Ana Sayfa Blog Sayfa 14

RAFLARDAKİ YENİ KİTAPLAR

AFİLİ HAFİYE

Yazarı: Murat Menteş

Yayınevi: Alfa Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 312

Kusursuz cinayet işle sonsuz aşkı bul!

Alp Laçin O, Kayıp Şahıslar Bürosu’nda komiser. Gizli görevdeyken, cazibeli bir kadına rastlar. Küçük bir maymun, kadının fotoğrafını çeker. Eski ‘hacker’ Merih Kızıl’a göre, kadın dünyadaki 1 milyar 800 milyon kameranın hiçbirine yakalanmamıştır: “Komiserim, bu kadın dünyada var değil!” Namevcut Hatun’dan Alp’e aşk mektupları, hediyeler gelir. Derbeder dedektif, acayip belalardan kurtulup, meçhul sevgiliyi bulabilecek midir?..

Evden kaçan şair Okan Yunus Okyanus,  roman makinesi mucidi Yahya Hayhay, duvarlardan geçen dilber Yegane Yadigar, zihin okuyan aynasız Kâmi Koma,bedduacı Asuman, sıkı polis Perçin Çeper gibi  ilginç karakterlerle dolu, görkemli bir macera. (Tanıtım Bülteninden)

Korkma Ben Varım başlıklı romanı ile, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından roman dalında ödül sahibi, kendine has üslubu ile dikkat çeken Türk polisiye edebiyatının usta kalemlerinden Murat Menteş’in son romanı “Afili Hafiye” raflarda yerini aldı. Romanlarında  uzun tasvir ve betimlemelere asla yer vermeyen, daima hızlı anlatımı tercih eden yazarın bu romanı da farklı değil. Bir dakika bile kopamayacağınız anlatımının yanı sıra yazar, okuyucusunu da gerçek olaylarla adeta bilgilendiriyor. Bu da kitapla daha derin bir bağ kurmanızı sağlıyor. Kapağını bizzat yazarın kendisinin tasarladığı bu romanın etkileyiciliği ve sürükleyiciliği karşısında şaşkına uğrayacak, uzun süre üzerinde düşüneceksiniz.


FEDAİ – DELİKANLI KIZ

Yazarı: Melek Kaya

Yayınevi: Sirya Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 335

Tarih sürekli kadının çıplaklığını ve iffetini eleştiren din adamlarının ahlaksız vaazlarını not etti. Fahişeliğin,  sadece kadınlara özgü bir şey olduğunu sanmayın. Düşüncenin de fahişesi vardır.  Kuruş para almadan ruhunu satanlardan âlâ fahişe yoktur!

(Tanıtım Bülteninden)


THE ADSIZ

Yazar: Selin Şafak

Yayınevi: Mythos Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 485

Küçük yaşta yetimhanenin kapısına bırakılan ve üstün zekalı olduğu için MİT tarafından keşfedilerek  eğitilen “Adsız”. teşkilatı için yıllarca başarılı işlere imza atar. Yakışıklı ve çekici, kadın düşkünü, agresif ve narsist bir karaktere sahip olan Adsız, son zamanlarda kim olduğunu bulmaya karar verir. İstihbaratın ona doğruyu söyleyip söylemediğinden emin değildir. Genellikle yurt dışı görevlerinde çalışan Adsız, yaralanınca ülkesine geri döner.  Burada yeni görevi görünüşte son derece zengin bir iş adamı olan fakat arka planda silah kaçaklığı yapan Akif Yavuzhan hakkında istihbarat toplayarak onun yakalanmasını sağlamaktır.

Aksiyon tadındaki bu romanı bir saniye bile elinizden bırakamayacaksınız. Üstelik maceranın devamı da olacak!


KEMİKLERİN MİRASI – 2.KİTAP

Yazarı: Dolores Redondo

Yayınevi: Koridor Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 536

Dokuz aylık hamile Dedektif Amaia Salazar, üvey kızına tecavüz etmek ve onu öldürmekle suçlanan Jason Medina’nın davasını takip etmekle görevlendirilir. Ancak duruşmadan hemen önce Medina, mahkemenin tuvaletinde bileklerini keserek intihar etmiş ve ardında Amaia’ya tek kelimelik bir not bırakmıştır: “Tarttalo.” Medina, Bask mitolojisine bu muğlak göndermeyle nasıl bir mesaj vermek istiyordu? Amaia gerçeği ortaya çıkarmak üzere bir kez daha ailesinin evine ve kendini en savunmasız hissettiği yere, Baztán Vadisi’ne dönmek zorunda kalır. Soruşturma daha karmaşık ve daha kişisel hale geldikçe Amaia’ya en yakın olanlar ölümcül bir tehlikeye girer.

Dedektif Amaia Salazar, serinin üçüncü kitabı ile yine karşımıza çıkıyor. Gizemli Bask mitolojisindeki yaratıklara ve ailesindeki gizemlere ışık tutmaya devam ediyor. Yazarın akıcı ve tempolu anlatımı, orijinal ve aksiyon dolu hikayesiyle birleşince okuma listenize mutlaka eklemeniz gereken bir roman ortaya çıkarmış.


FREZYA CİNAYETLERİ

Yazarı: Sibel Avcı

Yayın evi: Dorlion Yayınevi

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 150

Her cinayetini renkli ve güzel kokulu frezya çiçekleriyle süsleyen katili yakalamaya hazır mısınız? Polis merkezine gelen cinayet haberi ile Ozan ve Batu, araştırmalarına başlarlar. Daha sonra ekiplerine araştırmayı kuvvetlendirmek adına Beste Komiser gelir. Beste’ye ilk başlarda ısınamayan Ozan ve Batu sorun çıkarsalar da hep birlikte bir iz sürmek zorunda kalırlar. Her bir konuyu tek tek incelerlerken artan cinayetler, artık canlarını sıkmaya başlamıştır. Her seferinde cinayetlerini süsleyen katil kimdir? Beklenmeyen bir sonu olan serüven, Sibel Avcı’nın akıcı kalemiyle okuyucularla buluşuyor.

Türk polisiyesinin taze isimlerinden Sibel Avcı’nın ikinci romanı “Frezya Cinayetleri” akıcı anlatımı ve enteresan olay örgüsü ile dikkat çekiyor.


KİMSE SANA İNANMAZ

Yazarı: Karen Cleveland

Çevirmen: Mehmet Gürsel

Yayın evi: Epsilon Yayınevi

İlk Baskı Yılı: 2023

Sayfa sayısı: 352

Gerçeği öğreneceksin ve gerçek seni özgür kılacak.

Stephanie Maddox son yirmi yılını kendisi gibi kurbanları korumaya adamış bir FBI ajanıdır. Bir daha asla kurban olmamak için gereken tüm fedakârlıkları yapmış, sonunda insanların hayatında fark yaratabileceği bir konuma gelmiştir. Kimi zaman bu fedakârlık oğluyla olan ilişkisini de kapsamasına rağmen o güne kadar ilkelerinden taviz vermemiştir. Ancak içine çekildiği, ülkenin en yüksek makamlarına kadar ulaşan acımasız bir komplo, Stephanie’yi önceliklerini tekrar düşünmeye zorlayacak ve oğlu da dahil tanıdığını ve bildiğini düşündüğü her şeyi test edecektir. Bir annenin oğlunu korumak için ne kadar ileriyegidebileceğini ve neleri göze alabileceğini gösteren bu roman, beklenmedik sonuyla sizi sarsacak.

(Tanıtım Bülteninden)


BAŞKASININ MEZARI

Yazarı: Ian Rankin

Yayınevi: Alfa Yayıncılık

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 520

İskoç yazar Ian Rankin’in son romanı, Alfa Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı. Yazarın kendisi kadar meşhur karakteri John Rebus bu romanında harikalar başarıyor.

Bir süredir kayıp kızının peşine düşmüş fakat gittiği her kapıdan eli boş dönünce çaresizliğe kapılmış olan bir annenin yardımına “Faili Meçhuller Birimi”nin yeni elemanı koşar: Eski Polis Müfettişi Rebus. Bir süre önce polis teşkilatından deyim yerindeyse sürülmüş olan Rebus, yeni bir kimlikle, ancak aynı heyecan ve kararlılıkla yine karşımızda. Kızımızın kaybına eşlik eden ve bir şekilde bağlanan başka kayıplar da söz konusu olunca iş çığırından çıkacak ve Rebus bizi bir kez daha eski günlere götürecektir.

(Tanıtım Bülteninden)

Yazarın usta karakter ve coğrafi detay betimlemeleri ile okuyucuyu içine alan ve okuma listenizde mutlaka olması gereken bir polisiye.


ÖRÜMCEK KUŞU

Yazarı: Michael Connelly

Çevirmen: Berke Kılıç

Yayınevi: Nemesis Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 424

“Amerika’nın yaşayan en büyük polisiye yazarı olarak kabul edilen Michael Connelly’nin Jack McEvoy serisinin son romanı “Örümcek Kuşu” yine nefes kesiyor.

Bir zamanlar Financial Times’ta suç muhabirliği yapan Jack artık işini bırakmış, tüketiciler için yolsuzluklara karşı bekçilik yapan Adil Uyarı isimli haber sitesinde çalışmaktadır. Bir akşam evine döndüğünde uzun süre önce tek seferlik bir ilişki yaşadığı kadının öldürülmesi sebebiyle iki dedektif kapısında beklemektedir. Kadının AOD denen boyun kırılması nedeniyle öldüğünü öğrenir. Ölüm şekli ilgisini oldukça çeken Jack, yaptığı araştırmalar sonucunda ölen kadının DNA örneğini GT23 isimli bir şirkete gönderdiğini öğrenir. Bu şekilde ölen ve kaza olarak kayıtlara geçen ölümlerin kurbanlarının da aynı şirkete DNA örneği verdiğini öğrenince GT23 şirketi Jack’in radarına girmiştir bile. Arkasında iz bırakmayan bir seri katil, kurbanlarını genetik analiz yaptıran kadınlar arasından seçip peşine düşmektedir.  Jack’e unutamadığı aşkı Rachel Walling de yardımcı olacaktır ve seri katilin peşine düşeceklerdir.

Her romanında muhakkak güncel bir dünya meselesini ele alan yazar serinin bu kitabında da genetik test endüstrisinin devlet politikalarının olmayışını adeta eleştiriyor ve olası tehlikeleri gözler önüne seriyor.

Keyifli okumalar dilerim.

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜ’NDE BU AY

Dedektif Dergi olarak geçtiğimiz sayılarda farklı kitap kulüplerine konuk olmuş ve toplantı notlarımızı sizlerle paylaşmıştık. Yaz tatili nedeniyle kulüp çalışmaları sona erdi, biz de neden bizim kendi okuma kulübümüz olmasın diye düşündük. Şimdilik sadece Dedektif Dergi yazarlarına açık olan kulübümüze ilerleyen aylarda belki sizlerin de katılımını planlamaktayız.

İlk toplantı için Gencoy Sümer önerisiyle Brigitte Aubert’in Dr. March’ın Dört Oğlu romanını seçtik. On Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantı hem okur olarak hem de yazar olarak bizler için ufuk açıcı oldu.

Sözü uzatmadan ilk kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz.  Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.

Gamze Yayık: Dedektif Dergi Polisiye Edebiyat Kulübümüz hayırlı olsun. Kulübü kurma amacımız, polisiye edebiyat literatürüne hakimiyetimizi artırmak, güncel, edebi polisiye metinleri takip ederek yerli ve yabancı yayınlardan haberdar olmak, doğru okuma ve sağlıklı tahlille bir eserin edebi ve polisiye değeri taşıyıp taşımadığını kavrama bilinci oluşturmak, polisiye edebiyat ilgisi ortak okurları bir araya getirmek, fikir ve eleştiri sunma imkânı tanımaktır.

Yazarı tanıyarak başlayalım. Brigitte Aubert 17 Mart 1956’de, Cannes’da doğmuş Fransız polisiye kurgu yazarıdır. Kariyerine sinema ve TV dizilerine senaryo yazarak başladı. Kısa metrajlı filmlerde yapımcı olarak görev aldı. Nice Fakültesi’nde iş hukuku alanında yüksek lisans derecesi aldıktan sonra, 1977 yılında sanat ve deneme programcısı olarak sinema sektörüne girdi ve halen ailesinden kalan sinemayı işletmektedir. 1984 yılında Série Noire ve TF1’in düzenlediği öykü yarışmasına katıldı. Kısa öyküsü Nuits Noires (Karanlı Geceler), Binbir Gece Masalları koleksiyonunda yayınlanan on ödüllü metinden biridir. O zamandan beri Fransız yayınevi Éditions du Seuil ile çalışıyor. Bir röportajında ‘casusluğa yakın macera romanlarında ve psikolojik gerilimde’ ustalaştığını belirtmiş. 

Brigitte Aubert

Doktor March’ın Dört Oğlu yazarın ilk romanı. Kitabın kazandığı başarıdan sonra 1997 yılında “La Mort Des Bois- Ormandaki Ölüm” romanıyla- ki ülkemizde halen yayınlanmamıştır- Fransa’nın en önemli polisiye roman ödülü olan Grand Prix de Litterature Policiere ödülünü almış. Gisele Cavali ile birlikte yazdığı Video Tanıkları romanı Can Gençlik yayınlarınca basılmış. Orijinal dilinde ilk baskısı 1996’da yapılan romanı ülkemizde 1997 yılında Metis Yayınevi basmış.

Polisiye-gerilim türündeki bu kısa romanın çevirmeni Esin Talu Çelikkan.

Kimdir çevirmenimiz kısaca bakalım.

Yazar, çevirmen, 1931’de Varşova’da doğmuş. Babası Ercüment Ekrem Talû, dedesi Recaizade Mahmut Ekrem’dir. Notre Dame de Sion Lisesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu mezunu. On beş yıl boyunca makale ve köşe yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı. TRT’de on yıl memur olarak, on yıl da Yurtdışı Yayınlar Dairesi başkanlığı yaparak emekli oldu. 1998’de İstanbul’da vefat etmiştir.

Kitap seçerken ilk baktığımız şey; kapak…

Kısa bir kapak tasarımı değerlendirmesi yapalım. Mavi ve kırmızı renklerin hakim olduğu kapakta bir yanında çalı süpürgesiyle ahşap bir sandalyede oturan hizmetçi kızı görüyoruz – ki bu kız Jeanie’nin şişman tasvirine pek uymuyor- Elinde bir dergi, yerde açık bir defter ve arkada ipe asılı bir erkek içliği görülüyor. Arka kapakta yine ipe asılı bir içlik, bir büyü kitabı ve teyp var. Bu açıdan kapağın romanın içerdiği ögeleri yansıttığı söylenebilir. Orijinal dildeki baskılarda oldukça basit tasarımlı farklı birkaç kapak var. Onlarla kıyaslandığında bizdeki kapağın daha etkileyici olduğu söylenebilir. Kapakta yazar ve yayınevi adı var, üzücüdür ki çevirmen ancak iç kapakta yer bulabilmiş.

Romanın kurgusu, olay ve yan olaylar

Dr. March ve eşi dördüz oğullarıyla sakin bir hayat sürmektedir. Evin hanımı sağlık sorunları yaşadığı için işe alınan hizmetçi Jeanie, Bayan March’ın mantosunu denerken astarında bir günlük bulur. Günlükte dördüzlerden birinin işlediği cinayetleri itiraf ettiği satırları okur. Bunun üzerine kendi de bir günlük tutmaya başlar. Yaşadıklarını gün gün yazarken bir yandan da katilin hangi oğul olduğunu bulmaya çalışır. Katil genç, kendini Jeanie ve polisten ustalıkla saklar. Günlüğünü okuduğunu fark ettiği hizmetçiye geçmişte işlediği cinayetin yanı sıra işleyeceği yeni cinayetleri de bildirmektedir. Genç kadınları tek tek farklı şekillerde öldürür ancak polis Andrew isminde bir evsiz adamı suçlu olarak tutuklar. Jeanie mahkûmiyet geçmişi ve hırsızlık suçundan aranıyor olması nedeniyle polise gidip cinayetleri ihbar edemez. Kaçmayı düşünür ancak, yoğun kar yağışı, taşıma sektöründeki grev, uyarı için Sharon’a yazdığı notu yanlış monta koyuşu gibi farklı nedenlerle kenti terk edemez. Olayları çözmek için gözlem ve analiz yapmakta, notlar almakta, kitaplar okumaktadır. Ancak içkiye olan düşkünlüğü sebebiyle doğru kararlar alamaz, hatalar yapar. Okurla birlikte evdeki herkesten tek tek kuşkulandığı gibi kendinden şüphe ettiği zamanlar olur. Kendini savunmak konusunda başarılı olsa da romanın sonunda katile yakalanır ancak kurduğu zekice tuzakla katili yakalatır. Romanın sonunda katilin, March ailesinin beşinci oğlu Zack olduğunu, aile üyelerinin cinayetlerden haberdar olup genci evde gizli bir odada sakladıklarını öğreniriz. Evin annesi oğlunun suça meylini daha çocukken fark etmiş hatta bir cinayetine şahit olmuştur. Katil işlediği cinayetlerin izlenmesinden memnundur. Kanun önüne çıkmaktan çekindiği için suçu Jeanie’ye yıkma planı yapar. Noel gecesi evde küçük bir çocuk öldürülür. Jeanie sarhoş olduğu için neler yaşadığını anımsayamaz, polisin bir numaralı şüphelisi olur. Jeanie köşeye sıkıştığını anlar ya hapse düşecektir yahut ölecektir. İki mektup hazırlar. Birini katilin bulması için mantosunun cebine yerleştirirken diğerini bir torbaya koyup yutar ki otopside gerçekler ortaya çıksın. Romanın sonunda Zackarias isimli oğlanın yirminin üzerinde kadını öldürdüğünü ve akıl hastanesinde olduğunu görürüz. Jeanie ölmüş, midesindeki mektup bulunmuştur. Hizmetçi ölmüş de olsa intikamını almıştır.

Romanın geçtiği zaman ve mekân/mekânlar

Romanda kesin bir ülke/şehir adı verilmiyor. Bir yerde Demburry ismi geçiyor ancak öyle bir yerleşim yeri yok. Belki de Connecticut eyaletindeki Danbury’i çağrıştırsın istenmiştir. Mekânın kente belli mesafedeki bir banliyö olduğunu anlıyoruz. Karakter isimlerine bakılırsa mekân Amerika’da bir kasaba. Burası komşuluk ve akraba ilişkilerinin sıkı olduğu küçük bir yer. Zaman, kitabın yazıldığı güncel zaman gibi duruyor yani 90’lar. Noel’e yakın kış ayları. Yollar kapanıyor, taşıma sektörü grevde, bölge dondurucu derecede soğuk.

Romanın Başlıca Kahramanları

Jeanie, mahkumiyeti sonrası işe girdiği evden değerli eşyalar çalmış ancak sevgilisi tarafından aldatılarak yarı yolda bırakılmıştır. Hırsızlık suçuyla arandığı için sahte kimlik belgeleriyle March ailesinin yanında çalışmaya başlar. Otuzlu yaşta, kilolu, mutsuz, okuma yazma bilen ancak iyi eğitim almamış bekar bir kadındır. Babasıyla ilgili travmaları olan çok zeki diyemeyeceğimiz, kurnaz biridir. Can korkusuyla karakterine ters düşecek kadar cesur ve hesaplı hareketler yapar.  Fazla içtiğinin farkındadır ancak buna karşı gelemez. Katili yakalamaya çalışırken verdiği çabadan az da olsa ahlaki değerleri olduğunu anlıyoruz. Yine de “Polise gitmektense masum çocukların ölmesini tercih ederim,” diyebilecek kadar bencil biridir.

Dr. March, bölgenin saygı duyulan tıp doktorlarından biridir. Eşi ve dördüz oğullarıyla mütevazı, müstakil bir evde yaşamaktadır. Kadınlara karşı aşağılayıcı cümleler kullandığını katilin günlüğünden öğreniyoruz. Hasta eşini bir meslektaşının karısıyla aldatmaktadır. March ailesi inançlı (Noel hazırlıkları), birbirine bağlı (birlikte oturulan akşam yemeği sofraları, beraber çıkılan geziler). Yine de Dr. March evin hizmetçisine karşı mesafeli ve terbiyeli davranıyor.

 Dördüzler, Clark, Stark, Mark ve Jack’i tek tek anlatmayacağım çünkü her okur gibi katili bulmak için kitabın başından itibaren ben de notlar aldım. Ancak dört genç için verilen onca detay aklımızı karıştırmaktan ve bizi oyalamaktan başka bir işe yaramadı. Gençler, ergenlik çağında, uzun boylu, güçlü, mavi gözlü, iştahlı ve yakışıklı olarak tanımlanıyor. Fiziksel olarak benzeseler de duygusal açıdan ve kişilik olarak birbirlerinden tamamen farklılar. Her biri farklı alışkanlıklara ve saplantılara sahip. Eğitimli, anne ve babalarına düşkünler. Kitabın sonunda aslında çocukların beşiz olduğunu ve katilimiz Zackarias’ın da evde gizli bir odada yaşadığını öğrendik.

 Anne karakteri roman boyunca psikolojik ve fiziksel olarak hasta, evden mezarlığa gitmek dışında pek çıkmayan dindar ve yaşlı bir kadın olarak tanımlanmış. Roman boyunca ketum ve gizemli tavırlar sergiliyor. Sır saklayabiliyor, acı ve üzüntü çekiyor.

 Kurbanlar: Romanın sonunda katilin aslında yirmiden fazla kadını öldürdüğünü öğreniyoruz. Ancak günlükler aracılığıyla tanık olduğumuz zaman diliminde yani hizmetçinin durumu anlaması sonrası sekiz kişi öldürülüyor.

 Romanda Karşılaştığımız edebi ve sanatsal göndermeler

 Kitabın adı, Louisa May Alcott’un Dr. March ve dört kızının öyküsünü anlattığı Küçük Kadınlar romanına göndermedir. Öyle görünüyor ki Brigitte Aubert din öğretileri ışığında erdemli bireyler olarak hayatta kalmaya çalışan kadın tiplemelerine tezat olarak kadın düşkünü ve düşmanı Dr. March’ı ve dördüzleri kurgulamış. Merak edenleriniz için 1994 ve 2019 yapımı Küçük Kadınlar filmleri izlenebilir.

Agatha Christie’nin ünlü romanı On Küçük Zenci (ya da yeni adıyla On Kişiydiler) Dördüzler tiyatroya gittiğinde bu oyunu izliyorlar. Christie bu romanda on kişiden tek tek şüphelenmemizi sağlamıştı.

 Samson ve Delilah göndermesi yine oğlanların TV’de izledikleri bir film aracılığıyla karşımıza çıkıyor. İzlemek isteyenleriniz için öykü 1949 yılında sinemaya da uyarlanmıştır.

 John McCormack’ın It’s A Long Way To Tipperary isimli şarkısına kitabın Noel gecesi bölümünde rastlıyoruz. 1. Dünya savaşı sırasında Batı cephesinde ilerleyen İngiliz kuvvetleri arasında popülermiş. Jeanie içkiyi fazla kaçırdığı anlaşılmasın diye bu marşın sözleriyle cesaret toplayarak ailenin yanına dönüyor.

 Star spangled banner; ABD ulusal marşı, Jeanie katili yakalamasına ramak kala karnına bir yumruk yemiş ve oğlanı elinden kaçırmıştı. Salona indiğinde ulusal marşın oğullardan Jack tarafından piyanoda çalındığını duydu.

 Bunlar dışında bazı Latince ve dini sözlere de rastlıyoruz.

Yazarın anlatım biçimi

Kitap iki baş karakterin (Jeanie ve katilin) günlükleri üzerinden ilerliyor. Bir süre sonra notlarla yazışma ve ses kaydı da kullanılmış. Günlük tekniğinde sade, genellikle iç ses kullanılarak, samimi kısa cümleler kurulur. Bu teknik okura yazanın kişiliğini, duygu durumunu ve ruhsal yapısını görme imkânı sağlar.

Yazar romanın son bölümünde düz yazı tekniğiyle bir gazetecinin ağzından düğümü çözüyor.

 Günlükler kullanılarak yazılmış ünlü romanlara örnek vermek gerekirse,

  • Brom Stoker’ın Dracula romanı
  • Jean Poul Satre’ın Bulantı’sı
  • Andre Gide’nin Pastoral Senfoni’si ve Kadınlar Okulu romanı
  • Gogol’ün Bir Delinin Hatıra Defteri
  • Anne Frank’in Hatıra Defteri
  • Polisiye edebiyatta Koreli yazar Kim Young-ha’nın Bir Katilin Güncesi
  • Luis Sepulveda’nın Duygusal Bir Katilin Günlüğü romanı sayılabilir.
  • Ramazan Atlen’in bu teknikle yazılmış bir piyango öyküsü vardı, anımsarsınız.

KİTABIN POLİSİYE EDEBİYAT AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Bir yeni çağ polisiyesi okuduk. Romanda bizim de dergi olarak polisiye edebiyatta aradığımız unsurlar mevcuttu. Öncelikle gizem unsuru ilk sayfadan başlayarak son bölüme dek sürdü. Normalde öykü ve romanlarda atılan düğümlerin sona yaklaşırken yavaş yavaş çözülmesini bekleriz. Ancak Aubert risk alıp düğüm üstüne düğüm atmış. Neredeyse tüm karakterlerden şüphe duyarak, pek çok ‘acaba’ ile son sayfalara kadar hızla ilerleyen bir roman. Orijinal dilde okuma şansımız yok ancak günlük tekniği ile yazılmış olması romanın dilini karakterlerin edebi yetkinliği içinde sınırlıyor. 

Ana karakterimiz bir polis ya da bir özel dedektif değil. Suça meyilli, meraklı, sıradan bir kadın. Bir Dr. Watson’ı, Yüzbaşı Hastings’i yok. Alkol bağımlılığı nedeniyle algıları bulanık. O nedenle delil niteliği taşıyan gözlemleri güvenilirlikten uzak. Yazar bizi mümkün olduğunca sınırları belirsiz, kaygan bir zeminde yürütüyor. Gereksiz detaylardan arınmış, sade, zaman ve mekân ayrıntıları ayıklanmış bir metin okuduk.

Elbette okurken ve sunum için hazırlanırken gözden kaçırdığım, unuttuğum yerler olmuştur. Toplantının bu kısmında sizlerden kısa genel görüşler almak ve romandaki polisiye unsurlar, karakter gelişimleri, gözünüze çarpan eksikler ve hatalar üzerine fikrinizi rica ederim.

Gencoy Sümer: Gamze bize romanı fabula olarak anlattı. Yazar -haklı olarak- katili saklamak için kronolojik olayları takip etmez. Reel dünyada aktığı gibi okumayız olayları. Ancak okur roman bittiğinde olay örgüsünü kafasında fabula olarak tekrar yaratır. Bilmiyorum neden, romanın Kanada sınırına yakın bir kasabada geçtiğini düşünmüştüm. Roman bizim klasik dedektif polisiyesi dediğimiz türde değil. Araştırma, soruşturma, delil bulup analiz etme falan yok. Daha ziyade noir bir polisiye gerilim romanı denebilir. Noir çünkü suçu araştıran kişinin hayatı tehlikede. Polisiyenin bütün özellikleri var. Kapalı bir alanda geçiyor, cinayetlerin işlendiği alanlar, şüpheli sayısı sınırlı. Aslında dört şüpheli var. Katil, Dr. March’ın dört oğlundan biri. Ancak yazar baştan beri bu dört kardeşi bize ayrıntıyla anlatmıyor. Kişileştirmiyor onları. Bazı genel özelliklerini öğreniyoruz ama hiçbir zaman onlarla bir yakınlığımız olmuyor. Dört kişiyi bir kişi olarak görüyoruz. Dördünden romanın ortalarına kadar şüpheleniyoruz. Ancak polisiye kurallarına göre bu dört kişiden birinin katil çıkması mümkün değil. Çok belirginler. Şayet roman ciddi bir polisiye örneğiyse bu olmamalıdır. O nedenle okurken ben anne ve babadan şüphelendim.

Emel Aslan: Zaten Jeanie roman boyunca şüphe tohumlarını atıyor, kendisi de dahil herkesten şüpheleniyoruz.

Gencoy Sümer: Evet, ‘Acaba katil ben miyim, çift kişilikli miyim?’ diye kendinden bile şüphe etti. Bu da bizi şuna götürüyor. Jeanie güvenilmez bir anlatıcı. Hayal görüyor, sarhoş, sürekli korku içinde. Doğru muhakemede bulunması güç. Bu bakımdan ilginç bir roman. Ayrıca roman bana bugüne kadar okuduklarımdan farklı olarak sinematografik göründü. Sürekli olarak hatıra defteri üzerinden anıları okumamıza rağmen bütün olaylar gözünüzün önüne geliyor. Finalde bahsedilen mezarlıkta çekilmiş fotoğraf bile çoğu gerilim filminde karşılaştığımız bir görüntü. Filmin sonunda problemli kişi garip bir şekilde gülümser ve film biter. Roman biçim olarak da çok enteresan. İlk defa böyle bir roman okudum. İki kahraman var, katil ve araştırmacı var, yazdıkları günlükler üzerinden olayları öğreniyoruz. Dolayısıyla hemen içine giriyor ve geriliyoruz. Merak unsuru ard arda sıralanıyor, finale kadar gidiyoruz. Finalde roman mecburen düz anlatıma geçiyor. Artık anı yoluyla hikâyenin finalini veremez. Çünkü Jeanie ölmüştür. Sonda anlıyoruz ki tüm okuduklarımız aslında bir dosyadaymış. Katilin önüne konuyor ve katil Jeanie’nin kafasının yerinde olmadığını söylüyor. Bu duruma şaşıyoruz. ‘Yoksa her şey Jeanie’nin hayali miydi?’ diyoruz. Neyse ki bu durum kısa sürüyor. Hemen sonraki sayfada gerçekler çabucak ortaya çıkıyor. Okuyucuyu yüz elli, yüz altmış sayfa boyunca merakta bırakabilen iyi bir gerilim romanı.

Birkaç gönderme de ben yakaladım. Doğu Ekspresi’nde Cinayet ve Sherlock Holmes’e göndermeler vardı. Romanda birkaç ipucu vardı. Katil ilk cinayetinden bahsederken, küçük kızı kazana atmaya çalıştığını ancak kızın ondan güçlü olduğunu söylüyor. Bu kız ondan üç yaş küçük. Bu olay oğlanlar on yaşındayken olmuş. Anlıyoruz ki oğlan ufak tefek bir fiziğe sahip. Zaten doğumunun zor olduğunu, ölü doğup canlandırıldığını okuyoruz. Buradan anlıyoruz ki bu o dört gürbüz oğlandan biri değil.

Annenin odasına bitişik banyo odası tabiri vardı. Jeanie annenin odasından gelen sesler duymuş, kadının kendi kendine konuştuğunu sanmıştı. Oysa kadın odada Zack’la konuşuyordu. Ama Jeanie bunların üstüne gidemedi.

Bir de kitabı ikinci okuyuşum olunca Jeanie’nin oldukça esprili bir kişiliği olduğunu fark ettim. Günlüğünde bir yığın espri var. Mesela ‘ailenin kutsal dinlenme saati’ tanımı var. Anne ağlarken “Bu kadında da ne mendil stoğu varmış,” diyor.

Yeşim Yörük: “Yarın öleceksem bugün neden yatayım,” diyor.

Gencoy Sümer: Velhasıl güzel, keyifli bir romandı.

Emel Aslan: Benim kafama takılan bir iki şey oldu. İpuçlarından bahsetmiştiniz. Parmak kütürdetme meselesi benim en çok dikkatimi çeken oldu. Bir o çocuk kütletiyor bir diğeri. Sonra parmak kütletme alışkanlığının aslında Zack’te olduğunu anlıyoruz.

Gencoy Sümer: Jeanie oğlanın birini yerken görüyor, bu oğlan az önce yemek yememiş miydi diyor. Halbuki o gördüğü Zack.

Emel Aslan: Palu ailesi gibi bir aileden bahsediyoruz. Seri katil bir çocukları var ve onu saklamak için canla başla uğraşıyorlar. Finalde anne ve babanın intihar ettiğini öğreniyoruz. Ancak dört oğlan ‘Bir şeyden haberimiz yok,’ diyerek temize mi çıkıyor? Bütün gerçek Jeanie’nin yuttuğu notla mı açığa çıktı? Bunları kafamda mantıklı bir şekilde oturtamadım.

Gamze Yayık: Romanda Jeanie’nin ağzından polisin yetersizliği üzerine epey cümle gördük. Muhtemelen onlar hakkında yeterli kanıt bulunmamıştır.

Gencoy Sümer: Şimdi son kısma tekrar baktım da, oğlanlar beraat etmişler. Muhtemelen anne baba tüm suçu üzerlerine alıp intihar etti.

Yeşim Yörük: Romanın hikayesi iyiydi de ben sonunu beğenmedim. Olay çok alel acele sonuca bağlandı gibi geldi bana. Örneğin Jeanie’nin öldüğü bölüm, ben Jeanie’nin öldüğünü anlamak için paragrafı iki kez okumak zorunda kaldım. Son bölümde doktorun odasında Zach aslında her şeyi Jeanie’nin uydurduğunu ve deli olanın o olduğunu söyledi. Sonra doktor gerçeği anlattı. Oralar bana çok hızlı anlatılmış gibi geldi.

Gencoy Sümer: Romanı sinematografik yapan da bu zaten. Film gibi düşün. Kız karda kaçıyor, üzerine bir karartı geliyor, aklından son düşünceleri geçiyor ve ekran kararıyor. Finalde bir gazete haberinde Jeanie’nin ölümü ve cenaze töreni hakkında bir yazı. Gayet açık aslında.

Emel Aslan: Zackharias’ın kadın düşmanlığı nereden kaynaklanıyor? Romanda bunun kökenine dair bir bilgi var mıydı?

Gamze Yayık: Babanın yani Dr. March’ın kadınları aşağılayan söylemlerini Zack’ın günlüğünden okumuştuk.

Gencoy Sümer: Bu yalnızca babanın tavrıyla açıklanamaz. Katil ilk cinayetini çok küçükken işlemiş. Dolayısıyla baba bunda etken olamaz. Finalde şöyle bir şey vardı, anne çocukta bir tuhaflık olduğunu anlamış, onu korumaya almış. Bu konuyla ilgili çok film yapıldı. Kötü Tohum bunlardan biri. Doğuştan gelen bir kötülük var. Ancak hikâyede gerçekleşmesi zor ihtimaller de var. Örneğin çocukların beşiz olması, onlardan birini öldü gösterip evde yıllarca saklayabilmek, bunlar çok uç ihtimaller.

Emel Aslan: O ev bana soyut bir evren gibi geldi. Dünyanın bir simülasyonu gibi ve Jeanie hayatının anlamını arıyor. Tam bulacakken de her insan gibi ölüyor. Kız hayatı boyunca oradan oraya savrulmuş, ilk kez bir şeye tutunmuş, ona vakfediyor kendini. Ne olursa olsun olayı çözmek istiyor. Bu artık Jeanie için hayatın anlamı. Okurken böyle düşünmemiştim ama şimdi konuştuklarımız böyle hissettirdi.

Gencoy Sümer: Jeanie’yi kaderi o noktaya getiriyor.

Emel Aslan: Evet, o da büyük bir çabayla kaderini değiştirmeye çalışıyor. İçki zaafından kurtulamıyor ama adalet yerini bulsun diye kendi küçük dünyası içinde çaba göstermeye başlıyor.

Gencoy Sümer: Bütün iyi romanlarda olduğu gibi karakter hikâyeyi başladığı yerde bitirmiyor. Yol kat ediyor, gelişiyor.

Gamze Yayık: Tam bir ‘kahramanın yolculuğu’ örneği. Karakterin gelişimini ve aldığı yolu çok net görüyoruz. Bir alkolik ve hırsız olarak başladığı yolculuğu bir kahraman olarak bitiriyor. Bana Jeanie’nin ev içinde gizli bir bölüm oluşunu anlayamaması mantıksız geldi. Tüm evi çekip çeviren biri illa ki dipte bucakta ne var bilir.

Emel Aslan: Herkes işini iyi yapmayabiliyor. Jeanie de belki işlerini savsaklıyordu.

Gamze Yayık: Yazar Jeanie’yi biraz bön ve sarhoş yaratarak bu tip şeyleri kabullenmemizi sağlamış.

Gencoy Sümer: Travma ve alkol, kahramanı güvenilir olmaktan çıkarıyor. Bazı kahramanlar hafıza kaybı yaşar. Jeanie de bu tür şeyler yaşıyor. Kitap kahramanın gelişimi açısından enteresan.

Reha Avkıran: Romanı beğendiğimi söyleyemem. Katille Jeanie’nin tekrarlayan söylemleri beni sıktı.

Gencoy Sümer: 165 sayfalık roman sıktı mı?

(Gülüşmeler)

Emel Aslan: Biz öykücüyüz, sıkılman normal.

Reha Avkıran: Yazar da sıkılmış olmalı ki yüz elli sayfadan sonra iki sayfalık bir son yazmış.

Gencoy Sümer: Bir bakıma haklısın ancak son okuduğum makalede Lee Child “Polisiye bir roman baş karakterin iki uç arasında gidip gelmesiyle yazılır,” diyor. Yani karakter bir varsayım üretir sonra karşı tezini üretir. Jeanie o kadar güvenilmez bir karakter ki kendine bile güvenmiyor. Sarhoş, bilgisi kıt, ölüm korkusu içinde olduğundan sürekli gelgitler yaşıyor.

Yeşim Yörük: Romanın başladığımda zamanın bin dokuz yüzlerin başı olduğunu düşünmüştüm. İlerleyen bölümlerde teknolojik aletler olduğunu görünce anladım. Neden öyle düşündüm bilmiyorum.

Gencoy Sümer: Ben önerdiğim için olabilir mi? (Gülüşmeler)

Derin Gezmiş: Okurken çok şaşıracaksınız demiştim. Romanı beğendim ancak, çok üstün körü okuduğumu düşünüyorum. Yazar bize beşinci oğlanı pek çok ipucuyla hissettirmiş. Roman bitince fark ettim ki dikkatli okumadığım için bunları kaçırmışım. Jeanie’nin mektubu yutup otopside açığa çıkması benim çok hoşuma gitti. Daha önce böyle bir şey okuduğumu, izlediğimi hatırlamıyorum. Jeanie’nin okuyarak kendini geliştirmesini, değişmesini beğendim. Zack’ın öldüğünü düşünmemiz bizi yanılttı. Benim şüphelim Jeanie’ydi.

Gencoy Sümer: Yazarın verdiği ipuçlarından bir şey çıkarmak zor. Yazar gerilimle, farklı bir bakış açısıyla anlatarak bizi kandırıyor. İnanıyoruz anlatılanlara.

Reha Avkıran: Benim aklıma şu takıldı. Katil, günlüğünde Jeanie’nin günlüğüne yazmadığı aklından geçirdiği şeyleri biliyor, ona göre cevap yazıyor. Bu nasıl olur?

Derin Gezmiş: Zack evde hayalet gibi dolaşıyor. İzliyor Jeanie’yi, kendi kendine konuşmalarını dinliyor.

İhsan Cihangir: Kitabı kulüp vesilesiyle okudum. Beğenmediğimi söyleyeyim. Kurgu ve anlatının zihin akışı oluşu ve sonucun hızlı olmasını sevmedim. Jeanie karakterinin alkolik olması beni etkiledi çünkü o dönem babamın alkol kaynaklı sağlık sorunları vardı. Dört oğuldan birinin katil çıkmayacağını tahmin ettim ancak beşinci oğulun varlığı da bana çok mantıklı gelmedi. Yine de kitap beni gerçek hayattan kopardı, zevkle okudum. Benim de yazma amacım insanları bir süre de olsa hayatın sorunlarından uzaklaştırmak. Bana göre, polisiye, gerilim bunun için var. İnsanlar kitaptaki bulmacayı çözüyor, karakterlerde kendini buluyor. Böylece kendini iyi hissediyor. Başka polisiyelerde ipuçlarını yakaladığım olmuştu ancak bu romanda detayları yakalayamadım.

Gamze Yayık: Edebiyat bir sanat dalı olarak sürekli gelişmesi gereken bir kavram. Aynı biçimde yazılmış romanları okumak, yazmak bizi geliştirmiyor. Polisiyeyi modern, post modern edebiyata adapte etmekte güçlük çekiyoruz ama bu roman iyi bir deneme olmuş. Sıra dışı bir roman okuduğumuzun hepimiz farkındayız sanırım.

Gencoy Sümer: Romanın birden bittiğine dair görüşlerinize katılmıyorum. Yazar roman boyunca Zack için ipuçları verdi. Zaten romanın sonunu muhtemelen önce yazdı. Tasarlamıştır. Bir de batıda sayfa sınırlaması yok. Bizde bazı yayınevleri yazarı belli bir sayfa sayısına zorluyor. Hakikaten bu kitap biraz daha uzun yazılsa çekilmez.

Derin Gezmiş: Hikâye şöyle başlayabilirdi. Jeanie ölmüş ve polis evde günlükleri buluyor. Günlükler üzerinden bir polis dosyası aracılığıyla olayları öğrenebilirdik. O zaman anlamamız daha kolay olurdu.

İlk toplantımız sonraki sayı için önerilen kitaplar üzerine yaptığımız konuşmalarla sona erdi. Umuyoruz bu okumalar bize yazar olarak fayda sağlarken sizlere de okur olarak bilgi ve zevk verir. Bir sonraki toplantıda görüşmek üzere…

ÖRÜMCEK

Çok ilginçtir; kitabında, annesiz babasız kalınca bakımevinde büyüyen bir katil yaratan yazar Michael Morley, kimsesiz olduğundan Manchester’da bakımevinde büyümüş. TV prodüksiyonunda muhteşem bir kariyerin yanı sıra çok satan kitaplar yazmış. İngiliz televizyonundaki çok sert suç programlarından bazılarının kamera arkasında yer almış. Bu programlar sadece sınırları aşmakla kalmamış, aynı zamanda ona hem Royal Television Society hem de British Medical Association’dan ödüller kazandırmış. Örümcek, kahramanımız Jack King’in başrolde olduğu iki kitabın ilki. Bu kitabı tesadüfen okuduğum için ilk kitap olmasından çok mutlu oldum. Çünkü kahramana da, yazarın stiline de bayıldım.

Jack King, üç yıl önce FBI’daki kişilik profili çıkarma görevinden ayrılmış. Daha doğrusu ayrılmak zorunda kalmış. Çünkü peşinde olduğu Black River Katili’ni yakalayamamış ve tükenmişlik sendromuna girmiş. Eşi ve küçük oğlu ile Toscana’da otel işletmeye başlamışlar. Şaraplar, sebzeler ve peynirler… Toscana’nın yeşillikleri ve tarihi dokusu hem kendisine hem de ailesine iyi gelmiş. Ama o bir FBI adamı, içinde yakalayamadığı katilin verdiği ağırlık ve suçluluk hissi yakasını bırakmamış. Bedenen yapmasa da zihnen halen katilin peşinde.

Kendine ‘Örümcek’ adını veren ve en az on altı genç kadını parçalayarak öldüren katil ise çok ama çok zeki. Aşırı planlı ve titiz. Bir adım atarken on adım sonrasını hesaplayan biri. Yirmi yıl önce işlediği ilk cinayetin yıl dönümü için Jack’e de bir sürpriz hazırlıyor. Çünkü sahnede Jack olmadan, daha doğrusu peşinde oyun oynayacağı polisler olmadan cinayet işlemek ona zevk vermiyor. Onu tekrar kendi oyununa çekmek için önce ilk kurbanının kafatasını kargo ile FBI’a, Jack’in adını yazarak gönderiyor. İkinci olarak Toscana’da yaşadığını bildiği Jack’in olaya dâhil edileceğini bildiğinden, hep Amerika’da işlediği cinayet serisine bir de İtalya cinayeti serpiştiriyor. Çünkü katilin Jack’e özel bir ilgisi, geçmişten gelen bir hesaplaşma arzusu var. Koliyi alan FBI ve parçalanmış bir cesetleri olan İtalya polisi Black River Katili’nin yeniden ortaya çıkması nedeniyle, katilin de öngördüğü gibi Jack’ten yardım istiyor. Jack İtalyan polisine yardımı kabul ediyor. Kalkıp Amerika’ya gidecek hali yok. Belli ki katil artık cinayetlerine İtalya’da devam ediyor. Ama teknoloji sağ olsun, uzaktan bağlantıyla FBI’la da ortak çalışma yürütüyorlar.

Polis ve FBI, Örümcek’in planladığı doğrultuda hareket ederlerken katil elbette boş durmuyor. Yeni kurbanını yakalamış ve Jack için muazzam bir gösteri hazırlamakla meşgul. Öyle bir gösteri ki bu defa basını da oyuna davet ediyor. New York’taki Pan Arabia Haber Kanalı Suç Haberleri Editörü Tarık el Daher, kendisine gelen bir maile tıkladığında, Örümcek’in son kurbanı Lu’nun ölüme direnirken çekilen canlı görüntülerini görüyor.

Görüntülerde kadraja giren USA Today gazetesi göze çarpınca katilin İtalya’dan çoktan ayrıldığını ve Amerika’ya gittiğini, İtalya’da işlediği cinayetin sırf Jack’i oyuna geri çekmek için işlediğini düşünüyorlar. Sizce katil bunu düşüneceklerini düşünmüş müdür? Elbette… Çünkü daha önce de dediğim gibi Örümcek muhteşem bir planla Jack’in hayatını karartmaya yeminli. Ağlarını ördü ve sabırla sineğin ağa yapışmasını bekliyor. Bundan sonrasında tam bir ölüm kalım savaşı başlıyor.

Kısa paragraflar ve bol diyaloglar, okumayı çok kolaylaştırıyor. Gerilim ve polisiyede kullanılmasından hiç hoşlanmadığım koca koca paragraflar ya da ağdalı cümlelerin zerresi bile yok. Karakterler muhteşem değiller, hepsinin az çok kusurları var. Hatta Jack bile bazen aptal aptal düşünebiliyor ki bu bence çok eğlenceli. Yazar katilin her adımını kahramanla bize aynı anda verdiği için biz de herkesle eşit şartlara sahibiz. Polisiye okuru kahramanla yarışa girmeyi sever. Yazar da bu konuda oldukça adil davranmış. İşte bu nedenle Örümcek; tempolu, heyecanlı ve şahane bir suç gerilimi.

AGATHA CHRİSTİE – HAYATIN ORTASINDA ÖLÜMÜN İÇİNDEYİZ

“Bana iyi bir şişe zehir verin, size kusursuz cinayeti yazayım.”

“Tek bir tesadüf sadece tesadüftür, iki tanesi ipucu, üç tanesi ise kanıttır.”

Agatha Christie’yi tanıtırken kimisi polisiye edebiyatının kraliçesi der kimisi de klasikleşmiş bir şekilde dünyada İncil’den ve Shakespeare’in eserlerinden sonra kitapları en çok satan yazar diye bahseder. Haksız veya yanlış tabirler olduğundan değil elbette. Hercule Poirot ve Jane Marple karakterlerini yaratan ve edebiyata kazandıran, kaleme aldığı eserlerle polisiyeye yön veren bir isim sonuçta kendisi.

Christie’nin eserleri uyarlamalarıyla dönem dönem karşımıza çıktığı gibi bizzat “kendisi” de yeri geldi mi bizimle buluşuyor, farkında olanlar belki vardır. Örneğin Ahmet Ümit, kitaba da adını veren Agatha’nın Anahtarı öyküsünde ana karakterlerden birisini bizzat Christie yapmıştı. BBC’nin halen devam eden kült bilim kurgu dizisi Doctor Who’nun 2008’de ekrana gelen 4. sezon 7. bölümünde (“The Unicorn and the Wasp”) ana karakterler Doctor ve yoldaşı Donna, 1926’ya gittiklerinde karşılarına Agatha Christie (Fenella Woolgar) çıktı. Hatta bölümde işlenen bir cinayetin gizeminin çözümüne bizzat aracılık etti. Pera Palas’ta Gece Yarısı dizisinin ilk sezonunda ise Esra’nın Clare Louise Frost’un oynadığı bir Agatha Christie’yle yüz yüze geldiğine tanık olmuştuk.

Örnekleri çoğaltılabilecek bu durumun en yeni örneği ise yine yerli edebiyattan çıktı. Ayşe Ayhan Demir imzalı Hayatın Ortasında Ölümün İçindeyiz romanı Destek Yayınları’nın biyografi serisinin yeni kitabı olarak Mart 2023’te raflarda yerini aldı.

176 sayfalık kitap, pansiyon olarak işletilen Akçaağaç Köşkü’nde, sokakta bulunan dükkân sahiplerinin de ağırlandığı yılbaşı gecesi gerçekleşen bir cinayeti konu alıyor. Agatha Christie ise “ruhen” bu gizeme eşlik ediyor. Sokakta işlettiği sahafta her gün farklı (ve ölü) usta bir yazarın ruhunu (sadece kendisinin görebildiği biçimde) ağırlayan genç bir adamın karşısında bu sefer Agatha Christie’yi bulmasıyla başlıyoruz. Üstelik köşkün sahibesinin öldürülmesiyle birlikte Christie’nin konukluğu da uzuyor ve kendisi gizem çözülene kadar okuyuculara ve karakterlere zekâsıyla birlikte eşlik ediyor.

Agatha Christie romanlarının sadık okuyucuları farkındadır, birçoğunun girişinde cinayetle ilgisi olanlar, elimizdeki ipuçları ve cinayetin çözülmesi için cevaplandırılması gereken sorular bölümü olur. Hatta kitapların en sevdiğim, dönüp özellikle tekrar göz gezdirdiğim kısımları da buralar olurdu. Yazar Demir de Christie’nin yolundan giderek (ve bunu özellikle belirterek) kendi kurgusundaki olay için aynı yöntemi takip ediyor. Bununla da kalmayarak yeri geldi mi sahafın sahibi olan ana karakterimizin iç sesiyle kimi zaman da ikisinin arasındaki diyaloglarla yazarın hayatının bildiğimiz/pek bilmediğimiz noktalarını, sade bir anlatım eşliğinde ziyaret ediyor.

Bunun en bariz örneklerinden bazıları ise Kayıp 11 Gün meselesi veya iki eşiyle de olan çalkantılı ilişkisi (ve hatta malum Pera Palas/anahtar tartışması). Agatha Christie’yi biraz takip edenler ilk eşiyle olan sancılı ayrılık süreci sırasında 11 gün kadar ortalıktan yok olduğunu ve bu durumun Birleşik Krallık genelinde bir insan avına sebep olduğunu, devamında ününe ün kattığını biliyordur. Aynı şekilde iki evliliğinde de aslında aldatılan bir kadın olduğunu…

Demir’in kurgusu her ne kadar Agatha’nın ruhuna kelimeleri biçse dahi bunu belli sınırlar dâhilinde göze batmayan biçimde yapmasıyla ve böylece biyografi kalıbından uzaklaşmamasıyla öne çıkıyor. Hatta kitabın sonunda buna uygun olarak bir “Kaynakça” bölümü de bulunuyor. Bunların içinde Agatha Christie’nin kitaplarının ülkemizdeki yayıncısı Altın Kitaplar’dan çıkan Agatha Christie imzalı Hayatım: Otobiyografi veya Jared Cade imzalı Agatha Christie’nin On Bir Kayıp Günü kitapları da yer almakta (hatta aynı eserlerin İngilizce orijinalleri de).

Hayatın Ortasında Ölümün İçindeyiz’e konu alan cinayet ise (tıpkı yine Christie’nin kitaplarında olduğu gibi) deneyimli bir polisin eski usulle aynı gün yürüttüğü soruşturmayla ve/veya aynı evin içine tıkılan şahsına münhasır konuklar arasındaki diyaloglar eşliğinde ilerliyor. Vardığımız nokta polisiyenin gediklileri ya da Christie severler için ekstra şaşırtıcı olmasa dahi kitabın yer verdiği sürprizleriyle birlikte yine de yeterince tatmin ediyor.

Velhasıl Hayatın Ortasında Ölümün İçindeyiz romanı, başta Agatha Christie’nin de başkahramanları arasında olduğu bir polisiye okumaya itirazı olmayanlar için olmak üzere okuyucu tarafından kendisine bir şans verilmesini kesinlikle hak ediyor.

Ayşe Ayhan Demir Hakkında (Kitaptan):

Ayşe Ayhan Demir 1989 yılında Ankara’da doğdu. Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü’nün ardından Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Pedagojik Formasyon Programı’nı bitirdi. On bir yıldır İstanbul’da ortaöğretim matematik öğretmenliği yapmaktadır.

2015 yılında aktif yazarlık çalışmalarına başladı. Michigan State University-Write Your First Novel ve Wesleyan University-Writing About Ourselves eğitimlerini aldı. Istanbul Institute&Bausem-Editörlük Eğitim Programı’nı bitirdi. Çeşitli edebiyat dergilerinde ve sitelerinde yazıları bulunmaktadır.

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Hasan Bulut – Aynadaki Düşman

Duru bir dille yazılmış, gereksiz ayrıntı ve sayfa doldurmaya yönelik uzatmalara girmeyen kitapları seviyorum. Hele bir de “taşra” dediğimiz İstanbul dışında bir şehrimizde geçiyorsa.  Kurtuluş Savaşı sırasında sıhhıye yardımcılığı yaptığı için lakabı Sıhhıye İhsan olan baş rolümüz, Karadeniz’de köy köy dolaşarak elinden geldiğince şifa dağıtıyor. Bir köyün imamını öldürdüğü için tutuklanan oğlunun masum olduğunu kanıtlamasını isteyen, yüreği acı dolu bir annenin yardım çığlığına kayıtsız kalamaz ve araştırmaya başlar. Türlü engellerle de karşılaşır bu soruşturması sırasında. Yaratılan karakterler de son derece başarılı ve gerçek. Öneriyorum.

Murat Aloğlu – Kuzgunun Ayak İzleri

Kristal Kelepçe adaylarından biri “Kuzgunun Ayak İzleri”. İstanbul’un sahillerine bırakılan acımasızca öldürülmüş cesetler, toplumu bir panik havasına sokar. Başkomiser Levent ve ekibi Kudret ve Metin Komiserler tüm güçleriyle katilin peşine düşerler. Soruşturma ilerledikçe peşpeşe işlenen bu korkunç cinayetlerin aslında uzun yıllar önce yaşanan acı bir olayın yansıması olabileceği olasılığı ortaya çıkar.
Yazarı ilk kez okudum. Genel olarak kurgu ve karakterleri beğendim. Soruşturmayı normalde kitabın kahramanı olması gereken Başkomiser Levent’den çok Komiser Kudret götürüyor. Heyecanlı ve akıcı bir kurgu. Öneriyorum. Ama bir mini eleştiri. Sevgili yazarlarımız keşke şu “giriş yaptı”, “çıkış yaptı”, “yapıyor olacağız” gibi Türkçemizde yeri olmayan tamlamaları kullanmasalar.

Harun Çimen – Kutlu Kan

Yerli polisiyemizde ender görülen fantastik kurgulardan biri “Kutlu Kan”. Genelde çok sevdiğim bir tür değildir ama “Kutlu Kan” işin fantastik tarafını çok abartmayarak oldukça başarılı bir kurgu koymuş ortaya. Balat’da bulunan metruk bir köşkte yıllar önce yaşanan bir katliamda altı genç katledilir. Sadece genç bir kız bu olaydan sağ olarak kurtulur. Korkunç görünümlü katil zanlısı tutuklanır. Katliamdan sağ kurtulan Çiğdem Duman hukukçu kimliğiyle başarılı bir TV programcısı olmuştur. Başka bir Avukat Cihan Akça yıllar sonra failin masumiyetini kanıtlamak için olayı tekrar araştırmaya başlar ama her aşamada özellikle Çiğdem Duman tarafından karşısına dikilen duvarlara çarpar. Akıcı ve oldukça heyecanlı bir kurgu, inandırıcı karakterlerle desteklenerek oldukça başarılı bir polisiye ortaya çıkarmış. En sevdiğim yazarlardan biri olan Stephen King’in “Yeşil Yol-The Green Mile” romanından izler hissettim desem yalan olmaz. Öneriyorum.

Aydan Okurer – Üzgün İblis

Ürkütücü hacmine rağmen bir günde okuyup bitirdiğim son derece eğlenceli ve sürükleyici bir roman “Üzgün İblis”. Yine İstanbul’da peşpeşe işlenen vahşi cinayetler ve her cesedin üzerine kazınan matematik denklemleri. Bu denklemler bulunan ceset sayısı arttıkça iyice içinden çıkılamayan bir durum halini alır. Cinayet Masası Başkomiseri Lokman Mansuroğlu ve ekibi delirmek üzere. Bir türlü ele geçirilemeyen katil adeta ekiple dalga geçmektedir. Her güne “acaba bu gün nerede ceset bulunacak?” korkusuyla başlıyor Başkomiser Lokman. Son derece akıcı ve eğlenceli bir dille yazılmış, 499 sayfalık tuğlamsı görünümüne rağmen sıkılmadan okunan bir roman. Bir başka başarılı polisiye yazarımız olan Armağan Tunaboylu’nun tarzına benzeyen esprili bir dille yazılan romanı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Karakterler hele Başkomiser Lokman son derece gerçekçi çizilmiş. Kristal Kelepçe yarışmasında yolu açık olsun. Öneriyorum.

Kayahan Demir – Pera Palas’ta On Bir Gece

Kayahan Demir’in okuduğum 5. kitabı “Pera Palas’ta On Bir Gece”. Daha önce de “İstanbul Portresi” isimli romanıyla Kristal Kelepçe’ye aday olmuştu. Daha önceki kitaplarına yaptığım yorumları şöyle bir gözden geçirdim de, ne yazık ki hemen her kitabı için yaptığım “Türkçede olmayan giriş yapmak, çıkış yapmak, yapıyor olmak gibi kalıpları lütfen kullanmayın” uyarım hiç yerini bulmamış. Aynı abuk cümleler bu kitapta da var ve baştan söyleyeyim beğenmedim. Bu Pera Palas ve Agatha Christie göndermeli öyküler bana kabak tadı verdi. Tüm kitap boyunca ne olup bittiğini anlamaya çalışarak ve sıkılarak okudum, bitirdim. Kitabın sonundaki dedektif Milas oturdu açıkladı da anladık ama o açıklamalar da inandırıcı ve mantıklı değildi bana göre. Yeni çıkan kitabı “Mona Lisa Senfonisi” ile benim açımdan son bir şans vereceğim. Üzgünüm.

Michael Connelly – Örümcek Kuşu (Fair Warning)

Daha bu gün demiştim. 191 sayfalık bir kitap 2 gündür elimde sürünüyordu. 66. sayfada pes ettim. “Örümcek Kuşu”nu aldım elime öğleye doğru. 423 sayfa. Bir günde bitti. Kitap okutuyor kendini. “Şair” ve “Korkuluk”tan sonra üçüncü Jack McEvoy macerası “Örümcek Kuşu”. Her zamanki Michael Connelly ustalığı ile mükemmel bir kurgu. Su gibi akıp giden bir roman. Ayrıca DNA teknolojisinin geldiği dehşet verici nokta ve aslında bu konuda hiç bir denetimin olmadığı gerçeğini yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
Tesadüfen uzun süre önce tek bir gece ilişkisi olduğu bir kadının öldürülmesiyle kapısı polisler tarafından çalınan McEvoy artık AdilUyarı isimli bir internet sitesinde çalışmaktadır. İçindeki tükenmek bilmeyen gazetecilik dürtüsüyle sağı solu karıştırırken maktulün bir arkadaşının söylediği bir söz ile olayın göründüğü gibi olmadığını ve en az üç kadının daha aynı şekilde öldürülerek kaza süsü verildiğini öğrenir. Birbirleriyle alakasız gibi görünen bu dört kadını bağlayan tek şey ise yakınlarını bulmak için DNA larını gönderdikleri GT23 bir şirkettir.
Dediğim gibi Connelly asla sizi hayal kırıklığına uğratmayan bir yazar. Anlatıları hiç eskimiyor. Her kitabında mutlaka güncel bir konuyu bularak ona en uygun kahramanını seçiyor. Benim favorim her zaman ve daima Bosch elbette. Ama artık sahneden çekiliyor gibi bir his var içimde. Yerini muhteşem Renee Ballard’a bırakacak gibi. Mickey Haller ve Jack McEvoy da takip edilesi yeni dostlarımız olacak. Connelly bir klasik. Mutlaka öneririm.
Not: Nemesis Kitap biraz dikkat. Seri Altın Kitaplar’dayken asla olmayan hatalar var. “duman olmayan yerden ateş çıkmaz” ya da “çoklu yolcu taşıyan araçlar” nedir Allah aşkına?

Sibel Avcı – Frezya Cinayetleri

Kurbanlarının cesetlerini delik deşik eden, son olarak boğazlarını keserek öldüren bir katil. Taçlandırmak içinde kulak arkalarına bir frezya çiçeği iliştiriveriyor. Hatta karısından kurtulmak için kendisini taklit eden adamı da aynı şekilde harcamaktan çekinmiyor. Cinayet Büro Komiserleri Ozan, Batu ve son anda aralarına katılan Beste. Kitap boyunca saçma sapan bir şekilde kavgalar ettiler ilk andan itibaren. Öyle saçma ki çocuklar yapmaz. İlkokul çocukları arasında yaşanmış gibi adeta. Tek bir polis işi yoktu kurguda. Oradan oraya koşturan şaşkın komiserler, sorgu odasında zanlının ellerini tutarak teselli eden komiser, telefonuna gelen tehdit mesajlarını silen komiser, kurbanın ailesini sorguya gittiklerinde kapıyı açan gözü yaşlı kişiye “Aaa merhaba, biz cinayet için gelmiştik” diyen komiser. Dil, anlatım, kurgu, karakterler vasatın çok altında. Son okuduğum romandaki “duman olmayan yerden ateş çıkmaz” cümlesi beki bir çeviri ya da yazım hatasıydı. Ama bu yerli ve milli romanımızda da “tabancasını kabzasına yerleştirmek” kavramını öğrenmiş olduk. Üzgünüm.

Murat Yüksel – Cennetten Bir Cehennem

Dedektif Dergideki öykülerinden tanıdığım Murat Yüksel’in ilk kitabı son derece başarılı. Polisiye yazmak zordur. Polisiye öykü yazmak daha da zordur. Yüksel bunu gayet başarıyla yapmış. Son derece iyi bir Türkçe ile yazılmış çok lezzetli 12 öykü var kitapta. “Aynur’un Hikayesi” en favorim oldu diyebilirim. Benim pek sevmediğim fantastik ögeleri bile abartmadan ve rahatsız etmeden kullanmış yazar. Böyle öyküler okudukça Türk Polisiye Edebiyatına olan inancım artıyor ve öncesinde okumak zorunda kaldığım kötü kitapların üzerine içilen bir soda etkisi yapıyor. Öneriyorum.

Derin Gezmiş – Suçun Rengi

Yine Dedektif Dergi’de yayınlanan öykülerinden tanıdığımız bir başka yazardan bir ilk kitap. Yine bir öykü kitabı ve yine harika. Biraz uzunca yazılmış beş öyküden oluşan kitap adeta su gibi akıp gidiyor. Her öykü başka bir dünya ve zorlanmadan okunuyor. Karakterler, kurgu, olmazsa olmaz Türkçe kullanımı son derece başarılı. “Karadeniz Kadını” ise tek kelimeyle muh-te-şem. Dedektif Dergi’nin, 221B dergisinin, “Kristal Kelepçe” ve “Zehirli Kalem” yarışmalarının ülkemiz polisiyesine yaptıkları katkılar gerçekten paha biçilemez. Arkasındaki herkese teşekkür etmeliyiz. Öneriyorum.

Zafer Ercan – Naylon Fiyaka Cürmümeşhut

Yazar narkotikçi bir emniyet müdürü. Aynı zamanda uyuşturucu konusunda farkındalık yaratmak için pek çok entellektüel çalışması da var. Tiyatro oyunları yazmış ve yönetmiş, iki binden fazla konferans vermiş, dizi ve sinema filmlerinde danışmanlık yapmış. Kitap bir tek kurguya bağlı değil. Her biri diğerinden farklı 13 bölümde Komiser Yavuz Yaman’ın ve 52-32 ekibinin yaptığı operasyonları anlatıyor. Kurgu dili akıcı ve Türkçe iyi kullanılmış. Karakterler de gayet iyi oluşturulmuş. Kendisi de emniyet mensubu olduğu için operasyon süreçlerini, ekip üyelerinin davranışlarını, atılan her adımı son derece iyi anlatmış. Kendisinin uyuşturucuya olan nefreti her satırdan hissediliyor adeta. Sanki daha çok kendi deneyimlerini kurgu haline getirerek anlatmış gibi. Sıkılmadan okunuyor. Öneriyorum.
Beni sürekli okuyanlar bilir, polisiyede fantastik yapıdan, olağanüstü vurgudan ve tesadüflerden pek hoşlanmam. Ama bir de her karşılaştığımda canımı sıkan bir konu daha var. Kitap boyunca ekip üyelerinin ve Komiser Yavuz’un inanç vurgulu iç sesleri vardı sürekli. Edilen dualar, aile tonlaması, vs. Bunu bir tür “subliminal” algı yaratma çalışması olarak görüyorum ve hiç hoşuma gitmiyor.

Ercan Akbay – Kayıp Şahıslar Bürosu

Ercan Akbay Türk polisiye edebiyatının seçkin kalemlerinden biri hiç kuşkusuz. Daha önceki üç romanı ve Dark Polisiye serisine yaptığı çok değerli katkılar kendisini (elbette Cenk Çalışır ile birlikte) seçkin bir yere koyuyor. Beş yaşındaki Simten’in parkta kaybolmasıyla başlıyor “Kayıp Şahıslar Bürosu”. Kayıp Şahıslar Büro Amirliğinde görevli Komiser Sedat ve Komiser yardımcısı Mahmut’un tüm çabaları boşa çıkar ve bir tek iz bulunamaz. Onlar araştırmalarına devam ederken bu kez çevresinde medyum olarak tanınan, ölümcül bir kas hastalığına mahkum olan özel dedektif Doruk ile tanışıyor ve onun davalarına bakıyoruz bir süre. Birbirlerinden bağımsız görünen bu iki yol bir süre sonra beklenmedik bir şekilde kesişecektir. İnce ince, adeta oya işler gibi oluşturulmuş bir kurgu. Biraz da bilim-kurgu kokuyor. Benim çok sevdiğim bir tarz olmamasına rağmen gerek karakterlerin oluşumu ve kurgu içinde mükemmel bir şekilde yer almaları gerekse oluşturulan öykü baştan sona mükemmel. Kesinlikle öneriyorum.

Elif Doğan – Eksi Otuz Beş

2023 “Kristal Kelepçe” adaylarından biri”Eksi Otuz Beş”. Mutsuz bir evlilik, sağda solda işlenen vahşi cinayetler, olmayan ip uçları. Okurken notlar aldım. Sözde değerlendirirken kullanacaktım. Kitabın sonuna geldiğimde hepsi çöp oldu. Ters köşe yapılmaya çalışılırken sanki okur kandırılmış gibi biraz. Neyse, ben sevemedim.

DERVİŞ

Bir yaz günü, güneşin tüm ışığını en sıcak ve en sarı gönderdiği gün ortasında mavi bir derenin çağıltılarla akan serin sularının yamacında sırtını bir ağaca dayamış oturuyordu Derviş.

Derviş diyordu kendine ve Derviş diyordu ona onu bilenler. İlahi bir görevin yükünü taşır gibi hep omuzları çökük, beli eğik dolaşırdı. Sessizdi, yalnızdı. Kimse bilmezdi nerede oturur ne yer ne içer ne eylerdi. Diğer dervişlerden ayrı olarak bir asası yoktu onun. Asa yerine bir şapka taşıyordu başında ve yaz kış hiç çıkarmazdı şapkasını. Genelde hüzünlü ve yere dönük bakışları bazen anlaşılmaz bir sevinçle ışıldar, utangaç biraz muzip bir sıcaklığa dönüşürdü. Çok sonra anladı onu tanıyanlar bu sıcaklığın sebebini. Kalbinde yeşeren önüne geçilemez duygularının, her geçen gün biraz daha yakan aşkın sıcaklığıydı. Bahardaki çayırlar kadar taze, dağdaki Allah vergisi pınarlar kadar duru ve dünyanın tüm kahkahaları kadar neşeli bulduğu sevdasına bir arpa boyu kadar bile yaklaşmadı derviş. Ömründen yıllar teker teker eksilirken bu sevdayı özenle sakladı gönlünde kimseye göstermeden.

Bir şapkası vardı dünya malı olarak saydığı tek varlığı. İnancının kuvvetiyle dünyaya ait olmaktan çıkardı şapkayı dost edindi kendine. Artık iki kişi gibiydi, sanki yalnızlığı eksilmiş bir rahatlama gelmişti ruhuna. Aşkını anlatıyordu uzun cümlelerle şapkaya derin düşüncelere dalıyordu, sonra o düşüncelerini anlatıyordu, sorular soruyordu cevap beklemeden. Yine böyle bir anda birden mucize gibi şapkanın cevap verdiğini duydu. Kulaklarına inanamadı önce anladı daha dikkatli dinlediğinde. Kendi sesim dedi kendi kendine, benim içimin sesi bu şapka. Daha çok sevdi, neredeyse cisimsiz denilebilecek kadar şekilsiz arkadaşını.  Açtı gönlünün sırlarını, bir oldular birlik oldular hem düşüncede hem eylemde ta ki o güne kadar.

O gün, sıcağın acımasız alevden oklarıyla dünyayı kavurduğu gün seslendi sırdaşına karartarak gönlünü Derviş.

”Hani biz dünyayı daha güzel yapacaktık? Ne oldu da vazgeçtik emelimizden?”

“Emelimiz, elemimiz oldu, “ dedi şapka onun dillendiremediğini söyleyerek ve hiç duraksamadan devam etti yalnızca dervişin duyabildiği bir sesle. “Elem, istemesek de kesti yolumuzu, çeşitli bahaneler sürdü önümüze. Sonunda yolumuza aşkı çıkardı anlayamadık. Sandık ki çok seversek aşk bizi takdir eder açar mutluluk kapılarını. Oysa çok sevmek kalbin içinde boğulmakmış Derviş’im geç öğrendik. Boğulduk yüreğimizin sol tarafında.  Kan doldu iliklerimize, kıpırdayamaz olduk.”

“Haklısın,” dedi derviş iç geçirerek. “Haklısın ama pişman değilim aşkımdan. Sevmenin aynı zamanda fedakârlık olduğunu öğretti bana bu tecrübe. İnsan aşkı için ölmeli hatta öldürmeli. Kaybeden olmak bile üzmüyor beni. Değer çünkü bir anlık o muhteşem kalp çarpmasına hüsran.”

“Sen iflah olmaz bir romantiksin,” dedi şapka. Alay kokuyordu sesinin tınısı. “Kaç yıl oldu üç mü, beş mi? Takıldın kaldın, sana hiç gülmeyecek gözlere. Elem, ölüm olup geldi kucağına sen hâlâ vazgeçmedin.”

“Güzellikle tutamadık elini, sarmadı isteyerek tenine bizi, her gidişimiz hicranla bitti sevgiliye ancak, yine de ben dünyanın aşk için döndüğüne inanıyorum”

“Biraz önce yaşadığımız o zifiri karanlıktan daha karanlık andan sonra mı söylüyorsun bunları? Sen, sadece kendini kandırıyorsun bence. Elem, yakında bir kara delik gibi yutacak ikimizi de. Geç bile kaldı kaderin kılıcı hesabımızı kesmekte.”

“Kim bilir, belki de bu karadelik açacak gönlümüzün sırlı kapısını?” dedi derviş umutla.

“İmkânsıza geçit vermeye çalışıyorsun inanılmaz bir şekilde, “ diye itiraz etti şapka, “Oysa ölüm imkânsızlığın doruk noktasıdır. Geri dönüş yok artık. Ölüm karanlık perdesini çekti bir kere üzerimize. Bundan böyle başka renk olmayacak ve sen yalnızca o yeşili göreceksin nereye bakarsan. Hani o biraz önce yavaş yavaş söndürdüğün yeşili. Son aldığı tonu hatırlıyor musun? Kalabalık, toprak bir yolun kenarında bütün tozu yutmuş küçük bir yaprağın yeşili gibi solgun ve kirliydi.”

“Sus! Öyle benzetmeler nakşetme zihnime onu ilk gördüğüm zamanki gibi canlı ve heyecanlı hatırlamak istiyorum”

“Belki de haklısın böyle bir teselliyle kendini kandırmakta. Gerçeğin buz dağları kadar soğuk ve sert yüzeyi seni her zaman korkutmuştur.”

“Ben de solacağım yakında hatta sen bile kim bilir ne olacaksın? Belki bir kutuya tıkarlar seni yıllarca beklersin ümitle. Biri gelsin de açsın şu kutunun kapağını diye belki de çöp olacaksın hiç var olmamış gibi yaratılanlar arasında”

“Şimdi de sıra bana mı geldi Derviş?   Hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda hep saldırıp solduracak mısın seni sevenleri?”

“O beni sevmedi. Unutma sebebimiz buydu elemimizi yaratırken.”

“Hem diyorsun ki yaşanan o bir an uğranılan tüm hüsrana değer. Hem kıymetli hüsranını alıp saklayacakken yüreğinde,  hüsranı yaratanı yok etmeyi yeğliyorsun dünyada. Bu dervişliğe sığar mı? Bu ilahi renklerle boyamaya çalıştığın dünyana çektiğin kara bir fırça darbesi değil mi?  Bu bir ikilem, bir soru işareti değil mi sence?”

“Ben hüsranımı da aşkımı da paylaşmamayı tercih ettim. Bu ilahi bir davranış. Nasıl göremiyorsun?” diye bağırdı öfkelenerek Derviş. Hâlbuki hiç öfkelenmezdi gerçekte.

“Ben senin yaptıklarına şahitlik etmek kaderi olan soyu keçeden bir şapkayım aslında. Seninle olmayı ben seçmedim, sen beni seçip koydun başına. Hem de benim seni isteyip istemediğime hiç aldırmadan. Ama niye şaşırıyorum ki; Sen öyle hoyrat bir ruhsun aslında büründüğün zarif bedenin aksine.”

“Şimdi de hakaret faslına mı geldik bu karanlık hikâyenin?”

“Hakaret değil bu gerçeğin söylenişi Derviş. Ömrünce bunun peşinde değil miydin? Daha geçen gün, ‘Gerçek olsun dileklerim. Bunca yıllık dualarım kabul olsun. Elimle tutayım gözümle göreyim sarsın bedenim bedenini dünya güzelleşsin. Aşk olsun, od ateşinde yanar gibi tutuşayım, yeter ki zevk olsun,’ diyordun hasretin gücüyle.”

“Olmadı ama biliyorsun. Gördün sen de, yalvardım. Bütün gururumu serdim sevgilinin ayakları altına. Çarem kalmamıştı, ya seyirci olacaktım ellerin almasını onu benim ellerimden ya da çekip ben alacaktım onu onların ellerinden. Hem sen değil miydin bana, ‘Böyle karşıdan hasret çekmekle olmaz git ve göster kendini eyleme geç,’ diyen? Şimdi neyle suçluyorsun beni?”

“Ben, hiç suça teşvik etmedim seni. Şimdi iftira ile karalama beni. Suç, üstü örtülemez bir ışıktır azizim. Ne yapsan ne kadar affetmeye ve affettirmeye çalışsan da kendini,  sonunda mutlaka sızar ve parlar bir köşeden ve vicdan en acımasız celladın olur, gelir alır başını. Hele ki bu suç, bir ölüm meleği yapmışsa seni, hiç kurtuluşun yok. İnsanlardan kurtarsan o zavallı bedenini ruhunu kurtaramazsın bu celladın elinden”

“Ne yapmalı o zaman söyle başımın belası, dili kemiksiz, sözü tekinsiz arkadaşım? Ne yapmalıyım onu da söyle de bitsin bu işkence. Kalbimin büyüdüğünü hissediyorum içimde sanki iman tahtam yırtılacak ve kara bir irin akacak içinden. Ağzımda tadını, burnumda pis kokusunu duyuyorum kara kanın. Biliyorum zihnimin bir oyunusun ama alıştım kendi yarattığım varlığına. Benim yoldaşım, sırdaşım oldun şimdi de bir yol göster. Bakalım o yol, nereye gider?”

“Doğru beni sen yarattın düşünde yoksa bir şapka nasıl dile gelir de söyler senin de dediğin gibi bütün bu tekinsiz sözleri? Yalnızlığına eş ettin beni, benimle avundun bitmez gecelerde, ibadetin oldum neredeyse öyle yücelttin ama dinlemiyorsun bazen ne beni ne kalbinin sağ tarafındaki temiz billur akan kanı. Sen o billurda yıkanıp arınmayı değil soldaki kara, kirli kanda boğulmayı seçiyorsun biraz önce yaptığın gibi. Bir can aldın az evvel. Can aldın, kan aldın, ırz aldın hiç acımadan. Sadece sen vardın ve senin nefsi arzuların vardı. Şaşırttın beni iğrendim senden. Canlı bir ölümlü olmayı diledim ilk kez, durdurabilmek için seni ve yine ilk kez senin ne kadar karanlık bir ruh olduğunu gördüm. Korktum seni bekleyen cehennemden çünkü Reddettin dervişliğin ulviliğini ve en karanlık en büyük nefreti hak eden insanın suretine büründün. Çıplak ellerinle soldurdun o uğruna ölürüm dediğin yeşil gözleri. Hiç titremedi ellerin, hiç tereddüt etmedin alırken kıymetlisini sevdiğinin ve yenik düştün şehvetin alevine fark etmedin bile solduğunu gözlerinin. Bir de hatırlatma diyorsun oysa o solgun kirli yeşil senin prangan bundan böyle.”

Attı kendini yerlere Derviş.  Şimdi fark ediyormuş gibiydi. Bir kâbus bir dehşet yaratmıştı aşkı ararken. Masum sandığı arzuları ucube birer canavar olmuş yakmıştı evrenini.

“Kurtar beni” dedi, “ Böyle devam edemem Bir çare bir ümit ver bana ne olursa razıyım.”

“Tek bir kurtuluşun var,” dedi şapka artık sesi daha güçlü, daha tehditkâr ve acımasızdı, “O da; bırakmak kendi bedenini onunkinin yanına ve tatmak her canın bir gün tadacağı ölümü. Koynunda taşıdığın keyif otları bu şansı verecektir sana. Zevkle tüttür ölüm çubuğunu ve kendinden geç, bir daha ayılmamak kaydıyla.  Zevkle arzula, az önce duyduğun o bedensel haz kadar yakıcı ve sarsıcı yok oluşu.  Kendi gözlerinin de solmasına razı ol. Karış, bilinmez âlemin gizemine. Cehenneme hazırla kendini ve cezanı kabul et. Unutma af yok senin gibilere fakat teessürle boynunu eğ, ruhunun derinlerine in. Bul orada kaybettiğin asil insanı. Aşkın en karanlık yüzüyle tanışıp gerçek fedakârlığı yap. Aşkın uğruna işlediğin suçun cezasını kendin ver ve kırıver kalemini. Bu belki de yaptığın en ulvi şey olacak hiç yaşamadığın o değersiz hayatında.”

***

Şapkalı Derviş’i bulduklarında genç bir kızın henüz katılaşmamış ölü bedeninin yanında cansız yatıyordu. Kız boğulmuştu ama Derviş nasıl ölmüştü anlayamadı ölümlüler. Tüm görebildikleri yüzüne kapanmış eski bir şapka ve adeta iki misli büyümüş ve göğsünde kocaman bir yumru olmuş kalbi ve otlara düşmüş bir tütün çubuğu oldu. Havada keskin kafa bulandıran bir koku ve ıssızlık vardı. Dere bile sessizleşmiş neşesini yitirmiş gibi akıyordu şimdi. Birden kızın gözlerinde solan ışığın son haresi yeşil bir kelebeğin kanadına tutundu ve kelebek güneşin kavurucu sıcağından kaçıp sığındı şapkanın eskimiş kıvrımına. Bir umut kırıntısı, bir dua oldu ilahi gücün merhametine sığınarak, kalbinin en saf yanıyla diledi güzel bir dünyada özgürce uçabilmeyi kendi hayatında.

KORKU

Karanlık bir gecenin arkasında bekler ölüm. Yere yatırılmış bir insan vücudunun üzerine basa basa, kalın harflerle ve italik olarak yazar katilinin ismini. Sır tutmasını bilen duvarlar, açık bırakılmış pencereden sızan güneşi asla geri çevirmez. Odaya ilk gelen kişinin gölgesi olurlar, adam veya kadın, çığlığı basmasın diye. Gölge görünce insan, olması gerekenden çok daha sessiz olur çünkü. Telefonuna sarılır veya koşar adım kaçar gider. Dönüp bir daha bakmayacağı eve, onu görmek için gelmiştir oysaki. Ve telefonun tuşları aynı anda kısar nefesini. Yavaşlar, iyice yavaşlar. Bir köşede durur, mesela müşterisi bol bir mağazanın hemen önünde. Sonra usulca uzaklaşır elleri telefondan, geri çekilir duyguları. Çoktan vazgeçmiştir. Eve gidip ılık duşun altına bırakacağı vücudu, onu derin bir uykuya emanet etmeye gönüllüdür artık. Çabuk ikna olur fakat birkaç adım sonra kaçıp gitmenin bir karar olmadığını idrak eder. Ayak ve el izleriyle doldurmuştur o evi. Nereye giderse gitsin, zaman onu gizlese bile, bıraktığı ufak izler muhakkak deşifre edecektir varlığını. İşte asıl korku böyle başlar. Kaçarken değil, kaçtıktan hemen sonra.

Sordular söyledim. Utanmayı, sıkılmayı bir kenara bıraktım. Çevremdeki insanların beni ben yaptığını düşündükleri bir sürü şeyi terk ettim çabucak çünkü aslında onlardan hiçbirisi bana ait değildi. Bunu bir tek ben biliyordum ama artık onlar da biliyor. Ne hoş! Yani kendime en yakın olduğum yerdeyim şu an ve içim çok rahat. Yüzümün hiç mi hiç kızarmamasıysa enteresan. Fakat bulunduğun yer neresi diye sormayın. Karşımda bir komiser, bir komiser yardımcısı ve bir de düz memur. Aslında tam olarak emin değilim. Sanırım saydığım gibi rütbeleri. Ve birazdan bana bir soru daha soracaklar, ben de dökülmeye devam edeceğim. Gülümserken yanağımda oluşan o küçücük çukur beni daha fazla şirin göstersin diye, iyice yan yatırıyorum yüzümü ve bekliyorum. Neyse ki aceleciler, soruyorlar sıradaki soruyu. Sanki böyle zamanlarda yüzünüze çarpan ses hep tok olmaya mecburmuş gibi: “En baştan alalım mı?”

Ütülü mavi gömleğinden gözlerimi alamadığım adam komiser yardımcısıydı. Soruyu soran ise komiserdi. Biraz ağlayıp biraz da uykusuz kaldıktan sonra ihtiyaç duyduğum yegâne şeyin sigara olduğuna karar verdiğim için, en kenarda duran, unvansız memur olduğunu düşündüğüm adama yönelmiştim. “Bir sigara alabilir miyim acaba?” İtiraz eden olmadı. Sonra sigara bana doğru uzatılırken, mavi gömlekli adama çevirdim yüzümü. “Peki. Biraz karışık anlattım sanırım. Tekrar ediyorum o halde,” dedim. Sigarayı dudaklarımın arasına aldıktan sonra ateşin yanmasını bekledim. İlk nefes, ilk harlama ve kulağıma dokunan o ses: “Tane tane lütfen.”

“Beni aradı, evine çağırdı. Kolay kolay aramaz hâlbuki. Ama o gün “Bana gelsene. Bir şeyler yeriz, hem de laflarız,” diyeceği tuttu. Garipsedim ama telefonun diğer ucunda Figen varsa, iki defa düşünmek ve söylediklerinin nedenini sorgulamak anlamsızdır. Göz göze geldiğim masa, benim yerime cevap vermek için can atıyordu sanki üzerinde duran kaliteli şarapla. Gecenin iki misli keyifli geçmesini peşinen garantilemiştim. Bunca zaman sonra ve aramız çok da sıcak değilken beni evine çağırdığına göre, onu uzaktan koşulsuzca sevmenin mükâfatını göreceğim diye düşünüyordum. O yüzden iyi hazırlandım, elimden geldiğince şık giyindim, mis gibi kokuyla bezedim tenimi ve akıl almaz bir hevesle koşar adım dayandım kapısına.”

Komiser Yardımcısı soru sormak için izin ister gibi yüzüme bakıyordu. Hani anlatmaya biraz ara versem, çok az soluklansam, hemen dayayacaktı soruyu. Oysa ben cevap vermeyi değil, yalnızca bildiklerimi kafamdaki sırasıyla anlatmayı istiyordum. Sanki ben ne söylersem gerçek o olacaktı ve hiç değişmeden öylece kalacaktı. Düşündüm. Doğruyu değil ama gerçeği pekâlâ en başından düzeltip servis edebilirdim onlara. Ve muhtemelen çok da mutlu olurlardı. O yüzden Komiser Yardımcısı’nın sorusunu zihninde tutmasını tavsiye edecek akıcılıkta anlatmaya devam ettim. Çünkü en mantıklısı buydu. Ve dahası ben tam olarak bunu istiyordum.

“Kapı açıktı. Apartmanın giriş kapısı da ve hatta Figen’in evinin kapısı da. Tam zile basacakken fark ettim daire kapısının aralık bırakıldığını. Heyecanlandım. Ama tabii ki evvela kötüyü aklıma getirmedim. Seslendim içeri kafamı uzatıp. Birkaç defa ismini söyledim, cevap vermedi. İşte o zaman ikiye ayrıldı duygularım. Bir tarafım korkuyordu, diğer tarafım ise, başlangıcı sürpriz olan bu gece için, Figen’in benimle oyun oynamak istediğini haykırıyordu. İçeride, mesela yatak odasında, beni bekleyen büyük bir sürprizin heyecanıyla girmiştim eve. Korkum çabucak geçti böyle ahlaksız fikirlere sürüklenince.  Ve sadece ismini mırıldamayı sürdürdüm. Ağzımda ezerek üç dört defa, hafif hafif. Kovalamaca oynar gibi.”

Durdum. En heyecanlı yerinde bıraktım anlatmayı. İki elimi birden havaya kaldırıp, “Gerisini zaten biliyorsunuz. Onu yatakta kanlar içinde gördüm. Ve panikle dışarı çıktım. Sonra da hemen sizi aradım,” dedim. Cümlelerimin bitişiğinde, karşımda duran üç adamın gözlerine dokundum sırasıyla. Üçünün gözleri de bana güven vermekten bir hayli uzaktı. “Şimdi buradayım işte” diyerek, benimle daha fazla vakit kaybetmelerinin anlamsız olacağını işaret etmeye çalıştım. İhmal etmemem gereken duygu güvendi ne de olsa. Bana güvenirlerse bu işin içinden daha çabuk sıyrılabilirdim. O yüzden yüzümü hafif yan yatırıp, etkili olduğunu düşündüğüm gülümsememi sunmaya devam etmiştim. Belki işe yarar diye, haddinden fazla gülümsemiş bile olabilirim.

“Pekâlâ,” dedi Komiser, damarları dışarı çıkmış ellerini iki yana açarak. Önüme dosyadaki evraklardan bir demet uzattı ve “İfadenizi imzaladıktan sonra gidebilirsiniz,” diye ekledi. Bu kadar kolay olacağını ummadığım için veya komiserler genellikle inatçı ve daha sert olurlar diye önyargılarım olduğu için çok şaşırmıştım. Evrakları önüme doğru çekerken kekelediğimi fark etmemiştim bile. Galiba kalemi tutarken de titremiştim biraz. Güçlükle imza attım ve ayağa kalktım. Göğsümün üzerine oturan öküz de benimle birlikte ayağa kalkmıştı sanki. Sonra kafamı sallayarak selamladım Başkomiseri. Çıt çıkmadı. Ama bu sessizliğe fazla güvenmemeliydim. Zira ufak adımlarla oturduğum masanın etrafını dolanırken sessizliğini bozuverdi Komiser. “Ha bu arada gitmeden, son bir sorumuz daha var. Cevaplayın öyle gidin.” Olduğum yerde kalırken buz kesmiştim. O ana kadar güzel giden her şey pamuk ipliğine bağlıydı sanki. “Figen Hanım size telefon ettikten sonra ve etmeden önce, yaklaşık üç saat kimseyi aramamış.” Kafamı çevirip Komiserin soğuk yüzüyle uyanmaya çalışmıştım uykumdan. “Ama akşam yemeği için masa hazırlarken üç kişilik servis açmış. Bize o üçüncü kişinin kim olduğunu söyler misiniz?”

Gözlerim büyürken dünya küçülüyordu sanki. Un ufak olan cesaretimin kırıntılarını avuç içime doldurup uzatsam yeterli gelir miydi acaba? Polislerin kuşkularından çok daha büyüktü korkularım. Parmaklarımı birbirine sürtüp gerginliğimi azalttım. “Bilmiyorum. Haberim yok,” dedim ama bu kadarlık bir yanıtla onları geçiştiremeyeceğimi ben de çok iyi biliyordum aslında. Zihnimden evin son halini geçirdim yalnızca bir saniyede. Ortada kurulmuş bir sofra ya da masa yoktu ki. Muhtemelen rastgele taş atıp kuş vurmaya çalışıyordu polisler. Böyle düşününce cesaretim diz çökmekten vazgeçmiş, derhal ayağa kalkmıştı. Sesim biraz kuvvetlendi, yineledim: “Sadece beni çağırdı diye biliyorum. Hem başkası neden gelsin ki?”

“O halde oturun lütfen. Gitmeniz için henüz erken. Biraz daha konuşacağız,” dedi. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Omzumu silktim ve “Neden amirim?” diye sordum. Kafasını bile kaldırmayarak dudaklarının arasına tutuşturduğu sigarayla dertleşiyordu sanki. “Ben kimseyi öldürmedim,” diyerek o ana kadarki en net ve özgüvenli cümlemi kurmuştum. Komiser, sigarasını keyifle ciğerlerine çekti ve aheste biçimde havaya karıştırdı dumanı. Yardımcısına doğru oynattı kaşını. Bu minik jest, Komiser Yardımcısı’nın dilinin bağının çözülmesine yeterli gelmişti: “Katil olmadığınızı biliyoruz. Endişelenmeyin.” Rahatladım. Ama bu rahatlık yüzüme sirayet etmemişti muhtemelen. Hala kaşları çatık vaziyette beni süzmeye devam ediyordu Komiser. “Ama katili gördüğünüzü de biliyoruz. O yüzden bir karar vereceksiniz şimdi, hemen. Mutfak masasındaki üçüncü bardak kimin içindi?”

Omzuma dokunan Polis Memuru oturmamı işaret etmişti. Hayır desem, kaşlarımı çatsam onlar gibi, bilmiyorum desem, işe yaramazdı ki. Ama yine de omuzlarımı silkip “Yanılıyorsunuz amirim. Anlattıklarımdan başka bir şey bilmiyorum, yemin ederim,” dedim. Sigarasını uzun uzun içine çekmeye devam etti o da. Komiser, gözlerini benden olabildiğince uzakta tuttu. Onun yerine yardımcısı konuşuyordu: “Bardaklar bir gece öncesinden kalma. Üstünkörü yıkanmış ama bulaşık setine yerleştirilmemiş. Eminim üç bardaktan birini siz kullandınız. Yanılıyor muyum? Ne dersiniz?” Bir şey söyleyecek takatim yoktu. Sadece kafamı salladım ve bu görüşmenin epey uzayacağından emin olduğum için tekrar sandalyeye kuruldum. İstediği yanıtı aldığı için gözleri parıldayan adam, tam karşıma geçip sıvamıştı gömleğinin kollarını. Artık daha istekli ve çok daha saldırgandı. “Bir gün sonra yalnızca sizi çağırdığına göre, üçüncü kişiye ya lüzum yoktu ya da birlikte eğlendiğiniz gece kötü bir şey yaşandı. Hangisi? Doğru dürüst anlatacak mısınız yoksa…”

Gerçek adını bilmediğimi ama o gece Figen’in ona Tom diye seslendiğini söyledim. İnternetten tanışıp arkadaş olmuşlar. Ve bir çılgınlık yapıp o gece beni de yanlarına çağırdılar. Onlara bunu ilk defa yaptığımı ve yaptıktan sonra çok utandığımı söyledim. İnanmadılar. Çünkü bir gece sonra tekrar koşa koşa o eve gitmemin mantıklı bir açıklaması olmalıydı onlara göre. Ne söylediysem olmadı. Figen’i Tom mu öldürdü yoksa bir başkası mı hala bilmiyorum. İnternet üzerinden epey araştıracaklar ve umarım ki Tom’u bulacaklar. Ben gördüğüm yüzü ve dokunduğum vücudu tüm detaylarıyla tarif ettim, onlar da çizdiler. Figen’in sosyal medyadaki tüm arkadaşlarını gösterdiler teşhis etmem için. Ve de tüm yazışmalarını. Ama nafile. Hiçbirisi Tom değildi.

Gördüklerimi ve o sıra dışı geceyi ezbere biliyordum fakat hafızamdan başka şahidim yoktu. Bekledim. Bir ay, iki ay, üç ay ve belki de daha fazla. Sonra bir gün aniden bir kadın çıkageldi. Hoş, bakımlı, genç bir kadındı. Figen’in çalıştığı yerden arkadaşıymış. İkimizi yüzleştirdiler. Ve kadın beni görür görmez “Bu Tom,” dedi. Meğer Figen’in o gece eve çağırdığı kişi bu kadınmış. Bense Tom’un ta kendisiymişim. O kadar kararlı söyledi ki bunları, inanmam uzun sürmedi. Ve inandıktan sonra bu güzel kadını da hemen hatırladım. O gece Figen’den daha çok ona ilgi göstermiş olmam, bir sonraki gece kadının çağırılmasını engellemişti sanırım. Peki ya ben? Neden Figen’i öldüreyim ki diye düşündüm. Neyse ki Komiser derhal giderdi kafa karışıklığımı.

“Kadının kocası varmış ve kadının başka isim altındaki yazışmalarından bulmuş Figen’i. Meğer Figen de internette Figen değilmiş. İkisi de farklı isimlerle sohbet ediyorlarmış. Adam iz sürmüş ve yakalamış onları. Fakat karısını elinden kaçırmış. O gün evde beni bulsa, evvela beni öldürecekmiş. Ama ihale yalnızca Figen’e kalmış. Şaşırdım. Ve sorduğum ilk soru basitti: “Peki neden bu kadar uzun sürdü bu iş? Adam ve karısına ulaşmak çok daha kolay olmalıydı öyle değil mi?” Sonra durdum, soluklandım ve sorudan daha kolay olan cevabı kendiliğimden döktüm dudaklarımdan: “Tabii ki korkudan. Asıl korku böyle başlar çünkü. Kaçarken değil, kaçtıktan hemen sonra.”

NİHAN APARTMANI

Yıllardır bu şehrin bir parçasıyım. Beni görenler “Hala ilk günkü gibi güzel,” dese de mutlaka başka bir sıfatla tanımlamaya devam ediyorlar beni.

Bakımsız, atıl, gizemli, yorgun, esrarengiz, karanlık…Ama ben bu sıfatların içinde en çok gizemliyi seviyorum. Ne de olsa bu gizem benim adımda saklı. Sahi tanışmadık değil mi sizinle? Bendeniz Nihan Apartmanı.

1900’lü yıllarda temelim atıldı.O zamanlar çok meşhur olan ama şimdilerde cazibesini yavaş yavaş yitirenbu semtte bir gelin gibi süzülürdüm. Kale gibi duvarlarım, caddeye bakan yüzümdeki geometrik süslemelerim, muazzam bir mermer işçiliğinin eseri olan gül motiflerim ve her biri farklı boyutlarda pencerelerimle ‘Ben buradayım,’ diyordum.

O günlerden bugünlere eski güzelliğimi kaybetsem de adım hep gizemli olaylarla anıldı. İlk sahibim, Ermeni aile çıktıkları seyahatte ortadan kaybolmuştu. Sonra Yakup Bey adında zengin bir iş adamı satın aldı beni. İlk iki katımı zamanın en ünlü terzilerinden birisi olan Mualla Hanım’a sattı. Diğer katlarda ise Yakup Bey ve ailesi yaşamaya başladı.

İlk zamanlar gül gibi geçinip gidiyorduk, ta ki Terzi Mualla bir gün dükkanında ölü bulunana kadar. Polisler geldi. Herkesle tek tek konuştular, sorular sordular, hiçbir şey bulamadılar. Günler günleri kovaladı. Olayın üstü kapandı, her şey unutuldu derken Mualla Hanım ile Yakup Bey arasındaki yasak aşk ortaya çıktı ve tüm deliller ortaya döküldü.

Mualla Hanım’ı öldüren kişinin Yakup Bey’in sessiz sakin eşi Safiye Hanım olduğunu düşünmeyin sakın. Onu öldüren Yakup Bey’in kendisiydi. Yakup Bey, Safiye Hanım’dan boşanmadığı gibi, Mualla Hanım’ın da peşini bırakmıyor, onu herkesten kıskanıyordu. Utanmasa moda evine erkek sinek bile sokmayacaktı. Bir gece kıskançlığına ve hırsına yenilen Yakup Bey, Mualla Hanım’ı gözünü kırpmadan öldürdü. Bu olaydan sonra Yakup Bey’in ailesi dağıldı,ben yine kimsesiz kaldım.

Bir süre sonra aç gözlü müteahhitlerin eline düştüm. Böldüler, parçaladılar, canımı acıttılar. Yeni Nihanlar yarattılar benden. Her bir parçama da yeni isimler verdiler. 1- C, 2- A, 4-B… Allah’tan caddeye bakan cepheme hiç dokunmadılar da eski popülerliğim devam etti. 

Zaman içinde yeni sahiplerim oldu. Her birini sevsem de kimisini miras derdine düşen hasımları öldürdü, kimisi duvarlarımın içinden geçen hayaletler gördüğünü söyleyip delirdi. Kimisi beni çocuklarına emanet edip kendine bir bakımevi buldu. Ama ben hep bir hancı gibi, herkesi misafir etmeye devam ettim. Kalın duvarlarım el verdiğince onların sırlarını sakladım, yeri geldi onlarla üzüldüm, yeri geldi onlarla sevindim.

Uzun zamandır sessiz sakin akıp giden hayatımız bir sabah 3-A’nın penceresindeki kiralık ilanın kaldırılmasıyla hareketlenmeye başladı. Yavaş yavaş birkaç eşya geldi. Portatif bir dolap, basit bir yatak, küçük bir çalışma masası, birkaç kutudan oluşan kırılacak eşya kolileri… Eşyalar hızla yerleştirildi ve neredeyse akşam olmadan yeni misafirim, 3-A’nın yeni kiracısı İlknur valizleriyle kapıda belirdi.

İlknur’a “Hoş geldin!” diyen ilk kişi 4-A’daki Türkan Hanım oldu. Altmışlı yaşlarının başında, kısa boylu, balık etli, baş örtüsünü her zaman çenesinin altında fiyonk yapan Türkan Hanım, balkonundan geleni geçeni izlediği için Mobese Türkan olarak da bilinir.

Mobese Türkan, İlknur’un taşındığı gün her şeyi yakından izlemek için 1-C’deki Kedili Yıldız’a çay içmeye gitmiş, Yıldız’ın kedilerinden her ne kadar hoşlanmasa da saatlerce oturmuş, İlknur’u beklemiş ve onu görür görmez nefes almadan konuşmaya başlamıştı.

“Hoş geldin evladım. Yeni kiracımız sensin demek. Ben Türkan Teyzen. Bu da Yıldız Hanım. Adın ne? Ne iş yapıyorsun? Öğrenci misin? Çift kişilik yatak getirdiler, evli misin? Sen hiç evine çıkma şimdi. Valizlerini buraya alalım gel bir çay iç, sohbet ederiz.”

Mobese Türkan’ın ardı arkası kesilmeyen cümlelerinden, 4-B’de oturan ve belli etmeden apartmandan içeri girmeye çalışan Nuri’de nasibini aldı.

“Nuri oğlum işten mi geliyorsun? Vallahi çok iyi denk geldin. Al yeni komşumuzun valizini Yıldız Teyze’ne getir. Kızım hadi sen de içeri gir.”

Neye uğradığını anlamayan İlknur, Mobese Türkan’ı geçiştirmeye çalışsa da kendini bol kedili bir evde, elinde ince belli bir çay bardağıyla  Kedili Yıldız, Mobese Türkan, ve ayağındaki biri mor biri mavi renk çorabına bakmadan  onu baştan aşağıda süzen gözlüklü, kıvırcık saçlı Nuri ile çay içerken buldu.

Çay sohbetindeki sessizliği bozan Mobese Türkan oldu.

“İlknur kızım ne iş yapıyorsun?”

“Çevirmenim ben Türkan Hanım. Evden çalışıyorum.”

“Ne hanımı ayol. Türkan Teyze de bana. Evden çalışıyorsun demek, ne güzel. O zaman bol bol birbirimize gider geliriz.”

“Tabii beklerim ama işlerim çok yoğun. Müsait olunca misafir ederim sizleri.”

Aldığı cevap Mobese Türkan’ın hoşuna gitmediği için rotasını İlknur’u süzen Nuri’ye çevirdi.

“Nuri oğlum, annenler hala yazlıkta mı? Ne zaman gelecekler?”

“Yaz sonuna Türkan Teyze.”

“Apartmandaki herkes yazlıklarında zaten. Neyse kışa şunun şurasında ne kaldı ki. Renklenir yine apartmanımız.”

Nuri’yle uzun bir sohbete giremeyeceğini anlayan Mobese Türkan, çayının son yudumunu alıp çay kaşığını bardağının üzerine koydu. O zamana kadar ağzından tek kelime çıkmayan Yıldız,

“Türkan Abla bir bardak daha almaz mısın?” dedi.

Mobese Türkan “Ziyade olsun,” deyip, baş örtüsünü  sıkılaştırdı, ayağa kalktı.

“Hadi çocuklar kalkın gidelim. Yıldız Teyzeniz daha sokaktaki kedilerini besleyecek. Evdekiler yetmedi, bir de sokakları arşınlayacak.”

Kedili Yıldız, “Ay aşk olsun olur mu öyle şey Türkan Abla. Ne güzel oturuyoruz.” dedi ama o daha cümlesini bitirmeden İlknur ile Nuri çoktan ayaklanmış ve kapıya yürümeye başlamıştı.

İlknur, yeni komşularına tam teşekkür edecekti ki, 3-B’nin kapısı açıldı, herkesin kafası karşı kapıya döndü. Elinde çöp poşetiyle Sevgi’yi gören Mobese Türkan hemen lafa girdi.

“Güzel kızım nasılsın?”,

“Teşekkür ederim Türkan Teyzeciğim. Siz nasılsınız?”

“İyiyim kızım. Bak yeni komşumuz İlknur.”

“Merhaba. Umarım taşınma sürecinde çok rahatsız etmemişimdir sizi. Birkaç gün daha gürültü yaparsam kusuruma bakmayın. Bu arada ben evden çalışıyorum. Taşınma telaşım bitince sizi kahveye beklerim.” dedi İlknur.

Hem Mobese Türkan hem de Nuri, konuşmak için ağzına kira isteyen, komşularını eve davet etmemek için kırk dereden su getiren İlknur’un, Sevgi’yle neden bu kadar candan konuştuğunu anlamamıştı ama ben biliyordum.

Mobese Türkan, Sevgi’ye söz hakkı tanımadan Nuri’ye dönüp “Nuri, Sevgi Abla’nın çöpünü al, at çocuğum. Kadın başına çıkmasın bu saatte sokağa. Hadi kızlar siz de doğru evlere.” 

İlknur, herkese misafirperverliği için teşekkür edip evine girdi. Yorgundu ve bir an önce yatmak istiyordu ama cep telefonuna gelen mesaj sesiyle irkildi.

“Müsait olduğun zaman beni ara.”

İlknur mesaj atan numarayı çevirdi. Telefon ilk çalışta açıldı. O telefonla konuşurken Nuri de elinde Sevgi’nin çöpü, karşı kaldırımdan İlknur’un salon penceresine bakıyordu.

***

Neredeyse bir haftadır her güne Türk kahvesi kokusu ve İlknur’un ‘Evet’, ‘Hayır’, ‘İncelemeye devam edeceğim.” şeklindeki kısa konuşmalarıyla başlıyordum. İlknur bugün de bir yandan kahvesini yudumluyor, bir yanda da bilgisayarından bir şeyler okuyup, not alıyordu. Zil sesiyle apar topar bilgisayar ekranını kapattı. Not kağıtlarını çalışma masasının çekmesine yerleştirirken, “Geliyorum!” diye seslendi.

“Kapıdaki kesin Türkan Hanımdır,” diye söylene söylene yürüdü ama kapıyı açtığı zaman karşısında kucağında minik bir yavru kedi tutanYıldız’ı gördü.

“Günaydın Yıldız Hanım. Bir şey mi oldu?”

“Yok kızım yok.  Benim yavru kedilerden birisi kaçmış da senin paspasın üzerinde buldum. Hazır buraya kadar çıkmışken sana da günaydın demek istedim.

Bu tesadüfü fırsata çevirmek isteyen İlknur,

“İçeri geçmek ister misiniz? Birlikte kahve içer, sohbet ederiz.”

“Açıkçası kahveye hayır diyemem.”

Yıldız kucağında yavru kedisi, meraklı gözlerle evi süzerken İlknur bol köpüklü iki Türk kahvesiyle geldi.

“Yıldız Hanım, uzun zamandır burada mı yaşıyorsunuz?”

“Ah neredeyse otuz yıldır. Bak mesela Nuri benim elime doğdu sayılır.”

“Nuri, şu gözlüklü çocuk değil mi? Biraz tuhaf sanki. Bugün sabah yürüyüşe çıkarken denk geldim. Benim ve karşı komşumun çöplerini alıp koşa koşa gitti.”

Yıldız Hanım kibarca gülümdi,

“Nuri, oldu bitti kendi halinde sessiz sakin bir çocuktur. Etliye sütlüye karışmaz, hepimize yardım eder. İyilik olsun diye yapmıştır kızım. Tuhaflıktan değil. Çok güzel resimler çizer. Zaten bu işin okulundan mezun oldu. Evden işe, işten eve gider, akşamları da odasında çizer durur. Birkaç arkadaşı dışında kimseyle görüşmez. Nuri çok içine kapanık diye annesi Nur Hanım da üzülüyor ama bu da onun yaradılışı işte.”

İlknur lafı karşı komşusu Sevgi’ye getirmeye çalışırken Kedili Yıldız, İlknur’dan önceki kiracıları anlatmaya başladı.

“Diyorum ya otuz yıldır buradayım. Mesela senden önceki kiracılar on yıldır Nihan Apartmanı’nda oturuyordu. Nasıl oldu anlamadık ama yıllar boyunca çıkmayan tayin çıktı, Ankara’ya yerleştiler. Senden iyi olmasınlar, iyi insanlardı.”

Ah Yıldız Hanım ah. Hiçbir şeyden şüphelenmezdin. Kocan olacak adamdan da şüphelenmedin, bıraktı gitti seni o sarışınla. Yıllar boyunca tayini çıkmayan ailenin tayini birdenbire neden çıkar. Ay neyse konuyu dağıtmayayım. İlknur yine araya girmeye çalıştı,lafı Sevgi’ye getirdi.

“Karşı komşum Sevgi çok hoş bir hanım.”

“Demek tanıştınız Sevgi ile. Nasıl zarif birisi değil mi?”

“Evet.”

“Kendi halindedir o da.  Sabahları işe gider, akşamları da çok geç olmadan gelir evine. Bir erkek arkadaşı var. Arada sırada gelir.”

İlknur, Sevgi’nin erkek arkadaşıyla ilgili soru sormayayeltendiği sırada Kedili Yıldızkonuyu yavru kediye getirdi.

“İlknur kızım bu kedi pek acıktı. Ben gideyim de mamasını vereyim.”

İlknur bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı ama kalması için Kedili Yıldız’a ısrar ederse göze batacağını düşünüp susmayı tercih etti.

İlknur, Kedili Yıldız gittikten sonra telefonunu çıkartıp mesajlarını kontrol etti.

“Beni ara.”

İlknur telefondaki sese her zamanki gibi ‘Evet.’, ‘Hayır.’ ‘Dosyalarda yok.’ ‘Kontrol ederim.’ gibi kısa cümlelerle cevap verdi. Biliyorum içinizden ‘Bu kadar gizem yeter!’ diyorsunuz. Haklısınız. Size İlknur’un hikayesini anlatmanın zamanı geldi.

4-A’nın kiracısı İlknur hem İngilizceyi hem de Almancayı ana dili gibi konuşabiliyor ama çevirmen değildi.. İnsanlarla konuşmayı çok sevmese de onların ağzından istediği cevapları alma konusunda uzmandı. Gerçi bu yeteneği Mobese Türkan ve Kedili Yıldız üzerinde pek işe yaramadı ama yine de bu konuda iyi bir avcıydı. Kılık değiştirmeyi, bir başkasının yerine geçmeyi iyi becerir ama bunu yaparken duygularını işine karıştırmazdı. Hatta bu konuda o kadar iyiydi ki bu yetiler zamanla karakterinin bir parçası olmuştu.

Akademide aldığı eğitim sonrasında devlet bursuyla yurtdışına gidip suç şebekeleri üzerine çalışmalar yapmıştı. Türkiye’ye dönünce yurtdışında elde ettiği başarıları atandığı şubelerde taçlandıran İlknur, polis teşkilatının gizli soruşturmacılarındandı.

Yeni görevi, bir ucu Almanya’ya kadar uzanan suç şebekesini ortaya çıkarmaktı. Silah kaçakçılığı, dolandırıcılık, firari çete liderleri… Görevi için geçici bir süre başka bir mahalleye taşınacak, ailesiyle ve arkadaşlarıyla sadece telefonda görüşecek, kısacası mevcut yaşantısını şebekenin ipliği pazara çıkana kadar unutacaktı.

İlknur’un peşine düşeceği suç şebekesi prosedürlere uygun olarak açtığı emlak şirketini paravan şirket olarak kullanıyor hem Almanya’da yaşayan Türkleri hem Türkiye’de ev sahibi olmak isteyen dar gelirleri dolandırıyordu. Alım satım işlerinin hepsi kılıfına uygun olarak yapılıyordu. Ta ki Çete Lider’i Ömer önce işleri büyütme hırsına, sonra da aşka düşene kadar. Dosyadaki en zayıf halka, bir süre önce Almanya’dan Türkiye’ye taşınan Ömer’in sevgilisi Sevgi’ydi. Plan oldukça basitti. İlknur, Sevgi’den çeteyle ilgili detayları öğrenip sonrasında operasyonla çetenin çökertilmesini sağlayacaktı.

Temellerimin atıldığı günden bugüne kadar türlü türlü olayla karşı karşıya kalmıştım ama ilk kez işin sonunun nereye varacağını ve İlknur’un bu işi nasıl çözeceğini merak ediyordum. İlknur dumanı tüten ve kokusu apartmanı saran bir tepsi kekle Sevgi’nin kapısını çaldı.

İlknur’u gören Sevgi afallasa da onu içeriye buyur etmekte gecikmedi. İlknur’un ziyaretindeki amaç Sevgi’den bir şey öğrenmek değil, evini ve yaşayışını görmekti. Oturdukları odada, aynalı konsolun önünde bir resim vardı. İlknur, Sevgi ile sohbeti başlatmak için resimdeki kız çocuğundan başlamanın iyi bir fikir olacağını düşündü.

“Ne güzel bir çocuk. Sana çok benziyor. Yeğenin mi?”

“Hayır kızım.”

“Ay bayılırım çocuklara ben. Nerede o seveyim azcık.”

“Ailemin yanında Almanya’da. Eşimle ayrıyız biz.”

“Zor olmalı. Yani ben anne değilim bilemem ama kızın orada, sen burasın.”

“Sık sık görüşüyoruz. Siz ne iş yapıyorsunuz.”

“Çevirmenim ben. Hatta şu sıralar anne çocuk ilişkisi üzerine bir kitap çeviriyorum. Çocuklar belli döneme kadar öz bakım aldıkları kişilerle kurdukları ilişkilerine göre ilerleyen dönemlerde ilişki stillerini oluşturuyormuş. Sizi özlüyordur diye düşünüyorum.”

İlknur bir şekilde lafı evirip çevirip Sevgi’ye getirmeyi başarmıştı ama Sevgi’nin bu konudan rahatsız olduğu her halinden belliydi. Ancak bu yabancının niyetinin ne olduğunu asla kestiremediği için kibarca yanıt verdi.

“Kısa bir süre süre sonra döneceğim Almanya’ya. Sorun olacağını sanmıyorum onun için.”

“Çok güzel. İş için mi geldiniz İstanbul’a. Bazen ben de çeviri için başka şehirlere gidiyorum.”

“Evet kısa bir süreliğine iş için diyelim.

“Duvardaki tablo çok hoş. Mona Lisa. Siz mi yaptınız?”

“Hayır, Nuri yapmıştı. İlknur Hanım, sohbetimiz çok güzel ama benim ev için bir şey almam lazım. Ayıp olmazsa sohbetimize sonra devam edelim mi?”

“Ah tabi tabi. Ne zaman isterseniz bana gelebilirsiniz.”

İlknur, Sevgi’ye teşekkür edip kendi evine geçerken meraklı iki gözle karşı karşıya geldi, boşta bulunup elini beline attı. Gizli soruşturmacı olduğu zamanlarda üzerinde silah taşımadığını hatırlayıp bir an için kaygılansa da karşısındakinin Nuri olduğunu görünce derin bir nefes aldı.

“Korktunuz beni.”

“Neden korktunuz ki? Kiminle karşılaşmayı bekliyordunuz? Beliniz mi ağrıyor?”

“Kimseyi beklemiyorum. Belim mi? Ha, evet taşınma işleri malum.”

İlknur, Nuri’nin bu kadar dikkatli olmasına şaşırmıştı.

“Siz ne yapıyorsunuz burada?”

“Apartman boşluğunun lambaları yanmıyor. Ne zamandır değiştirmeyi düşünüyorlar ama kimse bir şey yapmıyor.”

“Birilerini mi çağırsak acaba bunun için?”

İlknur lambaları da apartmanı da pek umursamıyordu ama Sevgi’nin evden çıkmasını beklediği için Nuri ile sohbet etmeye devam etti.

“Gerek yok kimseye. Ben halledeceğim. Bugün yarın yaparım.”

Nuri cümlesini bitirmişti ki, Sevgi iki dirhem bir çekirdek giyinmiş, elinde çöpüyle çıktı.

“Merhaba Sevgi Abla. Nasılsın?”

“Merhaba Nuri. İyiyim.”

“Biz de İlknur Hanım ile lambaları konuşuyoruz. Elindeki çöpü istersen bana ver üstün kirlenmesin, nasılsa lamba almaya gideceğim. Onu da atarım.”

Sevgi, kafasıyla Nuri’ye teşekkür edip her iki komşusuna da “Görüşürüz,” dedikten sonra apartmandan koşar adım çıktı.

İlknur da Nuri’den izin istedi, evine girdi. Biraz soluklandıktan sonra, yatak odasındaki eski model, tuşlu telefonu alıp merkezi aradı. Karşıdaki kişi telefonu ilk çalışta açtı.

“Selam. Bu iş zor olacak. Kadın ser verip sır vermiyor. Kızı var, ama Almanya’da. Şebekenin ne iş yaptığına dair bir fikri olup olmadığını netleştirebilmiş değilim. Ama kızı, ailesi ile ilgili sorduğum soruları geçiştirdi ve rahatsız oldu. Şebeke, bunlarla tehdit ediyor olabilir kızı. Bir de Nuri diye birisi var burada. Tuhaf bir tip. Ay yok, zararı yok ama ilginç birisi. Sevgi’nin dosyasını bugün yine okuyacağım.”

İlknur,  Türk kahvesini hazırladı, dosyalarını alıp koltuğa kuruldu. Daha önce defalarca okuduğu evrağı bu sefer didik didik etti. Bazı satırların altını incelikle çizdi.

80’li yıllarda Almanya’ya göç eden kalabalık bir ailenin orada doğan tek çocuğuyduSevgi. Ailesinin marketinde çalışmak yerine gayrimenkul danışmanlığı yapan bir emlak danışmanlığı merkezinde işe başlamıştı. Hem Türkçe hem de Almanca bildiği için kısa sürede başarılı bir çalışan olmuş ve çağrı merkezinin sahibi Ömer’in dikkatini çekmişti. Ömer jestleri ve iltifatlarıyla kısa zamanda Sevgi’nin kalbini kazanmıştı. Aralarında başlayan ilişki iniş çıkışlara rağmen devam etmişti. Sevgi’nin hamileliği her ikisi için sürpriz olsa da Sevgi çocuğu doğurmak için ısrar etmişti. Basit bir nikah kıyılmış ve Sevgi ile Ömer, artık sadece iş değil aynı zamanda hayat arkadaşı olmuştu. Sevgi, ailesine ne kadar imkân sunarsa sunsun onlar hiçbir zaman bu ilişkiyi onaylamamış ve bu durum zamanla Sevgi’yi yormuştu. Zeki ve hızlı karar alabilen birisi olan Ömer, gayrimenkul şirketinin bir kolunu Türkiye’ye taşınmaya karar verdiği zaman Sevgi’yi buraya getirmiş ve böylelikle Türkiye serüveni başlamıştı.

İlknur, dosyaların içinde kaybolmuştu ki dışarıdan gelen gürüyle sıçradı  fırlayıp kapıyı açtı. Nuri, bir elinde alet çantası diğer elinde bir lamba, Mobese Türkan’a laf anlatıyordu.

“İyi misiniz? Gürültüyü duyunca geldim.”

Nuri, İlknur’un soruna cevap verecekken Mobese Türkan fırsatı kaçırmadan konuşmaya başladı.

“Kızım yok bir şey merak etme. Nuri, lambalara bakıyormuş da alet çantasının ağzı açık kalınca içindekiler yere dökülmüş. Ben de Kedili Yıldız’a gidiyordum denk geldik kapında.”

İlknur, aletleri toplayan Nuri’yi baştan aşağıda süzüp lafa girdi.

“Lambaları değiştirmek için alet çantası yerine merdiven daha çok işine yarar aslında Nuri.”

“Eski bir apartman burası, nerede neye ihtiyacınız olacağını bilemezsiniz.”

Eski mi? Nuri, seni severim ama göz göre göre yüzüme de eski demeni kaldıramayacağım. Neyse konu ben değilim. İlknur, Nuri’ye sorgulayan gözlerle bakıyordu. Bu durumdan rahatsız olan Nuri,

“Bir şey mi diyeceksiniz İlknur Hanım.”

“Aaa evet lambaları yapabildiniz mi? İsterseniz birisini çağırabilirim.”

Apartmana birilerinin gelme ihtimali Mobese Türkan’ı heyecanlandırmıştı.

“Ay gelsinler tabi. Elektrik işi zor iş.”

“Gerek yok Türkan Teyze. Ben hallettim. İlknur Hanım, basın isterseniz elektrik düğmesine.”

İlknur, düğmeye bastığı anda koridor apaydınlık oldu. Nuri’nin performansı karşısında iki kadına teşekkür etmekten başka yol kalmamıştı.

Mobese Türkan, merdiven tırabzanlarına tutuna tutuna aşağı inerken, İlknur yavaşça kapıyı kapatıp dairesine girdi. Nuri’de İlknur’u kuşkulandıran bir şey vardı ama önceliği Sevgi olduğu için onu sonraya bırakmaya karar verdi. Arka cebinden telefonunu çıkardı ve gelen mesajı okudu.

“Ömer, Türkiye’ye geldi.”

Ömer, Türkiye’ye geldiyse, apartmana da gelecekti. Bu durumda İlknur gözlerini dört açmalıydı. Pencerenin önüne gitti,perdeyi araladı. Şubedekiler arabalarıyla pusuya yatmış, bekliyorlardı. İlknur sandalyeyi pencerenin önüne çekip beklemeye başladı. Birkaç saat sonra Sevgi ve Ömer apartmana girdiler. Gerçi girdiler denemez. Çünkü Kedili Yıldız’a oturmaya giden Mobese Türkan’ın radarına takılan çift, onun sonu gelmez sorularını cevaplamaya başlamıştı. Sesler apartman koridorunda çınlıyor, Nuri’nin onardığı apartman lambaları bir yanıp bir sönüyordu.

Çitf güç bela yukarı çıktığında Nuri üst kattan sallana sallana aşağıda indi.

“Sevgi Abla selam. Işıklar çok iyi olmamış mı?”

“Olmuş Nuri.”

“Size de merhaba. Ben Nuri.”

Ömer istemsizce elini uzatıp Nuri’yle tokalaştı, kendini tanıttı.

“Ömer ben. Memnun oldum.”

“Sevgi Abla, dışarıya yürüyüşe çıkıyorum. Bir şey lazımsa alabilirim.”

Ömer, kaşlarını çatıp bu tuhaf görünümlü çocuğa sert bir sesle.

“Sağ ol arkadaşım. Biz hallederiz.” dedi.

Tüm bu konuşmayı kapı aralığından dinleyen İlknur dışarıya çıkmakla çıkmamak arasında ikilemde kalmıştı. Ömer, Sevgi’nin elinden anahtarı sertçe çekti, kapıyı açıp Sevgi’yi içeri soktu. İlknur tüm gece uyanık kaldı. Ömer sabahın ilk ışıklarıyla apartmandan ayrıldığında durumu merkeze rapor etti.

Ömer, bir ay boyunca ülkeye birkaç kez daha giriş yaptı. Her geldiğinde Sevgi’de kaldı. Bu süre zarfında İlknur Sevgi ile arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirmiş, iki kadın sık sık birbiriyle görüşmeye başlamıştı. Bir sohbetlerinde Sevgi’nin, kızını çok özlediğini ama bir süre daha Türkiye’de kalmak zorunda olduğunu söylemesi İlknur’un kırıldığı an olmuştu.

İlknur bu sohbeti merkeze, “Kadın her şeyin farkında ama ne yapacağını bilmiyor. Hassas olduğu nokta kızı. Şebeke kızını kadına karşı kullanıyor olabilir.” cümleleriyle raporlamıştı.  Raporunu tamamladıktan sonra İlknur uzun zamandan beri hiçbir dosyada hissetmediği bir şeyi hissetti. Merhamet!  Eğer Sevgi, kızı için bu duruma katlanıyorsa bu onu suçsuz yapardı ve içine düştüğü durumu ihbar ederse kızını da kendini de kurtarabilirdi. İlknur bu oyuna bir son verip durumu Sevgi’ye açıklamak istedi ama eğer yanılıyorsa avcıyken, av olabilirdi.

Merkez, cuma günü İlknur’a Ömer’in ülkeye gireceği bilgisini verdi. İlknur Sevgi ile konuşmayı erteleme ve çifti biraz daha yakından gözlemleme kararı aldı.  İkili apartmana birlikte girdi ve İlknur pür dikkat karşı daireyi izlemeye koyuldu. İlk kez bir dosyada adı geçen birisine karşı duyduğu merhamet, elini kolunu bağlıyordu. Yoksa kapıda bu kadar insan varken, Ömer ve Sevgi’ye rahatlıkla suçüstü yapabilirdi. Bu düşüncelerle koltukta uyuyakalan İlknur, apartmandan gelen gürültülerle yerinden sıçradı.  Sevgi ile Ömer bağırıp çağırıyordu. Hatta bağırtılar zaman zaman yerini şiddete de bırakmıştı. Sevgi beline silahını takıp kapıya gidene kadar Ömer, evden koşar adım çıkmıştı. Gürültü bütün apartmanı ayağa kaldırmıştı. 

Ömer’in peşinden giden İlknur yerdeki kan izlerini görünce tartışmanın sıradan bir olay olmadığını anladı. Apartman boşluğunu, alt ve üst katları kontrol ettikten sonra Ömer’in gittiğine emin oldu soluğu Sevgi’nin evinde aldı. Kapıyı çaldı ama açan olmadı. İlknur, telaşlanmaya başlamıştı ki, Mobese Türkan üst kattan, Kedili Yıldız da alt kattan bir hışımla geldiler.

Lafa ilk giren Mobese Türkan oldu.

“Kızım neler oluyor. Ay o tabancada ne?”

Kucağında yavru bir kediyle devrilmemek için duvardan destek alan Kedili Yıldız,

“Ay benim tansiyonum var İlknur kızım. Sok onu yerine” diye feryadı kopardı.

İlknur, Sevgi’nin kapısını açmak için omuzlamaya başladığında, aylardır kapının önünde nöbet bekleyen ekip arkadaşları da koşarak yanına gelmişti. İlknur “Ambulansı arayın ve kapıyı açmama yardım edin.” dedi.

Güç bela açtıkları kapının arkasında baygın yatan Sevgi’yi gördüler. İlknur, Sevgi’nin yanında kalırken ekip arkadaşlarına Mobese Türkan ve Kedili Yıldız’ı evine götürmelerini söyledi. Sevgi’nin hala nefes aldığını gören İlknur da derin bir nefes aldı. Başını destekledi, onunla konuşmaya başladı ve ambulans gelene kadar bilincini açık tutmak için elinden gelen her şeyi yaptı.

***

Hem yaşadığı şokun hem de aldığı darbelerin etkisiyle zar zor konuşan Sevgi’nin ağzından iki kelime çıktı. “Beni kurtar.”

Yıllardır dimdik ayakta duran, türlü türlü olaylara şahit olan benim bile yüreğimi sızlatan bu iki kelime İlknur’u da sarsmıştı ama gördüklerim, duyduklarım vardı. İşte bu yüzden Sevgi, beni İlknur gibi kandıramadı. İlknur’a “İnanma” demek istesem de sesimi duyuramadım.

Sevgi sağlık ekibiyle apartmandan ayrılınca İlknur evine girdi. Diğer sağlık görevlileri İlknur’un evinde Mobese Türkan ve Kedili Yıldız ile ilgileniyordu. Her iki kadın meraklaİlknur’u süzüyordu ama onun konuşabilecek mecali kalmamıştı. Herkesin evine gitmesini ve dinlenmesini istedi. Ekiplerin Ömer’i yakaladığı bilgisini aldığı için rahatlamış,odasına giderken, bu kadar tantanaya rağmen Nuri’nin hiç ortalarda görünmediğini hatırlamıştı.

İlknur uzun zaman sonra ilk kez dinlenmiş olarak uyandı. Durmaksızın yağan yağmur, onu uykunun güvenli kollarına çağırsa da hem bağlı olduğu merkeze hem de Nihan Apartmanı sakinlerine açıklaması gereken şeyler olduğu için istemeyerek yatağından kalktı.

Kahvesini hazırladı, çalışma masasındaki notları toparlamak için salona geçti. Notları  arasında kapalı bir zarf dikkatini çekti. Zarfı açtı,içindeki notu okudu.

“Üst kata gel. Sevgi, seni kandırıyor. N.”

Elinde zarfla bir hışım evden fırladı. Kapıda nöbet tutan polise gece birinin gelip gelmediğini sordu. Hatta Nuri’yi tarif etti. Ama polis öyle birisini görmediğini ve gece 00.00’dan beri burada nöbet tuttuğunu söyledi.

İlknur, aldığı yanıt üzerine fırtına gibi fırlayıp bir üst kata çıktı. Nuri’nin ailesiyle birlikte yaşadığı dairenin kapısını çaldı. Kapıyı açan Nuri, İlknur’u içeri buyur etti. Ama İlknur sert bir ses tonuyla, Nuri’yi azarladı.

“Neden gireceğim? Bu not nedir? Ne tuhaf adamsın sen. Hırsız polis mi oynayacağım senle.”

Nuri her zamanki sakinliğini koruyup

“Kariyerinin zirvesindeki bir polis olarak duygularına kapıldığınız için yanlış adamın peşinde olduğunuzu söylemem sizi üzmüş olmalı İlknur Hanım ama içeri girip girmemek sizin kararınız.”

İlknur ve Nuri’nin konuşmalarını duyan Mobese Türkan kapısını açıp eli kalbinin üstünde, baş örtüsünün fiyongunu çekiştirip “Ay bayılacağım. Bir rahat durun.” diye yaygarayı kopardı.

Bu kadar gürültüye daha fazla dayanamayacağını anlayan İlknur, polis memurunu yanına alıp Nuri’nin evine girdi. Odanın duvarında filmleri aratmayacak büyük bir zaman çizelgesiyle karşılaşınca nutku tutuldu.

“Bu nedir Nuri? Neden burada hepimizin isimleri, meslekleri, fotoğrafları var. Ayrıca sen benim Türk kahvesi içmeyi sevdiğimi nerden biliyorsun?”

“İnsanların çöpleri, çok şey anlatır. Mesela hangi yemeği sevdiğini, en son hangi filme gittiğini, ne sıklıkla seyahat ettiğini, sevdiği su markasını ve daha neler neler.”

Nuri’nin rahatlığı karşısında gerilen İlknur’un imdadına polis memuru yetişti.

“Amirim arkadaşı merkeze götürelim mi?”

İlknur elini hayır anlamında havaya kaldırıp söze girdi.

“Neden Sevgi’nin peşindesin? Amacın ne? Kadın programlarına kendini kaptıran delilerden birisi olsan anlarım ama hiç öyle bir tipin de yok.”

“Annemle babam yıllar boyunca çalıştı. Birikimlerini değerlendirmek için farklı yollar denediler. En güvenilir yolun bir ev almak olduğuna karar verince Öztürk Holding ile anlaştılar. Niyetleri evi kiraya vermek, gelen parayla da kredi borcunu ödemekti ama bilin bakalım ne oldu? Dolandırıldılar ve satın aldıkları evi hiç görmediler. Babam iyi bir muhasebeciydi ama yüksek kredi borcunu ödeyemediği için şirketine haciz geldi.”

“İyi de Sevgi’nin bu işle ne alakası var. Öztürk Holding kısmı dışında tabi.”

“Bir gün Sevgi Abla’nın kapısından geçerken yere düşmüş bir kartvizit gördüm. Üzerinde onun adı ve unvanı yazıyordu. Öztürk Holding Kurucu Ortağı. Biraz araştırınca Sevgi’nin ve erkek arkadaşı Ömer’in ailemizi ve daha birçok aileyi batıran kişiler olduğunu öğrenmem çok zor olmadı.”

“İyi de bunları biz de biliyoruz. Yakalandı Ömer ve cezası neyse çekecek.”

“Hala anlamıyorsunuz değil mi, olay Ömer değil. Sevgi. Polis Hanım, yanlış adamın peşindesiniz diyorum size.”

“Bunu nasıl kanıtlayacaksın?”

“Sevgi’nin evine birkaç kez girip çıktınız değil mi? Hiç gözünüze çarpan bir şey olmadı mı?”

İlknur, nasıl düşünemedim dercesine yüzünü buruşturdu ve ağzından tek bir kelime çıktı.

“Tablo.”

“Evet ona hediye ettiğim Mona Lisa tablosuna bir dinleme cihazı yerleştirmiştim. Kayıtlarını da gün gün düzenli bir şekilde arşivledim. Kayıtları dinlediğiniz zaman, içinizin eridiği çocuğu için her şeye katlandığını sandığınız Sevgi’nin hem ailesini hem de Ömer’i neler için zorladığını, şebekenin İngiltere’de açılacak yeni ofisi için hem Türk hem de İngiliz makamlarıyla kurduğu ilişkileri daha net anlayacaksınız.”

Nuri, cebinden çıkardığı flash belleği İlknur’a uzattı.

“Ses kayıtları burada.”

“İlk taşındığım gün annenle babanın yazlıkta olduğunu söylemiştin. Gerçekten yazlıktalar mı?

“Siz de beni iyice oyuncu bellediniz. Tabii ki de yazlıktalar.”

“Peki ya alet çantasıyla ortalıklarda gezmen. Apartman lambalarıyla sürekli oynaman.”

“O konuda da masumum. Yıldız Teyze kedi evi yapalım diye tutturmuştu. Satın aldığı kedi evlerini monte etmesi için ona yardımcı oldum. Apartman sakinleri kadının kedi sevgisine kızıyor diye size o gün alet çantası ile ne yaptığımı söyleyemedim. Lambalara gelince, ışık konusunda biraz takıntılıyım. Apartmanın karanlık olmasını sevmiyorum. Zaten gördüğünüz gibi yeteri kadar karanlık bir apartmanız.”

Ah Nuri, şimdi de sıfatlarıma bir yenisini ekledin. “Karanlık”

İlknur, Nuri’ye teşekkür etti ve merkezi arayıpbir ekip istedi. Üstünü değiştirdikten sonra Sevgi’nin yattığı hastanenin yolunu tuttu.

Birkaç hafta sonra ortalık sakinleşmiş, İlknur’un evindeki eşyalar toplanmış ve cama yeniden kiralık ilanı asılmıştı. Sevgi ile İlknur arasında yaşanan son olayı bilen tek kişi Nuri olduğu için Mobese Türkan ve Kedili Yıldız, gece gündüz demeden Nuri’nin yolu gözlemeye başlamıştı. Polisleri bile atlamayı başaran Nuri, sonunda bu muhteşem ikiliye yakalandı ve kendini, elinde çay bardağı, önümde kısır tabağıyla Yıldız Hanım’ın her koltuk başında farklı renkte bir kedinin oturduğuevinde Buldu.

“Şimdi Türkan Teyzem, sen anlat diyorsun da anlatacak bir şey yok. Ben topladığım delilleri İlknur Hanım’a verdim. Onlar da incelediler. Sonra beni sorguladılar. Sevgi ile Ömer’i de yakalamışlar işte.”

“Oğlum ben onu sormuyorum. Bu İlknur gitmemiş mi hastaneye, konuşmamış mı Sevgi ile.”

“Ay Türkan Abla, bak bu yine bir şeyler saklıyor. Nuri, oğlum elimize doğdun teyzelerinden hiçbir şey saklayamazsın.”

“Vallahi bir şey sakladığım yok Yıldız Teyze, aşk olsun!”

Aslında, Nuri’nin sakladığı bir şeyler vardı. İlknur Nuri’ye, soruşturmaya zeval vermeyecek şekilde bazı şeyleri anlatmıştı.

İlknur hastane odasına girmeden önce merkezden Ömer’in suç şebekesi hakkında bildiklerini, Nuri’nin topladığı delilleri destekler şekilde anlattığı haberini almıştı. Elinde büyük bir kozla, Sevgi’nin odasına girdiğinde Sevgi’nin ağzından dökülen ilk kelimeler,

“Onu yakaladınız mı?” oldu.

İlknur kafasını evet anlamında sallamış ancak Ömer’in çatışmada vurulduğu için durumunun kritik olduğu yalanını söylemişti. Sevgi, seviyorum dediği adamın içinde olduğu durum için tek bir damla göz yaşı dökmek şöyle dursun, üzülmemişti bile.

İlknur, elindeki deliller yeterli olsa da Sevgi’den tam bir itiraf alması gerektiğini biliyordu. Bunun için Sevgi’yle sohbet etmeye başladı.

“Salonundaki Mona Lisa tablosunun hikayesini biliyorsun değil mi Sevgi?”

Sevgi, şalkın, İlknur’a baktı.

“Eminim içinden bunun konumuzla ne alakası var diyorsun. Sana çok benziyor bence.”

“Neresi benziyor canım. O kadın siyah saçlı, ben sarı. O balık etli, ben zayıf.”

“Ama onun da yüzünde hem mutlu hem de hüzünlü bir ifade var. Tıpkı senin gibi.”

“Başıma neler geldi sen şahitsin. Mutlulukla, hüzün nereden çıktı?”

“Başına gelenleri bir kenara bırakırsak, onun da kim olduğunu kimse bilmiyor, senin de. Sahi kimsin sen Sevgi?”

“Ne demek kimsin?”

“Zavallı, duyguları sömürülmüş bir anne misin yoksa herkesi parmağında oynatan bir üç kağıtçı mı?”

“Ne demek bu şimdi?”

“Sevgi, sana güvendim, senin mağdur edildiğine inandım. Belki anne olduğun için, belki de kadın olduğun için. Ama herkes gibi beni de kandırdın. Elimizde kim olduğuna dair deliller var. Eğer sen itiraf edersen hepimizin işi kolaylaşacak, senin de.”

“Benim itiraf edeceğim bir şey yok.”

“Sevgi, yapma. Sana son bir şans veriyorum. İtiraf edersen cezan azalacak.”

Ömer’in vurulmuş olması ve durumunun ağır olması Sevgi’nin içini rahatlattığı için ısrarla suçsuz olduğunu söylemeye devam etti.

İlknur, çantasından telefonunu çıkarıp videolar bölümüne girdi ve Sevgi’ye Ömer’in suç şebekesi ile ilgili itiraflarını izletti. Sevgi, duyduklarına inanmıyor, avazı çıktığı kadar bağırıp her şeyi inkâr etmeye devam ediyordu. Sevgi’yi sakince izleyen İlknur, telefonunu Sevgi’nin elinden aldı. Kapıdaki güvenlik önemlerinin artırılması için gerekli talimatları verdi ve dışarı çıktı.

Böylelikle, benim yani Nihan Apartmanı’nın resmi tarihine bir olay daha yazılmış oldu. Bir süre daha sağda solda konuşuldu olanlar. Olayları gazetelerden takip edenler gelip baktılar bana, birkaç fotoğraf çektiler, sıfatlarıma yeni sıfatlar eklediler. Sonra da hiçbir şey yokmuş gibi gittiler.

Oysa tek bir sıfat anlatmaya yetmezdi beni. Çünkü bir farkım yoktu benim de Sevgi’den, İlknur’dan, Mobese Türkan’dan, Kedili Yıldız’dan, aşkı uğruna öldürülen Terzi Mualla’dan ve daha nicelerinden.

Çünkü ben de onlar gibi bir yanımda hüznü bir yanımda mutluluğu, bir yanımda merakı bir yanımda yalnızlığı, bir yanımda merhameti bir yanımda kandırılmışlığı taşıyordum ve tıpkı onlar gibi ben de kalın duvarlarımın arkasına saklanıyordum.

İşte öğrendiniz hikâyemi. Sizce ben hangi Nihan’ım?

POLİSİN KARISI

Odasına girdiğimde Başkomiser ayaklarını masanın üzerinde üst üste atmış, günlük gazetesini okuyordu.

“Günaydın Amirim,” dedim. Gazeteyi indirip önce kolundaki saate ardından yüzüme baktı. “Şükür kavuşturana,” dedi. “Ben de seni bekliyordum.” Duvardaki saate göz ucuyla baktım, sadece beş dakika gecikmişim. Masanın önündeki koltuklardan birine oturdum. Peşimden içeriye çaycı girdi. Başkomiserin poğaçasıyla şekersiz büyük çayını bıraktı. Başkomiser, benim de bir şey isteyip istemediğimi sordu. Teşekkür ettim.

Başkomiser kahvaltısını yaparken geldi haber. Apar topar kalktık. 

Olay yeri olan Demet Apartmanı’na ulaştığımızda binanın önünde bir ekip otosu, Olay Yeri İnceleme’nin minibüsü, polis memurları ve her zamanki meraklı kalabalık vardı. Başkomiser dışarıda sigara içen Asayiş Şube’den Necmi Başkomiseri görünce onun yanına gitti. Ben de ön bilgi toplamak için hemen içeriye daldım.

Başkomiser yukarı çıktığında epey bilgi sahibi olmuştum, ben de öğrendiklerimi bekletmeden paylaştım.

“Asayiş Büro’da görevli polis memuru Adnan Şeker, karısını bu sabah evinde ölü bulmuş. Nöbetten dönüşte dairenin kapısını açan olmayınca kendi anahtarıyla kapıyı açmayı denemiş, kapı kilitli değilmiş, kolayca kapıyı açıp içeri girmiş. Daha girdiğinde bir gariplik olduğunu sezinlemiş zaten. Ortalık darmadağınmış. Oturma odasında karısının yerde yatan cansız bedenini bulmuş. Evdeki ziynet eşyaları da yokmuş. Maktul otuz üç yaşında. Leyla Şeker. Öğretmen ama atanamamış, çalışmıyor, ev hanımı. Çocuksuz. Adnan bu arada sinir krizi geçirmiş, ambulansla hastaneye götürmüşler.”

“Biliyorum, Necmi Başkomiser anlattı. İyi yapmışlar. Kendini kaybedip delillere zarar verebilirdi.”

Ayağına galoşları geçirdikten sonra kapıdan içeri adımını atarken ilk tahminini yürüttü Başkomiser. “Hırsız, evdeki ziynet eşyalarını çalmak için daireye girer, o sırada uyanık olan kadınla karşılaşır, kadını öldürür, ziynet eşyalarını çalar, çıkar gider.”

“Ben de ilk o şekilde düşündüm.”

“Binada güvenlik kamerası, parmak izi, delil durumu nedir? Araştırmış mı çocuklar?”

“Parmak izi yok. Dişe dokunur bir delil, bir iz bulamamış Olay Yeri İnceleme. Kapı herhangi bir zorlama olmadan, içeriden açılmış. Bir de ortalığın dağınıklık durumu pek hırsızlığa uymuyor. Apartmanda ve yanındaki binalarda kamera yokmuş, tek tek kontrol edip bakmış arkadaşlar.”

Dairenin kapısını içten kontrol ederken sordu. “Yani?”

“Kadın, kapısını tanımadığı kimseye açmazmış. Bütün bu kilitler takılı dururmuş.”

Kilitlere ilgiyle baktı. Bu kilitlerle kapının zorla açılması pek mümkün görünmüyordu.

“Kapının arkasında tam dört çeşit kilit var. Aşırı değil mi?”

Başımı salladım. “Bundan üç sene önce oturdukları daireye hırsız girince böyle bir önlem almışlar. Bu nedenle daireye yabancı birinin girmesi çok düşük olasılık. Dördüncü katta oturdukları düşünüldüğünde balkondan, pencereden girme olasılığı da zayıf. Öyle bir şey yapmaya kalksalar mutlaka bir gören olurdu.”

İnanmaz gözlerle süzdü beni.

“Kadın nasıl öldürülmüş? Silah, bıçak?”

“Boğulmuş. İple.”

“İple mi? Nasıl bir ip? Bulunmuş mu?”

“O da kayıpmış Amirim.”

“Saat kaçta meydana gelmiş olay. Ne diyor doktor, belli mi?”

“Arkadaşlar ölüm saatinin bir önceki gece 20.00-22.00 arası olduğunu söylediler.”

“Adnan neredeymiş o saatte?”

“Kontrol ettirdim merkezden, nöbetçiymiş. Yanında başka bir memurla birlikte devriyeye çıkmışlar.”

“Ama parmak izi, bir delil yok diyorsun.”

“Maalesef. Katil veya katiller işi bilen profesyonel kişiler olmalı.”

“Apartmanda konu komşu, kimseyi gören eden, gürültü duyan da yok öyle mi?”

 “Yok, Amirim. Apartmanda haşır neşir olduğu kişilerin sayısı bir elin parmağını geçmiyormuş zaten. Malum, her zamanki bildik apartman hayatı.”

Devam et, der gibi başını salladı.

“Kapıcının karısı var, haftada iki kez temizliğe geliyormuş. Dün de temizlikteymiş maktulün dairesinde. Karşı komşuları, hastanede hemşire olarak çalışan otuzlu yaşlarında bir kadın var. O çalışmadığı günler birbirlerine çaya gidip gelirlermiş. Bir de yöneticinin karısı var. Onunla da arası iyiymiş. Bunların dışında eve sürekli girip çıkan bir yeğen var. Yirmi bir yaşında. Erkek. Üniversitede okuyor. Yakındaki bir yurtta kalıyormuş ama hemen her gün teyzesine uğrarmış.”

Başkomiser içeri girince ben de peşinden takip ettim. Olay Yeri İnceleme içeride işine devam ediyordu. Başkomiser bütün odaları dolaştı, cama çerçeveye, balkona, banyoya baktı. Benden, gösterdiği noktalardan birkaç fotoğraf çekmemi istedi. Dediklerini yaptım. Oturma odasında ortadaki sehpanın üzerindeki çay tabağını işaret etti. Kül tablası olarak kullanılmış, küller tabakta ama izmarit kayıptı. Onun yanında kirli bir pasta tabağı vardı. “Burada iki kişi aynı tabaktan pasta yemiş, çatal izlerini görüyor musun?” diye sordu. Çatallar ortada yoktu ama tabaktaki izleri görebiliyordum. Tek tek fotoğrafladım.

“Aşağıda bekleyen ekipteki polis memurlarından biri kapıda beklesin, yazısını hallederim ben, ben bitti diyene kadar değişmeli olarak bir arkadaşıyla nöbet tutsun,” dedi. Hemen yaptım. Kapıya bir memur diktim. “İşi olmayan kimse buraya girmeyecek, Adnan dâhil,” diyerek direktif verdi memura.

“Şu yeğen, adı neydi?” diye sordu.

“Mustafa,” dedim. “Mustafa Çetin.”

“Her neyse, o nerede? Haberi var mıymış?”

“Adnan ulaşamamış. Telefonu kapalıymış. Talimat verdim arkadaşlara. Ulaşmaya çalışıyorlar.”

Daireden dışarı adımımızı attığımız anda apartmanın kapıcısıyla göz göze geldik. Kapıcı kırk yaşlarında, yaklaşık 1.85 boylarında, kara kuru bir adamdı. Kendini tanıttı. Başkomiser doğrudan konuya girdi.

“Sen de mi görmedin buraya girip çıkanı?”

Kapıcı iki elini önüne bağlamış, mahcup bir şekilde, “Yok valla amirim,” dedi. “Kimseyi görmedim.”

“Olay olduğunda neredeydin peki?”

Hiç düşünmeden cevap verdi. “Daire 7 ile 11’in market işlerini hallediyordum.”

“Başka ne yaptın? Marketin dışında yani.”

“Hiç valla, Amirim. Çağıran eden olmadı başka, ben de daireme geçtim, çıkmadım bir daha.”

“İspatlayabilir misin bu dediklerini?”

Eliyle sanki görebilecekmişiz gibi bir noktayı gösterdi. “Market buradan iki cadde yukarıda, MOBESE’lerden ya da market kameralarından kontrol edebilirsiniz Amirim.”

Bana dönüp “Bu işi hallet bugün,” dedi. Kapıcıya dönüp karısının nerede olduğunu sordu.

“Temizlikte Amirim. Yandaki apartmanda hemen. Ama o da görmemiş hiçbir şey. Olayı duyunca ben sordum.”  

“Dün onun temizlik günüymüş?”

Kapıcı bir anlık duraklamadan sonra, “Evet dündü, doğru,” dedi. “Ama işi akşam olmadan bitmişti. Çünkü saat dörtte bizim küçük oğlanla birlikte alışverişe çıktıklarını biliyorum.”

Başkomiser, kapıcıdan karısını çağırmasını, ayrıca yöneticiye haber vermesini, kendisini burada beklediğimizi söylemesini istedi.

Olay Yeri İnceleme’den arkadaşlar işlerini bitirmiş çıkarken Başkomiser daire kapısını açık bırakmalarını isteyince kapıya yeniden sarı şerit çekerek gittiler.  

Beş dakika sonra apartman yöneticisi Nuri Tezcanlı, karısı Mine Tezcanlı ile birlikte yanımızdaydı. Altmışlı yaşlarında, uzaktan bakıldığında, ikimiz de ilkokul öğretmeni emeklisiyiz, diye bağıran bir çiftti. Kendilerini tanıttılar. Yanılmadığımı duymak hoşuma gitti. İnsan sarrafı oluyordum yavaş yavaş. Başkomiser yöneticiye önceki gün apartmana girip çıkan yabancı birini görüp görmediğini sordu.

“Kimseyi görmedim Amirim,” dedi. “Malum, emekliyiz, işimiz gücümüz yok, dün de bütün gün akşama kadar apartmanın önündeki bahçeyle uğraştık. Otları temizledik, çiçek ektik karımla. Kapıcı da çoğunlukla benim yanımdaydı. Zaten epey yorulmuşuz. Akşam nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum.”

“Evet, dün çok yorulduk çocuğum, gerçi değdi yorulduğumuza, güzel iş çıkardık, dışarıyı görmüşsünüzdür,” diyerek kocasını tasdikledi Mine Tezcanlı. “Ama Leyla kızıma çok üzüldük. Hemen alt dairede oturuyoruz biz, hiç ses de duymadık. Gürültü olsa mutlaka duyardık.”

Başkomiser, Mine Tezcanlı’ya döndü.

“Maktulle geliş gidiş yapıyor muydunuz?”

“Mutlaka çocuğum, komşuluk ilişkilerimiz iyiydi. Ama dün Leylacığımı hiç görmedim. Olayı biz de polis arabaları gelince duyduk. Çok üzüldük. İyi bir kadıncağızdı. Allah taksiratını affetsin.”

“Ailevi sorunları var mıydı? Ya da başka bir problemleri? Size anlatır mıydı?”

“Valla ne yalan söyleyeyim, kocasıyla araları limoniydi. Laf aramızda, çok geçimsizdir Adnan. Leyla bu duruma çok üzülürdü. ‘Kimseyle geliş gidişimiz yok, ne akrabalarıma gidebiliyorum ne dışarıya çıkıp bir arkadaşımla iki kahve içebiliyorum,’ derdi rahmetli.”

“Kocası çok mu kıskançmış?”

“Öyle galiba. Bunların çocukları da olmuyordu bizden duymuş olma, sorun Adnan’daymış sanırım. Tedavi olmasını istemiş birkaç kere kocasından ama kabul ettirememiş. Bundan dolayı da tartışıyorlardı. Ha, bir de kocası öğretmenlik yapmasını istemediği için de bunalıyordu. Soranlara atanamadım, diyordu ama aslında kocası yüzünden çalışmıyordu.”

İçimden ‘Maşallah, hanım teyze de hiçbir şey bilmiyormuş,’ diye geçirdim. Bir yandan notlarımı alıyordum.

“Başka bir düşmanı, husumetlisi var mıydı?”

Kadın kısa bir düşünme faslından sonra “Yok, en azından benim bildiğim yok,” dedi.

“Peki, kapıcınızın karısı nasıl biridir?”

“Esma mı? Dünya tatlısıdır. Tanısanız siz de çok seversiniz. Buralardaki bütün apartmanlara temizliğe gider. Eli de pratiktir. Etliye sütlüye karışmayan, işini yapan biridir. Harama da el sürmez. Yerde beş lira bile bulsa hemen getirir verir.”

“Dün,” dedi Başkomiser, “Leyla hanımın evini temizlemiş.”

Karı koca birbirlerine baktılar. Sonra yönetici konuştu.

“Dün bir ara Esma nerede, onu da çağırsana işi yoksa demiştik bizim İbrahim’e, o da karısının temizlikte olduğunu söylemişti ama kimde olduğunu sormak aklımıza gelmedi.”

“Akşama kadar buradaydık, dediniz, dün Esma’yı hiç görmediniz mi?”

“Akşamüstü gördüm,” dedi karısı. “Saat dört ya da beş olabilir. Emin değilim. Çocuğuyla birlikte dışarı çıkıyorlardı, kolay gelsin, dedi bize. Çocuğu alışverişe götürüyormuş.”

Bu sırada kapıcının karısı Esma merdivende göründü. Kocasının aksine kısa boylu, en fazla bir buçuk metre boyunda, tombulca bir kadındı. Nefes nefese kalmıştı.

“Asansörler bozulmuş yine Nuri Bey,” dedi, eteğinin içinden çıkardığı mendille alnındaki teri silerken.

“Aa evet, bugün bakım için geleceklerdi,” dedi Nuri Bey. “Hatırlattığınız iyi oldu, arayıp sorayım nerede kalmışlar. Bize müsaade var mı Amirim?” diye sordu.

“Tabii,” dedi Başkomiser. “Ama lütfen aklınıza başka bir şey gelirse, bir şey duyar veya görürseniz çekinmeden arayın,” diyerek üzerinde cep telefonu numarası yazılı kartını uzattı. Yaşlı adam kartı alıp gömleğinin cebine koyduktan sonra yavaşça indiler.

Esma tedirgin bakışlarla Başkomiseri süzüyordu. Korktuğu her hâlinden belliydi.

“Eee,” dedi Başkomiser, “anlat bakalım. Dün maktulün evinde temizlik yapmışsın.”

“Evet,” dedi kadın, sesi titriyordu. “Saat dörde doğru bitti işim. Bütün evi dip doruk temizledim.”

“Sonra da çıktın gittin yani?”

“Yok. Çay içtik, pasta yedik birlikte. İşim bitince yani. Sonra ücretimi aldım, çıktım.”

“Keyfi nasıldı? Hâli tavırları? Bir gariplik var mıydı?”

“İyiydi. Her zamanki gibi yani. Zaten bana pek bir şey anlatmazdı. Ben de sormazdım. Ama bazen kadınlar arasında toplandıklarında yardıma gelirdim, kulak misafiri olduğum zamanlar olmuştu.”

“Kimlerle toplanıyordu?”

“Karşıdaki hemşire hanımla, Mine teyzeyle, üst kattaki Aynur öğretmenle en çok. Gerçi Aynur öğretmen birkaç aydır memleketinde. Trafik kazasında koluyla bacağı kırıldı, ailesi alıp götürdü.”  

“Şu duyduklarını anlat.”

“Kocasına boşanmak istediğini söylemiş birkaç kez ama kocası yanaşmıyormuş sanırım.”

“Neden boşanmak istiyormuş?”

“Geçimsizlik işte Amirim, başka ne olacak. Benim gördüğüm, her konuda tartışıyorlardı. Bazen Adnan Bey telefon açardı, telefonda bile birbirlerine bağrıştıklarını biliyorum.”

“Yakın zamanda oldu mu böyle bir diyalog?”

Kadın elini çenesine götürüp düşündü.

“Geçen hafta. Evet evet. Hatta Leyla Hanım oturup ağlamıştı odasına kapanıp. Ama sonra da hiçbir şey olmamış gibi pasta poğaça falan yapmıştı, birlikte yemiştik yine.”

“Dün sen temizlik yaparken eve gelen giden olmadı mı hiç?”

“Öğlen yeğeni geldi, Mustafa. Yemek yedikten sonra çıktı. Çok kalmadı. Mustafa’nın dışında kargocu geldi, saat ikiye geliyordu. Başka gelen ben görmedim.”  

“Sen Leyla Hanım’ın ziynet eşyalarının yerini biliyor muydun?”

Kadın bir anda kızardı.

“Hiiii,” dedi. “Yoksa altınlarını da mı çalmış gözü kör olmayasıcalar. Yoksa bütün bunları üç kuruşluk altın için mi yapmışlar?”

“Öğreneceğiz,” dedi Başkomiser. “Sen soruma cevap ver.”

“Tabii ki biliyordum,” dedi. “Küçük bir kutusu vardı, kilitli, onun içinde dururdu. Kilidini de her zaman üzerinde taşırdı.”

“Ne kadar ziyneti vardı peki?”

“Ben içini bilmem ki,” dedi kadın. “Kutuda neleri var görmedim. Sadece kutunun yerini bilirdim. Üzerinde altın taşımayı da sevmezdi. Bir tek kolyelerini takardı. Onun dışında alyans hariç her şey kutuda dururdu. Bir keresinde düğüne gidiyordu, o zaman kolunda burma bileziklerle boynunda uzun bir altın kolye görmüştüm.”

“Sen saat dörtte çıktıktan sonra ne yaptın? Bir daha uğramadın mı?”

“İşim bitince paramı aldım, çıktım, yeniden uğramamı gerektirecek bir şey olmazdı ki zaten hiç. Çıkınca benim küçük oğlanın üstüne bir şeyler almaya gittik. Başka da bir yere gitmedik.”

“Maktulün kapısında hiç zorlama izi yoktu. Yabancı biri yapmış olamaz. Ziynetleri de kayıp. Hem de tam bütün evin temizlendiği bir gün meydana gelen bir cinayet.”

Kadın bir anda panikledi. “Benden mi şüpheleniyorsunuz yoksa?” diye sordu. “Benim bir ilgim yok, ben bir şey yapmadım Amirim, yemin ederim. Leyla Hanım’ı çok severdim ben, neden böyle bir şey yapayım? Doğru söylüyorum, bir daha görmedim ben Leyla Hanım’ı. Ben çıkarken de iyiydi. Yaşıyordu.”

“Bilmiyoruz,” dedi Başkomiser. “Şu anda bu apartmandaki herkes aynı zamanda birer şüpheli. Onun için bizden izinsiz sakın şehir dışına çıkmayın, ortalıktan kaybolmayın.”

“Tabii, nereye gideceğiz zaten,” dedi kapıcı. “Katilin bulunması için yapabileceğimiz bir şey varsa biz de yardımcı olmayı çok isteriz.” 

Karşı dairede oturan hemşirenin mesaide olduğunu öğrendik. Başkomiser buradan çıktıktan sonra mutlaka komşunun da ifadesini almamız gerektiğini söyledi. Ayrıca apartmandakilerin parmak izleriyle DNA için örnek alınması talimatını verdi. Konuştuğumuz kişilerin imzalı ifadeleri de gerektiğinden, hepsini bir arada halletmek adına hemen bir ekip ayarladım.

Başkomiser son bir kez daha daireye bakmak istedi. “Sen bekle burada,” dedi. Beş dakika sonra çıktı. “Şu komşu işini hallettin mi?” diye sordu. Maktulün komşusu Burcu Başkan’dan bahsediyordu. Hastanede görüşmek için kendisinden söz almıştım. Çıktık.

Burcu Başkan, otuz altı yaşında, bekâr, hiç evlenmemiş, sarışın, uzun boylu bir kadındı. Yanına gittiğimizde hemşire odasında çayla sigara içiyordu. Bizi görünce sigarayı bardağın içine atarak söndürdü. Kendimizi tanıttık. Leyla Şeker’in öldüğünü duyduğunda önce inanmadı, sonra olduğu yerde çöktü, ağlamaya başladı. Bekledik. Toparlanması uzun sürdü. İlk defa bizden duyduğu belliydi.

“Ben dün bütün gün yattım. Çalışmıyordum. İzin günümdü. Kendimi iyi hissetmeyince yataktan çıkmadım. Televizyon seyrederek, tembellik ederek geçirdim günümü. Leyla’yı dün hiç görmedim. Ne o bana geldi ne de ben ona gittim.”

Duraksadı. Cümlelerini toparlamaya çalıştı. “İnanmıyorum. Leyla ölmüş olamaz. Şaka olmalı bu. Ne olur şaka olduğunu söyleyin. Hiç gürültü ya da ses de duymadım. Nasıl böyle bir şey olur?”

Yeniden ağlama krizi tuttu. Dolaptan bir tane küçük şişe su çıkardım, masadaki kolonyayı da aldım, yanına oturdum. “Sakin olun,” dedim. “Lütfen su için.” Başını kaldırmadan elimdeki şişeye uzandı, eli titriyordu, elimi çekmeden suyu içirdim. Teşekkür etti. Kolonya uzattım, istemedi.

Başkomisere döndü. “Size yardımcı olabilmeyi çok isterim ama benim bu olayla ilgili bildiğim hiçbir şey yok Amirim.”

“Maktulü ne zamandır, ne kadar tanıyorsunuz?” diye sordu Başkomiser.

“Ben apartmana geçen sene taşındım. Sağ olsun, taşınırken de sonrasında da çok yardımı oldu bana. Sevimli bir kadındı. Bir düşmanı ya da tartıştığı kimse olup olmadığını bilmiyorum. Bazen apartmandakilerden dert yanardı, yöneticinin karısının çok kıskanç olduğunu, zaman zaman buradan taşınmak için yanıp tutuştuğunu söylerdi. Üst komşusunun gündüz vakti bile sürekli gürültü yaptığından şikâyet ederdi bazen de. Gene kimi attı eve şırfıntı kim bilir, derdi. Bunun gibi ıvır zıvır şeyler işte. Kocası Adnan pırlanta gibi bir adamdır. Her istediğini alıp getiriyordu. En yakın arkadaşımı kaybettim diyebilirim. Çok üzgünüm. Ona kim kıymış olabilir, böyle bir caniliği kim yapmış olabilir? Bir insanı boğarak öldürmek akıl alacak iş değil.”

Burcu hemşire ağlamaya devam etti. Çok içten gözyaşı döküyordu. İstemsizce kadını omzuma yasladım, kendini tamamen bıraktı. Teselli edebilmek için ne diyeceğimi bilemedim. Bekledik. Bir süre sonra başını kaldırdı. Aklıma ilk gelen döktüğü onca gözyaşına rağmen hâlâ nasıl bu kadar güzel olduğuydu. Başkomisere baktım, hiçbir duygu belirtisi göstermeden bekliyordu.

“Özür dilerim,” dedi. “Bir anda kendimi kaybettim.”

“Önemli değil,” dedi Başkomiser. Kenardaki peçeteyi uzattı bana. Ben de aldığım peçeteyi Burcu Hanım’a verdim, gözlerini kuruttu.

Başkomisere önemli bir telefon gelince ayağa kalktı, gerisini sen hallet, diye işaret etti bana.

Biraz toparlanınca, “Sigara içsem sorun olur mu?” diye sordu. Cebimdeki paketten çıkardığım sigarayı yakıp uzattım. Masadaki boş çay bardağının altlığını yeniden önüne çekti. Bir sigara da ben yaktım. Elleri titriyordu sigarayı içerken. “Daha iyi misiniz?” diye sordum. Başını salladı. Burada işimiz bitmişti. Çıkarken Burcu Hanım’a teşekkür ettim, kartımı uzattım, bir şey aklına gelirse aramasını söyledim. Elini sıkarken aklımda yine sadece ne kadar güzel bir kadın olduğu ve çok güzel koktuğu vardı. Bir an için oraya gidiş sebebimi tamamen unutmuştum. Başkomiser çoktan gitmişti. Bir taksi çevirdim, yapacak çok işim vardı.

Büroya geldiğimde Başkomiser odasında telefon görüşmesi yapıyordu. Karşısındakine “Bir an önce hallet, seni bekliyorum, çok önemli olmasa böyle bir şey istemem senden,” diyordu. Telefonu kapattıktan sonra bana döndü.

“MOBESE’ler ve market kameraları kapıcıyı doğruluyor. Kargo şubesine uğradım. Maktulün evine giden kuryeyi buldum, eve ne götürdüğünü öğrendim. Kıyafet almış,” dedim.

“Yeğenine ulaşabildin mi?”

Ulaşamadığımı, nöbet tutan memura yeğenin maktulün evine uğraması hâlinde bizi hemen aramalarını tembih ettiğimi söyledim.

Oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı. İki elinin parmaklarını birbirine değdirdi.

“Şimdi elimizdeki verileri bir değerlendirelim,” dedi. Şu ana kadar aldığımız bilgilere göre ne yazık ki hâlâ herkes cinayet şüphelisi olabilir. Kapıcının karısı, ziynet eşyalarını çalmak için böyle bir suç işlemiş olabilir. Zaten dün temizlik günüymüş. Ortalıkta hiçbir iz bulunamamasının sebebi de bu olabilir.

“İkinci olasılık, aradığımız katil apartman yöneticisinin karısı olabilir. Uzak ihtimal gibi gözükse de komşular arasındaki sebebini bilmediğimiz kıskançlık önemli bir faktör.

“Üçüncü olasılık, yeğen. Genç yeğen, bu sene üniversiteye başlamış. Belki yeni girdiği ortamda edindiği kötü alışkanlıklara para yetiştiremediği için en yakınını gözünü kırpmadan öldürmüş olabilir. Ama önce yeğeni bulmamız gerek. Bakalım ne biliyor olayla ilgili.

“Bir de dördüncü şüphelimiz, hemşire tabii. Genç, güzel bir kadın. Maktulün kocası ile gizli bir ilişkisi olabilir. Üstelik hemen karşı dairede oturuyor.”

“Katilin kocası olma ihtimali yok mu sizce Amirim?” diye sordum.

“Neden böyle bir şey yapsın ki?” diye soruma soruyla karşılık verdi.

“Karısı boşanmak istediği için.”

“Haklısın, güçlü bir motivasyon ama sen yokken araştırdım, devriyede gittikleri bölgeler evinin olduğu bölgenin dışında. Yanındaki arkadaşı ile hiç ayrılmamışlar. Devriye dışında da bütün gece bürodaymış. Giriş çıkışlarına baktım.”

“Bilmiyorum,” dedim. “Bana biraz tuhaf geliyor. Yabancı değilse kim girdi eve o zaman?”

“Bunu öğrenmek de bizim işimiz işte,” dedi Başkomiser. “Bize bunun için maaş veriyorlar. Peki…” dedi, sonra. Elindeki kalemle önündeki kâğıdı karalamaya başladı. “Sence katil kim olabilir?”

Kısa da olsa düşünme fırsatım olmuştu bu konuyu.

“Ben katilin yeğen olduğunu düşünüyorum. Ortada yok. Telefonu kapalı. Nerede olduğu meçhul.”

“Haklısın ama bulmadan, sormadan, dinlemeden öğrenemeyeceğiz. Öğrenci sonuçta çocuk. Ortaya çıkacaktır. Neyse…” dedi sonra. “Enseyi karartmak yok. Cenaze işlemlerinden sonra Adnan’la da konuşalım.”

Akşama doğru, maktulün yeğeninin eve uğradığını öğrendik. Hemen çıktık.

Apartmanın önüne geldiğimizde, polis memuru ile oturuyorlardı. Çocuk hem sigara içiyor hem de ağlıyordu.

Başkomiser, polis memuruna vazifesine geri dönmesini söyledikten sonra bankta oturan gencin yanına çöktü.

“Başın sağ olsun delikanlı,” dedi. “Teyzen için üzgünüz. Sana birkaç soru soracağız, cevap verebilecek misin?” diye sordu.

Delikanlı burnunu çekti. Elinin tersiyle gözünü sildi. “Bulun o katili, ne olur, teyzemin kanı yerde kalmasın,” diye ünledi, sesi çatallıydı.

“Bulacağız, emin ol. Sen nerede okuyorsun?”

“İstanbul Üniversitesi’nde okuyorum. Bu sene başladım. Üçüncü girişimdi sınava. İstediğim bölümü kazanınca teyzem de benim kadar sevinmişti. Yurtta kalıyorum ama okul yakın olduğu için mutlaka hemen her gün teyzeme uğrarım. Uğrardım yani. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum tek başıma bu koca şehirde.”

Mustafa yeniden ağlamaya başladı.

“Teyzeni çok mu seviyordun?” diye sordu Başkomiser.

Evet, anlamında başını salladı Mustafa.

“Teyzeni boğarak öldürmüşler. Öğrenmişsindir. Düşmanı var mıydı? Böyle elini kolunu sallaya sallaya girip çıkabilecek senden başka kimse var mıydı daireye?”

Mustafa kendini toparladıktan sonra yeniden konuşmaya başladı. “Bir düşmanı yoktu,” dedi. “Onun ne düşmanı olacak zaten. Sadece eniştemle anlaşamıyorlardı. O da çocukları olmadığı için. Başka bir şey bilmiyorum ben. Dün öğlen uğradım, temizlik vardı, mutfakta karnımı doyurdu teyzem. Sonra da çıktım. Bir daha görmedim. Teyzem altınlarını saklamazdı ki hiç. Altın düşkünü değildi. Bilen birisidir yapan mutlaka ama kim yapmış olabilir aklım almıyor.”

Durdu biraz sonra yeniden konuşmaya başladı. “Yoksa benden mi şüpheleniyorsunuz?” İkimize birden bakıyordu soran gözlerle. “Ben teyzemi çok seviyordum. Ben yapmadım. İnanın.  Neden böyle bir şey yapayım?”

Başkomiser, kolunu çocuğun omzuna attı. “Bizim işimiz katili bulmak delikanlı,” dedi. “Suçsuz insanı suçlayacak değiliz, bunları sormak vazifemiz. Sen neredeydin bu saate kadar peki? Telefonun da kapalı.”

“Bütün gün okuldaydım, bugün önemli iki dersim vardı,” dedi Mustafa. “O yüzden öğlen gelemedim, okuldan çıkınca uğrarım teyzeme diye düşünmüştüm.”

“Peki, akşam neredeydin? Yurtta mıydın? Kaçta geçtin yurda?”

“Akşam, ee-evet, dedi,” çocuk. “Yurttaydım. Erken geçtim. Zaten saat 22.00’den sonra giriş yok.”

Başkomiser, Mustafa’dan cep telefonu numarasını istedi, not ettim. “Ama bir haftadır telefonum yok,” dedi. “Aradığınızda o nedenle ulaşamamışsınızdır, arızalanınca servise verdim, çıkmadı henüz.”

Akşam, Başkomiserin beklediği sonuçlar geldi. Tabakta iki kişinin DNA izlerine rastlanmıştı, biri maktule aitti ancak diğerinin kimliği tespit edilememişti. Kocası o gece nöbette olduğuna göre onun olması olanaksızdı. Çay tabağında ise hiçbir şey çıkmamıştı.

Ön otopsi raporuna göre de maktul, iple boynu kırılarak öldürülmüştü. Parmak izi yoktu.

***

Başkomiser, ertesi gün yurda uğramamı isteyince sabah ilk iş yurda gittim. Kayıtlardan olay günü Mustafa Çetin’in yurda hiç gelmediğini öğrendik. O gece orada kalmamıştı. “Emin misiniz?” diye sordum. Tekrar kontrol ettiler. “Yok,” dediler. “O sabah çıkış kaydı var ama girişi yok.” Oda arkadaşlarından birini çağırdılar, o da gelmediğini onayladı. 

Mustafa’nın kaldığı yurt odası için savcılıktan arama emri çıkardık. Başkomiser aramayı bizzat yönetti. Odada altı kişi kalıyorlardı. İçeride ayak ve ter kokusunun karışımı ağır bir koku vardı. Aramalarda herhangi bir sonuç elde edemedik.

Mustafa Çetin’i cinayetten ve hırsızlıktan gözaltına aldık. Sorgusunda ısrarla kendisinin böyle bir şey yapmadığını iddia etti. Ama o gece nerede kaldığına ilişkin bir cevap veremedi. Eveleyip geveledi sadece. Cep telefonu olmadığından olay gününe ilişkin sinyal bilgilerine ulaşamadık.

Mustafa’dan alınan kan ve idrar örneklerinde kanında uyuşturucu maddeye rastlandı. Uyuşturucu madde etkisi altında böyle bir suçu işlediğine, bu sebeple hatırlamadığına kanaat getirdi savcılık.

Sonuç olarak savcılık tarafından mevcutlu olarak sevk edilen Mustafa Çetin’in sorgu hâkimliğince tutuklanmasına karar verildi. 

Maktul, Adli Tıp’taki işlemlerinin tamamlanmasından sonra defnedildi. Biz de katıldık. Küçük bir kalabalık nezaretinde toprağa verildi.

Cinayet silahı bulunamadı. Adnan’la cenazeden sonra yaptığımız görüşmede teyze ile yeğen arasında para yüzünden sık sık tartışmalar çıktığını, daha önce de Mustafa’nın teyzesinin üzerine yürüdüğünü karısının söylediğini öğrendik. Mustafa’nın okulda kötü alışkanlıklar edinmiş olabileceğini söyledi. İyiden iyiye insan sarrafı oldum diye boşuna demiyordum. Adnan’ın anlattıkları da beni doğruluyordu. Her ne kadar Başkomiser şüpheleri bulunduğunu söylese de gerçek apaçık ortadaydı.

Katilin yakalandığını ve tutuklandığını haber vermek için Burcu Hanım’a uğradım. Aslında onu yeniden görebilmek için yanıp tutuşuyordum. Elimde de artık geçerli bir bahanem vardı. Birlikte yemek yedik. Haberi duyunca çok sevindi. Ama kim olduğunu öğrenince çok şaşırdı.

“Bana da bir şey yapabilirdi,” diyerek korkusunu dile getirdi.

Eline uzanıp tuttum, “Korkmayın,” dedim. “Ben sizi korurum.”

“Teşekkür ederim,” dedi. “Çok iyisiniz.”

Bütün cesaretimi toplayarak “Siz de çok güzelsiniz,” dedim. Utandı.

Masanın üzerindeki telefonu yemek sırasında çalmaya başlayınca ekrana bakıp sessize aldı, yerine bıraktı. “Önemliyse açsaydınız,” dedim.

“Yok,” diyerek başını salladı. “Önemli biri değil.”

Ama arayan her kimse ısrarcıydı. Yemek boyunca telefonun ışığı sürekli yandı.

Göz ucuyla ikide bir saatini de kontrol ettiğini görünce “İsterseniz kalkalım,” dedim. Yemek faslı bitmiş, sohbet ediyorduk zaten.

“İyi olur, hemen gelirim diye çıkmıştım,” dedi.

“Bu yemeği tekrarlayalım mı?” diye sordum.

“Olur,” dedi. “En kısa zamanda tekrarlarız, çok isterim. Ben sana müsait olduğumda haber veririm. Ama bu defa sen benim davetlim olacaksın.”

Kabul ettim. Yemeğin sonunda da olsa sizli bizli konuşmayı bırakmıştık.

Kalktık. Galiba âşık oluyordum. Belki de çoktan olmuştum.

Burcu’yu hastaneye bırakmış çıkarken giriş kapısına doğru hızlı adımlarla ilerleyen tanıdık bir sima gördüm. Adnan. Sinirli bir hâli vardı sanki. Belki de bana öyle geldi. Üzgün de olabilirdi. Sonuçta karısını kaybetmişti, kolay bir travma değil, diye düşündüm. Ben çıkarken diğer kapıdan o girdi. Beni fark etmedi. Özel olarak baş sağlığı dilemek için dönsem diye aklımdan geçse de şu anda yersiz kaçabileceği endişesiyle vazgeçtim.

Büroya geçtiğimde Başkomiser yine telefonda harıl harıl biriyle konuşuyordu. Eliyle oturmamı işaret etti. Cenaze kaldırılmış, katil yakalanmış, dosya kapanmıştı. Ama cümle aralarından karşısındaki kişi ile aynı olayla ilgili konuştuğunu anlayabiliyordum. Niye eşeliyor ısrarla, diye merak ettim. Konuşma bitince bana döndü.

“Tam ben de seni arayacaktım,” dedi.

“Yemekteydim,” dedim.

“Desene unutmuşsun,” dedi. “Aklıma da gelmedi değil.”

Boş boş baktım.

“Bugün birlikte yiyecektik yemeği,” dedi kollarını iki yana açarak.

Elimi alnıma götürdüm. “Kahretsin, aklımdan tamamen çıkmış Amirim. Yarın telafi edelim,” dedim. “Ben ısmarlayacağım, itiraz kabul etmiyorum.”

Gülümsedi. “Pek keyiflisin, yemekte yalnız değildin anlaşılan,” dedi.

“Hayır,” dedim. “Yanımda bir bayan arkadaşım vardı. Burcu hemşire. Siz de tanıyorsunuz. Katilin yakalandığını haber vermek istedim.”

Hem daha fazla soru sormaması hem de konuyu benim dışıma taşımak için “Siz ne yapıyordunuz Amirim?” dedim. “Telefondaki kimdi?”

“Ha,” dedi. “Telefon. Biliyorsun çabuk verilen kararlar benim için her zaman sıkıntıdır.” Arkasına yaslanıp devam etti. “Mustafa’nın bizden bir şeyler gizlediğini düşünüyorum. Ama bence kesinlikle cinayetle alakalı değil.”

“İlahi Amirim,” dedim. “Bebek yüzlü katiller hep vardı. Biliyorsunuz. Hep de olacak.”

“Öyle tabii,” dedi. “Ama galiba gizlediği sırrı keşfettim. Yanılmıyorsam bir saate kadar burada olur.”

Merakımı fark etti. “Adnan’la da konuştum bugün yine. Ona da anlattım şüphelerimi ama o da senin gibi düşünüyor,” dedi.

“Burada mıydı Adnan?” diye sordum.

“Yok, telefonda görüştük,” dedi.

“Yarım saat kadar önce ben de gördüm Adnan’ı,” dedim. “Burcu hemşireyi hastaneye bıraktıktan sonra ben çıkarken o diğer kapıdan giriyordu. Telaşı var gibiydi ama sinirli miydi üzgün müydü anlayamadım.”

“Ben bugün telefonda konuşurken oldukça sakindi,” dedi. “Hatta fazla sakin geldi bana.”

Başkomiser bir süre sessiz kaldı. Ardından, ayağa kalktı. “Adnan ne için gitmiş hastaneye acaba? Bir öğren de haber ver bana,” dedi. Odadan çıktı.

Öğrenmem beş dakikamı almamıştı. Kayıtlarda Adnan Şeker isimli bir kayıt yoktu. Yatan hasta ziyaretine gitme ihtimaline karşı Şeker soyadlı yatan hastaları da kontrol ettirdim. Yoktu.

Beklerken Başkomiser geldi. “Şu gizli sır bir gelsin. Ardından birlikte hastaneye gidelim. Kamera kayıtlarına bir bakalım. Karısını daha dün toprağa verdi, yas tutmak yerine hastanelerde ne işi varmış. Sorumluluk bölgesinde de değil üstelik.”

Yarım saat sonra gizli sır kapıda göründü. Anlattıklarıyla şaşkınlığımı gizleyemedim.

“Beni aradığınızı duyunca hemen geldim Komiserim,” dedi. “Kim olduğumu öğrenmişsiniz sanırım. Adım Asım Kurtulmuş. Tekstil işi ile uğraşıyorum. Mustafa’yı tanıyorum, evet. Olayı duyunca kulaklarıma inanamadım, zaten iki gündür de ulaşamıyordum Mustafa’ya. Emin olun, Mustafa öyle bir caniliği istese de yapamaz, çok nahif biridir. O akşam da birlikteydik. Benim rezidansımda ikimiz baş başa küçük bir parti yapmıştık. Kanında çıktığını söylediğiniz madde de o küçük kutlamamızdan kalmadır. Size konuşmamasının sebebi deşifre olmamızı istemediği içindir mutlaka. Mustafa’yla üç aydır sevgiliyiz.”

Kamera kayıtları şahsın ifadesini doğrulayınca Başkomiser savcıyla görüşerek dosyanın yeniden açılmasını sağladı. Mustafa serbest kaldı.

“Amirim,” dedim. “Böyle bir şahsın varlığını nasıl öğrendiniz?”

“Dün cenaze sırasında hemen yanımda genç bir delikanlı vardı ya hani.”

“Evet,” dedim.

“Yurttaki oda arkadaşlarından en yakını oymuş Mustafa’ya. Mustafa katil olamaz, dedi bana. Sonra çıkardı, bir cep telefonu verdi. Aslında yurtta arama yaptığımız gün verecekmiş ama korkmuş, susmuş. Yani Mustafa bize kısmen yalan söylemiş. Telefonunun serviste olduğu doğru ama ikinci bir telefonu ve ikinci bir hattı varmış. Bunu da ona sevgilisi yani Asım Kurtulmuş almış. Bizim bilgi işlemciler dün gece epey uğraştılar. Telefonun içine girdiler, böylece gizli sırra ulaştık.”

Bu arada yeni gelişmeler olunca Adnan aklımızdan çıkmıştı. Kamera kayıtlarını incelemek için hastaneye gittik. CCTV odasındaki kameraların benim hastaneden ayrıldığım saatle bir saat sonrasındaki aralığını inceledik. Ve bingo. Aradığımızı bulduk. Hem de birden çok kamerada karşımıza çıkıyordu. Yalnız değildi. Görüştüğü kişiyle tartıştığı, sinirli hâli belli oluyordu. Hepsinin kopyasını çıkardık.

Daha önce çıkarılan ancak katil zanlısı olarak Mustafa tutuklanınca dosyada işlevsiz kalan Adnan’ın son bir aya ilişkin yaptığı bütün telefon görüşmelerinin dokümanını elden geçirmeye karar verdik. Kayıtlarda dikkatimizi çeken numaraları not ettik. Eşiyle yaptığı görüşmeler dışında dikkati çeken diğer numara da Adnan Şeker’e aitti. Soruşturmanın ilk başında dikkat etmediğimiz bu ayrıntı şimdi büyük önem kazanmıştı.

Söz konusu numaranın kim tarafından kullanıldığına ilişkin araştırma ve sinyal tespiti talep ettik. Numaranın herhangi bir telefonda kullanılmadığını, sinyal tespitinin mümkün olmadığını öğrendik. Ama katil bir yerde hata yapmıştı. Müşteri temsilcisi ile yaptığı görüşmeler kayıt altındaydı ve ses tonundan kim olduğunu öğrenmiştik.

***

Sorgu odasındaydık. Karşımızda oturuyordu. Çok şıktı. Üzerinde dar bir büstiyer, altında mini bir etek vardı. Makyajı, kıyafeti, oturuşu, bütün güzelliğiyle ben buradayım, diyordu.

Masadaki suyun kapağını açıp bir yudum aldıktan sonra “Dün Adnan’la görüştün mü?” diye sordu Başkomiser.

“Hayır, görüşmedim,” dedi. “Görüşmem mi gerekiyordu?”

Başkomiser cevap vermeden bekledi.

Boşuna getirdiniz beni buraya, diyen bir gülüş vardı Burcu’nun yüzünde. Gözleriyle siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, dercesine bana baktı. Son olanlardan sonra ben de afallamış durumdaydım. Şaşkındım.

“Pekâlâ,” dedi Başkomiser. “İtiraf etmeyeceksin yani.”

“Neyi itiraf etmemi istiyorsunuz?” diye sordu. “Katil yakalandı, tutuklandı. Dosya da kapandı öğrendiğime göre. Tatmin olmadınız mı? Benden ne istiyorsunuz, beni neden buraya getirdiniz? Avukat istiyorum. Konuşmayacağım.” Bana döndü. “Komiser, neler oluyor söyler misin?”

“Oyun oynamak istiyorsun öyle mi? Ama oyun için harcayacak vaktim yok,” dedi Başkomiser. “Bak bakalım şunlara.”

Dosyayı incelemeye başladı. Böyle bir şeye hazır olmadığı açıktı. Duruşu değişti, gülümsemesi suratından yavaş yavaş silindi. Kadın içerisinde HTS kayıtları, kamera görüntüleri de bulunan dosyayı incelerken Başkomiser öldürücü darbeyi vurdu.

“Senin de gördüğün gibi Adnan’la gönül ilişkiniz olduğunu biliyoruz. Susmaya devam edecek misin?” diye sordu.

Gardının düştüğü, pes ettiği suratından belliydi. Az önceki kendinden emin hâlinden eser kalmamıştı. Ama ilk konuştuğumuzdaki sulu göz hâli de yoktu. Sadece şaşkınlık vardı. Yakalanmayacağını düşünüyordu belli ki.

“Tamam,” dedi. “Konuşacağım.”

“Güzel. Adnan hastaneye neden gelmişti? Onunla başlayalım mı?”

“Yemekteydim.”

“Biliyorum.”

Başını kaldırıp bana baktı. Bir tepki vermedim.

“Yemek sırasında sürekli özel numaradan aradı. Bana ulaşamayınca hastaneye gelmeye karar vermiş. Olay gününden bu yana arkadaşımda kalıyordum. Eşi iş için şehir dışına gittiğinde dönene kadar onda kalırım genelde. Senin yaptığını biliyorum, dedi. Neden dikkat çekecek şeyler yapıyorsun, evinde kalsana, şüpheyi üstüne çekiyorsun, diye çıkıştı. Dün gece kapımı çalmış, açan olmayınca evde olmadığımı anlamış. Gece de çok aradı ama arkadaşımın yanında olduğum için cevap veremedim. Bir de telefonda ne diyeceğimi bilemedim. Olaydan sonra ilk kez hastaneye geldiğinde konuştuk işte.”

“Bilmeden hatayı kendisi yaptı,” dedi Başkomiser.

Başını salladı Burcu.

“Leyla Şeker’i neden öldürdün?”

“İki senedir ilişkimiz vardı. Bana ayırdığı kısacık zaman dilimlerinden usanmıştım. Bir sene önce Adnan’ın oturduğu dairenin karşısı boşalınca orayı kiralayıp yerleştim. Karısıyla tanışıp arkadaş olmam uzun sürmedi. Zor da olmadı. Ama Adnan’ın akşam eve uğramadan ya da sabah evden çıktıktan sonra bana ayırdığı yarım saatlik, bir saatlik süreler beni bir süre sonra mutlu etmemeye başlamıştı. Ben boşan artık dedikçe beni zamanı değil, bekle biraz diyerek sürekli atlatıyordu. Ben de yöntem değiştirdim, karısını Adnan’a karşı doldurmaya başladım. Adnan’ın karısını çalıştırmaması, gittiği yerlere karısını götürmemesi, evden dışarı çıkmasına izin vermeyişine ben de ekledim bir şeyler. Kendi adıma başarmıştım da. Leyla boşanmaya karar vermişti ama Adnan’ın buna yanaşmadığını söylüyordu. Bekledim. Adnan pes eder, tamam der diye ama olmadı. Bana yapacak başka bir seçenek bırakmamıştı. Akşam altıdan sonra fırından yeni çıkardığım pasta ile kapısını çaldım, beni görünce çok sevindi. Saftı, iyi niyetliydi. Kocasıyla ilişkimizden hiç şüphelenmeyecek kadar hem de. Oturduk, çay içtik, pasta yedik. Saat ona geliyordu. Bugün temizlik vardı, Esma’ya da yardım ettim, yoruldum galiba, ben biraz uzansam sana ayıp olur mu, diye sordu. Televizyon seyrediyorduk. Kanepeye uzanmıştı, gözlerinin kapandığını görünce cebimdeki hastane eldivenini çıkardım. Duvarda gördüğüm, süs olarak kullandıkları halat ipini aldım, onunla uykusunda boğdum. Hiç direnemedi bile. Ortalığı hırsızlık süsü vermek için dağıttım, ziynet eşyalarını aldım, sessizce çıktım. Ziynetlerle ipi apartman boşluğuna attım.”

“Adnan senin yaptığını biliyor muydu?”

Usulca başını salladı.

Tam, rüyalarımın kadınıyla tanıştım sonunda, derken aslında acımasız bir katil olduğunu öğrenmiştim. Benim için ne büyük bir hayal kırıklığıydı. Sorgusunu yapana kadar hâlâ içimde ufak da olsa bir ümit vardı. Önüne koyduğumuz her delili aksi kanıtlarla çürüteceğine emindim nedense. Bütün delillere rağmen, kendisi itiraf edene kadar aradığımız katilin Burcu olduğuna kafam yatmıyordu. Âşık olduğum için konduramıyordum belki de. Suçluluğu kanıtlanana kadar herkes masumdur karinesine ilk defa bu kadar inanmıştım. Başkomisere bütün bunları belli etmemeye çalıştım. Aşkımı kalbime gömüp unutmaya karar verdim.

Dışarı çıktığımızda, “Hastanede ilk görüştüğümüz günü hatırlıyor musun?” diye sordu Başkomiser.

Evet, anlamında başımı salladım.

“Burcu Başkan’la konuşmaya gittiğimizde cinayeti ona biz haber vermiştik ama olayın nasıl olduğunu söylememiştik. Ne dediğini hatırla.”

Dikkat etmemiştim çünkü o sırada güzelliğiyle beni büyülemişti. Düşünüyor gibi yaptım.

“Bir insanı boğarak öldürmek akıl alacak iş değil, demişti,” diye devam etti Başkomiser.

Odasının kapısında durdu, eliyle sırtıma vurdu.

“Unutursun merak etme,” dedi.

Yüzüne şaşkın baktım. Başka tek kelime etmeden odasına girdi, kapısını kapattı.

KİTAPLAR VE CESETLER

Normal şartlar altında insanlar öldükten sonra geri gelmez. Eğer geliyorlarsa bunun sadece iki açıklaması vardır: Ya zaten ölmemişlerdir ya da… Diğer seçenek biraz ürkütücü, tuhaf ve birazcık da imkânsız.

Amirlerim yine en kıytırık vazifeyi bana -tabiri caizse- itelemişlerdi. Adamın biri en yakın arkadaşını öldürmüş. Üstelik bir tane kitap için. Maktul birkaç hafta önce arkadaşından bir kitap ödünç almış. Fakat geri vermeyi reddetmiş. Kitabın sahibi de elindeki şarap kadehini kırıp arkadaşının boğazına saplamış. Sonrası malum. Şarap, kitaplar, edebiyat… Entellerin öfkesi de böyle oluyormuş demek ki.

Maktulü morgda görmüştüm. Sorgu odasında katili de görünce böyle düzgün insanların nasıl bir cinayete karıştıklarına şaşırdım. Şimdiye kadar gördüğüm hiçbir katile benzemiyordu. Karşımdaki adam gayet kibar ve kelimelerini seçerek konuşuyordu. Adamın sesi öyle buğulu ve teskin ediciydi ki sanki arkadaşının boğazını nasıl deştiğini anlatmıyor, bana bir aşk şiiri okuyordu.

Adama olan hayranlığımı üzerimden attıktan sonra sordum:

“En yakın dostunuzu öldürmenize sebep olacak kadar değerli olan o kitap neyin nesi ve şu an nerede?”

Yüzünü bürüyen korku o kadar cismaniydi ki beni bile bir an etkisi altına almıştı.

“Kitabın nerede olduğunu şu an ben de bilmiyorum. Olaydan sonra onu pencereden attım. O kitap lanetli. Sakın peşine düşmeyin. Ben verilecek tüm cezalara razıyım.”

Anlamıştım, karşımda bir kaçık vardı.

“Madem bu kadar tehlikeli bir kitap, neden yok etmediniz? Yakabilirdiniz, yırtıp parçalara ayırabilirdiniz veya başka türlü ortadan kaldırabilirdiniz.”

Sözlerim ona çok gelmiş olacak ki kahkahalarla gülmeye başladı.

“O kitabı yok edemezsiniz. Sadun Sonbahar’ın asla basılmamış ilk ve son kitabı. Aslında bir kitap bile değil, kendi el yazısıyla doldurduğu bir defter. Tesadüfen elime geçtiği gün büyük bir hazine bulmuş gibi sevinçten ne yapacağımı şaşırmıştım. Ancak, maalesef tıpkı efsanelerdeki gibi, bazı hazineler lanetlerini de beraberinde getiriyor.”

Sadun Sonbahar ismini daha önce duymuştum. Babamın abone olduğu haftalık bir dergide ve birkaç gazetede kısa hikâyeleri yayımlanıyordu. Hikâyelerini bir kitapta toplayıp toplamadığını bilmiyordum. Tek bildiğim, yoksulluktan ve kimsesizlikten girdiği bunalımdan dolayı intihar ettiğiydi. Edebiyat dünyası için bu çok da tuhaf sayılmazdı. Aynı kaderi paylaşan bir sürü yazar ve şairin hayatı bizlere okullarda anlatılmıştı.

“Sadun Sonbahar’ın intihar eden diğer onlarca yazardan ne farkı var?” diye sordum.

“Hiçbirisi öldükten sonra kitap yazmadı,” dedi ve tekrar gülmeye başladı. Az önceki kibar ve şiir gibi konuşan adam gitmiş, yerine kafayı sıyırmış herifin teki gelmişti resmen. Sandalyemden kalkıp sorgu odasından çıkmaya yeltenmiştim ki kolumu sıkıca tuttu. Gözleri ağlamaklı ve yalvarır bir şekilde bana bakıyordu.

“Kitabı aramayın. Kendiniz için, sevdikleriniz için aramayın. Kanıt veya şahite ihtiyacınız yok. Cinayeti ben işledim ve itiraf ediyorum. Lütfen dosyayı kapatın gitsin.”

Elbette ki aramam gerekiyordu. Nihayetinde ben bir polistim ve kitap da şu an baktığım vakanın en önemli unsuruydu. Aslında yazarın öldükten sonra kaleme aldığı iddia edilen bu lanetli kitabı merak etmiyor da değildim. Diğer yandan bu arama işleri bana her zaman angarya gibi geliyordu. Adam kitabı pencereden attığını söylemişti. Çevredeki MOBESE ve güvenlik kameralarının olay günü kayıtlarına bakarsam bu arama işini hızlıca halledebilirdim.

Cinayetin yaşandığı evin tam karşısındaki kuyumcunun güvenlik kamerası imdadıma yetişmişti. Gerçekten de kitap pencereden atılmış ve kaldırımın kenarına düşmüştü. Görüntüyü birkaç dakika ileri sardıktan sonra yaşlı bir adamın kitabı alıp uzaklaştığını gördüm. İçimden defalarca lanet okudum. Şimdi de bu meraklı yaşlı amcayı bulmam gerekecekti. Yaşlılardaki bu merak duygusunu hiçbir zaman anlamamıştım zaten. Benim rahmetli dedem de böyleydi. Yetmiş küsur yıllık bir hayattan sonra insanın merak edecek neyi kalabilirdi ki?

“Sadık amca bu. Adresini biliyorum, size verebilirim Amirim.”

O an kuyumcuya sarılıp onu öpücüklere boğasım geldi. Kitabı alan adamı tanıyordu ve beni büyük bir zahmetten kurtarmıştı. Kuyumculuk mesleğine saygım bir kat daha arttı. Hemen yanıma iki memur alıp kuyumcunun verdiği adrese gittim. Bu işi bugün bitirmeye kararlıydım. Sadık amca asansörsüz bir apartmanın sekizinci ve en üst katında oturuyordu. Merdivenleri çıkarken nefes nefese kalmıştım. Yaşlı insanlar neden giriş kat dışında bir daireyi tercih ediyorlardı ki? Yaşlandığımda üstüne para verseler asla ikinci kat üstü bir dairede oturmazdım.

Nihayet merdivenleri bitirmiştik. Sırtımı duvara dayayıp biraz soluklandıktan sonra yanımdaki memura kapıyı çalmasını işaret ettim. Daha parmağını kapı ziline götürmeden içeriden çığlık sesleri duymaya başladık. Kapıyı daha sert vuruyorduk fakat çığlıklardan başka cevap alamıyorduk. Başka çaremiz olmadığından kapıyı kırarak içeri girdik.

İçeri girer girmez üstü başı kanlar içerisinde yaşlı bir kadın koşarak ayaklarıma kapandı. Onu sakinleştirmeye çalışırken üzerindeki kanın kendisine ait olmadığını fark ettim. Kanayan bir yarası yoktu. Memurlara kadınla ilgilenmelerini söyleyip koridorun sonundaki, kadının çıkıp bize doğru geldiği odaya ilerledim. İçeri adımımı atar atmaz yaşlı teyzenin üzerindeki kanın kaynağını anlamıştım. Sadık amca odanın tüm duvarlarını kaplayan geniş kitaplığa yaslanır şekilde oturmuş, vücuduna art arda ve rastgele elindeki bıçağı saplayıp duruyordu. Hemen yanına koşup onu durdurmaya yeltendim ve zemindeki kan gölünün içerisine girerek ona doğru hamle yaptım. Fakat bıçak darbelerinden birini çoktan kalbine denk getirmişti bile.

Bu iş iyice can sıkıcı olmaya başlamıştı ve benim elimde iki ceset ve kayıp bir kitaptan başka hiçbir şey yoktu.

“Kocam Sadık, kitabı yolda bulmuş. Eski püskü bir şey olduğu için para edeceğini düşünmüş. Sahaflar çarşısına götürüp satacaktı. Ne olduysa okumaya başladıktan sonra oldu. Kitabı bırakmak istemedi. Tek yaptığı tekrar tekrar o kitabı okumaktı. Elinden almaya çalıştığımda bağırıp çağırıyordu. Bunca yıldır bana sesini yükseltmemiş adam bambaşka birine dönüşmüştü. Sabah o daha uyanmadan kitabı götürüp sahafın tekine verdim. Para falan da almadım. Sadık bunu öğrenince delirdi. Üstüme saldırdı. Tam beni bıçaklayacakken kendisini bıçaklamaya başladı. Sonrasını biliyorsunuz zaten Memur Bey.”

Kadının anlattıkları hiçbir mantıklı açıklamayla bağdaşmıyordu. Daha fazla ölüme sebep olmadan kitabı acilen bulmam gerekiyordu. Kadından hangi sahafa verdiğini öğrendim ve aceleyle yola koyuldum. Dükkâna vardığımda kısa boylu, ihtiyar bir adam masasına oturmuş, elindeki bir kitaba göz gezdiriyordu. Polis olduğumu ve yardımına ihtiyacım olduğunu söyledim. Gözlüklerini çıkardı ve elindeki kitabı gösterdi. Kitaptan çok paramparça olmuş bir deftere benziyordu.

“Bunun için geldin, değil mi?” diye sordu ve devam etti. “Vermem bunu sana. Sadun Sonbahar bu kitabı öldükten sonra yazdı. Kitabın yarısında mürekkep yerine onun kanı var. Hayatta hak ettiğini alamayan bir yazarın nefretiyle yazılmış bir kitap bu. Ve artık benim.”

Bu efsane mevzularından bıkmıştım artık. İhtiyara epey sert çıktım.

“Elinizdeki kitap mıdır defter midir her ne haltsa, iki adli vakanın kanıtı niteliğinde. Teslim etmemek gibi bir şansınız yok. Gerekirse zor kullanarak alırım.”

İhtiyar sahaf gözlüklerini tekrar eline aldı. Sol camını çerçevesinden çıkardı ve masanın kenarına vurup kırdı. Büyük olan parçayı parmaklarının arasına aldı. Bana saldıracağını düşünerek tetikte beklemeye başladım.

“Bu kitabı görüp okudum. Artık hayatta görülmeye değer bir şey kalmadı benim için. Bu yaştan sonra yasalara da karşı gelemem. O yüzden…”

O an her şey yavaşlamıştı sanki. İhtiyar adamın elindeki cam parçasını şah damarına savuruşu, bir fıskiye gibi fışkıran kanın yüzüme çarpışı… Her şey ağır çekimde gerçekleşmişti. Şaşkınlıktan ve korkudan donakalmıştım. Bir an kendime geldim ve ceketimi çıkartıp adamın boynuna tampon yaptım. Fakat nafileydi. Kan oluk oluk zemine akıyordu ve aynı gün içinde bu manzarayı ikinci kez görüyordum. Vakit kaybetmeden ambulans çağırdım ancak ambulans gelene kadar yaşlı sahaf çoktan ölmüştü.

Gece yoğun bir mesai beni beklemekteydi. Kitabı alıp ofisime çekildim ve okumaya başladım. Sadun denen adamın el yazısının harika olmasının dışında ilginç bir mevzu yoktu. Bir günlük gibi yazılmıştı. Yaşadığı olaylardan çok olayların kendisine neler hissettirdiğini anlatıyordu ve genellikle de bu hisler epey olumsuzdu:

“Hayalleri gerçekleştirmek mi? Başıma ne geldiyse hayallerim yüzünden gelmedi mi zaten?”

“Atmosfere dev bir böcek ilacı yerleştirmek istiyorum.”

“Nefret de bir duygu. Yani, bu da demek oluyor ki ben de duygusal bir insanım.”

Kitabın, yazarın öldükten sonra yazdığı iddia edilen kanla yazılmış meşhur sayfalarına gelince yazının birden çirkinleştiğini fark ettim. Aynı elden çıktığı barizdi, fakat hem okuması zordu hem de okudukça insana sebepsiz bir rahatsızlık veriyordu. Biraz daha okuyunca rahatsızlık hissinin sebebini anlamaya başladım:

“Şu an sen ve ben varız Memur Bey. O gün kaç yaşındaydın? 14 mü? 15 mi? Ablanların size geldiği gün…”

Hayır! Hayır! Kitabı bırakmam gerekiyordu ama gözlerim sanki sayfalara çivilenmiş gibiydi. Ellerim kitabı öylesine sıkı tutuyordu ki hiçbir kuvvet ayıramazdı. Okumak istemiyordum, ama kitap zorla kendisini okutuyordu:

“Dört yaşındaki yeğenin odana gelmişti. Ne sevimli çocuktu. Emre miydi adı? Evet, Emre. Sen bilgisayar başındaydın, o ise sürekli senin ilgini çekmek için yaramazlıklar yapıp duruyordu. Seni rahatsız ediyordu. Oyun oynuyordun. Sanki hayatının en önemli işiymiş gibi. Emre sandalyenin kenarına çıkıp kucağına atladı. Sonra omuzlarına çıkmaya çalıştı. Onu kucağından indirip yere koyabilirdin veya azarlayıp annesinin yanına gönderebilirdin. Sen ne yaptın?”

Burnumdan ve gözlerimden kanlar akmaya başladı. Daha fazla okumak istemiyordum. O an fırsatım olsa kendi gözlerimi oyabilirdim.

“Onu azarlayıp göndermek yerine omzunu savurdun ve dengesini bozdun. Sonra ne oldu? O çocuk yerdeyken ne gördün? Fal taşı gibi açılmış gözlerini. Ağlamak yok, ses yok. Yerde hareketsizce yatan, dört yaşındaki bir çocuk. Odadan çıktın ve banyoya girdin. Ablanın feryatlarını duyana kadar da dışarı çıkmadın. Sözde hiçbir şey görmemiştin ve çocuk kendi düşüp ölmüştü. Aynen böyleydi, değil mi Memur Bey? Bu zamana kadar kendinden nefret ederek yaşadın ve bunu kimseye belli etmedin. Ablanla hâlâ hiçbir şey olmamış gibi konuşuyorsun. Yüzüne baka baka onu kandırıyorsun. Evladının katili olduğunu bilmeden, hâlâ seni çok seviyor. Sen bir katilsin Memur Bey. Çocuk katili, yeğen katili.”

“YETEEER!”

Kitabı elimden bıraktığımda Sadun Sonbahar masamın tam karşısında oturuyordu. Sigaradan sapsarı olmuş bıyıkları altından bana iğrenç bir şekilde gülümsüyordu. Kimse günahlarının başkaları tarafından bilinmesini istemez. Sadun Sonbahar aslında insanlara olan nefretini kusmamıştı bu kitaba. Bizzat kendisine olan öfkesi ve kini yaratmıştı bu kitabı. Öyle ki ölümü bile bu kini dindirmeye yetmemişti. Şimdiyse sıra bu kitabı okuyanlardaydı.

Evrak işlerini verdiğim memur odama kitabı incelemeye yollamak için almaya geldiğinde ben çoktan silahımı ağzıma dayamıştım. Tetiği çektikten sonra sadece sonsuz karanlığı hatırlıyorum. Umarım o memur kitabı okumamıştır.

KISAS

Kilidine takılı anahtarlar sallanacak kadar sarsılıyordu kapı yumruklanırken. Hangi ses onu uyandırmıştı, kestiremiyordu. Var gücüyle vuranın hiddeti mi, yoksa beklenmediği bir anda ölümle karşılaşan kadının gelecekte yaşayamayacağı yılları telafi etmek istercesine isyankâr çığlığı mı? Önce kumandaya uzandı, onun için ninni yerine geçen korku filminin sesini kapattı. Sonra kapıya doğrulttu kumandayı ve üstündeki “back” tuşuna bastı. Gerçeklik algısını kaybetmiş değildi ama yine de tuşa bastığında, saniyenin altmışta biri süreliğine de olsa kapının dışındaki yedi numaranın evine geri dönmesini umut etti. “Keşke kumandalar gerçek hayatta da işe yarasa,” diyerek uyuyakaldığı kanepeden kalktı, sağ elini pijamasının içine sokup kalçasını kaşıya kaşıya kapıya gitti.

Karşısındaki adamın sinirden kıpkırmızı olmuş yüzünü görünce yine altmışta bir oranlık sürede mahcup oldu. Ama duyguları da umutları gibi kısa sürdüğü için komşusunun bu hâli komik geldi, gülmemek için kendini zor tuttu. Az önce kalçasını tımarladığı elleriyle karşısındaki adamın ağzını kapattı. Sol elinin işaret parmağını da kendi ağzına götürerek:

“Şişşşt, aman Rüstemciğim, gecenin bu saatinde apartmanın içinde bağırılır mı hiç? Sende öfke sorunu var, demedi deme. Elimdeki vakaların çoğu öfkesine yenilip suç işleyen kişiler,” dedi ve bıkkın bir şekilde ekledi. “Bunu hep söylüyorum ama anlamıyorsun ki! Çöz şu problemini artık.”

Kırmızı yüzlü yedi numara, bu dalga geçen yavuz hırsızın tiradının benzerlerini daha önce defalarca duymuş olsa da yine dumur olmaktan kendini alıkoyamadı. Devamındaysa normalde bülbül gibi şakıdığı, sadece öfkelendiği zamanlarda tetiklenen kekelemesiyle “Çizzz… çizzzzzzz… çizzzz… meeeeeeyi çokkkk…” derken bir yandan da karşısındaki adamın deli olduğuna şüphe bırakmayan el hareketini, gözleriyle hipnotize şekilde takip ediyordu. Adam şefkat dolu bir yüz ifadesiyle, kekelemekten tamamlayamadığı cümlesi için onu yüreklendirircesine, göğüs hizasında, vücuduna paralel tuttuğu eliyle havada görünmez bir daire çiziyor ve başını da senkronize şekilde öne arkaya sallayarak “Hadi Rüstem’im bir avazda söyle de kurtul,” diyordu.

“Kkkkkkkk…. Kkkkkkkk….”

“Bak gözlerim doldu Rüstem’im, ha gayret nur topu gibi bi cümlen geliyor!”

Bu buram buram dalga geçen tavır karşısında kırmızı yüzlü yedi numara, önünde dikilen adamın devir daim yapan elini ittiği gibi eve daldı.

“Çok aştın sen! Atıcam o televizyonu camdan şimdi!”

Son cümleyi takılmadan söylese de ev sahibinin radarına ensesinden yakalanıp ne ara olduğunu anlamadan kapı dışarı edilmişti bile. Rüstem bu süreyi ev sahibine sorsaydı, saniyenin altmışta biri cevabını alırdı muhtemelen. Ama evden bu palas pandıras derdest ediliş gözünü korkutmuş olacak ki kendi katına dönmek için merdivenlere yöneldi.

“Şiii… şiiii…. şikkkk…”

“Şiki şiki baba?? Haaa şöyleee, Allah neşeni arttırsın Rüstem’im, siniri bırak, hep böyle şarkı söyle!”

“Ayetttt… eeeeğğğ… eğğğğ… dicem seee… ni!!”

”Hayni hayni yabaaa!”

“Rrrrr….uuuhh hastası seni!”

“Helik melik duni. Gel fakiri yaba…” diyerek kapıyı kapattı ama apartman koridorundaki kırmızı yüzlü yedi numaranın duyacağı şekilde şarkının nakaratını devam ettirdi. “Ooooo oooooo oooof!”

Oturma odasına gidip koltuğa oturduğunun saniyesinde -ki bu sefer öznel bir zaman kavramı değil de gerçekten bu derece bir eş zamanlılıkta- telefonu çaldı.

Bu sefer “ş” harfi olmadan, “Ahan da siki siki aldım,” diyerek uzanıp telefonu açtı.

Arayan, “alo” denmeyeceğine antrenmanlı bir şekilde söze başladı:

“Koçubey Mahallesi’nde villaların birinde kesik parmak bulunmuş. Konum atıyorum şimdi.”

İki taraf da önceki telefon görüşmesi deneyimlerine dayanarak konuşmanın devamının olmayacağını bildiğinden aynı anda telefonu kapattılar. Üzerinden çok geçmeden yardımcısı Nuri, az önce ilan ettiği mesajı gönderdi. Oflayarak gideceği yerin haritasına göz gezdirdi telefonda. Üstünü değiştirdi, apartmandan çıkarken az önceki kırmızı yüzlü yedi numaranın ziline, onun konuşmasına gönderme yaparcasına birkaç kez kesik kesik basarak “Seni kekeme bülbül seni,” dedi gülerek.

Olay yerine varıp arabadan indiğinde duraksadı. Sanki önünde boyutlar arası geçiş yapılan bir kapı açılmıştı. Kusursuz peyzajı ve aydınlatmaların etrafındaki ışık haleleriyle buranın bir bahçe değil de dünya dışında bir cennet olma ihtimali güçleniyordu. Adım atıp atmamaktaki kararsız hâline sinirlenerek, “Ulan sana asma köprü bile çok! Bir de önünde boyut kapısı mı açılacağını sanıyorsun?” diye söylene söylene arabanın kapısını sertçe kapadı.

21 numaralı villaya geldiğinde, mesafe olarak diğerlerine nazaran daha ayrışan bir konumda olduğunu gördü. Fakirlerle bir arada olmak istemeyen zengin züppe tavrı gibi adeta. Hoş, diğerlerinin sahiplerinin de kodaman olduğu su götürmez gerçekti ama 21 numara patronsa bunlar CEO olabilirdi. Zenginlikle ilgili akıl yürütmesinin bile çalışma üzerine olduğunu görünce bu sefer de kendi kendine “Ufkuna sıçayım senin, Allah’ın marabası,” diyerek içeri girdi. Onu gören yardımcısı vakit kaybetmeden konuşmaya başladı:

“Amirim, ev sahibinin adı Pervin Hıncal. 40 yaşında, tek başına yaşıyormuş. İhbarda bulunansa komşusu Aysel Güç. Üç gün önce evden kavga sesleri duymuş. Daha önceden Pervin Hanım’la aralarında bir tartışma olmuş. Sebebi ise Aysel Hanım’ın bahçesine meyve, sebze dikmek istemesi. Pervin Hanım komşusunun bahçesinin görüş alanında olduğunu ve göz zevkini bozmaya hakkı olmadığını iddia ederek Aysel Hanım’la tartışmış. Hatta yeni ektiği fidelerin bazılarını da sökmüş. Olaya gelecek olursak; Aysel Hanım geçmişteki bu münasebetten dolayı Pervin Hanım’ın geçimsiz biri olduğunu düşündüğünden sesleri önemsememiş. İki gün sonra alışverişten döndüğünde Pervin Hanım’ın ışıklarının gündüz vakti yandığını görmüş. Garip gelse de eve gelip kontrol etmemiş, kimseye de haber vermemiş ama huzursuz olmuş. Şeker hastası olduğu için gece sık sık tuvalete kalkıyormuş. Aklına takıldığı için her seferinde, penceresinden gizlice Pervin Hanım’ın evini kontrol etmiş. Alt kattaki iki odanın da lambası yanıyormuş. Sabah uyanır uyanmaz tekrar baktığında ışıkların hâlâ söndürülmediğini görünce içi rahat etmemiş ve polise haber vermiş.”

“Yani eve gelip kontrol etmemiş mi?”

“Hayır, polise haber vermiş. Bizimkiler bulmuş kesik parmağı. Kapı da açıkmış.”

“Komşunun evi hangisi?” diyerek pencereye yöneldi.

Yardımcısı Nuri, “Soldaki ev Amirim, bakın şimdi ışığı yanan odanın perdesi aralandı,” dedi.

Bir süre eve baktılar. Perde sürekli açılıp kapanıyordu. Neler olup bittiğine bakmak istiyor ama sonra korkudan kapatıyordu anlaşılan.

“Bu evin dış kapısı, komşunun görüş alanında değil. Parmak nerede bulunmuş?” diye sordu yardımcısına. Sonra onun adımlarını takip etti.

“Mutfakta Amirim. Sol el, yüzük parmağı kesilen. Alyansı hâlâ üstünde duruyor.”

“Kesik parmak ev sahibine ait olmayabilir yani. Yalnız yaşıyor dedin, değil mi en başta?”

“Evet yalnız yaşıyor, fakat…” Parmağın bulunduğu tezgâhın tam üstündeki resim çerçevesini gösterdi. “Tabii, henüz incelenmedi ve komşunun söylediklerinden yola çıkarak tahminen üç gün geçtiği için uzuvda renk değişimi olsa da tırnak yapısı itibariyle fotoğraftakine benzemiyor mu Amirim?”

Şeref, eğilip resim çerçevesine baktı, sonra hemen yakınındaki kesik parmağa. Ardından mutfağı incelemeye başladı. Oldukça genişti, neredeyse bir stüdyo daire kadar. İki duvarı da kaplayan dolaplar, ortada ise yeni tip mutfaklarda bulunan “ada” olarak tabir edilen geniş bir tezgâhla pencere tarafında bir masa ve koltuklarından oluşan oturma grubu bulunuyordu. Bu kadar yer varken neden resim çerçevesi ocağın, lavabonun bulunduğu tezgâha konulmuştu? Adeta biri süreci hızlandırmak istercesine onları yönlendirmek istiyordu.

“Burada sana tuhaf gelen bir şey var mı?” diye yardımcısına sordu.

“Evet Amirim, kesik parmaktan resim çerçevesine doğru giden oklar ya da yanıp sönen ışıklar beklerdim.”

Şeref hem yardımcısı Nuri’nin muzipliğinden hem de bu ‘aklın yolu bir’ durumuyla düşüncesinin teyit edilmesinden hoşnut, tebessüm etti.

“Parmağı hemen incelesinler. Biz de şu ürkek tavşanla bir konuşalım ama öncesinde bizimkilere söyle, her yeri didik didik arasınlar. Başka bir uzuv bulmayız umarım. Hastanelere parmak kesilmesi ya da kopmasıyla ilgili Pervin Hıncal’ın bir başvurusu olmuş mu araştırsınlar.”

Komşunun kapısını çaldıklarında, ev sahibi kısa sürede kapıya geldi ama duraksadı. Kapıya tekrar vurdular.

Kapının hemen ardında olmadığını belli eden bir uzaklıktan ev sahibi seslendi. “Kim o?”

“Polis, Aysel Hanım. Komşunuz Pervin Hanım hakkında birkaç sorumuz var.”

Kapının ardında hiç hareket olmadı. Yardımcısı Nuri tekrar seslendi:

“Kapıyı açar mısınız Aysel Hanım?”

Kadın komutu aldığında ayaklarını belli ki sürüyerek kapıya yanaştı, zinciri taktı ve gözleriyle burnu görünecek kadar açarak “Ben her şeyi anlattım. Daha fazlasını bilmiyorum. O kadınla uğraştırmayın beni,” dedi.

Zinciri kaldırtmak için üniformanın işe yarayacağını düşünen Şeref az ilerideki polisi gösterdi. “Şu an, buradan daha güvenli bir yerde olamazsınız Aysel Hanım. Lütfen kapıyı açın da konuşalım.”

Kadın biraz düşündükten sonra “Ama bahçede konuşacağız,” dedi. Belli ki bu ikilinin sivil kıyafetli olmalarından huylanmış, diğer üniformalı polislerin görebileceği yerde bulunmak istiyordu.

Amiri bu teklifi çoktan kabul etmişti. Taşlı yürüyüş yolunda birkaç adım geriye çekildi. Nuri, “Tabii Aysel Hanım, bahçede konuşalım,” dedi.

Aysel Hanım, anahtarını yanına alıp şalını tutarak yanlarına geldi.

Şeref hemen sorguya başladı:

“Pervin Hanım’la kaç senedir komşusunuz?”

“Yedi yıl önce yerleştim buraya. Benden birkaç hafta sonra da onlar taşındılar.”

“Onlar derken, Pervin Hanım yalnız yaşamıyordu o zaman?”

“Yaklaşık bir senedir tek diye biliyorum. Çok da takip etmiyorum kendisini. Neye kızıp da karşıdakinin üstüne saldıracağı belli olmayan biridir, o yüzden ‘Evimi mi gözlüyorsun?” der diye pek bakmam o tarafa.”

“Ondan önce kiminle yaşıyordu?”

“Evliydi, kocasıyla birlikte taşınmışlardı.” Çevresine şöyle bir göz gezdirip sesini kıstı. Önemli bir bilgi vereceğinin sinyalini yakarak “Ama adam aldatmış bunu,” dedi. Hemen de ekledi. “Kim çeker ki o çirkefi?” Son kelimeyi o kadar içten bir nefret vurgusuyla söylemişti ki burnu yukarı çekilip tiksinmeyle kırıştı.

“Evet, aranızda yaşanan kavganın bilgisini aldım, oraya da geleceğim. Kendisiyle bu kadar irtibatınız kopukken bu detayları nereden biliyorsunuz?” diye sordu Şeref.

“Fatma söyledi,” dedi kadın, sanki karşısındaki iki adam da Fatma’yı tanıyormuş gibi.

Kısa bir sessizlik oldu. İkisi de Aysel’in sorulmadan Fatma’nın kim olduğunu açıklayacağını umut etti ama kadın hiç oralı değildi. Bir kediyi karşınıza alıp kim gözlerini kırpmadan duracak yarışına girmek gibiydi bu bekleyiş. Yarışmanın galibinin istisnasız her zaman kediler olduğunu bilen Nuri, Aysel’in sorulmadan miyavlamayacağını anlayarak “Fatma kim Aysel Hanım?’’ dedi.

Aysel hiç nazlanmadan cevap verdi.

“Haftada bir gün, pazartesileri bana temizliğe gelir. Çarşamba da ona gider. Temizlik yaparken çenesi hiç durmaz; ya şarkı söyler ya kocasından yakınır ya da sitede diğer temizliğe gittiği evlerden konuşur. Ben dedikoduyu asla sevmem, başlarda anlatma desem de laf dinletemedim.”

Yalan makinesine bağlasalar anında alarmı öttürecek olan bu asılsız ‘dedikoduyu sevmem’ beyanı sorgulamayı yanlış yöne götürmeyecek nitelikte olduğundan ikisi de takılmadı.

“Pervin Hanım’ı en son ne zaman gördünüz?”

“Görmedim, diyorum ya bakmam o tarafa ama en son tartışmanın olduğu gün sesini duydum işte.” Yine etrafa hızlıca göz gezdirdi. “Ama bir gün önce Fatma oradaydı, o görmüş. Dediğine göre yine her zamanki huysuzluğu üzerindeymiş. Hatta başta onu eve almak istememiş.”

“Fatma Hanım mı söyledi bunu size?”

“Yok, Pervin cadısı geldi söyledi bana. Tövbe ya rabbim, kim söyleyecek, tabii Fatma dedi.”

Huysuz ihtiyar yakıştırmasına birkaç senesi kalan kadının yaşına hürmeten, bu terslemenin üstünde durmayan Şeref. “Siz, Fatma Hanım’la bayağı yakınsınız galiba?” dedi.

“Yoo, bunu da nereden çıkardınız?”

“Az önce dediğinize göre Pervin Hanım’a çarşamba günü gitmiş olmalı, size de pazartesi günü gelecekti. Gününden önce görüştüğünüze göre iş dışında da samimi olmalısınız,” dedi Nuri. Yardımcısı da onunla aynı mantıktaydı demek. “Bu çocukta iş var,” diye düşündü Şeref.

“Amaan ondan mı dediniz. Yok canım. Bana geldiği gün çocuğunun okulundan çağırmışlardı, apar topar gitti. İki odanın camlarını silecekti daha.” Hiç yapılır mı bu der gibi bir yüz ifadesiyle “Yeni yıkanmış perdelerimi, pis cama takıp gitmişti apar topar. Çarşamba da Pervin cadısı bunu önce eve almak istememiş, kendi günü olduğu hâlde. Sonra ne düşündüyse vazgeçmiş ama sadece “Oturma odasını sil, süpür, git,” demiş. Fatma da ondan erken çıkınca benim camları silmeye geldi.”

“Peki, ikinizin de ortak tanıdığı biri, yani Fatma Hanım varken neden komşunuzun ışıklarını gündüz açık gördüğünüzde gidip bir kontrol etmesini söylemediniz?” dedi Nuri.

“Bir de ‘Başkalarıyla benim dedikodumu mu yapıyorsun?’ diye evimi mi bassaydı? Merak ettim etmesine ama ‘Neme lazım, bulaşma,’ dedim kendi kendime. Fatma bir ara onun sinir ilacı kullandığını söylemişti. O geceki kavgadan sonra yatışmak için belki de bir tane fazla içti, o da uyku yaptı diye de düşünmüştüm.”

“Hımm, peki intihar etmiş olabileceği aklınıza gelmedi mi?”

“O mu? Yok bee! Kavga edeee edeee edeee karşısındakinin beynini yer bitirir, öldürür de geri çekilmez o,” derken yine gözleri kısıldı, burnu kırıştı öfkeden.

“Peki, teşekkürler. Fatma Hanım’ın telefon numarasını alalım sizden,” dedi Nuri.

“Telefonum şarjda, içeri götürüp getirtmeyin beni ne olur. Zaten onlar da burada oturuyor. Kocası sitenin bahçıvanıdır. Bu yoldan doğruca gidin, küçük bir ormanlık var, onu da geçince karşınıza çıkan ilk ev.”

Herhâlde kendileriyle aynı klasmanda olmadıklarını vurgulamak içindi personelin evinin sitenin içinde yer almaması. “Küçük orman da zenginler ve fakirler arasına kurulmuş barikat görevi görüyor olabilir,” diye aklından geçirdi Şeref. Nuri’ye baktı. Acaba o da böyle düşünmüş müydü yoksa her ay maaşının ucu ucuna yetişinden kaynaklı bir hüsnükuruntu muydu bu?

Arabaya bindiler, kadının dediği gibi pahalı müstakil evler ve cennet replikası bahçeleri geçtikten sonra koruya girdiler. Hemen bitiminde de ışığı yanan evi gördüler.

Fatma’nın kısmen de olsa Aysel Hanım’ın hayal ettiği hayatı yaşıyor olduğunu gördüler bahçeye ekilen domates, biber, nane, fesleğen gibi bilumum yeşillikten. Belki de iki kadının kavga etmesine neden olan bahçede zerzevat yetiştirme fikrini Fatma vermişti.

Aysel’in kapıyı hemen ve neredeyse ardına kadar açtı.

“İyi akşamlar, Emniyet’ten geliyoruz. Pervin Hıncal’ın evinde bulunan kesik parmak olayını soruşturuyoruz. Fatma Hanım’la görüşmek istiyorduk.”

“Benim komserim, buyrun,” dedi. Hiç şaşırmamıştı. Sol elinde tuttuğu telefon tuş kilidine geçmemişti, ekran ışığı hâlâ açıktı. Büyük ihtimalle Aysel, Nuri’yle ikisi onun yanından ayrılır ayrılmaz şarjda olan telefonuyla Fatma’yı aramış, flaş gelişmeyi aktarmıştı. Ne de olsa olay daha sıcakken yapılan dedikodunun tadına doyum olmazdı.

İçeri geçen Şeref, bu sefer düşüncelerini yardımcısına teyit ettirmek yerine doğrudan Fatma’ya yöneldi.

“Aysel Hanım’ın yanından geliyoruz. Vakit geç olduğu için sizi arayıp yola çıktığımızı söylemesini rica etmiştik.”

Fatma, Türk polisine güvenle bunun bir blöf olduğunu zerre düşünmeden yanıtladı.

“Evet evet, şimdi Aysel Abla’yla konuşuyorduk, söyledi bize geleceğinizi.”

Kısa bir an yardımcısıyla göz göze gelen Şeref devam etti.

“Aysel Hanım, sizin Pervin Hanım’ın evine çarşamba günü gittiğinizi söyledi. Pervin Hanım’ı o günden sonra gördünüz mü acaba?”

“Yok, hayır komserim, en son çarşamba gördüm. O da çok kısa süreliğine zaten. Yine bir şeye sinirlenmişti, eve bile girmeme müsaade etmedi baştan.”

“Neden? Hep böyle geri çevirir mi?”

“Yoo, haddinden fazla titizdir. Geri çevirmeyi bırakın, her gittiğimde çıkmama yakın bir iş icat eder. Hiç 18.00 dedi mi çıktığım görülmemiştir Pervin Hanım’ın evinden.”

“Yine bir şeye sinirlenmişti, dediniz az önce. Nasıl biridir Pervin Hanım?”

“Valla buraya geldikleri ilk üç, dört sene şeker gibi bir kadındı. Hatta çocuklarımın doğum günlerinde hediye bile alırdı. Kocası olacak adam mahvetti kadını,” dedi. Sonra dedikodu yaptığı kişilerin Aysel değil de polis olduğu gerçeği dank edince, “Aman komserim, bu dediklerimi onlar bilecekler mi?” dedi korkuyla.

Bir olayda herkese potansiyel suçlu olarak yaklaşırdı Şeref ama karşısındaki kadını, gündelik hayatta dedikoduya yatkınlığından dolayı bu sorgulamada muhbire çevirmek istiyordu. Onu ürkütmemek ve bilgi akışını kesmemek için “Fatma Hanım, evinize çok yakın bir yerde kesik parmak bulundu. Bu belki devamı gelecek ve sıradakinin kim olacağını şu an bilemediğimiz bir saldırı da olabilir. Biz, sizi korumakla yükümlüyüz, buna güvenebilirsiniz,” gibi ucu açık bir laf etti. Aslen polisin asayişi sağlaması adına söylediği bu sözleri, kadının anlattıklarını başkasının bilmeyeceği adına bir güvence olarak anlamasını umut etti ve öyle de oldu.

“Peki, komserim. Normalde etliye, sütlüye karışmam, dedikodudan da nefret ederim (yalan makinesi dejavusu) ama polisimize yardım etmek boynumuzun borcu. Adım geçmeyecekse ne biliyorsam anlatırım.”

İçeriden bir horlama sesi geldi. Şeref koridordan odaya başını uzattığında kanepede uyuyan bir adam gördü. Yanında da rakı şişesi ve boş bir kadeh.

Fatma yanlış anlaşılmamak için “Eşim uyuyor da,” dedi.

Şeref içinden “sızdı” olarak düzeltti kadının cümlesini ve “Uykusu ağır sanırım,” dedi. “Fatma Hanım, Pervin Hanım’ın kocasından bahseder misiniz?”

Fatma önce biraz çekinse de sonrasında birilerini çekiştirecek olmanın verdiği haz okundu gözlerinden.

“Cemal Bey, yani Pervin Hanım’ın kocası aldatıyormuş karısını. Kadın da bunu öğrendikten sonra yıkıldı tabii. Kolay kolay kendine gelemedi. Hatta doktorlara gitti, sinir ilacı kullandı ama nafile. Hiç işe yaramadı. Önceleri ayrılmamak için direndi ama sonra çok affedersiniz kocasını o kadınla basınca geçen sene boşandı. Hem de adamın donuna kadar aldı nerdeyse,” der demez sustu. “Affedersiniz,” diye ekledi ardından. Kızarmıştı. “Zina bir kadın için çok ağır darbe komserim. Pervin Hanım huysuzdur falan ama kolay değil yaşadıkları da.”

O sırada Nuri’nin telefonu çaldı. Biraz uzaklaşarak konuştu. Şeref kadına sordu. “Çocukları var mı Pervin Hanım’la Cemal Bey’in?”

“Yok, zaten kadını da bu yıktı. Adam doktormuş. Evde gürültü istemiyorum diyerek hep ertelemiş çocuk sahibi olmayı. Pervin Hanım bunları basmadan önce öğreniyor ki yedi aylık çocukları varmış. Dünya başına yıkıldı kadının.”

“Sizinle dertleşir miydi bu konularda?” dedi Şeref.

“Yok, ama evin içinde olunca hâliyle telefon konuşmalarına kulak misafiri oluyorsun istemeden. Hatta kadın bunu bilmesine rağmen yuvasını kurtarmak için yüzüne vurmadı adamın.”

“Bunu nereden biliyorsunuz?”

“Telefonda ağlayarak birine anlatıyordu. ‘Kimseye söylemeyeceksin,’ diye de arada bağırıyordu. Kimle konuşuyorsa artık.”

Kadın lafını tamamladığında Nuri yanlarına gelmişti. “Amirim, yeni gelişmeler var, eğer soracağınız başka bir şey yoksa çıkalım mı?”

Kadın heyecanla ona doğru bir adım atarak “Aaaa, ne olmuş komserim?” dedi. Verdiği bilgilerden sonra alma sırasının kendine geçtiğine inanıyordu herhâlde.

Nuri bir süre bomboş baktı, sonra “Teşekkürler Fatma Hanım, daha sonra sizinle tekrar konuşabiliriz,” dedi.

Evden çıktıklarında Şeref, yardımcısına güldü. “Seni Aysel Hanım sandı galiba. İki şey söyleyeydin, kadının hayattaki güç kaynağı dedikodu belli ki.” Arabaya bindiklerinde devam etti. “Aslında var ya MOBESE gibi her mahallede böyle birkaç kişi olacak. Olay mı oldu, tak bilgi geçecekler sana.” Yeni gelişmeyi öğrenmek yerine kadını çekiştirdiği için utandı. “Acaba dedikodu bulaşıcı bir şey mi?” diye düşündü. Daha da imajını zedelememek adına hemen sordu yardımcısına, hafif de kızmış gibi yaparak. “Eeee hadi, ben sormadan söylemeyecek misin be adam? Ne konuştun?”

“Amirim, kadının evinde telefon bulmuşlar. Numara sorgulamasına göre ev sahibine ait. Çarşamba günü en son ‘Bok pislik piç’ diye kayıtlı biriyle konuşmuş, mesajlaşmış.”

“Dur tahmin edeyim, eski kocası değil mi?” dedi Şeref.

“Evet, numara Cemal Bozuk adına kayıtlı. Dahası kesik uzvun parmak izi raporu da çıkmış. Pervin Hıncal’a ait.”

Şeref, Nuri telefonla konuştuğu sırada kadından öğrendiklerini özet geçti ve Pervin Hıncal’ın telefonda biriyle konuştuğunu, gayrimeşru çocuktan bahsettiğini ama kim olduğunu bilmediğini söyledi. “Boşanmadan önce bildiğine ve bebek de o sırada yedi aylık olduğuna göre bir sene öncesinden başlayarak önceki yedi aylık süreçteki konuşmalarını bir inceletelim. Cemal Bozuk’la Whatsapp yazışmalarının dökümünü ve ses kayıtlarını da alalım,” dedi.

Tam sözlerini bitirmişti ki ormandaki ekip arabalarının ışıkları ikisinin de gözlerini kamaştırdı. O sırada Nuri’nin telefonu çaldı fakat Nuri aramayı meşgule verdi. Çünkü muhtemelen bilgi vermek için arayan polis meslektaşını az ötede görüyordu.

Arabadan inip arayanın yanına gittiler, adam onları bekletmeden söze başladı:

“Ağaçların arasında bir kadın cesedi bulduk. Sol elindeki parmak eksiğine göre muhtemelen Pervin Hıncal’a ait. Ama daha ilginci kadının rahmi çıkarılıp hemen yanına bırakılmış.”

Cesedin olduğu yere gittiler. Feneri yerde yatan kadına doğrulttuklarında hâlâ kanlı canlı duran nefret ifadesi çarptı yüzlerine. Can çekişmekten değil de artık mimiklerine sabitlenmiş öfkeden çatılmış kaşlar, büzüşmüş dudaklardı bunlar.

Olay yerinden ayrıldıklarında üzerlerine ölü toprağı serpilmişçesine sessizdiler. Cemal Bozuk’u aldırdıkları Emniyet’e gidiyorlardı. Sessizliği ilk Şeref bozdu.

“Pervin Hıncal’ın evini gören ya da yakınlarındaki evlerde kamera var mıymış?”

“Ben de sordurttum. Yok Amirim.”

“Ne ilginç. Bok gibi paraları var orda oturan herkesin. Evlerinin önünü botanik bahçesine çevirttirmişler de bir kamera mı koydurmamışlar? Hava atmak önemli tabii, öncelik vitrinin façasında!”

Gündelikçi Fatma’yla MOBESE benzetmesi yaparak dalga geçmişti ama kadının geleneksel gözlemciliğini içinden takdir etti . Ne de olsa onlara önemli bilgiler vermişti.

Emniyet’e girdiklerinde doğruca sorgu odasına gittiler. İçeri girmeden polis memuru, “Adamı zor zapt ettik. Her yeri yumrukladı. Kapalı yerde kalma fobisi varmış. Sorgu odasını hücreyle mi karıştırdı ne?” diyerek güldü.

Hem söylenen söz komik olmadığından hem de az önce gördükleri ceset sebebiyle ikisinin de gülecek hâli yoktu. Memur devam etti. “Evde bir kadın ve bir bebek varmış.” Şeref sanki bu bilgiyi bekliyormuşçasına “Hemen kadını da aldırın,” dedi ve içeri girdiler.

Kapıyı açılınca adam hışımla üstlerine geliyordu ki birden durdu. Belli ki kapıyı yumruklamaya geliyordu. Bir anlık şaşkınlıktan sonra bağırmaya başladı.

“Beni niye buraya getirttiniz? Dava edeceğim hepinizi!”

Şeref ve Nuri kısa bir süre adamı izlediler. Bu panik hâli ve sık nefes alışlar, kapalı yerde kalma fobisinden mi yoksa potansiyel bir suçlunun yakalanma korkusundan mıydı? Peki bu küstah tavırları, doktorlara özgü Tanrı egosundan mıydı yoksa yine mevkiinden güç alan bir nevi “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” meydan okuması mıydı?

Cemal Bozuk’un histeri krizine girmesine ramak kala Şeref sordu:

“Eski eşiniz Pervin Hıncal ile en son ne zaman görüştünüz?”

Adam işte şimdi çıldırmıştı.

“O Allah’ın cezası ruh hastası şikâyet etti diye mi kapattınız beni buraya?”

“Sizi neden şikâyet etti sizce?”

“Allah onu kahretsin, tanıdığım güne lanet olsun! Ben çıkıyorum buradan. Onun saçmalıklarına bir dakikamı bile vermem,” diyerek kapıya yöneldiği anda Şeref konuştu:

“Kahrolmasından kastınız ölmesiyse eski eşiniz bugün ölü bulundu!”

Adam şimşek gibi bir hızla döndü ve boğuk bir sesle uzunca “Neee?” diyebildi.

“Eşiniz… eski eşiniz Pervin Hıncal bu akşam evinin yakınındaki ormanda ölü bulundu. Bu olay öncesinde, aldığımız ihbar üzerine evine gittiğimizde yine Pervin Hıncal’a ait kesik parmaktan yola çıkarak bu araştırmayı yaptık.”

Adamın bacakları gözleri görünür şekilde titremeye başladı, rengi sapsarı oldu. Verdiği durum bilgisiyle sağlı, sollu aparkatlardan sonra Şeref, “Eski eşinizi, rahmi çıkarılmış ve yanına konulmuş hâlde bulduk,” diyerek kroşeyi de indirdi.

Adam gerçek bir darbe almışçasına bir anda dizlerinin üstüne düşerek kusmaya başladı. Cemal Bozuk yanlarında olmasa ve mevzubahis de bir ceset üzerinden gelişmese, adamın mesleğini tiye alarak yardımcısına “Acaba kan mı tuttu?” diye espri yapabilirdi.

İkisi de kusmuk kokusu içinde durmak istemiyordu ama bu savunmasız hâlinden faydalanıp belki de önemli bir bilgi ya da daha güzeli bir itiraf alabilme umuduyla devam ettiler. Şeref başladı:

“Bir sene önce boşanmışsınız. Az önceki lanetlerinize bakılırsa da yüzünü görmek istemediğiniz bir kişiymiş. Neden olay günü Pervin Hıncal’ı sürekli aradınız, mesajla taciz ettiniz ve hatta…” Nuri anlıyordu ki amirinden bir blöf gelecek. Şeref onu yanıltmadı. “Hatta onu görmeye gittiniz?”

Ya bugün karşılarına saf insanlar çıkıyordu ya da adam aldığı haberlerin şokuyla döküldü.

“Çünkü Seda’nın… Seda benim sevgilim. Seda’yı takip etmiş ve bir kafede oturduğu sırada cep telefonunu masadan almış. Kafenin kamera kayıtlarına baktığımızda gördük. Aklınca telefondan yazışmalara vesaireye bakıp bana ne gibi yeni tazminat davaları açabileceğini düşünüyordu herhâlde. Kendisini telefonu vermesi için aradım. Her zamanki gibi tartıştık, sonra ağlamaya başladı. ‘Gel, al sevgilinin telefonunu,’ dedi. Çağırmasa neden gideyim deli miyim?”

Nuri, “Madem ortada bir telefon gaspı var, eski eşinizle muhatap olmamak için polise haber verebilirdiniz,” dedi.

Bozuk Cemal, “İnanın polis, mahkeme bu tarz şeylerle o kadar uğraştım ki özellikle son bir senede, tahammülüm kalmadı. Tıpkı bir fobiye dönüştü mahkeme ya da Emniyet. Olaylı bir boşanmaydı bizimki.”

“Evet eşinizi aldatmışsınız ve zina davası açmış size.”

Adam üzüntüyle “Evet,” dedi. Yaptığından mı utanmıştı? Yoksa vahşice öldürülen eski eşine acıdığı için bu aldatılmayı hak etmediğini mi düşündü ilk kez?

Soyadına yakışır, bozuk bir ses tonuyla devam etti adam. “O gün evde tartıştık, evet, ama ben ona bir şey yapmadım. İlginç bir şekilde çok da zora sokmadan telefonu verdi, ben de evden çıkıp gittim.”

Şeref yardımcısına işaret etti, dışarı çıktılar. “Adamın dediği kafeye ait video kayıtlarına ve o caddedeki MOBESE ve dükkân kameralarına baktıralım,” dedi.

Araya giren iki kahve içimi ve bir yuva yıkan sevgili sorgusundan sonra video odasındaydılar. Niyeyse her ikisine de kadının hâl ve tavırları, sevgilisi Bozuk’tan daha tuhaf gelmişti. Hissikablelvuku elle tutulur delil kadar kıymetlidir deneyimli bir cinayet polisi için. Kamera kayıtlarına baktıklarında bu önsezileri daha da güçlendi. Bozuk’un sevgilisi Seda mekâna yaklaşırken ara sıra arkasına bakıyordu ve tam da birinde Pervin Hıncal, onun görüş alanına girecek şekilde göze çarpmıştı. Seda onu görmüş olacak ki daha da hızlandı ve kafeye girdi. Vücut dili sanki bir işi bir an önce bitirmeye çalışır gibiydi. Kayıtlardan telefonu alma kısmına geldiklerinde, sahibi eliyle telefonu Pervin Hıncal’a verse daha iyi olurdu dedirtecek bir durum vardı. Maktul masaya yanaştığında Seda sağa sola değil de ilginç bir şekilde arkasındaki duvara döndü. Oturduğu koltuğun arkasıyla kalçası arasına sıkıştırdığı çantasından bir şey arar gibi yaptı ama içinden hiçbir şey almadı. Tekrar masaya döndüğünde bir ara duraksadı; sanki yeterli süre verip vermediğini, erken dönüp dönmediğini düşündü. Şeref, yardımcısı Nuri’nin de böyle düşündüğüne emindi. Nuri aklını okurcasına “Bozuk’un sevgilisini sorguya aldırıyorum,” dedi. Şeref ekledi. “Onun ve yakınlarının banka kayıtlarını da inceletelim.”

İkisi birlikte odaya girdiklerinde Nuri sözü blöf ustası amirine verdi.

“Pervin Hıncal, bu komplo için size yüklüce bir para ödemiş. Çocuğunuz olmasa çok cazip bir teklif ama birlikte evladınız olan bir adama neden bunu yaptınız?”

Daha banka hesap hareketlerini görmeden yönelttiği bu soru sonrasında kadın ağlamaya başladı. İkisi de heyecanlandılar. Gerçi doğum yapmasının üstünden çok zaman geçmişti ama bu gergin ortam hormonları üzerinde bir etki yapmış olabilirdi. Lütfen öyle olmasındı. Derken Seda anlatmaya başladı:

“Altı ay önce Cemal’in beni aldattığını öğrendim. Gerçi bunu bana Pervin söyledi. Sapık gibi Cemal’in peşini hâlâ bırakmadığı, takip ettirdiği için beni aldattığını öğrenmiş. ‘Salak gördün mü, değdi mi, sana da acımadı,’ diyerek anlattı bana. Ona yardım edersem ikimizin de intikamını alacağını söyledi. Cemal’in en büyük korkusu hapishaneye girmekti, çünkü kapalı yerde kalma fobisi var. ‘O pisliği ömür boyu içeri attıracağım, sadece dediklerimi yap,’ dedi. İnanın sadece kafeye kadar olan kısmında vardım ben,” demesiyle masaya ağlayarak kapanması bir oldu.

Tam sırada kapı açıldı. Bir polis memuru, “Amirim bakabilir misiniz, bir ipucu bulmuş olabiliriz,” dedi.

***

Aradan iki gün geçmesine rağmen Şeref’le Nuri şaşkındı ve hâlâ sorguluyorlardı, bu nasıl bir intikam duygusu diye.

O gün polis memurunun bahsettiği ipucundan yola çıkarak maktulün videoda kısa süreliğine (saniyenin altmışta biri) bir adamla konuştuğunu saptamışlardı. Sonrasında bu adamın Cemal Bozuk’un cerrah arkadaşı olduğu ve onun da banka hesabına yüklü miktarda para girişi yapıldığı saptanmıştı.

Şeref, Nuri’ye döndü. “Bir kadını asla susturamazsın. İntikam almak için kocasını hapse gönderirken bile alyansını taktığı parmağını kestirerek ve rahmini aldırarak adama vebal olsun diye mesaj gönderiyor, vay be.”

RAFLARDAKİ YENİ KİTAPLAR

YARGICIN LİSTESİ

Yazarı: John Grisham

Çevirmen: Füsun Doruker

Yayınevi: Remzi Kitabevi

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 352

Adli gerilim türünün en üretken yazarlarından John Grisham’ın son romanı “Yargıcın Listesi” Remzi Kitabevi etiketiyle 2023 yılına şimdiden damgasını vurdu bile.

Grisham’ın Muhbir adlı romanında, Florida Adli Denetim Kurulu’nda görevli Lacy Stoltz, rüşvetçi bir yargıcı soruşturmuştu. Sonuçta suçlular mahkûm olmuş ama kendisi de saldırıya uğramış ve ölümden dönmüştü. Üç yıl sonra, kırkına yaklaşırken, Lacy Stoltz artık yorulmuştu ve hayatında bir değişiklik yapmak için hazırdı. Ama bu sırada, Jeri adında gizemli bir kadınla tanıştı. Kadının babası yirmi yıl önce faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti. Jeri birinden kuşkulanıyor ve onu takıntılı biçimde yirmi yıldır gizlice izliyordu. Bu süreçte adamın başka kurbanlarının da olduğunu keşfetmişti. Katil çok zekiydi, sabırlıydı ve emniyet teşkilatından hep bir adım öndeydi. Adli tıbbı, polis yöntemlerini, daha da önemlisi yasaları çok iyi biliyordu. Katil bir yargıçtı — Lacy’nin sorumluluğu altındaki bölgede görev yapan bir yargıç… Adam, karşısına çıkmış ve bir şekilde onu kızdırmış şanssız kurbanların ve hedeflerin isimlerini listesine ekleyip duruyordu. Lacy kendi ismini de bu listeye yazdırmadan onu adalete teslim edebilecek miydi?

“Yargıç’ın Listesi” her açıdan, John Grisham’ın şimdiye kadar en şaşırtıcı, en gerilimli romanı.
(Tanıtım Bülteninden)

AYLE

Yazarı: Yahya Ağseren

Yayınevi: Amorf Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 176

Ülkenin en büyük ailelerinden Krizantemler’in yaşadığı yalıda, marjinal bir parti sırasında gizemli bir cinayet işlenir ve genç bir kız ölü bulunur.
Bütün ülke bu olaya kilitlenmişken, annesiyle yaşadığı travmatik çatışmaların ortasındaki Aslı, çalıştığı gazetede annesinin ona çizdiği yolla kendi yolu arasında bir seçim yapmak durumundadır.
Tüm ülke yaşanan cinayete kilitlenmişken, Aslı sunduğu olaylı canlı yayın sonrasında gizemli bir telefon alır ve Aile ile Ayle arasındaki farkı anlayacağı bir yolculuğa çıkar.

Gizemli bir aile, karanlık ilişkiler, ritüellerle kimligini arayanlar, seçilmiş aileler ile bir kendine doğru yolculuk romanı…
(Tanıtım Bülteninden)

TUZAK

Yazar: Aras Gençtürk

Yayınevi: Mahzen

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 320

Polisiye edebiyatının en genç yazarlarından Aras Gençtürk’ün ikinci romanı “Tuzak” raflarda yerini aldı. 2022’de Kristal Kelepçe ile ödüllendirilen Gençtürk’ün bu romanı da oldukça ses getirecek gibi görünüyor.

İzmir’den İstanbul’a atanan bir komiser ve basit bir iş teklifini kabul eden bir tercüman… Yolları şehrin ortasındaki bir otelde, açıklaması zor olayların ortasında kesişir. İkisinin de kontrolünde olmayan gelişmeler, onları şehirden uzakta bir ormana, ıssıza… hiçliğe taşır!

Okurken kendinizi kaybedeceğiniz Tuzak, açıklaması basit gibi gözüken gizemli olayları birbirine bağlayarak harika bir kurgu vadediyor. Sayfaları nasıl çevirdiğinizi bilemeyecek, her yeni bölümde sonu daha da çok merak edeceksiniz.
(Tanıtım Bülteninden)

Yazarın yalın dili ve zengin olay örgüsüyle bir çırpıda bitireceğinize inandığım bu enfes romanı okuma listenize almanızı öneririm.

GERİLLA KULÜBÜ

Yazarı: Marc Fernandez

Çevirmen: Metin Yetkin

Yayınevi: Dipnot

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 200


Dijon Festivali’nde En İyi Suç Romanı Plaidoiries Ödülü Sahibi Marc Fernandez’in yeni romanı geçtiğimiz haftalarda raflarda yerini aldı.

Madrid’de iki adam kaybolur. Paris’te bir başkası ve Buenos Aires’te bir kadın. Her seferinde aynı senaryo: Kurbanlar kaçırılır ve cesetleri parçalanmış halde bulunur. Hepsinin de ortak bir geçmişi var: 1970’ler ve 1980’lerde Latin Amerika’daki diktatörlüklere karşı verdikleri mücadele… Kaybolanlardan biri de Madridli gazeteci Diego Martin’in bir dostu. Ezelden beri suç ortağı olan dedektif Ana Durán ve avukat Isabel Ferrer’in yardımlarıyla radyodaki programı için bu davayı araştırmaya karar verir. Her türlü tehlikeyle dolu araştırma, onları Şili’yi katederek İspanya’dan Arjantin’e sürükler ve tarihin “sonra yırtıcı kuş uçmaya devam ediyor.
Genç adam bir ağacın dibinde oturuyor. Sigara içme isteğini bastırmak için meyan kökü çiğniyor. İki saattir burada. Kısa kesilmiş siyah saçları, ışık vurduğunda yeşile çalan ela gözleri var. Düz siyah tişörtünün altında kaslı kolları ve atletik yapısı fark ediliyor. Orta boylu, üzerinde siyah asker pantolonu, ayağında postal… Kızıl boyun bağı güneşten yanmış çocuksu yüzünün bir kısmını örtüyor. Yirmisinde var yok. Hemen yanı başında ağaca yasladığı bir roketatar duruyor. M16 taarruz tüfeğini sırtına çaprazlama asmış. Mühimmatının geri kalanıysa kemerindeki tabanca ve iki el bombası.+(Tanıtım Bülteninden)

İYİ KIZ ÖLÜME ÇOK YAKIN

Yazarı: Holly Jackson

Yayınevi: Epsilon Yayınevi

İlk Yayınlanma Tarihi: 448

Polisiye edebiyatının ünlü genç İngiliz yazarı Holly Jackson “İyi Bir Kızın Cinayet Rehberi”, “İyi Kız Kötü Son” romanlarından sonra serinin son kitabı “İyi Kız Ölüme Çok Yakın” ile okurlarının heyecanlı bekleyişine son verdi.

“İyi kızlar her zaman düşündüğünüz gibi değildir…”

Pip Fitz-Amobi son soruşturmasının etkisinden hâlâ kurtulamamışken yeniden bir vakayla karşı karşıya kalır. Bu sefer birisi onun peşindedir. Birisi sürekli ona üstü kapalı tehdit içeren mesajlar göndermektedir: Kaybolan sen olduğunda seni kim arayacak?

Tehditler artar ve Pip gerçekten de kendisini takip eden biri olduğunu fark eder. Sonra da peşindeki kişi ile altı yıl önce aynı bölgede yakalanan bir seri katil arasında benzerlikler bulmaya başlar. Pip kendini kurtarmak için daha önce hiç olmadığı kadar mücadele etmek zorunda kalacak, hiç düşünmediği bir yola girmeyi seçecektir. Bu, hayatının en önemli ve aynı zamanda son soruşturmasıdır. Her ne olursa olsun, Pip’in iyi kız günleri sona ermek üzeredir.

(Tanıtım Bülteninden)

Kitabın ilk kısmında Pip tehdit mesajlarının arkasındaki sır perdesini aralamaya çalışır. Soluksuz okuyacağınıza emin olduğum ikinci kısımda ise ilk iki kitaptaki olayların temel nedenleri tam anlamıyla açığa çıkıyor diyebilirim.

Oldukça sürükleyici ve gerilim dozu yüksek bu harika kitabı serinin ilk kitapları ile beraber okuma listenize almanızı öneririm.

AYNADAKİ DÜŞMAN – BİR SIHHİYE İHSAN MACERASI

Yazarı: Hasan Bulut

Yayınevi: Herdem Kitap

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 160

İhsan, sıkışmışlık hissi yaşayan orta yaşlı bir adamdır. II. Dünya Savaşı sırasında askerdeyken öğrendiği sağlık bilgisiyle yetmişli yılların Karadeniz’indeki çaresiz insanlara yardım etme bahanesiyle evinden uzaklaşıp bir yandan da gizli soruşturmalar yürütmek gibi bir hobiye de sahiptir. Yöre halkı tarafından Sıhhiye diye anılır.
Bir yaz günü sabaha karşı ziyaretine gelen yabancı bir kadın, oğlunun birini öldürdüğü gerekçesiyle
tutuklandığını söyler, ama katil olduğuna inanmıyordur. Sıhhiye İhsan bu olayı araştırmaya karar verir. Ne var ki Karadeniz’in bu yüksekçe orman köyünde hiçbir şey olağan değildir.
“Aynadaki Düşman” yetmişli yılların kırsaldaki tuhaf ilkelliği ile insanların kaderlerine boyun eğişleri
arasında geçen bir katil kim romanı. (Tanıtım Bülteninden)

BAYAN BEGONVİL

Yazarı: Yaprak Öz

Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

İlk Baskı Yılı: 2021

Sayfa sayısı: 176

Polisiye romanlara düşkün Yıldız Alatan, usta bir terzi, dört dörtlük bir ev kadını, tatlı bir komşu, iyi bir dost ve eğlenceli bir anneannedir. En büyük hayali, çözüme kavuşturduğu gizemli olaylarla ilgili yazdıklarının bir gün yayımlanmasıdır.
 
Fahri detektif Yıldız Alatan şimdi de 1987 yazında, Yunanistan’da, sırra kadem basmış genç bir kadının peşinde. Tabii ki kocası, kızı, torunu ve arkadaşlarıyla birlikte.
 
Gizemli bir kayboluşun soluk kesen macerası… (Tanıtım Bülteninden)

Kitap yine başkahraman Yıldız Hanım’ın-bir ev hanımının ağzından oldukça gerçekçi ve tatlı bir şekilde anlatılıyor. Türk polisiyesinin usta kalemi Yaprak Öz’ün, çok sevilen fahri detektifiyle birlikte ipuçlarını birleştirmeye hazır mısınız? Bir çırpıda okunabilen, oldukça keyifli ve asla sıkmayan iyi bir polisiye.

ALACA GÖLGE

Yazarı: Yağız Karahan

Yayınevi: DLS Yayınları

İlk Yayınlanma Tarihi: 2023

Sayfa sayısı: 226

7 yaşındayken cinayete kurban giden annesinin ölümünü aydınlatmak isteyen Erzad, bu ölüm yüzünden babasıyla hiç konuşmaz. Çocukluğunda kendisini tersleyip görmezden gelen kim varsa onları bulup teker teker hepsini öldürür.

Alaca Gölge, kimsenin cinayetlerini bilmediği bir seri katile, ilk kurşunu polis sevgilisinin sıktığı polisiye-psikolojik-aksiyon- türünde yazılmış bir eserdir. (Tanıtım Bülteninden)

İyi okumalar dilerim.

BU SAYININ YAZARLARI

Louise Penny

Louise Penny, 1 Temmuz 1958 tarihinde Ontario, Kanada’da doğan ve Armand Gamache adlı karakteri içeren polisiye romanlarıyla tanınan bir Kanadalı yazardır. Penny, yazdığı romanlarla geniş bir okuyucu kitlesi edinmiş ve çeşitli ödüller kazanmıştır.

Penny’nin en ünlü romanları, Quebec’in kurgusal Three Pines kasabasında geçen dedektiflik hikayelerini anlatır. Romanları sadece suçları çözmekle kalmaz, aynı zamanda karakterlerin duygusal gelişimine de odaklanır. Armand Gamache karakteri, okuyucular arasında büyük bir popülarite kazanmıştır. Louise Penny, sürükleyici hikayeleri, detaylı karakter çalışmaları ve atmosferik tasviriyle dikkat çeker. Romanları, suç ve gizem unsurlarını ustaca harmanlayarak okuyuculara heyecan verici bir deneyim sunar. Penny’nin yazarlık kariyeri boyunca yazdığı romanlar, polisiye edebiyat alanında büyük bir etki yaratmıştır.

James M. Cain

James M. Cain, 1 Temmuz 1892 tarihinde Maryland, ABD’de doğan Amerikalı bir yazardır. Cain, suç, ihanet ve tutkulu ilişkilerin karmaşık hikâyelerini anlatan romanlarıyla polisiye edebiyatta önemli bir yer edinmiştir. Cain’in en popüler romanları arasında “The Postman Always Rings Twice” ve “Double Indemnity” yer alır. Bu eserler, sert üslubu, gerilim dolu hikayeleri ve derinlikli karakter portreleriyle tanınır. Cain, karanlık ve karmaşık ilişkileri ustaca işleyerek okuyucuları şaşırtır ve gerilimi yükseltir.

James M. Cain, romanlarında noir tarzının örneklerini vermiş ve suç edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur. Eserleri, sinemaya da sıklıkla uyarlanmış ve polisiye edebiyatın kalıcı eserleri arasında yerini almıştır. Cain’in yazarlık kariyeri, öykü anlatımındaki ustalığı ve etkileyici karakter portreleriyle edebiyat dünyasında unutulmaz bir iz bırakmıştır. Cain 27 Ekim 1977’de Maryland’de hayata gözlerini yummuştur.

Stieg Larsson

Stieg Larsson, 15 Ağustos 1954 tarihinde İsveç’te doğan ve “Millennium Serisi” adlı üç romanıyla tanınan bir İsveçli yazardır. Larsson, gazeteci ve aktivist olarak da tanınır. Ancak, romanlarının yayımlanmasından kısa bir süre önce, 9 Kasım 2004 tarihinde ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir.

Larsson’ın en ünlü eserleri arasında “The Girl with the Dragon Tattoo,” “The Girl Who Played with Fire” ve “The Girl Who Kicked the Hornets’ Nest” bulunur. Bu romanlar, Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander adlı karakterlerin etrafında dönen heyecan verici polisiye öykülerini anlatır. Larsson, suçlu zihinlerin karmaşık dünyasına dair derinlemesine bir bakış sunar.

Stieg Larsson’ın eserleri, toplumsal sorunları ve kadın karakterlerin gücünü ele alan önemli bir çığır açmıştır. Romanları, suçun sosyal ve psikolojik etkilerini incelerken, okuyuculara sürükleyici ve gerilim dolu bir deneyim sunar. Larsson’ın yaratıcılığı ve hikaye anlatma yeteneği, polisiye edebiyatta yadsınamaz bir yer edinmiş. Sinemaya uyarlan eserleri ona önemli düzeyde şöhret kazandırmıştır.

Dennis Lehane

Dennis Lehane, 4 Ağustos 1965 tarihinde Massachusetts, ABD’de doğan Amerikalı bir yazardır. Lehane, suç, gerilim ve polisiye kurgu türlerindeki romanlarıyla tanınır. Eserleri, sert üslubu, karmaşık kurgusu ve karakter derinliğiyle dikkat çeker.

Lehane’nin en ünlü romanları arasında “Mystic River,” “Gone Baby Gone” ve “Shutter Island” yer alır. Bu eserler, suçun etkilerini ve insan doğasının karanlık yönlerini keşfederken, karakterlerin iç dünyasını da detaylı bir şekilde ele alır. Lehane, okuyucularını gerilimli bir yolculuğa çıkarırken, toplumsal meselelere de ışık tutar.

Dennis Lehane, polisiye edebiyatın önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir. Romanları, sinemaya da uyarlanmış, Leonardo Di Caprio başta olmak üzere birçok ünlü oyuncu projelerine dahil olmuştur. Yazar geniş bir hayran kitlesi edinmiştir. Lehane’in yazarlık kariyeri, polisiye türünde ustalığını kanıtlayan eserleri ve etkileyici hikayeleriyle adından söz ettirmiştir.

POLİSİYE EKRANI

Waco (2018)

IMDb: 7.9

ABD tarihinin en kanlı baskınlarından biri olan Waco Kuşatması sonucunda, 1993’te, 76 erkek, kadın ve çocuk hayatını kaybetti. Kuşatmanın hikâyesi yıllar içerisinde farklı yapımlara konu oldu. Hatta Netflix, Waco: American Apocalypse adlı belgesel dizisini 22 Mart’ta izleyiciyle buluşturdu.

Ondan çok öncesinde ise olayı geniş çaplı olarak ele alan Waco dizisi 2018’de ekrana geldi. ABD’nin kablolu kanallarından Paramount Network’te yayınlanan Waco, mini dizi olarak hazırlanmıştı ve sezonu 6 bölümden oluşuyor. 2023’e geldiğimizde ise Waco’nun sonrasını, yasal yansımalarını ve Oklahoma City bombalama olaylarına yol açan hareketi körüklemesini konu alan Waco: The Aftermath yayınlandı. 5 bölümlük devam dizisi aynı medya grubuna bağlı bir diğer kablolu kanal Showtime’da yayınlandı.

Waco’nun başrollerinde Michael Shannon, Taylor Kitsch, Andrea Riseborough, Paul Sparks, Rory Culkin, Shea Whigham, Melissa Benoist, rolüyle Emmy adaylığı alan John Leguizamo, Julia Garner ve Glenn Fleshler gibi isimler rol alıyor. Michael Shannon ve John Leguizamo dâhil bazıları devam dizisi Aftermath’te de rol aldı.

ATF (Alkol, Tütün, Ateşli Silahlar ve Patlayıcılar Bürosu), David Koresh’in başını çektiği dini tarikat Branch Davidian’ın müritlerinin yaşadığı yeri aramak üzere girişimde bulunur. Ancak tarikat üyeleri aramaya direnince çatışma çıkar, bu da FBI’ın da dâhil olduğu 51 gün sürecek ve medyada geniş çapta yer bulacak büyük bir kuşatmanın başlamasına sebep olur.


The Responder (2022)

IMDb: 7.4

Sherlock, A Confession ve Breeders gibi yapımlarla tanınan Martin Freeman’ın yeni dizisi The Responder, 24 Ocak 2022’de BBC One kanalında izleyiciyle buluştu. İlk sezonu 5 bölümden oluşan suç draması türündeki dizi, kanaldan 2. sezon onayını aldı. İngiliz yapımı dizinin bölümleri ülkemizde BluTV’nin kütüphanesinde yer alıyor.

Eski polis memuru Tony Schumacher tarafından yaratılan ve yazılan The Responder’ın yapımını Dancing Ledge Productions üstlendi. Bölümleri Tim Mielants, Fien Troch ve Philip Barantini yönetti. Schumacher, karakterin kendisinden esinlendiğini ama dizideki ana hikâyenin kurgu olduğunu belirtti.

Freeman, hikâyesi Liverpool’un sokaklarında geçen polisiye dramada acil müdahale görevlisi Chris Carson’ı canlandırıyor. Geceleri çalışan ve hem kişisel hem de profesyonel olarak ayakta kalmak için uğraşan Chris, yanına mecburen çaylak bir ortak almak zorunda kalır. Ancak hem o hem de Rachel, çok geçmeden bu zorlayıcı ve amansız gece dünyasında hayatta kalmanın karşılıklı yardım etmeye ya da yok etmeye bağlı olduğunu keşfeder.

Dizide Freeman’a Adelayo Adedayo (Rachel), Ian Hart, MyAnna Buring, Kerrie Hayes, Warren Brown, David Bradley, Rita Tushingham, Josh Finan ve Emily Fairn gibi isimler eşlik ediyor. Altı kategoride BAFTA’ya aday olan The Responder, En İyi Drama adaylığını almanın yanı sıra kadrodaki isimlerden Freeman, Adelayo ve Finan’a oyunculuk kategorilerinde adaylık kazandırdı.


Emily the Criminal (2022)

IMDb: 6.7

Emily the Criminal, geçtiğimiz yıl izleyiciyle buluşan, suç ve gerilimi bir araya getiren bir drama filmi. 18+ / R-rated olarak vizyona giren yapım, John Patton Ford imzalı bir ilk film. Bu yıl 38.’si düzenlenen Bağımsız Ruh Ödülleri’nde En İyi İlk Senaryo ödülüne layık görüldü. Geniş çaplı bir festival yolculuğu da geçirerek Sundance ve BFI London dâhil birçok yerde kendisini başarıyla gösterdi.

Emily, yüklü miktardaki öğrenci borcunu ödemeye çalışan ve altında ezilen genç bir kadındır. Bir an önce iş bulması gerekmektedir ancak geçmişinde yer alan küçük bir sabıka kaydı nedeniyle kurumsal iş dünyasına adımını atamamakta, istediği fırsatları kaçırmaktadır. Bu durum da Emily’nin farklı yöntemlere başvurmasına sebep olur. Emily, bir yeraltı suç çetesine katılarak kredi kartı dolandırıcılığına başlar.

Filme adını veren Emily karakterine ekranın gözde oyuncularından Aubrey Plaza hayat verirken kendisine Theo Rossi, Megalyn Echikunwoke, Gina Gershon da eşlik ediyor.

Kendi öğrenci borcunu ödemek için restoranlarda çalışan John Patton Ford, filmin hazırlık aşamasında kendi deneyimlerinden de yararlandığını belirtti. Senaryoyu okuyup beğenen Aubrey Plaza ise başrolü üstlenmenin yanı sıra yapımcı olarak da projeye dahil oldu. Düşük bütçeli bağımsız film, Los Angeles’ın tekinsiz denebilecek bölgelerinde 20 gün boyunca çekim yapılarak ve kısa bir süreliğine Meksika’ya gidilerek tamamlandı.


Nobody (2021)

IMDb: 7.4

John Wick serisinin senaristi Derek Kolstad’ın senaryosuna imza attığı 2021 yapımı Nobody (Önemsiz Biri), Ilya Naishuller’in yönetmenliğini üstlendiği bir aksiyon, suç ve gerilim filmi.

Bir dönem “üç harfli kurumlar” için suikastçı olarak çalışan Hutch Mansell’ın banliyöde ailesiyle yaşadığı evine bir gece iki hırsız girer. Hutch, sorun çıkmaması adına kendisini ve ailesini savunmaz, hırsızlara karşı koymaz. Ancak bu durum hem hayal kırıklığına uğrayan oğlu Blake’le arasını bozar hem de karısı Becca’yı kendisinden uzaklaştırır. Yaşananların sonuçları Hutch’ın uzun süredir içinde bastırdığı öfkeyi açığa çıkarır.

Öfkesinin peşinden giderek eski hayatına dönmesi onu içgüdülerini ve yeteneklerini kullanacağı acımasız bir yola sürekler, üstelik güçlü bir suç çetesi liderinin yeni hedefi haline gelir. Hutch’ın ailesini tehlikeli rakibinden koruması ve bundan böyle “önemsiz birisi” gibi hafife alınmayacağını göstermesi gerekmektedir.

Nobody’nin başrolünde Better Call Saul dizisiyle bilinen Bob Odenkirk yer alırken kendisine Connie Nielsen, Aleksey Serebryakov, RZA ve Christopher Lloyd gibi isimler eşlik ediyor. Türkiye’de vizyonu pas geçen Nobody, Netflix kataloğunda yer alıyor. Ayrıca bir süredir devam filminin hazırlıkları sürüyor.

Filmdeki performansıyla beğeni toplayan Odenkirk, kendi şirketiyle yapım sürecine de dâhil oldu. Filmin fikir sahibi olan oyuncu, yetkililerin kendi evine girenlere karşı tutumundan dolayı hayal kırıklığına uğradığını ve “belalı” birisi olsaydı durumu nasıl halledeceğini düşündüğünü belirtti. Rolü için iki yıla yakın fiziksel eğitim alarak dublör gerektiren sahnelerin önemli bir kısmında bizzat rol aldı. Doğallık ve gerçeklik peşinde olan yönetmen Ilya Naishuller ise senaryo fikirlerinden bazılarını Rus mafyasına mensup bir “arkadaşına” danıştığını ekledi.


DENEYİMLİ GAZETECİ / POLİSİYE YAZARI ÖNAY YILMAZ İLE KEYİFLİ BİR SÖYLEŞİ


Bu sayıdaki röportaj konuğumuz, Dedektif Dergi okurlarının polisiye öykü ve denemelerinden aşina olduğu, deneyimli gazeteci-yazar Önay Yılmaz…


Sevgili Önay Yılmaz, hoş geldiniz! Öncelikle birbiri ardına yayımlanan üç yeni kitabınız için sizi tebrik ederim. Yaklaşık altı aylık bir süreç içerisinde polisiye öykü kitaplarınız “Öğleden Sonra Cinayetleri”, “Matematik Cinayetleri” ve polisiye dışı romanınız “Cemre Düştü” okurlarla buluştu. Nedir bu üretkenliğinizin sırrı?

Çok teşekkür ederim. İnsanın işi sadece yazmak olunca ve bu işi sevince üretmek pek sorun olmuyor. Ancak bu kitapları ardı ardına yazmadım. Öyküleri zaten yazmıştım. “Matematik Cinayetleri” uzun öykü olduğu için onu ayrı bir kitap yaptık. Yani öykülerden, “Öğleden Sonra Cinayetleri” ve “Matematik Cinayetleri” olmak üzere iki kitap çıktı. “Cemre Düştü” romanını ise yeni yazdım. Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve bir türlü yazamadığım bir kitaptı. Sonunda yazabildiğim için mutluyum.

Bize kendinizden biraz bahseder misiniz? Gazetecilik ateşi gönlünüze nasıl düştü? Oradan polisiye yazarlığına uzanan süreç nasıl gelişti?


Okurken değil ama çalışırken gazeteciliği daha çok benimsedim ve çok sevdim. İyi ki gazeteci olmuşum. Bana çok şey öğretti. Sorgulamayı, kuşku duymayı, insanlarla ilişki kurmayı, bir bilgiyi teyit etmeyi ve daha birçok şeyi…

Tamamen tesadüf, önceden gazeteci olmak gibi bir düşüncem hiç yoktu. Üniversite sınavlarına girince yanlış bir sıralama yaptım. Sosyal bir tercih yapayım dedim ve gazetecilik tercihinde bulundum. Nedenini bilmiyorum; o an için heyecanlı ve ilginç geldiği için olabilir belki. Aslında fen-matematik alanında daha başarılı bir öğrenciydim. Ancak sıralamanın azizliğine uğradım. Gazetecilik bölümünü bir de sosyal bölüm olsun diye eklemiştim. Ama demek ki gazeteciliğe karşı da bilinçaltımda bir istek varmış ki onu tercih etmişim. Sonra da değiştirmedim. Okurken değil ama çalışırken gazeteciliği daha çok benimsedim ve çok sevdim. İyi ki gazeteci olmuşum. Bana çok şey öğretti. Sorgulamayı, kuşku duymayı, insanlarla ilişki kurmayı, bir bilgiyi teyit etmeyi ve daha birçok şeyi… Oysa ben utangaç, mahcup, içine kapanık, kısaca asosyal bir tiptim ama gazetecilik beni 180 derece başka bir insana dönüştürdü. Ama ülkemizde gazetecilik zor bir meslek her açıdan. Ancak bu konu başlı başına ayrı bir röportaj konusu olur. Gazetecilik üzerine sayfalar dolusu bir kitap yazabilirim. Ama yazarsam pek olumlu bir kitap olmaz. Onun da nedeni Türkiye’de gazeteciliğin patronaj ve yönetim açısından sorunlu olması. Şimdilerde ise tamamen siyasetin emrine girmiş durumda. Objektif, bağımsız, evrensel ölçülerde bir gazete bir yayın organı bulmak pek mümkün değil.

İlk kitabım bir belgesel romandı. “Nazilerle Beş Yıl”. Eşimin babasının ve arkadaşlarının Nazi Almanyası’nda eğitim görürken ailelerine bıraktığı mektuplardan, belgelerden ve fotoğraflardan yola çıkarak hazırladım. Önce gazetede seri yazı olarak yer aldı. Bu seri yazı bana gazetecilik ödülü kazandırdı. Sonra da bu seri yazıyı belgesel bir romana dönüştürdüm.

Polisiye konulara ise mesleğim gereği yabancı değildim. Gazeteciliğimin ilk yıllarında polis muhabirliği yaptım. Öte yandan polisiye kitaplar okumayı da seviyordum. Bir gün, “Neden ben de polisiye roman yazmayayım?” dedim kendime. Öyle başladı bu merak ve ilgi. Ve sonra keyif alınca devam ettim. Gazeteciliğe biraz erken veda etmemin bir nedeni de bu roman yazma tutkusuydu. Tabii en önemlisi, gazeteciliğin artık özgürce yapılamaması beni arayışlara itti. Zaten hiçbir zaman özgür değildi ama son yıllarda iyice bağımsızlığını ve özgürlüğünü yitirdi. Eskiden gündemi büyük ölçüde muhabirlerin getirdiği haberler belirlerdi; son zamanlarda ise haberler sipariş olarak masa başında üretilmeye başlandı. Böylece gazetecilik mesleğine olan güvenim ve inancım sarsıldı. Bırakma zamanının geldiğini düşünüp ayrıldım.

Son derece üretken bir yazarsınız. Takip edebildiğim kadarıyla yayımlanmış on üç kitabınız var. Gazetecilik yaptığınız dönemlerde bilim, çevre ve tarih alanlarında başarılı haberlere imza atmış, hatta ödüller almışsınız. 2005 yılında kaleme aldığınız “Nazilerle Beş Yıl” adlı belgesel romanı takiben 2008 yılında “Türkler” adlı araştırmanız, hemen ardından da “Bandırma Yolcuları” adlı tarihsel anlatı okurlarla buluşmuş. 2009 yılından itibaren sanki dümeni polisiyeye doğru kırmışsınız ve “Poseidon’un Laneti”, “Ölüm Deltası”, “Heybeliada Cinayetleri”, “Günbatımı Cinayetleri”, “Senin de Canın Yanacak” ve “Av” adlı polisiye romanlarınız birbiri ardına gelmiş. Bir de “Seni Hiç Aldatmadım” adında polisiye dışı romanınız var. On sene içinde yedi roman yazmak hayli ciddi ve meşakkatli bir iş. Bunu nasıl başardınız? Hikâyeler, içinizde bir yerlerde kâğıda dökülmek için doğru zamanı mı bekliyordu?

Sanırım öyle. Gazetecilikte yüzlerce olaya tanık oluyor ve yüzlerce insanla tanışıyorsunuz. Bu ister istemez büyük bir birikime neden oluyor. Ayrıca gazetecilik bir yazar için iyi bir alt yapı oluşturuyor. İnsanları tanımak, toplumu tanımak, olaylara yakından tanık olmak, olayların içine girmek, insana müthiş bir deneyim kazandırıyor. Bugün yazar olarak donanımımı gazetecilik mesleğine borçluyum. Konu bulmak, karakterleri yaratmak, kurguyu oluşturmak o nedenle benim için daha kolay olabiliyor. Çünkü haberi oluştururken bunların hepsini yapıyorsunuz. Konuyu buluyorsunuz ya da konu sizi buluyor. O konunun karakterleriyle konuşuyorsunuz. Sonra haberinizi yazarken kurguyu oluşturuyorsunuz. Aslında her haber, küçük bir öyküdür. İsterseniz bunu geliştirip romana dönüştürebilirsiniz. Zaten dünyada da polisiye gerilim romanlarında gazeteci kökenli yazarlar başı çekiyor. İlk aklıma gelenler; Jean Christophe Grange, Henning Mankell, Stieg Larsson, Michael Connelly, Simon Beckett, Glenn Meade…

“Türkler” kitabı benim gazetelerde yer alan bilimsel haberlerimden derlediğim soru yanıt şeklinde bir çalışma. “Bandırma Yolcuları” da önce gazetede seri yazı olarak çıktı. Hatta bunun için bir gazete eki yapmıştık. Bandırma yolcularının, yani Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’a Bandırma vapuru ile giden ve kurtuluşun ilk kıvılcımını yakan askerlerin aileleriyle görüşüp onlarla röportajlar yaptık ve bu yolculuğu daha da detaylandırma imkânını bulduk. Sonra ben bunu yine bir belgesel romana dönüştürdüm. Dediğiniz gibi üç kitaptan sonra dümeni polisiyeye kırdım. Bu arada “Seni Hiç Aldatmadım” da aslında bir polisiye gerilim romanı. Klasik polisiye tarzında olmasa bile bir polisiye ama okurlar onu isminden ötürü bir aşk romanı sandılar.


Romanda alan çok daha geniş ve istediğiniz gibi top koşturabiliyorsunuz. Zaten roman okumayı da öyküye tercih ederim. Bu yazma işinde de böyle. Öykü çok daha kaliteli olmalı diye düşünüyorum. Çünkü az kelimeyle daha çok şey anlatmak gerekiyor.

Derken daha önce yapmadığınız bir şey yapıyorsunuz ve dokuz öyküden oluşan ilk polisiye öykü kitabınız “Öğleden Sonra Cinayetleri” 2022 yılı sonunda okurlarla buluşuyor. Hemen ardından 2023 başlarında “Matematik Cinayetleri” adlı uzun öykünüz yayımlanıyor. Bunca roman, deneme ve araştırmadan sonra öykü yazmak nasıl hissettirdi? Yazarken içinde en rahat hissettiğiniz, en çok keyif aldığınız alan hangisi?

Benim favorim roman. Romanda alan çok daha geniş ve istediğiniz gibi top koşturabiliyorsunuz. Zaten roman okumayı da öyküye tercih ederim. Bu yazma işinde de böyle. Öykü çok daha kaliteli olmalı diye düşünüyorum. Çünkü az kelimeyle daha çok şey anlatmak gerekiyor. Öykü yazmak aslında bir sanat, romana göre sanatsal yönü daha ağır basan bir yazı biçimi. Ben yıllardır öykü yazmaya pek cesaret edemedim. Başaramam diye korktum. Yani seksen-yüz bin kelimeyle yazmak bana daha kolay geldi. Üç-dört bin kelimeyle yazmak daha zor ve daha çok ustalık istiyor. Bunu başarabilen çok iyi öykücüler var. Öykü yazmaktan da keyif aldım. Ancak bazı okurların “Yahu, bu öykü roman bile olurmuş,” diye yorumda bulunması ilginç geldi. Demek ki roman daha çok ilgi gören ve okunan bir tür. Tabii bu benim çıkardığım bir sonuç. Öykünün de romanın da ayrı ayrı tatları var. Ama ben yine de romanı tercih ederim her zaman. Kendimi daha rahat hissettiğim ve daha rahat ifade edebildiğim bir alan.

Polisiye roman yazmayı seviyorum ama iyi bir hikâye olursa aşk romanı da yazabilirim. Hatta belgesel roman da… Nazilerle Beş Yıl’ı yazdığım gibi… İnceleme ve araştırma yazmak istemem. Belki bir araştırmacı olsaydım olurdu. Günümüz romanlarını okumayı ve yazmayı seviyorum. Tarihi roman yazmaktan çekiniyorum. Çünkü geçmişe dönmek, o dönemleri anlatmak çok kolay değil. Çok okumak, çok araştırmak gerekiyor. Böyle bir roman yazmak için iyi bir sebep olmalı. Konusu falan çok iyi olmalı… İlk kitabım “Nazilerle Beş Yıl” bir aile öyküsü olmasaydı yazmaya asla cesaret edemezdim. Son yazdığım “Cemre Düştü” romanını ise hep aklımda olduğu için yazdım. 70’li yıllarda geçen bir aşk hikâyesi ama dönemi de iyi yansıtan, siyasal yanı olan bir hikâye. Tabii ben o dönemin tanığı olduğum için çok zorluk çekmedim. Yine de bazı arkadaşlarımdan destek aldım.

Tüm eserleriniz arasında diğerlerinden daha farklı bir yere koyduğunuz bir kitabınız var mı? İlk göz ağrısı olabilir, kendinizi en çok bulduğunuz olabilir, kurgusuna en çok kafa patlattığınız olabilir… Yazarlar eserlerini birbirinden ayırırlar mı, yoksa her biri çocukları gibidir ve en son gelen en heyecan verici olan mıdır?

Bütün kitapların yeri ayrı. Ama ilk göz ağrısı her zaman başkadır. İlk romanım “Nazilerle Beş Yıl” benim için çok anlamı olan bir roman. Nazilerle Beş Yıl’da sevgili eşim Güzin’in babası ve arkadaşlarının hikâyeleri var. O nedenle yakınım olan bir aileyi anlattığı için o kitabı çok seviyorum.

Son kitabım Cemre Düştü’yü de severek yazdım. Her ikisini de ağlayarak yazdım, çok duygulandım. Çünkü her iki romanda da yaşanmışlıklar, o gerçeklerin getirdiği duygusallıklar vardı. Polisiyelerde bu duyguyu yaşamadım ama onları yazarken de müthiş bir heyecan duydum. Örneğin “Heybeliada Cinayetleri” kitabını ilk önce Heybeliada’yı anlatan bir rehber kitap olarak tasarladım. Ama sonra Heybeliada’da oturduğum evde yaşadığım bazı enteresan ve ürkünç olaylar nedeniyle kitap birden cinayet romanına dönüştü. O nedenle o kitabı okuyan okurlar, Heybeliada ve Adalar’ı fazla anlattığım için oldukça eleştiri yönelttiler. Ama yine de çok sevildi o kitap. O kitabın kurgusuna epey kafa patlatmıştım.

Kitaplar elbette insanın çocukları gibi, çünkü onları siz dünyaya getiriyor, okurların huzuruna çıkarıyorsunuz. Bir anlamda hayal gücünüze hayat veriyorsunuz. O hayali canlı kanlı bir hâle getiriyorsunuz. Bu nedenle hayal gücünü yazıya döküp ona hayat vermek oldukça heyecanlı bir süreç.

Mesleğinizin polisiye yazarlığını besleyen yönleri nelerdir? İlhamınızı daha çok gerçek olaylardan mı alırsınız, hayal gücünüze mi yaslanırsınız? Olayları, mekânları, kişileri kurgularken nelerden faydalanırsınız?

Gazeteciliğin bir anlamda polisiye yazarlığından bir farkı yok. Tabii eğer suç üzerinde yoğunlaşıp gazetecilik yapıyorsanız. Adliye, polis muhabirliğinden söz ediyorum. Orada da haberi kovalarken bir anlamda suçluların, mağdurların, kurbanların öyküleriyle karşılaşıyor ve onların hikâyelerini haberleştiriyorsunuz. Yani gazetecilik mesleğinin polisiye yazarlığına çok ciddi bir katkısı var. Gerçek olaylar ilham veriyor elbette. Konular gerçek hayattan alınıyor. Siz buna hayal gücünü de katarak yeni bir olay, yeni karakterler, kısaca yeni bir suç hikâyesi yaratıyorsunuz.

Aslında hayal gücü yoktan var olan bir şey değildir. Her konu gerçeklerden ilham alınarak yazılır. Ama benim yazılarımda hayal gücü daha ağır basıyor. Yani gerçeklerden elbette ilham alıyorum ama hayal gücümü daha çok ön plana çıkararak yazmaya çalışıyorum. Kısaca yazan biri olarak yaşadığım, tanık olduğum, gözlemlediğim, izlediğim, dinlediğim her şeyden besleniyor, ilham alıyorum.


Önceden planladığınız birçok şey yazarken değişebiliyor. Zor bir dönemdir yazı süreci. Müthiş bir yoğunlaşma gerektiriyor. Yazma sürecine başlayıp yoğunlaştığınız zaman artık beyniniz sürekli o romanı yazmayla meşgul oluyor.

Yazma ritüelleriniz var mıdır? Yazmaya başlamadan önce veya sonrasında neler yaparsınız? Kurguyu nasıl oluşturursunuz? Masaya oturduğunuzda her şey kafanızda hazır mıdır, yoksa yazarken mi şekillenir? Eserinize son noktayı nasıl koyarsınız? “Bittiğinden” nasıl emin olursunuz?

Benim şöyle oluyor: Kafamda bir konu oluştuğu zaman onu yazıya dökene kadar geçen bir süreç var. Belirlediğim konuyla birlikte karakterler de düşüncelerimde şekilleniyor. Sonra kurguyu düşünmeye başlıyorum. Bazen hepsi aynı anda da şekillenebiliyor. Ama masaya oturup artık yazmaya hazırım diyene kadar uzun bir süre geçiyor. Ayları bulabiliyor. Olgunlaşma süreci. Kurguyu, karakterleri yazarak şekillendiriyorum. Roman uzun bir metin. Her şeyi bir anda düşünmeniz, yazmanız, planlamanız kolay değil. Önceden planladığınız birçok şey yazarken değişebiliyor. Zor bir dönemdir yazı süreci. Müthiş bir yoğunlaşma gerektiriyor. Yazma sürecine başlayıp yoğunlaştığınız zaman artık beyniniz sürekli o romanı yazmayla meşgul oluyor.

Yazarken dikkat ettiğim bazı ritüellerim var. Bir kere yazı masamı benimsemem gerekiyor. Yeni bir masada yazmakta zorlanırım. Alıştığım düzende yazmayı seviyorum kısacası. Özellikle klavyenin rahatlığı çok önemli. Işık da önemli. Enerjim daha yüksek olduğu için sabah saatlerinde yazmayı seviyorum. Müzik dinleyerek yazmaktan hoşlanıyorum. Esere son noktayı koymakta zorlanmıyorum. Çabuk karar verir ve hemen uygularım. Karar verme sürecim uzun sürmez.

Gündelik hayatınızda en çok neler okur, neler dinler, neler izlersiniz? Polisiyede tercihiniz yerli yazarlar mı, yoksa yabancılar mı? Yerli polisiyemiz hakkında neler düşünüyorsunuz?

Müzik dinlemeyi seviyor, film seyretmeye bayılıyorum. Spor yaparım. Tenis, yüzme, yürüyüş yaptığım sporlar arasında. Kitap konusunda seçiciyim. Polisiye konusunda tercihim yabancılar ama onları da çok eleyerek okuyorum. Çok seri yazan yazarları okumayı sevmiyorum, çünkü onlar artık işi ticarete döktükleri için kalitelerini düşürdüler. Örneğin Tess Gerritsen’i pek okuyamıyorum, çünkü beğenmiyorum. John Verdon’un son kitabını yarısına gelmeden bıraktım. Grange’ı da her zaman beğenmiyorum. Lars Kepler’in “Tacizci” adlı romanını da yarısına gelmeden bıraktım. Gereksiz detaylar beni sıktı.

Yerli polisiyemiz nicelik olarak çok hızlı gelişiyor ama nitelik olarak aynı oranda geliştiğini söylemek zor. Yerli yazarların romanlarını çok az okuyabiliyorum. Bizim polisiye öykücüler daha iyi geliyor bana. Basit cinayet ve basit suç romanlarını okuyamıyorum. Yerli yazarlarımıza haksızlık etmek istemem, çünkü iyi bir yorum yapabilmem için daha çok okumam gerekiyor.

Umarım Gencoy kızmaz bana ama Agatha Christie romanlarını okumuyorum. Devrini tamamlamış bir yazar. Polisiyede yeni yöntemler ve yeni tekniklerin ön plana çıktığı günümüz polisiyeleri daha çok ilgimi çekiyor. Polisiyenin içinde gerilimi ağır basan romanları okumayı seviyorum. Absürt ve komedi tarzında yazılmış polisiyelerden hiç hazzetmiyorum. Kendini dedektif yerine koyan karakterlere ise tahammül edemiyorum. Ne bileyim dedektif bir manav, bir ev kadını olmamalı… Bunları gayri ciddi buluyorum ve ne kadar zorlasam da okuyamıyorum.


Son zamanlarda suç edebiyatında böyle tuhaf bir düşünce var. Dünya güya “Katil kim?” polisiyeleriyle alay ediyormuş. Oysa polisiye okumanın en büyük tutkusu katilin kim olduğunu bulmaya çalışmak.

Kuzey ülkeleri gerek polisiye edebiyatta gerekse film sektöründe ciddi işler yapıyorlar. Polisiyede konu benim en çok ilgimi çeken unsurdur. Örneğin sıradan bir cinayetin aydınlatılması beni pek cezbetmez. Okuyamam öyle kitapları. O zaman o kitabın aydınlatılmış cinayet dosyalarını okumaktan pek bir farkı kalmaz benim için. Örneğin Fransız yazar Jean Christophe Grange, çok iyi konular buluyor. O nedenle de çok okunan yazar. Her kitabını beğenmesem de genelde takip ediyorum. İyi konu, olmazsa olmaz benim için polisiyede… Bu polisiye dışı kitaplarda da böyle.

Gazetecilikten geldiğim için konu konusunda pek sıkıntı çekmiyorum. Aklımda o kadar çok konu var ki işlenmesi gereken… Şöyle özetleyebilirim; bir polisiyede önce iyi bir konu, iyi karakterler ve de iyi bir kurgu olursa o polisiye benim için okunabilir bir polisiyedir. Bayılırım o kitapları okumaya…

Sizce “Katil kim?” polisiyeleri artık devrini tamamladı mı? Siz de böyle düşünenlerden misiniz?

Son zamanlarda suç edebiyatında böyle tuhaf bir düşünce var. Dünya güya “Katil kim?” polisiyeleriyle alay ediyormuş. Oysa polisiye okumanın en büyük tutkusu katilin kim olduğunu bulmaya çalışmak. O zaman klasik polisiye yani “Katil kim?” polisiyesi yazmazsın, okumazsın olur biter. Toplumsal, sosyal konuları içeren polisiyelerde bile “Katil kim?” sorusu kitabın sonuna kadar gizemini koruyor. Çünkü polisiyenin olmazsa olmazlarından bir durum bu. Eğer bunu yapmıyorsan polisiye yazma, başka konular yaz. “Ben polisiye yazarıyım, suç yazarıyım,” diye ortaya çıkma. Alay konusu falan, bunlar iddialı, anlamsız geliyor bana. Toplumsal ve sosyal konuların işlendiği polisiyelerde katilin gizemini korumasının ne gibi bir sakıncası olabilir acaba? Ve neden alay konusu olsun?

Son iki kitabınız “Matematik Cinayetleri” ve “Cemre Düştü” diğerlerinden farklı olarak herhangi bir yayınevi aracılığıyla değil, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) kanalıyla yayımlandı. Bu sistemi bize biraz anlatır mısınız? Neden tercih ettiniz? Yazar ve okurlar için ne gibi avantajları ve dezavantajları var?

Önce bildiğim kadarıylaAmazon başlattı bu tarz yayıncılığı: Doğrudan Yayıncılık. Kitapyurdu da onu başarıyla taklit etti. Bence yeni nesil yayıncılık artık böyle gelişecek. Yani talebe göre kitap basılacak. Birçok yayıncı da artık bu tekniğe geçmiş durumda. Kâğıdın pahalı olması nedeniyle yayın tekniğinde zorunlu gelişmeler yaşanıyor. Daha da ileride tamamen dijital kitap yayıncılığına kaçınılmaz olarak geçilecek. Zaten yavaş yavaş geçildi bile. Tıpkı gazeteler gibi… Yayınevleri çok önemli bir getirisi yoksa kitap yayınlamaktan kaçınıyorlar. Seçici davranıyorlar, çünkü zorlanıyorlar. Torpilli yazarlara ya da kendileri için önem arz eden veya tiraj getiren yazarlara yöneliyorlar. Bu da anlaşılır bir şey tabii… Eğer bir torpiliniz yoksa kitabınızı daha okumadan sıraya koyuyorlar. Artık o sıra bir yılda mı gelir iki yıl da mı gelir tanrı bilir. Belki de hiç gelmez. Artık yazar eskisi gibi beklemek istemiyor; çünkü zaman çok önemli ve yaşam çok hızlı. Adam kitabının basılma sırasını bekleyene kadar iki üç kitap daha yazıyor o sürede. Ben öyleyim mesela. Elimde çok kitap dosyası biriktiği için zamandan kazanmak ve bir an önce elimdekileri kitaplaştırmak için Kitapyurdu’na başvurdum. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle oldu tabii.

Yazar ve okur açısından tek dezavantajı kitabın sadece Kitapyurdu sitesinde satılıyor olması. Bir de teknik işlerini siz yapmak zorundasınız. Edisyon, tasarım, mizanpaj vs. gibi… Bunları siz yaparsanız herhangi bir ücret ödemiyorsunuz. Ama bu işlerle uğraşmak istemiyorsanız sizi anlaşmalı oldukları ajanslara yönlendiriyorlar. O ajanslara sayfa sayısına göre belirli bir ücret ödemek zorundasınız. Onlar kitabınızı 15-20 gün içinde yayına hazır hâle getiriyorlar. Ve siz onay veriyorsunuz. Sonra Kitapyurdu editörleri kitabın basıma uygun olup olmadığına karar veriyorlar. Onlar da onay verirse kitabınız satışa çıkarılıyor. Eğer herhangi bir iskonto yapmak istemiyorsanız, her kitaptan yüzde 50 telif alıyorsunuz. İskonto kararı size ait. Bu önemli bir şey, yazarların korkulu rüyası telif konusu böylece aşılmış oluyor. Verdiğiniz hesap numarasına iki ayda bir kitaptan kazandığınız para yatırılıyor. Ayrıca telefonunuza indirdiğiniz bir uygulama sayesinde kitabınıza ait bütün satış işlemlerini anında görebiliyor, izleyebiliyorsunuz. Kaç adet satıldığı, hangi tarihte, hangi şehirde satıldığı vs. Artık birçok yayınevi bu yeni teknolojiye geçmeye çalışıyor. Geçenler de var.

Klasik yayınevleri sözleşmelerine baktığınızda yazarın para kazanma şansı çok az. Mesela birçok yayınevi, ilk baskıdan yazara para ödememeyi tercih ediyor. Telif konusu ülkemizde yazar açısından büyük bir haksızlık. Bir yazar kitabın satışı hakkında hiçbir bilgi sahibi olamıyor. Bunların artık değişmesi lazım. Ya da herkes kitap yazmamalı, her kitap basılmamalı. Seçici davranılmalı. Çevirmenlerin de işi zor. Yapay zekâ devrede ve kitap metinleri anında pürüzsüz bir şekilde çevrilebiliyor artık. Teknoloji müthiş bir hızla ilerliyor kısacası.

Bildiğim kadarıyla Bodrum’da yaşıyorsunuz. Oralarda hayat nasıl gidiyor? Bu sıralar nelerle meşgulsünüz? Geleceğe yönelik planlarınızda neler var?

Bodrum hareketli ve eğlenceli bir yer ama giderek yozlaşıyor. Halikarnas Balıkçısı’nın bize miras bıraktığı o güzelim Bodrum yok artık. Ciddi bir betonlaşma, aşırı göç var. Yarımadanın alt yapısı bunları karşılayamıyor. Susuzluk ciddi bir tehdit. Milliyet gazetesinde 2021 yılında “Bodrum’da Mandalina Cinayetleri” adlı tefrika bir romanım yayınlanmıştı. Şimdi o tefrika romanı kitap olarak bu sonbaharda çıkarmayı planlıyorum. Orada Bodrum’un nasıl talan edildiğini, betonlaştığını, güzelim doğanın, mandalina bahçelerinin nasıl yok edildiğini anlattım. Yağma ve talan önüne geçilemez bir şekilde sürdürülüyor Bodrum’da ne yazık ki… Eğer ciddi önlemler alınmazsa ben Bodrum’un doğa ömrünün çok uzun olduğunu düşünmüyorum. Acı ama gerçek bu…

Gelecekte de kitap yazmayı sürdüreceğim. Keşke daha çok okuyan bir toplum olsaydık. O zaman yazmaktan çok daha büyük bir keyif alırdık.

Önay Bey, bu keyifli söyleşi için çok teşekkürler! Yeni kitaplarınızı merakla bekliyor, Dedektif Dergi ailesi olarak başarılarınızın devamını diliyoruz…

Ben teşekkür ederim.

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜ’NDE BU AY


Dedektif Dergi olarak Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü’ne tekrar konuk olduk ve üyelerle Esra Türkekul’un Kapalıçarşı Cinayeti romanı üzerine konuştuk. Bu keyifli toplantıya geçmeden önce sizlere kısaca Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü hakkında bilgi verelim.
İzmir Dayanışma Akademisi (İDA) İzmir’deki “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzalayan ve üniversitelerinden ihraç edilen akademisyenlerce kurulmuş bir platformdur. Ancak İDA sadece Barış Akademisyenleri ile sınırlı olmayıp Türkiye’de barışa katkı sağlamayı amaçlayan sendika, meslek odası/birliğin bileşenidir. İDA, bilimsel toplantılar, konferanslar ve çeşitli akademik faaliyetler düzenler; yerel ve ulusal düzeyde akademik özerklik mücadeleleri ile yerel ve ulusal meselelere bilimsel araştırma ve eleştirel düşünce temelinde müdahale etmeye çalışır. Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü de İDA’nın faaliyetlerinden biri.
Polisiyesever okurlar her ayın ilk salı günü İzmir Dayanışma Akademisi Derneği’nin Alsancak, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki ofisinde toplanıyor ve titizlikle seçip okudukları romanları Dr. Aydın Arı’nın demlediği çayın keyfine vararak konuşuyorlar. Dedektif Dergi’nin misafiri olduğu bu ayki toplantının katılımcıları; Dr. Aydın Arı, Hamit Yakın, Necmettin Özdemir ve Gamze Yayık’tı.

Dr. Aydın Arı: Yazarımız müteveffa, genç yaşta hayata veda etmiş. Romanda olaylar iki binlerin başında, İstanbul’da geçiyor. Yazar bir röportajında ilk romanı olan Kapalıçarşı Cinayetleri’nde birtakım acemilikleri olduğunu kabul ediyor. Bunlar çok büyük acemilikler değil ama özellikle polisiye kurgunun oturmadığını kabul etmiş. O nedenle takip eden romanı, Cadıbostanı Cinayeti’ni okumakta fayda olduğunu düşünüyorum.

Roman boyunca karakterimizin dedektifliğini göstereceği anı çok bekledik. Polisiye okmalarımızda, güçlü erkek dedektif karakterinin dışında kalan dedektiflerin hikayelerini okumayı amaçladığımız için doğru bir kitap seçmişiz. Karakterimiz amatör turist rehberi bir kadın, dedektif olabileceğini sonradan fark ediyor. İşi nedeniyle gittiği Kapalıçarşı’da bir cinayete şahit oluyor. Olayı polis çözüyor aslında ancak roman boyunca o da polise yardım ederek olayların içinde kalıyor. Bunları düşündüğümüzde roman, bir kadın karakterin gündelik hayatını bir şekilde polisiye kurguya bağlayan güzel bir örnek. Yazar yaşasaydı bu kadın karakter ileriki romanlarda belki daha da gelişecekti.

Gamze Yayık: Röportajında üçüncü bir vakayı yazmayı planladığını söylemiş.

Dr. Aydın Arı: Üçüncü kitapta belki de amatör kadın dedektifimiz daha profesyonel hareket edebilirdi.

Necmettin Özdemir: Polisiye kurgusunda acemilikler olsa da yan öyküleri güzel ve gerçekçiydi. 

Dr. Aydın Arı: Yazar, karakterin kadınlık hallerini, yapıp ettiklerine, söylediklerine, duygu durumuna güzel yansıtmış. Doğal olarak başarılı bir kadın karakter çizmiş. Aynı şeyi başkomiser Fatih için söyleyemem. O karakterin de açılacak yerleri vardı kanımca. Belki Cadıbostanı’nı okusak…

Gamze Yayık: Kütüphanemde mevcuttu, önce onu okudum. Cadı Bostanı kitabında da Fatih karakteri açılmıyor. Kapalıçarşı Cinayeti’ni okuyunca aslında karakterin gelişimini ters yönden görmüş oldum. Berna’yı ikinci kitapta sevdim aslında, belki bu kitapla başlasaydım bu kadar bağlanmazdım.

Dr. Aydın Arı: O kitapta Fatih var mı?

Gamze Yayık: Evet, rütbe alıp yükselmiş. Polis memuru İlker yine gıcık bir karakter olarak kitapta. Ancak her ikisi için de karakter gelişimi gözlemedim.

Dr. Aydın Arı: Ana karakter amatör bir dedektif olduğundan polisle işbirliği yapmalı, o nedenle yazarın polis karakterleri daha geniş işlemesi lazımdı.

Gamze Yayık: Başarılı buldunuz mu peki? Sıradan bir vatandaşın tüm soruşturmalara dahil olmasına gösterilen bahaneler size gerçekçi geldi mi? Ben yazarın buna güzel kılıf uydurduğunu düşünüyorum.

Dr. Aydın Arı: Polisin Berna’dan şüphelenip onu yakınında tutma bahanesi hiç fena değildi. Baştan beri bundan bir iş çıkmasını beklemiştim. Mantık hatası yok ama polisle olan ilişkilere biraz daha yer verebilirdi. İkinci romanda beğenmediğim tarafları geliştirmiş olacağını düşünerek okudum. Hikâyenin polisiyeleşmesi kitabın sonuna doğru oldu, bunu beğenmedim. Buraya kadar çevirmenlik yapan, boşanmış, annesiyle yaşayan ve hayatından hiç de memnun olmayan bir kadını anlattı yazar. Anne figürü gayet iyi yazılmıştı. Genel fikrim epey olumlu. Keşke yazar aramızda olsaydı da başka serüvenleri de okuyabilseydik.

Bu noktada şunu söyleyebilirim, iki binlerin başında hem kadın yazar hem kadın dedektif hikayesi oldukça azdı. Bu nedenle kitaba ve yazara hoşgörülü davranmalıyız diye düşünüyorum.

Gamze Yayık: Dedektif Dergi ailesinde kadın yazarımız çok. Bir önyargı var, Türk polisiye edebiyatında sadece erkekler yazıyor sanılıyor. Aslında son yıllarda polisiye edebiyatta sayımız epey arttı. Belki de Esra Türkekul ve diğer öncü kadın yazarlara bakarak cesaretlendik. 

Necmettin Özdemir: Klasik polisiyedeki sert polis karakterler, bizdeki Behzat Ç karakteri vs. buna neden oluyor. Esra hanımın çok güzel yan öyküleri, betimlemeleri, felsefi tespitler var. Bunlar romanı zenginleştiren şeyler.

Dr. Aydın Arı: Sue Grafton’ın romanında rastlamadığımız kadar satın alma gücüne sınıfsal yaklaşım var. Erişemediği, alamadığı şeyleri dert ediyor karakterimiz. Örneğin romanın sonunda kuyumcudan komisyonunu alamadı.

Necmettin Özdemir: Şu cümleyi not almışım; “Ne resim kursuna giden teyzelerin masumiyeti, ne kursa gitmeyi reddedip kendi kendine kayık çizen emekli amcaların göz nuru vardı bu resimlerde.” Böyle güzel tespitleri var.

Gamze Yayık: Ben, bir kadın olarak yazara ve baş karaktere kendimi yakın hissettim. Uzun bir süre fazla kiloyla yaşadım. Karakterin şişmanlığıyla ilgili duyguları, yaptığı espriler, yemek yediğinde çektiği vicdani azap… Bunları bizzat yaşadığım için Berna karakterine gerçekten büyük sempati duydum. Karakter yazardan da parçalar taşır ya, Esra hanımın espri anlayışı, yazma tarzı vs. benim yazarken yapmaya çalıştığım şey aslında. Yazarın buna devam edemeyişine belki de bu iki sebeple çok üzüldüm.

Mekan seçimi isabetli, Kapalıçarşı çetrefilli, kaybolmaya müsait, gündüz kalabalık, geceleri tekinsiz bir yer. Zaman aralığı da iyi. Elbette bu bir kurgu, gerçekte cinayet öyle bir haftada çözülmez. Berna’nın da yardımıyla bir hafta içinde olay oldu bitti.

Dr. Aydın Arı: Cinayet sebebi basitti, o nedenle kolay çözüldü. Tesadüfi nedenlerle çözüme gittiği için bir haftada sonuçlanması normal.

Gamze Yayık: Konulara kancaları çok güzel attı. Örneğin evlilikle ilgili tespitler yapabilmek için karakterin kendi evliliğini anlattı bize, son dönemin sahte dinlerine göndermeler yaptı.

Dr Aydın Arı: Romanın yazıldığı yıllarda onlar çok popülerdi.

Gamze Yayık: Yazar kendi de turist rehberliği yapmış. İyi bildiği mekanları, bildiği şekilde anlatmış yazar. Bu da romanı başarılı kılıyor. Polisiye sorgulamalara, adli tıbba, teknik detaylara bulaşmadan suç ve suçlunun psikolojisi, insan ilişkilerinin çözümlemesi üzerinden yazılmış katmanlı bir metin olmuş. O açıdan değerliydi benim için. Okurken keyif aldım.

Hamit Yakın: Peşinen söyleyeyim, kitabı sevdim. Sevmeme polisiye yanı ve edebi yönü kadar baş karakter Berna’nın Kemal Sunal, Keloğlan filmlerinde örneğini görüp sevdiğimiz ezik, öteki, sakar ancak onca saflığın içinde işini götüren karakteri hoş bir duygu verdi. Annesiyle sorunlar yaşayan, evliliği, karşı cinsle ilişkileri sorunlu, bağımlı, itilmiş lanetli bir tip. Ama diğer taraftan yaşamayı da seviyor…

Gamze Yayık: Kurtulmaya meyilli.

Hamit Yakın: Meyilli ama bunun için çaba harcamıyor sadece niyeti var. Saflığını, temizliğini de o niyette görüyoruz. Hepimizin bir kereden bir şey olmaz diyerek yaptığı, toplumda genel olarak rastladığımız bir tavır bu. Cinayeti çözerken öyle oturup delilleri değerlendirmek, karşılaştırmak, istatistik tutmak falan gibi yollara başvurmadı. Tamamen tesadüfi olarak hatta farkında bile olmayarak polise çözdürüyor cinayeti. Analiz yapıp, analitik bir sonuca ulaşmak gibi bir derdi yok. Fatih komiser Berna’yı sürekli yanında tutunca acaba ikili arasında duygusal bir yakınlaşma mı olacak diye düşünmedim değil. Hoşlandığı erkek arkadaşının da manyak çıkmasıyla Berna’nın Keloğlan saflığına emin oldum. Karakterin bu yönü yakaladı beni. İnce hesapları yok, samimi. İlk kitap olduğu için kurguya ilişkin bir şey söylemeyeceğim. Üzerinde tepinilecek kadar kötü şeyler yok aslında. Bana sadece cinayetin işlenişi ve katilin nedeni çok basit geldi.

Dr. Aydın Arı: Yetersiz tanımlamış, Mete’nin sadece kız arkadaşına telefon alabilmek için cinayet işlemesi basit geldi bana da. Kız zengin biriydi. O kısım zayıf kalmış. Sevgilisi üst sınıftan değil de, lüks yaşam isteyen bir orta sınıf birey olsa, olurdu. O bir hata, abartı olmuş.

Hamit Yakın: Suçun toplumsallığını belirtmek için anlatılan sınıf farkı hikayesi aksamış biraz.

Gamze Yayık: Fatih komiserle Berna, Merve Özdibek’in stüdyosuna gittiklerinde sakallı bir adama rastlamışlardı. Bu adam neden orada, yazar neden onu romana iliştirdi diye not almıştım. Acaba Merve bu adamı kiraladı da cinayeti o mu işledi diye aklıma takıldı. Yazar şüpheyi Merve ve Muzaffer üzerine çekip sonunda bilemediniz diyerek okuyucuyu ters köşe yapmak istemiş. Andrew Reynard aslında düşmüş, kemikleri kırıldığı için kalkamamış, katil olayın üstüne gelip anlık bir güdüyle soygun amaçlı cinayet işliyor. Bu beni memnun etmedi.

Hamit Yakın: Mete’den bahsedildiğinde o çocuktan bir iş çıkacağı belliydi. Evini, ailesini, çevresini beğenmiyor. Sürekli çatışma içinde. O açıdan olayla ilgisi hissedildi. Ama ölüm nedeni çok basitti. Hatta Andrew yerden hiç kalkamayıp ölmeliydi. Bu belki de daha çarpıcı olurdu.

Dr. Aydın Arı: Tamam, Mete’nin suç gerekçesi zayıf kalmış. Ama amatör bir kadın dedektifin çözebilmesi için bu kötü bir gerekçe değil. Büyük bilinmezleri olan bir suç değil. O açıdan doğru.

Gamze Yayık: Farklı gerekçelerle sonlanması mümkündü. Orası artık yazarın keyfine kalmış. Uluslararası bir şebekeye bile bağlayabilirdi.

Necmettin Özdemir: Andrew İstanbul’a defalarca gelmiş, mekânı iyi tanıyor. Neden yanına bir rehber alma ihtiyacı duydu?

Hamit Yakın: Eşini başından atmak için. Karısı Andrew’den şüphelenmiş. 

Necmettin Özdemir: Otelde bırakırdı…

Gamze Yayık: O zaman Berna’yı romana yerleştiremezdi.

Necmettin Özdemir: Merve’nin para sıkıntısı çekmesini anlayamıyorum. Çevresinde ona tapan erkekler var. Onca gelir, Andrew’a şantaj yapıyor, hala paraya sıkışık…

Gamze Yayık: Kadınları tanımıyorsunuz. (Gülüşmeler) Ne kadar gelir, o kadar gider… İlker’in bir tespiti var, Fatih Komiser’in odasında kadınların hırslı ve açgözlü olduğuna dair bir cümle kuruyor. Hatta Berna bu söyleme kızıp oradan ayrılıyor. Merve başarısız bir ressam. Kendi çabasıyla elde ettiği bir geliri yok.

Dr. Aydın Arı: Yan karakter olduğu için yazar o detaylara fazla girmemiş. Merve’nin etrafında gelişen başka bir olay örgüsü çizmiş. Daha fazla anlatılabilir miydi? Belki. Ama ana karakterin olayı çözmesine katkısı olmadığından bu kadarı yeterli.

Amatör dedektif hikayelerinde karakter, biri büyük biri küçük iki olay çözer ya genelde. Ben onu bekledim.

Necmettin Özdemir: Yazar okuyucunun dikkatini başka bir yöne çekti.

Dr. Aydın Arı: Romandaki karakterlerin dönüşümlerini Cadıbostanı Cinayeti’ni okuyarak bir parça görebileceğiz sanırım. Karakter dönüşümü beklemek okur olarak elbette bizim hakkımız.

Gamze Yayık: Berna özel hayatında başarısız, işine ayaklarını sürüyerek gidiyor, belki de paraya ihtiyaç duymasa hiç evden çıkmaz. Cinayet vakası onu heyecanlandırıyor. İlerleme kaydedince de -belki de başarılı olduğu tek konu bu olduğundan- bu ipe sıkıca tutunuyor. Berna bizden biri olduğu için çok hoşnutum. Polisiyede klişelerden sıyrılmak, uç karakterler bulmak o kadar zor ki, her türlüsü yazıldı, dizisi, filmi yapıldı.

 Dr. Aydın Arı: Eğlence sektörünün boş zamanı doldurmak için ürettikleri okuma alışkanlıklarımızı, beğenilerimizi, hayata ilişkin gerçeklik algılayışımızı belirliyor.

Necmettin Özdemir: Doğru, bir tespit daha okuyayım; “Annem de kendi kuşağındaki kadınların çoğu gibi eve temizlikçi alır, sonra onun peşinde dolanırken kendine daha fazla iş çıkarır.”

Dr. Aydın Arı: Babasının aldatma hikayesinin biraz açılmasını bekledim ama olmadı. Berna mutaassıp bir devlet memuru olan babasının hayatında başka bir kadın olduğunu cenazesinde öğreniyor. Annesi yıkılıyor.

Gamze Yayık: Genel olarak roman dramatik veya iç karartıcı değildi. Yazarın espri anlayışını çok sevdim. Berna en üzücü halleri bile bazen küfürle, bazen laf ebeliği ile geçiştiren bir karakter. Türkekul’un okumayı kolaylaştıran, gülümseten bir anlatısı vardı.

Necmettin Özdemir: Yayın sektörü satış hedefli çalıştığı için yazarları belli şekillerde yazmaya itiyor. O nedenle ilk kitaplar acemice de olsa yazara dair daha gerçek bilgi verir. O kitaplarda yazarın kendine ve yaşanmışlıklarına dair şeyler bulmak daha mümkün. Berna karakteri benzer dertleri çektiğimiz, aynı tür şeyler hissettiğimiz özetle bizden bir karakter. O nedenle bana hoş geldi. Yazardan, yaşlı, genç, kadın, erkek tüm karakterleri aksama olmaksızın yazmasını bekleriz. Yazarın asıl becerisi – kadın olduğu için kadın karakteri anlatmakta sıkıntı çekmiyor elbette- erkek karakteri de iyi yazabilmesi. Bunu başaramayan yazarlar var maalesef. 

Dr. Aydın Arı: Aralara, selpak satan amca, çöp karıştıran çocuklar gibi toplumsal sıkıntılı konuları güzel serpiştirmiş. 

Necmettin Özdemir: Berna’nın kuyumcuya ilk ve ikinci gidişinde yaşadığı duygu değişimi ilginç. İlkinde şıkır şıkır aydınlık, konforlu, güzel bulduğu mekân yaşadıklarından sonra ona değerli taşların çıkarıldığı coğrafyadaki kötü yaşam koşullarını anımsatacak kadar kötü geldi. Yazar bu tür vurgular yaparak yaşadığı çağa yabancı olmadığını gösteriyor. Sorunları yok saymıyor.

Gamze Yayık: Yazarın vefatı nedeniyle kitabın yeni baskısını bulmak şu an için mümkün değil. Sahaflardan bulunabiliyor. Polisiye adına kıymetli metinler bunlar, umarız basımı sürer.


Nahoş Cinayet: Suç Edebiyatı Kulübü yaz nedeniyle eylül ayına kadar toplantılarına ara verecek. Yeniden toplandıklarında aralarında olmak temennisiyle katılımcılarla vedalaşıyor, müsaade istiyor ve ayrılıyorum.
Kitapları aracılığıyla tanıdığımız ve sevdiğimiz kıymetli yazar Esra Türkekul’u rahmetle anıyoruz. Okuru bol olsun.
Siz de polisiye edebiyat okumayı seviyor, planlı okumalar yapmaktan hoşlanıyorsanız bu güzel ekibe dahil olmanızı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar…

PAMUK PRENSES VE YEDİ ŞÜPHELİ BİREY

Bir varmış, bir yokmuş…

Yemyeşil ulu ağaçların görkemli kollarıyla gökyüzüne uzandığı, gür şelalelerin olanca gücüyle çağıldadığı, tüm canlıların huzur ve güven içinde ömür sürdüğü uçsuz bucaksız ormanın içindeki güzeller güzeli ülkede bir Kral, bir Kraliçe ve biricik oğulları Prens yaşarmış.

Ilık ve güneşli bir bahar günüymüş. Uzun yeleli beyaz atını, avucunun içi gibi bildiği ormanın derinliklerinde dörtnala süren yakışıklı Prensin ne cıvıl cıvıl ötüşen kuşları ne de neşeyle uçuşan arıları görecek hâli varmış. Altın sarısı saçlarını geriye savurup atını bir hışımla mahmuzlarken kendi kendine homurdanmaya devam etmiş:

Evlen artıkmış. Yaşım kaç olmuşmuş. Size ne ya, size ne? Hangi çağda yaşıyoruz? Hayret bir şey!”

Kral babasıyla ettikleri son kavganın üzerine kapıyı vurup çıkmış, bir müddet de saraya uğramamaya karar vermiş. Burasına gelmiş artık çünkü. Doğururken ona mı sormuşlar canım? Sırf ülkeyi yönetecek diye istemediği hâlde evlenip bir de çocuk yapacak değilmiş.

Bir süre daha doludizgin ilerledikten sonra önüne çıkan pırıl pırıl dereyi görünce atına daha fazla eziyet etmeye yüreği elvermemiş. Hemen dere kenarında mola vermiş. Sadık dostu kana kana serin suları içerken Prens elini yüzünü yıkamış, matarasını doldurmuş, atının ve kendisinin erzağını hazırlamış. Karınlarını güzelce doyurduktan sonra hafif rüzgâr altında yaprak hışırtılarını ve derenin huzur veren şırıltılarını dinleyerek dinlenmeye koyulmuşlar. Doğanın sakinleştirici etkisine teslim olunca, gözleri kendiliğinden kapanmaya başlamış.

Prens’in içinden bir anlığına izleniyormuş gibi bir his yükselmiş, kirpikleri aralanmış. Hızla doğrulup sağa sola bakınmış. Sık çalılıkların içine kaçan bir hayvanın ayak seslerini duyar gibi olmuş. Tıpır tıpır… “Tilki falan herhâlde,” diyerek esnemiş ve gerisin geri yatmış. Tekrar dalmak üzereymiş ki aynı tıpırtıların kulağına çalınmasıyla bir kez daha yerinden sıçramış. Bu ses sanki insan adımlarına benziyormuş ve bu sefer daha yakından geliyormuş. Usulca kalkarak sesin geldiği tarafa yönelmiş. Meğer yanılmamış. On arşın kadar ilerisinde, çalıların arasında, hışırtılar çıkararak kendisinden kaçan ufarak bir canlı varmış. “Çocuk mu, neyin nesidir bu?” diyerek şaşkınlıkla peşine düşmüş.

Prens aralarındaki mesafeyi koruyarak takibi sürdürürken nefes nefese kalmış. O yaratık her ne ise ufakmış mufakmış ama tavşan gibi koşuyormuş maşallah. Hava da yavaştan kararmaya yüz tutmuş. Prens, “Geri mi dönsem?” diye tereddüde düşmüşken sayısız gezintiler yaptığı ormanda daha önce hiç görmediği minicik bir köy karşısına çıkıvermiş. Ağzı şaşkınlıktan bir karış açık, çalıların arkasına gizlenerek bir müddet ortamı incelemiş. Minik köy adeta masallardan fırlamış gibiymiş. Her biri farklı biçim ve renklerde, çamurdan ve ahşaptan imal, oyuncak gibi görünen mini mini evler, mutlu mesut gezinen tavuklarla keçiler, aralarından berrak dereler akan verimli bahçeler, dallarından dolu dolu meyveler sarkan ağaçlar, dört bir yanı saran çilek kokusu, ortada bir su kuyusu ve… Oradan oraya koşturan, odun kıran, taş dizen, tarla süren, arı gibi çalışan cüceler… Gözlerini ovuşturup tekrar tekrar bakmış. Hayır, yanlış görmüyormuş. Tam altı adet cüce saymış.

“Dönsem mi, gidip onlarla tanışsam mı?” diye karar vermeye çabalarken arkasından beline sertçe yaslanan sivri bir cisimle yerinden zıplamış. “Kıpırdama! Kaldır ellerini, sakın yanlış bir hareket yapma!” diye bağırmış tiz ve çatallı bir ses. Prens, emre uysalca itaat ederek ellerini kaldırmış. Başını azıcık arkaya çevirdiğinde çatık kaşlarının arasından kendisine öfkeyle bakan yedinci cüceyle burun buruna gelmiş.

“Bakın, yanlış anladınız, kötü bir niyetim yoktu,” demiş masumca. “Köyünüzü tesadüfen keşfettim, sadece merakımdan bakıyordum. Bırakırsanız hemen giderim…”

“Fazla konuşma da yürü!” demiş cüce. “Buna köyde karar veririz.”

Prens önde, cüce arkada, köye girmişler. Diğer cüceler hemen çevrelerini sarmış. Prens’in elini kolunu sıkıca bağlayıp bir kenara oturtmuşlar. Prens’i yakalayan cüce elindeki sopayı yere atmış.

“Silah değil miydi o?” diye haykırmış Prens hayretle. “Kandırdınız beni…”

“Bizde silah ne gezer?” demiş cücelerden bir diğeri neşeyle. “Barışçıl bir köy burası. Şiddetsiz iletişime inanıyoruz.”

“Ne güzelmiş,” diyerek gülümsemiş Prens. Heyecandan dili damağı kurumuş. “Biraz su alabilir miyim size zahmet olmazsa?”

“Ah pardon ya, tabii ki,” demiş cücelerden bir başkası, sarsak adımlarla düşe kalka gidip su ve çilek getirmiş.

Herkes biraz sakinleşmiş, ortamdaki gerilim azalmış. Prens onları gözetlediği için tekrar özür dilemiş.

“Kusura bakmayın arkadaşlar, boş bulundum. Yoksa sizi rahatsız etmek istemezdim,” demiş tüm samimiyetiyle. “Atım da ormanda kaldı, beni bırakırsanız kamp yerime geri döneyim.”

“Hava karardı, bu saatte gitme artık, misafirimiz ol. Bizimkiler gidip atını getirir,” demiş cücelerden gözlüklü olan. Prensi çözmüşler, ona dinlenecek bir yer gösterip yemek hazırlıklarına girişmişler. Akşam yemeğinde buluşmak üzere sözleşmişler.

Akşam tüm cüceler ve Prens, keyifli bir sofrada buluşmuşlar. Lezzetli bir mantar sote ve çilekli pastanın üzerine çaylarını içerlerken birbirlerini daha yakından tanımaya çalışmışlar.

“Ben Bilgin!” demiş bilge görünüşlü, gözlüklü cüce. “Seni ilk yakalayan Huysuz’du, öfkesinden tahmin etmişsindir. Bunlar da Neşeli, Meraklı, Şapşal, Utangaç ve Uykucu.”

“Yani Yedi Cüceler!” demiş Prens inci gibi dişlerini göstererek.

“Yalnız, artık cüce demiyoruz,” diye homurdanmış Huysuz. “Laflarımıza dikkat edelim.”

“Çok özür dilerim, bilmiyordum. Ne diyoruz?”

“Akondroplazili birey,” demiş Bilgin.

“Ya da Amerikalıların deyimiyle ‘küçük insan’ ama bizde pek tutmadı,” diye eklemiş Uykucu esnerken.

“Peki, böyle Huysuz, Şapşal falan deyince de etiketleyici olmuyor mu?”

“Değişim dediğin birdenbire olmuyor,” demiş Neşeli, neşeyle. “Zamanla onları da düzelteceğiz.”

“Senin adın ne?” diye sormuş Meraklı.

“Halk arasında Beyaz Atlı Prens diyorlar. Asıl adım Prens III. Muhittin,” demiş yakışıklı Prens vakarla.

Cüceler arasında derin bir sessizlik olmuş. Dudaklarını ısırarak bakışlarını kaçırmışlar.

Boğazını temizleyerek “Biz de sana kısaca Prens diyelim o zaman,” demiş Bilgin. Cücelerin hepsi kafalarını çabuk çabuk sallayarak onay vermiş. “Aslında bizim bir maruzatımız vardı, belki sen yardımcı olabilirsin,” diye de eklemiş.

“Tabii, elimden gelen bir şeyse…”

“Şimdi Prens ağabey,” diyerek lafa girmiş Şapşal. “Geçtiğimiz haftalarda ormanın derinliklerinden gencecik, çok güzel bir kadın çıkıp geldi. Üstü başı kan içindeydi.”

“Eeee?” demiş Prens ilgiyle. “Kimin nesiymiş?”

“Komşu ülkelerin birinde prensesmiş. Adı Pamuk’muş. Kraliçe olan üvey annesinin konuşan bir aynası mı ne varmış. Yaşlı kadın bunun güzelliğini kıskanıyormuş. Bu yüzden onu avcıya öldürtmeye çalışmış,” diye devam etmiş Meraklı.

“Allah allah, konuşan ayna mı olurmuş yahu? Kraliçe de sırf güzel diye öldürmeye çalışmış? Ne saçma şey…”

“Valla bize öyle anlattı. Neyse, bu bir şekilde kurtulmuş avcının elinden, tesadüfen bizim köyü bulmuş. Eh, biz de geri çevirmedik tabii, tanrı misafiri dedik, baş tacı ettik.” Bu sefer konuşan Uykucu’ymuş.

“Eee?”

“Eee’si, bu Pamuk Prenses’in başına bir iş geldi,” diye homurdanmış Huysuz.

“Nasıl bir iş?”

“Gel benimle de kendin gör,” demiş Bilgin, Prens’le birlikte Pamuk Prenses’e tahsis edilen kulübeye doğru seğirtmişler.

Minik kulübeye yaklaşırlarken sağa sola şöyle bir göz gezdirmiş Prens. Kapının hemen solunda yer alan geniş camlı pencerenin önünde yarısı içilmiş bir sigara izmariti dikkatini çekmiş. “Allah allah,” demiş içinden. “Bu Pamuk sigara da mı içiyormuş?” İçeri girer girmez de ahşap sedire boylu boyunca uzanan Pamuk Prenses ile karşılaşması bir olmuş. Pamuk, hakikaten dedikleri kadar varmış. Bembeyaz pürüzsüz teni, upuzun siyah kirpikleri ve ışıltılar saçan saçlarıyla melekler gibi yatıyormuş. Odada, yatağın haricinde aynalı bir makyaj masası, önünde küçük bir tabure ve yerde el dokuması bir kilim varmış. Aynanın camına rujla yazılmış “ZEHİRLİ EL” yazısı ve masanın üzerinde yarısı yenmiş bir elma göze çarpıyormuş.

“Neler olmuş burada böyle?” diye mırıldanmış Prens.

“Dün Pamuk’u burada yerde yatarken bulduk. Herhâlde ZEHİRLİ ELMA yazmaya çalışıyordu ki düşüp bayıldı. Neyse ki nefesi düzgün, nabzı normal. Ne yaptıysak uyandıramadık.”

“Kimin yaptığı belli mi?”

“Maalesef değil.”

“Köye gelip giden yabancı kimse oldu mu?”

“Utangaç, birini görmüş,” demiş Bilgin ve hep birlikte Utangaç’a dönmüşler.

Utangaç kulaklarına kadar kızarmış, bozarmış ve kekeleyerek anlatmaya koyulmuş:

“Akşam yemeğinden sonraydı. Tam yatmaya gidiyordum ki Pamuk’un kulübesinden çıkan kısa boylu, kambur birini gördüm. Simsiyah giyinmişti. Kapüşonlu bir pelerini vardı. Kolunda bir sepet dolusu elma taşıyordu. ‘Hey!’ diye seslenmemle birlikte ormana kaçtı, peşinden koşturdumsa da yetişemedim. Döndüğümde Pamuk’u yerde yatarken buldum. Onu kaldırmaya çalışırken Meraklı da tesadüfen kulübeye geldi. Birlikte Pamuk’u yatağına yatırdık ve diğerlerine haber verdik.”

“Enteresan…” demiş Prens dalgın bakışlarla dinlerken.

“Şu yaşlı kraliçenin gönderdiği bir cadı falan olmasın? Yarım kalan işi tamamlamaya gelmiştir belki?” demiş Bilgin.

“Mümkün,” demiş Prens. “Ama bu hikâye bana fazla fantastik geldi, ne yalan söyleyeyim,” diyerek dudaklarını büzmüş.

“Prens ağabey,” demiş Şapşal. “Sen Pamuk’u bir öpsen mi acaba? Belki uyanır, ne dersin?” diye sormuş saf saf. Diğerlerinin de başlarını sallayarak onay verdiklerini gören Prens çemkirmiş:

“Saçmalamayın yahu! Baygın kadın öpülür mü hiç? Tacize girer!” diye terslemiş hepsini. Sonra sürmeli gözleri şüpheyle kısılmış. “Siz öpmeye falan kalkmadınız inşallah?”

“Olur mu canım, ne münasebet!” diyerek korkuyla itiraz etmiş cüceler. “E, ne yapacağız peki?”

Prens, parmaklarını sırma saçlarının arasında gezdirmiş, düşünceli düşünceli çenesini kaşımış. “Müsaade ederseniz ben bir müddet burada kalıp bu olayı araştırayım. Eğrisini doğrusunu detaylıca soruşturayım. Ne dersiniz?”

“Hay hay, başımız üstüne,” demiş cüceler ve iyi geceler dileyerek Prens’i kulübesine yolculamışlar.

***

Ertesi sabah hep birlikte ettikleri güzel bir kahvaltının ardından cüceler işlerinin güçlerinin başına geçmişler. Prens de hem ara ara onlara yardım edip işin bir ucundan tutuyor hem de yalnız yakaladıkça cücelerle sohbet ederek gizlice onları sorguya çekiyormuş. Soruşturmasına önce, bostandan sebze toplayan Neşeli’yle başlamış.

“Eeee?” demiş Neşeli’ye sesini biraz alçaltarak. Minik de bir göz kırpmış. “Pamuk nasıl biri? Bana biraz bahsetsene.”

Neşeli de ‘anladım ben seni’ anlamında ona göz kırpmış. Cıvıldayan sesiyle anlatmaya koyulmuş. “Çok tatlı, çok güzel, tam bir prenses işte Prens ağabeyciğim. Nazlı bir ceylan. Köyümüze neşe getirdi,” demiş kocaman gülümseyerek.

“Neler yapardı mesela? Herkesle arası iyi miydi?”

“İyiydi tabii… Herkesle konuşur, şakalaşırdı. Sürekli bıcır bıcır bir şeyler anlatırdı. Egzersizini aksatmaz, canı sıkıldıkça ormanda uzun yürüyüşlere çıkardı.”

Prens, Neşeli’yi epey zorlasa da pek işine yarar bir bilgi alamamış. Neşeli’ye göre Pamuk’la hayat güllük gülistanlıkmış. Yine de gerekli notlarını almış ve sorguya devam etmiş. Bir sonraki durağı, Uykucu’ymuş.

“Valla,” demiş Uykucu, yattığı yerden gözlerini ovuştururken. “Pamuk en az benimle zaman geçirmiştir sanırım. Genelde tüm molalarda uyuduğum için… En çok Bilgin’in etrafından dolaşır, onunla sohbet etmeye çalışırdı. Herhâlde aileden gelen, içgüdüsel bir şey. Onun lider olduğunu hemen hissetmişti.”

Uykucu’dan edindiği bilgileri not eden Prens, odun kıran Bilgin’in yanına gitmiş.

“İyiydi, hoştu da biraz değişik bir kızdı Pamuk,” demiş Bilgin düşünceli bir tavırla. “Misafirimizdir sonuçta, ayıp etmek istemem ama ortalığı karıştırmayı severdi. Bana sürekli diğerleri hakkında olmadık şeyler anlatırdı. ‘Şu bana asılıyor, bu beni taklit ediyor, filanca senin hakkında konuşuyor,’ falan gibi fitne fücur şeyler. Ben bunları kat’a diğerlerine söylemedim tabii, neme lazım. Lisanımünasiple idare ettim kızcağızı. Gençlikte olur böyle şeyler, normaldir dedim, geçtim. Ha, bir de Şapşal’a olmadık şakalar ederdi; çelmeler mi takmadı, hortumla mı ıslatmadı, köşe başlarından önüne çıkıp mı korkutmadı, neler neler… Şapşal, görünürde güler geçerdi lakin içten içe alınır mıydı, bilmem. Ona sormak lazım…”

Bu önemli bilgileri de defterine not eden Prens, kulübelerin ahşap duvarlarını tamir eden Şapşal’ın yanına gitmiş.

“Evet, benimle şakalaşmayı severdi,” demiş Şapşal mahzun gülümseyerek. “Epey abarttığı da olurdu, yalan yok, ama ne yapayım? Sineye çekerdim. Alışığım zaten herkesin sakarlıklarıma gülüşmesine. İnsanın adı çıkmayagörsün,” derken çekici eline vurmuş.

“Öfkelendirir miydi seni? Tartışır mıydınız hiç?”

“Yok ya, ne tartışacağım elin prensesiyle? Biz adam değiliz ki onun gözünde. Neden ısrarla yanımızda kalırdı, bilmem. Gidecek daha iyi bir yeri yoktu belki de…” derken gözleri hafiften nemlenmiş. Belli etmeden silerek işine devam etmiş. “Ha, yalnız geçenlerde Huysuz buna öyle bir çıkıştıydı ki ağlayarak ormana kaçtıydı. Saatler sonra hiçbir şey olmamış gibi geri geldiydi.”

Prens, Şapşal’ın platonik hâllerine epey üzülmüş. Omzuna pat pat vurarak onun yanından kalkmış, ormandan devasa bir kütüğü tek başına sürüklemeye çalışan Huysuz’un yanına varmış. Birlikte koca kütüğü köy meydanına taşıdıktan sonra soluklanmak için bir kenara oturmuşlar. Sularını içerlerken Prens sohbete girmeye çabalamış.

“Şu Pamuk,” demiş yan gözle Huysuz’u keserken. “Biraz gıcık bir tipmiş galiba.”

Huysuz, ona şüpheci bir bakış atmış.

“Nereden çıktı o?”

“Ufak tefek sorunlar yaşıyormuşsunuz, kulağıma öyle geldi.”

Huysuz, hey Allah’ım, der gibi boynunu kıvırmış. “Hangi gevşek ağızlı söyledi bunu?”

“Kimin söylediğinin bir önemi yok. Sadece seninle değil, başkalarıyla da derdi varmış zaten. Söyleyeceğin her şeyin çok faydası olur. Bana güvenebilirsin.”

Huysuz, bir müddet Prens’in berrak bakışlarına dikmiş çatık kaşlarının altındaki öfkeli gözlerini. Neden sonra yumuşamış ve anlatmaya koyulmuş.

“Bizimkiler bu şiddetsiz iletişim mevzuunu çok abartıyorlar. Ben sana işin doğrusunu söyleyeyim. Bu Pamuk, şımarığın tekiydi. Bize etmediğini bırakmadı. Geldiğinden beri köyde rahat, huzur kalmadı. Bizimkilerde peygamber sabrı var, bakma sen. Her şeyine eyvallah dedik. Ama o gün…” Suyundan irice bir yudum alıp devam etmiş. “Kışlık peynirimizi, tarhanamızı yapmak için biriktirdiğimiz litrelerce keçi sütünün içinde güzellik banyosu yaptığını görünce kan beynime sıçradı! Ağzıma geleni sayıp döktüm. Bu kadar da olmaz artık ya…”

“Sonra ne oldu?”

“Hiiiç, ne olacak? Kıpkırmızı oldu, gık diyemedi. Ağlayarak ormana kaçtı gitti, uzun süre de gelmedi. Kurtulduk diye sevindim, ne yalan söyleyeyim. Ama daha çekilecek çilemiz varmış, saatler sonra geri geldi.”

“İki gece önce ne olduğunu bir de senden dinlesem?”

“Her zamanki gibi bir geceydi işte. Akşam hep birlikte yemek yedik. Sonra Prensesimiz süzülerek odasına yatmaya gitti. Biz biraz daha oturduk. Daha sonra Utangaç iyi geceler dileyerek sofradan kalktı. Ondan bir müddet sonra da Meraklı. Çok geçmeden de telaşla bağırarak bizi çağırdılar. Bir de baktık ki hanımefendi baygın yatıyor. Hepsi bu.”

Prens not defterinin sayfalarını karıştırmış. Evet, o akşama dair diğerlerinin anlattığı da tam olarak böyleymiş. Hiçbir tutarsızlık yokmuş. Huysuz’a teşekkür ederek yanından ayrılmış ve o gecenin en yakın son iki tanığı ile görüşmek üzere kuyudan su çeken Meraklı’nın yanına varmış.

“O gece gördüklerini bir kez daha tam olarak bana anlatır mısın? Hiçbir detayı atlamaman çok önemli.”

“Anlatırım tabii ağabeyciğim. Şimdiii… Akşam yemeğinde hepimiz masadaydık. Ne yedik? Hah, taze fasulyeyle cacık. Hatta Pamuk biraz surat etti, cacığa niye sarımsak koymuşuz da bilmem ne. He he, dedik geçtik. Üzerine biraz çay içip sohbet ettik. Neşeli yine fıkralar anlattı durdu. Var ya Prens ağabeyciğim, yıllardır aynı şeyler, ayıp olmasın diye yalandan gülüyoruz da baydık yani… Neyse. Sofradan ilk kalkan Pamuk oldu. Genelde erken uyur zaten. O gittikten biraz sonra Utangaç da uykusunun geldiğini söyleyip müsaade istedi. Hatta şaşırdık çünkü genelde ilk giden Uykucu olurdu. Utangaç gittikten şöyle bir on dakika sonra benim de uykum gelmesin mi? Cacıktan mıdır nedir, o gece hepimiz masada ağzımız yırtılırcasına esneyip durduk zaten. Ben de iyi geceler dileyip kalktım. Kulübeme doğru giderken bir baktım, Pamuk’un kulübesinin kapısı aralık, içeriden de ışık sızıyor. Meraklandım ister istemez. Kapıdan başımı içeri bir uzattım ki bizim Utangaç, Pamuk’u kilime dürüm gibi sarıyor. Beni görür görmez, ‘Hah!’ dedi, ‘İyi ki geldin. Tut şunun ucundan da yatağa yatıralım, zehirlemişler galiba kızcağızı!’ Neyse, birlikte yatağa yatırdık kızı. Utangaç bana gördüklerini anlattı. Şu kısa boylu, kambur, pelerinli yaratığı işte. Sonra bizimkilere bağırdık, onlar da koşup geldiler. Hep birlikte Pamuk’u uyandırmaya çalıştık, yüzüne sular serptik, bileklerini kolonyayla ovduk, soğanlar koklattık, yok! Çaresiz, bıraktık artık. Kendi kendine uyanır belki diye gidip yattık, ne yapalım? Sabah baktık, hiçbir değişiklik yok. Akşamına da sen geldin işte Prens ağabeyciğim. Durum budur.”

“Hımmm,” diyerek eli çenesinde, ilgiyle dinlemiş Prens. Gerekli notlarını almış, teşekkür etmiş ve son durağına varmak üzere, mutfakta yemek pişiren Utangaç’a doğru hareketlenmiş.

Utangaç mutfakta mis gibi yemek kokuları arasında kan ter içinde çalışmaktaymış. Prens gelince mola vermiş, birlikte mutfağın önüne çıkıp oturmuşlar. Utangaç cebinden sigara paketini çıkarmış, Prens’e de tutmuş.

“Sağ ol, kullanmıyorum,” demiş Prens. “Siz sigara içiyor musunuz yahu?”

“Ben nadiren tüttürüyorum, stresli zamanlarımda. Diğerlerinin haberi yok, sen de söyleme lütfen,” demiş Utangaç alı al moru mor bir suratla. Efkârla yaktığı sigarasından derin bir nefes çekmiş.

“O akşam neler olduğunu bir kez daha anlatmak ister misin? Birinci tanığı sensin,” demiş Prens sakince.

Boynunu bükmüş Utangaç.

“Pek anlatacak bir şey yok. Odama yatmaya giderken Pamuk’un kulübesinden gizlice çıkan siyahlar içindeki o tipi gördüm işte. Cadı mıdır nedir… Kovaladım ama yakalayamadım. Döndüğümde Pamuk yerde yatıyordu. Onu kaldırmaya çalışırken Meraklı da geldi. Birlikte yatağına yatırıp diğerlerini çağırdık.”

Prens bir müddet sessiz kalmış. Sonra yumuşacık bir sesle Utangaç’a dönmüş.

“Pamuk’u neden kilime sarmıştın peki?”

Bakışları bir anda buz kesmiş Utangaç’ın. “Ne kilimi? O da nereden çıktı?”

“Meraklı geldiğinde sen Pamuk’u kilime sarıyormuşsun?”

Utangaç hemen cevap verememiş. Sonra kekeleyerek açıklamaya çabalamış.

“Ha, o mu? Yani tek başıma koca kadını nasıl kaldırayım? Kilime sarıp ucundan çekersem yatağına yatırabilirim diye düşünmüştüm. Tam o esnada Meraklı gelince gerek kalmadı zaten.”

“Peki neden hemen diğerlerini yardıma çağırmadın? Neden kendi başına kaldırmaya çalıştın?”

“Bilmem ki? Olayın şokundan sanırım…” Titreyen elleriyle sigarasını bitirip ucunu yere bastırmış, söndüğünden emin olunca izmariti cebinden çıkardığı minik kutuya koymuş.

Yine susmuş Prens. En sonunda dayanamamış.

“Peki ya pencerenin önündeki izmarit? Pamuk’un penceresinin önünde neden sigara içtin?”

Utangaç’ın suratı bir anda allak bullak olmuş. Bakışlarından, o geceyi tekrar zihninden geçirdiği belli oluyormuş. Hatırladığı anda iki eliyle istemsizce ağzını kapatmış. Gözleri yaşlarla dolmuş ve hıçkırarak ağlamaya başlamış.

“Ne olur kimseye söyleme, lütfen, yalvarıyorum… Kötü bir niyetim yoktu!”

Prens sırtını sıvazlayarak onu teselli etmeye çalışmış.

“Önce bana gerçekte neler olduğunu anlat, ona göre bir karar verelim.” Bir süre Utangaç’ın hıçkırıklarının geçmesini beklemiş. Utangaç nihayet sakinleşip anlatmaya başlamış:

“Diğerleriyle de konuştuysan Pamuk’un nasıl biri olduğunu az çok anlamışsındır. Bak, sen daha dünden beri buradasın, hem de koskoca prenssin, nasıl hemen uyum sağladın, herkese bir şekilde yardım elini uzattın? İzledim ben uzaktan. Hâlbuki Pamuk… Geldiği günden beri hayatı bize zindan etti. Ne yaptıysak memnun edemedik. Eh, bizler nazik insanlarız. Kovamıyoruz da… Bari ben gizlice bir plan yapayım, onu buradan göndereyim, dedim. Nasıl olsa kimse benden şüphelenmez. En utangaçları benim, yokluğumla varlığım bir.”

“Nasıl bir plan?”

“Kimsenin zarar görmeyeceği, masum bir plan! Bizim buralara has, yedi uyurlar otu dediğimiz bir bitki vardır, içeni şıppadanak uyutur. Ondan bir iksir hazırlamıştım. O akşam herkes sofradayken ben bir ara tuvalete gitme bahanesiyle kalktım. İçine iksir doldurduğum bir elmayı Pamuk’un odasına, aynanın önüne bıraktım, sofraya geri döndüm. Pamuk odasına çekilip elmayı yiyince derin bir uykuya dalacaktı. Ben de kimseler görmeden odasına girecek, onu kilime sararak taşıyacak, orman içinde çok uzak bir yere bırakıp dönecektim. ‘Mavi Boncuk’ filmini izlemiş miydin? Hani Emel Sayın’la Tarık Akan oynuyor. Hah, işte o hesap! İksirin etkisi geçince Pamuk ormanda kendiliğinden uyanacaktı. Yolu bulup da köye tekrar dönemeyecekti. Onun ağzından yazılmış bir veda mektubunu da odasına bırakınca kimse durumdan şüphelenmeyecekti.”

“Fena plan değilmiş aslında.”

“Hiç fena plan değildi de Meraklı’nın burnunu sokmasıyla her şey sarpa sardı. O akşam herkese iyi geceler dileyip sofradan kalktıktan sonra bir sigara yaktım. Sessizce Pamuk’un kulübesinin önüne geldim. Önce biraz pencereden içeriyi gözetledim, bakalım elmayı yemiş mi diye. Yarısını yemişti, aynanın önüne oturmuş saçlarını fırçalıyordu. Sonra başı dönmeye başladı sanırım, anladı elmada bir şey olduğunu. Rujuyla aynaya bir şeyler yazmaya çabalarken taburesinden yere düşüp bayıldı. O esnada telaştan elimdeki sigarayı yere atmışım demek ki, yoksa asla atmam. Neyse, ben hemen içeri girdim, Pamuk’u kilime sararken bizim Meraklı çat kapı gelmesin mi? Ne yapacağımı şaşırdım. Bir şeyler uydurmak zorundaydım, ben de o siyah pelerinli cadı masalını uydurdum.”

“Şimdi tüm taşlar yerine oturdu. Peki bu iksir ne kadar etkili? Pamuk ne zaman uyanacak?”

Dertli dertli başını sallamış Utangaç. “Hesaplarıma göre kırk sekiz saat. Yani bu gece uyanması gerek.”

Başını kaşıyarak biraz düşünmüş Prens.

“Pamuk seni görmedi sonuçta, değil mi?”

“Yok, görmedi.”

“Yani elmadan zehirlendiğini tahmin ediyor ancak kimin yaptığını bilmiyor.”

“Aynen öyle…”

Sesli bir soluk vermiş Prens.

“O zaman senin masalına sadık kalacağız.”

“Nasıl yani?”

“Kimseye bir şey söylemeyeceğiz. Pamuk kendiliğinden uyanacak ve herkes gibi onu ormandan gelen bir cadının zehirlediğine inanacak. Gerçeği sadece seninle ben bileceğiz.”

Utangaç’ın gözleri mutluluk yaşlarıyla dolmuş, Prens’in boynuna sarılmış.

“Hay Allah senden razı olsun Prens ağabeyciğim… Ne büyük insanmışsın.”

“Merak etme, Pamuk’u gönderme işini ben çözeceğim. Bir uyansın hele bakalım.”

***

Hakikaten, o gece yemek sonrası çaylarını içerlerken Pamuk odasından beş karış suratla çıkıp gelmiş. Cücelerin hepsi -tabii Utangaç ile Prens de onlara ayak uydurmuş- bu durumu büyük bir sevinç ve şaşkınlıkla karşılamışlar.

“Neredesiniz siz be?” diye çemkirmiş Pamuk. “Ben orada zehirlenmiş yatıyorum, siz burada eğlencedesiniz, hayret bir şey!”

“Hiç olur mu öyle şey Pamukçuğum?” demiş Neşeli, kollarıyla Pamuk’un beline sarılırken. “Biz de seni nasıl uyandırabiliriz diye kafa patlatıyorduk. Bak, yeni dostumuz Prens bile burada senin için çabalıyor.”

Pamuk, karşısında alnı açık, göğsü dik duran yakışıklı Prens’i görünce tek kaşını kaldırıp gözlerini süzmüş. Kırıtarak yaklaşıp elini uzatmış. “Vay vay vaay… Efenim, hoş geldiniz, şeref verdiniz. Gözümüz gönlümüz açıldı ayol!”

“O şeref bana ait,” demiş Prens, Pamuk’un elini zarifçe öperken.

“Sen, Şaşkaloz, bana bir çay kap da gel, ağzım dilim kurudu!” demiş Pamuk ve masada baş köşeye kurulmuş. Diğerleri de masaya oturup Pamuk’a başına gelenleri özet geçmişler.

“Kesin benim üvey anamın işidir bu, aha şuraya yazıyorum,” demiş Pamuk parmağını yalayıp masaya hayali bir çizgi çizerken. “Kesin o yaşlı bunak göndermiştir cadıyı.” Ceylan bakışlarını Prens’e çevirirken sesini çocuklaştırmış. “Siz çok cevval birine benziyorsunuz. Şu benim üvey anamın icabına bakamaz mısınız acaba? Ben de artık kendimi huzur ve güven içinde hissetmek istiyorum,” derken elini Prens’in elinin üzerine koyup parmağıyla hafifçe okşamış.

“Ben de bunun için buradayım hanımefendi. Bu işi birlikte çözeceğiz evelallah. Yarından itibaren sizinle biraz baş başa zaman geçirirsek, bana tüm başınızdan geçenleri bir bir anlatırsanız çok makbule geçer,” demiş Prens tok bir sesle.

“Ayol canıma minnet!” diyerek çıngıraklı bir kahkaha atmış Pamuk.

***

Sonraki günlerde Prens ile Pamuk birlikte daha çok zaman geçirmeye başlamışlar. Ormanda uzun yürüyüşlere çıkıp bol bol sohbet etmişler. “Sen bu götten bacaklılara fazla güvenme. Ne dedikoducu, ne yalancıdır onlar, sen bilmezsin,” dermiş Pamuk sık sık. Cücelerin arkasından demediğini bırakmazmış. Hoş, yüzlerine karşı da pek sevecen değilmiş ya…

“Muhiciğim,” dermiş arada Prens’in koluna girip. “Seni nasıl kimse kapmamış bu zamana kadar, hayret? Bir de tüm iyi erkekler kapılmış derler,” diye kahkaha atarmış. “İşten güçten fırsat olmadı ki Prensesim. Belki de doğru insanı henüz bulamamışımdır,” dermiş Prens müstehzi gülümseyerek. Pamuk’un gözlerinde kıvılcımlar çakarmış.

Prens özellikle onun geçmişini didiklemeye çalışsa da Pamuk, saraydaki eski yaşantısı hakkında bir hayli ketummuş. Bir tek Kral babasının ikinci eşi olan üvey annesi hakkında durmadan konuşurmuş. Korkunç bir kadınmış. Bir kere çok yaşlı ve çirkinmiş. Sihirli bir aynası varmış. Ona her gün, “Ayna ayna, söyle bana, benden güzeli var mı bu dünyada?” diye sorarmış. Ayna da ona, “Sizden güzel Pamuk Prenses var Kraliçem,” dermiş. Bu yüzden de Pamuk’u çok fena kıskanırmış. Öyle ki Pamuk’u kraliyetin avcısıyla birlikte ormana gönderip öldürtmeye bile kalkmış. Allahtan Pamuk avcıyı kafalamış da canını kurtarmış. Avcı, Pamuk yerine bir ceylanı öldürüp kalbini sökmüş, kanıt olarak Kraliçe’ye götürmüş. Pamuk’un tüm anlattıklarından Prens’in elde edebildiği dişe dokunur tek bilgi, kraliyet sembolünün kanatları açık bir kartal olduğu olmuş.

Prens’in dikkatini çeken bir şey daha varmış. Orman gezintileri sırasında belli bir noktadan sonra Pamuk asla ilerlemek istemez, Prens’i hemen köye döndürmeye çalışırmış. Kaybolmaktan mı korkarmış, yoksa Prens’in onu bir yerlerde terk edeceğini mi içten içe sezermiş, bilinmez. Prens bu konunun üzerine de gitmeye karar vermiş.

O gece Prens yatmaya giderken şeytan dürtmüş, Pamuk’un penceresinden içeri şöyle bir göz atayım demiş. Pamuk’u aynasının önünde oturmuş saçlarını fırçalarken görmüş. “Röntgenci diye adım çıkmadan gideyim bari,” demeye kalmamış, Pamuk’un insanın içini titreten gür sesiyle tüyleri diken diken olmuş.

“Ayna ayna, söyle bana, benden güzeli var mı bu dünyada?”

Pamuk, aynaya soru sorduğu yetmezmiş gibi cevabı da duyuyor gibi görünüyormuş. Birden celallenmiş.

“Ne demek Kraliçe benden daha güzel! En güzel benim, ben!”

Üzerine oturduğu tabureyi kaptığı gibi aynaya fırlatmış, paramparça etmiş. Sonra dipsiz bir kuyuyu andıran bakışlarını pencereye çevirmiş. Prens korkudan altına kaçıracak gibi olmuş. Oradan hızla uzaklaşmış. Odasına koşturup kapıyı arkadan iki kere kilitlemiş. “Bu kadın kafayı yemiş!”

Ertesi sabah kimseler uyanmadan atına atlayıp ormanın derinliklerine sürmüş. Özellikle Pamuk’la dolaştıkları bölgeleri detaylıca incelemiş. Pamuk’un ilerlemekten imtina ettiği kuytulara ısrarla girmiş. Ne aradığını da tam bilmiyormuş ancak saatler süren araştırmaların sonucunda korkunç gerçekle yüzleşmiş. Dehşet içinde köye geri dönmüş.

***

Prens atıyla kan ter içinde köye girdiğinde cüceler işlerinin güçlerinin başındaymış.

“Pamuk nerede? Bugün gören oldu mu?” diye haykırmış korkuyla.

“Sabah birlikte kahvaltı ettik ama canı sıkkındı. Sana epeyce bakındı, bulamayınca öfkelendi, ormana yürüyüşe gitti,” demiş Huysuz.

“Aman iyi, toplanın, size anlatacaklarım var,” demiş Prens telaşla.

Cücelerin hepsi merakla masanın çevresinde toplanmış. Prens anlatmaya başlamış.

“Bu Pamuk zırdelinin teki!”

“Yalnız zırdeli demiyoruz, ruhsal problemleri olan birey diyoruz,” demiş Bilgin.

“Aman işte her ne boksa! Dün gece odasında aynayla ciddi ciddi kavga ederken gördüm bunu. Gaipten sesler duyuyor. Bugün de ormana gidip araştırma yaptım. Ne buldum dersiniz?”

Çantasından, üzerinde kartal şeklinde kraliyet arması bulunan kanlı bir gömlek çıkarmış.

“Bahsettiği avcının gömleği! Asıl, Pamuk adamı öldürmüş, kalbini sökmüş, cesedini de ormana atmış. Sadece avcıyı değil, bir sürü zavallı hayvanı da öldürmüş! Uzun yürüyüşlere çıkıyordu ya. Canı sıkıldıkça ormana gidip cinayet işliyormuş…”

Cücelerin ağzı bir karış açık kalmış.

“Peki ne yapacağız?”

“Valla bir an önce ondan kurtulmamız lazım. Gece uyurken hepimizi kıtır kıtır keser, ben size söyleyeyim,” demiş Prens.

“Nasıl kurtulacağız?”

“Tek bir yolu var.” Utangaç’a dönmüş. “Affedersin kardeşim, kimseye söylemeyecektik ama mecburuz. Şu senin uyutucu iksirden bana bolca hazırlaman lazım. İlk dozu çaktırmadan yemeğe karıştırarak verelim, kalanı ben yanıma alayım. Pamuk’u uyutup yola çıkayım. Kartal armalı kraliyeti bulana kadar durmayayım. Onu uyurken ailesine teslim edeyim. Aklıma başka çıkar yol gelmiyor.”

Cüceler de düşünmüş, taşınmış, Prens’e hak vermişler. Utangaç hemen mutfağa koşup iksir hazırlamaya girişmiş. Prens de uzun yol için eşyalarını toplamış, atını ve erzağını hazırlamış. Son detayları konuşurlarken arkalarından yükselen tehditkâr bir sesle irkilmişler.

“Hayırdır beyler? Ne hazırlığıymış bu böyle?”

Pamuk’un bakışları bakış değilmiş. Sanki içine vahşi bir hayvan girmiş. Üstü başı kan içindeymiş. Elinde kocaman, kanlı bir kasatura tutuyormuş.

“Yolculuk nereye Prens Efendi? Yaşadığımız onca şeyden sonra beni terk mi ediyorsun yoksa?”

“Ah, hiç olur mu Prensesim, artık seni ailemle tanıştırmanın zamanı geldi diye düşünüyordum.” Prens tek dizi üzerine çökmüş ve elini Pamuk’a uzatmış. “Benimle evlenir misin?”

Pamuk şüpheyle yüzünü buruşturmuş. “Bu ne be böyle, yüzük yok, organizasyon yok, yangından mal kaçırır gibi? Var sende bir işler, dur bakalım,” demiş. Elindeki kanlı kasaturanın ucunu Prens’in çenesinin altından bastırarak Prens’i yavaşça ayağa kaldırmış. “Bu güzel yüze de yazık olacak…” demeye kalmamış, arkasından sessizce yaklaşan Utangaç, Pamuk’un kıçına şırıngayla iksiri yapıştırmış.

“Ulan bücür, şimdi bittin sen!” diye üzerine atılsa da iksir etkisini hemen göstermiş ve Pamuk olduğu yere yığılıvermiş. Prens de cüceler de derin bir nefes almışlar.

Pamuk’u, Prens’in atının terkisine güzelce bağlamışlar. Prens herkesle tek tek vedalaşmış. Cüceler gözyaşları içinde, “Her zaman bekleriz Prens ağabeyciğim, sen artık fahri hemşerimizsin, bizleri unutma,” diyerek arkasından su dökmüşler. Böylece Prens’in günler sürecek yolculuğu başlamış.

***

Prens az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Elbette Pamuk’un uyanmaması için ara ara ona iksir vermeyi ihmal etmemiş. En nihayetinde kanatları açık kartal armalı bayrağın dalgalandığı büyük krallığa varmış.

Kral ile Kraliçe, Prens’i büyük saygıyla karşılamışlar. Pamuk’u hemen teslim alıp kulesine götürmüşler ve ilaç tedavisine başlamışlar.

“Bizim kız halasına çekmiş. O da zırdeliydi bunun gibi,” demiş yaşlı Kral şarabını höpürtüyle içerken. “Aslında ilaçlarını düzenli kullandığında bu kadar sapıtmıyor. Meğer son zamanlarda aksatıyormuş. Saraydan kaçtı. Avcıyı, onu bulsun diye peşinden gönderdik, demek o da ölmüş ha? Hay Allah, bu kaçıncı avcı, kaçıncı bakıcı,” deyip meh meh gülmüş. “Size de çok zahmet verdik, kusura bakmayın.”

“Estağfurullah, görevimiz,” demiş Prens. “Yalnız üvey annesiyle çok ciddi sorunları var, biliyorsunuz, değil mi?”

“Yok yahu, ne üvey annesi? Özbeöz doğuran annesi o. Kadın sağlıklı ve doğal bir şekilde yaşlanıyor. Biz öyle estetiğe, kadının metalaştırılmasına falan karşıyız esasen. Ama bu yeni nesil, güzellik takıntılı. Sosyal medyadan oluyor hep…”

Biraz daha havadan sudan muhabbet ettikten sonra Prens “Eh, artık bana müsaade,” demiş. “Evden beklerler.”

“Bu gece kalsaydınız?” demiş Kral. “Diğer kızımızla da tanışırdınız. Onun aklı başındadır. Belki ülkelerimiz arasında bir izdivaç doğardı.”

“Çok naziksiniz ancak ben nişanlıyım,” demiş Prens. Kral ile Kraliçe’nin sunduğu değerli hediyeleri kabul edip vedalaşmış ve atına atladığı gibi ülkesine doğru yola koyulmuş.

Yol boyunca, “Ulan ne manyaklar var,” diye söylenmiş durmuş. “Gerekirse babama gey olduğumu açıklarım, yine de yurdumdan ayrılmam gayrı.”

Ve atını dörtnala sürerek ormanın derinliklerinde kaybolmuş.

Gökten üç elma düşmüş, bu masal da burada bitmiş…

OZAN ILGIN 15: FAKİRHANE


Sultanat Eyalet-Şehri’nde üst düzey yönetimde olan birilerinin güçlerimden korkması sonucu alelade bir polise çevrilmem için suratıma nano-partikül püskürtülmüş ve bu iş için kişisel çıkarları için vatandaşların sağlığını tehlikeye atmaktan imtina etmeyen Madam Köri kullanılmıştı. Kullanışlılığı bitince tutuklanmıştı. Sade Vatandaş Partisi-SEVAP lideri ve aynı zamanda eyalet-şehir vali-başkanı İkram Papazoğlu’nun beraber yürüdüğü insanlara yaptığı temel işlemdi bu: işine gelmediği zaman yolundan çekilmesini sağlamak.

Nano-partiküllere maruz kalıp bayıldıktan ve Madam Köri tarafından patlatılmaktan kıl payı kurtulduktan sonra gözlerimi açtığımda başucumda Lilith ve Cilmaya’yı gördüm. Cilmaya anneannem, Lilith ise varlığını öğrendiğimde bana hayatımın en büyük şokunu yaşattıran kızımdı. İkisi de benim gibi Osteogenesis Imperfecta hastasıydılar. Bu hastalık yüzünden anneannemle ben, Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK tarafından kimyasal ilaçlarla güçlü kadın haline getirilmiştik. Lilith ise Tacirüddin tarikatı liderinin beni ilaçlarla uyuşturduktan sonra tecavüzü sonucu tarikatın içinde doğmuş fakat oradan kaçtıktan sonra Shaman Dyra isimli bir bilge adamın himayesiyle sokaklardan kurtulmuştu. Biz tonla kimyasal ilacın acısını çekerken bu adamın, Lilith’i otla çöplü kaynatarak güçlü hale getirdiğine inanasım gelmemişti. Düşündüğüm gibi de çıktı. Genç  Lilith O.I hastalığı yüzünden ağrılar içinde kıvranırken Shamn Dyra’ya ilaç temin eden torbacılar vardı. Ve bu torbacılara Lilith için malzeme sağlayan Kerberose Rose isimli bir adam!

Genetik bir hastalığın taşıyıcısı olduğu için kullanışlı olan ama sonra aynı genetik hastalığı taşıyan bir kadınla yani annemle 13 ay evli kaldıktan ve doğmama sebep olduktan sonra Belçika’da iş buldum diyerek siktir olup giden bu Kerberose Rose isimli cehennem bekçisi maalesef benim babamdı.

Düzen olduğu belli olan bir evlilikten sonra annemi ve beni bırakıp gitmişti. Ama Tacirüddin tarikatında başıma gelen tecavüzden haberi olduğu gibi benim bile varlığından bihaber olduğum Lilith isimli kızıma Shaman Dyra denen maşa sayesinde ulaşmış ve onu da genetiğiyle oynanmış insanlar silsilesine katmıştı. Lilith ise muhannete minnet etmeyeceğini baştan belli ederek babası olacak Tacirüddin tarikatı şeyhini gözünü kırpmadan bir hançer darbesiyle öldürmüştü. Hiç kimse için ve hiç kimsenin uğruna, hiç kimsenin yolundan yürümeyeceğini açık eden asi kadın, Madam Köri’nin patlattığı enkazdan beni sağ salim çıkarınca, Suçluları Tel Tel Döken Polisler- TELTELPOL’ün arananlar listesinde bir numaraya yerleşti. Ne diyordu Asimov’un Vakıf’ını konu alan dizide: “Satranç tahtasını yakmayı göze alan biriyle satranç oynayamazdınız.”

SSOK’un genetik müdahalelerle yarattığı güçlü polisler projesi çok eskilere dayanıyordu. Doğuştan O.I. hastası olan anneannem Cilmaya üzerinde deneyler yapmışlar fakat yeterince güçlü bir polis elde edemeyince bu hastalığı taşıyan iki kişiden bir çocuk doğmasına karar vermişlerdi. Güçlü polis olmak için doğacak bebeğin cinsiyetinin erkek olmasını bekleyenlere inat, kendim gibi inatçı iki X kromozomum sayesinde ortaya ben çıkmıştım. Mucize bebek: Tangsuk Ozan Ilgın.

***

Sultanat şehrindeki sermaye, kripto para $hitcoin’le ya da gerçek para birimiyle birilerinin ceplerinden çıkıp diğerlerinin ceplerine doluyordu. Başka bir deyişle para, politikadan esen rüzgârın yönüne göre el değiştiriyordu. Cepleri dolanlar, artıp taşanları taşeron mahiyetindeki bazı ufak adamları yemlemede kullanıyorlardı. Artıklardan nemalananların da tuzu kuruydu. Fakat kişilerin kullanışlılığı bittiği anda yemleri de kesiliyordu. Sonra bunlar ‘kötü adam’ ilan edilip evlerine operasyonlar yapılıyor, yurt dışına kaçtıklarında dahi ailelerine rahat verilmiyordu. Mafya babası Nuri Körleğene’nin has adamlarından biri olan Chedot Woodpecker de kullanışlılığı bitince ‘kötü adam’ ilan edildiği için yurt dışına kaçmak zorunda kalanlardan biriydi.

***

Amirim Hayri Kozak güçlü polis projesinin Solomon Sert’ten çok önceki Piizişleri Bakanı Memed Whitening zamanında başlatıldığını söylüyordu. Ve ta o zamanlardan kalan genetik mağdurlar vardı. Ali Baba isimli bir adamın çocukları belli bir genetik hastalıkları olmadan DNA değiştirilmesine tabi tutulmuşlardı. Fakat bedenlerinin güçlendirilmesinde başarısız olununca dosyaları rafa kaldırılmıştı.

İnsanlar da dosya gibi rafa kaldırılamadığı için Ali Baba genetikleriyle oynanmış evlatlarının acılarıyla baş başa kalakalmıştı. Sultanat Qürekle İlaç Verme Kurumu-SQK sistemine kayıtlı olmadıkları için de hiçbir doktor veya hastaneye yardım için başvuramamışlardı. Ali Baba, çocuklarının iyileşmesi için nice merdiven altı üretimi kimyasal ve bitkisel ilaca başvurmuş, artık SSOK’un istediği gibi güçlü polisler olabilmelerinden ümidi kesmişti. Ama en az acı çekerek ellerindeki sınırlı güçlerini korumalarını sağlamıştı. Bunları bana bir çırpıda anlatan Hayri Kozak, Ali Baba’nın bana gücümü alan nano-partiküllerin etkisini gidermek için bir ilaç yapabileceğini söyledi. Yüzüme nano-partikül püskürten Madam Köri’nin perde arkasındaki patronları Papazoğlu ve Sert zaferlerini şampanya kadehi tokuşturarak kutlamadan önce acilen gidip Ali Baba’yı görmem gerekiyordu.

***

Tam o sırada piyasalara bomba gibi düşen $hitcoin vurgunu haberi yüzünden herkes tedirgindi. Kripto para alım satımı yapan bir şirketin CEO’su siteyi alım satımlara kapatıp yaklaşık 400.000 Sultanat vatandaşının 2,6 milyar dolarıyla yurt dışına kaçmayı başarmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP’ın genel kuruldaki çoğunluk oylarla parti liderliğini İmelik Çekçek’in elinden alan Klaus Klaudiusson, Sultanat Canım Ne İsterse Onu Yapmaya Mecbur Bankası-SCMB’nin 182 milyar dolarının kayıp olduğu iddiasında bulundu. Papazoğlu’nun bir önceki Pleasury ve Fiance Bakanı olan damadı Patent Draporogue’un istifa ederek ortadan kaybolmasını sorguladı. CEVAP eyaletvekilleri, ismi 15 Mayıs Şahitleri Köprüsü olarak değiştirilen Burgaziçi Köprüsü’ne şöyle bir pankart astılar.

182 MİLYAR DOLAR NEREDE?

Bütün bunların üzerine Papazoğlu SULTV’de açıklamalarda bulundu:

“Bu cevape zihniyetli kişiler yatıyorlar kalkıyorlar, damat da damat, damat da damat! Damat kadar taş düşsün başınıza! Tutturmuşlar şu kadar para nerede? Milletin hazinesinde yani SCMB’de!”

Papazoğlu ortalığı sakinleştirmeye çalışıyordu ama SCMB’nin önünde biriken öfkeli kalabalık da bir pankart açtı:

SANAL PARAMIZ ÇALINDI BARİ GERÇEK PARAMIZA SAHİP ÇIKALIM!

Yine SSOK’a görev düşüyordu. SCMB’nin önünde geceli gündüzlü nöbet tutup Papazoğlu’nun açıklamalarıyla yatışmayan vatandaşlara paralarının merkez bankasında güvende olduğunu göstermemiz gerekiyordu. Vatandaşların bankadaki parasını mı koruyorduk yoksa bankadaki paraları vatandaşlardan mı koruyorduk orası belli değildi. Sürekli faiz indirimi yaparak Sult lirasının dolar karşısında değer kaybetmesini sağlayan başkandan alamadıkları hırslarını kurumdan çıkarmaya çalışan öfkeli kalabalığa engel olmayı başardık.

***

Ali Baba neredeyse bu yüzyıla bile ait olmayan bir mağarada yaşıyordu. Fakir halkın sığındığı Sultanat’ın yedi tepesinden birinin zirvesindeki pek çok mağaradan biriydi bu. En temel insani ihtiyaçlar olan elektrik, su ve ulaşımdan nasibini almamış olan bu yerde halk için hükümet değil de hükümet için halk diye düşünenlerin oy deposu olarak gördükleri insanlar yaşıyorlardı. Seçimden seçime yardım kolileriyle ağızlarına bir parmak bal çalınan bu fakir bölge halkı, seçimin ertesi gününden itibaren kaderlerine terk ediliyorlardı. Demek ki dünyada tüm paraları tekellerinde tutanların kendilerini zengin hissetmeleri için mağaralarda açlıktan nefesi kokarak yaşayan insanlara ihtiyaçları vardı. Çılgın kadın rapçimiz 3KSİK3T3K bunları anlatmak için yine Sultanat sokaklarındaydı:

S3ÇİM

Ey seçmen sanıyor musun ki senin oyun ona

Seçim sandıklarının hepsi aslında bir oyun sana

Kendi aralarında elim sende oynayıp seni oyunlarına almadılar

Bu işe en çok şaşan kişi sinir krizinin eşiğindeki kadınları filme çeken Pedro Almodóvar

Hepsinin Humpty Dumpty gibi üzerine oturduğu tuğladan yapılma o duvar

Ne tuğlalar çekildi kralın adamları tarafından ama bir türlü yıkılamadı gitti

Çünkü duvarı inşa edenlerin tüm felaketleri ve terör olaylarını kapsayan kaskosu var

Muhalefetin her seçimden sonra garanti yüzde yirmi beş firesi ve fiyaskosu var

Oturduğun koltuğa sıçtın mı ki kalkmak bilmezsin ey gafil

Batmakta olan bu gemideki fareler bile senden daha az sefil

Dolarla mı maaş alıyorum diyen gazeteciye sorsanıza dolar mı dolmaz mı en merkezdeki bankanın kasası halkın cebinden alınan vergilerle

Hiç yüzünüz kızarmaz mı rapçisinin türkücüsünün ve dahi arabeskçisinin söylediği yergilerle

Popçulara gelince onlar sarayda iftardan sonra hasbihal etmekten çok memnun

İçlerinde devetabanı ağızlı bir diva var ki kendisi sonradan olma kadın

Olmasına rağmen döner döner sarayın etrafında döner ama kimse demez ki ona sen eskiden bir erkektin

Keser döner sap döner gün gelir sormazlar mı LGBT haklarını savunmak için n’ettin?

Vekillik babadan oğula geçermiş gibi babanızın yerine mi geleceksiniz dediğimde inşallah diyen ey vekil

Angara sokaklarında dolaşıp vergilerimi sağa sola peşkeş çekerken yapma şekil

Tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır o boğazından geçen öncelikle bunu bil

Sen vekilsen ben milletim kapa şu çakarlarını sağa şeride geç de önümden çekil

Asla binemeyecekleri arabalara biz ürettik sanarak bayrak sallayanların ülkesinde arabaların rengi metalik

Bu vergilerden sonra kalmayacak fakir vatandaşın cebinde tek metelik

Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti dememiş mi Neyzen

Bed asla necabet vermez üniforma dememiş mi Ziya Paşa, eşeksen hâlâ eşeksin zırhlı Mercedes’e de binsen

***

Sultanat Eyalet-Şehri’nde sular durulmak bilmiyordu. Şehrin güneydoğu bölgesinde yaşayan Tuls halkının haklarını savunan Her Daim Ezilen Vatandaş Partisi-HEWAP sürekli kapatılma tehdidi altındaydı. Partiyi kapatamayınca parti  genel başkanı Selocan Çakmaktaş’ı tutukladılar. Tutukluluğunun ardından 2 yıl 6 ay hapis cezasını onadılar.

Sultanat Cumbalı Başsıvacılığı, kendisi yurt dışındayken evine baskın yapılan Chedot Woodpecker için organize suç örgütü kurmak suçundan yakalama kararı çıkardı. İkram Papazoğlu iktidarı, önceden döşenmiş demokrasi raylarında kendi amacına doğru hızla  giden bir tren gibiydi. Önüne çıkan tüm engelleri tek hamlede yıkarak ilerliyordu.

Ortalığın karışmasından çirkefin üzerine sıçrayacağını anlayan Solomon Sert istifasını verdi. Fakat Papazoğlu istifayı kabul etmedi. Twitter’da pek çok yandaşı, Sert’in yanında yer aldıklarını belirten bir hashtag açarak tivit üstüne tivit attılar.

Başına gelebilecekleri önceden kestirmiş ve tam zamanında yurt dışına kaçabilmiş olan Chedot Woodpecker, çektiği videoları YouTube’da paylaşmaya başladığı anda anlaşıldı ki derdi Papazoğlu’yla değil, Solomon Sert’leydi. Woodpecker’in iddialarına göre Sert ona ülkeye geri dönebilme ve iadeiitibar sözü vermişti. Ama Woodpecker bunların hiçbirini elde edemeyeceğini anlayınca çareyi bir tripd ve kamerayla videolar çekip kendince gerçekleri anlatmakta bulmuştu.

Demek ki Solomon Sert, üzerine çirkef bulaşmasın diye istifa ederken asıl çirkefin kendisi olduğunu göz ardı etmişti!

***

Sonunda Ali Baba’ya gitmeye karar verdiğimde Lilith de benimle gelmek istedi. “Arananlar listesinde bir numaradasın. Riske girmeni istemiyorum.” dedim. “Ne yani zaten yetkililer tarafından mağdur edilmiş bir adam ve ailesi mi beni yetkililere teslim edecek? Sen de çok paranoyaksın Ozan! Bu güçsüz halinle seni tek başına hiçbir yere göndermem haberin olsun!” dedi karşılık olarak.

Henüz bana ‘anne’ demiyordu. Birkaç hafta önce beni öldürmek arzusunda olduğunu düşünürsek ismimle hitap etmesi bile büyük gelişmeydi. Bana anne diyecek tıpkı bana benzeyen on sekiz yaşında bir genç kadına ben de hazır değildim sanırım.

***

On yıllardır müzeyken tekrar cami haline dönüştürülmüş olan Hayasomya Cami’sine bir imam atanmıştı. İmam istifa etti. Bunun üzerine söylenenlere bir imama yakışmayacak bir tivitle cevap verdi: “Merak etmeyin ey güruh, haram(!) ettiğiniz vergilerinizden bana düşen hisseden hepinize kaliteli pamuk aldım, artık helal edersiniz, ne yapayım.”

Din devlete ya da devlet dine hizmet ettiğinde böyle maskaralıklar olması kaçınılmazdı. “Ne olursan ol gel” denmesinden “Götünüze tıkayacak kaliteli pamuk aldım!” diyen bir din adamına terfi etmemiz, toplumun yüzlerce yıldır geri geri gittiğinin delaletiydi.

***

Lilith’le beraber Ali Baba’nın fakirhanesine girdiğimizde içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Hayatımın ilk otuz beş yılında bana sebepsiz yere yardım etmek isteyen hiç kimseye rastlamamıştım. Tecrübelerimden emindim ki kimse sikmeyeceği eşeğin önüne yonca koymazdı. Ama yine de Hayri Kozak’ın bu Ali Baba namlı adama güvenmesi ve bana da “Arada sırada insanlara güvenmekten zarar gelmez Ozan! Yoksa etrafında hiç kimse kalmayacak!” demesi üzerine bu güveni test etmek üzere Ali Baba’nın mağarasındaydım işte.

Mağaranın kocaman girişinde Ali Baba’nın iki ergen oğlu ellerinde telefonlarla takılıyorlardı. Adam bizi derviş misali bağdaş kurarak oturduğu köşede metanetle karşıladı. Nano-partiküllerle benim gücüm elimden alınmıştı ama Ali Baba’nın en büyük kızı daha fena haldeydi. Üzerinde kocaman bir yorganla mağaranın dibinde inleyerek yatıyordu. Ali Baba kızın kemoterapilerle bu hale getirildiğini, ilaçlar işe yaramayınca da bir paçavra gidi çöpe atıldığını anlattı bir çırpıda. Adamın kızlarından birisi çay ikram ettikten ve geldiğiniz için teşekkür ederiz dedikten sonra geriye yorganın altında yatan hastaya geçmiş olsun dileyip, kendi hasta kızına bile çare olamamış Ali Baba’ya benim güçlerimi geri kazanmama nasıl yardım edeceğini bile sormadan hoşça kal demek kalmıştı. Lilith ayağa kalktı. Mağara dibinde inleyerek yatan kızın yanına gitti. Diz çöktü. Eliyle yorganı biraz kaldırdı. “Geçmiş olsun…” dedi. Ondan sonraki her şey çok hızlı oldu.

Yorganın altındaki -kelimenin tam anlamıyla- yaratık tıslayarak yerinden sıçradı. Ağzı-gözleri-burnu ve kulakları bir Picasso tablosu gibi oraya buraya dağılmış cinsiyetsiz bir insan azmanı yorganı üzerinden attığı gibi Lilith’in boğazına sarıldı. Lilith yere topuğunu vurduğu anda mağarayı hatta biraz da dağı titreterek güçlü haline geçti. Ben dışarı topuklarken Ali Baba’nın elindeki asayı uzatıp tüm mağara boyunca bir engel oluşturmasıyla iki seksen yere yapıştım. Yapışmamla beraber güçlü halime dönüştüm. Demek ki nano-partiküller zaman ayarlıydı ve süreleri bitince etkileri de geçiyordu. Bunu öğrenmek için aslanın inine gelmeseymişiz de olurdu.

Aslında mağara, Sultanat şehrinin yedi tepesinden birindeki zirveye oyularak yapılmış el yapımı bir mağaraydı. Özel ışıklandırmayla gerçekten fakirlikten kırılıyorlarmış gibi bir hava verilmişti. Mağarada teknolojiden sonuna kadar faydalanıldığı belli oluyordu. Dışarıdaki havadan bağımsız olarak içeride istenildiğinde dört mevsimi yaşayabildiklerini, girer girmez içerideki bitki çeşitliliğinden anlamıştım. Kapının civarında ‘takılıyormuş’ gibi duran çam yarmalarından aslında buranın yüksek güvenlikle korunan bir yer olduğunun da farkına varmıştım. Asıl soru kendini mağdur ilan eden Ali Baba’nın bu mağduriyetini giderecek kadar çok parayı nereden bulduğuydu. Ve bu kadar çok parası varken benden ne istediğiydi. Biri de benden bir şey istemeden önüme yonca koyup beni yanıltsaydı keşke.

Lilith ve ben mağaranın karanlık köşelerinden fırlayan garabetlerle dövüşürken Ali Baba tahtında son derece sakince oturuyor ve nargilesini fokurdatıyordu. Erkekliğin onda dokuzu kaçmak ve onda biri hiç görünmemekti de kahramanlık neden böyle olmasındı? Bu ucubeler dergahından ne kadar hızlı kaçabilirsek o kadar hayırlı olacağını kavramıştık. Çünkü sadece yerde yatan ve çay dağıtan kızla kalmamış her köşeden her kuytudan farklı şekil ve güçlerde insan müsveddeleri bize saldırmaya başlamıştı. Baş edemeyeceğimizi çoktan anlamış, mağaranın tek çıkışına doğru yanlamıştık. Kendimizi dar attığımız çıkışta tepeden aşağı yuvarlanan çığ misali düşe kalka ilerlerken arkamızdan bir ordunun bize ellerinde sopalar ve taşlarla artık duyamadığımız küfürler yağdırdığını gördük.

“Ne yani zaten yetkililer tarafından mağdur edilmiş bir adam ve ailesi mi beni yetkililere teslim edecek? Sen de çok paranoyaksın Ozan! Hahahhahha!” diyerek Lilith’in cümlesiyle dalga geçtim.

“İyi de adamların bizi teslim etme gibi bir niyetleri yoktu ki! Bildiğin geberteceklerdi oracıkta!”

“Ulan biz sadece Ali Baba diye geldik bunlar ne çıktı?” dedim. Lilith annesine çekmiş olan keskin zekasıyla cevapladı:

“Ali Baba ve kırk haramiler!”

O sırada arkamızdan bir ses yankılandı:

“Kırk değil otuz dokuz!”

“Ali Baba’nın benden ne istediğini bu kadından öğreneceğiz sanırım.” diye fısıldadım Lilith’e.

“Kırkıncı Harami benim!”

“Sen de kimsin be kadın?”

Önce karanlıkta kadının yarısını gördük. Gözlerimiz karanlığa alışınca, ışık oyunu olmadığını kadının gerçekten yarım olduğunu anladık. Sağ kolu ve sağ bacağı yoktu. Gözüyle beraber suratının sağ tarafı da yanmıştı.

“Annenin bir fabrika yangınında yitip gittiğini sanıyordun ya! Yitmedim! Fabrikayı ben yaktım!”

“Demek yangını çıkarırken kendini dışarı çıkarmayı unutmuşsun!” diye bağırdım.

“Ben Nergissus. Annenim senin. Ve kendi bedenimden yarattığım senin ezel-ebet düşmanınım.”

Diyecek sözüm kalmamıştı. Lilith’in varlığını öğrendiğimde hayatımın en büyük şokunu yaşadım demiştim ama büyük lokma yiyip büyük konuşmamam lazımdı. Hayatımın şokları her köşeyi dönünce mantar gibi biten üç harfli marketler gibilerdi. Bitmek bilmiyorlardı!

O anda kafamda çalan şarkı “Çıkalım şu dağın başına sen Kerberose Rose topla ben Nergissus. Hadi gülüm yandan yandan yandan biz korkmayız ondan bundan!”dı.

Dallas dizisindeki Ceyar mıydı entrikaların kralı? Bir de Suğellın isimli karısı vardı. Elinde viski bardağı sırtında ipek robdöşambr, gece-gündüz dertli dertli içerdi. Benim Suğellın’dan neyim eksikti?

Ölüleri dirilten, dirileri diri diri gömebilen bu Sultanat evrenini Stan Lee görse, o bile şaşardı.

DEVAM EDECEK

YÜZ YÜZE

“Lütfen patron, bunu istemeyin benden.”

“Hadi ama Leyla, sen tuttuğunu koparan bir gazetecisin. Bu iş senin için çocuk oyuncağı.”

“İşimi ne kadar çok sevdiğimi ve bu uğurda neleri göze aldığımı sizden iyi bilen yoktur Kemal amca fakat bu istediğiniz…”

“Ne varmış istediğimde? Alt tarafı bir seri katille röportaj yapacaksın.”

“Onun sadece bir seri katil olmadığını siz de çok iyi biliyorsunuz.”

… Devamı Yeşim Yörük’ün yeni kitabı YÜZ YÜZE’de

YAPBOZ

BİR EFE İLDİZ MACERASI…

Mavişehir’in gözde rezidanslarından SkyHome’un her tarafı polis araçlarının mavi ve kırmızı ışıklarıyla boyalıydı. Trafik kapatılmış tüm taşıtlar alternatif güzergâhlara yönlendirilmişti. Mütevazı bir hayat süren, Türkiye’nin önemli isimlerindendi Başer ailesi.  Anne Başer sekiz yıl, baba Başer ise on yıl önce kaybetmişti hayatını. Üç kardeşten en büyüğü Sevgi Başer Türkiye’de kalmış ve işleri devralmış diğer iki kardeş yurt dışına giderek kendilerine yeni hayat kurmuşlardı.

Polisin toplanma sebebi Sevgi Başer’in öldürülmesiydi. Ve cinayeti merak eden kalabalığın hemen önünde basın ordusu yer alıyordu. Dışarıda curcuna sürerken içeride de olay yeri inceleme ekibi çalışıyordu. Komiser Efe İldiz ve elemanları bilgi almak için bekliyorlardı. Gerginliği yüzünden okunan nöbetçi savcı herkesin işini titiz bir şekilde yapması için emirler yağdırıyordu.

Efe, yardımcısı Şebnem’e bakıp, “Savcı çok gergin. Ensesi kalın ne kadar adam varsa bu olaya kilitlendi. Bakalım başımıza neler gelecek? Çok dikkatli davranın Şebnem,” dedi.

Dairenin içinde kısa bir tur atmaya başladılar. Girdikleri ilk odanın  bekâr bir erkeğe ait olduğu belliydi. Duvardaki küçük bisiklet askısı dışında sade ve zevkli döşenmişti. Evin diğer kısımlarını da gezdikten sonra olay yeri inceleme ekibinin işini rahatça yapması için dışarı çıktılar.    

“Maktulü bulup polisi arayan kim?”

Şebnem, “Kurbanın oğlu Ataberk Başer,” dedi.

“Cinayet aleti?”

“Bulunamadı.”

Efe İldiz kurbanı bulan genç adamı görmek istedi. Yanına gittiler. Ataberk, kumral ve otuzlarında gösteriyordu. Duvara dayanmış hareket etmeden tavanı seyrediyordu. Giydiği mavi şort altında siyah tayt ve vücuduna yapışan ter içindeki beyaz tişört “Ben zenginim” diye bağırıyordu. Efe aynı kıyafetlerin kendisinde bu kadar çekici durmayacağını düşündü. Atletik vücutlu kumral adam sıradan bir yüze sahipti. Efe, Ataberk’in şişkin bacak kaslarına bakmaktan kendini alamadı. Yanına sokulup baş sağlığı diledikten sonra birkaç soru sormak istediğini söyledi.

“Saat kaçta eve geldin tam olarak hatırlıyor musun?”

“Saat 22.45 civarıydı. Arkadaşlarla her salı dokuz-on arası halı saha maçı yaparız.”

Adamı iyice süzen Efe, “Futbol harici başka sporla da ilgileniyor musun?” diye sordu.

“Bisiklet…”

Komiser başını salladı. “Bacaklarının neden bu kadar kaslı olduğu anlaşıldı,” dedi mırıldanırcasına.

“Anlamadım.”

Önemli olmadığını söyleyen Komiser maç yaptıkları yeri öğrendi. Ardından annesini en son ne zaman gördüğünü sordu.

“Sabah şirkette güne başlamadan önce kahvelerimizi içeriz. O gün kahveleri ben hazırlamıştım. İçerken havadan sudan sohbet ettik. Kahvelerimiz bitince annem ofisine gitti. Kendimi işlere kaptırdığımdan kahve içtikten sonra onu bir daha görmedim. Saatin öğleni geçtiğini epey sonra fark ettim. Annem ofisinde değildi. Yardımcısından. Rahatsızlandığı için erken çıktığını öğrendim. Haber vermeden gitmesi garip geldi. Birkaç kez telefon ettim ancak cevap vermedi.”

Ataberk’in titreyen sesi sonlara doğru iyice kısılmıştı.

Komiser yine başını salladı. Daireye geldiğinde annesini nasıl bulduğunu sordu.

Ataberk önce yutkundu ve derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı. “Salona girdiğimde kanlar içinde yerde yüzükoyun buldum.” Sesi kesilen adam hıçkırıklara boğuldu. Efe elini Ataberk’in omzuna atıp yavaşça birkaç kez vurdu. Kendisini toplaması için biraz süre tanıdı. Adam birkaç derin nefes aldıktan sonra sakinleşmiş görünüyordu.

Komiser Efe İldiz, “Anneni öldürmek isteyebilecek düşmanı var mıydı?” diye sordu.

Kıpkırmızı kesilmiş gözlerini Komisere dikti, “Tufan! Aklıma sadece o şerefsiz geliyor.”

“Tufan kim?”

“Annemin eşi.”

Şimdilik ayrıntıya girmeye gerek görmeyen Efe İldiz dinlemeye devam etti.

“İki hafta önce annemin yakın arkadaşı Aysu burada, Tufan’ın ofisindeydi. Bir şey sormak için yanına gittiğimde kapısı aralıktı. Aysu ile aralarında fısıltılı konuşup gülüşüyorlardı, beni görünce hemen sustular. Neler olduğunu sordum, ikisi de “Hiç,” dedi. Aysu abla gittikten sonra Tayfun’la yalnız kaldık. Hareketlerine dikkat etmesi ve özellikle de şirket içinde dedikoduya fırsat vermemesi konusunda uyardım. Tartışmaya başladık. Annem konuşmalarımızı duydu ve ben ne olduğunu anlatınca Tufan’ı kovdu. Aynı günün akşamı siteye gidip konuşmaya çalışmış ama annem görüşmeyi kabul etmeyince olay çıkarmış. Sinirden deliye dönmüş ve beni öldürmekle tehdit etmiş. Tehdit ettiğini güvenlik görevlisi Ayşen’den öğrendim.”

“Ne için seni tehdit etmiş?”

“Güya ben dedikodu çıkarmışım. O yüzden. Her şey apaçık ortadaydı işte.”

“Sonrasında Tufan’la bir daha karşılaştınız mı?”

“Ertesi gün yani Perşembe gecesi aracımla siteye tam giriş yaparken dışarıda kaldırım kenarında Tufan’ın arabasını fark ettim. Kan beynime sıçradı. Arabadan inip koşar adım yanına gittim. Camı açıktı. Yakasından tuttum. İndirmek istedim ama başaramadım. Kaçtı. O günden sonra bir daha görmedim.”

“Tufan anneni gerçekten aldatıyor muydu?”

“Kesin bir şey diyemem. Ama Aysu ile aralarındaki yakınlık midemi bulandırdı. Ayrıca annem de ben de Aysu ablaya gizli bir hayranından özel günlerde çiçekler, küçük hediyeler gittiğini biliyorduk. Belki de gönderen Tufan’dı.”

“Annenle ne kadardır evliydiler?”

“Bir yılın dolmasına on beş gün falan kalmıştı.”

“Annen boşanmak mı istedi?”

Bilmediğini söyledi Ataberk. Babasını beş sene önce kaybettiğini fısıldadı.

“Annen Tufan’la nerede, nasıl tanışıp evlendi?”

“Aysu ablanın mağazasında müdürlük yapıyordu. Kendisinden dokuz yaş küçük olmasına rağmen annem evlenmekte  sorun görmedi.”

“Bu evliliğe senin itirazın oldu mu?”

Bıyık altından gülümseyen Ataberk, “Aile büyüğüne laf söylemek haddime değildir,” diye verdi cevabını. Sonra boğazını temizleyerek devam etti. “Tufan, şirkette işe başladıktan birkaç ay sonra kasada sürekli açık çıkmaya başladı. Tüm olayları göz önüne aldığımda şimdi yapbozun parçaları yerli yerine oturuyor. Parayı Tufan’ın aldığını ve Aysu için harcadığını düşünüyorum. Ama bunu ispatlayabileceğim herhangi bir kanıtım yok.”

 Zihnine notlarını alan Efe İldiz başını salladı. Şebnem’e baktı, Aysu’yu bulup görüşmesini istedi. Cinayet Büro ekibine kısa süre önce katılan Gürhan’a Tufan Yolaç’a ulaşması ve ailenin diğer fertleriyle de konuşması talimatını verdi.

Olay yeri inceleme ekibi işini bitirdiğinde Efe İldiz bilgileri aldı. Halı üzerinde üçgeni andıran küçük, yuvarlak izler mevcuttu. Kurban, kalbine yakın noktadan iki bıçak darbesi alıp yere düştükten sonra sırtından da üç kez bıçaklanmıştı. Kadının tırnak aralarında, bedeninde katile ait bir iz, DNA kalıntısı, boğuşmaya dair emareler bulunmamıştı. Herhangi ölüm katılığı, leke ve vücut ısısında değişiklik gözlemlenmediği için cinayetin çok kısa bir süre önce gerçekleştiği tahmin ediliyordu. Kurbanın telefonu sıfırlandıktan sonra ilginç şekilde kullanılmıştı. Kayıtta son aranan numara Tufan’a aitti.  Bir de adama gönderilen mesaj vardı. Mesajda, “Senden korkmuyorum,” yazılıydı. Arama ve mesaj cinayetin işlendiği saat aralığına denk geliyordu. Ayrıca çalınan laptop dışında yatak odasındaki çelik kasanın kapağı zorlanmış ve eğilmişti. Ancak kilide bakıldığında, kasanın normal yolla açıldığı görülüyordu. Ataberk’ten edindikleri bilgiye göre içindeki paralarla birlikte tüm değerli eşyalar çalınmıştı.

Şebnem geri döndüğünde Aysu’yu evinde bulamadığını belirtti. Birlikte sitenin çevresine göz atmak için hareketlendiler. Site girişinde gergin tavırlara sahip olan Ayşen adındaki güvenlik görevlisinin yanına gittiler. Komiserin sorusu üzerine Tufan’ın olayını anlatmaya başladı.

“Tufan Bey alkollüydü. Sevgi Hanım’la görüşmeye geldiğini söyledi. Fakat Sevgi Hanım kabul etmeyince sinirlendi. Ataberk’i iftira attığı için öldüreceğini söyledi ve gitti.”

Efe İldiz, “Peki, Sevgi Hanım’a Tufan Bey’in ölüm tehdidini ilettiniz mi?” diye sordu.  

Ayşen’in dudakları düz çizgi halini aldı. “Sevgi Hanım zaten yeteri kadar sinirlenmişti o yüzden çekindim. Ataberk Bey’i gördüğümde ona söyledim. O da sadece teşekkür etti.”

“Ertesi gün Ataberk siteye girerken Tufan’ın aracını gördüğünü söyledi. Dışarıda, kaldırım kenarında duruyormuş. Adamı siz de görmüş müydünüz?”

“Hayır. Fark etmemiştim. Ataberk Bey arabasından inip dışarıya doğru koştururken sinkaflı cümleler savurdu. Aracın içindekinin Tufan Bey olduğunu sonradan anladım. Ataberk Bey camdan içeri elini soktu, kısa bir itiş kakış yaşandı. Sonra Tufan Bey kaçtı.”

Efe, Ayşen’den kurbanla alakalı bildiklerini anlatmasını istedi.

“Sevgi Hanım otoriter ve sert biriydi ama çalışanlara karşı hep saygılı davranırdı. Laubaliliği asla kaldıramazdı. Sistemli bir kadındı. Gösterişi sevmezdi. Hayatının büyük kısmını çalışmaya ayırırdı. Bildiklerim bu kadar.”

“Bugün eve saat kaçta geldiğini biliyor musunuz?”

“Öğlen saatlerinde.”

“Rahatsız mıydı?”

“Biraz halsiz görünüyordu.”

Ayşen’in yanından ayrılıp bahçeyi gezmeye başladılar. Sitede, araçlar için bir açık bir de kapalı iki alan vardı. Körfez manzaralı kırk katlı yapı mükemmel bir peyzaja sahipti ve insanda burada sanki  dış dünyadan farklı bir hayat yaşanıyormuş hissi uyandırıyordu. Dış alanın her yeri güvenlik kameraları ile izleniyordu. Bahçedeki yürüyüş yolunu takip ettiler ve bloğun arka tarafına geçtiler. Bulundukları yer kapalı otoparkın üst kısmına denk geliyordu. Çelik profilli ve koyu camlarla kapatılmış bir yapının ana binaya bağlandığını gördüler. Burasının ne olduğu konusunda fikir yürütürlerken duydukları ses onları irkiltti.

Sesin sahibi site içerisinde kontrolü sağlamakla yetkilendirilmiş güvenlik görevlilerinden biriydi. Efe İldiz kapalı alanı göstererek orasının ne için kullanıldığını sordu.

“Bisikletlere ayrılmış özel alan,” dedi görevli.

Ana binadan tüp geçit ile oraya ulaşıldığını ve giriş çıkışın manyetik kartla yapıldığını söyledi. Efe orayı görmek istediğini belirtti. Binanın ön girişine doğru hareketlendiler. Bisikletlerin konulduğu bölüme yürürlerken Efe İldiz bir yandan da kameraları inceliyordu. Asansörlerin bulunduğu kısımdan itibaren herhangi bir kamera olmaması dikkatini çekti ve sebebini sordu.

“Sadece giriş çıkışlarda güvenlik önlemi amaçlı kameralar bulunuyor,” diyerek açıklama yaptı görevli.

Kutu gibi alana geldiklerinde Komiser etrafı inceledi. Koyu camla kapatılmış yerde sadece bisikletler vardı. Dışarıya açılan kapıya yaklaştı. Buraya tek bir kamera konmuştu.

***

Ertesi gün, Aysu Güler ifade vermek için sabahın erken saatlerinde Asayiş Şubesi’ne geldi. Güzel fiziğini cüretkârca sergileyecek şekilde giyinmişti. Spor yaptığı her halinden anlaşılıyordu. Yaşını belli etmeyen kadınlardandı. Meyvemsi parfümüyle çekiciliğini tamamlıyordu. Efe kadına dün akşam nerede olduğunu ve ne yaptığını sordu.

“Ayyy, Komiser Bey inanın hâlâ şoktayım,” dedi gözyaşlarını silerken. “Sevgicim bazı konuları yanlış anlamıştı. O yüzden kırgındı bana. Öldürüldüğünü duyunca mahvoldum. Umarım katilini bir an önce yakalarsınız.” Elindeki mendille tekrar gözyaşlarını sildi.

Lüzumsuz girizgâhın ardından Komiser yanlış anlaşılan konunun ne olduğunu sordu.

“Evlilik yıldönümleri yaklaşıyordu. Tufan konuşmak için ofisine çağırdı. Sürpriz yapmayı planlıyormuş. Destek istemişti. Bu konuyu konuşuyorduk. Tufan güzel bir sürpriz olacağını dile getirince gülüştük. Bizi gören Ataberk durumu yanlış yorumladı.”

“Gizli birilerinden size çiçek ve hediyeler geliyormuş? Kim olduğu hakkında tahmininiz var mı?”

“Ay! Yok ayol. Manyağın biri. İş adresim belli, evimin adresini de bulmuş sapık. Şikâyetçi oldum ama bir şey çıkmadı. Tatile gittiğim yerde de buldu beni, masama şampanya gönderdi. Belli ki beni yakından tanıyor. Sevgi’nin inci küpesi vardı. Çok beğenmiştim. Son sevgililer gününde aynısı hediye gelmişti. Çok korkutucuydu.”

“Sosyal medya hesabınızdan tanımadığınız bir takipçiniz görmüş olamaz mı? Tatile gittiğinizi kimler biliyordu?”

“Sosyal medyayı çok kullanırım ama tatile gideceğim zaman bilerek hesabımı kapatmıştım. Bu konuyla ilgili detaya gitmek istemiyorum ama özel biriyle gittiğim tatildi. O yüzden Sevgi dışında kimse nereye ve kiminle gittiğimi bilmiyordu.”

Anlatmaya devam etti. “Annemle babamı ufak yaşta kaybettim. Teyzem büyüttü beni. Sevgi ile biz çocukluk arkadaşıydık. Hatta arkadaştan öte kardeş gibiydik. Aynı okulda, aynı sınıfta okuduk. Benim maddi durumum iyi değildi. O hep yanımda oldu. İkimizde okullarımızı başarıyla tamamladık. Üniversitede bile masraflarımı rahmetli babası karşılamıştı. İş yeri açmak istediğimde banka bana kredi vermeyince Sevgi yardım etti. Onun desteği ile kendi dükkânımı açtım. Son iki yılda da kendi giyim markamı kurdum. Şu an farklı şehirlerde iki mağaza daha açtım ve frençayz verdim. Hızlı bir yükseliş oldu yani. Çok sık mağazada duramadığımdan tecrübeli ve güvenilir birine ihtiyacım vardı. İyi tanıdığım birinin referansı ile Tufan’ı işe aldım. Bir süre sonra Sevgi ile karşılaştılar, birbirlerinden etkilendiler. Tufan, Sevgiciğimle evlendikten sonra işten ayrıldı. ”

Araya girme gereği duyan Efe, “Tufan’ın işten ayrılması sizi kızdırdı mı?”

“Hayır. Tam tersi, onları öyle mutlu görünce ben daha da mutlu oldum.”

“Cinayet saatinde neredeydiniz?”

“Bostanlı sahilinde bisiklet kulübünden… Kulüp diyoruz da öyle dernek falan değil. Sosyal medya hesabının adı o. Her gün bir plan yapılır. Ya buluşma ya da bisiklet sürme vesaire. Neyse işte oradan arkadaşlarla birlikte kafedeydim.”  

Şebnem mekân ismini ve arkadaşlarının adını not aldı.

“Tufan Bey, Ataberk’in iddiaları yüzünden adamı ölümle tehdit etmiş. Haberiniz var mı?”

“Ay! Evet. Şoke oldum yaşananları duyunca.”  

Boğazını temizleyen Efe İldiz, “Tufan Bey’i en son ne zaman gördünüz?” diye sordu.

“Hatırlamıyorum. Sevgi ile ayrılmalarından sonra hiç görmedim. Telefonlarıma da cevap vermiyor. Merak ediyorum açıkçası.”

“Yani hiç iletişim kurmadınız öyle mi?”

“Bu ne cüret!” diyerek çıkıştı kadın. “İthamlarınız…”

Efe sert bir tonda araya girdi. “Adli bilişim uzmanları Tufan Bey’le cinayet gecesinden bir gün önce mesajlaştığınızı ortaya çıkardı. Savcılık kararı ile telefonunuza el koyup mesajları silseniz dahi yazışmalara ulaşabileceğimizi bilmenizi istiyorum. Size gönderdiği mesajda ne yazıyordu ve siz ne cevap verdiniz?”

Aysu bir anda gerildi. Kıpkırmızı olmuştu.

“Sapığımın Ataberk olduğunu yazmıştı. Nerede olduğunu, nereden bildiğini sordum ama cevap vermedi.”

“Ataberk’in bu şekilde sapıkça davranmasının sebebi ne olabilir?”

Gözyaşlarını tutamayan kadın, “Tufan’la Sevgi evlendikten birkaç ay sonra çok alkollü olduğum bir gece Ataberk ile aramızda yanlış bir şey yaşandı,” diye açıkladı. “Benim için tek gecelik bir ilişkiydi. Ama Ataberk takıntı haline getirmişti sanırım. Sevgi’yle aramızın açılmaması için kimseye bir şey diyemedim. Ataberk’in sapkınlıklarını hep idare ettim. Bu durumun beni ne kadar zora soktuğunu tahmin edemezsiniz. Mümkün olduğunca o geceden sonra Ataberk’ten hep uzak durmaya çalıştım. İşin aslı, Ataberk, Tufan’la aramızda bir ilişki olduğunu sanıyor. O yüzden Tufan’a zarar vermesinden korkuyorum.”

Derin bir sessizlik oluştu. Efe İldiz bakışlarını kadından ayırmadı. O sırada içeri Şebnem girdi ve Komiserin kulağına bir şeyler fısıldadı.  

Gözlerini kısan Efe İldiz, “Cinayet gecesi arkadaş grubunuzdan birkaç saatliğine ayrılmışsınız. O sırada ne yaptınız Aysu Hanım?” diye çıkıştı.

Ağlamayı sürdüren kadın evli bir adamla ilişkisi olduğunu, bahsi geçen tatile de o kişiyle gittiğini, gruptan ayrılıp birkaç saati birlikte geçirdiklerini itiraf etti. Duyulduğu takdirde magazin haberlerine manşetlere taşınacaklarını ve tüm Türkiye’ye rezil olacaklarını söyleyerek gizli kalması için yalvarmaya başladı.  

“Söylediğinizi teyit etmemiz gerekiyor. Aksi durumda şüpheliler listesinde birinci sırada yerinizi alacaksınız.”

Kadın adamın ismini ve telefonunu verdi. Gizli kalması için ağlayarak yalvardı. Şebnem merak etmemesini söyledi. Bir çeşit kadın dayanışması yaşanmıştı aralarında. Efe bu duruma itiraz etmedi.

Şebnem odadan çıkınca Efe İldiz, “Bisikletiniz var mı?” diye sordu. Konuyla alakasız olarak gelen ani soru kadını şaşırttı.

“Evet,” dedi.

“Ben de almayı düşünüyorum biraz yardımcı olur musunuz?”

“Ben anlamam ki. Arkadaşlarımdan çok özeniyordum. Sevgi’yi de kandırmaya çalıştım ama olmadı. Sevgi benim tam zıttım ayol. O iş kadını ben eğlence,” dedi gözyaşlarını silerken. Sorgudan sonra makyajını tazelemesi gerekiyordu.

“Neyse, Ataberk’in tavsiye ettiği bisikleti almıştım. Sevgi bana eşlik etmeyince ben de Ataberk’in arkadaşları ile tanışıp gruplarına katıldım.”

Tekrar konuya döndü Efe. “İşveren olarak işe başlayan kişilerden mutlaka resmi belgelerini alıyorsunuzdur. Tufan sizde işe başladığında ikametgâh adresi nereyi gösterdi bilmek istiyorum.”

İzin isteyip telefonla şirketin muhasebe bölümünü arayan kadın, beş dakika sonra Efe’nin istediği bilgiyi verdi.

Efe başka soru sormadı. Sessizlik içinde süren gergin bekleyişi, geri gelen Şebnem sonlandırdı. Aysu’nun gizli aşkı, giyim ithalat ve ihracatı yapan biriydi. Kadının söylediklerini doğrulamıştı. Aysu ifadesini imzaladıktan sonra odadan çıktı.

Yalnız kaldıklarında Şebnem telefon ettiği adamın çok fena köpürdüğünü, adının böyle bir rezillikle duyulması halinde kendilerini sürdürmekle tehdit ettiğini söyledi.

“Önce uçkurunu toplasın pezevenk!” diyerek karşılık verdi Efe İldiz. Tufan’ın geçmişte ikamet olarak gösterdiği adresin kontrol edilmesini istedi. Ekipler hâlâ Tufan Yolaç’a ulaşamamışlardı. Sevgi Başer’in yurt dışındaki kardeşleri de haberi alır almaz Türkiye’ye dönmüşlerdi. Fakat cinayeti kimin işleyebileceği konusunda onların da bir fikri yoktu.

Efe, Ataberk’in ifadesini tekrar gözden geçirdi. Cinayet mahallinde kafasını kurcalayan hususlardan bir tanesi, kasanın normal şekilde açılmasına rağmen zorlanmış izlenimi verilmesiydi. Kasadaki değerli eşyalarla birlikte kurbanın laptopu alınmıştı ancak cep telefonuna dokunulmamıştı. Sıradan bir hırsızlık olsaydı evin altınının üstüne getirilmesi, laptop ile birlikte telefonun da götürülmesi gerekirdi, diye düşündü. Telefona güvenlik kameralarını izleme uygulaması yüklenmişti. Ancak aktif olmadığından neresi için kullanıldığını öğrenememişlerdi. Diğer önemli husus, katı, kuralcı ve kontrolü elinde tutmayı seven kurbanın öldürülüş biçimiydi. Beş kez bıçaklanması katilin beslediği kin ve nefretin işareti olabilirdi. Bu da suçlunun kurbanın yakın çevresinden biri olma ihtimalini güçlendiriyordu. Toksikoloji raporunda Sevgi Başer’in kanında ameliyatlarda kullanılan anestezi ilaçlarının etken maddesine rastlanmıştı.

Komiser Efe ekibini toplayıp neler elde ettiklerini sordu.

İlk sözü alan Gürhan oldu. “Sitenin tüm güvenlik kamera kayıtlarını izledik. Sipariş taşıyan, kargo teslim eden kuryelere kadar araştırdık ama şüpheli kimseye denk gelmedik.”

Şebnem, kadının yüklü miktarda hayat poliçesi ve tüm eşyaların sigortalı olduğunu söyledi. Miktarı duyan Gürhan ıslık çaldı.

Komiser ayağa kalktı. “Şebnem sen şu Ataberk’in maç yaptığı halı sahayla da irtibata geç. Maça gerçekten katılmış mı öğrendikten sonra Tufan’ın geçmişi hakkında bilgi topla. Gürhan seninle tekrar şu rezidansa gidelim bakalım,” dedi.

***

Ayşen yine görevinin başındaydı. Efe, elinde savcılık izni olmadığından kadından dava ile ilgili birkaç konuda yardımcı olmaları konusunda ricada bulundu.

“Ne yapabilirim?” diye sordu Ayşen.

“Bisiklet odasına giriş çıkış için kart var mı?”

Ayşen amirini çağırdı. Komiserin talebi üzerine başka bir görevli Gürhan’ı görüntülerin kaydedildiği odaya götürdü. Efe İldiz, Gürhan’a her ayrıntıyı dikkatli izlemesini söyledi. Komiser, güvenlik amiri ile bisikletlerin bulunduğu yere gitti. Dışarı çıkan İldiz kartı kullanarak tekrar içeri girdi ve asansörlerin olduğu yere kadar yürüdü. Gürhan’ı arayıp çağırdı. İşlerinin bittiğini söylediğinde ne Gürhan ne de güvenlik amiri Komiserin ne yapmak istediğini anlayabildi.

Efe İldiz, “İçeri girdiğim andan itibaren izledin mi?” diye sordu Gürhan’a.

“Evet, sizi gördüm sonra bisikletlere doğru hareket edince gözden kayboldunuz.”

Efe başını salladı. Ataberk ile görüşmek üzere şirkete gittiler. İkiliyi karşılayan sekreter patronuna haber verdi. Gözaltları uykusuzluktan moraran genç adam iki gecede çökmüş görünüyordu.

“Pek iyi görünmüyorsun. Dinlensen iyi olur,” dedi Efe.

“Birinin işlerle ilgilenmesi gerek.”

Ataberk, bisiklet yarışmalarında aldığı derece ve ödülleri odada gururla sergiliyordu. Duvarda yarışlarda çekilmiş fotoğrafları asılıydı. Efe yaklaşıp baktı. Bisikletin görüntüsü hiç ilgi duymayan biri için bile dikkat çekiciydi.

“Trek Emonda,” dedi Ataberk. “Güç, uyum ve performans vermesi için sofistike çerçeveye sahip.  Özel zincirinden tutun, fren disk ve vitesler son derece özeldir. Doksan kilometre hıza ulaşmayı başardım.”

“Benim de niyetim var bisiklet almaya. Ne kadar bunlar?”

“Piyasada sıfırını yüz otuz bin civarında bulabilirsiniz.”

“Kullandığınız ekipmanlar da özeldir?”

“Elbette. Ben Shimano S-Phyre modeli yarış bisikletleri için tasarlanan ayakkabılardan kullanıyorum. Tabii pedallar da ona göre.”

“Ayakkabı ile pedalların fiyatı da tuzludur o zaman.”

“Onlar çok pahalı değil. Ayakkabı on bin lira civarında. Pedalları da beş, altı bin liraya temin edebilirsiniz.”

“Piyasayı yakından takip ediyorsunuz herhalde.”

“Yakın tarihte Aysu ablaya aynı ekipmanlardan almıştım,” dedi ve hüzünle gülümsedi. “Aynı derken Aysu abla ışık vurduğunda parlaması hoşuna gittiği için kask ve ayakkabılarını fosforlu almıştı.”

Efe, “Cinayetten bir gece önce Tufan, Aysu’ya mesaj atıp hediye gönderenin sen olduğunu söylemiş,” dediğinde Ataberk’in yüz ifadesi kroşe yemiş bir boksörünkine döndü.

Kendini toparlayama çalıştı. “Bakın Komiser Bey. Evet, Aysu ile yattık. Kendisinden çok hoşlanmıştım. İlk ve son kez o gecenin ardından Aysu’nun mağazasına bir buket çiçek gönderdim. Başka bir hediyem olmadı. Ayrıca saplantı yaptığım falan yok. Saçmalıyor.”

Bir an duraksayan Ataberk, “Siz yoksa beni mi suçluyorsunuz?” diye bağırdı. “Farkında değil misiniz her şeyi Tufan planlamış. Annemi öldüren, paraları çalan ve kayıplara karışan kendisi. Beni suçlu göstermek, karalamak için elinden geleni yapıyor. Siz gelmiş burada bana ağır ithamlarda bulunuyorsunuz!”

“Biz görevimizi yapıyoruz. Her iddiayı, her olasılığı değerlendiriyoruz. Yeni bir ifade için ekipten arkadaşlar sizi almaya gelecek.”

“Gerek yok. Ben kendim gelirim.”

“Şubede görüşürüz o halde.”

Arabaya binince Gürhan, Komisere ne düşündüğünü sordu. Efe İldiz olayın failini bulmak üzere olduğunu ancak başka bir konunun kafasını kurcaladığını söyledi. Ekiplere Aysu’yu tekrar şubeye getirmelerini emretti.

***

Cinayet Büroya döndüklerinde ikiliyi Şebnem karşıladı. Aysu Hanım’ın avukatı ile birlikte odasında beklediğini haber verdi. Gülümseyen Efe İldiz, Tufan’ın geçmişi ile ilgili ne bulduğunu sordu.

“Tufan Yolaç’la ilgili değil ama ailesi hakkında çok çarpıcı bir bilgiye ulaştım. Tufan’ın babası, Aysu’nun annesi ve teyzesinin üvey kardeşi. Hatırlarsanız Aysu, ailesini kaybettikten sonra teyzesinin yanında büyüdüğünü söylemişti. Tufan on altı yaşında dolandırıcılıktan ceza yemiş.”

Bu çok çarpıcı bir bilgiydi.Ofise girdiğinde kendisini öfkeli bakışlarla süzen Aysu’ya elini uzattı ancak kadın kendisine uzanan eli sıkmaya yeltenmedi. Söze giren avukat neden çağırıldıklarını sordu.

“Yardım için,” dedi Efe alay edercesine. “Aysu Hanım, Sevgi Başer ile kardeş kadar yakın olduğunuzu belirtmiştiniz. Bildiğiniz her ayrıntıyı gerekirse tekrar etmenizi isteyeceğim. Olayı çözmek üzereyim ama bazı parçalar eksik.”

Sözü yine avukat devraldı. “Müvekkilimin daha önceden yalan ya da eksik beyan verdiğini mi iddia ediyorsunuz?”

Efe İldiz adamı hiç takmadı. “Tufan ile geçmişte aile bağınızın olduğunu neden bizden gizlediniz?”

Kadın cevap vermek için ağzını açtı ancak hiçbir şey söyleyemedi. Avukatına bakmakla yetindi. Dudaklarını ısıran Aysu’nun gözleri doldu. Derin bir nefes alıp gücünü toplamaya çalıştı.

“Özel hayatımın önüme geçip dedikodu malzemesi olmasından korktum. Kardeş gibiydik. Sevgi ile ortaokulda tanışana kadar en büyük destekçimdi Tufan. On altı yaşında dolandırıcılık suçundan ıslah evine girmişti. Cezasını çektikten sonra serbest kaldı. Şehir şehir dolaştı. Birbirimizden kopmuştuk. Sadece yılda birkaç kez telefonla görüşürdük o kadar. Bir daha yasadışı işlere karışmadığını söylerdi. Sevgi’nin ailesi bana destek oluyordu. Tufan’ı duyar ve ne yaptığını öğrenirlerse yardımı keserler diye korkmuş ondan hiç bahsetmemiştim Sevgi’ye. Fakat sahip olduğum ne varsa herkesten gizli onunla paylaştım. Ekonomik özgürlüğüme kavuşunca yanıma çağırdım. Müdür olarak işe başlattım. Sevgi ile aralarında ilişki başlayınca sırlarımızın ortaya çıkmasından korktum. Başlarda her şey iyiydi. Ne olduysa Ataberk’in bana gelip iş kuracağını söylemesinden sonra oldu. Annesinden gizli tutmam için yalvarmıştı. Bu olayın Tufan’la ilgisi var mı? Çok endişeliyim. Şu anda nerede, başına ne geldi bilmiyorum.”

Aysu sakinleştikten sonra şubeden ayrıldı. Birkaç saat gözaltında tutulan Ataberk serbest bırakıldığında Efe, Gürhan’a genç adamın her adımını izlemesini söyledi.

***

Ataberk otele gidip duş aldı. Bornozu ile yatağına uzandı. Gözlerini kapattı ve bir süre öyle bekledi. Uzanıp komodinin üzerindeki telefonunu aldı.

“Alo,” dedi karşıdaki ses.”

“Bitti. Senetleri istiyorum?”

“O iş kolay. Para hazır mı?”

“Evet. Havale edebilirim.”

“Olmaz. Hesaplar izleniyordur. Yarısını ülkeden çıkabilmek için nakit istiyorum. Diğer yarısını koin olarak bana transfer edersin. Bu şekilde izini süremezler.”

“Anlaştık. Saat on birde. Maçım bittikten sonra otelin otoparkında beni bekle.”

Karşı taraf cevap vermeden telefonu kapattı.

***

Direksiyon başındaki Gürhan, “Komiserim Ataberk’i neden takip ediyoruz?” diye sordu.

“Çünkü daha yapboz tamamlanmadı.”

Gürhan anlamadığını söyledi. Efe’den açıklamasını isteyecekti ki Ataberk’in aracı harekete geçince Komiser izlemesini emretti. Ataberk, kendisini izleyen polisten habersiz Karşıyaka’da dört yıldızlı bir otelin bahçesine park etti. Arabasından inip etrafına bakındı. Siyah şapkalı biri yanına yanaştı. Gürhan telsizle ekiplere haber vermek üzereydi ama Efe beklemesini işaret etti. Genç adam bagajdan bir çanta çıkarıp karşısındakine vereceği sırada Komiser, “Şimdi,” dedi.

Ataberk’le diğer adamın etrafı bir anda polislerle çevrildi.

***

Sandalyedeki Tufan’ın yanına gelen Efe ellerini masaya dayadı, “Bana her şeyi açıkça anlatırsan cinayete yardım ve yataklıktan en az cezayı almanı sağlayabilirim,” dedi.

Bir an duraksayan Tufan tavana bakarak anlatmaya başladı.

“Sevgi’nin bana ilgi duyduğunu öğrenince hiç düşünmedim. Evliliğimiz çok ani oldu. Ancak hiçbir şey umduğum gibi gelişmedi. Varlık içinde yokluk çekiyordum. Sevgi her şeyi kendi kontrolünde tutuyordu. Bekârlık zamanımda daha az kazanıp daha güzel yaşıyordum. Evlendikten sonra hayatım evle iş arasında geçmeye başladı. Monotonluktan sıkılmıştım. Telefondan canlı bahis sitelerine girip hayatıma biraz heyecan katmak istemiştim. Başlarda kazandım ama sonra çok kaybettim. Ataberk’in iş kurmayı planladığını duydum. Fakat annesinden korktuğu için kredi çekmesi mümkün değildi. Sohbet arasında ağzından bir şekilde laf almayı başardım ve yardımcı olabileceğimi söyledim. Karşılığında tek bir isteğim vardı. Bahis borçlarımı da ödeyecekti. Kabul etti. Eski dostlarımdan senet karşılığı para buldum. Ama işi eline yüzüne bulaştırdı. Borçlarını ödeyemedi. Bir gün şirkette yanıma gelip ne yapacağımızı sordu. Sevgi durumu öğrendiği takdirde beni de oğlunu da beş parasız kapının önüne koyardı. İki gün sonra ofisimde hem ona fırsat sunan hem de beni içine düştüğüm durumdan kurtaracak bir planı anlattım. Ataberk annesiyle olan birlikteliğimi zaten hiç onaylamadığını biliyordum. O yüzden ayrılığımızı sorun yapmayacaktı. Sevgi’nin, aldatıldığını düşündüğü an ilişkimizi bitireceğini biliyordum. Bunun için Aysu’yu kullandım ve Ataberk’in hakkımızda dedikodu çıkarması ayrılığımızı kolaylaştırdı.”

Komiser araya girdi. “Sevgi ketum biri olduğu için ayrılığınız sessiz sedasız olacaktı. Bu yüzden siteye gidip olay çıkardın ve Sevgi’nin seni terk ettiğini herkesin öğrenmesini sağladın.”

Tufan başıyla onayladı. “Ataberk kendi parasını çalacak ve şüpheleri bana yönlendirecekti. Geçmişte sabıkam olduğundan polis benden şüphelenecekti ama hırsızlığı benim yaptığıma dair kanıt olmadığından yakalansam dahi serbest bırakılacaktım. Olayın faili bulunamadığında sigorta zararı ödeyecekti. Çaldığımız paralardan Ataberk kendine düşeni alacaktı. Ben de başka bir ülkeye kaçıp kendime yeni bir hayat kuracaktım. Fakat Ataberk bir türlü harekete geçemedi. Korkuyordu. Yapacağı iş basitti. Maç yapacağı gün annesine ilaç verip uyutacak, kasadaki parayı alıp kaçacaktı.”

“İlacı sen temin ettin. Perşembe günü o yüzden sitenin kapısına geldin. Hem ilacı verdin hem de herkesin kavga ettiğinizi görmesini istedin. Böylelikle kimse işbirliği içinde olduğunuza inanmayacaktı. Sonra Ataberk dikkat çekmemek için bisikletiyle gelip annesi uyurken kasayı boşaltacaktı değil mi?”

“Plan o şekildeydi. Harekete geçmeyince motivasyonu sağlamak amacıyla borç aldığım arkadaştan adamları vasıtasıyla Ataberk’e gözdağı vermesini istedim. En sonunda diğer hafta Ataberk planlandığı gibi işe koyuldu. Kahvenin içine ilacı koyup annesine içirdi. Sevgi kendisini kötü hissedince dinlenmek için evin yolunu tuttu. Ancak Ataberk akşam kasadakileri almak için gittiğinde annesini ayaktaymış. Çünkü salak herif ilacı yeterli dozda vermemiş. Meğer annesi baştan sona ne planladığımızı biliyormuş. Beni kovmasının ardından Ataberk’in elindeki hisseleri almak için şirket avukatından sözleşme istemiş. Ataberk bunu öğrenince deliye dönmüş ve annesini öldürmüş. Geri zekâlı bir de yediği haltı söylemek için annesinin telefonundan beni aradı. Daha sonra bir de ‘Senden korkmuyorum,’ diye mesaj attı. İşler ters giderse beni yem edeceğini anlamıştım. Basit bir iş bambaşka boyut kazanmıştı. Artık olayın içinde cinayet vardı. Hemen kayıplara karıştım. Polis işini yaparken bir süre saklanmam gerekiyordu. Ataberk’i bilmediği bir numaradan arayarak aynısını kendisinin de yapmasını önerdim. Her şey bittiğinde ya da önemli bir gelişme olursa bana aradığım numaradan ulaşabileceğini belirttim. Sorgudan çıkıp otele gittiğinde beni aramamış olsaydı şu an ikimizde hâlâ özgür adamlardık.”

***

“Evet, Ataberk Efendi. Ben yapbozu neredeyse tamamladım. Tufan her şeyi itiraf etti. Cinayet günü annenle kahve içtiğinizi söylemiştin. İlacı o sırada verdin değil mi?”

Efe zaten cevabı biliyordu. Yanıt beklemeden devam etti. “Annenin kendini kötü hissedip eve gitmesini bekledin. Kendini işe kaptırmış gibi yapıp akşama doğru yardımcısına anneni sordun. O saatten sonra telefon edip uyuyup uyumadığını kontrol ettin. Annen aramalarına cevap vermeyince her şeyin yolunda olduğunu düşündün. Maçtan önce arabayla eve daha hızlı girip çıkabilirdin ama bu Ayşen’in ya da diğer güvenlik görevlisinin dikkatini çekebilirdi. O yüzden bisikletle gittin. Tek bir kamera vardı. Onda da kask kullandığın için kimliğini saklayabileceğini sanıyordun ama asıl detayı atladın: Kullandığın bisiklet. Daireye çıktın, anneni ayakta gördüğüne değil de Tufan’la olan planınızdan haberdar olmasına şaşırdın. Annen önce Tufan’ı kovmuştu. Sana da ders vermek için hisselerini devretmeni isteyecekti. Korktun ve kendini kaybederek onu öldürdün. Annenin telefonundan Tufan’ı arayıp haber verdin. Ardından Sevgi’nin ağzından korkmadığını belirten mesaj gönderdin. Şüpheleri tamamen Tufan’a yönlendirme derdindeydin. Kasayı boşaltmak için hareketlendiğinde bisiklet ayakkabılarınla her yerde iz bıraktın. Hırsızlık gibi görünmesi için kasaya zarar verdin. Bisikletle geri döndün. Büyük olasılıkla bana söylediğin hız rekorunu da o sırada kırdın. Maç başlamak üzereydi ve üzerini değişecek zamanın kalmamıştı. Arabaya atladın ve maça üstündeki kıyafetlerle katılmak mecburiyetinde kaldın. Bir kez daha şirkete geri dönmek gece vardiyasındaki görevlinin dikkatini çekebileceği için doğrudan eve geldin. Polisi aradın. Seninle ilk karşılaştığımızda bu yüzden bisiklet sürüş kıyafetlerin vardı ve aşırı zorladığın için kasların inanılmaz derecede şişmişti. Merak ettiğim annen planınızı nasıl öğrendi? Bu yüzden mi laptopu götürdün?”

Artık inkârın faydasızlığını anlayan Ataberk başını öne eğdi. Konuşmaya başladığında sesi oldukça cılızdı.

“Bilgisayarda, Tufan’la konuşmalarımızın ve anneme kahve hazırlama sırasında ilaç koyma anının görüntüleri vardı. Şirketin içinde kamera olduğunu bilmiyordum. Annemin bilgisayarında kameralara erişim ve kullanıcı yetkisi olduğundan kayıtları sildim. Telefonu tamamen sıfırladım.”

“Sıfırladıktan sonra Tufan’ı yem olarak göstermek aklına geldi ve ondan sonra arayıp, mesaj attın, değil mi?”

“Doğru,” dedi Ataberk. “Ancak laptopla işim o kadar kısa süremeyecekti. O yüzden bilgisayarı aldım.”

Sonunda yapbozun tüm parçaları tamamlanmıştı. Ataberk ve Tufan hakkında gerekli işlemler yapılarak adliyeye sevk edildiler. Komiser Efe İldiz, çok önemli bir cinayeti aydınlattığı için kendisine gelen tebrikleri vakur bir şekilde karşıladı. Oturup bir kahve içerek zihnini boşaltmayı planlıyordu ki Gürhan panikle içeri daldı.

“Komiserim cinayet ihbarı. Bir evde tam on üç ceset bulundu!”

YAMAN GAZETECİ


Başkomiserimin gür sesi bir kez daha duyulunca büroda bütün bakışlar bana çevrilmişti. Ben, biraz sonra yiyeceğim fırçayı düşünerek odaya doğru giderken diğerleri için eğlenceli dakikalar başlıyordu.


-I-

KİM BU CEMAL?

“Tolgaaa!”

Başka bir gün olsa Başkomiserimin bana bu denli bağıracağını, ismimi İstanbul Boğazı’ndan dolaşıp gelecek desibelde seslendireceğini düşünmezdim. Çok stresliydi bugünlerde. Beşliler cinayetlerinin beşinci kurbanının da otopsi raporları gelmişti ve sadece adamın -diğer dört cinayette olduğu gibi- eterle bayıltılıp sonra boğulduğunu öğrenmiştik.

‘Beşliler’ diye geçmişti gazetelere bu seri cinayetler; aslında ‘çifte cinayet’ ismiyle başlamıştı, her ay aynı şekilde öldürülmüş farklı meslek kollarından iş insanlarını buldukça, üçlüler, dörtlüler diye ilerlemişti ve şimdi beşlilere gelinmişti. Yedililer, onlular cinayetleri olmayacağına ise Başkomiserim Rıfat Alagöz dahil hiç kimse söz veremiyordu. İstanbul Emniyeti’nin cevval cinayet dedektifi, nam-ı diğer ‘katil kasabı’ amirim bile tıkanıp kalmıştı. Başkomiserim, lakabını katilleri doğradığı için almamıştı elbette. Savcılığa yolladığı adamlar, mahkemeye çıktığında uzunca bir hapis cezası alıyor ve çoğu içerideki işkenceli hayata katlanamayıp intihar ediyordu. Tabii bu, başta amirim olmak üzere bizim büronun titiz çalışmaları ve ortaya koyduğumuz birinci dereceden, somut deliller sayesinde oluyordu. Fakat gel gelelim ‘katil kasabı’ dahi çaresizdi bugünlerde, beşinci cinayetin üzerinden otuz altı saat geçmişti ve sanki hala ilk cinayetin üzerinde çalışıyor gibiydik.

Son olarak ünlü bir yazılım firmasının sahibi, maktul Kerim Hasan Turnacı eterle bayıltıldıktan sonra kafasına poşet geçirilerek boğulmuş ve cesedi metrelerce koli bandıyla sarılıp Yeni Kapı sahiline atılmıştı. Her bulduğumuz ceset koli bandından yapılma bir mumya gibiydi ve üzerinde tek bir parmak izi ya da DNA kalıntısı yoktu. Katil, iş insanlarını başka bir yerde öldürüp cesetlerini İstanbul’un farklı noktalarına bırakmasına rağmen çok titiz çalışıyor ve hiçbir açık vermiyordu.

“Tolgaaa!”

Başkomiserimin gür sesi bir kez daha duyulunca büroda bütün bakışlar bana çevrilmişti. Ben, biraz sonra yiyeceğim fırçayı düşünerek odaya doğru giderken diğerleri için eğlenceli dakikalar başlıyordu. Başkomiserin bana, pos bıyıklarının arasından pöfürdeye pöfürdeye çıkışmasını izlemekten ne zevk alıyorlardı bilmem. Kıskançlık seziyordum biraz, ne de olsa Başkomiserin sağ koluydum, o yüzden pek aldırmıyordum doğrusu.

Başkomiserim elindeki gazeteyi gösteriyor ve açtığı bir sayfaya elinin tersiyle çarparak hesap soruyordu: “Tolga, Allah’ını seversen söyle, bu adam cinayetlerin ayrıntılarını bizden önce nasıl öğreniyor?”

Sorusunda haklı bir yan vardı, o yüzden bana bugüne kadar bir baba gibi davranan bu adama kızamazdım. Bahsettiği yaman bir gazeteciydi. Hem de ne gazeteci! Detaylı olay yeri fotoğrafları daha bizim elimize ulaşamadan gazeteye basılmış oluyordu. Genellikle cesetler akşama doğru bulunuyor, olay yeri incelemeciler işlerini yaptıktan sonra fotoğraflar basılmak üzere bilgi işleme gidiyordu. Ertesi sabah da bilgisayarlarımıza düşmüş oluyordu. Fotoğrafların basılı halini en erken ertesi gün öğleden sonra alabiliyorduk. Fakat ne zaman sabah büroya gelsek ulusal bir gazetenin üçüncü sayfasında, Cemal Aksak imzalı bir yazıyla birlikte bizim cinayetin fotoğraflarını buluyorduk. Tabii gazeteye basılabilecek hallerini… Yer yer mozaiklenmiş, kapatılmış bazı fotoğraflar da basılıyordu fakat biz bunların arkasında nelerin olduğunu gayet iyi biliyorduk. Bu bir rutin haline gelmişti iyice. Aslında bunun, bana kalırsa bir tek sebebi vardı; özellikle ilk cinayetlerden sonra kimse çok fazla acelesi varmış gibi davranmıyordu. Mesai beşte bitiyor, kalan işler ertesi gün sekizden sonra hallediliyordu. Tabii bu arada gazeteci Cemal durmuyordu, nasıl yapıyor ediyorsa bizden önce bütün bilgilere, bütün fotoğraflara ulaşıyor, gazetesine gönderiyordu.

Herkesin aklına gelen, büronun içinde bir köstebek olması ihtimali, bizim de aklımıza geliyordu elbet. Bunu ne kadar uğraşsak da kanıtlayamamıştık. İşin kötü tarafı şuydu: bürodaki herkese birbirine köstebek gözüyle bakar olmuştu. Olay yeri incelemede çalışanlar ise ayrı bir zan altında kalıyordu.

“Şu adamı bir araştır Tolga!” diyerek fırçanın sonuna geldi Başkomiserim. Defalarca kurmuştu bu cümleyi ve ben de defalarca didiklemiştim bu adamın hayatını. Belki cinayete kurban gidenlerin hayatlarından daha fazla incelemiştim. Şöyle ki Cemal Aksak, kırk üç yaşında bekâr bir adamdı. Emekli, daha doğrusu iflas etmiş orta ölçekli bir iş insanı olan babasıyla birlikte Sarıyer’de yaşıyordu. Annesini yıllar önce kanserden kaybetmişti. İstanbul’da abisi Celal Aksak’tan başka bir akrabası yoktu. O da yıllarca babasının kahrını çekmiş, yaşlı adamın bakımını tamamen Cemal’e yükledikten sonra kariyerine odaklanmıştı. Şimdilerde özel bir bankada müdür olarak çalışıyordu. Cemal’den farklı olarak Celal evliydi ve bir kızı vardı.

Bekâr Cemal Aksak’ın babası ve gazeteden başka bir hayatı yoktu. Babasının ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, bulduğu bütün boşluklarda gazetede geçiriyordu vaktini. Hafta sonu, hafta içi, gece, gündüz hiç fark etmiyordu. Gazetede yatıp kalkıyordu, desem yeridir. Haliyle patronları da çok memnundu ondan. Toz kondurmuyorlardı muhabirlerine. Bir keresinde Başkomiserim gazetenin patronlarıyla görüşüp Cemal’in haberleri biraz hafiften almasını, polise biraz süre tanımasını bile istemişti fakat patronlar bu görüşmeyi de haber yapmışlardı ve günlerce manşet olmuştuk. En sonunda bizim büronun bulunduğu Fatih Emniyeti’nin en kıdemli adamı bir basın toplantısı düzenlemişti, özgür basından, haber alma ve yapma özgürlüğünden dem vurmuştu da rahat bir nefes almıştık.

Sonuçta Cemal Aksak’ın normal hayatından ve işkolik tabiatından başka bir bilgi yoktu elimizde. Katil cinayetlerini işliyor, Cemal haber yapıyor, biz de hem katili bulmaya hem de basının ve kamuoyunun baskısına karşı göğüs germeye çalışıyorduk. Böyle olması gerekiyormuş gibi! Ama olmayacaktı. Yarın Cemal Aksak’la görüşmeye gidecektim ve becerebilirsem bu işe bir son verecektim.

***

Fırça gibi dik saçları, top sakalı, yuvarlak suratı ve fıldır fıldır bakan gözleriyle tam bir gazeteciydi Cemal. Boynunda Nikon marka bir fotoğraf makinesiyle geziyordu her zaman. Bugün de ihmal etmemişti. Kısa boyluydu, anneannemin ‘kıçı yere yakınlardan korkacaksın’ sözünü hatırladım ister istemez.


Adam sanki emniyete paralel, sivil bir dedektif gibi çalışmak istiyordu. Çünkü sadece haber yapmıyordu, delillere, ayrıntılara ulaşıp cinayetleri çözmeye de çalışıyordu


Adam sanki emniyete paralel, sivil bir dedektif gibi çalışmak istiyordu. Çünkü sadece haber yapmıyordu, delillere, ayrıntılara ulaşıp cinayetleri çözmeye de çalışıyordu. Görüşme isteğimi gönülsüzce kabul etmişti.  Benimle konuşmasının tek bir sebebi vardı bana kalırsa; ağzımdan laf almak istiyordu.

Selam, sabah ve yapmacık bir samimiyetle gerçekleşen tanışma faslının ardından söze önce o girdi. Ve bana kalırsa baya acemice davranıp ilk andan niyetini belli etti.

“Komiserim son cinayette, maktulün sol elinde bir alyans izi vardı fakat evinde yüzüğü bulamamıştınız, karısı da bilmiyordu. Ne oldu o yüzük, çıktı mı bir yerden?”

“Bunu sana söyleyemeyeceğimi biliyorsun Cemal,” dedim gereksiz bir samimiyetle. Aslında adamı kafa kola alıp biraz yavaşlamasını istiyordum.

“Hayır, hiçbir yerden çıkmadıysa katil yanında götürmüştür, diyecektim,” dedi Cemal yüzsüzce.

“Çıkmadı yüzük, evet haklısın, katil götürdü belki. Ya da ne bileyim maktul karısını aldatıyordu da metresinin evinde unuttu yüzüğünü.” Bunlar seni ilgilendirmiyor demeye çalışmıştım kibarca.

Fakat o, “Hadi be! Bu benim hiç aklıma gelmedi bakın,” dedi pişkin pişkin.

“Senin aklına gelmeyecek ne çok ihtimal üzerinde duruyoruz, ne adamları içeri alıyoruz, kimleri sorguluyoruz bir bilsen!”

“Evet, bilmek isterim aslında Tolga Komiserim,” dedi bu sefer, bu adamın suratının astarı yoktu, belliydi.

Fazla uzatmak istemedim sözü, ben de asıl niyetimi belli etmek istiyordum artık. “Bütün o fotoğraflara,” diye başladım söze, “bizden önce nasıl ulaşıyorsun? Sen bana bunu söyle, ben de sana istediklerini veririm belki. Ha inandırıcı ol ama lütfen!”

“Çok basit komiserim. Olay yerine bütün habercilerden önce ben gidiyorum. İlk fotoğrafları ben çekiyorum.”

“Onu biliyoruz, cinayetlerden, yerden, zamandan nasıl haberin oluyor diye soruyorum esas!”

“Ha o mu? Komiserim, katili elime verseniz bunu söyleyemem size!”

Son sözü bunlar oldu Cemal’in. Yok, yok oracıkta silahımı çekip vurmadım adamı, içimden gelmedi değil ama bu kısır diyalogdaki son sözleri gerçekten bunlar oldu. Çünkü telefon gelmişti; Başkomiserim merkeze çağırıyordu beni. Hem de çok acil!

-II-

KATİLDEN POSTA

Merkeze geldiğimde Başkomiserim köpürüyordu yine. Beni kapıda görünce ceketinin eteklerini savura savura yanıma kadar geldi. “Neredesin Tolga, saat kaç?” diye sordu kol saatine vura vura.

“Amirim…” diyebildim sadece. Sözüm yarım kaldı.

“Sen yokken neler oldu, haberin yok tabii!” dedi tepkiyle. Sonra doğru sözleri bulmaya çalışıyormuş gibi biraz durdu. “Hayır, tam sana ihtiyacım olduğu zaman, neden kaybolursun ki!”

“Cemal’le görüşmeye gitmiştim Başkomiserim.”

İri, siyah gözleri şaşkınlıkla biraz daha büyüdü, biraz daha karardı sanki. “Bizim Cemal’le? Gazeteciyle…” diye sordu.

“Evet, amirim,” dedim korkarak, yanlış bir şey yaptığımı düşünmeye başlamıştım. Alnımda inci gibi ter damlaları birikiyordu kesin.

“Güzel, sana anlattı mı bir şeyler bari?”

Sınıyor muydu beni? Kaygım biraz daha arttı, yüzüm alev alev yanmaya başlamıştı. “Yani köstebeğini sordum ama…” diyebildim sadece.

“Bir şey söylemedi değil mi?”

“Fırsat olmadı amirim, siz arayınca…”

“Söylemedi yani!”

Sınav devam ediyordu. “Söylemedi amirim,” diyerek cevapladım sorusunu, gözlerimi kısmıştım tokat yemek üzere olan bir çocuk gibi.

“Saf oğlum!” dedi, yanağıma hafif hafif vurdu ve sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. “Köstebek falan yok da ondan söylemedi. Katil Cemal’in ta kendisi zaten!”

Şimdi şaşırma sırası bendeydi. “Nasıl yani?” diye sordum.

“Kriminalden telefon geldi. Son maktulün üzerine sarılmış koli bandında Cemal’in parmak izleri varmış.”

“İnanamıyorum buna, nasıl yani bütün o iş insanlarını…”

“Evet, Cemal öldürmüş gibi duruyor. Ama yine de emin olamayız biliyorsun. Cemal, baş şüphelimiz, diyelim.”

“Nerede şimdi? Kendisi mi gelecek?”

“Ha söyledim baş şüphelisin diye, tıpış tıpış gelecek. Ekip çıkardık Tolga, gazeteye geçmiş senden sonra demek ki, oradan almışlar, yoldalar.”

“Anlaşıldı amirim!”

Anlaşıldı demiştim ama bir türlü anlayamıyordum. Ne yani Cemal bütün o insanları öldürmüş, hiç iz bırakmadan cesetlerini oraya buraya atmış sonra olay yeri fotoğraflarını çekip kendi cinayetler silsilesini haber mi yapmıştı? Katillerin cinayet soruşturmasını dışarıdan izlemeye çalıştıklarını, gözlerinin emniyette olduğunu görmüştüm de bu kadar içinde olanını görmemiştim.

Bana sorduğu yüzük, daha doğrusu yüzükler onda mıydı şimdi? Çünkü beş maktulde de ortak bir nokta vardı, katil evlilik yüzüklerini topluyordu, Cemal’e söylememiştim ama biz biliyorduk. Cemal bunun farkındaydı da kasten mi sormuştu? Aklımla mı oynuyordu?

İşin iyi tarafı, koli bandında bulunan parmak izi aylardır yapmak istediğimiz bir şeyi bize vermişti. Cemal’in evini, bilgisayarını, iş yerindeki ofisini ve cep telefonunu inceleme şansını… Aslında bunu düşünürken amacımız köstebeği bulmaktı. Belki de şimdi Cemal’i cinayetlere bağlayan delillere ulaşacaktık.

Ben masamda çökmüş –gerçekten ruhen ve maddeten çökmüş, yenilmiş hissediyordum- bunları düşünürken uzaktan Başkomiserimin sesini duydum yine.

“Savcılıktan izin çıkmış. Bilişimden Necmi ve olay yeri inceleme ekibi Cemal’in evine gitsin. Biz burada Tolga ile sorguya gireceğiz. Hadi bakalım, iş başına!”

Bunları söyledikten sonra bana doğru yöneldi, hemen kalkıp üstümü başımı, saçlarımı düzelttim. Çöktüğüm belli olmasın istiyordum. “Başkomiserim, on dakika içinde burada olurlarmış. Malum gazete Sarıyer’de, bu trafikte ancak gelirler.”

Başkomiserim fevri adamdır ama çabuk sakinleşir. Bu kez de öyle oldu. “Tamam, Tolga” deyip odasına geçti.

***

Yarım saat sonra Cemal Aksak yine karşımdaydı. Soru işaretleriyle doluydu bakışları, biraz da endişeliydi sanki. Fakat bunu yüzündeki o ukala sırıtışın arkasına gizlemişti. Ben yine de görebiliyordum.

Başkomiserim adamın yüzüne bile bakmadan söze girdi. “Buraya kadarmış yaman gazeteci. Kendi haberini kendisi yaratan, başımızın belası, desem daha mı doğru olur?”

Cemal, “Ne dediğinizi anlamıyorum,” dese de Başkomiserim üstüne gitmeye kararlıydı.

“Bal gibi anlıyorsun,” dedi, sonra önündeki dosyayı gösterip “Bak burada ne yazıyor?” diye sordu. Cemal’den ses çıkmayınca devam etti, “Parmak izinin maktulün üzerinde ne işi vardı acaba? Hiç iz bırakmadığını düşünüyordun değil mi? Yalancının mumu yatsıya kadar, Cemal Efendi!”

Cemal’in o pişkin, profesyonel tarzından eser kalmamıştı şimdi. Neredeyse kekeleyerek konuşuyordu. “Amirim düşündüğünüz gibi değil, yani… Yani, ben anlamıyorum, ne parmak izi? Nasıl çıktı ki? Ben sadece haber yapıyorum. Tamam, biraz üstüne gitmiş olabilirim işin, kafaya takmış olabilirim ama bizim meslek böyle!”

Amirim sert çıktı, “Başlatma lan mesleğine!” Sonra bir anda hiç beklemediğim kadar yumuşadı. “Adam gibi anlat o zaman! Maktulün sarılı olduğu koli bandında ne işi vardı parmak izinin?”

Cemal, Başkomiserimin yumuşadığını anlamıştı. Bu adamın karşısındaki insanın ruh halini tahlil etme gücü kesinlikle çok yüksekti. Oturduğu sandalyede dikleşip öne doğru eğildi, bir sır açıklar gibi konuşmaya başladı. “Ha amirim onu diyorsunuz. Ben geçen gün hiç yapmayacağım bir şey yaptım. Olay yerine yakın olduğum için polisten önce ulaşmıştım. Cesedi buldum ve uygun açıdan poz alabilmek için biraz kıpırdattım. Baş kısmı çalıların arasında kalıyordu. Dokunmuş bulundum yani. Biliyorum hiç profesyonelce değil ama…”

Başkomiserim ayağa kalktı bir anda, heybetli gövdesini Cemal’e doğru eğip “Salak mı var lan senin karşında!” diye bağırdı. “Kimi kandırıyorsun sen? Yok, kıpırdatmış da, yok, dokunmuş da bilmem ne!” Sonra bana döndü, “Tolga al bunu götür karşımdan.”

Ben hareketlendiğim anda Cemal yalvarır gibi konuşmaya, daha doğrusu haykırmaya başladı. “Amirim, doğru söylüyorum! Bakın başka bir şey bulamazsınız, beni cinayetlere bağlayan tek bir şey bulamazsınız. İzin verin yardım edeyim. Her şeyi anlatayım size baştan. Çünkü katil hala dışarıda ve kalıbımı basarım ki yeni kurbanının peşinde!”

Başkomiserim hiçbir şey söylemedi. Eliyle, oturt şu adamı, işareti yaptı bana. Cemal bu sessizlikten cesaret alıp konuşmaya devam etti.

“Her şey ilk cinayetle başladı. Yani, şu Berat Çelik… Cesedini Beyoğlu’nda bir parkta bulmuştunuz. Siz onu bulmadan önce bana isimsiz bir adresten elektronik posta geldi. Gece çekilmişti. Sabah beş gibi fark ettim, telefonuma gelen diğer mesajlara uyanmıştım. Neyse e-postada cesedin yeri, durumu, her şeyi vardı, her şeyi açıklıyordu. Aldırmadım, şaka diye düşündüm. Fakat sabah kalkar kalkmaz, yolumun üstündeki o parka uğrama düşüncesi geldi aklıma. Gittim, bir de ne göreyim, sizinkiler parkı çevirmiş. Mesajda yazanlar birebir karşımda. Koli bandına sarılı bir ceset, çocukların oynadığı kum havuzundaydı. İlk fotoğrafları da o gün çektim.”

Başkomiserim yine köpürmüştü. Elini alnına vurup “Ulan aptal mısın yoksa çakal mısın anlamadım?” dedi.

“Neden amirim?”

“Lan, bırak, bir de neden diyor hala! Lan geri zekalı, gece geldi e-posta diyorsun. Biz cesedi sabah bulduk. Hiç düşünemedin mi bunu? Katil göndermiş o mesajları sana!”

Başkomiserim durdu bir anda, sonra yine bana döndü. “Şunu al önümden Tolga, daha fazla dinlemek istemiyorum!”

***

O mesajı gerçekten katil mi göndermişti? Yoksa Cemal’in uydurması mıydı bunlar? Anlamanın bir tek yolu vardı. Necmi’nin incelemelerini bitirmesini beklemek… Bilişimci Necmi ve OYİ ekibi çoktan dönmüştü Cemal’in evinden. Ben ve Başkomiserim, bilişimin küçük odasında birer sandalyeye çökmüş, Necmi’nin hızlı hızlı klavyeyi tuşlayan ellerini izliyorduk.

En sonunda “Ulaştım amirim,” deyip bize döndü. “Gerçekten de bir e-posta gelmiş Cemal’e, gece saat 01.51’de. Katilden geldiği kesin, bakın ne diyor?”

Üçümüz de Necmi’nin açtığı mesaja odaklandık.

“…Sana bir paketim var. Görünce anlayacaksın. Verdiğim adresi kaydet hemen. Polis kimliğini soruşturacak ölü hali daha iyi olan adamın. Ben sana söyleyeyim baştan. Berat Çelik, 52 yaşında, yapı malzemeleri satıyor şimdilerde, satıyordu daha doğrusu, bu hale gelmeden önce…”

“Katilden geldiği besbelli de neden polise gitmedi bu adam? Çıldırmamak içten değil!” dedi Başkomiserim, burnundan soluyordu yine. Sonra bana dönüp “OYİ ekibi evden yüzüklerin çıkmadığına emin değil mi Tolga?” diye sordu.

“Eminler amirim. Bizim Adnan Komiser vardı başlarında. Giderlerken özellikle söyledim.”

“Gazetedeki ofisinde saklamıyorsa ben de ne olayım! Oraya da mı bir arama emri çıkarsak?”

“Çıkardık bile amirim.”

“Şimdi mi söylüyorsun bunu bana?”

“Amirim, haberiniz vardır diye düşünmüştüm. Adnan ve ekibi orada şu anda…”

“Güzel… Neyse şu Berat Çelik’e dönelim. Tahmini ölüm saati neydi bir baksana Tolga.”

“Gece 1 ve 3 arası amirim.”

“Zamanlama tutuyor. Cemal ya doğru söylüyor ya da cinayeti işledikten sonra farklı bir adresten bu e-postayı kendisine o yolladı.”

Başkomiserim ayaklanıp Necmi’nin yanına geçti. “Mesajı gönderenin izini süremiyor muyuz?” diye sordu.

Necmi bilgiç bir ifadeyle sırıtıp, gözlüklerinin üstünden amirime baktı. “Sürebiliriz amirim. IP adresine ulaşmam zor değil, ama…”

“Aması ne Necmi? Adamı çatlatma!”

“Amirim bu derece dikkatli bir adam evindeki internetten gönderecek değil bu e-postaları herhalde! Yani ben öyle düşünüyorum.”

“Başka bir internet bağlantısı kullanınca IP adresi değişir mi?”

“Elbette başkomiserim. Hatta belki IP numarasını gizlemiş bile olabilir. Bir bakayım ben hemen de ona göre konuşalım.”

Necmi’nin elleri yine klavyenin üzerinde fırtına gibi gidip gelmeye başladı. Bir dakika bile geçmeden “Aynen tahmin ettiğim gibi,” dedi, “IP adresi gizli.”


İkinci cinayeti anlatıyordu burada katil ve maktullere düşmanlığı olduğu belliydi. Sırasıyla bütün mesajları okuduk, benzer sözler, benzer tanımlamalar vardı. Cesetlerin bulunduğu adresler tam olarak doğru belirtilmişti.


Başkomiserim sinirlenmişti yine. Ayağa kalkıp kendi etrafında bir kez dönüp seyrek, uzun saçlarını karıştırdı. “Ne olacak şimdi?” diye sordu.

“Amirim isterseniz diğer cinayetlerden önce gelen mesajlara da bakalım.”

“Bakalım da bu orospu çocuğu bu kadar gizleyebiliyorsa kendini, şimdilik Cemal’in doğru söylediğini düşünmekten başka çaremiz yok!”

Diğer cinayetlerden önce gelen e-postalar da ilkine benzerdi. Cinayet zamanına denk gelen mesajlar, kesinlikle polis cesetleri bulmadan önce gönderilmişlerdi.

“…Süleyman Yeken’i bulacaksın, belirttiğim adreste, sana bir kıyağım daha olsun bu. Polis araştıracak kimliğini, ben sana baştan söyleyeyim yine, 54 yaşında, sarf malzemeleri şirketi olan evli bir kansız, bir şerefsiz…”  

İkinci cinayeti anlatıyordu burada katil ve maktullere düşmanlığı olduğu belliydi. Sırasıyla bütün mesajları okuduk, benzer sözler, benzer tanımlamalar vardı. Cesetlerin bulunduğu adresler tam olarak doğru belirtilmişti.

“…Ali İmran Bükük,  Beykoz sahilinde bulacaksın, bu sefer çok zahmete girdim. Kimliğine gelelim, 53 yaşında, fabrikatör, inşaat malzemeleri üreten bir fabrikası var, hani şu ünlü marka. Matah bir soyadı varmış gibi bir de ismini vermiş, ‘Bükük Çimento’, hala gülüyorum…”  

“…Kamil Atak, ismi gibi atak bir hıyar! Diş protezi üretme işine girmiş… 57 yaşına gelmiş, yeter yaşadığı. Adresi iyi yaz, çetrefilli biraz… Ama değdi inan!”

“…Kerim Hasan Turnacı, yazılım şirketi var. 59 yaşına gelmiş ibne! Bu sefer kolay bir yere bıraktım. Yeni Kapı’da, söylediğim sahil üstü restoranın adını iyi kaydet, yakınlarda bulacaksın…”    

Başkomiserim mesajları okuduktan sonra, “O Cemal ibnesini odama getirin,” deyip çıktı odadan. Necmi ve ben birbirimize bakıp kalmıştık çünkü Başkomiser bütün hırsını Cemal’den çıkaracak gibi görünüyordu.

-III-

GEÇMİŞTEN GELEN

Cemal’i tekrar sorguya aldık. Bir bir her şeyi anlattı, yeminler etti, çok pişman olduğunu söyledi. E-postaların katilden geldiğinin farkındaymış, kendisini mesleki bir hırsa kaptırmış, bir de heyecandan kaynaklanan adrenalinin tuzağına düşmüş. Kendisini yürek zıplatan bir oyunun içinde hissetmiş, mesleki doyum yaşamış. Patronlarının pohpohlamalarına, aldığı ikramiyelere kaptırmış kendini. Aynen onun ifadeleri bunlar. Bu kadar abartılı duyguları bir arada yaşadığını bilseydim üstüne fazla gitmezdim belki adamın. Bir an böyle düşündüm çünkü o kadar inandırıcı, o kadar sahici görünüyordu.

Ertesi gün tekrar merkeze geldiğimde Cemal, nezarethanede 24 saati devirmek üzereydi. Onu cinayet soruşturmasını engelleme suçlamasıyla içeride tutuyorduk. Şimdilik! Cemal’in iş yerindeki ofisini de aradık, bulmayı umduğumuz yüzükler orada değildi. Başkomiserim bu sefer Cemal’in yüzükler için özel bir banka kasası kiralamış olabileceğini düşündü, bu yüzden bütün finansal kayıtlarını gözden geçirdik. Hiçbir iz, hiçbir garip hareket yoktu. Cep telefonunu incelediğimizde son altı ay içerisinde abisi ve patronlarından başka hiç kimseyle görüşmediğini anladık. Cemal gelen hiçbir harici aramaya cevap vermemiş ve son zamanlarda tamamen bu işe odaklanmıştı. Katilden e-posta geliyordu, o gidip fotoğraflarını çekip yazısını hazırlıyordu, o kadar.

Son cesette bulunan, koli bandının üzerindeki parmak izi haricinde Cemal’i cinayetlere bağlayan tek bir ipucu yoktu. Biz ne kadar inanmak istemesek de bunun için de bir gerekçesi vardı Cemal’in. Ayrıca parmak izi cesedin üzerinde değildi, koli bandının üzerindeydi. Bu delille savcılığa gitsek ve Cemal mahkemeye çıksa, avukatı rahatlıkla ikinci dereceden bir kanıt olarak saydırabilirdi bunu.

Elimiz kolumuz bağlanmıştı resmen. Bu beş iş insanıyla ortak noktaları olan, ortak düşmanları olan biri veya birilerini çoktan aramıştık, aramaya da devam ediyorduk. Fakat yoktu böyle birileri. Bir kere adamlar birbiriyle tamamen alakasız sektörlerde çalışıyordu. Birbirlerini tanımıyorlardı bile, birlikte iş de yapmamışlardı. Katilin Cemal’e göndermiş olduğu ya da Cemal’in kendi kendisine göndermiş olabileceği e-postaları okuyorduk çaresizce. Mesajların çıktısını almıştık ve okuyorduk, baştan, tekrar baştan…

En sonunda katilin kurbanlardan bahsetme şekli dikkatimi çekti, hemen altlarını çizip Başkomiserime de gösterdim.

“…Sana bir paketim var. Görünce anlayacaksın. Verdiğim adresi kaydet hemen. Polis kimliğini soruşturacak ölü hali daha iyi olan adamın. Ben sana söyleyeyim baştan. Berat Çelik, 52 yaşında, yapı malzemeleri satıyor şimdilerde, satıyordu daha doğrusu, bu hale gelmeden önce…”

“…Kamil Atak, ismi gibi atak bir hıyar! Diş protezi üretme işine girmiş… 57 yaşına gelmiş, yeter yaşadığı. Adresi iyi yaz, çetrefilli biraz… Ama değdi inan!”

“…Kerim Hasan Turnacı, yazılım şirketi var. 59 yaşına gelmiş ibne! Bu sefer kolay bir yere bıraktım. Yenikapı’da, söylediğim sahil üstü restoranın adını iyi kaydet, yakınlarda bulacaksın…”

“Evet, Tolga haklı olabilirsin,” dedi Başkomiserim. “Adamları daha önceden tanıyormuş gibi konuşmuş.”

“Geçmişten gelen bir düşmanlık sanki… ‘Yeter yaşadığı’ diyor mesela Kamil Atak için.”

“Cemal’in bu adamlarla bir işi olabilir mi sence?” diye sordu amirim. Yakaladığım noktayı sevmişti. 

“Cemal o kadar genç değil,” dedim. Sonra bir anda bir ışık belirdi kafamın içinde. Denklemi çözmeye yaklaşan profesör gibi hissettim kendimi. “Cemal’in değil ama belki babasının işi vardı bu adamlarla.”

“Nasıl yani?”

“Cemal’i araştırırken görmüştüm. Babası iflas eden bir müteahhitmiş. Bir iş insanıymış sonuçta.”

“Al işte,” dedi amirim, “Cemal Efendi yine karşımızda!”

Bundan sonra yapacaklarımız belliydi. Cemal’in, babasının ve ailesinin geçmişini didik didik edecektik. Bu konuda Necmi’ye çok iş düşüyordu.

***

Cemal’in babasının finansal kayıtlarına ulaştık hemen. ‘Aksak İnşaat ve Yapı Denetim Limited Şirketi’ bundan otuz yıl önce kurulmuş. Şirketin tek sorumlusu Cemal’in babası, Nurullah Aksak… Ufak tefek inşaatlarla başlamışlar, daha çok Fatih’te çalışmışlar. Zaman içinde şirket büyümüş ve haliyle borçlanmaya başlamış. Nurullah Aksak yedi sekiz sene iyi idare etmiş işleri, sonrasında çöküş başlamış. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı bir ihaleye girmişler en son, kaybetmişler. İhaleyi kazanan –birinci çinko demiştik bunu gördüğümüzde- ‘Çelik İnşaat ve Yapı Denetim…’ Şirketin tek sorumlusu var, ilk kurban, Berat Çelik. Bu şirket de sonradan batmış ve Berat Çelik yapı malzemeleri işine girmiş.

Bingo!

Bunları bulduktan sonra, Nurullah Aksak’ın tıkandığı, borç batağına sürüklendiği yıllara odaklandık. Mesela bir yazılım firmasına borçlanmış, icralık olmuş, sahibi Kerim Hasan Turnacı.

İkinci çinko!

Adamın borçlanıp borcunu ödeyemediği firmalar tek tek çıktı karşımıza bundan sonra, tombala yapmak zor olmadı.

‘Yeken Sarf Malzemeleri’, ‘Bükük Çimento’, ‘Atak Kimya’, ‘Elibol Mermercilik’…

Bir şey vardı, buradaki son isim yabancıydı, maktuller arasında soyadı ‘Elibol’ olan kimse yoktu. Şirketin sahibini araştırdık biz de. Nurettin Elibol ismine ulaştık. Adam hala yaşıyordu ve Afyon’dan getirdiği mermeri inşaat şirketlerine perakende olarak satmaya devam ediyordu.

Şimdi bir soru vardı aklımızda, Nurettin Elibol tehlikede miydi? Katil Cemal ise güvende olduğunu düşünebilirdik, peki ya o değilse?

-IV-

SEBEPLER

Nurettin Elibol’un iş yeri Aksaray Üçler Sanayi Sitesi’ndeydi. Başkomiserimin Volvo’suna atlayıp yola çıktık, arkamızda bir ekip de bizi takip ediyordu. Aksaray Polis Merkezi’nden bir ekip sanayi sitesinin bulunduğu bölgeye çoktan ulaşmış bizim gelmemizi bekliyorlardı. Karagümrük’teki Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğünden varacağımız yere nereden bakılırsa kırk dakikalık bir yolumuz vardı. İstanbul’un akşam trafiği de hesaba katılacak olursa daha da uzun sürebilirdi yolculuğumuz. Cemal’e gelen e-postaları okurken merkezde akşamı etmiştik resmen. Şimdi çok geç kalmamış olmayı umut ediyor, bir cesetle daha karşılaşmak istemiyorduk. Bir yanım Cemal’in katil çıkmasını diliyordu. Çünkü bütün o iş insanlarının yıllarca biriktirilen bir kine kurban gittiklerini düşünüyordum. Elimde olur olmaz, onlar için üzülüyordum. Çok eskiden yaşanmış garip bir ticari rekabetin, bir alacak verecek davasının kurbanı olmuşlar gibi duruyordu. Onlara diş bileyen katilleri bunca zaman dışarıdaydı ve sırasıyla canlarını alacağı günü bekliyordu. Bir canı daha bu yolda kaybetmek acı verecekti bana, büyük bir haksızlık olacaktı bu.

Sanayi sitesine girdik, bir tarafta otomobil tamircileri vardı,  hemen bitiminde yedek parçacılar. Diğer blokta mobilyacılar, metal doğramacılar ve nihayet mermerciler sıralanıyordu. Sanayi’nin en ücra köşesinde bulduk Nurettin Elibol’un dükkanını. Birer gecekonduya benzeyen iki yapıdan ibaretti dükkan. Dükkanlar kompleksi gibi… Kocaman bir tabelada kırmızı harflerle ‘Elibol Mermercilik’ yazıyordu. Dükkanların etrafı büyük bir bahçe duvarıyla çevriliydi ve içeriye arabayla girebiliyordunuz. Büyük mermer blokların önünde durduk. Bahçede tek bir araba vardı; kırmızı bir Nissan Micra… Plakasını hemen kaydettim. Sağ taraftaki küçük dükkandan sesler geliyordu. Burası atölye olmalıydı, mermere şekil verilen, kesip biçilen yer. Ortadaki büyük dükkan merkez olarak kullanılıyordu herhalde. Önü daha açık, içerisi daha düzenli görünüyordu. Başkomiserim ve ben telsizlerimizin sesini kısıp içeri girdik. Girişte küçük bir masa, önünde iki plastik sandalye, masanın üzerindeyse eski bir bilgisayar vardı. Burası muhasebecinin yeri olmalıydı. Arka tarafta bir merdiven kıvrıla kıvrıla yukarı çıkıyordu.

Başkomiserim ve dışarıdaki ekipten çağırdığımız bir polis memuru yukarı çıktı yavaş adımlarla. Ben de merdivenin arkasında kalan sahanlığı ve dışarıya açılan arka kapıyı kontrol edecektim. Bir çay ocağı ve tuvaletler vardı arkada. Ve hiç kimse yoktu. Bu dikkat çekiciydi işte. Neden kimse yoktu? Dükkandaki malzemelerin çalınma riski olmadığından mı? Bir mermer blok nereden bakılırsa bir ton çekerdi herhalde. Ya da daha başka bir sebebi mi vardı bunun? Katil buraya çoktan uğramış mıydı? Bütün çalışanları ve Nurettin Elibol’u eterle bayıltıp götürmüş müydü? Yok artık!

Yanıma bir polis memuru alıp atölyeye geçtim hemen. Birkaç işçi büyük ve gürültülü makinelerin önünde çalışıyordu. Seslendim, ilk başta duymadılar, yanlarına gittiğimde beni fark edip makineleri kapattılar.

“Buyurun,” dedi içlerinden bir tanesi.

“Nurettin Bey’e bakmıştım.”

“Odasındadır abi o.”

“Nerede odası?”

“Diğer binada, üst katta…”

Tam da tahmin ettiğim gibiydi her şey. Başkomiserim yukarıda Nurettin Elibol’la görüşüyor olmalıydı şimdi. Herhangi bir gariplik görmediğim için yanımdaki polis memurunu kapıda bırakıp ben de Başkomiserimin yanına çıktım. Merdivenleri tırmanırken sesler duymaya başladım, adamın biri konuşuyordu. “Dışarıdaki itlerini gönder,” diyordu. Pek hayra alamet konuşmalar değildi bunlar. Silahımı çekip yavaş adımlarla kapıya doğru yaklaştım. Camlı kapıdan içerideki her şey görülüyordu. Kısa boylu bir adam elindeki silahla Başkomiserimi, yanındaki polis memurunu ve koltuğunda oturan Nurettin Elibol’u esir almıştı.

“Dışarıdaki itlerini gönder diyorum sana! Kimsenin canı yanmasın!” diyordu adam. Sırtı kapıya dönüktü. Böyle bir tedbirsizlik yaptığına göre acemi biri olmalıydı. Eli silah tutmayan biri… Kapı yarı aralıktı yavaşça itip açtım. Gıcırdama sesi bekliyordum ama gelmedi Allah’tan. Adamın arkasından yaklaşıp silahımı ensesine dayamam birkaç saniyemi aldı. Başkomiserim’le göz göze geldik o anda, aslında başından beri odaya girdiğimin farkındaydı ama adamın omuzlarının üstünden bana bakıp onu işkillendirmek istememişti.

En sonunda silahını yere attı adam, bana doğru dönmeden hemen kelepçeledim onu. Sonra kendime doğru döndürdüm. Bu yüzü, bu fırça saçları ben bir yerden hatırlıyordum ama nereden?

“Cemal’in abisi,” dedi Başkomiserim. Tabii ya Cemal’e benziyordu. Celal Aksak’tı bu.

Nurettin Elibol’u, bütün çalışanları ve Celal’i alıp merkeze doğru yola çıktık. Muhtemel katilimiz elimizdeydi artık. Elimizde olmayan tek şey sebeplerdi. Bizim aklımıza gelen birkaç muğlak sebep vardı ama ne kadarı doğruydu? Celal’i merkezde terlettiğimizde bunları da öğrenecektik.

***

Cemal’den farkı yoktu resmen bu adamın. Yine o ukala sırıtış, o çokbilmiş tavırlar ve gereksiz bir özgüven. Sorgu odasında ben ve Başkomiserim vardık sadece. Celal tam karşımızda… Küçük ayalı ellerini ve kısa kollarını masanın üzerine uzatmış bize bakıyordu. Çipil gözlerinden zeka fışkırıyordu bu adamın. Cemal’den farklı yanı buydu bana kalırsa. Cemal’in bakışları kurnazcaydı daha çok. Kurnazlıkla zekilik karıştırılır genelde ama ben ikisinin arasındaki farkı anlayacak kadar çok insan görmüştüm.

“Neden öldürdün o adamları?” diyerek söze girdi Başkomiserim. Celal de suçunu inkâr ederek başladı. Tam da beklediğim gibi gidiyordu her şey.

“Ben kimseyi öldürmedim!”

“Ne arıyordun Nurettin Elibol’un dükkanında o zaman? Üstelik elinde bir silahla!”

“Bir anlaşmazlık vardı aramızda.”

“Biz biliyoruz o anlaşmazlığı,” dedi amirim. “Yıllar öncesinden gelen bir anlaşmazlık. Baban öldürdüğün o adamlara ve Nurettin Elibol’a olan borçları yüzünden iflas etti değil mi?”

“Babamın bu adamlarla iş yaptığını hiç duymadım ben. Ama babamın batışının sebebi kendi aptallığıydı.”

Konuşacağı yoktu bu adamın, pervasız tavırları benim de canımı sıkmaya başlamıştı. Başkomiserim hiç beklemediğim bir şey yaptı, bana kamerayı kapattırdıktan sonra ayağa kalkıp okkalı bir tokat geçirdi Celal’in yüzüne. Daha önce hiç kimseye bunu yaptığını görmemiştim. Fakat Başkomiserimin canı burnuna gelmişti anlaşılan. Ne olacak, bir taraftan müdürlerin baskısı, bir taraftan basın, bir taraftan halk… Polis beceriksiz diyenler, burası Amerika’ya döndü diyenler, güvenliğimiz kalmadı diyenler… Sosyal medyası, yazılı, görsel basını, hepsi üstüne geliyordu amirimin.

Tokat’ı attıktan sonra koca ellerini masaya koyup bütün vücuduyla Celal’in üstüne eğildi. “Nurettin öyle demiyor ama!” dedi, “Diğerleri gibi sen de gebereceksin, demişsin adama!”

Bu yalandı aslında. Çünkü Nurettin Elibol’u konuşturmamıştık henüz. Ama bu meyanda bir konuşma geçtiğine neredeyse emindi Başkomiserim. Yani daha doğrusu bana öyle görünmüştü.

“Ne yapsaydım?” diye çözülmeye başladı Celal. “Annem o ibnelerin yüzünden öldü. O aptal babamın yüzünden… Kadın meme kanserinden öldü, inanabiliyor musunuz? Meme kanserinden! Kaç kadın ölmüştür bu hastalıktan bir araştırın bakalım. En fazla göğüsleri alınır kurtulurdu. O şerefsiz babam borçlarını bahane edip götürmedi kadını adam akıllı bir doktora. Hastalığı ilerledikçe ilerledi.”

“Ne yani anneni bu adamlar mı öldürdü şimdi?”

“Bir nevi öyle! O zamanlar üniversite öğrencisiydim. Babamın borçlu olduğu o şerefsizlerin kapısını defalarca çaldım. Babam bir şey yapmıyordu ama ben yapacaktım. Annemin canı için yalvardım onlara. Borçların ödenmesini biraz ertelemelerini istedim. Üniversiteyi bitirince ben öderim, diyesiye kadar gittim. İnanmadılar bana, yardım etmediler. Çocuk yerine koyup alay ettiler!”

“Bu zamana kadar neden bekledin peki? Yani daha önce de alabilirdin herhalde öcünü.”

“Yıllarca tuttum kendimi. Tedavi gördüm, unutmaya çalıştım. Evlenmiştim, bir kızım olmuştu. Fakat buraya kadarmış.”

“Evet, Celal,” dedi amirim, “Buraya kadarmış!”

Başından beri aradığımız yüzükleri Celal’in evinde bulduk. Onlardan bir anı, öcünü aldığının nişanesi olarak sakladığını söyledi yüzükleri. Garip bir hatıra anlayışı! Celal’in sorgusu, itirafı ve bunların yazıya dökülmesi derken akşamı etmiştik. Celal ve Cemal’i aynı hücreye koyup çıktık merkezden. Artık rahat bir nefes alabilirdik.

Ertesi gün geldiğimizde ikisinin de yüzünün yara bere içinde olduğunu gördük. Nöbetçi polis memurunun uyuduğu aralıkta dalaşmış iki kardeş. Celal ekip arabasıyla savcılığa götürülürken hala bağırıyordu Cemal’e. “Aptalsın sen, aptal! Sana o kadar şans verdim, batırdın yine, eline yüzüne bulaştırdın!” Senin yüzünden yakalandım diyordu aslında Celal. Kızıma iyi bak dese daha iyi olacaktı bana kalırsa.

Celal çıkarıldığı mahkemede yargılanıp ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı. Cemal ise ‘delilleri karartmak ve soruşturmayı engellemek’ suçlarından, cezası para cezasına çevrilmemek üzere beş yıl beş ay hapis cezasına çarptırıldı.

***

Ertesi gün telefonuma bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi. Balattaki bir meyhanede olmamı istiyordu mesajı yazan. Cemal’e gelen e-postalar geldi aklıma. Ben de onun gibi merakıma yenik düşüp evime giden yol üzerindeki meyhaneye uğradım. Tanıdık bir ses geldi arka masalardan.

“Tolgaaa!”

Tabii ki Başkomiserimin sesiydi bu. Elinde bir büyük vardı ve havada sallıyordu.

“Bir kutlamayı hak ettik,” diyordu.

SİNEMA TARİHİNE DAMGA VURAN EN ETKİLEYİCİ DRAM – GERİLİM FİLMLERİNDEN BİRİ: TEHLİKELİ FISILTI

Orijinal film adı: The Children’s Hour

IMDB: 7,8/ 10

Tür: Dram, Gerilim, Romantik

Süre: 1 sa. 48 dk.

Renk: Siyah, Beyaz

Yapım yılı: 1961

Ülke: ABD

Yönetmen: William Wyler

Oyuncular: Audrey Hepburn, Shirley MacLaine, James Garner

Selamlar!

Efsane oyuncu kadrosuyla ve gerçekten etkileyici konusuyla muhteşem bir filmle bu sayımızı renklendirmek isterim.

Daha önce sizlere “Korkunç Koleksiyoncu” filminde detaylı bir şekilde bahsettiğim usta yönetmen William Wyler, bu filmiyle de hem yönetmen hem de yapımcı rolüyle 60’lı yılları oldukça sallamıştır. Lilian Hellman’ın Brodway oyunundan uyarlanan film, büyük cesaret isteyen bir projenin ürünüdür çünkü tema lezbiyenlik üzerinedir ve bu filme kadar Hollywood’ta hiçbir yönetmen bu konuyu işlemeye cesaret edememiştir. Filmin başrollerinde göreceğiniz ünlü aktris Shirley MacLaine yıllar sonra bir röportajında bu konunun önemini o dönem ne kendisinin ne de başrolü paylaştığı Audrey Hepburn’nün, olması gerektiği kadar algılayamadığını, dolayısıyla altını da gerektiği kadar çizemediğini söylemiştir. Hatta lezbiyenlik konusunun set arkasında dahi aralarında konuşulmadığından bile bahsetmiştir.  Fazla ipuçu vermeden fşlmin konusuna geçelim.

Audrey Hepburn, William Wyler, Shirley MacLaine filmin setinde.

Karen ve Martha kolejden beri birlikte olan iki iyi dosttur. Mezun olduktan sonra New England’da kızlar için özel bir okul açarlar: “Wright & Dobie School”. Eski ve işsiz bir aktrist olan Martha’nın halası Lily de okulda hitabet dersi vermektedir. Karen, iki yıldır nişanlı olduğu kasabanın çok sevilen yakışıklı doktoru Joe ile nihayet evlenme kararı almıştır. Her şey yolunda gibi gözükürken günün birinde kendilerine atılan bir iftira ile kadınların hayatı bir anda bir trajediye dönüşecektir. Karen’ın nişanlısı Joe’nun halası Bayan Amelia Tilford kasabanın en zengin ve prestijli kadınıdır. Amelia’nın küçük torunu Mary, Karen ve Martha’nın okuluna gitmektedir. Mary okulda sürekli sorun çıkaran, arkadaşları ile iyi geçinmeyen, şımarık bir çocuktur. Konumundan ötürü tolerans gösterilmeye çalışılsa da prensip sahibi Karen ve Martha bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bir gün Mary, sınıf arkadaşı Rosalie’nin bir başka arkadaşlarının kolyesini çalmasına şahit olur. Bu duruma oldukça sevinen Mary, kıza şantaj yapmaya başlar. Yine bir gün sorun çıkaran ve Karen’in sabrını taşıran Mary, hafta sonu olacak olan bot gezisinden men edilir. Bu duruma sinirlenen çocuk, Karen ve Martha’yı öpüşürken yakaladığına dair bir yalan uyduruverir ve bunu büyükannesi Amelia’ya söyler. Torununa inanan Amelia, diğer tüm çocukların velilerine bunu anlatır. Bir anda herkes çocuğunu okuldan almaya başlar. Bu başkaldırışın sebebini öğrenen Karen şoke olur ve Mary ile yüzleşmek amacıyla kızın evine gider. Fakat kurnaz Mary, şantaj yaptığı Rosalie’yi yalancı şahitliğe zorlayarak iddiasını kuvvetlendirir. Süreç içinde haklarını aramak için Amelia’yı dava eden Karen ve Martha, mahkemede de kaybedince umutları ve itibarları iyice erimeye başlar. Onlarla kasabada sadece Karen’in nişanlısı Joe iletişimde kalır. Fakat Joe da kadınlara gerçekten inanıyor mudur? Bu durum Karen ve Martha’nın dostluklarını etkileyecek midir? İnanın müthiş bir hikâye ve final sizi bekliyor!

“Tehlikeli Fısıltı” filmi aslında 1810 yılında İskoçya’nın Edinburg şehrinde yaşanan gerçek bir olaydan esinlenmiştir. Jane ve Marianne aynı filmimizdeki gibi Dame Cumming School adında kendi okullarını kurmuş ve öğretmenlik yapmıştır. Aynı filmde olduğu gibi lezbiyen olduklarına dair bir öğrencileri tarafından iftiraya maruz kalınca okulları kapanmıştır. Ne güzeldir ki filmin senaryosundan farklı olarak açtıkları davayı kazanmışlardır. Fakat sarsılan itibarları hayatlarının sonuna kadar onları rahat bırakmamıştır maalesef…

Aslında yazar Hellman oyun senaryosunu Fransız yazar Theophile Gautier’in 1835 basımı “Mademoiselle de Maupin” romanından uyarlamıştır. Romanda kadınlardan biri hem erkek hem kadın giysileri de giyer zaman zaman. Ve diğer kadın ona bariz bir şekilde aşıktır da aslında. Dolayısıyla iki kadın arasında bir aşk yaşanmasa da çocuğun attığı iftira bu durumu ister istemez fark etmesinden de kaynaklanır. Bu roman bizi çocuğun yalanı konusunda bir nebze olsa ikna edebilse de, maalesef film bizi ikna edemez gibidir. İftiraya kadar Martha gerek fiziksel gerekse davranışsal boyutta, cinsel kimliğine dair ipuçu vermez. Görünüm itibariyle de Mary karakteri oldukça itici bir şekilde bize yansıtılır. Dolayısıyla bu yalanı uydurduğunda “ne alaka” deriz, küçücük bir çocuğun aklından nasıl böyle bir şey geçebilir? Evet, Martha’nın bir erkek arkadaşı ve nişanlısı yoktur ama Karen’a ya da bir kadına o gözle baktığı da hiç ima edilmemiştir. Bu soruyu Martha da kendisine sorar filmde. “Neden bu yalan?” der ve cevabını da verir: “Doğrunun içinden sıyrıldı çünkü!” Filmin sonunda Martha kendi cinsel kimlik itirafını Karen’a yaptığında bu zamana kadar kendisinin de durumundan haberdar olmadığını ve bu iftiranın kendisini uyandırdığından bahsetse de bence seyircinin kafası yine de bazı ipuçlarıyla karıştırılmalıydı. Martha yaptığı bu ani itirafla o dönemin seyircilerini gerçekten şoke etmiştir eminim. Salondaki uğultuyu duyar gibiyim hatta!

Film güçlü konusuna rağmen, o dönemin seyircilerini “lezbiyenlik” temasında etkileyememiştir maalesef. Bunda sansür kaygısı ve darbesi alan Wyler’ın çoğu sahneyi kesmek zorunda kalmasının etkisi de yok değil. Filmde ana tema “lezbiyenlik ” değil de bir yalanın açtığı felaket olarak işlenmiştir. Yan olgu “lezbiyenlik” oldukça güçlüdür ve o dönemin toplumu tarafından dışlanan bir mevzudur. Filmde bertaraf edilmesi çok doğru olmamıştır tabii. 3.6 milyon dolar bütçeyle çekilen film ne yazık ki sadece 3 milyon dolar gişe hasılatı getirmiştir. 5 dalda Oscar ve 3 dalda Golden Globe adaylığı da alır ama hiç birini kazanamaz. Ödüllerle desteklenmese de etkisinde kalacağınıza emin olduğum bir başyapıt.  Audrey ve Shirley’nin oyunculukları çok başarılı ve ikna edici. Özellikle Martha’nın Karen’a aşkını itiraf ettiği sahnede Shirley MacLaine’in oyunculuğu MUH-TE-ŞEM!.. Hele Audrey’nin o duygu yüklü bakışları: MUH-TE-ŞEM!..

Zavallı Martha bile, lezbiyen olduğunu ve Karen’a aşık olduğunu anlayıp bunu Karen’a itiraf ettiğinde kendisi için “suçluyum” kelimesini kullanmıştır. Karen ise bunun doğru olabileceğini ısrarla reddetmiştir. İkisi de kendilerine dayatılan toplumsal normdan payını almaktadır maalesef. İkisinin arasında geçen konuşmada, Karen’ın Martha’ya dokunduğunda “Dokunmana bile dayanamıyorum” demesi beni çok üzmüştü…Ne büyük bir çaresizliktir bu. Karen’in nişanlısı Joe tarafından her ne kadar destek gördüğü gözükse de sonlarına doğru adamdan yana hüsrana uğraması da çok acıdır. Joe da toplumsal normlar tarafından yönlendirilir ve kafası karıştırılmıştır aslında. Filmde tek mutlu olduğum durum bu oldu, yani ikilinin ayrılması. Gerçek aşk bu şekilde bir sonuç vermemeliydi diye düşünüyorum.

2001 yılında filmin uyarlandığı tiyatro oyunu yeniden Londra’da “Comedy Theatre”da sahne alır. Başrollerde ünlü isimler Keira Knightley, Rebecca Hall ve Elizabeth Moss vardır.

Evet, bir çocuk tarafından uydurulan basit (?) bir yalan ve mahvolan tazecik hayatlar…

İyi seyirler ve keyifle kalmanızı dilerim!

SUAT DUMAN’IN ‘1918’ SERİSİYLE İŞGAL GÜNLERİNE POLİSİYE BİR BAKIŞ

Polisiye yazarı Suat Duman’ı POYABİR (Polisiye Yazarlar Birliği)’in üyeleri için düzenlediği çevrimiçi bilgilendirme seminerinde tanıma fırsatı buldum. O akşam her yazar gibi kitaplarını yayımlama hususunda sıkıntılarla karşılaştığını ve çıkar yolu kendi yayınevini kurmakta bulduğunu anlatmıştı. Yazar olarak karşılaştığı sıkıntıları ve tecrübelerini paylaşmış, yasal haklarımız konusunda kapsamlı bilgiler vermişti. Aylar sonra bir söyleşi videosunda 1918 roman serisiyle ilgili konuşması karşıma çıktı, ilgi ve merakla dinledim. Kitap Dergisi’nin “Yılın En İyileri” ödüllerinde “Rakun” adlı romanıyla “Yılın Telif Polisiye Kitap” ödülü alan yazar, romanında gizemi hikâyeden alıp kurgunun meselesi, unsuru haline getirmeye çalıştığını söylemişti. Hem okur hem Dedektif Dergi yazarı olarak -her kitabını ‘yeni şeyler deneyerek’ yazdığı için olumlu eleştiriler alan- Suat Duman’ı okuma vaktim artık gelmişti.

Suat Duman, 2012 yılında dört arkadaşıyla beraber Alakarga Sanat Yayınları’nı kurarak avukatlık ve yazarlık mesleğinin yanına yayıncılığı da başarıyla eklemiş. Çok sayıda öykücü ve romancının edebiyat dünyamıza girmesine vesile olan yazar her ne kadar sektörün zorluklarından yakınsa da yaptığı girişim örnek alınacak, gıpta edilecek türden.

1918, on kitap olarak planlanan, 2020 yılından sonra ilk üç kitabını okuma şansı yakaladığımız bir tarihi polisiye roman serisi.  

Serinin ilk kitabı 1918: Kalbim, Kimsesiz Yurdum. İsminden de anlaşılacağı üzere sene 1918. İşgal ülkelerine ait gemiler boğazda, askerleri İstanbul sokaklarında kol geziyor. Biri Fransız, diğeri Türk iki hanım trenle ‘Kasım ayının henüz karla tanışmamış ama dondurucu derecede soğuk 13. gününde’ İstanbul’a gelir. Az önce indikleri trende gizemli bir olay gerçekleşmiş ve bu iki zarif hanım sayesinde muamma kolayca çözülmüştür. Trendekilerin meraklı bakışlarına karşılık olarak Ferda ayağa kalkar, kendini ve arkadaşını şöyle takdim eder.

“Arkadaşım meşhur Fransız muhabir Miette. Bana gelince Seyfettin Paşa’nın hayatta kalmayı başarmış tek evladıyım. Hukuk eğitimi almak üzere yıllardır Fransa’da yaşıyordum ve adli tıp alanındaki birikimimle Fransız emniyetine birçok olayda yardımcı oldum. Adım Ferda, hizmetinizdeyim.”

Ferda ve Miette daha ilk romanda Osmanlı Polis Teşkilatına kendilerini kabul ettirerek üç kitapta üç ayrı muammayı hakkıyla çözüyor. Vaktin 1918 kışı, tarihi arka planın işgal edilmiş imparatorluk başkenti oluşu okurda derhal bir kasvet hissi yaratsa da Ferda baktığı her yıkıntıda, gördüğü her solgun yüzde umuda ve direnme gücüne rastlıyor. Bu acımasız kara günlerde kentin sokaklarında kötüler kol gezmekte, katiller av aramaktadır. Ancak korkusuz ikilimiz, Serkomiser Reşat Bey’e soruşturmalarda yardım ederek kurbanların ruhunu rahatlatıyor, katillerin korkulu rüyası olmak için çalışıyorlar. Ferda kılıca çevirebildiği bastonu, Miette yumruk ve tekmeleriyle haksızlık karşısında tehlikeye atılmak, kavgaya girişmek ve tutuklanmaktan geri durmuyor. İlk üç romanda büyük resmin bir kısmına bakma imkânı buluyor ve aslında kahramanlarımızın asıl kötüyü ele geçirmek niyetinde olduğunu, bu cesur kadınları ve biz okurları harika maceraların beklediğini anlıyoruz.

Romanın anlatıcısı Ferda’nın yakın dostu Fransız Miette, tıpkı Ferda gibi özgür, güçlü ve korkusuz bir kadın. İlk kitapta tanıştığımız Serkomiser Reşat, Hurşit ve Mithat yan karakterleri güçlü kurgulanmış. 

Yazar, roman boyunca anlatısını kısa ama derin tutarak imrenilecek bir iş başarmış. Verdiği bir röportajda yazmaya başlamadan önce bir arınma gibi Faulkner, Steinbeck okuduğunu, sadeliği dilde ve üslupta yakalamaya çalıştığını söylüyor. Çok satan yazarların yayınevi zorlamasına direnemeyerek seri ürettiği 300- 400 sayfalık kitaplarına inat 1918 maceraları polisiye edebiyatta örnek gösterilecek edebi metinler. Kısa olması dışında okuyucuya şikâyet hakkı tanımıyor. Bu durum keşke her yazar kendi kitabını gönlünce yazıp keyfince basabilse dedirtiyor insana.

Takip eden iki kitapta aynı ana karakterlerin farklı cinayet vakalarını çözüşü anlatılıyor. Polisiye maceranın alt metninde Kurtuluş Savaşı öncesi halkın ruhsal ve duygusal durumunu görüyor, heyecanla kabaran direniş hareketinin kokusunu alabiliyoruz. Suat Duman, dönem tarihine hakim. İsabetli söylem ve tespitlerine, güzel Türkçe ve iyi edebiyatı ekleyerek okumayı özlediğimiz türden bir polisiye roman ortaya çıkarmış. Ah Dehşet Dehşet! ve Bir Hayalet Dolaşıyor ile ilerleyen kış bakalım takip eden kitaplarla bahara erebilecek mi?

HÜSEYİN HOCA’NIN NOT DEFTERİ

Sanem Gonzalez – Şevrole Belayir

Geçtiğimiz günlerde bir yerde gördüğüm bir listede yılın en iyi polisiye romanlarından biri olarak nitelendirilmişti. Açıkçası aynı fikirde değilim. Akıllıca bir kurgu oluşturulmuş. Pek çok farklı insanı bir araya bağlayan bir kurguyu kah 1960’lı yıllara dönerek, kah günümüzden takip ederek gizemi çözmeye çalıştım okurken. Muhtemelen şu ana dek yaratılan en “mal” polis dedektifi Engin ile tanıştım bu romanda. Temizlik hastası, takıntılı ama geç anlıyor maalesef. Bir “Monk” değil yani. Örneğin baskına giderken muhbiri “amirim yalnız şunu bilmeniz gerek” dediğinde, “sonra bakarız” diyebiliyor. Türkiye’de sadece bir tane olan 1957 model Chevrolet BelAir marka bir arabanın Belgrad ormanlarında, içinde eski bir tabancayla birlikte bulunmasıyla başlayan olaylar zinciri, arabanın sahibinin de ortadan kaybolmasıyla gelişir. Arabanın sahibini ararken kurguda zaman zaman 1960’lı yıllara dönüp sonra geri gelerek pek çok ilginç karakterle tanışıyoruz. Dediğim gibi akıllıca bir kurgu. Birbirlerine son derece zekice bağlanmış farklı insanlar ve olaylar. Buna rağmen tüm bu olaylar son 10 sayfada yıldırım hızıyla çözülüverdi. Asansörsüz binaya girip nefes nefese merdivenlerden çıktıktan sonra aşağı asansörle inmelerini, baş karakterlerden Melek hanım’ın yattığı hastanenin adının 2 sayfada bir değişmesini, bir karakterin ortaya çıkıp sonra kaybolmasını saymıyorum. Bunlar çok sevdiğim şeyler değil bir polisiyede. Okurken zevk aldım bir noktaya kadar, zaman zaman “yapma yaw” dediğim yerler çok oldu ancak “yılın en iyi polisiyelerinden biri” tanımlaması pek uymuyor. Öneriyorum ya da öneremiyorum diyemem.

Emre Doğan – Müezzinin Cinayet Listesi

İsmine bakarak “acaba Onur Ünlü’nün Selman Bulut’u gibi bir müezzinle daha tanışır mıyız?” diyerek okuduğum kitap, ne yazık ki tam bir hayal kırıklığı oldu. İnandırıcılıktan tamamen uzak ve acemice kaleme alınmış bir 128 sayfa. Kendince günah işlediğini düşündüğü ya da davranışlarını beğenmediği insanları kaçıran ve içlerinden ikisini öldüren bir müezzinin hikayesi. Tanıtımda denildiği gibi seri katil de değil yani. 14 insan kaçırıyor ve tuttuğu bir dükkanın bodrumuna hapsediyor. Hele bir keresinde İstanbul’un orta yerinde, güpegündüz, kalabalığın ortasında, kafasına poşet geçirip adam kaçırıyor ve kimse de “ne oluyor” demiyor. Bir karı-kocanın kandırılmaları ve alıkonulmaları hikayesi ise neredeyse absürt. Kurbanlarını kaçırırken kullandığı ilaçları nereden, nasıl temin ettiği meçhul. Koskoca bir  başkomiseri bir yumrukta nakavt edebilen bir müezzin var karşımızda. Bir de doğru olmayan bilgiler var anlatımda. Örneğin baş örtüsü tartışmalarının en yoğun olduğu zamanda bile, ben hiç üniversiteye kayıt yaptırmaya gelen bir öğrencinin annesinin, başörtülü olduğu için kayıt bölümüne alınmadığını duymadım. Yani sevgili dostlar zaman kaybı ne yazık ki. Sadece kaçırdığı kurbanlarına taktığı isimler eğlenceli.  Simetri hastası, yanlış abdest alan adam, hızlı namaz kılan adam, açık saçık kadın, oruç bozan vsvs. Öneremiyorum.

Gürhan Öztürk – Polisiye Dosyalar

“Yazgı” ve “Denek” isimli iki öyküden oluşan bir kitap “Polisiye Dosyalar”. İlk öyküde bir tarikatle ilişkilendirilen cinayetlerin izi sürülürken, diğeri ise daha çok bir bilim kurgu öyküsü diyebilirim. Bilim kurgu benim çok sevmediğim bir tür ama yazılmış çok iyi bilim kurgu polisiyeleri olduğunu da biliyorum. Polisiye türünün evrensel çapta bazı olmazsa olmaz kuralları vardır. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi, okurun kurgu boyunca dedektif ya da her kimse onunla aynı ip uçlarını görüp değerlendirebilmesidir. Bir diğeri de, yazarın kurguyla hiçbir şekilde okuru kandırmaması gerektiğidir. Çok basit bir adli tıp araştırılmasıyla daha başında çözülebilecek bir durumun bir türlü anlaşılamayarak uzatılması, sonunda ise, Edgar Allan Poe’dan beri, asla olmaması gereken diye belirtilen bir çözümle vakanın sonlandırılması “olmamış” duygusunu körüklüyor. İkinci öykü ise sinemadan çok iyi tanıdığımız “Saw” ve “Johnny Mnemonic” karışımı ama yine tatmin etmeyen bir öykü. Öneremiyorum.

Erkan Öztürk – Konur Sokak Cinayeti

“Konur Sokak Cinayeti”, 7 adet kısa kısa öyküden oluşan bir kitap. Cinayet Büro Başkomiseri Kemal Yıkılmaz ve yardımcısı Şefik ile Ankara sokaklarında cinayetten cinayete koşmaktan helak oluyorlar. Bir yudumda okunan bir kitap. Eleştiri konusu, öykülerin çok fazla kısa olmasıdır diyebilirim. Herhangi bir derinlik, polis soruşturması veya adli tıp araştırmaları pek yok ne yazık ki. İşlenen bir cinayet, Başkomiserin şöyle bir bakıp düşünerek olayı çözmesi gibi bir formüle sahip bazı öyküler. Bu kitap için de öneriyorum ya da öneremiyorum diyemem. Fazladan bir kitap alma şansınız varsa 2 ya da 3 çay içerken okuyup bitirebileceğiniz ve pek fazla iz bırakmayan bir kitap.

Dark Polisiye 5. Kitap

Yerli polisiye edebiyatımızın klasiği haline gelmiş serinin 5. kitabı da biz sadık okurlarıyla buluştu. Benzerlerinden her öykü başında yer alan ve her biri diğerinden muhteşem illüstrasyonlarla ayrılan, sadece içerdiği öykülerle değil tasarımıyla da çok farklı bir seri bu. 14 öykü yer alıyor kitapta. Usta yazarlar ve kesinlikle gelecek vaad eden yeni kalemler bir arada. Her zamanki gibi tek bir tane boşluğu olan, sıkan, “olmamış” dedirten öykü yok. Her biri gayet iyi kurgulanmış, karakterleriyle, akışıyla, anlatımı, kullanılan kelime seçimleriyle son derece “polisiye” öyküler. Okurken bitmesin diye ağır ağır okuma isteği veren kitaplardan biri olmuş. Dark ve POYABİR, polisiye edebiyatımıza paha biçilmez bir katkıda bulunuyorlar bu seri ile. Başta bu kitabı yayına hazırlayan Cenk Çalışır ve Ercan Akbay ile muhteşem yaratıcısı Serhat Filiz olmak üzere tüm katkıda bulunanların ellerine, emeklerine sağlık. Her bir öyküye başlarken ilk sayfada yer alan çizimleri iyice inceleyip hafızanıza almanızı öneririm. Belki öyküyü okurken olayı çözmenize yardımcı olacak ip uçlarını bulabilirsiniz. Kesinlikle öneriyorum.

Timur Soykan – İblis’i Öldür

Uğur Mumcu geleneğini sürdüren başarılı gazeteci Timur Soykan son derece başarılı araştırmacı gazetecilik kitaplarının yanında polisiye romanlar da yazıyor. İlki 2012’de basılan “Zavallı-Gerçek Kimin Umurunda?”, ardından 2016’da “Liste” ve son olarak da 2023’de “İblis’i Öldür”. Aslında bu kitap da 2016’da yazılmış ancak araya giren başka çalışmaları nedeniyle bu güne dek ertelenmiş ve sonunda güncellenerek raflarda yerini almış. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, 2016’da artık iktidar ve cemaat ortaklığının bittiği bir dönemin içinde geçen bir hikaye. Bir rehine kurtarma operasyonu sırasında hem rehin alanın hem de alınan kadının özel tim polisleri tarafından öldürülmesinin ardından sürdürülen bir soruşturma ile başlıyor öykü. Kitap karakterlerinin neredeyse tümünün anti-kahraman olduğu romanda iki baş rolümüz var. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından emniyet müdürlüğü görevinden alınarak pasif bir görev olan başmüfettişlikte görevlendirilen Yusuf Demir ve agresif, atılgan ve görevlendirildiği hiçbir birimde tutunamayarak sonunda Yusuf amirin yanına postalanan Komiser Levent Gündüz. İkili birbirlerine tahammül etmeye çalışarak başladıkları soruşturmada ilerledikçe karşılaştıkları olgular inanılmazdır. Soluk soluğa okuyabileceğiniz su gibi akan bir roman var elinizde. Soruşturma derinleştikçe tarikatlar, şeyhler, emniyetin tüm birimlerine sızmış tarikat üyelerinin engellemeleri ile uğraşmak zorunda kalan, emekliliğine gün sayan Yusuf amir ve sistemin kendisiyle sorunlu Levent Komiser bir noktada sadece birbirlerine güvenebileceklerini anlarlar. Çok sıkı bir politik polisiye. Mutlaka öneririm.

Cuma Polat – Cehennem Çukuru

“Hayat Ağacındaki Ceset” isimli romanından sonra yazarın ikinci romanı “Cehennem Çukuru”. Yine ilk romanda tanıştığımız Başkomiser Atmaca ve ekibi “Bacılar Klubü”nün bir macerasını okuyoruz. Bu kez çoktan tarihe karıştığı ve unutulduğu düşünülen gizli bir örgüt olan Hurufilik tarikatının yüz yıllardır unutulmayan ve vaz geçilmeyen intikam yeminin izini sürüyorlar. İnsan hayatının rakamların gücü ile yönetildiğine inanan bu tarikat, yaşadığımızı düşündüğümüz bu hayatın aslında var olan tek bir kurgunun parçası olduğuna ve o kurgunun da beynimizin içinde olduğuna inanmaktadır

Tasavvuf yönü oldukça ağır basan bir roman olmuş “Cehennem Çukuru”. Başkomiser Atmaca sanki biraz geri planda kalmış gibi geldi bana. Daha çok ekibi götürdü olayın araştırmasını. Kurgu akarken kimi yerde rahat okurken kimi noktalarda da yapılan uzun tarihsel bilgi aktarımlarıyla ana konudan koptuğumu hissettim. Bazı anlatımlar ve tarihsel bilgileri okurken ana konudan koptum gibi geldi. Örneğin 40 sayfa boyunca cinayetlerle doğrudan çok fazla ilgisi olmayan ebced hesabıyla bilgileri okurken çok zorlandım. Yol üzerinde el yüz yıkamak için durulan bir yapının ne olduğu ve tarihçesinin anlatılması 3 sayfa, yolda yürürken yine bir harf tarihçesinin anlatılması 4 sayfa sürdü. Asıl polisiye kurguya daha fazla ağırlık verilirken daha kısa anlatılabilirdi gibi geldi bana. Okurken ayrıntılara boğulup zorlandığım bir roman oldu. Yine de bir günde okuyup bitirdim. Seçim sizin dostlar.

Tuna Kiremitçi – Tehlikeli Şarkılar

Başkomiser Perihan Uygur’un “Mezun Cinayetleri” ve “Peri’nin Ölümü”nden sonra gelen 3. macerası “Tehlikeli Şarkılar”. Biraz dağınık bir roman olmuş konu açısından. Bir sahil kasabasında düzenlenen müzik festivalinin başlamasına çok kısa bir süre kala, etkinliği düzenleyen iki kişi vahşice öldürülür. Festival öncesinde var güçleriyle bu etkinliği yasaklamaya çalışan tarikata çevrilir gözler otomatik olarak.  Olayın etkisi yayılıp toplumda gittikçe artan bir gerilime neden olunca, izinde olmasına rağmen Başkomiser Perihan  Uygur göreve dönerek soruşturmayı üzerine alır.

Sıkılmadan okuduğumu söyleyebilirim ancak biraz kandırılmış hissettim kendimi açıkçası kitabı bitirdiğimde. Kurgu boyunca bir kaç defa hedef şaşırttı yazar. Güncel sorunlarla ilgili güzel saptamaları olmasına rağmen polisiye açısından sıkıntılı olmuş. Kitabın asıl kahramanı olmasına rağmen Başkomiser Perihan neredeyse etkisiz eleman gibi. Umarım bir sonraki kitapta Komiser Ayla’yı daha etkin bir rol ile okuruz. Tatmin etmedi açıkçası.

Lars Kepler – Hipnozcu

Lars Kepler takma adıyla yazan Ahndoril çiftinin yarattığı Müfettiş Joona Linna serisinin ilk kitabı.

Stockholm’de bir spor salonunda vahşice öldürülen bir adamın cesedi bulunur. Aradan çok geçmeden adamın karısı ve kızı da aynı şekilde vahşice saldırıya uğrayarak öldürülmüş halde bulunur. Bu vahşi saldırıdan sadece aileni 15 yaşındaki oğlu ağır yaralı olarak kurtulmuş ve hastaneye kaldırılmıştır. Müfettiş Joona Linna ailenin olay sırasında evde bulunmayan bir üyesi daha olduğunu öğrenince, onun da hayatının tehlikede olduğunu düşünerek yaralı oğlanı sorgulayarak kayıp aile üyesinin yerini öğrenmek ister. Bunun içinde doktor ve hipnozcu Erik Maria Bark’tan yardım ister. Bir daha hipnoz yapmamaya kararlı olan Bark, sonunda ikna edilerek yaralı çocukla iletişime geçmeyi başarır. Ancak öğrendikleri bulgular ne Linna ne de Bark tarafından beklenen şeylerdir. Kan dondurucu bu bilgilerin ışığında soruşturma hızla ilerlemeye başlar.

Tüm dünyada fırtınalar yarattığı ve son derece muhteşem bir cinayet romanı olduğu söyleniyordu. Kuzey polisiyelerini severim. Ağır akar ama kurguları sağlamdır ve zekice yazılmıştır genellikle. Eğer bende bir arıza yoksa bu roman bana hiç de “muhteşem” gelmedi açıkçası. Konu gayet güzel aslında ama iç içe iki farklı vaka anlatılmaya kalkınca biraz hantal bir yapı oluşmuş. Bazı noktalarda uzuuuuuuuuuun anlatımları okurken bu sıcak havalarda biraz boğuldum ben. Serinin ikinci kitabı olan “İnfazcı” ile bir kitap daha şans vereceğim bakalım. Sabırlıysanız öneririm.

Çağlayan Babacan – Arabulucu

Yazarın “Masumların Katli” adlı romanından sonra ikinci kitabı “Arabulucu”. Polis Müzakere Tim amiri Komiser Talat Toksöz’ün hikayesini okuyoruz. Komiser Talat bir arabuluculuk görevinde hayatını kurtardığı biri ile ilgili olarak, sonrasında gerçekleşen korkunç ve dramatik bir olayın ardından oldukça tehlikeli bir karar alır. Şimdiye dek insanların hayatlarını kurtarmak için görevini yaparken, kurtarılmaması gerektiğini düşündüğü insanları da kendilerini öldürmeleri için cesaretlendirmeye başlar. Ancak ortaya çıkan bir katil o güne dek Komiser Talat’ın hayatlarını kurtardığı insanları tek tek ve korkunç ritüeller kullanarak öldürmeye başlar. Cinayetler arasında bağlantılar kurmayı başaran polis amiri Veritas, Komiser Talat’ı gözlem altına alır. Kendisini acımasız bir şekilde takip eden katili bulmak için yaptığı araştırma Komiser Talat’ı bilmediği geçmişine ve karanlık sırlarına götürür.

Kurgu, karakterler, olayların anlatılışında kullanılan dil ve biçim her açıdan tatmin edici. Çağlayan Babacan bize özgü polisiyenin çok iyi yazarlarından biri oluyor her kitabında. Kurguda ilerlerken arada bir karakterlerin ya da anlatıcının ağzından dökülen minik bilgileri anlamak için ya oldukça geniş bir entelektüel birikime ya da Google araştırmasına ihtiyaç duyuluyor. Ben çok seviyorum bu tarzı. Romanın bir yerinde adı geçen bir tablo, bir film karakteri, bir şarkı ya da Latince, İngilizce bir deyim. Daha önce duymadıysanız mutlaka Google amcaya danışmanızı gerektiriyor.  Bu da sadece bir kitap okumaktan fazlasını kazandırıyor okura diye düşünüyorum. Başladığı noktadan çok farklı yönlere evrilerek ilerleyen, heyecanla okunan ve bir an önce sona gelerek ne olduğunu öğrenme isteği uyandıran bir roman “Arabulucu”. Kesinlikle öneriyorum.

GANGSTERLER DÖNEMİ-2

1933’te John Dillinger bir banka soygununa karıştığında izini sürmek zor olmadı. Çünkü kendisi zaten uluslararası anlamda aranan bir suçluydu. Parmak izi bırakmamak için, parmak boğumlarını ameliyat yoluyla aldırmıştı. 1934’te polis ile girdiği çatışmada vurularak öldü. Bir tiyatro gösterisi sonunda başlayan çatışmanın ardından, ölen kişinin John Dillinger olduğunu fark eden kadınlar, yerde duran kanına mendillerini batırarak hatıra amaçlı sakladılar.

Bu arada Baby Face Nelson, Ma Baker, Machine Gun Kelly, Pretty Boy Floyd gibi isimler gazete manşetlerini süslemeye devam ediyorlardı. Popülariteleri en az aktörler ve şarkıcılar kadar artmıştı. Sıkı takipçileri vardı. Bonnie Parker geçimini Texas’ta sıradan bir restoranda garsonluk yaparak sağlıyordu. En sevdiği şey ise boş zamanında polisiye romanlar okumaktı. Clyde Barrow’a tanıştıkları gün âşık oldu. Birlikte, arkalarında bol kanlı bir iz bırakacakları bir seyahate çıktılar. Bazı kaynaklara göre seri katil olarak adlandırılsalar da öldürme amaçları farklıydı. Ölümlerin çoğu banka soygunlarında çıkan çatışmalarda gerçekleşti.

Bonnie ve Clyde

John Dillinger’in beyni, ölümünün ardından incelenmeye alındı. Buradaki amaç, bir suç makinesinin beynindeki olası anormalikleri tespit etmekti. Suç sadece anatomi alanında araştırılmıyordu. Aynı zamanda psikoloji alanında da ciddi araştırmalar yapılıyordu. Harvard profesörü E.A. Hooten benzer suçluların ırkı ve psikozlarını kategorilere bölerek istastikler hazırlıyordu. Araştırmalar devam ederken Amerika’da yaşanan başka bir olay insanları büyük bir dehşete düşürdü.

01 Mart 1932 salı gecesinde şiddetli bir fırtına devam etmekteydi. Kimliği belirsiz bir kişi, Charles Lindbergh’in evinin 2. katına tırmanarak, 20 aylık oğlunu kaçırdı. Kaçırılma vakaları o dönemde moda haline gelmişti. Lindbergh tanınmış bir kişiydi. Atlantik Okyanusu’nu, New York’tan Paris’e tek kişilik bir uçakla geçen ilk pilot olması sebebiyle, halk tarafından bir kahraman kabul ediliyordu. Kaçırılmanın ardından fidye mektupları geldi.. Talep edilen para istenildiği şekilde ödendi ancak bebek iade edilmedi. Bu olay ile birlikte ilk kez Leonarde Keeler tarafından icat edilen polygraph, yani yalan makinesi kullanılmaya başlandı. Lindbergh’in evinde çalışan tüm hizmetçiler teste tabi tutulacaktı. Ancak makinenin sahibi Keeler bu isteği reddetti. 2 ay sonra bebeğin cesedi bulundu. 2 yıl sonra ise olayla bağlantısı olduğu düşünülen Bruno Richard Hauptmann isimli şahıs tutuklandı.

Charles Lindbergh ve kaçırılan kızıyla ilgili gazete kupürü.

Fidye biçilen para daha önceden kayıt altına alınmıştı. Bu paranın bir kısmı ise Bruno’nun üzerinden çıktı. Ancak Bruno bu parayı şu anda hapiste olan ortağından aldığını söyledi. Artık yalan makinesi konusunda herkes bilgi sahibiydi ve Bruno teste tabi tutulmak için yalvarsa da, makinenin halen güvenilirliğinin sorgulandığı  yönünde tartışmalar olması sebebiyle, mahkeme bu talebi geri çevirdi. Açıkçası Bruno’nun avukatı da müvekkilinin suçsuzluğunu ispatlama konusunda çok istekli değildi. Gazetelerin yönlendirmesi neticesinde bu Alman göçmenine karşı herkes önyargılı davranıyordu. Dava tek taraflı devam ettikten sonra, Bruno suçlu bulunarak idam edildi. Bu karar kamuoyu vicdanını rahatlatmaya yetmişti. 1933’te Eliot Ness “Dokunulmazlar” ekibini emekliliğe ayırmıştı. Organize suç kontrol altına alınamıyordu. 1934’te Bonnie ve Clyde pusuya düşürülerek her biri 50’den fazla kurşun ile öldürüldü. Arabaları, içerisindeki cesetler ile birlikte şehire çekildi ve bir izdihama yol açtı. Herkes bu ölüm arabasına dokunmak istiyordu. Öğrenciler Bonnie’nin üzerindeki kanlı kıyafetlerden parçalar aldılar. Kimisi Bonnie’nin saçından bir tutam kopardı. Bu ölüm, bir dönemin sonunu işaret ediyordu.

POLİSİYE MASASI

YAPRAK ÖZ- ŞEYTAN DİSKO

Dört dörtlük bir gerilim kitabı Şeytan Disko. Yaprak Öz’ün önceden okuduğum Berlinli Apartmanı’nda da bazı yerler beni germişti, ama uykusuzluktan gece bir buçukta kitabı okumaya devam edince gerim gerim gerildim, bu saatlerde okumamak daha iyiymiş.

Yaprak Öz bu kitabı nasıl böyle başarılı bir şekilde yazmış olabilir? Tekrardan kaçarak, çok özgün bir konu olmasa bile konunun normalde gerektireceği bütün merak duygusunu, gerilim duygusunu, hatta korku duygusunu çok iyi kıvamda tutturmuş yazar. Ne aksayan, ne tekleyen, ne zorlama hiç bir şey yok kitapta. Her yeri tutmuş kitabın. Tadı oturmuş. Öyle yerler vardı ki bu ne diye korkmadan edemedim. Hayal gücü dört dörtlük bence yazarın.

Önerir miyim? Kesinlikle. Hatta, kaçırmayın, derim.

CENGİZ BAHADIR- VİRTÜÖZ

Cengiz Bahadır’ın ilk çalışması olan kitap, yazarın altından maharetle kalkabildiği ilginç bir öykü. Başkomiser Aras, Nilay, Bahri ilk defa yazan bir yazar için oldukça gerçek ve iyi karakterler. Öykü hem ilginç hem de inandırıcı. Anlatım sade, okunması rahat bir tarzı var, yormayan bir kitap Virtüöz. Ancak cinayetler arasındaki bağları okurun çözebilmesi imkânsız-kendi adıma konuşuyorum. Bu anlamda da Feneryolu Cinayetleri kadar uğraştırdı gerçekten, ancak hiç bir şekilde katili tahmin edemedim. Bu kadar karmaşık şekilde birbirine dolanmış bu cinayetleri Cengiz Bahadır nasıl böyle hayâl etti, oturup bir de yazdı, hem de iyi yazdı, şapka çıkarmak gerek. Anlatımında teklemenin hissedildiği çok az kısım var, tekne bölümü gibi. Bunun dışında her şey iyi bir tad veriyor.

Peki önerir miyim kitabı? KESİNLİKLE!

OĞUZHAN ASLAN- ÜÇ MUSA

Oğuzhan Aslan’dan okuduğum bu roman yerli polisiye için kitabın kapağında çeşitli polisiye yazarlarının ifade ettiği övgüleri hak eden bir çalışma olarak devam ederken kitabın ikinci yarısından itibaren yani cinayet olayı ile hakikaten akıllıca kurulmuş, ilgi çekici twistini kullandıktan sonra birden fazla olay, öykü ve sindirilmesi zaman ve yazma/ikna etme gücü isteyen yan olaylarla okuru başka bir yere taşımaya çalışıyor, ancak cinayet yaşanana ve kitabın yarısına dek güzel bir üslup, fazla çetrefilli olmayan bir olay örgüsü kuran yazar bizi kaleminin hızına alıştırmışken vites yükseltiyor ikinci yarıda. Eğer olay kaçıp kovalama vb olsaydı bu makul gelebilirdi. Bunun yerine yazar kitabın ikinci yarısına bir katil, yeni bir olay örgüsü ve bir mit yerleştiriyor. Yazarın kalemi hızlanmış olabilir ama hissiyat bu hıza yetişemiyor ve yaya kalıyoruz. Ne katile dair basmakalıp psikolojik açıklamalar, ne mit bu hissiyatı sağlayamıyor.

Kitabın devamı var. Yazar belki de ikinci kitapta çok iyi bir noktaya taşıyabilir öyküsünü. Bu, mümkün. Bekleyip görelim.

PEYAMİ SAFA- SELMA VE GÖLGESİ

Selma ve Gölgesi’nde yazar yine bir kadını anlatıyor ve bu kadın diğer kadınlara da benziyor ama bu sefer en azından iddia edildiğine göre erkekleri öldürüyor da! En azından kedileri öldürdüğünü, ölenleri seyretmeyi sevdiğini biliyoruz.

Selma ve Gölgesi, 1941 yılında basılmış. Burada yazarın kaleminin gücünü kesinlikle bir kez daha görüyoruz, örneğin Mahşer’e, Fatih Harbiye’ye göre bu kalem kesinlikle çok daha yetkin, ruh hallerini, olayları anlatışında bir kıvraklık, çekicilik ve yazara özgü bir renk var, ve bu bence çok güzel, yazara has bir renk. Çok beğenerek okudum. İşin ilginci ve güzeli, Selma ve Gölgesi’nde Peyami Safa kesinlikle ilgi çekici, ikna edici ve tuhaf ve kendine özgü bir atmosfer yaratıyor ve özellikle Selma karakteri seneler öncesinden kanlı canlı karşımıza çıkıyor, diriliyor sayfalarda. Bir yazar için ne güzel bir maharet bu! Kitabın çok ilgi çekici ve kolayca melodrama kaçabilecek konusu, konunun işlenişinde yazarın başarılı şekilde kısıtlı mekân ve kişide sabit tutturmayı başardığı ve ilginç bir şekilde tiyatro hissi de veren anlatım tarzı ve kendine özgü üslûbuyla asla basit ve sığ bir his vermiyor. Kitabın finali ise kesinlikle çok iyi!

Peyami Safa… Ne kadar güzel yazan bir yazar! Edebiyat güzeldir, edebiyat iyi gelir insana, bizi iyileştirir derken kastedilen şeylerden birisi de Peyami Safa’nın kaleminden edebiyat seven herkesin gönlüne, diline çalınan bu tad değil mi?

 Selma’yı, gölgesini ve güzel karakterler yaratabilen Peyami Safa’yı edebiyat seven herkese MUTLAKA öneriyorum.

TUNA KİREMİTÇİ- PERİNİN ÖLÜMÜ

Tuna Kiremitçi’nin Perihan Uygur polisiyesine ait üçüncü kitabı yeni çıktı, ama ben ikinci kitabı daha yeni okuyabildim.

Yazarın edebiyat konusundaki tecrübesinin ilk kitaptan daha da iyi bir şekilde bu kitapta kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Bütün bu konuşan karakterler, arada ipuçları verip kaybolan iç dünyalar, ruhsal izler kitabı bitirdiğimizde olmuş, oturmuş bir his veriyor. Tuna Kiremitçi yeni bir polisiye yazarı olsa dahi edebiyat tecrübesi kitabın lezzetini kesinlikle artırıyor. İlk kitaptan hatırladığım sanki bir iki olumsuz durum vardı, ama bu kitapta her şey iyi geldi bana. Çok merak uyandırıcı, çok şaşırtıcı değil; ki zaten öyle olması gerekmiyor. Ne anlatırsa anlatsın kendini okutturabilmek, kaale aldırmak, okumaya devam etmemizi sağlayacak bir üslûp ve dünya kurabilmek esas beklentimiz ise yazar bu beklentiyi çok güzel karşılıyor. Bunun yanında bir polisiyede en dikkat çekecek şeylerden birisi olarak sahte hissi vermeyen diyaloglar yazabilmek, bir eserin niteliği hakkında tez elden karar verebilmek için bir kıstas aslında. Konuşamayan karakterleri olan bir yazar iyi yazıyor olamaz. Tuna Kiremitçi bunların hepsini çok güzel kotarmış.

Üçüncü kitabı hiç bekletmeden okumak lâzım.

SUAT DUMAN-RAKUN

Suat Duman’ın Rakun’u, kitabı bir kenara koymaya izin vermeyen bir hıza sahip. Benim okumaya ara vermem mümkün olmadı. Yazarın eğlencelik polisiye için ortaya koyduğu bu şahane heyecan aldığı ödülü de hak ediyor mutlaka. İlk eseri Cinayet Mevsimi’nin çok daha yavaş ilerleyen yapısıyla 1918 serisinin Rakun’un birkaç adım geriden gelen temposunu düşününce Rakun’un Suat Duman için maraton zirvesi olduğunu düşünebiliriz elbette.

Cinayet Mevsimi kitabı Suat Duman’ın ilk kitabıydı. Youtube’da izlediğim bir söyleşide ilk iki kitabının bir yazardan çok aslında bir hukukçu sorusunun muhatabı olduğunu da söylüyor yazar: adaletin yerine getirilmesi gerekiyor, bir suç var ortada, suçluların cezalandırılması gerek. Oysa, diyor Suat Duman, edebiyatın ana meselelerinden birisi merak duygusunun peşine gitmeye odaklanmış bir anlatma arzusu. Anlamaktan, neyin ne olduğu ve neyin ne sebeple meydana geldiğinin, suçun gerçek sebeplerinin ortaya çıkarıldığı röntgen filmleri gibi durum tespit çalışmalarının edebiyatın gerçek toprakları olmadığını söylüyor: anlatmaya duyulan iştah, işaret edip göstermek, ima etmek veya etmemek, ama olayı- olayları aktarmak ve ondan estetik bir güzellik, bir ahenkli hikâye çıkarabilmek… üçüncü kitabından itibaren bunu yapmaya başlayarak Rakun’da da zirveye çıkmış bulunuyor böylece.

Kesinlikle, çok keyif verici, çok eğlendirici bir hikâyeydi Rakun. Ancak kendi adıma çok sevindiğim şeylerden bir tanesinin Suat Duman’ın asla edebiyatın anlatma gücünü es geçmemesi olduğunu söyleyeyim. En son 1918 serisinin şimdilik son kitabında karşımıza çıkan bu etkileyici atmosferi Rakun’da bir çok yerde görüyoruz, kitabın tamamının aynı tadı içermemesi, arada yoğunlaşan atmosferin yer yer sadeliğe dönmesi, ama ne olursa olsun, edebiyatta ısrar edebilmesi Suat Duman’ın es geçilemeyecek bir yazarımız olduğunu düşündürüyor bana. Yazarların yatırım yapması gereken en önemli ögelerden biri dil, üslûp çünkü. Nitelik çıtası yukarı çıkamayan iyi hikâyelerin tadı asla iyi olmuyor. Polisiyemizin edebiyat çıtasını daha yukarıda tutmaya ihtiyacı var. Rakun bunu yapabilen eserlerden biri.

Hâlâ okumayan varsa, Rakun’u mutlaka öneririm.

PICASSO VE MONA LIZA SOYGUNU

Picasso ve Polisiye: Picasso Çetesi ve Mona Liza Soygununun Hikâyesi

22 Ağustos 1911… Sıcak bir salı sabahı muhtemelen Paris Polis Teşkilatı normal bir günde rutin işleriyle meşgul olacağını düşünürken hiç olmaz denen bir şey olur: Sanat tarihinin en ünlü ve pahalı tablosu Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sının edebi mekanı Louvre Müzesi’nden çalındığına dair bir ihbar alınır. Sabah müzeye tablonun bir kopyasını yapmak için gelen ressam Louis Beroud ve güvenlik görevlileri asıldığı duvarı boş gördüklerinde tablonun önce başka bir yere taşındığını düşünürler ve müze içinde aramaya başlarlar. Bu arama sonucunda tablo müzede bulunamayınca dünyanın en ünlü tablosunun bir gün önce, 21 Ağustos 1911 pazartesi günü, müze kapalıyken çalındığı anlaşılır ve vakit geçirmeden polise ihbarda bulunulur. Resim tarihinin Mona Lisa’nın yaratıcısı Leonardo da Vinci’den sonra belki de en ünlü ressamı olan Picasso’nun adı nasıl olur da sanat tarihinin bu en ilginç olaylarından biri olan bu soyguna karışır?

Yaşamını 8 Nisan 1973 tarihinde yitiren Picasso’nun bu sene ölümün 50. yıldönümü. Bu önemli tarihte ressamı onurlandırmak adına yıl boyunca başta ülkesi İspanya ve 70 yıldan fazla bir süre yaşamını geçirdiği Fransa olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Picasso’nun yaşamının bu görece az bilinen ama belki de en ilginç olayı olan Mona Lisa soygunu ressamın 50. ölüm yıldönümünde gündeme getirmek sadece sanat değil polisiye/adli tarihine de iz bırakmış ilginç bir vakayı hatırlamak anlamına geliyor.

Bu kısa girişten sonra yazının başındaki soruya tekrar dönelim: Picasso’nun  ve onunla beraber yakın arkadaşı olan ve modernist şiirin öncülerinden biri kabul edilen büyük şair Guillaume Apollinaire’nin nasıl olur da bu soyguna adları karışır?

Her şey aslında soygun hakkında ihbarda bulunanlara ödül verileceğine dair yapılan duyuru ile başlar. Müzeyi tekrar kapsamlı bir şekilde kontrol eden polis  resmi olarak tablonun çalındığını duyurduktan sonra Fransa’nın sınırları kontrol altına alınır ve sınırı geçen tüm araçlar aranmaya başlar. Aynı zamanda gazetelerde soygun ile ilgili olarak bilgi sağlayacaklara da 50 bin Frank (günümüz parasıyla yaklaşık 200 bin Euro) para ödülü verileceği duyurulur. Bu ödülün çekiciliğine kapılan kişilerden biri de Picasso’nun en yakın dostlarından Apollinaire’nin bir dönem sekreterliğini yapan Honore-Joseph Gery Pieret’dir. Pieret bir gazeteye yaptığı itirafta br iki sene önce Picasso için müzeden birkaç küçük heykel çalıp ressama sattığını söyler. Bu heykellerin sanat tarihinde şöyle bir önemi vardır: Picasso bu heykellerden birinin yüzünü kendisini dünya sanat çevrelerine tanıtan ve bugün batı sanatında modernizmi başlatan tabloların en önde gelenlerinden biri olarak kabul edilen ilk büyük başyapıtı Les Demoiselles d’Avignon (Avignonlu Kadınlar) tablosunda kullanmıştır. Parasız kalan Pieret, Mona Lisa’nın çalındığı yıl olan 1911’de de Louvre Müzesi’nden birkaç küçük parça daha çalıp Picasso ve Apollinaire’ye satmıştır. Louvre’dan çalınan sanat eserlerini satın almanın başlarına ileride nasıl ciddi sorunlar getireceğini elbette önceden kestiremeyen ikili bu alışveriş sırasında pek de ihtiyatlı davranmamışlardır. Pieret’in itirafları sonucu Müze’den çalıntı eser aldıkları ortaya çıkan ve durumun kendileri için kritik bir hal almaya başladığını anlayan Picasso ile Apollinaire önce eserleri Seine Nehri’ne atmayı düşünmüşler; muhtemelen de modern sanatın bu iki büyük sanatçısı bu sanat yapıtlarına kıyamamışlar ve eserleri gazetenin editörüne vermişlerdir. O dönemde Picasso’nun metresi olan Fernande Olivier o günlerde Picasso ve Apollanaire’nin paniğini şöyle aktarır:

“İkisini de görebiliyorum: korkudan sersemlemiş pişman çocuklar ve ülkeden kaçma planları yapıyorlar. Tehlikeli nesnelerden derhal kurtulmaya; o gece dışarı çıkmaya ve heykellerin bulunduğu bavulu Seine Nehri’ne atmaya karar verdiler. Bavulları taşıyarak gece yarısına doğru yaya olarak yola çıktılar. Sabahın ikisinde yorgun argın geri döndüler. Bavullar ve içindekiler hâlâ ellerindeydi. Bir aşağı bir yukarı dolaşmışlar, paketlerini teslim edememişlerdi. Takip edildiklerini düşünüyorlardı. Hayal güçleri, her biri bir öncekinden daha fantastik olan binlerce olası olay hayal etti.”

Louvre’dan çaldığı eserlerle ilgili Pieret’in anlattığı hikayeler bir anda gözlerin bu ikiliye çevrilmesine yol açar. Önce Apollinaire tabloyu çalma şüphesiyle tutuklanır. Şair sorgu sırasında Pieret’den çalıntı eserleri aldığını, onunla birlikte Picasso’nun da işin içinde olduğunu itiraf edince ressam da hemen tutuklanır. Bu tutuklamaların arkasında o dönemde tüm Avrupa’da milliyetçiliğin güçlenmesinin ve Fransız kamuoyundaki genel yabancı düşmanlığının olduğu iddiası da dikkate alınmalıdır. Picasso bir İspanyoldur. Apollinaire ise İtalyan ve Polonyalı ana-babadan Roma’da doğmuş, Wilhelm Albert Włodzimierz Apolinary Kostrowicki olan adını 1900 yılında tamamen Paris’e yerleştikten sonra Guillaume Apollinaire olarak değiştirmiş ve Fransız vatandaşı olmuştur. Benmerkezci, eksantrik bir İspanyol ressamın ve Leh-İtalyan karışımı aristokrat bir şairin o dönem Paris sanat ortamında estirdikleri yaratıcı-yenilikçi rüzgar bazı aşırı mağrur milliyetçi Fransızları rahatsız etmiştir. Oysa iki sanatçı da Fransa ile derin bir ilişki içindedir. Picasso yaşamının sonuna kadar  neredeyse 75 yıl Fransa’da yaşamıştır. Apollinaire ise 1. Dünya Savaşı’na bir piyade subayı olarak katılmış, savaşta başından ciddi şekilde yaralanmış; savaşın bitmesinden kısa bir süre sonra da Kasım 1918’de İspanyol Gribi’nden sadece 38 yaşında yaşama gözlerini yummuştur. Savaştaki kahramanlıkları ve gösterdiği yararlılıklardan dolayı ‘Mort pour la France(Fransa için öldü) statüsü ile onurlandırılmıştır.

Pieret’in hikayesi ve iki sanatçının tutuklanması üzerine gazeteler ikinin radikal sanatçılardan oluşan ve uluslararası sanat hırsızlığı yapan bir çetenin elebaşıları olduğuna dair haberler yayınlamaya başlarlar ve sonunda ikili tutuklanır.

Picasso ve Apollianire’nin 8 Eylül 1911’de gerçekleşen duruşmaları ise adeta traji-komik bir olaya dönüşür. Verdikleri ifadelerdeki tutarsızlıklar bir yana Picasso tüm suçlamaları reddettiği gibi daha da ileri giderek panikten  o dönemdeki en yakın dostlarından biri olan Apollianire’yi tanımadığını bile iddia eder. Yıllar sonra bu olay ile ilgili Picasso şunları söylemiştir:

“Yargıç bana ‘Bu beyefendiyi tanıyor musun’ diye sorduğunda… ‘Bu adamı hiç görmedim’ diye cevap verdim… Guillaume’un yüz ifadesinin değiştiğini gördüm. Yüzündeki kan çekilmişti. Hâlâ utanıyorum.”

İki genç sanatçının mahkemedeki şaşkın, ürkek ve korkudan ne yaptıklarını bilemez halleri, hatta duruşma ilerledikçe ağlamayıp suçsuz olduklarına dair yalvarışları hakim Henri Drioux’yu suçsuz olduklarına inandırır ve hakim çalıntı mal almaktan dolayı ikiliyi sadece uyararak beraatlerine karar verir. Mahkemeden dört gün sonra, 12 Eylül 1911’de de salıverilirler.

Picasso ve Apollianire Mona Lisa’yı çalmamışlardır ama belli ki biri tabloyu çalmıştır. Kim veya kimlerdi tabloyu çalan?

Soygunun üzerinden iki yıl geçmiştir ve tablodan herhangi bir haber alınmamıştır. Herkes tablodan umudu kesmiştir ta ki Kasım 1913’de bir mektubunun ortaya çıkışına kadar.

Floransa’da faaliyet gösteren bir sanat simsarı olan Alfredo Geri bir mektup alır. Adının Leonard olduğunu söyleyen kişi Geri’ye yazdığı mektupta Mona Lisa’nın kendisinde olduğunu ve tabloyu satmak istediğini belirtir. Geri, tablo ile detaylı bilgiye ve fotoğraflara sahip olan ve Uffizi Müzesi’nde çalışan Giovanni Poggi’yi de konuya dahil eder. Bu sayede tablonun sahte olup olmadığınından emin olacaktır. Sonunda Leonard, Geri ve Poggi ile buluşmayı kabul eder. Geri tabloyu nasıl ele geçirdiğini sorduğunda Leonard tek başına Louvre’dan çaldığını söyler.

Pazarlıklar sonunda 500 bin Liret’e (günümüz parasıyla 1,8 Milyon Euro) anlaşırlar ve Leonard’ın kaldığı otel odasında buluşurlar. Buluştuklarında ortada tabloyu göremeyen Geri ve Poggi yine bir aldatmaca ile karşı karşıya olduklarını düşünürken Leonard bir anda kırmızı ipek bir örtüye sardığı tabloyu çıkarır. Geri bu anı şöyle anlatır: “Hayretler içinde, ilahi Mona Lisa, bozulmamış ve harikulade bir şekilde korunmuş olarak gözlerimizin önünde belirdi.”

Geri ve Poggi Leonard’ı tablo ile birlikte Uffizzi Müzesi’ne gelmesine ve tablonun gerçekliğinin kontrol edilmesine ikna ederler. Tablonun gerçekliğinden emin olduktan sonra Leonard’ın otele gidebileceğini, o otelde beklerken de parayı toplayacaklarını söylerler. Leonard otele giderken onlar da polise haber verirler ve polis otelde Leonard’ı kıskıvrak yakalar.

Peki bu Leonard kimdir? Gerçek adı Vincenzo Perugia olan bu 20’li yaşlardaki  italyan Paris’e göç etmiş bir sabıkalıdır. Bir fahişeyi soymaya kalkarken yakalanmış ve bir süre hapis yatmıştır. Hapisten çıktıktan sonra da bir sürü farklı işte çalışmış; bu işlerden biri dolayısıyla da üç ay kadar Louvre Müzesi’nde, Mona Lisa’nın sergilendiği bölümde bulunmuştur. Bu süre içinde Mona Lisa’yı çalmayı planlamış ve sonunda da tabloyu çalmıştır.

Perugia’nın yakalandıktan sonra verdiği çelişkili ifadeler bugün bile soygunu üzerinde hala spekülasyon yapılan, sanat tarihinin en ilginç olaylarından biri yapar. Tablo tuval değil ahşap levhalar üzerine yapıldığından rulo yapılması olanak değildir. Dolayısıyla taşınması, hele de tek bir kişi tarafından çok zordur. 90 kilo üzerinde ve kendisinden daha geniş olan çerçeveyi sadece 1.60 m boyunda oldukça küçük bir adam olan Perugia nasıl taşıyabilmiştir? Buna ek olarak 28 ay boyunca tabloyu Paris’te nerede ve nasıl saklamıştır? Tüm sorgulama ve yargılanma sürecinde soygunu tek başına yaptığı iddia etmesine rağmen birilerini koruduğuna dair şüpheler bugün bile hala gündemdedir.

Perugia, İtalya’daki yargılama sırasında kamuoyunun desteğini almak ve soygunu daha ulvi bir amaç için yaptığı izlenimini vermek için tarihi de çarpıtır. Tabloyu Napeolon’un alıp kendi ülkesine, Fransa’ya götürdüğünü ve kendisinin de tabloyu aslı olduğu yere, ana vatanına yani İtalya’ya geri getirdiğini iddia eder. İşin ilginç tarafı, İtalyan kamuoyunun bir bölümü bu hikayeyi amiyane tabirle yemiştir ve hatta yargılanmak bir yana Perugia’nın bir kahraman olarak anılması gerektiğini söylemişlerdir. Oysa bu iddianın hiçbir tarihsel gerçekliği yoktur. Keza tablo bizzat Da Vinci tarafından Fransız Sarayı’na götürülmüş ve Fransa kralı I. Francis’e satılmıştır. Fransız Devrimi sonrasında da tablo kraliyet ailesine ait diğer mallarla beraber yeni hükümetin mülkiyetine geçmiştir.

Davanın hakimi bu hikayeyi yutmaz ama yine de Perugia’ya çok düşük bir ceza verir: Bir yıl 15 gün hapis. Avukatlarının temyize gitmeleri sonucunda da ceza yedi aya indirilir. Hali hazırda tutukluluk süresi de yedi ayı geçtiği için Perugia tahliye olur ve Fransa’ya geri döner. 1925 yılında 44 yaşında yaşamını kaybeder.

Olaydan yaklaşık 10 yıl sonra soyguna dair yeni bir iddia gündeme gelir. 1923’de Amerikalı bir dolandırıcı Marqués de Valiferno gazeteci Karl Decker’e soygunun arkasında kendisinin olduğunu ve Perugia’yı bu iş için tuttuğunu söyler. İki kişinin de ona bu soygunda yardım ettiğini iddia eden Valiferno, amacının Amerikalı milyonerlerden para koparmak olduğunu, bu kapsamda da orijinal diye altı tane sahne Mona Lisa tablosunu sattığını güya itiraf eder. Decker konu ile ilgili olarak 1923 yılında Saturday Evening Post gazetesinde bir yazı yayınlar. Öte yandan Valiferno, iddialarının altını dolduracak herhangi bir somut bilgi ve delil ortaya koyamaz. Bugüne kadar da onun bu iddialarına yönelik olarak herhangi bir somut delil ortaya çıkmamıştır.

1911 Yazı’nda çalınmasıyla başlayıp 1913 sonbaharıda bulunmasına kadar süren Mona Lisa Soygunu serüveni bir resim biri de edebiyat alanında modernizmin öncüsü iki büyük sanatçının adının da ilginç bir biçimde adının karıştığı; başında ve sonunda dönemine göre görece bir heyecan fırtınası yarattığı bir olay olarak tarihe geçmiştir. Picasso ve Apollianire’nin adları karışmasaydı bugün bu olay hatırlanır mıydı? Dünyanın en bilinen en ünlü tablosunun çalınmasının sanat ve polisiye tarihine iz bırakması kadar normal bir şey olmazdı ancak Picasso’nun adının karışması bu olayın magazinel boyutunu güçlendirdirmiştir. Bunun belki en tipik göstergesi olayın üzerine yapılan filmdir. İspanyol yönetmen Fernando Colomo 2012 tarihli La Banda Picasso yapıtında Picasso ve Apolloniaire yanında Picasso’nun yakın çevresini oluşturan Braque, Stein, Jacob, Roche, Hugue gibi dönemin önemli avant-garde yazar, ressam ve heykeltraşlarını da konuya dahil ederek bu soygun etrafında dönemin yenilikçi-modern sanatının ve sanatçılarının mizahi bir portresini ortaya koyar. Bu soygun hakkında yapılmış bir başka film de Almanya ve Avusturya’da çalışmalarını yürütmüş olan Macar yönetmen Geza von Bolvary’nin 1931 tarihli Der Raub der Mona Lisa (Mona Lisa’nın Çalınması) başlıklı çalışmasıdır. Film, Perugia’nın tabloyu çalması ve sonrasında bir ulusal kahraman olma çabasına odaklanır.

Mona Lisa soygunu sonrası meydana gelen gelişmelerin 1. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da milliyetçiliğin nasıl yükselişte olduğunu göstermesi açısından siyasi-tarihi bir bağlama sahip olduğu söylenebilir. Söz konusu  olan Fransa’da yaşayan bir İspanyol ressam ile yeni Fransız olmuş bir İtalyan-Leh asıllı şair değil de Fransız sanatçılar olsaydı kamuoyunda o derece yoğun bir linç kampanyasına maruz kalırlar mıydı? Keza yaptığı ve hala üzerindeki sır perdesi hala tam olarak kalkmayan soygununa milliyetçi bir kılıf bulmaya çalışan Perugia politik ve tarihi konjonktür uygun olmasaydı böyle bir yolu deneyebilir miydi?

DEADLOCH

KADINLARIN YÖNETTİĞİ BİR KASABADA İŞLENEN ERKEK CİNAYETLERİNE DAİR BİR TRAJİKOMEDYA

Yer Avustralya’nın güneyindeki Tazmanya Adası. Deadloch isimli hayali bir kasabadayız. Belediye başkanı olan heteroseksüel kadın aynı zamanda kasabanın doktorudur. Küçücük polis karakolunun başı lezbiyen bir kadın dedektiftir ve partneri de kasabanın avukatlık eğitimi almış olan kadın veterineridir. Neden cinsiyetleri ve cinsel tercihleri ön plana çıkararak belirttim? IMDb dizinin plotunda ‘a feminist noir comedy set against a bucolic backdrop with a rising body count/artan ceset sayısıyla kırsalda geçen feminist bir noir komedi’ diye bahsediyor. Kasabanın kış festivalinde sahne alan lezbiyen korosu da dahil olmak üzere eşcinsel evliliğini içselleştirmiş -gibi görünen- kasabada ardı ardına beyaz erkek cesetleri bulunmaya başlanır. “Herkesin hayatına kimse karışamaz” esprili tanımıyla yaşıyor gibi görünen kasaba sakinleri, yavaş yavaş içlerindeki misojinizmi ve homofobiyi ortaya çıkarmaya başlarlar.

Önce kasabanın futbol takımının gözdeleri olan iki güçlü kuvvetli erkek kardeşin cesetlerinin birbiri ardına bulunması ortalığı karıştırır. Bu yetmiyormuş gibi Sidney’den vakaya atanan şahsına münhasır, ağzı bozuk, aceleci, herkese yaftalar yapıştırmakta usta sevimsiz bir kadın dedektif olan Eddie Redcliffe, Deadloch kasabasının hiç tanımadığı insanlarının arasından bir suçlu yaratmaya çalışacaktır.

***

Diziyi izlerken 19 yaşındaki bir genç kız, huysuz dedektif Redcliffe rolündeki Madeleine Sami’yi görünce “Bu kadın çok çirkin. Neden dizide oynatmışlar ki?” diye ilginç bir soru sordu. Kadın, büyük şehirden gelen burnu büyük, küçük kasabayı beğenmez dağınık polis tiplemesini öyle başarıyla canlandırıyordu ki, ulusal kanallardaki saçları sürekli maşayla şekillendirilmiş olarak gezen kadınların başrollerinde oynadıkları dizilere alışkın olanları şaşkınlığa uğrattı.

 Madeleine Sami, Kate Box ve Alicia Gardiner

Bir kasabada sürekli artan ceset sayısı varken nasıl bir komedi yaratılabilir ki diye soranlar olabilir. Dizinin komikliği kadın-erkek, kadın-kadın ve erkek-erkek ilişkilerine, eşitliğine, eşitsizliklerine, eşitlik sanılıp eşitlik olmayan durumlarına, kısaca hayata bakış açısından geliyor. Yoksa yaprak bile kımıldamadan sakin sakin yaşanan bir kasabada ardı ardına bulunan cesetlerin komik olduğunu kimse düşünemez. Ama kasabalı polis dedektifinin ilişkideki sürekli alan taraf olan veteriner partnerinin üzerine vazife olmasa da cinayet soruşturmasına müdahil olmaya çalışması, kasabanın adli tıp uzmanıyla nişanlı ve çok yakında düğünü olacak bir kadın polis memurunun makyaj provasına gittiği kuaförde vakayla ilgili bilgiler öğrenip yerinden fırlaması gibi durumlar, dizi yazarlarının zekice planlanmış gülümsetici anlarından sadece ikisi.

Dizinin puanını düşük bulanlar için açıklayayım. İlk bölümü düşük puan alsa da giderek artan puanlarla 7 Temmuz 2023’te yayınlanan sezon finali 8.9 olarak değerlendirildi. Önceleri pek anlaşamasalar da sonradan iyi bir ekip çıkaran kadın dedektiflerin neredeyse her bölümde ayrı bir Deadloch sakininden şüphelenmelerini, IMDb tarafından ‘feminist’ olarak yaftalanmış dizideki erkek polislerin, kadınlardan hep iki adım geride olmalarını ve beceriksizlikleriyle kendilerini komik duruma düşürmelerini keyifle izleyeceğinizi umuyorum.

İyi seyirler.


Dizinin Künyesi:

Adı: Deadloch

Başroller: Kate Box, Madeleine Sami, Alicia Gardiner

Sezon: 2023, 1.Sezon, 10 bölüm   

Dizi yazarları: Kate McCartney, Kate McLennan

Yönetmen: Ben Chessell

Yayınlandığı platform: Prime Video

IMDB puanı: 6.9

Kim Bu Komiser Columbo?

Ünlü Amerikan polisiye dizisi Columbo’nun baş kahramanıdır Komiser Columbo. İnce zekası, alçakgönüllü kişiliği ve dikkatli gözlem yeteneği ile izleyicilerin sevgisini kazanmıştır. Gerçek adının Frank olduğunu sıkı takipçileri bilir; 1979’da dizinin “Murder under Glass” isimli bölümünde bahsi geçer isminin. Daha sonra ismiyle anılmaz. Columbo’dur o yalnızca.

Komiser Columbo, yaratıcısı olan Richard Levinson ve William Link tarafından tasarlanmış ve Peter Falk tarafından canlandırılmıştır. Dizide Los Angeles Polis Departmanı’nda cinayet masası dedektifi olarak görev yapmaktadır. O, tüm cinayetlerin ardında yatan gerçeği ortaya çıkarmak için bir dizi gözlem, mantık ve sorgulama tekniği kullanır. Columbo’nun en belirgin özelliği, yavaş konuşma tarzı ve dağınık görünümüdür. Hatta kimisi onu şapşal bulabilir. Bu özellikleri, suçluları yanıltmaya ve onları rahatlatmaya yöneliktir tabii. Taktikleri, tuzakları vardır.

Her bölümde, izleyiciler, cinayetin işlendiği olay yerine Columbo’nun gelişini ve cinayet muammasının karmaşıklığı karşısındaki tavırlarını izlerler. Columbo, cinayetlerin ardındaki gizemi çözmek için ince düşünceli sorular tasarlar. Karşı tarafa karşı kurnazca yaklaşımlarıyla suçluları sıkıştırır ve sonunda itiraf etmelerine neden olur.

Peter Falk, Komiser Columbo rolünde.

Columbo’nun giyimi, genellikle yıpranmış bir trençkot, kirli bir pipo, dağınık saçlar ve aşınmış bir şapkayla tanımlanır. Bu görünümüyle, suçluların, onun kurnazlığını ve yeteneklerini küçümsemelerine izin verir. Ancak, aslında Columbo, keskin bir zeka ve gözlem gücüne sahip bir dedektiftir.

“Columbo” dizisi, 1968 yılında yayınlanmaya başlamış ve uzun bir süre boyunca büyük bir başarı elde etmiştir. Peter Falk’ın eşsiz oyunculuğu ve Richard Levinson ve William Link’in hikaye anlatma becerisi, dizinin sevenleri tarafından takdir edilmiştir. Dizi, 2003 yılına kadar on üç sezon boyunca devam etmiş ve birçok ödül kazanmıştır.

“Columbo” dizisi Türkiye’de de büyük bir izleyici kitlesi kazanmıştır. Türkiye’de dizinin yayın haklarını TRT satın almış ve Türk izleyicilerle buluşturmuştur. Dizi, TRT kanallarında sıklıkla tekrarlanmış ve Türk izleyiciler arasında popüler bir dizi haline gelmiştir.

Komiser Columbo, zeki, sevimli ve dedektiflik alanında olağanüstü yeteneklere sahip bir karakter olarak hafızalarda yer etmiştir. O, suçluların arasından sıyrılarak adaleti sağlamak için her seferinde büyük bir ustalıkla çözüm yolunu bulan bir kahramanın ötesinde, bir jenerasyonun anlata anlata bitiremeyeceği vazgeçilmezi haline gelmiştir. Dizi biteli yirmi yıl kadar olsa da Columbo öyle kolay kolay unutulmaz. Columbo’yu ete kemiğe büründüren Oscar ve Emmy ödüllü oyuncu Peter Falk 2011’de aramızdan ayrılmasına karşın uzun yıllar Columbo ismiyle hatırlanacak tek isim olacaktır.

FROM

BU KASABADAN ÇIKIŞ YOK

Gerilim ve gizem dizilerinin değişmezi ormanlar içinde bir kasabamız var yine. Ancak bu kasabayı farklı kılan, hava kararınca sokaklara insanları parçalayarak öldüren insan görünümlü garip yaratıkların çıkması ve buraya bir kere gelenin bir daha geri dönememesi…

Amerika’nın çeşitli yerlerinden gelen birtakım insanlar ve aileler, ıssız orman yolunda ilerlerken yola düşmüş bir ağaç görürler. Ağaç yolu kapatmıştır ve geçmek imkânsızdır. Birkaç mil geride tali bir yol vardır ve oradan gitmek zorundadırlar. İşte bu yol da dizimizin geçtiği mekân olan bu gizemli kasabaya çıkmaktadır. Kasabaya uğrayanlar hiç durmadan geçip gitseler bile yol dönüp dolaşıp yine kasabaya varmaktadır. Telefonlar çekmemektedir ve hiçbir iletişim kanalı yoktur. Üstelik gece hava karardıktan sonra ortaya çıkan insan görünümlü garip yaratıklar tarafından da kasaba kuşatılmıştır.

Dizimizin ana karakteri “LOST” dizisinden hatırlayacağımız Harold Perrineau. Matrix filmlerinde ve Lost dizisinde yıldızı parlayan bu siyahi oyuncu, eskiden Irak’ta savaşmış bir asker olan kasabanın şerifi Boyd karakterini canlandırmaktadır. Yardımcısı genç Kenny ve Koloni Evi adını verdikleri kasabanın en büyük evinin yöneticisi Donna ile beraber kasabayı yönetmeye, herkesin hayatını korumaya çalışmaktadırlar.

Dizi iki çocuklu bir aile olan Matthews ailesinin karavanlarıyla kasabaya gelmesiyle başlıyor. Yola düşmüş ağaç yüzünden kasabaya uğramak zorunda kalan ailenin babası olan Jim bir yerde durup anayola nasıl çıkacaklarını soruyor. Boyd Stevens üzgün bir tavırla yolu takip etmelerini söylüyor, başka da kimse Jim’le konuşmuyor. Jim Matthews ve ailesi karavanlarına atlayıp gidiyorlar. Ancak birkaç dakika içinde yeniden başladıkları noktaya geldiklerini görüyorlar. İnanmayıp devam ediyorlar ancak nereye giderlerse gitsinler yine kasabaya vardıklarını şaşkınlıkla görüyorlar. Bu arada yolda başka bir araç birden önlerine çıkınca Matthews ailesinin karavanı araziye yuvarlanıyor. Boyd ve diğer kasaba sakinleri hava kararmadan kaza yapan aileye yardım edip onları kurtarıyorlar ve kasabaya getiriyorlar. Sonunda Matthews ailesine bu kasabadan çıkış olmadığını anlatılıyor ve aile gerçeği kabul zorunda kalıyor.

Kasabanın şerifi görevini üstlenmiş olan Boyd onlara gece karardığı zaman mutlaka evlerinde kalmalarını ve asla dışarı çıkmamalarını öğütlüyor. Onlara üzerinde garip semboller olan bir taş vererek bunu evlerinin içine, kapının yanına asmalarını söylüyor.

Böylece dizi, garip olaylar ve ilginç gizemiyle tam anlamıyla başlıyor.

Dizide karakterler ustaca betimlenmiş. Gizem çok iyi verilmiş, acaba ne olacak diye kendi kendinize soruyorsunuz. Eski asker Boyd Stevens karakterine başrol diyebiliriz. Ondan başka koloni evi yöneticisi erkek gibi bir kadın olan Donna’yı, koloni evinde kalan Boyd’un biraz asi oğlu Ellis’i ve sevgilisi Fatima’yı, doktorluk eğitimi almış tatlı Kristi’yi, Kristi’den hoşlanan Boyd’un yardımcısı Kenny’yi, Rahip Kathiri’yi, en küçük oğullarını bir süre önce kaybettikleri için diğer iki çocuğuna çok bağlanmış Tabita ve Jim Matthews ailesini, yine dizinin ilk bölümünde Matthews ailesinin kaza yapmasına sebep olan uyuşturucudan mustarip Jade’yi ve esrarengiz Viktor’u da diğer önemli karakterler arasında sayabiliriz.

2022 yılında ilk sezonu, 2023 yılı Şubat-Mayıs arasında ise ikinci sezonu yayınlanan dizi bence gizemini koruyarak ve merakı arttırarak ilerliyor. Gece ortaya çıkan insan görünümlü garip yaratıklar neden insanlara saldırıp onları parçalayarak hunharca katlediyorlar? Boyd’un tesadüfen ormanda bulduğu üzerinde garip semboller olan esrarengiz taş tabletlerin sırrı ne? Neden bu yaratıklar taş tabletlerin oldukları yerlere gelemiyorlar? Kasabaya çocukken gelen ve en uzun süre orada sıkışmış olan esrarlı Viktor neler biliyor? Jade’in her yerde karşısına çıkan defterdeki garip sembolün anlamı ne?

Bu ve bunun gibi sorular dizinin çekiciliğini arttırıyor.

Ayrıca dizinin jenerik müziği çok eskilerden Doris Day’in Qué será, sera” adlı şarkısı. Tabii o şarkı normalde gayet neşeli ve canlı bir şarkıdır ama yapımcılar, Kenny’nin annesinin aşçılığını yaptığı restorandaki müzik kutusundan birden başlayan bu harika şarkıyı biraz değiştirerek insanı ürperten bir hale getirmişler. Üstelik sözleri de çok ilginç ve gizemli. Tabiri caizse diziye “cuk” oturmuş:

“Çocukken babama sorardım büyüyünce nasıl olacağım?

Zengin mi yakışıklı mı güzel mi?

Babam bana şöyle cevap vermişti:

Nasıl olması gerekiyorsa öyle olur. Her şey olacağına varır.

Geleceği görmek mümkün değil, ne olacaksa olacak…”

Son yıllarda izlediğim en iyi gerilim-gizem dizilerinden biri olan “FROM” 1.sezonda ve 2.sezonda 10’ar bölüm olarak yayımlandı ve otoritelerden şimdilik tam not almayı başardı. 3.sezonun çekilmesine de kesin gözüyle bakılan dizinin arkasında Lost dizisinin yapımcıları yer almakta. Yani Lost’u özlediyseniz ve o tarz bir dizi arıyorsanız From’u kesinlikle izlemelisiniz.

TUZAK


Genç yazar Aras Gençtürk aldığı ödülün kendisini rehavete sokmasına izin vermiyor ve çok keyifli bir kitapla, uzun süre polisiye dünyasında olacağını bize kanıtlıyor.


     Genç yazar Aras Gençtürk, TÜRVAK Sinema ve Televizyon Eğitim Merkezi Spikerlik/Sunuculuk bölümünü birincilikle tamamladı. Akabinde Haliç Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık bölümünü bitirdi. Yazmış olduğu öyküleri çeşitli antolojilerde yayımlandı. Hatta bunlardan biri de 2021 Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nda altıncı olan öyküsü İkisinin Arasında Bir Yerde, Herdem Yayınları’ndan çıkan Ölümün Kıyısında adlı kitapta kendine yer buldu. 2022 yılında okurlarla buluşan ilk romanı Kâbus ile POYABİR Polisiyeye Teşvik Ödülü’nün sahibi oldu. Kendisine daha önce demiştim; böyle bir ilk kitap çıtayı oldukça yükseğe çıkardığından bundan sonra işin zor, diye. Kendisinden beklentim yüksekti, beni şaşırtmadı.

     Roman bir gizemle başlıyor. Kahramanımız Ulaş, çevirmen. Bir kongre işinde simultane çevirmenlik yapıyor. Ona bu işte aracı olan ve organizasyondan sorumlu Gülin’in kanlı yüzüğünü odasının önündeki paspasta buluyor. Biz okurlar “Gülin kim? Ne oluyor?” derken yazar bizi duyuyor ve bizi o sahneye getiren olaylar zincirini anlatmaya başlıyor.

     Günümüzdeyiz. İlk tanıştığımız kahramanımız Ulaş, babasını kaybetmiş. Babasından kalan Caddebostan’da şahane manzaralı bir evde yaşıyor. Annesinin yeni eşiyle ve hatta annesiyle de arası kötü çünkü üvey babasının gazına gelen annesi evin kirasına ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Aslında üvey baba müteahhit, zengin. Amaçlarının evi elinden almak olduğunu düşünüyor. Ulaş’ın da maddi anlamda kötü bir dönemi. İş yok, haliyle para yok. Bu sıkıntılı döneminde eskiden bir organizasyonda beraber çalıştıkları Gülin ona bir medikal teknoloji firmasının çevirmenlik işini teklif ediyor. İki gün ekmek elden su gölden, şık bir otelde, yediğin önünde yemediğin ardında üstelik de bu parasız dönemde, Ulaş hemen kabul ediyor.

     Diğer bir kahramanımız Cinayet Büro Komiseri Doruk. Tahmininiz üzere Ulaş’la bir şekilde karşılaşacak. İşte bu karşılaşmanın tohumları yedi ay önce atılmaya başlanıyor. Kendisi İzmir’de çalışırken birden İstanbul’a tayini çıkıyor. Bir hafta geçmesine rağmen halen işe başlayamayan Doruk İzmir’deki hayatını şimdiden özlemeye başlıyor. Evinde eksik evrakların tamamlanıp işe çağırılmasını beklediği bir akşam gelen telefonla şaşkına dönüyor. Emniyetin başı, Emniyet Genel Müdürü kendisini arıyor ve bizzat görüşmek istiyor. Sabahında Doruk randevulaşıldığı gibi Asayiş Büro’ya gidiyor. Onunla beraber o gün görüşmeye çağırılan iki kadın daha randevuya geliyor. Bir savcı ve bir Başkomiser. Doruk’tan çok önemli bir soruşturmada kendilerine yardımcı olmasını istiyorlar. Uluslararası bir şirketin suç örgütü kurduğundan şüpheleniliyor ve Doruk’un da bu şirketin CEO’sunun korumalarından biri olup öğrendiği her bilgiyi kendilerine raporlamasını istiyorlar. Şirketin CEO’su Özden Sağ’ın, üç sene önce yurt dışı seyahatinde görüştüğü isimlerin birinin silah üreticisi bir diğerinin lojistik firması sahibi olması nedeniyle silah kaçakçılığı yaptığı düşünülüyor. Şirketin CEO’sunun garip kriterlerine uyan Doruk sırf bu nedenle İstanbul’a tayininin çıktığını o an anlıyor. Başkomiser Dilek’in “ajan olacaksın” sözü, küçüklüğünden beri gizeme meraklı Doruk’un aklını çeliyor ve görevi kabul ediyor. Sahte kimlikler ve özgeçmişler hazırlanıyor. Doruk, yeni adı İrfan Batın olarak şirketin CEO’su Özden Sağ’ın yakın koruması oluyor. Soruşturmanın amiri Başkomiser Dilek ise çakma ablası oluyor.

      Yazar geçmiş bölümünde tüm karakterleri ve onları bir araya getirecek olaylar silsilesini bize gösterdikten sonra tekrar günümüzdeyiz. Ulaş iki gün sürecek olan kongre için heyecanla otele gidiyor. Heyecanı uzun süredir işsiz olmasından ziyade Gülin’i tekrar görecek olmanın verdiği mutluluk. Doğru hatırladınız, yazının başında kanlı yüzüğü kapıda bulunan Gülin. Kongrenin yapıldığı ilk günün akşamında yemekte görüşüyorlar. Ulaş’ın o akşam biri daha dikkatini çekiyor. Özden Sağ’ın dibinden ayrılmayan yakın koruması. Evet, doğru tahmin. Komiser Doruk ile Çevirmen Ulaş’ın ilk karşılaşmaları bu akşam oluyor. Ama son olmayacak. Çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde Komiser Doruk yeni adıyla koruma İrfan Batın, Ulaş ve Gülin’in yanına gelerek Gülin’le konuşmak istediğini söylüyor ve kadını alıp uzaklaşıyor. Ulaş işte bu gecenin sabahında kanlı yüzüğü odasının önünde buluyor. Gülin’i haliyle çok merak ediyor ama onun odasına çıktığında, işi kendilerine veren Ayhan Bey, Gülin’in otelden çıkış yaptığını söylüyor. Ulaş çaresizce Gülin’in başına bir şey geldiğini ve onu nasıl bulabileceğini düşünürken şans ayağına geliyor ve Özden Sağ, Ulaş’a gizli bir toplantı için iş teklif ediyor. Ulaş Gülin’i kaçırdılarsa ya da başına bir iş getirdilerse diye işi kabul ediyor. Bu sayede Gülin’e ne olduğunu bulabileceğini düşünüyor.

     Tüm bu olaylar olurken Başkomiser Dilek’te Doruk’un içeriden verdiği bilgilerle kendi soruşturmasını yürütüyor. Elde ettiği bulgular sonucunda emniyetin soruşturmasının aslında kendilerine anlatıldığı gibi olmadığını düşünmeye başlıyor. Kimin iyi kimin kötü olduğunu asla anlayamadıkları bir durumun içinde kalan Ulaş, Doruk ve Dilek, tuhaf sembollerin, garip ritüellerin ve acayip tarikatların ortasında, sadece birbirlerine güvenebileceklerini anlıyorlar.

     Suç örgütleri, gizli tarikatlar, havada uçuşan mermiler, kaçırılan insanlar… Polisiye, gizem, heyecan… Genç yazar Aras Gençtürk aldığı ödülün kendisini rehavete sokmasına izin vermiyor ve çok keyifli bir kitapla, uzun süre polisiye dünyasında olacağını bize kanıtlıyor.

ŞİRK VE İHANET

Saki Reyhanlı öldü. Niçe’nin dediği gibi, onu biz öldürdük. Tanrı’yı tanrı yapan nedir? Yaratması mı, hükmetmesi mi? Yaratmasıysa en-el hakk, tanrı benim; hükmetmesiyse Saki Reyhanlı, çünkü bütün Orta Anadolu’ya hükmetti.

Söğüt gölgesine uzanmış bozkırı seyrediyorum. Uçsuz bucaksız. Ezelden ebede uzanıyor sanki. Tanrı’yı tanrı yapan nedir, diye düşünüyorum. Ezeli ve ebedi, Esma-ül Hüsna’ya dahil miydi bunlar? İlkokulda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde öğrenmiştik sanki. Eksi sonsuzdan artı sonsuza, demişti öğretmenimiz. Mahkeme duvarı suratlı, kıçının kılları ağarmış bir hocaydı.

Eksi sonsuzdan artı sonsuza… Einstein’ın dediğine göre görelilik diye bir şey var. Kütle çekim kuvveti, bulunduğunuz konum zamanı algılayışınızı etkileyebiliyor. Mekanı da etkileyebiliyor mu acaba? Söğüt gölgesinden bakınca bozkır eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanıyor. Benim tanrım bozkır olabilir mi? Olamaz. Benim tanrım Saki Reyhanlı çünkü. Ona şirk koşamam.

Eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanamadı Saki Reyhanlı. Öldü. Muhtemelen öldürüldü. Eksi sonsuzdan artı sonsuza… Bunu söyleyen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenimi hatırlıyorum. Dindardı, evet. Peki ahlaklı mıydı acaba?

Saki Reyhanlı, dindar mıydı? Hayır. Ahlaklı mıydı? Sonuna kadar.

Ben, dindar mıyım? Hayır. Ahlaklı mıyım? Gene hayır. Sarhoş muyum? Bittabi. Saki Reyhanlı öldü. Bu bütün hüznü, bütün efkarı hak ediyor.

Saki Reyhanlı öldü, onu kim öldürdü? Biz öldürdük, hepimiz öldürdük, el birliğiyle toprak attık, onu morgdan çıkarıp mezara koyduk. Nefes alıp almadığını kontrol etmedik. Fikirlerde yaşadığını düşünmedik.

Saki Reyhanlı öldü, onu biz öldürdük. Peki biz kimiz? Bilmiyorum, en ufak bir fikrim bile yok. Size sebebini açıklayabilirim ama gerek yok.

Süslü mektuplar yazabiliyorum, süslü mektuplar yazıyorum, gönderdiğim kimse bu mektupların manasını anlamıyor. İşin kötüsü, artık kendim de mektuplarımı okumamaya başladım. Aşk mektupları, itiraf mektupları, özlem mektupları demode geliyor. Süslü mektuplar yazmak istemiyorum artık, süslü düşüncelerden kurtulmak istiyorum. Saçmalamadan, romantize etmeden yas tutmak istiyorum. Basit olmak istiyorum. Söğüt gölgesinde uzanan herhangi biri olmak istiyorum.

Herhangi biri olmak… Tınısı bile ne kadar güzel. Sıradan olmak, sıradan dertlerinin olması, bir çete liderinin, hayır hayır bir yarı tanrının veya Mehdi Aleyhisselam’ın, hatta yaradanın ta kendisinin yasını tutmamak…

Yaradan. Aradığım kelime bu. Beni Saki Reyhanlı yarattı. Hayır, Saki Reyhanlı bana hükmetti sadece. Hepimize hükmetti. Yaratmak benim işim. Sanatçı olan benim. O tanrıysa belki ben de şeytanım. Saki Reyhanlı, Karalar MK’yi yarattı, onu yoktan var etti. Hayır, o Orta Anadolu’ya dağılmış özgürlük arayışını tek bayrak altında topladı yalnızca, onlara hükmetti. Karalar MK’yi ben yarattım, zihnimde, yedi günde değil, yedi dakikada bile değil, belki yedi saniyede. Bir motor çetesini olduğundan fazlasıymış gibi gösterdim. Onları savaşa giden süvariler, doğrunun peşinde koşan şövalyelermiş gibi gösterdim. Evet evet, -miş gibi gösterdim. Aslında yaptığımızda kutsal bir şey var mıydı? Bilmiyorum. Saki Reyhanlı tanrı, ben de onun peygamberi miydim? Bilmiyorum.

Teslis, üçleme. Baba, oğul, kutsal ruh; Saki Reyhanlı, ben, sonsuz bozkır. Şirk ve ihanet. Karalar MK’yi ben yarattım ama beni Saki Reyhanlı yarattı. Sonra ben ona ihanet ettim, hayat da bana ihanet etti. Cor cordium, peri-peykerim gitti. Şimdi Saki Reyhanlı da gitti. İnanmadığım tüm tanrılara dua ediyorum ki gittiği yerde mutludur. Baba, oğul, kutsal ruh. Saki Reyhanlı, babam.

Sıradan biri olmak istiyorum baba. Orta Anadolu sıcağına rağmen bana seni hatırlattığı için sırtımdan çıkarmadığım deri ceketim, kanımda her an yükselen alkol oranı yüzünden kıpırdatmakta zorlandığım ayaklarımın dibinde bekleyen Harley’im var olmasın istiyorum. Alelade biri olmak istiyorum.

Hayat izin vermiyor. Sen babana ihanet ettin ve şimdi o öldü, diyor. Nasıl bunu düşünmeden söğüt gölgesinde keyif çatarsın? Kıçımın kenarı, sanki Saki Reyhanlı’yı düşünmeden geçen bir anım var.

Alelade biri olmak istiyorum ve hayat buna izin vermiyor. İki motor, anıra anıra gümbürdeyerek bozkırın sükunetini deliyor. Benimle aynı deri cekete sahip çam yarmaları bineklerinden atlayıp yanıma yaklaşıyor. “Sızmış,” diyor bir tanesi. “Hamit Başkan bu ayyaştan ne bekliyorsa?”

Aslında öyle ayığım ki… Beynim, kulaklarım o iki aptalın toplamından çok daha fazla çalışıyor.

Öbür çam yarması arkadaşına karşı çıkıyor. “Ayyaş dediğin, başkanın damadı. Ayrıca bir zamanlar Saki Reyhanlı’nın sağ koluydu.”

“Sonra onu sattı. Birine ihanet eden herkese ihanet eder. Rahmetli Peri’yi de koruyamadı. O zamandan beri bu halde, işe yaramaz.” Dikkatimi çekmek için ayağımı tekmeliyor. Sanki burada olduğunun farkında değilim, ayı. Fazla gürültülüler, rahatsız ediciler. Yine de tepkilerim çok yavaş. Kafamı kaldırıp boş gözlerle suratına bakıyorum. Onu tanıdığımı fark ediyorum. Adı Raif, beyin yerine patates püresi taşıyan gerzeğin tekidir. “Şair!” diye bağırıyor. Bana böyle derler. Asıl ismimi unuttum neredeyse. Belki onu bilincimin bodrumuna sakladım ve olduğum kişiden utanmamaya başladığım güne kadar orada kalacak. Bir ismi hak ettiğimden emin değilim. Ev köpeklerinin ismi olur mesela, sokak köpeklerinin olmaz. Kendimi sokak köpeği gibi hissediyorum. Gelen geçenden tekme yiyen tırsak bir şey gibi. Kucakta taşınan finolardan olmak isterdim, şımarık bir şey. Gel deyince gelen, git deyince giden, sokaktakilerin bana acıdıkları için önüme koyduklarını sorgulamadan, zehir mi diye bile düşünmeden yiyen bir it değil. “Hamit Başkan seni istedi. Kalk hadi! Yürü gidiyoruz.”

“Böyle motor kullanamaz bu.”

“E herhalde kullanamaz. Bir de altındaki motora bak pezevengin. Bende böylesi olacaktı var ya…”

“Ne yapacağız?”

“Bende sissy bar var, arkama oturturum bunu.”

“Düşer.”

“Düşerse geberdi gitti, vatan sağ olsun deriz.”

“Olmaz öyle. Motor çantasında yük bağlamak için kullandığın bir şey var mı?”

“Var, n’olcak?”

***

Şu anda Raif’in sırtına bağlı olsam da motor her zaman bana özgürlük duygusu veriyor, yaşadığımı hissediyorum. Saki Reyhanlı’nın bana bıraktığı en büyük miras bu, yaşadığını hissetmek. Kendisinin toprak altında olduğunu düşününce tuhaf bir ironi. Daha ironik olansa Saki Reyhanlı’nın bütün hayatı boyunca yeraltını ele geçirmek için çabalamış olması. Aslında bunu başarmıştı da… Söylediğim gibi, bütün Orta Anadolu’ya hükmetmişti. Ancak sonunda, elbette, yer altı onu ele geçirdi. Hepimizi ele geçirdiği gibi… Ben inanmam ama tasavvuftan anlarım. Topraktan geldik, toprağa döneceğiz. Hayy’dan geldik, Hu’ya gideceğiz. Küller küllere, tozlar tozlara karışacak. Perde kapacak, Saki Reyhanlı’ya olduğu gibi…

Fırtına İzcileri’nin mekanına varınca motordan iniyoruz. Arkada grotesk bir emniyet kemerine bağlanmış halde otursam da sürüş iyi geldi, tamamen ayıldım sayılır. Kulaklarımda uğuldayan, suratıma vuran rüzgarı seviyorum. Manzarayla, bozkırla aramda herhangi bir engel olmamasını seviyorum. Ne bir cam ne bir pencere ne bir kapı… Yalnızca ben (bu vakada Raif) ve dış dünya. Çok güzel. Büyü gibi, büyüleyici. Romantik makineler motorlar. Özellikle de bizim chopperlar. Tehlikeli ama bütün zararı kendine. Macera dolu. Byronesk, kısaca.

Kayınpederim mekanın bar kısmında bizi bekliyor. Kendisi Fırtına İzcileri Motor Kulübü’nün başkanı. Peri öldüğü için artık kayınpederim sayılır mı emin değilim. O bana hala “Damat,” diyor. “Hoş geldin. Tüm yaşananlara rağmen Saki Reyhanlı’ya çok değer verdiğini biliyorum. Başın sağ olsun.”

Başın sağ olsun… Eski Türkçe’de baş, yara; sağalmak da iyileşmek demekmiş. Yani bu sözün aslı, başın sağalsın, yaran iyileşsin anlamına geliyormuş. En azından Facebook’ta öyle okudum, gerçekliğinden emin değilim. Fırtına İzcileri grubunda bile paylaşılmış olabilir. Benim yaramın iyileşeceğini sanmıyorum. Aynı yıl hem karımı hem de manevi babamı kaybettim. Saki Reyhanlı’yla vedalaşamadım bile, yıllar önce sildi beni. Belki öldüğümde huzur bulacağım, tabii öteki dünya diye bir şey varsa ve o ikisine kavuşabilirsem.

“Baba,” diyorum ben de karşımdakine. “Başımız sensin.”

“Eyvallah.”

“Sen mi yaptın?”

“Hayır,” diye cevap veriyor sakinliğini bozmadan. Muhtemelen bu soruyu bekliyordu. “Biz Saki’yle görüşüyorduk. Barış için. Peri’den sonra bir kaybı daha kaldıramazdım. Birimizin uyuşturucu, birimizin silah ticaretini alacağı bir anlaşmaya varıyorduk.”

“Sonra ne oldu?”

“Sonrasını biliyorsun. Saki Reyhanlı öldü. Biri onu zehirledi ve o biri biz değiliz.”

Saki Reyhanlı hep edebimle içmem gerektiğini söylerdi. Onu pek dinlediğim söylenemez. Ben unutmak için içiyorum ama unutmak bir yana, hatıralarım daha da belirginleşiyor. Peri-peykerim öldüğünden beri alkol sonumu getirecekmiş gibi geliyor ama benim yerime babamın sonu oldu. Az içerdi, öz içerdi, keyif için içerdi. Koskoca Saki Reyhanlı, yaşayan efsane, şarabına atılan birkaç damla ne idüğü belirsiz maddeyle göçtü gitti. Teşbihte hata olmaz, takipçileri ona tapardı. Ben, ona tapardım.

Aslında Saki Reyhanlı’ya yakışan bir son oldu bu. Roma imparatorları gibi zehirle, suikastla, ihanetle öldü. Eminim ne ölümden korkmuştur ne de herhangi bir ihanet onu benimki kadar yaralamıştır…

“Saki Reyhanlı’yı kim öldürdü?” diye soruyorum.

“Bilmiyorum, kimse bilmiyor. Ancak şunu biliyorum ki Karalar bizi suçlayacak. Şu dünyada onu senin kadar iyi tanıyan kimse yok. Katilini bulmak zorundasın. Yoksa üzerimize gelecekler, sonra cevap vermek zorunda kalacağız ve bütün Orta Anadolu kana bulanacak. Lütfen, şair. Peri’nin ardından bir kaybı daha kaldıramam.”

Ona cevap veriyorum, ne dediğimin önemi yok, elimden geleni yapacağımı söylüyorum özetle. Zaten seçme şansım yok. Kayınpederimin de söylediği gibi zorundayım. Aksiyon almazsam herkes ölecek, ahlaki bir sorumluluk bu. Tanrı bütün kötülükleri engelleyebilir ama bunu yapmaz. Nedenini bilmiyorum. Tanrı’yı anlayamıyorum, ona güvenmiyorum, ben tanrı değilim, bir şeyler yapmalıyım. Belli ki Saki Reyhanlı da tanrı değildi. Roma imparatorlarının tanrı olarak görüldüğünü okumuştum. Bu tüm o suikastlara, ihanetlere, entrikalara engel olmamış ama…

Fırtına İzcileri’nin mekanından çıkıyorum. Fırtına İzcileri, izciler… Çocukken gerçekten izciydim. Altı-yedi yaşlarındayken. Anne-babamı kaybedip sokaklara düşmeden önce, Saki Reyhanlı’nın beni yanına almasından çok önce… Ormanda hayatta kalmayı öğretirlerdi bize. Vahşi doğanın küçük ve güvenli bir kopyasını yaratmışlardı galiba. Vahşi doğa ama cam kavanozun içinde gibi. Kamplarda mutluydum. Keşke hiç büyümeseydim. Veya birileri bizi büyümeye de hazırlasaydı. Ağaçların arasında yol bulmanın yanında cinayet davası çözmeyi de öğretselerdi izci oğlanlara.

Sanırım tamamen ayıldım. Beni motoruma götürmesini söylüyorum Raif’e. Yirmi dakika sonra Harley’ime kavuşuyorum. Güzel, tatlı bir kız o. Bozkırın ortasında, söğüt gölgesinde sakince beni bekliyor. Huzurlu gibi, mutlu… Keşke ben de öyle olabilsem.

Benimle uğraşmak istemeyen Raif basıp gidiyor. Ayyaş olduğumu düşündüğüne eminim. Sanırım biraz öyleyim gerçekten. Lakin Raif’in benden nefret etme sebebi bu değil. Sadece bu değil en azından. Beni bir Fırtına İzcisi olarak görmüyor. Hala Karalar MK’ye bağlı olduğumu düşünüyor. Bir bakıma haklı. Karalar MK’yi ben yarattım. Evet, kulübü Saki Reyhanlı kurdu ama ben yarattım. Karalar’ın doktrinini, felsefesini ben yazmadım mı? Özgürlük arayışını, mutluluk avını ben başlatmadım mı?

Karalar MK’yi yarattım, sonra da ona ihanet ettim. Aşk için, peri-peykerime kavuşabilmek için. Maalesef onlar da bunun farkındalar. Karalar’ın yerine sürüyorum. Sırtımda Fırtına İzcileri ceketiyle içeri giriyorum. Benim dışımda bütün erkeklerin deri ceketinde Karalar MK yaması var. Burası artık benim motor kulübüm değil, onların.

Beni öldürecek gibi bakıyorlar. Burası bir cenaze evine dönmüş. Motorcular eşlerini, sevgilerini, evlatlarını alıp Saki Reyhanlı’yı anmaya gelmişler. Ben de geldim, kim olduğumu saklamama gerek yok, bir hain olduğumu, sokak köpeği olduğumu saklamaya gerek yok. Hepsi bunun farkındalar, kim olduğumu farkındalar. Ceketimi çıkarsam bile suratımdan tanıyacaklardı beni.

İnanılmaz bir umursamazlık halindeyim. Artık eski arkadaşlarımın bakışları bile canımı yakmıyor. Peri’nin ölümüyle yüreğim dağlandı belki de. Hissetmiyorum. Saki Reyhanlı’yı özlüyorum. Keşke burada olup bana birkaç bilgece tavsiye verseydi. İyi bir külhanbeyiydi o.

İnanılmaz bir umursamazlık halindeyim. Sert ve üzgün görünümlü, yas tutan bu motorcular hemen şuracıkta ümüğüme çökse gıkımı çıkarmam. Ölmek istiyorum zaten. Varoluş acı veriyor, yok olmak istiyorum. Hiç yaşamamış gibi olmak…

Bozkırda, söğüt ağacında aralıksız geceler geçirdim. Orası benim için bir mabet gibi, kutsal bir inziva yeri. Kutsal kavramı benim için çok karışık ama söğüt ağacıma saygı duyuyorum. Orada yalnız yetişmiş, kurağın içinde bir başına duruyor. Benim gibi… Yine de aramızda bir fark var. Onun kökleri var, yalnızlığa doğdu, doğduğu noktaya hapsoldu. Belki ben de yalnızlığa doğdum ama benim köklerim yok. Kendime bir aile bulmuştum, Karalar MK benim ailemdi, keşke köklerim olsaydı da onları bırakmasaydım. Maalesef bacaklarım var benim, ayaklarım var. Kulübümü, ailemi bırakıp gittim. Peri’yle yeni bir aile kurabileceğimi sandım. Peri öldü, beni hedef alan bir mermiye kurban gitti, Peri’yi koruyamadım.

Söğüt ağacında aralıksız geceler geçirdim. Ahmet Kaya’nın dediği gibi: Üstüm başım toz içinde, önüm arkam pus içinde, sakallarım pas içinde. Hırpani görünüyorum, buraya uymuyorum, Saki Reyhanlı’ya saygısızlık ediyor gibiyim. Ben ona ihanet ettim, affetmesi için inanmadığım tüm tanrılara dua ediyorum. İhanetimi affederse bu saygısızlığımı da affeder.

Düzgün görüneceksin, derdi. Sen benim oğlumsun. Sana bakanlar saygı duyacak, bir sıkıntımız olduğunda Bekir’e gelebiliriz diyecekler. Bekir, evet adım bu. Tuzsuz Deli Bekir’in Bekir’i. Kullanmaya yüzümün olmadığı bir ad.

Düzgün görüneceksin, derdi. Düzgün görünmüyorum. Mağara adamına benziyorum. Üstüm başım toz içinde, önüm arkam pus içinde, sakallarım pas içinde.

Gönlümle aklım yas içinde.

Murat yaklaşıyor. Hıyarın tekidir. Ekibin kafası çalışan adamı gibi takılır ama kafası sadece kendi menfaatleri için çalışır. Ben gittiğim için babamın yerine o geçmiş olmalı. Beni boş bir odaya çekiyor. Cenaze evinde ortalık karışmasın istiyor sözde, yersen. İşi gücü şov yapmak. “Burada ne işin var?” diye soruyor.

“Babam öldü, katili bulmak için iş birliği yapmak istiyorum.”

“Saki Başkan senin hiçbir şeyin değil şair, Hamit denen ite baba de. Şimdi siktir olup git.”

Bir motor çetesinin lideri öldürülmüş, katilini bulmak onun hain evlatlığına kalmıştır. Eğer başarısız olursa savaş çıkacak ve ortalık kan gölüne dönecektir. Film gibi amına koyayım, gel şimdi bunu karşımdaki dangoza anlat. Benim yas tutmam gerekirken uğraştığım şeylere bak. “O burada zehirlendi,” diyorum. “İçinizden biri yapmış olabilir.”

“İzcilere yamanmaya çalışan bir dönek yapmış olabilir mesela, değil mi? Kaybol, şair. Ailemizden kimse burada bir Fırtına İzcisi görmek istemiyor.”

“Yardımcı olmaya çalışıyorum.”

“Senin yardımına ihtiyacımız yok. Nasılsa diğer izcilerle birlikte boğazını keseceğiz.”

“Sakın… Fırtına İzcileri pek çok günah işlemiş olabilir ama bu konuda masumlar. Hamit, barış için Saki Başkan’la görüşüyormuş.”

“Ondan şüphelenmememiz için görüşmediği ne malum?”

“Beni katili bulmam için gönderdi.”

“Dediğin tek kelimeye bile inanmıyorum şair. Ama doğru söylediğini varsaysalım, Hamit itinin ayyaşın tekini görevlendirmesi çok şüpheli değil mi? Senin hiçbir sikim bulamayacağını biliyor.”

“Mantıklı ol Murat, gece burada Karalar hariç kimse var mıydı? Zehir doğrudan Saki Başkan’ın kadehine konulmuş. Fırtına İzcileri’ni suçlaman saçmalık.”

“Saçmalığı yakında göreceksiniz.”

Gerçek bir geri zekalı. Patlamamak için, kemirilmiş tırnaklarımı avuçlarıma geçiriyorum. Yetmiyor. “Aptal!” diye bağırıyorum. “Babam, liderliğini görse utancından tekrar ölürdü.” Anında pişman oluyorum. Burnuma yediğim yumrukla gözlerimde ışıklar çakıyor. Odanın kapısı açılıyor, bir yığın üzgün motorcu içeri doluşup beni tekmelemeye başlıyorlar. Kendimi dışarı atıyor, canımı zor kurtarıyorum.

***

Motor sürmek yalnızca suratınızda hissettiğiniz rüzgar veya özgür olmakla ilgili değildir, meditatif bir eylemdir. Otobana çıkıp saatte 130-140 kilometre hızla gittiğinizde her bir hücreniz yola odaklanır. İki aylık ömrümün kaldığını öğrensem ve hız konusunda şansımı zorlamaya karar versem de böyle olurdu. Çünkü bu odaklanma yalnızca kaza yapmamak veya hayatta kalmak için değildir, bir çeşit trans halidir. Yola devam edebilmek içindir.

Meditasyon, gündelik hayatın yoğunluğuna ara verip zihninizi rahatlatmak değil mi? Motor sürmek de benim için aynı işe yarıyor. Odaklanıyorum. Kirli bilinçaltımdaki düşünceler açığa çıkıyor. Unuttuğumu bile unuttuğum müzikler dışarı taşıyor bazen, mırıldanmaya başlıyorum. Size anlattıklarımı genelde motor sürerken düşünüyorum.

Ankara-Niğde Otoyolu 308 kilometre, elimi gazdan çekmemeye devam edersem benim için 2 saat. Bu şehirlere gitmiyorum. Harley’ime atladığım gibi Karalar’dan uzaklaşmaya çalıştım. Neyse ki peşime düşmediler. İlk sapakta otoyoldan çıkıyorum.

Hâlâ canım acısa da yolla baş başa kalmak yediğim dayağı unutmamı sağladı. Düzgün düşünebiliyorum. Belli ki Murat beni mekana sokmayacak. Samimiyetime inanmadı mı? Bir şeyler saklıyor olabilir mi? Babamı gerçekten seviyor muydu? Peki başkan olmayı ne kadar istiyordu? Peki Murat haklı olabilir mi? Babamı gerçekten kayınbabam mı öldürdü? Barış görüşmeleri şüpheyi üstünden atmak için bir kılıfsa… Ve beni beceriksiz bir ayyaş olduğum için görevlendirmişse… İyi de Saki Reyhanlı’nın bu şekilde ölmesi Fırtına İzcileri’nin hiçbir işine yaramadı ki! Bir motorcu savaşında iki tarafın topyekun birbirini katletmesini engelleyen şey, adamlarının alayının hapse düşmesini istemeyen akıllı çete liderleridir. Cinayet işlenecekse polise yakalanmadan işlenmelidir. Saki Başkan’ın faili meçhul şekilde zehirlenmesi, İzciler’in Karalar üzerinde herhangi bir baskı kurmasını sağlamadığı gibi onların kana susamış şekilde üstümüze hücum etmesine sebep olacak. Ya Hamit bunu kulübün bekası için yapmamışsa? Kişisel intikamının peşinde olabilir mi? Peri-peykerimin öcünü almak istemiş olabilir mi? Öyleyse niye bana da haber vermedi? Beni yetiştiren adama kıyamayacağımı mı düşündü? Gerçekten de kıyamam. O da bana kıyamaz, yani kıyamazdı. Ölüm emrimi o vermedi. Beni hedef alıp karımı vuran kurşun onun rızası olmadan, gözü dönmüş bir kulüp üyesi tarafından atıldı. Hamit Başkan yine de babamı suçlamış olabilir mi? Neden olmasın?.. Ama kızının intikamı peşinden koşacak biri değildir o. Peri-peykerimi hiçbir zaman gerçekten sevmedi. Gülüm, hayatımın sönmüş ışığı, sevgiyi ilk kez benimle tattı. Hamit, evladını çalıp Saki Reyhanlı’nın canını yakabilmek için evlenmemize izin verdi.

Gerçekten tuhaf bir vaka bu. İz üstünde miyim? Hayır. Debeleniyorum, boşa kürk çekiyorum. İpucum yok. İpucu arayabileceğim bir yer de yok, Karalar MK’ye giremiyorum. Zaten ben de dedektif değilim amına koyayım. Ben bir şairim. Bu işi bildiğim gibi çözeceğim, bir sanat eseri ortaya koyacağım.

***

“Nasıl geçti?” diye soruyor kayınpeder.

Omuz silkiyorum. “Kötü. Bizi suçluyorlar.”

Suratını ekşitip ileri geri yürüyor. Saçma bir hırıltı geliyor boğazından, daha çok hayvanlara yakışacak bir ses. “Aptallar…” diye mırıldanıyor. Aileme böyle demesi hoşuma gitmese de susuyorum. Hala Karalar’a bağlılık hissediyorum. Keşke bunu anlayabilseler. Belki ben anlatamıyorum. Muhtemelen…

Kayınpeder sakalını kaşıyor. Çok karikatür bir görüntü. Yakın zamanda babamı kaybetmemiş olsam kıkırdardım. Kıkırdardım… Eskiden olur olmadık zamanlarda kıkırdardım. Peri-peykerim uyarırdı beni, güzel sevgilim… Korkardı babasından. Onu kafamdan çıkaramıyorum. Hayatımdaki en, hayır tek, masum şeydi. Babam bir motor kulübü yarattı, ben de onu bir mite çevirdim. Pişmanım. Belki ben olmasam bu kadar içlerinden gelerek savaşmazlardı. Belki ben olmasam bu kadar kan akmazdı. Belki ben olmasam Peri ölmezdi. Keşke onun yerine ölebilseydim.

Peri’nin babası kaşına kaşına düşünmeyi bırakıp gözlerini bana dikiyor. Berbat göründüğümü biliyorum. Genelde berbat görünürüm. Peri öldüğünden beri yani… Sanırım şimdi normalden de berbatım. “İyi misin?” diye soruyor.

Değilim. İyi değilim. Bunu söylemek için ağzımı açıyorum, konuşamıyorum. Çirkin hıçkırıklar duyuluyor sadece. Ağlamaya başlıyorum. Dizlerimin üstüne devriliyorum.

“Oğlum,” diyor Hamit. Bana oğlum deme! Bana oğlum deme! Sen babam değilsin! Benim babam öldü! Benim babam öldü ve ben kimin yaptığını bulamıyorum.

“İyi misin oğlum?”

Değilim, Allah kahretsin. İyi değilim. Nasıl olabilirim ki? İyi değilim dedim ya!

Diyemedim. Hiçbir şey diyemedim. Hıçkıra hıçkıra ağlamakla meşgulüm. Babam öldü ve onun yasını bile tutamadım. Sadece içtim. Sevdiğim kız, kadınım benim yüzümden öldü ama intikamını alamadım. Ben berbat bir adamım.

Gözlerim kararıyor, ben berbat bir adamım.

***

Bir sanat eseri ortaya koyuyorum, adına rüya deniyor. O kadar kötü durumdayım ki rüyalardan medet umuyorum.

Karşımdaki adamı tanıyorum, adı Torbacı Necip. Yeterince paranız varsa size aradığınız her türlü maddeyi temin edebilir.

Torbacı Necip’e bir tomar para uzatıyorum. Çok saçma. Sınır tanımaz bir alkolik olsam da henüz uyuşturucuya düşmedim.

Necip gülümsüyor. Piç nasıl da mutlu… Onun için karlı bir alışveriş olmalı.

Nasıl saçma sapan bir rüya bu? Torbacı Necip’ten ne aldım?

Cebinden küçük bir şişecik çıkarıp uzatıyor. Uyuşturucu değil bu. Yani, sanırım… Benden beklemezsiniz biliyorum ama uyuşturucu kültürüm o kadar gelişmiş değil.

Her zamanki gibi sarhoşum. Yalpalayarak oradan ayrılıyorum.

Her şey çok gerçek. O kadar gerçek ki…

Allah kahretsin. Rüya değil. Bir anı bu…

***

Gözlerimi açtığımı gören Hamit Başkan, “Oğlum…” diyor yeniden. Artık buna o kadar da takılmıyorum. “İyi misin?”

Beni bir sandalyeye oturtmuşlar. Muhtemelen en fazla beş dakikadır baygınım. “İyiyim. Kusura bakma. Ne oldu bilmiyorum.”

“Seni sağlam marizlemişler, ondandır. Bizimkiler seni hastaneye götürsün mü?”

Hastaneye gidersem beni iyileştirirler. Ben iyi olmak istemiyorum. Babamın katilini istiyorum. Bir sanat eseri ortaya koyuyorum, adına tiyatro deniyor.

Vodvil… Bütün Orta Anadolu iki düşman için bir sahneydi. Saki Reyhanlı öldü. Tek kişilik bir oyun değil bu. Hamit Başkan orada yalnız başına dikilemez. Ya perdeler kapanacak ya da… Sahneye çıkıyorum, oyuna giriyorum. Hamit Başkan karşımda durmuş sorusuna cevap beklerken elimi onun beline atıp emektar lüververini çalıyorum. Kimseyi öldüremeyecek kadar naif ben, tabancayı kayınpederimin kafasına dayıyorum. Oynuyorum, rol yapıyorum. Blöf yapmayı pokerden, pokeri Saki Reyhanlı’dan öğrendim. Babamdan.

Vodvil… Bağırıyorum: “Beni Torbacı Necip’e sen mi gönderdin?”

Kayınpederim şaşırıyor. “Sakin ol. Ne yaptığını sanıyorsun şair?”

“Cevap ver bana!”

“Ne torbacısı, ne Necip’i? Ne aldın o itten?”

“Zehir tüccarından ne alınır? Zehir aldım. Tesadüfe bak ki Saki Reyhanlı aynı zehirle öldü. Babamın cinayet silahını bana mı taşıttın kansız?!”

Oradaki diğer İzciler beni indirmek için yaklaşırken Hamit eliyle durmalarını işaret ediyor. “Sonunda tamamen sıyırdı kafayı. Oğlum ben seni hiçbir yere göndermedim! Zehir falan da bilmiyorum.”

“Yalan!” diye haykırıyorum Kadir İnanır gibi. “Yalan söylüyorsun!”

Hamit Başkan yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle silahı elimden kapıyor. Ya blöfü yemedi ya da hızından emin. Şimdiye fark etmişsinizdir ama fiziksel olarak güçlü kuvvetli bir adam değilim ben. Aklıma da her an daha az güvenmeye başlıyorum.

Fırtına İzcileri üstüme çullanıp ben bağlıyorlar. Sonrası tamamen benim kontrolüm dışında gelişiyor. Siren seslerini duyunca Hamit’in üstüme bir suç yıktığını sanıyorum ama ambulansmış gelen. Zebella gibi tipler her yerimi kesen urganı çözüyor, tam kurtuldum derken ipin yerini kayışlar alıyor. En azından yumuşaklar. Canım yanmıyor. Yine de esaret hissi sinirime dokunuyor. Gururum zedeleniyor. Keşke sarhoş olsaydım, o zaman umursamazdım. Çok susadım ama suya değil.

***

Hastaneye yatalı birkaç gün oldu. Tımarhane-rehabilitasyon merkezi-cezaevi karışımı bir yer burası. Beni tutmaya hakları olduğunu düşünmüyorum. İlk dakikada kaçmaya çalıştım. Sanırım zebellalardan birinin burnunu kırdım. Ya da çenesini… Umarım aylarca çorbayla beslenmek zorunda kalır. Şiddete meyilli davranışlarımdan dolayı beni diğer hastalardan tecrit etmişler. Eğer tedaviye yardımcı olursam birkaç ay içinde salınırmışım. Birkaç ay bekleyemem. Babamın öldürülmesine dahlim olduğu şüphesiyle yaşayamam.

Yine de galiba verdikleri ilaçlar işe yarıyor. Artık alkol almak istemiyor canım. Bunun sebebi ilaçların beynimi içkiye ihtiyaç kalmayacak kadar uyuşturması olabilir.

Hücremde yalnızım. Bazen Peri-peykerimin hayaleti ziyaret ediyor beni. Hüzünlü görünüyor. İntikamını alamadığımız için olabilir. Hamit, kızının katilini öldürtmeyi denedi birkaç kez. Saki Reyhanlı, çocuğun yaptığını onaylamasa da onu bizden korudu. Ben hiçbir şey yapmadım mı? Yaptım. İçtim. Kendimi kaybettim. Kendimi Peri-peykerimin aşkına kurban ettim. Şimdi rezil bir alkolik olarak tımarhanede yatıyorum.

Özsaygımı kaybedeli çok oluyor ama bu aşağılanma benim için bile fazla. Kaçmalıyım. Ben güçlü kuvvetli biri değilim ama her şeyinizi kaybettiğinizde yapamayacağınız şey kalmaz. Harry Houdini’yi tanıyor musunuz? Kaçış sanatının kurucusu. Kaçış sanatı…

Bir sanat eseri ortaya koyuyorum, adına kaçış deniyor.

İğne saatimde bir hemşire ve iki zebella hücreye geliyor. Elimde pikeyle onları bekliyordum. Örtüyü suratlarına fırlatıp bacaklarının arasından kayarak hücreden çıkıyorum. Bu numarayı Saki Reyhanlı’dan öğrendim.

Hastaneden çıkabilmek istiyorsam kendimi tehlikeli hale getirmeliyim. Yoksa beni döve döve hücreme sokarlar. Yakınlarda tehlikeli olabilecek hiçbir şey yok. Çatal bıçaklar plastik. Bardaklar da kırılmamaları için kağıttan.

Koşuyorum. Tüm doktorlar, hemşireler, zebellalar peşimde. Nefesim tükeniyor. Bunu çok sürdüremem. Neyse ki koridorda asılı duvar saati dikkatimi çekiyor. Zıplayıp onu yere düşürüyorum. Zemine değdiği anda dağılıyor. Bir cam parçası kapıyorum.

Kollarımı en yakınımdaki hemşirenin boynuna doluyorum. Cam, şahdamarının üzerinde. Elimi azıcık oynatırsam ölür. Bir anda herkes olduğu yerde kalıyor. Dramatik etkiyi arttırmak için boynuna ölümcül olmayan bir kesik atıyorum. Zavallı kadın.

“Ben buradan gidiyorum! Engel olmaya çalışırsanız o ölür.”

Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Sakinleşmemi söylüyorlar. Sakinleşemem, buradan kurtulup babamın katilini bulmalıyım. O zehri neden satın aldım? Kimin için satın aldım? Hatırlamıyorum. Hatırlayamıyorum.

Ben, rehinem, doktorlar ve delileri kafeslemekle sorumlu zebellalardan oluşan kafilemiz adım adım hastanenin bahçesine ilerliyor. Burası tellerle çevrili. Henüz kurtulmadım. Kurtulamayacağımı söylüyorlar. Camı bırakmamı söylüyorlar.

“Hayır! Kapıları açın!”

Kapılar açılmıyor. Karşılıklı bekliyoruz. Kollarımın arasındaki kadın kan kaybından değil korkudan ölecek. Sürekli ağlıyor. Yüzüne sürdüğü boyalar, makyaj ya da artık her ne haltsa, bütün suratına akmış. Çirkin görünüyor. Belki gençliğinde güzel bir kızdı. Peri-peykerim gibi. Çırpınıyor. Onu öldürmeyeceğim. Peri işte böyle kollarımda öldü. Bu kadının da yitip gitmesini istemiyorum. İnleyip durma, lütfen… Bırakacağım seni. Gideceksin. Sadece şimdilik bana yardım etmen gerekiyor.

Bekliyoruz, bekliyoruz, bekliyoruz. Güvenlik etrafımızı kuşattı. Eminim polis de yoldadır. Planım başarısız oldu, diye düşünüyorum. Beni yeniden hücreye tıkacak ve bu defa yıllarca salmayacaklar.

Yanılmışım.

Chopper sesleri göğü dolduruyor. Bir sürü deri ceketli havaya sıkarak, telleri yıkıp geçerek geliyor. Fırtına İzcileri beni kurtarmaya mı geldi? Tabii ki hayır. Beni bu deliğe atanlar zaten onlar.

Hemşireler, doktorlar, güvenlik, kim varsa çil yavrusu gibi dağıldı. Zavallı rehinemin de gitmesine izin veriyorum.

Karalar MK, eski ailem, karşımdalar. Onlara Murat yolbaşçılık ediyor. Arkalarda karımın katilini görür gibi oluyorum, suratını seçer gibi, belli belirsiz. Önemsiz biri zaten o çocuk. Asıl suçlu yıllar boyunca bu savaşı kızıştıranlar. Bendeniz, mesela.

Motorlar, avını kıstırmış bir kurt sürüsü gibi etrafımı sarıyor. Namlular beni işaret ediyor. Kontaklar kapanınca canavar kükremeleri yerini fırtına öncesi sessizliğe bırakıyor.

“Anlat!” diye bağırıyor Murat. Suratında öyle bir ifade var ki elindeki tabancanın tetiğine azıcık daha basınç uygulasa ve beni alnımın çatından vurup yere serse şaşırmam. Kimsin sen Murat? Niye bu kadar öfkelisin?

“Saki Başkan’ı sen mi öldürdün?” Bunu o soruyor, ben değil. Şaşırıyorum. Aynı şeyi ben de Murat için düşünüyordum.

“Saçmalama!” diyorum. “Kendi babamı öldürecek halim yok.”

Murat, bineğinden atlayıp ağır adımlarla bana yaklaşıyor. Tüm gücüyle suratımı yumrukluyor. Aldığım darbenin etkisiyle sağ gözüm kapanıyor, sanırım kaşım patladı. “O gece mekanın arkasında ne işin vardı?” diye soruyor.  Telefonunu çıkarıp benim Saki Reyhanlı’yla konuştuğum bir video izletiyor. Videoda ben de babam da gergin görünüyoruz, tartışıyoruz. Ben yalpalıyorum, muhtemelen sarhoşum.

“Bilmiyorum… Hatırlamıyorum.”

“Yalan söyleme! Sen gelip beni şüpheye düşürdükten sonra araştırmaya başladık. Bu görüntü, sokaktaki bir dükkanın güvenlik kamerasından.”

“Ben yapmadım.”

“Yalan söylüyorsun!” diye haykırıyor. Kadir İnanır’ı taklit ettiğini zannetmiyorum. “Tımarhaneye kapatıldığın haberi yayılınca Torbacı Necip bize gelip Saki Başkan’ı öldüren zehrin aynısından satın aldığını öttü.”

“Aldım ama zehre ne olduğunu bilmiyorum. Ne kadar çabalasam da hatırlayamıyorum.”

“Yeter…” diyor Karalar MK’nin yeni başkanı yılgın bir sesle. Bir anda diğer gözüm de görmemeye başlıyor. Motorcuların kafama çuval geçirdiğini fark ediyorum. Elimi-ayağımı bağlıyor; beni sürükleyerek, yanlarında getirdikleri arabanın bagajına atıyorlar ve yola çıkıyoruz.

***

Tekrar söğüt gölgesindeyim, galiba son kez. Bozkırın ortasında, yalnız başına dikilen ağacımın gölgesinde. Bu ağacı neden böylesine seviyorum? Birbirimize benziyoruz. İkimiz de yalnızız. Çok yalnız. Tabii o benden iyi durumda. O yalnız bir şekilde varlığını sürdürebiliyor, ben her gün ölüyorum. O dimdik duruyor, ben eğilip bükülüyorum. Onun kökleri derinlere uzanıyor, kurakta olmasına rağmen yerin çok altındaki suya ulaşıp hayatta kalıyor. Bense uzun zamandır köklerimden kopuğum. Evet, işte bu yüzden dik duramıyorum.

Neden?.. Neden böylesine seviyorum bu ağacı? Çünkü bu ağaç benim mirasım. Bu ağacı çorak bozkıra Saki Reyhanlı dikti. Bu ağacı severdi. Söğüdüm susuzluktan ölmedi çünkü Saki Reyhanlı her gün suladı onu. Saki Reyhanlı böyle bir adamdı. Mucizeler yaratırdı, bir tanrıya has mucizeler… Sevdiklerini korurdu, onları yaşatmak için elinden geleni yapardı.

Peki ben ne yaptım? Babama ihanet ettim. O tanrıysa ben de şeytan oldum, seher yıldızı. Şimdi de onun gerçek halefi tarafından cehenneme sürüleceğim. Hak ettiğim yere. Ergenliğimin delidolu yıllarında Saki Reyhanlı beni bu ağaca getirirdi. Sakinleşip kafa toplamak için iyi bir yer olduğunu söylüyordu.

Murat bunu biliyor. Beni infaz etmek için hatıralarımın hayaletleriyle dolu söğüt ağacımı seçti, beni cezalandırmak için… Babamı öldürdüğümü söylüyor. Ona ihanet ettim, peki onu gerçekten de öldürdüm mü?

Bilmiyorum. Artık hiçbir şey bilmiyorum.

Başıma çuval geçirilmeden önce gördüğüm son şey Murat’ın yüzüydü. Öfkeli görünüyordu, çok öfkeli. Söğüt gölgesinde çuvalı çıkardılar. Artık öfkeli görünmüyor. Hüzünlü ve zayıf görünüyor. Silahını suratıma doğrultmuş. Tetiği çekmek istemiyor. Bir zamanlar aileydik. Beni o zaman bile sevmediğini düşünüyordum. Belki yanılmıştım. Belki de Murat, Saki Başkan’a gerçekten sonuna kadar bağlıydı. O kadar bağlıydı ki benim için bile iyi şeyler hissediyordu. Belki ihanetimle Murat’ı bile yaraladım.

Belki, belki, belki… Belki babamı öldürdüm. Neden yapmış olabilirim? Bir anlık öfke? İntikam? Saki Reyhanlı’ya öfkelenemem. Peri’nin kanı da onun elinde değil. İntikam alacağım bir şey yok. Ya da var mı? Katili koruyan o değil miydi? Bu yüzden yapmış olamaz mıyım? Olamaz! Babamı öldürmüş olamam!

“Ben yapmadım,” diyorum. “Kafama sıkarsan bana iyilik yapmış olursun. Yaşamak istemiyorum. Ama Saki Reyhanlı’nın katili ben değilim.”

Murat ikna olmuyor. “Bitti,” diye mırıldanıyor. O kadar sessiz mırıldanıyor ki onu duymuyorum. Bitti. Başarısız oldum. Babamın katilini bulamadım. İstediğim sanat eserini ortaya koyamadım.

Saatte 160 kilometre, yani süratli bir motorla aşağı yukarı aynı hızla hareket eden merminin namludan çıkmasıyla kafama ulaşması arasındaki saniyede hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Klişe ama gerçek.

Görelilik, Einstein. Zaman bükülüyor. O saniye bitmek bilmiyor. Trajikomik bir film bu. Anamın rahminden çıkıp kundağa sarılıyorum. Mutlu bir çocukluk yaşıyorum. İzci kampına gidiyorum. Anne-babam ölüyor, ben büyüyor muyum? Sokakta hayatta kalmaya çalışıyorum. Saki Reyhanlı, Hazreti Yezdan ile tanışıyorum. Beni farklı biri haline getiriyor. Peri’ye aşık olunca ona ihanet ediyorum. Peri-peykerimi, hayatımın anlamını kaybediyorum. Dağılıyorum.

Bu noktada film yavaşlıyor. İçiyorum, her zamanki gibi. İntikam istiyorum. Karım öldü ama katili nefes almaya devam ediyor. Dayanamıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Onu kendi ellerimle gebertemem. Ne dövüşmekte ne de silah kullanmada başarılıyım. Bu işi gizlice yapmalıyım. Torbacı Necip’ten hızlı ve fark edilmeyecek bir zehir istiyorum.

Karalar MK, benim yuvam. Mekana çıkan tüm gizli yolları biliyorum. Fark edilmeden mutfağa sızabilirim. Peki karımın katilinin içkisini nasıl bulacağım? Sarhoşum, bunu planlayamayacak kadar sarhoşum. Hava karardı mı kulübün yolunu tutuyorum.

Mekanın sokağında babamı görüyorum. Beni fark etmedi, istersem planımı sürdürebilirim. Fakat Saki Reyhanlı’yı görmek zihnimde karmaşık duygular uyandırıyor. Onu seviyorum, kesinlikle, beni o yetiştirdi. Her melek, düşmüş bir melek bile yaratıcısına muhabbet duyar. Bu muhabbet, beynimdeki salgı bezlerini tetikliyor. Mutlu oluyorum. Aynı zamanda da üzgün. Çünkü kişisel tarihimde Peri ve babam iç içe geçmiş durumdalar. Babama ihanetim Peri’yle, Peri’nin ölümü babamla ilgili. Onu suçlamıyorum. Veya suçluyorum. Bilmiyorum. Bu film beni geriyor. Katil ben değilim, değil mi? Babamı öldürmüş olabilir miyim? N’olur, n’olur olmasın.

Kimi kandırıyorum ki? Bütün ipuçları beni gösteriyor. Murat kafama sıkmakta haklı. Hatıraların arasında köpek gibi gebermem adil bir ceza. Babamı öldürdüm. Hatırlamıyorum ama yaptım. İyi de neden? Kahpe kader. Tabutta bile peşimi bırakmayacak keder. Vicdan azabı.

Saki Reyhanlı’yla karşı karşıyayım. Öfkeliyim. Aynı zamanda da derin bir huşu içerisindeyim. Bağırıp çağıracak oluyorum, beni susturuyor. Hala beni düşünüyor. Karalar sesimi duyarsa oradan cesedim çıkar.

Yapma! Yapma kahrolası şair. Baban o senin!

Onu suçluyorum. Peri’yi anlatıyorum. Sarhoşum. Rahmetli karımdan başka şey düşünemiyorum. Peri-peykerimin mis kokulu saçlarından, kalemle çizilmişe benzeyen kaşlarından, kömür karası gözlerinden, yumuşacık ellerinden, masum bakışlarından, mey gibi dudaklarından, insana huzur veren konuşmasından, büyüleyici duruşundan, güzel çehresinden, temiz ruhundan bahsediyorum. Konuştukça ağlamaya başlıyorum.

Babamla tartışıyoruz. Ama o benim için üzgün, ben de ona ihanet ettiğim için it gibi pişmanım. Zamanında aramıza öyle bir duvar örmüşüm ki aşıp birbirimize ulaşamıyoruz. Sözlerimizle kavga ediyoruz. Bir hiddet anında ağzından kaçırıyor. Her şeyin fitilini ateşleyen, ikimizin de bu dünyadan göçüp gitmesine sebep olan o sözleri söylüyor. Onun izni olmadan Karalar’ı beni öldürmeye azmettirenin Murat olduğunu söylüyor.

Peri’nin katilini biliyordum, artık asıl suçluyu da biliyorum. Murat’ı öldüreceğim. Oradan uzaklaşıp Saki Reyhanlı’yı atlatıyorum ve geri dönüyorum. İçimdeki kin öyle büyük ki damarlarımda kan yerine alkol akmasına rağmen odaklanabiliyorum. Görünmemeye dikkat ediyorum. Artık mutfaktayım. Saklanıp izliyorum. Anladığım kadarıyla Murat şarap içecek. Parçaları birleştirmek önemli. Dediğim gibi, ben dedektif değilim. Ayyaşın tekiyim sadece.

Görülmeden kadehe zehir katıp oradan kaçıyorum. Fark edilmemem mucize. Sanırım hiç kimse sarhoşken benim kadar hızlı olamaz. Dışarıda, gösteriyi izleyebileceğim bir nokta buluyorum kendime. Murat’ın cenazesini bekliyorum.

Evet, babamın ölüm haberi geliyor. Ben bir aptalım. Koca Saki Reyhanlı benim aptallığımın kurbanı oldu. Karalar, ruhani olarak öyle yaralandı ki fiziksel acı duyuyormuş gibi inliyorlar. Başkanlarının ölümünü mantıksal bir düzleme oturtmaya çalışıyorlar. Mekanın dışına taşıp katili arıyorlar. Beni arıyorlar.

Deliriyorum. Karnım ağrıyor. Galiba kusacağım. Sadece beynim değil, vücudumdaki tüm organlar Saki Reyhanlı’yı, beni yaratan adamı öldürdüğüm gerçeğini reddediyor. Kusacağım, halbuki alkolün tüm etkisi geçti. Midemdekine ağrı denemez, sanki işkembem ikiye kıvrıldı. Bu korkunç his diyaframıma yükseliyor. Almaya çalıştığım nefes yutağımda takılıyor. Canım yanıyor.

Bu şekilde yaşayamam. Apaçık ortada olan gerçeği reddediyorum. Oradan kaçıyorum. İçmeliyim, unutmalıyım. Başka şeyler düşünmeliyim. Gece saat ondan sonra alkol satışı yasak. Tabii kanunsuz motorcular için problem değil bu.

Söğüt gölgesine sığınıyorum. İçip sızıyorum. Sabaha, babamı kaybettiğimizi duymayan kalmayacak Orta Andolu’da. Ve ben unutmuş olacağım. Yoksa teker teker tüm hücrelerim, dokularım, organlarım çalışmayı bırakacak. Saki Reyhanlı öldü, diye düşünüyorum. Niçe’nin dediği gibi, onu biz öldürdük.

Film buradan sonra absürt bir hal alıyor. Dedektif rolüne soyunup kendimi arıyorum. Belki de babası ölen her erkek kendini aramaya başlıyordur.

Murat’ın tabancasından çıkan mermi sonlandırıyor filmi. Alnımdaki delikle çok sevdiğim ağacın gölgesinde yatıyorum. Ölüyorum ama kan kaybından değil, vicdan azabından.

YÜZÜM KALDI TAŞ ÜSTÜNDE

Çilli kolları nemle yapış yapış, otuzlarına göz kırpan, dolgun dudaklı, güzel yüzlü bir kadın mahzenden bozma barın kapısından girdi. Dağınık kızıl saçlarını başının üstünde bir paket lastiği ile toplamıştı. İçerideki serin hava, çıplak omuzlarını ürpertti. Kaçamak içilen sigaraların dumanlarına karışmış serin, rutubetli kokuyu derhal hissetti. Kalbi garip; korkuya benzer bir duyguyla sıkıştı. Kapıda durup salona baktı. İçerisi loş ve pusluydu. Gece daha yeni başladığı için masaların büyük bir kısmı boştu. İlerideki kuytuluklarda, taş duvarların diplerinde birkaç kişiyi seçebildi. Tedirgin adımlarla yürürken, tehlikeyi çağıran ilk anî harekette pır diye uçup kaçacak ürkek bir serçeye benziyordu. İlk gördüğü masaya oturdu; duvar dibine çekildi. Yaslandı serin taşa. Mahzenin derinlerinden gelen oldukça yumuşak, eski bir Blues şarkısının sesi tedirgin duygularını yatıştırdı. Etrafta başka bir ses duyulmuyordu; salona garip bir sessizlik çökmüştü.

Nereden çıktığını anlamadığı garson, üstünde birkaç şarap kupasının olduğu tepsiyle yanında bitiverdi. Toprak kupalardan birini masaya bıraktı. Kadın kafasını kaldırıp adama baktı; garson yanında dikilmeye devam ediyordu:

 “Ücretleri peşin alıyoruz,” dedi bunu açıklamaktan bıktığını belli eden bir ifadeyle.

 Kadın heybesini boynundan çıkardı. Karıştırdı. Tütün paketini çıkardı. Garsona gösterdi.

 “İçebiliyor muyuz?”

Garson gözlerini hızlıca yumup açtı. Kadın gözlüğünü, model bıçağını, çakmağını, Kapadokya rehber kitabını, cep telefonuyla kulaklığını arka arkaya çıkarıp sıraladı masaya. En sonunda buldu cüzdanı.

“Sekiz lira,” dedi garson.

Kadın, cüzdanından çıkardığı on lirayı uzattı garsona. Adam, parayı aldı:

“Üstünü getiriyorum,” dedi, arkasını dönüp uzaklaştı.

Kadın tütün paketi, çakmak ve sarma kâğıdı hariç, çıkardığı her şeyi tekrar heybeye attı.  Tabakasından bir kâğıt çekti. Sağ elinin avucuna yerleştirip tütün paketini açtı. İçinden çektiği bir tutam tütünü kâğıdın üstüne incecik yaydı, küçük hareketlerle tütünü sıkıştırdı, kâğıdı iki elinin parmakları arasında yuvarladı. İncecik sardığı sigarayı kaldırdı. Dilini kâğıda yaklaştırmıştı ki, önündeki masada oturan adamın ona baktığını fark etti. Adam masanın üstündeki kupayı kaldırırken gülümsedi.  

Adamın gözlerindeki ürkütücü bir ışık, sıçrayıp kadının gözlerine atladı. Mahzenin karanlığında kısa bir an ikisinin gözleri de aynı anda parladı. Adamın yüzü tanıdık geldi kadına; sanki daha önce başka bir yerde görmüştü. Hatırlamaya çalıştı. Başını hafifçe eğerek aldı adamın selamını. Gözlerini kaçırdı. Hatırlayamamıştı, sinir oldu kendine. Kapıya doğru bakarak, sigara kâğıdını ıslattı diliyle, yapıştırıp çakmağıyla yaktı.

Karşıda oturan adam da önündeki paketten çıkardığı sigarayı içmeye başlamıştı. Kısacık kesilmiş saçları simsiyahtı. Orta yaşa adım atmış ama gençliğine veda edememiş bir hâli vardı. Bakışları karşılaştı yeniden. Kadını tanıyor gibi bakıyordu adam da.

Tedirginliği artıyordu kadının. Hatırlayamıyordu bir türlü. Belki de birine benzetmişti. Bu düşünce rahatlattı onu. Kafasına takmaması en iyisiydi.

Adam gözlerini kadına dikmiş bakarken, birdenbire konuştu.  

“Ne zaman bitti atölye?”

“Anlamadım?”

“Atölye ne zaman bitti?”

“Ha!” dedi kadın. Şaşkın şaşkın baktı. “Sekizi geçiyordu…Sekiz buçuğa doğru…”

Kadının kafasında, geçmişte kalan o kısa an aydınlanıverdi; adamı kesinlikle daha önce görmüştü. Artık emindi. Büyük ihtimalle atölyede görmüştü.

“Pardon…Sizi çıkaramadım. Bugün atölyede miydiniz?”

“Değildim,” dedi adam. “Ben üniversitede çalışmıyorum.”

“Öyle mi? Atölyeden haberiniz olunca ben de…”

“Burası küçük yer,” diyerek sözünü kesti adam. “Atölyelerden herkesin haberi olur.”

“Benim atölyeden olduğumu nereden haber aldınız peki?” diye alayla sordu kadın. Gıcık olmuştu adama.

Adam, kupasını kaldırıp ağzına götürdü; gözlerini kadından ayırmadan bir yudum aldı. Şarabın bordosu ışıldadı. Eliyle gösterdi. Kadın eğilip adamın gösterdiği yere baktı. Atölye katılım kartı hâlâ boynundaydı. Utançtan kulaklarının yandığını hissetti. Telaşla kimliği çıkardı, heybenin üstüne fırlatıp adama mahcup mahcup baktı.   

Eski, soluk yeşil renkte bir tişört giymişti adam, karın kısmına kil bulaşmıştı.

“Siz de… Heykeltıraş mısınız?”

“Pek sayılmaz,” dedi adam. “Piyasa işleri yapıyorum. Turistik eşya…” Sigarasından bir nefes çekti. “Çömlekçiyim yani.”

Kadın, hafifçe başını sallayıp gülümsedi, kupasından bir yudum aldı. Soğuk şarap genzini yakarak midesine indi. Kapıya, sonra saatine baktı. Adam onu izlemeyi sürdürüyordu, kadın bakınca başını önüne eğdi. Kadın kapıya dikti gözlerini tekrar. İçinden ona kadar sayıp İhsan’ın içeri girmesini diledi. Ne zaman böyle dilese ikiletmeden gerçek olurdu. Hiç şaşmazdı.

İhsan kapıdaydı işte. Kadın hazırda bekleyen elini kaldırdı.

“İhsan!”

İhsan sesin geldiği tarafa döndü. Kadın yumuşacık fısıldadı.

“Buradayım!”

İhsan, kendisine doğru yürürken kadın ayağa kalktı, kolunu İhsan’ın beline dolayıp yanağından öptü. Oturdular. İhsan, masadaki kupadan bir yudum aldı.

“Mmm… Güzelmiş,” dedi dudaklarını yalayarak. Gözleriyle garsonu aradı. “Bir tane daha isteyelim.”

“Seninki gelene kadar bunu beraber içelim,” dedi kadın.

İhsan, kadının yanağında gezdirdi ellerini, sonra boynunu sertçe okşadı. Kadın İhsan’ın elini tutup boğazına bastırdı. Göğüslerinin arasından karnına doğru bıçak gibi, ürpertici bir coşkunun aktığını hissetti. İhsan, kadehinden bir yudum aldı, yutmadan kadına döndü. Arzuyla aralanmış dudaklarını öperken ağzında tuttuğu yudumu onun ağzına boşalttı. İkisi birden aynı anda yutkunup, dilleriyle birbirlerinin dudaklarını yaladılar. İhsan, garsona seslenmek üzere döndü. O sırada tam karşıda oturan adamı fark etti. Adamın yüzünü bir yerlerden hatırlıyordu sanki. Adamın yüzünü tanır tanımaz:

“Aaaaa!” deyip fırladı İhsan.

Karşı masadaki adam gözlerini kısarak baktı İhsan’a.

“Bir bakışta tanıdın beni.”

İhsan ona doğru yürüdü.

“Hocam!” dedi heyecanla. “Sizi nasıl tanımam!”

Adam, İhsan’ın uzattığı eli sıktı. İhsan, iki eliyle tutup muhabbetle salladı adamın elini.       Adam, sıkıldığını belli edip, çekti elini.

“Hiç değişmemişsiniz.” Kadına dönüp gel etti.

Kadın, yerinden kalktı. Yaklaştı. İhsan kolunu kadının beline doladı.

“Yeşimciğim; bu Bey… Cemal Hoca. On…Ya da on iki yıldır…Değil mi hocam? Kaç yıl oldu görüşmeyeli?”

“Bilmem. Hatırlamıyorum,” dedi Cemal.

 “Yeşimciğim; Cemal Hoca, bizim bölümden.”

 “Bölümdeydim!..” diye düzeltti Cemal, dudaklarını çarpıtarak alaylı alaylı gülümsedi.

“Bölümden…di!” diye tekrar etti İhsan gülerek. Yeşim’in sırtına dokundu.

“Hocam, Yeşim de bölümde asistan.”

“Boynundaki karttan tahmin etmiştim,” dedi Cemal.

 Yalandan gülümsedi Yeşim.

“Atölye katılım kartını çıkarmayı unutmuşum da… Cemal… Cemal Hoca fark etmiş.”

İhsan güldü.

“O zaman tanıştınız siz…”

“Hayır, tanışmadık,” dedi Cemal. Yeşim’e elini uzattı.

“Memnun oldum.”

Yeşim, Cemal’in elini tuttu. Avucuna tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Cemal hafifçe sıkıp bıraktı Yeşim’in elini.

“Ayakta kaldınız. Oturmaz mıydınız?”

Yeşim, diğer masada kalan heybesine uzandı. Masanın üstündeki tütün paketiyle, çakmak ve sarma kâğıdını topladı. İhsan, masadaki şarap kadehini aldı, İhsan, Yeşim’in sandalyesini tuttu. Yeşim, Cemal’in karşısına, İhsan da Yeşim’in yanındaki sandalyeye oturdu. İhsan, kadehi Yeşim’in önüne, masanın üstüne bıraktı.

“Sizinle karşılaştığımıza çok sevindim hocam,” dedi İhsan. “Gerçekten hiç değişmemişsiniz. En son gördüğüm halinizde donup kalmışsınız!”

Cemal’in yüzünde sırıtır gibi bir ifade belirdi. Birden karnından inildemeye benzer bir guruldama sesi geldi. Yüzünü buruşturdu. Elini midesine götürdü.

“Affedersiniz,” dedi sırıtmaya devam ederek. “Bazen midem benimle aynı fikirde olmuyor.”

“Önemli değil Hocam,” dedi İhsan. Merakla atıldı: “Ne yapıyorsunuz şimdi? Neredesiniz?”

Kollarını iki yana açtı Cemal. 

“Buradayım işte,” dedi. Şarap kadehine uzandı.

“Burada mı yaşıyorsunuz?”

“Evet,” dedi Cemal, kadehinden bir yudum aldı. Yutarken midesinden yine bir guruldama sesi geldi.

“Heykel yapıyor musunuz?” diye sordu İhsan.

Cemal elini midesine bastırdı.

“Ne heykeli?” dedi sinirli sinirli gülerek.

“Çalışmıyor musunuz artık?”

“Hayır, çalışıyorum. Çömlekçilik yapıyorum.”

“Öyle miii? Harika! Atölyeniz nerede?”

“Birkaç yüz metre ileride. Arkadaki sokakların birinde.”

“Hem de merkezde!” dedi İhsan göz kırparak. “Asistana ihtiyacınız var mı?”

“Var iki çırağım,” dedi Cemal. “Sağ ol. İhtiyacım olursa ararım.” Alaylı alaylı ekledi. “Bölümde rahat değil misin yoksa?”

“Yok hocam, rahatım tabii! Ama…Sizinle çalıştığımız günleri…”

Elini kaldırıp sözünü kesti Cemal. İhsan sustu.

Bir sessizlik oldu. Cemal eliyle karnını ovuştururken gergin görünüyordu. İhsan daha fazla dayanamadı sessizliğe.

“Çömleklerinizi görmek isterim. Eğer bir sakıncası yoksa…”

“Yok canım, ne sakıncası olacak?” dedi Cemal. Elini karnından çekti. “Ama yaptıklarım pek matah şeyler değil. Piyasa işleri işte…Yavaş yavaş da bırakıyorum benim çıraklara, onlar hallediyor.” Sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. “Biraz da başkaları yapsın. Yoruldum artık.”

Kısa bir an durdu, birdenbire, “İzninizle kalkacağım ben,” dedi.  “Atölyede bir şey unuttum da…Uğramam gerekiyor.”

İhsan’a, sonra Yeşim’e baktı.  “İsterseniz orada devam edelim sohbete. Size şarap ikram edeyim. Hem benimkiler bedava.”

“Şarap mı yapıyorsunuz?”

“Kendime yetecek kadar. Arkadaşlarla içmek için.”

İhsan’ın gitmek için can attığı belliydi. Yeşim’e döndü.  Yeşim gözleriyle, “Sen nasıl istersen, benim için fark etmez,” dedi.

Garson, elinde dolu bir tepsiyle yaklaşıp masaya iki lirayı bıraktı.

İhsan, garsona “Kalkıyoruz,” dedi. Garson uzaklaştı. İhsan, Cemal’e döndü: “Büyük bir zevkle kabul ediyoruz davetinizi. Hem bu arada çömlekleri de görürüz.”

Bir kahkaha attı Cemal. “İnandıramadım seni galiba. Görünce hayal kırıklığına uğrama diye söylüyorum. Gerçekten kötü yola düştüm ben. Piyasaya çalışıyorum.”

“Olsun Hocam, iş iştir. Bakarsınız ben de girişirim.”

“Aman girişme. Seninle de rakip olmak istemem,” dedi Cemal şaka yaptığını belli ederek. “Bana iki dakika izin verin. Bir su döküp geleyim.” Kalktı, hafifçe sendeleyerek koridorun ucuna yürüdü.

İhsan arkasından bakarken, Yeşim’in kadehini alıp, bir yudum daha içti. “Vay be! Cemal hoca!” dedi. “Hiç aklıma gelmezdi burada karşılaşacağımız.” Dudaklarını yaladı. “Şarap güzelmiş.”

“Ben de beğendim.” dedi Yeşim. “Eee, kim bu Cemal…Hoca?”

“Ya, hiç sorma!” dedi İhsan bağırarak. Sesini alçalttı sonra. “Efsaneydi, efsane! Birdenbire ortadan kayboldu.”

“Ortadan mı kayboldu? Nasıl yani?”

“Kayboldu işte! Aniden! Kimseye haber vermeden. Her yerde aradılar, kimse bilemedi nerede olduğunu.”

“Çok ilginç!”

“Evet, çok tuhaf gelmişti bana da.” Gözleri uzaklara daldı. “Gerçi ondan da bu beklenirdi.”

“O ne demek?”

“Esrarengiz bir adamdı. Tekinsiz bir tarafı vardı. Çeşitli rivayetler dolanırdı hakkında.

Delice şeyler yapardı bazen.”

“Nasıl yani?” dedi Yeşim. Sırtından bir ürperti geçti birden. Omuzlarını kaldırıp titredi.

“Yok canım, öyle korkulacak şeyler değil. Mesela bir gün, durup dururken birden, atölyesinden sesler gelmeye başlamış.”

“Ne sesleri?”

“Bağırmalar, feryatlar filan.”

“Eee?”

“Duyanlar koşmuşlar ne oluyor diye. Bir bakmışlar hoca, tamamladığı bir büste sarılmış, salya sümük ağlıyormuş.”

“Niye?”

“Kimse önemsemedi. Onun bu hallerine alışmıştık. Ayrıca çok da çapkındı. Bir tür Kazanova. Bölümdeki öğrencilere de takılmıştı tek tük. Kiminle ilişkiye başlasa, kız bir süre sonra ortadan kayboldu.”

“Hadi canım! Ne oldu?”

“O kadarını bilmiyorum. Biri bölümden ayrılıp başka bölüme geçiş yapmış, bir başkası okulu bırakmış…Ama kızları bir daha gören olmadı. Herkes bir şey söyledi. Geçmiş gün, çok net hatırlamıyorum.”

Hevesi kaçmıştı İhsan’ın, bu konuya daha fazla devam etmek istemediği belliydi.

“Ben çok hayrandım ona. İşinde çok ustaydı. İşleri kusursuzdu. Gözlerimi ayıramazdım, büyülenirdim.  Bir ara Dali gibi uzatmıştı bıyıklarını.” Güldü. “Dedim ya, çatlaktı biraz.”

“Ay yoksa…” diye atıldı Yeşim. Bir an durdu. “Anladım, anladım!” dedi. “Bıyık deyince… Geliverdi gözlerimin önüne. Bölüme başladığımda anlatmışlardı. Şu meşhur hoca buuuu! Şu “Törkiş Deeli” dedikleri.”

“Ta kendisi! Bölümden ayrıldı, nereye gittiğini kimseye söylemedi. Sevgililerine benzedi sonu. Sırra kadem bastı anlayacağın. Kimi ‘Kafayı yemiş, hastanede yatıyormuş’ dedi. Kimi, ‘Yurtdışına gitmiş.’ Bir süre sonra herkes ilgisini kaybetti. Kimse konuşmaz oldu. Konu kapandı, bir daha lafı edilmedi… Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Demek buraya yerleşmiş, ha!”

“Öğrenciyken de çok parlakmış, değil mi? Bir sürü ödül almış. Yurtdışında sergilere katılmış.”

“Evet, yaptığı işler çok iyiydi. Özellikle büstleri muhteşemdi. Öyle canlılardı ki, görsen nefes alıyor sanırdın. Hepsini parçalamış güya.”

“Parçalamış mı?” diye hayretle fısıldadı Yeşim.

“Evet! Öyle dediler ama aslı var mı bilmiyorum. Doğruysa çok üzülürüm. Ayrılırken beraberinde götürmüş de olabilir. Ama bölümden bir şey çıkarttığını gören olmamış. O gittikten sonra kapıyı kırıp odasına girmişler. Hiçbir şey bulamamışlar. Arkasında ne bir iz ne bir nefes bırakmış…Sonra…”

“Haydi bakalım gençler!” diye seslendi koridordan Cemal. İhsan, toparlandı.    

Yeşim, “Duymuş mudur,” der gibi baktı İhsan’a.

İhsan, “Rahat ol” dedi bakışlarıyla. Cemal’e döndü. “Geldik!” diye seslendi.

Kalktılar. Dışarı çıkıp yürümeye başladılar. Sokakta, hafif bir rüzgâr vardı. Hava, temiz ve dumansız, sokak sessiz, boş ve karanlıktı.  Yan yana yürümeye başladılar. Cemal sağa sola yalpalayarak, her an devrilecekmiş gibi yürüyordu. Birden ikisinin önüne geçti, sokağın köşesine gelince sola döndü. İhsan, Yeşim’in elini yakaladı, kendine çekti. İki parmağını hafifçe sıktı. Yeşim, parmaklarını geçirdi İhsan’ın parmaklarına. Paralel iki sokak geçtiler.

Tahta kapısı örtülmüş bir taş yapının önünde durdu Cemal.

“Burası,” dedi. Kapıyı itti. Gıcırdayarak açıldı kapı. Eliyle kapıyı tuttu.

“Buyurun.”

Yeşim; arkasından İhsan girdi içeri. Cemal kapıyı çekti, içeri girdikten sonra kapattı. Kapı ağır bir gıcırtıyla kapandı.

Küçük taşlarla döşeli avlunun ortasında, üzeri tahta bir kapakla örtülü bir kuyu vardı. Kapının tam karşısında merdivenler yukarıya, taş binanın üstünde bir odaya çıkıyordu. Merdivenlerin altına büyük bir oyuk açılmıştı.

“Hoş geldiniz inime!” dedi Cemal.

İhsan ve Yeşim kahkahalarla güldüler.

“Gülmeyin!” dedi Cemal. “Doğru söylüyorum, gerçekten inmiş burası eskiden. Ayı ini.” Şaşkın bakışları fark edince o da güldü.

“İsterseniz odaya geçelim,” dedi. Oyuktan girdi. İhsan, Yeşim’in elini tuttu. Girerlerken ışık yandı.

İçerisi oldukça küçüktü. Duvar diplerinde kurulmuş tahta tezgâh üzerine çömlekler, toprak kaplar ve bardaklar sıralanmıştı.  Kapının arkasındaki bölüm oturma odası olarak düzenlenmişti. Büyükçe deri bir kanepenin üzerinde birkaç yastık ve katlanmış yün bir battaniye duruyordu. Pencere önünde bir masa ve üzerinde bir diz üstü bilgisayar vardı.  Birkaç kitap duruyordu bilgisayarın yanında, biri açık olarak bırakılmış, üstünde bir tirbuşon konmuştu. Kapının karşısında, duvar dibinde küçük bir tabure, üzerinde bir önlük ve önünde bir çömlek çarkı durmaktaydı. Arka duvarda küçük bir tahta kapı vardı.

“Siz rahatınıza bakın. Ben şarabı çıkarayım,” dedi Cemal. Kapıyı açıp, merdivenlere doğru yürüdü. Kapıyı açarken kısa bir an Yeşim’e baktı. Başını çevirip kayboldu.

Yeşim’in içinde, bir şey hatırlamış gibi, tuhaf bir duygu canlandı; ama çok sürmeden kayboldu.

Yeşim kanepeye oturdu. İhsan tezgâha dizilmiş çömleklere baktı.

“Bunların hiçbirini hoca yapmamıştır bence.”

“İşleri çıraklara bıraktım dedi ya barda.”

“Heykeli bırakmış ha!” dedi İhsan. Etrafına baktı. “Gerçekten bırakmış. İnanılır gibi değil.”  Gelip Yeşim’in yanına oturdu. Elini tuttu. “Sıkıldın mı?” Gözlerini kısarak baktı Yeşim’e. “Oooo, ellerin buz gibi olmuş!”

“Ya, evet. Soğuk burası,” dedi Yeşim.

“Şaraplarımızı bitirince kalkarız,” dedi İhsan. Ellerini tutup öptü Yeşim’in. İki avucu arasında alıp nefesini üfledi. Tahta merdivenlerin gıcırtısıyla toparlandılar.

Cemal, elinde bir şarap şişesiyle göründü. Şişeyi masanın üstüne koydu. Tezgâhtan üç tane toprak kadeh seçti. İhsan ve Yeşim’e göstererek:

“Sahiplerini buldular,” dedi. “Bunlar sizin. Giderken götürürsünüz.”

“Ne güzel hediye,” dedi Yeşim. “Teşekkür ederiz.”

“Size özel bir şey değil,” dedi Cemal, teşekkürden sıkılmış gibi. “Benim inde gelenektir. Şarabı içen, kadehini götürür.” Kitabın üstünde duran tirbuşonu alıp, şişenin mantarını çıkardı, kadehleri doldurdu. Birini Yeşim’e uzattı. “Sormadım ama kırmızı şarap çıkardım size” İkinci kadehi İhsan’a verdi.

“Diğer şarapların tadına da başka zaman bakarız,” dedi İhsan kadehi alırken.

“Önce bunu için de. Bakalım beğenecek misiniz?” dedi Cemal. Kadehini havaya kaldırdı. “Hoş geldiniz!” Kafasına dikti kadehi. Şişeye uzanıp aldı, tekrar doldurdu.

Yeşim ve İhsan, birbirlerine bakıp gülümsediler. Kadehlerini kaldırdılar. “Hoş bulduk!” dediler aynı anda.

Yeşim şarabı ağzının içinde dolaştırıp, damağına doğru iterek yokladı. Sonra hafifçe yutkundu. Küçük yudumlarla ağır ağır içti şarabı.

“Mmm… Gerçekten çok iyi.”

“Geçen yıldan kalan şişelerden bu,” dedi Cemal.  İhsan’a bakarak dil çıkarttı.

“Ağır misafirler için saklıyordum.”

İhsan, kadehini kaldırdı. Bir yudum aldı. “Ben de çok beğendim. Ne güzel oldu karşılaşmamız. Ne iyi yapmışsınız buraya yerleşmekle.”

“İyi mi?” dedi Cemal kızmış gibi.

İhsan, anlam veremedi bu çıkışa.

“Evet, çok iyi yapmışsınız.” Göz ucuyla Yeşim’e baktı. Tedirgin görünüyordu Yeşim.

“O zaman bana içelim,” dedi Cemal. Sakinleşmişti birden. Kaldırdı kadehini. Bir dikişte bitirdi içindekini.

“Artık kalksak…” dedi Yeşim. “Yarın atölyede işler yoğun.”

“Olur, tatlım,” dedi İhsan.  Cemal’e döndü. “Hocam, biz artık kalkalım. Yarın atölyeye uğrayın isterseniz.”

“Uygun değilim!” dedi Cemal sertçe.

“O zaman, gitmeden görüşürüz bir ara…” dedi İhsan.

“Durun!” diye atıldı Cemal. İhsan, tuhaf tuhaf baktı. Cemal çabucak ayağa kalktı; ama her an yıkılacak gibiydi. “Size bir şey vereceğim,” dedi. “Bekleyin; iki dakika sonra geliyorum.”

Sendeleyerek arka duvardaki tahta kapıya gitti. Açarken, kapı inler gibi gıcırdadı. Yeşim ürperdi birden. Cemal dönüp Yeşim’in gözlerinin içine baktı. Sanki açık bir davet vardı; “Sen de gel benimle,” der gibi. Yeşim birden hatırlayıverdi.

O sabah atölyede çalışırken, arkasındaki pencerenin kenarında, sokakta, kaldırımda durup içeriyi seyreden bir adamın yanı başında, taş zeminde uzayıp giden gölgesini fark etmişti önce. Sonra karşı duvardaki aynadan görmüştü yüzünü. Aynadan gördüğü adamın yüzünde de bu ifade vardı; açıkça onu çağıran bu ifade. Adama arkası dönük olduğu halde, saatlerdir onu izlediğini anlamıştı.  O anda birdenbire kaybolmuştu adam.

Yeşim, bütün gün süren tedirginliğinin nedenini çözüverdi. Kıpırdandı, İhsan’a baktı. Cemal, bu bakışı kaçırmadı. İhsan’a döndü, parmağını havaya kaldırarak uyardı:

“Sakın gitmeyin, geliyorum.” Kapıdan girip kayboldu. Kapı arkasından ince bir gıcırtıyla kapandı.

İhsan, Yeşim’in yanına geldi. Oturup ellerinden tuttu. Buz kesmişti parmakları. “Donmuşsun sen!” dedi.

“Evet” dedi Yeşim. “Çok üşüdüm.”

“Cemal Hoca gelsin de,” dedi İhsan.

Yeşim İhsan’a o sabah olanlardan bahsetmeyi istedi önce. Ama emin olamıyordu. Hem Cemal her an geri dönebilirdi. En iyisi otele dönünce anlatmaktı. Belki de hiç anlatmazdı.

“Gidelim! Şimdi gidelim!”

“Tamam tatlım. Adam bir gelsin önce, gideriz, söz!”

“Ne verecek acaba?”

“Bilmiyorum,” dedi İhsan. Yeşim’in ellerini elleri arasına aldı, sıcak nefesini üfledi tekrar.

Bir çarpma sesi geldi birden.

“Hiii!” diye sıçradı Yeşim. “Ne oldu?”

“Korkma!”

“Neydi o ses? Nereden geldi?”

“Bilmem!”

“Aşağıdan geldi sanki,” dedi Yeşim. “Cemal!” dedi korkuyla. “Cemal Hoca’ya bir şey mi oldu yoksa?”

“Olabilir valla. Zaten zor duruyordu ayakta,” dedi İhsan.

“Gidip bakalım.”

“Sen burada bekle,” dedi İhsan.

“Ben hayatta burada tek başıma kalamam. Seninle geleceğim.”

“Tamam, gel o zaman,” dedi İhsan. Bir an durdu. İşaret parmağını kaldırdı havaya.  “Ama sakin ol.”

“Sakinim ben, merak etme,” dedi Yeşim. Parmağını tutup indirdi İhsan’ın.

Ayağa kalkıp tahta kapıya koştular. Yeşim, İhsan’ın tişörtüne yapışmıştı. İhsan, tahta kapıyı açtı. Kapı açılırken gıcırdadı yine. Aşağıya baktılar. Tahta merdivenler dik bir şekilde iniyordu aşağıya.

İhsan adımını atıp “İnerken dikkat et,” dedi Yeşim’e.  “Bana tutun.”

İhsan, birkaç adım inip Yeşim’in ellerinden tuttu. Yavaş yavaş indiler. Aşağıda küçük bir oda vardı. Ucundan ileriye doğru alçak tavanlı bir koridor uzanıyordu. Koridorun duvarında küçük, sarı ışıklı bir ampul yanıyordu, ilerisi karanlıktı.

İhsan etrafına baktı.  “Burada bir şey görünmüyor,” dedi. “Gel, şu tarafa bakalım.”

“Biz niye onunla inmedik ki,” dedi Yeşim. “Kim bilir nereye düştü? İşin yoksa bul.”

“Buluruz şimdi merak etme. Baksana, küçücük yer burası.”

El ele tutuşup koridorda ilerlediler.  Koridor sola kıvrılıyor, giderek darlaşıyor, tavan da alçalıyordu. Yeşim, nefesinin yetmemeye başladığını hissediyordu. Işık azalıyordu, iyice karanlık olmuştu koridor. Durdu Yeşim.

“Ne oldu?”

“Işık çok az. Cep telefonumun ışığını açacağım.” Telefonunu çıkarıp ışığını açtı.

“İyi fikir,” dedi İhsan. “Dur, ben de açayım.” Pantolonun cebinden çıkardı telefonu. Işığını açtı, ileriye doğru tuttu.  Telefonlarını başlarının üzerine kaldırdılar.

“İşte orada!” diye bağırdı Yeşim.

Cemal, biraz ileride yüzükoyun yatıyordu.

“Sakin ol!” dedi İhsan. Onun da sesi titriyordu.

“Sakinim,” dedi Yeşim. “Asıl sen sakin ol!”

Yavaşça Cemal’in yanına gittiler.  Yerde, Cemal’in kafasına doğru bir kırmızılık yayılmıştı.

“Nabzına baksana!” dedi Yeşim.

İhsan Cemal’in bileğini yakaladı. Bir an durdu. Sonra hızla çevirip bedenini, boynunu tuttu. Eğilip dinledi. Kafasını kaldırıp Yeşim’e baktı. Sinirli, kısa bir kahkaha attı. “Yaşıyor! Sadece sızmış.”

Yeşim de katıldı İhsan’ın gülüşüne.

İhsan eğildi. Kırmızı sıvıya dokundu. “Soğuk bu. Kan değil.” Eline sert, keskin bir şey değdi. Alıp baktı; bir cam kırığıydı. Telefonun ışığını Cemal’in üzerine doğru tuttu. Cemal’in elinde kalan şişenin ucunu ve mantarı gördü. “Düşünce elindeki şişe kırılmış.”

“Bize şarap verecekmiş demek,” dedi Yeşim.  “Yine de iyice bakalım. Şişe bir yerini kesmiş olmasın.”

“Önce buradan çıkaralım.”

“Nasıl çıkaracağız?”

Telefonlarının ışığında koridora baktılar. Biraz ileride küçük bir kapı görünüyordu. İhsan kapıya doğru birkaç adım attı.

“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Yeşim telaşla.

“Şuraya bakacağım,” dedi İhsan.

Yeşim de İhsan’ın yanına gitti. Kapıyı açıp baktılar. İhsan bir adım atıp içeri girdi. Telefonuyla tarayıp duvardaki elektrik düğmesini buldu, açtı. İçerisi şaşılacak kadar geniş ve tavanı yüksek bir odaydı. Duvarlarda sıra halinde oyulmuş, oyuklara yan yatırılmış şarap şişeleri dizilmişti.

“Şarap mahzeni mi burası?” dedi Yeşim.

“Evet!” dedi İhsan.

“Hadi çıkalım. Cemal’i… Hocayı kaldırmamız lazım oradan.”

“Tamam, çıkalım,” dedi İhsan. Mahzenin duvarlarında geziniyordu gözleri.

“Ne arıyorsun?”

“Hiç!”

“Başka bir çıkış var mı diye bakıyorsun, değil mi?”

“Yoo, hayır!” dedi İhsan. Aklı başka bir yerdeydi. Mahzenin gerisindeki dehlize baktı. “Başka çıkış olduğunu sanmıyorum. Mecburen geldiğimiz merdivenlerden çıkacağız yukarı.”

“Çıkalım o zaman.”

Geri döndüler. Cemal, hiç kıpırdamadan yatıyordu düştüğü yerde.

İhsan cep telefonunu Yeşim’e verdi. Cemal’in yanına çömeldi. Avucunu açıp kırık şişeyi elinden aldı. Duvar kenarına koydu. Cemal’i kollarından tutup kaldırdı. Başını omzuna yerleştirdi. Kocaman bir bebeği kucaklar gibi kucakladı Cemal’i. Kalktı ayağa. Yeşim telefonların ışıklarını tutarak yolu gösterdi. Merdivenlerden çıkıp odaya girdiler. Cemal’i deri kanepeye yatırdılar. Tişörtündeki kil lekelerine şarap lekeleri karışmıştı. Kollarında ya da başka bir yerinde hiçbir kesik görünmüyordu.

“Ne yapacağız?” diye sordu Yeşim.

“Ayılana kadar bekleyelim,” dedi İhsan. “Böyle bırakıp gitmek olmaz. Gerçekten iyi olduğundan emin olmak istiyorum. Sonra bir şey olursa kendimi hiç affetmem.”

“Haklısın. Bekleyelim ama böyle başında mı duracağız?”

“Ne yapalım? İstersen sen otele git. Ayılınca gelirim ben.”

“Hayır, olmaz! Seni burada yalnız bırakamam.”

“İyi, kal o zaman,” dedi İhsan. Kanepenin kenarındaki battaniyeyi Cemal’in üstüne örttü. Yeşim’e kaçamak bakıp kapıyı işaret etti. Fısıldayarak, “Ben aşağıya iniyorum,” dedi. “Sen burada ka…”

Telaşla atılıp sözünü kesti Yeşim. “Hayır, kesinlikle olmaz!” diye fısıldadı.

“Ama…”

“Hayır İhsan!”

“Çok sürmez; bir şeye bakıp geleceğim.”

“Lütfen ısrar etme, kalamam diyorsam kalamam!”

İhsan Yeşim’in bir şeyler ima ettiğini sezdi ama soramadı. İçini bir sıkıntı sarmıştı.

“Sen gidersen ben de gelirim!” dedi Yeşim kararlı bir sesle. “Hem…Sen…Nereye?”

“Aşağıda… Bir şeye bakacağım.”

“Neye bakacaksın?”

“Aklıma bir şey takıldı da…”

“Ne takıldı?”

“Emin değilim… Görmem lazım.”

“Bana da anlatmazsan hiçbir yere gidemezsin.”

“Hani sana barda anlattım ya…”

“Neyi?”

“Hocanın büstlerini…”

“Eee?”

“Onlar belki aşağıdadır.”

“Hani hepsini parçalamıştı?”

“Öyle dediler, ama belki de parçalamamıştır.”

“Yani?”

“Yani, belki buraya getirmiştir hepsini, aşağıda saklıyordur.”

“Saklıyorsa sana ne?”

“Bana ne olur mu tatlım?” dedi İhsan. Yeşim’in başını iki elinin arasına aldı. Saçlarından öptü. “Söyledim ya… Büstlere ne olduğunu çok merak ediyorum. Neredeler? Ne oldu onlara? Aşağıda, mahzendelerse bir baksak ne çıkar?”

“Sana bir şey söyleyeyim mi?” dedi Yeşim.

İhsan merakla baktı.

“Ben de seninle geliyorum!”

“Tamam, başımın tatlı belası, gel,” dedi İhsan. Yeşim’in dudaklarına çabucak bir öpücük kondurdu. Yeşim’in gülümsemesi yüzüne yayılırken İhsan’ın koluna yapıştı. Kapıyı ses çıkarmamaya çalışarak yavaşça açtılar. İhsan Yeşim’in geçmesi için kapıyı tuttu. Yeşim, basamağa adımını atıp, geriye çevirdi kafasını. Kanepede, üzerinde battaniyeyle uyuyan Cemal’e baktı. Cemal’in yüzünde, biraz önce ağlamış bir çocuğun kırgın ifadesi vardı.

İhsan, Yeşim’in bakışını yakaladı. “Merak etme, uyanmaz.”

Yeşim, usulca indi merdivenlerden. İhsan basamağa adımını atıp kapıyı yavaşça kapattı. Merdivenlerden indikten sonra koridorun başında durdular. 

İhsan “Bu taraftan!” diye fısıldadı.

“Nereye gidiyoruz?”

“Demin gördüğümüz mahzene.”

“Şarap şişelerinin olduğu yere mi?”

“Evet!”

“Orada olabilirler mi?”

“Bilmiyorum. Yani… Emin değilim… Gidince göreceğiz.”

Yeşim, İhsan’ın eline yapıştı.

“Buz gibi olmuşsun!” dedi İhsan. “Sakin ol! Bakıp çıkacağız.”

Sessizce koridorda ilerlediler. Hızla mahzenin olduğu kapının önüne geldiler. İhsan kapıyı açıp içeri girdi, duvardaki elektrik düğmesini açtı. Yeşim girip kapıyı kapattı.  İhsan ileri doğru yürüdü.

“Sence büstler burada mı?” diye fısıldadı Yeşim.

“Bilmiyorum,” dedi, sinirle güldü İhsan. “Öyle mi değil mi göreceğiz. Sadece büstler de olmayabilir.”

“Bilmece gibi konuşmasana!” diye çıkıştı Yeşim.

“Hocanın sadece çömlekle uğraştığına inanmıyorum. Mutlaka devam ediyordur heykel yapmaya. Kolay kolay bırakamaz o. Etrafı iyice araştıralım.”

Yeşim etrafında döndü. Duvarları baştan aşağı taradı gözleriyle. “Ama burada sadece şarap şişeleri var, baksana.”

“Öyle görünüyor. Haydi çıkalım.”

Yeşim, duvardaki oyuklara, oyukların içindeki şarap şişelerine teker teker baktı. “Bir dakika” dedi. Eliyle duvarı gösterdi. “Şu duvara bak!”

“Ne gördün?

“Boyası diğer duvarlara göre daha taze değil mi?”

“Işıktandır.”

“Hayır! Bak! Işık ters tarafta.” Parmağıyla gösterdi. “Az ışık alan şu duvar. Ama bu duvarın boyası daha yeni.”

İhsan duvara dokundu, sonra elini yumruk yapıp hafifçe vurdu. “Haklısın. Taş değil bu duvar.” Ellerini dayayıp bütün gücüyle itti. Duvar ileriye doğru kayıp döndü, altındaki rayla birlikte yana doğru dairesel olarak dönüp açıldı.  “Aman Tanrım!” diye fısıldadı. “Aradığımız yer burası.”

Aralıktan içeri girdiler.  Duvarın arkasında en az mahzen kadar geniş başka bir oda vardı. İhsan cep telefonunu duvarlara tutarak elektrik düğmesini buldu. Çevirdi. Oda aydınlanınca nefesleri kesildi. İçeride geniş masalar, masaların üzerinde, üzerlerinde beyaz örtüler olan yükseltiler vardı. İhsan bir masaya yaklaştı. Tümseğin üstündeki örtüyü elleri titreyerek kaldırdı.

“Haklıymışsın,” dedi Yeşim.

Masanın üzerindeki yarım büste nefeslerini tutarak baktılar. Bronz blok içinde bir kadın büstü vardı, kadının yüzünün yarısı blok içinde kalmış, dudakları acıyla aralanmıştı. Gözü, büstün yarım kısmına doğru dönmüş, kafasını kendi yarımlığından kurtulmaya çalışırcasına geriye atmış; çaresizlikle yüzünün diğer yarısının gömülü olduğu bloğa bakıyordu.

“Muhteşem!” dedi İhsan.

“Bunları neden saklıyor ki?” dedi Yeşim.

“Benim de aklım almıyor” diye cevap verdi İhsan.  Diğer masaya doğru gidip, örtüyü kaldırdı. Küçük bir köpek yavrusu heykeliydi. Sandalyenin yanına oturmuş, kafasını ön ayaklarının üstüne koyup kıvrılmıştı yavru köpek.

Yeşim başka bir masaya doğru yürüdü. Masanın üzerinde bir defter duruyordu.

Defteri açtı. Cemal’in adını gördü ilk sayfada. Sayfaları rast gele açıp karıştırmaya başladı. Telaşlı bir el yazısıyla hızlıca alınmış notlar vardı defterde. Cemal notlar karalamıştı çalışırken.

“23. Gün.

 Gelen giden yok. Sözleşmiştik oysa. Ekeceği belliydi. Büst yarım kaldı. Sanki böylesi daha iyi.  Tamamlansa, bu kadar güçlü olmayacaktı.”

24.gün. Gitti. Artık kesin. Elleri gözlerimden gitmiyor. Ellerini… Ellerini… Tabii ya! Elleri kaldı bende.

35.Gün. Günleri saymayı bırakmalıyım… Ya… Yapamıyorum. Ellerine baktıkça… Elleri kaldı bende.”

El yazısı daha da telaşlanmış, yazılar karışıyordu sayfalar ilerledikçe.

“50.Gün. Yas 40 gün sürerdi hani… Aklımı işgal etti. Kafamda yer kalmadı. 

Yüzü… Teni… Saçlarının kokusu… Gözleri… Gözleri gözlerimden ayrılmıyor.”

Yeşim, sayfaları atladı.

“51.Gün. Büste başladım. Başlamasaydım şimdi tımarhanede olurdum eminim.”

Hızlıca okuyup çevirdi sayfaları.

“63.Gün. Çalışırken fark ettim. Taş yumuşuyor elimde….

Yok artık! Daha neler!”

Arka arkaya çevirdi Yeşim sayfaları. Birkaç sayfa boş bırakılmıştı. Sonra tek bir cümlenin olduğu sayfaya takıldı kaldı. Yazı iyice karışmıştı, güçlükle okunuyordu.

“Artık kabul etmeliyim ki, kafayı yedim!”

“54. Gün. Salı. Son bir defa daha.

Artık emin oldum! Ama bu imkânsız!

Ellerini gözlerini, yüzünü, tenini, sonsuza kadar böyle capcanlı! Hayır! Olmaz! Olamaz!”

Yeşim defteri kapattı. Yükseltinin üstündeki örtüyü yavaşça kaldırdı. Örtünün altından başka bir büst çıktı. Yeşim dehşetle geriye çekildi. Başka bir kadın büstüydü bu. Tamamlanmamıştı. Ağzı, bir şey söylemek ister gibi açılmış, yüzünde sessiz bir acı ifadesi. O kadar canlı görünüyordu ki.  Cemal büstlerin bu inandırıcı gerçekliğinden ürkmüş olmalıydı. 

“Sanat eseri birazcık da olsa kusur taşır; ki onu tanrısal olandan ayıran da bu olmalıdır. Aynı zamanda sanata devam etme dürtüsü veren de bu kusurluluk, bu bitmemişlik duygusu değil midir?” diye mırıldandı İhsan.

“Sanat Tarihi 101,” dedi Yeşim alaycı bir sesle. İhsan cevap vermedi.

Yeşim, büstün yanında duran küçük örtüyü kaldırdı. İki zarif kadın eli, mermer bloğun içinden yukarıya doğru havaya kalkmış, dua eder gibi, yardım ister gibi açılmışlardı. Yeşim, örtüyü tekrar üstüne örttü ellerin. Elektrikle çarpılmış gibi sıçradı. Kendi elleri çok soğuk olduğu için, heykel ona sıcak gelmişti. Örtüyü kaldırıp tekrar baktı.  Oda çok soğuktu zaten. Neden bu kadar sıcaktı heykel? Eller o kadar sahici görünüyorlardı ki… Tekrar dokunmaktan vazgeçti, örtüyü örttü ellerin üzerine yeniden.

Kadın büstüne, gözlerine, yanaklarının pürüzsüz tenine baktı. Pürüzsüz ten!  Aklından geçene şaştı. Elini uzatıp usulca dokundu kadının çenesine. Yumuşacıktı. Canlı gibi. Dehşetle çığlık attı. Örtüyü büstün üstüne kapattı. İhsan’a doğru koştu titreyerek.  İhsan, korkuyla ona bakıyordu.

“Hadi gidelim buradan,” dedi Yeşim. 

“Gidelim,” dedi İhsan. “Bu gördüğüm şeyden sonra artık burada kalamayız zaten.”

“Ne gördün ki?” diye sordu Yeşim ama o sırada İhsan, masada duran tümseğin üstündeki bezi kaldırıyordu.

Yeşim, örtünün altındakini görür görmez çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı.

İkisi de tanımışlardı.

Masanın üstündekiler Yeşim’in yüzü ve elleriydi.

Hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. İkisinin gözlerinde de aynı korku büyüyordu. Sözleşmiş gibi fırlayarak odadan çıktılar, koridoru geçip merdivenlere ulaştılar. Yukarı çıktıklarında Cemal hâlâ uyuyordu. Ona doğru dürüst bakmadan çabucak terk ettiler binayı. 

Ertesi gün, atölyedekilere haber vermeden, kimseye veda etmeden otelden ayrılıp havaalanının yolunu tuttular. Daha sonra bir bahane uydurup neden öyle apar topar ayrıldıklarını anlatırlardı bölümdekilere nasıl olsa.

Sessizce anlaşarak, olanlar hakkında fazla konuşmamışlardı. Bazı şeyleri didiklemeyi ikisi de istememişti. Kapadokya’da kaldıkları süre içinde olağan dışı hiçbir şey olmamıştı. Böyle düşünmek en iyisiydi.

Uçak havalandığında, ikisi de rahatlamıştı artık.

İhsan, yanında oturan Yeşim’e baktı. Kafasını arkasına yaslayıp gözlerini kapatmış, uyuyordu. Öpmek için uzandı. Dudakları, Yeşim’in mermer kadar sertleşmiş ve soğumuş yanağına değince donakaldı.

“O büstü orada parçalamalıydım!” diye mırıldandı. Pişmanlık kalbine keskin bir bıçak misali saplandı. Gayriihtiyari pencereye döndü.

Masmavi gökyüzü bulutsuz, aşağıda manzara apaçıktı.

Kolsuz bacaksız bedenleri, çıplak başlarıyla peri bacaları giderek uzaklaşıyordu.

KÜP

İnsan kendi sesini duyamazmış, biliyor musun? Daha doğrusu, başkaları gibi duyamazmış. Sesini bir gramofona kaydet ve dinle; tanıyamayacaksın… Çünkü kendi sesimiz bize eti, kemiği ve tüm o dokuları aşarak, kendi filtremizden geçerek geliyor. Ses bizim, ama onu gerçek haliyle duyamayan bir tek biziz. Sana daha ilginç bir şey söyleyeyim mi? Bence aynı şey kendi görüntümüz için de geçerli. Aklımız erdiğinden beri sayısız defa aynada kendi suretimize baktığımızdan, kendi görüntümüze o kadar aşina hale geliyoruz ki, kendimizi asla bizi ilk defa gören biri gibi göremiyoruz. Sanatta da böyle aslında… Ressam boş tuvale attığı ilk fırça darbesinden imzasını kondurduğu ana kadar eseriyle öyle içli dışlı oluyor, öylesine âşık oluyor ve aynı zamanda nefret ediyor ki onu hiçbir zaman başkalarının gözünden göremiyor, yarattığı tesiri deneyimleyemiyor… Heykeltıraşlar, yazarlar, müzisyenler, farkında olmasalar da hepsi bu dertten muzdarip…

***

1907, Montmartre, Paris

“Dinleyin Mösyö Picasso,” dedi doğulu kadın, neredeyse yarım saattir, afyon etkisindeki çakırkeyif ressamı dinliyordu ve artık sabrının tükenmeye başladığı ses tonundan belli oluyordu.

“Gerçekten çok ilginç. Lakin ben de bir dertten muzdaribim, paramı hala ödemediniz.” Pablo Picasso homurdanarak ceplerini yokladı, yanında yeterli para olmadığını fark etti. Cebinden bir mendil, bir de karakalem çıkmıştı sadece. Bunu yapmaktan hoşlanmıyordu ama başka çaresi yoktu. Karakalemle mendilin üzerine bir nü eskizi çiziverdi ve kadına uzattı. Eline geçen fırsatın farkına vardığında kadının ağzı kulaklarına varmıştı. Pablo yalpalayarak kalkıp çıkışa yönelirken, kadın arkasından seslendi: “Mösyö Picasso! İmzanızı atmayı unuttunuz!” Pablo arkasına bakmadan, “sadece kullandığım afyonun parasını ödüyorum…” diye homurdandı, “…rezil batakhaneni satın almıyorum”.

Akşam vakti Pablo, Montmartre, Bateu-Lavoir’deki atölyesine girmek üzereydi ki, karşıdaki karanlık ara sokakta kendisini izleyen tanıdık bir figür fark etti. Bir süredir genç ressam nereye gitse bu yaşlı ve tuhaf dilenci kadını bir köşeden kendisini izlerken yakalıyordu. Paris’te giderek artan ününün dilencileri de kapsaması şüpheli olduğundan, afyonun da verdiği cesaretle gidip derdinin ne olduğunu sormaya karar verdi. Yerde oturmuş, sırtını bir duvara dayamış vaziyette Pablo’nun kendisine yaklaşmasını izleyen kadının çok tuhaf bir görüntüsü vardı. Eski püskü bir cübbe giyiyordu. Ayağa kalkıp dik dursa boyu iki metreyi bulabilirdi ama o kadar kambur duruyordu ki, Pablo yıllarca insan anatomisi çalışmış olmasa bu durum onun bile gözünden kaçabilirdi. Yüzünün ve -göründüğü kadarıyla- vücudunun büyük kısmı sargılarla kaplanmıştı. O kadar yaşlı görünüyordu ki, Pablo bunun mümkün olacağını bilse, kadının yüzlerce yıl yaşamış olduğunu düşünürdü. “Bakın matmazel,” diye lafa girdi Pablo, gelenekselleşmeye başlayan alaycı ve iğneleyici tavrıyla, “Beni takip ettiğinizin farkındayım. Ama nasıl desem… Modellerimi genelde daha genç ve güzel kadınlardan seç-”

“Kapa çeneni ve beni dinle!” diye genç ressamın lafını ağzına tıktı kadın. Sonra başını kaldırıp kapüşonunun altından Pablo’nun gözlerinin içine baktı. O gözler… Pablo böylesini hiç görmemişti. Kadının konuşması, biri soprano, diğeri alto iki operacının birlikte söylediği, fakat başından sonuna detone oldukları bir arya gibiydi: “Bir süredir arayış içindesin biliyorum. Maviler güzeldi… Kırmızılar da öyle. Ama artık bitti. Peki ya şimdi? Yeni bir başlangıcın vakti.”

“Tüm bunları nereden biliyorsun? Kimsin sen?”

“Bir ressama bir şeyi sözlerle anlatmak aptallık olur. En iyisi göstermek.”

Kadın cübbesinin içinden küçük cam bir küp çıkardı. Küp yavaşça parladı, kısa süre sonraysa etrafına ışık saçıyordu. “Buna bak,” dedi kadın sakince, elinde tuttuğu küpü Pablo’ya gösterirken. Gözleri ışığa alıştıktan sonra ressam, küpün içinde bazı görüntüler görmeye başladı.

Neden sonra Pablo, atölyesindeki yatağında baş ağrısı ve mide bulantısıyla uyandı. Tuhaftı çünkü ne afyon ne de alkol onda böylesi akşamdan kalmalığa sebep olurdu. Dahası zihninde bir takım tuhaf görüntüler dolanıyordu. Rüya görmüş olmalıyım. Kendine gelmeye çalışırken, atölyenin ortasındaki ahşap şövalenin üzerinde ona ait olmayan bir resim olduğunu fark etti. Hızla yataktan fırladı. Resmi ne yapmış ne de satın almıştı. Primitif bir üslupla çalışılmış ve kasıtlı olarak yarım bırakılmış resimde, keskin kontürlerle köşeli hatları belli edilmiş ve alışılmadık renklerle boyanmış karikatürize bir kadın figürü vardı. Picasso’nun resmi incelerken hissettiği merak ve şaşkınlık, gözleri tuvalin sağ alt kısmına kaydığında yerini öfkeye bırakmıştı. Resme “Picasso” imzası atılmıştı! Matisse veya Braque’ın işi olmalı… Acınası ahmaklar güya benimle alay ediyorlar. Pablo’nun düşünceleri, arkasından gelen zarif bir kadın sesiyle bölündü: “Harika Pablo! Bayıldım…” Ressamın atölyede birlikte yaşadığı sevgilisi Fernande Olivier’di bu.

“Nesine bayıldın? Bence berbat.”

“Ne? Ne demek istiyors-”

“Fernande senin bu işte parmağın var mı?”

“Ama ben sanmıştım ki… Onu sen…”

Pablo öfkesini daha fazla kontrol edememişti, “Defol!” diye bağırdı. Fernande gözyaşları içinde apar topar hazırlanıp atölyeden çıkarken ancak “Afyon beynini sulandırmış Pablo,” diyecek gücü bulabildi. Uzun süre dönmeyecekti. Yalnız kalan ressam, “Her kimsen, meydan okumanı kabul ediyorum,” diye mırıldandı kendi kendine. “Daha iyisini yapacağım.” İncelemek için resmi eline aldığında, tuvalin içine gizlenmiş bir kitap yere düştü. Tuvali bırakıp kitabı eline aldı.

Traité élémentaire de géométrie à quatre dimensions (Dört Boyutun Geometrisi Üzerine Temel Bir İnceleme)

Esprit Jouffret, 1903

Pablo gizemli rakibi her kimse, neden tabloyla birlikte bir de kitap bıraktığına anlam verememişti. Birisi ona bir mesaj mı veriyordu? Daha da kötüsü, birisi büyük Picasso’ya ders mi vermeye çalışıyordu? Sebep her ne idiyse, Pablo oyunu rakibinin kurallarına göre oynamayı kabul etmişti. Kitabın sayfalarını karıştırırken, parçalanmış bir küp misali zihnine saçılmış görüntüler bir araya gelmeye başlamıştı. Çok uzak bir geçmişin, yüzbinlerce yıl öncesinin görüntüleriydi bunlar.

Uzak geçmiş, Kilimanjaro etekleri, Doğu Afrika

Dünya’nın kadim ve baskın türüydüler. İki metreye yakın boyları, ince zayıf bedenleriyle zarafet içinde salınırlardı. İnanılmaz zekalarının meyvesiydi medeniyetleri. Türünün seçkinlerinden biri olan genetik mühendisi kadın, devasa yapının yüksek bir balkonundan kendi eseri olan Neandertalleri izliyordu. Yaratıcılarının aksine bodur, kıllı ve düşük zekalı olan bu insansılar şehrin her yerinde, efendileri onlara ne iş verirse yerine getirmekle meşgullerdi. Kendi eseri olmasına rağmen onlara bakarken övünmüyor, aksine, tiksiniyordu. Bir erkek sesi geldi arkasından. “Gurur duymalısın,” diyordu. Ses hükümdarına aitti. Kadının neler düşündüğünü hissetmişti adam sanki. Kadın onu başını eğerek selamladı. Lakin bu konu üzerine bir tartışmaya daha girmek istemediğinden oradan ayrılıp laboratuvarına gitti. Aylardır üzerinde çalıştığı projeye devam etmek üzere hologram düzeneğini aktive etti. Envai çeşit renkte binlerce hologram küp belirmişti havada. Kadın el hareketleriyle holo küpleri kendi aralarında gruplaştırıyor, ayrıştırıyor, onlara şekil veriyordu. Önce, Adenin, Timin, Sitozin ve Guanin nükleobazları bir araya gelerek nükleositleri oluşturuyor, ardından nükleositler de bir araya gelerek nükleotitleri oluşturuyordu. Hepsi birlikte ikili sarmal bir forma bürünerek DNA’ları meydana getiriyorlardı. Nihayetinde bu DNA’lar dört boyutlu bir tetraküp formu alıyor ve kompozisyon tamamlanmış oluyordu. Küplerin form alırken havada süzülüşünü belli belirsiz bir gülümsemeyle izleyen kadın kendi kendine mırıldandı.

“Daha iyisini yapacağım.”

***

Pablo uzak geçmişteki Afrika’ya dair hayal meyal hatırladığı görüntülerin etkisiyle Palais du Trocadéro’daki etnografya müzesinde sergilenmekte olan Afrika sanat eserlerini görmeye gitti. Afrika maskları ve diğer objeler onu o kadar etkilemişti ki hemen bir yere oturup yanında getirdiği eskiz defterine çizimler yapmaya başladı. Geometri kitabında gördüğü, hiper küplerin ve dört boyutlu diğer polihedronların iki boyutlu kağıt üzerine yansıtılış biçimi, ona bu yöntemi resim sanatına uyarlama fikri vermişti. Elbette bu oldukça zorlu bir işti zira çoklu perspektif kullanımı gerektiriyordu.

Müzede saatlerce çalıştıktan sonra nihayet memnun kaldığı bir eskiz üretmişti: Havaya kaldırdığı kollarıyla klasik bir Venüs pozu vermiş bir fahişe. “Vay be, bu Mösyö Picasso!” Ses, Pablo’nun iznini almadan yanına oturmuş hevesli bir delikanlıya aitti. Pablo hiç oralı olmasa da genç adam ısrarcıydı, “Mösyö, bu ne biçim figür böyle? Hiç de bir kadına benzememiş,” deyiverdi. Pablo her zamanki alaycı tavrıyla “Bu bir kadın değil, bu bir resim,” diye homurdandı. Delikanlı bozulmuştu, uzaklaşarak ressamı bir başına bıraktı. Pablo tekrar eskizlerine odaklanırken bir ses daha duydu.

 “Mösyö Picasso…” Pablo bu defa kendine hâkim olamayıp bağırdı. “Gene ne var!?” Fakat bu defa yanında oturan o tuhaf, yaşlı dilenci kadındı.

“Bağırma Pablo, bir müzedeyiz.”

“Nereden çıktın sen? Yanıma oturduğunu fark etmedim bile. Benden ne istiyorsun gene?”

“Aklında onlarca soru olduğunu tahmin edebiliyorum Pablo. Sana bir iyilik yapıp son soruna cevap vereyim. Senden istediğim şey küpe tekrar bakman.”

Kadının cübbesinden çıkardığı küpten yayılan ışığı müzede ikisinden başka kimse fark etmiyordu. Pablo tekrar görüntüler görmeye başladı.

Ve ressam yine atölyesindeki yatağında uyandı. Başı ağrıyor, midesi bulanıyordu. Daha da kötüsü, atölyenin ortasındaki ahşap şövalenin üzerinde, faili meçhul yeni bir tablo duruyordu. Bu defaki üç kadın figürü içeren bir nü çalışmasıydı. İşin ilginç yanı, Pablo’nun müzede çizdiği eskizleri andırıyordu. Henri Matisse’in işi olmalı bu… Beni müzede gizlice izlemiş olmalı. Belki de o aptal delikanlı onun adamıydı. Şuna bak… Bari imzamı düzgün atmayı becerseydi. Artık bu kadarı Pablo için fazlaydı. Eline aldığı ucu sivri bir spatulayla resme saldırdı, sinir krizi geçirerek tuvale darbeler indirdi, kesti, delik deşik etti. Bu esnada tuvalin arkasına iliştirilmiş bir kitap yere düştü.

Le Chef-d’œuvre inconnu (Gizli Başyapıt)

Honoré de Balzac, 1831

Fakat Pablo o an için kitabı umursamadı. Çünkü yerde daha ilginç bir görüntü vardı; kesip biçtiği resmin parçaları, gövdesi yarılan bir bedenden dökülen organlar misali tuvalden ayrılıp yere düşerken tesadüfi bir kompozisyon oluşturmuşlardı. En azından şimdi bir şeye benzedi diye düşündü. Zihninde dağınık duran bazı görüntüler bir araya gelmeye başlamıştı.

Uzak geçmiş

Beş devasa cam küp yavaş yavaş yükselirken içlerindeki sıvı zemine akıyordu. Küpler tamamen kalktığında, beş insansı dişi tamamen açığa çıktı. Neandertallerden daha uzun, zarif, güzel ve zekiydiler. Şaşkınlıkla etrafa bakıyor, sırılsıklam ve çıplak oldukları için titriyor, içgüdüsel olarak kollarıyla bedenlerini sararak ısınmaya çalışıyorlardı.

Genetik mühendisi kadın durumdan memnundu. Henüz “ara geçiş formu” evresindeydi ama sonuca ulaşmaya çok yakındı. Dişilerden en soldakinin yanına gitti. Çevresine anlam veremeyen şaşkın gözlerle bakan insansının saçını ve yüzünü şefkatle okşadı. Ani bir hareketle elindeki neşterle dişinin boğazını kesti. Kanlar içinde yere yığılan bedenin üzerine eğildi ve neşterle gövdesine kesikler atmaya, bazı organlarını dışarı çıkarmaya başladı. Diğer dördü panik ve korkuyla titriyordu. Yine de yerlerinden kıpırdamadılar. Sırayla hepsi aynı kaderi paylaştı. Mühendis üstü başı kan içinde, yerdeki et ve kan kompozisyonuna bakıyor, çenesini sıvazlayarak bir şeyler düşünüyordu. “Bu rezalet de ne!” Bağıran hükümdarıydı. Kadın işine o kadar odaklanmıştı ki adamın geldiğini duymamıştı. Kim bilir ne zamandır oradaydı. Sonrası kadının aşina olduğu “Bunu bir saplantı haline getirdin,” ve “Hepimizin sonunu getireceksin,” gibi azar dolu cümleler oldu.

***

Pablo, Balzac’ın “Gizli Başyapıt”ını bir solukta okumuştu. Kısa roman, üzerinde çalıştığı resmi takıntı haline getirmiş bir ressamı anlatıyordu. Ressam, resim üzerinde o kadar fazla çalışmıştı ki, sonunda bitirip başkalarına gösterdiğinde tuval üzerinde bir renk bulamacından başka bir şey görememişlerdi. Görememişlerdi zira eser, onların zamanının ve algı boyutlarının ötesindeydi. Pablo romandan aldığı esinle, parçaladığı o faili meçhul resimden daha iyisini yapana kadar durmamaya karar verdi. Kafası geometrik şekiller ve çoklu perspektiflerle, ciğerleri afyon dumanıyla ve midesi şarapla dolu vaziyette gündüzler ve geceler boyu çalışarak yüzlerce eskiz üretti. Bünyesi buna isyan ettiğinde eskiz yığınlarının üzerine kıvrılarak uyuyakalmıştı. Saatler sonra bir parıltı uykusunu böldü. Karanlık atölyenin içinde giderek parlaklığı artan bir ışık vardı. “Fernande? Sen misin? Dinle beni… Öyle konuşmamalıydım,” dedi Pablo ışığın ne olduğunu anlamaya çalışarak, “Özür dilerim. Lütfen beni affet ve geri dön. O kadar tuhaf bir süreçten geçiyorum ki…” Ve Pablo tekrar uykuya daldı. Rüyasında o tuhaf uzak geçmişe dair yeni görüntüler gördü.

Uzak geçmiş

“Sonumuzu getireceğini söylemiştim!” diye bağırdı hükümdar hiddetle, “Senin işin iş gücü yaratmaktı. Oysa sen takıntının peşinden gittin. Ve bir de… Bir de onlara bizden gizli olarak özgür irade bahşettin.” Bulundukları yapının her katında çatışmalar sürüyordu. Kadim tür teknolojik olarak üstündü ama insanlar sayıca üstündü ve her yerdeydiler. Savaşın sonuna gelinmişti. Çatışmalar bulundukları salona kadar ulaşmıştı. Hükümdar korku ve öfke içindeydi. Oysa mühendisin yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Mızrak darbeleriyle öldürülmeden önce hükümdarın son sözleri, “Tüm çaban boşunaydı ve bir hiç uğruna kendi türünün yok olmasına sebep oldun. Şunu bil ki ne kadar zaman geçerse geçsin, yaratıkların asla algı eşiğini geçemeyecek, asla o mertebeye erişemeyecek,” oldu.

Duyduğu son şey ise, mühendisin cevabı oldu: “Meydan okumanı kabul ediyorum.”

İnsanlar hükümdarla işlerini bitirdikten sonra mühendise yöneldiler. Saldırı bittiğinde baygın halde yerde yatıyordu. Tüm vücudu yara bere içindeydi, ama ölmemişti.

***

“Uyan Pablo.” O detone tuhaf sesi duyduğunda Pablo bunun bir kabus olmasını diledi.Gözlerini korkarak açtığında dilenci kadının gerçekten de atölyesinde olduğunu fark etti. Apar topar ayağa kalktı. “Sakın bir daha bana o küpü göstereyim deme!” Kadın güldü ve atölyenin ortasındaki büyük boy tuvali kaplayan örtüyü eliyle tutup çekti. Faili meçhul bir tane daha, neden hiç şaşırmadım? diye düşündü Pablo. Bir süre birlikte resme baktılar. Ardından kadın, “nasıl buldun?” diye sordu.

“Berbat.”

“Kimin yaptığını biliyor musun?”

“Biliyorsan söyle de atölyesini basıp doğduğuna pişman edeyim.”

“Sen yaptın Pablo.”

Pablo’nun cevap vermesine fırsat vermeden cübbesindeki ışıldayan küpü çıkarıp son defa ressama gösterdi. Pablo bu defa geçmişten görüntüler görmedi. Bu sefer etrafındaki mekanın görüntüsü değişmişti. Kadın hala onunlaydı. Ayaklarının altında bir zemin yoktu, sonsuz bir boşlukta duruyorlardı. Her çeşit renkten binlerce küp Pablo ve kadının etrafındaki sonsuz boşlukta ahenkle salınıyordu. Pablo kadının görüntüsünün değiştiğini fark etti. Şimdi genç ve güzeldi. Uzun boyuyla dimdik duruyor, cildi pürüzsüz görünüyordu. Sesi Pablo’nun dinlediği tüm melodilerden daha güzeldi. Kadını kulaklarından ziyade zihniyle duyuyordu:

Sana arzu ettiğin şeyi verdim. Hafızanla oynayarak kendi resimlerine onları kendinin yaptığını bilmeden, bir başkasının gözüyle bakmanı sağladım Pablo. Çünkü ancak o zaman onları, ilk defa gören biri gibi deneyimleyebilir ve kendi zihninin taraflı bakış açısından kurtularak daha iyisini üretebilmek için ne yapman gerektiğini bilebilirsin. Aynı resme tekrar ve tekrar baştan başladın ve böylece zamanı ve mekânı bükebildin. Unutma Pablo, ancak aptallar zaman ve mekânın kölesi olur. Türünün dördüncü boyut algı eşiğini geçmeye muktedir olduğunu biliyordum. Bunu başaracak olan sendin ve başardın. Bu eser bir başlangıç. Türün için zihin düzleminde yeni bir evrenin başlangıcı. Yeni bir algı boyutunun başlangıcı! Elveda Pablo…

Pablo eskiz yığınları içinde uyandı. Bu defa baş ağrısı, mide bulantısı yoktu. Dilenci kadın da yoktu. Ama resim yerli yerinde duruyordu. Tüm bunlar bir rüya olmasın? diye düşündü.

Haftalar sonra Pablo, eserini yakın çevresine göstermek üzere atölyesinde bir davet verdi. Henri Matisse, Georges Braque, Max Jacob, André Salmon, Guillaume Apollinaire, Getrude Stein ve diğerleri oradaydı. Tabloyu arkadaşlarına gösterdiği anda hepsi dehşete kapılmıştı. Belki bir ya da ikisi bunun bir başyapıt olabileceğini düşünmüştü ama çoğunluk için bu, korku ve her türden aşağılık his uyandıran melun bir şeydi.

Pablo bu resim için memleketi İspanya’dan muzır bir sahne tercih etmişti: Avignonlu fahişeler. Resim beş nü kadın figürü içeriyordu. Sağdaki ikisinin yüzü eski Afrika masklarını andırıyordu. Pablo bu resimde estetik kaygılardan tamamen soyutlanmıştı çünkü estetik kaygıların onu yalnızca sınırlayacağını düşünmüştü. Onlardan kurtulup içindeki duyguları serbest bırakmış ve bunları olabilecek en vahşi şekilde resmetmişti. Yüzleri ve bedenleri keskin hatlarla yüzeylere bölerek, hacmi “alanların ritmi” şeklinde kavramıştı. Ne simetriye ne de objeler arası orantıya önem vermişti. Biçimler gerçekte görünenden ziyade, gerçekte anlatılmak istenileni gösteriyordu. Üç boyuta ek olarak dördüncü boyut, zaman, eklenmişti ve birden fazla perspektif bir arada kullanılmıştı. O an orada bulunan hiç kimse bunları anlamamıştı…

Davetliler gittiğinde Pablo uzun süre hiçbir şey düşünemedi. Neden sonra dizleri üstüne çöküp ağlamaya başladı. Yaşlı ve deli bir hokkabazın beni kandırmasına izin verdim…

***

1916, Barbazanges Galerisi, Salon d’Antin Sergisi, Paris

Resmin karşısındaki sandalyede “yaşlı dilenci kadın” oturmaktaydı. Resmin değerinin anlaşılmaya başlanacağı zamana kadar beklemeye karar vermişti ve işte o zaman artık gelmişti: Les Demoiselles d’Avignon (Avignonlu Kadınlar), tamamlandıktan ancak dokuz sene sonra ilk defa sergileniyordu. Bu resimle başlayan üsluba insanlar “kübizm” adını vermişti. Bu üslup, kendisinden sonra gelecek yeni modern sanat üsluplarını, yeni algı boyutlarını tetikleyecek bir başlangıçtı. Kadın elindeki cam kübe bakarak geçmişi düşündü. Bu kadar zaman bir iddiayı kanıtlamaya çalışmıştı, üstelik hatırlamadığı kadar uzun zamandır var olmayan birine karşı. Tıpkı Picasso’nun onca zaman, aslında orada olmayan bir rakiple mücadele etmesi gibi. İroni, kadını belli belirsiz gülümsetti. Yeterince uzun yaşadım diye düşündü. Cam küpü aktive etti. Küpten yansıyan şekiller ve ekranlar üzerinde bir işlem yaptı. Ardından küpün yüzeyindeki belli noktalara ritmik olarak dokundu. İçindeki tüm datası silinen küp, yüzlerce küçük parçaya bölünerek dağıldı. Bir küçük parça kadının avucunda kalmıştı. Kadın bu parçayı yuttu. Karşısındaki resmi son defa seyrederken, tüm hücresel yapısı çökmeye ve çözülmeye başladı. Oturduğu yerden kayarak düştü, ölmüştü.