlattığımda bile kulağa inanılmaz geliyor. Ama senin iddian bu. Polise verdiğin ifadede, rakip firma tarafından tehdit edildiğini açıklamışsın. Önünü yaralı taklidiyle kesen saldırganın robot resmini bile çizdirmişsin. Kim bilir hangi alakasız kişiyi arıyor zavallılar!”

“Anlamadım. Yani kendi kendimi vurduğumu mu iddia ediyorsunuz? Komaya girdim ben. Hatta bana kan vermeseydiniz o gece ölecektim.”

“Hayır. Kendini vurmadın.”

“O halde?”

“Her şeyi anlatacağım Celal. Ama dinle önce. Şu soru en başından beri zihnimi kurcalıyordu: Neden tek kurşun? Volkan’ı başından vuran katil diğer hedefi olan seni neden midenden vurmuştu ve neden tek kurşunla yetinmişti? Üstelik polise verdiğin ifadeyi duyunca büsbütün şaşırdım. Çünkü ifadende adamın sokakta aracıyla önünü kestiğini, yaralı numarasıyla yerde yattığını, ona yardım etmek için aracından inince de kurşunlandığını söylemişsin. Hemen sonra da aracına atlayıp kaçmışsın. Adam da seni takip etmek istemiş ama izini kaybetmiş. Diyelim ki katil seni aracından iner inmez vurmak gibi bir hata yaptı. Ve bir suikastçıya yaraşmayacak biçimde başını hedef almak yerine midenden vurdu. Öyle olsa bile, neden daha sonra sen araca binerken ve bindikten sonra motoru çalıştırmakla meşgulken kurşunlamaya devam etmedi? Elinde susturuculu silahı vardı. Üstelik bolca da zamanı… Mermi manyağı olman gerekirdi. En azından aracının… Ama adam tek bir kurşun sıkmış ve sonra gözü önünde senin kaçmanı seyretmişti. Bu, bana çok inanılmaz geliyordu. Sıradan biri bile arkasında görgü şahidi bırakmazken, seni öldürmek için görevlendirilmiş biri nasıl böyle hareket edebilirdi? Meselenin çözümünün burada yattığına emindim. Sonunda anladım: Volkan cinayetinin rakip firmalarla ve tartışmalı ihalelerinizle filan hiçbir alakası yoktu. Polisi yanlış iz üzerinde koşturuyordun.”

“Gerçekten uçmuşsunuz siz. Ölümden döndüm ben! Günlerce yoğun bakımda kaldım. Eğer o gece polis aracı oradan geçmese ya da sizin verdiğiniz kan olmasa şimdiye toprağın altında çürümüştüm.”

“Doğru. Seni ekip otosuna biz bindirdik. Hatta seni omuzlarından tutarak ben götürdüm arabaya kadar. Ceketinin iç tarafını yani astarını sırılsıklam eden kan, pantolonumun diz kapağına kana buladı. Bak halen izleri duruyor. Anladın mı?”

“Neyi? Bir şey mi anlatıyorsun şu anda?”

“Ceketinin astarı sırılsıklamdı, pantolonumu kana buladı diyorum. Tuhaflığı fark etmedin mi? Ben de aptallık edip, uzun süre fark edemedim gerçi. Üstelik polisin bilmediği yalnızca benim bildiğim bazı gerçekler vardı, meseleyi daha erken çözmeliydim. Galiba yaşlanıyorum.”

“Hakan Bey, insanlar kurşunlanınca, damarlarından kan boşalır. Basit bir anatomi bilgisidir bu.”

“Ben de sana basit bir bilgi vereyim o halde: Ceketinin önü açıkken vurulan birinin ceketinin astarı kana bulanmaz. Kan damlaları biraz yayılsa bile sırılsıklam etmez. Ama seninki öyleydi. O gece iddiana göre katil silahına davranınca sen de ceketinin önünü açıp silahına uzanmışsın. Adam seni vurunca aracına binip uzaklaşmışsın. Fakat aracını gazladıktan kısa bir süre sonra da kendinden geçip bayılmışsın. Bu durumda ceketini ilikleyecek zamanın hiç olmamıştı. Vurulduktan sonra alelacele araca bindin. Peşinde bir katil varken ceketini ilikleyecek halin yoktu. Hadi diyelim ki şimdi sırf paçayı kurtarmak için bunu iddia edeceksin. O halde neden biz seni baygın olarak bulduğumuzda ceketinin önü açıktı? Peşinde bir katil varken arabanın içinde önce sebepsiz yere önünü ilikledin ve sonra yine sebepsiz yere açtın mı? Gördün mü, kendi yalan ifadene göre bile bu kanın mantıklı açıklamasını yapamıyorsun. Bütün mantık kuralları beni destekliyor.

“Senin mevcut durumunu haklı çıkaracak tek bir seçenek vardı kısacası. Bunu o anda düşünemedim. Polis de üzerinde durmadı. Gerçek şuydu: Sen aslında arabana binmeden çok önce, üzerinde ceket yokken veya ceketinin önü açıkken vurulmuştun ve kurşunlandıktan sonra ceketini iliklemiştin. Ve astardaki kanın bolluğundan anlaşılacağı üzere, uzun süre de ceketinin önü ilikli kalmıştı. Neden önü ilikliydi? Çünkü vurulduğunun öğrenilmesini istemiyordun. Demek ki birileri tarafından fark edilme ihtimalin varken vurulmuştun. Ve yine demek ki kurşunlandığını insanlara duyurmamak için nedenlerin vardı. Sonra yanımıza geldin, midenin bozulduğunu iddia ederek depodan ayrıldın. Arabaya bindikten sonra da durumunu kontrol etmek için önünü açıp gömleğine baktın. Tabii benim görüş açımdan çıktıktan sonra. Zaten ondan sonra da fazla ilerleyemedin. Acıya daha fazla dayanamadığından için mi? Yoksa seni kan mı tutuyor?”

“Bu saçma sapan ithamlarınıza cevap vermeyeceğim.”

“İsabet olur. Tam hızımı almışken konuşmamın bölünmesini hiç sevmem. Dediğim gibi artık nerede ve ne zaman vurulduğunu öğrenmiştim. Bu depoda, kumar oynandığı sıralarda vurulmuştun… Ama gece boyunca üzerinde ceket olduğunu biliyorum. Hatta seni arabana kadar uğurlarken de yine ceketin üzerindeydi ve önü kapalıydı. Geriye tek bir seçenek kalıyordu: Tuvalet! Evet, sadece ve sadece tuvalette vurulduğun şekli açıklayabilecek durumda olabilirdin. Yani ceketini çıkarmış veya ceketinin önünü açmış biçimde, ihtiyacını giderirken… Mantık silsilesini takip edebiliyorsun değil mi? Beni sana ulaştıran ve nasıl vurulduğunu anlamamı sağlayan bu zincir oldu. Tuvalete girince muhtemelen hepimizi gibi ceketini o çiviye astın. Ve hacetini giderdiğin o saniyeler içinde de vuruldun. Ardından ceketini giydin ve önünü ilikleyerek yanımıza geldin.”

“Bir dakika. Doğruladığımdan değil ama sırf ne kadar kaba bir yöntemle ilerlediğinizi göstermek adına… Belki de tuvaletten çıkarken ceketimi omzuma attım ve koridorda, arkadaşlarımın yanına gelmeden hemen önce vuruldum. Susturucudan çıkan ses kumar masasının oradan yine de duyulmazdı. Nasıl tuvalette vurulduğumdan emin olabiliyorsunuz.”

“Daha sonraki olaylar sayesinde… Dediğim gibi sadece ve sadece tuvalette hacetini giderirken vurulabilirdin. Hatta şunu söyleyeyim: Senin nasıl, nerede, ne zaman ve hatta hangi mesafeden vurulduğunu anlamama rağmen yine de kurşunun nasıl sıkıldığını uzun süre çözemedim. Dediğim gibi tuvalette işini görürken vurulmuştun. Kurşunun midene giriş açısı ve vurulma mesafen sana kurşun sıkan adamın kapının dışından bu işi yaptığını ortaya koyuyordu. Onun kim olduğunu biliyordum. Ama aranızda sürgülü bir kapı varken seni vurmayı nasıl başarmıştı bunu bir türlü çözemiyordum? Tuvaletin kapısını dakikalarca inceledim. Ne ev kapılarındaki gibi bir gözetleme deliği vardı ne de herhangi bir yerinde en ufak gedik. O halde kurşun nasıl sıkılmış olabilirdi?

“Dediğim gibi kafamda sorular vardı. Bazı meslekler için erdem sayılsa da bizim meslekte maalesef soru sormak yeterli olmuyor. Her birini cevaplamamız şart. Bu yüzden bu depoya geldim ve incelemeler yaptım. Artık her soruma cevap bulmuş durumdayım. Yalnızca nasıl vurulduğunu değil sana saldıran kimsenin neden tek kurşunla yetindiğini bile biliyorum. Katil, daha doğrusu potansiyel katil, seni tek kurşunla vurdu, çünkü ikinci kurşunu sıkamazdı. Midenden vurdu, çünkü vurduğu yeri kendi seçemezdi!

“Evet, biraz şiirsel biraz da tuhaf geliyor kulağa değil mi? Şimdi aklını karıştırmadan, sana her şeyi kısaca anlatayım: Arkadaşım Behçet, bir süre önce elinde bir tehdit mektubu ile bana geldi. Bunda, geçen yıl Naim’in öldürülmesinde oynanan oyunun farkına yeni yeni vardığını iddia eden biri, aynı ekibin tekrar burada buluşup kumar oynamasını istiyordu. Kendisi de gecenin bir noktasında depoya gelecek ve Naim’in intikamını alacaktı. Bunu ileri sürüyordu mektubunda. Hatta Behçet’ten kapının açık bırakılmasını da istemişti. Behçet daveti ret etmenizden korktuğu için sizlere mektuptan bahsetmedi. Hem sizin adınıza hem kendi adına korkuyordu. Çünkü katilin Naim’in ölümünde seyirci kalan herkesi öldüreceğini düşünüyordu. Amacı, katil harekete geçmeden benim de yardımımla onu enselemekti.”

“O gece bu yüzden mi depodaydınız?”

“Kesinlikle. Yine de cinayete engel olamadım. Volkan ölmüş, sen de yaralanmıştın. Daha sonra polis hem Volkan Bey’in hem de senin mahkemelik olduğun ihaleleri araştırdı. Katili rakip firmalardan birinde aramaya başladı. Behçet bunu öğrenince, mektubun şaşırtma amaçlı olduğunu düşündü. Ona göre iş dünyasındaki rakiplerinizden biri, cinayeti Naim’in intikamını almaya ant içmiş birinin işleyeceği izlenimini uyandırmak amacıyla o mektubu yazmıştı. Kısa bir süre ben de böyle düşündüm. Çünkü Behçet bana etrafınızın güvenlik duvarı ile örülü olduğunu, yani sizi öldürmek için en iyi anın korumasız olarak bu depoda kumar oynayacağınız zaman olduğunu söyledi. Bu hakikaten iş dünyasındaki rakipleriniz tarafından ayarlanmış güzel bir şaşırtmaca gibi gelmişti bana. Yine de pek çok soru halen yanıtlanmamış biçimde önümde duruyordu. Mesela Volkan Bey’in öldürülmesinin amacını tam olarak anlayamıyordum. Evet, senin arkadaşındı ve bir ihale sonrası diğer firmalar ihaleye fesat karıştırdığını ileri sürerek seni dava etmiş, o ise seni savunmuştu. Ama bu yeterli bir sebep miydi? Böyle kabul etsek bile sorunlar bununla kalmıyor. Az önce dediğim gibi sen ölmemiştin. Ve bu benim canımı hayli sıkıyordu. Çünkü ister rakip firmalar teorisini kabul edelim istersek Naim’in ölümünü düşünelim, her iki olayda da baş aktör sendin. Ve rahatlıkla öldürülebilecekken, kurtuldun. İşte bütün bunlar tüm olaya tersten baktığımı anlamama yetti. O mektup şaşırtma amaçlı yazılmamıştı. Hakikaten Naim’in intikamını almak için o gece burada bulunmak isteyen bir kişi yazmıştı o mektubu. Amacı seni öldürmekti.”

“Öyle mi?” dedi Celal, renk vermemeye çalışarak. “Kimmiş bu?”

“Volkan Bey?”

“Volkan. Rahmetli arkadaşım Volkan mı? Hah. Saçmalık. Baştan aşağı zırva. Her şeyi geçtim. Volkan beni istediği an istediği yerde öldürebilirdi.”

“Evet, ama rahmetli arkadaşın seni burada öldürürse cinayetten yırtacaktı. En azından öyle düşünüyordu. Çünkü zekice bir oyun tasarlamıştı. Daha önce de bu depoda çokça oyun oynadığınız için, bu hileyi kafasında ne zaman kurdu bilemiyorum. Ama hazırlıklarını yakın zamanda yaptığını biliyorum. Evet, seni öldürmeyi kafasına koymuştu. Fakat bir sorunu vardı. Naim’in ölümü yüzünden tam kadro bir araya gelmiyordunuz. Bu yüzden Behçet’e mektup yazdı ve herkesin burada toplanmasını sağladı. Yazdığı mektup şimdi bende.”

Kriminolog mektubu göstermek için istekliydi ama Celal Çimen umursamadı. Onun yerine “Naim’in ölümü bir kazaydı,” dedi. “Kimse kafasına silah dayaması için baskı yapmadı. Üstelik bu meseleye seyirci kalanlar arasında Volkan da vardı. Neyin intikamı?”

“Evet, haklısın. Zaten Volkan Bey’in mektubu yazan kimse olduğunu anladığımda, meselenin ‘Naim’in ölümüne seyirci kalmak’ olmadığını da anladım. O mektupta Naim’e bir oyun oynandığından bahsediliyordu. Önce kumarda hile yaptığını düşündüm. Sonra bazı sebeplerden dolayı eledim bu ihtimali. Volkan Bey, Naim’e oynanan oyundan bahsederken başka bir şeyi kast ediyordu.”

“Bütün bunlar masal” dedi Celal Çimen, öfkeyle. “Beni bu ipe sapa gelmez konferansınızı dinlemem için mi çağırdınız?”

“Biraz daha dinleyeceksin maalesef. Evet, Volkan Bey intikam almak için buradaydı. Az kalsın alacaktı da… Önce o gece yaşananları anlatayım. Hata yaparsam müdahale et. Volkan Bey oyun gecesi erken saatlerde tuvalete girerek kilitli zannedilmesini sağlamak amacıyla pencerenin kilit yuvasına kâğıt benzeri bir şey sıkıştırdı. Böylece pencere kapanmadığı halde kapalı görünecek, istediği zaman bu kâğıdı yerinden çıkarıp, pencereyi dışarıdan açabilecekti. Polis de zaten bu mekanizmayı havalandırma penceresinin önünde buldu. A, senin bundan haberin yok değil mi? Olsaydı yok ederdin zaten. Nerede kalmıştım? Volkan Bey ardından tuvaletin kapısını açarak göbeğin kapıya montelenmesini sağlayan vidasını söktü. Göbek artık boştaydı. İstediği zaman bunu yerinden çıkarabilecek, böylece kapı kapalıyken bile ortaya bir silahın susturucusunun girebileceği kadar boşluk çıkacaktı. Dediğim gibi bu hile onun ne zaman aklına geldi bilmiyorum. Herhalde bir gün yine burada tuvalette ihtiyaç giderip tam karşısına denk gelen bu kapıya boş boş bakarken… Çok zekice bir fikir olduğunu düşünmekten kendini alamamış olmalı. Durumu kimse anlamayacaktı. Hem anlaşılsa ne zararı var? Cinayeti işlemediği müddetçe planını değiştirme şansı vardı.

“Şimdi gelelim işin can alıcı kısmına. Volkan Bey’in seni bu şekilde öldürdüğünü anladığımda bile büyük bir problem vardı ortada. Çünkü göbeklerin güvenlik mekanizmaları vardır. Kapıya montelenmelerini sağlayan vidaları çıkarılsa bile, anahtar göbek deliğine yerleştirilip hafifçe sola çevrilmeden yerlerinden çıkarılamazlar. Ortalarında bulunun küçük siyah çıkıntı buna engel olur. Kısacası göbek, anahtarı yerine yerleştirilmeden kapıdan sökülemez. Eğer Volkan Bey seni öldürmek için göbeğin anahtarını çalmış olsa, durum kendiliğinden çözülecekti. Oysa Behçet bana o göbeğin yıllardır kullanılmadığını, anahtarını da hiç olmadığını söylemişti. Yıllardır sürgüyü kullanıyormuşsunuz. Ee Volkan Bey yıllar sonra cinayet işleyeceğini düşünerek anahtarı çok önceden çalmış olamayacağına göre durum nasıl açıklanabilirdi? Volkan Bey’in harekete geçmeye yeni karar verdiğine emindim. Çünkü Naim geçen sene öldürülmüştü ve Volkan Bey de intikamını almaya mektubu yazdığı sıralarda karar vermişti. Yani çok yeni bir zamanda. O halde anahtarı yıllardır kullanılmayan hatta belki anahtarı hiç olmayan bir göbeği yerinden nasıl çıkarmıştı?

“Bazen insan gözünün önündeki gerçeğe kör olabiliyor işte. Oysa çok bariz bir cevap vardı: Volkan Bey kısa bir süre önce bu depoya belki tek belki de bir çilingir ile gelmiş, göbeği kırmış ve yerine ikinci el bir göbek takmıştı. İkinci el takmıştı ki göbeğin yeni olduğu anlaşılmasın. Ve tabii ki artık göbeğin anahtarı kendisindeydi. Düşüncelerimi doğrulamak için Volkan Bey’in eşinin evine gittim. O gece cesedin cebinden çıkan anahtarlarını görmek istedim. Bir tanesi depo tuvaleti kapısına uymak zorundaydı. Çünkü Volkan Bey ölmüştü ve polis cebinden çıkan anahtarların evine, iş yerine ve varsa kasasına ait olduğunu düşünmüştü tabii. Kimsenin aklına, cesedin cebinden çıkan anahtarlardan birinin, tuvalet kapısının göbeğine ait olacağı gelmezdi. Zaten gelseydi ne olurdu ki? Tuvalet kapısının anahtarının Volkan’da olması ne mana ifade ederdi?

“Ve karısının nereye ait olduğunu bilmediği anahtarı alarak buraya geldim. Göbeğe uyuyor. Kısacası artık nasıl vurulduğunu biliyorum. Volkan Bey o gece, ilerleyen saatlerde tuvalete girmeni bekledi. Saatler süren oyun sırasında er ya da geç orayı kullanacaktın. Hem belki birden fazla. Ama ne kadar geç harekete geçerse o kadar iyiydi. Nitekim sen tuvalete girince de peşinden geldi. Tuvalet kapısının sürgüsü çektin. Tuvalete oturdun. Volkan Bey de kimsenin o tarafa doğru gelmediğine emin olunca, daha önce vidasını söktüğü göbeğin anahtarını usulca soktu ve hafifçe sola çevirerek göbeği yerinden çıkardı. Artık kapının tam karşısına denk gelen alafranga tuvalette oturan birini rahatlıkla görebileceği küçük bir delik çıkmıştı ortaya. Zaten seni de oturur vaziyette gördü o an. Susturucu taktığı silahın ucunu deliğe denk getirdi ve kurşunu sıktı. Fakat ikinci kurşunu sıkmadı. Sıkamazdı. Zira kurşunu yer yemez devrilme ya da şöyle yana doğru kaykılma ihtimalin vardı ki bu durumda ikinci kurşun alafranga tuvaletin sırt dayama noktasına isabet edecekti ve bu da kurşunun nereden sıkıldığının polis tarafından tespit edilmesi anlamına gelirdi. Bütün hile ifşa olurdu o zaman. Göbek deliği aynı anda hem kurşun sıkıp hem de seni görmesine imkân sağlayacak kadar geniş değildi. Susturucunun ağzı bunu neredeyse tamamen kapatıyordu. Bu denemeyi ben de yaptım. Amacım o tuvalete oturan birinin hakikaten vücudunun kapının tam karşısına denk gelip gelmeyeceğiydi.”

“Siz madde filan kullanmıyorsunuz değil mi Hakan Bey?”

“Hayır.”

“O zaman tebrik ederim. Ayık kafayla zırvalama rekoru kırıyorsunuz. Ya gece boyunca büyük tuvaletim gelmeseydi? Volkan planını sıçma ihtimalime göre mi ayarlamıştı?”

“Fark etmezdi ki? Ayakta da tuvaletini yapsan yine aynı planı uygulayacaktı. Neticede amacı işini tek kurşunda bitirmek değildi. Zaten oturur vaziyette midene kurşunu sıktıktan sonra da delikten durumunu kontrol etti. Görüş açısından çıkmıştın. Yani yere düşmüştün. Ölüp ölmediğini bilmiyordu ama bu konuda endişe etmesine gerek yoktu. Zira biraz sonra binanın arka tarafını dolaşacak, tuvaletin havalandırma penceresinden girerek seni başından vuracak, böylelikle hem ölümünü garanti altına almış olacak hem de kurşunun kapıdan sıkıldığı ihtimali tamamen akıllardan çıkmış olacaktı. Çünkü ikinci kurşunu sıkmadığı halde, tuvalette tek kurşunla midenden vurulmuş halde bulunman, polisi kurşunun sıkıldığı yer konusunda yine de doğruya ulaştırabilirdi. Ayakta ve arkan dönük vaziyette seni vurması da yine aynı amaca hizmet edecekti. Seni bir süreliğine yaralı vaziyette orada tutmak… Fakat çok güçlü bir yapın varmış doğrusu, zaten işleri arapsaçına döndüren ve Volkan Bey’in hayatını kaybetmesine neden olan da bu yapın. Ha bu arada Volkan Bey’in seni vurduktan sonra pencereden girmek istemesinin bir başka sebebi daha vardı: Vidayı tekrar kapının göbeğine montelemek… Bunu ancak kapı açıkken yapabilirdi. Bildiğin gibi göbeğin vidası kapının yan kısmından takılıyor. Seni vurduğunda kapının sürgüsü çekili olduğu için mecburen pencereden girip kapıyı açmak zorundaydı. Seni vurduktan hemen sonra kafasında tüm bu düşüncelerle göbeği yerine koydu. Artık boşluk kapanmıştı. Görünürde tuvalet kapısı tıpkı eskisi gibiydi. Anahtarı çıkardı ve cebine attı. Artık göbek vidalı değil ama güvenlik dolayısıyla dışarıdan anlaşılamayacak biçimde sağlam bir şekilde yerinde duruyordu. İşi olduğu bahanesiyle yanınızdan ayrıldı. Böylece arkadaşları polise cinayet sonrası ifade verirken o olay saatinde evinde ya da yolda olduğunu söyleyecekti. Fakat onunla birlikte kapı önüne çıkmakta ısrar ettim. Zira mektuptaki talimata uyarak ana kapıyı itince açılacak vaziyette hafif aralık bırakıyorduk ve ben bunun anlaşılmasını istemiyordum. Hem aklım fikrim gelecek olan katildeydi. Ne bileyim katilin içeride olduğunu…

“Kısa bir süre sonra Volkan Bey benim bakışlarım altında arabasına binmek zorunda kaldı. Ben depoya girince de arabasını ileride bir yere park edip geri döndü. Havalandırma penceresinin bulunduğu tarafa yöneldi. Ben, kaçarken o pencereyi kapattığını düşünüyorum. Aksi takdirde Volkan Bey pencereyi açık görecek, senin oradan kaçtığını düşünecek ve içeri girmeyecekti. Demek söylemek istemiyorsun, o halde ben bu tahmin üzere devam edeyim. Volkan Bey, pencereyi mekanizma sayesinde açıp kendini tuvalete attı. Aradaki o duvarı geçince, gördükleri karşısında hayatının şokunu yaşadı. Daha doğrusu görmedikleri karşısında… Zira az önce midesinden vurduğu ve yerde ölü vaziyette ya da en azından can çekişir vaziyette olmasını umduğu adam yoktu! Senin yaralı halde pencereden kaçtığını düşündü doğal olarak. Büyük bir şaşkınlık yaşadı. Fakat fazla vakti yoktu. Ne olursa olsun planını uygulamak zorundaydı. Hemen kapıyı açarak cebinden çıkardığı vida ile göbeği yerine monteledi. Bu sırada az önce vurduğu adamın havalandırma penceresinden içeri girerek arkasında beklediğini ise fark etmemişti. Arkasını döndü ve ikinci şok! Daha elini silahına götürmeden saldırıya uğradı.”

“İlk düzeltmeyi yapayım o halde,” dedi Celal Çimen, karşısındaki adamın olayı sahne sahne çözdüğünü görünce. “Ona saldırmadım. Nazikçe silahımı çıkardım ve cebindeki silahı istedim. Galiba onu polise teslim edeceğimi düşündü. Açıkçası ben de kendimden beklenmeyen bir hamle yaptım diyebilirim. Onu orada kendi silahı ile öldürdüm. Ama bu anlaşılabilir bir durum. Ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti. Nefsi müdafaa.”

“İş birliği yapmana sevindim Celal. Olayı bu kısmına kadar maktul Volkan’ın bakış açısı ile anlattık. Şimdi de senin bakış açına geçelim. Tuvalette ihtiyacını giderirken midene kurşunu yedikten sonra olayın şoku ile bir süre kendine gelemedin sanırım.”

“İnsan gözleri tavana dikili hacet giderirken birden midesinde büyük bir acı hissedip yere yığılınca biraz tuhaf oluyormuş” dedi Celal. Suratına acı bir gülümseme yayıldı. “Vurulduğumu önce anlamadım bile. Kendime geldiğimde ise midemde bir delik vardı. Gömleğimde küçük bir kan lekesi vardı. Nasıl vurulduğumu çözemedim önce. Karşımdaki kapıya baktım aptal aptal. Hiçbir delik, gedik yoktu. Duvar gibi dikiliyordu önümde. Tuvalette benden başka kimse de yoktu… ‘Ee nasıl olabilir’ dedim kendi kendime. Nereden geldiği belli olmayan bir kurşun… Neredeyse geçmişte işlediğim suçlardan ötürü ilahi olarak cezalandırıldığımı düşünecektim. Yine de midemdeki kurşunun varlığı, meseleye mantıklı bir açıklama getirmem gerektirdiğini düşündürüyordu bana. İkinci bir ihtimal gelmiyordu aklıma. Birisi kapının ardından bir şekilde beni vurmanın bir yolunu bulmuş olmalıydı.”

“Bu yüzden katilin halen kapı arkasında bekliyor olma ihtimaline karşılık pencereyi kullandın.”

“Evet. Zaten katilin kim olduğuna dair fikrim yoktu. Bizimkilerden biri mi, dışarıdan biri mi? İki ihtimal de saçma geliyordu. Arkadaşlarımdan birisi beni neden öldürmek istesin. Tam o sırada Haldun kapı arkasından ‘Oyuna gelmeyecek misin?’ diye seslendi. Panikledim. Yoksa katil o muydu? Ölüp ölmediğimi anlamak ya da tuzak kurmak mı istiyordu? Kapının karşısından çekilmiştim ne olur ne olmaz. Sonra ‘Siz oynayın ben midemi üşütmüşüm’ dedim. Ben bunu demeden biraz önce de Volkan arkadaşlara benim hakkımda aynı yalanı söylemiş meğer. Bunu o an bilmiyordum tabii. Denk gelmiş.”

“Bu büyük bir tesadüf değil. İkiniz de kendi amaçlarınız doğrultusunda hareket ediyordunuz. Düşününce, bir insanın tuvalette uzun süre kalmasını mazur gösterecek pek fazla bahane yoktur. Volkan Bey’in seni vurduktan hemen sonra içeri gelip kumar masasındakilere mideni bozduğunu, bir süre daha tuvalette kalacağını söylemesinin sebebi kumarbazlar yeni bir partiye başlasın ve kimse tuvaleti bu sırada kullanmasın diyeydi. Zira dediğim gibi tuvaletle henüz işi bitmemişti. Fakat kader ona da acı bir oyun oynadı. Öldürmek istediği adam tarafından öldürüldü. Hatta kurbanının cebine koyacağı Naim’in hesabı görüldü notu da böylece kendi cebinde kalmış oldu. Biz doğal olarak bu notun katil tarafından Volkan Bey’in cebine konulduğunu düşündük. Polis halen öyle sanıyor. Bu davayı çözmekte gecikmeme sebep olan şeylerden biri de buydu.”

“O nottan hiç haberim yoktu. Ben tuvalette iken, kapının dışından bana seslenen Haldun’u savdıktan sonra ceketimi giydim, pencereden çıktım. Volkan’ın pencereye düzenek kurduğunu da şimdi sizden duyuyorum. Tabii uydurmuyorsanız.”

“Evet, öyle bir mekanizma vardı. İstersen polise sorabilirsin. Çünkü planına göre o pencereden muhakkak surette girmek zorundaydı. Senin işini bitirip kilidin göbeğini de yerine monteledikten sonra, pencereden son kez çıkacak, mekanizmayı da cebine atacaktı. Fakat tuvalette iken senin tarafından öldürüldü. Ve senin de o mekanizmadan haberin olmadığı için daha sonra alınmak üzere yere bırakılan küçük düzenek polise delil olmuş oldu. Ama sen boş ver şimdi bunları. Anlatıyordun, devam et bakalım.”

“Ön tarafta, kapı önünde, Volkan’ın aracına binip uzaklaştığını gördüm. Kapı önünü görebilecek pozisyonda olmadığımdan sizi görmedim o sıra. Kafam karışmıştı. Neler döndüğünü anlayamıyordum. Midemdeki ağrı şiddetlenmişti ama o an fazla kan akmıyordu. Bir süre ne yapmam gerektiğini düşündüm. Yeniden depoya girmeye karar verdim. Ama pencereyi kapattığım daha doğrusu kapattığımı sandığım için mecburen binaya ana kapıdan girecektim. Kapıyı tıklatmak zorundaydım tabii. İşin komik tarafı aslında kapı da kapalı değilmiş, siz açık bırakmışsınız. Bunu şimdi öğreniyorum. Gerçekten hayat tuhaf. Her neyse. Amacım kapıyı tıklatıp içeri girmek, içeridekilere de durumu olduğu gibi anlatmaktı. Yani tuvalette biri tarafından vurulduğumu ve içeridekilerden şüphelendiğim için pencereden kaçtığımı söyleyecektim. Tabii beni önce hastaneye yetiştirmelerini de söyleyecektim. Fakat ben bu düşünceler içinde iken her şeyin seyrini değiştiren olay yaşandı. Volkan sinsice depoya doğru yürümeye başladı. Arabasını göremiyordum. Yakınlarda bir yere park etmiş olmalıydı. Bir köşeye sinip onu izledim. Sürekli sağı solu keserek yürüyor, arada bir deponun kapısını kontrol ediyordu. Sebebini bilmediğim halde bana saldıranın o olduğunu anlamıştım. Hareketleri kendini ele veriyordu.”

“Şu anda yalan atıyorsun Celal. Volkan’ın sana saldırma sebebini o anda tahmin ettin. Emindin demiyorum. Ama aklından ‘Volkan geçen sene olanları anladı mı acaba’ diye geçirdiğine eminim. Ama şimdilik üstüne gitmeyeceğim. Çünkü ben ispat edene kadar sen bunu kabul etmeyeceksin. O yüzden devam et.”

“Havalandırma penceresine yürüdü. Aa evet, şimdi hatırlıyorum. Camı itince pencere açıldı. Şaşırmıştım. O mekanizmayı filan görmedim, arkası bana dönük olduğundan hiçbir şey anlamadım. Aslında hemen orada saldırmak vardı aklımda ama neler döndüğünü o kadar merak ediyordum ki… Her şeyi öğrenmek istiyordum. Üstelik onu kendi silahı ile öldürmenin daha iyi olacağına karar vermiştim. Bu yüzden pencereden içeri girdikten sonra aradaki duvarı aşarak tuvaletin bulunduğu alana geçmesini bekledim ve sessizce ben de peşinden içeri atladım. Duvarı siper edinerek ne yaptığını seyre koyuldum. Önce tuvaletin sürgüsünü çekti ve kapıyı açtı. Daha sonra koridoru kontrol etti. Ardından cebinden bir tornavida ve vida çıkardı. Vidayı kapının kilidine monteledi. Nasıl vurulduğumu anlamıştım artık. Her şeyi öğrendiğime göre harekete geçebilirdim. Silahımı çıkardım ve eğer eli cebine giderse onu vuracağımı söyledim. Silahını cebinden çekip aldım. Daha sonrasını biliyorsunuz… Onu öldürdüm. Silahını ve tornavidasını cebime attım. Madem ki beni böyle bir hile ile vurmuştu. O halde onun hilesini kendi aleyhine kullanacaktım. Tuvalet kapısından çıkarak oyun oynayanlara katıldım. Buna mecburdum çünkü geride bir ceset vardı ve pencereden kaçıp gitmem şüpheleri direkt bana yöneltecekti. Midemde kurşunla bir süre rol yapmak zorunda kaldım. Yeni bir partiye başladıkları için korkum yoktu. Ama sizin tuvalete gitme ihtimaliniz korkutuyordu beni. Ne bileyim o gece orada nöbet tuttuğunuzu ve yerinizi terk etmeyeceğinizi… Bu yüzden cesedin tarafınızdan bulunması korkusu ile hızlıca mekândan ayrıldım. Fakat benimle kapı önüne kadar geldiniz. Mecburen ben de Volkan gibi aracıma atladım ve sizin içeri girmenizi bekledim. Tıpkı Volkan gibi geri döndüm. Çünkü yapacağım birkaç ufak iş kalmıştı. Pencereden tuvalete girdim. Kapının sürgüsünü çektim. Böylece kapı içeriden kilitlendi. Daha sonra tekrar pencereden dışarı çıktım ve pencereyi kapattım. Arabama atladım. Yolda silahı ve tornavidayı nehre attım. Fakat artık takatim kalmamıştı. Ceketimi açıp kontrol ettiğimde yaramın iyice açıldığını, kanın gömleğimi kırmızıya boyadığını fark ettim. Ambulansı aradım ama o sırada kendimden geçmişim. Ne dediğimi bile hatırlamıyorum. Ağaca çarptığım anı da…”

“Bazı detaylar hariç ben de kafamda aşağı yukarı böyle kurmuştum sahneyi. Beni şüphelendiren şeylerden biri de Volkan Bey’in kafatasından akan kanın bolluğu… Polis cinayetin dışarıda işlendiğini, katilin cesedi tuvalete bıraktığını düşünüyor. Ama cesedin etrafında oluşan kan göleti beni şüphelendirdi. Eğer onların teorisi doğru olsaydı, tuvaletteki cesetten akan bunca kanı nasıl açıklayabilirdik? Bence polis de teorisinin sağlamlığından şüphe ediyor. Peki, buraya kadar her şeyi anladık. Fakat Volkan Bey neden seni öldürmek istemişti? Mektubunda neden bugün Naim’e oynanan oyunun artık farkındayım diye yazmıştı. Naim ile olan ilişkini biliyorum. Bir ihale yüzünden aranız bozulmuş. İki yıldır kumarda Naim’in üzerine oynadığını da biliyorum. Kazanç tabloları elimde. Önceleri acaba kumarda hile mi vardı, Volkan bunu mu anladı diye düşündüm az önce de söylediğim gibi. Eğer böyleyse Volkan’ın gözünde sen, Naim’in zaten işleri yüzünden bozulan psikolojisinin mahvolmasına ve kendi canına kıymasına direkt olarak sebep olan adamdın. Fakat bu teori içime sinmedi. Çünkü olaya senin yönünden bakarsak, Naim’in hileyle bile olsa kumarda bolca para kaybettikten sonra kendini öldürmek isteyeceğini hesaplamış olamazdın. Bu çok dolaylı ve tasarlanması neredeyse imkânsız bir hamle olurdu. Zaten Naim’i asıl mahveden iş dünyasındaki başarısız hamleleriydi. Neticede kumar oynamayı bırakabilirdi. Ya da en azından seninle oynamayı… Bunlar hep ihtimal dâhilindeydi. O halde Volkan Bey mektupta Naim’e oynanan oyun derken daha kesin bir şeyi kast ediyor olmalıydı. Onu ölüme götürecek direkt bir hamle…”

“Evet, Hakan Bey. Çünkü biliyorsunuz şu ana kadar anlattığınız her şey bir varsayım. Hepsini rahatlıkla reddedebilirim. Az önceki sözde itiraflarım da sizin bu deli saçması teorinizi anlatmaya teşvik etmek içindi. Ne kadar ileri gidebileceğinizi görmek istedim. Delil namına elinizde tek bir şey yok. Bana güzel bir masal anlattınız o kadar. Açıkçası ben de sizinle biraz eğlenmek istedim.”

“Sert kumarbazsın ha! Peki. Masaya gel o halde.”

Celal Çimen içinde kopan fırtınaları dışarıya aksettirmeme konusunda usta olduğu kadar, hangi hamleyi ne zaman yapacağı konusunda da mahirdi. Pokerde kazanmasının yollarından biri de buydu. Fakat karşısındaki adamın da yabana atılır cinsten olmadığını anlamıştı. Evet, muhatabı kumardan belki pek anlamıyordu ama elini açık etmemek gibi doğal bir yatkınlığı olduğu da aşikârdı. Bu gösterişsiz herifin kafasında ne var diye geçirdi içinden. Eli gerçekten güçlü mü, blöf mü yapıyor? Bildikleri çok fazla. Anlattıkları doğru… Ama bildiklerini anlatarak, bilmediklerine de vakıf olduğu izlenimi mi yaratmak istiyor? Tabii. Böylece itiraf etmemi sağlayacak. Avucunu yalar. Bu gece bu kumarı kaybetmeyeceğim.  

Çıplak ampulün zayıf ışığı altında aydınlanan masaya oturdular. İkisi de birbirini süzüyordu şimdi. Kriminolog nihayet cebinden ana oyuncuyu çıkardı. “Bu altıpatı tanıdın mı?”

Celal öne doğru eğildi. “Hmm. Naim’in silahına benziyor.”

“Nasıl da numara yapıyorsun. Benziyormuş… Hah! O silahın ta kendisi olduğunu buz gibi biliyorsun. Parasının birazını olsun geri kurtarmak için senin önerinle başına dayadığı silah bu… Mahvolan bir adamın aylarca üzerine oynayarak ruh dünyasını mahvettiğin ve sonra kendi eliyle ölüme götürdüğün silah… Sırf bu delili ele geçirmek için bir adam tutarak karısından satın almaya çalıştığın silah… Görüyorsun ya, bunu da biliyorum.”

Celal Çimen’in düşünceleri ilk kez yüzüne aksetti. Fakat toparlanması birkaç saniyeden fazla sürmedi.

“Biliyor musun” diye devam etti Kriminolog. “Volkan Bey’in seni öldürmek istemesinin sebebi, biraz da senin hatan. Eğer adamını silahı satın almak için Naim’in eşinin yanına göndermeseydin, Volkan Bey meseleyi anlamayabilirdi. Evet, belki bazı şeylerden şüpheleniyordu ama Nur Hanım silahın kendisinden satın alınmak istendiğini söyleyince şüpheleri tetiklendi. Silahı kontrol edince de seni öldürmeye karar verdi. Silahı Nur Hanım’dan ödünç aldım. Zavallı kadın anlam veremiyor bir türlü. ‘Ne var bu silahta?’ deyip duruyor. Nur Hanım gönderdiğin adamdan ürkerek silahı yok ettiği yalanını atmasa, senin açından hiçbir sorun kalmayacaktı. Bir daha kadınlardan bir şey istemek için yanlarına adamlarını gönderirken, at hırsızı tipler seçmemeye özen göster.”

Celal Çimen sıkılı dişlerinin arasından konuştu. “Bunlar hep sözler. Altı boş birtakım iddialar…”

“Bu ziyaret sırasında yaşananlardan haberin olsaydı, Volkan Bey’in işini çok önceden bitirirdin değil mi? Onun meseleyi kavraması benden çok daha çabuk oldu. Ne de olsa Naim’in öldüğü gece oradaydı. İster istemez hepinizin hareketleri, mimikleri, davranışları bilinçaltına kaydolmuştu. Ben ise geceyi Behçet’ten duyabildiğim kadarıyla kafamda kurmak zorunda kalmıştım. Neyse, sen yılların kumarbazısın Celal. Bu yüzden şanına yakışır bir son hazırladım sana. Şimdi birkaç seçenek sunacağım. İlk seçenek şu: Sana yolladığım talimat mektubunda olduğu gibi o bir milyon doları bana veriyorsun ve kumar burada bitiyor. Burada anlatılanları ikimiz de unutuyoruz.”

“İlk duyduğumdan beri iğrendiğim bir seçenek.”

“Peki. İkinci seçenek: Tıpkı senin Naim’e yaptığın gibi ben de bu silahın içine bir kurşun koyacağım…”

“Ne? Benden Naim gibi silahı başıma dayayıp, tetiğe basmamı mı isteyeceksiniz yoksa?”

“Kusura bakma ama sana güvenmiyorum. Bunun yerine o vazifeyi kendim göreceğim. Merak etme. Altıda beş şansın var. Eğer şansın yaver giderse, bana beş kuruş para vermeden bu işten yakayı sıyırırsın. Söz veriyorum, hile yapmayacağım. Tek atış. Eğer kurtulursan, yine aramızda kalacak bu mesele. Sana daha sonra şantaj yapmayacağım.”

“Ama altıda bir ihtimal denk gelirse… O zaman beni vurmuş olacaksınız.”

“Hayır. Sen, kendini vurmuş olacaksın. Öyle düşün.”

Celal Çimen sandalyesinde gerildi. “Biliyordum,” dedi sigarasına sarılarak. “Elinizde delil yok. Bu yüzden benden parayı ancak böyle sefil bir tehditle koparacağınızı zannediyorsunuz.”

“Eğer duruma böyle bakıyorsan sen bilirsin. Bildiğim her şeyi polise anlatırsam, artık deliller onlarla senin arandaki bir mesele halini alır. Avukat ordun belki seni kurtarabilir. Ama unutma Behçet’e yollanan bu tehdit mektubunun Volkan tarafından yazıldığı ispatlanırsa, cinayetin Naim olayı ile ilgisi olduğu açığa çıkar ve polis artık katili rakip firmalar arasında değil kumarbazlar arasında aramaya başlar. Sonra kime ulaşırlar dersin?”

“Hem sürekli şantaj yapmayacağınızı nereden bileyim? Şantajcılar sülük gibi yapışırlar adama. Siz de buradan bakınca, bir sülüğe benziyorsunuz doğrusu.”

“Olayın maddi delillerinden biri elimdeki bu anahtardı. Üzerindeki izleri sildim. Yine tuvaletin göbeğinde Volkan Bey’in bırakmış olduğu parmak izlerini de yok ettim. Dolayısıyla polis artık tuvalet hilesini anlasa bile bunu kimin yaptığını ispatlayamaz. Geriye senin için tehlike olarak yalnızca bu mektup kalıyor. Bunu sana teslim edeceğim. Böylece teorim bir varsayım olarak kalmaya devam edecek. Senin deyiminle onlara güzel bir hikâye anlatırım en fazla. Ama bunu da yapmayacağıma söz veriyorum.”

“Yani hayatımı ortaya koyma karşılığı, bir kuruş bile almadan mektubu bana vereceksiniz ve bu iş burada bitecek.”

“Aynen.”

“Neden? Benim kendimi öldürmemin size ne faydası dokunacak? Ben Naim’e karşı hınç besliyordum diyelim. Ya siz?”

“Volkan’ı nefsi müdafaa için öldürdün. Bu yüzden seni suçlamıyorum. Naim’e gelince… O da ölümü kendi eliyle seçti. Yani iki ölüm de aslında taammüden cinayet değil. Suçsuzsun demiyorum ama adi bir cani de değilsin. Bu yüzden altıda beş gibi bir şans bırakıyorum sana. Ya da şansıma hiç güvenmiyorum dersen, bir milyon dolar kefaletle serbest kalacaksın. Nasıl, adil bir insanım değil mi?”

“Adil mi? Fazlasıyla. En azından bir harfin fazla olduğuna eminim.”

“Sana hile yapmadığımı görmen için silahı gözünün önünde dolduracağım” dedi Kriminolog. “Ama eğer ani bir hareket yaparsan, diğer silahımla işini bitiririm. O yüzden uslu uslu otur ve beni seyret.” Celal’in tam karşısına geçti ve silahı adamın rahatlıkla görebilmesi için yaklaştı. Tabanca sarı ışık altında parıldıyordu. Kriminolog, cebinden çıkardığı kurşunu silindirin içindeki deliklerden birine yerleştirdi. “Bak hile yapmadığımı kendi gözlerinle görmeni istiyorum” dedi silindiri yuvasına itip topa vurarak. Demir top dönmeye başladı. Her yavaşladığında parmağıyla vurarak hız kazandırıyordu. Bir süre sonra müdahale etmeyi bıraktı. Kurşunun hangi delikte olduğu koruma demiri yüzünden görünmüyordu. Ağır ağır dönen top birkaç tur sonra iyice yavaşladı. Kriminolog bir parmak hareketiyle devinimini kaybetmeye yüz tutan silindiri durdurdu. Silahı Celal’in de bu sahneyi net biçimde görebilecek şekilde tutuyordu. İkisi de ışığın altında parıldayan silaha bakıyordu şimdi. “Ne diyorsun Celal? Kumara var mısın?”

Bir gözü silahta olan adamın yağlı yüzünde soğuk terler parıldadı. “Sizin gibilere pabuç bırakmam ben. Evet, şansıma güveniyorum. Hadi davranın silaha. Hodri meydan!”

Kriminoloğun kahkahası karanlık depoda yankılandı. “Son ana kadar blöf ha! Kumarbaz diye buna derim. Gerçi altıda bir göze alınmayacak bir ihtimal değil. Yine de cesurmuşsun. Kumarda kazanmana şaşmamalı.”

“Eğer namusluysanız, tek bir kere basarsınız o tetiğe. Anladınız mı beni? Tek bir kere!”

Kriminoloğun suratında tek bir kas oynamıyordu şimdi. “Yemin ederim sadece bir kere basacağım tetiğe.” Silahı adama doğru tuttu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, tabancanın namlusu neredeyse Celal’in alnına değecekti.

İki adam gözlerini kırpmadan birbirine baktı. Kriminolog önce tetiğe basar gibi yaptı. Ardından başparmağı horozu kurmak için silahın tepesine gitti. Güçlükle ezdi horozu.

“Bir dakika” diyerek namlu hizasından çekildi Celal Çimen. “Vazgeçtim.”

“Bu dakikadan sonra vazgeçmek diye bir şey yok. Tercihini yaptın Celal.” Kriminolog silahı yeniden hasmına doğru tuttu. Kumarbaz sağa sola hareket ettikçe, o da silahını o yöne doğru tutuyordu.

“Vazgeçtim diyorum size, anlamıyor musunuz? Parayı vermeye karar verdim. Duyuyor musunuz? Parayı vereceğim.”

“Neden? Altıda beş oldukça yüksek bir ihtimal. Şansına güvenmiyor musun?”

“Hayır, basmayın tetiğe. Vazgeçtim! Parayı vereceğim. Sadece gerçekten yapıp yapmayacağınızı görmek istemiştim. İndirin silahı. İndirin şu silahı diyorum size.”

“Aşağılık yalancı. Altıda beş ha! Ortada altıda beş şans filan yok.”

“İndir şunu diyorum. İndir. Ne istiyorsan vereceğim.”

“Piç kurusu! O gece Naim’e silahı uzatırken, tıpkı benim şimdi yaptığım şeyi yaptın değil mi? Silindirin ucundaki küçük çatlağı esas alarak, kurşunu yerleştirdin. Daha sonra silindiri çevirip bir süre Naim’le konuşmayı sürdürdün. Bu sırada silindirin çatlağı, gözle seçebileceğin kadar yavaşladı. Ve silahı Naim’e uzatırken parmağını hızlıca bastırarak topu durdurdun. Bunu o kadar ustaca yaptın ki kimse durumu anlayamadı. Silah eski model olduğu ve silindiri de çok hızlı dönmediği için yeterince çalışan biri için çok zor değil. Parmaklarına senin gibi hâkim bir kumarbaz için özellikle… Yapılabilir olup olmadığını anlamak için gece saatlerce uğraştım. Tıpkı senin bir zamanlar yaptığın gibi… Aslında silindir üzerindeki çatlağı fark ettiğim an o gece oynadığın oyunun farkına varmıştım. Ama ne zaman emin oldum biliyor musun? Deneyip ne kadar kolay yapılabileceğini kendi gözlerimle gördüğüm zaman.

“Bu silaha erişimin vardı. Naim’den istediğin an alabilirdin. Gerçi onu öldürmek fikrinin kafanda olduğunu sanmıyorum. Sadece o gece adamın cinnet getirip silahı başına dayadığını görünce, o anda kafanda bir şimşek çaktı. Durumdan faydalanmak istedin. Ondan nefret ediyordun. İyi bir fırsat çıkmıştı önüne. Her şeye doğal sürecinde ilerlemiş süsü verebilirdin. Zaten dünyadaki kötülerin çoğu, önceden tasarlayanlar değil önüne çıkan fırsatı kaçırmak istemeyenlerdir. Senin gibi…

“Hadi diyelim ki o gece silindiri istediğin noktada durduramadın. Bu durumda ‘Şaka yaptım’ ya da ‘Vazgeçtim’ diyerek ortaya sürdüğün parayı geri alma ihtimalin daima masadaydı. Ama başarmıştın. Seni Volkan cinayeti için suçlamıyorum. Kaderin bir cilvesi olarak o da senin silahın silindiri detayından faydalanmak istediğin gibi tuvalet kapısının kilit detayından faydalandı. Nefsi müdafaa sayılır…

“Naim’in ölümü sadece düşük ihtimalin gerçekleşmesi şansızlığına bağlı olsaydı seni yine suçlamayacaktım. Hatta sana şöyle söyleyeyim, o silindirdeki çatlağı görüp, sahneyi kafamda kurduğum zaman bile seni tam manasıyla suçlamadım. Senin aşağılık bir katil olduğuna ne zaman hükmettim biliyor musun? Silahı Naim’e uzatırken horozu kurduğunu öğrendiğim an…

“Çünkü Naim’e silahı uzatırken adamın silahı senden aldığı gibi mi ateşleyeceğini yoksa önce horozu kurup mu sonra tetiğe basacağını bilmiyordun. İkinci seçenek silindiri bir kurşun sağa kaydıracağından ölüm ihtimali yüzde elli olacaktı. Bu yüzden silindiri, mermiyi silahın namlusuna denk gelecek şekilde değil bir soluna gelecek şekilde durdurdun ve silahı Naim’e uzatırken horozu kurmak için çekice bastın. Böylece kurşun namlunun ağzına yerleşti. Naim için sadece tetiğe basmak kalıyordu. Ve ölümü garantiydi. Namussuz adam! Bırak altıda beşi, ona ikide bir ihtimal bile tanımadın.”

“Sakin olun” dedi, uzun süredir konferans dinleyen adam. “Anlaştığımızı varsayıyorum. Buraya bunun için geldiniz sonuçta, değil mi? Varsayımlarınızı doğrulamak için.”

“Haklısın. Silahtaki o küçük çatlağı görünce Volkan’ın kast ettiği Naim’e oynanan oyun bu muydu acaba diye düşündüm? Daha sonra Volkan’ın silahı incelemek için Nur Hanım’ın yanına gittiğini öğrenince şüphelerim güçlendi. Yine de emin olmam gerekiyordu. Bu yüzden bu geceki deneyi yaptım. Mermiyi gözünün önünde silindire yerleştirdim. Ve topu çevirerek tam da senin o gece yaptığın gibi mermiyi namlunun ağzına değil de bir soluna düşecek şekilde durdurdum. Bütün bunları senin yanında yapmam, görmeni sağlamak içindi. Zaten gözün hep silahtaydı. O çiziğe dikkatle bakıyordun. O sırada sözde cesur kumarbazımız, ‘hayatını riske atarak’ tetiğe basmama razı oldu. Nasılsa ortada bir tehlike yoktu. Dolarları cebinde kalacaktı. Fakat ben horozu kurunca iş değişti. Hemen vazgeçerek para teklifimi kabul ettin. Çünkü artık ölümün garantiydi. Demek ki her şeyi biliyordun. Yani katildin. Bu yüzden senden para alıp bu olayı unutmak, Naim’in ölüsüne ihanet gibi geliyor bana.” Kriminolog silahı yeniden kaldırarak omuz hizasında tuttu.

“Tamam, sakin olun” dedi yeniden telaşlanan adam. “Anlaşabiliriz. Kabul. Kabul ediyorum diyorum sana. İndir şu silahı. İstediğini vereceğim.”

“Şanslısın ki Volkan kadına silahtaki detayı söylemedi. Muhtemelen kocasının intiharına zaten zar zor alışmış kadını bir de onun aslında öldürüldüğü haberi ile yıkmak istemediğinden… Volkan Bey’i de anlıyorum. Nasılsa Naim’in intikamını kendisi bizzat alacaktı, bu yüzden kadına meseleyi anlatmamaktan dolayı vicdanı rahatsız olmadı. Hatta kadına kocasının senin teşvikinle silahı beynine dayadığını da söylememiş. Zavallı kadın, olayı tamamen kocasının şanssızlığı ile açıklıyor. Belki de böylesi daha iyi.” Kriminolog tek gözünü kapattı. Boynunu hafifçe eğerek nişan aldı.

“Tamam, itiraf ediyorum. İndir şunu! Hayır! Yapma! Bir milyon yüz! Bir milyon yüz bin dolar! Anlaştık mı? Bak, bir milyon iki yüz! Tamam. Tamam di mi?”

“Polis olayın intihar olduğunu düşündüğü için silahı hiçbir zaman detaylı incelemedi. İncelese bile ne olacaktı ki? Böyle bir şeyi ispat edemezlerdi. Ben de ispat edemezdim. Geriye tek bir yol kalıyordu: Sana itiraf ettirmek. Şimdi seni bu silahla vurunca ne olacak biliyor musun Celal? Hemen Nur Hanım’a gidip, kocasını kimin öldürdüğünü anlatacağım. Daha sonra kocasının intikamını aynı silahla aldığımı belirteceğim. Ve sonra şöyle diyeceğim kadına: Polise gidin. Birkaç gün önce Celal Bey’in evinize gelerek Naim’in silahını almak istediğini söyleyin.’ Tabii kocasının intikamını aldığım için kadın benimle iş birliği yapacaktır. Ardından Behçet’e baskı yapıp, Naim olayının perde arkasını polise anlatmasını sağlayacağım. Şimdi gazete başlıklarını görebiliyor musun? Kaza değil cinayet! Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden iş adamı Naim Cilagöz’ün cinayete kurban gittiği anlaşıldı. Katili Celal Çimen, bir yıl önce arkadaşını öldürdüğü depoda, aynı sandalyede, aynı silahla intihar etti! Ne kadar trajik değil mi? Şimdiden gözlerim yaşardı.”

“Söylediğimi duymuyor musun? İstediğin paradan fazlasını veriyorum.” Celal’in yüzü gözü ter içinde kalmış, sık sık yutkunmaktan boğazındaki damarlar belirginleşmişti. “Bir buçuk milyon dolar! Bir buçuk milyon diyorum! Bak bir milyonu zaten yanımda. Mektupta yazdığın gibi… Hatta gel birlikte gidelim arabama kadar. Bana güvenmiyorsan aracın anahtarını vereyim. Çantalar bagajda. Gerisini de yarın veririm.”

Kriminolog bir masanın üzerine konulan anahtara bir de katilin terli yüzüne baktı. Silahını indirdi. Dudağında alaylı bir kıvrımla anahtarı cebine attı. “Gerisine gerek yok. Arabanı beş yüz bine sayıyorum. Şimdi def ol!”

Olay yerini fare hızında terk eden adamın arkasından bakakaldı. O gece kan vererek hayatta tutmasının kendisi için bu kadar yararlı olacağını hiç tahmin etmediği katilin…

KAMBUR

Katil’in demir kapıyı açması zor olmadı. İçeriye doğru ilk sinsi adımını attığında “Yumak, sen misin oğlum?” diye bir ses duydu. Hırıltısız, tertemiz bir sesti. Bir kadın sesi. Katil tereddüde düştü. Sesin sahibi iki üç saat önce karşılaştığı, çöp toplayan kambur olamazdı.

Kadın tekrar seslendi: “Yumak, gel oğlum.”

Dış kapıya uzanan küçük koridorun karanlığında, kadın ve katil burun buruna geldiler. Kadın “Kimsin sen?” diye bağırırken bir yandan da elini pürüzlü duvara sürterek ışık düğmesini bulmaya çalışıyordu. Sanki koridor aydınlansa, o karanlık gölge yok olacaktı. Öyle olmadı. Işığı açtığında elinde bıçak tutan Katil’i karşısında buldu. Kimsenin duyamayacağı, duysa da hiç oralı olmayacağı ümitsiz bir çığlık attı. O da yarım kaldı zaten. Katil anında kocaman eliyle sımsıkı kapattı kadının ağzını.

“Küçük kedin uyudu,” dedi Katil, bir yandan bıçağını kadının boynuna dayarken.

O koca kurt köpeğini bayıltmadan eve giremeyeceğini tahmin etmişti. Kambur’un evi, şehrin ışıklı kollarını uzatmaya erindiği bu mahallenin bile en sapa, en karanlık ucundaydı. Diğer gecekondularla arasındaki ağaçlar, çalılar ve çöp tepecikleri Katil’in pususunu daha elverişli hale getirmişti. Derme çatma bahçe kapısından girer girmez evin önünde nöbet tutan kocaman kurt köpeğini görmüştü. Köpek hafif hırıltılarla tehdit etmeye başlar başlamaz katil hızlıca atılıp bayıltıcı spreyi köpeğin yüzüne püskürtmüştü. Zavallı Yumak ince bir uğultu çıkarıp yıkılıvermişti olduğu yere. Galerici’nin kayıp kolu tam da tahmin ettiği gibi buradaydı.  Köpeğin parçaladığı uzun kemikten hâlâ kanlı et parçaları sarkıyordu. Ziyafetin dışında kalmış üç el parmağı verandaya saçılmıştı.

Katil, kadını evin tek odasına çekti. Tahta bir divan üzerinde ince bir şilte, bir sürü eski battaniye, su damacanaları ve teneke bidonlar etrafa saçılmıştı. Yanmayan küçük sobanın üzerinde çaydanlık ve yıkanmamış bardaklar vardı.

Kadının kısa kıvırcık saçlarından gelen sabun kokusunu içine çekti.

“Söyle Kambur nerde? Sen kimsin?”

“Yok evde. Bu gece gelmeyecek.”

“Yalan söyleme, öldürürüm seni. Nerde o?”

“Bilmiyorum.”

Kambur nerede olabilirdi başka? Bu bahçeye girdiğini görmüştü. “Eninde sonunda dönecek evine,” diye düşündü. Beklemeliydi. Şimdi Kadın’ı da öldürmesi gerekecekti. “Neyse,” dedi içinden. “En azından kadın.”

O pis Kambur’u öldürecek olmak hiç hoşuna gitmiyor, hatta midesini bulandırıyordu. Nerden de çıkmıştı karşısına, lanet herif.

Tam planladığı gibi bitirmişti Galerici’nin işini. Cesedi bir güzel parçalarına ayırmış, ayrı ayrı poşetlere doldurmuş sonra da arabasının bagajına atmıştı. Çöp tenekelerinin yanına geldiğinde, hazır etrafta kimseler yokken ceset parçalarından kurtulmak için acele ediyordu.  Üç poşetin sonuncusunu almak için arabasının bagajına doğru gidiyordu ki, karşı kaldırımda duran Kambur’u görmüştü. Üzerindeki bir hayli büyük ceket, bol pantolon ve başındaki kasket, bu ufak bedenin sırt kısmındaki yamuk yükseltiyi saklamaya yetmemişti. Göz göze gelmişlerdi. O karanlıkta birbirlerinin yüzünü seçemezlerdi elbette ama Kambur, Katil’in katilliğini sezecekti mutlaka. Er geç çöpü karıştırıp, poşetleri açacaktı. Üstelik arabanın plakasına da dikkat etmiş olabilirdi. Bu riski göze alamazdı.

Oracıkta işini bitirebilirdi aslında. Kimsecikler yoktu etrafta. Ama Kambur’un hemen arkasındaki o koca Alman kurdunu görünce cesaret edememişti buna. Yine de istifini bozmamış, poşetlerini çöpten geri çıkarıp, tekrar arabasının bagajına koymuştu. Güvenlik kameralarına yakalanmadan cesetten kurtulabileceği bir sürü yer biliyordu daha. Arabasına binip uzaklaşmıştı oradan. Sokağın karanlığına doğru sürerken bir yandan göz attığı dikiz aynasından Kambur’un arabanın arkasından baktığını fark etmişti.

Başka bir çöpün önüne gelip, ilk poşeti bagajdan çıkardığında ise öfkeden deliye dönmüştü. Poşetin dibi yırtılmıştı. Galericin iki kolunu aynı yere koyduğundan emindi. Poşette yalnızca tek kol vardı. Kambur’u öldürmeye de geri dönüp kolu bulamadığında karar vermişti. Kambur hala aynı sokaktaydı döndüğünde, arkasında köpeği uzaklaşmaktaydı. Evine kadar takip etmiş, bahçe kapısından içeri girdiğini görmüştü. Şimdi adamın evde olmaması garipti.  Arabayı karanlıkta park etmeye çalışırken kaçırmış olmalıydı evden çıkıp gittiğini.

Nefret ederdi fakirleri öldürmekten. Bir kere çoğu pis olurdu ve hiç paraları, değerli eşyaları yoktu elbette. ‘Ciğerleri beş para etmez hakikaten,’ diye düşünüp sırıttı. Biraz keyiflenir gibi oldu. Uzun zamandır öldürmeyi düşündüğü bir kadınla sevişmemişti. Heyecanlandı. Kulakları yanmaya başladı. Tahrik olduğunda kulakları yanardı. Bir de öldürmeden önce.

Boştaki elini kadının vücudunda gezdirmeye başladı. “Sen bu kamburun karısı mısın?” diye sordu, tam eli kadının sol memesini bulduğunda.

Kadın’ın midesi bulandı. “Dur,” dedi.

Katil’in eli kadının en derin korkusuna değiyordu. Yıllardır kamburunun altında sakladığı kadınlığına. Böğürmeye başladı. İki büklüm olmuş kusarken, Katil boş bulunup bıçak tutan elini aşağı indirdi. Tam bu sırada kadın toparlanıp ani bir tekme savurdu adamın bacaklarının ortasına. Katil iki eliyle apış arasını tutup sızlanırken kadın yere düşen bıçağı kaptığı gibi saplayıverdi boynuna. Sonra böğrüne, sonra defalarca göğsüne.

Kanlar içinde bir süre oturdu. Hiç pişmanlık ya da şaşkınlık yoktu gözlerinde. Şok geçiriyor da değildi. Aksine çok rahatlamıştı. Ne yapacağını çok iyi biliyordu. Sobasını harladı. Kendine bir çay demledi. Teneke bidonlara su doldurup sobanın üstüne koydu. Dışarı çıkıp Yumak’a baktı. Köpek uyuyordu. Şafak sökmeden kadın etrafı temizleyecekti, köpek de uyanınca üstüne düşeni yapacaktı.

Uzun uzun havlayacaktı önce. Bir müddet sonra havlayışları karşılık bulacak, gecekondu mahallesinin, hatta civar mahallelerin bütün köpekleri sırayla ve sonra hep beraber havlayacaklardı. Sonra hepsi Kambur’un evine gelip bir güzel ziyafet çekeceklerdi. Bu civarlarda yaşayan insanların havlayışlara, hırlayışlara dikkat kesilmeleri beklenemezdi. Zira her sabah günün ilk ışıklarıyla uyanan bu şehrin figüranları o sırada rüyalarının en çarpıcı sahnesinde başrolde olacaklardı.

Sabah olduğunda çöp tenekesinin yanından geçerken bir zahmet dikkat edilirse görülecek tek tük kemik parçalarının Katil’e ait olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.

Sonra yine gece olduğunda Kambur’un evinden bir kadın çıkacaktı. Bu defa kamburunu sırtına takmadan. Yanında bir tek köpeği, üstünde yıllardır giymediği kadınlığı, cebinde Katil’in parasıyla o mahallenin sokaklarından son kez geçecekti.

RAGIP BEY KONAĞI

Gece uyurken koridordan gelen bir tıkırtıya açtım gözlerimi. Kedim Toffy odanın açık kapısından koridora dikkatli bir şekilde bakıyordu. Tek bir noktaya odaklanmış, hiç hareket etmeden bakışlarını koridorun göremediğim derinliklerine kilitlemişti. O an yataktan kalkmak istemedim. Yorganı başımı örtecek şekilde çektim ve öylece beklemeye başladım. Kafamda bu sabah gördüğüm şamana benzer kadının sözleri yankılanıyordu. “Aynaların gücünü bilir misin? Aynalar çok güçlü enerji geçiş kapılarıdır. Bu evde dolaşırken aynalara dikkat et! Onlara gece asla bakma!”

Eve girdiğim anda devasa aynalar karşılamıştı beni ve ben kadının söylediklerini umursamadığım için korkunun zerresini hissetmemiştim. Ancak şimdi durum böyle değildi. Soluk alışlarım artıyor, nefesim gecenin koyu karanlığındaki sessizliği bölüyordu. Yorganın üzerinde bir şeyin hareketlendiğini hissettim bir anda. İçim daha da ürperdi. Elimi dışarıya çıkarıp hareketliliğin olduğu yöne doğru uzattım. Yumuşak tüyler karşılamıştı beni. Huzur veren sımsıcak tüyler. Toffy’nin ponçik tüyleri. Sonra kafamı da usulca yorganın altından çıkardım ve kedime baktım. Pozisyonu değişmemişti. Halen pür dikkat koridorun derinliklerinde bir noktaya bakıyordu. “Yok bu böyle olmayacak Macit. Kalk ve ne olduğuna bak. Hem ışıkları da yakarsın. Çocukluğundan beri karanlıktan korkmuyor muydun? Şimdi ne diye bu alacakaranlıkta tek başına kaldığın evde tek bir ışık huzmesini kendine çok gördün. Kalk, ışıkları yak!” İç sesim bana bu komutları veriyordu. Usulca yataktan doğruldum ve odanın kapısına yöneldim. Bu sırada yatağımın karşısındaki aynada beliren aksimle karşı karşıya geldim. Bir an için kendime benzetemedim aynadaki beni. Tüylerim diken diken olmuştu. Elimi elektrik düğmesine uzattım ve lambayı yaktım. “Aynadaki sensin Macit. Odanın kapısını kapatsan mı acaba?” İç sesim yine bana direktifler veriyordu. Yok, merak duygusu insanın başını belaya sokar. Ben belaya atılacaktım yine. Sessizce kapıya gittim, koridoru görecek şekilde pozisyon aldım. Az önce açtığım sarı ışık koridoru aydınlatmaya yetmişti. Ancak belli bir yere kadardı bu aydınlık. Sessizce odadan dışarıya adımladım. Bu sırada Toffy miyavlayarak yataktan atladı ve koridorun karanlığında kayboldu. Adımlarımı dikkatli bir şekilde atarak koridorun ışığını da yaktım ve tüm detaylar bir anda canlandı. Hiçbir şey yoktu orada. Ama ya o tıkırtılar neydi? Sanki birisi elini yumruk yapmış, bir tahtaya vuruyordu. Biraz daha ilerledim. Konağın koridorunun duvarlarında eski ev sahiplerinin büyük tabloları asılıydı. Sağ tarafımda Şahsenem Sultan -evi gezdiren emlakçıdan öğrenmiştim ismini- on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı’sının kendine özgü saray kıyafetleri içinde selamlıyordu evi. Çok şık zümrüt küpeler ve kolyesi asaletinin tamamlayıcılarıydı adeta. Tam karşıdaysa konağın sahibi Ragıp Bey’in portresi vardı. Nizamlı kesilmiş sakalları, son derece şık giyim tarzı ve başındaki fesiyle oldukça mağrur bakıyordu bana. Bunu düşünürken ürpermiştim. Çok katı bir yüzü vardı Ragıp Bey’in ve sanki doğrudan gözlerimin içine odaklanmıştı. Kafamdaki saçma düşünceleri elimin tersiyle süpürdüm. Sanki bu şekilde kurtulacaktım korkularımdan. Tam o sırada yine duydum esrarengiz tıkırtıyı. Üst kattan geliyordu. Evet, şimdi daha iyi anlamıştım sesin kaynağını. Kesinlikle üst kattan geliyordu. Yok bu böyle olmayacaktı. Merakıma yenilmiştim yine. Üst kata çıkacaktım ve korkularımla yüzleşecektim. Koridorun sol tarafında bulunan altın varaklı duvar aynasının önünde durdum. “Bu evde dolaşırken aynalara dikkat et. Onlara asla gece bakma!” diyen tuhaf kadının sözleri kulağıma çalındı tekrar. “Bakma Macit. Ne olursun bakma.” Bakmadım ve dümdüz devam ettim. Üst kata çıkan tahta korkuluklu merdivenlerden tırmanmaya başladım. Burası evin kule kısmıydı. Birkaç basamak çıkmıştım ki yüzüme serin bir rüzgâr değdi. “Allah! Allah! Bu da neyin nesi bu sıcakta!” Çıkmaya devam ettim ve sonunda yolum bir kapıyla  kesildi. Kapının altından ince bir hava akımı geliyordu. Sanırım az önce yüzüme vuran da bu hava akımının ta kendisiydi. Kapıyı ilk deneyişte açtım. Kilitli değildi. Eğer öyle bir şey olsaydı sanırım yarın gidip bana evi gezdiren emlakçıya bir hayli kızacaktım. Başımı içeri uzattım ve etrafı kolaçan ettim. Açık pencere yoktu. Peki o hava akımı nereden geliyordu? Birkaç adım daha atarak odanın giriş kısmına geldim. Bu sırada kapıda bir gıcırdama sesi duydum. Kalbim yerinden çıkacaktı adeta. Tam geriye dönüp baktığım an kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Açmaya çalıştım, lakin faydasızdı. Kapı kilitlenmişti. “İşte şimdi sıçtın Macit.” diye geçirdim içimden.

“Bana bakın eğer bu bir şakaysa derhal buna bir son verin!” diye bağırdım ve tepki bekledim, ancak yoktu. “Hey! Kime söylüyorum kapıyı derhal açın.” Sustum ve dinlemeye başladım. Biri merdivenlerden çıkıyordu. Gırrç, gırrç, gırrç…

Bir gün öncesinin sabahı

“Evet, burası da geniş mutfağımız. Konağın bence en güzel yeri,” dedi emlakçı kadın.

“Gerçekten de güzelmiş Emel Hanım. Ya şurası…”

“Hımm, orası salona açılır Macit Bey. Evin ilk karşılama alanı anlayacağınız. Eskiler burada ağırlıyorlardı misafirlerini ve yine burada ikramlarını yapıyorlardı.”

“Gerçekten güzelmiş.”

“Bir şey soracağım. Konağı ne kadar bir süreliğine kiralayacağım demiştiniz?”

“Çok uzun süre değil. Ben yönetmenim ve mesleğim gereği altı ay kadar İstanbul’da kalmam gerekiyor.”

“Peki neden bu konak ve bu masraf?”

“Çekeceğim filmle alakalı Emel Hanım. O yüzden burayı seçtim. Paranınsa bir ehemmiyeti yok ideallerim uğruna.”

“İlginç… Yani çok zengin müşterilerimiz dahi bu masrafları yapmaz da o yüzden sordum.”

“Zenginlikle ilgisi yok bunun. Neyse devam edelim mi?”

“Buyurun, bu taraftan.”

Konağı enikonu gezmişlerdi. Üst katta çok oyalanmadılar. Anlaşılan koca evi biraz da kendisi keşfetmek niyetindeydi Macit. Fiyatta anlaştılar ve çıktılar. Anahtarlarını teslim alan Macit karşısında tuhaf giyimli bir kadın gördü. Kadın iki elini yana açmış süzüyordu Macit’i. Çok üzerinde durmadı Macit. Emlakçıyla kapı önünde ayrıldılar. Tam arabasına binecekken bir el omzuna dokundu. Aniden omuzlarından aşağıya doğru bir elektriklenme hissetti Macit. Gözlerinde şimşekler çaktı. Arkasını döndü ve az önceki kadını gördü karşısında. Kadın yavaşça elini Macit’in omuzundan çekerken, “Aynaların gücünü bilir misin? Aynalar çok güçlü enerji geçiş kapılarıdır. Bu evde dolaşırken aynalara dikkat et! Onlara gece asla bakma!” dedi. Doğuştan sürmeli gözleriyle bıçak gibi kesiyordu Macit’i bakışları.

“Kimsiniz siz? Korku filmi mi çekiyoruz burada?” dedi Macit.

Kadın kızıl saçlarını eliyle geri attı ve konağı işaret etti. “Gerçek korku orada!”

“Hayda! Yahu bırakın gizemli konuşmaları. Ne aynası ne geçiş kapısı… Bak güzel ablacım, eğer amacın beni korkutup bundan nemalanmaksa boşuna uğraşıyorsun. Para istiyorsan vereyim.”

“Paran senin olsun. Lazım olacak…”

“Tövbe tövbe, hey nereye gidiyorsun? Dur, dur bir saniye.” Macit kadının kolundan tutarak kendine dönmesini sağladı. “Bak özür dilerim, öyle demek istemedim. Niçin bana bu uyarıları yapıyorsun?”

Gizemli kadın hiçbir şey söylemedi. Sadece parmağıyla evi gösterdi tekrar “Bak…”

“Nereye bakayım? Orada biri mi var?”

Yanıt yoktu. Kadın hızlı adımlarla uzaklaştı oradan. Daha fazla uzatmak istememişti Macit, bu yüzden kadına engel olmadı.

***

Ayak sesleri kapının önünde kesilmişti. Hırıltılı bir nefes sesi duyuluyordu sadece. İtiraf edeyim donuma etmek üzereydim. Sonra kapıya vurmaya başladı gizemli varlık. “Kim… Kimsin sen?” dedim. Hırıltılı ses dışında bir yanıt yoktu. Bu arada bulunduğum odada etrafa hızlıca göz attım. Elime geçireceğim sopa, değnek, tahta parçası ne varsa kapıyı açıp başına vuracaktım artık karşımdaki her kimse. Tam köşede duvara dayalı bir baston gördüm. Kimindi acaba? “Aman kiminse kimin Macit. Al bastonu vur kafasına. Gebert gitsin.”

“Git buradan,” dedi hırıltılı ses. “Git, sen buraya ait değilsin.”

Artık tüm heyecanımı bastırmam gerekiyordu. Gücümü topladım. “Haydi Macit! Bir cesaret…” Artık dayanacak gücüm kalmamıştı kapıyı açtığım gibi elimdeki bastonu savurdum. Darbenin etkisiyle çok sert bir şeyin kırılması gibi bir ses geldi karşıdan ve derin bir ahlama. Tam bu sırada bir güç beni odanın içine doğru savurdu. Kafamı kolona çarpmış olmalıyım ki anında kendimden geçmişim.

Uyandığımda günün ilk ışıkları odayı aydınlatıyordu. Ben ve çaresizliğim baş başaydık. Ensemde korkunç bir acıyla duvardan da destek alarak ayağa kalktım. Kendime gelmekte zorluk çekiyordum. Ne yaşamıştım Allah aşkına ben dün akşam? Yavaşça kapıya doğru ilerledim ve yarı açık kapıdan başımı uzattım. Artık aydınlık olduğu için korkum da azalmıştı. Ancak huzursuzluğum devam ediyordu. Kapının önünde kan izleri vardı. Bariz bir şekilde duvara da sıçramıştı kan. Aynı izler merdiven boyunca aşağı kadar iniyordu. Korkuluklara tutunarak aşağıya indim. İzleri takip ediyordum. Tam o sırada gördüm yüzükoyun yerde yatan kişiyi. Bu bir kadındı. Başında da Toffy vardı. Kediciğim artık ölü mü dirimi olduğunu bilmediğim şahsın kafasını kokluyordu. ”Toffy çekil oradan!” diye bağırdım. Israrla çekilmedi. Yaklaştım yerde yatana baktım. Ben bu kadını bir yerden tanıyordum. “Tabii ya, dünkü şaman tipli kadın bu.” Sesli konuşmuştum.

Kafası aldığı darbeyle parçalanmıştı. Buraya kadar zor gelmiş olacak ki son nefesini koridorun ortasında vermişti. Nabzını yokladım. Evet tahminim doğruydu. Kadın ölmüştü. “Aman, Yarabbi, ne yaptım ben? Katil oldum. Ben öldürdüm onu Toffy!!” Haykırışlarımı duyunca kedi içeriye yatak odasına doğru kaçtı.

“Hayır, Macit sen öldürmedin. O senin canına kastetti. Nefsi müdafaa yaptın. Hemen kendine katil damgası vuruyorsun. Git ve polise haber ver. Onlarda anlayacaklardır durumun böyle olduğunu.” İç sesim beni yönlendiriyordu yine. Onu dinlemeliydim. Hemen polisi aramalıydım. Ne işler açmıştım başıma? Çekeceğim gerilim filmim için bilerek tutmuştum bu konağı. Dünyanın parasına da acımamıştım. Ancak daha ilk gece olacak iş miydi bu? Çaresiz tuşladım telefonu, polisi aradım.”

“Alo, merhabalar ben bir ihbar yapacağım. Evimde ölü bir kadın var… Yok, bilmiyorum… Nasıl evime girmiş bilmiyorum. Sanırım onu ben öldürdüm. Lütfen memur bey buraya bir ekip yollayın. Ragıp Bey Konağı Numara 41.”

***

Başkomiser Faruk ihbarı alır almaz yardımcısı Salih’le birlikte olay yerine hareket etmişti. İstanbul’da bu tip ihbarlara alışkındılar. Ancak ilk defa tarihi bir konakta işlenmiş bir cinayet için sürüyorlardı emektarlarını verilen adrese. Küpeli çiçeği ve begonvillerle süslü dar sokak aralarından geçerek ulaşmışlardı Konağa. Ragıp Bey Konağı tüm ihtişamı ve ölümün korkutuculuğuyla karşılamıştı onları. Olay Yeri İnceleme az önce ulaşmıştı konağa. Araçları kapıda park halindeydi ve girişe emniyet şeridi çekmişlerdi. Konağın devasa ve tarihi giriş kapısında Kriminolog Berna ve Komiser Yardımcısı Kemal karşıladı onları.

“Hoş geldiniz Başkomiserim,” dedi Berna.

“Hoş bulduk Bernacım. Nerede olmuş olay?”

“Üst katta koridorda. Bize olayı bildiren ev sahibi Macit Bey de orada.”

Başkomiser Faruk ve Salih kapıda ayaklarına galoş geçirip içeri girdiler. Maktulü inceleyen Faruk,“Nasıl olmuş olay? Sorguladınız mı Macit Bey’i?” diye sordu yardımcılarına.

“Evet, Başkomiserim. Zaten telefonda kadını öldürdüğünü diye itiraf etmiş.””

Faruk Macit’i kanlı zemini ve cesedin pozisyonu inceledikten sonra merdivenlerden yukarıya çıktı, ilk darbenin vurulduğu yeri ve odayı gezdi. Olayda kullanılan ucu demirli bastonu eldivenli eline aldı, evirip çevirdi. Sonra hiçbir şey söylemeden Macit’in beklediği odaya yöneldi. Macit kucağında kedisiyle yatağında oturuyordu. Kafasını okşuyordu kedinin. Başkomiseri görünce ayağa kalktı. Kedi de kucağından yere fırladı.

“Kediyi tutun Kemal. Kanıtlara zarar gelmesin,” diye arkadaşını uyardı Faruk. Kendisini görünce ayağa kalkan Macit’e sakin bir el hareketiyle oturmasını işaret etti. “Ben Cinayet Büro’dan Başkomiser Faruk Saymaz, bu da yardımcım Komiser Salih Onur.”

“Memnun oldum Faruk Bey,” dedi Macit zor duyulan bir sesle.

“Bu ev sizin mi? Yani babadan dededen yadigâr olarak mı kaldı?”

“Hayır değil, dün kiraladım ben burayı. Akşam da ilk gecemdi. Ama maalesef…”

Faruk sözünü kesti Macit’in.

“İlk gecenizde bir cinayet işlendi bu evde ve öldürülen kişinin katili sizsiniz.”

“Evet, ama…”

“Sadece soruları yanıtlayın Macit Bey,” dedi Faruk. Sesi çok net ve kati çıkmıştı..

“Ölen kadını tanıyor musunuz? Evet ya da hayır.”

“Hayır.”

“O zaman bu kadın evinize nasıl girebildi bir fikriniz var mı? Sadece kısa cevap.”

“Hayır, yok.”

“Bir anda karşınıza çıkıyor ve hayalet görmüşçesine korkup elinize geçirdiğiniz bir asayla -o sırada asayı yardımcısı Salih’ten aldı- maktulün kafasına vuruyor ve ölümüne neden oluyorsunuz. İşte o asa da bu asa.”

“Ama haneye tecavüz vardı Başkomiserim. Beni köşeye sıkıştırdı. Odanın kapısını üzerime kilitledi. Ben de kapıyı açıp ilk darbeyi vurdum. Aslında onun bir ecinni olduğunu düşündüm. Ne yaptığımı bilmiyordum. Siz olsaydınız ne yapardınız? Saat gecenin bilmem kaçı?”

“Kaçı?” diye tekrarladı Başkomiser. Böylesine tavizsiz bir sorgulama canını sıkmıştı Macit’in. Ancak sinirlenmenin yeri olmadığını düşünmüş olacak ki ses tonuna verdiği ılımlı havayla yanıtladı.

“Şey, hatırlamıyorum. Sanırım üç gibiydi. Ancak bu kadını dün evin önünde gördüm. Bana tuhaf şeyler söyledi.”

“Bu ilginç işte. Tam olarak hatırlıyor musunuz neler dediğini?” diye sordu sorgulayıcı bakışlarla Başkomiser.

Bunun üzerine Macit, kadının kendisine söylediklerini aktardı polislere.

“Demek ‘Evdeki aynalara bakma,’ dedi öyle mi?”

“Evet aynen öyle dedi. Dediğim gibi aynalar geçiş kapılarıymış.”

“Bu vaka giderek tuhaflaşıyor. Ayna konusuna döneceğiz. Şu asaya bakıyordum. Asalar konusunda naçizane biraz bilgim vardır Macit Bey. Elimdeki asa fındık ağacından yapılmış ve üzerinde çeşitli tılsımlar görüyorum. Kadim dönemlerden bu yana bu tarz asaların çeşitli ilimleri ve gizemli güçleri olduğuna inanılır. Bana dedemden kalan özel bilgiler bunlar. Özellikle fındık ağacından yapılan asaların büyülerde kullanıldığına inanılır.”

“Bu ne anlama geliyor peki?” diye sordu Macit.

“Üzerindeki işaretleri inceleyebilirsiniz. Kara büyü ya da karanlık tarafla temasa geçilmesinde bu asanın kullanıldığını varsayıyorum. Hiç bilmediğiniz bir evde elinize ilk geçen şeyin bu olması sizce de ilginç değil mi? Böyle asalar ulu orta yerde durmaz.”

“Anlayamıyorum.” Macit’in kafası karışmıştı.

“Hangi odalarda ayna var?”

“Şey, bir tane benim odamda var. Bir tane büyük ayna da koridorda var. Aşağı katta da yanılmıyorsam üç büyük ayna daha var,” dedi Macit.

Bunun üzerine yatak odasındaki aynaya yöneldi Başkomiser ve parmaklarını aynanın yan kısımlarında gezdirdi. Sonra koridora çıktı. Cesedin yanından geçerek duvardaki büyük aynanın yanına geldi.

“Salih bana yardım et. Şu aynayı kenara itelim.”

Salih’in de omuz vermesiyle aynayı bir parça sağa doğru ittiler. Ortaya çıkan manzara karşısında herkes şaşırmış kalmıştı. Portal kapısı görevi gördüğü belirtilen aynalardan birinin arkasında orta boylu bir insanın rahatlıkla geçeceği büyüklükte bir delik vardı. Yanına birkaç polis daha çağırdı Başkomiser ve hep birlikte aynayı duvara takılı olduğu bağlantılardan kurtararak yere indirdiler. Şimdi karşılarındaki delik tam olarak görünmekteydi. Telefonunun ışığını deliğe tuttu Başkomiser.

“Vay canına!” dedi yanına gelen Salih’e bakarak.

“Ne gördünüz Başkomiserim.”

“Merdivenleri görüyor musun?” diye sordu Başkomiser telefonun ışığıyla içeriyi aydınlatırken.

“Gördüm Başkomiserim. Meğerse boyutlar arası geçiş kapısı aynanın arkasındaki gizli bir geçitmiş.”

***

Başkomiser Faruk ve Salih ekip otolarından getirttikleri el fenerleriyle geçitten içeriye süzülmüş, merdivenlere ulaşmışlardı. Evin içinde başka bir yapı gibi duran bu rutubetli yer tarihten bir sayfa açmıştı önlerine. Merdivenlerden ağır ağır inmeye başladı polis memurları. Bu sırada Kriminolog Berna da cesetten doku ve kan örnekleri aldırmakla meşguldü. En ufak bir ayrıntıyı atlamamaya çalışıyorlardı. Tedbir olarak da Macit Bey’in yanına bir polis dikmişlerdi. Uzun boylu, iri polis memuru kuş uçurtmayacaktı odadan.

“Nereye uzanıyor bu tünel acaba Başkomiserim?”

“Bilmiyorum Salih. Sanırım birazdan bir çıkışla karşılaşacağız. Bak merdivenler burada son buluyor.”

Merdivenlerin bittiği yerden itibaren dar bir koridor belirmişti. Kısa bir geçit daha büyük bir alana açılıyordu. Tanrılara kurban verilen sunaklar gibiydi içerisi. Bilmeyen gözler içinse sadece bir in. Faruk el fenerini duvarlara tuttu.

“Duvarları görüyor musun Salih? Tarih katmanları nasıl da üst üste binmiş. Sevgili arkeolog dostumuz Samet’ten çok şey öğrendim bugüne kadar. Bak şu en alt duvar bloku doğu Roma. MS 5. yüzyıl. Daha üstüyse Bizans geç dönem. Onun da üstü Osmanlı ve en üstte Konak var.”

“Başkomiserim bugün beni fazlasıyla şaşırtıyorsunuz. Her gün yeni bir özelliğinizi öğreniyorum. Önce asa, sonra aynanın arkasındaki dehliz, şimdi de tarihin katmanları.”

“Eh, biz de kendi çapımızda uğraşıyoruz Salihcim. Hayatımızı yazsak roman olur da… Bir saniye o da neyin nesi?” Faruk elindeki feneri odanın zeminine doğru tutmuştu. “Kan değil mi bu?”

Salih emin olmak için daha yakına gelmişti. “Evet, Başkomiserim. Kan lekesi. Henüz taze. En fazla birkaç saatlik.”

“Fakat nasıl olur? Maktul yukarıda öldürüldü. Macit’in geçitten haberi yok. Ama dur bakalım… “Yerdeki el izlerini görüyor musun Salih. Sanki birisi yerde sürünmüş gibi.”

“Sanki odanın diğer tarafından bir ışık sızıyor Başkomiserim. Baksanıza.” Işığın geldiği yöne ilerlediler. Karşılarına yeni bir geçit çıktı. Geçit konağın dışına açılıyordu. Çıkış tarafında iki büyük taş bloku ve ağaç dallarından oluşan doğal bir kapak vardı. Bu sayede dışardan bu gizli geçidin fark edilmesine pek olanak kalmıyordu. Kendilerini nihayet konağın dışında buldular polis memurları. Tekrar evin çevresini dolaştılar ve ilk geldiklerinde kullandıkları ana kapıdan bir kez daha konağa girdiler. Faruk ile Salih’i karşılarında gören Berna çok şaşırmıştı.

“Hayırdır Başkomiserim, geçidin dışarıya bir çıkışını buldunuz sanırım.”

“Aynen tahmin ettiğin gibi Berna. Maktulün bileklerine bakmak istiyorum,” dedi Faruk.

Berna bir anlam verememişti ancak Faruk Başkomiserin böyle bir talebi varsa mutlaka bir bildiği vardır diye düşündü.

Faruk yerde öldüğü pozisyonda yatan zavallı kadının bileklerine ve boynuna baktı. Daha sonra da maktulü kendisine çevirerek elbisesini kaldırıp göğsünü kontrol etti.

“Şimdi bazı şeyler kafamda oturuyor çocuklar. Şuraya bakar mısınız?” dedi ve kadının bileklerinden birini havaya kaldırdı. Bilekler üzerinde bariz şekilde sıkıca bağlanmış bir ipin bıraktığı izler görünüyordu.

Morlukları daha önce fark edemediği için kendisine kızdı Berna.“Başkomiserim henüz ceset üzerindeki çalışmam bitmemişti,” diye açıklamaya girişti.

Ancak Faruk onu konuşturmadı daha fazla. “Bernacım hiç mühim değil. Tecrübe öyle hemen kazanılmıyor. Hiçbirimiz anamızın karnından polis doğmadık. Zamanla olacak. Şimdi müsaadenizle biraz düşünmek istiyorum. Bu arada Macit Bey’in durumu nasıl?”

“İçeride başkomiserim. Başına bizim Hakkı’yı verdik,” dedi Kemal.

“Bu arada mesleği neydi bu arkadaşın?”

“Film yönetmeni olduğunu söylüyor. Burada kalmasının sebebi yeni çekeceği gerilim tarzı film için ilham almakmış.”

“Böyle pahalı bir konaklama için ödediği parayı çekeceği filmin hasılatı karşılayacak o zaman. Çok ilginç gerçekten,” dedi Başkomiser ve az önce odanın kenarında bıraktığı tılsımlı asayı eline alarak uzaklaştı.

“Sence konuyu çözdü mü dersin?” diye sordu Berna, Salih’e.

“Çözülecek bir şey yok aslında Berna. Adam zaten kadını öldürdüğünü bildirmiş. Haneye tecavüz diyor. Bunda bu kadar düşünecek ne var anlamıyorum.”

“Ben o kadar basit olduğunu düşünmüyorum Salih. Eğer öyle olsaydı Başkomiserim konu üzerine bu kadar kafa patlatmazdı.”

“Onu tanımıyor gibi konuşuyorsun Berna. O her zaman ayrıntıcıdır.”

“Ancak kanıtlar ayrıntılarda gizlidir sevgili Komiserim,” diye konuşmanın arasına girdi Başkomiser sevecen bir şekilde. Salih kıpkırmızı olmuştu.

“Şey, Başkomiserim. Hani diyordum ki…”

“Bir şey deme Salih. Sadece benim odaklandığım gibi odaklan,” dedi Başkomiser.

“Nasıl, bir sonuca varıyor musunuz Başkomiserim?” Soruyu soran Berna’ydı.

“Ah, evet vardım bile Bernacım. Lütfen Macit Bey’in yanına gidelim.”

Hep birlikte yatak odasına girdiler. Odada nöbet tutan polis memuru Hakkı saygıyla selamladı onları. Macit de ayağa kalkmıştı bu sırada.

“Lütfen rahatsız olmayın sayın yönetmenim,” dedi Faruk. Başkomiserin sesindeki tınıdan rahatsız olmuştu Macit ama belli etmemeye çalıştı.

“O delikte ne buldunuz çok merak ediyorum,” diye sordu yönetmen.

“Küçücük bir delikten çok önemli sonuçlara vardık Macit Bey,” Bunları söylerken Macit’in gözlerine bakıyordu Başkomiser.

“Sizi dinliyorum.”

“Tamam, öncelikle itiraf etmekle başlayabilirsiniz.”

“Neyi itiraf edeceğim. Zaten ben öldürdüm dedim ya.”

“Evet, doğru kadını siz öldürdünüz. Ancak bunu haneye tecavüz olarak lanse ettiniz. Fakat olay aslında böyle değildi. Bunu çok iyi biliyorsunuz.”

“Bu saçmalık Başkomiser. Deli saçması.”

“Lütfen kelimeleri daha dikkatli seçin yönetmen bey. Siz bu evi sadece filminizi çekmek için değil, aynı zamanda şizofrenik açlığınızı bastırmak için tuttunuz.”

Adam tam itiraz edecekken Başkomiser el işaretiyle kendisini susturdu.

“Siz bu evde bir cinayet planladınız. Cinayet içinse şuracıkta yatan masum kadını kendinize hedef seçtiniz. Dün bahçede karşınıza çıkan kadın sizden ayrıldıktan sonra onu takip ettiniz ve bir dehlizden eve girdiğini gördünüz. Aslında bu kadın orayı biliyor ve eve istediği zaman girip çıkıyordu. Neyse, kadını dehlizde elindeki asayla bir takım tılsımlı sözler söylerken buldunuz ve üzerine çullandınız. Onu dövdünüz Macit Bey. Göğsüne vurdunuz tekmelerle. Sonra da iple sıkıca bağlayıp orada bıraktınız. Kadın, gece bir şekilde oradan kurtuldu ve aynayı iterek eve girmeye çalıştı. Sizin duyduğunuz tıkırtılar bu seslerdi.”

“Siz büyük bir hayalperestsiniz Başkomiser.” Adam belli belirsiz gülmeye başlamıştı.

“Yoo, Macit Bey esas hayalperest sizsiniz. Kadının asayla yaptığı tılsımlı işlerden korktuğunuz için onu bağladıktan sonra asayı üst kata çıkardınız. İplerden kurtulan kadın, gücünün kaynağı olduğunu düşündüğü asayı almak için eve girdi. Onun eve girdiğini tahmin ettiniz ve yukarıya çıktınız. Asayı almaya geldiğini bildiğiniz için onu kendi silahıyla öldürmekti amacınız. Odaya girdiğinizde kapı arkanızdan kapandı ve kilitlendi demiştiniz. Oysa atladığınız bir şey vardı. Kilitlenmiş bir kapıyı rahatlıkla nasıl açıp zavallı kadının kafasına acımasızca vurdunuz? Zaten kapının anahtarı oda tarafındaydı. İşte siz bu detayı atladınız. Hep söylerim, ‘kusursuz cinayet yoktur’ ancak siz kusursuz bir cinayet işlemeye çalıştınız Macit Bey.”

“İftira bu! Düpedüz iftira!” Adamın yavaş yavaş gardı düşüyordu.

“İftira değil gerçekler. Senaryonuzu yazdınız ve oynadınız. Böylelikle en mükemmel filmi ortaya çıkarmayı hedeflediniz. Ancak planlarınız suya düştü öyle değil mi? Ne talihsizlik Macit Bey. Ne oldu başınız öne düştü. Söylediklerim sizi incitmesin. Bilakis doğrular acıtır. O masum kadının kanı kurumadan bizler bu olayı aydınlattık. Sizse karanlık bir kodeste aydınlık günlere kavuşmayı bekleyeceksiniz. Yeni bir film çekmenize müsaade etmeyeceğiz.”

“Arkadaşlar kelepçeleyin Macit Bey’i!” dedi Başkomiser ve mağrur bir şekilde odadan çıktı.

O GECE

Küçük banyosunun kırık aynasında bir yandan ıslık çalıp, bir yandan saçlarını düzeltirken hâlâ geçen gecenin etkisindeydi Kemal. Kırkını geçeli pek de az bir zaman olmamıştı ancak yine de oldukça iyi görünmekteydi. Köydeki akrabaları halen evlenmemiş olmasının ardında bir bit yeniği arasalar da o kendinden emindi, ömrünün sonuna kadar da olsa Züleyha’sını bekleyecekti.  Ah Züleyha, kimselere benzemeyen Züleyha… O kapkara gözleriyle onu bambaşka diyarlara sürükleyen Züleyha…

İlk kez köşedeki markette karşılaşmışlardı Züleyha ile. O kadar nahif ve o kadar zarif bir genç kadındı ki, elindeki iki paketi bile doğru düzgün tutmayı becerememiş, elinden düşürmüş, marketin önündeki manavdan aldığı biberler de yerlere saçılınca iyice mahcup olmuş ve ne yapacağını bilememişti. Her derde deva olmasıyla bilinen Kemal ise adeta hızır gibi imdadına yetişmiş, yere saçılanları hızla toplamış ve kasaya kadar Züleyha’ya eşlik etmişti. Züleyha nasıl teşekkür edeceğini bilemez bir halde hızlıca uzaklaşırken, daha ilk bakışta ona vurulan Kemal ise arkasından melul melul bakmaktaydı. Neyse ki her şey bu kadarla bitmemişti, markette, manavda, yolda, fırında sık sık karşılaşır olmuşlar, başlarda kısa bir selamlaşma ile başlayan sohbetler uzamaya, akabinde bir yerlerde oturup çay içmeye kadar gitmişti. Kimi kimsesi yoktu Züleyha’nın, ufak tefek terzilik işleri yaparak geçinmeye çalışıyordu. Kemal’e kalsa onu hemen evinin hanımı yapacaktı ama Züleyha o kadar ürkekti ki onu kaçıracak bir hareket yapmak istemiyordu. Yoksa gelecek planlarını hazırlamıştı çoktan. Apartmandaki daireler zaten birer birer boşalmaya boşalmıştı, artık kimse böyle eski ve köhne denebilecek yerlerde oturmak istemiyordu. Kalan üç dairede de yaşı yetmişin altında kimse yoktu. Allah geçinden versindi tabii ama onlara da bir şey olsa, iyice tadı kaçardı buraların. Varisler hemen işini bilen bir müteahhitle anlaşır, burası da o on beş katlı ve kırk beş daireli gökdelenlerden birine dönerdi nasılsa. Kim düşünecekti apartman görevlisi Kemal’i? Bankadaki bireysel emekliliğini alır, Züleyha’sıyla birlikte köydeki eve yerleşirler, biraz bağ, biraz bahçe derken gül gibi geçinip giderlerdi. Hem büyüktü o ev, belki yazın pansiyon olarak da işletirlerdi, kim bilir?

Kemal tozpembe hayallere dalmışken beş numaradan asker emeklisi Salim Bey’in otoriter sesi duyuldu.  “Kemal Efendi, Kemal Efendi, nerede kaldı yine gazete?” Kemal aynadaki aksinden bir anda uyandı ve koşar adımlarla kutu gibi dairesinden çıktı. Köşedeki bakkaldan adeta uçar adımlarla aldığı gazeteyi, apartmanın merdivenlerini üçer beşer atlayarak yetiştirdi beş numaralı dairenin kapısında çatık kaşları ve öfkeli bakışlarıyla onu bekleyen Salim Bey’e. Burnundan soluyarak saati işaret etmekteydi Salim Bey. “Neredesin sen yine? Tam yedi dakika otuz sekiz saniye geç kaldın bu sabah?” Bir yandan da adeta bir köpek gibi havayı koklamaktaydı. “Leş gibi kokuyor burası! Kaç kere söyledim şu Şaheste Hanım’a! Böyle de yemek pişirilmez ki!” Durumdan istifade eden Kemal “Ben hemen hallederim efendim!” diyerek uçarcasına Salim Bey’in görüş noktasından uzaklaştı. Heyecanla merdivenleri çıkarken fark etmemişti ancak üç numarada oturan Şaheste Hanım ve dört numarada oturan Cemil Bey’in olduğu kattan hakikaten kötü bir koku gelmekteydi. Her zaman yaptığı gibi kimseyi kırmadan ortalığı toparlamak için hemen aşağı gitti, ne kadar temizlik malzemesi varsa getirdi ve hem Cemil Bey’in hem de Şaheste Hanım’ın kapılarını, aradaki koridoru, merdivenleri, trabzanları bir güzel temizledikten sonra yeni aldığı hava temizleyici kokudan sıktı. Yaptığı işi memnuniyetle seyrederken saatler geçmiş, Şaheste Hanım’ın uyanma saati gelmişti.

Şaheste Hanım, apartmanın en renkli karakteriydi belki de. Henüz yetmişini yeni aştığı halde dört koca eskitmiş, hepsi de bu daireden rahmetli olarak çıkmıştı. Yine de kahkahaları ve şakaları hiç eksik olmamış, kırmızı ruju, bigudileri, rengârenk ve göz alıcı kıyafetleriyle apartmanı podyuma çevirmekten hiç vazgeçmemişti. O sabah da şık dantel sabahlığı, topuklu ve tüylü terlikleri, yüzündeki abartılı makyajıyla açtı kapıyı. “N’oluyor kuzum sabah sabah? Nedir bu sesler? Aylık temizlik mi yapmaya karar verdin?”

“Yok, efendim nahoş bir koku vardı da onun için ben…” diye atıldı Kemal.

Şaheste Hanım burnunu ekşitti. “Nahoş demek az kalır, leş gibi kokuyor resmen!”

Şaheste Hanım haklıydı, koku iyice ağırlaşmıştı. Öne doğru çıkıp, adeta bir tazı gibi koklaya koklaya kokuyu takip etti ve Cemil Bey’in kapısında durdu. “Cemil Bey henüz dönmedi Şaheste Hanım, kızına gitmişti birkaç günlüğüne.”

Her zamanki dominant tavrıyla “Olur mu canım, iki gece önce geldi, gece geç vakitti pencereden gördüm apartmana girdiğini ama rahatsız etmek istemedim sonra…”

Kemal çok şaşkındı, ondan habersiz kuş uçmadığından o kadar emindi ki bu apartmanda… Derken yüzü kızardı ve iki gece önceyi hatırladı. Demek tam o esnada gelmişti Cemil Bey. Şaheste Hanım’ın kapıyı açmasını emretmesiyle kendine geldi. Arka cebinden çıkardığı bir tomar anahtardan birini deliğe soktu, kilidi çevirir çevirmez içerideki koku adeta yüzlerine vurdu, durulacak gibi değildi. Şaheste Hanım hemen pandemi zamanından kalma siperlik ve maskelerini getirip Kemal’le ikisine taktı, onları en azından kısa bir süreliğine de olsa idare edecekti. Evde tam bir kargaşa hâkimdi, belli ki içeri hırsız girmiş, aradığını bulmak için de her yerin altını üstüne getirmişti. Kokunun giderek ağırlaştığı yönü takip edip banyodaki dehşetengiz manzarayla karşılaştılar. Zavallı Kemal o kadar kötü oldu ki, oracıkta banyonun kapısına çıkarıverdi. Şaheste Hanım ise adeta bir dedektif soğukkanlılığıyla banyodaki korkunç manzarayı incelemekteydi. Cemil Bey’in çırılçıplak ve cansız bedeninin alt tarafı küvetin içindeydi, üst tarafı sırt üstü küvetin dışına doğru sarkmıştı. Yüzü neredeyse kim olduğu anlaşılmayacak kadar parçalanmıştı..

Yetmiş beş yaşındaki emekli hâkim Cemil Bey, efendiliği, dürüstlüğü, çalışkanlığı ve adalet anlayışıyla nam salmıştı görev yaptığı her yerde. Kariyeri boyunca defalarca tehdit almış, her defasında yurdun farklı bir köşesine sürülmüş ancak asla adalet anlayışından ödün vermemiş, kimselere boyun eğmemişti. Emekli olduktan hemen sonra eşiyle birlikte bu daireye taşınmış, kısa bir süre sonra da eşini kaybetmişti. O zamandan beri de sakin bir şekilde hayatını sürdürmekteydi. Pek kimselerle görüşmeden, bilmece çözerek, bolca okuyarak, arada sırada da Salim Bey’le tavla oynayarak sürdürüyordu hayatını. Ha bir de Şaheste Hanım’ın flörtöz davetlerini bütün zarafetiyle reddederek… Ancak yine de en ezeli düşmanlarından bile daha büyük bir derdi vardı Cemil Bey’in, kızı Nevin’le olan ilişkisi.

Kendi halinde bir kızdı aslında Nevin, babası hep çok çalıştığı için fazla yakın bir ilişkileri olamamıştı. Onun peşinden Anadolu’nun bir köşesinden başka bir köşesine savrulup durmuş, hiçbir zaman köklenememiş, kendini bir yere ait hissedememişti. Aslında sevgi dolu ve şefkatli bir adamdı babası ama gece gündüz çalışma odasına kapanıp sayfalarca dosya okuduğundan ailesine pek fazla vakit ayıramıyordu. Annesi Neriman Hanım ise kızını “Babası gibi büyük insan olacak…” diye sevmişti hep. Ancak bu söylemler Nevin’de iyice ters tepmiş, “Ben asla babam gibi olmayacağım,”a dönüşmüş ve Nevin liseyi bile zar zor bitirebilmişti. Üstelik geleceğe dair en ufak bir planı ya da heyecanı yoktu. Aşk sandığı ilk kıvılcıma tav olmuş, kumar oynamaktan başka iş bilmeyen, kumarda kaybettikçe de karısını didikleyen berbat bir adamla evlenmişti. Cemil Bey kendisinden habersiz, üstelik böyle bir adamla evlendiği için kızıyla uzun süre küs kalmış, baba-kız ancak Neriman Hanım’ın vefatından sonra tekrar bir araya gelmişlerdi. Aslında Nevin’in babasıyla yeniden bir araya gelmesinin tek bir sebebi vardı: Para. Annesi, ölümünden önce bir çanta dolusu paradan bahsetmişti ona. Zamanında kendi ailesine ait bir arsa satışından gelen bu paradan ne kocasına bahsetmiş ne de bankaya yatırmıştı. Giysi dolabının içindeki bir bavulda yıllarca durmuştu onca para öylesine. Kadıncağız belki de ilk kez kendine ait bir şey olsun istemişti kimbilir? Aniden hastalanıp kısa bir süre içerisinde öleceğini anlayınca kızına bu sırrından bahsetmiş, ihtiyacı olunca alabileceğini söylemişti. Kızcağızın bu paraya ihtiyacı olmuştu belki de kim bilir?

Şaheste Hanım’ın üçüncü kocası eski bir Emniyet Amiri olduğundan Emniyet’te halen sağlam tanıdıkları vardı.  Hemen karakolu aramış, apartmana bir ekip yönlendirilmesini rica etmişti. Ekiplerin olay yerine intikal etmesi uzun sürmemişti. Kemal ise halen kendine gelememiş, heyecandan tir tir titremekteydi. Cinayetin işlendiği saatte apartmandaydı, dairenin yedek anahtarı ondaydı, üstüne üstlük her yeri bir güzel temizlemiş olması onu zaten baş şüpheli yapıyordu. Polisler onu sorguya almak için merkeze götüreceklerini söylediğinde bayılacak gibi olmuş, sorguda heyecandan konuşamamış ve verdiği çelişkili ifadelerle şüpheleri daha da üzerine çekmişti. Oysaki kötü bir niyeti yoktu Kemal’in, sadece tam da cinayetin işlendiği saatlerde görevli olduğu apartmanda arasında resmi bir bağ bulunmayan biriyle birlikte olduğunu söylemek istemiyordu. Eğer söylerse biricik Züleyha’sının da peşine düşecekler, onu da sorgulayacaklardı. Züleyha’ya olan sadakati o geceyi nezarethanede geçirmesine sebep olmuştu, kim bilir başına daha ne işler açacaktı?

Salim Bey yaşına rağmen fit vücudu, sağlam kasları ve atletik oluşuyla övünürdü hep. Şüpheliler arasında Cemil Bey’i fiziksel olarak o hale getirebilecek yegâne kişiydi aslında. Yine de dışarıdan bakan hiç kimse aralarında tatlı bir tavla rekabeti dışında bir husumet olduğunu söyleyemezdi. Emekli bir asker olarak sorguda da hiç açık vermemişti Salim Bey. Yoksa geceleri evden gizli gizli çıkıp, merdiven altı yerlerde kumar oynadığını, borçlarının çoktan boyunu aştığını, her an haciz memurlarının kapıya dayanabileceğini, Cemil Bey’in hayırsız damadı Fikret’le de burada tanıştığını, evdeki paradan böylece haberi olduğunu, damadıyla parayı bölüşerek bu işten kurtulmak için işbirliğini yaptığını, Kemal’i musluğu tamir etmek bahanesiyle eve çağırdığında cebinden anahtarları alıp bir kopyasını yaptırdığını, Cemil Bey yokken evine girdiğini, evi didik didik aramasına rağmen çantayı bulamadığını polislere söyleyecek değildi elbet! Ancak bütün bunlar Cemil Bey kızını ziyarete gitmişken olmuş, Salim Bey her şeyi eski haline getirmiş, arkasında da en ufak iz bırakmamıştı. Ardından Fikret’i aramış, çantayı bulamadığını söylemiş, Fikret de deliye dönüp telefonu yüzüne kapatmıştı. Demek ki sandığından tehlikeliydi bu adam! Yine de hunharca bir cinayet işleyebilecek kadar cani miydi gerçekten? Peki ya şimdi neredeydi? Polis muhakkak onu da sorguya almak isteyecekti. Ya Fikret bildiklerini anlatıp onu da ele verirse? İntihar ederdi o zaman. Bunun olmasına katiyen müsaade edemezdi! Aslında tövbe etmişti ama muhakkak Fikret’le konuşmalıydı, bu akşam yine o batakhaneye gitmekten başka çaresi yoktu.

Sadece Kemal’i değil, kendini de düşünüyordu Şaheste Hanım zira Kemal’e anlattıkları yanlış değil ama eksikti. O gece en seksi geceliğiyle evde oturup bir kadeh viskisini içerken Cemil Bey’in eve girişini görmüş ancak o kadarla kalmamış, bilakis sanki çöp atıyormuş gibi yapıp tam onun geçeceği esnada kapıya çıkmış, sanki tesadüfen karşılaşmışlar gibi bütün seksapelini kullanarak aslında takati kalmadığı her halinden belli olan Cemil Bey’i evine bir kadeh içmeye davet etmiş, ısrarla dairesine girmek isteyen adamcağızı adeta zorla eve almış ve birlikte birer kadeh viski içene kadar da bırakmamıştı. Ancak adamcağızın perişan hali Şaheste Hanım’ın canını sıkmış, içinden “Daha fazlasını çekemem,” deyip yine zorla evine göndermişti. Aslında bunları anlatabilirdi elbet ancak yine o hatırlı bağlantıları sayesinde Cemil Bey’in ölmeden önce kanında uyuşturucu madde bulduklarını öğrenince korkup bütün bunları kendine saklamıştı. Elbette viskisinin içine bir şey katmamıştı, o kendisinden emindi ama bunu polise nasıl açıklardı? Dört kocası da hakkın rahmetine kavuşmuş seksi bir dula kim inanırdı?

Fikret kelimenin tam anlamıyla bir serseriydi. Hayatı boyunca bir baltaya sap olamayan, olmak da istemeyen, kumar oynayacak parayı karısı Nevin’in üzerinden çıkarmaya çalışan, onun duygusal zaaflarını son derece profesyonelce kullanan bir asalaktan başka bir şey değildi. Nevin ona annesinin gizli hazinesinden bahsettiğinden beri aklı fikri o paradaydı. Üstelik şans yine yüzüne gülmüş ve Salim Bey’i çıkartmıştı karşısına. Sert mizacı ve otoriter tavırlarına rağmen kaybetmeye ve kumara karşı müthiş bir zaafı vardı Salim Bey’in. Kumarda kaybettikçe hırslanıyor, daha büyük riskler alıyor ve daha çok kaybediyordu. Fikret Nevin’in duygusal zaafları gibi Salim Bey’in de bu zaafını hızlıca fark etmiş, bu durumu lehine kullanmış ve sonunda onu da planına dahil etmeyi başarmıştı. Üstelik hiç iz bırakmayacağından, parayı olduğu gibi ona teslim edeceğinden emindi Salim Bey’in. O gün Nevin’i bir güzel işlemiş, Nevin Fikret’in onu terk ettiğini ağlayarak babasına anlatmıştı.

Bu serserinin kızına daha fazla eziyet etmesine dayanamayan Cemil Bey, telefonu kapatır kapatmaz ufak bir plan yapmıştı. Bir çantaya birkaç parça eşya koymuş, çantanın içine evdeki paranın olduğu çantayı da saklamış ve Kemal’e birkaç günlüğüne kızına gideceğini haber vermişti. Cemil Bey’in esas niyeti kızını yanına taşınmaya ikna edip parayı da kendine bir iş kurmak için harcamasını sağlamaktı, iyi niyetinin göstergesi olarak da parayı yanına almıştı. İlk gün her şey yolunda gitmişti aslında. Hatta Cemil Bey o kadar mutluydu ki, ertesi gün kızıyla birlikte eve döneceğinden emindi. Ancak mesleğinin getirdiği şüphecilik onu bir kez daha yanıltmamış, her şeyin bir oyun olduğunu anlamış, henüz paradan bile bahsedemeden ikinci günün akşamına doğru çantayı da alarak evden çıkmıştı.

Salim Bey’in önceki gece bir halt becerememesine zaten öfkeli olan Fikret, Cemil Bey’in de bir şeyler sezip evi terk ettiğini öğrenince iyice küplere binmişti. Oysaki sona ne kadar yaklaşmıştı! Adamcağızın çayına katılacak ilacı bizzat kendisi temin etmişti. Bir süre sonra olduğu yerde uyuyakalınca anahtarlarını alacak, Cemil Bey’in evine gidip Salim Bey’in beceremediği işi bizzat kendi becerecekti. Ama yaşlı kurt bir kez daha elinden kurtulmayı başarmıştı, ilacın da etkisiyle şimdi evinde mışıl mışıl uyuyacaktı! Üç kuruş paranın peşinden koştuğu yeterdi, artık bu baba kıza harcayacak daha fazla zamanı yoktu. Takıldığı batakhanelerde daha çok av vardı nasılsa!

Zeliha, gecekondudan bozma evinin kapısını yavaşça kapadı. Ev o kadar dökülüyordu ki sanki biraz daha sert kapasa başına yıkılacak gibiydi. Çeşit çeşit gazete küpürleri yapıştırılmıştı evin çatlak duvarlarına. ‘35 yaşındaki Ö.Ç. “tasarlayarak kasten öldürmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm oldu’ diyordu birinde. Bir diğerinde ise ‘4 senedir hapiste olan Ö.Ç.’nin cansız bedeni cezaevi tuvaletinde bulundu’ yazmaktaydı. Haberler böyleydi işte. İnsanlar bu haberleri okur, önce üzülür, belki biraz gözleri dolar, bir sonraki eğlenceli magazin haberine geçer geçmez olan biteni unutur ve hayatına kaldığı yerden devam ederdi. İnsan hafızasının ömrü bu kadardı işte. Bir gazete küpürü kadar… Sonra hiç kimse merak etmemişti ne Ö.Ç.’nin gerçek ismini, ne de geride kalan ailesini… Ökkeş Çorumlu’nun geride kalan karısı ve altı yaşındaki kızının evine haciz gelip bir odalı küçücük gecekondularındaki tek değerli şey olan televizyonu aldıklarında kimse yoktu yanlarında. Karısı, biricik kızlarını okutabilmek için temizliğe gittiği yerlerden birinde pencere silerken on ikinci kattan düşüp öldüğünde küçücük kızının eline biraz para tutuşturan kelli felli adamlara karşı kimse hakkını savunmamıştı. Minik kızın annesinin ölümünün ardından verildiği yetimhanede geçirdiği o korkunç gün ve gecelerde kimse görmemişti ne içindeki ve ne de dışındaki yaraları… Oysaki minik Zeliha o küçücük haliyle babasının davasına bakan Hâkim Amcası’na gitmiş, “Babam bir şey yapmadı, n’olur onu eve gönder Hâkim Amca!” diye yalvarmış, ağlamış, Hâkim Amcası da son derece şefkatli bir şekilde başını okşamıştı. Ama olmamıştı işte, babası bir daha eve hiç gelmemişti… On sekiz yaşına gelip de yetimhanede bile kendine yer bulamayınca biraz sokaklarda kalmış, hayatta kalabilmek için her işi, ama her türlü işi yapmıştı.

Ardından yine bir gazete küpürüyle başlamıştı her şey. Hakkaniyeti ve adaletiyle meşhur ünlü hâkim Cemil Güzar’ın emekli olduğu yazıyordu haberde. Peh, ne adaletti ama! Onu da annesini de açlık, sefalet ve türlü işkencelere mahkûm eden hâkim mi adildi? Karısının yakın zamanda vefat ettiği, artık kızıyla daha çok vakit geçireceği yazıyordu röportajda. Bir de kızı vardı demek, öyle mi? Yıllardır içinde biriktirdiği öfke, bastırdığı intikam ateşini harlamış ve şeytani bir plana dönüşmesini sağlamıştı böylece. Önce hâkimin kızını takibe aldı Zeliha. Nevin’in hayatta tek bir hobisi ve meşgalesi vardı: Dikiş ve nakış. Zeliha da ne yapıp edip aynı kursa yazılmayı ve Nevin’le kısa sürede arkadaş olmayı başardı. Kendini Züleyha olarak tanıtan Zeliha küçük yaşta babası tarafından terk edilen mağdur kız çocuğu rolünü o kadar iyi oynamıştı ki, kısa sürede kaynaşmışlardı. Apartmanın direği Kemal’den de Nevin sayesinde haberi olmuştu Zeliha’nın, üstelik onu etkilemesi de çok zor olmamıştı. Asıl hedefi Cemil’den intikam almakken Nevin’in boşboğazlığı sayesinde öğrendiği parayı da radarına almıştı artık. Kemal’le son konuşmaları esnasında Cemil Bey’in bir süre kızında kalacağını öğrenmişti. İşte beklediği fırsat ayağına gelmişti!

Cinayetin işlendiği akşam civarda oturan hanımlardan birine elbisesini bırakma bahanesiyle ‘sürpriz’ yapmıştı Kemal’ine. Hiç beklemediği bu sürpriz karşısında adeta bütün akli melekelerini yitiren Kemal, her hareketini hayranlıkla izlemiş, Züleyha’nın uyku ilaçlı çayını afiyetle içmişti. Her ihtimale karşın Kemal’in başucuna romantik bir not bırakarak, mışıl mışıl uyurken cebinden anahtarları aldı, kendinden emin ve sessiz bir şekilde merdivenleri çıktı ve anahtarları denemeye başladı.

Cemil müthiş bir öfkeyle terk etmişti evi. Kafasından bin bir türlü düşünce geçiyordu. Hayatı boyunca binlerce davaya girmiş, binlerce insanın ve hatta onların ailelerinin kaderini belirlemişti verdiği kararlarla. Ama hiç unutamadığı bir tanesi vardı: Ökkeş Çorumlu. Aslan gibi bir delikanlıydı aslında Ökkeş. Minicik, tatlı mı tatlı bir kızı vardı hatta. Neydi adı? Zü… Zi… Ze… Zeliha. Evet galiba Zeliha’ydı o tatlı kızın adı. Ufacık haliyle kapısına kadar gelmiş, ağlayarak yalvarmıştı “Babamı bırak,” diye. Ama deliller ortadaydı, üstelik Ökkeş de suçunu kabul etmişti. Karısını gözetleyip aylardır rahatsız eden adamı kıskıvrak yakalamış ve vahşice katletmişti, yaptığından da pişman değildi, “Yine olsa yine yaparım!” demişti. Birkaç sene sonra da öldürdüğü adamın yakınları tarafından hapiste öldürüldüğünü duymuştu. Acaba ne olmuştu küçük Zeliha’ya? Peki ya kendi küçük kızı Nevin? O tatlı kız nasıl olmuştu da Fikret gibi bir adamın adeta uydusu haline gelmişti? Belki de her şey şu menem para yüzündendi. Elli yıllık karısının bu parayı ondan yıllarca saklaması, vefatından sonra eşyalarını ayırırken bulması onun için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Yıllarca ne rüşvetleri reddetmiş, bu yüzden sürüldükçe sürülmüş, başına gelmeyen kalmamıştı. Yine de pişman değildi. İşte yine nereden geldiği belli olmayan bir para, kızıyla olan ilişkisini paramparça etmişti!

Üçüncü denemesinde doğru anahtarı bulmuş ve kapıyı açmıştı Zeliha. Hazırlıklı gelmişti üstelik, elinde eldivenleri, ayağında da galoşları vardı. Ne olursa olsun herhangi bir iz bırakmak niyetinde değildi. Demek ona hayatı zehreden adam böyle bir yerde yaşıyordu. Düzenli, temiz, şık mobilyalarla süslü, güzel bir dairede… Üstelik bir sürü de mutlu aile resimleri vardı. Neyse fazla duygusallığa yer yoktu, bir an önce paraları alıp buradan sıvışmalıydı. Önce yatak odasına gitti, dolaplara baktı, çantaları, bavulları tek tek açtı ancak ne para ne de değerli bir eşya bulamadı. Zaten bu evdeki huzur ve düzen onun sinirlerini bozmuştu, aradığını bulamayınca iyice sinirlenip her yeri gelişi güzel dağıtmaya başladı.

Cemil Bey bir yandan yürüyor, bir yandan düşünceler kafasında dalgalanıp duruyordu. Belki de artık o paradan kurtulmanın zamanıydı. Aileye uğursuzluktan başka bir şey getirmemişti ne de olsa. Hem belki böylece Nevin’le daha fazla kavga etmezlerdi. Belki saçma bir düşünceydi bilmiyordu ama o kadar öfkeli ve o kadar yaralı hissediyordu ki kendini, ilk kez mantığıyla hareket etmemeye karar verdi. Her zaman geçtiği derenin üzerindeki o minik köprüdeki dilenciye doğru yaklaştı, çantayı önüne bırakıp koşar adımlarla evine doğru yürümeye devam etti.

Kısa sürede evin altını üstüne getirmiş ancak halen aradığını bulamamıştı Zeliha… Öfkeden deliye dönmüşken anahtarın sesini duydu. Eyvah! Hani bu adam kızında kalacaktı, ev darma dumandı, görür görmez hırsız girdiğini anlayacak ve polise haber verecekti. Hemen pencereden dışarı baktı, ikinci kattaydı, atlarsa fazla bir yara almadan kaçabilirdi belki de.

Cemil Bey süklüm püklüm bir şekilde içeri girdi. Neyse ki Şaheste Hanım’a rağmen hâlâ nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde evine girebilmeyi başarmıştı. Paraları öylece dilenciye vermenin aslında ne saçma bir davranış olduğunu kafasında dolandırırken, ışıkları bile açmadan banyoya gitti. Belki de su bütün bunları alıp götürürdü üzerinden.

Zeliha bir kez daha nasıl dört ayak üzerine düştüğüne inanamıyordu. Cemil Bey eve gelmiş ve zifiri karanlıkta dosdoğru banyoya gitmişti. Zeliha böylece rahatlıkla kapıdan çıkabilecek ve tereyağından kıl çeker gibi kendini bu işten kurtarabilecekti. Ama durdu, gitmedi Zeliha. Gidemedi… Daha evvel intikamına hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Para da önemliydi tabii ama bu yola asıl baş koymasının sebebi Hâkim Amca’dan intikam almaktı. Belki de beklediği asıl fırsat işte şimdi ayağına gelmişti!

Cemil Bey ayağını küvetin içine sokmak için kaldırır kaldırmaz hafif bir baş dönmesi hissetti. Stresten olduğunu düşündü ilk başta, ancak göz kapaklarını tutamaz haldeydi, ani bir uyku bastı, dengesi bozuldu. Bir anda ayakları küvetin içinde, gövdesi ise dışarıda kaldı ve kafasını sert bir şekilde lavabonun mermer ayağına çarptı.

Zeliha bu gel gitli düşünceler içerisindeyken içeriden tak diye bir ses geldi. Bir anda istem dışı bir kararla banyoya gitti. Cemil Bey kanlar içindeydi. Üstelik çırılçıplak ve biçimsiz bir şekilde küvetin içinde hafifçe mırıldanmaktaydı. Ne söylediğini anlamak için yavaşça yanına gitti.

Cemil Bey yanında bir nefes hissetti. Kurtulmuştu işte! Kim olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu, onları düşünecek durumda da değildi, onu kurtaracak biri gelmişti sonunda. Olanca gücüyle bağırdı, bağırdı, bağırdı!

Zeliha, Cemil Bey’in üzerine doğru eğildi, adam yaşıyordu, hafif de olsa nefes alabilmekteydi. Aslında hemen şimdi ambulansı çağırsa kurtulma şansı olacaktı belki. Belli ki o da kalan son nefesiyle bunun için yalvarıyordu.

Bu kadar bağırmaya neden duymuyordu ki yanındaki! Hey, yabancı, kurtar beni, kurtar beni!

Zeliha, Hâkim Amca’sının kafasını yavaşça avuçlarının içine aldı, onu sımsıkı tuttu, gözlerini kapadı ve tek bir hamleyle kafasını önce sağa, sonra da sola doğru çevirdi. Ardından yavaşça yüzüne doğru eğilip nefesini ve nabzını kontrol etti. Yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi, amacına ulaşmıştı. Cemil Bey’in cansız bedenini orada öylece bırakıp, kapıyı çekip çıktı.

Köprünün üstündeki dilenci anlamamıştı ne olduğunu, adamın teki önüne bir çanta bırakıp gitmişti. Şöyle bir baktı çantaya, genişçe bir çantaydı, belli ki içinde bir şeyler vardı. Fermuarı açtı, etraf karanlıktı bir şey göremedi, içindekileri eliyle yokladı. Kâğıt gibi bir şey geldi eline, çantadan çıkarıp baktı, bir tomar paraydı, eliyle yoklayınca içinde bunlardan çok olduğunu anladı. Bir süre elindeki kâğıt parçasına baktı, baktı, baktı… Eskiyi düşündü, eskiden kendinde bunlardan ne çok olduğunu ama onlar yüzünden bugün burada olduğunu… Bir süre daha baktı, baktı, baktı… Havalar iyice soğumuştu, yanındaki ateşten başka onu ısıtacak bir şeyi yoktu. Bu çantadakiler ateşi iyi harlardı, birkaç gece daha idare ederdi böylece… Çantadan paraları çıkarıp tek tek yanan ateşin içine atmaya başladı, yüzüne keyifli bir gülümseme yayılmıştı.

İZMİR’DE POLİSİYECİLER SÖYLEŞTİ

0

POLİSİYE EDEBİYATTA ŞEHİR VE KADINLIĞIN İZLERİ

Polisiyeye gönül vermiş İzmirli okurlar pek yakında yeni bir sahafla tanışacaklar. Uzun yıllar Ankara’daki mekânında kitapseverleri ağırlayan İshak Kocabıyık ve Necmettin Özdemir, artık Kemeraltı, İkinci Beyler 45 numaralı pasajda yer alan Kelime Sahaf’ta biz polisiye okurlarını karşılamaya hazırlanıyor.

Kitap ve polisiye dostu bu iki insan rafları yerleştirmeye bir süre ara verip şahane bir etkinlik için kolları sıvadı. 3 Şubat 2024 günü Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin Alsancak’taki tarihi mekânında Kelime Sahaf katkısıyla polisiye yazarları ve akademisyen konukların davetli olduğu güzel bir etkinlik gerçekleştirildi. ‘Polisiye Edebiyatta Şehir ve Kadınlığın İzleri’ ana başlığı altında iki oturum yapıldı. Dedektif Dergi yazarı Gamze Yayık’ın sunumunu üstlendiği ilk bölümün konukları; DEÜ öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Ayşen Uysal, Dr. Aydın Arı ve AÜ İletişim Fakültesi eski öğretim üyesi Prof. Dr. Eser Köker’di.

Dr. Aydın Arı, polisiye edebiyatta kapitalizm, güçlülerin suçları ve bunun polisiye üzerine etkileri, Prof. Dr. Ayşen Uysal polisiyede devlet ve komplo teorileri, Prof. Dr. Eser Köker ise yerli ve yabancı polisiye romanlardan örnekleyerek polisiyede kadınlık ve feminizm üzerine konuştu.

Takip eden oturumun konukları üç kıymetli polisiye yazardı. DEÜ İktisat Bölümü öğretim üyesi Dr. Erkin Başer’in yürütücülüğünü yaptığı oturumda İzmirli yazar Suphi Varım, POYABİR başkanı, yazar ve çevirmen Algan Sezgintüredi ve yazar İlyas Barut konuktu. Yazarlar kendi romanlarından ve polisiye edebiyatın ünlü eserlerinden örnekler verip kıyaslamalar yaparak ‘polisiyede mekân olarak şehrin önemi ve kullanımı’ üzerine fikirlerini bildirdiler. Hem sunumların hem de tartışma bölümünün polisiyeseverler için verimli ve keyifli geçtiği bu güzel etkinlik için Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’ne ve Kelime Sahaf’a teşekkür ederiz. Polisiye edebiyat adına bu tür etkinliklerin çoğalması dileğiyle.

MARİO LEVİ’NİN ANISINA

0

Hepimiz bir gün öleceğimizi bilerek yaşıyoruz ama ölümü bilmek başka, ölümü beklemek başka. Mario Levi henüz çok erken yaşta, 66 yaşında, 31 Ocak 2024’te ölüm haberiyle tüm sevenlerini derinden üzdü. Edebiyata, yazmaya, yaşamaya ve hayata dair romanları, öyküleri, röportajları, tv programları, dersleri, sözleri ile hafızalarda derin izler bırakıp göçtü bu dünyadan.

Göç, yazarın yaşarken de hayatını ve sanatını şekillendiren önemli kavramlardan birisi oldu. Ailesi 1492 yılında İspanya’dan İstanbul’a göç eden Sefarad Yahudilerindendi. Belki de bu göçün ailesi üzerinde bıraktığı izlerden yola çıkarak 2000 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görülen Yahudi bir ailenin başından geçen göçleri konu alan İstanbul Bir Masaldı romanını yazdı. Her ne kadar göçün etkilerini yaşasa da acılarında yoğrulsa da kendisini her zaman bir İstanbullu olarak tanımladı, İstanbullu olmaktan gurur duydu.

1957 yılında Şişli’de dünyaya gelen yazar Doğu ve Batı kültüründen beslenerek yetişti. Ailesinden Fransızca ve İspanyolca öğrendi, Türkçe ile büyüdü. Üç dili de ana dili olarak tanımladı, “Benim tek yabancı dilim İngilizcedir,” dedi. Birçok farklı dilde okuyup yazabiliyorken yazı dili olarak Türkçeyi seçti. Türkçe onun en derin vatanıydı. Bu bilinçli bir tercih değildi. “Bir insan çocukken hangi dilde top oynadıysa, hangi dilde ilk aşkını yaşadıysa, hangi dilde küfretmek geliyorsa içinden o dille yazıyor,” dedi. Türkçeye sahip çıktı, yazdıklarıyla Türkçenin zenginliğini ortaya koymak ve Türkçeyi korumak için çalıştı. 

1980 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Filolojisi Bölümü’nden mezun oldu. Okul yıllarından hocası Haldun Taner’in tavsiyesine uydu, neredeyse her gün yazı masasının başına oturdu. Günde sekiz, dokuz saat yazabildiğini ifade etti. Ayrıntıları sevdi, insan ruhunu anlamaya ve anlatmaya çalıştı. Kendisini Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Abdülhak Şinasi Hisar’a yakın gördü, onların izinden gitti. İstanbul’u ve insan ruhunu anlattı. Yazdıklarını Attila İlhan’a, Selim İleri’ye okuttu; onların takdirlerini kazandı.

İlk yayımlanan yazısı 1984 yılında Franz Kafka’nın Dönüşüm adlı uzun öyküsü üzerine oldu. 2024 için “Yazarlığımın 40. senesi,” diyordu. Kırk yıllık yayım hayatına çokça eser sığdırdı. Çalışkan ve bir o kadar da üretken bir yazardı. Yazılarını, öykülerini, romanlarını önce defterlere dolma kalemlerle yazdı. Elinden düşürmediği dolma kalemleri vardı. Okurlarına eserlerini imzaladığı kalemleri de ayrıydı.

İlk romanım İşaret’i ustama takdim ederken “Dur, o kalemle imzalama. İmza kalemi ayrı olur, bekle,” deyip kendi kalemlerinden birini getirmiş, “Al bununla imzala,” demişti.

Yazmak onun için değerli ve kıymetli bir uğraştı. Yazmaya kıymet verdiği gibi yazanlara da kıymet verirdi. İlk romanıymış, yeni yazarmış, bunlara bakmaz esere değer verir, teşvik eder, yüreklendirir, destek olurdu. Yazmaya gönül verenlere rehber olmak için tecrübelerini paylaşmayı erdem bilirdi. Yazarlık atölyesindeki biz öğrencileri için “Usta ile çırak ilişkisi bizim aramızdaki,” derdi. İstanbul Bir Masaldı romanında dediği gibi, ölümler, insanları farklı, çok derinlerde yaşanan yalnızlıklarla karşı karşıya bırakıyordu. (s. 61, Everest Yayınları) Bizleri de öğrencileri olarak ustasız kalmanın yalnızlığına bırakıp gitti.

Müziği ve sinemayı sevdi, bu iki alan onun edebiyatını besleyen kaynaklardı. İlk kitabı da buradan doğdu: Jacques Brel: Bir Yalnız Adam. Efsanevi Belçikalı şarkıcı Jacques Brel’in hayatını biyografik bir yaklaşımla ele aldı.

Genç yazarlara, yazmaya gönül verenlere hep çok okumaları gerektiğini öğütledi. Kendisi de çok okudu. Marcel Proust, Dostoyevski, Albert Camus, Virginia Woolf dilinden düşürmediği yazarlardan bazılarıydı. Sadece belli yazarlara bağlı kalmamak gerektiğini, farklı görüşlerden de yazarların okunması gerektiğini tembihlerdi. “Bir yazarı besleyen yaşadıkları ve okuduklarıdır,” derdi.

1990 yılında Bir Şehre Gidememek adlı öykü kitabı ile Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görüldü. “Öykü, yüz metre koşusuysa roman bir maratondur,” benzetmesini yapardı. Öyküye kıymet verse de kendini romana daha yakın hissetti.

Çocukken kendisini bir yazar olarak hayal etmemişti. Yaşadıkları, ince ve naif yapısı, mütevazılığı onu yazarlığa götürdü. Hiçbir zaman kitaplarının ne kadar sattığının muhabbetini yapmadı; bunları konuşmanın ayıp olduğunu düşünürdü. Kitapların üzerinde kaç baskı yaptığının yazmasını dahi yadırgardı.

Duruşuyla, konuşmasıyla, nezaketiyle tam bir İstanbul beyefendisiydi. İstanbul’la bütünleşti, Türkçe ile özdeşleşti. Bir öğretmen, bir usta, bir yazar, bir İstanbul âşığı, bir Türkçe sevdalısı bu dünyadan geldi geçti. Attilla İlhan’ın da dediği gibi “Ölmekle başlar öyle hayat.”  Mario Levi geride bıraktığı eserleri ve yetiştirdiği öğrencileri ile ölümsüzleşti.

Saygıyla ve minnetle…