Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Yerli Gatsby | 3 Final

Öğle vakti İsmail, herkesin yemek salonunda toplanmasını istemişti. Kısa bir konuşma yapma gereği hissediyor ancak söze nasıl başlayacağını bilemiyor gibiydi.

“Doktor Bey, ölüm sebebini kalp krizi olarak açıkladı, yine de olası bir soruşturma için sizlerden, bir-iki gün otellerinizden ayrılmamanızı rica edeceğim. Hepimizin başı sağ olsun.”

İsmail sözlerini tamamlar tamamlamaz, Doktor Okan Baktır konuşmayı devraldı.

“Kürşat Bey’in kalp sağlığının yerinde olmadığını hepiniz biliyorsunuz. Dün gece insülin enjeksiyonunu yaptığımda bana çok yorgun olduğunu söylemişti. Kalp ilaçlarını da başucuna bıraktım ama almamış. Onu bulduğumuzda ilaçlar hala bıraktığım yerdeydi. Kürşat Bey’i sizler kadar iyi tanımıyorum ama ben de bir hastamı kaybetmekten dolayı çok üzgünüm.”

Yeşim ve Melike yan yana oturuyorlardı. Melike, ağlamaktan gözleri kızaran Yeşim’in omzuna elini atmıştı. Tuba Hanım’ın sigarasını söndürüp ayağa kalkmasıyla diğerleri de salonu terk etmek üzere ayaklandılar. Engin, istemsizce başını iki yana salladı. Aklına yatmayan bir şeyler vardı ve bunları şimdi açıklamazsa başka zaman fırsat bulamayabilirdi.

“Lütfen herkes yerine otursun çünkü polis çağırmamız gerekecek.”

“Ne polisi, neden ama?”

Nalan Hanım’ın sesi yine yükselmişti. Tıpkı sabahki gibi kavgaya hazır görünüyordu.

“Bence Kürşat Bey planlı bir cinayetin kurbanı oldu.”

Yeşim’in hıçkırıkları, homurdanmalara karıştı.

“İsmail sence de bu bir cinayet mi?” diye sordu Kaptan.

İsmail alnını kırıştırdı ve ortaya attığı iddiayı açıklaması için Engin’e dikti gözlerini. Bakışları öyle sertti ki Engin, emekli polisi incitmiş olmaktan çekindi.

“Eğer oturur ve anlatacaklarımı dinlerseniz eminim siz de bana hak vereceksiniz. Teşekkürler. Öncelikle neden cinayet olduğunu düşündüğümü açıklayayım: Klima yüzünden.”

Herkes bu açıklamayı anlamsız bulduğunu belirtir gibi homurdanınca Engin, Sedat Bey’e döndü.

“Avukat Bey, dün gece Kürşat Bey’in odasında klima açık mıydı, hatırlıyor musunuz?”

“Açık olmadığına eminim çünkü takımın içinde terden eriyor gibi hissetmiştim.”

“Biliyorum çünkü hatırlarsınız, ben de odada bulunmuştum. Bu sabah odaya girdiğimizde klima açıktı ve oda sıcaklığı da normalden oldukça düşüktü. Oysa Kürşat Bey, klimanın insanı hasta ettiğini düşünürdü, doğru mu?”

İsmail, başını yukarı aşağı sallayarak onayladı Engin’i.

“Sonra, Kürşat Bey’in ışığı gece boyu hiç sönmedi. Hatta sabaha karşı dört buçukta bile açıktı. Ama odaya girdiğimizde ışık kapalıydı. Biri ışığı söndürmüş olmalı.”

“Kendisi söndürmüştür,” diye itiraz etti Doktor.

“Sanmıyorum. Çünkü bence Kürşat Bey gece yarısından önce öldürüldü, cesedinde bozulma olmaması ya da ölüm saatinin tam olarak belirlenememesi için odası kasıtlı olarak soğutuldu.”

“Gece yarısından önce olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz acaba? Yoksa siz de mi tıp eğitimi aldınız?”

“Tıp eğitimi almadım ama dedem imamdı. Ölülerin yıkanmasında ondan yardım isterlerdi. Ben de dedeme çok yardım ettim bu konuda. Yani ölüm morluklarını, katılaşmaları bilirim. Kalp krizinden ölümlerin de çoğunlukla, düşünüldüğü gibi öyle hemen gerçekleşmediğini bilirim.”

“Ne yani ben mi işimi bilmiyorum?”

“Yanılmış olabilirsiniz, diyorum sadece. Bir de kıyafetleri… Gördünüz, üzerinde hâlâ akşam yemeğinde giyindikleri vardı.”

Melike’den yükselen ince çığlık yemek salonundaki tüm başların ona çevrilmesine sebep oldu.

“Cinayetse bir de katil olmalı değil mi? Açık denizdeydik, bu durumda katil şimdi aramızda mı yani?”

Engin başını salladı, “Katil ya da katiller…”

“Benim yüzümden…” diyerek ağlamaya başlayan Melike’yi teselli sırası Yeşim’e geçmişti.

“Saçmalama neden senin yüzünden olsun ki?”

“Bildiklerimi ona anlatmalı ve onu uyarmalıydım.”

İsmail, Melike’nin yanına bir sandalye çekip oturdu. “Lütfen bu bildiklerinizi bizimle paylaşın.”

Melike, Bora’nın gözlerinin içine şefkatle baktı.

“Kürşat’ı Nalan öldürmüş olmalı. Nalan, onun kuzeniydi ve tüm malına el koymak istiyordu.”

“Seni adi, seni utanmaz kadın! Sevgilime kancayı takman yetmedi bir de iftira atıyorsun.”

Nalan’ın içinden çıkan sokak dövüşçüsünün hızına bu kez kimse yetişememişti. Melike’nin saçlarını avcunda toplayan Nalan kıza okkalı bir tokat atmıştı ki Bora, onu tutup koltuğa savurdu.

“Yeter ya! Yeter artık. Asıl adi olan sensin. Seni tanıdığım güne lanet olsun!”

“Oturun yerinize! Biriniz artık şu durumu açıklasın.”

İsmail’in emir veren tavrı yüzünden Bora, Nalan’ın yanına koltuğa oturdu. Melike’nin saçındaki kaynaklardan bir tutam hâlâ Nalan’ın avucundaydı.

“Nalan hiçbir zaman benim sevgilim olmadı. Onun bütün planı beni Kürşat Bey’e evladı gibi yutturmaktı. Adamın güvenini kazanacak, kendimi sevdirecektim. Ona yalandan hayat hikayemi anlatacak, beni yalnız bir kadın olarak büyüten annemi, tarif edecektim. Ne zamanki Kürşat’ın içine şüphe düşmesini sağladık, o zaman sahte bir DNA testi raporu hazırlatmak işin Nalan’a kalan kısmıydı. Melike’nin karşıma çıkacağını nereden bileyim? Ona olan zaafım planı altüst etti. Bence Kürşat bizim bir ilişkimiz olduğunu anladı ve bana yakınlık göstermedi. Ne zaman konuşmak için ona yanaşsam beni kendinden uzaklaştırdı.”

“Neden oğlunu buldum, demeyi tercih etmeden bu kadar dolambaçlı bir yol izlediğinizi anlamadım.”

Yeşim bu soruyu sanki bir iş görüşmesindeymiş ve projede kafasına takılan bir yanı soruyor gibi sormuştu. Nalan bütün foyasının ortaya dökülmüş olduğu gerçeğini kabullenerek yeniden umursamaz tavrına büründü.

“Yıllarca oğlunun bulunması için dünyanın parasını dökmüş ama bulamamış bir adam, benim bulduğuma inanır mıydı sizce? Tesadüfen olmuş gibi olması daha inandırıcıydı.”

Engin ayakta gezinmeye başlamıştı. Üzerine dikilmiş gözlerin varlığını unutmuş, kendi kendine konuşuyor gibiydi.

“Gündüz, yata ilk geldiğimde Kürşat Bey bana yatı gezdiriyordu. Bora’yı kamaralardan birine girerken gördük, Kürşat Bey bunun üstüne ‘Aşk her zaman kazandırmaz,’ dedi. Bence her şeyin farkındaydı zaten.”

“Vay, zehir hafiye!” diye dalga geçti İsmail. Engin bu iğnelemeyi de duymazdan gelerek sözlerine devam etti.

“Hem bir de şu Rus mankenimiz var. Galina Zavadski. Akşam kamaramda dinlenirken hakkınızda ufak bir araştırma yaptım.”

Yeşim, bir anda kıskançlığın verdiği öfke ile ayağa fırladı ama konuşmadı.

“Ben akşam yemeğindeki tavrından şüphelendim önce. Güya konuşulanlardan hiçbir şey anlamıyordu ama esprilere gülümsediğini yakaladım birkaç kez. Sonra bu kadını daha önce bir yerde gördüğümden emin oldum. Ama bir manken olarak değil de…”

Rus güzelin gözleri kocaman açılmıştı.

“Sen neden bahsediyorsun be? Kimsin sen? Seni dinlemek zorunda değiliz,” diye kükredi peruklu adam. Tayfun Kırmaz, sevgilisinin elini sıkıca tuttu ve gitmeye hazırlandı.

“Boşa sinirleniyorsunuz. Onun gerçek yüzünü öğrenince o tuttuğunuz eli bırakacağınıza eminim.”

Herkesin bakışları bu kez Rus güzeline çevrildi.

“Galina Zavadski gerçekten eski bir manken. Öyle aşırı ünlü değil ama yine de zamanında magazin basınında epey yer almış. Katia, yani sevgiliniz ile Galina ikiz kardeş gibiler. Gerçek Galina, birine âşık olunca podyumlara veda etmiş ve Amerika’ya yerleşip izini kaybettirmiş. Çocuğunu basının önünde büyütmek istememiş olmalı.”

Galina, gerçek adıyla Katia bozuk Türkçesiyle susması için Engin’e yalvarmaya başladı. Ama şov Engin’in hoşuna gitmişti. Kendini ünlü bir dedektif gibi hissediyordu.

“Katia’yı çalıştığım tur teknelerinden birinde, her seferinde farklı adamlara eşlik ederken görmüştüm. Bu eşlik etme hali genellikle adamları otelde beş parasız bırakmakla son buluyordu. Birkaç senedir sahillerde görmediğimden ya da bu Rus kızlarının çoğu birbirine benzediğinden unutmuş olmalıyım. İşi büyütmüşsün tatlım. Aslında cinayet senin tarzın değil ama belki de eski playboylardan Kürşat Kalacan da senin gerçek adını biliyordu ve büyük balığına söylemekle tehdit etmişti, bilemem.”

Tayfun’un elini bırakması üzerine “Kapa çeneni, tamam mı?” diye bağırdı Katia.

“Türkçeyi ne de iyi anlıyorsun. Tayfun Bey, maddi bir bunalımın içindesiniz, değil mi? Eski eşinizle mahkemelik olmalısınız. Belki de siz istediğiniz borç parayı koparamadığınız için öfkelendiniz ve…”

“Ne saçmalıyorsun be! Bu benim özel meselem ve Kürşat’tan borç falan istemedim.”

“Merak etmeyin ikinizin de katil olmadığınızı biliyorum. Tam üstümdeki kamaradan gelen çılgın sesleriniz, dün gece benim kamaramı dolduruyordu. Sonrasında aşağı inmiş olsanız sizi görürdük çünkü güvertede oturuyorduk.”

Yeşim de Engin’in söylediklerini destekleyince İsmail otoritesini korumak ister gibi yeniden ayağa kalktı, ellerini arkada bağlayarak odanın ortasına doğru yürüdü.

“Peki kimseyi gördünüz mü?”

İsmail soruyu Yeşim’e sormuş olsa da Engin’in ipleri bırakmaya niyeti yoktu.

“Mürettebat hariç herkesin dün gece nerede olduğunu tam olarak biliyorum. Katia ile Tayfun kamaralarında çok meşguldüler. Bora, Melike’yle birlikte sinema odasında olmalı. Nalan uyanıp onu aramaya başladı. Melike’nin kamarasının kapısını yumrukladığını duydum. Kamara boştu.  Muhtemelen, Melike’nin Kürşat’la olup olmadığını merak ettiği için Kürşat’ın odasına kadar geldi ama sormaya cesaret edemedi. Tuba Hanım en alt kattaydı. Sigarasının tarçına benzer kokusunu aralıklarla üç defa hissettim. Sanırım kendine malzeme çıkıp çıkmayacağını merak ederek konuşmaları dinliyordu.”

Tuğba histerik bir kahkaha attı.

“Yirmi yaş genç olsam kesinlikle senin peşini bırakmazdım. Yerli Gatsby’nin evlatlığı yerli Sherlock.”

Engin, Yeşim’e bile bahsetmediği bu teklifi Tuba’nın nereden duymuş olabileceğini anlamadı.

Tuba, “Öyle şaşkın şaşkın bakma yüzüme. Eski gazeteci bir yazarın kendine ait bilgi kaynakları ve bilgi edinme yolları vardır, elbette,” derken Sedat, cebinden çıkardığı mendille alnında biriken terleri sildi ve bir sigara yaktı.

Engin gülümsedi ve kaldığı yerden devam etmesi için sabırsızlanan İsmail’e döndü yüzünü.

“Siz neden ortalarda yoktunuz İsmail Bey? Baş ağrısından mı?”

“Evet, başım çok ağrıyordu, doktor bana bir ağrı kesici… Bir dakika, bir dakika. Bizi sorguya mı çekiyorsunuz genç adam?”

“Estağfurullah, siz dururken… Ben sadece herkes bir aradayken, şüphelendiğim şeyin gerçek olup olmadığını bilmek istiyorum, o kadar.”

Tuba tarçın aromalı özel sigarasından bir tane yaktı. Oturduğu koltuğa iyice yerleşti ve arkasına yaslandı. “Ben kendimden eminim, bu yüzden bu genç adamı dinleyeceğim. Eğer ortada bir cinayet varsa nedenini ve katili öğrenmek en doğal hakkımız,” diyerek Engin’i destekledi. Onun bu tavrı diğerlerinin de kendinden emin bir duruş sergileme gayretine girmesine sebep oldu.

Engin, desteği için kadına teşekkür etmek ister gibi başıyla selam verdi.

“Bizim koridordaki üçüncü kamaranın Mustafa Bey’e ait olduğunu anlamam için sabah saatlerinde sesini duymam yetti. Ancak odada biri daha mı vardı yoksa duyduğum bir telefon konuşması mıydı orasından emin değilim. Biri istese sizin odanızdan Kürşat Bey’in odasına geçebilir değil mi, Mustafa Bey? Yanılmıyorsam, iki odanın arasında bir kapı var.”

Kilolu adamın kaşları çatıldı. Soruyu yanıtlamak istemiyor gibi yerine cevap verecek birini bulma umuduyla diğerlerinin yüzlerine bakmaya başladı. Avukat Sedat cebinden buruş buruş olmuş kumaş mendilini çıkarıp boynunu ve alnını sildi.

“Var ama Mustafa Bey’in cinayet işlemek için bir sebebi yok. Hatta bu ölüm onun zararına bile.”

“Bu önemli bir şey işte. Sizce kimin cinayet işlemek için sebebi var?”

İsmail’in sorusu üzerine Avukat omuz silkti.

“Hollanda’da hazırlattığı vasiyetini bizzat okudum. Dün gece de bu konuda görüştük. Son aylarda bu konuda epey çalışma yaptık.”

İsmail sivri burnunu tuhaf bir biçimde ovaladı.

“Neden vasiyet hazırlattığını anlamıyorum. Hastalıkları vardı ama yine de rahmetlinin sağlığı yerinde sayılırdı. Gerçekten anlayamıyorum, birdenbire vasiyet hazırlatıp sonra da ölmek… Doktor bu konuda bilmediğimiz bir durum mu var?”

“Sürekli doktorunun bana aktardığı talimatlar dışında bir şey bilmiyorum ben. Ancak kim ne derse desin ölüm sebebinin kalp krizi olduğundan eminim.”

Engin, Okan’ın ok fırlatan bakışlarının kendisine döndüğünü görünce güldü.

“Ben de sizin bir haltlar çevirdiğinizden eminim doktor. Mesela İsmail Bey’e verdiğiniz ağrı kesicinin ne olduğunu bilmek isterim. Eğer bir tahlil yaptırırsa patronuna sadık bu adamın kanında farklı etken maddelere rastlanır mı mesela?”

İsmail bir anda yerinden fırladı.

“Ben de neden bu kadar derin uyuduğumu düşünüp duruyorum. Eğer böyle uyumasaydım… Ben…”

“Saçmalamayın. Bence bu adamın hayal gücü inanılmaz.”

Engin, Okan’ın saldırgan tavrına gülümseyerek karşılık verdi. İsmail’in kafasında bir soru işareti oluşturmuş olmak yeterliydi.

“Bu konuya yeniden döneriz ama önce şu vasiyet hakkında bize neler söyleyebilirsiniz Sedat Bey?”

“Şu an bir açıklama yapmam uygun olmaz.”

“Bırak idealizmi Avukat Bey. Sadece bu vasiyetten kim karlı çıkar söyle bize,” diye çıkıştı İsmail.

Sessiz, suratsız ve çelimsiz görünen eski polisin öfkelendiğinde on kaplan gücünde olabileceğini düşündü Engin ve bundan memnuniyet duydu. O odada bu meselenin en az onu ilgilendirmesi gerekiyorken vasiyette yazılanlar konusunda meraktan ölecekti.

“Kürşat Bey’i yirmi dört yıldır tanıyorum. Onu tanıyan herkesin bildiği bir şey varsa o da insan sarrafı olduğudur. Merhum, kimin ne olduğunun, neden kendisine yakın davrandığının farkındaydı. Kimlerin kuyusunu kazdığının da… Zaten yakın çevresinde olanları şimdiye kadar ziyadesiyle memnun etmiştir, öldükten sonrası içinse farklı planları vardı.”

Salonda toplananlar huzursuzca kıpırdanmaya ve aralarında konuşmaya başlamışlardı. İsmail, konunun peşini bırakmak niyetinde değildi.

“Lütfen herkes sussun. Şu konuyu baştan bir konuşalım. Dün gece herkes ne yapıyordu, tek tek anlatsın. Kafam iyice karıştı.”

“Kafanızın karışması gerekmiyor. Ben Kürşat Bey’in kalp krizinden öldüğünü söylüyorum. Otopsi de yapılsa sonuç bu çıkacak. Vay klimaymış, ışıklarmış. Belki fark etmeden birimiz odaya girdiğimizde anahtara yaslanıp kapattık ışıkları. Belki Kürşat Bey bunaldı ve klimayı yanlış ayarladı. Sonrasında kalp krizi geçirdiğinden kapatamadı. Ne kadar saçma şeylerden bahsettiğimizin farkında mısınız?”

“Okan Bey, ya siz gecenin ilerleyen saatlerinde ne yaptınız? Yani yanımızdan ayrıldıktan sonra?”

“Yok artık! Sırf Yeşim’den hoşlandığımı fark ettiğin için kafayı bana taktın değil mi?”

Engin soruyu duymazdan geldi ama yanakları utandığını belli ediyordu. O ana kadar konuşmadan düşünceli biçimde oturan Yeşim ayağa kalktı.

“Ben sabaha karşı birini merdivenlerden inerken gördüğümü hatırlıyorum. Çok tatlı bir uykunun ortasında olduğumdan gözlerimi yeniden kapattım ama şimdi kimi gördüğümü çok iyi biliyorum. Doktor Bey sanırım o saatte uykunuz kaçtığı için gezinmiyordunuz.”

Okan, ilk defa telaşa kapılmış gibiydi. Kem küm etti ve gözlerini Mustafa Bey’e dikti.

“Ben aradım doktoru. Arama kaydında vardır. Akşam yemeği fazla kaçırmış olmalıyım. Midem bozuldu ve bulantılar artınca zehirlenmiş olabileceğimden korktum.”

“Zehirlenmek…” diye mırıldandı İsmail, “İşte bu da kafa karıştırıcı değil mi? Bence ikimiz de tahlil yaptırmalıyız.”

“Yok, gerek yok tahlile falan. Ben yemeği fazla kaçırdım ve balıktan şüphelendim o kadar.”

Yeşim, Mustafa’nın yanına oturdu.

“Şimdi iyi misiniz peki?”

“Evet, evet. Doktor başımı bekledi sabah, meraklanma kızım. Marinaya bir yanaşalım, düşünmemiz gereken tonlarca şey olacak. Cenaze organizasyonu, taziyelerin kabulü… Hastalanmaya vaktim yok.”

“Bunlarla sizin ilgilenmeniz gerekmeyecek Mustafa Bey. Çünkü vasiyet gereği artık işlerin başında olmayacaksınız,” dedi Avukat ve sanki bir sırrı ağzından kaçırmış gibi ağzını kapattı.

İsmail otoriter tavrını bir kenara bırakıp bir dosta hitap eder gibi elini Sedat’ın omzuna koydu.

“Bakın azizim, İngiliz filmlerinde değiliz. Öyle vasiyetin okunduğu özel toplantılar falan düzenlenmez bizim ülkede. Söyleyin gitsin artık neymiş bu vasiyet?”

“Avukatı zorlamayın. Ben zaten iki yıldır biliyorum Kürşat’ın ne istediğini. Ona bir şey olursa ben de yüklü bir tazminatı alıp emekli olacaktım. Türkan’dan sonra hayatımı yaşamam ve işle bu kadar haşır neşir olmamam konusunda baskı yapıyordu Kürşat bana.”

“Ama siz çalışmadan yaşayamazsınız ki! İşinize nasıl aşkla bağlı olduğunuzu…”

“Biliyorum Yeşim ama Kürşat bunu vasiyete bile yazmış baksana.”

Neredeyse bir saattir sessizce oturan Nalan, herkesin bakışlarını üzerine çekecek kadar yüksek ve yersiz kaçan bir kahkaha attı.

“Her şeyini bana bırakmış olmalı o halde. Başka yakını olmadığına göre. Ağzıma biraz bal sürer diyordum ama bunu beklemiyordum.”

“Yeter ama… Bu tavrınız çok çirkin. Yaşadığı sürece ona yapışık asalaklar gibi davrandığınız yetmezmiş gibi adamın öldüğüne bile üzülmeyip mal derdindesiniz.”

“Vay vay, yazar hanım bizi terbiye etmeye kalkıyor. Artık siz de kitabınıza istediğinizi yazar, parayı oradan kırarsınız.”

“Tuba Hanım da siz de vasiyetten payınıza düşeni alacaksınız. Of, bir iki gün sürmeden öğreneceğinizi şimdi söyleyeyim bari. Nalan Hanım; İstanbul’daki villayı ve Ayvalık’taki evi size bıraktı. Tuba Hanım da yazarlık atölyeleri yapmak istiyormuş galiba, eğitime destek olmak, hayalini gerçekleştirmesini sağlamak adına Nişantaşı’ndaki dükkanlardan beğendiği birini alma hakkı verdi. İsmail, silah koleksiyonunu sana bıraktı. Epey para edeceğini tahmin edersin. Bunun gibi ufak tefek ayrıntılar var vasiyette ama asıl mal varlığı, işler, Hollanda’da satılanlardan gelecek olanlar vs. hepsi, eğer çocuğu bulunursa onun olacak. Ölümünden bir sene sonra bile çocuğu ortaya çıkmamış olursa işte o zaman her şey şehit ve gazi ailelerine bağışlanmak üzere bir vakfa nakledilecek.”

Herkes şaşkın görünürken, Mustafa Bey gülümsüyordu.

“Ah Kürşat, senin zekanla baş etmek mümkün mü? Yıllarca kazandıklarını temize çekmenin en güzel yolunu bulmuşsun yine,” dedi Tuba ne ara aldığını fark etmedikleri içki kadehini havaya kaldırarak.

“Eğer aranızda Kürşat’ın çocuğu olan yoksa cinayet için sebebi olan da yoktur bence. Normal bir ölümü trajediye çevirmeye çalışan bu delikanlıya bir dur deyip artık otellerimize dağılalım mı İsmail Bey?” diye sordu Tayfun Kırmaz. Salondakiler marinaya dönen yatın halatının babaya bağlanıyor olduğunu o anda fark ettiler. Herkes bir an önce salondan çıkmak niyetindeydi.

Yeşim, gözlerini bilerek Engin’den kaçırarak “Bence de yeter. Acımızı bile unutturdunuz bize,” diye çıkıştı. İsmail ellerini iki yana açarak kimseyi durduramayacağını ifade etti.

Engin için zenginliğin tadını çıkaracağı hayatın başlamadan bitmesinden daha acı bir şey vardı: Tüm sorularının cevapsız kalması.  Oynadığı dedektiflik oyunu sona ermişti. Mustafa Bey yattan ayrılmadan önce delikanlının yolunu çevirdi.

“Kürşat’ın senin için hazırlattığı her şeyi hatıra olarak alabilirsin evlat. Ha, bir de Yeşim’le ilgili hayallere kapılma, onu arama. O benim sözümden çıkmaz ve ben, Kürşat’ın aksine sizin için ortak bir gelecek görmüyorum.”

“Buna Yeşim karar vermeli bence,” dedi Engin diklenerek ama vedalaşmak istediği kızın çoktan yattan inmiş olduğunu öğrenince, son yaşananlar üzerine Yeşim’in kararını verdiğine inandı.

**************************************

Kürşat Kalacan’ın vefatı gazetelerde ilk sayfada yer almıştı. Engin, “Yerli Gatsby’nin kalbi hızlı hayatına dayanmadı” başlığını okuduğunda Tuba’yı düşündü. Bir ay geçmeden kadından imzalı bir kitap geldi çalıştığı otele. “Sevgili Sherlock’a” diye imzalamıştı kadın kitabı. Engin ise kendini başarısız ve yalnız hissediyordu. Yeşim, onu hiç aramamış, Engin şirket telefonundan kendisine ulaşmaya çalıştığında da telefonlara çıkmamıştı.

Yatta yaşananların üzerinden iki ay geçmişken Engin, bar taburesine oturan tanıdık yüze gülümsedi ama adam ona el sallamakla yetindi.

“Seninle konuşmamız lazım delikanlı, bence şüphelerinde haklıydın,” dedi İsmail.

Engin, adama serin bir içecek ikram etti, “Sizi dinliyorum,” dedi.

“Sözünü dikkate almamakla hata ettim. Tahlil yaptırmalıydım ama hastanedeki doktor da patronun ölüm sebebine kalp krizi deyince, kendi derin uykumun üstünde durmadım. Fakat sonra bir şey oldu. Bizim genç doktor kayıplara karıştı. Araştırdım, emniyetteki eski dostlardan rica ettim, soruşturdular, o isimde bir doktor bulamadılar. Mustafa Bey’e sordum, doktoru nasıl bulduğunu öğrenmeye çalıştım, İstanbul’da bir restoranda tanıştıklarını falan anlattı. Ne adres verebildi ne de başka bir bilgi. Maaşının yattığı hesap numarası başkasına ait çıktı. Yatan para çekilmemiş bile.”

“O adamda bir pislik olduğuna emindim.”

“Patron gerçekten öldürüldü diyelim, bunu da doktor yaptı farz edelim, adamın ne gibi bir çıkarı olabilir diyorum, bulamıyorum. Bunu yapmasını başkası istemiş olsa gerek, değil mi?”

“Şu kayıp oğul olmasın bu doktor? İntikam almak istemiş olmasın?”

“Öyle bile olsa o kadar paraya konmak yerine… Hem patron ondan vazgeçmiyor ki, arayıp duruyor yıllardır. Ne diyorum ben ya? Kürşat Bey’in öldüğünü kabullenemiyorum. Sanki yine iş için yurtdışında ve dönecek gibi geliyor.”

İşte o anda Engin, yattayken duyduğu ama o anda önemini anlamadığı bir cümleyi hatırladı. İsmail’e düşündüklerini söylemekte kararsızlık yaşıyordu, çünkü altından bir şey çıkmayabilirdi. Yine de cümleyi kuranla yüzleşmek istiyordu. Eğer tahmini doğruysa tüm taşlar yerine oturmuş olacaktı.

“Mustafa Bey şimdi İstanbul’da değil mi?”

“Evet evlat. Bir yıllık süre dolana kadar işleri toparlamaya devam ediyor. Şirketin yönetimi yönetim kurulunda ama kurul başkanı hala o. Süre dolunca hisselerin ve mülklerin satışı yapılacak ve muazzam bir gelir vakfa bağışlanacak.”

Engin aklına takılan şeyi İsmail’e anlattı ve o gün deneyimli polis emeklisi adamla olayları yeniden gözden geçirdiler.

İki gün sonra İsmail’in arabasıyla gittikleri İstanbul’daki gösterişli bir plazanın yönetim katında, bekleme salonunda oturuyorlardı. Engin için burası alışkın olmadığı bir dünyaydı. Bar taburesinde pareolar- şortlar içinde görmeye alışkın olduğu kadınlar ve erkekler takım elbiseleriyle koşturuyorlardı. Onların arasında ay gibi parlayan güzelliğiyle Yeşim’i gördüğünde gözlerinin içi güldü Engin’in. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ne diyeceğini bilemedi. Bu kez Yeşim sözü almak niyetinde görünmüyor, bekliyordu.

Mustafa Bey’in sesi gençlerin birbirine kilitlenen bakışlarının ayrılmasına sebep oldu.

“Vay delikanlı, hayırdır? Şirkete bar açtık da haberimiz mi yok? Yoksa yine bir fırsatçılık peşinde misin?”

Engin, sinirden yumruklarını sıktı ama kavga etmek istemiyordu.

“Sadece size bir şey sormak için geldik.”

“Siz yakaladığı balığı kaçırdığına üzülen bir avcısınız. Bırakın artık bizim peşimizi. İnanın sorularınızla ya da uydurduğunuz hikayelerle uğraşacak vaktimiz yok.”

Yeşim’in başı yerden hiç kalkmıyor, Engin’le göz göze gelmekten kaçıyordu. Mustafa Bey hareketlenince o da adamın peşinden hızlı hızlı yürümeye başladı. İsmail ve Engin de onların peşine takılmışlardı.

“Yapma be İsmail. Bu fırsat düşkünüyle birlikte hareket ettiğini söyleme bana,” dedi Mustafa Bey, asansör düğmesine basarken.

“Bana fırsatçı deyip durmayın. Ben sadece Kürşat Bey’in cesedi bulunmazdan önce, onun ölmüş olduğunu nereden bildiğinizi sormak istiyorum.”

“Yine ne zırvalıyorsun böyle?”

“O sabah, ağlamıştınız. Yeşim sizin rahmetli eşiniz için ağladığınızı düşünmüştü ve siz ona açıklama yaparken, ‘Kürşat bilirdi, bir anacığımın bir de eşimin -Allah hepsine rahmet eylesin- hakları çoktur üzerimde.’ demiştiniz. Hepsine rahmet okuyarak ve arkadaşınızdan da mazide kalmış gibi bahsederek. O zaman fark etmemiştim bunu. Siz arkadaşınız için de ağlıyordunuz oysa. Onun ölümünde parmağınız var ama nedeni bulamıyorum henüz.”

“Yahu sen manyak mısın nesin? Ben neden kırk yıllık arkadaşımı öldüreyim? Hem doktorlar bile kalp krizi demedi mi?”

“O akşam ben Kürşat Bey’in odasından çıkarken o, doktora çağırmadan gelmemesini söylüyordu. Günlük enjeksiyon vurulan biri bunu neden söylesin? Doktor bize yalan söyledi. Ya insülin enjeksiyonunu vaktinde yani yemekten önce yapmıştı ve ben çıkınca kalp krizini sağlayacak başka bir ilaç verdi ya da insülin kalemine farklı bir ilaç konmuştu. İsmail abiden öğrendiğime göre insülin kalemi hep Kürşat Bey’in kamarasında dururmuş. Bence ikiniz bu işte birlikteydiniz. Doktor sabaha karşı odanıza geldi. Hasta falan değildiniz. Bizim odayı görecek şekilde güvertede oturuyor olmamız işleri karıştırmıştı sadece. Okan, patronunuzun odasına giremezdi. Bunun için sizin odanızdan geçmeli ve durumu yeniden kontrol etmeliydi. Siz de zehirlendiğiniz iddiası ile bu ziyarete kılıf uydurdunuz.”

“Neden böyle bir şey yapayım ki? En yakın arkadaşımın hayatta olması daha çok işime geliyordu.”

“İşte orasını çözeme…”

Yeşim’in dizlerinin üstüne çökmesi ile tartışma bölündü. Genç kız ortamdaki gerilimden etkilenmişti. Bir yandan ağlıyor, bir yandan nefes almakta güçlük çekiyordu. Bir kriz atlatıyor gibiydi. İsmail, kızı kucakladığı gibi koltuklardan birine yatırdı. Çalışanlardan biri su getirmişti.  Bileklerine kolonya döktü, gelen kadın.

“Hep senin yüzünden bu hâl. Kızıma bir şey olursa seni gebertirim. Çık git şirketimden, hemen!” diye kükredi Mustafa.

Engin, katta bekleyen asansöre binip şirketten çıktı. Henüz birkaç adım yürümüştü ki, “Kızım… Evlat… Genetik…” diye mırıldandı ve gerçeği anladı. Merdivenleri tırmanarak Yeşim’i aramaya başladı. Kızın odasında olduğunu öğrenince kapıyı çalmadan daldı odaya.

“Yeşim, sen o fotoğraftaki çocuksun. Sen Kürşat Kalacan’ın kızısın ve eminim ki zaten yakında bu gerçek sana söylenecekti,” dedi gülümseyerek.

Yeşim, yorgun görünüyordu. Sesini yükseltmeden, “Anlamıyorum, neden sürekli benimle oynuyorsun?” diye sordu.

“Oynamak mı? Ben hiç seninle oynamadım ki!”

“Teknede beni tavlamaya çalıştın. Kürşat Bey’in beni çok sevdiğini ve bana değer verdiğini öğrenmişsin ve onun gözüne girmek için benim duygularımla oynamışsın. Şimdi de onun kızı olduğumu… Saçmalık.”

“Bu da nereden çıktı? Ben seninle neden oynayayım? Ah anlıyorum, bunlar senin kafana özellikle sokuldu. Seni benden uzaklaştırmak istedi.”

“Engin hiçbir şey anlamıyorum.”

“Sen kendin anlatmıştın bana. Ne yazıyordu fotoğrafın arkasında? ‘Sana asla baba demeyecek olan çocuğun’ Oğlun yazmıyormuş ki. Kürşat, fotoğraftaki çelimsiz, kısa saçlı bir çocuğun oğlan olmasını ummuş ve kendini buna inandırmış işte. Yine senin tabirinle kurnaz olan ortağın aklına diğer alternatif gelmiş olmalı: ya kızsa?”

“Yine de saçma. Evladını bulmuş olsa neden Kürşat Bey’e söylemesin ki?”

“Çünkü o zaman onun eline hiçbir şey geçmezdi. Seni bulduğunda bir taşla iki kuş hesabı yapmış olmalı. Çocuk sahibi olamayan eşini mutlu etmek ve kendisine sadık bir varis yetiştirmek. Şimdi bir şekilde seni kullanarak şirketi yönetmeye devam edebilecek. Neticede bu miras senin yasal hakkın ve o da senin manevi ailenin son ferdi. Sevgini kullanacaktı, anlasana, sen onun gizli silahıydın.”

“Sana inanmıyorum.”

“Kalbini dinle. Ben onun bana inandığına eminim. Hatta kalbini dinlet, çünkü babandan genetik bir miras almış olduğunu da düşünüyorum.”

Yeşim’in aklının karışmış olduğu yüzünden belliydi. Bir hışımla fırladı odadan dışarıya. Engin’in tahmin ettiği gibi Mustafa Bey’in odasına gitmek yerine kapısı kilitli depo gibi bir yere girdi. Koridorda hızlı adımlarla ilerleyen ikiliyi gören İsmail de peşlerine takılıp odaya girmişti.

“Neler oluyor burada?”

“Bunlar rahmetlinin odasından çıkan eşyalar. Bir fotoğraf arıyoruz. Fotoğrafı daha önce bana bu şirketteki odasında göstermişti. Elime alıp incelememiştim, hatta o zamanlar ilgilenmemiştim bile.  Şimdi yakından görmek istiyorum.”

Fotoğrafın aslını bulamasalar da üzerinde “Araştırma Raporları” yazan dosyalardan birinin içinde fotokopilerini buldular. Yeşim fotoğrafa bakar bakmaz ağlamaya başladı.

“Bu kazağı ve bu oyuncak kamyonu hatırlıyorum. Ev sahibimizin bir oğlu vardı. Küçülen kıyafetlerini bana verirlerdi. Kamyon da onundu. Birlikte oynardık. Sonra ne oldu o insanlara hatırlamıyorum. Annemin çok hastalandığını hatırlıyorum. Annemle, onun ailesinden yardım istemeye gittiğimizi hatırlıyorum. Dedem olduğunu söyledikleri adam bana, “Piç” demişti. Ne demek olduğunu hiç duymadığımdan o zamanlar anlamamıştım, bizi kovmuşlardı. Evsiz ve aç kaldık günlerce. Sonra sokakta öldü annem. Küçücük bir çocuktum. Tüm bunları unutmuştum ben; silmiştim hafızamdan.”

Şaşırma sırası İsmail’e geçmişti.

“Sen o çocuk musun yani? Yıllarca aradığım oğlan…”

**********************

Kısa bir süre sonra, gösterişli plazanın yönetim katında, daha önceleri Mustafa’ya ait olan ceviz masanın başında oturan Yeşim, günlük gazeteleri okuyordu. Gazete başlıkları arasında kendisini ilgilendiren kısmı daha dikkatli okumak için gazeteyi katladı. Kalın puntolarla atılan başlık değişmişti.

“Yerli Gatsby’nin Katili Aranıyor”

Kıl Payı

İş yerindeki odamda, pencereden Palamutlu Göleti’ni seyrediyordum. Manzara güzeldi. Sudan yansıyan ışık gözlerimi alıyordu. Çok sıcak bir gündü. Ağustos ayındaydık. Sabah saatleri olmasına karşın açık mavi renkli cerrahi kıyafetlerim şimdiden ter içinde kalmıştı.

Saatime baktıktan sonra zamanın geldiğine karar verip odamdan çıktım. Karşı odadaki memura başımla selam verdim. Koridorun solundaki odada olduklarını tahmin ettiğim savcılık ekibini fark etmemişim gibi davranarak, başım önde hızlı adımlarla alt kata inen merdivenlere yöneldim.

Birkaç otomatik şifreli kapıyı geçtim. Morg İhtisas Dairesi’nin içi buz gibi soğuktu. Biraz ferahladım. Etrafta kimse yoktu. Koridorun ilerisinde ardı ardına dizilmiş iki sedye vardı yalnızca. Sedyelerin üzerinde de içleri dolu iki ceset torbası.

Soyunma odasına girdim. Dolaptan maske, bone, eldiven alıp taktım. Koltuğa oturup ayakkabılarımı çıkardım. Bacağımı azıcık bile olsa yukarıya kaldırmama engel olan kocaman göbeğimin müsaade ettiği ölçüde, oflaya poflaya da olsa, üzerine karışmasın diye adımı yazdığım sarı çizmeleri geçirdim ayağıma. Hazırlığımı dizlerime kadar inen tek kullanımlık yeşil önlükle tamamladım.

Otopsi salonu koridorun sonundaydı. Ceset torbalarının yanından geçip otomatik kapıdan içeri girdim. İçerde iki metal otopsi masası vardı. Soldaki boştu. Sağdakinin üzerinde elbiseleri tamamen çıkarılmış, cansız bir beden vardı.

Otopsi masasının yanında dikilen, benimle aynı yeşil kıyafetler içindeki adamı görünce moralim bozuldu. Bugün otopsi sırasının başka bir teknisyende olduğunu sanmıştım.

“Günaydın Cafer,” diye seslendim.

Başını çevirmeden yanıtladı: “Günaydın hocam.”

“Nihat gelmeyecek miydi?”

“İzin almış.”

“Bugün yoğunuz galiba.”

Doğruldu. Ellerini beline dayayıp belini geriye doğru esnetti. “Bir trafik kazası, bir ateşli silah, bir de evde ölü bulunma var.”

Çok yaşlısın diye geçirdim içimden. Artık bıraksan. Otuz yıldır otopsi teknisyenliği yapıyordu. Adli tıbba hizmetli olarak girmiş, sonradan tekniker eksikliğinden otopsilere yardım etmeye başlamıştı. Kısaca mektepli değil alaylıydı. Gerçi bazı yönlerden mekteplileri cebinden çıkarırdı. Ancak bir işi gereğinden uzun zaman yapan her insan gibi yeniliklere kapalıydı ve işini baştan savma yaptığının da farkında değildi.

Otopsi masasındaki mevtaya göz attım yeniden. Vücudunda hiçbir yaralanma belirtisi görünmüyordu. Seksen yaşlarında, ufak tefek ama bir hayli kilolu bir kadındı. Daha evrakını okumadan kalp, tansiyon ve şeker gibi bilumum hastalıkları olduğunu, otopsi raporuna ölüm sebebi olarak ‘kalp damar hastalığı’ yazacağımı geçirdim aklımdan.  “Evde ölü bulunan mı?” diye sordum başımla göstererek.

Evet dercesine başını salladı.

Zor vakaları zihnim yorulmamışken yapmayı tercih ederdim genellikle. Bu yüzden, “Ateşli silahı önce yapalım,” dedim.

“Hocam bu ilk geldi. Sorun olmasın.”

“Cinayetlere öncelik verebiliriz.”

Sen bilirsin der gibi bir bakış attı.

Ben en dip köşedeki masaya geçip savcılık tarafından hazırlanan ölü muayene tutanaklarını incelemeye başladım. Cafer de yaşlı kadını paldır küldür sedyeye alıp dışarı çıkardı. Bu tür özensizliklere alışmıştım artık. Sesimi çıkarmadım.

Evrakları okumayı bitirdiğimde, Cafer cinayet olayının kurbanı olan kadını otopsi masasına yerleştirmişti. Masaya yaklaşıp hafif eğilerek baktım. Bu defaki otuzlarında bir kadındı. Zavallı kadının vücudunun her tarafı delik deşikti.

“Bizi uğraştıracak galiba,” dedim.

“Yedi giriş, dört çıkış saydım. Bir de siz bakın.”

“Tamam, bakarım birazdan.”

“Hocam, nasıl olmuş bu olay?”

“Kocasından ayrılmak istemiş. Babasının yanında kalırken adam barışalım diye yanlarına gitmiş. Konuşurken sinirlenip önce knıarıs vurmuş sonra oradaki herkese ateş etmiş. Kadının babasıyla annesi yoğun bakımdaymış.”

Yüzünü asarak başını iki yana salladı Cafer. “Onlar da gelecek desene.”

“Kendini de vurmuş,” diye ekledim.

“Deme ya! O nerde peki?”

“O da hastanedeymiş. Çenesinin altından ateş etmiş. Kurşun alnından çıkmış. Ama durumu iyiymiş.”

Duyduklarını hazmetmeye çalışırken bir süre sustu Cafer. Sonunda “Ben onu bunu bilmem de gerçekten intihar etmek istese şakağından ateş ederdi,” dedi.

Omuz silktim. Kendini öldüremeyen adamın katlettiği kadına bakarken, ilahi adalet varsa bile şimdi ve burada olmadığı kesin, diye geçirdim içimden.

Dışımdansa “Hadi başlayalım,” demekle yetindim.

***

Sabahat Çehre’yi, öğle üzeri yalnız yaşadığı evinde cansız halde bulan kişi her gün evine temizliğe gelen yeğeni Zeynep’ti. Zeynep hemen babasını arayıp halasının öldüğünü söylemiş, yakın akrabalar kısa sürede evde toplanmış, kadının öldüğünden emin olduklarında muhtara haber vermişlerdi. Muhtar doktoru, doktor polisi, polis savcıyı aramıştı. Mesleğe yeni başladığından mı yoksa aşırı pimpirikli olduğundan mı bilinmez, savcı otopsi kararı vermişti. İşlemlerin bitip cenaze arabasının ayarlanması, sonra cenazenin şehir merkezindeki adli tıbba götürülmesi geç saatleri bulmuştu.

Adli Tıp Şube Müdürlüğü’ne sabaha doğru üç civarında gelmişlerdi. O zamandan beri bekliyorlardı. Bekleme salonu hıncahınç doluydu. Çoğunluğu erkeklerden oluşan cenaze yakınlarının kimisi ayakta kimisi oturarak ağır akan zamanı geçirmeye çalışıyorlardı. Ancak hepsinin de yüz ifadeleri benzerdi. Ölüm karşısında duyulan şaşkınlıkla, cenaze törenini gerçekleştirip bir an önce hayata dönme hevesi birbirine karışıyordu.

Kimileri de bekleme salonunun dışına çıkmıştı. Sabahat Çehre’nin kız kardeşinden olma üç erkek yeğeni de bunlar arasındaydı.

En büyükleri olan Ahmet saatine baktı. “Ne zaman bitecek bu iş? Saat onu geçti.”

“Öğle namazına yetişse bari,” dedi ortanca kardeş olan Bilal.

“Böyle giderse zor. İkindiye ancak,” dedi Ahmet.

Bu esnada bekleme salonunun ilerisindeki kapalı bir kapı açıldı. İçerden çıkan temizlikçiye benzeyen bir görevli “Nesibe Yeter’in yakınları burada mı?” diye bağırdı. Kimseden karşılık gelmeyince bekleme salonuna girip yeniden seslendi. Bu defa içerdekilerden bir kaçı ayaklanıp telaşlı adımlarla görevliye koştular.

“Bizim cenaze ilk sırada değil miydi?” diye sordu Bilal. “Bunlar bizden sonra gelmişti.” Kimse yorum yapmayınca, “Gidip sorsak mı?” diye ekledi.

Ahmet ortanca kardeşinin sözlerinin ‘Abi, sen sorar mısın?’ anlamı taşıdığının farkındaydı. Oldu olası pısırıktı Bilal. Askerliğini yapıp döneli yıllar olmuştu ama hala bir baltaya sap olamamıştı. Ahmet kardeşine bakmadan konuştu: “Sorsak ne olacak? Böyle yerlerde adamın olacak. Yoksa…” Sözlerini yarım bıraktı. “Zaten şimdi sıra bizdedir büyük ihtimalle.”

Ahmet’ten umduğunu bulamayan Bilal oflayarak yere çömelip oturdu. Geldiklerinden beri doğru dürüst tek laf etmeyen en küçükleri Celal’e baktı bir süre. Celal düşüncelere dalmış gibiydi. “Neyin var Celal? Teyzeme mi üzüldün?”

Celal yanıt vermedi. Hatta abisini duyduğu bile meçhuldü.

“Bu kadar üzülme. Ölümlü dünya işte…”

Celal başını çevirip Bilal’e baktı. Yüz ifadesi muğlâktı.

“Nasıl üzülmesin. Teyzem en çok Celal’i severdi,” dedi Ahmet.

Bilal bir an ağzını açıp konuşacak gibi oldu, sonra “Valla ben teyzemi pek sevmezdim,” dedi. “Ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın da…”

Ahmet kaşlarını çatıp niye der gibi baktı.

Bilal bu bakışlara “Sen sever miydin abi? Allah aşkına doğruyu söyle.” diye karşılık verdi.

Ahmet bilmem der gibi dudak büktü. “Teyzemizdi sonuçta.”

“Doğru teyzemizdi de insanın hiç mi… Hiç mi yüzü gülmez? Bir günden bir güne bana iyiliği dokunmamıştır. Yaşlandıkça daha da çekilmez oldu. Annemin hatırı olmasa yanına bile gitmezdim.”

“Biraz geçimsizdi, doğru,” dedi Ahmet.

“Biraz mı?” dedi Bilal başını iki yana sallayarak.

“Kolay mı?” diye lafını kesti Ahmet. “Kocası Almanya’ya gitmiş. Yıllarca senede bir ya gelmiş ya gelememiş. Sonra yanına alacak diye bakarken bir Alman karısıyla evlenip arayıp sormaz olmuş.”

“Enişte ölmeden önce para göndermişti, hem de yüklü bir miktar.”

“Gönderse ne olacak? Kadın yalnız yaşadı yıllarca. Çoluk çocuk da yok. E, kafayı yedi tabii sonunda.”

“Ben onu eskiden de sevmezdim,” dedi Bilal. “Çok sinirli bir kadındı. Hatırlıyor musun çocukken bayramlarda yanına giderdik. Sırf harçlık verecek diye.” Gülümsedi. “Biz de az paracı değildik. Yanına giderken ayaklarım geri geri giderdi. Parayı versin de evden çıkalım diye dört gözle beklerdim.”

“Öf, yeter abi!” diye gürledi sonunda Celal. Ağabeyleri şaşkınlıkla baktılar kardeşlerine. Celal ayağa kalkıp lavaboların olduğu tarafa gitti.

***

Cafer ikinci vakayı otopsi masasına alırken oturuyordum. Ateşli silah vakası çok yormuştu beni. Sadece beni değil onu da. Benim yorgunluğum daha çok zihnendi. Yedi giriş dört çıkış deliği vardı vakada. Bu da demek oluyor ki mermilerin üçü içerde kalmıştı. Onları bulup çıkarmak ve bütün mermilerin izlediği rotayı tespit etmek için çabalarken beynimin isyan ettiğini hissediyordum.

Otopsi notlarını bir kez daha gözden geçirip eksiklik var mı diye kontrol ettim. Zabıt kâtibini arayıp ölüm sebebini yazdırdıktan sonra ayağa kalkıp ikinci vakanın otopsiye hazırlanmasını izledim. Bu esnada bir sigara yaktım. İçerde sigara içmek yasaktı yasak olmasına ama tabir caizse burada benim borum ötüyordu. En azından öğleye kadar. Üstelik her vaka sonrası sigara molası vermek için dışarı çıksam cenazelerini ikindi namazına yetiştirme derdinde olan acılı insanların sabrını iyice zorlamış olurdum.

Cafer kimyasal inceleme için kan ve idrar örnekleri aldı. Bu vakanın beni çok zorlamayacağı kanısındaydım. Ölü muayene tutanağına hızlıca göz attım yeniden.

03.08.2020 tarihinde saat 10.13’te Hürriyet mahallesinde evde ölü bulunan bir şahıs bulunduğu bildirilmesi üzerine nöbetçi Cumhuriyet Savcısı… Cesedin kimliği tespit edilmesi amacıyla 08.02.1972 doğumlu… Kimlik tanığına soruldu: Bana göstermiş olduğunuz ceset teyzem olan… Evinde yalnız yaşamaktadır… Bildiğim kadarıyla hasta değildi… Düzenli kullandığı bir ilacı yoktu… Kilolarından şikâyetçiydi… Bilirkişi doktora soruldu: 151 cm boyunda, 110-120 kg ağırlığında, 80-85 yaşlarında… Ölü katılığının devam ettiği… Haricen herhangi bir travmatik bulgu saptanmadığı… Kesin ölüm sebebinin tespiti için otopsi yapılması gerektiği…

Dikkat çekici bir durum yoktu tutanakta. Dış muayeneyi yapıp fotoğrafları çektikten sonra otopsiye başladık. Cafer yılların verdiği alışkanlıkla kısa sürede saçlı deriyi kesip kafatasının kubbe kısmını çıkardı. Kafatası boşluğunda herhangi bir anormallik yoktu. Bir taraftan notlarımı alıp bir taraftan boynuma astığım makineyle gerekli fotoğrafları çekmeye devam ettim. Cafer’le otopsi yapmanın iyi yanı işin son derece hızlı ilerlemesiydi. Kötü olan tarafı ise bazı şeylerin gözden kaçma ihtimaliydi.

Göğüs boşluğuna geçtik. Cafer göğüs kafesini açtıktan sonra akciğerleri ve kalbi çıkarıp masanın diğer ucundaki beyaz tahtanın üzerine koydu. Hızına yetişmek için acele ediyordum. Ben daha incelememi bitiremeden akciğerlere kesi atıp parçalarına ayırıverdi.

Hemen kalbe geçecekken “Dur Cafer,” dedim. “Kalbi dikkatli inceleyelim.”

Biraz yavaşlar gibi oldu. Ama kısa süreliğine. Kalbin ön ve yan taraflarına küçük kesikler atıp “Damarlar tıkalı,” dedi. Hangi damarlar demeye kalmadan kalbin odacıklarını açmaya girişti. İçimden öfkemi bastırmaya çalışıyordum.

“Nedbe var hocam.” Kalp kasının kesitlerini gösteriyordu. Gerçekten de gösterdiği yerlerde kalp kasının normal yapısı bozulmuş, yerini beyaz renkli bir doku almıştı. Demek ki daha önce kalp krizi geçirmişti yaşlı kadın.  Eh, bu da bir şeydir dedim içimden.

***

Celal on beş dakika sonra geri gelmişti. Yüzü hala solgundu ancak bakışları daha canlıydı. Bilal cebinden çıkardığı sigara paketini uzattı.

“Al bir tane iyi gelir.”

“Yok, istemiyorum abi.”

“Kusura bakma Celal…”

“Önemli değil abi. Uzatmaya gerek yok.”

Bir süre kimse konuşmadı. Bilal düşünceli gibiydi. Sonunda ağzını açtı.

“Konuşmayayım diyorum da aklıma bir şey takılıyor…”

“Hayırdır?” dedi Ahmet.

“Bu kadının hiçbir hastalığı yoktu. Böyle pat diye ölmesi garip değil mi?”

Ahmet gözlerini kısıp kardeşini süzdü. “Ne demek istiyorsun?”

“Birisi öldürmüş olmasın?”

“Saçmalama oğlum, ne öldürmesi?”

“Olur mu olur abi. Neden olmasın? Sen ne diyorsun Celal?”

Bilal’in küçük kardeşinden destek beklediği belliydi. Celal’in ise beti benzi atmıştı.

“Sen ciddi misin Bilal?” diye araya girdi Ahmet. “Kim neden yapsın böyle bir şeyi?”

“Yanında bir sürü para vardı.”

“Nerden biliyorsun?”

“Teyzem bana söylemişti.”

“Hani aran iyi değildi?”

“Aram iyi değildi demedim, sevmiyordum dedim.”

“Ne dedi sana rahmetli?”

“‘Oğlum,’ dedi ‘yatak odasındaki döşeklerin arasında para var. Bana bir şey olursa ya kendin al ya bir ihtiyaç sahibine ver,’ dedi.”

Ahmet kaşları çatık, yüz ifadesi donmuş bakıyordu. Sonunda konuştu: “Benim niye haberim yok. Senin haberin var mı Celal?”

Celal’in bir eli yüzünü kapatıyordu. “Yoktu.”

Bilal gözlerini kocaman açarak küçük kardeşine döndü. “Teyzem Celal’e de söyledim dediydi…”

Celal elini yüzünden çekti. “Yalan söylemiş!”

İki kardeş birbirlerine baktılar. Bilal kafası karışık, Celal öfkeli gözlerle.

“Neyse ne canım,” diye araya girdi Ahmet. “Parası varmış işte. Bu illa öldürüleceği anlamına gelmez. Saçmalayıp durma sen de Bilal.”

Bilal önüne döndü. “Belki Zeynep de biliyordu. Zeynep bilince dayımın da haberi vardır kesin.” Ahmet, Bilal ve Celal’in anneleri, babasının mirası paylaşılırken kendisine haksızlık yapıldığını öne sürerek erkek kardeşlerine küsmüştü. Çocukları da bu yüzden dayılarını sevmezlerdi.

Dayısıyla ilgili ima Ahmet’i derin düşüncelere daldırdı. “Ne kadar parası varmış teyzemin?”

Bilal yutkundu. “Nerden bileyim ama 50-60 bin Euro vardır herhalde.”

“Ne kadar, ne kadar?”

“50-60 bin.”

“Attın mı yoksa kesin biliyor musun?”

Bilal cevap vermedi.

“Nerden biliyorsun Bilal? Bu çok para.”

“Teyzemi bir gün çarşıya götürmüştüm. Bankaya. Oradan parasını çekti. Bir çanta parayla eve geldik.”

“Sana dediyse Zeynep’e de söylemiştir kesin,” diye konuştu Ahmet düşünceli bir ifadeyle.

“Polise haber versek mi?”

Ahmet’in aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı. “Para duruyor mu yerinde ona bakmak lazım.”

“Durmuyor abi, ben sabah baktım,” dedi Bilal gözlerini kaçırarak.

Ahmet sinirlendi. “Oğlum sende ne gizli kapaklı işler varmış da haberimiz yokmuş. Önceden söylesene bunları!”

“Ne bileyim abi. Teyzem yerini değiştirmiştir diye düşündüm.”

“Haaa…” dedi Ahmet başını ağır ağır sallayarak. “Demek o yüzden evden en son sen çıktın. Paranın yerini bulmak için.”

Bilal’in ağzı açık kaldı.

“Bulabildin mi peki? Nerdeymiş?”

“Bırak abi ya. Valla senle konuşulmaz. Günahımı alıyorsun.”

“Ne yapacaktın parayı bulunca, kendin mi yiyecektin?”

Bilal kıpkırmızı kesildi. Ayağa kalktı. Başını iki yana sallayarak lavaboların olduğu tarafa gitti.

***

Yaşlı kadının otopsisi bittiğinde ben ter, Cafer kan içinde kalmıştı. Elimde ölüm sebebi olabilecek yalnızca kalp bulguları vardı. Ama bu da yeterliydi. Saatime baktım. On bir buçuk olmuştu. Öğle arasına yarım saat kalmıştı ama yapılması gereken bir otopsi daha vardı. Yine de zor olan kısmını atlattığımı düşünüyordum. Trafik kazaları genelde en kolay vakalardır. Ölümün travmatik nedenli olduğu zaten bellidir. Bize düşen yalnızca gerekli örnekleri almak ve yaralanmanın ayrıntılarını tespit etmektir.

Bununla birlikte trafik kazalarının otopsi raporunu yazması da kolaydır. Yalnızca kimyasal incelemenin tamamlanması için beklemek gerekir. Yaklaşık bir ay kadar. Oysa evde ölü bulunan yaşlı kadının raporu için aynı şey söz konusu değildi. Her ne kadar ölümünün kalp hastalığından kaynaklandığını varsaysam da bir son dakika sürprizi yaşamak her zaman için mümkündür. Kimyasal incelemede zehirlenme tespit edilebilir örneğin. Bu durumda raporu tamamlayıp savcılığa gönderdiğimde, polisler kadının katilini aramaya otopsiden bir buçuk ay kadar sonra başlayacak demektir. Gerçek hayatta bu işler polisiye dizilerdeki kadar hızlı olmuyor.

Düşüncelerimden sıyrılıp Cafer’e baktım. Cesedi ve otopsi masasını yıkamayı bitirmişti. Boş sedyenin üzerine temiz bir ceset torbası koyup otopsi masasına yanaştırdı. Yaşlı kadının kol ve bacağından tutup, göğsünden kasıklarına kadar dikişli olan cansız bedenini ıslak zeminde kaydırarak sedyeye alıp ceset torbasının içine yerleştirdi. Tekrar belini geriye doğru esnetip boynunu kütletti. Yakında ya belin tutulacak, ya da küt diye gideceksin, dedim içimden. Sonra da hazır burada can vermişken hemen otopsi masasına alırız seni.

Cafer vücudunu esnetmeyi bitirince torbanın fermuarını kapattı. Otomatik kapıyı açıp sedyeyi dışarı sürüklerken adını koyamadığım bir hisse kapıldım. Sanki bir şeyi atlamıştım. Ama neyi?

Sonra bu his geçti. Yine öğle arasına geç çıkacak olmanın sıkıntısı ağır bastı.

***

“Celal!”

Celal başını çevirip abisine baktı.

“Sen ne düşünüyorsun? Bilal’in söyledikleri…” Sustu Ahmet. Bakışlarını yere çevirdi. “Yoksa bu Bilal bir işler mi çeviriyor. Yoksa…”

“Yoksa ne?”

“Bilal öldürmüş olmasın?” dedi Ahmet ürpertiyle.

Celal biraz toparlanmış gibiydi. “Yok abi. Öyle bir şey yapsa kendini böyle ele verir mi?”

“Ne bileyim suçluluk duygusuyla…”

“Hem nerden çıkarıyorsun teyzemin öldürüldüğünü? Bilal abim saçmalıyor işte.”

“Para meselesine ne diyorsun? Biliyorsun dayımdan her şey beklenir. Zaten borçları varmış. Kredi çekmiş ödeyememiş.”

Celal bakışlarını yere çevirip düşündü. “Dayımın birisini öldürebileceğini sanmıyorum.”

Ahmet, Celal’i inceledi bir süre. “Polise gitmek lazım. En azından paradan bahsetmek lazım.”

Celal hızla çevirdi başını. “Ne faydası olacak?”

“En azından kafalarında bir şüphe olur. Evin incelenmesi, delillerin toplanması lazım.”

“Delillerin mi?”

“Katil mutlaka delil bırakmıştır evde. Parmak izi, DNA, kıl tüy…”

“Sen bunları nerden biliyorsun abi?”

“Dizilerden.” Ahmet ikinci el beyaz eşya işi yapıyordu. Dükkânında boş kaldığı zamanlarda –ki bu çok sık oluyordu- polisiye diziler izlerdi. “Dizilerde her şey anlatı…” Birden duraksadı Ahmet ve gülmeye başladı.

Celal şaşkın gözlerle izledi abisini. Ahmet kendini tutamadan gülmeye devam etti. “Biz ne konuşuyoruz burada? Saçma sapan laflar ediyoruz.”

“Neden abi?”

“Biz niye buradayız?”

Celal boş boş baktı.

“Teyzeme neden otopsi yapıyorlar?” diye sordu Ahmet.

“Bilmem.”

“Boşu boşuna otopsi yaparlar mı sence?”

Celal ağzını açmadan kaşlarını çattı.

“Şüphelenmişler de ondan.” Ahmet çokbilmiş bir ifadeyle başını salladı. “Cinayetten şüphelenmişler. Yoksa neden otopsi yaptırsınlar? Ya bir şeyden işkillendiler ya da birisi bir şeyler fısıldadı kulaklarına.”

“Otopsi ne işe yarayacak ki?” Ahmet, henüz yirmi bir yaşındaki kardeşine hiçbir şeyden habersiz birisiymiş gibi acıyarak baktı.

“Katil teyzemi nasıl öldürmüş onu anlayacaklar. DNA’sını da bulurlar belki. Evet, evet, öyle yapacaklar.” Rahatlamış gibiydi Ahmet.

Celal ise derin düşüncelere dalmıştı yeniden.

Biraz sonra “Bu Bilal hala neden gelmedi?” diye sordu Ahmet.

***

Son otopsiyi de bitirdiğimde salondan çıktım. Cafer otopsi salonunu temizlemekle meşguldü. İçeriyi soğutan klimalara rağmen ter topuklarımdan çıkıyordu. Fazla kiloların yan etkisi, dedim kendi kendime.

Elimde sigara koridorda yürüdüm. Cenazelerin yakınlarına teslim edildiği kapının önünde üzerinde ceset torbası olan bir sedye görünce şaşırdım. Etrafa baktım kimseyi göremedim. “Sarp!” diye seslendim.

“Buradayım hocam,” diye arkamdaki kapılardan birinden çıktı Sarp. Elinde bir paspas vardı.

“Bu cenaze niye burada?”

“Yakınlarına seslendim ama kimseyi bulamadım.”

“Allah Allah…” Ceset torbasının fermuarını biraz açtım. Karşıma çıkan yüz beni şaşırttı. Evinde ölü bulunan yaşlı kadındı torbanın içindeki.

Bu esnada bir ses geldi. “Peyami Hocam!” Cafer otopsi salonunun kapısından bağırıyordu.

Arkama döndüm. “Ne oldu?”

“Savcı telefonda.”

Kaşlarımı çattım. Savcının beni araması olağandışı bir durum değildi gerçi. Ama daha önce içimi kaplayan o kötü his yeniden peyda olmuştu.

Otopsi salonuna gidip masanın üzerindeki ahizeyi kulağıma dayadım.

“Alo, ben Dr Peyami…”

“Doktorum merhaba. Savcı Tamer ben…”

“Merhaba savcım.”

“Sabahat Çehre’nin otopsisi bitti mi?”

Sezgilerim bana hilafı vaki konuşmamı söylüyordu. “Bitmek üzere savcım, hayırdır bir şey mi oldu?”

“Olay cinayete döndü.”

İçimden soğuk bir şeyler aktı. Atladığım bir şey var mı diye düşündüm? Ne dış ne de iç muayenede travma bulgusu vardı. Öyleyse olsa olsa zehirlenmişti. Bütün örnekleri aldırmıştım; kan, idrar, iç organlar. İçim biraz rahatladı bunları düşününce.

“Nasıl olmuş?” diye sordum.

“Yeğenlerinden biri öldürmüş. Gelip itiraf etti. Siz otopside bir şey tespit ettiniz mi?”

“Şu ana kadar hayır, savcım. Ama dediğim gibi otopsi henüz bitmedi. Yeğeni zehirleyerek mi öldürmüş?”

“Hayır.” Savcının ağzından lafı kerpetenle alabiliyordum ancak. Cinayetin işlenme şeklini doğrudan sormak işime gelmiyordu. Ben bir şey bulamadım sizden medet bekliyorum anlamına gelirdi. Ya gözümden kaçan bariz bir bulgu vardıysa?

Birden kafamda bir ışık yandı. Neyi atladığımı hatırlamıştım. Yeniyetme bir adli tıpçı olsa atlamazdı büyük ihtimalle. Benim gibi kırk yaşından sonra mecburiyetten adli tıp uzmanı olmuş, elliye merdiven dayamış birisinin gözden kaçırabileceği bir şeydi bu.

“Savcım, otopsinin bitmesine az kaldı,” dedim. “Biter bitmez sizi arayayım.”

“Tamam, doktorum,” dedi savcı. Otopside cinayeti atlamış gibi bir duruma düşmek kötü olacaktı. Henüz bu duruma düşmemiştim, daha doğrusu kıl payı kurtulmuştum. Allah’tan cenaze hala adli tıptaydı.

Hemen Cafer’e seslendim. “Dışarıdaki sedyeyi geri getir.”

Cafer sedyeyle birlikte gelinceye kadar telaş içinde bekledim. Bir eldiven taktım ellerime. Fermuarı açtım. Kadının dudaklarını tutup dışa doğru kıvırdım. Gözlerim faltaşı gibi açıldı. Dudaklarının iç kısmı mosmordu.

“Işık tut,” dedim Cafer’e.

Cafer cep telefonunun fenerini açtı. Dudaklardaki morluk yanakların iç kısmına doğru uzanıyordu.

“Bir kesi at,” dedim bu defa.

Cafer otopsi masasına gidip bir bistüri aldı, alt ve üst dudağın iç kısmına birer santimlik kesiler attı. Kesi yerlerinin altında siyah renkli pıhtılaşmış kan görünüyordu. “Ekimoz,” dedim başımı sallayarak.

Yaşlı kadının yüzüne bir daha baktım. Ne burun ne de ağız çevresinde sıyrık ya da morluk yoktu. Katilin elinde yumuşak bir nesne vardı belki, belki de yaşlı kadının direnci düşük olduğu için katilin çok uğraşmasına gerek kalmamış, diye düşündüm. Ne olursa olsun ağız boşluğunu kontrol etmemem affedilmez bir hataydı.

Cafer susuyordu bu esnada. “Cinayetmiş,” dedim bozuntuya vermeden.

Ardından hemen savcıyı aradım.

“Savcım, katil kadını ağız ve burnunu kapayarak öldürmüş.”

“Bulgular net mi peki?” Savcının sesinde şaşkınlık emaresi yoktu pek.

“Net.”

“Yeğeninin ifadesiyle de uyuşuyor.”

Telefonu kapattım. Derin bir nefes verdim.

Az kalsın cinayet bulgusunu atlayacaktım. Bir anlamda mesleki körlüğe kapılmıştım. Evde ölü bulunan, yaşlı, hastalıklı kişilerin yüzde yüze yakınının ölümünün doğal nedenlere bağlı olduğunu gördükçe, bu tür vakaların cinayet olma ihtimalini göz ardı etmek kolaylaşıyordu. İyi ki cenaze bir şekilde teslim edilmemişti. İyi ki katil gidip suçunu itiraf etmişti. Bir saniye… Kadının yeğeni neden suçunu itiraf etmişti acaba?

Üzerimi değiştirip yukarıya savcı odasına çıktım. Masada oturan zabıt kâtibinin tam karşısında gençten bir adam vardı. Yüzünde ferahlamış bir ifadeyle oturuyordu. Savcı ayakta, tutanağa yazılacakları dikte ediyordu. İşini bitirdiğinde kapının dışında bekleyen polislere “Götürebilirsiniz,” dedi.

Polisler sanığı götürdüklerinde savcı tutanağı bana uzattı. Okudum:

“Teyzem beni evladı yerine koyardı. Çocukluğumdan beri böyleydi bu. Çocuğu olmadığı için annem beni ona verirmiş küçükken. Ama ben onun içten içe kötü kalpli olduğunu bilirdim. Eniştemin Almanya’dan geri dönmemesi, orada yeni bir yuva kurması psikolojisini iyice bozmuştu. Herkesin arkasından konuşurdu, herkesin mutsuz olmasını isterdi sanki. Liseyi bitirince üniversiteyi kazanamadım. Bir fabrikaya girdim ama kriz olunca çıkardılar. Askerden dönmüştüm. Bir iş kurmayı düşünüyordum, kız arkadaşım vardı, evlenecektim, kısacası paraya ihtiyacım vardı. Babamın da durumu yoktu. Teyzem de bunu biliyordu. Yardım etmesini bekliyordum ama hiç lafını etmedi. Çok parası vardı. Ben ölünce alıp kullanırsın diyordu.  Geçen gün akşam yanına gidince dayanamayıp para istedim. Vermedi. Ben ölünce alırsın, dedi. Israr edince çok ağır laflar etti. Gözünde hiçbir kıymetim olmadığını anladım. Bana olan sevgisi sırf yalnız kalmamak içindi, göstermelik bir sevgiydi. Odadan çıkıp gidecektim, koridorda durdum. Beni gitti sanıyordu. Kendi kendine konuştuğunu duydum. Orospunun evladı, diyordu. İnşallah bir iş kuramaz, inşallah evlenemezsin. Evlensen de yuvan yıkılır inşallah, diyordu. Kendimi tutamadım, arkasından yaklaşıp ağzını kapadım. Çırpındı bir süre. Sonra hareketsiz kaldı. (Soruldu: Neden bu şekilde öldürdün?) Önce niyetim öldürmek değildi. Çok öfkelenmiştim. Sesini kesmek istedim. Konuşmasın istedim. Sonra kurtulmaya çalıştıkça daha da sinirlendim. Elimi çekmedim. (Soruldu: Parayı ne yaptın?) Sakladığı yerden aldım. Bahçedeki eski kulübeye koydum. (Soruldu: Cinayeti neden itiraf ettin?) Zaten pişman olmuştum. Dışarıda abimlerle konuşuyorduk. Paradan haberleri vardı. Abim polis dizisi izler çok. Otopside çıkar mutlaka dedi. Nasıl olsa anlaşılacak, nasıl olsa beni bulacaksınız diye düşündüm…”

İfade tutanağının altında Celal Şahin yazıyordu. Anlık bir öfkeyle teyzesini öldüren gence içim acımadı desem yalan olur.

Savcıya baktım.

“Saf herif,” dedi.

“Neden?” diye sordum.

“Otopside katilin kim olduğunun anlaşılacağını sanıyor,” dedi gülümseyerek.

“Ama cinayet olduğunu mutlaka anlardık,” dedim kendime göz kırparak.

“Orası öyle ama söylemese nerden bilecektik cinayeti onun işlediğini…”

“Bulurdunuz mutlaka da işiniz uzardı biraz,” dedim. “Neyse ki polisiye dizilerin faydası olmuş.”

Ne dediğimi anlayamadı.

Açıklamak zorunda kaldım. “Polisiye dizileri izledikçe insanların cinayetlerin çözümüyle ilgili beklentileri çok artıyor. Tak deyince cinayeti çözeceğimizi, şak deyince katilin kim olduğunu bulacağımızı sanıyorlar.” Gülümsedim. “Belki de bu gerçekdışı algı işimize yaradı.”

“Saf herif işte,” dedi Savcı.

Saf mıydı bilmiyorum. Suç işlemekle masum kalmak arasında kıl payı bir fark vardır. Celal Şahin o farkın kurbanı olmuştu.

Zabıt kâtibinin hazırladığı evrakları imzaladım. İşim bitmişti. Karnım zil çalıyordu. “İyi çalışmalar,” dedim ve odadan çıktım.

Tosca v2.0

Bu mektubumda size “Cavaradossi” diye hitap edeceğim dedektif, bu durumda kendime de “Scarpia” demem uygun olur. Gerçek ile kurgunun iç içe geçip, birbirine karıştığı son olaylar dizisi düşünülürse, Tosca operasının iki ana erkek karakterinin isimleri, artık bizler için gerçek isimlerimizden daha gerçek. Hemen şunu belirtmek isterim ki sayın Cavaradossi, bu mektubu bitirdiğinizde aklınızda hiçbir soru işareti kalmayacak. Her şey, operayı izlerken gizlice ceketinizin iç cebinden çıkarıp içtiğiniz matara içindeki viski kadar berrak olacak. Tabii bu berraklığı sağlamak için, her şeyin başladığı zamana dönmeli ve anlatmaya oradan başlamalıyım.

Henüz genç bir adamdım. Görünüş olarak, yaşına bakmaksızın hemen herkesin genç göründüğü bu zamanda, benim kastettiğim sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da genç olduğum zamanlar. Hayatımda ilk defa operaya gitmiştim o gün. Neden gitmek istedim, ilgimi çeken neydi tam olarak emin olduğumu söyleyemem. Belki de afişi hoşuma gitmişti. Elinde kılıç taşıyan görkemli bir meleğin kanat çırpışını gösteren, sürekli tekrar eden 10 saniyelik bir animasyonu vardı ve üç boyutluydu. Nano teknoloji ve grafik tasarımın mükemmel bir dansı, özel bir kağıt baskıydı. Dijital değil de, animasyon saklayabilen yeni nesil nano-kağıtlardan olması yüzünden bu kadar hoşuma gitmişti belki de. Bu bana dijital bir panoda görebileceğim bir animasyondan çok daha gerçekçi görünüyordu ve kendimi bildim bileli “gerçeklik” kavramına kafayı takmış biriyimdir. Her neyse, animasyondan gözlerimi ayırıp afişin alt kısmındaki yazıyı okudum sonunda: TOSCA. Tosca’nın yaratıcısı Giacomo Puccini’nin operada “verismo” (gerçeklik) akımının temsilcilerinden olduğunu biliyordum, bu da eseri izleme isteğimi artırmıştı tabii. Bir bilet aldım, izleyicilere dağıtılan artırılmış gerçeklik vizörlerinden birini taktım ve izlemeye başladım. Opera, ortaya çıktığı zamandan beri asırlar içerisinde değişime uğramış ve teknoloji her daim operanın yardımına koşmuştu. Günümüzde opera teknolojisinin geldiği noktanın muazzam olduğunu duymuş ama izleme şansına kavuşamamıştım. Duyduklarım doğruymuş. Konusu alabildiğine basitti. Ama önemli olan konusu değil, o konunun nasıl anlatıldığıydı… 3 saat süren müzik, dans, ses, ışık ve renk cümbüşünden sonra hipnoz olmuş bir vaziyette adeta sendeleyerek opera binasından kendimi dışarı attım ve o an karar verdim; opera benim mesleğim olacaktı.

Ve işte o günden tam 25 yıl sonra, şehirdeki en görkemli operanın sahibi ve yöneticisiydim. Sahne sanatları teknolojilerini her daim yakından takip ettim ve hatta kazancımın büyük kısmını bu teknolojileri daha da geliştirmeye yarayacak projelere yatırdım. Böylece operam, sadece sanatında değil, teknolojisinde de önde gelen bir yer oldu. Tüm bu süre boyunca en büyük hayalim, izlediğim o ilk operayı, Tosca’yı, o günkü mükemmel halinden daha da ileri taşımak, daha mükemmel hale getirmekti. 25 yıllık tecrübemin ve operamdaki teknolojik olanakların artık kafamdakileri gerçeğe dönüştürmek için yeterli olduğuna kanaat getirdim ve alanındaki en iyi sanatçıları bir araya toplayarak, elimdeki tüm tek-dünya kredilerini bu işe harcayarak, çalışmaları başlattım.

25 yıl boyunca operamda sahnelenen sayısız esere rağmen, Tosca’nın neden hiç sahnelenmediğini sorar dururdu eleştirmenler, şimdi sebebini anlayacaklardı. 2100 yılının soğuk bir kış günü, eserin ilk sahnelenmesinden 200 yıl sonraki o anlamlı günde sahneye konulacaktı ve sadece 1 gün oynanacaktı. Onca hazırlıktan sonra neden sadece 1 gün diye sorabilirsiniz. Çünkü gerçek sadece bir defa yaşanır dedektif. Ve daha önce belirttiğim gibi, gerçeklik konusunda oldukça takıntılıyımdır.

Sizinle ilk ve son defa, sahneleme gününde, perdenin açılmasına saatler kala holofon üzerinden görüştük dedektif. Hatırlayacağınız gibi, size operanın sahnelenmesi sırasında cinayet  işleneceği ve tetikte olmanız ihbarında bulunmuştum. Yanınızda birkaç polisle birlikte bilet alıp koltuklara oturmuştunuz. Destek ekipleri localarda, koridorlarda konuşlanmıştı. Elbette, ne benim o kadar dedektif arasından sizi aramam, ne de sizin, olayı aşırı ciddiye alarak, onca destek eşliğinde gelmeniz tesadüftü. Başrol, güzeller güzeli Tosca’yı canlandıran hanımefendi sizin nişanlınız, benimse platonik aşkımdı. Tüm izleyiciler artırılmış gerçeklik vizörlerini takıp, salonda yayınlanan rahatlatıcı hipnotik ses dalgaları sayesinde gevşeyip koltuklarına gömüldüklerinde, devasa salonun devasa sahnesindeki devasa holo-perde yavaşça silikleşmeye başladı. Tüm salonda heyecanlı bir bekleyiş hissediliyorken, sizde ise endişe, gerginlik ve korku hakimdi dedektif. Nereden mi biliyorum? Çünkü sahnedeydim ve sizi gördüm. Scarpia’yı ben oynuyordum. Yıllarca aldığım şan, oyunculuk ve dans derslerine rağmen, sadece bir defa, o gece Tosca’da sahneye çıkmıştım. Opera binasının sahibi ve aynı zamanda yöneticisi olan kişinin sahnede olması beklenen bir şey değildi, o yüzden oyuncular dışında hemen hemen kimse beni tanımamıştı bile. Holo-perde tamamen yok oldu, ve işte Tosca’nın “son versiyonu” ilk ve son defa izleyici karşısındaydı. Bu mektubu boşuna bir nano-kağıda yazmıyorum dedektif, operadaki 3 perde boyunca neler olduğunu, mektubun devamındaki hafıza-canlandırıcılar ve arşivimdeki animasyonlara eşlik eden sesim eşliğinde takip edebileceksiniz.

 

Perde 1.0

(Hafıza-canlandırıcı devrede.) Sant’Andrea kilisesi dekoru. Holo-partiküller havada dolaşıyor, tüm salonu kiliseye çeviriyor. Sahne sadece sahnede değil, sahne tüm salonda; sahne her yerde. Artırılmış gerçeklik vizörleri kilise hakkındaki tarihi verileri hızlı hızlı not düşüyor. Ayrıca, Partiküllerin neredeyse dokunulabilecek kadar gerçek görünmesini sağlıyorlar. Cavaradossi yağlı boya tablosu üzerinde çalışmakta. Tablosunu gerçekten o an yapıyor. Attığı her fırça darbesi gözlüklere naklen veriliyor. Aşkı geliyor sahneye, Tosca. İzleyici koltuğundaki dedektif, nişanlısını görünce geriliyor, gerçekten bir cinayet işlenecek mi? Ya sevgilisine bir zarar gelirse? İzleyici koltukları havalanmaya, yer değiştirmeye başlıyor. Karmaşık görünen ama aslında mükemmel bir düzene göre hareket eden yüzlerce koltuk, sanal kilise içerisinde gezintiye çıkıyor. Tam o sırada Tosca ve Cavaradossi’nin mükemmel aşk düeti başlıyor. Ve arkasından birçok farklı karakterin aryaları ve düetleri birbirini takip ediyor. Müzik… Orkestradaki enstrümanların hiçbiri, salonun büyüklüğüne rağmen hoparlöre bağlı değil. Her çalgı doğrudan izleyici vizörlerinin kulaklık kısmına yayın yapıyor. Her izleyici, orkestra yalnızca kendisi için çalıyormuş gibi hissediyor. Bir ara, zangoçun uğursuz sesi yankılanıyor:

Angelus Domini nuntiavit Mariae,

Et concepit de Spiritu Sancto.

Ecce ancilla Domini,

Fiat mihi secundum verbum tuum.

Et Verbum caro factum est,

Et habitavit in nobis…

Ve izleyiciler, içinde yaşadıkları çağa ragmen daha önce benzerini görmedikleri teknolojik cümbüşten dolayı ağızları açık kalmışken, 1. Perde sona eriyor. (Hafıza-canlandırıcı devre dışı.)

Aslında insanların etkilendiği şey, operamdaki üstün teknoloji değil dedektif. Asırlar sonra bile insanlar neden hala operaya bu kadar ilgi duyuyor biliyor musunuz? Çünkü insanlar “gerçeği” istiyorlar. Orkestradaki bir kemanı düşünün örneğin. Onun çıkardığı her sesi, yaptığı müziği pekala bir bilgisayarla da üretebilirim. Ama yine de orada gerçek bir kemancı ve elinde gerçek bir keman var. Aradaki farkı tek kelimeyle açıklayabilirim: “ruh”. Bilgisayar mükemmel çalabilirken, kemancı hata yapabilir ama kemancı hala daha üstündür. Çünkü kemancı “ruh”tur. Burada teknolojinin amacı; gerçek olanı daha gerçek kılmaktır. Geçmişi hatırla, başta sadece keman vardı. Hoparlör geldiğinde, kemanın sesini çok daha geniş bir alana yayabildik. Ve şimdi de gerçeklik artırıcılarımızla, keman ve dinleyici arasındaki tüm aracıları kaldırıyoruz. Teknoloji sayesinde gerçek, kademe kademe daha gerçek oluyor.

 

Perde 2.0

(Hafıza-canlandırıcı devrede.) Dansçılar, mükemmel bir uyumla ve olanca doğallıklarıyla dans ediyorlar. Koreografileri insancıl, fakat yine de hareketlerinde mekanik bir şeyler var. Öyle ki, milimetrik bir hata bile yapmadan, onlarca dansçı aynı anda aynı hareketi yapabiliyor. “Synerchip” denilen, adından da anlaşılacağı üzere, sinerji kavramına yeni bir boyut katan çipler sayesinde oluyor bu. Tüm dansçılar, beyinlerindeki implant çipler sayesinde birbirlerinin beyin dalgalarını algılayabiliyor ve mükemmel senkronizasyonu yakalayabiliyorlar. İzleyici koltukları da koreografinin bir parçası. Dansın akışına ve figürlerin yapısına uyacak şekilde koltuklar havada dönüyor, usulca sağa sola savruluyorlar.

Kötü karakter Scarpia, Tosca’ya tecavüz etmeye çalışıyor. Aryalar havalarda uçuşuyor. Tosca, kendini savunmak için eline aldığı bıçakla adamı öldürüyor. Artırılmış gerçeklik vizörleri, izleyicilerin beyin nöronlarını uyarıyor ve izleyiciler, kendi vücutlarında, Scarpia’ya bıçağın saplandığı noktada bir karıncalanma hissediyorlar. Scarpia öyle bir çığlık atıyor ki acısı ancak, gerçek olabilir. Tosca’yı canlandıran soprano sanki fark etmemiştir fakat Scarpia bıçağa eliyle güç vererek gerçekten kendine saplanmasını sağlamıştır.

Kanın seni boğuyor mu?

Bir kadın tarafından öldürülüyorsun!

Bana çok işkence ettin!…

Duyuyor musun? Konuş!… Bana bak!…

Ben Tosca’yım… ey Scarpia!

(Hafıza-canlandırıcı devre dışı.)

Biliyor musun dedektif, bu operada hiç saçmalık yok. En absürd lirikler, en gereksiz görünen sahneler bile matematikten ibaret, bir bütüne hizmet ediyorlar. Çünkü, kurgu ile gerçek arasındaki tek fark, kurgunun mantıklı olmak zorunda olmasıdır. Oysa ki gerçek hayatın böyle bir zorunluluğu yoktur. Tüm bu okuduklarında sana saçma ve sebepsiz gelen şeyler varsa, bu, okuduğunun gerçek olmasından kaynaklanıyor; saçmalık, gerçekliğin en büyük kanıtıdır.

 

Perde 3.0

(Hafıza-canlandırıcı devrede.) Askerler Cavaradossi’yi idam etmek üzere duvara yaslıyorlar. Gözlerini bağlıyorlar. Ateş etmek üzere tüfekleriyle nişan alıyorlar. Tosca, tüm bunların düzmece olduğunu, silahların içinde sadece boş kurşunlar olduğunu sanıyor. Sonunda sevgilisinin özgür kalacağını düşünüyor. Tüfekler muazzam bir gürültüyle patlıyor, sahnenin ışık oyunları eserin başından beri görülmüş en şaşaalı gösteriyi sunuyor. Tosca, Cavaradossi’nin gerçekten öldüğünü fark edince çığlık atıyor. Acısından kurtulmak için tek çaresi, kale surları şeklinde oluşturulmuş dekordan atlayıp intihar etmek oluyor. O intihar için atlayıp gözden kaybolduğunda, artırılmış gerçeklik vizörleri, izleyenlerin beyin nöronlarına acı ve yas tohumları ekiyor, ister istemez çoğu, gözyaşı döküyorlar.

(E lucevan le stele…)

Yıldızlar ışıldardı…

ve etraf toprak kokardı…

bahçe kapısı gıcırdardı…

onun adımları kumları okşardı…

kokusuyla içeri girerdi o,

kendini kollarıma bırakırdı…

Oh! Tatlı öpücükler, o yumuşak okşamalar,

ben titrerken

güzel vücudunu giysilerinden arındırırdı!

Aşk hayallerim sonsuza kadar yok oldu…

Fani dünya…

Şimdi umutsuzluk içinde ölüyorum!

Daha hayata doyamadan!…

(Hafıza-canlandırıcı devre dışı.)

Ve işte her şey orada bitti dedektif. Sahnede oturmuş, tetikte bekliyordun. Holo-perde kapanırken hiçbir şey olmadığını düşünüp rahatladın büyük ihtimalle, oysa ki her şey gözünün önünde olup bitivermişti bile.

İnsanlar operaya kurguyu izlemeye geldiklerini sanırlar ama aslında gerçeği izlemek için gelirler. Kendileri de bunun farkında değiller. Opera, gerçek ve kurgunun sevişmesidir. Opera kurguyu anlatır ama sahnedeki her şey gerçektir. Bir an sonra ne olacağı belli değildir. Aynı oyuncunun bir sonraki sahnelemedeki performansı, orkestranın çalışı, her şey aynı gibi görünse de o kadar farklıdır ki aslında… Aynı suda iki kere yıkanılamayacağı gibi, aynı operayı da iki kere izleyemezsin!

Mektubun başında, okumayı bitirdiğinde aklında soru işareti kalmayacağını vaat etmiştim. Şimdi sözümü tutayım. Biliyorsun Scarpia’yı ben canlandırıyordum. Nişanlınıza, Tosca’yı canlandıran sopranoma gerçekten aşıktım ve hislerim gerçekti. Bana saplayacağı köreltilmiş bıçağı önceden gerçek bir bıçakla değiştirmiş ve elimle destekleyerek kendime saplamıştım. Operadaki yönetim ofisimde bu mektubu yazarken, bir yandan da kan kaybından ölmekle meşgulüm. Cavaradossi de öldü. Hayır sizin takma isminiz değil elbet, operadaki karakter olan, Tosca’nın büyük aşkı Cavaradossi. Libretto’daki senaryo gereği boş kurşunlarla vurulacağı ve ölmeyeceği sanılıyorken, gerçek kurşunlarla öldürüldüğü ortaya çıkıyordu. İşte o kurşunlar gerçekten gerçekti dedektif. Sahte tüfekleri gerçekleriyle değiştirmiştim. Tosca’nın gerçek dünyadaki aşkı olan sizi öldüremedim belki, ama sahnedeki aşığını öldürdüm. Ve Tosca’nın intiharına gelince. Normalde sopranonun intihar sahnesi için dekor arkasına koyduğumuz, düşüşü yavaşlatan anti-yerçekimi cihazı yerine, onu orada sivri metal kazıklar bekliyordu. Kendisi gerçekten intihar etti. Ya da ettirildi diyelim. Her iki cesedi de apar topar odama taşıdım. Henüz kimse olanların farkında değil. Evet, artık her şeyi biliyorsunuz dedektif. Odama gelip, üçümüzün de kokuşmuş cesetlerimizi görebilir ve dosyayı daha açılmadan kapatabilirsiniz.

Tosca aslında çok basit bir öyküdür. Onu güzel yapan anlatılış biçimidir. Gördüğünüz üzere aslında benim öyküm de çok basit dedektif, ama onu güzel yapan, -tabii eğer beğendiyseniz- anlatılış biçimi. Tosca’ya sahip olamasam da seni yendim. Senden intikamımı aldım Cavaradossi! Ben gerçekten Scarpia’yım!… Ve şimdi, gerçekten öleceğim!…

 

 

* Bu öykü, 2014 yılında Türkiye Bilişim Derneği Bilimkurgu Yarışmasında üçüncülük ödülü kazanmıştır.

* Bu öykü ilk olarak, İletişim Yayınları tarafından 2016’da basılan “Dünyalılar” adlı öykü antolojisinde yayınlanmıştır.

 

Erkek Seri Katiller | 12

Kazançlı Formül

 

10 Nisan 1836’da Bayan Rosina Townsed, Manhattan şehrinde bir genelev işletmecisi, son “müşterisini” yolcu ettikten hemen sonra saat gece 01:00 civarında yatağına yattı. Yaklaşık 2 saat sonra burnuna gelen yanık kokusuyla uyandı. “Kızlarından” bir tanesi olan Helen Jewett’in odasında yangın çıkmıştı.

O dönemde itfaiye teşkilatı gelişmemişti ve tam zamanlı hizmet vermiyordu. Polis teşkilatı, henüz bu uygulamaya geçmişti. Geceleri sokağın güvenliğini sağlayan bekçiler vardı. Genelevin yakınında bulunan bir bekçi, imdat çığlıklarını duyar duymaz olay yerine koştu. Yangın söndürüldüğünde, yatağında yatan genç bir kadının yanık bedenini buldular. Geceliğinin tamamı neredeyse yanmıştı. Yatağında ölü bulunan ceset Helen Jewett’e aitti. Ancak bedenindeki yara izleri dikkat çekiyordu. Birisi kadının bedenine sert ve keskin bir cisim ile defalarca vurmuştu.

Baş şüpheli olarak 19 yaşındaki, varlıklı Richard P. Robinson belirlendi. Kendisi genelevine sık sık uğrayan bir müşteriydi. Kısa sürede tutuklansa da tüm iddiaları reddediyordu. O güne kadar düzenlen polis tutanakları, kısa ve öz bilgiler içermekteydi. Bu olay, bu alışkanlığı değiştirecekti.

Çoğu gazete, bölgesel ticarî gelişmeleri ön planda tutmaktaydı. The New York Herald James Gordon Bennett yönetiminde bu tip gazetelerden bir tanesiydi. İskoç soyundan gelen Bennett 1820’de bu sektöre giriş yaptığında, gazetelerin başlıkları, yazar isimleri, röportajlar, yurt dışı haberleri, köşe yazıları, dedikodu, resim veya karikatür içermemekteydi. Bennett bu durumun farkına varıp, ayrıcalığını yaratma peşindeydi. Okurları heyecanlandıran haberler yayınlamak istiyordu. Rakipleri New York Sun ve New York Transcript, polis vakaları için yarım makalelik yer ayırmıyordu. Helen Jewett olayını duyunca, olayı gazete tarihinde o döneme kadar görülmemiş bir sansasyona dönüştürmeyi başardı. 16 nisan tarihinde gazete tarihinin ilk röportajı Bennett’in gazetesinde yayınlandı.

Okurların cinsellik, suç ve skandal gibi başlıklar için merak duydukları yeni keşfedilmeye başlandı. Bennett’in gazetesi diğer gazeteleri açık farkla gölgede bıraktıktan sonra, diğer gazeteler de mecburiyetten aynı yola girdiler. Okurlar bu kadar açık bir şekilde yazılan haberleri okuyunca şok geçirseler de aynı zamanda hoşnut kalıyorlardı.

Bennett olay sonrasının hemen ardından bizzat harabeye dönmüş geneleve gitti. Oraya vardığında evin dışında bekleyen bir kaç genç adamı fark etti. Evin içerisine girmeyi başardı ve Bayan Townsend ile görüştü. Kadın aynı hikâyeyi tekrarlıyordu. Yangının çıktığı odaya girdi. Genç kızın yanmış bedeni hâlâ oradaydı ve üzeri bir örtü ile kapatılmıştı. Polis memurlarından bir tanesini ikna etmeyi başararak, örtüyü kaldırdı ve genç kızın cesedini inceledi. Polis memuruna ödül olarak gazetesinde röportaj sözü verdi. Cildinde oluşan lekeleri yakından incelerken, yanık olmasına rağmen kadını, Roma mitolojisindeki aşk ve güzellik tanrıçası olan Venüs’e benzetti. Sol tarafı yangının etkisiyle bronzlaşmıştı, tıpkı bir antik çağ heykeli gibi… Aynı zamanda yangından oluşma ihtimali olmayan kanlı yaralar da dikkatini çekti.

Bu erotik çağrışım yapan tarifler gazetede olduğu gibi yer aldı. Böylece okurların ilgisini çekmek zor olmadı. İşin peşini bırakmayan Bennett, olayın içyüzünü araştırdıkça, olayın şüpheli Robinson ile sınırlı olamayacağına inandı. Bayan Townsend en az Robinson kadar şüpheliydi. Gazetede yer alan haberlerin tamamı bu yöndeydi.

Rakip gazete olan Sun ve Transcript bunu fırsat bilip karşı görüş bildirmeye başladılar. Onlara göre Herald’s gazetesi yanılıyordu ve Robinson halen baş şüpheliydi. Yeni bir ticarî alan gelişmişti. Olay yerine girmek isteyen muhabirler bunun için çeşitli bedeller ödmek zorundaydılar. Sansasyon olayın önüne geçmek üzereydi. Robinson yanlısı olan gençler, onun tarzında giyiniyorlardı. Robinson bir idole dönüşüyordu. Robinson cinselliğin özgürlüğünü temsil ediyordu. Helen yanlısı olan kadınlar ise beyaz ve siyah şeritten oluşan şapkalar giyiyorlardı. Beyaz şapka Helen’in masumiyetini temsil ederken, şapkanın etrafındaki siyah bant onu kirleten katili temsil ediyordu.

Herald gazetesi her gün yeni bir olayı yeni detaylarla ana sayfaya taşırken; Philadelphia, Boston, New York, Baltimore ve Washington yerel gazeteleri, Bennett’in tespitlerini kendi gazetelerine taşıyorlardı.

Robinson’un evinde iki ciltten oluşan bir günlük bulundu. Günlüğün ilk sayfasındaki uyarı dikkat çekiciydi: “Her kim bu kitabın sırlarına izinsiz olarak erişir ise, on emrin şiddeti ile sarsılacaktır.” Birçok gazete günlükten alıntılar yayınlamaya başladı. O ana kadar masum görünüşüyle bilinen Robinson’un günlüğündeki ahlaksızlıklar farklı bir kişiliği gün yüzüne çıkartıyordu. Bunu fırsat bilen Helen yandaşı gazeteler, Robinson’un ahlaksız düşüncelerini yayınlarken, Helen’i dünyanın en masum kızı gibi gösteriyorlardı.

Dava 2 Haziran 1836’da görülmeye başlandı. Olayın üzerinden 2 ay geçmişti ve Amerika tarihinde ilk kez farklı şehirlerden muhabirler davayı canlı izlemek için geldiler. Her duruşmaya yaklaşık 1000 izleyici kabul ediliyordu ve her duruşma ile birlikte ziyaretçiler değişitiriliyordu ki, izlemek isteyen herkes fırsat bulsun. 8 haziranda jüri kararını açıkladı. Robinson masumdu. Bu karar ülke genelinde büyük tepki yarattı. Bu dava ile birlikte, basın dünyası tamamen değişti. Gazeteler sansasyonun sattığını artık algılamışlardı. Modern seri katillerin çağı başlamak üzereyken, bu zamanlama manidar olacaktı.

Dramla Taçlandırılmış Harika Bir Polisiye Gerilim: VAHŞİ KOŞU

Orijinal Film Adı: Marathon Man

IMDB: 7,4 / 10

Tür: Gerilim, Polisiye

Süre: 2 sa. 05 dk.

Renk: Renkli

Yapım yılı: 1976

Ülke: ABD

Yönetmen: John Schlesinger

Uyarlanan roman yazarı: William Goldman

Oyuncular: Dustin Hoffman, Laurence Olivier, Roy Scheider

 

 

DRAMLA TAÇLANDIRILMIŞ HARİKA BİR POLİSİYE GERİLİM: VAHŞİ KOŞU | Marathon Man

Sizi bilmem ama beni 70’li yılların sinema filmleri çok heyecanlandırır. Hatta TV filmleri bile özgün ve kalitedir. O dönemin oyuncu ve yönetmenleri de sinemanın değer kaybetmeyecek mücevherleridir.  Bir Cuma akşamını düşünün. Kanallarda geziniyorsunuz, ya da arkadaşınızdan bir torba DVD almışsınızdır. Torbaya elinizi daldırdığınızda eski bir filmle karşılaştınız.  Ne yaparsınız? Muhtemelen kanalı hemen değiştirir ya da DVD’yi torbaya geri atar, başka bir tane seçmeye çalışırsınız. Yapmayın. Bir şans verin o filmlere. Teknoloji, aksiyon, kan, terör ve saçma senaryolardan sıkılmadınız mı? Mesela bu ay size önereceğim bu polisiye gerilim filminin içerisinde büyük bir ustalıkla dram da serpiştirilmiş. Bu gibi örneklere artık maalesef rastlamak inanın mümkün değil. Ya takip etmekte zorlandığımız kalıp aksiyon filmleri ya da saçma senaryolarla bezenmiş anlamsız gerilim filmleri bulabiliyoruz sinemada. Dozunda bir dramı bu gibi filmlerde görmek neredeyse imkânsız. Bu da günümüzün kalıplaşmış filmlerinin inandırıcılığını oldukça köreltiyor haliyle.

“Vahşi Koşu” gerek kuvvetli senaryosu, gerek içinde barındırdığı yerinde gerilim dozu gerekse muhteşem oyuncu kadrosu ile enfes bir film.  Başrolde gördüğümüz Dustin Hoffman o dönem yani 70’lerin sonlarına doğru kariyerinin doruğundadır.  68’te “Mezun” (The Graduate) filmiyle o meşhur komşunun olgun eşiyle aşk yaşayan genç rolünde hayatımıza giren Hoffman, henüz 31 yaşında Oscar ödülüne aday da olur. Bu filmle şahlanan kariyerine sırasıyla “Gece yarısı Kovboyu”, “Pappilion”, “Lenny” ve “Başkanın Adamları” gibi birbirinden harika filmler dâhil eder. Bu filmimizde Hoffman, 39 yaşında olmasına rağmen bir üniversite öğrencisi olarak karşımıza çıkar ama o kadar etkileyici ve inandırıcıdır ki bu durumu sorgulayamazsınız bile.

vahşi koşu 1

Hoffman özellikle bu rolü sektörde o dönem kapıştığı Al Pacino’nun da istediğini öğrenince fazlasıyla hırs yapar ve azminin de meyvesini yer. İyi ki de yer çünkü bu seçmeyi kaybeden Al Pacino’yu ünlü yönetmen Francis Ford Capplola kapar ve aktör hayatımıza sinema tarihini sallayan bir başyapıtla girmiş olur: “Baba”! (Godfather)

Hoffman’ın bu filmin ardından yer aldığı filmler de sinema tarihine yine altın harflerle işlenecektir: “Kramer, Kramer’e Karşı” (1979) ve “Yağmur Adam” (1988) ve kendisi bu iki filmiyle Oscar dâhil pek çok ödülün sahibi olmuştur.  Hoffman “Vahşi Koşu” filminin ardından birçok röportajında “Ölsem de artık gam yemem” türünde açıklamalarda bulunur. Bunun sebebi tabi ki bu film sayesinde başrollerde karşı karşıya geldiği eşsiz İngiliz oyuncu Laurance Olivier’in ta kendisidir. Gerçekten de Olivier bugün 20. Yüzyılın en büyük sinema oyuncusu olarak kabul edilmektedir. Dr Szell rolü için kendisine teklif geldiğinde Olivier kanser hastalığı ile mücadele etmekte ve hayatının sonlarında olduğunu düşünmektedir. Bu projeden alacağı para ile ailesine son bir katkı yapacağını da planlar hatta ünlü aktör. Çekimler sırasında yapım ekibi tarafından o kadar iyi bakılır ve kendisine o kadar ilaç yüklemesi yapılır ki, sırf bu sebepten Olivier’in 13 sene daha yaşadığı söylenir. Olivier bu performansı ile Oscar’a aday olmakla beraber beklemediği halde birçok başarılı TV ve film projelerinde de yer alacaktır.

Filmin konusundan kısaca bahsetmem gerekirse: Amerika’da 40’ların sonuna doğru Soğuk Savaşın başlamaya ramak kaldığı dönemde Kolombiya Üniversitesi’nde tarih dalında öğretim görevlisi olarak görev yapan Prof. Levy komünist olduğu gerekçesiyle yargılanır. Bu baskıya dayanamayan adam ardında Babe ve Doc isimli iki oğlunu bırakarak evinde intihar eder. Bu olaya ufacık yaşında şahit olan ve hayatı boyunca da atlatamayacak olduğunu anladığımız Babe, babasının yolundan gitmeyi tercih eder ve aynı üniversitesinin tarih bölümünde doktora yapar. Babe aynı zamanda hobi olarak maraton koşuculuğu da yapmaktadır. Babe’in ağabeyi Doc ise babasının ölümüne daha farklı yaklaşmış ve daha güçlü kalabilmiştir. Devlet adına ajan olarak çalışan Doc, kimliğini Babe’ten saklamakta ve ona kendisini varlıklı bir iş adamı olarak tanıtmaktadır. Farklı şehirlerde yaşayan bu farklı ağabey-kardeş farklı hayatlar yaşasa da sürekli iletişim halindedir. Doc’ın son görevi eski bir Nazi subayı olan ve toplama kamplarında kalanlara uyguladığı işkencelerle “Beyaz Melek” olarak tanınan sadist dişçi Dr Szell’ledir. Kanun kaçağı olan Szell o dönem Yahudilerden türlü numaralarla kaçırdığı elmaslarını yasa dışı gireceği şehirde sakladığı kasadan bizzat teslim alması karşılığında, Doc’a bir takım bilgiler verecektir. Fakat elmaslarını kaybetme ihtimaline karşı Szell Babe’i bir tehdit unsuru olarak Doc’a karşı kullanınca işler kontrolden çıkacaktır. Peki, hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı Babe’i nasıl bir son bekliyordur?

Film, “Gece Yarısı Kovboyları”ndan tanıdığımız usta yönetmen John Schlesinger’ın ilk gerilim filmidir. Filmi değerli kılan usta yönetmenin bu ilk gerilim filminde bu kadar aksiyon içerisinde aslında bize bir dramı (Babe’in babasını korkaklığı karşısında affedememesini) etkileyici bir şekilde anlatmasıdır. Babasının karşı karşıya kaldığı zorluk karşısında ölümü tercih etmesi Babe’de hep bir ukde olarak kalmış, belki de bu sebepten mizacına pek yakışmasa da maraton koşucusu olmayı tercih etmiştir. Filmde Babe koşarken ara ara “flashback” sahnelerle bize gösterilen gerçek maraton koşucusu Abebe Bikila 1960 olimpiyat maratonunu ayakkabısız bir şekilde 1. Olarak tamamlamıştır. Kendisine neden çıplak ayak koştuğu söylenince de tüm dünyaya Ütopyalıların içlerindeki kararlılık ve kahramanlıkla her zaman kazanacağını kanıtlamak için olduğunu söyleyecektir. Filmde kötü adamlardan kaçan Babe de Abebe gibi çıplak ayak koşacak ve hayatı için mücadeleyi asla bırakmayacaktır. Kadere bakın ki aslında Babe ne kadar babasına benzemeye çalışsa da onunla hayata tutunma azmi ve mücadelesiyle taban tabana zıttır aslında.

vahşi koşu 5
Babe (Dustin Hoffman)
vahşi koşu 4
Abebe Bikila 1960 Roma Olimpiyat Oyunlarında

Film aynı zamanda sinema tarihinin en vahşet dolu işkence sahnelerinden birine sahip olmasıyla ünlüdür. Dişçi Sczell’in Babe’e uyguladığı işkence görüntüleri filmin pilot gösteriminde o derece korkunç bulunur ki bu sahnelerin büyük çoğunluğu kesilir. Buna rağmen filmde bu sahneler hala oldukça etkileyicidir.

vahşi koşu 6
Filmin ünlü işkence sahnesi. Lawrence Olivier, Dustin Hoffman’ın dişindeki sinire baskı yapıyor ve soruyor: Güvencede mi?

Filmdeki vahşet dozunu hafifletmek adına Doc’un 8 dk’lık bir dövüş sahnesi de kesilir. Fakat bu Doc karakteri için hiç iyi bir durum olmayacaktır çünkü bu sahne Doc’ı yakından tanımamız ve anlamamız için oldukça önemlidir. Neden derseniz. Bu kısım biraz spoiler içerir şimdiden uyarayım: Doc bu sahnede başka bir ajanın tek başına tuvalette yalnız başına ölümüne tanık olur ve günün birinde ölecek olursa bunun hayatta en sevdiği insanın yanında olmasına karar verir. Ve bu kişi tabi ki Babe’den başkası değildir… Gerçekten de Doc oldukça yaralı olmasına rağmen ömrünün son saniyelerinde Babe’in evine gidebilmeyi başararak onunla geçirebilecektir. İşte tam da bu davranışı yanlış anlaşılacak kardeşi Babe’e ölmeden önce bir bilgi verdiği sanılacaktır. Kötü adamlarımız tam da bu sebepten artık Babe’i rahat bırakmayacaktır. Bu da hikâyenin harika bir dokunuşudur.  William Goldman’ın aynı adlı romanından uyarlanan senaryo romanı kadar etkileyici kalmayı başarabilmiştir. Bu durum pek çok romandan uyarlama film geçerli değildir maalesef. Goldman, “Kardeşler” adında serinin 2.romanı da yazmıştır.

İşkence sahnelerinde Sir L.Olivier, Hoffman’ı gerçekten incitmekten oldukça korkar. Bu sahneler aktör için bir kâbustan farksızdır. Aktörün bu açığını yakalayan Hoffman ise Olivier’i sahte çığlıklarıyla sürekli korkutarak sete espri dolu dakikalar yaşatmaktan da geri kalmaz.

marathon man 7

“Metod oyuncusu” olarak bilinen Hoffman, tarzı gereği çoğu sahnesine o anı yaşayarak rolüne girmeyi dener. Bunun için günde 5 km koşar, uykusuz kalır, suda nefes tutma antrenmanları yapar. Öte yandan Olivier ise kariyeri boyunca oyunculuğunun tamamen teknik olduğunu savunur ve “metod” tekniğini kullananları hep eleştirir. Günün birinde usta İngiliz aktör Olivier, Hoffman’ın bu mücadelesine bir gün dayanamaz ve ona sinema tarihine geçecek cümlesini söyler “Neden rol yapmayı denemiyorsun?”. Tarzları farklı olsa da ikili arasındaki müthiş kimya ve kesinlikle filme de yansır ve gerçek bir şöleni ile mest olursunuz.

Doc rolünde “Jaws” filminden hatırlayacağınız Roy Scheider ise nefes kesiyor ama keşke biraz daha sahnesi olsaydı demekten de geri kalamıyorsunuz gerçekten. İlginçtir ki Scheider filmin romanını daha film projesi ortada yokken “Jaws” çekimleri sırasında bir gecede soluksuz okur. Doc karakteri en sevdiği karakter olur ama romanın ortasında en etkileyici ve ilgi çekici karakter olarak bulduğu Doc’ın ölmesi aktörü mutsuz eder. 1 sene sonra ise bu rol için kendisine teklif gelecektir…

Doc’ın balkonda arkadan uğradığı saldırı sahnesi ise “Baba 2” filminde “Johnny Ola” karakterinin uğradığı saldırı sahnesinin bire bir kopyası olması da ilginçtir.

Filmin mesajına gelirsek; mücadeleyi asla ve asla bırakma değildir de nedir?

Temposu hiç düşmeyen, efekt olmadan da müthiş gerilim yaratılabileceğini hatırlatan ve asla eskimeyen bu başyapıtı mutlaka listenize ekleyin.

Keyifli izlemeler dilerim.

 

Stephen King’in “O” Filmi

Koca kafalı, beyaz tenli, kırmızı dudaklı bir palyaço o. Çok da sevimli. İsmi Pennywise. Dans eden palyaço. Kimin aklına, çocukların sevgilisi etrafına neşe eğlence saçan herkesi güldüren bir palyaçodan korkunç bir yaratık çıkartma fikri gelebilir ki? Tabii ki Stephen King’in…

Stephen King’in çoğu romanında mekân olarak kullandığı Maine eyaletinde, ufak bir kasaba olan Derry’de geçiyor hikâyemiz. 1986 yılında yayımlanan roman tam bir şaheser ve gerçek metni yaklaşık 1200 sayfa tuğla gibi bir kitap (Piyasada Altın Kitaplar etiketi ile kısaltılmış metin şeklinde basılmış kitapları da var, uzun olan metinleri de). Ama biz burada kitap hakkında değil, sinemaya uyarlanan filmler hakkında konuşacağız. Belki başka bir zaman da kitap hakkında bir yazı kaleme alabilirim kim bilir?

Hollywood ilk olarak 1990 yılında Stephen King’in bu ölümsüz eserini iki bölümlük bir mini dizi halinde sinemaya uyarladı. Başrolünde Tim Curry’nin oynadığı bu filmin toplam süresi üç saatten fazladır. Daha sonra 2017 ve 2019’da yine iki bölüm halinde bir kez daha sinemaya uyarlandı. Bu sefer gelişen teknoloji ve görselliklerle birlikte filmin süresi de bir buçuk saat kadar uzamış. İlk bölüm iki saat on beş dakika, ikinci bölüm ise iki buçuk saat sürüyor. İki filmin ortak özelliği, kitabın gerçek hikâyesine olabildiğince bağlı kalınarak değiştirilmeden çekilmesi. Bu çok iyi, çünkü çoğu zaman bunun tersi olur.

Orijinal adı “It” yani “O” olan filmin konusuna gelirsek…

Bir grup çocuk, ki King kitabında bunlara “loser” yani kaybedenler demiştir, Maine eyaletinin ufak bir kasabası olan Derry’de yaşamaktadırlar. Yaklaşık 13-14 yaşlarındaki bu çocuklardan biri kekeme, biri şişko, biri astım hastası, biri siyah, biri hafif yollu diye dedikodusu yayılan bir kız, biri de babası haham olan bir Yahudi’dir. Hepsi de arkadaşları tarafından alay edilmekte, aşağılanmakta, dalga konusu edilmekte hatta dövülmektedir. Bu çocukların hayatı, içlerinde kekeme olanının kardeşinin kaybolması ile değişecektir.

2017 ve 2019 tarihlerinde iki bölüm halinde çekilen filmi tek bir film gibi ele almamız gerekir. Çünkü birbirinin devamı niteliğinde. 1990 yılında çekilen filmde hem çocuklar hem de aradan yirmi yedi sene geçtikten sonra büyümüş halleri beraber anlatılmışsa da 2017 ve 2019’da çekilen filmlerde bunlar iki ayrı bölüm halinde çekilmiş. Yani 2017’de çekilen “It Chapter One”da filmin kahramanları çocuk haldedirler. 2019’daki devam filmi “It Chapter Two”da ise aradan yirmi yedi sene geçmiştir ve çocuklar artık yetişkinlerdir.

Kitabın ana kahramanı “Pennywise” adlı bir palyaçodur. Derry kasabasında kanalizasyonda yaşar ve çocukları öldürür. Zaman zaman bazı çocuklar kaybolur ve bulunamaz. Film de “loser” yani ezikler grubunun kekeme olan üyesi Bill’in kardeşi Georgie’nin, yağmurlu bir günde Pennywise tarafından kaçırılması ile başlar. Aradan bir sene kadar geçer. Kekeme Bill, herşeye espri ile cevap vermeye çalışan dörtgöz Richie, ana kuzusu ve astım hastası Eddie, babasının baskısı altındaki Yahudi çocuk Stan çok iyi arkadaşlardır ve devamlı beraber takılmaktadırlar. Bir gün, onlara gördüğü her yerde ve her zaman kötü davranan ve her fırsatta döverek paralarını alan serseri genç Henry Bowers tarafından hırpalanan bir şişkoyu ve siyah bir çocuğu kurtarırlar ve arkadaş olurlar. Son olarak gruplarına Beverly adlı bir kız da girecek ve kaybedenler kulübü tamamlanacaktır. Çok iyi arkadaş olan bu yedi çocuğun bir gün kanalizasyona inmesiyle macera başlar. Daha önce birçoğunun gördüğü ancak rüya zannettikleri bir palyaço olan “Pennywise” ile karşılaşırlar.

Fazla spoiler vermek istemiyorum ancak filmin birinci bölümde çocukken Pennywise’ı alt eden bu çocuklar, bu yaratığın tekrar ortaya çıkması halinde harekete geçeceklerine dair birbirlerine söz verirler. İkinci bölümde yaratığın tekrar ortaya çıkması ile 27 yıl sonra tekrar buluşacaklar ve tekrar bu yaratığı öldürmeye çalışacaklardır. Bu arada onları çocukken devamlı korkutan ve onlarla uğraşan serseri genç Henry Bowers karakterini de unutmayalım. Onun rolü de yirmi yedi yıl sonra devam ediyor. Bu bakımdan Stephen King’in hakkını vermek lazım. Yarattığı karakterleri romanın içine serpiştirmesi genelde her kitabında vardır ve çok başarılıdır.

Bana hangi film daha iyi diye sorarsanız, 90 yılında izlediğim ve -çocuk olduğum için herhalde- çok etkilendiğim ilk filmi seçerim elbette ama gerilimin tadına varmak ve gerçekten korkmak istiyorsanız özellikle 2019’da çekilen Chapter Two bölümünü kesinlikle öneririm. Film çok ürkütücü ve hakikaten insanı geriyor (Bu yaşımda birkaç kere yerimden zıplattırdı beni  yalan yok).

Filmlerde rol alan oyunculara gelirsek, tabii ki ilk ünlü aktör Tim Curry’i hemen söylememiz gerekir. Birçok filmde ve dizide oynamış ünlü oyuncu 1990 yılında çekilen ilk filmde Pennywise’ı canlandırmıştı. 2017 ve 19’daki filmlerde ise, “Stranger Things” dizisinden aşina olduğumuz Finn Wolfhard “Richie” rolüyle ilk bölümde karşımıza çıkıyor. İsveç’li oyuncu Bill Skarsgard ise dans eden palyaço “Pennywise”a hayat veren aktör olmuş. Bence gayet de başarılı.

Ayrıca ufak bir anekdot vermek gerekirse Stephen King’in kendi kitaplarından uyarlanan filmlerde kısa da olsa bir rol alma huyu bu filmde de devam ediyor. King, Chapter Two’da büyüyünce ünlü bir korku romanları yazarı olmuş kekeme Bill’in çocukken kullandığı bisikleti tekrar satın aldığı eski dükkânın sahibi olarak karşımıza çıkıyor. Ve adama şunu diyor:

“Aa siz şu ünlü yazar değil misiniz? O halde bisiklet 300 dolar. Siz ünlü bir yazarsınız, paranız vardır, alabilirsiniz.”

Ne demek istiyor acaba?

Dedektif Dergi-Zehirli Kalem Öykü Ödülü

Dedektif Dergi, bundan böyle her yıl bir öyküye Zehirli Kalem Ödülü verecek.

Polisiyenin sesini daha geniş kitlelere duyurmak, sevdirmek, polisiye edebiyatımıza yeni eserler ve yazarlar kazandırmak amacıyla yola çıkan Dedektif Dergi, bu hedefine yönelik önemli bir adım daha atmış bulunuyor.

Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl tekrarlanacak “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemiştir.

Yarışma, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış ve Türkçe yazılmış polisiye öyküleriyle bütün polisiye yazarlarımıza açıktır.

Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü’ne başvuru için son tarih 1/Eylül/2021’dir.  Sonuçlar ise, 16/Aralık/2021’de açıklanacaktır.

Yarışmanın Seçici Kurulunda Necati Göksel, Saniye Çancı Çalışaneller, Bürkem Cevher, Funda Menekşe, Reha Avkıran ve Burak Demir  bulunmaktadır.

Ödül ve yarışma ile ilgili diğer ayrıntıları, Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü yönetmeliğinden öğrenebilirsiniz.

Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü yönetmeliğini okumak için tıklayınız!

Koray Sarıdoğan ile Röportaj

Dedektif Dergi’nin bu sayısında yazar, editör, araştırmacı ve içerik üreticisi kimliklerine sahip bir edebiyat neferini konuk ediyoruz ve sorularımızı da hep bu farklı kimliklerine yönelteceğiz. Sevgili Koray Sarıdoğan bize zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Hakkında kısaca bilgi verdik ancak Dedektif Dergi okurları için kısaca kendini anlatabilir misin?

Selam Onur, ben teşekkür ederim güzel sözlerin için. Öğretmenlik yerine editörlüğü ve yazarlığı seçmiş mektepli bir edebiyatçıyım. Genel anlamıyla gizem kurmacaları yazıyorum, anavatanım roman. Ama arşiv ve araştırma adalarına da gidip geliyorum. Yazmadığım zamanlarda başkalarının yazdıklarını geliştirmeye, düzeltmeye çalışıyor ve bununla geçiniyorum. Alanya ve İstanbul arasında yaşıyorum, gerçek olduğunu teyit etmek için ara sıra uzun uzun baktığım bir kadınla evliyim ve iki kedi babasıyım.

Kaosun Kalbi ile başlamak istiyorum. Bilim kurgu ve fantastik türünde kaleme aldığın Mavi Ejder Serisi’nin ilk kitabı ikinci baskıya ulaştı, tebrik ederim, kitapta özel güçleri olan bir karakterin hikâyesini, düşmanlarıyla verdiği mücadeleyi ve kendini tanıma çabasını okuyoruz, yıllardır “Bizim ülkede fantastik türde güzel işler çıkmaz” yargısına bir cevap aslında bu kitap. Bizim ülkede bilim kurgu veya fantastik türde eserler üretmek zor mu ya da zor olduğunu düşündüren nedenler nasıl aşılır?

Üretmek zor değil çünkü bugünün popüler kültürünün beslendiği tüm malzemeler, hayaller ve hikâyeler bu topraklarda bolca var hatta büyük kısmı motif ve ilham olarak buralardan çıktı zaten.

Güzel işler çıkmıyor dersem haksızlık ederim; kendini hem bilgi hem yazma pratiği anlamında geliştiren, leziz kurmacalar yaratan çok iyi yazarlarımız var. Biz sadece her alanda olduğu gibi okuma zevkinde de yeniliklere kapalı ve elindeki az sayıda başarıya omuz verip motive etmek yerine nereden nasıl hata buluruz da beğenmeyiz diye uğraşan bir toplumuz. Bir bahçemiz var, ayrıkotlarının arasında güzel beş on gül dalı çıkmayı başarmış ama biz “Kırmızı gül çok sıradan, neden araya başka renkler atmadın?” diye gülü suçlayarak kendimizi iyi hissediyoruz.

Kaosun Kalbi’ni okumaya başladığımda beni mistik bir atmosfere doğru çekti, sonra İstanbul’un gizli tünellerinde gezdirip gizemli bir örgütün komplosunun gizemine sürükledi. Bu öğeleri hikâyenin içine katarken nasıl bir araştırma yaptın, nelerden beslendin ve faydalandın?

Aslında Kaosun Kalbi’ne özel bir araştırma yapmadım. Ezoterizm, okültizm, Batınîlik, komplo teorileri, dünya dışı yaşam, gizli örgütler zaten ilgilendiğim, okumalar yaptığım konular. Geriye sadece karakterleri yaratmak ve bu parçaları yormadan, sıkmadan bir araya getirmek gerekiyordu.

Mavi Ejder Serisi’nin devamı için planın nedir? Bundan sonra Tibet’i nasıl bir macera bekliyor?

İlk kitapta atılan düğümler var; Yıldız tam olarak nerede, dört ruhun diğer ikisi yani Kara Yılan ve Kızıl Saksağan kim, Tibet’in finalde girdiği “kaderin sıfır noktası” onu nereye sürükledi gibi soruların cevabını arayacağız. Tabii ki Mavi Ejder kehanetinin karşımıza nasıl çıkacağı, yaklaştığı söylenen 12. Gezegen konusunun akıbeti de serinin tamamına yayılacak.

Bu ilk kitap okurla ve aslında yazar olarak benim de karakterlerle bir tanışma süreciydi. Bundan sonra daha sert, yer yer daha karanlık tonlarda bir atmosferi olacak serinin.

Öte yandan Portakal Kitap’la bu serinin ilk görüşmelerinde Türkiye’deki tarihi yerlerin etkin kullanılması fikrinde mutabık kalmıştık. Başlangıçta bir Göbeklitepe hikâyesiyle yola çıkalım diye düşündüysem de kısa zamanda suyu çıkarıldığı için Göbeklitepe’yi serinin devamında bir geçiş mekânı olarak göreceğiz. Ama bu coğrafyada popüler olmamış ve ilginç gizemlere sahip başka noktalar da var, onları da göreceğiz.

Bir de aklımda yeni filizlenen, hatta bu cevapları yazdığım günden önceki iki gece uykusuz bırakan bir konu var: Henüz yayımlanmayan ama çok sevdiğim bir başka dosyam var, adı İçini Kaz Kendini Göm. Orada da başka türlü psişik yetenekleri olan İskender adında bir karakter var. Amacım, bu romandaki ve ilk romanım Kadran Kadraj’daki bazı karakterler ile Mavi Ejder arasında çaprazlıklar oluşturacak bir süper kahraman evreni yaratmak.

Bir fikir bulup onu yazmaya niyetlendiğinde çalışma ritüeli ne oluyor? Üzerine uzun uzun düşünür müsün yoksa oturup yazmaya mı başlarsın?

Önce elimdeki tüm parçaların birbiriyle uyumuna bakıyorum. Mesela Kaosun Kalbi’nde ne var: Nazizm’in kadim kökenleri, phurba, dört avatar ruh ve Şaman’ın Mavi Ejder kehaneti, İstanbul’un yeraltı dehlizleri… Kategori olarak uysa da içerik olarak alakasız görünen şeyler. Bunları bir araya getirirken hangisinin ne kadar işlevi olacağına bakıyorum, tasnife ve elemeye gidiyorum.

Mutlaka akış planımı yapıyorum: Karakterizasyon notları, karakterlerin birbirleriyle ve durumlarla çatışma haritaları, kronolojik olay örgüsü. Pek çok yazarın aksine, olabildiğince ilerisini planlamaya çalışıyorum ben, mümkünse finale kadar. Ama buna asla sadık kalma zorunluluğu gözetmiyorum ki zaten şimdiye dek sadık kaldığım da olmadı. Kurmaca büyük oranda yolda düzülen bir kervan.

Bilim kurgu, fantastik ve polisiye gibi alternatif türlerde eser üretenleri yayıncılık dünyasında ne gibi zorluklar bekliyor?

Birkaç yıl önce sorsan farklı şeyler derdim Okan ama bugün bir yazar adayını bekleyen zorlukların türlere özel olmasından ziyade konjonktürel olduğunu düşünüyorum. Yani bu türlerde olmayıp yayıncı bulan bir eserin de yolu ne kadar açık, ne kadar aydınlık, tartışılır. Yazara, esere yapılan yatırımlar, okurla kitabı buluşturma araçları ve bunların kullanımı çok sorunlu Türkiye’de.

Diyelim dosya hazırdır, onu basacak yayınevi de bir yerde vardır ama bu ikisinin birbirini bulması, bulduğu zaman yayınevinin o eseri ilk bakışta görüp tanıması hatta o ilk bakışı atmaya bile zaman bulması yahut karar vermesi aşamasında da sorun yaşanıyor.

Ekonomik koşullar nedeniyle her zamankinden daha kaygılı bir yayın sektörümüz var artık, bu da halihazırdaki dışa kapalılığı daha da artırıyor. Yeni dosya alımları durduruluyor veya süresiz ertelenebiliyor. Bir bakıma yeni yazar, yeni dosya, yayıncılar için riskli bir girişim haline geliyor.

Öte yandan elbette yayın sektöründe ne kadar “yayıncı” ne kadar “tüccar” olduğu da tartışmalı bir konu. Ne kadar yeterli editörler ve yayın yönetmenleri olduğu da… Yani yayınevlerinin koşullarını anlatırken burada çalışan herkese de kefil olmak istemem.

Bir yazar adayının sadece dosyayı yazması ve yayınevine gönderip cevap beklemesi çok ümitverici bir süreç olmayabilir. Tek atımlık bir yazarlık planı yapmasın kimse; sürekli üretsinler, ürettiklerini dergilere, web sitelerine göndersinler, kendi blogları/siteleri olsun, gerekirse tek kişilik bir medya platformu gibi planlı, programlı üretip okurlarına ulaşsınlar. Benim yazar ve editör olarak yolumu açan en önemli şey, vaktiyle KalemKahveKlavye’yi açmış ve açık tutmakta ısrar etmiş olmamdır mesela.

“Alternatif” türde yazılmış iyi bir hikâye gerçekten değerini buluyor mu yoksa günümüz yayın dünyasında fark yaratabilmek için yayınevi ve yazarın farklı kaslarını da geliştirmesi gerekiyor mu? 

Şu veya bu türe özel demek yerine şunu demeyi tercih ederim: İyi hikâyelerin gerçekten değerini bulduğu örnekler çok azdır, hem bizde hem dünyada. Bunu türlere, kişilere özel içselleştirmek yanlış olur. Edebiyat ve okurluk zahmetli, insanlığın akıntısına karşı kürek çekilen bir alandır. Öyle ki insanlara kitap okutmak bir yana okuyanlara da kendini anlatmak, beğendirmek zordur. Bu yüzden her yazarın ve yazar adayının en başta kendisiyle metni arasına üçüncü unsurları sokmadan yazması gerekiyor.

Ben bunu kotarabildiğim ölçüde mutlu oldum; yazarlığı ünlü olmanın ve para kazanmanın bir yolu olarak görmek yerine metnime, hikâyelerime, karakterlerime sadık kalmaya çalıştım. Her kitabımı “batmak” üzere yazmayı öğrendim; son noktayı her koyuşumda “Satmama, okunmama ihtimali yüksek, buna üzülmeyeceksin oğlum. Sen bu sayfalarla güzel zaman geçirdin, yapabileceğinin en iyisini yaptın. Bu manevi haz sana yetmeli,” diyerek yayınevine gönderdim. İlk kitabımı saymazsak hiçbir kitabı elime aldığımdaki haz, yazarkenkiyle kıyaslanamaz bile. Bu sorunun cevabı olarak bu yola girenlere, gireceklere böyle bakmalarını öneririm.

Bahsettiğimiz “alternatif” türlerin yükselişe geçmesi için bildiğin ya da üzerinde çalışılması gereken bir yol var mıdır?

Her zaman, her konuda ve türde geçerli olan yol: Çok okumak, çok yazmak, okura ulaşmaktan, kendini ve işini anlatmaktan erinmemek.

Bir okur olarak polisiye edebiyatıyla aran nasıl? Yerli yabancı kimleri okursun?

Ana akımın “alternatif” olarak gördüğü türler içerisinde en yakın olduğum tür polisiye aslında. Fantastik unsurlar kullanmama bakma, ben öncelikle polisiye kurguyu önemseyip okumaktan ve yaratmaktan zevk alan biriyim.

Son on küsur yıl yerli polisiyede o kadar güzel işler çıktı ki yabancıları okumaya az zaman kaldı. Yabancı yazarlarda Poe ve Doyle gibi klasiklerin yanına Wolfgang Schorlau, Dan Brown, Grangé, Jo Nesbo’yu ekleyebilirim. Yerlilerde ise liste uzun: Algan Sezgintüredi, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut, Derviş Şentekin, Günay Gafur, Suphi Varım, Yaprak Öz, yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili Celil Oker ile Esra Türkekul ve yeni kitabını zevkle okuduğum Onur Okan’ı ilk aklıma gelenler olarak sayabilirim.

Bir editör olarak yerli polisiye türünde okuduğun eserlerde gördüğün eksiler ve artılar nelerdir? Polisiye yazarlarına bir editör olarak vereceğin tavsiyeler var mı?

 Bana polisiye türünde gelen yazar adayı dosyalarında sıkça gördüğüm sorunlardan biri, taklit hatasına düşmeleri. Son yıllarda adı Behzat Ç. olmayan bir sürü Behzat Ç. karakteri okudum mesela. Gerek yok buna, ana kahramanımızın illa kaybeden, tutunamayan, çareyi öfke krizlerinde veya alkolde arayan bir polis olmasına hatta ana kahramanın illa polis olmasına bile gerek yok. Bak mesela rahmetli Esra Türkekul’un ana kahramanı Berna, sıradan biriydi ve leziz bir karakterdi. Veya Barış Soydan’ın keyifle okuduğum siyasi polisiyesi Cemaatçinin Ölümü’nün kahramanı bir gazeteciydi ve enfes bir romandı.

Bunun haricinde gördüğüm sorunlar da polisiyeye özel değil genel kurmaca sorunları. Ama burada bahsetmesi çok uzun süreceği için hiç girmiyorum. KalemKahveKlavye’nin Atölye sitesinde, Youtube kanalında ara ara yazıyor ve anlatıyorum, ilgilisini oralara beklerim.

Bir polisiye eserini okurken ilgini çeken şey ne oluyor? Olay örgüsü, katil kim gizemi, karakterin gelişimi ya da yazarın anlatım dili gibi olgulardan seni en çok etkileyen ne oluyor?

Ben uzun erimli zevkleri olan biriyim Onur, kurmaca için de bu geçerli. Bu yüzden karakterin gelişimi ve onunla birlikte hikâyenin de bir yerden bir yere gelmesindeki başarı önemli benim için. Bu yüzden hardboiled işler daha hoşuma gidiyor. Ama elbette her şeyin harcı dil; çok iyi fikirleri ve hikâyeleri dile kurban eden usta polisiyecilerimiz var maalesef.

Bir gün polisiye türünde bir kitap yazmayı düşünüyor musun?

Az önce dediğim gibi, her kurmacam büyük oranda polisiye kurgudan oluşuyor zaten. Ama bir gün psişik güçlerin, efsanelerin, zaman yolculuklarının olmadığı bir polisiye de yazacağım elbet.

Editörlerin ilk cümleyi ya da ilk sayfayı beğenmediğinde dosyayı okumaya devam etmediği miti doğru mu?

İlk cümle veya sayfa değil de ilk birkaç sayfadır. Editörüne göre değişir ama bir eserin kendini ele verdiği yer de buralardır zaten. Yani üç yüz sayfalık bir kurmacanın yüz yirminci sayfasında olayların müthiş şekilde bağlanmasının bir önemi yoktur, ilk sayfalarda okuru içine çekememişse eğer… Okura “N’olur biraz sabret, elli sayfa sonra çok acayip şeyler olacak,” deme şansımız ve hakkımız yok. Tabii burada edebi kaygıyla birlikte biraz ticari kaygı da giriyor işin içine.

Her editör illa bu şekilde çalışıyor diye de bir şey yok tabii; editörlerin zaten iyi birer hızlı okumacı olmaları gerekiyor hataya düşmemesi için. Ama ben ilk sayfalarla birlikte ortasına, sonuna da bakarım ve her iyi editörün/yayıncının yapması gerektiği gibi hikâyenin sinopsisini de yazarın kaleminden görmek isterim. Bu sayede eserin bütününü toparlanabilir hatalara, eksiklere kurban etmeyiz. Editör sadece “İyiymiş, basalım,” diyen kişi değildir neticede, eseri geliştirmekle de yükümlüdür.

KalemKahveKlavye uzun yıllardır dijital yayın yapan bir edebiyat kültür sitesi, edebiyatın içinden haberler verdiği gibi ciddi araştırma ve inceleme dosyaları da hazırlıyor. Bu dosyaların bir kısmında ciddi eleştirilerini okuyoruz, bu eleştiriler karşısında tepki alıyor musunuz? Sence yazarlar ve yayınevleri eleştiriye açık mı ya da eleştirilmeye hazırlar mı?

Türkiye’de kim gerçekten eleştiriye açıktır ki Onur? Bizim, yayınevleriyle, yazarlarla veya kitaplarla ilgili eleştirilerimiz daha çok matbuat ve edebi nitelikle ilgiliydi oysa bugün yayınevlerinin birçoğunun -hepsi değil- önceliği ticari nitelik. Bir yandan bireysel/kurumsal hırslardan ötürü eleştirdiğim ama bir yandan da ekonomik koşullar itibariyle görece hak verdiğim bu durum karşısında “Ya şu çok satan yazarımızın diyalogları sıkıntılıymış, uyaralım da düzeltsin,” demez ki kimse. “Bir şekilde isim yapmış, ne yazsa satacağız, kurcalama hiç,” derler.

Ve tabii ki, geçmişte, daha heyecanlı bir gençken yaptığım eleştiriler nedeniyle ben de “kötü çocuk” oldum. Yakın zamanda bir dostum iyi niyetli uyardı beni, bana yaklaşmaya, iş önermeye çekinenler oluyormuş. Oysa ben hiçbir eleştirimi yok etmek üzerine yapmadım; ben eleştirinin işlevini dönüştürmek olarak gören ve eleştirenle eleştirilenin yüz yüze bakabilmesini medeniyet addeden birisiyim.

KalemKahveKlavye kuruluşundan bugüne kadar ne gibi zorluklarla karşılaştı, dijital yayınlar kendilerinden beklenen devrimi gerçekleştirebildi mi sence yoksa biraz daha beklememiz gerekiyor mu?

Devrim kadar iddialı bir kelime kullanmak istemem ama dijitalin gücü asıl şimdi ortaya çıkıyor. Dünyada da böyle ama Türkiye’de çok daha belirgin bu çünkü ana akım medya bitti. Bak zayıfladı falan demiyorum, bitti. Mevcut iktidarın, ana akım medyanın tamamına yakınını doğrudan kendine bağlaması ve vasatlaştırması nedeniyle ne eğlence ne bilgi bazında ana akımda tek tük bir iki örnek dışında hiçbir şey kalmadı.

3K özelindeki zorluklar biraz benim pimpirikliğimden de kaynaklandı: Hiçbir zaman ekip çalışması haline getiremedim olayı, buradaki gerekçem de insanlardan bedava iş rica etmekten çekinmem. Bu zamana dek yayınlanan tüm yazılar, “Şu an gelir modelimiz yok, telif ödemesi yapamıyoruz,” açıklamama rağmen “Canın sağ olsun,” diyen güzel insanların yazılarıdır. Bir yandan başka işlerle uğraşmak zorunda olduğum için, çok iyi de bir trafiği olmasına rağmen bu açıdan ihmal ettim 3K’yı. Umarım yakın vadede bu değişecek.

KalemKahveKlavye bünyesinde bir de atölye bölümü, yazma heveslileri için makaleler hazırlıyorsunuz, peki sen yaratıcı yazarlık kavramına nasıl bakıyorsun? Sence bir hikâye üretip onu kağıda dökmek doğuştan gelen bir yetenek midir yoksa zamanla öğrenilebilir mi?

 Yetenek, yüzdenin çok küçük bir dilimine sahip. Sesi güzel olan bir çocuğu doğrudan sahneye koyduğunda ömür boyu güzel şarkı söylemesini beklemek saflık olur. Okumayan, yazmayan, mesai yapmayan birisi de yazamaz. Sadece “kurmacanın unsurlarını” veya “yazmanın formülleri”ni kastetmiyorum. Dil bilmiyoruz biz; özneden, yüklemden, fiil çatısından da bihaberiz. Yazmayı bilmek sadece harfleri bir araya getirmekten ibaret değil ki.

Yazım Kılavuzu’yla birlikte yazar adayları için bir el kitabı hazırladınız, bundan sonra da yazar adayları için bu gibi çalışmalara devam edecek misiniz?

Tabii ki. Yapılacaklar listemiz çok uzun aslında ama araya başka işler, süreçler girdi. Hem Yazım Kılavuzu-KalemKahveKlavye işbirliğinin hem de bu iki mecranın ayrı ayrı yapacağı çok iş var.

Yakın zamanda yeni bir kitabın daha raflardaki yerini aldı, Yeraltı Kütüphanesi. Bu kitap bize Rock müzik etkisindeki 90’ların altkültürünü, müzik yayıncılığını, dergilerini, fanzinlerini ve edebiyatını nasıl şekillendirdiğini röportajlar ve kıyıda köşede kalmış hikâyelerle anlatıyor. Bu araştırmayı yapma ve bir kitap haline getirme fikri nasıl ortaya çıktı? Sen de 90’larda büyümüş biri olarak kendini o günleri anlatma konusunda borçlu hissediyor musun?

Aslında hem o borcun hem de beni büyüten, şekillendiren bu altkültüre olan kişisel borcumun ürünüdür Yeraltı Kütüphanesi.

2015’te bir gece aklımda beliren “Türkçede Rock-Metal kültürüyle ilgili hangi kitaplar yayımlanmış  acaba?” diye giriştiğim birkaç aylık bir arşiv, sahafiye ve kütüphane çalışmasının ürünü aslında. İlk başta sadece bibliyografya halindeydi ve onu da kitap olarak yazıp satmak saçma olacağı için Rock Kütüphanesi adıyla dijitalde yayınlamıştım. Aradan geçen zamanda kitaptaki kapsama ulaşan bir arşiv oluşunca kitap yapma zamanı geldi dedim.

Yeraltı Kütüphanesi’nde ilginç hikâyeler var, mesela tanıtım bülteninden bir örnek vereyim, “Ahmet Kaya, Bulutsuzluk Özlemi’ni neden övdü?” Seni o günleri dair en çok şaşırtan şey ne oldu? Kitaba koyamadığın bir hikâye var mı mesela?

Kitaba koymadığım çok özel bir hikâye yok, 2000’ler sonrasının Türkiyesi’nde büyüyen bir çocuk olarak şaşırma eşiğim de epey yüksek Onur, sen de bilirsin bu durumu. Ama medyanın ikiyüzlülüğünü, toplumun katı önyargısını, bu çocukları sadece muhafazakârların değil solcuların bile sevmediğini görmek derinden bir “Vay arkadaş ya!” dememi sağladı. 2000 sonrasını anlamak için 90’ların bu yönünü bilmek çok ama çok önemli. O yüzden kitapta yapay bir nostalji rüyası sunmak yerine gerçekçi, politik arka plana kurulmuş bir 90’lar anlattım.

Yeraltı Kütüphanesi’nin devamı olacak mı ya da farklı araştırma konularında yazma planının var mı?

Bu konu kapsamında kitapta laf kalabalığı olmaması için eklemediğim bir alt başlık var: Doksanlarda Radyo Yayıncılığı. Onu sanırım dijital için hazırlayacağım ama yolda karşıma güzel ve bol doneler çıkarsa kitap haline de gelebilir belki, bakacağız artık.

Peki biz de ilgiyle takip ediyor olacağız. Dedektif’e ayırdığın zaman için teşekkür ederim. 

Gerçek Dedektifler ve Hikayeleri: Allan Pinkerton ve Kate Warne

Sherlock Holmes’ten Mike Hammer’a,  Miss Marple’dan Kay Scarpetta’ya polisiye kurgunun sürükleyici öğeleridir dedektifler. Kimi sert ve kaba, kimi bilimin ve mantığın incelikleriyle yoğrulmuş bu karakterler öyle ya da böyle ilgi çekicidir. Bazı gerçek dedektiflerin hikâyeleri de en az bu hayali kahramanlarınkiler kadar ilginçtir. 1850’lerde Chicago’da Pinkerton Ulusal Dedektiflik Bürosu’nu kuran Allan Pinkerton ve büronun dedektiflerinden Kate Warne’ın hikâyesi de böylesi hatırlanmaya değer nitelikte ve ilgi çekicidir.

Amerika’ya 1842 yılında göç etmiş olan Allan Pinkerton hayatını fıçı imalatçılığı yaparak kazanan bir İskoç’tur. Pinkerton’ın dedektiflik kariyeri tesadüflerle başlar. Tahta topladığı bölgede faaliyet gösteren bir grup dolandırıcıyı keşfeden Pinkerton kalpazanların yakalanmasına yardım eder. Bu olay Pinkerton’ın Kane bölgesinin şerif yardımcısı olmasını sağlar. Daha sonra Chicago Polis Teşkilatı’na ilk tam zamanlı dedektif olarak atanan Pinkerton bir süre sonra polis teşkilatından ayrılıp kendi dedektiflik şirketini kurar.[1]

Allan Pinkerton ve kurucusu olduğu dedektiflik bürosu Amerikan tarihinde ilginç bir yere sahiptir. 1861’de Pinkerton’ın Abraham Lincoln’ı öldürmek için yapılmış bir planı ortaya çıkardığı söylenir. Bunun yanı sıra Pinkerton’ın Amerikan İç Savaşı esnasında Güney eyaletlerinden askeri bilgi toplamak üzere çeşitli casusluk faaliyetlerini yönettiği de bilinir. 1870’lere kadar geniş bir suç veri tabanı oluşturan Pinkerton Detektiflik Bürosu’nun bu anlamda polis teşkilatları için bir örnek olduğu da kabul edilir. Öte yandan 1880’ler ve 1890’larda çeşitli işçi grevlerinde sanayiciler için bilgi toplamak için tutulan Pinkerton dedektifleri grev kırıcı olarak işçilerle çatıştıklarından dolayı kötü bir üne sahiptirler.[2]

Tüm bunların yanında Amerika ilk kadın dedektifine Pinkerton Dedektiflik Bürosu sayesinde kavuşmuştur. 1856 yılında Kate Warne henüz 23 yaşındayken Pinkerton Dedektiflik Bürosuna başvurur. Allan Pinkerton Warne’ı işe almak konusunda isteksizdir ancak Warne gizli işler konusunda yetenekli olduğunu ve erkek casusların ulaşamayacağı pek çok yerden gizli bilgi toplayabileceğini söyleyerek Pinkerton’ı ikna eder. Warne söylediği gibi hem yetenekli hem de kılık değiştirme konusunda iyidir. Çeşitli görevlerde başarı gösterir ancak Baltimore Plot[3] olarak bilinen 1861’de yeni seçilmiş başkan Abraham Lincoln’a suikast düzenleneceğine dair alınan istihbaratta rolü önemlidir.[4]

Lincoln başkan seçildikten sonra göreve başlama töreni için yaşadığı şehir olan Springfield’dan Washington D.C.’ye gitmek için bir tren yolculuğuna çıkacaktır. On üç gün sürecek olan bu seyahat boyunca Lincoln’ın Cleveland, Indianapolis, Cincinnati, Buffalo, Albany, New York, Philadelphia, Harrisburg ve Baltimore gibi çeşitli şehirleri de ziyaret etmesi planlanır. 11 Şubat 1861’de Lincoln seyahatine başlar. Ancak o dönemde tren yolunun güvenliğinden sorumlu olan Pinkerton, Lincoln’ın Baltimore’da suikasta uğrayacağına dair bir istihbarat alır.[5] Lincoln’ın güvenli bir şekilde Washington D.C.’ye ulaşması için Pinkerton bir plan yapar.[6] Pinkerton seyahatine devam etmekte olan Lincoln’a Philadelphia istasyonundan itibaren eşlik etmesi için Warne’ı görevlendirir. Lincoln’ın planlanan seyahat programı üzerinde değişiklikler yapan Pinkerton yolculuğun ilk ayağında özel tren kullanan Lincoln’ın Philadelphia-Washington D.C. ayağında normal bir trende yolculuk yapmasını ister. Warne da Pinkerton’ın planı doğrultusunda gerekli hazırlıkları yapmaya başlar. Philadelphia istasyonundaki trenin arka vagonunda dört kişilik bir yer ayarlayan Warne, hasta ve rahatsız edilmek istemeyen erkek kardeşiyle yolculuk edeceğini söyleyip avucuna bir miktar para sıkıştırdığı kondüktörden geceyi geçireceği vagona kimsenin girmesine izin vermemesini ister ve vagonda yerini alır. Bu arada Pinkerton da Philadelphia’ya gelen Lincoln’la buluşur. Pinkerton ve Lincoln’ın koruma görevlisi Ward Hill Lamon Lincoln’ı kimseye fark ettirmeden tren istasyonuna getirip Warne’ın ayarladığı vagona bindirir. O gece Warne, Pinkerton ve Lamon eşliğinde seyahat eden Lincoln ertesi sabah Washington D.C.’ye sağ salim ulaşır.[7]

Yıllar içinde Pinkerton, Warne’ın soruşturma ve gözlem becerilerinden çok etkilenir ve Warne’ı büro için çalışan diğer kadın dedektiflerin başına getirir. Bunun yanı sıra Pinkerton, “Biz Asla Uyumayız” (We Never Sleep) sloganıyla her şeyi gören bir gözden oluşan şirket amblemini yaratırken Warne’ın Lincoln’a eşlik ettiği o tren yolculuğunda gece boyunca hiç uyumaksızın başkanı korumasından esinlenir.[8] 1861-1865 yılları arasında devam eden Amerikan İç Savaşı boyunca Warne gibi Pinkerton’ın diğer kadın dedektifleri de çeşitli görevler yerine getirmişlerdir ve Warne’ın öncülüğünde geleneksel olarak erkeklere ait bu dünyaya kadınlar da adım atmışlardır. Amerika’nın ilk kadın polisi olarak bilinen Marie Owens’ın Chicago Polis Teşkilatı’na 1893 yılında kabul edildiği[9] hatırlandığında Warne’ın erkeklerin egemenliğindeki suç ve suçlularla mücadele edilen bu dünyaya ne kadar erken dönemde adım attığı bir kez daha takdir edilmelidir.

1868’de hastalanıp hayatını kaybeden Warne, Chicago’daki Pinkerton aile mezarlığına defnedilir. Pinkerton’ın Chicago ofisinde 1871 yılında çıkan yangın pek çok dokümanın yok olmasına sebep olduğu için Warne’a dair Allan Pinkerton’ın yayımlanmış kendi yazıları dışında pek az şey bilinir.[10] Dolayısıyla Kate Warne günümüzde bazı yazarların kitaplarına konu olsa da hâlâ daha gizemini koruyan bir şahsiyettir.

 

KAYNAKÇA / NOTLAR

[1] “Today in History – August 25 The Pinkertons.” Library of Congress, https://www.loc.gov/item/today-in-history/august-25/ . Erişim Tarihi: 8.7.2020

[2] a.g.k.

[3] Bu suikast planının gerçekten var olup olmadığı ya da ne derece büyük bir tehdit olduğu tartışma konusudur ve Pinkerton’ın gerçeği abarttığı söylenir. Mann, Lina. “Spies, Lies and Disguise Abraham Lincoln and the Baltimore Plot.”  29 Mayıs 2019, https://www.whitehousehistory.org/spies-lies-and-disguise-abraham-lincoln-and-the-baltimore-plot . Erişim Tarihi: 10.7.2020

[4] “Unsung Heroes: First Female Detective Kate Warne.” Pinkerton, 27 Mart 2020, https://www.pinkerton.com/our-insights/blog/0165-unsung-heroes-first-female-detective-kate-warne/  Erişim Tarihi: 8.7.2020

[5] Mann, Lina. “Spies, Lies and Disguise Abraham Lincoln and the Baltimore Plot.”  29 Mayıs 2019, https://www.whitehousehistory.org/spies-lies-and-disguise-abraham-lincoln-and-the-baltimore-plot . Erişim Tarihi: 10.7.2020

[6] Yazar Daniel Stashower Lincoln’la ilgili bu suikast planını yazdığı The Hour of Peril: The Secret Plot to Murder Lincoln Before the Civil War adlı kitabını tartıştığı videoda Warne ve Lincoln’ın tren yolculuğunu da anlatıyor. Detaylar için aşağıdaki link ziyaret edilebilir. https://blogs.loc.gov/loc/2015/03/celebrating-womens-history-americas-first-female-p-i/

[7] Stashower, Daniel. “The Civil War: The Unsuccessful Plot to Kill Abraham Lincoln,” Smithsonian Magazine, Şubat 2013, https://www.smithsonianmag.com/history/the-unsuccessful-plot-to-kill-abraham-lincoln-2013956/ . Erişim Tarihi: 9.7.2020

[8] Enss, Chris. The Pinks: The First Women Detectives, Operatives, and Spies with the Pinkerton National Detective Agency, Rowman & Littlefield, 2017, ss. xı-xıı-xııı.

[9] Roth, Mitchel P. “Owens, Mary,” Historical Dictionary of Law Enforcement, Greenwood, 2001, s. 252.

[10] Allen, Erin. Library of Congress Blog, “Celebrating Women’s History: America’s First Female P.I.,” 31 Mart 2015, https://blogs.loc.gov/loc/2015/03/celebrating-womens-history-americas-first-female-p-i/ . Erişim Tarihi: 9.7.2020

Şeklim Oto Yıkama

Salihli’nin otoyol kenarındaki mahallesinde Şeklim Oto Yıkamanın hemen üstündeki üç odalı bir daireye yeni taşınmışlardı. Necla, üç çocukları gözleri görmeyen kaynanası ve köftecide ocakçılık yaptığı için her daim köfte kokan kocası Tahir ile birlikte taşındıkları on birinci evdi bu. Tahir’in köfteciden aldığı maaş kalabalık ailesine yetmediği için genellikle kirayı ödeyemez ve kısa sürede ev sahibi ile kavga ederler, zorlamayla oturma sürelerini bir kaç ay daha uzatıp sonunda taşınırlardı.

Evliliklerinin ilk gecesinin hediyesi olan büyük kızları Seda on sekiz yaşına basmıştı. Neredeyse daha sokakta oynarken Tahir’le evlendirilen Necla, tüm sevgisine rağmen hemen doğup gençliğini yaşatmadığı için büyük kızına karşı tepkiliydi ancak Allah vergisi olarak kaygısız yaratılmış kızcağız annesinin öfkesinin diğer kardeşlerine değil de neden hep kendine yöneldiğini dert etmez, “Anadır döver de, sever de,” deyip güler geçerdi. Zar zor bitirdiği liseden sonra üniversiteyi aklına bile getirmemiş, evlilik hayalleri kurarak Salihli’nin gelin adayları arasına karışmıştı.

Ablasından sadece bir buçuk yıl sonra doğmuş olsa da belki ismini kendisi koyduğundan olacak ikinci kız Dila her zaman annesinin gözdesiydi. Dila, ablası Seda’nın tombul sayılabilecek yuvarlak hatlarına, iri kalçalarına, dolgun göğüslerine karşın ince uzun bir kızdı.  Necla, kızına bakıp gülerek “Şuna bak… Eli kocaman, ayağı kocaman. Ne beli var, ne göğüsleri ayol!…Allah erkek yaratmak istemiş de sonradan vazgeçmiş,” derdi. Görünüşüne yapılan bu acımasız ithamlar Dila’yı incitse de belli etmez, enerjisini derslerine vermeye çalışırdı. Kurtuluşunun okullarını başarıyla bitirip bir an önce Salihli’den uzaklaşmak da olduğunu yerleştirmişti kafasına. Zekiydi ve çalışkandı. Seda’nın ittire kaktıra geçtiği sınıfları takdirnameler, okul birincilikleri alarak geçiyor, onun başarısı Necla’nın ve Tahir’in zorlu hayatlarının gurur kaynağı oluyordu.

Ablalarından tam on sene sonra doğup Tahir’i sevinçten neredeyse bütün Salihli’ye çikolata dağıttırtan Mertcan, bu sene dördüncü sınıfa geçmişti. Öğrenim konusunda Seda kadar isteksiz olmasa da Dila kadar da başarılı değildi. Orta karar bir standart tutturmuş, şimdilik okuyordu.

***

Yeni taşındıkları apartmanın altını tamamen kaplamış Şeklim Oto Yıkama’ nın sahibi Özcan Karaburun, her ne kadar kendini büyük iş adamı olarak görse de yıkadığı otoların sayısı mahallelinin külüstürleri ile köşedeki taksicileri geçemiyordu.

Babasının bütün hevesine karşılık endüstri meslek lisesinin ikinci sınıfına kadar okuyabilmiş sonra okula gitmeyerek atılmayı garantileyince babası çaresiz, tutmuş oğlunun elinden doğru oto sanayiine tanıdık bir ustanın yanına çırak vermişti. Delikanlı on altı yaşından beri kaportacısından motorcusuna, boyacısından elektrikçisine araba tamirinin her aşamasında çalışıp sonunda annesine ninesinden kalan bağ evini sattırdıktan sonra  Şeklim Oto Yıkama’ yı açmayı başarmıştı. Apartmanın altındaki üç dükkanın duvarlarını yıkarak birbirine eklemiş, ön ve arka bahçeyi ise yıkama yeri olarak kullanmaya başlamıştı. Her yeri çamur içinde bıraktığından apartman sakinleriyle sürekli kavga halindeydi. Kendince yakışıklı, bıçkın tavırlı, akşamları spora gittiğinden gelişmiş kasları sayesinde her zaman üzerine bir numara dar gelen gömlek ve pantolonlarıyla mahallenin koca bekleyen kızlarına iç çektiren bir görüntüdeydi. Eh çapkındı da… Nefsine fazla söz geçiremez, gençliğinin verdiği gözü karalıkla yaş farkı gözetmeden kendisine bakan her güzelin peşine takılırdı. Ona göre kadınlar zaten bunun için vardı.

En büyük hobisi kendisi gibi arkadaşlarıyla arada sırada ava çıkmaktı. Bir kadınla birlikte olduğunda hissettiği heyecanı ve tatmini, bir de tüfeğini doğrultup bir hayvana ateş ettiğinde hissedebiliyordu ancak.

Özcan, Seda’yı apartmana taşındıkları  ilk gün gördü. Kırmızı fırfırlı eteği, eşyaları taşımak için her eğilip doğrulduğunda kalçalarının dolgun biçimini gözler önüne seriyor; ikide bir küçük kahkahalarla süslediği sesi, kulakta hoş bir tını bırakıyordu.  İşte önünde avlanacak yeni bir av vardı, kıza baktıkça yüzüne sırıtması daha bir yayıldı,  “Yardım lazım mı küçük hanım?” derken bakışları davetkar, sesi manalıydı.

Seda ve Özcan’ın tanışmaları, konuşmaları ve evlenmeye karar vermeleri iki ay sürdü. Seda ne yapmış ne etmiş avcı Özcan’ı bu kez avlayıp evliliğe ikna etmeyi başarmıştı. İki apartmanın arasındaki boş arsaya plastik sandalyelerin dizildiği, akraba ve komşuların elektrosaz eşliğinde oynayıp kurtlarını döktüğü neşeli bir düğünle evlendiler. Genç çift, Şeklim Oto Yıkama’ya iki sokak mesafede kiralanan zemin dairesine yerleşti. Üç yıl içinde arka arkaya doğurduğu oğlanlarla iyice şişmanlayan Seda’nın kalça ve göğüs çıkıntılarına birde göbek eklendi.  Annesinin, “Biraz zayıflasan,” şeklindeki önerisine, “Yemeğin salçalısı, kadının kalçalısı makbuldür,” gibi bayat bir klişe ile cevap verip kabul günlerinde hamur işlerini götürmeye devam etti.

Evlilik hayatı Özcan’ın kadın avcılığına bir engel teşkil etmiyordu. Hatta bu işi artık gizli yapmak zorunda oluşu ayrı bir heyecan, ayrı bir zevk veriyordu ona. Hoşuna giden bir kadın oldu mu peşine takılmakta hiç mahsur görmüyordu.

Boş zamanlarında dükkanının önüne attığı sandalyede eski mahalle arkadaşlarına açık saçık fıkralarla süslediği çapkınlık maceralarını anlatıp böbürlenmek sıradan gevezelikler hale gelmişti.

Arkadaşlarının, “Oğlum sen evlisin len, ayıp olmuyo mu bu kadar? Bak çoluğun çocuğun var,” diyen uyarılarına gülüyor, “Biz erkek adamız oğlum. Aslana gem vurulur mu? Allah adamları avcı, kadınları av olarak yaratmış. Hem ben onları da mutlu ediyorum. Benimle beraber olup da pişman olan kadın yoktur oğlum, siz derdinize yanın,” diye cevap veriyordu.

Bu konuşmalardan birinde,“ İyi de Seda yenge öğrenirse ne yapacaksın?” diye soran arkadaşına, “Öğrenirse öğrensin oğlum, korkacak mıyız kadın kısmından? Az dırdırlanır,sonra susar oturur. İsterse oturmasın, elimin tersi her zaman emrine amade,”  dedi ters ters. Karısından bahsedilmesi sinirlerini geriyordu.

“Valla Seda yenge bunun yaptıklarını bir öğrensin anında terk eder bunu,” diye sırıtan amcasının oğluna ani bir öfkeyle dönüp yakasına yapıştı.

“Beni terk edecek kadın daha anasından doğmadı len, ne biçim konuşuyon, alırım façanı aşşa. Beni bırakanı ben bu dünyada bırakır mıyım, bitiririm işini Allah’ıma, Kitabıma.”

Arkadaşları itiraz etmeye hazırlanan amca oğlunu kaş göz işaretiyle susturup Özcan’ı sakinleştirdiler.

“Şu karşı apartmana yeni biri taşınmış diyorlar. Duydun mu Özcan? Kimmiş, tanıdık biri mi?” diye konuyu değiştirdi ilkokuldan arkadaşı Hasan.

“Pek tanımıyorum, şoförmüş adam galiba ama karısı fena parça değil.”

“Len oğlum, aklın fikrin uçkurunda… Allah ıslah etsin seni,” diyen arkadaşları bir müddet sonra dağıldılar.

Tam dükkandan içeri girmeye hazırlanırken karşıdan gülümseyerek gelen baldızı Dila’yı gördü Özcan. İçeri girmekten vazgeçip kıza doğru yürüdü.

“Nerden geliyon kız böyle süslenmiş püslenmiş?”

“Arkadaşlarla buluştum Özcan abi, oradan geliyorum.”

“Ne arkadaşıymış bakayım onlar? Yanlış bir şey olmasın ha!”

“Aman abi, kim olacak? Bizim her zamanki kızlar işte. Sen nasılsın? Ablam, oğlanlar iyi mi?”

Konuşurken kızdan yükselen parfüm kokusunu çaktırmadan içine çeken Özcan,  “İyiler, iyiler her zamanki gibiler işte. Ben de ne yapayım, araba tellaklığına devam,” deyip espri yapmış olmanın güveniyle sırıttı.

Dila da güldü, sonra eliyle apartman kapısını gösterdi. “Hadi ben gidiyorum, zaten geç kaldım annem söylenecek şimdi. Ablama selam söyle.”

“Güle güle,” dedi Özcan da buğulu bir sesle iç geçirerek. Sonra kendi kendine mırıldandı. “Valla kaynanam erkek gibi diyor ama hiç de fena değil bu şıllık. Nasıl gidiyor bak tay gibi.”

***

Dila kendisinden umulduğu gibi üniversite sınavında yüksek bir puan alıp Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmeyi başarmıştı. Başarısı ona devlet yurdunda ücretsiz kalma imkanı da sağladı. Hazırlığı tamamlayıp birinci sınıfa geçtiği sene yaz tatili için Salihli’ye döndü. Annesi onu en sevdiği yemekleri yaparak karşıladı.

Necla, “Erkek kızım benim ne varsa sende var. Babanda bende bütün umudumuzu sana bağladık sen okulu bitirip doktor olunca belki bizi de yanına alırsın İzmir’e ha?” deyip hayallerini kızının da hayalleri yapmaya uğraşıyordu. Oysa Dila annesinin onu her,“Erkek kızım,” diye sevişinde inciniyor onlardan kaçmak uzaklaşmak hatta ona hiç ulaşamayacakları bir yere belki yurt dışına gidebilmek için var gücüyle çalışıyordu.

Yaza gelen kurban bayramında Necla’lar gözleri görmeyen kayın validesinin memleketi mi göreceğim diye tutturması üzerine hep birlikte köye gitmeye karar verdiler. Bayramın ilk günü bayramlaşma ve kurban kesimi ile geçti. Gece halasının küçük köy evinde erkekler bir odaya kadınlar diğer odaya sıkış tıkış yerleştiler. Kayın pederi ve evin oğullarıyla birlikte yattıkları odada, damat olduğu için kendisine ayrı yer yatağı yapılarak ikram edilmiş Özcan, büyük oğlunu da yanına alarak yatmıştı. Oğlanın uyurken attığı tekmelerden ve kayın pederinin horultusundan bunalarak dışarı çıkmaya niyetlendi. Kadınların yattığı odanın önünden geçerken halanın da en az kayın pederi kadar gürültülü horladığını duyarak diğerlerine acıdı hava alsın diye aralık bırakılmış kapıyı hafifçe itti içeride üst üste yatan kadınlara baktı.

“Uf anam, şunların arasına bir atlıcan,” diye geçirdi içinden sonra odadakilerin kimler olduğu aklına gelince kendi kendine utanıp bahçeye çıktı. Bahçede yorganın altından fırlayıp yatağın sonuna kadar uzanmış Dila’nın bacağını getirdi aklına.

“Bu kız başka türlü bir şey valla. Aklımdan çıkmıyor yahu. Gördüm mü kalbim bir başka atıyor, konuşurken saçmalıyorum hiç böyle bir şey gelmemişti başıma. Mis gibi de kokuyor insafsız, şeytan diyor al kaçır kuytuya, koklayabildiğin kadar kokla.”  Sigara üstüne sigara içip geç vakte kadar dolandı bahçede. Her sigara Dila’ya olan duygularını daha bir ateşliyordu sanki. Yatmaya içeri girerken yine baktı kapıdan genç kız bu kez sırt üstü dönmüş üstünü de örtmüştü. Saçlarından başka bir yeri görünmüyordu. Derin bir ,“Oh,” çekip uyumaya gitti.

Ertesi günü Salihli’ye dönecek olan Sedalarla ders çalışacağım diye bahane edip Dila da gitmeye karar verdi.  Canı şu sıcak yaz gününde halasının küçük köy evinde annesiyle ya da kuzeniyle bir gece daha koyun koyuna yatmayı hiç istememişti doğrusu. Üstelik bayram kurban bayramıydı, köy kurbanlık kokusundan geçilmiyordu.  Tahir, Salihli’ ye dönüp evde yalnız kalmasını istemiyordu kızının. Akşamları ablasına gidip gece onlarda kalması şartıyla izin verdi. Dila, babasının bu titizliğine, “Bütün sene tek başıma İzmir’ de yaşıyorum burada mı kalamayacağım?” diye itiraz etse de dinletemedi, akşamları ablasına gitmeye razı oldu.

Salihli’ ye döndüklerinde ablası ve eniştesi onu eve bıraktılar. Aynı gün evde aylak aylak gezinirken arkadaşı Hakan’ın görüntülü aramasıyla mutlu oldu genç kız.  İki genç gülüşüp kıkırdaşarak uzun zaman konuştular. Telefonu kapattıktan sonra aralarında yeni yeni filizlenen duygusal etkileşimin etkisiyle heyecan ve sıcaktan terlediğini fark etti. Neşeli bir şarkı mırıldanarak kendini duşun altına attı. Ilık su rahatlatmış, Hakan’la yaptığı görüşme onu sevindirip gevşetmişti. Islak vücuduna koltuk altlarından sarındığı havlu ile yüzükoyun yatağına uzandı kulağına kulaklığı takıp telefonundan sevdiği romantik bir müzik açtı dinlerken uyuyakaldı.

***

Özcan, Seda’nın talimatıyla baldızını onlara götürmek üzere kayın pederinin kapısına geldiğinde saat neredeyse beş buçuk olmuştu. Bir saattir dükkanın arkasında arkadaşı Hasan’la laflıyorlardı. Ah şu Hasan nereden de bilirdi bunca açık saçık fıkrayı, gülmekten kasıkları ağrımıştı. Yaz günü için erken bir saat olsa da Seda,“Vakitli gelin sofrayı arka balkona kuracağım,” demişti. Erken gelmekle sofranın arka balkona kurulmasının ilişkisini anlamasa da Seda’ ya bazı konularda itiraz etmemeyi zaman içinde öğrenmişti Özcan, yoksa dırdırıyla baş edilmezdi karısının. O koca bedeniyle salına salına bütün evi gezer bir o odaya bir diğer odaya girer hiç durmadan söylenir, lafı evlendikleri gün takılmayan takılardan başlatıp son gittikleri piknikte yiyemediği tavuk kanatlarına kadar getirir adamın başını döndürürdü.

Kapıyı üst üste bir kaç kez çaldı. Açılmayınca, “Nerde bu kız?” diye söylenerek cebindeki anahtara davrandı. Kayınpederi ne olur ne olmaz diye her zaman onda da bir yedek anahtar olmasını isterdi. Kapıyı açıp içeri girdi. Ev şampuan kokuyordu. Koku hoşuna gitti.

“Dila!” diye seslenerek evi dolaştı sonunda kızın odasına yöneldi. Kapı açıktı içeriden Dila’ nın uyuduğunu anlatan düzenli nefes sesleri geliyordu. Odaya girdi gördüğü manzara karşısında dondu kaldı. Genç kız sere serpe uzanıvermişti yatağa. Kulağında kulaklık, uykunun derinliklerinde uyuyordu.

İçindeki şeytan harekete geçti adamın. Bu kız şimdi bu saatte bu şekilde tam karşısında niye uyuyordu? Onun geleceğini tahmin etmeliydi. Öfkelendi. Kızı böyle hiç görmemişti Özcan, yutkundu. İnceden bir ter vücudunu sarmaya başladı. Öfke yerini yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu. Karısın hantal bedeni geldi aklına bir de şu karşısında duran Afrodit’ e baktı. “İki kardeş bunlar ya,” dedi kendi kendine kıskançlıkla ,“ Bana su kabağı düştü, bu inciri kim bilir kim yiyecek? Yok,  başkasına yar etmem ben bunu. Ölürüm de etmem, dayanamam vururum kendimi. Ulan Özcan bir ömür kadınlar sana âşık oldu. Sen durdun durdun bu sivri soğan kıza tutuldun. N’olcak şimdi?” O kıza bakıp kendine acırken kız uykusunun içinde hareketlendi, bacağının birini kaydırdı yan döndü; Özcan, bütün  kanının tek bir organına toplandığını hissetti, baskı gitgide artıyor ve beyni yavaş yavaş devreden çıkıyordu. Yutkundu kıza seslenip uyandırmakla orada durup bakmak arasında kararsızdı, eli istemsizce kendi bacak arasına gitti. Uzun zamandır bu kadar istekli hissetmemişti ,“Orospu karılar,” diye geçirdi içinden, “ İşiniz gücünüz bizi ayartmak alt tarafı bir sümüklü erkek fatma yahu! Beni getirdiği hale bak ama biliyorum onun da bende gözü var yoksa niye dönsün bizimle? Vay şırfıntı daha önce niye düşünemedim ben bunu?”  Kız yine kıpırdandı pozisyonu değişmemişti ama Özcan baskıyı daha bir şiddetle hissetti. Biraz daha bekledi sonra artık düşünemez oldu. Kıza bakarak mekanik hareketlerle pantolonunu çıkarıp kızın üstüne abandı denk gelen yeri öpmeye başladı. Uykusunun arasında ne olduğunu anlamayan Dila panikle uyandı tepesine çıkmış adamı ve niyetini anlayınca debelenmeye ve bağırmaya başladı. Kulağındaki kulaklık fırladı telefonu yatak başının kenarına düştü, “Özcan abi napıyorsun? Bırak beni abi!” diye bağırıyordu ancak Özcan sınırları çoktan geçmişti artık. İri bedeninin gücünü kullanıp kızı altına almayı başardı.  Ancak bağırıyordu Dila susması için eliyle kenardaki küçük yastığı kızın ağzına bastırdı, diğer eliyle de kollarını tutmaya çalışıyordu ki ne kadar zaman buna uğraştığını hatırlamayacaktı daha sonra tam yakaladığını düşündüğü sırada kızın artık çırpınmadığını fark etti. Dila sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Sonunda onun da razı olduğunu düşünerek iştahla bitirdi işini. Kızın üstünden kalkıp yatağın kenarına oturduğunda nefes nefeseydi.

“Dila, delirttin beni kız ama kabahat sende aklımı aldın kızım. Günlerdir senden başka bir şey düşünemiyordum. Neyse, üzülme ben ablanı boşayacağım zaten, sonra hemen evleniriz seni ortada bırakmam, merak etme.”

Kızdan hiç bir tepki gelmedi. Yataktan kalkıp Dila’ya doğru döndü hiç kımıldamıyordu. Omzundan tutup sarstı ağzına kapattığı yastık yana düştü dehşetle kızın morarmış dudaklarını dışarı fırlamış gözlerini gördü. Bir kaç kez daha sarstı, “Dila, Dila!” diye seslendi ama genç kızdan ne bir ses ne de bir nefes çıktı. Ölmüştü!…

Özcan tamamen kendine gelmişti artık. Süratle pantolonunu giydi. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı. Bu arada sürekli düşünüyor ne yapması gerektiğini kestirmeye çalışıyordu. Tekrar Dila’nın yanına döndü bir umut yeniden sarstı ama sonuç aynıydı. Dila cansız bir beden olarak yatıyordu karşısında.

Özcan yere çöktü ellerini başının arasına alıp “Ne yaptım ben, ne yaptım?” diye dövündü. Koca erkek bedeni hıçkırıklarla sarsıldı. Kendi karanlık yüzü ile tanışmasının şoku ve bundan sonra olacakların korkusuyla olduğu yerde büzüldü. On dakika kadar bu vaziyette kaldı sonra fırlayarak doğruldu aklına gelen bir çare Dila’yı geri getirmese de kendini kurtarabilirdi. Koşar adım sokak kapısına yönelip apartmana çıktı etrafı dinleyip kimsenin olmadığını anlayınca merdivenlere yöneldi sessiz ama çabuk adımlarla indi, bodrum kapısından arabaları yıkadığı arka bahçeye oradan da kendi dükkanına girdi. Dip taraflardan bir yerden kocaman bir çadır çantası çıkardı. Arkadaşlarıyla ava giderken kullanırlardı eskiden.

“Buna sığar,” diye söylenip tekrar apartmana yöneldi. Yine sessiz ve dikkatli, kimseye görünmeden eve girdi. Ölü kızın yanına gelince çantayı açtı. Ağırlaşmış cesedi zor bela sürükleyerek çantanın içine soktu. Zavallı kızın bedeninin üzerine havluyu örtmeden birkaç kez yüzünü okşadı; saçlarına, bedenine dokundu. Elinde olmadan hıçkırdı. Sonra hızlı ve sert hareketlerle havluyu cesedin üzerine örttü, çantanın fermuarını kapatıp kemerini bağladı. Çantayı sırtlandı ağzından istemsiz bir inilti çıktı. Çok ağırdı yükü, fakat aldırmadı. Yine sessiz bir şekilde merdiven korkuluklarından güç alarak bodruma kadar taşıdı sonra da sürükleyerek kendi dükkanına götürdü. Bu arada onu kimsenin görmediğinden emindi. Biriyle karşılaşsa kurban kestik de eti kasaba götürüyorum diyecekti ama gerek kalmadı.  Dükkanının arka kısmında tabanda duran tahta kapağı kaldırıp çadır çantasını içindeki cesetle birlikte aşağıya attı sonra portatif merdiveni açıp kendi de indi. Dükkan bodrumunun kör ışığında bulduğu kazma kürekle tabandaki betonu kırdı altındaki toprağı kazdı çantanın sığabileceği kadar bir çukur açıp çantayı ve ölüyü buraya gömdü. Bodrumda geçen yıldan kalma çimentoyu,kestiği bidonun içinde kardı ve kapattığı çukuru bir de çimentoyla sıvadı.  Yaptığı işten memnun yukarı çıktı merdiveni çekip kapağı kapattı. Bu arada karısı Seda yeniden aradı. Ona yanında arkadaşının olduğunu onu geçirip şimdi Dila’yı almaya gideceğini söyledi. Seda söylenerek kapattı telefonu ama Özcan aldırmadı. Elini yüzünü yıkadı üstünü temizledi tekrar kayın pederinin dairesinin yolunu tuttu ancak bu kez ön kapıyı kullandı. Apartmana girerken en üst katta oturan her daim kavgalı olduğu emekli memur Hamdi Bey’in karısı Kevser Hanım’la karşılaştı

“Hayrola Özcan nereye? Necla’lar köye gittiler. Haberin yok mu?” dedi kadın

“Var Kevser teyze, onlar gittiler ama ben Dila’yı almaya geldim. O burada.”

“Hıı, iyi o zaman,” dedi kadın, “ Seda’ya selam söyle,” deyip çıktı apartmandan.

Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak dairenin önüne geldi. Uzun uzun çaldı kapıyı. Sonra anahtarla açıp içeri girdi, girerken apartmandan da duyulacak şekilde bir kaç kez, “Dila, Dila!” diye seslendi sonra kapıyı çat diye gürültüyle kapatıp doğruca kızı öldürdüğü odaya gitti. İlk iş yatağı kontrol etti çiçekli çarşaf iyi görünüyordu kızın üstündeki havlu yatağın lekelenmesini önlemişti buna memnun oldu. Eline geçirdiği bir bezle filmlerde gördüğü gibi her yeri sildi. Böylece parmak izi bırakmayacaktı. Evi bir kez daha kontrol edip çıktı. Apartman girişinde Kevser Hanım’la bu kez ters yönlerde olmak üzere tekrar karşılaştılar.

“Hani Dila’yı alacaktın Özcan?” dedi yaşlı kadın. Sorgular gibi bakıyordu yüzüne.

“Yoksa biliyor mu?” diye geçirdi içinden Özcan. Korku boğazına kadar yükseldi, sonra kadının bilmesine imkan olmadığını anladı rahatladı.

“Valla yok evde. Telefonla arıyorum açmıyor, arkadaşına falan gitti herhalde; artık kendisi gelsin, bana ne?” dedi baldızına kızmış gibi konuşarak

“Yok, yani evde? Arkadaşına falan gitmiştir. Şu Mürvet’in kızıyla pek sıkı fıkı, onlardadır. Ben görürsem geldiğini söylerim,” dedi kadın sonra birden hatırlamış gibi, “Bana bak Özcan, yine her tarafı çamur ediyor senin oğlanlar valla, yaz günü ayakkabı yıkamaktan bıktık. Söyle şunlara yapmasınlar,” dedi öfkeyle.

“Tamam, söylerim,” diyerek kadını geçiştiren Özcan, “ İyi akşamlar,” deyip sıvıştı kapıdan. Hızlı adımlarla kendi dükkanına girip büro gibi kullandığı dip kısma geçti. Oturmadan Dila’nın telefonunu aradı. Çaldı telefon mam açılmadı doğal olarak. Başını ellerinin arasına alıp bir müddet oturdu; sonra sakin hareketlerle telefonunu çıkarıp karısını aradı.

“Alo, Seda merhaba napıyosun? Ha iyi, valla kızım gönderdin beni babanlara ama Dila evde yok. Telefon ediyorum açmıyor, ben anlamadım bu işi. Bir yere falan mı gidecekti? Sen biliyor musun?”

Telefonun diğer ucundaki Seda meraklandı.

“Allah, Allah ben bir şey bilmiyorum; nereye gitti ki?”

“Valla bilmem artık, ben geliyorum eve çok bunaldım sıcaktan, bir duş falan alacağım sonra tekrar bakarım. Olmazsa bir de sen ara, belki sen arayınca açar.”

“Peki,” dedi kadın. Sonrasında defalarca aradı kardeşini. Telefon çalıyor ama bir türlü açılmıyordu.

Özcan, eve gitmeden önce bankamatiğe uğradı, çekebildiği kadar para çekti.

“Ne olur, ne olmaz, “ dedi kendi kendine.

Evine gidip duş aldı. Duşta adeta derisini kazıdı. Pişmanlık kor gibiydi içinde ama olmuştu bir kere. Çare yoktu. Şimdi kendini düşünmeli, hiç açık vermemeliydi.

Karakola Dila için kayıp bildiriminde bulunduklarında saat gece yarısını geçmişti. O saate kadar akıllarına gelen herkesi aramış, bütün arkadaşlarına hatta kaldığı yurda bile ulaşmaya çalışmışlardı. En son köyü arayıp Necla ve Tahir’ e durumu anlattılar. Şimdi onlarda telaşlanmıştı. Gece yarısı Seda ile Özcan, karakola gidip gözyaşları içinde kardeşlerinin kaybolduğunu bildirdiler. Polis gerekli bilgileri alıp kayıp ihbarını oluşturduktan sonra bunları evlerine yolladı.  Uykusuz geçen gecenin sabahında bir ara bir şey bahane edip dükkana geldi Özcan. Tahta kapağı kaldırıp portatif merdiveni indirdi ve kızı gömdüğü bodruma indi. Döktüğü betonun kuruyup kurumadığını kontrol etti.  Sonra evde aklına gelen şeyi yapıp diğer köşedeki boya tenekelerini yeni betonun üzerine dizdi. Akıl ettiği şeyi beğenmişti, kendinden memnun bir tavırla eserine baktı. Yukarı çıktı, tam portatif merdiveni çekiyordu ki arkasında duyduğu sesle irkildi. Süratle döndü. Adamlarından Celal, en az onun kadar korkmuş, araba yıkadıkları fırçayı her an kafasına indirmeye hazır vaziyette duruyordu karşısında.

“Özcan abi, sen misin ya? Ödümü patlattın ne işin var o fareli yerde?”

“Sen de beni korkuttun len. Asıl senin ne işin var dükkanda? “ diye bağırdı Özcan adamına.

“Bayramın üçüncü günü gel dedin ya abi. Geldim işte.”

“Haa! Öyle ya bugün bayramın üçüncü, günü kafamı kaldı oğlum bizde. Bayramı mayramı unuttuk biz. Kendi derdimize düştük. İki gündür Dila kayıp. Polisler, emniyet hepsi ayağa kalktı, yok kız.”

İçten içe Dila’ yı çok beğenen Celal kederlendi.

“Yapma abi ya! Çok üzüldüm şimdi, nereye gider bayram günü Allah Allah?”

“Ben de kaç gündür gelemiyorum, geçen gün boruda bir sızıntı var gibiydi o geldi aklıma, ona bakmaya indimdi. Neyse ben gideyim, Seda perişan, kayın valide delirmek üzere. Yanlarında olayım.”

Kafasını salladı delikanlı; Özcan çıktı.

***

Olay önce Salihli İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne ardından Manisa İl Emniyet Müdürlüğü’ne intikal etti. Polis’in çabaları boşa çıkıyor genç kızdan haber alınamıyordu. Salihli emniyetine yeni atanmış olan Komiser Mehmet Tanrıkulu, bu işle görevlendirilmişti. Yeni atandığı bu yerde, ilk işinde başarısız olmak istemiyordu genç Komiser.

Kendisi gibi genç bir polis memuru olan Arda’yı yanına alarak işe sıfırdan başlamak için kızın en son bulunduğu yere yani evine gitti. Daha önceden de polis tarafından aranmış odayı bir de onlar kontrol ettiler. Polis önceki aramasında odada kayıp kız ve diğer ev halkı da dâhil olmak üzere kimsenin parmak izine rastlamamıştı. Bu izlerin kasıtlı olarak silindiğini akla getiriyordu. Buna karşılık kızın telefonu evdeydi yani giderken yanına almamıştı. Ablası Sevda, “Dila’ nın telefonunu almadan bir yere gitmesi imkansız. Yapışık gibi yaşıyordu ona,” demişti ifadesi alınırken. Kadının kardeşinin kaybından duyduğu üzüntü her halinden belli oluyordu.

Telefon yatağın üstünde hatta yatakla yatak başının arasına sıkışmış olarak bulunmuştu, kulaklık hâlâ takılı duruyordu ucunda. Muhtemelen müzik dinliyordu genç kız. Telefona incelenmek üzere el konulmuş, ayrıca ailenin kayıp kıza ait olduğunu söyledikleri dizüstü bilgisayarı da emniyete götürülmüştü. Fazla bakılacak bir şey yoktu odada sıradan bir genç kız odası bile denilemezdi çünkü genç kız bu odayı ninesiyle paylaşıyordu. Kızdan çok yaşlı kadının eşyaları vardı ortalıkta. Bu arada dikkatli polis memuru Arda’nın yatakta bir şey ilgisini çekti. Çarşafın küçük kırmızı gül desenlerinden birinin rengi farklıydı. Yakından bakınca bunun gül deseni değil tam desenin üzerine denk gelmiş kurumuş kana benzer bir leke olduğunu fark etti.  Derhal çarşaf, yatak, yorgan ne varsa incelenmek üzere alındı.

En son kayıp kızın eniştesi Özcan Karaburun ile konuştular.

“Dila’yı almak için eve geldim, kapıyı çaldım açmadı bendeki yedek anahtarla içeri girdim. “Dila, Dila!” diye seslendim, hatta duymuştur bağırdığımı mutlaka komşular, sonra eve baktım olmadığını görünce çıktım. Telefonla aradım ama telefona da cevap vermedi. Sonra ben dükkana gittim, işlerimi topladım eve gittim. Bu arada eve girerken ve çıkarken apartman kapısında üst kattaki  Kevser teyze ile karşılaştım. Ona da sorabilirsiniz.” Adamın ısrarla hep aynı ifadeyi vermesi hatta kullandığı kelimeleri ses tonunu bile değiştirmemesi söylediklerini sürekli üçüncü kişiler tarafından doğrulatma çabası dikkatini çekti fakat fazla üzerinde durmadı Komiser Mehmet. Ne de olsa aile hâlâ şaşkın ve üzüntülüydü. Üst kat komşusu Kevser Hanım, Özcan’ ın söylediklerini doğruladı. Bir de ondan etrafı çamur ettiği için şikayet etti. Bütün komşularla konuştular, çoğu bayram nedeniyle o gün evde yoktu. Kimse genç kızı görmemişti.Sadece karşı komşu yaşlı İsminaz teyze Dila’nın öğleden sonra dört sıralarında banyo yaptığını iddia etti. Banyo pencereleri birbirine baktığından sesler duyuluyordu. Su sesini hatta kızın şarkı söylediğini bile duymuştu sözde yaşlı kadın ama diğer komşulardan kadının alzheimer hastası olduğunu, geçmişi hatırlayıp şimdiyi unuttuğunu öğrenince bu ifadeyi de dikkate almadılar.

Laboratuvar sonuçlarının Manisa’dan gelmesi zaman alacaktı, bu nedenle Komiser Mehmet üşenmedi laboratuvardaki arkadaşını görmeye Manisa’ ya gitti, ricada bulundu. Belki de bir genç kızın hayatı söz konusu diye işlemleri hızlandırdı. O gün akşama, çarşaftaki lekenin sonucunu geldi. Leke tıpkı tahmin ettikleri gibi kan lekesiydi ancak öyle her hangi bir kan lekesi değil kadınlarda ilk ilişki sonrası oluşan kanamanın lekesiydi. Odasındaki fırçadan alınan saç örnekleri ile karşılaştırılan ve DNA testine tabi tutulan lekenin şüpheye yer bırakmayacak şekilde Dila Esmer’e yani kayıp kıza ait olduğu anlaşılmıştı. Bu çok önemli bir bilgiydi kayıp kız  evlilik dışı bir ilişki yaşamış, sonra korkup kaçmış ya da tecavüze uğramış ve kaçırılmış olabilirdi.

Kızın bilgisayarında ve telefonunda yapılan incelemede en son Hakan Üstüner isimli bir şahısla görüntülü konuşma yaptığı ortaya çıktı. Kayıtlardan adı geçen şahsın İzmir’ de olduğu anlaşıldığından derhal İzmir polisiyle irtibata geçilip Hakan Üstüner bulundu. Sorgusunda Dila’yı tanıdığını hatta yeni yeni görüşmeye başladıklarını ve o gün de telefonla görüntülü konuşma yaptıklarını saklamadı delikanlı. O görüşmeden sonra kendisine bir daha ulaşamamıştı. Hatta belki de görüşmek istemiyor gibi bir sonuç çıkarıp alınmıştı. Kızın kayıp olduğunu öğrenince üzülüp telaşlandı. Bütün arkadaşlarının numaralarını verdi. Genç kız kaybolduğu sırada İzmir’de ailesinin yanında olduğunu kanıtladığından Hakan Üstüner’den bir şey çıkmadı sonuç olarak.

Otobüs terminalinde, dolmuşlarda, taksilerde yapılan araştırmadan da bir şey elde edemediler. Dila’nın tanımına uyan kimseye ne bilet satılmış ne yolcu olarak alınmıştı. Polis memuru Arda bütün apartman sakinleriyle yeniden görüştü. Sonuç aynıydı. O gün kimse genç kızı görmemişti. Karşı komşu ise banyo yaptığı iddiasında ısrarcıydı.

“Ben bu kızın evden çıkmadığını düşünmeye başladım Arda. Bence ailede bir şey var. Babayı ve anneyi yeniden sorgulayalım, ha bir de şu enişteyi. Bakalım yine aynı şeyleri mi söyleyecek? Bir de enişteyi enine boyuna bir araştıralım. O adamda beni rahatsız eden bir şeyler var,” dedi Mehmet Komiser.

Özcan ikinci sorgusunda Dila’yı almaya gitmeden önce ne yaptığı sorusuna, arkadaşı Hasan’la beraber olduklarını sonra karısının telefon edip Dila’yı eve getirmesini istediğini söyleyerek cevap verdi ve önceki ifadesinin aynısını tekrar etti.

Bütün ifadeler aynı, şüpheli hiç bir şey yoktu kız sanki yer yarılmış da yerin içine girmişti.

“Kaçta gitmişti bu Özcan apartmana?” diye sordu Mehmet Komiser. Kim bilir kaçıncı kez geçiyorlardı dosyanın üzerinden.

“Akşam yedi buçukta Komiserim”

“Arkadaşıyla beraberlermiş sonra onu yollayıp hemen kızı almaya gitmiş değil mi?”

“Aynen.”

Komiser Mehmet, “Arkadaş Hasan doğruladı bu olayı hımm. Peki, bu Hasan neyle gitmiş yürüyerek mi?” diye sordu kendi kendine düşünür gibi konuşarak. Arda elindeki dosyayı karıştırdı Hasan’ın ifadesini buldu.

“Yürümemiş Komiserim, motosikleti varmış onunla gitmiş.”

“Güzel,” dedi Komiser, “ Evin yakınındaki kavşakta sokak kamerası var değil mi? Apartmanın olduğu sokak sol taraftan İzmir yönüne doğru otoyola bağlandığına göre bu mecburen sağdan gidip kavşağı kullanacaktır. Bak bakalım kamera kayıtlarına bu adam o kavşaktan saat kaçta geçmiş?”

Yarım saat sonra Arda odaya koşarak girdi.

“ Komiserim!” dedi heyecanla, “ Hasan kavşaktan Salihli merkez yönüne saat beşte geçmiş.”

Mehmet Komiser de heyecanlanmıştı şimdi.

“Özcan bize yedi buçuk dedi. Şu Hasan’ı bulun Arda,  sorun bakalım kaçta ayrılmış Özcan’ ın yanından?”

Hasan, saati tam hatırlamasa da yedi buçuk olmadığından emindi çünkü o saatte fırından,pişirilmesi için bıraktığı güveci almıştı. Özcan tekrar Emniyet’e getirildi ve yeniden,  bu sefer hem de zanlı olarak sorguya alındı. Fakat adam Nuh diyor peygamber demiyor, dediğinde ısrar ediyordu.

“Hasan’ın gittiği saati karıştırmış olabilirim, hava çok sıcaktı. Biz de köyden gelmiştik yorgundum biraz,” diye kendini savunuyordu.

“Şu kadın, hani Alzheimer olan ya doğruyu söylüyorsa komiserim?” dedi Arda

“O zaman şöyle bir zaman çizelgesi çizebiliriz. Dila üç buçukta evden Hakan’ la görüştü, bu konuşma telefon kayıtlarına göre otuz sekiz dakika sürmüş yani saat 4.08 olmuş o saatten sonra banyoya girse ortalama yirmi dakika banyoda kalsa  saat 4.28 bilemedin dört buçuk. Hasan beşte gitti hımm. Ben derim ki gidip şu oto yıkamaya ve apartmana bir daha bakalım,” dedi Komiser Mehmet ve arkasına Arda’yı takıp Şeklim Oto Yıkama’nın yolunu tuttu.

Celal acıklı bir arabesk şarkıyı Dila’yı düşünerek dinlerken karşısında polisleri görünce şaşırdı. Ayağa kalkıp hazır ol vaziyetinde dikildi.

“Bu bir kaç gün içinde seni şaşırtan değişik bir şey gördün mü?”

“Valla Komiserim, bayram ya, biz iki gün izinliydik. Burası da kapalıydı. Ben köydeydim zaten malum kurban işleri falan bayramın üçüncü günü geldim buraya. Ben geldiğimde Özcan abi de buradaydı. Bizim aşağıda fareli bir bodrumumuz var.  Aniden oradan çıkıp ödümü patlattı. Az kalsın sopayı indiriyordum kafasına, Allah korudu.” dedi safça Celal.

“Nerden iniliyor bu bodruma?”

Celal’in gösterdiği kapaktan, portatif merdiveni kullanıp hepsi aşağıya indiler.

“Boruda sızıntı varmış ona bakmaya inmiş Özcan abi,” diye açıkladı Celal.

Komiser Mehmet ile Arda,  bu karanlık ve rutubetli yeri yetersiz ışık altında, yer yer telefonlarının ışığını kullanarak incelediler. İçinde çimento karıldığı belli plastik bir bidon artığı, yığılı boya tenekeleri, kazma ve kürek, bir kaç tahta parçası, eski bir çimento torbası gibi işe yaramayan bir sürü şey içinde işe yarar hiç bir şey bulamadıklarını düşünürken, “Komiserim bu tenekelerin altındaki beton yeni dökülmüş gibi sanki. Bakın şu alttaki teneke gömülmüş biraz, bakın!”  diye seslendi Arda.

“Kaldır şunları!” diye emretti Celal’ e Komiser Mehmet. Arda’nın da yardımıyla boya tenekelerini çabucak kaldırdılar. Tenekeler tam kurumamış zeminde yuvarlak izler bırakmışlardı.

“Ne burası böyle?” diye sertçe sordu Komiser.

Celal şaşkındı.

“Valla ben bilmiyorum Komiserim ilk defa görüyorum. Burası böyle değildi,” dedi korkarak.

“Arda; merkeze haber ver, olay yeri ekibini yollasınlar biz de…”   deyip etrafına bakındı sonra Celal’e doğru hiddetle bağırarak, “Şu küreği ver!” dedi. Küreği bizzat kendisi alıp kazmaya başladı. Tam kurumamış beton, küreğin darbelerine fazla dayanamadı. Çok geçmeden çadır çantasına ulaştılar. Çantayı açıp içinde zavallı kızın havluyla örtülü cesedini bulduklarında Celal kusmaya başladı. Doğrusu polislerin de içi bir hoş olmuştu.

Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Özcan daha fazla dayanamayarak çözüldü ve itiraf etti.

“Neden?” dedi Komiser Mehmet  öfkeyle, “Neden yaptın?”

Özcan gözlerini yere dikti, “Erkeklik işte,” dedi

Komiser yerinden fırladı,  yakasına yapıştı Özcan’ ın. “Erkeklere iftira atma lan! Hayvanlık seninki, sapıklık!” diye bağırdı. Elinden almasalar orada Özcan’ı parçalayabilirdi.

***

İkisinin de morali bozuktu. Katili yakalamışlardı ama sevinememişlerdi bile. Komiser Mehmet önünde duran buz gibi olmuş çay bardağını kafasına dikip bitirdi. Adeta kırarcasına çat diye masaya bıraktı.

“İşte buna dayanamıyorum Arda. Pis nefislerini, sapık beyinlerini bir de erkekliğe bağlıyorlar ya hırsımdan çatlıyorum. Herif gül gibi kıza üstelik kendine emanet edilen baldızına tecavüz etmiş bir de utanmadan seviyordum diyor. Ulan insan sevdiğine bunu yapar mı? Kızı öldürmüş bir de erkeklik diyor şerefsiz. Ulan erkekliği kim kaybetmiş de sen bulmuşsun, insan müsveddesi. Neyse, çıkıyorum ben belki evde daha iyi olurum buralara sığamıyorum bugün.”

Ceplerinde iki ay önce bıraktığı sigarasını arayarak kapıdan çıkan amirinin ardından, “Haklısınız Komiserim,”  dedi Arda. Elinde Dila’nın yaz başında gülerken çekilmiş bir fotoğrafını tutuyordu. Dosyayı açtı fotoğrafı içine koyup kapattı üstüne KAPANDI mührünü vurup arşive gideceklerin arasına kaldırdı.

Sürprizlerle Dolu Etkileyici Bir Polisiye Komedi Filmi: ÖLÜM TUZAĞI

Film Adı: Ölüm Tuzağı

  • Orijinal film adı: Deathtrap
  • IMDB: 7 / 10
  • Tür: Komedi, Polisiye, Gizem
  • Süre: 1 sa. 56 dk.
  • Renk: Renkli
  • Yapım yılı: 1982
  • Ülke: ABD
  • Yönetmen: Sidney Lumet
  • Oyuncular: Michael Caine, Christopher Reeve, Dyan Cannon, Irene Worth, Henry Jones
  • Uyarlanan oyunun yazarı: Ira Levin

Bu enfes film çekildiğinde yakışıklı aktör Christopher Reeve kariyerinin doruğundadır.  “Superman I” (1978) ve “Superman II” (1980) film serilerinde yer almış ve genç kızların kalplerini fethetmiştir bile.  Reeve bu rolü, süper kahraman statüsünden kurtulmak, aldığı aktörlük eğitimini bu film ile sonuna kadar kullanmak istediği için kabul ettiğini ifade etmiştir.

Film çekildiği dönemde birisi daha ününün doruklarındadır: Rubik’s Cube! (Rupik Küpü) Öyle ünlüdür ki filmin afişinde ona büyük bir hevesle yer verilir. Afişte, küpün içine yerleştirilen karakterlerle aslında anlatılmak istenen bilmece gibi yaşanacak olaylar zinciridir.  Komik bir bilgi daha vermek isterim ki, o dönemin pazarlamacıları da filmin tanıtımı için dev bir Rubik küp yaptırmıştır.

Ünlü İngiliz aktör Michael Caine “Sidney Bruhl” rolünü kendi fikrince “deli” bulduğu için zevkle kabul ettiğini ifade etmiştir.  Kendisi ilginç rollerin insanıdır.  Yönetmen Sidney Lumet ile ilk filmidir Caine’in ama kendisinden aldığı ilk teklif değildir.  1965 yapımı Sean Connery’nin başrolde olduğu “The Hill (Tepe)” filmi için teklif almış fakat bu teklifi kariyerinde sıçrama yaratacak film olan “Alfie” için reddetmiştir.  Fakat bu Lumet ile aralarındaki dostluğu zedelemeyecek ve Caine kendisine Lumet’ten bu rol için teklif geldiğinde ihya olduğunu da belirtecektir.

Film Ira Levin’in tiyatro oyunundan uyarlanmıştır.  Kendisi bu oyunuyla Edgar ödülü sahibi olmuştur.  1978 yılında Music Box Tiyatrosu’nda sahne alan oyun; 1982’de Biltmore Tiyatrosu’na geçmiş ve toplamda 793 kere sahnelenmiştir ve Broadway tarihinde perde alan en uzun soluklu oyun olmuştur.

Filmdeki tiyatro sahnesi Music Box sahnesidir ve oyun da o dönem bu tiyatroda hala devam etmektedir ve tiyatro sahnesi orijinal haliyle filmde yer almıştır. Warner Bros tarafından hakları satın alınan oyun, aslında tiyatro oyununu sonlandırıp filme geçiş yapmak üzere planlanmıştır.  Fakat tiyatro oyununa ilgi o kadar fazla olmuştur ki oyun film çekimine rağmen devam etmiştir.  Tarihte bu gibi; hem oyunu hem de filmi aynı anda büyük başarı kazanmış bir hikâye çok azdır.  Oyun aynı zamanda müzikal olmamasına rağmen (o dönemde müzikallere film stüdyoları tarafından ilgi büyüktür) o dönem satın alınan en pahalı oyun da olmuştur (1 milyon Dolar)  “Daily Variety” haberine göre ise Christopher Reeve bu filmde rol almak için o sırada sahnesinde yer aldığı yine bir Broadway oyunu olan“July (Temmuz)”dan ayrılmıştır. Reeve, bu filminden sonra bir başka tiyatro uyarlamasında daha rol alacaktır: “Somewhere in Time (1980)”.  Çok ilginç ve ayrıntı bir bilgi de vermek gerekirse, film adaptasyonu için yatırımcılardan biri olan Claus von Bülow; Caine’nin canlandırdığı karakter gibi karısını öldürmüş ve hapse girmiştir.  Onun hayatını anlatan “Reversal of Fortune (1990)” filmindeki Bülow rolü ile Jeremy Irons da Oscar ödülü sahibi olmuştur.

Filmin konusundan kısaca bahsetmem gerekirse: Clifford Anderson ünlü bir tiyatro oyunu yazarıdır.  Anderson, “Cinayet Oyunu” isimli ünlü oyunun da yazarıdır.  Kariyerinin düşüşünde olan Anderson, varlıklı eşi Myra ile Batı Hampton’da gösterişli bir evde oturmaktadır.

Bir gün başarısız geçen yeni oyununun sahnelenmesinin ardından evine döndüğünde karısına, seminerine katılan öğrencilerinden biri olan Anderson’ın kendisine “Deathtrap (Ölüm Tuzağı)” adlı bir oyun senaryosu gönderdiğini ve onu inanılmaz heyecanlandırdığını anlatır.  Böyle bir senaryo ile yeniden yükselişe geçebileceğini söyler Myra’ya.  Hemen plan yapılır.  Anderson senaryoyu tartışmak için eve davet edilecek ve öldürülüp, senaryosuna el konulacaktır!  Peki, işler planlandığı gibi gidecek midir?

Film inanılmaz sürükleyici ve olay örgüsü gerçekten sürprizlerle dolu.  Filme özellikle espri katan da Bruhl’un eşi Myra ve komşuları medyum Bayan Helga karakterleri diyebilirim. Helga’yı canlandıran İngiliz aktris Irene Worth ise 3 Tony ödülüne sahip ünlü bir tiyatro oyuncusudur.

Bu bölüm “spoiler “ içerir. Dilerseniz bu paragrafı okumayı atlayabilirsiniz. Anderson rolünde izlediğimiz Christopher Reeve’i o dönemin seyircisi Superman ile o kadar bağdaştırmıştır ki (hala da Hollywood’da Christpher Reeve gelmiş geçmiş en iyi Superman olarak kabul edilmektedir), bu rol ile karşılarına çıktığında seyirci oldukça şaşırır.  Reeve’i hafif uzamış saçları ve o dönemin moda kıyafetleri içinde gördüğünüzde adamın yakışıklılığı karşısında saygı duruşuna geçmemeniz imkânsız.

Christopher Reeve için bu rol sıradışı ve büyük risk taşıyan bir durumdur. Reeve bir Superman iken, şimdi bir gay rolü ile karşımıza çıkmıştır! Ve inanılmaz da başarılıdır.  Komedi-gerilim filmimiz aslında gay öpüşme sahnesi ile zamanında adında oldukça söz ettirmiştir.  Caine ve Reeve öpüşme sahnelerinde o kadar gerilmişlerdi ki, bu sahnenin çekimi sırasında ikili bol miktarda alkol alır. Kendi deyimlerine göre o an ikiliye istediğinizi bile yaptırabilirmişsiniz.

TV gösterimi için ise bu sahnenin bir alternatifi de çekilmiştir.  Alternatifte Reeve, Caine’e yaklaşarak yanağını okşar ve gözlerinin içine derince bakar.  Öpüşme sahnesi aslında oyunda yoktur.  Bu sahne tamamen ses getirmesi için yaratılmıştır.  Getirmiştir de. (500.000 Dolar bütçe ile çekilen film Box-Office’de 10 milyon Dolar hâsılat getirmiştir)

Myra’yı canlandıran aktris Dyan Cannon yine bir cinayet temalı TV serisi ile çıkış yapmıştır. (The Rise and Fall of Legs Diamond, 1960)  Gözü ünlü aktör Cary Grant’ten başkasını görmez.  Kendisinden 35 yaş büyük ünlü aktörle de evlenir hatta çiftin bir de kızları olur.  Yapımcı, yönetmen, yazar ve editör kimliği de olan aktristin bir de 1976’da Oscar’a aday olan kısa filmi vardır: Number One (1976)

Yönetmen Sidney Lumet’e göre bu tonda bir film çekerken hata yapmak sinema sektöründe bir intihardır.  Gerçekten de öyledir çünkü film içerisinde komedi, gizem, gerilim ve polisiye barındıran bir melodram aslında.  Bu sentez öyle homojen olmalıdır ki; birinin dozajı arttırıldığında film kimlik kaybına uğrayabilir.  Lumet’e göre komedi ile gizem arasında ince bir çizgi vardır ve zamanlaması çok hassastır, öyle ki seyirci korktuğunda ilk reaksiyonu gülmektir!  Lumet’in bu ilk gizem ve polisiye filmi değildir, kendisi aynı zamanda “12 Angry Men (12 Kızgın Adam), 1957” ve “Orient Ekspresinde Cinayet, 1974” filmlerinin de yönetmenidir.  Filmde tiyatro sahnesinde gazete dağıtıcısı olarak karşımıza çıkan ufaklık da Lumet’in gerçek kızıdır.

Çok sevdiğim Christopher Reeve’den bahsederek kapanışı yapmak istiyorum.  Belki birçoğunuz biliyorsunuzdur, çok acıdır ki Reeve’in hayat kapanışı çok acıklı olmuştur.  Attan düşüp boynunu kırmış, genç yaşında özel tekerlekli aracıyla yaşamını sürdürmeye çalışmıştır.  “The Reeve” Vakfını kurarak, bu rahatsızlıktan muzdarip kişilerin tedavisi ve tedavi araştırmaları için büyük yatırım kaynağı oluşturmuştur.  Reeve varlıklı ve kültürlü bir aileden gelmektedir.  Kendisi Cornell Üniversitesi’nin son sınıfında New York’taki ünlü Juilliard okuluna seçilen 2 öğrenciden biridir.  Seçilen diğer öğrenciyi Reeve gibi biz de çok severiz: Robin Williams!

Robin ile Reeve, Reeve’in hayatının sonuna kadar asla ayrılmayan bir ikili olur.  Reeve bir röportajında; kazadan sonra onu güldüren ve hayata tutunduran tek insanın Robin Williams olduğunu söyler.  En yakın dostu vefat ettiğinde, Robin Williams da dostunu asla unutmaz ve aldığı Oscar’ı ona ithaf eder. Bu kadar hayat dolu sevgili Robin Williams ise Parkinson hastalığına yakalandığını öğrendikten sonra depresyona girer ve maalesef yaşamına son verir…

Keyifli izlemeler dilerim!

Bir Casus Aranıyor: Çiçero

GİRİŞ

İkinci Dünya Savaşı, çok büyük can kayıplarına, kocaman kocaman ve küçücük şehirlerin yıkımlarına sebep olmuş; hâlâ etkilerinin çoğu coğrafyalarda hissedildiği ve kesinlikle bir kazananının olmadığı bir savaştır. Evet, kesinlikle bir kazananı olmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı, cepheleri kadar cephe arkası hikâyeleriyle de çokça konuşulmuştur ve de konuşulmaya devam edilecektir. Cephe arkası olaylardan belki de en çok konuşulan konu, casusluk olaylarıdır. Öyle ki her ülke, rakibinin kalesine bir casus sokmak için canla başla mücadele ediyor, düşmandan gelecek en ufak bir bilgi bile memnuniyetle karşılanıyordu. Casusluk olaylarının yaşandığı ülkelerden biri de Türkiye’dir. Savaşa girmeyen, tarafsız olan bir ülkede nasıl oluyor da casusluk hareketleri yaşanıyordu, derseniz bu yazıyı sonuna kadar okumanızı öneririm.

1.İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

İkinci Dünya Savaşı, 1939 ile 1945 yılları arasında süren, yaklaşık elli milyon insanın hayatını kaybettiği, dünyanın görmüş olduğu en büyük savaşlardan biridir. Bir öncekinde olduğu gibi bu savaşın da iki tarafı vardır ve her iki tarafında da birçok devlet yer almıştır.

  • SAVAŞIN TARAFLARI
    • MİHVER DEVLETLER

Savaşı resmen başlatan olay, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesidir. Kendine yeni hayat sahası arayan Almanların başını çektiği Mihver Devletlerin tarafında ayrıca Hitler kadar büyük diktatör olan ve hayatı feci şekilde sonuçlanan Mussolini’nin İtalyası ve Japonya yer almıştır.

Daha sonra savaşın Mihver Devletlerin lehine sonuçlanacağını düşünen Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Finlandiya, Arnavutluk, Tayland, Filipinler, Irak gibi pek çok devlet Mihverlerin yanında yer almıştır.

Bunun yanı sıra Almanya tarafından işgal edilen Fransa’da kurulan Vichy Hükümetini de saymadan bu başlığı kapatmamak gerekir.

  • MÜTTEFİK DEVLETLER

Aslında Birinci Dünya Savaşı’nın rövanşı gibi bir manzarayla karşı karşıyayız. İlkinde de Almanya’nın başını çektiği grup İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği gruba karşıydı. Burada da değişen pek bir şey yok.

Müttefik Devletleri sayarsak eğer, liste epey kabarık olmakla birlikte, başlıca devlet şunlardır: Fransa, Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD, Çin ve İngiliz siyasetinin etkisi altındaki Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Hindistan gibi ülkeleri saymak yeterli olacaktır.

Savaşın kazananı Müttefikler olsa da Fransa savaştan epey zarar almıştır. Hitler yönetimindeki Almanya Paris’e kadar işgal hareketlerini sürdürmüş ve burada bir hükümet kurmuştur.

  • SAVAŞTA TÜRKİYE

Atatürk’ün 1938 yılında vefat etmesiyle Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde ne gibi değişikliklerin olacağı merakla bekleniyordu. Ancak Gazi’den sonra cumhurbaşkanı seçilen ve Gazi’nin en sadık dostlarından biri olarak kalmayı başarmış olan İsmet İnönü, genç cumhuriyetin Kemalist ideolojisinde keskin değişiklikler yapmadı.

Sağlığında bir dünya savaşının patlak vereceğini öngören, Mussolini hakkındaki tutarlı yorumuyla bir kere daha dünyayı kendine hayran bırakmış Büyük Önder’in “Yurtta barış, dünyada barış” sözü doğrultusunda ve bir önceki savaşta yaşadıklarıyla, savaşın ne denli felaket olduğunu bilen Türkiye savaşta tarafsız kalmayı tercih etmişti. Ancak savaş yıllarında Milli Şef, İngiliz Hükümeti ile Adana’da görüşmüştür. Bu görüşmeden sonra Türkiye’nin ideolojisinde bir değişiklik yaşanmamıştır.

Yine savaş yıllarında, Almanya’nın sınıra yaklaşmasıyla Mareşal Fevzi Çakmak, Kuzeybatı sınırımızda karartma politikasının uygulanmasını istemiştir. Türkiye savaşa her zaman hazır bulunmak adına seferberlik ilan etmiş ve denetimli ekonomi politikası izlemiştir.

Savaşın ilerlediği yıllarda hükümet içerisinde Alman tarafları çoğaldığı gibi, savaşın sonlarına doğru Müttefiklerin artık yenileceğinin anlaşılması üzere yeni düzende yer almak için Almanya’ya savaş ilan edilmiştir. Bu politika Türkiye’nin BM’nin kurucu üyeleri arasında yer almasına sebep olmuştur.

  • SAVAŞIN SONUCU

Savaşın sonucu Müttefikler için tam bir yıkım oldu. Almanya ikiye bölündü, Mussolini kurşuna dizildi… Dedektif okuyucuları için bu kadarını açıklasak sanıyorum ki yeterli olacaktır. Sonuç itibariyle konumuz İkinci Dünya Savaşı değil, bu savaşta görülen ve dünyanın en büyük casusu olan Çiçero’dur.

2.ÇİÇERO

Türkiye, savaş yıllarında casusluk faaliyetlerinin en çok ve cesurca yapıldığı bir ülkedir. Zira her iki taraf da kendi yanlarına çekmek istediği için her türlü bilgi akışı büyükelçilikler aracılığıyla sağlanıyordu.

Çiçero; ya da gerçek adıyla İlyas Bazna… Çiçero hakkında kapsamlı bir araştırma yapmak ve makaleler yazmak için yeterli düzeyde kaynak bulunmamaktadır. Olayın tanıklarının anlattığı ve İlyas Bazna’nın çelişkili anlatısıyla ancak bir şeyler anlatılabilmektedir. Ve bu olayın kesinlikle bilinemeyecek yönleri vardır.[1]

İlyas Bazna, Arnavut asıllı bir Türk vatandaşıdır. Çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bunların en ilginci askerliği sırasında Çankaya Köşkü’nde yer almasıdır. Askerlikten sonra Yugoslav Büyükelçiliğinde uşak olarak çalışmaya başlayan Bazna, daha sonra İngiliz Büyükelçiliğinin birinci sekreteri Douglas Busk için çalışmaya başladı. Arabasına bakıyor, evindeki tamir işlerini yapıyordu.

  • İNGİLİZ BÜYÜKELÇİLİĞİ

Bazna, Busk ailesinin yanından ayrıldıktan sonra yine onların yardımı sayesinde İngiliz Büyükelçiliğinde işe başladı. Burada Büyükelçiye çok yakındı. Hatta banyoda kese atacak, ona arya okuyacak kadar yakındı.

Casusluk faaliyetleri de bu dönemde başlamış bulunuyordu. Belgeleri çektikten sonra Alman Büyükelçiliğinden en doğru kişi olan Moyzisch’i buldu ve onunla bir görüşme ayarladı. Bazna, gizli saklı gizli belgelerin köşkün mutfağında sakladığı fotoğraf makinesiyle fotoğraflarını çekiyordu.

Moyzisch, her aklı başında olan bir insan gibi, bunu neden yaptığını sordu. İlyas Bazna ise hayat hikâyesine birtakım uydurma olaylar ekledi. Ailesi Arnavutluk’ta İngilizlerce öldürülmüştü ve bunu tamamen intikam için yapıyordu. Ama olayın iç yüzü böyle olmamıştı. Bazna, bu işi tamamen para için yapıyordu.

Moyzisch ise durumu van Papen’e aktardı. Van Papen, sicili kabarık bir bürokrattı. Ama Hitler kendisine güveniyordu. Aynı zamanda van Papen, gözü yükseklerde olan bir sivil yönetici olduğundan, bu belgelerin devamını sağlamak için İlyas Bazna ile görüşmelerin sürdürülmesini istedi.

Tabii unutmadan söylemek gerekir ki, İlyas Bazna hiçbir zaman gerçek kimliğini açıklamadı. Van Papen, Moyzisch’e bu belgelerin kim tarafından getirildiğini sorduğunda, öteki adam Çiçero dedi. Çiçero’dan geliyor, dedi.

İlyas ise yıllar sonra Moyzisch’in anılarını yayımlatmasıyla birlikte kendisinin Çiçero olduğunu öğrenecekti.

İlyas Bazna, Ekim 1943’ten Mart 1944’e kadar, büyükelçilikte çalıştığı dönem boyunca çok fazla sayıda belgenin fotoğrafını çekip Almanya’ya sattı. Tarihin en çok para kazanan casusu olarak bilinen Çiçero, belge başına, rulosunu on beş bin sterlin veya altmış bin dolara satmak istedi. Bu haliyle de tarihin en yüksek ücretli ajanı olmayı başardı.

Ancak bu hikâyenin bir kazananı yoktu.

Almanya, elde ettiği bu bilgileri doğru kullanamamıştı. Gerçi kullansa bile savaşı kaybedeceği ortadaydı. Öte taraftan savaş yıllarında Almanya, İngiltere ekonomisini çökertmek adına sahte sterlinler basıp piyasaya sürmüştü. İlyas Bazna’nın ödemeleri de işte bu sahte sterlinlerle yapılmıştı ki, bu olay yıllar sonra ortaya çıkacaktı.

  • CASUS ARANIYOR

ABD Hükümeti, Ankara İngiltere Büyükelçiliğine, bir casusun olduğunu haber etti. Bunun haber edilmesiyle birlikte büyükelçilikte bir araştırma, soruşturma dönemi başladı. Bu dönemde uşaklığa devam eden İlyas, yine de büyükelçinin en yakın hizmetlilerinden biriydi. Bunun sebebi uşağın yeterli düzeyde İngilizce bilmiyor olmasıydı. Fransızca ve Almanca bilen uşak, aslında İngilizce anlıyor, konuşamıyordu. İngiliz Büyükelçiliğinde iş görüşmesine geldiğinde de iş görüşmesini Fransızca yapmıştı.

Daha sonra İngiliz Büyükelçiliğinde dönemin çalışanlarının itiraf ettiği üzere, Bazna’nın İngilizce anlıyor olmasından şüphelenilmişti, ama yine de bir işlem yapılmamıştı.

Bu soruşturmaların yaşandığı dönem boyunca Bazna, az ama yine de Almanya’ya istihbarat sağlama konusunda çalışmalarını sürdürdü.

  • ABD AJANI

Yazının başında da dediğimiz gibi, Türkiye casusluk hareketlerinin en çok yaşandığı ve bununla birlikte en korkusuz yaşandığı ülkeydi. Almanya, İngiltere Büyükelçiliğinde çalışan bu gizemli ajanı sayesinde birçok belgeye ulaşmıştı. Bunların pek çoğu büyükelçiliğin günlük mutfak ihtiyacı olsa da aralarında Normandiya Çıkarması’nın da bulunduğu savaşın kaderini değiştirecek bilgileri Almanya’ya satıyordu. Aslında bu durum bile İlyas’ın İngilizcede yeterli düzeyde bilgisi olmadığını ortaya çıkarırdı: Okuyamıyor, yazamıyor.

Bu dönemde ABD de casusluk faaliyeti peşindeydi. Müttefikler arasında yer alan ABD, Mihverlerin başını çeken Almanya’nın Ankara Büyükelçiliğinde çalışan ve Moyzisch’in bürosunda göreve başlayan genç bir sekreterle iletişime geçip Müttefikler adına casusluk yapmaya ikna ettiler.

Bu durumu ilk fark edenler arasında karşı tarafın casusu İlyas Bazna yer alıyordu. Çünkü genç Alman’ın verdiği bilgiler, İngiltere Büyükelçiliğinde konuşuluyordu.

  • SONA DOĞRU

İngiltere Büyükelçisi Sir Hughe Mart sonunda İngiltere’ye özel bir iş için geçici süreliğine dönmesiyle Çiçero artık Almanlara bilgi veremez olmuştu. Zaten karşı taraftaki casusun kendisini tespit etmesi de an meselesi haline gelmişti ve Almanlardan kazandığı paranın da artık yeterli olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bu yüzden elçilikten ayrılmaya karar verdi ve istifasını verip işinden ayrıldı.

  • CASUSLUKTAN SONRASI

Büyükelçilikten ayrıldıktan sonra bir süre daha Ankara’da yaşamaya devam eden ve kazandığı parayı temkinli harcayan İlyas Bazna, savaşın ardından İstanbul’a yerleşip çok ortaklı inşaat şirketi kurdu. Bu sayede kazandığı sahte sterlinleri harcıyor, servetini artırıyordu.

Ancak ne var ki, ortağı ile Bursa’da yaptığı bir otel sırasında Bazna’nın harcadığı paraların sahte olduğu ortaya çıkacaktı. Bundan sonrası Bazna için tam bir felaketti. Mahkemelik olmuş, iş yaptığı herkese tazminat ödemeye mahkûm olmuştu.

Bazna artık fakir bir adamdı. Bir sene öncesine kadar ülkenin en zengin adamının cebinde paranın olmadığı günler geçiyordu.

  • FIVE FINGERS

Bazna’nın parasız gezdiği bu dönemde, Çiçero hakkında ilk dedikodular yayılmaya başlamıştı. Alman diplomat Moyzisch de 1952 yılında yayımladığı otobiyografisiyle bu casusluk olayını anlatmıştı. Gerçek adını bilmediğini söyleyen Moyzisch’in anılarından sonra ABD’li bir film firması çekimlerini Ankara’da yapacağı bir film hazırlıklarına başladı.

Bunun haberini alan Bazna, filmin yönetmenine telefon açıp durumu anlattı: Ben Çiçero’yum.

Ancak filmden beklediği gibi bir rol veya ücret koparamadı. Ancak bu sayede Çiçero’nun da kimliği tespit edilmiş oluyordu.

Five Fingers, bir gerçek hikâye üzerine kurgulu filmdi. Ancak senaryoda değişiklikler mevcuttu. Mesela karakterin adı Çiçero değildi. Film Avrupa’da ve Amerika kıtasında çok ses getirdi. O zamana kadar yapılmış en başarılı casus filmi olarak gösteriliyordu.

  • BEN ÇİÇERO

İlyas Bazna, Almanya’ya gidip Moyzisch’in anılarını anlattığı editörü buldu ve bir randevu kopardı. Editör ile görüşmelerinde bütün olan biteni anlattı, sahte sterlinleri, tazminatları, film setini. Ancak editör bu karşısındaki kel, kilolu adama inanmak istemiyordu. Basbayağı bir Türk’tü. Hiç zeki, casusluk yapabilecek yeteneğe sahip birine benzemiyordu. İlyas Bazna ile Moyzisch’i karşılaştırmak istedi ve bugünün akşamında Avusturya’da yaşamına devam eden Moyzish’e durumu anlattı. İki eski dost savaştan yıllar sonra ilk defa olarak karşılaşacaktı.

Moyzisch, görüntüsü değişmiş olsa da Bazna’nın kimliğini doğruladı. O, Çiçero’ydu.

  • ICH WAR CICERO

İlyas Bazna, anılarını yayımlatmaya karar verdi. Ich War Cicero adıyla yayımlanan anılarından sonra dünyada yeniden konuşulmaya başladı Bazna.

Daha sonra Türkiye’ye dönmedi. Ölümüne kadar da Almanya’da, Münih’te yaşamaya devam etti.

  • ÇİÇERO

Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen Çiçero hiçbir zaman unutulmadı. Tarihin en meşhur ve en çok para kazanan (sahte olmasına rağmen) casusunun 2019 yılında Türk yapımı bir filmi daha vizyona girdi.

Serdar Akar’ın yönettiği ve Erdal Beşikçioğlu’nun canlandırdığı Çiçero filminde, gerçekler birebir perdeye aktarılmamıştır. Film, gerçeklerden uyarlamadır.

 

KAYNAKÇA

  • Wires, Richard; Kod Adı Çiçero
  • Five Fingers film
  • Çiçero film
  • Bazna, Elyesa; Ich War Cicero
  • Moyzisch, L.C.; Operation Cicero
  • Hart, Basil Hidddel; İkinci Dünya Savaşı Tarihi
  • Özal, İlkin Başar; Kısa İkinci Dünya Savaşı Tarihi
  • [1] Wires, Richard, Kod Adı Çiçero, s. 13

Alan Parker ve Angel Heart

Midnight Express’ten Angel Heart’a

Ünlü İngiliz yönetmen Alan Parker’ın ölüm haberi geçen ayın son günü geldi. 76 yaşında hayata veda eden yönetmen, çok önemli filmlere imza atmıştı. Vietnam Savaşı’nı, tek bir savaş sahnesi göstermeden ama son derece etkileyici ve eleştirel bir sinema diliyle anlattığı Birdy ve Pink Floyd’un The Wall albümü üzerine yaptığı büyüleyici The Wall filmleri kişisel sinema belleğimin ilk sıralarında yer alırlar. Türkiye’yi ve Türkleri kötüleyen, tam anlamıyla ırkçı bir film olan Midnight Express’i nasıl ve neden çevirdiğini ise hâlâ anlayabilmiş değilim. Filmin yapımcısı Oliver Stone ve filmde anlatılan hikayenin kitabını yazan gerçek kahramanı William Hayes, daha sonra bu film için Türkiye’den ve Türklerden özür dilediler.[1] Ama bildiğim kadarıyla Parker özür dilemedi, filminin arkasında durdu. İşin ilginci, bu film gerçekten kötü bir filmdi. Ama o dönemin koşullarında Oskar bile aldı. Bu filmin etkisi –biraz da bizim sayemizde- o kadar büyütüldü ki, yabancı basında Alan Parker’ın ölüm haberi “Midnight Express filminin yönetmeni öldü” şeklinde verildi.

Olsun!.  Midnight Express gibi ırkçı ve kötü bir filme imza attığı için ona öfkeli ya da en azından kırgın olsak da bu, onun büyük bir yönetmen olduğu ve sinemaya çok değerli katkılar yaptığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Kuzey Londra’nın İslington ilçesinde, işçi sınıfına mensup bir ailenin çocuğu olarak doğan Alan Parker’ın en iyi yapıtlarından biri olarak gördüğüm  ve aynı zamanda polisiye sinemanın da en önemli filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Angel Heart üzerinde durmak istiyorum bu yazımda.

Sinemada gerçek polisiye filmler, zannedildiği kadar fazla fazla yapılmamıştır. Bunların iyi olanları ise çok daha azdır. İşte Angel Heart, gerçekten iyi olan az sayıdaki polisiye filmlerden biridir.

Angel Heart’ın Hikayesi

1950’lerin başında geçen film, bize Harry Angel adında, Newyork’lu bir özel dedektifin hikayesini anlatır. Basit işler alan, berbat bir ofise sahip, ikinci sınıf bir dedektiftir o. Kılığı kıyafeti, hayat tarzı, umursamaz tavırlarıyla tam bir looserdır.  Philip Marlowe ya da Sam Spade’in şanlı soyundan gelse de bir Humphrey Bogart karizması onda yoktur.

Bir gün, Louis Cyphre adında, gizemli ve zengin bir adam, kayıp bir arkadaşını bulması için Harry’yi tutmak ister. Müşterisinin talebi üzerine Harlem’de, tuhaf ayinlerin yapıldığı bir binanın ikinci katındaki bir odada yapılan görüşmeden sonra, Harry işi kabul etmek istemez. Ancak gizemli müşteri, ona rüyasında bile göremeyeceği kadar yüksek bir para teklif eder. Bir süre adamın şaka yaptığını zanneden dedektifimiz, karşısındakinin ciddi olduğunu anlayınca işi alır.

Gizemli adamın arattığı kişi, John Favorite adında bir caz şarkıcısıdır. İkinci Dünya Savaşı’na ABD’nin de girmesi üzerine askere gitmiş, bir süre sonra başından yaralanınca cepheden geri gönderilmiş, yüzü sargılar içinde ve hafızasını kaybetmiş bir durumda NewYork yakınlarındaki bir hastaneye yatırılmıştır. John Favorite’in yıllardır hastanede olduğunu zanneden  Bay Cyphre, kısa bir süre önce, arkadaşının hastaneden ayrıldığını öğrenmiştir. Şimdi tek isteği onun bulunmasıdır.

Filmin bundan sonraki kısmı, Harry’nin John Favorite’i aramasını anlatır. Dedektif önce hastaneye gider, orada aslında Favourite’in hastaneye yattıktan çok kısa bir süre sonra bir kadın ve bir erkek tarafından hastaneden alındığını, yetkili doktorun yıllarca sahte evrak düzenleyerek Bay Cyphre’i kandırdığını öğrenir. Topladığı bilgiler onu en sonunda New Orleans’a kadar sürükler. Orada onu bekleyense, büyücü kadınlar, woodo ayinleri ve cinayetlerdir. Filmin sonunda ise her iyi polisiyede olduğu gibi büyük bir sürpriz vardır.

Katıksız Bir Polisiye

Angel Heart, sinematografik açıdan katıksız bir polisiye. Birçok bakımdan 1930’ların kara filmlerini hatırlatıyor. Görsel açıdan da o dönem filmlerine  yaklaşmaya çalışmış Alan Parker. Örneğin; 1930’ların kara filmlerindeki siyah beyaz kontrasları yakalamak için parlak renkler yerine pastel renkleri tercih etmiş.

Sert polisiye dediğimiz ve daha sonra kara (noire) romana da öncülük yapacak olan Chandler/Hammet türü polisiyede ana mekan şehrin sokaklarıdır. O karanlık, izbe ve tehlikeli sokaklarda her türlü kirli iş çevrilir. Dedektif, bu sokaklarda adaleti tesis etmeye çalışır.

Harry’nin adaleti tesis etmek gibi bir derdi olmasa da, şehrin kendisi, bu filmde oldukça öne çıkmakta. İki şehirde geçiyor bütün hikaye. Önce karanlık ve kasvetli olduğu ölçüde pis ve tehlikeli sokaklarıyla Newyork’ta. Ardından, insanı bunaltan, terleten, nefes aldırmayan boğucu sıcaklarıyla New Orleans’ta. Birbirine zıt gibi görünen bu iki şehrin ortak noktası ise, seyirciyi çabucak etki altına alan atmosferleri. Alan parker, her iki şehri de  bir dekor olmaktan çıkarıp filmin karakterlerinden biri haline getirmiş.

Angel Heart, sadece gizem, merak ve gerilim ögeleriyle beslenmiyor. Neredeyse bütün dedektif klişelerinin yer aldığı film, korku ögeleriyle de harmanlanmış. Bu yönüyle ürkütücü bir polisiye. Bence Angel Heart’ı farklı kılan da bu.

Bir yandan “katil kim?”, diğer yandan “John Favorite’a ne oldu?” soruları zihnimizi kurcalarken, bir yandan da durmaksızın dönen vantilatörlerin, inip çokan asansörlerin, gizemli rahibelerin, derinden duyulan seslerin ve hıristiyanlığın sembollerinden kanlı çanak görüntülerinin de sırrını çözmeye çalışıyoruz film boyunca. Ve sonunda dehşet içinde gerçeği öğrendiğimizde sinema salonu adeta üzerimize yıkılıyor. Filmin bazen ıslık, bazen saksafonla çalınan melodisi ise gerçekten ürpertici.

1987 yılında çevrilen filmin senaryosu, William Hjortsberg’in 1978’de sert polisiye tarzında yazdığı Falling Angel adlı korku romanına dayanmakta. Parker Senaryoyu 1985 yılında Londra’da yazmış. 1986 yılında da yapım öncesi çalışmalara başlamış.

Angel Heart’ın Oyuncuları

Dedektif Harry’yi  canlandıran Mickey Rourke, bence  kariyerinin en iyi rolünü oynuyor. Gizemli müşteri Louis Cyphre’ı oynayan Robert De Niro ise, müthiş etkili. Robert De Niro’nun bu rolü üstlenmesi romanın yazarı William Hjortsberg’i de fazlasıyla memnun etmiş olacak ki, onun filme büyük bir değer kattığını söylemiş birçok kez.

Alan Parker, aslında Harry rolü için Robert De Niro’yu seçmiş. Fakat ünlü oyuncu, Louis Cyphere rolünü oynamayı tercih etmiş. Bence doğru seçim yapmış. Mickey Rourke, Harry için ikinci tercih de değilmiş. Ondan önce sırada Jack Nicholson varmış. İnsan, acaba Harry’yi Nicholson oynasaydı nasıl olurdu diye düşünmekten kendini alamıyor.

Filmdeki süresi kısa olmasına rağmen çok önemli bir karakter olan Margaret Krusemark rolü için de Parker, uzun süren bir arayışa girmiş. Ünlü İngiliz oyuncu Charlotta Rampling’de karar kılması, Mickey Rourk’un önerisi üzerine oyuncuyla yaptığı görüşmeler sonucu gerçekleşmiş.

Angel Heart’taki önemli rollerden biri de Epiphany Proudfoot karakteri. Parker, bu rol için Lisa Bonet’e teklif götürdüğünde, onun Cosby Ailesi adlı sitcomdaki hanım hanımcık Cosby’nin kızı rolünü oynadığından habersizmiş. Epiphany’nin oldukça cüretkar sahneleri olduğunu, senaryoyu okuyunca fark eden Bonet, bu rolde oynamak için -herhalde manevi babası yerine koyduğu- Bill Cosby’den izin istemiş. Cosby Baba da bu izni vermiş. Lisa Bonet,  filmdeki en hassas ve trajik rollerden biri olan Epiphany’ye  çok şey katmış. Ancak, filmin gösterime girmesinden sonra Bill Cosby yaptığı işten pek memnun kalmamış. Angel Heart’ı, seks ve voodo yapması için siyahi bir kızı kadrosuna dahil eden beyaz Amerikalının filmi olarak nitelendirmiş. Siyahi bakış açısından haklı olabilir.

Cristopher Nolan, Momento filmini çekerken büyük ölçüde Angel Heart’taki anlatım tekniğinden yararlandığını söylüyor. Fractured narrative denen bu anlatı, aslında polisiyelere özgü bir yöntemdir. Polisiye romandaki doğrusal olmayan kurgu, kırılmış anlatı (fractured narrative) tekniğine dayanır. Bu nedenle, Angel Heart, her türden daha fazla polisiye sinema türüne dahil olmayı hakeden bir film. Ama onu aynı zamanda korku filmi, gerilim filmi olarak tanımlamak da mümkün. Nitekim, birçok korku filmi ya da gerilim filmi listesinde Angel Heart yer almaktadır. Aynı zamanda, en sürprizli finali olan filmler listesine de girebilir. Bence bu konuda ilk sıraya yerleşmesi gerekir çünkü finalde, bir değil, iki  şok edici sürprizi vardır.

Angel Heart, ilk gösteriminden bu yana aradan otuz iki yıl geçmesine rağmen, polisiye sinemada sınırları zorlayan, bugüne kadar daha iyisi yapılamamış, çok iyi bir noire örneği. Kültleşmiş bir film. Polisiyeseverlere, eğer bugüne kadar izlememişlerse mutlaka izlemelerini tavsiye ederim.

 

[1] https://www.tc-america.org/issues-information/general/billy-hayes-regrets-midnight-express-apologizes-to-turks-124.htm

Mahzen

Peder Antony akşam duasından sonra yorgunluktan bitap düşmüş ağrıyan kemiklerine aldırış etmeden sızıp kalmıştı. Yoğun bir gün geçirmişti. Artık genç değildi. Yaşı yetmişleri devirmişti fakat kendini duanın gücü ile daha genç hissettiğini kendi kendine söyleyip duruyor ama bu düşüncesinin gerçeği yansıtmadığını da biliyordu. Bu kilisede görev yapmaya başlayalı neredeyse yirmi yıl olmuştu. Karşıyaka semti İzmir’in en gözde semtlerinden birisiydi. Buraya İtalya’dan gelmiş ilk yıllar zorlansa da katolik cemaatin ve esnafın yardımı ile Türkçeyi öğrenmişti. Her dinden insanın kendisine duyduğu saygı ve sevgiden memnundu. Geldiği günün ertesinden itibaren her gün toplu dua rutinini cemaatine aşılamayı başarmıştı. Bu rutine başladıktan bir hafta sonra kendisini ziyarete gelen İmam Yakup ile o günlerde tanışmıştı. Birlikte geçirdikleri yıllardan sonra en iyi dostu olmayı başaran bu din adamı Karşıyaka Mustafa Kemal Paşa Camisi’inde görev yapıyor, her iki cemaat tarafından seviliyordu. İmam Yakup’a göre bütün inançlar Allah’a çıkıyordu. Fırsat buldukça akşamları bir araya gelir her tür konu hakkında konuşur ve tartışırlardı. İmamın dünya güzeli kızı Meryem ise, Peder Antony’nin gönlünde farklı bir yere sahipti. Onun yüreğinde bütün çocuklar değerliydi fakat Meryem elinde büyüdüğü için onu olmayan evladı yerine koyar, her şeyi ile ilgilenmeye çalışırdı. Son dönemlerde Meryem’in solgun gözleri kendisini endişelendirmişti. Defalarca onunla konuşmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Oysa Meryem kendisi ile her şeyini paylaşır fikir alışverişinde bulunurdu. Ziraat mühendisliği okuyor, kilise kütüphanesinin kaynaklarından yararlanıyor, Peder Antony’nin ilgilendiği alternatif tıp ile ilgili sayısız sorular soruyordu. Neredeyse bir aydır ne kütüphaneye ne de kiliseye uğramıştı. Peder Antony onun gençliğine vererek biraz zaman tanımaya karar verdi. İmam Yakup’un hanımı Fatma Hanım kilisenin karşısında ikamet etmenin verdiği bir yakınlıkla her akşam pişirdiği yemeklerden kendisine gönderir yada fırsat bulursa  kendisi getirirdi. Yirmi yıldır birbirlerine yarenlik eden bu farklı dinlere inanan iki din adam birbirlerini hiç kırmadan, üzmeden bu güne gelmişlerdi. Peder Antony ve İmam Yakup bütün dünyadaki din adamlarının farklılıklarını hoş görerek, birbirlerine saygı ve sevgi duyarak tüm kötülüklerin üstesinden gelineceğine inanıyorlardı. İkisine göre; vaazlarında sık sık dile getirdikleri, sevgi ve anlayış ile dünyada ne savaş, ne açlık, ne de suç olacağı konusunda hemfikirlerdi. Bu manada da tüm insanlara kucak açmayı kendilerine görev adletmişlerdi. Peder Antony, Ramazan ve diğer kutsal günlerde İmam Yakup’u mutlaka ziyaret eder, İmam Yakup ve ailesi de onu kutsal günlerinde yalnız bırakmazlardı.

Bugün günlerden cumaydı. Peder Antony kendi dini vecibelerini yerine getirdikten sonra İmam Yakup’un vaazını dinlemek için camiye gidecekti. Bu neredeyse yirmi yıldır sürdürdüğü bir geleneğe dönüşmüştü. Hazırlıklarını tamamladı. Kilisenin mihrabından aşağıya indiğinde bir ses duydu oysa bütün Karşıyaka sakinleri cuma vakti Peder Antony’nin kiliseden ayrılacağını bir saat sonra geleceğini bilirdi. Sesi tekrar duyunca etrafına bakındı. Dikkat kesildiğinde sesin günah çıkarma kabininden geldiğini anladı. Adımlarını olabildiğince hızlı atarak kabine yaklaştı. İçeride biri vardı. Kendi bölümüne geçip, gelen kişinin tövbesini dinleyip gitmek istiyordu.

İçine çöken huzursuzluğa aldırış etmeden “Hoş geldin evladım,” diyebildi.

Ahşap paravanın arkasında oturan kişiyi çok iyi göremiyordu. Hafifce öksürerek gırtlağını temizledikten sonra, “Evladım, Tanrı’nın evine hoş geldiniz. Merhametli Tanrı sizi bağışlayacaktır,” diyerek şansını tekrar denedi. Huzursuzluğu artmaya başladı. Günah çıkarmaya gelen insanlar genellikle sesini duyar duymaz pişmanlıklarını dile getirir bir an önce işledikleri günahı kendisine yükler ve aceleyle çıkar giderlerdi. Pişmanlığın verdiği utancı kimse görsün istemezlerdi. Peder Antony bu durumda başını öne eğer, elindeki tesbihe odaklanır, gelen kişinin rahatsız olmaması için paravana doğru bakmazdı. Sonuçta insanlar hata yapabilir, günah işleyebilirlerdi; bu yaradılışlarında vardı. Bir dakikaya yakın sessiz kaldıktan sonra oturan kişiye tekrar seslendiyse de cevap alamadı. Tanrı’nın evinde olması sebebi ile gelen kişi konuşana kadar beklemek zorundaydı. Tam ağzını tekrar açmıştı ki, kabinin kapısının açılıp kapandığını duydu. Başını paravanın küçük oymalarına doğru kaldırdığında içeride kimsenin olmadığını gördü. Gelen kişi konuşmadan çıkıp gitmişti. Bu duruma üzüldü zira insanoğlu ne günah işlerse işlesin, tövbe eden  kişiyi merhametli Tanrı affedeceğini söylüyordu. Bu durum tuhafına gittiyse de üzerinde durmamaya çalıştı. İnsanlar kendisine güvenir ve her sırlarını açarlardı. Biraz önceki gibi bir olayla meslek hayatı süresince hiç karşılaşmamıştı. Ne kadar düşünmemeye çalıştıysa da kiliseden çıkıp camiye doğru giderken, gelen kişinin neden günahını itiraf etmediği kafasının içinde dönüp durdu.

Camiye geldiğinde cemaat namazını bitirmiş can kulağı ile İmam Yakup’un vaazını dinliyordu. Kendisine hemen bir yer bulup oturdu. Yıllardır geldiği bu cami ona huzur verirdi ama bugün nedense huzur yerine içine çöken sıkıntı daha da artmıştı. Ne kadar uğraşsa da can dostunu dinlemeyi başaramadı. Bir yanı kalkıp gitmesini söylerken bir yanı da İmam Yakup’u beklemesini öğütlüyordu. Cemaat kıpırdanmaya başladı. Esnaf olanlar hızlı ve yüzlerinde ibadetin verdiği huzur ile ayrılırken, kalan kişiler de yavaş yavaş camiyi ve bahçesini terk etmeye başladılar.

Peder Antony minberde cübbesini çıkaran İmam Yakup’a yaklaşarak “Tanrı dualarını kabul etsin kardeşim,” dedi.

İmam Yakup da ona tebessüm ederek “Allah’ım hepimizin dualarını kabul etsin kardeşim. Seni gördüğüme çok sevindim. Hanım yaprak sarması ve ayran çorbası pişirdi ve bizi bekliyor. Oyalanmayalım ne dersin?”

“Bugün gelmesem çok mu ayıp olur?”

İmam Yakup onun yüzüne odaklanarak “Sen iyi misin Peder? Yüzün çok solgun görünüyor. Bir şey mi oldu?” diye endişe ile sordu.

“Yok, aslında bir şey olmadı; nedense biraz keyifsizim. Sen merak etme. Gidip biraz uzanayım. Akşam duasından sonra gelirim.”

“Ben senin bu halde gitmene izin vermem. Canın bir şeye sıkılmış. Biz birbirimize destek olmaz isek kim olur? Gel şuraya otur biraz konuşalım,” diyerek yere çöktü.

Peder Antony biraz tereddüt ettiyse de bu içten daveti geri çevirmeye gönlü razı olmadı. İmam Yakup’un karşısına geçip oturdu. Derin bir nefes alıp bugün yaşadığı olayı anlattı.

Onu can kulağı ile dinleyen İmam Yakup, “Sıkma canını Peder Antony,” dedi. “Belki cesaret edememiştir itiraf etmeye. Hem bunda bu kadar tedirgin olacak ne var? Adam ya da kadın pişmanlık duyup kapına kadar geldiyse mutlaka geri gelecektir. Hem sen demez misin, ‘Her günah, tövbe gününü bekler,’diye. Belki pişmanlığından büyük utancı vardır, bilemeyiz ki.”

“İyi güzel söylüyorsun da gelen kişi her ne günah işlediyse içime bir huzursuzluk bıraktı. Hem kilisemde hem burada hâlâ tedirginim. Ben Tanrı’nın evlerinde bu kadar huzursuzluğu daha önce hiç yaşamadım. Neden bilmiyorum ama içime bir karanlık çöktü Yakup.”

“Biraz önce söyledin ya daha önce böyle bir durumla karşılaşmadığın için olabilir huzursuzluğun. Bak yineliyorum o kişi geri gelecek, bunu sen de biliyorsun. Zaman zaman hepimiz de olmuyor mu bir şeyi söylemek isteyip de söyleyemediğimiz. Sen sıkma o güzel canını. Eğer çok tedirginsen bu gece bizde kal. Biraz fikir alışverişi yapar, sabah ben camiye sen de sabah duası için kiliseye gidersin. Ne dersin?”

“Yok, Yakup ben en iyisi gideyim.”

Peder Antony, oturduğu yerden zorlukla doğruldu. Can dostuna dönerek “Ah şu romatizmalar… dizlerimi kütük ediyor… Yaşlılık çok zor çok,” diyerek ayağa kalktı.

“Dur Antony ben de seninle geliyorum. İkindi vaktine daha çok zaman var. Hanıma sesleniriz yemekleri kiliseye gönderir. Hem bana bir satranç maçı sözün vardı onu aradan çıkaralım.”

İmam Yakup, Peder Antony’nin koluna girdi, camiden birlikte çıktılar. Peder Antony dışarı adım atar atmaz üşümüş gibi cübbesinin önünü sıkıca kapattı. Yaz mevsiminin ilk ayında sebepsizce titreyişini İmam Yakup’a belli etmemeye çalışarak içinde gitgide artan huzursuzluğun ne anlama geldiğini düşünüyordu.

Camiden çıkıp kiliseye doğru giderken yol boyu insanların soru ve sevgileri ile karşılaşıp kısa muhabbetler ettiler. Kilise Sokağı’na girdiklerinde, İmam Yakup, “Peder Antony ben bir Hanım’a görüneyim. Hem yemekleri alayım hem de üzerime rahat birşeyler geçirip geleyim. Sen de satranç takımını hazırla,” dedi.

Peder sadece kafası ile onu onaylayarak sessizce yanında yürümeye devam etti. Kiliseye gelince,

“Seni bekliyorum Yakup. Ben de yemek için masayı hazırlayayım eğer Fatma Hanım kızımın ve Meryem’in işi yoksa onları da al gel. Hele Meryem’i görmek bana çok iyi gelecek,” diye mırıldandı.

“Meryem arkadaşına gidecekti döndü ise getiririm. Biliyorsun zamane gençleri bizimle değil arkadaşları ile zaman geçirmeyi daha çok seviyor. Hoş biz de öyleyiz ya.”

İmam Yakup, karşı kaldırıma geçti. Anlam veremediği bir tedirginlikle kilisenin bahçesine giren Peder Antony’nin arkasından bir süre baktıktan sonra, acele ile apartmanın ikinci katına çıktı. Fatma Hanım onu her zamanki güler yüzüyle  karşıladı. Yakup ona yemekleri hazırlamasını, öğle yemeğini kilisede Peder Antony ile birlikte yiyeceklerini söyleyince kadın gülümseyerek karşılık verdi. Peder Antony Fatma Hanım’ın gözünde baba gibi bir adamdı. Şansına bugün onun en sevdiği böreklerden de yapmıştı. Din adamı vasfı dışında herkese kucak açan, dürüst, doğru ve sevecen olması, çocuk yaşlarda kaybettiği babasını hatırlatırdı ona. Geçen yıllar ise bu adamı öz babası kadar çok sevmeyi öğretmişti. Hemen hazırlıklarını yaptı. İmam Yakup, kapıda onu beklerken Meryem annesini aramış kadın ise İmam Yakup’un eline yemekleri tutuşturmuş, kaş göz işareti ile gitmesini birazdan kendisinin de geleceğini anlatmayı başarmıştı. Yakup merdivenleri koşar adım inmiş, yaşlı dostunun tedirginliği kendisine de sirayet ettiğinden, biraz da huzursuzca kiliseye doğru koşar adım yürümüştü. Kilisenin bahçesinden içeri girdiğinde Peder Antony’yi kuşlara su koyduğu kapları doldururken bulmuştu. Onu görünce rahatladı. Hemen yanına giderek “Ah Peder Antony,” dedi. “Sokak hayvanları ile ilgili verdiğimiz vaazları cemaatimiz yanlış anlıyor; kimi çok fazla su ve mamaları sokaklara adım başı koyarken, kimi de hiç umursamıyor. Defalarca anlattım mamaları bir kabın içine koyup uluorta bırakmayın, çevreye de duyarlı olun diye ama dinletemedim. Şu sokağımıza hiç dikkat ettin mi? Her adım da mamalara basmayalım diye çaba gösteriyoruz ama bir arka sokakta ne su ne de mama var. İki kabın içine koyup bir sokağın başına bir de sonuna koysalar daha iyi olacak. Hoş Meryem koymuştu ama ertesi gün ne su kabı nede mama kapları ortalardaydı. Yardıma ihtiyacın var mı?”

“Yok, Yakup bitirdim zaten. Hani, Fatma Hanım kızım yok mu?”

“Tam çıkacaktı ki Meryem aradı. Birazdan aramıza katılacak.”

Tam bu sırada Fatma Hanım kapıdan içeri girdi. Hep birlikte Pederin ev olarak kullandığı arka bölüme geçtiler. Burası iki küçük oda, mutfak ve banyodan oluşan küçük bir evdi. Peder Antony kapıyı açıp onları içeri buyur ettiğinde Fatma Hanım ona dikkatle bakıp hasta olup olmadığını sordu. Peder Antony ise onun omzuna şefkatle dokunup yorgun olduğunu söylemekle yetindi. Fatma Hanım masayı hazırlarken İmam Yakup ve Peder Antony dünya ve ülkenin gidişatı hakkında konuşmaya başlamışlardı bile…

İkindi vakti geldiğinde yemekler yenilmiş, üzerine kahveler içilmiş, satranç maçına başlanmıştı. İki dost akşam duasından sonrası için sözleşmişlerdi. Fatma Hanım bulaşıkları yıkamış, mutfağı toparladıktan sonra eve geçmişti. İmam Yakup ise caminin yolunu tutmuş, Peder Antony de kilisenin kütüphanesine geçmiş, ‘İnsanın Yaratılışı’ ile ilgili kutsal kitaplar olan Kuran-ı Kerim, İncil, Tevrat ve Zebur’da yaptığı araştırmalara devam etmeye başlamıştı. Bir kaç ayet okudu. Notlar aldı ama kendini tamamen veremeyeceğini düşününce kitapları bıraktı. Aslında biraz bitkileri ile uğraşmak istiyor ama odaklanamayacağını biliyordu. Alternatif tıp kendini bildiğinden beri ilgisini çekiyordu. Kütüphanede biriktirdiği ve zaman zaman incelediği zehirli bitki kavanozlarını kimsenin ulaşamayacağı ayrı bir bölümde tutuyordu.Tüm bu karmaşık düşünceler eşliğinde bahçeye çıktı. Zaman ne kadar da hızlı geçmişti. Akşam duası yakındı. Minareden duyduğu ezan sesini huşu içinde dinledi. İmam Yakup’un sesi insanın içine işliyor, makamın uygun okuduğu ezan kalbine huzur veriyordu. Ezan bitince içeri geçti. Akşam duası için mumları yaktı ve kilisenin tam ortasında bulunan haçın karşısına geçerek tüm insanlık ve kendisi için dua etti. Sunak da diz çöküp dua etmeyeli yıllar olmuştu. Zira kendisi Tanrı’nın insanın nerede, ne zaman, nasıl dua ettiğine değil, kalbinden dilediklerine baktığına inanırdı. Bu konu ile ilgili İmam Yakup ile de konuşmuştu. Yaptığı araştırmalarda da kutsal kitaplarda duanın içten gelerek ve iman ile edilmesi kabul edileceğine dair ayetlerle doluydu. Duasını bitirdi. Şimdi odasına geçip biraz dinlenmeliydi. Tedirginliği geçmemişti. Kiliseden evine doğru ilerlerken her zaman kullandığı bahçe yolunu değil de içeriden mahzenden geçen yolu tercih etti. Arka tarafa doğru ilerlerken içsel olarak oraya ait olmayan bir şeyin var olduğunu hissetti. Kiler olarak kullanılan odanın kapısı aralıktı, oysa orası hep kapalı ve kilitli olurdu ama anahtarı daima üzerinde dururdu. Ayakları titremeye başladı. İçini saran ürpertinin mahiyetini anlamasa da gayriihtiyari aralık kapının önünde buldu kendisini. İçeriden dışarı gelen koku midesini bulandırdı. Kapıyı bilinçsiz bir şekilde hızla açtı ve bedeni onu taşımaktan vazgeçerek yere yığıldı. Bakışları odanın ortasında yatan genç delikanlının üzerinde sabitlenip kaldı.

İmam Yakup namaz sonrası Pederin garip davranışları yüzünden duyduğu huzursuzlukla kiliseye girdi. Peder Antony’ye seslendi cevap alamadı. Dönüp dışarı çıkacak iken bir inilti duyarak adımlarını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Hızlıca geldiği mahzen yolunun üzerindeki kilerin kapısının önünde yatan pederi görünce kalbi sıkıştı. Hemen yanına diz çöküp “Dostum, iyi misin?” diye endişe ile sordu.

Peder onu duymuyor görmüyor gibi boş gözler ile bakıyordu.

İmam Yakup, onun başını ellerinin arasına alarak “Peder Antony bir şey söyleyin! Neyiniz var?” diye tekrar sordu.

Peder sağ el parmağı ile odayı işaret etti. İmam Yakup başını o yöne çevirdiğinde odanın ortasında yüzüstü yatan delikanlıyı görünce pederi bırakıp ona doğru yöneldi. O şok ile, dokunmaması gereken delikanlın nabzını kontrol ettikten sonra hemen cep telefonunu çıkarıp gerekli yerlere haber verdi.

Peder Antony kendini biraz toparlamaya başlamıştı. İmam Yakup onun yanına gelerek koluna girdi, kilisenin kapısına doğru götürdü ve bahçede bulunan bankların birinin üzerine oturttu. Yıllardır Peder Antony kilisenin kapısını kilitlemez, gelen herkese Tanrı’nın evinde özgür olmanın verdiği his ile duasını etsin isterdi. Karşıyaka esnafı ve emniyet birimleri bu konuda kendisini defalarca uyarmış ama Pederi bu fikrinden vazgeçirememişlerdi.

 

 

Sabaha doğru emniyet güçleri, Olay Yeri İnceleme ekipleri işlerini yapmış, kiliseyi mühürlemiş, Peder Antony ve İmam Yakup’un ifadelerini almışlardı. Ölen delikanlının kimliği belliydi. Karşıyaka esnaflarından dönerci Mehmet’in oğlu Akın’dı. Bu delikanlının namı iyi anılmıyordu. Okul hayatı başarısız, arkadaş çevresi ise ipsiz sapsız doluydu. İmam Yakup onunla defalarca konuşmuş hatta Peder Antony bile ona destek olmaya çalışmıştı ama hiçbir işe yaramamıştı. En son vukuatı ise kız arkadaşına uyguladığı şiddetti. Mahkemesi hâlâ devam ediyordu. Babası ise sevilen sayılan bir insandı. İmam Yakup, Fatma’nın hazırladığı yatağa Peder Antony’nin yattığına emin olmak için odaya girdi. Yaşlı peder yatağın kenarına oturmuş ve düşüncelere dalmıştı. Omuzları daha çok çökmüş pencereden vuran gün ışığı beyaz sakallarını daha da belirginleştirmişti. Kapının açıldığını fark etmemişti. Kendi dünyasına dalmış gibi görünüyordu. İmam Yakup ona yaklaşıp yatağın kenarına oturdu.

“Aziz dostum,biraz uyumayı denesen çok yorgun görünüyorsun.”

Peder Antony, baktığı halının deseninden başını kaldırmadan, “Anlamıyorum Yakup,” dedi. “Tanrı’nın  evinde nasıl olur da cinayet işlenir? Gelen Komiser Mustafa’nın dediğini duymadın mı? Akın oraya öldürülüp getirilmemiş, bizzat orada öldürülmüş; hem de öğlen saatlerinde. Acaba diyorum günah çıkarma kabinine gelen kişi o muydu? Eğer oysa neden benden yardım istemedi? Ya o değil de gelen katil ise diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Her iki durumda da dikkatsizliğimin günahını ödemeliyim. Ben nasıl bu kadar duyarsız oldum Yakup? Akşamdan beri düşünüyorum. Neden günah kabini açılıp kapanınca çıkıp peşinden gitmedim.? Bu vicdan azabı ile nasıl yaşarım ben? Akın yanlış işler yapmış olabilir fakat o daha küçük bir çocuktu. Doğruları mutlaka öğrenecekti.”

“Şu an ne desek boş Akın için çok uğraştık sonunun böyle olmasını istemezdim. Çok yazık oldu çok ama sen kendini suçlamayı bırak. Eğer gelenin peşinden gitseydin belki sen de şu an burada oturuyor olmazdın. Ben gelenin Akın değil de katil olduğuna daha çok inanıyorum. Neden dersen; Akın olsaydı seninle mutlaka konuşurdu. Katil belki yaptığının şoku ile günah çıkaracaktı ama sonrasında sana zarar verebilirdi; iyi ki de gitmemişsin. “

İmam Yakup sesinin titremesine mani olamamıştı.

Gözünden akan yaşları silen Peder Antony başını yerden kaldırıp İmam Yakup’a baktı. “Keşke gitseydim; o zaman katilin kim olduğunu görürdüm. Sen de duydun olay yerinde katil parmak izi veya herhangi bir ipucu bırakmamış. Komiser Mustafa, Akın’ın ölüm sebebine zehirlenme dedi ki bu konuda hemfikirim. Akın’ın yüzü neredeyse bir felçli gibi yana doğru kaymıştı. Cildi ise tuğla rengindeydi. Biri bu çocuğu Tanrı’nın evinde zehirledi Yakup! Acı olan ise, ben oradaydım.”

“Çok üzgünüm çok ama eminim katil kısa sürede yakalanacaktır.”

“Keşke yıllar önce bozulan kameranın yerine yenisini taktırsaydım ben hep Tanrı’nın evlerinin gözetlenmeye ihtiyacı olmadığını savundum; gel gör ki insanoğlu artık Tanrı’nın evlerine saygı duymuyor. Kimi hırsızlık için kimi de cinayet için kutsallarımızı kirletiyor.” Bir an durduktan sonra, “Hadi sen git sabah ezanını oku,” dedi. “Ben de tüm ölülerimizin ruhu için dua edeyim.”

“Gel beraber gidelim seni böyle bırakmak içimden gelmiyor. Ne dersin?”

“Sen gelene kadar biraz düşüneyim belki aklıma bir şey gelir.”

“Bak bir şeye ihtiyacın olursa Meryem’e seslen senin yanındaki odada. Biraz da dinlenmeye çalış. Sağlığın için endişeleniyorum. Yorucu bir gece geçirdik. Sabahın hayrı gecenin şerrinden iyidir. Biraz dinlen sonra neler yapacağımıza bakarız.”

Odadan çıkan İmam Yakup, camiye gidene kadar Peder Antony’nin söylediklerini düşündü.

Eve geldiğinde Peder Antony’nin odasının kapısını kapalı görünce biraz uyumak için yatak odasına geçti. Kendini çok yorgun hissediyordu. Fatma Hanım, huzursuz bir uykunun rüya aleminde garip nefesler eşliğinde uykuya dalmıştı bile. Onu rahatsız etmemek için son derece dikkatle üzerini değiştirdi. Gözbebekleri yanıyordu. Biraz uyku kendisini dinlendirirdi. Nasıl olsa saat dokuz gibi kahvaltıyı hazır eder, sonra kendisini uyandırırdı Fatma Hanım. Bu düşünceler eşliğinde kendini uykuya teslim etmekte geç kalmadı.

Fatma Hanım’ın sesi ile uyandığında hala yorgundu. Acelece kalkıp giyindi. Banyoya geçmeden önce Peder Antony’nin odasının kapısına tıkladıktan sonra içeri girdiğinde beklemediği bir manzara ile karşı karşıya kalınca yorgunluğu uçup gitti. Zira yatak hiç bozulmamıştı ve Peder Antony odada yoktu. Koşar adım mutfağa gitti. Meryem ve Fatma Hanım kahvaltı hazırlamış, onları bekliyorlardı. Telaş içinde pederi sordu ama onlar da görmemişlerdi. İmam Yakup merak ve endişe ile evden çıktı. Kilise dün mühürlenmişti. İyi de bu adam sabahın kör karanlığında nereye gitmişti? Aklına hiç bir şey gelmedi. Yine de pederin kilisenin bahçesinde bulunan evinin yolunu tuttu. Kapıya defalarca vurdu fakat açan olmadı. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Çarşı Karakolu’na gitse ne diyecekti? Belki hava almak için dışarı çıkmıştır diye düşünerek evine geri döndü. Fatma Hanım ve Meryem de endişelenmişlerdi. En iyisi dönmesini beklemekti.

Peder Antony, İmam Yakup evden çıkar çıkmaz ayrılmıştı. Ne yapacağını bilmiyordu fakat mühürlü de olsa kiliseye gitme dürtüsünü bastıramadı. Kendi evinden eski mahzen yolunu kullanıp içeri geçecekti. Dün Olay Yeri İnceleme araştırmalarını yapmış bir şey bulamamışlardı. Akın’ın kiliseye girdiğini karşı kaldırımda bulunan esnaflardan kimse görmemişti. Demek ki arka bahçe kapısından içeri girmişti. Belki de katili ile beraber gelmişlerdi. Peder Antony mahzen yolundan kilisenin içine doğru yürüdü. Kilerin kapısının önüne gelince durdu. Nefes alış verişini düzenlemeye çalıştı. Kalbi çok hızlı çarpıyordu. Bir müddet bekledikten sonra kiler kapısını açtı. Bu odanın arka bahçeye açılan gizli bir bölümü vardı ama kimse bilmiyordu. Odaya girince karşı duvarı eliyle yokladı. Yıllardır açılmayan gizli kapı büyük bir gürültü ile yerinden oynadı. Peder Antony, bahçeye çıktı, kapının sağ ve sol tarafını iyice inceledi ama hiç birşey bulamadı. Geri içeri geçip gizli kapıyı kapattı. Bir yandan da düşünüyordu. Bu kapının varlığını gerçekten kimse bilmiyor muydu? Dün o panikle Komiser Mustafa’ya bahsetmeyi unutmuştu. Bu bilgiyi verip vermemekte kararsız kalarak günah çıkarma kabinine doğru yürümeye başladı. Ne aradığını kendi de bilmiyordu ama bir şeyler yapmak zorundaydı yoksa suçluluk duygusu onu esir almak için acele ediyordu. Önce gelen kişilerin girdiği tarafı inceledi. Parmak izi tozları her yerde duruyordu. Biraz oturdu. Yorulmuştu. Dünkü olayları gözünde yeniden canlandırmaya başladı. Kiliseden çıkmak için koridorda yürürken bir ses duyup buraya gelmişti. Kabinin içinde oturan kişinin yüzünü görmemişti fakat tamamen siyah giymiş olduğunu görmüştü. Bu bilgiyi Komisere de vermişti. Sonra kendi oturduğu tarafa geçip gözlerini kapattı. Hiçbir şey hatırlayamadı. Yaşlı zihnini tekrar tekrar zorladı ama başarılı olamadı. Biraz dua edip ağladı. Tam kalktığı sırada kabini ortasından ayıran panonun üzerinde bir saç teli görünce şaşırdı, zira bu tarafa kendisinden başka kimse girmiyordu. Eli titreyerek saç telini uzanıp aldı. Uzun ve kızıl saç telini cübbesinin cebinden çıkardığı mendilinin arasına koydu. Aklına gelen düşünceleri ne kadar kovalamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Kalktı ve kabinden dışarı çıktı. Kütüphaneye gitmek için hızlı adımlar atıyor ama ayakları birbirine dolanmasın diye büyük bir çaba harcıyordu. Yıllardır yaptığı araştırmalar için biriktirdiği bitki kavanozlarına bakma ihtiyacı birdenbire aklına gelmişti. İçeri girdiğinde kavanozların olduğu bölüme gitti. En zehirlilere göz attı. Ölüm Meleği Mantarı, Hint Yağı, Karayemiş, Difenbahya, Ortanca ve Ölüm Camas’ı hepsi yerli yerinde duruyordu. Eğer Akın’ı biri zehirlediyse ve bu zehri buradan aldıysa ne yapardı? Biri kilisenin içinde serbestçe dolaşmış, bilmeyenleri bildiğinin düşüncesini zihnine atmıştı. Korkmaya başladı. Buraya en sık gelen kişi İmam Yakup’tu. Ama o Akın’ı öldürmüş olamazdı. Çünkü cuma namazına Müslümanları davet etmek için ezandan önce sela okuması gerekiyordu. Kendisi kabinde gördüğü kişi gider gitmez camiye gittiğinde İmam Yakup, namazı kıldırmış vaaz veriyordu. Aynı anda iki yerde birden olamazdı. Kütüphanedeki eski sandalyeye oturdu. Kendini toparlayıp emniyete gitme kararı aldı. Gözlerini kapatıp ellerini göğsünün üzerinde birleştirip dua etmeye başladı. Bir kaç dakika öylece kaldı. Ta ki bir el omuzuna değene kadar. Olduğu yerde sıçradı. Karşısında duran kişiyi tanıyınca tebessümle, “Hoş geldin evladım,” dedi. “Geldiğini duymadım. Ben de seni görmeye gelecektim.”

“Ben de sizi uyanıp göremeyince merak ettim,” dedi karşısındaki. “Yakup Efendi sizi aramaya çıktı. Balkondan onu izledim. Sizi burada bulamadı. Eminim mahzen yoluna ve kiler odasına bakmamıştır. O ayrılınca ben geldim. Hem size taze sıkılmış meyve suyu da getirdim. Dünkü olay sizi çok sarstı. Biraz içiniz ferahlar diye düşündüm.”

“Fatma kızım çok naziksin ama şu an hiçbir şey yiyecek içecek durumda değilim. Takdir edersin ki burada bir delikanlı katledildi. Tanrı bunu asla hoş görmeyecektir.”

“Peki onun yaptıklarına ne demeli? Akın’ın yaptıklarını Tanrı hoş görüyor muydu?”

“Elbette görmüyordur ama o daha çocuktu. Doğru yolu mutlaka bulacaktı. Hem cezayı da ödülü de Tanrı verir. Biz kulların böyle bir yetkisi olsa bile Tanrı affettiğimiz takdirde bizi ödüllendireceğini bütün kutsal kitaplarında söylerken, biz insanları kazanmaya çalışmak ile yükümlüyüz. Aksi takdirde herkes birbirini öldürse bu dünyada yaşayan insan kalmaz. Bana yanlış gelen sana doğru gelir. Bu durumda seni öldürmeli miyim? Bu hangi insanlığa, hangi ahlaka ve hangi dine sığar?”

“Siz onun neler yaptığını bilmiyorsunuz. O ölmeyi hak etti. Dövdüğü kız psikolojik destek alıyor. Babası ve annesi ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Hele Meryem’e yaptığının affedilir hiçbir yanı yok. Yakup efendiye cesaret edip anlatamadım bile. Meryem’deki değişikliği hiç fark etmediniz mi? Siz ki onun bebekliğini biliyorsunuz. Kızıma nasıl yardım edeceğimi bilmiyorum. Akın ile kaç kez konuşup Meryem’den uzak durmasını söyledim. O ne yaptı? Beni tehdit edip durdu. Rezillik çıkaracağını, bir daha bu civarda sokağa çıkamayacağımızı söyledi. Yakup efendiye gidip türlü iftiralar atacağından bahsetti. Siz olsanız ne yapardınız? Söz konusu olan benim kızımın onuru ve Akın kızımı gölge gibi takip edip ona olmayacak şeyler teklif ediyordu.”

Sustu. Pişmanlık duyan bakışları yine de soğukkanlı görünüyordu.

Peder Antony oturduğu yerden ayağa kalkmaya yeltenince, “Otur oturduğun yerde Peder efendi,” dedi. “Senin Akın’ı kimin öldürdüğünü bulacağından emindim. Mahzeni, kileri ve gizli kapıyı bizden başka bilen yoktu. Dün onu buraya konuşmak için çağırdığımda hiç şüphelenmedi hatta benimle alay bile etti. Senin camiye gideceğini biliyordum, sen sabah duanı yaparken ben kütüphaneye girdim ve Ölüm Camas’ı yazan kavanozu alıp evin yolunu tuttum. Yaptığım böreklerin içine koydum ve onları diğerlerinden ayırdım. Sonra zehirli olanları sanki sana getirecekmiş gibi tabağa sıraladım. Akın’ın esnafın hazırladığı yiyeceklere bile el uzattığını bilmeyen yoktu. Öğlen tekrar geldiğimde sen daha gitmemiştin, beni görme diye günah çıkarma kabinine girdim ama sen kapının sesini duyup geldin. Baktım günah çıkarmamı bekliyorsun hemen oradan çıkıp arka bahçeye çıkan koridora doğru yürüdüm. Senin bana yetişemeyeceğini hesap etmiştim. Zira arka bahçe kapısı ve kilisenin ön kapısı aynı koridorun sonundaydı. Muhtemelen benim ön kapıdan çıkıp gittiğimi düşünürdün, yok arka bahçeye doğru gelecek olsan da beni göremezdin mahzene girer sen gidinceye kadar beklerdim. Neyse  nerede kalmıştım? Hatırladım. Senin gittiğini görünce arka bahçeye gidip Akın’ın gelmesini bekledim. Ona ön kapıdan gelmemesini söylemiştim. Salak. Pişkin pişkin gülerek geldi. Ben de ona rahat konuşabilelim kimse bizi duymasın diyerek mahzene doğru götürdüm. Börekleri mahzendeki küçük şamdanın durduğu sehpanın üzerine bırakmıştım. Ona yemesini teklif bile etmeden ‘Damat adayını böreklemi kandıracaksın cadaloz’ diyerek benimle alay ederek yedi. Ben ise hiçbir şey söylemeden ve yapmadan onu izledim. İçimden ettiğim duaları bir duysaydın Peder. Onun zehirlenip gebermesi için neredeyse tüm duaları hatmettim. Bir yandan yiyor bir yandandan kızımın ismini pis ağzına alarak, bana soru soruyordu. Kızımı eğer başka biri ile görürse onu öldüreceği tehdidini yineleyip duruyordu. Tam bu sırada bir şeyler olduğunu anladım. Çünkü terlemeye ve tutunacak yer aramaya başladı. Elinde ki böreği düşürdü. Dışarı gitmek için hamle yaptığında onun kolunu tutarak yere doğru çektim. Direnmeye çalıştı ama başaramadı. Bana ağza alınmayacak küfürler savurmaya çalışıyor ama diline hükmedemiyordu. Bilinci kapandı. Ben ise onu sürükleyerek hemen kiler odasından içeri çektim ve tam ortasına bıraktım. Bana salak diye dalga geçen Akın ellerimde bu sıcakta neden eldiven olduğunu hiç sormadı bile. Anlayacağınız üzere Peder, ben sadece kızımın geleceğini kurtardım.”

Peder Antony, “Evladım, sizi yargılamak bana düşmez,” dedi. “Tövbe eder iyi bir kul olmaya çalışırsınız fakat adaletten kaçamazsınız. Gelin birlikte emniyete gidelim onlar bize mutlaka bir yol gösterir.” Fatma’nın onu dinleyecek hali yoktu.

“Peder Antony, bu dediğinizi göze alamam. Şimdi size biraz meyve suyu vereceğim.”

Bardak almak için Peder’in çalışma masasına doğru yürüdü. Masanın üzerinde duran bardağı eline alıp dibinde kalmış suyu yere boşalttı, elinde tuttuğu şişedeki meyve suyu ile doldurdu. Şişeyi masanın üzerine bıraktı.

Peder Antony ölmekten değil; ailesi kadar yakın saydığı, kızım diye sevdiği kadının elinden öleceğini bildiği için üzgün gözlerle ona baktı. Sonra ağır ağır, “Müsaade et, tövbe edip senin ruhun için de dua edeyim,” dedi.

Fatma ise onu duymuyordu. Bardağı Pederin ağzına tam götürmüştü ki…

“Sen ne yapıyorsun Fatma’m?” diye gürleyen İmam Yakup’un sesi tüm kütüphanede yankılandı.

Fatma bakışlarını önce kocasına çevirdi sonra fısıltıyla, “Beni affedin. Ben sadece kızımın onurunu kurtardım,” dedi.

Elinde tuttuğu zehirli meyve suyuyla dolu bardağı bir dikişte içti. Peder Antony onun eline vurdu fakat bardak düşmedi. İmam Yakup şoktan çıkıp karısının yanına koştu.

Hemen ambulansı aradılar ama geç kalmışlardı.

Fatma yerde, son çırpınışlar eşliğinde gözlerini kapatıyordu…

Yabancı

Kemerli taş kapının altından geçip tapınağın avlusuna geldiğimde oldukça az kişinin olduğunu gördüm. Tören zamanından yaklaşık iki saat kadar önce geldiğim için bu tenhalık beklenen bir durumdu. Ama çelenk ve çiçek fırsatçıları işportaları ile yerlerini almışlar, dört tanesi kocaman, diğerleri daha hesaplı en az on çelenk şimdiden duvar önünde dikilmişlerdi bile.

S. de çoktan gelmişti anlaşılan. Tabutu taşın üzerinde tek başına, sessizce uzanmış yatıyordu. Ayak ucunda, tanımadığım bir adam başı hafifçe öne eğik ama vücudu dimdik durmuş, sanırım içinden bir dua mırıldanıyordu.

S. yi aslında en azından otuz yıldır görmemiştim, şimdi sokakta görsem herhalde birbirimiz tanıyamazdık. Yakın zamanlarda bazen buluştuğumuz sınıf arkadaşlarımızla bile birbirimizi zor tanımamız ne denli yabancılaştığımızı, biçim değiştirip çirkinleştiğimizi bize çoktan gösterdi. Okul günlerimizden, ergenlik yıllarımızdan hafızamda kalan yüzler bile giderek silikleştiğine göre çok da tuhaf bir durum değil.

Tabutun ayak ucuna iliştirilmiş küçük bir kâğıtta, düzgün bir el yazısı ile adı yazılıydı, bir de yakaya iliştirmelik  küçük bir resmi. Evet, yolda görsem tanımazdım, o güzelim saçları tamamen gitmiş, parlayan gözleri silinmiş, ebleh suratlı, gri bıyıklı, şişko bir zavallı oluvermişti. Vay koca S. , devasa bir şirket sahibi olmak bile bir boka yaramıyor bazen. Ölümünü de o ‘ünlülüğü’ sayesinde öğrenmiştim zaten  yoksa ölüm ilanlarını izlemeye meraklı değilim açıkçası. Dün yürürken önünden geçtiğim bir gazetecinin tezgâhındaki neredeyse tüm gazetelerde, çok büyük olmadan, alt taraflarda ama yine de ilk sayfada ani ölüm haberi verilmişti. Ayrıntıları ayaküstü  okudum da bu gün buradayım yoksa ne gazete ne televizyon yaşamımda var artık.

Karşı duvar boyunca dizili dört beş ağacın gölgesine doğru ilerledim ve oradaki boş banklardan birine oturdum.

Oldukça güneşli bir öğleden sonrasıydı. Sabah yağan yağmurdan sonra hava halen serinliğini sürdürüyordu. Mart sonu için beklenilen bir durumdu. Neyse ki banklar ıslak kalmamıştı. Taş bahçe kapısı altından başka bir adam süzülerek geldi. Kırklı yaşlarına yakındı. Tanımıyordum ama S.’nin akrabalarından biri olduğunu tahmin ettim. Önümden geçip tabuta doğru ilerlerken sanki tanırmış gibi bana başıyla selam verdi – ya da bana öyle geldi-  ben de karşılık verdim. Ama daha önce hiç görmediğim ve yaşımın arkadaşlığa uyumlu olmayacağı kadar genç bir adamdı, sonra ilerledi ve tabutun başındaki adam ile önce el sıkıştılar sonra alçak sesle küçük bir sohbete başladılar. İkili, üçlü kümeler halinde dağınık duran -şimdilik- az sayıdaki  uğurlayıcılardan bir kaç kişi hareketlenip bu son gelene doğru ilerlediler. Herhalde S.’nin oğlu, çok yakını  filan olmalıydı ki, bir şekilde tanıyorlar ve baş sağlığı için yanaşıyorlardı.

Bir süre boş boş sağa sola bakındım sonra kalkıp avluda küçük bir tur attım. Daha uzun süre buralarda olacağımı düşünerek ortalık aşırı kalabalıklaşmadan tuvalete de gitmeyi düşündüm. Mesanem epey doluymuş daha fazla beklense sıkıntı çıkarabilirmiş gibi gelmişti ama fark ettim ki eski günlerden kalma bir fantom-ağrı imiş. Tuvaletlerin bulunduğu küçük binacıktan çıkıp tekrar avluya döndüğümde daha önce orada olmayan yaşlıca bir kadın ve  beraberinde iki adamın da gelmiş olduğunu, tabutun başındakilerin onlara katıldığını ve hep beraber sessiz bir bekleyiş içinde olduklarını gördüm. Sonra ağaçların altında Y.’yi fark ettim. O da beni gördü ve elini kaldırdı. Yanına gittim el sıkışıp kucaklaştık Oradaki bir banka oturduk. Neyse ki bu banklar tabuta, tapınağın girişine, çelenkler önünde poz vermeye, S.’nin yakınları ile birlikte gözükme fırsatlarına epey uzakta idiler de boş kalabiliyorlardı.

İkimiz ve S. uzun yıllar aynı sınıfta okumuş hatta ilk başlarda aynı yatakhanede uyumuş ve son otuz yıl öncesindeki yirmi yılı iyi kötü beraber devirmiş arkadaşlar olarak çok özel ve güzel ortak anılara sahiptik. Bir kaç senedir görüşemediğimiz için Y. ile eksik kalan haberleri dolduracak sıcak bir sohbete giriştik; diğer ortak arkadaşlarımızla ilgili konuştuk; bazen zorla da olsa gülümsemelerimizi saklamaya çalıştık.

Zaman aktı, avlu oldukça kalabalıklaştı, Y. de ben de bulunduğumuz kenardan şimdilik tanıdık kimseyi görememiştik. Sonra  kemerli kapının orada bir hareketlenme oldu ve A. yanında bir kaç kişi ile birlikte sahneye geldi. S. İle liseyi bitirdikten bir kaç sene sonra evlenmişlerdi, daha üniversiteyi bile bitirmeden. Son yıllarda tamamen ayrı yaşayan ama hangi özgün bağlar yüzünden ise bir türlü resmen ayrılmayan bir ikiliydiler. O da bizim sınıf arkadaşımız olduğu için Y. ile birlikte yanına gitmek için seğirttik, o kalabalığın  içinde oldukça hızlı da yol alabildiğimizi söylemeliyim nasıl oldu  ise. Yaklaşırken  A.’nın yüzü de tam bize doğru dönüktü hatta  iki-üç metre kala fark ettiğimiz kadarı ile yanındakilerden biri de – koluna girmiş olan bir kadın- bizim dönem arkadaşımızdı. Tam yaklaştığımızda – bizi görmüş olduklarından emindik – birden hep beraber dönüp ileriye, başka bir dörtlü kümeye doğru yürüdüler. Ne yapacağımızı pek bilemeden öylece kalakaldık diyebilirim. Y. eski yerimize dönmemizi, nasıl olsa tören sonunda görüşebileceğimizi söyledi, gülümsedim, sonra ona uyarak yine ağaçlara doğru geri döndük.

İyi oldu. Orada bir diğer bankta B. ve M. oturuyorlardı şimdi. Sınıf arkadaşlarımızdı ikisi de. B.’nin en az beş senedir ağır bir bunama içinde olduğunu biliyorduk, herhalde buraya bir anlamda hava alması ve rastlayabileceği bir kaç eski arkadaşı sayesinde anılarında, beyninde bir kıpırtı oluşabileceğini düşündükleri için getirmişlerdi. M. zaten neredeyse altmış senedir onun en yakın dostu idi. Bankın arkasında ise B.’nin karısı ve bakıcısı ayakta duruyorlardı. Onlara doğru ilerlemek istedik önce ama o yönden hiç bir tanıdık bakış gelmedi, M. den bile, herhalde B.’yi bu halde görmemizi, kendilerince gereksiz konuşmalara girişeceğimizi varsayarak pek istemediler – ne kadar salakça bir düşünce olurdu- yine de yadırgatıcı idi. Sonra kalabalıkta bir hareketlenme oldu ve erkekler ayrılıp tabuta doğru ilerlediler. M. de kalkıp uzaklaştı, biz de ağaçların altına doğru çekildik.

Bizim bankta maske G.’yi bulmak sürpriz oldu. Bizi görünce kalktı, suratında her zamanki ifadesizliği ile tek kelime etmeden ikimize de sarıldı sonra yan yana banka çöküverdik. Bir süre sessizce erkeklerin toplanıp dizilmesini ve konuşmaları izledik. Herhalde hiç birimiz kendimizi o tür bir eyleme uygun görmüyorduk – bir ara Y.’nin kalkıp onlara karışmaya niyetlendiğini duyumsadım sanki ama bir şey belli etmedi ve oturdu-.

G., “E, nasıl buldunuz toplantıyı?” dedi. Suratında ilk defa çarpık bir sırıtış görür gibi oldum. “B. yi de fark etmişsinizdir, zavallıcığa boşuna işkence ediyorlar. Bir şey söyleyeyim mi, bizi bir tek o fark etti gibime geldi .”

Öylesine, sessizce, yan yana oturduk. Tören bitti, tabutu bir karışıklık gösterisi içinde götürdüler. Nedense hiçbirimizin içinden dilek sunmak için sıralananların arasına karışmak gelmedi. Yavaşça kalabalık dağıldı. Sonunda avluda sadece üçümüz ve ilerideki köşede o günkü kazancını gözden geçiren sefil bir dilenci kaldı. Güneş sanki iyice yükselmişçesine ortalığı parlak, güzel bir aydınlık kaplamıştı. Tuhaftı.

G. kalktı. Bizi teker teker kucakladı ve “Nasıl olsa sıklaşarak görüşürüz çocuklar,” dedi. Üstünü düzeltti ve arkasına bakmadan yavaşça kemer kapının altından sokağa doğru süzülüp gitti. Bir süre daha konuşmadan oturduk, sonra biz de kalktık, sokağa indik. Rüzgâr, ağaç dallarını hafice sallıyordu. Kaldırımda duraksadık.

Y. ,”Anladım iyice, alışıyorum,” dedi.

Ben zaten biliyordum. Sarıldık ve ayrılıp ters yönlere yürüdük.

Benimle Dans Eder Misin?

Arp sesinin ahenkli müziği, Tilbe’nin çalışma odasında yankılanmaya başladı. Sonra dans eden bir kadın süzüldü içeri. Üzerinde rengarenk şifonlar ve çıplak ayaklarıyla bir kelebek gibi uçuyordu adeta. Tilbe, bu davetsiz misafirinin, dans gösterisini hayranlıkla izliyordu.

Yavaş yavaş dansını sonlandıran kadın, reverans yapıp bir kuğu edasıyla çalışma masasının üstüne kuruldu. Masanın üstü, Tilbe’nin yazdığı kitaplarla doluydu. Kadın, Tilbe’nin en son yazdığı romanını eline aldı. İnce, uzun narin parmaklarını kitabın kapağında gezdirdi ve “ Benimle Dans Eder Misin?” dedi iç çekerek.

“Son romanının ismi çok beğendim Tilbe ancak dans öğretmeni Jale Tümer’in katili hâlâ dışarıda.”

“Kitabımı okumadınız galiba, Sihirli Baston Afife katili kıskıvrak yakalattı polislere. Üstelik romanımda öldürülen dans öğretmeni bir kadın değil, erkek! İsmi de Sencer Onat.  Sizi tanıyor muyum?”

Kadın, işaret parmağıyla Tilbe’nin dudaklarına hafifçe dokundu “ Özgürlüğün sanatı, danstır,” dedi fısıldayarak. Tilbe, kadının parmağını dudaklarından uzaklaştırıp bir şeyler söylemek istiyordu ama bir türlü yapamıyordu. Kadın yavaş yavaş ondan uzaklaşırken telefonu çalmaya başladı.

“Ne..ne..durun,durun bir dakika! Söylediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum! Jale Tümer de kim? Bana adınızı bile söylemediniz. Şu telefon tam da çalacak zamanı buldu!” diye hiddetlenirken, oturduğu yerde aniden irkildi. Telefonu hâlâ çalıyordu, korku dolu gözlerle etrafına bakındı “ iyi saatte olsunlar diye ben buna derim işte!” dedi gözlerini ovuşturarak.

Tilbe Akbergü, ünlü bir polisiye yazarıydı. Edebiyat Fakültesi mezunu, kırk üç yaşında, bekar, güzel bir kadındı. Lise yıllarında, hayalini süsleyen yazar olma isteği onu bugünlere getirmişti. Sihirli Baston Afife’nin maceralarını anlatan polisiye romanlardan kalın, ciltli on beş kitap yazmıştı. On yıldır kitapları en çok satılanlar listesinde yer alıyordu. Romantik roman denemeleri de olmuştu ama ne yazık ki Sihirli Baston Afife kadar ses getirmemişti.

Tilbe, durmaksızın çalan telefonuna baktı. Arayan editörü ve aynı zamanda en yakın dostu olan, Damla’ydı.

Damla, Tilbe’nin üniversiteden arkadaşıydı. Babasının kurduğu Altın Ataç Yayınevi’nde editörlük ve çevirmenlik yapıyordu. Tilbe’nin yazdığı bütün kitapların basımında Damla’nın imzası vardı.

“Kızım neden açmıyorsun şu telefonunu? Haberleri izledin mi?”

“Hangi haberleri? Daha kendime gelemedim ben.”

“Alkım Modern Dans Okulunun sahibi Jale Tümer, dans dersleri verdiği salonda ölü olarak bulunmuş! Salonun aynayla kaplı duvarında, senin son romanının ismi yazıyormuş. Benimle Dans Eder Misin?”

“Peki, dans eden o kadın kim?”

“Söyledim ya kızım! Jale Tümer.”

“Hayır, hayır. Ben onu demiyorum, biraz önce iyi saatte olsunlar uğradı bana. İnanmayacaksın Jale Tümer ismini dans eden o kadın verdi bana.”

“Kim uğradı sana? Sakın magazincilerden biri olmasın. Neden bana haber vermedin?”

“Damla hemen buraya gel. Ben hiç iyi değilim, başım fena halde zonkluyor. Oyalanma hadi.”

Tilbe, başına bir buz torbası koydu ve kanepeye uzandı. Gözlerini kapatmaya korkuyordu. Ya o dans eden kadın, yine gelirse? Yok, yok bu defa kaldıramazdı. “Peki, kim bu dans eden kadın? Jale Tümer’in, ölen bir yakını falan olmasın? Hani ölen yakın akrabalar, ölmek üzere olan yakınlarının ölümünü haber verirlermiş! Amaaan ben neler saçmalıyorum böyle yaaa! Damla da nerede kaldı?”

Damla, kapı zilinin düğmesine bile basmadan, hemen yedek anahtarıyla kapıyı açıp içeri girdi. Koşarak, salondaki kanepede uzanan Tilbe’nin yanına gitti.

“Canım, ne oldu sana böyle? Şu haline bak! Yüzün hortlak görmüş gibi bembeyaz, gözlerinin altı da morarmış.”

Tilbe yattığı yerden zar zor doğrulup Damla’nın koluna sıkıca yapıştı ve boğuk bir sesle “Bana iyi saatte olsunlar uğradı,” dedi.

***

Alkım Modern Dans Okulunda:

 

Jale Tümer’in cansız bedeni dans salonunun tam ortasında, üstünde bale kıyafetleri olduğu halde; bacakları düz, kapalı bir şekilde uzatılmış- kolları bacaklarına paralel-başı ve gövdesi öne doğru eğik vaziyette duruyordu. Seden, cesedin başında incelemelerini sürdürürken, Koray da görevli memurdan olay hakkında bilgi alıyordu.

“Komiserim, Jale Tümer 37 yaşında bekar. Bale ve modern dans öğretmeni, aynı zamanda okulun sahibi. Maktulu, sabah saat 09.30’da okulun temizlik işlerinden sorumlu Kader Pişkin bulmuş. Kader Pişkin’in ifadesine göre; Jale Hanım her sabah saat 06.00’da okula gelir, saat 08.30’a kadar prova yaparmış. Sonra Saat 09.00’a kadar odasında dinlenir, bitki çayını içer ve saat 10.00’da da öğrencileriyle birlikte dans derslerine başlarmış.”

“Peki, bu Kader Hanımdan başka okulda kimler varmış?”

“Dediğine göre kimseler yokmuş. Zaten kendisi de bugün okula geç gelmiş, aslında her sabah saat 08.30’da okulda olurmuş.”

“Sabahları okula ilk gelen Jale Hanım mı yoksa Kader Pişkin mi? Okulda başka çalışanlar var mı? Parti parti anlatmasana Yiğit! Ağzından cımbızla laf alacaksak işimiz var demektir,” dedi Koray sesini yükselterek.

“Yok, komiserim ben de şimdi o kısma gelece…”

“E gel o zaman!”

“Okulu her sabah saat 06.00’da Jale Hanım açarmış. Prova esnasında rahatsız edilmek istemezmiş. Çalışanların okula geliş-gidiş saatlerini hep kendisi ayarlarmış.”

“Kimmiş bu çalışanlar?”

“Okulun müdürlüğünü yapan ablası Yıldız Şimşek, muhasebe işlerinden sorumlu eşi Baha Şimşek; dans öğretmenleri Afşar Gündoğdu ve Beray Kızıl. Bu şahıslar, her gün okula sabah saat 10.00’da gelir, akşam saat 18.00’de ayrılırlarmış.”

“Peki, maktul bu geliş-gidiş saatlerinin nesini ayarlıyormuş anlayamadım.”

“Komiserim, bu Afşar ve Beray flört ediyorlarmış. Beray aynı zamanda, maktulün eniştesine de yakın davranıyormuş. Jale Hanım bunu sezince, eniştesi ve Beray’ın geliş-gidiş saatlerinde bir ayarlama yapmış. Bu sayede ikisi daha az birbirlerini görmeye başlamışlar. Ablasının bundan haberi yokmuş tabii. Beray’ı da işten çıkaramıyormuş.”

“Neden peki?”

“Komiserim, öğrenciler çok seviyorlarmış Beray öğretmeni. Jale Hanım bütün kaprisli öğrencileri onun sınıfına veriyormuş. Onların dilinden ancak Beray anlıyormuş. Sonra konservatuarı kazanan öğrencisi de bir hayli fazlaymış. Ayrıca Jale Hanımın çıktığı biri varmış. Tanınmış bir köşe yazarı, Ekin Çömlekçi. Ünlü yazarların kitap eleştirilerini yapıyormuş. Bundan iki hafta önce, sürpriz bir evlenme teklifi yapmış Jale Hanıma. Okulun bahçesini kırmızı güller, kalp şeklinde balonlar ve mumlarla süslemiş. Kocaman bir tek taş yüzükle bahçenin ortasına geçmiş ve evlenme teklif etmiş.”

“Jale Hanım evlenme arifesindeymiş o zaman.”

“Hayır, hayır Ekin’e biraz düşüneceğini söylemiş. Beray ve Yıldız, bu gösterişli evlenme teklifini çok kıskanmışlar.”

Koray, görevli memur Yiğit’i ağzı bir karış açık dinlerken “ Yiğit, oğlum sen bunları ne ara öğrendin?” dedi.

“Komiserim, altmışlı yaşların ortalarında, emekli beş öğretmenden oluşan çok tatlı bir grup var.  Zumba dersine geliyorlarmış. Bunlardan ikisi ihtiyar delikanlı, üçü de bakımlı, yaşamayı seven, tatlı hanım-teyzeler. İçlerinden biri var ki, tıpkı benim büyük teyzem Azmiye. Çok konuşkan ve bir o kadar da meraklı. Azmiye teyzem, mahallenin Bayan Jessica Fletcher’dır. Bu merakı sayesinde, Mesure Hanım teyzenin kızının kime kaçtığını, eliyle koymuş gibi buldu komiserim. Halbuki ailede bir emniyet mensubu var. Öyle değil mi komiserim?” dedi Yiğit kasılarak.

Koray, meraklı gözlerle “Azmiye teyzenin maceralarını bi ara dinleriz. Sen konuya dön şimdi,” dedi.

“Tamam komiserim. Bu tatlı hanım-teyzenin ismi Gülfem Narin. Olayı duyar duymaz arkadaşlarını toplayıp buraya gelmiş. Arkadaşlar içeri almıyorlardı ama ben, hemen olaya el koydum. Onlara kimliklerini ve neden geldiklerini sordum sonra da müdürün odasına aldım. Diğer arkadaşları üzüntüden tansiyon haplarını arka arkaya yuvarlarken, Gülfem teyzem turp gibiydi maşallah. Neyse, okulda neler olup bittiğini ana başlıklar halinde anlattı bana. Kendisi yarın büroya gelecek komiserim. Jale Hanımı, kızım gibi severdim. Katilini bir an önce bulun dedi. Hatta, ablası Yıldız ve Beray öğretmenden şüphelendiğini de söyledi.”

“Demek, Jale Hanımın öldürüldüğünden bu kadar emin Gülfem teyzem. Helal olsun! Neden acaba?”

“Komiserim, ifadesine göre maktul çok sağlıklı bir kadınmış. Neredeyse bütün parasını doğal yiyecek-içecek ne varsa bütün sağlık ürünlerine yatırırmış. Kıskançlık adama cinayet bile işlettirir diyor, Gülfem Hanım teyze. Arkadaşlar, maktulun ablası, eniştesi ve diğer iki öğretmenin ifadeleri alıyorlar. Şimdilik bu kadar komiserim. Başka bir emriniz var mı?”

Koray, Yiğit’in sırtını sıvazladıktan sonra gözlerinin içine bakarak “ Sağ ol koçum!” dedi.

Jale Tümer’in cansız bedeni, nazikçe sırtüstü pozisyona alınırken boynunun altına sıkıştırılmış minik pembe bir zarf düştü yere. Görevli memur, zarfı yerden alarak Seden’e uzattı.

Seden zarfı açtı. İçinden küçük pembe bir kağıt parçasının üstüne, çıkartma harflerle yazılan notu okudu.

İsadora Duncon kim sen kimsin?

Kısa bir sessizlikten sonra Koray “ Isadora Duncan da kim?” dedi.

***

Damla, kollarına sıkıca sarılarak uyuya kalan arkadaşının başını, yavaşça yastığına koydu. Canı çok sıkkındı. Derin bir of çekerek “ aileden yaş almış bir kişi bu dünyadan ayrılınca, sanki koca bir kütüphaneyi de yanında götürüyor. Şimdi büyük annem yaşasaydı, bu biçare yavrucuğun derdine derman olmak lazım der ve hemen Ritüeline başlardı. Ne iyi gelirdi! Çocukken korkup ağladığımda, karanlıktan korktuğumda… bak şimdi hiçbir şeyciğin kalmayacak der ve o pamuk elleriyle saçlarımı okşardı. Geçerdi de! Keşke hayatta olsaydın büyük annem! Bu biçare yavrucuğun sana çok ihtiyacı var!” dedi Tilbe’nin yüzüne bakarak.

Tilbe yavaş yavaş gözlerini açtı. “Damla sensin değil mi?” dedi gözlerini ovuşturarak.

“Benim ben! Korkma canım. Tilbe ne gördün anlat artık lütfen. Bak ben yanındayım korkacak bir şey yok hadi anlat artık ne olur.”

Tilbe yattığı yerden doğruldu. Sanki anlatırsa, dans eden kadın yeniden karşısında belirecekmiş gibi geliyordu. Çaresiz, olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlattı.

Damla, arkadaşını adeta nefes almadan dinledi.  “Kim bu kadın? Özgürlüğün sanatı, danstır, demekle ne anlatmak istedi acaba? Hepsinden önemlisi, öldürülen dans öğretmeni Jale Tümer’in ismini söylemiş sana. Zavallı kadıncağız, senin Sencer Onat karakterinle aynı kaderi paylaştı. Üstelik dans salonunun aynayla kaplı salonunda senin son romanının ismi yazıyor. Bütün bunlar ne anlama geliyor Tilbe?”

Tilbe, Damla’nın sorularını yanıtsız bırakarak, tekrar yattığı yere gömüldü. Damla hemen dizüstü bilgisayarını kucakladığı gibi araştırmaya başladı. Dans eden kadının söylediği cümleyi google’a yazdı. Birkaç denemeden sonra kadının kim olduğunu buldu.

Ben Isadora Duncan. Dansın devrimci kraliçesi. Yeryüzü ve gökyüzünün gayrı meşru çocuğu, doğanın ta kendisi; güneş benim bedenim- ufuklar bakışım- denizköpüğü tenim. Rüzgarlar, saçlarımdır. Ne cesur kadınmış! Hem de o yıllarda. Baksana şu güzelliğe Tilbe.”

Tilbe, yavaş yavaş yattığı yerden doğruldu ve ekrana bakarak “ Aman Tanrım! Bu dans eden kadının ta kendisi! Isadora Duncan- modern dansın yaratıcısı ve özgürlük aşığı devrimci. Doğum tarihi: 26-Mayıs-1877, ölüm tarihi: 14-Eylül-1927. Isadora,  nerdeyse yüz yıl öce ölmüş! Acaba katil ya da katiller beni tanıyorlar mı? Sıradakinin ben olduğumu söylemek için gelmiş olmasın sakın? Ya da görünmüş… Offf her neyse işte!”

“Bakıyorum hemen kendine geldin. Yok canııımm! Hemen kötü senaryolar yazmaya başlama öyle. Bakalım Jale Tümer kimmiş.”

“Jale Tümer: otuz yedi yaşında, balerin. On yıl önce baleyi bırakmış ve Alkım Modern Dans Okulunu açmış. Modern dansla ilgili birçok ödüllü koreografilere imza atmış. Isadora Duncan hayranı. Bir röportajında; birbirini anlayan ruhlar aynı dili konuşurlar demiş. Sıkı dur şimdi! Şu bizim meşhur köşe yazarı Ekin Çömlekçiyle birliktelikleri varmış. İki hafta önce Ekin, şaşalı bir evlenme teklifi yapmış Jale’ye. Bak bizim bundan hiç haberimiz yok!  Henüz “evet” cevabı alamamış ne yazık ki. Ne bulmuş şu kılkuyruk Ekin’de anlamadım gitti. Jale de Isadora gibi güzel bir kadınmış. Birbirini anlayan ruhlar alemine, artık sen de katıldın Tilbe!”

“Son romanımın ismi, Jale’nin dans salonunun aynayla kaplı duvarında yazıyormuş demiştin. Bu ne anlama geliyor şimdi?”

***

Alkım Modern Dans Okulunda:

 

Seden, Isadora Duncan’ın kim olduğunu açıkladıktan sonra küçük pembe zarfı kanıt poşetine koymaları için görevli memura verdi.

“Amirim, cesedin soğuma dercesine göre maktul sabah saat 06.30 ila 09.30 arasında öldürülmüş. Dikkatli bakarsanız maktulün boynunun sol tarafında, şah damarının üstünde küçük bir iğne izi görülüyor. Büyük ihtimalle zehirli bir madde enjekte edilmiş ya da ona benzer başka bir şey de kullanılmış olabilir. Herhangi bir boğuşma ve darp izi görülmüyor. Bale ayakkabılarının arka topuk kısımlarına bakacak olursak, cesedin sürüklendiğine dair bir emare yok. Artık ne zerk ettilerse kadıncağız olduğu yere yığılıp kalmış. Sonra da ilk bulduğumuz pozisyondaki duruşunu vermişler ve boynuna bu küçük notu sıkıştırmışlar. Otopsiden sonra her şey netleşir. Şimdilik bu kadar, otopsi raporu en kısa zamanda elinizde olur.”

“Peki, teşekkür ederim. İyi çalışmalar size.”

Koray, salonunun aynayla kaplı duvarına bakarak “ Benimle Dans Eder Misin? dedi. Bu, Tilbe Akbergü’nün son romanının ismi değil mi? Romandaki karakterin ismi Sencer Onat. O da aynı Jale gibi dans salonunda ölü bulunmuştu. Aynayla kaplı duvara, siyah tülden yapılma bir kuğu yapıştırılmıştı. Çok ilginç, şimdi de pembe tülden yapılma güllerle romanın ismi yazılmış. Ama romanın kahramanı, Sencer Onat’ın boynuna küçük bir not sıkıştırılmamıştı değil mi amirim?”

“Neredeyse yüz yıldır ölü olan bir dansçı! Jale ve Isadora… Dikkat ettiysen iki dansçı mukayese edilmiş…”

“Ve kazanan Isadora olmuş! Rakiplerinden biri de yapmış olabilir mi amirim?”

“Bunu, Sihirli Baston Afife ile konuşmadan söyleyemem. Belki bize küçük ipuçları verir ne dersin?”

***

Damla-Tilbe-Seden-Koray, karşılıklı duran kanepelerde oturmuş, Damla’nın ikram ettiği devasa büyüklükteki kupalarda kahvelerini yudumluyorlardı. Seden, Tilbe’nin solgun yüzüne bakarak “ Tilbe Hanım hayal gücünüz çok geniş. Sihirli Baston Afife’nin maceralarını büyük bir keyifle okuyorum. Karakterlerinizi özenle yaratıyorsunuz. Afife’nin çok amaçlı bastonunun içinde neredeyse yok yok… şemsiye, bıçak, ateşli silah, kılıç… bunları ustaca kullanıp suçluları anında yakalıyor. Romanlarınızı okudukça, keşke benimde böyle bir bastonum olsaydı diyorum bazen,” dedi hafif bir tebessümle.

“Romanlarımı ilgi ve keyifle okumanız beni çok mutlu etti Seden Hanım. Bazen gerçek dünya da işler böyle yürümüyor biraz yardım almanın hiç zararı olmaz diyorum. Ara sıra sizi ziyaret edebilir miyim? Prosedürün nasıl işlediği açısından yani.. tabii siz de uygun görürseniz.”

“Neden olmasın Tilbe Hanım. Kapımız size her zaman açık. İsterseniz sizi daha fazla meşgul etmeyelim. Jale Tümer’i tanıyor muydunuz?” dedi Koray.

“Tanımıyorum. Başına gelenlere çok üzüldüm. Son romanımın isminin cinayet mahallinde yazılı olması da, ayrıca üzdü tabii. Yanlış anlamayın lütfen! Romanımın ismi, yitip giden bir hayattan daha değerli değil. Beni üzen, katil ya da katillere esin kaynağı olması.”

“Anlıyorum. Sabah saat 06.30 ila 09.30 arası nerede olduğunuzu söyleyebilir misiniz?”

“Yeni romanımın taslağı üzerinde gece geç saatlere kadar çalıştım. Sonra çalışma masamın üzerinde uyuya kalmışım. Sabah kalktığımda saat 10.00’du sanırım. Evde benden başka kimse yok, korkarım tanığım da yok. Ama sitemizin güvenlik kameraları yedi-yirmi dört çalışıyor, oradan teyit edebilirsiniz.”

“Peki, size düşmanlık besleyen biri ya da birileri var mı?”

“Bildiğim kadarıyla yok.”

“Jale Hanımın birlikte olduğu Ekin Çömlekçiyi tanıyor musunuz?” dedi Seden.

“Tanıyorum. Kitaplarım en çok satanlar listesinde yer aldıkça, Sihirli Baston Afife’ye olan düşmanlığı daha da artıyor.”

“Nedense Altın Ataç Yayınevi’nden çıkan bütün kitapların yazarlarına düşman bu kılkuyruk Ekin?” dedi Damla araya girerek.

“Sebebi nedir sizce?”

“Başarılı kadın yazarları çekemiyor da ondan. Aslında Ekin güçlü, ayakları yere sağlam basan kadınları sevmiyor bana göre. Çocukken başından nasıl bir travma geçtiyse artık. Jale Hanım da çok başarılı ve özgür ruhlu bir kadınmış. İkisinin bir arada olması… Ne bileyim?” dedi Damla yüzünü buruşturarak.

“Jale Hanımla ilgili epey bilgi sahibisiniz. Özel bir sebebi var mı?”

Damla, Seden’in bu sorusu üstüne başını Tilbe’ye doğru çevirdi. İkisi adeta gözleriyle konuşuyorlardı.

Tilbe, Seden’e sabah başından geçenleri anlatıp anlatmama konusunda karasızdı. Sonuçta kaçık-yazar damgası yemek de vardı işin içinde. Olanı olduğu gibi bırakmak en iyisi dedi içinden.

Damla hiç istifini bozmadan, sakince tekrar yüzünü Seden’e çevirip “Sabah haberlerinde olayı duyunca hemen Tilbe’yi aradım. İkimizin de morali çok bozulmuştu. Ben de hemen buraya geldim ve Jale Tümer’in kim olduğunu araştırmaya başladık. Sonuçta Tilbe’nin son romanın ismi cinayet mahallinde geçiyordu. En önemlisi Tilbe’nin de dediği gibi, değerli bir insanın hayatına son verilmişti.”

“Peki, siz sabah saat 06.30 ila 09.30 arasında neredeydiniz?”

“Yayınevindeydim tabii. Babam, ilk çalışmaya başladığım gün bana; eğer her sabah 06.00’da mesaiye başlamaya üşeneceksen, hiç gelme daha iyi dedi. Tam yirmi yıldır bir dakika bile gecikmedim.”

“Şimdilik bu kadar, misafirliğin kısa olanı makbuldür derler. Eğer aklınıza gelen herhangi bir şey olursa, bizi aramaktan çekinmeyin lütfen,” dedi Seden.

***

Gülfem Narin büroda, Seden ve Koray’ı karşılamanın heyecanını yaşıyordu.

“Nerede kaldınız çocuklar? Akşam oldu yahu. Yiğit oğlum, işiniz bittikten sonra büroya döneceğinizi söyleyince, ben de bugünün işini yarına bırakma Gülfem dedim. Umarım bana ayıracak vaktiniz vardır.”

Seden ve Koray, bu sıcak karşılamanın ardından bir misafir gibi, sessiz sedasız yerlerini aldılar. Kısa bir selamlaşma faslından sonra Seden konuya girdi.

“Gülfem Hanım, verdiğiniz bilgiler ışığında okuldaki bütün çalışanları iyi gözlemlediğinizi anlıyorum. Bize, maktulun ablası Yıldız ve eşi Baha’dan biraz bahseder misiniz? Araları nasıldı mesela?”

“Yıldız, kıskanç- patavatsız bir kadındır. Jale, ablasını olduğu gibi kabul etmişti.  Kavga ettiklerini ya da tartıştıklarını hiç görmedim. Kocası Baha’ya gelince; işini hakkıyla yapan bir muhasebeci, hesaplarda hiç açık vermedi bugüne kadar. Jale’yle güzel geçinirlerdi. Yıldız’ın bütün patavatsız hareketlerini örtmek için çok çaba harcardı zavallı adamcağız. Beray’da gönlü bu yüzden kaymış olabilir. Ama Jale bu durumu hiç kimseye hissettirmeden, çok güzel toparladı doğrusu. Baha’ya, arkadaşlarının muhasebe işlerini de yürütmesi için ek işler buldu. Beray’ın da ders saatlerini arttırdı. Bırak cilve yapmayı, tuvalet molası bile veremez duruma geldi kızcağız.”

“Yani diyorsunuz ki Beray ve Baha, Jale Hanımın bu ayarlamalarından hiç şüphelenmediler. Belki de durumu sezip, Jale Hanıma kin beslemişlerdir. Olamaz mı?” dedi Koray.

“Yok evladım! Baha, Jale’nin bulduğu o ufak tefek işlerden bile en az maaşı kadar para alıyordu. Beray’a gelince; o da arttırılan ders saati kadar, ek ücret alıyordu. Para her şeyi bir anda değiştirdi anlayacağınız.”

“Peki, Afşar ve Jale Hanımın arası nasıldı?”

“Zumba’nın Latin dansı olup olmadığı hâlâ tartışıla dursun, Afşar oğlum, bize harika ders veriyor. Gerçi ders dediğime bakmayın, bizimkisi eğlence ve kondisyon amaçlı. Okulun tek Latin dansı veren hocasıdır Afşar. Bizim grubumuz da dahil olmak üzere her gün, Zumba dansı ile zayıflama programı var kadınlara özel. Neşeli ve mülayim bir çocuktur. Jale ile arası çok iyiydi.”

“Ekin Çömlekçi’yi ne kadar tanıyorsunuz? Jale Hanıma yakın zamanda evlenme teklif etmiş. Yanılmıyorsam henüz evet cevabı alamadığını söylemişsiniz. Sebebi ne olabilir bir fikriniz var mı?”

“Jale erken yaşlarda kaybetmiş ailesini. Öyle çok varlıklı bir ailenin kızı değildi. Dişiyle tırnağıyla geldi bu günlere. Onu, on yıl önce benim oturduğum apartmana taşındığında tanıdım. O gün bugündür, dert ortağı, abla-kardeş-anne-kız olduk birbirimize. Bu köşe yazarı Ekin’le bir dans gösterisinde tanışmışlar. Güzel giden arkadaşlıkları vardı ama sonra Ekin, evlenelim diye Jale’ye baskı yapmaya başladı.  Bundan iki hafta önce, gösterişli bir evlenme teklifi yaptı. Balonlar, çikolatalar, mumlar.. aklınıza gelebilecek ne kadar ıvır zıvır varsa okulun bahçesine serdi. Kocaman bir tek taş yüzük de almış. Jale bu durumdan epey rahatsız oldu tabii.”

“Neden?”

“Jale, son derce sade ve mütevazi bir kadındı. Sonra evliliğe de karşıydı. Gelgelelim bunu bir türlü Ekin’e anlatamadı.”

“Bu gösterişli evlilik teklifini, Yıldız ve Beray’ın kıskandığını ve kıskançlığın adama cinayet bile işlettirebileceğini söylemişsiniz. Neden böyle bir fikre kapıldınız? Oysa Jale Hanımın, Beray ve Yıldız’la gayet iyi anlaştığını söylediniz biraz önce,” dedi Seden.

“İnsanların kötü gününde yanında olmanız önemlidir ve bunu herkes yapabilir. Ama asıl önemli olan, sevincinde ve başarısında nasıl bir tutum sergilediğinizdir. Mesela; bu güzel olay karşısında kardeşinin veya arkadaşının sevincine ortak mısın? Onun mutluluğunu paylaşıp, güzel dileklerle yanında olduğunu gösterebiliyor musun? İşte ben bu iki kadına baktığımda, içlerindeki hasetliğin ve kıskançlığın yüzlerine yansıdığını gördüm. Hatta resimlerini bile çektim. Daha sonra Jale’ye gösterecektim ama… kısmet olmadı,” dedi Gülfem gözlerinden yaşlar süzülerek.

Kısa bir sessizlikten sonra Gülfem, çantasından cep telefonunu çıkardı ve çektiği resimleri gösterdi.

Seden, Gülfem’i daha fazla yormak istemedi.

***

Ertesi sabah, Alkım Modern Dans Okulu’nun güvenlik kamerasının görüntülerini inceleyen Seden’in canı sıkılmıştı. Görüntülerde herhangi bir şüpheli durum yoktu.

“Amirim, Tilbe’nin oturduğu sitenin güvenlik kameralarından da bir şey çıkmadı. Jale Tümer’i kim ve neden öldürmüş olabilir? Banka hesaplarında, öyle aman aman bir birikimi olmadığı görülüyor. Gayrı menkul olarak, sadece oturduğu ev ve bir de kullandığı arabası var. O da ahım şahım bir marka değil zaten. Okul desen o da kiralık bir mekan. Bahçeli’de başka dans okulları var mı diye baktım. İki sokak ilerisinde bir okul daha var. Ama rakip değillermiş anladığım kadarıyla. Sahibi müzisyen. Daha çok çeşitli müzik enstrümanları üstüne dersler veriyor. Geriye ne kalıyor? Tilbe Akbergü! O da Jale’yi tanımadığını söylüyor. Gerçi siz, Jale Hanım hakkında baya bilgi sahibisiniz, özel bir sebebi var mı? diye sorunca editörü Damla’nın Tilbe’ye dönüp bakması gözümüzden kaçmadı tabii.”

“Ablası Yıldız, eniştesi Baha, Beray ve Afşar öğretmenleri unutuyorsun Koray. En önemli şüphelimiz de Ekin Çömlekçi! Baksana kadına sakız gibi yapışmış. Hayır cevabını kabul etmek istemiş bir türlü. Sonra bütün yazarlar ve kitapları hakkında epey bilgi sahibi. Ayrıca Tilbe Hanımın romanlarına ayrı bir düşmanlığı varmış. Neden acaba? Damla ve Tilbe’nin bizden sakladıkları bir şeyler var bunun ben de farkındayım.”

“Amirim bu Isadora Duncon’la Jale Tümer’in arasında ne gibi bir bağ var? Gerçi kadıncağız neredeyse yüz yıl önce ölmüş ama…”

“Baha-Yıldız-Beray-Afşar ve Ekin. Bu beşliyi dinlemedik henüz!”

***

Öğlene doğru görevli memur, Seden’in isteği üzerine Baha-Yıldız-Beray-Afşar ve Ekin’i toplantı salonuna götürdü. Çok geçmeden Seden ve Koray, toplantı salonundaki yerlerini aldılar. Salonda garip bir sessizlik vardı. Herkes çayını sakince yudumluyor ve göz ucuyla birbirini süzüyordu. Seden, hepsine tekrar başsağlığı diledi ve ilk soruyu Ekin Çömlekçiye yöneltti.

“Ekin Bey, Jale Hanımı ne zamandan beri tanıyorsunuz?”

Ekin oturduğu yerden hafifçe doğruldu, sanki boğazında gıcık varmış gibi öksürdü ve çayından bir yudum alarak “ İki yıldan beri tanışıyoruz. Özel bir okulun düzenlediği dans gösterisinde tanıştık. Jale de öğrencilerini getirmişti. Köşe yazılarımda, yetenekli çocuklarımızı ön plana çıkarmak için sanatın her dalına değinmek istedim. O yüzden bir arkadaşımın isteği üzerine gitmiştim gösteriye.  Hep kitap hep kitap… Değişim şart! Öyle değil mi?” dedi, yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle.

“Evet, haklısınız. Şimdi bir değişim daha yapıp Jale Hanımla aranızın nasıl olduğunu anlatın bize,” dedi Koray.

“Aramız gayet iyiydi. Burada bulunan herkes buna tanıklık edebilir! Ona çok değer verirdim, evliliğe karşı olmasına rağmen, teklifime evet cevabı alabilmek için sabırla bekledim.”

“Peki, teklifinize olumlu bir yanıt alabildiniz mi?”

“Henüz bir cevap alamadım. Onun yerine ölüm haberini aldım! Bu da beni epey sarstı, daha kendime bile gelemedim. Jalemi kim ve neden öldürmek istesin ki?”

“Demek öldürüldüğünden bu kadar eminsiniz!” dedi Seden.

“Öyle olmasa ne işimiz var bizim burada?”

“Evlenme teklifinizde çok ısrarcıymışsınız. Hatta Jale Hanım size, evlenmek istemediğini defalarca anlatmasına rağmen, siz yine peşini bırakmamışsınız. Bunun sebebini açıklar mısınız?”

“Yalan! Kim söyledi size bunu?” diye bağırdı Ekin. Arkadan Yıldız atıldı hemen söze “ Her şeye maydanoz olan Gülfem tabii başka kim olacak? O kokoş kadını tepemize çıkaran da rahmetli kardeşim Jale’dir,” dedi Yıldız yüzünü buruşturarak. Baha eşinin elini, susmasını ister gibi tuttu ve “ Sevgilim, tatlı tonton bir kadından böyle söz etmen yakışıyor mu sana? Sonra Gülfem Hanım Jale’nin çok yakın dostuydu. Ona her konuda destek oluyordu bunu biliyors…” Yıldız elini hışımla Baha’nın elinden çekerek sözlerini tamamlamasına izin vermedi.

Herkesin gözü Yıldız ve Baha’nın üstündeydi. Kısa bir sessizlikten sonra Koray “Ekin Bey, sorumuzu hâlâ yanıtlamadınız.”

“Gülfem Hanımın bir şeyler söylediğini tahmin etmeliydim. Evet, biraz ısrarcı davranmış olabilirim. Bu da haliyle Jale’yi rahatsız etti ama ne yapabilirdim? Onu çok sevdim ben!” dedi Ekin gözlerinden yaşlar süzülerek.

“Peki, dün sabah 06.30 ila 9.30 arasında neredeydiniz?”

“Evimdeydim. Sabahları erken kalkmayı sevmiyorum. Saat 11.00 civarı uyandım yanılmıyorsam. Yalnız yaşıyorum, bana şahitlik edecek kimse yok maalesef.”

Koray, sinirli hareketleriyle yerinde duramayan Yıldız’a bakarak “ Yıldız Hanım, kardeşinizle aranız nasıldı?”

“Her abla-kardeş gibi işte! Kardeşimi çok severdim ben, benim patavatsız hareketlerime aldırış etmezdi. O yüzden hiç kavga etmezdik. Okulda müdürlük yapmamamı Jale istemişti, ona destek olacağımı biliyordu,” dedi ve sonra kocası Baha’ya dönüp bağırarak “Jale’ye bir tek destek olan Gülfem değildi yani,” dedi. Baha’nın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Eşine cevap vermek yerine başını öne eğmeyi tercih etti.

“Kardeşinizin düşmanı ya da ona kin besleyen birileri var mıydı?”

Yıldız birden küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı. Baha hemen cebinden bir mendil çıkardı ve eşinin gözyaşlarını silmeye başladı. Biraz sakinleştikten sonra “Yoktu. Onu herkes çok severdi. O şımarık öğrenciler bile tapardı ona. Ne istediler benim can paremden?” dedi gözyaşlarına boğularak.

Seden ve Koray, Yıldız’ın üstüne fazla gitmediler.

“Baha Bey, siz ve eşiniz dün sabah saat 06.30 ila 09.30’da neredeydiniz?” dedi Seden.

“Eşim ve ben her sabah saat 09.00’da kalkarız. Kahvaltıyı ben hazırlarım ve sonra yatakta uyku mahmurluğunu atan eşimi kahvaltıya çağırırım. Saat 09.45 gibi okula gitmek için evden çıkarız. Okulla evimizin arası da on beş dakika yürüme mesafesinde zaten.”

“Peki, sizin Jale Hanımla aranız nasıldı?”

“Jale benim kız kardeşim gibiydi. İki kişi olmamıza rağmen bazen ayın sonunu zor getirirdik. Bana ek işler buldu sağ olsun. Yıldızcığım bir giydiğini bir daha giymez. Eh haliyle giyim-kuşama fazla harcama yapıyorduk,” dedi Baha utanarak.

Baha, daha konuşmasını henüz bitirmişti ki Beray heyecanla araya girerek “İnanın Jale Hanım’ı ben öldürmedim! O saatlerde evimdeydim. İsterseniz apartman görevlisine sorabilirsiniz. Apartmana saat kaçta, kim girmiş kim çıkmış hepsinin çetelesini tutar. Jale Hanımla aramız çok iyiydi, bana ek ders bile yazmıştı. Neredeyse bir buçuk maaş alıyordum,” dedi derin bir oh çekerek.

“Beray Hanım, durun bir nefes alın. Sizleri buraya, Jale Hanım hakkında detaylı bilgi almak için davet ettik,” dedi Seden.

“ Velilerle arası nasıldı peki? Tartıştığı ya da kavga ettiği birileri var mıydı?” dedi Koray hemen akabinde.

“Veliler de onu çok severdi. Okul açıldığından beri Jale Hanımla birlikte çalışıyorum, hiç kimseyi incittiğini görmedim.”

“Ama birilerini incitmiş ki karşılını da canıyla ödemiş,” dedi Koray sesini yükselterek.

Odada herkes buz kesmişti adeta.

“Afşar Bey, siz ne zamandan beri dans dersleri veriyorsunuz okulda?” dedi Seden yumuşak bir ses tonuyla.

“Ben de Beray’la aynı zamanlarda başladım. Jale Hanımla çok iyi çalışma temposu tutturmuştuk. Aramızda herhangi bir sürtüşme olmadı bugüne kadar. Dün sabah, uyuya kalmışım. Kalktığımda saat 10.00’u gösteriyordu. Gecikeceğimi söylemek için tam Yıldız Hanımı arayacaktım ki o aradı beni. Jale Hanımın ölüm haberini verdi. Sonra hemen giyinip okula geldim.”

“Peki, hepinize geldiğiniz için teşekkür ederim. Sizlere tekrar baş sağlı diliyorum. Gerekirse sizleri yeniden davet ederiz. Şehir dışına çıkma gibi bir planınız varsa, lütfen iptal edin. İyi günler.

Herkes oturduğu yerden sakince kalktı. Salonu ilk terk eden Ekin oldu. Sonra Afşar, Beray’ın elini tuttu ve ağır adımlarla kapıya doğru yöneldiler. Yıldız, eşi Baha’nın koluna girerken bir yandan da söyleniyordu “ Yok bir giydiğimi bir daha giymiyormuşum, yok ayın sonunu getiremiyormuşuz, yok kahvaltımı hazırlıyormuşsun! Alt tarafı ilk defa sıcak simit aldın, buna mı övünüp duruyorsun? Eve gidince hesaplaşacağız dahaaa… Dur seeenn!

Seden, odadan çıkan herkesi tek tek inceliyordu.

“Amirim, ne düşünüyorsunuz? Çok anlamlı bakışlarla süzdünüz herkesi de.”

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Olmadı şimdi amirim! Soruma soruyla karşılık veriyorsunuz. Neyse, bana kalırsa Ekin güzel oynuyor. Yıldız, tam bir ağaçkakan amirim. Baha’nın kafasında açılmadık delik bırakmadı. Karı-kocanın fuzuli masrafları fazla, para yetmiyor. Ama Jale’den kalan bankadaki küçük birikim, ev ve araba bunların dişinin kovuğuna bile gitmez. Beray, kendini beğenmiş, kendine Jale’den üstünmüş gibi bir hava yaratsa da renk vermemeye çalışıyor. Afşar, bana göre en zararsızı ama yine de şüpheli konumunda. Jale’ye karşı içinde neler biriktirdi bilemeyiz. Sonra bir de Isadora Duncon var, sizce Afşar ve Beray’dan başka bu ünlü dansçıyı tanıyan var mıdır? Tilbe Akbergü’nün son romanının ismini de unutmayalım.”

“Güzel çıkarımlar Koray bravo! Jale’nin banka hesabını, evini ve arabasını küçümseme yine de. Bundan çok çok daha azı için cinayet işleyenler var biliyorsun. Sonra Yıldız’ın yalnız kardeşini değil herkesi kıskandığını da öğrenmiş olduk. Baha’ya gelince, karısından bıkmış usanmış bir havasının olması dışında halinden gayet memnun gibi. Beray ve Afşar için şimdilik kıskançlık diyebilirim. Isodara  Duncon konusuna gelince, Jale’nin ona olan hayranlığını bilmeyen yoktur sanırım. Tilbe Akbergü’nün son romanın isminin cinayet mahallinde geçtiğini de hepsi biliyordu.  Zaten ben de bilerek o konuda sorular sormadım. Belki birisi ağzından bir iki kelime kaçırır diye bekledim. Ama sonuç beklediğim gibi çıkmadı. Rahmetli babaannemin bir sözü vardır, insanların alacası içindedir derdi her zaman. Otopsi raporunu, laboratuar sonuçlarını alalım, ona göre bir değerlendirme yaparız yine.”

***

Damla’nın dizüstü bilgisayarı kucağında; Jale-Isadora ve Ekin hakkında araştırmalarına devam ederken Tilbe, salonda volta atıyordu.

“Ben ne yapacağım şimdi? Baksana, Jale Tümer cinayetinin baş şüpheli listesinde ilk sıradayım. Acaba avukat tutsam mı ne dersin?” dedi Tilbe, aniden Damla’nın karşısına dikilip.

“Kızım sakin ol biraz! Kimse seni cinayetle suçlamıyor ki avukat tutasın. Dur, celallenme hemen öyle, polis görevini yapıyor.”

“Isadora Duncon muhabbetini anlatmadığıma pişman oldum. Kaçık maçık ne derse desin kimin umurunda! Seden amir, bakışmalarımızdan şüphelendi biliyorum ben.  Bu Isadora da neden bana geldi ki? Git Seden amire, ne derdin varsa anlat! Kadın koskoca amir daha ne istiyorsun?”

Damla ne söylerse söylesin, arkadaşını suçsuz olduğuna ikna edemeyeceğini anlamıştı. Hemen telefonunu aldı Seden’i aradı ve büroya gelmek istediklerini söyledi.

Neredeyse akşam olmak üzereydi. Damla,  Tilbe’nin sabah gitme teklifine aldırış etmedi. Hazırlanmasına yardımcı oldu ve hemen yola koyuldular.

***

Seden ve Koray’ın sıcak ve samimi karşılamaları Tilbe’yi epey rahatlatmıştı. Ama yine de kalbi küt küt atıyordu.

“Evet, neymiş bakalım bizimle konuşmak istediğiniz bu önemli mesele?” dedi Seden.

Damla heyecanla “ Seden Hanım,  arkadaşıma deli damgası yapıştırmadan önce bir dinleyin sonra… Sonrası sizin bileceğiniz iş tabii,” dedi sesini git gide alçaltarak.

“Bu da nereden çıktı şimdi? Biz psikiyatrist değiliz. Rahat olun lütfen,” dedi Koray gülerek.

Tilbe, başından geçenleri en ince ayrıntısına kadar anlattı.

Kapalı gözler ruhu seyretmenin en güzel şeklidir der Victor Hugo. Sizin de bildiğiniz üzere, Jale Hanım Isadora Duncon hayranıymış. Öyle ki, kendini onunla özdeşleştirmiş. Ne diyebilirim birbirini anlayan ruhlar aynı dili konuşurlarmış. Sizin buraya kadar gelip yaşadıklarınızı anlatmanız bile büyük cesaret ister. Korkulacak ve utanılacak hiçbir şey yok. Aslında buna benzer şeyler yaşamış birçok insan var,” dedi Seden.

“Tilbe Hanım, Ekin Beyle en son ne zaman görüştünüz?” dedi Koray.

“Üç hafta önce son romanımın tanıtım gününe gelmişti. Biraz sohbet ettik artık ne kadar sohbet sayılırsa. Daha çok birbirimizi iğneledik desem daha doğru olur. O zamandan beri hiç görmedim kendisini.”

“Peki, Jale Hanımla olan birlikteliğinde haberiniz var mıydı?”

“Hayır yoktu. Jale Hanım hakkında araştırma yaparken öğrendim.”

“Baha ve Yıldız Şimşek, Beray Kızıl, Afşar Gündoğdu ve Gülfem Narin. Bu isimlerden size tanıdık gelen var mı?”

“Maalesef yok.”

“Tilbe ve Damla Hanım, şimdilik bu kadar. Gerekirse biz sizi ararız, geldiğiniz için size teşekkür ederim.”

Tilbe tam kapıdan çıkarken, birden durdu ve Seden’e, “Biliyor musunuz, Jale Hanım bir röportajında da aynı sizin söylediğiniz gibi Birbirini anlayan ruhlar aynı dili konuşur demiş. Bu bir tesadüf olamaz değil mi?” dedi acı bir gülümsemeyle.

***

Ertesi sabah görevli memur bütün raporları Seden’e verdi.

Otopsi raporuna göre, maktul küçük uçlu iğneli şırınga ile şah damarına yüksek dozda morfin zerk edilerek öldürüldüğü tespit edilmiştir. Vücudunda herhangi bir darp veya yara izi yok. İç organları gayet sağlıklı, herhangi bir hastalığa rastlanılmamıştır.

Toksikoloji raporuna göre, mide sıvısından alınan örneklerde, maktulun mide sıvısından başka bir şeye rastlanılmamıştır. Kanında ise yüksek dozda eroin maddesi görülmüştür.

Parmak izi sonuçlarına göre, temiz bir ize rastlanılmamıştır.

Seden’in canı epey sıkılmıştı.

“Amirim, başladığımız yere tekrar döndük. Katil ya da katiller çok temiz çalışmışlar.”

“Bu doğru. Ama biz de çaresiz değiliz bilakis çare biziz.”

Seden, bir süre düşündükten sonra “ Sen herkese telefon et ve onları teker toplantı salonuna al. Bu arada Gülfem Hanımı hemen ara ve acele buraya gelmesini söyle. Bu arada kırtasiyeye git ve bir hatıra defteri al. Şöyle pembeli morlu süslü bir şeyler olsun üstünde, kızların çok sevdiği modellerden yani.”

“Amirim hayrola! Bu ne hız, neler planladığınızı anlatmayacak mısınız?”

“Bir oyun oynayacağız Koray. Bakalım katil ya da katiller ne kadar akıllı onu göreceğiz.”

“Peki, bu hatıra defteri ne iş?”

“Oyunun en önemli parçası!”

***

Gülfem, heyecanla Seden’in odasında bekliyordu. Seden telefon görüşmelerini bitirdikten sonra “ Gülfem Hanım, şimdi beni iyi dinleyin. Katil ya da katilleri yakalamamız için yardımınıza ihtiyacım var.”

“Ah ne heyecanlı! Jale kızımın ruhunu huzura erdirmek için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım. Yeter ki siz isteyin, tehlikeli bile olsa ben razıyım.”

“Merak etmeyin, siz burada bizim gözetimimiz altında olacaksınız. Her şey bir oyun ama ciddi bir oyun. Lütfen doğal olun. Vereceğiniz en küçük bir falso, oyunu bozar anlaştık mı?”

Seden, Gülfem’e en ince detayına varıncaya kadar oyunu ve üstlendiği rolü anlattı. Sonra Gülfem, Seden’in talimatıyla toplantı salonuna götürüldü.

 

Baha-Yıldız-Beray-Afşar ve Ekin, çok geçmeden salona geldiler. Yıldız, kurum kurum kurulan Gülfem’e alaylı bir ifadeyle “ Ooooo! Bakın kimler gelmiş. İlk toplantıda nerelerdeydiniz Gülfem Hanımcığım? Gözüm hep sizi aradı ama.,” dedi. Gülfem hiç istifini bozmadan “ Siz de hoş geldiniz Yıldız Hanım.”

Koray, iki kadını arasındaki sürtüşme büyümeden araya gidi “ Tekrar hepiniz hoş geldiniz. Jale Hanımın otopsi raporu bu sabah elimize ulaştı. Kendisine, şah damarından yüksek dozda eroin enjekte edilerek öldürüldüğü tespit edilmiştir.

Solonda bir anda sesler yükselmeye başladı. Herkes hep bir ağızdan “ Olamaz! Kim..kim böyle bir şey yapar? Caniler!” diye bağırmaya başladı. Seden hemen araya girerek herkesi sakinleştirdi.

“Biliyorum çok acı bir olay ama katil ya da katilleri en kısa zamanda yakalayacağımızdan emin olabilirsiniz. Bizden sakladığınız herhangi bir şey varsa lütfen korkmadan söyleyin. Vereceğiniz küçük bir bilgi bizim için büyük bir ipucu olabilir,” dedi ve sonra Gülfem’e bakarak “Gülfem Hanım, dün rahatsızlığınızdan ötürü burada bulunamamıştınız. Jale Hanımla yakınlığınızı biliyoruz. İlk ifadenizde buna fazla değinmediğinizi gördüm. Bunu sebebini açıklar mısınız?”

“Ah öylemi hiç farkında değilim doğrusu. Olayın şokundan olacak, yaşlılığıma verin evlad.” Gülfem sözünü daha tamamlayamadan Yıldız bağırarak “ Zumba derslerinde kıvırırken yaşlılığından bahsetmiyordun ama! Şimdi karşında polis gücü var. Neler sakladığını hele bir anlatma da görelim seni!” dedi.

“Yıldız Hanım lütfen sakin olun. Gülfem Hanım bütün sorularımıza yanıt verecek merak etmeyin. Devam edin lütfen,” dedi Koray Gülfem’e bakarak.

“Evet, Jale kızımla çok yakındık. Her şeyini anlatırdı bana, bir de hatıra defteri vardı. Bütün içini ona dökerdi yavrucak. Ama ne yazardı ne çizerdi bilmiyorum inanın.”

Hatıra defterini nerede saklıyordu?”

“Yanılmıyorsam okulda bir yerlerde saklıyordu. Ekin Beyin evlenme teklifinden sonra, bir gün Zumba dersine erken geldim. Dans salonunda kimler var diye merak ettim, şöyle bir kapıdan bakayım dedim. Bir de ne göreyim? Jale kızım bir köşeye çekilmiş, gözlerinde sicim gibi akan yaşlarla hatıra defterine bir şeyler yazıyordu. Beni görünce hemen gözlerini sildi ve defteri kapattı.”

“Peki, bu defter nasıl bir şey? Üstünde ilgi çeken objeler falan var mı?”

“Pembe ciltli, üstünde Paris’in simgesi Eyfel Kulesi vardı galiba. Bir de küçük kalp şeklinde kilidi vardı yanlış hatırlamıyorsam.”

“Nereye sakladığını görebildiniz mi?”

“Gördüm tabii. Dans salonun aynayla kaplı duvarının köşesinde oyuk gibi bir yer var ve orasını da güzel bir heykelcikle kapatmış. Hiç belli bile olmuyor. Zavallı yavrucuğum belki de takip ediliyordu ve onu kimin öldüreceğini biliyordu.”

“Emin misiniz Gülfem Hanım?”

“Eminim evladım! Size yalan borcum mu var?” dedi Gülfem sesini yükselterek.

Seden, salonda bekleyen görevli memura döndü ve “ Gülfem Hanımı sorgu odasına alın lütfen! Bakalım bizden sakladığı daha neler var öğrenelim!”

Gülfem neler olduğuna bir türlü anlam veremiyormuş gibi yaparak Seden’e “ Beni bu şekilde sorguya alamazsınız! Bildiğim her şeyi anlattım size daha ne istiyorsunuz anlamadım,” dedi. Görevli memur, Gülfem’e zorluk çıkarmaması için uyarıda bulundu ve koluna girerek onu, salondan çıkardı.

Seden göz ucuyla bir yandan salondakilerin tepkisini ölçüyor bir yandan da Koray’a talimatlar yağdırıyordu. “ Derhal ekibe haber, olay mahalline gidip defteri bulup getirsinler buraya.”

Koray ekibi aradı ama olumlu yanıt alamadı. “Amirim, ekip şu anda başka bir olay için çıkmış. Gece geç vakitlerde döneceklermiş ancak. Sabah ilk iş gideriz diyorlar. Ama merak etmeyin iki memurumuz olay mahallinde nöbet tutuyor.”

“Peki, nöbet değişimleri ne zaman”

“Gece yarısından sonra amirim. Saat 01.30’da nöbeti devralacak arkadaşlar gelecek. Ancak nöbeti devredenler saat 12.30 gibi olay mahallinden ayrılacaklar.”

“Neden?”

“Amirim, arkadaşlar hiç dinlemediler biliyorsunuz.”

“Tamam. Sabah erkenden ekibinle beraber olay mahalline gidiyorsun ve hatıra defterini arıyorsunuz.”

Herkes can kulağıyla Seden ve Koray’ı dinliyordu. Kısa bir sessizlikten sonra Yıldız “ Bu hatıra defteri de nereden çıktı şimdi? Neler saçmalıyor bu kadın anlamadım!”

“Biz de merak ediyoruz Yıldız Hanım. Eğer öyle bir defter varsa mutlaka katil ya da katillerin adı geçiyordur. Yoksa neden köşe bucak saklasın ki? Sizin bu hatıra defterinden haberiniz yoktur herhalde bu kadar şaşırdığınıza göre,” dedi Koray.

Yıldız dudaklarını bükerek “ Jale hiçbir sırrını benimle paylaşmazdı. Ama görülen o ki Gülfem’le de paylamamış!”   Hemen arkasından Ekin “ Gerçekten inanıyor musunuz böyle bir defterin varlığına? Gülfem Hanım yaşlı ve yalnız bir kadın. Sizce dikkat çekmek için uydurmuş olamaz mı?”

“Olabilir tabii her şey mümkün. Ancak bunu göz ardı edemeyiz o defteri bulmamız şart Ekin Bey,” dedi Koray.

Odaya tekrar bir sessizlik hakim oldu. Beray-Afşar ve Baha meraklı gözlerle olan biteni anlamaya çalışıyordu. Seden, planının ilk kısmını tamamlamanın verdiği rahatlıkla, herkesi defter bulunca haberdar edeceğini söyleyip gönderdi.

***

Bahçelievler Yedinci Cadde Üstündeki Sargın apartmanının zemin katında bulunan okulun çevresi kuşatılmıştı. Seden ve Koray okul müdürünün odasında hazır bekliyordu. Saatler 12.30’u gösterdiğinde okulun kapısında nöbet bekleyen iki memur, görev yerini terk etti. Zaman geçmek bilmiyordu.

“Amirim saat 22.00’den beri buradayız. Sizce bu hatıra defteri numarasını yemişler midir?”

“Bekleyip göreceğiz Koray.”

Çok geçmeden, kapıda tıkırtılar duyulmaya başladı. Sonra kapı yavaşça açıladı ve el fenerinin ışığı görüldü. Siyah eşofmanlar içinde, başında siyah bere, yapılı ve uzun boylu bir adam sakin adımlarla dans salonunun kapısını açtı.  Fenerini etrafta gezdirerek, aynayla kaplı salonun köşesindeki heykelciği buldu. Yavaş hareketlerle heykeli yerinden kaldırdı ve duvardaki oyuğu bulmaya çalıştı. Ama duvarda oyuk falan yoktu.

“Hay lanet kadın! Senin bi elime geçirirsem!.,” diye bağırarak elindeki feneri yere fırlattığı sırada, Seden salonun ışıklarını açtı. Elindeki hatıra defterini göstererek “Bunu mu arıyordunuz Baha Bey?” dedi.

Baha olduğu yerde donup kalmıştı. Sonra sakince yere diz çöktü ve ağlamaya başladı.

“Mutlu olmak istedim anlıyor musunuz mutluuu! İki kardeş zehirli sarmaşıklar gibi sarmıştı her yanımı. Bir başımın etini yer biri bana meydan okur! Hakkını yemeyeyim çok güçlü bir kadındı ama beni salak yerine koyarak hayatının en büyük hatasını yaptı. Sonunda bunun bedelini canıyla ödedi!”

“Neden sessiz sedasız ayrılmadınız eşinizden? Jale’yi öldürmeniz neyi değiştirdi?”

“O cazgır ablasına mı bırakacaktım her şeyi. Jale’den kalanların yarısı da benim hakkım. Beray’la yeni hayatımızı kurmak için yeter, artardı bile. Ama onu da çok gördü bana, Isadora çakması Jale Hanım. Aslında tıpkı onun gibi kırmızı bir fularla boynunu kırarak öldürmek isterdim.  Sevgili baldızımın, beni Beray’dan uzaklaştırmak için bulduğu ufak tefek işlerden aldığım parayı biriktirdim. Sonra o parayla eroin aldım. Okulun kırtasiye malzemelerini aldığım bir kitapevi var hemen köşede. Bir gün şu yazar kadın Tilbe.. Tilbe.. soyadı her neyse işte, onun kitabına rastladım. İsmi dikkatimi çekmişti. Kitabı gizli gizli okudum. Adı geçen karakter gibi Jaley’i öldürdüm. Çok kolay oldu. Sabah erkenden evden çıktım. Güvenlik kameralarının kör noktalarını bildiğim için içeri rahat girdim. Zaten temizlikçi kadın da geç gelecekti. Jale her zamanki gibi müziği sonuna kadar açmıştı geldiğimi fark etmedi. Arkadan yaklaşıp boynuna iğneyi sapladım. Hemen oracığa yığılıverdi. Sonra bedenini bulduğunuz pozisyona getirdim. Biliyor musunuz pembeden nefret ederdi. Ben de kırtasiyeden aldığım küçük pembe zarfın içine çıkartma harflerle yine pembe kağıda Isadora kim sen kimsin yazdım. Aklı sıra Isadora gibi olmaya çalışıyordu. Sonra gösterilerde kullandığı pembe gülleri aynaya yapıştırarak kitabın ismini yazdım. Amacım hedef saptırmaktı. Daha sonra Yıldız şüphelenmesin diye eve sıcak simit alıp döndüm. Siz benim katil olduğumu nerden anladınız?”

“Sıcak simitler! Eşinize şimdiye kadar hiç sıcak simit yedirmemişsiniz anlaşılan. Ama yine de emin olmam gerekiyordu,” dedi Seden acı bir gülümsemeyle.

“Koca çenemi tutmayı beceremedim desenize. Ama şu simit meselesi olmasaydı beni yakalayamayacaktınız. Öyle değil mi?”

Seden, Baha’nın gözlerinin içine bakarak “Binimle Dans Eder Misin?” dedi.

O Kız

O kız hakkında fazla bir şey bilmiyorum. Dedesinin sol dizinde oturuyordu ben onu gördüğümde, ellerini kavuşturmuştu. Ne gördüğümü tam bilmiyordum. Diğer dedesi apar topar anneanneyle ilk uçağa atlayıp yola koyulmuştu. İnsanlardan mesaj yağıyordu. Ölümü ona yakıştıramıyorlardı. Onun için kimse için savaşmadığım kadar savaştım. Sonunda kaybettim. Bana şunu söyleyen de oldu: “Hayır, onun canını alacağız. Çünkü o senin bilmediklerini biliyordu.”

O kız için çok çalıştım. Dediğim şuydu: “Bunu bilemezsiniz. Kötü biri gibi görünmüyor. Babası imanlı biri bence. O, müslüman doğdu. Kimseyi kötü yola sürüklemeyecek. Kendi de kötü olmayacak. Sapkın düşüncelere sahip olmayacak. Yoldan çıkmış bir hain de olmayacak.”

“Neden onu kurtaralım?” diyordu bana.

“Onu kurtarmalısınız. Çünkü anası babası iyi insanlar. Ölürse çok üzülecekler,” dedim.

“Sonunda ölmeyecek mi? Yirmi yaşında, kırk yaşında, yetmiş yaşında, doksan yaşında…”

“O zaman ölürse anne ve babası hayatta olmaz. O zaman kızlarının ve torunlarının öldüğünü gören bir anne baba, bir dede ve nine olmayacak. Zamansız ölüm herkesi üzecek.”

“O zaman da onun çocukları, torunları, eşi dostu olacak. Senin zamanına göre bu can alındığında da yine üzülen birileri olacak. Dediğini anlıyoruz. Bir sebep bulmak istiyorsun. Şurası kesin ki sen haklısın. Bir sebep olmalı. Onun günahkar bir zorba olmayacağının garantisini verebilirsin. Bize de bu yeter. Ama bazı şeylerin derin anlamları vardır.”

Bu derin anlamın ne olduğunu merak ediyordum. Bazı kelimeler kullanılmalıydı. Ölüm kelimesi de yaratılmışların dilinde canlı tutulmalıydı. Hayat ölümü kapsıyordu.

“Zamanı gelecek,” dediler. “Senin için biraz daha vakit olsun. Fakat o ölecek. Kan kanseri bu. Ölmeden iki gün önce, sosyal medya onun adını duyacak. Kan aranacak. Fakat yetişilemeyecek. İsyan burada devreye girecek. Bazıları zaten doğmamıştır. Bazıları zaten yedi liraya tenezzül eder. Bazıları zaten attığı adımın kendisini nereye götüreceğini herkesten önce bilir. Bu, insanın kendisidir. Onu götürmeyelim mi? Sen onu nereye götüreceksin?”

Benimle yer değiştirmeyi istediler. Ben onların yerine geçecektim. Onlar da benim yerimde olacaktı. Çekişme devam edecekti. Dediler ki: “O çok iyi biri mesela. Bir melek sayalım onu. Meryem kadar temiz. Şimdi sen söyle.”

“Ne söyleyeyim?”

“Söylemen gerekeni söyle. Yer değiştirdik. Onun bir şeytan olduğunu söyle.”

“Söyledim.”

Değişen bir şey olmadı. Bu da onun ölümüne bir neden uyduramadı. Başka bir yol bulmalıydım. Bunu engelleyebilecek miydim?

Niçin öldüğünü bilirsem ne değişecekti? Birileri ölürdü. O kız da ölmüştü. Belki de hiç doğmamıştı. Hastanede yatıyordu, başını yastıktan sarkıtmıştı, tıslamayı andıran inceden solukları duyulur duyulmazdı işte dinlemezseniz. O kız öldü. Yaşamadı hiç. Yaşasaydı ne olacaktı? Sayfalarca günah biriktiren yazıcılara emanet romanlar mı yazacaktı? Muhafaza edilemeyecek saflığını koruyamayacak mıydı? Yaşasaydı ne olacaktı? Ona ne bağlanacaktı? Öldüğünde ne değişecekti peki? Babasının iş arkadaşları, onun kızının, kanser hastası yavrusunun, hastane yatağından kalkamadığını öğrendiklerinde kıs kıs güleceklerdi. Babası iş ortamında sevilmiyordu.

O, biliyordu ki, kızı hastaneden sağ salim çıkamazsa kimse ona baş sağlığı dileğinde bulunmayacaktı. Düşmanlık beslenen çevrede ona karşı inanılmaz derecede bir kin güdülüyordu. Devlet işi olmasaydı onu bir kaşık suda boğacaklardı. Tapu müdürlüğündeki arkadaşı ve milli eğitimdeki mutamet ona biraz iyi davranıyor olsun, kaymakamın özel sekreteri ve yazı işleri müdürlüğü aracılığıyla hemen bir baskı uygulanır ve o yine sevimsiz ilan edilirdi. Çoğunluk emri her şeydi sosyal alanda.

Tayin dilekçeleri verdi. Cevap almayı bekledi. Resmi yazının personel genel müdürlüğünden bir an önce kabulle geri gelmesi için dua ediyordu. Bir yarış halindelerdi. Düşmanları tayin çıkmadan önce kızın ölmesini istiyorlardı. Oysa kız ölecekse bile bu iş tayinden sonra olsun diye dua ediyordu. Kız tayinden sonra ölürse düşmanları onun yüzüne bakarak içten içe sevinemeyeceklerdi. Sevinseler bile o, tayini çıktığından çok uzaklarda olacak ve bu sevinçlere şahitlik etmeyecekti.

Yarın bunları düşündü. Bunlar urdu. Bunlar lekeydi. Bunlar şeytanın halifeleriydi. Bu insanlar onun iş arkadaşlarıydı. Her gece onlara lanet etti. Olacakları aklında kurdukça Allah’a onların da canını aynı şekilde yakması için dua etti. Onların da bir yakını inşallah ölürdü ve o da aynı şekilde intikamını alırdı. Bağıra çağıra güler ve az ötedeki odada sessizce içine ağlayan bir iş arkadaşı otururken neşeli neşeli eğlenen bu insanlar gibi göbek atardı. Bunu yapacağına yemin etti. Ama ya onların hiç yakını yoksa? Ya onların hiç hasta akrabası yoksa? Doğru. Onlar kimdi? Ben onların kim olduğunu melek statüm dolayısıyla biliyordum. Ama o bunların başını sıradan bir insan zannediyordu. O, şeytanın, mecazi anlamda değil, ifritin ta kendisiydi. O kızın babası bunu bilmiyordu. Bu, onun büyük sınavıydı. O kız öldüğünde bağıra çağıra gülüşmeye başladılar. Birbirlerine orta şekerli kahve söylediler. Alacakları yolluklardan, tazminatlardan, görev gelirlerinden bahsettiler. O kızın babasını konuşmaya davet etmediler. Yüzüne bakmadılar. Selam sabah yoktu.

Ölmeden bir hafta önceydi. Eski bir bakan yakınını devreye sokmuştu. Yalvarıyordu. “Kızım ölecek sayın vekilim,” diyordu. “Burada beni sevmeyen insanlarla çalışmak zorundayım. Kanser hastası. Kurtulması için dua ediyorum. Ama olacakları da görebiliyorum. Bu benim için zorlu bir sınav. Korkuyorum.  Başka türlü sınav edilmek isterdim. Ama… Yardım yok mudur bana?”

Onun kendine hayrı yoktu. Bir zamanlar hükümette iki numaralı adamdı. Yaşını alınca ve askeri kanat ağırlığını koyup sivil irade kış dalı gibi çatırdamaya başlayınca direncini kaybetti ve kendi kabuğuna çekildi. Tayin dilekçesi olumsuz şerhli gittiği gibi geri geldi. İstifa etmeyi düşündü. Yarın işe gelmeyebilirdi. O zaman kimse yüzündeki acı ifadesine tanık olamazdı. Yıllık izinlerini düşündü. Bunları kullansa da bir şey değişmezdi. Geri döndüğünde düşmanları yine acısını hiçe sayarak kahkahalarla gülüşeceklerdi.

Buradan toplum içinde bulunan insanların herkesle iyi geçinmesi gerektiği sonucuna vardı. Sevmediği kimseler olsa bile bunları seviyormuş gibi davranmalıydı. Yalandan da olsa onları seviyor gibi davranırsa, ellerine böyle durumlar için kullanılacak bir koz vermemiş olurdu. Düşmanlık belli edilirse bu kimseler de işte böyle acıyı kanatmak için her fırsattan istifade ederek kahve fallarında, yolluk sohbetlerinde, ayın on beşinin ertesinde kahkahalarla gülüşerek yaraya tuz basarlardı. Bir yakını ölmüş arkadaşımız yan odada, sessiz olalım, demezlerdi. Düşmanlık belli edilmemeliydi asla. Hatta onları çok seviyormuş gibi davranılmalıydı.

O kız öldü. Babasının tayini kızın ölümünden üç ay sonra çıktı. İfrit üç ay boyunca güldü. Maaşına gelen zamma güldü. Trafik kazası yapan bir ünlünün haline güldü. Çalışmadan geçen mesai saatlerine güldü. Ona baş sağlığına gitmediler. Yine yüzüne bakmadılar. Taziye ziyaretine uğrayanların bile maskeli bir suratla kapısını çaldığına inandırdılar onu.

Tarafsız olanlardan biri, ona kızının durumu için üzüldüğünü söyledi. Tarafsızdı. Şeytanın avanesiyle takılıyordu. Birden onun tarafına geçip onunla konuşuyordu. Asla niçin bu kızın babasına taziye ziyaretine gitmediklerini sormadı. Asla niye bu adama selam sabah vermediklerini sormadı. Asla orta yolun bulunması gerektiğini söylemedi. Asla inanmış kimselerin küs kalmamaları gerektiği şeklinde bir yorumda bulunmadı. Ortada olmaya devam etti. O, taziye evinde babanın durumunu görmüştü. Ortada olmak, taraf tutmaktı.

Aradan yıllar geçti. Babanın intikamı orta yerde kaldı. Kızının yanındaki bir boşluğa gömüldü. Şeytanın avanesi ve orta yolu tutan o kimse, yıllar sonra da aynı şekilde davranmaya devam ettiler. Hayatları hep yolunda gitti. En kolay işleri yapıp en yüksek maaşı aldılar. Tayin dilekçeleri en fazla on beş gün içinde olumlu cevaplanıyordu. Mülki amirler bile onlardan korkuyorlardı. Forsları makam ayarında olmasına rağmen kendilerini geri planda tutarak kalabalık bir cemaat oluşturmayı başarıyorlardı. Geri planda olmak boşluk oluşturuyordu ve bu da o boşluğun insanlar tarafından doldurulmasını sağlıyordu.

Baba, ölünceye kadar dişlerini sıktı. Hep haber bekledi. Onlardan birinin bir yakını ölmeliydi. Ya da ne bileyim, işlerinden olmalılardı. Kapılarına icra memurları dayanmalıydı. Eşlerinden boşanmalılardı. En hafifinden bir iş arkadaşlarından iki harfli bir argo kaba söz duymalılardı. Bunların biri bile gerçekleşmedi. Onun da eli kendi kendine intikam için titreyip kalkamayacağı için, yaratılışının gereği olarak sabırla bekledi. Öldükten sonra kızına kavuştu. Kızına sormak istedikleri vardı. Onu çok özlemişti. Ölmek için on yıllarca beklemişti. Zamanı sabırla sardı ve sonuna geldi. Babasını özlemiş miydi? O, kızını çok özlemişti. Bu nasıl bir içten sarılmaydı?

O kızın niçin öldüğünü şimdi anlayabiliyordum. Babasını cennetle müjdeleyen sabır makamları onu böyle sınamışlardı. Kızı önceden ona bir yer ayırtmıştı. Şimdi sevinebilirdi. Bekleyişini düşündü. Tayin yazısını aklına getirdi. Aylarca çektiği çile geldi aklına. Balkonda gülüşüyorlardı. O, içine akan yaşları nereye saklayacağını bilemiyordu. O halde piyasa fiyat araştırması yapıyor, yaklaşık maliyeti hesaplıyor, tutanak tutuyor, mühür basıyor, mevzuat okuyordu. Yükünü alan olmadığı gibi ne durumda çalıştığını soran da yoktu. Gece olmak bilmiyordu, sabahsa çabuk geliyordu. Sekizde işkence başlıyor ve akşamın beşinde işkenceye ara veriliyordu.

Bazı durumlarda sanki acısı hafiflemiş gibi numara yapmaya çalışıyordu. O zaman neşe katsayısını daha da arttırıyordu ifrit. Onu yenemezdi.

O, şeytandı.

Bu da babaydı.

İşte şu yanındaki de o kızdı.

Kağıt Peçete

Bu gece belirgin şekilde stresli görünen barmen, bira dolu bardağı barın üstüne bırakırken masaya dökülen içkiye aldırmamıştı. Müşteri bir kâğıt peçete istedi ama barmen hoş bir genç hanımın içkisini doldurmakla meşguldü.

Aslında alçak sesle yapılan ricayı duymak istememişti. Bir, iki kez daha geldiğini hatırladığı bu müşteri en ucuz içkiyi içer ve geldiği gibi sessizce giderdi. Cebinden çıkardığı bir peçeteyle bardağının altındaki ıslaklığı kurulayan genç adama aldırmadan, barın diğer ucundaki çifte baktı barmen. Çok eğleniyorlardı ve hep fazla samimiydiler.

Gülmeyi sevdiği belli idi kırmızı bir eşarbı boynuna dolamış olan kadının. Etrafta eğlenen insanlar, özellikle de erkek müşteriler sık sık dönüp mekânda çınlayan kahkahaların sahibine bakıyorlardı.

Koyu kızıla boyanmış saçları çıplak omuzlarına dökülen kadın, partnerinin kollarının arasından sıyrılırken, sessiz ve yalnız müşteri bira dolu bardağını bir dikişte bitiriyordu.

Birkaç metre ilerisinde oturan çift kadar gürültülü olmasa da bu adam da eğleniyordu. En ucuzu da olsa içkisini içiyor, mekânı dolduran sarhoş ve yarı çıplak kızları kesiyordu.

İki saat önce işinin başına gelirken geçtiği caddeyi doldurmuş insanlar da eğleniyorlardı. Yalnız genç adamın boş bardağına baktı barmen, kendi bomboş hayatına baktı. Bu dünya da ondan başka herkes az çok eğleniyordu.

***

Yüksek topuklarının izin verdiği kadar hızlı bir şekilde tuvalete koşarken düşünebildiği tek şey midesini klozete boşaltmaktı. O garip kokteyli içmemesi gerektiğini biliyordu. Ve acele etmezse bir lavaboya, en kötüsü çöp kutusuna bile yetişemeyecekti.

Kadınlar tuvaletinin kapısını omuzuyla itti. İki elini de ağzına bastırıyordu çünkü. Az ilerideki erkekler tuvaletinin önünde iki sarhoş serseri ona gülüyorlardı. Açılmayan kapıya sol yanıyla dayandı, zorladı. Kilitli değildi, sanki kapının açılmasına engel olan bir şey vardı arkada.

İçeride birilerinin uygunsuz şeyler yapıyor olabileceğini düşündü. Rastlamadığı manzara değildi sarhoş iki hemcinsinin, aşkla birbirlerine sarılıp bulundukları ortamı unutmaları.

“Hey, çok acilse gel burayı kullan. Bütün kapları acarım ben senin için.”

İki serseri tüttürdükleri sarma sigaranın etkisiyle mutlu mutlu sırıtıyorlardı, buna zamanı yoktu.

Bütün gücüyle yüklendi kapıya. Acılan aralıktan daldı içeriye. Midesi çok bulanıyordu, boğazına kadar gelmişti artık dışarıya çıkmak isteyen sıvı ve yiyecek karışımı. Kendini en yakındaki tuvalete atmak için döndü, çakıldı olduğu yere.

Ağzını sıkı, sıkı kapadığı parmaklarında bir sıcaklık hissetti, elleri gevşedi ve ancak on saniye sonra bütün gücüyle bağırabildi.

***

Mete gözlerini tuvaletin fazla kirli zemininden kaldırdı. Bir buçuk metre genişliğindeki uzun alanın bir tarafında lavaboların sıralandığı tezgâh, diğer tarafında ise üç beyaz kapı vardı. Genç komiserin durduğu giriş kapısının karşısına düşen duvara masmavi gökyüzü ve beyaz bulutlar baskılı bir LED panel yerleştirilmişti.

Bu türden ışıklandırılmış panelleri tavanlarda görmeye alışkındı ama bir tuvaletin duvarında da fena durmamıştı doğrusu. Evdeki banyonun zeminine böyle bir şey yaptırmayı geçirdi kafasından. İlginç bir tema düşündü, Tan bu fikirden hiç hoşlanmazdı. Ağabeyi de bir evlenip gidememişti.

Ayağında galoşları olduğu halde ve bastığı yere dikkat ederek yürüdü, tuvalet kabinlerini gezdi. Adli Tıp doktoru henüz gelmemişti, Tunay yerde yatan cesedin başında idi. Genç ve güzel kadının boynundaki kırmızı eşarp oldukça sıkı duruyordu.

“Bununla mı boğulmuş?”

Tunay çömeldiği yerden ve arkadaşına bakmadan konuştu.

“Öyle görünüyor. Vücudunun başka yerinde bir darbe ya da iz yok.”  Kalktı genç komiser, “Sen ne yaptın?”

“Güvenlik kayıtlarına baktım. Kadının içeriye girişinden yirmi dakika sonra cesedi bulan diğer kadın geliyor. Bu arada içeriden de kimse çıkmıyor. Yani tuvaletler boşmuş gibi görünüyor.”

İki komiser etraflarına bakınıyorlardı dikkatle. İçeriye kapıdan başka girilecek en küçük bir geçit yoktu. Dar bir havalandırma penceresi bile.

“Belki de içeride saklandı ve o hengamede kaçmanın bir yolunu buldu,” diye düşüncesini anlattı Mete. “Kayıtları aldık, merkezde tekrar, daha detaylı incelenecekler. Bu kadın kendini boğmadığına göre, katil bir şekilde buradaydı.”

Olay Yeri İnceleme ekibinin yeni üyesi olan Seda’nın ilk işiydi. Hakan Başkomiserin ekibine alındığı için mutluydu genç kız ama mekânın aşırı pisliği moralini bozmamış da değildi. Her yer alkol, çiş ve kusmuk kokuyordu. İşin en kötü yanı sadece koku değildi. Keskin kokunun başlıca kaynağı zemindeydi. Cesedin hemen yanında, yani onun çalışma alanında.

Mete, kapı önünde duran ve belli ki nereden başlayacağını düşünen kıza sokuldu.

“Biz seni yalnız bırakalım Seda. İşini rahat rahat yap ki bu zavallı kurbanın katilini hemencecik bulalım.”

Seda, Cinayet Büro’nun gürbüz çocuğu Komiserin alaylı üslubunu yadırgamamıştı, yine de başını dikleştirip rahat görünmeye çalışarak baktı işine. Bir ceset, sağa sola atılmış kâğıt havlular, bir kâğıt servis peçetesi, bol miktarda kusmuk.

“Elimden geleni yapacağım Komiserim.”

***

Hakkı paşa, bir koltuğa oturmuş kolonyalı mendillerle temizlenmeye çalışan, ara ara sarsılıp hıçkıran, sonra tekrar temizliğe koyulan genç kadını izledi bir süre. Kız, bulduğu ceset yüzünden mi yoksa üstünü başını batırdığı için mi böyleydi, anlayamıyordu.

Erkekler tuvaletinin önünde sigara kaçamağı yapan delikanlılarla konuşmuştu. Gençlerin kafaları dumanlıydı ama yaşanılan sıra dışı olayın etkisiyle olmalı, akıllı kelimeler kurmayı başarmışlardı.

Şüpheli bir durum görmemişlerdi. Tuvaletin önünde biraz fazla zaman geçirmişlerdi fakat öldürülen kadının oraya girdiğini de görmemişlerdi. Barın tuvaletleri yan yana olduğu için kadın müşteriler mecbur kalmadıkları sürece orayı kullanmıyorlardı. Gençlerin söylediği her sözü güvenlik kayıtları da doğruluyordu. Kurban, bu iki delikanlı oraya gelmeden sadece iki dakika önce girmişti içeriye.

Tan, boğularak öldürülmüş bir halde bulunan Ebru Seden adındaki genç kadının, mekânda birlikte eğlendiği erkek arkadaşıyla konuştu. Genç adamın şaşkın, korkmuş ve içkinin etkisiyle olacak fazlaca aptallaşmış bir hali vardı.

Ebru yirmi yedi yaşındaydı, bekardı, tek başına yaşıyordu. Annesi ve babası başka bir şehirdeydi. Şirkette bir yıl önce çalışmaya başlamıştı. Uyumlu ve çevresiyle iyi geçinen biriydi.  Genç adamın bildiği kadarıyla eski bir sevgilisi de yoktu. İkisi de aynı şirketin muhasebe sevisindeydiler. Bu gece ilk kez birlikte dışarı çıkmışlardı. Teklif, Ebru’dan gelmişti. Pek belli etmese de o da uzun bir süreden beri ona ilgi duymaktaydı. Ama bir türlü cesaret edip açılamamıştı.

Açık sözlülükle ve kuşku uyandırmadan, gece boyunca genç kadının son derece keyifli olduğunu söyledi. Evet, tuvaletten geri dönmekte gecikmişti ama açıkçası bu tür mekânlarda fazla sıra olabileceği için merak da etmemişti.

Tan, gözlerinin içine endişeli soru işaretleriyle bakan erkeğin iletişim bilgilerini alırken, “şehirden bir yere ayrılma,” diye uyarsa da tecrübeleri ve sezgisi onun katil olamayacağını söylüyordu.

***

Başkomiser Hakkı Turan, sokağın taze havasından ciğerlerine bol bol oksijen çekerken kendisinden önce mekândan çıkmış olan Hakan amirin uzattığı sigarayı tereddütsüz kabul etti. Adli Tıp doktoru işini bitirip gitmiş, cenaze arabası cesedi götürmüş, olay yeri inceleme memurları toparlanmışlardı. Burada yapılacak işleri şimdilik bitmiş görünüyordu.

Bu noktadan sonraki adımda güvenlik kameralarının kayıtları dikkatle izlenecek; Olay Yeri ve Adli Tıp raporları beklenirken, öldürülen kadının yaşadığı ev  ve iş yeri ziyaret edilecekti. Ve Hakkı Paşanın en sevmediği bölüm… Kurbanın ailesiyle konuşulacaktı.

Bardan çıkan ekibine baktı, saat üçe geliyordu.

“Yarın sabah erkenden toplanıp olayı masaya yatıralım,” dedi.

Mete hemen orada park halinde duran ağabeyinin arabasına dayadı sırtını. Bu, ‘evinize gidin,’ demekti. İyi haber. Ellerini, gömleğini kokladı.

“Bence de eve gidelim amirim. Kokuyoruz resmen.”

“Hakan Başkomiserim.”

Seda koşarak çıktığı dik merdivenlerin zorladığı nefesini düzeltmeye çalışırken amirinin yanına sokulmuştu. Yanakları al, al olmuştu, garip bir heyecanı vardı sanki.

“Dur kız, ne bu telaş?” dedi Başkomiser.

Genç kız derin ve hızlı bir soluk alıp dikildi amirinin karşısında. Elinde tutuğu şeyi  uzattı adamın göreceği şekilde.

“Bunu buldum olay yerinde.”

Naylon torbaya konulmuş bir kâğıt peçeteydi bu. Hakan Başkomiser yeni elemanının heyecanını gözlemliyordu.

“Kirli bir peçete mi buldun? Tuvalette. Cidden çok sıra dışı bir durum.”

Genç kız, hafif bir alayla konuşan Mete Komisere baktı çabucak. Fazla ilgilenmeden amirine döndü.

“Koklayın amirim.”

Torbanın açık ağzını, ilgiyle izleyen Hakan’ın suratına yaklaştırmıştı.

Başkomiser bir anda burnuna, oradan da genzine kadar saldırıya gecen yoğun bira ve başka kokuların karmaşasıyla çekti kendini geri, yüzünü buruşturdu. Azarlar gibi konuştu.

“Dur be kızım? Öldürecek misin beni?”

“Özür dilerim amirim.”

“Ne bu? Adam gibi anlat şunu. Sınava mı sokuyorsun gecenin bu saatinde?”

“Estağfurullah amirim. Olur mu öyle şey?”

“Seda, açık konuş diyorum sana.”

Kız heyecan içinde ve bir çırpıda anlattı derdini.

“Amirim bu servis peçetesini kadınlar tuvaletinde buldum. Bu mekâna ait değil.”

İlgiyle baktı olay yeri ekip amiri.

“Müşterilerden birisi çantasında getirmiştir.”

“Sanmıyorum amirim. Çok ucuz ve kötü bir peçete. Bazı kadınlar gittikleri yerlerden peçete alıp çantalarına koyarlar ama ilgilerini çekecek kadar kaliteli bir şey olur bu genellikle. Ve bu peçeteye sinen koku bir erkek parfümü.”

Hakan amir gülümsedi hafiften. Bu yeni memurun heyecanı hoşuna gitmişti. Altı boş olsa bile.

“Erkek parfümü mü? Bana daha çok ucuz ve kötü bira gibi koktu.”

“Biliyorum bu kokuyu amirim. Erkek kardeşim kullanıyor. Hem de pahalı bir parfüm bu. Gerçekten pahalı.”

“O zaman erkek kardeşini cinayet zanlısı olarak almalı mıyız?”

Seda, sırtını dayadığı yerden rahat bir ifadeyle sırıtan Mete Komisere baktı. Ciddiyetini hiç kaybetmeden cevap verdi. “Erkek kardeşim size benziyor Komiserim. O da tıpkı sizin gibi çok şakacıdır ama değil bir insanı, bir tavuğu bile boğazlayamaz.”

Hakkı Paşa, Hakan Başkomiser ve Tan akıllıca ve saygıyla yapılan bu nükteye gülerlerken, Mete ciddi bir suratla yaslandığı yerden doğruldu.

Herkes biliyordu, yeni kızın gözünü iyi bir korkuturdu Cinayet Büro’nun haylaz çocuğu ama şimdi amirleri vardı burada. Yine de gözlerini ayırmadı Seda’dan genç komiser. Bakışları tehditkârdı.

Tunay’ın onlarla ilgilenmediğini fark etti neden sonra. Bir an için arkadaşıyla karşılaştı gözleri. Tunay koşarak geri girdi mekâna, hemen arkasından yetişti Mete.

Kadınlar tuvaletinin duvarına yerleştirilmiş gökyüzü manzaralı LED panonun aynısından erkekler bölümünde de vardı ve arkalarında gizledikleri küçük kapılar dar ve üstü kapatılmış eski bir havalandırma boşluğu ile birbirlerine açılıyorlardı.

Barın sahibi çalışanlarıyla birlikte bir kez daha polisin karşısındaydı ve bir kez daha kendilerini aklamak için terler döküyordu. Adam mekânı bir ay önce devralmıştı ve bu kapılardan hiç haberi yoktu. Barmen dışında, barda çalışan herkes işe yeni girmişti.

Otuz yaşında bekâr bir adam olan barmenin herhangi bir suç geçmişi yoktu. Ama üstüne sinmiş kötü bir kokusu vardı. Fazla sessiz ve gereksiz yere gergin görünüyordu. Bu koku, saatler boyu çalıştığı bara egemen olan alkol, ter ve diğer pis şeylerin kokusu değildi.

“Kapılardan haberim yoktu. Burada işe başladıktan on beş gün sonra devredildi zaten mekân. Biz çalışanların kendi tuvaletimiz var. Hiç işimiz olmaz müşteri tuvaletleriyle.”

Hayata duyulan karşılıksız bir öfke, memnuniyetsizlik, mutsuzluk ve yalan kokuyordu Yavuz Beter.

Hakkı Paşa, patrona, barmene ve bu gece çalışan diğer beş elemana baktı. Hepsi endişeliydi. Sonra yanındaki Komisere döndü, “Tan, bunların hepsini alın emniyete. Bu gece misafirimiz olacaklar. DNA ve parmak izi sonuçları bir çıksın bakalım.”

Mete, Seda ile birlikte kamera kayıtlarının başına oturmuştu tekrar. Cinayet saatinde tuvaleti kullanan bir bar çalışanı  ya da davranışları şüpheli bir müşteri arıyorlardı.

Tunay, sandalyelerde oturan çalışma arkadaşlarının arkasında durup kalitesiz kayda baktı.

“Personel, müşteri tuvaletini kullanmıyormuş. Müşterilere odaklanalım ama içeri sızabilecek bir personeli de gözden kaçırmayalım. Ebru ile aynı zamanlarda ve biraz daha önce içeri giren birisi olabilir. Kapıların arasındaki boşluk orada uzun süre saklanabileceği kadar geniş değil. Tabii tam bir psikopat değilse.”

Seda Komisere döndü, “LED panelde oldukça sağlıklı ve yeni izler buldum Komiserim.”

“Aferin yeni kız,” diye homurdandı Mete.

Saatlerdir aynı görüntülere tekrar tekrar bakmaktan sıkılmıştı. Görüntü kalitesi çok kötüydü ve insanların yüzleri seçilemiyordu. Ancak kıyafetlerden ayrım yapabiliyorlardı. Erkekler tuvaleti çok işlekti. Ama içeri giren kişi birkaç dakikadan fazla kalmıyordu.

“Kadının içeride kaldığı yirmi dakika boyunca şüpheli gördüğümüz herkesi ayıklamalıyız,” diyen Tunay’a baktı, tekrar homurdandı. “Hadi bir şüpheli seçtik diyelim. Sonra bu adamı nereden bulacağız, bir fikriniz var mı siz dâhilerin?”

Seda yanı başında oturan huysuz komiserden hemen arkasında dikilen diğerine çevirdi mahcup bakışlarını. Tunay sıcak bir gülümsemeyle, ‘rahat ol’ der gibi göz kırptı genç kıza.

“Şu kâğıt peçetenin üstünde basılı iki harf vardı. Kullanıldığı mekânın ismi ya da amblemi gibi bir işaret olabilir. Hakan amir araştırıyor.”

Seda yorgun gözlerini ekrana dikerken, gözlerinden daha yorgun mırıldandı. “Öyle pahalı bir parfüm kullanan bir adamın böyle ucuz yerlerde takılması garip değil mi?”

Mete, artık iyice mimlediği genç kıza kötü kötü baktı. “Senin pahalı zevkler sahibi kardeşinin takıldığı asil mekânlarda bu kadar kolay cinayet işlenemediği için olabilir mi?”

Mahcup eğdi başını yeni kız. “Haklısınız amirim. Düşünemedim. Kaç mekânın tuvaletinde birbirlerine açılan kapı vardır ki?”

“Şu siyah gömlekli adam çıktı mı?”

Komiser homurdanmayı kesip işine geri dönünce özgüvenine hemencecik kavuşan genç kız hevesle atıldı. “Evet amirim, iki dakika önce çıktı. Şu ot saran çocuklar gelirken o çıkıyordu.”

“Yok, o garip renkli ayakkabısı olan değil. Bu çöplüğe göre fazla kaliteli giyinmiş olan herif.”

Birbirlerine baktı iki genç polis. Seda’nın yorgunluktan küçülmüş gözleri kocaman açılırken Mete mırıldandı.

“Pahalı zevkleri olan ama düşük sınıf mekânlarda takılan biri.”

Tunay da ekrana daha dikkatli bakarken ekip arkadaşı görüntüyü geri alıyordu. Tan girdi küçük odaya. Ekibin haline ümitsizce bakarak aynı ümitsizlikle konuştu.

“İki ay önce bir kadın tecavüze uğramış tuvalette.  Adamın içeri nasıl girdiğini bulamamışlar. Kadın da saldırganın yüzünü görmediği için bir şüpheli tespit edilememiş. Olaydan sonra barın adı kötü anılmaya başladığı için sahibi devretmiş.”

Söyleyecek bir cümlesi daha vardı ki oturduğu sandalyeden doğrulan kardeşine baktı. Yüzünde sinsi bir sırıtış yayılıyordu Mete’nin.

“Asayişten kimi yatağından kaldıracağımı biliyorum.”

***

 

Dün öğle saatlerinde çalıştığı küçük kafeden alınan şüpheliyi, bu saate kadar tutulduğu nezaretten sorgu odasına geçirmek için bekledikleri emri sonunda almışlardı amirlerinden.

Hakkı Paşa, Seda’nın koşarak yetiştirdiği DNA ve parmak izi sonuçlarına baktıktan sonra, masasında emir için hazır bekleyen Tan komiserin önüne atmış ve vermişti talimatını.

“İki ay önceki olayın saldırganı olduğu doğrulanmış. Adam sizin, konuşturun. İtiraf istiyorum.”

Analiz sonuçlarını adamın önüne sürerken koyarken içine bakıyordu Tan.

“Bizi bayağı bir yordun Barış Elçi. Ama bak buradasın işte. Ben katillerin cinayet yerine geri döndüklerini sanıyordum. Bir tecavüzcünün aynı yere katil olmak için ikinci kez gittiğini görmemiştim.”

Adam suratını cevirdi. “Ben kimseyi öldürmedim.”

“Bu belgeler öyle demiyorlar ama. Tecavüz ettiğin kadından alınan örnekler senin DNA’nla eşleşmiş.”

Adamın gözleri öfkeyle açıldı. “Yalan söylüyor o sürtük. Kendi rızasıyla birlikte olduk o gece. Sevgilisi şüphelenince öyle söylemiş.”

“Güzel hikâye,” dedi Mete. Adamın sol yanında duruyordu. Elleri ceplerinde devam etti. “Bak bu ifadeyi sürdürürsen yırtarsın. Hâkim inanır kesin sana. Bu ülkede kaç erkek tecavüzden suçlu bulunuyor ki? Hep bir mazeretiniz var. Zaten bizim işimiz değil o dosya. Şeyi söyle asıl sen bana, o gizli kapıyı nasıl buldun. Biz çok zor bulduk doğrusu.”

Adam yüzünü buruşturdu. “Gizli kapı falan bilmiyorum ben.”

Tan adamın şimdi daha rahat konuştuğunu hissediyordu.

“Bilmiyorsun demek. İyiymiş. Sen bu Esra’yı niye öldürdün? Kız kabul etmedi mi birlikte olmayı?”

Adamın kaşları çatıldı aniden, öfkeyle bağırdı bu kez. “Ben kimseyi öldürmedim diyorum size!”

Tan, masada duran dosyayı çok hızlı ve sert bir şekilde dayadı adamın burnuna.

“Ben de delileler var diyorum lan! Kadının boğazında parmak izlerin bulundu.”

Elini geri çektiğinde Barış Elçi’nin burnundan ağzına doğru kalın bir çizgi halinde kan akıyordu ve adamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

“Bu imkânsız, kadının boynunda kırmızı…”

Sustu ama çok geç kalmıştı. Mete midesi bulanıyormuş gibi bakıyordu ağabeyine.

“Biraz fazla basit olmadı mı?”

Tan, gözleri fıldır fıldır dönen, kendi ağzıyla düştüğü tuzaktan bir kaçış yolu düşünen adamı süzdü dik dik.

“Evet Barış Bey, öldürdüğün kadının boynunda kırmızı bir eşarp bağlıydı. Ama tuvalete girerken kullandığın, az önce bilmediğini iddia ettiğin gizli kapıyı saklayan LED pano parmak izi bırakmak için oldukça ideal bir zemindi. Ayrıca olay yerinde düşürdüğün, çalıştığın kafeye ait olan kâğıt peçeteyi, barda içki içerken bardağının altına koyduğunu kamera görüntülerinden tespit ettik.”

Mete iğrenir gibi bir ses çıkarttı, “İnsan neden kirli bir peçeteyi cebine geri koyar ki? Pis misin, aptal mısın?”

Tan kardeşine bir bakış attı, yüzünü ekşitti.

“Uzaktan bakılınca pek bir asil duruyorlar değil mi? İstedikleri kadar temiz görünmeye çalışsınlar, ruhları pis bunların.”

Barış Elçi mavi kapağında kendi kanı olan dosyaya bakıyordu. Kirli ucuz bir kâğıt peçete yüzünden mi yakalanmıştı? Bilemezlerdi tabii bu ukala polisler o peçeteyi kapıdaki parmak izlerini silmek için yanına aldığını. Kadın, ellerinin arasında cansız yere yığılınca bir anda paniğe kapılıp kaçtığını… bilemezlerdi.

Sol tarafında duran Komiserin sert tekmesi sandalyesini sarstı.

“Bana bak, ikinci sefere bu kadar anlayışlı olmayacağım. Anlat, nereden tanıyordun kızı? Neden öldürdün?”

“Tanımıyordum.”

Tan masaya eğildi tekrar.

“Bak bir kez daha ‘ben öldürmedim’ dersen, seni bırakırım burada onunla. Gider, kapatırım kamerayı da. Artık bilmiyorum gerisini.”

Burnundan usul usul süzülen ılık kanı hissediyordu Barış Elçi. Rahatsız ediyordu ağzına bulaşan kanının tadı ama silmek için bir kâğıt peçete istemeyecekti. Hayatı boyunca bir daha kâğıt peçete görmek istemiyordu.

“O kadar çok eğleniyordu ki kahkahaları herkesin ilgisini çekmişti. Tuvalete giderken önümde yürüyordu. Telefonuyla konuşuyordu. Yanındaki zavallı iş arkadaşını anlatıyordu. Telefonda konuşurken bile eğleniyordu. Adamın bir senedir peşinde dolanan tam bir ezik olduğunu anlatıyordu. Kendisini bu gece yatağa atmak için hayaller kurduğundan emin olduğunu söylüyordu. Onu ekip sevgilisine gidecekmiş. Gizli kapıyı daha önceden bir garson kullanırken görmüştüm. Uyuşturucu saklıyordu orada. İçeri girdiğimde kadın makyajıyla oynuyordu.  Diğerine yaptığım gibi arkadan yaklaştım. Aynalar çok küçük olduğu için beni görmesi zordu. Ağzını tutup kapının arkasına çektim. Kolay olacaktı, gecen sefer çok kolay olmuştu. Eşarbı sıkıp biraz havasız bırakmak, sersemlemesini sağlamaktı niyetim. Hemen öleceğini düşünmemiştim.”

Samanlık

Jandarma Emekli Başçavuş Kutsal Bayraktar’ın hatıratından…

 

1967 senesi, henüz çiçeği burnunda genç bir askerken geçici görev emriyle merkeze uzak bir bucağa tayin oldum. Aynadaki üniformalı aksimden gözlerimi alamıyor, saçımı ve görünüşümü her şeyden çok önemsiyordum. Henüz hayatın zorluklarıyla tanışmamış, küçük insanların büyük acılar taşıdığı diyarlara adım atmamıştım.

Boğucu bir yaz günüydü. Bucağa bağlı köylerin birinden intihar vakası ihbarı geldi. Karakol amirim benden oldukça yaşlı ve tecrübeli bir başçavuştu. Yanımıza iki jandarma eri alarak askeri araçla yola çıktık. Sarsılarak ilerlediğimiz toprak yol arkamızda toz bulutuna dönüşüyor, gözlerim ufukta taşın, toprağın dışında bir yaşam belirtisi arıyordu. Kışın, üzerinden kar kalkmayan bu uçsuz bucaksız bozkırın, yazın lanetli bir çöle dönüşmesine hayret ediyordum. Tanrının, yarattıktan sonra bazı yerleri ve insanları tamamen unuttuğuna, belki de anımsamak istemediğine kanaat getirmiştim. Yoksa buralar nasıl bu kadar terkedilmiş, bu kadar yalnız görünebilirdi?

Köy, duvarları eğri büğrü, renksiz on-on iki kadar tek katlı haneden ibaretti. Kapı önlerinde yüzü kirli, yalın ayaklı çocuklar, zayıflıktan kaburgaları göğüslerinden fırlamış uyuz köpeklerle oynaşıyordu. Muhtarın olduğu söylenen ev, çamur ve hayvan terkiyle yoğrulmuş duvarların çevrelediği bir avlunun içindeydi.

Muhtar ellili yaşlarının başında esmer bir adamdı. Bizi, avlu başında tıpatıp muhtara benzeyen üç beş adam karşıladı. Yemek, çay, nargile davetleri art arda sıralandı. Mahcup bir baş eğişle kelimeleri yutarak gözümüze bakmadan konuşuyorlardı. Söylediklerinin bir kısmını anlamakta güçlük çekiyordum. Karakol amirim lafı fazla uzatmadan cesedi görmek istedi. Köylüler birbirleriyle bakışıp huzursuzlandılar. İçeriden bir bebek ağlaması duyuldu. Ağıtı andıran yanık bir ninni, yavruyu avuttu. Genç, kavruk bir delikanlı köşede çökmüş cigarasının uzayan külüne dalmış düşünüyordu. Muhtar gidip oğlanı ayağıyla dürttü. Delikanlı, izmariti savurup gözleri yerde, evin kuytu karanlığında kayboldu.

Kirli perdelerin ardında kara gözlü kadınlar bakışlarımızdan ürküp içerilere kaçıştılar. Köyün üzerine sinmiş ağır tezek kokusuna kim bilir hangi rüzgârın getirdiği yabani otların kokusu karışıyor, nefes almak zorlaşıyordu. Yıkık bir evden bozma olduğu anlaşılan yüksekçe tavanlı penceresiz bir dama girdik. Gözlerimiz karanlığa alıştığında tavan kirişine bağlanmış urganın ucunda genç bir kız silueti gördüm. İnce bedeni masum bir hayalet hafifliğinde sallanıyordu. Kırmızı oyalı yazması, garip bir açıyla duran başından omzuna kaymış, kınalı elleri iki yanında, toza bulanmış ayakları boşlukta yüzen bir beden, bir çocuk.

Damın yıllanmış hayvan terki, çıra ve saman kokusuna karışan sidik kokusu, urganın ucunda can veren yavrucağın son dakika yaşadıklarını ele veriyordu. Erlerle beraber sessiz bir törenle narin bedeni yere indirdik. Muhtar ileri geri adımlar atarak bizi izliyor, elleri ceplerinde muhtemelen çıkarken evinde bıraktığı cigara paketini arıyordu. Çevresindeki erkekler sorduğumuz her soruda ürkek gözlerini muhtara dikiyorlardı. Ölen çocuğun hali ve köylünün şüpheli hareketleri beni o kadar rahatsız etmişti ki komutanıma yaklaşıp konuşmak istedim. O, halimden anlamış olacak ki eliyle omzumu tutup bekle anlamında gözlerini yumdu.

Bir saat kadar ilçe doktorunun civar köydeki doğumdan dönüşünü bekledik. Çocuğun cesedi üzerine ince, eski bir kilim atılmıştı. Örtünün altından sıyrılan eli, ayak ucuna çöreklenmiş urgana doğru uzanmıştı.

Komutan, ifadelerini imzalattığımız köylüleri tek tek evlerine yolladı. Çocuğun tüy gibi hafif bedenini çarşafa sarıp nakil aracına yükledik. Kendi aracımıza doğru ilerlerken bir şeylerin saklı kaldığı hissi beni boğuyordu. Köyden ayrılacağımızı anlayan muhtarın omuzları dikleşti, çenesi düştü. Altın dişlerinin arasından ettiği arsızca davetleri duymazdan gelen karakol komutanım tam araca binecekken dönüp muhtara sordu.

“Bebek oğlundan mı?”

Muhtar ağzı açık, bir müddet öylece kaldı. Sessizlik sinek vızıltılarına karışarak büyüdü, köyü sardı.

“Al senin oğlanı da yanına, karakolda biraz sohbet edelim. Asmış bu yavrucak kendini diyorsun ama ben ortada merdiven, tabure, kova falan göremedim. Urgana uçtu da mı kondu bu günahsız sabi?”

Muhtarın elleri iki yanına düştü, benim omuzlarımdaki yük havalandı. İlçeye doğru arkamızda toz bulutu yükselirken komutanım ön koltukta derin bir of çekti.

“Bak oğlum,” dedi. “Burada her şey samanlıkta yaşanır. Namus, muhtarın oğlunun belinde değil on dördünü görememiş kimsesiz masumun apış arasında aranır. Sanma köyde cahil bunu yapıyor da şehirde okumuşu akıllı duruyor. Her yer samanlık olmuş bu ülkede. Kurtlar, çakallar masum kuzularımızı gözlüyor köşe bucak. Uyanık olacaksın. Baktın baş edilmiyor, bulup bütün samanlıkları tek tek yakacaksın.”

Cinayet ve Gurur | 5

 

Günlerdir ertelediğim temizliği bitirdikten sonra, laptopu aldım ve yatağa uzandım.  Fonda çalan Cem Karaca eşliğinde yemek sipariş etmeye çalışırken, sağ alttaki bildirim gözüme çarptı.

“Hatırlatma! Düğün Salonundan Tarih Al.”
Bir an için boğulduğumu hissettim. Laptopu kapatıp yatağın öbür ucuna fırlattım. Unutmaya çalıştığım görüntüler odanın dört bir yanında belirdi. Silah sesleri, Nazlı’nın çığlığı, karnımda hissettiğim sıcaklık… Üzerimdekileri aceleyle çıkartıp  soğuk suyun altına girdim.

Duştan çıktıktan sonra, duvardaki takvimin yanına 44. çentiği attım. Onu kaybedeli 44 gün oldu. Başkomiserim, terapiste gitmemi söylüyor. Oysa benim için her şey, geri döndürülemeyecek şekilde bitti.

Zaman, tek yönde ilerler.

***

Çarşamba sabahı, büroda poğaça ve çayla kahvaltımızı yapıyorduk. Henüz ortalık sakindi.

“Keşke krem peynir de alsaydık,” dedi Cengiz, elindeki peçeteyi buruştururken. Daha ağzındaki lokma bitmemişti ki telefonu titremeye başladı. Yanımızdan kalkıp koridora doğru yürüdü. Masada Başkomiser ve ben kaldık.

“Nasılsın Aykut, daha iyi misin?”

“Bildiğiniz gibi amirim. Siz nasılsınız?”

“Bildiğin gibi. Bak ne diyeceğim, yarın akşam Cengiz’i de al, bana gelin. Liverpool-Madrid maçı var, izleriz.”

Cevap vermeme fırsat kalmadan, Cengiz koşarak içeri girdi. “Acil bir durum var. Yolda anlatırım.”

Apar topar araca bindik. Hızlı bir şekilde debriyaja basıp kontağı çevirdim. Araba şiddetle titreyip stop etti.

“Şansımızı sikeyim. Tam zamanını buldu,” diye söylenerek tavana vurdu Cengiz. Her zamankinden daha stresliydi.

İkinci denememde kısa bir titremeden sonra nihayet çalıştı yaşlı Accent. Otoparkın arkasından U dönüşü yapıp ana yola çıktık.

“Eee,” dedim. “Nereye gidiyoruz?”

“Öğretmenevinin karşısında bir kuruyemişçi var ya, onun üst katında Yordam diye bir gazete varmış. Oraya gideceğiz.”

“Ne olmuş ki orada?”

“Helin’in bir arkadaşının arabasının lastiklerini indirip tehdit mektubu bırakmışlar.”

“Helin kim oğlum?” diye sordu Başkomiser. Ceketinin cebinde çakmağını bulamayınca, aracın oto çakmağıyla yaktı sigarasını.

“Hani merkezin önündeki eylemde bana lafı koyup arkadaşlarının yanına giden bir kadın vardı. O işte.”

“Siz görüştünüz mü daha sonra?”

“Özür mahiyetinde bir kahve içmeye davet etmiştim. Sonra da birkaç kez mesajlaştık.”

“İyi iyi,” dedim. Dikiz aynasından gülümseyerek baktım Cengiz’e.

Kısa bir süre sonra gazeteye vardık. Bizi, Helin Diren karşıladı. Yüz ifadesinden tedirgin olduğu anlaşılıyordu.

“Hoş geldiniz. Kusura bakmayın böyle apar topar çağırdık sizi.”

“Sorun değil,” dedi Başkomiser. “Durum nedir?”

Avukat Hanım, arkadaki masayı işaret etti. Tüm gazete çalışanları, masanın etrafına toplanmış, bir şeyler konuşuyorlardı. Helin Diren’i takip edip yanlarına gittik.

“Başkomiser Orhan,” diyerek kendini tanıttı amirim.

“Merhaba. Ben  Deniz Tertemiz. Gazetenin sahibiyim. Geldiğiniz için teşekkür ederiz. Yazarlarımızdan biri, çirkin bir durumla karşı karşıya kaldı.”

“Hangi yazarınız?”

Masanın başında oturan, kızıl saçlı, genç bir kadın, ayağa kalktı. “Tehdit alan yazar benim,” dedi. “Adım Yağmur. Yağmur Tenkit.”

“Neden tehdit aldınız?” diye sordum.

“Yazdığım yazılar yüzünden elbette. Altı aydır burada çalışıyorum. Azınlık hakları üzerine yazıyorum. Daha önce de tehdit telefonları almıştım. Ama bu kez evime kadar gelip, arabamın lastiklerini patlattılar. Bir daha sefere ne yaparlar tahmin edebiliyorsunuzdur.”

“Kim yapmış olabilir peki? Şüphelendiğiniz birileri var mı?”

“Kendilerine sözde milliyetçi diyen insanların toplandığı bazı dernekler var şehirde. Bence onlardan birinin muhakkak bilgisi vardır.”

***

Yağmur Tenkit’e gelen telefonları incelettiğimizde, hattın Alp Malazgirt adlı şahsa ait olduğunu tespit ettik. Üzerine kayıtlı, Yeni Mahalle mevkiinde bir bilardo salonu vardı. Olayı bir an önce çözmek için adrese doğru yola çıktık.

İki katlı, geniş bir binanın önünde durduk. Alt kat bilardo salonu, üst kat ise internet kafeydi. İçeri girer girmez yan yana duran Türk bayrağı ve kurt resmi dikkatimizi çekmişti. Ortalığa hızlıca göz gezdirip, kasada duran adama yöneldik.

“Selamun Aleyküm.”

“Aleyküm Selam. Buyurun?

“Polis. Alp Malazgirt sen misin?”

“Benim, Komiserim. Üniforma olmayınca anlayamadım polis olduğunuzu. Ne içersiniz? Çay, kahve, gazoz?”

“Bırak şimdi çayı kahveyi. Yağmur Tenkit diye birini tanıyor musun?”

“Hayır, tanımıyorum.”

“Yalan konuşma lan!” dedim. “Kadını arayıp tehdit etmişsin defalarca.”

O sırada, bilardo oynayan gençlerden biri, elinde ıstakayla yanımıza geldi. Bir süre ters ters baktıktan sonra Alp Malazgirt’e döndü. “Hayırdır Alp abi, Bir sıkıntı var mı?”

“Var lan, ne olacak?” dedi Cengiz.

Mekandaki tüm gözler bizim üzerimize çevrilmişti. Genç, elindeki sopayı işaret etti. “Varsa çözeriz birader.”

“Lan dingil, o sopayı götüne sokarım senin. Polisiz biz,” diyerek ayağa kalktım.

Polis lafını duyan genç  bir şeyler söylemeye çalışırken, Alp Malazgirt araya girdi.

“Lan terbiyesiz. Sen devletimizin polisiyle nasıl böyle konuşursun? Siktir git, bir daha gelme buraya.”

Ardından, mahcup bir şekilde bize döndü. “Komiserim, çok özür dileriz. Ben bizzat ilgileneceğim bu terbiyesizle.”

Başkomiserin sabrı taşmıştı. “Sen önce hesap ver bize. Niye tehdit ettin kadını?”

“Tehdit etmedim. Milletimize saygısızlık yaptığı için uyardım sadece.”

“Telefon kayıtları elimizde. Basbayağı tehdit etmişsin. Arabasının lastiklerini de siz indirdiniz değil mi?”

Adam şaşırmıştı. “Yok valla Komiserim. Tamam, arayıp uyardım. Belki sert bir dil kullanmışımdır. Ama arabasını falan bilmem ben.”

“Kim yaptı lan o zaman?” dedi Cengiz. Hâlâ siniri geçmemişti.

“Pek sanmam ama başka bir dernek daha var, onlar da bizim kardeşimiz. Yanlış yapmazlar. Belki gençlerden biri bir hata etmiştir.”

“Tekrar görüşeceğiz Alp Malazgirt,” dedi Başkomiser. Bahsettiği derneğin adresin alıp mekandan ayrıldık.

***

Alp Malazgirt’in verdiği adresten de eli boş döndük. Hiçbirinin olaydan haberi yok gibi görünüyordu. Merkeze geri dönüp, toplantı odasına geçtik.

“Ben acıktım ya,” dedi Cengiz. “Sabahtan beri iki poğaçayla duruyoruz. Tost mu söylesek kantinden?”

“Olur valla,” dedim. “Yersiniz değil mi amirim?”

“Yerim yerim. Tostu söyle de işimize bakalım.”

Elimizde net olarak hiçbir şüpheli yoktu. Yağmur Tenkit’in bahsettiği dernekleri izlemeleri için ekipleri görevlendirdik. Birkaç saat sonra, büronun tecrübeli polislerinden Lütfü  beni aradı.

“İyi akşamlar Komiserim. Az önce, Alp Malazgirt çok sayıda adamla birlikte dernekten ayrıldı. Biz takipteyiz. Size konum atarım şimdi.”

“Sağ olasın Lütfü,” dedim.

Hemen kalkıp harekete geçtik. Belediye binasının önünden sahil yoluna çıkıp Efirli’ye doğru ilerdik. Bir süre sonra Lütfü’den bir telefon daha geldi.

“Adamlar, Kacalı Mahallesi’nde bir eve girdiler Komiserim. Ne yapalım?”

“Bizi bekleyin. Birlikte girelim.”

On beş dakika sonra, bahsettiği yere gelmiştik. Başkomiser, planımızı açıkladı.

“Ben ve Aykut önden gireceğiz. Cengiz, sen terastan girmeye çalış. Lütfü, sen de adamlarını al, evin arkasından dolaşın. İçeride ne yapıyorlar bilmiyoruz. Dikkatli olun.”

Silahlarımızı çekip kapının iki yanına geçtik. Kapıyı çaldım.

“Kimsin?”

“Benim.”

“Halil abi, sen misin?”

“Aç lan benim.”

Kapı açılır açılmaz, adamı yaka paça aldık. Bizi görür görmez çığlık atmıştı. İçeridekiler arka tarafa doğru kaçmaya çalışırken, Lütfü’nün ekibi önlerini kesti. İçerisi sopa ve bıçaklarla doluydu. Köşede ellerini havaya kaldırmış Alp Malazgirt’i gördüm. Kapıyı açan çocuğa bağırıyordu.

“Ulan amına koyduğumun çocuğu, kapı deliğinden bakmadan niye açıyorsun?”

“Bağırma çocuğa,” dedi Cengiz. “Ne lan bu sopalar, bıçaklar? Gazeteciye mi saldıracaktınız?”

“Yemin ederim öyle bir şey yok Komiserim. Fidangör’de üniversiteliler eylem yapıyormuş, onları uyaracaktık. İnanmıyorsanız Whatsapp grubumuza bakın.”

Başkomiser, yerdeki sopalardan birini Alp Malazgirt’e fırlattı. “Sopayla mı uyaracaktınız üniversitelileri? En iyisi nezarethanede misafir edelim sizi biraz.”

***

Merkeze gittiğimizde, vakit kaybetmeden sorgularını tamamladık. Söyledikleri tutarlıydı. Yazışmalarını da inceledikten sonra, Alp Malazgirt’in doğru söylediğini anladık.

Ertesi gün, şüpheli olabilecek birkaç kişiyle daha görüştük. Hâlâ elimizde güvenilir bir delil yoktu.

“Bir sonraki hareketlerini bekleyeceğiz,” dedi Başkomiser. “Gazetecinin evine ekip gönderelim. Devriyeli olarak beklesinler.”

Mesai sonuna doğru merkezde otururken, telsizden gelen anons, olayın seyrini değiştirdi.

“Tüm birimlerin dikkatine. Öğretmenevi karşısında, 471 numaralı binada hırsızlık ihbarı. Yakın ekipler intikal etsin.”

Otoparka doğru koşturup, arabaya atladık. Cayır cayır yanan tepe lambası, şehrin boş sokaklarında yankılanıyordu. Atatürk İlkokulu’nun yanından dönüp, kavşaktan ana yola çıktık. Birkaç dakika sonra Yordam gazetesinin önündeydik. İlk gelen ekip biz olmuştuk. Torpido gözünden el fenerini alıp silahlarımızı çekerek binaya girdik. Gazetenin ofisi üçüncü kattaydı. Daha tek bir kat çıkmıştık ki yukarıdan gelen iki kişiyle karşı karşıya kaldık. Bizi görür görmez ellerini kaldırdılar.

“Ateş etmeyin. Lütfen ateş etmeyin.”

Feneri yüzlerinde tuttuğumda, büyük bir şaşkınlık yaşadım. Hırsızlar, Deniz Tertemiz ve Yağmur Tenkit’ti…

***

“Nereden başlayalım?” dedi Başkomiser.

“Bence neden kendi ofislerini soymaya kalktıklarını sorabiliriz,” diye ekledim.

Deniz Tertemiz, Yağmur Tenkit’e bakıp çığlık atarcasına konuşmaya başladı. “Aptal kadın, senin yüzünden ne hâle geldik. Sana uyan aklımı…”

“Kes lan orospu! Senin yüzünden oldu asıl. Bu akşam yapmayacaktık bu işi.”

“Hanımlar!” diye bağırdı amirim. “Doğru dürüst anlatın neler döndüğünü. Sen anlat Yağmur.”

Yağmur, başını öne eğip konuşmaya başladı. “Kaç yıldır bu meslekteyim, farklı farklı gazetelerde çalıştım. Ama bir türlü çıkış yapamadım. Gazetenin de satışları iyi gitmiyordu. Bir plan yapıp Deniz’e teklif ettim. Yazdığım yazılar yüzünden, hem benim hem de gazetenin saldırıya maruz kaldığını söyleyecektik medyaya. Böylece muhalif kesimin desteğini alacaktık. Geri zekalı gibi bu akşam girmeseydik, birkaç hafta içinde Twitter’da gündem olurduk.”

“Sizin yapacağınız plana sıçayım,” dedi Cengiz. “Amirim, ben gidip Helin’e haber vereyim. Siz tamamlarsınız işlemleri.”

***

“Nasıl kaçar o gol be?!”

Başkomiserin evinde toplanmış, bira içip maç izliyorduk. Uzun zaman sonra, kendimi biraz olsun iyi hissediyordum. Maç bittiğinde, benim de göz kapaklarım kapanmak üzereydi. Müsaade isteyip kalktım.

Eve geldiğimde, anahtarımın olmadığını fark ettim. Tam geri dönecekken Nazlı kapıyı açtı.

“Hoş geldin canım,” dedi. “Günün nasıl geçti?”

“Nazlı… Sen, sen…”

“Ne oldu ya,” deyip güldü. Saçlarını geri savurup, kollarını boynuma doladı.

Sarsıldım. Cengiz başımdaydı. “Aykut, uyan oğlum, sızdın kaldın koltukta.”

Yerli Gatsby | 2

 Hikâyenin birinci bölümünü daha önce okumadıysanız, birinci bölüme Dedektif’in 24. sayısından ulaşabilirsiniz.

 

Sorunun Kürşat’ı şaşırttığı anlamak için yüzüne bakmak yeterliydi. Adamın kaşları havaya kalkmış, gözleri irileşmişti.

“Nasıl neden? Burada kalmak kötü mü?”

“Elbette değil ama ben, benden ne istediğinizi anlamış değilim. Bu da beni rahatsız ediyor. Bu iyiliğin sonunda ne çıkacak diye endişeleniyorum.”

“İşte Avukat, ben de sana bundan bahsediyordum işte. Bu çocuk çok açık sözlü. İçi dışı bir, akıllı, nerede konuşacağını nerede susacağını biliyor.”

“Sağ olun da soruma yanıt vermezseniz misafiriniz olarak kalamam.”

Kürşat, “Etrafım çakallarla dolu. Bu avukat da dahil,” dediğinde Engin’in bakışları hemen Sedat’a çevrildi ama adamın yüz ifadesi değişmemişti. Geldiğinden beri yaptığı gibi kumaş bir mendille alnında biriken terleri silmekten başka insani bir belirti göstermemişti. Kürşat ayağa kalktı. Bir baş işaretiyle avukatına çıkmasını işaret etti. Engin’i masasının karşısındaki koltuklardan birine oturttu.

“Vasiyetimi Bodrum’a gelmeden önce, Hollanda’daki avukatıma yazdırdım. Orada neyim var neyim yoksa hepsinin satışı yapılacak. Artık dönmeyeceğim oraya. Yıllarca oğlumu aradım ama bulmam zaten imkânsız gibi bir şeydi. Senden ne mi istiyorum evlat? Kalan ömrümde bana evlatlık yapmanı. Yıllardır senin gibi pek çok delikanlıyı konuk ettim, hepsini de aynı sınava tabii tuttum. Tüm gün yalnız bıraktım onları ya bir kızın koynunda ya da bar taburesinin üzerinde geçirdiler günü. Sense benim gençliğimde yapmaktan en keyif aldığım şeyi yaptın: Gerçek hazineyi aradın, buldun, onunla konuştun ve günün gerisini sadece gözlem yaparak geçirdin. Kendini kaptırmadın şatafata.

Seni ilk geçen yaz görmüştüm aslında. Sadece bugün için değil, nerdeyse bir yıldır takip ediliyorsun. İsmail bu konuda çok iyidir. Ne de olsa eski polis.”

Engin ne zaman kafasını çevirse burnunun dibinde biten adamın aslında ne iş yaptığını anladığı için bir rahatlama hissetti ama takip edilişini fark etmediği için gerildi.

“Sessizsin. Kabul etmiyorum deme bana. Yapman gereken tek şey, bir evlat gibi yakınımda olmak ve paramı keyfince kullanmak. Arada, bir evlat babasını nasıl kızdırırsa aynen o şekilde beni kızdırmak, bu kadar.”

Son cümlesini tamamlayan Kürşat bir puro yaktı. O esnada İsmail oda kapısında göründü.

“Doktor Bey artık iyice sabırsızlanıyor,” dedi usulca.

“Yine ne istiyor bu benden? Çağırın Mümtaz’ı gelsin, kurtarsın beni bu işkolikten. Bitmemiş mi kızının düğün teranesi?”

Engin’in aklı allak bullak olmuştu. Ona altın tepside sunulan yeni bir hayat vardı önünde ve bu tuhaf bir işti. Çocukluğundan beri ekmeğini taştan çıkarmış, bir kere bile elindekinden fazlasına meyletmemiş, küfürbaz değil de şükürbaz olan delikanlı, “Düşüneceğim,” dedi odadan çıkarken ve kapıda karşılaştığı doktora bile isteye çarptı; duygularını saklamak sanatından hiç anlamadığı için sonradan kendine kızdı.

Kapı kapanırken Kürşat’ın bıkkın bir ses tonuyla, “Seni çağırmadan gelme demedim mi Doktor? İşim var,” dediğini duydu.

Engin için o gece sıkıntılı başladı. Bir yanda tüm hayatını değiştirme fırsatı vardı ki kim olursa olsun böylesi bir hayatı havada karada kabul ederdi, diğer yanda “Bu işte bir bit yeniği var,” diyen içsesi vardı. Bu devirde kim eski insanlar gibi yanında besleme büyütürdü ki? Haydi öyle bir niyeti olsun böyle bir durum için kim, yirmi altı yaşında birini tercih ederdi? Böyle nüfuzlu bir adam, devlet yurtlarında bir aile için dua eden yüzlerce yetimden birini evlatlık alabilirdi. Bu düşünceleri biraz da olsa unutabilmek için aklına takılan başka bir konu hakkında araştırma yapmak üzere telefonunu eline aldı. Bir süre internette gezindi ve şüphelerinde haklı olduğunu gördü. Yine de rahatlayamadı, aklındaki düşünceler kocaman kamarayı ona dar ediyordu. Derinden gelen sesler birilerinin eğlenceye devam ediyor olması gerektirdiğini düşündürdü. Duyduğu inleme sesinin bir kadından geldiğine emin olunca daha fazla kulak misafiri olmamak için kamarasından uzaklaşmaya kadar verdi.

Kürşat Kalacan’ınki ile aynı koridorda olan kamarasının kapısını usulca kapattı. Zengin adamın oda kapısının altından süzülen ışığa baktı bir süre. İçeri girip yeniden konuşmayı düşündüyse de bu düşünceyi gerçekleştirmedi, yürümeye devam etti. Koridordaki üçüncü kapının ardında kimin kaldığını merak etti. Daha doğrusu Yeşim’in kamarası olup olmadığını…   Ses çıkarmamaya özen göstererek bir süre pupada yürüdü. Annesini arayıp ona akıl danışmayı düşündü ama saate baktığında annesinin uyuyor olacağını tahmin edip bu fikirden de vazgeçti. Güvertedeki rattan koltuklardan ikili olana uzandı. Denizden gelen esintiyi teninde hissederken gözlerini kapattı. Gecenin karanlığında, ıssızlığın ortasında, alargadaki yatta sabahki curcunadan eser kalmamıştı, bandıranın çıkardığı ses dışında tam bir sessizlik hakimdi. Sessizliğin içinde, aklındaki onlarca sesin esir aldığı Engin, üzerine doğru eğilen birinin varlığını hissettiğinde birden gözlerini açtı ve Yeşim’le burun buruna geldi.

Yeşim battaniyeyi işaret ederek “Hey, sakin ol, benim!” dedi, “Geceler soğuk oluyor, burada uyuyup hasta olma. Kürşat Bey de senin gibidir, bayılır koltukta sabahlamaya. Doğal klimalı der bu koltuklara, ‘Adamı klima gibi hasta etmez, çarpmaz bu esinti’ der. Ama battaniyesiz de oturmaz.”

“Senin koruma kalkanın mı var?” diye sordu Engin, Yeşim’in üzerindeki penye pijamaları işaret ederek ve duyduğu inlemeleri düşündüğünde, genç kadını penye pijamaları içinde gördüğüne şükrederek.

Yeşim, “Boby beni koruyor,” dedi pijamadaki ayıcık figürüne atıfta bulunarak. Eliyle kaymasını işaret edip Engin’in yanına oturdu.

“Biliyor musun, bazen bu yatla dünya turuna çıktığımı hayal ediyorum. Elbette içine doluşan beleşçi tayfa olmadan. Hepsi bu iyi niyetli adamı sömürüyor. Kürşat Bey’i yıl içinde çok az görüyorum ama çok iyi tanıyor ve anlıyorum aptal değil ama iyi niyetli işte. Zenginler neden bu tip insanlara prim veriyor, anlamıyorum. Yalakalar ordusu…”

“Sen de zengin sayılırsın bence.”

“Ben mi? Yapma ya! Ben sıradan bir çalışandan farklı değilim.”

“Anladığım kadarıyla Mustafa Bey zengin, seni de onlar büyüttüğüne göre…”

“Mustafa Bey’in iyi bir geliri olduğu doğru ama sahip olduğu imkânların hepsi Kürşat Bey’in. Türkan annem bana her zaman, ‘Bugün paramız olabilir ama yarın yokmuş gibi yaşamamız gerekiyor,’ derdi. Tutumlu ve akıllı bir kadındı.”

“Mustafa Bey de her ne kadar tersi gibi davransa da o da akıllı birine benziyor bence.”

Yeşim, kısa bir süre karanlık denizde belirsiz bir noktaya dikti gözlerini. Bir bilgisayarın dosyaları taraması sırasında çıkan bildirim çubuğunun yüklenişini beklemek gibi sakince doğru dosyanın bulunmasını bekledi Engin.

“Ben ona güvenmiyorum,” diye mırıldandı Yeşim. Gözlerini delikanlının gözlerine dikip “Çok kurnazdır. Kürşat Bey’e ilah gibi davranır ve…”

” Ve..?”

“İşte, nasıl ifade edeceğimi bulamıyorum. İnsanlar yaratıcıdan neden çekinirler? Ya gücünden korktukları için ya da sevdikleri için. Mustafa Bey de patrondan öyle çekinir işte. Sevgi? Orasından emin değilim ama korku: kesinlikle. Türkiye’deki tüm işleri yönetiyor olsa da her an kapı önüne konulma korkusu taşıdığını biliyorum. Kürşat Bey böyle bir şey yapar mı dersen, yapmaz. O sözüne çok sadık ve açık sözlü bir adamdır.”

“Neden ona hisse vermiyor peki?”

“Sen de bir günde ne kadar çok şey öğrenmişsin böyle? Aramıza sızmış bir ajan falan değilsin, değil mi? Tamam, suçluyu açıklıyorum ama aramızda kalsın.”

Yeşim’in neşeli hali Engin’i kalbinden vuruyordu.

“Çünkü kumara yatırıp kaybedeceğini biliyor. Kürşat Bey’in gözünde para riske atılabilir ama hisse senetleri ya da gayrimenkuller atılamaz. Ne yazık ki Mustafa Bey’de böyle bir hırs var. Ne kadar çok olursa elinde onu daha da çok yapmak için her türlü riske atılır.”

Denizdeki aynı nokta yine Yeşim’in gözlerinin himayesine girdi. Engin bir süre daha, hoşlandığı kız yanı başında otururken kendini yalnız hissetti. Battaniyenin bir ucunu kızın omuzlarına doğru sardığında Yeşim başını Engin’in omuzlarına bıraktı.

“Beni sokaklarda bırakabilirlerdi. Mustafa Bey neden beni seçti, bilmesem de beni evlat gibi görmediğini biliyorum. Belki eşine aldığı bir hediyeden farklı görmedi beni, belki bir proje gibi gördü. Fakat Türkan annem beni o kadar çok sevdi ki bana gerçek ailem onlarmış gibi hissettirdi. Ben de o yüzden ona anne dedim ama Mustafa Bey’e… Beni duygusuz ve taş kalpli olmakla suçluyorlar, değilim oysa. Sadece hayata onlar gibi başlamadım ve bunu unutamıyorum. Neyse. Anasız babasız bir başına kim bilir kimin ellerinde… Belki şimdiye ölüp gitmiştim.”

“Benim de babam yok. Hiç tanımadım. Bir annem var ama o da pek konuşmaz, nasıl desem safça, zayıf mizaçlı bir kadındır. Dedem, ölene kadar bize kol kanat gerdi fakat o da ben on beş yaşındayken öldüğünde, aileme erkek olmak zorunda kaldım.”

“Yetimler kulübüne beni de ekleyebilirsiniz,” dedi arkalarından bir ses. Doktorun bir süredir arkalarında durup onları dinlediği neredeyse sönmek üzere olan sigarasından belliydi. Teklif beklemeden kendini koltuklardan birine bıraktı Doktor.

“Sohbetinizi bölmedim umarım.”

Engin oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Kendisinden daha yakışıklı, kariyer sahibi bu genç adamı kendisi için tehlike olarak gördüğünün farkındaydı. Dişiye kendini beğendirme çabasındaki bir kuşun tüylerini kabartması ve rakipleri arasında daha iri görünmeye çalışması gibi bir çabayla oturduğu yerde dikleşti. Bu his onu öfkelendiriyordu. Yeşim bu gerginliğin farkında olduğunu ve tarafını belli eden o hareketi yapmadan önce Engin, Doktor’a ters bir cevap vermeye hazırlanıyordu. Yeşim’in kendisine daha da sokulup koluna girdiğini görmek yakışıklı Doktor’u anında unutmasına yetti.

Yeşim, “Birbirimizi yakından tanımaya çalışıyoruz. Bu arkadaşlık yatta kalmayacak. Sahi sizi hiç tanımıyoruz, adınızı duyduğumu bile sanmıyorum,” dedi sert bir ses tonuyla.

“Doktor diye seslenilmesini ben de sevmiyorum aslında. Adım Okan. Kaç gündür yattayım, keşke daha önce sorsaydınız.”

“Varlığınızı önemsememişim demek ki!” dedi Yeşim ukalaca. Onun bu cevabı Engin’in bıyık altından gülmesine sebep oldu ama genç doktor umursamamış gibiydi.

“Artık önemsiyorsunuz demektir bu, ne güzel bir gelişme,” dedi pişkinlikle, “Hava soğuk değil mi?”

“Üşüdüyseniz, kamaranıza dönebilirsiniz dostum. Biz de sohbetimize devam ederiz.”

Okan, Engin’in gülerek kurduğu cümleye aynı şekilde yapay bir gülümsemeyle karşılık verdi:

“Merak etmeyin sohbetinizi bölmeye gelmedim. İsmail Bey’in başı ağrıyormuş, ona bir ağrı kesici vermek için çıkmıştım. Tüm gün güvertede gezindi, güneş çarpmış adamı. Neyse, dikkat edin de siz de sabaha üşütmüş olarak uyanmayın.”

Ellerini beyaz pantolonunun ceplerine sokmuş, baston yutmuş gibi dik bir şekilde yürüyüp üst katın merdivenlerine yönelen adamın arkasından baktılar. Sessizce yürümek konusunda oldukça maharetli olan adam merdivenlerden inmekte olan Nalan’ı görünce kibarca yana çekildi. Yaşına hiç de uygun olmayacak transparanlıkta bir gecelik giyinmiş olan Nalan’a yol verdi. Nalan beyaz geceliğin üzerine aynı renkte bir sabahlık giyinmiş olsa da sabahlığın önünü kapatma gereği hissetmeden, estetikli vücudunu sergileyerek rahatça geziyordu. Kadın, güvertenin karanlık noktasında kalan iki kişinin ve kendisine dikilmiş bakışlarının farkında olmadan kamaraların olduğu koridora yöneldi. Kürşat’ın kapısının önünde birkaç tur attı. Kapıyı tıklatmak konusunda yaşadığı kararsızlığın sonunda koridordan kattaki ortak salona geçti. Açık bardan kendisine bir içki doldurdu.

Engin, “Yardım gerekir mi acaba?” diye sordu Yeşim’e.

“Derdi nedir bilmiyorum ama yardım edecek kişi geliyor merak etme,” dedi Yeşim, başıyla merdivenleri göstererek. Bora merdivenleri birer ikişer indi. Nalan’ın koluna girdi ve odalarına doğru götürmeye çalıştı. Nalan genç sevgilisine direndi. İkilinin arasında bir tartışma olduğu çok belliydi. Bora’nın suratının orta yerinde patlayan tokada şahit olmak Engin’le Yeşim’in koltuktan aşağıya doğru kaymaya başlamalarına sebep oldu. Kavga eden çift gözden kaybolduğunda Yeşim kıkırdamaya başladı.

“Bu da neydi böyle? Aile kavgası mı? Yazık çocuğa.”

“Bence yazık değil. Sevmediğin bir kadınla sırf parasını yemek için birlikte oluyorsan ve üstüne üstlük onu aldatıyorsan o tokattan fazlasını hak ediyorsun demektir.”

“Hım, çıkar dilinin altındaki baklayı.”

“Boş ver şimdi bunları. Ben başkasıyla ilgilenmiyorum. Sadece… Sadece seni daha yakından tanımak istiyorum.”

Yeşim ve Engin gecenin büyük bir kısmını sohbet ederek geçirdiler. Engin, Yeşim’in anlattığı her anıda genç kıza hayran olmasını sağlayacak başka bir ayrıntı buluyordu. Yeşim gerçekten kendini geliştirmek ve bulunduğu yeri hak edebilmek için çok çalışmıştı. Engin, onu dinlerken okumamış olmanın ezikliğini daha fazla hissetmeye başlamıştı. Oysa onun anlattıkları, yaşam mücadelesi ve ekmeğini taştan çıkarma gayreti de Yeşim’i derinden etkilemişti. “İşin kolayına kaçmak istesen bir Bora da sen olabilirdin,” demişti Yeşim.

Sabaha karşı, güneş henüz yüzünü tam olarak göstermemişken, yatın yeniden açılmaya başladığını haykıran motor sesleri sessizliği yırtmaya başladı. Gözlerini aralayan Engin, koltukta uyuyakaldıklarını fark edip gülümsedi. Ancak kıpırdandığı anda uyuşmuş ve katılaşmış olduğunu hissettiği kaslar gülümsemiyordu. Yeşim’in de üşümüş olduğunu düşünüp onu da usulca uyandırdı. Yeşim’e üst katta olduğunu öğrendiği kamarasına kadar refakat ettikten sonra kendi kamarasına doğru yürümeye başladı. Kürşat’ın kamarasından hala ışık sızıyordu. Aynı şekilde koridordaki üçüncü kapının altından da ışık sızıyordu.

İçeriden gelen sesi hemen tanıdı.  Adam telefonda konuşuyor olabilirdi. Ne dediği tam anlaşılmasa da sesi gergin geliyordu. Engin yürüyüp gidecekken, “Her şey yolunda mı sence doktor?” sorusunu duyunca durakladı ama konuşmanın devamı gelmedi. Aklındaki tek şey sıcak bir duş almak ve bir saat bile olsa rahat yatakta yatmaktı, kendini kamarasına attı.

Çarpan bir kapı sesiyle yeniden uyandığında saat dokuz çeyrekti. Her sabah yedide uyanmaya kurulmuş bedeni o sabah kendini uykunun tatlı kollarına bırakmıştı. Kahvaltı servisinin sekiz otuzda başlamış olması gerektiğini hatırlayınca yataktan fırladı ve hızla giyinmeye başladı. Bu acele açlığından değil de Yeşim ile Doktor Okan’ın yalnız kalmasını istemeyişindendi. Bez ayakkabının bir teki ayağında diğer teki elinde banyoya parfüm almaya geçerken anladı: Sadece Yeşim’i daha sık görebilmek için bile olsa Kürşat’ın teklifini kabul edecekti.

Kaptan’ın “Funda” komutu müzik yayınına karışırken yemek salonuna girdi. Yeşim’i göremedi. Mustafa Bey, Nalan Hanım ve sevgilisi Bora, Melike ve Tuba masadaydılar, konuşmadan kahvaltı ediyorlardı. Tayfun Kırmaz kenardaki koltuklardan birine kurulmuş, Avukat Sedat Bey’le laflıyordu. Engin, özellikle yanındaki sandalyeyi boş bırakarak Tuba Hanım’ın tam karşısına oturdu. Artık tüm kahvaltılarının bu çeşitliğe sahip olabileceğini düşünmek Engin’i gülümsetti.

Galina Zavadski, yemek salonuna oldukça seksi bir mayokini ile girdi. Mürettebattan biri kadına hemen bir havlu yetiştirdi. Motorlar durup demir atılır atılmaz denize atladığı belli olan kadının saçlarından hala sular damlıyordu. Tayfun’un yanına gidip ıslaklığına aldırmadan adamın dizine oturdu, adamı tahrik etmek istercesine ve kimseye aldırmadan dudaklarından öptü. Çat pat bir Türkçeyle adamı kamaraya doğru sürüklemeye başladı. Tayfun Bey’in neşesi yerindeydi. Galina’nın peşinden giderken dönüp avukata, “Hayatımı kurtardınız. Bu hizmetinizin karşılığını alacaksınız. Kürşat’ın da alacağı olsun, neden baştan bana sizi önermediyse?” dedi. Sedat Bey başıyla selam vermekle yetindi ve yattan ayrılacağını dile getirerek herkese veda etti.

Engin, yatın sahibinin oturuyor olması gereken sandalyeye baktı. “Ev sahibimiz uyanmadı mı daha?” diye sordu.

“Çoktan kalkmıştır o. İsmail de ortalarda yok. Eğer botlardan biri de eksikse bence karaya çıkmışlardır,” diye yanıtladı Tuba Hanım.

Kadının yine harika göründüğünü düşündü Engin. Oysa Nalan Hanım on yaş yaşlanmış gibi görünüyordu. Omuzları düşmüştü, tabağında kalan salatalık parçalarıyla oynayıp duruyordu. Birden çatalını sertçe tabağa bıraktı ve Bora’ya dönüp komut verir gibi: “Kalk ve hazırlan, biz de avukatla birlikte yattan ayrılıyoruz,” dedi.

Bora, itaatkâr bir köle misali kalktı ve kimseyle göz göze gelmemeye özen göstererek hızla yemek salonundan ayrıldı.

Melike’nin lokması çatalında, ağzı ise açık kalmıştı. Öfkeden kıpkırmızı olmuştu. “Ona böyle davranmaya hakkınız yok!” diye çıkıştı.

“Kime nasıl davranacağımı sana soracak değilim!”

“Paraya ihtiyacı var diye onu böyle aşağılayamazsınız.”

“Bana bak küçük şırfıntı, onu elimden alacağını mı sanıyorsun? Bana akıl verebileceğini kim söyledi sana? Aklın olsaydı başkasının sevgilisini baştan çıkaracağına Kürşat’ın koynundaki yerini sağlamlaştırmaya çalışırdın.”

Melike Mercan hışımla Nalan’ın üzerine yürümeye başlayana kadar herkes donmuş gibi ikilinin arasındaki kavgayı izliyordu. İlk hareketlenen Melike’nin yanında oturan Mustafa Bey, oldu. Genç kadının kollarından tutup uzaklaştırmaya çalıştı. Yine ne ara geldiği belli olmayan doktor da Nalan Hanım’ı tutmuştu.

Melike yemek salonundan çıkarken birden döndü, “Bora bana tüm planlarınızı anlattı. Onu dahil olmak istemediği bir oyuna sürüklüyorsunuz, Kürşat’a hepsini anlatacağım. Senin gerçek yüzünü görecek,” diye bağırdı ve hızlı adımlarla Kürşat Kalacan’ın kamarasına doğru yürümeye başladı. Mustafa Bey, öfkeli film yıldızının peşinden gitti ve onu sakinleştirmeye çalıştı. Doktor da kızın arkasından bakakalan Nalan’ın koluna girdi ve ayakta durmakta zorlanan kadını salondan çıkardı. Engin, tıpkı Tuba Hanım gibi yerinden kıpırdamamıştı.

“Zenginler ve yalan hayatları,” diye mırıldandı yazar ve hiçbir şey olmamış gibi boşalan fincanına çay doldurmaya başladı.

“Her şeyi bildiğiniz gibi akraba olduklarını da biliyorsunuz değil mi?”

“Tabii ki biliyorum ama senin bilmene şaşırdım doğrusu. Herkes Kürşat’ın Erzurum’un bir köyünden çıktığı bilir ama kimse sosyete modacısı Nalan’ın da aynı köyün çeşmesinden su taşıdığını bilmez.”

“Tesadüfen öğrenilmiş bir bilgi sadece. Kürşat Bey’in başka yakın akrabası var mı acaba? Çocuğu, eşi olmayan biri ölürse varlığı yakın akrabasına mı kalır peki?”

“Dün de buna benzer bir soru sordun delikanlı. O güzel kafandan neler geçtiğini anlatmadığın sürece sana yanıt vermeyeceğim.”

“Hiç. Ben sadece…”

Engin’in konuşması, Yeşim’in göz kamaştıracak güzelliğinin yanı başında belirmesiyle kesildi.

Yeşim, “Bir sabah geç kalktım, tüm eğlenceyi kaçırmışım, az önce Okan anlattı her şeyi,” diyerek doktorun adını duymasıyla suratı asılan Engin’in sağ tarafındaki sandalyeye oturdu. “Daha da üzüldüğüm şey Kürşat Bey’in tüm bu tantanayı kaçırmış olması. O sever kaosu. Sahi o nerede, Bodrum’a mı geçti?”

“Bu sabah görmedim tatlım. Ama geçtiyse bana haber vermediği için çok ayıp etti; acil bir işim çıktığını, dönmek zorunda olduğumu dün gece bildirmiştim oysa. Konuşmamız gereken bir şey vardı.”

Adının Şebnem olduğunu öğrendiği hostes masaya Yeşim için sıcak kahve getirdiğinde Yeşim sordu:

“Şebnem, Kürşat Bey sizin çımarıva sırasında gördün mü?”

Şebnem kahveyi servis ederken, Kürşat Bey’in bu sabah odasından hiç çıkmadığını söyledi. Engin çımarıvanın, yat personelinin sıraya dizilmesi olduğunu, bu şekilde kaptanı ya da gelen misafirleri selamlama merasimi yapıldığını biliyordu.

“Çok ilginç, Kürşat Bey yatta kaldığında mutlaka sabahları yapılan törene katılır. Mürettebattan ve yönetim biriminden bilgileri alır. İsmail nerede, onu da görmedim bu sabah?”

Yeşim’in sorusu cevapsız kaldı. Mustafa Bey, salona doktorla birlikte döndü. “Günaydın tatlım,” dedi asistanına göz kırparak. “Siz kadınlarla baş etmek gerçekten zor.”

“Dünyanın en uysal kadınıyla yaşadığınız yıllardan sonra diğer tüm kadınların zor gelmesi normal.”

Mustafa Bey’in gözleri birden doldu. Elinin tersi ile yanağına süzülen yaşı sildi.

“Üzgünüm, Türkan annemi hatırlatarak sizi üzmek değildi niyetim.”

“Biliyorum kızım, biliyorum. Bu sabah sinirlerim bozuldu biraz, ondandır. Kürşat bilirdi, bir anacığımın bir de eşimin -Allah hepsine rahmet eylesin- hakları çoktur üzerimde.”

Masa başındaki herkesin kanını donduran bir çığlık yükseldi alt kattan. Mürettebatın telaşlı adımlarına misafirler de katıldı. Kamaralarda olanlar da ortaya çıkmıştı. Kürşat Kalacan’ın kamarasının kapısına yığılıp kalmış olan Şebnem’i, mürettebattan Ali kucakladı. İsmail odanın içinde bağırıyordu.

“Doktoru çağırın hemen!”

Engin doktorun peşi sıra odaya daldı. Tüyleri bir anda diken diken oldu. Kürşat Bey’in cansız bedeni çalışma masasının yanında yerdeydi. Engin dişlerinin birbirine çarptığını hissetti. Yerde yatan adamın nabzını kontrol eden doktorun yanına diz çöktü. İsmail onu dışarıya çıkarmaya çalışırken gözleri hızla etrafı taradı, kan yoktu.

 

Devamı 26. Sayıda…

Altın Çağ’da Şenlikli Bir Cinayet

Altın Çağ’dan Rahat Polisiyeye

Altın Çağ polisiyeleri 1930’larda yazıldı. Agatha Christie’nin en büyük temsilcisi olduğu bu dönemdeki polisiyelerin en önemli özelliği, genellikle dışarıya karşı yalıtılmış, köy ya da otel, gemi, malikane gibi dar bir mekanda geçmesi ve karakter sayısının sınırlı olmasıydı. Katilin kim olduğu ve  cinayetin neden/nasıl işlendiği bulmacası, hikayelerin temelini oluştururdu. Altın Çağ polisiyesi, biraz da Agatha Christie’nin uzun ve verimli yaşamının bir sonucu olarak 1970’lere kadar sürdü. Sonraki yıllardaysa, yapısındaki cinsellik ve şiddet dozunu artırarak gelişen sert polisiyeye karşı bir bir tepki ya da seçenek olarak adeta küllerinden yeniden doğdu ve rahat polisiye (cozy mystery) adıyla karşımıza çıktı.

Rahat polisiyeler, birçok yönden Altın Çağ polisiyelerine benzer. Olaylar, daima dar bir mekanda ve sınırlı sayıdaki karakterler arasında yaşanır. Çoğunda coğrafi mekan, birçok Agatha Christie romanında rastladığımız köy ya da sayfiye ortamıdır. Şiddet ve cinsellik betimlemeleri yoktur. Cesetler, ayrıntılarıyla okuyucuya aktarılmaz. Dolayısıyla, ayrıntılı otopsi, işkence ve cinayet anlatımına yer verilmez. Hikaye baştan sona bir gizem kurgusudur. Katil kim sorusuna verilecek cevap, her şeyin, dedektifin özel hayatının bile önündedir. Bütün kurgu, bu soruya ve cevabına odaklanır. Okurun mutlu olması, çözümün zekice yazılmış olmasına bağlıdır.

 

Kilitli Oda Gizemi

Altın Çağı da kapsayacak bir biçimde rahat polisiyenin en yüksek mertebesini kilitli oda gizemleri oluşturur. Burada bir hatırlatma yapayım. Kapalı oda gizemlerinden bahsetmiyorum. Kapalı oda dendiğinde, yalıtılmış bir alandaki cinayet anlaşılıyor ve örneğin On Küçük Zenci gibi aslında kapalı oda muamması ile alakası olmayan bir roman bu sınıfa yerleştiriliyor. O yüzden ben kilitli oda gizemi demeyi tercih ediyorum.

Nedir kilitli oda gizemi? Cinayetin işlendiği bir odanın kapısının içeriden kilitlenmiş olmasıdır. Dolayısıyla katil odadan nasıl dışarıya çıktı (kimi durumda nasıl girdi) sorusu, romanın başında bir muamma olarak ortaya konur. Polisiye romanların yazılı olan (bazen de yazılı olmayan) kurallarına göre, bu kilitli odalarda gizli dehlizler, gizli geçitler olamaz. Sihirbazlık, büyücülük vs. söz konusu bile edilemez. Tabii penceden kaçmak da imkansızdır. Ya oda, pencereden aşağıya atlanmayacak kadar yüksektir ya da pencerelerde, dışarı çıkmayı engelleyen demirler vardır. Ya da daha basit bir biçimde pencereler içeriden sıkı sıkıya kapatılmıştır ve dışarıdan açılması ya da kapatılması mümkün değilidir.

Şenlikli Bir Cinayet, işte böyle kapalı bir mekanda işlenmiş bir kilitli oda gizemini anlatan bir rahat polisiye örneği.

 

Şenlikli Bir Cinayet Hikayesi

Kapalı mekan, Güney İngiltere’nin en tenha bölgelerinden biri olan Dartmoor’daki bir malikane. Bir grup insan, Noel dolayısıyla bu malikanede toplanmışlar. Olayın yaşandığı yıl belirtilmemiş ama anlatılanlardan 1930’larda geçtiği belli. Malikanenin sahibi Albay Roger ffokles (tuhaf ama gerçekten küçük harfle ve iki f ile başlayan bir soyadı) ve karısı, aralarında ünlü bir polisiye roman yazarıyla ünlü bir film yıldızının da bulunduğu  dostlarını ağırlamaktadırlar. Diğer davetliler, malikanenin bulunduğu köyün papazı ve doktoruyla onların saygıdeğer hanımlarıdır. Derken, ffokles malikanesine Albayın kızı Selina iki erkek arkadaşıyla çıkagelir. Erkeklerden bir Amerikalı gençtir ve o da davetliler arasındadır. Diğeri ise, Selina’nın yeni tanıştığı ve çok etkilendiği dedikodu yazarı  Raymond Gentry’dir. Bu listeye kalabalık bir uşaklar, hizmetçiler, sekreter vesaire kadrosunu da eklemek gerek ayrıca.

Romanda kötü karakter Gentry’dir elbette. Ukala, itici, kaba, sevimsiz olmanın yanı sıra tehlikeli biridir de Roger Gentry. Çünkü, malikanedeki herkes hakkında hiç kimsenin bilmediği bilgilere sahiptir ve bunları zaman zaman ima yoluyla yüzlerine vurmaktan hiç çekinmez. Sonunda olan olur ve tavan arasındaki odada Raymond Gentry öldürülür. Silah sesini duyup odaya koşanlar kapının kilitli olduğunu görürler. Mecburen kapıyı kırıp içeri girerler ve Raymond’un cesediyle karşılaşırlar. Pencerelerde demir parmaklıklar vardır. Anahtar ise, dışarıya açılan ve az önce kırmak zorunda kaldıkları kapının üzerindedir.

Roman, bu muamma ve kilitli oda polisiyelerinin üstadı John Dickson Carr’ı ismen yadederek başlıyor. Anılan tek yazar Carr değil elbette. Agatha Christie’den G.K. Chesterton’a kadar neredeyse Altın Çağ’ın bütün yazarlarına selam gönderiliyor roman boyunca.

O yıllarda İngiltere’de galiba kış çok şiddetli geçmekteydi ki, malikanedekilerin dış dünya ile irtibatları yoğun kar yağışı yüzünden kesilmiştir ve polise haber vermeleri en azından birkaç gün mümkün olamayacaktır. Dartmoor hapishanesinin yakınlarda olması nedeniyle oradan kaçan bir mahkumun bu cinayet işlemiş olabileceği düşüncesi herkesin içini rahatlatsa da ünlü polisiye yazarı Evadne Mount, bunun doğru olmadığını, katilin içlerinden biri olduğunu söyler. Çünkü, hepsinin bir sırrı vardır ve Raymond Gentre bu sırları bilmektedir. Bunun üzerine, bir süre önce Scotland Yard’dan emekli olduktan sonra, ffokles malikanesinin yakınındaki bir eve yerleşip yaşlı ve kör köpeğiyle günlerini geçiren müfettiş Trubshave akıllarına gelir ve cinayeti soruşturması için onu çağırmaya karar verirler. Tabii evde telefon yoktur, hatta radyo da yoktur. Albay  bu tür yeni icatlardan hoşlanmamaktadır. O karda kıyamette yürüyerek gidip adamı malikaneye soruşturma yapması için davet etmekten başka çareleri yoktur. Emekli müfettiş malikaneye gelir ve herkesi teker teker sorgular. Bu sorgu sırasında bütün sırlar, kirli çamaşırlar ortaya dökülür, sonunda katil yakalanır ve kilitli oda muamması çözülür.

 

Şenlikli Bir Parodi

Şenlikli Bir Cinayet, okuması son derece keyifli, eğlenceli, komik bir dille yazılmış bir roman. İngiliz orta ve üst sınıfının sahte kibarlığıyla, ikiyüzlülüğüyle, yabancı düşmanlığıyla ince ince alay ediyor.  Baştaki kilitli oda muammasından da anlaşılacağı üzere, Şenlikli Bir Cinayet, bir klasik polisiye parodisi.  Her ne kadar İngilizce adı The Act of Roger Murgatroyd  olsa da burada Roger Ackroyd Cinayeti romanından söz etmek mümkün değil. Onun yerine tüm bir türün parodisi yapılmış. Klasik polisiyenin bütün klişeleri, tipleri ve anlatım özellikleri kullanılarak alaycı bir dille yeni bir roman oluşturulmuş. Bu nedenle Şenlikli Bir Cinayet,  mizahi bir polisiye olarak da okunabilir. Ancak türün özelliklerini, geleneklerini ve tarihini bilenler, kurgudaki biçim ve içerik değişikliklerini, abartmaları, çarpıtmaları ve bu yolla sağlanan komikliği hemen fark edeceklerdir.

Salt bir polisiye olarak bakıldığında, romanın finali beni hayal kırıklığına uğrattı. O kadar parlak ve iddialı anlatımın ardından katilin kimliği ve cinayet nedeni bence çok hafifti. Aynı şekilde muammanın çözümü de öyle. Açıkçası ben daha esaslı bir açıklama bekliyordum. Evet, sonunda taşlar yerine oturuyor, sorular cevabını buluyor, tuhaf görünen kimi olgular anlam kazanıyor ama gene de cinayetin çözümü aşırı basit veya aşırı zor olacak diye ödü kopan okurun ödü, koptuğuyla kalıyor. Belki de yazarın amacı tam da bu. Ödümüzü koparıp, romanın sonunu tam da ortada bir yerde dengelemek. O zaman amacına ulaşmış demektir.

 

Gilbert Adair’i Tanıyalım

Bu noktada biraz da romanın yazarından söz etmenin zamanı geldi sanırım. Gilbert Adair, İskoç asıllı bir Birleşik Krallık vatandaşı. 1944’de Edinburgh’da doğmuş. Yazarlığının yanısıra film eleştirmeni ve gazeteci olarak da biliniyor. The Holly İnnocents adlı romanıyla 1988’de Author’s Club İlk Roman Ödülü’ne layık görülmüş. İki çocuk romanı da olan Adair’in The Dreamers adlı eseri Bernardo Bertolucci tarafından sinemaya uyarlanmış. Bu romandaki polisiye roman yazarı Evadne Mount karakteri,  yazdığı üç polisiye romanın başkahramanı. Dolayısıyla, polisiyelerinin üçünün de parodi olduğu ortada. Zaten isimlerine bakıldığında bunu anlamamak imkansız. The Act of Roger Murgatroyd, A Mysterious Affair of Style ve And Then There Was No.

Meraklıları herhalde hemen anlamışlardır ama ben gene de yazayım hangi romanlara atıfta bulunduğunu: The Murder of Roger Ackroyd (Roger Ackroyd Cinayeti), The Mysterious Affair at Styles (Ölüm Sessiz Geldi) ve And Then There Were None (On Küçük Zenci)

Kitap, Yapı kredi yayınları tarafından, 2006’daki orijinal baskıdan çevrilerek 2010 yılı Haziran ayında basılmış. Emrah İmre çevirmiş. Birinci baskı. 203 sayfa.

Arkhe

Ayakucuma düşen tüm sevinç ve heyecanlarımı toparlamaya çalışırken ismimi duydum. Garip ve büyülü bir dünyaya adım atmama dakikalar kalmıştı.

“Merhabalaaar, merhabalaaar… Aşkla, huzurla, mutlulukla, sağlıkla buradayız. Umarım dijital ekranlarında bizi izlemekte olan siz izleyiciler de öylesinizdir. Size şimdi muhteşem bir simülasyondan bahsedeceğim. Simülasyonumuzun ismi: Koca Ağız simülasyonu. Bu zamana kadar izlediğiniz tüm simülasyonları unutun ve kendiniz için güzel bir şey yapıp bizi yakından takip edin. Bugün, bütün duyu simülasyonlarını başarıyla geçen Pırıl Kılıç yarışıyor. Onu daha fazla bekletmeden buraya davet etmek istiyorum.”

Evet, bütün duyu simülasyonlarını başarıyla geçmiştim. Burada olmanın hazzı bir kenara; sadece tek, bir günü yaşamak içindi bunca çaba, emek ve istikrar.

“Hoş geldiniz Pırıl Hanım, tüm duyu similasyonlarını başarıyla tamamlayarak bu etaba kadar yükseldiniz. Bu yüzden tüm alkışlar sizin için. Bu etaba geçmeyi başaran sizden başka bir yarışmacının olmadığını biliyorsunuz. Peki, sizi izleyen ekranları başındaki takipçilerimize neler söylemek istersiniz?”

Sunucunun son sözlerine karşı suskunluğumu koruyup bir an önce oyuna başlamak istesem de bir şeyler söylemem gerektiğinin farkındaydım. Tebessüm ederek konuşmaya başladım: “ Beylik laflar etmeyeceğim sizlere, içimden ne geliyorsa onu söylemek istiyorum. Yarım kalmış insanların, veda ettikleri kişiyi uğurladıktan sonra severken ne kadar ürkekçe sevdiğini herkes biliyordur. Ben bu simülasyonlar sayesinde cesurca sevebileceğim bir günü arzuladım hep. Veda edilen kişiyle birlikte öldüğümüzün kanıtını gösteremeyiz belki ama yeniden doğmak için bugün buradayım.”

Konuşmam bittikten sonra kendimden beklediğim buymuş gibi: üzerime giydiğim heyecan gömleğimi çıkarmış; yerine soluk, sarı renkte hüzün gömleği giymiştim. Sunucu abartılı bir şekilde teşekkür ettikten sonra içinde yarışacağım oyunun simülasyonunu anlatmaya başladı:

“Bu gördüğünüz simülasyonun ağzımızın içi gibi tasarlandığını fark ediyorsunuzdur. Önde ve yanlarda sıralanmış olan otuz iki diş, dudaklar ve dilden oluşmaktadır. Bunun yanında diş etlerini ve damağı da görüyorsunuz.” dedikten sonra herkesi göz ucuyla süzen sunucu, etrafımızdaki robotların soğuk, metal yüzlerine aldırmayıp yine coşkulu bir şekilde devam etti: “ Ve siz, yarışmacı robotlar, benim canım robot arkadaşlarım. Bir dişin üzerinde yarışacak avatarı temsil ediyorsunuz, her birinizin avatarı hareketli olup bu simülasyon içinde bir görevi vardır. Bu görevler, asıl yarışmacı kişiyi elemek üzerine verilmiş talimatlardır. Oyun içinde hangi robotun avatarı, asıl yarışmacıyı vermiş olduğumuz görevlerle elemeyi başarırsa o robota başka simülasyonda daha üst düzeyde bir görev verilecektir. Hadi yine iyisiniz. Sizlere bol şans o zaman !”

Labirente hapsolmuş, peynir bulmak için çırpınan bir fare gibiydim. Dışarıdan acınası bir halde görünmem umurumda bile değildi. Sessizlik hüküm sürüyordu; herkes merakla bakan gözlerini, ağzı laf yapan sunucuya kenetlemişti.

“Ağız içi simülasyonunu, bir denizde bulunan sıralanmış kayalıklar gibi düşünebilirsiniz. Canlarım benim, bir de bu şekilde hayal edin. Yarışmacı kayalıklarda yani dişlerde gezinecek fakat denize düşmemeye çalışacaktır. Denize düşerse: cummppp ! Deniz dediğimiz şey ise dilimiz, damağımız ve diş etlerimizdir. Yarışmacı Pırıl Hanım, kayalıklarda ilerleyerek farklı olaylar yaşayacaktır. Kayalıklardan yani dişlerin üzerinde düşerse simülasyon son bulur ve düşüren robotun oyun içinde yarışan avatarı kazanmış olur. Düştüğü takdirde boğaz geçidinden yemek borusuyla aşağı itilir. Eğer ki simülasyonu başarıyla bitirirse ağızdan dışarı yani aydınlığa çıkarılır. Eklemem gereken bir şey daha: Bir denizde rüzgâr ve su olmazsa olmaz. Bence olmaz, sizce olur mu onu bilemem. Ağzımızın içi de böyledir. Ses çıkarmak için akciğerlerden gelen hava ve besinleri çiğnemek için tükürük vardır. Bunlar da oyunun içinde rol alacaklardır. Şimdi herkesi kendi kabinlerine alalım ve size birkaç hatırlatmada daha bulunup oyunu başlatacağım.”

Yarışma stüdyosunda, otuz iki baş belası robot ve ben, bizim için diş şeklinde tasarlanan kabinlerimize geçtik. Hem gerçek dünyadaki sütüdyo hem de simülasyondaki oyun kocaman bir ağız şeklindeydi. Başımın sağ tarafına takılan küçük bir çip, beynimizin harcayacağı gücü sanal gerçeklikteki avatarlarımıza aktaracaktı. Düşüncelerimi şimdiden okuyormuş gibi benimkine benzer düşünceler içeren konuşmasıyla ve aynı ses tonuyla devam etti sunucu: “İnsanların ve robotların bilincini simülasyondaki avatarlara bu kabinler aracılığıyla sağlıyoruz. Umarım anlamışsınızdır, şeker şeyler sizi.” Benim ise kafamdan ziyade kalbimde bir alarm çalıyordu.

Ani şekilde kesin bir dönüş yapmıştım. Muhtemelen diş minesinin sert ve engebeli yapısından kaynaklanıyordu. Terden birbirine yapışmış saçlarım ve dağılmış zihnimle birlikte araba kullanıyorum. Sıcak havanın etkisiyle asfalt yolun üzerinde gözüme su halesiymiş gibi görünen pembe elbiseli, beş altı yaşlarında olan küçük bir kız çocuğu gördüm. Yaklaştıkça kaybolacak hissine kapıldım ama öyle olmadı. Arabayı durdurup arabadan inince hayal olmadığını anladım.

“Anneeeee ! ”

“Arkheeee, canım kızım benim !”

Nasıl olmuştu böyle? Aynı o’ydu işte. Yıllar önce kaybettiğim yavrum karşımda duruyordu. Gözlerimden yaşlar yığınla akıyor, gözlerim adeta gözyaşı kusuyordu. Sarıldım ve çılgınca öpüp koklamaya başladım. Kokusunu bile aynı yapmışlardı, geçtiğim o zorlu simülasyonları düşününce bu ana değerdi. Fakat bu an uzun sürmedi, öfkeden gözü dönmüş kalabalık üzerimize doğru geliyordu. Hemen Arkhe’yi kucağıma alıp arabaya oturttum. O anda fark ettim ki bu araba benim ilk aldığım arabamdı, aynı zamanda küçük kızımın ölümü üzerine onu hatırlatıyor diye sattığım arabaydı. Öfkeli kalabalıktan uzaklaşmak için arabayı hızla sürüyordum. Birinci kural virüsü kapanlardan uzak durmaktı. Nefesleri bulaşıcı mıydı? Belki de öyleydi. Ama gerçek tam olarak öyle değildi. Gerçek her ne kadar öyle değilse de ikinci kural maske takmaktı. Simülasyondaki herkes siyah maskeler takmıştı. Peki, neden maske takmışlardı? Amaç bana virüs bulaştırıp beni öfkelendirerek kayalıklardan aşağı atmak değil miydi? O zaman kendileri virüs taşısa da olurdu. Peki neden, ne amaçla maske takıyorlardı? O halde içinde bulunduğum durum benim düşündüğüm gibi değildi, zihnimin kıvrımlarını harekete geçirerek hızlı bir şekilde tekrar tekrar düşünmeye çalışıyordum. O halde onlar da virüs kapmamak üzerine programlanmışlardı. Çünkü öfke virüsünü kapan bir avatar öfkesini daha fazla kontrol edemeyip benimle daha fazla yarışamaz hale geliyordu, bu kez kendisine ve çevresine zarar verip kayalıklardan aşağı düşüyordu. Yani boğaz geçidinden aşağı itiliyordu ve yarışmadan eleniyordu.  Maskenin bulaşmayı önleyici gücü olabilirdi. Fakat maske taksan da bulaşıyordu. Çünkü bu virüsün şiddet ve öfkeyle bulaştığını anlamıştım. Öfkeli bir bakış karşındakine tesir ettiği anda sende de belirtiler görülmeye başlıyor, her ne kadar sakin kalmaya çalışsan da öfkenin o tatlı büyüsüne kapılıp saldırgan bir kişiliğe dönüşüveriyordun.

Günlerden bir gün anne sincap, yavrusunu yanına çağırmış ve ona şöyle demiş: “Sevgili yavrum, dışarıya çıktığımızda bir sürü kurt ile karşılaşacağız. Kurtlar çok öfkelidir bu yüzden korkabilirsin ama ben yanında olacağım. Hani masaldaki kurt sincaplardan birisinin evini pençeleriyle söküyordu ya hatırladın mı ?” İnce ses tonuyla Arkhe : “Hatırladım annecim,” dedi. “İşte dışarıdaki kurtlar da bizim gibi sincaplara pençeleriyle zarar verebilir. Senin yapman gereken şey ise onlara bakmamak.” dedim. Düşünceli bir hali vardı, anlamaya çalışıyormuş gibi duruyordu. “Yani anneciğim, kurtlar gerçek mi?” diye sordu. “Evet anneciğim, kurtlar gerçek çünkü bazen masallar da gerçek olabiliyor. ”diyerek küçük kızıma cevap verdim. Masalda en büyük sincap ise küçük kardeşlerine: “Korkmayın, burası çok güvenli. Kurt buraya gelse de size bir şey yapamaz. Çünkü bizi birbirimize bağlayan sevgimiz var.” demişti Arkhe.

“Ben şimdi benzin almaya gidiyorum ama hemen geleceğim. Ben yokken sen de büyük sincap gibi korkmamalısın çünkü bizi birbirimize bağlayan sevgimiz var.” dedikten sonra o kaosun içine atıldım. Benzinlikte karşılaştığım insanların öfkeli sataşmalarını, ağlamalarını, küfretmelerini görmezden geldim. Döndüğümde Arkhe’yi yerinde otururken görünce içime akciğerlerimin alabileceği kadar hava çektim ve daha nefesimi veremeden bir elin soğukluğunu omzumda hissettim bu el adeta vücudumu serinletti. Arkamı dönmemle yüzüme bir yumruk yemem arasında saniyeler vardı. Kendimi yerde üzerine basılmış meyve suyu kutusu gibi hissediyordum ama bunun bir önemi yoktu çünkü küçük yavrumun incecik bedeni iri kıyım bir adamın kolları arasında benden uzaklaşıyordu.“Anneeee , kurt beni kaçırıyooor, anneeee !” diyordu Arkhe. Hemen bulunduğum yerden doğruldum ve koşmaya başladım. Hiçbir şey istemiyordum sadece yavrumu istiyordum, onu bir kez daha kaybedemezdim. Ben önümde koşturan adama yetişmeye çalışırken garip bir şey oldu. Kızımı kaçıran adamın karşısında şapkalı bir adam uzunca sopasıyla çıkmış, ona doğru koşturarak kalın sopayı başına geçirmişti. Sanırım ona fırsat vermeyerek kendisi bana virüs bulaştırmak istiyordu. Birden Arkhe’nin yere düşerek birkaç defa yuvarlandığını gördüm. Yanına gelir gelmez kucağıma almak için eğildiğimde şapkalı adam üzerime doğru geliyordu. Önce yerden bir taş alıp adamın suratına fırlatmak istesem de bunu yapmadım. Arkhe’yi kaptığım gibi arabaya koşturmaya başladım. Arkama bakmaya ne cesaretim ne zamanım ne de gücüm vardı. Arabaya bindiğimizde şapkalı adam sopasıyla arabanın önünde duruyordu. Gaza basıp arabayı sürerken hafifçe yana kaymıştı, yanından geçen arabamıza ise bir sopa indirmişti. Perişan olmuş arabayla ve bacaklarımın titremesine aldırmadan arabayı kullanmaya devam ettiğim bir anda kendimizi eski evimizin banyosunda bulduk. Bu kez Arkhe’yi banyo yaptırmaya çalışıyordum ve fıskiyeden su köpük köpük, tükürük gibi geliyordu. Gözü yanan Arkhe ağlamaya başladığı sırada zil çaldı ve kapıya yöneldim, kapıyı istemesem de açmak zorundaydım. Alt komşum çocuğun ağlamasından rahatsız olmuş, ağzına gelen küfürleri saydırmıştı. İçeride Arkhe’nin beni, o halde beklediğini düşünerek özür dileyip bir daha olmayacağını söyledim ve nazikçe kapıyı kapadım. Banyoya gittiğimde artık banyo, banyo değildi. Banyo otobüs olmuş, Arkhe beni otobüsün koltuğunda oturarak bekliyordu. Otobüste birçok düşmanca bakışa rast gelsem de ben sadece yavrucağıma bakmaya devam ettim. Küçük kızımı kucağıma alıp severken ineceğimiz yerde otobüs durmuştu. Dalgınlığımla ön kapıdan inince olanlar oldu ve şoför gergin gergin gülerek: “Ne cahil insanlar var, bir de çocuk büyütüp ona örnek olacaksın ama halâ arka kapıdan inmen gerektiğini bilmiyorsun. Bu çocuğu böyle yetiştireceksen ya sen yaşama ya da o yaşamasın.” diyerek kelimeleri sıraladı. Sizin çocuklarınız varsa umarım onlar yaşar, diyerek otobüsten indiğimde tekrar arabadaydık. Fakat bu kez bir bataklığın içindeydik. Sanırım diş minesinde meydana gelen bir çürüğe denk gelmiştik, etrafımızı ise bir sürü avatar sarmış, bizi bataklığa doğru itiyordu. Tek tek başaramayacaklarını anladıkları için toplu hareket etmeye karar vermişlerdi. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim fakat düşüncelerim öfkenin yanından bile geçmiyordu çünkü yanı başımda yavrucuğum vardı. Gözlerinin içine uzun uzun baktım. Geçmişten bir günü yaşıyor gibiydim, arabayı bataklığa batırıyor olmalarının benim için hiçbir önemi yoktu çünkü ben, yıllar sonra kızımla zor da olsa bir gün geçiriyordum.

Güneşin o ipeksi ışıkları her yeri ısıtmış hatta o kadar fevkalade ısıtmış ki sevgi tohumları serpiştirmiş her yere, herkese, tüm insanlığa ve kâinata… Isınan dallardan meyveler fışkırmış, çiçekler bir anda açıvermiş, tüm âşıklar el ele ve göz göze olmuş, insanların ağzından çıkan sevgi sözcükleri tüm dünyaya yayılır olmuş. Havada, suda, ihtiyarda, gençte, zenginde, fakirde her durum ve şartta sadece sevgi baş göstermiş. Yani tüm her şey ama her şey cennet dekorlarına evrilmişti.

“Masal gerçek oldu anne, masal gerçek oldu. Artık sincaplar çok mutlu.” dedi küçük kızım ince ve sevimli ses tonuyla. Ölen kızımın verdiğim bir tutam saçından bana aynı kızım gibi olan bir robot yapmışlardı. Sesi, kokusu, eli, yüzü aynıydı. En korktuğum şeylerden birisi de sesini unutmaktı. Sesini unutmaya başladı mı insan yüzünü de unutmaya başlıyordu. Simülasyondaki ağız açılmış, yüksek bir tramplenden atlıyormuşum gibi dilden aşağı kendimi boşluğa bırakıp ben tek başıma aydınlığa çıkmıştım.

Bütün etapları başarıyla tamamlamamın ödülü son etaba ulaşmaktı. Son etaba ulaşıp kızımla karşılaşacaktım. Gerçek hayatta kanseri yenememiştik ama simülasyonda virüsü kapmadan kurtulmayı başarmıştık. Büyük ödül kızımdı benim için…

Umarım hiç kimse sevdiği bir insanı kaybedip insanların duygularını sömüren bu simülasyonun koca ve çirkin ağzına düşmez.

Parkta Cinayet

Arabanın arka kapısını açan adam, yazlık ceketini buruşturarak koltuğun üzerine fırlattı. Biraz sonra ön kapı açıldı ve aynı adam arabasına binerek kapıyı sertçe kapattı. Üzerinde ince bir tişörtle kalmıştı. Derin iki nefes aldıktan sonra ellerini direksiyonun üzerine koyarak başını dayadı. Bir iki defa da yutkundu. Muhtemelen en az iki gündür kapının altındaki gözde duran pet şişeyi hatırlayınca hemen şişeyi alarak açtı ve kafasına dikti. Sıcacık olmuş su boğazından geçerek belki hararetini almadı ama yine de onu, biraz olsun kendine getirmişti.

Boşalmış pet şişeyi yeniden kapının altındaki göze sıkıştırarak arabasını çalıştırdı. Eve gidecek sıcacık bir duş alıp sonra da hemen yatacaktı. Bu uğursuz gün bir an önce bitmeliydi artık. Arabayı çalıştırdığı anda aklına bir şey geldi. Az önce çıkartıp arka koltuğa attığı ceketini alarak ceplerini yokladı. Aceleyle ceplerini karıştırdığından cüzdanını düşürmüştü. Cüzdan, şeffaf kimlik kısmı üste gelecek şekilde düştüğünden adam, arabadaki az ışığa rağmen kimlikte yazan kendi ismini okuyabiliyordu: Deniz Araz.

Cüzdanını adeta kaparak yerden aldı Deniz. Arabasının ön koltuğunda arkaya doğru gerilerek kot pantolonunun arka cebini de kontrol etti. Sonra da yan ceplerini yokladı. Heyecanlı ruh hali yerini korkuya bıraktı. Aramanın boşuna olduğunu anlayınca arabadan çıktı. Hızlı adımlarla caddenin sonuna doğru yürüdü. Birkaç saniye sonra koşmaya başlamıştı.

Beş dakika hiç durmadan koştuktan sonra soluk soluğa durarak nefesini dinledi. Saat henüz on bir buçuk civarı olmasına karşın sokakta tek bir Allahın kulu yoktu. Ne biçim mahalleydi burası? Sağ tarafında bir park görünce oraya girdi.

Ufak bir parktı burası. Birkaç bank, çocuklar eğlensin diye konulmuş salıncaklar vardı. Fazla ağaç da yoktu. Sağ yanındaki duvarı geçince kaşlarını çatarak olduğu yerde kalakaldı. Biraz ilerisinde bir adam, yok hayır genç bir çocuk, yerde yatan birinin üzerine eğilmişti.

“Hayırdır birader?” deyince genç çocuk, kurşun yemiş gibi olduğu yerde zıpladı. Deniz’e bakabilmek için ters döneyim derken dengesini sağlayamadı ve yerde yatan adamın diğer tarafına doğru yere yuvarlandı. Elinde bir şey vardı genç adamın.

Deniz’in kaşları biraz daha çatıldı. İki adım ilerleyerek yerde yatan adama iyice yaklaştı. Adamın göğsü kan içindeydi.

Genç çocuk hâlâ yerde yatar bir halde, “Abi vallahi ben öldürmedim!” diye bağırdı.

Deniz durumu anlamıştı. Sırtındaki tüylerin diken diken olduğunu hissetti. Birisi bu adamı vurmuş veya bıçaklamış olmalıydı. Hemen eğilerek adamın boynunu kontrol etti. Nabız falan yoktu. Zaten herif tam buz gibi olmasa da soğuktu.

Deniz genç çocuğa döndüğü anda çocuk ayaklandı ve kaçmaya hazırlandı ancak Deniz onu yakaladı.

“Dur bakalım nereye gidiyorsun lan!”

“Bırak beni abi vallahi ben öldürmedim, bırak gözünü seveyim yaa!” Elindeki torbayı burnuna götürerek derin bir nefes aldı. Deniz çocuğun elindeki torbayı görüp etrafa dağılmış keskin kokuyu duyunca durumu anladı tabii.

“Hiçbir yere gidemezsin! Bu adam ölmüş daha doğrusu öldürülmüş! Cüzdanını istedin vermeyince bıçakladın değil mi lan? He! Söyle, konuş!” Adamı ayran çalkalar gibi sallıyordu ancak az önce belki de gereğinden fazla dumanı ciğerlerine doldurmuş olan çocuk cevap bile vermedi. Gözleri kaymış hareketleri yavaşlamıştı bile.

Deniz tiksintiyle baktığı tinerci çocuğu yavaşça yere bıraktı.

“Adın ne senin? Ne arıyorsun burada?”

Tinerci genç adam yerde bağdaş kurmuş bir halde Deniz’e baktı. Sonra gülmeye başladı. Deniz sabırla bekliyordu. En sonunda genç adam, “Adım Engin,” dedi. “Engin Kapıcı. Bu mahalle benden sorulur.” Torbayı tekrar burnuna götürüyordu ki Deniz atılarak torbayı kaptı. Buruşturarak hemen birkaç metre ilerideki yarım metre duvarın üzerinden fırlatıp attı.

“Heeey ne yapıyorsun be!”

“Kes sesini Engin efendi! Burada bir cinayet işlenmiş sen keyif peşindesin. Kim bu adam tanıyor musun?”

“Tanıyorum tabii. Puştun tekidir! Caddenin en güzel yerinde kocaman helvacının sahibi ibne! O kadar yalvartır bizi de bir gram helva koklatmazdı bize. Oh iyi olmuş geberdi gitti!”

“Niye bıçakladın adamı? Parası için mi?”

Engin’in gözleri büyüdü. Oturduğu yerden kalkmaya çalışırken, “Ben yapmadım dedim ya oğlum!” dedi. Ancak kalkamadı. Dengesini sağlayamayınca tekrar yere oturdu. “İnanmıyor musun sen bana? Bu mahallenin kralıyım ben be!”

Deniz biraz acıma biraz da tiksintiyle suratını buruşturdu. Tiner yolunu bulmuş beyne ulaşmış Engin’i başka diyarlara götürmüştü bile. Bu yüzden genç adamın kaçma gibi bir durumu en azından şimdilik yoktu. İki adım bile atamazdı bu halde. Zaten gözleri yarı kapalı olduğu yerde sallanıp duruyordu.

Deniz cesede döndü. Çoktan dünya değiştirmiş adamın üzerine eğildi. Dört köşe suratlı, esmer bir adamdı. İriyarı sayılırdı. Cesede dokunmamaya çalışarak adamın etrafını inceleyince biraz uzakta yeşil çimlerin üzerinde yatan bir nesne gördü. Cesedin üzerinden atlayarak oraya gitti ve bir çeşit köstekli saate benzeyen nesneyi yerden aldı. Kapağını açarak içine baktı. Kaşlarını yine çatmıştı. Zinciri olmayan sadece kapaklı bir saat şeklinde olan nesneyi kot pantolonunun yan cebine sıkıştırdı.

Aynı anda parka biri daha girdi. Ellerini arka belinde birleştirmiş yavaşça yürüyen bu yaşlıca adam tam üzerlerine doğru geliyordu. Deniz ve Engin ne yapacaklarını bilmez şekilde bu gelen adama bakakalmışlardı. Yaşlı adam kafası önde ilerlerken birden kafasını kaldırınca göz göze geldiler. Yaşlı adamın hareketleri yavaşladı ancak hâlâ yürüyordu.

“İyi akşamlar…”

Fazla umursamadan tekrar hızlanmaya başlamıştı ki yerde yatan adamı fark ederek tamamen durdu. Arka belinde birleştirdiği ellerini açtı.

“Ne oluyor lan burada?”

Engin, “Vallahi ben öldürmedim amca…” diye mırıldanarak sessiz bir kahkaha attı. Gözleri baygın şekilde yaşlı adama bakarken hâlâ olduğu yerde hafifçe sallanıyordu.

Deniz tinerci gence bakarak başını iki yana salladıktan sonra yeni gelen adama döndü.

“İyi akşamlar beyefendi. Adım Deniz Araz. Önemli bir firmanın IT yöneticisiyim.” Kartını çıkarmış yaşlı adama yaklaşıyordu. Adamın yanına geldiğinde sesini iyice kısarak, “Buraya geldiğimde çocuğu adamın üzerine eğilmiş buldum,” dedi. “Sanırım parası için bıçaklamış adamı. Tinercinin teki görüyorsunuz işte.”

“Aman Allahım!” dedi yaşlı adam. İki gözü kanlı cesette olduğu halde o tarafa doğru gitmek istedi ancak Deniz onu durdurdu.

“Hiçbir yere dokunmasanız daha iyi. Ben polisi arayacağım.” Cep telefonunu çıkardı ama arayamadan yaşlı adam bağırdı.

“Siktir lan bu bizim Türker!”

Deniz’i iterek cesede yaklaştı. Bu sırada Engin hâlâ bağdaş kurduğu yerde tinerin etkisiyle arkaya doğru devrilerek hareketsiz kalmıştı. Deniz yaşlı adamın peşinden giderken hafifçe bağırıyordu.

“Durun dokunmayın cesede? Polisi beklemeliyiz…”

“Lan bu bizim Türker diyorum sana be adam! Türker Coşkun! İyi tanırım. Kim yapmış, nasıl olmuş? Vay anasını ya!”

Deniz adamı omzundan tutarak yerden kaldırmaya çalıştı. “Tamam beyefendi anlıyorum ama yine de dokunmayın mevtaya. Polisi aramalıyız.” Adamı zorlukla ayağa kaldırdıktan sonra yaşlı adama daha dikkatle bakmaya başladı. “Caddedeki dükkânın sahibiymiş galiba kendisi.”

“Evet. Arkadaşımdır, yani arkadaşımdı. Allahım işe bak!”

“Siz kimsiniz peki?”

“Ben… Ben şey… Adım Serdar. Serdar Altın. Vay anasını ya, çok samimi arkadaşımdı. Hâlâ inanamıyorum… Daha bugün beraberdik. Esnafız biz. Şeyde işte… Caddede… Dükkanlarımız yan yana. Emlak işiyle uğraşıyorum ben. Kesin kardeşi olacak o uyuz yapmıştır. Vallahi billahi kalıbımı basarım o öldürmüştür.”

“Kim kim?”

“Kardeşi Tamer, Tamer Coşkun. Dükkân yüzünden birbirlerine girmişlerdi geçen hafta. Yumruk yumruğa kavga ettiler sokak ortasında. Tüm esnaf şahit. Tamer biraz serseri bir tiptir. Çalışmaz, boş gezen aylak herifin tekidir. Dükkândaki hisseleriyle ilgili bir konuda birbirlerine girdiler. Tamer’in dediğine göre Türker hile hurdayla dükkânın tamamını üzerine almaya çalışıyormuş falan filan. Tamer herkesin içinde seni geberteceğim diye bağırdı abisine. Hepimiz duyduk…”

“Tamam sakin olun. Bunu polise de anlatmalısınız.” Deniz yeniden cebinden telefonunu çıkarmıştı ki bir ses yine durmasına neden oldu.

“Kimse kıpırdamasın!”

Serdar ve Deniz, şaşkınca pek de bir şey düşünmeden arkalarını döndüklerinde gençten bir adamın elindeki tabancayı üzerlerine doğru tuttuğunu fark ettiler. Genç adam bir adım daha ilerleyerek yineledi.

“Kimse kıpırdamasın dedik, eller yukarı!”

Deniz içinden, “Lan ne biçim bir işe bulaştık?” diye düşünürken ellerini kaldırdı mecburen. Serdar da ellerin kaldırmıştı ancak yaşlı emlakçı daha cesurdu.

“Ne oluyor oğlum lan? Sen de kimsin?” Sonra bir adım daha yaklaşıp gözlerini kırpıştırınca adamı tanıdı. “Lan Gökhan sen misin? Manyak mısın oğlum ben Serdar abin tanımadın mı?”

“Konuşma lan pis katil!”

“Katil mi? Ne katili Gökhan, delirdin mi? İndir o silahı!”

“Konuşma lan puşt! Bir saat kadar önce burada Türker abiyle tartışıyordunuz. Gördüm sizi! Türker abi seni itti küfür etti. Sen de vurdun adamı değil mi?”

Deniz kaşlarını çatarak yanındaki bu masum görünüşlü yaşlıca adama döndü. Elleri hâlâ havadaydı.

Bu sırada Serdar’ın surat ifadesi ise birden değişmişti. Adamın yüzünde şimdi endişe ve korku vardı. Kendisine dönerek ilgiyle bakan Deniz’e bakmamaya çalışıyordu. Deniz yana doğru bir adım atınca onun bu hareketini gören Gökhan silahı bu sefer de Deniz’e çevirdi.

“Sen de kımıldama lan! Hareket edeyim deme Allahıma vururum ikinizi de! Ortak mısınız, kiralık mısın bilmem ama acımam yemin ederim!”

Deniz önce yutkundu sonra dudaklarını yaladı. Temkinli bir sesle, “Bak birader benim bu olaylarla bir ilgim yok,” dedi. “Buradan geçiyordum sadece. Cesedi ben buldum. Hatta Engin sandım önce katili.”

“Engin de kim be?”

Deniz biraz daha Serdar’dan uzaklaşarak yan döndü. Bu hareketiyle Gökhan’ın, hemen arkasında hâlâ yerde yatan şu an hafifçe homurdanarak sızmış genç adamı görmesini sağladı. “Gördün mü bak, tinerin etkisiyle sızıp kaldı mal. Serdar Bey de sonradan geldi buraya.”

“Evet oğlum aynen böyle oldu işte,” diye lafa karıştı Serdar.

“Sana neden inanayım lan! Kimsin neyin nesisin tanımam etmem? Ellerini indireni mıhlarım!”

“Lan manyak mısın Gökhan. Ben öldürmedim Türker’i, neden öldüreyim?” diye bağırdı Serdar. Kendisini biraz daha toparlamış gözüküyordu.

“Şu Türker abime verdiğin borç yüzünden olmasın. Durmadan geri istiyordun Türker abi de seni oyalayıp duruyordu değil mi? Biliyorum ben. Daha dün bahsetti bana. Tehdit ediyormuşsun adamı. Vermezsen gebertirim demişsin!”

“Tamam doğru bana borcu vardı,” dedi Serdar sakin bir sesle. “İyi de bunun için adam öldürülür mü oğlum manyak mıyım ben? Ayrıca tehdit falan da etmedim kimseyi.”

“Gerçekten bir saat önce burada mıydınız peki?” diye sorarak araya girdi Deniz.

“Buradaydı tabii gördüm ben!” diye atıldı Gökhan.

Serdar ona aldırmadan Deniz’e döndü. “Tamam kabul ediyorum. Doğru, buradaydım. Paramı istedim. Ne var yani, kendi paramı da isteyemeyecek miyim siktiğimin yerinde ya? Allahallah? Herhalde hakkım vardır buna! Neyse paramı istedim ama Türker veremem şimdi falan dedi. Ben de sinirlenip gittim. Ne yapacağım başka? O zaman sağdı vallahi billahi.”

“Peki sonra neden döndün buraya tekrar?”

Serdar yutkundu. Gözleri fer fercil oynuyor sanki bir bahane bulmaya çalışıyor gibiydi. Bir süre bekledikten sonra, “Şey…” dedi. “Şeyden döndüm, yani… Allah kahretsin ne bileyim hava almaya çıkmıştım. Yürüyordum, buradan geçtim. Tesadüf işte!”

Deniz bu sefer de Gökhan’a dönerek, “Peki sen?” deyince Gökhan çekingen bakışlarını Deniz’e çevirdi.

“Ne olmuş bana?”

“Madem burada tartıştıklarını gördün neden müdahale etmedin duruma?”

Gökhan elindeki silahı biraz daha havaya kaldırarak, “Sen ne ayaksın birader?” diye çemkirdi. “Hesap mı soruyorsun? Müdahale etmedim çünkü… Şey, çünkü Türker abi kızardı böyle işlere, hiç hoşlanmazdı. Sonradan bana çatardı işime ne karışıyorsun diye.”

“Belki de bu sabah seni itin götüne soktuğu içindir he Gökhan efendi?” diyen Serdar yılışık bir şekilde yarım ağız gülümsüyordu şimdi. Çocuk şaşalayınca hemen devamını getirdi. “Bana dert yandı bugün seni azarladıktan sonra. Ne savsaklığını bıraktı ne de vurdumduymazlığını. Sen kimi kandırıyorsun? Senin yüzünden otel mal almayı kesmiş Türker’den. Oteldeki satın almacıya diklenmişsin adama ağzına geleni söylemişsin. Yalan mı?”

“Ne alakası var lan!”

“Hem de çok var. Belki de seni kovacaktı Türker. Bunun için adamı sen vurmuş olmayasın?”

Gökhan öfkeden kıpkırmızı oldu. Parktaki loş sokak lambası altında bile belli oluyordu bu. Sesli bir şekilde yutkunarak bir adım daha ilerledi.

“Sen etrafı suçlayacağına adamı öldürdükten sonra buraya neden geri döndüğün konusunda polise ne masal anlatacaksın onu düşün bence. Pis katil!”

“Tesadüf dedik ya lan!”

Gökhan deminden beri iki eliyle tutuğu silahı titreyen sol eline aktararak cebinden telefonunu çıkartmaya çalışıyordu. Bir yandan da, “Tesadüfmüş…” diye mırıldanıyordu. “At yalanını sikeyim inananı…” Cebini çıkartarak açtı. Bir yandan da hafifçe titreyen sol elini ve dolayısıyla tabancasını ileride tutarak hâlâ iki adama tutmaya devam ediyordu. “İkiniz de kımıldamayın. Şakam yok, polisi arıyorum artık. Bu kadar gevezelik yeter… Onlara da anlatırsın artık bu masalları Serdar efendi!”

“Lan oğlum delirdin mi? Ben öldürmedim diyorum sana, Tamer yapmıştır!”

Gökhan telefonunu çıkarmış polisi aramaya hazırlanırken yılışık bir şekilde güldü. “Hee tabii ya, Tamer yapmıştır… Önce beni suçla sonra Tamer’i. Kıvır bakalım…”

Gökhan telefonu kulağına götürdüğü anda Deniz derin bir nefes aldı. Tam büyük belaya bulaşmıştı. Bu sessiz sakin sandığı mahallede her türlü entrika dönüyordu. Birbirlerinin hissesine konmaya kalkan kardeşler, borcunu ödemeyen adamlar, hırsızlık, cinayet. Maşallah her şey vardı. Deniz bir şey düşünmeden arkasına baktı bu sefer de. Ceset hâlâ aynı yerde atıyordu tabii ama Engin ortalıkta yoktu. Deniz kaşlarını çatarak ellerini beline dayadı. Sızdı sandıkları adam karışıklıktan yararlanıp kaçmış mıydı yoksa?

Aynı anda Gökhan hafif bir ses çıkartınca Deniz’in düşünceleri dağıldı. Hemen sesin geldiği tarafa döndü. Birisi Gökhan’ın arkasından onu yakalamıştı. Gökhan sendeledi. Elindeki cep telefonu yere düştü. Tabanca da sallandı ancak herhalde Gökhan tabancasını daha sıkıca tuttuğu için o düşmedi. Gökhan’ı arkasından yaklaşarak yakalamaya çalışan adamın kafası Gökhan’ın hemen omzu üzerinde gözükünce Deniz, Gökhan’a saldıranı tanıdı. Engin’di bu. Kaçtı sandığı Engin.

“Ne oluyor lan puşt!” diye bağırıyordu Engin. “Önce Türker denen ibne abin şimdi de sen mi çıktın lan başımıza!”

Engin, Gökhan’ın sırtına binmiş adamı sıkıca yakalamıştı. Gökhan debelenerek kurtulmaya çalışıyor ellerini sallıyordu ancak sırtındaki ağırlıktan dolayı bunu başaramıyordu. Engin çektiği tinerin de etkisiyle biraz daha yüklenince daha fazla ayakta kalamayan Gökhan yere yuvarlandı. Aynı anda silah da patladı. Kurşun Deniz’in baldırına saplanınca adam acıyla bağırarak bir adım geriledi.

Aynı anda Serdar boyundan büyük bir küfür ederek koşmaya başladı. Biraz sonra parktan çıkarak karanlığa karıştı. Kimse onunla ilgilenmedi. Silah sesiyle kendine gelmiş olan Gökhan ve Engin ise kavgayı bırakmış, korkuyla Deniz’e dönmüşlerdi.

Deniz mırıltıyla küfretti. Bacağı korkunç acıyordu. Eliyle bastırınca kanın keskin kokusunu ve eline bulaşan sıcaklığını hissetti. Bu onu daha fazla heyecanlandırdı. Kalbi deli gibi atarken olduğu yere çöktü.

Gökhan korkuyla üzerine binmiş Engin’i arkaya atarak ondan kurtuldu ve Deniz’in yanına koştu. Suratı korkudan bembeyaz olmuştu. Heyecanla elleri titreyerek Deniz’e birşeyi olup olmadığını sorarken çimlere uzanmış Engin’in kafa hâlâ dumanlıydı. Büyük ihtimalle neye sebep olduğunun farkında olmadan yattığı yerde yine, “Bu mahalle benden sorulur oğlum! Ona göre ayağınızı denk alın…” diye mırıldandı. Yine kısık sesle gülüyordu. Ardından yeniden sızdı.

***

Deniz gözlerini açtığında karşısında karısını gördü önce. Bir hastane odasında yatıyordu. Hemen sağ tarafındaki camdan yükselen güneşe bakılırsa öğlen olmalıydı. Dün gece başına gelenler aklına gelince toparlanarak kalkmak istedi ancak karısı onu yatıştırdı.

“Sakin ol hayatım, herşey yolunda. İyisin. Kurşun bacağına saplanmış ama dün gece ameliyatla aldılar. Herhangi bir araz da kalmayacakmış. Doktor şanslı olduğunu söyledi.”

Şans mı? Doktoru gördüğünde ona şansın tanımını sormalıydı mutlaka. Derin bir nefes alarak kafasını yastığa dayadı. “Dün başıma gelenlere inanmazsın hayatım?”

“Biliyorum, biliyorum. Polis bana haber verince hemen geldim. Ne arıyorsun sen buralarda hâlâ anlamış değilim. İstanbul’un bir ucu.”

“Polise kim haber vermiş?”

“Gökhan Teksoy diye biri aramış herhalde. Silah da onunmuş. Cinayete şahit mi oldun? Ne oldu anlatsana? Gökhan denilen çocuğun ne dediği belli değildi. Korkudan ödü patlamıştı.”

Tam bu sırada hastane odasının kapısı açıldı. İçeriye yuvarlak suratlı, sivil ancak sol koltuk altındaki tabancadan kimlikli olduğu belli olan bir adam girdi. Arkasında ise zayıf, ondan daha genç başka bir polis geliyordu. O da sivildi.

Yuvarlak suratlı adam yatağa yaklaştı ancak elini uzatmadı.

“Geçmiş olsun Deniz Bey,” dedi. “Ben Başkomiser Barış Ballı.” Kafasını şöyle bir sallayarak arkasını göstermeye çalıştı. “Yardımcım İbrahim.”

Deniz iki adama da ayrı ayrı bakarak kafasını salladı. Deniz’in eşi ayaklanarak kantinle ilgili birşeyler mırıldandı ve odadan çıktı. İbrahim kadının arkasından kapıyı kapatmıştı.

Başkomiser Barış Ballı oradaki sandalyeyi yatağa yaklaştırarak oturdu. İbrahim ise kapı tarafına yakın bir yerde ellerini kavuşturmuş ayakta dikiliyordu. Başkomiser, Deniz’e hafifçe gülümsedi.

“Artık kendinize geldiğinize göre şu işi bize baştan itibaren anlatmaya ne dersiniz Deniz Bey? Tüm konuştuklarımız ayrı telden çalıyorlar. Hiçbir şey anlamadım desem yalan olmaz.”

Deniz derin bir nefes aldıktan sonra dün geceki olayları ayrıntılarıyla anlattı. Sözleri bitince, “Gökhan denen gencin suçu yok komiserim,” dedi. “Eminim ki aslında ateş edebilecek cesarete sahip biri değil. Silah yanlışlıkla patladı zaten. O mal Engin üzerine atlamasa ateş edemezdi eminim.”

“Sonuçta elinde silahla sizi tehdit etmesi de suç. Neyse siz suçlama işlerini bize bırakın, konumuz o değil.”

“Katil hangisiymiş peki yakaladınız mı?”

Başkomiserden önce İbrahim adlı genç komiser yardımcısı atıldı. Kapı tarafında durmaktan vazgeçerek yatağa biraz daha yaklaşmıştı.

“Serdar Altın ve Tamer Coşkun’u merkeze aldık. Engin Kapıcı da artık kendine geldi. Sabahtan beri sorgu odasında zırlayıp duruyor. Aslında en baş şüphelimiz o. Dediğinize göre cesedin üzerine eğilmiş bir halde yakalamışsınız onu. Ayrıca üzerinden bir tomar para çıktı. Türker Bey’in cüzdanı da bomboş. Belli ki adamı soymuş.”

“Evet. Ben de baştan beri öyle düşünmüştüm.”

“Ama adamı öldürmediğini sadece cüzdanındaki parasını aldığını söylüyor. Öldüğünü anlayınca parasını almış.”

“Ya Serdar?”

Başkomiser elini hafifçe havaya kaldırdı. Amirinin bu hareketlerine belli ki alışkın olan İbrahim hemen sustu. Barış Başkomiser sakince, “Olayla çok ilgilisiniz Deniz Bey?” dedi.

“Şu halime baksanıza. İnsan ister istemez ilgi duyuyor komiserim.”

“Doğru haklısınız…” diyerek kafasını salladı başkomiser. İlgiyle Deniz’i süzüyordu. Geldiğinden beridir üzerine dikilmişti bu gözler. Deniz biraz huylanmıştı doğrusu bu bakışlardan. Barış başkomiser devam etti. “İnsan neden vurulduğunu bilmek ister tabii.”

“Bana kalırsa, tabii siz daha iyi bilirsiniz başkomiserim ama Türker’i Engin veya Gökhan’ın öldürdüğünü sanmıyorum. Tamer veya Serdar’dan biri olmalı katil.”

“Neden böyle düşündünüz?”

“Gökhan zaten Türker abisini bizim öldürdüğümüzü düşünüyordu. Bu yüzden öfkeliydi ve bize silah çekti. Daha doğrusu Serdar’a. Aralarındaki ilişkiyi tam bilmiyorum ama Serdar’ın bahsettiğine göre işle ilgili bir birliktelik olmalı. Neticede sevdiği biriydi Türker onun.”

“Evet, patronuymuş. Yıllardır adamın yanında çalışıyor. Dediğiniz gibi araları çok iyiymiş. Patron işçi ilişkisinden çok, abi kardeş gibiymişler.”

“Tahmin etmiştim zaten. Engin denen çocuk da bilemiyorum ama bana pek cinayet işleyebilecek biri gibi gelmedi. Zaten beyni sulanmış o madde yüzünden.”

“Ama cesedin üzerine eğildiği zaman maddenin etkisinde değilmiş, siz söylediniz ya.”

“Evet doğru. Tamamen kendindeydi hatta kaçmaya kalktı, izin vermedim.”

“Öyle mi? Bundan haberim yoktu. İyi yapmışsınız. Serdar Altın hakkındaki düşünceniz nedir peki? Ya da Tamer Coşkun?”

“Tabii hiçbirini tanımıyorum ben başkomiserim. Yani ne desem boş ama Serdar, Tamer hakkında hiç iyi konuşmadı. Ayrıca Serdar da pek güvenilir biri gibi gelmedi bana. Türker’le tartıştıklarını kabul etti adam.”

“Tamer’in dün gece için şahitleri var. Daha kontrol etmedik tam olarak ama masum olabilir. Serdar ise… Bakın onunla ilgili haklı olabilirsiniz. Biraz karanlık bir tip. Enver Çalışmaz adlı adamla bağlantısını keşfettik. Paşa Enver’i biliyorsunuzdur herhalde. İstanbul’un sayılı mafyalarından biridir. Eli her tarafa uzanır ama her seferinde yakayı kurtarıyor bir şekilde. Serdar, Paşa Enver’i tanıdığını da itiraf etti. İş ilişkileri olduğunu söylüyor.”

“Belki de o öldürdü Türker’i.”

Barış başkomiser, “Belki de…” derken ilgiyle Deniz’i süzmeye devam ediyordu. Doğrusu Deniz sıkılmıştı artık bu bakışlardan.

Bir süre sessizlik oldu. Deniz, Başkomiser Barış’ın kendisini biraz daha sorgulayacağını düşündüğü için ona konsantre olmuştu ancak ses başka taraftan geldi. Uzun süredir lafa karışmayan Komiser İbrahim’di bu kez konuşan.

“Size çok teşekkür ederiz Deniz Bey. Bu vakada polise çok yardımcı olduğunuz belli.”

Deniz ona döndü. “Rica ederim.” Sıkıntıyla üzerindeki örtünün kenarıyla oynamaya başladı. Başkomiser hâlâ onu izliyordu. Sonunda sakince lafa girdi.

“Evet tüm olayı detaylarıyla anlattınız ama birşeyi atladınız Deniz Bey?”

“Unuttuğum bir şey olduğunu sanmıyorum, herşeyi anlattım.”

“O köstekli saati neden alıp cebinize attığınızı anlatmadınız mesela?”

Odada buz gibi bir hava esti. Deniz yutkundu. Sıcacık odada sırtında buzdan bir el dolaşıyordu sanki. Titrememek için kendini zor tuttu. Örtüyle oynamayı da bıraktı. Boğazını gürültüyle temizledikten sonra, “Han… Hangi saat?” diye sordu.

“İçinde uzun zaman önce kaybettiğiniz kardeşiniz Ediz Araz’ın fotoğrafı olan saatten bahsediyorum. Ne oldu? Saati olay yerinde unuttuğunuzu fark ettiniz değil mi? O yüzden mi geri döndünüz? Ama geri döndüğünüzde bambaşka bir manzarayla karşılaştınız. Kuş uçmaz kervan geçmez ıssız bir mahalle arasındaki parkta bir sürü insan dolup taşmıştı. Önce Engin denen tinerci çocuk çıktı karşınıza, sonra da Serdar. Saati yerde bulup emniyete almıştınız belki ama parka dolanlar yüzünden bir türlü oradan uzaklaşamıyordunuz. Bir de silahlı adam çıktı başınıza. O da yetmedi üstüne üstlük vuruldunuz bir de?”

Başkomiser tüm dişlerini göstererek gülümsedi. Devam etti.

“Halbuki planınız basitti. Kardeşiniz, pardon ağabeyiniz Ediz Araz’ın ölümüne neden olan Türker Coşkun’dan uzun zamandır intikam almak istiyordunuz zaten. Sonunda izini bulup buraya kadar geldiniz. Adamla bağlantıya geçerek dün akşam için parkta buluşma sözü aldınız. Sizi tanımış mıydı bilmiyorum ama ağabeyinizi tanıyordu neticede. Onun için geldi. Ona saati ve fotoğrafı gösterdiniz ve nefretinizi kustunuz. Peki o ne yaptı? Büyük ihtimale umursamaz bir tavırla elinize vurdu saat yere yuvarlandı ve alay etti. Sizin de tepeniz attı tabii. Üzerine atlayıp kavga ettiniz ve adamı bıçakladınız. Adam ölünce belki de panik yaptınız ve hemen kaçtınız ama saati unutmuştunuz. Parktan çıkarak arabanıza koştunuz. Bıçağı yola bir yerde büyük ihtimalle bir çöp konteynırına veya yere fırlattınız. Üzerinizdeki cekete de kan bulaşmış olmalı. Onu da çıkarıp bir köşeye veya arabanızın arka koltuğuna attınız. Sonra saati hatırladınız. Aradınız ama bulamadınız. Olay yerinde düşmüş olduğunu hatırlayınca hemen olay yerine geri döndünüz. Üzerinizde ceketin altına giydiğiniz tişört vardı. Saati alıp tekrar yok olacaktınız çünkü saat olay yerinde bulunursa cinayeti sizin işlediğiniz kabak gibi meydana çıkacaktı.”

Deniz sıkıntıyla dudaklarını yaladı. Ardından kafasını kaşıdı. Geldiğinden beri gözlerini suratına dikmiş olan başkomisere bakmamaya çalışıyordu. Sonunda kafasını kaldırarak kararlı bir sesle, “Bütün bunlar deli saçması,” dedi. “Herhalde bütün gün ufacık karakolunuzda sıkılıp bolca kahve tüketiyorsunuz komiser! Bütün bu hayal gücünün nedeni bu olmalı.”

Başkomiser Barış Ballı bir sihirbaz gibi elini kaldırınca Deniz adamın elinde köstekli bir saat gördü. “Bu cebinizde ne arıyordu o zaman?”

“O benim çünkü. Cebimde taşırım her zaman.”

“Ama Engin’e göre bunu maktülün yanında bulup cebinize atmışsınız. Sizi görmüş.”

“Ne alaka? O herif tinerden burnunun ucunu göremiyordu.”

“İnkâr faydasız Deniz Bey,” diyerek söze karıştı İbrahim komiser. “Arabanızı park ettiğiniz yerin karşısındaki marketten saat onu beş geçe meyveli soda almışsınız. Kamera kayıtlarına baktık. Üzerinizde yazlık ceketiniz var. Ayrıca ceketi arabanızın arka koltuğunda bulduk. En geç yarına kadar üzerindeki kanın Türker Coşkun’a ait olduğu ortaya çıkar. Cinayet aletini bulamasak bile bu sizi suçlamaya yetecektir.”

Deniz elleriyle yüzünü kapatarak derin nefes almaya çalıştı. Kalbi deli gibi atıyordu. Başkomiser sonunda Deniz’e bakmaktan vazgeçerek gözlerini yanındaki komodine çevirdi. Oradaki sürahiden bir bardağa su doldurarak adama uzattı. Deniz plastik bardağı kapar gibi alarak başına dikerken ellerinin titremesi yüzünden bardak da titriyordu.

Suyu içtikten sonra herhalde daha aklı başında düşünmeye başlayan Deniz, “Tamam kabul ediyorum,” dedi. “O adi Türker Coşkun denen adam abimi öldürdü. Daha doğrusu öldürttü. Aslında Serdar Altın denen adamı ve hepsinin ‘Paşa’ dedikleri Enver Çalışmaz’ı da tanıyorum. Yani en azından gıyaben tanıyorum. Abimi onlar öldürdüler. Daha doğrusu Türker puştu abimden kurtulmak için Paşa Enver’i tutmuş. Önce Serdar’a söylemiş o da Paşa Enver’i araya sokmuş. Paşa Enver bir kiralık göndererek ağabeyimi öldürttü. Adam teslim oldu. ‘Anama küfretti onun için vurdum,’ diyerek tahrik indirimi bile aldı. Şu an hapiste ama gerçek suçlular dışarıda. Bu ne biçim adalet ha başkomiser, sorarım size!”

“Adaleti uygulamak insanları tekelinde değildir Deniz Bey…”

Barış başkomiser kafasını hafifçe sağına çevirince İbrahim hemen atıldı. Yıllardır çalıştığı amirinin ne demek istediğini hemen anlamıştı. Elindeki kelepçenin bir tarafını Deniz Araz’ın sağ bileğine tuttururken diğer tarafını da demir karyolaya bağladı.

Deniz korkuyla iki polise bakakaldı. Yolun sonuna gelmişti.

Kadın Olmak

Artık ne okuduğum kitaplar, ne konuştuğum insanlar ne de izlediğim televizyon programları tat veriyor bana. Şu dört duvar arasında geçen günlerin ne tadı ne tuzu ne de bir anlamı var benim için. Mutsuzum, hem de çok. Öylesine de karamsarım.  Birisi bana birkaç yıl önce hayatının geri kalan kısmını dört duvar arasında hapiste geçireceksin dese, ona deli gözüyle bakar, kahkahalarla gülerdim. Çünkü burası bana öyle uzaktı ki. Çok yumuşak huylu biri olduğum için kimseye zarar verecek yapıda bir insan değildim. Hayata olumlu bakan, bunu çevresine de yansıtan, bulunduğu ortama sıcacık enerji yayan bir insandım ben. Kime zararım dokunabilirdi ki? Hiç kimseye…

Siz hayata dair güzel planlar yaparken onun da size karşı planları olduğunu, zamanı geldiğinde anlayabiliyorsunuz ancak. Aynı benim hayatımda olduğu gibi.

Ben anne ve babasının öpmeye, koklamaya bile kıyamadığı, doyamadığı el bebek gül bebek büyütülen, neredeyse her istediği yapılan bir evin tek bebeği, biricik prensesiydim. Ailem bana çok düşkündü. Maddi durumumuz da iyi sayılırdı. Babam esnaftı. Küçük bir şehirde işinin kalitesiyle tanınan bir mobilyacıydı. Müşterisi çoktu, kazancı da yerindeydi. Annem ev hanımıydı ama kitap okumayı seven bir kadındı. Her boş zamanını okuyarak geçirirdi. Hani öyle hızla okunan aşk romanları da değildi okudukları. Dünya klasikleri içinde Victor Hugo’nun Sefilleri, Jane Austen’in Aşk ve Gurur, Tolstoy’un Anna Karanina’sı okudukları kitaplardan bazılarıydı. Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü, Yaşar Kemal’in İnce Memed, Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’sunu bile okumuştu.  Ben kitap okumayı sevmezdim. Bana da çocuk kitapları alır, “Hadi bugün ikimizin de okuma günü olsun. Okuduklarımızı birbirimize anlatalım,” diyerek okumaya şevklendirirdi beni. Böylece annem sayesinde okumayı sevmeye başladım. Ben daha çok günümüz edebiyatını tercih ediyordum okumak için ama arada annemin okuduklarına da göz atmaktan kendimi alamazdım.

Yaşım ilerledikçe kader ağlarını da yavaş yavaş örmeye başladı.

Üniversite sınavını kazandığım gün evimizde resmen bayram havası esti. Babam ve annemin benimle gurur duyduklarını sözle ifade etmelerine gerek yoktu. Bunu rahatlıkla görebiliyordum. Yüzlerindeki mutluluğa rağmen ikisinin gözlerindeki hüzün de gözümden kaçmıyordu. Çünkü üniversiteyi okumak için onlardan ayrılacaktım. Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi’ni kazanmıştım. Çorum’a yakın olduğu için özellikle bütün tercihlerimi Ankara’dan yapmıştım. Aradaki mesafe yakın olsa dahi her zaman onlarla birlikte olamayacaktım. Bu arada babam çevresindeki herkese kazandığım bölümü söylüyor, “Okulu bitirince kaymakam olacak benim kızım,” diyordu. Öyle gururla söylüyordu ki bunları, onu böyle gördükçe ben de mutlu oluyordum. Artık ulaşmak istediğim iyi bir hedefim vardı. Okul bitecek ve kaymakam olacaktım.

Tabii ki hiçbir şey düşündüğüm gibi gelişmedi ve hayat beni başka yollara savurdu.

Üniversite yılları öyle güzel, öyle hızlı ve öyle muhteşem geçti ki dört yılın nasıl bu kadar çabucak geçip gittiğini anlayamadım. Ankara’yı da çok sevdim ve büyük şehirde yaşamanın rahatlığına ve güzelliklerine de doyamadım. Bu yüzden artık Ankara’ya yerleşmek ve orada yaşamak istiyordum. Bunun için de mutlaka bir işe girmem gerekiyordu. Üniversiteden çok samimi iki arkadaşım vardı; Özge ve Nejla. Onlarla dört yıl boyunca yediğimiz içtiğimiz hiç ayrı gitmemişti. Okul bittikten sonra da Ankara’da kalma konusunda aynı düşünceye sahiptik. Özge Aydın’dan gelmişti. Nejla da Adana’dan.  Üçümüz de memleketlerimize geri dönmek istemiyor, Ankara’da kendimize yeni bir hayat kurmak istiyorduk. Ailemin buna onay vermeyeceğini, verseler bile çok üzüleceklerini biliyordum. Bu durum beni de üzüyordu ama artık Çorum’da da yaşamak istemiyordum.

Bu isteğimden onlara bahsettiğimde çok üzüldüler. Hatta annem ağlayarak beni vazgeçirmeye dahi çalıştı. Babam ise hiç değilse kaymakamlık sınavına kadar yanlarında kalmamı, sınavı kazanırsam nasıl olsa görev icabı farklı şehirlere gideceğimi söyledi. Babamı üzmek istemiyordum ama ben artık kaymakam olma isteğimi de kaybetmiştim. Çünkü ilçede değil, büyük şehirde yaşamak istiyordum. Bu arada Özge Ankara’da büyük bir şirkette yönetici asistanı olarak işe başlamıştı. Hemen arkasından Nejla da yine başka bir şirkette pazarlama elemanı olarak iş buldu. İkisinin de Ankara’da kalması çok mutlu etmişti beni. Artık sıra bendeydi ve ben de iyi bir işe sahip olmalıydım.  O günlerde Özge beni arayıp özel bir bankanın sınavla memur alacağını söylediğinde çok heyecanlandım. Bu sınavı kazanmak için var gücümle çalıştım ve sonunda da hayalimi gerçekleştirdim.

Kader artık ağlarını benim için örmeye başlamış, beni buralara kadar getiren alın yazımın başlangıç noktası olan bankadaki işime adımımı atmıştım.

Çok mutluydum ve hayallerim birer birer gerçek oluyordu. Üç samimi arkadaş aynı evde kalıyorduk. Özge’nin üniversiteden beri çıktığı erkek arkadaşı vardı. İlişkileri oldukça ciddi ilerliyordu. Kısa süre içinde nişanlandılar. Özge genelde hep nişanlısıyla vakit geçirdiği için bizden biraz uzak kalıyordu doğal olarak. Bu yüzden Nejla ile ben daha çok yakınlaştık birbirimize. Her zaman her yerde birlikteydik. Bir akşam yemek yemek için gittiğimiz bir restoranda Nejla’nın patronu ile karşılaştık. Yanında çok güzel bir kadın vardı. Buna rağmen Nejla’yı görünce tebessüm ederek selam verdi.  Sonra yakışıklı patronunun gözleri bana kaydı ve tebessüm etti. Selamına aynı şekilde karşılık verirken hafifçe kızardım. Arada patronunun gözü bizim masaya kayıyor, haliyle bizim de oraya kaydığı için göz göze geldiğimiz anlar oluyordu.

“Yanındaki eşi mi?” diye sordum Nejla’ya

“Ben bekâr diye biliyorum patronu. Sevgilisi olabilir,” dedi.

Adam çok havalı ve karizmatik bir görünüşe sahipti. Uzun boylu, geniş omuzlu, kumral ve mavi gözlüydü. Üzerine giydiği siyah takım elbise onu daha bir çekici gösteriyordu. Nejla ile arada istemeden gözümüz onların masasına kayıyordu. İkimiz de kazasız belasız, kendimizi rezil etmeden akşam yemeğini atlatıp eve gelene kadar bayağı bir dedikodusunu yaptık adamın.  Nejla, işyerindeki çalışanlarıyla oldukça güzel ve dostane bir ilişkisi olduğunu, her çalışanını ismiyle tanıyacak kadar kibar ve dikkatli biri olduğunu söyledi. Anladığım kadarıyla arkadaşım da hayrandı patronuna.

     Birkaç gün sonra hayatımın sürprizini yaşayacak ve kendi kaderime doğru itilecektim.

Bankanın yoğun olduğu bir gün müşterilerle ilgilenirken bir anda karşıma Nejla’nın patronu çıktı. Üstelik müşteri olarak numara alıp sırasını beklemişti. Onun bana denk gelmesi de hoş bir tesadüftü.

“Merhaba,” demişti insanın içine işleyen çekici ses tonuyla.

“Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim?” diye karşılık vermiştim bende kızararak.

Metin ile resmen o gün tanıştım. O günden sonra da bankanın en değerli müşterisi oldu. Bir ilaç şirketi sahibiydi ve mali işlerini bizim bankayla halletmek istiyordu. Bu işleriyle de özellikle benim ilgilenmemi rica etmişti müdürden. Zaten o gün direk müdürle irtibat kuracak bir müşteriyken sırf benim dikkatimi çekmek için sıra numarası aldığını anlamıştım. O günden sonra da bankanın en değerli memurlarından bir haline geldim. Çünkü Metin’in yüklü miktarlardaki bütün mali işleri bizim bankamız vasıtasıyla hallediliyordu. Ayrıca hemen her gün de bankaya benim adıma ya çiçek ya çikolata geliyordu. Diğer mesai arkadaşlarımın da beni kıskandığının farkındaydım ve bunu umursamamaya çalışıyordum. Çünkü Metin’in ilgisi çok hoşuma gitmekle birlikte bana kendimi değerli hissettiriyordu.

Bütün bunları Nejla’ya anlattığımda onun bir an durgunlaştığını gördüm. Metin’in bankaya gelmesini beklemiyordu büyük ihtimal. Şaşırmıştı ama yine de benim adıma mutlu olduğunu söyledi. Çalıştığım bankayı Nejla’dan öğrenmediğini o an anladım. Demek beni araştırmış, öyle öğrenmişti. Bu durum gururumu daha da bir okşamıştı. O gün karşılaştığımız restoranda onun bu denli dikkatini çektiğimin farkında bile değildim çünkü.

Birkaç gün sonra Metin, gönderdiği bir çikolatanın içine küçük bir not iliştirmişti. Notta akşam yemeğini onunla birlikte yememi istiyordu. Nasıl hayır derdim ki? Kabul ettim hemen. Böylece bizim ilişkimiz de çok hızlı bir şekilde başlamış oldu. Metin çok kibar, çok ince düşünceli ve karşısındaki insana değer veren biriydi. Onunla olmak hoşuma gidiyordu. Fakat ilk karşılaştığımız zaman yanında gördüğüm genç kadının kim olduğunu da merak etmiyor değildim. Çünkü Metin bu konudan hiç bahsetmiyordu. Ona sorduğumda ise, “Senden önceki hayatımdan kalan bir kız arkadaş,” dedi. Ciddi bir ilişki olmadığını, günübirlik birkaç ilişkisi olduğunu, fakat beni tanıdıktan sonra hepsini arkasında bıraktığını söyledi. İnanmıştım ona. Çünkü kendimi öyle değerli hissettiriyordu ki aksi bir düşünceye sahip olamıyordum. Hemen her buluşmamızda beni hediyelere boğuyor, tatlı ve baştan çıkarıcı sözlerle ruhumu okşuyordu. Sırılsıklam âşık olmuştum bu adama ve dünyanın en şanslı insanı olarak görüyordum kendimi. Bir gün o da bana aynı şeyi söyledi. Çıktığımız bir akşam yemeğinde bana deli gibi âşık olduğunu,  beni düşünmekten geceleri artık düzgün bir uyku uyuyamadığını ve hayatının bundan sonraki her saniyesini benimle geçirmek istediğini söyleyince resmen ayaklarım yerden kesildi. Ben de güzel bir kadındım. Belime kadar inen siyah dalgalı saçlarım, iri koyu kahverengi gözlerim ve pürüzsüz kumral bir cildim vardı. Boyum uzun, fiziğim de oldukça düzgündü. Yani bir erkeğin dikkatini çekebilecek kadar güzeldim ama yine de bu erkeğin Metin olması beni normalden daha fazla heyecanlandırıyor, ister istemez kendimi güvensiz hissetmeme neden oluyordu. Ya beni başka güzel bir kız için bırakırsa, ya benden soğursa, ya bana artık değer vermezse diye sürekli bir endişe içindeydim. Fakat evlenme teklif ettiği gün, bir saniyemi bile sensiz geçirmek istemiyorum dediği an, öyle mutlu olmuş ve kendime güvenim gelmişti ki hemen, “Evet” diye atlamıştım teklifine. O anda kırmızı kadife bir kutu çıkarıp aldığı tek taş elmas yüzüğü parmağıma geçirivermişti.

Sonrasındaki evlilik süreci ise neredeyse ilişkimizden daha hızlı bir şekilde gelişti. Beni hemen anne ve babamdan istediler. Fakat ailem Metin ile evliliğime hiç sıcak bakmıyordu. Babam her fırsatta, “Bu adamı hiç gözüm tutmadı. Böyle zengin insanlardan iyi koca olmaz,” diyerek beni vazgeçirmeye çalıştı. Fakat ben dinler miyim? Dinlemedim tabii. Çünkü Metin’e çarpılmış gibi âşıktım. Benim direnmem karşısında mecburen babam gönülsüzce de olsa evliliğimize onay vermek zorunda kaldı. Bazen o gün keşke babamı dinlemiş olsaydım diye düşünmüyor da değilim. Fakat ne yaşamış olursam olayım, aşkı doya doya yaşadığımı da inkâr edemem. Sevilmediğimi ise hiç söyleyemem.

Hayat ne kadar garip değil mi?

Metin’in ailesi bize göre daha resmi insanlardı. Sıcakkanlı bir yapıları yoktu. Söz, nişan, düğün hepsi çok resmi bir ortamda gerçekleşti. Kayınvalidem gösterişi seven bir kadındı. Bu yüzden düğünümüz fazlasıyla özenli ve gerektiğnden çok abartılı oldu. Peri masallarını andıran güzellikte bir düğünle dünyaevine girdik. Aileler arasındaki ekonomik ve kültürel farklılıklar yüzünden her iki aile, samimi bir dünür ilişkisi kuramadılar. Düğünden sonra da zaten çok fazla görmedim onları. Sadece bir iki defa aile yemeğinde bir araya geldik. Annesini son görüşüm ise mahkemede tutukluluk kararı verildiği gün oldu. Kadın salondan çıkarken yanıma gelip nefretle yüzüme baktı ve sonra da tükürüp gitti. Bana bağırıp çağırsa ve suçlasa, belki bu kadar içim acımazdı. Onun bu tavrı beni derinden yaraladı. Çünkü ona göre suçlu olan bendim. Allah’tan o günden sonra da bir daha yüzünü görmedim.

Metin ile evliliğim o kadar güzel başlamıştı ki  ikimiz de masmavi gökyüzünde birbirine kur yapan, dans eden ve özgürce süzülen beyaz güvercinler gibiydik. Âşık ve mutlu…

Kanarya adalarında muhteşem geçen bir haftalık balayı tatilinden sonra Türkiye’ye döndüğümüzde, Metin artık benim çalışmamı istemediğini söyledi. Onu anlıyordum. Paraya ihtiyacımız olmadığı için çalışmamı gereksiz buluyordu. Bu konuda ısrarcı olup onu üzmek istemiyordum ama ani bir kararla da işimi bırakmak niyetinde değildim. Çünkü bu beklenmedik bir istekti. Bu yüzden onu birkaç ay daha çalışmaya ikna ettim ama bu hiç de kolay olmadı. Bu konuşmayı yaparken o güne kadar tanımadığım bir Metin çıktı karşıma. Asabi ve dediğim dedik bir ruh haline bürünmüştü. Benim üzüldüğümü görünce sadece altı ay daha çalışmama izin verdi. Sonrasında ise istifa edecektim.

Bu çalıştığım altı ay ilişkimiz açısından hiç de kolay geçmedi. Çünkü işyerindeyken sık sık arayıp beni denetliyor, özellikle aynı ortamda çalıştığım erkekleri sorun ediyor ve sürekli onlarla ilgili sorular soruyordu.  İş arasında muhabbet ediyor muydum? Birlikte çay ve kahve molası verdiğim kişiler var mıydı? Sohbetlerimiz ne üzerine oluyordu? Her gün sabah akşam bunun gibi sorularla beni yıldırıyordu. Her sorduğu soruya bıkmadan, usanmadan cevap veriyordum. Onlarla sohbet ettiğimi duyduğunda  yüzü anında değişiyor, oradaki hiçbir erkek arkadaşımla konuşmamı istemiyordu. Zaman zaman tepki gösteriyordum bu konuda ona. Çünkü artık kendimi, evliliğimin ilk günlerindeki gibi özgür hissedemiyordum. Bunu ifade ettiğim bir gün öyle çok sinirlendi ki o anda öfkeyle yüzüme sert bir tokat atıp “Sen benim karımsın, bana aitsin. Benim dışımda hiçbir erkekle konuşamazsın,” diye bağırdı. O ilk tokat içimi çok acıtmıştı. Hemen yatak odamıza koşup kendimi yatağıma attığım gibi hıçkırarak ağladım. Ben ailemden bırak tokat yemeyi, yüksek sesle bile uyarılmamıştım bugüne kadar. Hiç alışık olmadığım çok acı bir durumla karşı karşıyaydım. Bu yüzden içim çok acıyordu. Kırılmıştım ve öfkeliydim. Bir saat kadar sonra yanıma gelip beni kolları arasına alarak özür diledi. Saçlarımı okşuyor, beni öpücüklere boğarak sıcak ve ilgi dolu bir sesle sürekli özür diliyor ve kendisini affetmemi istiyordu.

Özrü içtendi. Beni çok sevdiğini söylüyor, bir daha asla el kaldırmayacağına yeminler ediyordu. Bir anlık bir gafletle attığı tokat yüzünden ona daha fazla acı çektirmek istemeyip affettim. Bunu ona söylediğimde ise yüzündeki o mutlu ifadeyi hayatım boyunca unutamam. Beni öpücük yağmuruna tutmuş ve neredeyse kaburga kemiklerimi kıracak derecede sımsıkı sarılmıştı. Sürekli kulağıma, “Benim için çok değerlisin. Seni çok seviyorum aşkım, seni çok seviyorum,” diye fısıldıyordu.

Bu adamın beni gerçekten sevdiğinden nasıl şüphe ederdim?

Dilediği özürler ona yeterli gelmemiş olacak ki o hafta sonu beni Bodrum’a götürdü. Ailesine ait çok lüks bir villada ikimiz baş başa iki gün geçirdik. Gündüz evde, havuzda oluyor, akşam da Bodrum’u geziyorduk. Bana karşı müşfik ve sevgi doluydu. Aramızda geçen o küçük tatsız olay o hafta sonu unutulup gitmişti. İkimizde rahatlamış bir halde döndük Ankara’ya.

Neredeyse birkaç ay hiç tatsız bir olay yaşanmadı aramızda. Metin, aynı hafta sonu kaçamağımızdaki gibi müşfik ve sıcaktı. İş yerindeyken beni eskisi kadar sık aramıyordu artık. Bu da beni oldukça rahatmış, çalıştığım ortamdan zevk almamı sağlamıştı. Fakat güzel geçen günlerime rağmen içimde beni rahatsız eden bir huzursuzluk vardı. Nedeni de işimden ayrılmak istemiyor olmamdı. Çünkü Metin’in bana verdiği altı aylık süre dolmak üzereydi ve ben de ona verdiğim sözü tutmak zorundaydım. Yine de bu konuyu Metin ile konuşup çalışma iznimi uzatmayı düşünüyordum. Bu aralar öyle anlayışlıydı ki bana karşı, hayır demeyeceği düşüncesindeydim.

Fakat o akşamüstü iş çıkışı arabamla eve giderken durduğum bir kırmızı ışıkta hayatımın şokunu yaşadım. Tam önümdeki araba eşimindi ve yanında da başka bir kadın vardı. Onunla o kadar ilgiliydi ki arkasında bekleyen arabanın benimki olduğunun farkına bile varmadı. Hafifçe yana dönüp gülümseyen yüzüyle yanındaki kadının yanağını okşayışını, sonra da elini tutup dudağına götürerek öpmesini büyük bir şaşkınlıkla, başımdan aşağı kaynar sular dökülerek izliyordum. Yanındakine dikkatle baktığımda Metin ile ilk karşılaşmamızda yanında gördüğümüz kadını tanımam zor olmadı. Onun için, geçmişimde kalan biri demişti. Gördüğüm kadarıyla kadın pek de geçmişte kalmış görünmüyordu. Kocam beni aldatıyordu ve bunu da kendi gözlerimle görmüştüm. Işık yeşile dönünce trafik yine hareketlenmiş ve Metin hızla bu trafiğin içinde kaybolmuştu.

Eve nasıl geldiğimi bilmiyordum. Sinirden ve öfkeden titrediğimin farkındaydım sadece. Nasıl bu kadar saf ve aptal olabilmiştim? Nasıl inanmış, nasıl kanmıştım bu adama? Ona kızgındım ve gururum bir kez daha incinmişti. Aldatılmanın derin şoku ve şaşkınlığı içindeydim. Aslında en çok da onun bana büyük bir aşka bağlandığını sanacak kadar saf oluşuma ve kendi aptallığıma kızıyordum. Evin içinde deli gibi dört dönüyor, kızgınlık ve sinirle sürekli kendime bağırıp çağırıyordum. Bir süre sonra yorulmuş ve salondaki kanepeye çökercesine oturup hıçkırıklar içinde sarsılmaya başlamıştım. Yediremiyordum bu durumu kendime. Ben bu davranışı hak edecek ne yapmıştım ki? Üstelik daha henüz altı aylık evliydim ve bunun sonrasını düşünmek dahi istemiyordum. Bu aldatılmanın hesabını mutlaka Metin’den sormalıydım. Yerimden doğrulup saate baktım. Vakit neredeyse gece yarısına yaklaşıyordu. Banyoya gittim ve elimi yüzümü yıkayarak kendime çekidüzen vermeye çalıştım. Nedense Metin’in beni böyle perişan bir halde görmesini istemedim. Onun karşısına zayıf biri gibi çıkmamalıydım.

Ara sıra böyle gece yarısına kadar geciktiği oluyordu ama bu, çok nadirdi. Genelde yurt dışından bir misafiri varsa geç gelirdi. Fakat bugün durum farklıydı ve eve geç gelme sebebi misafirleri değildi.

Bir saat kadar sonra Metin geldiğinde beni ayakta görünce yanıma yaklaşıp dudağıma küçük bir öpücük kondurdu. Sonra, “Neden bu saate kadar oturdun? Yattığını düşünüyordum,” dedi.

“Merak ettim seni, arayıp gecikeceğini söylemedin.”

“Merak ettin ama bir arayıp da nerede olduğumu bile sormadın,” dedi Metin sitem edercesine.  Aslında haklıydı. Ona o kadar kızgındım ki arayıp neden geciktiğini sormak aklıma gelmemişti.

“Mutlaka bir nedeni olduğunu düşündüm,” dedim oldukça soğuk bir ifadeyle.

İfademin soğukluğunu da zaten Metin’in tepkisinden sonra fark edebildim.

“Çok tuhafsın bugün?”

“Nasıl tuhafım?”

“Soğuksun.

“Seni merak ettim.”

“Toplantıda olduğumu tahmin etmen gerekirdi.”

“Bu saate kadar mı?” diye sorguya devam ettim.

“Senin neyin var Yasemin?” diye sert bir şekilde tepki gösterdi. Onun sesindeki sertlik canımı daha fazla sıktı.

“Misafirin olmadığını biliyorum,“ dedim.

Hızlı ve sert bir hamleyle kolumu tutup “Sen ne demek istiyorsun?” diye tısladı yüzüme karşı.  Suratı hem şaşkınlık hem de sinirden gerilmişti.

“Bana gerçeği söyle,” diye üzerine gittim.

“ Hangi gerçeği?” diye bağırdı.

“Beni aldattığın gerçeğini!” diye ben de bağırdım. Artık sakin olma çabamı yitirmiştim.

O andaki yüz ifadesi görülmeye değerdi. Büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu bana.

“Bunu da nereden çıkardın şimdi?” diye sordu.

“Bugün gördüm ikinizi!” diye sinirle bağırmayı sürdürdüm.

O da çok öfkeliydi ve ellerini yumruk yapmıştı.

“Kiminle gördün beni?” diye sordu. Sinirini biraz da olsa zapt etmeye çalışıyordu.

“Seni ilk gördüğüm zamanki kadınla,” dedim ve nerede gördüğümü de söyledim.

“Ne yani arabamda bir kadın gördün diye hemen seni aldattığımı mı düşündün?”

“Eğer her arabana aldığın kadının yanağını okşamıyorsan ve elini dudaklarına götürüp öpmüyorsan öyle düşünürüm,” diye haykırmamla yüzüme sert bir tokatın inmesi bir oldu.

“Sen iş yerindeki erkeklerle fingirderken ben, beni aldattığını düşünmüyordum,” dedi.

Bu sözler ve yediğim tokat beni çok sarsmıştı.

“Kiminle fingirdeşmişim?” diye sordum kızgınlıkla.

“Çay ya da kahve molalarında kim varsa yanında,” dedi.

Önce bu sözün ne anlama geldiğini çözemedim fakat sonradan jeton düştü.

“Sen beni mi izletiyorsun?” diye sordum inanmazlıkla. O anda ağzımda kan tadı aldım. İlk anda sinirden fark etmemiştim ama attığı tokat yüzünden dudağım patlamış, ağzımın içi de kanla dolmuştu.

“Ne sanıyordun ki?”

“İyi de neden?”

Sorumun cevabını beklemeden ağzımdaki kanı tükürmek için banyoya koştum.

O ise, “ Beni aldatıp aldatmadığını öğrenmek için,” diye bağırdı arkamdan.

Ağzımı temizledikten sonra tam karşısında dikilip “Sen hastasın,” dedim acıma dolu bir ifadeyle.

“Şimdi sen bana deli mi diyorsun?” diye bir tokat daha attı aniden.

Yediğim şamarın etkisiyle dengemi kaybedip yere düştüm. Artık iyice sinirlenmiş ve kendimi kaybetmiştim.

“Bir kadına el kaldıracak kadar zayıf, düzgünce kendini ifade edemeyecek kadar da acizsin,” dedim gözyaşları içinde. Bana attığı tokadın fiziksel acısına değil, içimde hissettirdiği acıya dayanamıyordum çünkü. Ben böyle bir davranışı hiçbir şekilde hak etmemiştim. Maruz kaldığım şiddet yüreğimi yakıyordu. Sevdiğim, âşık olduğum, hayatımı adadığım adam bir nevi kum torbasına çevirmişti beni. Ağzım, burnum kan revan içindeydi. Ben yerde yatarken de başımda dikilip kendi kendine sinirle söylenmeye devam ediyordu. Aldatan sanki o değil de benmişim gibi bir tavır içindeydi.

“Sana o kadar dedim çalışmanı istemiyorum diye. Yok hanımefendi çalışmayı seviyormuş. Yersen tabi. Sen çalışmayı değil fingirdeşmeyi seviyorsun?” diye bağırıp bu seferde ayağıyla böbreğime tekme atınca iyice nefessiz kaldım. Zorlukla yerde sürünerek ondan kaçmaya çalıştım.

“Benden kaçabileceğini mi sanıyorsun?” diye saçımdan tuttuğu gibi beni hızla kaldırıp tekrar yere doğru fırlattı. O esnada başımı parke taşına çarptım. Sanki bir anda gözlerimin önünden yıldızlar kayar gibi oldu. Artık ne gücüm ne de takatim kalmıştı doğrulmak için. Başımın içi zonkluyor, gözlerim kararıyordu. O anda içim geçti, bayılmışım.

Kendime geldiğimde bir hastane odasında yatıyordum. Başım sarılıydı ve bütün vücudum ağrılar içindeydi. Metin ise bembeyaz bir yüzle ve endişeyle yanı başımda oturmuş beni izliyordu. Uyandığımı görünce hemen endişeyle üzerime doğru eğilip “ Beni çok korkuttun Yasemin. Sana bir şey olacak diye aklım çıktı” dedi. Şaka gibiydi söylediği sözler ama o çok endişeli görünüyordu ve yüzü sapsarıydı. O anda odaya hemşire gelip “Kendinize geldiğinize sevindim Yasemin Hanım. Çok korkuttunuz bizi. Lütfen bir daha dikkatli olun merdivenlerden inerken,” dedi ve sonra da doktoru çağırmak için odadan çıktı. O anda anlamıştım Metin’in neden öyle endişeli göründüğünü. Rol yapıyordu kocam. Beni döverek hastanelik ettiğini saklamış, merdivenlerden düşerek bu hale geldiğimi söylemişti. Artık ondan korkmaya başlamıştım. Sağlıklı bir ruh hali yoktu ve her an bana yeniden zarar verebilirdi. Onun tekmelerkenki hali gözümün önüne geldiğinde vahşi görüntüsü beni iliklerime kadar titretti. Çok severek evlendiğim adamın aslında tehlikeli biri olduğunu, hatta benim katilim bile olabileceğini düşündükçe vücudumdan istem dışı titreme geçiyordu. Metin ise büründüğü rolüne hiç zorlanmadan devam ederek ilgili koca rolünü başarıyla oynuyordu.

“Ah Yasemin, dün senin bayıldığını gördüğüm anda inan ben de korkudan ölüyordum. Ne oldu bana gerçekten anlamış değilim. Baygın olduğun süre boyunca bütün gece endişeden gözümü dahi kırpmadım. Doktor yüzeysel berelenme dışında önemli bir şeyin olmadığını söyleyince rahatlayabildim ancak. Yine de kendimi bir türlü affedemiyorum,” dedi büyük bir üzüntüyle. Üzüntüsü gerçek görünüyordu fakat ben dünkü vahşi halini gördükten sonra bu durumuna inanmıyordum artık. Ona hiç cevap vermedim ve başımı diğer tarafa çevirip göz pınarlarımda biriken yaşları sessizce sildim.

Benim bu hareketimden sonra Metin ağlamaklı bir şekilde, “lütfen bunu bana yapma. Ağlama ne olur. İnan içim dayanmıyor,” deyince, artık kendimi tutamayıp “Rol yapmayı kes artık!” diye bağırdım. Metin’in yüzü aniden sapsarı oldu.

“Bunu nasıl söylersin?” dedi şaşkınca.  Hem rol yapıyor hem de bunu inkâr ediyordu.

“Neden merdivenden düştüğümü söyledin?” diye sordum soğukça.

“Burada seni yalnız bırakmamak için. Polis, sorgu için götürdüğünde sen burada yalnız kalacaktın ve benim de aklım hep sende olacaktı.”

“Artık benim için endişe etmene gerek yok. Bugün polise doğruyu söyleyeceğim.”

“Bunu yapma lütfen! Yemin ederim seni çok seviyorum. Belki buna şimdi inanmayabilirsin. Bunda da haklısın ama lütfen bana bir şans daha ver. Bu yaptığımı unutturmak ve seni mutlu etmek için elimden geleni yapacağım. Söz veriyorum sana,” dedi üzgün bir şekilde.

Ve ben onu affettim. Oysaki birkaç dakika öncesine kadar bu adamdan boşanmayı düşünüyordum.

Bir gün daha hastanede kaldım ve bu süre zarfında Metin, bir saniye bile olsa beni yalnız bırakmadı. Bana karşı ilgi ve sevgi doluydu. Yaptığından dolayı öyle vicdan azabı çekiyordu ki ona sert davranarak daha fazla işkence etmek istemedim. Hem hastanede hem de eve çıktıktan sonra Metin ile her şeyi konuştuk. Beni çok sevdiğini ve çok kıskandığını ve aramızda yaşanan her sorunun sebebinin de kıskançlık olduğunu söyledi. O gün arabasında gördüğüm kadının da önemli biri olmadığını, benim çalışmamdan kaynaklanan kıskançlık ve kızgınlıktan dolayı içgüdüsel olarak benden intikam almak için çıktığını söyledi. Onun açıklaması bu şekildeydi. Bana çok inandırıcı gelmiyordu. Evet, beni kıskanıyordu bunu biliyordum ama bu kıskançlığın beni aldatmasıyla bağlantısı zayıftı. Açık bir şekilde aldatılmıştım ve benim gözümde bunun bahanesi yoktu. Bunu bilmeme rağmen yine de üzerinde çok durmadım. Çünkü bu durum aramızdaki sorunu daha da büyütmekten öteye gitmeyecekti. Benim ise bu kırılgan günlerimde soruna değil, huzura ihtiyacım vardı. İçimden onu affetmesem de affettiğimi söyledim. Çünkü onun da bunu duymaya ihtiyacı vardı. Metin’e, bana şiddet uyguladığı için öfke sorunu olduğunu, bu konuda yardım almadığı takdirde evliliğimize devam edemeyeceğimizi söyledim. Bu sözlerim umduğumdan daha fazla sarstı onu. Yaptıklarından dolayı ciddi anlamda vicdan azabı çekiyordu. O gün bu adam karşımda çocuklar gibi ağladı. Bana bunu yapan kişinin o olmadığını, içindeki o canavarı tanımadığını ve iyi birisi olmak için de bu canavardan kurtulması gerektiğini söyleyerek bu teklifimi kabul etti. Eşimin psikolojik sorunları vardı, yani rahatsızdı ve o da bunu kabul ediyor, iyileşmek için bir adım atıyordu. Bu adımı görmezden gelemezdim. Bu yüzden ona destek olmak için bende işimden ayrılmaya karar verdim.

Birkaç ay hayatımda her şey çok güzeldi. Metin yine sevdiğim adam olmuştu. Çok ilgili ve sevgi doluydu. Her fırsatta pahalı hediyelerle beni şımartmaktan geri kalmıyordu. Hatta bu süreçte araya, birkaç defa yurt dışı seyahati bile sığdırmıştı. Yine hayatının merkezinde ben vardım. Tedavisi de oldukça güzel ilerliyor, hiç aksatmadan düzenli bir şekilde terapiste gidiyordu.  Yani hayatımda her şey rayına oturmuştu.

Her şey çok güzel bir şekilde ilerlerken o uğursuz gün gelip çattı.

Birlikte alışverişe çıktığımız bir hafta sonu, gittiğimiz alışveriş merkezinde üniversiteden bir erkek arkadaşımla karşılaştık. Üniversite yıllarında yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmez dediğimiz bir grubumuz vardı. Kızlı erkekli bir gruptuk ve oldukça güzel bir dostluk gelişmişti aramızda. Fakat ben Metin ile evlendikten sonra onlarla iletişimimi koparmıştım. Nejla’yla bile evli olduğum süre içinde sadece iki defa görüşebilmiştim ancak. Metin çok fazla arkadaş çevremle dışarıda takılmamı istemiyordu. Zaten ilk altı ay çalıştığım için buna ben de zaman bulamıyordum. Sonrasında ise Metin istemediği için görüşmemiştim. Bu yüzden pat diye karşımda eski bir arkadaşımı görünce hem şaşırmış hem de tedirgin olmuştum. Arkadaşım ise evliliğimdeki sorunlarımdan habersiz bana sarılıp yanaklarımdan öpmüştü. Bu çok dostane bir kucaklaşma olsa da Metin tarafından bu şekilde algılanmayacağını biliyordum. Arkadaşımla ayaküstü kısa bir sohbetten sonra vedalaşıp ayrıldık. O yanımızdan ayrılır ayrılmaz kocam kolumdan tuttuğu gibi sürükleyerek arabaya götürdü beni. Yol boyunca arabayı sessizce kullanmıştı ama ben suratının sinirden mosmor kesildiğini görebiliyordum. Villanın önüne geldiğimizde de kolumdan sertçe tutup hoyratça çıkardı arabadan, evin kapısına kadar çekiştirerek götürdü. Sonra da kapıyı açıp beni hızla içeri doğru savurdu.

Kıyamet de işte o zaman koptu.

“Kimdi bu adam? Çabuk cevap ver bana!” diye bağırdı.

Bağırtısı resmen gök gürlemesi gibi inletmişti evi.

“Üniversiteden arkadaşım olduğunu söylemiştim zaten orada. Tanıştırdım ya sizi de, “dedim sakin olmaya çalışarak. Benim ona sert bir şekilde karşılık vermem olayı daha da büyütebilirdi.

“Sen her erkek arkadaşınla böyle sarılıp kucaklaşıyor musun?” diye üzerime doğru yürüdü.  Öfkeden gözleri kapkara olmuştu, sinirden resmen tir tir titriyordu.

“Böyle olmadığını biliyorsun Metin. Lütfen bu konuyu daha fazla uzatma.”

“Ne demek uzatma? Yanımda adamın birisi sana sarılıyor, sen de uzatma diyorsun. Doğru söyle bana, bu adamla bir ilişkin var mı senin?”

“Nasıl bir ilişkim olabilir ki? İyice saçmaladın sen de,” diye sesimi yükselttim bu sefer ben de ona karşı.

Fakat Metin beni duymuyordu. Sinirle yanıma yaklaşıp saçımı hızla geriye doğru çekti.

“Beni aldattığından her zaman şüphe etmiştim zaten, seni sürtük!” diye bağırıp sert bir tokat attı yüzüme.  Artık bu kadarı da fazlaydı.  Metin yine sapıtmıştı ve her an bana zarar verebilirdi. Bu düşünceyle hızla yatak odamıza gitmek üzere merdivenlere doğru koştum. Metin de arkamdan gelip kolumdan yakaladı ve sefer yüzüme okkalı bir yumruk savurdu.  Kendimi savunmak için sarf ettiğim hiçbir sözü dinlemiyordu. Aşırı sinirli ve öfkeliydi. Bütün gücümü toplayarak merdivenlerden yukarı tırmandım. Amacım siniri geçinceye kadar kendimi odamıza kilitlemekti. Sonrasında ise evi terk edip gidecek, bir daha Metin ile bir araya gelmeyecektim. Çünkü artık onun yanında kendimi güvende hissetmiyordum. Merdivenlerden çıkar çıkmaz bana yetişti ve yine kolumdan tutup “Benden kaçamazsın seni rezil sürtük!” diyerek bir tokat daha atmaya hazırlanırken, can havliyle hızla onu geriye doğru ittim. Dengesini kaybedip arka üstü merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Sonra da hareketsiz bir şekilde düştüğü yerde öylece kalakaldı. Yukardan bir süre onun hareketsiz bedenini izledim. Korku ve panikten soluk soluğa kalmıştım. Nefesim düzene girer girmez korkuyla merdivenden aşağı koştum. Metin’in bu hareketsizliği endişelendirmişti beni. Boynu yan dönmüştü ve gözleri kapalıydı. Başının arkasından da yere kan sızıyordu. Büyük bir panikle hemen 112’yi arayarak ambulans çağırdım. Fakat yapabilecekleri bir şey yoktu. Merdivenden düşerken boynu kırılmış ve olay yerinde ölmüştü.

Metin’in bu ani ölümü çok fazla sarsmıştı beni. Öldüğünü kabullenemiyordum bir türlü. Ne yaşarsam yaşayım bu adamı sevmiştim çünkü. Olay benim açımdan tamamen kaza olsa da Metin’in ailesinin nüfuzunu kullanmasıyla, mahkeme tasarlayarak ve kasten adam öldürme suçlamasıyla yirmi beş yıl hapis cezası verdi bana. Kocamın ölümüne sebep olduğum için hapis cezasını kabul ediyordum ama kasten adam öldürme olduğunu kabullenemiyordum. Metin’in ailesi çok zengin ve tanınmış bir aileydi. Bu yüzden oğullarına toz kondurmuyorlardı. Onlara göre biricik evlatları kusursuz bir insandı ve mahkeme boyunca da bunu bu şekilde yansıtmak için ellerinden geleni yaptılar. Parayla yalancı şahit bile tutup aleyhime ifade verdirdiler. Metin’in beni daha önce dövdüğü suçlamalarını da şiddetle reddettiler. Önceki hastanelik olduğum olay zaten kayda merdivenden düşme diye geçmişti. Metin’in bana şiddet uyguladığını kanıtlayacak hiçbir şeyim yoktu. Son olayda attığı yumruktan dolayı yüzümde oluşan morluklar ise basit bir karı koca kavgası olarak lanse edildi. Sonrasında yaşananlar ise planlayarak adam öldürme olarak kayıtlara geçti ve mahkûmiyetim de böylece başlamış oldu. Evliliğim boyunca birkaç kez görüşebildiğim ailem bile çok şaşkındı ve şok geçirmişlerdi. Çünkü onlar hep mutlu olduğum, Metin’in en çok şımarttığı zamanlarda görmüşlerdi beni. Gerçi onlar bana inanıyorlardı ama yine çok şaşırmış ve üzülmüşlerdi. “Neden bize haber vermedin?” demişti babam. Ne diyebilirdim ki onlara? Sonuçta mutluydum aslında ben kocamla. Öfke sorunu olmadığı zamanlar iyi bir insandı. Fakat o sorunu yaşarken de hiç tanımadığım birisi çıkıyordu karşıma. Ben öyle zamanlardaki tavırlarını hak etmiyordum. Yediğim yumrukları ve tekmeleri unutamıyordum. Keşke böyle bir sorunu olmasaydı da sağlıklı bir insan olsaydı diye çok geçirmiştim içimden. Hem böylece Metin hâlâ hayatta olur ve evliliğimiz de devam ediyor olurdu.

Bazen koğuştaki diğer kadınlar bana sahte bir acımayla bakıyorlar. Aslında onların gözünde sosyete gülüyüm ben. Zengin kocasını öldüren sürtük diyorlar kimi zaman arkamdan. Kim bilir onu aldattığımı bile düşünen vardır belki de içlerinde. Arkasından salla sallayabilirsen hesabı artık benimki. Aslında bu hikâyede mağdur olan bendim ama herkesin gözünde suçlu olan da ben oldum. Garip bir dünya ve zamanda yaşıyoruz diye düşünmekten de alamıyorum kendimi. Güçlünün haklı, güçsüzün haksız olduğu, kadının mağdur olduğu bir dünyada kendimi kime, nasıl anlatabilirdim ki? Eğer ölen ben olsaydım belki de Metin, “Beni aldattı, namusumu temizledim,” diyecek ve kendisini mağdur gösterip temize çıkaracaktı. Bu düzende her şey mümkündü. Fakat benim için, o kadın şiddet gören bir mağdur diyen olmadı hiç. Bana kimse arka çıkmadı ailemden başka. Onların da gücü yetmedi zaten Metin’in ailesine karşı. Şu anda benden daha kötü durumda olduklarına eminim. Öpmeye, koklamaya kıyamadıkları, el bebek gül bebek büyüttükleri kızları dört duvar arasına hapsolmuş durumda ne de olsa. Kahrolduklarını biliyorum ama elimden de bir şey gelmiyor ve kendimden çok onların durumuna üzülüyorum. Mecburen çekeceğim cezamı, çekmekten başka çarem de yok zaten.  Bazen soruyorum kendi kendime, bütün bunları hak edecek ne yaptım, ne suç işledim diye.   Sanırım tek suçum âşık olmaktı benim ve de kadın olmak…

Yaprak Öz ile Röportaj

Bu sayımızda polisiyeseverlerin yakından tanıdığı Yaprak Öz ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Sözü uzatmadan sahneyi Onur Okan ve Yaprak Öz’e bırakalım bakalım neler konuşmuşlar:

Yaprak hanım yazmaya nasıl başladınız? Sizi yazma konusunda heveslendiren kişi, olay ya da bir his var mıydı?

 

Yazmaya 1986 yılında başladım. Henüz ortaokul öğrencisiydim ve o zamanki Türkçe öğretmenim Ercan Çelik, ödev olarak sunduğum kompozisyonlarımı çok beğenmeye, benimle özel olarak ilgilenmeye başladıktan sonra ilk olarak korku hikâyeleri yazdım. Yani beni heveslendiren kişi kıymetli öğretmenimdir. His olarak ise, yine aynı zamanlarda bulabildiğim tüm çocuk kitaplarını okumuş, yeni arayışlara girmiş, evimize hediye gelen bir set klasik kitabı okumaya başlamış ve büyülenmiştim. Ergenlik dönemine girişim de sancılı olmuştu. İçime kapandığım bir dönemdi, sorunlu bir ergen olma yolunda ilerliyordum ve kitaplara sığındım. O dönem kendi hayal dünyamda yaşamak ve delice okumak beni çok geliştirdi sanıyorum. Ayrıca, küçük yaşlardan itibaren mahallemizin sinemasında ve TRT’de gösterilen türlü cinayet, korku, gerilim filmiyle büyümüştüm. Gizemli hikâyelere ve insanın karanlık yönüne büyük ilgim vardı. Tüm bunların sonucunda korku temalı şeyler yazmaya başladığımı düşünüyorum. Dolayısıyla, yazma ihtiyacıyla birleşen ilk hislerim hep karanlık tarafa aitti diyebilirim.

Polisiye ve gerilim üzerine konuşmadan önce şiirden bahsetmek isteriz, şiir de yazıyorsunuz ve ülkemizde şairlere verilen saygın ödüllerden biri olan Cemal Süreya ödülüne sahipsiniz. Bu ödülü kazandığınızda ne hissetmiştiniz?

 

O ödülün ilginç bir hikâyesi var. Ben yarışmaya katılmamıştım, haberim bile yoktu. Kardeşim benden habersiz o dönem son yayımlanan şiir kitabımı yarışmaya göndermiş. Beni ödül için aradıklarında, bir yanlışlık olduğunu, yarışmaya katılmadığımı açıklamaya çalıştım. Karşı taraf da ısrarla ödül aldığımı söyleyerek şaşkınlık yaşamıştı. Sonradan her şeyi öğrenince mutlu oldum elbette. Cemal Süreya adıyla anılan bir kitabımın olması büyük onur.

 

Romanlarınız polisiye ve gerilim olguları içeriyor, siz kendinizi hangi türe ait hissediyorsunuz ya da bir yazarın tür/alt tür gibi ayrımlara uygun hareket etmesi gerekli mi sizce?

 

Romanlarımın bazıları yalnızca polisiye ve gerilim değil, korku ögeleri de içeriyor. Ben de kendimi belli bir türe ait hissetmiyorum açıkçası. İçimden ne gelirse öyle yazıyorum. Her yazarın kendi tarzı vardır, o yüzden başka yazarlar adına konuşmam doğru olmaz. Fakat ben alt türler arasında ayrım yapmam, kendimi de asla kısıtlamam. Son iki romanım bir seri olarak devam ettiği için polisiye çizgisinde ilerledim. Ancak Yıldız Alatan serisine devam etmeyi istediğim kadar, psikolojik gerilim ve korku ögelerinin bulunduğu bağımsız hikâyelere de zaman zaman dönmek istiyorum.

 

Farahnaz’ın Çiçeğiyle polisiye yazarlar birliği tarafından verilen kristal kelepçe ödülünü kazandınız, öncelikle bunun için tebrik ederiz. Polisiye dalında ilk kez verilen bir ödülün sahibi olmak bundan sonra yazacağınız eserleriniz için bir baskı oluşturuyor mu? Bu ödülü kazanmak sizi nasıl hissettirdi?

 

Çok teşekkür ederim. Sorunuza gelince; hayır, herhangi bir baskı hissetmiyorum. Çok onur verici bir ödül elbette ama benim için ödüllerden daha önemli olan şey kaliteli, iyi bir okuyucunun ne düşündüğü, nasıl vakit geçirdiğidir. 2013 yılından itibaren romanlarımın okur kitlesi oluşmaya başladı ve bugüne dek gerek imza günlerinde ve türlü etkinliklerde, gerek sosyal medyada aldığım tepkilerden de, okurlarımın romanlarımla keyifli ve heyecanlı vakit geçirdiğini, olumlu tepkilerin de eleştirilere göre fazla olduğunu gözlemliyorum. Bence en büyük ödül bu. Kristal Kelepçe’ye layık görüldüğümde ise mutlu oldum elbette. Türk polisiye edebiyatını desteklemek, değerli kılmak adına gerçekleştirilen bir girişimin parçası olmak, anılan ilk isim olmak çok onur verici.

 

Farahnaz’ın Çiçeği isimli romanınızda terzi bir kadın dedektifle tanışıyoruz, Yıldız Alatan. Böyle bir karakter oluşturma fikri nasıl oluştu?

 

Bunu bana çok soruyorlar; inanın hiç hatırlamıyorum. Bazı karakterler bana bir tür vahiy gibi mi geliyor, hâlâ çözemediğim bir şey ama bir sabah uyandığımda Yıldız Alatan karakteri kafamda oturmuştu, bir tek bunu hatırlıyorum. İsmi, cismi yoktu ama karakterinin genel hatları vardı. Tuhaf olduğunu biliyorum. Fakat Şeytan Disko romanımdaki Levent, Tilki, Baykuş, Bakire’deki Suat, Villa Şakayık’taki Yağmur ve Yıldız Alatan kendiliğinden ortaya çıkıp beni ele geçirmiş baskın karakterler diyebilirim. Kurgu aşamasına bile geçmeden önce sanki onları hep tanıyor gibiydim.

 

Kitabın içindeki bölümlerin başlıkları kumaş ve kıyafet türleriyle beraber bazı terzi terimlerinden oluşuyor. Dikiş konusunda bir merakınız ya da beceriniz var mıdır? Bölüm başlıklarını böyle ilgi çekici hale getirecek bu yöntemi kullanma fikrini nasıl keşfettiniz?

 

Dikiş konusunda özel bir merakım yoktu. Vintage bebek koleksiyonu yapan biriyim ve bir dönem elde oyuncak bebek kıyafetleri dikmişliğim var hobi olarak. Bazen evim için de basit şeyler dikerim, bazı giysilerimi yeniden tasarlarım, o kadar. Fakat annemin dikiş makinesi vardı ve büyürken çoğu kıyafetimi o dikti. Annemin teyzesi de terziydi. O zamanlarda çoğu kadının evinde dikiş makinesi vardı zaten. Yani dikişe, dikişle ilgili konuşmalara yabancı değildim. Sanıyorum bunlar çocuk aklıma kazındı ve yıllar sonra ortaya çıktı. Giyinmeye, süslenmeye, defile izlemeye çok meraklıyım ve günümüz modasından ziyade retro modaya hayranlık duyuyorum. Dolayısıyla, Yıldız Alatan’ın bir terzi olarak varlık bulmasını tüm bunlar etkilemiştir diye düşünüyorum. Bölüm başlıklarını hazırlarken ise çok araştırma yaptım ve dikiş jargonuna çalıştım. Yazmaya başlamadan önce yaklaşık dört ay kadar bir süre boyunca dikiş dikmeden dikiş çalıştım aslında. Tüm romanlarımda başlık kullanmayı çok sevdiğim için de, her bölümün bir kıyafet betimlemesiyle başlamasına karar verdim çünkü önceki romanlarımdan farklı, daha özgün bir şey denemek istiyordum. Yayınevim ve okur da bu tarzı çok sevince, sürdürmeye karar verdim.

 

Farahnaz’ın Çiçeği bizi yetmişli yılların sonunda Zonguldak’ta lojman hayatı süren bir grup insanla tanıştırıyor ve biz olay örgüsünün yanında aralarındaki ilişkiye de tanık oluyoruz. Berlinli Apartmanında da böyle bir atmosfer oluşturmuştunuz, o apartmanda Kadıköy’deydi. Bu iki fikre de katılırsanız kendi hayatınızdan biriktirdiğiniz anılardan ve mekanlardan beslendiğinizi söyleyebilir miyiz?

 

Yalnızca Berlinli Apartmanı’nda ve Farahnaz’ın Çiçeği’nde değil, Sobe Siyah Orkide ve Villa Şakayık’ta da benzer atmosferler yarattım. Sobe Siyah Orkide yine bir apartmanda, Villa Şakayık ise yazlık bir sitede geçiyor. Böyle atmosferler yaratmayı seviyorum. Nispeten kısıtlı ortamlarda birbirine giren karakterlerle, uçları bir şekilde diğer komşuya bağlanan karmaşık iplerle oynamak bana zevk veriyor. Ve elbette ki kendi hayatımda biriktirdiğim anılar ile mekânlardan beslendiğimi söyleyebilirim; kendi hayatından yazdıklarına bir şey katmayan yazar yoktur sanıyorum. Ben bunu en çok Farahnaz’ın Çiçeği’nde yaptım elbette; romanda sözü geçen mahalle, çocukluğumun geçtiği yerdir. Hayatımın en mutlu zamanlarını geçirdiğim için biraz da anısını yaşatmak için ve karmaşık insan ilişkilerine çok uygun bir mekân olması sebebiyle seçtim orayı. Ve o mahalleden pek çok anımı da romanda biraz değiştirerek kullandım; piknikler, büyüklerin konken oynayıp sohbet ettiği kulüp geceleri, türlü toplantılar, plaj sefaları vs. gibi. Ben bunların tümüne büyürken şahit oldum.

 

Kitaplarınızda olay örgüsü kadar ilgi uyandıracak atmosferleri de oluşturma konusunda bir özeniniz var sanırım. Buna katılıyor musunuz?

 

Evet, elbette. Bir romanı yazmaya başlamadan önceki birkaç ay boyunca defter tutarak, bahsi geçecek tüm mekânları, evleri vs, sayfalara çiziyor, hatta odaları dekore ediyorum. Bu çok eğlenceli bir uğraş ve yazmaya başladığımda da rahat etmemi sağlıyor çünkü haftalarca o yerlerde gerçekten bulunmuş gibi hissediyorum ve bu da öyküye bir hakikilik duygusu katıyor benim açımdan. Ondan sonra da anlatıcının benliğine tamamen bürünerek, her şeyi gerçekten olmuş gibi yazabiliyorum.

 

Bir şair ve yazar olarak nelerden besleniyorsunuz? Yazma ritüelinizi nedir? En sevdiğiniz yazarlar ve şairler kimlerdir? En sevdiğiniz filmler ve sizi en çok etkileyen filmler nelerdir?

 

Çok okuyorum. Bazı gözlemlerimden ve bulunduğum kimi sohbetlerde işittiklerimden edindiğim izlenime göre, çoğu yazar ve şair yeterli okumuyor, hatta bazıları hiç okumuyor. Bu tarz konuşmalara ilk şahit olduğumda çok şaşırmıştım ama zamanla ne yazık ki alıştım. Bence bir yazarın yahut şairin “okumaması” yahut az okuması/ sadece belli bir türde okuması kadar tehlikeli bir şey yoktur. Kendi kendisini bloklar yazar eninde sonunda. Yazamaz, üretemez yahut kötü şeyler üretir. Ben buna inanıyorum. Sadece şiir okuyan şairleri yahut sadece polisiye okuyan yazarları da asla anlayamadım çünkü daha sonra yazamadıklarından şikayetçi olduklarını gözlemledim ve onlara da aynısını söyledim: Bir yazar okumazsa yahut okumada kendisini kısıtlarsa gelişemez, istediğiniz kadar yetenekli olun, yeteneğiniz varsa beslemek, büyütmek, bakmak zorundasınız hayat boyu. Yazma uğraşı tembelliğe gelemez, en tehlikelisi de okuma tembelliği. Dolayısıyla ben hem gündelik hayatımın zevk veren bir parçası olarak hem de kendimi sürekli geliştirmek, körelmemek adına çok okuyorum. Dolayısıyla da bu okumalardan besleniyorum. Roman yazdığım zamanlarda ayrıca polisiye yahut gerilim türünde film ve dizi çok izlerim. Hem yazmaktan yorulmuş zihnimi dinlendirir hem de beyin jimnastiği yaparım bu vesileyle. Roman yazma ritüelimin bir parçası aynı türde eserler izlemek. Diğer bir parçası da, mutlaka her romanıma özel olarak seçtiğim, hazırladığım playlist’leri dinlemeden yazamıyorum. Muhakkak müzik olmalı yazarken. Çalıştığım saatler içinde telefonu sessize alıp her türlü sohbetten ve sosyal medyadan uzak dururum çünkü telefon müthiş dikkat dağıtan bir şey ve bir kere elinize aldınız mı çok vakit kaybettirebiliyor. Çoğunlukla sabahları yazmayı tercih ederim. Eğer romanda heyecanlı olayların gerçekleştiği bölümlerdeysem ve kendimi kaptırmışsam, gece de yazmaya devam ederim. Gündüz yazdığımda çay içmeden yazamam. Eğer romanda bir tıkanma yaşıyorsam, günlük hayatımda olumsuz bir şeyler yaşayıp etkilendiysem ve bu da yazmamı olumsuz etkiliyorsa yahut kısa süreli bloklanma yaşıyorsam bir yahut iki kadeh şarap içerek yazarım. Romana başlamadan önceki birkaç ay boyunca kurgu üzerinde çalışırım; bazen çok ayrıntılı bir şekilde, bazen ise genel hatlarıyla. Bunu yapmadığım tek romanım ilki; Berlinli Apartmanı. O romanı tamamen doğaçlama yazmıştım. Yazmaya başlarken kendime tahmini başlangıç ve bitiş tarihleri belirlerim ve mümkün olduğunca bu tarihlere uyarım. Mesela, yazmaya üç ay, tekrar okumalar ve son düzeltmeler için iki ay gibi… Bunlar romanın kendi kendini şekillendirmesiyle uzayabilir yahut kısalabilir. Bazen romanın kurgusu şekil değiştirir ve kısmen doğaçlama gidecek şekilde karakterlerin yahut anlık fikirlerin beni ele geçirmesine izin veririm. Yazdığım dönemlerde sosyal hayatımı en aza indiririm, sadece ailemle ve en yakın arkadaşlarımla buluşurum ve bunların dışında bir yere çıkmamaya çalışır, kendimi eve kapatır, eğer mümkünse her gün yazarım.

 

Şiire gelince; şiirde hiçbir ritüelim yok, zaten şiir yazmada bir ritüel olamaz bence. Şiir otomatik yazıdır bir nevi, vahiy gibi gelir, transa girmiş gibi yazarsınız, daha sonra demlenir. Ardından biraz göz atar, biraz üzerinde çalışırsınız belki, o kadar. Şiir ne zaman gelir, ne zaman yazılır belli olmaz. Romandan çok farklı yani.

 

Çok fazla sevdiğim yazar ve şair var, dolayısıyla ben ilk üçe girebilecek isimleri vereceğim sadece: En sevdiğim üç şair Emily Dickinson, Sylvia Plath, Behçet Necatigil. En sevdiğim üç yazar Sait Faik, Jose Saramago, Enid Blyton. Polisiye yazarlardan hayatım boyunca en çok okuduğum ve en sevdiğim isim Georges Simenon oldu. Türk polisiye yazarlardan ise özgün tarzı, müthiş bir tarihi dokuyla harmanladığı Sokratis serisiyle Suphi Varım’ı çok kaliteli ve başarılı buluyorum.

En sevdiğim film isimlerini vermeyeyim de (çünkü çok fazlalar ve ayırım yapmam mümkün değil), en sevdiğim yönetmenlerin isimlerini yazayım çünkü bu isimlerin hemen hemen tüm filmlerini çok severim: Andrey Tarkovski, Yasujiro Ozu, Alfred Hitchcock, Michael Haneke, Quentin Tarantino, Pedro Almodovar. Ayrıca giallo filmlerini çok severim ve türe özel bir hayranlığım vardır.

 

Türk polisiye edebiyatının şu anki durumu ve geleceği için neler düşünüyorsunuz?

 

Pek çok isim pek çok çabada bulunuyor gelişmesi için. Bu takdire şayan bir şey. Türk polisiye okurunun da bu duruma ilgi göstermesi ve çoğunlukla yabancı polisiye yazarlarını tercih etmektense Türk yazarlara en azından bir kere şans vermesi gerektiğini düşünüyorum. Okur desteği önemli. Türk polisiyesi yalnızca polisiyeye gönül vermiş kıymetli isimlerin ve yazarların, dergilerin vs. kişisel çabalarıyla değil, okurun bilinen belli başlı yabancı isimlerin dışına çıkmasıyla da gelişecektir. Bugün hâlâ polisiye denince çoğu insanın aklına Agatha Christie ve Sherlock Holmes geliyor. Türk yazarlardan ise Ahmet Ümit. Ahmet Bey başarısıyla ve türe yaptığı müthiş katkılarla yoğun ilgiye en çok layık olan yazar bence, sözlerim yanlış anlaşılmasın. Fakat polisiye okurunun belki de yarısı Agatha Christie yahut yazarıyla bile anmadıkları “Sherlock” okumayı salt bu türle haşır neşir olmak sanıyor, kalıpların dışına çıkmıyor. Çıkabilen, araştıran ve farklı yabancı yazarlarla, Ahmet Ümit gibi kıymetli bir ismin yanında diğer Türk yazarlara da vakit ayıran gerçek polisiye okuruna ise büyük saygı duyuyorum.

 

Sizce günümüz polisiye eserlerinden katil kim sorusunun modası geçiyor mu?

 

Ben hiç öyle bir hisse kapılmadım. Modası da geçecek bir olgu değildir bence. O soruyu farklı açılardan ele alan yazarlar olabilir sadece. Katili başta biraz belli eder, ki ben de yaptım bunu bazı romanlarımda, okuyucuyu katilin kimliğinden ziyade muammaya, twist’lere daha çok yönlendirir mesela. Bu da zevklidir. Hep yoğun bir “katil kim?” sorusu sorulmaz da okunurken, “neler oldu da bu noktaya gelindi” gibi bir merak duygusu ön plana çıkabilir. Yazarın tarzına göre değişir elbette. Fakat katili bulmaya çalışmanın modasının  geçeceğini hiç sanmıyorum.

 

Dedektif dergi hakkında düşünceleriniz nelerdir? Dijital platformda yürütülen polisiye kültür ve edebiyatı hakkındaki çalışmalarını nasıl buluyorsunuz? Sizi de bir gün yazılarınızla Dedektif dergi de görebilir miyiz?

 

Dedektif Dergi Türk polisiyesine katkıda bulunmaya çalıştığı, çeşitli isimleri tanıttığı için elbette kıymetli. Bu alanda varlık gösteren her türlü oluşumu, gerek dijital olsun, gerek basılı olsun, çok takdir ediyorum.

Ben iki sene kadar önce Dedektif Dergi’ye, Gencoy Sümer’in ricasıyla katkıda bulunmuştum zaten. Yaklaşık bir sene boyunca türlü yazılar yazdım dergi için. Fakat daha sonra yoğun bir çalışma dönemine girince, vakit ayıramayacağımı hissederek yazılarıma ara vermek durumunda kaldım. Şu anda da mümkün değil çünkü yeni bir çeviri şiir projesi içinde bulunuyorum ve şiir çevirisi çok vakit isteyen bir şey, ayrıca sürekli üzerinde çalıştığım yeni romanlarla beraber çok fazla uğraşa veremiyorum kendimi. Belki ileride olabilir, kesin bir şey söylemem şu an için mümkün değil maalesef.

 

Bir öğretmensiniz ve yazarlık yönünüzle öğrencilere örnek olduğunuzu düşünüyor musunuz? Yazma hevesli olan öğrencilerinize ne gibi tavsiyelerde bulunuyorsunuz?

 

Örnek olduğumu hissettiğim çok zaman oldu. Yazma hevesi olan öğrencilerime öncelikle çok okumalarını tavsiye ediyorum elbette. Ve kesinlikle acele etmemelerini. Belki çok hızlı bir tüketim çağında yaşadığımızdan kaynaklanıyor olabilir; gençler hemen ünlü olmak istiyor, yazdığı ilk kitaplarının hemen çok satması gerektiği aldatmacasına kapılıp boş hayaller kurabiliyorlar. Onları bu konuda uyarıyorum. Ünlü ve başarılı olmak için değil, öncelikle hayatlarını anlamlandırmak, ilk başta kendilerini mutlu etmek için yazmalarını tavsiye ediyorum. Ne olursa olsun yazmayı bırakmamalarını ama iyi yazamadıklarını, gelişemediklerini fark ettiklerinde de sadece bir hobi olarak yazmalarını öğütlüyorum. Bunu anlamak için de uzun zamana ihtiyaç var. Ne yazık ki, günümüzde tek bir kitap çıkaran, hatta parasıyla bastıran herkes “yazar”. Ben sadece birkaç sene önce kendimi “yazar” olarak görmeye başladım, o da okurların beni böyle anmasıyla gerçekleşti, ondan önce utanıyordum ve bazı şeylerden emin değildim. Dolayısıyla, yazan gençlere hemen havalara girmemelerini, bu işin müthiş sabır gerektirdiğini söylüyorum mutlaka. Edebiyatla uğraşmak uzun yıllara yayılan bir şey. Pop müzik yahut Netflix dizisi değil ki bu, hemen ünlenesiniz. Başka nahoş yollarla ve kendinize saygınız yoksa çıkar sağlayacağınız bir network oluşturarak, türlü önemli şahıslara yanaşarak da ünlenebilirsiniz elbette ama yeteri kadar iyi yazmıyor, kendinizi geliştirmiyorsanız eninde sonunda söner gidersiniz. Bu tarz şeylere çok şahit oldum ve uzaktan hayretle izledim hep. Sanıyorum gençlerden bazıları bu gerçeği algılamada zorlanıyor.

 

Yetmişli, seksenli yıllara ve country tarzına ait eşyalara olan tutkunuz nereden geliyor?

 

Ben yetmişli yıllarda çocuk, seksenli yıllarda hem çocuk hem ergendim. O dönemleri bizzat yaşadım ve sanıyorum çok tatlı anılar biriktirdim. Dolayısıyla benim için nostaljik bir güzellik ifade ediyor o zamanlar. Ayrıca, altmışlı yılları da dâhil edersek, o dönemler tasarımda, mimaride, modada, bilimde, müzikte ve sanatın hemen hemen her dalında müthiş yeniliklerin, renkliliğin, harika buluşların olduğu dönemler. Bu yüzden de o yıllara ayrı bir ilgim var.

Country ‘e olan ilgim ise, çocukluğumu o tarzda bir evde geçirmemden kaynaklanıyor muhtemelen. Memleketim Zonguldak’ta, büyüdüğüm lojman mahallesindeki evler, kömür ocağı işletmeye ilk gelen İngiliz ve Amerikalı mühendisler için o tarzda inşa edilmiş evlerdendi ve kırların ortasında, orman kıyısında konumlanmışlardı.

 

Bundan sonraki çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

 

Yıldız Alatan serisine devam etmek arzusundayım elbette. Arada Yıldız’a kısa süreli molalar verip ilk romanlarımın tarzında bir şeyler yazmak da istiyorum. Şiire devam ediyorum, o ayrılmaz bir parçam. Ayrıca, son birkaç aydır dâhil olduğum bir çeviri şiir projesi üzerinde çalışıyorum. Şiirden Dergisi için de düzenli olarak şiir çevirisi yapıyorum.

Antikçağ’da Geçen 15 Polisiye Roman

Öldürmenin tarihi, insanlık tarihinin karbon kopyası gibidir. İnsanoğlu, Kabil’in kardeşi Habil’i katletmesinden bu yana geçen binlerce yılda uygarlığını, teknolojisini ve kentsel refahını sürekli geliştirse de, ne yazık ki ruhunun en karanlık köşelerine sinmiş olan “öldürme” dürtüsünden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Hangi altın çağda, hangi kadim coğrafyada, hangi zengin toplumda yaşarlarsa yaşasınlar, para için, intikam için, güç için, inançları için, kıskandıkları için ya da bir anlık öfkelerine yenildikleri için; katiller can almaya, kurbanlar can vermeye devam etmişlerdir ve bundan sonra da devam edeceklerdir.

Genelde suç kavramı ve özelde işlenen cinayetler üzerinden insanı ve toplumu resmetmeyi amaçlayan polisiye yazarlarının büyük bir kısmı, eserlerine arka plan olarak günümüzü temel alırken, bazı yazarlar ise kurguladıkları olayları geçmişteki bir döneme yerleştirmişlerdir. Bu makalede, yabancı yazarların kaleme aldığı, olay örgüsü Antikçağ’ın en önemli uygarlıklarından Eski Mısır, Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde geçen ve hâlihazırda Türkçeye çevrilerek ülkemizde yayınlanmış bulunan on beş polisiye romanı kısaca tanıtmaya çalışacağız.

Bu arada, binlerce yıllık mirasıyla insanoğlunun yeryüzünde var ettiği en önemli uygarlıklara ev sahipliği yapan Anadolu’nun, Hitit, Urartu, Asur, Bizans dönemlerinde geçen ve yerli polisiye yazarlarımız tarafından yazılan nitelikli kitapları okuyabilmek, en büyük dileğimizdir.

Unutmayalım ki, tarihin hangi döneminde geçerse geçsin, iyi polisiye iyi edebiyattır…

 

  1. SONUNDA ÖLÜM GELDİ (AGATHA CHRISTIE)

Polisiyenin kraliçesi Agatha Christie’nin, konusu yirminci yüzyılda geçmeyen tek romanı olan bu kitapta olaylar, Milattan Önce 2000 yıllarında, Eski Mısır’da yaşanıyor. Kutsal mezarların gözetiminden sorumlu, zengin ve kibirli bir yüksek rahip olan İmhotep, karısı, oğulları, kızı ve gelinleriyle birlikte, Nil Nehri’nin batı kıyısındaki Teb şehrinde yaşamaktadır. Bir gün İmhotep’in genç ve güzel sevgilisi Nofret, bir uçurumun dibinde ölü olarak bulunur. Rahibin kızı Renisenb, ilk bakışta kaza gibi görünen bu olayın aslında bir cinayet olduğundan kuşkulanmaktadır. İpuçlarını değerlendirerek bir soruşturma yapmaya koyulur. Ancak Renisenb katile yaklaştıkça, yalnızca ailesinin güvenliği değil, aynı zamanda kendi yaşamı da tehlikeye girecektir.

Eskiçağ tarihine ve arkeolojiye olan ilgisinin izlerini pek çok eserinde görebildiğimiz Agatha Christie, 1890 yılında Büyük Britanya’da dünyaya geldi. 1930’da evlendiği ikinci eşi, İngiliz arkeoloji profesörü Sir Max Mallowan’la birlikte Irak ve Suriye’deki pek çok arkeolojik kazıya bizzat katıldı. 1976 yılında kaybettiğimiz yazarın ilk olarak 1944 yılında ABD’de piyasaya çıkan bu romanı, 1970 ve 1980’li yıllarda Türkiye’de Yılan İçini Döktü adıyla yayınlanmıştı.

 

  1. TANRILARIN İNTİKAMI – 1: İNSAN AVI (CHRISTIAN JACQ)

Yıl, Milattan Önce 518. Nil Deltası’nın batısındaki muhteşem Sais kentinde, Eski Mısır uygarlığının kaderini belirleyecek korkunç bir dram yaşanır. Bir sabah tüm çevirmenler bürosu çalışanlarını katledilmiş olarak bulan genç yazıcı Kel, paniğe kapılarak büronun üzerinde çalıştığı şifreli papirüsü de yanına alarak kaçar. Birileri Kel’e acımasız bir oyun oynamış ve artık bir devlet meselesi haline gelen olayda aranan suçlu durumuna düşmüştür. Hem polisin, hem de komplocuların hedefindeki genç yazıcı, gerçek katilleri bulmak ve suçsuzluğunu kanıtlamak için elindeki gizemli papirüsün şifresini çözmek zorundadır. Bu ölümcül kovalamacadan sağ kurtulma şansı yok gibidir. Tabii eğer Tanrılar son anda yardımına yetişmezlerse…

1947 yılında Paris’te doğan ünlü Fransız Mısırbilimci ve yazar Christian Jacq, Sorbonne Üniversitesi’nden Eski Mısır arkeolojisi üzerine doktora derecesi aldı. Ramses, Işık Taşı, Setna Yükseliyor, Mısır Yargıcı gibi çok satan serilerden oluşan dev bir külliyata ve yayınlanmış elliden fazla kitaba sahip yazarın iki bölümden oluşan Tanrıların İntikamı dizisinin bu ilk kitabı, 2006 yılında okuyucuyla buluştu.

 

  1. TANRILARIN İNTİKAMI – 2: KUTSAL RAHİBE (CHRISTIAN JACQ)

Firavun II. Ahmose dönemi. Yunanlılar ve Perslerin tehdidi altındaki Eski Mısır’da iktidar kavgası hüküm sürmekte, siyasal çalkantılardan dolayı pek çok insan ya faili meçhul cinayetlere, ya da ölümcül komplolara kurban gitmektedir. Yine bir cinayetle suçlanan kahramanımız genç yazıcı Kel’in masumiyetini kanıtlamak için güvenebileceği tek insan, çılgınca âşık olduğu rahibe Nitis’tir. Genç ve güzel rahibenin kaçırılmasıyla, Kel büyük bir mücadelenin içine girer. Artık ne lekelenen şerefi, ne de Mısır’ın geleceği umurundadır, aklındaki tek şey sevdiği kadını kurtarmaktır. Onun ve Mısır’ın kaderi birbirine bağlanmıştır.

Christian Jacq’ın diğer kitaplarında olduğu gibi, siyasal arka planı o dönemdeki gerçek olaylara dayanan Tanrıların İntikamı serisinin bu ikinci kitabı ise, ilkinden bir yıl sonra, 2007 yılında raflara çıktı.

 

  1. SOKRATES’İN KARISI (GÉRALD MESSAIDÉ)

Milattan Önce beşinci yüzyılda, felsefenin ve sanatın altın çağını yaşadığı Atina şehri hunharca işlenen bir cinayetle sarsılır. Filozofların atası sayılan Sokrates’in ölesiye çekindiği, zeki ve inatçı karısı Ksantippi, bu cinayeti çözmeyi ve katili ortaya çıkarmayı kafasına koymuştur. Ancak soylular arasındaki zenginlik ve güç savaşlarının, siyasal entrikaların, şarabın su gibi aktığı çılgın ev partilerinin günlük yaşamı gölgelediği bir ortamda, ulaştığı ipuçları Kisantippi’yi tehlikeli yerlere, güçlü ve acımasız kişilere götürecektir.

Fransız gazeteci ve bilim insanı Gerald Messaidé, 1931 yılında Kahire’de doğdu. Tarihsel kişiliklerin yaşamını anlattığı Mısır Prensi Musa, Davut, Nefertiti’nin Gözleri gibi biyografik romanların yanı sıra, dinî sırlar ve gizemli öğretiler üzerine, çok satan kitaplar yayınladı. İlk olarak 2000 yılında yayınlanan bu romanında yazar, bir taraftan gizemli bir cinayet ve sonrasındaki gelişmeleri anlatırken, bir taraftan da Eski Yunan dünyasının parlak ve görkemli görüntüsünün altındaki acımasız çekişmeyi, sefahati ve yozlaşmayı yansıtmaya çalışmıştır. Messaidé, 2018 yılında yaşama gözlerini yumdu.

 

  1. DEDEKTİF ARİSTOTELES (MARGARET DOODY)

Milattan Önce 332 yılındayız. Atina, bütün dünyayı ele geçirmek için Pers kralıyla savaşmaya hazırlanan barbar Makedonya Kralı Büyük İskender’in egemenliği altında, yorgun ve mutsuz bir şehir haline gelmiştir. Bu karışık ortamda, kentin ileri gelen zenginlerinden Boutades vahşice katledilir. Karıştığı bir kavga sırasında istemeden birisinin ölümüne yol açtığı için sürgüne gönderilen genç Philemon, bu kanlı cinayeti işlemekle suçlanır. Atina yasalarına göre, Philemon’u savunacak ve ailesinin adını temize çıkarabilecek tek kişi, kuzeni ve en yakın akrabası Stefanos’tur. Genç ve deneyimsiz Stefanos, ümitsizlik içerisinde eski hocası, büyük filozof Aristoteles’ten yardım isteyince, filozof Aristoteles dedektif Aristoteles’e dönüşür. Ve öğretmen ile öğrencisi, gerçek katili adalet önüne çıkararak zavallı Philemon’u kurtarmak üzere, birlikte zamana karşı bir yarışa girişirler.

1939 yılında Kanada’da doğan İngiliz Edebiyatı profesörü Margaret Doody, Oxford Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Yazar tarafından yaratılan ve 1978 yılında okuyucuyla buluşan Dedektif Aristoteles dizisinin bu ilk kitabı, Antikçağ’da geçen polisiye roman türünün ilk örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Yazarın 2013 yılına kadar sürdürdüğü bu seride, toplam yedi roman ve bir öykü kitabı yer alıyor. Bu dizinin Türkçeye çevrilen diğer kitapları; Aristoteles ve Şiirsel Adalet, Aristoteles ve Yaşamın Sırları, Atina’da Zehir.

 

  1. ARİSTOTELES VE ŞİİRSEL ADALET (MARGARET DOODY)

Yıl, Milattan Önce 332. Büyük İskender, Pers İmparatorluğu’nun başkentini ele geçirerek tarihin tanıklık ettiği en büyük zaferlerden birini kazanmıştır. Atinalı zengin gümüş madencileri, ölülerin huzursuz ruhlarını yatıştırmak üzere Sessiz Akşam Yemeği adlı geleneksel bir etkinlik düzenlerler. Ne yazık ki iyi başlayan akşam kötü biter ve yapışkan bir sisin çöktüğü o tekinsiz gecede davetliler, tuhaf bir kaybolma vakası ile sarsılırlar. Zengin ve tanınmış bir gümüş tüccarının varisi olan güzel Anthia, kendi evinden kaçırılmıştır. Bilinen tek şey kızın ve kızı kaçıran kişinin, Delfi’deki kutsal kâhine gitmek üzere o gece yola çıkan bir kafilede olduklarıdır. Genç Stefanos ve hocası büyük filozof Aritoteles, Anthia’nın peşine düşerler. İkili, yol boyunca dikkatlerini dağıtacak pek çok garip olayla karşılaşırlar: Gizemli yabancılarla ilgili söylentiler, kılık değiştirmeler, cinayetler… Üstelik tam da “kız aslında kaçtı mı, kaçırıldı mı” sorusu kafalarını meşgul ederken, kafilede kimliği belirsiz, psikopat bir katilin olduğu ortaya çıkar. Ne var ki Aristoteles ve öğrencisi Stefanos yola devam etmek zorundadırlar, çünkü katilin kim olduğunu ancak Delfi’deki kutsal kâhinin yardımıyla bulabileceklerdir.

Margaret Doody’nin, ilginç bir şekilde Dedektif Aristoteles kitabından tam yirmi dört yıl sonra, 2002’de yayınlanan bu ikinci kitabı, en uzun süre ara verilen seri kitaplardan biri olma özelliğinin yanı sıra, yazarın yazma azminin de bir göstergesi sayılabilir.

 

  1. ARİSTOTELES VE YAŞAMIN SIRLARI (MARGARET DOODY)

Milattan Önce 330 yılı yaz aylarında, Atina kentinin hâkimi Makedonya Kralı Büyük İskender, dev ordusuyla birlikte Küçük Asya seferine çıkmıştır. Kralın Atina’dan uzaklaşmasını fırsat bilen bağımsızlık yanlısı Atinalılar, şehirde İskender’i destekleyenlere ve yabancılara karşı amansız bir cadı avı başlatırlar. İskender’in çocukluğunda bir süre öğretmenliğini de yapmış olan Aristoteles, kuzeyli bir yabancı olarak artık Atina’da güvende değildir. Öğrencisi Stefanos ile birlikte şehirden ayrılmak için bir bahane uydururlar ve bir yolcu gemisiyle Ege Denizi’ne açılırlar. Ancak ikili, yalnızca azgın dalgalarla ve acımasız korsanlarla baş etmek zorunda kalmazlar. Yola çıktıktan hemen sonra, kendilerini çözülmemiş cinayetlerin ve gizemli komploların içinde bulurlar. Filozof Aristoteles ile genç Stefanos, bir kez daha Sherlock Holmes ve Doktor Watson’a dönüşürler ve olayların içyüzünü ortaya çıkarmak üzere kolları sıvarlar.

Margaret Doody’nin çok satan Dedektif Aristoteles dizisinin bu üçüncü kitabı, 2003 yılında piyasaya sürüldü.

 

  1. ATİNA’DA ZEHİR (MARGARET DOODY)

Milattan Önce 332 yılı sonbaharında, Atina kenti ardı ardına gelen skandal davalarla sarsılır. Önce, şehrin ileri gelenlerinden zengin bir adam olan Orthoboulos’un yaralandığı haberi duyulur. Olayla ilgili soruşturma devam ederken, bu kez yaşlı adamın cesedi bulunur. Kanıtlara bakılırsa, baldıran otuyla zehirlenmiştir. Şüpheler, adamın ikinci karısının üzerinde toplanır. Kadın, kocasını zehirleyerek öldürme suçlamasıyla yargılanırken, bir başka olay daha patlak verir; Atina’nın en güzel kadını olduğu söylenen Phryne dinsizlikle suçlanır. Eğer suçlu bulunursa, ölüm cezasına çarptırılacaktır. Atinalılar, her iki davada da zanlıların aleyhinde bir tutum takınırlar. Kadın düşmanlığı, siyasal etkiler ve kamuoyu baskısı, adil yargılamanın önüne geçmektedir. Bu karmaşık ortamda gerçekleri ortaya çıkarmak görevi, yine filozof Aristoteles ve öğrencisi Stefanos’a düşer. Bu kez ikili sadece ipuçlarıyla değil, Atinalıların çarpık ahlâk anlayışları ve ikiyüzlülükleri ile de uğraşmak zorunda kalacaklardır.

Margaret Doody’nin Türkçeye çevrilen son Dedektif Aristoteles kitabı olan bu romanın ilk yayınlanışı 2004 yılında, İngiltere’de gerçekleşti.

 

  1. GÜMÜŞ DOMUZLARIN ESRARI (LINDSEY DAVIS)

Roma İmparatorluğu, Milattan Sonra 70 yılı. Ebedî şehir Roma’da, on altı yaşında bir kız canice katledilir. Yoksul ve romantik “bilgi toplayıcı”, yani dönemin bir anlamda özel dedektifi olan Marcus Didius Falco, cinayeti çözmek ve katilleri yakalamak için kolları sıvar. Elde ettiği ipuçlarının peşinde, Antik Roma’nın mermer sütunlu muhteşem caddelerinden tekinsiz arka sokaklarındaki batakhanelere, Britanya adasının puslu şehirlerinden zengin bir gümüş madeninin derinliklerine sürüklenir. Hikâyenin arka planında ise Roma İmparatorluğu’nu için için kemiren iktidar savaşları, lejyon entrikaları, Kudüs’ten getirilen hazinelerin yağmalanması gibi olaylar, bir film şeridi gibi akıp gider.

1949 doğumlu İngiliz yazar Lindsey Davis’in 1989 yılında yayınlanan bu ilk eseri, toplam yirmi kitaplık dev bir külliyattan oluşan ve sonuncusu 2010 yılında raflarla buluşan Falco dizisinin ilk kitabı olma özelliğini taşıyor.

Lindsey Davis, Gümüş Domuzların Esrarı ile 1989 yılında İngiliz Yazarlar Kulübü’nün En İyi İlk Roman Ödülü’nü ve 1999 yılında İngiliz Polisiye Yazarları Birliği (CWA)’nin Tarihi Hançer Ödülü’nü kazanırken, yarattığı Marcus Didius Falco karakteri ile de En İyi Komik Dedektif dalında Sherlock Ödülü’ne değer görüldü. Bu seriden Türkçeye çevrilen diğer kitaplar; Tunç Gölgeler ve Kızıl Venüs.

 

  1. TUNÇ GÖLGELER (LINDSEY DAVIS)

Milattan Sonra 71 yılı ilkbaharında, İmparator Vespasianus Augustus ölümcül bir komplodan kıl payı kurtulmuştur. İmparator, İtalya’nın güneyine doğru kaçan komplocuları ortaya çıkarmak üzere Romalı bilgi toplayıcı Marcus Didius Falco’yu hizmetine alır ve gizli ajan olarak görevlendirir. Falco, ailesiyle birlikte Akdeniz kıyılarında tatile çıkmış gibi yaparak, Napoli, Capri, Pompei gibi sahil kentlerindeki villalarda komplocuların izini sürmeye başlar. Ne var ki, peşinde olduğu kaçaklar acımasız insanlardır. Arkalarında cinayetler, cesetler, ölüm ve gözyaşı bırakmaktadırlar. Yine de Falco, soruşturmasında sonuna kadar gitmeye kararlıdır.

Kimi eleştirmenler tarafından “eğlenceli polisiye romanların kraliçesi” olarak adlandırılan Lindsey Davis, Falco serisinin bu ikinci kitabını 1990 yılında okuyucu ile buluşturdu.

 

  1. KIZIL VENÜS (LINDSEY DAVIS)

Milattan Sonra 71 yılı, Ağustos ayı. Antik Roma’nın en zengin ailelerinden Hortensiuslar’ın, aile üyelerinden Novus ile nişanlanan Severine Zotica adlı müstakbel gelinleri ile ilgili bazı kuşkuları vardır. Severina’nın daha önceki nişanlıları, gizemli biçimde hayatlarını kaybetmişlerdir. Aile, kızın geçmişindeki ölümlerin içyüzünü ortaya çıkarmak üzere Marcus Didius Falco’yu tutmak ister. Meteliğe kurşun atmakta olan, üstelik de evini kaybeden Falco, romantik sevgilisi Helena Justina ile birlikte hemen araştırmaya koyulur. Ne var ki, tam bu sırada Novus’un cesedi bulunur; adam zehirlenmiştir. Nişanlısını öldüren gerçekten de ailenin şüphelendiği gibi fettan güzel Severina mıdır, yoksa başka biri, bu puslu ortamdan faydalanıp Novus’u ortadan mı kaldırmıştır? Falco’nun önünde çözümü zor bir bilmece durmaktadır.

Lindsey Davis’in Antik Romalı bilgi toplayıcı Marcus Didius Falco’yu merkeze alan Falco dizisinin bu üçüncü kitabı, ilk olarak 1991 yılında yayınlandı.

 

  1. NİSAN ŞENLİĞİ (LINDSEY DAVIS)

Antik Romalı “bilgi toplayıcı” Marcus Didius Falco ile eşi Helena Justina’nın Britanya’dan evlat edindikleri yirmi sekiz yaşındaki kızları Flavia Albia, artık yaşı oldukça ilerleyen babasının sadece mesleğini değil, Çeşme Meydanı’ndaki küçük pansiyonunu da devralmıştır. Erkek egemenliğindeki Eski Roma’da, yalnız başına yaşayan, özgür ruhlu, sıra dışı, dul bir kadındır o; herkesin girmeye çekindiği yerlere korkmadan girer, kimsenin sormaya cesaret edemediği soruları rahatça sorar. İlk davasında, bir müşteri tarafından şüpheli bir kazayı araştırmak üzere tutulur. Ne var ki, soruşturma devam ederken, kendisini tutan müşterisi birden gizemli bir şekilde ölür. Flavia Albia henüz işin başındadır, ancak katilin dikkatini çekmeyi çoktan başarmıştır ve ölüm artık ona hiç olmadığı kadar yakındır.
Komik dedektif Marcus Didius Falco karakteri ile hatırı sayılır bir şöhret ve başarı yakalayan Lindsey Davis, yirmi kitaplık Falco dizisini 2010 yılında sona erdirdi. Yazar, 2013 yılında Nisan Şenliği ile başladığı Flavia Albia serisine 2019 yılına kadar, toplam dokuz roman ve üç kısa romanla devam etti. Flavia Albia serisinden Türkçeye çevrilen diğer kitaplar; Evdeki Düşmanlar, Ölümcül Seçim.

  1. EVDEKİ DÜŞMANLAR (LINDSEY DAVIS)

Milattan Sonra 89 yılı Haziran ayındayız. Romalı yeni evli genç bir çift, yataklarında boğulmuş olarak bulunur. Üstelik çiftin evindeki değerli gümüşler de ortadan kaybolmuştur. Olayla ilgili ilk şüpheler, öldürülen çiftin köleleri üzerinde toplanır. Sayıları özgür yurttaşlardan çok daha fazla olan ve kibirli Roma halkının “evdeki düşmanlar” diyerek korku ve önyargıyla baktığı köleler, cinayet ve hırsızlık suçlaması için uygun bir hedeftirler. Çiftin köleleri, linç edilmekten son anda kurtularak Ceres Tapınağı’na sığınırlar. Gelişmeler toplumsal bir gerilime doğru evrilirken, Romalı yöneticiler kadın “bilgi toplayıcı” Flavia Albia’dan cinayetin çözümü için yardım isterler. Flavia bu kez yalnızca gerçeği bulmak ve adaleti sağlamak için savaşmakla kalmayacak, yargısız infaz yapmak isteyen histerik bir toplum karşısında kendilerini savunma imkânları olmayan, çaresiz insanların hakları için de mücadele edecektir.

Lindsey Davis’in Eski Romalı kadın dedektif Flavia Albia’nın serüvenlerini anlattığı serisinin ikinci kitabı olan bu roman, 2014 yılında yayınlandı.

 

  1. ÖLÜMCÜL SEÇİM & ANTİK ROMA’DA BİR KADIN DEDEKTİF: FLAVIA ALBIA (LINDSEY DAVIS)

Birinci yüzyılın sonu yaklaşırken, Eski Romalı Flavia Albia, emekliliklerinin tadını çıkarmakta olan babası Marcus Didius Falco ile annesi Helena Justina’yı sahildeki evlerinde bırakarak Roma’ya döner. Niyeti, babasının Roma’daki eski evinden gelen bazı eşyaların bir müzayede evi tarafından açık artırma ile satılmasına eşlik etmektir. Ne var ki, sandıklardan birinin içinden kimliği belirsiz bir ceset çıkınca, her şey alt üst olur. Flavia Albia, ailenin Roma’da bulunan tek üyesi olarak, cesedin kime ait olduğunu, kim tarafından, neden öldürüldüğünü ve o sandıkta ne aradığını ortaya çıkarmak zorundadır. Diğer taraftan, gelecek vaat eden genç bir adam olan Faustus, yakın arkadaşı Sextus’un politik kampanyalarına destek vermek üzere Roma’da bulunmaktadır. İpuçları, bu kampanya ile sandıktaki ceset arasında bir ilişki olduğuna işaret eder. Görünen odur ki, Flavia olayı bir an önce çözüme kavuşturamazsa, sandıktaki cesede başkaları da eklenecektir.

Flavia Albia dizisinin bu üçüncü kitabı, ilk olarak 2015 yılında okuyucuyla buluştu.

 

  1. SEZAR’IN ADALETİ (STEVEN SAYLOR)

Roman, Milattan Önce 48 yılının Temmuz ayında, Mısır’ın İskenderiye limanına yanaşan bir gemi ile başlar. Roma İmparatoru olma iddiasını korumak için zorlu bir sefere çıkan Julius Sezar, kendini Mısır tahtının vârisi olan iki rakip kardeşin, Kraliçe Kleopatra ile Kral Ptolemy’nin amansız çekişmelerinin ortasında buluverir. O güne dek Mısır tahtı yüzünden birbiriyle savaşan iki kardeşin artık yeni bir düşmanlık nedeni vardır; her ikisinin de Sezar’a duyduğu hayranlık. Bu sırada Mısır sarayındaki bir başka Romalı da, Nil Nehri’nin kutsal sularında şifa bulması için karısı Bethesda’yı Mısır’a getiren, “Bulucu” Gordianus’tur. Gordianus, cumhuriyete ve senatoya inanan bir Roma vatandaşı olarak, Sezar’la geçmişte bazı sorunlar yaşamıştır. Ancak Gordianus’un Sezar’a yakın olan oğlu Meto karışık politik durumdan ve saray entrikalarından nasibini alıp işlemediği bir cinayetle suçlanınca, Gordianus bir kez daha Sezar ile karşı karşıya gelir. Gerçek katili bularak oğlunun suçsuzluğunu kanıtlayabilmek için imparatordan kendisine bir fırsat vermesini ister. Cinayeti araştırırken ortaya çıkardığı gerçekler, İskenderiye şehrinin yakılmasına kadar giden tarihsel gelişmeleri de beraberinde getirecektir.

Kitabın yazarı Steven Saylor, 1956 yılında ABD’de doğdu. Klasik tarih ve Latince eğitimi aldı. Saylor’un Antik Roma’nın sırlarına gönderme yapan Latince bir deyim olan ve “Gülün Altındaki Roma” anlamına gelen “Roma Sub Rosa” başlıklı, toplam on üç romandan oluşan polisiye serisinin bu ilk kitabı 1991 yılında yayınlandı. Dizinin başkahramanı, günümüzün özel dedektiflerine karşılık gelen “Bulucu” lakaplı Gordianus, Milattan Önce birinci yüzyıl Roma İmparatorluğu coğrafyasında geçen suçların peşine düşüyor. Ne yazık ki bu seriden Türkçeye çevrilen başka kitap bulunmuyor.

Bu Şehrin Geceleri

Sorgu odasındaki sandalyede kendine oldukça güvenen bir tavırla oturuyordu. Bir cinayet zanlısıydı fakat bakışlarında korku emaresi yoktu. İçeri girmeme rağmen toparlanmadı bile. Dikkatle yüzüne baktım. Hiçbir endişe okunmuyordu yüzünden. Gür siyah saçları, sivri elmacık kemikleri, kalın bıyığı onu olduğundan daha ciddi gösteriyordu. Aramızda dikdörtgen şeklinde küçük bir masa vardı. Karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. Şimdi tam karşımdaydı.

Bakışlarımı gözlerine dikip “Anlat” dedim. “Seni dinliyorum.”ne

Anlamamış gibi bakmaya devam etti yüzüme.

“Neyi anlatayım?”diye sordu.

“Yusuf Tüfekçi’yi neden öldürdüğünü.”

Hafifçe gülümsedi soruma. Hatta dudağının kenarında yakışıklı bir gülücük belirdi.

“Yusuf’u ben öldürmedim.” dedi.

“Sen öldürdün.” dedim. “Cesette parmak izin tespit edildi.”

“Ben gittiğimde ölmüştü. Başı direksiyona düşmüştü. Sızdığını sandım. Uyandırmak için sarstım. Yan koltuğa yığılıverdi. Gömleği kan içindeydi. Nefes almıyordu. Ben de hemen oradan uzaklaştım.”

“Yusuf’u öldürmek için Van’dan buraya geldin. Hakkındaki her şeyi biliyoruz. Sağda solda, her yerde öldüreceğini söylüyormuşsun zaten. Kan davasıydı seni buraya getiren. Töreyi uyguladın aklınca.”

“Yusuf’u köyden tanırım. Aileler arasındaki kan davası bizim suçumuz değil. Yıllardır bu kinle büyüdü iki tarafın çocukları. Karşılıklı birçok ölü verdik. Yusuf yıllar önce ailesiyle birlikte göç etti Van’dan. Nihayet adresini tespit ettim. Onu öldürüp intikamımızı alacaktım. Çalıştığı taksi durağını buldum. Geçenlerde çok yaklaşmıştım canını almaya ama yanında çocukları vardı. Yapamadım. Babasızlığın ne olduğunu iyi bilirim. Yapamadım işte.”

“Sonra takip edip taksisinin içinde vurdun sen de.”

“Ben vurmadım dedim ya, geldiğimde ölmüştü.”

Selim’i otogarda kıskıvrak yakalayıp gözaltına almıştık. Van otobüsüne binemeden enselemiştik. Bir numaralı şüpheliydi bizim için. Üstünde bulunan tabancayı incelenmesi için balistiğe gönderdik hemen. Ellerinde, elbisesinde herhangi bir barut izi olup olmadığını tespit etmek için Kriminalden gelecek raporu beklemekten başka yapacak bir şey yoktu şimdilik. Maktulün yaşadığı eve gitmek üzere yola koyuldum. Yusuf’un tek odalı evinde karısı Seher’i bulmam zor olmadı. Zayıf, çelimsiz bedeniyle odayı boydan boya kaplayan sedire ilişmiş, korku dolu gözlerle bana bakıyordu. İki çocuğu da annelerinin etekleri altına girmişlerdi nerdeyse. Cenaze evi oldukça kalabalıktı. Evi acıklı bir ağıt doldurmuştu. Gür bıyıklı, kasketli, iri yarı adamlar salona, başları beyaz tülbentle bağlı acılı kadınlar ise odaya doluşmuşlardı. Genç kadınla konuşmak istiyordum ama aile buna pek razı olacak gibi görünmüyordu. Ailenin büyüğü olan yaşlı ama sağlam yapılı bir adam yanıma gelip, “Acımız büyüktür komiser.” dedi. “Görüyorsun halimizi.”

“Biliyorum.” dedim. “Anlıyorum sizi, ama siz de beni anlayın.”

“Ne istiyorsun?”

“Bakın,” dedim. “Yusuf’un katilini bulmamız için bana yardımcı olmanız gerekli.”

“Katili uzakta arama.” dedi yaşlı adam kendinden emin bir şekilde. “Selim iti öldürdü Yusuf’u. Yılların kan davası bu. Haber almıştık zaten Ankara’da olduğunu. Bizden önce davrandı puşt. Koruyamadık Yusuf’u.”

“Yusuf’un neyi oluyorsunuz?” diye sordum.

“Babasıyım.” dedi yaşlı adam içini çekerek.

Kalın, kıllı parmakları arasında tespihini dolaştırıyordu konuşurken. Seher’i de dinlemek istiyordum. Başındaki tülbentle yüzünü saklıyordu. Kanlanmış kara gözlerini görüyordum sadece.

“Senin bir diyeceğin var mı Seher?” diye sordum.

Başını yerden kaldırmadan kısık sesiyle konuştu. Söyledikleri zor duyuluyordu.

“Ne diyeyim?” dedi. “Yusuf’uma kim kıydıysa cezasını çeksin.”

“Bir sıkıntısı var mıydı son günlerde? Sana bahsetti mi?”

“Gece gündüz çalışıyordu. Yüzünü bile zor görüyorduk Yusuf’un.”

“Anlıyorum.” dedim. “Başınız sağ olsun.”

Çocukları daha bir sokuldular annelerine. Kadınların feryatları eşliğinde evden ayrıldım.

***

Yusuf’un çalıştığı taksi durağındaki şoförlerin ifadesini almak için Şefik’le beraber yola çıktık. Durak Etlik’teydi. Çocukluğumun geçtiği, Ankara’nın en sevdiğim semtiydi burası. Yol boyunca hep dışarıyı izledim. O eski zamanları, hayatımın en güzel anlarını, çocukluğumu düşündüm. Etlik’in eski dokusu büyük ölçüde korunmuştu. Yalnız çocukken yanından geçerken bile korktuğumuz, içinde yaşayanları hiç görmediğimiz geniş bahçeli köşkün yıkıldığını görünce içimde burukluğa benzer bir duygu oluştu. Köşkün yerine görkemli, devasa bir blok dikilmişti. Durgunluğumu fark eden Şefik beni bu düşüncelerden kopardı.

“Geldik amirim.”

“İyi bakalım. İnşallah işe yarar bir şeyler öğreniriz.”

Bizim emektarı taksi durağına yakın bir ara sokağa park edip yürümeye başladık. Duraktan içeri girdiğimizde birkaç kişiyi düşünceli ifadelerle oturuyor bulduk. Kısık bir sesle Ferdi Tayfur’dan “Bu Şehrin Geceleri” çalıyordu radyoda. Kimliklerimizi gösterip Yusuf Tüfekçi cinayeti soruşturması için geldiğimizi söyledik. Şoför arkadaşları da oldukça üzgündüler. Hatta duvara Yusuf’un fotoğrafını çerçeveletip asmışlardı. Pala bıyıklı bir arkadaşı, “Yusuf çok sevilen bir arkadaştı.” dedi. Sigara sarısı bıyıkları ilk başta dikkati çeken bir diğer arkadaşı ise, “Bu devirde kan davası mı olur?” diye acıyla söylendi. Herkes cinayetin şokundaydı. Yusuf bu kan davasından bahsetmiş, yıllar önce memleketinden bu nedenle göç ettiğini çok kez anlatmıştı. Olay günü izinli olduğu için duraktakiler onu cinayetten bir gün önce görmüşlerdi. Başka da işe yarar bir bilgi alamadık. Konuşmamız bittiğinde arabaya doğru ilerlerken koluma giren yaşlı bir adamın sesiyle irkildim. Bu kişi şoförlerin Nuri Baba dedikleri durak sahibiydi. Az önce söze pek karışmamıştı.

“Buyur baba bir şey mi vardı?” diye sordum.

“İçeride konuşamadım.” dedi yaşlı adam çekingen bir tavırla. “Yalnız sana konuşurum.”

“Konuş baba.” dedim. “Bana anlat ne biliyorsan.”

“Yusuf iki senedir bu durakta çalışırdı. Efendi çocuktu kimseye zararı yoktu. Kan davasından toprağını terk etmişti. Ekmek sahibi oldu burada. Ama son zamanlarda keyfi yoktu. Uykusuz gelirdi. Gözleri kan çanağı olurdu. Pazar günleri izinliyken izin gününü değiştirip Çarşamba’ya aldı. Eve de pek uğramaz olmuş. Borç para istemeye de başlamıştı.”

“Nedenini anlatmadı mı size?”

“Görmüş geçirmiş adamım, uyardım Yusuf’u. Dinlemedi. Adını sanını bilmem. Bir takıntısı vardı belli. Biz bu yollardan çok önceleri geçtik. Şoför adam bu işlere bulaştıysa değişir.”

“Anladım baba. Sağ ol.” deyip arabaya biniyordum ki tekrar konuştu yaşlı adam.

“Bir söyleyeceğim daha var.” dedi. “Birkaç ay önce dövmüşlerdi Yusuf’u. Trafikte tartıştım deyip geçiştirmişti. Kimseden şikâyetçi falan da olmamıştı. Bir iki gün istirahat edip işe dönmüştü.”

***

Şefik bir şeyler yakalamış gibiydi. Böyle zamanlarda hep heyecanlı olur, yerinde duramazdı. Onun bu halini severdim. Bu mesleği uzun yıllar aynı şevk ve heyecanla yapmasını istiyordum.

“Evet, Şefik, neler var elimizde?” diye sordum.

“Yusuf’un taksisinde araç takip sistemi takılıydı. Cinayet gecesi Kavaklıdere’deki bir gece kulübüne gittiğini tespit ettik. Oradan da cinayet mahalline gitmiş.”

“Muhtemelen mekândan birini aldı.”

“İşin ilginç bir yanı daha var.”

“Neymiş?”

“Takip sisteminin özelliği şoför veya müşteri herhangi bir tehlike anında panik butonuna basarak merkeze sinyal gönderiyor. Böylece merkez doğrudan emniyetle iletişime geçiyor.”

“Herhangi bir sinyal gönderilmiş mi?”

“Hayır.”

“Bu da demek oluyor ki cinayeti işleyen kişi Yusuf’u yakından tanıyan biri. Yusuf bu kişinin onu öldürebileceğine ihtimal vermemiş anlaşılan.”

“Yani Selim suçsuz mu amirim?”

“Bunu söylemek için henüz erken ama cinayetin işleniş şekli bir suikast gibi değil. Töre cinayetine de benzemiyor. Pusu kurulmamış Yusuf’a. Öyle olsa uzaktan bitirirlerdi işini. Aksine katil yanı başındaymış.”

***

“Vay be bu bizim Sansar İlyas değil mi?” diye mırıldandım. Mekâna girer girmez tanımıştım Sansarı.

“Tanıyor musunuz?” diye sordu Şefik şaşırmış bir halde.

“İyi tanırım” dedim. “90’ların sonlarıydı sanırım. Altındağ’da tombalacıydı. İşleri büyütmüş anlaşılan.”

O sırada Sansar yanımıza geldi. Beni çıkaramadığı belliydi. Suratı halen bir sansarı andırıyordu. Tanımam zor olmamıştı bu yüzden. Kimliğimi gösterip “Büyütmüşsün işleri.” dedim. Önce kısa bir süre afalladı polis olduğumuzu anlayınca. Sonra kendini toparlayıp konuştu.

“Büyüttük çok şükür.” dedi. “Hayrola komiserim bir sorun mu var?” diye sordu endişesini gizlemeye çalışarak.

Yusuf’un fotoğrafını göstererek, “Bu kişiyi tanıyor musun?” diye sordum.

Sakallarını kaşıyarak düşündü bir süre. “Vallahi tanıyamadım.” dedi. “Ne olmuş ki amirim?”

“Öldürüldü.” dedim. “Belki de senin adamların tarafından.”

Korkutmak istemiştim onu. Donup kaldı Sansar. Ne diyeceğini kestiremiyordu. İlk şoku atlatıp konuşmaya başladı.

“Aman amirim. Ne diyorsun. Adam öldürmeyle falan işimiz olmaz bizim. Ankara’nın en güzide, en tutulan mekânı burası. Karanlık bir yer olsa bu kadar insan gelir mi buraya her gece?”

“ Öldürülmeden kısa bir süre önce bu mekânda görülmüş.” dedim.“Bir daha bakayım şu fotoğrafa amirim.” dedi Sansar kabahatini örtmek isteyen mahcup bir sesle. Dikkatle bakmaya başladı sonra.

“Hı… Şimdi hatırladım. Büyütülecek bir olay değil komiserim. Buraya müşteri olarak gelmiş ufak bir tatsızlık çıkmış o kadar. Kulübün güvenlikleri biraz hırpalamışlar.”

“Mesele neymiş?”“İçkiliymiş baya, hesaba itiraz etmiş. Bilindik şeyler, zaten sonra barıştırdık bizim çocuklarla. Olay kapandı.”

Demek Yusuf’u Sansar’ın adamları dövmüştü. Bu bilgi işimize yarayabilirdi ama beni dayaktan sonra bile buraya gelme nedeni ilgilendiriyordu.“Yeme bizi Sansar. Basit bir hesap meselesi olamaz bu dayağın nedeni!”

“Vallahi amirim doğru söylüyorum. İşte bizim çocuklar da burada isterseniz dinleyin hepsini.”

“Merak etme.” dedim. “Hepinizin ifadesini alacağız merkezde.”

***

Yusuf kalbine isabet eden tek mermiyle öldürülmüştü. Merminin vücudundan çıkış yapması yakın mesafeden atış yapıldığını gösteriyordu. Selim’in montunda ve sağ elinde barut artığı tespit edilmişti ama olay yerinde bulunan kovanla tabancası eşleşmiyordu. Yusuf’un ceketinin iç cebinde bulduğumuz hediye kutusunun içinden çıkan on dört ayar altın deniz kızı kolyesi, torpido gözündeki cüzdanı cinayetin para için işlenmediğini gösteriyordu. Alışılagelen bir taksici cinayeti değildi bu. Yusuf’un Selim’den başka bir düşmanı olabilir miydi? Bir de şu kolye meselesi kafamı kurcalıyordu. Hediye kutusu açılmamıştı. Demek ki Yusuf öldürülmese birine hediye edecekti bu kolyeyi. Ama o kişinin Seher olamayacağını hissediyordum. Belki de bu nedenle Nuri Baba’dan borç almıştı, kolyeyi satın almak için. Sansar’ın adamları da ifadelerinde olayın basit bir tartışmadan büyüdüğünü, dayak olayının kapandığını söylüyorlardı. Cinayetle bir ilgileri yok gibi görünüyordu. Yusuf’un gizli bir aşkı vardı belli ki ama onu kimse tanımıyordu. Kafamdan bunlar geçerken Şefik’in önüme bıraktığı kahve fincanı dikkatimi dağıttı.

“Sağ ol.” dedim. “İyi düşündün kahveyi.”

“Afiyet olsun amirim.” dedi Şefik.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum, konuşmadan önündeki evraklarla ilgileniyordu. Bir şey söylemek isteyip de söyleyemediği zamanlarda hep böyle yapar, sessizce köşesine çekilirdi. Huzursuz hali dikkatimi çekti.

“Senin bir sıkıntın mı var?” diye sordum.

“Yok amirim ne sıkıntım olacak?” diye cevap verdi.

Biliyordum benden bir şey gizlediğini.

“Söyle Şefik” dedim. “Baba oğul sayılırız biz.”

Rahatlamıştı. Açıldı.

“Biliyorsunuz bugün doğum günüm. Geçen gün gittiğimiz mekânı çok beğendim ben. Akşam bizim ekiptekilerle biraz eğlensek nasıl olur? Hem değişiklik olur size de.”

“Sansar’ın mekânı mı? Ben yaşlandım be Şefik. Gidin gönlünüzce eğlenin. Siz gençsiniz. Ben size ayak uyduramam.”

“Siz olmadan olmaz amirim. Kırmayın beni siz de katılın bize. Hem siz alaturka müziği seversiniz. Sahnesi çok iyi olan bir şarkıcı çıkıyor bu akşam.”

“Kimmiş o?”

“Eftalya. Sanat müziği okuyormuş.”

“Eftalya mı? Benim tanıdığım bir Eftalya var onu da taş plaklarından biliyorum. Ben çocukken rahmetli dedem severdi. Hatırlıyorum mehtaplı gecelerde hep onu dinlerdi. ‘Deniz kızı Eftalya’ idi adı.”

“Ne tesadüf amirim. Bunun da adı Deniz kızı Eftalya.”

Kısa bir sessizlikten sonra.

“Bugün günlerden ne?” diye sordum.

Sorumu önemsemeyen Şefik, “Bugün Çarşamba.” dedi. “Neden sordunuz ki? Yoksa işiniz mi var akşam?”

Koltuğumda toparlanarak, “Üzgünüm Şefik.” dedim. “Sanırım doğum gününü başka bir gün kutlayacağız.”

***

“Yusuf’u altı ay öncesine kadar tanımazdım. Beni dinlemeye gelen yüzlerce kişiden biriydi. Bir gece sahnemin bitişini beklemiş. Taksi bekliyordum zaten. Bindim. Yolda bana güzel sözler söyledi. Sahnemi çok beğenmiş. Daha sonra her Çarşamba gelmeye başladı. Arkadaş olduk. Evime bırakıyordu beni geceleri. Başta ilgisi hoşuma gitti. Kara yağız yakışıklı adamdı. Ama sonraları işi ciddiye almaya başladı. Karımı boşarım seni alırım demeler. Sokağımda gecelemeler. Mekânın önünde beklemeler falan. Bizim çocuklar şüphelendi tabii bu durumdan. Uyardılar ilk başta. Ben de çok uyardım anlamadı bir türlü. Dövmüşler Yusuf’u. İnanın bana ben dövdürtmedim onu. Çok üzüldüm hatta. Bir iki hafta ortalıkta görünmedi dayaktan sonra. Ben de herhalde peşimi bıraktı diye seviniyordum. Sonra tekrar gelmeye başladı. Kırmadan, incitmeden anlatmaya çalıştım olmadı. O gece de sahne çıkışı beni bekliyordu. Son defa konuşmak istiyorum, dedi. Çaresiz bindim taksiye. Yolda müsait bir yere çekti arabayı. Bana âşık olduğunu, beni kimseye yar etmeyeceğini, sahneyi bırakmam gerektiğini falan söyledi. Biraz da alkollüydü sanırım. Tartıştık uzun süre. Araçtan inmek istedim, bırakmadı. Çok önceleri bana hediye edilen bir tabancam vardı, ama kullanmayı bilmiyordum. Korkutmak için çıkardım çantamdan. Peşimi bırakmasını söyledim. O sırada aniden tabancayı elimden alıp göğsüne dayadı. Kısa süreli bir itiş kakış oldu, tabancayı almaya çalıştım, gücüm yetmedi. Ne olduysa o an oldu. Patladı birden tabanca. Yusuf öylece kaldı. Baktım vurulmuş. Ne yapacağımı bilemedim. Korkudan kaçtım oradan. Ne ambulansa haber vermek, ne polisi aramak aklımdan geçti. Ama dedim ya isteyerek olmadı. Kazaydı.”

Konuşması bitince kelepçe takılması için kollarını uzattı genç kadın. Evden çıkarken “Bir şey sorabilir miyim size?” dedi sesindeki hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak.

“Sorabilirsiniz tabii.” dedim.

“Nasıl buldunuz beni?”

Cevap vermedim. Hafifçe gülümseyerek avucumda sakladığım deniz kızı kolyesine baktım sadece.

Kitabını Al, Gel: Yerdeniz Kamp

Yerdeniz’i Keşfet!

Yerdeniz, Ankara’dan güneye uçan bir grup arkadaş işi…

“Kendini mutlu etmeyen, kimseyi edemez” dedik ve Kabak Koyu’nda, ormanın koynunda, toprağın üstünde, ağacın altında, denizin üstünde, yıldızın altında, doğayla kucak kucağa bir yaşam kurduk, hep birlikte mutlu olalım diye… Adımızı da çok sevdiğimiz, değerli yazar Ursula K. Le Guin’in büyülü Yerdeniz dünyasından ilham aldık, gerçek dünyadan biraz olsun uzaklaşalım diye…

İsteyene farklı bungalov seçenekleri, isteyene çadır konaklaması sunuyoruz. Orman içinde, geniş, ferah, bol gölgeli bir alan üzerine kurulu olan kamp alanımız, denize 300m mesafede. Yürüyerek 5 dakika sürüyor sadece…

Yeni Telefonumuz: 05347066031

Ana Sayfa

Yalnız Ölü Balıklar

Sokaklar boşaldı, gece çöktü, ayaz bindirdi. Bu beton yığını, karanlık, ölüm gibi sessiz şehirde, bu insan enkazında, ebedi inşaat Ankara’da yalnız, yapayalnız bir çocuk parkında oturmuş, dördüncü biramı yudumluyordum. Viski açıldığı gibi bitti, öteki biralar su gibi aktı, dökme demirden yapılma dönme dolabın dibine işedim beş kere. Öyle altıncı katı izledim. Bir faça Şahin geçti, bangır bangır müziğini her yana duyurdu. Bir sarhoş kustu önümdeki çöpe. Bir köpek uzun uzun beni inceledi bir ara, sonra titreyerek sallapati yürüyüp geceye karıştı. Orada öyle, götüm donarken, kanımda demirden çok alkol akarken durdum, bekledim, düşündüm.

Gökyüzü açılmadı uzun süre. Çok sonra, sabah dörde doğru ay yüzünü göstermedi ama Kutlu Group’un yörüngeye gönderdiği reklam uydularının neon renkleri parıldadı. O sıra elime telefonu aldım, numarayı çevirdim, kulağıma dayadım.

Güzel bir kadın olduğuna emin olduğum birinin sesi “Aradığınız numara kullanılmamaktadır.” dedi bant kadından. “Numarayı sildirmiş.” dedi. “Hattı iptal ettirmiş lan!” dedi. “Yine de sen bilirsin ama arama bence.” dedi. “O kızdan sana hayır yok. Senden de bi’ yol olmaz.”

Bir küfür savurdum geceye. Ayağa kalktım, dengemi toplamam on saniye sürdü.

Tekel kapatmıştı. Yanından dolanıp binanın dış kapısına geldim. Tek tek baktım zillere, isimliği boş bir tanesine uzun uzun üç kere bastım. Biri otomata basıp “Kim o?” diye sordu sakince.

“Benim lan ben!”

“Kimsin?”

“Haaa… Öyle mi olduk yani? Öyle mi oldu şimdi? Öyle mi oldu?”

Ses gelmedi.

“Kapıyı aç ulan!”

Statik kesildi. Bir süre öyle dış kapının buzlu camında kendi siluetimi izledim. Sonra cızzzt diye bir sesle kilit açıldı. İçeri girdim.

Beş altı basamakta bir soluklandım, kusacak gibi oldum bir ara, sonra o geldi, koluma girdi. Beni dar, havasız bir daireye çıkardı. Rahatsız bir koltuğa yığılıverdim. Karanlıkta, onunla bakıştık öyle. Beş dakika, on dakika, belki daha uzun.

Sonra “Ya Bülent abi,” dedi. “Niye böyle yapıyorsun abi?”

“Napıyorum? Napmışım? Napıyormuşum?”

“Abi niye bırakmıyorsun peşimi?”

Derin bir iç çektim. Önüne kalın bir perde asılmış pencereden dışarı baktım. Başka bir pencereye bakıyordu ev. Oranın camındaki yansımadan çocuk parkıyla Dikmen’in bir kısmı görünüyordu.

“Bir tane bir şeyim oldu benim.” dedim. “Çok sevdim. Şu a*ına koduğumun hayatında bir şeyi çok sevdim. Onu da benden aldınız…”

“Abi gözünü seveyim bak bu böyle gerçekten olmuyor.”

“Ne olmuyorlan! Ne olmuyor!”

“Abi,” dedi. Sustu sonra. Diyecek bir şey bulamadı.

“Hayır,” dedim. “Biliyorum ben… Yoook… Çok da iyi biliyorum lan. Sevmediniz onu, çünkü size uymadı değil mi? Çünkü gerçekti lan. Gerçekten daha gerçekti. Sizin yalanlarınıza uymadı. Uymadı lan işte!”

“Abi bu daha ne kadar devam edecek?”

“Sen yapmadın mı oğlum! Sen yapmadın mı?”

“Yav abi… İnsanoğlu hata yapmaz mı? Sen hiç hata yapmıyor musun?”

“Başkasının hayatını s*kecek bir hata yapmıyorum.”

“Yav abi,” dedi. Etrafını gösterdi. “Şuraya bi’ bak. Bak bi’ şuraya. Şu hâle bi bak.”

Öyle boş boş etrafıma baktım. Tek göz bir odada, bir çürük şilte bir baza, etrafta onlarca kablo, bilgisayar donanımı, köşede ahşap masa, çöp kovası.

“Şu hâlime bir bak…”

“Hayır ne oldu? Sen silmedin mi? Hayatını satmadın mı? Hayallerini satmadın mı!”

“He sattım,” dedi. “Napayım yani? Yav abi… Kaç aydır bak gözünü seveyim. Polise gidicem gidemiyorum. Korkuyorum senden.”

“Ne polisi lan! Polis benim Ozan! Polis benim oğlum! Emekli olduk diye bitmedi polisliğimiz…” Öksürdüm. “Biliyorum ben. O mükemmel değildi değil mi? O yüzden istemediniz onu. Ama benimdi…”

“Abi bak gel ben seni evine bırakayım. Kafan güzel olmuş, alkollüsün. Bu böyle hiç olacak gibi değil. Yarın dinç kafayla…”

“Heeaasiktir lan…”

“Ya ben üzülmüyor muyum? Ben kendime kızmıyor muyum?”

“Ne yaptığını çok iyi biliyorsun!”

“Ne yaptım ben abi?”

“Hayatımı s*ktin!”

“Eyvallah abi,” dedi. Sonra sustuk. Konuşmadık öyle. Birbirimize baktık. Derin bir iç çekti, şakaklarını ovdu.

“Abi bak,” dedi. “Ben bir program yazdım değil mi? Adını Sevgi koydum, Sevgi’yi pazarladım, değil mi abi?”

“Düzgün konuş s*kerim tahtanı!”

“Yaptım mı abi bunu? Yaptım mı yapmadım mı?”

“Yaptın. İyi bok yedin!”

“Sonra ne oldu? He? Ne oldu? Sevgi çok beğenildi. Her tarafta herkes abone oldu. Sonra Kutlu Group gelmedi mi? Beni satın almadılar mı? Parayı karıya kıza yedirmedim mi? Aha bu bok çukuruna düşmedim mi? Ben milyoner olacakken maaşlı çalışan oldum lan. Şimdi benden ne istiyorsun? S*keyim böyle işi, kapitalizm yine kazandı, büyük balık küçük balığı yuttu mu diyeyim? Onların standartlarına uymadı, sildiler Sevgi’yi, kaynak kodlarına kadar sildiler, yerine daha güzel, daha uyumlu bir kadın yazdılar. Ben mi suçlu oldum şimdi? Ben mi sildim?”

“Bir daha yaz lan! Bir kere yazdın bir daha yaz!”

“Yazamam abi yazamam sözleşme imzaladık. Sattım diyorum. Bitti!”

“İyi bok yedin! Hepsi senin yüzünden…”

Tekrar sustuk. Bu susuşlar yaşatıyordu beni. Yoksa ya ağlayacak ya kusacak ya birini öldürecektim. Sustuk öyle, kesildi sesler. Sessizlik sardı ansızın. Uyudu başkent, bu koca şehir uyudu sanki, bu mükemmel izolasyon uykuya daldı. Bir yerde bir kadeh kırıldı. Bir yerde iki sevgili ayrıldı. Çok oldu, çok zaman geçti üstünden…

“Eyvallah abi,” dedi sonra. “Eyvallah. Bak benim yarın işim var. Şirketin yemeği var. Koduğumun yerinde IT’ci eleman olduk. Bak sabah yedide işteyim, saat dört!”

“Sevmediniz,” diye mırıldandım, “İstemediniz onu… Mükemmel değil diye, gerçek bir kadın gibiydi diye istemediniz. Size sizin gibi or*spular lazımdı.”

“Abi, Bülent abi. Gel ben seni eve bırakayım,” Kolumdan tuttu. “Hadi, gel abi.”

Çekip kurtardım kendimi. Dışarıda birkaç yerden ezan sesi geliyordu. Bir köpek uluyordu uzaklarda bir yerlerde. Pencerenin arasından ölüm gibi bir soğuk sızıyordu, yanaklarımdaki gözyaşlarını donduruyordu. Sevgi’yi düşündüm. Onunla ettiğimiz kavgaları, küsüşlerimizi, yaşadığımız onca şeyi düşündüm. Triplerini, saçma sapan hallerini ama benim oluşunu düşündüm. Başlı başına, her şeyiyle, tamamıyla benim oluşunu.

Tekrar koluma girdi, “Gel abi,” dedi.

“Olmuyor,” dedim. “Onsuz olmuyor oğlum… Olmuyor işte… Anlamıyorsunuz siz… Olmuyor oğlum…”

“Gel abi gel… Gel…”

“Nasıl geçiyor oğlum bu? Geçecek mi bu? Nasıl geçiyor bu?”

Bir an durup düşündü. Gözleri daldı onun da. “Valla klişe olacak ama,” dedi. “Zaman abi… Zaman işte… Öyle geçecek, unutucan… Bir gün kadehi koyarken hatırlamayacaksın artık, o zaman da hiç olmamış olacak zaten… Hiç yaşamamış olacak… Sabredicen abi… Hadi Bülent abi… Gel abi…”

Arabanın arka koltuğuna devrildim, ellerimi iki bacağımın arasına aldım. Eve gidene kadar öyle gökyüzündeki reklam uydularını izleyerek yattım, ağladım, Sevgi’yi düşündüm.

Define Avcıları

Öğle yemeği sonrası salonumun köşesindeki berjerimde şekerleme yaparken telefonun sesiyle uyandım. Birkaç saniye etrafa şaşkın şaşkın bakarken küçük dostum Totti’nin havlaması sayesinde yer ve zaman mefhumumu hızlıca geri kazandım. Kalkıp ısrarla çalan telefonu açtığımda diksiyonu düzgün, kibar bir beyefendinin sesi yankılandı kulağımda.

“Merhabalar, İrfan Bey’le mi görüşüyorum acaba?”

“Evet, benim. Buyrun.”

“Ben Ümit Yünce, numaranızı Orçun Bey’den aldım, Orçun Özkete.”

İşimde müşterilerimin çoğu beni bir referans aracılığıyla bulurdu. Gazetelere özel dedektif ilanı verince arayanlar sadece aldatan eşini takip edip fotoğraf çekmemi isteyenler olduğundan, reklam yayınlamayı uzun süre önce bırakmıştım.

“Öyle mi? Pek severim kendisini ama uzun zamandır görüşemedik. Selamımı iletin lütfen.”

“Tabii.Başüstüne, iletirim. Yakın arkadaşımdır. Kendisi bana yardımcı olabileceğinizi söyledi.”

“Buyrun lütfen. Konu nedir acaba?”

“Kısaca bir miras meselesi diyebilirim. Yüz yüze konuşmamız mümkün olur mu?”

Akşamüstü Nişantaşı’nda, oturduğum sokaktaki yeni nesil kahve mekanında buluşmak için sözleştik.

Totti’yle mahallede bir ihtiyaç turu attıktan sonra, sosyal medyada Orçun’un arkadaşları arasında Ümit Yünce’yi arayıp buldum. Profil fotoğrafına bakılırsa, esmer, koyu renk gözlü, yakışıklı, “janti” bir adama benziyordu.

Vi Coffee’ye girdiğimizde “Foks Teriye” cinsi akıllı dostum her zaman olduğu gibi kendisine ikram edilen bir çift kavrulmuş kahve çekirdeğini midesine indirdi.

Bu mekanı sevmemin birçok sebebinden biri köpek dostu ve cana yakın çalışanları! Kahvesi de her daim lezzetli… Üstelik evime de sadece on beş adım uzaklıkta!

“Acaba o mu?” ve benzeri bir soru cümlesi ekseninde gelişmesi muhtemel herhangi bir kuşkuya mahal vermeyecek derecede profil fotoğrafına benzeyen Ümit Yünce içeri girdiğinde, ayağa kalkıp kendisini masama buyur ettim. Oturmadan önce paçasından aşağısı Totti’nin koku dedektörü vazifesi gören burnuna maruz kaldı. Kazasız belasız sandalyesine yerleşip tanışma, hoşbeş faslı sonrası konuya girdi.

“Telefonda miras diye bahsettim ama konu biraz daha farklı. Dedem geçen ay rahmetli oldu.”

“Başınız sağolsun.”

“Teşekkür ederim. Kendisi emekli albaydı. Cenazenin ertesi günü annemle birlikte evinde, çalışma odasındaki evraklardan atılacakları ve hatıra olarak saklanacakları tasnif ediyorduk. Dedem, kendisinden dört ay önce rahmetli olan babaannemin tersine müthiş nizami biriydi. Bir görseniz ilkokuldan itibaren karnelerini bile saklamış. Kutular dolusu hatıra ayıklarken siyah kumaş kaplı şık bir kutu içinde iki tane ahşap plakete rastladık. Üzerlerinde ‘Hizmet Armağanı’ yazısı ve zamanında katıldığı birliğin adı ve logosu bulunan büyükçe birer kabartma vardı. Annem, dedemin bu plaketlere çok kıymet verdiğini söyleyip diğerine göre biraz daha büyükçe olanı hatıra olarak saklamam için birkaç belge ile beraber bana verdi.”

Emekli tuğgeneral olan amcamın evindeki kütüphanenin en üst rafında bulunan hatıra köşesi gözümün önüne geldi. Türlü siyah beyaz fotoğraflar, takdir belgeleri, plaket ve madalyonlar… Zamanında insana dünyanın en önemli görevi gibi gelen neredeyse bir ömürlük meslek mesaisi, bir süre dost meclislerinde yad ediliyor, sonra birer anı olarak tozlu raflardaki nesnelere indirgeniyordu.

Gayriihtiyari “O plaketlerin bir dili olsa da konuşsa…” diye ağzımın içinde mırıldandım.

“Ne dediniz? Pardon?”

“Benzer plaketler görmüştüm.”

“Aslında gayet basit bir şey, sadece manevi değeri var. Yani ben öyle sanıyordum. Ta ki onu eve getirip gardırobumun arşiv olarak kullandığım en üst rafındaki eski belgelerimin yanına yerleştirmeye çalışırken yere düşürünceye ve kırılan kabartmanın altından bu harita yere fırlayıncaya kadar…”

Kaşla göz arasında cebinden çıkardığı dörde katlanmış A4 boyutundaki saman kağıdı bana uzattı. Merakla ve dikkatle açıp inceledim. Katlama izleri kağıtta tahribata yol açmıştı. İki elimle tutup ters yönde hafif kuvvet uygulasam kağıdın iki ila dört parçaya bölünmesi işten değildi.

Kabaca avuç içini ancak kaplayacak bir köşesinde düz ve eğri kesik çizgilerin birleşmesinden oluşan, haritaya benzer bir çizim vardı. Osmanlıca ya da Arapça olduğunu tahmin ettiğim bir dilde yer yer notlar düşülmüştü.

“Bir harita,” dedim.

“Evet,” dedi, “bir define haritası!”

Sonradan uydurma, eski süsü verilmiş, taklit haritaları pazarlayan bir çetenin yakalanması ile ilgili bir haber izlemiştim zamanında. O aklıma geldi. Muhtemelen bu elimde tuttuğum da o ya da benzeri bir sahtekarlığın mahsulüydü. Heyecan içinde gözleri parlayan Ümit Yünce’nin şevkini ilk dakikadan kırmamak adına bu fikrimi kendime sakladım.

“Tercüme ettirdiniz mi?”

“Evet,” deyip cebinden bir kağıt daha çıkardı. Haritanın fotokopisi üzerinde birtakım karalamalar yapılmıştı. “Önce internette biraz araştırma yaptım ama bir yere varamadım. Galatasaray’da babamın eskiden beri alışveriş yaptığı bir antikacı var. Dün oraya uğrayıp haritayı gösterdim. Sahibi yaşı biraz ileri, son derece beyefendi ve güvenilir biridir. Arapça bilir. Bunun bir define haritası olduğunu söyleyip fotokopi üzerinde tercümesini yaptı.”

Notları inceledim.

Üstteki başlık “bu haritada tek bir gömü yok,” şeklinde çevrilmişti.

Tüm kesik çizgilerin üzerinde istisnasız “101 adım” yazıyor, kenara iliştirilen notlarda “kale duvarının dibinde” ve “ağacın altında” ifadeleri yer alıyordu. Çizgilerden bazılarının kesişim noktasına yuvarlak içine çarpı işareti konmuş ve “gömü” notu düşülmüştü. Anladığım kadarıyla haritada yeri işaretli beş adet gömü mevcuttu.

“Peki, bu haritanın tam olarak hangi bölgeyi işaret ettiğine dair bir bilgi yok mu?”

“Hayır, en büyük belirsizlik de bu. Hangi adresi gösterdiğini bilmiyorum.”

Kibarca benden ne istediğini sordum. Bana hazineleri bulmak için bir hafta çalışmam karşılığında Orçun’dan öğrenmiş olması muhtemel haftalık mesai ücretime denk gelen tutarı ödemeyi önerdi.

“Ya harita sahteyse ya da gömüler işaretlenen yerlerde yoksa?” diye sordum.

Her halükarda ücreti ödeyeceğini belirtti.

Cinayet dahil birçok araştırma işi almıştım ama ilk defa bir define avına dahil oluyordum. El sıkışıp anlaşmadan önce haritadan kimlerin haberdar olduğunu sordum.

Annesi, babası ve antikacı dışında kimsenin bu bilgiye haiz olmadığını söyledi.

Haberim olmadan kimseye bu konudan bahsetmemesi ve mesai ücretimi peşinen ödemesi şartları ile teklifini kabul ettim.

***

Ertesi gün işe başlarken ilk olarak aklıma Topkapı Sarayı Müzesi’nde görevli kadim bir arkadaşım geldi. Yasemin’le uzun süredir görüşmemiş olmamıza rağmen, mesai çıkışında kahve içmeyi seve seve kabul etti. Eski hazine haritaları hakkında internetten kısa bir araştırma yapıp çoğu haritanın ya sahte ya da işlevini yitirmiş olduğuna dair inancımı kuvvetlendirdikten sonra sarayın yolunu tuttum. Henüz turizm sezonu tam başlamadığından Sultanahmet Meydanı tenha görünüyordu. Anlaştığımız saatte ve mekanda beni bekleyen arkadaşımla sarılıp hasret giderdik. Simsiyah uzun saçları altındaki parıldayan gözleri ve insanın içini açan samimi gülüşü hiç değişmemişti. Eski dostumun müzede müdürlük mevkisine kadar yükselmiş olduğuna sevinip onu tebrik ettikten ve ortak anılarımızı yad ettikten sonra konuyu buluşmamıza vesile olan haritaya getirdim. Ümit Yünce’yi umutlandıran o saman kağıdın kopyasını Yasemin’in avucunun içine bıraktıktan sonra mevzudan kısaca bahsettim.

Haritayı birkaç dakika kuşku içinde inceledi.

“Surlar,” dedi, “bu harita gerçek mi bilemiyorum ama surların dibine gömülmüş beş adet değerli gömüden bahsediyor.”

Gözlerimin önüne eski İstanbul surlarının bir kısmını getirdim. Bir kenarı Yedikule sahilinden Topkapı’ya uzanan, oradan Edirnekapı’ya ulaşan ve nihayet Haliç kıyısında tekrar denize kavuşan, yer yer restore edilmiş, heybetli, taştan örülmüş kadim duvarlar…

Biraz durakladı Yasemin. Düşünceliydi.

“Hayır,” dedi. “Rumeli Hisarı burası.”

Parmağının ucuyla haritadaki bir bölüm kesik çizgileri birleştirerek sanal bir üçgen çizdi.

Sonra üç köşesindeki daireleri göstererek “bunlar Hisarın üç büyük kulesi,” dedi, “Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa.”

“Bunu nereden anladın? Bir yerde mi yazıyor?”

Üç kuleyi de içine alan daha geniş bir alanda yine parmağının ucuyla bir şekil çizdi.

“Hayır,” dedi ve ekledi. “Biliyorsun Rumali Hisarı, nam-ı diğer Boğazkesen, Boğaz’ın kuzeyinden gelebilecek takviye destekleri önlemek amacıyla kuşatma öncesinde, 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılıyor. Hisarın tepeden görünüşü, Mehmet ve Muhammed’in ilk harfi olan Arapça’daki ‘Mim’ harfine benzetilir. Hatta bunun Fatih’in bir nevi imzası olduğu rivayeti de vardır. Gel bak, bu üç kule ve onları çevreleyen ‘Mim’ harfi! Bu haritadaki gömülerin Rumeli Hisarı’nın üstünde kalan bölgede olduğu işaret edilmiş.”

“Emin misin?”

Biraz daha inceledikten sonra, “Evet,” dedi, “ancak bu haritanın sahte ya da miadını doldurmuş olma ihtimali yüksek.”

“Yani gerçek dahi olsa, birileri önceden kullanmış ve gömüleri almış olabilir, öyle mi?”

“Haritanın orijinalini görmedim ama muhtemelen böyledir. Uğraşmaya değmez. Hem bu tip tarihi yapıların yanında kazı yapmak yasaktır.”

“Onu tahmin ediyordum.”

***

Kahve ve sohbet faslı sonrası Yasemin’e teşekkür edip vedalaştım. Eve dönmeden önce Rumeli Hisarı bölgesini “alıcı gözüyle” görmek için rotamı Boğaz’a çevirdim. Arabamı tarihi yapının üst tarafında kalan sokağa park edip elimdeki harita kopyasına göz gezdirdim. Gömülerin işaretlendiği yerler bulunduğum sokak ile kale arasındaki sık bitki örtüsü içerisinde kalıyordu. Kıştan çıkma, yeni yeni yeşillenmeye başlamış ağaçların bulunduğu bölgeyi çevreleyen yoğun, bodur ve yabani bitkiler, bölgeye sokaktan bakan birinin görüş alanını en aza indirgiyordu.

İçlerine dalmayı gözüm kesmediğinden, “Bugünlük bu kadar macera yeter,” dedim kendi kendime.

Arabamın direksiyonuna oturduğum anda telefonum çaldı. Arayan Ümit Yünce’ydi.

Epey telaşlı bir ses tonuyla, “Peşimdeler!” dedi.

“Hayırdır, kim peşinizde?”

“Onları tanımıyorum ama haritanın peşinde olduklarını düşünüyorum.”

“Şu an güvende misiniz? Tam olarak neredesiniz?”

“Galatasaray’daki antikacıya gitmiştim. Biraz oyalanıp İstiklal’e çıktım. Yürürken tanımadığım iki adam beni kollarımdan tutup bir ara sokağa soktular. Bir apartmanın içerisine çekmeye çalışırlarken sağolsun bir esnaf gördü, müdahale edecekken adamların silahlarını göstermesiyle geri adım attı. O sırada boş bulunmalarından faydalanıp tüm gücümle kendimi çekip kurtardım ellerinden ve tekrar İstiklal’e girip nefesim kesilinceye kadar son sürat koştum. Şimdi bir pasajda, tuvaletteyim. İzimi kaybettirdiğimi umuyorum ama her an gelebilirler.”

Sonra sesini iyice kısıp devam etti.

“Sanırım tuvalete birileri girdi. Kapatmam lazım. Mesaj atayım.”

Telefonuma Ümit Yünce’den peş peşe iki mesaj geldi.

<Polisten çekindiğimden sizi aramak istedim. Bana yardım edebilir misiniz?>

<Tuvalete girenler geri çıktı. Sanırım güvendeyim ama beni buradan alırsanız iyi olur.>

İkisini tek bir mesajla cevapladım: <Konum paylaşın, geliyorum.>

Belaya bulaşmayı istemiyordum ama vicdanım müşterimi kurtarmam gerektiğini söylüyordu. Arada sırada birbirimize işimiz düştüğünde görüştüğümüz Cinayet Büro Komiseri Yılmaz’ı aradım. Detay vermeden arkadaşımın canına kastedildiğini söyledim.

Ümit Yünce’nin saklandığı köhne pasaj tuvaletine varmam kırk beş dakikamı aldı. Yoldan defalarca mesajlaştığımızdan, sağ salim beni beklediğini biliyordum.

“Pasajdan ayrılmayalım,” dedim, “Yılmaz Komiser yolda.”

Komiser lafını duyar duymaz yüzü bembeyaz kesildi.

“Polisi neden bulaştırdınız?” dedi gözlerini olabildiğince açarak.

“Büyütmeye gerek yok, gelen kişi arkadaşım,” dedim.

“Yine de lüzumu yoktu, şimdi haritaya gelecek muhabbet!”

“Endişenizi anlıyorum ama bir saat önce canınız tehlikedeydi, farkındasınız değil mi?”

Yılmaz’ın koridorun başında görülmesi, lafın uzamasına imkan tanımadı. Birlikte yanına yürürken “Haritadan bahsetmeyelim,” diye rica etti Ümit Yünce. O anlık kabul ettim.

“Yine ne işler karıştırıyorsun İrfan Pat?” diye takıldı komiser.

“Hiç,” deyip geçiştirdim. Arkadaşımın peşine tanımadığı adamlar takılmıştı. Belki de spontan bir gasp girişimiydi.

Yılmaz’ın sorularına kaçamak yanıtlar veren müşterimi izledim bir süre. Hayır, hiç keyif almıyordum. Diğer yandan bilgi sakladığımız için vicdanımda bir sızı ya da kaygı da oluşmamıştı. Bu hissizleşme bir gün zararıma dokunur mu bilmiyorum ama suratıma ifadesiz tavırlar takınmayı ve izleyici konumunda olmayı çoğu zaman tercih ettiğimi fark ettim.

Yılmaz Komiser ile beraber yakındaki Polis Merkezi’ne uğradık. Ümit Yünce’ye bir dilekçe yazdırıp adamların eşkalini, olayın cereyan ettiği sokağı, müdahale eden esnafın dükkanını sordular. Prosedürler tamamlanınca Yılmaz ile ayrıldık. Müşterimi yalnız başına yaşadığı evine bırakırken yolda haritanın hangi bölgeyi işaret ettiğini bulduğumu anlattım. Heyecandan az kalsın dilini yutacaktı. Atlattığı tehlikeyi bir anlık unutup akşamın o vakti birlikte Rumeli Hisarı’na gitme fikrini sundu. Bense yolumu değiştirmedim. Kapısını güzelce kilitleyip iki gün evden çıkmamasını tembihleyip apartmanının önünde vedalaştım. O anın Ümit Yünce’yi son görüşüm olduğunu sonradan öğrenecektim.

***

Ertesi gün müşterimi birkaç defa telefonla aramama rağmen bir türlü ulaşamadım. Haklı olarak meraklanıp evinin yolunu tuttum ama kapıya da cevap vermedi. Aklıma iyi ihtimalleri getirdiğimden sanıyorum, daha fazla zorlamayıp evime döndüm. Akşamüstü aklıma bir kurt düştü. Ortak arkadaşımız Orçun’u arayıp Ümit Yünce’nin benden bir ricada bulunduğunu ancak ona ulaşamadığımı söyledim. “Ümit bazen ailesinin evinde kalır,” deyince, önceki gün yaşananlar üzerine gidip oraya sığınmış olma ihtimali kafama pek yattı. Orçun tam adres veremedi ama cadde adı ve apartman tarifi bana yetti. Çünkü Yünce ailesi evime çok yakın bir yerde oturuyordu.

Altıok Apartmanı’nı elimle koymuş gibi buldum. Kapı girişinde zillerin üzerindeki isimleri okurken, yaş aldıkça saçları ağarmış ama çevikliğini pek kaybetmemiş gibi görünen apartman görevlisi yanımda bitti. Derdimi anlatınca beni hemen Yünce ailesinin dairesine çıkarıverdi. Tedbiri de elden bırakmayıp müşterimin otuz yıl sonraki haliyle kapı önünde yaptığımız sohbet esnasında yanımızda dikildi. Oğlunu aradığımı duyan babayı haklı bir kaygı sardı. Sağa sola edilen üç beş telefon telaşı dindirmeyince, pederi alıp Ümit Yünce’nin evine geçtim. Kapının yedek anahtarla açılmasıyla, bir babanın hayatındaki en acı sahne gözler önüne serildi.

İlk şoku üzerimizden attığımızda Yılmaz’ı aradım.

“Ümit Yünce,” dedim, “senin uzmanlık alanına terfi etti.”

“Ne? Nasıl?”

Bir saat içinde daireye bir sürü polis doluşmuştu. Olay Yeri İnceleme görevini yaparken dışarı çıkıp Yılmaz’la lafladık.

“Sakladığın haltları dökül bakalım,” dedi. Ne onun kibar olmaya çalışan bir tavrı ne de benim hissizleşme güdümüm vardı. “Dökülmem” gerektiğinin en somut göstergesi bir cesetti; Ümit Yünce’nin kafasına aldığı darbe neticesinde açılan yaradan sızan kanların ortasında yatan cesedi…

Kapalı kartlarımı hemen açtım. Artık Yılmaz Komiser’den saklamak isteyeceğim bir elim, herhangi bir nedenim yoktu zira.

Evin, içinde bomba patlamışcasına dağınık olması ve haritaya hiçbir yerde rastlanamaması, cinayetin haritayı çalma arzusu nedeniyle gerçekleştiğini akıllara getiriyordu.

***

Rahmetlinin anne ve babasından antikacının adı, adresi, telefonu haricinde kayda değer bir bilgi alamadık. Haritayı bir defa görmüş, fakat sahte olduğuna kanaat getirip üzerine düşmemişlerdi. Oğullarına da hayalperest karakterine söz geçiremeyeceğini bile bile boşa vakit kaybetmemesini öğütlemişlerdi.

Antikacı Tuncer Ensari’nin, gece vakti evinden Cinayet Büro elemanları tarafından alınıp sorgu için merkeze getirildiği o ilk anda içimden bir ses bana “Bu adam suçsuz,” dedi. Hayır, yaşının ileri olması ya da kuvvetsiz görünüşü değildi beni bu düşünceye iten. Yüzünde öyle şaşkın, öyle ürkmüş bir ifade vardı ki, bu adamın bir karıncayı incitmiş olmasından dahi şüphe duyardınız. Zira ihtiyar sorgudan alnı ak çıkıp sabaha karşı evinin yolunu tuttu.

Sabah Yılmaz Komiser’le beraber çaylarımızı içip sesli sesli düşünürken, onu tanıdığıma ve bana soruşturmayı gayri resmi de olsa birlikte yürütme ayrıcalığı tanımasına şükrettim.Yoksa orada bulunduğum süre zarfında tek konumum tanıklık olurdu. Belki de birileri beni iyi polis kötü polis oyununa meze yapar, sanıklık pozisyonuna bile sokardı.

Önceki günkü “gasp” denemesini, suçluların yüzünün doğru düzgün seçildiği şekilde kayda almayı becerememiş çevredeki bir düzine güvenlik kamerasına lanet okudum. Ensari’nin ifadesi de bizi bir yere götürecek gibi görünmüyordu. Olur da birileri Ümit Yünce’den çalınan haritanın akıbetini çözer, gaspçıları Boğazkesen’e yönlendirir diye, gece gündüz iki sivili nöbete dikmişti Yılmaz. Ancak kimsenin elinde kazma kürekle ortaya çıktığı yoktu.

Rahmetlinin ebediyete göçünün dördüncü akşamı bir kabustan uyandığım sırada aklımı yine gaspçıların Ümit Yünce’nin peşine antikacıda takılmış olma ihtimali kurcaladı. Sabah dükkanın açılışından bir hayli erken gittim Galatasaray’a. Etrafı kolaçan edip Tuncer Ensari’nin gelişini bekledim. Ondan önce on üç-on dört yaşlarında bir çocuk açtı iş yerinin kapısını. İfade verenler arasında kendisini hatırlamadığıma göre, yüksek ihtimalle Ensari ustanın yanında çıraklık eden bu çocuğu sorguya almayı dikkate değer bulmamıştı hiç kimse.

Onu ürkütmeden dükkana girip ustasını sordum. Ensari’nin polis sorgusu geçirdiğini, dükkanın sadık müşterilerinden birinin oğlunun öldürüldüğünü biliyordu besbelli. Yüzündeki tasa onun bu bilgiye vakıf olduğunu yansıtıyordu. Hayır, bir an olsun bu küçük adamdan kuşku duymadım. Gayet normaldi o an kaygılı olması.

Kendimi Yılmaz Komiser olarak tanıtıp kimlik sormamasından cesaret alarak birkaç sual sordum.

“Ümit Yünce’yi tanır mıydın?”

“Onun gasp teşebbüsüne maruz kaldığı o akşam dükkanda mıydın?”

“Harita mevzusundan haberdar mıydın?”

Hepsine yanıtı aynı oldu. “Hayır!”

Antikacıdan çıkıp İstiklal’de yürüdüm biraz. Zamanında Ümit Yünce’yle buluştuğum pasaja girdim. Vitrinlere boş boş bakarken insanları cinayete azmettiren haritanın bir şekilde kullanılması gerektiğine inandırdım kendimi. Yılmaz’ı arayıp Rumeli Hisarı’na gelip giden kimse olup olmadığını sordum. Henüz hiçbir şüpheli şahsın yaklaşmadığını, ortada bir cinayet varken bir kazı yapmayı planlıyorlarsa dahi bir süre beklemeyi seçmelerinin muhtemel olduğunu söyledi.

O sırada aklıma Yasemin geldi. “Surlar,” demişti önce. Yanılmıştı. Peki neden?

Hemen aradım.

“Neden?” dedim. “Neden önce surlar dedin de sonra Rumeli Hisarı olduğunu anladın?”

“Yedikule İç Surları,” dedi, “orada da üç adet yüksek kule vardı.”

“O yüzden yanıldın?”

“Evet, neden sordun?”

“Bir cinayet işlendi ve bunu senin yardımınla çözebiliriz ancak.”

***

Yasemin’le buluştuk tekrar. Elimdeki kopya haritanın gösterdiği yerin “Yedikule İç Surları” olması halinde, gömülerin tam olarak nereye denk geldiğini belirledik.

Yılmaz Komiser ve ekibi anlattıklarıma ikna olup o bölgeyi de izleme kararı aldı.

Bingo! Üç gün sonra gece 02:00 sularında iki gaspçının mütevazı bir kamyonetle Yedikule Mezarlığı yanına yanaştığını, altın aramaya yarayan alet edevatları, kazma kürekleri ve polisle göz göze geldiklerinde can havliyle toprağa gömmeye çalıştıkları define haritası ile beraber enselendiklerini söyledi Yılmaz.

Heyecanla merkeze gidip sorguya iştirak ettim elbette. Tahmin edilebileceği üzere, ilk başta suçlamaları kabul etmeseler de, o geceki esnafın onları teşhis etmesi sonrası dillerinin çözülmesi fazla sürmedi. Antikacının çırağının ufak bir pay sözü karşılığı haber uçurmasıyla harekete geçtiklerini itiraf eden define avcıları, dükkana ikinci uğrayışında takibe alıp sıkıştırdıkları, ancak ellerinden kaçırdıkları Ümit Yünce’yi araştırıp evinde bulmuşlardı. Kendisine Tuncer Ensari’den bir paket getirdikleri yemini yutturmak suretiyle kapıyı açtırıp zavallı müşterimi darp etmiş, kafasına vurdukları sopa ile ölümüne neden olmuşlardı. Buldukları haritanın işaret ettiği bölgeyi hatayla Yedikule zannetmelerine rağmen, bendeniz İrfan Pat’ın ağına düşmeleri ne büyük talihsizlikti!

Rahmetli müşterimin cinayet faillerini ortaya çıkarmak yüreğime su serpse de, Hisar’da yatması muhtemel hazinenin rüyası bir hafta uykularıma girdi. Büyük sözü dinlemekte fayda vardı aslında, keza dinlemeyen Ümit Yünce’nin hali ortadaydı. Ancak tabii ki rahat durmadım! Başıma zaman zaman belalar açan kötü huyum buna izin veremezdi. Ne olursa olsun başladığım işi bitirirdim!

Yılmaz Komiser bana ağız dolusu küfürler edecekti, bundan emindim ama aklıma gelen en pratik yolu uygulamaya koymaya karar verdim. Ertesi gün Emniyet Müdürlüğü’ne giden isimsiz mektupta yabancı uyruklu beş kaçak göçmenin cinayete kurban gittiği ve ekindeki haritada işaretli yerlere gömüldükleri yazmaktaydı. Bunu öğrendiğinde Yılmaz’ın yüzünü görmeyi isterdim. Mektup resmi kayıtlara geçtiğinden bir hafta içerisinde ihbara konu olan beş potansiyel mezar açıldı. Yasemin yine haklıydı; harita miadını doldurmuştu. Lakin tam bir karavana da sayılmazdı, açılan yerlerden birinde bulunan insana ait kemiklerin, daha sonra yapılacak DNA testi sayesinde, yıllar önce kaybolan sabıkalı bir define avcısına ait olduğu ortaya çıkacaktı.

Hazineyi bulan iki kişiden biri payını iki katına çıkarmak isteyip arkadaşını tarihe gömmüş ya da açılan toprak altından hiçbir şey çıkmayınca birinin kine dönüşen hayal kırıklığı ortağının canına mal olmuş olabilirdi.

Gömü yerinden kemikleri çıkan rahmetli hazineci Levent Kaner’in hiç evlilik yapmamış bir kimsesiz olduğunun ortaya çıkması bile beni yıldırmamıştı. Lakin bu olayın izini sonuna kadar sürmezsem, Ümit Yünce’ye olan borç yükümden kurtulamayacaktım.

Yılmaz’ın oluru ile detaylı kazı tutanağını alıp inceledim. Elle tutulur tek ipucu, toprak altından çıkan ve artık kullanılmaz haldeki VYZ marka altın dedektörüydü. Bu cihazı yurtdışında ürettirip Türkiye’de satışını yapan firmanın halen faal olduğunu öğrenince bir çocuk gibi sevindim.

Hemen firmayı arayıp Üsküdar’da bulunan ofislerinin tarifini aldım. Beni hayalperest bir altın avcısı sanıp ellerini ovuşturmaları, yanımda Yılmaz Komiser ile beraber içeri girdiğimi görmeleriyle sona erecekti.

Rahmetli Hulusi Kentmen’e tıpatıp benzerlik şansını eksi yönde yirmi kiloyla teğet geçmiş olan firma sahibi Güven Cevahir, bizi suni bir gülümseme ile karşıladığında, onlarca yıl önce işlenmiş bir cinayeti aydınlatmamıza katkı sağlayacağından haberdar değildi elbette. Samimiyetsiz ve mecburi muhabbeti kısa kesip kendine mezar olmuş “mim” harfinin altından çıkan talihsiz hazine avcısının adını müşteri listesinde bulmaya koyulan Güven Bey, bulamayınca mahcubiyetini azaltma amacıyla şirket arşivinden VYZ markalı altın dedektörlerine ait tüm satış fatura kopyalarının çıkartılma talimatını verdi. Biz tavşankanı çaylarımızı yudumlarken, patronlarına yaranma telaşesi içinde toplantı masasına serilen yüzlerce satış belgesini ayıklamaya koyulan kapitalist düzenin küçük çarkları el çabukluğuyla çalışıyorlardı.

Yaklaşık bir saatlik didinmenin ardından VYZ markalı ve üretim yılı bizim listedeki aletle uyuşan ürüne ait kırk beş adet fatura önümüzdeki sehpaya serildi.

Güven Bey, “Bakın bakalım,” dedi faturaları getiren elemanına, “Levent Kaner’e kesilen bir fatura var mı?”

İki eleman birkaç saniye içinde satış belgelerini tarayıp başlarını anlaşmış gibi olumsuz manasında iki yana sallayarak bir ağızdan “Hayır efendim,” dediler.

“Bir de ben bakabilir miyim?” diye sordum.

Faturalara tek tek bakıp tanıdık bir isim aradım. Sonlara doğru yaklaşırken içimdeki umut tükeniyordu, ta ki o adı görene kadar: Adil Yünce!

***

Soluğu rahmetli Ümit Yünce’nin Nişantaşı’ndaki baba evinde aldık. Oğullarının vefatı üzerinden henüz çok kısa bir süre geçmiş bir anne baba nasıl olursa işte o haldeydiler. Özür dileyerek kendimizi içeri davet ettirdik. Aldırmadılar. Kaybedecek neleri kalmıştı ki? Konu komşunun taziye evine getirdiği birkaç börek parça börek ve baklava, birer bardak çay ile beraber önümüze servis edildi boynu bükük anne tarafından. Onlara oğullarını hatırlatan iki kişi olarak daha fazla acı vermemek adına hızlıca işimizi halledip kalkmaktı niyetimiz.

“Adil Bey,” diyerek söze girdim.

Şaşkın şaşkın yüzüme baktılar. Katilleri yakalanmış olmasına rağmen, benden oğulları ile ilgili bir şey duymayı ümit etmişlerdi herhalde.

“O haritayı kullanmış,” deyiverdim.

Avallıkları bir derece daha arttı.

Birkaç saniye sonra “Nasıl yani?” diye sorabildi baba Yünce.

“Hazineyi bulduğunu sanıyoruz,” dedim.

Açık kalmış ağzı hareket etti anne Yünce’nin, “Miras…” dedi.

Gözlerindeki şaşkınlık yerini önce soru işaretine, sonra telaş ve korkuya bıraktı.

Biz sormadan onlar anlattılar. Yıllar evvel, rahmetli Ümit henüz liseye giderken, bir yılbaşı -dede- Adil Yünce gelip bir müjde vermiş. Amerika’da yaşayan uzak bir akrabasının vefat etmiş olduğunu, kendisinden başka bir akrabası olmadığından mirasının da ona kaldığını anlatmış. Önce şaka yapıyor sanmışlar. Amerika’da uzak bir akrabaları olduğunun farkında bile değillermiş. Adil Yünce ciddi ciddi detaylar da vererek anneannesinin kardeşi, yani büyük dayısı Salih Bey’in kırk yıl evvel Amerika’ya yerleştiğini, orada evlenip bir aile kurduğunu fakat ailece geçirdikleri bir trafik kazasında yalnızca kendisinin sağ kaldığını, sonra alkolik olduğunu anlatınca inanmışlar. Bu bilgileri daha önce neden vermediğini sormuşlarsa da Adil Bey geçiştirmiş. Zaten Adil Bey’e, ağırbaşlı ve otoriter biri olduğundan, itiraz etmek pek mümkün olmazmış. Onlara miras olarak yirmi kilogram ağırlığında külçe altın bırakmış. Bir o kadar altını da üç ayrı hayır kurumuna bölüştürmüş. Ona “Neden altın?” diye sorduklarında, mirasın altın olarak aktarıldığını söylemiş.

O an “Ya kendisi?” diye sordu bunları sessizce dinleyen Yılmaz.

“Kendisine bir gram bir şey almadığını, sadece annemle büyük bir dünya turuna çıkacaklarını söyledi. Öyle de yaptılar,” dedi anne Yünce.

Elimizde kesin bir delil olmamakla birlikte, bu mirasın Adil Yünce’nin bulduğu hazineden kaynaklı olduğuna Yılmaz’la beraber hemfikirdik. Amerika’da vefat ettiği söylenen akrabanın bilgilerini alıp Dış İşleri Bakanlığı üzerinden konuyu araştırmak üzere kalkmak için izin istedik.

“Babam vatanına yıllarca hizmet etmiş, onurlu biridir,” deme ihtiyacı hissetti anne Yünce. “Umarım akraba mirası doğrudur,” diye ekledi buna inancını yitirmiş de olsa.

“Hizmet,” dedim. Kafamda bir ışık yandı. “Hizmet Armağanı!”

Salondaki kütüphaneye doğru döndüm. En üst raftaki plaketlere göz gezdirdim. Biri hariç hepsi ya kristal ya da metal kullanılarak yapılmıştı. Aralarından sadece biri ahşaptı.Üzerinde bir tank kabartması, altında ise “Hizmet Armağanı” yazısı vardı.

Anne Yünce de benimle aynı anda duruma uyanmış olacak, “Yoksa bunda da mı harita var?” diye sordu, bu cümleyi içinden mi dışından mı etmiş olduğunu bilemeyecek kadar kendinden geçmiş halde.

“Göreceğiz,” dedim.

Kabartma ahşaba güzelce çivilenmişti, el kol kuvveti ile yerinden kıpırdayacağı yoktu. Baba Yünce’nin alet çantasından getirdiği çekiçle iki darbede açılıverdi. İçinden iki kağıt düştü.

Birinde yine bir harita vardı, ancak öncekinden daha yeni görünüyordu. Üzerindeki Türkçe birtakım yönlendirmeler net olarak tek bir gömüyü işaret ediyordu. Üstelik sağ altta bir adres de yer alıyordu.

“Marmara Ereğlisi,” dedim.

“Babamın eski yazlık evinin adresi,” dedi anne Yünce, “anne ve babamın peşi sıra vefatları sonrası satmıştık.”

Yerine yeni bir bina dikmek için temel kazılırken gömüye ulaşılmadığını umarak katlanmış ikinci kağıdı açtım.

Adil Yünce’nin el yazısıyla yazılmış kısa bir mektuptu bu.

“Arkadaşım Levent Kaner’in ölümünden ben sorumlu değilim. Birlikte bulduğumuz hazineyi beş farklı yerden çıkarır çıkarmaz bana silah çekip açık kuyulardan birine girmemi istedi. Niyeti beni öldürüp tüm hazineye tek başına sahip olmaktı. Allah’ın sopası yok! Dengesini kaybedip bana gir dediği kuyuya kendi düştü. Kafasını da bir kayaya çarpıp orada can verdi. Ben de üzerine toprak atıp bu sırrı ömür boyu saklamaya yemin ettim. Ailemi haram paraya bulaştırmadım hiç. Bu hazine benim ve Levent’in alın teriydi. O kimsesiz olduğundan hazine bana ve aileme kaldı. Yine de devletime ettiğim hizmet ve bağlılık yemini ile hazinenin büyük bölümüne dokunmama kararı aldım. Bu anıda saklı bulacağınız haritayla o büyük hazineye ulaşabilirsiniz. Hazine devletime aittir. Adil Yünce.”

Dede Yünce’nin eski yazlık evini elimizle koymuş gibi bulduk. Neyse ki yerine yeni bir ev yapılmamıştı. İki gün içinde gerekli izinler alınıp ilgili yer kazıldı. Gömüden yaklaşık yüz kilo altın ve en az bir o kadar kıymeti bulunan çeşitli tarihi eserler çıktı. Bunlara halen Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen değerli taşlarla bezeli takılar, kandiller, yazı takımları, padişah sorguçları ve benzeri imparatorluk hazineleri de dahildir.

Tabii tüm bu yaşananların sonucundan, devlet hazinesinin yanında en çok Topkapı Sarayı’nın nemalanması bir hayli ilginç oldu.

İlk benden duysun diye telefon edip olayları anlatırken, “Senden korkulur İrfan Pat,” dedi Yasemin manidar bir ses tonuyla.

“Sen olmasan bulamazdık,” dedim.

Yünce ailesinin lehine sonuçlanmamış olsa da, bu olayı derinlemesine aydınlatmış olmanın haklı gururu ve huzurunu taşıyorum. Sanırım yaptığım işi seviyorum!

Erkek Seri Katiller | 11

Işık ve Gölge

1829’da İngiliz kraliyeti tam zamanlı polis teşkilatını geliştirdi. İlk olarak Londra’da denenen bu oluşum Scottland Yard’ın temellerini oluşturdu.

1835’te Henry Goddard, bir cinayet davasında ilk kez, mermi karşılaştırması yöntemiyle katili yakalamayı başardı. Cesedin içerisinden çıkarılan kurşunun üzerinde yıpranma izi vardı. Bu izden yola çıkarak, kullanılan merminin hangi silahtan çıkabileceğine dair araştırmalar yaptı. Başka bir soygun olayından yakalanan kişinin silahını incelemeye aldığında, cinayette kullanılan mermi ile silahın eşleştiğini kanıtladı. Bu tespit, adli bilimde balistik alanının önünü açacaktı.

Avrupa’da bu olaylar yaşanırken, Amerika özellikle İngiliz kanun yapısı ve adlî bilim gelişiminden olumlu anlamda etkilenmekteydi. 1820’li yıllarda John Duhmen iki kişiyi öldürmekten yargılanırken, Avrupa da dahil olmak üzere daha fazla kişiyi öldürdüğünü itiraf ederek seri katiller kervanına katılmıştır. Aynı şekilde Samuel Green de seri cinayetlerden ötürü asılarak idam edilmiştir. Ardından güneyde yaşanacak olaylar zinciri, tüm dehşeti ile Amerika tarihinin en sarsıcı olaylarından birisi olarak anılacaktır.

New Orleans şehrinde, Royal Sokağı ile Governor Nicholls Sokağı’nın kesişen noktasında, Dr. Louis Lalaurie ile eşi Delphine yaşamaktaydı. Delphine uzun siyah saçları ile dikkat çekerken, çiftin sık sık düzenledikleri partiler her daim dillerdeydi. Malikanelerinde birçok köle bulunduran çift, herkesin takdirini toplarken, bazıları Bayan Lalaurie’nin karanlık yüzünü çoktan farketmişlerdi. Dedikodular kısa zamanda yayıldı. Kölelerine zevk uğruna işkence yaptığı iddia edilmekteydi. Delphine acımasız tavırları sebebiyle mahkemeye çıkarılsa da delil yetersizliği sebebiyle serbest kalmayı başardı. 1834’te evlerinde yaşanacak bir yangın, tüm dehşeti ve bu çiftin karanlık sırlarını açığa çıkartacaktı. Yangını söndürmek amacıyla eve giren itfaiye erlerinin yanısıra gönüllüler yangını söndürdükten sonra, kilitli bir kapıyı fark ettiler. İçerisinde insan olabileceğini düşünerek kilidi kırdıklarında gördükleri manzara karşısında dehşete kapılmışlardı. Odanın içerisinde duvarlara zincirlenmiş kölelerin cesetleri vardı. Ancak odanın derinliğinden çığlık sesleri gelmekteydi. Kafeslerde bulunan kölelerin tamamı kurtarılsa da, bazılarının durumu o kadar kötüydü ki, ölmeleri belki de onlar için daha iyi olacaktı. Aralarında ameliyat ile kadına dönüştürülmeye çalışılan bir adam bile vardı. Başka bir kadın, sanki bir yengeçe dönüştürülmeye çalışılmıştı. Bacaklarının ve kollarının kemikleri eklem yerlerinden kırılmış; deforme şekilde anatomiye aykırı olarak kırılan kemikler tekrar kaynatılmıştı. Yine bir kadının kolları ampute edilmişti ve cildi yüzülerek vücudunda spiral deseni oluşturulmuştu. Başka bir kadının dudakları dikilmişti. Bazılarının derileri vücutlarının bazı bölgelerinde yoktu. Bazılarının vücutları iç organları görülecek şekilde açıktı. Bir adamın kafatası delinmiş ve içine bir tür boru yerleştirilmişti. Odanın her bir yanında, vücut parçaları, kafatasları ve iç organlar bulunmaktaydı. Bazı cesetlerin yüzleri tamamen deforme olmuş durumdaydı.

Olayı duyan New Orleans halkı aynı gece eve akın ederek çifti linç etmek istedi. Yangın esnasında oluşan karmaşadan istifade eden çift kayıplara karışmayı başardı. Belli ki sırlarının ortaya çıkacağını anlamışlardı. Kimi söylentilere göre anavatanları Fransa’ya kaçmışlardı. O geceden sonra ev uzun süre boş kaldı.

Zaman zaman yeni insan kemikleri keşfi yapıldı. Kurban sayısı asla tam olarak tespit edilemedi. Bugün bu malikane hâlâ gizemini korumaktadır. Zaman zaman evin içerisinden geceleri çığlık sesleri duyulduğu ve evin pencerelerinde hayaletlerin görüldüğü söylenir.

Karanlık Çağ çoktan sona ermiş olsa da bilimin ve yenilikçinin ışığının erişmediği yerlerde halen gölgelerini gizlemekteydi.

 

Görülenin Ötesinde

Suç analizi geliştikçe, suçlular da algılarını ve yöntemlerini geliştirdiler. Görülebilirin ötesinde hâlâ karanlık bir dünya vardı. Emniyet teşkilatları aynaya bakarken, bu aynanın ardındakileri göremiyorlardı. Polis teknikleri geliştikçe, suçlular da aynı hızda kendi tekniklerini geliştiriyorlardı. Örnek vermek gerekirse; parmak izi analizi gelişince, suçlular parmak izi bırakmayacak yöntemler geliştirdiler. İngiltere, endüstriyel devrimin öncüsü oldu. Fabrika binaları geliştirilen makinalar ile birlikte büyüdüler. Bankacılık anlayışı gelişti. Şehirlerarası yollar daha kullanılabilir hale getirildi. Nehirler ticaret yolları olarak kullanılmaya başlandı. Tren yolları, insanların Avrupa’nın birçok noktasına ulaşımı sağlıyordu. Sosyal yaşam statüsü gittikçe gelişiyordu. Endüstrinin gelişimi, ordunun da gelişimini sağlıyordu. Bu durum ise doğal yoldan saldırganlık tavrını arttırıyordu.

1826’da ilk kez yelkensiz bir Hollanda gemisi, Atlantik okyanusunu geçmeyi başardı. Kıtalar arası ulaşım artık çok daha kolaydı. Farklı kültürler hakkında bilgi edinmek artık olağan bir durumdu. 19.yüzyılın ortalarına kadar, siyaset, ekonomi ve ticarî haberler yazan Amerikan gazeteleri, bir anda farklı bir alan fark ederek okur kitlesinin haber alma algısını değiştirmeye başladılar.

 

-Devam Edecek-

Karıncanın Tekamülü

“Nasıl beceriyorsun söylesene. Ben de senin gibi biri olmak istiyorum,” dedi Salyangoz.

Karınca gülümsedi, kahvesinden bir yudum aldı; ama cevap vermedi. Bu kadar güzel bir dişiye “salyangoz” lakabını uygun gördüğünü bilseydi çok kızacağına emindi. Reenkarne olmaya başladığından beri artık herkesi dünyaya faydası ya da zararına göre kategorilere ayırıyor, insana dönüşüm için çıktıkları bu tekamül yolunun neresinde olduklarını bu lakaplarla belirliyordu. Tabii yaşamaya hakları olup olmadığını da…

Mesela salyangozlar hermafrodit canlılardı. Yani hem dişi hem de erkek üreme organlarına sahiplerdi. Bazıları hayatta kalmak için kış uykusuna yatarlardı ve en önemlisi salyangozlar görebilirler, ancak duyamazlardı. İşte bu dişiye salyangoz deme sebebi de buydu. Kendi güzelliğinden o kadar emindi ki aynalarla barışık, tüm eleştirilere sağırdı. Üstelik kendini o kadar gözünde büyütmüştü ki tam bir “tek taşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktım” kibriyle kendini hem erkek hem de dişi olarak görüyordu. Hayır hayır, Karınca feministlere karşı değildi; tam tersine onların dik duruşuna hayrandı. Ama bu dişi yalnızca Salyangoz’du! Yani ekolojik dengeye pek bir faydası yoktu. İnsanların sofrasında iyi bir besin kaynağı olabilirdi, ya da krem yapımında kullanılıp başka kadınları güzelleştirmeye fayda sağlayabilirdi. Yalnızca o kadardı. Sahi bu seferki avının tadına mı baksaydı? Salyangoz besin değeri yüksek bir canlıydı.

“Önce kendini insan olarak görmeyi bırakmalısın,” dedi Karınca. “Mesela seni öldürdüğümde artık bir karınca olmayacağım. Belki artık Yarasa olma vaktim gelmiştir,” diye düşündü.

İşinde uzmanlaşıyordu, bu salyangozu da sayarsa insan olma yolunda epeyce yol kat etmiş olacaktı. Tam tamına on iki ruhun enerjisini kendisine katmıştı. Reenkarnasyonun ölümden sonra yeniden doğum olduğunu iddia eden kıt zekâlıların aksine, o gerçeği biliyordu. Canına can katmanın tek yolu, dünyaya faydası olmayanların  yok oluşundan geçiyordu. Reenkarnasyon için dünyada kalmak şarttı, reenkarnasyon için yaşamak lazımdı. İnsan olarak doğmadığını kabul etmek ve tekamülünü tamamlayıp insana erişebilmek için çabalamalıydı. Kendini insan sananlar yarasaları sevmezdi; çünkü bilmezdi, yarasaları tanımazdı. Eko sistemin en önemli parçasıydı yarasalar. Sınırsızca üreme kapasitesine sahip böcekleri tüketerek hayatta kalırlardı ve diğer canlılara yer açarlardı.

“Ne demek o? Sen insan değil misin?” diye sordu alaycı bir şekilde Salyangoz. İşte reenkarnasyonun en sıkıcı kısmı da buydu. Salyangoz gibi tiplerin aklından geçenleri iyice anlamalı ve onları kendi evinde, can evinden vurmalıydı ki ruhlarından tam verim sağlayabilsin. O yüzden de bu aptal muhabbete katlanmak zorundaydı.

“Henüz değilim” diye cevap verdi Karınca. Bu konuşmayı uzatmayacaktı. Çünkü Salyangoz onu anlayabilecek kapasitede değildi. Bu yüzden ne kadar güzel ve cesur bir kadın olduğundan bahsetti. İnkar edemezdi; bu dişiyi arzuluyordu. Diğerlerinden farklı olarak bunu öldürmeden önce birkaç defa tüm sıvılarını içine boşaltmak, ruh enerjisine olabildiğince kendini katmak niyetindeydi.

“Dünyada her bir insana karşılık en az kırk beş milyon karınca olduğunu biliyor muydun?” diye sordu. Aslında cevap beklemiyordu. Salyangoz’da birazcık zekâ kırıntısı varsa ne demek istediğini anlayacaktı. Karınca olmayı seçmişti; çünkü taşıması gereken yükün neredeyse yirmi katı omuzlarındaydı ve böyle bir yükün altından ancak Karınca kalkabilirdi. Reenkarne olabilmesi için böylesi ağır bir yükle yaşamayı deneyimlemeliydi.

“İnsan olmadığına göre bir karınca olduğunu mu iddia ediyorsun?” diye sordu Salyangoz. Karınca’yı şaşırtmıştı. Diğer dişilerden biraz daha akıllı çıkmış, saçmaladığını söyleyerek masadan kalkmamıştı. Bu iyiye işaretti. Çünkü Karınca’yı aşağılayıp masayı terk eden dişilerin ruhu bedenlerinden ayrılmadan önce çok daha fazla acıya maruz kalıyordu. Bu dünyada kendini üstün gören herkes cezalandırılmalıydı. Buna Salyangoz da dahildi.

Kahveleri bittiğinde hesabı istediler. Ama Karınca’nın bu işin peşini bırakmaya niyeti yoktu. Eğer Salyangoz bugün de onu evine davet etmezse, artık zorla girecekti. Zaten tüm diğer dişiler onun deli olduğunu düşünüp kaçmıştı. Tam olması gerektiği gibi; tüm karıncalar gibi kurbanlarının evinde hep davetsiz misafirdi. Salyangoz tüm deliliklerine rağmen Karınca’yla görüşmeye devam etmişti. Bir aydır bugünün hayalini kuruyordu. Şimdiye kadar tekamülü için öldürdüğü dişilerle işini en fazla üçüncü görüşmede tamamlamışken Salyangoz’la altı defa görüşmelerine rağmen ruhuyla bütünleşecek fırsatı yakalayamamıştı; ya da bu işi bilerek uzatmıştı. Hissediyordu, onu gerçek anlamda dönüştürecek olan bu dişinin ruhunun göçüydü. Salyangoz ölüp de ruhunu Karınca’ya aktardığında evrimleşecek ve artık bir Yarasa olabilecekti. Bu sefer nedense davet edilmek istiyordu. Galiba Yarasa olmak için hazırdı. Tekamülü için yaptıkları işe yarıyordu ve eğer kan emici bir tür yarasa olacaksa biraz da vampir özellikleri taşıması, canlıların evine davet edilmeden girmemeyi öğrenmesi gerekiyordu. Filmlerde hep öyleydi. Vampirlerin eve girebilmesi için önce davet edilmesi gerekirdi. Aklından geçen düşüncelerle kendi kendine gülümsedi. Bu iyiye işaretti.

Salyangoz ayrı arabalarla gitmeyi teklif etti. Karınca için de böylesi daha iyiydi. Çünkü henüz Salyangoz’un ruhuna tam olarak nasıl sahip olacağına karar vermemişti. Karınca’nın bu hayvanların ruhuna ulaşabilmesi için her seferinde yapması gerekenler farklıydı. Mesela bir salyangozun ruhuna ulaşmak için kabuğunu kırmak lazımdı. Ruh sanıldığı gibi kalbe yakın değildi. Kendini insan sananlar istediği kadar kalbe anlam yüklesindi, kıt beyinliler daha duygularının kaynağını bilmekte acizdi. Bir de kendilerine insan diyorlardı. Ruh, canlıların tekamülünün neresinde olduğuna göre yer değiştirirdi.  Salyangoz’un ruhu kafatasının içinde, epifiz bezinde gizliydi. Beyinde bulunan bu bölge ışığın ve ruhun ta kendisiydi. Salyangoz’un ruhuna ulaşmak istiyorsa kabuğunu kırmalı ve onu iyice ezmeliydi. Bu da kafatasını parçalayıp beynini ezmek demekti. Aklına Salyangoz’dan önceki imtihanı geldi. O bir leylekti. Durmadan tatile çıkan, dünyayı dolaştıkça aydınlandığını sanan aptal bir leylek. Mesela onun ruhu kanatlarında saklıydı. Kanatlarını çıkarabilmek için amma uğraşmıştı. Tüm sırtını boydan boya kesmiş, kürek kemiğini paramparça etmişti. Ama ruhunu almak kolay olmamıştı. Kan kaybından ölmesi uzun sürse de Karınca’ya sabrı öğretmişti. Sabır… Ne kadar önemliydi! Bu sefer de işi zordu; ama tekamül zaten böyle bir şeydi. Sınavlar hep zorlaşır, insan olabilmek için hep daha fazla çabalamak, daha fazla acı çekmek gerekirdi.

Nihayet evin önüne geldiklerinde Karınca kararını vermişti. Ruhunun zarar görmemesi için kafasına darbe indirerek öldüremezdi. Onu boğmalıydı; ama önce ağzını, burnunu ve kulaklarını tıkamalıydı. Ruhunun kaçmasını göze alamazdı. Daha sonra kabuğunu kıracaktı.

Salona geçip oturdu, henüz hava kararmamıştı. Günışığında bir ruhu bedeninden ayırmak doğru muydu karar veremedi. Cinayetler hep gece işlenirdi; ama Karınca katil değildi ki! O sadece ruh göçü elçisiydi. Dünyada iyi bir şeyler oluyorsa, onun insanlık için topladığı ruhlar sayesindeydi. Salyangoz içerde çay demlerken Karınca gözeriyle evi gezdi. Ne kadar çok kamera vardı. Bu dişi ya gerçekten kendine aşıktı ve gece uyumadan önce kameralardan kendini izliyordu, ya da tüm Salyangozlar gibi evinden koptuğunda yaşayamayacağını biliyor, bu yüzden de uzak kaldığı her an olup biteni takip etmek istiyordu. Karınca Salyangoz’un ruhunu alabilmek için kravatını kullanacaktı. Ancak ağzı, kulakları ve burnu tıkamak için bol bol peçete lazımdı. Neyse ki Salyangoz’un getirdiği tepside  peçete vardı. Ruhunu çıkarmak için ihtiyacı olan sert cisme karar vermek için acele etmedi. Çünkü reenkarnasyon sabır, dikkat ve incelik isterdi.

Çayını yudumlarken Salyangoz’un tedirgin olduğunu hissetti. Belki de canlılar gerçekten öleceği zamanı hissediyordu ve bu his onları rahatsız ediyordu.

“Kendini huzursuz mu hissediyorsun?” diye sordu. Bugüne kadar eve girdikten sonra hiçbir hayvanla sohbet etmemiş, duygu ve düşüncelerini sormamış, yalnızca onlarla tek vücut olarak sıvı aktarımından hemen sonra onları öldürmek istemişti. Ama Salyangoz ile belki rızasını alarak sevişmeliydi. Hem artık dönüşüm zamanıysa tekamül için gerekenler de her seferinde değişmeliydi.

“İlk defa hiç tanımadığım birini evime alıyorum. O yüzden sanırım,” derken zordan gülümsedi ve etrafına baktı. Sanki bir şeyler arar gibiydi. Belki de öleceğini hissettiği için karşı koyacaktı. Ah, ne güzel olurdu. Karınca bu düşünceyle tahrik oldu. Ruhuna sıkı sıkıya bağlı bir hayvanla boğuşmak isteği, sohbet edip onu tanıma isteğinden ağır bastı ve harekete geçti. Önce kravatını gevşetti, bu sırada Salyangoz’un hareketlerini gözlemliyor, gözbebeklerinin büyüdüğü görebiliyordu.

“Acaba üçüncü göz olarak düşünülen epifiz bezi de hareketlenmiş miydi? Ruhunu Karınca’ya vermesi gerektiğini Salyangoz’a söylemiş miydi?”

O an hiç beklemediği bir şey oldu. Salyangoz oturduğu yerde ayaklarını altına toparlayarak bardağı sehpanın üzerine bıraktı ve gözlerini Karınca’nın gözlerine dikti. Gözbebekleri hayal ettiği gibi büyümemişti.

“Beni neden öldürmek istiyorsun?” diye sordu Salyangoz. Karınca aptallaştı. Aslında şaşırmamıştı. Çünkü bu dişinin öleceğini hissettiğini anlamıştı. Ama bir terslik vardı. Tekamülün başında olanlar böyle bir öngörüye sahip olamazdı. Bu sefer kendine kızdı. Çünkü karşısındaki bir salyangoz değildi. Öldürüleceğini anlayacak kadar tekamülünü tamamlamışsa Karınca yanılmıştı.

“Nesin sen?” diye sordu. Sesi hayal kırıklığını bastıramayacak kadar yüksek çıkmıştı. Ama kadın cevap veremedi. Çünkü ne demek istediğini hâlâ çözememişti. Bu adamın hayvanlarla neden bu denli kafayı bozduğunu anlamak için biraz daha konuşturmalı, cinayetleri itiraf ettirmeliydi.

“Ben insan olduğumu düşünüyorum. Hatta eminim,” dedi ve elini koltuğun arasına sokarak silahını kontrol etti. Adamın bir anda parlayarak kendisine saldırması muhtemeldi. Ama öyle olmadı. Adam aksine sakinleşmişti.

“Bu yüzden mi görüşmelerimizi uzattım,” diye düşündü Karınca. Bu dişide onu çeken şey insanlığa kendinden daha yakın olması mıydı? Artık karınca olduğundan bile emin değildi. Çünkü karıncalar asla yanlış avı seçmezdi. Koloniden ayrı yaşamak zorunda kaldığı için mi başaramamıştı?

“Seni öldürmeli miyim? Yoksa sen mi beni öldürüp tekamülüne kaldığın yerden devam etmelisin bilemiyorum,” dedi. Evet o katil değildi. Ruhu insanlığa nasıl yardımcı olacaksa o yoldan gitmeliydi. Eğer karşısında ondan daha fazla reenkarne olmuş bir ruh varsa ve bunu göremediyse, şimdi burada canından vazgeçmeliydi.

“Neden birimiz ölmek zorunda?” diye sordu kadın.

Adam cevabı çok iyi biliyordu. Ama bu kadın insanlığa ondan daha fazla yakın olsaydı böyle bir soru sormazdı. Bu sefer her şey birbirine çok karışmıştı. Bir daha asla hiçbir hayvanla üç defadan fazla görüşüp kafasını karıştırmasına, işin içine duygu katmasına izin vermeyecekti. Kararlıydı; onu salyangoz olarak öldürecek ve neler olacağını görecekti. Kravatını ellerine sararken cevap verdi.

“Çünkü dünya bizim yüzümüzden ruhunu kaybediyor anlıyor musun? Dünyaya zerre faydası olmayan  canlılarla ruhunu paylaşıyor, bir de üstüne zarar görüyor. Dünya ölüyor!”

Tam üzerine çullanacakken “Dur, polis!” diye bağırdığını duydu. Salyangoz’un elinde silah vardı. Tam o anda içeriye birkaç üniformalı ve silahlı canlı daha adım attı. Karınca’nın kaçacak yeri yoktu. Gördüğü canlılara bakıp tekamüllerinin neresinde olduklarını hangi hayvanla bütünleştiklerini anlamaya çalıştı, yapamadı. Hiç zorluk çıkarmadan teslim oldu. Çünkü başına gelen her şeyin bir sebebi olduğuna inanırdı.

Salyangoz ona yaklaştı ve kelepçeleri takarken gözlerinin içine baktı.

“Sen hayatımda gördüğüm onlarca katil arasından ruhunu tamamen kaybetmiş tek insansın biliyor musun?” dedi.

Karınca, Salyangoz’a aşağılayan gözlerle baktı. Bu dişi yanıldığını çok kısa sürede anlayacaktı. Artık ne yapması gerektiğini biliyordu. O doğru yoldaydı; yanlış olan kararlarıydı. Doğasına uygun davranmamış, bu yüzden de amacına ulaşamamıştı. Bir karınca olarak yalnız hareket etmesi hataydı ve bir karıncanın tek başına başarıya ulaşması mümkün değildi. Kolonisine kavuşma vakti gelmişti. Dünya, ona doğru yolu göstermek için tutuklanmasına izin vermemişti. Dünya onunla ruhunu paylaşmaya devam etmek istediğini göstermişti. Bu yüzden bir süre daha karınca olarak kalması, tekamülünü tamamlaması gerekiyordu. Kolonisini kurduğunda ise görevi tamamlanacaktı. Diğer karıncalarla birlikte, onlardan çalınan ruhları istila edecek, dünyayı daha yaşanılası bir yer yapacaktı. Buna hazırdı.

Hikaye: Sigortacı

Edison T marka otonom elektrikli arabaları üreten Edison şirketi, bu araçları sadece satmakla kalmıyor aynı zamanda müşterilerine kiralıyordu da. Edison şirketinin sadece bu operasyonda pazar lideri olarak her ay milyarlar kazandığı herkesin bildiği bir gerçekti. Bir aracın sahibi olmadan, park yeri aramak zorunda kalmadan, bakımıyla uğraşmadan, her ihtiyaç duyduğunuzda yirmi yedi saniyenin altında bir bekleme süresiyle kapınızda temiz ve bakımlı bir araba bulmak, büyük şehirlerde lüksten çok bir ihtiyaç haline gelmişti son yıllarda. Şoförlük zaten on yıl öncede kalmıştı. Bir yere gitmek için tek yapmanız gereken gideceğiniz yerin adresini bilmekti. Ah, bir de aylık kira ve sigorta bedelini ödemeniz gerekiyordu tabii. Ama merak etmeyin, onu da otomatik ödemeye bağlayabiliyordunuz. Edison T reklamında da dendiği gibi, hayat, daha ne kadar kolay olabilirdi ki?

Edison şirketinde müşteri ile iletişimin ve hesaplamaların neredeyse hepsini yapay zekâ yapıyor olsa da hâlâ sorumluluk ve inisyatif alınması gereken işlerin çoğunda insanlar çalışıyordu. Şirketin yönetim kurulu üyesi Semih, sigorta kanunları konusundaki derin bilgi ve kavrayışının yanı sıra çok başarılı bir müfettişlikten geldiği için, yapay zekânın başa çıkamadığı tüm sigorta problemlerinin ilk danışıldığı otorite durumundaydı. Aynı zamanda alengirli ve karmaşık sigorta problemlerini çözmek Semih için bir hobiydi.

Ellisini aştığı halde hâlâ  bekardı. Pek fazla yakın arkadaşı yoktu. Genelde etrafına karşı  mesafeli biri olmasına ve ürkütücü heybetine rağmen, çalışanları tarafından sevilirdi. Bunun nedeni, onları her zaman koruyup kollayan bir patron olmasıydı. Yine de unutamadığı bir aşkı olduğuna dair bir dedikodunun şirket içinde dolanmasına engel değildi bu durum.

Şu an önünde oturduğu yekpare, şeffaf plastik gibi duran masa, grafen ve karbon nanotüp tabanlı bütünleşik bir bilgisayardı. Masanın üzerinde istediği alan klavye, istediği alan ekran olabilir; arzu ederse,  görüntüyü herhangi bir duvara yansıtabilirdi.  Şirketin kurucusu ve CEO’su Will Doors’la yakın bir  arkadaşlığı vardı Semih’in. Masasının köşesindeki zarif kıvrımda sürekli değişen resimler arasında en sık görünen Semih ve Will`in eski bir fotoğrafıydı. Herkesin genç ve mutlu olduğu bu fotoğrafta sağda iri cüssesiyle Semih, solda onun kadar uzun fakat çok daha zayıf Will görünüyordu. Semih’in yanında üzerinde test pilotu kıyafeti, kafasında gökkuşağı renklerindeki kaskıyla Will’in çılgın ikiz kardeşi Harry görünüyordu. İkizlerin arasında, üzerindeki test pilotu kıyafetine dökülen kıvırcık siyah saçlarıyla gülümseyen genç ve güzel kadınsa Will`in müstakbel eşi güzel Sophie’ydi.

Önündeki masa sarıdan maviye doğru renk değiştirmeye başladı. Semih, oldu olası zil ve  alarm gibi sesleri  sevmezdi. Masasına işaret parmağıyla iki kez dokundu. Sekreteri olan yapay zekâya seslendi.

“Buyrun Ayşe Hanım.”

Ayşe, Semih’in Artificial Intelligence for Secretarial Purposes adlı uygulamanın isminin ilk üç kelimesinin ilk harflerini kullanarak uydurduğu isimdi. Böyle isimleri kullanan pek yoktu ama onun gibi ellili yaşları geçtiyseniz ve bir Asimov hayranıysanız, bunda şaşılacak bir yan yoktu.

Ayşe bir yapay zekâ için gayet insancıl ve saygılı bir ses tonuyla, “Ankara şubemizden arıyorlar efendim. Çözülemeyen bir problem varmış,” dedi.

Semih, koltuğunda biraz geriye kaykılıp daha dik oturarak “Bağla, kızım,” dedi.

Masanın üzerinde ufak bir parça Semih’in tam karşısına gelecek şekilde yükseldi, ufak bir ekran halini aldı. Ekranda, gençten, kısa saçlı, parlak yüzlü bir erkek kafası belirdi.

“Semih hocam, ben Ankara`dan Erhan. Müdür Bey’in kişisel asistanıyım. Burada ufak bir problemimiz var. Müdürüm sizi haberdar etmemi istedi. Siz böyle gizemleri severmişsiniz.”

Meraklanan ve keyiflenen Semih’in gülümsemeye başlayan dudakları arasından “Buyur dinliyorum” sözleri çıktı.

“Efendim, konu araba kiralama sigortasıyla ilgili. Bir hanımefendi kiralama için fiyat ve sigorta tahmini alıyor. Arabayı kiralayacakken araya başka bir iş giriyor ve bir hafta sonu geçiyor. Hanımefendi arabayı tekrar kiralamaya kalkıştığında yapay zekâ sigortada aylık 1,5 kredilik bir fark çıkartıyor.”

“Pek cüzî bir miktarmış. E, güzergâh mı değiştirmiş? Ya da acaba başka bölgeden mi aramış? ”

“Hanımefendinin iddiasına göre, hafta sonu saçlarını boyatmış. Bizim sarışınlara daha pahalı fiyat verdiğimizi iddia etti. Biz de inisyatif alarak kendisine istediği düşük fiyatı verdik. Fakat bizim buradaki arkadaşlar fiyatın neden farklı verildiğine dair bir sebep bulamadılar. Gerçekten de saç renginden başka bir değişken bulamadık. Diğer her şey aynı görünüyor.”

Semih, “Gerçekten de çok ilginç,” dedi. “Otonom araçlarda yolcunun sigorta fiyatları üzerinde etkisi neredeyse sıfır. En büyük etkenler kullanılan güzergâhın trafik durumu ve kullanım sıklığı.“

“Biliyorum, efendim. Bu yüzden müdürüm konuyu size iletmemi istediler.”

“İyi yaptınız. Sen elinizdeki her şeyi gönder, ben burada bu konuyu inceleyeceğim. ”

“Teşekkür ederim efendim iyi günler.”

Masa bir anlığına kızıl bir renkte parıldadı. Erhan dosyaları göndermişti bile. Semih, hemen algoritmaları test ettikleri dışarıya kapalı sunucuya bağlanarak sigorta tahminleri almaya başladı. İlk önce siyah saçlı kadın profilleri oluşturarak aldı. Daha sonra aynı tahminleri sarışın kadınlar için almaya başladı. Sarışınların sigorta ücret tahminleri hakikaten esmerlere göre biraz fazla çıkıyordu. Aradaki fark ufaktı ama mevcuttu. Çok daha fazla bilgiye ihtiyacı vardı. Kendisine yardımcı olması için big datadan, makine öğrenmesinden ve istatistikten anlayan biri lazımdı ona. Düşünmek amacıyla bir anlığına gözlerini kapadı.

“Ayşe Hanım, geçen ay girdiğim mülakatlarda Türk bir genç kız vardı. Big data uzmanı. Yanılmıyorsam hesap denetleme dairesinde işe başladı. Dosyasını masama gönderip kendisini buraya çağırabilir misiniz?”

Ayşe, Semih’e cevap vermedi. Semih söylediklerinin kendisine tekrar edilmesini gereksiz bulurdu. O hemen hareket beklerdi. Masasında yanıp sönen kırmızı ışığın ardından hesap uzmanı Arzu’nun dosyasını okumaya başlamıştı bile. Dosyayı okumayı bitirmeden kapısı çaldı. Uzun düz kumral saçlarını ortadan ayırmış, orta boylu, zayıfça bir kız başı öne eğik içeri girdi. Arzu’nun heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Ekranlar ve hologramlar çağında yüz yüze halledilen pek fazla iş kalmamıştı. Mülakatınıza giren, binanın en yetkili kişisinin sizi çağırtması ortada önemli bir mesele olduğunun gösteriyordu. Semih Bey belli ki Arzu’yla ya kişisel bir konuşma yapacak ya da bir istekte bulunacaktı. Arzu’nun aklına bir anda işten kovulabileceği düşüncesi geldi. Başını kaldırdığında kendisine babacan bir tavırla bakan Semih`i görünce biraz rahatladı.

“Kızım, dosyana baktım. Buraya alışmış gibi duruyorsun. İstatistiklerin, çıkardığın işler gayet güzel görünüyor. Seni, bulunduğun pozisyona önerdiğime çok sevindim. Yüzümü kara çıkarmadın.”

“Teşekkür ederim, size layık olmaya çalışacağım.”

“Resmi olmana gerek yok kızım. Şimdi elinde ne iş varsa bırak, ben senden özel bir projede çalışmanı istiyorum. “

Semih, Erhan’la yaptığı görüşmeden başlayarak durumu anlattı. Sonra da Arzu’dan ne istediğini açıkladı.

“İlk önce bu farkın gerçek olup olmadığını belirlememiz gerekli. Eğer bir yerlerde bir hesap hatası varsa düzeltelim. Fakat bu iş o kadar basit değil gibi. Bana bunu bul… Hem de bir an önce.”

***

Ertesi gün Semih öğle yemeği için dışarı çıkacağı sırada masasından tanıdık sarı mavi ışıklar yanmaya başladı.

“Ayşe Hanım, buyurun.”

“Arzu Hanım kapıda. Bir şey bulunca gelmesini söylemişsiniz.”

“Arzu Hanım’dan öğle yemeği için siparişini alın. Yemeklerimizi burada yiyelim.”

Birkaç dakika sonra Arzu Hanım içeri girdi.

“Gel Arzu, seni bu kadar çabuk beklemiyordum. Geç otur, şuraya. Ne buldun bakalım?”

Arzu ilk önce derin bir nefes aldı, sonra hızlı hızlı anlatmaya başladı.

“ Efendim, çok ilginç bir şey buldum. İlk önce bu bir hata değil. Sizin de bahsettiğiniz gibi oranlar arasında bir fark var. O yüzden algoritma sarı saçlı kadınlar gibi bir grubu daha yüksek bir risk grubu olarak görüyor. Bu yüzden primi yükseltiyor. Bu arada kiralama sigortası uygulaması, eski bir sigorta ve sürüş uygulamasının üzerine kurulmuş. Orada yolcuların tüm bilgileri depolandığı için yeni uygulama da tüm bu bilgileri hem de daha fazlasını kaydediyor. Programın yöneticisi yapay zekâ, eksik bilgileri sosyal medya üzerinden tamamlıyor. Aslında bu kanuna aykırı. Çünkü gizliliğin korunması kuralları gereği biz, kişileri ve güzergâhları takip edebiliyoruz ama kayıt altına alamıyoruz.  Buna karşılık sistem, sosyal medyada herkese açık paylaşılan bilgileri inceleyerek kimin nerelerde olduğunu ve potansiyel güzergâhlarını hesaplıyor ve daha gerçekçi bir prim hesaplaması çıkartabiliyor.”

Arzu tekrar derin bir nefes alırken Semih eliyle devam et işareti yaptı.

“Neyse konuyu dağıtmayayım. Ben son bir milyon sigortalımızın bilgilerini alıp incelemeye başladım. Erkek ve kadınları saç renklerine göre ayırdım. Ama sayıların adilce karşılaştırılabilmesi için her grubu o gruba ait kişi sayısına bölerek normalize ettim. Sonra bu oranlara ait kaza oranlarını karşılaştırdım. Fakat gruplar arasında çok anlamlı bir fark bulamadım. Sonra dün gece düşünürken aklıma başka bir şey geldi.“

Arzu, konuşmasına  ara vermek zorunda kaldı. Çünkü yemekleri gelmişti. Köşedeki küçük masaya oturdular. Burada da çalışma masasındaki resmin aynısı vardı: Will, Sophie, Harry ve Semih. Herkes genç ve güzel.

“Sen dünden beri hiç ara vermedin galiba.”

“Evet, Semih Bey. Dün akşam pek uyuyamadım. Kafama birşey takılınca pek uyuyamıyorum. Sarışınlar son yılların modası gereğince olacak en kalabalık grup çıktı. Ben de datayı tekrar alt gruplara böldüm. İşte, saç renginin tonuna, ten rengine, yaia göre…  Ama yine bir anlamlı bir fark yoktu. Odağımın dağıldığını anlayınca, ben de en başa döndüm. Sonra, dosyayı tekrar incelerken bu soruşturmayı başlatan kadının saçına takıldı gözüm. Saçı sadece sarı değildi. Yani sarıydı ama araya yeşil ışıltı attırmıştı. Ne bileyim?… Bence yakışmamıştı. Yeşille sarı pek uyumlu olmamıştı.“

Arzu, Semih’in öksürmesiyle konudan uzaklaşmaya başladığını fark etti. Suyundan bir yudum aldı.

“Özür dilerim, yorulunca böyle oluyor. Neyse, acaba ilişki bir tek renkle ilgili değilse diye düşündüm. Bu sefer yolcunun giysisinin rengini de parametrelere ekledim. Yeni bir matris yazıp yapay zekâyı da herhangi bir kaza anındaki resimlerde farklı renkleri bulması için eğittim. Bu alt grupların kaza oranlarını da matrise ekledim. Ve karşılaştırmayı tekrar başlattım. Programın çalışması yeni bitti.”

Arzu birden durdu. Sesindeki heyecan ve hızdan, dün geceyi bol kahve ve şekerle geçirdiği belli oluyor mu diye merak etmişti.

“Eee, devam etsene kızım.“

Genç kız, o zaman sustuğunu fark etti.

“İnanmayacaksınız, belki oranlar arasındaki ilişki bir anda beş katına çıktı. Yani yeşil ve sarı için kaza oranı yüzde bir ise, ikisi bir aradayken kaza oranı yüzde beş. Gerçek oran daha düşük tabii. Ben örnek olsun diye abarttım.“

Arzu, Semih’in cevap vermesi için durdu ama beklediği cevap gelmedi. Patronunun yüzüne çevirdi gözlerini. Saçlarında siyahtan çok beyaz olan adam, şu an sanki olduğundan daha yaşlı görünüyordu. Bakışları masanın kenarındaki resme doğru sabitlenmiş gibiydi. Arzu da masadaki resme dikkatle bakınca bir gariplik fark etti.

“Aaa, Will Doors`un ikizi mi var?“

Semih düşünceli bir sesle,  “Artık yok,” dedi. “Şirket kurulurken Edison test pilotuydu. Kazada öldü. Edisonların tek ölümlü kazası.”

Arzu, yüzüne inmiş saçlarını kulaklarının arkasına atarken, ne söyleyeceğini düşünüyordu.

“Çok üzgünüm, bilmiyordum. İyi arkadaştınız galiba.”

“Pek kimse bilmez. O zaman Will meşhur değildi. Harry, bambaşka bir insandı. Will gibi soğuk değildi. Çok dost canlısıydı. Muhakkak bir şekilde insanın kalbine girerdi.”

Semih başka bir şey söylemeyince rahatsız edici bir sessizlik oldu. Odada sadece Arzu’nun çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Arzu yemeğini bitirince sessizlik iyice koyulaştı. Acaba çıksa mıydı? Ama konuşma da bitmiş gibi değildi. Tam ağzını açıp izin isteyecekken Semih, “Başka?” dedi.

“Anlamadım, efendim?”

“Başka, ne yapılması gerekiyor?”

“Bu anomalinin başka renkler için de söz konusu olup olmadığını anlamamız gerekli. Sonra, renk sayısı artınca kaza oranları artıyor mu? Onun da anlaşılması gerek.“

“Bundan sonraki işlemler de bu kadar uzun mu sürecek?“

“Hayır, efendim. Tüm resimler indekslendi. Sadece yeni bağlantıntılara bakılacak.”

“Peki; sonuçlarından emin misin?”

“Evet, efendim her şey çok uyumlu. Ortada prim hesaplama programlarının yaptığı bir hata yok, tam tersine gereğinden fazla değişkenle yaptıkları karmaşık fakat doğru bir hesaplama var.”

“Bazı grupların niçin daha fazla kaza geçirdiğinin sence bir açıklaması var mı?”

“Hayır, Semih Bey. Araçlar otonom. Bu kişiler yolcu. Kaza oranlarını nasıl etkileyebilirler ki?”

“Eğer bu kaza oranları gerçekse ki öyle görünüyor, bunun sebebini bilebilecek bir tek kişi biliyorum. Yarın üzerine güzel ama resmi bir kıyafet giy. Patrona çaya gideceğiz.”

“Şirketin kurucusu Will Doors’a mı? Efsane programcı. Edisonların öğrenme algoritmasını kendi yazmış doğru mu?”

“Onun hakkında duyduğun her şeyin fazlası var eksiği yok. Ama eski işlerin hepsini Harry’yle beraber yaptılar. Yarın öğlene kadar izinlisin. Çok yorulmuşsun. Yarın öğleden sonra ikide katta ol. Çıkmadan elindeki her şeyi gönder bana.”

Arzu, iyi olduğunu söyleyip kalmayı isteyecekti. Ama patronunun yüzündeki ciddiyeti görünce başıyla selam verip çıktı.

Yarım saat kadar sonra Semih, çalışanından gelen dosya üzerinde aramalar yapıyor, sonuçları karşılaştırıyordu. Bilgisayarın önünde oturduğu üç saatin sonunda masasını iki eliyle birden yumrukladı. Gözünde yaşlarla…

***

Şehrin dışındaki devasa çiftliğe vardıklarında mesai bitmek üzereydi. Bir koruya bakan geniş bir odada beklemeye başladılar. Eşyalar gösterişten çok, rahatlığı için seçilmişe benziyordu. Arzunun rahatsızca oturduğu koltuğa Semih iyice gömüldü. Biraz sonra bir tişört ve jean giymiş Will geldi. Semih’le sarıldılar. Will, arkadaşının gelişine  çok sevinmiş görünüyordu. Semih ise yolculuk boyunca olduğu gibi tutuktu. Hareketleri, Arzu’ya biraz iğreti gibi geldi.

Semih, Arzu`yu en büyük patronla tanıştırdı.

Will, Arzu`nun elini sıktıktan sonra, hemen konuya girmek istedi. Fakat Semih Will`e eşinin onlara katılıp katılmayacağını sordu. Will, eşi hazırlanınca geleceğini söyleyip kendi sorusunu sordu.

“Bu ziyareti neye borçluyum bakalım?”

Semih, “Bir sorunumuz var, Will,” dedi. “Bunun, araçların karar verme algoritmalarıyla ilgili koddan kaynakli olduğunu düşünüyorum.”

Sustu. Çünkü,  yanlış bir kelime kullandığını fark etmişti: Algoritma. Will, şimdi binlerce kez duyduğu tramvay ikilemini anlatmaya başlayacaktı. Will hafifçe öksürüp Arzu’ya dönünce tahmininde yanılmadığını anladı.

“Arzu, tramvay ikilemini bilir misin?”

“ Bilmiyorum, efendim. “

“Bilmemen çok normal” dedi Will. “Bu aslında sosyal bilimlerle, felsefeyle ilgili bir konu ama otonom arabaların karar verme mekanizması ile de ilişkisi var. Şöyle düşün: Sen bir tren istasyonundasın. Bir gürültü duyuyorsun. Görüyorsun ki bir tramvay vagonu kopmuş geliyor. Yolu üzerinde de beş işçi var. Sen, önündeki makası değiştirerek onları kurtarabilirsin. Eğer makası değiştirirsen beş işçi kurtulacak ama diğer rayda bir işçi var o ölecek. Makası değiştirir misin?”

“Bilmiyorum,” diye kekeledi genç kız. “Herhalde değiştirirdim.”

Semih işte geliyor gibisinden bir işaret yaparak gözlerini devirdi, söze girmek için acele ettiği belli oluyordu. Will, bu defa da “Peki, ya makas değil de onun yerine bir adam olursa. Önündeki adamı iteceksin, o ölecek ama beş işçi kurtulacak. İter misin adamı?” diye sordu.

Arzu’nun kararsızlığı yüzünden okunuyordu. Tam cevap vereceği sırada içeriye Will’in eşi Sophie girdi. Arzu’nun Sophie`ye tanıştırılmasından sonra Will sabırsızlıkla devam etti.

“Bu sorular otonom araçlara kadar sadece felsefi sorulardı. Şimdi ise çözüm bulmamız gereken gerçek problemler. Anlayabiliyor musun benim düştüğüm durumu?“

Arzu bir an düşündükten sonra yüzü aydınlandı.

“Evet, kaza kaçınılmaz olduğunda araba ne yapacak? Örneğin bir yayaya veya başka bir araca çarpma durumu olduğunda.”

“Kesinlikle,” dedi Will gülümseyerek.

Daha devam edecekti ama Semih biraz sertçe araya girdi. “Bizim de tam bununla ilgili bir sorunumuz var. Edison araçlarında yolcuların saçlarında veya giysilerinde bazı renk grupları yan yana gelince kaza ihtimali üstel olarak artıyor.“

Will kaşlarını çattı. “Olmaz, öyle şey. Yolcuyla, kaza oranı arasında bir bağıntı olması imkânsız.”

Semih, Arzu’nun anlam veremediği bir gerginlikle devam etti. “Öyle olmalı ve öyleydi de. Ta ki, geçen yıl nostalji modelleri çıkana kadar. Nostalji modelde hangi arabayı örnek almışlar, hadi bil. Bizim orijinal test araçlarını. Harry’yle Sophie`nin sürdüğü ilk araçları. Son vidasına, hatta orijinal otomatik sürüş ve güvenlik yazılımına kadar.

Will sanki koltuğun içine gömüldü. Sophie bir Semih’e bir Will’e bakıyor, aynı Arzu gibi ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Harry`yi sen mi öldürdün, Will?  Güvenlik yazılımına otomatik tüm önlemleri gökkuşağı renkleriyle orantılı olarak kapatmayı sen mi programladın? Aynı Harry`nin kaskındaki gökkuşağı renkleri gibi. “

Will, “Sadece kazaydı,” diyebildi güç duyulur bir sesle. “Arabanın takla atmaması gerekiyordu. Sadece bir kaç yatırımcı toplantısını kaçırması yeterliydi. Ben yatırımcıları ikna edene kadar.”

“Gey olduğu için mi öldürdün, onu? Senin eski kafalı yatırımcılarını kaçıracak diye mi?”

Will ayağa fırladı. Bağırırken boyun damarları şişiyordu. “Anlamıyorsun! Eğer yatırımcılar kaçarsa batacaktık. Onun umurunda bile değildi. Bütün hayatımızı, birikimimizi bu projeye harcamıştık.”

Sophie de ayağa kalkarak  “O arabalara ben de biniyordum, bunu nasıl yapabildin?” diye bağırdı.

Ardından, kocasının suratına hızla bir tokat indirdi. Arzu bir tokattan bu kadar çok ses çıktığını hiç duymamıştı. Bir eliyle kızaran yanağını tutan Will, hiçbir şey demeden karısına baktı sadece. Sophie, uzak bir köşeye çekilerek olacakları beklemeye başladı. Şu an kocasını öldürseler yapacağı tek şey, mezarına gidip tükürmek olurdu herhalde.

Semih’in yüzü de kıpkırmızı olmuştu. Gene de sakindi. Ağır ağır Will`in üzerine doğru  yürüdü. Gözlerindeki nefret adeta maddeleşmişti.

“Seni şuracıkta gebertmeyi çok isterdim. Ama bu çok kolay olur. Sen benim elimden sevdiğim adamı aldın. Ben senin elinden her şeyini alacağım. Yarından tezi yok, kardeşin adına vakıf kuracaksın. LGBT bireylere yardım amacıyla. Ondan sonra da şirketle hiçbir ilişkin kalmayacak. Eğer yapmazsan elimdeki bütün kanıtlarla  polise gideceğim.”

Odada uzun bir sessizlik oldu. Sonra Will dışında herkes tek tek odadan çıktı.

***

İki yıl sonra, Arzu, evlilik davetiyesini vermek için Harry Doors Vakfı’na gitti. Semih oradaydı. Gönüllü olarak çalışıyor ve gökkuşağı rengi saçlarıyla çok mutlu görünüyordu.