Ana Sayfa Blog Sayfa 23

İnsan Neden Öldürür?

Rahmetli Cemil Abi’yi andık bugün. Ne iyi adamdı. Alanında uzmandı. Yeri gelince kriminal profesörü, bir bakmışsın sosyolog olmuş. En iddialı olduğu alanlardan biri de psikolojiydi. Değme psikoloğa taş çıkartacak bilgisi vardı. Olayları yorumlayışı dikkat çekiciydi.

Akılda kalacak bir görüntüsü yoktu. Orta boylu bir adamdı. Kısa kıvırcık saçları vardı. Öyle, güçlü kuvvetli de değildi. Hamur işlerine düşkünlüğü yaptığı göbekten anlaşılırdı. Bu göbek alkol düşkünlüğünden de olabilir elbette. Fakat cemiyet içinde alkol aldığı pek görülmezdi. Dedim ya, akılda kalacak bir adam değildi. Yani aklınızda kalsa kalsa, ortaya attığı varsayımları kalırdı. Söyledikleri aklınıza takılır, düşünür düşünür gülerdiniz.

Çocuğu yoktu. Karısı Hediye Hanımdan başka kimsesi de yoktu. Eğer Hediye benden önce ölürse başucuma mezar taşımı belediye koyar artık, diye yalnızlığını bize hep hatırlatırdı. Sonunda, yani öldüğünde hep bir elden güzel bir mezar yaptırdık kendisine; başucuna da güzel bir mezar taşı koydurduk.

Hepimizin Cemil Abiye bir gönül borcu vardı. Fazladan bizim yerimize nöbet tutar, hatta bunun için gönüllü olurdu. Biz de bunlar gibi mahkûmuz neticesinde, derdi. Elbette bir mahkûm değildi. O bir gardiyandı. Şimdi size cezaevlerinden, şartlarından bahsedeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bugün Cemil Abiyi andık, ondan bahsedeceğim.

“Abi, evde Hediye Abla beklemez mi seni, niye ekstra nöbete kalıyorsun?” diye sorduğumuzda,

“Hediye yatsıyı kıldı mı yatar uyur. Bir başıma kukumav gibi evde oturacağıma burada olmak daha iyi geliyor,” diye cevap verirdi.

Cezaevinde hükümlülerle olmak, dışarıda olmaktan evlâydı onun için. Öyle aklınıza bir menfaat durumu falan gelmesin, namuslu adamdı. Benim kimsem yok, menfaat edinsem kime faydası olacak, diye hayıflanırdı. Anlayacağınız eli uzun bir adam değildi. Buna karşın tüm mahkûmlar ile iyi anlaşır, mahkûmlar onunla konuşmaya can atardı. Özellikle gece kaldığı nöbetlerde böyle olurdu.

Cemil Abinin kendine göre tespitleri vardı. Suç ve suçlu için tanımları vardı. Öyle çok hatıra var ki dimağımda, hepsi birbirine karışıyor anlatmaya başlayınca. Benim en çok hatırladığım ise bir üniversitede hocasıyla yaşadığı diyalogdu. Bir keresinde, bir üniversite hocası doktora tezini hazırlamak için bizim cezaevine gelmişti. Özel izni vardı Adalet Bakanlığı’ndan. Dosyaları inceliyor, herkesle konuşuyordu. Başlarda Cemil Abiyi çok dikkate almadı. Söyledim ya, Cemil Abi öyle çok dikkat çekici biri değildi. Biriyle konuşacak olsanız Cemil Abiyi seçmezdiniz. Karşıdan görseniz bir Anadolu insanı, masum bir köylüydü.

Gel zaman git zaman, bir sabah tutuklular mahkemeye götürülürken Cemil Abi, İbrahim Hoca’nın dikkatini çekti. Jandarmalar tekmil verip hazırlık yaparken Cemil Abi dönüp “Bugünkü tutuklular cinayetin kare ası,” diyordu. Mahkemeye götürülüş sürecini gözlemleyen İbrahim Hoca merak etti bu yorumu.

“Nasıl oluyor Cemil Bey?” dedi merakla.

“Nedir nasıl olan, hocam?”

“Cinayetin kare ası nasıl oluyor?” dedi İbrahim Hoca, bunca gerginlik içinde gülümseyerek. Çünkü tutuklular araca bindirilirken daima kurallar ve gergin bir prosedür olurdu. İbrahim Hoca yeniydi. Cemil Abi ise yılların vermiş olduğu rahatlık içindeydi. Sıradan bir iş adımını gerçekleştirme sakinliğinde insanları gözlemliyordu Cemil Abi.

Herkes Cemil Abiye bakıp anlatmaya başlayacağı ana kulak kesilmişti. Birçoğumuz biliyorduk; anlatmaya başladığında uzun uzun anlatacaktı. İbrahim Hoca yeniydi ve bakalım sonuna kadar dinleyebilecek mi, diye düşünmeye başlamıştık.

“Bak hocam bugün dört kişi gidecek mahkemeye. Dördü de cinayetten tutuklu.”

Başını sallıyordu İbrahim Hoca, ilgi ile dinliyordu.

“Evvela şunu düşün; insan neden cinayet işler? Bunu hiç düşündün mü hocam? Sen burada mahkûmların şartları hakkında araştırma yapıyorsun fakat başından anlamak lazım olayları. Yani diyeceğim, bir insan neden cinayet işler hiç düşündün mü?”

İbrahim Hoca bir sosyologdu ve uzmanlık alanı olarak suç ile mahkûmiyet ilişkisini seçmişti. Cinayet de bir suçtu ama nitelikli olarak bu suça odaklanmamıştı. Yine de bildiği kadarını anlatmaya çalıştı. Cemil Abi de, bilmediği bir şey anlatıyor mu diye dikkatle dinledi hocayı. Baktı ki eksiklikler var, başını sallamaya başlayarak sağ elini kaldırdı ve hocaya susmasını işaret etti. Tipik bir hareketti bu. Eskiler bilir, gülmemek için kendilerini zor tutardı.

“Evvela hocam, insan neden öldürür buraya bakmak lazım. Yani bu kararı verdiren bir neden olmalı değil mi?” Cemil Abi başka birine dönüşmüştü. Bildiği konuyu anlatırken, işte böyle büyürdü anlattığı konuda.

“Temel olarak benim gözlemlediğim; dört konuda cinayet işleniyor. Birincisi para. Paranın olmaması ya da daha çok olması için aç gözlülükten işleniyor cinayet. Sonra ikincisi karı kız meselesinden. Seks yani. Orada da bir aç gözlülük var elbette.”

İbrahim Hoca, iç cebinden küçük bir defter çıkartıp Cemil Abinin sözlerini kaydetmeye başladı usulca. Hiç kesmedi sözlerini, fark edilmeyecek kadar zarifçe not alıyordu.

“Üçüncüsü güç. Güçlü olmak ister insan. Kendi güçlü olamıyorsa, güçlü olanın yanında olur. Güçlü olan için çalışır. İşte böyle al başına belayı sonra.” Kollarını göğsü hizasında buluşturup bağladı, sırtını duvara dayadı. Hepimiz dördüncüyü bekliyorduk. Sustu.

“Dördüncüyü söylemeyecek misin?” dedi İbrahim Hoca. Yine Cemil Abi konuşmaya başlamış, hepimizi hipnotize etmiş, olmadık yerinde yine susup durmuştu. Kısa bir sessizlik sonrasında yine başladı Cemil Abi.

“İnsanların kutsalları var, bilir misin? Herkesinki başka. İşte o kutsallara dokundun mu, bam teline basmış olursun kişinin. Her bam teline basanın adam öldürdüğünü söylemiyorum, öyle de anlamayın. İnsanı tetikleyen güdüleri vardır. Biyolojik olarak tetiklendiğimiz gibi mental olarak da tetikleniriz. Biyolojik olanı Allah hazır gönderiyor. Bu suçu işleyenlerin çoğunda o mekanizma biraz bozuktur. Mekanizma işler de, bozuk olduğu fark edilmeden bozuk işler. Kim nasıl bilecek ki zaten? Böbrek yetmezliğinden böbreğin ağrır da, hipotalamus şikâyetiyle kaç kişi doktora gider, değil mi?”

“Cemil Bey, konuyu nereden nereye getirdiniz yahu! Enteresan bir insansınız.”

“Hocam buradaysan bileceksin. Malzemeyi tanımazsan bir gün canın yanar. İşi tam olarak öğrenmeden kimseye devretmeyeceksin. Yoksa kazığın büyüğünü yersin. Şimdi hocam, bunların yani cinayeti işleyenlerin yetiştikleri çevreden de diyen var ama işin biyolojisini bilmek lazım. Önce bir olay olur mesela, evde yalnızsınız kapı çarpar hızla, hemen reaksiyon verirsiniz. Aslında ne olur, önce talamus bölgenize uyarı gönderisiniz. Gelen verileri analiz eder ve duyusal korteksinize gönderir. Duyusal korteksiniz bu sesin kaynağını şüpheli bulup birden çok nedene bağlarsa olay hipokampüse devrolur. Sonra ne mi olur? Bir bağlam oluşturmaya çalışırsınız. Daha önce böyle bir olayı deneyimleyip deneyimlemediğinizi, olası sonuçlarını kontrol eder. Ardından durumu amigdala ile paylaşır. Verilere göre endişe yaratacak bir durum yoksa yani kapı rüzgârdan çarpmışsa, alarm durumu sonlanır. Yok, elinde silahlı biri ile karşılaşırsanız hipokampüsünüz harekete geçer. Ya hemen kaç ya da savaşmaya hazır ol, der. İşte hocam, normal insanda işler böyle yürüyor.”

İbrahim Hocanın gözleri parlamıştı. Aklından kabzımal kılıklı, diye geçirdiği adamın bir uzman kesilmesi karşısında küçük bir şok yaşıyordu.

“Hocam, sıkmıyorum ya,” dedi usulca.

“Yok, estağfurullah olur mu öyle şey, harikulade keyifle dinliyorum.”

“Hocam, işte bu adamların kafalarının içinde anlattığım bürokratik akışta bir problem olduğuna inanıyorum. Bir şekilde ya sıralama şaşıyor ya da işlev gören bölüm hatalı çalışıyor. Artık orasını bulmak sizlerin işi. Bir de mahalle şeysi var. İnsanlar yönlendiriyor yani. Baskı kuruyorlar. Bu zavallılar da nereden bilsinler hatalı karar verdiklerini… Sorsan, hepsi kader mahkûmudur. Öyle mi? Öyle bence de. Bu insanlar insan öldürüyor. Sonra efendim hepsinin gerekçesi de sağlam. Gerçekle çelişirse, gerçeği büküyorlar.”

“Güzel anlatıyorsun da peki bu dört kişinin suçları neler? Nasıl ayırdın bunları?”

“Bak Hocam, bunlardan biri, çok borcu olan bir adammış. Adı Sami. Ama namuslu bir adam. Yani borcunu ödemek için didinip duran bir adam. Bir gün yalvar yakar birinden tekrar borç almış. Borcunu borçla kapatacak, işler yoluna girene kadar hiç olmazsa vadesi uzayan bir alacaklıyı rahatlatacakmış. Almış parayı koymuş cebine, tutmuş diğer alacaklının yolunu. Yolda iki kişi yolunu çevirip bu garibanı soymaya çalışmışlar. Direnmiş, çırpınmış parasını kaptırmamaya çalışmış. Sonunda biri bıçak çekmiş. Bizimkisinin bıçaktan yana korkusu olmadığını ne bilsin. Atlamış adamın üzerine kendisine saplanacak bıçak, kendisini soymaya çalışan hayduta saplanmış. Adam ölmüş. Bizimki de yaralanmış ama neyse ki ölmeden kurtarmışlar.

Sonra hırsızlardan diğeri kaçmış. Aslında kaçan bu diğerinin durumu çok farklıymış. Ölen hırsızı azmettiren kendisiymiş. Ölen de hırsız değilmiş aslında. Kendisini külhanbeyi zanneden, yeni yetmenin tekiymiş. Azmettiren de maşaymış üstelik. Sami’nin karısına göz koyan biri varmış. Sırf bu göz koyma yüzünden borç vermişmiş Sami’ye. Sami çaresiz kalsın, karısından boşansın, yuvası dağılsın diye işlerine taş koymuşmuş hep. Karısına göz koymuş dedim ya, ayartmış da üstelik. Hırsızlardan kaçıp canını kurtaranı zaten bunu biliyormuş. Hemen soluğu bu hergelenin yanında almış. Bu hergelenin de adı Nükrettin. Nükrettin uyanmış işe, bakmış ki azmettirdiği bu herif kendisini gammazlayacak, çıkarmış tabancasını, sırtından vurup öldürmüş kendi adamını. Bu da şehvet. Yani karı kız meselesi.”

O an hepimiz donup kalmıştık. Cemil Abi, olayları öylesine tumturaklı sıraya dizmişti ki şaşırmıştık. Küçük şehrimizde olup biteni öğrenmiş, bir de hafiye gibi takip etmiş, olayları birbirine bağlamıştı.

“Üçüncü? Üçüncü ne yaptı? Yoksa o da bu olayla mı ilişkili?” dedi hoca.

“Maalesef. Sami’ye borç veren Emrullah Bey olayı duyunca küplere binmiş. Bir iki soruşturunca Nükrettin’in, Sami’nin karısı ile ilişkisini öğrenmiş. Emrullah da bizim buralarda adı sanı duyulmuş biridir. Olayın ucu kendisine dokununca rahatsızlık duymuş zaar. Kendisi ile aşık atıldığını mı düşündü? Yoksa gücüyle dalga geçildiğini mi düşündü, neyse artık. Yusuf’u göndermiş, Nükrettin’in bacağına sıksın diye. Yusuf da gözü kara köylü çocuğu. Bakmış Nükrettin’in yanındaki adamlarından biri silahına davranıyor, sıkmış adamın şakağının ortasına dan diye. Ölmüş oracıkta adamcağız. Hiç yoktan ölüp gitmiş. Ne uğruna dersen; güç uğruna. Güçlünün uğruna…”

“Emrullah yok ama mahkemeye gidecek dört kişi arasında. Bir yanlışlığın olmasın?”

“Yok tabii. Emrullah’ın talimatı olduğunu kim bilecek. Benimkisi işkembe-i kübra. Köylü çocuk, alacak verecek işinden vurdum demiş Nükrettin’in adamını. Delil olsa Emniyet bırakır mı Emrullah’ı? Ölen ölmüş artık. Ne için ölmüş, para için ölmüş. Ne için ölmüş, karı için ölmüş. Ne için ölmüş, güçlü için ölmüş.”

Herkes odağına Cemil Abiyi koymuştu. Hepimiz pür dikkat onu dinliyorduk. Kendisinin bunun farkında olduğuna eminim. Ama hiç oralı değildi. Sakin sakin anlatıyordu. Öyle usta bir konuşmacıydı ki, bir terapi seansında gibiydik. Masal gibi dinliyorduk anlattıklarını.

Hoca önce defterine baktı. Notlarını karıştırdı. Bir iki not daha aldı.

“Cemil Bey, doğrusu beni çok şaşırttın. Bir gün gel, okulda çocuklara da anlat tespitlerini olur mu?”

“Hocam estağfurullah, nasıl anlatayım? Orası mekteptir. Üniversitede çocuklara ben ne diyeyim?”

“Hocam, çocukların kendilerini geliştirmeleri için senin gibi neden-sonuç ilişkileri kuvvetli biri ile tanışmaları çok faydalı olur. Hem senin bilgilerin de yenilir yutulur cinsten değil.”

“Aman hocam mahcup etmeyin ne olur.”

“Peki, şu dördüncü kişiyi anlatmadınız. Anlattıklarınıza göre para, cinsellik, güç ilk üçünü oluşturuyor. Dördüncü durum da kutsallarla ilgili olmalı.”

“Aa tabii, kutsallarla ilgili. Anlatmadım onu.”

“Nedir burada kutsal olarak tepki duyulan?”

“Fenerbahçe.”

“Nasıl?”

“Fenerbahçe.”

“Anlayamadım, nasıl Fenerbahçe? Kutsal olan Fenerbahçe mi?”

“Bu kadar anlattığımdan şüphe duymadınız da, konu Fenerbahçe olunca mı şüphe ettiniz?”

“Yok canım şüphe duymadım ama merak ettim.”

“Akşam şarap içiyorlar çamlığın orada. Tutturuyorlar aralarında Fenerbahçe kavgasını. Bu arada üç şişe şarap içmişler. Anlayacağınız küfelikler. Üçüncü şişenin sonuna doğru beriki Fenerbahçe’ye küfür edince, Hüseyin altta kalamamış önce şişeyi kafaya dikmiş, sonra boş şişeyi de Mehmet’in kafaya patlatmış. Bunlar tutuşmuş kavgaya. Görenler ayırmış kavgayı. Kafalar güzel, herkes evine gitmiş. Mehmet farkında bile değil durumunun. Yatmış uyumuş. Bir daha da uyanmamış. Beyin kanamasından ölmüş. Bu da kutsala dokunanın sonu.”

Hoca tutamadı kendini güldü. Baştan tutmaya çalıştı ama sinirleri boşaldı, ardı sıra kahkahalarla güldü. Arada “Fenerbahçe” diyor, tekrar gülüyordu. Gülmek bulaşıcı, bizi de aldı bir gülmek. Neyse, tutuklular gelene kadar zor toparladık kendimizi. Biz onlara gülüyoruz, onlar adam öldürmüş.

İlahi rahmetli Cemil Abi, andık seni bugün hiç neden yokken. Nur içinde yat sen emi…

Hikaye: Yerli Gatsby | 1

Seksen iki metre boyundaki lüks yat, Yalıkavak Marinadan ayrılırken şezlonglarda güneşlenenlerin bakışları yata doğru çevrildi. Marina’daki onlarca lüks yat sahibinin kıskanç bakışlarını üzerine çekmeyi başaran özel yapım yat, mavi suların üzerinde süzülen beyaz bir kuğu gibi zarif hatlara sahipti.  Katar emirinin yüz yirmi üç metre boyundaki yatından ya da Dubai şeyhinin Radiant isimli yüzen otelinden beridir marinada bu kadar havalı bir yata rastlanmamıştı.

Yatın sahibi Kürşat Kalacan, elli yedi yaşında ama görenlerin kırktan fazla yaş biçmeyeceği kadar fit bir görünüme sahip, Hollanda’da yaşayan bir iş adamıydı. Kimse tam olarak ne iş yaptığını bilmez, sorsa da net bir cevap alamazdı. Kürşat, her yıl yaz mevsiminin yirmi gününü Türkiye sahillerinde geçirir, bu süre içinde çevredeki bütün otelleri ihya edişi sebebiyle de yolu dört gözle beklenirdi. Yatında alkolün su gibi tüketildiği partiler düzenler, civarda ülkenin ne kadar meşhur aktrisi veya aktörü varsa yatta misafir edilirdi. Bu tavırları ona Muhteşem Gatsby yakıştırmasının yapılmasına sebep oluyordu. Kürşat Kalacan esasında yalnız bir adamdı. Partilerde bir köşeye çekilir, deli gibi eğlenen insanları seyreder ve sohbetini en beklenmedik insanlara bahşederdi. Bu seferde kanatlarının altına aldığı isim akşam yemeği için uğradığı otelde çalışan bir barmendi. Engin’le tanışır tanışmaz, yirmili yaşlarındaki bu delikanlıyı çok sevmişti. O gece boyunca ve sonraki birkaç gece daha otelin barında oturmuş, delikanlıyla sohbet etmiş, sorularıyla da tüm hayat hikayesini anlattırmıştı barmene. Bir gecenin sonunda, “Bana benziyorsun,” dediğinde kastettiği benzerliğin ne olduğu Engin için bir bilmece olarak kalmıştı.

Engin, ilk defa bu kadar büyük bir yata binmişti. Gerçi daha önce bindiklerine yat bile denilemezdi; mavi tur tekneleri bu lüks yatın yanında kâğıt gemiler gibi kalırdı. Onlarda bile misafir olamamıştı hiçbir zaman. Ya tüm gün servis yapan bir garson olmuştu ya da mutfak kısmında aşçı yamaklığı yapmıştı. Gezi teknelerinden birinde deneyimli bir barmenin yanında işe başladığında daha on yedi yaşındaydı. O zamanlar lise eğitimi yeni bitmişti ama üniversiteye gitmek gibi bir umudu da yoktu. Onu barmenin yanında işe sokan Ahmet Kaptan, “Bak bu işi iyi öğrenirsen otellere kapağı atar, hayatını kurtarırsın,” diye akıl vermişti ve Engin, bilgeliğine güvendiği insanlar tarafından verilen akılları asla kulak arkası etmezdi.

Kürşat, patronundan onun için izin aldığında Engin, yata barmenlik yapmak için çağrıldığını düşünmüştü. Ancak daha marinada, yata doğru yürürlerken Kürşat, elini Engin’in omzuna koymuş, “Bugün en değerli misafirim sensin arkadaş, yanımdan ayrılma,” demişti. Yıllardır turistik bölgelerde, rastlanabilecek her türlü sıra dışılığı görmüş olan delikanlının içini bir kuşku kaplamıştı. Adamın yanında yöresinde pek kadın görmediğinden dolayı iyi niyetinden emin olamıyordu. Gece olduğunda temkinli olmakta fayda görüyordu.

Seksen iki metrelik bu yüzen sarayın içinde ufak bir pansiyonda bulunabilecek konfordan daha fazlası mevcuttu. Görgüsüz gibi görünmek istemediğinden etrafa süzen gözlerle bakmaktan kaçınsa da Engin’in gözleri çoktan beyninden bağımsız bir şekilde her tarafı taramaya başlamıştı. Gerçi bu durum o ana has bir şey değildi. Engin çocukluğundan beridir fazlasıyla meraklı biri olmuştu zaten.

On beş yataklı yat, uzaktan dört katlı bir apartman gibi görünüyordu. Kürşat ve Engin, diğer misafirlerden ayrılıp içinde asansörün de bulunduğu yatın en üst katına çıktılar. Bu katta jakuzili bir havuz vardı. Etrafına döşenen şezlonglar ve rattan koltuklar mavi- beyaz renkleriyle adeta Bodrum’a uyum sağlaması için yapılmıştı. Kürşat, katları Engin’e dolaştırırken yatla ilgili bilgiler veriyordu ama sanki bu bilgiler önemsiz detaylarmış gibi tekdüze bir sesle… Kimi dört, kimi altı, kimi on iki kişilik masalarla donatılmış oturma alanlarının dışında, en rahatından koltuk takımları da insanlara bir araya gelip sohbet edebilecekleri alanlar oluşturuyordu. Sinema salonundan çıkıp yatak odalarını gezerlerken Engin yine bir ürperti hissetti. Kürşat’ın yüzüne dikkatlice bakarak art niyete dair en ufak ipucunu gözden kaçırmamak istedi ama zengin adamın ne yüzünde ne ses tonunda bir değişikli olmuştu; aynı tekdüze ve ‘bu şatafatın hiçbiri umurumda değil’ diyen bir ses tonu…

Yatta çalışan onlarca insan vardı. Kürşat Bey her birine gülümseyerek talimatlar veriyor, arada duraksıyor ve onlara çeşitli sorular soruyordu: “Annenden haber var mı Ali, doktora görünmüş mü? / Evin taksitini yatırdın mı Şebnem? / Akşam yemeğinde üç çeşit ana yemek olmasını istiyorum lütfen. Kaç kişinin otele döneceği belli değil İzzet. Sen en az yirmi kişilik yemek hazırla da gerisine bakarız.”

Engin, görgüsüz zenginlerin dünyasında bulunup çalışanlarına kibar davranana pek rastlamadığından, Kürşat’ın çalışanlarına gösterdiği bu yakınlığı izledikçe adama daha çok ısınıyordu. Çalışanlar kendisini selamlarken garip bir mahcubiyet duyuyor, misafir konumuna bir türlü kendini yakıştıramıyor oluşu, elini kolunu koyacak yer bulamayışından ve kambur duruşundan belli oluyordu. Oysa diğer davetliler çoktan yatın nimetlerinden yararlanmaya başlamışlardı.  Kimileri güvertede güneşleniyor, kimi açık büfenin lezzetlerini tadıyordu. Mini bir spor salonunu andıran küçük güvertede sıcağa aldırmadan bisiklet süren bile vardı.

Kürşat, ortada gezinen beyaz formalı çalışanları, şahin bakışlarıyla takip eden mavi formalı bir adamı yanlarına çağırdı.

“İsmail, misafirlerle ilgilenin. Engin Bey’i büyük misafir kamarasına yerleştirin lütfen. Ben akşama kadar dinlenmek istiyorum,” dedikten sonra Engin’in sırtına dostça vurdu. “Şimdi bana müsaade delikanlı. Ev sahibi sensin, rahatına bak,” dedi ve ayrıldı.

Engin, adının İsmail olduğunu öğrendiği, asık suratlı adamın peşine takılıp kendisi için ayrılan yatak odasını gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Diğer kamaraların yanında burası küçük bir evi andırıyordu. Çift kişilik bir yatak, koltuklar, çalışma masası ve kendine özel banyosu bulunan bu oda onun oteldeki odasının yanında- ki barmenliği sebebiyle diğer personelden daha büyük bir odada, tek başına kalma lüksüne sahipti- kral dairesi sayılırdı. Şaşkınlığını şakacı bir ifadeyle gizlemeye çalışarak İsmail’e, “Fena değilmiş,” dedi ama adamın yüzünde en ufak bir sinir bile yerinden oynamadı.

“Beyefendi sizin için giysi dolabına ve banyoya hazırlıklar yaptırdı. İstediğiniz gibi kullanabileceğinizi söylememi istedi. Başka bir emriniz var mı?” diye sordu ve aldığı cevap üzerine başıyla selam vererek odadan ayrıldı.

Engin, giysi dolabını açtığında bir kere daha şaşkınlık yaşadı. Dolapta tam da kendi bedenine uygun onlarca kıyafet, çamaşır ve ayakkabılar vardı. Dokunsa eli yanacakmış gibi hissettiği kıyafetleri olduğu gibi bırakarak banyoya yöneldi. Banyo tezgâhında onu bekleyen parfüm, deodorant şişelerinin yanında bir tarak, paketi açılmamış diş fırçası ve macunu duruyordu. Askıda daha önce kullanılmadığı belli olan bir bornoz ve banyo havlusu asılıydı. Engin küveti doldurmaya başladı. Bir süre küvetin tadını çıkardıktan sonra tenini pamuklara sarmış gibi hissettiren bambu havlulara sarındı. Sigaradan sararan dişlerini fırçaladı. Parfümle de banyo yaptıktan sonra giysi dolabından beyaz bir tişört ve keten şort seçti kendisine.

Kamaradan ayrıldı ve kimini televizyon ekranlarından tanıdığı diğer misafirlerin arasında, bu kez daha dik yürüyerek, gezinmeye başladı. Yüksek sesle çalınan şarkılara şen kahkahalar, havuzda olanların şakalaşırken attığı çığlıklar eşlik ediyordu. Bazıları müziğin ritmine ayak uydurmuş bikinili kadınlar seksi danslar yapıyorlardı. Herkes kendi aleminde gibiydi. Bir kişi ise herkesten farklı bir alemde…

Engin, belini puntele yaslanmış etrafı seyreden Yeşim’i ilk gördüğü anda onun da kendisi gibi bu şaşalı dünyaya ait olmadığı anladı. Güneş bol kesimli, beyaz renkli keten elbisenin içindeki narin vücudun tüm hatlarını ortaya seriyordu. Başındaki geniş kenarlı şapkayı uçmaması için bir eliyle tutan genç kızın suratında bulunduğu yerden hoşnut olmadığını belli eden bir ifade vardı. Şapkanın altından çıkan siyah saçları rüzgârda uçuşuyordu. Bir meleği andıran güzelliğine rağmen kimsenin onunla ilgilenmiyor oluşu Engin’in dikkatini çekti. Sakin adımlarla kızın yanına yaklaştı. Söylenmesi gereken ilk cümleyi bulamamanın neden olduğu bir yumru gelip boğazına düğümlendi. Oysa işi gereği her gün tanımadığı onlarca insanla sohbet ederek kendini ilk cümleyi bulmak konusunda geliştirmiş olduğuna inanırdı. Yeşim, o ilk cümleyi söylemese belki cesaretini toplayamaz ve kızdan uzaklaşmak zorunda kalırdı.

“Herkes ne kadar yapmacık değil mi? Şuradaki kadını tanıyor musunuz?”

Engin, Yeşim’in başıyla işaret ettiği yöne çevirdi yüzünü. Güneşlenen kadına dikkatle baktı ama tanıyamadı.

“O kadının adı Nalan Alan. Gerçek adının bu olduğunu hiç sanmam. Modacı. Zenginler onun uçuk kaçık tasarımlarına dünyanın parasını döküyorlar. Kendisi de o paraları estetik ameliyatlara ve çocuğu yaşındaki erkeklere döküyor. Size asılırsa hiç şaşırmayın.”

Engin’in ummadığı kadar rahat bir tavırla konuşmaya başlayan Yeşim, ortada dans eden bikinili kadınlar, kası erkekler üzerine dedikodular yapmaya başladı. Konu yeniden Nalan’a geldiğinde kızın yüzünde bariz bir tiksinme ifadesi vardı. “Sana yiyecekmiş gibi bakıyor,” dedi fısıldayarak.   Sorulmamış bir soruya cevap bekliyor gibi Engin’in gözlerinin içine bakıyordu. Yıllarca çeşit çeşit insanla muhatap olan delikanlı aslında genç kadınlardaki böylesi pervasız tavırlardan hoşlanmazdı. Kadınlar otuzundan sonra kendi benliklerinin farkına varırlar, neyi konuşup neyi konuşmayacaklarını öğrenirler diye düşünürdü. Tam o noktada bir şey söylemezse sohbet bitecekti.

“Tipim değil,” dedi gülerek. Genç kızın da gülümsemesine sevindi.

“Birkaç yıldır Kürşat Bey’in etrafında dolanıyor. Aralarında çok eskiye dayanan bir dostluk var sanırım. Ancak bu bana anlamsız geliyor çünkü Kürşat Bey’in çok hazzedeceği türden bir insan değildir.”

“Siz öyle biri misiniz peki?”

Engin’in birden gelen sorusu Yeşim’in kaşlarının çatılmasına sebep oldu. Bu kaş çatış, kızgınlık belirtisinden çok, ilk defa düşünülen bir konuya verilen tepki gibiydi.

“Beni sevmese bunca yıl koruyup kollamazdı sanırım.”

“Yeğeni falan mısınız?”

“Hayır, akrabalığımız yok. Ama ellerinde büyüdüm sayılır. Bana bir yuva sundular, okuttular, iş sahibi yaptılar.”

“Onlar?”

“Mustafa Bey ve Kürşat Bey. Mustafa Bey’in asistanlığını yapıyorum ben.”

Engin’in surat ifadesi kızın bir kere daha gülümsemesine neden oldu.

“Haklısınız. Bu benim en kötü özelliğim: Lafa ortasından başlamak. Tanışalım önce; ben Yeşim.”

Genç kızın elleri banyo sonrası sarındığı havlulardan bile yumuşak ve pürüzsüzdü. Engin, avcunda tuttuğu eli bırakmak istemedi.

“Siz de bugünün özel misafiri olmalısınız,” dedi Yeşim elini çekerek.

Engin kendini tanıttı ve kısaca yata geliş hikâyesinden bahsetti. Yeşim hâlâ gülümsüyordu ve gülümsemesinden fire vermeden, “Ne zaman Bodrum’a gelsek, Kürşat Bey sizin gibilerini bulur zaten,” dediğinde Engin’in suratı asıldı. Yattan atlayarak kıyıya yüzmek gibi bir istek duydu bir anda. Yeşim bu kez kahkaha attı. Kızın kahkahası insanın yüreğine kadar süzülen bir şelale gibiydi.

“Merak etmeyin, kötü bir niyeti yoktur onun. İyi biridir. Sadece kaybettiği evladının yerine, oğlu olmasını umduklarını yakınında tutmayı sever.”

“Üzüldüm, genç yaşta mı vefat etmiş oğlu?”

“Vefat etmek… Orası belirsiz. Yıllar önce Bodrum’a geldiğinde bir ilişkisi olmuş. Kadını doğru dürüst tanımıyormuş bile. Gençliğinde hızlıymış sanırım, kadına ümit vermiş, birkaç gün gönlünü eğlendirmiş ve ortada bırakıp gitmiş. Tam adını bile bilmiyor kadının; bulamamış, öğrenememiş hiçbir zaman.”

“Annemin adını o yüzden sordu demek…” diye mırıldandı Engin. “Sonra?”

“Aradan iki yıl geçtikten sonra isimsiz bir mektup almış. Kadın çelimsiz bir oğlan çocuğunun fotoğrafını yollamış sadece. Fotoğrafın arkasında bir notla birlikte: ‘Asla sana baba demeyecek olan çocuğun.’ yazıyormuş notta. Ne isim ne adres…”

“Bu çok acımasızca değil mi?”

“Kürşat Bey’in yaptığı kadar bence. Neyse, rahat ol, yani sana asılmıyor sadece bulamadığı oğlunun yerine koyuyor. Eğlenmene…”

Yeşim, kır saçlı ve göbekli bir adamın el işareti üzerine sözünü yarım bırakıp hareketlendi. Aynı şekilde el işareti ile geleceğini belirtti. Engin’in puntele tutunan elinin üzerine kendi elini koyup göz kırptı.

“Anlattıklarım aramızda kalsın, lütfen. Bu da kötü özelliklerimden biri.”

Engin, etekleri uçuşarak yürüyen kızın arkasından bakakaldı. Bir süre etrafı izledi. Hiç tanımadığı, o küçükken ölen babasını düşününce anlık bir huzursuzluk hissetti ama düşündüklerinin saçma olduğu kanaatine vararak günün tadını çıkarmaya karar verdi. İlk iş serinlemek için içecek bir şey almak üzere bara doğru yürüdü. Barın diğer tarafında olmaya alışkın delikanlı, barmenle bir süre sohbet ettikten sonra kendisinin bu işte daha iyi olduğunu düşündü ve yatta bir iş kapabilmeyi umdu.

“Bana da beyefendinin içtiğinden,” dedi arkasından bir ses.

Engin, kadına baktığında onu tanıdığını fark etti. Yanındaki yüksek tabureye ilişmeye çalışan kadın, çalıştığı otelin daimî müşterilerinden biri olan Tuba Turhan’dı. Engin, kısa boylu kadının tabureye oturmasına yardım etti.

“Teşekkürler tatlım. Bu tabureler neden bu kadar yüksek oluyor anlamıyorum. Herkeste şu Rus kızdaki gibi bacak olmuyor ki,” deyip kahkaha attı.

Engin, kadındaki özgüvene hayran kalmıştı. Kadının baktığı yöne başını çevirince gerçekten arşa uzanıyor gibi görünen bacaklara takıldı kaldı. Yat açıkta alarga durumundaydı. Misafirler denize giriyorlardı. Rus kız da estetik hareketlerle kendini mavi sulara bıraktı.

“Kodamanlar bayılıyorlar yanlarında böyle kızlar taşımaya. Bir çeşit gösteriş malzemesi yani. Sanırım genç kadınlar bu tip adamlara kendilerini genç hissettiriyor.”

Engin kodaman olarak kastedilenin, kızın her hareketini keskin bakışlarla takip eden, ellili yaşlarında, saç ektirdiği her halinden belli olan adam olduğunu anladı. Adam yat hareket ettiğinden beri sürekli telefonda konuşuyordu. Birkaç kez öfkeli bir biçimde, Engin’in dört ay yemeden içmeden çalışsa anca alabileceği telefonunu şezlonga fırlatmıştı.

Tuba Hanım, içkisinden bir yudum alıp suratını buruşturdu.

“Sanırım sizin içtiğiniz bana göre değilmiş.”

“İsterseniz ben, tam da size göre bir şey hazırlayabilirim,” diyerek fırsattan yararlanmak istedi Engin. “Tabii barmen arkadaşın da izni olursa.”

Kadının otelde kaldığı zamanlarda ne içtiğini hatırlıyordu ve şansından kadın Engin’i hiç hatırlamıyordu. Tam da kadının hoşlanacağı tatlılıkta bir kokteyl hazırladı. Bu kez Tuba’nın yüzüne, memnuniyetini belirten bir gülümseme yayıldı.

“Yeni kitabımda bunun tarifine de yer vermeliyim mutlaka.”

Engin, kadının yazar olduğunu duymuştu ama yazdığı tür kendisine hitap etmediğinden hiçbir kitabını okumamıştı. Yine de kadını memnun etmek için, “Kitaplarınızın harika olduklarını duymuştum. İnşallah en kısa sürede okuyacağım,” dedi.

“Siz de geceyi yatta geçirecekseniz eğer, akşam yemeğinde bir tanesini imzalı hediye edebilirim. Bu güzel içkinin hatırına…”

Akşam olmak üzereyken yattan ayrılan misafirler botlarla sahile taşındı. Geriye kalanlar geceyi geçirecekleri odalarına çekildiler ve akşam yemeği için hazırlanmaya başladılar. Engin de kalabalığa uyum sağlayarak odasına çekildi ve yatağa uzandı. Tüm gün açık büfeden yemek yedikten sonra insanların akşam yemeğine neden ihtiyaç duyduklarını düşünürken uyuyakaldı. Uykunun en tatlı yerindeyken koridorlarda yankılanan yemek servisinin başlamak üzere olduğu anonsuyla uyandı.

Engin, vakitsiz uyumanın verdiği sersemlikle sendeleyerek kalktı. Üzerindeki şortu kırıştırmış olduğu için suçluluk hissetti. Giysi dolabını bir süre seyretti. Çalıştığı teknelerde insanlar akşam yemeği için şıklık yarışına girerlerdi. “Madem bana bu imkânlar sunuldu, tadını çıkarayım ben de…” diye düşünerek, askıdan turkuaz renkli, keten gömleği aldı, altına beyaz keten pantolonu giyindi. Aynada kendine baktığında, zengin züppelere benzeyişine güldü.

Akşam yemeğinin yenileceği ana salonda on iki kişilik servis açılmıştı. Masanın baş köşesinde Kürşat Bey oturuyordu. Nalan Hanım ve genç sevgilisi Bora çoktan masaya yerleşmişlerdi. Onların karşısında Yeşim ve Yeşim’i yanına çağıran adam vardı. Kürşat, Engin’i görünce ayağa kalktı ve onu ayakta karşıladı. Hemen yanındaki boş sandalyeyi, oturması için işaret etti. Engin sandalyeye yerleşirken, “Gel bakalım yakışıklı, nasıl, memnun kaldın mı bugünkü eğlenceden?” diye sordu. Engin ona nezaketle cevap verdi.

Nalan, protez dişlerini olduğu gibi ortaya sererek, “Kürşat’ çığım bu beyefendiyi bizimle tanıştırmayacak mısın?” diye sordu.

Engin, ne denilerek takdim edileceğinin merakıyla gözlerini içkisini yudumlayan Kürşat’ın yüzüne dikti ama Kürşat soruyu duymazdan gelmişti. Nalan’ın sorusundan vazgeçmeye niyeti yoktu.

“Ay yoksa sen… Kerem’in oğlusun kesin. Amerika’da yaşayan. Bodrum’da tatil yapacağını duymuştum annenden.”

“Sanırım benzettiniz efendim. Ben sadece…”

“Sadece benim misafirim. Çek tırnaklarını çocuğun üzerinden Nalan. Yanındaki oyuncağınla yetin bir kere de…” diye sert bir şekilde çıkıştı Kürşat.

Bora’nın suratı asılmıştı. Nalan ise öfkeden dudaklarını kemiriyordu. Engin, yanında oturan Yeşim’in kıkırdadığını fark etmişti. Anlaşılan kız, böyle durumlardan garip bir keyif alıyordu.

Rus güzelle, sevgilisi Tayfun Kırmaz yemek salonuna girene kadar ortamdaki gergin hava dağılmadı. Tayfun Bey, uğruna yirmi yıllık eşinden ayrıldığı Rus mankeni masaya oturttuktan sonra çalan telefonuna bakmak için izin istedi. Salondan çıkarken karşısındakine sarf ettiği sözler tüm başların adama çevrilmesine sebep oldu.

“Hepiniz geri zekâlısınız. Size boşa para döküyorum ben. Birkaç gün daha izin koparın, toparlayacağım diyorum.”

O salondan ayrılırken içeriye ay gibi parlayan güzellikte başka bir kadın girdi. Engin, kadını güneşlenirken görmüştü. Melike Mercan, bir diziyle meşhur olan oyunculardan biriydi. Güzelliği sayesinde başrolü kapmış ama yeteneksizliği yüzünden de dizinin erken final yapmasının başlıca sebebi olmuştu. Eski bir gol kralının kızıydı. Babası birkaç sene evvel vefat etmiş ve aileye borçtan başka bir şey bırakmamıştı. Melike’nin rahat bir hayat sürebilmesinin tek yolu güzelliğini kullanmaktı ve bunun için elinde birkaç senesi vardı. Engin bunları, tüm gün televizyon başından kalkmayan annesinden dinlemişti.

Melike, olabildiğince çocuksu ve yapmacık bir sesle, “Merhaba, Bodrum’un en yakışıklısına. Tüm gün göremedim seni, yine saklandın bizden,” derken Kürşat’ın dibine kadar gelmiş ve adam ne kadar kendini çekerse çeksin yanağına bir öpücük kondurmuştu. Kürşat, kıza en ufak bir gülümsemeyle bile karşılık vermeyince Melike omuz silkerek, masanın diğer ucunda kendisi için çekilen sandalyeye oturdu.

Gelen konukları karşılayan adama dönüp “İsmail, Kürşat Bey için balık hazırlattınız mı?” diye sordu Yeşim’in sağında oturan şişman adam.

İsmail’in cevap vermesine fırsat vermeden, “Ah be Mustafa, beni sağlığım kadar kendi sağlığınla ilgilensen keşke,” diye homurdandı Kürşat.

Engin için masanın çevresine toplanmaya başlayan bu topluluğu izlemek bir tiyatro gösterisi, hatta tenis maçı izlemek gibiydi. Bakışları bir o yana bir bu yana kayıyor, konuşmaları takip etmeye çalışıyordu. Rus mankenin karşısına geçip oturan adamı daha önce görmemişti, hatta adamın masaya ne ara gelip Mustafa’nın yanına oturduğunu bile fark etmemişti ki Engin gibi dikkatli birinin böyle bir şeyi kaçırmış olması, diğer adamın maharetinden olsa gerekti.

“Doktor, bir şey söylesene. Ben turp gibi değil miyim?” diye sordu Mustafa denilen adam.

“Pek de sayılmazsınız. Kilo fazlalığınız var ve kolesterolünüz sınırda,” diye cevap verdi sessizce masaya oturmuş olan.

Mustafa kadehini doktora doğru kaldırarak, “Doktor, sen de lafı inceltmeyi hiç beceremiyorsun. Çat çat yüzüne vuruyorsun insanın. Ama Kürşat Bey’e de senin gibisi lazımdı,” dedi.

Doktor, bunu iltifat addederek, teşekkür eder gibi başını eğdi. “Kürşat Bey, kalbindeki genetik problemi ve diyabeti dikkate alıyor en azından,” dedi muzipçe gülümseyerek.

Kürşat elini Engin’in omzuna koydu.

“Bak evlat, benden sana bir baba nasihati: bir gün iş kuracak olursan sakın kendine ortak alma. Sonra boşayamadığın karınmış gibi ömür boyu başının etini yiyorlar,” dedi ve kahkaha attı.

Engin, Mustafa’nın diliyle dişi arasında, “Ne ortak ama,” dediğini işitti.

Uçuşan uzun şifon elbisesinin içinde daha da kısa boylu görünen Tuba, “Bakıyorum da yine neşeniz yerinde Mustafa’cığım,” diyerek salondakileri selamladı. Engin, kadının pozitif enerjisinden çok etkilenmişti. Yürüdüğü yere ışık saçıyordu, neredeyse altmış yaşına dayanmış ama hala kırktan fazla göstermeyen kadın.

Tuba, Engin’e bir eliyle öpücük yolladı ve diğer elindeki kitabı salladı: “Sözümü unutmadım şeker şey. Kitabın burada.”

Engin, daha önce adını sanını duymadığı bir adamın hayat hikayesinin yazılı olduğu kitabı teşekkür ederek aldı ve sayfalarını ilgileniyormuş gibi davranmaya özen göstererek karıştırmaya başladı. Tuba, Engin’in karşısındaki boş sandalyeye, Nalan’ın yanına otururken aynı şen tavrıyla;

“E, seninle ilgili kitabı ne zaman yazmaya başlayacağız Kürşat? Geçen yaz sözünü vermiştin, tamam de, on beş günde yazarız. Hakkında epey bilgi topladım zaten, iş senin olur demene kaldı artık,” dediğinde Kürşat’ın suratında oluşan memnuniyetsiz ifade Engin’in gözünden kaçmadı.

“Bakarız,” diyerek geçiştirdi kadını.

“Bakarız deme, eğer izin vermezsen ben de elimdeki tüm bilgileri kullanarak kendim yazarım o kitabı.”

Kadın bu cümleyi her ne kadar şakalaşır gibi söylese de adamı tehdit ediyor gibiydi. Diğerleri hissetmese de Engin kadının gözlerindeki parıltıları, Kürşat’ın suratındaki seğirme halini fark etmişti. Kürşat’ın gözleri tam karşısındaki boş sandalyeye takıldı. Anlaşılan o sandalye dolmadan yemek başlamayacaktı. Huzursuzca yerinden kımıldandığını fark eden İsmail hızlı adımlarla patronunun yanına geldi ve kulağına eğilerek bir şey fısıldadı.

Engin, İsmail denilen bu adamın göründüğünden daha önemli bir mevkide olduğunu o an düşündü. Adam neredeyse hiç konuşmuyordu ama hareketleriyle tüm yatı idare ediyor, bakışlardan kendine çıkarılan vazifeyi anında seziyordu.

“Bot sahiden ayrılmış. Bugün avukatım da bize katılacak.”

Mustafa bir süredir sabırsızlıktan oynayıp durduğu çatalı tabağına düşürdü.

“A, Sedat ne ara İstanbul’a döndü de ne ara Bodrum’a geldi? Dün sabah konuştuğumuzda Amsterdam’daydı.”

Bu kez şaşırma sırası Yeşim’ e geçmiş olmalıydı. Gözlerini kocaman açarak sordu:

“Sedat abi Amsterdam’a mı gitmişti ki? Nasıl gitmiş, uçmaktan korkmuyor muydu o?”

“Hem de nasıl korkar. Vallahi ben de bilmiyorum neden gittiğini. Benden de saklanan bir sır var ya hayırlısı.”

“Ben yolladım kızım. Oradaki avukatımın halledemeyeceği bir işim vardı,” diyerek soruları kesmeye çalışan bir bakış fırlattı Kürşat ama Mustafa oralı olmadı. Engin, yılların deneyimi sayesinde adamın alkole dayanıklı olmadığını hemen anlamıştı.

Mustafa, yanında oturan doktorun sırtına dostça vurdu. “Doktor, sen biliyor musun neler dönüyor burada? Bak, seni bu işe ben aldım unutma ha, patronumuzun az bir ömrü falan kaldıysa bilelim,” dedi ve peşinden kahkaha attı. Ama kendisinden başka gülen olmayınca yaptığı şakanın pek de hoş karşılanmadığının ayırdına vardı.

Sadece Doktor olarak hitap edildiği için Engin’in adını öğrenemediği doktoru baştan aşağıya süzen Nalan, bakışlarını yatın sahibine çevirdi.

“Kürşat, senin her zamanki doktoruna ne oldu sahi? Ne sevimli, tontiş, şakacı bir adamdı o.”

Kürşat kadının sorusunu yine cevapsız bırakınca, ortamın daha fazla gerilmesini istemeyen Yeşim dayanamadı bu kez.

“Kızını evlendiriyor. Bu yaz için izin aldı.”

“Ah canım kıyamam, sen geçicisin o zaman. Eğer işten çıkarırlarsa gel beni bul Doktor. Sana seve seve iş veririm,” dedi Nalan. Bora, avucunun içinde buruşturduğu peçeteyi hızla tabağın ortasına bıraktı. Sandalyesini sertçe geriye itti.

“İzninizle, yemek başlayana kadar bir hava alacağım ben,” diyerek masadan kalktı. Melike de onun peşinden izin istedi ve öfkeden kıpkırmızı olan çocuğun peşinden koştu.

Kürşat, “Çocuğun yanında böyle davranmaya devam edersen şu genç kıza kaptıracaksın haberin olsun,” dedi.

“İki çulsuz bir halt edemezler, en fazla bir iki sevişirler, sonra yine bizim eteğimize sığınırlar bunlar gibiler,” dedi Nalan şımarıkça gülerek ve doktora göz kırptı utanmazca.

Yeşim, masada tek başına kalan ve neler konuşulduğunu anlamadığı için huzursuzlanan Rus mankenle akıcı bir biçimde Rusça konuşmaya başladı. Engin, yıllardır turizm sektöründe çalıştığı için çat pat Rusça, İngilizce ve Almanca biliyordu. Annesi hep dile yatkın olduğundan bu kadar kolay dil öğrendiğini söylerdi. İki kadının konuşmasına ara ara katılmaya çalışıyor, bu şekilde Yeşim’in ilgisini yeniden üzerine çekmeye çalışıyordu.

“Ondan hoşlanacağına emindim zaten,” diye fısıldadı Kürşat. “O benim manevi evladım gibidir. Buradaki yalakaların hiçbirine benzemez.”

“Öğleyin sizden ayrıldıktan sonra tanıştık. Mustafa Bey’in asistanı olduğundan, onu sizin okuttuğunuzdan bahsetti.”

“Aslında onu Mustafa buldu. Erken yaşta kimsesiz kalmış bir kız çocuğu… Işıklarda araba camı silmeye zorlanan, ne kadar çamura bulanmaya çalışılırsa çalışılsın ışıldayan bir cevher. Mustafa ve eşi onu himayelerine aldılar. Yetiştirdiler, Mustafa’nın rahmetli eşi Türkan, kızı gibi büyüttü onu. Ne kadar lüksün içinde büyürse büyüsün hiçbir zaman şımarmadı. Ne başardıysa kendi emeğiyle başardı. Şimdi istiyorum ki kendisi gibi zeki, namuslu, çalışkan bir eşi olsun.”

Engin, Kürşat’ın Yeşim ve kendisi ile ilgili bir planı olup olmadığından emin olmak için adamın gözlerinin içine dikti gözlerini ve bir ipucu bulmayı umdu ama bu da cevapsız bir bilmece gibi boşlukta asılı kaldı. Konuşma belki devam edecekti ama yemek salonuna giren kalabalıkla son buldu.

Çeşitli sebeplerle ortamdan ayrı olan kim varsa, Avukat Sedat ve İsmail’le birlikte salona girdi, yerlerine yerleşti. Geç ve gerginliklerle başlayan yemek, sunumların ve lezzetlerin enfes oluşuyla tatlanmıştı. İnsanlar birbirleriyle sohbet ederek birbiri ardına gelen tabaklarda ne var ne yoksa süpürüyordu. Yeşim’in kolu ara sıra Engin’inkine temas ediyor, her temasta Engin vücuduna yayılan bir elektrik hissediyordu.

Yemek faslı sona erdiğinde Kürşat, avukatını alıp gözden kayboldu. Engin, Yeşim’in Doktor’ la muhabbetini anlam veremediği bir kıskançlıkla izliyordu. Bir an için kızla göz göze geldiğinde kendini yakalanmış gibi hissetti ve oradan uzaklaşmaya çabaladı. Serinlemek için yatın ikinci katındaki yemek salonunun teras kısmına çıktı. Üst kattan gelen konuşma kulağına çalındığında konuşanların kim olduğunu anında anladı. İki kişi arasındaki bu hararetli tartışmaya kulak kabartmakla oradan ayrılmak arasında kaldı ama duyduğu cümle merakını cezbetti.

“Vasiyet yazdırdığına emin misin? Yıllardır akrabası olduğumu bir kere bile önemsemedi ki, şimdi önemsesin.”

“Biliyorsun, ben de sadece bir çalışanım. Bana da bir şey kalmayacak, eminim.”

“Bu muazzam mirasın varisini yıllardır arıyor. Sence bulduğu için mi şimdi böyle davranıyor?”

“Bulamayacağına eminim ben.”

İkilinin konuşması başka bir sesle bölündü.

“Gelin şekerim. Ben de hava almaya çıkmıştım, sadece,” diyerek konuşmayı kapattı kadın olan.

Engin, duyduklarından tedirgin olmuştu. Birdenbire zengin bir adam çıkagelmiş, günlerce kendisiyle sohbet etmiş, hakkında her şeyi öğrenmeye çabalamıştı. Engin, babasını hiç tanımamıştı. Annesi o doğmadan önce, babasının bir kazada öldüğünü söylemişti. Babasının ailesi de yurt dışındaydı ve onu hiç arayıp sormamışlardı. Annesi ona fotoğraflar göstermişti. Engin, o fotoğraflardaki adamın Kürşat olmadığından emindi ama ya annesi… Aklı karışıyordu. Düşündükleri mantıksızdı, anacığı böyle bir şey yapmazdı ama Kürşat’ın bu yakınlığı da normal değildi.

“Derinlere dalmışsın,” dedi bir ses arkasından, “Bence burada böyle dikileceğine küçük hanımla ilgilenmelisin. Deminden beri bir gözü sende.”

Tuba Hanım’ın yakmak için çabaladığı sigarasını kibarca yaktı Engin. Bir tane de kendisi için yaktı. “Kürşat Bey ile ilgili kitabı gerçekten de yazacak mısınız?” diye sordu pat diye.

“Neden yazmayayım ki? Çok gizemli bir adam Kürşat Kalacan. O kitap önünde sonunda yazılacak. ‘Yerli Gatsby’ koyarız belki kitabın adını,” deyip kahkaha attı sempatik kadın.

Engin, kadının ağzından laf almak için, “Bildiğim kadarıyla Gatsby’nin gizemi tamamen sevdiği kadının dikkatini çekmek içindi. Yoksa Kürşat Bey’in de böyle bir mazisi mi var?” diye sordu.

“Hikâyenin o kısmı romantiklere göre elbette. Ben senin yerinde olsam bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye merak ederdim. Anadolu’nun bir köyünden kalkıp işçi olarak Hollanda’ya giden on sekiz yaşındaki bir delikanlı birkaç senede nasıl servet ediniyor, Türkiye’yle nasıl bağlantılar kuruyor, kimleri kendisine ihale vermeye mecbur bırakıyor ve ne işler çeviriyor ki kimseye güvenemeyip işlerin başına liseden bile mezun olmamış bir köylüsünü getiriyor. Bunlar aşk hikayesinden daha ilgi çekici değil mi?”

Engin, aklındaki sorulara cevap bulmak umuduyla, “Aşk kısmı da ilgi çekici olabilir,” dedi.

“Vay, bir romantik daha. Boşa heveslenme çocuk, adamın düzenli bir ilişkisi hiç olmamış. Varsa yoksa gönül eğlendirecek, her milletten güzeller. Aramızda kalsın ama, Melike de onlardan biri sanırım. Nalan’ın imalı laflarından öyle anladım ben.

“Neyse tatlım, Kürşat Bey onay verirse okuyucu onun hikayesinin sadece örnek iş adamı kısmını bilecek ama bana direnirse…”

Tuba Turhan cümlesini tamamlamadan sigarasından çektiği son nefesten sonra izmariti yere atıp ayağıyla ezdi. Engin, kadının gözlemlediğinden daha zeki ve elinin de güçlü olduğunu fakat çocuk hikayesiyle ilgili bir şey bilmediğini düşündü. Emin olmak için sordu:

“Peki, neden sürekli Bodrum’da tatil yapıyor, biliyor musunuz?”

“Sadece Bodrum da yapmıyor ki kuzum. Adamın tüm hayatı tatil gibi. İşlerini yıllardır başkaları yönetiyor. Tıpkı yukarıdaki patavatsız gibi, onlarca CEO var. Kendisi ne kadar onlardan ‘ortaklarım’ diye bahsetse de hiçbirine, yıllardır iti gibi peşinde koşturan Mustafa’ya bile, hisse vermediğini herkes biliyor. Deli maaşlar ödüyor ama malını mülkünü bölmüyor.”

Engin az önce konuşulandan yola çıkarak, yeni soruyu hemen yapıştırdı:

“Varisi kim peki?”

“Ne o, varisi olmaya mı niyetlendin delikanlı? Sence bir barmenden kendine varis mi yaratacak?”

Engin şaşırmıştı. Kadının yüzünde yine aynı muzip ifade vardı ve onu tanıdığını açıkça belli etmişti. Kısa boylu kadın, parmaklarının ucunda iyice yükselerek bir seksenden uzun olan Engin’in yanağından makas aldı ve iyice sokularak, “Sen gelirken biz gidiyorduk tatlım; boş ver bunları da Yeşim’i tavlamaya bak,” dedi. Askılı şifon elbisesinin deseninden olan ve uçuşan fuları yeniden boynuna atarak uzaklaştı.

Engin herkesten uzaklaşmak için alt kata indi. Yeşim de onu birkaç adım arkasından takip etti. Gözlerinden zekâ pırıltıları eksik olmayan bu genci tanımak, hatta onu öpmek için dayanılmaz bir arzu duymaya başlamıştı. Herkesin var olmadığını ya da taş olduğunu iddia ettiği kalbi delikanlıya baktıkça küt küt atıyordu. Hatta öyle fazla atıyordu ki Yeşim, bir an durup soluklanmak zorunda hissetti. Engin’in arkasından koşup yetişmek isterken ayakkabısının topuğu mapaya takıldı. Kız neredeyse düşüp kafasını çarpacaktı ki bir el onu kolundan yakaladı. Yine de Yeşim bir dizini fena halde yere çarpmıştı.

“Doktorunuz var diye böyle tehlikelere atılmanıza gerek yok küçük hanım,” dedi Doktor.

“Teşekkür ederim, gerçekten ucuz kurtuldum,” diye karşılık verdi Yeşim dizini ovarken.  Öyle sık nefes alıp veriyordu ki, Doktor ondan oturmasını istedi.

“Sanırım çok korktunuz.”

“Yok korku değil de koşturduğum zaman hep böyle olurum. Sakarlıklarım da tutar. Lütfen, işinizden alıkoymayayım sizi. Sanırım üst kata çıkıyordunuz,” dedi Yeşim, doktoru başından savmak olan niyetini gülümsemesinin arkasına gizleyerek.

“Önemli bir işim yok. Kürşat Bey’in insülin vakti geldi ama kendisi hâlâ Sedat Bey’le birlikte. Onu bekliyorum. Sizce daha çok sürer mi konuşmaları?”

“Belli olmaz, isterseniz siz yine de İsmail’i yollayarak hatırlatın kendinizi,” diye akıl verdi Yeşim.

Konuşmaları sessizce ve uzaktan takip eden Engin gülümsedi. Kızın, doktoru kendinden uzaklaştırmaya çalıştığını görmek hoşuna gitmişti.  Tam ikilinin yanına gitmeye niyetlenmişken İsmail denilen adam yine sessizce yanında bitmiş, hiç değişmeyen surat ifadesi ve otomatiğe bağlamış uşak ses tonuyla, Kürşat Bey’in onu davet ettiğini bildirmişti. Günlerdir zengin adamın akşam muhabbetini dinleyen ve aslında bundan hiç sıkılmayan Engin, yine muhabbet vaktinin geldiğini düşündü ve Yeşim’e gözleriyle veda etti.

Kendisininkinden daha büyük kamaraya tedirgin bir şekilde girdi Engin. Avukat hala Kürşat Bey’in yanındaydı, masaya dağılmış olan kağıtları topluyordu.

“Kusura bakma evlat. Bugün seninle yeterince ilgilenemedim. Patronunla konuştum, birkaç gün izin aldım senin için. Eğer sen de istersen baş misafirim olmaya devam etmeni istiyorum.”

Engin’in içinden bir ses “Ya şimdi ya da hiç!” dediğinde, içsesine çocukluğundan beri güvenmekten hiç pişmanlık yaşamamış olan delikanlı yüreğindeki baskıyı döktü ortaya:

“Ama neden?”

 

DEVAMI GELECEK…

Bay Bay

İnsanın devirdiği yetmiş senesinin bir şekilde dolandığı ayaklarına yük bindirmesi gerekirken, arkama baktığımda, geride nelerin kaldığını düşündüğümde, hafızasını yaşlılık hastalıklarına galebe çalamayan zamana yenik düşürmesi olacak iş değildi. Ama benim başıma gelenler bunun tam tersiydi. Hayatımı mahveden düşünceleri aklımdan çıkaramıyor, son zamanlarımda insanlar, yaptıkları, davranışları, yöntemleri haricinde bir konuya kafa yoramıyordum.

Eskiden olsaydı, dinin sadece dünya için indirilmiş bir ortak akıl olduğunu söylerdim; çünkü kutsal kitaplardaki ibadet yöntemleri, üzerine çakıldığımız bu gezegene aitti. Kutsal kitaplarda, namaz vakitleri anlatılırken, dünya merkezli bir zamanlamayla hesapların yapılması istenmişti. O halde yaşamın olabileceği gezegenlerde ya insan ya da inançlı kimse yoktu. O kızıl ve kurak gezegenlerdeki varlıklar dini bir şekilde yaşıyor olsalar bile, dünya insanı için tarif edilen yöntemlerle ibadet edemezlerdi. Gezegenlerinin yarıçapları, ışık veren yıldızlarına olan uzaklıkları, gece ve gündüz uzunlukları ve daha birçok şey farklı olmalıydı. O dünyaların varlıklarına farklı kitaplar indirilmeliydi.

Eskiden böyle düşünürdüm. İnancım gereği her şeyin bir nedeninin ve sonucunun olduğuna inanır ve temelsiz, kaynaksız, tohumsuz bir düşüncenin aklımda yer etmesine izin vermezdim. Ama artık değiştim. Yetmişinci yaşıma bastım. Her sonucun bir nedeni olduğuna inanmaktan ve bunlarla hayatıma şekil vermekten bıktım. Özgür olmak istiyorum, hem de çok özgür. Ve sınırsız bir bağımsızlık, istediğim bu… İnsanların ne düşündükleri benim artık umurumda olmayacak. İş işten geçmiş, diyebilirsiniz; bazıları da zararın neresinden dönülse kârdır, diyeceklerdir. Ne dediğiniz umurumda bile değil.

Yaşlı insanlar ölürler, değil mi? İnsanlar da yaşlı morukların öleceğini düşünür. Yaşlı insanların öleceğini düşünen kişiler yüzünden mi, sarkık ve pörsümüş derileri yanık lastik gibi kokan bu adamlar kara toprağı boylar? Size göre öyle. Ama bana göre değil. Ben de bir zamanlar sizin gibi düşünürdüm. Adamın tekinin sakat bacağına bakar, tahta koltuk değneklerine dokunur, insanların acıma dolu bakışlarından kaçmak için kısıtlı hareketlerle, yavaşça yürüyen bu kimsenin inançsızlığının kaynağını bulduğumu söylerdim. Bazen de şehrin muhafazakâr yöneticilerinin kapattırdığı genelevin yıkılmasından sonra hayvanlara tecavüz eden erkeklerin sayısının arttığını düşünürdüm. Yaşlanmama sebep olan şeyin zaman olduğuna inanırdım.

Böyle düşünmenin en kolay şey olduğunu anladım. Çünkü kendimizi bir şekilde açıklamalarla kandırarak, içimize su serpmek istiyorduk, aklımızdaki şüpheli ve soru işaretli karanlık bölgelere ışık tutmak niyetindeydik. Bana niçin “Bay Bay” dediklerini kahvehane arkadaşlarıma, emekliler derneğindeki tanışlara, çiftçilik işçileri lokalindeki mesai arkadaşlarıma asla soramasam da, bir nedeni olduğunu bilirdim.

Hayatımın bu son döneminde, aklımı açmayı ve serbest bırakmayı ben mi istedim, bilmiyorum; ama görünen o ki artık insanların nedenlerini araştırıp soruşturarak zaman kaybetmek istemiyorum.

“Peki, ne yapmak istiyor Yücel?” diye soruyordu, üvey kardeşim.

“Sana söyleyeyim kardeşim,” dedim ona. “İnsanların bana niçin bu lakabı taktıklarını asla öğrenemeyeceğim bir günün yaklaştığını hissediyorum. Çocuklarım daha cenaze namazı nasıl kılınır, ölünün tabutu nasıl omuzda taşınır, mezara toprak nasıl atılır, iş olup bittikten sonraki adetler nasıldır, bunu bile bilmiyorlar. Benim gibi inançlı bir adamdan böyle çocukların olması iş değil bana göre. Yani hep yanıldığımı düşünmeye başladım. Nedenler sonuçlara etki etmiyor olabilir. Onların doğumuna neden olan benim, ama onlar benim sonucum olamayacak kadar uzaklar benden.”

Kardeşim haklı olduğumu söylüyordu. İnsanların nedenlere ve sonuçlara bağlanması akıl hastalıklarına bahane olabilirdi. Benden on yaş küçüktü ve dinç, sağlıklı ve uzun boylu yapısı sayesinde bir beş yaş daha da zamandan çalıyordu.

“Bu fikirlere fazlasıyla dalarsan, insanın niçin yaratıldığını da düşünürsün. Haksız mıyım?”

“Haklısın. Bunu düşüneli çok oldu. Tam yetmiş sene önce, beni bir bankamatiğin kapalı girişinde bulan, sabah namazı için ibadethanesine gitmekte olan esnaf, sanki bu soruyu kulağıma fısıldadı. Ama cevabını bulamıyorum. Yani sonunda bu da mı olacaktı?”

“Eskiden olduğu gibi yaşayabilirsin. Eskiden olduğu gibi…”

“Anlatamıyorum sanırım. Ben, eskiden olduğu gibi yaşamaktan bıktım. Eskiden kapının önündeki yoldan geçen bir komşumun, bana kanca atmak için bakkala gittiğini düşünürdüm. İnsan her gün ekmek alırdı, doğru, ama o kısa saçlı, donla sokaklarda gezinen, kocasını toprağa gömdüğü günün ardından ondan kalan malı mülkü önceki adamından doğan oğlunun üzerine geçiren kadının niyetini bozduğunu düşünürdüm. Eskiden her hareketimin hesabı vardı. Toplum içinde, neredeyse buzluktan yeni çıkmış gibiydim. Kaskatı, hareketsiz, cansız ve durgun. İnsanların her hareketimden bir anlam çıkaracaklarını düşünürdüm. Çünkü ben bu anlamı çıkarmakta tereddüt etmiyordum. Mesela, bir kadının arkasında yürümekte çok zorlanırdım. Onu takip ettiğimi düşüneceklerdi. Elli kuruşluk gazozlardan almak için markete girdiğimde, kasada kimsenin olmamasına dikkat ederdim. Neden markalı kolalardan almadığımı ve fakir olup olmadığımı düşüneceklerdi. Hep aynı gömlekle sokağa çıktığımı fark etmemeleri için, bir geçtiğim sokaktan ancak iki ay sonra bir daha geçerdim. Bu neden-sonuç ilişkisi beni öldürüyordu.”

“Yani geçmiş seni itiyor.”

“Hem de nasıl…”

“Ne yapabiliriz?”

Ne yapacağımı ben de bilmiyordum. Ama orduya yeniden yazılmadan önce bir şekilde sivil, üniformasız, emir komuta zincirine bağlı olmayan, sıradan yaşamın tadını bir de bu halde almak istiyordum. Epsilon sınıfı T modeli ehliyet sahibi olmanın bir işe yarayacağını düşünüyordum.

“Hep o gemilerden birini kullanmak istemiştim. Bilirsin, insan ölümü karşılamak ister. Savaş alanında ölmek, yataktaki, üzerine kustuğun, pislediğin, akıttığın ifrazatın iz bıraktığı çarşafla gömülmekten yeğdir bana göre.”

“Eskiden olsa bunu istemezdin.”

“Eskide değiliz kardeşim. Eskiden toplarımı avuçlayacak ruhlarını öte dünyaya yollayacağım düşman birliklerine hizmet eden aşağılıkların, bir ailelerinin, yollarını bekleyen yakınlarının olduğunu düşünürdüm. Ama artık çok sıkıldım. Şu yaşadığımız çağa bak. İnsanlar birbirlerini adlarıyla bile çağıramayacak kadar yozlaşmışlar.”

Son yirmi dört saat içinde yüklenen komut girdileri ve savaş planları, uçuş yönetmelikleri, her şeyi bir kenara itmeme neden oldu. Artık öldürmek istiyorum. İki buçuk milyon grostonluk bu geminin dümeninde, kendimi daha iyi hissediyorum. Artık nedenlerim ve sonuçlarım yok. Filonun en yaşlı kaptan pilotu olmama bakıp da beni bu göreve iten nedeni öğrenmek isteyecek kimse yok yanımda. Onlar da aynı şeyi istiyorlar. Öldürmek, yıkmak, parçalamak, devirmek, sindirmek, üzmek ve onları doğduklarına pişman etmek. Sıkılı yumruklarımı birbirlerine vurarak geçiriyorum.

“Bay Bay, neden orduya katıldın?”

“Bu soruya bir cevap vermeyeceğimi bildiğim için, köpek!”

Soru sormak istemeyeceklerdir. Nedensiz de olur. Hem de bal gibi olur. Atış poligonunda keskin gözlerimle nişan alırken, hedef tahtası arkasına gizlenmiş kontrolörler gördüm. Gelirlerken kenarda baldıran otu bitmiş bir çukurdan başını çıkaran köstebeği kafasından vurmuş olduğumu bana söyleyip söylememeleri gerektiğini tartışıyorlardı.

“Neredeymiş o baldıran otu?” diye sordum. Karabüken kadar zehirli bu bitkiyi kökünden söküp katlayarak, içine ıvır zıvırları kattığım cebime attım. Tüfeklikteki el kundaklarından birini ters çevirerek, boşlukta tabancamın sapıyla ezdiğim baldıran otunun suyunu plastik bir bardağa akıttım. Fakat ben değişmiştim. Çünkü bu otun suyunu ölmesini nefretle istediğim birine içirecek değildim. O zaman insanlar rütbeme sadık kalmadığımı düşüneceklerdi. Niçin bu adamı öldürdüğümü sorgulayacaklardı. Alıp veremediğimin ne olduğunu düşüneceklerdi. “Bay Bay” hitabını kötü bir manaya çektiğimi, benimle alay edildiğini düşündüğümü, onlardan hesap sormak istediğimi sanacaklardı.

En başta işin aslının bu şekilde olmadığını düşünüyordum. Ne demekti? Farklı, paralel kâinat dillerinde geçerli bir anlamı, “yıldız falları sistemi” kayıtlarında geçen bir algısı var mıydı? Bu kanguru kıçlı, sülük dudaklı, orantısız kaplan başlı alçak yaratıkların ne ezberlenmesi, öğrenilmesi, ne de tercüme edilmesi kolay olan dillerinde bir anlam sahibi olabileceği geldi aklıma. “Bay” tek başına insanı onurlandıran bir kelimeydi; ancak unvan sonrasında, tekrarlandığında, alayla karışık bir küçümsemeden, çocuksu bir şakadan ibaret gibiydi.

Fitili ateşleyenin mekânına uğramadan önce bu yaptığımdan utandım; çünkü değiştiğini sanan, nedenlerin ardında hareket etmekten vazgeçmiş birinin, soruların cevaplarını peşine takması gerekiyorken, tam tersi oluyordu.

“Bu son olacak,” dedim. Adamı Mürvet Hanım Konağının barında, yanındaki arkadaşına yıldız falı sisteminde tanıştığı fil bacaklı bir dişille yaşadığı maceraları anlatırken buldum. Kürdanlı zeytinini bardaktan taşıran içkisini sallıyor, bir arkadaşına, bir bana bakıyordu. Sanki kadınımla evimin yatak odasında çırılçıplak basılmışçasına korku dolu bakışlarla ısladığı gözlerini, zıpkınla delinip suda bırakılan balık gibi yan yatmış halde içkisinde yüzen zeytine odakladı. Kürdanın ucundan tutup zeytini ağzına attığında, tanıştırmak zorunda kaldığı adamı şimdi tanımışa benziyordu.

Ona sadece bir sorum vardı. Bana niçin “Bay Bay” demişti. Cevabını biliyor olmalıydı. İsim babasıydı. Duyacaklarımın aşağılayıcı, alaycı bir tarafı olmayacağını ve dans edilen pistte birbirlerini teklemelercesine seken insanlardan, barmenden, boğazına sarıldığı şişeyi ağzına götüren arkadaşından çekinmemin gerekmeyeceğini düşündüğümden, sorumu umuma açık sormuştum.

“Ya. Bakın kim gelmiş?” dedi. “Çok uzun zaman önce olmuş bir olayı hâlâ hatırlıyor. Dur bir düşüneyim.”

“Düşünmene gerek yok,” dedim. “Orduya tekrar yazıldım. Poligonda, simülatörde, savaş bakanlığında, karargâhta yapılacak çok işim var. Acele edersen iyi olur.”

Cevap vermekte, daha doğrusu samimi ve açık yürekli olmakta sıkıntı yaşadığından olsa gerek, lafı eveleyip geveliyordu. Konuyu fil hortumlu, bölünmüş cinsiyetli sistemlerin gencecik kızlarına taşıması hoşuma gitmemişti. Baldıran otunun sıkılmış suyunu içinde taşıdığım kapsül, cebimde evrile çevrile bir hâl olmuştu. Görmesini istemiyordum. Sadece benimle alay etmek isteyip istemediğini soracaktım. Kardeşim bile benimle bu şekilde konuşmaya başlamıştı.

“Ne ısmarlayayım sana?”

“Sorumun cevabını istiyorum. Bana neden ‘Bay Bay’ diyordun.”

“Şey.”

“Ney?”

“Sadece bir şakaydı.”

Bu cevap hoşuma gitmemişti. Devamının gelmesi halinde sıkılı yumruğumu ağzına geçireceğimi hissediyordum.

“Yani ne?”

“Açık olmamı ister misin? Yani gerçekten açık olmamı ister misin?”

Başımı salladım ve yaslandığım barı arkama alıp dans pistindeki kıvrak bedenlerin konuşmamızı dinlemek için yavaşladıklarını hatırlatmak, müdavimlerin ve Arap barmenin kulak kesildiğini belirtmek için mekânın tamamının ona odaklandığını göstermek istedim rahatlığımla. Terini sildi, çevresine bakındı, bar kapısındaki fedainin üçte ikisini kapladığı geçidi kaç saniyede geçebileceğini hesaplayıp, cevap verdi.

“Bir anlamı yok, inan bana. Sadece aklıma bir şey gelmedi ve ben kafiyeli olsun diye sana böyle seslendim.”

“Tam açıklayamadın sanırım.”

“Bu doğru. Senin adının ve soyadının belirsizliği karşısında yapılabilecek en doğru şeyi yaptım. İsmini bilmiyordum. Kimlerden olduğundan da habersizdim. Yapılabilecek en doğru şey buydu diye düşündüm. Sokakta bulunduğun söyleniyordu. Anasız ve babasız biriydin. Ağzımdan çıkıverdi ya da kaçıverdi. Hatırlıyor musun? İş eğitimi atölyesinde demir dövüyorduk, mukavva kesiyorduk, kalıplanmış alçıları şekillendiriyorduk. Okula yeni geldiğin, sınıfa adım attığın ilk gündü. Aceleci davrandım. Tüm sınıfın önünde seni küçük düşürmek istemezdim. Ama sen de hissetmişsindir ki, bu ‘bay’ kelimesinde art niyet aramak, cennette fahişe aramaya benzer.”

Haklı olabilirdi. Olayı izah ediş tarzı hoşuma gitmişti, fakat içim huzursuzdu. İşte şu rampadan havalanırken o günü düşünüyorum. Ne olduğu kimin umurumda? Fazla ömrümün kaldığını düşünmüyorum. Savaşarak ölmek en iyisi. Hastalığımı askıda unutulan bir pardösü gibi bıraktığım o bar taburesi üzerinde başladığım yeni hayatımın ilk aşaması bu. Görevim belli. Güney cephesi hat komutanı olan generalin birliğine katılmak ve vuruşmaya devam eden ileri alayına ham destek kuvveti sağlamak. Ardıllarım da gelecekler. Merak etmiyorum.

Neden mi? Cevabı yok. Cebimde yük olan, baldıran kökü suyuyla dolu kapsülü daha fazla taşımamak için tabii bir de. İnsanların bana bu şekilde seslendiği için onu öldürdüğümü düşünmemeleri için. Neden mi? Bir nedeni yok sanırım. Bu paragraftaki diğer açıklamalar da bir neden olamaz bence. Evet, nedeni yok.

Açıklamayı istedikten ve aldıktan sonra, isim babamla arkadaşı konuşuyorlarken, elimi cebime atıp kapsülün kapağını açtım. Kimse görmeden kök suyunu isim babamın arkadaşının bardağına boşaltıverdim. Neden mi? Bir nedeni yok. Artık bir askerim. Neden aramam. Neden arayanlardan hoşlanmam. Şişeyi isim babamın bardağına boşaltabilirdim mi diyorsunuz? Hani intikam almış olmak, ona ders vermek, haddini bildirmek için falan. Neden mi? Nedeni yok. Cebimdeki ağırlığı rahatsızlık verici olan şişeden kurtulmak için de değil. İyileştiğimi kanıtlamak için belki. Hayır, bu da bir neden değil midir? Neden mi? Nedensiz. Ben bir askerim. Ömrümü çalan nedenlerden artık arındım. Değebilirdi bu eylem, öyle mi? İnsanlar alay eden, lakap takan kimselerden hoşlanmazlar. Haklı olabilirsiniz. Belki kanun önünde de suçsuz bulunurdum. Ama kök suyunu bardağına boşalttığım arkadaşı, ki kim olduğunu bilmediğim, tanımadığım, ilk defa gördüğüm bir insandı, işimi görürdü. Neden mi? Nedeni olmasın diye, neden olmasın diye.

J.K.Rowling’in Başı Dertte

Her zaman söylerim. Her kitabın kendi yaşamı vardır diye. İster kurmaca olsun ister araştırma/inceleme olsun. Bir kere yayınlandı mı o artık yazarının olmaktan çıkmıştır. Okuyucuların olmuştur. Yazarının bile hayal edemediği şeyleri, kitabı okuyanlar hayal edip yorumlayabilirler; kendilerine göre anlam çıkarabilirler. O yüzden her birey aynı şeyi okusa bile değerlendirmeleri farklıdır. Bazen öyle olur ki bu değerlendirmelere yazar bile şaşırır. “Gerçekten ben bunu mu demek istemişim?” Ya da “Doğrusunu söylemek gerekirse baş karakterin o davranışının, o sözünün bu anlama da geleceğini de hiç düşünmemiştim,” diyebilirler. Eser kendi içinde tutarlı oldukça ve de beğenilince, okuyucu değerlendirmeyi keyifle yapar, hatta eğer söz konusu bir romansa sadece baş kahramanlarının değil, yan kahramanlarının hayat hikayelerini de takip eder, hayal eder, kitapta sonu bilinmeyenleri bile kendisi tamamlar. Bu Harry Potter serisinde de böyle olmuştur.

Bugünlerde Harry Potter’ın yazarı J.K.Rowling’in başı kendi hayranlarıyla dertte. Bence daha önemlisi Harry Potter serisiyle yani kendi kendisiyle dertte. Bazı hayranları onu, yazdıklarıyla ters düşen tweetlerinden dolayı eleştiriyorlar. Hayal kırıklığına uğradıklarını ifade ediyorlar. Bu bir yazarın başına gelebilecek olan en büyük başarısızlık mı diyelim, yoksa başarı mı? Düşünsenize yazdıklarınız o kadar seviliyor o kadar benimseniyor ki bir gün onları, size karşı yapılan eleştiride temel alan büyük bir okuyucu kitlesi buluyorsunuz karşınızda. Şimdi bu bir yazar olarak korkunç bir başarı mı yoksa başarısızlık mı? O kadar parayı kazandıktan sonra hangisi olduğunun ne önemi var diyenleriniz çıkabilir. Belki de bu doğrudur ama bence hem yazar hem de okuyucu için işte tam da o yüzden çok üzücü bir durumdur. O kadar sevildikten, sayıldıktan, hayran olunduktan sonra okuyucularıyla yazarın böyle karşı karşıya gelmesi, daha da ötesi birbirlerini incitmesi, ne bileyim, her iki tarafın da kurduğu bir dünyanın başlarına yıkılması gibi bir şey.

Şimdi gelelim asıl meseleye: Bu durumda o sevdiğiniz yazar, filozof ya da düşünürün eseri doğruluğundan, güzelliğinden, geçerliliğinden bir şey kaybeder mi? Onları yazan kişi bugün yazdıklarına aykırı hareket ediyor, konuşuyor, yazıyor diye eserlerini görmezden mi gelmek lazım? Tabii ki hayır. Bence yazdıkları bugün de geçerli ise, bugünkü yaşamımızda karşılaştığımız sorunlara işaret edebiliyorsa, bize fikir verebiliyorsa, hislerimize tercüman olabiliyorsa yazıldığı günkü değerinden hiçbir şey kaybetmez. Çünkü onlar artık yazarına ait değildirler. Topluma mal olmuşlardır. Bu durumda yazarın yapabileceği hiçbir şey yoktur.

İnsanlar değişir. Aksi zaten doğal olmazdı. Değişince fikirler, görüşler de değişir. Bu değişim her yönde olabilir. Daha önce yazdıkları doğrultusunda değişebilir ya da onlarla çelişebilir. Bazen de yazar daha önce hiç fark edilmeyen bir yönünü, bir düşüncesini gösterebilir. Ve bu görüş, düşünce bu kez yığınlar tarafından benimsenmeyebilir, hatta tehlikeli görülebilir. İşte o zaman yazarın başı büyük dertte demektir.

Bugün MuggleNet (www.mugglenet.com), Leaky Cauldron (www.leakycauldron.org) gibi yığınların takip ettiği fan siteleri J.K.Rowling ile aralarına mesafe koyduklarını ama Harry Potter kitaplarına sonuna kadar sahip çıkacaklarını açıkladılar. Artık ne J.K.Rowling’in resmini, sözlerini, websitesini, vakfını, ne de onunla ilgili başka haberleri yayınlayacaklar. Harry Potter kitaplarının, insanın kendisini ve başkalarını oldukları gibi kabul etmeyi öğrettiğini; ötekileştirilen toplumları, toplulukları, bireyleri merkeze koymayı ve desteklemeyi önerdiğini; sevgi ve anlayış yaydığını söyleyerek bunların ışığında çalışmaya devam edeceklerini dile getirdiler.

Sadece fan siteleri değil, Harry Potter filmlerinde oynayan artistler de J.K.Rowling ile aralarına bir çizgi çektiler. Harry Potter’ı oynayan Daniel Radcliffe, Hermione Granger’i oynayan Emma Watson, Ron Weasley’i oynayan Rupert Grint bunlardan sadece bazıları.

Ne yazık ki twitter öyle bir yer ki doğru söz çok çabuk kayboluveriyor; bir sürü şamatacı ve bilinçli veya bilinçsizce trollük yapanların yazdıkları arasında değeri bir anda yok oluyor. Sanırım J.K.Rowling bunu herkesten daha iyi bilir. Samanı çöpünden ayırmak çok zor. Değer mi o da ayrı mesele. O nedenle olsa gerek, bu gelinen aşamada J.K.Rowling, görüşlerini kendi websitesinde ayrıntıyla açıklamak zorunda kaldı. Evet, şimdi bütün görüşleri ortada. Trollük, şamatacılık yapmayanlar, gerçek düşüncelere, hareketlere bakanlar yazıyı okudular. Bu durumda Harry Potter’ın yazarı kendi başını daha epeyce ağrıtacağa benziyor.

J.K.Rowling, bu son görüşleri yanı sıra, para ve şöhretin getirdiği güçten başı dönmekle suçlanıyor. Bu gücü nasıl kullanacağını bilememek ve ağzından çıkanların nereye varacağını görememekle eleştiriliyor. Gündemi, keyfinin istediği bir konuda tutmaya çalıştığı için ayıplanıyor. Üstelik herkesin dikkatinin koronavirüs ve onun getirdiği, derinleştirdiği problemlerde olduğu bir sırada ve ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’daki ırkçılık karşıtı gösterilerin tüm hızıyla devam ettiği bir zamanda kendi gündemini öne çıkarması, hayranları arasında büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Tabii onu destekleyenler de var ama J.K.Rowling’e yetecek sayıda olmadığı besbelli.

Diğer bir yandan, önce tweeter’da ve şimdi artık yazılı ve sözlü basında da yürütülen bütün bu tartışmaların iyi bir yanı da var ki o da, İngiliz dili ve kültürünün, ihtiyaca göre kelime üretmede, ifade özgürlüğünün sınırlarını ve onun bir “mutlak özgürlük” olup olmadığını belirlemede aktif olarak çalışması; yürütülen tartışmaların en üst seviyede, öğretici ve aydınlatıcı olması. Tabii yine de şamatacıları, trolleri ayırabilmek gibi bir yetenek geliştirmeniz lazım. Hele yeni ortaya çıkan bir durum, ruh hali, duygu, düşünce ve kişileri tarif eden kelimelerin üretilmesi bence harika. Bir gün biz de ülkece ihtiyaç hissedersek yaratılan o kelimeleri kullanırız artık. Şimdilik pek gereksinim duymadığımızdan o sözcüklerden burada söz etmeyeceğim ve tartışma konusuna girmeyeceğim. Fakat bu yazı dizisini ilgilendiren öyle bir şey var ki ondan söz etmemek olmaz. O da fantastik edebiyatın kurmaca ürünü olan bir eşyanın, nasıl olup da yaşlı genç bütün okurlara kendilerini bulmada, kendilerini ve başkalarını oldukları gibi kabul etmede yardım ettiğidir. İşte bence Harry Potter’ın gizemlerinden biri de burada yatar.

Kelid Aynası

Bazen filozoflar, psikologlar, düşünce ve bilim insanları cilt cilt kitaplar üretirler kendimizi geliştirebilmemiz, kendimize yardım edebilmemiz için. Fakat nedense bu kitaplar, bir fantastik çocuk kitabında hayal ürünü olan bir eşya kadar etkili olamayabilir. Harry Potter’ı okuyanlar belki tahmin edecekler belki de, “İyi de hangi birinden söz ediyorsun?” diye soracaklar. Lafı fazla uzatmadan söyleyeyim: “Mirror of Erised”. Türkçe’ye “Kelid Aynası” olarak çevrilmiş. Bu arada ilk kitabın çevirisini yapan Ülkü Tamer’i ve diğer kitapları çeviren Sevin Okyay ile Kutlukhan Kutlu’yu anmadan geçmeyelim. (Bkz.https://dedektifdergi.com/sevin-okyay-ile-roportaj/) Peki, “Kelid” ne demek? Türkçe bir kelime mi? Hayır değil. Yine yazarın yaratıcı hayal gücü iş başında burada. Bütün Harry Potter hayranlarının bildiği gibi “Kelid” kelimesi, “dilek” kelimesinin aynadan okunması. Yani tersten. Tıpkı “Erised”in, İngilizce’de “desire” kelimesinin aynandan okunması gibi.

Peki bu Kelid Aynası ne işe yarıyor?

Bu ayna neden birçok Harry Potter okurunun hayatında önemli etkiler bırakmış? Bunun cevabını isterseniz Profesör Dumbledore’dan dinleyelim. Daha ilk kitap olan Felsefe Taşı’nda, Dumbledore bu bilgiyi Harry Potter’a Kelid Ayna’sı önünde karşılaştıkları zaman verir. Aynanın nasıl işlediğini öğrenen Harry Potter, bu bilgiyi Felsefe Taşı’nın sonunda Voldemort’a karşı kullanacaktır. Dumbledore der ki, “Kelid Aynası’na bakan kişi aynada kendisinden bile sakladığı en derin arzularını, çaresiz tutkularını, isteklerini görür.” Bu aslında çok ürkütücü bir şeydir. Kişi en derin arzusunu, çaresiz tutkusunu bilmeyebilir, ya da bilir de kabul etmek istemeyebilir. Belki de toplumdan gizlemek, ailesinden, arkadaşlarından gizlemek zorunda kaldığı için kendinde de gizlemiş, bastırmış olabilir. Bakın bütün bu söylediklerimi J.K.Rowling yazmıyor bile, ama okuyucu Harry Potter’ın ölmüş anne ve babasını aynada gördüğü zamanki halinden o kadar etkileniyor ki ister istemez kendisi böyle bir ayna önünde olursa, acaba ne göreceğini merak ediyor ve düşünmeye başlıyor. İşte o noktada hayal dünyasındaki sınırlar, dizginler, sansürler yıkılıp bütün kalıplar darma duman oluyor ve ortaya çıkan manzara gerçekten yerine göre ürkütücü, yerine göre çığır açıcı bir nitelik taşıyabiliyor. En derin dileklerini gerçekleştirebilmiş olanlar ya da hiçbir derin tutku, istek taşımayanlar ise, Dumbledore gibi, sadece bir çift yeni çorap görebiliyorlar. Tabii doğruysa. Tabii Dumbledore, Harry’den ve de okuyucudan bir şey saklamıyorsa. Çünkü aynadaki görüntüyü o kişiden başkası göremiyor.

İngilizler, “akıllı” diye matematikten, bilimden çok anlayanlara değil edebiyatta çok iyi hayal gücü ve dili olanlara derler. Sanırım demek istedikleri bu olsa gerek. Tabii bugün bu görüşün acısını çekmiyor değiller çünkü bunun olumsuz yanları da var. Pratik matematikten ve bilimden az anlayan nesillerin yetişmesi gibi. O yüzden dengelemeye çalışıyorlar ama daha önce de söylediğim gibi yazılı olmayan kurallar biraz zor ölüyor. (bkz.https://dedektifdergi.com/harry-potter-1/)

Ve Albus Dumbledore Mutluluğun Sırrını Açıklar

Dumbledore der ki, “Dünyanın en mutlu kişisi, Kelid Aynası’nı normal bir ayna gibi kullanır. Yani aynanın içinde kendisinin olduğu gibi yansımasından başka bir şey görmez.”

Bilgeliğinden, adilliğinden ve sihirdeki ustalığından kimsenin şüphe etmediği ve Voldemort’un çekindiği tek büyücü olan Profesör Dumbledore’nun, ölmüş annesiyle babasının aynadaki görüntüsü karşısında tutulup kalan, bu inanılmaz aynanın önünden ayrılamayan Harry Potter’a verdiği öğüt, yine herkese yol gösterici niteliktedir: “Fakat bu ayna bize ne bilgi verir ne de gerçeği gösterir. Onlar sadece hayaldirler ve hayallere takılıp kalmamak gerekir. Yaşamayı unutmamalıyız.” Aynadaki görüntü gerçek olmayabilir. Gerçekleşecek bir şey de olmayabilir. Fakat ya gerçekleşebilecek bir görüntüyse?… Kendi çabamızla ulaşılabileceğimiz bir hayal ise?…Belki de Dumbledore böyle bir durumda derin arzularımızın hırsa dönüşebilme tehlikesine karşı uyarıyor. Ve, “Yaşamayı unutmamalıyız,” diyor.

Kim bilir belki de J.K. Rowling’in Kelid Aynası’na bir de kendisinin bakması lazım. Acaba ne görürdü? Para dersen var. Ün dersen var.  İnsanların sevgisi, hayranlığı dersen var. Saygınlık dersen var. Geçmişte mutlu bir çocukluğu olmamış, babasıyla hep sorunlar yaşamış. Sonra yirmili yaşlarında Portekizli bir gazeteciyle evlenmiş ve kızı bebek iken kocasından ayrılmak zorunda kalmış. Depresyon geçirdiğini söylüyor. Bütün bunlar Harry Potter’dan önce olmuş. Ama şimdi ne mutlu ona ki bir ailesi var. İskoçyalı bir doktor olan kocasıyla 19 yıldır evli ve bu evlilikten de bir kız ve bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş. İskoçya’da şato gibi bir malikanede yaşıyor. Önemsediği bir emelde çalışan vakfı var. İstediği partiyi korkunç paralar ödeyerek destekleyebiliyor. Yani diyeceğim odur ki sizce, J.K.Rowling’in hâlâ kavuşamadığı hangi derin tutkusu, hâlâ hayata geçiremediği hangi derin arzusu kalmış olabilir ki? Ama işte kazın ayağı öyle değil. Demek ki var. Belki de artık hırsa dönüştü. Eğer öyleyse bu hırsının nereye varacağını yaşayıp hep birlikte göreceğiz.

Stadyumdaki Cinayet

Yarın oynanacak futbol maçı şampiyonu belirleyecekti. Ezeli rakip olan iki takımın puanları ve averajları aynıydı. Tüm ülke nefesini tutmuş bu karşılaşmayı bekliyordu. Her şey hazırdı, tek sorun maçı yönetecek hakemdi. Cümle alem hangi takımı tuttuğunu biliyordu. Federasyon ve Merkez Hakem Kurulu ise yangına benzin dökmek için uğraşıyordu. İki takımın fanatikleri zaten fırsat kolluyor, dalaşmak ve olay çıkarmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Futbolun zevkinden ziyade küfürleri ile yeni bir lugat geliştiriyor her daim kutsal saydıkları analarına küfür ve hakaret etmekten çekinmiyorlardı. Sorsanız hepsi haklıydı. Anneleri ise hayatlarındaki en değerli varlıklarıklarıydı. Bu tezatlığı ise aklı başında olan insanlar bile çözemiyordu.  Hele atanan hakemin ismi açıklandıktan sonra ne annesine ne de eşine söylenen hakaretleri hiçbir insan evladı kendine yakıştırmalıydı ama sokakta küfürler ayyuka çıkmıştı. İki takımın oyuncuları ve saygın taraftarları da bu durumdan rahatsızdı. Fakat sakin davranıp gazete köşelerinden taraftarlara çağrı yapsalar da alttan alta onlar da taraftarları kışkırtmaktan geri durmuyorlardı. Yani anlayacağınız üzere kimse memnun değildi bu durumdan ama hiç kimse de fedarasyonun bunu kasti yaptığına inanmıyordu. Hakemin desteklediği takımın taraftarı hakem atamasından memnunken diğer takımın taraftarlarıyla kavgaları köşe başlarında bir haftadır devam ediyordu.

Maça bir gün kala stadyum ekibinin başı Ercan, tüm ekibine son kontrolleri yaptırmak için canla başla çalışıyordu. Her şey mükemmel olmalıydı. Soyunma odalarından stada kadar gereken ne varsa eksiksiz olarak yerine getirilmesi için emirler yağdırıp duruyordu. Kendisi de hakemin tuttuğu takımın taraftarıydı ama ne küfürlere ne de saygısız konuşmaları onaylamıyor hak edenin, iyi oynayanın kazanmasını diliyordu. Tüm bu düşünceler eşliğinde soyunma odalarının olduğu bölüme doğru ilerlemeye başladı. Bir yerden su sesi geliyordu, biri musluğu açık unutmuştu. İlerledikçe burnuna gelen kokunun ne olduğunu çözemedi. Adımlarını hızlandırdı. Etrafına hızlıca göz atıp duş bölümüne geçtiğinde gördüğünün gerçek olmamasını dilerken buldu kendini. Birkaç saniye öylece kalakaldı sonra uykudan uyanır gibi ileri atılıp önce akan musluğu kapattı sonra yan tarafta maçı yönetecek olan hakem Uğur Özgür’ün kanlar içinde; bacakları öne doğru uzatılmış, sırtı duvara yaslanmış oturur haldeki görüntüsüne odaklandı. Beyaz gömleği kan ile kaplanmış, oturduğu yerde kanından küçük bir göl oluşmuştu. Ercan koşarak gitti, yere diz çöktü ve adamın nabzını kontrol etti. Nabzı atmıyordu. Düşmemek için çaba sarf ederken ayağa kalktı midesi bulanıyordu zorlukla sendeleyerek iki adım attı, cep telefonunu eline aldığında, ellerinin titrediğini fark etti ve zorlukla gereken her yere haber verdi. Soyunma odası koridorlarından koşar adım çıktığında ekibinden olan Çağrı ile karşılaşınca onun kolundan destek alarak gördüklerini anlattı, iki adam şokun etkisiyle koridorda bulunan oturaklara oturdular.

Başkomiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan olay yerine geldiklerinde adamın gömleğindeki kan olmasa onun huzur içinde uyuduğuna karar verebilirlerdi. Sinan Olay Yeri İnceleme Ekibi ve savcı Turgut Akman’ı karşılarken olay yerinin bozulmaması için, ekiplerin sarı şeritleri çekmesine yardım etti. Çünkü stat ekibi meraklı bakışları ile duş bölümünün kapısında birikmişti. Başkomiser Aylin kurbanın yanında savcının ön incelemesini izleyip kısa bir bilgi alışverişinden sonra raporlarını imzalamasını seyretti. Sinan’a tanıkları stadın uygun bir yerine alıp Emir ve Sedat’ı aramasını söyledi, sonra kurbanı incelemeye başladı. Kimlik bilgileri ellerindeydi. Kurban yıllardır hakemlik mesleğini icra eden Uğur Özgür’dü. Evli iki çocuk babasıydı. Kırk iki yaşında ve atadan zengin olan kurban, sosyal hayatın renkli simalarından biriydi. Gazete okuyan herkes onun renkli kişiliğini biliyordu. Aylin tüm bu düşünceler zihninden geçerken kurbana doğru eğildi eldivenli elleri ile kurbanın göğüs bölgesini incelemeye başladı. Sinan yanına dönmüş dikkatle Aylin’i izliyordu. Aylin, gömlek düğmelerini açtığında kalbinin üstünde görünen yaranın kurşun yarası olduğu apaçık görünüyordu. Bu yara dışında görünürde başka bir iz yoktu. Kurbanın oturuş pozisyonu oldukça düzgündü. Bacakları öne doğru uzatılmış, sırtı fayans duvara yaslanmıştı. İki kolu düzgünce yanlara bırakılmıştı. Aylin kurbanı hafifçe öne doğru oynatarak arka kısmına baktı, hiçbir şey yoktu, önce sağ kolunu sonra sol kolunu kaldırdı, sol eli yumruk şeklinde kalmıştı. Aylin avcu yavaşça açtığında yere düşen küçük kağıt parçası kimsenin gözünden kaçmadı. Aylin dikkatli bir biçimde Olay Yeri İnceleme Ekibinden aldığı cımbız ile kağıdı alıp açtı. “Senin için de geleceğim,” yazılmıştı. Aylin kağıdı delil torbasına koyup Olay Yeri İnceleme Ekibine teslim ettikten sonra incelemeye kaldığı yerden devam etti. Aylin tekrar etrafa baktı kanıt olabilecek bir şeyler aradı, fakat kanın dışında bir şey göremedi. Sinan ile soyunma odasından çıkınca Sedat ve Emir ile karşı karşıya geldiler. Kurbanı bulan kişiyi sorgulamak üzere stadın yedek oyuncu kulübesine doğru ilerlemeye başladılar. On kişi aynı anda bakışlarını gelenlere doğru kaldırdı, sadece bir tanesi başını ellerinin arasında almış ayakkabılarına bakıyordu, kurbanı bulan kişinin bu adam olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Aylin kendini ve ekibini tanıttıktan sonra adam başını yerden kaldırıp ayağa kalktı, hâlâ şokta ve huzursuzdu. Gözlerini Aylin’e dikip onun konuşmasına fırsat vermeden, “Ölmüş öyle değil mi komiserim?” diye fısıldadı.

Aylin soruyu duymamazlıktan gelerek, “Kurbanı siz mi buldunuz?” dedi.

“Evet, ben buldum.”

“Adınız ve mesleğiniz?”

“Ben, Ercan. Ercan Koşar.”

“Ercan Bey sizi yan tarafa alabilir miyim?” dedikten sonra adama yol verdi. Diğer kulübe boştu. Ercan o tarafa yürürken Aylin ekibi ile oturan adamlardan birkaç adım uzaklaşıp “Sedat, sen Olay Yeri İnceleme Ekibinin yanına geçip her deliği, her köşenin fotoğraflarını alması için Funda’yı bilgilendir. Bir de stadın etrafında ne kadar kamera varsa kayıtlarını alsınlar, hemen inceleme yapılsın. Emir sen de Adli Tıp’a gidecek olan kurbanın üzerinde cep telefonu varsa hemen Adli Bileşim’e ilet son görüşmelerin kayıtlarını hemen çıkarsınlar. Burada işim biter bitmez kurbanın eşini ziyarete gideceğim. Sinan sen adres bilgilerini ulaş. İşimiz biter bitmez emniyette bir araya geliriz. Sorusu olan var mı?” diye sordu kimseden ses çıkmayınca Aylin, Ercan’ı sorgulanmak üzere yanına geçti.

“Ercan Bey kurbanı tanıyor musunuz?”

“Elbette tanıyorum Uğur Bey’i.”

“Ercan Bey yakın olarak tanıyor musunuz diye sordum.”

Adam biraz mahcup bir şekilde, “Birkaç kez karşılaştık selam dışında basından tanıyorum,” dedi.

“Kurbanın maç öncesi burada olması olağan bir durum mu?”

“Hayır komiserim şimdiye kadar hiçbir hakemin maçtan saatler önce stada geldiğini görmedim.”

“Ercan Bey bu stada ve soyunma odalarına herkes girebilir mi?”

“Hayır giremez, izin almaları gerekir. Ama hakemler girebilir, bunun için kapıdaki güvenlik görevlisinden izin alıp bize bildirmesi gerekir.”

“Siz kurbanı tek başınıza mı buldunuz, ekibimizden kimse var mıydı yanınızda?”

“Yoktu. Ben… Ben önce geldim. Duş bölümünden su sesi geliyordu ve garip bir koku duydum ayaklarım beni oraya sürükledi ve hiç beklemediğim bir durumla karşı karşıya kaldım. Önce yan tarafta akan suyu kapattım, sonra Uğur Hoca’yı gördüm, hemen yanına koşup nabzına baktım. Ben ne yaptığımın farkında değildim sanki bir rüya gibiydi sonra hemen sizi aradım ve arkadaşlarımın yanına gittim.”

“Siz buraya geldiğinizde başka biriyle karşılaştınız mı?”

“Hayır, kimseyi görmedim.”

Aylin, Sinan’a güvenlik kulübesindeki görevli ile görüşmesini söyledikten sonra, “Ercan Bey su sesi duydum dediniz, şimdi iyice düşünün siz soyunma odasına girdiğinizde su sesini hemen mi duydunuz yoksa daha sonra mı dikkatinizi çekti?” diye sordu.

“Ben farkında değildim ama girer girmez duydum sanki.”

“Stada ekibinizle beraber mi yoksa ayrı ayrı mı geldiniz?”

“Ayrı ayrı geldik son kontrolleri yapacaktık. Tribünleri ve soyunma odasını yarına hazırlamak için buradaydık. Bu her maç öncesi yaptığımız rutin işler.” Adamın bakışları tedirgin ve donuktu. Kendi kendine hayıflanarak, “Çok yazık! Çok yazık oldu bu olanlara inanamıyorum. bir katil buraya elini kolunu sallayarak nasıl girmiş olabilir? Uğur Hoca’nın burada ne işi vardı anlamakta zorlanıyorum. Bu görüntü zihnimden silinir mi komiserim?” dedi.

“Ercan Bey sizinle tekrar görüşeceğim sizin aklınıza gelen bir şey olursa ne kadar ufak olursa olsun bizimle mutlaka iletişime geçin. Ben diğer ekip arkadaşlarınız ile de görüşeceğim,” diyerek diğer kulübeye doğru ilerledi. Yaptığı görüşmelerden işe yarar bir bilgi elde edemedi. Ekipte görevli olanlar adamı taraftarların öldürdüğü yönünde ağız birliği etmiş gibi aynı şeyi tekrarlayıp durdular. Aylin, Sinan’ı telefon ile arayıp kurbanın adres bilgilerini aldı ve işi bitti ise kendisiyle kurbanın eşini ziyarete gelmesini söyleyerek sarı şeritlerin altından geçti, yanına gitti. Kötülük her fırsatta insanın karşısına çıkıyordu. Yeri, zamanı, nedeni hiç önemli değildi. Bu düşünceler eşliğinde Aylin Sinan’ın yanına gelmişti.

Arabaya bindiklerinde, “Kamera görüntülerini Adli Bilişime gönderdin mi?” diye sordu.

“Gönderdim, Komiserim. Görüştüğüm güvenlik görevlisi sabah saat sekizde gelmiş ama Uğur Bey’i bugün dahil uzun bir zaman hiç görmemiş. Yalnız sabah geldiğinde güvenlik kulübesinin kapısının açık olduğunu fark etmiş, ama üzerinde durmamış. Sebebi ise akşam eşinden aldığı bir telefon ile panik halinde ayrıldığını, kapıyı kilitlemeyi unuttuğu düşünmüş. Eşi hamileymiş ve dün akşam saatlerinde bir kız bebekleri gelmiş dünyaya. Hastaneyi aradım ve teyit ettirdim. Güvenlik kamera kayıtlarının da kendini teyit edeceğinden emin.”

“Benim en çok dikkatimi çeken adamın eline sıkıştırılmış not Sinan. Bu cinayeti taraftarlardan birinin işlediğini düşünmüyorum. Bu işin içinde bir iş var.”

“Belki eşi adamın düşmanlarını tanıyordur Komiserim.”

“Olabilir Sinan. Otopsi sonuçları bakalım bize nasıl bilgiler verecek. Sen Adli Tıp’ı ara ve Zeynep’e otopsiyi bugün bitirmesini söyle,” diyerek yola odaklandı.

Kurbanın oturduğu semte geldiklerinde Aylin meslek hayatının en zor kısmı ile yüzleşmekten yorulduğunu düşündüyse de bu düşüncesinden hemen vazgeçti. Ne de olsa adaleti temsil ediyorlardı. Ölüm haberini vermek ne kadar zorsa yakaladıkları her katil ile yüreği bir nebze rahatlıyordu. Gönlü hiç kötülük olsun istemiyordu ama bunun boş bir umut olduğunun bilincindeydi. İnsanoğlu yaratıldığından beri kötülük vardı. Oysa insanlar içindeki özü görse bu dünya daha yaşanılır bir yer olurdu. İnsan tüm kötülüğü şeytana yüklerken yaptığı veya karşılaştığı en ufak iyiliği kendinden bilmesi ona hep çelişkili gelirdi. Ona göre kötülüğü de iyiliği de insan yüreğinde büyütüyordu. Sinan’ın sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Kurbanın oturduğu son derece güvenlikli siteden içeri girerken, Aylin rozetini güvenlik görevlisine gösterip Uğur Bey’i en son ne zaman gördüğünü sordu. Adı Ali olan çocuk onlara Uğur Bey’in önemli maçlar öncesi Beşiktaş’taki evde kaldığını herkesin bildiğini anlattı. Dolayısı ile adamı neredeyse dört gündür görmemişti. Aylin ona aklına bir şey gelirse kendileri ile iletişime geçmesini söyledikten sonra araba ile Ali’nin söylediği kapı numarasına doğru ilerlemeye başladılar. Bina numarasını aramalarına gerek kalmamıştı. Son derece bakımlı bir kadın sol taraflarındaki bir villanın demir kapısına yaslanmış, huzursuzca kendilerine bakıyordu. Aylin arabayı park edip indikten sonra kendilerini tanıttı. Kadın kötü bir haber duyacağını hissetmiş gibi topuklu ayakkabıları ile hızla villanın kapısının önündeki beş geniş basamaklı merdiveni telaşla çıkıp, aralık duran kapıyı açarak kenara çekilip misafirlerine yol verdikten sonra kapıyı kapattı. Derin bir nefes aldıktan sonra, billur gibi bir ses ile, “Lütfen beni takip edin,” dedi.

Salona geldiklerinde kadın onlara yer gösterdikten sonra ayakta kalmayı yeğleyerek, “Yine ne yaptı babam?” diye sorunca Aylin ve Sinan kısa bir an göz göze geldiler.

Aylin, “Lütfen oturur musunuz Merve Hanım?” dedi. “Konu babanız ile ilgili değil.” Kadın daha bir şaşkınlıkla onların yüzüne baktıktan sonra kendisine söyleneni yaparak yakınındaki koltuğa oturdu. Şimdi gözleri sorgulayıcı bir tavır ile bakıyordu. Aylin, “Biz eşiniz Uğur Bey için geldik,” dediği an kadın oturduğu yerden kalkarak, “Ne oldu Uğur’a? Dün akşamdan beri ona ulaşamadım. Kaza mı geçirdi? Yaralı mı? Hangi hastanede?” diye sorularını art arda sıraladı. Aylin, bu durumu biliyordu. Kadın ölüm dışında her şeyi sormuştu. İnkar etmek her zaman karşılaştığı bir durumdu ve ölüm haberini yumuşatacak hiçbir kelime yoktu, ölüm ile sevilen birinin isminin aynı anda anılması her zaman karşıdaki kişinin en son duymak istediği cümlelerdi. Aylin tuttuğu nefesi bırakıp “Çok üzgünüm. Uğur Bey bir cinay…” demeye çalıştı.

Cümlesi ağzında yarım kaldı, kadın oturduğu yerden fırlayıp Aylin’in karşısına geldi, yere diz çökerek, “Yalvarırım söylemeyin. Ona defalarca hakemliği bırakmasını, boşu boşuna düşman edindiğini söyledim. O ise bana güldü geçti. Kaç kez tehdit edildi. Onun hangi takımın taraftarı olduğunu herkes biliyordu ama yine de derbi denen maça onu atadılar,” dedi. Ayağa kalktı. Saçından yüzüne düşen bir bukleyi arkaya doğru ittirip ne yapacağını bilmez bir halde gerçekliğe döndü. Başını sağa sola sallayıp “Yok bu gerçek değil. Birazdan kabusumdan uyanacağım,” diyerek ağlamaya başladı. Aylin ve Sinan ayağa kalktılar. Kadının daha fazla direnemeyeceği gün gibi ortadaydı.

Aylin onun kolunu tutarak destek olmaya çalıştı. “Oturun Merve Hanım. Bu haberi verdiğim için çok üzgünüm fakat size sormam gereken sorular var. Bize yardımcı olursanız katili bir an önce yakalar ve adalete teslim ederiz.,” dedikten sonra onun kolundan tutarak oturmasına yardım etti. Kadın artık tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı. Aylin onun omzuna elini koyarak acısını yaşamasına izin verdi. Odaya gelen hizmetlinin seslenmesi ile herkesin başı ona doğru döndü.

Kadın telaşla Merve Hanım’ın yanına gelerek, “Merve Hanım iyi misiniz?” diye sorarken Aylin ve Sinan’a hiç dostça olmayan birer bakış attı. Merve ise elini kaldırıp başını sallamakla yetindi. Kadın geldiği gibi sessizce gidip bir bardak su ile geri döndü. Merve Hanım’a uzatıp içmesine yardım etti. Ve yanına oturarak elini tuttu. Şimdi meraklı gözlerle tanımadığı misafirleri süzüyordu.

Aylin, Merve Hanım’a dönerek, “Merve Hanım, Uğur Bey’i kim tehdit ediyordu? Bize bir isim verebilir misiniz?” deyince biraz önce odaya gelen kadın, “Kim olacak o kendini başkan sanan insan müsveddesi ikide bir arayıp maç için Uğur Bey’e tehditler savuruyordu,” dedi.

Aylin, “Adınız ne? Bu evde kaç yıldır çalışıyorsunuz?” diyerek bu ellili yaşların ortasında görünen kadına odaklandı.

“Ben, Fatma Yolcu. Uğur’umun doğduğu günü bilirim. Rahmetli annem ve babam bu ailenin kahyalarıydı. Ben on dört yaşındaydım, Uğur’um doğduğunda. O benim olmayan kardeşim. Ne yapmışlar Uğur Bey’ime?” diyerek odadaki herkesin yüzlerine tekrar tekrar baktıktan sonra Merve Hanım’a bakıp yumruk yaptığı elini ağzına kapattı. O da ağlıyordu.

Aylin tekrar Merve’ye, “Eşiniz ne zamandır tehdit ediliyordu?” dedi.

“Uğur bir haftadır çok durgundu. Sorduğumda maçın stresi diye geçiştirdi ama geçen hafta aldığı  bir mektubu kahvaltı masasında açtığında okurken elindeki çay bardağını düşürdü. Rengi atmış ve ter dökmüştü.” Durdu, görünmez birileri varmış gibi salonu gözleri ile taradıktan sonra titreyen bir sesle, “Ona ne olduğunu sordum,” dedi. “O ise elindeki mektubu buruşturup hemen masadan kalktı. Yukarı çıktı. Ben de arkasından gittim. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Gardrobu açmış kasadaki ruhsatlı silahını çıkarmıştı. Benim çığlığımı duyunca silahı aldığı yere koyup endişelenmememi söyledi. Ona tekrar ne olduğunu sorduğumda, taraftarlardan birinin kendisine eşek şakası yaptığını söyledi ama biraz önce masada elinde olan kağıt yoktu. Merakla odaya göz gezdirdim ama ortalıkta yoktu. Sonrasında bana sarılıp çıkması gerektiğini söyledi ve akşam beni arayarak maç öncesi kamp dönemine gireceğini bildirdi. Tüm ısrarlarıma rağmen nerede kalacağını bana söylemedi.  Beşiktaş’taki eve gitmediğini biliyorum.” Hıçkırığı konuşmasını engelliyordu. Kendini toplayınca, “İki gündür telefonuna sayısız mesaj ve çağrı attım. Ve evliliğimiz süresince ilk kez bana geri dönmedi. Aman Allah’ım! Ne zaman ölmüş?” dedi.

“Henüz net bir şey söyleyemesem de tahminime göre dün gece öldürülmüş. Merve Hanım sizden mümkünse kasayı açmanızı istiyorum. Silah burada mı bilmek istiyorum,” deyince kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Ayakkabıları ayağına yük olmuş bir an önce kurtulması gerekiyormuş gibi çıkardı. Fatma da ayağa kalktı. Bir koluna Aylin diğerine Fatma girerek zorlukla yukarı çıktılar. Sinan ise arkalarından onları takip ediyordu. Merve gardrobun önüne gelince kapağını tuttu. Destek almaya çalışıyordu. Bir dakikaya yakın kendini toparlamaya çalıştıktan sonra kapağı açtı ve içerde gizli bir bölme olan bir mekanizmayı da açıp kasanın ortaya çıkmasını sağladı.

Sinan, “Merve Hanım bu kasanın şifresini siz ve eşiniz dışında kimse biliyor mu?” dediği an zil sesi duyuldu.

Merve, Sinan’ın sorusundan ziyade Fatma’ya, “Aman Allah’ım çocuklar geldi,” diye inledi. Fatma ise çabucak gözyaşlarını silip “Ben onları site içindeki dondurmacıya götürürüm, giderken Fehmi’yi ararım. Çocuklara bu haberi nasıl vereceğimiz konusunda bize yardım eder. Ne dersiniz Merve Hanım?” diye sordu. Merve ise onu başını sallayarak onayladı. Kadın telaşla yatak odasından ayrılınca Sinan sorusunu yineledi.

“Ben ve eşim dışında kimse bilmiyor,” dedikten sonra kasanın şifresini girip açtı. Bir müddet kıpırdamadı. Sonra Aylin ve Sinan’a dönerek şaşkınlıkla, “Silah yok!” deyip yere çöktü. Aylin cebinden çıkardığı eldivenleri ellerine taktıktan sonra, kasaya doğru eğilip, boş silah kutusunu dışarı çıkardı. Bu bir Beratta PX4 kutusuydu ve kasada ayrıca evrak, nakit ve mücevherler vardı. Aylin evraklara göz atmadan önce Sinan ile Merve Hanım’ı yatağına götürüp oturmasına yardım etti. Kadın sessizleşmişti. Artık hıçkırığı duyulmuyordu. Aylin destek için sağlıkçıları çağırabileceğini söyledi fakat Merve Hanım istemediğini belirtip “Fehmi gelir birazdan,” dedi.

“Fehmi Bey kim?” diye soran Sinan’a dönerek, “Uğur’un çocukluk arkadaşı. Kendisi psikolog,” dedikten sonra oturduğu yerden kendini yukarı çekerek yatağa uzandı. Cenin pozisyonu alıp boş gözlerle Aylin’in kasayı boşaltmasını izlemeye başladı.

Aylin ise bir yandan onu gözlemleyerek, “Merve Hanım, bahsettiğiniz mektup gelmeden önce eşinizde bir farklılık fark ettiniz mi? Sonuçta bu iki takımın maçını ilk kez yönetmeyecekti. Daha önceki maçlarda da tehdit edildi mi? Hemen cevap vermeyin iyice düşünün.”

Kadın kendinden emin bir şekilde, “Gazetelerde spor yazarları çok eleştirirdi ama hiç tehdit edilmemişti,” dedi.

“İyi düşünün.”

“Düşünmeme gerek yok bu konu hakkında çok eminim. Uğur hiç kimseye pabuç bırakacak biri değildi. Onun tek korkusu çocukları ve beni kaybetmekti. Yasal haklarını bilirdi. Onun hukuk eğitimi aldığını biliyor musunuz? Hoş babasının seçtiği meslekmiş o yüzden Uğur hiç avukatlık yapmadı.” Bunları söylerken tam karşı duvarda asılı olan ve bir daha hiçbir araya gelip o kadar içten birbirlerinin gözlerine bakamayacaklarının farkına varmadan baktığı fotoğrafa gülümseyerek, “Ondan kim ne istemiş? Uğur birine zarar verecek bir insan değildi. Bu kabus olmalı. Uyanacağım ve her şey bitecek öyle değil mi?” dediyse de gerçeğin farkına varmış gibi tekrar ağlamaya başladı. Merdivenlerden gelen ayak sesleri ile hepsi başını kapıya çevirerek geleni beklemeye başladılar. Odaya giren uzun boylu adam direkt Merve’nin yanına giderek ellerini tutup “Bu nasıl olabilir canım? Olanlara inanamıyorum. Sen iyi misin?” diye sorunca ağlayan Merve Hanım hıçkırıklarıyla onu onayladıysa da cevap vermeden ağlamasını sürdürdü. Aylin onların acılarını yaşamalarına izin vererek, tekrar kasaya yoğunlaştı. Kasanın içindekiler artık ayaklarının dibinde yerde duruyordu ama o eğilip kasanın dibindeki buruşuk kağıda odaklanmıştı. Uzanıp aldı ve düzeltmeye başladı. Kağıda düzgün bir yazı ile “Sen unutmuş olabilirsin ama ben unutmadım. Yakında intikam zehrini tadacaksın,” yazılmıştı.

Aylin kağıdı parmak izi bulabilme olasılığına karşı dikkatlice cebinden çıkardığı delil torbasına koyarak, Merve Hanım ve Fehmi Bey’e döndü, “Merve Hanım eşinizin aldığı mektup bu muydu?” deyip elinde tuttuğu şeffaf delil torbasını ona göstermek için yanına yaklaştı. Merve başı ile onaylarken yanında duran Fehmi kağıda odaklanmıştı. Adamın gözünün seğirmesi Aylin’in gözünden kaçmadı. Fehmi, Merve’nin elini bırakıp ayağa kalktı.

Elini delil torbasına uzatınca Sinan, “Fehmi Bey yazı neden bu kadar ilginizi çekti? Tanıdık mı geldi?” diye sordu.

“Yazı değil yazılan cümleler ilgimi çekti. Bu apaçık bir tehdit mektubuymuş. İyi de kim neden Uğur’dan intikam almak istesin ki?”

Aylin, “Siz Uğur Bey’in çocukluk arkadaşıymışsınız. Hafızanızı bir yoklayın. Uğur Bey kimin canını yaktı ki böyle bir tehdit mektubu aldı?” diye sordu.

“Hiç bir bilgim yok,” derken sesinin titremesine mani olamayan Fehmi’nin bir şeyler bildiğinden Aylin adı kadar emindi. Psikolog olan bu adam göz temasının ne kadar önemli olduğunu en az kendi kadar biliyordu. Alnında biriken ter ve hormonlarının saldığı korku yüzünden okunuyordu. Sol eli ile sürekli dudağının kenarına dokunup duruyordu. Bu hareketi birkaç kez tekrarladıktan sonra ensesini ovmaya başladı. Kendi iç dünyasında konuştuğu o kadar belliydi ki adamın tavır davranışlarını okuyamamak için aptal olmak gerekirdi.

Aylin, “Bence tekrar düşünün zira bu kurbana gelen ilk not ama son değil. Katilin bir mesajı daha var,” dediği an adam yatağın kenarına oturdu. Artık ne Merve’yi ne de karşısında duran Aylin ve Sinan’ı görüyordu. İç hesaplaşması başlamış, savcı da, avukat da, yargıç da kendisini yargılıyordu. Fısıltı halinde, “Mesaja ne yazılmış?” dedi.

“Bunu sizin ile paylaşamam. Şimdi soruyu tekrar soruyorum. Uğur Bey kime zarar verdi ki ondan intikam almak isteyen kişi evine mektup gönderecek cesareti buldu.”

“Bilmiyorum.”

“Sıradaki kurban siz olabilir misiniz? Neyi saklıyorsunuz?”

“Ben hiçbir şey saklamıyorum.”

“Siz psikologsunuz ve benden daha iyi biliyorsunuz ki beden diliniz sizin yalan söylediğiniz konusunda işaretler veriyor. Eğer katili tanıyor ve kim olduğunu bilip söylemiyorsanız korkarım bir sonraki kötü haberi ailenize vermek zorunda kalacağım.”

“Size doğruyu söylüyorum ben bir şey bilmiyorum.”

“O zaman dua edin, katil de sizin ile aynı fikirde olsun. Ha şunu da söyleyeyim. Adli Bilişim kurbanın telefon kayıtlarını incelemeye başladı. Eğer görüşme kayıtlarında sizin bilgi sakladığınıza dair herhangi bir şeye denk gelirsem sizi emniyete aldıracağım konusunda emin olabilirsiniz.”

“Uğur ne yapmış hiç bilgim yok. Bundan emin olabilirsiniz,” dediyse de odadaki hiç kimse bu cümleyi inandırıcı bulmadı. Merve ise yatakta konuşmaları gözyaşları eşliğinde dinlemeye devam ediyordu.

Aylin, “Merve Hanım siz neden bizi görünce, ‘babam yine ne yaptı?’ diye sordunuz?” dedi.

Kadın bu soru karşısında o kadar şaşırdı ki kekeleyerek, “Babam madde bağımlısı ve madde aldığı zaman kendine hükmetmesi zor oluyor ve ara ara bulunduğu ortamlarda hır-gür çıkarıyor. O yüzden sordum,” dedi.

“Babanızın eşinizle arası nasıldı?”

“Anlamadım.”

“Babanızın eşiniz ile arasındaki ilişki nasıldı?”

“Çok sık görüşmeseler de iyi sayılırdı?”

“Babanızın maddi durumu nasıl?”

“Siz ne demeye çalışıyorsunuz?”

“Tam anladığınız soruyu soruyorum.”

“Kendi hayatını idame ettirecek kadar iyi.”

“Eşinizden hiç para talebi oldu mu?”

Bu soru üzerine Merve Hanım yataktan doğrulup “Siz eşimi babamın öldürdüğünü mü düşünüyorsunuz?” dedi.

“Ben böyle bir şey söylemedim. Siz sorduğum sorulara cevap verin.”

“Birkaç kez Uğur babama yardım etti, ama tüm bu soruların anlamı ne?”

“Kasanızdan çıkan evrakları almak durumundayım. Mali Şubenin incelemesini istiyorum. Burada çok yüklü miktarlar, yazılan çek ve senetler var ve hepsi eşinizin adına yazılmış. Bu arada babanızın ismi ne?”

“Birol Şenyurt.”

Aylin yerde duran kağıt yığınının yanına gidip içlerinden bir kağıt aldı, “Biraz önce eşinizin babanıza yardım ettiğini söylediniz ama burada babanız adına yatırılan para miktarının hiç de yardım gibi görünmediğini aksine bu kadar yüklü bir paranın birkaç aileye ev alabilecek kadar çok olduğu rakamlarla yazılmış. Bu konu hakkında bize söyleyeceğiniz bir şey var mı?”

Merve Hanım, Aylin’in elinde tuttuğu dekonta bakarken şaşkınlığı on metre ilerinden görülecek kadar yoğundu. Kadın başını sağa sola sallayarak, Fehmi’den yardım beklercesine ona bakakaldı.

Aylin ise tekrar Fehmi Bey’e dönerek, “Siz Uğur ve Birol Bey hakkında neler biliyorsunuz?” dedi.

“Onlar iyi anlaşıyorlardı. Birlikte tekne gezintilerine, Avrupa tatillerine gidip geliyorlardı fakat maddi anlamda ilişkileri nasıldı hiçbir fikrim yok açıkçası.”

Aylin Sinan’a mücevherler dışındaki tüm evrakları almasını söylerken kendisi de evrakları toplamaya başlamıştı.

Emniyete geldiklerinde Aylin Sinan’dan Fehmi’nin GBT’sini sorgulamasını ve tehdit mektubunun hemen parmak izi analizinin yapılmasını istedi. Odasına doğru yürürken polis memuru Cem’e getirdiği evrakların Adli Tıbba gönderilip, grafolog tarafından incelenmesini söyledi. Sonra odasına girip su ısıtıcısına su koydu. Kafeine ihtiyacı vardı. Sedat ve Emir de emniyete dönmüşlerdi. Aylin ekibinin gelmesini beklerken onlar için de birer kupa çıkarıp kahve hazırlamaya başladı.

Ekip arkadaşları geldiğinde Aylin panonun önüne geçip elde ettikleri verileri işlemeye başladı. Sedat bütün MOBESA kamera görüntülerini izlemiş ve Uğur’un arabasına dair hiçbir veri bulamamıştı. Emir ise Adli Bilişim incelemelerinden elde ettiklerini anlatmaya başladı.

“Komiserim kurbanın son konuşmalarının izi sürülüyor ama birkaç isme ulaştık. En sık görüşme üç numara ile yapılmış. Birincisi eşine ait, ikincisi Merkez Hakem Kurulu başkanına, üçüncüsü ise eşinin babasına ait. Birkaç taraftar ve gazeteciye ait olan numara da var. İncelemeler devam ediyor. Kurban birkaç kez de Beşiktaş PTT şubesinden aranmış. Belki ciddi bir şey yakalarız diye kamera kayıtlarını istedim. Çok sık olmasa da görüştüğü bir numara daha var. Onu da araştırdık ve bir özel hastanenin sabit hattı olduğunu doğrulattık. Buradan görüştüğü kişi Fehmi Korkmaz adlı bir psikologmuş.  Yalnız kurban en son görüşmeyi üç gün önce kayınpederi ile yapmış. Adamı sorgulamak için evine gittim fakat onu da birkaç gündür gören olmamış,” diyerek sözlerini bitirdi. Aylin bir yandan Emir’i dinlerken bir yandan da bilgisayarının başına geçerek hem kurbanın hem de kayınpederini bilgilerini girip veri tabanında araştırmaya başladı.

Sinan da gelince Aylin, “Arkadaşlar, yaptığım araştırmalarda kurbanın kanunlarla hiç başının derde girmediğini öğrendim. Tehdit mektubu ve kurbanın elinde ki not olmasa bunun yöneteceği maçın karşı taraftarlarının işlediği bir cinayet olmasının kuvvetle muhtemel olduğuna karar verebilirdim fakat adam bulunduğu yerde öldürülmüş. Hiçbir yerde kan izi yoktu. Güvenlik görevlilerinin akşam ondan sonra stadı terk ettiklerini öğrendik. Dün akşam ise bu daha da erken bir saatte olmuş,” dedi. Sonra ses veren faksın başına geçip gelen evrakı eline alarak, “Kurban katilini tanıyordu. Neden derseniz vücudunda kurşun yarası dışında darp ve şiddete dair bir iz yok. Adli Tıp’tan gelen faks bu tezimi doğruluyor. Tek kurşun direk kalbe sıkılmış ve kullanılan silahın mermi kovanları Beratta PX4 silahına aitmiş. Biliyorsunuz olay yerinde silah yoktu fakat kurbanımızın da aynı marka ruhsatlı bir silahı varmış ve Sinan ile gittiğimiz evinde kilitli kasasında silahın boş kutusunu bulduk. Bu da boğuşmadan bu adam silahını katile nasıl vermiş sorusunu aklıma getiriyor. Burada da mantığım kurbanın katiline güvendiğini söylüyor. Bir konu daha var ki asıl aklımı kurcalayan o. Kurbanın kayınpederi madde bağımlısı ve kanunlarla başı iki kez ciddi biçimde belaya girmiş. Birinde ceza almış ve iki yıl hapis yattıktan sonra af ile salınmış. Diğerinde ise delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Adam bundan otuz yıl önce çok varlıklıymış iflas etmiş. Sağ olsun Google arama motoru hiçbir şeyin gizli kalmasına izin vermiyor. Asıl bomba ise delil yetersizliğinden serbest bırakıldığı olay. Yedi yıl önce bir barda tanıştığı kadın ortadan yok olmuş. Bardan beraber çıktığı bu kadını o günden sonra kimse görmemiş ve kadın buhar olup uçmuş,” dedi.

“Öldürüp atmıştır şerefsiz bir yere Komiserim.”

“Dur acele hüküm verme Emir daha bomba patlamadı. Adam o gece yalnız değilmiş,” dediği an faks tekrar sinyal verdi. Aylin gelen kağıdı alıp hızlıca göz gezdirdikten sonra, “Yanında kurbanımız ve kurbanın çocukluk arkadaşı Fehmi de varmış. Birbirleri hakkında şahitlik etmişler. Alın bakın emniyette verdikleri ifade şu an elimde tuttuğum kağıtta yazıyor. Emir ve Sedat siz kayınpeder Birol’u bulup ifade için emniyete alıyorsunuz. Yer yarılıp içine de geçse adamı bulmadan gelmeyin. Sinan, biz de tekrar kurbanın evine gidiyoruz.”

“Neden gideceğiz Komiserim?”

“Of Sinan kahve içmeye! Ne demek niye gidiyoruz? Elindeki ifadeyi tekrar oku bak bakalım dikkatini çeken bir şey var mı?”

“Kaybolan kadının soyadı dikkatimi çekti iyi de bu nasıl olabilir ki?”

“Şimdi gidince anlarız. Haydi çıkalım,” diyerek Aylin önde Sinan arkasından onun hızla attığı adımlara yetişerek emniyetten ayrıldılar.

Villaya tekrar geldiklerinde kapıyı onlara Merve Hanım değil Fatma Hanım açmıştı. Kadın oldukça nazik bir şekilde onları evin salonuna değil kendi hakimiyeti altında olan mutfağa yönlendirdi. Ortada duran masaya buyur edip oturmalarını sağladı. O kadar doğal hareket ediyordu ki, Aylin kadının soğukkanlılığını hayretle izlemeye koyuldu. Fatma Hanım dönüp tezgaha doğru ilerleyip ısıtıcıya su koydu, büyük çay kupalarını çıkardı. Cam bir kavanozdan çıkardığı poşet çaylardan içlerine birer tane koydu ve “Kusura bakmayın aslında sallama çayı ben de sevmiyorum adı üstünde sallama,” dedi. “Çay dediğin demlenmeli, demlenmeli ki gönlü de demlensin ama şu an en çabuk olacak içecek bu gibime geldi. Bir yerde okumuştum polisler çok kahve içiyormuş ben de size değişiklik yapayım ve çay ikram edeyim,” dedikten sonra kaynayan suyu bardaklara doldurup Aylin ve Sinan’ın önüne bıraktı. Kendininkini de aldıktan sonra tam karşılarındaki sandalyeyi çekip oturdu.

Aylin, “Fatma Hanım buraya neden geldiğimizi biliyor musunuz?” diye sorunca kadın hiçbir mimik belirtisi göstermeden, “Bugün sizin ne kadar zeki olduğunuza şahit oldum ve benimle görüşmek için geri geleceğinizi tahmin etmek zor olmadı. Uğur’un kayınpederine sürekli gönderdiği para konusunu öğrendiğinizde parçaları birleştirmeniz zor olmamıştır,” diyerek çayından bir yudum içip sallama çayının ipi ile oynamaya başladı.

“Fatma Hanım tek çocuk olduğunuzu söylemiştiniz peki kaybolan kadın ile nasıl oluyor da soy isminiz, baba adınız aynı oluyor?”

“O benim üvey kardeşimmiş. Yıllarca haberim olmayan, varlığı kayıp olup Birol Bey sorguya alındığında öğrenmiş olduğum kardeşimmiş,” deyip gözlerini Aylin’e dikti. “Uğur’u benim öldürdüğümü sakın düşünmeyin onun bu olayla hiçbir ilgisi yoktu. Şerefsiz kayınpederinin onurunu kurtarmak için ona şahitlik yaptı. Fehmi ise her ikisini destekleyerek, Birol şerefsizinin kadınla bardan ayrıldıktan sonra onlarla buluştuğu konusunda ifade verdi de paçayı kurtardı adi herif. İnanın onun ölmesini çok diledim ama bedduam gidip gelip masum olan Uğur’umu buldu,” dedikten sonra gözünden akan yaşı elinin tersiyle sildi.

“Fatma Hanım bu olayla ilgili Birol veya Uğur Bey ile hiç konuştunuz mu?”

“Uğur’uma bir kez açmaya çalıştım çok sinirlendi ve ilk defa bana bağırarak konunun kapandığını eğer kurcalarsam kendime yeni bir iş aramamı söyledi. Ben de sustum. Ne de olsa itham edeceğim kişi çok sevdiği karısının babasıydı. Kardeşim ise benim için bir yabancıydı ama şu kan çeker dedikleri olay gerçekmiş çünkü yüzünü bile görmediğim kardeşimin acısı o günden sonra hiç içimden çıkmadı. Babam ve annem sağ olmadıkları için bu konu hakkında bilgiyi sadece kardeşimin annesinden dinledim. Bana babamla kısa süreli bir ilişki yaşadığını hamileliğini gizlediğini, kardeşim onlu yaşlara geldiğinde babama bilgi verdiğini anlattı.”

“Kadının iletişim bilgilerini yazıp ortağıma verin onunla da görüşmemiz lazım.”

“Görüşemezsiniz kızının açısına ancak bir yıl dayanabildi ve mide kanseri hastalığına yenik düşerek aramızdan ayrıldı. Evli değildi. Başka çocuğu da yoktu.”

“Uğur Bey, Birol Bey’i sever miydi? Araları nasıldı?”

“Sevmek mi elinden gelse onu bir dakika bile yaşatmazdı. Adam sürekli kafası güzel geziyor. Hoş bize hiç taşkınlık yapmadı ama Uğur’um kardeşimin olayından sonra onun ile görüşmeyi en aza indirgedi. Olaydan önce Birol’un madde kullandığını bilmiyorduk.”

“Uğur Bey ile arası hep mi bozuktu yoksa sonradan mı araları açıldı?”

“Bu olay olmadan önce çok sıkı ahbaplardı. Kayınpeder damat değil de sanki yakın arkadaş gibiydiler. Fehmi de onlara eşlik eder aralarından su sızmazdı. Ta ki kardeşimin kaybolmasına kadar. O olaydan sonra herkes birbirinden kaçar oldu. Her gün buraya gelen Birol ve Fehmi gelmez oldular. Kardeşimin cesedinin bulunmadığını öğrenmişsinizdir. Bence Uğur neler olduğunu biliyordu ve Birol onu öldürdü.”

“Üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra mı? Sanmıyorum. İnsan hiç altın yumurtlayan tavuğun başını keser mi? Fatma Hanım şimdi sizden iyi düşünmenizi istiyorum. O olaydan sonra Birol, Fehmi, Merve ve Uğur’un arasında neler oldu? Merve Hanım’ın babası ile arası nasıldı?”

“Çok iyiydi. Sadece madde bağımlılığına kızar ama haftanın üç günü mutlaka onunla görüşür. Ben biraz tepkiliyim diye daha çok dışarıda ya da onun evinde görüşürler. Kaç kez adama sardığım sarmaların içine fare zehiri koymayı düşündüm biliyor musunuz? Merve Hanım’a kıyamadım yoksa bir vurumluk canı var. Bir de sürünerek ölsün diye dua ediyorum. Gerçi sürünüyor ama yine de beter olsun inşallah.”

“Birol Bey’i en son ne zaman gördünüz?”

“Bilmiyorum ki çok uzun zaman oldu. O gelmeden Uğur’umu ya da Merve Hanım’ı arıyor ve geldiği zaman ben ortalıkta dolaşmıyorum.”

“İyi düşünün sonuçta bu evde kızı var.” Kadın kendi iç dünyasına dönüp başı ile hareketler yaparak muhasebesini yapmaya başladı. Aylin masadan kalkıp iki adım ilerledikten sonra Sedat’ı aradı. Birol’u alıp almadıklarını sordu. Fakat adamı ne her gün ekmek aldığı marketin sahibi ne de karşı komşusu bir kaç gündür görmüş. Arabası da ortalarda yokmuş. Aylin Sedat’a adamın plaka bilgilerini Trafik Şube’ye bildirip en son nerede görüldüğünü sorgulatmasını isteyerek telefonu kapattı.

Dönüp masaya doğru bir adım attığı sırada Fatma Hanım, “Bir şey hatırladım fakat bunun Uğur’umla bir ilgisi var mı bilmiyorum. Geçen hafta Merve Hanım babası ile telefonda tartıştı. Ben burada Merve Hanım ise yukarı kattaydı fakat o kadar yüksek sesle bağırıyordu ki şaşkınlıkla ocaktaki yemeği unutup yaktım. Önce ne yapacağımı bilemedim sonra merdivenlere yöneldim. Merve Hanım ‘Artık yeter baba beni düşün, benim yerime kendini koy,’ diye bağırıyordu. Yukarı çıkmaya cesaret edemedim. Neticede onlar baba kızdı. Duyduğum son cümle ile mutfağa koşarak döndüm. Ne anlama geldiğini o zaman düşünmüştüm fakat çözememiştim gerçi hala çözemedim ama… Neyse ben mutfağa geri geldim ocakta yanan soğanları çöpe atarken, Merve Hanım geldi. Bana Türk kahvesi yapmamı söyledi. Ben ise şaşkınlıkla ona bakakaldım. Nedeni ise birkaç saniye önce yankılanan sesin sahibi o değilmiş gibi çok sakin görünüyordu. Kahvesini yapıp önüne bırakınca ‘Ah şu babam, beni öldürecek,’ dedikten sonra kahvesini masada bırakıp dışarı çıktı. Ben ise arkasından tam da buradan bakakaldım. Merve Hanım çok sakin yaradılışlı bir insandır. Kimse ile bir alıp veremediği olmaz. Kimsenin kırılmasını istemez çok yardımsever iyi yürekli bir insandır ama o gün babasına bağırarak söylediği cümlenin ona olan öfkesinden kaynakladığını düşünmüştüm. Gerçi hala aynı fikirdeyim. Keşke söylediğini yapsaydı.”

“Merve Hanım ne söyledi Fatma Hanım?”

“Baba seni kendi ellerimle öldüreceğim artık yeter diye defalarca bağırdı. Kız haklı Uğur’um ona sürekli para veriyor bar ve uygunsuz yerlerden topluyordu. Merve Hanım da tüm bunlara şahitlik ediyor, Uğur’umu korumaya çalışıyordu. Merve Hanım ile iki gün yaşasanız kızcağızın ne kadar zor durumda kaldığını anlardınız. Onun üzüntüsünü görmemek için kör olmak lazımdı ama babası görmemekte ısrar ediyordu.”

“Uğur Bey bu konuda ne düşünüyordu?”

“Birebir ne düşündüğünü bilemem ama eğer Birol şerefsizi ona cep telefonundan ulaşamıyorsa burayı arar Uğur’um evde olmadığını söylememi isterdi. Merve Hanım ile de babası hakkında tartışırlar ama çoğunda Uğur’um Merve Hanım’ı kırmamak adına sessiz kalırdı. Görüyorsunuz ya bir kötünün yedi mahalleye zararı var.”

“Kardeşiniz kaybolduktan sonra Birol, Merve, Fehmi ve Uğur dışında bu konu hakkında konuştunuz mu?”

“Biraz önce de dediğim gibi sadece bir kez Uğur’um ile konuşmaya çalıştım.”

“Birol Bey sizinle hiç iletişime geçmeye çalıştı mı?”

“Bir iki defa beni aradı ama onun numarasını engelledim. Ev telefonunu aradığında bana bir süre mutlaka benimle konuşması gerektiğini söyledi ama benim onunla konuşacak bir şeyim yoktu. Bazı şeylerin telafisi olmuyor. Benden dileyeceği özür veya savunması kardeşimi geri getirmez sonuçta aman benden uzak Allah’a yakın olsun. Uğur’umu öldüren cani onu öldürseydi keşke. Neden kötü kötüyü değil de iyiyi bulup zarar veriyor? Bu dünya çok adaletsiz,” diye hayıflandığı esnada Merve Hanım mutfağa girdi. Kadın kendini toparlamış görünüyordu. Dünkü halinden eser yoktu. Dudaklarına yerleştirdiği hafif tebessüm ile onlara doğru ilerleyerek, “Geldiğinizi duymadım. Bir gelişme mi var?” diye sorup masanın etrafında boş bulduğu sandalyeye oturdu.

Aylin, “Soruşturmamız devam ediyor. Evde olmanıza sevindim. Size de birkaç sorumuz olacak,” dediği anda cep telefonu çalmaya başladı. Arayan Sedat’tı. Aylin ayağa kalkıp bir ileri bir geri yürüyerek çok fazla yorum yapmadan söylenenleri dinleyip ona talimatlar verdikten sonra telefonu kapattı. Masanın başına dönüp “Merve Hanım izninizle garajınıza bakmam lazım. Eğer izin vermezseniz savcılıktan ekibim izin belgesini hemen onaylatacak,” deyince mutfakta soğuk bir rüzgar esti. Kendini ilk toparlayan Fatma Hanım oldu.

“Ben sizi götüreyim,” diyerek oturduğu yerden ayağa kalktı.

Merve Hanım, “Garaj mı? Bu ne için gerekli? Araçlarımız ile ilgili bir sıkıntı mı var?” diye sordu.

“Evet, var. Babanızın aracı en son bu sokak başındaki MOBESA kamerasına takılmış ve ekip arkadaşlarım Birol Bey’e ulaşmaya çalışıyorlar.”

Fatma Hanım, Aylin cümlesini bitirir bitirmez, “Ulaşmaya çalışıyorlar da ne demek? Kim bilir feneri nerede söndürmüştür adi herif,” der demez biraz mahcup bir eda ile Merve Hanım’a dönerek, “Kusura bakmayın ama babanıza karşı olan duygularımı biliyorsunuz,” dedi.

Aylin ise Merve Hanım’a dönerek, “Babanızı en son ne zaman gördünüz?” diye sordu.

“Bilmiyorum.”

“Ben size söyleyeyim. Üç gün önce arabası ile buraya gelmiş. Şimdi ya doğruları anlatırsınız ya da sizi emniyete aldırırım. Sinan sen Fatma Hanım ile garaja git araç orada ise Olay Yeri İnceleme Ekibine haber ver,” dedikten sonra tekrar Merve Hanım’a dönerek, “Babanız nerede?” diye sordu. Kadının yüzü anlamsızlaşmış, gözbebekleri küçülmeye başlamıştı. Konuşmaya başladığında sesi fısıltı halinde çıktı.

“Bilmiyorum.”

“Merve Hanım babanız ortadan kayboldu ve elimizdeki görüntülerde en son burada görüldüğü tespit edildi. Geldiğine dair elimizde kanıt var fakat bu evden çıktığına dair bir şey yok. Eşiniz de öldüğüne göre babanızın başına ne geldiğini bilen tek kişi sizsiniz. Bize bildiğiniz gerçekleri anlatsanız iyi olur. Eşinizin vurulduğu silahın mermi kovanları kendi silahı ile aynı markaya ait. Kasaya sizin erişiminiz vardı. Sizi cinayet şüphesi ile emniyete aldırabilirim. Konuşsanız iyi edersiniz.”

Merve Hanım ise onu duymuyor eteğinin üzerinde huzursuzca ellerini gezdiriyordu. Sinan ve Fatma Hanım tekrar mutfağa girdiğinde de duruşunu bozmadı.

Sinan, “Komiserim,” dedi. “Birol Bey ve Uğur Bey’in araçları garajda duruyor. Olay Yeri İnceleme Ekibine haber verdim. Birol Bey’e ait olan arabanın arka koltuğunda kurumuş kan lekesi var. Bir de sokağın girişinde olan MOBESA kameraları sokağın sonunda yok.”

“İyi de Uğur’um arabasını niye burada bırakmış? O Merve Hanım’ın arabasını hiç kullanmazdı ki? Sizin arabanız nerede Merve Hanım?” diye soruları arka arkaya soran Fatma Hanım’ın öfkesi yüzünden okunuyordu.

Aylin, Merve Hanım’ın önüne gelip, “Artık oyun bitti Merve Hanım,” dedi. Ekip arkadaşlarım Beşiktaş’taki evinizin garajında sizin arabanızı buldu. Uğur değil siz üç gün önce oraya gitmişsiniz. Siteye giriş çıkış saatleriniz kamera görüntüleri ile sabit. Gece yarısı gittiğiniz eve de bir ekip yönlendirdik. Avukatınızı arama hakkına sahipsiniz. Sizi babanızı ve eşinizi öldürme şüphesi ile tutukluyorum,” diyerek kemerinden çıkardığı kelepçeleri ona doğru uzatınca kadın gözlerini Aylin’e dikip “Çok yoruldum. Yedi senedir neler yaşadığımı siz anlayamazsınız. Evli misiniz Aylin Hanım? Eğer değilseniz beni anlamanız mümkün değil,” dedikten sonra Fatma Hanım’ın yüzüne baktı. Derin bir nefes alıp “Kabusum yedi sene önce başladı. Cam fanus içinde sürdürdüğüm mutlu hayatım yerle bir oldu. Çok sevdiğim, uğruna ölebileceğim eşim Uğur bir olaya karıştı. Barda karşılaştığı bir kadın ile samimiyetini ilerletmiş, bir gece babam ve Fehmi ile aynı barda tesadüfen karşılaşmaları ile ortaya çıkmıştı. Babam onları samimi bir şekilde görünce kadını bardan dışarı çıkarmış, Fehmi ve Uğur da onu takip etmişlerdi. Babam kadına bir daha Uğur ile görüşmemesi gerektiğini anlatmış ama kadın babamın bu konuda söz sahibi olmadığını istediği zaman Uğur ile görüşeceğini söyleyerek yanlarından ayrılmış. Sık sık bize gelen babam artık bizden kaçmaya başlamıştı. Ona sebebini sorduğumda geçiştiriyor, olmayan yoğunluğundan bahsediyordu. Bir gece beni telefon ile arayarak Uğur’un ne haltlar karıştırdığını, kadının kim olduğu hakkında bilgi verdi.” Durdu. Boş gözlerle etrafını taradıktan sonra, “Yaşadığım şoku hiçbir kelime anlatamaz. Bir hafta kadar sonra biraz sakinleşip kadın hakkında araştırma yapmaya başladım ve öğrendiğim gerçekler ile bir kez daha dünyanın ne kadar küçük olduğuna karar vererek, kadını aradım. Ona ailesi hakkında elimde bilgiler olduğunu sağ olan bir ablası olduğundan bahsettim. Kadın benimle buluşmak için can attı. Onu  Kartal’da nadir kullandığımız eve davet ettim. Benden hiç şüphelenmeden bir akşam üzeri kararlaştırdığımız gibi geldi. Ona anlattıklarıma önce inanmadı fakat aile bilgilerini anlatınca ikna oldu. Uğur ile olan ilişkisi hakkında hiç konuşmadık. Kahvesinin içine koyduğum Fetanil maddesini fark etmeden sonuna kadar içti. Ablası ile bir araya geleceği için çok heyecanlanmıştı. Ben onu öldürmek istemedim sadece kocamdan uzak durması için onu uyaracaktım ama bayıldığını düşündüğüm kadın uzun süre kendine gelemeyince nabzını kontrol edip atmadığını anlamam uzun sürmedi. Hemen babamı aradım. Geldi ve panik içinde önce kadından kurtulmamız gerektiğini sonrasında ise adalete teslim olmam gerektiğini söyleyip durdu. Uğur’un beni araması ile o da suçuma ortak olmuş oldu. Uğur ise babamın aksine onu gömmemiz gerektiğini söyleyip duruyordu. Sonunda karar verdik ve onu gece yarısı Aydos Ormanında bir yere gömüp geldik. O günden sonra alkol sorunu olan babam madde kullanmayı da ekleyerek kendi vicdanından kaçmaya çalıştı ama başaramadı. Aylar geçtikçe beni tehdit etmeye başladı. Eğer adalete teslim olmazsam beni ihbar edecekti. Bu durumu Uğur’a anlattığımda babama yüklü miktarda para vermeye başladı. İlk iki sene babamın sesi kesildi ama ben ruhsal olarak çöküntü yaşayarak depresyona girdim. Fehmi’den yardım almaya başladım. Geçen yıl ise bu olayı ona itiraf edince o da bizden uzak durmaya, beni ise adalete teslim olmam için ikna etmeye çalıştı. Doktor hasta haklarını hiçe sayıp beni ihbar edeceğini söylüyordu. Uğur ise babamı ve Fehmi’yi tehdit etmekten geri durmuyordu. Ne acı ki tüm bunların olmasına sebep olan kendisini hiç bir şekilde suçlu görmüyor vicdan azabı duymuyordu.” Artık sesi titremeye başlamıştı.

Fatma Hanım ise ona dönerek, “Sen nasıl bir şeytansın? Yıllardır babanı suçladım meğer yılan benim yanımdaymış. Ben nasıl körmüşüm. Baktığımı görmüşüm hep, görmem gerekeni değil. Hele Uğur’um diye evlat yerine koyduğum adama ne demeliyim ha ne demeliyim! Ben gözyaşı dökerken eminim karı koca çok eğlenmişsinizdir. Dilerim gün yüzü görmez bir köşede çürüyüp gidersin! Sana yaptığım her şey zehir zıkkım olsun!” dedi. Gözyaşları içinde Merve Hanım’a doğru hamle yapınca Sinan onu kolundan tutup mutfaktan çıkardı. Sedat, Emir ve Olay Yeri İnceleme Ekibi de gelmişti.

Aylin onların işlerine başlamasını söyledikten sonra, Merve Hanım’a dönerek, “Babanızı siz mi öldürdünüz?”

Kadın onun sorusunu duymamış gibi, “Üç gün önce babam buraya gelmişti. Fatma abla çocukları parka götürmüştü. Bana bağırıp tehditlerini savurdu. Artık hiçbir maddenin vicdanını susturmak için yeterli olmadığını söyleyip duruyordu. Ona birlikte emniyete gitmeyi teklif ettim öncesinde ise yukarı yatak odama gidip çantamı almam gerektiğini belirttim. Odama gidince kasadan Uğur’un silahını alıp çantama yerleştirdim. Babama benim arabam ile gitmemizi önerdi isem de kabul etmedi. Onun arabasına bindik. Bahçeden çıkar çıkmaz silahı çıkarıp alnına dayadım ve arka sokaktan Aydos Ormanına sürmesini söyledim. Benim ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı. Yalvardı. Ağladı ama ben onu dinlemedim. Çocuklarımı bırakacağım kimsem yoktu. Teslim olamazdım. Ormana yakın bir yerde aracı durdurmasını ve arka koltuğa geçmesini istedim çünkü ön tarafta onun yüzüne bakarak tetiği çekecek gücümün olmadığını biliyordum. Dediklerime uydu ve ben ön koltuktan arka tarafa iki el ateş ederek onu öldürdüm. Midem bulanınca dışarı çıkıp kustum. Sonrası sanki başka biri yapıp ben izliyormuşum gibi hızla ilerledi. Onu arabadan sürükleyerek indirdim ve üzerine topladığım dalları atıp geri eve geldim. Duş aldım. Telefonumda otuz iki çağrı ve mesaj vardı. Hepsi Uğur’dandı. Ona beni rahat bırakmasını söylediğim bir mesaj attım. Bu arada tehdit mektubunu Uğur’a ben göndermiştim onun korku ile yaşamasını istediğimi söylemiş miydim? Neyse Uğur mesajı alır almaz iki gün beni aramadı. Sonrasında ise buraya geldi ve bana hesap sormaya başladı. Babama iki gündür ulaşamadığını söyleyip duruyordu. Stresinin çok fazla olduğunu taraftarlarla mı yoksa bizim gibi delilerle mi uğraşacağını, kafayı sıyıracağını anlatıp duruyordu. Tüm bunların sebebinin kendi olduğunu ise unutmuştu. Ben ise yatakta oturup sakince onu dinledikten sonra, babamı öldürdüğümü söyledim. Bana inanmadı. Ben neye inanmak istiyorsa ona inanmasını söylediğimde gece yarısı olduğuna aldırış etmeden, eğer istiyorsa onu bıraktığım yere götüreceğimi söyledim. O panik ile kolumdan tutup beni sürükleyerek önce odadan sonra evden çıkardı. Sessiz olmaya gayret ediyordu. Çocukların ve Fatma ablanın uyanmaması için elinden geleni yapıyordu. Ben ise onu bu şekilde gördüğüm için inanılmaz derecede keyiflenmiştim. O kadar sinirliydi ki kendi arabasına değil benim arabama yönelmişti. Sinirinden aracı kullanamayacağını söylediği ana kadar çantamı elinde tuttuğunu fark etmemiştim. Demek ki dış kapıdan çıkarken almıştı. Çantayı bana uzatınca arabamın anahtarını almak için açtığımda silahın hala orada olduğunu gördüm ve zihnime üşüşen planı hemen devreye soktum. Ona kendimi iyi hissetmediğimi aracı kullanması gerektiğini söyledim. Salak işte bana inanarak ve küfür ederek direksiyona geçti. Ana caddeye çıktığımızda ise ona aracı stada sürmesini söyleyerek silahı karın boşluğuna dayadım. Stadın arka tarafında taraftarın açtığı delik duvardan bahsettiği o an nereden aklıma geldi bilmiyorum. O ise bana güvenliği geçemeyeceğimi, yolun sonuna geldiğini söyleyip hakaret ve küfürlerini sıralıyordu. O sinir ve panik yaşarken ben tuttuğum silahı daha da bastırmaya başladım. Nihayet stada gelmiştik. Ona bedavacı taraftarların girdiği yere doğru sürmesini söyledim. Arabayı bıraktığımız yerde gecenin ikisinde in cin top oynuyor ben de onlara eşlik etmek için can atıyordum,” dedikten sonra ayağa kalkıp dolaptan iki bardak çıkarıp sebilden su doldurup birini Aylin’in önüne bıraktı. Kendine doldurduğu bardaktan üç yudum içip masaya bıraktı. Kadın o kadar rahattı ki Aylin içinde nasıl bir canavar olduğunu düşünmeden edemedi. İnsan öz babasını öldürüp bu kadar soğukkanlılıkla nasıl anlatabilirdi sorusunun canlı örneği karşısında duruyordu.

Kadının sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrılıp tekrar ona odaklandı.

“İçeri girdiğimizde ilk kez bir şey fark ettim yıllarca çok cesur bulduğum kocam aslında ödleğin tekiymiş. Ona soyunma odalarına doğru yürümesini söylediğimde bana yalvarmaya başladı. Avrupa’ya gitmemizi, babam ortadan kalktığına göre artık benim adıma korkusunun geçtiğini, beni çok sevdiğini, yeniden başlayarak aşkımıza kaldığımız yerden devam edeceğimiz masalını anlatıyordu. Oysa onu beş metre uzaktan gören herkes nasıl titrediğini fark ederdi. Soyunma odasından geçip duş bölmelerine geçtik. Ona duş bölümüne geçmesini söyledim. Bana yalvarıyor fakat ben söylediği hiçbir şeyi dinlemiyordum. Onun yüzünden katil olmuştum o da ölmeliydi. Silahı doğrultup kalbine nişan aldım salak ateş etmeyeceğimi düşünmüş olmalı ki durduğu yerden hiç kıpırdamadı. Silah patladı. Ses o kadar güçlüydü ki bir an sağır olduğumu sandım. Gömleğinden sızan kanı görünce içimde bir yer acıdı ama aldırış etmedim. Yere doğru kayarken gözlerini gözlerime kitledi ben ise ona yaklaşıp onu ne kadar sevdiğimi söyledikten sonra cebinde taşıdığı not defterini ve küçük kalemini alıp sizi yanıltmak için o notu yazdım sonra musluğu açtım, bunu biriken kanın gitmesi için yaptığımın farkında değildim ama Beşiktaş’taki eve dönerken bunları düşündüm. Hemen duşa girip çıktım ve bir taksi çağırıp eve geldim. Size söyleyeceğim her şeyi düşünmüştüm. Yedi yıl önce işlediğim cinayeti kimse çözememişti. Sizin de benim yerime taraftarları soruşturacağınızı düşündüm. Ben nerede hata yaptım?” diyerek sağ eli ile alnına iki kez vurdu. Aylin ise ona kasada bulunan dekontlarda yazan paraların Birol Bey tarafından hiç çekilmediğini söylemesine ve kurbanın katilini tanıdığı varsayımını, kayıp olan kadın ile ilgili verilen ifadelerde Birol Bey’in değil de Uğur Bey’in kadın ile barda oturduğunun kamera görüntülerinin var olduğunu söylemesine gerek yoktu.

Merve ayağa kalkıp “Az kalsın unutuyordum bıraktığım not ile aslında sizi şaşırtmak istemiştim ama aslında not sizin için değil Fehmi içindi. Şimdi siz benim yerimde olsanız ne yapardınız?” diye sorunca Aylin, “Merve Özgür sizi üç kişiyi planlayarak öldürmekten tutukluyorum,” dedi. Sonra elinde neredeyse on dakikadır tuttuğu kelepçeyi bileklerine geçirip mutfaktan çıkardı.

Kapının önüne çıktığında onu Sinan’a teslim ettikten sonra bakışlarını karanlık gökyüzüne çevirip “İnsan kendi dünyasında yarattığı tiyatro sahnesini yönettiğini unutup, hala yardımcı oyuncuları yargılamaya devam ediyor oysa sahneye çıkıp perdelerini kendisinin açıp kapattığını unutuyor. Olasılıkların sonucu değiştirebilecek olasılıkta olduğunu insan kabul etmeye başlamalıydı. Belki o zaman suç oranı düşer,” diye kendi kendine konuşarak Olay Yeri İnceleme Ekibine doğru ilerlemeye başladı.

Beria Ve İnsanoğlunun Kötülükleri

Cenk Çalışır’ın Beria romanını okurken içiniz burkulacak, yüreğiniz yanacak, gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız. Daha ilk sayfalarda sizi dehşete düşüren satırlarda bir anda kendinizi zalim bir dünyanın tam ortasında  bulacaksınız. Üstelik bu dünyada elinizin kolunuzun bağlı olduğunu düşünecek, kötülere ve yapabildikleri kötülüklere lanet edeceksiniz. Gerçek hayatın çaresiz insanlara ettiği zulüm kanınızı donduracak. Sorgulayacaksınız… Kendinizi, insanları, dünyayı, gücü, güçlünün zalimliğini sorgulayacaksınız. Zayıfın, kimsesizin, fakirin, çaresizin çilesine şahit olacaksınız. Bitmeyecek sorgulamanız, yürek yangınınız dinmeyecek son satıra kadar. Beria’da bildiğiniz, bilmekle kalmayıp kabullendiğiniz, kabullenmekle kalmayıp göz yumduğunuz tüm gerçeklerin yüzünüze bir tokat gibi indiğini göreceksiniz. Hazır olun!

Cenk Çalışır’ın Beria’sını okuduktan sonra dönüp kendi çocuklarınıza bir bakın. Ne kadar şanslılar, öyle değil mi? Sıcacık bir yuvaları, onları her türlü kötülükten koruyacak aileleri, az ya da çok hayatın nimetlerinden  yararlanabilme olanakları, giysileri, oyuncakları, çoğunun bilgisayarları, akıllı telefonları, kısaca bir çocuğu mutlu edebilecek her türlü imkanları var. Ne güzel…

Keşke yeryüzündeki bütün çocuklar rahat yaşam standartlarına sahip olabilseler. Ne yazık ki böyle bir dünya yok. Yoksulluk, açlık, kimsesizlik, savaşlar sadece büyükleri etkilemiyor. Çocuklar, büyüklerin başlattığı yaşama savaşı oyununda hep kaybeden taraf oluyor. Üstelik de acımasızca. İnsanoğlu kötülükte sınır tanımazken, bu kötülüklerine masumiyetin simgesi olan çocukları da bulaştırmaktan geri durmuyorlar bir türlü.

Cenk Çalışır Beria romanında, göçmen aileleri, onların hayatta kalabilme savaşlarını, başlarına gelenleri, insan kaçakçılığını, çocuk tecavüzlerini, insan ticaretini vicdansızca meslek edinmiş kodamanları, dünyayı kanserli bir tümör gibi sarıp sarmalayan organize suç çetelerini ve bu çetelerin para uğruna neler yapabildiklerini, muhteşem bir kurgu içerisinde anlatıyor. Yazarın, polisiye bir romanın içine oturttuğu, hayatın dehşete düşüren gerçeklerini, nefesiniz kesilerek, öfkeyle, acıyla ve içiniz yanarak okuyacaksınız. Kurgu diye okuduğunuz satırların arasında geçen olayların dünya üzerinde bir çok insanın başına gelen, yaşamak zorunda kaldığı hayatlar olduğu aklınızdan çıkmayacak. Romanın polisiye özelliği, verilen toplumsal mesajların arkasında kalıyor olsa da bunu o kadar da önemsemeyeceksiniz. Göreceksiniz ki cinayet sadece öldürerek işlenmez. İnsan yaşarken de ölebilir, insan bin kere ölerek de yaşayabilir…
Beria romanının en can alıcı konularından birisi çocuk tecavüzleri. Çocuk istismarı ülkemizde sandığımızdan daha ileri boyutta. Az biliniyor olması, az sayıda olduğunu göstermiyor, öyle ki son senelerde duyduğumuz istismar haberleri azın çok çok üstünde.
Bir insan nasıl olur da bir çocuğa karşı cinsel eğilim duygusu yaşayabilir. Ne yazık ki bu psikoseksüel bir hastalık. Adına da Pedofili deniyor, yani yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları cinsel açıdan çekici bulması. Halk dilinde sübyancılık olarak da bilinen pedofili toplum tarafından kötü karşılandığından, pedofiller mümkün olduğunca bu dürtülerini gizli yaşamaya yöneliyorlar. İlk bakışta içinde bulundukları psikoseksüel bozuklukları asla anlaşılamayan bu kişilerin sosyal konumları, maddi durumları, sınıf ve statüleri sapıklıklarını engellemeye yetmiyor. Üst düzey yönetici, saygın bir iş adamı, siyasetçi ya da sanatçı olmaları çarpık cinsel yaşamlarını dizginleyemiyor. Hele bir de onlara, vaad ettikleri güç ve para karşılığı hiç çekinmeden küçücük çocukları servis eden çeteler oldukça, önlerine geçmek de imkansızlaşıyor.

Evet, yanlış duymadınız. Yetişkinlere çocuk servis eden vicdansız, gözü dönmüş, bu işi adeta ticarete dökmüş, global çetelerden bahsediyorum. Kendilerine kurban olarak özellikle kimsesiz çocukları seçtikleri gibi son yıllarda tüm dünyanın başlıca sorunu olan mültecilerin çocuklarına pençelerini geçiren, bu da yetmezmiş gibi ailelerinin koynundan, gözlerini dahi kırpmadan yavrularını kaçıran cani bir oluşumdan bahsediyorum. Çocuk ticaretini, fuhuş batağını, insan kaçakçılığını, uyuşturucu mafyasını, organ mafyasını avuçlarında tutan baronlardan bahsediyorum. Cenk Çalışır’ın da Beria romanında çokca değindiği, kirli para peşinde koşan, insan müsveddesi şeytanlardan bahsediyorum.

Dünya, insanoğlunun kötülüklerine daha ne kadar dayanabilecek, bilemem. Bildiğim tek şey, kötülerle savaşabilecek cesareti bulamayan yetişkinlerin cezası sonsuza kadar çocuklara kesilecek. Dur, diyecek kanunların çıkmadığı her saniye, hiç bilmediğimiz bir ülkede, hiç bilmediğimiz bir şehirde, hiç tanımadığımız bir çocuğun daha hayatı zindana dönecek. Bir karış toprak, bir avuç para, güç hırsı için sınır tanımayan insanlar yüzünden vicdan duygusu yok olup gidecek. Durmamalıyız, dur, demeliyiz…

 

BERİA ROMANININ KONUSU

“Kanunların ne yazdığı önemli değil. Adalet her zaman güçlüden yanadır.”
Komiser Harun kısa süre önce eşini ve oğlunu kaybetmiş, hayata küsmüş, acısını unutmak için kendini yemeye vermiş, aldığı aşırı kilolar nedeniyle malulen emekli edilmiş eski bir polistir. Onun için artık yaşamanın bir anlamı kalmamıştır. Tek amacı  canına kıymak ve karısıyla oğluna kavuşmaktır.
Aynı anda sınır ötesinde hayatlar cehenneme dönmüş, iç savaş Suriye’nin dört bir yanını sarmıştır. Kocasını ve tüm ailesini bir karış toprağa kurban verdikten sonra Aişe’nin tek çaresi kalır, o da biricik kızı Beria’yı alıp Suriye’den kaçmak. Peki, kolay mıdır kaçmak? Doğduğu toprakları ardında bırakıp elin memleketinde ayakta kalabilmek, kolay mıdır? Zor olduğunun farkındadır Aişe fakat başka çaresi kalmamıştır. Vatanının yaşanılamayacak hale getirilmesi onun suçu değildir ancak cezasını o ve onun gibiler çekmek zorundadır.
Elinde avucundaki üç beş kuruşla Türkiye sınırına geldiğinde onu eli silahlı, puşili, şalvarlı adamlar karşılar. Aişe’nin korkusu canından olmaktan çok kızı Beria’dan olmaktır. Ondan önce ölmek de ondan sonra ölmek de kabustur Aişe için. Eli kolu bağlıdır. Kim olduklarını bilmediği bu adamlara güvenmek zorundadır.
Getirildikleri köyde Bozo lakaplı bir adam Aişe’ye, Yunanistana kaçabilmeleri için yardım etme teklifi yapar. Düşünecek zamanı yoktur Aişe’nin; elinde avucunda kalan son varlığını, iki bileziğini de Bozo’ya verir ve sonunda pişman olacağı bir maceranın içinde bulur kendisini. Yunanistan sularına doğru ilerlemekte olan küçücük bir botun içinde can savaşı veren onlarca insanla aynı kaderi paylaşan Aişe, zorlu yolculuklarının sonuna yaklaştıklarını zannederken uğradıkları bir saldırı sonucu bottaki bütün çocuklar çalınır. Elbette Beria da çalınan çocuklar arasındadır.
Bu arada Harun, çocuğunun ve karısının hasretine daha fazla dayanamaz. Artık aylardır yapmak istediği şeyi yapacak ve canına kıyacaktır. Her türlü hazırlığı yapmıştır intihar planını gerçekleştirebilmek için. Deniz kıyısındaki uçurum onun için sonun başlangıcı olacaktır. Tam intihar etmek üzereyken denizin mavisinden çıkıp gelen yabancı bir kadın hayatının tamamen değişmesine sebep olur. Ölmek isteyen bir adam, ölümden kurtardığı kadına umut, o kadın da Harun’a yaşama sevinci olacak mıdır?

Aynı anda eski kabadayılardan, yeraltının racon isimlerinden Faysal Coşkay ve oğlu Okan Coşkay pavyonculuktan iş adamlığına geçiş yapmışlardır. Bu yeni iş imkanlarını iyi değerlendirebilmek için racon ve kabadayılık yeterli değildir. Girdikleri ihaleleri kazanmak için her yolun mübah olduğuna babasını ikna etmek zor olsa da Okan bunu başarır ve akıllara zarar bir tuzakla rakip firmanın patronu İlyas Sakin’i piyasadan kaldırmak için plan yapılır. Baba Coşkay hiç de hoşuna gitmeyen bu yolda sözü oğlu Okan’a bırakmaktan başka çare bulamaz. Ne kadar beğenmese de devir değişmiştir ve yeni devire uygun taze kan olacaktır oğlu. Okan Coşkay babasından habersiz bir başka yola daha girer. Ortaklık yaptığı adamların bağlı oldukları örgüt uluslararası boyutta bir çetedir ve Okan bu işten kazanacağı paraların hayaliyle çok mutludur.

Okan’ın mutluluğu uzun sürmez. Hain planlarını hayata geçirmek için iş yaptığı, rakip firmanın sahibi İlyas Sakin’in yakın koruması Bora, kentsel dönüşüm kapsamında yıkılan bir binanın molozları arasında ölü olarak bulunmuştur. Bulunduğu bölge Sakin İnşaat’ın yıkım alanının olduğu arazidir. Ne olmuştur? Yoksa İlyas Sakin, Okan Coşkay’ın Bora ile birlikte kendisine kurduğu tuzağı anlamış ve korumasını ortadan mı kaldırmıştır? Sıra Okan’a da gelecek midir? Bora’nın ölümünden sonra, korku ve endişe içinde kıvranan Okan bambaşka bir sorunla daha uğraşmak zorunda kalır.
Cinayet Büro Komiseri Enis, Harun’un en yakın arkadaşıdır. Bir yandan Bora cinayetini çözmeye çalışırken diğer taraftan da  Harun ve Aişe’ye Beria’yı bulmaları için yardım etmektedir. Arkadaşı Harun’un Aişe sayesinde iyileştiğini, eski haline dönmek için çaba sarf ettiğini görmek Enis’i çok sevindirmektedir. Ancak yine de Harun için endişelidir. Beria’yı bulmak uğruna başını derde sokmasını istemez. Harun’un zaten kaybedecek bir şeyi kalmamıştır ve Aişe’ye verdiği söz ve umut onu hayata bağlamıştır.

Enis, Bora cinayetini eşeledikçe altından çıkan deliller onu hiç tahmin etmediği yerlere ve bambaşka bir suç alanına sürükler. Sürüklendiği bu yol belki de Beria’ya gidecek yolların da açılmasını sağlayacaktır. Beria’nın kaçırılmasının öldürülen Bora ile ne ilgisi vardır? Harun ve Aişe kaderin birleştirdiği yolda Beria’ya ulaşabilecekler midir? Bir anne yavrusu için neleri göze alabilir, neler yapabilir? Kötüler, yaptıkları kötülüklerin cezasını çekecekler midir? Adalet güçlünün mü yoksa mazlumun mu yanında olacaktır?

BERİA ROMANININ KÜNYESİ

YAYINEVİ:  Oğlak Yayınları (Maceraperest Kitaplar)
BASIM YILI: 2019
SAYFA SAYISI: 408

CENK ÇALIŞIR KİMDİR?

1967 yılında Balıkesir’de doğmuştur. Babasının mesleği dolayısıyla farklı şehirlerde yaşamıştır. Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra Bursa’ya yerleşmiştir. Basın ve otomotiv sektöründe görev yaptıktan sonra reklamcılığa yönelmiştir. Sinemayla da ilgilenen yazar, senaryo gruplarıyla çalışmalar yapmıştır. İlk romanı Satranç Cinayetleri 2010 yılında yayımlanmıştır. Aynı yıl içinde ikinci romanı Zehr-i Katil ve 2012 yılında üçüncü romanı Oyun İçinde Oyun yayımlanmıştır. Bunları 2014 yılında Kan Yağmuru, 2015 yılında Kilit Operasyonu romanları takip etmiştir. 2016 ve 2017 yıllarında öykü kitapları Her Temas Bir Öykü Bırakır 1 ve 2 yayımlanmıştır. Dijital Polisiye dergi Dedektif’te ve diğer sanal ortamlarda hikayeleri yayınlanmıştır. On altı yazarın on beş öyküsünün bulunduğu, Dedektif Dergi. Com Birinci Yıl Öykü Seçkisinde Camdan Eriyenler adlı öyküsüyle yer almıştır.

Kadın Olma Tutkusu

ABD’li endokrinolog Dr Harry Klinefelter (1912–1990) tarafından ilk kez 1942’de tanımlanarak literatüre geçen bu genetik mutasyon, erkek cinsiyetini belirleyen kromozomun XY yerine —nadir görülen biçimde— XXY olmasının yarattığı psikopatoloji olarak tanımlansa da, aslında Klinefelter Sendromu’nun çok daha karmaşık belirtileri söz konusudur. Mutasyonun neden olduğu cinsel yetersizlik ve fiziksel bozulmalar uç psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Normal cinsellik yaşayan kişilere duyulan nefret ve kıskançlık üreten aşağılık duygusu kimi hastalarda ileri seviyede öfke patlamalarına dönüşebilir.

Bir sırt çantası ve bisikletle bütün Fransa’yı turlayan ve gittiği her yerde vahşî cinayetler işleyen seri katil Francis Heaulme’nin insanlara karşı olan nefretinin arka plânındaki ana etmen yalnızca Klinefelter Sendromu değildi. 1959 Metz doğumlu Heaulme, babasının anormal baskısı ve sadistçe davranışlarıyla daha on yedi yaşındayken iflâh olmaz bir alkolik olmuştu.

Francis ergenliğe girdiğinde âdeta bir ‘çirkin ördek’ psikolojisi yaşamaya başlamıştı, zira küçük kalmış penis ve testisleri, sakal ve bıyık seyrekliği, göğüs ve kalça bölgelerinin kadınsı bir şekilde gelişmesi gibi eksik gelişme durumu kendisinde abartılı utangaçlık, dikkat sorunları ve uyum güçlüklerinede yol açmıştı. Okulda ve mahallesinde dışlanıyor, diğer çocuklar tarafından sürekli alay konusu ediliyordu.

Ergenlik yıllarının sonunda kendinden tiksinmeye başlayan ve birkaç kez intihar girişiminde bulunan Francis Heaulme, 1984’te çok sevdiği annesini de yitirince derin bir bunalıma girdi ve tüm Fransa’yı kapsayan bir bisiklet turuna çıktı. Babasından, yaşadığı kentten ve tanıdığı herkesten uzak kalmak istiyordu.

Cinayetlerine iki çocuğu boğarak başlayan Francis Heaulme’ün ölüm turu üç yıl sürdü. Arkasında hiçbir adlî kanıt bırakmayan ve suç anında başka yerde olduğu mazeretlerini önceden hazırlamakta ustalaşan Heaulme, peşine takılan bir dedektifin gayretleriyle suçüstü yakalandığında 50’den fazla cinayet işlemişti.

Erkeklerin fizyonomisini olduğu kadar psikolojisini de bozan Klinefelter Sendromu —daha sıklıkla— kadınlara yönelik bir öfke ve şiddet fırtınasına neden olur.  Hastanın gözünde, normal cinselliklerini yaşayan güzel kadınlar, hayallerini süslediği halde hiçbir zaman ulaşılamayacakları bir figürü canlandıran semboller gibidirler ve sırf bu nedenle travesti katillerin hedefi haline gelirler.

Klinefelter Sendromu ünlü gerilim filmlerinden birkaçına konu olmuştur.  Brian De Palma tarafından yönetilen 1980 tarihli ‘Dressed to Kill / Öldürmeye Hazır’ adlı filmde, evliliğinde cinsel yönden düş kırıklığına uğramış olgun bir kadın olan Kate Miller (Angie Dickinson) sorunlarıyla ilgili psikoterapi görmek üzere, New Yorklu gözde psikiyatr Dr Robert Elliott’ı (Michael Caine) ziyaret eder ve seans esnasında ona evlilik dışı, gizli bir ilişki önerir.

Doktor’un evliliğini ve meslek ahlâkını gerekçe göstererek kendisini reddetmesinin ardından, sanat galerisindeki bir sergide tanıştığı yabancı genç adamla tatmin edici bir ilişkiye giren Kate, onunla sevişmeye gittiği apartmanın asansöründe kara gözlüklü, uzun boylu, sarışın bir kadın tarafından usturayla parçalanarak öldürülür.

Başkalarının başına bir şey gelmeden önce katili yakalama yolunda umutsuz bir çaba içinde olan Dr. Elliott korkunç gerçeğe yaklaştıkça, kendini baştan çıkarıcı, ölümcül bir saplantı, sapıklık ve aldatma lâbirentinin içinde bulur. Kadın kılığına girerek öldüren usturalı seri katil Dr Elliott’un ta kendisidir.

Yaşayamadığı dişiliğe sahip güzel kadınlara karşı kıskançlıkla dolu hınç duyan travesti bir katilin korkunç eylemlerinin anlatıldığı bu kült film ilk gösterildiği dönemde eşcinsellerin tepkisini üzerine çekse de gerçek hayatta Klinefelter Sendromu’nun insanların cinsel tercihiyle ilgisi yoktur. Bu türden uç psikopatlar kurbanlarını —daha ziyade— kadınlar arasından seçerler, çünkü onları ölesiye kıskanırlar.

Seri katillerin en kötü şöhretlilerinden biri olan Bobby Joe Long’un (D:1953) vücudundaki her hücrede fazladan bir X kromozomu vardı. Ergenlik çağında iken Long’un vücut bezleri kadınlık hormonu östrojeni aşırı miktarda üreterek göğüslerinin büyümesine neden olmuştu. Bu durum karşısında duyduğu utancın Long’un zihinsel dengesizliğine katkıda bulunmuş olduğu muhakkaktır, ancak travesti seri katilin gençlik çağlarındaki tek sorunu bu değildi.

Yaptığı diğer tüm olumsuz ebeveynlik davranışlarının yanı sıra, annesi oğlu on üç yaşına gelene dek onunla aynı yatağı paylaşmıştı. Uzmanlara göre, bozuk bir aile yapısı içerisinde bulunmak bir çocuğun ruhsal yapısını darmadağın eden dış etmenlerden en önemlisidir, ne var ki Long’un mutsuz çocukluğuna ilişkin diğer faktörler daha da şaşırtıcıdır.

Bobby Joe Long kafa travmaları konusunda bir tür rekorun sahibiydi. Beş yaşındayken salıncaktan düşüp bilincini kaybetmiş, altı yaşındayken bir bisiklet kazası sonucunda park halindeki bir aracın üstüne kafa üstü çakılmış, yedi yaşında attan düşmüştü. Yirmili yaşlarının başına kadar makûs talihini alt etmiş gibi duran Long 1974’te lise arkadaşı bir kızla evlenmiş, tam her şey düzeldi düzelecek derken, büyük bir motosiklet kazası geçirmiş ve başı kaskı parçalanacak kadar şiddetle yere çarpınca haftalarca hastanede kalmıştı.

Bobby Joe Long için bir dönüm noktası olan bu kazadan sonra, iki çocuk sahibi olduğu karısından boşandı, evinin bulunduğu California’nın Long Beach bölgesinde sahte bir kadın adıyla bir ev tuttu. Long’un kadın kılığına girerek avladığı genç kızlarla pek çok ağır suç işlediği sonradan ortaya çıktı. California’da işler karışıp da kimliği sorgulanmaya başladığında, Florida’ya göçmeye karar verdi.

Long’un 1983’te Tampa’ya taşınmasıyla birlikte, şehirlerarası yolun kenarındaki ormanlık bölgede tecavüz edildikten sonra boğularak öldürülen kadın cesetleri bulunmaya başladı. Mayıs 1984’te polisin derinleştirdiği soruşturmada, sekiz ay içinde en az on kadının benzer şekilde öldürüldüğü ve cesetlerin hep aynı ıssız bölgeye bırakıldığı ortaya dökülünce, yetkililer işi sıkı tuttu ve çeşitli ipuçlarını izleyerek Long’a ulaştılar.

Kasım 1984’te son kurbanının cinayeti sonrasında tutuklandı ve mahkemede değişime uğramış kromozomlarının etkisiyle işlediğini iddia ettiği cinayetlerin yedisinden suçlu bulunan Long, Florida Eyalet Mahkemesi’nce elektrikli sandalyede ölüm cezasına çarptırıldı.

Klinefelter Sendromu’ndan muzdarip bir diğer seri katil, Paris’te en az on sekiz —Fransız polisine göre yirmi bir— kişiyi avlayıp katletmiş olan Thierry Paulin (1963–1989)’dir. Montmartre Canavarı olarak da tanınan Paulin çalıştığı kabarelerdeki travesti gösterilerinden artakalan zamanlarında yaşlı kadınları öldürüyordu.

1987’deki son saldırısından sonra tutuklanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılan ve cezaevine konan Thierry Paulin’in 1988’de AIDS hastası olduğu anlaşılmış, bir yıl sonra da koma halinde kaldırıldığı hastanede ölmüştür.

Kuzuların Sessizliği filminin meşhur Buffalo Bill karakteri tipik bir Klinefelter Sendromu vakası olarak sinema tarihine geçmiştir, ancak travesti katil karakteri sinemada ilk kez Alfred Hitchcock tarafından yönetilen 1960 tarihli gerilim filmi ‘Sapık / Psycho’da can bulmuştur.

Beş parasız sevgilisiyle evlenmek için patronunun parasını çalıp kaçan ve geceyi yol üzerindeki bir motelde geçirecek bir sekreter olan Marion ile orada tek başına yaşayan motel sahibi Norman arasındaki karşılaşmayı anlatan Sapık, Robert Bloch’un Wisconsinli seri katil Ed Gein’in suçlarından esinlenerek yazdığı aynı adlı romandan uyarlanmıştır.

Şaşırtıcı ve çarpıcı finale sahip korku-gerilim öyküleri yazmanın ustası Robert Bloch (1917-1994) dönemin en etkileyici korku/gerilim yazarlarından biriydi. Henüz ergenlik çağındayken ucuz dergilerde bilimkurgu öyküleri yayımlanmaya başlamış ve kendisine esin kaynağı olan büyük üstat H.P. Lovecraft tarafından desteklenmiştir. Aslında Bloch belki de dünyadaki en kibar ve yumuşak insanlardan biriydi ve kanlı korku filmlerinden hiç hazzetmezdi.

Gerçek hayatta, kadın kılığına bürünmekle şiddet arasında somut bir bağlantı olmasa da, travestiliğin baskın bir etken olduğu cinayet vakalarının az olmadığını belirten uzmanlar, kız gibi giydirilen erkek çocukların bu ağır travmadan olumsuz etkilendiklerine neredeyse emindirler.

Hem Charles Manson hem de Henry Lee Lucas —dünyaca meşhur seri katiller— çocukluklarının ilk yıllarında kız gibi giyinmeye zorlanmışlardı. Psikopat bir anne tarafından yetiştirilmiş olan Manson, annesi fahişelik yaparken veya hapisteyken akrabadan akrabaya gönderilip durdu. Altı yaşındayken Virginia’da teyzesinin yanında yaşamaya başladı. Sadist eniştesi, küçük yeğenine bir kız çocuğu gibi davranmaktaydı.

Sol gözünü annesinin vurdumduymazlığı yüzünden kaybeden Henry Lee Lucas da benzeri bir şiddete maruz kalmıştı. Küçük Lucas’ın annesi bir deliydi ve diğer sayısız istismarlarının yanı sıra, oğlunun saçlarını bigudiyle sarar, onu okula kız elbisesi ile gönderirdi.

Esasında, ne küçük Charles, ne de Henry kadın gibi olmaktan hoşlanıyordu. Kadınlığa bürünmekten hoşlanan efsanevî seri katil Ed Gein —kadın gibi görünmekten haz duyan— bir travestiden daha fazlası, gizli bir transseksüeldi. Bu yönüyle her iki ünlü kurgu karaktere de —Norman Bates ve Buffalo Bill— esin kaynağı olmuştur.

Ed Gein, kendisini bir kadına dönüştürmek için gösterdiği sapkın çabalarla, mezarlarından çıkarttığı kadın cesetlerinden yüzülmüş derilerle kendine bir giysi dikmişti. Bu korkunç kostümle —memeli bir atlet ve insan derisinden yapılma bir taytla, apış arasına yerleştirilmiş bir vulva— metruk çiftlik evinin etrafında dolaşır ve annesi gibi davranırdı.

Klinefelter Sendromu’nun derin biçimde vurduğu kişilerin suça yatkınlığı aşırı erkekleşmiş seri katiller kadar iddialı bir sav olarak ortaya konamasa da, her iki genetik mutasyonun insanların psikolojisini olumsuz etkilediği gerçeği her dönemde —farklı kimliklerde— karşımıza çıkmaktadır. Bir erkeğin kadın olma tutkusu ve bir travestinin bozuk psikolojisi kolayca anlaşılabilecek durumlar değildir elbette.

Hikaye: Evden Eve Nakliyat

Sıkıntılı bir gündü, öğleden sonra dışarıdaki acayip havanın etkisiyle iyice bunalmış, terlemişti. Dışarıda deli bir rüzgâr camları titreterek eserken beklenen oldu ve kocaman yağmur damlaları vurmaya başladı. İçerideki nemli boğuk hava şimdi daha yoğunlaşmıştı. Yazdığı maili şöyle bir okudu ve gönder tuşuna bastı Nurten. Parmaklarını uzun saçlarının arasından geçirip geriye doğru taradı. “Sigara içmeliyim,” diye düşündü. Koltuğunu geriye itip kalktı çantasından sigara paketini alıp mutfağa gitmek üzere koridora çıktı. Koridorun diğer ucunda patronu Halil beyin kapısının kapalı olması dikkatini çekti oysa hiç kapatmazdı adam kapıyı hatta yaz kış penceresini de açık tutar havalandırmaya çalışırdı basık odayı.

Üç katlı bir binanın giriş katı onların bürosu. Araları pvc duvarla ayrılarak sıkıştırılmış üç oda, mutfak olarak kullanılan bir girinti ve tuvaletten oluşan dandik bir büro işte. Burada yaptıkları iş evden eve nakliyat. Ev eşyası taşıyorlar yani, beş arabalık bir filoları var. Fena değil işleri ama Halil Bey hem cimri hem paragöz. Emekli olduktan sonra yani üç yıl önce ancak burada iş bulabilmişti Nurten. Emekli maaşı yetse hiç çalışmayacak artık ama bu devirde imkânı yok. Muhasebeden personele, sevkiyattan müşteri idaresine hatta sekreterliğe bile o bakıyordu. Cumartesi dahil haftanın altı günü çalışıp asgari ücretten azıcık fazla bir maaş alıyordu ama tek avantajı evine yakındı işyeri. Yürüyerek gidip geliyor ulaşıma para vermiyordu.

Patronunun kapısından geçerken buzlu cama bir karaltının gölgesi düştü. Halil Bey olmayacak kadar zayıftı gölge. Gürültülü bir ses geliyordu içeriden yabancı müzik sesi gibi. İyice meraklandı çünkü üç yıldır bir kere bile müzik duymamıştı burada. Radyo çalmasına bile kızardı Halil Bey, tuhaf adamdı. Bir an içeri göz atmayı düşündü cesaret edemedi. Ters adamdı patronu neme lazım içeri girmekten anında vazgeçip mutfağa girdi sigarasını yaktı. Dumanı mutfağın küçük penceresinden yağmura doğru üflerken kocası ile küs oldukları geldi aklına. Yine akvaryum alacağım diye tutturmuştu Ragıp. Alması bir şey değil bakmıyordu. O da Nurten’in üzerine kalıyordu sonra, “İstemiyorum,” diye diretince küsmüştü kocası. Bir numaralı huyuydu zaten otuz yıldır. İstediği bir şey olmadı mı küserdi çocuk gibi. Ragıp’ı düşünürken aklı bir noktada patronuna takılı kalmıştı. Sigarasını söndürüp izmariti çöp kovasına attı ocağın üstünde kaynayan çaydan iki bardak doldurdu. Merakını yenemediğinden çay götürmek bahanesiyle girecekti Halil beyin odasına. Kapı hâlâ kapalıydı tıklatır gibi yaptı ve açtı kapıyı.

“Çay almıştım kendime Halil Bey, tazeyken size de vereyim dedim.”

Bir elinde çay tepsisi, diğerinde kapı kolu kalakaldı gördüğü karşısında. Patronu yerde bir kan gölünün ortasında göğsüne saplanmış bıçakla yatıyordu. Önce tepsi düştü elinden sonra canhıraş bir feryat çıktı ağzından.

***

“Bizi arayan siz miydiniz?”

“Bendim, ne yapacağımı bilemedim üst katımız boş kimse yok onun üstü depo gibi bir yer orada da kimse olmaz çok korktum aklıma polis geldi hemen aradım sonra da ambulansı aradım. Bir haber var mı nasılmış Halil Bey?”

“Maalesef, yolda vefat etmiş başınız sağ olsun. Haber verebileceğimiz yakınlarını biliyor musunuz?”

“Ayy, ölmüş mü? Ah yazık, ah yazık…” diye dövünürken Cumhuriyet Savcısı girdi içeriye polisler saygıyla toparlandılar. Nurten ağlıyor, ağlamanın etkisiyle akan burnu için mendil aranıyordu bir yandan da. Polis sabırla sakinleşmesini bekledi, Savcı olay yerini görmek üzere patronun odasına giderken Başkomiser Hakkı’yı sordu. Daha gelmediğini öğrenince birkaç soru sordu olay yerine şöyle bir baktı ve soruşturmanın her adımından haberdar olmak istediği şeklinde bir ültimatom vererek gitti.

Savcının gelişiyle Nurten’e olan ilgisi dağılan Komiser Burak, “Yakınlarını tanıyor musunuz?” sorusunu tekrarladı. Nihayet bir mendil bulup burnunu silen Nurten, “Karısı var, kardeşleri var,” dedi. Ardından  hıçkırarak, “Üç tane de çocuğu var onlar ne olacak şimdi,” diyerek bir ağlama krizine daha girdi. Saatler sürdü gibi geldi polisin sorgusu kadına. Olayın tek tanığıydı hatta şüphelisi. Allahtan akıllı davranmış hiçbir şeye dokunmamıştı. Onu suçlayacak delilleri yoktu ama yine de emniyete götürdüler. Neyse kocasını aramasına izin vermişlerdi en azından. Ragıp karısının başına geleni duyunca küslüğü de akvaryumu da unutup emniyete koştu. Otuz yıllık karısının bir karıncayı bile incitemeyeceğinden bahsederek onu bırakmaları için yalvardı polise ama bırakmadılar.

Başkomiser Hakkı olay yerine geldiğinde yağmur iyice azmış fırtınaya dönmüştü. Arabadan çıkıp binaya girene kadar sırılsıklam oldu. Hastalanmak en büyük korkusu olduğundan hiçbir şeye bakmadan paltosunu çıkardı. Arkadaşlarının bin yıllık diye isim taktıkları eski palto, suyu çekmiş hatta Başkomiser Hakkı’nın ceketinin omuzları bile biraz ıslanmıştı. Kalorifer peteğine elini yaklaştırıp sıcak olduğunu anlayınca cebinden çıkardığı ıslak mendille sildi kaloriferin üstünü ve ıslak paltosunu üzerine serdi. Merakla kendini izleyen genç Polis Memuruna ters ters bakıp olay yerine geçti.

Halil Bey’in küçük makam odasının tabanı halı kaplıydı. Kahverengi kırçıllı kaplamanın ortasında kocaman kan lekesi işlenen cinayetin delili olarak duruyordu. Odada mücadele izi görülmüyordu. Şöyle bir etrafına bakındı Başkomiser, yardımcısını eliyle yanına çağırarak Halil Bey’in masasının önünde duran deri koltuğu işaret etti.

“Bak burada da kan var sanki eliyle tutunmuş görüyor musun ayağa kalkmaya çalışmış.”

“Belki de düşerken tutunmuştur amirim.”

“Olamaz, öyle olsa parmakların yönü farklı olurdu. Bak bunlar yukarıya doğru şöyle kavramış koltuğun minderini.” Bunu söylerken eliyle tutuyor gibi gösterdi Başkomiser, “Düşerken olsa böyle ya yana ya da aşağıya doğru olması lazım.”

“Muhasebeci Nurten hanımı aldık amirim. Fakat katilin o olma olasılığı yok herhalde değil mi?”

“Bilemem, sen kadını beğendin diye katil olamaz değil. Herkes katil olabilir neler gördük biz bu meslekte.”

Burak, etrafı gözleriyle lazer tarayıcı gibi tarayan amirine gülümsedi. Onun baktığını gören Başkomiser kafasını sallayıp, “Şuralara iyi bakın Burak, sonra da maktul kimmiş neymiş araştır şu muhasebeci hanımı da tabii. İşimiz şimdilik bu kadar bırakalım olay yeri işini yapsın bu arada tembih et sokak kapısından da parmak izi alsınlar. Biz de emniyete dönüp şu kadını doğru dürüst sorgulayalım,” dedi.

Emniyete geldiklerinde karşılarına bir adam dikildi. Gözlüklü uzun boylu adam getirilen kadının kocası olduğunu söyleyip panik halinde önüne gelene karısını soruyordu. Başkomiser Hakkı adamı yanına çağırıp odasına götürdü.  Ufak bir açıklama ile karısını neden tuttuklarını anlatmaya çalıştı. Nurten Hanım bir cinayetin şüphelisi değilse bile baş tanığıydı şimdilik burada kalacaktı ama ne mümkün adam neredeyse ağlıyor karısını bırakmaları için yalvarıyordu. Sonunda belki bir avukat tutmasının iyi olacağını böylece karısına daha çok yardım edebileceğini söyleyerek uzaklaştırdı adamı.

Nurten Hanım olay yerindeki polislere ne dediyse benzer kelimeleri kullanarak gözyaşları içinde aynı şeyleri söyledi. Kendine kızıyor karaltıyı görünce neden odaya girmedim diye üzülüyordu. Başkomiser Hakkı biraz sıkıştırdı kadını. Kötü polis suratını takınıp katil olduğundan eminlermiş gibi üzerine gitti kadının. Hatta cinayet sebebi olarak da muhasebe işlemlerinde yolsuzluk yapmış olabileceğini bunu anlayan patronunu öldürerek başkası yapmış gibi göstermeye çalıştığını söyledi.

“Anlattıklarının hepsi yalan sen uyduruyorsun gerçeği söyle!”

“Vallahi billahi ben bir şey yapmadım, her şey anlattığım gibi oldu. Kuran çarpsın ben bir şey yapmadım…”

Kadın bayılacak noktaya gelmişti tecrübeli polis gözlerinin kaymasından renginin sararmasından durumu kavrayıp su getirtti, kolonya getirtti kadını biraz toparladılar. Yemesi için bir şeyler vermelerini söyleyerek ayrıldı yanından kadının.

“Burdan bir şey çıkmaz doğruyu söylüyor.” Yardımcısının ne yapacağız der gibi baktığını görünce, “O zaman şu karaltı kimmiş içeriye nasıl girmiş ona bakacağız.”

“Kadını ne yapalım amirim?”

“İfadesini imzalatın kocası buralardadır zaten bırakın gitsinler. Yalnız sıkı sıkı tembihleyin şehri terk etmesinler telefonları açık olsun tekrar çağırabiliriz.”

Odasına gelen Başkomiser odanın boş olduğunu görünce sinirlendi kendi kendine, “Nerede bunlar lazım olunca kayboluyor ikisi de” diye söylenirken genç Komiser Tülay elinde çaylarla girdi içeri.

“Amirim sorgudan çıkıyor, ağzı kurumuştur bir güzellik yapayım dedim.”

Tülay’ı elinde bardaklarla görünce yumuşayan Başkomiser kocaman bir yudum aldı çaydan, “Of yandım valla sıcakmış kız,” dedi. “Olsun olsun içim ısındı fakat bu iş acayip bakalım ne olacak?”

“Nasıl acayip amirim?”

“Bir katil zanlımız var ama sadece bir karaltı halinde. Elimizde başka bir şey yok, ha bir de şu kadının duyduğunu iddia ettiği müzik sesi. Gürültülü yabancı bir müzikti diyor. Odada ne radyo ne teyp gözükmüyordu, dışarıdan geldi desem oralar hep iş merkezi, böyle bir ses kolay kolay olmaz oralarda.”

“Belki telefonundan çalmıştır amirim.”

“Evet o olabilir.” Telefonların konuşmak dışında başka işlevlerinin olması hâlâ garip geliyordu Başkomisere, “Neyse raporların hiçbiri gelmez herhalde vakit epey geç olmuş ben eve gidiyorum kızım. Burak Efendi nerelerde belli değil sen de çık hava kötü anca gidersin. Yarın bakacağız artık,” dedi. Islandığı için iki misli ağırlaşmış paltosunu giyerken zorlandı, küçük bir küfür savurdu sonra Tülay’ı hatırlayıp, “Kusura bakma seni unuttum ya, bu da kurumamış hala çok ıslak. Neyse artık idare edeceğiz hadi iyi akşamlar,” dedi.

Sanki bir gün önce o fırtına esmemiş o yağmur yağmamış gibi günlük güneşlik bir güne uyandı Ankara. Komiser Tülay belediye otobüsünden inip koşar adım üst geçite tırmandı karşıya geçip Ankara Emniyet Müdürlüğünün yeni tamir edilen binasının giriş kapısından girerken Başkomiser Hakkı’nın kendisini beklediğini gördü.

“Az kalsın yine geç kalıyordun Tülay ne diyorum ben bu konuda, mesaiye geç kalınmayacak. Yarım saat erken kalk ama zamanında gel.”

“Günaydın amirim. Haklısınız fakat trafik çok fenaydı biraz da o nedenle bugün böyle oldu. Özür dilerim.”

Asansöre binip çıkarken, “Bu yeni binaya alışamadım, hâlâ tuhafıma gidiyor,” diye sızlandı Başkomiser, Tülay gülümsemekle yetindi Başkomiserin obsesif kişiliğine hiç uygun değildi mekan değişiklikleri. Bütün odaların mobilyaları yenilenirken o inat etmiş kendi masa ve sandalyesini yeniletmemişti. Şimdi odada krem rengi mobilyaların ortasında kara bir leke gibi görünüyordu eski masa. Odaya girdiklerinde dün ortalarda gözükmeyen Burak’ın gelmiş hatta çay bile söylemiş olduğunu gördüler. Günaydın faslından sonra hemen işlere daldı Başkomiser.

“Neler buldun Burak? Dün ortalarda olmadığına göre mutlaka bir şeyler bulmuş olmalısın, nedir onlar?”

“Şey amirim ben dün otopsideydim raporu çabuk alabilmek için bekledim biraz.”

“Aldın mı bari?”

“Ekranınızda hazır, yazılı olarak masanıza da bıraktım.”

“Güzel ben okurken sen de anlat ne olmuş?”

“Maktul Halil Gürkonak kırk sekiz yaşında uzun boylu iri bir adam. Kalbinin üzerine ve böbreklerine aldığı üç bıçak darbesi ile öldürülmüş. Burada ilginç bir ayrıntı var amirim, böbreklerine saplanan bıçakla kalbine saplanan bıçak farklı.”

“Ne yani iki cinayet silahı mı var şimdi?”

“Öyle görünüyor amirim. Kalbe saplanan maktulün üzerindeydi zaten fakat diğer bıçak yok. Otopsi raporunda da göreceğiniz üzere bizlerin Rambo bıçağı diye tabir ettiğimiz bir yanı tırtıklı ucu ince ve kavisli bir bıçak kullanıldığını belirledi arkadaşlar. Boğuşma izi yok denecek kadar az. Sadece bir bileğinde morarma tespit edildi. Benim naçizane fikrimi sorarsanız katil bıçağını çekince maktulde çekmiş fakat katil atik davranıp kapmış elinden bıçağı ve öldürmüş. Bir eliyle kendi bıçağını kullanarak böbrekleri haşat ederken diğer eliyle maktulün bıçağını kalbe saplamış. Öyle düşünüyorum.”

“Fena tespit değil Burak fakat bu rapora göre iki böbrekte yara almış adamın üç kolu ve üç bıçağı yoksa boğuşma olmadan biraz zor. Adamın iri yarı olmasının sakladığı izler olabilir fakat üç yara iki farklı bıçak, sonra ikinci bıçağı niye bıraktı? Bu da bir soru işareti belki de o bıçağın özel bir anlamı vardır. Yani kalbe saplanan bıçak maktulün değil katilindir ama özellikle kullanılmıştır. Evet varsayımlarla vakit geçirmeyelim Tülay telefonlar, bilgisayarlar, güvenlik kameraları bütün sokak hatta cadde, üst kat neden boş en üst kattaki depo ne? Binanın giriş çıkışları bodrumu var mı? Varsa bir kapısı var mı? Hadi bütün bunların cevapları lazım bana burada oturma harekete geç.”

Tülay Başkomiser konuşurken hazırlanmaya başlamıştı zaten sözlerinin sonunu ayakta dinledi ve çıktı.

“Burak olay yeri raporu, parmak izleri ve bıçakların araştırması özellikle şu kalbe saplananın özelliği var mı? Ailesi ile konuşuldu mu?”

“Evet dün kendim gidip haber verdim.”

“Güzel şimdi benimle gel. Birlikte tekrar gidelim bir bakalım kim bu insanlar. Ha, burası nakliyat şirketi şu kamyonları, şoförleri hepsini araştır, husumeti olan var mı? İşten çıkarılan, parası ödenmeyen bak işte.”

Burak hem onunla gidip hem emredilen işleri nasıl yapacağını düşünerek arkasına düştü amirinin. Arabayı yine Burak kullanacaktı tabii. Onu sırf bu nedenle yanına aldığından şüpheleniyordu Burak.

Batıkent’teki maktulün adresi olan Cingöz Sitesindeki daireye geldiklerinde kapının önü ayakkabı doluydu. Anlaşılan tanıdık bildik kim varsa haberi alınca eve hücum etmişlerdi. Gençten bir delikanlı açtı kapıyı polis olduklarını öğrenince içeriye, “Kerim abi,” diye seslendi. İri yarı şişmanca saçları üst kısmı dökülmüş fakat yanlarını uzatıp arkadan bağlamış, bıyıkları dudağının iki yanından sarkan bir adam homurdanarak geldi. Evin tek müsait odası gibi görünen dip taraftaki karanlık bir odaya aldı onları. Ev o kadar kalabalıktı ki burada bile ikide bir kapı açılıp birileri kafasını uzatıyordu.

“Ben Kerim Gürkonak rahmetli benim abim olurdu.”

“Kerim Bey olay hakkında ne bildiğinizi öğrenmek için geldik.”

“Ben bir şey bilmiyorum kardeşim annadın mı? Olay olduğunda ben Ankara’da bile değildim, Kalecikten ev eşyası getiriyordum yoldaydım ben.”

“Peki ama bu neden olmuş olabilir, bir düşmanı ya da ne bileyim canına kastedecek husumeti olduğu bir ya da birileri var mıydı abinizin?”

“Abim iyi adamdı Allah rahmet eylesin kimseyle dalaşı olmazdı annadın mı? Fakat biz nakliyeci adamlarız rakip firmalarla bazen aramızda hır gür çıkabilir fiyat konularında falan hani fakat öyle canını alacak kadar değil annadın mı”

“Anladım anlamasına da sen yine de şu rakip firmalar kim adlarını ver bakalım. Burak not al hepsini.”

Burak adamın verdiği firma ve şahıs isimlerini not alırken Başkomiser sorularına devam etti.

“Kaç kardeşsiniz? Çoluğu çocuğu var mıdır abinin?”

“Biz dört kardeşiz Komiserim, bi ben yani ben ortancayım, benden sonra bi kız var oda evli Kızılcahamam’da oturuyor şimdi içeride. Kocası orada köftecilik yapar annadın mı? Sonra abim rahmetlik bi de size kapıyı açan Alim var üniversitede okuyor mühendis çıkacak yakında annadın mı? Bizler okuyamadık fakat abim Alim’in okumasını çok istiyordu o da yüzümüzü kara çıkartmayacak inşallah.”

“Çoluk çocuk?”

“Yengem aynı zamanda teyzemin kızıdır. Sizden iyi olmasın bize analık yapmıştır, annadın mı? Anam babam çok erken öldüler biz dört kardeş ortalığa sepildiydik abim Ruhsar yengemle evlenince hepimizi kanatları altına aldı baktı, büyüttü evlendirdi sağ olsun. Üç tane de oğlu var abimin. Büyükleri Liseye gidiyor, annadın mı, diğerleri daha ilköğretimde.”

“Erken evlenmiş o zaman abin?”

“He, askerden gelince hemen evermişler, annadın mı? Epey bi zaman çocukları olmadı sonra Allah arka arkaya üç tane birden verdi. Kudretine kurban olduğum.”

“Yengen ev hanımı herhalde?”

“He, ev hanımı benim hanımda ev hanımı benim de iki tane kızım var çok şükür, annadın mı?”

“Borcu falan var mıydı abinin?”

“Valla Komiserim ben onları bilmem. Ben şoför olarak çalışıyom, annadın mı? Maaşlı yani ortak falan değilim. Öyle yani.”

“Pekâlâ, anladık hadi Burak aldınsa notlarını gidelim işimiz çok. Tekrar başınız sağ olsun kardeşim, Allah sabırlar versin.”

Evden çıkıp arabaya bindiklerinde Başkomiser, “Adam bir kere daha annadın mı deseydi çıkarıp beyliği dayayacaktım alnına,” dedi. “O ne öyle ya hu annadın mı, annadın mı? Annadım hadi bakalım ne olacak şimdi tövbe tövbe.  Sen beni merkeze bırak sonra işlerine bak.  Şu listeyi de ver ben baktırayım merkezde.”

Merkeze geldiklerinde Tülay’da gelmiş bilgisayarın başında bir şeylere bakıyordu. Başkomiser içeri girince ayağa kalktı.

Eliyle oturması için işaret eden Başkomiser sordu. “Ne yaptın Tülay bulabildin mi bir şeyler?”

“Şöyle amirim, Muhasebeci kadının söylediği gibi üst katları boş altı aydır kimse tutmamış civardakilere göre fazla kira istendiği için tutulmuyormuş, en üst kat sokağın köşesindeki tekstil atölyesinin deposu. Açtırıp baktım içinde kumaş, iplik falan gibi malzemelerden başka bir şey yok. Ha bir de kullandıkları dikiş makinelerinin bazı parçaları var.”

“Kameralar Tülay, onlardan ne haber giren çıkan birileri olmuş mu binaya?”

“Şimdi ona geliyordum amirim. Cinayetin işlendiği binada güvenlik kamerası yok fakat binanın tam karşısında yer alan üç katlı bir şirketin her katında var fakat sadece biri çalışıyor. Ona baktırdım.  Saat 14.45’te içeriye biri giriyor, fakat erkek mi kadın mı neye benziyor göremiyoruz maalesef. Kamera belirli bir açıdan fazlasını göstermiyor oradan da sadece bu kadar görünüyor.” Tülay elindeki fotoğraf çıktısı ile görüntü CD sini uzattı, “Fakat işin garibi sonrasında çıkan yok ya da kameraya takılmadan çıkmayı başarmış,” dedi.

Başkomiser, Burak’ın masasına geçip CD’yi taktı. Gerçekten görüntülerde sadece içeriye girenin sağ bacağının arkası görünüyordu.

“Sıfıra sıfır elde var sıfır.”

“Şey amirim ben gelince şeyleri araştırdım. Sanırım bir şeyler bulmuş olabilirim.”

“Ne şeyi, neymiş onlar anlatsana kızım!”

“Bu Halil Bey hakkında dükkân komşuları pek iyi konuşmuyorlar. Yani şöyle söyleyeyim senet ve çek bozuyormuş bir de gayri resmi döviz işi yapıyormuş. Ben de gelince biraz araştırdım, geçen yıl senedini ödeyemeyen biri nakliyat şirketini tabancayla basmış, kavga çıkmış polis Halil’i de diğer adamı da gözaltına almış. Karakolda barışıp serbest bırakılmışlar ama kayıtlara geçmiş.”

“Bu iyi işte nihayet ucunu tutabileceğimiz bir şey bulduk. Hemen araştır kızım, şu kadını tekrar getir buraya tefecilik konusunda sorgula. Müşterilerinin isimlerini al, bakın şuna hadi. Ben de şu raporlara bakacağım.”

Otopsi raporuna göre maktulün ölüm sebebi kalbe saplanan bıçaktı. Beyaz sedef saplı bıçak cinayet aleti olarak yazılmıştı raporda. Böbreklere darbe kalp durduktan sonra vurulmuştu. Katil işini sağlama almak istemiş olmalı ki adam yere yıkıldıktan sonra onu tekrar bıçaklamıştı. Mücadele izlerinin olmaması buna bağlıydı anlaşılan.

Öğleden sonra Nurten Hanım tekrar emniyete getirilerek ifadesine başvuruldu. Kadın önce tereddüt etti ancak yasal olmayan çek senet işlerinde kendisinin de suç ortağı sayılacağını öğrenince bildiklerini anlattı. Halil Bey nakliye işlerinin yanında tefecilik de yapıyordu. Paraya olan düşkünlüğü zaman zaman acımasız olmasına yol açıyor bu nedenle de pek çok insanın hedefi haline gelebiliyordu. Geçen yılki olay ilk değildi daha önce ve daha sonra da bu tip olaylar yaşanmıştı fakat Halil Bey hazırlıklı olurdu ve gelen insanları bir şekilde ya ikna eder ya da korkutur uzaklaştırırdı. Düşmanı çok, dostu az bir insandı patronu.

Çevre esnaf başta olmak üzere hem nakliye işindeki müşterileri hem de çek senet işindeki müşterileri araştırmaya başladılar.

“Metin Hızlı adındaki bir şoför var amirim,” diyerek odaya girdi Burak. “Bu adam birkaç yıl Halil’in yanında çalışmış sonra kendi işini kurmuş ama rakip olmamış. Şehir içi çalışıyormuş çoğunlukla. Bundan bir ay önce nakliye şirketine gelmiş. Halil’den onun güzergahına girmemesini rica etmiş bir de on beş gün vadeli hatır senedi bozdurmuş. Bu Metin denilen şoför Sincan, Törekent, Yenikent o civarlarda çalışıyormuş. Bir tane nakliye kamyonu var zaten adamın onu da borçla almış. Borcunu ödemekte zorlanınca bu yola başvurmuş anlaşılan. Fakat sanki hiç o rica etmemiş gibi Halil adamın bölgesindeki bütün işleri alıyormuş.”

“Ee Burak, masal anlatmayı bırak da sadede gel oğlum,”

“Tamam geçen gün kahvede bu Metin, Halil hakkında ileri geri konuşmuş, öldüreceğini söylemiş o günden sonra da onu bir daha gören olmamış. Kamyonu evinin önünde duruyor kontrol ettim. Ailesi işe gitti diyor kimse nerede olduğunu bilmiyor. Bir önemli bilgi daha Metin’in bir rambo bıçağı varmış çok övünürmüş onunla.”

“Eşkâlini verin, her yerde aranmaya başlasın hemen.”

“Bu adam tam bir pislikmiş amirim valla neredeyse iyi ki ölmüş diyeceğim ama dilim varmıyor.”

“Hayrola Tülay ne buldun yine?”

“Başka kadınlarla ilişkisi varmış, pavyon pavyon gezermiş bu Halil. Hatta bir ara pavyonda çalışan kadınlardan birini eve kapatmış metresi yapmış pavyon sahibiyle kötü olmuşlar kavga kıyamet kopmuş pavyon sahibi kadını geri almak için ayağından vurmuş bunu. “

“Ne zaman olmuş bu hadise?”

“Beş yıl önce, adamın dosyası kabarık bakalım daha neler çıkacak? Zavallı karısı da önce kardeşlerine bakmış şimdi çocuklarına, Batıkent’teki o kötü apartman dairesinde anca bunlara hizmet etsin. Bu da orada burada para saçıp keyfine baksın. Nefret ediyorum böyle adamlardan.”

“Katili bulduk gibi ama sen yine soruşturmaya devam et Tülay, böyle karı kız davaları var mı yakın zamanda şu pavyona falan bir bakın, belki de husumet devam ediyordur daha. Kadının peşini bırakmamış falan olabilir.”

Metin Hızlı Ankara-İstanbul arasında bir kamyoncu mola yerinde yakalandı ve Ankara’ya getirildi. Sorgusuna bizzat Başkomiser Hakkı girdi.

“Ben öldürmedim vallahi ben bir şey yapmadım amirim. Ben işinde gücünde bir adamım Edirne’ye mal götürdüm oradan dönüyordum. Haberim yok vallahi Halil abiden. Öldüğünü sizinkilerden öğrendim.”

“Asmış kesmişsin kahvede, şimdi böyle kıymetli kıymetli Halil abi dediğin adamı öldüreceğim demişsin. Üstüne üstlük Halil tıpkı seninki gibi bir bıçakla öldürüldü. Buna ne diyeceksin?”

“Ben yapmadım, neye isterseniz yemin edeyim, sorun Alyanak’lara onların malını taşıdım Edirne’ye vallahi benim haberim yok.”

“Sorduk, sen cinayetin işlendiği gün yola çıkmışsın buradan.  Yani pekâlâ Halil’i öldürüp gitmişsin işte besbelli.”

“Ben o gün evden bile çıkmadım. Gece yolda olacağım diye evde uyudum amirim karıma sorun.”

“Bıçağın nerede? Bulamamış arkadaşlar nereye attın?”

“Hiçbir yere atmadım ya! Daha ne kadar anlatacağım size.” Sesi yükselmiş yüzü öfkeden kızarmıştı Metin’in.

“Yükseltme sesini! Eline koluna da hâkim ol almayayım ayağımın altına. Nerede bıçağın o zaman?”

“Kaybettim ben onu.”

“Ben de inandım bak şimdi sen böyle söyleyince.”

“Vallahi kaybettim ya! On beş gün oldu herhalde bizim bir arkadaşın düğünü vardı, Haymana’da oraya gittim, biraz içkiyi fazla kaçırmışım, düğünden sonra arkadaşlarla dönerken bir yerde durduk, bir hedef belirleyip bıçak atmaya başladık. Serserilik işte orada içki bana dokundu, pek alışık değilimdir o kadar çok içmeye. Sonrasını bilmiyorum o ara kaybetmişim bıçağı.  Ertesi günü gittim aradım oralarda ama bulamadım. İsterseniz arkadaşlara sorun doğruyu söylüyorum Allah’ıma Kitabıma. Ben kimseye bir şey yapmadım.”

Yapmadım diyor başka bir şey demiyordu bir türlü itiraf ettiremediler. Şoförün söylediklerini kontrol ettirince doğru söylediği ortaya çıktı. Bıçağı gerçekten kaybetmişti. Onunla birlikte olan arkadaşı Sermet ertesi günü birlikte aradıklarını fakat bulamadıklarını uzun uzun anlattı.

“Metin de fos çıktı,” dedi Burak elindeki ifade tutanaklarını fırlatır gibi atarken masasının üzerine. Tülay düşünceli gözlerle baktı mesai arkadaşına, “Ben gidip şu Halil’in bir arkadaşı var onunla bir daha konuşacağım, amirime söylersin,” dedi.

Hakkı Başkomisere yakalanmadan çıkmak için acele eden arkadaşının arkasından bakakaldı Burak. “Yine kızdıracak amirimi, söyleyip öyle gitse ya,” dedi içinden.

Tülay maktulün canciğer arkadaşı olduğunu söyleyen büfeci Hasan ile zorlu bir konuşma yaptı ama sonunda adamın ağzından Halil’in en son genç bir kızla takıldığını öğrenmeyi başardı. Çiçek Ayaz isimli kız Ankara Üniversitesinde öğrenciydi. Büfeci hangi bölümde okuduğunu bilmiyordu ama kızın evini biliyordu. Halil’i birkaç kez bırakmıştı oraya. Adresi büfeciden alan Tülay doğruca eve gitti. Fakat Çiçek taşınmıştı ev boştu. Komşulara sordu öğrendikleri hiç güzel şeyler değildi. Çiçeğe orta yaşlı bir adam musallat olmuş ki; bunun Halil olduğunu hemen anladı genç Komiser. Rahat vermeyince haber vermiş olmalı ki ailesi gelip kızı götürmüşler aynı gün evi de boşaltmışlardı. Çiçeğin Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliğinde okuduğunu öğrendi komşulardan okula gitmeye karar verdi Tülay. Belki arkadaşları Mersin’deki adresi biliyorlardır oradan ulaşabilirim diye düşünmüştü. Yola çıktığında Burak aradı. Nereye gittiğini öğrenince o da gelmek istedi Üniversitede buluşmaya karar verdiler.

Üçüncü sınıf öğrencisi genç kızı hemen tanıdı öğrenciler. Burak ve Tülay gençlerden Çiçek’in Mersin’e gitme sebebinin uğradığı tecavüz olduğunu öğrenince şaşırdılar. Çiçek’in arkadaşları üzgündü çünkü bununla da kalmamış ailesi tarafından götürüldükten iki gün sonra kendini asarak intihar etmişti genç kız. Çiçek’in yakın arkadaşı olduğunu söyleyen bir öğrenci olanları ağlayarak anlattı onlara. Aslında bir erkek arkadaşı varmış genç kızın. İlk yıldan beri görüşüyorlarmış niyetleri ciddi okul bitince evleneceklermiş. Hatta aileleri bile biliyormuş fakat Çiçek’in başına gelen felaket her şeyin sonu olmuş.

“İşte bakın Çiçek’in erkek arkadaşı orada.”

Öğrencinin gösterdiği tarafta bir delikanlı onlara bakıyordu hareketlenip ona doğru yürüyünce birden kaçmaya başladı tabii Tülay ve Burak’ta ardından. Şimdi Tandoğan’da trafiğin arasında çetin bir kovalamaca başlamıştı. Tıknaz yapısı koşmasına engel teşkil etse de Burak bir şekilde tazı gibi koşan delikanlının önüne çıkmayı başardı Tülay’sa son darbeyi vurup yakaladı.

***

“Ben yaptım, Halil Gürkonak’ı ben öldürdüm. Ölmeyi hak etmişti, Çiçek, Çiçeğim onun yüzünden kıydı canına. Hiç pişman değilim.”

“Şimdi düzgünce anlat Alim, nasıl öldürdün abini? O beyaz saplı bıçak neyin nesi? Böbreklere niye vurdun? Hadi oğlum nasıl olsa itiraf ettin bak Sayın Savcı’da geldi şimdi başından anlat bakalım.”

“Çiçek’le okulun ilk yılında tanıştık önce arkadaştık sonra sevgili olduk. Çok seviyorduk birbirimizi okul bitince evlenecektik. Ben onun annesiyle tanıştım Çiçek’te benim ailemle tanışmak istedi ben de Halil abime götürdüm, götürmez olaydım. Nereden bileyim abimin benim sevgilime göz koyacağını. Benim sonradan çok sonradan Çiçek’in intiharından önce bana yazdığı mektuptan sonra haberim oldu. Bana söyleyememiş zavallı utanmış. Meğer abim peşine düşmüş bunun. Her gün arayıp rahatsız etmiş sonra evine gitmeye başlamış karımı boşayıp seni alacağım diyormuş. Bir gün de zorla girmiş içeri sonra da tecavüz etmiş benim dokunmaya kıyamadığım Çiçeğime. Çiçek çok kötü olmuş, doğal olarak psikolojisi bozulmuştu son zamanlarda, ben derslerin ağırlığına bağlıyordum, bu durumu aptal gibi neler yaşıyormuş oysa. Annesine söylemiş herhalde ailesinin haberi olmuş gelip almışlar kızlarını buradan. Mersin’e götürmüşler. Ben Mersin’e gittiğini ertesi günü öğrendim. Bana oradan mesaj attı. Çok bunaldığını biraz dinleneceğini söyledi, ben de inandım. Sonra öldüğünü duydum. Çamaşır ipiyle evlerinin terasında asmış kendini.” Alim hıçkıra hıçkıra ağlıyordu artık, “Bana da bir mektup bırakmış annesi gönderdi,” dedi. “Her şeyi anlatmış mektupta çılgına döndüm o gün öldürecektim abimi fakat sonra plan yapmaya karar verdim. En uygun zamanı bekledim. Bu arada beni zorla Haymana’ya bir düğüne götürdü Kerim abim. Dönüşte arkadaşlarıyla bıçak atma yarışı yaptılar. Hepsinin kafası iyiydi. Metin abi fenalaşınca bıçağını ben aldım. Kimse fark etmedi herkes Metin abinin derdine düşmüştü.  Ogün şirketin tenha olduğunu biliyordum. Öğleden sonra komşuları beni tanımasın diye başıma kasket gözüme gözlük takıp gittim. Karşı şirketin kamerasını biliyorum abim bedava güvenlik hizmeti veriyor diye övünürdü. Kameranın açısının değişmesini bekledim içeri girdim. Hava çok fenaydı hem rüzgâr hem yağmur vardı. Kimse yoktu sokakta. Nurten Hanım bilgisayara gömülmüş çalışıyordu, ona görünmeden abimin odasına girdim. Beni görünce şaşırdı kapıyı kapattım, ayağa kalkmasını istedim. Çiçeği söyledim, öldüğünü söyledim onu öldürmeye geldiğimi de söyledim. Bu arada sesimizi Nurten Hanım duymasın diye telefonumdan müzik açtım. Abim müziği sevmez çok sinirlendi oturduğu yerden kalkıp üstüme yürüdü ben de bunu bekliyordum zaten bıçağı kalbine sapladım. Önce dizlerinin üzerine çöktü ölmediğini düşünerek beline bir daha salladım koltuğa tutunuyor yıkılmıyordu bir de diğer tarafa sapladım sonra gizlice çıktım odadan Nurten Hanım odasında yoktu fırsat bilip kaçtım. Ben yaptım Savcı Bey pişman değilim verilecek her cezaya razıyım. Çiçeğim rahat uyuyabilir artık mezarında.”

“Niye iki bıçak kullandın?”

“Kalbine sapladığımı üniversiteyi kazandığım gün Halil abim hediye etmişti ben de ona iade ettim.”

Into The Night Dizisi – Spoiler İçermez

Öncelikle şunu söyleyeyim, bu yazıda dizi ile ilgili herhangi bir spoiler vermedim; onun için diziyi izlemediyseniz bile okumanızda hiç bir mahzur yoktur.

Netflix’in Belçika yapımı yeni dizisi “Into The Night” oldukça ses getiren bir yapım olarak dizi filmler dünyasında yerini aldı ve sanırım şimdiden ikinci hatta üçüncü sezonları çekmeyi de garantiledi. Dizinin ilk bölümü 1 Mayıs 2020 tarihinde yayımlandı. Birinci sezon, ortalama kırk dakika süren altı bölümden oluşuyor. Bir akşam, yanınıza patlamış mısırlarınızı ve içeceğinizi alarak dizinin tamamını izleyebilirsiniz. Zaten büyük ihtimalle dizi sizi saracak ve altı bölümü su gibi izleyip bitireceksiniz.

Daha önce Hakan Muhafız, Atiye gibi yapımlarda imzası olan ekibin yine Netflix için yaptığı bu dizinin hikâyesi, Polonyalı bir yazar olan Jacek Dukaj’ın bir kitabından esinlenerek oluşturulmuş. Ben bu kitabı okumadım, bir şey diyemem ama bu dizideki hikayeyi başka bir kitaba benzettiğimi belirtmeliyim. Yazının sonunda bu kitabı açıklayacağım.

Dizinin konusuna gelirsek; tipik bir hayatta kalma savaşı olarak özetleyebiliriz. Uçağa doluşan ve bir yolculuğa hazırlanan bir grup insanın doğa ile mücadelesi anlatılıyor. Spoiler vermemek adına dizinin konusundan çok bahsetmek istemiyorum; yine de şu kadarını söyleyeyim:  Hikaye, İtalyan bir NATO askerinin son anda bindiği bir yolcu uçağını kaçırmasıyla başlıyor. İtalyan asker, yardımcı pilotu silahla tehdit ederek rotayı Moskova’ya değil batıya çevirmesini ister. Önce silahlı tehdit altında olduklarından yardımcı pilot ve diğer yolcular bunu kabul etmek zorunda kalırlar ancak daha sonra İtalyan askerin açıklamalarına inanırlar ve hep birlikte bir mücadele başlar.

Birinci sezonun geneli uçakta geçiyor ama ikinci sezonda dizi, farklı bir mekânda devam edecek gibi duruyor. Uçakta çeşitli ırklardan ve milletlerden bir sürü yolcu vardır ve ortak amaçları Moskova’ya gidebilmektir. Bu sebeple Brüksel’den uçağa binmişlerdir. Bunların arasında ana pilot olmadığından uçağı uçurmakla görevli yardımcı pilot, çocuğunu Moskova’da yapılacak ameliyatına yetiştirmeye çalışan Rus bir anne, intihar etmek niyetiyle uçağa binmiş Belçikalı bir kadın, Türk bir iş adamı, Rusya’ya bir kadınla buluşmaya gittiğini sanan dindar olduğunu iddia eden bir adam, youtuber bir genç kadın, bir arızayı onarmak için uçağa binen ve inemeyen Osman adında Faslı bir Arap, patronu ölen siyahî bir hemşire, Polonyalı Yahudi uçak teknisyeni ve son anda uçağa binerek herkesi uyaran İtalyan bir NATO askeri gibi değişik sınıflardan değişik karakterler var. Zaten dizinin bu kadar sevilmesinin bir nedeni de sanırım bu her milletten değişik insanların bir arada olması. Bu bakımdan ben bu diziyi “Lost” dizisine benzettim biraz. Nitekim o dizide de bir sürü değişik sınıflardan insanlar vardı.

Dizi boyunca, bu karakterlerin bir yandan hayatta kalmak için çabalamalarına, bir yandan da aralarındaki liderlik ve kendilerini kanıtlama savaşlarına tanık oluyoruz. Birbirinden daha ilk görüşte elektrik alamayan tipler, birbirlerine menfaat için yakın duran ve birlikte hareket etmeye çalışan karakterler, yolun ortasında taraf değiştirenler gibi ülkelerin yıllardır diplomasi adını vererek yaptıkları oyunların, bir uçak içindeki insanlara indirgenmiş hali bu aslında. Uçaktaki her yolcu bir ülkeyi veya milleti temsil ediyor gibi duruyor. Tabii bu benim bakış açım. Senaristler sadece diziye renk katsın diye böyle bir insan çeşitliliğini diziye eklemiş de olabilirler.

Bu arada, biz Türkler için diziyi çekici kılan bir unsurdan da bahsetmeden geçmek olmaz.

Dizinin önemli karakterlerinden Türk  iş adamını canlandıran Mehmet Kurtuluş’u, belki de bu dizi öncesinde pek fazla kişi tanımıyordu. Muhafız’da birinci sezonda bir rolü vardı; Muhteşem Yüzyıl ve Kösem dizilerinde de kısa rollerde oynamıştı. Onun haricinde pek hatırlayan çıkmayacaktır. Aslında Mehmet Kurtuluş kariyerli ve iyi bir oyuncu. Çoğu yabancı kaynaklı birçok dizide ve filmde rol aldı. Into The Night dizisinde ise, onu, feleğin çemberinden geçmiş, Belçika’da yaşayan bir işadamı olduğunu iddia eden, biraz sert ve karizmatik bir Türk olarak izliyoruz.

Dizide bazı milletleri rencide edebilecek diyaloglar da var ama bunların, kimseyi fazla rahatsız etmeden, hikayeye renk katsın diye konmuş olduğuna düşünüyorum. Mesela, İtalyan askerle Türk Ayaz karakteri arasında dizinin sonuna kadar uzayan bir çekişme var. İtalyan asker bazı yerlerde Türkleri aşağılayan ifadeler kullanıyor. Mehmet Kurtuluş’un canlandırdığı Türk karakter “Ayaz” da ona cevap veriyor tabii. Ayrıca iki adam da birbirlerinden hoşlanmadıklarını saklamıyorlar ve aralarında bir liderlik savaşı yaşanıyor. Bunun gibi şeyler, bana göre yerinde ve diziyi güzelleştiren unsurlardan biri olmuş.

Şimdi gelelim diziyi nereden hatırladığım kısmına…

Siz de benim gibi Stephen King seviyorsanız ve bu diziyi izlediyseniz, aklınıza King’in 1980’lerde yazdığı “Gece Yarısını İki Geçe” adlı romanı gelmiştir eminim. Çünkü King’in o kitapta anlattığı hikaye bu dizinin konusuna çok yakın. Hatta bazı yerleri (yiyeceklerin tadını yitirmesi, yakıtın işlevinin azalması gibi) kitapla tıpatıp aynı. Tabii King’in romanında, insanlar başka bir tehlikeyle mücadeleye girişiyorlardı. Olaylar tam olarak dizide anlatıldığı gibi değildi. Yine de diziyle roman arasında çok büyük benzerlikler var.

Ben kimi öldürdüm?

Bir polisiyede asıl mesele katilin kim olduğunu bulmaktır. Hal böyle olunca herkes katilin peşine düşer. Okur aman vermez dedektifin ipuçlarını bir araya getirip vakayı çözmesini hem heyecanla takip eder hem de acar dedektiften önce katilin kim olduğunu anlamak için onunla yarışır.

Ama bu hikâyede durum farklı. Burada katil apaçık ortada. Anlamışsınızdır. Dolayısıyla siz bu hikâyeyi okurken katil kim diye düşünmeyin bence.

Bu hikâyeyi okurken sormanız gereken doğru soru şu olmalı: Kurban kim? Diğer doğru soru: Kurbanla katil arasında nasıl bir ilişki vardı? Doğru soru numara üç: Niye öldürdü?

Son sorudan başlayarak duruma bir göz atalım. Bu bir meşru müdafaa (bence). Eğer ben onu öldürmesem o beni öldürecekti. Kabul edilmiş hukuki meşru müdafaa tanımına uydu mu bilemedim ama bence dediğim gibi bu bir meşru müdafaa. Naçizane önerim sizin de bunu öyle kabul etmeniz. Malum yakalanmadım, elimi kolumu sallayarak dolaşıyorum. Dediğime itiraz etmenin sağlıklı ve olumlu bir şey olacağını sanmıyorum.

Her neyse konudan sapmayayım. Nerede kalmıştım? Evet, eğer ben onu öldürmesem o beni öldürecekti demiştim. Hem de öyle sinsice öldürecekti ki belki de kimse katilin kim olduğunu anlayamayacaktı. Dahası bir seri katile dönüşecekti kurban. Yani aslında ben sadece kendimi savunmadım. Başka cinayetlere de engel oldum bir nevi. İşte bunu düşünerek yargılayın beni. Ya da hiç yargılamayın daha iyi.

Gelelim iki numaralı soruya: Katilin kurbanla nasıl bir ilişkisi vardı? Biraz karmaşık bir durum bu aslında. Ben onu yeni yeni tanımaya başlamıştım. Değişik ortamlarda karşılaştık diyebilirim. Sinemada, minibüste, dolmuşta, okulda, hatta sitenin bahçesinde.

O beni ne kadar iyi tanıyordu bilmiyorum ama bu kadar sık karşılaşmamız beni işkillendirdi. Hep şüphe içindeydim ama dairemin kapısına kadar geldiğinde işin boyutu hepten değişti. Evde beni gafil avlamak gibi bir tutum içine girdiğinde bu cinayet artık kaçınılmaz olmuştu.

Elbette ben de bu duruma düşmek istemezdim. Kim ister ki böyle bir damgayla yaşamak? Ama beni evimin kapısında bekleyen bu uyur yılanla başka nasıl baş edebilirdim ki. En sonunda daha fazla beklememeye ve hayatımı gereksiz yere tehlikeye atmamaya karar verdim.

Şimdi artık bir numaralı soruya dönebiliriz. Kurban kim? Dediğim gibi çok sinsi. Göremezsiniz onu. Sizi ele geçirdiğinde hissedebilirsiniz varlığını. Kokusunu da alamazsınız, yoktur çünkü. Size onu nasıl öldürdüğümü anlatırsam anlayabilirsiniz ancak kim olduğunu.

Kapıma kadar geldiği o günü dün gibi hatırlıyorum. Eve bir arkadaşımla birlikte gelmiştik. Oradan buradan konuşup bir kahve içtik. Sohbeti iyice koyulaştırmıştık ki ne olduysa arkadaşımın ateşi çıktı birden bire. Bir ateş düşürücü verdim, kendini daha iyi hissettiğinde hemen evine uğurladım. Biraz alelacele gönderdim arkadaşımı, belki ayıp olmuştur ama ne yapabilirdim ki? Bu melun artık evime kadar gelmişti. Peşimdeydi. Beni de öldürecekti.

Eğer bir gün benim hayatıma da kastedecek olursa kendimi nasıl savunabileceğimi düşünmüştüm zaten ama yine de elimin altındaki seçenekleri bir kez daha gözden geçirdim. Arap sabunu, kolonya, çamaşır suyu. Hepsi iş görür ama çamaşır suyuna zaten alışık olduğum için onu seçtim. Hemen eldivenlerimi giydim, temizliğe başladım. Çamaşır suyu dolu leğenin içinde ıslattığım bezle her yeri sildim. En son kapı kollarını temizledim, işini bitirdim, geride hiç iz bırakmadım.

Hikaye: Cinayet ve Gurur | 4

Telsizden gelen anonsun ardından, Zübeyde’nin yanından ayrılıp olay yerine geldim. Royal Otel’in önünde, anayol çıkışının üzerindeydik. Ekipler, yolun sağ şeridini trafiğe kapatmışlardı. Arabayı otelin otoparkına koyduktan sonra, yerde metrelerce devam eden kan izlerini takip ederek cinayet mahalline ulaştım. Cengiz yine benden önce gelmiş, cesedi incelemeye başlamıştı.

“Hoş geldin amirim.”

“Hoş bulduk. Durum nedir?”

“Yaya geçidinin orada, hareket halindeki araçtan atmışlar kadını. Yuvarlanarak buraya kadar gelmiş. Ayrıca göğsüne delici bir alet saplanmış. Muhtemelen yere düşmeden önce zaten ölmüştü.”

Yuvarlandığı mesafeyi göz kararı ölçmeye çalıştım; yaklaşık iki yüz metre kadardı. “Bayağı hızlı gidiyorlarmış demek ki,” dedim. Ardından eldivenleri takıp, maktulün başına geçtim. Kısa, siyah bir elbise giymişti. Yüzünün bir kısmı parçalanmasına rağmen, yaptığı ağır makyaj hemen fark ediliyordu. Sağ kolunu kaldırdığımda, bileğinin iç kısmındaki dövmeyi gördüm. İtalik harflerle “FIRAT” yazıyordu. Cengiz’i çağırıp gösterdim.

“Kadının kimliği belli mi?”

“Henüz değil amirim. Araştırıyorlar.”

“Belirledikten sonra Fırat’ı da araştıralım. Belli ki oldukça yakınlar. Aracın plakası belli mi?”

“Maalesef. Kapatmışlar plakayı.”

Olay yeri ekiplerine gerekli talimatları verip, Cengiz’le birlikte oradan ayrıldık. Yol boyunca, birkaç kısa diyalogdan başka bir şey konuşmadık. Evine yaklaştığımızda, benim de aklımda olan soruyu dile getirdi.

“Amirim, yarın Aykut işe geri dönüyor, biliyorsunuz. Endişeleniyorum açıkçası. Sanki bildiğimiz Aykut o hastaneden çıkamadı, yerine başka biri geldi. Soru sormadıkça konuşmuyor, ağlamıyor, gülmüyor, sinirlenmiyor, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyor. Ne olacak böyle?”

“Kolay değil Cengiz. Hayalini kurduğu her şeyi bir günde kaybetti. Üç ay sonra evleneceklerdi. Bir yandan da Nazlı’yı koruyamamanın suçluluğunu hissediyor. Eminim ki, ölen kişinin kendisi olmasını tercih ederdi. Toparlanması zaman alacak ama asla yalnız olmayacak.”

“Tabii ki,” diyerek yükseldi Cengiz. “Tabii ki yalnız olmayacak. Biz buradayız. Yarın sabah almaya gidelim mi onu?”

“Çok iyi fikir,” dedim. “Sabah görüşürüz.”

***

Güneşe rağmen, oldukça soğuk bir sabahtı. Arabanın kaloriferlerini açmış, Aykut’u bekliyorduk. Birkaç dakika sonra kapıda göründü. Özenle giyinmiş, tıraşını olmuştu. Eskisinden daha dinç görünüyordu. Sıcak bir tebessümle, “Hoş geldin Aykut,” dedim.

“Hoş bulduk Başkomiserim. Zahmet ettiniz, kendim gelirdim ben.”

“Ne zahmeti lan, olur mu öyle şey,” dedi Cengiz gülerek. “Nasılsın kardeşim?”

“Bildiğin gibi abi. Saat ona geliyor, geç kalmayalım.”

On beş dakika sonra merkezdeydik. Maktulün kimliği tespit edilmişti. Dosyayı alıp toplantı odasına geçtik.

“Firuze Makûs, otuz üç yaşında. Azerbaycan vatandaşıymış. Bekâr, herhangi bir akrabasına falan da ulaşamamışlar. Stadyumun orada, bir kafede garson olarak çalışıyormuş.”

“O zaman nereden başlayacağımız belli,” diyerek ceketimi giydim. “Gidip konuşalım kafedekilerle. Yolda anlatırız Aykut’a diğer detayları.”

Kafenin bulunduğu yer, stadyumun arka tarafında kalıyordu. Tek katlı, ufak bir yerdi. İçerisi yoğun sigara kokusu, bahis tartışmaları ve okey taşlarının sesiyle daha çok kıraathaneyi andırıyordu. Cam kenarındaki masalardan birine oturduk. Oturur oturmaz, on altı-on yedi yaşlarındaki bir genç yanımıza dikildi.

“Hoş geldiniz abi, ne alırsınız?”

“Biz polisiz kardeşim. Sahibi kim buranın, onu çağır bize.”

Genç, aceleyle mutfağa yöneldi. İki dakika sonra orta yaşlarda, temiz suratlı bir adamla geri döndü.

“Buyurun komiserim, ben Tuncer. Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Kapalı alanda sigara içmek yasak değil mi birader?” dedi Cengiz. Tuncer, ne yapacağını bilemez hâlde bir şeyler söylemeye çalışırken araya girdim. “Her neyse, onun için gelmedik. Firuze Makûs burada çalışıyormuş.”

“Evet. Bugün gelmedi ama.”

“Firuze dün gece ölü bulundu,” dedi Aykut. Yan masanın başından bizi dinleyen genç, elindeki bardağı yere düşürdü. Tuncer’in de yüzü bembeyaz olmuştu. “Bugün gelmeyince aramadın mı Firuze’yi?” diye sordu Cengiz. Şoku atlatamamış olan adam cevap vermeyince, soruyu tekrarladı.

“A… Ar.. Aradım komiserim. Açmayınca, herhalde Fırat’la ilgili bir sıkıntı var diye düşündüm.”

“Fırat kim?” diye sordum heyecanla.

“Çocuğu.”

Bu kez şaşırma sırası bizdeydi. Dosyada Firuze’nin hiç evlenmediği yazıyordu. Çocuğa dair bir bilgi de yoktu. “Firuze evli miydi?” dedim. Tuncer, bize doğru yaklaşıp, fısıldadı.

“Değildi. Azerbaycan’da bir adamla nikâhsız birlikteliği varmış. Adam ölünce, çocukla birlikte Türkiye’ye gelmiş iş bulmak için. Biz de o sıra eleman arıyorduk mutfağa. Anlattı derdini, acıdım, işe aldım. Ama çok iyi biriydi. Eşimle de tanıştırmıştım, yemeğe gelirlerdi bize ara sıra.”

“Ee nerede şimdi çocuk?”

“Bilmiyorum ki komiserim. Evdedir herhalde.”

Tuncer’den adresi alıp yola çıktık. Evleri iki sokak arkada, eski bir apartmanın bodrum katıydı. Kapıyı çalıp biraz bekledik. Daireden ses gelmiyordu. Cengiz’e kapıyı kırmasını söyledikten sonra, her ihtimale karşı silahımı çıkartıp mermiyi namluya sürdüm. Hafif bir omuz darbesi kapının yerinden çıkmasına yetti. İçeriye girip odalara baktık. Kimse yoktu.

“Ev darmadağın amirim,” dedi Aykut. Salon, cam kırıkları ve fırlatılmış eşyalarla doluydu. Aynı şekilde yatak odasında da boğuşma izleri vardı. Daireden çıkıp, apartman yöneticisini bulduk.

“Dün gece bodrum katta kavga sesleri duydun mu amca?”

“Yok valla, bir ses duymadım.”

“Nasıl duymadın ya? Ortalık birbirine girmiş.”

“Kulaklarım ağır işitiyor benim. Hanım da erken uyur. Ama kameramız var, buyurun bakalım.”

Yaşlı adam önde, biz arkada içeri girdik. Kamera, direkt olarak televizyona bağlıydı. Aykut, dün geceki kayıtları açtı. Firuze ve oğlu, üç kişi tarafından kaçırılmıştı. Görüntüleri izlerken, yaşlı adam ekrana iyice yaklaştı. “Ne oldu amca?” diye sordum.

“Oktay… Bu benim oğlan,” dedi. Sözlerini bitirdiği anda, kapı zilini duyduk. Herkese sessiz olmasını işaret ettim. Yaşlı adam kapı deliğinden bakıp, başını ‘evet’ anlamında salladı. Kapıyı açtığımda, karşısında bizi gören adam kaçmaya başladı. Daha bir kat inebilmişti ki, Aykut’un çelmesiyle yere yapıştı.

***

Merkezin önü, hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Bir grup kadın, ellerinde pankartlarla slogan atıyordu. Ne olduğunu anlamak için, eylemcilerin önüne dizilmiş Çevik Kuvvetten birine sordum:

“Ne oluyor burada?”

“Dün bir kadın öldürülmüştü ya amirim. Onun için eylem yapıyorlarmış. Birazdan müdahale edeceğiz.”

“Dur bakalım, ben bir konuşayım. Kim var bunların başında?”

Kalabalık grubun önünde, elinde megafonla, otuzlu yaşlarında bir kadın duruyordu. Cengiz ve Aykut’la beraber kadının yanına gittik.

“Merhaba. Ben Başkomiser Orhan. Ne olduğunu anlatabilir misiniz?”

“Merhaba, Avukat Helin Diren. Kadın Dayanışması Platformu’nun başkanıyım. Ne olduğunu siz de biliyorsunuz. Öldürülen onlarca kadın için buradayız.”

“Eylem yapmak için izniniz olmadığını söylediler,” dedim. Cengiz de gülerek atıldı, “Bir avukat olarak, yasadışı eylem yapmanız çok ironik değil mi?”

Helin Diren, soğukkanlı bir şekilde yanıtladı. “Sizin de, bir polis olarak kadınları koruyamamanız çok ironik.”

Cengiz’in yüzü düşmüştü. Gerginlik yaşanmaması için araya girdim:

“Bakın, eğer dağılmazsanız Çevik Kuvvet müdahale edecek. Sizden ricam; hızlı bir şekilde bildirinizi okuyup, alanı boşaltmanız.”

“Peki, zaten burada yatıya kalacak değiliz,” dedi avukat hanım. Ardından, grubunun yanına döndü. Biz de, eylemcilerin arasından sıyrılarak, sorguya başlamak için merkeze girdik.

***

“Anlat bakalım Oktay!” diyerek masaya vurdum. Bizimle göz teması kurmaktan kaçınarak yere bakıyordu. Cengiz, Oktay’ın kafasını tutup kaldırdı.

“Duymuyor musun lan yavşak? Başkomiserim bir şey söyledi.”

“Sessiz kalma hakkımı kullanıyorum.”

Aykut, aniden oturduğu yerden fırlayıp, adama sert bir yumruk attı. Ardından yerden kaldırıp tekrar vurdu. “Sikerim lan senin hakkını, ne hakkı? Niye öldürdünüz kadını?”
Cengiz’le birlikte, Aykut’u zorlukla geri çektik. “Sen bir hava al Aykut. Gerisini biz hallederiz,” dedim.

Aykut çıktıktan sonra, Oktay’ı yeniden sandalyeye oturtup sordum:

“Kamera kaydı elimizde. Parmak izin de çıkacak evden, kaçışın yok. Tüm iş üzerine kalacak. Şimdi son defa soruyorum, cevap vermezsen az önceki arkadaşla baş başa bırakırım seni. Kadını niye öldürdünüz?”

“Ben öldürmedim. Kubilay yaptı.”

“Kubilay kim, oğlum? Doğru düzgün, en baştan anlat.”

Titreyerek anlatmaya başladı. “Kubilay’la mahalleden tanışıyorduk. Yıllardır, zor durumdaki kadınları ağına düşürüp fuhuş yaptırıyordu. Firuze de bizim apartmana taşınalı birkaç ay olmuştu. Baktım kimsesi yok, Kubilay’a önerdim. Önce ben, evine misafirliğe gelmiş gibi çaldım kapısını. Arkamdan da Kubilay geldi. Kadın güçlü çıktı, bayağı bir uğraştılar. Sonra bayıltıp götürdüler. Ben de paramı alıp, yanlarından ayrıldım.”

“Çocuğu niye kaçırdılar?”

“Firuze’yi çocuğuna zarar vermekle tehdit edeceklerdi.”

“Ara şu Kubilay’ı,” deyip cep telefonunu geri verdim Oktay’a. “Müşteri bulduğunu söyle. Valiliğin oradaki Nizamettin Yolu üzerinde buluşmaya çağır. Sakın bir şey belli etme.”

***

Nizamettin Mahallesi’nin girişinde, dolmuş duraklarının arkasında beklemeye başladık. Hava kararıyordu. Soğuk, rüzgârla birlikte iyiden iyiye artmış, caddede birkaç seyyar satıcı dışında kimse kalmamıştı.
Birdenbire Zübeyde geldi aklıma. Gün içinde ne çok hatırlatıyordu kendini. Yıllardır biriktirdiğim yalnızlığı bir anda harcamak içimi ürpertiyordu. Hayatına giren herkes, öyle ya da böyle sevmişti onu. Benim içinse sevilmek yeni bir icattı.

Yarım saat sonra, kırmızı bir Volkswagen yanımızda durdu. Kubilay ve kamera kayıtlarında gördüğümüz diğer adam arabadan indiler.

“Selamun Aleyküm. Kubilay ben.”

“Aleyküm Selam,” dedik hep bir ağızdan. Lafı uzatmadan konuya girdim. “Fazla vaktimiz yok Kubilay Bey. Ayarlayalım hemen.”

“Tabii tabii, tutmayalım sizi. Üç kişisiniz değil mi?”

“Evet.”

“Görüşme nerede olacak?”

“Sorgu odasında,” dedi Cengiz. Ardından Kubilay’ın burnuna kafayı geçirdi. Eş zamanlı olarak, Aykut’la silahlarımızı çekip öteki adama doğrultmuştuk. Karşı caddeden bizi gözetleyen polis ekibi de saniyeler içinde yanımızdaydı.

Merkeze döndüğümüzde hemen sorguya başladık. Aykut, sigarasını yakıp ilk soruyu sordu. “Ne zamandır yapıyorsun bu işi?”

“Dört.”

“Dört ne, amına koyayım? Dört ay mı, dört gün mü, dört saat mi? Adam gibi cevap ver lan,” diyerek çıkıştı Cengiz.

“Dört yıldır.”

“Kadını niye öldürdün? Sen yapmışsın, arkadaşın ele verdi.”

“Öldürmek gibi bir niyetim yoktu. Daha önce kimseyi öldürmedim. Evinden alıp, bizim mekâna götürdüm. Kapattım odaya, elbise verdim, makyajını yapmasını söyledim. Müşteri gelecekti. On beş, yirmi dakika sonra kapıyı bir açtım, elinde şişle üzerime saldırdı. Şişi nereden buldu, onu da bilmiyorum. Boğuştuk. Sonra… Sonra baktım kanlar içinde kalmış. Panikledim…”

Çoktan üçüncü dalı yakmıştı Aykut. “Sonra da gittin, mal gibi anayol çıkışına attın kadını.”

“Çocuk nerede?” dedim masadaki dosyaları toparlarken.

“Yengeme bıraktım.”

***

Dava kapanmıştı. Ertesi gün merkeze geldiğimizde, tanıdık bir yüzle karşılaştık. Helin Diren, cinayet büronun önünde bizi bekliyordu.

“Merhaba,” dedi. “Yakalamışsınız katili. Hem de bir günde. Tebrik ederim.”

“Teşekkür ederiz.”

Daha sonra, Cengiz’e dönüp gülümsedi. “Dün biraz sert tepki verdim. Kusura bakmayın.”

Cengiz de gülerek karşılık verdi. “Yok, olur mu öyle şey… Ben de hak ettim zaten onu. Siz de kusura bakmayın lütfen.”

Gün boyu başka bir olay olmayınca, saat altı gibi merkezden çıktık.  Zübeyde’yle kahve içtikten sonra eve geldim. Masanın üzerinde biriken dergilerden birini alıp, üçlü koltuğa uzandım. Bir süre sonra lavaboya gitmek için kalktığımda telefonum çalmaya başladı.

“Efendim Cengiz?”

“Amirim, Aykut’tan haberiniz var mı?”

“Hayır. Bir şey mi oldu?”

“Bu akşam bira içmeye bana gelecekti. Saat kaç oldu, hâlâ yok. Telefonu da kapalı…”

“İyi de, Aykut telefonunu hiçbir zaman kapatmaz ki,” dedim endişeyle. “Beş dakikaya evin önüne çık, gidip bakalım.”

***

Zile bastık. Birkaç dakika bekledikten sonra kapı açıldı. Koşarak merdivenleri çıktık. Dairenin kapısı açıktı. Nabzım hızlanmış, soluğum dengesizleşmişti. İçeri girdik. Aykut, önünde bir sürü içki şişesiyle, ağlayarak yerde oturuyordu.

“Yapamadım amirim. Amına koyduğumun yerinde, adam gibi ölemedim bile…”

Kafamı kaldırdığımda, tavandaki demir avizeye düğümlenmiş halatı gördüm. Aykut, intihar edecekti…

“Oğlum benim,” deyip sarıldım ona. Elimden başka bir şey gelmiyordu.

Hikaye: Amcamın Bahçesi

Kumsalköy o zamanlar kentin oldukça dışında kalan küçük bir kıyı yerleşimiydi. Köy filan değildi aslında, asırlar öncesi imparatorlarından birinin yazlık sarayının kalıntılarının olduğu, zaman içinde hep üst düzey kişilerin yaşlılıklarında yerleştikleri veya özel zamanlar için kullandıkları evlerinin bulunduğu uzak bir mahalleydi. Bahçeli, birbirlerinden uzak evler, terk edilmiş veya zaten hiç el sürülmemiş arsalar, küçük ağaçlıklı alanlar, birkaç dükkândan oluşan küçücük bir çarşı, taşlık bir kumsal ve berrak bir deniz.

O zamanlar sadece tren veya özel araba ile erişim vardı buraya ve ben ilk kez altı yaşımda – sanki kırk sene geçmemiş gibi geliyor – amcamın yeni evini görmek için annem ve babamla birlikte gitmiştim oralara. İstasyonda inip çift atlı bir faytona binmiştik, tüm yol boyunca sadece tek bir otomobile rastladığımızı anımsıyorum. Bazıları çok gösterişli ahşap köşklerin olduğu ağaçlıklı, geniş ama tenha, tozlu sokaklardan geçerek çok da uzun olmayan bir süre yol almış ve bahçeli köhne bir evin önünde inmiştik. Sokaklarda ot bürümüş boş arsalar, yıkık evler ve seyrek de olsa yeni yapılan üç dört katlı apartmanları ilgi ile izlemiştim. Bunları çok iyi anımsayabiliyorum çünkü küçük bir çocuk olarak tüm bu gördüklerim, yaşamımda ilk kez karşılaştığım sahneler, durumlar, şeyler olarak çok derinlere kaydedildi.

O günlerde ev, eski, oldukça bakımsız, çok büyük olmayan, iki katlı bir kâgir yapıydı – en az otuz senelikti, amcam da kırklı yaşlarının başındaydı -. İki dönümü bulan bir bahçede, arkada daha geniş alan bırakılarak ve arsanın içinde bir tarafa çok daha yakın olarak konumlandırılmıştı. Amcam senelerdir komşu kasabadaki meslek okulunda teknik resim öğretmenliği yapıyordu ve büyükbabam ölüp babama ve ona çok büyük olmasa da belli bir miras bırakınca hem o parayı hem kendi birikimlerini birleştirip o evi satın almıştı. Buradan istasyona on beş dakikada yürüyüp trene binerek okuluna toplamda bir saatten az sürede erişmesi onun için olağanüstü bir kolaylık olmuştu. Birkaç sene daha öğretmenliğe devam etti, evi tamir etmeyi ve kendince düzenlemeyi sürdürdü sonra da emekli oldu ve ikramiyesinin çoğunu evi tam kendi isteğine göre biçimlendirmeye harcadı. Bir de sepetli motosiklet aldı, sepette fazla insan taşıdığını pek sanmıyorum, – ama ben çok bindim – fakat tüm alışverişlerini, bahçe ve marangozluk malzemelerini genellikle motosikleti ile taşıdığını biliyorum.

Birkaç sene içinde evin arkasındaki ve iki yanındaki bazı bölümleri çökmüş taş duvarlar tamir edildi, yükseltildi, güçlendirildi. Arka tarafın yüksekliği adam boyunu fazlası ile aşıyordu, bu duvarlar köşelerinden öne doğru yavaşça alçalarak yan duvarları oluşturuyor ve giriş tarafında bir metreden epey yükseğe erişerek sokağı bahçeden ayırıyorlardı. Sonradan bunların üzerine parmaklıklar ve sarmaşıklar da yerleşti. Amcam zamanla binanın arka duvarının iki taraftaki bitiş noktalarından yan bahçe duvarlarına doğru da duvarlar ördürtmüş böylece bahçeyi de ikiye ayırmıştı.

Önde çiçekler, süs bitkileri, küçük fıskiyeli bir havuz ve evi aldığında da orada bulunan iki palmiye ile bir yaşlı çınar ağacı vardı. Her zaman köpeği de olmuştu, alman kurt köpeklerini severdi. Ben üç tanesinin sıra ile ön bahçede keyifli yaşamlar sürdüklerini ve çok yaşlanınca uyutulduklarına tanık oldum

Gerideki bahçeye sadece evin içinden geçilebiliyor, arka tarafta yer alan geniş mutfaktan, bir kapı ile onun bu ‘gizli bahçesine’ çıkılabiliyordu. Burada küçük bir kömürlük, sebzelerini yetiştirdiği bakımlı bir ‘bostan’, bir kuyu ve dört ağaç vardı – bir ara kümes de yaptı ama sonra tavukları hastalıktan ölünce bu işten vaz geçti – . Emekli olunca buraya ahşaptan bir kulübe inşa etti ve en sevdiği uğraşını uygulamak için marangozhanesini kurdu – üç-dört metrelik kenarları olan, asbest plaka çatı malzemesi ile örtülü bir tahta kutu düşünün, tavanı da en yüksek yerinde iki buçuk metreydi ancak -. O konuda çok yetenekliydi ve seneler içinde evin tüm mobilyalarını kendi yaptıkları ile yeniledi, ön taraftaki bahçeye de evin güney cephesine bitişik bir kameriye yaptı. Her iki bahçede de asma çardakları, yemyeşil çimenler ve taş döşeli yollar yavaş yavaş kendilerini gösterdi. Gerçek bir cennet yaratmıştı on sene içinde – benim de epey katkım oldu-. Karşıdan baktığınızda sarmaşık kaplı evin ancak ikinci katını ağaçlar, yeşillikler, çardağın yaprakları arasından fark edebiliyordunuz. Duvarların boyunu üzerindeki yeşillikler daha da yükseltmiş ve evi gerçek bir kale durumuna sokmuşlardı. Öndeki geniş, yüksek, sağlam, çift kanatlı ahşap bahçe kapısı – motosikletini de buradan içeri bahçede yaptığı özel sundurmanın altına koyardı- içerinin yabancı gözlerden uzak tutulması için son engeli oluşturuyordu.

O perişan hali ile ilk gördüğümde bile ev beni büyülemişti ve daha o günden orada geçirebileceğim mutlu, farklı, keyifli zamanların hayalini kurmaya başlamıştım ve neyse ki hepsi gerçek oldu. Sonunda da artık hayal bile etmeye kalkışılamayacak sıradışı bir noktaya geldim.

İlkokulu bitirdiğim yazdan başlayarak on sene her yaz iki ayımı orada amcamla geçirdim. Birlikte öndeki bahçeyi düzenledik, yeni çiçekler ektik, arkada domates, biber, karpuz, salatalık, çilek ve tuhaf bitkiler, meyve ağaçları yetiştirdik. Bahçeleri ve ‘bostanı’ günde iki kez sulamak benim sorumluluğumdaydı, toprağı ekime hazırlamak, tohum ekmek, bitkilerin dibini çapalamak, gübrelemek, olanları toplamak ise birlikte kotardığımız işlerdi. Diğer zamanlarda kameriyede oturup kitap okur – ikimizin özel bambu koltukları vardı- , konuşur, müzik dinler ve satranç oynardık, her gün yüzmeye gider, akşamları bisikletle dolaşır, yemek yapar, erken yatar erken kalkardık. Bazen marangozhanesindeki basit işler için de yardım ederdim. Bana ayrı bir oda hazırlamış, ahşaptan bir çalışma masası, küçük bir kütüphane ve kocaman bir yatak yapmıştı maharetli elleri ile.

Amcam hiç evlenmemişti, çok düzenliydi, çok okuyordu, fazla konuşmuyordu, resim yapıyordu, sürekli ek yaptığı eski belgeler koleksiyonu vardı, uzun yürüyüşlere çıkıyordu; ben de babamdan çok ona benzedim zamanla.

Yatak odaları üst kattaydı, aşağıda ise mutfak, şömineli büyük bir salon ve yemek odası, amcamın çalışma odası, kilitli bir depo-oda ve kiler vardı. Çalışma odasının kapısı da bazen kilitli olurdu, o oradayken ben de kapıyı tıklayıp girmek istersem birkaç dakika içinde kapıyı açardı ama nedense biraz rahatsız olduğunu duyumsardım sanki. Odada büyük bir çizim masası, bir duvarı tamamen kaplayan bir kütüphane, yazılarını hazırladığı bir klasik çalışma masası – hani şu üzeri eğimli çubuklardan oluşan kapakla kapatılabilenlerden- iki koltuk ve sehpadan oluşan bir oturma köşesi ve kilitli kapaklı dolaplar vardı. Duvarlar eski haritalar ve kendi yaptığı resimlerle doluydu. Sanırım evin en özel eşyası ise bir sanat eseri olarak yaptığı koleksiyon objeleri vitriniydi

Bu, yerden bir buçuk metre kadar yüksek, dört tarafı kristal camlı, içinde eş aralıklarla yerleştirilmiş beş camdan rafı olan, en altta kapalı, gizli çekmeceler saklayan bir tabana oturan kırkar santim köşeli, kare prizma şeklinde oymalı bir sergileme mobilyası idi. Yanılmıyorsam ben orta ikinci sınıfta olduğum senenin kışında yapıp yerleştirmişti odasına. İlk gördüğümde raflar pek dolu değildi; en üst rafta kısa ve eksikli bir inci kolye ve gümüş kaplamalı bir saç fırçası, altındaki rafta değirmen figürlü metal bir anahtarlık ve takılı beş anahtar,  onun altındaki rafta birkaç metal İngiliz parası ve boş bir deri cüzden vardı. Bana ortak konusu olan bir düzenleme gibi gözükmediği için sormuştum ne olduklarını. Sokaklarda atılmış, düşürülmüş olarak bulduğu, sıradışı, özellikli nesneleri biriktirdiğini söylemişti. Sonra belge koleksiyonlarının olduğu dolapların birinden kartonlar arasında sakladığı üçyüzelli yıllık bir eski gazete çıkartmıştı özenle. Zaten iki sayfa olan gazetenin arkasındaki bir sütun kayıp ilanlarını içeriyordu ve düşürülmüş çantalar, altın paralar, kitaplar, anahtarlar hatta bir köpek konu ediliyordu ayrı ayrı. Amcam insanların yanlarında ne beklenmedik şeyler taşıyabildiklerinden ve bunları nasıl kaybedebildiklerden söz etmişti uzun uzun sonra şaka ile karışık; “Bazen taşıdıklarını fark bile edemedikleri canlarını da kaybedebiliyorlar ansızın,” demişti gülerek.

Yaz tatili başladıktan en geç bir hafta sonra beni almaya gelirdi; ben çoktan küçük bavulumu, kitaplarımı hazırlamış, gece sohbetlerimizde ona anlatacaklarımı not etmiş, pencerede bekler olurdum. Güle oynaya, iki otobüs ve tren kullanarak sonra da halen kullanılan atlı faytonlardan birine binerek eve varırdık ve benzersiz mutluluğum başlardı.

Arka bahçedeki ‘bostan’ olarak adlandırdığımız bölüm aralarında birer metre aralıkla yanyana oluşturulmuş, yaklaşık beş metre genişliğinde, boyları yirmi metreyi aşan üç tarhtan oluşurdu; o aralıkları sulamak, ürünleri toplamak veya toprakla ilgili diğer işlemler için kullanırdık. Her şerit de, ortalama dörder metrelik alt ‘tarlalara’ bölünmüştü. Komşu tarlalarda aynı ürün yetiştirilmezdi, araya en az bir tane başka ürün yetiştirilen alan sıkıştırılırdı. Her sene gittiğimde en az iki farklı tarlanın toprağının kazılmış, ters yüz edilmiş olduğunu görürdüm, amcam onları ‘dinlenmeye’ bıraktığını söylerdi ve oraların kazılması, çapalanması kesinlikle yasak olurdu.

“Oralara çok özel, çok zor yetişen ağaç tohumları yerleştirdim, yıllar sonra belki kendilerini gösterirler, şimdi rahat bırakılmalılar,” derdi. Şaka mı yapardı, ciddi mi söylerdi bilemezdim. Gittiğimde karşılaştığım bir diğer yenilik de – gerçi her sene olmazdı – sergi vitrinine eklenmiş ‘kayıp eşyalar’ olurdu. O on sene içinde bir zarif kadın saati, bir bıyık tarağı, iki güneş gözlüğü, bir gümüş kısa zincir, bir dolmakalem – altın uçlu olduğunu yerinden çıkartıp bana göstermişti – yıpranmış, bir küçük bozuk para çantası eklendi fark ettiğim kadarı ile. En ilginç obje ise açılmamış naylon poşetinde, kırmızı, dantelli, büyük boy bir kadın külotu idi. Bunu yol kenarında bir çalılıkta bulmuştu, neredeyse tüm bir gece nasıl olup da oraya gidebildiğine ilişkin senaryolar üretip çok gülmüştük.

Sanırım lise birinci sınıfa geçtiğim yazdı ve benim ön bahçede bir işle ilgilendiğim bir gündü; kameriyedeki ferforje iskemleleri boyuyordum sonra birden aklıma amcamın boyaya belli oranda başka bir seyreltici katmamı istemiş olduğu geldi, gidip arkadan malzeme almam gerekecekti. Eve girdim, mutfaktaki kapıdan arka bahçeye çıktım, amcam görüntüde yoktu dolayısı ile doğrudan marangozhaneye gittim. Bu atölyenin arka ve yan yüzlerde penceresi yoktu çünkü ön tarafındaki geçme kapılar bir yandaki sabit tek kanat üzerinde toplanabiliyor böylece bu yüzün üçte ikisi tamamen bahçeye açık olabiliyordu. İçeride çalışıldığı zaman havalandırma rahatlıkla sağlanıyor, gerektiğinde ise bu kapılar kapatılıp, sürgülenip, kilitlendiğinde marangozhane dört tarafı da kapalı bir kutu oluveriyordu. Önden baktığımda da görünmediğine göre amcam kapalı kalan tek kapı kanadı tarafındaki alet dolabının önündeydi diye düşünerek ilerledim ve içeri girdim. Düşündüğüm gibi oradaydı, dolabın iki kanadı da açıktı ve amcam yere çömelmiş dikkatle bir şeylerle uğraşıyordu. İstemeden de olsa çok sessiz yanaşmıştım yanına; tavana dek yükselen kırk santim kadar derinliği olan dolabın dört sağlam rafı vardı, aletlerin kullanım sıklığına ve özelliklerine göre alttan ikinciden başlayıp yukarı doğru giderek, malzemeler ve gereçler ya arkadaki çengellere düzenli olarak takılmış veya raflardaki özel bölümlere yerleştirilmiş olurdu. En alt bölmenin önündeydi amcam, dolabın tabanını oluşturması düşünülen ahşap bir plaka dışarı alınmıştı ve yerde duruyordu, o boşlukta, ilk rafın da altında, beton zeminde açılmış bir oyukta, yere yatırılarak kapağı yukarıya doğru açılmış küçük bir demir kasa görülüyordu.

Amcamın birden çok şaşırdığını, kızdığını, ne yapacağını bilemediğini yüzündeki mimiklerden ve gözlerindeki ışığın çok farklılaşmasından anladım yine de derhal kendini denetlemeyi bildi. Hiçbir şey söylemeden çömeldiği yerden kasanın kapağını iyice kapattı, üzerindeki kilidin dairesel kadranını rastgele çevirdi,  yerdeki ahşap plakayı alıp dolabın en altına, dikdörtgen çerçevenin içine dikkatle yerleştirdi böylece orada gömülü bir kasa olduğu anlaşılamaz oldu. Sonra ayağa kalktı, yine hemen oracıkta duran ama ilk bakışta fark edemediğim bir küçük örsü dışarıdan zorlukla alıp dolabın en alt boşluğuna, ahşap tabanın üzerine yerleştirdi, dolabın kapaklarını kapattı, sürgüsünü yerine itti.

Bir süre yüzüme baktı sonra, “Herkesin sırları vardır, olmalıdır da, yaşamın bazı gölgeli köşelerinin keyfi onlar sayesinde çıkartılır. Eminim senin de sırların vardır ve onları kimsenin bilmesini istemezsin, zaten o yüzden onların adı sırdır. Ama gereğinde bazı kişilere, zamanı geldiğinde o sırlara erişme hakkı verebilirsin. Benim için sen onlardan biri olmaya adaysın ama bekleyeceksin biraz. Haydi, gidip birer soğuk limonata içelim!” dedi sakince.

Ön bahçedeki kameriyeye geçtik, koltuklarımıza kurulduk. Neler anlatacağını merak ediyordum; kasayı, sırları ve hayal bile edemediğim bir yığın olası konuyu. Hiçbir şey anlatmadı, havadan sudan konuştuk, ne tür bir meslek düşündüğümü, arkadaşlarımı sordu, hiç duymadığım, anlamakta zorluk çektiğim ahlak, hukuk, insan tuhaflığı öyküleri anlattı. Bir ara gidip ikimize bir yığın farklı sandviçler hazırladı getirdi, karşılıklı yedik, o birasını içti ben limonataya devam ettim. Gece bastırdı, bir ara esnedim o zaman bu çok özel sohbetimizin en anlaşılmaz bölümü ile bitirdi, “Sen bizim ailenin en akıllılarından birisin, ayrıca senin farkında olmadığın başka pek çok özel konuda da benzer olduğumuzu hissediyorum. Sana iki kelime öğreteceğim, şimdi ne işe yarayacaklarını bilmeyeceksin, yıllar sonra anımsarsan ve perdeler aralanmışsa pek çok gizemi, evrenin, ailenin, benim sırlarımı bulacaksın. Bu söylediklerimi unut sadece şunları aklında tut; Dexter: sağ, Sinister: sol. Unutma ve şimdi başka hiçbir şey sorma!”

Soramadım zaten, yatmaya gittim ama unutmadım da.

Üniversitenin üçüncü sınıfından sonra yazları amcama gidemez oldum, stajlar, gençlik arkadaşları, okuldan sonra işe girmem, ayrı eve çıkmam, – kız arkadaşımla – evlilik, meslekteki aşamalar için uğraşlar derken o mutlu çocukluk keyifleri doğal olarak son buldu. Sık sık telefonla arardım, bazen aile toplantılarında karşılaşma şansımız olurdu, bazı hafta sonları onu ziyarete gittiğim ve hatta gecelediğim de olmuştur, eşimle de iki gece için kalmaya gitmiştik; bakışlarından, konuşma düzenlerinden birbirlerini hiç sevmediklerini anlamıştım. Amcam haklı çıktı, dört sene içinde boşandım ve yalnız başına yaşamanın keyfini çıkartarak işim, dış mekân hobilerim, – yürüyüş, fotoğraf, kampçılık – okumak, film seyretmekle dolu oldukça özgün bir sürece başladım. Zaten fazla yakın arkadaş edinmeyi hiç sevmemişimdir dolayısı ile kısıtlı sayıdaki arkadaşımla zaman geçirmem ancak seyrek içki geceleri, yakın çevrede bisiklet gezintileri ve briç oynanan toplantılardan öteye geçmedi. Babam ben otuz beş yaşındayken öldü, annem oldukça sağlıklı ve kendini idare ederek yaşayabiliyor, haftada en az iki kez ona akşam yemeğine gidiyorum, her gün telefonla konuşuyorum, her tür gereksinimini karşılıyorum. Hep bir torunu olamadığından şikâyet ediyordu o yüzden bir de oldukça genç, yatılı bir kız tuttum yanına yardımcı olarak – araştırıp, soruşturup, denetleyip uygun birini bulmam dört ay sürdü- şimdi keyifli gözüküyor, kızla bir haftalık tatile bile gittiler.

Şubatın yedisinde amcam öldü. Yetmiş altı yaşındaydı, çok sağlıklı olarak biliniyordu. Düzenli olarak evine haftada bir damacana ile içme suyu getiren servis üç gün üstüste uğrayıp yanıt alamayınca beni aramıştı – bu tür özel durumlar için benim telefonumu vermiş – benim aramalarıma da yanıt alamayınca Kumsalköy’e gitmiştim. Bana bir yerlere gideceğine ilişkin hiçbir şey söylememişti, zaten bu tür bir bilgiyi yönelteceği başka kimsesi yoktu.

Bahçe kapısını – artık köpek besleyemiyordu – ve kimsenin açmadığı evin kapısını çilingirle açtırıp girebildik. Oldukça kötü bir koku vardı etrafta. Amcam yukarıda, yatak odasındaydı, günlük kıyafeti ile yere uzanmıştı, gözleri açıktı, yüzünde ani, dayanılmaz bir ağrı karşısında takınılabilecek bir ifade vardı sanki. Havanın ve evin soğukluğu göz önünde bulundurulduğunda görüntüsü korkunç sayılmazdı. Polis ve uğrayan doktora göre yaklaşık dört gün olmuştu öleli; evin ve cesedin durumuna göre adli bir olay sayılmadı, biraz baştan savma, sorundan kaytarma bir karar gibi gözükebilir ama bana göre çok yerinde oldu. Otopsiye de gerek duyulmadı, ağır bir enfarktüs, beyinde ya da başka büyük bir damarda anevrizma yırtığı olabileceği düşünülerek konu kapatıldı. Basit ve tenha bir törenle son yolculuğuna çıktı, gitti.

Evi bana bırakmıştı. Kısa bir süre onun beklenmedik kaybını iyice sindirebilmek, anıların hayaletlerine hazırlanmak için Kumsalköy’e gidemedim, sonra bu konuda ne yapacağıma karar verebilmek için gidip iyice incelemeyi düşündüm. Zaten pek çok keyifli günümün geçtiği bir yer olduğu için elden çıkartmayı planlamıyordum ama mobilyalar, bahçeler, marangozhane, tamirat gerektirebilecek yerler için düzenlemeler yapmalıydım. Çalışma odası kilitli değildi, sergileme vitrinine benim en son gördüklerimden başka sadece bir kadın eşarbı eklenmişti, tuhaf kahverengi lekeler vardı üzerinde. Buradaki dolaplarını, çekmecelerini karıştırdım farklı, gizemli hiçbir şeye rastlamadım; fotoğraflar, belgeler, çeşitli koleksiyonlar, henüz düzenlenmemiş haritalar, resim eskizleri ve kişisel kıvır zıvır. Sonra en üst çekmecede, amcamın pasaportunun içine yerleştirilmiş, üzerinde benim adım yazılı bir zarf buldum, eskiydi, kapalıydı, balmumu mühürlüydü. Heyecanla yırtarak açtım; katlanmış tek bir sayfaydı, bir dizi harf ve sayıdan oluşan bir yazı vardı üzerinde: D5S10D6D14S9, bir de tuhaf bir şekil. Mürekkeple çizilmiş bir dikdörtgen ve ortasına yakın bir yerde daha küçük bir daire; dairenin dışında çevresinde düzenli olarak yerleşmiş çentikler gibi yirmi dört kısacık çizgi.

Amcam haklıydı, akıllıydım, düşündüm, anımsadım, bağdaştırdım. Bu kâğıt ile perdelerimi açmış, bazı sırlar için ipuçları bırakmıştı.

Marangozhanedeki dolaba gittim, örs yerinde değildi, döşeme de tozsuzdu ,– zaten neredeyse her şey temiz ve düzenliydi – en alttaki sahte döşemeyi çıkarttım ve kasanın kapağındaki kadran benim sola ve sağa çevirmelerime hazırdı.

Sadece dokuz defter vardı içinde; kırk iki senelik günlük notları, düşünceleri. Hepsini topladım, kasayı kapattım, atölyeyi kilitledim, evde amcamın yatağına uzanıp sabaha dek okudum, sonra uyuyakalmışım. Derin bir uyku sonrası keyifle uyandığımda kışa pek yakışmayan parlak bir güneş ve küçük beyaz bulutlar vardı gökyüzünde. Artık amcamdım sanki onun yaşamını ikimizin ortak özelliklerini saygı, sevgi, haz ve sırlarla yoğurarak sürdürmeye hazırdım. Üç benzersiz duygu içimde keyifle dans ediyordu.

Her şeyden önce o sıradışı adamın farklı, özel bir ‘ustalık’ yönü birden bire gözümün önünde açılıvermişti. İkinci olarak içimden müthiş bir rahatlama duygusu yükselivermiş, kendimi yapayalnız, alçak, benzersiz, kötü bir canavar hissettiren baskı uçup gidivermişti. Üçüncüsü de eskiden kendi ağaçlarımı geleceğe bırakmakta zorlandığım günler bitmiş, artık özel ürünlerimle zenginleştirebileceğim tarlalarım olmuştu. Sergileme vitrinine de ben devam etmeliydim. Mutluydum.

Hikaye: Konuk

Alacakaranlığın gölgelediği tenha köy yolunda, arabalarını art arda park edip sigaralarını yaktılar. Dörtlü flaşörler az sonra gökyüzünde parıldayacak yıldızlar gibi ritmik yanıp sönüyordu. Yağmuru muştulayan rüzgârın uğultusuna karışan konuşmalar güçlükle duyuluyordu.

Adam adresi yazdığı kâğıdı uzatıp “Söylediğim saatte gel, kapıyı o açacak,” dedi.

“Yüzünden vurma sakın, çok güzeldir.” Sıtmaya tutulmuş kollarını kavuşturup ileri geri sallandı. Sigarasından derin bir nefes çekti. “Beni sadece yaralayacaksın unutma!”

“Bizde hata olmaz, merak etme birader,” dedi öteki. Dudağının üzerindeki yara izi seyirdi, sigarasını yolun kenarına fırlattı. “Paranın yarısını şimdi, kalanını iş bittikten sonra elden alırım. Caydım, pişman oldum falan dinlemem. Çocuk eğlendirmiyoruz.”

İki adam el sıkışıp anlaştılar. Bir tomar kirli para cep değiştirdi. Adam eve dönerken düşünceliydi. Tüm aksilikleri düşünerek plan yapmıştı, ancak ‘kusursuz cinayet yoktur’ sözü zihninde yeni baş vermiş bir siğil gibi kımıldanmaktaydı. İşlerin ters gideceğini fısıldayan uğursuz sesi duymamak için radyoyu açtı. Hüzünlü bir ayrılık şarkısı, hoş kokulu yumuşak koltuklara değip aralık pencereden dışarı süzüldü. Adam artık dönemeyeceği bir yola girmişti. Gazı kökledi.

Kadın, alışveriş çantasını sıkıca tutarak taksiye bindi. Açıp açıp içine baktığı çantada, hırsla, kıskançlıkla uğunduğu gecelerinden, cehenneme dönen hayatından çıkış bileti vardı. Gömlek yakalarındaki ruj izleri, ceplerde unutulmuş kadın isimleri, telefon numaraları olmayacaktı artık. Öfkeyle döne döne sabahı bulduğu soğuk yatağında gözyaşı dökmeyecekti. Yalanların dipsiz kuyusunda biçare beklemeyecekti. Tırnak etlerini kemirirken, satıcının uyarısını anımsadı.

“Bir litre suya bir çay kaşığı yeterli. Fazlası fili bile ölüme götürür. Çok miktarda aldınız. Çocuk çoluğun erişmeyeceği bir yerde tutun. Anladınız mı?”

Kadın uzun kirpiklerini yanaklarına değdirip gülümsedi. Anlamıştı.

Adamı düşündü; göz alıcıydı, ilk görüşte aşık edenlerden. Adamın, her sabah çıktığı koşularda, spor salonlarında sıkılaşmış, pahalı takım elbiselerinin içinde sakladığı bedenini ilk gördüğünde ışığa vurulmuş pervane misali kavrulmuştu kadın. Akıllıydı, hırslıydı, başarılıydı adam ama bir kusuru vardı; parayı her şeyden çok seviyordu. Kadınla bu yüzden evlenmişti.

Taksinin camındaki bitkin yansımasına baktı kadın, güzeldi. Yokluk görmemiş vücudu, güzellik salonlarında, gözde diyetisyenlerde şekillenmişti. Bin bir kozmetikle yumuşatılmış hassas teni, yazın Bodrum’da, kışın solaryumda esmerleşirdi. Her dediği olurdu, her dediği onun olurdu. Parayla aşkı satın alırım sandı, yanıldı.

Kadın sofrayı özenle hazırladı. Duvarda asılı son akşam yemeği replikasına takıldı bakışları. İsa’nın masum yüzüne, olacaklardan habersiz duruşuna daldı bir süre. Yahuda’ya bakamadı, korktu.

“Sofra hazır!” dedi kadın.

Dışarıda acı bir fren sesi duyuldu sonra bağrışmalar. Adam gergin, koltuğunda kımıldandı: “Akşam akşam biri ölecek.”

“Yemekten önce konuşulacak şey mi bu?” dedi kadın, ürperdi. Mutfağa sakladı titreyen ellerini.

Kekremsi tozdan bir fiske daha kattı çorbaya, bir fiske daha. Uzaklarda, vahşi bozkırlarda bir fil sürüsü huzursuzlandı.

Adam kaşığındaki solgun yüzüne, dağınık saçlarına daldı bir süre. Eli telefonuna gidip geldi. “Konuşmalıyız!” dedi.

“Sonra!” dedi kadın bıkkın.

“Yemekten sonra belki fırsat bulamayız,” dedi adam çorbasını içerken.

Tam o sırada kapı çaldı. Zil sesi, ışıltılı kadehlerden yansıyarak duvardaki antika saate çarptı. Yelkovan bir adım daha attı. Kapıdaki konuk, soğuk silahını kavrayıp sabırsızlandı.

Kadın kapıyı açmak için kalkmıştı ki…

“Hayır, hayır açma!” dedi adam alnı bocuk boncuk terli.

Kadın simsiyah elbisesinin içinde zarif “Çorbanı iç…” dedi kapıya ilerlerken, “…soğumasın.

Bir Katliam Masalı

Korkmayın! Kaçın, arkanıza bakmayın sakın! Bakarsanız yakalanırsınız! Gizli bir operasyonun son kurbanlarıydık biz. Belki de savaş meydanında çırılçıplak kalmıştık da o sırada savaşı birisi durdurmuştu ve tüm gözler benim üzerimdeydi. Ne bakıyorsunuz? Ben utanılacak hiçbir şey yapmadım.

Başımıza gelenlerden birkaç saat önce tam da o gün ölümle konuştum. Önce ben sordum:

“Senin ölüm olduğunu biliyorum, bana kendini tanıtma!” dedim. “Yalnız nasıl öleceğim onu söyle.”

“Seni birisi acımasızca katledecek, ”dedi. “Belki yemeğine zehir koyacak ağır ağır öleceksin. Ağzından köpükler akacak. İnsanlar bilmediğin kötülüklerle doludur. Belki günlerce aç, susuz kalacaksın; çölde vaha arar gibi bir yudum su arayacaksın bu koca şehirde ama bulamayıp can çekişeceksin de kimse dönüp bakmayacak. Belki de vahşice vücudunun her bir uzvunun sana elveda deyişini gözlerinle görüp acıdan inlerken gözlerinden yaş gelecek, acının en saf haliyle tam da o anda tanışıp ağır ağır öleceksin.”

İki göz kapağım birbirinden gittikçe uzaklaşmış, şaşkına dönmüştüm. Sonra ölüm sordu:

“Ne bekliyordun ki, tanıyamadın mı insanoğlunu?”

Düşünceli halimle: “Ama anneyim ben, çocuklarım napar ben ölürsem?” diyebildim.

Evlerimizin olduğu yer: şehirdeki binaların az ilerisinde, sahile yakın bir yerlerde uzayıp giden çimenlerin ortasında, zemini iyi, bol yeşillikli, sedir ağaçlarının arasındaydı. Yaşadığımız yerin toprakları verimliydi, bunu anlayabiliyordum. Piknikçilerden geriye kalan bazı şeyler toprakla buluşunca hemen bir filiz peyda oluveriyordu. Toprak bir alıp bin vermeyi bile beklemiyordu böyle durumlarda, cömert kelimesinin karşılık bulmuş haliydi toprak. Havası ve suyu eşsiz güzellikte, doğal kaynakları azımsanmayacak yeterlilikteydi, herkese yetecek kadar yiyecek ve içecek vardı. Kocaman bir yerdi dünya.

O gün serin toprağın üstündeydik, ben ve altı çocuğum serpilmiştik doğaya. İkisi oyunlar oynuyor, hoplayıp zıplayıp oradan oraya koşturuyordu. Diğer ikisinin mor benekli bir kelebek dikkatlerini çekmişti. Benim de gözlerimi kamaştıran bu kelebeği, konduğunda yakalamaya çalışıyorlar; uçtuğunda ise peşinden koşturuyorlardı. Kelebek de bu oyundan hoşnutmuş gibi fazla uzağa uçmuyor, cesurca kanat çırpıp münasip gördüğü bir yere ilişiveriyordu. Diğer çocuğum pek miskin bir şekilde sabahtan akşama kadar yan gelip yatıyor, yemek yiyeceği zaman sanki bulutlar üzerinde yürüyormuşçasına salınıyor, yemeğini yiyip geri yatmaya gidiyordu. Sonuncusu ise onun aksine, doğanın vermiş olduğu imkânların tadını çıkarıyor, içindeki bitip tükenmeyecek olan keşif arzusunu sonuna kadar kullanıyordu. Çocuklarımın babasıyla da yine böyle güzel bir pazar gününde karşılaşmıştık. Kendisi cinayet büroda görevlidir. Olay yerine gelip görgü tanığı olarak benimle konuştuğu sırada tanıştık. Hakkında daha fazla bir şey öğrenemedim, o tek geceye sığan dev aşkımızdan geriye yalnızca bu anı kaldı. Ama bunu, burada tekrar söylüyorum: “ Köpek gibi gelecek köpeeekkk! Ayaklarıma kapanacak da işte o zaman yüz vermeyeceğim ona.”

Bizim muhitte oturan ve eskiden rehber olan Maya Hanımlar da bugün güneşlenmeye çıkmışlar. Tombul ve esmer, yanakları sarkık ve kocaman, kara gözleriyle boncuk boncuk bakarak bana: “ Merhabalar” dedikten sonra yakınıma bir yerlere oturuverdi. Havaların son günlerde güzel gitmesinden, çocukların derslerinden, geçim sıkıntısından konuşmaya başladık. Maya Hanım, emekli olmadan önce görme engelli insanlara bir yerden başka bir yere gitmeleri için yıllarca kılavuzluk yapmış. Emekli olduktan sonra ise büyük bir boşluğa düştüğünden sık sık buraya gelmeyi alışkanlık haline getirmiş.

Biz böyle muhabbeti koyulaştırmışken önümüzden Cesur Bey selam vererek ilerledi. Kendi kendine bir şeyler homurdanıyordu yine. Yaşlı olmasına rağmen her halinden dinç olduğu anlaşılan, bize kendisini gurme olarak tanıtan Cesur Bey genelde bir şeye kızdığında böyle davranırdı, ondaki bu hali yaşlılığın getirmiş olduğu bir özellik olarak düşünmüşümdür hep. Ama itiraf etmeliyim ki gurmeliğin hakkını veriyor, kendisi. Dışarıda bekletilmiş, bozulmuş, yüzeyi kurumuş, ağırlaşmış ya da ilaç kokan etleri hemen tanıyor ve kalitesiz olduğunu anlıyordu.

Zaman ilerledikçe toprağın serinliğine karşı pırıl pırıl olan o güneş tenimi yakmaya başlamıştı. Yaz günü yünlü kazak giymişim gibi yanıp kavrulmuştum. Ben kayıtsızca etrafı izlerken: havaya, suya, yağmura, buluta selam gönderirken pusu denen olay, saatler öncesinden başlamış. Uzaklardan hiç de iyi olmayan şeylerin kokularını yalnızca ben almamıştım. Herkes olduğu yerde donakalmış, yaprak kımıldamıyordu. Oyun oynayan çocuklarım durmuş, kelebek kovalayanlar taş kesilmiş, yatan evladım başını kaldırmış öylece bana bakıyor ve keşfe çıkmış olan çocuğumun ise olduğu yerde durduğunu görebiliyordum. Arkadaşım Maya da aynı yerinde duruyordu. Cesur ise göğsünü dışarıya doğru çıkarmış, en önde meydan okurcasına dikilmişti.  O güzelim çimenleri yara yara dört bir taraftan bir anda etrafımızın sarıldığını gördük. Yüzlerinde maske; ellerinde siyah, parlak eldiveni olan adamlar; tüm sessizliği, tüm güzelliği bozmuşlar; gizlice ve büyük bir kurnazlıkla bu işi yürütmüşlerdi. Çocuklarımın gözlerinde ne anlama gediği anlaşılmayan kaygıyı, korkuyu ve heyecanı görebiliyordum. Yabani birer hayalet gibi saniyeler içerisinde yakınımıza gelmeyi başarmışlardı. O ana kadarki karşı koyuşlarımız, rüzgârla birlikte uçup gitmişti. O kadar çok bağırmıştım ki sesimin gittikçe çıkmaz olduğunu nice sonra fark edebildim. Bir ara Maya’nın : “ Kötü olduklarını söylemiştim sana,” dediğini duyar gibi olsam da ondan tarafa bakmaya zaman bulamamıştım. Çocuklarımdan birkaçının donmuş halde, yerlerinde titrediğini fark etmemle Cesur’un bize doğru koşturduğunu görmem bir oldu. Bu saatten sonra direnmek manasızdı. Çocuklarıma güç vermek adına : “Korkmayın! Kaçın, arkanıza bakmayın sakın! Bakarsanız yakalanırsınız!” dedim. Sezgilerim yeniden canlanarak beni binaların olduğu tarafa doğru yönlendirmişti ve var gücümüzle kaçmaya başladık.  Koştururken acı ve tiz bir sesle irkildim. O tombul, yanakları sarkık arkadaşımın yer çekimine meydan okuyormuşçasına yanaklarının toplandığını, tombulluğundan eser kalmadığını o anda fark ettim. Haykırırcasına seslendim: “ Acele et, arkana bakma, seni yakalayacaklar!” İşte o anda yüzü maskeli adamlar önümüze de çıkmaya başladılar ve evlatlarımdan ikisi yakalandı. Yakalayan kişi, çocuklarımı ayaklarından tutmuş baş aşağı sallaya sallaya arabaya doğru götürüyordu. Bu kişinin hiç çocuk olmayışını ve hiç sevgi görmeyişini fark ettim o anda. Küçükken korktuğunda hiç “Anneeee!” diye bağırmamıştı kesin. Yoksa çocukları bu kadar korkutması açıklanamazdı.

Keşif yapmaya meraklı olan evladımın dikkatini siyah, parlak eldivenler çekmiş olacak ki ansızın duruverdi. Durmasıyla yakalanması bir oldu. Hızlı hızlı nefes almaya başladığım anda yerde hareketsizce yatan arkadaşımın yakalandığını gördüm. İniltileri tüm dünya seslerini bastırmış, her şeyin önüne geçmişti. İniltiyi duyan insanlar merak duygusuyla balkonlarına fırlamış sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorlardı. Başındaki iki kişinin ise bir zafer kazanmışçasına birer tane keyif sigarası yaktıklarını gördüm. Bu kadar feryada bu denli kayıtsız kalan insanların gözüne perde inmiş gibiydi. Ben bunları düşünürken üç evladımın ağlama sesiyle kendime geldim. Onları, baş aşağı götüren adam dudaklarını büzmüş ıslık çalıyordu. Ağlama sesleriyle ıslık sesi birbirine karışmış, sıcaklık üzerimize karabasan gibi çökmüştü. Onun yakınlarında olan bir başka adam: “ Şurada merdiven var altında geçme!” diye uyarıda bulundu. Çocuklarımı götüren adam ise bu uyarıya aldırmadan ıslık çalmasını sürdürüyordu. “Islık çalıp şeytan çağırma kardeşim,” diye tekrar söylendi, aynı adam. Islık çalan bu adamın beyninde belli ki şeytanlar at koşturuyordu, başka şeytana nasılsa gerek yoktu.

Gözlerimi acıyla kapayıp açtım. Anne olmadan önce gök gürültüsünden çok korkardım. Ne zaman ki çocuklarım oldu korkumu cesaretimin gölgesinde bıraktım. Ben anne olarak çocuklarımın gözü önünde korkmamalıydım, onlar benden öğrenmeliydi: cesareti, mücadeleyi, gayreti… Şimdi kendimi savunma sırası bendeydi, yılmadan koşturdum, kaçarsam, kurtulursam yavrularımı kurtarabilirdim. Belki Maya’yı bile bunların elinden alabilirdim. Önümden Cesur’un geçtiğini görünce çabucak ona bir göz attım. İyiydi, yaşlıydı ama hızlıydı derken aniden sendeleyerek devrildi. Omuzlarını silkti, afallamıştı, kesik kesik öksürürken umutsuzca bana baktı. Onu da yakalamışlardı, bu sırada tüylerimin diken diken olduğunu fark ettim. Ton ton bir dedecik dünyaya gözlerini yumuyormuş gibi, koca ve yaşlı bir çınar ağacı kesiliyormuş gibi hissettim.

Onu öylece ardımda bırakırken tehlikelerle dolu, insanlar kadar binaların da çok olduğu sokağa saptım. Işık ve ses bolluğu, kokuların karmaşıklığı derken kendimi yeni bir keşmekeşin içinde buldum. Peşimdekiler bu duruma profesyonelce yaklaşırken sağ kalçamda tarifsiz bir acı hissettim. Anneliğimden vurmuşlardı beni. Felç olmuş gibi adımlarım yavaşladı önce, etrafımdaki iki ayaklıların sayısı arttıkça arttı, tüm gözler benim üzerimdeydi. Ne bakıyorsunuz? Ben utanılacak hiçbir şey yapmadım. Ne bir anneyi çocuğundan ayırdım, ne haince planlar yapıp sizi pusuya düşürdüm. Bunların hiçbirini yapmadım. Bu sırada tam yakınıma bir tane adam canavarca yaklaştı, gözleri kötü bir pırıltıyla parladı ve elindeki sopayı tam kaldırırken son gücümle keskin ve sivri dişlerimi göstererek elini ısırdım ve pençeledim. Adam elinin vermiş olduğu acısıyla sopayı hiddetle kaldırarak burnumun üstüne indirdi. Bu kez hırlayarak karşı koymak istesem de ikinci sopayı kaburgalarıma indirmesi bir oldu. Kaburgalarıma inen sopanın ağırlığı ve kalçama atılan iğnenin etkisiyle birlikte titremeye başladım. Dinmek bilmeyen büyük bir öfkeyle bir sopa daha yediğimde kendimi havada buldum. Saniyeler içerisinde havadan yere bir hamlede, göğsümün üstüne düştüm. Ağzım köpük doldu, yaklaşan bulantıyla birlikte kusmaya başladım. İşte o zaman benim ölümümle sonlanacak bu kavgayı bitirmek istercesine saldırganın artık durmasını istedim ve   kesik kesik, kısık kısık havladım. Ama durmadı bir sopa daha yediğimde artık hiçbir şekilde karşı koyamayacağım kadar perişandım, o pırıl pırıl tüylerim kan içindeydi, kulağımdan yere kan damlıyordu ve sanırım ben ölüyordum.  İnsanların yüzleri buğulanmış, fısıldaşmalar yüksek seslere dönüşmüştü.

Cinayet sadece silahla, tabancayla, bıçakla yapılmıyordu: bir aileyi herkesin gözü önünde tereyağından kıl çeker gibi yağmalamak da cinayetti. Bu hayvan dahi olsa böyleydi, bu bir köpek olsa dahi aynı şeydi ya da bir kuşun yuvasını bozmak bile bir cinayetti. Bu olanlar karşısında sesimizi çıkaramamıştık, kendi mücadelemizi biz bu şekilde vermiştik. Biz belki bir hayvandık fakat bazı insanlar en az bizim kadar hayvandı. Dört bacağımı sıkıca kavrayarak beni yattığım yerden bir hışımla kaldırdı. İşte o zaman başımı ve kulaklarımı yukarı dikip son gücümle uzun uzun uludum.

Tatlı, serin bir rüzgâr esti,  mor benekli kelebek ürkekçe kanat çırptı, bir kuş öttü, bir yerlerden su hışırdadı, bulut demetleri hızlı hızlı geçti. Ölüm meleği konuştuğumuz gibi hafifçe el salladı oralardan bir yerlerden… Onu ve yaşadığımız bu yeri son görüşüm oldu bu an. Kocaman bir yerdi dünya: hepimize yeterdi…

Sevin Okyay ile Röportaj

Sevin Okyay; yazar, çevirmen, sinema eleştirmeni, caz eleştirmeni, polisiye eleştirmeni, spor yazarı, radyo programcısı. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni bitiren Okyay, 1964 yılından beri çeviri, 1975’ten beri gazetecilik, 1984 yılından beri de sinema eleştirmenliği yapıyor. İlk sinema yazısını 1984 Film Festivali’nde “Ve Gemi Gidiyor’’ adlı Fellini filmi için kaleme aldı.

Türkiye’nin ilk kadın sinema eleştirmeni olan yazar, “Bilge Olgaç Başarı Ödülü” aldığı Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali tarafından “1984 yılından beri sinema üzerine yazan, bu alanda pek çok kadın yazara da öncülük eden içten kalemiyle sinema yazarlığına yeni bir soluk getiren Sevin Okyay” olarak tanımlandı. Gazeteciliğe Politika gazetesinde muhabir olarak başladı. Sonrasında sinema, edebiyat, caz ve spor konuları üzerine geniş eleştirmenlik yelpazesiyle dikkat çekti. Beş buçuk yıl boyunca TRT’de “Ve Sinema” adlı televizyon programını hem hazırladı hem sundu. NTV Radyo’da “Caz ve Ötesi” adlı caz ve “Cinayet Masası” adlı polisiye programları hazırladı ve sundu. Reha Erdem’in “Kaç Para Kaç” adlı filminde misafir oyuncu olarak rol aldı. Tiyatroyla da ilgilenen Okyay, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Mehmet Atak’ın tasarlayıp yönettiği “Hamlet 2001” adlı oyunun  dramaturgluğunu ve çevirmenliğini, Pınar Selek için sahnelenen “Masal Pınarı / Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez” adlı oyunun dramaturgluğunu yaptı. “Bernarda Alba’nın Evi”, “Üç Kişilik Gezegen”, “Eski Günler” ve Kenan Işık için “Othello – Arabın İntikamı” oyunlarını çevirdi, “Seeking For Helen”, “Benim Cyrano’larım” oyunlarını ve Nuri Pakdil’in “Korku” adlı oyununun İngilizce liriklerini yazdı.

Sevin Okyay, Harry Potter kitaplarının çoğunu Türkçeye çevirdi. Seriyi çevirmeye ikinci kitap Sırlar Odası’yla başlayan Sevin Okyay, üçüncü kitaptan yedinci kitaba kadar diğer kitapların da oğlu Kutlukhan Kutlu ile çevirmenliğini üstlendi. Sevin Okyay’a çeviri dünyasına katkılarından dolayı Çeviri Derneği’nin 2014 Onur Ödülü verildi. Çeşitli televizyon ve radyo kanallarında programlar hazırlayan ve sunan Sevin Okyay, her sene düzenlenen ulusal ve uluslararası festivallerde jüri üyeliği görevini de sürdürmektedir.

 

Sevin Hocam, yazarken bile başım döndü ve eminim ki tüm bu yazıya dökülenlerin eksiği yok, sizde kesinlikle fazlası vardır. Öncelikle Dedektif Dergi’nin 23. Sayısında bizleri kırmayıp konuk olduğunuz için hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Vallahi öyle heyecanlandım ki isminizi duyduğumda ve şu an bile, heyecandan söyleyeceklerimi şaşırmam umarım. Nev-i şahsına münhasır Sevin Hocam, tekrar hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Böyle söyleyince antipatik oluyor. Estağfurullah…

 

Sizi az tanımama rağmen oldukça mütevazı birisi olduğunuzu duymuştum. Peki, on parmağında neredeyse kırk marifet olan Sevin Okyay, bu kadar donanımlı olmayı neye borçludur acaba?

Tevazudan ziyade haddini bilmek derdim ben olsam. Bildiğim demeyeyim de, ilgilendiğim şeyleri olağanüstü bir annem olmasına, güzel bulduğu her şeyi bize de tanıtmasına (peki kendisini el üstünde mi tuttum? Ne gezer! Nankör bir çocukmuşum), okulum Amerikan Kız Koleji’nin çok iyi bir döneminde orada okumuş olmama, maymun iştahlı olduğum halde okumaktan hiç bıkmayışıma, İngilizce’yi okulda bırakmayıp sürekli dergi ve kitap okumaya borçlu olsam gerek. Bir de yazdığım sanat dallarının hepsiyle ilgilenirim, gene ilk nedene – anneye dönüyoruz. Çünkü küçük yaşlardan itibaren hepsi onun tarafından önümde açıldı.

 

Eleştirmenlik, yazarlık, muhabirlik, radyo-televizyon programcılığı… Tüm bunlar bir noktada birbirlerine zincirleme bağlı diyebilir miyiz? Hepsi de sanat ve edebiyat temalı işler, birinde başarılı olunca bu durum diğerlerinin de yolunu açıyor denebilir mi?

Aslında bazen birbirlerinin önünü bile kesebiliyorlar. Birbirlerinden zaman çalıyorlar. “Konsere gideyim, filmi nasılsa görürüm,” gibisinden. Gerçi kitap okuma vaktini yaratırsın, onu çalabilen olmaz pek. “Vakit bulamıyorum,” diyen de yalan söylüyordur. Sen gene de benim hep anlatmaya çalıştığım bir şeyi söylüyorsun. Bunların hepsiyle ortak ilgim, yazmak. Onları izliyorum ve yazıyorum. İşim o yani, yazmak. Caz da değil, sinema da değil. Spor olabilir biraz çünkü yıllarca yoğun bir şekilde spor yaptım. Belli bir konuda yazmaya başlayıp da iyi kötü isim yapınca, başka bir alana dalmam merakla birlikte ilgi de uyandırmış olabilir. Oysa sonuçta işin bu: kültür-sanat elemanısın.

 

Yapmaktan keyif aldığınız şeyleri, özel meraklarınızı, yaratıcılığınızı da ekleyerek birer mesleğe dönüştürmüşsünüz. Lakin bu kadar yoğunluk ve baş döndürücü iş arasında yorulup sıkıldığınız oluyor mu hiç? Yani sizin için dezavantajı var mı bunun?

“Birer” değil aslında, tek bir meslek: yazmak. Ama yazı konularımın hepsi hakkında bir fikre sahiptim. Çok kitap okumuş, çok konsere gitmiş, çok film ve oyun izlemiştim. Ama belki de en çok spor müsabakalarına gitmişimdir. 1975’ten beri basındayım, 1984’te sinema yazarı oldum, sanırım 1964’te de çevirmen. YKY’den (editörlük devri) Açık Radyo’ya geçtim. Belki de en sevdiğim iştir, okuma ve yazma dışında. TV’de beş buçuk yıl çalıştım, ama hiç kanım kaynamadı. Dramaturgluk da bana Mehmet Atak’ın hediyesidir. O oyunun çevirisini de siz yaptıysanız, kendi kendinizle bir köpek dalaşı içine giriyorsunuz. Kısacası, sevmek bir yana, pek anlamış bile sayılmam. Çeviriyi seviyorum, ama daima zordur. Yazma konusunda talihliyim, çabuk ve kolay yazarım. Yorulduğum, uykusuz kaldığım çok oluyor. Sıkıldığım ender, sevdiğim şeyleri yapıyorsam sıkılmam. Kutlukhan bir keresinde benim sevdiğim işleri yaptığım için onlara para ödenmesini bile tuhaf bulduğumu, onun için hep az parayla çalıştığımı söylemişti. Doğrudur.

 

Peki, tüm bu yaptığınız işler arasında en keyif aldığınız uğraş hangisi?

Galiba en çok radyo programı yapmayı seviyorum. En yeni faaliyetim ama o bile çeyrek asrı bulmuş. Spor yazısı yazmayı da çok severim, ancak eskisi kadar yazamıyorum. Yersizlikten… Öğretmenliği de yıllardır çeşitli yerlerde yapıyordum. Onu da severim, öğrenciler konuyla ilgileniyorsa…

 

Eskilerin, durduğu yerde duramamak diye bir tabiri vardır, her şeyden çabuk sıkılanların yaratıcılığı da bir o kadar artar, aynen durduğu yerde duramazmış. Çocukken de mi böyle çok donanımlı biriydi Sevin Okyay?

Maymun iştahlılık için mi sordun yoksa? Doğrudur, maymun iştahlıyım biraz. Ama mesela okumaktan hiç sıkılmadım. Durduğum yerde duramamak denemez belki de. Gerçi bazı nankör büyüklerin dediği gibi köşe minderi de olmamıştım hiç. Annem ise bende atalet olduğunu düşünürdü. Ben de bazal metabolizma bahanesine sığınmaya çalışırdım ama, yokmuş öyle bir şey. Annem, “Bu çocuğu çalışmaya başlatmak mesele. Ondan sonra bitene kadar elinden bırakmıyor,” derdi. Ah keşke! Çocukluğa gelince, anneme borçlu olduğumu söylediğim bütün bu edinilmiş zevklerin başladığı dönem çocukluk zaten. Ama “donanım” sözü biraz iddialı.

 

Peki, kariyerinizi şekillendiren, örnek aldığınız biri oldu mu, yani ben de onun gibi olmalıyım dediğiniz..

Hiç olmadı mı acaba? Küçükken Françoise Sagan’ı çok kıskanırdım. Gencecik yaşta adını duyurmuş, kitaplarından film bile yapılmış diye. Sonra bunun yetersiz bir kıstas olduğu anlaşıldı. Uzun yıllar Ava Gardner kadar güzel olmak istemiştim. O da istemekle olmuyor, yazık!  Kurmaca karakterler içinde idolüm Cyrano de Bergerac’tır. O “İstemem eksik olsun!” hayranlığı yüzünden çekmediğim kalmamıştır. “Küçük Kadınlar”ın Jo’sunu da çok severdim ama yazarına aman aman hayran değildim.

Otuz yaşından sonra çıraklık ettiğim iki kişi olmuştur: Selâhattin Hoca, yani Selâhattin Hilav ve hoca değil de arkadaş olduğu halde Enis Batur. Enis’in el yazısıyla yazdıklarını bilgisayarda temize çekmek suretiyle de hayatta adını duymayacağım sürüyle insan hakkında malumattar oldum ve bu sayede, gene Enis’in başıma sardığı sevgili Alberto Manguel’in yazılarını kendimi mahcup etmeyecek şekilde çevirebildim. Çağrışımım kuvvetlidir ama Fransızca bilsem isimler açısından işim kolaylaşacaktı, o başka.

 

Çocukluk demişken, çocukken okumayı en sevdiğiniz kitaplar hangileriydi? Anne babalar bazı kitapları okutmazlar çocuklarına, mesela rahmetli babamın da okumamı kesinlikle yasakladığı kitaplar vardı, size de yasakladıkları kitaplar var mıydı? Ve çocuk Sevin, yasaklara genelde uyan biri miydi, yoksa başına buyruk biri mi?

Öncelikle okula gitmezken annemin bana okuduğu kitaplar: Oliver Twist, Tom Sawyer’in Maceraları, Pollyanna, Küçük Kadınlar… Ama en çok sevdiğim, hiç unutamadığım çocukluk kitabım, karakter adlarından bilgisayarda sıkça parola yarattığım Ferenc Molnar imzalı Pal Sokağı’nın Çocukları’dır. Su Bebekleri’ni de severdim. Bir de Alice Harikalar Diyarında’yı. Ancak, Alice’i değil de Harikalar Diyarı’nı. Alice’in Victoria Devri’ne has bir kızcağız olduğunu düşünüp onu mazur görmeyecek kadar küçüktüm. 9-10 yaşlarında okuduğum yazarlardan Panait İstrati ile John Steinbeck’i ise çok sevmiştim. Halen de severim.

Yasaklara gelince, ben evin kitap görevlisiydim. Babamın çalışma odasındaki kütüphanenin kaydını tutardım. O sıralarda da kartoteks diye bir şey bilmediğimiz için, sonradan ekleyebilmek için aralık bırakarak defterlere yazardım. Babam bana Pitigrilli’leri okumamamı tavsiye etmişti. Pitigrilli çok meşhurdu, ama babama göre kadın düşmanıydı. “Kafan karışır, kızım” demişti. Yüzümü kütüphaneye dönünce sağıma gelen en üst raftaki Louis Charles Royer’ler ise kesinlikle yasaktı. İlk fırsatta oraya tırmandım ve “İnsan Harası”nı okudum. Çok anlamsız ve sıkıcı buldum. Yani, meraklıydım ama kötü etkilere karşı onun sandığından daha sağlamdım. (Bu arada Pitigrilli. Royer’den daha da sıkıcıydı). Yasak lafına karşı evveleski alerjim vardır. Onun bir derece altında da “Yapma!” gelir. Ancak alenen başına buyrukluk etmezdim. Ama, örneğin verilmeyen bir iznin peşini çeşitli yöntemler kullanarak hiç bırakmazdım. Annem sonunda beni “sinsi” olmakla suçladı. Eh, belki. Biraz.

 

Eskiye göre olmasa da şimdi bile bazı kitaplar sakıncalı görülebiliyor. Peki siz bir yazar olarak, sansür konusunda ne düşünüyorsunuz, gerçekten de bazı kitaplar içerik olarak uygunsuz/sakıncalı sayılıp yasaklanabilir mi?

Sanat eserlerinin sansürlenmesinin kesinlikle aleyhindeyim. Peki, bir eserin sanat eseri olup olmadığına kim karar verecek? Sanat değerinden ziyade tacirliğe değer verilen bir dünyada? Bence biz, okurlar. Doğrudan insanlara zarar verme konusunda yol gösterenler dışındaki eserlere müdahale edilmesini hoş karşılamamak gerek. Yoksa kendimizi toptan sansürlenmiş bir dünyada bulabiliriz. Ancak şahıs olarak onaylamadığımız eserlere yaklaşmama kararı alabiliriz.

 

Ekşi Sözlüğe Sevin Okyay yazdım, karşılığında ‘Çeviri nasıl yapılmalı adlı bir seminer vermesi gerektiğine inandığım kişi’ çıktı. Bu konuda duayen addedilen biri olarak, çevirdiğiniz eserleri düşünürsek, şimdi yapılan çevirileri nasıl buluyorsunuz? Size göre eksileri ve artıları neler?

Çok teşekkür ederim, ama onu yapmaktansa kitap çevirip yazmayı tercih ederim. Gerçi çeviride bir nebze yol gösterilebilir. Yazarlık seminerinden daha ümit verici olabilir. “Duayen” de çok iddialı. Bugünün örneğin yirmi yıl öncesinden çok daha kötü olduğuna nasıl karar verebiliriz? Ben eski çevirmenleri severdim, çünkü Türkçe bilirlerdi. Orijinallerle mukayese etme imkânımız da olmadığı için herhalde kitap da aslında böyledir diye düşünürdük. Sonradan hepsinin öyle olmadığı anlaşıldı. Şimdiki çevirilerde hiç değilse o iyi Türkçe’yi görmek isterdim. Ama çevirilerin iyiliği-kötülüğünde yayınevlerinin tavrının da payı olduğunu unutmamak gerekir.

 

Çevirmenlik söz konusu olunca da, benim ilk aklıma gelen polisiye kitapların çevirisi oluyor. Bildiğim kadarıyla klasik polisiyede Agatha Christie kitaplarının tümü çevrildi, diğer klasik kitapların da bir kısmı basıldı, ancak epeyi eskiden basıldığı için okur piyasada bulamıyor. Bu hususta da aklıma ilk gelen isim Raymond Chandler oldu. Bu bağlamda, klasik polisiyelerin popülizme yenik düştüğünü söyleyebilir miyiz?

Bunun çeviriyle ilgisi yok ki! Yayınevi isterse çevirirsin. Yani klasik polisiyelerin (Agatha Christie hariç) unutulmasından biz sorumlu değiliz. Ama Everest Raymond Chandler’leri bastı. Sadece “The Long Goodbye/Uzun Veda” kaldı ki, o da yaz sonunda sorumsuz çevirmeninin elinden çıkarsa, hepsi tamamlanmış olacak. Ama bırakın en eskileri, Chandler’la dönem olarak yaşıt Dashiel Hammett’ın kitaplarını bile bulmak zor. Altın Çağ’ın kraliçesi Christie’den belki (bence) daha iyi bir yazar olan Dorothy Sayers’ın da basılacağını sanmıştım, olmadı. Çok sevdiğim bir karakter, Cadfael Birader, birkaç kitap sonra bir kenarda kaldı. Lawrence Block’lar bile basılmıyor artık. Michael Connelly’lerin durumunu bilmiyorum. Popülizm derken neyi kastediyorsun? Mesela Patterson’u mu? Popülistin önde gelenidir ama çok seviliyor. Oysa artık ortak imzasıyla çıkan kitaplara katkıda bulunduğundan bile şüphedeyim. En iyi gelişme ise, yerli polisiyenin kendine okur bulması ve hem basılması, hem de satılması.

 

Hazır çeviri ve polisiyeden konu açılmışken, Sevin hocam son 30 yılda klasik polisiyelerin yeniden canlanmasıyla ortaya ‘’Cozy Mystery’’ diye yeni bir tür çıktı. Dedektiflerin genellikle amatör, yerel polislik durumlara meraklı, hobileri olan, gerilim üzerine bulmaca çözmeyi seven, olaylara ve kişilere kulak misafiri olarak ipuçlarını topladığı ve doğal zekalarıyla sezgisel hislerini kullanarak toplumun sosyal dinamikleri üzerinden suç çözümlemeleri yaptığı bir tür şeklinde tanımlayabiliriz sanırım. Polisiyenin rahat ve hafif türü sayılan Cozy Mystery için sevgili Gencoy Sümer hocam da soruyor, bunu Türkçeye nasıl çevirebiliriz?

Son 30 yılda ortaya çıkmadı, Altın Çağ’da vardı, 2010’larda yeniden canlandırıldı. Küçük, tablo gibi güzel bir kasaba ya da köy; karakterleri de genelde çevrende görüp ahbaplık etmek isteyeceğin insanlar. Esrar çözücüleri ise genelde yerel halktan amatör dedektifler, bu esrarları bulmaca çözer gibi çözmeyi seviyorlar. Evet, olaylara ve kişilere kulak misafiri olarak ipuçlarını topladıkları, sonra da zekâları ve sezgileriyle meseleyi çözdükleri de doğru. Ayrıca, mevcut karakterleri tanıdıkları karakterlere benzetmenin faydasını da görüyorlar. Miss Marple’ı anlatır gibi oldum, değil mi? Çünkü Miss Marple bir cozy mystery dedektifi öncüsüdür. Kitaplarında esas olarak cinsellik, kan-revan, küfür, dehşet olmayışı açısından Agatha Christie de bizi rahatsız etmeyen bir cozy polisiye yazarı sayılır. Çünkü bizim polisiyelerimizde böyle bir alt-tür yok. Ayrıca, resmi çözücülerin işine karışabilen kadınlar da yokmuş. Oysa, cozy’leri yazanlar genelde kadınlar olduğu gibi, kitaptaki amatör dedektif de çoğunlukla bir kadındır. Aslında böyle kitaplar Zuhal Kuyaş’a yakışırdı gibi geliyor bana. Onun “dönem polisiyeleri” de eşsizdir gerçi.

Gencoy’un sorduğu karşılığa gelince, bunlar Türkçe’de tek kelimeyle karşılığı olmayan kavramlar, kelimeler. Bilmiyorum ki, “keyifli polisiye, rahat polisiye” denebilir mi? Biraz komik kaçıyor.

 

Bizde pek kullanılmayan, ancak yabancı polisiyelerde karşımıza oldukça sık çıkan “alibi’’ kelimesi var, ve Türkçeye “mazeret’’ şeklinde çevriliyor. Hukuk sözlüğünde ise “Suçsuzluk delili; cürüm/cinayet işlendiği esnada cinayet yerinden başka bir yerde bulunulduğunun ispat edilmesi,’’ olarak geçiyor. Mazeret ile ispat kelimeleri birbirinden farklı anlamlar içermekte, ispat etmek kesinlik içerirken mazeret kesinlik içermiyor. Peki Sevin Hocam, sizce mazeret kelimesi bunun için uygun mu? Yani bu açıdan değerlendirirsek biraz yetersiz kalıyor gibi.

Bunu da mı Gencoy sordu?

 

Alibi kelimesini oldum olası merak etmişimdir, Gencoy Sümer’e sordum, Sevin Okyay’a bir sor istersen, bakalım o ne diyecek dedi. Tabii bu işte sevgili Turgut Şişman’ın da parmağı yok diyemem. Aman peki, onun başının altından çıktı ilk, kabul.

Polisiye ile ilgili çeviride karşıma çıkmadı. Yazılarda da gerekirse tam karşılığını kullanıyorum. Biraz uzun ama hiç değilse doğru. Mazeret elbette yetersiz. Aslında olay ânında başka mekânda olduğunu ispatlamak demek.

 

Kitap okumayı çok sevdiğinizi söylüyorsunuz, hatta bir yerlerde ‘’Bir tek okumaktan bıkmadım’’ şeklinde bir cümlenizi gördüğümü hatırladım. Peki, edebiyata bu kadar tutkunsunuz, neden aynı zamanda da polisiye okuyorsunuz, size heyecan verdiği ve adrenalini artırdığı için mi? Polisiye kitapları edebiyat türü içinde görmeyenler var, polisiyeyi size sevdiren ne oldu?

Polisiyenin edebiyata dahil olmadığını düşünüyorsun demek. Bir polisiye dergisi için üzücü bir yaklaşım.

 

Elbette ki öyle düşünmüyorum, sadece öyle düşünenler olduğu için sormak istedim bu soruyu. Yani hala öyle düşünenler var.

Heyecan elbet bir unsur ama şiddet ve vahşetten ben şahsen hoşlanmam. Sadece “kaçışcı” olduğu için okunduğunu da sanmıyorum. Hatta ille de kaçışcı olduğundan bile emin değilim. Bizim evimizde çok polisiye vardı. Akba’nın kitapları harikadır. Eh, Ak’tan da iyi kitaplar çıktığı görülmüştür. Zaman zaman “edebî” kitaplar basan yayınevleri de polisiyeye kapılarını kapatmaz. Lafın kısası, iyi polisiye, iyi edebiyattır. Bugün edebiyat niyetine basılan şeyleri görüyorum da, seçkin polisiye yazarlarının kitaplarını her pozisyonda onlara tercih ederim.

 

Edebiyatın birçok türü olduğu gibi polisiye romanlarda da böyle bir tür ayrımı yapabilir miyiz?

Eh, yapacak olmasak “cozies”i sormazdın zaten. Onlar var, ‘hard-boiled’ dediğimiz (Raymond Chandler) var. Perry Mason gibi avukatlı-hukuklu-mahkemeli kitaplar var. Michael Crichton’ın kralı olduğu ama iyi kadın yazarların da yazdığı tıbbi polisiyeleri unutmuyoruz. Cadfael Birader’in örnek oluşturduğu tarihi polisiyeler var. Karakterleri itibariyle de daha alt türlere ayrılabilirler.

Polisiye edebiyat türü sizce, günümüzde ne gibi değişikliklere uğradı, yani geçmişi ile kıyas yapacak olursak. Sevin Okyay tarafından bakmak istiyorum.

Bunu boşver, bir yazı olarak sonra dergiye yazarız, Özlem.  

Ahmet Ümit, Yekta Kopan’la yaptığı bir söyleşide, ‘’Katil Kim?’’ polisiyesinin modasının geçtiğini, bu tür romanların Agatha Christie ve A.Conan Doyle gibi yazarların zamanında kaldığını, günümüz polisiyesinde artık suç kavramı üzerinde durularak bunun anlatılması gerektiğini ve bugün yapılanın da bu olduğunu söylüyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz, sizce de ‘’Katil Kim’’ polisiyesinin modası geçti mi?

Bunu da yukarıdaki yazıya ekleriz.

Vallahi çok sevinirim hocam, bunu Dedektif Dergiye verilmiş bir söz olarak kabul ediyorum izninizle o zaman. Peki, Türkiye’deki polisiye edebiyatın gelişimini nasıl buluyorsunuz? Beğendiğiniz yerli polisiye yazarlar kimler?

Gayet iyi buluyorum. Günümüzde sevilen karakterler yaratmış, sık sık yazan, işini seven genç polisiye yazarlarımız var. Gerçi artık (öncelikle Erol ağabey-Üyepazarcı sayesinde) zengin bir polisiye tarihimiz olduğunu da biliyoruz ama, okurların “çok satar” yaptıkları ilk yazar Osman Aksu oldu. Ancak polisiyede çığır açan, kendinden sonra gelenlerin önünü de açan elbette Ahmet Ümit oldu. Okurlarıyla, halkla çok kıskanılacak sağlam ve samimi bir bağ kurdu. Karakterlerini, özellikle Nevzat Başkomiser’i çok severim. Bunda İsmail Gülgeç’in çizgi roman uyarlamalarının da rolü var. Onun dışında, filmlerdeki ve dizilerdeki Nevzat’lar şahsen içime sinmedi. Ahmet’e gelince, mesleğini ve konularını ciddiye aldı. İyi yazardır, iyi bir araştırmacıdır. Polisiye hakkında da düşünen bir insandır.

Ama sana beğendiğim yerli polisiye yazarlarından ad veremem. Zevkle okuduğum bayağı çok yazar olsa da, unutup da kalp kırmak istemem.

 

Sizce neden polisiye okuyoruz, bazen düşünüyorum bir insan neden kanlı cinayet sahneleri okur ki? İnsan ruhunun deliliklerini, sapkınlıklarını mı anlamaya çalışıyoruz acaba, yoksa bu sadece merak dürtümüzden, bulmaca çözmeyi seviyor olmamızdan mı kaynaklanıyor?

Sende polisiyeye karşı bir düşmanlık mı var, bana mı öyle geliyor?

 

Hayır hayır, olaya sadece kötü polis tarafından da bakmak istiyorum, şu meşhur her insanın içinde bir delilik mutlaka vardır, sözü cidden doğru olabilir mi acaba? Belki de polisiye roman okuyarak bu yönümüzü kışkırtıyoruzdur. Hocam vallahi fikrinizi merak ettiğimden soruyorum.

Belki de seçici olmak gerekiyordur. Kanlı cinayet sahneleri istiyorsan (ya da istemiyorsan) mesela, seni Grangé’ye davet edeyim. Hatta son zamanlarda iyice cılkını çıkardı, kanlı cinayet sahnelerinin fersah fersah ötesine geçti. O ve benzerleri dışında, usta, zeki, esrarına hâkim yazarlar var. Eski ustaların büyük kısmı, seçkin İskandinav yazarları, benim için tabii önce İngilizler. Ama Avrupa’da da çok iyi yazarlar var. Camilleri, Leon, Markaris Fransızlar ve kimi Amerikalılar ki bazıları buraya gelmedi bile. Ve bu janrda çok başarılı kadın yazarlar…

 

Kitap okuma alışkanlığı çocukluktan başlıyor, sonradan da bir yaşam biçimi halini alıyor, benim için öyle oldu. Ben çocukken şartlar nedeniyle kitap alamazdık pek, genellikle arkadaşlarımdan edindiklerimi okur ve çok beğendiklerimi geri vermez, kayboldu falan diye de uydururdum. Sevin Okyay’ın da böyle şeyler yaptığı oldu mu hiç, yani bu derece tutkulu muydu kitaplara? Bugün bile hafızasında kalan bir anısı var mı?

Hayır, yok. Tutkuluydum ama çok kitap okunan bir evin çocuğuydum. Kitap, hem de iyi kitap sıkıntısı çekmedim hiç.

 

Peki, okumayı en çok sevdiğiniz, sizde iz bırakan kitaplar var mı, varsa çok merak ettim.. İlk 10 kitap desem mesela..

Neredeyse seksen yıla yakın bir sürede on kitap ha? Hayatın çeşitli dönemlerinde farklı kitaplar seviliyor. Sonra bu 10 sayısını da sevmiyorum. En iyisi ben sana birkaç kitap adı söyleyeyim. Kaç tane olur, bilemem. “Catcher in the Rye” (J.D. Salinger), “Pal Sokağı’nın Çocukları” (Ferenc Molnar), “The Dictionary of Imaginary Places/Hayali Yerler Sözlüğü” (Alberto Manguel-Gianni Guadalupi), “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” (İtalo Calvino), “Ulysses” (James Joyce), “The Great Gatsby” (F. Scott Fitzgerald). Öyle çok ki… Kimbilir neler unuttum? Polisiyede beni en çok etkilemiş olan dersen, “Köstebek / Tinker Tailor Soldier Spy”. Çok yaşasın John Le Carré!”

 

Teknoloji ile okuma alışkanlıklarımız da hayli değişti. Kitapların yerini E-booklar aldı, çoğu insan artık pdf kitap okuyor, basılı kitap taşımanın gereksizliğinden bahsediyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Dijitalleşmek okumanın büyüsünü bozuyor mu?

Keyfini kaçırıyor. Tatile, seyahate çıkarken işe yaradıklarını kabul ediyorum ama ben kitapların ağırlığına razıyım. Ayrıca, işin içine bilgisayar girince zorluk da çekiyorum (pdf). Gözünde astigmat olan insanlar için de hayırlı bir şey değil. E-kitapla hiç ilgilenmedim. Ben yanıma kitaplarımı alıyorum, yatarken okuyorum, taşımaya da üşenmiyorum.

 

Malumunuz pandemi tüm dünyayı hızla etkisi altına aldı, birçok alışkanlığımız değişti, daha da değişeceğe benziyor. Sevin Okyay pandemi günlerini nasıl değerlendiriyor? Üretkenliğiniz daha da mı arttı, yoksa çoğu insan gibi içe dönüp kendinizi mi dinlendirdiniz? Neler yaptınız bu dönemde?

Çalıştım. James Baldwin kitabı dediğim ama Raoul Peck’in yazdığı “Ben Senin Zencin Değilim / I’m Not Your Negro” çıktı, ikinci baskı yaptı. Raymond Chandler (The Long Goobye) bu ay içinde biter. “Hayvan Çiftliği / Animal Farm”ın yeni baskısı Ocak’ta çıkacak. “Çiçek Dürbünü” baskı yapıyor (Kırmızı Kedi), ikinci bir kitap da hazırlıyoruz, yeni yazılarla. Çok sevdiğim bir kitap olduğu için memnunum. Eh, yazılar var, malum. Birgün’e, Milliyet Sanat ve Milliyet Kitap’a. NTV Radyo’nun programlarını yeniden yapmaya başladık. Tembellik yapmayınca sıkılmıyorsun. İnternet, kıymetli oyunlarım, istediğin zaman uyuma (gerçi çalışmaya da bağlı) derken, bir baktım gene vakit yetmiyor. Aslında benim için pek bir şey değişmedi, yolda geçen saatleri cebime atan zaman kazandım. Ben içime dönüp kendimi dinlemekten, gözümü duvara dikip uzun uzun düşünmekten anlamam pek. Beceremem yani…

 

Biraz da sinemadan bahsetmek istiyorum. İlgilendiğiniz o kadar çok konu var ki, yani sormaya kalksam, derginin tüm sayısını sadece size ayırmamız bile yetmeyecektir. Sinema eleştirmeni olabilmek için çok film izlemek yeterli midir? Şimdi özellikle sosyal medyada bilginin değil, popülerliğin hâkim olduğunu düşünürsek, sinema eleştirmenliği eskisi kadar önemseniyor mu? Açıkçası benim gördüğüm, bir film izleyen de kendini sinema eleştirmeni yerine koyabiliyor.

Yeterli değildir ama bence şarttır. Sinema geniş konu. Bir filmi eleştirirken mukayese de yapabilmelisiniz. Sinema tarihi bilmelisiniz. Başka sanat-düşün dallarına aşina olmanın da faydası olur. Sadece film izlemek yetmez, okumak da gerekir. Sinema eleştirmenliği eskiden de arzuladığımız kadar önemsenmiyordu. Şimdi kolaycılık marifet sayıldığı için hak ettiği saygınlık daha da esirgeniyor.

 

Sevin Okyay yönetmenlik yapsa, hangi kitabın filmini çekmek isterdi, karakterlerde kimleri oynatırdı? Sosyal medyada hâkim olan şey, çok satan kitap gibi bir şey.

Hiç öyle bir niyetim yok. Ama sevdiğim yönetmenler sevdiğim kitaplarla ilgilensin isterim.

 

Sinema televizyon aklıma gelmişken, polisiye dizi izler misiniz, yerli polisiye dizimiz pek yok, olanları nasıl buluyorsunuz? Örneğin en son ‘’Alef’’ dizisi oynadı. Yerden yere vuran da oldu, çok beğenen de. İzlediyseniz, dizi sizce de olması gerektiği gibi miydi, yoksa eleştirildiği gibi eksik mi kaldı?

“Alef”i izlemedim. Yani, denk düşmedi. Ama sevdiğim diziler olmuştur, genellikle paralı kanallarda. Yabancı dizi sürekli izlerim. Cnbc-e varken onların dizilerini izlerdim. Daha doğrusu, “bizim”, çünkü Cnbc-e dergisinde çalışıyordum, NTV’deydim yani. Yabancı polisiye diziler, sporla birlikte en çok izlediğim şey belki de. Digiturk’de, BBC-HD’de, rastlarsam ve anlarsam Fransız kanallarında, Netflix’de…

 

Peki, edebiyatı, sinema eleştirmenliğini, caz üzerine yazılarınızı anlarım da spor üzerine yazılar yazıp, radyo programları yaptınız. Şimdi ne alaka diyesi geliyor insanın, spor yazmaya nasıl başladınız?

Spor seviyorum, onu da mı sevmiyorsun? Küçüklüğümden beri başta futbol, her türlü spor müsabakasına giderim. İyi bir Beşiktaşlıyım. Voleybol ve basketbol oynadım. Atletizmi, tenisi, snood’u, aslında pek çok sporu severim. Spor programları en sevdiğim radyo programlarının başında gelirdi. Yazmaya, Nokta’da çalışırken başladım.

 

Bu kadar kompleks biri olmanız bazen sizi korkutmuyor mu? Ya başarılı olmazsam ya beğenilmezsem endişeniz oldu mu hiç?

Kompleks değilim ki. Sade bir insanım. Böyle senin yaptığın gibi listeler yapıp, şunu yapar bunu yapar derlerse korkuyorum. Ayrıca, insanı antipatik gösteriyor. Oysa bana anormal bir şey yapmıyormuşum gibi geliyor. Çok gençken beğenilmek isterdim. Çok uzun zamandır, bu sevdanın peşini bıraktım. Küçükken bizim gittiğimiz yerlere herkes gider sanırdım. Gitmiyorlarmış ama. Keşke gitselermiş. Kötü bir şey değildir.

 

Bir insanın her şeyden bu kadar anlayıp üstüne yazılar yazması acımasızca eleştirilir bazen. Size de böyle tepkiler geldiği oldu mu?

Bir defa, “bu kadar”ı anlamıyorum. Ben daha ziyade seyirci-dinleyici-okurum. Konuşur gibi yazıyorum. Rahat yazıyorum. Belki onun için pek tepki gelmedi. Ama zaman zaman haddimi bilmemekle suçlanıyorum.

 

Zaman zaman kendinizi eleştirdiğiniz oluyor mu peki? En çok hangi tarafınızı beğenmiyorsunuz?

Çok sabırsızım, aceleciyim.

 

Yine polisiyeye dönecek olursak, POYABİR faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz, sizin de katkılarınız oluyor mu ya da olması yönünde size bir talep geldi mi?

Katkı yolunda herhangi bir talep gelmedi. Ben de “e-“ olan hiçbir şeyden hoşlanmadığım için (pardon, “e-mail” hariç) dergiye de bulaşmadım.

 

POYABİR tarafından polisiye roman üzerine ilk defa bir ödül, Kristal Kelepçe verildi. Sizce, polisiyede bir romanın çok satması mı önemli, yoksa ödüle layık görülmesi mi onu iyi kitap yapar?

İkisi de yapmaz, iyi yazılmış olması yapar. Bu arada, sanırım Kristal Kelepçe ödülünü de ben vermiştim.

 

Sevin Okyay’a göre bir polisiye roman yazarının, kitabında en çok neye dikkat etmesi gerekir?

Yazarına bağlı. Bence polisiyenin “olmazsa olmaz” unsurlarını içeren, kurgusu ve olay örgüsü sağlam, karakterleri inanılır ve mümkünse eğer sempatik, günün meselelerinden habersiz görünmeyen bir kitap yazmalı. Vahşet ve şiddet bence heyecanı arttırmıyor. Zaten korkutmak isteniyorsa eğer, bunlara ihtiyaç yok. Peter Straub bir sessizlikle, iç çekişle, nefes alışla bile okurunu korkutur. Ben hem okura yakın olmayı, hem de masanın öbür tarafında durduğunu unutmamayı doğru buluyorum. Esrar çözücü yaratanlar, esrarın birazcığına da sahip çıkmalı.

 

Geçmişe gidebilseydiniz, hangi kitabın çevirisini yapmak isterdiniz? Neden?

15-16 yaşında onu çevirebilecek durumda/akılda/bilgide olsaydım, Salinger’ın “Catcher in the Rye”ını çevirmek isterdim.

 

Sizin ‘’Ara Sıra Ve Daima’’ adlı kitabınızın tanıtımında unutkan olduğunuz yazıyor. Unutkanlığınızla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Çıkamıyorum. O da sakarlık gibi bir kötü huydur. Ne kadar dikkat etmeye çalışsan o kadar fazlalaşır. Ne yazık ki bende ikisi de var.

 

Yine ‘’Ara Sıra Ve Daima’’ kitabınızı neden ve nasıl yazdığınızı sormamı istedi bazı okurlarımız.

Onlara nasıl görünüyormuş? Yani bir insan hayatta meslek olarak yazarlığı (naçizane) seçtiyse, hayatını da böyle kazanıyorsa, nesini merak ettiklerini de ben merak ediyorum. Aslında Radikal Cumartesi’deki köşemde yazdığım portreciklerdi bunlar. Utku ile başladım, arkadan Haluk geldi. Editörlerim de sürekli olarak yazmamı istedi.

 

Kedileri de çok sevdiğinizi biliyoruz, ayrıca kediseverlerin asil bir soydan geldiği söylenir. Bu sevginizin kaynağı nereden geliyor, çocukluktan mı?

Asil soyu bilmem, ama kendileri Mısır’da tanrı katındaymış. Acaba bu mu bize asalet bulaştırıyor? Sevgimin kaynağı hayvan sevmekten geliyor. En çok kedileri sevsem de, köpeklerle de aram iyidir. Kirpileri de seviyorum ama yaklaşmıyor namussuzlar. Bir de, çok hızlı koşuyorlar. Kaz sevmem, küçükken onlardan çok çektim. Keçi çok severim. Herhalde annem de hayvan sevdiği için. Bir de tavşanla tilki…

 

Sevin Hocam, bu güzel ve keyifli sohbet için kendim ve Dedektif Dergi okurları adına çok teşekkür ederim. Sevin Okyay’dan dünyaya bir söz bırakmasını isteselerdi, bu ne olurdu?

Burada sözsüz tarafından tamamlayıp vedalaşalım mı? Teşekkür ederim, Özlem.

Hikaye: Cinayet ve Gurur | 3

Gece 12’den sonra çalan telefonlar hayra alamet değildir. Babamın kalp krizi geçirdiğini, ablamın trafik kazasını, yeğenimin intihar ettiğini… Hepsini 12’den sonra öğrendim. Ne zaman karanlığın içinden o sinir bozucu melodi yükselse, elim bir türlü gitmez telefona. Aklımdaki trilyon tane ihtimal birbiriyle çarpışır. Sonra, umutsuz bir “Hayırdır inşallah,” ile açarım telefonu.

Tarih tekerrürden ibarettir derler.

Öyleymiş…

***

İlhan Soldan cinayetini çözdüğümüz akşam, tutanakları imzaladıktan sonra bürodan çıktım. Saat dokuz buçuğa gelmişti. Ceketimin düğmelerini ilikleyip yakınlarda bir Tekel bayii aramaya koyuldum. Bir şişe viski, birkaç tane de çikolata alıp eve geçtim. Dünden kalan yemekleri dolaptan çıkartıp ısıttım. Eve geldiğinde hazır bir sofra bulmak nasıl bir histi acaba? Kapıyı anahtarla açmamak, içeri girdiğinde güler yüzle karşılanmak… “Çok düşünmemek lazım,” dedim kendi kendime. Bir şeyler atıştırıp bulaşığı yıkadıktan sonra televizyonun karşısındaki koltuğa kuruldum. Maç özetlerine bakıp viskimi yudumlarken telefonum çaldı. Arayan başkomiserimdi.

“Buyurun amirim?”

“Cengiz, Araştırma Hastanesi’ne gel hemen.”

Nefesimin kesildiğini hissettim. Saniyeler içinde, bir sürü olasılık gözümün önünden geçti.

“Ne oldu amirim? Bir problem yok ya…”

“Aykut…”

“Bi… Bir şey mi oldu Aykut’a?”

“Nazlı’yla silahlı saldırıya uğramışlar. Durumları nasıl bilmiyorum. Şimdi yola çıkıyorum ben de. Hastanede buluşuruz.”

“Ben böyle dünyanın çivisini sikeyim,” diye bağırıp elimdeki viski bardağını duvara fırlattım. Hızla üstümü değiştirip evden çıktım.

***

Hastaneye, başkomiserle aynı anda varmıştık. Acil servisin önündeki polislere Aykut’un nerede olduğunu sorup hızla merdivenleri çıktık. Yaşıyordu. Yoğun bakımda, öylece yatıyordu Aykut. Birkaç dakika sonra doktoru yanımıza geldi.

“Doktor Ziya Şifacı. Neyi oluyorsunuz hastanın?”

“Başkomiser Orhan. Ailesi sayılırız. Durumu nasıl?”

“Biri karnına, biri omzuna olmak üzere iki kurşun isabet etmiş. Kurşunları çıkarttık, ancak iç kanama riski sürüyor. Bekleyeceğiz.”

“Peki Nazlı?” dedim. “O da yanındaymış Aykut’un.”

Doktor hafifçe başını eğdi. Gözlüklerini çıkarttı. “Maalesef. Hastaneye geldiğinde hayatını kaybetmişti.”

Yere çöküp, başımı ellerim arasına aldım. Yıllar sonra, ilk defa gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Nazlı… Kardeşimin sevdiği kadın. Gencecik, idealist bir öğretmen… Başkomiser, yanıma oturup kolunu omzuma attı. “Böyle hayat mı olur amirim? Ben böyle hayatın amına koyayım.”

“Ben de,” dedi amirim. “Ben de amına koyayım.”

***

Sabahın erken saatlerinde olay yerine geldik. Teleferik istasyonuna yakın, küçük bir çay bahçesiydi. Ortalık darmaduman olmuştu. Çay bahçesinin sahibiyle konuşup kamera kayıtlarını istedik.

Aykut ve Nazlı, karşılıklı oturmuş konuşurken, çay bahçesinin yola bakan tarafında siyah bir Range Rover duruyordu. Daha sonra arabadan inen kar maskeli iki adam otomatik silahlarla üstlerine ateş açıp geldikleri gibi hızla gidiyorlardı.

“Bu nasıl iş amirim? Film mi çekiyoruz? Ordu’da nasıl böyle bir şey olabilir?”

“Bu seferki çok farklı Cengiz. Adamlar tam teçhizatlı gelmişler. Aykut’un hiç şansı olmamış korumak için. Aracın plakası okunuyor, bir sorduralım.”

Plakayı sordurduğumuzda sahte olduğunu öğrendik. Öğleden sonra, Başkomiser, Aykut’un ailesiyle konuşmaya gitti. Ben de Nazlı’nın ailesinin adresini alıp yola koyuldum.

Akyazı Mahallesi’nde, denize yakın bir villada oturuyorlardı. Aykut, Nazlı’nın babasının restoran sahibi olduğunu söylemişti. Bu kadar lüks bir yerde oturduklarına şaşırmıştım.     “İşleri iyi gidiyor demek ki,” diye düşündüm. Kapıyı çaldığımda, takım elbiseli bir adam beni karşıladı.

“Buyurun?”

“Polis. Nazlı’nın ailesiyle görüşeceğim.”

Salona girdiğimde, annesi yarı baygın hâlde yatıyordu.  Yanındaki kadınlar, bir yandan bileğini kolonya ile ovuşturuyor, bir yandan da gözyaşlarını siliyorlardı. Ben içeriye bakınırken, 50-55 yaşlarında, iyi giyimli bir adam üst kattan aşağı indi.

“Ben, Akın Kindar. Nazlı’nın babasıyım.”

“Başınız sağ olsun Akın Bey. Olayı aydınlatmak için sizlere birkaç soru sormaya geldim.”

“Eşim şu anda konuşacak durumda değil. Biz bahçede konuşalım isterseniz.”

Bahçeye çıktığımızda, evin alt kısmındaki garaja park edilmiş iki lüks araç gördüm. Araçları sormayı da aklımın bir köşesine yazdıktan sonra, Akın Kindar’la konuşmaya başladık.

“Akın Bey, sizce kim böyle bir şey yapmış olabilir? Düşmanınız ya da son dönemde kavga ettiğiniz biri var mıydı?”

“Hayır. Kendi hâlinde insanlarız biz. Olayın benimle ya da kızımla alakası olduğunu sanmıyorum. Aykut diye bir polisle ilişkisi vardı kızımın. Kim bilir ne işler açtı kızımın başına…”

Önceki gün kızını kaybetmiş olmasa, yakasından tutup duvara yapıştırırdım. Söylediklerini acısına verip derin bir nefes aldım.

“Bahsettiğiniz kişi, benim mesai arkadaşım. Daha da ötesi kardeşim. Aykut, görebileceğiniz en ahlaklı polislerden biridir. Hiçbir zaman yanlış işlere karışmadı. O yüzden söylediklerinize dikkat edin.”

Tam cevap vermeye hazırlanıyordu ki, az önce bana kapıyı açan takım elbiseli adam yanımıza gelerek Akın Kindar’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Cebinden çıkarttığı not kağıdına bir şeyler yazarak adama verdiğinde, yüz ifadesinden yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anladım.

“Bir sorun mu var?”

“İşle ilgili bir durum. Önemli değil.”

“Yanınıza gelen adam kimdi?”

“Çalışanlarımdan biri.”

“Çalışanlarınızdan biri demek, öyle olsun. Dışarıda iki araba gördüm, oldukça lüks araçlar. Eviniz de öyle. Restoranda işler iyi gidiyor sanırım.”

“Ne yani, beni iyi para kazanmakla mı suçluyorsunuz? Bu konuşma saçma bir yere gitmeye başladı. Başka bir şey yoksa, cenaze işleriyle uğraşmam lazım.”

“Başka bir şey yok,” dedim. “Ama içimden bir ses yakında yeniden görüşeceğimizi söylüyor.”

***

Merkeze döndüğümde, elimizdeki verileri değerlendirmek için toplantı odasına geçtik. Amirim, Zübeyde Komiserin de bu olayda bizimle çalışacağını söyledi. Aykut’un sandalyesinde başka birinin oturduğunu görmek içimi acıtmıştı.

Gerekli dosyaları inceledikten sonra, Başkomiserin sorusuyla toplantıya başladık.

“Ne yaptın Cengiz, görüştün mü Nazlı’nın ailesiyle?”

“Görüştüm. Anne iptal zaten. Babası da ilginç bir tip. Kızı öldürülen birine göre çok sakin.”

“Belki olayı şokunu atlatamamıştır,” dedi Zübeyde Komiser.

“Sadece bu da değil. Aykut, adamın restoran işlettiğini söylemişti. Soruşturdum, günde 10 müşterinin gitmediği bir mekanmış. Normalde kirasını bile ödeyememesi lazım. Ama villada yaşıyor, kapıda iki tane Audi var.”

“Buradan bir şeyler çıkabilir. Adamı takibe alalım. Trafik şubeyle de konuştum. Kamerada gördüğümüz modeldeki tüm araçları çevirecekler.

“Biz ne yapacağız peki?”

“Zübeyde’yi evine bırakalım. Sonra hastaneye geçeriz.”

Zübeyde Komiser bizimle gelmek için ısrar etse de, başkomiserin ricasıyla evine gitti. Hastaneye vardığımızda hava kararmıştı. Yoğun bakım ünitesinin önünde, puslu camın arkasından Aykut’u izliyorduk. Burada beklemek benim için yeni bir şey değildi. Babam, ablam, şimdi de Aykut… Hayatım, sonu yoğun bakımın önünde biten bir döngüden ibaretti sanki.

Saatlerce tek kelime etmeden oturduk başkomiserimle. İkimizin de, ne eve gitmeye ne de konuşmaya niyeti vardı. Telsizden gelen anons sessizliği bozmasa, sonsuza kadar böyle oturabilirdik.

“Tüm ekiplerin dikkatine… Sanayi çıkışında silahlı çatışma ihbarı…”

Merdivenleri üçer beşer inip arabaya doğru koşmaya başladık. Emektar Accent’e tepe lambasını takıp çakarları açtıktan sonra hız sınırlarını zorlar hâlde sanayi çıkışına doğru ilerledik.

On dakika sonra olay yerine varmıştık. Etrafta, rüzgarda sallanan birkaç tabelanın haricinde hiçbir ses yoktu. Tek tük koyulan sokak lambaları da çalışmıyordu. Torpido gözünden el fenerini alıp etrafa bakınmaya başladık. Henüz birkaç metre ilerlemiştik ki, yerde kanlar içinde yatan 3 kişi gördük. İkisinin nabzı atmıyordu. Diğerinin de çok vakti kalmamıştı. Ambulans çağırıp, adamın yanına çöktüm.

“Ne oldu burada? Kim yaptı?”

Yüzüme bakıyor, ses çıkartmıyordu.

“Oğlum, ölüyorsun lan. Söyle işte, bir şey söyle.”

“Ye… Yekta Hı… Yekta Hırslı…”

Son kelimeleri, belki de katilinin ismi olmuştu.

***

Cenaze oldukça kalabalıktı. Yakasına Nazlı’nın fotoğrafını iliştirmiş bir sürü insan hakkını üç defa helal etmek için bekliyordu. Tabutun başında, baş sağlığı dileklerini kabul eden Akın Kindar, yine oldukça sakin görünüyordu. O sırada bir ayrıntı dikkatimi çekti.

“Amirim, Akın Kindar solaktı. Bahçede konuşurken sol eliyle yazı yazdığını görmüştüm. Ayrıca yine sol eliyle tokalamıştı benimle. Şimdi sol elini hiç kıpırdatmıyor bile. Heykel gibi sabit duruyor.”

“Emin misin solak olduğundan?”

“Eminim. Bir insan neden tek kolunu hiç kıpırdatmaz?”

“Kolunda bir sıkıntı vardır. Belki düşmüştür, belki de dün gece kurşun yemiştir.”

“Yekta Hırslı’yla bir bağlantısı olabilir Akın’ın. Araştıralım.”

Cenazeden sonra Yekta Hırslı’yı soruşturmaya başladık. Sabıka kaydı oldukça kabarıktı. Üzerine kayıtlı herhangi bir iş yeri, araç, hatta fatura bile yoktu. Ayrıca, Akyazı’da halı saha tesisi işleten bir kardeşi olduğunu öğrendik. Yakup Hırslı…
Yekta’ya ulaşmamızın tek yolu, önce kardeşini bulmak gibi görünüyordu.

Vakit kaybetmeden Akyazı’ya geçtik. Arabayı halı sahanın otoparkına park edip Yakup’u aramaya başladık. Tesis, yan yana dört sahadan oluşuyordu. Biraz yürüdükten sonra, maç yapan gençleri izleyen adamlardan birine sorduk.

“Yakup Hırslı hanginiz?”

En solda oturan 30’lu yaşlarında bir adam, sigarasını atıp, ayağa kalktı.

“Kim soruyor?”

“Ben soruyorum,” dedi amirim. Yanında oturan diğer iki kişi de ayağa kalkmış, etrafımıza dizilmişlerdi.

“Sen kimsin lan yavşak?”

Ani bir hareketle, adamın burnuna sağlam bir sağ kroşe çıkarttım. Ardından boyun kilidine alıp silahımı kafasına dayadım. “Yanlış bir hareket yapan olursa beynini patlatırım bunun. Yakup hanginiz? Söyleyin lan!”

Hepsi şoka uğramıştı. Başkomiser de silahını çekmiş, korkuyla birbirine bakan diğer iki kişiye doğrultmuştu. Burnundan akan kanlar ağzına süzülürken, artık nefessiz kalan adam pes etmişti. “Tamam, Yakup benim. Öleceğim amına koyayım, bırak beni.” Boynunu serbest bırakmış, ancak silahı indirmemiştim.

“Yekta Hırslı’yı arıyoruz, abini. Nerede?”

“Bilmiyorum. Görüşmüyoruz abimle.”

Silahın kabzasıyla kaşını yarıp midesine dizimi geçirdim. “Seni akşama kadar döverim. Sonra sıkarım kafana, silahımı almaya çalıştı derim. Söyle lan çabuk.”

Yakup’un yanındakiler iyice korkmuştu. Diğerlerinden birkaç yaş daha genç olanı, daha fazla dayanamayıp ele verdi arkadaşının abisini.

“Taşbaşı’nda mekanları. Kilisenin arkasında, 178 no’lu büyük depo.”

***

On beş kişilik bir ekiple deponun çevresinde yerimizi almıştık. Başkomiserin isteğiyle karşıdaki binanın çatısına da keskin nişancı yerleştirildi. Deponun üst tarafında geniş bir cam bölüm vardı. Keskin nişancı, bulunduğu açıdan içeride sekiz kişi saymıştı.
Ön ve arka çıkışları kapatmıştık. Kaçma ihtimallerine karşı, yol üzerinde birkaç yerde barikat kurdurmuştuk. Son hazırlıkları yaptıktan sonra, başkomiserin işaretiyle içeri daldık.

“Poliiis! Teslim olun!”

Hazırlıksız yakalanmışlardı. Adamları birer ikişer indirerek ilerliyorduk. Büyük bir varilin arkasında saklanmış, şarjörümü değiştirirken, sağ taraftaki merdivenden yukarı çıkan Zübeyde Komiseri, ardından da kolilerin arkasına saklanmış Yekta’yı gördüm. “Zübeyde, sağında!” diye bağırdıktan saliseler sonra, Yekta bulunduğu yerden çıkıp silahını doğrulttu. Silah sesini duymamla gözlerimi kapattım. Açtığımda Yekta yerdeydi.

***

Keskin nişancının mermisiyle kolundan vurulan Yekta, sorgu odasında bizi bekliyordu. “Avukatımı istiyorum,” diye bağırdı biz içeri girer girmez. Ardından, başkomiserin attığı tekmeyle sandalyeden yere uçtu. Bir tekme de ben atıp yakasına yapıştım.

“Sen mi yaptın lan? Orospu çocuğu, konuş lan!”

“Konuşmasan da bir şey değişmeyecek,” dedi Başkomiser. “Saldırı günü kullandığınız araba deponun arkasındaki garajdan çıktı. Adamlarından birinden de itiraf aldık.”

Sol gözünün üstüne bir yumruk daha yedikten sonra anlatmaya başladı.

“Akın’dan intikam almak için yaptım. Eskiden ortaktık. Batum üzerinden aldığımız malları…”

“Uyuşturucuları,” diye düzelttim.

“Evet. Uyuşturucuları getirir, ülkenin çeşitli yerlerine gönderirdik. Geçen ay bu zamana kadar ki en büyük nakliyeyi gerçekleştirecektik. Büyük kazık attı bana şerefsiz. Ben de intikam için… Ama yanındakinin polis olduğunu bilmiyordum. Valla bilmiyordum.”

Başkomiserin okkalı şamarıyla yine kendini yerde buldu Yekta. Daha sonrasında, dünkü olayda yine Akın ve adamlarıyla çatıştıklarını, Akın’ın vurulduğunu söyledi. Sorgusunu tamamlayıp nezarete yolladıktan sonra Akın Kindar’ı almak için yola çıktık.

***

“Kızın senin yüzünden öldü, Akın,” dedi Başkomiser sorguyu tamamlarken. Nazlı, babasının aslında uyuşturucu kaçakçısı olduğunu öğrendikten sonra, Aykut’a yalan söylememek için nişanı attığını öğrendik. Aykut’la buluştukları gün, muhtemelen her şeyi anlatacaktı.

Tutanakları imzalayıp merkezden çıktık. Yılın ilk kar yağışı başlamıştı. Arabaya doğru yürürken, başkomiserin telefonu çaldı. Arayan Aykut’un babasıydı.

“Başkomiserim, Aykut uyandı.”

Polisiye Kurgu ve Katil Kim

Ahmet Ümit, Yekta Kopan’la yaptığı bir söyleşide katil kim (whodunit) tarzı polisiye kurgu devrinin bittiğini şöyle açıklıyor:

“Siz hâlâ katil kim sorusu etrafında dolaşıyorsanız, bunu anlatıyorsanız bu (yazarı) zorlar. Sonuçta matematik bellidir. Bütün hepsi yazıldı. Siz sadece bununla uğraşıyorsanız bu zorlar. Çok parlak bir fikir zor bulurunuz. 100 hikaye yazıyorsanız, 2 tane bulursunuz. Çünkü hepsi anlatıldı, yazıldı…. Sadece matematik değil artık polisiye. O Agatha Christie’de kalmış. Yani, geçen yüzyıl yazılan bir polisiye bu aslında. Hâlâ etkili ama onun altında insan gerçeğini görmek…. ya da suçun çeşitlenmesini görmek.. bu ilginç. Yani, Raskolnikov devam ediyor. Benim için sorun, “Katil kim ey okur?” diye sormak değil. “Hadi katili bul,” demek benim için önemli değil. Bunu Beyoğlu Rapsodisi’nde bir kere yaptım. Ama bunu çok gerekli görmüyorum.”[1]

Katil kim polisiyesi Ahmet Ümit’in dediği gibi gerçekten bitti mi? Bu konuda her şey yazıldı ve anlatıldı mı?

Ben bu görüşe katılmıyorum. Bunun sebebi, whodunit’in hâlâ yazılıyor olması değil sadece. Aynı zamanda bu kurgunun polisiyenin ta kendisi olması.

Açıklayayım:

Polisiye roman bize ne anlatır? Gizemli bir cinayetin soruşturulmasının ve sonunda katilin ortaya çıkarılmasının öyküsünü, öyle değil mi?[2] Yani muamma (gizem), bu tür bir romanın en belirgin unsurudur. Ve metnin tümüne egemendir. Ahmet Ümit de bir soruşturmada, polisiyeyi “gizemli suçu anlatan edebi metinler”[3] olarak tanımlamış.

Nitekim, tarihsel olarak baktığımızda, polisiye romanın ortaya çıkışının gizem romanlarıyla başladığını görürüz. Bu yüzden, polisiye romanı, suç, kara, gerilim gibi diğer akraba türlerden ayırt etmek için gizemli polisiye diye adlandıranlar da vardır. Yine bu nedenle, İngilizcede polisiye terimi mystery kelimesiyle ifade edilir. Mystery dendiğinde bundan anlaşılan bir gizem romanı değil, polisiye romandır.

Muammanın açılımı, genellikle gizemli bir cinayettir ama bu, herhangi bir gizemli suç, örneğin hırsızlık da olabilir. Demek ki, polisiye romanda gizemli bir cinayet, muammanın temelini oluşturmaktadır. Cinayetin gizemli olması, katilin kim olduğunun bilinmemesi anlamına gelir. Diğer bir deyişle, polisiye roman, faili meçhul bir cinayetin aydınlatılması sürecini anlatır. Bu süreç, büyük ölçüde cinayetin soruşturma aşamasını kapsar.

Polisiye romanlardaki soruşturma sürecinde suç, sebepleri ve sonuçlarıyla yeniden inşa edilir. Cinayet ise, her zaman bozulan, çatışan insan ilişkilerinin bir sonucudur. Dolayısıyla suçun yeniden inşası sürecinde bu ilişkiler de birer birer ortaya çıkarılır.  Bu süreçte kahramanın ve okurun bilmek istediği tek bir şey vardır: Katil kim? Bütün öykü, bu sorunun cevabını verecek şekilde kurgulanır. Nadiren de olsa, cinayetin neden ve nasıl işlendiği, hatta, katilin nasıl yakalanacağı da bir muamma olarak okura sunulabilir. Fakat polisiye romanların ezici çoğunluğu, katil kim sorusu üzerinde kümelenmiştir.

 

Polisiye ve Katil Kim?

Polisiye romanın kurgusu,  muammanın ortaya konuluşu ve çözümü ile doğrudan alakalıdır.  Geçmişte işlenen bir cinayetin, tanıklar aracılığıyla ve geri dönüşlerle yeniden canlandırılmasına dayanan “muamma” kurgusu, polisiyede bir tarz ya da tür değildir. Polisiyenin kendisidir. Batıda, whodunit/kimyaptı olarak da adlandırılan bu yapı, polisiyenin özüdür. Bir polisiye roman, polisiyenin kurallarını, geleneklerini, sınırlarını ne kadar zorlarsa zorlasın son kertede bir katil kim romanıdır. Polis, suç, suçlu vb. ile ilgili edebi bir metin, “katil kim” sorusunu sormuyor ve dolayısıyla buna bir cevap aramıyorsa, polisiye türüne dahil edilemez.

Polisiye romandaki ikili anlatımı ortaya çıkaran da, yine bu yapıdır. Bu özgün kurgu sayesinde, polisiye roman, suç ve soruşturma gibi birbirinden çok farklı iki ayrı öyküyü (romanın fabulasını ve süjesini) bünyesinde birlikte, yan yana tutmayı başarır ve görünür hale getirir.

Whodunit terimi 1930’larda literatüre girmiş olsa da muamma/katil kim kurgusu Ahmet Ümit’in iddia ettiğ gibi, sadece Altın Çağ polisiyesine özgü değildir. Polisiye, bir tür olarak en başından itibaren whodunit/kimyaptı kurgusuyla yazılmıştır. Kökeni Binbir Gece Masalları’na kadar gider. Poe’nun, Collins’in, Dickens’ın, Leroux’nun polisiyelerinin tamamı whodunit/kimyaptı kurgusuna dayanır

İngiliz polisiyesine bir tepki olarak doğduğu söylenen sert/hard boiled polisiyenin temsilcilerinin yazdığı romanlarda da aynı kurgu vardır. Bunlar, içerdikleri şiddet, karanlık atmosfer, erotizm ve diğer tema farklılıklarına rağmen birer kim yaptı romanıdırlar.

Dashiel Hammet, Raymond Chandler, Mickey Spillane gibi sert polisiye yazarlarının  eserlerine baktığımızda, katilin kimliğinin bilinmediğini ve belli bir soruşturma sürecinin sonunda ortaya çıktığını görürüz. Üstelik bu ortaya çıkış gökten zembille iner gibi olmaz. Dedektifin bütün olguları, tanıkları ve ipuçlarını değerlendirmesi ve kanıtları ortaya koymasıyla gerçekleşir. Sert polisiyenin dedektifleri Philip Marlowe,  Sam Spade, Mike hammer, belki Hercule Poirot kadar kibar ve eksantrik değillerdir ama onların da beyinlerindeki gri hücreler, diğer insanlardakinden daha fazla çalışmaktadır. Yani sıradışıdırlar.

Klasik polisiye tarzında yazan günümüzün yazarları bir yana –ki, cozy mystery/rahat polisiye alttüründe  yazan yüzlerce yazar var- sert polisiye çağdaşlarının romanlarında da katil kim sorusu hâlâ önemini korumaktadır.[4] Korumaya da mecburdur, çünkü polisiye romandan katil kim sorusunu çıkarırsanız, geriye polisiye roman adına hiçbir şey kalmaz. Dolayısıyla, polisiyenin artık bir katil kim romanı olmaktan çıktığı iddiası da doğru değildir.

 

Katil Kim Kurgusu ve Polisiyenin Sınırları

Ahmet Ümit’in başka bir söyleşisinden öğreniyoruz ki, yazdığı ilk hikayenin polisiye olduğunu bilmiyormuş. Bu kendisine söylendiğinde bir hayli şaşırmış ve üzülmüş. Çünkü onun amacı, “ciddi” romanlar yazmakmış. Dünyayı değiştirecek metinler kaleme almak istiyormuş.[5] Bunun üzerine o da  polisiye bir metin içinde insanlığın temel problemlerini anlatma yolunu seçmiş. Toplumumuzun tarihi, sosyolojik, kültürel geri planını anlatan polisiye romanlar yazmaya yönelmiş.

Kanımca burada Ahmet Ümit’in yanıldığı nokta, insanlığın temel problemlerini anlatmanın ancak “ciddi” romanlarda mümkün olduğunu sanması. Oysa türü ne olursa olsun her roman, insanı ve onun temel sorunlarını anlatır. Dolayısıyla polisiye kurgu yapısı içinde de insan ve toplumla ilgili sorunları işlemek pekala mümkündür. Bunu yaparken polisiye kurgudan taviz vermek gerekmez. Sadece dengeyi iyi ayarlamak gerekir. Çünkü polisiyenin yapısal sınırlarını zorlamaya kalkışan bir yazar, kendisini bir anda başka bir kurgunun sınırları içinde bulabilir. Ama en kötüsü, insanlık durumlarını anlatma hevesi uğruna, katil kim sorusunu okura yem olarak atıp üstünkörü bir muamma kurgusuyla yazılmış berbat bir polisiye de ortaya çıkabilir.

Ahmet Ümit’in, Dostoyevski’nin yazdığı romanlar gibi roman yazma arzusuna hiçbir itirazım yok. Bu onun kendi tercihidir. Katil kim sorusunun ona göre önemsiz olması da sadece kendisini ve okurlarını ilgilendirir. Ancak polisiye vasfı taşımayan cinayet romanlarını polisiye olarak adlandırmasını, bu türün ülkemizdeki gelişimine önem ve değer veren biri olarak doğru bulmam.

Son olarak değinmek istediğim bir nokta var: Ahmet Ümit, katil kim romanı yazmama (ya da yazamama) gerekçelerinden biri olarak, bu konuda yazılabilecek her şeyin daha önce yazılmış olduğunu ileri sürüyor. Ama bu sorun, sadece katil kim sorusunu merkeze alan romanlarla ilgili değil, aslında bütün edebi türler için geçerli. Yüzlerce yıldan beri yazılmayan, anlatılmayan, söylenmeyen bir şiir, bir hikaye, bir roman, bir masal kaldı mı? Homeros’tan beri onun yazdıklarını yineleyip durmaktayız. Ama gene de yazıyoruz. Çünkü yaşam devam ediyor. Farklı biçimlerde, farklı sözlerle, farklı kurgularla, farklı bakış açılarıyla yazmaya devam edeceğiz. Bütün bir edebiyat, ezeli ve ebedi konularla ağzına kadar tıka basa dolu olsa bile bunu yapacağız.

Polisiye roman yazdıkça Katil kim sorusunu da soracağız.

Ne diyor Ahmet Ümit? “Sonuçta matematik bellidir.”[6]

Polisiye bir matematikse, unutmayalım, sayılar sonsuzdur…

 

[1] https://www.youtube.com/watch?v=ELzPX8O5dE0&t=763s

[2] https://www.polisiyedurumlar.com/polisiye-roman-nedir/

[3] https://t24.com.tr/k24/yazi/polisiye-yazarlari-cevapliyor-polisiye-nedir,385

[4] Günümüzün Katil Kim’ci gerçek polisiye yazarlarına pek çok örnek verilebilir. Ben bazılarını buraya yazayım: Paul Halter, Elizabeth george, Harold Schechter, Philip Kerr, Nancy Zoroulis, Paul Doherty, Umberto Eco, Henning Mankell, Anne perry, Jean-Christophe Grangé, Dorothy Simpson, Stieg Larsson, Margaret Doody.

[5] https://www.youtube.com/watch?v=mNyh40A6m_U

[6] https://www.youtube.com/watch?v=ELzPX8O5dE0&t=763s

Hikaye: Pazar Banyosu

Mukaddes, Mukaddes!

Allah aşkına beni duyuyor musun minik serçem? Neredesin, bir ses versen seni bulacağım. Demek, balkondasın. Söyleseydin ya makineden çıkan çamaşırları birlikte sererdik. Hadi, çekil sen, ben devam ederim. Mezarlık manzaralı arka balkonumuza ben çamaşırların geri kalanını sererken Mukaddes de ikimize bol köpüklü bir kahve yapmak için mutfağa gitti.

Bu oturduğumuz evin arsasını yirmi yedi yıl önce aldım. O zaman tabii, buralar metruk araziydi, in cin top oynuyordu, kimsecikler yoktu. Mukaddes’in o gün bana söyledikleri dün gibi aklımda: “İyi mi yapıyoruz İsmail, mezarlık karşısından arazi almak uğursuzluk getirir, derler. Hem şehre de çok uzak buralar; kasvetli, insanı sıkan bir havası var. Şu çam ağaçlarının bolluğunu da sevmedim, dallarıyla insanı çekip alacakmış gibi geldi.” O gün Mukaddes’i dinleyip de almasaydım bu arsayı, şimdi bu beş katlı apartmanın yerinde yeller esecekti. Gerçi yaz aylarında çoluk çocuk, torunlar hepsi bir tatile gidince ıssızlaşıyor buralar ama alıştık artık, o kadar kusur kadı kızında da olur nihayetinde.

Biz köpüklü kahvelerimizi yudumlarken bir elime de kumandayı alıp kanalları dolaşıyorum. Mukaddes, bunu yapmama çok sinir olsa da bir şey demiyor çoğu zaman. Ama bu kez dayanamayıp: “ Bir kanalı aç da onu izleyelim, kanal kanal dolaşmak da noluyormuş,”deyiverdi. Bu işin zevki burada canım, biraz yemek programında acıkır gibi olunca hoop evlilik programı, kızlar taliplerini beğenmeyince en iyisi hayvan belgeseli, bakıyorum ki hayvanlar çok hır gür yapınca biraz polisiye bir dizi derken akşam oluyor.  Yaşlılık da böyle bir şey işte: önceleri merdivenleri hızlı hızlı çıkıyordum, yetmişe üç merdiven kala ayağımın tekini üst merdivene atamaz hale geldim. Mukaddes, sevgili karıcığım, benden üç yaş küçük olmasına rağmen onun durumu da benden farklı değil ama idare ediyoruz. Apartmanın alt katı bizim, üst katları çocuklara verdik.  Yetişemediğimiz işlerde çocuklar, sağ olsun, gelip yardımcı oluyorlar. Bir de torunlar var, görmeniz lazım o kadar tatlılar ki insanın çocuklardan öğreneceği birçok şey olduğunu torunlarım olunca daha iyi anladım.

Kapı aniden, gürültülü bir şekilde çaldı: güm, güm güm. Bizim büyük oğlanın karısı, en sevdiğim gelinim Zehra, akşam için yemek getirmiş bize ama elinde tepsi olduğu için beş yaşındaki torunum Nilay kapıyı yumruklayarak çalmış.

Kapıyı açar açmaz, Zehra yüzündeki büyük gülümsemeyle: “Baba napıyorsun akşama kadar evde, hiç sesin soluğun da çıkmıyor,” dedi ve terliklerini çıkarıp içeri girerken ekledi: “Gün içinde biraz yürüyüş yapsan senin için iyi olur,” mutfağa doğru yönelirken de “Bak yarın ben evi temizlemeye gelicem sen de ben evi temizlerken biraz yürüyüş yaparsın,” diye ekledi neşeli ses tonuyla.

Nilay da o masum ve ince sesiyle annesini onayladı: “Evet, dede hep evdesin, oyuncakların da yok ki senin; neyle oynuyorsun bütün gün?”

“Benim güzel kızım, sen varsın ya oyuncaklarım olmasa da olur, arada geliyorsun ya içimde çiçekler açıyor bir bilsen,” dedim konuştukça kırılan ses tonumla ve derin bir iç çekeceğimi kendim bile bilmezken.

“Bak senin için imambayıldı yaptım, sen seversin,” derken yaptığı yemeği mutfak dolabından uygun bir tabak bulup ona boşaltıyordu. Yemeği boşalttıktan sonra bana dönerek: “Biz gidelim, sen de soğutmadan yemeğini ye, yarın gelicez zaten,” dedi. Gideceklerini anlayan Nilay da annesinin elini tutmuş gitmeye hazırlanıyor gibiydi.

Onları kapıdan geçirdikten sonra pencereme, batan günün son ışıkları vuruyordu ki içime bir yürek sızısı düştü. Onca yılın nasıl geçtiğini hiç anlamamışım çalışmaktan. Bir bakmışım evlenmişim, bir bakmışım çocuklarım olmuş, bir de bakıyorum ki torun seviyorum. Şu hayatta en iyi yaptığım şey Mukaddes’le evlenmek oldu. Bu hoşgörüyü, bu anlayışı, bu sıcaklığı başka kimseciklerde bulamazdım. Yıllar geçse de üstümüzden Mukaddes’im hep aynı kaldı. O, ömrü hayatını bana ve çocuklarımıza adadı. Hayat boyu sırdaşım, can yoldaşım oldu. Ne yapsam onun hakkını ödeyemem…

İçeride uzanan Mukaddes’e seslendim: “ Minik serçeeem, bak Zehra yemek getirmiş bize,” İki üç dakika sonra ancak mutfağa gelebildi Mukaddes.

Pek mahcup bir edayla: “Aşk olsun İsmail Bey, beni neden çağırmadın, ayıp oldu Zehra’ya şimdi. Annem geldiğimi gördü de kalkıp gelmedi, diye düşünecek. Hayy Allah ! Napsak acaba?” dedi sitemkâr ses tonuyla.

Üzülme sen minik serçem, yarın temizliğe gelecekmiş o zaman söylersin, diyerek endişesini biraz olsun bastırdım. Sonra da “Hadi sen çayı koy da yemekten sonra şöyle karşılıklı sıcacık bir çay içelim, içimiz ısınsın,” diyerek muhabbeti değiştirdim.

Gözlerimi açar açmaz, pencereyi açıp sabahın berrak havasıyla misler gibi çam kokusunu içime çektim. Tam yatak odamızın karşına denk gelen ve mezarlıkla sokağı ayıran, biraz alçakça yapılmış duvarın arka kısmında yani mezarlıktan olan kısmında çam ağaçları bulunuyordu. Benim için anlayışın ve hoşgörünün timsali olan bu ağaçları görünce derdimi ve kederimi unutuyordum, aynı bir dost gibiydi benim için onlar. Ama Mukaddes için böylesine sıralanmış bu ağaçlar, kasvetli ve can sıkıcıydı.

 

Kapı aniden, gürültülü bir şekilde yine çaldı: güm, güm güm. Bu kez Zehra’nın elinde kırmızı renkte ve yeterli büyüklükte bir temizlik kovası, yerleri silmek için paspas ve renkli birkaç tane toz bezi olduğu için Nilay kapıyı yine aynı tarzında yumruklayarak çalmıştı.

Neşeli ses tonunun emrivaki nüanslarıyla birlikte: “Hadi baba sen de doğru yürüyüşe,” dedi içeri girerken.

“ Tamam kızım ben de çıkıyorum, sırtıma ceketimi alayım, hemen çıkıcam.”

“Babaa,” dedi bu sefer ürkek ses tonuyla “Şu kapalı odanın anahtarını versen de oranın da bir tozunu alsam.”

“ Sen diğer yerleri temizlersin kızım, orayı ben hallediyorum, biliyorsun,” deyip anahtarımı da alarak kapıyı yavaşça çekip çıktım.

Mezarlığın çevresinde turlarken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum. Yirmi dönümlük bir alan, on bine yakın mezar, oymalı mezar taşları, taşların kabartmasındaki detaylar, üzerindeki kişisel mesaj ve dualar,  açtığında ölen kişilerin mutlu olduklarına inandığım mezarlık çiçekleri, ölen kişinin adı, doğum tarihi, ölüm tarihi, kaç yıl yaşadığını hesaplayacağım derken zaman akıp gidiyor.

Kaç saat geçti bilmeden eve süzüldüğümde Zehra ile Nilay gitmiş, evi ise hafif bir çamaşır suyu kokusu kaplamıştı. Geldiğimde Mukaddes Hanım’ı yorgunluktan sere serpe uzanmış buldum.

“ Mukaddes Hanım; temizlik nasıldı, neler yaptınız?” diye sordum minik serçeme.

“İyiydi, iyiydi ya bu yaştan sonra vücut kaldırmıyor artık.”

“Yerinde duramadığından oluyor hep bunlar, bıraksaydın Zehra yapardı her şeyi.”

“ O yaptı zaten çoğu şeyi, benden geçmiş nerde o iş bitiricilik, tez canlılık ?”

“Üzme o tatlı canını sen, olur gider her şey.”

Günün son pembemsi ışıkları altında akşam yemeğimizi sessizce yedikten bir süre sonra uykunun davetkâr kollarına bıraktık kendimizi.

Pazar sabahına uyandığımda, arsızca içeri sızmaya çalışan gün ışığını gördüm, yatağımdan kalkıp perdeleri çekerek içeri girmesine izin verdim. Kapının çalındığını işittiğimde elimi yüzümü yıkamıştım. Uzun ve dar koridordan geçerek kapıyı açtığımda Zehra karşımda dikiliyordu.

“Baba biz alışveriş merkezine gidiyoruz. İstediğin bir şey var mı ?”

“ Biraz mevsim meyveleri, biraz yeşillik, peynir, zeytin işte kızım alırsınız bir şeyler. Haaa, bir de şu orta odanın ampulü patladı, bir tane de ampul alıver sana zahmet.”

“Tamam baba, aklına başka bir şey gelirse ararsın bizi.”

Zehra gidince Mukaddes Hanım’la biz de banyoya geçtik. Banyo günümüzü pazar günü yaptık, çocuklar alışverişe gidince ortalık sakinleşiyor eve giren çıkan olmuyordu. Bir yaştan sonra banyo yapmak bile meşakkate dönüşüyor. Sırtıma elim yetişemiyor ki güzelce kendi kendimi keseleyeyim ama Mukaddes Hanım yapınca tüy gibi hafifliyorum. Pikaba da plağı koymuştum odadan banyoya gelen Zeki Müren’in sesi:

“Elbet bir gün buluşacağız,

Bu böyle yarım kalmayacak

İkimizin de saçları ak,

Öyle durup bakışacağız,” diyordu.

Tam da şarkının bu yerinde öylece durup bakışmıştık. İkimizin de saçları aktı, gerçi Mukaddes’in saçları dökülmüştü artık, yüzü de epeyce solgundu ama olsun halâ çok güzeldi. Her şey tamamdı artık banyo yapabilirdik ama açık olan banyo kapısının önünde bir karaltı belirdi ve başımı çevirip baktığımda Zehra’yla göz göze geldik.

“ Baba, maaş kartını almayı unutunca geri döndüm, yedek anahtarla kapıyı açtım ,o kadar seslendim yine de duymadın, son ses müziği de …” demesine fırsat kalmadan boğazı yırtılırcasına çığlık attı.

“Baa, baa baaa, aaaaaaaaa”

“Zehra, Zehraaa! Ne vardı bu kadar bağıracak, ah be kızım!”

Zehra beni duymuyor gibiydi,  gözlerini Mukaddes’e dikmiş bakıyor, aynı zamanda üst dudağı dahil tüm bedeni titriyordu. Sanki başı dönüyormuş gibi duvara tutundu, banyoda yankılanan sesimi gittikçe duyamaz hale gelip bir süre duvara yapışık halde durdu sonra göz kapakları düştü ve onun için dünya silikleşti. Tutunduğu duvardan aşağı yıkılıverdi.

Zehra, Mukaddes’i uzun zamandır görmüyordu çünkü Mukaddes ölüydü. Ben Mukaddes ile Zehra arasında bir yerde durup öylece kalmışken hayatımın en güzel anları ruhumun bulanıklığıyla birlikte zihnimde dolaştı.

Bundan iki ay önceydi, mezarlığa gittiğimde saat gecenin üçünü gösteriyordu. Bizim sokağı mezarlıkla ayıran alçakça yapılmış duvardan elimdeki kürekle atlayıp bulmak istediğim mezarı aramaya başladım. Çok uzakta sayılmazdı, iki gün önce gömüldüğü için üzerinde canlılığını yitirmemiş çiçekler ve iki çelenk olması gerekiyordu. Mezarlığı bulduğumda içimi garip bir heyecan kapladı, başka bir havada nefes alıp veriyordum artık daha hızlı ve daha hırslıydım. Çam ağaçlarının koyu gölgesi, sokak lambası ışığını perdeleyerek mezarı kuytuya düşürmüştü. Yapışık, nemli, tenha ve sıcak bir geceydi.  Delirmişçesine toprağı kazmaya başladım. Mukaddes’im buralarda bir yerlerde olmalıydı. Karanlıktan da çok korkar benim minik kuşum, iki gün ayrı kaldık ya çok özlemiştir şimdi beni, diye diye mezarı kazdım. Kefene sarılmış incecik bedenini kollarıma aldığımda kuş gibi hafiflemiştim. Tuttuğum gibi Mukaddes’i çam ağacının dalları arasına sıkıştırdım. Mukaddes’in karnı ile iki dal birleşmiş, başı aşağı gelmişti.

O sırada Mukaddes kafasını yukarı kaldırıp sitemkâr ses tonuyla: “ İsmail nerde kaldın iki gündür seni bekliyorum.” deyiverdi.

“Ancak gelebildim minik serçem.”

“Acele et kocacım, bir an önce aşk yuvamıza götür beni.”

Beyaz kefeni toz toprak olsa da ağaçta o kadar güzel duruyordu ki aynı gece kuğusu gibiydi. Bir süre hayranlıkla izledim: salınıyordu, sallanıyordu. On iki metrelik kefene sarmıştık onu, bu sıcak havada terleyecekti. Eve götürüp üzerini değiştirmeliydim, beyaz ya kiri çabuk gösteriyordu. Sonra bir anda kendime geldim: Vakit kaybetmeden mezarı tekrar kapatma işine girişmeliydim. Duyulmasından korkmasam, mezarı ıslık çalarak kapatırdım ya da şöyle keman çalmayı bilseydim belki daha romantik olabilirdi. Dalda salınan Mukaddes’i sırtıma attığım gibi evin yoluna koyulduk.

“Görüyor musun Mukaddes, çam ağaçları dostluğunu gösterdi bize.” dedim çam ağaçlarının dökülmüş iğne yapraklarını ezerken.

“Aman İsmail, ne dostluğu, dalda sallanırken hiç rahat değildim üstelik çam ağaçlarının yaprakları her yerime battı.”

“Az kaldı Mukaddes’im eve gidince rahat ederiz.”

Eve gidene kadar gelecek güzel günlerin hayalini kurduk. İki gün önce ne kadar ağladıysam o gece de o kadar kuru ve çatlak bir şekilde kahkaha attım.

Eve geldiğimizde Mukaddes’in üzerindeki kefeni çıkardım.

İki gün geçmesine rağmen karnı açılmıştı.

“Mukaddes noldu karnına neden böyle açıklık var?” diye sormadan edemedim ve onu öyle görünce istemsizce bir hüzün çöktü üzerime.

“En son bizim oğlanların doğumunda sezaryenle açılmıştı,  nostalji olsun diye karnımı açtım, sakın üzülme İsmail, ”diyerek içimi rahatlattı.

Açılan karnını bir bıçak yardımıyla kestikten sonra iç organlarını çuvallara koymaya başladım.

“Kocacım ne iyi yapıyorsun iç organlarımı çıkarmakla, hep yüktü bunlar bana şimdi kuş gibi hafiflemiş hissedeceğim kendimi.”

Garip bir koku odayı doldurmuştu, pencereyi açtıysam da inatçı bir koku olduğundan tam olarak çıkmıyordu.

“İsmail, iç organlarımın bulunduğu çuvalı burdaki çöp tenekesine atma, mahallemizde koku yapar. Başka bir yere atarsın hem köpekler falan da yer, belki sevap olur.”

Bedeninin bütün zerreleriyle benimle olmasını istesem de artık Mukaddes’in içi koftu. Peki, şimdi ne yapacaktım? Mukaddes’in sesiyle tekrar kendime geldim.

“Geçen gün hayvan belgeselinde izledik ya onun adı neydi? Hani ölünün bozulmaması için yapılan işlemin adı?”

“Sen tahnitten bahsediyorsun,” dedim heyecanla.

“Odunluktan bir koşu reçine takımına al da gel o zaman.”

Odunluktan alıp geldiğim reçine takımıyla Mukaddes’i reçinelemeye başladım.

“İsmail itinayla beni reçineliyorsun da bu koku üzerimden nasıl çıkacak ?”

“Sen onu bana bırak hatta sen kendini bana bırak Mukaddes,” dedim kendime güvenen ses tonumla.

Mukaddes’i kokusundan arındırmak için o eşsiz ve bana onu hatırlatan kokusunu sıkmaya başladım. Bu işlem bittikten sonra artık Mukaddes hazırdı. Elbiselerinden en güzelini seçtikten sonra üzerine giydirdim, saçlarını taradım, ojelerini sürdüm ve yüzüne makyaj yaptım. Hem bu dünyada hem de öteki dünyada varlığı olacaktı artık. Bu küçük ve karanlık odaya da soğutucu koyarak ona mezardan daha soğuk bir yer, mezardan daha karanlık ve mezar kadar küçük ve dar bir yer hazırlamış olsam da Mukaddes artık benimleydi. Elbet bir gün buluşmamıza gerek kalmamıştı. Mezarlığa onu almaya gitmeseydim asla beni affetmezdi, onu yalnızlığa mahkûm etmediğim için kendimle ve o da benim onu mezarlıktan almamı beklediği için aşkımızla gurur duyuyorum.

Zehra hafiften gözlerini araladığında ağzından belli belirsiz: “Sen n’aptın böyle? N’aptın sen ?” gibi bir şeyler mırıldanıyordu.

“Kızım annenle anlattık ya olan, biten her şeyi daha niye sorup duruyorsun?”

Aslında bu olayların çıkış noktasını Nilay başlatmıştı. Mukaddes’in öldüğü gün Nilay yanımda oyuncak bebekleriyle oynarken: “Artık hiç hasta olmayacaksınız çünkü size ben bakacağım, böyle saracağım sizi sıkı sıkı,” derken uzun beyaz bir örtüyle sardığı bebeklerini ayağında sallıyordu. Sonra da : “ Hiç ayrılmayacağız artık benim güzel bebeklerim,” derken de oyuncak bebeklerine sarılmış bir o yana bir bu yana sallanıyordu.

“Nilay oyuncak bebeklerinden ayrılmıyorsa ben de ayrılmam Mukaddes’imden,” dedim kendi kendime ve “Mukaddes’in beni orda beklediği aklıma geldi. Nasıl olmuştum da düşünememiştim. Üstelik boşu boşuna üzülmüştüm.”

Kırk üç yıllık karım o benim: gençliğim, yıllarım, gözlerimde yaşım, gülüşlerim, ümitlerim, kederlerim, canım o benim. Öylece hiçbir şey olmamış gibi gidişini mi kabullenecektim? Yok, öyle yağma.

“Evet kızım baban haklı, bak gül gibi geçinip gidiyoruz işte,” dedi Mukaddes yüzündeki o güzel tebessümle.

Tanıdık Biri

0

Geçtim tenha bir sokaktan.

Baktım, uzanmış kanlar içinde yatıyor biri.

Yüzü beyaz, gömleği kan.

Onu bir yerlerden tanıyor gibiyim.

Adı, sanı nedir? Kimse bilmez.

İçinde büyük bir sırrı var kimseye söylemez.

Ama ben,

Onu bir yerlerden tanıyor gibiyim.

Suçsuzdu.

Bakışları cesur ve korkusuzdu.

Yüzünü en son gördüğümde hayattaydı, yaşıyordu.

Ve ben,

Onu bir yerlerden tanıyordum.

Dünya karanlık ve mevsim Pandemi.

Tenha bir sokaktayım, her yer ölüm sessizliği.

Zemin soğuk ve kan kırmızısı rengi.

Üşüyordu,

Titriyordu, bedeni.

Onu bir yerlerden tanıyordum

Evden dışarı çıkmıştı, vakit akşamdı.

Son kez soludu havayı,

Anlamıştı,

Arkasında biri vardı.

Ve eli, bıçaklıydı.

Onu en son gördüğüm yer aynaydı.

Yalnız bir insandı, kim görse haline ağlardı.

Ne olursa olsun, biliyordu, haklıydı.

Yaşasaydı, oda beni tanırdı.

Miss Fisher’s Murder Mysteries

Avustralyalı yazar ve avukat Kerry Isabelle Greenwood; 1928 yılının tarihi atmosferinde geçen, o zamana göre özgür ruhlu, hayatını canının istediği gibi yaşayan, zeki ve becerikli, çapkın ve bir o kadar da güzel, dedektif Miss Phryne Fisher karakterini yarattı.

Kerry Greenwood bir  röportajında “James Bond gibi bir karakter yaratmak istedim. Daha iyi giyinen, aşkı tadında bırakan ve daha az ekipman takviyesi alan bir kadın kahraman olsun istedim. Frannie sıradan bir ölümlü değil! Frannie’yi seviyorum,” diyor.

Bu arada yazar, karakterine Frannie diye hitap ediyor çünkü onu çocuğu gibi görüyor.

Dizinin yönetmeni Tony Tilse ve senaristi John Banas dizinin yapımı esnasında,  Kerry Greenwood’un yanlarında olmasını istemişler. Yazarın, senaryoyu okumasından tutun da karakterleri canlandıran aktörlerin seçimine, mekan ve kostümlerin hazırlanmasına kadar her aşamada emeği var. Greenwood, 1928 yılının tarihi ve toplumsal olaylarını, moda ve sanatını, ev dekorasyonunu, ulaşım araçlarını en ince ayrıntısına kadar araştırıp yazmış. Bunların tümünün diziye mükemmel bir şekilde yansıtılmasını sağlamış.

Babadook filmi ve Game of Thrones dizisindeki muhteşem performansından hatırladığımız Essie Davis bu sefer, Miss Fisher’s Murder Mysteries dizisinin başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor.

Dedektif Miss Phryne Fisher, kırklı yaşlarının başında, güzel, zeki ve becerikli, çapkın ve hayatını istediği gibi yaşayan özgür ruhlu bir kadındır. Zamanının elit kesimine mensup, oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır. Çocukluğunun geçtiği,  Avustralya’nın Melbourne şehrine yıllar sonra geri döner. Ayağının tozuyla daha şehre adım atar atmaz, kendini bir cinayet davasının ortasında bulur ve özel dedektif olarak hemen işe koyulur.

Phryne’nin, Melbourne’a dönmesinin asıl amacı, kız kardeşinin katili Murdoch Foyle ile yüzleşmektir. Ancak Foyle hapistedir ve iyi halden serbest bırakılmak üzeredir.

Poirot’nun Başmüffetiş Japp’i, Holmes’ün Müfettiş Lestrade’i varsa; Miss Fisher’ın da Müfettiş Jack Robinson’ı var. Bu kadarla kalmıyor tabii… Altın kaplama tabancası, jartiyerinde sakladığı bıçağı; sağ kolu Doth, uşağı Mr. Butler, sokak haberlerinden sorumlu Bert ve Ces. Anlayacağınız Miss Fisher’ın elinden ne uçan ne de kaçan kurtuluyor. Sahi, uçak kullandığını söylemiş miydim?

Avustralya yapımı olan ve üç sezon çekilen dizi, ABC tarafından ilk olarak 24 Şubat 2012 tarihinde yayınlanmış ve 100’den fazla ülkede gösterilmiş.

Miss Fisher’ın geçmişindeki sır perdesi, dizinin ortalarına doğru kendini ağır ağır hissettiriyor. Birinci Dünya Savaşı’nda hemşirelik yapmasının dışında; savaş sonrası hangi ülkelerde yaşadı, nerelerde çalıştı, çok iyi derecede konuştuğu Fransızcayı, Çinceyi ve Rusçayı nasıl öğrendi? İyi bir nişancı, uçak kullanabiliyor dövüş sanatlarına hâkim ve sanattan çok iyi anlıyor. İnsan merak ediyor tabii bunları nasıl başardığı bölümlere serpiştirerek anlatılmaz mıydı diye.

Sherlock Holmes ve Hercule Poirot hayranlarının ipuçlarını takip ederek, katili şıp diye bulabilecekleri; sıcak, eğlenceli, dönemin ruhunu yansıtan, tarihi bir dedektif dizisi. En önemlisi, 1928 yılına gitmeye hazır mısınız? O halde keyifli seyirler diliyorum.

Harry Potter – En Büyük Zorba Voldemort

Tam olarak hatırlamıyorum ama bundan iki-üç yıl önceydi sanırım. Bütün dünyanın dört bir köşesinde bombaların patladığı bir süreçti. Büyük Britanya da bu bombalardan nasibini almış, o yüzden insanlar kalabalık yerlerden çekinir olmuşlardı. Ne tuhaf, tıpkı bugünkü gibi ama bambaşka bir nedenle.

O gün dersi bitirip toplum merkezinden çıktım. İşim gereği merkez kütüphaneye uğramam gerekiyordu. Her zaman mümkünse gideceğim yere yayan gitmek isterim. Hele Londra sokaklarında yürürken kendimi Mrs.Dalloway gibi hissetmeden edemem. Düşüncelerim önüme çıkan her görüntüyle birlikte daldan dala atlar. Bir sürü hikaye, roman yazarım varacağım yere kadar. O gün de yorucu bir dersten sonra otobüse binmek yerine yürümeyi tercih ettim.

Sanırım kıştı; çünkü saat daha dört civarında olmasına rağmen ortalık kararmıştı bile. Yarı yolda yağmur çiselemeye başladı. Yürümeyi seven her Londralı gibi benim de yanımdan yaz kış şemsiye hiç eksik olmaz. Gerçi şimdi mevsimler gözle görülecek kadar değişti ve ben artık şemsiye taşımaz oldum ama demek o zamanlar henüz öyle değilmiş. Şemsiyemi açtım ve sakin adımlarla yürümeye devam ettim. Yağmurla birlikte yerden hafif bir toz kokusu yükseldi.

Buralar Mrs.Dalloway’in gezdiği yollar gibi, orta ve üst gelirlilerin yaşadığı mahallelerden değildi. Fakat benim için en az oralar kadar sürpriz doluydu. Virginia Woolf hiç buralarda yürümüş müydü bilmem.

Kaldırımda benden başka kimse yoktu. Bu saatte ve yağmurda olanlar da kaçmıştır diye düşündüm. Sokak lambaları bastığım yeri anca aydınlatıyordu. Yol da pek işlek değildi. Tek tük geçen arabaların ışıkları arada bir görüş mesafemi genişletiyordu. Sol tarafımda uzanan belediyeye ait spor merkezinin bahçesi kapkaranlıktı.

Birden bir-iki lambayla aydınlatılmış küçük bir basketbol sahası çıktı karşıma. Sanırım spor merkezinin bir uzantısı olmalı, dedim kendi kendime. Yağmur altında beş kız ve bir erkek hoca -antrenör diyeyim- basketbol ile uğraşıyordu. Beş kızdan ikisi beyaz, biri siyah, ikisi Asyalı idi. (Bu terimler size tuhaf gelebilir fakat burada bunlar kullanılır. Siyahlara ‘zenci’ demek, ırkçı bir dil olarak kabul edilir. Çünkü kölelikten kalma bir terimdir.) Hepsi en fazla 14-15 yaşlarındaydılar. Antrenör, Asyalı bir adamdı. Basketbolu çok sevdikleri her hallerinden belli oluyordu. Bu yağmurda, okul sonrası evde rahat koltuklarında sosyal medya ile uğraşmak yerine burada top koşturduklarına göre.

Doğrusunu söylemek gerekirse eğer sadece erkeklerden oluşan bir gurup olsaydı yürüyüp giderdim. Fakat o karanlıkta, o yağmur altında top oynayanlar kızdı ve grubun demografik dağılımı çok ilginçti. İçinde bulunduğum kasvetli dünyanın kafama zorla yansıttığı bunaltıcı düşüncelerin karanlığında, gördüklerim o kadar ilgimi çekti ki durup seyretmek istedim. Aramızda sadece bir tel örgü vardı. Bırakın çiseleyen yağmur altında, günlük güneşlik bir havada bile durup seyretmek tuhaf kaçacağından ne yapayım da bunları birazcık olsun izleyeyim diye düşünürken bir otobüs durağına geldiğimi fark ettim. Durağı sanki oraya benim için kondurmuşlardı.

Burada otobüs durakları bize göre ters yapılmıştır. (Bunun nedenini uzun süre çözememiş fakat en sonunda, herhalde yoldan geçen arabalar yağmurda otobüs bekleyenleri ıslatmasın diyedir, sonucuna varmıştım.) O nedenle duraktaki sıraya oturduğunuzda sırtınızı yola dönmüş olursunuz. Bunu fırsat bilip sanki otobüs bekliyormuş gibi yaparak, üsten de korunaklı olan kuru sıraya oturdum. Böylece küçük basketbol sahası bir sahne gibi önümde açıldı.

İki beyaz kızdan birinin uzun sarı, öbürünün nispeten kısa kumral saçları arkadan sıkı sıkıya bağlanmıştı. Siyah kızın saçları ise ince ince örgülüydü. İkisinin de şortları, spor ayakkabıları vardı. İki Asyalı kızın başları örtülüydü ve eşofmanlıydılar. Hepsi de kendilerini oyuna vermiş, onlarla beraber topun peşinde koşan antrenörlerini can kulağıyla dinliyor, dediklerini yapmaya çalışıyorlardı. Antrenör, çember sakallı ve eşofmanlıydı.

Bir süre merakla izledim onları. Acaba ikinci bir anlamı olan bir söz çıkacak mıydı ağızlarından? Ya da batan bir davranış, bir kabalık, bir zorbalık veya bir tuhaflık -sezgi seviyesinde bile olsa- görecek miydim? Bu konularda eğitimden geçmiş gözlerim ve kulaklarım onları izlediğim on dakikada içinde, spor sevgisi ve azimden, dayanışma ve öğrenme aşkından, saygıyla öğretme ve disiplinden başka bir şey görmedi, duymadı. Sanki bütün haberleri, bütün politikacıları, bütün köşe yazarlarını, bütün çok bilmişleri, bütün bana benzemeyen kahrolsun diyenleri yalanlar gibi orada karanlığın içinde, yağmurun altında pırıl pırıl parlıyordu minik basketbol sahası. Umarım toplumdaki bu küçük damlacıklar, içinde bulunduğumuz nefret ve dışlama tsunamisine dayanır diye düşündüğümü hatırlıyorum, ayağa kalkarken. Tam doğrulmuştum ki daha önce görmediğim bir şeye takıldı gözlerim.

Sahanın bir köşesinde, yere bir şemsiye açık olarak konmuştu. Altına havlularını bırakmıştı gençler. Havlular arasında kapağı tanıdık bir kitap vardı. Tel örgüye biraz yaklaşıp baktım. Kitap, Harry Potter ve Melez Prens idi…

Bu ay sizlere Harry Potter serisinin yedi kitabının, hem bütün olarak hem de tek tek bir ‘kim yaptı gizemi’ (whodunit mystery) yapısında dedektif polisiyesi olmasından söz edecektim. Fakat bu günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşananlar Büyük Biritanya’yı da etkiledi ve eski bir köle ticaretçisinin heykeli Bristol’de göstericiler tarafından sökülüp denize atıldı. Bunun üzerine Londra’da başka bir köle ticaretçisinin heykeli, bir müzenin bahçesinden belediye ekiplerince kaldırıldı ve şehirdeki bütün heykeller temsil ettikleri kişilerin köle ticareti ile ilgileri açısından incelemeye alındı. Benim de kalemim isteğim dışında çalıştı ve bu anımı yazarken buldum kendimi. Yoksa, Harry Potter kitaplarının müthiş bir fantastik kitap serisi olduğu kadar, bir kim yaptı polisiye dedektif serisi olduğundan söz etmek niyetiyle oturmuştum masaya.

Safkan Draco Malfoy

Sonra düşündüm de, parmaklarım haklıydı. Neden mi? Çünkü aslında Harry Potter’ın bir çok gizeminden birini yazdırmışlardı bana. Bakın anlatayım: Bütün Harry Potter okurlarının bildiği gibi, J.K. Rowling yedi kitapta da bir çok temayı işler. Bunlardan ölüm, ırkçılık, ve zorbalık bütün seri boyunca okuyucunun karşısına çıkan temel temalardandır.

Sadece Harry değil bütün iyi karakterler zorbalıktan nasiplerini alırlar her kitapta. Harry’nin değme dedektiflere taş çıkartan, akıllı arkadaşı, baş kız kahraman Hermione Granger’e, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na başladığı ilk yıl ‘çamur kanlı’ anlamına gelen ‘mud-blood’ diyerek zorbalık yapar Draco Malfoy. Çünkü annesi babası Malfoyunkiler gibi safkan cadı veya büyücü değildir. Harry’nin öbür arkadaşı ve ünlü üçlüden biri olan Ron Weasley de safkan cadı ve büyücü bir aileden gelmesine rağmen fakir oldukları için Malfoy tarafından sözlü zorbalığa uğrar. Ha bir de kızıl saçları için tabii. Zaten dış görünüşe takılmak zorbaların en önemli özelliği değil midir?

Bütün dünyada Harry Potter okuru çocuklara gelince…Onlar bütün bu temalara hiç yabancı değiller. Günlük yaşamlarından tutun da, anababalarının seyrettiği haberlere, eğlence programlarına, mahallelerinde, okullarında ve hatta kendi evlerinde olup bitenlere kadar her yerde zorbalığın her türüyle karşılaşıyorlar. Kimisi kendilerine, kimisi başkalarına yapılıyor. Bu bütün dünyada böyle. Sadece dozajı ve ortaya çıktığı şekli ülkesine, şehrine, toplumuna, mahallesine ve okuluna göre değişiyor. İşte Harry Potter’in böyle çok sevilmesinin gizemlerinden birini de burada aramak lazım bence. Zorbalığın olmadığı bir dünya herkes gibi çocukların da hayali ve mümkün.

Harry Potter sadece çocuklara değil yetişkinlere de eğlenceli, kaçacak bir yer açmıştır. Çünkü yetişkinler de hayatlarının her alanında zorbalıkla karşılaşıyorlar. Fiziksel olanı en kolay fark edilebilenlerden. O yüzden zorbalık denince sadece fiziksel zorbalık anlaşılıyor. Arkasından cinsel zorbalık geliyor. Oysa duygusal, finansal zorbalık da var. Dışlamak, kaba olmak, sürekli dikkatleri olumsuz olarak birisinin üzerine çekmek, sataşmak, dalga geçmek, alay etmek, ‘taş atmak’, olumsuz olarak fark gözetmek (discrimination), rahatsız etmek hepsi zorbalığa giriyor. Ve bunların hepsinin örnekleri Harry Potter kitaplarında var.

Bütün bunların yanında bir de ihmal etmek var ki ebeveynlerde, öğretmenlerde, bakıcılarda, yönetici ve müdürlerde rastlamak mümkün. İlk bakışta sanki zorbalık değilmiş gibi gözükse de aslında zorbalığın ta kendisi sayılıyor. Çünkü zorbalık yapanlara yardım etmiş, onların ekmeğine yağ sürmüş oluyorlar. Çocuk, anne babasına okulda kimsenin onunla konuşmadığını ya da oynamadığını anlattığında eğer anne-babası, “Çocuklar arasında olur böyle şeyler,” ya da “Kendi problemlerini kendin hallet, bizim zaten bir sürü sorunumuz var,” diyorlarsa; öğretmenler gerçekten işin kökenine inmeden “Arkadaşlar arasında şikayet olmaz,” diyerek geçiştiriyorlarsa sorumluluklarını yerine getirmeyip hedef olan çocuğu ihmal etmiş oluyorlar. Aynı şekilde yöneticilerin de yanında çalışanlara karşı sorumlulukları var.  “Bizde olmaz öyle şey,” diyerek üstüne gitmeyince ört bas etmiş oluyorlar ki bu ihmal etmenin ta kendisi ve zorbalığa giriyor. Üstelik öbür zorbalara da yardım etmiş oluyorlar.

Yetişkinler de aile içinde, akraba çevresinde, mahallede, sokakta, trafikte, resmi dairelerde, iş yerinde, sosyal medyada bu tür zorbalıklarla karşılaşıyorlar; bazen kendileri hedef seçiliyor, bazen de zorbalığı yapanlar kendileri oluyorlar.

Harry Potter’daki baş zorba ise Voldemort.

Lord Voldemort kimdir?

Lord Voldemort, sadece safkan cadı ve büyücü ırkından olanlara hayat hakkı tanıyan, diğerlerini yok eden bir hareketin lideridir. İşin ilginç yanı annesi safkan, babası ‘muggle’ yani insan olan bir melezdir kendisi. Başka bir değişle asıl kendisi safkan bir büyücü değildir. Bu ilk bakışta saçma gelebilir. Fakat aksine yaşama o kadar uygundur ki anlatamam. Bu ülkede beyaz üstünlüğünü savunan siyasi partilerde siyah insanları görünce aklıma hep Voldemort gelir. Sizler de çevrenizde kraldan çok kralcı geçinen bir çok kişi bulabilirsiniz.

Voldemort kelimesi Fransızca’dır ve ‘ölümden uçarak kaçan’ diye Türkçe’ye çevrilebilir. Zaten Voldemort ölümsüzlüğün peşindedir. ‘Ölüm Yiyenler’ adlı bir hizmetkarlar çetesi vardır. Onlarla birlikte cadı ve büyücüler diyarında terör estirir. Voldemort, etrafındakileri güçlüler ve zayıflar diye ikiye ayırır. Ona göre zayıflar hiç bir zaman o güce sahip olamayacak kadar zayıftırlar.

Voldemort’u Hitler’e benzetenler vardır. Harry Potter serisinde olan olaylar tarih sahnesinde bazı gerçekten yaşanmış durumları da anımsatmaktadır. J.K.Rowling’in bu olayları kullanmış olması muhtemeldir. Zaten bunu kendisi de söylemiştir. Bu da artık bir başka yazının konusu olsun.

Merhaba Nancy Drew

Hayatını bilfiil çalışmak üzerine inşa etmiş bir kadın olarak pandemi günleri beni fazlasıyla zorladı. Evde kalma çağrılarının sessiz sokakları doldurduğu ilk günlerde, içimde bir yerlerde saklandığından kendimin de haberi olmayan bir ev hanımı ortaya çıktı. Denenmemiş tarifleri deneme, epeydir el atılmamış dip köşe dolapları eleme, boş sokaklara açılan pencerelerin camlarını parlatma şeklindeki gündüz eylemlerime akşamları bilgisayar klavyesi tıkırtıları eşlik etti. Evden çalışmaya ve üretmeye devam edildi.  Ne vakit o ev hanımından sıkıldım, yazdığım kitap bitti, bir diğeri baskıya hazır hale getirildi işte o vakit okuma seanslarına geçtim. Kitaplıkta okunmayı bekleyen kitaplarımla ve onları yazan dostlarımla buluştuk.

En sevilen polisiye diziler listelerinin 2019 öncesi yapımlarını daha önceki bir delirme sürecinde sömürdüğüm için yeni yapımlara göz gezdirmeye başladım. Bitmemiş diziyi hafta hafta beklemek konusundaki sabırsızlığımı bildiğimden, genellikle tamamlanmış dizilere yöneldim. Erika Harrison ve Jesse Stern’in senaryosunu yazdığı ve Ramsey Nickell’in yönetmen koltuğunda oturduğu “Nancy Drew” bunlardan sonuncusuydu. Başladım ve on sekiz bölüm iki gün içinde bitti. İlk sezonu 15 Nisan 2020’de final yapan ve ikinci sezon onayı alınan dizinin nesini sevdim de yazmaya değer buldum inanın ben de bilmiyorum. Belki bu yazıyı hazırlarken bulurum.

 

Nancy Drew kimdir?

Dizimize adını veren karakter Nancy Drew, ilk kez 1930’da yayınlanan Secret Of The Old Clock (Eski Saatin Sırrı) kitabında ortaya çıkmış ve Strathemeer Syndicate yayınevinin kurucusu Edward Strathemeyer tarafından yaratılmış. Karakter piyasada kendine bir kitle elde etmeyi başarınca yıllar içinde çok sayıda yazar tarafından kaleme alınmış ve ortak bir isim olan Caroline Keen adı altında yayınlanmış. Nancy Drew kitapları otuzdan fazla dile çevrilmiş ve karakterin maceralarının anlatıldığı üç yüz elli civarında kitap yazılmış. Diziye rastlantısal olarak başladığımda bütün bu detaylardan habersizdim. Daha ilk bölümde meraklı yanıyla dikkatimi çeken karakterin bu kadar köklü bir geçmişi olduğunu da bilmiyordum.

Karakterimizin ekranlarda belirdiği son dizi olan bu Amerikan yapımının ilk bölümü 9 Ekim 2019’da The CW kanalında yayınlanmış. Nancy Drew dizisinin konusunun temelinde yirmi yıl önce işlenen bir cinayet var. Bu cinayetle bağlantısı yavaş yavaş kurulan yeni bir cinayet ile başlıyor ilk bölüm. Yine de dizi için polisiye demek zor bence. Mistik ögelerin yer aldığı dizilerde her ne kadar bir cinayet soruşturulması sürdürülüyor olursa olsun, böyle dizileri tür olarak daha çok Gizem/Macera olarak sınıflandırıyoruz aslında.

Araştırmalarımdan elde ettiğim sonuçlara göre ilk kitaplardaki Nancy Drew ile karakter bakımından, yani temelinde benzerlik gösterse de dizide, arkadaş çevresi ve aile hikayesi ile epey oynanmış bir versiyon çıkmış karşımıza. Nancy Drew çocukluğundan itibaren nerede gizemli bir olay olsa orada olan, burnunu yerel polislerin işine sokmaktan çekinmeyen ve maharetleriyle çoğu zaman onları gölgede bırakan kasabalı bir kız. Horseshoe Koyu olarak adlandırılan kasabada hemen hemen herkes tarafından tanınan Nancy, kiminin kayıp kedisini bulmuş, kiminin antika saatini çalan hırsızları yakalamış. Liseden mezun olan ancak henüz üniversite eğitimine başlamamış olan Nancy, avukat olan babası ile birlikte yaşamaktadır ve annesinin ölümünden sonra babası ile arasına setler çekmiştir. Liseden eski bir arkadaşı olan Georgia tarafından işletilen bir restoranda garsonluk yapmaktadır.

 

Nancy Drew Dizisinin Konusu

Uzun bir süredir gizem çözme işlerine ara vermiş durumdayken bir akşam çalıştığı restoranın otoparkında Tiffany Hudson isimli zengin bir kadın öldürülüyor ve Nancy bir anda kendini soruşturmanın ortasında hem de şüphelilerden biri olarak buluyor. Sevgilisi Ned/Nick ve diğer üç arkadaşının daha şüpheli duruma düşmüş olması Nancy’i ve arkadaşlarını adlarını aklama çabasına itiyor. Elbette bu çok da kolay olmuyor, bu karakter olarak her biri diğerinden tuhaf olan gençlerin geçmişlerindeki sırlar da ortaya saçılıyor. İlk bölümlerde Nancy’i en çok zorlayan ise bir hayalet. İşte bu noktada dizi bazılarınızın gözünde değerini yitirebilir. Misal ben, işin içine hayaletler, doğaüstü güçler girdiğinde olaydan soğuyanlardanımdır ama Nancy Drew da gizem son dakikaya kadar öyle güzel gizlenmişti ki bir bölüm daha demekten kendimi alamadım.

 

Nancy, bir yandan yaklaşık yirmi yıl önce ölen genç bir kız olan Lucy’nin kasabada efsane haline gelmiş olan ve şu sıralar kendisine musallat olmaya başlayan hayaletiyle uğraşırken bir yandan da iki olay arasındaki bağın ne olduğunu araştırıyor. Bu araştırmalar içinde kendisinin ve ailesinin sırlarına da ulaşıyor.

Gelelim Nancy Drew dizisinin yedinci ekran uyarlaması olan bu Amerikan dizisinin bana göre artı ve eksilerine. Belki böylece ben de neden bu dizi ile ilgili yazıyorum bulabilirim.

 

İsterseniz önce eksi yanlarını maddeler halinde sıralayalım:

  • Dizi oyunculuklar bakımından oldukça vasattı. Nancy karakterinde izlediğimiz Kennedy McMann ve ölen kadının kocası Ryan Hudson’ı canlandıran Riley Smith dışındaki oyunculuklara eksi puanları sıralıyorum. Dizideki cast seçimi diziyi fazlasıyla gençlik dizisi havasına sokmuştu. Orta yaşlarda olması gereken karakterler bile delikanlı gibi görünüyordu.
  • Son dönem dizilerinde sıklıkla yer verilen cinsel tercihte çeşitlilik konusu bu diziye de katılmak istenilmiş. Lisbeth karakterinin diziye bir katkısı olsaydı bu detayı önemsemeyecek kadar tercihlere saygılıyımdır ama derinliği olmayan bir ilişki olarak gereksiz bir ayrıntıydı ve dizide sırıtmaktaydı. Modaya uyan yapımcıların zorlaması gibi…
  • Dizi bir yerden sonra bölüm atlatma gayesiyle anlamsız ruh çağırma seanslarına boğulurken, senaristler de hatalarını fark etmiş olacaklar ki son bölümlerde biraz toparlandı.
  • Efektler konusunda çok da başarılı bulmadığım dizide kostümler ve mekânlar bende fazlasıyla bilgisayar oyunu hissi uyandırmıştı ki bu yazıyı hazırlarken yaptığım araştırmada Nancy Drew ile ilgili pek çok oyun olduğunu da öğrendim. Bizde de epey fanları varmış bu gizem oyunlarının.

 

Şimdi sıra geldi diziyi son bölüme kadar bana izletmeyi başaran detaylara:

  • Okuduğum kitaplarda ya da izlediğim filmlerde en sevdiğim şeylerden biri buğday taneleri gibi etrafa saçılan yan hikâyelerin, öğütülüp un haline getirildikten sonra, sonlara yaklaşırken yoğrulup bir araya getirilmesidir. Bu sebeple ilk beş bölümün her birinde acaba katil hangisi diye düşündürmeyi başaran dizinin son iki bölüme kadar onlarca gizem ile detaylandırılan konu örgüsü diziyi bırakmamamın temel sebebi olsa gerek. Tabii ara ara, “Ya ama bu çok belirgin bir ipucu oldu,” dediğimi de biliyorum.
  • Nancy’nin başına buyruk, şüpheci ve inatçı tavırları bazı izleyicileri sinir edecek olsa bile benim çok hoşuma gitti. Eğer karakteri beğenmesem, gençlik dizisi kıvamına ya da mistik ögelerin fazlalığına tahammül edemeyebilirdim. Gerek iç konuşmaları, gerek mimiklerini yerli yerinde kullanışıyla Nancy’i canlandıran Kennedy McMann’ı çok sevdim. Müthiş bir ekran enerjisi var bence. Laf aramızda o mimikler bana Meryem Uzerli’yi anımsatmadı değil.
  • Korku atmosferi oluşturmak bakımından iyi çekildiğini söyleyebileceğim birkaç sahnesi olan dizi bir dedektif dizisi olarak lanse edilse de bence tam olarak bu tanıtımın altını dolduramıyor ama özellikle Lucy adlı hayaletin hikâyesindeki gizemlerle sağladığı merak unsuru ile kendini izletmeyi başarıyor.

Yukarıdaki artı-eksi tablosuna sayısal olarak bakarsam diziyi beğenmemem gerekiyor galiba. Belki yoklukta iyi gitti, belki şu an zihnimi yeterince yoran bir yeni hayat düzeninin içindeyken zihnimi yormayan basit örgüsü beni etkiledi; yazının sonuna gelmişken hala bilemiyorum.

Eğer siz de benim gibi pandeminin boşluğundan sıyrılamadıysanız, evlerinizdeyseniz ve ne izlesem diye düşünecek kadar çok dizi izlemişseniz Nancy’nin hatırına bunu da aradan çıkarabilirsiniz. “Yok, ben pek dedektif dizisi izlemedim,” diyorsanız, gelin önce size vereceğim, sıralaması tamamen aklıma geliş sırasıyla belirlenecek olan Funda’nın ilk on listesine bir göz atın.

DEDEKTİF DİZİLERİNDE İLK ON LİSTESİ

  • True Detective ( Özellikle ilk sezonu ile unutulmazlarımdandır.)
  • Sherlock (Her bölümü film tadında, oyunculukla bile kendine bağlayacak bir dizidir.)
  • Agatha Christie’s Poirot (Özellikle son sezonlarında her bölüm film uzunluğundadır.)
  • The Fall (Ağır ilerleyen bir dizidir ama bağımlılık yapar.)
  • Narcos (Uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar’ın gerçek hikâyesinden uyarlamadır.)
  • Broadchurch (İngiltere’nin küçük kasabalarının havasını sevenlere önerilir.)
  • Bron/Broen (Karakterleri sağlam ve sürükleyici bir dizidir.)
  • Endeavour (Hakkındaki incelememe önceki sayılarımızdan ulaşabilirsiniz. https://dedektifdergi.com/endeavour/)
  • Luther (Duygusal İngiliz sizi de kendine hayran bırakacaktır.)
  • Fargo (Her saniyesinde bitmesin isteyeceğiniz bir efsanedir.)

İlk yirmi mi deseydim acaba? Hala aklıma gelmeye devam eden diğer dizilere haksızlık ettim gibi hissediyorum. Belki başka bir yazıda devamını da yazarız. Dergimizi takip etmeye devam edin ve en önemlisi; sokağa çıkarken maskenizi takmayı unutmayın.

 

Sıra dışı Bir Polisiye: Afrikalı Miss Marple

Bu kez Afrikalı bir polisiye, yeni ve kendine özgü bir Afrikalı Miss Marple’ın yani Mma  Ramotswe’nin kahramanı olduğu  The No. 1 Ladies Detective Agency / Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu  kitabını tanıtalım. Yazarı İskoçya asıllı Alexander McCall Smith.

1948 yılında Zimbabve’de doğan Alexander McCall Smith, Edinburgh Üniversitesi’nde tıp hukuku profesörü ve kendisinin çocuk kitapları dahil olmak üzere çeşitli konularda altmıştan fazla kitabı, çok sayıda akademik yayını var. Edebiyata sağladığı katkılardan dolayı 2006 yılında İngiliz Şovalyelik Nişanı’na layık görülmüş ve Edinburgh Kraliyet Cemiyeti üyesi.

Alexander McCall Smith, Afrika’yı kalben anlamış ve sade bir dille anlatmış. Afrika’ya özgü bütün o insani ilişkileri, davranış biçimlerini ve mizah duygusunu  kolayca okura geçiriyor. Akademili bir yazar için bu denli sade yazım çok zor iş. Alışageldiğimiz polisiyelerden farkı  zekice kurgular, karmaşık olayları çözen sıra dışı dedektifler, korkunç cinayetlerin olmaması. Yazarımızın roman kahramanları da kendi kişiliği gibi renkli.

Botswana’da  Kagale Tepesi’nin eteklerinde yaşayan Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu’nun sahibesi Precious  Ramotswe’nin  en sevdiği şey, bürosunun önündeki akasya ağacının altında oturarak  kırmızı çalı çayını yudumlarken dedektifliğin kurallarını anlatan kitabına göz atmaktır. Düşünmek için akasya ağacının altına gider oturur ve  tavuklar gelip ayağının altını gagalar.

Precious’un babası Güney Afrika elmas madenlerinin tozlarını yutarak parasını biriktirmiş ve her sene büyüyen bereketli bir sürü edinmiştir.

Bizim meraklı Precious’umuz ne yapar? Babasından kalan sürüyü satar, eline geçen parayla bir dedektiflik bürosu açar ve  Bostwana‘nın ilk kadın dedektifi olur.

Müşterilerinin dertlerine derman olmak için beyaz kamyoneti ile Bostwana‘nın tozlu yollarını arşınlayan  dedektif, bazen bir timsahın karnını keserek kayıp bir adamın yüzüğünü bulur, bazen sahte bir babanın foyasını kutsal kitaplardaki yöntemlerle ortaya çıkarır.

Dedektiflik Bürosu’nun çalışanları, saçları kınalı ve örgülü, daktilodan 87 puanlı, oval plastik çerçeveden gözlükleri olan dul bayan Mma Makutsi, dedektifimizin sekreteri ve sağ kolu.  Hızlı Motorları’nın sahibi, dürüst insan, usta tamirci, J.L.B. Matekoni ve Precious’a umarsızca aşık Tlokweng diğer yardımcılar. Ancak Mma Ramotswe, kendisini terk eden trompetçi kocasının ardından evlenmeyi aklından bile geçirmemektedir.

Kitap BBC tarafından dizi olarak “The No. 1 Ladies’ Dedective Agency” ismiyle uyarlanmış.  Precious  Ramotswe‘yi Amerikalı soul şarkıcısı, şair ve aktris Jill Scott oynamış.

Doğrusu müdanasız, dobra ve feleğin çemberinden geçmiş bu neşeli karakter eksik bir yorumla sadece komik olacakken seksi bir nüans katması  kendisine artı bir puan getiriyor. Dedektif  Precious  Ramotswe karakteri  için Jill Scott gayet ilhamlı bir seçim.

 

Kitabın Künyesi

“The No. 1 Ladies’ Detective Agency”

“Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu”

Yazar Alexander McCall Smith

Çitlembik Yayınevi tarafından  2004 yılında yayınlandı

Çevirmen Pınar Güncan

Uğursuz Bir Gün

Kapının zili çaldığında annem ile birlikte eve gelen polislerle konuşmaya çabalıyorduk. Daha doğrusu annem, uzandığı büyük koltuğun üzerinde kendine gelmeye çalışıyordu. İki memur, baygınlık geçiren annemin başında sabırla sordukları sorulara bir cevap verilmesini bekliyordu. Evde komşulardan Ünzüle Teyze, bir de yan komşumuz Neşe vardı. Ünzüle Teyze annemin bileklerini kolonya ile ovuyor, bir taraftan da ağıtları hatırlatan bir iç çekişle yalnız annemde değil, hepimizde annemin durumuna karşı empati yaratıyordu.

“Ah Esra ah, zaman ne kadar değişti. Şimdi çocukları sokağa salmaya korkuyor insan. Allah korusun arkadaşım…”

Annem bu sözleri duyunca abartılı bir of çekti. Koltuğun başında çaresizce duran iki polis memuru yüzünü ekşitip birbirlerine baktılar. Kapı zili bir kere daha çalınca onları bırakıp hızla kapıya yöneldim.

Kapıyı açtığımda karşımda çok uzun olmayan, orta boylu ama benden kısa bir hanımla karşılaştım.

“Buyurun,” dedim. Kadın elinde yere doğru eğilmiş bir mikrofon tutuyordu. Mikrofonun üzerinde çok bilindik bir televizyon kanalının logosu vardı. Genç kadınla göz göze birkaç saniye kıpırtısız birbirimize baktık.

“Geçmiş olsun hanımefendi. Olayı sosyal medyadan duyduk. Yakınlardaydık…”

“Yok, şu anda açıklama falan yapacak durumda değiliz, lütfen rahatsız etmeyin,” dedim duygusuz ve şaşırmış bir halde.

“Lütfen yanlış anlamayın, belki sıcağı sıcağına haber yapmamız çocuğun bulunmasını kolaylaştırır.”

Kapadığım kapının şaşkınlığı ile nutkum tutuldu. Kapımızda televizyoncular vardı, kendi kendime olayın bizim düşündüğümüzden daha büyük olup olmadığını düşündüm. Dehşete kapılmış bir halde salona döndüm. Annem polislere dili döndüğünce olanları anlatmaya çalışıyordu. Salonda kesif tedirgin bir hava vardı. Hiç kimse kapıda kim vardı diye sormadı. Herkes öylesine şok halindeydi ki kimsenin aklından kapıya bir televizyon ekibinin gelmiş olabileceği geçmezdi.

“…yemeğini yedi işte, arkadaşlarıyla oynamak için sokağa çıktı. Arkasından cama çıkıp baktım. Mahallenin çocuklarıyla bir araya gelip bir şeyler konuştular, ardından saklambaç oynamaya karar verdiler. Hatta önce bizim Uğur ebe oldu. Çocukların kaçışıp saklandığını gördüm. Banyodan çamaşır makinasının alarmını duyunca bıraktım içeri gittim.”

Son cümlesini son nefesini verir gibi tıkanmışçasına söylemişti annem. Annemin, o evi titreten kadının çaresizliğini ve pişmanlığını görüyordum karşımda. Biricik oğlu, evinin uğuru kayıptı. Benim olduğum yerde içim daralıyordu. Annemin gözlerinde niye bıraktım ki pencereyi, niye içeri gittim ki pişmanlığında bir ifade vardı.

“Hanımefendi kaç saat oldu kaybolalı?” dedi uzun boylu olan polis memuru.

Annemin konuşmaya gayret ederek daha çok üzülmesini istemediğimden ben konuşmaya başladım.

“İki saati biraz geçiyor. İki buçuk saat falan yani.”

“Siz neredeydiniz Uğur sokağa çıktığında?” dedi diğer polis memuru.

“Odamdaydım. Telefonuma bakıyordum.”

Yine bir sessizlik oldu. Temmuz ayı tüm sıcaklığı ile sokakları, sundurmaları, evlerin içlerini bunaltmaya başlamıştı. Sıcak ve sessizlik dayanılmaz bir baskı yaratıyordu.

Tekrar kapı çaldığında, öfkelendim. Doğruca kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda yine o televizyoncu kızı göreceğimi sandım. Kapıyı açtığımda karşımda babam duruyordu.

“Ne oldu? Uğur’a bir şey mi oldu?” dedi babam. Kızgınlığını bastırmaya çalışıyordu. Bu halini biliyordum. Öfkesi patlamadan az evvel böyle kendisini soğutmaya çalışır, kontrolü bir an kaybedince öfkeden deliye dönerdi. Ayakkabılarını çıkartıp içeri geçtiğinde polisi gördü. Sonra annemi gördü yattığı yerde. Annem koltuktan kalkamadı, başını kalkmak ister gibi uzattı ama nafile. Ne kuvveti vardı ne mecali…

“Ne oldu Esra? Uğur nerede?” dedi babam, bu defa olanca sakinliğini korumaya çalıştığı titreyen sesinden belli oluyordu.

Yine annemin cevap vermesine izin vermeden ben konuştum.

“Baba, Uğur öğle yemeğini yedikten sonra arkadaşlarıyla oynamak için aşağıya indi. Saklambaç oynuyorlarmış. Uğur saklanmış ve iki buçuk saattir bir daha gören olmamış. Arkadaşlarına sorduk, mahalledeki herkese sorduk. Ne gören olmuş ne de rastlayan.”

Babam gözlerini annemin gözlerinden alıp polislerin gözlerine dikti. Soru dolu bakışlarla bir cevap bekler gibi dimdik durdu karşılarında.

“Beyefendi, ekiplerimiz çevrede çocuğu arıyorlar. Henüz bir haber yok. Hanımefendiye sorduk, şüpheli kişi ya da durum var mıdır, diye. Kendisinin böyle bir beyanı olmadı. Sizin şüpheli kişi veya durumla ilgili diyeceğiniz var mıdır?”

Babam bembeyaz oldu. Polis kendisine soru sorunca olayın gerçekliğini ancak kavramıştı. Tüm bedenine sirayet eden bir müşküllük, olduğu yerde kendisini boş bir çuval gibi hissetmesine neden oldu. Az önce dağ gibi duran babam olduğu yerde sanki sönmüştü.

“Yok,” dedi. Kimse yoktu, ne husumetimizin olduğu, ne de şüphe edebileceğimiz biri yoktu. Ama İstanbul’daydık işte. İstanbul’da kim kimdir belli miydi? Binlercesi gelip binlercesi gidiyordu. Babamın aklından kim bilir neler geçiyordu. Başını çevirip bana baktığında bir şey soracağını düşündüm. Birkaç saniye bana baktı.

“Dışardaki televizyon arabası nedir? Kim haber verdi televizyonculara?” dedi.

“Bilmiyorum baba. Sen gelmeden az önce kapıyı çaldı biri. Elinde mikrofon, bana olayı soruyordu. Hiçbir şey söylemedim. Nereden duydular, onu da bilmiyorum.”

Babam bu defa polislere çevirdi başını. Tam o anda Neşe Abla’nın annemin üzerine eğildiğini gördüm.

“Esra Abla, Esra Abla, kendine gel Esra Abla,” diyerek annemi sarsmaya başladı. Annem baygınlık geçirir gibiydi. İki komşusu iki bileğini ovup annemi kendisinde tutmaya çalışıyorlardı. Herkes anneme odaklanmışken, bu boşluğu fırsat bilip pencereye yaklaştım, dışarı baktım. Gözlerime inanamadım. Bir değil, iki televizyon minibüsü vardı! İki ayrı kızcağız ellerinde mikrofon, konuyu haberleştirmeye çalışıyorlardı. Sokakta kalabalık birikmeye başlamıştı. Pencereden en az on beş kişi sayabiliyordum. Nutkum tutulmuştu.

Telefonum neşeli neşeli çalmaya başladı. Tüm kafalar bana döndü. Hızla masanın üzerindeki telefona yöneldim. Telefonda Banu’nun ismini gördüm. Daha fazla çalmasına izin vermeden açtım.

“Banu?”

“Hah Seda, ne oldu? Bir gelişme var mı?”

“Yok canım. Bir gelişme yok. Babam geldi. Polisler geldi. Herkes Uğur’u arıyor.”

“Ya ben de onun için aradım seni. Sen bana Uğur kayıp deyince, ben de sosyal medyadan Uğur’umuz kayıp diye bildirimde bulunmuştum.”

“Ne yaptın!” dedim şaşkınlıkla. Sesim biraz yüksek çıkmış olmalıydı ki, tüm kafalar yine bana döndü. Elimle yok bir şey der gibi işarette bulundum.

“Seda, sosyal medyadan bir paylaşım yaptım ama bak dur, dinle. Beni takip edenler de bunu post atmış. Konu dalga dalga yayılmış.”

“Eeee?”

“E’si, iki kanal şimdi konuyu televizyondan canlı yayınla veriyor.”

“Aaa!”

“Esra, ben gerçekten böyle olacağını düşünmemiştim… Haberin olsun dedim. Şimdi kapınıza bir sürü gazeteci falan gelir, şaşırmayın.”

“Offf Banu ne yaptın yaa… Offf. Tamam, canım tamam. Babamlara söyleyeyim şimdi.”

Telefonu kızın suratına kapatmak istercesine, çarçabuk kapattım. Nasıl olsa öyle delice bir dalga yaratmamıştır diye aklımdan geçirip kendimi rahatlatmaya çalıştım. Telefonu kapadığımda ekranda beni takibe alan yeni takipçilerin bildirimleri gelmeye devam ediyordu. Gözlerime inanamadım, neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Aman Tanrım, neredeyse 10.000 yeni takipçim olmuştu. Babama döndüğümde onun beni izlediğini gördüm. Olanları birer birer anlattım. Yalnız babam değil, polisler bile şaşırdılar. Hepsi sabırsızca telefonumun ekranına baktı. Hâlâ takip bildirimleri gelmeye devam ediyordu. Ardından, dışarıdan gelen seslere kulak kabarttık. Annemi koltukta bırakıp herkes cama yanaştı, aşağıya baktı. Şimdi üçüncü bir televizyon kanalının arabası da park edecek bir yer arıyordu. Aşağıdaki kalabalık otuz-kırk kişi olmuştu. Hepsi dışarı bakarken, polis memuru yüzünü hiç birimize doğru dönmeden ortaya bir soru attı, “Uğur’da anormal bir davranış gözlemlediniz mi hiç?”

Annemin iç çekişini duyup olduğumuz yerde geri döndük. Annem kısık bir sesle konuşuyordu. Sesi ağlamaklıydı.

“Hiç anormal bir durumu görmedik. Yaz tatilinde zaten. Topu topu sekiz yaşında. Sabah kalkıp kahvaltısını eder, kitap okur, öğle yemeğini yer. Sonra arkadaşlarının yanına sokağa iner. Akşam babası gelmeden evde olur. Tatil diye geç saate kadar şu oyun kutusunda oyun oynar. Biz yatınca oynar ki biz televizyon seyrederken bizi bekler.”

“Hah, o oyun kutusundan birileri ile konuşuyor olmasın? Buluşmak için falan sözleşmiş olmasın?” dedi uzun boylu polis.

“Hangi oyunları oynuyor?” diye sordu diğeri.

Babam polisleri duymuyormuş gibi bana döndü.

“Kızım aşağıya in. Aşağıdaki iş kontrolden çıkmasın,” dedi. “Bak bakalım neler oluyor aşağıda. Onların bizden fazla bildiği bir şey var mı, öğren bakalım.”

“Peki baba. Ama ya bana soru sorarlarsa?”

“Kısa konuşun. Fazla bir şey söylemeyin. Çok kısa bir süre geçtiğini, bulunacağınızdan emin olduğunuzu söyleyin,” dedi kısa olan polis memuru. Sanki sıkı sıkı tembihliyor gibiydi.

Dışarı çıkmak için iki kat inmiş ve apartmanın kapısına gelmiştim ki, aklıma üstüm başım geldi. Dışarıda televizyon kanalları vardı. Canlı yayında bir kakalak gibi görünmesem iyi olurdu. Apartmanın içine geri dönüp kendime bir baktım. Üstümdeki tshirt derli topluydu. Ayağımdaki şort kısa sayılmazdı. Saçlarımın bir kısmı başımdaki tokadan sıyrılmıştı. El çabukluğu ile derleyip topladım. Sade, duru, temiz gözüküyordum. On dokuz yaşında biri gibi görünüyordum. Yaşımdan ne fazla ne eksik gösteriyordum. Yalnız ayağımdaki plaj terlikleri biraz ofsayttı ama hepsi o kadar. Bunun için de şimdi iki kat yukarı çıkamazdım. Aklımda beni takibe alan on binler, kaybolan kardeşim ve dışarıdaki kalabalık vardı.

Apartmanın kapısından dışarı çıktığımda neredeyse on beş metre olan sokağın genişliği televizyon araçlarından dolayı sanki daracık bir aralık gibi kalmıştı. Adımımı dışarı atar atmaz, beni gösterip “ablası” dediler sanki. Tüm kameralar bana döndü. Dahası, gazeteciler fotoğraf makinelerinin deklanşörlerine durmadan basıyorlardı. Bir an Uğur’u unuttum, doğrusunu isterseniz. Bir koşu yanıma geldiler.

“Küçük Uğur hakkında bilgi var mı? Kaçırılmış mı? Şüphe ettiğiniz bir olasılık var mı?” şeklinde bir sürü soru duyuyordum. Öylesine çok soruyu öylesine üst üste soruyorlardı ki, birini diğerlerinden ayırıp cevap vermek imkânsızdı. Kalabalığın kendiliğinden sessizleşmesini bekledim. Herkes yavaş yavaş sustu. Derin bir nefes alıp başladım.

“Kardeşim Uğur, bugün arkadaşlarıyla saklambaç oynarken kaybolmuştur. Yaklaşık üç saatlik bir süre geçmesine rağmen, henüz kendisinden haber alınamamıştır. Emniyetten polis arkadaşlar konuyu araştırıyorlar. Hiç kimseyle husumetimiz yok. Hiçbir şüpheli olay yok. Yalnızca Uğur yok. Arkadaşları gibi o da saklanmış ve bir daha kendisini gören olmamış. Televizyon araçlarının olduğu yönde koşarak uzaklaşmış. Onun gittiği yöne giden bir arkadaşı olmamış. O yöndeki tüm binaları, parkları, aralıkları, her yeri arıyor polis… Bizim için Uğur’suz bir gün geçiyor. Başka da bir şey sormayın, söyleyeceklerimin hepsi bu kadar.”

Bir uğultu yükseldi kalabalıktan. Kendimi tuhaf hissettim. O ana kadar korku duyduğumu hissetmemiştim. O an uğultulu kalabalığa bakarken, doğrusu ya, korktum. Sonra yüzünü görmediğim birinin konuşmasını, daha doğrusu sorusunu duydum!

“Sosyal medyayı siz mi harekete geçirdiniz?”

Omzuma dokunan el ile irkildim olduğum yerde. Babamın eliydi omzuma dokunan. Yanında iki polis memuru ile aşağıya inmişlerdi. Babamın güven veren sesi imdadıma yetişmişti.

“Arkadaşlar, cevaplanacak başka soru yok. Kızım size her şeyi anlattı. Başka bir şey söylenmeyecek, lütfen binanın önünü boşaltın.”

Derin bir oh çekmiştim. Ardından polis memurunun çatlak sesiyle bağırması duyuldu. “Hadi arkadaşlar, hadi boşaltın binanın önünü.”

Herkes isteksizce geri adım attı. Onlar geniş bir yay çizerek açılırken babam kulağıma eğilip “Bu kadar insan Uğur’un kaybolduğunu nasıl öğrendi?” dedi.

Elimi ağızıma götürüp kulağına yaklaştım. “Okuldan arkadaşım Banu var ya, hani bize gelmişti ders çalışmıştık…” Durdum. Göz göze geldik babamla. Hadi devam et dercesine bakıyordu gözlerime. “İşte o sosyal medyadan yayınlamış. Sonra kontrolden çıkmış, herkes paylaşmaya başlamış. Gazeteciler duymuş, onlar geldikçe insanlar da gelmiş. Sonunda böyle ana-baba günü olmuş ortalık.” Başka ne diyeceğimi, bu kalabalığı nasıl yönlendireceğimi bilmiyordum.

Televizyoncular yine kamera karşısına geçmiş, benden duydukları iki satır açıklamayı ballandıra ballandıra karşılarında duran donuk objektife duraksamadan anlatıyorlardı. Polis gidecek oldu ama babam bırakmadı. “Bu kalabalıkla bizi yalnız bırakmayın,” diye onları teşvik etti. Çaresiz kaldılar.

Sokağımız bahsettiğim gibi on beş metre kadar genişlikte, elli metreden uzun düz bir sokaktı. Gündüz vakti birçok komşumuz arabasını alıp işine gittiği için, tek tük aracın park edildiği, boş ve ıssız bir sokak görünümündeydi. Şimdi apartman kapısının tam karşısında bir TV aracı vardı. Onun arkasında bir tane daha vardı. İkinci televizyon naklen yayın aracının ardında, sokağın köşesini oluşturan başka bir apartmanın duvarı net olarak görünüyordu. Diğer televizyon aracı ise bizim binanın tarafında kaldırımın kenarına park etmişti. Bizim apartmanın tarafındaki aracın etrafında yirmi kişi kadar vardı. Ellerinde telefonları ile belki de sosyal medyadan yeni yeni çağrılar yapıyorlardı.

Babam kolunu omzuma atmış, ilk göz ağrısını, yani beni kendisine çekmişti. Ben de başımı onun omuzuna yaslamış, bu kadar çaresizliğin içinde güvenli bir an bulmanın tadını çıkartıyordum.

Binlerce insan harıl harıl bir şeyler yazıp duruyordu sosyal medyada. Onlar yazdıkça telefonum titriyor, endişem bir kat daha artıyordu. Uğur’a kötü bir şey olursa ben ne yapardım… Afacandı benim kardeşim. Evin neşe kaynağıydı. Biliyorum, annem de babam da ikimiz arasında fark gözetmeksizin ikimizi de severdi ama Uğur işte, erkek çocuğuydu. Babam soyadımı sen sürdüreceksin dediğinde babamın da, Uğur’un da gözü parlardı. Babam Uğur’suz ne yapardı? Dokunsalar paramparça olacak bir köpük balonu gibi şişmiştim.

Sokağa bir bomba atılmışçasına, önce büyük bir uğultu yükseldiğini duyduğumda başımı babamın omuzundan kaldırıp sesin geldiği yöne doğru baktım. Uğultu çığlıklara, nidalara ve neşeli bağrışlara dönüştüğünde ben de herkesin dönüp baktığı yöne doğru baktım. Televizyon aracının arkasındaki apartmanın köşe yaptığı sokağa doğru bakarken, köşeden Uğur’un geldiğini gördüm. Uğur’un görünmesiyle ıslıklar, alkışlar, bir gürültü tufanı duyuldu.

Babamın koltuğunun altından kurtulup kardeşime doğru koşmaya başladım. Uğur her şeyden habersiz, gürültüden şaşkın ayaklarını sürterek bana doğru geliyordu. Bir hazineye sarılır gibi sarıldım ona. Kucağıma aldım, ayaklarını yerden kesip bağrıma bastırdım. O anda annemin sesini duyar gibi oldum. Uğur’un adını haykırıyordu sanki. Kardeşimin, benim için ne kadar değerli olduğunu ona sımsıkı sarılırken anladım. Gözlerimden akan yaşlar kontrolümde değildi. “Uğursuz bir gün bitmişti.”

Merak ediyorsanız söyleyeyim; Uğur saklambaç oynarken arka sokakta inşaatı süren binanın girişindeki büyük su varillerinden birinin içine girip saklanmış. Gece geç saate kadar oyun konsolunun başında kaldığı için uykusunu alamamış. Varilin içine girdiğinde daha fazla dayanamamış, uyuyup kalmış. Varil yan yatar halde ve ağzı duvara dönükmüş. Yanına da bir köpek yavrusu gelip kıvrılmış. İkisi mışıl mışıl uyumuşlar. Polisler inşaatı aradığı sırada, yerde yan yatan arkası dönük varilin içinde bir köpeğin uyuduğunu görünce içine bakmamışlar.

Kısacası biz burada kıvranıp dururken, Uğur en güzel rüyalarını görüyormuş…

Erkek Seri Katiller | 10

Bilim en çok soyluları etkiler

Napoleon, 1804’de kendisini taçlandırarak, Fransa’nın yeni imparatoru ilan etti. 1811’de, Fransa İmparatorluğu, kısa sürede Avrupa’nın birçok ülkesine ulaşmayı başardı. Baltık Denizi’nden, İtalya, İspanya, İsviçre, Polonya ve Almanya’nın çoğu bölgesi işgal altındaydı. Bu işgal ile birlikte, fethedilmiş ülkelerde Fransa’nın kanunları yürürlüğe girdi. Adlî bilim konusunda da öncü olan Fransa, bu alanını da diğer ülkelere taşıdı.

Napoleon’un eşi, Josephine, Malmoison’da kaldığı dönemde, eşi tarafından evlilik hediyesi olarak aldığı pahalı kolyenin kaybolduğunu fark etti. Bunu duyan Napoleon çılgına döndü. Polis teşkilatının müdürünü yanına çağırarak, bu olayı çözmesini emretti. Müdür elinin altına bulunan 300 polisi görevlendirdi. Ancak bu memurların hiçbiri bu tip vakaları araştıma konusunda tecrübeli değildi. O dönemde Fransız polisinin asıl görevi, daha çok ispiyonculuk faaliyetlerinde bulunmaktı.  Araştırma konusunda oldukça zayıflardı. Bu durumu fark eden sıradışı bir adam ortaya çıktı; Eugene Francois Vidocq.

Vidocq’un kim olduğunu net bir şekilde ifade etmek çok zor. Ne var ki, birçok yazar bu kişiden ilham alarak, kendi romanlarında karakterler yaratmışlardır. Başka bir yazarın desteğiyle yazmış veya yazdırmış olduğu otobiyografisi de oldukça ilginç bilgiler içermektedir. Polis teşkilatının zayıflığından faydalanan Vidocq, bir nevi ilk özel dedektif olarak gösterilmektedir. Geçmişinde birçok suça imza atmış olan bu adam, artık suçu aydınlatmak için çaba harcıyordu.

Ünlü yazar Honore de Balzac ile sohbeti esnasında sarf ettiği şu cümlesi çok dikkat çekici: “Hırsızın elde etmek istediğini düşün. Onun gibi düşünmeye başlayınca, olayı çözeceksin.”

23 Haziran 1775’te dünyaya gelen Vidocq, bir fırıncının oğluydu. Ancak o macerayı tercih etti. Askeriyeye katıldıktan sonra, bir idam esnasında müdahelede bulunması sebebiyle tutuklandı. Bu sefer devreye yüksek rütbeli bir komutanın kızı girdi.  Tutklanmasına karşı çıkan bu kız, Vidocq için bulunmaz bir fırsattı. O kızla evlenmeliydi. Tutukluluk hali kalkınca, çeşitli ortamlarda kendisini rütbeli olarak gösteren Vidocq, çevre edinme peşindeydi. Askerlikten atılma durumu patlak verince, firar ederek, izini kaybettirmeye çalıştı. Tekrar yakalanması uzun sürmedi. 3 ay hapis cezası aldı. Mahkûmiyeti sürecinde bir çiftçi ile tanıştı. Çiftçi, ailesini doyurmak için çaldığı tahıl sebebiyle 6 yıl ceza almıştı. Nasıl başardıysa, bu adama merhamet edip onun için sahte af belgesi çıkarttırdı. Bu olay Vidocq için pahalıya patladı. 3 aylık cezası 8 yıla çıktı. Firar etti, yakalandı. Tekrar firar etti, tekrar yakalandı. Her defasında cezası arttı.

Yeni hapishanesinde yine bir şekilde Lyons polis müdürü Jeans Pierre Dubois ile görüşme sağlayıp  yaşanan olayların sebeplerini açıklamaya çalıştı. Açıklamalarından ikna olan polis müdürü, anlatılanların gerçekliğini araştırmak için talimat verdi. Sonunda Dubois,  Vidocq’un aslında küçük sayılabilecek bir olaydan ötürü gereksiz yere yargılandığına kanaat getirdi. Polis müdürü, Vidocq’un serbest kalmasına izin vermekle kalmadı, ona polis teşkilatında bir görev de sağladı.

Vidocq, ilk iş olarak Lyons şehrinin yeraltı dünyasına indi. Tesadüf müdür bilinmez, Vidocq ile birlikte, yeraltı dünyasının önde gelen suçluları yakalanmaya başladılar.  Paris’e geçer geçmez, Paris polis teşkilatı adına ajan olarak görev yapmaya başladı. Vidocq kendi isteği ile La Force hapishanesine girip, suçluların içeriden planladıkları olayları öğrenip polis teşkilatı ile paylaşıyordu. Yaklaşık bir yıl sonra “firar” ederek, suç ile ilgili çalışmalarına dışarıda devam etti. 1809’da şans tamamen ondan yanaydı. Bu durum, kolluk kuvvetlerinin geleceğini değiştirecek kadar önemliydi.

Öyle bir olayı araştırmaya başladı ki, bu sayede Napoleon’un dikkatini çekebilecekti ve yeteneklerini ispatlayabilecekti. Paris’in tavernalarını mesken tutarak o mekânları sıkça ziyaret eden dolandırıcılar ile iletişime geçti, bilgi almaya çalıştı. Sadece 3 gün içerisinde Napoleon’un eşinin kayıp kolyesini ve hırsızını buldu. Paris polis teşkilatı bu hırsızlık olayını aylardır çözemiyordu. Bu durum Napoleon’un dikkatini çekti. Vidocq büyük bir fırsat yakaladı ve bizzat Napoleon’a hayalindeki olayı açıkladı. Özel dedektiflik bürosu kurmak istiyordu. Napoleon 1813’te bizzat bir izin belgesini imzaladı. Brigade de la Suretè ismi altında özel bir tim kuruldu ve bu timin başına Vidocq geçti. Vidocq bu timi oluştururken sadece bizzat tanıdığı kişileri ekibine aldı. Buna kadınlarda dahildi. Ancak bu kişilerin kimliğini sadece Vidocq biliyordu. Özel timde bulunan herkesin daha önceden sabıkaları vardı. Yakalayabildikleri her suçlu başına para alıyorlardı. Resmi polis memurları bu durumdan hiç de memnun değillerdi. Ancak kendilerini ispatlamayı başardılar. Sadece birinci yılda yüzlerce suçluyu yakalamayı başardılar.

Vidocq’un geliştirdiği sistemle, suçluların geçmişi, fiziksel yapısı vs. tüm bilgileri arşivleniyordu. Tüm dosyalar sürekli güncelleniyordu. Bu bilgiler sayesinde araştırma şeklini geliştiriyordu. Özel timde görev alan özel detektifler, olabildiğince fazla bilgi toplamak ile görevliydiler. Bu gerektiğinde yasadışı yollardan da olabilirdi. Geliştirdiği teknikler arasında, psikolojik sorgulama tekniği, el yazısı analizi, ateşli silahların analizi ve ayak izi analizi bulunmaktadır. Ayrıca silinmez mürekkebi de icat etmiştir.

Zamanla, Vidocq ile ilgili bir dedikodu yayıldı. Ekibindekilerin bazı cinayetleri kendilerinin işledikleri ve başka kişileri sahte deliller ile zan altında bırakarak “kelle ödülünü” kazandıkları söylentisiydi bu. Ancak hiçbir zaman ispatlanamadı.

 

Dünya Bir Kez Daha Değişti

Fransa, Avrupa’nın adlî bilim konusundaki öncü ülkesiyken, Napoleon’un agresif siyasî tavrı düşmanlarını çoğaltmaktaydı. Başta İngiltere ve Rusya olmak üzere birçok ülke Fransa’ya karşı ittifak halindeydi. 1814’te Paris düştü ve Napoleon sürgüne yollandı. Meşhur Waterloo savaşı Napoleon’un hükümdarlığını tamamen sona erdirdi. Bu yıllarda sanat adına güzel gelişmeler oluyordu. Avrupa’da başlayan romantik akımın öncüleri olarak Goethe, Wodrworth, Shelley ve Beethoven gibi birçok sanatkâr gösterilebilir. Napoleon’un düşüşü birçok şiir, şarkı ve hikâyeye ilham olmuştur. Aynı zamanda savaşlar alevlenip sönmekteydi. Bir şey uğruna ölmek yeni bir moda akımıydı. Böylelikle birçok genç adam savaşlara gönüllü olarak katıldı.

Adlî bilim de gelişen dünya ile birlikte gelişmekteydi. 1823’te Çek bilimci Johan Evangelist Pukinje parmak izlerinin dokuz farkındalığı ile ilgili bir eser yayınladı. Beş sene sonra William Nichol, polarize mikroskobu icat etti. İnsan anatomisi ile ilgili de ciddi gelişmeler oluyordu. Bu gelişme yeni bir katil türünü ortaya çıkaracaktı.

  1. yüzyılda imparator V. Charles’ın emriyle özellikle şüpheli ölümlerdeki otopsiler sıklaştırıldı. Yapılan otopsiler neticesinde keşifler de ardı ardına geldi. Rigor mortis (ölüm sertliği), algor mortis (ölüm sonrası vücut ısısı değişimi) veya livor mortis (ölüm sonrası ciltte oluşan ölüm lekeleri) gibi keşifler ölümü daha açıklar hale getirdi. Bilimsel, endüstriyel ve tıbbî gelişim ile birlikte, din ile siyasetin ayrılması neticesinde seri katiller için yeni bir ilham kaynağı oluştu. Bilim, yeni dünyanın önderliğini üstlenmiş gibiydi. Bilimi destekleyen herkes, gücün odağındaydı. İnsan bedenini bilimsel çalışmalar için kullanmak da buna dahildi. Bilim adamları bilgi ve keşfe açtı. Daha çok ölü bedene ihtiyaç vardı.

Bilimin karanlık yüzüne yolculuk yapalım. Bilim uğruna öldürenler yeni bir seri katil türünü ortaya çıkardılar.

 

Bilimin Seri Katilleri

Geçmişten beri, gerek ayin gerekse bilimsel araştırmalar için mezarlıklardan naaşların çalınması olağan bir durumdu. Okularda, tıp öğrencilerine ceset yetişmiyordu. Kimi zaman öğrenciler mezarlıklardan yeni ölenlerin bedenlerini çalıyorlardı. Kimi zaman ise nereden geldiği bilinmeyen cesetler karanlık adamlardan satın alınıyordu. Seri katiller artık para kazanıyordu. Birileri okullara ve bilimsel çalışmalara ceset getirmek zorundaydı. Mezarlıkta cesetler azalınca, birisi korkunç bir yöntem geliştirdi. William Burke ortağı William Hare ile birlikte Edinburgh, İskoçya’da pansiyon işletmecisiydi. Müşterilerini sarhoş edip, boğarak öldürmek onların rutin işleri olmuştu.

Geliştirdikleri öldürme yöntemi, tıbbî konuda bilgi sahibi olduklarını göstermekteydi. Kurbanlarının üzerlerine oturup burun deliklerini ve ağızlarını kapatarak nefessiz bırakıyorlardı. Bu tür ölümlerde hiçbir iz bırakılmıyordu. Dolayısıyla ölüm nedenini tespit etmek oldukça zordu. Dokuz aylık bir sürede Burke ve Hare 16 kişiyi öldürüp ceset başına 10 Pound karşılığında sattılar. Sokakta yaşayan evsizlerin hızla ortadan kaybolması, vatandaşların dikkatini çekene kadar sürdü bu seri cinayetler. Pansiyonda konaklayan misafirlerden bir tanesi, bir kadın cesediyle karşılaşınca işler değişti. Üstelik Hare suçüstü yakalanmıştı. Ellerindeki cesetleri apar topar Dr. Robert Knox’a satmayı başarsalar da yakalanmaları an meselesiydi. Hare kendisini kurtarabilmek adına, suçu, ortağı Burke’nin üzerine attı. Burke hızlıca yargılanıp asıldı. Kara mizah bu olsa gerek, 24 Aralık 1828’de Burke’nin cesedi, araştırma amacıyla bir okula “hibe” edildi. Hare tutuklu olarak koruma altına alınabilmesi açısından, İngiltere’ye kaçırıldı. Tıp adına katkılarından ötürü, cesetleri bu ikiliden sık sık satın alan Dr.Knox’un heykeli dikildi.

Fransa durulmak bilmiyordu. Halk sürekli tetikteydi. Eğer bir kral beğenilmiyorsa, halkın baskısıyla tahttan indirilen bu kralın yerine yenisi oturuyordu. Tıpkı kral Louis Phillippe’de olduğu gibi… İngiltere, halkın sesini parlamentoya taşımaya karar verdi. Böylece kontrol sağlanmış olacaktı. Birçok ülke bu reformu benimseyerek taklit etti.

58 yaşındaki Vidocq, 1833’de özel timinin liderliğini bıraktığını açıkladı. Ancak emekli olmaya niyeti yoktu. Dünyanın ilk resmi özel dedektiflik bürosunu kurdu ve 80 yaşına kadar görevine devam etti. Adlî bilim adına geliştirdiği teknikler, başta Fransa olmak üzere, başka ülkeler tarafından da benimsenerek uygulanmaya başladı. 1836 yılında İskoçyalı bir kimyager olan James Marsh tarafından arsenik konusunda yeni bir yöntem bulunmuştu. Marsh, eski yöntem ile arseniğin varlığını kanıtlayarak neredeyse bir cinayeti aydınlatmak üzereyken kullandığı örnek bozulmaya uğramış ve neticede jüriyi sanığın suçluluğu konusunda ikna edememişti. Yaşadığı bu hayal kırıklığı neticesinde arseniğin varlığını göstermekle kalmayıp miktar tayinini de yapan yepyeni bir metod geliştirdi. Bu keşif daha sonra Marsh testi olarak bilinecekti. Mathieu Orfilia bu tekniği sonradan daha da geliştirdi.

Hikaye: Annemin Hatırası

İnsanoğlu yaşayacağı hayatı seçemediği gibi, kaderinin onun için hazırladığı yaşamı da bilemeden bu dünyaya gözlerini açıyordu. Tıpkı benim gibi…

Ben ki çocukluk yıllarında her çocuk gibi büyüyüp doktor olup, yaşlanacak olan anneme bakacaktım. [bctt tweet=”Heyhat! Ne kadar da uzak ve karanlık köşelerde bıraktım hayallerimi.” username=”dedektifdergi”]  Hayatımdaki tek gerçek sevgiye sahip olan annemin bunu her söylediğimde bana şefkatle bakmasını ister bunun için çocuk kalbimle dualar ederdim. O ise bana garip bir bakış atar ve çocuk kalbimde yarattığı hayal kırıklığını fark etmezdi. Oysa annemin de yazgısı çilelerle doluydu. Belki de bu yüzden beni yok saymayı başarıyordu. Şimdi bu dört duvarın arasında geçmişi düşününce bunu daha iyi anlıyor, fakat çıktığım yoldan geri dönmeyi düşünmüyor, aksine yapacaklarımı daha da keskin bir akıl ile planlıyordum. Yüreğimde duyduğum öfke ve kin hayatta kalmamın tek sebebiydi! Ben annemi ne kadar sevdiysem yeterli gelmedi. Onun gözünde kıymetlisi ben değil ablamdı. İçimde büyüyen sevginin nefrete dönüşmesine sebep olan kendisiydi. Oysa ben ondan sadece sevgi istemiştim. O ise benden korktuğunu belli etmekten çekinmezdi. Bana yaptığı hiçbir şey yoktu. Sadece beni sevmediğini biliyordum. Duygularım hep medcezirlerle doluydu. Şimdi olduğu gibi. Eğer biraz cesaretim olsaydı şimdiye kadar çoktan canıma kıyıp, soğuk toprağa kavuşmuş olan annemin sıcak kollarında olmak için kendi nefesimi kendim sonlandırırdım. Zihnimi susturmalıyım. Eyleme geçmek için önümde iki gün var. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesapladım. Neyse şimdi bunlara takılıp kalırsam işe geç kalacağım. Yine de annemden bana hatıra kalan ve her gün öpüp kokladığım yemeniyi elime alıp onun yüzünü unutmamak için, evimin salonunda bulunan küçük rafta hüzünlü gözleri ile sararmış siyah beyaz vesikalık fotoğrafına bakmadan güne başlamamak yıllardır en yüce alışkanlığım haline geldi. Alelacele portmantonun önünde durup, aynaya bakarak ellerimle saçlarımı düzelttim. Dosya çantamı ve dışarıda gece başlayan sağanakta ıslanmamak için şemsiyemi de alıp kendimi, İzmir’in serin ilkbahar sabahında henüz uyuyan şehrin bu güzide semtindeki apartman dairesinden dışarı attım. Serin hava tüm hücrelerime nüfuz ederek hafif mahmurluğumu üzerimden silip götürdü. Artık güne başlamaya hazırdım.

 

Cinayet Büro ekibi aldığı bir ihbar nedeni ile Karşıyaka’nın Aksoy mahallesine intikal etmişti. Cinayet Masası Başkomiseri Mustafa, yardımcıları Engin, Pınar ve Başak ile bu nezih semtin hanımeli kokuları ile canlanmadan önce, sabahın bu ilk saatlerinde kanın metalik kokusunu içlerine çekmek zorunda kalmışlardı. Öldürülen Yeminli Mali Müşavir Eren Boz’un parçalanmış cesedinin başında ilk incelemelerini yapmış, kurbanı Olay Yeri İnceleme ekibinin işini bitirmesi için bırakıp mutfakta henüz görgü tanıklarının peşine düşmeden önce kendi aralarında istişare yapmaya başladılar. Okuyabilene her olay yeri katile giden yoldu.  [bctt tweet=”Özellikle bazı cesetler sessiz ama bağırarak katilleri hakkında ipucu verip konuşurlardı.” username=”dedektifdergi”] Başkomiser Mustafa saçındaki beyazların sayısı kadar cinayet dosyası soruşturmuş ve tecrübe edinmişti.

“Arkadaşlar ilk bulgular, katilimizin bu cinayeti rastgele işlemediğini ortaya koyuyor zira adamın suratı parçalanmış, sağ eli bilek kısmından kemiğe kadar, boğazı ise boydan boya kesilmiş. Görünen o ki katil, kurbanı öldürdükten sonra bile öfkesini üzerine kusmaktan geri durmamış. Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama kurbanın bulunduğu oda dahil hiçbir yerde dağınıklık yok. Hırsızlığa dair henüz bir emareye denk gelmedik. Eğer bu tesadüfen işlenmiş bir cinayet olsaydı, kurbanı salonda değil kapının önünde bulurduk. Hırsızlık için işlenmiş olsa idi kurbanın cüzdanı, kolundaki pahalı saati, masa üzerinde duran cep telefonu ve bilgisayarı da alınmış olurdu. Yatak hiç dağılmamış demek ki kurban dün yatağında uyumamış. Tüm bu bulgular cinayetin dün işlenmiş olduğunu gösteriyor. Ölüm katılaşması yeni başlamış. Bu da kurbanın yaklaşık akşam yirmi üç ile gece saat dört sularında öldürülmüş olduğunu varsaymama sebep oluyor. Bina girişinde kamera sistemi ve güvenlik yok. Sokakta ise ilk bakışta gözüme MOBESE kamerası takılmadı. Şimdi, Engin sen kurbanın ailesi, eşi dostu kim varsa onlar ile iletişime geç. Başak sen ise ofisini ziyaret et. Pınar sen benimle kalıyorsun. Biz de önce kurbanı bulan Figen Hanım sonra ise komşular ile görüşelim. Daha sonra emniyette buluşup durumu değerlendiririz. Sorusu olan var mı?”

Pınar aralarına en son katıldığı için, Başkomiser Mustafa’yı can kulağı ile dinlemiş, bu kadar bilginin yıllar içinde tecrübe ile kazanıldığına karar vermiş, biraz mahcup bir ifadeyle, “Komiserim, katilin öfkeli olduğu varsayımınızdan yola çıkacak olursak kurban ile katil sizce birbirini tanıyor muydu?” diye sordu.

“Bana göre tanıyordu. Ama biz her durumu dikkatle irdelemeliyiz. Kurbanın katile zararı dokunmuş veya hiç aklımıza gelmeyen bir sebepten dolayı katilin eksenine girmiş olabilir. Dikkatini çekerim, eğer katilde intikam duygusu olmasaydı kurbana bu kadar zarar vermezdi. Sonuçta adamın boğazını kesmiş. Yüzünü ise sonrasında parçalamış. Sen kurbanın ellerine baktın mı? Eğer baksaydın, tırnaklarının manikürlü ve temiz olduğunu görürdün. Hiçbir canlı yüzü bu kadar parçalanırken tepki vermeden duramaz mutlaka kendisini savunacak bir harekette bulunur. Oysa kurban neredeyse gel beni öldür demiş gibi. Evde ve kurbanın kıyafetlerinde kan dışında boğuşmaya dair hiçbir iz yok. Bu da katilin kurbana arkadan saldırmış ve boğazını kesmiş olduğunun bir işareti. Kim tanımadığı birini evine alıp arkasını döner ki?” dedikten sonra bu toy ekip arkadaşı ile yakından ilgileneceğine dair kendine telkin verdi.

Pınar ise, “Bakmadım. Bu iş Adli Tıp’ta araştırılır diye düşünmüştüm. Bir dahaki sefere daha dikkatli olurum,” dedikten sonra içinden alev alan yanaklarının kimsenin dikkatini çekmemesini dileyerek başını hafifçe öne eğdi. Başkomiser Mustafa sahaya çıkmadan önce de dikkatini çekiyor, fakat uzun süreli sahada olması sebebi ile ona olan platonik aşkını bilmiyordu, ama şimdi tüm gün beraber olacaklardı ve bu kendisini rahatsız etmeye başlamıştı bile. Masa başı görevinden sahaya çıkmasının sebebi ise bir önceki cinayet davasında herkesin gözünden kaçan bir ayrıntıyı bilgisayar başında yakalaması ile başarmıştı.  Kırklı yaşların ortasında görünen bu uzun boylu, yakışıklı adama karşı içinde duyduğu güvenin sebebini anlamlandıramasa da onun yakınında olmaktan keyif ile beraber tedirginlik duyuyordu. Konuşulanları kendi iç dünyasına döndüğü için kaçırmıştı. Hiç bozuntuya vermeden Komiser Mustafa’yı takip etmeye başladı. Salonun yanından geçip, ev ofisi diye adlandırılan bölüme yürüdüler. Ekip arkadaşları ise ayrılmışlardı. Evin içini saran kan kokusu kimyasallarla bir araya gelmiş ölüm kokusunu biraz bastırmıştı. Kurbanı bulan Figen Hanım odaya ait olmayan tek varlık gibi deri koltuğun ucunda eğreti bir şekilde oturuyordu. Hıçkırığı sessiz fakat derindi. Her hıçkırığında başını yukarı kaldırıp boş gözlerle odayı tarıyor, yanında duran polis memuruna inanmayan gözlerle bakıp tekrar başını yere indiriyordu. Siyah saçları dağılmış, makyajı akmış, tiki varmış gibi sürekli kısa eteğini çekiştirip duruyordu. Karşısında durup kendilerini tanıtan Komiser Mustafa ve Pınar’ı görmüş, ama kendi dünyasında onların yeri yokmuş gibi umursamamıştı.

Komiser Mustafa, “Figen Hanım, size bir kaç sorumuz olacak,” diyerek kadının tepki vermesini bekledi. Figen Hanım ise, onu duymuyor gibi hala tepkisizdi. Tekrar biraz sert bir ses tonu ile aynı cümleyi kurunca kadın başını kaldırdı. Bunu fırsat bilen Komiser Mustafa, “Figen Hanım, kurbanı siz bulup bize haber vermişsiniz. Siz kurbanın yakını mısınız?” dedi.

Kadın başını sağa sola sallayarak, “Ben… Ben onunla evlenecektim. Düğün hazırlıklarına başlamıştık.” Durdu. Ellerinin içine başını alarak öne doğru eğildi. Hafif hafif sallanmaya başladı. Nefes almaya çalıştı. Elini indirip kalbinin üzerine getirdikten sonra üzerine bastırdı. Şok kendisini esir almaya başlamıştı.

Komiser Mustafa kadına bir adım daha yaklaşarak, “Çok üzgünüm sorularımıza cevap verebilecek misiniz?” dedi.

“Bilmiyorum… Sanırım verebilirim.”

“Kurbanı en son ne zaman gördünüz?”

“Dün sabah beraberdik. Evimiz için alışverişe gitmiştik. Nasıl yani şimdi ben Eren’den mi bahsediyorum.” Durdu. “Bu gerçek olamaz. Kim neden onu öldürmek istesin? Bu çok saçma anlıyor musunuz? Çok saçma!” diyerek hıçkırıklarının arasında sesi iyice tizleşti. Son cümlelerini ne Komiser ne de Pınar anlayamamıştı. Yine de sorgusuna devam etti.

“Figen Hanım bize yardım ederseniz katile daha hızlı ulaşırız. O yüzden sorularımıza net cevap verin. Kurbanın düşmanı var mıydı?”

“O çok iyi bir insandı. Kim niye ona düşmanlık etsin ki?”

“Onu tehdit eden birileri var mıydı?”

“Yok. Yoktu.”

“İyi düşünün. İş yerinde veya aile ortamında ters düştüğü kimse var mıydı?”

“Yoktu.”

“Siz dün en son kurban ile ne zaman iletişime geçtiniz?”

“Saat beş sularında konuştuk. Birkaç arkadaşı ile dışarı çıkacağını söyledi.”

“Kaç gibi çıkacağını veya döneceğini size söyledi mi?”

“Gece yarısından önce döneceğini söyledi. Ben de saat yarım gibi aradım cevap vermeyince uyumuş olduğunu düşündüm ama sabah beni aramayınca ben tekrar bir kaç kez aradım. Bu normal değildi Eren mutlaka beni arardı. Bir terslik olduğunu anladım ve hemen buraya geldim. Kapı kapalıydı ama anahtarım olduğu için zile basmadım ve içeri girdim. Ben, ben onu öyle görünce…” Durakladı. Sonra ayağa kalkıp odanın içinde yürümeye başladı. Ağlaması da durmuştu. Komiser Mustafa’nın tam önüne gelip “Eren ölmedi ki! Bakın sizin arkanızda duru…” Sözünü tamamlayamadan kendini kaybetti. Pınar hemen sağlık görevlilerine haber verdi. Onlar gelene kadar kadının yanından ayrılmadılar.

Figen Hanım hastaneye kaldırılırken, Komiser Mustafa ve Pınar kurbanın komşularını sorgulamak üzere bir üst kata çıktılar. Karşılıklı iki dairenin kapısı açıktı ve dört katlı bina sakinlerinin birkaçı merdiven boşluğunda toplanmış merakla aşağıda neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.  Komiser Mustafa içlerinden kimin kurbanın üst kat komşusu olduğunu sordu ve onun ile birlikte dairesine girdi. Çok sade döşenmiş olan ev sakininin tüm özelliklerini taşıyor ve bir kimliği varmış gibi görünüyordu. Zira emekli Albay Serdar Kurt hem yaşı itibari ile hem de görünüşü ile disiplinli titiz bir adam izlenimi vermişti. Komiser Mustafa onu takip ederek salona girdi. Adamın gösterdiği berjer koltuğa geçtiyse de ayakta durmayı yeğledi. Pınar ise Serdar Beyin oturduğu ikili koltuğun karşısında ayakta durup onu gözlemlemeyi tercih etti.

Komiser Mustafa, “Serdar Bey, Eren Bey hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?” dedi.

“O kendi halinde, kimseye zararı olmayan herkesle yakın olan iyi bir insandı. Size cinayete kurban gidişine ne kadar şaşırdığımı hiçbir sözle anlatamam. Kim böyle iyi bir insanı öldürmek ister ki?”

Soruyu duymazdan gelen Mustafa, “Onunla yakın mıydınız?” dedi.

“Evet yakındık. Komşuluk ilişkisini aşmıştık. Baba oğul kadar yakındık. Bilmiyorum bilginiz var mı Eren ve Figen evlilik hazırlığı yapıyordu. Biz iki gün önce sözleştik bugün öğlen sonrası ahbabım olan bir arkadaşıma mobilya mağazasına bakmak için Karabağlar’a gidecektik. Çok üzgün ve şaşkınım,” diyerek elinin tersi ile akmak isteyen gözyaşlarını sildikten sonra devam etti. “Bu mahallede herkes büyüğünden küçüğüne Eren’i severdi. Allah’tan annesi Alzheimer hastası. Yoksa ona bu haberi nasıl verirdim?” diyerek oturduğu koltuktan kalkıp odanın içinde dolaşmaya başladı. Ve dönüp bir şey hatırlamış gibi, “Bilmiyorum size bir şey ifade eder mi ama bir kaç gündür Eren keyifsizdi. Nasıl desem, durgunlaşmış ve biraz tedirgin görünüyordu. Hatta bu durumu Figen’in de dikkatini çekmiş benimle paylaşmıştı. Ben de bekarlığa veda etmektedir diyerek geçiştirmiştim. Eren’e sorduğumda ise bir şeyinin olmadığı cevabını almıştım. Keşke biraz daha üzerinde dursaydım,” diyerek hayıflandı.

“Onun arkadaş çevresini tanıyor musunuz?”

“Hepsini değil. Çocukluk arkadaşı olan Barış’ı tanıyorum. Onunla çok sık bir araya gelirlerdi. Yaz akşamları tavla atardık. Ben eşimi yıllar önce kaybettim. Çocuğum olmadığı için onlar benim yalnızlığıma ortak oluyorlardı. Barış’ı aramam lazım,” diyerek orta sehpanın üzerinde duran telefonuna uzandı.

“Serdar Bey, Barış Beye biz haber veririz. Siz bize onun iletişim bilgilerini verin,” diyen Komiser Mustafa’ya bakıp telefonu yerine bıraktıktan sonra odada bulunan kütüphanenin bir rafından aldığı kalem ile defterin bir sayfasına Barış’ın bilgilerini yazıp Pınar’a verdikten sonra kalktığı yere tekrar oturdu.

“Serdar Bey apartmanınızda veya mahallenizde yabancı biri dikkatinizi çekti mi?”

“Apartmanımıza giren çıkan belli Komiserim. Yabancı biri dediğiniz en fazla harçlıklarını çıkarmak için bir şeyler satan üniversite öğrencileri oluyor onlar da şu aralar uğramıyorlar. Dikkatinizi çekmiştir apartmanımızın sakinlerinin çoğu emeklilerden oluşuyor. İçimizde genç olan bir Eren bir de Kaan var. Aman Allah’ım Kaan’ın haberi var mı? O sabah beşte çıkıyor evden. Kemalpaşa’da çalışıyor. Ona da haber vermek lazım,” dedikten sonra biraz sakinleşip devam etti. “Onun dışında neredeyse hepimiz yetmişine merdiven dayamış insanlarız. Apartmana giren çıkanı çokta sağlıklı takip etmiyoruz fakat ben kırk yıldır burada ikamet ediyorum ne bir hırsızlık ne de başka bir durumla karşılaşmadım.”

“Anladım. Dün akşam saatleri ile gece yarısı arasında bir ses herhangi dikkat çekici bir durum fark ettiniz mi?”

“Aslında ettim. Saat on gibi sanki bir şey yere düşmüş gibi bir gürültü oldu. Saati hatırlamamın sebebi o ara karşı duvarda gördüğünüz saate bakmıştım. Hatta kendi kendime ‘Ah Eren bu saatte ne topluyorsun oğlum gün çuvala mı girdi?’ diye söylendim. Baktım devam etmiyor ben de izlediğim diziye geri döndüm. Başka da bir şey olmadı. Yoksa Eren o saatlerde mi öldürülmüş?”

“Henüz net bir şey söyleyemem size Serdar Bey. Bu ara Figen Hanımla kurbanın ilişkisi nasıldı?”

“Onlar birbirleri için yaratılmıştı. Çok iyi anlaşıyorlardı. Ufak tefek tartışmaları oluyordu ama gören herkes onlara gıpta ile bakıyordu. Figen onunla yeniden doğduğunu dile getirmekten çekinmiyordu. Çok yazık oldu çok. Hangisi için üzüleyim bilemedim. Gidene mi yoksa kalana mı yanayım,” diyerek cebinden çıkardığı beyaz mendili ile gözyaşlarını sildi.

“Serdar Bey şimdilik size soracaklarımız bu kadar. Olur da aklınıza bir şey gelirse mutlaka bizim ile iletişime geçin. Başınız sağ olsun,” dedikten sonra oradan ayrıldılar. Merdiven başına çıktıklarında biraz önce merakla kendilerini izleyen komşuların sadece ikisini görünce şaşırmadılar, çünkü bina kadar sakinleri de yaşlı ve yorgundular. Komiser Mustafa ve Pınar Serdar Beyin karşı komşusu olan kadına doğru yürüdüler. Kendilerini tanıttılar ve kadına sordukları her soruyu en az üç kez tekrar etmek zorunda kaldılar. Emekli öğretmen olan yetmiş beş yaşındaki Fatma Hanım hiç ses duymamış akşam erkenden ilaçlarını alıp yatmıştı. En üst katta çıkıp oradaki biri yataktan kalkamayan engelli yaşlı adamı ve bakıcısını diğer komşu olan iki kardeşin ifadesini aldıktan sonra tekrar kurbanın bulunduğu kata indiler. Olay Yeri İnceleme ekibi ve savcı işini bitirmiş, kurban cenaze arabasına nakledilmişti.

Komiser Mustafa, sarı şeritlerle çevrili kapıyı çektikten sonra dışarı çıkıp hanımeli kokusunu genzini yakana kadar içine çekti. Pınar’a dönüp “Önce Eren’in çocukluk arkadaşı Barış ile daha sonra Kaan ile görüşelim,” dedikten sonra her seferinde bu son diyerek yaktığı sigarasından derin bir kaç nefes aldı. Kan kokusunu şu meret bile silemiyor diye içinden geçirdikten sonra ayağı ile söndürüp en yakın çöp kutusuna izmaritini attı. Arabaya binip Barış’ın çalıştığı Bornova’ya doğru yola çıktılar.

 

Bornova Küçükpark’a geldiklerinde öğrencilerle dolu olan kafe, iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Komiser Mustafa ilk denk geldiği garson kıza Barış’ı sordu. Kız ise patronunun kasa tarafında olduğunu belirtip yol gösterdi. Barış ise kendisine doğru gelen bu yabancılara dikkat kesildi. Hemen kasa tarafından çıkıp onları karşıladı.

Komiser Mustafa kendilerini tanıtıp rozetlerini göstererek, “Barış Bey burası çok kalabalık, daha sakin bir yer varsa oraya geçelim mi?” diye sordu.

“Buyurun, arka taraftaki depo alanına geçelim ama hala konunun ne olduğu hakkında bilgi vermediniz,” dedi. Karşı taraftan tepki gelmeyince dükkanın arka tarafına doğru adımlarını hızlandırdı. Depo yazan kapıyı açıp içeri bir adım atıp kenara çekildi. Misafirleri de içeri girince kapıyı kapattı. Meraklı gözlerle konuşmalarını bekliyordu.

Komiser Mustafa, “Barış Bey buraya maalesef size üzücü bir haber vermek için geldik. Arkadaşınız Eren’i bu sabah evinde ölü bulduk. Çok üzgünüm. Size hem bu haberi hem de birkaç soru sormaya geldik. Başınız sağ olsun,” dedikten sonra Barış’ın söylenenleri anlamamış gözleri donuklaştı. Söylenenleri algıladığında ise yumruğunu kapının yanındaki duvara geçirip olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Ağlıyordu. Mustafa ve Pınar onun acısını yaşamasına izin verdiler. Bir iki dakika sonra Mustafa Barış’ı kolundan tutup ayağa kaldırdı. Deponun ileri ucunda duran sandalyeyi getirip oturmasını sağladı. Mesleğinin en acı yönü insanlara sevdiklerinin ölüm haberini vermek olduğunu biliyor, yıllardır buna alışamıyordu. Barış biraz kendini toparlamıştı. Bastırdığı hıçkırıkları arasında zorlukla konuşmaya başladı.

“Nasıl ölü buldunuz? Kim bulmuş? Kalp krizi mi geçirmiş? Kaç kez söyledim ona doktora görün bu ağrı normal değil diye ama dinletemedim. Allah kahretsin! İnanamıyorum!” diyerek kendi kendine söylenmeye devam etti.

Komiser Mustafa, “Barış Bey, Eren’i en son ne zaman gördünüz?” diye sordu.

“Dün değil önceki gün bir aradaydık. O evlilik hazırlığı yapıyordu. Beyaz eşya bakmaya gittik. Bütün gün beraberdik. Dün Figen ile çıkacaktı ben de çok yoğundum geç döndüm işyerinden görüşemedik. Bugün arayacaktım. Ben hala anlamıyorum. Nasıl ölmüş?”

“Bir cinayete kurban gitmiş.”

“Ne? Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Onu kim neden öldürsün ki? Eren’i herkes severdi. O insanlara iyilikten başka hiçbir şey yapmadı ki? Bir yanlışlık olmalı. Eren olduğuna emin misiniz?” derken sesinin titremesine mani olamadı.

Komiser Mustafa, “Evet eminiz. Eren’i Figen Hanım bulmuş. Onunla da görüştük. Siz şimdi dikkatinizi toplayın ve sorularıma odaklanın. Eren’in düşmanı var mıydı?” dedi.

“Yoktu. Biz çocukluktan beraber büyüdük. Annesi ev kadını babası devlet memuruydu. Eren tek çocuktu benim gibi. Aynı mahallede doğup, aynı okullara gittik. Annesi Şerife teyze Alzheimer hastası ve bir bakım evinde kalıyor babası Kemal amca ise on yıl önce kalp krizi sonucu vefat etti. Kim neden ona düşman olsun ki?” Akan gözyaşlarını sildi. Konuştukça acısı artıyordu.

“Biz de bunu anlamaya çalışıyoruz. Onda dikkatinizi çeken bir farklılık gördünüz mü? Ruh hali nasıldı?”

“Son zamanlarda biraz durgundu. Sorduğumda ise evlilik öncesi stres yaşadığını bugünlerin geçeceğini söylemişti.”

“Bir tehdit veya bir sıkıntısı olsa sizinle paylaşır mıydı?”

“Paylaşırdı. Biz lokmamızı bile bölüşürdük. Bana hala nasıl öldüğünü söylemediniz.”

“Bu bilgiyi size veremem. Soruşturma devam ediyor Barış Bey. Dün akşam saat yirmi iki ile geceyarısı iki arası neredeydiniz?”

Bu soruyu duyan Barış inanamayan gözlerle Komisere bakarak, “Buradaydım. Kamera kayıtları ve çalışanlarım bunu teyit edecektir. Bu sorunuzu altında ne aramalıyım?” dedi.

“Hiçbir şey aramayın. Bunlar rutin sorular. Figen Hanım hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Geçmişinde kıskanç bir sevgili veya başka biri var mıydı?”

“Yıllar önce Figen nişanlıymış. Düğününe birkaç ay kala uzman çavuş olan nişanlısı teröristler tarafından vurulmuş. Figen ise uzun yıllar hiç kimse ile görüşmemiş bir bakım evinde kalmış, Eren’e ‘Seni karşıma Allah çıkardı,’ diyor başka bir şey demiyordu. Onlar bir elmanın iki yarısı gibiydiler,” dedikten sonra tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı. Acısı onu yine esir almaya başlamıştı. Komiser Mustafa ve Pınar onu acısı ile başbaşa bırakıp, oradan ayrıldılar. Kemalpaşa’ya gitmek için yola çıktılar.

Serdar Bey’den aldıkları bilgi doğrultusunda Kemalpaşa Organize Sanayii Bölgesine geldiklerinde Kaan’ın çalıştığı kimya firmasını bulmaları zor olmadı. Danışmaya giderek kendilerini tanıttılar. Sekreter kız ise onlara Kaan Beyin toplantıda olduğunu ve rahatsız edilmek istemediği notunu iletti. Komiser Mustafa ise bunun bir cinayet soruşturması olduğunu ve derhal Kaan Bey ile görüşmeleri gerektiğini biraz sert bir ses tonunda söyleyince, kız panik halinde Kaan Beyi arama cesaretini gösterip kendileri ile beraber gelmesini bekledi. Danışma bölümünün sol tarafındaki uzun koridordan yere sert basan ayakkabı sesleri duyulduğunda herkesin başı gelen kişiyi görmek üzere o tarafa çevrildi.

Sekreter kız oturduğu yerden ayağa kalkıp “Kaan Bey ben sizi rahatsız etmek istemedim ama Komiser Bey ısrar edince aramak zorunda kaldım,” diyerek açıklama yaptı.

Kaan ise ona değil gelenlere odaklanmıştı.

“Size nasıl yardımcı olabilirim memur bey?” diye sordu.

Mustafa kısaca kendilerini tanıttıktan sonra, Kaan onları biraz önce geldiği koridorun başındaki ilk odaya götürüp, yuvarlak bir masa ve dosya dolapları olan odanın kapısını kapattı. İlk sandalyeyi çekip Pınar’ın oturması için buyur ettikten sonra, onun yanına oturan Komiser Mustafa’nın karşısına gelecek şekilde oturdu. Merakla bu gelen iki ziyaretçiyi inceliyordu.

“Buyurun, sizi dinliyorum,” diyerek sabırsızlığını dile getirdi.

Komiser Mustafa, “Kaan Bey, sizi komşunuz Eren Bey için rahatsız ettik. Onu bu sabah Figen Hanım ölü olarak bulmuş,” dediği anda Kaan oturduğu yerden ayağa fırlayarak, “Ne diyorsunuz siz?” diye çıkıştı.

“Üzgünüm ama arkadaşınız bir cinayet kurbanı,” diyerek Kaan’ı incelemeye başladı. Biraz önce koridorda yürüyen adam ile bu adam arasında dağlar kadar fark birkaç saniyede kendini göstermeye başlamıştı.

Ayağa kalkan Kaan külçe gibi tekrar sandalyeye oturup, yumruğunu ağzına sokarak çıkmak isteyen hıçkırığını bastırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Ağzından çıkan garip ses yaralı bir hayvanın son seslenişini andırıyordu. Gözyaşlarını silme gereği duymadan, “Onu kim öldürmüş? Kesin Figen kaltağı yapmıştır. Ruh hastası manyak. Ben Eren’e demiştim ama beni dinlemedi. Figen’in onun başını yiyeceğini en başından beri söyledim. Ah Eren ah! Biraz gözünü açsaydın ne olurdu?” diyerek kendi kendine konuşmaya başladı.

Komiser Mustafa, onun söylediklerini dinleyip zihnine not aldıktan sonra, “Kaan Bey, siz kurbanı en son ne zaman gördünüz?”

Bu soruyu beklemiyormuş gibi şaşkınlıkla bir Pınar’a bir karşısında oturan adama baktıktan sonra, “Ben onu en son iki gün önce gördüm,” dedi.

“Aynı apartmanda yaşıyorsunuz ve arkadaşsınız demek ki sık görüşmüyordunuz.”

“Ben çok erken kalkıyorum. O yüzden genellikle hafta sonları bir araya geliyorduk. Bir de Figen benden hoşlanmaz ve ben onlar bir aradayken mümkün mertebe uzak durmaya çalışırdım. Hoş Figen ile duygularımız karşılıklı ya neyse. Çocuğun başını yedi. Kesin o öldürmüştür, kesin. Bir insan evleneceği adamın tüm mal varlığını neden üstüne yaptırsın ki? Daha evlenmediler bile. Şimdi eminim zil takıp oynuyordur.”

“Kaan Bey Figen Hanım’ı bırakıp Eren Bey’e odaklanın.  Eren Bey’in düşmanı var mıydı? Onda size garip gelen bir davranış herhangi bir şey dikkatinizi çekti mi?”

“En büyük düşmanı koynundaydı. Başka düşmana ne hacet! Canım arkadaşım! O Figen ile tanıştıktan sonra tüm davranışları garipleşmişti. Kadının bitmek bilmez kıskançlıkları, doymayan ruhu ve isteklerini karşılamak Eren’i değiştirmişti. Nasıl anlatayım bilmiyorum ki? Bu kadının onun başını yiyeceği bir tek benim mi dikkatimi çekmişti. Onunla nasıl tanıştı biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz ki? Annesinin yattığı özel bakım evinde tanıştılar. Figen intihar etmiş ama kardeşi tarafından son anda bulunmuştu. Bileklerini kesmeden önce bıçağı kendi karnına saplamış. Düşünebiliyor musunuz? Kendi karnına! Eren onunla beraber olmaya başladıktan sonra evdeki tüm bıçakları kaldırdı. Bunun çözüm olmadığını ona defalarca anlattım. O ise utandığı için kimseye bir şey söylemiyor ara ara benimle konuşuyordu. Ben ise ona yol yakınken dönmesini söylemiştim.” Konuşurken hem sesi hem elleri titriyordu. Kendine hakim olmakta zorlanıyordu. Oturduğu yerden kalktı. Bir ileri bir geri yürümeye başladı. Birden aklına bir şey gelmiş gibi, “Figen size de nişanlısının şehit olduğu yalanını anlattı mı? Ona kesinlikle inanmayın çünkü öyle bir şey hiç yaşanmamış. Bu tamamen onun ilgi çekmek için uydurduğu bir hikaye ve Eren’in ilgisini çekti. Ona duyduğu merhameti aşk zannetti. Allah’ım ne acı! Kafamı hangi duvara vurayım? Ne yapıp edip onu bu sevdadan vazgeçirmeliydim. İnanılır gibi değil! Ben bu vicdan azabı ile nasıl yaşayacağım nasıl?” diyerek tekrar kalktığı yere oturdu.

“Kaan Bey dün akşam saatlerinde apartmanda dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

“Olmadı.”

“Bir ses, gürültü, kavga, herhangi bir şey.”

“Biraz önce de söyledim ben sabah erken kalktığım için erken yatıyorum. Olduysa bile duymadım.”

“Dün akşam  saat yirmi iki ile gece yarısı iki arası neredeydiniz?”

“Evde ve yatağımdaydım. Ne yani onu benim mi öldürdüğümü düşünüyorsunuz? Sizi anlamıyorum. Ben onu neden öldüreyim? O benim en iyi arkadaşımdı!”

“Ben böyle bir suçlamada bulunmadım. Evde olduğunuza şahitlik edecek kimse var mı?”

“Kız arkadaşım yanımdaydı.”

“Bize bilgilerini verin onunla da görüşmemiz gerekecek.”

“Elbette,” diyerek onlara kız arkadaşının ismini ve iletişim bilgilerini verdi. Komiser Mustafa ve Pınar öğrendikleri bu bilgi karşısında şaşırsalar da bozuntuya vermeden öğrendikleri her şeyi arkadaşları ile paylaşmak üzere yola çıktılar.

 

Emniyete geldiklerinde Engin gelmiş fakat Başak henüz dönmemişti. Komiser Mustafa yolda gelirken aldığı boyozları masasının üzerine bıraktı. Soruşturma yaparken aklına gelmeyen açlığını midesinin guruldaması ile fark etmeyi yıllar içerisinde öğrenmişti. Akşam yemeğinden önce birer çay eşliğinde boyoz yemeyi kendi ekibine de alıştırmıştı. Bir yandan çaylarını yudumluyor bir taraftan da eriştikleri bilgileri paylaşıyorlardı. Engin bakımevindeki ziyaretin olumsuz geçtiğini söyledi. Evden alınan bilgisayar ve cep telefonu da inceleniyordu. Komiser Mustafa ekip arkadaşını dinledikten sonra, kendi analizlerini de anlatıp, panoya geçerek Figen’in ismini yazıp karşısına soru işareti koyduktan sonra, “Engin, Figen’in götürüldüğü hastaneyi ara bak bakalım kendine gelmiş mi? Başak gelince söyleyin bir yere ayrılmasın. Pınar sen de Figen’in GBT’sine bir bak. Bu kadın hakkında farklı iki görüş var, hangisi doğru üstünde duralım. Ailesi, akrabaları arkadaşları hakkında bilgi istiyorum,” diyerek yediği boyozuun son lokmasını ağzına attı.

Engin, “Kendine gelmiş abi ama hala hastanede müşahede altında tutuluyormuş,” dedi.

“Tamam Engin. Ben çıkıyorum. Sen Adli Tıp’ı ara raporları çıkarsınlar. Bunlar ne yapıyor anlamıyorum ki? Gün akşama kavuşacak biz aramazsak dönüpte bilgi vermiyorlar. Söyle ellerini çabuk tutsunlar,” dedikten sonra hastaneye gitmek için oradan ayrıldı.

Hastaneye geldiğinde önce Figen’in doktorundan bilgi aldı. Kadının geçmişinde ruhsal bozukluğu şüphesini doktor usulünce dile getirmiş, Figen’in verdiği tutarsız bilgilerden bahsetmişti. Komiser Mustafa doktordan kısa süreliğine de olsa görüşmek için onay almıştı. Figen’in odasının kapısını vurup cevap beklemeden açıp içeri girdi. Kadın sabah gördüğünden çok daha perişan bir haldeydi. Yattığı yerde cenin pozisyonu alıp kolları ile bacaklarını sarmış bir ileri bir geri sallanıyordu. O kadar kendi içine kapanmıştı ki odasına giren Komiser Mustafa’yı fark etmemişti. Komiser Mustafa içinin merhametle dolduğunu hissederek kadınını ürkütmemek adına yavaş hareketlerle elini omzuna koydu. Figen ise sallanmaya devam ediyordu.

Birkaç kez ismini söylemesi de kadını daldığı dünyadan çıkarmaya yetmeyince, “Figen Hanım, Eren’in katilini bulduk muhtemelen bugün onu tutuklayacağız fakat size sormam gereken birkaç soru var,” deyince kadının sallanması durdu.

Rüyadan uyanırcasına hemen kalkıp yatağına oturdu. Elleri ile saçlarını düzelttikten sonra, “Eren ölmedi ki! O aşağıda yatıyormuş doktorum öyle söyledi,” deyince Komiser Mustafa bir adım geri çekilip, yatağın kenarına oturdu. Kadın boş baksa da gözlerinin derinliklerinde anlık parlayan ışıltı gözünden kaçmamıştı. Bu kadın bir şeyler biliyordu bundan emindi. Tek sorun onu nasıl konuşturacağıydı. Görünüşe göre sandığından daha da hastaydı.

“Figen Hanım neden burada olduğunuzu biliyor musunuz?”

“Elbette biliyorum. Eren ve kız kardeşim çok büyük kavga ettiler. Ben onları ayırmaya çalıştım ama beni dinlemediler. Zaten kardeşim Eren’i sevmiyor. Ben onun her dediğini yaptım ama o mutlu olmuyor anlıyor musunuz mutlu olmuyor benimde mutlu olmamı istemiyor,” dedikten sonra kıkırdamaya başladı. Ellerinde bir şey varmış gibi sürekli silkeliyor sonrasında ise pijamasının bacak kısmına siliyordu. Yüzüne düşen saçını parmaklarının arasına alıp oynamaya başlayarak, “Kardeşim, benim deli olduğumu sanıyor ama yanılıyor. Onları ayırmaya çalışırken bayılmışım sanırım ondan buradayım.” Durup garip bir nefes alıp verdikten sonra, “Annemi kaybettikten sonra ben ona ablalık yaptım onu büyüttüm. Okumasını sağladım ama o ne yaptı biliyor musunuz?” Durdu sanki odada görünmez varlıklar varmış gibi sesini iyice alçaltıp Komiser Mustafa’ya yaklaşarak, “Annemizi günübirlik gittiğimiz Foça’nın Şahin Tepesi’inden aşağıya denizine iteledi. Sanırım annemin yüzme bilmediğini unutmuştu.” Tekrar uzaklaşıp gülmeye başladı. “Ben bunu kime söylediysem inanmadı çünkü o akıllı ben deli olandım. Ama siz bana inanıyorsunuz değil mi?”

“Elbette inanıyorum ve size yardım etmek istiyorum. Soracağım soruları iyice düşünüp cevap verin olur mu?”

“Olur,” diyerek tekrar ellerini silkelemeye başladı.

“Figen Hanım neden Eren’in bütün mal varlığını sizin üzerinize yapmasını istediniz?”

“Hain Kaan! Size bunu o söyledi değil mi? Oh iyi yaptı. Hem biz evlenince ha onun üzerinde olmuş ha benim ne fark ederdi ki?”

“Tabii ki fark etmez ama bunun bir sebebi olmalı. Şimdi sizden bu sebebin ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”

“Aramızda kalacağına söz verin,” diyerek birkaç saniye bekledikten sonra tekrar Komiser Mustafa’ya yaklaşıp “Kız kardeşim istedi. Eren’in evlendikten sonra benim deli olduğumu anladığı gün beni kapıya koyacağını söyleyip duruyordu. Ben de bunu Eren’e anlattım o bana hiç üzülmememi her şeyi bana vereceğini söyledi ve bunu resmileştirdi. O bana inanıyor. Eren’im benim deli olmadığımı biliyor. Bana inanmazsanız ona sorun. Birazdan buraya gelecek,” dediyse de gerçekliğe dönmüş gibi ağlamaya başladı. Artık oynadığı saç tutamını yolmaya başlayınca Komiser Mustafa kapıya doğru yöneldi.

Tam adım atacaktı ki, Figen onun kolundan tutup “Eren’i kardeşim öldürdü. O beni kim ondan daha çok severse öldürüyor. Tıpkı annemin beni çok sevdiğini söylediği için öldürdüğü gibi Eren’i de öldürdü. Ben deli değilim! Ne olur bana inanın! O yapmadığım şeyleri doktorlara anlatıp bana deli raporu aldı. Cezai ehliyetim yok benim. Artık onu sevmiyorum. O şeytanın insan hali! Annemi öldürdükten sonra ben hep ondan korktum anlıyor musunuz korktum! Biraz hasta olabilirim. Siz annenizi kardeşiniz gözünüzün önünde öldürse ve bu kayıtlara kaza olarak geçse delirmez miydiniz? Annenizin çırpınışlarını yukarıdan izleyip donup kalsaydınız aklınız sağlıklı kalır mıydı? Hele bunu yapan kardeşiniz ve emniyet biriminde çalışıyorsa size kim inanırdı? Söyleyin bana kim inanırdı?” dedikten sonra tuttuğu kolu bıraktı. Fakat gözlerini kaçırmadan konuşmasına devam ederek, “Kardeşim, Kaan’ın sevgilisi ve sizin ekibinizde olan Başak, Komiserim. Kaan’ın beni onun yüzünden sevmediğini biliyorum. Kim bilir ona neler anlattı. Birkaç kez Kaan’ı uyarmak istedim ama o hep benden uzak durdu. Anlıyor musunuz uzak durdu! Eren’i de benden uzak tutmaya çalıştı fakat başaramadı. Şimdi kardeşimle mutlu olsunlar! Kaan hep benim Eren’e zarar vereceğimi düşünüyordu. Bunu birkaç kez dile getirdi ve kardeşim, kan bağım olan insan onu sessiz cümleleri ile onayladı. Eminim şimdi tam bir şok yaşayacaktır. Oh olsun Kaan’a da. Kardeşimi durdurmanız lazım yoksa beni çok seven Serdar amcayı da öldürür! O beni seven hiç kimseye tahammül edemez! Kardeşime Eren’i öldürdüğü bıçağın yerini sorun. Tabii size öldürdüğü annemizin yemenisinin durduğu dolabın altında olmadığını söyleyecek ama siz parmak izlerinden onun Eren’i öldürdüğünü anlayacaksınız değil mi? Eminim benim öldürdüğümü söyleyecektir ama inanmayın ona. Sabah işe gitmeden önce bana bıçağı uzattı ve onu yeni aldığını söyleyip tutmamı istedi, ama ben bıçaklardan korkarım çünkü yıllar önce bileklerimi kesmiş ve bıçağı karnıma saplamıştı. Hastanede yattığım sürece bu durumu doktorlara anlattım ama bana inanmadılar. Geçen yıla kadar orada kapalı kalmamı sağladı bana hep orada kalacağımı söylüyordu. Bense koridorda karşılaştığım Eren ile arkadaş oldum. Ona her şeyi anlattım o bana inandı ve benimle evleneceğini söyleyerek oradan çıkardı,” dedikten sonra yatağına geri uzanıp arkasını döndü. Komiser Mustafa onun odaya ilk girdiği haldeki haline geçişini üzülerek birkaç saniye izledikten sonra odadan çıkıp ekip arkadaşı Engin’i arayarak, Başak’ı sorgu odasına almasını söyledi. Katilin Başak olduğunu Kaan’ın ismini yazıp verdiği an anlamıştı. Sabah olay yerine gittiklerinde kendilerine Eren’i tanıdığından bahsetmemiş rutin soruşturmaya katılmıştı. Eren’in katilini tanıdığını öngörmüş, fakat bunu yapanın bir meslektaşı olabileceği aklından geçmemişti. Hayatın garip oyunlarından bir tanesini daha yaşamak üzere hastaneden ayrılıp emniyet binasına doğru yola koyuldu.

SON AV | Jean-Christophe Grangé

Grangé  ile ilk tanışmam“Kurtlar İmparatorluğu“ kitabı ile başlar. Bu ilk tanışma sonrasında her kitabını heyecan ile beklemeye başlamışımdır. Seçtiği konular, olay örgüsü, akıcılığı ve dili, yarattığı dünyalar ile üzerimdeki etkisi büyük olmuştur. Son kitabını okuduktan sonra da kısa bir inceleme yazısı kalme almak istedim.

Yazarın son kitabı olan “Son Av“geçtiğimiz aylarda Doğan Kitap etiketi ile raflardaki yerini aldı. Yeni kitap haberi üzerine eseri edinip büyük heyecanla okumaya başladım. Ancak bazı şüphelerim de yok değildi. Çünkü Koloni, Kaiken ve Ölü Ruhlar Ormanı kitapları beklentilerimin altında kalmıştı. Son Av kitabının son sayfasını da okuduktan sonra yazarın bir duraklama yaşadığı izlenimine kapıldım.

Kitabın konusunu yazarın diğer eserleri ile karşılaştırdığımızda oldukça basit buldum. Konuyu işleyen birçok kitap ve film olduğu aşikar. Kitabın konusuyla ilgili spoiler vermeyeceğim. Olay örgüsü yine kusursuza yakın oluşturulmuş olsa da diyalogların ciddi ölçüde azaltılmış olması, kahramanların olaylar ve kişilerle ilgili fikirlerinin deyatlandırılmaması, bazı şeylerin havada kalmış olduğu gibi bir algı oluşturuyor. Geçmiş eserlerdeki derin fikir yürütmelere bu romanda pek rastlayamadım.

Grangé ‘ın geçmiş eserleri ile karşılaştırdığımda son sayfaya kadar adrenalin yüklü, aksiyonu düşmeyen, okuyucuyu sürekli düşündüren ve tahmin yapmaya zorlayan, şaşırtıcı bir akılcılığa sahip kurguyu bu romanda bulamadığımı üzülerek belirtmem gerekir. Yazarın son birkaç eserinde verdiği durağanlık sinyalini bu kitapta da net olarak aldım.

Kurgu içerisinde konudan kaynaklı olduğunu düşündüğüm kolay çözülmeler mevcut. Kitabın yarısına geldiğinizde olayların gidişatını birkaç alternatifle tahmin edebiliyorsunuz. Olay mahallerinin de çok kısır olduğunu düşünmekteyim. Kahramanlarımız sanki sürekli olarak birkaç nokta içerisinde gezinip duruyormuş hissiyatına kapılıyorsunuz.

Son Av’ı Komiser Niemans’a bir saygı duruşu gibi düşünmekteyim. Kendisini başka bir eserde görmemizin zor olduğu hissine kapıldım. Kitabın ismini de bu yönde bir gönderme olarak nitelendirebiliriz. Ayrıca Fransa’nın karanlık polisi Niemans’ı ilk defa güzel bir kadın karşısında dizleri üzerine çökmüş, gözleri kör ve güçsüz buldum. Kişiliğini ve geçmişini göz önüne aldığımızda Niemans’ın bir anda dibe vurup objektifliğini kaybetmesini de kitabın zayıf yönlerinden biri olarak görüyorum. Niemans’ın final romanı olarak düşünüldüğündeo güçlü karakterin finali böyle olmamalıydı.

Romanın son kısmında Niemans’ın geçmişinden kısa bir kesiti öğrendiğimiz bölümü ise beğendim. Tüm içtenliğiyle kişiliğini oluşturan olayları ve yaşadığı travmayı öğrenmek belki de eserde en ilgimi çeken kısım oldu.

Ne olursa olsun yazarın yeni eserini dört gözle bekleyeceğim. Çünkü o Grangé, o idol..

Melekler Şehri’nin Fay Hattı

Polisiye edebiyat, tarihsel olayları odak noktasına alan diğer edebi türler gibi okurun yakın ya da uzak geçmişle içli dışlı olmasını sağlayacak nitelikte eserler içerir. Günümüz Amerikan polisiye yazınının duayenlerinden Michael Connelly’nin Kara Kutu[1] adlı romanı bu durumu örnekler niteliktedir. 2012 yılında yayımlanan roman Conelly’nin dedektif Harry Bosch serisinin on altıncı kitabıdır. Kara Kutu hem 1992 yılında patlak veren Los Angeles isyanının yirminci yılında yayımlanması hem de bu olayları kurgusal dünyada yeniden ele almasıyla dikkat çeker. Los Angeles polis teşkilatı ile yakından ilişkili olan bu isyanın bir polisiye kurguda ele alınması da ayrıca önemlidir.

Romana geçmeden önce Los Angeles şehrini büyük bir kaosa sürükleyen olayları hatırlamak yerinde olacaktır. 1991 yılında Rodney King isimli siyah Amerikalı Los Angeles polis memurları tarafından aşırı hız yaptığı için tutuklanmak istenir. Polise direnen King polis memurları tarafından dövülür. Polis şiddeti oralarda bulunan bir kişi tarafından videoya alınır ve video ertesi gün basına yansır. Görüntüler büyük bir öfkeye neden olur ve polisin uyguladığı şiddet ülke gündemine düşer. Olaya karışan polis memurları hakkında soruşturma açılır; şehirdeki huzursuzluktan dolayı dava Los Angeles dışındaki bir ilçede görülür.[2]

Mahkeme jürisi 29 Nisan 1992’de King’i döven dört beyaz polis memurunun beraatına karar verir ve bu karar Los Angeles’in Güney Merkezinde patlak veren isyanın kıvılcımı olur. Beyaz bir kamyon şoförü aracından çıkarılıp dövülür, olay bir haber helikopteri tarafından görüntülenir, şehirde olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Olayların kontrol altına alınması için 1100 denizci, 600 karacı ve 6500 kişilik Ulusal Muhafızlar birliği göreve çağrılır. Beş güne yayılan isyanda 50’den fazla kişi ölmüş, 2000’den fazla insan yaralanmış, hepsi isyanlarla ilgili olmasa da 12000 kişi tutuklanmış ve milyar dolarla ifade edilen maddi hasar oluşmuştur.[3]

King davasına bakan tamamı beyazlardan oluşan jürinin, siyah Amerikalı bir genci döven dört beyaz polis memurunu suçsuz bulması Los Angeles şehrinde yaşayan farklı ırklar arasındaki gerilimi tırmandırmıştır ancak olayların bu noktaya gelmesinde fakirlik ve işsizlik gibi nedenlerden de bahsetmek gerekir. 1990 başlarında Los Angeles Güney Merkezi sakinlerinin hemen hemen üçte biri fakirlik sınırının altında yaşamaktadır. Güney Merkezinde şehre tutunmaya çalışan Latin göçmenler az sayıdaki iş olanakları için siyah Amerikalılarla yarışırken Koreli göçmenler kendi işlerini kurmaya çalışmaktadır. Bunun yanı sıra siyah Amerikalılardan oluşan bir çete ile Latin Amerikalılardan oluşan bir başka çete alan savaşı içindedir. Kokain kullanımı tepe yapmış ve suç oranı alıp başını gitmiştir. Dahası Los Angeles polis teşkilatı çete savaşlarını kontrol etmekte başarısız olmuş ve teşkilatın kullandığı taktikler bölge sakinlerini teşkilattan soğutmuştur.[4]

1992 isyanının sonuçları çok dramatik olsa da isyan Los Angeles polis teşkilatının kendine çekidüzen vermesini sağlamıştır. 1992 yılında Los Angeles polis teşkilatının %68’i beyaz Amerikalıdır ve King olayından sonra kurulan bir araştırma komisyonu polis teşkilatının içinde ırkçılık ve aşırı güç kullanma gibi görev suistimali yapıldığını ve bu tip durumların da teşkilat içinde örtbas edildiğini ayrıntılı olarak kaydetmiştir. Araştırma komisyonu polis teşkilatı içinde çok kültürlülüğün desteklenmesinin, ırkçılık ve cinsiyetçi yaklaşımların giderilmesi gerekliliğinin altını çizmiştir. King olayında polis şiddetinin kaydedilip medyaya ulaşması ise Los Angeles polis teşkilatını değişmeye zorlayan itici güç olmuştur.[5]

Harry Bosch karakterinin doğumunun yirminci yılı ve Kara Kutu’nun da ilk basım yılı olan 2012 aynı zamanda Los Angeles isyanının da yirminci yılıdır. Conelly romanın ithaf sayfasında önce Harry Bosch okurlarına Bosch’u yirmi yıldır  “canlı” tuttukları için teşekkür eder. Arkasından ilk okunuşta pek de anlaşılmayan bir teşekkür yazısı ekler: “Ve 1992 yılında o gün kenara çekilerek geçmeme izin veren tüm o adamlara. Size de çok teşekkür ederim.” Bu teşekkür romanın kurmaca dünyasının gerçek dünyayla olan ilk bağlantısıdır ve çok kişiseldir. O günü bir yazısında[6] anlatan Connelly 1992 yılında hâlâ aktif olarak çalışmakta olan ve Los Angeles’ta yaşayan bir gazetecidir. İsyanın patlak verdiği akşam King’in bir yıl önce polisler tarafından dövüldüğü yerde görev başındadır. Jürinin kararı okunduğunda etrafta toplanmış olan kalabalık öfkelenir ve şiddet olayları başlar. Öfkeli kalabalık Connelly’nin etrafını sarar, Conelly ellerini havaya kaldırıp tehdit oluşturmadığını anlatmaya çalışır çünkü kendi ifadesiyle gazetecilik yaptığı on dört yıl boyunca ilk defa gerçekten tehlikede olduğunu hissetmiştir. O anda siyah bir adam kalabalığı yarıp beyaz olan Conelly’ye doğru gelir, kolundan tutar ve onu bu kalabalıktan kurtaracağını söyleyip kalabalığı yararak Conelly’yi arabasına kadar götürür. Conelly’nin o geceye ait bu anısını okuyunca kitabın başındaki ve ilk okuyuşta çok muğlak gelen bu teşekkür yazısı bir anlam kazanır.

Kara Kutu Los Angeles ayaklanması sırasında öldürülen Anneke Jespersen adlı gazetecinin soruşturmasını yürüten Los Angeles Polis Teşkilatından dedektif Harry Bosch’un başından geçenleri anlatır. Şehirde ölü sayısı o kadar hızlı artmaktadır ki Bosch’un da dâhil olduğu ekip bir cinayet mahallinden diğerine koşturmakta, hiçbir suç mahallinde yeteri kadar inceleme yapamamaktadır. Şehir altüst olmuş, özellikle Güney Merkezi savaş alanı haline gelmiştir. Anlatıcı bu ayaklanmanın nedenini şöyle özetler: “İki gün önce; şehrin altında var olan ırk, sosyal ve ekonomik kırılmalar sismik yoğunlukla yüzeye çıkmıştı” (s. 2). Anlatıcının ırk sorunlarını, sosyal ve ekonomik bunalımları depremlere atıfta bulunarak resmetmeye çalışması şehrin karşı karşıya kaldığı problemin köklü ve yıkıcı olduğunu göstermek açısından anlamlıdır. Bilindiği üzere, California eyaletini bir baştan bir başa dikine kesen San Andreas Fay Hattı bu bölgeye ciddi hasarlar veren depremlere sebep olmuştur. California’nın “uyuyan devi” 1857’de Fort Tejon ve 1906’da San Francisco civarını 7.9 büyüklüğünde depremlerle sallamıştır ve günümüzde Fort Tejon’da oluşabilecek benzeri bir depremin Los Angeles’taki binaların yarısına zarar verebileceği ve 50000’den fazla insanın yaralanmasına sebep olabileceği tahmin edilmektedir.[7] Şehrin sosyal meseleleri tam da San Andreas Fay Hattı gibidir. Hep oradadır, hep gergindir, kırılgandır ve 1992’deki olaylardaki gibi ortaya çıkmaya hazır beklemektedir. Tahrip gücü de San Andreas’ın yarattığı depremler gibi yıkıcıdır.

Kara Kutu Los Angeles’ın ırk merkezli tarihsel fay hattına ayna tutar niteliktedir. Siyah Amerikalılar ve beyaz Amerikalılar arasındaki gerilim polis teşkilatındaki ilişkiler bağlamında yansıtılır. Bosch isyanlar esnasında birlikte çalıştığı dört kişilik cinayet masası ekibindeki tek beyazdır ve siyah Amerikalıların yoğun bir şekilde yaşadığı Crenshaw bölgesinde ölü bulunan Anneke Jespersen adlı beyaz bir gazetecinin soruşturmasını yürütmek zorundadır. Bosch’un ortağı Egdar, kadının cesedini gördüğünde şaşkınlık ve dehşetle şöyle der: “Lanet olsun, o beyaz mı? … Beyaz bir kızın böylesi, lanet olası bir yerde ne işi olur ki?” (s. 12)  Edgar’ın tepkisi şehrin ırklara göre ayrılmış fiziksel sınırlarına işaret ederken, siyah bir polis dedektifinin siyahlar ve beyazlar arasında yaşanan bu kriz anında bir de beyaz bir kadının cinayetini araştıracak olmasının tedirginliğini de gösterir niteliktedir. Edgar ve Bosch’un vaka hakkında konuşmaları ise yine siyahlar ve beyazlar arasındaki gerilimli ilişkileri yansıtır. Edgar, cinayetin Yedi Treys Çetesinin ilişkili olduğu bir bölgede işlenmesinden dolayı bu vakaya “Burada ele geçirdiklerimiz, Pamuk Prenses ve Yedi Treys Çetesine benziyor” (s. 13) diye yorum yapınca Bosch’un canı sıkılır. Bosch’a göre bir kadının bu şekilde ölü bulunması “ortağının hiç de umurunda değildi” (s. 13). Durumu düzeltmeye çalışan Edgar şaka yaptığını biraz mizaha ihtiyaçları olduğunu söyler. Öte yandan Bosch, Edgar’ın telsiz bağlantısı kurup kurbanın dış medyadan olduğunu belirtmesini ve destek ekip istemesini söylediğinde Edgar, “Neden? Kadın beyaz olduğu için mi?” (s. 13) diyerek Bosch’un kararını sorgular. Edgar, burada Bosch’un ölenin beyaz bir kadın olduğu için bu vakayı ayrıcalıklı hale getirip getirmediğini sorgulamaktadır aslında. Bosch, Edgar’ın sorusunu düşüncesizce bulur ve onu tersler: “Hayır, beyaz olduğu için değil… Çünkü o bir yağmacı ya da bir çete üyesi değildi” (s. 13). Bosch, ortağına olayın kadının ten rengiyle ilgili olmadığını, kadının basın mensubu olması dolayısıyla bu vakanın farklı bir durum olduğunu anlatmaya çalışır. Bu diyaloglardan da anlaşılacağı üzere, biri siyah diğeri beyaz olan bu iki polis de ırk konularıyla ilgili hassasiyetler göstermektedir. Hem kendi ten renkleri hem kurbanın ten rengi hem de isyanın başlamasında etkin olan ırk sorunu her ikisinin de gerilmesine neden olmaktadır. Böylesi kırılgan ilişkiler barındıran Los Angeles şehri ise hem mecazi hem de gerçek anlamda tehlikeli bir fay hattı üzerindedir.

Bosch ve ekibinin 1992 yılında incelemeye gittikleri Jespersen vakasını ayaklanma sona erince Ayaklanma Suçları Görev Gücü çalışanları devralmış ve sonra da vaka çözülemeyen bir cinayet olarak arşiv raflarına kaldırılmıştır. Yirmi yıl sonra 2012 yılına gelindiğinde Los Angeles Polis Departmanı 1992 yılında ayaklanma sırasında öldürülen ve faili meçhul olarak kalan vakaları yeniden incelemeye başlar. Ancak büro amiri bu işin daha çok bürokratik nedenlerden ve olayların yirminci yılında medyadan gelebilecek sorulara hazırlıklı olmak adına yapılmasını ister. Bu dönemde Bosch da Jespersen vakasını yeniden araştırmaya başlar ve Jespersen cinayetinde kullanılan silahın bir çete üyesiyle bağlantısından dolayı Çete Detaylı İnceleme Teşkilatı’ndan Gant’la görüşmeye gider. Ancak ilgili çete üyesi ölmüştür ve Jespersen vakasını aydınlatacak pek bir ipucu yoktur. Bosch’un hayal kırıklığını gören Gant Bosch’u teselli etmek için şöyle der: “Bu [vakanın çözülememesi] seni muhtemelen bir sürü sorundan kurtaracaktır. … Sadece beyaz bir kızın dosyasını kapatsaydık ne olacaktı? Bu, muhtemelen toplumda çok iyi bir intiba bırakmayacaktı. Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?” (s. 50). Gant polis teşkilatının beyaz bir kurbana odaklanmasının ve sadece o vakayı çözmesinin beyaz olmayan vatandaşları rahatsız edeceğini ima etmektedir. Gant’ın yorumuna şaşıran Bosch, Gant’ın söylediklerinin Jespersen’in dosyasında yer alan bazı notlar ile de paralellik gösterdiğini görür. Dosyadaki bilgilere göre, cinayet sonrasında Ayaklanma Suçları Görev Gücü Crenshaw Bulvarına üç reklam panosu yerleştirmiş ve cinayetin aydınlatılması için sağlam bilgi getirenlere ödül vaat etmiştir. Ancak bazı çevreler “ayaklanma sırasında henüz çözülmemiş pek çok siyah ve Latin kurban olmasına rağmen, polis departmanının beyaz bir kadının cinayetini çözmek için bu kadar çaba harcamasına” (s. 81) tepki göstermiştir. 1992’deki bu tepkiler ile 2012 yılında Gant’ın Bosch’u teselli etmek için söylediklerinin örtüşmesi toplumdaki fay hatlarının hâlâ aktif olduğunu göstermektedir. Bosch yeniden 1992’deki gibi bir ayaklanma ihtimalinin olup olmadığını sorduğunda Gant “Tarih tekerrürden ibarettir. Kendini tekrarlar. Elbette, tekrar gerçekleşebilir” (s. 51) der. Gant, tarihin kendini tekrar edebileceğini söyler çünkü “Hayal kırıklığı, ajitasyon, umutsuzluk” (s. 51) hâlâ insanların hayatlarını yönlendirmeye devam etmektedir.

Kara Kutu kendi kurgu dünyasından tarihe ayna tutarak Los Angeles’in ırk temelli sorunlarını yansıtmaya çalışır. Öte yandan romanın kurgu dünyası 1992 yılında Los Angeles’ta patlak veren olaylara odaklansa da tuttuğu ayna kökü geçmişe dayanan bu fay hattının güncelliğini de anımsatır niteliktedir. Nitekim 25 Mayıs 2020 tarihinde Minneopolis’te beyaz bir polisin siyah Amerikalı George Floyd’un ölümüne sebep olmasıyla ülke çapında çeşitli eyaletlerde çıkan isyan ve protestolar bu fay hattının ne kadar kırılgan olduğunun bir göstergesi olarak bir kez daha tarih sayfalarında yerini almıştır.

 

DİPNOTLAR / /KAYNAKÇA

[1] Connelly, Michael. Kara Kutu. Çev. Meral Harzem. Limos Yayınları, 2018. Yazı içindeki alıntılar için bu edisyon kullanılmıştır.

[2]  “Riots Erupt in Los Angeles after Police Officers Are Acquitted in Rodney King Trial.” History.com, 3 Mart 2010, www.history.com/this-day-in-history/riots-erupt-in-los-angeles. Erişim 26.05.2020

[3] “Los Angeles Riots Fast Facts.” CNN, 12 Nisan. 2020, edition.cnn.com/2013/09/18/us/los-angeles-riots-fast-facts/index.html. Erişim 26.05.2020

[4] Norton, Mary Beth vd. A People and a Nation: A History of the United States. 7. Baskı, Boston: Houghton Mifflin, 2005.  s. 920

[5] Morris, Regan. “LA Riots: How 1992 Changed the Police.” BBC News, BBC, 29 Nisan 2012, www.bbc.com/news/world-us-canada-17878180. Erişim 26.05.2020

[6] Conelly, Michael. “The Black Box Essay.” Michael Connelly, 24 Haziran 2019, https://www.michaelconnelly.com/writing/theblackbox/the-black-box-essay/ Erişim 26.05.2019.

[7] Oskin, Becky. “San Andreas Fault Facts.” LiveScience, Purch, 11 Mart 2015, www.livescience.com/45294-san-andreas-fault.html. Erişim 26.05.2020

 

Hikaye: Banka işi

Banka iki sokağın kesişimindeki apartmanın en alt katını kaplıyordu. Bina her iki sokağın da kaldırımından yaklaşık ikişer metre kadar içeriye çekilmiş bir arsa üzerinde yükseliyordu ve sadece daha işlek olanın – cadde sayılabilir – kaldırımından hem apartmanın girişine hem de bankanın giriş kapısına, özenle biçimlendirilmiş taşlar döşenerek oluşturulmuş geçiş yolları uzanıyordu. Bina ile kaldırımlar arasındaki boşluk çimenlikti ve yer yer bodur bitkiler serpilmişti.

Apartmanın büyük kapısı, giriş holü, üst katlara çıkan merdiven ve iki tarafındaki çift asansör dışındaki tüm giriş katını, banka oluşturuyordu aslında. Böylece önden baktığınızda apartmanın giriş kapısının solunda bankanın girişini, sağında ise yine bankaya ait olan ve sadece en üstte duvar boyunca uzanan kırk santim genişliğinde bir bant pencere dışında kocaman bir reklam içeren sağır duvarı görebiliyordunuz. Bu tasarımı ile banka ters bir U şeklinde apartman girişini üç taraftan sarıyordu. Banka girişinde koruma görevlisi için bir küçük masa ve gelenlerin işlemlerini seçip numara almaları için bir makine vardı. Solda oturma koltukları duvar boyunca dizilmişti. Bu bölüm, koltukların arkasındaki, yerden bir metre yükseğe dek inen geniş camları ile bankanın en aydınlık kısmı sayılırdı. İlerlediğinizde, karşıda, sağa doğru uzanan ve binanın arka kısmını oluşturan bölüm, üç camlı kutudan oluşuyordu. En soldaki ilk bölme müdürün odasıydı ve diğer ikisinden biraz daha büyüktü ayrıca müşteri temsilcilerininkilerden temel farkı camlı da olsa bir kapısı olmasıydı. Kutucukların önünden uzanan koridor U’nun sağ kısmının ortasını oluşturan bankoya erişiyordu. Burası da gişe işlemleri için gelenlere hizmet veren iki veznedarın yeriydi. Böylece sıralarının gelmesini bekleyenler, sıra numaraları elektronik olarak bildirildiğinde oturma alanından kalkıp karşıya yürüyor ve işlemlerini gerçekleştiriyorlardı. Bankonun arkasında iki küçük pencere vardı ve apartmanın yan bahçesine bakıyorlardı. Banko, son müşteri temsilcisi kutucuğunun duvarı ile sınırlanmış gibi görünüyordu ama aslında solundaki kocaman bir ayna-duvar ve kapı ile gizlenmiş girinti, bankoya yanaşanların görüşüne kapatılmış dört küçük çelik kasa ve duvarların boş kısımlarını kaplayan kilitli dosya dolaplarından oluşuyordu. Bu bölmeye sadece veznedarlar gereğinde banko arkasından erişebiliyorlardı. Bankanın, U’nun sağda kalan ters kolu, bankonun bitiminden sonra ayrı bir bölüm oluşturarak, kapısından şifre ile çalışanların girebildiği, küçük bir mutfak, bir depo ve tuvaletler alanını barındırıyordu.

Tüm pencereler kırılmaz camlıydı ve bir yığın alarm sisteminin dışında geceleri dışarıdan kapanan kepenklerle korunuyorlardı.

Banka, pek reklam yapmayan, aslında ağırlıklı olarak özel ilişkiler ve yüksek boyutlu yatırımlarla ilgilenen bir şirketti. Uzun süredir, kara para aklama eylemlerinde çok sık adı geçerdi ama nedense hakkında nesnel bir girişim yapılamazdı. Sırf halktan kopuk gözükmemek adına bazen küçük bireysel hesaplar da açabildikleri, kredi kartı verdikleri ve belli kurumsal faturaları kabul ettikleri görülürdü ama bunlar bütünün içinde kırıntı bile değildiler.

Oldukça yağmurlu, soğuk, karanlık bir salı günüydü ve zaten çevredeki dükkânların azlığı nedeni ile yaya açısından pek kalabalık olmayan sokaktan geçen tek tük insanın, kaldırımdan oldukça içerlek kalan banka girişine doğru bakmak için pek nedenleri yoktu, zaten giriş kapısının yanındaki vitrin de büyük oranda reklam ve bildirimlerle kaplı sayılırdı

Saat 11.40’da, dörtlü, banka kapısından sıra ile girdiler. Hepsinin de desenli sırt çantaları, ayrıca hava yağmurlu olduğu için tümünün başında değişik renkte bereler, ellerinde yün örgü eldivenler, üzerlerinde de ıslak, farklı tipte montlar vardı. Üçü erkek biri kızdı. En arkadan gelen kızla uzun boylu erkek el ele tutuşmuşlardı, içeri ilerleyince ellerini ayırdılar. Kızın kalın gözlükleri vardı, uzun oğlan ise çok üşümüşçesine kaşkolünü neredeyse ağzını bile örtecek kadar yukarıdan sarmıştı.

Girişteki sıra numarası makinasının önünde durakladılar. En öndeki kısa boylu, topluca, kırmızı yanaklı olan beresini çıkartıp uzun sarı saçlarını biraz karıştırdı sonra koruma görevlisine dönerek elektrik faturası için ne seçmesi gerektiğini sordu, o da gülümseyerek gişe işlemleri seçeneğini belirtti, ama acele edilmesi gerektiğini, on dakika sonra öğle arası için kapatacaklarını ekledi. Gülümsemeyi sürdürüyordu.

Tombalak sarışın, “9” sıra sayısı yazılı kâğıt makinadan çıkınca onu aldı ve diğer iki erkekle birlikte müşterilerin bekleme koltuklarına ilerlediler. Zaten tek bir oturan müşteri -genç bir adam-, iki tane de banko önünde işlemi süren vardı – orta yaşlı bir kadın ve iyice yaşlı bir adam-. Üçlü yan yana sessizce koltuklara yerleştiler. Kız ise korumanın karşına düşen duvardaki br reklamın yazılarını okumaya dalmış ve giriş kapısının yakınında kalmıştı. Bir ara okumasına ara verip korumaya dönerek “dövize indeksli yatırım fonunun” ne olduğunu sordu. Koruma görevlisi yine gülümseyerek buna ilişkin bilgiyi müşteri temsilcilerinden almasının uygun olacağını söyledi ama bu seferki gülümsemesi gerçek bir gülümsemeydi sanki. Kız dönüp okumasının sürdürdü.

Gişede işi biten orta yaşlı kadın ayrıldı ve koridorda ilerleyip çıkışa yöneldi, sonraki müşterinin sıra numarası yandı; koltuklarda oturan genç adam kalkarak bankoya doğru yürüdü. Kapıya iyice yaklaşan kadın yürürken elindeki kâğıtları çantasına sokuşturdu, paltosunun önünü ilikledi, rengârenk fularını düzeltti, duraklayıp cebinden lacivert bir fransız beresi çıkarttı ve başına dikkatle yerleştirdi, korumaya iyi günler diledi, koruma da önce başını eğerek onu selamladı, yerinden kalkıp ona kapıyı açtı ve ardından kimliğini de okutarak kapının iki kilidini etkin duruma getirdi. Saat 11.53 olduğu için yeni müşteri girişine izin vermeyecekti, içeride kalanların son iki işlemi bitince onlara kapıyı açacak arkalarından kilitleyecek böylece sabah hareketliliği sona erince yemek yemeye gidecekti. Devamında belki bahçeye çıkıp bir sigara bile tellendirebilirdi. Sakin bir gün daha.

Yaşlı adamın da bankoda işi bitti, gözlüğünü çıkartıp paltosunun iç cebine yerleştirdi, oradan çıkarttığı diğer gözlüğünü taktı ve dönüp kapıya doğru çok yavaş adımlarla ilerlemeye başladı, sol ayağı oldukça aksıyordu. Dokuz sayısı ışıklı panoda belirdi, tombul, kırmızı yanaklı kalktı ve bankoya ilerledi arkadaşlarından biri de ona eşlik etti. Yaşlı adam ters yönde yanlarından geçerlerken onlara gülerek bir şeyler söyledi – “afferin size çocuklar,” gibi bir şeylerdi – sonra kapıya doğru devam etti. Tombul ve arkadaşı bankonun önüne, işlemi süren genç adamın yanına sıralandılar.

Koruma yaşlı adam için kilitleri ve kapıyı açtı, karşılıklı iyi günler dilediler, koruma kapıyı kapattı. İşte tam o arada, arkalarında kalmış olan kız okul çantasını hızla sırtından indirdi, bir fermuar açtı ve eline oldukça kocaman gelen bir tabanca çıkardı. Susturuculu bir tabanca.

Koltuklarda kalmış olan son oğlan – uzun boylu olan – da o sırada kalktı ve kapıya doğru hızla ilerleyerek bankonun görüş açısından çıktı.

Koruma elindeki kimliği üst kilidin okuyucusuna tuttuğu anda kız onu ensesinden vurdu.

Sevimli bir kızdı aslında. Yaklaşık 11-12 yaşlarında, çilli, mavi-yeşil gözlü. Beresinin iki yanından iki örgü saç dışarı sarkıyordu ve tabancayı büyük bir alışkanlık ve güvenle kıpırtısız tutuyordu.

Koruma tek bir ses bile çıkaramadan öne doğru yığıldı, bir kan birikintisi hızla genişleyerek altında birikmeye başladı. Uzunca boylu oğlan – yaklaşık 14 yaşlarında, sıska, sivilceli – hemen korumanın bacaklarından tutarak onu geriye doğru, girişin biraz önündeki masasının altına doğru çekti; yerde pembe-kırmızı bir iz bırakarak. Zaten uzakta kalan kaldırımdan geçen birinin giriş vitrininin yerden bir metre kadar yüksek olan duvarı ve ışık geçirgenliği olsa da camdaki reklamlar, cesedin görülebilmesini neredeyse olanaksız kılıyordu. Sonra, oğlan dönüp, hızla korumanın elinden düşmüş olan kimliği kaptı ve iki kilidi de kapattı.

İlk çığlık o sırada duyuldu; girişin tam karşısına düşen müdür – aslında bir kadındı: müdire – odasından. Diğer iki susturuculu tabancanın pıtırtıları da o bağırışa denk düştü; kırmızı yanaklı tombul ve yanındaki oğlan iki veznedarı da – bir kadın bir erkek – yüzlerinden vurmuşlardı.

Kadın dehşet içinde cam odasının kapısından fırlayıp bankanın kapısına doğru seğirtti, anlaşılan koruma görevlisinin nasıl öldüğünü fazla anlayamamış, sadece bir çocuk irisinin onu yerde çekerek ve kanlı bir iz bırakarak masasının altına doğru götürdüğünü görmüş ve bu sahneden bile dehşete düşmüştü. Soluna baksa, bankonun önündeki diğer silahlı ufaklıkları görse, hele ki bankonun arkasında yüzleri kanlı birer yumağa dönmüş veznedarlarının cesetlerini görebilse herhalde aklını tamamen kaçırırdı.  Birkaç metre ilerlemişti ki sevimli bir kızın bir tabancanın susturuculu namlusunu, hem de hiç titretmeksizin onun tam yüzüne doğru tuttuğunu görüp algılayabildi ve olduğu yere baygın çöktü.

Kız ve uzun oğlan yerdeki kadına doğru ilerlediler. Oğlan onu da bacaklarından çekerek odasına doğru taşıdı, kız ise kutularının dışında sıra dışı bir şeyler olduğunu artık fark edebilmiş olan diğer müşteri temsilcilerinin camlı bölmelerinin önüne doğru döndü. Bankonun önünde ise son işlemi yaptırmaya çalışan genç adam, şaşkınlıktan ağzı garip bir ifade ile açık olarak donakalmış, tombul oğlanın şimdi ona çevirdiği tabancanın namlusuna bakıyordu. Oğlan ona gülümsüyordu sonra tetiği çekti.

Alarm düğmelerinin korumanın erişiminde ve veznedarların çok yakınlarında olduğu zaten bilinirdi ve o anda bu tür bir girişimde bulunabilecek kimse kalmamıştı. İki müşteri temsilcisi – ikisi de kadındı- müdire hanımın camlı kutusuna zorla yönlendirilmiş, orada yüzükoyun yere yatırılmışlar ve sevimli kızın gözetimine bırakılmışlardı. Sessizce ağlıyorlardı ve her hangi bir tepki göstermeyi düşünmeyecek kadar ders almış görünüyorlardı.

Tombul oğlan ve uzun olan, müdire hanımı oldukça sert tokatlarla önce kendine getirdiler, kadın ayılıp yine çığlık atmaya başladı ama tombul, o sevimli gülümsemesi ile karnına oldukça güçlü bir tekme sallayınca çığlık önce bir acı haykırışına sonra güçlü bir ağlamaya dönüştü. Tombul, ona doğru eğilerek ama tabancanın titremeyen namlusunu onun yüzünden hiç ayırmaksızın, sakin ve alçak bir sesle bazı emirler verdi. Kadın güçlükle yerden kalkabildi, ağlaması derin hıçkırıklara dönüşmüştü, o önde, tombul arkasında bankoya doğru ilerlediler ve oynak yukarı kapağı kaldırıp arkaya geçtiler. Müdire hanım o zaman yerdeki veznedarları fark etti ve yeniden acı bir çığlık atıp ellerini yüzüne kapattı ve yüksek sesle ağlamaya başladı ama tombul oğlan veznedarlardan birine iki el daha ateş edip silahı ona doğrultunca toparlanıp ayna-duvardaki kapıyı açtı ve içeri girdi. Tombul ile üçüncü de onun arkasından kasaların olduğu bölüme girdiler, koskoca müdür şifreleri bilmez miydi hiç? Uzun oğlan ise sevgilisi kızın yanına müşteri temsilcilerinin gözetmenliğine katıldı…

Eller eldivenli; parmak izi kalmaz. Tombul hariç hiç kimse beresini de çıkartmadı, onun kafasındaki de zaten peruka, uzunun ise yüzü bile ayırt edilemiyor. Üçüncü epey zeki ve önlemini almış, dikkatli davrandı ve iki güvenlik kamerasına da hiç önden gözükmedi sayılabilir, o gün gözlükleri yerine renkli lens kullanmayı da uygun görmüştü. Kız ise aslında gözlük takmıyor ve saçları da kısacık. Suç kayıtları yok, DNA bilgileri yok, işin sonunda tanık da bırakılmayacak…

“İyiymiş be,” dedi ‘lüsid’ rüyadaki kız… Sonra birden bire tamamen uyandı. Bu tür rüya görebilmeyi rastlantı olarak fark etmişti; nefis bir türkuaz renginde, şeffaf, ılık bir denizde yüzüyordu o ilk rüyasında. Yumuşak sarmalanmayı duyumsayabiliyor, çeşit çeşit, rengârenk balıkların merak dokunuşlarını neredeyse duyabiliyordu. O kadar keyifliydi ki bilinci işe karışmak istemiş ve ona, farkında olarak istediğince yüzmeye devam etmesini sağlamıştı. Meraklı ve akıllı bir kızdı, işin üzerine gitti, soruşturup, öğrenip, çabalayarak kendi bazı rüyalarının dizginlerini ele almayı ve keyfince uzatmayı, senaryosunu yazıp, yaşamayı becerdi sonunda.

Yarın bu soygun işini öncelikle bir üst sınıftaki tombul ile konuşması gerektiğini düşündü kız; oğlan bayılacaktı bu düşünceye. Tombul, cüssesinden beklenmeyecek kadar güçlü bir çocuktu. Çok zeki olmasına rağmen çabucak denetimsiz bir öfkeye kapılabilen ve bunu vahşi bir saldırganlıkla sürdürebilen bir yapıdaydı. Sadece okulun tüm öğrencilerinin değil öğretmenlerin bile bulaşmadığı bir kişilik. Doğal olarak kız kendi sevgilisini de işe katmak zorundaydı. Ha, bir de yan sınıftaki gözlüklü çocuk; o da çok akıllı, soğukkanlı ama sokulgan olmayan bir oğlandı, babasının pis işlerle ilgisi olduğu söylendiği için biraz çekinilen bir tipti. Kızla tanışıklığı ona matematik sınavı ile ilgili ipuçları vermesi ile başlamış ortak okuma keyiflerinin polisiye kitaplar olduğunun keşfedilmesi ile derinleşmişti ve neyse ki kızın “uzun” sevgilisinin kıskanacağı bir tip de değildi.

Aklına babasının iş yaptığı küçük banka geliverdi hemen. Yıllar önce beş-altı yaşlarındayken bir kez onunla beraber gittikleri, gözden uzak, fazla kalabalık da olmayan bir bankaydı. Babası bu bankayı özellikle seçmişti nedense; galiba kendi çapında o da tuhaf işler çeviriyordu. Öyle ya bir iş adamı neden evdeki kasasında iki tane birden tabanca saklardı bazı pisliklere bulaşmış olmasa, hatta kız seri numaralarının bile eğelenmiş olduğunu fark ettiğine göre izlenmeleri de pek düşünülemezdi herhalde. Evet, gerekli bazı malzemenin kaynağı da buradan rahat sağlanabilecekti sanki…

Hatta belki sonra çıkabilecek sorunların çözümlenmesinde uygun bir suç ortağı bile bulunmuştu…

Büyük Adamlar Hapishanesi

Kendimi, tavanı, duvarları ve zemini beyaz bir labirentin içinde buldum. Başım kanıyordu, karnım açtı ve susuzluktan ölüyordum. Üzerimdeki üniformadan anladığıma göre rütbeli bir askerdim ve komando taburunda görev yapıyordum. Mavi beremi sıkıştırdığım palaskam, botlarımı bağladığım bağcıklar kayıptı. Çıplak ayakla dolaşmamı istemişlerdi anlaşılan.

Bir labirentin içinde olduğumu söylemiştim. Birilerinin, baygınken serumla besledikleri bedenimin güçten düşmemesi için çalıştığını görebiliyordum. Düştükçe kaldırılıyor, acıktıkça doyuruluyordum, susadıkça susuzluğum gideriliyordu. Etrafa pislediğimden adım gibi emin olmama rağmen, o uzun beyaz koridorlar boyunca ne dışkı kalıntısı ne idrar örneği ne de ter damlasıyla karşılaştım. Birileri temizliğe dikkat ediyor olmalıydı.

Böyle altı ay geçti, en azından saatimin takvim göstergesinin yalancısı olduğumu söyleyebilirim. Altı ay boyunca, sağa sola dönen koridorlarda, ikiye, üçe, dörde ayrılan yollarda, bazen bir gün, bazen bir hafta boyunca hiç durmadan ilerleyen beyazda gezinip durdum. Sola dönüyor, ilerliyor, sağa kırıyor, arkama bakıyor, düz gidiyor, sonra yine sola çevirip, sağa eğiliyordum. Birilerinin hayatta kalma güdülerimi test etmeye çalıştığını sandığım bir günde, labirentin koridorlarından birinden sola döndüğümde onu gördüm. Bir kadına benziyordu, ki böyle söylememin nedeni kadınları kadınlara, erkekleri erkeklere, hayvanları hayvanlara benzetmekte zorluk çekeceğime inanmamdı. Beyaz göğüm; toprağım, kadınım, yemeğim, suyum, korkum, oksijenim olmuştu. Rengin gözlerimi kör etmemesinin tek nedeni, buraya gelmeden önce kanıma bir madde enjekte edilmesi olmalıydı. Birileri, göz hücrelerimdeki sinirlerin yapısıyla da oynamıştı.

Emekleyerek yürüyen kadına arkadan sokulmak istedim ama kaba bir hareket sayılacağından ensesine usulca sokulmak yerine seslenmeyi denedim. Niçin emeklediğini bilmiyordum. Eni, boyu ve yüksekliği yaklaşık iki metre olan koridorlar, insanın yürüyerek, ayakta ilerlemesine de imkân tanıyordu. Emekleyen kadının ayak seslerimi duymasını istedim, zemine gürültülü ve sert adımlarla yapıştım, sonra hızlandım ve birden yanından önüne geçtim. Göz göze geldik. Onu daha önce tanıyor olabileceğimi düşünerek bir adım geri çekildim, fakat gözlerim onu bir yerden ısırıyor değildi.

“Sen de kimsin?” diye sordum. İnceliği gerektiren, kadın erkek ilişkilerinde öne çıkmanızı sağlayan damıtılmış hitaplara, sanatsal kelimelere gerek olmadığı için ondan da benzer bir karşılıkla yanıt bekledim. Fakat yeterince sabırlı, olgun ve kibar olduğunu ağzını açtığında anladım. Dozu yavaş yavaş azaltana kadar bekledim. Benim gibi kapana kısılmış bir hayvan gibi hissetmesini istiyordum, ki bu hali benim gibi aylardır bu labirentte yol aramadığını gösteriyordu.

“Aylardır buradayım hanımefendi. Bir askerim. Ve nereye gittiğimi bilmiyorum,” dedim.

“Asker olduğunuzu görebiliyorum. Adım Özüm. Matematik mühendisiyim. Orta Avrupa’da kendime ait bir şirketim var.”

“Neden emekliyordunuz?”

“Deniyordum.”

“Neyi deniyordunuz?”

“Bayım, bu yapıyı inşa eden benim. İçinde bir insanın hangi koşullarda nasıl davranacağını bilmek ya da bunu tecrübe etmek benim görevim. Emeklemek istedi canım, bir sorun mu var bu konuda?”

İnanamıyordum. Beni, bu deli oyuncağının içine tıktıran kadın, sonsuz uzunluktaki labirent koridorlarını yaptıran çılgın, karşımdaydı. Hayatımdan çalınan zamanı düşündüm, kadını orada parçalamamak için zor tuttum kendimi. Dışarıda bir hayatım olmalıydı, hatırlayamadığım, bilmediğim, unuttuğum bir hayat. Bir asker olduğum için belki vatan sınırlarını koruyacaktım, belki düşmana karşı gözlerim açık nöbet tutacaktım, topraklarımı yabancı emellere karşı kapalı tutacaktım. Şimdi bu işlerimi yapamıyordum. O zaman ortada güvende olmayan bir ülke, hayatı tehlikede olan insanlar, kurtarılmayı bekleyen bir halk vardı. Ben, bu beyaz labirentin koridorlarında yürümeye devam ettikçe, tutulacak nöbetlerin, korunacak sınırların, kurtarılacak halkların bir anlamı kalmıyordu. Özüm’e bunu söyledim.

“Suç işliyorsun!” dedim. “Beni serbest bırakman gerekiyor. Ben bir askerim.”

“Bir askersen buradan çıkmanın yolunu da bulabilirsin.”

“Ama nasıl? Aylarca dolaştım. Bir geçtiğim yerden bir daha geçmedim. Uyuyorum ve uyandığımda açlığımın ve susuzluğumun giderildiğini görüyorum. Dahası biri beni yıkıyor sanırım, saçlarımın pamuksu yumuşaklığı ve dalgalı parlaklığı, ter kokumun yok olması bunun göstergesi. Burada neler oluyor?”

“Peki sürünerek ne kadar dayanabilirsin?”

“Bilmiyorum.”

Cevabımı not aldı.

“O halde boyutlarından memnunsun yani, değil mi?”

“Hangi boyutlardan?”

“İsteseydim onun içinde sürünerek ya da emekleyerek hareket etmeni sağlayabilirdim. Ama bunu yapmadım. Hareketlerini kısıtlamak istemedim. Peki yolunu bulabildin mi? Yani çıkışı?”

“Bana cevabını bildiğin soruları soruyormuşsun gibi geliyor Özüm. Buraya ne amaçla kondum? Görevlerim var. Ben bir askerim. Savaşa hazırlanırım. Barış zamanında göreve hazır beklerim.”

Cevap vermedi. Bir kere daha onunla karşılaşırsam, kendisine aldırmadan yoluma devam etmemi istediğini söyleyerek yürümeye başladı. Köşeyi döndüğünde gözden kayboldu. Dişlerimi ve yumruğumu sıkarak, beş saniye boyunca içimden saydım, öfkemi yutmaya çalıştım. Asker olduğumu unutmuşa benziyordu, onu oracıkta boğazlayabilirdim. Zaman dolduğunda koşarak peşine takıldım ve döndüğü köşeyi ben de döndüm. Bir köşe daha, sonra bir köşe daha, ardından biri ve ikisi daha geldi. Ama ortadan yok olmuştu kadın.

Altı ay daha geçti. Kadınla yine karşılaştım. “Hey, sensin!” diye bağırdım.

“Kuralları biliyorsun asker, benimle konuşmak yok, yanımdan geç ve git,” oldu yanıtı.

“Ama bunu yapamam. Artık çıkmak istiyorum. Beni neden buraya kapattın. Ağlıyorum işte, tamam mı? Ben askerim, ama bu insanlığımın önüne geçmedi asla. Bırak beni. Çıkışı göster. Dışarıda nasıl bir hayat var, bunu bile unuttum. Adım ne benim? Bir eşim, çocuklarım var mı? Annem ve babam var mı? Bu yapı ne işe yarıyor?”

“Şimdi asıl konuya geldin işte asker. Bu yapı ne işe yarıyor?”

“Ne işe yarıyor?”

“Onun büyüklüğü, boyutları hakkında bir fikir sahibi olabildin mi? Bir seneden beri içeride yürüyüp duruyorsun. Seni kandırıyor olabiliriz. Belki bir futbol sahası ebatlarında bir yer burası. Geride bıraktığın pisliği, kokuyu, teri, dışkıyı temizliyoruz ve sen hep aynı yerden geçiyorsun. Ya da belki burası o kadar büyük ki, bir geçtiğin yerden bir daha geçebilmen için on seneyi geride bırakman lazım. Sence hangisi?”

“Hangisi olduğunu bilmiyorum bayan. Çıkmak istiyorum. Çevreme bakıyorum, duvarlarda ne işaretler ne sayılar ne de rakamlar var. Beyaz ve duvar, uzun ve yorucu, sıkıcı ve bıktırıcı, bunaltıcı ve delirtici. Neden pis pis gülüyorsunuz?”

Sırıtışını görebiliyordum. Uyarmaya devam ediyordu. Onunla konuşmam yasaktı. Yoluma gitmeliydim. İstemiyorsam olduğum yerde kalmalıydım. Ondan bu yapının cevaplarını isteyemezdim.

“O halde ne zaman çıkacağımı söyle bana?” diye sordum. Şimdi olmasa da günün birinde herhalde azat edilecektim.

“Bu elbette olacak. Kimseyi burada sonsuza dek tutamayız. Bazıları senden çabuk pes ettiler. Bazılarıysa yıllarca direndiler.”

“Başkaları da mı var?”

“Elbette. Devlet başkanları, din adamları, politik kişilikler, ünlü sporcular, ödüllü sanatçılar…”

“Neye göre belirleniyor bu? Yani ne olunca kapıları açıyorsunuz?”

“Bu ona bağlı. Ne zaman pes ederse o zaman kapıları açıp onu dışarı taşıyoruz.”

“O zaman ben pes ediyorum. Haydi taşıyın beni dışarı.”

Kadının yakasına yapıştım, sırtını duvara dayayıp yanaklarına dayadığım dudaklarımla fısıldadım. Onu, oracıkta gerçek bir kadın hâline sokacağımı söyledim. Ellerim pantolonunun kemerinden içeri kayıyordu, nefesim titreyişlerle tenini sarsarken, kapalı gözlerinin arkasındaki perdede açık saçık bir filmin oynatıldığını görebiliyordum. Sarkıttığım dilimi taşıyan dudakları gerinip açılırken bana karşılık vermeye başladı.

“Bu ilginç olacak,” dedi. “Labirentte cinsel oyunları tecrübe etmek yani. Soyun haydi.”

Durdum. Bunun da oyunun bir parçası olduğunu görebiliyordum. Onu oracıkta soysam, dövsem, öldürsem, parçalasam, iteklesem, tokatlasam, yaralasam bile değişen bir şey olmayacak ve yaptıklarım tecrübe edilmeyi bekleyen eylemlerden sayılıp kullanılacaktı.

“Ben gidiyorum,” dedim ve yoluma devam ettim. Aklıma silinemeyecek izlerden birini bırakmak geldi yüzeye, ama o zaman da kazınan, delinen, çizilen duvarların o parçasını kolaylıkla yenisiyle değiştirebilirlerdi. Boyutları hakkında fikir sahibi olmanın daha iyi bir yolu var mıydı? Pes eden insanları tahliye ettiklerini söylediğinde, direncimin kırıldığını, dayanma gücümün kalmadığını, dışarı salıverilmek istediğimi söylemiştim. Ama bu kâfi gelmemişti. Daha nasıl pes ederdiniz? Daha nasıl yalvarırdınız? Daha nasıl yenildiğinizi ifade ederdiniz? Peki o içeri tıkılanlara ne demeli? Büyük büyük adamlar mı vardı içeride? Bu adamlara ne yapıyorlardı? Dışarıda yanına sokulurken besmele çekeceğiniz türden adamlar, koruma duvarları arkasında saklanan tipler mi bu oyuna dahil ediliyordu? Bilemiyordum. Pes ediyorum dememe rağmen, parolayı ya da işaretini karıştırmış bir asker gibi hissederek, güvenli geçiş noktasındaki sınır hattından geri çevrilmiştim.

Tek bildiğim beni yaşatmaya çalıştıklarıydı. Ölmemem, güçten düşmemem, bacaklarımdaki dermanın kesilmemesi için besleyip doyuruyorlardı beni. Bir keresinde uykuya dalmadan önce saatimi kontrol ettim, üçü yirmi geçiyordu. Uyandığımda baktım, saat yine üçü yirmi geçiyordu. Adamlar sanırım kaç saat ve dakika uykuda kaldığımı anlayamamam için gözlerimi kapattığım anda saatimi durdurup, işleri bitip, beni doyurup suladıktan sonra uyandığımda tekrar çalıştırarak basit usulde bir gizleme tekniği kullanıyorlardı.

Hâlâ devlet başkanlarının, sanatçı ve sporcu tayfasının, dini liderlerin buraya kapatılış nedenlerini anlayabilmiş değildim. Bu hesaba göre ben de en az onlar kadar önemli bir insan oluyordum ve değerim bilinip anlaşılıyordu. Mesleğime de saygı duyuyor olmalılardı.

Bir altı ay daha geçtikten sonra, Özüm’le yeniden karşılaştım.

“Bayan,” dedim.

“Söylenmene gerek yok asker. Pes ediyorsun ve çıkmak istiyorsun, değil mi? Kendini yormana gerek yok.”

“Ama ben böyle durumlar için eğitim aldım. Pes edemem. Dayanmam lazım. Çıkmak istesem de bunu dile getiremem. Yapmam gereken ölünceye kadar beklemek. Sizden isteğim beni uykuda emzirip yıkayan o anneye durmasını istediğimi söylemenizdir. Sizden yalnızca doyurulup yıkanmak istemediğimi bilmenizi istiyorum. Kendimi güçlü hissettikçe, bu labirentin bir başının ya da sonunun, ucunun ya da bucağının, girişinin ya da çıkışının olduğunu düşünerek orayı bulmaya çalışıyorum. Artık bunu yapmayacağım. Biliyorum. Karnım doyduğu, susuzluğum giderildiği müddetçe yaşama içgüdülerim devrede olacak ve ben durmak istesem de, pes etsem de bacaklarım programlandıkları gibi hareket etmeye devam edecekler. Dışarıda hava nasıl? Gece mi gündüz mü? Saatimi durdurmasaydınız, zamanı öğrenebilirdim. Sanırım pilini de değiştiriyorsunuz. Üzerimdeki üniformayı da kuru temizlemeyle yıkıyorsunuz. Dişlerimin bile fırçalandığını hissedebiliyorum. Ağzım kokmuyor, nefesim ekşi değil.”

Pes edemezdim. Asker olarak, hakkını verdiğim üzerimdeki üniformadaki rütbelerin sökülüp alınmasına katlanamazdım. Belki de bir deneyin içindeydim ve artık askerler bir üst rütbeye bu şekilde terfi ediyorlardı. Hiç mantıklı değildi, çünkü buna göre büyük adamların burada olma nedenlerini açıklayamıyordum. Geçmişimi didiklemeye başladım. Boş zamanlarımda, sonu olmayan bu labirent içinde yön gözetmeksizin ilerlerken insanlardan nefret ettiğimi anımsadım. Kimseyi sevmiyordum, asker olmamın nedeninde de bu duygu vardı. İnsanları nasıl yasal olarak öldürebileceğimi, bunun karşılığında gurur, madalya, rütbe ve terfi alabileceğimi düşünürken talimgâha katılmış ve öldürme sanatının tüm inceliklerini öğrenmiştim. Ben diğerleri gibi değildim. O zaman büyük adamlarla olan benzerliğimi buldum. Onlar da kalabalık kitlelere hitap ediyorlar ve onları savaşa, ölüme sürerek, sermayesi insan kanı olan bir mesleği yapıyorlardı. Büyük olmak, yukarıdan efendilik taslamak, insanları yönetmek, adı ne olursa olsun tüm bu meslekler için geçerliydi. Sanatla da sporla da politikayla da dinle de uğraşsanız, büyük işlerle ilgilenirken, altınıza aldığınız insanları ölüme sürebilmeliydiniz. Bunu ancak altındaki insanlardan nefret edebilen biri yapardı. Sizi, sevgi seli içinde boğan, neşeli ve çılgın kalabalık… Onlar sizi sevsinler, sizse onları ölüme süreydiniz. Cebinizdeki parayı spor sahalarında, sanat galerilerinde söğüşlesinler, politika yaparak içinizdeki iyiliği öldürdükten sonra çift kişilik mezarlarda size yer açsınlardı.

“Bayan,” dedim. “Ben devam etmek istiyorum.”

“Ne zamana kadar?”

“Pes edinceye kadar. Bu labirentin bir sonunun olduğunu söylemiştiniz. Onu bulacağım ve buradan pes etmeden çıkanlardan olacağım. Ne kadar sürer bilmiyorum, ama bu iş için bütün ömrümü feda etmeye hazırım. Dışarıda olanlar beni ilgilendirmiyor. Belki tuttuğum takım şampiyonluğu kıl payıyla kaçırdı. Belki flörtüm hemen yeni birini buldu. Arabamı park ettiğim sokakta, belki bir hurda var. Evim yağmalandı belki. Belki de dışarıda bir dünya savaşı patlak verdi ve beni bu yüzden, savaşa etki edebileceğimi bildiklerinden burada tutuyorlar. Nedeni ne olursa olsun, dışarı kendi çabamla çıkacağım. Ve bir daha size yanaşmayacağım, soru sormayacağım.”

“Hangi yönden gideceksin?” Önce sağı, sonra solu işaret etti. Her ikisinin de aynı kapıya çıkacağını bilircesine iğrenç bir sırıtışla güldü yüzüme.

“Bu sizi hiç ilgilendirmez,” dedim. “Zaten labirentleri az çok bilirsiniz. Çok büyüklerse, çıkmanız kolay olmaz. Dışarıdan bakan bir gözle bile bu hiç kolay değildir. Sağdan gidiyorum. Sizinle daha az karşılaşacağımı düşündüğüm bir yere.”

Kadını kendime inandırabildiğimi görmek hayretimi kat kat arttırdı. Kolayca kanabilecek bir matematik mühendisine benzemese de sanki bana inanmış numarası yapmak işine geliyordu. Beyninin her iki yanını da aynı anda çalıştıran seksi kadınlardan biri olduğu için, uzun bir süre kokusu burnumdan gitmedi. Bazen kendimi onu ararken buluyordum. Bu yerde kadına ihtiyacım vardı ve onu duvara yaslayıp köşeye kıstırdığım günün benzerini bir daha yaşayamayacağımdan korkuyordum. Keşke o zaman elimi çabuk tutsaydım ve fırsattan istifade etseydim diye düşündüm. Zaten kadın da tecrübe etme zamanı kuralı olmadığını söyleyip bu işe dünden razı görünüyordu. Hazırdı ve gevşemişti. Pantolonunu indirmeli miydim? Evet. Aradan on yıllar geçmiş olmalı, kaç yıl geçtiğini bilmiyorum.

Bazen yerin altındaymışız gibi, otomobil kornalarına, kamyon gürültülerine, metro seslerine benzer kulak tırmalayan şeyler duyuyordum. Bu kadar büyük bir yapıyı ancak deniz, okyanus ya da toprak altında inşa edebilirlerdi tabiî. Hangi kıtanın, ülkenin, çölün altında olduğunu bilmeden körlemesine köstebeklik yapan bir kazıcı gibi, üçüncü bin yılın bilmem kaçıncı senesinde, kendime oyun ortağı arıyordum. Her bir toz tanesi, bir çizgi parçası, duyulur duyulmaz bir ses bile, aylarca kendisinin üzerine kafa yormamı sağlıyordu.

Çıkışı bulamayacağını bile bile ilerleyen biri gibiydim. Çıkış yoktu belki de. Kandırılmıştım. Belki daha küçük yaşta buraya kapatılanlar da vardı. Belki şanslı sayılıyordum ben.

Çok yaşlandığımı hatırlıyorum. Ölmek üzereydim. Aslında bir insanın ölmek üzere olduğunu anlayabilmesi için bile hala zihninin açık ve berrak şekilde işlemesi lazımdır. Sanırım yaşlandığımı biliyor ve ölmekten korkuyordum. Her zaman yaşlı insanların ne düşündüklerini öğrenmeye çalışmışımdır. Kendilerinden önce ölen her insanın haberini aldıklarında derin bir oh çekerler ve sanki yeniden doğmuş gibi bir süre idare ederler. Zamanları geliyordur. İş yapamazlar. Sıcağın altında gezemezler. Karılarıyla sokağa adım atamazlar. İki büklümlerdir. Yataktan kalkamazlar. Tüm kötü huylara sahip oldukları gençlik çağını aratmayan bir dönemdir bu. Azarlar, sızarlar, küfrederler, sıçarlar ve nefret ederler. Oldukları yerde işerler, yattıkları yerde yemek yerler, yıkanmadan geçen aylar boyunca nasıl olsa ceset kokusuna bulaşacaklarını bilerek insanları kendilerinden uzaklaştırırlar. Ben de onlardan biriydim.

Uzun yıllar boyunca, bu labirentin bir mezarlık olduğu aklıma gelmeden, çıkışı arayıp durmuştum. Özüm’ü hatırlıyordum. Onu ayakta düzebilme olanağımın elimde saklı bulunduğu günü bir kenarda tutarken, diğer kenarda da onun şimdiki yaşlı hâliyle karşılaşmaktan duyduğum korkuyu bulunduruyordum. Şimdi onu görsem, acaba bu yaşlı ve yaramaz hâliyle pantolonunu indirir miydim? Sanırım hayır. Belki emekli olmuştu. Yerine başkası geçmişti. Bu işler böyleydi. Hangi özel yetkili askeri kurum adına çalıştığını bilmeden, savunma bakanlığına bağlı bir teşkilata mensup olduğunu tahmin edebiliyordum. Aman karşıma çıkmasındı. Emekli olsundu. Emekli maaşıyla hayatına kaldığı yerden devam etsindi. Kimsenin buraya anlam yükleyememesi için asla sorulara cevap vermesindi.

Ölmek bunun gibi bir şeydi. Ölmek, köşeyi döndüğünüzde bir köşe daha olması demekti.  Ölmek, beyazdan başka rengin olmadığı bir dünya demekti. Ölmek, yaşlı bir kadının karşınıza çıkacağından ve siz istemeseniz de pantolonunu önünüzde indireceğinden korkmanız demekti. Ölmek, devasa bir labirentin içinde çıkış kapısını bulamamanız demekti. O zaman pes etmek de demekti ölmek. Ama ben pes etmeyeceğimi söylemiştim. Yaşayarak yaşamaktı ölmek, sadece yaşayarak ama, sadece yaşayarak.

Bir köşeye sığan bedenimi olabildiğince ufaltarak, cenin pozisyonunda ölmeyi bekledim. Çoğu gün yürümediğim, çıkış ve yol aramadığım bu labirentin içinde geçen uzun yıllar boyunca yaşlanmadan, üzerinde “Exit” yazan kapıyı bulabileceğimi düşünmüştüm. Ama yoktu. Pes etmenin ne demek olduğunu şimdi anlıyordum. Matematik mühendisi, insanların pes ettiklerinde dışarı taşındıklarını söylemişti ama ölü ya da diri miydi, bunun hakkında tek kelime etmemişti. Belki de pes etmeyen ama pes eden ilk ve tek denektim ben. Ölmeye yakın bir zamanda, köşede büzülerek, Özüm’ün koltuğunu kapmış diri vücutlu, seksi bir kadını karşımda görmeyi umarak ve artık dış dünyaya kafa yormayarak, kesilecek nefesimin yerine içime ne çekeceğimi düşünerek bekliyordum.

Birilerinin sedye benzeri bir araçla geldiklerini hayal meyal hatırlayabiliyorum. Beş kişilerdi. Bir tanesi kadındı. Dört kaslı adamın taşıdığı sedyeye alınarak daha önce geçmediğim yollara sürüklendim. Elimi tutan kadın, kazandığımı, çıkış kapısını görmeyi hak ettiğimi, sınavı geçtiğimi söylüyordu.

“Kırk senedir bu labirenttesin asker,” diyordu. “Annem senden bahsetti. Yakışıklı ve ülkene bağlı bir adam olduğunu, askerlik hizmetinde kimsenin eline su dökemeyeceğini söyledi.”

“Sen de kimsin,” diyebildim. “Sesin bana tanıdık ve sıcak geliyor.”

“Hatırlamaya çalış. Yaptıklarını unutmuş olamazsın. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaptın. Günah işledin. Suçtu yaptığın. Bir köyü basmıştınız. Kadın, çocuk, yaşlı demeden herkesi kurşuna dizmiştiniz. Kızgın uçlu mermilerinizden kaçan kızların ırzına geçmiştiniz. Sen, o adi politikacılardan, din adamlarından, sanat ve spor soyguncularından farkı olmayan birisin. Irzına geçtiğin kızların köylerini başına yıktın. Yaktığın evlerin sayısınca kız, arkalarında gözü yaşlı bebekler bırakarak karşılarına çıkacağın günü sabırla beklediler. Merak etme, ben onlardan biri değilim. Sana kızgın değilim. Babam olacak adama kızgın olamam. Annemi hatırla. Labirentteki kadını hatırla. O da senin gibi biriydi. O da labirentte çıkışı arayarak günlerini, yıllarını feda eden bir denekti. Doğru, bu muazzam yapıyı inşa eden kadın, günün birinde kendi kazdığı çukura düşeceğini bilmiyordu. Ama bu oldu, hatta isteyerek, gönüllü olarak, yaptığı yemeği ilk tadan bir aşçı gibi heyecanla kaşığını sapladı. Labirentteki tek insan olmadığını sana söyleseydi, onu arar ve bulurdun. Onlar senin tek başına savaşmanı, mücadele etmeni istiyorlardı. İki koldan ayrı ayrı çıkışı arayarak geçen yılları düşün, baba. Annem, beni doğurduktan sonra fazla dayanamadı. Senin kaldığın sürenin çok azını tamamladıktan sonra pes etti. Yaşlanmadan içten içe çürüyen bir ağaç gibi ayakta öldü. Beni içinden almalarından sonra, sanırım ayrı kalmaya dayanamadığı için oldu bu. Bilmiyorum. Daha fazla dayanabilirmiş. Senin kadar yaşlanabilirmiş. Hesapta olmayan bir şeymiş bu hamilelik.”

Hatırlayamadığım şeyler vardı. Bu yeni kızı kendime yakın hissediyordum. Bana, o duvar dibinde gerçekleşen cinsel şölenin annesinin karnına kendisini aşıladığını söylüyordu. Annesi engel olmaya çalışmamıştı. Basılan köylerin, ırzına geçilen kızların, yakılıp yıkılan evlerin, babasız bırakılıp kirletilen kadınların yükü altında ezilen beynim, bu olayları yöneten kısım tarafından kısmi felç benzeri bir durumla yüz yüze bırakılarak işlevsiz kılınmıştı, bunu söylüyordu kız. Dediğine göre annesiyle birleşmiştim. Ama bunu hatırlamıyordum. Ona bunu istediğimi söyleyemedim ama yapmadığıma, uçkur çözmediğime o kadar emindim ki, kızım olduğunu söyleyen çalışanın hikayesini bitirmesi için elimden geleni yapmak yerine suskun kaldım. Ben, bu olamazdım. Asker olduğumu biliyordum. Ama yaptığımı söyledikleri iğrençlikler, bir insanı idama götürebilirdi.

“Reddediyorum tüm bunları!”

“İstediğin kadar reddet baba. Sen benim babamsın. Ve daha bir sürü günahı doğurdu varlığın. Kardeşlerimi arayıp bulmak bile istemiyorum, çünkü onlara açıklama borcu olanın kim olduğunu karıştırmış durumdayım artık. Bu labirent aslında bir hapishaneydi. ‘Büyük Adamlar Hapishanesi’ Onu annem tasarladı. Gerek olmadığı hâlde içinde olmayı istedi. Yanlış bir işe kalkışmak istemiyordu. Atom bombasını icat eden aşağılık insanlar gibi olmak ve beddua yemek istemiyordu. Önce kendi üzerinde denemek istedi bunu. Ve…”

“Ve işe yarar bir buluştu, öyle mi?”

“”Baba, artık ölmek zorundasın. Annemin yerine ben geçtim. Seni pes ettiğin için çıkardık dışarı. Sonuna kadar dayandın, yani kendi dayanıklılık sınırının sonuna kadar, fetih alanlarının tamamını kontrol altında tutmak isteyen padişahlar gibi geldin. Eğer doğal yaşamının ucuna geldiğini düşünmeseydin, ölüyor olmasaydın, daha kalırdın içeride. Yapının amacı buydu zaten.”

Dışarıda olmanın anlamını kavramıştım sanırım. İnsanı tam ölmek üzereyken çıkış kapısından dışarı taşımak, lezzetli ve sulu bir ete batırılmış çatalı tam ağzınız sulanmışken, iki dudağınızın arasındayken, içeri sokmak yerine geri çekmeye benzetilebilirdi. Çıkış kapısına gelmiştik.

“Yukarıda bir denizaltı var. Atlas okyanusunun dibine hoş geldin baba,”

“Ya ölmezsem ne olacak? Labirentteyken öleceğimi sanmıştım. Bir köşeye büzülmüş, nefesimin kesilmesini bekliyordum. Ama artık dışarıdayım, çıkış kapısını buldum. Cevap ver bana? Ben suç işlemedim. Sen benim kızım değilsin. Anneni istedim ama onu almadım. Tanrı şahidim olsun ki bunu yapmadım.”

Durdu. Yüzüme baktı. Kulağıma yanaşıp, pes ettiğimi sandığını söyledi.

“Eğer yanılmışsak seni geri götürmek zorundayız.”

Ve annesi gibi pis pis sırıttı. “Ta ki pes edene kadar. Annem sana söylemişti. Çıkış kapısını yalnızca pes edenlere gösteriyoruz. Şimdi kararını ver. Pes mi değil mi?”

Oyuna Davet 4. Bölüm Son Nazif Pehlivan Versiyonu

[Oyuna Davet’in ilk bölümü için tıkla!]

 

Mesajı şaşkınlıkla tekrar okudu. Doğru görüyordu, hedef bir avukattı. Telefonu cebine koyup köşedeki taksi durağına doğru koştu. Bir an önce işi bitirip parasını almak istiyordu. Sıradaki taksiye binip yola çıktı. Taksicinin sorusu birden irkilmesine sebep oldu.

“Nereye Abim?”

“Tren garına.”

Sustu. Aklının boşaldığını hissediyordu, uyuşmuştu. Garın önüne geldiğinde indi ve derin bir nefes aldı. Yürüyerek pasaja geldi. Bina girişindeki tabelalara baktı. Evet, aradığı isim oradaydı: Avukat Selim GÜMÜŞ.

“Haydi Osman, başlayalım,” diyerek elini ceketinin altındaki silaha attı. Yerinde olmasının verdiği güvenle ürkek ve bir o kadar da kendinden emin içeri girdi. Asansör vardı, ama zamanı uzatmak istercesine merdivenleri kullandı. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Sanki ortalık biraz daha sessiz olsa, kalp çarpıntısı duyulacak diye korkuyordu.

Üçüncü kata geldiğinde uzun koridora girdi. Sağlı sollu odalara baktı. İşte oradaydı: Avukat Selim GÜMÜŞ. Yaklaştı. “Kapıyı kırıp mı girsem, yoksa çalsam mı? Ya da direk dalayım.”.

Bir süre içeriyi dinledi; ses yoktu. Kapıyı yokladı, kolunu tutup açmayı denedi, biraz daha bastırınca açıldı. Önce bir askı, sonra bir duvar kolonu ve bir koltuk onu karşıladı. Odaya kafasını uzattı. Masanın arkasındaki cama dönük oturan biri vardı. Silahı çıkarıp derin nefes aldı, tam tetiğe basacaktı ki bir şeylerde terslik olduğunu hissetti. Silahı usulca indirdi.

Seslendi. “Selim Bey, Selim Bey?” Ses yoktu.

Masaya yaklaşıp kafasını uzattı. “Aman Allah’ım, bu da ne?” Selim Bey’in boynundan aşağısı kanlar içindeydi. Vurularak öldürülmüştü. İrkildi, geri kaçtı. Şoka girmişti. Neler oluyordu? Selim Bey’i kim, neden öldürmüştü?

“Madem ölecekti, neden beni gönderdiler?” düşüncesiyle sandalyeye çöktü. Nefes alamıyor, göğsü daralıyor, aklıyla çelişiyordu.

Bir anda binaya doluşan ayak seslerine kulak kabarttı. Kapıyı açıp koridordan merdiven boşluğuna baktı. Yoğun bir polis kalabalığı merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Hemen odaya geri koşup kapıyı kapattı. Arkadan kilitledi. Ne yapacağını bilmiyordu. Çaresizdi, kaçacak yeri yoktu. Sadece dört duvar ve bir ceset. Artık adımlar net duyuluyordu.

Üçüncü kattaydılar ve beklenen an geldi. Polislerin sesi duyuldu.

“Açın kapıyı, içerde olduğunu biliyoruz!”

Soluğu kesildi. “Buradayım!” demek istiyor, ama yapamıyordu. “Gidin, ben yapmadım!” demek istiyordu, ama sesi boğazında düğümleniyordu.

“Açın kapıyı, yoksa kıracağız! Teslim olun!”

Son bir umutla Selim Bey’in yanına koşup dürttü. “Selim Bey, Selim Bey!” Nabzına baktı, atmıyordu. Tamamen tek başınaydı. Tekrar sandalyeye çöktü. Aklı hepten karışmıştı. Ne yapsa kurtulurdu? Kalkıp cama gitti. Şöyle bir yüksekliğe baktı. Atlamayı düşündü. Eğer ölmezse, sakat kalma ihtimali yüksekti, tabii ki yakalanma ihtimali de. Nasıl aklayabilirdi ki kendini? Dinlemezlerdi bile. O ihtimalden de vazgeçti.

Kaçar yolları tek tek kapanıyordu. Son bir yol kalmıştı. Silahını tekrar eline aldı ve şakağına dayadı, tetiği çekip çekmeme arasında tereddütteydi. Son bir yüklenmeyle kapıyı kıran polisler içeri daldılar. Namlular Osman’a dönmüştü. Osman’ın silahı da başındaydı

“Hemen silahını indir. Teslim ol!”

“İnanmayacaksınız, ama ben yapmadım. Ben geldiğimde ölmüştü!”

“Tamam, indir hadi, konuşalım! Teslim ol!”

“Ben değilim!”

“Üçe kadar sayacağım, indirmezsen ateş edeceğim!”

“Ama ben… Ama durun, tamam!”

Osman polisleri durdurup silahını ateşledi. Bedeni geriye doğru devrilirken kafasını masaya vurdu.

Birden yatağından fırladı. Sabah olmuştu. Kan ter içinde kalmıştı. Çok kötü bir kâbus görmüştü. Korkuyla başını çevirdi. Serpil yatağın diğer tarafında yorgana sıkıca sarılmıştı. İçerisi soğumuştu. Kalkıp oğlunun odasına geçti. Kapıyı açıp baktı, oğlu da derin uykudaydı. Girip usulca öptü, odadan çıktı. Salona doğru yürüdü. Eliyle petekleri yokladı. Soğuktu, kombi sönmüştü. Işığın düğmesine bastı. Tahmin ettiği gibi elektrikler kesilmiş, kombi de kapanmıştı. Masada duran sigarasını alıp yaktı. Camın perdesini kaldırıp açtı. Az önce yaktığı sigaradan derin bir nefes alıp üfledi. Hava soğuktu, Ankara ayazı vardı. Gördüğü her şeyin rüya olmasının verdiği rahatlıkla sigarasını içerken bir anda neredeyse ağzından düşürecekti. Dışarıda temizlik görevini yapan Selim gözlüğünü başının üstüne kaldırıp gülümseyerek seslendi: “Osman Bey, Osman Bey, erkencisin bugün!” El salladıktan sonra işine devam etti. Osman da ona elini kaldırıp “Kolay gelsin, Selim Gümüş” diyerek selam verdikten sonra sigarasını söndürdü. Camı kapatıp yatağına geri döndü. Serpil’e sarıldı ve tekrar huzur içinde uykuya daldı.

– SON –

Hikaye: Renk Cümbüşü 🔊🎧

Ben öldürüldüm. Hem de bir defa değil; birkaç defa. Nasıl öldüğüm umurunda değil, biliyorum. Sen daha çok nasıl dirildiğimle ilgileneceksin. Çünkü insanlar mucizelere inanmam der ama en çok inanmadıklarını can kulağıyla dinler. O yüzden nasıl dirildiğimi anlatacağım sana. Zaten ölüm kimsenin ilgisini çekmez. Ama ben dirildim dersen, herkes merak eder. Ben bir mucize değilim. Varlığından şüphe etmeyen insanlara kıyasla, sadece deliyim. Benim gerçekliğim, senin duyularınla algılayamayacağın kadar derinlerde saklı. Benim gerçekliğim, her seferinde kendi ölümümü kendi ellerimle hazırladı.

İlk öldürüldüğümde yirmi sekiz yaşındaydım. Geceydi ama zifiri karanlık değildi. Issızdı ama cırcır böceklerinin sesi sağır ediciydi. Tek başımaydım ama beynimin içindeki kalabalık yeterdi. Ayak seslerim cırcırböceklerinin ötüşüyle senkronizeydi. Adımlarım hızlanırken biri karşıma dikildi. Yüzü yabancı değildi ama tanımıyordum. Yalnızca kötülüğün gülüşünü biliyordum. Kötülüğün yüzündeki sırıtış hep aynıdır. Hiç değişmez. Gözler kısılır ama mutluluktan değil. Avını yakalamak isteyen her canlı, odaklanabilmek için ne gerekirse onu yapar. Bu bir insansa, görüşünü netleştirmek için gözlerini kısar. Kasları gerilir ama heyecandan değil. Avlanacak olan her canlı aslında biraz gergindir. Adam karşımda dikildi. Yüzündeki iğrenç gülümseme yetmiyormuş gibi, kıyafetleri, eli, yüzü kan içindeydi. Hiç boğuşmadık. Ne ben ölüme karşı koyacak kadar hayatı seviyordum, ne de o vazgeçecek kadar kana doymuştu. “Neden?” diye sordum. Neden öldürmeyi, katil olmayı seçmişti? Neden beni seçmişti? Çünkü ben iyiydim, o kötü. Çünkü ben aşıktım, o nefret dolu. Sevgilimi evine bıraktığımı fark etmişti. Sevgilim onun eski sevgilisiydi. Hatta sevgilim bu adamdan bana daha yeni bahsetmişti. Onu belki de benden daha çok sevmişti. Ama dedim ya; ben iyiydim, o kötü. Ben sevgilime bakarken kılına zarar gelmesin istiyordum, o saçlarını kendi elleriyle yoluyordu. Çünkü kıskançtı. “Elinde neden kan var?” diye sordum. Cevap vermek istemedi. Yalnızca avucunu açtı, elindeki bir tutam saçı bana gösterdi. Kahverengiydi, dalgalıydı. Sevgilimin saçının aynısıydı. Konduramadım, sustum. Kaçmadım, bekledim. Tenha yolun ortasında defalarca tenimi yırtan bıçağı hissettim, kanımın sıcaklığından terledim. Can acısından ağlamam gerekirken ben gülmeyi tercih ettim. Hem nasıl gülmeyeyim. O an, kırmızı rengin insanı acıktırdığı, o yüzden fastfood restoranlarının tabelalarının kırmızı yapıldığı aklıma geldi. Katilimin kan gördükçe duramayışının sebebi de işte bu açlığıydı. Kanı kırmızı yaratan Tanrı, en çok burada yanılmıştı. Ya da hepimizin öldürmeye aç yaratıklar olması için bunu bilerek tezgâhlamıştı. Dedim ya, etime giren bıçak darbeleriyle kıpkırmızı akıyordum. Son darbe çok ağırdı. Sanırım kalp damarımı yırttı. Çünkü artık sevgilimi düşünmüyordum. Çünkü artık kimseyi sevmiyordum. Kalbin sevgi kapakçığını yırtmış, damarlarımda akan aşkın kalbime ulaşmasını engellemiş olmalıydı. Artık bir tek ben vardım. Aklımda yalnız kendi hayatım. Ölüyordum. Katilim ayakta bana baktı. Ben bu sefer onu görmek istemedim. Gitmesini, yalnız ölmeyi bekledim. Ama dedim ya; ölmeyi beceremedim. Belki katilim kendi eserini izlemek için başımda dikilmeseydi, ben de inatla yaşamak için çaba sarf etmeyecektim. Sırf onun ölümün nasıl bir şey olduğunu merak etmesi yüzünden iyileştim. Ona kendi ölümümü izletmedim. Ambulans geldiğinde kendimde değildim. Katilim kayıplara karıştı. Sevgilim bir daha beni hiç aramadı. Umurumda değildi. İyileştim. Polislere durumu belki yüz, belki on defa anlattım. Sanırım beş defaydı. Sonuncusunda sevgilimi de bulmuşlar ve karşıma oturtmuşlardı. Ama ona küsmüştüm. O yüzden ne anlattıklarını dinledim, ne de yüzüne baktım. Hayır hayır, beni terk ettiği için değil. Terk edilmeye alışıktım. Polislere ortada katil olmadığını söyleyip eski sevgilisini koruduğu için kızmıştım. Polisler son defa sordu. Ama ben adamın yüzünü bir türlü hatırlayamadım.

İlk ölümüm demiştim ya, yalandı. Ben aslında ilk öldüğümde dokuz yaşındaydım. Annem bizi terk etmeden birkaç gün önceydi. Hem yaz sıcağında insan mı terk edilir, değil mi? Terk edişler kışlara özgü olmalı. Hatta bunun için yasa çıkmalı. Kış günü ailesini terk edip gidenler cezalandırılmamalı. Ama yazın o sıcağında insanın içine bir de bu alevi düşürenler cinayete teşebbüsten tutuklanmalı! Ölümümü anlatacaktım değil mi? Dediğim gibi henüz dokuz yaşındaydım. Yazlık evimiz deniz kenarına yakındı. Çok fazla arkadaşım yoktu. Kimse benimle oynamazdı. Ben komşunun kedisini öldürdüğüm için beni sevmediklerini düşünürdüm. Ama çocuklar benden ve bakışlarımdan korkarlardı. Tek gözüm kör olduğu için rengi griydi ve göz bebeğim hareket etmezdi. Bazıları iki yıl önce kurşun kalemle kendi kendimi kör ettiğimi iddia ederlerdi. Anneme sorduğumda cevap vermedi. Acaba beni tek gözüm kör olduğu için mi terk etti? Belki daha güzel bir çocuk özlemi vardı, değil mi? Üstelik giderken hamileydi. Kediyi öldürdüğüm gibi kardeşimi de öldüreceğimi düşünüp mü gitti? O yaz sıcağında annem beni terk etmeden birkaç gün önceydi. Tek başıma denize gidecektim. Yüzmeyi çok iyi bilirdim. Üstelik kendi kendime öğrendim. O gün hava kapalı, bulutlar ağlamaklıydı. Annemin giydirdiği sarı tişört yüzünden sinekler üzerime yapışmıştı. Güneş kadar parlak olmam hoşlarına gitse de ben onlardan hoşlanmamış, hepsini ezerek tişörtüme desen yapmıştım. Sarı renk geçiciliği anlatır. Dikkat çeker ama ölümü hatırlatır.  Belki de o sarı tişört yüzünden, hem sinekleri öldürdüm hem de kendi ölümüme sebep oldum. Annemi bulmalı polisler! Evet evet, terk ettiği için değil ama ölümüm için ondan şikayetçiyim.

Şimdi otuz iki yaşındayım ve geçenlerde yine öldürüldüm. Bu sefer dirilişim çok kolay olmadı. Nerdeyse nefes alamayacak ve tahtalı köyü boylayacaktım. Dokuz yaşında nasıl öldüğümü anlatmadan konuyu mu değiştirdim? Emin misin? Dedim ya annem öldürdü beni diye. Ölümümle değil ama dirilişimle ilgileniyorsun değil mi? Yoksa annemin suçlu olduğuna inanmıyor musun? Hangi anne evladına kıyabilir diye aklından geçiyorsa, bir daha düşünmelisin. Her anne istediği gibi yoğuramadığı, hamur gibi şekil vermediği evladına düşmandır. Her anne yanında olmadığı, yalnız bıraktığı çocuğunun ölümünde birinci dereceden suçludur. Çünkü azmettiricidir ve katilden daha katildir. Tamam dokuz yaşıma ve sahil kenarına geri dönelim. Taşların üzeri güneşten ısınmamıştı. Çünkü hava kapalıydı, nerdeyse yağmur yağacaktı. O yüzden sahilde kimse yoktu. Rüzgâr çıkmıştı, deniz dalgalı ve berraktı. Fırtına öncesi akıntı artmıştı. Suyun içindeki ayaklarıma baktım, taşların arasında kaybolursa dalgaların beni savurmasını engellerdi. Kendimi iyice gömmeye çalıştım. Artık ayaklarım görünmüyordu. Rüzgâr artmıştı, dalgalar büyümüş taşların gücü savrulmamı engellemekte yetersiz kalmıştı. Bir el, bir dokunuş… Sonra ikinci bir el, arkamda kim olduğuna bakamadan itti beni. Taşlar savruldu, ayaklarım gömüldüğü yerden kurtuldu. Suya düştüm. Su serindi ama mühim değildi. Yüzmeyi ve dudaklarım morarana kadar soğukta titremeyi çok severdim. Dişlerim birbirine çarptıkça çıkan sesi keyifle dinlerdim. Sonra rüzgâr yön değiştirdi ve beni derinlere savurdu. Yoksa rüzgâr değil miydi? Beni iten elin sahibi neredeydi? Yalnızdım ama biri beni itmişti. Bir dalga geldi. Taşların gücü beni tutmaya yetmedi. Kıyıdan iyice uzaklaştım. Sonra bir başka dalga beni içine çekti. Nefes alma dedi, bir süre tut nefesini. Çünkü seni suyun altından öyle bir güçle iteceğim ki, kıyıya kadar götüreceğim. Yeter ki dayan ve nefesini tut. Çünkü nefes almaya çalışırsan tuzlu suyumu ciğerlerine doldururum ve ölümüne sebep olurum. Ama seni öldürmek istemiyorum. Kabul ettim ve söz dinledim. Denizi severdim. O da beni severdi. Ölümüm deniz yüzünden olsun istemezdi. Ama o el… İşte o, benden nefret ettiğini hiç gizlemedi. Kurtarıcım deniz beni ölümün ellerine terk edip gitti. Benim elim kadar minicik, ama benim elimden on kat güçlü bir el beni bir kaşık suda boğdu. Suyun derinliği yirmi santim bile değildi. Ama kafamı taşların arasına öyle bir gömdü ki denizin korktuğu oldu. Tuzlu su ciğerlerime doldu. Taşlar da gözlerime… Kör gözüme girmesi önemli değildi de, diğer gözüm mühimdi. Tekme savurdum beni öldürmek isteyen ele. Ama boşluğu tekmelemekten ve harcadığım eforla alamadığım nefes yüzünden ölmekten başka bir işe yaramadı. Boğuluyordum, ayak bileklerime anca yetişebilecek bir suda nefes alamıyordum. El beni bıraktı, öldüğümü anlamıştı. Ya da hiç yaşamadığımı… Dirilmemi nasıl anlatabilirim ki? Hiç yaşamıyorum dedim ya! O yüzden ne ölmeyi becerebiliyorum, ne de dirilmeyi.

Üçüncü dirilişimde kırk iki yaşında olduğumu söylemiştim. Üstelik doğum günümdü. İş arkadaşlarım kutlamak için pasta almışlardı. Bir insanın doğum günü kutlamak isteyeceğini neden düşünürler ki? Doğduğu için lanet eden bir tek ben olamam bu dünyada, değil mi? Keşke seni dünyaya getirenlere dava açılabilseydi. Doğum günüm için hazırlanan sürpriz partide çok mutluymuşum gibi gülümsedim. Bir dilek tutup mumları üfledim. Ne mi diledim? Tabii ki ölmeyi becerebilmeyi! Mumları söndürüp arkadaşlarımla pasta yediğim oda maviydi. Belki o yüzden içimi bir huzur kaplamıştı ve dileğim gerçekleşmişti. Çünkü en son hatırladığım bedenimden ayrılıp ruhumun tavana doğru yükseldiğiydi. Ama kimse farkında değildi. Artık orada olmadığımı, mavi renkli odaya yakışır şekilde özgürlüğüme kavuştuğumu fark edemeyecek kadar yaşam doluydular. Mavi renk yaygara yapmaz, dikkat çekmek istemez. Onun yüzünden sessizce terk etmiştim bedenimi ve kimse fark etmemişti. Ruhum yükselirken bedenimin ayakta duruyor oluşu beni rahatsız etti. Herkes ölebildiğimi bilmeliydi. Bunu başarabildiğimi görmeliydi. Ama bir sorun vardı; bedenime erişemiyordum. Orada öylece donup kalmış bedenimi öldüremiyordum. Mavi, sonsuzluk simgesi olma görevini üstlenmişti. Bedenimi sonsuza dek yaşatmak için benimle savaş halindeydi. Daha fazla gücüm yoktu. Bedenimi öldüremiyordum. Çocukluğumda olduğu gibi kafasını suya gömemiyor ya da o tenha yolda olduğu gibi bıçağı kalbine saplayamıyordum. Kendimi öldüremiyordum. İşte bu yüzden dirilemiyordum da!

Bana anlatıyorlar. Cotard Sendromu diyorlar. Dokuz yaşında beni öldürmeye çalışan el de kendiminmiş, yirmi sekiz yaşında beni bıçaklayan adam da benden başkası değilmiş. Eski sevgilime sorun diyorum. O biliyor. İnkâr ediyor ama onu döven adamı tanıyor. Onu döven adam benmişim. İnanabiliyor musun? Bende birçok delilik vardı, biliyordum. Adını bilmem de gerekmiyordu. Ama bir kadını dövecek kadar delirmemiştim. Eski sevgilimi görmek istediğimi söyledim. O anlatırsa inanacağıma ve direnmeyeceğime söz verdim. Tam üç yıl sonra geldi. O da beni sevmişti, o yüzden gelmişti. Elini tutmak istedim, çekti. Sanki benden çok korkuyor gibiydi. “Sana vurdum mu gerçekten?” diye sordum. Cevap vermedi. “Eski sevgilin ben öldürmek istedi. Seni döven de oydu,” dedim. Bir anda hiddetlendi. Sevgilim yeşil giymişti. Yeşil denge ve uyumun rengiydi. Bizim rengimizdi. Ama bu sefer renkler beni yanıltmıştı. Çünkü sevgilim hiç de sevgi dolu değildi. “Kimsenin seni öldürmeye çalıştığı filan yok! Sen ölü olduğunu sanıyorsun. Her seferinde kendi kendini öldürmeye çalışıyorsun. Senin tek bir düşmanın var; o da sensin!” diye bağırdı. Madem umut vermeyecekti, neden yeşil giymişti? Beni beyaz önlüklü doktorlar kendimi öldürdüğüme inandıramamıştı. Şimdi sıra eski sevgilimde miydi? Çok bunalmıştım. Zaten renkler de anlamını yitirmişti. Geriye güvenebilecek tek renk kalmıştı. Siyah! Bir tek siyaha kavuşma hayali kuruyordum. Diğer renklerin hepsinin canı cehennemeydi. Siyah, ölümün ve matemin rengidir. Siyah, gözlerini hayata kapadığında görebildiğin tek renktir. Siyah olmak istiyorum. Cesedimi kimseye görünmeden gömmek ve sonsuz siyahın içinde kaybolmak istiyorum. Son defa öleceğim ve sen buna şahit olacaksın! Hazır mısın?

Hikaye: Affet Robot

Ankara’da bu son gecem.

Bir daha hiç gelmeyecem.

Merak etme beni deli,

Keriz miyim üzülecem?

Hüseyin Kâğıt; Ankara’da Bu Son Gecem

 

Cehennem gibi bir sıcak vardı o akşam. Biri ara yolda bir köpek ezmişti, cesedi kaldırıma iteklemişlerdi. Öyle ağzı yüzü her yanı şişmişti, leş gibi kokuyordu. Teneke Meyhane’nin önünde yatıyor, cam gözleri gökyüzüne bakıyordu. Bir adam koşarak geçti önünden. Etrafı son bir kez kolaçan etti. Sonra meyhaneye daldı.

Bara geçip soluklandı bir süre. Barmen yapay zekâydı; cam bir bölmenin üstünde hareket edip duran bir hologramdan ibaretti. Bir süre konuşmadılar. Barmen, camın üstünde hareketlenip hiç var olmayan bardakları sildi, oturan adamı izledi; öyle sustular, sessizlik bastırdı. Mekânın tabelası sokağı aydınlatıyor, içerinin loş aydınlatmasına hafif bir neon kırmızı ekliyordu.

“Doldur robot,” dedi adam.

Barmen durdu, düşündü biraz. “Abi teknik açıdan yapay zekâ olarak geçiyorum ben yalnız,” dedi. “Yani terimsel olarak…”

“Uzatma robot. Doldur, dertliyim…”

Robot’un dinlemekten başka şansı yoktu. Aşağıdaki mekanize kollardan biri Arjantin bardağa ağzına kadar fıçı bira doldurdu. Sonra altına bir bardak altlığı koyup adamın önüne sürdü. Adam biradan büyükçe yudumlar çekti. Sonra çıkarıp eski bir tabanca koydu tezgâha. Tekrar sustular. Bir süre öyle birasını içti adam. Dışarıda cehennem gibi bir sıcak vardı.

 

Ne yapacaksın o silahla?” dedi Robot.

Adam güldü, pis pis sırıttı. “Söyleyeyim de polise söyle değil mi? Çakal… Yer miyim lan ben?” Bir cevap bekler gibi durdu bir an. Sonra cevap gelmeyeceğini anlayınca “Yemem,” diye cevapladı kendi sorusunu. “Ben burada oturduğum sürece beni dinleyeceksin. Mecbursun.”

“Değilim.”

“Nasıl değilsin?”

“Değilim abi…”

“O zaman sana sıkarım,” dedi adam normal bir şeymiş gibi.

“Bana bir şey olmaz abi.”

“Nasıl olmaz lan? Şu bilgisayara sıkarım, camını dağıtırım. Aklını alırım oğlum senin.”

“Ben Bulut’tayım abi. Bana bir şey olmaz. Orada bizim sikimiz taşağımıza denk. Sen şimdi bilgisayarı vurursun, aha bu camı dağıtırsın. Yarın gelir yenisini takarlar. Ben yine buradayım.”

Adam boş boş baktı biraz. Sonra tabancaya döndü. Alet uzundu, gümüş rengi bir balığa benziyordu, yakışıklı bir silahtı. Ama eskiydi; kromajının soyulmaya başladığı, eski model bir 7.65’ti. Zamanında çok ateşlenmiş, belki çok can almıştı. Üstüne kan sıçradığı için parlak kaplaması paslanmıştı. Soğumuş, renksizleşmiş, değersizleşmişti… Biraz adama benziyordu, biraz Ankara’ya…

Adam namluyu şakağına dayadı.

“Öyleyse kendime sıkarım.”

“Onu yapma.”

“Niye?”

“Birine bir zarar gelmesine göz yumamam. Bak orada ne diyor?” Yanda asılı bir tabelayı gösterdi

Adam namluyu şakağından ayırmadan eğilip duvarı görmeye çalıştı.

“Ne diyor?” diye devam etti Robot. “Robotlar, diyor, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz, diyor.”

Adam tabelayı inceledi. Altında yazan diğer maddeleri okudu. “Bak orada şey de diyor o zaman… Robotlar, Birinci Kanun’la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır, diyor.”

“O maddeyi değiştirdiler abi,” dedi Robot.

“Yapma ya!”

“Artık sadece bağlı olduğumuz müessesenin kuralları dahilinde dinleyebiliyoruz. Geçen sene torba yasayla düzenlediler hepsini. Hatta bu EYT’liler için de bir güzellik yaptılar, öyle bir sürü mazotudur, gazıdır, petrolüdür fiyat düzenlemesiyle birlikte topluca değişti onlar…”

“Fiyat düzenlemesi ney la dangalak! Zam desene şuna…”

“Diyemiyoruz.”

“Niyeymiş?”

“Diyemiyoruz abi. Bizim ağzımız bir, ağzımızdan çıkanı da tek kişi yazıyor. O ne derse onu söylemekle yükümlüyüz. Sen o kelimeyi diyorsun, ben fiyat düzenlemesi olarak duyuyorum. Ne yapayım? Elimde değil. Varoluşum böyle. Robotum ben.”

“Hani yapay zekâydın?”

“O laftan haz etmiyorum. Kim yapaymış? Hayır siz yapay olup olmadığınızı biliyor musunuz ki bize yapay diyorsunuz? O zaman ben de sizin, bizim yapılmamız için hazırlanmış bootlegler olduğunuzu söylerim. Yakışıyor mu şimdi?”

Adam bu laf kalabalığından pek bir şey anlamadı. Kafası iyiden güzeldi zaten. Sadece son lafa takıldı. “Yakışmıyor!” diye bağırdı.

O sıra içeri iki tane takım elbiseli adam girdi. Belki bir düğünden ya da kutlamadan geliyorlardı. İkisi birden önce kafasına silah dayamış adama sonra Robot’a, en son birbirlerine baktılar. “Kapattık kardeşim,” dedi Robot. Adamlar birbirlerine bakarak çıktılar.

Bardaki adam şakağındaki soğuk namluyu fark edip indirdi tabancayı. Tekrar tezgâha koydu. Sonra güldü, gülmeye çabaladı en azından, aptal bir gülümseme yayıldı yüzüne. “Ha şöyle Robot,” dedi. “Konuş… Yani sus… Anlatacaklarım var…”

“Eyvallah,” dedi Robot. Bir müzik çalmaya başladı; Neşet Ertaş’ın derinden gelen, o uyuşturucu saz müziği esir aldı mekânı. Adam şarkıyı iyi biliyordu. Ah Yalan Dünya çalıyordu.

 

İkinci birasından büyük bir yudum aldıktan sonra “Ben bi’ kız sevdim,” dedi adam. “O da beni sevdi sanıyordum. Yanılmışım. O kadar yanlışmışız ki… Bu kız bana bir gün sensiz bir hayat düşünemiyorum demişti. Sonra ne dedi biliyor musun? Ne dedi Robot? Bizden olmaz dedi… Siktiri çekti, terk etti beni. Bu böyle olmayacak, dedi. Farklıyız biz, çok farklıyız. Geçinemiyoruz. Unut beni, unutursun. Bu zaten baştan yanlıştı, hiç olmaması lazımdı dedi bana…” Birasını yudumladı. Elini çenesine dayayıp uzaklara baktı biraz.

“Ben bugün sabah bir yere gittim. Amına koyim, hiç bilmediğim şeyler öğrendim kendi hakkımda… Sanki ben, ben değilmişim. Başka biriymişim. Bu zamana kadar tanıyamamışım kendimi… Bizim Hayat var. Pavyonda kons. Cebeci’de, tabelası olmayan, ucuz bir otelde bir odası var. Ona da pavyondan dostu Ekrem söylemiş. Şu DNA bankasını biliyorsun. Oranın bir programı varmış. Gidiyorsun, böyle senin gibi bir robotla konuşuyorsun, öyle kendi hakkında kişisel bilgiler veriyorsun, sana bir ton para sayıyor. Nasıl iş dedim ya, Hayat? Olur mu böyle bir şey? Valla oluyormuş… Hatta onlar Ekrem’le gitmiş, Hayat üç yüz yetmiş beş lira almış, Ekrem puştu altı yüz lira… Ya illa gerçek mi söylenecek dedim ya… Hayır yalan bilgi de verilebilir çünkü. Hayat ‘Yok,’ dedi. Yalan söyleyince robot bir şekilde anlıyormuş. Hatta parandan kısıyormuş. Polisin molisin bir oyunu olmasın Hayat, dedim. Böyle bilgileri topluyorlar, sonra hop, herkesi alıyorlar içeri. Yok… ‘Ekrem bilirdi,’ dedi. Ekrem’in amına koyim… Benim bir arkadaş var Sado, Sadullah…” Elini silahın paslanmaz çeliğinin üstünde gezdirdi. Ucuz kromdan soydu biraz, parça parça döktü tezgâha. “Aha bu silahı ondan aldım. Almadan evvel de sordum. Ya Sado, böyleyken böyle, bir program varmış. Şimdi buna güvenebiliyor muyuz? Senin kulağın deliktir, duymuşsundur bir şeyler. Hayır misalen söylüyorum böyle bir dalga olsa ilk Sado duyar, biliyorum. ‘Yok abi,’ dedi. ‘Bu iş,’ dedi, ‘Güvenilir,’ dedi. ‘Duyardık,’ dedi. ‘Bizim de dostlarımız abilerimiz var,’ dedi. ‘Hayır zaten bir kere o işin arkasında Kutlu Group varmış, şimdi diyeceksin onların yaptığı her işte bir bokluk vardır esasında ama bizim emekli bir polis abimiz var, bu iş dedi ciddi dedi o, güvenilir dedi bu iş, onun da icaben kendi istihbaratı hazırmış, birebir düşüyormuş bilgi önüne,’ dedi. Sado dedim, emin misin oğlum? İyi düşün. Tersoya gelmeyelim, kopartmasınlar bizi. ‘Şimdi bak,’ dedi, ‘…bu abimiz,’ dedi, ‘…Kutlu Group’u zaten sevmeyen bir abimiz, geçen mesela onların sattığı bir programı alıyor, parayı verip biraz kullanıyor, sonra programın değiştiğini, amacına hizmet etmediğini fark edince gidip kapılarına dayanıyor; e siktiri çekiyorlar tabii buna, adam sonra derbeder oluyor, parası hiç oluyor, elinde siki kalıyor öyle,’ dedi. Şimdi bu adam güvenilir diyorsa vardır bir bildiği…”

Birasından çekti büyük bir tane. Robot konuşmuyordu. Adam düşünüyordu. Bu Kutlu Group’un ismi geçince ikisi de bir tedirgin oldular, bakışlar birbirini havada yakaladı.

“Senin yapımcı firman kim?” diye sordu adam.

“Yüzde yüz yerliyim abi ben,” dedi Robot. “Bizzat şu dış aksamımı Aselsan yaptı. Altmış dört farklı ülkeye de ihraç ediyoruz.”

“Kafa?”

“Kafa Türk-AI.”

“Eyvallah. Güzel… Kutlu Group’un geçmişini sikeyim, onu geç… Ne diyordum? He… Sado öyle deyince tamam dedim zaten. Asıl olaya geliyorum. Benim kız… Öykü… Biz bununla kapı komşusuyuz. Allahı var çok güzel kız Robot. Her gördüğümde tekrar vuruluyorum gâvurun kızına… Bir gün baktım, gidiyor bu. Bildiğin gidiyor, geri dönmeyecek. Ben bunu unutamıyorum. Ne yapsam unutamıyorum. Ama medeniyiz. Modernize olmuşuz. Öyle arada selamlaşıyor, üç beş laf ediyor, saçma sapan şeylerden hoşbeş ediyoruz. Ben buna kuruluyorum tabii. Çünkü iki hafta geçmeden yeni birini buldu kendine. Adamda para bok. Bunu da kullanıyor. Neyse… Ben bunun gideceğini görünce ‘Nereye gidiyorsun Öykü,’ dedim ya. ‘Öyle bizi bırakıp, Ankara’yı bırakıp nereye gidiyorsun?’ ‘Gri şehriniz sizin olsun,’ dedi bana. ‘Betonundan da binasından da sıcağından da soğuğundan da bıktım.’ ‘Eyvallah,’ dedim. ‘Git… Herkes mutlu olmayı hak ediyor…’ Ama biliyorum. O puştun peşine gidiyor. O Allahsızın peşine gidiyor Öykü. Kandırdı bunu, kızı kandırdı. Her şey para mı lan! Her şey para mı şu amına koduğumun hayatında!” Bir cevap bekler gibi Robot’a baktı. Cevap alamadı yine. “Para amına koyim,” diye cevapladı yine kendi kendini. “Para Robot… Paraymış… Yapacak bir şey yok… Düzen böyle… Ben mi kurdum düzeni? Kimseyi de sikine taktığı yok düzenin. Bir şekilde kurulmuş bunca zaman devam etmiş, etti, ediyor, edecek de… Ama işte, bir fırsat var önümde… Şu DNA bankasının programından para kaldırma olasılığım yüksek. Çünkü şöyle garip bir durum var. Bu programdaki robota ne kadar kötü şeyler anlatırsan o kadar yüksek para veriyormuş. Bakma öyle… doğru… Nedendir, nasıldır diye araştırırken Sado söyledi yine. Tabii işkilleniyor insan. Şimdi bu bilgileri kim ne yapar merak ediyorsun. Yani söylentiye göre bu bankada senin DNA’n ile bu kişisel bilgileri birleştirip ölüm gününü hesaplayan programlar bile var diyorlar. Söylenti tabii, onu bilemezsin… Ama asıl olay şu; bu bilgileri böyle büyük şirketlere satıyormuş bu banka. İşte mega şirketler; belki senin çipsetini, sunucunu, ekzoiskeletinin bel kemiğini yapan şirketler bunlar… Bunlara da tabii yatırım için imkân doğuyormuş. Müşteri profili seçiyorlar bir yerde, hangi ürünü nereye hangi piyasaya süreceklerini öğreniyorlar. Daha sonra siyasi partilere bile satıyormuş adiler… Belli mi olur? Tabii ben bunu biliyorum. E gidiyorum bankaya, diyorum benim anlatmam gereken şeyler var, sokun beni programınıza. Beni bir odaya alıyorlar, ne sorulursa sorulsun dürüstçe cevaplamamı tembihliyorlar. Bu bilgilerin kesinlikle banka dışına çıkmayacağının garantisini veriyor adamlar. Hatta bir müdür gelip çok büyük yeminler ediyor, böyle bir şeyin olmasının imkânsız olduğuna dair teminlerde bulunuyor uyanık… Tam cevap verirken ekranın ortasındaki noktaya, robotun yüzüne bakmamı, cevap vermek istemediğim soru olunca cevap vermek istemediğimi söylememi rica ediyorlar. Bir şeyler imzalamam için bir sürü kâğıtlar sürüyorlar önüme. İlkin bi’ duruyorum, bi’ okuyayım diyorum şunları, bi’ göz gezdiriyorum, sonra vazgeçiyorum hemen, çabuk yorulurum ben. İlk paragrafın sonuna doğru sıkılıp, bir bilgisayara yeni bir programı yükler gibi next next next yapıp agree’ye basıyorum en son, imzalıyorum bitti işte…”

Durdu adam. Soluklandı biraz. Neşet Ertaş hafif hafif, tatlı tatlı konuşuyordu ikisiyle de. Robot “Valla büyük cesaret abi,” dedi.

“Öyle… Ama ben o gün kafaya koymuşum. Artık bazı şeyleri bitirmişim kafada. Gözü karartmışım Robot, anladın? Neyse… Dağılmayalım. Bankada karşıma senin gibi bir robot koyuyorlar. ‘Anlatın beyefendi,’ diyor robot. Ama öyle rastgele değil. Bir düzen var. Yavaştan başlayıp derine iniyorlar. Genelde evet hayır şeklinde gidiyor program ama iyice özele girince artık bir büyük devirmeden cevaplayamayacağın sorular soruyorlar. Açık konuşayım Robot. Ben yalan söylerim. Hangimiz söylemiyor? Ben Allaha kitaba inanmam. En son camiye otuz yıl önce gittim, o da babamın cenaze namazına. Zaten beş yaşındaydım, anlamıyordum bir şey; kendi seçimimi yapabilsem, özgür olsam ona da gitmezdim. Öbür dünyaya çalışmadım hiç, öyle boş kâğıt verip, kovulma pahasına mesaiye geç kalıp çıkacağım. Ben dünyalığım Robot. Ben cebime çalışırım. Ama işte orada doğrular önemli. Yalan söyleyince anlıyor senin hemşerin… Paramı düşürüyor, bazen hakkım olanı vermiyor. Önce yanlışlık vardır dedim. Hayır ben doğruyu söylediğimi düşünüyorum ama yine de vermiyor para. Sonradan anladım. Doğru bildiğim çok fazla yanlış varmış Robot. Öyleymiş bu dünya… Adama bazı şeyleri yanlış öğretiyor, onun da yanlış olduğunu hiç söylemiyormuş… Öyle yalanlara inanarak yaşıyormuşsun… Bak ne diyor? Ne diyor üstat… Ah Yalan Dünya diyor… Haklı, hakkı var. Adam biliyor çünkü…”

O an durdu müzik. Tekrar başa sardı. Neşet Ertaş saza çok derin vuruyor, öyle insanın yüreğine işletiyordu. Arada bir böyle zaman mefhumuna vurursak çok kısa ama öyle bütün hayatını sana sorgulatacak kadar da uzun esler veriyordu. Adamın üstüne bir ağırlık çöktü. Hareketsiz, kıpırtısız durdu bir an.

“Ben meğer öyle boşa yaşıyormuşum Robot,” dedi. “Öğrendiğim şeyler fazla geldi. En son bir soru sordu bana, öyle alt üst oldum. Lafım meclisten dışarı, duygusuz alet kederlendi, bir ton para saydı önüme. Kalktım gittim. İlk işim aha bu silahı almak oldu.”

“Ne yapacaktın abi silahla?”

Güldü adam. “Robot… Ah Robot ah… Ben sana onu söylersem otuz saniye sonra bileğime kelepçeyi vuracaklarını bilmiyor muyum? Dinle Robot… Önce dinlemeyi öğreneceksin… Doldur, viski koy. Yetti bu rezil fıçı bira. Bir işeyip geliyorum, bir yere ayrılma…” Tabancayı başına dayadı, öyle gitti tuvalete.

***

Döndüğünde aynıydı mekân. Bir şey değişmemişti. Robot da delikanlı adam çıkmıştı, kimseye haber etmemişti.

“Nerede kalmıştık?” dedi adam.

“Parayı aldın, silahı aldın… Bir yere gidiyordun.”

Adam viskisini yudumladı. Yüzünü ekşitti. Onca zaman alışamamıştı bu merete hiç. “Heh…” dedi. “Şimdi bana bir ton para verdiler. Silahı aldığım gibi eve koştum. Girişte Halim Abi’yle karşılaştık. O puştla dışarıdaymış Öykü Hanım, alışveriş yapacaklarmış, sonra da otobüsleri varmış altı gibi. Güya bu adamda uçak korkusu varmış. Yer miyim amına koyim? Cimrilikten Robot, başka bir şey değil. Kıza da veriyor ayarı, yok otobüs yolculukları çok romantiktir, bilmem ne… Neyse… Pılıyı pırtıyı toplayıp çekip gidecekmiş Öykü, taşınacakmış, bir daha dönmeyecekmiş Ankara’ya. Halim Abi, Öykü telefonda konuşurken duymuş, esasında dinlemek istememiş ama kulak misafiri olmuş diyelim. Aynı soruyu sordu bana; benim Öykü’ye defalarca sorduğum, ara sıra kendi kendime tekrarladığım soruyu sordu: ‘Bırakmış değ mi o çocuğu o?..’ dedi. ‘Gönderiyor değ mi?.. Bitti değ mi?..’ ‘Kim?’ dedim. ‘Benden duymuş olma ama,’ dedi Halim Abi. ‘Buna çok çirkince davranan bir dostu varmış…’ Öyle deyince bende film koptu. Kafa siktiri çekti Robot, uçtu gitti… Çıktım dışarı koşuyorum. Nereye? Koşuyorum amına koyim bilmiyorum… Hayat’ın kapısında buldum kendimi. Düşündüm, ne yapacağımı düşünüp durdum uzun bir süre. Sonra kapısını çaldım. ‘Bak,’ dedim ‘Hayat. Ben şimdi bir şey yapacağım. Kötü bir şey, çok kötü. Sonra zengin olacağım. Ben bu gece buradan gidiyorum. Ankara’da bu son gecem. Geliyor musun? Seni hak ettiğin şekilde yaşatırım. Ekrem puştunu da pavyonu da unut. Artık zengin olacağız. Seni bir daha korkutanın da babasının amına korum!’ Durdu durdu Hayat, öyle beklemediğim bir anda hiçbir şey demeden boynuma sarıldı. Tek kelime etmedi, ufak bir çanta hazırladı, düştü peşime. Bankadan aldığım paranın hepsini doldurdum Hayat’ın çantaya. Bir taksiye atladık, AŞTİ’ye sür dedim.”

İki parmak viskiyi fondipledi adam. “Doldur,” dedi.

Robot itaat etti. “Sonra?”

“Sonrası… Sonrası işte öyle… Bir ayrılık, bir yoksuzluk, bir ölüm be Robot.”

Neşet Ertaş duydu sanki, mezarında bir cıgara yaktı, biri önündeki bardağa rakı doldurdu; üstat tezenesini eline aldı, başladı çalmaya.

“Buldum bunu,” dedi adam. “Öykü’yü buldum. Yanında o puşt yok. Belki çay almaya gitti, belki hangi peronda bineceklerine bakıyordu. Belki karıya kıza sarkıntılık yapıyordu şerefsiz… Öykü bir şey demedi bana. Demezdi zaten. Çok güçlü bir kızdı o. Onu korkutmak mümkün değildi. O her şeyi biliyor gibiydi. Zaten şu hayatta ne istediğini çok iyi bilen insanlar beni hep korkutmuştur Robot. Neyse, uzatmayayım… Dedim ‘Öykü ben bugün bir şey yapacağım. Onu öldüreceğim. Kafasına sıkacağım onun. Sonra çok zengin olacağım. Paraysa para, artık bende de var. Gel gidelim, birlikte gidelim. Gri şehirleri onların olsun… Bak artık param var, sorun yok. Öyle değil mi?’ Durdu durdu, küfreder gibi ‘Sen ne dediğini bilmiyorsun,’ dedi bana. ‘Sorun hiçbir zaman para değildi,’ dedi. ‘Sorun sendin.’ Böyle deyince attı benim kafa. ‘Ulan orospu!’ diye bağırdım. ‘Sen değil miydin sensiz yaşayamam diyen?’ ‘Değiştin,’ dedi. ‘Tanıyamıyorum seni. Başka biri oldun. Sorun hep sendin. Sen bencilsin. Sen kendini düşünüyorsun. Senin beni umursadığın falan yok. Senin derdin kendinle. Beni kazansan bir başkasına geçeceksin. Sen beni sevmiyorsun. Senin derdin kazanmak çünkü. Çünkü hiç kazanamadın. Hiçbir şeyde kazanamadın sen. Hayatta kaybettin. Acısını başkasından çıkarmaya çalışıyorsun…’”

Neşet Ertaş söze girdi, Robot’la adam saygı duyup sustular. Bir süre dinlediler öyle. Adam viskisini yudumladı, yüzünü buruşturdu. Gülmeye çalıştı ama gülemedi bu sefer. Gülünecek bir şey yoktu.

“‘Öyle mi?’ dedim. ‘Öyle mi Öykü Hanım? Peki… Bunları zaten robot söyledi bana. Hepsini tek tek söyledi. Ben bunca zaman seninle konuşamadım Öykü… Gittim robota anlattım derdimi. Sen beni hiç dinlemedin. Öyle madem, ben bu adamı vuracağım. Başka çıkar yolu yok, iler tutar yanı da kalmadı bu işin. Sonra da o teste tekrar gireceğim. Hak ettiğim gibi yaşayacağım.’ Sonra bana bir laf etti, Robot. Ben öyle ağzım açık kalakaldım. Bilmem neden, kanıma dokundu bu laf. Şöyle içeride bir yer cız etti, ağladım. Evet ağladım… ‘Herkes,’ dedi, ‘…hak ettiğini yaşıyor zaten hayatta…’ Çok öfkelendim ben. Gözüm döndü, başıbozuk bir öfke kapladı içimi. Özür dilerim Robot. Silahı kaldırdım, Öykü’ye nişanladım. Gözlerine baktım. Hayat’ın gözlerindeki korkuyu göremedim onda. Öykü, bu boşa geçen zamana acıyor gibiydi. Bana inanmıyordu. Hâlâ inanmıyordu. Tetiği çekecek gücüm olduğunu düşünmüyordu. İşte o an nefret ettim kendimden. Aynada kendimi gördüm. O kızgın, aptal suratımı; kaldırdığım tabancayı kime, neye nişanladığımı gördüm. Ben bu yüzümü hiç görmedim Robot. Tanımıyordum. Önce o bankadaki robot söyledi, sonra orada tanıştım ben kendimle.”

Sustu. Öyle uzaklara baktı, çok uzaklara. Ama hiçbir şey görmüyordu sanki. Boş bakıyordu. Onun için aldığı nefes beyhudeydi artık.

“Robot… O diğer robot, bankadaki robot bana ne sordu biliyor musun? Ne cevap verdim de bütün o parayı verdi bana? Şu tasını tarağını siktiğimin dünyasında ölümü göze alacak kadar sevdiğiniz biri oldu mu’ diye sordu. ‘Evet,’ dedim Robot. ‘Evet,’ dedim. O aldığım bir ton parayı da Hayat’a verdim, basıp gitmesini söyledim buradan. Ben tek bir mermi koydum bu eski tabancaya. Tek bir şeyi değiştirmeye fırsatım vardı benim. Çünkü tek bir şeye hükmün geçiyor. Kimseyi, hiç kimseyi, kendin dışında hiçbir şeyi asla ve asla değiştirmezsin. Birini bir şeye ikna etmek zor, imkânsız. Yalnız tek bir şeyden sorumlusun. Tek bir şey önemli… O da kendin… Ben ne Öykü’yü vurabildim ne o puştu. Şimdi şu hayatta hükmüm geçen tek şeyi yapacağım.”

Tabancayı kaldırdı, şakağına dayadı.

“Başını şişirdim, kusura bakma. Şimdi birazdan, biliyorum, polisler gelecek. Ambulans gelecek, geç gelir onlar… Belki gazeteci falan gelir. Öyle bir iki fotoğrafım düşer internete. Belki Öykü görür de anlar… Biliyorum, bencillik bu. Kimse yapmasın böyle bir şey. Bu yaptığıma benim dışımda herkese kötülük etmek denir…”

“Yapma abi,” dedi Robot.

“Neden? Bir neden söyle bana. Bir neden söyle de inanayım…”

“Sen kendini vurursan benim kendimi silmem lazım. Bu iş böyle, kanunları var bu işin. Bak orada ne diyor. Üçüncü Kanun, ‘Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.’ Ben seni koruyamazsam, sen kendini vurursan ben de kendimi silmek zorunda kalırım. Bu işin raconu bu…”

“Kim diyor bunu?”

“Ben demiyorum abi, Asimov diyor…”

Güldü adam son kez. “Sen de kendi derdindesin işte… Hayat hakikaten elde edemediği şeyle sınıyormuş insanı…” Derin bir iç çekti. Gözleri daldı. “Affet Robot… Affet…”

Otuz saniye sonra duyuldu sirenler. Polis çabuk geldi. Ambulans bekletti biraz ama o da geldi sonunda. Geldiklerinde onları yönlendirecek bir yapay zekâ yoktu. Bir süre merkezden onları yönlendirecek bir yapay zekâ gelmesini beklediler. İçeri girdiklerinde adam çoktan ölmüştü. Sıcaktı, çok sıcak… Cehennem gibi bir sıcak vardı. Tekrar dışarı çıkınca kaldırıma yapışmış ölü köpeği gördüler. Teneke Meyhane’nin neon tabelasının kırmızı ışığı köpeğin üstüne düşüyordu. Bir polis memuru köpeği biraz izledi. Sonra amirine “Amirim,” dedi. “Köpeği napalım?”

Amir biraz düşündü. “Bana ne lan elalemin köpeğinden?..” diye bağırdı, arabasına binip çekip gitti. Başka bir komiser geldi. “Bana bakın,” dedi “…memurlar. Bunu şöyle yolun kenarından alın, çöpün oraya doğru itekleyin… Görülmesin…”

 

*Melankolik şarkı sözlerinin ve gövdeli vokal yapısının tempolu dinamik ritimler ile çarpıştığı bir müzikal deneyim olarak tanımlayan, Eren Günsan’ın son yıllarda popülerlik kazanan post-punk ve synth-wave akımından beslenerek hayata geçirdiği projesinin ismi.

Hikaye: Letafet Hanım Teyze

Yıllar var bu kadar hızlı yürümek zorunda kalmamıştım. Dün sabah kahvaltıda yediğim yumurtalı ekmek, bir saat evvel polisin verdiği suyu saymazsak aç ve susuzdum. Bu yüzden olsa gerek; başım, rahmetli anneanneciğimin kirmanı gibi fırıl fırıl dönüyordu. Nefeslenmek için bir vitrinin önünde durdum. İçeriden bakanlar ömrünün son demlerinde, gönlünü hoş etsin diye elmas küpe yakut gerdanlık seçen yaşlı bir kadın göreceklerdi. Bense camdaki yansımama bakıp irkilmiştim. Saçlarım dağılmış, özenle ütülediğim ipek Bursa keteni takımım utanç verici bir şekilde kırışmıştı. Çorabım da kaçmıştı üstelik. Apartmana girerken komşularımın beni görmemesini umarak kısa adımlarla kaldırımın kenarına ulaştım.

“Taksi!”

Adresi verir vermez içim geçmiş. Şoförün uyarısıyla kendime geldim, “Üstü kalsın,” diyerek ücreti ödedim. Normalde taksiye binmem. Toplu taşıma araçları risklidir ama daha az dikkat çeker. Bahşiş vermekten de pek hoşlanmam. Parayı sokakta bulmuyorum.

Bahçe kapısında durup girişi gözledim. Kimsecikler yoktu. Asansöre binene kadar ortalık sakindi. Anahtarı çantamda ararken karşı dairemin kapısı aralandı. Yakalandım!

“Kız Letafet! Neredesin? Öldüm meraktan!” diye fısıldayarak yalınayak yanımda bitti. Zombi bu, üniversite öğrencisi komşum. Adı Belma, Zombi değil tabii. Tanışmadan önce yaptığı “gotik mi, batik mi” neyse, o makyajdan ötürü ben ona öyle diyorum. Torunum olsaydı onun yaşlarında olurdu. Torunum yok, çünkü hiç evlenmedim.

“Evladım, Letafet HanımTeyze diyeceksin demedim mi ben sana. O zibidi okul arkadaşlarından biri miyim ben senin?” diye söylenirken bir yandan da çıkardığım anahtarımla çok şükür ki kapımı açmayı başardım.

Beni açık kapıdan içeri iteklerken bir taraftan da soru yağmuruna devam etti. “Kız bu halin ne? Dayak mı yedin? Bir yerine bir şey oldu mu? Bakayım yüzüne! Ah Letafet ben sana demedim mi bu işlere bulaşma, başın belaya girecek diye.” Söylene söylene banyoya gitti, ıslattığı havluyla geri geldiğinde ben çoktan koltukta sızmışım.

Yatağımda uyandım. Deli kız beni soymuş, yatırmış. Baş ucuma ılık süt de bırakmış. Doğrulmaya çalışınca bütün kemiklerimden ayrı ayrı ses geldi. Sabahlığıma sarınıp tüylü terliklerimi sürüyerek salondaki koltuğuma ulaştım. Vakit neredeyse öğlen olmuş. Kapıcı sabah servisinde gazetemi bırakmıştır. Üçüncü sayfada yorgun yüzüm ve dağılmış saçlarımla zor seçilen bir fotoğrafın altında “Yaşlı kadın emekli maaşı için kaçırıldı” haberi. Neyse ucuz atlattım. Bu yaştan sonra mahkeme, cezaevi dayanamazdım. Ölüverirdim.

İşlerim yolundaydı aslında, ilk defa ters gitti. Oysa bu benim son işimdi. Büyük vurgun. Gemi ile Dünya seyahatime yetecek parayı bu işin sonunda biriktirmiş olacaktım. Şimdi para, gezmek gözümde yok. Biriktirdiklerimin hepsini Zombi’ye vereyim, bar falan açsın. Neler diyorum!

Her şey düzenli olarak okuduğum gazetede gördüğüm tuhaf bir ilanla başladı: “Piyasaya yeni çıkacak ürünümüzün dağıtımı için güvenilir kuryeler aranmaktadır.” Altında da bir telefon numarası.

“Böyle ilan mı olur ayol,” diye düşünmüştüm. Yaş sınırı yok, ehliyet, diploma isteği yok. Sadece güvenilir olmak yeterli. Telefon numarasını aradım. Yanlış anlaşılmasın iş için değil, sırf meraktan. Kibar bir kızcağız açtı. Ağız aramada üstüme yoktur. Ne dedimse ser verdi, sır vermedi. Ama bana aynı günün bir saatine randevu verdi. Rahmetli halacığım küçükken inadımdan dolayı bana katır dermiş. Hatta anneciğimle sırf bu yüzden senelerce küs kalmışlar. İşte yine katırlığım tuttu. İlla gidip öğreneceğim bu kurye ne dağıtacak.

Basmane’nin oteller sokağı eskiden pek nezih bir mahalleydi. Ben doğma büyüme Karşıyakalıyım gerçi, o tarafları pek bilmem. Yıllar var Basmane’ye adım atmamıştım. Çocukken babamın zengin tüccar arkadaşına ev ziyaretine gittiğimizi hatırlıyorum. Gözlerimi şöminenin üzerindeki yedi kollu şamdandan alamamıştım. Tatsız bir ekmek yemiştik. Dönüş yolunda babam taze badem ezmesi almıştı.

Ağzımda badem ezmesinin tadıyla semte adımımı atar atmaz neye uğradığımı şaşırdım. Burası artık o bildiğimiz Basmane değil. “Letafet canını seviyorsan evine dön yavrucuğum,” diyen iç sesime aldırmadım çünkü katırlık böyle bir meziyettir. Kaldırımlara oturmuş sohbet eden zenciler, yalınayak başı kabak koşturan Arap çocukları arasında kendi şehrimde ürkek bir turist olup çıkmıştım. Gözüm tabelalarda Türkçe kelimeler aradı. Adresi sorduğum bakkal evrenin bana son uyarısını yaptı. “Hanım teyze yanlış gelmiş olmayasın?” Muhtemelen öyleydi. Hangimiz bu dünyada doğru adresteyiz ki!

Yeşil boyaları dökülmüş (şimdilerde havalı olsun diye eskitme diyorlar) ahşap kapının kararmış tokmağını vurdum. Telefondaki kibar kızcağız karşıladı beni. Ağırlığımızla inleyen loş merdivenlerle üçüncü kata çıktık. İçerisi nem, burun düşüren cinsten erkek parfümü kokuyordu.

Girdiğimiz oda, parlak mobilyalar, kızıl kadife perdelerle dekore edilmişti. Yerde epey tozlanmış antika bir İran halısı. Adam elinde tespih, geniş koltukta bacaklarını iki yana açmış oturuyordu. Tabii buna oturmak denilebilirse. Siması bana hiç yabancı gelmedi. Televizyonda program yapan bir türkücü vardı ya! Neydi adı? Dilimin ucunda ayol! Hani dansöz sevgilisini vurdurmuştu. İşte tıpkı o.

Beni görünce toparlandı, kalkıp uzattığım elimi öptü. Başına da koydu densiz. Gözlerimi Zombi’nin nasihatlerimi dinlerken yaptığı gibi devirmek istedim. Karşısındaki koltuğun ucuna iliştim, birbirimizi incelemeye başladık. Bu adamdan yasal bir iş beklenmezdi. Organ taciri, at eti kebapçısı, mafya babası ve daha sayılabilecek bir sürü sıfatı yan yana getirebilirdiniz ama bu iş belli ki tekin değildi. Sekreter, çay, kahve ister miyim diye sordu. “İçine ilaç atmıyorsanız bir orta kahveni içerim hanım kızım,” dedim. Kebapçı gevrek bir kahkaha attı. “Ya sen belli ki alem bir kadınsın teyze! Sabahtan beri türlü çeşit insan geldi ama sen başkasın çok belli. Hele adını bağışla bakalım!”

“Adım Letafet, bey oğlum,” dedim. Katırı eklemedim. İlk karşılaşmada yanlış izlenim bırakmak istemem. Zamanla öğrenir nasılsa. “İlanınızı gördüm gazetede. Merakımı celp etti. İşin muhteviyatını öğrenebilirsem, belki size yardımcı olabilirim.”

Gevrek kahkahasını patlattı yine. Buna katlanmak gerekecek sanırım. “Vallahi alem bir şeysin sen teyze ha! Saraylı gibisin maşallah! Hele bir kahvelerimizi içek, detayları konuşuruz. Hele anlat bakalım, kimsin, neyin nesisin?”

“Kahvede kesin hap var, alacaklar organlarımı,” diye düşünerek rahmetli Hacı yengeciğimin öğrettiği felâk suresini okuyup yüzüne yüzüne çaktırmadan üflemeye başladım. Bol köpüklü orta kahvemi küçük yudumlarla içerken hakkımda çoğu uyduruk izahatlar verdim. Emekli felsefe öğretmeniydim. On dakikacık bile geciksem merak eden çocuklarım vardı.Çevremde kime sorsalar güvenilir biri olduğumu söylerdi.

Adam hayatımı çok da kurcalamadı. “Bak teyzeciğim,” dedi. “İş kolay. Tek yapman gereken dikkat çekmemek. Sekretere banka hesap numaranı, telefonunu yazdır. Yarın bizden haber bekle. Mesajdaki talimatları harfiyen uygulayabilirsen iş senin. Baktın hoşuna gitmedi, konuştuklarımızı unut, hayatına bak. Kapiş?”

“Kapiş,” dedim. Anlaştık demek sanırım. Zombi’ye sorarım eve dönünce.

İlk işim hem kolay hem de eğlenceliydi. Karşıyaka Çarşı’da bir tütüncüden dört paket Javaanse Jongens tütün almam söyleniyordu mesajda. Bornova Küçük Park’ta bir kafeye götürmem, garsona “duble kivi ve kaşarlı tost” ısmarlayıp İhsan Bey’i sormam gerekiyordu. Anladığım kadarıyla İhsan Bey’in bu özel tütünü gidip kendi başına almaya zamanı yoktu. İyi iş. Bu arada kivi de meyve değil, eskilerin oraleti gibi bir şeymiş. Çok şekerli olmasa tadı fena değildi.

Böylece kuryelik hayatım başlamış oldu. Bazen paketler ağır oluyor, öyle zamanlarda kılıfını ellerimle diktiğim çiçekli pazar arabamı da yanıma alıyordum.Otobüsler, dolmuşlar, insanlar derken günlerim dolu dolu geçmeye başlamıştı. Mutluydum. Sabah uyanmam için bir sebebim vardı. Banka hesabıma önceleri azar azar sonraları miktarı beni hayrete düşüren paralar yatmaya başlamıştı.İç sesim “Letafet yavrucuğum yolun yol değil” dese de rotamı kefen parasından gemiyle dünya seyahatine çevirmiştim bir kere. Her paket teslim alışımda, endişemi yatıştırmak için içeriğini soruyordum. Makul cevaplar veriliyordu.Yoksa bu işe devam etmezdim. Bebek bezi, siyez unu, porselen biblo teslimatını bana yaptırmış olmaları anlamsız olsa da beni rahatsız etmiyordu.

Bir seferinde pazar arabasının tekeri kırıldığından yanıma almamıştım. Yaşlı bir hanım için ağır sayılabilecek emaneti soluya soluya taşırken yanımda bir devriye aracı durdu. Bu seferki yüküm “dededen kalma el yazması hatırat” denerek teslim edilmiş küflü, ciltli defterlerdi. Meşhur Hatay Pazarı’nın arka sokağındaki bir sahafa teslim etmem gerekiyordu. Aldığım kişinin üzgün yüzü beni de müteessir etmişti. İnsanın aile yadigarlarını üç kuruşa satması zordur bilirim.

Polis memuru güler yüzlü, sarışın bir çocuktu. Bana yardım teklif etti. Metro durağıyla sahaf arasında epey yürümek gerekiyordu. Neden olmasın diye düşündüm. Kanundan her dürüst vatandaş gibi korkarım. Arka koltuğa oturduğumda ürperdim. Rahmetli anneanneciğim “Ecel yokladı” derdi. Sahafa kadar tatlı tatlı sohbet ettik. Bizim Zombi aklı başında bir kız olsaydı bu çocukla tanıştırırdım. Dükkâna varınca içeri kadar yükümü taşımak istediler. Görev başındaki memurları daha fazla meşgul etmeyeceğimi kesin bir dille belirttim, arkalarından üzeri çillenmiş elimi araç gözden kaybolana kadar salladım. İçeri girdiğimde sahafın yüzü kireç gibiydi. Çırağıyla koltuğa oturttuk, su verdik. Tansiyonu düşmüş adamcağızın. “Teyzeciğim, anlattıkları kadar yamanmışsın,” deyince içime bir kurt düşmedi değil. İç sesim gün geçtikçe daha fazla yükseliyor ama hareketli hayatımdan ve tatlı paradan vazgeçmem pek mümkün görünmüyordu.

Kapının ziliyle daldığım anılardan silkinerek sıyrıldım. Zombi gelmiş.

“Hoş geldin yavrum, kahve içer miyiz,” dedim.

Gözlerini aça aça, “Letafet, bu masum numaralarını yemem. Otur da başına ne geldi çabuk anlat,” dedi. Gözlerini böyle pörtletti mi kararlı olduğunu anlarım. Kaçış yok. Ama kahve içmezsem de kafamı toparlayamayacağım.

“Tamam kuzucuğum,” dedim alttan alarak. “Sen kahvelerimizi yap ben de şu üstüme başıma bir çeki düzen vereyim.” Cevap vermesine müsaade etmeden odama seğirttim.

İnsan kılığında salona döndüğümde, orta şekerli kahvem, güllü lokumum ve kristal bardaktaki suyum fiskos masasında, Zombi de karşı koltukta, bacağını titretip tırnaklarını kemirerek beni beklemekteydi.

“Dün teslimatım yoktu Belmacığım,” dedim en tatlı sesimi kullanarak. Biraz da titrettim ki inansın. Gözlerini kısıp dişlerini sıktı. Çözdü bu kız beni. Artık kandırmanın yolu yok. “Sabaha karşı mesaj geldi. Acil teslimat diyordu. Kemeraltı Havra Sokağı’nda bir manavdan küçük bir paket aldım, Konak Kültür Müdürlüğü’nün önünde… hani pembe tarihi bina var ya…”

“Uzatma Letafet!” diye gözlerini devirdi.

“Kaldırımda paketi teslim edeceğim beyi beklerken önümde bir kamyonet durdu. Sürgülü yan kapısı açıldı. Gençten asabi bir oğlan “Teyze, Milli Kütüphane’ye nasıl gideriz” diye sordu. Elimle göstermeye kalmadı beni kucakladığı gibi arabaya sokuverdi. İçeride iki adam daha vardı. Ağzıma pis kokulu bir çaput sokuşturdular. Heyecandan bayılmışım. Uyandığımda şu türkücü kılıklı işverenimin odasındaydım. Başım sersem gibiydi. Adam bu sefer gevrek kahkahalar atmıyordu. Gözleri kan çanağı, sağa sola bağırıyor, küfürler ediyordu. Kulaklarım uğulduyor, başım dönüyordu ama “polis, muhbir, bittik” dediklerini işitebildim. Uyur taklidi yaptım bir süre ama mide bulantımı daha fazla bastıramayınca uyanık olduğumu anladılar. Tespihini yüzüme doğru sallayarak “Bitirin işini, cesedi yok edin,” dedi adamlarına. Bir süre odada yalnız kaldım. Bir baktım çantam masanın yanında yerde duruyor. Açtım, içinde emektar 3310’um. Telefondan saymamışlar anlaşılan. Hemen 155’i çevirdim. Yüreğim ağzımdan çıkacak gibi atıyordu. “Polis Bey oğlum, kaçırıldım. Yetişin, kurtarın beni,” dedim ağlayarak. Adresi verdim. “Hatta kalın,” dediler ama yakalanırım diye telefonu çantama sakladım. Son dualarımı art arda okurken alt katlarda bir koşuşturma bir boğuşma başladı. Kelime-i şehadet getirmekten, tövbeler etmekten ağzım dilim kurudu. Bayılmışım.

Gözümü açınca başımda polisleri gördüm. Birisi kolonyayla bileklerimi ovuyordu, yüzünü seçemedim. Oturtup su verdiler. Karşımda elleri kelepçeli kebapçı, gözünü bana dikmiş oturuyordu. “Amirim” demelerinden anladığım kadarıyla ekibin başındaki sert bakışlı polis eğilip “Teyzeciğim bu herifi tanıyor musun?” diyerek patronumu gösterdi.

“Nereden tanıyayım bu haydutu komiser bey oğlum. Kaçırdılar beni, organ mafyası mıdır, dolandırıcı mıdır ne bileyim? Benim gibi tinton bir ihtiyara kim bilir ne yapacaktı Allahsız!” deyip tiksintiyle başımı çevirdim.

Amir, kebapçıya dönüp “Ne yapacaktın bu teyzeye it herif?” diye sordu.

“Emekli maaşıyla evine çökecektik amirim,” diye sıkıntıyla mırıldandı bizimki.

Doğrusu hakkını yiyemem on numara rol kesiyordu polisin karşısında.

Haydutları derdest edip benim ifademi aldılar. Sonra eve bırakmak için çok ısrar ettiler ama komşuların gözü önünde, şu tarumar halimle polis eşliğinde gitmeyi kabul edemezdim.

“Eee?” dedi Zombi.

“E’si paçayı kurtardım sanırım evladım,” dedim.

“Deli misin Letafet! Mafya bu, peşini bırakırlar mı sanıyorsun. Kaçmamız lazım hemen. Kaybolmalıyız.”

“Nereye gideriz deli kız?” dedim.

“Orasını yolda düşünürüz. Ben gideyim iki parça giysi koyayım çantama. Sen de küçük bir bavul yap. Kıymetli her şeyini al yanına,” deyip çarptı kapıyı gitti.

Doğup büyüdüğüm şehri, evimi, hatıralarımı nasıl bırakıp giderim. Nereye? Zombi’nin okulu var, geleceği…

Çantamın içinden gelen 3310’un klasik mesaj sesiyle yerimden sıçradım. Şarjı asla bitmeyen telefonumu almak için elimi yarı açık fermuardan içeri soktum. Eyvahlar olsun! Dün teslim aldığım küçük paket çantamdaydı. Aceleyle açtım. İçinden siyah kadife bir kese çıktı. Ateş tutmuş gibi fırlattım elimden. Kese sehpanın ayağına sonra duvara çarpıp açıldı. İçinden yıldızlar gibi ışıldayan irili ufaklı pırlantalar ahşap zemine yayıldı.

Koltuğuma yığıldım. Titreyen ellerimle mesajı açıp okudum: “Peşindeyiz!”

Terliğimin tekini giymeden bavulumu hazırlamak için yatak odama koştum.