Ana Sayfa Blog Sayfa 13

BİR EFSANE BİR CİNAYET

KALFA YUNUS/21 Ağustos

Ağustos sıcağı sanayi sitesinin metal kaplı çatılarını kızdırıyordu. Dayanılmaz bir sıcak vardı. Sam yeli dükkânların arasındaki şose yoldan ağız, burun dolduran cinsten bir toz bulutu kaldırıyordu. Köpekler bir yudum su, bir lokma öğün bulmak umuduyla başları yerde, çaresiz dolaşıyordu.

O gün tek derdimiz sıcak değildi. Benim ve sanayi ahalisinin hararetini artıran başka bir şey yaşanmıştı; ölüm… Sıcağa tezat, buz gibi ölüm… Bütün sanayi bizim dükkândaydı: Kaportacı Salim Usta’nın dükkânında. Ustam gece çalışırken –ki bazılarımız sıcaktan kaçmak için bunu tercih ederdik- biri veya birileri tarafından öldürülmüştü. Cesedini araba iskeletlerinin birinin yanında yüzüstü yatarken bulmuştum. Sızan kan başının altında göl olmuş, beton zemini alacalı bir kırmızıya boyamıştı. Dehşet verici bir manzaraydı gerçekten de.

Yaz günleri dükkânı geç açtığımız için sabah on bir gibi gelmiştim işe. Kendimi suçluyordum. Daha erken gelseydim belki de ustam ölmeyecekti. Aradan birkaç saat geçmesine rağmen hala şokundayım olayın. Ne yalan söyleyeyim Salim Usta’yı o halde görünce önce dilim tutuldu, tek kelime dahi edemedim. Şaşkınlığım geçince ver ettim avazım çıktığı kadar bağırmayı. “Yetişin ustama bi’şey olmuş! Yetişin,” diyerek inlettim sokakları. Yan dükkândaki Elektrikçi Kazım Usta koştu, geldi önce. “Çekil kenara Yunus,” dedi. Hakikaten de donup kalmıştım. Kazım abi, ustamın nabzını dinledi, öldüğünde karar kıldı hemencecik. Bundan sonra iş polisi aramaya kalmıştı. Polisler gelene kadar ahalinin dağılmaya, işinin başına dönmeye hiç niyeti yoktu. İlk dedikodular ağızdan ağza yayıldı, ben de duyuyordum bunları ister istemez. Mübarek, herkes zehir hafiye kesilmişti bir anda. “Eski karısının dostu var diyorlardı, kesin o yaptırmıştır,” diyen de vardı,  “Kumar borcundandır, ödemeyince acımazlar kimseye,” diyen de.

Her ne sebeptense artık… Ortada bir gerçek vardı: ustam ölmüştü. Ve ben, kaportacı kalfası Yunus, muhtemelen işsiz kalmıştım.

Söyleyecek çok bir şey yoktu. Şimdilik…

KOMİSER TOLGA/21 Ağustos

Öğle güneşi tepedeki yerini almamıştı daha. Buna rağmen güneş yere inmiş gibi bir sıcak vardı. Dışarısı elli beş derece olmalıydı. Ben de klimanın insafına bırakmıştım kendimi. Cinayet Büro’da sinek avladığımız günlerden biriydi. Hem sıcak hem sıkıcı… Nispeten sakin bir ilçedir bizimkisi. Cinayet falan… Pek olmaz öyle. Ufak tefek yaralama vakalarına bakarız bazen. Çoğu zaman da Asayiş Şube’nin diğer işlerine yardım ederiz. Fakat bugün ilçenin sanayi sitesinden bir ihbar almıştık. Şüpheli bir ölüm…

Başkomiserim Rıfat Alagöz’le olay yerine ilk giden ekipteydik. Sanayide Kaportacı Salim Usta öldürülmüştü.

Orta boylu, saçları kırlarla dolu, biraz yaşlıca bir adamdı Salim Usta. Başına aldığı bir darbeyle öldürülmüş olmalıydı. Çünkü yerde yüzüstü yatıyordu ve başının etrafı kan gölü olmuştu.  

Olay yerine gelen savcıya bilgi verdikten sonra ilk olarak Kalfa Yunus’la konuşmayı tercih ettik, ne de olsa Salim Usta’yı bulan oydu. Yunus ne biliyorsa anlattı ustasıyla ilgili. Eskiden evli olduğunu, kumar alışkanlığı yüzünden boşandığını söyledi. Hiçbir şeyi saklama gereği duymuyordu. Ustasının sanayide sevilen bir adam olmadığını da ekledi sözlerine.

“Ne olursa olsun ustamdı, pirimdi,” demeyi de ihmal etmemişti. Ondan şüphelendiğimizi düşünüyor olmalıydı ki ustasını nasıl sevdiğini, nasıl saygı duyduğunu vurgulayıp durmuştu. Şüphelenmiyor da değildik elbet, şu anda herkes şüpheliydi. Sevilmeyen bir adamın bir sürü düşmanı olabilirdi, en yakınlarından biri de olabilirdi bu düşman elbette.  

Başkomiserim yine de Yunus’un bu dobra hallerini sevmiş olmalıydı, gülümseyip “Senden başkası çalışıyor muydu dükkânda?” diye sordu.

“Evet, çırak Yusuf var. Bugün izinliydi ama.”

“Nerede oturuyor bu Yusuf?”

Yunus, Yusuf’un evini tarif etti. Başkomiserimle birlikte ilk fırsatta uğrayacaktık. Fakat önce olay yerindeki incelemeleri bitirmeliydik. Yağ içindeki sandalyelerden kalktık, Başkomiserim dükkânda gezmeye, gözleriyle etrafı taramaya başladı. Dükkân dardı, buna rağmen boş görünüyordu. Küçük bir tezgâhın arkasındaki duvara alet takımları özenle yerleştirilmişti. Küçükten büyüğe çekiçler, testereler, anahtar takımı… Adını bilmediğim bir sürü alet. Anahtar takımından birinin yeri boştu. Eksik bir alet… Pekâlâ cinayet aleti olabilirdi bu. Başkomiserim, Yunus’a sordu hemen.

“Evet, amirim, 22-23 numara anahtar yok,” dedi Yunus.

“Etrafta bir yerde olmasın?”

“Bakayım hemen.”

Yunus bütün aramalarına rağmen eksik anahtarı bulamadı. Başkomiserim bana baktı bunun üzerine, “Ne dersin?” diye sordu. Ona katılıyordum. Cinayet aletini bulmuş olabilirdik.

Başkomiserim cesedin yanına diz çöktü, eline lateks eldivenleri geçirip maktulün başını çenesinden tutup kendisine doğru çevirdi. Saçlarının başladığı yerde -ki alnına kadar saçları vardı adamın- derin, kahverengi bir yara izi vardı. Etrafında kan toplanmış ve çoktan kurumuştu. Başkomiserime göre darbenin indiği bölge olmalıydı bu.

 Yer dar ve havasız olduğundan Salim Usta dükkânın önündeki tentenin altında çalışıyor olmalıydı. Terden sırılsıklam, havasızlıktan boğulmak üzereyken dışarı attık kendimizi. Başkomiserim terini silip bir sigara yaktı, daldı gitti. Ben de etrafıma bakındım, nedense bütün gözler üstümüzdeydi. Sanayide çalışanlar işlerini güçlerini bırakmış dükkânın önüne toplanmıştı. Sonra karşımdaki meraklı gözler saydamlaştı, kayboldu bir anda. Ankara’da çalıştığım günlere gittim. Ankara’nın batısında bir sanayi sitesi vardı: OSTİM. Orada da bir ceset bulmuştuk. Aynı böyle, dükkânlardan birinde… Fakat bunun gibi şüpheli ölüm değildi o. Bir kavga sırasında öldürülmüştü adamımız. Haliyle bir sürü görgü tanığı vardı. Çok geçmeden bıçağı kimin sapladığını bulduk, sonrasında katili ensesinden tutup savcılığa sevk etmek çocuk işiydi. Fakat şimdi hayatımın çoğunu geçirdiğim, aynı zamanda memleketim olan şu güzelim Akdeniz ilçesine bakıyorum. “Ankara mı burası, İstanbul mu?” diyorum içimden. Ne ara bu hale geldi? Şüpheli ölümler falan… Üstüne üstlük ne bir görgü tanığı ne de Salim Usta hakkında doğru düzgün bir şey -dedikodular hariç- bilen var.

Sıcağa aldırmadan komşu dükkânlarda çalışanları tek tek sorguladık. Yunus’unkinden farklı bir ifade veren olmadı. Kimse gece çalışmayı tercih etmiyormuş bugünlerde. Salim’den başka… Aslında Salim’in gece çalışmak için başka nedenleri varmış, gündüz vakti milletin karşısında rahat rahat ziftlenemiyormuş. Akşam hava kararıp serinlik çökünce bir şişe şarap açıyormuş, gece yarısına kadar bitiriyormuş. Bazen ikinciyi de açtığı oluyormuş. Yunus’un ifadesi aynen bu yöndeydi. Komşular da duymuştu Salim Usta’nın alkolikliğini fakat dediklerine göre bu durum hangi tarafını tutsanız katran karası akan Salim için normalmiş. Bazen akşamdan kalma olur bütün gün uyurmuş dükkânda.

İşimiz bitince ekip arabasına bindik, hemen klimayı açtık. Nihayet! Nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr çıktı dışarıda. Tozu toprağa kattı bir anda. Açık camlardan içeri giren toz gözlerime doldu. Hemen pencereleri kapatıp gözlerimi temizledim. Derin bir nefes aldım sonra. Hem hava boğmuştu beni hem de Salim’le ilgili duyduklarım. “Ya amirim ne pis adammış bizim maktul,” dedim başkomiserime. Sanki bunu bayadır içimde tutuyordum. Başkomiserim gülümseyip cevap verdi. “Haklısın, ne ararsan varmış adamda.”

***

Başkomiserimle Salim Usta’nın pis ve garip tabiatını düşünerek merkeze geldik. Başkomiserimin kuzey cepheye baktığı için nispeten daha serin, geniş odasına girip toplantı masasına attık kendimizi. Amirim fazla oturamadı, beyaz tahtanın başına geçti hemen. Kalemi alıp büyük harflerle “Salim” yazdı, sola doğru bir ok çıkarıp “Kalfa Yunus” diye ekledi. Sağ tarafa uzanan okun ucunda da “Çırak Yusuf” yazacaktı biraz sonra.

“Yusuf’un evine gitmenin vakti geldi,” deyip ayaklandı amirim. Arkasından telsizimi kapıp ben de çıktım.

Yusuf on sekizinde gösteriyordu. “Bu yaşta ne çıraklığı?” demek geldi içimden. Herifçioğlu uzun boyluydu bir kere, iri kemikliydi. Simsiyah, zımpara gibi sakalları vardı. Sivri çeneliydi, erkeksi bir surata sahipti. Neredeyse yakışıklı denebilecek kadar güzel bir çocuktu.

Evde Yusuf, Başkomiserim ve ben vardık. Başkomiserim, Yusuf’un karşısındaki tekli koltuğa oturmuş şimdilik sessiz kalmayı tercih etmişti. Daha çok ben sorguluyordum çocuğu. Biraz önce içimden geçeni dillendirdim.

“Bu yaşta ne çıraklığı?”

“Yunus abi benden büyüktür. Yoksa ben de kalfa sayılırım.”

“Kaç senedir yanındasın Salim’in?”

“Dört sene oldu nerden bakarsanız.”

“Bugün neden ektin işi, hasta gibi de bir halin yok, hayırdır?”

“Birkaç işim vardı dışarıda, arada bir Salim Abi idare ederdi beni.”

Yusuf, Salim Usta’yla arasının çok iyi olduğundan dem vuruyordu. Fakat işin aslı öyle değildi. Komşu esnafı sorgularken Salim’in Yusuf’u sık sık azarladığını, küfrettiğini ve ikilinin sürekli kavga ettiğini öğrenmiştik. Yusuf’a sordum bunu hemen.

“İşe geç giderdim bazen, ondan azarlardı. Çoğu zaman da yaptığım işi beğenmezdi,” diye cevap verdi.

“Ne demeye dört yıldır çalıştırıyor seni o zaman?”

“Valla bilmem amirim! Ona sormak lazım da… İşte…”

Yusuf’un ukala tavırlarına sinir olmuştum. Başkomiserim bütün sakinliğiyle oturuyordu. Sonra bir anda araya girdi.

“Salim karısından ayrı demiştin…”

“Evet, amirim.”

“Peki, görüştüğü, ne bileyim takıntılı olduğu bir kadın falan yok muydu?”

Başkomiserimin nereye varmaya çalıştığını tam olarak anlayamamıştım fakat yine de bir aşk cinayeti veya bir kıskançlık krizi ihtimalinin üzerine gittiğini düşünüyordum.

“Ağzımı mı arıyorsunuz amirim?” diye sordu Yusuf.

“Olabilir, sen bildiklerini anlat bize yine de…” dedi başkomiserim sakince.

“Züleyha Abla’ya olan aşkını bütün sanayi bilir amirim.”

“Şu yedek parçacı Züleyha mı?”

“Evet, ta kendisi… Sanayide Züleyha ablayı beğenmeyen yoktur aslında. Her taraf erkek, o kadar erkeğin arasında kalınca tabii kıymete biniyor.”

“Züleyha ne diyordu Salim’in bu ilgisine?”

“Valla amirim, yüz vermiyordu pek.”

“Yani Salim inatla üstüne gidiyordu.”

“Evet, amirim.”

Sorgunun burasında bana döndü başkomiserim, “Züleyha’yla bir görüşelim,” dedi. Haklıydı. Benim tecrübelerim de bunu söylüyordu. Genel olarak cinayetlerin iki ana sebebi vardır: para ve aşk. Bakalım Züleyha bize neler söyleyecekti?

KALFA YUNUS/21 Ağustos

Züleyha Abla’nın dükkânına daha dün uğramıştım. Renault Megane ön tampon lazımdı. Ustam marka, model verip yollamıştı beni. Kapıdan girdim, klimanın serinliği çarptı önce yüzüme ve kanıksadığım metal, cıvata, motor yağı kokusu. Züleyha Abla, tezgâhın arkasındaydı. Kırmızı saçları yüzüne dökülüyordu, tombul, kısa, kırmızı ojeli parmaklarıyla bilgisayarda bir şeyler yazıyordu. Beni görmedi bile.

“Abla, ustam gönderdi, Renault Megane, 98 model, ön tampon…”

“Söyle ustana kendi gelsin. Gece gönderdiği mesajların da hesabını versin,” dedi sinirle.

Sinirli kadındır Züleyha Abla. Tavrına şaşırmadım o yüzden. Bekârdır, iki kere evliliğin eşiğinden döndü diyenler var. Fakat değilse de ben diyenlerin yalancısıyım. Sanayi gibi bir erkek dünyasında işleri iyi götürdüğünü düşündüm hep. Babasından kalmış bu dükkân ona. Züleyha Abla da hiç bozmamış, satıp savmamış, aynen devam ettirmiş işleri. Asıl adının Zeliha olduğunu söyleyenler de var. Kendisine zorla Züleyha dedirdiğini de. Her ne ise artık, bu isim tam oturmuş ona. Sanki başka bir ismi böyle taşıyamazmış gibi geliyor bana.

Polislerin Züleyha Abla’dan şüphelendiğini anladığımda çok şaşırdım, bunları anlattım onlara. Züleyha Abla ustama kızsa da garip bir elektrik vardı aralarında. Zarar vereceğini düşünemem. Ha, bir anlık sinirle vurduysa da bilemem. Kazadır olsa olsa. Tabii bunu söylemedim polislere. Hem inanamıyordum böyle bir şey olacağına hem de Züleyha Abla’nın gazabından korkuyordum.

KOMİSER TOLGA/21 Ağustos

Akşama doğru, güneşin batmaya niyet edip havanın bizi serinletmeye başladığı vakitlerde olay yeri raporu elimize ulaştı. Salim Usta’nın yüzünde ve vücudunda morluklar tespit edilmişti. Üzerinde kıyafetleri olduğu için bedenindeki morlukları görememiştik haliyle. Yüzüyse kan içindeydi, yara izlerini fark etmemiz imkânsızdı. Tabii bu morluklar bize katille bir boğuşma yaşandığını, bir kavga çıktığını gösteriyordu. Salim Usta sarhoş olduğu için muhtemelen fazla direnememişti. Olay yerinden alınan parmak izleriyse Salim Usta’ya, Kalfa Yunus’a ve Çırak Yusuf’a aitti. Doğal izlerdi bunlar. Makul bir şüphe oluşturmuyordu hiçbiri. Otopsi raporunu bekleyecektik. O zamana kadar sanayi sitesine gidip şu Züleyha’yla bir konuşalım dedik. Saatime baktım, yediye geliyordu neredeyse. Başkomiserim, yaz günü dükkânları geç kapattıklarını söyledi, hemen çıkarsak Züleyha’yı yedek parça dükkânında yakalayabilirdik.

Sanayi sitesine ulaşmamız on beş dakikamızı almıştı, dükkânı bulduk hemen. Girişi dar, dışarıdan içeriye doğru genişleyen bir dükkândı. Arka tarafta kocaman bir depo vardı, yedek parçaların bulunduğu raflar dört, beş sıra oluşturmuştu. Kasada genç bir çocuk duruyordu. Züleyha’yı sorduk hemen. Arka tarafta olduğunu söyledi, çağırmaya gitti. Bu arada polis olduğumuzu anlayan dükkânın çırağı çayları elimize tutuşturmuştu çoktan. Nasıl içeceksek bu sıcakta!

Züleyha geldi sonunda. Bütünüyle incelediğinizde güzel denebilecek bir görünüşü vardı. Erkeklerin arasında olduğundan mıdır nedir, kadınsı zarafetten uzaktı. Ayaklarını açarak, gerine gerine yürüyordu. İçinde ne olduğunu bilmediğim bir kutuyu kenara bırakıp “Buyurun?” dedi. Meraklı bakışlarını dikmişti üzerimize, ben daha çok neden merakla baktığını düşünmüştüm o anda, Salim Usta’nın öldürüldüğünden haberi yok muydu yani? Biliyor olmalıydı.

Neden orada olduğumuzu söyledik. Başını öne eğip “Gerçekten de çok üzücü, kim yapar ki böyle bir şeyi?” dedi.

“Bunu sizin tahmin edebileceğinizi düşünüyorum,” diye yanıtladı başkomiserim.

“Ben ne bileyim amirim?”

Züleyha’nın içindeki ‘erkek Fatma’ ortaya çıkmıştı. Daha ilk dakikadan asabi davranışlar sergilemeye başlamıştı.

“Salim’le aranız iyiymiş herhalde…”

“Nereden çıkardınız bunu amirim, kim söyledi?”

“Size aşıkmış Salim, bütün sanayi bunu biliyormuş.”

“Amirim onun aşkı bana değildi. Kumara, alkole aşıktı o. Söyletmeyin şimdi beni!”

“Söyleyin ne olacak ki? Adam öldü sonuçta, değil mi?”

“Benim inancıma göre ölünün arkasından konuşulmaz amirim. Kötü anılmaz yani. Günahlarını dillendirmek rahatsız eder ölüyü mezarında.”

Biz bunları konuşurken yanımıza kapıda bıraktığımız polis memurlarından biri geldi. Acil dışarı çağırdı bizi. Züleyha’yı bırakıp hemen dükkândan dışarı çıktık. Polis memuru bir çocuğu işaret ediyordu. Çocuğun yüzü kapkaraydı, hem güneşten yanmıştı hem de sanayinin yağı, pisliği bulaşmıştı.

Polis memuru “Bir görgü tanığımız var komiserim,” dedi. Hemen yanımıza çağırdık çırak olduğunu tahmin ettiğim çocuğu.

“Ne gördün? Anlat bakalım.”

“Komiserim ben aha şu dükkânda çalışıyorum,” dedi eliyle uzakta bir noktayı işaret ederek. “Gece buralardaydım, arkadaşlarla takılıyorduk dışarıda. Eve geçmeden önce dükkânda unuttuğum şarj aletimi almak istedim.”

“Eee?” dedim sabırsızlıkla. “Salim Usta’yı gördün mü?”

“Görmedim fakat dükkânının ışıkları yanıyordu. Esasında mesele o değil. Ben tam bizim dükkâna girmek üzereyken birisi çıktı Salim Usta’nın dükkânından.”

“Kimdi sence?”

“Hiç bilmiyorum komiserim. Kadın mıydı, erkek miydi onu bile seçemedim. Karanlıktı. Daha doğrusu ben onu fark ettiğimde dükkânın ışığından karanlığa girmişti çoktan.”

“Üzerinde ne vardı?”

“Kapüşonlu bir şey giymişti bu sıcakta. Altında bol bir eşofman vardı. Yalnız… Ayakları küçük gibiydi, beyaz spor ayakkabılar vardı ayağında. Çok uzun boylu, yapılı biri değildi.”

“Kadın olabilir diyorsun yani,” dedim Züleyha’yı düşünerek.

“Olabilir komiserim,” dedi çocuk.

“Sonra merak edip de gitmedin mi Salim Usta’nın dükkânına?”

“Valla komiserim dükkândan çıkanın hiç acelesi, telaşı falan yoktu. Başı yerde, dümdüz yürüdü gitti öyle. ‘Ben de bir arkadaşıdır Salim Usta’nın,’ dedim kendi kendime.”

“Sen giderken hala açık mıydı Salim Usta’nın dükkânı?”

“Açıktı komiserim, ışıkları yanıyordu.”

Başkomiserim de dinlemişti bütün konuşmayı. Araya girip “Züleyha’yı merkeze alalım,” dedi. Görgü tanığı, küçük çırağın sözlerinden etkilenmişti o da benim gibi.

KALFA YUNUS/22 Ağustos

Sabah dükkânı açtım yine. Ustam ölmüştü fakat dükkânın geleni gideni bol olurdu bugün. Haftalığımın günüydü. Alamayacağımı bile bile süpürüyordum yerleri. Biri gelip de laf etmesin diye mi yapıyordum yoksa kafamı oyalamak için mi, bilmiyorum. Ustamın kanı yerde hatırı sayılır bir iz bırakmıştı. Dün akşam cenaze kaldırıldıktan sonra yıkamıştım her yeri, bugün de lekenin üzerine gazlı talaş döküp biraz daha ovaladım. Kırmızı leke gölge gibi bir karaltıya dönüştü ancak. Bu kadarını becerebilmiştim.

Komşu dükkânlardan gelen olmadı. Saat on bire doğru polisler geldi. Benimle yeniden konuşmak istiyorlardı. Sarışın, kıvırcık saçlı, kısa boylu olan polis kendisini “Komiser Tolga,” olarak tanıttı, yanında da amiri vardı. Onun fırça gibi dik, siyah saçları, kalın kaşları vardı. Biraz uzuncaydı. İri, kestane rengi gözleri sert bakıyordu. Başkomisere bakamadım o yüzden, baktıkça telaşlanıyordum. Ustamı ben öldürmüşüm gibi geliyordu o bakınca, biraz üzerime gelse yapmadığım bir şeyi itiraf bile edebilirdim. Tolga Komiser’in yüzü daha sevecen, daha çocuksuydu. Masumiyetimi hatırlıyordum ona bakınca, kendim de ikna oluyordum masum olduğuma.

Dünkü ifademi biraz değiştirmek, bazı sırları açığa vurmak zorunda kaldım. Bir kere ustamın Züleyha Abla’ya olan aşkının tek taraflı olduğunu itiraf ettim. Yaşça yakın oldukları, aynı yerde çalıştıkları, aynı dertlerle yoğruldukları için yakıştırmıştım ikisini. İçten içe Züleyha Abla’nın da ustama kesik olduğunu düşünüyordum. Fakat durumun hiç de öyle olmadığının farkındaydım.

Özellikle on, on beş gün önce gördüklerimden sonra ustamın karşılıksız aşk yaşadığını daha iyi anladım. Bugün olmuş gibi aklımda hala her şey. Akşam vaktiydi. Dükkânlar tek tek kapanıyordu. Ustam yine bir şeyler almak için Züleyha Abla’ya göndermişti beni. Kasada bekleyen çocuk çıkmıştı çoktan fakat dükkân açıktı. Arka tarafa seslendim ben de. Züleyha Abla’nın arkada bir yerlerde olduğunu düşünmüştüm. Ses gelmedi. Ben de bankonun arkasına geçip dükkânın dip taraflarına girdim. Cılız, fersiz  ampuller aydınlatıyordu ortamı. Rafların arasında kaybolabilirdiniz, her şey koyu bir gölge, bir karaltı gibi görünüyor, daha da koyulaşarak dükkânın sonundaki karanlığa doğru uzanıyordu. Yürüdükçe seçiliyordu etraf, eşyalar… Neyse uzatmayayım, biraz daha gidince kulağıma nefes alıp verme sesleri geldi, daha doğrusu bir nefes başka bir nefese karışıyordu. Hızlı, uyumlu ve tempolu iki soluk alıp verme sesi. Biraz daha yaklaşınca onları gördüm. Züleyha Abla ve Yusuf… Bizim Çırak Yusuf… Bizim sırık Yusuf… Sevişiyorlardı. Daha başında yakalamıştım işin, çıplak değillerdi ama vücutları kenetlenmiş deli gibi sarılıyorlar, birbirlerini öpüyorlardı. Tuhaf bir manzaraydı gerçekten, kelimenin tam anlamıyla tuhaf. Züleyha Abla, tombul, ojeli parmaklarını Yusuf’un saçlarında gezdiriyordu ihtirasla. Koparıyordu tel tel. Yusuf, Züleyha Abla’nın boynuna eğilmişti. Züleyha Abla’nın yüzü yukarıya bakıyordu, burun delikleri şişip şişip iniyordu bir taraftan.

Beni görmediler, bundan istifade ettim ve ses çıkarmadan uzaklaştım. Gördüklerimi zihnime kazıdım, silinemezlerdi, mümkün değildi. Fakat açığa da çıkamazlardı. Ustam üzülürdü, yıkılırdı hatta. Belki alkolü daha artırırdı, o kafayla daha büyük paralar yatırırdı ganyana.

Sonu olurdu ustamın bu, sonu!

Anlattım bunları polislere bir bir… Artık ustam yoktu ne de olsa. Belki de hazin sonuna onlar götürmüştü ustamı. Bunların bir an önce açığa çıkması gerekiyordu. Yoksa bu vicdan azabıyla yaşayamazdım. O gün gördüklerimi ustama anlatsaydım belki farklı davranacaktı. En fazla terk edip gidecekti buraları.

Ben ustamı seviyordum be! Ne olursa olsun, seviyordum. Abi gibi davranmadı bana, baba gibi hiç davranmadı. Sürekli kafası güzel olduğu için bütün işleri bana verirdi, o sayede ustalaştım bu işte. Belki bilmeden yapardı bunu, benim yetişmem umurunda bile değildi ama iyiydim ben. İşlerim tıkırındaydı.

KOMİSER TOLGA/23 Ağustos

Züleyha Yusuf’la birlikte merkezdeydi.  Ayrı ayrı odalara aldık  ikiliyi. Çapraz sorguya sokacaktık. Kalfa Yunus’un anlattıkları yenilir yutulur cinsten değildi. Bu garip çift, baş şüphelilerimizdi şimdi. Sanayideki çocuğun tarifine de uyuyordu Züleyha. Kapüşonlunun kadın olabileceğini söylemişti çocuk ve sanayide tanıdığımız tek kadın vardı.Züleyha… Katilin sanayi dışından biri olabileceği de aklımızın bir köşesindeydi elbette. Fakat bununla ilgili tek bir kanıta ulaşamamıştık. Katil tertemiz halletmişti işini. 

 Otopsi raporları gelinceye kadar böyle düşünmüştük. Katilin titizlendiği garantiydi fakat hiç iz bırakmadığını düşünmemiz yanlıştı. Maktulün tırnakları arasında muhtemelen katile ait doku örneklerine rastlanmıştı. Yusuf ve Züleyha’dan DNA örnekleri alıp karşılaştırdık hemen. Doku örneği Yusuf’a ait çıkmıştı.

“Yolun sonuna geldik Yusuf! Neden öldürdün ustanı, nasıl öldürdün anlat bakalım,” diyerek söze girdi başkomiserim.

Yusuf yeminler ediyordu. Öldürmediğini söylüyordu.

“O gün kavga ettik sadece, birbirimize girdik. Ertesi gün ondan işe gelmedim. Yemin ederim ben öldürmedim Salim Usta’yı!”

“Yani sen adamla tekme tokat kavga ediyorsun, sonra da adam gece öldürülüyor. Bak şu tesadüfe!”

“Bütün gece evdeydim ben, yemin ederim. İsterseniz anneme sorun.”

“Ne belli kadıncağızı uyutup kaçmadığın?”

Ne dediysek Yusuf ifadesini değiştirmedi. Direndiğini düşünüyorduk. Züleyha ile birlikte yapmış da olabilirlerdi bu işi, bu yüzden onu da bir an önce sorgulamalıydık.

Sorgu odasına girmeden önce başkomiserim gülümseyerek yanıma geldi.

“Tesadüfe bak,” dedi, “Ben de bu Yusuf’la Züleyha hikayesini nerden hatırlıyorum diyordum. Kuran’da geçiyor bu, bir efsane.”

“Efsane mi amirim?”

“Evet, Hz.Yusuf hapse düşüyor. Kralın karısı var, adı Züleyha. Bu Hz. Yusuf’a aşık oluyor, takıyor kafayı. Tabii Hz. Yusuf da çok yakışıklı, güzel bir adam… Fakat yüz vermiyor Züleyha’ya, aşkını reddediyor. Züleyha’nın atmadığı iftira kalmıyor bundan sonra Hz. Yusuf’a.”

“Vay be… Şimdi bizim Züleyha da başlamasın Yusuf’a giydirmeye.”

“Bakalım, Tolga. Göreceğiz.”

***

Beklediğimiz gibi olmadı. Züleyha efsanedekinin tersine, biraz da anne gibi korudu Yusuf’u. “Onun hiçbir suçu yok,” dedi. “Kim öldürdü Salim’i o zaman?” diye sorduğumuzda, “Ne bileyim ben?” deyip geçiştirdi.

Başkomiserim işini bilir, hemen Yusuf’un tırnak aralarında bulduğumuz delillerden bahsetti. Bunların birinci dereceden delil olduğunu söyledi. Yusuf’un başına neler gelebileceğini sıraladı. 

Bu yüzden kuvvetli bir itiraf almamız çok sürmedi.

“Evet, ben yaptım,” dedi Züleyha. “O kepaze herif Yusuf’uma saldırdı, etmediğini bırakmadı çocuğa. Konuşmak için gitmiştim dükkânına. Sarhoştu şerefsiz, ileri geri konuştu. Tepem attı benim de. Koca bir anahtar kaptım duvardan, geçirdim kafasına. Bayıldığını düşünmüştüm aslında. Öldürmek gibi bir niyetim yoktu…”

Züleyha’nın konuşması böyle uzayıp gitti. Cinayet aletini sakladığı yeri de gösterdi ertesi gün, dükkândaki kutulardan birinin içine gizlemişti 22-23 numara anahtarı. Üzerinde kan izleri vardı hala, hemen tetkike yolladık. Salim Usta’nın kanıydı.

Bu olay bana şunu gösterdi: aşk, cinayet işlemeye sevk eden en güçlü duygulardan biriydi. Öyle efsane aşklardan olmasına bile gerek yoktu. Züleyha ve Yusuf’un arasındaki ilişki  bir katil ve bir maktul vermişti bize.

“Bizim işler bitmez. Aşk oldukça…” dedi Başkomiserim Züleyha’yı kelepçelerken. Sözlerine katılmamam mümkün değildi, daha çok Yusuflar, daha çok Züleyhalar çıkacaktı karşımıza. Buna emindim işte!   

DURU GÜZELLİK SALONU

İlk deneyimim olan kayıp kızı bulma işimden sonra özel dedektifliği yürütebileceğime karar vermiştim. Birikimlerimin de suyunu çekmesiyle, emekliliğimin bir işe yaraması gerektiğini düşünmüştüm. Polis kökenli olmanın verdiği avantajla dedektiflik bürosu açmam kolay olmuştu. İzmir’in en merkezi yerinde eski bir iş hanının ikinci katında büro buldum. İki odalıydı, biraz bakım gerektirdiği için kirası düşük bir yerdi. Gereken büro malzemelerini İkiçeşmelik’teki ikinci el spotçulardan almıştım. Şimdilik idare ederdi. Daha önceleri açılan tanınmış dedektiflik bürolarına göre benimki biraz gariban görünüşlüydü ama yine de toplumdaki birikmiş problemleri göz önüne alırsam iş çıkmaması imkânsızdı. İş hanının girişine ve büronun kapısına ‘DEMİR DEDEKTİFLİK’ levhası yerleştirdim. Yerel bir iki gazeteye de reklam vererek ilk müşterimi beklemeye başladım.

***

İlk hafta kulağım telefonda, gözüm kapıda bekleyerek geçti. Kutlamaya gelen eş-dostun dışında ziyaretçim yoktu henüz. İkinci katta benimkiyle birlikte dört büro vardı. Bir avukatlık, ikisi de muhasebe bürosuydu.

Onuncu günün sabahı büroya geldiğim sırada daha kapıyı açarken telefonum çalmaya başladı. Bilinmeyen bir numara olduğunu görünce hevesle açtım. Bir kadın sesiydi. Masama geçip önüme bloknotu açtım.

“Demir Dedektiflik, buyurun ben Demir Darcan?”

“Alo, Demir Dedektiflik mi?” derken panik havası vardı sesinde.

Al işte, bu da aynı şeyi yapmıştı. Adımı belirttiğim halde işimi sormuştu. Nedense insanlar duydukları şeyi tekrar ederek yanlış anlamadıklarını teyit etmek istiyorlardı.

“Evet, buyurun hanımefendi. Nasıl yardımcı olabilirim?”

“İlanınızı gazetede gördüm. İş yerinizin yakınındayım. Orada olacaksanız birazdan yanınıza gelirim.”

“Bir yere gittiğim yok. Sizi bekleyeceğim.”

“Tamam Demir Bey. Birkaç dakikaya kadar büronuzda olurum,” deyip kapattı.

Beş dakika kadar sonra kapı çalındı, kalkıp açtım. Az kalsın dilimi yutacaktım. Şimdiye kadar gördüğüm en olağan dışı renk cümbüşü içinde bir kadın vardı karşımda. Ayağında cart kırmızı kısa şort, yüksek topuk kırmızı renk rugan ayakkabı, düğmeleri göğüs çatalına kadar açılmış limon sarısı bluz ve aynı renkte afro kabarık saçlar. Koyu renk uzun kirpiklerinin gölgelediği siyah gözler. Çimen yeşili farla sıvanmış göz kapakları ve aşırı allıklı rüküş bir görüntü vardı karşımda. Ama nedense dudaklarında bu görüntüyü tamamlayan ruj yoktu. Ekim ayının sonlarında böyle bir kıyafet evlere şenlikti. Hoş İzmir’in ekim ayı da öyle üşütecek derecede soğuk değildi hani.

Tepkimi gizlemeye çalışarak geçmesi için yana çekildim. “Buyurun şöyle geçin,” diyerek müşteri koltuğunu işaret ettim.

Yerime geçerken; “Size nasıl yardımcı olabilirim hanımefendi?” dedim, meraklı bakışlarımı üzerinden ayırmadan. ‘Hadi hayırlısı dedim,’ içimden, ‘Siftahı bununla mı yapacağım? Neyse bir bakalım derdi neymiş?’

Kucağındaki kahverengi omuz çantasına elini daldırıp bir kart çıkardı. Bana uzatırken, “Demir Bey, benim bir güzellik salonum var, daha doğrusu vardı,” dedi sinirli bir tavırla.

Karta baktım, ‘Duru Güzellik Salonu’ yazıyordu. Kadının rüküş halinin bu salondan kaynaklandığını anladım. Kırklı yaşlarda gösteriyordu. Aslında güzel denecek bir kadındı. Sanırım işinin reklamını yapmak için böyle aşırı süsleniyordu.

“Kartta isminizi göremedim. Neydi adınız?”

“Affedersiniz, heyecandan söylemeyi unuttum. Adım Afet, Afet Şengüzel.”

“Adınız güzelmiş. Tam salonunuza uygun düşmüş. Evet ne için gelmiştiniz?”

“Dediğim gibi güzellik salonum vardı. Ama şimdi yok.”

“Ne oldu salonunuza, birileri mi çaldı?” dedim gülümseyerek.

“Yoo, çalmadılar. Elimden aldılar. Daha doğrusu alacaklar.”

“Şunu açık olarak anlatırsanız size yardımcı olmaya çalışabilirim.”

“Şey, şöyle anlatayım. Salonumu on yıl önce açmıştım. Zamanla işlerim büyüdü. Üç yıl önce işten anlayan birini yanıma aldım. Çok akıllı ve becerikli bir kızdı. Onun sayesinde müşterilerimde çoğalma oldu. Çok çalışkandı ve hırslıydı. Gelen tüm müşterilere kendini çok sevdirmişti. Bilirsiniz böyle yerlerde kadınlar birbirleri hakkında dedikodu yaparlar. Adı Ayfer’di. Duyduklarını diğer müşterilere aktararak gözlerine girmeyi iyi beceriyordu. Bu sayede onlarla içli dışlı olup iyi bahşiş alıyordu. Son bir yıldır yaptığı her iş için yüzdelik olarak onu ortak yaptım. Onun sayesinde kazancım da yükselmişti. Neden onu da memnun etmeyeyim diye düşündüm. Hay düşünmez olaymışım!”

Bu arada elleri titreyerek sıkıntılı bir ifadeyle bana baktı. Bir şey isteyeceğini anlamıştım. Kadına deminden beri ne içeceğini sormayı akıl edememiştim. Acemilik, devlet memurluğu alışkanlığını halen üzerimden atamamıştım demek.

“Pardon sormayı unuttum. Ne içerdiniz? Çay, kahve veya soğuk bir şey?”

“Teşekkür ederim, çay olabilir. Su da olursa memnun olurum.”

İş hanının girişindeki çay ocağının diyafon düğmesine basıp siparişi verdim.

Kadın devamla; “Bana, ‘Abla senin hakkını ödeyemem,’ dedi. ‘Bana çok iyiliğin dokundu. Beni ortak olarak kabul ettiğin için teşekkür ederim. Ama bilirsin ölümlü dünyada yaşıyoruz. Sözler sağ olduğumuz müddetçe geçerli olur. Ama Allah geçinden versin hak vaki olunca sözlerin bir hükmü kalmaz. Eğer yanlış anlamazsan bunu yazılı olarak yapsak olur mu? Kaç yıldır beni tanıyorsun. Hakkımdan fazlasını da verdiğini biliyorum. Bu zamana kadar sana bir yanlışım olduğunu sanmıyorum. Sen de biliyorsun,’ dedi boynunu bükerek. Ben de güvendim ve ortaklık şartlarını yazılı olarak imzaladık.”

“Bu ne zaman oldu?”

“Üç ay önce. Bir ay bu şekilde çalıştı, sonra birden işe gelmez oldu. Yani iki aydır ortalıkta yok. Her yerde aradım, evine gittim defalarca. Oradan ayrıldığını öğrendim.”

Elini tekrar çantasına daldırıp katlanmış bir kâğıt çıkarıp uzattı. “İki gün önce bu yazı geldi. Okuyunca beynimden vuruldum. Bakın siz de okuyun, neden böyle sıkıntılı olduğumu anlayacaksınız.”

Bir avukattan gelen, bir ay içinde mekânı boşaltmasını isteyen bir ihtarname yazısıydı.

“Sizden istediğim; bu Ayfer denen kızı bulmanız ve bu durumun nasıl meydana geldiğini araştırmanız Demir Bey.”

‘Şu işe bak,’ dedim içimden. İlk işimde bir karmaşanın içinde olacaktım. Kadına da acımadım değildi hani. İyilik yap gözün oyulsun. Kadına baktım, umutla bana dikmişti bakışlarını. “Yanınızda çalışan biri iki aydır ortalıkta yok ama polise kayıp ihbarında bulunmadınız öyle mi?  Bu kızın anne ve babası veya akrabaları, arkadaşları da mı size gelip bir şey sormadılar? Yanınızda işe başlarken ailesi hakkında bilgi almadınız mı?”

“Yanlış anladınız. Öyle kayıp değil benim dediğim. Ailesi yok. Yetiştirme yurdunda büyümüş. Ben de elinden tutmak için yanıma almıştım. Yalnız yaşıyordu. Bana verdiği adrese gittim, taşınmış gitmiş. Çevreden sordum, ne zaman gittiğini görmemişler. Onun için kayıp ihbarı vermedim.”

“Salonunuzda kiracı mısınız, kendi mülkünüz mü?”

“Kiracıyım ne yazık ki. Ne diyorsunuz Demir Bey, bunu halledebilir misiniz?”

“Tabii, Afet Hanım. İşimiz bu.”

“Ücretiniz nedir?”

“Fiyatlarımız yapılacak işin zorluğuna ve alacağı zamana bağlı olarak değişkenlik gösterir. Anladığım kadarıyla bu mağduriyeti yaratan çalışanınızı bulmamı ve gelen ihtarnamenin nedenlerini araştırmamı istiyorsunuz. Tamam size yardımcı olacağım. Öncelikle Ayfer Hanım’ın bir fotoğrafı lâzım. İş yerinize de gelmem gerekiyor. Bana detaylı bilgi verirseniz nasıl bir ücret belirleyeceğimi söyleyebilirim. Ama yine de ortalama bir şey söylemem gerekirse takip edilecek işe göre günlük bin ila üç-dört bin lira arasında olacaktır.”

“Evet bu miktarları karşılayabilirim. Kapora olarak şimdi ne kadar vermem gerekiyor? Beni bu beladan kurtarın yeter.”

“Önemli değil. Önce işin içine bir gireyim o zaman bir rakam söylerim.”

***

Bana vereceği bilgileri derleyip toplaması için iki sat sonra yanında olacağımı söyleyerek müşteriyi uğurladım. Ferahlamış bir şekilde bürodan çıkarken dudaklarında güven duymuşluğun tebessümü dikkatimden kaçmadı. Giderayak verdiği kısa önbilgileri alıp incelemeye başladım. Kızın adı Ayfer Gülgün’dü. Son adresi Ballıkuyu’da görünüyordu. İhtarnamede de Orhan Çarkın adlı avukatın imzası vardı. Saate baktım on bir olmuştu. Avukatın bürosu buraya yakındı. Yaya olarak gidebilirdim. Güzellik salonuna gitmeden önce bu avukatı bir ziyaret edeyim dedim. Yeri Konak’ta Salihağa İş Hanı’nın ikinci katındaydı. Önceden telefon ettiğim için bekleniyordum. Kapıyı çalmama gerek kalmamıştı. Çünkü açıktı. Girişte ofis bölümünü ayıran paravanın aralığında sekreter karşıladı.

“Buyurun Beyefendi, ne için gelmiştiniz?” dedi geniş bir gülümsemeyle.

“Ben Demir Darcan. Biraz önce telefon etmiştim. Orhan Bey’le görüşecektim.”

“Ah tabii, buyurun geçin, sizi bekliyor,” diyerek önüm sıra ofis bölümüne geçti. “Orhan Bey, beklediğiniz misafiriniz Demir Bey geldi efendim,” deyip bana yol verdi.

Sırtı cama dönük oturan avukat, geniş masasının arkasında yüksek arkalıklı deri koltuğundan doğrulup elini uzattı.

“Hoş geldiniz Demir Bey. Buyurun oturun.”

Masanın önündeki misafir koltuklarından ona göre sağdakine oturdum.

“Ne içersiniz?”

“Teşekkür ederim. Çay olabilir.”

Hâlâ kapı ağzından ayrılmamış olan sekreterine bakıp “Sevinç Hanım iki çay söyler misiniz?” dedi. Sonra bana dönüp “Evet Demir Bey telefonda bir ihtarnameden bahsetmiştiniz. Detayını öğrenebilir miyim? Mesele nedir?” dedi merak ediyormuş gibi bir ilgiyle.

“Evet, müşterimin adına gönderdiğiniz, iş yerinin bir ay içinde boşaltılması hakkındaki tebligat için görüşmek istemiştim,” diyerek yanımda getirdiğim evrakı uzattım. “Bunu talep eden müvekkilinizin size gösterdiği sebep neydi?”

Kâğıda bakıp adamın adını görünce hatırladı. “Haa, şu kişi. Efendim bu bey konu olan mekânı iki ay önce satın almış.”

“Satın mı almış? Allah, Allah! Bir terslik olmasın. Müşterim burayı güzellik salonu olarak çalıştırıyor. Mekânın sahibi kiracısından habersiz kimseye satmış olamaz değil mi?”

“Müşterinizin mal sahibiyle yenilenmiş bir sözleşmesi yoksa olabilir. Tabii alan kişinin etik olarak kiracıyı uyarması ve bilgi vermesi gerekir. Zaten burada bir ay gibi zaman vermiş.”

“Evet ama burası bir iş yeri. Müşteri ve çevre olarak oturmuşluğu var. Bu kadar kısa zamanda yeni bir yere yerleşmek kolay değil.”

“Bu konuda benim yapabileceğim bir şey olamaz. Ben sadece işlemi yerine getirmesini sağlayan bir aracıyım. Sorgulama durumum olamaz.”

Avukattan öğrendiklerim bana şimdilik yeterliydi. Saat on iki olmuştu. Kadını ziyaretime daha bir saat vardı. İhtarnameyi çeken kişiyi ziyaret edebilirdim bu arada. Büroya döndüm. İzmir haritasını açarak ihtarcının adresini bulup mahalle ve sokağı not ettim. Kahramanlar’da Gazi Hastanesi’nin arka sokağında bir lokantaydı. İşin garibi kadının iş yeri de aynı muhitteydi. Şans eseri lokantanın önünde boş bir yer bulup arabayı park ettim. Öğlen saati olduğu için masaların çoğu doluydu. Kaldırımda tekli bir masaya oturdum. Garson hemen başıma dikildi.

“Hoş geldiniz, ne arzu ederdiniz?” dedi kibarca ve önüme yemek listesini koydu. Doğrudan sorulara geçmeden havayı yumuşatmak için bir şeyler yemenin iyi olacağını düşündüm. Tavuk soteyle pilav söyledim.

Boşalan tabakları almaya gelen garsona “Ustanın ellerine sağlık, çok güzelmiş,” dedim kapıyı aralamak için. Lokantanız da çok temiz. Patron buradaysa onu tebrik etmek isterim. Adı Mahmut’tu değil mi?”

“Tabii efendim. Burada kendisi. Kasada duruyor.”

Hesap pusulasını alıp içeri girdim. Kasanın arakasında oturan kırklı yaşlarda atletik vücutlu adama pusulayı uzattım.

“Elinize sağlık, yemekleriniz lezzetliymiş Mahmut Bey,” deyince merakla yüzüme baktı.

“Tanışıyor muyuz?” dedi.

Cebimden çıkardığım kağıdı göstererek; “Elimdeki evrakta yazıyor isminiz. Ayrıca bu konu üzerine görüşmek istiyorum sizinle. Bir köşeye oturup konuşabilirsek iyi olur. Satın aldığınız Duru Güzellik Salonu’nu nasıl aldığınızı öğrenmek istiyorum.”

Adamın kibar tavrı hemen değişti bu sözlerim üzerine.

“Peki siz kimsiniz? Neden soruyorsunuz?” dedi diklenerek.

“Bakın sizinle bir işim yok, orayı çalıştıran kişinin adına geldim. Bir aya kadar boşaltmasını istemişsiniz. Mekânın sahibi bey, dükkânı sattığına dair kendisine bilgi vermemiş.”

“Bey mi? Ben orayı bir bayandan aldım. Yanlışınız var herhalde!”

Şaşırarak sordum; “Adını söyler misiniz? Çünkü müşterim oranın sahibinin erkek olduğunu söylüyor. Bu çok önemli onun için. Gidip o kişiyle de görüşmem gerekecek. Müşterime karşı oynanan bir oyun var işin içinde.”

“Ucu bana dokunmaz inşallah.”

“Şu anda sizi ilgilendiren bir şey yok. Satın almış ve sahibi olmuşsunuz. Bunu yapanın peşindeyim ben. Özel dedektifim. Zamanında yanında çalışan birinin kendisine oyun oynamasından şüphe ediyor. Sonuçta yapılan işlemlerde sahte bir durum çıkarsa sanırım sizin de başınız ağrıyabilir. Buna da hazırlıklı olun derim.”

Adam açıklamalarımdan ikna olmuştu ama son söylediklerim karşısında rengi sararır gibi oldu.

“Aldığım kişi dediğim gibi bayandı. İki ay önce gazetede bu yerin satış ilanını gördüm. İlgilenip görüştüm. Mal sahibinin adı Ayfer Gülgün’dü. Ama bana işlemleri yapan bir erkekti. Noter satışıyla ilgili belge vardı elinde. Lokantamın bir başka şubesi için uygun bir yerdi benim için. O nedenle çektim o ihtarnameyi.”

“Satış işlemini yapanın ismini verirseniz çok işe yarayacak.”

“Bir bakayım, dolapta olacak. Siz de şu köşedeki masaya geçin orada bakalım,” diyerek yerinden kalktı.

Elinde bir dosyayla gelip karşıma oturdu. Sayfaları karıştırdı.

“Evet işte burada. Adı Şakir Doğuşlu. Adresi de kayıtlı.”

“Mahmut Bey, ne kadar ödediniz? Gizlemenize gerek yok, ben maliyeci değilim.”

“İki yüz yetmiş beş bin lira.”

Bilgileri not alıp Duru Güzellik’e gitmek için ayrıldım lokantadan. Hemen hemen iki saati doldurmuştum. Salonun modern bir görünüşü vardı. Girişte solda küçük bir bankonun arkasında mekâna uyacak şekilde bakımlı, gençten bir kız karşıladı beni.

“Buyurun Beyefendi, nasıl yardımcı olabilirim, randevunuz var mıydı?”

Herhalde beni metroseksüel bir erkek sanmıştı.

“Evet Afet Hanım’ı görecektim.”

O anda karşıda sıra sıra iplere dizili boncuklarla saklanan aralıktan Afet Hanım hızla çıkıp yanıma geldi.

“Hoş geldiniz Demir Bey,” diyerek çalışma odasına yönlendirdi. “Size gereken bilgileri hazırladım. Bu arada siz neler yaptınız?”

“Öncelikle size ihtarnameyi gönderen avukatla görüştüm. Burayı satın alan kişi hakkında verdiği bilgiye göre o kişiyi ziyaret ettim. Tesadüfe bakın ki size yakın bir sokakta bir lokantanın sahibi çıktı. Adı Mahmut Bircan. Kibar bir adam. Elinden geldiğince beni bilgilendirdi. Öncelikle size buranın sahibini soracağım. Mekânın sahibini bana anlatır mısınız? Bir de burayı satın aldığını söyleyen yeni sahibi sizinle hiç görüştü mü?”

“Görüşmedim. Diğer sorduklarınız için, verdiğim yazılarda dükkân sahibinin bilgileri de var.”

“O zaman bir sürprize hazır olun. Mahmut Bey burayı Ayfer Gülgün’den satın almış. Ama işin ilginç yanı satış işlemini noter satış tasdiki olan Şakir Doğuşlu isimli kişiyle görmüş. Bu kişiyle bir tanışıklığınız var mı?”

“Nasıl yani? Yanımda çalışandan mı almış dediniz? Bu nasıl olur, benim bildiğim Ayfer meteliğe kurşun sıkan biriydi. Böyle bir semtte, böyle yüksek değerde bir yeri nasıl almış olabilir ki? Bunda bir yanlışlık var. Hem de benden habersiz yapılan bir satış ha? Ama diyorsunuz ki satış işlemini yapan bir erkek. Neden Ayfer ortalarda yok?”

“Buraya kadar bir şeyler bulduk. Bence bu işte bir çetrefillik var. Doğrusu ilgimi çekmeye başladı. Düzenlediğiniz açıklamalardaki listeye bir göz atayım. Nerden başlayacağıma dair bir yol çizerim.”

Aldığım bilgiler ve avans ücretle Boya Küpü’nün yanından ayrıldım. Büroya döndüm. Önce mekânın sahibini ön sıraya aldım. Oradan öğrendiklerimle yol nereye varır görecektim. Kadından aldığım telefon numarasını çevirdim. Uzun bir çalmanın ardından açıldı. İnce güçsüz bir ses açmıştı telefonu.

“Alo, Kemal Bey’le mi görüşüyorum?”

“Evet. Kimsiniz?”

“Kemal Bey ben Demir Darcan. Kiracınız Afet Hanım adına arıyorum. Zamanınız olacaksa sattığınız dükkanınız hakkında görüşecektim. Afet Hanım’ın avukatıyım. Yeni mal sahibi tarafından bir ay içinde iş yerinin boşaltılması hakkında tebligat gönderilmiş. Önemli bir konu olduğu için sizin burayı nasıl sattığınızı öğrenmem gerekiyor.”

“Demir Bey anlattıklarınızdan bir şey anlamış değilim. Ben orayı satmadım ki!”

“Satmadınız mı? Çok ilginç. Bu iş karmaşıklaşıyor bu durumda. Adresiniz bende var, oraya gelip görüşelim, olur mu?”

“Tabii bekliyorum. Şimdi ben de endişelendim! Bana da yardım etmiş olursunuz bu arada.”

Karşıyaka Alaybey’e varmam kırk dakikayı bulmuştu. Kapıyı seksenli yaşlarda zayıf kambur duruşlu biri açtı. Saat 13.45 olmuştu.

“Demir Bey değil mi?”

“Evet benim Kemal Bey. Kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.”

“Buyurun geçin içeri,” diyerek yana çekildi.

İkinci katta eski bir apartman dairesiydi burası. Bakım isteyen bir görünümü vardı. Girişteki holden uzun bir koridoru geçip salona vardık. Ev kadınsızlığın el değmemişliğini belli ediyordu. Rengi solmuş el dokuması halı salonun büyük bir bölümünü kaplıyordu. Güneşten iyice eprimiş, gonca gül desenli kalın perdeler içeriye bir kasvet havası veriyordu. Bana üçlü koltuğu gösterip oturmamı istedi. Kendisi de berjer koltuğa oturdu. Hareketleri çok ağırdı. Her an bir yerlerinde ağrısı olacakmış gibi tedirgin hareket ediyordu. Yanakları çökük ve incelmiş, boynu onu iyice yaşlı gösteriyordu. Sulanan gözlerle bakarak “Ne içersiniz Demir Bey? Çayım var arzu ederseniz,” dedi cılız sesiyle.

“Teşekkür ederim. Zahmet olmayacaksa alayım,” dedim arayı ısıtmak için.

On dakika sonra gelen acılaşmış çayı yudumlarken konuya girdim.

“Yalnız yaşıyorsunuz galiba Kemal Bey?”

“Evet tek başınayım. Haftada bir bana bakmaya ve evi toparlamaya gelen bir bayan var sadece. Daha doğrusu vardı. İki aydır hiç uğramadı. Belki gelir diye başkasını da aramadım. Onun için evin durumu evlere şenlik. Gücüm yetmediği için basit olanları yapmaya çalışıyorum.”

“Adı neydi o bayanın?”

“Dur bakayım, hımmm, Ayfer’di. Üç yıldır akşamları geliyordu. İyi biriydi. Bana çok iyi bakıyordu. Sevecen ve saygılıydı. Kiracımın tavsiyesiyle gelmesine razı olmuştum.”

“Arayıp sormadınız mı gelmeyince?”

“Sormam mı? Ama telefonları bir türlü açmıyor. Nerde oturduğunu da bilmediğim için arayamadım. İki aydır sesi sedası çıkmıyor. Acaba başına bir şey mi geldi ki? Bana tavsiye eden kiracıma da sordum onu. O da iki aydır görmediğini söyledi. Dışarıya çıkamadığım için dışarıdaki işlerimi de hallediyordu. Çok memnundum ondan. Hatta son aylığını da almamıştı daha.”

“Bu Ayfer’in soyadını biliyor musunuz?”

“Şey, Gülgün mü, Gülgüm mü? Öyle bir şeydi sanırım. Kusura bakmayın hafızam maalesef gittikçe zayıflıyor. Yaş doksana yaklaştı artık.”

Cebimden Ayfer’in resmini çıkarıp gösterdim. Boynunda iple asılı olan gözlüğünü takıp yakından baktı.

“Evet, evet bu kızdı. Ama burada biraz genç görünüyor. Bu o.”

“Bakın size şimdi anlatacaklarım canınızı sıkabilir. Bahsettiğiniz Ayfer Hanım aynı zamanda kiracınız olan Afet Hanım’ın yanında kuaför olarak çalışıyordu. Size de bu nedenle tavsiye edilmişti. Aynı kişiden bahsediyoruz şu anda. Oraya da iki aydan beri gitmemiş. Yani size gelmediği zamanla uyuşuyor. Öğrendiklerime göre dükkanınızı sizden iki ay önce satın almış. Sonra hemen elden çıkarmış. Sattığı kişinin adı Mahmut Bircan. Kahramanlar semtinde lokanta işletiyor. Ama şu var ki satış işlemini Şakir Doğuşlu diye biri yapmış. Şimdi sizden benimle gelip tapu dairesindeki evrakta bulunan imzanızı kontrol etmenizi isteyeceğim. Bir de şu var; Ayfer denen bakıcınız İzmir’in öbür ucunda Ballıkuyu’da oturuyor. Oradan buraya gelmesi bayağı zor ve zaman meselesi. Akşamları geliyordu dediniz. Hangi saatte burada oluyordu?”

“Akşam sekizle dokuz arası bir şeydi sanırım.”

“Tapunuzu ve gerekli evraklarınızı yanınıza alın. Arabam dışarıda.”

“Tabii gidelim. Canım çok sıkıldı bu işe.”

***

Tapu dairesine vardığımızda saat 16.00 olmuştu. Oldum olası devlet dairelerindeki yavaş işleyen bürokrasinin karmaşası beni bezdirmiştir. Konak’ta tapu dairesinin ikinci katına çıkarken aklıma bu takılmıştı. Şimdi sivildim ve sıradan bir vatandaş olarak işlerimi yaptıracaktım. Görevli olduğumuz dönemlerde az çok bir öncelik tanınıyordu. Yine de o zamanlar bile diğerlerinin çektiği sıkıntıları görmezden gelmek imkansızdı. Bilgisayara bir şeyler yazan alımlı bir memure hanım işimizi görecekti. İşinin bitmesini beklerken Kemal Bey de gerekli evrakı hazır ediyordu. Memure bize dönüp;

“Buyurun?” dedi soran bakışlarla.

Kemal Bey elindeki tapuyu bankoya koyup pürüzlü sesiyle sordu; “Hanım kızım bu tapudaki yer bana ait bir dükkân. Benden habersiz başkası tarafından satışı yapılmış. Ben böyle bir işlem yaptırmadım. Bir kontrol eder misin?”

“Tamam amca bir bakayım. Nüfus kağıdını verir misin?” diyerek tapu senedindeki tanımları bilgisayara yazmaya başladı. Yerinden kalkarak karşı duvardaki bir raftan dosya çıkarıp getirdi. Aradığını bulunca ihtiyara döndü.

“Amca sen bu dükkânı Ayfer Gülgün adlı kişiye satmışsın. Burada imzan var.”

Araya girip sordum. “Satış tarihi ve tutarını söyler misiniz?”

“Buradaki kayda göre 20 Ağustos’ta satış yapılmış. Yirmi bin liraya satmışsın.”

“Yirmi bin mi? Nerdeyse bedava. Peki o işlemi hangi memurunuz yapmış?”

“İşlemi yapan Sait Bey’miş.”

“O memur arkadaş şu anda burada mı?”

“Sait Bey burada değil. Bir ay önce emekliliğini isteyip ayrıldı.”

“Ben Kemal Bey’in yakın bir dostuyum. Yaşlı oluşu nedeniyle kendisine yardımcı olmamı istedi. O nedenle araya girip duruyorum. İki yüz-iki yüz elli bin eden yeri bu fiyata kimse satmayacağına göre Kemal Bey sanırım dolandırıldı. Emekli polis olduğum için bu konuda ona yardımım dokunur. Evraktaki imzayı görebilir miyim?”

O sırada cebimden not defterimi çıkarıp Kemal Bey’e imza atmasını söyledim. Kadın dosyayı bankoya getirip imzayı gösterdi. Yeni atılan imzayı yanına getirip kontrol ettim. Az çok benzerlik gösterse bile iyi bir incelemede farklı oluşu meydana çıkacağı aşikardı. Çünkü eğitimli bir göz bunu fark ederdi. İmzalar birbirini tutmuyordu. Hemen cep telefonumu çıkarıp dosyadaki imzanın fotoğrafını çektim. Burada işimiz bitmişti. Kemal Bey’in bundan sonra savcılığa başvurup dava açması gerekecekti.

İhtiyarı evine bırakıp büroya döndüm. Afet Hanım’a telefon edip,”Merhaba Afet Hanım,” diyerek hemen söze girdim. “Ayfer Hanım haftada bir gün sizden izin alıp erken çıkar mıydı?”

“Evet cumartesi günleri erken çıkardı. Çok yaşlı biri olan dükkân sahibime bakması için ben gönderiyordum.”

 “Ayfer Hanım dükkan sahibine ne zamandan beri bakmaya gidiyordu?”

“İşe başladığı zamandan üç-dört ay sonra, yani üç yıldan beri.”

“Aklıma kötü şeyler geliyor. Ayfer iki aydır mal sahibinize de gitmemiş. Sizinkiyle de örtüşüyor ortadan kaybolması. Düşündürücü bir durum. Araştırmalarımın sonucuna göre bir şey çıkmazsa kayıp ihbarında bulunmanız gerekebilir. Satış işlemini yapan şu Şakir denen adamı bir an evvel görmem gerekiyor. Bakalım oradan neler çıkacak? Öncelikle Ayfer’in evini bir ziyaret edeyim. Sizi sonra ararım,” deyip kapattım telefonu.

İkiçeşmelik’i tırmanırken diğer araçların motor homurtularına karışan benim emektarın yaşlı sesi çok cılız kalıyordu. Bayramyeri’nden sola kıvrılıp Ballıkuyu yönüne döndüm. Rakım Elkutlu Caddesi üzerindeki evini bulmam zor olmadı. Zamana iyi direnmiş tek katlı, mavi badanalı, eski gecekondulardandı. Camlarda perde olmaması boş olduğunu belli ediyordu ama yine de kapıyı etrafın dikkatini çekecek şekilde çalmayı sürdürdüm. Nihayet yolun karşısından meraklı bir yaşlı teyze camını açıp, “Kimi aradın oğlum? O ev boş, kimseler yok,” dedi meraklı bakışlarla.

“Burada oturan Ayfer hanımı soracaktım.”

“Taşındı buradan. Bir gece eşyalarını toplayıp gitti.”

“Ben uzaktan geldim, akrabasıyım. İzmir’e gelmişken bir göreyim demiştim. Uzun zamandır görüşmüyorduk. Ne zaman taşındı?”

“İki ay kadar oldu galiba. Yanında bir adam vardı giderken. Yaşlılık ne yaparsın, uyuyamadığımız için devamlı dışarıyı gözlüyorum işte. O zaman gördüm taşındıklarını.”

“Daha önceki günlerde taşınacağını söyledi mi size?”

“Yok söylemedi.”

Cebimden çıkarıp Ayfer’in resmini gösterdim.

“Benim aradığım akrabam buydu teyze.”

“Tamam işte bu kadın.”

“Peki teyze, belki bilirsin. Ne kadar zaman oturdu burada?”

“Üç ay kadar önce gelmişti ama nedense gelip gittiğini göremeden bir ay önce taşındı. Fukara biriydi herhalde. Doğru dürüst eşya falan da yoktu taşınırken.”

“Nereye gittiğini biliyor musun?”

“Yok be oğlum, hiç konuşma fırsatı olmadı ki. Sadece iki sefer gördüm zaten.”

“Sağ ol teyze. Verdiğin bilgiler için teşekkür ederim.”

Arabaya geçince Afet Hanım’ı aradım.

“Afet Hanım ben Demir. Ayfer’in evine gittim demiştiniz. Gittiğiniz adres neresiydi? İşe aldığınızda size verdiği adres neydi? Bana verdiğiniz bilgilerde adres görememiştim. Şu anda satış işlemi için verdiği vekaletnamedeki adresindeyim.”

“Neden soruyorsunuz bunu?”

“Size sonra açıklarım. Gittiğiniz adresi verin lütfen. Şu anda salonda mısınız?”

“Evet iş yerindeyim. Bir dakika bekleyin, dosyaya bakayım.”

“Tam adres gerekmez, yerini söyleyin yeter.”

“Eskiizmir’de bir yerdi.”

“Tamam, bu bana yeter şimdilik.”

Saate baktım 17.00 olmuş, güneş de ufka iyice yaklaşmıştı. Doğrudan salonun sabit telefonunu çevirdim bu sefer. Çıkan kıza Afet Hanım’la görüşmek istediğimi söyledim.

“Afet Hanım burada değiller. Acele bir işi çıktığını söyledi. Bir dakika önce ayrıldı.”

“Tamam, cepten ararım. Teşekkürler.”

Şakir Doğuşlu’yu görmek için vakit vardı. Kontağı çevirip Basmane’de yıkıntı halde olan eski Kulüp Sineması’nın yakınındaki adrese yöneldim. Karşıma bir emlak bürosu çıktı. İçerde kel kafalı, şişman, palabıyık, ablak yüzlü, boksör eskisi burunlu biri masanın arkasında oturuyordu. Adamı daha görür görmez notumu vermiştim. Tekin biri değildi.

“Merhaba,” dedim kapının ağzında dikilerek.

“Aleykümselam,” dedi bana inatla. “Buyur ne istemiştin?”

“Şakir Doğuşlu sizsiniz değil mi? Bir mesele için görüşecektim.”

“Evet benim. Hayırdır, nedir mesele?”

Polis rozetimi çıkarıp masaya koydum.

“Mahmut Bircan isminde birine iki ay önce satışını yaptığın bir mekân için geldim. Elimizdeki bilgilere göre Ayfer Gülgün adlı birinden aldığın vekaletnameyle işlem yapmış görünüyorsun. Mekânın sahibi de bu yeri Ayfer Gülgün’e satmış. Yaptığımız araştırmaya göre asıl mal sahibi dükkanını kimseye satmadığını beyan ediyor. Şimdi gelelim asıl meseleye. İstersen burada bilgi ver, istersen merkezde. Ne diyorsun Şakir Efendi?”

Doğrudan tüm bilgilere hâkim bir girişle konuşunca tedirgin bir halde yerinde şöyle bir kıpırdandı.

“Öncelikle şunu belirteyim. Vekaletle iş yaptığın için suçlu bir duruma düşeceksin diye bir şey yok. Şimdi söyle bakalım. Ayfer Gülgün’ü nereden tanıyorsun?” diyerek kadının resmini çıkarıp önüne koydum. “Vekaleti veren bu muydu?”

Masaya yaklaşıp resme bakınca, tereddütle başını salladı.

“Bu da kim? Ben bu kadını tanımıyorum. Vekaleti veren bu değildi,” dedi kaşlarını çatarak.

Bu sefer başka bir resim çıkardım. Resme dikkatle bakıp biraz duraksadı.

“Evet buydu,” dedi biraz düşündükten sonra.

“Ne oldu, neden şaşırdın?”

“Bu resimde çok değişik görünüyor da ondan.”

“Nasıl görünüyordu o gün?”

 “Böyle süslü püslü değildi. Sade giyimli ve makyajsızdı.”

“Peki neden sorup soruşturmadan ve ne olduğunu bilmeden bu yerin vekaletini alıp satış yaptın? Altından bir çapanoğlu çıkar diye düşünmedin mi?”

“Bana getirdiği bilgiler sağlam görünüyordu. On bin lira verdi bu iş için.”

“Şimdilik bu kadar. Tekrar görüşmek için İzmir’den ayrılma. Başka sorularımız da olabilir.”

Adam ben çıkar çıkmaz hemen telefonu alıp bir yeri aramaya başlamıştı. Ben de hemen emniyeti aradım. Bu arada gözüm de dükkandaydı. Zeliha karşımdaydı.

“Merhaba güzelim. Nasılsın?”

“Ooo, merhaba Demir Bey. Nasılsınız bakalım? Hayırdır, ne için aramıştın? Yeni mi aklına geldim?”

“Tamam hemen sitem etme. Biliyorsun yeni bir başlangıcın içindeyim ve pek fırsatım olmadı aramaya. Özür dilerim. Şu anda bir iş üzerindeyim. Acil bir durum var. Birinin hayatı söz konusu olabilir. Verdiğim adrese hemen bir ekip gönderin. Kemal adında yaşlı biri. Tehlike altında olduğunu düşünüyorum. Bana güven. Yanlış bir şey söylemiyorum. Bunu hallet. Ben de oraya geliyorum.”

Hemen Kemal Bey’in telefonunu çevirdim. Uzun uzun çalınca canım sıkılmaya başladı. Kapattım, tekrar denedim. Bu sefer beşinci çalışta açıldı. Yine o cılız sesi duyunca ferahladım.

“Alo kimsiniz?”

“Kemal Bey ben Demir Darcan. Şu anda evde misiniz?”

“Evet, ne oldu ki? Neden sordun?”

“Komşulardan birine gidebilir misin?”

“Ne dedin anlamadım.”

“Komşularından birinin evine git hemen. Evden ayrıl. Ben de oraya geliyorum. Sonra izah ederim. Acele et, hemen çık!”

“Tamam, karşı daire komşuma geçeceğim.”

Tekrar Afet’i çevirdim, cevap yoktu.

Boksör eskisi Şakir’i görünceye kadar anlamamıştım çevrilen dümeni. Hemen yola koyulup ihtiyarın evine gazladım arabayı. Kapının önünde iki ekip arabası vardı. Polislerden biri balyoz lakaplı Cevdet’ti. Beni görünce; “Hayırdır komiserim, burada ne işin var? Yeni işin nasıl gidiyor bakalım? Var mı bir şeyler?” dedi güleç bir yüzle. Onun da emekli olmasına az kalmış olmalıydı.

“Merhaba Cevdet. Kimler var yukarıda?” diyerek elimi uzattım. Sevdiğim bir polisti.

O sırada apartmanın kapısından Zeliha’yla yardımcısı Komiser Birol çıktılar. Beni görünce suratlarını asarak yaklaştılar. Zeliha, “Demir boş bir mesele için ortalığı ayağa kaldırdın. Neler oluyor anlat bakalım,” dedi.

“Tamam, önce yukarı çıkalım, anlatacağım,” derken arada da telefonu çıkarıp Kemal Bey’i aramaya başladım. Cevap yoktu.

“Apartmanın önünden arabaları başka yere çekin hemen. Polis arkadaşlar da bizimle yukarı gelsinler,” deyip ikinci kata çıktık.

Birol’la Zeliha hâlâ merakla yüzüme bakıyorlardı. Karşı dairedeki kapıyı çaldım. İçerden bir erkek sesi, “Kim o?” dedi.

“Kemal Bey size gelecekti. İçeride mi kendisi?”

“Yok, biraz önce telefonu çaldı ve evine geçti.”

Tekrar ihtiyarın kapısına döndüm. İçeriden ne söylendiği anlaşılamayan konuşmalar geliyordu. Kemal Bey’in sesinden Ayfer kelimesini duymuştum sadece. Konuşmalarında bir panik havası vardı. Sonra Ayfer’in yüksek perdeden yankılanan sesi kapıya kadar geldi. Birol’a bakıp sordum. “Girmemiz gerek Birol. Açıp gireyim mi? Resmi olarak siz şahitsiniz,” diyerek maymuncuğu çıkardım cebimden. Baskın halinde girmemek için böyle yapmamız gerekiyordu. O da Zeliha’ya bakıp tamam dedi. Sessizce girdik. Uzun koridorun sonundaki salondan Ayfer’in sesi geliyordu.

“Dün tapu dairesine gitmişsin. Niye gittin ki oraya. Ne gerek vardı?”

“Orada dükkanımı sana sattığımı öğrendim. Hem de yirmi bin liraya! Sen beni dolandırmaya mı kalktın? Nasıl yaptın bu işi?”

“Demek öğrendin. Bana bak ihtiyar! Kaç yıldır senin, o kokuşmuş güzellik salonunun kahrını ve pisliğini çekiyorum. Yalnız yaşayan kimsesiz birisin. Ölsen ne arayanın ne de soranın olur. Kime kalacak bıraktığın mallar? Devlet alacak elinden. Niye ben faydalanmayayım? Senden aldığım o dükkânı başkasına sattım bile. O parayla kendime bir güzellik salonu açacağım. Yaşın kaça gelmiş. Sabah birileri gelip seni ölmüş bulsa yaşlılıktan ölmüş derler sadece. Ama benim o kadar beklemeye niyetim yok.”

Kemal Bey’in, “Hey ne yapıyorsun, bırak o yastığı elinden!” diyen korkulu sesi yankılandı koridorda.

“Korkmana gerek yok moruk. Acı çekmeyeceksin.”

O anda ihtiyar öksürmeye başladı. Koşarak salona girdik. Bizleri birden karşısında gören Ayfer, üçlü koltuğa sırt üstü yatırdığı ihtiyarın göğsüne dayadığı dizi ve yüzüne bastırdığı yastıkla donup kaldı. Yine de o hiddetle, gözü dönmüş bir halde daha güçlü bastırmak için hamle yaptı. İki polis hemen kollarından yakalayıp ellerini arkaya büktüler. Son anda yetişmiş, adamcağızı ölümden döndürmüştük. Yalnız durumu pek iyi görünmüyordu. Yaşadığı korku kalp krizine sebep olmuştu. Zeliha telsizden ambulans anonsu yaparken adamı hayatta tutmaya çalışıyorduk. Hemen aspirin verip ayrıca öksürmesini sağlamaya çalıştık. Birol da kadını, “Seni cinayete teşebbüsten göz altına alıyorum,” diyerek polis memurlarıyla aşağıya gönderdi. 

Zeliha, “Eee, anlat bakalım zehir hafiye?” diyerek koluma girdi…

***

Merkezde Duru Güzellik Salonu’nu çalıştıran Afet Hanım’ın büromu ziyaretinden başlayıp olayların gelişimine ve soruşturmalarımın sonucuna kadar anlattım her şeyi. Bir çetenin Ayfer’i tehditle bu satış işini yaptırdığını ve sonradan onu ortadan kaldırdıklarını düşünmüştüm. Fakat boksör eskisi benim gözümü açmıştı. Ama bana resimler hakkında yalan söylemişti. Ayfer’i tanımadığını, diğer resmi tanıdığını söylemişti. Aslında ona on bin lirayı Ayfer vermişti. Kızın itirafları sonucu bunları öğrenmiştik tabii. Tapu dairesinde işlemi yapan memur Sait ve emlakçı Şakir dolandırıcılıktan, Ayfer de cinayete teşebbüsten tutuklanmıştı.  Dükkânı alan Mahmut Bey de dolandırıldığıyla kalmış, ancak iki yüz bin lirasını kurtarabilmişti.

Ayfer uzun zaman içinde ihtiyara kendini sevdirmiş, bu şekilde güven sağlamıştı. Yaşlı adam, kızı gibi gördüğü için banka işlemlerini yapması için vekalet bile vermişti. Ayfer, hesabını takip etmekte güçlük çeken Kemal Bey’in verdiği vekaletteki imzasını taklit ederek satış planını yapmıştı. Sonradan patronunun beni devreye sokacağını düşünememişti. Yetişkin biri olduğu ve yetiştirme yurdunda büyüdüğü için ailevi bir bağı olmamıştı. Ortadan kaybolmasına kimsenin önem vermeyeceğini düşünmüş, kendisini aramayacaklarını hesap etmişti. Tabi bunları sorgulama sırasında anlatmıştı. Kemal Bey de hastanede yoğun bakıma alınmıştı. Durumunun iyi olduğunu sonradan Afet Hanım’dan öğrenmiştim.

Rüküşlüğüyle alay ettiğim kadın mahcup edecek bir ücretle ödüllendirmişti beni.

YAPAY ZEKÂ

“Tarih kokmak” deyiminin gerçek olduğunu Tünel’deki eski hana girince anladı Profesör Murat Ünlütürk. Bu şehirde doğmuş, büyümüş, buralardan belki yüz kere geçmiş, her seferinde hayranlıkla seyretmiş ama içeri girmeyi hiç düşünmemişti. Altmış bir yıllık hayatında böylesine düşünmeden, kayıtsızca es geçtiği o kadar çok yeri vardı ki gizemli kentin. Hoş zaten İstanbul’un böyle tarih kokabilen kaç semti kalmıştı? Üçüncü kat yazıyordu elindeki not kağıdında. Tahmin ettiği gibi asansör çalışmıyordu. Zaten çalışsa da daracık şeye binmeye cesaret edebileceğinden emin değildi. Altı ay öncesine kadar hayli fit sayılırdı ama şimdi nereden bakılsa en az yedi, sekiz kilo almıştı. Her katta durup dinlenerek otuz sekiz numaralı kapıya ulaştığında nefes nefeseydi. Kapıyıçalmadan önce kısa bir mola verdi. Oğuz Mahir Karsan-Özel Dedektif yazıyordu kapıda. Okuyana kadar, yoo kız kardeşi Ceylan bahsedene kadar özel dedektiflik müessesesini sadece polisiye romanlarda olduğunu düşünmüştü. Ahşap, küf, metal ve sigara kokusu iç içe geçmiş, bütün hanı sarmış, tarih kokusuna eşlik ediyordu. Etrafta zil aradı, bulamadı. Kapının tokmağını hafifçe çevirdi, araladı, içeri baktı. Birisini görebilse “pardon” diyecekti ama göremedi. Yerlere yığılmış kitaplar, eski gazeteler, irili ufaklı birkaç koli karşıladı onu girişteki küçük alanda. İçeriden gelen sesi soldaki kapıyı fark edince duydu.

“Buyurun?”

Muhtemelen Oğuz Mahir Karsan’dı. Kafasını bu kez diğer kapıya uzattı.

“Pardon, zil yoktu da…” dedi.

Kendinden en az on yaş küçük, on kilo zayıf ve on santim uzundu karşısındaki adam.

“Hoş geldiniz. Siz Profesör Murat Ünlütürk olmalısınız.”

Bu kez Nefis bir çay kokusu vardı odada. Köşedeki alçak komodinin üzerinde çalışan çay makinasından geliyordu belli ki. El sıkıştılar. Mahir, çevik bir hareketle ince belli bardağa çay doldurup uzattı ve Murat’ın karşısındaki derisi yıpranmış koltuğa geçti.

“Size nasıl yardım edebilirim?”

Dananın kuyruğu üç hafta önce kopmuştu Profesör Murat Ünlütürk için. İstanbul’da özel bir üniversitenin rektörüydü. İhtisasını maden mühendisliği, doktorasını ise iş güvenliği ve sosyoloji üzerine yapmış olmasına rağmen bilime, özellikle de yapay zekanın gelişimine ilgi duymuş, üniversitede rektörlük görevine atandığında mütevelli heyetle görüşüp okulun bu konuya ilgi göstermesini sağlamıştı. Çoktandır yapay zekâ konusunda kıt imkanlarla araştırma yaptıklarını duyduğu iki bilim insanı, Profesör Erdem Tunalı ve yardımcısı Doçent Arif Uysal’a üniversitenin kapılarını ve ekonomik olanaklarını açarak üniversite bünyesinde çalışmalarına önayak olmuştu. Bir süre her şey sorunsuz ilerlemiş, iki bilim insanı yapay zekanın insan beynine entegrasyonu konusunda yaptıkları çalışmanın insanlı deney aşamasına gelmişti. Ama üç hafta önce evine gelen bir telefonla kâbus başlamıştı. Profesör Erdem Tunalı, aracıyla Polonezköy’deki evine giderken direksiyon hakimiyetini kaybetmiş, bir ağaca çarparak ölmüştü. Rektör bu kazanın acısını yaşarken, olaydan sadece altı gün sonra bu kez Doçent Arif Uysal, sekiz katlı bir binanın çatısından atlayarak intihar etmişti. Murat Ünlütürk’e göre bu iki vakadan biri fazlaydı. Normalde paranoyaları olan biri değildi. Aksine ne şekilde gelirse gelsin kadere inanırdı ancak burada kadere müdahale edildiğini düşünüyordu. Aklını ve çevresini kullanarak, yaşanan iki olayın üzerine gitmeye çalıştıysa da her seferinde görünmez bir duvara çarptı. Anlaşılan o ki; birileri bu iki olayın  tesadüf olarak kalmasında ısrarcıydı.

                                                                 ***

 “Burada çalışıyorlardı,” dedi rektör.

Üniversiteye pek de gönüllü gitmemişti Mahir. Profesörün titri, saygısı ve kişiliğine istinaden “Bir bakalım bari.” diye düşünmüş, iki olayın fazlasıyla doğal göründüğüne, rektörün kuruntu yaptığına inanarak binmişti arabasına. Dev boyutlu kampüs üniversitelerinden biriydi gittikleri. Geniş bir odada karşılıklı iki masa, üzerlerinde dev ekranlı iki bilgisayar, garip formüllerin yazılı olduğu bir beyaz tahta, birkaç çelik dolap ve çoğunluğu yabancı yayınlardan oluşan mini bir raf dizini dışında pek bir şey yoktu.

“Çalışmalarından dolayı mı öldürüldüklerini düşünüyorsunuz?” diye sordu Mahir.

“Günümüz dünyasında teknoloji savaşlarının içerdiği vahşeti bir bilseniz,” diye cevap verdi Murat.

Belli ki kendini cinayetlere inandırabilmek için bu yolu seçmişti.

“Cahilliğime verin…” diye giriş yaptı Mahir, “…tamam, profesörle doçentin öldürüldüklerini düşünüyorsunuz. Peki sonra, yani teknolojik cinayetlerin ardından ne geliyor, cinayeti işleyenler ne yapar yani, bilgi mi çalarlar, amaçları projeyi sonlandırmak mı? Biraz daha aydınlatır mısınız beni?”

Oğuz Mahir Karsan, geçtiğimiz yıla kadar İstanbul Cinayet Büroda başarılı bir cinayetçiydi. Onun kaderi de 22 Mart’ta yön değiştirmişti. Bir şüphelinin evine yapılan baskında midesine yediği bir kurşunla elli iki yaşında malulen emekli olmuş, hayatının en büyük boşluğuna düşmüştü. Halen Emniyet Müdürü olan İhsan Tasasız olmasa belki de o boşlukta kaybolup gidecekti. İhsan Müdür önce eğitmen kadrosuna aldı Mahir’i, ardından da bir dedektiflik bürosu kurmaya teşvik etti. Bir yandan genç meslektaşlarını eğitirken diğer yandan faili meçhul dosyalara bakıp bir nevi danışmanlık yaparak hayata döndü.

“Kahvemiz güzeldir,” dedi Rektör.

Oldukça tertipli bir kafeteryada oturuyorlardı. Diğer masalarda tek tük öğrenciler vardı. Mahir’in kahveyle ilgili yorumunu beklemeden devam etti;

“Bilim insanlarımızın yaptıkları çalışma dünyada çığır açacak cinstendi. Ne kadar ilgileniyorsunuz bilemem ama yapay zekâ dünyanın geleceği. Birçok teknoloji şirketi bu konuya milyonlarca dolar kaynak ayırıyor. Düşünün, para verip senelerce sonuç almayı beklemek mi, yoksa neredeyse sonuca yaklaşmış bir projeyi ele geçirmek mi, hangisi cazip?”

“İyi de…” diyerek şaşkınlıkla sordu Mahir, “…ya etik?”

Güldü Rektör.

“Etik mi?” dedi, “Fazla iyi niyetlisiniz dedektif. Dünyaya bir bakın Allah aşkına. Etik falan palavra. Artık sadece iki taraf kaldı. Üretmek için çalışanlar ve üretilene kısa yoldan sahip olanlar.”

Haklıydı Profesör. Son dönemde kendisi de dünyanın iyice çığırından çıktığına inananlardandı.

“Peki,” dedi, “sizi cinayet düşüncesine yönlendiren ne, ne oldu yani?”

“Baskından sonra uyandım bazı şeylere.”

“Baskın mı?” diye sordu Mahir şaşırarak, “Ne baskını?”

“Polis,” dedi Rektör, “Arif beyin intiharının ertesi günü geldiler. Sözde intiharı soruşturuyorlarmış. Az önce baktığımız odayı allak bullak ettiler. Çalışma kağıtları, notlar, raporlar, ne varsa topladılar, hard diskleri kopyaladılar. Sanırsınız kaçakçı ofisi. Birine kaza, diğerine intihar deyip kestirip attınız, peki ya bu muamele neden değil mi ama?”

“Arama emri var mıydı?” diye sordu Mahir, meraklanmıştı. Rektörün söylediğine göre hem sorularına yanıt alamamış hem de gereksiz bir aramaya tâbi tutulmuşlardı.

“Vardı,” diyerek cebinden dörde katlanmış bir kâğıt çıkarttı Rektör.

“Sebebinin araştırılması maksadıyla arama ve delil toplanması” yazmaktaydı arama emrinde.

“Peki evrakları geri istediniz mi?”

“Soruşturma devam ediyor, kopyalayamadık falan filan dediler. Geçiştiriyorlar yani.”

Mahir’in kafası karışmıştı. Rektör WC’ye doğru hareketlendiğinde sabahtan beri bir şey yememiş olduğunu hatırlayıp vitrininde karışık sandviçlerin durduğu bankoya yürüdü. Peynirli ve zeytin ezmeli üç sandviç bu saatte iyi giderdi.

“Siz polis misiniz?” diye sordu tabağını hazırlayan genç adam.

“Sayılır,” dedi Mahir.

“Erdem hocayla, Arif hoca için mi buradasınız?”

“Evet, tanıyor muydun?”

Genç etrafı kolaçan etti, belki de rektörün gelip gelmediğini kontrol ediyordu.

“Kazadan dört, beş gün önce Erdem hoca bir telefon görüşmesi yaptı, çok sinirliydi.”

“Nasıl bir görüşme bu?”

“kahvesini hep ben yaparım. Onu ilk defa öyle gördüm, suratı kıpkırmızıydı, ‘Ben yediğim kaba sıçmam, defol git!’ diye bağırıp telefonu kapattı.”

“Dört, beş gün önce dedin değil mi, yani 2 Ekim mi, 3 Ekim mi?

“Bilmiyorum, herhalde, pazartesiydi, pazartesi kafeteryanın dağıtım günüdür, fırın, meşrubat, ıvır zıvır. Doğru, cuma sabahı da“kaza yapmış, ölmüş,” dediler.

Telefonunun takvimine baktı Mahir. Gerçekten de 2 Ekim pazartesiydi. Erdem Tunalı 5 Ekim akşamı kaza yapmış, Arif Uysal da 11 Ekim’de intihar etmişti.

“Polise anlattın mı bunu?”

“Polis mi, kimse sormadı ki, kime anlatayım?”

“Adın neydi senin?”

“Emir, Emir Yüksekova.”

Masasına döndü Mahir. Sandviçinden ilk ısırığını alırken kendine kızmayı ihmal etmedi. Bilimsel hem de çok önemli bir araştırmanın içinde olan iki bilim insanı birkaç gün arayla ölmüş ya da öldürülmüş ama onun haberi bile olmamıştı. Sosyal medyada her sabah her türlü haberi okurdu oysa. Ya atlamıştı ya da birileri duyulmasını istememiş, haberi engellemişti.

                                                                 ***

“Müdürüm toplantı yapıyor, bitince haber vereyim,” dedi genç komiser yardımcısı.

Vatan Emniyetin en sakin katıydı burası. İki kanatlı, üzerinde “İhsan Tasasız-Emniyet Müdürü” tabelası bulunan dev kapının hemen karşısındaki bekleme koltuğuna yerleşti Mahir. Neredeyse bütün gece uyumamıştı. Rektörden kısa bir araştırma için izin istemiş, üniversiteden doğruca ofise geçmişti. Bu ofis onun rahatlama alanıydı. Cinayet büroya veda etmesine sebep olan o rezil vurulma olayından sonra sekiz hafta hastanede ölüm kalım savaşı verince eşi Suna iyice üzerine titrer olmuştu. İhsan Müdür’ün bir arkadaşına aitti Tünel’deki küçücük mekân. Suna iyiydi, hassastı, sevgi doluydu ama hayatı katillerin arasında geçmiş, başına buyruk bir komiser emeklisi için bu kadar ilgi fazlaydı. Günlerini, hatta bazen, dün gece olduğu gibi gecelerini de burada geçirir olmuştu. Google’da Profesör ve Doçent için pek fazla haber yoktu. Kayda değer tek bilgi Profesör Erdem Tunalı’nın iki yıl önce Lozan’da aldığı Bilim Hizmet Ödülü’ydü. Uzun bir aramadan sonra kazaya dair alakasız bir sitede birkaç satır habere rastlamış, onda da detay görmek şöyle dursun, Profesör’ün soyadı bile yanlış yazılmıştı.

“İyi mi sağlığın?” diye sordu İhsan Tasasız. Asık suratlıydı, korkutucuydu ama kalbi temiz adamdı.

“İyiyim ağabey,” diye cevap verdi Mahir.

Çekmecesinden iki dosya çıkartıp uzattı İhsan.

“Bunları hallediver,” dedi.

Faili meçhulleri Mahir’in desteğiyle çözüyor, bu sayede de Mahir’e iş çıkartıyordu. Dosyaları alırken Mahir,

“Başka bir şey daha var,” diye mahcup fısıldadı.

“Neymiş?”

Özetledi dedektif. Rektörün adını vermeden durumu anlattı. Tüm konuşmayı sessizce, masasının üzerindeki sümenin kenarını didikleyerek dinledi İhsan.

“Bitti mi?” diye sordu kısa sessizliğin ardından.

“İzin verirsen…”

“Vermem.”

“Anlamadım.”

“Anladın.”

“Vermez misin, veremez misin?”

“Mahir!” diye yükseldi sesi müdürün ve sonra eski haline döndü.

“Başka bir şey var mı?”

“Anladım,” dedi kalktı Mahir.

Bu tarz bir konuşma aralarında ilk kez yaşanıyordu ama ikisinin yaşamaması, daha önce yaşanmadığı anlamına gelmiyordu. Rektör’ün bahsettiği duvarın ta kendisiydi karşılaştığı. Belli ki konuşulmaması gerekiyordu ve belli ki Profesör Murat Ünlütürk paranoya yapmıyordu. Aklına Suna’nın hastanede kurduğu cümle geldi; “Yasak, arzu doğurur.”

                                                            ***

“Niye burada buluştuk?” derken meraklı gözlerle Mahir’e bakıyordu genç polis. Bu dakikadan sonra Emniyette kendisine ekmek yoktu. Muhtemelen Gayrettepe bile tembihliydi. Cinayete yakın ama polis tayfasının takılmadığı bir kafeteryada buluştu Turgay’la. Cinayete katılalı en fazla iki yıl olmuştu genç komiser yardımcısının. Sadece birkaç ay çalışmışlardı ama Turgay, Mahir ağabeyini idolü olarak benimsemişti. Soru karşısında Müdür’e yaptığı gibi kısa bir özet geçti ve polisin Rektör’e, Müdür’ün de kendisine açıklama yapmaktan kaçındıklarını anlattı Mahir.

“İnanın ben de duymadım komiserim,” diye şaşkınlığını belirtti Turgay, “Dediğiniz gibi bizden bile sakladıklarına göre var bir sıkıntı.”

“Vakayı alıp almayacağıma senin yardımınla karar vereceğim,” dedi Mahir, “Ama önce, Profesör Erdem Tunalı’nın kaza yerinde ve Doçent Arif Uysal’ın intihar ettiği terasta inceleme yapan ekibin raporlarına ulaşmam lazım”

“Eğer gizli tutulduysa raporları da değiştirmişlerdir.”

“Rapor değişse de görülenler unutulmaz, inceleme yapan ekibin başında kim varmış, öğrenebilir misin bana?”

“Ondan kolayı yok komiserim. Ben öğrenirim öğrenmesine ama konuşurlar mı onu bilemem.”

“Suçlu ürkektir Turgay. Konuşmazlarsa zaten bir şeyler döndüğünü anlarız. Vicdanı rahat olanın korkusu olmaz.”

“Gittiniz ama hala sizden öğreneceklerim bitmemiş be komiserim.”

“Dua et benden öğreniyorsun. Hayat benim kadar iyi davranmaz insana. Bak bana. Acılı Adana’yı özledim oğlum,” derken yüzünde acı bir tebessüm belirdi Mahir’in.

Özlemişti gerçekten. Acılı kebap, turşu hatta bol rakı. Midesini delen kurşunun açtığı yara zaman zaman kendini hatırlatıyor, ‘yediğine içtiğine dikkat et,’ diyordu.

                                                            ***

Akşam üzerine kadar evde olmayı tercih etti Mahir. İki gündür Suna’yı da Ezgi’yi de ihmal etmişti. Gerçi Ezgi için ihmal edilmek problem değildi. Psikoloji okuyordu biricik kızı. Kurşun midesini deldiğinde en çok Ezgi’yi babasız bırakacağı için üzülmüştü. Pek görüşemeseler de kahramanıydı kızının. Öyle ki, polis olmasını zorlukla engellemişti Mahir. Suna’nın evde bir polise daha hiç tahammül edemeyeceğini, evi terk edip gideceğini düşünmüştü. Turgay’ın telefonu, Suna’nın hazırladığı peynirli böreği iştahla yerken geldi. Tahmin ettikleri gibi olay yeri raporunda kayda değer hiçbir nokta yoktu. Kaza kaza, intihar da intihardı. İki olayın başındaki komiser de aynıydı. Turgay bununla yetinmemiş, daha da ileri gitmişti.

“Size başka bir kıyak komiserim,” diye başladı anlatmaya, “Profesör’ün aracını buldum. Bizim Kağıthane’deki otoparka çekmişler. Araştırdım, hala orada. Akşam Erdinç nöbetçi. Hatırlarsınız babası cinayetin orada büfeciydi, sosisli yerdik. Dokuz gibi bizi bekliyor. ‘Komiserime canım feda,’ dedi.”

İşte bu güzel haberdi. Ne arayacağını bilmiyordu ama içinden bir ses ilginç şeyler bulabileceğini fısıldıyordu.

Dokuza on kala otopark girişinde Turgay’la buluştu Mahir. Erdinç’in yeni demleyip adeta zorla içirdiği ikişer bardak çaydan sonra otoparkın üzeri kapalı dip bölümünde siyah cipi buldular. Aracın ön tarafı neredeyse yok olmuştu. O yolu iyi biliyordu dedektif. Dar ve virajlarla dolu Polonezköy yolunda bir aracın bu denli hasar görebilmesi için kullananın ya aşırı alkollü -ki profesör alkol kullanmıyordu- ya da birilerinden kaçıyor olması gerekirdi. Oysa Turgay’ın bir kopyasını getirdiği olay yeri raporunda ne kaçıştan ne de aracın muhtemel hızından bahsedilmiyordu. Turgay, “Komiserim!” diye seslenince düşüncelerinden sıyrıldı. Genç komiser yardımcısı şoför mahallini işaret ediyordu. Önce anlamadı Mahir.

“Hava yastıkları,” dedi Turgay.

Aracın sürücü ve yolcu tarafındaki hava yastıkları açılmamıştı. Arka bölümde her iki taraftaki yastıklar açık olduğuna göre muhtemelen ön taraftakilere müdahale edilmişti. Tabii raporda bu da yoktu, sadece hava yastıklarının durumu bile başlı başına bir cinayet göstergesiydi. O sırada kaportanın sürücü tarafındaki bölümü dikkatini çekti Mahir’in. Üçü de telefon fenerlerinin ışığında daha dikkatli baktılar. Ön ve arka kapıda derin tampon izleri vardı. Hatta bazı bölgeler içe göçmüştü. Sadece kovalama değil sıkıştırma ve çarpma da söz konusuydu. Bu kısacık araştırmada bile, Profesör Erdem Tunalı’nın aracının önce kovalandığı, hızlanmasının sağlandığı, ardından sıkıştırılarak yol dışına itildiği, ölümü garantiye almak için de hava yastıklarının mekanizmalarının önceden bozulduğu kolaylıkla anlaşılıyordu. Muhtemelen aracın, vârislere teslim edilmeme nedeni de bunca delilin varlığıydı. Bu işlerden hiç anlamayan dikkatli biri bile vakanın kaza değil cinayet olduğuna kolaylıkla kanaat getirebilirdi. Mahir kararını vermişti. Profesör Murat Ünlütürk’e işi kabul ettiğini ve onunla aynı fikirde olduğunu söyleyecekti. Anlaşılan bu cinayetin birden fazla faili vardı. Birincisi katil ve onu yönlendirenler, ikincisiyse maalesef bu olayı örtbas etmeye çalışan Emniyet.

                                                          ***

“Hoş geldiniz, buyurun,” diyerek Mahir’i içeri aldı genç kadın.

Muhtemelen otuzlu yaşların başındaydı. Telefonda konuştukları için ikisi de birbirlerinin kim olduğunu biliyordu. Şule Fersah, Profesör Erdem Tunalı’nın kızıydı. İzmir’de yaşıyordu. Babasının ölümünden beri kocasını ve oğlunu bırakmış, annesine destek olmaya çalışıyordu. “Gelmem, Erdem gelirse beni bulamaz, üzülür.” demişti annesi. Bir türlü ikna edememişlerdi İzmir’e, yanlarına gelmeye. Dayanıklı kadındı Şule’ye göre ama demek ki herkesin bir dayanma sınırıvardı. Nermin Tunalı da bu noktada şalterleri indirmiş, onlara göre ‘kötü kaza’nın bir gün öncesinden öteye gitmeyi reddetmişti. Şimdi de habire uyuyor, gerçek hayata dönmeyi kabullenmiyordu.

“Sorgulamadık bile,” dedi Şule, “zaten babamın ölümü, annemin hali derken nasıl olduğunun ne önemi vardı ki?”

“Polis ne dedi?” diye sordu Mahir.

“Saçmaladı,” diye cevap verdi Şule, “morgdan yeni çıkmıştık, ‘babanızın alkol problemi var mıydı?’ diye sorulunca farkında bile olmadan küfür etmişim. İsmet, yani kocam zor tuttu. İki gün sonra da buraya gelip özür dilediler. Yok efendim alkollü değilmiş, fren tutmamış da.”

“Aracı niye vermediler?”

“Kimin umurunda araç? Vermesinler de zaten. Biz evdeki hatıralarla baş edemiyoruz araçla nasıl edelim?”

“Babanızın araştırmalarından haberiniz var mıydı?”

“Siz bütün bunları niye soruyorsunuz?” diye kaşlarını çattı Şule.

Belli ki onun da ruh hali perişandı. İçinde yaşadığı gel-gitle baş etmeye çalışıyordu. Bu durumdaki birine “Babanız kaza geçirmedi, aslında cinayete kurban gitti” denmezdi.

“Benimki merak işte!” dedi Mahir, “Araştırmalarıyla ilgili bazı notları eksikmiş, üniversite beni görevlendirdi. Acaba evinde tuttuğu birtakım belgeler, notlar var mıdır?”

Birlikte çatı katına çıktılar. Aralık kapı açılınca eşya ve kolilerle neredeyse tıka basa dolu bir oda göründü. Şule zorlukla içeri girip küçük bir koli çıkarttı.

                        “Sanırım burada bir şeyler bulabilirsiniz. Çalışma odası yapmak istiyordu burayı. Sonra, nedense birdenbire vaz geçmiş. “Zaten başımda bin türlü dert var, şimdi seni de zor durumda bırakmayayım,” demiş anneme.

“Ne gibi dertlermiş bunlar?”

“Sormaz annem. Meraklı değildir. ‘Sen bilirsin,’ deyip üzerinde durmamıştır.”

“Ne zaman olmuş bu konuşma?”

“Yılbaşından önce olsa gerek. Çam ağacını arıyorlarmış.”

“Bunlar bir süre bende kalabilir mi, kopyalarını alıp iade ederim.” dedi Mahir, elindeki koliyi göstererek.

“İadeye gerek yok,” diye cevap verdi Şule, “artık bizim işimize yaramaz.”

Polonezköy’de, orman içinde sekiz villalı siteden çıkarken insanların çaresizliğini ve umursamazlığını düşündü Mahir. “Olan olmuş, ölen ölmüş,” demeye getirmişti Şule. Bu kaderci anlayış inanılır gibi değildi. Yas tutmak, sorgulamaktan daha mühimdi sanki. Giden gittikten sonra ha kaza ha cinayet fark etmiyordu. O zaman cinayetçiler neden uğraşıyordu ki canla başla? Aklına Yahya Kemal’in Sessiz Gemi şiiri geldi,

                        “Biçare gönüller, ne giden son gemidir bu

                        Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.”

                                                                ***

 “Mahir Karsan!” diye küçük bir çığlık atıp boynuna sarıldı kadın.

 “Nil?” dedi Mahir. Şaşırmıştı. Beklemiyordu.

Polonezköy’den çıktıktan sonra Doçent Arif Uysal’ın eşi Nil Uysal’la buluşmasına daha bir süre vardı. Direksiyonu Sıraselviler’e kırmıştı. Arif’in intihar ettiği söylenen yere bakmak istiyordu. Çerçöp dolu çatı, sekiz katlı bir binanın üzerindeydi. Hemen altında henüz temizlik yapılan bir bar vardı. Bir gün önce yağan şiddetli yağmur zemini pırıl pırıl etmişti. Aşağıda dar bir sokak vardı. Bir tarafı kopuk, rüzgârda savrulan “0lay yeri şeridi” sayesinde buldu maktulün atladığı söylenen yeri. “Bir insan, intihar etmek için Ulus’daki evinden çıkıp buraya niye gelirdi?” Anlık bir dürtü değil miydi intihar? Tıpkı cinnet geçirip birini öldürmek gibi olmaz mıydı? Hayatı boyunca köprüden atlamaya kalkışan insanların samimiyetine inanmamıştı. Zaten büyük çoğunluğu da intihar etmekten vaz geçiyorlardı. Alt kata inmiş, temizlik yapan komiye Arif Uysal’ın fotoğrafını göstermişti.

“Tanımıyorum abi,” demişti genç komi, “ama bardaki arkadaşlar belki bilir, onlar da 4’den önce gelmezler.”

Gazeteciydi Nil Uysal. Bilindik bir uyuşturucu kaçakçısının öldürülmesi nedeniyle tanışmışlardı. Mahir katil ya da katilleri, Nil ise cinayetin perde arkasındaki organizasyonu araştırıyordu. Gazeteciliği bitirdikten bir süre sonra “Araştırmacı Gazetecilik” eğitimini başarıyla tamamlamış, kendini suç şebekelerinin derinliklerine atmıştı genç kadın. Mahir kırk beş, o henüz yirmi sekiz yaşındaydı. Bir süre  birlikte çalışmışlardı. Aralarında minik de olsa bir elektriklenme başlayınca Mahir uzaklaşmıştı. Suna’yı seviyordu. Daha sonra Nil’in evlendiğini duymuş, bir daha da ilgilenmemişti.

“Dört yıl oldu,” dedi Nil.

Kolilerle dolu bir salonda, ikili kanepelere oturmuş karşılıklı kahve içiyorlardı.

“Durağan, kendi halinde, sessiz bir adamdı Arif. Hiç benim mizacıma uygun değildi. Belki de sana inat evlendim, ne dersin?” deyip kahkahayı patlattı.

Bostancı’da, annesiyle babasının evine taşınmak üzereydi.

“Gazeteci maaşıyla buranın kirasını ödemek mümkün değil.” dedi.

Kafası karmakarışıktı Mahir’in. Beyninde, normalde maktullerin öldürülme sebeplerinin olması gereken yerde Nil’le yaşadıkları cirit atıyordu. Bir türlü aklını veremiyordu konuşmalara.

“İntihar etmesi için bir sebep var mıydı?” diye güçlükle sordu.

Nil’in yüzündeki keyifli ifade hüzne dönüştü.

“Şu benim salak işlerim,” dedi, “durup dururken zengin olan tosuncukları kovalıyordum. Halbuki yapay zekâ araştırması çok dikkatimi çekmişti. Bir aydır uzaktım yaptıklarına. Ama düşününce… Niye aldık biz o zaman Kaz Dağları’ndaki köy evini? Güya para biriktirip restore edecektik. Bunu düşünen adam intihar eder mi?”

“Merak etmedin mi peki? Ne oldu, nasıl geldi bu duruma?”

“Deli gibi hem de. Bostancı’ya geçer geçmez kendi araştırmamı yapacağım tabii. Öyle bırakacağımı düşünmüyorsun herhalde.”

Kısa bir süre sustu Mahir. Birlikte çalışmalarının iyi olup olamayacağını tarttı kafasında. Polis kapısı muhtemelen ona kapanmıştı ama Nil’in hatırlı tanıdıkları ve haber kaynakları olabilirdi. Ardından Erdem Tunalı’nın aracıyla ilgili bulgularını, rektörün söylediklerini, Emniyet Müdürünün tavrını ve kafeteryadaki gencin ifadesini anlattı. Artan bir şaşkınlıkla dinledi Nil.

“Sence?” diye sordu tek kelimeyle.

“Bence her ikisi de cinayet,” diye cevap verdi Mahir.                                           

                                                                ***

“Bizimkisi bembeyaz karın içindeki kızıl bir kardelendi,” yazıyordu şerit biçimli not kağıdında. “Korkma ömrümüz kısa,” demek istiyordu belli ki ama karın ömrü de bahara kadardı en fazla. Altı yıl önce Nil’den Mahir’e son mesajdı bu kağıt. Eve gidememişti Mahir. Heyecanlanınca yüzü kızarır, sol gözü istemsizce seğirirdi. Adamın detaycı bir karısı varsa ruh halini saklamak mümkün olmazdı. İyisi mi yalnız kalmalı, kardelenin içinde meydana getirdiği değişimi kazasız belasız atlatmalıydı. Profesör Erdem Tunalı’nın kolisini iki kez taramış, kayda değer bir şey bulmamıştı. Sabaha karşı 02:21’de çaldı cep telefonu. “Nil” yazıyordu ekranda. Hayır uyumamıştı. Uyumadığını itiraf etmek nispeten daha kolaydı. Onu düşündüğü için uyuyamadığını söyleyemedi. Ciddiydi Nil’in sesi. Belli ki söyleyecekleri şen kahkaha atmasına engeldi.

“Uğur Benli,” dedi önce.

“Bilmem gerekiyor mu?” diye sordu Mahir.

“Avukat,” dedi Nil, “Şu kafeteryadaki çocuğun söylediği telefon görüşmesi. Profesörü o gün o saatte arayan kişi.”

“Avukat mı?” diye şaşkın tepki gösterdi Mahir.

“O yüzden bu saatte aradım. Adamın en önemli müvekkili Turgut Çapanoğlu. Muhtemelen duymadın. PharmaÇa adlı bir şirketin sahibi. İlaç ve tıbbi malzeme ithal ediyorlar.”

Durdu Mahir. Aradaki bağlantıyı kurmaya çalıştı bir süre.

“Nerede buluruz bu herifi?” diye sordu.

“Bendeki bilgileri ve adresi yolluyorum. Sen kurcala, sabah kamyon gelecek, ben birkaç gün ortalarda olmayacağım, ihtiyacın olursa ararsın.”

Bu tavrı çok iyi hatırlıyordu Mahir. Duruma göre anında şekil değiştirirdi Nil. Bukalemun gibiydi. Bilgisayar başında başka, dosya okurken başka, yemekte bambaşka biri oluverirdi. Ona ilgi duyan insan, hani şu reklam spotunda söylendiği gibi, kızgın kumlardan serin sulara atlayabilmeliydi.

                                                     ***

Şişli’de dev bir iş merkezinin 25. katındaydı Benli Avukatlık Bürosu. Asansörden inince hemen sol taraftaki camdan, İstanbul’un kötü yapılaşması açık seçik görülüyordu.

“Uğur Bey’in özel asistanıyım,” diyen genç, çıtı pıtı bir kız çocuğu karşıladı Mahir’i. Sağlı sollu camekanlı ofislerde hummalı bir çalışma göze çarpıyordu. Sağda, ortadaki bölmenin camında PharmaÇa logosu dikkatini çekti. Nil’in bahsettiği firmaydı bu. “Avukatla konuştuktan sonra bunları da araştırmak lazım,” diye düşündü. Modern döşenmiş alanı geçip geniş bir koridordan farklı bir bölüme ulaştılar. Çift kanatlı ahşap kapının üzerinde ‘Uğur Benli’ yazıyordu.

“Kim dediniz?” diye sordu Uğur Benli.

Beyaz top sakallı, beyaz, uzun, at kuyruğu yapılmış saçı, insana tepeden bakan tavrıyla sinir bozucu bir adamdı. En çok da konuşurken bir yandan telefonunu kurcalamasını sevmedi Mahir.

“Erdem Tunalı dedim beyefendi, Profesör Erdem Tunalı,” diye tekrarladı.

Vakit kazanmak için tekrarlattığına emindi.

“Tanıyamadım. Ne maksatla soruyorsunuz acaba?”

Sinir bozma savaşı diyorlardı bunun adına. Kendini zeki zanneden üst tabakadan şüphelilerin sık başvurduğu bir yöntemdi. Sakin kaldı Mahir.

“2 Ekim Pazartesi, saat 15:18’de, bir dakika otuz beş saniyelik gergin bir görüşme yapmışsınız kendisiyle.”

Yüzü düşünceli bir hal aldı avukatın ama yılmadan oyuna devam etti.

“Bizler avukat olarak her gün onlarca görüşme yaparız, mesleğimiz icabı bunların en az yarısı gergindir. Bana birkaç gün verirseniz gereken araştırmayı yapar size mail vasıtasıyla bilgi veririm. Şimdi merak ettiğiniz başka bir husus yoksa çok yoğunum. Sizi yolcu…”

“Var!” dedi birdenbire Mahir.

İrkildi avukat.

“Profesör, yaptığınız teklifi hiç de kibar olmayan bir şekilde reddetti ve suratınıza telefon kapattı. Üniversite için yürüttüğü yapay zekâ araştırmasıyla ilgili teklif vermenizi kim istedi?”

Suratı iyiden iyiye buruştu Uğur Benli’nin. Sinir bozma oyununu o başlatmış ama ilk siniri bozulan yine kendisi olmuştu.

“Adınız ne demiştiniz?” diye aşağılayan bir tavırla sordu.

“Önünüzdeki kâğıtta yazıyor,” diye sakin cevap verdi Mahir.

Bakar gibi yaptı ama zaten biliyordu avukat.

“Mahir Karsan…” diye başladı, “…ne söylediğinizi anlamıyorum. Anladığım tek şey resmi bir sıfatınızın olmadığı. Sizi, ‘bir avukat müvekkil görüşmesi,’ dedikleri için kabul ettim. Polis ya da yetkili biri olmadığınız belli yoksa buraya gelip saçma sapan ithamlarda bulunmazdınız. Şimdi derhal gitmenizi rica ediyorum.”

Gülümsedi Mahir.

“Çok güzel bir laftır,vicdanı olanın korkusu olmaz. İyi günler avukat.”

Döndü, kapıya yürüdü. Uğur Benli’nin arkasından sinirle baktığına emindi. Zaten cevap almayı beklemiyordu gelirken. Çok kez yaptığı gibi arı kovanına çomak sokmak istemişti. “Herkesi susturamazsınız,”demekti amacı ama, kovanlarına çomak sokulan arıların kendi cephesinden olacağını hesaba katmamıştı.

                                                                *** 

“Neredesin?” diye sordu sinirli ses.

Telefon ekranında “Müdür” yazıyordu.

“Cumhuriyet,” diye cevap verdi.

Müzeyyen Senar eşliğinde rakı çekmişti canı. Suna’yla Ezgi, Feride Sultan’a gitmişlerdi. Birkaç gündür, üçer ayda bir nükseden “öleceğim galiba” seansları başlamıştı kayınvalidesinin. Başkalarına karşı şen şakrak, onlara ve kocası Haluk Bey’e karşı uçurumun kenarındaydı her zaman. Yine karsız ama kar havası kaplamıştı İstanbul’u. Sanki bir musluk vardı gökyüzünde, kapalı kalmıştı ama kimse fark etmiyordu. Biri açsa, İstanbul da, onlar da rahat edeceklerdi. Asabi tavırlarla yaklaştı, paltosunu, atkısını bekleyen garsona rağmen sandalyesinin arkasına astı, “Bir sade soda ver bana oğlum,” diyerek garsonu yolladı ve oturdu İhsan Tasasız. Meyhaneye değil girmek kapısından bile geçmezdi normal zamanda ama üşümüştü besbelli. Tiksinen gözlerle etrafına baktı, garsonun getirdiği sodadan boğazı yanana kadar koca bir yudum içti ve gözlerini Mahir’e dikip bir yılan gibi tısladı.  

“Sen bu işi çocuk oyuncağı zannediyorsun galiba.”

Sustu Mahir. Avukat yememiş içmemiş sahiplerine haber uçurmuştu belli ki.

“Bak koçum beni iyi dinle, bunun adı sıradan bir teknoloji savaşı değil, perde arkasında, yer altında, gözün göremeyeceği derinliklerde yaşanan, kanlı bir 3. Dünya Savaşı bu. Ne seni ne beni ne de en tepedekileri dinlemez. Bizi öyle aşar ki, yükselip kafamıza düştüğünde etlerimizi yerden kazımak için aylarca uğraşırlar. Kendini bir bok sanma, otur oturduğun yerde. Çayını yap, bu zıkkımı iç, verdiğim sikindirik faili meçhul dosyalarını çöz, en mühimi de yaşa. Ölmen beni üzer ama onların sikinde olmaz inan bana.”

Aniden kalktı, sodasının son yudumunu dikti, paltosunu ve atkısını kapıya yürürken giydi ve geldiği gibi çıktı Emniyet Müdürü İhsan Tasasız.

                                                                   ***

“Abi!” dedi genç güvenlikçi.

Aslında güvenlikçi falan değildi. 6. kattaki terzi Mahmut’un akrabasıydı. Handa gece bekçisi gibi kullanıyor, maaşını ortak veriyorlardı. Suratı allak bullaktı.

“Ne oldu Kerem?” diye sordu Mahir.

“Sana üç kişi geldi.”

“Üç kişi mi, neredeler?”

“İki saat oluyor abi. Seni sordular, ‘Çıktı,’ dedim. Yukarı çıkmaya kalktılar. Biri kafama tabanca dayadı, ikisi çıktı. Yarım saat sonra inip gittiler.”

                                                        ***

“Yılanı uyandırdın,” dedi Nil.

Sabah ilk iş Nil’i aramış, Bostancı’da, annesiyle babasının evine yakın bir pastanede buluşmuşlardı.

“Korktun mu sen?” diye takıldı.

Daha çok endişeydi Mahir’in içindeki. Gece yarısı handaki odasına girdiğinden beri midesi cayır cayır yanıyordu. Vurulma olayından sonra sık yaşadığı bir durumdu. “Bu yara kolay iyileşmez,” diyen doktorun verdiği haptan kaç tane yuttuğunu hatırlamıyordu.

“Ne almışlar?” diye sordu Nil.

“Bir defterim vardı…” dedi Mahir, “…olaylarla ilgili not tutardım, o gitmiş ama vahim olan, sanki özellikle darmadağın etmişler odayı.”

“Gözdağı veriyorlar.”

“Bok yemişler.”

“İnatçısındır bilirim ama biz öğreneceğimizi öğrendik. Hem söyler misin, katili bulsak kime gideceğiz? Seni tehdit eden, bizzat Emniyet Müdürü’nün kendisi. Üstelik artık biliyoruz ki bunlarda acıma denen insani duygudan eser yok.”

“Ben değil de sen korktun galiba.”

“Senin için endişeleniyorum desem inanacak mısın?”

“Beni bu kokuşmuşluk mahvediyor Nil. Kime güveneceğiz biz? Sen mesela, yıllardır tehlikenin göbeğinde çalışıyorsun, sen bile bırakmamı istiyorsun.”

“Ağır ol şampiyon, bırak demedim. Anlatmak istediğim tam da bu. Dünya ne hale geldi baksana. Güçlü olan kendi oyununu oynuyor, sindiriyor, öldürüyor. Biz, senin gibilere “ortada kalmışlar” diyoruz. Sadece bu ülkede her yıl kaç ortada kalmış ölüyor biliyor musun?”

“Bilsinler ki, dediğin o orta boş değil. Asıl felaket, ayaklarına dolaşan kimse kalmayınca gelecek. Ben kendi adıma ortada olmaktan memnunum. Bu işin peşini bırakmaya da hiç niyetim yok. Buraya ağlamaya değil çözüm bulmaya geldim. Bana yardım et.”

                                                                    ***

“Dur!” dedi Mahir, “Azıcık geri sar, hah burası, bu adam, yüzü belli, biraz daha büyüt, hah! Bu adamı istiyorum Turgay.”

Evdelerdi. Sabah Nil’le konuşurken aynı anda aynı soruyu sormuşlardı birbirlerine; güvenlik kamera görüntüleri nerede? Polis, olayın üzerini hızlıca kapattığına göre, doğal olarak Polonezköy yolundaki herhangi bir mekâna ait kamera görüntüsü araştırılmamıştı. Pastaneden çıkar çıkmaz yola koyulmuş, kazanın olduğu yerden yaklaşık bir kilometre gerideki ahşap restoranı görmüştü Mahir. Tombul, tatlı bir adamdı sahibi. Profesörü hemen hatırlamış, haberinin olmadığı vefattan fazlasıyla acı duymuştu. “Sık gelirdi eşiyle beraber,” demiş, öndeki yolu ve restoran girişini gören kamera görüntülerini vermekte hiç zorluk çıkarmamıştı. Flash-disk kendi evinde, Turgay’ın beraberinde getirdiği bilgisayarda takılıydı. Genç polis en ufak bir soru dahi sormadan yardımına gelmişti idolünün. Kısa bir süre düşünüp cevapladı,

“Bir yolunu bulacağım komiserim ama anlattıklarınız, sizin için endişelenmeli miyim?”

“Neye yarar Turgay’cığım?” diye babacan bir tavırla cevap verdi Mahir, “Benden önce bu düzen için endişelensen daha iyi olmaz mı?”

Kafası karışmıştı Turgay’ın. Ne menem bir sistemin içinde debelendiğini çözmeye çalışıyordu besbelli.

“Haklısınız,ben en iyisi vakit kaybetmeden yola koyulayım.”

“Sessiz,” dedi Mahir, “Lütfen gizliliğe önem ver, yaptığın duyulursa mesleğinin sonu olabilir, herkese güvenme olur mu?”

“Anladım.” dedi, kalktı Turgay.

Anlamadığı ama anlamaya çalıştığı o kadar açıktı ki. Bir an tereddütte kaldı Mahir. Turgay’ı riske atmak ne kadar doğruydu bilemedi. İnadı, birilerinin başına pekâlâ da iş açabilirdi. Kendisi dışında birileriyse Nil ve Turgay’dı. “İki ucu boklu değnek” özdeyişinin tam olarak karşılığı bu olsa gerekti.

                                                                    ***

“Durmuş Görgeç,” dedi koltukta oturan, kara mı kara, zayıf mı zayıf adam.

Tam Turgay ve Nil’i peşpeşe aramaya karar verdiğinde gelmişti Turgay’ın telefonu. Uyuyamadığı, çok düşündüğü ve verdiği kararı uygulamak için sabahı zor ettiği gecelerden biriydi. Turgay aramasaydı o arayacak ve “Burada bırakalım,” diyecekti.

Turgay “Şöförü buldum,” deyince vaz geçti kararını açıklamaktan.

Küçükçekmece’de daha çok eğreti binaların olduğu bir sokaktaydı adamın evi. Hiç nazlanmamış, hatta anlatmaya hazır karşılamıştı Mahir’i.

“Bitirdiler beni,” diye başladı söze, “Şoför olarak çalışıyordum şirkette.

“Hangi şirket bu?”

“PharmaÇa. Olaydan sonra buraya getirdiler bizi. Bu evi de onlar tuttu. Bir hafta öncesine kadar ne benim ne de ailemin evden çıkmasına bile izin vermediler. Kapıda garip herifler nöbet tutuyorlardı. Bellerindeki silahları gösteriyorlardı sürekli. ‘Konuşursan ölürsünüz,’ demeye getiriyorlardı. Geçen hafta birden kayboldular. Dilber, benim kadın, çocuğu da alıp terk etti beni. Para vadetmişlerdi, üç beş torba erzaktan başka bir şey vermediler. Ne ailem ne meteliğim var. Bitirdiler beni orospu çocukları.”

“Sen mi öldürdün Profesör’ü?”

“İnan istemedim. Korkutup gidecektim. Tamponu dokundurunca panik yaptı sağa kırdı.”

“Niye polise gitmedin?”

Ağzını açıp ön dişlerini gösterdi Durmuş.

“Gittim,” dedi, “dövdüler beni. Ortalıkta dolanma, gebertir bir köşeye bırakırım dedi komiser mi ne. Bir haftadır kan tükürüp dışarı bile çıkamıyorum.”

“İşi kim verdi sana?”

“Uğur. Turgut Bey’in köpeği. Avukat diye geçinir ama Turgut Bey’in bütün pis işlerini o yapar.”

“Nasıl pis işler bunlar?”

“Bana yaptırdığı gibi işte. Bir kere de maaş alamadıydık. Bizim Selahattin vardı. Dayılandı bunlara. Greve gideriz falan. Bu iti iki kişiyle gördük. Ertesinde Selahattin hastanelik oldu, ölümden döndü.”

“Uğur mu yaptırdı?”

“Kim yaptıracak başka? Ben cezamı çekmek istiyorum. Hapisse hapis. Böyle olacaksa yatarım daha iyi. Yardım et bana.”

“Edeceğim,” dedi Mahir, “ama önce söyle, diğer akademisyen, intihar eden, onu da sen mi yaptın?”

“Diğer ne, neyi ben mi yaptım?” diye şaşkın sordu Durmuş.

“Profesör’ün yardımcısı. Birkaç gün sonra intihar etti. Onu da sen mi ittin?”

“Hayır. Yemin ederim hayır. Olsa söylerim zaten. O adam, arabasına çarptığım. Dedim sana. Öldürmek istemedim. Ne olur kurtar beni. Yalvarırım kurtar.”

“Akraban falan yok mu, onlara git, burada kalma, seni arayacağım.”

“Yardım edecek misin, kurtaracak mısın beni?” diye sordu Durmuş.

“Anladığım kadarıyla cezaevi bile senin için kurtuluş. Evet kurtulacaksın.”

Mahir’in ellerine sarıldı kara adam. Öpmeye kalktı, izin vermedi Mahir. Katildi karşısındaki adam. Ortada bırakılanlardan biriydi. Ölmemişti ama ölmekten beter etmişlerdi. Sıra ne zaman bana gelecek acaba, diye düşünmeden edemedi. Çok beklemesine gerek kalmadığını bilmiyordu.

                                                                 ***

“Mahir!”

“Komiserim!”

“Mahir uyan lütfen!”

“Komiserim kolunuz kanıyor, ambulans çağıracağım ben.”

“Mahir lütfen. Mahir!”

Uyandı Mahir. Etrafındaki kalabalığın önünde Nil ve Turgay’ı zorlukla seçebildi. Arabasının hemen solunda olması gereken kapısı yoktu.

“Ne oldu?” diye fısıldadı.

“Kamyonet diyorlar,” dedi Nil, “epey bir sıyırmış, kapıyı da parçalamış, çok hızlıymış.”

Etrafına bakmaya çalıştı Mahir. Boynu inceden sızladı. Kolu, kopmuş gibi acıyordu.

“Nerede?” diye sordu, “Durdu mu?”

“Kaçmış,“ dedi Turgay.

Derin bir nefes aldı. Kaburgaları sağlam gibiydi. Batma falan yoktu.

“Plaka?” dedi, “Almışlar mı?”

“Plakası yokmuş, konuştuğum üç görgü tanığı da aynı şeyi söyledi,” dedi Nil.

“Plaka” ve “yokmuş” sözcükleri beyninde yankılandı Mahir’in. Nil’le göz göze geldi. Daha dün, sıranın ne zaman kendisine geleceğini düşünmüştü. Bu muhtemelen ikinci uyarıydı. Önce ofisine girmişler, etrafı bilerek dağıtmışlar, şimdi de aracını, hem de o içindeyken parçalamışlardı. “Kurcalama, otur oturduğun yerde,” diyorlardı.

“İsteseler öldürürlerdi,” diye fısıldadı tekrar.

                                                                                         ***

Polis aracı ve ambulans aynı anda geldiler.

“Görmedim,” dedi Mahir.

Gördüm deseydi ne olacaktı ki.

Eğreti bir ifade, kola yapılan sargı ve birkaç saatin ardından Nil ve Turgay’la birlikte evindeydi.

“Yalnız bırakmam seni,” demişti Nil. Yükselmek istediği mesleğine veda etme noktasına gelmişti Turgay. Allahtan Suna, hala Feride Sultan’daydı ve olup bitenden haberi yoktu.

“Marko Habciç.” dedi birdenbire Nil.

Mahir ve Turgay, şaşkın baktılar suratına.

“Hırvat,” diye devam etti, “Dünyanın her yerindeki yolsuzlukları detaylarıyla yayınladığı bir haber sitesi var. Yüz milyona yakın takipçisi var. Elimizdeki her şeyi ona verelim yayınlasın. İlla ki ortalık karışacak. Ben hala bu işlere bulaşmamış yöneticilerin kaldığına inanıyorum. Hiç olmazsa bu “ölü toprağı” hissi kaybolur, ne dersin?”

*  *  *             

Mezarlıktan çıkıp arabaya bindi. Siyah gözlüğünü yandaki koltuğa koydu. Siperliği indirip aynanın kapağını çekti. Ağlamaktan gözleri şişmiş, mosmor olmuştu. Yoo makyaj yapmadığı için akan kokan bir şey yoktu. Uzun zamandır böyle üzüldüğünü hatırlamıyordu Nil Uysal. Oysa tedirgin de olsa mutlu bir dönemdi son birkaç gün. Yıllar sonra, özlediği biriyle karşılaşmak, içinin ısındığını, kalbinin hızlandığını hissetmek iyi gelmişti. Hele bu doksan altı saat tam bir maceraydı. Mahir ve Turgay’la birlikte çılgın gibi delil toplamışlardı. İlaç şirketinin ıcığını cıcığını çıkartmışlar, şirket ve sahibi Turgut Çapanoğlu hakkında tonla, hem de türlü türlü pisliğe ait bilgi toplamışlardı. Avukat tam bir modern tetikçiydi. Gariban kurban Durmuş Görgeç’den, dayak yiyen arkadaşı Selahattin Postal’dan yazılı ifade almışlar dosyaya eklemişlerdi. Ortada en kanlısından uluslararası bir teknoloji hırsızlığı mevcuttu. İşin içine polis karıştırılmış, delilleri örtbas etme görevi de onlara verilmişti. Profesör Erdem Tunalı, büyük keşfinin sonuçlarını göremeden öldürülmüştü ama ya Doçent Arif Uysal, yani kocası. Onun cevabını da evde bulmuştu Nil. Arif’in giysilerini topluyordu. ‘Darülaceze’ye verin,’ demişti bir arkadaşı. Pek giymediği ceketinin iç cebinden çıkmıştı veda mektubu.

Karım, canım,” yazıyordu başında. “Büyük umutlarla, hayallerle giriştiğimiz bu araştırma, senden sonra bu hayatta en çok değer verdiğim kişinin, hocamın ölümüne sebep oldu. Emin değilim ama cesaretli birileri üzerine giderse diye yazıyorum, kaza falan değil, cinayete kurban gitti Erdem Hoca. Suçlu mu, evet ilk suçlu benim. İtiraf ediyorum. Mütemadiyen, Uğur Benli adında bir avukat arıyordu Erdem Hoca’yı. PharmaÇa adlı bir ilaç şirketinin avukatıydı. Araştırmalarına büyük meblağda para teklif ediyordu. Bunu kendileri adına değil, merkezi Fransa’da olan çok uluslu bir teknoloji şirketi adına istiyorlardı. Şirketin adı LouvernX. Bütün dünyanın kurtuluşu bu projedeydi onlara göre. Erdem Hoca’nın üniversiteye bir vefa borcu vardı. Zor zamanında yanında olmuşlar, ona çalışma alanı açıp masraflarını karşılamışlardı. Tüm çalışmasını üniversiteye adamaya kararlıydı hoca. Ama ben, kocan olacak bu şerefsiz, bana teklif edilen meblağa dayanamadım. Hayatımız baştan aşağı değişebilirdi. Tüm borçlarımızı kapatıp yenilediğimiz köy evinde hayatımızı devam ettirebilirdik. O boktan 5 Ekim akşamüzeri kabul ettim tekliflerini. Hemen hesabıma yatırdılar avansımı. 6 Ekim sabahı üniversiteye gelmeden bütün evrakları, raporları, belgeleri yolladım. Aklıma gelmişken, para ortak hesabımızda. Üniversiteye geldiğimdeyse acı haberi aldım. Şu an kalan vicdanımla en doğru kararı verdiğimi biliyorum. Dünyanın en rezil insanıyım ben. Seni de yaşamayı da hak etmiyorum. Elveda. Arif.” yazıyordu mektupta.

Marko Habciç’e önceki sabah yollamışlardı bütün delilleri. Üzgündü Nil ama rahmetli kocasının mektubunu da koymuştu o delillerin arasına. Bomba aynı akşam patlamıştı. Skandal sadece ülkede değil bütün dünyada ilgi ve şaşkınlıkla karşılanmış, dalga dalga büyümüş, kısa zamanda üç yüz milyondan fazla izlenmiş, Emniyet Müdürü de dahil can yakmaya başlamıştı. O gece Cumhuriyet Meyhanesi’nde kutlamışlardı zaferlerini.

Kafasını az önce çıktığı mezarlığa çevirdi Nil Uysal. Suna ve Ezgi, birkaç kadının arasında mezarlıktan çıkıyorlardı. Suna kendisinden daha perişandı. Ezgi metin olmaya çalışıyordu. Onlar için her şey çok ani gelişmişti çünkü. Belki henüz bir sebep bile bulamamışlardı. Oğuz Mahir Karsan’ı, kafasına yediği tek kurşunla Tünel’deki handa, odasında ilk bulan Nil’di.

Öyle ya hayat, pisliğiyle devam ediyordu. Düzen bozulmuyor, kurbanlara rağmen tıkır tıkır işliyordu. Ne demişti şair;

                        “Biçare gönüller, ne giden son gemidir bu

                        Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.”

KARMANIN RENGİ: TURUNCU

Dar kapısından başka aydınlık girecek yeri olmayan dükkânında tek başına gece gündüz çalışıp evini geçindiren, ellerine sinen ayakkabı yapıştırıcısını sabahın erken saatlerinde demlenmeye bıraktığı çaydan arta kalan sıcak suyla ovalayan Mahmut Usta’nın uğraşı dakikalardır sürmekteydi. Çelimsiz vücudu, içeriye basık yanakları, çıkık elmacık kemikleri, iri yosun yeşili gözleriyle bugünü de bitirmenin zaferini yaşıyor gibiydi.

On yıldır yaşadığı karanlık içinde, babasından gün aşırı yediği dayağın kurtuluşu olarak görmüştü bu dükkânı. Ne yaparsa yapsın, babasının gözünde dünyaya vasıfsız, uğursuz, sakat bir çocuk olarak gelmişti bir kere. Çünkü daha doğarken anası çektiği acılara daha fazla dayanamayıp bu dünyadan göçüp gitmiş, kalan türlü belayı onun sırtına yükler gibi bir başına koymuştu. Yamalı pantolonunu, eskimiş gömleğini çıkarıp kapının ardındaki çiviye saplar gibi astı. Makinelerin kulak tırmalayıcı sesini kapatmak için şaltere eğildiği sırada gözüne ilişen fotoğrafla aralandı kafasındaki sis perdesi… Denizi gördü.

O deniz ki aylardır karşı kıyıyla aramızda tam bir sırat köprüsü. Geçenler, geçmeye çalışanlar cennete mi kavuşacaklarını yoksa kaçtıklarından beter bir cehennem kuyusuna mı düşeceklerini asla bilemeseler de korkularını ümitleriyle bastırarak atıyorlar kendilerini suların üstüne. Öyle bir savaş ki katliam, baskı, açlık, ölüm cehenneminden kaçıyorlar. Öyle zifiri günler geçirmişler ki yaşadıklarından daha kötüsünü düşünemiyorlar.

Ben de oradaydım işte. Karşı kıyıyla aramızdaki mesafenin cennet-cehennem kadar olduğu denizin kenarında… Araf’ta. Üzerinden geçenlerin ümitlerinin, korkularının, hayallerinin, acılarının değil de sadece sayılarının söz konusu olduğu, geçmeyi başaranların ve içinde kaybolanların birer can, birer insan olduğunun unutulduğu o sahilde.

O adam da orada. Kara gözlerinde şimşekler çakarak, fırtınalar koparak, yaşlar yanaklarından süzülürken, koca bedeni kıpırtısız, taştan bir heykel gibi dikilmiş, ayaklarının dibinde yatan çocuğa bakıyor. Sahile vurmuş bir fok gibi uzanmış çocuk. On iki on üç yaşlarında. Tam da gençliğe adım atacağı yaşta. Uzun kapkara saçları ıslak, yüzüne yapışmış. Haberlerde, belgesellerde izlediğimiz, zehirlenip kıyıya vuran balıklar gibi yayılmış başka çocuklar da var sahilde. Sağa sola koşuşturan sahil güvenlik elemanları, jandarmalar… Ama diğer çocukların başında böyle inanamaz bakışlarla donup kalmış başka bir adam yok. Onlara ağlayacak olanlar da ya biraz ötede ölmüş yatıyorlar ya da denizin soğuk karanlıklarında kaybolup gitmişler. Onlara, devrilen botu ayarlayan da üzerlerindeki işe yaramaz can yeleklerini satan da benim babam. Sahil güvenlikle köşe kapmaca oynayan, ıssız koyları kollayan babam ve ortağı. O ortak ki; o da aynı yıkımdan, aynı savaştan, aynı çıkar, ırk, mezhep ve iktidar kavgalarının gayya kuyusuna çevirdiği o memleketten gelmiş. On yaşındayım ben. Öğrenecek, merak edecek yaşta. Ama tam olarak anlayabilecek yaşta değilim herhâlde. Merak ediyorum; babam bu çocukları atölyesinden kamyonlara paket paket yüklediği kazaklar gibi mi görüyor? Yoksa daha mı az önemsiyor? Çünkü kazaklarda en ufak bir hasar olsa geri yollanıyor. Yollanan kazaklarla teslim alınan kazakların sayıları aynı olmazsa para ödenmiyor. Ama denize salınanların “iadesi” yok. Bir kere paketleyip doldurdun mu bota, sandala, motora, aldın mı paranı, iş bitiyor. Merak ediyorum; babam mı yoksa babaannem mi haklı? “Kimse yaptığını görmeden ölmez,” diyor babaannem. “Anlamıyorsun, bu insanları istedikleri yere yolluyoruz. Biz yapmasak başkaları yapacak. Biz en iyisini yapmaya çalışıyoruz,” diyor babam. Babaannem de bu insanların kaçıp geldiğine benzer bir başka cehennemden kaçıp gelmiş yıllar önce. Batıdaki bir cehennemden. Ailesinin yarısını orada veya yollarda toprak altında bırakarak. “Anavatana sığındık,” der. “Anavatanın kucağı öyle geniş ki yüzyıllardır doğudan, batıdan, kuzeyden, güneyden, Balkanlar’dan, Bosna’dan, Afganistan’dan kim kendini bu kucağa atmışsa, sarıp sarmalanmıştır sevgiyle. Ama gelenlerle aynı acıyı yaşamayan, bilmeyen ikinci, üçüncü kuşaktan nankörler çıkıyor bazen.” Babamın kazaklarını dokuttuğu atölyesini de merak ederdim. Ortağıyla can yeleklerini yaptırdığı o bodrum katını da öyle. O yeleği üç kuruşa dikenler de “Karşıya geçene kadar bir ekmek parası kazanalım,” diyen kaçakçılardı. Önünü ardını düşünmeyenlerdi. Ağacı kesen baltanın saplarıydı. Çünkü açlık, sefalet, ekmek kavgası vardı. Savaştan sağ çıkabilir ama açlıktan ölünebilirdi.

“Adalet” denen o eli terazili kadın açlığın, sefaletin, ölümün olduğu yerlerde, açıktan dolanıp geçiyordu. Babam beni o iş yerine götürmezdi ama abimi hep yanında taşırdı. İşlerini ona bırakacaktı çünkü. “Çok çalışmalıyım, daha çok kazanmalıyım ki oğluma da büyük, düzenli bir iş bırakayım,” derdi. Gücenirdim. “Ya ben baba?” Acıyan gözlerle baktıktan sonra şaşırtmayan cümleleri peşi sıra kurardı. “Senin durumun belli. Seni yanında işe almayı kabul eden Ferdi Efendi’nin git elini öp, minnet et. Dahası neyine?” Benim sorma hakkım varsa bile abim buna sahip değildi. “Ben de keşke şu çocuklar gibi alıp başımı gidebilsem,” derdi abim. Mutsuzdu. Baskıdan bunalmıştı. Abimin “şu” dediği, parklarda, bahçelerde, balıkçı barınaklarında naylon çadırlarda aileleriyle birlikte umut yolculuğunu bekleyen çocuklardı. Bizimle yaşıt olanlar, bizden yaşlı gibiydi. Bizden çok yaşamışlardı. Oynardık onlarla. Bazıları Türkçe konuşabiliyordu. Gidecekleri yerleri, hayallerini anlatırlardı. Hem umutluydular hem de buruk ve acılı. Kolay mıydı, zengin ya da fakir, kurulu bir düzenin, anılarla dolu bir evin, oyunlar oynanan sokakların, komşuların ve hatta mezarların bırakılıp gidilmesi? Kolay mıydı, Ege Denizi denilen sırat köprüsünün üzerinden balık istifi doldurulmuş sandallarla, botlarla geçmeye çalışmak? Annem ve babaannem çorbalar pişirir, helvalar yapıp dağıtırlardı insanlara. Kimi sahile vurmuş, kimisi ise onca uğraşına rağmen bu kadar çok denize, kıyıya yetişemeyen sahil güvenlikçiler tarafından denizden toplanmış çocuklara neredeyse her sabah bakardık. Aralarında tanıdıklarımız, konuştuklarımız olunca üzülürdük. Her gün onlarca kişinin boğulduğunu gördükleri hâlde, nasıl cesaret edebildiklerini sorardım abime. “Senin hayal gücün, ufkun dar,” derdi abim. “Burada ihtiyaçları karşılansa da burası anavatanları değil. Onun için duramıyorlar.” “Ama gidecekleri hiçbir yer de anavatanları olmayacak. Olamayacağını bilemiyorlar, ne yazık,’’ derdi babaannem. Bir noktadan sonra devletten, ona yakalanmasan bile ilahi adaletten kaçamazsın,” diye de kızardı babama. “Bak, yakalanmadık daha. Biz gerçekten onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz,” derdi babam içini kırık kırpıkla doldurmaya çalıştığı can yeleklerini hatırlamadan. Turizm mevsimi bitti diye üzülen esnafın aksine, havalar soğudukça kaçaklardan alacağı paranın artacağına sevinen babam. Adaletin tam olarak ne olduğunu merak ederdim on yaşında tam kavrayamayan hâlimle. Adaleti simgeleyen heykellerin elinde hep terazi olurdu. Terazinin bir kefesine ne olursa olsun umutlarını kaybetmek istemeyen o çocukların üzgün, yorgun, bezgin yüzlü, gerektiğinde onurları zedelenmiş bakışlarla evlatları için dilenen, gerektiğinde çöplerde işe yarar bir şeyler arayan annelerini; diğer kefesine gazetelerde, dergilerde kıyafetlerine yıldızlar verilen kadınların yanlarında bol sıfırlı sayılar yazılan ayakkabılarını, çantalarını koysak, hangisi daha ağır basardı? Terazinin bir kefesine Dünya’yı halletmişler gibi Mars’a, neredeyse Güneş’e gitmek için uğraşanların roketlerini, gururlarını; diğer kısmına huzur içindeki eski hayatlarına dönebilmek için neredeyse o gezegenlerin hepsini feda edebilecek o “göçmenleri” koysak eşitlenir miydi kefeler? Merak ediyordum işte. Sabaha karşı gürültüler duyulup çığlıklar yükselince, yine aynı merakla koştum sahile. Orada, o sahildeydim yine. Kaçakların arasına karışıp boş hayallerin peşinde koşarken onlarla aynı kaderi paylaşan on iki yaşındaki çocuğun, sırtında hiçbir işe yaramayan turuncu can yeleğiyle solmuş bir çiçek gibi yatan o çocuğun yanında. O çocuk benim abim. Başında dikilip bakansa en az onun kadar ölü görünen, inanamaz gözlerinden başka hiçbir yerinde can olmayan o adam da benim babam.

Gözünden akan tuzlu bir damlayla, belleğindeki sahneleri yüreğinden akıtmıştı Mahmut Usta. Fotoğrafı yerden alıp pencerenin köşesine iliştirdi. Elektrik şalterini indirip evinin yolunu tuttu. 

POLİSİYE EKRANI

THE GIRL FROM PLAINVILLE (2022)

IMDb: 6.4

The Girl from Plainville, dijital platform Hulu’da 29 Mart-3 Mayıs 2022 tarihleri arasında ekrana gelen bir suç draması. Hikâyesi gerçek hayattan alınan dizi, Jesse Barron’un 2015 yılında Esquire’da yayımlanan makalesi kaynak alınarak uyarlandı.

Kriminal sorumluluğun sınırlarını sorgulayan mini dizinin sezonu sekiz bölümden oluşuyor ve hikâyesi Massachusetts eyaletini merkez alıyor. Dizi, 18 yaşındaki Conrad Roy’un 2014’teki intiharını ve öncesinde yaşadıklarını, Conrad’ın kız arkadaşı Michelle Carter’la olan ilişkisini ve “mesajla intihara teşvik etme” sebebiyle medyanın ve halkın ilgi odağı haline gelen Michelle’in kasıtsız adam öldürmekten yargılandığı tartışmalı dava sürecini konu alıyor.

Diziyi Liz Hannah (Mindhunter, The Dropout), Patrick Macmanus (Dr. Death) ikilisihazırladılar. Başrollerde Elle Fanning, Colton Ryan ve Conrad’ın annesi rolüyle Chloë Sevigny yer alırken onlara Cara Buono, Kai Lennox, Norbert Leo Butz, Peter Gerety, Kristin Griffith ve Aya Cash gibi isimler eşlik etti.

Aynı konu/olay daha önce ABD’de, kablolu kanallardan Lifetime’da TV filmi olarak da ekrana gelmişti. 23 Eylül 2018’de yayınlanan Conrad & Michelle: If Words Could Kill’in (IMDb: 5.5) başrollerinde Austin P. McKenzie ve Bella Thorne yer alıyor. 2019 yapımı, iki bölümlük belgesel I Love You, Now Die: The Commonwealth Vs. Michelle Carter (IMDb: 7.5) ise HBO kanalında izleyiciyle buluştu.


THE GOLD (2023)

IMDb: 7.4

The Gold, BBC ve dijital platform Paramount+ ortaklığıyla hazırlanan bir suç draması. BBC’de yayını 12 Şubat-19 Mart arası gerçekleşen dizi Paramount+’ta 17 Eylül’de yayına girdi. Gerçek olaylardan esinlenerek ekrana hazırlanan yapımın sezonu altı bölümden oluşuyor.

Senaryosunu Neil Forsyth’ın (Bob Servant, Guilt) kaleme aldığı The Gold’un bölümlerini Lawrence Gough (Snatch, Misfits) ve The Long Goodbye ile En İyi Kısa Film dalında Oscar ödülü kazanan Aneil Karia yönetti. Ortak yapımını Tannadice Pictures ve Paramount’un uluslararası stüdyo bölümü Viacom International Studios (VIS) üstlendi. Geniş kadrosunda Hugh Bonneville, Jack Lowden, Dominic Cooper, Charlotte Spencer, Tom Cullen, Emun Elliott, Sean Harris, Ellora Torchia ve Stefanie Martini gibi oyuncuları görmek mümkün.

The Gold, daha önce de ekrana taşınan ünlü Brink’s-Mat soygununu, sonrasında gelen soruşturma sürecini ve soygunla bağlantılı olan olaylar zincirini konu alıyor. 26 Kasım 1983’te altı silahlı adam Londra’daki Heathrow Havaalanı’nın yakınlarındaki Brink’s-Mat güvenlik deposuna girdi. Kasada olduğunu düşündükleri 3,5 milyon sterlini çalmak üzere girdikleri depoda (üstelik o günün parasıyla) 26 milyon sterlin değerinde külçe altın ve elmas buldular. Böylece dünya tarihinde -bilinen- en büyük hırsızlığa imza attılar.

Külçelerin elden çıkarılması büyük çapta ve uluslararası alanda kara para aklama hareketine sebep oldu. Soygun, emlak piyasasında patlamaya, mavi ve beyaz yakalı suçluları birleştirmesiyle de tartışmalı cinayetlere neden oldu. Basit ve eski usul bir hırsızlık olarak başlayan Brink’s Mat soygunu İngiliz suç tarihinde çığır açan bir olay haline geldi.


BOSTON STRANGLER (2023)

IMDb: 6.5

Boston Strangler, 17 Mart 2023’te dijital platform Hulu’da izleyiciyle buluşan tarihi bir suç draması. Matt Ruskin’in yönetmenliğini ve yazarlığını üstlendiği filmin senaryosu gerçek olaylara dayanıyor.

1960’lı yıllarda Boston’da, psikopat bir katil yakalanmadan önce 13 kadının öldürdü. Katil, cinayetlerine devam ederken Record American gazetesi muhabiri Loretta McLaughlin, cinayetler arasındaki bağlantıyı kuran ilk gazeteci oldu. Ortağı Jean Cole’la birlikte araştırmada büyük ilerleme kaydetmiş olsalar bile medyada o dönem (de) yaygın olan cinsiyetçilik nedeniyle çalışmalarında pek çok zorlukla karşılaştılar. Ancak McLaughlin ve Cole vazgeçmedi, gerçeği ortaya çıkarabilmek için gerektiğinde hayatlarını tehlikeye atıp risk alarak “hikâyenin” peşine düştüler.

Yapımcıları arasında Ridley Scott’ın da yer aldığı filmde Loretta McLaughlin’i Keira Knightley canlandırırken Jean Cole’a Carrie Coon hayat veriyor. Yapımınkadrosunda Alessandro Nivola, Chris Cooper, David Dastmalchian, Bill Camp, Luke Kirby ve Morgan Spector da yer alıyor. COVID-19 salgını nedeniyle sıkı sağlık talimatları altında çekilen filmin prodüksiyonu Mart 2022’de tamamlandı. Müziklerini post-prodüksiyon aşamasında Paul Leonard-Morgan hazırladı.


NIGHTMARE ALLEY (2021)

IMDb: 7.0

Nightmare Alley (Kabus Sokağı), Guillermo del Toro’nun yönettiği bir psikolojik gerilim ve suç filmi. Aralık 2021’de ABD’de vizyona giren yapım ülkemizde 4 Şubat 2022’de izleyiciyle buluştu.

Karizmatik fakat şanssız bir adam olan Stanton ‘Stan’ Carlisle, kendini kâhin Zeena’ya ve falcı kocası Pete’e sevdirdikten sonra kasaba kasaba dolaşan bir karnaval ekibine katılır. 1940’ların New York’unda sosyetenin seçkin isimlerini dolandırmak için öğrendiklerini kullanmaya karar veren Stan, zorlu ve gizemli bir psikiyatristin yardımıyla tehlikeli bir iş adamını dolandırmayı planlar. Ancak hiç ummadığı tehlikelerle yüzleşmek zorunda kalır…

William Lindsay Gresham’ın 1946 tarihli aynı adlı romanına dayanan filmin senaryosunda del Toro’ya Kim Morgan eşlik etti. Roman daha önce de 1947 yılında filme uyarlanmıştı. Nightmare Alley’ın zengin kadrosunda Bradley Cooper, Cate Blanchett, Toni Collette, Willem Dafoe, Richard Jenkins, Rooney Mara, Ron Perlman ve David Strathairn yer alıyor.

Searchlight Pictures, TSG Entertainment ve Double Dare You Productions ortak prodüksiyonuyla hazırlanan filmin yapımcıları arasında Bradley Cooper da bulunuyor. Çekimlerine Ocak 2020’de Kanada’da başlanan film COVID-19 salgınından etkilenen yapımlardan biri oldu. Eylül ayında dönülen çekimler Aralık 2020’de tamamlanabildi. Bradley Cooper pandemi aralığını daha genç görünmek adına kilo kaybetmekle değerlendirirken hamile olan Rooney Mara doğum yaptı.

Süresinin uzun olması nedeniyle eleştirilen ve gişede beklediğini bulamayan film, eleştirmenlerden genel olarak iyi yorumlar aldı ve En İyi Film, Prodüksiyon Tasarımı, Kostüm Tasarımı ve Görüntü Yönetmenliği dâhil olmak üzere dört dalda Oscar’a aday oldu.

MATEMATİK-POLİSİYE EDEBİYAT İLİŞKİSİ



Uluslararası 40’ıncı TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın eski yıllardaki coşkusundan her ne kadar eser kalmasa da insanın kendisini kitapların arasında bulması, onların kokularını içine çekerek aralarında dolaşması büyük bir mutluluk ve coşku kaynağı. Düşünün; o kitapların içinde binlerce öykü, anı ve bilginin bulunduğunu bilmek, onlara erişemesek de hepsini elimize alıp okuyamasak da insanın müthiş bir heyecan duymasına neden oluyor.

Yıllar sonra farklı bir vesileyle gittiğim son fuarda bu duygular içindeydim. Yeni çıkan kitaplar eskilerle harmanlanmış hâlde okuyucularını beklerken, yazarlar heyecanla kitaplarını imzalarken, okurlar onlara kavuşabilmek için bin bir zahmetle Beylikdüzü’ndeki fuar alanına gelirken, yayınevi çalışanları kitapları titizlikle stantlara yerleştirirken duyulan coşku bambaşkadır her zaman. Kitap dünyasına adım atmanın dayanılmaz coşkusudur bu…

Yazar söyleşileri de ayrı bir hava katar fuara… Tanıdıkları, sevdikleri yazarları yakından görmek, onların anlatacaklarını dinlemek, onlara kitap imzalatmak üzere sıraya giren kitapseverler için de ayrı bir dünyadır fuar. Kitaplara sığınmak, onların dünyasına girmek insanı dertlerinden sıkıntılarından bir nebze olsun uzaklaştırır. Kitap dünyası başka bir dünyadır, hayal dünyasıdır, yeni ufuklar dünyasıdır. Yeni bilgiler, yeni heyecanlar, yeni kahramanlar dünyasıdır.

Ancak bu yılki fuar her sene olduğundan biraz daha buruktu sanki. Yayınevleri her ne kadar indirimli satışlar yapsalar da, artan ekonomik sıkıntılar ve ülkenin içinde bulunduğu genel hava hiç kuşkusuz kitap fuarına da yansımış görünüyordu. Yayıncıların, imzaya gelen yazarların, fuara gelen ziyaretçilerin yüzü her zamankinden daha az gülüyordu.

Siyasetteki gibi bindirilmiş kıtalar hâlinde otobüslerle getirilmiş okul çocukları olmasa buradaki hava, fuar havasından başka her şeye benzetilebilirdi. Ancak şunu eklemeliyim ki hafta sonu katılımın yoğun olduğu bilgisi içime biraz su serpti.

Her şeye rağmen birbirinden çeşitli kitaplar fuardaki yerlerini almışlar okunmayı, satın alınmayı, karıştırılmayı bekliyorlardı.

Umut her şeye rağmen devam ediyordu.

Böylesi bir atmosferde ben de Aydınlık Nesiller Derneği’nin davetlisi olarak Dedektif Dergi yazarı sıfatıyla interaktif alanda yapılan bir söyleşiye katıldım. Söyleşinin konusu “Polisiye Edebiyat ve Matematiksel Kurgu” adını taşıyordu.

Hatırı sayılır bir izleyicinin önünde derneğin yöneticilerinden, matematik eğitmeni Hülya Şener’in sorularını yanıtlamaya çalıştım.

Polisiye edebiyat deyince ne anlıyorsunuz?

Polisiye edebiyat deyince ilk aklımıza gelen muamma, çözüm polisiyeleri. Bu tür polisiyelerde genellikle klasik yöntem izlenir. Bir cinayet işlenmiştir. Katil belli değildir. Olaya dedektif dâhil olup katilin kim olduğunu bulmaya çalışır. Bu yedi aşamalı bir şablondur. Ortada bir problem vardır. Bunu ilk çözüm takip eder. Olay üçüncü aşamada düğümlenir. Dördüncü aşama karışıklık aşamasıdır. Beşinci aşamada olayda ilk çözüm pırıltıları görünmeye başlar. Altıncı aşamada olay çözüme kavuşur. Ve son aşama yani yedinci aşamada bu çözüm açıklanır. Bu türün en iyi örneklerini Edgar Allen Poe, Agatha Christie ve Arthur Conan Doyle’da görmek mümkündür. Kara romanın ise muamma romanlarından, katil kim polisiyelerinden farklı bir yapısı vardır. İçinde toplumsal gerçekleri hatta şiddeti barındıran daha kapsamlı bir türdür diyebiliriz. Cinayet klasik polisiyelerden farklı olarak sonradan da işlenebilir. Daha sert bir roman türüdür. Belirli kalıplar içine sıkışmaz. Bu hâliyle daha özgündür. Gerilim türünde, kovalanan kişinin öyküsü önem kazanır. Yani suçlunun, katilin öyküsüne de yer verilir. Bu romanın ayırt edici özelliği, karmaşık bir kişinin psikolojik bir çözümlemesini ya da davranışsal bir incelemesini sunmaktır.

Neden polisiye edebiyat okuruz?

Polisiye edebiyat, suç edebiyatıdır. Bir suçtan ve suçludan yola çıkarak oluşturulmuştur. Kutsal kitaplardan sonra dünyada en çok okunan yazı türü bu. Pek ciddiye alınan bir yazı türü olmamış geçmişte. Hatta gayriciddi bulunduğu için birçok ünlü yazar takma isimle polisiyeler yazmışlar;  Kemal Tahir, Peyami Safa örneğin. Suç ve suçlu kavramları yaşamın içinde var olan olgular. Hepimiz suç ve suçlu karşısında heyecan duyarız. Hepimiz biraz macerayı, aksiyonu severiz. Kim sokağına gelen bir polisi arabasını, bir ambulansı merak etmez? Birilerine kızarız, intikam alma isteği duyarız. Bazılarının bu duygusu güçlüdür bazılarının daha zayıftır.

Bir tür ihtiyaçtır belki de. Belki içimizdeki katili, şiddeti önlemek, durdurmak için de olabilir. Bir tür deşarj olma, kafa dağıtma yöntemi, bir tür rahatlama, kimilerine göre bir tür kaçış. Belki bir heyecan arama isteği, belki bir tür eğlence, bir bilmece çözme merakı… Aynı zamanda bir tutku.

Ünlü komünist lider Bukharin polisiye romanları elden bırakmadığı için parti toplantılarına bile geç kalırmış. 2. Abdülhamit’in fanatik bir polisiye okuru olduğunu biliriz. Churchill bir soru üzerine bütün Sherlock Holmes maceralarını okuduğunu söylemiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Aslında polisiye, gerilim birçok edebiyat eserinde var. Polisiye olarak adlandırılmıyorlar ama örneğin Umberto Eco’nun Gülün Adı, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı romanları da bir anlamda başarılı polisiyelerdir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Polisiye edebiyat ne zaman ortaya çıkmıştır?

Suçun ve suçlunun edebiyatta yer alması çok eskilere dayanır. Mitolojide, kahramanlık öyküleri ve destanlarında da suç unsurlarına rastlanır.

Ancak klasik polisiye romanların, yani “Katil kim?” sorusunun cevabının arandığı, içinde gizemi barındıran muamma türünün Edgar Allen Poe ile başladığı kabul ediliyor. Poe’nun Morg Sokağı Cinayetleri adlı polisiyesi 1841 yılında Graham’s Magazine’de yayımlanmış ilk olarak. Bu tarihler sanayi devriminin sonlarına rastlar.

Bilindiği gibi sanayi devrimi 1760 ila 1830 yılları arasını kapsar. İngiltere’de başlamış, 1850’den sonra diğer Batı Avrupa ülkeleriyle Kuzey Amerika ve Rusya’yı ve daha sonra da Japonya’yı içine almış. Yani suç edebiyatı sanayi devrimiyle başlamış diyebiliriz.

Sanayi devrimiyle köylerden kentlere göç başlamış doğal olarak. Kentler büyümüş, kalabalıklaşmış. Köylerdekinin aksine birbirini tanımayan insanlar bir araya gelmişler ve fabrikalarda çalışmaya başlamışlar. Böylece suç oranı da artmış. Özellikle büyük kentlerde yaşamanın getirdiği yoksulluk, işsizlik, çaresizlik karşısında insanlar, hırsızlık, soygun, gasp, cinayet gibi suçlar işlemeye başlamışlar. Tabii bunlara kolay yoldan para kazanmak isteyenler de eklenince suç oranı giderek büyümeye başlamış. Suç olaylarının artışı elbette ki edebiyata da yansımış. Böylece Poe gibi yazarlar suç edebiyatını oluşturmuşlar.

Arthur Conan Doyle, Agatha Christie gibi yazarlar bunu daha da geliştirmişler.

Matematiğin polisiye edebiyat ile etkileşimi nasıl olmuş?

Polisiye romanlarda matematiksel bir kurgunun hâkim olduğunu söylemek mümkün. Bu kurgu ilk defa Edgar Allan Poe’da görülmüş ve sonraki yazarlar bunun başarılı örneklerini vermişler. Ancak ben matematiksel kurgunun günümüz polisiyelerinde daha gelişmiş olduğunu söyleyebilirim. Polisiyede ortada bir problem var ve bunun da bir çözümü var. Bu muammayı çözerken matematiksel kurgu işin içine giriyor ister istemez. Zaten edebiyatta tüm metinlerde en basit şekliyle bir şablon vardır. Giriş, gelişme, sonuç… Aslında bu gizli bir matematik formülü gibidir. Bunlardan biri eksik olursa o metni anlamak pek mümkün olmaz. Ama bu matematik bizim bildiğimiz matematikten farklı elbette. Bu bir kurgu, bir metin matematiği. Matematik kelimesi burada mecazi anlamda kullanılan bir kelime. Yani edebiyat elbette bir matematik değildir. Ama edebiyatın matematikten en çok yararlandığı alan polisiye türüdür. Matematiksel kurgu en çok burada görülür.

Matematiksel kurgu ne anlama geliyor?

Matematik gibi bir cinayetin çözümü de ispatlara, delillere dayanmaktadır. İşin içinde bir bilimsellik söz konusudur. Bilimsel kurgu demek sanki daha doğru gibi geliyor bana… Çünkü pozitif bilimler işin içine girer. DNA analizinden kimlik tespiti, parmak izi, balistik incelemeler… Ölüm zamanı, cesetlerin incelenmesi, otopsi, iskeletlerden yaş tayinleri…

Tıp, biyoloji, kimya, fizik ve elbette matematik bunların hepsini kapsar. Tanık ifadelerinde, şüpheli soruşturmalarında işin içine psikoloji, psikiyatri girer. Suç ortamları ve suçun yapısı, suçun toplumsallaşması konusunda sosyoloji devreye girer.

Polisiyede bildiğiniz gibi katili veya suçluyu bulmak için yedi aşama (problem, ilk çözüm, düğüm, karışıklık, ilk çözüm pırıltıları, çözüm ve anlatım) saymıştık. Bunu ilk başlatan, bu türe bu kalıbı sokan, yani bir anlamda matematiksel kurguyu kullanan kişi daha önce de belirttiğimiz gibi Poe’dur.

Yazarın genel şablonun dışında özel bir matematiksel kurgusu var mıdır?

Zaten polisiyenin içinde doğal bir matematiksel kurgu olduğunu biliyoruz. Yazarın kendi kurgusu içinde de matematik olabilir.

Matematik ve polisiye edebiyatın daha çok iç içe geçtiği örnekler de var.

Örneğin; Mark Cohen’in Fractal Murders, Argiris Pavliotis’in Yasaklı Problem ve Pisagor Cinayetleri isimli romanlarında matematik konusu bir hayli işlenmiş. Arjantinli matematikçi Guillermo Martinez’in Oxford Cinayetleri’nde işlenen tüm cinayetler, birbirinden farklı matematiksel sembollerle temsil ediliyor. Keigo Higashino’nun The Devotion of Suspect X isimli romanının kahramanı, katili bilimden yararlanarak gizlemeye çalışan bir matematikçi. Yazarın bir diğer romanında ise, Pisagor’un dost sayıları cinayetin aydınlatılmasında kilit rol oynamakta.

Cinayetin bir matematikçi yardımıyla aydınlatılması da romanlarda rastlanabilen bir durum. Bunun tipik örnekleri arasında yine Pavliotis’in Tuhaf Çekiciler romanı ve ünlü televizyon dizisi Sayılar söylenebilir. Sonuç olarak, matematiğin polisiye edebiyatla etkileşimi Edgar Allan Poe ve Arthur Conan Doyle gibi yazarların öncülüğünde başlamış, bu yol arkadaşlığı 20. ve 21. yüzyıllarda daha yakın bir ilişki çerçevesinde devam etmiş. Teknolojinin gelişmesi matematiği polisiyenin içine daha fazla sokmuş durumda.

Siz polisiye eserlerinizde matematiksel kurguya ne derece önem veriyorsunuz?

Bu matematiksel kurgu benim yazdığım romanlarda da var elbette.

Son yazdığım Matematik Cinayetleri’nde matematiği hayli işliyorum.

Heybeliada Cinayetleri’nde katil öldürdüğü kurbanların üzerine şifreli dörtlükler bırakıyor. O dörtlükler de bir sonraki kurbanın yerini belirliyor. Aynı zamanda başka şifreler de yer alıyor ve öldürme sebebini açıklıyor. Senin de Canın Yanacak, bir gerilim romanı, psikolojik bir yapısı var bu romanın.

Av, bir gerilim romanı ama aynı zamanda bir kilitli oda polisiyesi… Kapalı site polisiyesi diyebiliriz. Seni Hiç Aldatmadım da bir şüphe, gerilim romanı.

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Aras Gençtürk – Tuzak

Geçen yıl Kristal Kelepçe yarışmasında “Kabus” adlı romanıyla ipi göğüsleyen Aras Gençtürk’ün ikinci romanı “Tuzak”. Beklenmedik bir şekilde İzmir’den İstanbul’a atanan Komiser Doruk, Emniyet Müdüründen gelen yine beklenmeyen bir teklifle karşılaşır. Köstebek olarak takip edilen bir örgüte sızacaktır. Öte yandan kendi halinde bir yaşam sürdüren, değişik duygular yaşayan ve ekonomik zorluklarla mücadele eden Ulaş, bu örgütün düzenlediği iddia edilen bir etkinliğe simultane çevirmen olarak davet edilir. Bu birbiriyle alakasız iki insan bu organizasyonun düzenlendiği otelde karşılaşacaktır. Tuhaf bir örgütün varlığı Doruk Komiseri oldukça zorlarken, Ulaş’ın farkında olmadan maceraya dahil olması olayların gelişimini hızlandıracaktır. Kontrolsüzce gelişen olaylar bilinmeyen bir sona doğru hızla ilerler. Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir.
Aras Gençtürk’ün kalemini sevdim. Akıcı bir kurgu ve gayet başarılı, inandırıcı karakterler kitabın bir solukta okunmasını sağlıyor. Polisiye edebiyatımız genç ve başarılı yazarlarla zenginleşiyor. Öneriyorum.

Azime Güç – Öfkenin İzi

“Öfkenin İzi”nde Başkomiser Gül ve ekibiyle tanışıyoruz. Ekibi dediğim de bir tek Metin Komiser. Kayıp şahıs ihbarına gittiklerinde, olayın görünenden çok daha farklı olabileceği ortaya çıkar. Çünkü evde boğuşma izleri, yatakta ve lavaboda kan vardır. Soruşturma derinleştikçe kaybolan şahıs Emre’nin o gece birlikte olduğu Esme adında bir genç kıza ulaşılır. Bir süre sonra Esme’nin hayatında bir şekilde yer almış her erkeğin iz bırakmadan ortadan kaybolduğu anlaşılır.
Sanırım yazarın ilk kitabı, daha önce öyküleri yayımlanmış ve bir TV dizisinin senaristliğini de yapmış. Gayet derli toplu bir kurgu, merak duygusunu başarıyla ayakta tutarak sizi sayfaları çevirmeye zorlayan öykü, ikinci yarısından sonra Stephen King romanları tadında ilerlemeye başladı. Çok tarzım değildir polisiyede ama çok da rahatsız etmedi. Okunur. Öneriyorum.

Kaan Akpınar-Murat Yürer – Tanrılar Düşerken

Kaan Akpınar ve Murat Yürer bambaşka meslekleri olan kişiler ve sanırım bu ilk romanları. Yaptığı büyük bir hatadan sonra meslekten ihraç edilen Komiser Arif işlenen seri cinayetlerde yardımcı olması için tekrar teşkilata çağrılır. İp uçları takip edildikçe ortaya çok katmanlı olaylar çıkmaya başlar. Arif Komiser bir yandan bu katmanları anlayıp birbirine bağlamaya çalışırken bir yandan da çocukluktan beri birlikte oldukları Ayla ile ilişkisinin aslını anlamakla meşgul eder kafasını. Okudukça sarmal haline gelen ve teklemeden, tökezlemeden ilerleyen bir kurgu. Karakterleri de beğendim. Nihat Komiser, çömez polis memuru Ebru ve Ayla iyi gözlemlenmiş karakterler. Biri daha var ama adını anmak spolier olabilir. Belki de içgüdüsel olarak kitabın ortalarına doğru tanıştığımızda kendi kendime “hop” demiştim. Yazar bazı sosyal konuları ve kangren olmuş yaraları gayet iyi işlemiş, en alakasız görünen yerlerde bile başka bir yaraya dokundurmuş kurguyu. Keşke Kristal Kelepçe adaylarından biri olsaydı. Öneriyorum.
Not: Tek eleştirim KDY için olabilir. Belki de kağıttan tasarruf edebilmek için oldukça küçük bir punto kullanmışlar kitapta. Bu da okumayı oldukça zorlaştırdı. 311 sayfa kitap normal bir puntoyla sanırım 500 sayfaya yakın olabilirdi. Bu devirde anlayışlı olmamak mümkün değil ama okur da düşünülmeli.

Nurdan Atamtürk – Karanlıktan Gelen

İlginç bir kurgusu var “Karanlıktan Gelen”in. On yaşında bir erkek çocuk cesedinin bulunmasıyla başladı her şey. Ayakkabısının içinde bir tarafı karalanmış, diğer tarafında sadece iki harf bulunan bir küçük not kağıdı vardı. Savcı’nın kafasında alarm zilleri çaldıran bir cinayetti bu. Çünkü benzerini yıllar öncesinden hatırlıyordu.
Kesinlikle çok iyi bir kurgu. Karakterlerin hiçbirinin ismi yok. Savcı, Dedektif, Amir, Komiser vs. Son sayfalara gelinceye dek gizemini koruyan ve bunu yaparken de okuru sıkmamayı başaran bir roman. Bir konu aklımda tam netleşmese de genel anlamda çok beğendiğim bir roman oldu. Öneriyorum.
Not: Yine aynı konu maalesef. Kitap Müptelası Yayınevi noktalama kurallarına biraz daha dikkat ederse çok iyi olacak.

Necati Sebe – Göbeklitepe Cinayetleri

Urfa’da bir hafta arayla bulunan iki ceset. Poz verdirilmiş ve göğüslerine bir harf kazınmış. Başkomiser Salim daha bu iki cinayetle ilgili herhangi bir ipucu bulamamışken ardı arkası kesilmeden bulunan cesetler. Ölüm nedenleri de bir tuhaf. Otopsi sonuçları kafa karıştırıyor. Başkomiser Salim’in dengesi bozulmuştur. Ya çözecek ya da başını önüne eğip emekli olacaktır.
Akıcı dili, akıllı kurgusu ve inandırıcı karakteriyle sıkılmadan okuduğum bir roman oldu. Bazı konuların aktarılırken biraz yüzeysel kaldığını düşünsem de okumaya değer olduğunu düşünüyorum. Öneriyorum.

Ömer Enes Çatalbaş – Maktule Borç – Askıda Dehşet

Bir serinin ilki olduğu anlaşılan kitapta Başkomiser Bürküt ve ekibiyle tanışıyoruz. Ormanlık alanda bulunan bir kesik el ve az ilerisindeki evde testisleri doğranmış olarak bulunan elin sahibi bir cesetle başlıyor kitap. Zehirlenerek öldüğü anlaşılan bir kadın, bir kasap dükkanında işkenceyle öldürülmüş genç bir kız cinayetiyle devam ediyor. Alıştığımız gibi tek konu üzerinden devam eden bir kurgu değil. Cinayet büroya gelen birbirinden farklı dosyaların ekip tarafından nasıl ele alınıp çözüme kavuşturulduğu hikayeler dizisi gibi. Aslında fena fikir değil ama anlatım biraz düz ve sıradan. Karakterler kalabalık. Umarım takip edecek kitaplarda daha iyi tanıyıp öğreniriz. Bekleyip görelim. Kapağı çok beğendim.
Not: Emniyet camiasında var olduğu hep söylenen inanç vurgulaması bu kitapta da fazlasıyla var ve rahatsız edici benim için. Şart mı diye soruyorum.

Habil Ekrem – Ölmeden Önce

Deist komiser Mustafa, yanına atanan dini bütün Emrah ile birlikte peş peşe işlenen cinayet-intihar vakalarının peşine düşerler. Ne kurbanların ne de katillerin görünürde ortak bir yanı vardır. Soruşturma ilerledikçe çok şaşırtıcı ayrıntılar çıkar ortaya. Müthiş bir kurgu olduğunu söylemeliyim. Ayrıntıya girip spoiler vermek istemiyorum. Çok iyi yazılmış ve sonuca doğru da sağlı sollu yumruklarla okuyucuyu abandone eden bir kurgu. Sanırım polisiyemiz yeni bir yetenek kazandı. Yolu açık olsun. Öneriyorum.

Kerime Şimşek – Gölgedeki Aşk

Başkomiser Erzem, sert, biraz ağzı bozuk, ele avuca sığmaz bir polistir. Uluslararası bir çetenin, daha çok da onun başında olan Karun Arslanov’un peşindedir. Bunu yapabilmek için de farklı bir kimlikle içeri sızması gerekmektedir. Biraz uğraştıktan sonra sızar da. İşin içinde bir suikast sonucu kaybettiği babasının intikamını alma arzusu da vardır. Arkasından inanılmaz bir macera başlar. Çocuk ticareti, gizli örgütler, ajanlar, acayip yetenekli polisler. Kahramanlıklar, ihanetler, gizemler. Türkiye, Azerbaycan, Yunanistan. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen kurgu. Erzem komiserin hayatındaki üç evreden oluşuyor roman dersem yanlış olmaz. Osman Aysu tarzında yazılmış bir roman. İçerdiği, yer yer yükselen (yine) hamaset dili dışında keyifle okudum diyebilirim. Ama benim sevdiğim bir tarz değil. Hollywood filmi gibi biraz da. Ben polisiye severim. Siz bilirsiniz.

Uğur Çivi – Paradoks

2023 “Kristal Kelepçe” adaylarından biri “Paradoks”. Anladığım kadarıyla 2022’de basılan “Görev” kitabının devamı. Ben otuz sayfa okuyabildim. Bu tarz kitapları sevenler vardır mutlaka ama bana göre değil. Uluslararası komplo teorileri, dünyayı yöneten ama “Türk kahramanlara” ihtiyacı olan tuhaf tipler. Rotschild, Yahudi lobileri, vaat edilmiş topraklar vs. Kahramanlar, olmazsa olmaz bolca hamaset, seçkinci bir dil. Hiç çekemeyeceğim. Yolu açık olsun.

Ercan Özkan – Adalet

Kristal Kelepçe adaylarından biri daha. Antalya, İstanbul, Moskova, İzmir’de işlenen birbiriyle bağlantısı olmayan cinayetler. Kurbanların meslekleri de alakasız. Öğretmen, doktor, hırsız, akademisyen, milletvekili. Takip ederken zorlanmıyorsunuz. Kurgu, oldukça zayıf bir temel üzerine oturtulmuş. Tüm anlatı boyunca kurban isimleri nedense ısrarla belirtilmiyor. Not tutarak satır aralarından çıkarmaya çalıştım. Karakterler oldukça sığ kalmış ve daha da önemlisi düz ve derinliği olmayan bir anlatım var. Gazete haberi okur gibi okumak zorunda kalıyorsunuz. İçine almıyor sizi bir türlü kurgu. Sonuç da tam tahmin ettiğim gibi oldu. Bu kitaptan da aklıma kazınan şu cümle oldu maalesef: “…..olay yerinde iki mermi kovanı bulundu, 3. mermi kovanı kafanın içindeydi.” Yine malum “giriş yapmak, çıkış yapmak” gibi Türkçe faciaları bol. Bir de çalıntı telefon alıp sattığını hiç zorlanmadan polis amirine anlatan bir TV tamircisi var ki akıllara şenlik. Üzgünüm.

Melih Emeç – Katil Kapanı

“Kristal Kelepçe” adayı bir roman daha. Tarif etmesi güç bir roman. Adını sonuna dek hakeden bir roman. Kaçırılan katiller, polis ve jandarmanın bir türlü ulaşamadığı izler, birer birer ortaya çıkan, vahşice katledilmiş bedenler. Katilleri katleden bir örgüt var merkezde. Üstelik de hayli nüfuzlu. Katilleri, özellikle de kadın ve çocuklara karşı suç işlemiş olanları, gerekirse ceza evinden kaçırarak izbe bir yerde izole edip, çeşitli işkenceler uygulayan ve kimliklerini unutturarak “köpekleştiren” bir örgüt bu. Toplumsal birkaç sorunumuzu satır aralarına yediren başarılı bir roman diyebilirim. Bölümler hep farklı kapılara açıldığı, arada geçmişe gidip geldiği için bazı yerlerde okunması ve takip etmesi zor oldu ama değer. Yolu açık olsun.

Dilara K. Tüfekçioğlu – Maya Mor

“Kristal Kelepçe”’nin okuduğum son adayı ”Maya Mor”. İlginç bir kurgusu, çok fazla karakteri var. Antropolog Maya Mor’un bir çalışma sırasında saldırıya uğramasıyla başlıyor roman. Sonrasında iç içe geçmiş pek çok hikaye ve farklı karakter arasında bir maraton. Maya Mor değişik bir karakter. Biraz yabancı film ya da kitap karakterlerinden “esinlenilmiş” sanki. Bazı sayfalarda gereksiz ve uzun detaylara yer verilmiş. Kitabın kurgusuyla alakası olsa tamam diyeceğim ama değil. Bana çok inandırıcı gelmedi ama kurguya oturmuş. Devamının geleceğini hissettim. Çünkü bitmemiş hikayeler kaldı sonunda. Farklı bir okuma için önerebilirim.

Cengiz Bahadır – Çocuk

“Çocuk”, “Virtüöz”‘den sonra gelen Cengiz Bahadır’ın ikinci romanı. Cinayet şubenin faili meçhul sevmeyen efsane Başkomiseri Aras Emre ile yardımcıları Nilay ve Bahri bu kez sert kayaya çarptılar. Art arda gelen faili meçhul cinayetlerde iz de bulunamamaktadır. Aras Emre polisiye edebiyatımızda yaratılmış en iyi karakterlerden biri bence. Sıra dışı alışkanlıkları ve davranışlarına rağmen okurken sakil durmuyor. Akıcı, zekice bir kurgu ve üzerinde çalışılmış karakterler. Bahadır, can verdiği karakterlerin söylemlerinde geçen konuları son derece iyi çalışmış. Aynı zamanda bilgilendirici. Türkçe iyi kullanılmış. Keşke gereksiz bazı kitaplar yerine “Kristal Kelepçe”ye bu kitap aday olsaydı. Öneriyorum.

Ayhan Pala – Issız

Farklı bir polisiye okumak istiyorsanız buyurun. Cinayet büro, başkomiser, yardımcıları, İstanbul yok. Yürek burkan bir öykü var. “İdealist bir öğretmen, ıssız bir köy, üç ceset” ön başlığıyla tanıtılan kitap bence çok daha fazlası. Okurken soğuğu hissettim ki bu bir başarıdır. Kurgu içinde ilerlerken gerim gerim gerildim. Türkçe kullanımı, kurgu, karakterler gayet iyi. Sonuna dek bir an bile gerilim düşmeden ilerliyor, kitabın başında sergilenen sahneyi çok iyi bir “twist” ile sonlandırıyor. Bana hatırlattığı bazı şeyler var. Örneğin ünlü “Orphan” filmi. Öneriyorum.

2023 ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI BİRİNCİSİ SERHAN OK’LA SÖYLEŞİ

Merhaba Serhan Bey, bu yılki Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü’nü kazandığınız için tebrik ederim. Öncelikle sizi tanımak istiyoruz, Serhan Ok’un hikâyesini kendisinden dinleyebilir miyiz?

Kayseri’de küçük bir ilçede doğup büyüdüm. Sonrasında iyi okullarda eğitim aldım. Aslen endüstri mühendisiyim ama kendimi iyi bir mühendis saymıyorum. Şimdilerde kendim için Toplum Bilimci sıfatını daha uygun görüyorum. Sosyal bilimlere artan merakım nedeniyle antropoloji yüksek lisansı yaptım, psikolojiye merak saldım. İnsanları anlamayı, kültürleri analiz etmeyi çok seviyorum. İşimin de bir parçası zaten. Bir marka danışmanlığı şirketinin kurucu ortaklarından biriyim. İşimin özü insanların beklentilerini anlamak.

Ha unutmadan, evliyim. Harika bir eşim var, 5 yaşında eğlenceli bir oğlum ve bir de evinde kaldığımız bir kedi var. Yani o öyle düşünüyor.


Zehirli Kalem yarışmasına başvurmaya nasıl karar verdiniz, ödülü kazandığınızı duyunca neler hissettiniz?

Zehirli Kalem’i zaten dört gözle bekliyordum. Geçen sene de şansımı denemiştim ama olmamıştı.

Ödülü kazandığımı canlı yayında öğrendim, yanımda da çok sevdiğim insanlar vardı. Onlara bir yemek borcum var.

En son ne zaman bu kadar mutlu oldum hatırlamıyorum.  Açıkçası hikâyenin derece alabileceğini düşünüyordum ama birincilik içten içe istesem de yüksek sesle dillendiremediğim bir şeydi. Çok mutlu oldum, çocuk gibi sevindim öyle söyleyeyim.

Yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız? Yazmaya başlamanızda sizi etkileyen yazar, kitap veya olaylar oldu mu? Sizce yazmak için doğuştan gelen bir yetenek şart mıdır, yoksa işin sırrı daha çok çalışmakla mı ilgilidir?

Yazma yeteneğim babamdan geliyor. Rahmetli hiç okula gitmemiş. 13 yaşında gördüğü bir rüya sonrası şiir yazmaya başlamış. Bense lisedeki edebiyat öğretmenim sayesinde yazma yeteneğimi keşfettim. Hiç unutmuyorum, bana bir tamamlama ödevi vermişti. Yarım sayfa istediği ödevi iki sayfa yazıp götürdüm. Sonra uzun süre öykü yazdım, öykülerimde karakterin iç çatışması hep ön plandaydı. Daha çok gençlik aşkları ve çalkantılarının dışavurumu diyebiliriz. Bunları bloğumda yayınlıyordum. İnsanlar beğendikçe motive oldum, bu sayede yazma merakım hep canlı kaldı.

O gün bugündür çocuk hikâyeleri, yetişkin romanları ve öyküler yazıyorum. 2021’de Bilgiyolu Yayınevi’nin açtığı yarışmada bir çocuk hikâyem 2., 2022’de TUDEM’in yarışmasında bir başkası 3. oldu.

Yazmakla ilgili benim tespitim kendi deneyimimle sınırlı. Fakat çok yetenekli ama hiçbir şey üretmeyen arkadaşlarım var (onlar kendini biliyor, isim vererek rencide etmek istemiyorum). Bu yüzden çok net söyleyebilirim ki işin sırrı o bilgisayarın başına geçmek. Yazmak, bozmak: tekrar yazmak, tekrar bozmak. Belli ki yeteneğim var ama yazmak gerçekten konsantrasyon ve mesai isteyen bir iş. Sanıyorum yetenek daha çok yazarın tarzını belirleyen bir etmen.

Sizi polisiye okumaya ve bu türde yazmaya yönelten ne oldu? Gerek okurken gerek yazarken polisiye türlerinden hangisine kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?

Sanıyorum beni polisiyenin kucağına iten şey olay örgüsüne daha fazla önem vermem. Bana göre iyi bir hikâyede bir şeyler olmalı, hatta çokça şey olmalı. Olanlar da öylesine olmamalı, mutlaka bir iç çatışmaya hizmet etmeli. Zaten ben daha çok hikâyeyi bir görüntü olarak zihnimde tasarlıyorum, ne yazarsam yazayım sahne sahne yazıyorum. Bu yüzden “söyleme göster” düsturu benim için kılavuz. Öte yandan lise yıllarından itibaren hep polisiye okudum. Tarzları zaman içinde değişti ama rafta hiç eksik olmadı.

Son dönemde suçun kendisi ya da gizemin çözülmesinden çok suç psikolojisine ilgim var. Yani karakterin o suçu işlemesine neden olan kültürel ya da psikolojik nedenler üzerinde durmak daha çok hoşuma gidiyor. Bu biraz polisiyeyi saklambaç oynamaktan kurtaran da bir şey bence. Hikâyeyi iki boyutlu olmaktan çıkarıyor, bir derinlik katıyor.

“Kanlı Parmak” iyi bir öykü için büyük olay ve muammaların gerekmediğine güzel bir örnek. Bize öykünüzün yazım sürecinden bahseder misiniz?

Bunu duymak beni çok mutlu etti öncelikle. Çünkü ödülü kazanamasam acaba sebep bu mu, diye düşünürdüm.

Kanlı parmak bir fikirle başladı aslında. Benim tüm hikâyelerim öyle başlıyor. Aklıma bir cümle geliyor genelde. Bu hikâyede de sabah kesik bir parmakla uyanan bir adam hayal ettim. Sonrasında dikkat ettiğim en temel şey adamın yüzde yüz masum ya da yüzde yüz suçlu olmamasıydı. Karaktere ve zaaflarına çok yoğunlaştım. Böyle biri ne yapar ne yapmaz iyi analiz ettim. Öyküyü yazarken çocukluktan beri en yakın arkadaşım ve aynı zamanda gönüllü editörüm olan dostum Bülent’ten de destek aldım. Yazdıkça onunla paylaştım, onun acımasız eleştirilerine uyarak sadeleştirdim.

Serhan Ok nasıl bir okurdur? Hangi yazarları sever, hangi türleri tercih eder? En sevdiği yerli ve yabancı polisiyeler nelerdir?

Çok geniş bir okuma yelpazem var esasen. Yazma derinliğimi artıran ne varsa okuyorum. Psikoloji ve felsefe okuyorum, oradan besleniyorum diyebilirim temelde. Dünya klasiklerinden tekrar okuduklarım var. Bazılarını lisede okumuşum, tekrar okumak gerekiyor. Yeni öykücülerden Hasibe Özdemir’i çok seviyorum. Kemal Tahir’in, Sabahattin Ali’nin hastasıyım. Yeni yeni Uzak Doğu’lu yazarları da takip etmeye başladım.

Fakat son dönemlerde Patricia Highsmith’i keşfettim. Resmen aklımı başımdan alıyor. Hem okudukça çok büyük keyif alıyorum hem de moralim bozuluyor. Asla onun gibi yazamayacağıma dair bir endişe kaplıyor her defasında içimi. Highsmith’in defolu karakterleri her defasında beni kendine hayran bırakıyor. Bilmiyorum, belki benim karakterimde de esintileri vardır. Bizim adam (Kadir) da pek sağlam pabuç gibi görünmüyor.

Yerli polisiyeyi yakından takip ediyor musunuz? Düşünceleriniz nelerdir?

Yerli polisiye yazarlarını yakından takip ediyorum. Eğitim aldığım isimler arasında Murat Menteş ve Alper Canıgüz var. Onların kitaplarını keyifle okurum. Mizah ve polisiyenin birleşimi çok iyi hissettiriyor beni. Günlük hayatın can sıkıcı atmosferinden çekip çıkarıyor insanı.

 Yakın gelecekte ne gibi planlarınız var? Öykü yazmaya devam edecek misiniz?

Öykü yazmaya kesinlikle devam edeceğim. Öykü yazmak kolay gibi görünen zor bir iş. Yazarı olay, karakter ve tüm hikâye unsurlarıyla ilgili tasarruflu olmaya zorluyor. Mesela karaktere dair vermek istediğiniz bir arka plan bilgisi var, onu uzun uzun anlatacak vaktiniz yok. Bir sahnede, bir küçük olayla ya da küçük bir diyaloğun içinde meseleyi çözmeniz gerekiyor. Bu kısıt ve zorlama çok hoşuma gidiyor. Bir öykü kitabı çıkarmak istiyorum. Elimde yeteri kadar içerik oluştu bunun için. Fakat acele etmiyorum. Açıkçası yazın konusunda hayat beni nereye sürükleyecek şu an hiç bilmiyorum. Çok farklı türlerde ve alanlarda yazıyorum. Sanırım zamanla birkaçı daha ön plana çıkacak.

Bu güzel sohbet için teşekkür ederim.

Ne demek! Çok keyifli bir sohbetti. Bu alanda ısrarla yeni yetenekler aradığınız için ben size teşekkür ederim. Siz olmasanız o parmak kana bulanmazdı.

AGATHA CHRISTIE’NİN GÖLGEDE KALMIŞ DEDEKTİFİ

‘KALP UZMANI’ PARKER PYNE



Polisiye okurlarının çoğu Agatha Christie’nin kurgu karakterleri Hercule Poirot ve Miss Marple karakterlerine aşinadır. Kısıtlı sayıda macerayla Agatha Christie’nin ölümsüz karakterleri arasında arka sıralarda da olsa yer bulan Parker Pyne, İngiliz polisiye okurlarının karşısına ilk olarak Kasım 1934’te çıktı. Aynı yıl şahsına münhasır dedektifimizin on iki maceradan oluşan öykü kitabı (daha çok epizodik bir roman da denebilir) ABD’de Dedektif Bay Parker Pyne adıyla yayınlandı.

Christie yazın hayatı boyunca, Dedektif J. Parker Pyne’nin içinde yer aldığı toplam on dört hikâye yazdı. On iki öykü bahsi geçen kitapta yer alırken diğer iki hikâyenin okur önüne çıkışı 1939 yılını buldu.

J. Parker Pyne, kendisini dedektif değil “kalp uzmanı” olarak niteler. Otuz beş yıl devlet dairesinde istatistikle meşgul olmuş ancak mesleği onu yeterince mutlu etmemiş olacak ki sıra dışı bir dedektif olarak sekreteri Miss Lemon, romancı Ariadne Oliver, yakışıklı kadın avcısı Claude Luttrell ve kılık değiştirme sanatçısı Madeleine de Sara ile birlikte muammaları çözmeye girişir. “Önemli olan öldürme isteğidir, araç fark etmez. Daima bir şey bulunur,” diyen dedektifimizin bu işi yapmasının ana sebebi suçu ve muammayı çözmek yahut para kazanmaktan ziyade insanları mutlu kılmaktır.

“Mutsuz musunuz? Eğer öyleyseniz Bay Parker Pyne’a başvurun. Richmond Caddesi- 17 numara,” ilanı her gün Times Gazetesi’nin kişisel ilanlar sütununda yayımlanır. Hayatlarının bir noktasında umutlarını yitirip çaresizliğe düşen insanlar, ilanı görerek telaş ve şaşkınlık içerisinde Parker Pyne’ın ofisine koşarlar. Güçlü içgüdüleri, insan doğasına hakimiyeti, güçlü manipülasyon yeteneği ve ekip çalışmasını seven karakteriyle Bay Pyne, gerçek bir sihirbaz gibi umutsuzların düşlerini gerçekleştirmeye çalışır; tabii ufak bir ücret karşılığında…

Kitabın ilk altı öyküsünde, Pyne İngiltere’deki davaları çözerken, diğerlerinde Pyne’in egzotik yerlere (Delfi- Yunanistan, Nil- Mısır, Petra Antik Kenti, Şiraz, Bağdat ve Doğu Ekspresi ile İstanbul) tatile çıktığını, burada dedektiflik yapmak zorunda kalmamayı umduğunu ancak, başkalarına yardım etmekten geri duramadığını görüyoruz.

Parker Pyne maceralarında Agatha Christie, cinayet ve benzeri şiddet suçları yerine daha çok romantik ilişkilerle iç içe geçmiş gizemler üzerinde çalışmış. Aşkı arayan, evliliğindeki sorunları tek başına çözemeyen, yalnızlığına çare bulamayan insanlar ellerinde gazete ilanıyla Kalp Uzmanı’nın kapısında sıraya girer. Pyne sorunları çözmede sıra dışı yöntemler kullanır; kimi zaman bizzat, kimi zamansa duruma uygun bir yardımcı kullanarak küsleri barıştırır, kayıpları bulur, sahte maceralar yaratarak insanları yaşama bağlar. Pyne beş ana mutsuzluk türü olduğuna inanır ve hepsinin mantıksal olarak çözülebileceğini iddia eder.

Christie, Parker Pyne’i, Orta Yaşlı Eş öyküsünde şöyle betimliyor. “Bay Parker Pyne’in sadece ortalıkta görülmesi bile insanlara bir güven duygusu getirdi. İriydi ama şişman denemezdi; soylu duruşuna yaraşır bir keli, yüksek numaralı gözlükleri ve parıldayan ufak gözleri vardı.” İsmi bir öyküde “J. Parker Pyne” olarak geçen dedektifimizin Mayorka Adası’nda geçen bir macerasında otel kayıt defterini tanınmamak maksadıyla Christopher Parker Pyne olarak imzalaması dışında ilk ismini kullandığını görmeyiz.

Devlet memuru olduğu dönemde yaptığı iş nedeniyle Christie’nin bu karakteri, Mycroft Holmes kurgusal karakterine benzetilir. Maceralarının yarısını tatildeyken yaşadığı düşünülürse Pyne, Poirot gibi gezmeye ve farklı yerler görmeye meraklı biridir. Ancak Poirot’nun aksine müşterileriyle ilk görüşme dışında nadiren tekrar karşı karşıya gelir.

Parker Pyne Investigates ya da dilimize çevrildiği ismiyle Parker Pyne İz Peşinde kitabında karşımıza hoş bir sürpriz çıkıyor. Sayfalar arasında Poirot maceralarından tanıdığımız Ariadne Oliver ve Miss Felicity Lemon karakterleriyle karşılaşıyoruz. Anlıyoruz ki Christie, Pyne karakterini kurgularken aslında ölümsüz dedektifimiz Poirot’un yaratım sürecinin başındadır.

Sekreteri Bayan Felicity Lemon, Pyne’in The Discontented Soldier hikayesinde “genç bir kadın” olarak tanımlanır. Lemon’ın kurgusal zamanda Poirot’dan önce mi yoksa sonra mı Pyne’la çalışmaya başladığı tartışmalıdır. Planlama ve dosyalama konusunda uzmandır. Tarot kartları, fal ve spiritüel konulara düşkündür.

Roman yazarı Ariadne Oliver, tıpkı Hercule Poirot’un maceralarında olduğu gibi Parker Pyne’ın dostu ve yardımcısıdır. Gizem romanları yazar, tıpkı yaratıcısı Christie gibi elmaya düşkündür.

Claude Luttrell da Parker Pyne’in çalışanlarından biridir. Sosyal ortamlarda kadın müşterilere romantik ilgi göstermek onun işidir. Usta bir zampara gibi görünmesine rağmen, Parker Pyne’e yardım ettiği bazı davalarda kadınların durumuna üzülecek kadar duygusal biridir aslında.

Madeleine de Sara, Pyne’in müşterilerinin sorunlarını çözerken hazırladığı küçük psikodramalarda femme fatale rolünü oynayan bir kılık değiştirme ustası, oyuncudur. Gerçek hayatta adı Maggie Sayers olan bu yetenekli hanım, ailesiyle birlikte Güney Londra’nın Streatham kentinde yaşayan sessiz, sıradan bir kızdır.

Agatha Christie’nin pek çok romanı gibi Parker Pyne maceralarından The Case of the Discontented Soldier ve The Case of the Middle-Aged Wife, 1982 yapımı The Agatha Christie Hour adlı yapımda birer bölümlük dizi halinde televizyona uyarlandı.

Siz de bu yetenekli karakteri yakından tanımak yahut tekrar anımsamak niyetindeyseniz Altın Kitaplar yukarıda andığımız maceraları Parker Pyne İz Peşinde adıyla, Christie serisinin bir parçası olarak Türk polisiye severlerle buluşturuyor.

Keyifli okumalar.

Başvuru linki: https://agathachristie.fandom.com/

CASUS EDEBİYATINDA KARAKTERLER GEÇİDİ -1



Casus edebiyatı söz konusu olduğunda, türün hayranı sağlam bir okuyucu olsun olmasın hemen herkesin aklına tek bir karakter gelir: James Bond. Bu çok anlaşılabilir bir durum; keza Bond karakteri konu olduğu filmler, bu filmler etrafında oluşturulan fantezi ve casusluk dünyasıyla nerdeyse özdeş hale gelmiş modern zamanların en önemli popüler kültür ikonlarından biridir. Öte yandan Bond elbette bu dünyanın tek kurmaca karakteri değil. Onun dışında da casus edebiyatına damga vuran bir dizi önemli karakter mevcut.

Bond’un ardından, özellikle türün meraklıları dışında iyi sinema seyircilerinin bile hemen aklına gelen ve casus edebiyatının en büyük ismi olarak kabul edilen, John Le Carre tarafından yaratılan George Smiley var. Casus edebiyatının en çok tanınan bu iki karakteriyle kapsamlı bir analiz daha önce Dedektif Dergi’de yayınlanan John Le Carre, Ian Fleming’e veya George Smiley, James Bond’a Karşı: Casuslar Dünyasında Gerçek ve Fantezi başlıklı yazımda bulunabilir.

Flemming’in tüm romanları Bond üzerine kuruludur. Le Carre ise Smiley’in ana veya yan karakter olarak yer aldığı toplam on bir adet ‘Smiley romanı’ yazmıştır ama doğrudan Smiley ile özdeşleştirilemez. Buna karşın Bond, yaratıcısını da aşmış; ondan bağımsız bir kimliğe bürünmüştür. Bugün yoldan geçenlere sorulsa önemli sayıda insan en az birkaç Bond filmi seyrettiğini söyler ama Bond karakterini kimin yarattığını bilemeyecektir. Daha da ileri gidersek Ian Flemming adını hayatı boyunca hiç duymamış ama Bond filmlerini büyük bir merakla takip etmiş ciddi sayıda insanla da karşılaşırız. Smiley ise türün ve iyi filmlere meraklı bir avuç seyircinin bilebileceği ama türe katkıları, bence Bond’dan daha fazla olan bir hayali kahramandır.

Türe damga vurmaktan söz etmişken bu iki karakter dışında casus edebiyatının bir başka büyük karakterinden de söz etmek gerekir. Bu karakterin casus edebiyatının tümden değişmesine; onun saygın bir edebi tür olarak kabul edilmesi ve ciddiye alınmasına katkıları büyük olmuştur. Peki kimdir bu casus edebiyatın en büyükleri arasında yer alan hayali karakter? Pek çokları için bu türün gelmiş geçmiş en büyük yapıtı olan The Spy Who Came in from the Cold’un anti-kahraman karakteri Alec Leamas. Leamas, kaybeden, alkolik, ahlaki açıdan sorunlu bir anti-kahramandır ve bir ajandan/casustan çok varoluş sıkıntıları içinde yaşamın anlamını yitirmiş bir orta kademe gangstere benzer. Sadece şu sözleri bile onu casus edebiyatının en derinlikli, dolayısıyla da analize ve anlamaya değer karakteri haline getirir:

“Casusların ne halt olduğunu sanıyorsun? Tanrının veya Karl Marx’ın sözlerine aykırı olarak yaptıklarını ölçen ahlak filozofları mı? Hayır değiller… Onlar sadece benim gibi bencil p.çlerdir: Küçük insanlar, ayyaşlar, ne idüğü belirsiz, kılıbık kocalar; kokuşmuş yaşamlarını kovboy-kızılderilicilik oynayarak parlatmaya çalışan memurlar… Onların keşiş gibi bir hücrede oturup yanlış karşısında doğruyu tarttıklarını mı sanıyorsun?”

Alec Leamas, elbette bu dizide ilk karakter olarak yer alacak ve bir sonraki yazım onun analizi üzerine olacak.

Casus edebiyatında Bond, Smiley ve Leamas dışında iz bırakan karakterlerden bazıları sadece meraklıları tarafından bilenmekte; bu yüzden de bu karakterlerin popülerlikleri türün okuyucularıyla sınırlı kalmaktadır. Kimi karakterlerse Bond kadar olmasa da özellikle sinema ve televizyon sayesinde geniş bir kitleye ulaşmayı başarmıştır. Bu sayıda casus edebiyatına damgasını vurmuş bazı önemli karakterlerin analizlerini yapmaya çalışacağım bir yazı dizisine başlıyorum. Giriş niteliği taşıyan bu ilk yazıda genel olarak bu karakterlerden ve yaratıcılarından kısaca bahsetmeyi; bu karakterleri kısaca tanıtarak literatürdeki önemlerinin altını çizmeyi amaçlıyorum. Yazı dizisinde sadece edebiyat alanında yaratılmış karakterleri ele alacağım. Yoksa söz konusu casus ve ajanlar olduğunda doğrudan televizyon ve sinema için yaratılmış onlarca karakterden söz edebiliriz ve bunların büyük çoğunluğu bulundukları mecranın da avantajıyla geniş kitleler tarafından tanınmışlardır. Dolayısıyla casus/ajan karakterlerinden bahsederken en azından bilgi vermek amacıyla sinema ve televizyon dünyasında yaratılan bu karakterlerden söz edilmelidir diye düşünüyorum.

60’larda büyük bir popülerliğe ulaşan ve Diana Rigg’i Emma Peel rolü ile bir ikona çeviren The Avengers dizisinin John Steed – Emma Peel ikilisi; soğuk savaş sırasında Rus ve Amerikan gizli servislerinin bir araya gelerek oluşturdukları hayali teşkilat U.N.C.L.E operasyonlarını anlatan The Man from U.N.C.L.E dizisinde ve sonrasında sinema uyarlamasında  beraber çalışmak zorunda kalan Rus Illya Kuryakin ve Amerikalı Napoleon Solo; dokuz sezon devam eden ve post-9/11 sonrasındaki yeni dünya düzenini anlatan Homeland Serisi’deki Carrie Mathieson; her sezonu 24 saatlik bir günü anlatan ve bu özelliğiyle televizyon tarihine geçen aksiyon dizisi 24’deki operasyon ve saha ajanı Jack Bauer; beş sezon ve 105 bölümlük ABC dizisi Alias’ın başrolündeki çift taraflı ajan Sydney Bristow; İngiliz centilmenleri görüntüsü altında dünyanın en iyi ajanlarını anlatan ve çizgi-roman estetiğiyle genç kuşaklarla da buluşan Kingman’deki Harry Hart; ‘Amerikan günlük yaşamına sızmış Rus’ paranoyasını ekrana yansıtan yoğun gerilimli The Americans’ın Elizabeth – Philip Jennings çifti; apokaliptik bir Berlin’de geçen soğuk savaş öyküsü Atomik Blonde’da seksi ama ölümcül Lorraine Broughton ve elbette imkansız operasyonların ajanı; her görevi “sonunu düşünen kahraman olamaz” diyerek kabul eden IMF (Impossible Mission Force) üyesi Ethan Hunt beyaz perde ve ekrana yansıyan ve iz bırakan casuslar/ajanlar arasında ilk akla gelenler olarak sıralanabilir.

Espiyonaj yazını söz konusu olduğunda ana karakterler yanında yan karakter geçidinden de bahsedebiliriz. Bunlar Bond’un M’i veya Felix Leiter’ı veya Smiley’nin yanındaki Jim Prideaux veya Peter Guilliam gibi üzerlerine roman yazılacak derecede derin karakterlerdir. Bu dizide bu kadar detaya inmeyip sadece ana karakterler üzerine odaklanacağım.

Bu yazının asıl konusuna, yani espiyonaj edebiyatının önemli karakterlerine gelirsek:

Benim bu yazı dizisi için seçtiğim ve dolayısıyla da kişisel görüşüme göre casusluk literatüründe Bond ve Smiley dışında önemli izler bırakan beş karakter şöyle:

Harry Palmer

Yemek kitapları ve tarih üstüne de kitaplar yazmış olan İngiliz yazar Len Deighton (tam adıyla Leonard Cyrill Deighton) 1962 yılında, Fransa’da tatildeyken bir casus romanı yazar: The IPCRESS File. İsimsiz, işçi sınıfından gelen; her yanıyla Bond’un tam bir anti-tezi olan ve bir anti-kahramanın bütün karakteristik özelliklerini taşıyan bir İngiliz gizli servis ajanının macerasını anlatan bu roman büyük bir ticari ve edebi başarı kazanır. Bu yapıttan sonra Deighton, – roman sadece üç ülkede, ABD, Birleşik Krallık ve Fransa, 2,5 milyondan fazla satmıştır – aynı kahramanın yer aldığı dört roman daha yayınlar: Horse Under Water (1963), Funeral in Berlin (1964), Billion-Dollar Brain (1966) ve An Expensive Place to Die (1967). Bu romanlar da benzer derecede başarı kazanır. Deighton edebi yeteneği, türe getirdiği yenilikler ve yapıtlarındaki sofistike anlatı teknikleriyle John Le Carre, W. Somerset Maugham, Eric Ambler ve Graham Greene ile aynı kategoride değerlendirilir. Öte yandan, Flemming ve onun Bond karakterinde olduğu gibi benzer bir süreç Deighton ve isimsiz karakteri için de geçerli olur: Yazar, karakter ve romanlar dünya çapında popülerliğe ve kült seviyesine sinema ve filmler sayesinde ulaşır. Karakterin ‘Harry Palmer’ adını almasının, edebiyatın sınırları dışına taşan bir üne kavuşmasının ve Michael Cain’in de sayesinde bir büyük 60’lar fenomenine dönüşmesinin hikayesi sadece Harry Palmer’a ayıracağım dizinin üçüncü yazısında.

Michael Cain, Harry Palmer rolünde…

Quiller

İngiliz romancı ve oyun yazarı Elleston Trevor, ki en bilinen yapıtı sinemaya da uyarlanan The Flight of the Phoenix romanıdır, ismini (gerçek ismi değil kod adıdır) bir başka büyük İngiliz yazar Sir Arthur Quiller-Couch’tan alan bir gizli ajan karakteri yaratır ve bu karakter üzerine bir dizi roman yazar. Bunlardan özellikle The Berlin Memorandum (1965) casus edebiyatının en önemli başyapıtları arasında yer alır. Quiller, sofistike ve düşünsel metodlar kullanan; silah taşımayan ama çok usta bir şoför, pilot, dilbilimci ve savunma sanatlarında olağanüstü bir ustalığa ulaşmış çok özgün bir karakterdir. Romanlarda özellikle fiziksel mücadeleler önemli bir yer tutar. Quiller, Palmer kadar olmasa Bond’un anti-tezi bir karakterdir. Silah kullanmaması (özel tabancası Walther PPK adeta bir fetiş nesnesidir Bond için), kaba güçten ziyade sık sık sofistike, düşünsel metodlara baş vurması ve Bond’un aksine son derece kötü/çekici olmayan mekan ve coğrafyalarda faaliyet göstermesi onun anti-Bond bir karakter olarak değerlendirilmesine olanak tanır. İlginçtir, Trevor 1965-1996 arasında toplam 19 Quiller romanı yazmasına rağmen sadece ilk roman The Berlin Memorandum yayınlanmasından bir sene sonra 1966’da The Quiller Memorandum adıyla sinemaya uyarlanmıştır. Senaryo uyarlaması Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İngiliz oyun yazarı Harold Pinter tarafından yapılan ve Oscar, Altın Palmiye, Altın Küre ödüllü ünlü İngiliz yönetmen Michael Anderson tarafından yönetilen filmde Quiller Amerikalı olarak aktarılır. Quiller, ünlü Amerikalı Oyuncu, Oscar adayı, Altın Küre sahibi George Segal tarafından canlandırılır ve filmde Alex Guiness, Max von Sydow ve George Senders gibi sinema tarihin en efsanevi oyuncuları arasında yer alan özel isimler de yer alır. Bond filmlerinin bestecisi, efsane John Berry’nin müzikleri de filme ayrı bir stil ve atmosfer sağlar.

George Segal, Quiller olarak 1966 yapımı The Quiller Memorandum‘da…

Sam McCready

Sam McCready, casus edebiyatına ve popüler kültüre ‘Çakal’ karakterini armağan etmiş; aralarında The Day of Jackel, Odessa File, The Fourth Protocol, The Dogs of War ve The Fist of God gibi önemli yapıtlarının da olduğu 12’den fazla romanı sinemaya uyarlanmış ve yapıtları 30’dan fazla dilde 100 milyona yakın satmış İngiliz casus ve gerilim yazarı Frederick Forsyth’un yarattığı bir karakterdir. McCready’nin bu listede yer alan karakterler arasında önemli bir farkı vardır: Forsyth bu karakteri İngiliz ITV televizyonu için hazırladığı ve toplamda altı adet televizyon filminden oluşan Frederick Forsyth Presents serisi için yaratmıştır. 1989-90 yıllarında yayınlanan bu serinin ardından da Forsyth 1991 yılında McCready’nin ana karakter olduğu The Deceiver adlı romanı yazmıştır. Başka bir deyişle önce televizyon için yaratılmış; romanı sonradan yazılmıştır. Romanın adı, İngiliz Gizli Servisi’nin Aldatma, Dezenformasyon ve Psikolojik Operasyonlar Birimi’nin yöneticisi McCready’nin kurallara uymamasına rağmen başarılı olmasından dolayı aldığı ‘The Deceiver’ (aldatıcı) lakabından gelir. Romanın adı aynı zamanda Soğuk Savaş döneminde ajanlarının kuralların dışında çıkmasına operasyonların başarıyla sona ermesi durumunda ses çıkarmayan Gizli Servis’in Soğuk Savaş’ın bitmesi ardından faaliyetlerini yeniden tanımlama sürecinde bu ajanlara birer ders vermek istemesi ve onları kullandıktan sonra bir kenara atmasının bir tanımlaması olarak da okunabilir. Roman aynı zamanda İngiliz Gizli Servisi içinde ve Servis’in İngiliz Hükümeti ile ilişkisinde yaşanan kişisel çekişmeleri; CIA ve onun İngiliz Gizli Servisi içindeki destekçilerinin teknolojinin yoğun kullanımını öneren yenilikçilerin ‘modern’ ve ‘yenilikçi’ espinonaj yöntemleri ile başını McCready’nin çektiği ve bu yeni yöntemlerin yeterli olmayacağı ve aldatılmaya yol açabilecek açıklar barındırdığından dolayı insana ve saha operasyonuna dayalı eski tarz haber alma yöntemleri de korumak isteyen gelenekselciler arasındaki yaklaşım farklarını da tartışır. Forsyth için bu tema diğer bazı önemli romanlarında (özellikle The Fist of God) da yer alan önemli bir konudur. Romanın sonunda Forsyth çok sağlam bir öngörü ile Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte başlayan yeni dünya düzeninde de başka dertler ve sorunlar olacağını; dolayısıyla da espiyonaj faaliyetlerinin alan ve boyut değiştirerek devam edeceği mesajını verir. Bu öngörüsünde onun uzun yıllar bir dış haberler ve diplomasi muhabiri olarak çalışmasının; dünyanın farklı bölgelerindeki çatışmaları (özellikle bütün dünyada bir muhabir olarak tanınmasını sağlayan 1967-70 Nijerya İç Savaşı) yakından izlemesinin de etkisi büyüktür. Forstyh gerek İngiliz Gizli Servisi içindeki hizipleşmeyi gerekse de Soğuk Savaş sonrası dünyayı anlaması ve anlatması açısında John Le Carre ile benzerlikler taşır. Ayrıca yıllar sonra Nijerya’daki dönemde gönüllü olarak MI-6 için çalıştığını itiraf eder. O da Le Carre kadar olmasa da belli düzeyde işin mutfağına hakimdir.

Frederick Forsyth Presents tv dizisinden bir sahne.

Jason Bourne

Jason Bourne bu listede bulunan diğer kahramanlardan farklı olarak haberalma alanında çalışan bir ajandan ziyade bir operasyon adamı, bir katildir.  Tüm bu karakterler içinde Bond’a en yakın olandır ama onunla arasında çok önemli bir fark bulunur. Bond filminde onun öldürme yetkisi ile ilgili olarak vurgulanan bir olgu vardır: “Öldürme yetkisi aynı zamanda bir öldürmeme yetkisidir de. Dolayısıyla 00 ünvanı taşıyan bir ajan tetiği çekmek kadar çekmeme kararını da alabilmelidir.” Bourne sadece ve sadece tetiği çeksin diye yetiştirilmiş ve sadece bu misyonla bir dizi bio-kimyasal süreç sonunda adeta bir robota, bir tür ekipmana dönüştürülmüş, istihbarat dünyasındaki tabiri ile, bir varlıktır (asset). Jason Bourne karakteri, gerilim edebiyatının en çok satan yazarları arasında ilk sıralarda yer alan Robert Rudlum’un 1980 yılında yayınlanan The Bourne Identity romanı ile doğmuştur. Rudlum 1980-90 arasında Boune Triology  olarak da bilinen üç adet Bourne romanı yazmıştır. Ludlum’un 2001’deki ölümünden sonra seriyi bir diğer ünlü yazar Eric Van Lustbader devam ettirmiş ve 11 adet Bourne romanı kaleme almıştır. Lustbader sonrasında da seri bir başka ünlü psikolojik gerilim yazarı Brian Freeman ile devam etmiştir. Toplamda 18 Bourne romanı yayınlanmıştır.

Jason Bourne, sinemada Mat Damon’un hayat verdiği bir karakter oldu.

Jason Bourne’ın asıl adı David Webb’tir. Vietnam’da görevli bir Amerikalı Dışişleri görevlisiyken Vietnam Savaşı sırasında bir bombalamada ailesini kaybetmiş ve sonrasında da bir arkadaşının aracılığıyla CIA’in elit ölüm timi Medusa’ya katılmıştır. Bourne Vietnam Savaşı sonrasında, ölü olarak ilan edilmesine rağmen, acımasızlığı ve operasyonlardaki başarısı yüzünden CIA’in gizli operasyon programı Treastone kapsamında görevlendirilir. Bir operasyon sırasında Akdeniz’de seyreden bir yatta vurulur ve denize düşer. Bir süre sonra İtalyan balıkçılar tarafından kurtarılır ama yeniden yaşama döndüğünde hafızasını kaybetmiştir; geçmişine dair hiçbir şey hatırlamamaktadır. Tüm Bourne serisi, işte Jason Bourne’un geçmişi hatırlama ve onun bu hale gelmesine neden olan kişilerden intikam alma hikayesine dayanır.

Bourne, her ne kadar 33 dilde 300-500 milyon arası kitap sattığı tahmin edilen Ludlum gibi çok popüler bir yazar tarafından yaratılmış ve kitap olarak önemli satış miktarlarına ulaşmış olsa da 2002’den itibaren Matt Damon ile özdeşleşmiş bir sinema karakteri olarak küresel bir popülerliğe ulaşmıştır ve denebilir ki o da Bond gibi kitapların ve edebiyatın sınırlarını aşarak sinemasal bir kült karaktere dönüşmüştür. Bourne, Ludlum yazınının tipik bir özelliği olarak niteleyebileceğimiz ‘kötüye karşı iyinin’ savaşının bir başka uzantısıdır. Onu yapıtlarının çoğunda bir kahraman veya bir grup idealist insan mevcut durumu korumak ve egemenliklerini devam ettirmek isteyen hükümet kurumlarına ve askeri/sivil küresel örgütlere karşı mücadele ederler. Bourne, bence derinlikten ve sofistike bir edebi bağlamdan yoksun; komplo ve aksiyon yönü çok daha fazla ağır basan karakter olarak olması gereken yerde, sinemada anlamını bulmuştur. Senaryonun gerilim aksiyona izin veren içeriği, Paul Greengrass’ın müthiş yönetimi ve Damon’un beyaz perde karizmasına çok başarılı yan karakterler de eklenince zamanı unutturan ve sinema tarihine iz bırakan bir aksiyon ve gerilim serisi ortaya çıkmıştır. Meraklıları Greengrass ve Damon ortalığının çok başarılı bir ürünü olan ve ABD’nin Irak Savaşı’na eleştirel bir gözle bakan The Green Zone filmini de kaçırmasınlar.

Jack Ryan

Bu listede çok özel bir yere sahip olan ve dolayısıyla da kendisine özel bir yazıyı hakeden bir karakter de Jack Ryan. Casus ve askeri-bilimsel gerilim türünün en büyük isimlerinden biri olan Tom Clancy tarafından yaratılan ve tıpkı Flemming gibi yazarı ile özdeşeleşen Ryan, ününü ve popülerliliği kitaplarıyla beraber sinemaya ve televizyona da borçludur. Clancy yaşamı boyunca Rynverse olarak adlandırdığı 17 roman yazmıştır. Karakterin popülerliği ve sinemadaki başarısı üzerine ailesi karakterin edebiyat alanında da devam etmesini istemiş ve Clancy’nin ölümünden sonra 22 adet daha Ryan romanı yazılmıştır.

Baltimorlu bir polis dedektifinin ve bir hemşirenin oğlu olan Ryan ekonomi alanında diploma sahibi olmasına rağmen Amerikan Deniz Piyadeleri’ne katılır. Bir NATO tatbikatı sırasında ağır yaralanınca ordudan ayrılmak zorunda kalır ve The Wall Street’de başarılı bir borsacı olur. Borsada ciddi bir miktar kazandıktan sonra Georgetown Üniversitesi’nde tarih alanında doktora yapar ve Donanma Akademisi’nde tarih dersleri vermeye başlar. Akademide tanıştığı birinin önerisiyle CIA’e geçiş yapar. Önce bir danışman ve analist olarak başladığı bu yeni kariyerinde CIA’de başkan yardımcılığına kadar yükselir. Ryan’ın önlenmez çıkışı onun farklı dönemlerde iki kez ABD Başkanlığı’na kadar ulaşmasıyla sonuçlanır.

John Krasinski, Jack Ryan’da…

Politik olarak Clancy Amerikan Muhafazakarlığının sağında yer alır. Ronald Reagan’a ithafen onun biyografisini yazmış; 9/11’ün sorumluları arasında Amerikan Liberallerini de gören birinden bahsediyoruz. Nitekim kitapları da Amerikan milliyetçiliğinin, küresel hegemonyasının ve gücünün yansımaları ile doludur. Soğuk Savaş döneminde ve sonrasındaki dünya düzeyinde Sovyetler ve Rusya’ya yönelik yaklaşımlarında da yoğun olarak Reagan döneminin doktrinlerin etkileri görülebilir. Öte yandan politik olarak aynı yerde durmasanız bile Clancy’nin Ryan başta olmak üzere yarattığı karakterlerin derinlikleri ile askeri stratejiler ve teknoloji, istihbarat alanı ve dünya uluslararası konjonktürü hakkında bilgi düzeyi ve yarattığı aksiyon dolu gerilime hayran olmamanız zordur. Ben de sıkı bir Ryan hayranıyım. Özellikle sinemada Harrison Ford döneminin filmleri benim için müthiş anıları da beraberinde getiren önemli yapıtlardır. Ayrıca Amazon Prima tarafından yapılan ve maalesef dördüncü sezonu ile veda eden Jack Ryan Dizisi’ni de çok başarılı bulduğumu ve her bir sezonu yayına başlar başlamaz iki günde seyretmeyi tamamladığımı söylemeliyim. Daha detaylı bir Ryan analizi bu yazı dizisinin dördüncü ve son bölümde…


Not: Meraklısına casus filmlerin müziklerinden oluşan bir Spotify listesi…

YÜZDE 99 ÇIPLAK

     Geçtiğimiz günlerde Dedektif Dergi’nin sosyal medya hesabında en çapkın kurgusal dedektifler sorulduğunda aklıma gelen ilk isim, çoğumuzun da aklına gelen, Mike Hammer olmuştu. Aslında bir isim daha var gibiydi ama çıkaramamıştım. Ta ki Akba Yayınları külliyatıma bakana kadar. Ah Shell Scott… Seni yaramaz şey! Ben seni nasıl hatırlamam?

     Savaş sonrası polisiye kurguda çok satan denilince Mickey Spillane’in Mike Hammer’ı zirvedeydi. Mike Hammer’ın bu kadar satmasının en büyük nedenlerinden biri de kuşkusuz kadınlarla olan eğlenceli diyaloglarıydı. Prather bu gizemi çözmüş olacak ki romanlarında başkahramanı Scott yavaştan kadınlarla karşılaşmaya başladı. Amaaan, adamda ne cevherler gizliymiş. O da dünden razıymış anlayacağınız. Mike Hammer sütten çıkmış ak kaşık kaldı. İşte bu formülü çözmek, 85 yaşında ölen Prather’in 40 milyondan fazla kitap satmasını sağladı.

     Shell Scott da Mike Hammer gibi eski bir denizci karakter. Prather, “Shell” adını bir çocukluk arkadaşından alırken, “Scott” ise kendi göbek adıymış. Beyaz gür kaşlı ve beyaz saçlı Shell’in burnu kırık ve kulağının bir kısmı kurşunla kopmuş. Bu hâliyle kadınları nasıl ağına düşürüyor derseniz, ağzı müthiş laf yapıyor. Biz kadınlar işitsel varlıklarız neticede. O da bunu ustalıkla kullanıyor. Scott, polisiyede çok kullanılan sisli puslu mekânların, gece atmosferinin aksine Hollywood’un parlak güneşi altında çalışıyor ve kanarya sarısı 1936 model bir Cadillac‘ı var. Evindeki şöminenin üzerinde çıplak bir kadının kocaman bir portresinin asılı olduğunu söylersem muhtemelen şaşırmazsınız. Ben bu kadar ağzı laf yapan ve böylesine çapkın bir dedektif okumadım desem abartmış olmam. Siz de okumadıysanız bence çok şey kaçırıyorsunuz. Buyurun kitaba o hâlde:

     J. Harrison Bing adındaki adam kayıp kızını bulması için Shell Scott’tan yardım ister. Çünkü senenin başından beri kızından hiçbir haber alamamış, yazmış olduğu mektuplar ise hiç açılmadan iade edilmiştir. Kızı, Harvey Ellis adında bir adamla Los Angeles’ta evlenmiş fakat şimdi ayrı yaşıyorlarmış. Bing, Inglewood’taki evinden kızının Los Angeles’teki evine kadar gitmiş ancak orada kızının evini satarak ortadan kaybolduğunu öğrenmiş. Bütün soruşturmalarına rağmen kızın nerede olduğuna dair hiçbir ize rastlayamamış. Los Angeles’tan, kızını bulmak üzere William Carter adında bir dedektif tutmuş. Üç gün sonra, Carter telefon ederek Bing’in kızının en son çalıştığını söylediği Pelikan Kulübü’nde, dansöz Lorraine’den esaslı bir ipucu yakaladığını, bir gün sonra ise Vegas’ta Desert Otel’den telefon ederek, esaslı iz üzerinde olduğunu, ertesi gün de, yine Vegas’ta Dante adlı biriyle konuştuktan sonra tekrar telefon edip neticeyi bildireceğini söylemiş. O ana kadar artık endişesi son raddeye varmış olan Bing, işte o günden beri ne dedektiften ne de kızından bir haber alabilmiş.

     Oldukça iyi bir paraya görevi kabul eden Scott, ilk iş olarak kızın son çalıştığı kulübe gider:

     “Şöyle bir an gözlerinizi kapayın ve sadece dört bir tarafından fışkıran alevlerle yarı aydınlanan bir sahneyi canlandırın ve bu sahnenin ortasına da yarı çıplak bir cinsilatif koyun… Yarı çıplak mı dedim? Özür dilerim, onda dokuz, hayır hayır yüzde doksan dokuz çıplak demek daha uygun olur! Ve bu cinsilatifin şimdiye kadar rastladığınız kadınların en güzel ve kıvrımlısı olduğunu da düşünün. Eh söyleyin bakalım, yerimde olmayı ister misiniz, istemez misiniz?

     İşte bu kadın, dansöz Tatlı Lorraine, Scott’a kayıp kadını tanımadığını ve daha önce de bir dedektifle konuşmadığını söyler. Her nedense Lorraine’in Scott ile görüşmesini istemeyen kulüp fedaileri, Lorraine’in odasından yaka paça çıkardıkları Scott’ı bir temiz pataklar ve Vegas’tan uzak durmasını söylerler. Scott da önceki dedektifin izinden gitmeye karar verir ama önce Lorraine ile yalnız görüşmek ister. Sadece görüşmek mi? Aklında ne tilkiler vardır onun, siz bilmezsiniz. Adresini bulur ve evine gider ama Lorraine’in ev sahibinden kadının apar topar taşındığını öğrenir. Hem de nereye? Bildiniz, Las Vegas’a. Gelen mektup olursa yeni açılan Gece Kulübü Inferno’ya göndermesini istemiştir. Scott gitmeden önce Emniyet’e uğrayarak Cinayet Masası Şefi, arkadaşı Phill Samson’a bir ziyarette bulunur. Kayıp kadının kocası Harvey Ellis hakkında bilgi toplamasını ister. Bulduklarını Vegas’taki Desert Otel’e göndermesini söyler. İstikamet bellidir. Sarı Cadillac’ına atlar ve Las Vegas’a doğru yola çıkar.

     Yolda mavi bir Chevrolet araba Scott’ı takip eder. Bu arabadaki adamların kendisini döven dallamalar olduğunu düşünen Scott, Vegas’a geldiğinde arabasını otoparka bırakıp otobüs şoförü kılığında otele gitmeye karar verir. İyi ki de böyle yapar çünkü otobüste karşısına beklemediği biri çıkar: Tatlı Lorraine. Lorraine, Scott’ı görür ama tek kelime etmez. Inferno kulübünde otobüsten iner. Scott, Desert Otel’de arkadaşı Freddy ile buluşur ve yanında görebileceği en güzel kadınlardan birini görür; Scott’ın bir yerde hayatını kurtaracak olan kadın, Miss Coleen Shawn:

     “Bir an için, teker teker güzel yerlerini fark etmeksizin, top yekûn güzelliğini aval aval seyre başladım. Karşımda milyarlarca senenin tekemmül ettirdiği bir güzellikte hayalimdeki Havva anamız duruyordu. Kızıl saçları ve yumuşak kahverengi gözleri vardı. Tam bir kadındı. Altına tekerlek iliştirilmiş ve frenleri yokuşta patlamış, klâksonu durmadan çalan cinsî arzu yüklü bir kamyonu gözünüzün önüne getirin, işte şu anda seyrettiğim kadın buydu.”

     Freddy, Victor Dante’nin Inferno’nun sahibi olduğunu doğrular. Inferno başka birisi tarafından “Şafak Kulüp” adı altında açılmak üzereyken kulübün sahibi Jim White adındaki adamcağızın aniden ölüvermesiyle Dante kulübün sahibi olmuştur. Scott odasında dinlenirken arkadaşı Freddy, Scott’ın takip edildiği için havaalanı otoparkına bıraktığı arabasını almaya gider ama arabaya konan patlayıcı yüzünden hayatını kaybeder. Belli ki Scott doğru iz üzerindedir ve birileri onun ortadan kalkmasını istemektedir. Daha önce tutulan dedektifin de öldürüldüğünden artık emindir. Araştırmasıyla arasına gangsterler, patlayan tabancalar ve kızıl kadınlar girse de Scott kayıp kadını bulmaktan asla vazgeçmeyecektir.

     Müthiş jargonu, esprili dili, şaşırtan sonuyla okuyan herkesi memnun edecek bir eser. Muhakkak bulun ve eğlencenin dibine vurun.


YÜZDE 99 ÇIPLAK

RICHARD S. PRATHER

AKBA YAYINLARI

215 SAYFA

ÇEVİRMEN: KURTCEBE KAPLANGI

VENEDİK’TE CİNAYET

A Haunting in Venice ya da ülkemizdeki vizyon ismiyle Venedik’te Cinayet, Kenneth Branagh’ın yönetmeni ve başrolü olduğu yeni Agatha Christie uyarlaması olarak izleyicisiyle buluştu. Doğu Ekspresi’nde Cinayet (2017) ve Nil’de Ölüm (2022) filmlerinin üçüncü devam halkası olan film 15 Eylül’de vizyona girdi.

Filmin senaryosunu Michael Green kaleme alırken yapımını 20th Century Studios üstlendi. Ridley Scott’ın yapımcılarından biri olduğu filmin zengin kadrosunda Kyle Allen, Camille Cottin, Jamie Dornan, Tina Fey, Jude Hill, Ali Khan, Emma Laird, Kelly Reilly, Riccardo Scamarcio ve Michelle Yeoh yer alıyor.

Film, Christie’nin 1969’da yayımlanan romanı Hallowe’en Party‘den uyarlanarak hazırlanmış. Kitap, ülkemizde Elmayı Yılan Isırdı* adıyla biliniyor. Romanın ilk sayfalarında karakterlerin tanıtıldığı, okura ipuçlarının ve cevaplanması gereken soruların verildiği türden klasik bir Christie romanı bu. Yazarın bazı eserlerinde kurgusal karakter olarak kullandığı, kendisi de ünlü bir polisiye yazarı olan Ariadne Oliver’ı Tina Fey canlandırmış.

Henüz vizyondayken izlediğim filmle ilgili bir şeyler kaleme almadan önce “kitabın” konusundan kısaca bahsetmek istiyorum:

Polisiye roman yazarı Ariadne Oliver, arkadaşının verdiği Cadılar Bayramı partisine katılmak için Woodleigh Common’a gider. Partide genç bir kız herkesin içinde Ariadne Oliver’e bir cinayete tanık olduğunu söyler, ancak kimin öldüğünü ve öldüren kişiyi açıklamaz. Kızın anlattıklarına hiç kimse inanmaz. Ancak genç kadın aynı gece, parti sırasında boğularak ölür. Daha sonra Ariadne Oliver kızın gerçeği söyleyip söylemediğini merak eder. Ariadne Oliver yakın dostu dedektif Hercule Poirot’a başvurur. Dedektif araştırmalara başlar ancak işi çok zordur. (Kaynak, Vikipedi)

Filmde ise Hercule Poirot kendisini Ariadne’nin ricası üzerine, terkedilmiş ve perili olduğu söylenen bir binada düzenlenen ruh çağırma seansına biraz gönülsüz de olsa katılmışken buluyor. Misafirlerden biri (tabii ki) öldürülünce Poirot -emekli olmasına rağmen- katilin kim olduğunu ortaya çıkarmak için harekete geçiyor.

Kitabın ve filmin kısa konuları arasındaki tezat az çok dikkatinizi çekmiştir. Filmle ilgili bahsedilmesi gereken bir nokta da romanın asıl hikâyesinin -filme de ismini veren- Venedik’le bir alakasının olmayışı. Romanda mekân İngiltere ve konunun Cadılar Bayramı’yla bir ilgisi yok. İlk filmde karlar altında bir tren, ikinci filmde Nil Nehri derken üçüncü film için rotayı Venedik’e çevirmek daha mantıklı gelmiş herhalde. Battı mı? Hayır. Gerek var mıydı? Tartışılır, bence yine hayır.

A Haunting in Venice, bunların etkisiyle çok da temel bir nokta üzerinden beni ikilemde bırakmış durumda. Filmi beğendim mi? Evet. En azından hayır diyemem. Ama bu yanıtım bir Agatha Christie uyarlaması olduğunu unuttuğum zamanlarda geçerli… Zira üçüncü filmin serinin romana en az sadık olan uyarlaması olduğu aşikâr ve insanın gözüne ister istemez takılabiliyor.

Hikâyeyi sadeleştirerek ya da yeri geldiğinde değiştirerek uyarlamayı tercih etmişler. İlk iki filmden ve romanın temelinden biraz farklı olarak korku-gerilime de yer verilmiş mesela. Endişe edilecek kadar karanlık bir korku-gerilim filmi çıkmamış gerçi. Nihayetinde kitabın özgün tadını takip etmelerini tercih ettiğimden pek şikâyet etmedim.

Bu arada romanda Hercule Poirot’nun arkadaşı olarak yer alan Başmüfettiş Spence karakterine filmde hiç yer verilmemiş. Mesela Leopold karakteri kitapta Joyce’un küçük erkek kardeşiyken filmde Leslie Ferrier’in oğlu olmuş. Hatta Jamie Dornan’ın canlandırdığı Leslie, asıl hikâyenin öncesinde öl(dürül)müş  olmasına rağmen filmde gayet canlı ve aktif bir karakter olarak izleyicinin karşısında. Romanı bilenler için bunun gibi değişiklikler göze çarpan cinsten ya da ben biraz fazla takılmış olabilirim.

Hem cinayet araştırmasına derinlemesine girişiyle hem de karakterlerin/oyuncuların başarılı performansıyla filmin ikinci yarısı daha tatmin edici geçti. Katili değiştirmemişler, evet (bir zahmet) ve ister istemez yine kitap üzerinden bakarsak öldü/kaldı vs. hesabı karışmış. Burada yine “Kitaptan bağımsız değerlendirirsek hiç de fena film değil aslında,” noktasına sürüklendim.

Leopold’a hayat veren çocuk oyuncu Jude Hill’e ise hazır yeri gelmişken sevgilerimi ileteyim. Büyük isimlerin yanında, senaryo da imkân verince başarıyla öne çıkmasını bilmiş. Hill, Kenneth Branagh’ın yönetmen ve senarist olduğu, senaryosuyla Oscar kazanan Belfast filminde başrollerden birisini üstlenmişti. Hatta o film kariyerinin ilk rolü olarak öne çıkıyor ve “iş birliklerini” burada da sürdürmüşler. Jamie Dornan da filmin öne çıkan performanslarından birisine sahip. Kenneth Branagh ise Hercule Poirot rolüyle bildiğimiz gibi.

Hazır yeri gelmişken bu noktada bir itirazım var: Kreatif açıdan anlamakla birlikte bu filmin Hercule Poirot / Ariadne Oliver dinamiğinde yaptığı değişiklikten hoşlanmadım. Bu yollara, pardon sulara hiç girmeseler belki daha iyi olurmuş. A Haunting in Venice’i beğenmekle birlikte bahsi geçen değişikliklerin etkisiyle/katkısıyla en azından bu seri içinde değerlendirdiğimde en alt sıraya koyabilirim. Death on the Nile ya da Murder on the Orient Express filmleri tartışılası yanları olsa dahi nihayetinde bu derece ortadan ikiye ayırmamıştı beni.

İkinci film Death on the Nile, COVID-19 ertelemeleri ve Armie Hammer skandalının ardından vizyona girdi ve gişede maliyetini anca kurtardı. Zaten ikinci ve üçüncü filmlerin -her ne kadar iyi oyunculara sahip olsalar da- kadro seviyesi açısından ilkinin gerisinde kaldığı bir gerçek. A Haunting in Venice ABD’de etkisini gösteren senarist-oyuncu grevinin de etkisiyle ikincinin de altında gişe yaparak muhtemelen bir sonraki filmin yolunu tıkayacak ama romana sadık bir şekilde yapılırsa dördüncü bir filme tabii ki hayır demem. Yine de geldiğimiz noktada üçleme film olarak kalırlarsa benim açımdan o da uygun.


Not 1: BBC’de Agatha Christie uyarlamaları en azından yakın gelecekte  Zehri Kim Verdi ve salgın karmaşasının içinde unutmadılarsa Sonunda Ölüm Geldi’nin dizi uyarlamasıyla devam edecek.

Not 2: Deli Bal’ın fazlasından uzak durun.

*Altın Kitaplar, 23 Ekim 2023’te yaptığı duyuruyla kitabın “Cadılar Bayramı Cinayeti” ismiyle ve farklı bir kapak tasarımıyla yakında yeniden basılacağını açıkladı.

SAVAŞ PSİKOZU

Uzmanlar seri katilleri yakalama konusunda büyük çaba içine girmişlerdi. Los Angeles Polis Teşkilatı’ndan Hugh Macdonald, 1940’da Identi KIT isimli icadı kullanmaya başladı. Bu alet yardımıyla yüz üzerinde burun, göz ve dudak gibi belirgin uzuvları kartlar vasıtasıyla değiştirerek doğru eşkâle ulaşılabiliyordu.

Aynı yıl içerisinde Karl Landsteiner, Phillip Levine ve Alex Wiener, Rhesus (Rh faktörünün bulunduğu maymunun adı) faktörünün varlığına dikkat çektiler. Yani bugünkü haliyle kan grupları şekillenmişti ki bu çalışma DNA analizlerinde büyük fayda sağlayacaktı.

Identi KIT örneği

L.G. Kersta sayesinde ses tanımı ve ses analizi de kullanılmaya başlandı. Öncelikle savaşta düşmanların ses tonunu, telefon veya telsiz kayıtlarında tanımak için kullanılan bu uygulama, daha sonra adlî bilimin vazgeçilmezlerinden olacaktı.

LONDRA’DA PANİK

Hitler’in hava birliklerinin İngiltere’yi bombalamaya başladığı ilk dört günlük sürede bazı katiller tetiklenmiş gibiydi. 9 Şubat gecesi Evelyn Hamilton bir hava saldırısı sığınağında, kendi şalıyla boğularak öldürülmüş vaziyette bulundu. Hemen ardından Evelyn Oatley dairesinde, yatakta çıplak bir şekilde ölü bulundu. Yatağının hemen yanında kanlı bir konserve açacağı vardı. Katil konserve açacağıyla Evelyn’in vücudunun alt kısmına zarar vermişti. Yapılan incelemede, odasındaki aynada ve konserve açacağı üzerinde maktule ait olmayan parmak izlerine rastlandı. Her iki cinayette de, katilin solak olduğu tespit edildi. 13 Şubat sabahında iki kadın cesedi daha bulundu. Bu maktullerden bir tanesi, ipek bir külotlu çorapla boğularak öldürülmüştü.

İngiltere, Jack the Ripper günlerine geri dönmüş gibiydi. Londra halkı paniğe kapılmıştı. Dört kadın, bir adam tarafından saldırıya uğradıklarını ve boğulmaktan son anda kurtulduklarını söyleyince, panik havası iyice büyüdü. Katil, bir olay yerinden diğer olay yerine hızlı hareket ediyor, sanki arada boşluk bırakmadan öldürmek istiyordu. Bu cinayet zinciri başlamadan dört ay kadar önce iki kadın cesedi daha bulunmuştu. Polis bu cinayetler arasında bir bağlantı olduğunu tahmin ediyordu. Katilin dikkatsizliği ve yetkililerin yoğun çabaları neticesinde, 16 Şubat günü asker Gordon Frederick Cummins yakalandı. Cummins kısa sürede dört kadını öldürdüğünü itiraf etti. Olayın çözülmesinde parmak izleri ve katilin solaklığının tespit edilmiş olması büyük etken oldu. Ancak bir askerin seri katil olması bu örnekle sınırlı değildi.

Gordon Frederick Cummins ve Edward Joseph Leonski

AVUSTRALYA’DA BİR İLK

Pearl Harbor saldırısı birçok ülkeyi telaşlandırmıştı. Savaşın çok uzağında olan Avustralya halkı da benzer bir hava saldırısına maruz kalabileceklerini düşünüyorlardı. Kaldı ki, Avustralya savunması çok güçlü değildi. Dolayısıyla başka ülkelerin askeri desteğine ihtiyacı vardı. Amerikan askerleri güvenliği sağlamak için Avustralya’ya gönderildi. Ancak güvenliği sağlamak için gelen askerlerin gece hayatına dalmaları çok gecikmedi. Bu davetkâr ortam, katilleri de çağırdı.

Melbourne’da üç haftada boğularak öldürülmüş üç kadın cesedi bulundu. Üzerlerindeki kıyafetler parçalanmıştı. Birliğine dönen bir Amerikalı askerin gergin tavırları ve üniformasının sarı çamurla sıvanmış olması dikkat çekti. Bu önemli bir ipucuydu. Çünkü kurbanlardan bir tanesi sarı çamurlu bir alanda bulunmuştu. Askerin adı Edward Joseph Leonski’ydi. Uzun boylu, sarışın, yakışıklı ve davetkâr gülümsemesi nedeniyle daima dikkat çekmekteydi. Cinayetleri işlediği ortaya çıkınca ağlayarak nedenlerini anlattı. Kadınları, seslerini çalmak için öldürdüğünü söyledi. Annesini özlemekteydi ve genç kızların sesleri annesini anımsatmaktaydı. Sarhoş olunca, kadın sesini andıran tiz bir tonla konuşmaya başladığı sık sık gözlemlenmişti. Öldürdüğü kızlardan bir tanesi kendisine şarkı söylemeye başlayınca çılgına dönüp onu öldürmüştü. Kızın sesini böylece yanında götürebileceğini düşünmüştü.

Ailesinde de aklî denge bozuklukları olan askerin davası önce Avustralya mahkemesinde açıldı, daha sonra ABD askeri mahkemesine devredildi. Leonski’nin suçları Avustralya’da işlenmiş olmasına rağmen duruşma Amerikan askeri yasalarına göre yürütüldü.  Edward’ın deli olduğunu reddeden yargıç, onun cezai ehliyetinin olduğuna karar verdi.

Leonski 17 Temmuz 1942’de yargılandığı askeri mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırıldı. Amerikalı General Douglas MacArthur bu cezayı 14 Ekim’de onayladı. Leonski, Avustralya’da kendi ülkesinin kanunlarına göre yargılanıp ölüm cezasına çarptırılan ilk ve tek başka ülke vatandaşı olarak, 9 Kasım’da HM hapishanesi Pentridge’de asıldı.

HİTLER’İN PROFİLİ

Amerika, bir yandan savaşmaya devam ederken, bir yandan da baş düşmanı Hitler’in psikolojik değerlendirmesiyle ilgileniyordu. Psikanalist Dr. Walter C. Langer bu konuda 135 sayfalık bir rapor hazırladı. Analizini yaparken, Hitler’in yazmış olduğu otobiyografisi “Mein Kampf” kitabını, nutuklarını ve röportajlarını incelemişti.

Rapora göre Hitler titiz, geleneksel ve aşırı namuslu geçinen bir yapıya sahipti. Ayrıca güçlü duruş sergilemekten hoşlanıyor, modaya yön verdiğine inanıyordu. Sağlığı iyi durumdaydı. Dolayısıyla doğal sebeplerden ölmesi bekleniyordu. Ancak psikolojik açıdan gitgide kötüleşen bir ruhsal yapısı vardı. Bir odanın içerisinde genelde çaprazlama yürümeyi tercih ediyor, yürürken daima marşları ıslık çalarak söylüyordu. Özellikle frengi hastalığından çok korkuyordu. Aşırı derecede temizlik takıntısı vardı. Mikropların yanı sıra ay ışığından da korktuğu bilinmekteydi. Kesik başlardan hoşlanmaktaydı. Klasik müzik seviyordu, özellikle Wagner hayranıydı. Tehlikeli sirk gösterileri de favorileri arasındaydı. Langer’in analizinde en dikkat çekici ayrıntı ise, intihar edebileceğiydi. Başka bir ülkeye kaçma ihtimaliyse çok zayıf görülüyordu.

SAVAŞ ESNASINDA  SERİ KATİLLER

Savaş şiddetlendikçe, bazı katiller cinayetlerini daha rahat gizleyebileceklerin fark ettiler ve buna inandılar. Polis teşkilatları çok meşguldü, ayrıca erkeklerin çoğu cephede savaşıyordu. Bruno Ludke isimli bir kişi cinsel suçlardan ötürü tutuklandı ve kısırlaştırıldı. Ancak bu durum onu durdurmaya yetmedi. Bu sefer kurbanlarına tecavüz etmek yerine onları boğarak öldürmeye başladı. 1942’de Berlin’de tekrar tutuklanınca, sorgulama esnasında polise saldırdı. 85 kişiye tecavüz edip öldürdüğünü itiraf etti. Tavırları sağlıklı bir psikolojiye sahip olmadığını açıkça gösteriyordu. Yetkililer, itiraflarına dayanarak 85 cinayeti araştırmaya başladı. Tespitleri itiraflarla örtüşmekteydi. Ancak birçok olayda başka kişilerin suçlu bulunarak hapis cezası aldığı ortaya çıktı. Nazi rejimi Ludke’yi kampa göndererek üzerinde deneyler yaptı, bu deneylerden birinde hayatını kaybetti.

Louise Peete, 1947’deki duruşmasında…

O dönemde sadece erkekler cinayet işlemiyordu. ABD’nin Denver eyaletinde Louise Peete’nin iki eşi güya intihar ederek ölmüşlerdi. Louise bir kişiyi nefsi müdafaa esnasında vurarak öldürmüştü. Üçüncü eşini de vurarak öldürdükten sonra bodrum katına gömmüştü. 1921’de dördüncü evliliğini yaptığı sırada cinayet suçuyla tutuklandı. Dördüncü eş, Louise’nin hapishaneye gitmesinin ardından intihar etti. Serbest kaldıktan sonra, cinayet serisi devam etti. 1933’te Margaret Logan isimli bir kadın kaybolmuştu. Louise kaybolan kişinin evinde yaşamaya başladı. Ayrıca yaşlı bir kadını öldürmekten ötürü yine şüpheli konumdaydı. Yeni evlendiği eşi Lee Judson bahçede şüpheli bir toprak yığını görünce durumu polise bildirdi. Lee Judson da diğer eşleri gibi intihar etti. Tekrar tutuklanan Peete bu sefer serbest kalmadan 1947’de idam edildi.

DR. MARCEL PETİOT

1944’te Paris’te, 21 Rue Lesueure adresinde büyük bir yangın çıktı. Yetkililer bodrum katına inince yangında kül olmuş 27 cesede rastladılar. Ama asıl ilginç olan cesetlerin uzuvlarının eksik olmasıydı. Polis şaşkındı. Bir tane ceset ortadan ikiye ayrılmıştı. Bazılarının kafaları kesikti.

Bu ifadenin ardından serbest kalan Petiot, cinayetlerine devam etti. 1944’te müttefikler Paris’i geri aldılar ve bu olay yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Tekrar tutuklanan Petiot, bu sefer her şeyi itiraf etti. Cesetler Nazi askerleriydi ve toplamda 36 Nazi öldürdüğünü itiraf etti.

150’den fazla cinayet işlediği tahmin edilen Dr. Marcel Petiot…

Polisler araştırmaya devam ettiler. Katilin geçmişinde de cinayetler vardı. Hastaları ya şüpheli bir şekilde ölmüş ya da ortadan kaybolmuşlardı. Bunların çoğu varlıklı Yahudilerdi. Muayenehanesinde 47 ayrı kişinin valizleri bulundu. Evinin bodrum katında özel olarak hazırlanmış bir ölüm odası olduğu ortaya çıktı. Ölüm odasında olup bitenleri izlemek için gözetleme delikleri vardı. Hastalarını ülke dışına kaçırma vaadiyle kandıran Petiot, onları öldürüp üzerlerindeki değerli eşyaları alıyordu. Ancak eylemleri bununla sınırlı kalmamış, cesetler üzerinde tıbbî deneyler de yapmıştı.

Aslında geçmişte Gestapo, Petiot’u tutuklamış ama eylemlerini öğrendikten sonra, “Yahudi sorununa” çözüm olabileceğini düşünerek serbest bırakmayı tercih etmişti. Katilin itiraflarında kurban sayısı tam olarak netleşmemiştir. Ancak o dönemde Seine nehrinden 86 ceset çıkarıldığı ve ifadelerinin bazı bölümlerinde 150’den fazla kişiyi öldürmüş olabileceğine dair ipuçları tespit edildiği göz önüne alınırsa rakamın bir hayli yüksek olduğunu tahmin etmek zor değil. Dr. Marcel Petiot, kısa süre sonra idam edildi.

ŞÜPHE

Bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan teknede her şeyin mükemmel olmasına çalışıyordu. Servis elemanını yanına çağırdı. “Bu masa örtülerinin değiştirilmesini istiyorum. Daha önce şefinize söylemiştim. Neden dediklerim hemen yapılmıyor!” diye bağırdı, sonra güverteye çıktı.

Semiha, otuzuncu doğum günü partisinin kusursuz olması için çabalıyordu. Ancak bu hem kendisini hem etrafındakileri strese sokuyordu. En ufak şey için herkesi azarlıyordu. Yıl sonunda evlenme planları yaptığı sevgilisi Dolunay, elinde içki kadehiyle onu uzaktan izlemekle yetiniyordu. Sinirinden pay almaya hiç niyeti yoktu. Kendi sorunları yeterdi. Teknenin sakin bir köşesinde ilk evliliğinden oğlu Tunç ile nişanlısı Müge’yi gördü. Elindeki kadehi kaldırarak selam verdi. Tunç ve Müge tartışıyor gibi görünüyordu ama Dolunay yanlarına gittiğinde ikisi de sustu. Yüzlerine sahte bir gülümseme kondurmayı bile başardılar.

“Semiha doğum günü için çok özeniyor. Sence de bu kadar gerginlik biraz fazla değil mi?” diye sordu babasına Tunç. “Azarlamadığı bir denizdeki balıklar kaldı herhalde. Kaptan bile payını aldı. Neymiş efendim onun istediği yerde demirleyememiş, bir metre daha sağda olmalıymışız. Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.”

Müge sessiz kaldı ancak gözleri Tunç’u onayladığını belli ediyordu. Sonra o da bir şeyler söyleme gereği duydu “Pilates sınıfımda dersim var, ben parti saatinde geleyim dedim, ille sen de Tunç ile bir gece önce gel diye tutturdu. Tüm hafta sonunu birlikte geçirecekmişiz. Geldik, herkesi azarlamasını izliyoruz, ha bir de bizi azarlamasın diye dua ediyoruz.” Son kelimelerini sinirli bir gülme efekti süsledi.

Onlar konuşurken Semiha kırmızı dekolte elbisesi üzerinde, elmas kolyesi elinde Dolunay’ın yanına geldi, “Klipsi bağlar mısın? Tek başıma yapamadım” dedi. Ardından Müge’ye döndü: “Biliyor musun, siyah senin rengin değil. Daha renkli bir şeyler giymelisin partide. İstersen benim gardırobumdan bir şeyler verebilirim.”

Müge’nin yüzü sinirden kıpkırmızı oldu. Tunç karıştı söze, “Dünden beri buradayız. Ne gereği var? Ayrıca gece uyku tutmadı, güverteye çıkayım dedim o sırada sanki küçük bir bot bizim yata yanaştı gibi hissettim. Benden başka duyan var mı?”

Semiha’nın rengi uçup kolyesini tutan elleri titredi, Dolunay umursamaz bir tavırla omzunu silkti, “Sanırım ben çok derin uyumuşum. Hiçbir şey duymadım.”

Konuyu değiştirmek isteyen Semiha, “Biraz önce Mehlika aradı. Cüneyt’le ikisi on beş dakikaya kadar geliyormuş. Partiden önce laflamaya vaktimiz olur,” dedikten sonra yine birilerine direktifler vererek yanlarından ayrıldı.

Tunç, babasının garsondan yeni bir kadeh istemesi üzerine “Bu saatte bu kaçıncı içki. Sence de fazla hızlı gitmiyor musun?” diye sordu. Müge, aile meselesine karışmak istemediğinden Tunç’un kolunu tutup “Biraz başım ağrıdı. Kamaraya gidiyorum. Görüşürüz,” dedi.

Dolunay yalnız kaldıklarına kanaat getirince Tunç’a büyük bir sır verirmiş gibi eğildi “Birisi bizi batırmaya çalışıyor. Hesaplarda büyük oyunlar dönmüş. Ne yazık ki geç öğrendim. Şirket batmak üzere. Bu yat bile ipotekli. Kimsenin haberi yok. Bu durumu daha ne kadar saklarım bilmiyorum,” diye fısıldadı.

Tunç duyduğu bu gerçekle dayak yemiş gibi sendeledi. “Bunu şimdi mi söylüyorsun? Ne yapacağız?” diye sordu. Dolunay’ın sesi sertti: “Senlik bir durum yok. Halletmeye çalışıyorum. Mehlika ve kocası şüpheleniyor olabilir. Ancak Semiha’ya söyleyeceklerini sanmam. Sen de konuyu açmaya çalışırlarsa onları uzaklaştır.”

Mehlika ve Cüneyt botla gelip yata çıktıklarında, Semiha abartılı jestlerle karşıladı ikiliyi. Gözleriyle bütün yatın adeta röntgenini çeken Mehlika, Semiha’yı öptü. Kulağına da “Hediyeni akşam partide vereceğim. Çok seveceksin,” diye fısıldadı.

Semiha, iyi bir ev sahibi olduğunu gösteren tavırlarla onu, Dolunay ve Tunç’un yanına götürdü. Mehlika, “Yatınızı çok merak ediyordum. Neyse ki görmek kısmet oldu,” dedi yapmacık bir tavırla. Cüneyt ise Semiha’nın yüzüne soru işareti dolu gözlerle bakıyordu ama bir şey dememeyi seçti.

Semiha, Dolunay sayesinde sosyetede yer edinip Mehlika’yla samimi olmuş, sonra onun başkan olduğu dernekte görev almaya başlamıştı. Başkanlık seçiminde Mehlika’nın karşısına rakip aday olarak çıkmış, Mehlika arkadaşım dediği kadından ilk darbeyi almıştı. Kocası da Semiha’yı sevmiyordu, hissediyordu. Ama aynı nedenlerle mi, işte ondan pek emin değildi.

Mehlika, Dolunay ve Tunç’la sohbet ederken Cüneyt ayağa kalktı ve Semiha’dan yatı gezdirmesini istedi. Gruptan uzaklaştıklarında Semiha’nın kolunu sıktı: “Ne tür bir oyun oynuyorsun? Beni o kadınla gördüğünden beri geriliyorum, Mehlika’ya ne zaman söyleyeceksin diye…”

Semiha kolunu kurtarıp sahte bir gülümsemeyle yanıt verdi: “Karın o derneğe başkan oldum diye beni rezil etmeye çalışıyor her yerde, ama ben bunu ödeteceğim. Belki sırf intikam için söylerim onu nasıl boynuzladığını.”

Cüneyt onu baştan ayağa iğrenir gibi süzdü, “Hastasın sen!” dedi, “Zavallı bir ruh hastası…”

Semiha’nın kahkahaları Dolunay, Tunç ve Mehlika’nın yanına kadar ulaşmıştı. Mehlika merakla, “Cüneyt’le birlikteyken bu kadar kahkaha atmasına şaşırdım. Cüneyt esprili bile değildir,” dedi. Ama aslında kıskançlıktan içi içini yiyordu.

Semiha ve Cüneyt yanlarına geldiğinde herkes sus pus oldu. Tunç, izin isteyip Müge’nin yanına gideceğini söyledi.

Uzaktan uzağa Semiha’ya âşık olan ve yatla açıldıkları her an onu gizliden gizliye izleyen Kaptan Süha, dümenin başında bu gruba dikmişti gözünü… “Herifte paradan başka bir şey yok. Ama bu da yetiyor işte,” derken içten içe köpürüyordu. Diğer yatların kaptanlarıyla konuştuğunda Dolunay’ın işlerinin kötüye gittiğine dair dedikodular duymuştu ama inanmamıştı. Ah Semiha ona bir baksaydı… Baksaydı da ondaki aşkı görseydi. Paradan çok daha büyük değil miydi aşk denilen şey… Semiha hakkındaki her şeyi öğrenmeyi kafasına takmıştı. Bildiklerini duysa kendisiyle gurur duyardı. Yoksa daha çok sinirlenir miydi? Güldü. Belki de bu gece yalnız yakaladığında öğrendiklerini ‘doğum günü hediyesi’ olarak anlatıverirdi. Bu kendisine de büyük bir hediye olarak dönerdi belki, kim bilir?

Saat 20.00 olmak üzereydi, diğer konuklar da yata gelmişti. Hafif bir müzik, özenle seçildiği belli yiyeceklerle konuklar son dedikoduları duymak için birbirlerinin yanına seğirtiyordu. Dolunay, kamarasında hazırlanan Semiha’ya bakmak için gittiğinde kimseyi göremedi. Kadın banyoda da yoktu. İnsanları telaşlandırmak istemedi. Önce Tunç ve Müge’nin kamarasına gidip Semiha’yı görüp görmediklerini sordu. Ardından Mehlika ve Cüneyt’e… Hiçbiri görmemişti.

Parti başladı. Herkes Semiha’yı soruyordu. Dolunay, “Migreni tuttu. Odada karanlıkta yatıyor, az sonra aranıza katılacak,” diye oyalıyordu insanları… Ama parti Semiha’sız bir şekilde bitti. Konuklar botlarla ayrıldıktan sonra kalanlar her yeri didik didik aradı.

O sırada mutfak bölümünden bir çığlık yükseldi. Catering firmasından gelen görevliler gitmişti ve yatın daimi mutfak görevlisi, parti sonrası ortalığı topluyordu. Kiler olarak kullanılan küçük bölmeyi açtığında, yerde kırmızı elbisesiyle Semiha’yı uzanır bulmuştu. Dolunay’a taktırdığı elmas kolyenin yerinde yeller esiyordu. O karmaşada kimse bu ayrıntıya takılmadı. Boğazındaki iz her şeyi unutturdu.

Herkes kilere toplandı. Dolunay bembeyaz oldu Semiha’nın cansız bedenini görünce. Kapıya yaslanmak zorunda kaldı. Tunç da bir yerdeki kadına bir babasına bakıyordu. Semiha’nın boğazında zincir şeklinde bir iz vardı.

Bir saat sonra yat limana çekilmiş içeri polisler ve olay yeri inceleme ekipleri dolmuştu. Genç kadın 20.00 sularında ölmüştü, daha doğrusu bir çantanın sapı olabilecek bir zincirle boğulmuş görünüyordu. Ayrıntılar otopsiden sonra ortaya çıkacaktı.

Cinayet Masasından bir komiser elinde küçük not defteriyle Dolunay’ın yanına geldi. Görünüşe göre, kadının öldürüldüğü saatte herkes parti yapılan kattaydı. Konuklar birbirinin görgü şahidiydi. Kaptan da ekibindekilerle gece için bir toplantı yapmış, dümeni yardımcısına bırakıp partiye katılmıştı bir süreliğine. Semiha’yı aramışlar ancak bulamamışlardı.

Olay gazetelerde büyük yankı buldu. Partiye katılanlar tek tek sorgulandı. Ancak bir sonuca ulaşılamadı. Semiha’nın cinayeti faili meçhul dosyalarının arasına katıldı.

Kaptan Süha, olaydan yaklaşık bir ay sonra memleketine yerleşeceğini söyleyerek istifa dilekçesini verdi. Dolunay daha fazla direnememiş, iflas etmişti.

Antalya’da yaptırdığı iki katlı eve çıkarken heyecanlıydı Süha… Boydan boya uzanan cama gidip denize baktı. O sırada tanıdık kokuyu duydu. İki küçük el gözlerini kapattı. “Bil bakalım ben kimim?”

Kim olduğunu biliyordu, döndü, kadını kucakladı. Semiha, karşısında kanlı canlı duruyordu. “Yeni adına alışmakta zorlanacağım,” diye kıkırdadı Süha. “Ben de öyle…” diye yanıt verdi kadın. Ardından adama “Yeni hayatımızı kutlamalıyız,” diyerek hazırladığı kadehlerden birini uzattı.

İkisinin de aklında ‘o gece’ vardı. Partiden bir saat önce Süha, Semiha’ya rastlamış, “Çok önemli bir şey söyleyeceğim,” diyerek odasına davet etmişti. “Dün gece gelen botu gördüm,” demişti. Kadın merakla devam etmesini bekledi. “Veee  ikizinin geldiğini gördüm. İkizin olduğunu daha önce öğrenmiştim. Ama neden geldi bunu çözemedim.” İşte şimdi ilgisini çekebilmişti Semiha’nın. “Bunu kimseye söyledin mi?” diye sordu kadın.

Semiha fısıltıyla anlatmaya başladı: “Evet, o benim ikizim Kerime. Hayatımı kararttı. İkimiz de kimsesizler yurdundaydık. Onu sevgi dolu bir aile aldı, yetiştirdi. Beni alanlarsa işkencelerle… O gün aslında beni alacaklardı, yerime o geçti. Şimdi sıra bende. Dolunay’ın bütün parasını bir şekilde Kerime’nin kimliğini kullanarak üzerime geçirdim. Ruhu bile duymadı. Salak herif. Artık çok zenginim. Seninle birlikte güzel bir hayat sürebiliriz. Benim de gözüm uzun süredir sendeydi.”

Süha mutlulukla yanıt vermişti: “Ne istersen yapmaya hazırım.”

Zavallı ikizini, “Artık barışalım. Doğum günü partime gel. Seni evleneceğim adamla tanıştıracağım,” diyerek çağırmıştı. Kerime’yi ilaçla bayıltıp alt kattaki depoya kilitlemişti Semiha. Parti saati geldiğinde kendi çantasının zinciriyle boğmuştu. Kerime ecelinin geldiğini anladığında çok geçti.

Parti sürerken cesedi mutfak kilerine taşımaları zor olmamıştı. Kaptan toplantı bahanesiyle mürettebatı oyalamıştı.

Ardından Semiha kimsenin tanımayacağı bir kıyafetle, konukları taşıyan botlardan birine atlamış, soluğu karada almıştı. Süha’nın evinde buluşmak üzere anlaşmışlardı.

Süha, bir ay kadar sabretmiş, sonra istifa edip eve gelmişti. O güne kadar sadece telefonla, o da kısacık sürelerle görüşebilmişlerdi. İşte âşık olduğu kadına nihayet kavuşmuştu. Süha içkisini yudumlarken gelecekle ilgili planlar yapıyordu.

Son içkisi ve son planı olduğunu bilmeden…

ÖDEŞME

“Şimdi silahlar konuşacak!”

Faruk, titreyen elindeki tabancayı kendisine tepeden bakan hasmına nişanlamıştı. Saat gece yarısından sonra üç buçuk civarıydı. Tarlabaşı’nın ıssız ara sokaklarından birinde yere çökmüştü, sırtını yasladığı duvar sidik kokuyordu. Yediği tokat ve üzerine doğrultulmuş namlu yüzünden kendisi de biraz kaçırmış olabilirdi, bilemiyordu. Koruması Adem’in silahı yoktu, karşısındaki Kâmil ise daha önceden insan canına kıymış ve bunu rahatlıkla tekrar yapabilecek bir psikopatın bütün emarelerini gösteriyordu. Adem ve Faruk, psikopat torbacının dişleri arasından tıslayarak saniyeler önce söyledikleri karşısında adeta donmuş, zamanda asılı kalmışlardı. Üçü de geometrik bir şeklin çizgilerini oluşturmaya çalışır gibi, birbirleri arasında gezinen gözleri hariç, kıpırdamıyorlardı.

“Şimdi silahlar konuşacak!”

Adem bu cümleyle birlikte ilginç bir aydınlanma yaşadı. Silahlara atfedilen her benzetme, içinde silah geçen her deyim gerçekte insanla ilgiliydi. Silahlar konuşamazdı, konuşabilen de tetiğe basan da insandı. Birini arkadan vurmak namertlikti, tıpkı arkasından konuşmak gibi. Namlu ağzı denen şey sadece bir borunun ucundaki delikti. Silah sadece bir metal parçasıydı, onu korkutucu yapan çevresine dolanan parmaklardı. Belki bu yüzden Kâmil’in elindeki altıpatlar, Faruk’un tuttuğu kocaman on dörtlüden çok daha tehditkar görünüyordu. Tüm bunları düşünebildiğine kendisi de şaşırdı. Çünkü o sırada her an kanayabilecek olan burnuna odaklanmıştı. Torbacıya kaptırdıkları psikolojik üstünlüğün daha fazla artmasını istemiyordu. Kırığı yamuk kaynamış burnu da kanamaya başlarsa Kâmil iyice coşacaktı. Aklına birden trençkotunun cebindeki sert, yuvarlak cisim geldi. Acaba?

Çok ama çok uzun bir gün olmuştu Adem için. Aslında uzun süren, kariyerinin bu basamağıydı. Adem, Faruk’un babası Alaattin Bey’in koruması olarak çalışmaya başlayalı yirmi yıldan fazla olmuştu. İş başvurusu için ofisin kapısından girdiği günü dün gibi hatırlıyordu. Bir metre doksan altı santim boyunda, tamamı kas ve kemikten oluşan yüz kırk kilo ağırlığında bir genç, neredeyse binayı titretecek adımlarla yürürken, o hariç bütün adaylar işi kimin kaptığını biliyorlardı. O zamanlar Adem kendi azametinin farkında olmayan bir köy delikanlısıydı. Etkileyici görüntüsünün içinde saf, yumuşak bir kalp taşıyordu.

Ölümle burun buruna kaldıkları gecenin öncesinde, her cumartesi olduğu gibi çok erken kalkmıştı. Gün ağarmaya başlarken, safkan İngiliz Setter’i Pamuk’la Sapanca’da yürüyüşe çıkmıştı. Pamuk onun İstanbul’daki tek yoldaşıydı. Bu cins köpekler av için üretilirdi, daha bir yaşını doldurmamışken av sahalarına götürülür, henüz eğitim almamışken koku ve takip hünerlerini taşıyıp taşımadığı kontrol edilirdi. Bu yetenekten mahrum olanlar, avcıların işlerine yaramayacağı için ormanda ölüme terk edilirdi. Patron Alaattin Bey de kendince avcıydı. Bu oyuncu ve sevgi dolu köpeğe bir şans tanımış, av reflekslerine sahip olmadığını görünce de salıvermişti. Neyse ki Adem avcı değildi, çevresinde zıplayan tüy yumağını altı aylıkken kucakladı ve bir daha hiç bırakmadı. Dostu şimdi yedi yaşındaydı. Pamuk, adının aksine gri siyah tüylere sahipti. Adem köpeğin ismini Pamuk Prenses’ten esinlenerek vermişti. Bağışlanmış iki can: Biri ormanda bırakılarak, diğeri ormandan kurtarılarak.

Adem’in telefonu çaldığında, Pamuk en sevdiği oyuncağı ağzında sahibine doğru koşuyordu. Oyuncak Amerikalıların çok sevdiği, sert, ağır, derisi dikişli, orijinal bir beyzbol topuydu. Adem telefon ekranında Faruk’un aradığını görünce hafif bir suçluluk duygusu hissetti. Pamuk’un dişlediği topu Faruk’tan çalmıştı çünkü. Patronunun şımarık oğlu elinde büyümüştü. Adem, Alaattin Bey için çalışmaya başladığında Faruk henüz dört yaşındaydı. O ergenliğe ulaşana kadar Adem’in mesaisinin önemli bir kısmı çocuk bakıcılığıyla geçmiş, ağzında altın kaşıkla doğan çocuğu koruyup kollamıştı. Ne yazık ki aralarındaki ilişki, bir sevgi bağı oluşturamamıştı, Faruk küçükken bile çekilmez bir veletti. Daha altı yaşındayken girdiği bir histeri krizinde kendisini tutmaya çalışan Adem’in burnuna kafa atıp kırılmasına sebep olmuştu.

O gün oluk oluk kanayan Adem’in burnu hâlâ arada bir sızlardı. Tansiyonu biraz yükseldiğinde veya ani bir hareket yaptığında burnunun kanaması bu yüzdendi. Çocuğun Adem’e tek faydası korkutucu görünümüne yaptığı bu katkı olmuştu.

Alaattin Bey tek oğlunu on beş yaşından beri dünyayı tanısın, yol yordam öğrensin diye yurt dışında göndermedik yer bırakmamıştı. Ama cebinde limitsiz kredi kartları ve sınırsız imkanla gezen çocuk yol yordam öğrenmek şöyle dursun, dünya hakkında çarpık bir algıya sahip olup çıkmıştı. Modern çağda her ebeveynin kendi çocuğunu kapattığı cam fanus, Faruk için tüm dünyayı içine alıyordu. Dünya ona hizmet etmek için, onu eğlendirmek için vardı. Faruk hiç kimseyi düşünmezdi, herkes onu düşünmeliydi. Seyahatlerinden dönüşlerinde Adem onu havaalanından alır, evine götürene kadar Faruk harcadığı paraları, yediklerini, içtiklerini, yaşadığı çılgın geceleri anlatırdı. Bir kere bile “Sen nasılsın abi?” diye sormamıştı Adem’e ve hiç hediye getirmemişti.

Oğlan birkaç yıl önce Chicago’dan döndüğünde, arabanın arka koltuğunda otururken, “Cubs şehrin takımı,” diyordu Adem abisine. “Oturup saatlerce seyrediyorlar, arada oyuncu topa sopayla vurunca ‘Ooo!’ diye bir ses geliyor, onun haricinde tribündekiler sadece sosis yemekle ve bira içmekle ilgileniyorlar.”

Oyun sarmamıştı ama binlerce dolar vererek imzalı bir beyzbol topu satın almaktan da geri durmamıştı Faruk. Malikaneye vardıklarında hemen anneciğine koşmuştu. Bavulları, alışveriş torbaları taşınırdı nasıl olsa. Adem hepsini yüklenmeye çalışırken hatıra top yere düşmüş, kaybolmasın diye alıp cebine koymuş, geri vermeyi unutmuştu. Akşam evine dönüp Pamuk onu karşıladığında bir anda topu hatırlamış, hiç düşünmeden köpeğe doğru atmıştı. Köpek bu ilgi çekici nesneyi havada yakalayıp iştahla dişleyince karar verilmişti. Adem’in hakkı olan hediye buydu.

Adem, telefonunu açarken duyacağı sesin ona ne diyeceğini önceden biliyordu. Faruk sekiz aydır altını üstüne getirdiği Brezilya’dan dönmek üzereydi. Yine havaalanından alınması, yine eşyalarının taşınması gerekiyordu. Paris aktarmalı uçuyordu, İstanbul uçağı on dakika içinde kalkacaktı, evet yeni havaalanına iniyordu, üç saat sonra oradaydı. İzin günü hiç bahis konusu olmamıştı. Pamuk pahalı oyuncağını Adem’in ayaklarının dibine bırakmış, hevesle tekrar fırlatmasını beklerken Adem “Yeter kızım, hadi arabaya!” dedi. Köpeği eve bırakıp oradan yola çıkacak, büyük ihtimalle Faruk ile aynı zamanda havaalanına ulaşacaktı.

Tam da hesapladığı gibi oldu. Gelen Yolcu bölümünde Faruk ve emirler yağdırdığı gariban hamalları gözden kaçırmak imkansızdı. En fazla bir metre altmış santimlik çelimsiz vücudunun üzerine şekilsiz iri bir kavun gibi yerleştirilmiş kafası, bu koca kafaya bile büyük gelebilmiş güneş gözlükleriyle Faruk da onu gördü. Beş dakika sonra tüm çantalar yüklenmiş, Faruk arka koltukta monoloğuna başlamıştı.

“Adem abi, Rio de Janeiro inanılmaz bir yer, hayat geceleri durmak bir yana yavaşlamıyor bile!” diyordu, gözlüklerini çıkarmış, kırmızı gözlerini, mor gözaltı torbalarını ortaya sermişti. Terleyen yüzü, şakaklarında atan damarlarıyla sanki uçakta dahi alem yapmış gibiydi. “Bugün bana aitsin,” dedi Adem’e, “Önce bir babalığı göreceğiz, ona reddedemeyeceği bir teklifte bulunacağım. Sonra da kutlama için ortamlara akacağız, özledim ulan buraları!”

Faruk’un babasına yapacağı teklif ne ilk ne de son olacaktı. Her yurt dışı gezisinden sonra oralarda gördüğü bir şeyi beğenir, o işi Türkiye’de yapmak isterdi. Projelerini anlatırken Alaattin Bey’in yumuşak karnına nasıl vuracağını artık keşfetmişti. Babasının şu hayatta tek bir hedefi kalmıştı, elit zenginler sınıfına girmek. Kendisine bu yolu açacak her iş teklifine evet derdi. Rol modeli olarak seçtiği Rahmi Koç gibi giyinmeye çalışır, golf öğrenir, tekne turuna çıkardı. Ama ne yapsa nafileydi, oğluyla benzer fiziksel özellikleri yüzünden boynuna taktığı fular amele poşusu gibi görünür, çocuklar için yapılmış golf sopaları bile ona büyük gelir, milyon dolarlık yelkenlisinin dümenine o geçtiğinde yelkenli bir Karadeniz takasına dönüşürdü. Aslında aile üç kuşaktır zengindi ama varlıkları sanayiden, üretimden değil sadece emlaktan geliyordu. Alaattin Bey ranttan para kazanmanın ezikliğiyle kendisini hep hor görürdü. Faruk ortalarda değilken Adem’in asli görevi toplam sayısı dört yüz elliyi bulan ofis, villa, iş hanı gibi yerlerin kira bedellerini toplamaktı. Birkaç büyük bankanın önemli şubeleri bile Alaattin Bey’in kiracısıydı. Adem bu şubelere yaklaşırken, belki konum servisleri açık olduğundan, telefonuna ev kredisi teklifleri gelirdi. Adem daha kendileri kirada olan bankaların, onun ev sahibi olmasını bu kadar önemsemelerini komik bulurdu.

“Adem abi, Brezilya’da çok tecrübeli bir seyisle tanıştım.” diye devam etti Faruk. “Öyle bizim bildiğimiz ganyan koşan atları değil, engel atlayan, eğilip reverans yapan atları eğitiyor. Dünyanın her yerinde aristokratlar, cemiyet hayatının en önde gelen isimleri ilgilenir bu sporla, babişko mest olacak! Bizim Urla’daki çiftliğin arazisi yeterli, bir hara kurduk mu, başına da Roberto’yu getirdik mi, öf ki ne öf!”

Adem’e göre atlar da kendi köpeği gibi sevgiye sevgiyle karşılık veren canlardı, atları seviyorsanız onlarla ilgilenirdiniz, size basamak olsunlar diye değil. Ama çocuk haklıydı, Alaattin Bey’in cemiyet hayatı takıntısı sayesinde Faruk’un yine istediğini alacağını ikisi de biliyordu.

Adem’in bilmediği, Faruk’un eşcinsel olduğuydu.

Roberto, Brezilya’da tanıştığı sevgilisiydi. İkisinin birden henüz bilmediği şey ise Roberto’nun bütün gün at boku temizlediğiydi. Parlak güneş yanığı tenli, kapkara saçlı, yakışıklı mı yakışıklı Roberto seyis falan değildi. İşin aslı Faruk’la tanıştıklarında at çiftliğindeki işe yeni girmiş, kısa sürede bu mesleğin çok zor olduğuna karar vermişti. İstifa ederse ne yapacağını kara kara düşündüğü bir akşam Faruk ile karşılaşmışlardı. Faruk, Roberto’nun ağzından girip burnundan çıkmış, saçtığı paralar, aldığı hediyelerle niyetini ve servetini açıkça belli etmişti. Roberto, Faruk’a sadece bir at çiftliğinde çalıştığını söylemişti. Yalan değildi. Faruk bu erkek güzeline profesyonel eğitmenlikten azını yakıştıramamış, Roberto’nun yetenek ve tecrübelerini kafasında kuruvermişti. Bu sefer turnayı gözünden vurduğunu düşünen Roberto sesini çıkarmamıştı, aşk yuvaları olacak at çiftliğinde biraz zaman geçirip ilerisine sonra bakacaktı. Anlattığına göre Faruk’un ailesi, çocuklarının eşcinsel olduğunu kesinlikle öğrenmemeliydi. Faruk’un dedesinin adı Faruk, Alaattin’in dedesinin adı Alaattin’di. Ülkesine döndüğünde muhtemelen bir Türk kızıyla evlenecek, küçük bir Alaattin’in babası olacaktı. Sınırsız para ve özgürlüğün küçük bedeli kendin olamamak, gerçek özgürlüğü hiç yaşayamamaktı. Roberto bu aptal ibneyi şantajla sonsuza kadar söğüşleyebilirdi.

Adem otomatik camı açıp kameraya kendisini göstererek bahçe kapısına bakan güvenlik görevlisine bir işaret çaktı. Malikanenin önüne yanaştılar.

Faruk her zamanki gibi teşekkür bile etmeden arabadan fırladı, “Sen kal!” dedi sadece.

Bu tek komutla tam iki saat bekledi Adem, arabanın yanından hiç uzaklaşmadı. Torpido gözünde suyu, atıştırmalık çerezleri vardı, onlarla oyalanırken Pamuk’u düşündü, sıkılmış, meraklanmış, çişi gelmiş olmalıydı.

İki saatin sonunda Faruk malikaneden uçarcasına çıktı, icazet alınmıştı. Bir elinde cep telefonu aşkına güzel haberleri verirken, öbür eliyle arabanın kapısını açtı, “Abi, geri İstanbul’a dönüyoruz, Bebek, Etiler başlayalım, gece devamı gelir.” dedi. Göz bebekleri kocaman olmuştu, muhtemelen çıkmadan önce evdeki zulasından bir miktar kullanmıştı.

Faruk içinde ne kadar eşcinselse, ortamlarda o kadar maço görünmeye çalışıyordu. Ardı ardına uğradıkları mekanlarda bütün kadınlara taciz derecesinde sarkıntılık ediyor, omzunun arkasındaki çam yarmasının tüm avantajlarını kullanarak diğer erkeklere meydan okuyordu. Faruk bu mekanlara tek başına girseydi, parası içeride barınmasına yetmeyebilir, büyük ihtimalle tartaklanıp dışarı atılırdı. Ama Adem değme güvenlikçiler için bile bir tereddüt nedeniydi. Faruk bir mekana dalıyor, biraz hoplayıp zıplıyor, temposu düşmeye başlarken tuvalete kaçıyor, sonra tekrar hızlı şarj olmuş gibi, belki daha saldırgan şekilde piste dönüyordu. Kontrolden iyice çıktığı zaman güvenlikçilerden biri Adem’e yanaşıyor, mümkünse saygıdeğer misafirlerinin geceye başka bir yerde devam etmesini rica ediyordu. Bunun karşılığında, Adem yüzündeki ifadesizliği koruyarak mahcubiyetini içine atıyor, çeşitli bahaneler üreterek Faruk’u dışarı çıkarıyor, gürültülü müzikten kurtuldukları kısa süre içinde köpeğini hatırlayıp endişeleniyordu. Köpeğin eve işemesi sorun değildi, işedikten sonra kabahati için utanıp sıkılmasına üzülüyordu Adem. Faruk dışarı çıkar çıkmaz telefonuna sarılıyor, Adem’in tanımadığı, tanısa da hoşlanmadığı birkaç arkadaşıyla konuştuktan sonra yeni hedefi seçip o tarafa doğru yollanıyordu. Gecenin rutini az çok böyleydi.

Artık gece yarısını da geçtikten sonra, dördüncü veya beşinci mekandan aynı şekilde çıkmışlardı, Adem saymaktan vazgeçmişti. Bebek’te başlayan sahte hedonist maratonları Taksim’e kadar ulaşmıştı ki arka koltuktan Faruk’un sesi geldi.

“Tedarik lazım,” diyordu, “Abi sağdan devam et”.

Adem bir bu eksikti diye düşünerek söyleneni yaptı, Faruk’un beceriksiz yönlendirmeleriyle ani dönüşler yaparak Tarlabaşı’nda merdivenli bir yokuşun başına ulaştılar. Mecburen yaya devam edeceklerdi, lüks arabayı böyle bir yerde başı boş bırakmak Adem’in hiç içine sinmiyordu ama Faruk’u başı boş bırakmak daha büyük sorundu. Karanlık sokakta merdivenlerden inerken biraz ileride eski bir binanın girişinde, sigarasının koruyla yüzü aydınlanan adamı gördüler.

“Kâmil sen misin?” diye seslendi Faruk.

“Kim soruyor?” diye yanıtladı adam.

“Beni Gıcır Alper gönderdi,” dedi Faruk.

Adam daha fazla konuşma ihtiyacı hissetmedi. Apartman girişindeki zillerden birine bastı, gecenin sessizliğinde içeriden gelen kuş taklidi zil sesi duyuldu. Az sonra apartman holünün ışığı yandı, dalgalı uzun saçları, güzel vücut hatlarını belli belirsiz gösteren kot pantolon ve tişörtüyle alımlı bir kadın girişte belirdi. Elinde tuttuğu iki tarafı farklı renkte kapsüllerle dolu torbayı Kâmil’e teslim ettikten sonra tekrar gözden kayboldu. Kâmil ile Faruk arasında alışveriş pazarlıksız tamamlandı. Adem ikiliyi rahat görebilecek şekilde, ne çok uzak ne fazla yakın bir noktada duruyordu. Faruk torbayı alır almaz içinden bir kapsül çıkarıp ortasından açtı. Etken madde bulunan yarıyı burnuna götürüp kuvvetli bir nefesle içine çekti. Adem kaygıyla izliyor, işi bitirip arabaya dönmek istiyordu. Gece boyu taşıdığı adam daha bir önceki gün dünyanın öteki ucundaydı, bütün gece tepinmiş ve uyuşturucu kullanmıştı, artık beyni pelte gibi olmalıydı. Bu manyağı bir an önce evine teslim edip köpeğine kavuştuğunu hayal ediyordu. Faruk burnunu ovalayarak garip bir zevk narası attı. Doğrusu bu tepkiye Kâmil de şaşırmıştı. Gecenin bu vaktinde gelen müşterilere asla kaliteli mal vermezdi, kafaları zaten yüksek olanlar sadece seviyeyi korumak isterlerdi, bir kez daha patlamak değil. Faruk’un burnuna çektiği tozun büyük çoğunluğu pudra şekeri, tebeşir tozu ve biraz karbonattı, bu nara neyin nesiydi?

Faruk yüzünde memnun bir ifadeyle Kâmil’e teşekkür ederken Adem de biraz rahatlamıştı.

Tam arabaya doğru yollanmaya hazırlanırken Faruk’un “Kadının da güzelmiş, ne kadar?” diye torbacıya seslendiğini duydu.

“Şimdi silahlar konuşacak!”

Kâmil bu cümleyi ilk kez kurmuyordu ve asla öylesine söylenmiş bir laf değildi bu. Gerçekten bir durumun ifadesiydi. Torbacının bu alemdeki lakabı Domestos Kâmil’di, karşılaştığı virüs ve bakterilerin yüzde doksan dokuz virgül dokuzunu öldürürdü. Sanılanın aksine bir aşiretten falan gelmiyordu, babası tapu kadastrodan, annesi sınıf öğretmenliğinden emekliydi. Bu işlere nasıl bulaşmıştı artık hatırlamıyordu. Kendince bir ahlak anlayışı vardı, yetişkinlere içine hile hurda karışmış envai çeşit mal satardı ama küçük yaştakilerle işi olmazdı. Gerektiğinde darptan, gasptan, hırsızlıktan, tetikçilikten yolunu bulurdu, bunların hepsini sıfat veya meslek olarak kabul ederdi ama pezevenklik, işte bunu kaldıramazdı.

Her şey bir anda olup bitmişti. Şerefsizin yanındaki ayı gitmeye hazırlanıyordu, Kâmil’in dikkat etmesi gereken esas adam oydu. Elinin tersiyle bir tokatta Faruk’u yıktı, hızla belinden silahını çıkarıp ayıya doğrulttu. Ayı dikkatsiz davranmış, piçi kurtarmak için geç kalmıştı. Ama tek hata yapan o değildi, Kâmil, Faruk’un boş gezmiyor olabileceğini hiç düşünmemişti. Gözleriyle ayıyı tartar, kaç mermiyle indirebileceğini hesaplarken Faruk’un tarafından namluya sürülen merminin sesi geldi.

Kâmil için durum kısa sürede netleşmişti. Ayının silahı yoktu, pençelerini vücudundan hafif uzaklaştırmış, sakin olduğunu göstermek istercesine öne doğru uzatmıştı. Piç kurusunun silahı vardı ama elleri zangır zangır titriyordu. Duruşundan, bakışlarından daha önce bırak birini öldürmeyi, trafik levhasına bile ateş etmediği belliydi. Kâmil ’in tek yapması gereken biraz beklemekti, geçen zamanla piçin damarlarında ne bok varsa etkisini yitirecek, adrenalinin verdiği az buçuk cesaret yerini tamamen korku ve umutsuzluğa bırakacaktı. Şimdi vakit pozisyon üstünlüğünü haklı davasıyla perçinleme, karşısındakine bir de suçluluk duygusu aşılama vaktiydi.

“Nikahlı karım lan o benim, orospu çocuğu!” diye hırladı. Beklediği etkiyi hemen gördü, Faruk’un beti benzi iyice attı, ayının da yüzü değişti. Faruk elinden silahı bırakmamıştı ama namluyu dik tutmakta zorlanıyordu. Ağlamaya başladı, abuk sabuk konuşuyordu. “Abi, ben zarıl zarıl ibneyim abi, yemin ederim dibimi dövdürüyorum ben, bu yanımdaki anlamasın diye karıya kıza sarkıyorum abi. Çok özür dilerim abi, çok özür dilerim!”

Adem’in burnu sızım sızım sızlıyor, biraz sonra kan çıkacağının sinyallerini veriyordu. Durumun iyice boka sarmasına engel olmalıydı, Faruk’un tabancası yerlere nişan almışken kazayla tetiğe dokunsa ikisinin de buradan cesedi çıkardı. Artık şoka girmiş adamla o gün ilk kez konuştu.

“Faruk… Faruk!” Sesi ne kadar güçlü, ne kadar kalındı. “Topla kendini, beyefendi özrünü kabul edecektir, Faruk!” Adem’in ağzından çıkan cümleler havada yol alıp Faruk’un kulağından girmiyor, doğrudan beyninin içinde yankılanıyordu. “Faruk’u sikeyim Adem abi, Allah belasını versin Faruk’un! Allah belasını versin Faruk Eczanesi’nin! İbneyim ben Adem abi ibneyim!”

Kâmil ikilinin diyaloğundan iyiden iyiye keyif almaya başlamıştı. Galiba herifçioğlu gerçekten ibneydi. Öldürmeye değmeyecek bir adamdı ama bu biraz eğlenmesine engel değildi. “Ne kadar ibnesin lan sen?” diye sordu, “Bir sokak aşağıda Etiyopyalılar var, tanıştırayım mı seni, ister misin?”

“İsterim abi, çok isterim,” diye cevapladı Faruk.

Kâmil baştaki sinirini kaybedip gardını düşürüyordu. Adem’in acaba diyerek yaptığı zayıf plan için bir fırsat doğacak gibiydi. Sağ elini yavaşça indirip trençkotunun cebindeki sert cisme ulaştı. Kâmil, Adem’in çılgın bir hareket yapmayacağına ikna olmuş, sadece Faruk ile oynuyordu. İnsan azmanı adamın tek bir şansı vardı.

Kâmil, Adem’in hızla savrulan kolunu fark ettiğinde onun için çok geçti. Fatih’in surları döven güllelerinden biri suratında patlamıştı sanki. Ayakları yerden kesildi, bilinci bir an kapandı. Adem öne doğru atılarak düşen rakibine bir de tekme yapıştırdı.

Faruk çöktüğü duvarın dibinden olan biteni yavaş çekimle izliyor gibiydi. Adem’in elinden fırlayıp Kâmil’in yüzünde patlayan nesne yerde sekerek ayaklarının dibinde durdu. Panikle tetiğe asıldı, nesneye ateş etmiş onu da ıskalamıştı. Kulaklarındaki çınlamaya rağmen Adem’in “Kalk!” diyen sesini duyuyordu, “Koş! Arabaya doğru koş!” Uyuşturucu ve korkuyla bulanmış zihni, yıllar önce servet döküp aldığı, evine bile ulaştıramadan kaybettiği beyzbol topunu anlamlandırmaya çalışıyor fakat beceremiyordu. Aptallaşmış, gerçeklikten tamamen kopmuştu.

Adem, Faruk’tan bir hareket gelmeyeceğini anlamıştı. Kâmil’in aldığı iki darbeden sonra kimseyi takip edecek hali yoktu ama mutlaka çevrede yardımına koşacak mesai arkadaşları vardı. Bir saniye bile kaybedemezlerdi. Beyzbol topunu ve Faruk’un tabancasını ceplerine koydu, Faruk’u da sırtına atıp yokuş yukarı koşmaya başladı. Yaşı ilerlemişti belki ama hala görüntüsünün hakkını veriyordu. Belki de Faruk çok hafifti. Fark etmezdi, aslanlar gibi koşuyordu işte.

Arabaya ulaşıp Faruk’u arka koltuğa fırlattıktan sonra can havliyle kontağı çevirdi. Dikiz aynasından onlara doğru koşan gölgeler gördüğünü sandı. Emin olmak için bekleyecek hali yoktu, gazladı.

Gün ağarırken Alaattin Bey’in malikanesine vardılar. Yol boyunca ikisi de konuşmamıştı. Adem sıradan bir günün sonuna gelmiş gibi, aracı durdurduktan sonra dönüp yolcusunun kapısını açtı. Faruk süklüm püklüm dışarı çıkarken konuşmak için kıvranıyor, cesaret toplamaya çalışıyordu. Binaya doğru bir iki adım attı. Adem kapıyı tekrar kapatıp şoför mahalline yönlenmişken arkasından seslendi.

“Adem abi, babama söylemezsin di mi?”

Adem durdu, bir süre düşündü, hesap yaptı. Neredeyse bebekliğini bildiği genç adama döndü, sakince yaklaştı, güven verecek şekilde, neredeyse sevgiyle omuzlarından kavradı. Ve, çok güçlü değil, çok hızlı değil, ama çok doğru noktaya, Faruk’un tam burnuna kafa attı. Faruk yerde acıyla kıvranır, avucuna akan kana bakarken, Adem eli trençkotunun cebinde, topunun orada olduğundan emin uzaklaşıyordu.

“Ödeştik.”

RÖNESANS VE KATİL

Tarih 8 Ekim 1992’yi gösterirken İtalya’nın Viterbo şehrindeki Faggeta del Monte Cimino Ormanı, belki de ilk kez bu kadar çok misafiri aynı anda ağırlıyordu. Yaklaşık elli kişilik polis ekibi, ünlü iş adamı Stefano Conte’nin ölüm sebebini araştırmak üzere ormanın derinliklerinde inşa edilen tatil evine ilerliyordu. Baykuşlar susmuştu, ağaçlar rüzgâra direnircesine hışırdamıyordu. Orman bunca misafirden ürkmüş, sessizliği korumayı seçmişti. Sincaplar ağaç diplerine saklanmış, kaplumbağalar kabuklarına gizlenmişti. Etrafta sadece polislerin ayak sesleri yankılanıyor, bulutlar kararıp yağmurun yaklaştığını haber veriyordu. Polislerle yürüyen Fantino Ricci ise takım elbisesini düzeltirken mendiliyle gözyaşlarını siliyordu.

Polis ekipleri ve Fantino Ricci, eve vardıklarında hava tamamen kararmış, yağmur çiselemeye başlamıştı. Parmak izi bırakmamak adına korumalı giysi ve eldivenler giyen ekip hızla eve girdi. Fantino evin girişindeki verandada yere çömelmiş, başını iki elinin arasına almış ağlıyordu. Kuvvetli bir ışıldamayla etraf aydınlandı ve gök öfkesini boşaltırcasına gürledi. Polis ekipleri çıktığında Fantino onları soru yağmuruna tuttu.

“Ne buldunuz? Parmak izi var mıydı?”

“Sakin olun Bay Ricci. Toplayabileceğimiz kadar delil topladık. Bundan sonrası artık çıkacak sonuçlara bağlı.”

“Ölüm nedeni neymiş peki?”

“İçtiği süte zehir atılmış, Bay Conte’yi yaklaşık yarım saat içinde öldürecek kadar tesirli bir zehir olan siyanür.”

“Zavallı Stefano…”

“Bay Ricci, siz Bay Conte’nin en yakın arkadaşıydınız. Bizimle gelin, karakolda ifade vermeniz gerek. Delilleri de topladığımıza göre dönelim.”

“Olur, elbette.”

Fantino, araca bindiğinde bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamıştı. Karakolda Fantino’yu içinde büyükçe bir masa ve tavan lambası olan sorgu odasına aldılar.

“Bay Ricci, sizden anlatmanızı istiyorum. Stefano Conte’nin hiç düşmanı var mıydı, ya da onun zehirleyebilecek biri? Sizin vereceğiniz her isim bizim için çok kıymetli.”

“Stefano çok başarılı bir iş adamıydı. Elbette vardı düşmanları fakat ona bunu kim yapabilir bilmiyorum. Tek istediğim onun katilini bulmanız.”

“Neden bir intihar vakası olduğunu düşünmüyorsunuz?”

“Hayatı seviyordu. Çok zengindi bir kere… Para mutluluk getirmez mi?”

“Yorumlar bizi bir yere götürmez Bay Ricci. Nesnelliği göz önüne almalıyız. Bay Conte neticede oldukça yoğun ve stresli bir işte çalışıyordu. Gerçekten mutlu olduğuna emin misiniz? Kız arkadaşı var mıydı, biliyor musunuz?

“Mutluydu, en azından mutlu görünüyordu. Gerçekte kimin mutlu olup olmadığını kimse bilemez öyle değil mi? Kazanmayı seviyordu, yönetmeyi de. Kız arkadaş için çok vakti olan biri değildi ama bunu pek umursamıyordu. Zaten etrafında dönüp duran birçok kadın vardı. Stefano, istese çoktan onlardan biriyle evlenebilirdi.”

“İşleriyle ilgili son zamanlarda bir sıkıntısı var mıydı veya maddi kazancında bir düşme?”

“Sanmıyorum, bunu muhasebecisiyle görüşseniz daha iyi olur. Fakat son zamanlarda çok önemli bir arsayı değerlendirerek büyükçe bir villa projesi yapacağını söylemişti.”

“Bu arsayı değerlendirmek isteyen başka biri var mıydı?”

“Talep vardı, iş görüşmeleri yapıldı buna dair. Sorunsuz bir şekilde arsayı almıştık.”

“Sizin Bay Conte’nin şirketindeki göreviniz tam olarak nedir?”

“Ben mi? Ben üniversite mezunu bile değilim. Stefano beni çok sevdiğinden yanına aldı, kişisel asistan gibi düşünebilirsiniz. Günlük planını yaparım, toplantı saatlerini ve iş yemeklerini organize ederim, toplantılarda kayıt tuta…”

“Bunca şeye rağmen katilin kim olduğuna dair fikriniz yok, öyle mi Bay Ricci?”

“Anlamıyorsunuz, Stefano çok büyük bir iş adamı ve en önemlisi benim dostumdu. O kadar özledim ki… İnanın katili sizden çok ben bulmak istiyorum.”

Fantino hıçkırıklara boğulurken komiser yavaş adımlarla sorgu odasından ayrıldı, onu bu loş ve ürkütücü odada yalnız bıraktı.

Üç gün sonra sabah 08.42’de Fantino, telefonun sesiyle uyandı.

“Buyurun, Fantino Ricci.”

“Ben Komiser Beto Greco, Stefano Conte’nin evindeki eşyaların analizi bitti. Herhangi bir yabancı parmak izine rastlanmadı. Olayın çözülmesi adına bir dedektif tutulması kararı alındı ve bugün tekrar eve gidilecek. Sizin de onunla çalışmak isteyebileceğinizi düşünüyorum, neticede bize bu konuda en çok yardımcı olabilecek kişi sizsiniz. Gelmeyi düşünür müydünüz?”

“Çok teşekkür ederim komiserim. En kısa zamanda orada olacağım.”

Fantino Ricci, lacivert takım elbisesini giyip kravatını yarım yamalak bağlayarak hızlı adımlarla evinden çıktı. Karakola vardığında komiserin yanında kahverengi takım elbise giymiş, uzun boylu, esmer bir adam oturuyordu. Kahverengi bir fötr şapka takmıştı, şapkasından yalnızca hafifçe gülümsediği görünüyordu. Ceketinin tüm düğmeleri ilikliydi ve saçları uzun sayılırdı. Dedektif şapkasını çıkardığında Fantino, dedektifin yüz hatlarının oldukça sert ve keskin olduğunu fark etti.

“Merhaba Bay Ricci. Ben Dedektif Gianno Romano, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum.”

“Merhabalar Bay Romano. Sizinle çalışacağım için oldukça mutluyum. Umarım yardımlarınızla dostumun katilini en kısa sürede bulacağız.”

“Dilerseniz hiç oyalanmayalım. Ormandaki evi bir de birlikte inceleyelim.”

“Polislerin bundan haberi var mı?”

“İzinler doğrultusunda gidiyoruz Bay Ricci, endişelenmenize gerek yok.”

Dedektif Gianno ve Fantino, Stefano’nun öldürülmüş olduğu ormandaki eve vardıklarında hava geçen sefere göre daha sakindi. Eve girmeden Fantino verandanın önünde durarak kapının tam karşısındaki yemyeşil ağaçlarla dolu orman manzarasına uzun uzun baktı.

“Bay Ricci, bir sorun mu var?”

“Hayır, sadece şu manzara bir tablo gibi değil mi dedektif?”

“Kesinlikle.”

Evin girişinde onları upuzun bir koridor karşılıyordu. Koridorun duvarlarını kitaplarla dolu uzun raflar kaplamıştı. Girişin sağında küçük ahizeli bir telefon vardı. Yerde çini desenli, kırmızı ve mavi renklerde ince bir halı seriliydi. Sağdan ilk oda kocaman bir salona açılıyordu. Salonda da aynı halı seriliydi, köşede boş şamdanlarla süslü, geniş, ahşap bir yemek masası vardı. Perdeler lacivert renkteydi ve beyaz küçük çiçeklerle süslüydü. Koltuklar da büro koltuğunu anımsatan kahverengi tonda ve deridendi. Yine sol duvarda kocaman bir kitaplık göze çarpıyordu. İşte Stefano bu odada, yemek masasında sütünü içerken zehirlenmiş ve sandalyeden düşerek hayatını kaybetmişti.

Dedektif ve Fantino evi didik didik aramaya başladılar. Fantino  sonunda kayda değer pek bir şey bulamadığını dile getirmiş olsa da dedektif defterine birçok ayrıntıyı not almıştı. Kapıya sonradan eklenmiş iki kilit daha vardı, bu da Stefano’nun birilerinden korktuğuna işaret ediyor olabilirdi. Ayrıca pencerelere de kilit takılmış ve önüne X şeklinde iki kalın çıta çakılmıştı. Fantino her ne kadar bunun polislerce dikkate alındığını fakat yırtıcı hayvanlara karşı koruma amaçlı yapıldığının düşünüldüğünü dile getirse de dedektif bunun kayda değer bir bilgi olduğunu hissediyordu. Bunun dışında dedektif, salondaki koltuğun altında kilitli bir sandık bulmuştu. Fakat her yeri aramış olmasına rağmen sandığın kilidini bir türlü bulamamıştı. Fantino ise böyle bir sandıktan haberdar olmadığını büyük bir şaşkınlıkta dile getirdi. Buraya pek sık misafir gelmezdi çünkü burası Stefano’nun kafa dinlemek için yaptırmış olduğu, şehirdeki lüks villasına asla benzemeyen mütevazı bir evdi. Dedektif kapıdaki kilitlerin tiplerini ve konumlarını yazdıktan sonra sandığı da alarak evden çıktı.

“Bay Ricci, burada işimiz bitti. Artık gidebiliriz.”

“Ne demek bitti? Bir şey bulamadık ki!”

“Bir şey bulup bulamadığımızı tartışacağız, ilk işimiz şu sandığı açmak olacak.”

Çıkarlarken Fantino, dedektife verandada biraz oturmayı teklif etti. Fantino, Stefano’nun şaşaalı hayatı hakkında konuşurken dedektif onu büyük bir dikkatle dinliyordu. Bir müddet sonra dedektifin gözü evin posta kutusu üzerine konmuş yeşil, beyaz renkli minik bir kuşa takıldı.

“O bir orman tırmaşık kuşudur dedektif. Uzun, kalın bir kuyruğu vardır, kuyruk tüyleri ağaç kovuklarına girmesine yardımcı olur. Kuşun gagası uzun ve kıvrıktır. Sabahları çok güzel öter. Fakat eski bir inanışa göre orman tırmaşık kuşu kimin evine yakın konar ve öterse oraya felaket ve lanet gelirmiş.”

“Çok güzel bir kuşmuş, böyle hurafeler ona büyük haksızlık.”

Dedektif, kuşu incelemek üzere ayağa kalkıp posta kutusuna yaklaşınca kuş ürktü. Tüylü, büyük kuyruğu posta kutusunun kapağına çarptı ve kapak ufak bir gıcırdamayla açıldı. Dedektif kutunun içine baktığında arkasında yazı bulunmayan bir kartpostal olduğunu fark etti. Kartpostaldaki resim İtalyan ressam Giorgione’nin ünlü Rönesans eseri olan Fırtına idi.

“Bay Ricci, burada daha önce bir kartpostal var mıydı, sizin polislerle geldiğiniz vakit?”

“Hayır, ilk kez görüyorum. Polisler çoğu eşyayı incelemeye aldı, bunu da çoktan alırlardı.”

“Bu da incelemeye gidecek öyleyse, bunu gönderen Bay Conte’nin burada olduğunu biliyor ama öldüğünü bilmiyor olmalı. Fakat neden yazı yok ve neden bu resim?”

“Onu siz bileceksiniz, dedektif olan sizsiniz.”

“Tablo aslında resmen konuşuyor gibi. Uzun bir bastona ya da mızrağa benzer cismi tutan adam asker olarak tahmin ediliyor. Sanat tarihçileri bildiğim kadarıyla adamı bir asker, bir çoban ya da bekar bir erkek olarak tanımlıyor. Kimilerine göre ayakta duran bu adam sabrı temsil ediyor. Arkasındaki sütunlar bu düşünceyi güçlendiriyor. Sütunların kırılmış olması sabrın sonucunun bir olumsuzluğu gibi yorumlanabilirse de Rönesans tarihinde bu “ölümün” klasik bir tasviridir. Bunlar bir tesadüf olabilir mi biliyorum. Genel olarak manzara bir fırtınanın çok yakın olduğunun habercisi gibi görünüyor. Renkler bastırılmış, yumuşak bir aydınlatma hâkim. Etrafı sessiz bir atmosfer sarıyor.”

“Aynı zamanda sanat yorumculuğu yaptığınızı bilmiyordum dedektif. Ne güzel yorumladınız.”

“Sizce bunun Bay Conte’nin ölümüyle bir ilgisi olabilir mi?”

“İlgisi olacak her şeyin incelemeye alınması çok kıymetli, fakat bu sadece basit bir kartpostal.”

“Yine de kalsın bakalım, neler bulacağız inceleyelim. Ben karakola döneceğim, benimle geliyor musunuz?”

“Aslında biraz yorgunum, bana ihtiyacınız yoksa eve geçip uyumak isterim. Bana Stefano’yu hatırlatan her şey öylesine acı veriyor ki… Canım dostum, bu kadar erken ölmemeliydin!”

“Sakinliğinizi koruyun Bay Ricci. Daha ilerleyecek çok adımımız var.”

“O zaman size kolay gelsin dedektif, ihtiyaç duyduğunuz an arayın ve lütfen çekinmeyin.”

“Teşekkürler Bay Ricci, size de iyi günler.”

Fantino eve geleli altı saat olmasına rağmen dedektifin henüz onu aramaması içini hüzünle dolduruyordu. Kendine sıcak bir kahve yaparak pencere kenarına geçti. Radyoda Beethoven çalarken gökyüzünü incelemeyi çok severdi. Kahvesinden daha bir yudum bile almadan Dedektif’in sokağın başında belirdiğini fark ederek irkildi. Dedektif hızlı adımlarla yaklaşırken Fantino çoktan kapıya varmıştı. Dedektif elini yumruk yapıp kapıya tıklamaya hazırlanırken Fantino kapıyı açıverdi. İkisinin de yüzünde şaşkınlık vardı. Dedektif içeri girip şöminenin yanındaki koltuğa oturdu, Fantino derin bir huzursuzluk hissediyordu.

“Sandıkta neler bulduğuma inanamayacaksınız Bay Ricci.”

“Neler buldunuz Dedektif? Kıymetli mücevherler, elmaslar..?”

“Hayır, tıpkı posta kutusunda bulduğumuza benzer kartpostallar… İlginçtir ki üzerlerinde hiç parmak izi yok. Özenle paketlenirken eldiven takılmış olmalı ama neden?”

“Aynı resmi içeren kartpostallar mı dedektif?”

“Hayır.”

Dedektif cebinden şeffaf poşette ve vakumlu olarak paketlenmiş beş kartpostal çıkardı.

“Bir tanesi birlikte bulduğumuz kartpostal, iki tanesi Da Vinci’ye ait. Son Akşam Yemeği ve Mona Lisa… Andrea Mantegna’in Bahçede Izdırap isimli eseri ve bir diğeri de Boticelli’den Venüs’ün Doğuşu…”

“Herhangi bir yazı var mıydı kartpostallarda?”

“Hayır, hiçbir şey yoktu ne yazik ki…”

“Bunların bir anlama geldiğini mi düşünüyorsunuz?”

“Bay Conte resim sanatını sever miydi?”

“Sıkça müze gezilerinde bulunduğunu biliyorum. Ben de severim aslında, onunla birlikte giderdik.”

“Anlıyorum, biri gizlice bunları onun posta kutusuna bırakıyor bence. Bu gece evin önünde saklanmayı planlıyorum. Bunları kimin bıraktığını görmek istiyorum.”

“İzin verin ben de sizinle geleyim.”

“Kendi başıma halledebileceğime eminim Bay Ricci”

“Ona şüphem yok, fakat en az ben de sizin kadar bu meseleyi çözmek istiyorum. Sizinle nöbetleşe kalmamız daha sağlıklı olabilir.”

“Haklısınız, peki öyleyse gidelim.”

O gece Fantino ve Dedektif ağacın altında gizlice nöbet tutup evi gözetlediler. Fakat birkaç kurdun evin etrafında gezmesi dışında hiçbir şey göremediler. Posta kutusu boştu. Ertesi sabah fazla konuşmadan ormandan ayrıldılar. Dedektif’in aklına takılan birçok detay vardı. Saatlerce resimleri inceliyor, altın oranları hesaplıyor ve bir ipucu bulmaya çalışıyordu. Fantino ise arkadaşının yokluğunu her gün daha da derinden hissediyor, özlemini müzikle bastırmaya çalışıyordu.

Birkaç gün sonra Dedektif tekrar Stefano Conte’nin evine gitti fakat bu defa Fantino’yu çağırmaması gerektiğini hissediyordu. Posta kutusunu açtığında Michelangelo’nun Adem’in Yaratılışı resminin bulunduğu boş bir kartpostal gördü. Bu gece de yine evin önünde gizlice kamp kurmaya karar verdi. Çalılıkların arasına gizlenip sessizce tüm gece boyunca kartpostalları bırakan kişiyi bulmayı bekledi.

Sabah beş sularında derin ve boğuk birkaç çıtırdama sesi işitti Dedektif. Etrafına bakındığında bunun tüm gece olduğu gibi köpek veya kurtların ayak sesi olduğunu düşündü. Fakat oldukça ritmik gelen bu ses git gide netleşiyordu. Dedektif gözlerini kıstı, posta kutusuna yaklaşmakta olan bordo takım elbiseli bir adam fark etti. Adam, siyah fötr bir şapka takıyordu ve ellerinde de siyah eldivenler vardı. O sırada Dedektif hamlesini yapmak ve adamı yakalamak için hızla ayağı kalktı. Çalıların hışırtısını duyan kurtlar yüksek sesle ulumaya ve koşuşturmaya başladı. Etrafını görmeye çalışan adam evin arka bahçe çitlerinden atlayarak hızla kaçmaya başladı. Dedektif yırtıcı hayvanlara aldırmadan bu gizemli adamın peşinden koşmuş olsa da ona yetişememişti. Nefes nefese ve çaresizce posta kutusuna geri döndü. Kapağı açtığında bu kez eserin Sofonisba Anguissola’nın Otoportesi olduğunu fark etti. Oldukça başarılı bir eser olduğunu düşünse de sabahın erken saatlerinde vuran loş ışıkla Dedektif’e oldukça ürkütücü görünmüştü. Dedektif sakin adımlarla adamın gittiği yöne yürümeye başladı. Yeşilliklerin arasında güneşin ilk ışıklarıyla parıldayan bir cisim fark etti. Bu, gemi çapası şeklindeki bir kol düğmesiydi. Dedektif bunu da alarak kuzeye doğru bir müddet ilerlemeye devam etti fakat başka herhangi bir iz bulamadı.

Öğlene doğru Dedektif, Fantino’nun evine uğradı. Gelirken günlük gazete ve termosta sıcak kahve getirmişti. Fantino bu davetsiz misafirlik için fazla uykusuz ve yorgun görünüyordu. Dedektif gazeteleri bırakırken masanın üzerinde tuza benzer minik beyaz kristaller çarptı gözüne.

“Bay Ricci, sanırım buraya tuz dökmüşsünüz.”

“Tuz mu?”

Dedektif, parmağıyla masayı işaret etti.

“Ah, evet tuz… Dün gece kendim için mısır patlatmıştım. Ona dökerken saçılmış olmalı etrafa. Dağınıklığım için kusura bakmayın.”

“Yok, sadece uyarmak için söyledim.”

“Oturmaz mısınız?”

“Hiç oturmayacağım, sadece sizi görmek istedim. Nasıl olduğunuzu görebilmek için. Bir hayli yorgun görünüyorsunuz pek uyumadınız sanırım.”

“Bu üzüntü beni günden güne kahrediyor Dedektif. Uyuyamıyorum, sürekli rüyamda Stefano’yu görüyorum ve benden katilini bulmamı istiyor. Artık bulamaz mıyız? Ancak bulduğumuzda huzura ereceğim.”

“Nasıl huzura ereceksiniz Bay Ricci?”

“Arkadaşıma olan sorumluluğumu layığıyla yerine getirmiş olacağım Dedektif. Ama hissediyorum çok az kaldı, çok yaklaştınız.”

“Öyle mi dersiniz?”

“Cinayetler çok basit birer denklemdir. Aslında çözümü gizli görünse bile hep açıktır.”

“Siz öyle diyorsanız…”

“Tam olarak öyle!”

“Peki madem, artık gitsem iyi olacak. Sizi gelişmelerden haberdar ederim.”

“Çok sevinirim dedektif, kendinize iyi bakın. Lütfen elinizi çabuk tutun. Stefano gittiği yerde rahat değil.”

Dedektif hafif bir tebessümle Fantino’nun evinden çıktığında rüzgar tüm şiddetiyle ağaçları yere yatırıyordu. Dedektif bulduğu parçaları birleştirmeye çabalıyordu. Kilitler, kartpostallar, sandık, ormandaki ev, siyanür, süt, zehirlenme, ölüm, intihar, cinayet… Hepsi birbiriyle bir o kadar ilgisiz fakat aynı zamanda bir o kadar da bağlantılı olabilirdi.

Dedektif o gece tekrar Bay Conte’nin evine gitmek istedi fakat gizemli adamın dün neredeyse yakalanmak üzere olduğunu bildiğinden gelmeye cesaret edemeyeceğini düşündü. Boş sokaklarda gece boyunca ileri geri yürüyerek olayı çözümlemeye çalışıyordu. Viterbo’nun en işlek caddesinin yirmi dört saat açık olan ünlü kafelerinden birinde oturdu. Sütlü bir kahve söyleyerek şimdiye kadar eline geçen tüm kartpostalları tek tek masaya dizdi. Konularına, altın oranlarına, isimlerine bakarak derin bir araştırmaya gömülse de bir şey bulamadı. Dedektif nesnellikten öte gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Öncelikle kartpostalları kronolojik sıraya dizdi. Venüs’ün Doğuşu, Bahçede Izdırap, Son Akşam Yemeği, Mona Lisa, Fırtına, Adem’in Yaratılışı ve Sofonisba Anguissola’nın Otoportresi… Sanki bu resimlerin hepsi bir tasvir barındırıyordu fakat bu tasvir öylesine derindi ki düşündükçe insanı içten içe boğuyordu.

Sabahın ilk ışıkları göründüğünde Dedektif olabildiğince kendinden emin, katili bulduğunu haber vermek üzere Bay Ricci’nin evine gitti. Dış kapının ardına kadar açık olduğunu fark etti. Geçen gün birkaçını görüp tuza benzettiği beyaz kristallerin büyükçe bir yığın halinde salondaki yeşil renkli halının üzerinde duruyordu. Dedektif, bunun siyanür olduğuna bir saniye bile tereddüt etmedi. Kapının yanındaysa bir tane yıldızlı kol düğmesi duruyordu.

Dedektif, hızlıca bir taksiye binerek Bay Conte’nin evinin yolunu tuttu. Posta kutusunu açtığında kutunun ağzına kadar siyanürle dolu olduğunu fark etti. Elindeki eldivenler onu korumaya yetmeyebilirdi. Bay Corner’in evine girip mutfaktan derin bir kepçe alarak tüm siyanürü bez bir çuvala doldurmaya başladı. Kutunun altına yapışmış bir kartpostal bulduğunda artık katilin kim olduğundan tamamen emindi. Bu sefer kartpostaldaki resim Jan Vermeer’in ünlü eseri olan Süt Döken Kadın’dı. Kartpostalın arkasında siyah, keçeli bir kalemle 40.35913731085167, 28.909788688374782 numaraları yazılıydı. Dedektif bunun haritadaki lokasyon bilgileri olduğunu fark etti ve derhal polislere haber verdi.

Lokasyon bilgileri onları Türkiye’nin şehirlerinden biri olan Bursa’nın Mudanya ilçesinde ıssız bir sığınağa götürmüştü. Dedektif ve polis ekipleri sığınağa girdiklerinde Fantino Ricci’nin kendini asmış olduğunu fark ettiler. Stefano Conte’nin katili Fantino Ricci’ydi. Gönderilen kartpostalların hepsi bir katilin nasıl doğduğunu ve cinayetin nasıl işlendiğini açıkça ortaya koyuyordu. Fantino, intiharından önce olanları anlatan bir de mektup bırakmıştı.

Stefano Conte benim en yakın dostumdu. Onu her yaptığı iş için destekledim, her daim arkasında durdum. Varlığını her geçen gün arttırmaya, bana olan sevgisini de aynı şekilde büyütmeye devam etti. İş bulamadığım dönem beni yanına aldı, fakat artık arkadaş değildik. Onun emirleri altında çalışan bir zavallıydım. Köşedeki temizlikçiden farkım kalmamıştı. Çalışanlar dediklerimi ciddiye almıyor, benim bilgisiz bir cahil olduğumu düşünüyorlardı. Ben de Stefano’yu, şimdiye kadar sahip olduğum en iyi dostumu kıskandım. Ona, onun varlığına konmak isteyen düşmanlarının olduğunu tekrarlayarak kendini tehlikede hissetmesini sağladım. Biraz huzur bulabilmek için kimsenin onu bulamayacağını düşündüğü tatil evine kaçmıştı. Oysa işler istediği gibi gitmemiş, her gece evinin önündeki tıkırtılar uyandırmıştı onu. Kapıya kilit takmış, cama birkaç tahta çakmıştı gecenin bu gizemli kişisinden korunabilmek için. Sonra kartpostallar almaya başlamıştı Stefano. Venüs’ün Doğuşu aslında her şeyin başlangıcıydı. Ortaya atılan yeni bir fikrin, bir katilin doğuşunun… Ama daha ne katil, ne de Stefano bunu biliyordu. Bu sadece yeniliğin bir doğuşuydu. Bahçedeki Izdırap, Stefano’nun evine gelen kartpostalın onu huzursuz ettiğini, böylece huzur bulabilmek adına geldiği tatil evinde ıstırap çektiğini gösteriyordu. Resimde karamsarlığın yanı sıra renk tonlamaları insana cesaret veriyordu. Stefano’nun kaçma şansı vardı, lakin bu şans evine beni yani Fantino’yu aldığında sona erecekti. Ona yaptıklarımdan pişmanlık duyduğum bir gündü, güvensiz hissettirdiğim için ondan özür dileyecektim. Stefano ise davetsiz misafirini tam yemek saatinde karşılamak durumunda kalmış ve sofraya davet etmişti. Son Akşam Yemeği, bir ihaneti simgeler. İçlerinde bir hain vardır ve o hain o geceki son akşam yemeğinde bendim. O hain, o katil bendim işte. Ah… ve Mona, yıllar boyu gizemiyle merak salmıştır. Onun en bilinen özelliği hem gülümsüyormuş hem de ağlıyormuş gibi bir görünüme sahip olmasıdır. Yaptığımdan hem mutlu hem de mutsuzdum. İçten içe istiyor fakat buna oldukça da üzülüyordum. Stefano her şeye ve herkese sahipti ama zavallı ben hep Stefano’nun gölgesinde yaşamaya mahkumdum. Esaret, beni yavaşça bir katile çeviriyordu. Fırtına, olayların başladığı ve Stefano’nun hayatta olmadığı zaman geldi. Çünkü işler o zaman karışmaya başladı, bir katilin tam anlamıyla katil olmasının kanıtladığı o mutlak zaman gelmişti. Fırtına kargaşaydı, savrulmaydı. Adem’in Yaratılışı ise tam olarak bir yaradılış, bir uzanma, yeni bir başlangıcı hedefler. Bu başlangıç katilin, katil olduğu zamanın başlangıcıydı. Kendimi tam olarak bir katil gibi hissettiğim bir başlangıç. Fantino’nun bir katil olarak yeniden doğuşu… Benliğimi kaybedişim… Sofonisba Anguissola’nın Otoportesi, resim çizen bir ressamın kendini resmetmesi temalıdır. Bense polis ve dedektiflerle tam olarak bunu yaptım. Aslında olay başından beri çok açıktı hem de çok. Stefano’nun evine arama içinde geldiğimde o eve ilk gelişim değildi ve son da olmayacaktı. Son olarak da Süt Döken Kadın, o sabah Stefano’nun evine gidip sütüne siyanür atan bir katilin doğuşunu ve işlediği cinayeti anlatıyor. Sevgili dostum Stefano’yu ben öldürdüm. Öldürdüğümde esaretim son buldu fakat bunun ortaya çıkacağı mutlaktı. Dedektif çok zekiydi ve beni her geçen gün korkutuyordu. Evime gelip siyanür kristallerini gördüğümde yepyeni esaretin benim için başlayacağını anladım. Artık oyunun sonuna gelmiştik. Özenle seçtiğim tüm resimler, içimdeki katilin yeniden doğuşunu simgeleyen Rönesans Dönemi’nden. Yeniden diyorum, çünkü bu işlediğim ilk ve tek cinayet değildi. Ne yazık ki siz bunu asla bilemeyeceksiniz…

MUTLU SON

Kalın perdelerin arasından sızan güneş yastığına kadar uzanıp seni uyandırıyor. Alarmın çalmasına hâla birkaç dakikan var. Uzun zamandır böyle deliksiz bir uyku çekmediğini düşünüyorsun. Tasasız! Odana döndün. Camı açtın; karşındaki parkta gün başlamış bile. Sokakta da… Biri ıslıkla neşeli bir türkü tutturmuş… Bildiğin bir ezgi. Çıkartmaya çalışıyorsun. Bulamadın.

Elele tutuşmuş iki kız çocuğu salıncaklara yürüyor. Ardları sıra bezgin bir kadın…

Parkın kafesindeki garson tepsideki son bardak çayı gazete okuyan yaşlıca adamın önüne bıraktı. Kısa bir an için çayın kokusunu odaya dolmuş gibi duyumsadın… Az ilerideki ara sokağın çıkışından gelen acı fren sesine dönüyorsun. Direksiyondaki adam, bisikletli genç kadının arkasından el-kol hareketi yapıyor.

“Alooo, beri bak, beri! Sana diyom. Şehrin ortasında ne bisikleti lan!” Üst gövdesini şoför camından dışarı almış…

“Yavaş gel, yavaş!” diye sesleniyor genç kadın; el sallıyor bir yandan da.

Sen de el sallıyorsun.

“İndirme beni arabadan manyak karı.”

Arkada biriken trafikten sabırsız korna sesleri yükseliyor. Bisikletli kadın selesinin üstünden hafifçe arkaya, arabanın olduğu yöne doğru dönüyor. Orta parmağı tek başına havada! Çocuk parkını geçip görüş alanından çıkıyor. Duyurmana imkân yoktu ama yine de “Yaşa!” diye seslendin ardından.

Lodos kokulu rüzgâr sıcak bir eylül sabahını odaya taşıyor. Perdeleri tekrar sıkı sıkıya kapattın, banyoya yürüyorsun. Saçlarını ıslatmadan çabuk bir duş alacaksın.                                 

Bornozunu yatağa savuruyorsun. Boy aynasının önündesin. Karnından başlayıp diz üstlerine kadar yayılan morlukları görmezlikten  geldin. Bir kaç kilo versem iyi olacak! Memelerinin dikliği hoşuna gidiyor. Saçlarını ensende topluyorsun. Keteni yer yer solmuş, bulutlu gece renginde bir elbise taktın üstüne. Efil efil… Camın önündeki tuvalet masana oturdun. Kendini izledin aynadan. Büyüyen gülüşünü, serin ifadeni… Perdeleri tekrar sonuna kadar açtın bir de. Oyunun sonuna gelmiştin. Biraz önce kalktığın yatakta dün gece bir cinayet işlendiğine kimse inanmazdı.                                

***

Galiba yazlar en zoruydu. Olmayan yüksek tansiyonunu bahane ettin. Denize giremiyordun; baldırının üst kısmında içten dışa hârelenerek solmaya başlayan morluğu ya da sırtındaki kemer izlerini saklamak imkânsız olacağından … Bunlar henüz geçmeden bir başka morluk daha belirirdi vücudunda… Boynunda ya da iman tahtanda olmamasını ummaktan başka bir şey gelmezdi elinden. Gerçi görünen yerlerine vurmazdı… Aylarca sürerdi bekleyişler bazen. Yorgun bekleyişler… Yılgın! Sonra bir umut yeşermeye başlardı içinde. “Belki de bir daha yapmaz.” Her seferinde de salakça umarsın bunu! Şiddet arası döneminde bir de aşkla, tutkuyla en tuhafı da şefkatle; ateşli sevişmeler yaşatırdı sana. Kıvranırsın. Üst üste, üst üste… Kahretsin! Belki de hak ediyordun bunu! Belki de sendin hasta olan!

***

Banyonun kapısı abartılı bir kuvvetle ardına kadar açıldı. Kilitlemen yasak.

“Tuvaletteyim; lütfen.”

Rica ediyorsun. I-Ihh; yalvarıyorsun! Kucağında toplanan elbisenin eteklerini dizlerinin üstüne düşürmeye bile vakit bulamamıştın.

“Mavi çizgili lacivert kravatım?”

“Birazdan geliyorum…”

Gözleri üstünde; gözleri çelik soğuğu… Kapıda dikilmeye devam ediyor.

“Hemen geliyorum, temizlemeden yeni almıştım.”

Kendi kulağına bile yabancı gelen sesin… Doğru dürüst temizlenemeden… Aceleyle doğruluyorsun. Yaşattığı panikle adımların birbirine takılıyor. Tökezliyorsun. Hayvanının kuyruğuna basmış olmalısın o arada. Kedin can acısıyla fırlıyor kıvrıldığı sakin köşesinden… İlgilenemiyorsun!

Elindeki kravata şöyle bir bakıyor. “Yanlış kravat,” diyor kenetlenmiş dişlerinin arasından. “Geri zekâlı karı!”  

Boğazına kadar yükselen, konuşmanı hatta nefes almanı engelleyen paniği yutkunamadın bile. Karyolanın yüksek pirinç başlığını kavrayan elinin eklem yerleri beyaza dönüyor.

“Özür dilerim.”

Konuşmak işkence gibi. Boğazın kupkuru. Zaten önündeki birkaç saat ko-nu-şa-ma-ya-cak-sın!

“Yat.”

Lütfen yüzüstü olsun! Yüzüstü yatağa bırakıyorsun kendini.

“Sırtüstü yat.”

Kemerle dövülüyorsun. Kısa, kesik çığlıklar atmaya devam ediyorsun. Çığlıkların yüzünü gömdüğün döşeğin yumuşaklığında kayboluyor…

***

Kendine geldiğinde hava kararmış.

Karnının üstündeki pürüzsüz, ince deri yırtılmış, yaralarından sızan kan kimi döşekte kimi çıplak bedeninde kuruyup kalmış…  Su! Sürünerek banyoya gidiyorsun. Şehir suyunun klorlu, kaba tadına dayıyorsun ağzını. İyi geliyor. Küveti ılık suyla doldurdun. Kurumuş kanın suda çözülürken havaya karışan kokusundan miden bulanıyor, boğazına doğru yürüyen safrayı yeşil yeşil öğürüyorsun…

***

22 Mayıs  

İşteyken fenalaşmış. Kalp krizi. Ağır bir kalp krizi hem de. Ölmediğine çok üzgünüm. En az bir ay evde. Kimsesi de yoktu oysa arkasından yanacak.

Acısı muradımdır.

***

El büyüklüğündeki defteri deterjan kutusunun dibindeki yerine geri koyuyorsun. Uçtuğun günlerden kalma bir alışkanlıkla tuttuğun günlüğünü yâni…

***

7 Haziran

Çok uzakta olmayan bir gün beni öldürmeyi planlıyor. Boktan bir nedenle bayıltana kadar dövdü yine beni.

Öleceğimizi biliriz de insanın öldürüleceğini bilmesi…

Bayramı bekleyen bir çocuğun neşeli sabrıyla planlayacağım ölümünü.

Bedelini hesaplamaksızın; tutkuyla.

***

9 Haziran

Bantlar; kırmızı reçeteyle satılan ‘narkotik’ ağrı kesici bantlar. Sırtlan bakışlı kaynanama kanser ağrıları için yazdıkları o bantlar.

Dört adet.

Yalnızca birini kullandık.

Kaldırdığın yeri biliyorum.

Pislik!

Yalnız değilim.

***

14 Temmuz

Kim olduğunu buraya yazamam ama bana yardım eden biri var.

Bantlar…

Başaracağım.

***

İkiniz de tek çocuk. Okyanus aşırı bir uçak yolculuğunda tanıdın kocanı. Çıkmaya başladınız. Anneni, babanı kaybettiğin kaza… Evlendiniz. Kocanın çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğin gün geldi ilk darbe. Yalvarıyordun; “Bir doktora gidelim…” diye.

Sonunda itiraf etti.

“Bana nasıl söylemezsin, nasıl saklarsın?” İsyan ettin.

“Gökyüzü orospusu!” Hiç beklemediğin bir anda: Tam kasıklarına!

“Bana bak, yüzüme! Annem dahil herkes senin çocuğun olmuyor bilecek. Bir de saygılı olacaksın bana!”

Tekmenin şiddetinden iki büklümsün, son bir gayretle nefes aldın. Bir nefes daha, bir nefes daha…

“Boşanıyorum senden. Bugün terk ediyorum seni. Delisin sen, delirmiş…”

Dizini karnına gömdü bu kez. Boynunun iki yanı giderek artan bir basınçla sıkılıyor…

“Debelendiğin sürece daha da acıyacak canın!”

Çırpınmayı bıraktın. Boynundaki parmakların baskısı azalmıştı. Serbest kalmıştın. Hıçkırıklarını dizginleyemedin.

Sığınacak bir yerin yok…

Oysa yoksulluk, alkol, başka bir kadın kavga ettirir sanırdın. Zamanla anladın…

Evliliğin sadist bir monologdan ibaret.

“Boşanma lafını bir kez daha ağzına almayacaksın. Öldürürüm seni.”

İçinden geçen de o zaten: Ölmek.

***

6 Ağustos

Dün gece yine geç geldi. Tabii ki haber vermeden! Sofra kurulu, fırın kısıkta…

Ve yine başka bir kadın var!

Ceketin iç cebinde bir bileklik buldum. Taşlı…

Giderek alışır olmuştum bu aşağılanmalara.

Pislik herif.  Aklımla oynuyor.

***

“Işıklar yandığında perdeler kapalı olacak?” 

Bir anda ağırlaşıyorsun. “Lütfen…” Yalvarıyorsun…

“Odaya.”

Omuzlarından kavrandın. Omuz başlarındaki düğmemsi kıkırdaklar bir hafta öncesinden; kırık! İnliyorsun. Dizlerin taşıyamayınca bir de gövdeni; çöktün. Birden ve beklemediğin bir güçle savuruyor seni… Gövden direniyor. Ayakların yerden yukarıda; direniyorsun. Göğüs kafesin yırtılmış gibi… Tekrar yerdesin. İblis elleriyle iki yanından kavrıyor belini. Çatırdısını duyuyorsun kavranan belinin… Seninki değil mi yoksa?

“Ahhh!..”

İblis’in belinden geliyor çatırdı. O ağrılar içinde kıvranıyor sense zevkten!

***

14 Eylül

Zulamda: ‘bantlar’ var. 

Zulasında: Uyutmayan bel kayması ağrıları.

‘Allah kararlamıştır kuzucuğum’ derdi annem.

Elimdeki zehirle hasta bir kalbin tangosu genelde ölümle sonuçlanırmış.

***

Tarçın kusuyor. Kan geliyor ağzından. Paniktesin. Önce onu arıyorsun.

“Kapıyı kapa, çık odadan. Bırak ölsün,” diyor.

Tarçın kıvranıyor. Gözleri kayıyor… Izdırap içinde…

“Alo; Pati Acil? … Evet. Evet kayıtlıyım sizde. … Adresim…”

Kedin kucağında; gönderdikleri araca biniyorsun.

“Maalesef kaybettik. Üzgünüm,” diyor yeşil önlüklü genç bir kadın. Panter baskılı bir ameliyathane başlığı takıyor.

“Nereye gömüldüğünü bilmek istemiyorum,” diyorsun.

“Öyle istiyorsanız, tabii de…” Duraklıyor. Sen de duraklıyorsun. Tam kapıdan çıkmak üzereyken.

“Zehirlenmiş,” diyor kadın. Sesinin tonu bu kez çekincesiz. Bakışlarıyla sorguluyor.

Sendeliyorsun. “Evden hiç çıkmadı ki, nasıl olur?”

O yaptı! Yalnızca sana ait olan, eski hayatından sana kalan tek ve biriciğin!

“Allahım…”

Koridora açılan odalardan birine alıyorlar seni. Kimi neşeli, kimi kızgın, kimi korkmuş hayvan sesleri geliyor kulağına…

“Birkaç sorum olacak. Rapor etmek zorundayım.”

Elinde bir bardak su. Limonlu.Önündeki sehpaya bırakıyor.

“Son üç günü geçirin aklınızdan. Şüphelendiğiniz biri ya da yakın zamanda tartıştığınız, kavga ettiğiniz bir komşu, esnaf oldu mu?”

“Hiç evden çıkmadı ki.”

“Kaç kişisiniz evde? Ya da yakında hanenize giren, çıkan?”

Susuyorsun. Dışarıda ayak sesleri var, hayatın günlük telaşları. Sokağın seslerini duyuyorsun.

“Çalışan kadınınız ya da tadilat-tamirat… Çocuğunuzun arkadaşlarından biri belki de?” 

“Çocuğum yok. Son üç gündür de eve kimse gelmedi.”

“Hanımefendi, kediniz zehirlenmiş. Biri hayvanınızı öldürdü!”

Oturduğun koltukta hareketsizsin… Gözlerin kucağında birleştirdiğin ellerinde. Ayakların uyuşuyor. Hıçkırığını beceriksiz, sahte bir öksürükle kapatmaya çalışıyorsun. Üst dudağın ter içinde. Solukların düzensiz, kalp atışların…

Öldürecek seni de!

“İyi misiniz?”

“Eşim, bir tek eşim ve ben.”

Vücudun karıncalanıyor, beynin karıncalanıyor…

***

Yatar durumdasın. Üstünde gökyüzü!

“Rüya mı?” diyorsun?

Değilmiş. Parçalı bulutlu bir gökyüzünü resimlemişler tavana. Mavi bir çarşafın altındasın. Bluzun sütyeninin hemen altında toplanmış. Birileri bluzunu sütyenine kadar sıyırmış.

Sese sıçrıyorsun. “Şiddet gördüğünüzü siz söylemediniz. Ben gördüm,” diyor yandaki paravanın ardından gelen ses.

“Yardım edebilirim.”

Panter başlıklı kadın bu

Siyah, uzun saçları var. En fazla otuz beşinde olmalı. Duygusuz bir sesle konuşuyor. Odada başkası yok.

“Bulur beni. Öldürür,” diyorsun.

Gülümsüyor. Bakışlarında lacivert kuytuluklar saklı. Başını belli belirsiz iki yana sallıyor.

“Kaydınızı alacağım. Adresiniz falan. Telefonla ya da internet üstünden bağlantı kurmak yerine ev ziyaretleri gerçekleştiriyorum. Yeni bir canı vermeden önce yâni.”

Anlamamış gözlerle bakıyorsun.

“Bize bir dilekçe vereceksiniz, yeni bir can edinme için… Ben de ziyaretinize geleceğim.”

Başını sallıyorsun ‘olur’ anlamında.

“Ayrıntıları konuşuruz,” diyor.

***

21 Eylül

Mercimekten biraz irice minik bir hap verdi bana!

Tüm sıkıntım: Başına geleni anlamayacaksın.

Seni daldığın o derin uykudan öperek uyandıracak bir prenses de yok!

Şansına küs İblis; masalı yazan ben değilim sonuçta.

Esirgeyip, bağışlayanla da defteri kapattık!

Vicdanım rahat.

Hoşçakal Güncem.

***

El kadar defterini orta yerinden ikiye ayırıyorsun. Suyla doldurduğun yer kovasının içine atıyorsun paramparça olan hayatını! Kovayı klozete boşaltıyorsun.

Bir de bu akşam mutlaka eve gelmeli.

Emin olmak zorundasın.

***

“Biliyorum, kızacaksın aradım diye ama biraz erken gel bu akşam…”

Sesini en sevdiği fantezisinde saklıyorsun. Küçük bir kız çocuğunun sesinde.

Geliyor…   

“Bekle,” diyorsun. “Dur! Viskili tadıma ne dersin?”

“Bugün aklımı başımdan aldın…”

Gözlerine yuvalarında iki tur attırıyor. Arsız arsız gülümsüyorsun.

Bunaltan kokusu parfümünün…

Kalçalarımı kıvıra kıvıra geçiyorsun önünden.

“Çok gecikme,” diyor.

Elinde iki bardak viskiyle dönüyorsun. Bir dikişte bitiriyor bardağı… Caz kanalını açıyorsun. Vücudun kontrbasın ritminde. Kıvrıla kıvrıla dans ediyorsun, ısıra ısıra dudaklarını…

“En fazla iki, üç dakika. Sonra uyuyacak,” demişti.

Öyle de oluyor.

Devriliyor İblis!

 İki bantı da sırtına, omuzunun biraz altına yapıştırıyorsun.

Sayrılı bir haldesin. Camın önü – banyo kapısı, cam önündesin yine, yine banyo kapısı – camın önü; yürüyorsun. İpinden kurtulmuş bir kuklanın bilekleri gibi bileklerin; kendi ekseni etrafında dönüyor. Bileklerin kollarından bağımsız, kolların gövdenden… Durduramıyorsun.

Viskili bardağı çamaşır suyu ile çalkaladın. Lavaboya da bolca çamaşır suyu döküyorsun. Üst üste iki bardak viski de sen yuvarladın. Odaya geri dönüyorsun. Derin derin uyuyor. Yanına kıvrılıyorsun. Kalbin ağzından çıkacak…

Gecenin yarısında uyanıyorsun. Başucu lambasının yumuşak aydınlığından yanına bakıyorsun. Uyuyor gibi… Daha dikkatli bakıyorsun. Ölmüş! Alarm anlaştığımız saate kurulu… Camda olacaksın. Yan odadaki kanepeye kıvrılıyorsun.

Kalın perdelerin arasından sızan güneş yastığına kadar uzanıp seni uyandırıyor. Alarmın çalmasına hâla birkaç dakika var. Uzun zamandır böylesine deliksiz bir uyku çekmemiştin. Odaya geri dönüyorsun. Camı açtın. Biri ıslıkla neşeli bir türkü çalıyor… Hay Allah neydi bu şarkı? Bildiğin bir ezgi ama çıkartamadın. Karşıdaki kafenin masaları yavaş yavaş dolmaya başladı bile. İkiz olsalar gerek, elele iki kız çocuğu. Arkalarından bir kadın yürüyor. Sinâmeki, bezgin bir şey! Gençten bir adam masaların arasında çay tepsisiyle… Çay! Öyle bir canın istedi ki!

Fren sesinin geldiği yere bakıyorsun. Direksiyondaki herif el-kol hareketleri yapıyor.

“Alooo, beri bak, beri! Sana diyom. Şehrin ortasında ne bisikleti lan!”

Adama orta parmağını mı gösteriyor yoksa?

“Yaşaaa!” diye bağrıyorsun camdan. Bağırır gibi yapıyorsun daha doğrusu…

Saçlarını ıslatmadan acele bir duş alıyorsun. Her gün giydiğin siyah keten elbiseni geçiriyorsun üstüne. Saçlarını ensenden topluyorsun. Tam da sevmediği gibi… Camın önündeki masaya oturuyorsun. Ve perde!

***

Peşi sıra tiz çığlıklar attım. Katı gövdesinin üstünde kalp masajı aldatmacası oynadım bir de. Rengi balmumuydu. Beyaz teninde minik morarmalar açmış… Aralık dudaklarına ağzımı dayayıp nefesimi içine üflüyorum.

“Alo 112… Kocam uyanmıyor. Kalp hastası. Evet, evet… Dediklerinizi yapmaya çalıştım ama soğumuş. Adresim… Lütfen hemen gelin. LÜTFEN!”

Haykıra haykıra ağlıyorum…

Ölüm kaydı için Belediye’nin doktorunu bekliyoruz. Kimi tanıdıkları arıyorum, akrabaları… Komşular eve doluştu bile. Hiçbiri dün gece o yatakta bir cinayet işlendiğine ihtimal vermiyor. Klimanın ayarı kışın en soğuk gününe eş bir ısıda… Yine de odada ağır bir koku var.

“Buyrun Doktor Bey…” diyor birileri.

Başsağlığı diliyor. Bakışımı terliklerimin ucuna sabitledim. Geçirdiği hastalıklar, kullandığı ilaçlar…

“Tam olarak hatırlayamıyorum, çok olmadı ama…” diyorum. “Bel kayması geçirdi. Fizik tedavi falan da gördü…”

Not alıyor.

“İşte o gece de çok ağrısı oldu. Ben mutfakta bir şeyler hazırlarken çift bant yapıştırmış sırtına, çok ısrar ettim çıkart diye ama…”

Narkotik bantların niye evde olduğunu soruyor.

Anlatıyorum.

“Mevtayı bir muayene etmem lazım.”

Kimliğini de istiyor. Nüfus idaresine teslim edilecekmiş kimlik. Muayenesi uzun sürmüyor. Salona geri döndüğünde telefonu çalıyor. “Yarım saate kadar oradayım hayatım,” diyor… Sonra bana dönüyor. “Pardon; eşim aradı da.” Önündeki evrakı imzalıyor bir yandan. “Başınız sağ olsun tekrar.” Elindekini sehpanın üstüne bırakıyor. “Bu da defin kağıdınız.”

Gidiyor.

“Karısı da çok tatlı kadındır,” diye anlatıyor arkasından alt katta oturan komşum… “Nasıl şefkatli biri… Daha yeni aşıya götürdüm benim kızı. Patisini okşaya okşaya batırdı iğneyi. Hani şu yan sokağın sonundaki klinik…”

“Aaa; şu bisikletli veteriner mi? O’nun kocası mı bu belediye tabibi?” diyor yanındaki kadın!

İçimde, geciken bir bahar tomurcuklanıyor.

Tutkumun sonlandığı yerde başlıyor mutluluğum.

BODRUMDAKİ CESET

“Bekçisi filan yok muymuş bu inşaatın?” diye sordu Amirim.

“Yok yahu, ne bekçisi,” diye karşılık verdi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser. “Uyanığın biri milletten paraları toplamış, göstermelik birkaç kat çıkmış, sonra topuk. Koydunsa bul herifi.”

“Dört tane koca blok. Her birinde yüze yakın daire olmalı. Epey bir insanın canını yakmış herif.”

Son nefesini çektiği sigarasını yere atarak üzerine bastı Oktay Komiser. “Dün gece de birinin canı fena yanmış burada.”

Oktay Komiser önde biz arkada inşaatın bodrum katına indik. Olay Yeri Şubesi’nin elemanları beyaz tulumları içinde çalışıyorlardı. Bir sütunun dibinde sırt üstü yatan cansız bedeni işaret etti Oktay Komiser. “Fena hırpalamışlar adamı. Önce iyi bir marizlemişler, sonra da bıçaklamışlar.”

Elli yaşlarında gösteren, kır saçlı bir adamdı maktul. Yüzü aldığı darbelerle tanınmaz hale gelmişti. Vücudunun çeşitli yerlerinde bıçak yaraları vardı.

“Üzerinde epey çalışmışlar adamın,” dedi Oktay Komiser.

Maktulün yanı çömelen Amirim, “Öyle görünüyor,” diye mırıldandı.

“El ve kollarındaki bıçak yaralarına bakılırsa epey mücadele etmiş,” dedim.

“Sanmıyorum,” dedi Amirim. “Pek savunma yarasına benzemiyor bu izler. Adama eziyet etmek için kesmişler gibi sanki.”

“Öğrenmek istediği bir şeyler mi vardı acaba?” dedim. “İtiraf almaya mı çalıştı?”

“Mümkündür,” diye cevap verdi Amirim ayağa kalkarken. “Üzerinden kimlik çıktı mı?”

Elindeki kanıt torbasını uzattı Oktay Komiser. “Mücahit Durmuşoğlu. Elli iki yaşında. Ankara doğumlu.”

“Başka bir şey?”

“Yok. Cüzdan, anahtar, telefon, sigara, çakmak filan.”

“Etrafta sopa filan olmadığına göre suratını yumrukla dağıtmış olabilirler. Yüzündeki yaralarda, dişlerinde katilin ya da katillerin dokusu olabilir.”

“Tüm yaralardan örnek aldık.”

“Cesedi bulan çocuklar?”

“Korkudan ölmüş garipler. Birini anasıyla evine yolladım. Daha büyük olan babasıyla ekip otosunda.”

Savcının ve adli tabibin gelmesini beklerken çocuk ve babasıyla konuştuk. Çocuk oyun oynarken bodruma indiklerini, cesedi görünce korkup kaçtıklarını söyledi. Bir koşu eve gidip babasına haber vermiş. Babası önce çocuğa inanmamış, inşaata gelip de cesedi görünce karakolu aramış.

Adli Tabip cinayet saatinin gece 22.00 ile 01.00 arasında olabileceğini söyledi. “Vücuttaki diğer yaralar ölümcül değil. Adam kalbinden bıçaklanana kadar hayattaymış.”

***

Mücahit Durmuşoğlu on altı yıl hapis yattıktan sonra üç ay önce tahliye olmuştu. Cezaevine girme nedeni cinayetti. Mahkemede, öldürdüğü şahsı tanımadığını, aralarında herhangi bir husumet olmadığını, kendisine küfür ettiği için cinayeti işlediğini söylemişti.

Adli Tıp Kurumu’nda kocasının kimliğini teşhis etti Gülsüm Durmuşoğlu. “On iki yıllık evliyiz. Evlendiğimizde Mücahit cezaevindeydi. Konu komşu araya girdi, ‘İyi insandır, bir cahillik yaptı, birkaç seneye çıkacak,’ dediler. Görüş gününde götürdüler yanına beni, konuştuk, anlaştık. Yaptığı şeyden pişman olduğunu, affetmesi için her gün Allaha yalvardığını söyledi. Çıkalı üç ay olmuştu daha. Bana verdiği bütün sözleri tuttu, bir gün olsun ibadetini aksatmadı. Belediyede işe yerleştirdi büyüklerimiz onu. Geçinip gidiyorduk, kim ne istedi ki Durmuş’umdan?”

Kadını evine bıraktıktan sonra komşularıyla görüştük. Adamın üç aydır kimseyle dalaşmadığını, evinden işine işinden evine bir yaşam sürdüğünü öğrendik. İzin günlerinde de on yaşındaki oğluyla birlikte vakit geçirdiğini, kimseye bir zararı olmadığını söylediler.

Çalıştığı ilçe belediyesine gittik. Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nde sözleşmeli personel olarak çalıştığını söylediler. Parklara, bahçelere çiçek dikiyor, bakımını yapıyorlarmış. Amirleri ve arkadaşlarıyla konuştuk. Kendi halinde, işinde gücünde bir adam olduğunu söylediler.  

“Cezaevinde de uslu durmuş, belaya bulaşmamış,” dedim Merkeze dönerken.

“Öldürdüğü adamın ailesine bakalım,” dedi Amirim.

***

Mücahit’in öldürdüğü Turgut Aynacı’nın biri kız biri erkek iki çocuğu vardı. Filiz Aynacı otuz, Fatih Aynacı otuz beş yaşındaydı. Filiz mimar, Fatih inşaat mühendisiydi. İki kardeş babalarının kurmuş olduğu inşaat şirketini yönetiyorlardı.

Gaziosmanpaşa’da, bahçe içinde üç katlı bir villayı ofis olarak kullanıyorlardı. Fatih Aynacı bizi ikinci kattaki odasının kapısında karşıladı. Üzerinde benim iki aylık maaşımla alamayacağım şık bir takım elbise vardı. Eli yüzü düzgün, bebek yüzlü denen adamlardandı. Odasına girince kanepede oturmuş, telefonuyla meşgul olan kadını tanıttı: “Kardeşim Filiz.” Filiz’le memnun oluştuk. Fatih, cam masasının karşısındaki deri koltukları gösterdi oturmamız için. Cinayet Büro’dan geldiğimizi öğrenince merakla yüzümüze baktı.

“Mücahit Durmuşoğlu,” dedi Amirim.

Fatih’in yüzü karardı, kaşları çatıldı. “Evet,” dedi. “Babamın katili.”

“Öldürüldü,” dedi Amirim.

Fatih’in yüz kaslarında bir rahatlama oluştu. “Üzüldüğümü söyleyemeyeceğim.”

“Cezaevinden çıktığını biliyor muydunuz?”

“Avukatımız bilgilendirmişti.”

“Hak ettiği gibi bir ölüm olmuştur umarım,” dedi telefonunu kurcalamaya ara veren Filiz.

“O adam sadece zavallı bir maşaydı,” dedi Fatih. “Mahkemede de söyledik bunu ama dinletemedik.”

“Babanızı kendisine küfür ettiği için öldürdüğünü söylemiş,” dedi Amirim.

“Babam öldürüldüğünde on dokuz yaşındaydım ve o güne kadar ağzından kötü bir söz çıktığını duymadım. Ne bize ne de başkalarına karşı. Durup dururken bu adama neden küfretsin! Babam park yerinde arabasına doğru giderken çarpışmışlar da, adam özür dilemiş ama babam küfretmiş de, o da sinirlenip çekmiş silahı vurmuş da… Bir sürü palavra. Bu adama para verip öldürttüler babamı.”

“Mücahit’in kiralık katil olduğunu mu iddia ediyorsunuz?”

“İddia etmiyorum, eminim bundan. O gün de emindim, şimdi de eminim. Asıl suçlular, azmettirenler hiç ceza almadı.”

“Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?”

“Öldürülmeden önce tehdit ediliyordu babam. İncek tarafları o zamanlar yeni yeni imara açılıyordu. Babam o bölgede yapılacak yatırımların önemini anlamıştı. Satışa çıkarılan bir hazine arazisinin ihalesine girmeye hazırlanıyordu. İşte o zaman tehdit telefonları gelmeye başladı.”

“Sabahları arabalarımızın lastiklerini kesilmiş, kaportalarını çizilmiş, göçmüş bulmaya başladık,” diye ekledi Filiz. “Bir akşam da babamın bürosu kurşunlandı.”

“Tehdit edenlerin kim olduğunu biliyor muydunuz?”

“Aynı araziye talip olan yedi-sekiz firma vardı. Tehditlerin hangisinden geldiğini bilmiyorduk.”

İki kardeşe cinayetin işlendiğini tahmin ettiğimiz zaman aralığında nerede olduklarını sorduk. Fatih şirketten iki mimar ile birlikte bir restoranda olduğunu söyledi. Filiz ise erkek arkadaşıyla birlikte bir arkadaşlarının evindeki doğum günü partisindeydi.

Arabamıza binerken Amirim, “İkisinin de dün gece için tanıkları var,” dedi.

“Evet,” dedim, “güzel rast gelmiş.”

“Babalarının intikamını almak isteseler de bunu kendi elleriyle yapacak kadar aptal değil bu çocuklar,” dedi Amirim.

“Birini tutmuş olabilirler,” dedim. “Kiralık katil olduğunu düşündükleri biri için kiralık bir katil.”

“Mücahit hakkındaki iddiaları kafamı karıştırdı,” dedi Amirim.

“Dosyasında yazdığına göre, cinayeti işlediği silah temizmiş,” dedim. “Daha önceden herhangi bir olayda kullanılmamış.”

“Eğer gerçekten kiralıksa iyilerdenmiş demek ki. Sabıkalı silah kullansa daha önce yaptığı işler de ortaya çıkardı.”

***

Ertesi gün öğleye kadar bürodaydık. Mücahit’in dosyasını tekrar inceledik. Turgut Aynacı cinayetinden önce kayıtlara geçmiş bir vukuatı yoktu. Bizim bildiğimiz, kiralık katiller mesleğe önce ufak tefek yaralamalarla, ayağa bacağa sıkmayla filan başlarlar, sonradan cinayete terfi ederlerdi. Mahkemede mesleği sorulunca “serbest” diye cevap vermişti.

Mücahit, Turgut Aynacı’yı park yerinde öldürdükten sonra tesadüfen yakındaki bir alışveriş merkezinden çıkan, o gün izinli bir meslektaşımızın olaya müdahale etmesi sayesinde yakalanmıştı. Polis memuruyla konuşmak için nerede görev yaptığını araştırınca iki sene önce hayatını kaybettiğini öğrendik.

Öğleden sonra olay yerinden alınan kanıtlarla ilgili rapor elimize geçti. Mücahit’in yüzündeki yaralardan ve dişlerinin arasından alınan doku örneklerinden bazılarının bir başka şahsa ait olduğu ortaya çıkmıştı. Fakat elimizde bunları karşılaştıracak bir şüpheli olmadığı için şimdilik işimize yaramıyordu. Telefonundan da bir şey çıkmadı. Karısıyla ve iş yerinden birkaç arkadaşıyla yapılan görüşmelerin kayıtları vardı yalnızca.

Amirim suratı beş karış, “Fatih’le Filiz’in son üç aylık telefon kayıtları için savcılığa başvuralım,” dedi.

Öğle yemeğinden henüz dönmüştük ki telefon çaldı. Acelesi varmış gibi hızlı hızlı konuşan ve kendini Hilal Polat olarak tanıtan bir kadın, “Öldürülen tetikçi hakkında konuşmak istiyorum,” dedi. “Hangi tetikçi? Kimden söz ediyorsunuz?” diye sordum. “Mücahit Durmuşoğlu,” dedi kadın, “öldürüldüğünü az önce gazeteden öğrendim.”

“Sınırda Yaşayanlar” adlı bir Youtube kanalı olduğunu ve burada maktulle röportaj yaptığını söyleyen kadını bilgisine başvurmak üzere merkeze davet ettik.

Hilal Polat’ın gelmesini beklerken, yaptığı program ne menem bir şeymiş diye Youtube kanalını açtık.

Kanalda ömrünün büyük bir kısmını cezaevinde geçirmiş ve koğuş ağalığı yapmış adamlardan tutun da jigololara, uyuşturucu batağında debelenenlerden tetikçilere kadar birçok insanla stüdyo ortamında yapılan ve her biri bir saate yakın süren röportajlar vardı. Çekim ve ses kalitesi gayet iyiydi.

“Bir Tetikçinin İtirafları” başlığı altında yayınlanmış olan Mücahit Durmuşoğlu röportajını açtım. Mücahit’in yüzü mozaiklenmiş, sesine ise filtre uygulanmıştı.

Hilal Polat, karşısında oturduğu Mücahit’e bu işe nasıl girdiğini, bu işi yapmanın hayatında nelere mal olduğunu, hiç tanımadığı bir insanı sırf para uğruna öldürmenin nasıl bir psikolojisi olduğu gibi sorular yöneltmişti.

Mücahit tüm bu soruları büyük bir içtenlikle cevaplamış, böyle bir hayatı seçtiği için ne kadar büyük bir pişmanlık duyduğunu hemen her sorunun cevabını verirken dile getirmişti. İlk cinayetini yirmi bir yaşındayken, soğuk, karla kaplı dondurucu bir Ankara gecesinde işlediğini söyleyen Mücahit, sık sık, “Gençler arasında para karşılığı adam vurmaya hevesli, bu yolla zengin olacağını, mafyada yer edineceğini sananlar var. Bu sevdadan vazgeçsinler, hayatlarını mahvetmesinler, bu işlerin sonu yok,” diyordu.

Video bittiğinde, “Gerçekten de pişman görünüyor,” dedim.

“Hem kendi hem de başkalarının hayatının içine sıçtıktan sonra ne boka şifa!” diyerek karşılık verdi Amirim.

Kapıdan Hilal Polat’ın geldiğini haber verdiler.

Sırtında çantası, maviye boyalı kıvır kıvır saçları ve yuvarlak tel çerçeve gözlüklerinin arkasından fıldır fıldır bakan gözleriyle içeri girdi Hilal.

“Duyunca çok üzüldüm,” dedi. “Tamam, adam ömrünü insanları öldürerek geçirmiş ama yaptıklarından çok pişmandı ve deli vicdan azabı çekiyordu. Acaba bu röportajı yapmasa mıydım, ölümüne ben mi sebep oldum diye şimdi de benim içim içimi yiyor.”

“Başından anlat bakalım,” dedi Amirim. “Nerden buldun sen bu adamı?”

“Bir gazeteci arkadaşımın fikriydi. Devlet büyüklerinden birine hakaretten üç aya mahkum ettiler çocuğu. Mücahit’le cezaevinde tanışmış. Sohbet muhabbet derken adam içini kemiren vicdan azabından bahsetmiş bir gün. Yıllarca para için birçok insanı vurduğunu söylemiş. Artık tövbe ettiğini, kendisini affetmesi için her gün yatıp kalkıp Allaha yalvardığını, cezaevindeyken evlendiğini, bir oğlu olduğunu, oğluna bir şey yapmalarından korktuğunu söylemiş. Arkadaşım bu adamın ilginç bir hikayesi olduğunu, onunla röportaj yaparsam deli tık alabileceğimi söyledi. İzini bulduk Mücahit’in. Önce yanaşmadı, sonra da ‘Belki bu işe heveslenen birkaç genci vazgeçirebilirim bu sevdadan,’ deyip kabul etti. Sonucun böyle olacağını bilseydim hiç ısrar etmezdim.”

“Senin bir suçun olduğunu sanmıyorum,” dedi Amirim. “Görüntülerden adamın kim olduğu anlaşılmıyor.”

“Bunun için gerekli her türlü tedbiri aldık, yüzünü mozaikledik, sesini değiştirdik, ama yine de bilmiyorum…”

Hilal’in harici hard diske kopyaladığı çekimin ham görüntülerini kendi bilgisayarıma aktardım. Üzülmemesini söyleyip yolcu ettik kızı.

“Ne diyorsun?” diye sordu Amirim. “Yayınlanan görüntülerdeki mozaikleri yok edecek, sesi normal hale çevirecek bir program var mıdır?

“Bilmiyorum ki,” diye karşılık verdim. “Bilişimci çocuklara sormak lazım.”

Bilgi İşlem Merkezine indik. Komiser Tayfun, “Bu işi yapabilecek biri varsa o da bizim Selim’dir,” diyerek pencere kenarında önündeki bilgisayarla haşır neşir olan genci işaret etti.

Adresini verdiğimiz “Sınırda Yaşayanlar” kanalını açan Selim, “Yok Amirim,” dedi. “Mümkün değil. Bizde yok böyle teknoloji, varsa ancak FBI’da vardır.”

“Tamam,” dedi Amirim. “O zaman Quantico’ya gönder, mesajın sonuna da ‘Komiserimin selamı var, acele istiyor,’ diye not düş.” Selim şaşkınlıkla yan masada çalışan Tayfun’a bakakaldı. Biz kapıdan çıkarken komiserin kahkahasını, ardından da, “İşine bak sen! Taşşak geçti Başkomiserim seninle,” dediğini duyduk.

Odamıza çıkınca Hilal’in getirdiği ham görüntüleri izledik. Dikkatimizi çeken, işimize yarayacak bir şey göremedik. Tekrar Youtube kanalını açtık. Neredeyse kare kare inceledik videoyu. Mücahit’in kimliğini açık edecek en ufak bir şey yoktu.

Videonun altına yüzlerce yorum yapılmıştı. Çoğu gençlerden olduğu anlaşılan saçma sapan, ipe sapa gelmez yorumlar vardı. Mücahit’in kahraman olduğunu söyleyen mi ararsın, kendisine tetikçi olarak iş bulmasını isteyip telefon numarasını bırakan mı…

“Bizim milletin zekâ seviyesini görmek için gazetelerde herhangi bir haberin ya da böyle bir videonun altına yazılan yorumlara bakmak yeterli,” dedim okuduklarıma inanamayarak. “Nereden çıkıyor bu kadar geri zekâlı? Gitgide de çoğalıyorlar.”

“Eskiden de çoktular,” dedi Amirim. “Sadece artık internet sayesinde seslerini duyurabiliyorlar olmayan Türkçeleriyle.”

Videonun izlenme sayısı alt yüz bini geçmişti. Yorumlarda işimize yarayacak herhangi bir şey bulamadık. Birkaç olumsuz yazı vardı fakat tehdit eden, intikam almaktan, hesap sormaktan söz eden yoktu.

Hilal, röportajın yayınlanmasından sonra birkaç kişinin kendisine mesaj atıp Mücahit’e nasıl ulaşabileceklerini sorduklarını söylemişti. Allah’tan bizde o teknoloji varmış da FBI’a işimiz düşmeden bu kişilerin IP numaralarından adreslerini tespit ettik. Bir şey çıkmadı. Mafyaya asker yazılmaya meraklı birkaç sümüklü çocuktu. Biraz gözlerini korkutup bıraktık.

Bilmem kaçıncı kere videoyu izlerken, “Dur… Dur burada,” dedi Amirim. “Beş on saniye geri al.”

Dediğini yaptım. “Duydun mu?” diye sordu. “Neremizle izlemişiz bunca zamandır! Bunu nasıl oldu da atladık!”

Neyi atladığımızı anlayabilmek için dikkat kesildim.

“Mücahit tüm röportaj boyunca yalnızca iki cinayetten söz ediyor. Mesleğe başladığı ilk cinayeti ve yakalandığı son cinayeti.”

“Turgut Aynacı.”

“Evet. Adama yapılan işkenceden bu cinayetin bir nefret cinayeti olabileceğinden şüphelenmiştik.”

“Doğru yolda olduğumuzu düşünüyorum Amirim. Adam çok kişinin canını yakmış.”

“Doğru ama adam işini iyi yapmış. Bu yıllar içinde kim bilir kaç cinayet işledi ve yakayı ele vermedi. Diğer işlediği cinayetler hakkında bilgi sahibi değiliz. Elimizde yalnızca itiraf ettiği bu iki cinayet var.”

“Turgut Aynacı’nın yakınları zaten şüphelimiz Amirim. Fakat ilk işinde kimi öldürdüğünü söylemiyor ki videoda.”

“Sen de armut pişsin ağzına düşsün istiyorsun. Mücahit öldürüldüğünde elli iki yaşında olduğuna göre ve ilk cinayetini de yirmi bir yaşında işlediğine göre… Bakalım… otuz bir yıl önce hangi yıldaydık? 1990 oluyor değil mi?”

“Evet de Amirim. 1990’da kim bilir kaç cinayet işlendi? Nereden bileceğiz hangisi olduğunu?”

“Ne diyor röportajda? ‘Soğuk, karlı kaplı, dondurucu bir Ankara gecesinde…’ Ankara’da karlı kaplı kaç gün oluyor ki kış boyunca? Bir iki gün yağar, bir iki gün de yerde kalır ve eriyip gider.”

Önce 1990 yılında işlenen ve faili meçhul kalmış dosyalara göz attık. On iki cinayet faillerinin yanına kâr kalmıştı. Kurbanların dördü kadın, ikisi çocuk, kalan altısı da yetiştin erkekti.

İnternette kayıt bulamayınca Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nü aradım. Birkaç saat sonra 1990 kışının hangi günlerinde kar yağmış olduğu bilgisi elimizdeydi. Bilgiyi e-postayla gönderdiklerini söylemek için telefon açan meteoroloji yetkilisi Türk polisinin böyle bilimsel yöntemlerle çalıştığını öğrenmekten gurur duyduğunu söyledi.

Elimizdeki altı faili meçhul cinayetten birisi tam da böyle bir günde işlenmişti.

Neyse ki kırk yıl öncesine kadar olan faili meçhul dosyaları bilgisayara girilmişti de arşivin tozlu raflarıyla cebelleşmek zorunda kalmadım. 1990 yılının o soğuk ve karlı Ankara gecesinde, Bahçelievler’in kafe ve barlarıyla ünlü 7. Caddesinde işlenmişti cinayet. Kırk iki yaşındaki Özdemir Sokullu, sahibi bulunduğu kafeden çıktığı sırada kimliği belirlenemeyen kişi ya da kişiler tarafından vurularak öldürülmüştü.

Omzumun üzerinden monitöre doğru eğilen Amirim, “Biri altı diğeri de on yaşında iki çocuğu varmış maktulün,” dedi. “Karısını da 1988’de trafik kazasında kaybetmiş.”

Altı yaşındaki Binnur teyzesinin velayetine verilmişti. On yaşındaki Murat’ın akıbeti ise Çocuk Esirgeme Kurumu olmuştu.

“Bak bakalım,” dedi Amirim. “Şu anda neredeymiş bu çocuklar?”

“Binnur 1995’te intihar etmiş. Teyzesinin evinde kendini asmış. Ardından bıraktığı mektupta teyzesinin kocası Bahtiyar Sağlam’ın yıllardır kendisine tecavüz ettiğini iddia etmiş.”

“Adli Tıp raporu var mı dosyada? Bak bakalım ne demişler.”

Rapor çocuğun iddialarını doğruluyordu. “Vay şerefsiz herif,” diye homurdandı Amirim. “Erkek çocuğu Çocuk Esirgemeye gönderirken kızı almasının nedeni buymuş demek. Bak bakalım içerden çıkabilmiş mi bu soysuz?”

Bahtiyar Sağlam’ın dosyasına girdim hemen. “İçeri girmemiş Amirim,” dedim.

Amirim sunturlu bir küfür savurdu. “O kadar kanıt varken serbest mi kalmış?”

“Serbest kalmamış… Adliyede öldürülmüş… Duruşma salonuna götürülürken.”

Amirim bir an duraladı. “Abisi…”

“Evet Amirim. Üç yıl ıslahevinde yattıktan sonra salıverilmiş.”

Murat Sokullu’nun dosyası epey kabarıktı. Islahevinden çıktıktan sonra da pek çok darp, yaralama, haraç alma gibi olaylara karışmıştı. Halen tutuksuz yargılandığı birkaç davası daha vardı.

Kayıtlarda görülen ikâmetgah adresine gittiğimizde kapıyı on dört-on beş yaşlarında bir delikanlı açtı. Kimliklerimizi gösterip Cinayet Büro’dan geldiğimizi söylediğimizde en ufak bir heyecan belirtisi göstermedi. Bizi salona aldıktan sonra, “Anne, polisler geldi,” diye seslendi ve masanın üzerindeki bilgisayarın başına geçti. Biz kanepeye otururken kırk-kırk beş yaşlarında, etine dolgun bir kadın elindeki beze ellerini silerek içeri girdi. Sanki kahve içmeye uğramış komşularıymışız gibi sakince karşımızdaki koltuğa oturdu. “Buyurun, sizi dinliyorum.”

Bir konuda Murat Sokullu’nun bilgisine başvurmamız gerektiğini söyledi Amirim. “Anladım,” dedi kadın. “Sabah erkenden çıktı. Bilmiyorum nerede olduğunu. Mesaiye başlamadan önce eve uğrar mı uğramaz mı onu da bilmiyorum.” Kadının bu sakin tavrının bezginlikten mi yoksa umursamazlıktan mı geldiğini anlayamadım. Delikanlı ise önündeki bilgisayarla meşgul görünüyordu ama kulakları bizdeydi. Murat’ın Maltepe’de koruma olarak çalıştığı gece kulübünün adresini aldık kadından.

Kapıya doğru yönelmiştik ki kilide sokulan anahtarın sesi geldi. Kapı açıldığında dosyasındaki fotoğrafından aşina olduğumuz Murat Sokullu karşımızdaydı. Amirimin elindeki kelepçeye şaşkınlıkla baktı.

***

“Otuz senedir doğru dürüst uyuyamıyorum biliyor musunuz?” dedi sorgu odasında. “On yaşımdan beri ilk kez bu gece rahat bir uyku çekebileceğim. Nezarethanenin tahta sırası bana beş yıldızlı otelin kral dairesi gibi gelecek.”

Eklemleri yara bere içindeki ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Yıllardır babamı kimin ve neden öldürdüğü soruları beni yedi bitirdi. Her şey yolunda giderken, mutlu bir şekilde yaşayıp giderken hayatımızı mahveden, bize bu kötülüğü yapanın kim olduğunu düşündüm durdum.”

“Babanın katilinin Mücahit olduğunu nasıl öğrendin?”

“Tamamen tesadüf oldu. Pavyonda beraber çalıştığım arkadaşlardan biriyle aynı cezaevinde yatmıştık birkaç ay. Telefonundan bir video izletti bana. Bizim koğuşun ağası otuz yıldan sonra tahliye olmuş, cezaevi hayatını anlatıyordu. O sırada yan tarafta birkaç video dikkatimi çekti. O gece de kapıda görevliydim, bulvardan geçen arabaları izleyeceğime videoları izlemeye başladım. Eski bir tetikçinin videosunu izlerken adam ilk cinayetini 1990 yılının dondurucu bir Ankara gecesinde işlediğini söyleyince ben de donup kaldım.”

Amirim hafifçe başını çevirip bana baktı. Yüzsüzlüğe vurup bu bakışların, “Gördün mü? Adam ilk izleyişte uyanmış olaya!” demek olduğunu anlamazlıktan geldim.

“Adamın bahsettiğinin babanın cinayeti olduğu ne malum?”

“Tamam, okuyamadık, hayatımız cezaevlerinde geçti ama biz de ağaç kovuğundan çıkmadık be Komiserim, bizim de kendimize göre bir çevremiz var.”

Gözümün önüne Murat’ın hayat arkadaşının oğlunun bilgisayar karşısındaki görüntüsü geldi.

“Kütüphanede araştırma yaptım, o tarihte Ankara’da başka bir cinayet işlenmemişti.” Hafifçe gülümsedi. “Sanırım siz de beni bu yoldan buldunuz?”

“Boş ver seni nasıl bulduğumuzu da asıl sen Mücahit’i nasıl buldun? Yüzü gizlenmiş ve sesi de değiştirilmişti.”

“Dedim ya Komiserim, bizim çevremizde de okuyup yazmış, kafası çalışan insanlar var.”

“Kafası çalışan, bilgisayarlardan iyi anlayan,” dedim.

Murat’ın da kafası çalışıyordu. “Size hiç zorluk çıkarmadan teslim oldum. Şimdi de suçumu itiraf ediyorum. Parlak bir gelecek var çocuğun önünde, onu bu işe karıştırmayın,” dedi.

“Mücahit’i öldürdüğün sırada nerede olduğunu kanıtladığı takdirde sorun yok,” dedi Amirim.

Murat rahatlamıştı. “Bu tanıdığım bilgisayar işlerinde çok iyi olmasına rağmen adamın suratındaki kırık görüntüleri kaldırmanın mümkün olmadığını söyledi. Ses konusunda da bir şey yapamıyordu. Herifi tanıyan biri belki bir yorum yapmıştır diye aşağıdaki bütün yazıları okudum, bir şey çıkmadı.”

Murat’ın sanki işlediği cinayeti değil de polisiye bir filmi anlatır gibi merak ögesini gıdıklaya gıdıklaya, tadını çıkara çıkara anlatması hoşuma gitmeye başlamıştı. Amirimin böyle lafı uzatanlara tahammül edemediğini biliyordum ama onun da sesi çıkmıyordu.

“Tam umutsuzluğa kapılmak üzerdeydim ki bu tanıdığım, videonun görüntüsünün çok kaliteli olduğunu ve bundan faydalanarak bir şey deneyeceğini söyledi.”

Amirimin patlayacağını ve “Yeter ulan, sokturtma videona da, kalitesine de… Uzatmadan anlat,” demesini bekledim ama yine sesi çıkmadı.

“Röportajı yapan kadın, adamın tam karşısında oturuyordu. Tanıdığım, kadının yakın çekim gösterildiği bir görüntüyü alıp gözlerini büyütünce gözbebeklerinde Mücahit’in yansımasını yakaladı. Görüntüyle biraz daha oynayıp netleştirdi. Babamın katili karşımda duruyordu.”

Amirim duyduklarını sessizce hazmettikten sonra, “Ee?,” dedi, “fotoğrafı eline alıp sokak sokak dolaşıp insanların yüzüne mi baktın?”

Murat’ın bu seferki gülümsemesi sanırım Amirimin bilişim cahilliğineydi. “Bir bilgisayar programı varmış. Herhangi bir fotoğrafı bu programa attığın zaman internetteki aynısını buluyormuş sana.”

“Bizdeki yüz tanıma programı gibi,” dedi Amirim bana bakarak. Başımı sallayarak onayladım. Bir yandan da Murat’ın omzuna hafif bir yumruk atıp, “Aferin lan size! Neler yapmışsınız böyle!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Nihayet bizim de CSI dizilerindeki gibi bir katilimiz olmuştu.

“Oğlunun Facebook sayfasındaki bir fotoğrafı tanıdı program,” diyerek devam etti Murat. Oğlan babasıyla evlerinin bahçesinde çekilmiş bir fotoğraf paylaşmış ve konum bilgisini de eklemişti… Sonrası kolay oldu.”

“Adama çok eziyet etmişsin,” dedi Amirim.

“Hak etmediği hiçbir şey yapmadım,” diye cevap verdi Murat. “Her bir darbenin bir sebebi vardı. Kimi babamı öldürdüğü içindi, kimi kardeşimin tecavüze uğramasına ve ölümüne neden olduğu için, kimi çocuk esirgemede ve ıslahevinde yediğim dayaklar için… Ha, kimi de babamı öldürmesi için kimin para verdiğini söylemesi için…”

Amirim, “Azmettiricinin kimliğini öğrendin yani…” dediği anda belimdeki telsizden gelen ses odayı doldurdu: “Bütün ekiplerin dikkatine… Dikmen Caddesii, Manolya Sokak’ta cinayet ihbarı…”

HEY TEKO!

Rihanna’nın “Lift me up” adlı şarkısı Barbados sokaklarında yankılanıyordu. Tüm ada halkı hemşehrileri olan Rihanna ile gurur duyuyordu. Ulusal kahramanlarıydı Rihanna onların. Devlet nişanı ile ödüllendirilmişti. Caddelerde onun sesi yankılanırken Barbadoslular şarkıya dans edip tempo tutarak ayak uydurmaya çalışıyorlardı. Bunlardan biri de Tekin Karo’ydu. Barbados caddelerinde Rihanna’nın şarkılarına eşlik etmeyi her zaman severdi.

“Teko” lakabıyla tanınıyordu. Otuz dokuz yaşındaydı. Karayipler Denizi ile Atlas Okyanusu arasındaki bu adanın Saint Michael bölgesinde, Başkent Bridgetown’da yaşıyordu Teko. Yani Rihanna’nın doğduğu yerde. Beş yıl önce buraya yerleşmiş, iki yıl önce de Barbados vatandaşlığına geçmişti. Geçimini kiralık katillikten sağlıyordu ama bunu çevresi bilmiyordu. Paralı, maceraperest biri olarak tanınıyordu.

Bu işten hayli yüklü paralar kazanmış, adada kendine şahane bir ev almıştı. Sonra adanın tarihçesini öğrenmişti: Nüfusu ağırlıklı olarak Afrika kökenlilerden oluşan adaya Barbados ismi, adayı gözlemleyen Portekizli denizci Pedro a Campos tarafından verilmiş. Burada Barbados ismi Portekizce “os barbudos” ya da İspanyolca eşanlamlısı “los barbudos” kelimesinden gelmekteymiş. Her iki anlamda da “şu sakallılar” anlamına gelen ifadenin adaya özgü incir ağaçlarından mı yoksa adada o dönem yaşayan yerlilerden mi kaynaklandığı hâlâ bilinmemekteymiş.

Teko’nun asıl doğup büyüdüğü yer İstanbul’du. Öksüz ve yetimdi. Balat’ta bir cami avlusunda bulunup Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilmişti. Kurum çalışanları tarafından çok sevildiği için sahip çıkılmış ve büyütülmüştü. Tekin ismini kurumda onu çok seven kadın bir bakıcı koymuştu. Tekin, onun çok sevip bir kazada kaybettiği nişanlısının ismiydi. “Umarım senin hayatın benim Tekin’im gibi talihsiz olmaz,” demiş ve ismini kulağına fısıldamıştı. Daha sonra orta hâlli bir aile onu evlat edinmiş ve iyi bir insan olarak yetiştirmişti. Sessiz, sakin, çalışkan bir öğrenciydi. Okul yaşamında başarılı olmuş, üniversiteye girmiş ve kimya mühendisliği bölümünü bitirmişti. Askerdeyken çok iyi nişancı olduğu için dikkatleri üzerine çekmişti. Daha sonra üstlerinin yoğun ısrarı üzerine askerlikte kalmış, dağlarda komando olarak çarpışmış ve yaralandıktan sonra uzun bir süre tedavi görmüştü. Ancak sağ bacağındaki aksaklık nedeniyle askerliği bırakmak zorunda kalmıştı. Yine de namı öyle yayılmıştı ki nişancılığından ötürü teklifler almaya başlamıştı. Bu cazip tekliflerden biri de kiralık katil olması yönündeydi. Ama ona bu teklifi yapanlar kiralık katil adını telaffuz etmemiş, bu dünyadaki işe yaramaz, gereksiz insanları ayıklama fırsatı olarak görmesini istemişlerdi.

Teko başta bu tekliflere pek sıcak bakmamıştı. Onu yetiştiren ailesini trafik kazasında kaybedince ortada kalmış, iş bulamamıştı. O da yüzlerce işsiz kimya mühendisinden biri olmuş, diplomalı işsizler kervanına katılmıştı. Geçim sıkıntısına düştüğü için teklifleri düşünmeye başlamıştı. Sonra teklif edilen paranın cazibesine kapılmış, bu sefaletten çıkış olarak görmüş ve kabul etmişti. Ancak bazı şartları vardı. Bunların başında öldüreceği kişinin masum olmaması, yani ilk yapılan teklifte olduğu gibi gerçekten gereksiz olması gerekiyordu. Başkalarının namusuna göz diken, tecavüzcü, hırsız, soyguncu, vurguncular ve katiller, onun öldürmekten rahatsız olmayacağı kişilerin başında geliyordu. Böylece kendini kahraman olarak görebilir, yaşamına bir anlam kattığını düşünebilirdi. Kadın erkek fark etmiyordu ama çocuk öldürmek kesinlikle listesinde yoktu.

Tabii o sadece kendisine teklif getiren arabulucuların bilgileriyle yetinmiyor, kiraladığı özel dedektifler sayesinde bu bilgilerin doğruluğunu da teyit ettiriyordu. İyice emin olduktan sonra harekete geçiyordu. Hayli profesyonel davranıyordu.

Dünyanın çeşitli ülkelerinde iş yapmıştı. Öldürdüğü insan sayısı kırkı bulmuştu. Bu cinayetler ona servet kazandırmıştı. Öldürdüğü kişiler arasında halkına zulmeden siyasetçiler de yer alıyordu.

En unutamadığı ve haz duyduğu eylemi Türkiye’de gerçekleştirmişti. Genç bir kıza aracıyla çarpıp ölümüne neden olduktan sonra onu balkondan atarak intihar süsü veren bir bakan oğluyla ilgili bir işti. Bakan, oğlunun olayını nüfuzunu kullanarak örtbas etmişti. Soruşturma tamamlanmış, olay intihar olarak kayıtlara geçmişti. Ama herkes biliyordu ki olay intihar değil, bir tür cinayetti. Acılı aile adalet istiyordu ama kimse bir şey yapamıyordu. Neyse ki bu adaletsizliğe illegal yollardan da olsa karşı çıkan, bunu hazmedemeyen birisi veya birileri vardı. Bu olayla ilgili kiralandığında işi seve seve kabul etmişti. Hem bakanı hem oğlunu aynı anda evlerinin terasında otururken birer kurşunla başlarından vurarak öldürmüştü. Üstelik bu iş için fiyatını yarıya bile düşürmüştü.

Dünyadaki bazı iyiler, kötüleri öldürmek için onu kiralıyorlardı. Bu gerçek miydi? En azından o böyle düşünmek istiyor, böyle umuyordu. Tuttuğu dedektifler ona öldüreceği insanlar hakkında bilgi veriyordu… Eğer yanlış bilgi veriyorlarsa, günahları onların boynunaydı…

Unutmadığı eylemlerden bir başkasını yine Türkiye’de gerçekleştirmişti. Önemli bir siyasetçinin, gemileriyle uyuşturucu taşımacılığı yaparak ülkesinin gençlerini zehirleyen oğlunu öldürmüştü. Hatta bunun için oldukça düşük bir ücreti bile kabul etmişti. O siyasetçiyi de öldürmek istemiş ama bir türlü fırsat bulamamıştı.

Türkiye’deki bu iki olay hariç, en büyük serveti siyasi suikastlardan elde etmişti. Parasını peşin olarak alıyor, aracılara ve onunla iş birliği yapanlara ödemelerini yaptıktan sonra güvendiği bankalardan birine yatırıyordu. Barbados kaçakçılar ve kara para aklayıcıları için bulunmaz bir cennetti. Burayı bu nedenle daha çok seviyordu.

Bu adaya yerleşmesine sebep olan da bir suikasttı. Uyuşturucu baronlarına hizmet eden, onları koruyup kollayan, yasaları onların lehine düzenleyen elli beş yaşındaki Kolombiyalı siyasetçi Miguel Wilmar’ı öldürmüştü. Brezilya’nın Sao Paulo kentinde müdavimi olduğu lüks bir kafede otururken uzaktan dürbünlü tüfekle başından vurulmuştu ünlü siyasetçi. Büyük ses getiren bir eylem olmuştu. İşi tamamladıktan sonra her zamanki soğukkanlılığıyla bir hayalet gibi ortadan kaybolmuştu. Brezilya’dan Barbados’a geçmiş, orada bir süre kaldıktan sonra Londra’ya uçmuştu. Barbados’ta kaldığı süre içerisinde bu adayı çok sevmiş ve buraya yerleşme kararı almıştı. Birkaç sene sonra da bu hayalini gerçekleştirmeyi başarmıştı.

Sonra da gelsin, Dolce Vita!

***

Interpol tarafından aranıyordu ama kimliğini ele vermediği için bugüne kadar rahat bir yaşam sürmüştü. Kendisini gizlemeyi ve açık vermemeyi iyi başarmıştı. Interpol’ün yakın takibinde olduğunu biliyordu. Çember hâlâ daraltılamamıştı. Yine de ne olur ne olmaz diyerek profesyonel işini minimum seviyeye indirmiş, teklifleri çok az kabul eder olmuştu.

Adadaki yakın komşusu, Leonardo Elkin adında yakışıklı, Venezuelalı, otuz yaşlarının başında bir gençti. Ailesinden miras kalan parayı burada yiyordu. En azından ona böyle söylemişti. Adada gününü gün ediyordu. Sahilde, Karayipler ayaklarının altında, lüks bir villada yaşıyordu. Bir partide tanışmışlar ve birbirlerine hemen ısınmışlar, bir süre sonra çok iyi dost olmuşlardı. Teko da ona kendisinin zengin bir aileye mensup bir mirasyedi olduğunu anlatmıştı.

Birikimlerini yatırıma dönüştürmüş, hatta adada küçük bir bar açmış, adını da “Teko” koymuştu. Kimya bilgisini içki yapımında, kendine özgü karışımlar hazırlayarak, çok sevilen kokteyller yaparak ortaya koyuyordu. Fena para kazanmıyordu. Dolara ve altına yatırım yapıyordu. Türkiye’de de birtakım girişimlerde bulunmuştu. Özellikle ülkesinde iyi bir yatırım kabul edilen gayrimenkul alımları yapmıştı. Oradaki işlerini güvendiği bir avukatı yönetiyordu. Ayrıca ona çocukluğunda sıcak bir yuva olan Çocuk Esirgeme Kurumu’na yüklü bağışlar yapıyor, ismini gizli tutuyordu. Büyük bir mağazada müdür olarak çalışan Sandra isminde Dominikli genç bir sevgilisi vardı. Haftada üç kez buluşuyorlar, yemek yiyorlar, eğleniyorlar ve sevişiyorlardı. Evlenmeyi düşünmüyordu. Yaşadığı hayata, geçmişine baktığında evliliğin ve çocuk sahibi olmanın ileride büyük sorunlara yol açabileceğini düşünüyor ve hemen bu düşünceyi aklından siliyordu.

Geceleri bar ve sevgilisi Sandra dışında takıldığı tek kişi Leo’ydu. Leo barın müdavimlerindendi. Haftada üç dört kez kalabalık bir grupla bara gelir ve bol bahşiş bırakarak ayrılırdı. Leo ayrıca onu birkaç kez serserilerden de korumuştu. O nedenle Leo’ya kendini borçlu hissediyordu. Ondan para almak istemiyordu ama Leo bunu asla kabul etmiyor, “Biz dostuz, iş başka dostluk başka,” diyerek geri çeviriyordu.

Leo silaha meraklıydı. Evinde çeşitli silahları vardı ve binanın bodrum katına bir atış poligonu bile yaptırmıştı. Bir gün iyi nişancı dostları arasında bir atış partisi düzenlemiş, Teko’yu da davet etmiş, “Senin de atıcılığını görelim,” demişti. Teko istemeyerek de olsa davete katılmıştı. Leo’yu geri çevirmek istemiyordu. Onu hem seviyor hem de güveniyordu.

Teko “Ben atıcılıktan anlamam,” demiş, yarışmaya katılmamayı tercih etmişti. Leo dışındaki yarışmacılar nişancılıkta pek de iyi değillerdi. Leo yarışı önde götürüyordu. Teko gecenin ilerleyen saatlerinde aldığı alkolün etkisiyle gaza gelmiş, birden yarışmaya katılmak istediğini söylemişti. Herkesin hayret dolu bakışları arasında hedefleri on ikiden vuruyordu. Leo şaşkınlıkla yanına gelmiş, omuzuna vurarak “Vay, bir de bilmiyorum, anlamam falan diyordun, sen de ne cevherler varmış dostum!” demişti. Ancak yarışmayı sonunda Leo kazanmıştı. Teko yarışmayı Leo’nun kazanması için son atışını kötü yaparak birinciliği Leo’nun almasını sağlamıştı. Leo’nun bunu anlayıp anlamadığını ise hep merak etmişti.

Teko’nun en büyük takıntısı yaşamın anlamıydı. İnançlı biri olmadığı için yaşamış olduğu bu hayat onu bu sorunun yanıtını aramaya yöneltmişti. Yalnız kaldığında bunları düşünüyor, bu tür kitapları okuyordu. Varoluşçuluk felsefesine kafayı takmıştı. Her şey insanla, onun varoluşuyla başlamıştı. En sonunda “Siz ne anlam yüklerseniz yaşamın anlamı odur” mottosunda karar kıldı.

Yaşama anlam katan, yaşamı anlamlı kılan biziz.

“Benim yaşamımın anlamı da dünyadaki kötüleri yok etmekmiş,” diyordu içinden. Bu düşünce onu rahatlatıyor ve keyiflenmesine sebep oluyordu. Sonra bol bol içiyor, kafayı buluyordu.

Leo’yla da zaman zaman bu konuyu tartışıyorlardı ama Leo inançlı biri olduğu için konuyu kısa kesmeyi tercih ediyordu.

Bir gün Leo, yanında Teko’nun tanımadığı bir kız arkadaşıyla bara geldi. Kız çok güzeldi. Teko kıza ilk görüşte vurulmuştu. Leo durumu fark edince kızın adının Gabriela olduğunu söyleyerek onları tanıştırdı. Kız tuvalete gitmek için yanlarından ayrıldığında onun uzaktan akrabası olduğunu ve onunla herhangi bir ilişkisi olmadığını, sadece çok iyi arkadaş olduklarını söyledi. Teko ile baş başa kaldıklarında Gabriela hem stilist hem de model olduğunu anlattı. Gecenin sonunda kız Teko’nun aklını başından almıştı. Gabriela da ona ilgi göstermiş, yeniden görüşmek üzere ayrılmışlardı. Ondan sonraki günler ve geceler Teko ile Gabriela sürekli görüşür olmuşlardı. Bu durumu fark eden ve kabullenemeyen Sandra, Teko’yu ağır sözler sarf ederek terk etti. Teko, Sandra’yı da seviyor ve onu kaybetmek istemiyordu. Ama yine de Gabriela’ya olan ilgisi çok daha ağır basmış, bu ayrılığı fırsat bilip Sandra’yı hiç aramamış, barışmak, gönlünü almak için kılını bile kıpırdatmamıştı. “Bir süre böyle gitsin bakalım,” deyip kestirip atmıştı.

Gabriela ile işi ilerletmişti artık. Onu evine davet ediyor, geç saatlere kadar konuşuyor, içiyor, gülüşüyor, eğleniyorlardı. Bir gece barda Leo, Teko’nun yanına geldi. “Gabriela ile ilgilendiğini, birlikte olduğunuzu görüyorum. Senden ricam, onun istemediği bir şeyi ona asla yapma, onu üzmeni hiç istemem,” diyerek Teko’yu bir şekilde baskıladı. O konuşmadan sonra Teko, Gabriela ile ilişkisinde daha dikkatli ve özenli olmaya başladı. Sağ ayağı hafif aksadığı için kadınların yanında kendini huzursuz hisseden Teko, Gabriela ile kendini bulmuştu. Sandra bile ayağıyla ilgili ona sorular sormuştu ama Gabriela hiç oralı olmuyor, ayağını görmezden geliyordu. Bu, Teko’nun hoşuna gitmişti.

Ancak ilişkilerinin üçüncü ayında Gabriela ani bir kararla ülkesine, işinin başına döndü. Bu karar onunla ciddi bir ilişkiye girmeye hazırlanan Teko’yu derinden sarstı ama çabuk toparlandı. “Belki böylesi daha iyi, onunla evlenmeyi istiyorum ama sonu iyi olmaz,” diye düşünerek kendini teselli ediyordu. Gabriela ayrılırken ilişkiyi tam koparmamış, fırsat bulduğunda geleceğini söylemiş, “Ama sana hiçbir zaman umut veremem Teko, ne olur beni affet!” demişti. İşin tuhafı onunla geçirdiği üç aylık sürede Teko kızın elini bile tutmayı başaramamıştı. Arada Leo olduğu için kızın istemediği bir davranışı yapmaktan kaçınmıştı. Birkaç kez kıza yaklaşmak istemiş ama Gabriela bu yakınlaşmalarına karşılık vermeyince pek üstüne gitmemişti. Gabriela gittiğinden beri zaman zaman birbirlerine mesajlar atmayı sürdürseler de bu mesajlarda güçlü bir sevgi, aşk hissedilmiyordu. Teko, Gabriela’ya âşık olmuştu ama onun mesafeli tavırları ona olan yakınlığını yeniden gözden geçirmesine yol açmıştı. Çünkü anladığı kadarıyla Gabriela da onu sevmişti ama muhtemelen ona âşık değildi. Yani kızı pek çözememişti, bu yüzden ilişkiyi zamana bırakmaya karar verdi.

Sandra’yı aramak istiyordu ama aylardır kızı aramadığı için bir türlü cesaret edemiyor, pişmanlık duyuyordu. Teko depresyona girmişti.

***

“Keşke iyi para kazanacağım bir teklif gelse de biraz kafamı dağıtsam,” diye düşündüğü sıralarda beklenen teklif gelmişti.

Mesajda arabulucu yeni görevini söylemişti. Brezilya’da Sao Paulo’da halkçı, iyi bir politikacıyı öldürmeyi planlayan kendisi gibi bir başka kiralık katili öldürecekti. Sao Paulo kentinde Barbados’a yerleşmesine neden olan bir politikacıyı yıllar önce öldürdüğünü anımsadı. Hedefinde yine aynı kentte, bu kez iyi bir politikacıyı öldürmeye niyetli kötü bir kiralık katil olacaktı. Riskli bir işti.

“Şu işe bak,” dedi.

Güvendiği adamlarına kiralık katilin kim olduğunu danıştı ama kimse pek bir şey bilmiyordu. “Benim gibi kendini iyi gizlemiş bir kiralık katil daha ha!” dedi içinden. Bu durum pek hoşuna gitmemişti. Politikacı hakkında verilen bilgilerin doğru olduğunu ve söylenen tarihte Sao Paulo meydanında bir konuşma yapacağı bilgisi de teyit edilmişti. Ama yine de içine bir kurt düşmüştü. Bu adı sanı bilinmeyen, kendisine benzeyen hayalet tetikçi kimdi? Bir ara işi kabul etmemeyi düşündü ama teklif edilen para çok yüksekti ve iş öncesi paranın tamamını alacaktı. Bu para çok istediği lüks yatı almasına ve artık emekli olmasına yetecek kadar büyük bir paraydı.

Kiralık katile kafayı takmıştı. Belki de önceden tanışmış ya da ismini duymuş olduğu biriydi. Birçoğunu ismen biliyordu ama bilmedikleri de çoktu. Kiralık katillerin de sayıları gün geçtikçe gittikçe artıyordu.

Kiralık katilin politikacı Brezilyalı Andre Enzo’yu öldüreceği tarih, saat ve yer belliydi. Enzo meydanda konuşmaya başlayacağı sırada öldürülecekti. Tetikçinin onu vuracağı binanın hangisi olduğu, kaçıncı katta yer alacağı, hangi pencereden ateş edeceği ayrıntılı olarak belirtilmiş hatta krokisi bile çizilmişti. Teko iki gün önceden oraya gidip birtakım incelemelerde bulunacak, kendi katını ve odasını da görecek, yani bir tür prova yapacaktı. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. İstediği silah her zamanki gibi odaya getirilecek, nasıl kaçacağı, kimlerin yardımcı olacağı da öncekilerde olduğu gibi yapılacak provada belirlenecekti.

Beklenen tarih yaklaşıyordu. Teko uçakla Brezilya’ya uçtu. Önceden belirlendiği gibi gerekli incelemeleri, provaları yaptı. Politikacı meydanda öğleden sonra saat üç gibi konuşacaktı. Teko sabahtan çıkıp çevreyi kolaçan etmiş, saat on bir gibi odasına gelmiş ve silahını yerleştirmişti. Tetikçinin ateş edeceği binanın tam karşısında, onun katıyla hemen hemen aynı hizadaydı. Aralarında yaklaşık yüz elli metrelik bir mesafe vardı. Gizemli katilin penceresinde şimdilik hiçbir hareketlilik göze çarpmıyordu.

Vazgeçemediği silahı McMillan TAC-50 atışa hazırdı. Etkili menzili 2.000, azami menzili 7.000 metre olan, Amerikan yapımı, Afganistan savaşında da çok kullanılan, uzun menzilli keskin nişancı tüfeğiydi. Bir tüfek için oldukça uzun menzilli olması ve bilinen en uzun mesafeden atılan mermi ile öldürme rekorunu kıran keskin nişancının silahı olması onu ünlü yapan özelliğiydi. Eğer iyi nişan alınırsa bir uçak pilotu bile vurulabilirdi bu silahla.

Attığı mermi çekirdeğinin çıkış hızı 824 m/s hızındaydı. Şimdiye kadar Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Fransa ve Türkiye‘nin ordusunda bulundurduğu bu silahın tetik gribine sahip olması ve şarjör ile doldurulması, onun pratik özelliklerinden birkaçıydı.

Bu modelle çok sayıda kötü adamı tahtalı köye yollamıştı. Ondan önce askerlik döneminde de dağlarda bu tüfekle çok başarılı işler yapmıştı.

Saat üçe çeyrek kala meydan kalabalıklaşırken hedefteki katilin penceresinde bir hareketlilik gözlemledi.

Beklenen an geliyordu. Tetikçi başında kepiyle tüfeğinin başında eli tetikte kıpırdamadan bekliyordu. Kepini önüne eğdiği için yüzünü seçemiyordu. Muhtemelen başından vuracaktı. Meydanda sesler yükseliyor, politikacı kürsüye ilerliyordu.  O kürsüye geldiğinde Teko nefesini tutmuştu.

O anda telefonuna bir mesaj geldi. Sadece arabulucuyla görüştüğü özel telefonunu her zaman ne olur ne olmaz diye yanında açık tutardı çünkü her an bir değişiklik olabilirdi.

Mesaj her zamanki arabulucusundandı. “Hey Teko! Nişan aldığın katın iki kat yukarısındaki pencereye bak!”

“Neler oluyor?” dedi içinden. Dediği yere baktı. Göz göze gelmişlerdi. Yüzü tanıdıktı. Elindeki tüfeği Teko’ya yöneltmişti. Tetiğe bastı. Teko’nun tetikteki eli paramparça oldu, kurşun sekerek sol omuzuna saplandı. Elinde derin bir acı hissederek kapıya doğru koştu ancak kapı açılmıyordu. Teko acı içinde kıvranıyordu. O anda tuzağa düştüğünü anladı.

Bir süre sonra kapı açıldığında karşısındaki kişi birkaç dakika önce pencerede gördüğü ve ona ateş eden kişiydi.

“Leo sen!”

“Evet Teko, ben Leo!”

“Kimsin sen?”

“Gerçek adım Mateo. Mateo Wilmar. Bu isim sana bir şey ifade ediyor mu?”

Teko şaşkınlıkla bakıyordu.

“Yıllar önce vurduğun Miguel Wilmar’ın oğlu!”

“Hatırladım,” diye fısıldadı Teko. “Nasıl anladın, beni nasıl buldun?”

“Herkes bulunur dostum, sonsuza dek gizlenemezsin. Dünya küçük, teknoloji sayesinde daha da küçüldü.”

Teko başını sallarken Leo devam etti.

“Babam öldükten sonra şehirdeki bütün kamera kayıtlarını tarayıp görüntülerden tüm şüphelilerin listesini yaptık. Bunlar arasında senin görüntün de vardı. Yüzlerce kişiyi büyük bir titizlikle araştırdık. Eleyerek iz sürmeye devam ettik. Müthiş paralar harcadık. Senin sağ bacağında bir aksama vardı. Bir binadan çıkmış meydana doğru yürüyor ve endişeyle çevreye bakınıyordun. Yüzünü taradık. Ama seni bulmak, kimliğini ortaya çıkarmak çok kolay olmadı. Yıllarımızı aldı. Sonunda izini sürdük ve seni bulduk. Kiralık katil olduğunu öğrenemedik önceleri, ama askerdeki başarılarını, nişancılığını saptadık. Sonra mevcut arabulucularla temasa geçtik. Senin gibi bir adamın tetikçi olup olmadığını soruşturduk. Ama istediğimiz yanıtı alamadık. Kimse seni tanımıyordu. Yalnız bir arabulucu vardı, bir türlü ona ulaşamıyorduk. Sürekli izini kaybettiriyordu. Sonunda bulduk. Seni tanıdığını belirledik. Arabulucuya dudak uçuklatan bir para teklifinde bulunduk. Eğer kabul etmezse ailesini bulup öldüreceğimizi söyleyip tehdit ettik. Küçük kızını ve ailesini kontrol altında tutup onu korkuttuk. Sonunda bize yardımcı olmasını sağladık. Paranın yarısını verince rahatladı. Yarısını da iş bitince vereceğimizi söyledik. İtiraz etmedi. Bülbül gibi öttü ve seninle ilgili her şeyi anlattı. Barbados’ta oturduğunu öğrenince biz de oradan ev alıp yanına yerleştik. Sonra seninle tanıştık ve gerisini biliyorsun. Bu arada arabulucu bize her türlü yardımı yapmaya devam etti tabii. Sana bu işle ilgili mesajları o attı. Son olarak telefonuna gönderdiği mesajda sana yukardaki kata bakmanı söyledi. Aslında onun telefonunu kullanan bendim. Sıra seni suçüstü iş üstünde yakalamaya gelmişti. İşte şu an o an.”

“Yani bu sahte olayı da sen ayarladın, öyle mi?”

“Evet. Özetle her şeyi ben ayarladım. Bu suikast da dâhil tüm senaryoyu ben planladım. Seni ava giderken avlamayı hep hayal etmiştim… Seni babamı öldürdüğün şehirde vuracaktım. Ama öldürmeyecektim. Sen artık yavaş yavaş, acı çeke çeke öleceksin… Ha, o pencerede gördüğün cansız bir mankendi, bilgin olsun.”

“Gabriela da işin içinde miydi?”

“Evet, onun seninle ilişkiye girmesini sağladım. Gabriela evini, her şeyini araştırdı. Sana yakınlaşarak hakkında her şeyi öğrenmeye çalıştı. Yakında senin ziyaretine gelir merak etme! Seni unutamamış, ayrıca sana bir sürprizi olacaktır sanırım.”

Leo kapıya giderken birden durdu.

“Biliyor musun bu keyfi tatmayı çok istiyordum. Sonunda bu amacımı gerçekleştirdim. Hani sen hep sorardın ya ‘Yaşamın anlamı nedir?’ diye. Benim için de yaşamın anlamı buydu işte…Adios dostum!”

“Leo!”

“Efendim!”

“Baban kötü bir adamdı. Bunu biliyorsun değil mi?”

“Hiçbir şey göründüğü ya da sana anlatıldığı gibi değildir. Onu yaşamak lazım. Kötü kim, iyi kim, hiçbir zaman emin olamazsın. Belki sen daha kötüsün… Neyse bunu düşünmek için bol bol zamanın olacak.”

***

Teko hastanede gözünü açtığında Gabriela ona bakıyordu.

“Gabriela!” dedi yavaşça.

“Merhaba Teko!”

Gabriela cebinden bir kimlik kartı çıkartıp Teko’nun gözüne tuttu.

“Mateo’nun Gabriela adında bir akrabası var ama o ben değilim. Benim adım Beatriz Carvalho, Interpol’den… Seni tutuklamaya geldim.”

Teko, Brezilya’da yargılanarak müebbet hapse mahkûm edildi. Cezasını çekmek üzere Sao Paulo’nın ünlü hapishanesi Carandiru’ya nakledildi. Yaşamının yeni anlamı olarak aylarca şunu düşündü:

“Eğer buradan çıkarsam arabulucum olacak o alçağı ibretiâlem olsun diye öldüreceğim…”

Ama Teko çıkamadı. Hapse girdikten yaklaşık altı ay sonra şişlenerek öldürüldü.

Yatağının altında bulunan notta, Türkiye’deki avukatına verilmek üzere bir vasiyetname yazmıştı.

“Eğer üzerime kayıtlı mallarım hâlâ duruyorsa onları Türkiye’deki Çocuk Esirgeme Kurumu’na ve Barbados’ta yaşayan Sandra’ya bırakmak istiyorum.”

Avukatı vasiyetnamesini yerine getirmek için harekete geçti. Uzun uğraşların sonunda bazı malları ve bankadaki paraları kurtarabildi. Ancak Çocuk Esirgeme Kurumu ve Sandra bu vasiyeti kabul etmedi.

KİRALIK KATİLLER VE FİLMLER: SİNEMADA KİRALIK KATİL TEMSİLLERİ

Bir itirafla başlayayım yazıma: Ben küçükken kiralık katilleri çok karizmatik bulurdum ve tek başıma oynadığım bazı oyunlarda, western filmlerinden ilhamla o dönemki tabirle ‘kovboyculuk’ oynamadığım zamanlarda, bu filmlerdeki karaktere öykünerek onları canlandırırdım. Sanırım o döneme ait hatırladığım ve bana ‘kiralıkların’ karizmatik olduğunu düşündürten film Don Siegel tarafından yönetilen ve başrollerinde Lee Marvin, Angie Dickinson,  John Cassavetes ve o filmden yaklaşık 17 yıl sonra ABD’nin 40. Başkanı seçilecek olan Ronald Reagan’ın yer aldığı The Killers (1964) olmuştu. Kiralık katil filmlerindeki genel bir klişeden, onları kimin kiraladığının peşine düşüp istemeden parçası oldukları komployu ortaya çıkarmaya çalışan kiralık katilleri konu alan filmde beni çeken cinayetler değil Lee Marvin’in ekran karizması, bugün bile hala sinema tarihinde ikonik bir stil imajı olarak kabul edilen gri ipek takımı, siyah güneş gözlükleri ve şapkasıydı. Tabi zamanla sinemaya ve filmlere ilgim arttıkça her kiralık katilin o kadar karizmatik olmadığını, kiralık katillerin farklı şekillerde temsil edildiklerini gördüm.

The Killers’da Lee Marwin…

Sinemanın sevdiği konularından biridir kiralık katiller ve hikayeleri. Lee Marvin  örneğinde olduğu gibi karizmatik oyuncular tarafından karizmatik ve ‘cool’ karakter olarak çizildikleri filmlerin sayısı bir hayli fazladır ama örneğin Luc Besson’un Leon: The Professional (1994) filmde olduğu gibi sadece öldürmeyi bilen, zekaları yüksek olmayan karakterlere de bürünebilirler. Coen Kardeşler’in efsanevi No Country for Old Man (2008) filminde Javier Bardem’in Oscar kazandıran bir performansla hayat verdiği Anton Chigurh karakterine bakalım. Sinema tarihinin en kötü ve ilginç karakterlerinden biri olan psikopat kiralık katil Chigurh, cool ve karizmatik olmaktan uzak; bir makine ruhsuzluğu ve hissizliğiyle önüne çıkan herkesi öldürür.

Ne kadar karizmatik, psikopat veya işlerinde iyi (profesyonel) olsalar da onların da bir geçmişi ve hayatı vardır. Başka bir deyişle ‘katiller de sever.’ Hikayelerin dramatik boyutlarını arttırmak için filmler bir insanın niçin ve nasıl kiralık katil olduğu üzerinde de durabilirler. Kimi kader kurbanıdır, kötü bir ailede yetişmiş ve istemeden bu yola düşmüştür. Kimi eski asker, istihbaratçı veya polistir ve tek bildiği şeyi kamu hizmetini bıraktıktan sonra özel sektörde kendi için yapmaya devam eder. Mafyaya karşı açılan bir davadaki tanıkları ve davayı yürüten savcılık görevlisini öldürmesi için tutulan kiralık katilin ve tesadüfen bindiği taksinin şoförünün gece boyunca süren serüvenini anlatan Michael Mann’ın başyapıtları arasında yer alan Collateral (2004) örneğin böyle bir karaktere sahiptir. Kiralık katil Vincent (Tom Cruise) kendisine bu işi ne kadar zamandır yaptığını soran taksici Max’a (Jamie Foxx) şöyle cevap verir: “Kamu hizmetindeyken mi özel sektörde mi?”

Kiralık katiller kendi başına, bağımsız olarak çalışan; bir tür girişimci veya esnaf-serbest meslek sahibi olarak kabul edilebilirler. Serbest meslek makbuzu veya bir tanıdık şirket üzerinden fatura kestirmedikleri kesindir elbette! Fransız Yeni-Dalga’sının manevi kurucusu sayılan ve kara-film türünü yenileyen başyapıtların bazılarına imza atmış olan Jean-Pierre Melville’in efsanevi Le Samurai (1967) tam anlamıyla bu tarz bir kiralık katilin hikayesidir. Kendisini bir gece kulübünün sahibini öldürmesi için tutan ama sonrasında ona ödeme yapmak yerine onu öldürmeye kalkan işvereni bulup intikam almak isteyen kiralık katil Jef Castello (Alain Delon) sinema tarihinin en sofistike ve karizmatik kiralık katil karakterlerinden biridir. 1972 tarihli Ömer Lütfi Akad’ın yönettiği ve başrolünde Cüneyt Arkın’ın oyunculuk tarihinin belki de en müthiş performansını sergilediği Yaralı Kurt da benzer bir hikayeyi anlatır. Selim İleri’nin Graham Green’in A Gun for Sale romanından esinlenerek oluşturduğu senaryo kiralık katil Ali’nin Tefeci Hilmi’yi öldürdükten sonra aldığı dolarların sahte çıkması üzerine onu tutanların peşine düşmesinin hikayesidir. Dönemin Yeşilçam kurallarına uygun olarak arada melodrama göz kırpsa da seyredilmeye değer bir yapıt olarak Türk Sineması’ndaki yerini almıştır. Luc Besson’un yönettiği Leon’da Jean Reno’nun canlandırdığı Leon tam anlamıyla böyle bir kiralık katil değildir mesela. Ona iş bağlayan bir tür komisyoncu/menajer ile çalışır; dolayısıyla tam bağımsız sayılmaz.

Bağımsızlık demişken son dönemde aksiyon sinemasının en önemli serilerinden biri haline gelen ve tamamen hayali-karizmatik kiralık katillerin sürreal dünyasında geçen John Wick’ten de bahsetmeden olmaz. Keanu Reeves’in canlandırdığı John Wick, karısının ölümü sonrasında tuttuğu yastan dolayı işten elini eteğini çekmiştir ama işte kader, Wick’in geçmişte çalışmış olduğu bir mafya babasının şımarık oğlu ile karşılaşmasından sonra yeniden ağlarını örmeye başlar; Wick fiziksel olarak gömdüğü silahlarını çıkarır, karizmatik haline geri döner ve film de oradan sonra kopar tam anlamıyla. İntikam hikayeleri sadece Wick serisinin değil pek çok kiralık katil filminin ana veya yan temaları arasında yer alır. Yukarıda sözünü ettiğim Le Samurai da bu intikam hikayelerinden biridir.

Le Samurai filminde Alain Delon…

Kiralık katilleri tutanların iş bittikten sonra onlardan kurtulmak istemesi de bu türün önemli temaları arasında yer alır. Amerikan Bağımsız Sineması’nın en önemli isimlerinden Jim Jarmusch’un 1999 tarihli yapımı Ghost Dog: The Way of the Samurai da benzer bir temaya sahiptir. Günümüz dünyasında Samuraylar’ın Bushido Kanunu’na göre yaşayan Ghost Dog isimli (Forest Whitaker) bir kiralık katil, onu tutan bir çete patronu tarafından ortadan kaldırılmak istenir. Jarmusch belki de sinema tarihindeki tek örnek olarak kiralık katil teması üzerine bir sanat filmi çekmiştir. Bu filmin Melville’in Le Samurai’ından belirli oranda etkilendiğinin de altını çizmek lazım. Hollandalı yönetmen Anton Corbjin’in George Clooneyli The American (2010) filmi de yine işvereninin ortadan kaldırmak istediği gizemli ve karizmatik bir kiralık katilin hikayesine odaklanır. Film özellikle İtalya’nın eski kasabalarının tarihi ve doğal güzellikleriyle kendine has görselliği ve elbette Clooney karizması için bence seyredilmeyi hak eder.

İki kiralık katilin birbirleri ile mücadelesi de, ki geniş bir yorumla Freudyen Odipal kompleksin bu türe uyarlanması olarak da okunabilir, tür içinde ilgi çekici temalardan biridir. Charles Bronson’un oyunculuğunun ve ekran karizmasının zirvesinde olduğu bir dönemde, 1972’de Michael Winner tarafından çekilen The Mechanic tecrübeli bir kiralık katil olan Arthur Bishop’un (Charles Bronson) kanatları altına aldığı ve yetiştirdiği genç meslektaşı/çömezi Steve McKenna (Jan-Michel Vincent) ile mücadelesini anlatır. Richard Donner imzalı 1995 tarihli Assassins de tecrübeli ve şöhretli bir kiralık katil Robert Rath (Sylvester Stallone) ile onu öldürüp şöhret sahibi olmayı hedefleyen Miguel Bain (Antonio Banderas) arasındaki mücadeleyi aktarır beyaz perdeye.

Uluslararası olayların, espiyonaj hikayelerinin de kiralık katil teması ile buluştuğu filmler olmuştur elbet. Bunların en ünlüsü elbette casusluk ve politik gerilim  edebiyatının başyapıtları arasında yer alan Frederick Forsyth’un romanı The Day of the Jackal’ın büyük yönetmen, dört Oscarlı Fred Zinnemann tarafından aynı adla; kitabın yayınlanmasından sadece iki sene sonra uyarlanan filmdir. ‘Çakal’ kod adlı bir uluslararası kiralık katil, Fransız aşırı sağ bir paramiliter örgüt tarafından Fransa Başkanı Charles De Gaulle’e suikast düzenlemek üzere tutulur. Filmin bir tür yeniden çevrimi olan (bu kez müşteri Rus Mafyası, hedefse ABD Başkanının eşi First Lady’dir) The Jackal (1997) iki büyük aktör, Bruce Willis ve Richard Gere’in ekran karizmasına yaslanan yönetmen Michael Caton-Jones tarafından çekilir. Yine Luc Besson’un zamanla bir külte dönüşen; hatta sinemada kendi içinde ayrı bir alt-tür oluşmasına bile neden olan 1990 tarihli Le Femme Nikita da devlet içindeki gizli örgütlerin operasyonlarında kullanmak üzere suçluları eğiterek elit birer suikastçıya/katile dönüştürmelerinin hikayesidir. 

Bruce Willis ve Richard Gere, The Jackal’da…

Kiralık katil filmleri üzerine konuşurken Hong Kong filmlerine de ayrı bir parantez açmak icap eder. Özellikle sonraları Hollywood’da da adından çok söz ettiren filmler çeken aksiyon filmlerinin büyük ustası John Woo’nun her biri meraklısına ayrı bir seyir zevki veren gun fu türündeki (silahlı çatışmalar ve savaş sanatlarından hareketleri bir arada kullanma ki kurşun balesi olarak da adlandırılabilir) yapıtları unutulmamalıdır. Bir külte dönüşen ve sadece Woo’nun değil başrol oyuncusu Chow-yun Fat’in de uluslararası bir yıldıza dönüşmesini sağlayan The Killer aynı zamanda kiralık katillerin vicdanlı ve iyiliksever insanlar olabileceğini de gösterir. Kiralık katil Ah Jong (Chow-yun Fat) son görevi sırasında kaza ile kör olmasına neden olduğu bir kadına aşık olur ve onun göz ameliyat masraflarını karşılamak için son bir görevi kabul eder. Oysa bu son görev bir tuzaktır; Jong kendini Hong Kong Mafyası ile polis arasında bulur.  Stephen Tung’un savaş sanatları ustası ve aktör Jet Li’nin başrolde olduğu Hitman- Contract Killer (1998), aksiyon-suç türünün ustalarından Johnnie To Kei-Fung’un yaşlı ve genç kiralık katillerin mücadelesini anlattığı Fulltime Killer (2001) ile ailesinin intikamını almaya çalışan eski bir kiralık katilin macerasına odaklandığı Vengeance (2009) Hong-Kong sinemasının bu alt-türe diğer armağanları olarak görülebilir. Hong Kong ve Uzakdoğu sinemasının son dönemdeki en önemli isimleri arasında yer alan, belki de en önemli ismi sayılabilecek Wong Kar-wai’nin film-noir ve sanat filmi türlerini bir araya getiren ve genel olarak bir kiralık katil hikayesi olmayan ama ana karakterleri arasında hayatı bırakmayan bir kiralık katile de yer veren Fallen Angels (1995) bu açıdan dikkate değerdir.

Kiralık katilleri romantik komedilere koyarsak ne olur? Bu sorunun cevabını da iki film veriyor bizlere: Grosse Pointe Blank (1997) ve Mr. & Mrs. Smith (2005). Ayrıca komedi-aksiyon türünün başarılı bir örneği olarak The Hitman’s Bodyguard (2017) da böyle bir listede kendine yer bulabilir.

Sinemada kiralık katil filmlerinden söz ederken mafya hikayelerinin vazgeçilmez karakterleri olan mafya tetikçilerinden de bahsetmek gerekir kanımca. Öncelikle onlar ile kiralık katiller arasındaki kategorik ayrımı doğru yapmak ve ikisini birbirleriyle karıştırmamak gerekir. Evet, onlar da özünde para karşılığı öldürürler ve evet bazı durumlarda aradaki ayrım çok büyük olmayabilir ama mafya tetikçileri kiralık katiller gibi bağımsız değildirler. Onları bir şirketin maaşlı elemanları olarak düşünebilirsiniz. John Houston imzalı kara komedi Prizzi’s Honor (Prizziler’in Onuru-1985) filminde Jack Nicholson’un canlandırdığı Charley Partanna böyle bir karakterdir. Prizzi ailesinin verdiği işleri yerine getirir. Keza Sam Mendes’in 2002 tarihli Road to Perdition filminde Tom Hanks tarafından canlandırılan Michael Rooney de benzer bir karakterdir; bir mafya babası için çalışır. Tarantino’nun The Pulp Fiction’da (1994) tuvalete giderken silahını mutfakta unutan John Travolta’nın sinema tarihine geçen karakteri Vincent Vega ve ekürisi hayatın anlamını arayan Samuel L. Jackson’un hayat verdiği Jules Winnifield da mafya tetikçisi rolleri arasında sinema tarihindeki yerlerini almışlardır.

Tarantino’nun The Pulp Fiction filminin unutulmaz kiralık katilleri: Jules ve Vincent (Samuel L. Jackson ve John Travolta).

Aynı şekilde gizli ama özel, hiçbir devlete bağlı olmadan, uluslararası ve uluslar-ötesi faaliyetler gösteren örgütler için çalışan suikastçılar de mafya tetikçileriyle benzer bir kategoride değerlendirilebilir. Babası da aynı örgüt için çalışan ve örgüt tarafından elit bir suikastçı olarak yetiştirildikten sonra örgütle mücadeleye girişen genç bir adamın aksiyon dolu hikayesini anlatan Kazak yönetmen Timur Bekmambetov’un Wanted (2008) filmi, ki James McAvoy ve Angelina Jolie’nin ekran uyumunun pek de başarılı olduğu söylenemez, son dönemde bu konuya sahip yapıtlar arasında ilk akla gelenlerden biridir. Uyum demişken yazmadan edemedim: 1994 tarihli Sylvester Stallone’un bombalar konusunda uzman bir kiralık katili canlandırdığı ve yanına Sharon Stone’u aldığı The Specialist de ekran uyumsuzluğu konusunda o filme rahmet okutan bir başka kiralık katil filmidir.

Çok kuvvetli bir oyuncu kadrosuyla sağlam ve gerilim dolu senaryosuyla benim çok sevdiğim filmlerden biri olan Jaume Collet-Serra’nın Unknown (2011)  filmi de uluslararası komplolar yapan ve elit suikastçılar istihdam eden bir gizli örgütün dahil olduğu bir suikast komplosuna odaklanır ve seyredilmeye değerdir.

Kiralık katillerden, mafya tetikçilerinden ve uluslararası komploculardan bahsettik. Yazıyı silahını ve öldürme becerisini kiralayan; ekmeğini silahını kullanarak kazanan iki farkı gruptan da kısaca söz ederek kapatalım: Paralı askerler ve silahşörler.

Paralı askerlik aslında kökü eski çağlara kadar giden bir olgudur. İlk çağlarda Pers Kralları’nın yoğun olarak kullandıkları paralı askerler, yani para karşılığı bir orduda savaşanlar, Bizans İmparatorluğu’nda ve sonrasında da Ortaçağ Avrupa’sında feodal beylerin, İtalyan şehir devletlerinin veya orduları küçük kralların emrinde savaşan şövalyeler olarak tarihin sahnesinde yerlerini almışlardır. Özellikle İtalyan Şehir Devletleri’nin ve Papalık Devleti’nin Rönesans döneminde ve Avrupa din savaşları sırasında paralı askerlerden oluşan ordularını yöneten ‘Condottieri’ler ayrı bir tarihi önem taşır. Mesela Preveze Deniz Savaşı’ndan tanıdığımız Andrea Doria, Cenevizli bir deniz  ‘Condottiero’sudur ve amiral olarak kendi ülkesi Ceneviz dışında Papalık Devleti’nin, İspanya ve Fransa Krallıkları’nın donanmalarını yönetmiştir.

Modern dönemle ve özellikle de ulus devletlerinin ortaya çıkışıyla birlikte paralı askerlik bilindiği anlamıyla ortadan kalkmıştır. Askerlik ulus devletlerin vatandaşları için mecburi bir ‘vatan görevi’ haline gelmiş; savaşmak da devlet, vatan, millet için yapılması gereken bir sorumluluğa dönüşmüştür. Bu dönüşümle birlikte günümüzde paralı askerlik, ki özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı ve Afrika’daki bazı ülkelerdeki iç savaşlardan dolayı sık sık duyduğumuz Wagner ile yeniden gündemde, boyut değiştirmiştir. Çoğu eski özel harekat askerlerinden ve özel tim elemanlarından oluşan paralı asker grupları kimi zaman bir Afrikalı diktatör için kimi zaman elini kirletmek istemeye devletlerin veya büyük uluslararası şirketlerin gizli operasyonları için para karşılığı savaşmışlardır modern dönemlerde. Yakın zamandaysa paralı askerlik bağımsız bireyler veya gruplardan daha çok Rusya’da Wagner, ABD’nin özellikle Irak ve Afganistan’da kullandığı DynCorp veya Blackwater gibi ‘özel askeri şirketler’ aracılığıyla varlığını kurumsal bir boyutta sürdürmektedir.

Gerek eski dönemde şövalyelik gerekse de modern dönemde ‘paralı askerlik’ olsun bu kavramlara yönelik de bir çok film çekilmiştir. Büyük bir çoğunluğu ‘B-Movie’ veya ‘Trash’ olarak da adlandırabileceğimiz düşük bütçeli önemsiz filmler olsa da aralarında ilgi çekici olanları da mevcuttur. Bunlar arasında The Dogs of War (1980), Ronin (1998), 13 Hours: The Senet Soldiers of Benghazi (2016), Extraction I-II (2020-2023), The Expendables Serisi (2010-) gibi aksiyonu bol, ekran karşısında heyecanlı vakit geçirmenizi sağlayacak filmler mevcuttur. Bu alanda ben iki filme dikkat çekmek isterim: İlki Ortaçağ’da paralı askerlerin şiddet ve salgın dolu hayatını anlatan Paul Verhoeven’ın 1985 yılında çektiği tarihi dram Flesh and Blood. Diğeri bir uluslararası şirket tarafından darbeyle görevinden alınan Afrikalı bir devlet başkanını kurtarmaları için tutulan bir grup paralı askerin serüvenini anlatan ve özellikle de Richard Burton, Roger Moore, Richard Harris ve Hardy Kruger’den oluşan oyuncu kadrosuyla dikkat çeken The Wilde Geese (Yaban Kazları – 1978).

Aksiyonu ve güçlü oyuncularıyla göz dolduran Yaban Kazları’nın afişi.

Son olarak silahşorlar… Keza onlar da silahlarını kiraya veren; silahlarını kullanma ve öldürme yetenekleriyle ekmeklerini kazanan insanlardır. Gerçi bazı filmlerde silahşorların da kiralık katil olarak tutulduklarını görmek mümkündür ama esas itibariyle bir kişiyi, bir bölgeyi veya grubu korumak amacıyla tutulurlar. Bu konuya eğilen en önemli film elbette sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden biri olan Akira Kurosawa’nın 1961 tarihli Youjimba’sıdır. Uğradığı kasabada o kasabaya hakim olmak isteyen çeteler tarafından tutulan bir samurayın hikayesini anlatan filmin konusu sinema tarihinin bir başka büyük efsanesi Sergio Leone’ye de ilham vermiş; Leone bu konuyu Western dünyasına uyarlayarak 1964’de ‘Spagetti Western’ türünü başlatan bir diğer sinema başyapıtını, A Fistful of Dollars’ı çekmiştir. Yine Akira Kurusawa’nin 1954 tarihli başyapıtı Seven Samurai John Sturges tarafından 1960’da Western’e uyarlanmış ve ortaya yine bir büyük sinema klasiği The Magnificent Seven çıkmıştır. Denzel Washington’un oynadığı Man on Fire (2004 – yön: Tony Scott) ve The Equalizer serisi (2014-2023 – yön: Antoine Fuqua) gibi bu tür ile çok ortak yanı olan; acımasız kötüleri cezalandıran geçmişi karanlık ve şiddet dolu acımasız iyi karakterin hikayelerini anlatan filmlerden de bu bağlamda söz etmeliyiz.

Sergio Leone’nin başyapıtlarından A Fistful of Dollars‘da silahşor Clint Eastwood…

Suç/polisiye genel türüne ait bir alt-tür olarak da tanımlayabileceğimiz kiralık katil filmlerinin ortaya koyduğu karizma ve büyü son dönemin The Hitmen veya Smokin’ Aces, Bullet Train gibi hikayeden ve gerçeklikten uzak; çizgi roman estetiğine sahip yoğun grafik/dijital şiddet içeren filmleriyle ortadan kalkmaya başladı. Bunların yanında Jason Statham’ın bol aksiyonlu, kavgalı dövüşlü kiralık katil ve modern silahşör filmleri de türe katkı yapmaktan çok uzak; Statham’ın karizmasına ve atletik becerilerine dayanan gişe amaçlı yapımlara dönüştü. Bu filmlerle hikaye ve oyunculuk bir kenara itilirken görsellik, şiddet ve aksiyon her şeye hakim oldu. Ben hâlâ The Killers ve The Mechanic gibi psikolojik gerilime, oyunculuğa dayanan filmleri özlüyorum.

DEDEKTİF DERGİ’NİN ÖDÜLLÜ YAZARI RAMAZAN ATLEN İLE POLİSİYE ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Bu sayıdaki röportaj konuğumuz, okurlarımızın polisiye öykü ve incelemelerinden yakından tanıdığı, Zehirli Kalem Ödüllü yazarımız Ramazan Atlen…

Merhaba sevgili Ramazan! Yayın kurulu üyesi, editör ve yazar olarak emek verdiğin Dedektif Dergi sayfalarında seni bu kez röportaj konuğu olarak ağırlıyoruz. Okurlarımıza seni biraz daha yakından tanıtalım. Tıp doktoru olduğunu biliyoruz. Mesleğini seviyor musun? Mesleğinin yazın hayatına katkıları oldu mu? Olduysa, ne şekilde?

Merhaba Emel, doğrusu tıp fakültesini idealist bir şekilde seçmedim. Liseyi bitirdiğimde ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Beni tıbba yönlendiren ailem oldu. Okula başlar başlamaz bu işin bana göre olmadığını anladım; sık sık dersten kaçıp kitapçılara ya da sinemaya gidiyor, sabahtan akşama bir odada kitap okuyabileceğim bir işte çalışmayı hayal ediyordum. Mesleğimin bana daha uygun düşen alanlarına yönelmeyi zaman içinde öğrendim. Kişilik olarak masa başında çalışmaya, sakin işlere daha yatkınım. Bu bakımdan şimdilerde yaptığım işyeri hekimliğini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Polisiye yazmaya başladıktan sonra mesleğim gereği edindiğim bilgilerin ve bulunduğum ortamların gerek hikâye fikirleri bulma gerekse yazma sürecinde lazım olan bilgileri edinme konusunda bana tahmin edemeyeceğim genişlikte imkânlar sunduğunu gördüm. Tıp doktorluğu deyim yerindeyse hayatla ölüm arasında bir meslek. Bu da polisiye yazarken farklı bir kazanım ya da bakış açısı sağlıyor insana.

Yazma serüvenin ne zaman, nasıl başladı? Polisiyeye yönelmen nasıl oldu? Dedektif Dergi’nin 2020 yılında ilk kez düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nda kıl payı farkla ikinci, 2021 yılındaki ikinci yarışmada ise birinci olmuştun. Neler hissettin? Beklediğin sonuçlar mıydı? Üzerinde ne gibi etkileri oldu?

Üniversite yıllarında otobiyografik hikâyeler yazıp yakın arkadaşlarımla paylaşıyordum. Yıllar sonra Arnaldur Indridason’un hem heyecanlı bir polis soruşturması hem de çocuk sanatçıların yaşadığı sorunlara dair derinlikli bir öyküsü olan “Sesler” romanını okuyup çok etkilenince benzeri romanları aramaya başladım. Polisiye okumaya devam ettikçe bu türde yazmaya karar verdim. Birkaç öykü ve roman denememin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine birkaç sene boyunca polisiye roman çevirisi yaparak yazma tutkumu tatmin etmeye çalıştım. Dedektif Dergi ekibine katılmam beni yeniden yazmaya teşvik eden bir ortam sağladı. Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nda dereceye girmeyi beklemiyordum aslında. Sonuçları öğrendiğimde çok sevindim ve sonrasında bundan aldığım cesaretle daha özgüvenli, daha disiplinli bir şekilde öykü yazmaya gayret ettim.

 

Yedi öyküden oluşan ilk öykü kitabın “Tabutumdan Bakarken” geçtiğimiz yıl sonunda Herdem Polisiye etiketiyle okurlarla buluştu ve polisiye edebiyatımıza yepyeni bir özel dedektif kazandırdın: Hüseyin Kalander. Kimdir bu Kalander? Nasıl biridir? Bu karakteri çizerken esinlendiğin kimse oldu mu, gerçek hayattan veya edebiyat dünyasından?

Hüseyin Kalander’in pek öyle sözü edilecek, öne çıkan, sivri tarafları yok. Geleneksel polisiyelerdeki dedektifler gibi çok zeki biri değil ya da sert polisiyelerdeki dedektifler gibi kavgacı, mücadeleci bir yönü de yok. Sanırım yaşadığı bir olay yaşamını tamamen değiştirdi; mesleğini bırakınca kendisini amaçsız bir yaşamın içinde buldu ve hasbelkader özel çalışmaya başladı. Karakteri oluştururken gerçek hayattan ya da edebiyattan doğrudan esinlendiğim biri olmadı ama sevdiğim dedektiflerden esintiler vardır muhakkak.

Senin öykülerinde hayranlık duyduğum, incelikli bir üslubun hâkimiyeti hissediliyor. Karakterlerin iç dünyasını ve çatışmalarını o kadar güzel yansıtıyorsun ki sakin sakin anlattığın her cinayette katilin gerekçelerini sonuna kadar anlıyoruz. Hep iyi bir gözlemci miydin? Tıpta yanlış bir alan seçtiğini düşündüğün, “Keşke psikiyatri okusaydım,” dediğin oldu mu hiç?

Güzel düşüncelerin için teşekkür ederim. Bütün kurmaca metinlerde olduğu gibi polisiyede de gerçekçilik ya da hikâyenin inandırıcılığı önemli bir mesele. Bu noktada cinayetin ne zaman ve nasıl işlendiği kadar -belki bunlardan da öte- hangi gerekçeyle işlendiği, katili cinayet işlemeye götüren süreç ve sebeplerin makul olması önem kazanıyor. Kişisel olarak her insanın uygun koşullar oluştuğunda cinayet işleyebileceğini, suç işlemekle masum kalmak arasında kıl payı bir fark olduğunu düşünüyorum. Canice dürtülerle işlenen cinayetlerdense son derece sıradan ya da düzgün bir hayat yaşayan, “iyi” insanların işleyebileceği cinayetlere ilgi duyuyorum. Katilin de bir tür kurban sayılabileceği cinayetlere. Bu yüzden yazarken kendimi katilin yerine koymaya, yaptığı eyleme hak vermesem de “Evet, ben de o şartlarda cinayet işleyebilirdim,” diyebilecek kadar onu anlamaya ve anladığımı okura hissettirebilmeye çalışıyorum… İyi bir gözlemci olma meselesine gelince, bundan emin değilim. Kişisel hayatımda fazlasıyla dalgın ve unutkan biriyim çünkü. Psikiyatri ise ruh hastalıklarıyla ilgilense de meslek pratiğinde daha çok ilaç tedavisinin ağır bastığı bir alan. Bu bakımdan insan psikolojisindeki anomalilere ilgi duysam da mesleki anlamda bana uygun olduğunu hiç düşünmedim.

 

Yazma ritüellerin var mıdır? Kendini ne zaman yazmaya hazır hissedersin? Yazmaya başlamadan önce veya sonrasında neler yaparsın? Kurguyu nasıl şekillendirirsin?

İşimden arta kalan zamanlarda yazabildiğim için yazma ritüellerim pek yok. Yazmadan önce hikâyeyi, karakterleri, diyalogları hayal ediyorum. Bu hayallerde çok etkileyici, beni yaz diyen sahneler yakalayabilirsem hazır hissedip başlıyorum. Başlarken cinayetin gerekçesi, yöntemi ve öykünün sonuyla ilgili bir fikir oluyor kafamda. Ama genelde yazma sürecinde daha etkileyici yeni fikirler ortaya çıkıyor ve kurgu da buna göre değişebiliyor.

Yazmak dışında İngilizceden Türkçeye polisiye roman çevirileri yaptığını biliyoruz. Bize çeviri hayatından biraz bahseder misin?

Yayınlanan beş çevirim var; Rob Sinclair’in Kızıl Kobra, Siyah Eşekarısı, Gümüş Kurt isimli James Ryker üçlemesi, Craig Russell’ın Şeytani Boyut’u, Henning Mankell’in Gülümseyen Adam’ı. Geçen yıl Ayrıksı Kitap için Nicholas Blake’in polisiye romanlarından üçünü çevirdim ve ilk defa düzenli çeviri yapmak gibi keyifli ancak fazlasıyla yorucu bir tecrübe yaşadım. Ne var ki yayın dünyasının içinde bulunduğu ekonomik koşullar nedeniyle bu kitaplar henüz basılamadı. Umarım basılırlar, aksi takdirde benim için büyük bir hayal kırıklığı olacak.

Hangisi daha keyifli veya zor? Yazmak mı çevirmek mi?

İkisinin de farklı zorlukları ya da keyifli yanları var. Kendi metnini yazarken daha özgürsün, yaratıcılığını daha iyi kullanabiliyorsun. Çeviride ise metne belli ölçüde sadık kalmak gerekiyor. Öte yandan çeviri yapmak karakterleri, kurgusu vs. hazır olan ancak kelime seçimlerinin sana bırakıldığı bir hikâyeyi yazmaya benziyor. Onun da ayrı bir keyfi ve tatmin ediciliği var. Son zamanlarda bir metnin orijinaline büsbütün sadık kalarak başka bir dile çevrilemeyeceğine, çevrilse bile iyi bir sonuç doğurmayacağına inanmaya başladım. Bu yüzden kendimi “Türkçeye çevirme” değil, “Türkçede yeniden yazma” anlayışına daha yakın hissediyorum. Bununla birlikte kendimi tam olarak çevirmen gibi görmüyorum. Hem bu işin eğitimini almadım -yani alaylıyım- hem de yalnızca polisiye romanlar çevirdim. Aslında yaptığım çeviriler polisiyeseverliğimin bir başka yüzünden ibaret. Bununla birlikte çeviri yapmanın benim için adeta bir yazma atölyesi vazifesi gördüğünü söyleyebilirim.

Gündelik okumalarında tercihin yerli yazarlar mı, yoksa yabancılar mı? Öykü mü roman mı? Yerli polisiyemiz hakkındaki düşüncelerini de merak ediyoruz.

Yerli ya da yabancı yazar ayrımı yapmıyorum. Öykü ya da roman ayrımı da. Okuduğum eleştiri ve incelemelerden ya da beğenisine güvendiğim kişilerin önerilerinden yola çıkarak seçtiğim kitapları okumaya çalışıyorum. Yerli polisiyede nicelik açısından epeyce ilerleme var gördüğüm kadarıyla. Niteliğin artması için de sağlıklı, yazarlara yol göstermeyi önceleyen bir eleştiri mekanizmasının oluşması gerektiğini düşünüyorum. Bir de polisiye yazarları arasında bazı kısır tartışmalar var maalesef. Bir polisiye yazarı sözgelimi katil kim polisiyelerinin ömrünü tamamladığını, geleneksel polisiyelerin gerçekçi olmadığını iddia edebilir elbette. Ancak eleştirisini bu türde yazan yazarları aşağılamaya vardırdığında, o türün okurlarını da aşağılamış oluyor aslında. Bu gibi yaklaşımların faydadan çok zarar doğurduğuna inanıyorum. Polisiyenin tanımından başlayarak alt türlerine ve bunların noksanlarına ya da üstün yanlarına dair bol bol tartışalım elbette. Ama haddimizi bilerek ve eleştiri adabına riayet ederek.

Bu sene dördüncüsü düzenlenen Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nda jüri üyelerinden birisin. Dedektif Dergi için editörlük de yaptığından dolayı bolca polisiye öykü okuyorsun zaten. Polisiye bir eserde en çok nelere dikkat edersin? İyi bir eserin olmazsa olmazları nelerdir sence?

Öncelikle anlatımın asgari düzeyde iyi olması, metnin defalarca gözden geçirilip imla ve yazım hatalarının düzeltilmesi gerekiyor; yazar harika bir fikir bulmuş olsa da metin bu türden kusurlar barındırıyorsa anlamı olmuyor maalesef. Sonra karakterlerin, atmosferin, suçun gerekçesinin, yönteminin, hikâyenin gidişatının, gizemin çözümünün inandırıcılığı geliyor. Bütün bunlara ek olarak sürprizli bir son, güçlü bir alt metin de varsa bence iyi bir polisiye ortaya çıkıyor. Kişisel olarak önem verdiğim bir husus da metnin fazlalıklarından arındırılması. Bu yapılmadığında yazılanlar hantallaşıyor ve okumak zorlaşıyor. Bence edebi yazmak cafcaflı kelime yığınlarını art arda sıralamak değil. Romanlarını gözden geçirirken Georges Simenon’un yaptığı ilk iş, fazlalıkları kırpmakmış. Neleri attığı sorulunca şöyle yanıt verirmiş: “Sıfatları, zamirleri ve yalnızca bir etki yaratmak için orada olan her sözcüğü. Bilirsiniz, güzel bir cümlen mi var, at onu!”[1]. Bence iyi bir metin, yazarının tek bir kelimeyi bile atamayacağı kadar sadeleştirdiği, okuruna bunu ben de yazarım dedirtebilen metindir.

Bu sıralar nelerle uğraşıyorsun? Öykülere devam mı, yoksa roman çalışman var mı? Yeni eserine ne zaman kavuşacağız?

Bu sıralar öykü yazmaya ara verip roman yazmaya başladım. Normalde geleneksel polisiyelerin iyi örneklerini keyifle okusam da sert polisiyeleri yeğ tutan biri olarak kader insana nasıl bir oyun oynuyor ki yazdığım roman geleneksel polisiye tarzında, muamma ağırlıklı bir roman olacak gibi. Ne zaman bitirebileceğimi ben de henüz bilmiyorum.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkürler Ramazan! Yeni üretimlerini dört gözle bekliyoruz, mürekkebin kurumasın…

Ben de bu nitelikli sorular için teşekkür ederim.

[1] İyi polisiye, iyi edebiyattır: Simenon ve Maigret Üzerine, Oğuz Eren, cinairoman.com

NEREDE O ESKİ GÜNLER?

Kıymetli Dedektif Dergi okurları merhabalar…

Eskiden bir zat cemiyete girdiğinde mevcut bulunanlara selam verir, kibar bir lisanla kendini takdim ederdi. Şimdilerde öyle mi? Genç beyefendiler, hanımefendiler birbirleriyle hiç de münasip olmayan lisanlarla konuşuyorlar. Üstelik sosyal medya denilen mecrayı adabıyla kullanmaya muvaffak olamayan çok affedersiniz bazı terbiyesizler çirkin, münasebetsiz, hadsiz mesajlar, yorumlar yazıyorlar efendim. Asabileştim affedin… bunları bilahare konuşuruz.

Müsaadenizle kendimi tanıtayım, bendeniz edebi ve ebedi dünyanın müşkülpesent, mütevazı, biraz da müşariz karakteri Hamide Redif. Ömrüm vefa, kalemim sebat ettiğince sizlere maziden hoş hadiseler nakledip şimdilerde nasıl diyorlar… “güncel” hayatta yaşadıklarımla mukayese ederek atiye dair birtakım yorumlar yapmak arzusundayım. Anlattıklarımın bir kısmı dedikodu veyahut safsata gibi görülebilir ancak, sizi temin ederim hakikatin ta kendisidir.  Bunları anlatmama imkân sağlayan kıymetli Dedektif Dergi ailesine şükranlarımı iletiyorum. Geçenlerde benim de ısrarlı bir okuyucusu olduğum bu kıymetli mecmuanın güzide yazarlarından biriyle oturmuş halleşiyorduk. Eskilerden yenilerden konuşup dertleşirken genç adam bana “Hamide Hanım neden bu anlattıklarınızı dergimizde yazmıyor, polisiye sever okurlarla fikirlerinizi paylaşmıyorsunuz?” dedi. Bu teklifi pek yerinde buldum ve davetlerine icabet ettim. Tanıştık, hepsi pırıl pırıl, kalemleri kuvvetli, parada pulda gözleri olmayan edebiyat ve polisiye sevdalısı gençler.

O günkü sohbetimiz genç ediplerin yayınevleriyle yaşadığı müşkülatlardı. Bu sebeple ilk yazımın konusunun yayınevleri olmasını arzu ettim. Yazmak ve okumak üzerine sonra elbette çok kelam edeceğiz.

Nerde o eski günler, hiç unutmam Babıali yokuşunu bir nefeste çıkacak kadar genç ve ateşli günlerimdi. O muhite Cağaloğlu da denir, çok kişi bilmez, adı İtalyan asıllı Osmanlı paşası Çegolo’dan gelir. Burası İstanbul’un ve hatta ülkenin fikir ve sanat merkezi, alimler, mütefekkirler, muharrir ve sanat erbabının güzergahıydı. Büyük kitapçılar, kırtasiyeler, mücellitler, ilanat büroları, gazete ve mecmua idarehaneleri ve dahası burada sıralanırdı. Bendeniz de ismi hala güzide okullar arasında yer alan bir idadiye mektebinden mezun olmuş, edebiyat tahsilimi yurtdışında tamamlamıştım. Cumhuriyetin bana verdiği tüm hak ve özgürlükleri arkama alıp heyecanla daktilonun başına geçtim. Uzun süredir kafamda tahayyül ettiğim polisiye romanımı eksiksiz tamamlayıp bastırmak ve ülkemin ilk kadın polisiye yazarı olmak hülyası çocukluk yıllarımda gelip gönlüme yerleşmişti.

İngilizlerin Agatha’sı varsa elbette Türklerin de bir Hamide’si olmalıydı. Romanım haliyle klasik bir polisiyeydi. Tıpkı içinde büyüdüğüm aile evi gibi büyük bir konakta, mutfak işlerine yardımcı olsun diye eve alınan besleme, Güldeste evin genç beyi Süha’nın odasında ölü bulunuyor, aile skandala yol açmamak için olayı örtbas ediyordu. Ancak birkaç gün sonra yaşlı dadı, gül tarhları arasında bıçaklanmış bulununca olayı gizli tutmak kabil olmuyor, aile dostu ve İstanbul’un saygın hekimlerinden Ömer Fethi Bey -ki kendisi aynı zamanda hususi araştırmalar yapmakta maharetliydi- ivedi olarak konağa davet ediliyordu. Israr etmeyiniz, başkaca ayrıntı vermeyeceğim. İşte bu maceranın yazılı olduğu sahifeler çantamda, göğsümde çılgınca atan bir yürekle taş binaya girdim. Yayınevi (şimdi yerinde bir iş hanı dikilmekte) alt katında matbaası bulunan eski bir binaydı. Babamın amcaoğlu Osman Halit Bey’in Galata Lisesi’nden arkadaşının ailesine aitti. Ailenin en büyüğü Hagop Bey hem aile işini yürütüyor hem de dönemin Ermeni gazetelerine mahlasla ateşli makaleler neşrediyordu. Beni son derece kibar bir tavırla karşıladı ve sabırla dinledi. Konuşmam bitip şekerli kahvemden bir yudum almıştım ki babacan bir tavırla -hiç unutmam- şu sözleri sarf etti. “Bak güzel kızım, her ne kadar ülkede medeni tekamüller vuku bulsa da edebiyat alemimiz bir kadın yazarın hafiye romanı yazmasına hazır değildir. Pek çok edip, erkek halleriyle bile polisiyeleri mahlasla yayımlamakta. Ayrıca babanız beyefendinin konumu da sizin bu girişiminize engel teşkil ediyor. Korkarım hakkınızda çıkacak havadisler sanat ile ilgili olsalar dahi aile saadetinize gölge düşürecektir. Biraz bekleyiniz yahut kaleminizin gücünü sevda romanlarında deneyiniz.”

Aşk romanlarıyla aram hiç iyi olmamıştır. Birbirine saçma sapan sebepler yüzünden darılan, aşılması gayet mümkün engelleri lüzumsuz alınganlıklar ve yanlış anlamalarla bir türlü aşamayan aptal aşıkların hikayelerini okumak benim için ne kadar buhran sebebi ise yazmak ayrı bir cehennem azabı olurdu. Bir dediği iki olmamış, istediklerine kolayca kavuşmuş bir genç hanımdım. Kafama koyduğumu elde etmek hususunda ısrarcı ancak gençliğin verdiği avarelikle bir o kadar da ayran gönüllüydüm. Kolayca pes edecek bir karakterim yoktu. Birkaç mecmuaya İbrahim Refik mahlasıyla polisiye-gizem öyküleri gönderdim. Hem kabul gördü hem de okurlarca pek beğenildi. Bir süre bu gizli şöhretle oyalandım. Bundan aldığım gayretle bir akşam, sofrada kendi ismimle bir hafiye romanı yayımlamayı arzuladığımı bey babama bildirdim, tabii kızılca kıyamet koptu. Uzun ve ateşli tartışmamızın detaylarına girmeyeceğim. Ancak zavallı validem bir ara bayıldı ve bendeniz bir süreliğine -pederimin deyimiyle aklım tekrar başıma gelene kadar- Paris’teki büyük teyzemin yanına sürgün edildim. Ne yalan söyleyeyim orada günlerim pek güzel geçti. Kitaplarımı yayımlatma hevesim gençliğimin başka heyecanlarına yenik düştü. Kendime hayal ettiğimin dışında farklı bir hayat kurdum. Zaman aktı, sanat dünyası, iş dünyası, ülke değişti. Kadınlar kimi haklarına sahip çıktı, kimisini yitirdi. Edebiyat camiası benim de sevinçle karşıladığım pek çok güzide kadın edip yetiştirdi. Elbette kitap okuma ve polisiye yazma hevesim devam etti. Kendi ciltlerimi bastırıp özenle onlar gibi gözde olmayı arzuladığım yazarların eserleriyle yan yana dizdim. Ancak içimde kırgın bir heves ve uhde kaldı.

Geçenlerde torunum Ziya, izdivaç düşündüğü genç bir hanımı benimle tanıştırmaya getirdi. Kütüphaneme hayranlıkla bakan bu güzel kadın özel ciltlenmiş, ismimin yaldızlı bir baskıyla üzerinde parladığı romanlarımı görünce heyecanla sorular sormaya başladı. Az evvel size anlattıklarımı dinleyince pek müteessir oldu yavrucak. Kadın kadının yurdu tabii. Kahvelerimizi içerken aslında pek de merak ettiğim ancak bir alakalısını bulup soramadığım zamane yayınevlerinden malumat verdi. Efendim duymaz olaydım. Neler neler…

Bir kere kadınlar elbette artık erkek yoldaşları gibi yazıyor çiziyor, fikir beyan ediyorlar ancak taciz denen illet ne yazık ki edebiyat dünyasında da almış başını yürümüş. İmza günlerinde hayranlarının girdiği kuyruğun ucu bucağı görünmeyen yazar, bir hanım yazara kitabını bastırmaya yardım ederim diyerek yanına çağırmış, ardından utanç verici tekliflerde bulunmuş. Neyse ki iş açığa çıkmış da utancından ortalarda gezemez olmuş. Okurları kitaplarını ya atmış ya da satmışlar. Kıyamayanlar pek göze görünmesin diye alt raflara saklamışlar.

Bir başka hanım, yayınevi yöneticisinin ısrarlı yemek tekliflerini reddedince kitabını çok daha düşük bir telifle daha küçük bir yayınevine bırakmak zorunda kalmış. Yazarların onca emek ve sabırla vücuda getirdiği eserleri köşe başındaki hayrat çeşmesi yerine koyan ‘kan emici, karanlık emeller taşıyan şirket sahipleri’ telif talep edene hımbıl göbeklerini kaşıyarak arsız arsız gülüyormuş. Ne cüret! Mütercim ve editörlerin durumu da yazarlardan farklı değilmiş, pek yazık doğrusu. Yaşını başını almış, romanları boyunu aşmış bir yazardan yeni romanını bir çilingir sofrası karşılığında satın aldığıyla övünen aymaz ticarethane sahibine pes doğrusu. “Hem yaptığın ayıp hem bunla övünmen,” demeli kapısının önünden geçmemeli. Üç beş kuruşa çalıştırılan, hakkı hukuku ömrü billah gasp edilen onca edebiyat emekçisinin birleşip de bu insafsızlara bir Osmanlı tokadı gark edemeyişi de ayrı bir esef konusu doğrusu. “Dernekler, birlikler ne güne duruyor, ayaklansınlar, hak arasınlar,” dedim de kızcağız “Aman Hamide Hanım teyze o konuya hiç girmeyelim, ahbap çavuş ilişkileri aldı başını yürüdü,” dedi. Kimin eli kimin omzunda hiç belli değilmiş. Duyduklarıma şaştım kaldım doğrusu. Yayınevlerinin ekmek kapısı bu kitaplar, bu kitapların emekçisi de yazarlar, çevirmenler ve editörler değil mi? O halde üç kuruş fazla kazanmak için bindiği dalı kesmenin lüzumu nedir anlamak mümkün değil.

Anlayacağınız cancağızım Türk Edebiyatı pek zor durumda. Bunca zorluk ve kötülüğe rağmen “Para nedir ki, elin kiri,” diyen edebiyatçılar da olmasa vay halimize.

Yazarlar emeğine, okurlar edebiyata sahip çıkmadıkça bu fena düzen sürüp gider korkarım. Neyse efendim gönüller bir olsun, önümüzdeki yazıda biraz daha tanışır, biraz daha dertleşiriz. Okur iseniz gözlerinize, yazar iseniz kaleminize sağlık, afiyet dilerim. Sevgiyle…

ALTIN ÇAĞ’DAN GÜNÜMÜZE

“Bir dedektif öyküsünün ana ilgi alanı bir gizemin çözülmesi olmalıdır; unsurları okuyucuya açıkça sunulan bir gizem.” – Ronald Knox

Polisiyenin Altın Çağı nedir?

Her şeyden önce bu, bir dönemi ifade eder. Yani belli bir zaman aralığı söz konusudur. Genellikle iki Dünya savaşının arasında kalan dönemde yazılan polisiye romanlar kastedilir Altın Çağ derken. Ancak, gerçeğe biraz daha yakından bakarsak Altın Çağ’ın bu dönemin dışına taştığını da söylemek mümkün. Örneğin; İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Altın Çağ’ın  pek çok yazarı aynı tarzda romanlar yazmaya devam ettiler. Söz gelimi,  Agatha Christie son romanını 1972 yılında yayınladı. Bu durumda, Altın Çağ’ın savaştan otuz yıl sonra bile varlığını sürdürdüğünü söylemek mümkün.

Bu yüzden bence dönemsel bir tanımlama Altın Çağ’ı açıklamak için yetersizdir. İki savaş arasındaki dönem Altın Çağ yazarlarının en üretken olduğu, en çok okunduğu ve polisiyeye hükmettiği bir zaman dilimidir ama kavram, bundan daha fazla ve daha başka bir “şey”i ifade eder. Bu “şey”, Altın Çağ’ın, polisiyeyi bir “tür” haline getiren, kurallarını ve mecazlarını belirleyen, sınırlarını çizen bir ekol olmasıdır. Bu ekolün ilk örnekleri 1920’lerin öncesinde görüldü; 1940’lardan sonra da var olmaya devam etti. Ancak zamanla etkisini yitirdi ve 1950’lerden itibaren polisiyeye yeni bir trend hakim oldu. Bu yeni trend suçun ve dedektifin karanlık yanlarını ele alan ve Altın Çağ ekolüne bir tepki olarak ortaya çıkan ‘sert polisiye’ idi.

1990’lardan itibaren Altın Çağ, günümüzde “rahat polisiye” (cozy mystery) olarak adlandırılan ama aslında bunun da dışına taşan bir yapıyla yeniden polisiye üzerindeki hakimiyetini kurdu.

Sadece Altın Çağ’ın değil, tüm bir polisiye edebiyatın kitapları en çok satan yazarı.

Altın Çağ ekolünün polisiyeye yaptığı katkılar ve getirdiği yenilikler, sonraki bütün tarzları (sert ve kara polisiyeler de dahil) etkiledi, onları biçimlendirdi.

Çünkü Altın Çağ, polisiye edebiyatın devrimidir.

Altın Çağ’dan önce polisiye, Edgar Allan Poe ve Conan Doyle gibi yazarlarla çizgisini belirlemiş ve popülerlik yolunda büyük adımlar atmış olsa da genel olarak bakıldığında gizem, gotik ve korku edebiyatından bu türü ayırmak pek mümkün değildi. Altın Çağ, polisiye edebiyata bir kişilik kazandırdı. Her şeyden önce Adil Oyun kuralını getirdi ki, bu bugün polisiyenin vazgeçilmez özelliklerinden  biridir. İpuçlarını ve soruşturmacının edindiği bilgileri okurdan saklayan bir polisiye roman günümüzde bile yazılmamaktadır. Yazılsa bile türün kötü örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Altın Çağ’ın bir diğer mirası da “katil kim” olay örgüsüdür. Altın Çağ yazarları, olay örgüsünü çok fazla öne çıkardıkları için “katil kim” tarzı romanlar olarak da adlandırılırlar. Buna göre katilin kimliği romanın sonuna kadar gizlenir ve son bölümde açıklanır. Günümüzde gerçekten polisiye yazanlar bu kurala harfiyen uyarlar. Polisiyenin farklı bir alt-türü olan ve hikâyeyi sondan başlatan Komiser Columbo tarzı az sayıdaki kurguları hariç tutuyorum.

Altın Çağ’ın yaptığı en önemli iş, polisiyeyi bir “tür” haline getirmesidir. Her okur, bir kitabı eline aldığında yazarın ona ne vadettiğini bilmek ister.  Bu yüzden kitabın başına, sonuna bakar. Arka kapağını okur. Hatta kapak resminden bile bir sonuç çıkarmaya çalışır. Elindeki kitabın polisiye olduğunu biliyorsa, artık yazarın ona ne vadettiğini de bilmektedir. Bu nedenle türün belirlenmesi ve adının konması okur açısından çok önemlidir.

Bu polisiye türünün de “Altın Çağ tarzı polisiye” olarak adlandırılması gerektiğini düşünüyorum. Bu ifade yeterince açık öyle değil mi? Evet, polisiye ama Altın Çağ tarzı. Şimdi okur artık kendisini neyin beklediğini biliyor: Bir cinayet işlenecek, resmi olmayan bir dedektif (bir amatör ya da özel dedektif) bu cinayeti çözmek için soruşturma yapacak. Çok sayıda şüpheliyle konuşacak, olguları gözlemleyecek, sonunda elde ettiği ipuçları sayesinde mantıksal bir muhakeme yaparak bir sonuca varacak ve katili yakalayacak.

Altın Çağ ekolünde şüpheli sayısı fazladır ama sınırlıdır. Çünkü cinayet sınırlandırılmış bir ortamda gerçekleşir. Çoğumuz, bunun küçük ve dışa kapalı bir köy ortamı olduğunu, okuduğumuz romanlardan hatırlarız. Ancak olayın yaşandığı yer bir tren, bir gemi, bir uçak da olabilir. Bazen de bir ev, malikane, şato vs.

Cinayetin yalıtılmış bir ortamda işlenmesi, kuşkusuz olay örgüsünü daha zor ve incelikli bir hale getirir. Öyle ya, şehirdeki milyonlarca kişiden birinin katil olmasıyla köydeki birinin katil olması aynı şey olamaz. Hiç kuşkusuz, köydeki katili okurlardan saklamak, yazar açısından çok daha zor bir iştir.

Cinayetin izole bir ortamda işlenmesi, bu tarz hikayelere ‘kapalı oda cinayeti’ adı verilmesine yol açmıştır. Yalnız bunu ‘kilitli oda’ ile karıştırmayalım. Ki bu çok sık yapılıyor. Kilitli oda farklı bir teknik. Her kilitli oda cinayeti aynı zamanda bir kapalı oda cinayetidir ama her kapalı oda cinayeti, kilitli oda cinayeti olmak zorunda değil. Kilitli oda cinayeti, Altın Çağ polisiyesinin en sofistike olay örgülerinden biridir ve bu terim, içeriye girilmesi ya da dışarıya çıkılması imkansız olan bir yerde işlenen “imkansız bir cinayet”i ifade eder.

Altın Çağ polisiyesini sadece İngilizlere has bir ekol olduğunu da sanmayın. Bazıları öyle zannetse bile bu doğru değil. Tabii en başta Amerikalılar var. Bir kısmı İngiliz kökenli olmakla birlikte birçok Amerikalı yazar Altın Çağ polisiyesinin en önemli isimleri arasında yer alıyorlar. Diğer yandan bu ekol Fransa, İtalya, İskandinavya başta olmak üzere Avrupa’da da  oldukça geniş bir etki alanına sahip.

Örneğin, Noel Vindry…

Bu adı hiç duymuş muydunuz? 1896-1954 yılları arasında yaşayan bu Fransız yazar, Altın Çağ’ın bence en önemli kişilerinden biri. Ekole sıkı sıkı bağlılığıyla iftihar eden Vindry, yazdığı 13 polisiye romanda imkansız suç gizemine odaklanmış. Altın Çağ’ın bu en eğlenceli ve en karmaşık olay örgüsü, kilitli odayı da kapsayan bir teknik. Onu günümüzde takip eden Fransız yazar ise Paul Halter. Halter, kilitli oda romanlarıyla tanınıyor. Paul Halter’den haberiniz olmayınca, “günümüzde kilitli oda polisiyesi yazılmıyor,” diyebilirsiniz elbette. Ama doğruyu söylemiş olmazsınız. Çünkü günümüzde sadece Halter değil, başka birçok yazar kilitli oda gizemi yazmakta.

Altın Çağ’a Japonya’dan da katkı var. Örneğin: Honjin Cinayetleri. 1946’da basılmış. Yazarı Seishi Yokomizo. Roman, honkaku tarzı bir polisiye olarak tanımlanıyor. Honkaku, Altın Çağ ekolüyle şaşırtıcı bir benzerliğe sahip olan ve 1920’lerde ortaya çıkan bir tarz. Haruta Yoshimate, bunu salt soruşturma sürecine odaklanmış, mantıksal muhakeme yoluyla çözülen eğlenceli bir dedektif hikâyesi olarak tanımlıyor. Honjin Cinayetleri, bir düğün gecesinin sonunda, gelin ve damadın  yataklarında bıçaklanmış olarak bulunmasıyla başlar. Kapı içeriden kilitlenmiştir ve dışarıda korkunç bir kar yağışı vardır. Nasıl? Çok fazla tanıdık değil mi?

Altın Çağ, bir tarz olarak karmaşık olay örgüsü ve oyunu adil oynama kuralıyla belirginleşen bir ekoldür. Okuru sahte şüphelilere yöneltmek anlamına gelen “kırmızı ringa balığı”, Altın Çağ’la birlikte polisiyeye giren bir edebi tekniktir. Hâlâ kullanılan bu teknik, Altın Çağ’dan günümüze kadar ulaşan önemli bir mirastır. Bu ekolde çözüm, mantık ve muhakeme yoluyla sağlanır. Bu nedenle olay örgüsünün entelektüel bir boyutu da vardır.

“Katil kim” olay örgüsü, çok sayıda şüphelinin varlığı, dedektifin mantık ve muhakeme yoluyla çözüme gitmesi  günümüzde birçok polisiye yazarı tarafından hâlâ sürdürülen bir tarz. Miss Marple geleneği “rahat polisiye” adı altında başlı başına bir ekole dönüşürken, Altın Çağ ekolü günümüzde çok sayıda yazar tarafından devam ettirilmektedir.

Sadece roman ve öykülerde değil, sinema ve televizyonda da özellikle “katil kim” tarzı film ve dizilerin son yıllarda çok revaçta olduğunu görüyoruz. Dedektif karakterlerinin arketiplerinden Hercule Poirot ise son otuz yıldaki uyarlamalarla hâlâ gündemde ve bir külte dönüşmüş durumda.

Günümüzün Altın Çağ yazarları dendiğinde, benim aklıma ilk olarak Anthony Horowitz geliyor. Yakınlarda Mugpie Murders adlı televizyon dizisini izlediğim Horowitz, Altın Çağ ekolünün 21. Yüzyıldaki en başarılı isimlerinden biri. Richard Osman, Donna Leon, Stuart Turton, Soji Shimada, Tom Hindle, Lucy Foley de çağdaş Altın Çağ ekolünün önemli yazarları.

Son yıllarda polisiyenin Altın Çağ’ına ilgi giderek artmakta.  Bunu İngiltere’de, dönemin unutulmaya yüz tutmuş birçok yazarının romanlarının uzun bir aradan sonra yeniden basılmasından anlıyoruz. Kuşkusuz Agatha Christie bu alanda rakipsiz. Sadece Altın çağ ekolü yazarlarını değil, Amerikan sert polisiye yazarlarını da ezip geçen bir satış rekoruna sahip. Raymond Chandler, Dashiel Hammet gibi olağanüstü güçlü yazarlar ABD’de bile unutulduğu halde Christie’nin kitapları dünyanın dört bir yanında satılmaya devam ediyor. Bunun sebeplerine ileride değineceğim. Onun için üzerinde şimdilik durmuyorum.

Dorothy Sayers, Margery Alingham, Edmun Crispin, Josephine Tay ve daha birçoklarının yeniden basılması ve okunması Altın Çağ’ın hâlâ yaşamakta olduğunu, ona ilgi duyulduğunu gösteriyor. Sadece İngiltere’de ve Amerika’da değil dünyanın başka ülkelerinde de örneğin Japonya’da da Altın Çağ ekolünün yeniden canlandığına tanık oluyoruz.

Altın Çağ’ın Miss Marple sapması(!) ise “rahat polisiye” adı altında kendisine bambaşka bir yol çizmiş durumda. Her yıl milyonlarca basılan ve satılan rahat polisiye romanları ABD’de en çok okunan kitapların başında geliyor. Bir zamanlar, Altın Çağ polisiyesini aşağılamak için kullanılan “rahat” tabiri, ironik bir biçimde polisiye edebiyatın en güçlü tarzı haline dönüştü. Sert polisiye yanlısı kimi eleştirmenlerin, 1950’lerde, 1970’lerde “cozy (rahat)” diyerek küçük düşürmeye çalıştıkları bu ekolün en önemli özelliği dedektifin kadın ve amatör olması. Seks ve şiddete yer vermeyen bu cinayet bulmacalarında dedektif, aşçılık, bahçıvanlık, köpek eğitmenliği, turizm rehberliği gibi bir hobi mesleğe sahip. Bu tarzın öncüsü Miss Marple polisiyeleri.

Günümüzün Altın Çağ polisiyeleri ise daha farklı bir kulvarda ilerliyorlar. Burada dedektif, amatör veya resmi görevli biri olabilir. Anlatım da rahat polisiyedeki kadar “rahat” olmak zorunda değil. Buna karşılık klasik Altın Çağ’da olduğu gibi kapalı ortamlar, kırmızı ringa balıkları, çok ama sınırlı sayıda şüpheli, adil oyun, şaşırtıcı final ve adaletin tesisi gibi unsurlar bu romanlarda mutlaka bulunması gereken mecazlardır.

Tabii bir de işin içinde kilitli odalar, imkansız cinayetler olursa yeme de yanında yat!

İTALYA’DAN BİR SİYASİ POLİSİYE: FARE KRAL

MERHABA DEDEKTİF ZEN!…



Bize derin İtalya’yı anlatan eşsiz bir polisiye rehberliğinde harika bir Umbria  gezisine ne dersiniz?



Karizmatik, hafiften bıkkın ama tam da vazgeçmemiş, üzerine doğu kaderciliğine benzer bir bilgelik sinmiş dedektif Aurelio Zen yaşlı annesi ile birlikte Roma‘da antika eşyalar ile dolu dairesinde yaşamaktadır. Gizlice görüştüğü Amerikalı sevgilisini annesinin onaylamadığını söylemeye  gerek bile yok. Emekliliğinde bu lanet şehirden ayrılıp Venedik‘teki aile evine yerleşmek istiyor. Zaten bakanlıkta şu anki görevi kendi deyimiyle  “bokyedibaşılık” yapmaktır.

Bir süredir pasif göreve alınmış, sıkıcı taşra kentlerine gitmekten, kimsenin okumadığı  raporlar yazıp zaman doldurmaktan başka bir şey yaptığı yok.

 Dedektif Aurelo Zen neden pasif göreve alınmıştır?

Çünkü Aurelio Zen fazla kurcalamaması istenen bir davada, görmezden gelmesi istenen bir ipucu yakalamış, bu yetmezmiş gibi kapatılmak istenen davayı  çözmeye cüret etmiştir! 

Zen seni aptal, otur yerine, sıfır!

Ve yakışıklı dedektifimiz adı konmamış bir şekilde kızağa çekilir.

Dedektif Aurelio Zen‘in İtalya‘sına hoş geldiniz.

80’li yıllar, siyasi çalkantıların,  toplumsal yozlaşmanın tavan yaptığı, rüşvet ağının ve nüfuz ticaretinin tıkır tıkır işlediği bir düzenin hüküm sürdüğü İtalya. Bir  başbakanın kaçırılıp öldürülmesinin bile neredeyse vaka-ı adiyeden  sayıldığı bir ülke. Kitapta söylendiği gibi “trenler zamanında gelmez, hastahaneler iyi hizmet vermez,  telefon hatları doğru dürüst çalışmaz.”

  Kitabın yazarı Michael Dibdin

Zen‘in teşkilattan dışlanmışlığı  Umbria‘dan gelen etkili bir telefonla Miletti davasına atanana değin böylece devam eder.

Bu emrivaki ile birlikte Aurelio Zen ve okuyucu İtalya‘nın orta çağından yadigar Umbria’ya doğru yola çıkar.

 İş hayatına gramofon yapımı ile başlayıp dünya çapında bir servete sahip olan Milettilerin arasına hoş geldiniz.

Ailenin çenesi düşük, altın bulamaçlı histerik kızı, özel dikim takım elbiseleri içinde  hırslı damat, her daim kayak yanığı playboy oğlanlar, kaknem görünümlü sinsi metresler, ne olduğu tam anlaşılamayan  bön oğlanlar ve kayıp bir adam; baba Miletti

Ve Dedektif Aurelio Zen kendini, bir yandan merkez- taşra geriliminin adı konmamış bürokratik düşmanlığı, diğer yandan birbirinin sırlarına vakıf küçük toplumsal sınıflar arasındaki çekişme ve ayak oyunları arasında buluverir. Şehre yabancı, vakaya yabancı üstelik kendisini bozuk para gibi harcayacak güç odaklarına karşı korumasız. Aptalca hatalar yaptığı olur, bazen gafil avlanır.

Ancak yine de okuyucunun Zen’i olmayı başarır.

Zen serisinin yaratıcısı Michael Dibdin aslen bir İngiliz.  Üniversitede hoca olarak bir süreliğine İtalya’da bulunmuş. Kitaplarında bu süreçteki gözlemlerden yararlanmış, her kitabında başka bir İtalyan şehrini fon olarak kullanmış. Tarihi mekanları fon olarak kullanmak denince Dibdin’in mekanlar konusunda ki tutumu Dan Brown’vari bir şekilde “şu katedralde bir kaçma kovalamaca yazayım, şu tarihi çeşmeye bir olay pek yakışır” dan ziyade yerin, mekanın bugünkü sosyal-politiğini anlamak ve yazmak olarak yansıyor. Söylemeden geçemeyeceğim, yazarın kitapta Perugia -Umbria‘da bulunan “Yabancılar Üniversitesi”ni  anlatma ve konuya bağlama biçimini ayrıca takdir edilesi. İtalya taşrasında bulunan bu öğrenci kentini görünüşte “insanlık yararına ortak bir kültür için eğitim” üst bilgisini okuyucu için Mehmet Ali Ağca‘dan (kendisi inkar ediyor) tutun çeşit çeşit gizli servis elemanlarının cirit attığı, herkesçe aşikar ama gizli bir petrol anlaşması ile Roma’da birilerinin cebine giren yüzde sonucunda şehre akın eden Arap  öğrenci profili üzerinden anlaşılır hale getirmek ve  bu karşılaşmanın yarattığı kültür şokunu  bir İtalyan polisin ağzından anlatmak Michael Dibdin’in başarısı.

Şehir artık tarihin yapay bir süs olarak  kullanıldığı alelade turistik bir fon değil, zengin veletlerin uyuşturucu işinden bir telefonla yakayı sıyırdığı, al gülüm ver gülüm ilişkilerin gizli sırlar olarak korunduğu, adı hiç konmayan ensestin bilinir olduğu,  içeriden tanıdıgımız bir mekandır.

Dibdin’in anlatım konusunda acelesi yok, sakin bir İtalyan zamanında yol alıyor. Hal böyle olunca okuyucu da sakince, güzel bir yemeğin tadını çıkarır gibi okuyor dedektif Zen’i. 

Bu lezzetli okumanın üzerine bir de ülkemizle İtalyan siyasi hayatı arasındaki benzer durumları ekleyin, tadından yenmez bir politik gerilim sizi bekliyor. 

 Gelenek haline gelen siyasi kumpaslar, adam kaçırma ve cinayet formatları, çeşitli biçimlerde boy gösteren rüşvet humması, bürokrat satın alma, iş takibi yaptırma, davaları hukuki boşluklar yolu ile yıllara yayarak suçluları cezasız bırakma… Ne kadar tanıdık değil mi?

80’li yıllar İtalya’sından hafızamıza yerleşen bir görüntü. Aldo Moro hadisesi. 

Michael Dibdin İtalyan politik hayatını adeta özetleyen bir kavramı kitaba isim olarak vermiş.

Her şeyin üzerinde bir kral. 

“Fare  Kral”

Kitabın en büyük başarılarından biri  “Fare  Kral” metaforunun, düzenin yenilmezliğini bir çırpıda anlamamıza yardımcı olması.

Yazar Michael Dibdin “Aurelio Zen” serisinin ilk kitabı olan “Fare Kral” ile yılın en iyi suç romanına verilen “Altın Hançer”  ödülünü almış.

Kitap Labirent Yayınları‘ndan çıkmış. Yayınevi polisiyeseverler için önemli işler yapıyor. Polisiye – Edebiyat türünde daha önce çevrilmemiş olan kitapları dilimize çeviriyor, Osmanlıca polisiyeleri yeniden basıyorlar. Ben S.S. Vine Dine‘ı Doğan Hızlan‘da okuyup satın almıştım. Gerisi Dibdin ile geldi. Daha da epey okuyacağım gibi görünüyor.

Şahsen ismi ” Milli Cinayat Koleksiyonu” olan bir kitap okunmayacaksa polisiye sevmenin manası nedir diye sormak gerek.

Ah bir de unutmadan  geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Zuhal Kuyaş‘ın kitaplarını uzun yıllar sonra ilk defa basmışlar ki bu ilhamlı yazarı okumak şart tabii.

Unutmadan kitabın incelikli çevirisini Seda Çıngay yapmış. 

Şimdi her zamanki gibi gibi Michael Dibdin‘in “Fare Kral”ı eşliğinde kendi küçük Umbria turumuzu yapalım. 

 “Kim Oynasın” bölümümüz eksik olacak zira “Zen” serisi BBC tarafından uyarlandı ve dedektif “Zen”i Rufus Sewell oynadı.

Rufus Sewell – Aurelio Zen
Çikolatasıyla ünlü olan Umbria’da Ekim ayında  “Çikolata Festivali” düzenleniyor. En ünlü çikolatalarının ismi “il Bacio” “öpücük”.
Umbria’nın geleneksel  Jazz Festivali her sene Temmuz ayında dünyaca ünlü müzisyenleri ağırlıyor.
Umbrialılar festivalleri  için  o denli güzel afişler hazırlamışlar ki birden fazla örnek vermek gerekti.

Geçmiş yıllar Umbria’sına bir bakış…

Geleneksel İtalyan ailesi denince şüphesiz akla ilk gelen aile Milettiler olmasa gerek.
Hayır Milettiler değil!  Sadece bir Dolce Gabbana personası
Şehrin ileri gelenleri Zen’in ağzını yoklamak için kahve içerken bu kafe de oturmuş olsun.
El yapımı bir taglietelle olmadan İtalya’yı anlamak neredeyse imkansız gibi.
 Umbria sokaklarında düşünerek dolaşan Aurelio Zen‘i hayal edelim.
Umbria Jazz Festival – Tito Puente
Tito Puente (1923 -2000) Porto Riko asıllı ve Latin müziğinin kralı olarak tanınıyor. Festival için geldiği Umbria konserinden böyle bir anı kalmış.


KEMAL AKÇAY’LA SÖYLEŞİ

Hoş geldin sevgili Kemal Akçay. Sinemaya gönül vermiş ve bu alanda filmleri doğru anlamak için birçok farklı kanalla yol gösterici olmayı tercih eden, sinemaseverlerle sürekli bir araya gelmeye özen gösteren son derece dinamik ve üretken biri olduğunu görebiliyoruz. Seni takip etmekten büyük keyif alan, günden güne artan sinemasever bir kitlen var. Hatta ben de seni Kadıköy sinemasında “Bir Film Nasıl Okunur” atölyesiyle tanıdım, o zamandan beri de sıkı bir takipçin oldum diyebilirim. Yüksek sayıda takipçisi olan, çok keyifli Art-niyet ve “The Good, The Bad and the Cinema” adında iki podcast ve bir sosyal medya hesabın var: @filminanatomisi. Hem online da hem de yüz yüze de kitlenle bir araya gelip filmleri kapsamlı analiz ediyorsun. Bu sayımızda dergimize katacağın renk ve tüm bu yoğunluğun içerisinde vakit ayırdığın için öncellikle çok teşekkür ederiz. Bize kendini nasıl anlatmak istersin?

Öncelikle benimle bu röportajı yapmak istemenizden dolayı asıl ben teşekkür ederim. Eski bir mühendisim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Gemi İnşaatı mühendisliği okudum. Fakat küçük yaşlardan beri sinemaya karşı yoğun bir ilgim vardı. 14 yaşımda izlediğim Olağan Şüpheliler filmi ile de sinema alanında çalışma arzum oluştu. Fakat bir problem vardı, matematik yapabiliyordum. Ailemin ve hocalarımın yönlendirmeleri, biraz da Sakarya gibi nispeten küçük bir şehirde yaşamanın getirdiği vizyon eksikliğinden dolayı bu alana yönlenme cesaretini maalesef o yaşlarda kendimde bulamadım. Yine de üniversitedeyken yoğun bir şekilde üniversitemizin sinema kulübü sayesinde kendimi bu konuda geliştirme şansına eriştim. Fakat üniversite bittikten sonra hayat beni bir süre daha mühendislik yapmaya itti. Dört yıl bir otomotiv firmasında mühendis olarak çalıştıktan sonra otuz yaşımda cesaretimi toplayıp sinema alanında çalışmaya başladım. Bu süreçte önemli bir medya şirketinde bir sene çalıştım, uluslararası yayın yapan bir kanala belgeseller kurguladım, tanıtım filmleri çektim ve kısa filmler yönettim. 2019 yılında üniversiteden beri yoğun ilgimin olduğu film analizi atölyelerine Beşiktaş’daki bir atölyede başladım. Başta hobi gibi başlayan bu etkinlikler pandeminin de etkisiyle hiç beklenmedik bir şekilde mesleğim haline geldi. Son dört yılda üç yüzden fazla sinemayla ilgili atölye düzenleme fırsatım oldu.

Üniversitede bambaşka bir bölüm okuyup kariyerine başka bir alanda devam etme kararı almak radikal bir adım. Şahsi görüşüm, bu adımı sinema sevgisi adına atmak Türkiye koşullarında büyük cesaret istiyor. Bu yolda yaşadığın zorlukları ve seni motive eden durumları paylaşır mısın? Bir yol haritan var mıydı mesela? Pişmanlık yaşadığın; vazgeçtiğin; başka alternatifler düşündüğün oldu mu? Yoksa ilgin veya tutkun seni hep ilerlemeye mi itti?

Biraz evvel bahsettiğim gibi on dört yaşımda bir şekilde sinema alanında çalışmayı kafaya koymuştum. Bu arada benim asıl hedefim sinemaya yönelen birçok kişi gibi film yapmak. Bu konuyla ilgili çalışmalarım hâlâ devam etmekle birlikte yolun henüz başındayım. Film analizi atölyeleri bu anlamda film yapma tutkumu beslemesi için yaptığım bir ara basamak.

Mühendislik gibi bu ülkede prestijli bir mesleği bırakıp sinema alanında çalışmaya başladığımı duyunca insanlar bunu cesur bir hareket olarak tanımlıyor. Fakat yapmak istediği şeyle ilgili bu kadar net olan bir insanın bunu otuz yaşında gerçekleştirmiş olmasını ben cesaret olarak tanımlamıyorum. Yine de geç olsun güç olmasın diyorum.

Mühendisliği bırakalı tam yedi sene olmuş. Bu süreçte maddi ve manevi birçok problem yaşadım. Ama bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki bir kez olsun aldığım kararla ilgili pişmanlık duymadım. Hayata bir kere geliyoruz, onda da gerçekten tutkuyla bağlı olduğumuz işi yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Filmler senin için ne anlam ifade ediyor? Bir çoğumuz sinemayı seviyoruz  ama analiz edip anlamaya çalışmak başka bir emek, başka bir boyut bana kalırsa. Yine şahsi görüşüm; toplumun büyük çoğunluğu sinema filmlerini bizi oyalayan, stresimizi azaltan, izleyenin çok efor sarf etmesine gerekmediği bir eğlenme aracı gibi görürken; filmleri anlamak neden önemli sence?

Film analizlerime gelen insanların sorduğu bir soru var. Filmleri bu kadar detaylı izlemek filmden aldığın zevki öldürmüyor mu diye. Aslında diğer insanlar filmleri nasıl izliyorlarsa ben de o şekilde izliyorum. Aramızdaki fark, bu konuya daha fazla kafa yorduğum ve tekniklere daha hakim olduğumdan, bize aktarılan kodları benim daha hızlı çözebilmem. Ayrıca film analizi ikinci izleyişle başlayan bir süreç. Beyin hayatta kalma içgüdüsünden dolayı belirsizlikten nefret eder. Bir sonraki adımda ne olacağını tahmin etme eğilimindedir. Bundan dolayı ilk izleyişte filmlerin olay örgüsüne daha fazla dikkat ediyoruz. Bu aşamada ben de herkes gibi filmleri izliyorum. Film analizi ise bundan sonraki süreçte başlıyor. Filmi defalarca durdurarak izlemek, farklı disiplinlerde araştırmalar yapmak, başka insanların filmle ilgili görüşlerini okumak ve en sonunda topladığınız verileri bir potada eritmek zorundasınız. Ve bence en eğlenceli kısım bu anlamı aradığımız ve yoğun emek verdiğimiz yer. Benim gibi düşünen sanırım birçok insan var ki atölyelere ve sosyal medya hesabıma ilgi çok yoğun.

Bir de bu tartışma ile ilgili unutmamamız gereken bir gerçek var. Filmlerle olan ilişkimiz sadece anlam düzeyinde değildir. Biz filmleri aynı zamanda hissediyoruz. Bu sebeple ekranda gördüğümüz görüntülerden dolayı ağlıyoruz, korkuyoruz, terliyoruz. Filmler bize bir şeyler yapıyor. Sizin sorunuzdaki eğlence kısmı tam olarak bu. İnsanlar bu deneyimi yaşamayı seviyorlar fakat bir filmi analiz ettiğiniz zaman bundan vazgeçmiyorsunuz. Bir filmi anlamamız ve duyumsamamız ayrı ayrı değil aynı anda gerçekleşen bir proses. Birini tercih etmek zorunda değiliz.

Film yorumculuğu/analistliği kulağa nadir rastlanılan bir meslek gibi geliyor. Bu alanda senin gibi çok kişi var mı? Kendini nasıl ayrıştırmaya ve etki yaratmaya çalışıyorsun?

Kesinlikle öyle! Zaman zaman beni konuşmacı olarak etkinliklere çağırdıklarında unvan kısmına hâlâ ‘Film Eleştirmeni’ yazıyorlar fakat bizim yaptığımız işin eleştirmenlikle uzaktan yakında ilişkisi yok. Bizler ekranda gördüğümüz kodları yorumlayarak insanlara aktarmaya çalışıyoruz. İnsanların yaşadıkları deneyimi ve ekranda gördükleri anlamı bir bakıma tarifliyoruz.

Bu işin bundan önce çok fazla duyulmamasının sebebi bir bakıma teknoloji ile alakalı. 2000’li yıllar öncesinde de filmleri analiz eden insanlar vardı fakat onların şanssızlığı filmleri durdurup üzerine düşünecek imkanlarının olmamasıydı. Ev sinemasının hayatımıza girmesi, bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ve İnternet ile birlikte bu iş yapılabilir hale geldi. O sebeple gelecek yıllarda bu konularda çalışan çok daha fazla insanın olacağına inanıyorum.

Türkiye’de filmleri analiz eden birçok kişi olmakla birlikte bunu meslek haline getirmiş benim bildiğim ben ve Mehmet Sindel var. Mehmet hocamla da pandemi dönemi  tanışıp çok yakın bir abi kardeş ilişkimiz oluştu. Hatta ilk başta belirttiğiniz The Good, The Bad and The Cinema podcastimizi de kendisiyle birlikte gerçekleştiriyoruz. Hırslı bir rekabet yerine birlikte çalışmanın insanların gelişimine daha çok katkı sağladığına inanıyorum. Bu anlamda kendisinden bu süreçte çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim.

Kendimi ayrıştırma gibi özel bir çabam yok ama ister istemez herkesin sinemayla olan ilişkisi farklı ve bunun, filmi analiz eden insanların analizlerine yansıdığını düşünüyorum. Eğer yine de bu işlerle uğraşan insanlara göre ayrışan yanlarımı söyleyeceksek ben sanırım işin tekniğini fazlaca yorumlarıma dahil etmeye çalışıyorum. Sinemanın deneyim kısmına da elimden geldiğince analizlerimde yer veriyorum.

Sosyal medyada bu alanda çok fazla hesap olduğunu biliyoruz. Hatta günden güne de artıyor gibi. Fakat seninki gibi dinamik bir ivmeyle kemikleşmiş bir kitleye sahip olmak zor. Özellikle sinema için. Sayfanı özel kılan sence nedir?

Sosyal medyada sinema alanında çok fazla sayfa olduğunu kabul etmekle birlikte film analizi özelinde benim bildiğim kadarıyla bu kadar büyük bir kitleye hitap eden başka bir sayfa yok. Sayfamı ilk kurduğum zaman birisi bana 100.000 takipçiyi geçeceğimi söyleseydi ona kesinlikle inamazdım. Ama insanlar bir şekilde  arayış içerisindeler. Bu arayış ile kastım vakit öldürmekten ziyade hayatın ve kendi iç dünyalarının arayışı. İşte tam bu  noktada filmler bize çok fazla yardımcı oluyor. Başkalarının deneyimini iki saatliğine de olsa yaşamak, hayata bambaşka perspektiflerden bakma olanağı sağlıyor. Benim amacım da insanların filmlerden çıkardıkları anlamları artırarak filmlerle birlikte yaşadıkları deneyimleri zenginleştirmek.

Peki sinema dışında boş vaktin oluyor mu? Neler yapmaktan hoşlanırsın?

Sanırım son üç senedir tek işim sinema. Eskiden basketbol oynardım fakat artık ona da fazla zamanım olmuyor. Fakat sinemanın çok farklı alanlarında çalıştığım için bu durumdan şikayetçi olduğumu söyleyemem. Sinema alanında kendinizi geliştirmek için okumak, izlemek, gezmek ve çokça sosyalleşmek gerekiyor. Birçok kişinin hobi diye tabir ettiği bu şeyleri işime çevirdiğim için bütün vaktimi sıkılmadan sinemaya kanalize edebiliyorum.

Mesleğin için farklı disiplinleri kullanmayı tercih ediyorsun. Bir belgesel film ve kısa film tecrüben de var. Üretmeyi seviyorsun. Peki hiç bu alanda bir kitap yazmayı düşündün mü?

Mühendisken çektiğim iki kurmaca ve bir bilgesel kısa filmim var. Bu filmler ülkemizde birçok kısa film festivalinde yarışma şansına erişti. Yine de bu çalışmaları ben daha çok öğrenme amacıyla yapılmış deneme filmleri olarak görüyorum. Yalnız şu an yeteneğine sonsuz güvendiğim senarist Seher Ülker Albayrak’la yazdığımız bir kısa filmimiz var. Bu yıl içerisinde o projemizi hayata geçirmek istiyoruz. Epey iddialıyız, bakalım, umarım gönlümüze göre olur.

Kitap yazmayı düşündüm hatta bu konuda Türkiye’nin çok önemli bir yayıneviyle resmi olarak anlaşmıştık fakat sonra fikir anlaşmazlıklarından dolayı maalesef ilerleyemedik. Yine de bu konu aklımda yer etmeye devam ediyor. Kısa vadede olmasa da gelecekte bir gün film analiziyle ilgili bir kitap çıkarmayı çok isterim.

Film analiz etmek için başka disiplinlere ihtiyaç var mı sence? Filmleri anlamak isteyen kişilere ne önerirsin?

Filmleri anlayabilmemiz için öncelikle hayatın kendisine bakmamız gerekiyor. Bir filmde sütün, kırmızı rengin veya bir kamera hareketinin neyi sembolize ettiğini ancak gerçek hayatta sütün, kırmızı rengin veya bir kamera hareketinin bize ne ifade ettiğini çözersek bulabiliriz. Felsefe, sanat tarihi, mitoloji, psikanaliz, müzik, tiyatro, edebiyat ve daha birçok disiplin de filmlerden çok hayatı daha iyi anlayabilmemiz için var ve zaten sinema da bu disiplinleri kendi içinde kapsıyor. O yüzden sorunuza cevabım evet, mutlaka farklı disiplinlerden yardım alarak filmlere başka perspektiflerden bakmaya çalışsınlar.

Okumayı da çok sevdiğini tahmin ediyorum. Çünkü bir filmi kapsamlıca analiz etmek sadece onu defalarca izlemek değildir diye düşünüyorum. Başvurduğun pek çok kaynak kitap vardır. Dergi okumayı sever misin?

Hayatımın en çok okuduğum dönemindeyim, buna rağmen maalesef bu okuma işlemini kitaplardan yapamıyorum. Çoğu okumalarım kısa makaleler şeklinde oluyor. Bu sebeple yaz dönemimi kitap okumaya ayırdım, bunlar doğrudan sinema ile ilgili kitaplar değil. Başvurduğum kitaplar genelde çalıştığım filmden filme değişiyor. İktidar meselesini işleyen bir film olduğunda Focault’ya bakmak gerekirken, Lanthimos sinemasına çalıştığım zaman Yunan mitolojisi filmi anlamak için çok daha fazla yardımcı olabiliyor. Bu sebeple doğrudan bir kaynak kitaptan bahsedemiyorum.

Maalesef çok uzun süredir takip ettiğim bir dergi yok.

Peki raftan alıp okumayı mı yoksa ilgili dergileri dijital formlarında mı okumayı tercih ediyorsun?

Eğer imkanım varsa mutlaka raftan kitap alıp okumayı tercih ederim.

Polisiye sever misin? Polisiye deyince ilk hangi film aklına geldi mesela?

Sinemada çok fazla tür ayrımı yapmayı sevmem fakat illa en sevdiğim türü söylemem gerekse mutlaka bu polisiye olurdu.

Çok fazla aklıma gelen film var ama Truman Capote’nin romanından uyarlanan  Soğukkanlılıkla-In Cold Blood bu tarz bir soruya vermek istediğim ilk cevap olurdu.

Bu ayki sayımızın teması “Kiralık Katiller”. Aklına gelen filmleri sayabilir misin bize?

  • Kuzuların Sessizliği – The Silence of the Lambs
  • Cinayet Günlüğü – Memories of a Murder
  • Yedi – Se7en

Bunlara ek olarak bu konuyu farklı ele alan 3 film önerisinde bulunmak istiyorum

  • Ölümcül Oyunlar – Funny Games (1997)
  • Amerikan Sapığı – American Pscyho
  • Arayış – Spoorloos

Analiz portföyünde hangi polisiye filmler var?

  • Kuzuların Sessizliği – The Silence of the Lambs
  • Cinayet Günlüğü – Memories of a Murder
  • Yedi – Se7en
  • Ölümcül Oyunlar – Funny Games (1997)
  • Bir Zamanlar Anadolu’da
  • Bıçak Sırtı – Blade Runner
  • Gözlerindeki Sır – El Secreto de Sus Ojos
  • Sapık – Psycho (1960)
  • Bonnie and Clyde

Sevdiğin polisiye yazarlar kimler?

Yazardan çok ben kitap üzerinden örnek vermeyi tercih ederim. Sinema için de aynı mantığı güdüyorum.

  • Gülün Adı- Umberto Eco
  • Soğukkanlılıkla- Truman Capote
  • 10 Küçük Zenci – Agatha Christie

Bir sinemasever olarak sevdiğin polisiye dizileri de öğrenmek isteriz.

Maalesef çok fazla dizi izleme şansım olmuyor.

Peki, Türkiye’de polisiye yapımlar için nasıl bir yorum yapabilirsin? Polisiye yazarlığında son dönemde bir artış söz konusu. Malzeme olarak ülkece zengin gündemlere sahibiz. Peki, bu tür dahilinde Türk sineması ve televizyon programlarında sence de bir eksiklik hissetmiyor muyuz? Bu eksikliğin nedenleri ne olabilir sana göre?

Ben bu konunun sadece sinema ayağıyla ilgili yorum yapacağım. Söylediğiniz gibi eksiklik hissettiğimize katılmakla birlikte bunun sebebi sadece yaratıcılık problemi değil. Öncelikle polisiye doğası gereği belli bir bütçe dahilinde çekilebilecek ve çoğu zaman ana akım içinde yer alan bir tür. Bu türü takip edenler her ne kadar sadık izleyiciler olsa da yapımcılar için maalesef çok güvenli kitle değiller. İkinci olarak bu türün Amerikan sinemasıyla anılması hikayelerin yerelleştirilmesini zorlaştırıyor. Dünya sinemasında bu anlayışın yavaş yavaş yıkılmaya çalışıldığına şahit olsak da ülkemizde hala özgün yapımlar görmekte zorlanıyoruz.

Size başta benim de film projelerim olduğundan bahsetmiştim. Şu an uzun metraj bir polisiye projesi üzerine çalışıyoruz. Bu süreçte biz de insanların algısı üzerinden çeşitli zorluklarla karşılaşmaya başladık. Nedendir bilinmez birçok kişinin gözünde polisiye çoğu zaman ikinci sınıf ve derinliksiz olarak tanımlanan bir tür oluyor. Halbuki yukarıda verdiğim örneklerden anlayacağımız üzere bu tür, hayata dair çok önemli meseleleri anlamamıza yardımcı olmak için büyük fırsatlar yaratabiliyor.

Soğukkanlılıkla, izlediğiniz zaman tamamen masum bir aileyi katleden hırsızların bu suça onları neyin ittiği üzerine düşündürebiliyor.

Kuzuların Sessizliği, erkeklerin dünyasında kadın olma deneyimini bizlere yaşatırken geçmiş travmasını yenmeye çalışmanın neye benzediğiyle yüzleştiriyor.

Cinayet Günlüğü’nde Güney Kore’nin ilk seri katili üzerinden film, taşra-şehir arasındaki gerilimi ve bakış açısının önemini ortaya koyuyor.

Bu verdiğim üç örnek dışında sinema tarihine geçmiş çok önemli yapıtlar var. Bunu hikayelerinin ilginç veya sürükleyiciliğinden çok yukarıda bahsetmeye çalıştığım içsel ve entelektüel meseleleri ortaya koyarak başarıyorlar. Sanırım biz de ülkemizde polisiye yapımlar tasarlarken olay örgüsünden çok, o olayın ortaya koyduğu duyguyu/düşünceyi ön plana çıkarmaya çalışmalıyız.

Gelecek planların hakkında bilgi alabilir miyiz? Bizi bekleyen yenilikler olacak mı?

Film analizi atölyelerimi artık şehir dışındaki takipçilerimle buluşturmak için çeşitli etkinlikler planlıyorum. İzmir ve Ankara’da bu etkinliklere başladık, sırada diğer şehirler var. Onun dışında biraz önce bahsettiğim  uzun metraj polisiye film projemi hayata geçirmek istiyorum. Film yapımı uzun bir süreç, her şey yolunda gitse bile sanırım en erken üç sene sonra onu hayata geçirebileceğiz. Bakalım, bizleri nelerin beklediğini merakla bekliyoruz.

Son olarak Dedektif Dergi okuyucuları için eklemek istediğin bir şeyler olur mu?

Çok teşekkür ederim.

GANGSTERLER DÖNEMİ-3

UYARI: Bu yazı şiddet ögeleri içermektedir. 18 yaş altı okuyucular için uygun değildir.

1928’de Budd ailesiyle yakınlaşan Fish, onların güvenini kazandıktan sonra küçük kızları Grace Budd’ı, yeğeninin doğum günü eğlencesine götürmek bahanesiyle kaçırarak boş bir eve soktu. Grace’nin cesedini parçalayan Fish, bazı parçaları kaldığı pansiyona getirdi ve dokuz gün boyunca hiç dışarı çıkmadan bu parçaları pişirip yiyerek mastürbasyon yaptı.

Yakalandıktan sonra itiraflar da gelmeye başladı. İlk cinayetini 1910’da bir adamı Dealware’de öldürerek işlemişti. Aşırı Hristiyan olduğunu söyleyen Fish, işlediği günahlardan ötürü kendisini daima çivili bir kırbaçla cezalandırmaktaydı. Kendisini cezalandırması bununla sınrılı değildi. Kasıklarına iğneler batırıyordu, cinsel organına gül sapları sokuyor ve daha önceden alkole batırılmış pamuk toplarını anüsünde yakıyordu. Gördüğü hayaller neticesinde, kendisinin İncil’deki Hazreti İbrahim olduğuna inanıyordu. Hazreti İbrahim, Tanrı’ya olan inancını göstemek için tek oğlunu kurban etmek istemişti. Bu sebepten kendisinin de çocukları kurban etmesi gerektiğine inanıyordu.

Albert Fish

Fish zaman zaman dört çocuk öldürdüğünü söylüyordu. Ancak bazı ifadelerinde de dört yüz çocuktan bahsediyordu. Bazı uzmanlara göre kurban sayısı on beş idi. Albert Fish’in Budd ailesine göndermiş olduğu özür mektubu ise psikolojisini ve aklî dengesini gözler önüne sermekteydi.

1935 yılında yargılanmasının sonunda deliliğine kanaat getirildiyse de elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırıldı. Kararı duyunca “Hiç tatmadığım bu büyük zevki tatmaktan mutlu olacağım” dedi. Albert Fish, 16 Ocak 1936 tarihinde Sing Sing hapishanesinde elektrikli sandalyede infaz edildi.

Albert Fish’in Budd ailesine yazmış olduğu mektubun tam metni:

“Çok Sevgili Bayan Budd,

1894’te bir arkadaşım Steamer Tacoma gemisinde denizci olarak denize açılmıştı. San Francisco’dan Hong Kong’a gitmek üzere yola çıkmışlardı. Limana varınca iki arkadaşı ile karaya çıkmışlar ve çok içip sarhoş olmuşlar. Döndükleri zaman geminin limandan ayrıldığını görmüşler. Bu sırada orada kıtlık hüküm sürmekteymiş. Etin kilosu 2-6 dolar arasındaymış. Çok fakir olanlar arasında açlık sıkıntısı o kadar büyükmüş ki diğerlerinin açlıktan ölmesini önlemek amacıyla 12 yaşından küçük tüm çocuklar, et olarak pazarlanmaları için kasaplara satılıyorlarmış. Herhangi bir kasaba gidip pirzola, biftek, kuşbaşı isteyebilirmişsiniz. Çıplak bir çocuk vücudunun bir kısmı önünüze getirilir ve istediginiz parçaları kestirebilirmişsiniz. Bir kızın veya oğlanın kalça kısmı, en lezzetli bölümmüş ve dana kotlet olarak satılan en pahalı etmiş. John orada çok uzun kalmış ve insan etine karşı bir düşkünlüğü oluşmuş. New York’a dönünce biri 7 diğeri 11 yaşında iki oğlan çocuğu çalmış. Onları evine götürüp soymuş ve bir dolaba kapamış. Sonra tüm giysilerini yakmış. Her gün etlerinin iyi ve yumuşak olması için onlara işkence yapıp dövmüş. Önce 11 yaşındaki oğlanı öldürmüş, çünkü onun poposu daha tombul ve tabii ki daha etliymiş. Kafası, kemikleri ve bağırsaklarından başka vücudunun her bir parçasını pişirip yemiş. Fırında pişirmiş (tüm popsunu), haşlamış, kızartmış ve kuşbaşı yapmış. Küçük oğlana da aynı şeyleri yapmış. Ben o zamanlar 409 Doğu 100. Sokak’ta oturuyordum. Bana insan etinin çok lezzetli olduğunu o kadar sık söylemişti ki ben de tatmayı aklıma koydum. 3 Haziran 1928 pazar günü sizin 406 Batı 15. Sokak’taki evinize geldim, peynir ve çilek getirdim. Öğlen yemeğini birlikte yedik. Grace, kucağıma oturdu ve beni öptü. Onu yemeyi aklıma koydum. Onu bir partiye götüreceğimi söyledim. Siz de “Evet gidebilir,” dediniz. Onu Westchester’de daha önce gözüme kestirdigim boş bir eve götürdüm. Oraya vardığımızda ona dışarda beklemesini söyledim. Kır çiçekleri toplamaya başladı. Yukarı çıktım ve tüm giysilerimi çıkardım. Çıkarmasaydım üzerlerine kanın bulaşacağını biliyordum. Her şey hazır olunca, pencereden onu çağırdım. O odaya girinceye kadar bir dolapta saklandım. Beni çıplak görünce ağlamaya başladı ve merdivenlerden inmeye çalıştı. Onu yakaladım ve o da bana annesine şikayet edeceğini söyledi. Önce onu tamamen soydum. Nasıl da tekmeledi, ısırdı ve tırnakladı. Boğazını sıkarak onu öldürdüm ve sonra da etlerini odama götürebilmek için ufak parçalara böldüm. Pişirdim ve yedim. Fırında pişen küçük poposu öylesine yumuşak ve tatlıydı ki. Tüm vücudunu yemem dokuz gün sürdü. Ona tecavüz etmedim, ama istesem bunu yapabilirdim. Bir bakire olarak öldü…”

POLİSİYE EKRANI

A FRİEND OF THE FAMİLY (2022)

IMDb: 7.3

NBCUniversal’a bağlı dijital yayın platformu Peacock’ta ekrana gelen, gerçek hayattan uyarlama bir suç draması. Nick Antosca imzalı mini dizinin sezonu dokuz bölümden oluşuyor. Yapımını şirketin alt kuruluşlarından Universal Content Productions üstlendi.

Kadrosunda Jake Lacy, Colin Hanks, Anna Paquin, Mckenna Grace, Hendrix Yancey, Lio Tipton, Austin Stowell, Patrick Fischler, Bree Elrod, Philip Ettinger ve Ella Jay Basco gibi oyuncular bulunuyor.

Dizinin ana hikâyesi 1970’li yıllarda yaşanan bir çocuk kaçırmayı temel alıyor. Idaho’da küçük bir kasabada yaşayan Broberg ve Berchtold ailelerine konuk oluyoruz. Muhafazakâr; inançlarına ve aile değerlerine (güya) bağlı Mormon bir topluluğa mensuplar. Broberg ailesinin 12 yaşındaki kızı Jan, karizmatik aile dostu Robert “B” Berchtold tarafından manipüle edilerek kaçırılıyor. Hem de birden fazla kez… Dizi de bu kaçırılmaların öncesini, bu sırada yaşanan karmaşaları ve sonrasında olanları geniş çaplı ve yıllara yayılan biçimde anlatıyor.

Yaşananları anlattıkları Stolen Innocence: The Jan Broberg Story adlı bir anı kitabını 2003’te yayımlayan Jan Broberg ve annesi Mary Ann Broberg dizinin ekibinde yapımcı olarak bulunuyor. Jan Bronberg’in yer aldığı A Friend of the Family: True Evil adlı bir belgesel sezon bittikten sonra dizinin uzantısı olarak yine Peacock’ta yayınlandı.

A Friend of the Family’nin bölümleri ülkemizde TOD TV’de (eski adıyla Bein Connect) bulunuyor. Dizide yaşananları konu alan 2017 yapımı belgesel Abducted in Plain Sight ise Netflix Türkiye kütüphanesinde bulunuyor.



THE AFTERPARTY (2022)

IMDb: 7.3

The Afterparty, Apple’ın dijital yayın platformu Apple TV+’ta Ocak 2022 itibarıyla izleyiciyle buluşan ve komedi, cinayet, gizem türlerini bir araya getiren bir dizi. Antoloji özelliğindeki dizinin devam eden ikinci sezonu 6 Eylül 2023 itibarıyla tamamlandı.

Diziyi 21 Jump Street serisi, Spider Man Into the Spider-Verse ve The Lego Movie gibi yapımlarla bilinen Christopher Miller hazırlıyor. Ortağı Phil Lord yapımcı, Sony TV ise yapım stüdyosu olarak yer alıyor. İlk sezonu sekiz, ikinci sezonu ise 10 bölümden oluşuyor.

İlk sezon, 15 yıl önce mezun oldukları Hillmount Lisesi’nin mezunlar buluşmasına giden ve orada bir araya gelen bir arkadaş grubunun kendilerini bir cinayet soruşturmasının içinde nasıl bulduğunu konu alıyor. Ünlü pop yıldızı Xavier, buluşma sonrası malikânesinde düzenlediği parti sırasında balkondan aşağı atılarak öldürülüyor.

İkinci sezon ise ilk sezon karakterlerinden Zoë’nin kız kardeşi Grace’in düğünü sırasında damadın, yani teknoloji dünyasının tanınan simalarından Edgar’ın öldürülmesini konu oluyor. Tiffany Haddish, Dedektif Danner karakteriyle iki sezonda da rol alırken ona Zoë Chao (Zoë) ve Sam Richardson (Aniq) da eşlik ediyor.

Dizinin geniş kadrosunda Dave Franco, Ben Schwartz, Ilana Glazer, Ike Barinholtz, Jamie Demetriou, John Early, Ken Jeong, John Cho ve Jack Whitehall gibi isimler de bulunuyor. The Afterparty’nin her bölümü –daha çok o sırada şüpheli konumuna düşen- bir karakterin anlatımıyla ilerliyor. Karakterin kendi kişiliğine uygun biçimde yaptığı anlatım sayesinde bölümler romantik komedi, aksiyon, müzikal, animasyon ve gerilim gibi farklı türler arasında geçiş yaparak ilerleyebiliyor.



THE UNFORGİVABLE (2021)

IMDb: 7.1

Alman yönetmen/senarist Nora Fingscheidt’in yönetmen koltuğunda oturduğu suç drama filmi The Unforgivable, limitli bir gösterimin ardından 10 Aralık 2021’de Netflix’te izleyiciyle buluştu. Senaryosunu Top Gun: Maverick’le Oscar adaylığı alan Peter Craig’in (The Batman, The Town) yanı sıra Hillary Seitz ve Courtenay Miles kaleme aldı. Dizi, 2009’da İngiliz kanal ITV’nin yayınladığı üç bölümlük mini dizi Unforgiven’dan uyarlanarak hazırlandı.

İlk olarak 2010’da gündeme gelen, bir dönem Angelina Jolie’nin adının da geçtiği film projesi, 2019’da yeniden geliştirilmeye başladı ve sonrasında gerçeğe dönüştü. Şubat 2020’de Kanada’da çekilmeye başlanan film, COVID-19 salgınından etkilenen filmlerden birisi oldu ve çekimlere Eylül ayında geri dönüldü, Ekim 2020’de tamamlanabildi.

Başrolünde Sandra Bullock’un yer aldığı filmin zengin kadrosunda Vincent D’Onofrio, Jon Bernthal, Richard Thomas, Linda Emond, Aisling Franciosi, Rob Morgan ve Viola Davis de bulunuyor.

İki polis memurunu öldürmek suçlamasıyla 20 yıl hapis cezası alan Ruth Slater, tahliye olduktan sonra topluma yeniden karışmak için uğraşır ve iki işe birden girerek geçinmeye çalışır. Bir yandan da içeri girdiğinden beri uzak olduğu ve nerede olduğunu bilmediği kız kardeşi Katie’yi aramaya koyulur. Ancak hiçbirinde istediği gibi ilerleyemez, çünkü toplum kendisine geçmişini unutturmamaya kararlı gibidir ve öldürdüğü polis şefinin ailesi nedeniyle kendisini beklenmedik ve istenmeyen durumların içinde buluverir.



SHARPER (2023)

IMDb: 6.7

Suç, gerilim ve dramayı bir araya getiren neo-noir bir film olan Sharper, ABD’de limitli bir gösterim macerasının ardından 17 Şubat 2023’te Apple’ın dijital yayın platformu Apple TV+’ta izleyiciyle buluştu. Senaryosuyla Black List’in 2020 listesine giren Sharper’ı Brian Gatewood ve Alessandro Tanaka kaleme aldı. Emmy ve Altın Küre ödüllü Benjamin Caron (The Crown, Sherlock, Andor) yönetmenliğini üstlendi.

A24 ve Apple’ın yapım ortaklığıyla hazırlanan filmin başrollerini Julianne Moore, Sebastian Stan, Justice Smith, Briana Middleton, John Lithgow ve Darren Goldstein üstleniyor. Moore, aynı zamanda filmin yönetici yapımcıları arasında da yer alıyor.

Sharper, New York’ta kendi kitapçı dükkânını işleten Tom adında genç bir adamın başından geçen bir dolandırıcılık hikâyesine odaklanıyor. Zengin bir ailenin tek çocuğu olan Tom’un Sandra’yla tanışmasıyla ikisi arasında büyük bir aşk filizlenir. Ancak bu aşkın perde arkasında mükemmel bir plana sahip olduklarını düşünen bir grup dolandırıcı da vardır. Tom ve Sandra’nın ilişkisinde günler geçtikçe duygular ve kıskançlıklar devreye girer; kimin dolandırıcı ve kimin kurban olduğu karışmaya başlar.

Lineer olmayan bir zaman çizgisini takip eden Sharper, hikâyesini dört ana karaktere (Madeline, Max, Tom, Sandra) odaklanarak farklı bir kurguyla anlatma yoluna gidiyor.

DEDEKTİF DERGİ YAZARLARININ EN SEVDİĞİ POLİSİYE ÖYKÜLER



Geçenlerde “Ustaların Seçtikleri”[i] isimli bir öykü seçkisi okuyordum. Lawrence Block bu kitabı hazırlarken polisiye gerilim yazarlarından iki hikâye seçmelerini istemiş; Yazmaktan Gurur Duyduğum Hikâye ve Yazabilmeyi İstediğim Hikâye.

Yazabilmeyi istediğim hikâye ifadesi bana çok çarpıcı geldi. Kurmaca yazıyorsanız bazı zaman olur ki keşke ben yazsaydım dediğiniz bir metinle karşılaşırsınız. Kıskançlıkla hayranlığın at başı gittiği bir histir bu. Ama yapacak bir şey yoktur, bir yazar o konuyu sizden önce akıl etmiş, yetmemiş ustalıkla yazıvermiştir.

Peki polisiye öykünün amiral gemisi Dedektif Dergi’ye katkıda bulunan yazarların en sevdikleri öyküler hangileriydi? Böyle bir seçim yapmanın, bizde derin izler bırakan onlarca öyküyü teke indirmenin zorluğunu bilsem de yazar arkadaşlarıma keşke ben yazsaydım dedikleri öyküleri sormanın daha önce okumadığımız yazar ve öykülerden haberdar olmak için iyi bir fırsat sunacağını düşündüm.



RAMAZAN ATLEN

En sevdiğim Yabancı Polisiye Öykü:

Geçen yıl bir dostumun tavsiyesi üzerine Trevanian’ın Şibumi’sini okuduğumda tam anlamıyla çarpılmıştım. Yazarın bir aksiyon/macera/casusluk/kiralık katil romanına bu derece derinlik katabilmesi karşısında şapkamı çıkarmaktan başka ne gelirdi ki elimden? Daha sonra aynı yazarın öykü kitabı geçti elime; KENTTE SICAK GECE. Biraz karıştırdım kitabı, öykülere şöyle bir baktım ve dedim ki tamam bu adam Şibumi’nin yazarı ama öyküleri ne kadar iyi olabilir ki?

Böylece kitaba adını veren ilk öyküyü özel bir beklentiye girmeden okumaya başladım. Kenti boğucu bir sıcak dalgasının kapladığı bir günün akşamında başlıyordu hikâye. Bir otobüste iki yolcu vardır; biri iki yıldır boşta gezen bir adam, diğeri işten dönen bir kadın. Kadın otobüsten iner inmez adam garip bir itkiyle peşine takılır, kadın korkmuştur ama adam ünlü aktörleri taklit ederek konuşmaya başlayınca kadına güven verir. Bir süre sonra bir kafeye gidip sohbeti ilerletirler. Anlarız ki ikisi de müzmin birer yalnızdırlar, ikisinin de ağır travmaları vardır geçmişlerinde. Garip bir şekilde birbirlerine ısınıp yaralarından bahsederler. Derken vakit ilerler, ayrılma vakti gelmiştir ama adam belli bir saatten sonra kimsenin içeri alınmadığı bir otelde yaşamaktadır, böylece kadın onu evine davet eder. Öykü kadının evinde daha da ilginçleşen konuşmalarla devam eder ve etkileyici bir finalle sona erer.

“Kentte Sıcak Gece” polisiye-gerilim yazmak isteyenlere ders niteliğinde okutulabilecek bir metin. Trevanian bu öyküde hikâye nasıl kurgulanır, sahici karakterler nasıl yaratılır, okur nasıl yanlış yönlendirilir ve ters köşe yapılır meselelerine dair kusursuz bir örnek sergilemiştir bana göre. Bu yüzden de en sevdiğim öykülerdendir.

En sevdiğim Yerli Polisiye Öykü:

Emel Aslan’ın BIRAKSAYDIM DA ÖLSEYDİ isimli öyküsü hem mizahi anlatımı hem bir kez başlanınca ara vermeye izin vermeyen akıcı anlatımıyla harika bir öyküdür. Ayrıca bana ilham vermesiyle (Karısını öldürmeye çalışan bir adamı okuyunca ben de karısı tarafından öldürülmeye çalışılan bir adamı yazayım diye düşünmüş, sonrasında bu fikir Karım Beni Öldürecek’te hayat bulmuştu) çok sevdiğim bir öyküdür.

Ondan nefret ediyorum diye başlar öykü. Anlatıcı karısından ölesiye nefret ediyordur. Karısı onu bir ömür aşağılamış, küçümsemiş, ötelemiş, azarlamış, uşağıymışım gibi davranmış, korkuları ve zaaflarıyla dalga geçmiştir. Peki adam neden terk etmemiştir bu lanet kadını? Denemiştir; boşanmaya, kaçıp gitmeye, kurtulmaya çalışmıştır, hem de defalarca. Ama kadın ne yapıp edip geri getirmiştir adamı. Ayrılamayınca kendini öldürmeye kalkışmıştır zavallı adam ama becerememiştir. Sonunda canına tak eder ve karısını öldürmeye karar verir. A, B, hatta C planı bile hazırlar. Öykü boyunca bu planların uygulamaya koyulmasına şahit olur, bedbaht adamın muradına ermesi için dualar etmekten alamayız kendimizi.


EMEL ASLAN

“En sevdiğiniz yerli ve yabancı polisiye öyküler nedir?” anketi üzerine biraz düşündüm. Sonra fazla kafa yormayıp ilk aklıma gelen öyküleri yazmaya karar verdim. Bu öyküleri iyice hatırlamak için birer kez daha okudum ve kendi içimde acayip yüzleşmeler yaşadım.

En Sevdiğim Yabancı Öykü:

Çocuk yaşlarda okuduğum Edgar Allan Poe’nun “KARA KEDİ” öyküsüydü.

Bu çarpıcı öyküyü ilk okuduğumda yaşadığım dehşeti, tüylerimin nasıl diken diken olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Hayvanlara yönelik şiddet beni her zaman fazlasıyla etkilemiştir. Onca gerilimin üzerine öykünün akıl almaz finalinde hissettiğim rahatlama duygusu paha biçilemezdi. Şimdi düşünüyorum da kara kedileri bu kadar sevmemin müsebbibi belki de Poe’ydu. Onları bir şekilde hayatıma çektim. Bir tanesiyle, adı Karbon’du, tam on dört yıl yaşadım. Halen yazdığım öykülerde ve rüyalarımda dolaşarak ayak izlerini bırakıyor.

Henüz çocukken okuduğum öykünün basıldığı yayınevini elbette hatırlamıyorum. Artık birçok farklı kanaldan bu eseri temin etmek mümkün. İnternetten araştırdığımda karşıma ilk çıkan yayınevi ise “Karbon Kitaplar” oldu. Bu da Karbon’dan bana bir selam olsun.

En Sevdiğim Yerli Öykü:

Cemil Kavukçu’nun “O KADIN FATMA GİRİK DEĞİL” öyküsü kişisel tarihimde önemli bir yere sahip. Yalnız şunu söylemem gerek: Bu öyküye polisiye veya suç öyküsü denemez, belki biraz gizem. O da belki…

2003 yılında Can Yayınları’ndan 3. baskısı yayımlanan “On Üç Büyülü Öykü” kitabındaki öykülerden biriydi. Yazarın anlatımının akıcılığı, kahramanın iç dünyası, beni içine çeken gerçekle düş arasındaki o büyülü evren o kadar ilham vericiydi ki içim gıcıklanmıştı. İyi yazılmış eserleri okuyunca “Bunu ben de yazarım,” gibi saçma bir his hatta hafif bir kıskançlık gelir ya insana, bu öykü de resmen benim yazma dürtümü harekete geçirmişti. Ha, geçici bir itkiydi ve daha uzun süre dişe dokunur bir şey yazamayacaktım, o ayrı.

Öyküyü bugün, yirmi sene sonra tekrar okuduğumda ilk okuduğumdaki kadar büyülenmemiş olsam da gücünden bir şey yitirmemişti. Beni asıl şaşırtan, ondan bu kadar etkilendiğimi şu ana kadar fark etmemiş olmamdı. Yazmış olduğum bir polisiye öykünün “O Kadın Fatma Girik Değil” öyküsünden derin izler taşıdığını hayretle gördüm. Sanki içimde bir yerlerde yıllarca küllenmeden bekleyip durmuş olan bu eser, paralel bir evrende, farklı seçimlerle ve bambaşka bir kurguyla yeniden yazılmıştı.

Sanatın ve edebiyatın müthiş dönüştürücü bir gücü var. Biz fark etsek de etmesek de.


YEŞİM YÖRÜK

En Sevdiğim Yabancı Öykü:

Edgar Allen Poe’nun yaratıcılıkta çığır açan zekâsı ve kullandığı çılgın yazım tarzı beni hep çok etkilemiştir. Yazdığı karanlık öykülerin, korkutucu, heyecan verici, dehşete düşüren girdabına kapılmamak imkânsızdır. Poe, öykülerindeki karanlık ve büyüleyici unsurlarla, insan ruhunun derinliklerine kolaylıkla erişebilmiş ender yazarlardan biridir. “En sevdiğim öykü” kategorisine girebilecek onlarca öyküsünü sayabilirim. Fakat beni en çok etkileyen öykünün hangisi olduğu sorulursa, hiç düşünmeden, “DİRİ DİRİ GÖMÜLME” derim.

Öyküyü okurken, daha ilk satırlarda hissettiğim klostrofobik duygu, o ana kadar aklıma bile gelmeyen, varlığından haberdar olmadığım bir korkumu su yüzüne çıkarmıştı. Diri diri gömülme korkusu… Öykü, çok sayıda diri diri gömülme vakasının anlatılmasıyla başlıyor ve ardından, anlatıcı bu konuyla alâkalı bizzat deneyimlediği bir diri diri gömülme anısını/sanrısını anlatıyor. Ama ne anlatış… İçiniz kararıyor, nefesiniz kesiliyor, dört duvar üstünüze geliyor ve çaresizliğin her safhasını iliklerinizde hissediyorsunuz. Aktaracağım çok kısa bir paragrafla, aslında bir anlatı gibi başlayan fakat ilerledikçe tuhaf bir biçimde sizi içine çeken öyküden neden etkilendiğimi anlatmak isterim.

Hiç duraksamadan denebilir ki ölmeden mezara konulmak kadar bedene ve ruha ıstırap verecek başka bir olay yoktur. Akciğerlerin üzerindeki dayanılmaz basınç, rutubetli topraktan yayılan boğucu gazlar, bedene yapışan kefen, daracık hücrenin sıkı sıkıya kucaklaması, mutlak gecenin zifiri karanlığı, sizi yutan bir denizi andıran sessizlik, Fatih Kurt’un görünmeyen ama hissedilen varlığı, bütün bunların yanı sıra dışarıdaki hava ve çimenle ilgili düşünceler, yazgımızdan haberdar olsalar koşa koşa bizi kurtarmaya gelecek aziz dostların anıları, dostların bundan asla haberdar olamayacaklarının bilinci, bahtımıza düşenin ölüm olduğunu bilmek, bütün bu düşünceler hâlâ çarpmakta olan yüreğimize öyle müthiş ve dayanılmaz bir korku salar ki en yürekli insanlar bile ürküp geri adım atar. [EDGAR ALLAN POE/BÜTÜN ÖYKÜLERİ/CİLT1 – İLETİŞİM YAYINLARI]

Nasıl ama?.. Sadece bu paragraf bile nur topu gibi bir fobinizin doğmasına yetti, değil mi?

En Sevdiğim Yerli Polisiye Öyküler:

Yerli polisiye öykü denince, ilk aklıma gelenler Dedektif Dergi’de yayınlanan öykülerdir. Birbirinden değerli kalemlerin, birbirinden gizemli öyküleri arasında bir seçim yapmak hiç kolay değil. Ben, “En sevdiğin yerli polisiye öykü hangisidir?” sorusuna, “Hepsi,” demek istiyorum. Hepsinin arasından en sevdiğim öyküleri yazabilirim. Gencoy Sümer’den UYKU, Turgut Şişman’dan SİSLER ARASINDA, Reha Avkıran’dan GÜVERCİN CİNAYETLERİ, Funda Menekşe’den KARDEŞ GİBİYDİLER, Gamze Yayık’tan LETAFET HANIM TEYZE, Emel Aslan’dan SÜRPRİZ, Nurhan Işkın’dan GÖLGE, Derin Gezmiş’den KAĞIT PEÇETE, Esra Gürel Şen’den KIRMIZI GERDANLIK, Gonca Çiftçioğulları’ndan ELİF, Tuğba Turan’dan TİLDA VE DİĞERLERİ, OZAN ILGIN,  Güneş Barguş’dan  PAZARTESİ ÇIKMAZI, Özlem Solak Erdoğan’dan KUSURSUZ CİNAYET YOKTUR, Önay Yılmaz’dan AMBROSİA, Ramazan Atlen’den KARIM BENİ ÖLDÜRECEK, Murat Yüksel’den DOKTOR BEY, Ahmet Yemenici’den GİRDAP, Ercan Akbay’dan UYKULUK CANAVARI, Abdullah Küçük’ten CAM KIRIKLARI, İhsan Cihangir’den DÜŞÜNMEDEN, Onur Dikenova’dan ŞEVKİ PAŞA KONAĞI, Orçun Yenilmez’den DİPSİZ KUYU, Ahmet Ziya Yıldırım’dan KURGAN, Yasin Yıldız’dan ÖTELENMİŞ ÖLÜM, Lidya Nasman’dan İNSAN, Ayşe Erbulak’tan SOKAK HAYVANLARI İÇİN MAMA, Uğur Arık’tan TAKSİ, Kerem Kaş’tan SULTAN’IN KILICI, Nilgün Kolgar’dan BENİMLE DANS EDER MİSİN, Süleyman Baş’tan GECE GELEN, Kasvet Ulu’dan YALNIZ ÖLÜ BALIKLAR, Yamaç Yalçın’dan AYNI ÇATI ALTINDA, Turgay Yürükoğulları’dan UĞURSUZ BİR GÜN, Mete Karagöl’den ALPASLAN KAYA SERİSİ, Fatma Şanlı’dan MAKBERDEN MALUMATLAR, İzzet Otru’dan ÖLEMEYİŞ, Dinçer Batırberk’ten VATAN BORCU, Necati Göksel’den ADEM, Onur Okan’dan VELİNİMET KIRTASİYESİ, Özgür Hünel’den KÜP, Çağan Dikenelli’den KULE, Türker Beşe’den ÇARŞAMBA PAZARI, Günay Gafur’dan BABA SERİSİ, Necva G. Esen’den BAVUL, Ceyda Kiremitçi Vasiliev’den HERKÜL ADNAN SERİSİ, Mustafa Şenocak’tan YABANCI… Dedektif Dergi’de hâlâ okumadığım bir sürü öykü var. Onların da en az bunlar kadar başarılı öyküler olduklarına eminim.


GAMZE YAYIK

Etkilendiğim Yerli ve Yabancı Öyküler

Doğrusu onca güzel öykü okuduktan sonra bu soruya çabucak yanıt vermek güç. O nedenle epey düşündüm. Aklımda yer etmiş tüm öyküler arasında belki de ilk okuduğum yetişkin öykü kitabı parlayıp öne çıktı. Muhtemelen ilkokulu yeni bitirmiştim. Babamın kitapları arasından birini çekip birkaç sayfa okuduğum olurdu. 70’li yıllarda basılmış bir Aziz Nesin öykü kitabını elimden bırakamamıştım. Özellikle kitaba adını veren ilk öyküyü sonraki yıllarda defalarca dönüp dönüp okuduğumu anımsıyorum. “MAHALLENİN KISMETİ” öyküsü sıradan insanların yaşadığı bir mahallede geçiyordu. Mahallenin belki de en yaşlısı Hacı Mesut Efendi genç bir tazeyle evlenmiş, gelin hanımın mahalleye gelişi büyük heyecan yaratmıştır. Evli bekar tüm erkekler genç kadına daha görmeden hayran, kadınlar ise huzursuzdur. İşler hiç beklendiği gibi gitmez ve ortalık fena karışır. Nesin tanrısal bir bakış açısıyla karakterlerin iç dünyasını çırılçıplak göstermekle kalmaz, ustaca kurguladığı diyaloglarla da eğlenceli bir okuma sağlar. Anlıyorum ki bugün yazmaktan mutluluk duyduğum bazı hikayelerimde “Mahallenin Kısmeti” öyküsü çok etkili olmuş.

Handan Gökçek Öykü Atölyesi’nde hikâye çözümlerken karşıma çıkan “EMİLY İÇİN BİR GÜL” öyküsü de beni uzun süre -ve hala- etkisi altına alan bir metindi. Hem William Faulkner’ın çağdaş, usta kalemi hem de içinde taşıdığı muamma onu burada anmamı sağlamış olsa gerek. Öykü bekar bir hanım olan Miss Emily Grierson’ın cenaze töreniyle başlar. Erkekler yıkılmış bir abideye gösterdikleri bir tür bağlılık ve saygıdan, kadınlarsa daha çok evin içini görme merakından cenazeye katıldılar. O evden son on yılda aşçılık ve bahçıvanlık yapan uşak dışında kimsenin çıktığı görmemişlerdir. Faulkner toplumun kadına yüklediği sorumluluk ve rolleri tartışırken gizemli ve hazin bir aşk hikayesini de satırları arasına yerleştirmiş. Üzerine sayfalarca yazı yazılan, sonu çarpıcı bir kısa öykü bu. Okuyalım ki okundukça çoğalsın, değerlensin.


İHSAN CİHANGİR

Polisiye öyküler arasında son zamanlarda yayınlanmış bir öykü var aklımda: Dark Polisiye 5’teki “HAREM ROBOTİK” adlı öykü…  Ercan Akbay’ın kaleme aldığı bu öyküde sevdiğim ikinci edebiyat türü olan bilimkurgunun unsurlarını da buldum. Bu şekilde türlerin iç içe geçtiği öyküleri çok seviyorum. Farklı örneklerini de okumak istiyorum. Bir yazar olarak ben de türlerin homojen olarak karıştığı öyküler yazmaya çalışıyorum.


KEREM KAŞ

En Sevdiğim Polisiye Öykü:

Edebiyatseverlerin çoğu bilir ki Stephen King korku ve gerilim edebiyatının belki de bir numaralı ismidir. Daha çok romanları ile tanınmıştır. Ancak King aynı zamanda iyi bir öykücüdür.

King’in 1985 yılında yazdığı ve Altın Kitaplar Yayınevi tarafından basılan “Sis” adlı kitapta yer alan birkaç öyküden biri olan “YAŞAMA HIRSI”, benim okuduğum en iyi öyküdür diyebilirim.

Öykü yaklaşık 20-25 sayfadan oluşuyor ve ıssız bir adaya düşen bir doktorun hikayesini anlatıyor. Ailesi, özellikle babası tarafından desteklenmeyen buna rağmen spor bursu alarak tıp fakültesine girmeye hak kazanan ancak ilerleyen yıllarda uyuşturucu sağlamak ve satmak gibi bazı kötü işlere giren bir doktorun bindiği gemi kazaya uğrar. Doktor kazadan kurtulan tek kişidir ve yarısı su alan bir filika ile zorlukla bir adaya çıkar. Aslında buraya ada bile denemez zira burası, sarp kayalıklardan oluşan, bitki örtüsü ve dolayısıyla hiçbir gıda maddesi bulunmayan kayalık bir adadır.

Doktorun yanında, gemiden kurtarabildiği su geçirmez kutuda muhafaza edilmiş bolca kibrit, büyükçe bir sağlık çantası, ucu küt kurşun kalem ve defter, iğne iplik takımı ve yaklaşık 2kg eroinden başka hiçbir şey yoktur.

Biz, doktorun hayatta kalma çabasını tuttuğu günlüğe yazılanlardan takip ederiz. Doktor martı avlamaya çalışır. Bir gün örümcek, bir başka gün yengeç yer. Issız adada artık yiyecek bir şey bulamayınca önce ayağını keser ve yer. Ardından diğer ayağını da bilekten keser.

Bir insan hayatta kalabilmek için neleri göze alabilir?

Esrarengiz ve ilginç konusu Stephen King’in müthiş hayal gücü ile birleşince ortaya bu harika ve etkileyici öykü çıkmıştır.


ÖNAY YILMAZ

Bugüne kadar polisiye öykülerle aram çok iyi olmamıştır. İyi bir polisiye öykü okuru da değilim. Polisiye roman konusunda biraz daha iyi olduğumu söyleyebilirim. Ben Edgar Allen Poe’nun MORG SOKAĞI CİNAYETİ adlı öyküsünde kalmışım. Poe’nun kendine özgü o mistik ve gizemli öyküleri beni hala cezbeder. Ancak yerli polisiye öyküleri son yıllarda daha çok okuyorum. Onu da Dedektif Dergi’ye borçluyum.

Bu dergiye yazan bütün arkadaşların çok başarılı öyküleri var. O kadar çok isim var ki, hepsini fırsat buldukça büyük bir keyifle okuyorum. Zaten benim edebiyatta hiç “en”im olmamıştır. Daima “en”lerim vardır. Belki de sübjektif bir yapısı olduğu için edebiyatın. O nedenle beğenerek okuduğum yerli polisiye öykü yazarları arasında isimlerini hatırladıklarım şöyle sıralayabilirim: Gencoy Sümer, Reha Avkıran, Çağatay Yaşmut, Emel Aslan, Yeşim Yörük, Ramazan Atlen, İhsan Cihangir, Derin Gezmiş, Emrah Poyraz, Ulaş Özkan, Esra Gürel Şen, Dinçer Batırbek, Funda Menekşe, Nurhan Işkın, Doruk Ateş, Tuğba Turan, Günay Gafur, İzzet Otru, Gamze Yayık, Murat Yüksel, Sibel Köklü, Ahmet Ziya Yıldırım, Onur Dikenova, Orçun Yenilmez…”

Elbette başkaları da var ama hatırladığım isimler bunlar. İsimlerini sayamadığım değerli yazar arkadaşlardan da çok özür dilerim.

Bu arkadaşların öykülerinde bizim toplumumuzu görüyorum. Gerek konular gerekse karakterler içinde bulunduğumuz toplumu çok iyi yansıtıyor. Çok şey öğreniyorum. Bu nedenle de keyifle okuyorum.


DİNÇER BATIRBEK

En sevdiğim Yabancı Öykü:

PANSİYONCU KADIN (The Landlady) – Roald Dahl, 1959.

Sebebi: Sakin bir başlangıcın ardından gerilimi yavaş yavaş tırmandıran usta anlatımı ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı gerçeğini milim milim sezdirerek okuru kaçınılmaz sona sürükleyen başarılı kurgusu.

En sevdiğim Polisiye Yerli Öykü:

YANILSAMA- Günay Gafur, Dark Polisiye İkinci Kitap, 2021.

Sebebi: Gerçekle sanrının iç içe geçtiği, tekinsiz bir atmosfer kurmadaki başarısı ve ters köşe finali.


GENCOY SÜMER

Agatha Christie’nin CİNAYETLER KULÜBÜ adlı kitabında yer alan öykülerin birçoğu benim en beğendiğim polisiye öyküler arasında yer alıyorlar.

İngiltere’de The Thirteen Problems, ABD’de ise The Tuesday Club Murders adıyla yayınlanan kitap, ilk Miss Marple öykülerini içeriyor. Her ne kadar öykü kitabı olsa da her hikâyenin ayrı bir bölüm oluşturduğu roman şeklinde de kabul edilebilir. Çünkü kahramanlarda süreklilik, hikayeler arasında da bağlantılar var.

İlk 12 öyküde, St. Mary Mead köyündeki bir evde bir araya gelen bir grup insan, birbirlerine başlarından geçen gizemli bir olayı anlatır, diğerleri de bu gizemi çözmeye çalışırlar. Miss Marple’ın ilk öykülerinin birçoğu en beğendiğim polisiye öykülerdir. Aralarında Miss Marple’ın da olduğu altı kişi, St. Mary Mead köyünde bir evde bir araya gelirler ve birbirlerine gizemli öyküler anlatırlar. Tabii, gizemi Miss Marple’dan başka hiç kimse çözemez.

İngiliz kırsalında bir köy, eski bir ev, çıtır çıtır yanan büyük bir şömine ve gerçekten gizemli, yer yer ürkütücü öyküler. Altın Çağ’ın en hoş, en mükemmel kurguları… Bir bakıma, günümüz rahat polisiyesinin (cozy mystery) ilk örnekleri.

İlk altı öykü Miss Marple’ın evinde anlatılıyor. Kışın hüküm sürdüğü soğuk bir salı gecesi bir araya gelmiş altı insan…  Aralarında Miss Marple’ın yeğeni Raymond West de var. Raymond, başlangıçta Jane teyzesini hor görüyor. Anlatacakları gizemli olayların, köyden dışarıya hiç çıkmayan teyzesini rahatsız edeceğini, onun bu gizemleri çözmeye aklının ermeyeceğini düşünüyor ve bunu açıkça söylüyor da. Tabii sonunda mahcup oluyor.

Öykülerde sürekliliği olan iki kişi var. Biri Miss Marple. Diğeri ise Scotland Yard’ın başından çok kısa bir süre önce emekliye ayrılmış olan Sir Henry Clithering. Diğer karakterler Miss Marple’ı önemsemezken Sir Henry onu ciddiye alıyor ve zeki bir insan olduğunu fark ediyor. Miss Marple’la Sir Henry’nin yolları başka kitaplarda da kesişiyor: Agatha Christie bu karakterini sevmiş olmalı ki birçok kitapta onunla karşılaşıyoruz.

İkinci altı öykü ise, Kütüphanedeki Ceset romanından bildiğimiz Dolly ve Arthur Bantry’nin Gossinton Hall adlı evlerinde, geçiyor. Yine altı kişi bir arada ve yine gizemli öyküler… Daha önceki gruptan sadece Sir Henry ve Miss Marple var. Zaten Miss Marple’ın eve davet edilmesini sağlayan da Sir Henry. Bu arada, aradan bir yıl geçmiştir.

13. öykü ise diğerlerinden farklı. Bu kez St. Mary Mead’de bir cinayet işleniyor. Katilin kim olduğunu bilen Miss Marple, hâlâ Gossington Hall’de misafir olarak kalan Sir Henry’den yardım istiyor ve birlikte katili yakalıyorlar.

Kitapta en beğendiğim öykülerse, Mavi Sardunya, Sekreter, Kanlı Kaldırım, Bir Noel Faciası, Ölüm Otu ve Esrarengiz Cinayet.


REHA AVKIRAN

Bu türe gönül vermiş bir insan olarak o kadar polisiye çok öykü ve roman okudum ki, içlerinden bir ya da birkaç tanesi için “en iyisi buydu” demek çok zor. Poe’dan başlayıp çağdaş yazarlara kadar pek çok iyi öykü okudum. Bir ya da birkaç tanesini öne çıkarmak diğerlerine haksızlık olacak. Fakat ille de bir isim vermem gerekirse, şimdiye kadar beni en çok etkileyen öykü olarak bir polisiye değil de suç öyküsünü söyleyebilirim. Frederick Forsyth’ın MUHTEŞEM HATA adlı kitabındaki aynı adlı öykü müthiş finali ile beni çok etkilemişti.


DERİN GEZMİŞ

Bu soruyu ilk sorduğunuz andan itibaren düşünüyorum. Benim bugüne kadar okuyup da en beğendiğim hikâye hangisi? Bir secim yapmak kolay değil. Gerek yerli olsun gerekse yabancı pek çok güzel ve özel hikâye okudum.

En Sevdiğim Yabancı Polisiye Öykü

Polisiye edebiyatın kraliçesi sayılan Agatha Christie’ye özel bir hayranlığım olmasa da KAZA isimli hikâye aklımdan gecen başka öykülerin arasından sıyrılıp öne çıkmayı başardı. Kolay ve keyifli anlatımıyla ve sürpriz sonuyla süslü (zor) cümleler olmadan da okurun nasıl kolayca yanıltılabileceğini göstermişti bana.

En Sevdiğim Yerli Polisiye Öykü

Yeşim Yörük’ün ÇİKOLATALI KURABİYE isimli öyküsü. Bu sefer seçmek zor olmadı. Yazarın kalemini zaten beğeniyorum. Anlatısını sunarken okuyucuyu yarattığı dünyanın içine ustaca çekiyor. İlk okuduğumda hissettiğim acıdan nefesimin kesildiğini hatırlıyorum. Sonraki okumalarımda hep buruk bir hüzünle sayfaları çevirdim. Yeşim Yörük’ün Çikolatalı Kurabiye adlı öyküsü uzun zaman daha benimle birlikte kalacak biliyorum.


[i] Oğlak Yayınları, 2005.

EĞLENCELİ BİR MACERA: HASTALIK HASTASI KİRALIK KATİL

Bir düşünün; kısa öyküler yazıyorsunuz, bu öykülerinizle ulusal ve uluslararası elliden fazla ödül alıyorsunuz…

Rüya gibi değil mi?

İspanyol yazar Juan Jacinto Munoz Rengel tam manasıyla bir rüyayı gerçekleştirmiş. Durun, daha bitmedi. Rengel’in bu çok ödüllü öyküleri Braille alfabesine aktarılmış ve yedi ayrı dile çevrilerek ondan fazla ülkede yayımlanmış. Bu şanslı ülkeler arasında olup olmadığımızı kontrol ettim ancak Juan Jacinto Munoz Rengel’e ait, ‘Hastalık Hastası Kiralık Katil’ isimli polisiye romanından başka bir eser bulamadım. Belki önümüzdeki yıllarda bu bol ödüllü öykülerden birkaçını okuma fırsatımız olur.

Hastalık Hastası Kiralık Katil İspanyol yazarın ilk romanı. Ve bu ilk romanın da en az öyküler kadar parlak bir yayın hayatı olmuş. Mesela Arjantin’in prestijli edebiyat ödülü Clarin Alfaguara roman ödülüne aday gösterilmiş Hastalık Hastası Kiralık Katil. Jose Saramago, Juan Cruz, Pablo De Santiz ve Rosa Montero gibi birçok ünlü yazardan övgüler almış.

Ülkemizde Yapı kredi Yayınları tarafından 2021 yılında yayımlanan, Selay Sarı’nın çevirisiyle dilimize kazandırılan Hastalık Hastası Kiralık Katil şimdiden 4. baskıyı yapmış bile.

Bir günlük ömrü kalan, ‘belki de iki gün’ kiralık katil Bay Y’nin elinde parasını peşinen aldığı son bir işi vardır. Artık tek dileği hastalıktan kırılmış bedenini günün geri kalanında ayakta tutabilmek ve Eduardo Blaisten’i öldürebilmektir. Şiddetli anksiyete ataklarıyla boğuşurken bile işine devam etmek zorundadır çünkü Bay Y, Immanual Kant kadar prensip sahibi bir adamdır.

Hastalık Hastası Kiralık Katil’in sayfalarında, işinde usta bir kiralık katille birlikte kurbanı adım adım takip ediyoruz. Bay Y’nin, son günü olan her yeni günde kurnaz taktiklerle Emanuel Blaisten’i öldürme girişimlerine tanıklık yapıyoruz. Kantçı ahlak sahibi Bay Y’nin ilgi uyandırıcı orijinallikte olan adam öldürme teşebbüsleri her son sabah değişerek devam ederken bir yandan da edebiyatın ve felsefe dünyasının çok ünlü yazarlarının belki de hiç bilmediğimiz hayatlarını ve esrarlı ölüm hikayelerini okuyoruz. Poe, Proust, Voltaire, Tolstoy, Moliere gibi meşhur hastalık hastalarının psikolojik veya fiziki acılarını öğreniyoruz.

Doğuştan makus bir talihe sahip olan Bay Y mitolojik tanrı Proteus gibi kılıktan kılığa girerek ve akla hayale gelmeyecek hafifletici sebepler uydurarak öldürme girişimlerine devam eder. Olayların onu nerelere götüreceğini öngöremeden sadece hedefine odaklanmıştır. Zira kendisi Kantçı ahlak sahibi bir adamdır ve en büyük korkusu işini bitirmeden- eserini tamamlamadan- ölmektir.

Bir dizi başarısız öldürme girişimi sonunda artık kurbanının son nefesini verişini izlemektedir ve kanunlara uygun hafifletici sebebi de bulmuştur. Ancak hiç ummadığı şekilde öğrendiği bir gerçek onu, Eduardo Blaisten’i omuzlayıp hastaneye götürmek zorunda bırakır. Ve aylardır öldürmek için peşinde koştuğu kurbanıyla aynı hastane odasını paylaşırlar.

Bu beklenmedik hastane macerasının sonunda kurbanıyla el sıkışarak ayrılırken dünyadaki son günü olan yarın yine işinin başına döneceğini söylemekten geri durmaz Bay Y. Zira o Kantçı ahlak sahibi bir adamdır ve parasını peşinen aldığı bu son işi bitirmek zorundadır.

Hastalık Hastası Kiralık Katil okuyucuya eğlenceli bir macera hikayesi sunuyor. Sıkmıyor ve son sayfalara sakladığı sürpriz gelişmeleriyle kitabı tatmin olmuş bir ruhla bitirmemizi sağlıyor.

Tavsiye ederim.

SİNEMA TARİHİNE DAMGA VURAN EN ETKİLEYİCİ KİRALIK KATİL TEMALI FİLMLER

Selamlar!

Efsane oyuncu kadroları ve etkileyici birbirinden muhteşem senaryolarıyla kiralık katil temalı filmlerle bu sayımızı renklendirmek isterim. Hemen başlayalım:

YANLIŞ NUMARA

Orijinal film adı: Sorry, Wrong Number

IMDB: 7,3/ 10

Tür: Dram, Gerilim, Gizem, Kara-Film

Süre: 1 sa. 29 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1948

Ülke: ABD

Yönetmen: Anatole Litvak

Oyuncular: Barbara Stanwyck, Burt Lancaster, Ann Richards

Küçük yaşta annesini kaybedince, Leona’yı babası el bebek gül bebek büyütmüş, her isteğini yerine getirmiştir. Şımarık yetişen zengin Leona günün birinde fakir olan Henry ile tanışır ve evlenir. Zenginlik ve şatafat her ne kadar Henry’nin hoşuna gitse de, zamanla kendi ayakları üzerinde duramamak onu rahatsız edecektir. Leona da ona bu özgürlüğü vermeye niyetli değil gibidir. Sıklaşan kavgaları zaten hassas olan Leona’yı iyice yorar ve onu yatağa bağlı histerikli bir kadın haline sokar. Bir gece evde tek başına kalan Leona, Henry’e telefonla ulaşmaya çalışırken hatlarda bir sorun çıkar ve iki adamın bir cinayeti planlamasına şahit oluverir! Cinayeti önlemek için ulaşabildiği herkesi aramaya başlayan Leona, bir süre sonra korkunç gerçekle de yüzyüze kalacaktır. Peki Leona’yı bekleyen bu gerçek nedir?

Barbara Stanwyck

Lucille Fletcher’in aynı isimli radyo tiyatrosundan uyarlanan film, kara film türünün en orijinal hikaye ve atmosferine sahip. Filmin müziği ise birçok kara filmin müziğine imza atmış Franz Waxman’a ait. Başrollerde izlediğiniz Barbara Stanwyck ve Lancaster o kadar beğenilmiştir ki,iki yıl sonra filmin 60 dakikalık radyo uyarlamasında dinleyiciler bu iki ismin rollerini seslendirdiğini duyacaktır. Yönetmen Litvak’ın bize aksiyon sahneleri olmadan; sadece yatağında yatan ve telefonla konuşan bir kadınla müthiş bir gerilim yaratılabileceğini kanıtladığı bu başyapıt dönemine göre “geriye dönüş (flashback)” anlatım tekniği ile de farkını ortaya koymaktadır. Film o kadar ince dokunuşlara sahiptir ki bunda sinematograf Polito’nun gölge oyunları ile Leona’nın lüks Manhattan dairesini bir hapishane gibi yansıtmasının da etkisi büyüktür.

 Barbara Stanwyck ve Burt Lancaster

Efsane telefon sahnesiyle başlayan ünlü korku filmi “Çığlık” ın bu filmin telefon sahnesinden etkilenilerek oluşturulduğu bilgisini de paylaşarak “Yanlış Numara”yı izleme listenize eklemenizi şiddetle öneririm.


TRENDEKİ YABANCI

Orijinal film adı: Strangers on a Train

IMDB: 7,9/ 10

Tür: Dram, Gerilim, Cinayet, Kara-Film

Süre: 1 sa. 41 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1951

Ülke: ABD

Yönetmen: Alfred Hitchcock

Oyuncular: Farley Granger, Robert Walker, Ruth Roman, Leo G. Carroll, Patricia Hitchcock

Genelde bilinmeyenden, tanınmayandan korkar insanoğlu. Belki de haklıdır… Başarılı ve ünlü bir tenisçi olan Guy’ın bir problemi vardır: Çok sevdiği Anne ile yıllardır kağıt üzerinde evli kaldığı sadakatsiz karısının ondan boşanmaması nedeni ile evlenememesi! Bu derdini trende tanıştığı Bruno’ya anlatınca Bruno ona şok edici bir teklifte bulunur: Çapraz cinayet! Bruno’nun babasını öldürmesine karşılık, o da Guy’ın karısını öldürecektir! Bu teklifi ciddiye almayan Guy, günün birinde karısının bir cinayete kurban gittiğini haber aldığında artık dönülmez bir yola istemeden de olsa girdiğini anlayacaktır. Peki cinayet borcunu ödemesi beklenen Guy’ı nasıl bir bela bekliyordur?

Farley Granger, Robert Walker. Strangers on a Train filminin trendeki tanışma sahnesinde.

Ünlü yazar Patricia Highsmith’in aynı adlı romanından uyarlanan film, Hitchcock’un inceliklerle işlediği büyük gişe yapmış en özel filmlerinden biridir – 7,6 milyon Dolar. Her sahneyi kağıda elleriyle çizip çalıştığı bilinen gerilim ustası Hitchcock, filmin aslında oldukça basit ama karanlık konusuna karanlık bir atmosferle eşlik etmek için yaratıcılığını oldukça konuşturmuştur. Çokça kullanmayı sevdiği “Masum adamın başının derde girmesi” temasını bu filminde de kullanan Hitchcock’un bu başyapıtı seyirciyi filmin içine iyice alan ve sinema tarihine kazınan oldukça orijinal ve yaratıcı sahneleri barındırmakta. Bunlardan biri olan cinayet sahnesini kurbanın yere düşen gözlüğünden izlediğimiz sahne için devasa bir gözlük lensi yapılmış ve karakterler 90 derecelik açıyla lense yansıtılmıştır. Bir diğer efsane sahne olan atlıkarıncadaki kavga sahnesinde ise Hitchcock yine şaşırtmış ve bu sahnede hiçbir hile kullanmamıştır! Robert Walker’in nefes kesen performansıyla canlandırdığı Bruno karakterinin eşcinsel olması o dönem sansür kriterlerine takılmıştır ama Hitchcock’un zekice dokunuşlarından siz de Bruno’nun cinsel tercihini bazı sahnelerden çıkarabilirsiniz.

Gözlükten yansıyan cinayet anı.

Fazla bilinmemesine rağmen bence en iyi Hitchcock gerilim filmlerinden biri.


ÇİFTE TAZMİNAT

Orijinal film adı: Double Indemnity

IMDB: 8,3 / 10

Tür: Dram, Gerilim, Gizem, Cinayet, Kara-Film

Süre: 1 sa. 47 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1944

Ülke: ABD

Yönetmen: Billy Wilder

Oyuncular: Fred MacMurray, Barbara Stanwyck, Edward G. Robinson, Byron Barr

Doğru ellerde olması gereken para gerçekten çok tehlikelidir. Para hırsı öyle yollara saptırır ki bazen geri dönüşü ve tamiri imkansız olabilmektedir.

Sigortacı olarak yaşamını sürdüren zavallı Neff’in rutin hayatı bir gün, bir sigorta önerisi ile kapısını çaldığı güzeller güzeli ve tehlikeli bir kadın olan Phyllis ile karşılaştığında tamamen değişecektir. Kısa zamanda Neff’i kendine tutkuyla bağlayan Phyllis’in, genç adama bir teklifi olacaktır: Kocasını öldürerek ona gelecek sigorta parasını paylaşmak! Neff sadece kadının değil paranın da cazibesi ile bu teklifi kabul edecek ama işler hiç de planlandığı gibi gitmeyecektir.

Barbara Stanwyck ve Fred MacMurray

James Cain’in aynı adlı romanından uyarlanan film, şok edici başlangıç sahnesi, akıcı olay örgüsü ve beklenmedik sonu ile döneminin çok ötesinde bir etkileyiciliğe ve iddiaya sahip. Konu gerçekten de 1939’da yaşanmış bir olaydan esinlenilerek yazılmış olsa da filmde MacMurray ve Barbara Stanwyck’ın harika kimyası da filmin inandırıcılığının en büyük etmenlerinden biri. Hatta bu cani ve soğuk karakter yansıtması Stanwyck’in belki de kariyeri boyunca gösterdiği en etkileyici performansı olabilir. Yönetmen Billy Wilder, bu ilk gerilim filmi ile o dönem “Hays Kanunları” yüzünden eli kolu bağlanmış olsa da (hatta 1935’te yine bu kanunlar yüzünden filmin çekilmesi engellenmiştir), ikili arasındaki ateşi bize müstehcen olmayan şekilde o kadar etkili ve inandırıcı hissettirmiştir ki bu da usta yönetmenin farkını ortaya koymaktadır.

Fred MacMurray, femme fatale Barbara Stanwyck’in cazibesine karşı koyamıyor…

Dönemine göre oldukça ilgi çekici senaryosu, muhteşem sinematografisi, Wilder’ın nefes kesici hikâye anlatımı ve zekice işlenmiş diyalogları ile tam bir başyapıt olan film, film-noir hayranları için mutlaka izlenmesi gerekenler arasında olmalı. Yönetmen Woody Allen’e göre ise bu film Amerika’nın gelmiş geçmiş en iyi filmidir! Merak etmiyor musunuz?


CİNAYET VAR

Orijinal film adı: Dial M for Murder

IMDB: 8,2 / 10

Tür: Cinayet, Gerilim

Süre: 1 sa. 45 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1954

Ülke: ABD

Yönetmen: Alfred Hitchcock

Oyuncular: Ray Milland, Grace Kelly, Robert Cummings, John Williams

Kim cezalandırmak istemez ki ihaneti. Ama en güzeli inanın ilahi adalete bırakmaktır ihanetin bedelini…

Sevgili Tony maalesef adalete bırakmayı başaramaz eşinin ona ihanetini çünkü onun için profesyonel tenis kariyerinden bile vazgeçmiştir. Eşi Margot’un kendisini arkadaşları Mark ile aldattığını uzun zamandır hisseden Tony, Margot’un ona ikinci bir şans verdiğinden habersiz, intikam için korkunç bir plan hazırlar! Kusursuzca planlanmış bir cinayet! Ama hiç bir cinayetin kusursuz olamayacağını kestirememiştir Tony. Planlanan gece Margot mücadelesi sonucu kiralık katili öldürünce işler Tony için hiç iç açıcı olmayacaktır. Ama soğukkanlı Tony hemen B planına geçmiştir bile!

Grace Kelly

Frederick Knott’un oyunundan uyarlanan filme klostrofobik bir atmosfer katmak için sadece iç mekan çekimleri tercih eden Hitchcock’un, aynı zamanda tek 3-D formatındaki bu filminde, cinayet sahnesinde istediği sonucu alabilmek için obsesif bir şekilde sahneyi yüzlerce defa çeker. Yemeği gerçekten çok seven yönetmenimiz filmin sonunda tam dokuz kg vermiştir!

Ray Milland

Peki kariyeri boyunca sadece on bir filmi olan Grace Kelly’nin üç  filminin Hitchcock ile olduğunu biliyor muydunuz? Ve Kelly’nin bir Hitchcock filminde kendi gardrobunu seçebilen tek oyuncu olduğunu?

Zekice yazılmış diyaloglar, Hitchcock manipülasyonlarıyla dolu nefes kesen ve sinema tarihine geçen cinayet sahnesi ve eşini aldatmasına rağmen ilgisiz kalamayacağınız hassas Grace Kelly performansı ile bu “mükemmel cinayet” temalı Hitchcock klasiğine hayran kalacağınıza eminim.


KARANLIĞA KADAR BEKLE

Orijinal film adı: Wait Under Dark

IMDB: 7,7 / 10

Tür: Gerilim

Süre: 1 sa. 48 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1967

Ülke: ABD

Yönetmen: Terence Young

Oyuncular: Audrey Hepburn, Alan Arkin, Richard Crenna, Efrem Zimbalist Jr.

Bazen hiç beklemediğimiz bir anda dezavantajımızı avantaja dönüştürebiliyor olmak bizi kurtarıverir. Ama esas mesele bunu düşünebiliyor olmaktır.

Audrey Hepburn gözleri görmeyen Susy rolünde.

Susy, geçirdiği bir kaza sonucu kör olmuş ve körlüğüne eşinin de sayesiyle uyum sağlamış bir kadındır. Havaalanından evine dönen kocası Sam, yanında bir de oyuncak bebek getirdiğini söyler. Susy, bebeği kocasına bir kadının verip kaybolduğunu öğrenir. Durumu önemsemeyen çift gündelik yaşamına devam eder etmesine ama, aslında o bebeğin bir suç çetesine ait olduğunu da bilmezler. Aynı gece bebeğin peşine düşen suçlular, Susy’nin hem görme engelli olması hem de kocasının evde olmamasının bir avantaj olduğunu düşünseler de çok yanılacaklardır aslında.

Kendi evinde ama tehdit edici bir ortamda acımasız insanların arasında görme engelli bir kadının mücadelesini izlemek inanın nefes kesici. Böyle bir insanın göremediğini sizin görebiliyor olmanızın duygusal etkisi de oldukça büyük ve sarsıcı. Üstelik oyuncu, Audrey Hepburn de olunca…Hepburn’un bu ilk korku – gerilim filminde o dönem sinema seyircisindeki tansiyonu iyice arttırması için yetkililer salondaki ekran ışığını 8 dk boyunca iyice karartır. Filmin sonunda Susy’nin adamlarla mücadelesinde kendi görme engelini bir avantaj olarak kullanması karşısında onu alkışlarken, yerinizden hoplayacağınızdan da eminim

Keyifli seyirler dilerim. Siz de ışıkları kapatmayı unutmayın!…

KARA FATMA’NIN SELAMI VAR

Kapı yumruklanınca irkilerek uyandı. Bütün gece pencere önünde kocasını beklemiş, sabaha karşı yorgun düşüp oturduğu çekyatta uyuya kalmıştı. Uyuşan bacaklarını ovup yalpalayarak kapıya gitti. Başından kayan çemberini, belinden düşmüş eteğini düzeltti, kapıyı açtı.

“Nerdesin kız, öldün kaldın sandım vallaha!” diye içeri daldı ablası. Ağrıyan başını sardığı beyaz tülbentin altından sarı patates dilimleri görünüyordu. Yüzü kızarmıştı. Belli ki onun da yeşil gözleri sabaha dek uyku görmemişti.

“Oturduğum yerde sızıp kalmışım abla,” dedi eli hâlâ deli gibi çarpan yüreğinin üstünde. “Sen geç otur, ben bir çay koyayım,” deyip gecekondunun her biri başka renkteki eğreti kapılarından birine yöneldi. Gıcırtıyla açtığı kapıdan ağır bir sarımsak ve rutubet kokusu oturma odasına sızdı.

Ayten, başındaki tülbenti gevşetti, gözlerini ovaladı. Kardeşinin mutfaktaki tıkırtılarını dinledi bir süre, yorgun gözleri odada gezindi. Kendi kondusuna bitişik; iki göz oda ve bir mutfaktan ibaret yapının yeni gelin evi olduğuna ekmek Mushaf üstüne bin kere yemin etse kimseler inanmazdı. Kendisi on sene önce Halil’le kaçarak evlenmiş, iki çocuk, bolca yokluk ekledikleri geçim derdine bir de Halil’in kardeşine sevdalanıp kaçan Saadet’i eklemişlerdi. Kocası “Billahi haberim yok,” demişti gerçi ama Salih’in Saadet’i yek başına kaçırabilecek ne yüreği vardı ne de delik cebinde beş kuruşu. İki genç yalın ayak, başı kabak yola çıkıp İzmir’e, bu sefil mahalleye gelmişti. Aileler tıpkı Ayten ve Halil’e yaptıkları gibi âşıkları evlatlıktan reddederek düğün masrafından kurtulmuş, üç beş sene sonra nasılsa barışacak olmanın rahatlığıyla kendi fakir dünyalarına gömülmüştü. Halil çalıştıkları inşaattan bir şekilde malzeme tedarik etmiş, birkaç günde üç göz odayı şehre ilave edivermişti. 

Elinde küçük bir tepsiyle odaya girdi Saadet. Koltuğunun altına sıkıştırdığı sofra yaygısını gözüyle işaret etti ablasına. O yaygıyı serip tepsiyi yerleştirirken tekrar mutfağa gidip çaydanlığı getirdi. Bir müddet sessizce buharı tüten çaylarına daldılar. 

Ayten derin bir of çekip “İki sokum bir şeyler yiyelim de karakola gidelim Saadet. Bugünle tam üç gün olacak. İçip içip bir orospunun evinde sızmış olsalar çoktan ayılıp gelirlerdi. Belli ki başlarına bir iş geldi,” dedi. Dudaklarını sıkıp bir süre sustu. Öfkeli gözleri sofrayla kardeşi arasında gidip geldi. Hırsla “Cehenneme direk olasıcalar…” deyip günlerdir tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı. Saadet ablasını kucakladı, iki kadersiz kadın iç çeke çeke bir süre ağladılar.

Ayten, kızıyla oğlunu okula hazırlamak için evine geçerken karşı bahçedeki kondudan bir kadın seslendi.

“Ayten! Temizliğe gitmediniz mi gı? N’oldu hayurdur?”

“Sorma başımıza geleni Sultan abla! Bizim herifler ortada yok. Saadet’le karakola gideceğiz, sana da seslenecektim. ‘Hayrettin amca da gelsin bizimle, başımızda bir erkek olsun,’ diyecektim.”

“Hayrettün amucan gıza gitti, köğe! Haftaya gelcek. Bekir de mal götürdü Salihli’ye. Du bakam, ben gelem, hele bi anlat da!”

“Ne anlatayım, biliyon hâlimizi. Bu Salih şeytanı pavyona dadanmış. ‘Ayağında giycek donun yok, gül gibi karın var, itlik kopukluk yetti!’ deyince de verdi köteği bacıma. Dur, yapma etme demeye kalmadı, çarptı kapıyı gitti. Benim Halil de peşinden. Günahı boynuna, ‘Billahi ben gitmedim,’ diyor ama benim heriften de işkilleniyordum zaten. Üç gün oldu ses, seda yok geberisecilerden.”

“Vah Vah! Töbe de gıı,” diye dizine vurdu yaşlı kadın. “Gıyamam guzum, niye seslenmediniz. Vallaha ben gıyametleri goparırdım.” 

Ayten komşuluktan ziyade annelik gördüğü iki büklüm kadına minnetle baktı.

“Başımızda adamsız karakola da gidilmez şimdi. Napsak?” dedi çaresiz. Yaşlı kadın eliyle kapıyı gösterdi. “Geç hele sen içeri. Koy ocağa gaveleri, çağır Saadeti de konuşalım. Ocakta yemek var, altını gapatıverem bi yol.”

Kadınlar fincanlarını kapattıklarında iki kardeş dertlerini anlatmış, Sultan abla derin bir düşünceye dalmıştı. Gençlerin aman dileyen kızarmış gözlerine bakıp iç çekti. 

“Bu işi çözse çözse böyücü Fadime çözer. Nefesi guvvetlidir. Cinlerini o iki dürzüye musallat etti miydi girdikleri delikten sıçan görmüş kedi gibi çıkartır, döndürme böyüsünü de üfledimiydi evlerine tıpış tıpış geri gelirler.”

Kardeşler birbirine baktılar. Ayten’in, oğluna hamile kalmak için büyücüye gitmişliği vardı. Her ikisi de çocuklukları boyunca koyunlarında onları kötülüklerden, nazardan koruyan muskalar taşımışlardı. Yine de kayıp iki adamı kulağından tutup eve getirecek maharette cinleri olan bir büyücüye gitme fikri kadınları ürküttü.

Saadet, “Aman Sultan abla ben çok korkarım o işlerden. Hem çok günahı varmış.” dedi fısıldayarak.

“Günahı benim boynuma olsun guzum, gidin bi yol, yüce rabbim merhametlidir, çaresiz kalmış kulunu bağışlar. Fadime yapsın yapacağını biz yine amucanız dönünce varırız karakolun gapısına. Çocukları merak etmeyin, ben okuldan döndüler mi ünlerim, yedirir, doyurur, eylerim.”

Ayten’le Saadet istemeye istemeye hazırlandı. İçlerinde sıkıntı, bedenleri günlerin üzüntü ve yorgunluğuyla yılgın yola düştüler. “Dolmuştan otogarda inin, dümdüz kabristana yürüyün,” demişti Sultan abla. “Kabristan kapısının karşı sokağına girin. Kime sorsanız “‘Aha da Fadime’nin evi,’ der gösterirler.”

Yol boyunca konuşmadılar. Anlatacak bir şeyleri de yoktu zaten. Anaları, babaları, evleri, kaderleri birdi iki kadının, alıp verdikleri nefes bir olmuştu. Ayten dolmuşta ara sıra uzanıp Saadet’in titreyen, buz tutmuş ellerini sıkıyor, Saadet’se heyecan ve korkusunu bastırmak için bildiği duaları ardı ardına mırıldanıyordu.

Sokağın başına geldiklerinde her ikisi de merak, korku ve kaygının ötesine geçmişlerdi. Kısacık ömürlerini ölüm yokmuşcasına harcamış ruhları saklayan yüksek mezarlık duvarından destek alarak, besmeleyle dar sokağa girdiler.

Tapuları imar affıyla alınmış, derme çatma konduların arsaları üzerine dikilen,  kentsel dönüşüm iddiasıyla estetikten ziyade ekonomik gerekliliklerle yükselmiş binaların arasından geçtiler. Sokağın içine girdikçe binalar üstlerine kapanıyormuş gibi hissettiler. İnşaatı süren bir yapının önünde yol biraz genişledi. Öğle sıcağının etkisiyle sokak boştu. Tabelasında Faruk Market yazan dükkânın önüne sandalye atıp oturmuş, elindeki tespihi hızlı hızlı çekmekte olan bakkalı gördüler. Bakkal yaklaşan kadınların adres aradığını anlamış, onlardan önce davranıp içeri kaçmaya yeltenmişti. Ayten hızlı davranıp adamı kapıda yakaladı.

“Hayırlı işler abi! Biz birine bakmıştık…” dedi, adamın ağzını açmasına müsaade etmeden ekledi. 

“Fadime Hoca’nın evi neresi? “Bakkal gözlerini kısıp düşündü. “Neden arıyorsunuz, hayırdır?” dedi sakalını sıvazlayarak.

Kardeşler birbirine sokulup şüpheyle bakkalı süzdüler. Sessizlik uzadı, sokağı kapladı.

Sonunda Ayten ters ters, “Bir maruzatımız var, ‘derde derman olur,’ dediler geldik. Bi tarif edersen duacın oluruz,” dedi.

Adamın gergin yüzü birden rahatladı, keyiflendi. Yüzüne muzip, yamuk bir gülüş ekleyerek “Doğrudur, her derde deva, her musibete bela olur, büyük hocadır, evliyadır,” dedi.

Tespihinin akik imamesini sokağın biraz ilerisine uzattı. “Bak, şu mavi badanalı evin yanında bahçeli eski bir ev var. Kapısı demirdir, korkma yumrukla, kulağı ağır işitir.” Kapıyı oğlu açarsa ‘Kara Fatma’yı görmeye geldik, önemli bir mesele, derdimizi yalnız ona söyleriz,’ de. Sakın herife bir şey anlatmayasın. İstemez anası çalışsın, başından savar sizi.”

Kadınlar işaret edilen eve hemen gitmezlerse kaybolacakmış gibi heyecanla baktılar. “Allah razı olsun!” deyip yürüdüler. Onlar bahçeye girene dek bakkal arkalarından eli göbeğinde keh keh güldü.

Bahçe bakımsızdı, hurda eşyalarla doluydu. Paslı demir kapıya, evin badanasız yüzüne bakılırsa cinci hocanın dünyayla meselesi paradan ziyade hayır dua gibi görünüyordu. 

Ayten yıllardır zengin evlerini temizlemekten güçlenen elini yumruk yaptı, kapıya vurdu. Çıkan ses nahoş bir yankıyla geri döndü. Kardeşler ürktü. Biraz beklediler, içeriden ses gelmeyince Ayten tekrar yumruğunu kaldırdı. Tam vuracakken kapı aralandı. Bakkalın bahsettiği huysuz evlat aralıkta durmuş çatık kaşlarıyla kadınları inceliyordu.

“Kime baktınız?”

Ayten içeri girmeye kararlı bir sesle, tembihlendiği şekilde “Kara Fatma’yı göreceğiz, mühim mesele. Faruk Bakkal tarif etti. Al kardeşim bizi içeri, işimiz acil,” dedi.

Genç adam kısa bir süre düşündü, iki kadını baştan ayağa süzdü. “Bekleyin!” deyip kapıyı yüzlerine kapattı.

Saadet metal kapının sesiyle yerinden sıçradı. Yay gibi gerilmiş sinirleri boşalan kadın eşiğe çöküp ağlamaya başladı. Ayten kardeşini kaldırmak için eğilmişti ki kapı tekrar açıldı. İki kadın ayağa fırladı, iri yarı adamın yanından içeri süzüldüler.

***

Ayten ve Saadet için çıkıp geldikleri gecekondu semtinden sonra bu sokak, kendilerini yabancı hissedecekleri bir yer değildi aslında. Temizliğe gittikleri lüks rezidanslara, villalara hatta teknolojinin son nimetlerinden nasibini almış ofis ve bürolara alışıklardı. Ancak cinci hocanın mekânı hiç de bekledikleri gibi bir yer değildi. Bina dışarıdan ne kadar bakımsız ve eskiyse içerideki durum tamamen tersiydi. Yerde modern desenli, büyük bir halının serili olduğu holden geçip klima marifetiyle soğutulmuş çiçek kokan bir bekleme odasına alındılar. Burası Ayten’e temizlik için gittiği estetik kliniğinin bekleme odasını anımsattı. Gözleri duvarlarda sağlıklı yaşam görselleri aradı, ancak bunlar yerine soft renklere boyanmış baskı tablolar buldu. İki kardeş deri koltuklara eğreti ilişip tedirgin bakışlarla etrafı incelediler. Son üç gündür yaşadıkları üzüntü ve uykusuzluk ikisini de sağlıklı düşünemez hale sokmuştu.

Bekleme süresi sessizce uzarken odanın serinliği, renklerin ve koltukların yumuşaklığı ikisine de iyi geldi. Gevşeyip tuhaf bir şekilde rahatladılar. Saadetin göz kapakları yavaşça pürüzsüz yanaklarına indi. Uykuyla uyanıklık arasındaki huzurlu dünyası Ayten’in sesiyle dağıldı.

“Saadet hadi!”

Önde Fatma Hoca’nın iri kıyım oğlu, arkada birbirine sokulmuş kardeşler üst kata çıkan taş merdivenleri tırmandılar. Önünden geçtikleri odalardan birinin kapısı aralıktı. Ayten içeriye kaçamak bir bakış attı. İçeriden hafif bir inleme sesi duyuldu. Bitişikteki odaya buyur edildiler. Burası büyü yapan, efsun bozan Fatma Hoca’dan çok, gayrimenkullerinizi güvenle ve tam da piyasadaki değerinde satmayı garantileyen modern bir emlakçının ofisine benziyordu. Tamamen beyaza boyanmış odanın duvarlarında Afrika’dan getirildiği belli masklar ve boynuzlar, yerde el dokuması pahalı bir İran halısı vardı. Arkalarından gelen kalın bir kadın sesiyle irkildiler.

“Hoş gelmişsiniz hanımlar?”

Ayten ve Saadet ellili yaşlarda, kısacık saçlı, esmer güzeli kadına hayretle baktılar. Üzerinde siyah bir pantolon, kollarını dirseklere kadar kıvırdığı beyaz, tertemiz bir gömlek vardı. 

Ayten hayretle “Fatma Hoca siz misiniz? Yanlış gelmiş olmayalım,” dedi.

Kara Fatma, kadınların tedirgin olduğunun fark etmişti. Esmer, bakımlı elleriyle masasının karşısındaki koltukları işaret ederek “Aradığınız Fatma benim efendim, buyurunuz. Endişe etmeyin burada misafirlere her zaman iyi davranılır,” dedi.  İnceltmeye çalıştığı kelimelerin arasına saklamak için epey uğraştığı doğu ağzı kendini hissettiriyordu.

Masasına geçip oturdu. Az önce sofradan kalkmış olacak ki ara sıra diliyle dişlerinin arasını yokluyordu. 

“Demek sizi buraya Faruk Bakkal yolladı?” dedi bir kaşını kaldırarak.

Ayten atıldı “Yok aslında Sultan abla bahsetti sizden. ‘Derdinizi çözse çözse o çözer,’ dedi.”

Fatma Hoca dudağını büktü. “Sultan? Çıkaramadım… Neyse, anlatın bakalım neymiş derdiniz.”

Ayten odanın tertip düzenine ağzı açık, hayranlıkla dalan kardeşinin dizine dokundu. Yutkunarak “Kocalarımız kayıp,” dedi. Boğazı kurumuştu. 

Fatma hoca masadaki bir düğmeye bastı. İçeri gençten bir delikanlı girdi.

“Oğlum bize su ve çay getir. Çayın yanına da bir şeyler uydurun, hadi.”

Ayten acıyan gözlerini yumup devam etti. “Saadet’le kardeşiz, temizlik şirketinde çalışıyoruz. Kocalarımız da kardeş, inşaat işçisi. Üç gün önce Salih, Saadet’i…” Sözünü tamamlayamadı. Yaşaran gözlerini kırpıştıran, çenesinin altında rengi artık yeşile dönen beresini eliyle saklamaya çalışan kardeşine sevgiyle baktı. 

“Dövdü mü?” dedi kaş çatarak Kara Fatma. İfrit olurum sopa atan adama!” Sesi daha da kalınlaşmış, şivesi aslına dönmeye meyletmişti. Yumruğunu sıkıp masaya vurdu. Kadınlar sıçradılar.

“O sana vururken eliniz armut mu topluyor bacım? Sen de çaksaydın çenesine bi tane?”

Saadet şaşkın, “Aman Hoca’nım, kadın kuvvetiyle erkek kuvveti bir mi?” diyecek oldu. Fatma Hoca iyice hiddetlendi. “Ya bu herifler zurrrna gibi sarhoş gelmiyor mu eve? Geliyor. Sızıp zıbarrr mıyor mu? Zıbarıyor. Alacaksın eline kazma sapını, yer misin yemez misin? Kırık kolla, bacakla bak bakalım bir daha sana el kaldırabilir mi? Hele bir kaldırsın, bir dahaki sefere kıracaksın kafasını, yollayacaksın eşşşek cennetine!” Yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu. Sol yanağında ince beyaz bir yara izi ağzının kenarından kulağına doğru belirginleşti. Sinirden titreyen eliyle izin üzerini ovuşturdu. Derin bir nefes alıp gözlerini kapadı. Bir süre kimse konuşmadı. Yan odada bir şeyler devrildi.

Ayten cesaretini toplayarak “Hoca’nım ocağına düştük, nefesin kuvvetliymiş. ‘En maharetlisinden cinleri var,’ dedi Sultan abla. Elini ayağını öpelim bizim herifleri bul!” dedi.

Kadın hayretle gözlerini açtı. Sessizliği Kara Fatma’nın bir erkeği aratmayan kaba kahkahası izledi. Kapı vurulana dek durup durup güldü kadın. Ayten cinlere karışanların tekin olmadığını hep duyardı da böylesine ilk defa şahit oluyordu.

Çaylar dağıtılıp odada tekrar yalnız kaldıklarında Kara Fatma kadınlara doğru eğilip fısıltıyla “Allah’ın sevdiği kuluymuşsunuz,” dedi. “Sizi buraya gönderenler de iki mübarek insanmış. Alimallah tez vakitte kocalarınıza kavuşacaksınız.” Öne eğilip ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Yalnız sizden isteklerim olacak.”

Saadet heyecanla “Ne istersen Hoca’nım, kenarda üç beş kuruşumuz var, kurban istersen onu da bağışlarız…”

Fatma hoca elini istemez anlamında kaldırdı. “Burada sizin paranız geçmez kardeşlerim. Bu mesele yüce rabbimin türlü tesadüfleriyle bana hayır kazandırmak için önüme çıkardığı bir fırsattır.” Masasından bir not kâğıdı çekti önüne “Buraya kocalarınızın adını, soyadını, adreslerinizi yazın bakalım.”

Ayten uzatılan kâğıt kalemi alıp sehpanın üzerine kapandı. O istenilenleri yazarken Fatma Hoca gözlerini tavana dikmiş düşünüyor, belki de çoktan farklı boyuttaki, sayıları belirsiz yoldaşıyla hasbihâl ediyordu. 

İsim ve adreslerin yazıldığı kâğıdı aldı, çekmecesine koydu. Kadınlara uzun uzun bakıp kâh kaş çatarak, kâh iç çekerek düşündü. 

“Bacılar aman isteyip geldiniz, ben de kabul ettim, emriniz başım üstüne. Şimdi içiniz rahat evinize gidin. Yalnız sizden birkaç isteğim var demiştim ya…”

Kardeşler “Buyur hocam!” deyip öne uzandılar.

“Evinize dönünce her köşeyi sirkeli sularla güzelce sileceksiniz büyü varsa diye.”

Saadet atıldı “Elma mı olsun hocam, üzüm mü?”

Kara Fatma iç çekti, “Fark etmez bacım!” dedi sertçe. “Sözüme kesme! Ne diyordum… evi temizleyip paklayın güzelce. Gece bir mum yakıp evdeki aynanın karşısına geçilecek, parmağınızı tükürükleyip aynaya uğursuz kocalarınızın ismini yazacaksınız.”

Artık kulağına neler fısıldanıyorsa kendi kendine güldü. “Ezbere bildiğiniz en uzun sureyi altmış kere okuyup…” Dişinin arasına takılan şeyi diliyle kurcaladı “…Allah’ın izniyle Babaganuş Efendi hazretleri ve Fatma anamızın maharetiyle eve dön ey koca!” diyeceksiniz. Sonra sağ tarafınıza yatıp rahatça uyuyun. Bu üç gün yapılacak. Dördüncü günün sabahında dönecekler… Eve girdiklerinde güzel karşılayın, hoş muamele edin. Olurrr da size yine celallenir, el kaldıracak olurlarsa yüzlerine karşı, ‘Ya Allah, ya Muhammed! Kara Fatma’nın sana selamı var!’ diyeceksiniz. Allah’ın izniyle bu laf onları kuzuya çevirecek.”

Kardeşler hayır dualar ede ede Fatma Hoca’nın mekânından ayrıldılar. Endişe ve merakla geldikleri sokak kalabalıklaşmıştı. Bakkal, dükkânı dolduran çocuklarla meşgul olduğundan onları fark etmedi. Gelirken uzayıp daralan yollar, dönüşte ferahlamış, başka bir dünyanın efsunlu ışığıyla aydınlanmıştı. Evlerine içleri rahatlamış olarak girdiler. Önce birer kahve içip Sultan ablaya olanları anlattılar sonra dibi köşeyi sirkeli sularla silmeye giriştiler.

Üç gün boyunca arı gibi çalışan kadınlar evleri dışında kapı önlerini, bahçeyi bile pırıl pırıl etmişlerdi. Ovaladıkları her kap kacakla, yıkadıkları her parça kumaşla hem ruhları hem kafaları rahatladı. Geceleri mumun titreyen ışığında ürpererek ettikleri dualara o kadar güvenmişlerdi ki hayatlarının en huzurlu uykularını uyudular.

Kara Fatma’yı ziyaretlerinin dördüncü günü sabahı bahçe kapılarının önünde camları filtrelenmiş, büyük siyah bir araç durdu. Aracın kayarak açılan yan kapısından yüzü gözü yara bere içinde iki adam indi. Pencerede nöbet tutan Saadet kolu alçılı, topallayarak kendini eve sürükleyen kocasını tanıdı. Koşup sevinçle kapıyı açtı.

“Hoş geldin Salih! Pek merak ettim, nerelerdeydin?” dedi heyecanla. Canı yaralarından dolayı epey yanan adam sinirliydi. 

“Kes lan! Gir içeri, zaten canım burnumda!” diye hırladı korkmuş karısına. Kadın koşup boynuna sarılmak isteyince de sağlam kolunu havaya kaldırdı. Köteği yiyeceğini anlayan genç kadın dimdik dikilip sesini yükselterek “Ya Allah, ya Muhammed! Kara Fatma’nın sana selamı var zalim koca!” diye seslendi.

Lafı duyan adam cin çarpmışa döndü. Kaldırdığı eli bir süre havada asılı kaldı. Sonra görünmeyen bir güç kolunu zorla indiriyormuş gibi acıyla yüzünü buruşturdu. Yaralı koluna, aksayan bacağına baktı. “Olur hanım!” dedi. “Sen ne diyorsan o! Yalnız bana bir çorba yapıver, çok bitkinim.” Şaşkınlığı yüzünden okunan Saadet sevinçten çığlık atmamak için kendini zor tutuyordu. Duaları kabul olmuş, eri bambaşka bir adam olarak eve dönmüştü. 

***

Bir ay sonra kocalarının kırıkları, yaraları iyileşmiş, ancak kadınlar ne yaptılarsa adamların ağzından başlarına ne geldiğiyle ilgili tek kelime alamamıştı. Salih ve Halil her sabah inşaata gidiyor, akşamları tıpış tıpış evlerine dönüyorlardı. Ara sıra sesleri yükselecek olsa, Kara Fatma’nın selamı öfkeli yüzlerine vuruyor, adamları süt dökmüş kediye çeviriyordu.

Kız kardeşler izin gününde Sultan ablanın bahçesinde oturmuş keyifle çay içiyor bir yandan da değişen hayatları üzerine sohbet ediyorlardı. Sultan ablayı en çok şaşırtan şey Cinci Fatma’nın kızlardan beş kuruş para talep etmemesiydi. Dünyada hiçbir iyilik karşılıksız kalmamalıydı ki öte dünyada cennetin kapıları açıldığında borçları önlerine set olmasın. En azından bir kurbanlık horoz kestirmeli, gidip teşekkür etmeliydiler. 

Sultan ablayı haklı bulan kadınlar ellerinde henüz kanı donmamış kurbanlık horozu koydukları torbayla Kara Fatma’nın sokağına girdi. Tam adres sordukları bakkalın önünden geçmişlerdi ki, adam arkalarından seslenerek onları durdurdu. Bakkalın bir bacağı alçıdaydı. Kadınları yanına çağırdı, kaldırıma yaklaştılar.

Adam kadınları yeniden gördüğü için memnun, “Kaç zamandır bir daha geçseler de helallik dilesem diye bekledim. Hemşire, o gün ben size yanlış adres tarif ettim, affedin. Cinci Fadime’yi sordunuz, ben size Kara Fatma’nın evini gösterdim. Cinci Fadime düşkün, kendine hayrı olmayan bir fakirdir. Geçim için muska yazar, okur, üfler. Kara Fatma…” Susup bacağını ovaladı “…belalıdır. Haraç, para tahsilatı, pis işlerle uğraşır. Bir gün önce de adamları benden haraç istemişti. Gönülsüz verdim. Sizi de oyun ederim, az eğlenirim diye oraya yolladım. İnşallah başınıza bir bela musallat etmemişimdir.”

Ayten ve Saadet ağızları şaşkınlıkla açık, bir bakkala bir Kara Fatma’nın evine bakakaldı. İki kardeş kocaları sofrada horoz suyuna salınmış mis gibi pirinç pilavını kaşıklarken bu tuhaf kadının onların vesilesiyle bundan sonra ömrünü hayra vakfetmesini diledi.

OZAN ILGIN 16: YANGIN

Bir kızıl goncaya benzer dudağın dizesindeki kızılı ayrı goncayı ayrı öptünüz mü hiç? Ben öptüm. Elli yaşındaki bu adam hayatının gonca döneminde değildi. Güz gülleri açan döneminde bile değildi ama Çete Gevera’dan Hugo Çömez’e, Salvatore Ayyende’den Mustafa Kâmil Atasult’a kadar tüm devrimci liderlere öncülük etmiş bir adamdı. Önce aklıyla sevişti benle, ruhumdan öptü. Ona o ilk şarap kadehini uzattığımda eli elime değdiğinde elektrik çarpmıştı. Elimi aniden geri çekmiştim. Göz göze geldiğimizde, o fiziki elektrikten bambaşka bir şey beni ve bedenimi çoktan sarmıştı.

Çarları deviren ve yerine naçarları iktidara getiren Bolşeviklerin, beğenmeyip onları da devirmeye çalışan Menşeviklerin, yerinden yurdundan sürgün edilmiş, ölmüş, öldürülmüş, gömülmüş ve de gömülememiş milyonlarca Sovyet üyesi işçi ve köylünün devrimci soluğunu üfledi bana. Koskoca Fridağ Kahrol bile adamın cazibesine dayanamayacakken benim gibi fani bir kadın nasıl irade gösterebilirdi bu dev devrimcinin karşısında?

Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi-KKKP ülkesinden benim şehrime sürgün gelen, Vladimir İyice-eğ Lenin’le beraber aynı ülkenin kurucu lideri olan Levent Davidoviç Trollski’ydi bu öptüğüm adam. Evropa ve Asia’yı hem ayıran hem birleştiren Burgaziçi Nehri’yle ikiye bölünmüş Sultanat Eyalet-Şehri’ne sürgün gelmişti. Nehrin döküldüğü Marmare Nostrum denizindeki Grand-ada’da, bir köşkün üst kattaki yatak odasına Barış Manço’nun ‘alla beni pulla beni al koynuna yar’ deyişindeki gibi çağırmıştı beni. Yılmaz Erdoğan’ın ‘gece yarısı tatlı bir soğukluk olsun diye her sevişme, aramızdaki her üryan gelişme’ deyişindeki gibi davetkârdı. Ahmet Kaya’nın ‘şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan sevişirdik’ deyişindeki gibi çılgın.

Sertab Erener’in ‘asi başım bir aşka boyun eğer’ deyişi gibi, Levent Yüksel’in yatağına çağırdıktan sonra ‘yakarım dünyayı ama sana eğilmem’ deyişi gibi, Hasan Hüseyin’nin ‘acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de’ deyişi gibi cüretkâr. Cemal Süreya’nın şiirinin Sezen Aksu’nun hınzır sesinde hayat buluşu gibi ‘yatağımda kasığından öptüm seni’ dediğinde ateş bacayı sarmıştı. Sonu acıyla bitecek bir parlamaydı bu. ‘Yangın yerinde döner yüreğim’ derken Funda Arar’ın sesinde devleşen Burcu Tatlıses’in sözleriyle çıplak ayaklarımızı yalayan gerçek alevlerle uyandık rüyamızdan. Benim tenimin beyazlığı onun ateşinin kızıllığıyla yanıp tutuşuyor sandım. Meğer içinde bulunduğumuz köşkü ateşe vermişlerdi. O ana kadar her şey mükemmeldi.

***

Nano-partiküllerle güçleri elinden alınmış ve bir mağarada tesadüfen güçlerine tekrar kavuşmuş bir polistim. Güçlü ama asi ve Suçluları Tel Tel Döken Polisler-TELTELPOL tarafından aranan bir kızım vardı. Belçika’da iş buldum diyerek çektirip gitti sandığım babam Kerberose Rose bizi yok etmek için ne gibi planlar yapıyordu bilmiyordum. Bir fabrika yangınında öldü bilinen annem Nergissus kalmıştı bir ortaya çıkmadık, beni düşman ilan etmedik. O da “Ezel-ebet düşmanımsın!” demişti, tam olmuştuk. Ben hep yenilmeye mahkûm muydum? Ben hep ezilmeye mecbur muydum? Benim mutlulukla ne zorum vardı ki bana cehennemi de cehennem bekçisini de aratmıyordu!

Savdi Akrepler gelip şehrimizin tam ortasına yerleşmişlerdi. Tüm engel olma çabalarıma rağmen, projesini Savdi Akrepistan Beton ve İnşaat Bakanı Küffar El-Faraşî’nin yürüttüğü MERKEZ-SULTANAT rezidansları sonunda faaliyete geçmişti. Kızım Lilith ve ben ‘en iyi saklanma yöntemi göz önünde saklanmaktır’ şiarına uyarak üst üste konmuş sefer tasları gibi inşa edilen SOKİ binalarına sıkıştırılmış mahalleme geri döndük. Savdi Akrepler şehrin ortasında kendi eğlence, finans ve alışveriş ortamlarını yaratmışlardı. Mahalle sakinleriyse yatay yaşamdan dikey yaşama geçmişlerdi. Apartmanların arasındaki boşlukları çocukların oynayacağı park ve bahçelerin yerine koymuşlar, bina içi koridorları konu-komşu çay içme ve dedi-kodu yapma mekânı yapmışlar, iyi-kötü hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.

***

Bir zamanlar mikrofonlardan Papazoğlu aleyhinde atıp tutmaya doyamayan bir Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP genel başkanı Etat Le Jardin vardı. Biz bunları, İkram Papazoğlu’nun açığını bildiği için söylüyor sanıyorduk. Meğer kendisi de elde edilen haraçlardan pay istermiş. Sonradan anladık. Biz köşeye kıstırılmış olduğu için ittifak kurdu diye düşünürken, meğer o da çalıp çırpmanın, haraç almanın kurdu olmuş. MEVAP partili arkadaşlara “Başımızdakine bu kadar kızarken neden bu ittifaka katıldınız?” diye sorunca herkes suratında hınzır bir gülümsemeyle sırıtıyordu. Demek ki herkes tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan paydan alabilmek için kırıtıyordu.

“Hani bir yerde çalıntı mallar pazarı kuruluyordu da -polis bilmiyor mu bu pazarı- diye sormuştun ya. ‘Bilmez olur mu? Bu işler böyle yürümüyor mu?’ demişlerdi. Hatırlıyor musun Ozan?” Amirim Hayri Kozak bana Sultanat’taki işlerin gidişatını anlatıyordu. İşler maalesef artık böyle yürüyordu. Aslan, aslan payını alırken, döktüğü saçtığı artıklarla beslenen pek çok sırtlan etrafını kuşatıyordu.

Meredith Blanchener, MEVAP partisinde sivrilip Etat Le Jardin’e muhalif bir gruba liderlik etmiş ve sonra da partiden ihraç edilerek kendi partisini kurmuştu: İvmelenen İnsanlar Partisi: İVİP. Her iki parti de milliyetçi-muhafazakâr çizgide olmalarına rağmen İVİP muhalefette kalmayı tercih etmişti. Hatta Meredith Blanchener Nettinyahu için ‘Papazoglu’nun Misrail versiyonu’ dedi. Papazoğlu, Blanchener hakkında 50.000 dolarlık tazminat davası açtı.

Meredith Blanchener eyalet-şehirde seçim gezisine çıkmaması için kendini uyaran Papazoğlu’na “Kimse heveslenmesin bana Sultanat’ın hiçbir yerinde zarar gelmez. Ben buraların geliniyim!” dedi.
Papazoğlu cevapta gecikmedi. “Gelin Hanım beni Nettinyahu’yla aynı kefeye koyuyor. Bebek katilidir o. Daha dur bakalım bunlar iyi günleriniz.”
SRT Haber kanalına çıkan Papazoğlu skandal açıklamalarına devam etti:

“Parlamenter demokrasi artık geçmişte kaldı. Sultanat Eyalet-Şehri, çok partili sistemle mutlu olamıyor. Koalisyonlar dönemine dönmeyi milletimiz asla istemiyor.”

***

Hakkında yakalama kararı çıkmış ve başka bir eyalet-şehre kaçmış olan mafya babası Chedot Woodpecker tek başına videolar çekip YouTube’a yüklemeye başladı. Videolarında masanın üzerine meşhur mafya romanı Baba’nın yazarı Mario Puzo’nun Omerta ve Aptallar Erken Ölür romanlarını koydu. Vermeye çalıştığı mesajlar sahiplerine ulaşmış ki, Piizişleri Bakanı Solomon Sert bir haber kanalına çıkıp Woodpecker için “Karısının iç çamaşırına sığınan adam!” dedi.

Şehir, sansür kuruluna uğramadan yayına konmuş ağzı bozuk bir film gibiydi. Ağzına geleni ağzına geldiği gibi söyleyen politikacılar, topluma örnek olmamalarında veya efendiliklerini bozmuş olmalarında beis de görmüyorlardı.

***

Siyasetin ve şehrin bu çalkantılı atmosferinde, ben mahallemde saklanmamızın iyi bir fikir olduğunu düşünürken, Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK’taki Amirim Hayri Kozak’tan bir görev emri aldım. İVİP genel başkanı Meredith Blanchener’in özel koruması olacaktım. Papazoğlu hakaretlerle hareketlenen siyasi sularda özellikle Blanchener’e çatıyor, ona tehditler savuruyordu ama benim gibi güçlü bir süper polisi de bu kadının korumalığını atıyordu. Sanırım “Aman başına bir şey gelmesin, benden filan bulurlar!” diye düşünüyordu.

İVİP binasında yeni görevime ilk başladığımda, Meredith Blanchener’e erkekler yani kurtlar sofrasında var olabildiği için hayranlık duydum. Sonra öyle muhafazakâr giyindiği ve aslında erkek-egemenliğinin istediği gibi davrandığı için kızdım. Keşke, allı-morlu Sümerbank pazeninden Cemil İpekçi’nin diktiği elbise içinde sultanlar kadar güzel olan Azra Akın gibi yapabilseydi. “Doya doya yaşamak için basma giyip yakıştırmak lazım” derdi anneannem Cilmaya.

Yeni görevimin üçüncü günü, Sultanat Eyalet-Şehri bir haberle çalkalandı. Bolşevik siyasetçi, eski Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi-KKKP Dış İşlerinden Sorumlu Halk Komiseri, Kızıl Ordu kurucusu, Savaştan Sorumlu Halk Komiseri ve Vladimir İyice-eğ Lenin’in sağ kolu Levent Davidoviç Trollski Sultanat’a getirilmiş ve Grand-ada’da bir köşke yerleştirilmişti. Urus imparatorluğuna devrim yapıp son çar II. Nikolay’ı tahttan indiren adamın, bir imparatorlukken Sultanat’ı yönetmiş bir padişahın katibine ait köşkte kalması kaderin bir cilvesi olmalıydı. İşçi ayaklanması örgütlenmesi ve işçi sınıfının iktidarına karşı silahlı ayaklanmayı teşvik etme suçlarından sürgün edilmiş Trollski için, Marmare Nostrum denizindeki Grand-ada’nın şehirden daha güvenli olacağı düşünülmüştü. Şimdilik kendisi gelmiş, karısı ve torunu da KKKP’den gemiyle yola çıkmıştı.

Meredith Blanchener bu haberi duyar duymaz Trollski ile görüşmek istediğini belirten bir basın açıklaması yaptı. Siyasi görüş olarak biri dağda biri belde olan bu iki kişinin nasıl bir araya geleceğini merak ede durayım buna ilk elden şahitlik eden ben olacaktım. Çünkü Trollski ülkedeki siyasi rüzgârları çok iyi tahlil etmiş olacak ki Blanchener’e pozitif ayrımcılık yapması gerektiğine karar vermişti. Vali-başkan tarafından eyalete sığınma hakkı tanınan bir sürgünün, aynı muktedirin tehdit ettiği bir kadın politikacıyı ilk ziyaretçisi olarak seçmesi Trollski hakkında bana şunu düşündürttü: Bu adamın ya kimseye müdanası yoktu ya da kimseden korkusu.

***

Yapon imparatoru Herohito hüküm sürdüğü yirmi yıl boyunca halkının önüne hiç çıkmadı ve sesini dahi duyurmadı. Bu, imparatoru ‘tanrı’ ilan etmenin bir yoluydu. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından asla teslim olmamasını emrettiği ordusuna ve halkına artık imparatorluk olarak teslim olacaklarını duyurmak için radyoda ilk defa konuştu. İkram Papazoğlu da 77. katını çıkmakta olan Belediye-Bilişim Binası-Bel-Bil Kulesi’nden hiç ayrılmıyordu. Randevuyla bile yanına yaklaşmak mümkün değildi. Sırça köşküne asla taş değmeyeceğini sanıyordu. Ama “ya hakkını yediğim tüyü bitmemiş yetimlerden biri bir taş atar da inşa ettiğim her şey yıkılırsa” paranoyasıyla yaşıyordu. Nereye giderse gitsin etrafında bir koruma duvarı oluyordu. Yurt dışı seyahatlerine bile kendi aşçısıyla kabını-kacağını ve yiyecek malzemelerini taşıdığı söyleniyordu. İnsanoğlunun alemde bir zerre olduğu inancını taşıyan ve bu inancı pazarlamakta bu kadar usta birinin, kendi hayatına bu kadar önem addetmesi ve “Ben gidersem bütün eyalet-şehir çöker!” demesi komik olduğu kadar ironikti de. Sanırım bu, düzenin bozulmasını istemeyenlerin –çünkü kendileri hep düzen olmalılardı, düzülen değil– vali-başkanı gereksiz yere pohpohlamalarının sonucuydu. Kedi, önüne konmuş dev aynasında kendini otmanlar kralı aslan gibi görüyordu ve bir süre sonra buna gerçekten inanıyordu. Ormanda yaşayan irili ufaklı tüm hayvanlardan müteşekkil tebaa, o dev aynasını devirinceye kadar bu böyle devam edecekti.

***

Meredith Blanchener, asistanı ve ben Sultanat Şehri Bahriye Kuvvetleri-SSBK‘ya ait hücumbotla Grand-ada’ya doğru yola çıktık. Yolculuk esnasında hep aklımdaki soruyu sormak fırsatı buldum:

“Neden Trollski ile görüşmek istiyorsunuz? Sizin fikirlerinize karşıt görüş değil mi onunkiler?”

“Her ideoloji temelinde halkının refahını ister Ozancığım. Onlar herkes eşittir diyorlar, biz aynı etnik kimliği taşıyanlar eşittir, diğerlerine de aynı hakları verirsek bu sefer biz eziliriz diyoruz. Trollski bu yüzyılın en büyük adamlarından biri. O yüzden Sultanat’a gelmişken ve maalesef suikasta uğrama riski bile varken onu görmek istedim. İnsanın şehrine yüz yılda bir kez gelir böyle misafir.”

“Peki suikast ihtimalinde kurunun yanında siz de yanarsanız… Korkmuyor musunuz?”

“Demirden korksam trene binmezdim Ozancığım! Hem neden korkayım ki! Yanımda sen varsın ya!”

Hücumbottan inip Trollski’ye tahsis edilen köşke gittik. Kendisi bizi bahçede karşıladı. Sanki denizde de kulağı varmış ve bizi duymuş gibi söze başlamadı:

“Hoş geldiniz yoldaşlar, comrade’lar, Suffragetteler, öncü kadınlar, güçlü kadınlar, asi kadınlar, muhalif kadınlar! Benimle taban tabana zıt görüşleri olan bir politikacı benle neden görüşmek ister ki? Aslında zıt sayılmayız çünkü her ideoloji temelinde halkının refahını ister. Biz köylü-kasabalı-şehirli-fakir-zengin-siyah-beyaz-kadın-erkek herkes eşittir diyoruz, siz aynı etnik kimliği taşıyanlar eşittir, diğerlerine de aynı hakları verirsek bu sefer biz eziliriz diyorsunuz. Ve sonunda herkesi eşit derecede ezen kapitalizm kazanıyor. Ah o Marx yok mu! Rengin, dilin ve ırkına bakmıyor kapitalizm. Cebinde veya bankanda ne kadar Abraham Lincoln’lü banknotun var ona bakıyor. Allah’tan, siz böyle diyorsunuz değil mi? Allah’tan. Her ne kadar ben inanmasam da bir tabir olarak kullanalım: Allah’tan suikasta uğratmayı isteyecekleri kadar büyük bir adam değilim de hiçbiriniz tehlikede değilsiniz! Bana ait olmayan ama şimdilik emrinize amade olan Kâtib-i Sânî Hazreti Şehriyârî Arap İzzet Paşa Köşkü’ne hoş geldiniz!”

Trollski, ne uzun ne kısa ne yakışıklı ne değil ne çirkin ne güzel, kalabalıklar arasında görseniz bir daha dönüp bakmayacağınız bir adamdı. Ama o delici bakışlarıyla deli deli bakan gözleri, kafasının içinde, senkronize olarak hem göklerde şimşekler çaktığını hem şehirleri tsunamilerin bastığını, fikirlerinin dondurucu kutup soğuğuyla kavurucu çöl sıcağına aynı anda maruz kaldığını salisesinde karşısındakine aktarıyordu. Olağanüstü kibardı. Sultanat’a geleceğini öğrendikten sonra konuşabildiği dillere Sultçeyi de eklemiş, nezaket cümlelerini de bir çırpıda öğrenivermişti.

Ertesi gün öğleden sonra Meredith Hanım ve Trollski adayı turlar ve sohbet ederlerken ben de köşkün bahçesinde bulduğum bir bisikletle onlara eşlik ediyordum. Bir sokak köpeği bizi takip eder oldu. Köpekleri seven adam, sohbetin bir aralığında durdu. Eğilip köpeğin başını okşadı ve burnundan öptü. Meredith Hanım müthiş bir şaşkınlıkla sormadan edemedi.

“Ama o bir sokak köpeği! Nereden biliyorsunuz size hastalık bulaştırmayacağını?”

“Ne bulaştırabilir ki Meredith Hanımcığım? Olsa olsa bir iki pire ve uyuz. Sizin gibi destanlarında bozkurtlarla hemdem olmuş bir milletin milliyetçiliğini savunan birinin, kurdun amcasının oğlu olan köpekten gelecek marazdan değil de insanlardan gelebileceklerden çekinmesi lazım gelmez mi?”

Hepimiz aniden bastıran bir sağanak yüzünden sığınak aramaya çalışınca, Meredith Hanım bu soruya cevap vermekten kurtuldu. Fakat sorunun, yağmurdan önce bir şamar gibi yüzüne indiğine bizzat şahit oldum. Gök yarılmış da tepemize iniyormuş gibi yağan yağmur devam ederken köşke koşturmak zorunda kaldık. Trollski, onu seven adamdan ayrılmamak için yağmurdan bile kaçmayan sokak köpeğini kucağına alıverdi. Böylece hepimiz iliklerimize kadar ıslanmış olarak köşke girdik.

Herkes üzerini değiştirip kurulandıktan sonra köşkün denize nazır salonunda buluştuk.

“Bize de kendinize de birer kadeh kırmızı şarap hazırlar mısınız Sevgili Ozan? Bu kadar ıslandıktan sonra iyi gider. Vücut ısınızı artırır. Köpeğe de yiyecek bir şeyler bulursanız mutfaktan. Açlıktan karnı sırtına yapışmış zavallının. Köpeğimizin ismi Nikolay olsun bundan sonra. Tebaasındaki aç bıraktığı milyonlara inat tok gezerek taşısın son Urus çarının ismini.”

“Ben votka almayayım Trollski Beyciğim…” dedi Meredith Hanım.

“Ah bu milliyetçilerin muhafazakâr olanları yok mu…”

“Ne buyurdunuz efendim?”

“Yok bir şey. Tanrı istemeseydi üzümden sadece sirke olur, şarap olmazdı. Yine de siz bilirsiniz. Teklif var ısrar yok bende.”

Henüz kaldığı köşke yardımcı personel atanmamıştı ama şarap ikramı benim görevim mi acaba diye düşünmeme fırsat vermedi. Öyle bir ses tonuyla söylemişti ki rica ve emir, bilgi ve ilgi iç içeydi.

“Ozan, siz köşke hızlıca varamadık diye heyecanlandınız biraz. Korkmayın canım bu kadar. Ne diyorsunuz Sultçede ‘Acı patlıcanı kırağı çalmaz!’ Şu anda ölüm değil dirim işlerine geliyor. Ülkesinden sürgün edilmiş, fikirleri hasıraltı edilmiş bir adam! Ölürsem kahraman filan olurum. Bunu asla istemez o Yozef Stayılan!”

Ona şarap kadehini uzatırken eli elime değdiğinde elektrik çarptı. Elimi aniden geri çektim. Göz göze geldiğimizde, o fiziki elektrikten bambaşka bir şey beni ve bedenimi çoktan sardı.

***

Büyük aktör/aktrisler önlerine bir senaryo geldiği zaman senaryonun sayfalarını prrrrr diye hızlıca tarayarak “Hani oynayacağım başrolün tiradı? Bu role en az iki sayfa süren tirat yazın da gelin! Yoksa oynamam!” derlermiş. Trollski gibi dünya sahnesinin büyük bir aktörü için uzun bir tirat yazmam ya da onu konuşturabilmek için ona sorular sormam lazımdı. Düşünen adam, her enlem ve boylamda düşünen adamdı. Ben soru sorar sormaz kafasındaki çift çekirdekli işlemci tıkır tıkır işlemeye başladı.

“Siyaset neden kadın bedeni üzerinden yürüyor Trollski Beyciğim?”

“Fiziki olarak güçsüz olan kadın da onun için. Eskiden fikir ayrılıkları vardı çünkü çoğu insan kendi fikrini güderdi. Artık azınlık birilerinin fikirleri çoğunluğu güdüyor. Elinizdeki şu akıllı dediğiniz aygıtların renkli ve görüntülü olması, fikirlerini güdecekler için nimet, diğerleri içinse kıyamet. 1800’lü yıllarda ömründe bir kâğıda çizili de olsa aslan, zürafa ve fil görmemiş insanların, kuzey Amerika’yı karış karış gezen sirk gösterisini ilk seyrettiği zamanki şaşkınlığını düşün. Akılları kafalarından uçmuştur değil mi? Siz her yere taşıdığınız bu aygıtlardaki görüntülerle, her gün aklınızın başınızdan uçmasını bekliyorsunuz. Halbuki insanoğlunun yasal sıralar içinde görüntülenebilecek her şeyi gördüğünü unutuyorsunuz. Bu yüzden akıl uçuran bir heyecan yaşamak için sürekli ‘next-sıradaki’ tuşuna basıyorsunuz. Bir sonraki şey sizi zevkten uçuracak ve hayatınızı değiştirecek sanarak. Sosyal medya dediğiniz şey tamamen –abilmek –ebilmek’le ilgili. Ben oraya foto/video koyuyorum çünkü bunu yapabiliyorum. Pahalı saati alabiliyorum. Bu restoranda yiyebiliyorum. Uçağa binebiliyorum. Komik şeyler söyleyebiliyorum. Sevişebiliyorum, öpüşebiliyorum. Yapabilenler yapamayanlara karşı. Bu hengâmede insanlara fikirleri olduğu unutturuluyor. Herkes başkasını beğeniyor. Kendi de beğeni almak isteyen en çok beğenileni taklit ediyor. En çok beğenilen ve dolayısıyla yaptığı işten para kazanan kişi zaten ne yapıyorsa onun mucididir. O fikir orijinaldir. Sen onun yaptığını yaparsan fotokopiden öte gidemezsin. Şimdi, fikirler çarpışması olmayınca ne olur? Güçlü ve güçsüz çatışması olur. Kendi fikrine karşıt bir topluluğa bile tahammül edemediği için böyle grupları hiçbir yerde barındırmayan kişi ne yapar? Aslan, ormanda karnını doyurmak için hangi hayvana saldırırsa ona saldırır.”

“En zayıf olanına…”

“Evet yani kadına. Kadını da özellikle güçsüzleştirmiştir. Doğanın sadece dişiye verdiği doğurganlık muhteşemliğini onun zayıflığı olarak tersine çevirmiş, bir silah haline getirip ona karşı doğrultmuştur. Çünkü dünyada kölelik yasaklandı martavalları okunmasına rağmen efendi ve köle ilişkisi hâlâ mevcuttur. Rengi ve şekli değişmiştir. Eğer bir köle efendisine ölümüne hizmet ediyorsa aralarında çok büyük bir sır vardır ya da kapalı kapılar ardında efendi ve köle yer değiştiriyordur ama kimselerin haberi yoktur. O yüzden her şeyin efendisiymiş gibi duran adamların etrafında kul köle olanlara dikkatli bakmak gerekir. Misina ipleri uzaktan görünmez ama yakından bakan o ipleri kimin tuttuğunu bilir. Aranızda Hitler’in öldüğünü ve saltanatının bittiğini göremeden göçüp gitmiş anti-nazist Almanlar gibi hissedenler olabilir. İçinizi ferah tutmanız için söylüyorum, Hitler de öldü saltanatı da bitti. Bütün haramiler bir araya geldi, bir harami devleti kuracaklardı. Onların yerine vali-başkanınız Papazoğlu Haram-yi Devleti kurdu. Bazıları devrim adamı olur bazıları devrin adamı, Ozan. Dert etme. Tarih coğrafyanın gölgesiymiş, Charles de Gaulle öyle söylemiş. Bu toprakların gölgesi de bu adamları D harfinin altına yazacak. ‘Devlet adamı’ kısmına mı ‘diktatör’ kısmına mı yazılacaklarını kılıçtan keskin bir kalem bilecek.

***

Sonradan öğrenecektim ki benim Meredith Blanchener’e koruma olarak verilmem ve Trollski’nin Sultanat’a gelmesi tesadüf değildi. Papazoğlu beni direkt Grand-ada’ya yollayıp Trollski’ye “Bu şehirde hayatınız tehlikede!” mesajı vermemek için bu allem kulleme başvurmuştu. Zaten ülke yönetiminde de taklalar atan bu zatın, kapalı kapılar ardında yaptığı planların haddi hesabı yoktu.

***

Nehrin döküldüğü Marmare Nostrum denizindeki Grand-ada’da, bir köşkün üst kattaki yatak odasına Barış Manço’nun ‘alla beni pulla beni al koynuna yar’ deyişindeki gibi çağırdı beni.

“Ama… Ama siz… çok büyük…”

“Çok büyük ne?”

“Büyük adam…”
“Adam mı? Çok büyük adamların da bazen beyinleri kasıklarına iner Ozancım…”
“Peki şimdi bu benim zayıflığımdan faydalanmanız değil mi? Gücümü bana karşı silah olarak kullanmanız?”
“Yoo. Köşkün bahçesine ayak bastığın andan beri senin dişiliğin de bana karşı doğrultulmuş bir silah. Gözlerinin alev alev yanması, bana kadehimi uzatırken ellerimizin dokunduğu anda elektrik çarpmış gibi elini geri çekmen hep bu silaha dahil. Ben senin zayıflığından faydalanmıyorum. Sen, ailemden uzak sürgün bir adam olarak ihtiyaçlarımı sana kanalize ederek benden faydalanıyorsun. Üstelik büyük derken gözünle görmeden yorum yapmamalısın çünkü her sıfat gibi büyük de görecelidir!”

“Ama ama siz benden yaşça da büyüksünüz.”

“Aşkın büyüğü küçüğü olmaz küçüğüm. İkimiz de reşitiz değil mi? Hem bizim gibi adamlar zevkle ilgili meselelere fazla paye vermeyiz. O işi halleder, kafamızdan atar, sonra da yazı-çizi ve düşünce alemimize gömülürüz. Unutma! İçgüdü meselesinde kadınlardaki sıralama annelik-açlık-zevk. Erkeklerde ise önce açlık sonra zevk. Açlık da zevke olan açlık! Babalık sıralamada bile yok. Üremeden ne yapsak kâr bizim için. Zaten çok da önem vermemek lazım. Ne diyor Cole Porter şarkısında: Birds do it. Bees do it. Even educated fleas do it. Let’s fall in love: Kuşlar yapar. Arılar yapar. Hatta eğitilmiş pireler bile yapar. Haydi aşık olalım.”

***

Ne diyordum. Benim tenimin beyazlığı onun ateşinin kızıllığıyla yanıp tutuşuyor sanmıştım. Meğer içinde bulunduğumuz evi ateşe vermişlerdi. Yataktan fırladım. Kendimi ikinci katın Roma sütunlu balkonundan aşağı attım. Güçlü kadın moduma geçince Trollski’yi çarşafa sarılmış halde kavradığım gibi alevlerin içinden çıkarıp bahçeye taşıdım. Nereden gelmiş nasıl yetişmişlerde kızım Lilith ve c’anım köpeğim Çakır da güçlü hallerine bürünmüşler ve Meredith Blanchener’le asistanını ve Trollski tarafından sokaktan kurtarılan Nikolay’ı yangından kurtarmışlardı. Köpek Nikolay’ın bahtı, Çar II. Nikolay’dan daha açıktı besbelli.  Lilith ve Çakır’ı gören Trollski, onlar ortadan kaybolmadan iki çift laf da onlara etti:

“Demek kızın da senin gibi! Köpeklerle insanlarla anlaştığından daha iyi anlaşmana sevindim. Çakır gözlü köpek sana tanıdığın her insandan daha sadık. Gözlerinden belli.”

“Köpek ısıracağı zaman diş gösterir. İnsan diş biler ama göstermez!” dedi Lilith gölgelere kaçmak için bir ayağını çalılıklara atmışken.

“Annen gibisin. Net ve direkt. İyi ki sizi tanıdım. Hadi git şimdi. Zaten TELTELPOL tarafından aranıyorsun! Bir de Trollski’ye suikast teşebbüsü ekleme sabıkana!”

Cümlesi bittiği anda ne Lilith’ten ne de Çakır’dan eser kalmıştı. Trollski az önce ikimizin vücut sıvılarına bulanmış çarşafa, ben güçlü halimle yanan evden koparıp aldığım perdelere sarılı, Meredith Hanım gecelikli olarak itfaiye, ambulans ve SSOK ekiplerini karşıladık.

“Sanırım ziyaretiniz burada sona erdi…” dedi Trollski yanan köşke doğru bakarak.

Olay yerine intikal eden Grand-ada SSOK amiri tarafından sorguya çekilmem bitince gölgelerin arasına karışan Lilith ve Çakır’ın yanında bittim.

“Lilith! Çakır’la sen ne arıyorsunuz burada?”

“Sen nereye ben oraya dememiş miydim sana? Buraya gönderilmenin danışıklı dövüş olduğunu…”

“Biliyorum evet.”

“Son anda yetiştim ama yangına engel olamadım. Baban olacak Kerberose Rose ve annen olacak Nergissus  işbirliği yapmış. Bir hücumbotla adaya yanaştılar. Bottan denize atlayan siyah tuhaf yapış yapış bir yaratık yüzerek karaya çıktı. Sonra insan formuna büründü. Bedeninden bir barça koparıp ateşe verdi ve köşkün camından içeri fırlattı. İçeri fırlattığı madde her neyse acayip bir parlamayla sessiz bir yangın başlattı. Bu yüzden tüm köşk ve içindeki herkesin yangında öleceğine emin olarak az önce adayı terk ettiler. Yangından sağ kurtulduğunu görmediler…”

“Sen bunların hepsine bizzat şahit mi oldun yani? Neden engel olma…”

“SOBESE kameraları. Hack’ledim ve oradan izledim. Hemen araştırdım. Kadının adı Petrol Perihan. Tahminim, senin gibi güçlendirilmiş polis olduğu. Ama ne menem yanıcı-patlayıcı bir gücü var şimdilik çözemedim. Elbette Deep-devlet için çalışıyor.”

***

Futbol İfa Etmek Fantezisiyle Yanıp Tutuşan Adamlar- FİFA kurası sonucu rakip takımla eşleştiğimize göre bir futbol takımı gibi golleri art arda yemeden önce defansa geçip beklememiz gerekiyordu:

Defans iyiydi ama saldırı daha iyiydi. O yüzden çok sıkı bir forvete ihtiyacımız vardı. Muhtaç olduğumuz forvet, damarlarımızdaki asi kanda mevcuttu.

DEVAM EDECEK

SERİ KATİL

Seansın başında cep telefonu çalan kadın istifini bozmadan bacak bacak üstüne atıp yanında tuttuğu Hermes marka çantasından Iphone 14’ünü çıkardı.

“Kusura bakma, kapatmayı unutmuşum fakat buna bakmam lazım, kocam arıyor.”

Oysa kendisine daha ilk gün, görüşmeye geldiğinde cep telefonunu kapalı tutması gerektiği söylenmişti. Halit’in yanağı seğirdi, yüzü kireç gibi oldu. Kalkıp pencerenin bir kanadını açtı, sigara yakıp aşağıya baktı. Ofisi binanın on dördüncü katındaydı. Trafik ışıkları iptal olduğundan caddedeki arabalar birbirlerine girmişti. Keşmekeşi seyrederken haftaya görüşmelerinin sonlanacağını düşünüp yeni bir yöntem üzerinde kafa yormaya başladı.  

Sekreteri, Halit’e beş hafta önce sabah 9.30’da o gün ikisi öğleden önce, ikisi öğleden sonra olmak üzere dört müşteri kabul edeceğini bildirmişti. Kişisel gelişim ya da hayat kalitesini geliştirmek isteyen veya farklı nedenlerle randevu alan bazı kadınlar sahte ad kullanırlardı. Bunu bilen Halit defterine ‘Zeynep kod- sebep EŞ’ notunu düşmüş, kadına gelme nedenini sormuş, “uyumlu ilişkiler kurmak” yanıtını almış, müşterisinin ilişki kurmada bir desteğe ihtiyacı olmadığını, derdinin nemfomani olduğunu da yazmıştı. Ancak kadın seanslar esnasında zaafına yönelik girişimleri araya mesafe koyan davranışlarla itiyordu. Halit, Zeynep adını kullanan kadına güvenilmeyeceğini, istemediği bir hareket yaptığı takdirde yüzüne şak diye şaplağı patlatabileceğini de mesleki terminoloji usulüne göre parantez içerisinde belirtmişti.

Zeynep uzun boylu, ince belli, yüzücüler gibi geniş omuzlu, inci gibi dişleri olan, gamzeli, çekici, seksi, at gibi iri bir kadındı. Kara gözleriyle dik dik bakar, arada bukleli saçlarını mankenler gibi savurur, birbiriyle uyumlu marka kıyafetler giyerdi. Otuz yedi yaşındaydı. Yedi yıldır bir iş insanıyla evliydi. Çocuğu yoktu. Girdiği çevrelerde dikkatleri üzerinde toplamayı bilen bir havası vardı. Hayatı boyunca çalışmamıştı. En büyük zevki haftada iki gün yetmişine merdiven dayamış kocasının çiftliğinde ata binmekti. İnternette yaşam koçu araştırması yaparken reklam sayfasında fotoğrafını gördüğü Halit, libidosunu harekete geçirmiş, hemen web sayfasından adamın özgeçmişini okumuştu.

Boğaziçi Üniversitesi mezunu Halit Ziya Ebemkuşağı, işletme doktorası olan, davranış bilimleri uzmanı ve profesyonel editördür. Yetenek yönetimi konusunda tecrübeli, akademide, özel sektörde ulusal ve uluslararası bağlantılara sahip, iyi bir edebiyat okuru, mükemmel derecede İngilizce, Fransızca ve Almanca bilmektedir. Evli, iki çocuk babasıdır.

Zeynep ilk seansta George Clooney’in kırklı yaşlardaki görüntüsü karşısındaymış duygusuna kapılmıştı. Üçüncü görüşmede yaşam koçuna sizli-bizli konuşmamayı, Zeynep Hanım yerine sadece adını kullanmasını önermişti. Öyle davranırsa parasının karşılığını alırmış. Teklifi kabul edilmiş yemeğe çıkmışlardı. Halit müşterileriyle özelde görüşmeler yapar, bunun mesleki ilkelere uymadığını söyleyen arkadaşlarına katılmaz, “Maksat, müşterinin seçeneklerini çoğaltmak, farkındalık yaratmak, kararlılığını, motivasyonunu güçlendirmek; önyargısız, tarafsız, çözümler üretmek olmalı,” diye savunurdu kendisini.

Gerçi Zeynep takıntılarından, bağımlılıklarından kurtulmak, iletişim veya başka konularda gelişmek isteyen bir müşteri değildi. O, zengin bir adamın canı sıkılan, mutsuz, cinsel dürtülerini farklı yollarla gidermeye çalışan isterik karısıydı.   

Zeynep’in telefondaki kişiye acı dolu, derin, korkutucu bir sesle “Hangi hastane?” dediğini duyan Halit düşüncelerinden sıyrıldı. Sigarasından iki derin nefes çekip dumanını dışarıya üfledi. Pencere pervazındaki içi su dolu pet şişenin içine sigarasını bıraktı. Zeynep o sırada telefonunu kapatmış, yaşam koçundan kendisini hastaneye yetiştirmesini rica ediyordu.  

“Halit, kocamı ameliyata almışlar. Dursun dört yerinden kurşunlanmış.”

***

Zeynep, ilk görüşmenin sonunda kendisine kıskanç gözlerle bakan sekretere “Beş seans daha,” demişti. Sürenin uzaması daha heyecanlı ve zevkli olacaktı. Yakışıklı, karizmatik erkeklerin kolay lokma olmaması onu iyice tahrik ediyordu.

Dikkatli davranarak farklı mesleklerdeki erkekleri seçip onlarla bir defalığına ilişkiye girer, ardından izini kaybettirir, bir süre ortalıkta görünmezdi. İki yıl önce başlamıştı engelleyemediği arzusunun tatminine. İlk deneyim için bir masör seçmişti. Ne ön görüşme yapmış, ne de kendine isim uydurmuştu. Masaj esnasında birlikte olmuşlardı. İkincisi tıbbi mümessildi. Onu özel bir hastanede görmüştü. Elinde düz siyah deri portföy çanta, üzerinde de Gucci marka siyah takım elbise vardı. Adama bayılmıştı. Bir bakışıyla deneyimli mümessil anında yanında bitmiş, bir otel odasına kapağı atmışlardı. Üçüncüsü astrologdu. Dağınık, derbeder bir adamdı. Tarot falını, doğum haritasını, yıldızların açılarını anlatırken kadının uydurma bilgiler verdiğini, asıl maksadının seks olduğunu fark etmiş, bunun üzerine eşcinsel olduğunu söylemişti. Zeynep de başka astrolog bulmuştu. Ona adı hariç, ay, gün ve yıl olarak doğum tarihini doğru söylemişti. Dördüncü sevgilisi medyumdu. Geveze, sıkıcı, kocaman burunlu biriydi. İkinci görüşmede soyunup adamı yatağa atmıştı. Beşinci, aşırı kuruntulu bir spikerdi; otel istememiş, kariyerine zarar verir diye endişelenmişti. Onunla tenha bir yerde, arabasında birlikte olmuştu. Altı ve yedinci meslek sahiplerinin sekreterleri kimlik numarası istemiş, Zeynep de üçer ay arayla başka psikolog ve psikiyatr ayarlayıp her ikisiyle de arzusuna ulaşmıştı. Sekizinci erkeği karizmatik bir yaşam koçuydu ve o artık profesyonel bir fahişe deneyimine sahipti. Acele etmeden oyunlar oynayabilir, nemfomanyaklığının keyfini doyasıya çıkarabilirdi. Üstü açık iki kapılı Cabrio model otomobile ikinci kez bindi; birincisi, üçüncü görüşmenin akşamında yemeğe gittiklerinde gerçekleşmişti.

Halit, yoğun trafikte ilerlerken dörtlüleri yaktı, araçlara makas atıp yirmi dakikada hastanenin acil servisinin kapalı otoparkına girdi, en dipte bir park yeri bulup kontağı kapattı.

O anda Zeynep çantasından çıkardığı tabancasının soğuk namlusunu adamın terli şakağına dayadı.

“Artık ölebilirsin yaşam koçu. Yazık ki seninle birlikte olamayacağız.”

***    

Emniyet Müdürü’nün odasında Başkomiser Cengiz, Komiser Nejat’ın “Sırada yaşam koçu var,” düşüncesini saçma buldu.

Komiser Nejat, masörle başlayıp üçer ay arayla süren cinayetlerin seri katil işi olacağını iddia ettiğinde de Başkomiserin aynı tavrı sergilediğini ama kendisinin haklı çıktığını hatırlattı.

Emniyet Müdürü, sıkıntılı bir sesle, “Yaşam koçu fikrini valinin yanında şimdilik dile getirme, önce altını üstünü araştıralım” dedi. Sonra Komisere döndü. “Bir de sabahki olay var… Kurşunlanan adam önemli bir iş insanıymış, durumu nedir?”

“Efendim, karısından kırk yaş büyük yetmişlik adamı doktorlar yaşatmaya çalışıyor. Zor tabii. Eşinden şüpheleniyoruz, vilayet sınırları içerisindeki tüm yaşam koçlarına Sevil isminde bir müşterilerinin olup olmadığını sorduk”

“Yahu kadının fotoğrafını göstermeliydiniz, farklı isim kullanmış olabilir, değil mi?”

Fırsatı değerlendiren Cengiz Başkomiser, “Saçmalama Nejat,” dedi. “Elinde hiçbir kanıt olmadan sabah vurulan iş insanının karısını seri katil mi ilan ediyorsun? Hem seri katilin bir kadın olduğu nerden belli?”

Nejat içinden ‘aptal’ dedi. Kadın bir süredir takiplerindeydi. Fotoğrafı sekreterlerin cep telefonlarına gönderilmişti. Kadının, güvenlik kameraları sayesinde bir psikiyatrla, bir tıbbi mümessille otel lobisinde ve bir spikerin arabasının şoför mahallinde görüntüleri ortaya çıkmıştı. Zehirlenen diğer adamlarla kadının irtibatı olup olmadığı araştırılmaktaydı. Bu konu hakkında amirlerini o güne kadar bilgilendirmemişti. Kadın güçlü bir adamın eşiydi, bir anda görevinden azledilip soluğu memleketin ücra bir köşesinde, karanlık bir odadaki masanın başında alabilirdi. Delilleri elde ettikten sonra harekete geçecekti. Zaten ekibinin seri katili yakalaması an meselesiydi. O nedenle iddiasını sürdürdü.  

“Zehir kadın işidir, kadınlar kurbanlarını zehirle öldürür. Zehirlenen son iki kişi psikolog ve psikiyatrdı, sıradaki neden bir yaşam koçu olmasın? İçimde böyle bir his var…”

Cengiz sinirlendi.  “Has.tir, hismiş!.. Amirim, saçmalık bu… İnsanları tedirgin etmeye hakkımız yok!”

Müdür saatine baktı, 13.30’du. Toplantı zamanı yaklaşmaktaydı.

“Hadi, hadi, Vali’yi bekletmeyelim. Odaya savcıdan sonra girince sıkıntı oluyor.”

***

Toplantıyı yarım saat gecikmeyle başlatan Vali sinirliydi. Önemli, etkili, güçlü bir iş insanının vurulması tepesini attırmış, savcıyı, il emniyet müdürünü, müdür yardımcısını, cinayet büro amirini, ilgili başkomiseri, komiserleri odasında toplamıştı. Esip gürlüyor, işaret parmağını adaletten ve güvenlikten sorumlu bürokratlara sallıyordu.

“Beyler! Asayiş kötüye gidiyor. Yahu holding patronu güpegündüz benzin almak için durduğu bir petrol istasyonunun tuvaletinde kurşunlanıyor…”

Durdu, öksürdü, ceketinin yan cebinden bez mendilini çıkartıp ağzını silip devam etti.

“Az önce İçişleri Bakanı aradı. Gelecek pazartesi görevlerimizden azledileceğiz. Benim için hava hoş, bir süre merkeze alınırım ama sizler açığa. O yüzden iş insanını öldüren katili ve şu şerefsiz seri katili cumaya kadar bulun. Şakası yok. Ne yapıp edin, bu güne dek elde ettiğiniz verileri değerlendirip yakalayın hergeleyi. Her yer mobese, güvenlik kamerası dolu, hiç mi görüntü yok yahu! İki yıldır farklı mesleklerdeki adamları zehirliyor bu deyyus…”

Nejat’ın elini kaldırdığını gören Vali sakinleşti. “Cinayetlerin seri katil işi olduğunu iddia ettiğinde bu odadaki adamların hiç biri sana inanmamıştı değil mi Komiser?”

“Efendim vurulan adam ameliyatta, ölmedi. İş insanını ihale anlaşmazlığı nedeniyle bir çapulcuya kurşunlatmışlar. Yakalandı. Sorgu devam ediyor. Seri katile gelince, ilk olarak bir masörü son olarak da bir psikiyatrı zehirledi. Her cinayetini doksan gün arayla işledi, ne bir gün eksik ne bir gün fazla. Hepsinde aynı zehri kullandı. Batrachotoxin. Doksanıncı gün bugün tamamlanıyor. Seri katilin yeni kurbanı bir yaşam koçu olabilir.”

Cengiz, Nejat’a sertçe baktı. Nejat, Emniyet Müdürü’nün tembihini çiğnemişti. Vali olayın önceden tartışıldığını anladı. Savcı’dan başlayarak odadaki tüm görevlileri tek tek konuşturdu, En son Nejat Komiser’e yöneldi.

“Şu yaşam koçu konusunda yeterince araştırma yapıldı mı? Bir de şu zehir hakkında…”

Komiser elindeki kanıtları Vali’ye sunmaya başlayacaktı ki cep telefonuna bir mesaj düştü.

Hastane otoparkında Halit adlı yaşam koçu öldürüldü. Katili, ameliyattaki iş insanının karısı Sevil. Kadın bir özel güvenlik görevlisi tarafından yakalandı.

Nejat’ın gergin yüzü bir anda gevşedi, hafiften sırıttı.

“Efendim, seri katil yakalandı, son olarak bir yaşam koçunu öldürmüş. Tezim doğrulandı.”

*** 

Sorgu sert geçiyor, Başkomiser “Cinayetleri Zeynep adıyla mı işledin?” diye zanlıyı sıkıştırıyordu. Üzerinde kan lekeleri olan kadın, avukatıyla beş dakika özel görüşme istedi. Özel görüşmeye izin verildi. Polisler sorguya başlamadan avukat, ses kaydını, kamerayı kapatmalarını, müvekkilinin önemli bir açıklamada bulunacağını ancak bunun için iki konuda uzlaşmaları gerektiğini belirtti.

Cengiz, “Yok ya, pazarlık mı istiyorsunuz, keyfi muamele mi?“ diye haykırdı.

Komiser “Başkomiserim, önce dinleyelim. Kararı öyle veririz,” diyerek amirini teskin etti.

“Buyur bakalım Sevil Hanım, nedir uzlaşma istediğin konular?”

Kadındaki rahatlık Cengiz Başkomiser’i çileden çıkartıyordu. Kendine hâkim olup sustu.

“Olay, nefsi müdafaa olarak tutanağa geçmeli, ikinci ricam özel durumum açık edilmemeli…”

Cengiz daha fazla dayanamadı. “Neyin pazarlığını yapıyorsun k.ltak? Beynini dağıtmış, öldürmüşsün adamı…”

Sevil gülümsedi, saçlarını arkaya savurup, sakinliğini koruyan Komiser Nejat’ın gözlerine odaklandı.

“Uzun süredir erkekleri zehirleyerek öldüren bir seri katilin peşindeydiniz. Kafasına sıktığım yaşam koçu aradığınız seri katildir. Onu kendimi korumak için öldürdüm. Siz de bu sayede meslekten atılmaktan kurtuldunuz.”

Ortam birden sessizleşti. Polisler şaşkın birbirlerine baktılar.

Doğru olabilir miydi? Ya doğruysa? Neden seri katil zehir kullanan bir erkek olmasın?

Nejat kendine gelip “Tamam, anlat bakalım, kayıt kapalı,” dedi.

Sevil tane tane ve kendine has üslubuyla konuşmaya başladı.

“Ben ne haber dinlerim ne de televizyon seyrederim. O tür vakit öldürmeler ilgi alanıma girmez. Fakat kocamın avukatı…”

Bu kez Nejat sinirlendi. “Başlatma ilgi alanından… Avukat ne demişti?”

“Önce sigara içmeme müsaade ederseniz daha rahat konuşurum.”

Kadın Marlboro Edge paketine küçümseyerek baktı, yanağı seğirdi ama sigarayı dudakları arasına aldığında görüntüsü değişti. Nejat çakmağı çaktı. Sevil ağzında biriktirdiği dumanı üç kerede üfledi. O andan itibaren polisler, tahrik olmuş bir halde zanlıyı izlemeye başladılar.   

“Belli aralıklarla görüştüğüm erkekleri zehirleyerek öldüren kişi yaşam koçum olabilirmiş. Uzun süredir adamın takibindeymişim. Meğer avukat bir vakit hafiye tutmuş…”

Komiser, “Kocan mı istemiş bunu ondan?” diye sordu.

Yanıt, avukattan geldi. “Elbette, Hilmi Bey emretti. Onun isteklerini sorgulamak ne haddimize.”

Kadın yarım kalan konuşmasını sürdürdü. “Hafiye elde ettiği fotoğrafları ve kamera görüntülerini avukata vermiş. Görüntülerden izlendiğim besbelliydi, hiç şaşırmadım. Davranışlarından bana zafiyeti anlaşılıyordu ama size itiraf edeyim, ona karşı ben de ilgisiz değildim. Yakışıklı, oldukça etkileyici bir adamdı. Beni öldürebileceğine ihtimal vermedim. Gene de tedbirli davranıp ruhsatlı tabancamı yanımda bulunduruyordum. Üçüncü seansta yemeğe çıktık. Katile benzemiyordu ama görüştüğüm erkekler zehirlenerek öldürülmüşlerdi. Bu o olabilir miydi? Emin değildim. Fakat hastanenin kapalı otoparkının girişinde birçok boş yer varken arabasını en dibe sürünce seri katil olduğuna inandım. Acele ettiğimi biliyordu, kocam ölüm döşeğindeydi. Beni de bir şekilde zehirleyebilirdi. Zaten avukat mesaj atmış, zehirlediği son kişiden bu yana doksan gün geçtiğini yazmıştı. Cep telefonumdan kontrol edebilirsiniz. Silahı adamın kafasına doğrultup tereddütsüz ateşledim… Böyle anlarda atik davranan kazanırmış.”

Başkomiser, “Yani öldürülen yedi kişinin tamamıyla ilişkiye mi girmiştin?” dedi.

Avukat sorudan hoşlanmadı. “Bunu sormaya hakkınız yok.”

 Nejat “Peki, polise neden gitmedin?” dedi kadına.

Kadın avukatına baktı.

Avukat çantasında birtakım belgeler çıkarttı. “Kanıt lazımdı.”

Polisler fotoğrafları ve kamera görüntülerini dikkatle incelediler.

Sonunda, belgelerin uzmanlar tarafından araştırılmasına ve gözaltı süresinin uzatılmasına karar verildi.

Deliller tekrar tekrar incelendi. Cinayetin nefsi müdafaa olduğu tutanağa yazıldı. Kadının öldürülenlerle irtibatı raporda belirtilmedi. Seri katil bulunmuştu. Yaşam koçu Halit yedi kişiyi zehirleyerek öldürmüştü.

Hakim karşısına çıkan Sevil, adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Asansörden inerlerken avukat, “Söylemeyi unuttum, kocan öldü,” dedi. “Başın sağ olsun.”

Sevil, kalçasıyla avukatını dürttü. “Listeye neden bir avukat eklemiyorsun?”

Avukat sırıttı. Asansörde yalnız olmalarına rağmen sesinin tonunu kontrol ederek, “Şu şapşal polisleri de listeye alayım mı?” diye sordu.

Sevil, elindeki siyah evrak çantasını sımsıkı tutan avukata bir kalça darbesi daha indirdi.

“Polisleri geç, sıraya savcıyı ekle.”       

AVCININ AVCISI

-I-

Hayvanlarımı beslemem lazım!

Hem içimdekini hem de beni dört gözle bekleyen, kanlı canlı olanı.

İstanbul’un sisli, puslu caddelerinde yürüyorum. Nereden çıktığı belli olmayan bir duman kaplamış ara sokakları. Soğuk bir kasım gecesindeyiz, ondan herhalde.  Yağmur sonrası ana yollar ışıl ışıl parlıyor, şehrin ışıklarını yansıtıyor. Fakat asfalt emmiyor dumanı, dışarı üflüyor sanki. Köşede bucakta saklanan, alenen gezinen, telaşla yürüyen insanlar var. Sarhoşu, hayat kadını, işten yeni çıkmışı… Her türlü insanı toplamış gece. Bense avımın peşindeyim. Çünkü Bruno’yu doyurma vakti geldi. Sıcak ete hasret günlerdir, dumanı üstünde tüten, metal kokan ete hasret. Bir görseniz, kötülüğü hissediyormuş gibi dişliyor eti. Pençesiyle düzeltiyor, alıyor çarpıyor yere, güreşiyor onunla resmen. Alt ettikten sonra hırsla, büyük lokmalar koparmaya başlıyor. Seyrediyorum Bruno’yu, büyük bir zevkle seyrediyorum.

Bruno, bir Bengal Kaplanı. Sırtı dik, yürüyüşü vakur, bir oturuşta bir adamı yer bitirir. Adama alıştırdım hayvanı, daha yavruyken aldım ve hep adam etiyle besledim. Arsız adamları avlıyorum, avlayıp avlayıp Bruno’ya getiriyorum. Keyifle tüketişini, arsızlığı çiğneyişini izliyorum.

Bugünlerde çıkmıyorlar karşıma arsızlar!   

***

Erken konuşmuşum çünkü birden onu görüyorum. O… Tek eli kulağına tuttuğu telefonla dolu, diğer eliyle bir kadını çekiştiriyor. Telefondakine “Sen bekle, yarım saate ordayız,” diyor. Kadın telaşlı, kurtulmak istiyor adamın demir bir prangaya dönüşmüş ellerinden. “Gitmek istemiyorum bu gece,” diyor.

Anladığım şu: O bir hayat kadını ve yanındaki onu zorla pazarlamaya çalışan ‘aracı’sı. Daha iyi anlamak için yaklaşıyorum yanlarına. Arsızlığı hakkında emin olmak için… Kimseyi sebepsiz yere Bruno’ya yem etmem!

“Abicim, sen rahat ol, kız yarım saate koynunda,” diyor aracı ve ben katı bir kesinliğin içinde buluyorum kendimi. Hemen de nasıl anladım! Yıllarımı gecelere ve kanı kirli adamlara verdim ne de olsa. Çok uzaktan da olsa tanıyorum onları. Gündüz kimlerle karşılaşacağımı bildiğim gibi gece kimlere toslayacağımı da çok iyi biliyorum. Gecenin dili ayrı gündüzün dili ayrı… Bir yerde aynı mahur bestenin farklı tınılarda çalınmış halleri, dert aynı, tasa aynı, sadece dil farklı…

Aracının ölümüne aracılık edeceğim. Kesinleşti bu! Kabarttığı Amerikan kesimi saçlarının, gür sakalının durduğu kafasını yerinden sökmek niyetim. Dar pantolon giymiş bir de, İtalyan kesimi! Ayakları kırk beş numara olmalı, kısa ve dar paçalarının altında sırıtıyor. Ayakkabıları palet gibi görünüyor. Her haliyle piyasa adamı, her haliyle paspal ve bayağı! Bruno’nun midesine layık. ‘Bu görüntünün altında mı kötü bir insan olur yoksa kötü olduğu için mi böyle giyinmiştir,’ diye düşünüyorum bir süre. Aklım bir sürü ihtimalin içinde boğuşuyor. Bunları düşünmenin vakti değil, yanındaki kadına nasıl davrandığını gördüm. Bruno’nun midesine giden bileti kazandı çoktan. Biletin bir an önce kesilip trenin yola çıkması lazım.

Çuf çuf yapacağız seninle, trencilik oynayacağız!

***

“Pardon birader!” diyerek yaklaştım, bunlar bu dili kullanırdı herhalde. Telefonu kapatmış, kollarından sımsıkı tuttuğu kadınla birlikte taksi bekliyordu. Boş boş baktı yüzüme, sonra, “Ne var?” dedi kabaca.

“Bu gece gönlüm hoş olsun istiyorum,” dedim kadına bakarak. “Cebim para dolu, benim gönlüm hoş olmasın da kiminki olsun?”

“Kadının sahibi var, hadi işine bak,” dedi. Tam da beklediğim cevaptı. Çantamdan bir tomar yüz doları çıkarıp yüzüne doğru salladım. Bakışları değişti bir anda. “Bir gecelik mi?” diye sordu. Yumuşamaya başlamıştı.

“Evet, bir gecelik,” dedim.

“O desteden bir tane daha varsa kız senindir!”

“İki deste daha var…”

“Yani?”

“Yanisi şu: iki deste daha var. Tüm para senin olabilir. Yalnız benim bir şartım var.”

“Neymiş o?”

“Sen de geleceksin ve… Bizi izleyeceksin.”

“Neyi izleyeceğim?”

“Canım iş üstündeyken, anlasana!”

 Anlayacağınız üzere bu bir tuzaktı. Aracıyı başka bir bahaneyle eve götürsem inandırıcı olmayabilirdi. Fantezi peşinde koşan paralı adam rolüne büründüm. Gözlerimdeki ciddiyetten anladı her şeyi. Yalan söylemediğime emin oldu. Nasıl oluyorsa böyle durumlarda bu kadar net ve rolüme kendim de inanmış olarak bakabiliyorum.

“Anladık!” dedi, “Yalnız bizim mekâna gideriz. Bir gecelik kirayı da verirsin!”

Elimdeki yüz dolarları gösterip “Bir deste daha versem de bana gitsek?”

Aracının yüzü değişti bir anda. “Oyun mu oynuyorsun lan sen benle?”

“Oyun diyorsan öyle olsun. Fantezi işte! Bu kadar parayla satın alınabilecek bir fantezi gibi geldi bana.”

“Evin nerede?”

Aracı yumuşamaya başlamıştı. Sakince tarif ettim adresi.

***

Girdiğimiz anda sapladım bıçağı boynuna. Kız şaşkına dönmüş, bir süre sessiz kalmıştı fakat şaşırması geçince bastı çığlığı. Kanlı ellerimle ağzını kapadım hemen. “Sana bir şey olmayacak,” diye fısıldadım kulağına. “Tabii, sessiz durursan!”

Kızı bağladım, feryat figan etmemek için zorluyordu kendini. ‘Vık’lıyordu iki de bir. Bütün kaslarının, özellikle boynundakilerin kasıldığını, damarlarının kabardığını görebiliyordum. Şah damarı ilişti bir anda gözüme. Şişmiş, üç buçuk atıyor. Bıçağımın ucuyla bir kesik atmak geçti içimden fakat tuttum kendimi. Günahsız birinin kanını bulaştıramazdım yerdeki İran halısına. Aslında gözüm gibi baktığım bu halıya kimsenin kanını bulaştırmazdım. Çoğundan daha değerliydi.

Salona, adamımın yanı döndüm. Bıçak darbesi koca bedenini çoktan yıkmıştı yere. Kan gölü başının altında toplanmıştı. Dili sarkmıştı dışarı bir fazlalık gibi. Önce koparıp onu aldım. Duvar tarafındaki perdeyi sıyırdım. Bruno çıktı ortaya bütün heybetiyle. Kafesinde dört dönüyordu. Dili attım önüne, bir lokmada, çiğnemeden yuttu. Daha fazlasını istiyordu. Et yığını yanımdaydı, azıcık azıcık parçalar kopararak sabaha kadar doyuracaktım yine hayvanımı. Hep yaptığım gibi.

Sabah olunca kızı kafasına siyah bir çuval geçirip şehir merkezine götürdüm. Serbest bıraktım orada. Bana bulaşmayacağına, evimi polislere tarif edemeyeceğine emindim. Evim, benim mabedim,  ormanın içinde zaten, bulması neredeyse imkânsız.  Bulunduğum bölgede üç dört ev var sadece. Gizli bir vaha gibi, pek kimsenin haberi yok bu evlerden. Birkaç şanslı insanız işte! Genelde yazın kullanıyorlar burayı diğer ev sahipleri. Av merakı olanların kışın uğradığı da oluyor. Onlar geyik avlıyor, tavşan avlıyor. Benimse ne avladığım belli.

-II-

Birkaç gündür takip ediyorum onu. Belirli bir ahlak anlayışı var, takdire şayan. Fakat tutunduğu incecik bir dal, koptu kopacak. Karnının genişliği iki adımda kat edilecek dar bir oda kadar. Ona kalsa herkes ölmeyi hak ediyor. Ölüm hak edilir mi hiç? Ölüm bir zorunluluktur. Hepimiz öleceğimize yemin ederek gelmedik mi bu dünyaya?

Her neyse, adamımın sonu intihar, ben baştan söyleyeyim. Dediğim gibi incecik bir dala tutunuyor, kıstasları, kıyaslamaları çok zayıf argümanlara dayanıyor. Bir adam kadın satıyorsa ölmeli, hele ki kadını çalışmaya zorluyorsa kesin ölmeli!

Ben de öldürüyorum. Benimki daha çok bir tanrıcılık oyunu… Kendimi iyi hissediyorum. Daha ötesi yok, sayfa sayfa, kelimeler dolusu açıklama yapacak halim yok. Ben kendimi böyle kabullendim. Avcının avcısıyım ben. Daha doğru bir ifadeyle, kendini avcı zanneden, kendince adalet dağıtan avcıların avcısıyım.

En büyük kozum bir av gibi davranmayı çok iyi becerebilmem.

Adamımız son avını kaplanına yem etmiş, şimdi aylak aylak geziyor İstanbul sokaklarında. Peşinde olduğumun hiç farkında değil. Biraz sonra görüş alanına gireceğim, beni avlamak için peşime düşecek. Ava giderken avlanacak aslında.

Bir torbacı rolü iyi gider bugün. Torbacılardan nefret ettiğine eminim. Alkolik bir annenin ve uyuşturucu bağımlısı bir babanın ellerinde büyümüş yedi yaşına kadar. Anne ve babası kafaları güzel olduğu bir gün arabaya binince yalnızlık başlamış adamımız için. Yalnızlık güzel şey aslında, kıymetini bilenlere tabii. Ben de yalnız büyüdüm. Geldiğim noktadan hiç de şikâyetçi değilim. Fakat adamımız öyle mi? Her öldürdüğü adam, suyun dibinde biriken tortu gibi çöküyor vicdanına. Sürekli onların çok kötü olduklarını söylüyor kendisine. Eylemine haklı gerekçeler arıyor.

***

Fark ediyor beni hemen. Yağmurlu bir havada bir durağa sığınmışız. Durağın bir ucunda ben diğer ucunda o. Arada birkaç insan silueti var, saydam görünüyorlar. Kanlı canlı olan biziz, ben ve o. Şapkanın üzerine geçirdiğim kapüşonumun altından bakıyorum ona. Bakışlarımdaki hastalığı yakalıyor hemen. Yanına gidiyorum, “Çok iyi mal var elimde, ister misin?” diye soruyorum. Şaşırıyor, öylece bakıyor yüzüme, ne diyeceğini bilemiyor. İlk defa avı onun ayağına gelmiş. “Ne malı?” diye soruyor. “Anla işte! İyi bir mal için öleceğini hissettim,” diyorum. Birkaç saniyelik bekleyişin ardından, beni ve hastalıklı bakışlarımı iyice bir tarttıktan sonra, “Fena olmazdı aslında,” diyor. Ava başladığını anlıyorum, ağıma düştüğünü de aynı zamanda.

Evine davet ediyor beni. Öyle ulu orta olmazmış. Kabul ediyorum. Eve girer girmez bıçağı saplıyorum boynuna. Gözleri iri iri açılıyor, ölüme giderken şaşkınlıkla bakıyor yüzüme. Av olduğunu o an anlıyor. Bruno’nun homurtuları geliyor içeriden.

Kafesin kapısını aralayıp çıkıyorum evden.