Ana Sayfa Blog Sayfa 31

Makale: Bir Larva Masalı

Bir “Larva” masalı

 “Dedektif bu manzarayı gördüğünde içinden ilk geçen şey tiksintiydi. Küçük bir kız çocuğunun cesedi parçalanmış halde toprağın arasında yatıyordu. Cesedi bulmak işin kolay kısmıydı. Esas şimdi zor görev başlıyordu, bu ceset kimindi ve ne zaman öldürülmüştü ?”

Eğer elinizde bir ceset var ise size kendini öldüren hakkında mutlaka bir ipucu verir. Bu yüzden Habil ve Kabil’den beri insanoğlu cesetleri yok etmek için yüzlerce farklı yol dener. Gömer, yakar , parçalara ayırıp dağıtır yada kimyasal işlemlerle yok etmeye çalışır. Ceset aynı zamanda işlenen suçun en önemli delilidir.   Bu yüzden suç failleri cesedi yoketmek için her yolu denerler. Cesedi gömerek onun çürümesini beklemek en sık başvurulan yöntemdir. Ceset çürümeye başladığında yada tamamen çürüyüp kemikleştiğinde suçu oluşturan çoğu delil de kaybolup gider. En azından suçlular böyle düşünür. Ama bir ceset çürümeye başladığında  aslında yepyeni bir dünyanın kapısı açılır ve işin içine minicik yardımcılar girer. İşte her şey burada başlar.

Yeni polisiye türündeki romanım “Ölümün kokusu”nu yazarken tanıştım bu minik dostlarla. Çoğumuzun iğrenerek baktığı böcek ve onların larvaları aslında tanırının bize sunduğu en anlamlı mucizelerden biri. Bu minik dostlar bize cesedin ölüm zamanının tayini ve bazı zamanlarda da ölüm şeklinin tespit edilmesinde yardım ediyorlar. Çürümüş bir cesedin göbeğinin üzerinde Ankara havaları ile dans eden bir avuç larvanın bize anlattıkları ile bir entomologa anlattıkları çok farklı. İşte entomologların görevi tam da burada başlıyor. Sizin görmeye bile tahammül edemediğiniz cesetlerde onlar birer delil, birer ipucu arıyor. Bunu da bu minik böceklerin yaşam döngüsü ve beslenme alışkanlıklarını inceleyerek yapıyor.

Adli Entomoloji yada mediko kriminal entomoloji, işlenen suçla ilgili adli araştırmalarda böceklerin kanıt olarak kullanıldığı bilim dalına verilen teknik isim. Bir ceset bizim için çok farklı anlamlar içerse de böcekler için bir konak, bir beslenme alanı. Ceset çürümeye başladığında her evresinde farklı böceklerin yaşam ve beslenme alanı oluyor. Bu çürüme evreleri farklı böcekleri farklı sıralarla çektiği için bu evreleri ve böceklerin döngüsünü bilen biri cesedin ne zaman öldüğü ve nasıl öldüğü ile ilgili doğruluğu yüksek bilgiler verebiliyor.

Böceklerin dünyamızdaki yaşam tarihi insanlık tarihinden daha eski. 9 milyondan fazla bir böcek türü olduğu tahmin edildiğine göre bu iş gerçekten de çok zor ve karmaşık. Üstelik her böceğin yaşam alanı ve coğrafyası farklı ve değişken. Bu yüzden Entomoloji o kadar geniş ve sırlarla dolu bir alan ki insan hayal gücünü sınırlayamıyor. Suç mahalinde örnek olarak toplanan larvaların ya da böceğin  sindirim sistemindeki kandan DNA tiplemesi yapılabiliyor mesela; ya da herhangi bir zehirlenme vakasında larva ya da böcek ölüleri incelenip delil sayılabilecek veriler oluşturulabiliyor.

Böceklerin adli vakalarda kullanımının 1230’lu yıllara dayandığı kabul ediliyor. 1235 yılında Çinli Sung Tzu adındaki araştırmacı , bir köyde orak ile boğazı kesilerek öldürülen kişinin katilini araştırırken köylülerin oraklarını toplamış ve orakları bekletmiş. Cesetteki böceklerle oraklardaki böcekleri ayrı ayrı karşılaştırmış ve köylüyü öldüren orağı böylece bulmuş.

Adli entomoloji ülkemizde henüz yeterli ilgiyi görmüş değil. Örneğin; üniversitelerimizde adli entomoloji bölümü yok. Hacettepe ve Ankara üniversitelerinde biyoloji bölümlerinin adli böcek bilimi laboratuvarları var. Birkaç üniversitede de yüksek lisans olanağı var. Aslında adli tıp ile ilgili teknik eğitim veren üniversitemiz de yoktu yakın zamana kadar. Üniversitelerimizin çatısı altında adli tıp ve kriminal eğitimlerle ilgili yüksek lisans çalışmaları ise devam ediyor.  2017 yılında Üsküdar Üniversitesi, Adli Bilimler Lisans Bölümü’nü açtı. Bağımlılık ve Adli Bilimleri Enstitüsü çatısı altında Adli Bilimler Yüksek Lisans Programı bulunan Üsküdar Üniversitesi, adli tıp ve kriminolojinin Türkiye’deki marka ismi Prof. Dr. Sevil Atasoy yönetiminde Adli Bilimler Lisans Programı eğitimlerine başladı. Böylece artık Türkiyede profesyonel kriminal uzmanlarını teknik bir üniversite çatısı altında eğitmeye başlayacak. Adli entomoloji yurt dışında daha profesyonel. Mesela Avrupa Entomoloji Birliği var. Düzenli toplantılar ve bilgi paylaşımı yapılıyor. Adli entomoloji çok zor ve karışık bir bilim. Dünyada adli tıp entomoloğu olarak çalışan 70 kadar  uzman olduğu düşünülürse bu işin ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

İnternette ve makalelerde bu minik yardımcılarla çözülmüş birçok adli vakayı okudum , hepsi de birbirinden ilginç ve çözümlenmesi zor vakalardı. Siz de okuduğunuzda eminim en az benim kadar şaşıracak , bu işin ne kadar önemli olduğunu birkez daha anlayacaksınız.

Bundan sonra hiçbir polisiye okuru bu minik dostları görünce yüzünü ekşitmeyecek. Varoluşlarıyla bile bize birçok konuda yardımcı olan bu minik böcekleri ben çok sevdim , eminim sizde çok seveceksiniz.

Tefrika: Dipsiz Kuyu | 3

İkiyüzlülük, hayatımızda çıkarların ön planda tutulduğu, maske takıp söylediğimiz yalanların masumluğuna yakıştırdığımız pembeliğiyle avutuyoruz kendimizi. Yalan yalandır, ne rengi ne de masumiyeti vardır aslında. Sevdiklerimizi üzmemek için söylediklerimiz de dâhil bunlara. Gerçeği saklamak ne kadar doğru? Hayatın bize oynadığı oyuna karşı ne kadar dürüst olabildik? Ne kadar temiz ruhumuz?

Cengiz kayıp şahısların ölüm haberlerini aldığından beri yerinde duramıyor küfürler savuruyordu. Onu sakinleştirme çabaları da nafileydi. Murat, Çağrı ve Baha… Üç ismin üstü çizildiği belliydi ama o ölen genç kimdi ve kendisinden ne istiyordu? Kurşun kendi silahından çıktığı için çocuğun öldürülmesinden sorumluydu. Olayın nasıl olduğunu ısrarla sormalarına rağmen Cengiz’in ağzından tek kelime çıkmıyordu.

Kendisi Murat’ın bulunduğu olay yerine giderken iki üniversite öğrencisi için ekibinden adamları gönderdi. Peşinden koştuğu çocuğu aklından çıkaramıyordu, aklına gelen düşünce yüzünden tüm kanın beynine hücum ettiğini hissetti. Öyle bir ağın içinde düşmüştü ki kurtulmaya çalıştıkça daha da derinlere sürükleniyordu. Doğru düşünemiyordu, olayla ilgili soruşturma başlatılmıştı bile, önceden planlanmış bir oyun olabilirdi. Kendini savunmak için o genci öldürmediğini söylemedi.

Araştırmalardan bir sonuç elde edememişlerdi. Gerçekleştirilen infazların ardında en ufak bir delil dahi yoktu. Daha fazla zaman kaybetmeden Evren’i de arayarak merkezde buluşmalarını söyledi.

Teşkilat içinde çalışanların kendisini yan gözle izlediğini biliyordu, herkes bu süreç içinde yaşanacakları merak ediyordu. Ofisine geçti ve telefon etmeye başladı. Konuştuğu kişiye bu gün arayacağını ve ne olursa olsun görüşmeleri gerektiğini söyleyerek kapattığında Müdürün çağırdığını haber vermeye gelen memur bekliyordu, yüzü kıpkırmızıydı, namı şehre yayılmış Başkomiseri sanki idam sehpasına kendi elleriyle götürüyor gibi hissediyordu, bu karmaşık hisler yüzünden bakamadı gözlerinin içine.

Beklenen sonu ertelemenin lüzumu yoktu, müdürüyle yüz yüze geldiğinde onun suratındaki çaresiz ifadeyi net bir şekilde görebiliyordu. Durumu daha da zorlaştırmamak için sessizce silahını ve rozetini teslim ederek makam odasından ayrıldı.

Dışarıda merakla bekleyen Evren’in sesi duyuldu. “Nereye gidiyorsun?”

“Açığa alındım. Siz işinizi yapmaya devam edin,” dedi arkasına bakmadan yürümeye devam etti. Kafasında başka bir plan vardı. Artık bir Polis olmadığı için bu oyunu onların kurallarına göre oynayacaktı.

Dışarıya attığı ilk adımda yaktı sigarasını, üzerindeki yükün kalkmasıyla yaşadığı hafiflik vardı. Her zaman kullandığı taksi durağının yolunu tuttu, kendi aracı gibi plakasını ezbere bildiği araca bindiğinde şoförü koşarak geldi uzaklardan.

Yüzünden gergin olduğunu anlayan taksici sadece nereye gideceklerini sordu, İzmir’in belalı semtlerinden biri olan Kuruçay’ın adını duyunca suratı düştü.

Durumu fark eden Cengiz, “Merak etme yakınlarda ineceğim,” dedi.

İçi biraz olsun rahatlamıştı adamın. Orada yaşamayanlar, o semte ait olmayanlar için tehlikeliydi.

Boş yolda ilerlemeye devam ederken, artan sıcaklıkla beraber sokaklar da hayat bulmaya başlıyor, git gide sakinlik yerini kalabalığa bırakıyordu. İstediği yere geldiğinde indi ve dikkat çekmeden yürümeye başladı. İnsanların daha sokaklara çıkmaması işine geliyordu. Yakın bir yerde inip yürümeye başladı.

Derinlerden gelen melodinin sesine kulak verdiğinde beyninin içindeki sis bulutları dağılmaya başladı. Telefonunun çaldığını çok sonra fark etmişti. Evren arıyordu, bitmek bilmeyen sorular ile uğraşacak durumda değildi, meşgule atıp telefonu sessize aldı.

Daha cebine koymadan titredi elindeki alet, gelen mesaja boş gözlerle baktı, “Aykut öldürülmüş.”

Açmadığına pişman oldu ve geri dönüş yaptı. Görev başında olmasa da gelişmeleri merak ediyordu.

“Nasıl?”

“Foça’da ava çıkanlar bulmuş cesedi. Bir aracın içinde yanarak ölmüş. Ağaçların ilerisinde ona ait cüzdan bulunmuş.”

“Senden bir ricam olacak, bu sabah öldürülen gencin balistik raporlarını öğrenmeni istiyorum?”

“Neden abi?”

“Öğrenir misin, öğrenemez misin Evren!”

“Tamam abi. Haber veririm ben sana.”

Konuşma boyunca kuytu köşelerden yürüyerek devam etti yoluna. Ümit’in evinin önü ‘Olay Yeri’ bantlarıyla çevriliydi. Şeridin altından geçip duvarın köşesine doğru ilerledi. Güzel bir nokta seçti ve oturdu, yıllara meydan okuyan ağacın gövdesine yaslandı. Beklemeye devam ederken sigaranın birini söndürüp diğerini yakıyordu. Neyi ya da kimi beklediğini kendi de bilmiyordu ama içinden gelen ses bu günün hareketli geçeceğini söylüyordu. Bir saatin sonunda paketi bitirmek üzereydi neredeyse. Gergin bekleyişini sürdürürken Evren’in çağrısıyla kendine geldi. Açmak üzere parmağını ekrana götürdü, yokuştan çıkan adamı fark ettiğinde donup kaldı. Onu buralarda görmeyi beklemiyordu.

Karşısına çıkan isim olay günü sorguya çektikleri, Ümit’e yardım etmeye çalıştığını söyleyen kel kafalı, zayıf, uzun boylu Orhan Kalay’dı. Bu adamın olaydan sonra neden tekrar buraya geldiğini merak etmeye başladı. Üzerinde siyah, vücudunu saran kot pantolon ve beyaz, polo yaka tişört vardı. Bembeyaz ayakkabıları güneşte parlıyordu yürürken. Oturduğu yerden yavaşça kalkıp duvarın arkasına doğru gizlendi.

Saklandığı yerden onun burada ne aradığını öğrenecekti ama Yavuz’un evine doğru yönelmesini beklemiyordu, Kendi kendine konuşarak neler döndüğünü anlamaya çalışıyordu.

“Anasını sikeyim! Burada neler oluyor?”

Orhan huzursuz bir bekleyiş içindeydi, sürekli etrafını kolaçan ediyordu. Yavuz kapıda belirdiğinde onu iterek girdi. Buralarda görünmek istemediği çok açıktı. Ev sahibi davetsiz misafirin ardından sanki bir başkasını daha bekliyor gibi kapıyı kapatmadan önce kolundaki saate ardından da sokağa bir göz attı.

Geçen beş dakikanın ardından kapıya bu sefer Behlül dayandı. Orhan’ın aksine bu delikanlı kendinden daha emin ve daha rahat davranışlar sergiliyordu.

Bu çocukta çözemediği bir efsun vardı. Olaylardan oldukça uzak görünmesine rağmen her adımda karşılarına çıkıyordu.

Beklemeye devam ederken sokağın kalabalıklaşmaya başlamasıyla çareyi Ümit’in evine girip saklanmakta buldu. Yerde kuruyan kan izlerine baktı, basmamaya özen göstererek pencerenin yanına ilerledi. Geldiği ilk güne ait ağır koku tazeliğini korumaya devam ediyordu. Kaybolan isimleri sırayla bir bir fısıldadı, görünmeyen bir el çekip alıyordu resmen onları kendisinden.

Aralarında bir ilişki kuramadığı üç adamın bir araya gelme sebebini düşündü, anlattıkları farklı hikâyelerde parçalar bir birine uymuyordu. Bu mahallenin sakinleri iyi oyuncu ve iyi birer yalancıydı. Bu oyunu kurgulayanın kim olduğunu görmek için oyuna girmeliydi. Bu da riskleri beraberinde taşıyacağı anlamına geliyordu.

Bir sigara daha yakmak için elini cebine attı, ama paketin boş olduğunu anlamasıyla okkalı bir küfür savurdu. Sinirleri daha da gerilmeye başladığında nikotine ve kafeine olan ihtiyacı da artıyordu. Kapının önünde hareketliliği fark ettiğinde dikkatini toparladı. Behlül sağa sola bakmadan kahvehanenin olduğu tarafa yürümeye başladı. Orhan’ın da çıkmasını beklerken, “Ne halt yediğinizi bulacağım lan!” dedi.

Dışarı çıkan Orhan’ı izlerken titremeye başlayan telefonunu görmezden geldi, adamın kuşkulu hareketleri devam ediyordu. Bu mahallenin yabancısı olduğunu söylemişti ama tanımadığı birinin kapısını çalabiliyordu rahatlıkla, hem de böyle bir muhitte. Bu işin içinde herkesin farklı rolü vardı hiç şüphe yok ki. Ama en tepeye ulaşmak için asıl anahtar kişiyi bulmalıydı. Etrafa göz attıktan sonra hızlı adımlarla Behlül’ün aksi istikametine doğru yürümeye başladı.

Cengiz saklandığı yerden çıkarak Yavuz’un evine doğru yürüdü. Daha kapıyı çalmadan açılmasıyla eli havada kaldı. Ev sahibi şaşkınlık içindeydi onu gördüğünde.

Cengiz, “Hayırdır? Nereye erkenden?”

Yavuz, ne cevap vereceğini bilemedi. Bir süre bekledi, “İş için aradılar, adam gerekliymiş.”

“Beş dakikan vardır herhalde?”

“Tabii beyim. Pardon Amirim. Buyurun.”

Cengiz içeri girdiğinde içilen sigaraların kokusu asılı duruyordu havada, aynı zamanda hiç olmadığı kadar sessizlik hâkimdi evin içinde.

“Çocuklar nerede?”

“Hanım memlekete götürdü onları, anasının yanına.”

“Neden?”

“Anasının yardıma ihtiyacı varmış, yaşlı kadın yalnız bırakamadı.”

“Sen neden gitmedin?”

“İş yüzünden.”

“İş… Anladım,” kafasını bir şeyler ima etmek ister gibi salladı, “Şu çalıştığın yerin adı ne?”

“Mervan Gece Kulübü.”

Cengiz diktiği gözlerini adamdan ayırdı ve etrafı ilk gelmişçesine incelemeye başladı. Bakışlarını önüne çevirdiğinde kül tablasında içilen üç sigara çekti dikkatini. İkisi bu mahalleliden aşina olduğu Samsun 216, diğeri ise Marlboro’ydu.

Sigarayı işaret ederek, “Misafirin mi vardı?”

Yavuz soru karşısında hiç duraksamadan cevapladı. “Yabancı bir adam geldi.”

“Yabancı mı? Nasıl biri?”

“Kel ve zayıf…”

“Ne istedi senden?”

Kısa bir duraksama yaşadı, “Olayla ilgili gelişme olup olmadığını sordu.”

Cengiz, saçları ile karışan uzamış sakallarına götürdü elini. Anlattıklarına inanmış gibi yaparak bir sigara istedi. Adam paketinden çıkarıp Samsun 216’yı uzattığında Cengiz gözlerinin içine baktı.

Yavuz kendisine dikilen bir çift göz yüzünden rahatsızlık duymaya başladı, parmağındaki yüzüğe odaklandığını fark ettiğinde huzursuzluğu katlanarak çoğaldı.

“Yüzük güzelmiş, alabilir miyim?”

Cevap veremedi, bocaladı, parmağındaki yüzüğe sonra da Başkomiserin suratına baktı ümitsizce.

“Bu bana hediye, manevi değeri var Amirim.”

“Tamam, senden de bana hediye olsun, maneviyatını ikiye katlamış oluruz. Merak etme biraz takar tertemiz geri veririm sana. … Söz…” diyerek göz kırptı.

İsteksizce parmağından çıkarırken, “Ne zaman hediye edilmişti bu sana?” diye sordu Cengiz.

“Uzun zaman oldu hatırlamıyorum.”

“Demek ki aldığından beri yeni takıyorsun, baksana parmağında izi bile çıkmamış.”

“…”

Yüzüğü aldıktan sonra cebine attı, “Hadi, eyvallah!” diyerek kapının yolunu tuttu. Yavuz’un kendi içinden homurdandığını duyabiliyordu.

“Efendim? Bir şey mi dedin?”

“Yok. Hayır, Amirim size öyle gelmiş,” söylediklerine tezat bir yüz ifadesi vardı adamın.

Cengiz de alaycı bir gülümseme ile veda edip ayrıldı. Arkasına bakmasa da Yavuz’un kendisini izlediğini hissedebiliyordu. Yokuş aşağıya inmeye başladı, kafasının içinde dolaşan tilkiler telefon çaldığında dört bir yana dağıldı.

“Evet Evren.”

“Abi çocuğun kimliğini bulduk, Sabri Erdem, yine o mahalleden garibanın biri.” Evren, Amirine o çocuğu kimin öldürdüğünü soramıyordu, ‘Eğer sen vurmadıysan kim?’ yankılanan soru kafasının içinde çınlıyordu.

“Ailesi?”

“Yıllar önce ölmüş, kanser tedavisi gören abisi var sadece. Öğrenebildiklerimiz bu kadar.”

“Hastane çalışanlarını soruşturun, ziyarete gelenlerin ismini istiyorum.”

Konuşma bittikten sonra mahallenin gençlerini iyi tanıyan dolmuş şoförünü aradı. Ondan bilgi alabileceğini düşünerek yardım isteyecekti. Telefonda buluşma yerini söylediğinde genç adam hemen yola koyulmuştu bile. Planın en önemli kısmına gelmişti sıra. Mesajı yazıp gönderdikten sonra çark dönmeye başlamıştı.

Genç Şoför kapıda belirdi, sakin olan kahvede Başkomiser arka masalardan birinde oturuyordu. Çekinerek yürümeye devam etti.

Cengiz, şoförün oturmasını bekledi, meraklı ve korkak bakışlarına umursamadan ona doğru eğilerek, ne kadar süre çalıştığını sordu. Küçüğünden büyüğüne tanıyacak kadar uzundu o mahalleye direksiyon sallamışlığı. Daha fazla uzatmadan ne istediğini söyledi, uyuşturucu satışlarının kimler tarafından, nasıl ve ne zaman yapıldığını öğrenmek istiyordu.

Adam iki saate kalmadan geri dönüş yapacağını söyleyip ayrıldı yanından. Tekrar yalnız başına kaldı, asıl misafirini bekliyordu. Kendi operasyonunu tek başına sürdürmeyi planlıyordu hem de resmi olmayan yoldan. Beklediği kişi kapıdan girdiğinde ayağa fırlayarak kalktı adeta. Hızlı adımlarla yanına ulaştığında, eskilerin Baba lakaplı emekli Başkomiser Nevzat ile sıkıca sarılıp hasret giderdiler kapının önünde. İçeride oturan az sayıdaki insan bu adamların kucaklaşmasını şaşkınlıkla izliyordu. Aldırış etmedi ikisi de, geçen yıllar içinde, kardeşlik, bağlılık, hatıralar barındırıyordu bu sevginin içinde. Birbirlerine baktıklarında bir film gibi gözlerinin içinde canlanıyordu hatıralar.

Cengiz’in gülümsemesine rağmen onun yorgun ve karamsar halini fark eden Emekli Amiri, nedenini sordu.

“Oturalım anlatacağım Amirim,” eliyle yolu işaret ederek masayı işaret etti.

Karanlığın hâkim olduğu bakışlarını Nevzat’a çevirdi, “İşler sarpa sardı. Bir çamura saplandık çıkamıyoruz. Yardımın gerekli,” sözlerine ara verdiğinde gözlerinde tehlikeli bir pırıltı yayılmaya başladı.

“Hay hay… Ne yapacağım?”

Cengiz kafasındaki planı anlatırken dumanı tüten, bol telveli Türk Kahveleri geldi. Servis bitinceye kadar sustular, zayıf, kara kuru adam iki bardak suyu da bırakıp gittikten sonra konuşma devam etti, Nevzat tek kaşı havada dinliyordu. En ince ayrıntısına kadar atlamadan başına gelenleri ve içine düştükleri durumdan bahsetti. Emekli Başkomiserden az adamla çok büyük iş istiyordu, hem de bugün.

Başkomiser Nevzat telefon açmak için izin istedi. Konuştuğu kişiye yapacaklarını anlattığında son sözü ‘Bugün!’ oldu. Tekrar arayacağını söyleyerek kapattı ve başını aşağı yukarı sallayarak işi hallettiğini belirtti.

Ama Nevzat’ın kaygıları vardı, “Ya planda bir terslik olursa? Sonuçta yasal bir iş değil, başın derde girmesin?”

“Sorun yok Amirim, ben de açığa alındım zaten.”

Duyduklarıyla şaşkına dönen Nevzat’a bir açıklama borçluydu, ama zamanla yarışan Cengiz olan biteni her ayrıntısıyla güzel bir çilingir sofrasında anlatacağına söz verdi.

Birbirlerine sıkı sıkı sarılmanın ardından Emekli Başkomiser Nevzat ayrıldı. Cengiz tekrar yalnızdı, bulanık düşünceleri arasında uygulayacakları planın ayrıntılarını tekrar edip duruyordu. Hayaletler ile mücadele ettiğini düşünüyordu. Beklediği telefon geldi en sonunda. Dolmuş Şoförü birini bulmuştu, Cengiz dışarıda dikkat çekmeyecek bir yerde buluşmalarını söyledi. Tepecik Eğitim Araştırma servisinin acil bölümünde görüşeceklerdi.

Yola koyulduğunda arayan Evren ile görüştü, Komiser yardımcısı hastayı bir kez ziyaret için giden kişinin aradıkları kel ve kaslı adam olduğunu, ziyaretçi kaydına Volkan Sarı olarak yer aldığını, kameralardan elde ettiği en net görüntüyü göndereceğini söyledi. Cengiz gelen fotoğraftaki adamın robot çizimdeki kişinin ta kendisi olduğunu anladı hemen.  Esrarengiz adamın yüzünü ilk kez görüyordu ve Orhan’la olan benzerliği şaşırtıcıydı.

Oldukça kalabalık Hastanenin bahçesinde, hastası ile uğraşanların gözü kimseyi görmüyordu. Arka tarafta geniş alana geçti, buradan her yer rahatlıkla izlenebiliyordu. Çevresine göz atarken hasta yatağında sevdiklerinin kendilerine kavuşması için dua edenler, ümitsizce bir mucize olmasını bekleyen ağır hastaların yakınları vardı. Sürprizlere gebe hayatın şanssız insanlarıydı onlar.

Yaklaşık yarım saat sonra esmer, oldukça zayıf, gözaltları çökmüş, yirmili yaşlarda bir genç ile birlikte geldiler. Cengiz uyuşturucu yüzünden bitap düşen gence baktı. Eski ve yırtık kıyafetlerin içinde sanki yürüyen bir cesedi andırıyordu.

Şoför, “Bu arkadaş işlerin nasıl döndüğünü anlatacak ama korkuyor,” dedi.

Korkmasına gereksiz ve bir daha onunla işi olmayacağının sözünü verdi Başkomiser. Sadece bildiklerini anlatması yeterliydi.

Konuşmakta güçlük çekiyordu, sesi derinlerden geliyormuş gibi çıkıyordu, “Kuruçay’da bir tek kişinin yapmasına izin var, o da Murat abiydi. O ortadan kaybolunca işlere şimdilik Behlül bakıyor.”

“Neden başka kimse satamaz?”

“Yasak geldi, ama kimin bu yasağı koyduğunu bilen yok. Birkaç kişi dinlemedi, caz yaptılar, satmaya devam edince de kemikleri kırılana kadar dayak yediler. Nasıl oldu bilmiyorum ama bu işleri Murat Abi devir aldı, satış tek kanaldan onun söylediği gibi yapılıyordu.”

“Uyuşturucu nasıl alıyordunuz?”

“Ne istediğimizi, kaç tane olduğunu söylüyorduk, Murat ve ya Behlül bize yer gösterirdi biz de gider oradan alırdık.”

“Nasıl yer gösteriyorlar? Anlamadım.”

“Kendilerinin geliştirdiği sistem var, Melek derse, Ayten Abla’nın yanına gideriz, parayı çaktırmadan verir içinde uyuşturucu olan yemek kaplarını alırız. Kara derse, siyah araçlardan biri gelecektir, beklememiz gereken köşeyi söyler, her defasında farklı nokta verir. İlk önce küçük bir çocuk gelir parayı bizden alır gözden kaybolur ardından araba gelir malı bırakır gider. Çakı derse, Mervan Gece Kulübüne gideriz, içeri girme için ayakçıya para veririz, tuvalete gider malı pisuarın içinden ayrılan özel bölmeden alırız.”

Cengiz’in kafasında şimşekler çakmaya başladı, mahallede sürekli görülen siyah araçların ve Çakının ne olduğu ortaya çıkmıştı. Çakı birinin lakabı olduğunu düşünüyordu ama yanılmıştı.

“Gece kulübündeki ayakçının adı Yavuz mu?”

Şaşıran genç Cengiz’e baktı. “Evet.”

“Mahalle dışından yabancılardan gelip alanlar oluyor muydu?”

“Çoğunluk üniversite öğrencileriydi, onlar hep Mervan Gece Kulübünden alırlar. Yavuz Abinin diğer adı ‘Dış Mıntıka Satıcısı’.”

“Hmmm… Sistem iyiymiş, kim düşündüyse gerçekten çok zekice,” dedi alaycı bir tavırla.

“Sabri diye genç bir çocuk var, onu tanıyor musun?”

“Zavallı, abisi kanser hastası, Murat ona yardımcı oluyordu.”

Murat’ın işin içinde olmasını kuşku ile karşıladı.

Görüşmenin sonunda gerekli uyarıyı yaparken gözdağı vermeyi de ihmâl etmedi. Onların gitmelerini bekledi, yakınlardan yükselen ağıt seslerine doğru çevirdi kafasını. Gelen kötü haberin verdiği keder ve üzüntü yıkmıştı insancıkları. Yas tutan kalabalığın içinde gözü yaşlı kadın, ölümün zamansız geldiğini haykırıyordu. Yitip giden bir canın ardında gözleri yaşlı sevdikleri kalmıştı geriye. Annesi olduğu anlaşılan kadının koluna iki kişi girmiş ayakta tutmaya çalışıyordu.

İçini istemeden saran hüznü o sırada kendisine gelen mesaj dağıttı.  Tek satırlık iletiyi okuyan Cengiz’in suratına sinsi bir gülümseme yerleşti. Planı istediği gibi ilerliyordu, hatta beklediğinden daha fazlasını öğrenmişti. Tüm parçaları özenle topluyordu. ‘İlk görüşmeyi yapma zamanı geldi çattı’ dedi, hastane bahçesinde ölümün soğukluğunu geride bırakarak yürümeye başladı.

Kahvede yapılan uyuşturucu satışını düşünüyordu, Murat’ın çekmecesinde gördüğü defteri gözünde canlandırdı, taşlar şimdi yerine oturuyordu. Kara, Çakı ve Melek… Behlül’ün yanına doğru yürümeye başladı, yoğun sıcağın etkisiyle dik yokuşu çıkarken Doğan’ı aradı.

Polis memuru telefonu cevapladığında sesindeki heyecan karşı taraftan hissediliyordu.

“Neredesin?”

“Karakoldayım Amirim.”

“İyi dinle. Ekip otosunu al ve Kuruçay’a, Murat’ın kahveye gel. Behlül’ü alacağız.”

“Emredersiniz, ama siz?” cevap alamadan Doğan’ın yüzüne kapandı telefon.

Kendisinin geldiğini fark eden Behlül telefonla görüşüyordu, söylediklerinin duyulmamasını istercesine eliyle ağzını kapattı. Fark ettirmeden bir şeylerin peşinde olduğunu anladı. Arka tarafa yürüdüğünü görünce adımlarını hızlandırdı, kapıyı açıp çıkmak üzere yakaladı onu.

“Gel bakalım buraya kaçak!” diye koluna atıldı delikanlının.

Behlül yakalanmanın verdiği şaşkınlıkla donakaldı. İçeriye girmeyi beklerken Başkomişer onu konuşacağı yere yani dışarıya doğru sürükledi.

Kendine sertçe çekerek, “Yürü,” dedi Cengiz.

“Açığa alınan biri beni götüremez!”

“Sizin burada haberler ne çabuk yayılıyor!”

Direnen Behlül’le uğraştığı sırada siyah bir minibüs tam önlerinde acı fren sesiyle durdu. Bunu gören Genç Çırağın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme yayıldı.

Takım elbiseli, elleri silahlı iki kişi açtı kapıyı. Behlül’ün rahat tavrının aksine Cengiz kendini çaresiz hissediyordu.

İçlerinden biri, “Atlayın!”

Behlül’ün ardından başka seçeneği kalmayan Cengiz’de araca bindiğinde silahın kabzası başına sert bir şekilde indi, anlık acıyı hissetti ve gözleri kararak olduğu yere yığıldı.

Ayıldığında nerede olduklarını, ne kadar zaman baygın geçtiğini bilmiyordu. Başında aldığı darbe yüzünden ciddi bir ağrı vardı. Kendisi gibi Behlül’ün de bir sütuna elleri arkadan bağlanmış olduğunu görünce şaşkınlığı arttı. Esir tutuldukları yer yaz olmasına rağmen serin ve karanlıktı, cılız tepe ışığı sadece bağlı oldukları alanı aydınlatıyordu. Hafif esintiyle dışarıdan gelen çalıların kokusu hissediliyordu. Derinlerden ayak sesleri duyulduğunda Behlül vücudunu dikleştirmeye çalıştı, Cengiz ise kendilerini kaçıran adamları merak ediyordu.

Sürgülü demir kapı gürültüyle açıldı, oldukça iri, sert görünümlü, asker tipi saç kesimine sahip biri girdi içeri. Ela gözleri karanlıkta parlıyordu, yeşil askeri kamuflajın üstüne giydiği beyaz atletten terlediğini kol altlarına baktığında görebiliyordu.

Behlül, “Bırakın beni. Yanlış adamı aldınız,” diyerek serzenişte bulundu.

Genç delikanlının yakınmalarını sadece izleyen Cengiz konuşmuyordu. İçeri giren adamın kendisine meydan okuyan bakışlarıyla karşılaştı. Nefes alıverişinin sıcaklığını hissedecek kadar yaklaştı, beklemediği anda sert bir yumruk indi midesine. Acısını içine bastırmaya çalıştı Başkomiser. Vuruş sitili ve duruşuna baktığında özel eğitimli biri olduğunu anladı. Dövüşmeyi bilmeyenin bulaşmak isteyemeyeceği, kendisinin de tam antrenman yapmak isteyeceği cinsten adamlardandı. İkinci darbe tam çenesine geldi.

Ağzında biriken kanı yere tükürürken Behlül’e dönüp, “Bizim için bu gece zor geçecek anlaşılan, hazır mısın?” dedi.

Delikanlı bu söyleme aldırış etmese de ufak bir korku tohumu düştü içine. Adam karanlıkta kayboldu, cılız sesler yankılanarak dağılıyordu boşluğun içinde. Cengiz nerede olduklarını anlayamıyordu, oldukça büyük ve bomboş yer, sadece özel görevler için tahsis ediliyordu sanki.

Adam tekrar geri geldi, elinde tuttuğu sandalye ile su dolu kovayı ışığın tam altına koyduktan sonra çocuğun yanına giderek bağlı olan ellerini çözdü. Acıyan bileklerini ovuşturmasına imkân tanımadan iterek zorla sandalyeye oturttu ve tekrar kollarını arkasından bağladı.

Adam özenle işini yaptığı sırada birinin daha ayak sesleri duyuldu. Kendinden emin bir şekilde yürüyerek ikisinin görebileceği bir noktada durdu. Bakışlarında hiçbir jest yoktu. Ne alaycı, ne öfke, ne nefret, ne kin, ne de duyduğu mutluluk vardı yüzünü aydınlatan zayıf ışığın altında. Tamamen hissiyatsız gözler… İki adam da aynı giyinmişti.

“Evet. Beyler!” diyerek söze giren ikinci adamın bakışları genç çırağın üzerindeydi. Kısa bir ara verip bekledi, ardından devam etti. “Cengiz sen neden burada olduğunu mutlaka biliyorsun. Ama Behlül, en çok da sen merak ediyorsun değil mi, neden ben bu haldeyim diye?”

“Evet,” diye atıldı içinde beliren kurtulma kırıntılarına tutunmaya çalışarak, “Ben sizden biriyim.”

“Bizden biri diye bir şey yok evlat. Öten ve susan vardır,” konuşmasını sürdürürken çenesini hafif yukarıya doğru kaldırdı, kollarını arkada birleştirdi “Sırlarımızı açığa çıkarmanın bir bedeli var biliyorsun değil mi?”

“Yemin ederim ben tek kelime etmedim!” ağlamakla karışık yalvarıyordu adeta.

“Senin öttüğüne dair sağlam kanıtlar var, seni biz temizlemezsek polis alacak, her halükarda onlara konuşacaksın, buna izin veremeyiz!”

Behlül söze girmek istediğinde, diğer asker kılıklı adamın karnına inen sert bir yumruğuyla nefesi kesildi, öksürmeye başladı. Zayıf ve aciz bedeni bu sertliği kaldırmakta zorlanıyordu. İkinci yumruk indiğinde, midesinde ne varsa çıkardı. Bunun üzerine adam yerden su dolu kovayı alıp gencin tepesinden boca etti.

“Bana Komutan derler,” elinde kovayı tutmakta olan adamı göstererek, “Diğeri de Çavuş. Biz de isim yoktur, rütbeler vardır,” Cengiz’e döndü, “Sen bu hiyerarşik yapıyı iyi bilirsin. Çavuş, emrim dışında konuşmaz, işini de oldukça ciddiye alır. Ama Behlül bunu beceremedi Başkomiser, onun boşboğazlığı sayesinde hedefe çok yaklaşmıştın.”

Cengiz’in gerilen kasları iyice belirginleşti, kendini kasmaya başladığında bağlı olduğu yerlerde etinin acıdığını hissediyor ve vücudu istemsiz şekilde titriyordu.

Kendisine Komutan diyen adam devam etti, “Bu gün son temizlik ile bu iş sonlanacak. Sonrasında ise biraz kafa dinlemeyi istiyorum. Sizin de öteki tarafta huzura ermenizi umuyorum,” Çavuşa el hareketiyle gelmesini söylediğinde karanlığın içinde kayboldular. Ağır, metal kapının bu sefer kapanma sesi duyuldu.

Genç Çırak ile baş başa kalan Başkomiser, acı yüzünden inleyen Behlül’ü susturmaya çalıştı.

“Çocuk gibi ağlama! Büyük adam ayakları yapıyordun, nerede kaldı raconun?” Öfkesinin diri kalmasını istiyordu onu kızdırırken.

Behlül sessizliğini korumaya devam edince konuşmasını sürdürdü.

“Senin mahalle arasında oynadığın seyyar mafya oyunları sökmez burada. Sakın aptallık yapayım deme, zamanı geldiğinde bu delikten kurtulacağım sen de yaşamak istiyorsan çeneni açma.”

“Nasıl yapacaksın bunu?”

“Akıllı davranarak.”

“Ne yapmalıyım?”

“Soru sormadıkları müddetçe ağzını açma, oyalamak için yuvarlak cevaplar ver. Çünkü ikimizi de serbest bırakmayacaklar. Niyetleri öldürmek. Zaman kazanmamız gerek, bu adamları tanıyor musun?”

“Hayır.”

“İş yaparken kimlerle iletişime geçiyordun peki?”

Behlül cevap vermek yerine susmayı tercih etti.

“Keyfin bilir.”

Demir kapı tekrar açıldığında Çavuş elinde siyah bir çantayla içeri girdi. Sessizliğini korumaya devam ediyor, sadece yapacağı işe odaklanmış bir şekilde hareket ediyordu. Behlül’ün tam önünde çantayı yere koyup dizlerinin üzerine çöktü. Uğraştığı her ne ise çıkarmak için oldukça fazla özenli davranıyordu. Yavaşça ellerinin arasında tuttuğu siyah, demir parçanın tamamı ortaya çıktığında bir maske olduğu anlaşıldı. Genç çocuğun kafasından geçirdiği demir maskenin kesici ucunu ağzına soktu, onun kurtulma çabalarına aldırış etmeden maskenin bağlarını sıktı. Elleri bağlı çaresiz olan Behlül’ün gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibiydi.

Cengiz, önünde duran sandalyede onun titreyen bedenini görebiliyordu.

Çavuş demir maskeyi bağladıktan sonra çantayı alarak terk etti orayı. Behlül konuşmaya çalıştığında dudaklarına ve diline batan sivri parçalar yüzünden kan tadını hissetti. Korku ve dehşet içinde iniltileri yankılanıyordu.

Bunu fark eden Başkomiser onu biraz olsun sakinleştirmek için, “Sakın konuşmaya çalışma. Sana taktıkları maske eski çağlarda suçluları cezalandırmak için kullanılırdı. Adı ‘Demir Maske’, ucunda çiviler vardır, ispiyoncuları bu yöntemle cezalandırırlardı. Dayanabildiğin kadar dayanmalısın.”

Behlül direnmeye devam ettikçe yorgunluğu artmaya başladı, tutamadığı gözyaşları akarken bu sefer Komutan ve Çavuş yanlarında iki adamla birlikte geldiler. Genç çırağı görmezden gelip Cengiz’in karşısında dikildiler.

Komutan, Cengiz’i işaret ederek, “Çözün şunu!” diye emretti. “Şu piçin de ağzındakini çıkarın. Öyle kolay ölüm yok bunlara.”

Söyleneni yapan Çavuş maskeyi çıkardığında, Behlül ağzında biriken kanı yere tükürdü. Korkunun esiri olmuş gözleri buğulu bakıyordu. Başkomiserin söylediği gibi konuşmamaya çalıştı. Kendi için artık zamanın azaldığını hissediyordu. Hayatında ilk defa işkenceye maruz kalmanın dehşeti içindeydi, sırada ne ile karşılaşacağını korkuyla bekliyordu.

Kamuflaj giyen iki adam Cengiz’i yere indirir indirmez ellerini arkasında sıkıca bağladı. Hareketlerini kısıtlamak için ayaklarını da aynı şekilde bağlayan adamın birine diziyle vurdu, diğerini de kafa atarak serdi yere. Bağlı olan ellerini açmak için yeterli zamanı olmadığından tekmeleri ile dövüşecekti. İki kişiyi elleri bağlı halde etkisiz hale getirmişti ama Komutan ve Çavuştan nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Yaşanan karmaşadan faydalanıp seçenekleri hızlı bir şekilde değerlendirmeye çalıştı, kolay lokma olmadığını gösterdi düşmanlarına.

Boş ortamda yankılanan silahın sesiyle ortam buz kesti.

“Bu kadar yeter!” diye bağıran Komutan oldukça sinirliydi.

Başkomisere doğru yaklaşan Çavuş silahın kabzasıyla vurarak diz çökmesini sağladı. Beklemedikleri anda saldırıya uğrayan iki adam da yerden kalktıklarında başları öne eğik duruyordu.

“Şunu içeri götürün beceriksiz herifler! Bir daha aynı hatayı yaparsanız sizi o değil ben öldürürüm anladınız mı?”

“Emredersiniz!” diye bağırdılar. Yerde yatmakta olan Cengiz’in bacaklarından tutup sürüklemeye başladılar.

*

Cengiz’i defalarca arayan Evren amirine ulaşamıyordu. Tüm ruhunu kaplayan sıkıntıya bir yandan engel olmaya çalışıyor diğer yandan da işlenen cinayetlerin dosyaları ile uğraşıyordu. Gerilen sinirlerine hâkim olamadığı için yanına yaklaşanı haşlamaktan geri kalmıyordu. Kendi kendine söylenerek elindeki dosyaları masaya fırlattığında evraklar yerlere saçıldı.

“Abi neredesin? Neredesin amına koyayım? İnsan bir telefon açar, mesaj atar, haber verir…” Öfkesini sesli şekilde kustuğu anda içeri giren İlker de aldı nasibini.

“Sen hangi cehennemdeydin? Kaç saattir siktiğimin işiyle bir başıma uğraşıyorum, abiyle hiç görüştün mü?”

“Dur bir ya! Ne oluyor yahu? Sakin! Teker teker gel, maşallah yanına gelen herkese sokup geçirmişsin sıra bana mı geldi?”

İlker alaylı yaklaşımında haklılık payı vardı. Kısa bir duraksama sonrası Evren’in nefes alışverişleri normale dönmeye başladı.

Arkadaşının sakinleştiğini gören İlker konuşmasına devam etti, “Ben de ulaşamadım. Merkezden ayrıldığından beri nerede olduğunu bilen yok?”

“İçimde kötü bir his var, Ayla Ablayı arasak mı?”

“Dur bakalım, yanında değilse bir de onu telaşlandırmayalım…”

Konuşmanın arasında ofisten içeri giren Doğan’ın bakışlarında gariplik vardı.

“Hayırdır Doğan? Kimi arıyorsun?” diye atıldı Evren.

“Başkomiser Cengiz’i,” dedi, içeride yayılan gerginliği hissedince işlerin ters gittiğini anladı.

“Sen neden arıyorsun onu?”

“Açığa alındığını öğrendim ama öğlen saatlerinde beni aradı…”

Evren ve İlker şaşkınlıklarını gizleyemedi ve yüksek sesle aynı anda, ‘Seni mi?’ diyerek çıkıştılar.

Kendisine verilen aşırı tepkinin nedenini anlayamadı, kaldığı yerden devam etti anlatmaya, “Kuruçay’da Behlül’ün orada olduğunu, bana da ekip aracıyla gelip ikisini almamı söyledi. Gittiğimde kahvede oturanlar Başkomiserin Behlül ile çıktıklarını söylediler. Ben de merkeze dönmüştür diye düşündüm.”

“Ne yapmaya çalışıyor bu adam,” dedi Evren, “Abinin açığa alındığını nereden duydun sen?”

Duraksadı, “Karakoldan haber verdiler, davaya İlker ve senin devraldığını, yardımcı olarak da benim atandığımı haber verdiler.”

Kafaları karışmış bir şekilde birbirlerine sonra da Doğan’a baktılar, “Biz niye bunu şimdi öğreniyoruz?”

“Ben Şube Müdürü ile sabah görüştüm, ekibe katılmak istediğimi söylediğimde Başkomiser Cengiz’in açığa alındığını öğrendim.”

“Bir dakika, senin Şube Müdürü ile ne alakan var? Ne diye görüştün?” Sinirlenen Evren’in sesi odanın içinde yankılanıyordu.

“Başkomiser destek için karakoldan beni çekeceğini söyledi, ‘Ben konuşacağım ama sen de Müdüre çıkarak dilekçe ver’ demişti.”

Açılan kapı konuşmalarını böldü, gürültüyü duyan Cinayet Büro Müdürü geldi, “Beyler! Neler oluyor? Sesiniz koridorlarda yankılanıyor.”

Hiddetli bir şekilde olan biteni anlatan, yaşadığı şaşkınlık ve öfke yüzünden bağırarak konuşan Evren’i sakinleştirmeye çalıştı, “Tüm ekipleri toplayın, Bundan sonra Doğan da sizinle. Kuruçay’a baskına gidiyoruz! Girmedik delik kalmayacak, bilgi alana kadar durmak yok. Cengiz’i buluncaya dek ne gerekiyorsa yapılacak!”

İlker ve Evren ok gibi odadan fırladığında Doğan da peşlerinden koşarak yetişti. Cinayet Masasının kayıp Başkomiserini bulmak için Asayiş Şube Müdürlüğündeki tüm ekipler harekete geçti.

Kısa süre içinde yola çıkan resmi ve sivil araçlarla Kuruçay’a doğru yol almaya başladılar. Mahalleye girdiklerinde semt sakinleri şaşkınlıkla izliyordu. Karanlık sokakları her yerden akın eden polis araçlarının ışıkları aydınlatmaya başladı. İlk defa Kuruçay’a bu kadar sayıda polis giriyordu, etrafı kuşatan çok panzerler çıkış noktalarını kontrol altına aldı. Şüpheli görülen herkes sorgulanıyor, her ev aranıyordu. Başkomiseri bulana kadar nefes almak yasaktı.

İlker yanında yaşlı bir adam ile çıkageldi, Evren’i dürttü ve dinlemesini istedi.

Ayakta güçlükle duran adam bildiklerini anlatmaya başladı. “Kahveye doğru yürüyordum, Soluklanmak için durdum, kahveye yakın bir yerdeydim. Behlül bir adamla birlikte çıktı. Adamın onu çekiştirirken siyah minibüs geldi, onları alıp gitti.”

“Kendileri mi bindi amca?”

“Aracın kapısı diğer tarafta olduğu için göremedim. Ama birkaç dakika bekledi araba, sonra bastı gitti.”

“Peki, şoförü gördün mü?”

“Hayır. Her yeri simsiyahtı.”

“O kadar net hatırlayabiliyorsun yani.”

“Evet. Evladım yaşlıyım ama bunak değil.”

Evren telefonunu çıkarıp Amirinin fotoğrafını gösterdi, “Behlül ile beraber gördüğün adam bu muydu?”

“Evet.”

İstifini bozmadan devam etti Evren, “Bu mahalleye sık sık bu siyah araçlardan geliyormuş, yine o araçlardan mıydı?”

“Hayır, ben tır şoförüydüm, modellere dikkat ederim, eski alışkanlık. Hep Tansporter gelirdi, bu sefer Vito’ydu.”

Evren, Müdürle göz göze geldi, kalabalığın içinden sıyrıldıklarında, “Müdürüm ne kadar kamera varsa araştırmamız gerekiyor.”

“Tamam. O işi ben hallediyorum.”

*

Behlül kendine geldiğinde karşısında Komutan sandalyeyi ters çevirmiş sırt kısmına kollarını dayayarak oturuyordu. Küçümseyen gözlerle bakan adama karşı içinde hızla büyüyen nefret vardı.

Uzun süren sessizliği bozan Komutan oldu, “Başkomiser sana veda edemedi, senden sadece tek bir şey öğrenmek istiyorum, bizim için önemli olan iletişim defteri nerede?”

“Kimsenin bulamayacağı bir yerde…”

“Nerede? Oyun oynamadığımızı anladığını zannediyordum!”

“Yavuz’a verdim!”

Dikkatle süzdü genç çırağı, “Delikanlıyı çöz bakalım.”

Behlül, kendisini sırada neyin beklediğini bilmiyordu. Karanlıktan aydınlığa çıkmak için hayalleri vardı ama ölüme bile bile adım atacağını hiç düşünmemişti.

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Çıkış | Bölüm – 2

Apaçık bir Antalya havası… Havada tek bir bulut bile yok. Aylardan aralık, ekinokstan bir sonraki gün. Hâlâ gece gündüzden uzun. Ama kısa bir zaman önce gece, en parlak zamanını yaşadı ve her parlak dönemini yaşamış imparatorluktan herhangi biri gibi düşüşe geçti, çeyrek sene sonra da gündüz rakibi karşısında eşitliği sağlayacak, bundan sonra geçen günler gündüzün yükselişi olacak. Altı ay boyunca gündüz geceden uzun olacak. Antalyalılar için gecenin gündüzden kısa olmasının yahut diğerinin ötekinden uzun olmasının bir önemi yok. Bu memlekette gündüz de bir, gece de bir. Kış biraz daha uzun olsa iyi olur. Bilen bilir, Antalya’da ve diğer güney memleketlerinde yazın insanın buharlaşması muhtemel sıcaklar yaşanır.

Türkiye Futbol Süper Ligi’nde iki Antalya ekibinin olması şüphesiz şehirde bir rekabet havası yaşatıyordu. Bir yanda merkezin takımı Antalyaspor, diğer yanda da ilçe takımı Alanyaspor. Merkez takımının kadrosunda önemli dünya yıldızları olsa da, ilçe takımının gerisinde kalmış, ligin ilk haftasından bu yana beklenen formu yakalayamamıştı.

Maç saati geldiğinde saat yediyi geçmişti. Antalyaspor’un yeni stadında, her iki takımın taraftarları da yerini almıştı. Maça Alanyaspor iyi başladı, skor üstünlüğünü yakaladı, ancak ev sahibi yemeden üç gol attı ve maçı kazanmasını bildi.

Taraftarlar yavaş yavaş stadyumu boşaltıyorlardı. İki takımın taraftarı da dostane bir şekilde terk ediyordu stadı, iki tribün birbirini tahrik etmemiş, maçı bitirmişlerdi.

Stattan ayrılan pozisyonu anlatıyordu. Nasıl da kurtarmıştı kaleci Haydar, El-Kebir’in şutunu öyle. Oğlan iyi çalışmıştı maç boyunca, kaleci bir ona kapamıştı kaleyi sanki, yazıktır. O performansa en azından bir gol yenmeliydi. Sanki bir gol daha yese, ayıp olacak!

Hâlâ çıkan insanlar vardı. Bu sırada soğuyan havada keskin bir ses duyuldu: İnsanlar ürkerek kaçışmaya başladılar, bir yandan da içlerindeki merak dürtüsüyle etraflarına bakınıyordu; kendi vücutlarında bir şey yoksa, kime zarar gelmişti, şimdi sağda solda anlatmalık süper bir hikâye çıkmıştı işte.

Kalabalık içinde yere yığılan, orta yaşlarda bir adam vardı. Yanında on dört yaşındaki oğlu dövünüyordu. Silah sesi kesildiğinden midir nedir, insanlar kaçışmayı bırakmış, şimdi yerde yatan ve ağırdan altından kan sızan adama yaklaşıp bakıyorlardı. Statta bulunan polisler nihayet kalabalığı yarıp zavallının başına gelebilmişlerdi.

***

Alpaslan ve Ferdi mesai saati dolduktan sonra Kaleiçi Meyhanesi’ne gitmişlerdi, teklif Ferdi’den çıkmıştı, ama Alpaslan hiç düşünmeden kabul etmişti. Anons geldiğinde ikisi de büyük boy rakıyı yarılamışlardı. Alpaslan hiç olay mahalline alkollü gitmeyi sevmezdi. Orada savcısı vardı, örnek olması gereken ekip arkadaşları vardı, her şeyden önce acılı bir aile vardı, onlara saygısızlıktı. Ferdi yol üzerinde Starbucks’tan kahve almayı önerdi. Bu saatte, bu durumda bundan daha iyi bir öneri olamazdı. Hesabı ödediler, yarım kalan şişeyi de alıp ayrıldılar meyhaneden.

Kahveyi almak için beklediler. Sonra kahvelerini içtiler. Bakkaldan da naneli sakız alıp ağızlarındaki rahatsız edici anason kokusunu gidermeye çalıştılar.

Ve anonstan yarım saat sonra olay mahalline ulaştılar. Olay mahalline beraber geldikleri dördüncü cinayet vakasıydı (Alpaslan geleli altı cinayet işlenmişti, diğer iki cinayette de yalnız gelmişti). Artık Ferdi diğerleri tarafından başkomiserin yardımcısı olarak görülmeye başlanmıştı.

Cemil, hemen başkomiserine olan biteni anlattı. Alpaslan çevredeki mekânların ve stadın güvenlik kamerasının incelenip incelenmediğini sordu, ancak komiser yardımcısı buna “Çok kalabalıkmış başkomiserim, kimin sıktığı belli olmuyor,” yanıtını verdi. Alpaslan içtiği rakının çok uzağındaydı. Ancak Ferdi kendini ele veriyordu. Alpaslan bunu fark ettiği için, Ferdi’yi savcıdan uzak bir yere gönderdi. Cemil’i yanına çağırdı, yakınlardaki tüm sokak ve mahallelerdeki güvenlik kameralarının incelenmesi için emir verdi. Cemil, ekipten bir memuru yanına alıp gitti. Selda da amirinin yanında duruyor, kendisine görev verilmesini bekliyordu. Genç meslektaşını ayrımsaması biraz zaman aldı. Ancak bir görev vermedi. Olay mahallinde görgü tanıklarının ifadeleri alınmıştı. Maktulün kimliği de belirlenmişti: Cevat Akay. Elli beş yaşında, DSİ’den emekli, iki çocuk babası, üç kardeşin en büyüğü. En dikkat çekici özellik ise otuz sene önce bir ay cezaevinde yatmasıydı. Alpaslan, Selda’dan maktulün oğlunun kendine geldiği haberini aldı. Savcıdan izin alıp ambulansa doğru yöneldi. Savcı da onu takip etti.

Ambulansın kapısını açmadan önce nefesini kokladı. Bir anason kokusunu duydu, ancak şu saatte yapacak bir şey yoktu. Kapıyı açtı. Sedyede yatan oğlanı gördü. Bir yetmiş boylarında, kalıplı, oğlandı -babasına hiç benzemiyor-. İki yanağı yaş içindeydi. Alpaslan oturdu. Yanına da savcı oturdu. Selda kapıda bekledi.

“Başın sağ olsun oğlum,” diyebildi Alpaslan.

Çocuk hâlâ ağlıyordu. Başkomiser ile savcı göz göze geldiler, konuşmamanın doğru olduğuna kanaat getirdiler.

Dışarıda acı bir feryat duyuldu: “Cevat’ım! Evimin direği! Kim kıydı sana?”

Ambulanstan çıktılar. Polisler kadını tutmaya çalıştılar. Alpaslan, Selda’nın gözlerinin dolduğunu fark etti. İçinden bir kez daha lanet okudu bu mesleğe. Bu kaçıncı cinayetti? Yıllar önce Ortadoğu’da ölüm haberleri artınca İstanbul’da yerel bir gazetenin tam sayfa yayımladığı bir Çehov öyküsünü anımsadı, karganın insan demeye getirdiği gibi ne alçak yaratıklardık. Cebinden sigara paketini çıkarıp bir tanesini dudaklarının arasına sıkıştırıp yaktı. Savcı, “Bana da bir tane verir misin?” dedi, ilk defa senli benli konuşmuştu, ona da bir tane verdi.

***

Ertesi gün Alpaslan, ekip arkadaşlarını odasında topladı. Selda ifade tutanaklarını başkomiserin masasına bıraktı. Alpaslan ilk defa okuyordu tutanakları. Bir yandan da Cemil anlatıyordu.

“Stadyum ve civardaki güvenlik kameralarını iyice taradım başkomiserim. Ama önünüze koyabileceğim bir şey yok maalesef.”

Ferdi, dün gece içtiği rakının hâlâ etkisinde, Alpaslan’ın karşısındaki koltukta oturuyor, tırnağının kenarından kalkan eti koparıyor dişiyle. Alpaslan tutanakları bıraktı, bunlardan bir şey çıkacağa benzemiyordu. Hepsi aynı şeyden bahsediyor: Kalabalıkta kim yapmış ola! Rastgele sıkılmış bir kurşunsa Allah korumuş kendilerini.

“Bir de ben bakarım,” dedi Alpaslan.

Selda: “Başkomiserim, ailenin evine ne zaman gideceğiz?”

“İyi hatırlattın. Ferdi, sen, Cemil ve ben gidelim.”

“Emredersiniz başkomiserim,” dedi Cemil.

Aynı yere gittikleri için tek araba kullandılar. Maktulün evi Kepez’deydi. Asayişten orası on dakika sürdü, yol müsaitti. Yolda tek bir kelime bile etmediler. Hepsinin de aklını meşgul eden sorular vardı. Maganda kurşunu kurbanı mıydı zavallı adam? Öyle değilse, çok iyi bir ân seçmişti katil. Etraf karanlık ve kalabalık, katil kendisini çok iyi gizleyebilmişti.

Eski, tek katlı bir evin önünde durdular. Saygıyla zile bastılar. Kapıyı açan başörtülü, kilolu, kırklı yaşlarda bir kadındı. Gözlerinde yaşlar vardı. Dün gördükleri -Cevat’ın karısı- değildi. Alpaslan kendisini ve ekibi tanıttı. Kadın, erkeklerin aynı avluda bulunan diğer evde oturduklarını söyledi. Hâl böyle olunca, Selda içeriye girdi, diğerleri de diğer eve yollandılar. Aynı işlemler orada da yapıldı, zil çalındı. Kapıyı kısa boylu, zayıf, yaşlıca, bıyıklı bir adam açtı. Gözlükleriyle yabancıları süzdükten sonra, bir densizlik yaptığının farkına varmışçasına kapının önünde bostan korkuluğu gibi durmaktan vazgeçip çekildi. Alpaslan yine de tanıttı kendini. Oturma odasına girdiler.

“Selamünaleyküm,” dedi Alpaslan. Arkasından da diğerleri. Tek tek baş sağlığı dilediler, sonra boş bir yere geçip oturdular -Cemil ayakta kaldı-.

“Ben Cinayet Büro Başkomiseri Alpaslan. Vaka bize verildi. Biliyoruz, yeri değil, ama Cevat’ın katilini bir ân önce bulmak bizim görevimiz, rahmetli huzur içinde toprakla kavuşmak ister.”

Cevat’ın kardeşlerinde kederlenme yinelendi. Odadaki en büyüğü aldı sözü.

“Sen buraya niye geldin komiserim? Bilgisayarda çıkmadı mı? Kardaşım bir ay içeri girdi. Bu onun intikamı!”

“Olur mu ağbi?” diye karıştı söze, koltuğun sonunda oturan. “Kaç sene geçti üzerinden. Ağbim o kadar çalıştı, gezdi dolaştı, o zaman vurmadılar da… Şimdi mi?” Gözlerinden gelen yaşı elinde tuttuğu mendille sildi. “Havaya açılan kurşunla vuruldu, dağ gibi ağbim. Ah! Yalan dünya. Hiç de gitmez maça amirim. Yeğenime söz vermiş de… Ah kardaşım!”

“İyi diyon da kardaşım, kaç kez haber saldılar bize…”

Alpaslan olup bitenleri idrak edememişti. Dün bir ay cezaevine girdiğine dair bilgi almıştı, ama bu sabah hiç konuşulmamıştı. Üzerinde durulmaya değer bir dava değil miydi? Dava konusunu hatırlayamadı.

“Cevat niçin girmişti içeriye?” diye sordu.

“Niye olacak amirim… Kız meselesi. Ağbim, Nahit emmimin kızını kaçırdıydı. Kaçtıkları yerde kız ölmüş. Suç ağbime kaldı. Ah garibim. Ama meselenin öyle olmadığı anlaşıldı. Emmimin kendi öldürmüş. Sonra da babam iki aile arasında kan davası olmasın diye çıktı geldi buralara. Olay bu. Emmimin iki tane hayırsız oğlu var. Allah belalarını versin onların. Yirmi sene önce insanlık yaptı ağbim, ölmüş bacılarının hatırası için. Ama yemek yediği kaba sıçtı onlar. Kara para mı ne şeyapmışlar!”

“Nerede bunlar?”

“Manavgat’a taşındılar diye duyduyduk. Birkaç kez dirliğimiz sizin yüzünüzden bozuldu, hesabını vereceksiniz diye haber saldılar. Biz de sövüp saydık içimizden. Böyle olacağını bilmezdik.”

Küçüğü karıştı. “Amirim, ben yine de onların yapacağına ihtimal vermiyorum.”

“Niye yapmasın? Babası kızını öldürdü. Çocukları da ağamı!”

Cinayet masasının polisleri gerekli notu almışlardı. Büyük olanı bir ağıt tutturdu. Kardeş acısıydı bu.

Evden çıktı üç polis de. Arabanın yanına gelince Selda’yı aradılar. O da çıktı. Arabaya girmeden önce Selda’ya sordu, bir şey öğrenebilmiş miydi? Selda, baldızına sorabilmiş bir tek. “Eniştem melek gibi bir adamdı. İkiletmezdi hiç. Her isteğimizi yapardı,” demiş o da.

Arabaya binip gittiler. Selda ve Cemil asayişte indiler, Alpaslan, Cemil’e Manavgat’taki Cevat’ın akrabalarını ekiple gidip alıp gelmesini söyledi. Cemil ise başkomiserinin gözüne girebilmek için tüm fedakârlığı, özveriyi gösteriyordu, memnuniyetle emri aldı. Diğerleri de stadyum yakınlarına gittiler, arabayı park edip çevredeki lokanta, restoran, kafe veya diğer dükkânlardan güvenlik kamerası olay yerini görenlere baktılar. Girdikleri mekânlardan sadece bir tanesi olayı gösteriyordu.

Stadyum çıkışıydı. Dolayısıyla kalabalık. Ancak stadyum çevresindeki ışıklandırmalar gayet yeterliydi. Çıkışta kameranın bulunduğu yerden bir adam gelip Cevat’a yaklaşıyor. Cevat adamı fark ediyor, ancak çok geç kalıyor. Cevat çocuğunun üstüne kapandığı için de kurşunu sırtından yiyor. Adam, Cevat’ın ölüp ölmediğinden emin olmadan olay mahallini geldiği yolun aksine terk ediyor. Bu yüzden de yüzü seçilemiyor. Ancak bodur, kel biri.

Kamera kayıtlarını alıp çıktılar.

Alpaslan ile olay mahalline giden, soruşturmalara beraber katılan Ferdi, Cemil’e lâf sokmadan duramadı. “Başkomiserim, hani Cemil bakıyordu buralara. Biz yarım saat içinde bulduk kamera kaydını.”

“İşte o, bu yüzden henüz komiser yardımcısı. Öğrenecek,” dedi Alpaslan arabanın kilidini açarken.

Ferdi zevzeklik ettiğinin farkına varıp sustu. Yol boyunca konuşmadılar.

Akşama doğru Cemil, Manavgat’ta bulunan Cevat’ın emmioğullarını tutup getirdi. Sorgu odasının ışığını yakıp kamerayı kurdular.

İlk giren kırk beş yaşındaki uzun saçlı, uzun boylu, zayıf adamdı.

Cevat’a yıllar önce yaşanmış olaydan ötürü tekmil kızgınlığı vardı. Ablasını kandırdığını söylüyordu. Ancak babasının yaptığı davranışı da onaylamadı. Babası ailenin en büyüğüymüş. Ailenin en büyüğüne işi barışla çözmek yaraşırmış. Gidip kızını öldürmek, ailenin şerefini de yerin dibine sokmak değil. Babası cezaevine girince, el kapılarında sürtmüş. Cevat’ın kardeşinin dediği olayı da doğruladı, şeytana uyup soymuş. Ama sonradan çok pişman olmuş. Hatta bu yüzden Cevat’tan dayak yediğini kabul ediyor, ancak kızgınlığının sebebinin bu olmadığını söylüyor. Maç saatinde ise evinde, ailesiyle yemek yiyormuş. Neden öldürmek istemiş olsun ki Cevat’ı? Bu işi kardeşi de yapmış olamazmış.

Alpaslan diğer adamı da içeri aldırdı. Ağabeyi gibi uzun boylu ve zayıftı. Ancak saç bakımından noksandı. O da ağabeyini onaylayan cümleler kurdu. Cevat’ın bir kere yardım elini uzattığını, ne yazık ki kendilerinin iyi değerlendiremediğini söyledi. Maç saatinde ailesiyle televizyon izliyormuş. Olayı da polis kapıya geldiğinde öğrendiğine yemin ediyor. Birkaç kez barışmak için haber saldıklarını, ama aynı duygularla karşılaşmadıklarını söylüyor.

Ferdi iki kardeşin de ifadelerini imzalattıktan sonra ekiple gönderdi. Büroya çıkan Alpaslan’ın peşinden koşup yetişti. Sandalyeye oturdu, gözlerini kapatıp düşünmeye başladı başkomiser. Karşısındaki sandalyeye de komiser oturdu. “Başkomiserim ifadeler tamam. Bence doğru söylüyorlar. Geçmişte hata yaptıklarını da kabul ediyorlar. Maç saatinde de merkezde değillermiş.”

“Bu kadar emin olma. Belki kendileri yapmamıştır,” dedi Selda. “Birini tutmuş olabilirler.”

“Sanmıyorum. İntikam için araya birini sokmazlar.”

“Emriniz nedir başkomiserim?”

“Çocukla konuşalım. Belki bir şey görmüştür. Selda, sen yarın çocuk şubeden birini alıp eve git. Çocukla konuşun bakalım.”

“Emredersiniz.”

“Hadi bakalım, yapacak iş kalmadı. Evli evine, köylü köyüne.”

Ekip elemanları, cinayeti ilk günden çözememenin üzüntüsüyle çıktılar asayişten.

***

Alpaslan masasında otururken kapısı çalındı. Olay mahallinde tutulan tutanakları yeniden okuyordu o sıra; elindekileri masanın üzerine bırakıp içeri buyur etti başkomiser.

Giren savcıydı. Savcı karşısında saygıyla ayağa kalkıp selâm verdi, sonra elini sıktı. İkisi de oturdu. Savcı ne yaptıklarını soruyordu. Savcının her olayda böylesine kendisini sıkması hiç hoşuna gitmiyordu Alpaslan’ın. Ancak yine de saygıyı elden bırakmıyor, gereğince ilgileniyordu. Şimdi de ne yaptıklarını tane tane anlatmıştı.

Savcı da memnundu bu başkomiserden. Yol yordam biliyor, okumuş, kültürlü biriydi.

Savcı çıkarken Selda geldi. Cevat’ın oğlunun ifadesini almıştı. Genç komiser kapıda savcıyı selâmladıktan sonra ifade tutanağını başkomisere verip çıktı. İfade tutanağı neredeyse boştu. Çocuk hiçbir şey görmemişti.

Savcı çıktıktan sonra sandalyeye oturup başını iki elinin arasına alıp düşünmeye başladı. Cevat’ın kardeşlerini düşündü, kendi hallerinde insanlardı. Üstelik ikisi de ağabeylerine çok düşkündü. Yıllar önce yaşanmış olayın da bir sonucu değildi bu. Karısının tarafından da sevilen biriydi.

Cemil’i çağırdı.

Cemil içeriye hemen girdi.

“Maktulün emekli olduğu kuruma git. Onunla aynı dönem görev yapanlara sor bakalım, müdür tanıyorsa müdürle de konuş. Bu işte bir iş var. Herkes tarafından sevilen bir adam, niye cinayete kurban gitsin?”

“Emredersiniz başkomiserim!” deyip odadan çıktı Cemil.

Alpaslan da odadan çıktı. Ferdi ve Selda masalarında oturuyor, telefonla uğraşıyorlardı. Kendisinin geldiğinden haberleri yoktu. Gür sesi ile, “Ferdi, Selda’yla cenaze evine gidin bakalım. Aileye sorun, bu adamın geçmişte yaşadığı başka bir sorun var mıymış?”

“Emredersiniz başkomiserim,” dedi Ferdi.

“Ha,” dedi Alpaslan, unuttuğu bir olayı anımsadı, “şu Cevat’ın bir küçük kardeşinin adı neydi?” Ekipten cevap verilmesini bekledi ancak cevap veren olmadı. “Her neyse sorun ona bakalım, niye yalan söylemiş. Adamlar barışmak için haber yollamış, ama bize o gün başka anlattı.”

“Emredersiniz başkomiserim,” dedi Ferdi yine.

Alpaslan ekibi koordine ettikten sonra elleri ceplerinde dışarıya çıktı, bir kamelyaya oturup sigara yaktı. Düşünüyor, düşünüyor, bir sonuca varamıyordu. Cemil’den iyi bir haber bekliyordu. Ondan gelecek haber bu işi çözebilirdi.

Havada tek bulut yok. Ama üşüten bir soğuk var. Gün akşam olurken hava daha da soğuyor.

Ekip büroya döndü. Cemil hiçbir şey bulamamıştı. Mesai arkadaşları tarafından çok sevilen birisiydi Cevat. İyi olmaktan başka, saflıktan sonra kötülüğü yoktu. Ferdi ve Selda aileden bir şey öğrenememişti, baldızın dediği gibi, melek gibi bir adamdı. Cevat’ın kardeşi, o gün yalan söylemesinin sebebi olarak da “O gün ne dediğimi bilemedim,” demişti. Ancak sonradan Ferdi, evden çıkınca mahalle kahvehanesine uğramıştı (Cevat’ın küçük kardeşinden, kahvede takıldığını öğrenmişti). Orada kayda değer bilgi öğrendiler.

Üç sene önce Cevat, baldızına sarkan birini kahveden kovmuş. Aralarında bayağı bir sorun yaşanmış hatta. Cevat bir hafta evden çıkmamış. Polis gelmiş, mahallede ikisini de barıştırmış.

Alpaslan, Ferdi’yi dinlerken ailenin neden bunu söylemediğini, sakladığını sorguladı.

“Adamın adını öğrenebildiniz mi?”

“Adını ve adresini öğrendik başkomiserim. Çok uzakta oturmuyor.”

“Niye alıp gelmediniz o zaman?”

“Emriniz olmadan hareket etmek istemedik.”

“Oğlum, ara söyle o zaman. Biz de gelirdik. Belki adam kahveye gittiğinizi öğrendi, çoktan kaçtı. Ferdi, sen kaç yıllık polissin oğlum? Kafan çalışmıyor mu?”

Ferdi, böyle bir azar işitmeyi beklemiyordu. Aklına gelmediyse, daha tatlı bir dille anlatılabilirdi. Cemil’e bile kızmıyordu. Selda’nın ve diğer ekip arkadaşlarının içinde böyle azarlanmak hiç hoş değildi.

Neden sonra hatasını anladı, arabada adamın -adı Üstün- evine giderken mırıldanır gibi af diledi. Alpaslan duymazdan geldi.

Üç katlı bir apartmandı. İkinci kattaydı daire. Ferdi kapıyı iki kez çaldı. Açılmadı. Bir kez daha çaldı yine açılmadı.

Alpaslan fısıltıyla Selda’ya merdiveni tutmasını söyledi. Sonra gerildi, kapıya bir tekme attı. Ancak kapı kırılmadı. Bir kez daha gerildi, yine açılmadı. Yıkılmaz bir kapıydı.

İçinden ağır bir küfür savurdu. Sonra Ferdi ile gerildiler, omuz attılar, kapı düştü. Karanlıktı. Komiser el fenerini çıkarıp içeriyi aydınlattı, lamba düğmesini bulup bastı. Ev çoktan terk olunmuştu.

Alpaslan buna fena şekilde bozuldu. Belki komiseri kendisine telefonda durumu açıklasa, şimdi Üstün’ü eliyle koymuş gibi bulup götüreceklerdi.

Karşı dairenin kapısı açıldı. Yaşlı bir kadındı. Merdivenlerdeki Selda’ya bağırdı.

“Ne gürültü yapıyorsunuz kızım!” Karşı dairenin kapısının açık olduğunu görünce dayanamadı, “Ne istiyorsunuz Üstün’den? Niye girdiniz?”

Alpaslan kadına yaklaştı, kendini tanıttı, kimliğini gösterdi.

“Teyze, sen bu Üstün nerededir biliyor musun?”

“Hayırdır evladım?”

“Cevat Akay cinayetinde şüpheli durumda. Kendisini bulup sorgulamamız lazım.”

Kadın düşündü, komşusunu ele vermeli miydi? Ya kendisinin de başı ağrırsa? Bu dünya öyle bir dünya artık. Gerçek suçlulara bir şey olmaz da. Gelir seni bulur.

“Teyze, zamanımız yok.”

“Konyaaltı Plajı’nda mısır satıyordur bu saatte.”

“Plajda niye mısır satıyor?” diye sordu Ferdi’ye.

“Plaj lafın gelişi oğlum,” dedi yaşlı kadın. “Orada iş yapıyor.”

“Emin misin teyze?”

“Oğlum ben Allah’tan ve peygamberden korkarım. Bir gece geliyorsun, soruyorsun. Niye yalan söyleyeyim? Hem polissin. Çok şükür ailemiz her zaman polisin yanında olmuştur. Amcan, seksen öncesinde çok anarşist kovaladı.”

“Tamam teyze,” dedi Alpaslan, “teşekkür ederim. Çok yardımcı oldun.”

Araçlara binip Konyaaltı Plajı’na yollandılar. Selda, Üstün’ün bir fotoğrafını tüm polislere gönderdi.

Aradılar, taradılar, bulamadılar.

Alpaslan iki elini açıp biçare etrafına bakındı. Selda’ya “Adamın fotoğrafını tüm birimlere gönderdin mi kızım?” diye sordu.

“Gönderdim başkomiserim. Görüldüğü yerde çevrilecek.”

Komiserinin yaptığı hatayı hâlâ unutamayan Alpaslan, dönüp “Zamanında bana söylesen şimdi çözmüştük Ferdi,” dedi.

“Özür dilerim başkomiserim.”

Araçlara binip asayişe yollandılar. Yolda da Üstün’ün Muratpaşa yakınlarında yakalandığını öğrendiler. Hemen U dönüşü yapıp Meydan Polis Karakolu’na gittiler.

Karakola vardıklarında saat on bire yaklaşıyordu. Nezarethanede tutulan Üstün’ü alıp kalorifer dairesine soktular. Alpaslan bir sandalyede oturuyor, Ferdi ve Selda ayakta bekliyordu.

Üstün, el pençe divan, gözleri yerde, bekliyordu. Kamera kayıtlarındaki adamı andırıyordu. Alpaslan sandalyeden kalkıp ellerini belinde birleştirdi. Üstün’e bir metre uzaklıktan sordu.

“Cevat’ı sen mi öldürdün?”

“Hayır.”

“İnkâr etme lan!”

“Yemin ederim ben öldürmedim komiserim,” dedi Üstün.

Ferdi, “Baldızına sarkmışsın oğlum adamın,” dedi.

“Yemin ederim yalan. Ben kimsenin bacısına kızına sarkmadım. Yalnızca bekâr kadın. Ben de yalnızım. Yol yordam… Ama saldırdı. Hiçbir günahım yoktur amirim.”

Alpaslan adamın cümle kurarken yüzünde oluşan çocukça ifadeden ikna olmuştu. Zavallı adamın hiçbir şey yapmışlığı yoktu, hele karşısında böyle ezilip büzüldükçe acıyordu ona.

“Tamam Ferdi,” dedi. “Sen Üstün’ü al, merkeze götür, ifadesini al, imzalat, nezarethaneye at.” Üstün’e baktı, sonra çaresizce genç meslektaşlarına baktı. “Kamera kayıtlarındaki adama birebir benziyor. Bulamazsak kimseyi, bunu veririz.”

Üstün ilk defa gözlerini Alpaslan’a dikti, yalvardı. Alpaslan iyice ikna oldu. “Var mı şahidin?” dedi. Maç saatinde plajdaymış yine. Bugün plajda olmamasının sebebi zabıtanın denetim yapacak olmasıymış. Kendisini yakaladıklarında da o mevkide satışa çıkmaya gidiyormuş.

Selda ifadesini aldı.

Üç polis de el elde baş başta asayişe döndüler. Epey geç olmuştu.

“Ne yapacağız başkomiserim?” diye sordu Selda. “Kimi sorguladıysak olayla ilgisi yok. Maganda kurşununa kurban mı gitti acaba gerçekten?”

“Kamera kayıtlarında kasıt var, görmüyor musun komiserim?”

Selda cevap veremedi. Kimse kalmamıştı. Herkes evine gitmişti.

“Hadi biz de çıkalım, baksanıza kimse kalmamış.”

***

Öğle namazına müteakip Cevat’ı Sütçüler Mezarlığı’na defnettiler. Ekipten Ferdi ve Cemil katıldı.

Bir saat sonra da savcı büroya gelip ahvali öğrendi. Ancak savcı gelişmelerden pek memnun olmadı. Çaylar içilirken Cemil içeriye girdi. Alpaslan, izinsiz odaya dalan meslektaşına iyi bir fırça atmaya hazırlanmıştı ki odada savcının olduğunu anımsadı ve sonraya bıraktı. Cemil heyecanlı heyecanlı bir savcıya bir de başkomisere bakıyordu.

“Kusura bakmayın savcım, başkomiserim. Cenaze evinde Cevat’ın büyük kardeşi kavga çıkartmış. Şimdi 155’i aradılar, adresten de bize geldi bilgi. Görüşleriniz nedir başkomiserim bu konuyla ilgili?”

Alpaslan savcıya baktı.

“Sayın Savcım izninizle ben de olay mahalline gidip yakından takip etmek istiyorum.”

“Tabii başkomiserim, zaten ben de kalkıyordum şimdi.”

Kalktı yerinden ve başkomiserle el sıkıştıktan sonra çıktı. Savcının ardından da Alpaslan, Ferdi ve Cemil’i de yanına alıp Cevat’ın evine doğru yol aldılar.

Olay mahalline geldiklerinde bir ekip otosu vardı, aracın içinde Cevat’ın büyük kardeşi elinden kapıya kelepçeli oturuyordu. Alpaslan durumu anlamak için polis memuruna sordu, polis memuru olayları anlattı: Geldiklerinde iki kardeş birbiriyle tekme tokat kavga ediyordu. Küçüğü büyüğüne ana avrat sövüyordu da. Her şey, büyük kardeşin Cevat’ın birikmiş altınlarını alıp evden çıkmak istemesiyle olmuştu. Ancak Cevat’ın küçük oğlu tarafından fark edilmiş, küçük amcasına haber edilmişti. Sonra da kavga, gürültü.

Alpaslan küçük kardeşi kenara çekip olayı bir kez daha anlatmasını istedi. Her şey böyle olmuştu. Sonra ekip otosuna gidip büyük kardeşin yanına oturdu ve kapıları kapattırdı. Büyük kardeşe niçin böyle bir şey yaptığını sordu, o da yanıtladı.

“Amirim, kumar borcum var. Ödemem gerekiyordu. Zaten rahmetli ölmeden önce bana bu parayı kendisi verecekti. Ama ağır konuşmuştu. Olsun, ağbimdir. Şimdi de sıkıştırdılar. Ben de alıp vermek istedim. Hepsi bu. Ama kardaşım kötü belledi beni.”

Alpaslan neden sonra yumruğunu adamın dizine vurdu. Adam acısından uğundu.

“Bana yalan okuma lan,” dedi dişlerini sıkarak. “Linç edilme diye, burada ifadeni almıyorum. Şimdi bizim fabrikaya gideceğiz, bana ağbini neden öldürdüğünü anlatacaksın, tamam mı lan?”

Adam duydukları karşısında yıkıldı. Nasıl olurdu da…

“Bak, beni iyi dinle! Sen Cevat’tan borç para istedin, o da para yerine sana öğüt verdi. Ağbinden birikmiş parasının olduğunu bir şekilde öğrendin, istedin bir kez daha. Ama vermedi. Baktın seni sıkıştırıyorlar, köşede karşına çıkıp seni duvara yaslıyorlar,” bu esnada bir kez daha vurdu adamın dizine, “bıçağı orana burana dayayıp senden para istiyorlar. Sen de… Böyle oldu değil mi lan?”

Adam sessiz kaldı.

“Amirim, beni buradan götürün.”

“Götüreceğim, Allah belanı versin lan senin. Siktir git adam gibi çalış öde. Ne istedin Cevat gibi bir adamdan? O kadar sorduk, soruşturduk. Arkasından hiç kimse kötü konuşmadı. Bir de o gün ağıt yaktın inanalım diye. Kardeşin, yok amcamın çocukları yapmaz, dedikçe sen bizim görüş açımızı değiştirdin. Bok suratlı! Sen neler neler hak ediyorsun da bakma işte. Sonra adımız dayakçıya çıkıyor.”

Adam hâlâ sessizce dışarıyı seyrediyor, Alpaslan’ın sözlerinin altında ezildikçe eziliyor, buna rağmen de gözlerinden bir damla yaş akmıyordu. Biraz daha beklese yahut yeğeni tarafından görülmese belki yakalanmayacaktı.

Alpaslan indi araçtan, polis memurlarına sessizce aracı asayişe çekmelerini söyledi. Sonra ekip arkadaşlarıyla asayişe geçtiler.

İfade tutanağını imzalayıp savcılığa gönderdikten sonra odasında otururken kapısı çalındı. İçeriye giren Cevat’ın küçük kardeşiydi. Alpaslan’a teşekkür etti. Sonra gitti.

Böylesine çıkar cinayetlerinin ustaca kurgulanmış senaryolarla gerçekleşmesini düşündü. Altı üstü üç beş kuruş para için stadyumun çıkışının seçilmesi, bir kamera dışında hiçbir kameraya yakalanmamak ve polislerin karşısında acılı bir ağıt yakmak, sonra da ufak bir hata yapıp yakalanmak… İnsanlarımız gerçekten arzularının kölesi oluyordu.

28 Temmuz 2018; Ereğli

Hikaye: Geçemeyiş

GAYRETTEPE EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

21.07.2017 – Gece saat 11 suları

“Mert, Birinci kaptanınız ve diğerleri dümen kilitlendi diyor, sen ne diyorsun bu işe?”

“Dümen mi kilitlendi dediler?”

“Evet”

“Hepsi mi dümen kilitlendi dedi?”

Ersin haspinallah çekip “Soruları ben soracam sen cevap ver lan niye tekrar edip duruyosun” diye höykürünce, Mert tizleşmiş sesiyle, “Komutanım, pardon komserim, dümen kilitlenmesi diye bir şey gemilerde yoktur,” dedi.

Ersin şaşırdı, “Nasıl yani?” diye sordu.

“Yani işte, teknik olarak öyle bir şey belki Vikingler zamanında olmuştur da, şimdi olmuyor.”

“Yani dümen kilitlenmedi mi?”

“Yoo, kilitlendi.”

“Lan sıçtırtma bacağına, demin kilitlenme diye bir şey olmaz demedin mi?”

“Dedim.”

“Yani dümen kilitlendi.”

“Hayır.”

“Yani kilitlenmedi?”

“Hayır. Kilitlendi.”

Ersin, Mert’in ensesine bir tane vurup “Şu suyu iç, bir kere daha geldiğimde benimle taşak geçersen toynağını sikerim senin!” diye bağırırken, Mert “Ama komiserim,” diyecek oldu.

Ersin, enseye bu sefer gerçekten okkalı bir tane daha geçirdi.

“Kes lan sesini!” deyip sorgu odasından çıktı.

Enseye son yediği şaplakla yıldızları saydı Mert. Gözleri yaşardı. İki damlası dudaklarına süzüldü. Tuzlu. “Arkadaş ben kamaramda uyuyordum, şimdi niye buradayım?” diye anlamaya çalışadursun, denizde sallanırken gemiden indiğinde liman değil de berjer göreceğini söyleseler hayatta inanmazdı. Denizcilik gerçekten maceralı. Karşılaşacakların belli değil. Tamam değil de, lan… Dantela mıydı sahi onlar?

Ersin, söylene söylene Erhan’ın odasına girdi, serçe parmağını ovalayarak. Erhan n’oldu diye eline baktı. Sinek savuşturdu Ersin. Kahve sol elinde. “Yine mi vurdun lan, oğlum yamuk yumuk oldu makine, sacdan mamul lan o.” Cevap vermedi Ersin. “Amirim delirtecek bu adam beni. Bir de sevimli pezevenk. Hırpalamaya da kıyamıyorum.”

“Lan nasıl kıyamıyorsun, tokadın sesini yan odadan duydum.”

“Tokat değil abi. Enseye… aman neyse. Bir dahaki girişimde görür o vatan haini”

“Hoppalaaa… Lan vatan hainine ne zaman geldik? Terörde değiliz oğlum. Cinayette de değiliz sayende. Vatan haini nereden çıktı?”

“Ama, amirim bu işte kesin bir iş var. Bu adam sorgulama tekniklerini biliyor. Soruya soruyla cevap veriyor. Konuyu sürekli teknik detaya çekip kafamı karıştırıyor. Casus olmasın? Başka nereden bilecek sorgu tekniklerini”.

Erhan, yumruk yaptığı ellerinin arasına çenesini alarak masaya dayanmış kollarıyla sordu,“Hımm, bu kanıya nereden ulaştın?”

“Ya ben buna, ‘Birinci kaptan dümen kilitlendi diyor, sen ne diyorsun’ diyorum, ‘dümen kilitlenmesi diye bir şey yoktur’ diyor. ‘E’ diyorum, ‘yani, kilitlendi dümen?’. ‘Hayır’ diyor. ‘Yani kilitlenmedi mi’ diyorum. ‘Hayır kilitlendi’ diyor”

“Sormadın mı ne demek istediğini?”

“Bizde hainlerin cezası oturduğu yerde kesilir amirim. Dua etsin emniyetin içindeyiz sıkmadım kafasına!”

Erhan ya sabır çekip gözüyle kapıyı işaret etti. “Lan siktirip çıksana dışarı, kapıyı da kapat.”

“Haa… Ben de kapıda bir şey var sandım amirim,” deyip başıyla selam verip çıktı Ersin.

Erhan da Mert’in olduğu sorgu odasına gitti. Gülümseyerek masaya oturdu. “Evladım, Ersin komiserini delirtmişsin. Ben onun kadar sabırsız değilimdir. Beklerim. Ama, dalga geçersen, soruma soruyla cevap verirsen, sorduğumdan başka bir şeye cevap verirsen ya da cevaplarını beğenmezsem, kaşının üstünde tozlar var ya…”

Mert, istemsiz yaladığını parmağını kaşına götürdü. Tozun ortası temizlendi, ıslak. Etrafı duruyor.

Erhan devam etti, “Kaşının üstündeki tozlar var ya, şu duvarı görüyor musun?”,

“Evet komiserim,” diye cevap verdi Mert.

“Komiser değil, amirim,” dedi sakince Erhan.

“Evet amirim.”

“Hah işte o duvara seni öyle bir çarparım ki, kaşındaki tozları kepçeyle temizleyemezler, anladın mı evladım?”

Mert, yavaş yavaş idrak ediyordu. Vardiya bitişi. Sallana sallana uyku. Bir gürültü sonra, sarsıntı. Şaşkın şaşkın bakınırken bir salondaydı.

“Anladın mı lan?” Erhan bağırınca yerinden sıçradı.

“Anladım komutanım!”

Erhan, işaret parmağı ile baş parmağı arasında burnunu sıkıştırıp bir gözleri kapalı bir süre bekledi. Gülmese iyi olurdu çünkü.

İki parmağı çenesinde, elin geri kalanı yanağına dayalı şekilde sordu. “Anlat bakalım. Nasıl oldu? Birinci kaptanın dümen kilitlendi diyor.”

Mert ağzını açacak oldu. Erhan çok sakin ve şefkatli bir sesle gülümsedi.

“Dümen kilitlenmesi diye bir şey yoktur dersen, götüne dümen bağlar, boğaza salarım seni. Şimdi anlat bakalım.”

“Amirim, dümende motor var, o motor durunca dümen çalışmaz. Siz buna dümen kilitlenmesi diyorsunuz. Teknik olarak… yani şey. Evet kilitlenmiş dümen.”

“Kilitlenmiş ne demek lan sen de kaptan değil misin?”

“Amirim uyuyordum ben, vardiyam değildi. Bir de dördüncü kaptanım ben.”

“Bu kadar mı?”

“Evet amirim bu kadar.”

Ersin, baskın yapar gibi girdi odaya. Girdiği gibi Mert’in ensesine bir şaplak daha indirdi.

“Lan amına kodumun ajanı, kimin için çalışıyosunuz lan siz, kaça sattınız lan?” diye bağırırken, Erhan odada attığı turu kapı arkasında tamamlamış, geriden Ersin’i izliyordu. Ersin tam yumruğu da indirecekken, aynalı camın yansımasında Erhan’ı gördü. Bakışı, yumruğu indirirse, aynısının kendine de ineceğini net şekilde ifade etmişti. “Tamam amirim.”.

İkisi birden çıktılar.

“Amirim bunlar kesin ajan.”

Erhan ters ters bakınca, “Ben odama gideyim, şu dosyalara bakayım,” deyip toz oldu Ersin.

GAYRETTEPE EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

22.07.2017 – Sabah saat 09:00

Erhan’la Ersin, durum değerlendirmesi yapıyordu. Tam o sırada olay yercilerin amiri Doğan kafasını uzattı. “Erhan, bilirkişilerle tekrar konuştum, anlatacaklarım var.” Erhan amir odaya davet etti. Çay söyledi.

Doğan amir “Poğaçanız kaldıysa verin kahvaltı etmedim,” deyince, Ersin “Abi nereden anladın, kokudan mı?” diye sordu.

Doğan dosyadaki kağıtların köşesini işaret etti. “Yağlı parmağınla çevirmişsin sayfayı koçum.”

Doğan poğaçasını kemirirken, “Ajan yakalamışsınız, hayırdır?” dedi.

Erhan elini beline atarak baktı Ersin’e. “Lan tüm teşkilata duyurmuş. Hâlâ MİT’le uğraşıyorum. Ekip çıkarmışlar. Tüm mürettebatı onlar da sorgulayacakmış,” diye Doğan’a açıklama yaparken ters ters Ersin’e bakıyordu.

“E, ajan değiller miymiş?”

Ersin atladı “Kesin ajanlar abi. Kesin.”

Erhan ya sabır çekip “Doğan!!! Bu herif seri katil diye anırıp dururken, başımıza gelenleri hatırla. Lan bari sen yapma. Bak şimdi halimize. Yalıya çarpan gemiyle uğraşıyoruz cinayeti bıraktık. Ama bu akıllanmıyor hâlâ,” dedi.

Doğan gevrek bir gülüş attı. “Hakkaten ha… ama o kadar inandırıcı anlatmış ki herkese, hepimiz şüpheye düştük lan.”

“MİT diyorum oğlum, MİT! MİT geliyor. Adamları ezecekler. Belki de ömürleri hapiste geçecek. Yaktı adamların başını.”

Birlikte güldüler.

Ersin gülmedi. “İçeride bir delikanlı halleder abi. Anlasınlar başka ülkeye ajanlık yapmak neymiş?” diye tıslayarak konuştu.

Erhan derin bir soluk aldı. Soluğunu verirken bitirdi cümlesini. “Tamam neyse ne. Kapatın lan ajan mevzusunu. Olaya bakalım biz… Neyine bakacaksak. Tüm mürettebatı sorguladık. Hepsi dümen kilitlendi diyor. Kılavuz kaptan almamışlar, çünkü birinci kaptan zaten sürekli boğaz aşırı sefer yaparmış, gerek görmemişler. Tamam işte dümen kilitlenmiş, çarpmışlar, akıntı makıntı güm… Gerisi savcının işi. Peki Doğan, bilirkişiler ne diyor?”

Doğan masada bir gerilimli ritim tutmaya çalışırken  ortaya çıkan yandan yemiş dokuz sekizlik oldu. Fark ettiği için de ağzıyla da destek vermek ihtiyacı duyarak açıkladı “Dırım dırım dırım dırım… Dümen kilitlenmemiş lan. Akıntı da çarpmaya yeter güçte değilmiş, sanki isteyerek gidip vurmuşlar gibi diyor bilirkişiler.”

Erhan Amir daraldıkça daraldı. “Haydaa… Offf… Döndük mü başa… Doğan, sakın Ersin haklı olabilir falan deme, sakın bak…”

“Valla onu bilmiyorum, altından ne çıkar. Senin çocuklar da bakmıştır. Eski cinayetçilik, ben de mürettebatın hepsine baktım. Mert hariç, hepsi en az on yıllık denizci. Hemen hepsi, sürekli aynı hattalar. Trabzon – Magusa. En ufak da bir şey yok. Ajan olsalar bile ulaşabilecekleri bir bilgi yok ki lan… Ama belli olmaz…”

“Peki Mert?” dedi Ersin.

“İşte bir tek Mert yeni diğerlerine göre. Ama o da, Karadeniz’de sürekli sefer yapmış. Çocuk bunun eğitimini almış, okulunu okumuş. Sonra kaptan olmuş işte ama hep Karadeniz’de. Boğaz seferi ilk.”

“Offff” dedi Erhan, “Ooofffff… tekrar bakalım. Tüm mürettebatı sorguladık. Hepsi dümen kilitlendi diyor. Kılavuz kaptan almamışlar, çünkü birinci kaptan zaten sürekli boğaz aşırı sefer yaparmış gerek görmemişler. O sırada üçüncü sıraya kadar kaptanlar ile çarkçıbaşı şu bu hepsi köprüde. Mert istirahatte. Deniz durgun. Akıntıyla sürüklenme yok. Offf…”

Ersin, “Amirim, kesin yalıdaki bir şey için bunu yaptılar. Yalı sakinlerini de sorgulamak lazım,” deyince; “Koçum ben onu da araştırdım,” dedi Doğan. “Yalı sahipleri on göbek İstanbullu. Yalıda yaşayan hanım doksan sekiz yaşında. Bu ikinciymiş. Daha önce de 1964’de bir gemi çarpmış. İskele ile ön balkon yıkılmış. Bu kadar şiddetli değilmiş. Kadın iyi ki evde değilmiş lan. Gemiden bir şey olmasa kalpten giderdi. Neyse. Sonuçta, yalı sahipleri de temiz ama siz de bir bakın. Ya alakasız olacak ama Erhan, neden Kıyı Emniyet, Deniz Polisi falan değil de siz bakıyorsunuz buna?”

“Ne bileyim Doğan. Savcı aradı. İş sizde dedi. Kapattı. Olay yerine bile gelemedim. Gemiyi çekiyorlarmış. Ben de sorgulamadım daha fazla. Benim lanetim lan bu, yine karman çorman bir iş geldi başımıza…Nasıl çözeceğiz?”

Ersin, “MİT çözer abi,” deyip gevrek gevrek gülünce, bu defa Doğan’ın bakışı ile dili boğazına kaçtı. Doğan sadece bakmadı. Ensesine de bir tane indirdi. Süklüm püklüm çıktı odadan Ersin. Erhan ne olduğunu anlamaya çalışıyor ama bulamıyordu.

Akşamına tüm ekibi yeniden topladı Doğan’ı da çağırdı. “Üstünden bir kere daha geçelim. Çay içer misiniz?”

Çayları getiren Arif, “Amirim, Levent’teki kaza haberini gördünüz mü? Bence…” diyecekken Ersin, “Arif Abi, sağ ol hadi sen işine bak toplantıdayız,” dedi.

 

MEHMET PAŞA YALISI SALONU

21.07.2017 Saat Öğleden Sonra 16:05

Mert, yataktan fırlayamadı. İstese de başaramazdı. Öyle bir rüya görüyordu ki, sarsıntıyı, çarpışı anlamadı bile. Gemiden salona indi. Hâlâ rüyada sanıyordu kendini. Biraz üstünü başını temizledi. Bağıranlar, çağıranlar koşuşanlar. Hepsi gemi personeli. Etraftan gelenler, komşular. Evde kimse yokmuş, hah iyi. Evet iyi, tekrar uyunabilir çünkü. Gerçi ortada uyuyabileceği bir kamara kaldı mı tartışılır ya… Bir gemiye, bir kendine, bir de etrafa baktı. Liman değil, berjerli bir salon lan burası. Salonmuş yani, yarısı yıkılmadan önce. Allah Allah… Neden acaba?… Kendine gelmeye başladığında sorgu odasındaydı. Niye içtiyse o kadar? Ne olmuştu ki? Dantela mı lan o? Aaa… televizyona serili dantela mı var hâlâ? Hem de, 65 inç, 4k, Ultra Hd televizyona… Evladım iyi misin? İyiyim amca sen nasılsın? Şokta herhalde. Galiba. Selmiye Hanım evde değilmiş değil mi? Olsaymış kalpten de gidermiş. Amma büyükmüş lan gemi… Dantelalar da hep toz olmuş. Neyse, verilmiş sadaka varmış bak kimseye bir şey olmadı. Şu çocuğa bir su verin. Sağ ol teyze.

 

GAYRETTEPE EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ –

22.07.2017 Saat sabah 09:05

Ersin, Arif’e “Arif Abi, sağol hadi sen işine bak toplantıdayız,” diye ukalalık yapınca Erhan sakince ama seri, dosyayı rulo yapıp Ersin’in kafasına indirdi.

Arif’e dönüp “Arif kusura bakma. Ne diyordun? Hangi haber birader?” dedi. Erhan ile Arif’in hukukları yirmi senelik. Konusu uzun. Ama Arif’e dokunmaz dokundurmazdı. Ersin öğrenemedi hâlâ.

Arif, önemli değil dercesine gülümsedi. “Amirim, Levent’te, adamın biri telefonunda bir zamazingoya bakıcam diye, öndeki dolmuşa çarpmış kırmızı ışıkta. Bir temiz ıslatmışlar adamı. Sonra karısı meseleyi basından öğrenip hastaneye koşmuş. Adam yarı baygın yatarken adamın telefonunu kurcalamış. Bir uygulamada, bir sürü kadınla eşleştiğini, ama bir türlü halvet olamadığını görmüş. Sonra da, bu beceriksizle işim olmaz diye boşanma davası açmış. Çok komik.

Arif devam ediyordu, “Trafikte…” Sözünü bitiremeden Doğan ile Erhan fırladılar.

Erhan çıkarken “Ersin, Bilişim’den Şirin’i çağır hemen” diye bağırıyordu.

Şirin geldiğinde Ersin, “Abla kesin casus işi bunlar, bak telefonlarında dinleme aletleri falan bulacaksın,” diyordu.

TRABZON LİMANI –

19.07.2017 Saat 23 suları

“Abi, sabaha daha çok var ya… sen biraz anlatsan nerelere gideceğimizi, çok heyecanlıyım ben. İstanbul’a ilk defa gideceğim.”

“Lan bir saattir herkese aynı şeyi yapıyosun. Yangın söndürücüleri kontrol ettin mi?”

“Ettim abi, kumanyaya da baktım. Check listi de bitirdim. Gemi tamam. İstanbul’da ne yapcaz? Cihangir’e gidecek miyiz? Orada kadınlar rahat baya abi faceden, instadan biliyom

“Mert evladım, Ukrayna görmüş adamsın, bu heyecan ne lan?”

“Abi, Ukrayna’da limandan çıkarmadınız ki beni. Sadece fotoğraflar gösterdiniz.”

“E çok küçüktün o zaman.”

“Şimdi büyüğüm işte. Ben kızlarla hep faceden falan konuşuyom. Öyle tanışıyom. Şimdi kendim tanışcam doğrudan. Telefon bilgisayar yok.”

“Hee… bütün kızlar seni bekliyodu zaten.”

“Abi benim planım hep vardır. Kendim telefonsuz tanışamazsam hazır ki zaten buluşacağım kişi”

“Nasıl lan?”

Mert telefonunu çıkardı. “Abi, şöyle bir uygulama var, bak bunlardan beğendiklerini sağa atıyosun. Onlar da seni sağa atarsa eşleşmiş oluyosun. Eşleşirsen konuşmaya başlayabiliyorsun. Bak, 5 eşleşme var, ikisini de bağladım. Bir gün biri bir gün diğeri anlarsın ya…” deyip göz kırptı.

Cemal Kaptan, Mert’i tersleyip gönderdi. “Mendebur herif.. yürü git len, gemiye de cenabet binersen…”

Yakışıklı çocuktu Mert. Şeytan tüy dökmüş, bu çocuğa yapışmış. İsteseler de çok kızamıyorlardı. Mert, uygulamayı tam anlatamadığı için biraz bozulsa da, hareket saatini beklemeye başladı; elinde telefon, beğendiği resimleri sağa ata ata.

BOĞAZ GEÇEMEYİŞİ / GEMİ KÖPRÜSÜ –

21.07.2017 Saat Öğleden Sonra 16:02

Pek alışıldık bir şey değil. Birinci, ikinci ve üçüncü kaptanlar, çarkçıbaşı, başmühendisler köprüde. Etraftan mevzuyu duyan kaptanın yanında.

“Kaptanım bize de anlat.”

“İşte yüklüyorsunuz, beğendiğinizi sağa beğenmediğinizi sola atıyorsunuz. Sağa attıklarınızdan sizi de beğenen olursa eşleşiyorsunuz.”

Köprüye çıkıp kaptan köşküne geçen, orada bir fotoğraf çekip profile ekliyordu.

“Denizcilerin çok gideri varmış kaptanım, fotoyu çekip makinanın başına dönüyorum.”

“Her denizcinin kaptan köşkünde fotosu olmalı kaptanım, hemen dönüyorum güverteye.”

Makine yağı. Kafa telefonda. Güverte temizliği, kafa telefonda. Harita seyri, radar kontrolü telefonda kafa. Boğaz geçişi devam ediyor hâlâ.

Kaptan telsizle bildirimlerini yapıp telefonu çıkardı. Dakikalarca baktı. Sağa atacakları için artık seçici davranmalı, kotası dolmak üzere. Hâlâ mı eşleşme yok? Neyse…

Lan bu bağırışlar ne? “Anaaam lan yalı!!! Funda demir, iskele alabanda!!! Bismillaahh… Allaaaaaahhh…”

Hikaye Dinle: Esrarengiz Adam 🔊🎧

Çocukluğum, Eski İstanbul ya da Suriçi olarak bilinen bir yerde geçti: Fatih’in Kocamustafapaşa semtinde. Yahya Kemal’i kalbinden vuran semti şiirine taşıyışını, o rüyayı yaşadıktan çok sonraları fark edecektim. Nasıl diyordu şair?

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa’dan

Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâdan.

Henüz sokak çeşmelerinin sökülmediği, mahalle eşrafının birbirinden selamı sabahı kesmediği, herkesin herkese güvendiği, bayram günleri gül kokulu bez mendillerin içine harçlık, lokum konulduğu günlerdi. Bahçeye kuru ekmekle bile salınmadığımız: “Arkadaşının canı çekmez mi?” diye azarlanıp, elimize arkadaş sayısınca kuru ekmek verildiği bir dönemdi.  Yoksul semtimin, gönlü zengin insanlarının daha saymakla bitmez ne incelikleri vardı!

Gözünde o günlere dair ne canlanıyor?, diye sorarsanız aklıma önce evimizin önündeki geniş bahçe, sonra en iyi arkadaşım Danyal’ in yuvarlak yüzü gelir. Bugün bile hatırladıkça anılarımızı, yüzümde genişçe bir tebessüm belirir. Neden mi? Sanırım tek bir örnek vermem yeterli olacaktır, ki yeterli olsun, zira bu bir hikaye. Ama söz, eğer bir gün o günlerimize dair bir roman yazarsam bu bölümü genişçe ele alacağım. Örneğime gelirsek… Danyal Ortodoks cemaate mensup bir Rum’du. Ve her pazar Samatya Aya Mina Rum Ortodoks Kilisesi’ndeki ayine gitmek zorundaydı ailesiyle, tabi en yakın arkadaşını, yani beni de yanında görmek isterdi elbet. Fakat buna bir mani vardı, çünkü ben de Müslümandım. Aramızda bir anlaşma yapmıştık, pazar günleri ben onunla kiliseye gidecektim, o da bunun karşılığında benimle Cuma namazlarına gelecekti. İşin en keyifli yanı da Cuma namazlarına gittiğimiz Sünbül Efendi Camii imamının, bir Hıristiyan’ı camiye alıştırdığım için beni her görüşünde cebime harçlık sıkıştırışıydı.

Sıcak bir yaz günüydü. Evimizin önündeki genişçe bahçedeki dut ağaçlarına çıkmış, aç karnımızı olgunlaşmamış meyvelerle dolduruyorduk. Bu bahçeyi çevreleyen iki metrelik duvarı aşma, bahçenin öte tarafını görme fırsatını buluyorduk ağaçların üzerindeyken. Duvarın ötesinde bizimkini ikiye katlayan, sık ağaçlarla çevrili bakımsız bir bahçe, ortasında da iki katlı bir ev vardı. Danyal bir dalın üzerine uzanmış, yediklerinin tadına varmaya odaklanmış gibi gözlerini kapamıştı. Bense bir süredir karşımdaki komşu bahçeye bakıyordum. Büyülü bir yer gibi görünüyordu gözüme ve baktığım her an bu büyü tüm benliğimi işgal ediyordu adeta.

-Biliyor musun? , dedim kendi kulağıma bile yabancı gelen bir olgunlukla.

-Neyi?

Danyal tatlı bir rüyadan uyandırılmanın hoşnutsuzluğuyla doğruldu yerinden.

-Bu evde kimler yaşıyor? Nasıl insanlar?

İlk defa görüyor gibi baktı, ağaçların bir sur gibi çevrelediği eve. Ardından da, izlediği bir korku filmindeki gizemli adamı taklit edercesine:

-Pek iyi şeyler duymadım, dedi. Yaşlı bir adam yaşıyormuş orada. Çocuk katiliymiş, afla çıkmış hapishaneden. Babam kahvede konuşurlarken duymuş bunları, beni de iyice tembihledi oraya yanaşmamam konusunda. Benden de sana tavsiye: Aman ha sakın o eve yanaşayım deme!

Şaşırmış gibi dudağımı büzdüm ama hiçbir şey demedim. Danyal’ in bu basit hikayesinde aksayan, içime sinmeyen bir şeyler vardı. O yüzden kiminle karşılaşsam o evi ve orada yaşayan adamı sordum. Kimine göre ayyaş, kimine göre katil, kimine göre de meczup bir adamdı; fakat hepsi hikâyelerinin sonunda kavilleşmişçesine aynı sözü söylüyorlardı:  Aman ha sakın o eve yanaşayım deme!

Bir gizem vardı bu evde, bahçede ve bu sınırlar içerisinde yaşayan bu adamda. Bütün mahallelinin fikri de ona yanaşmamak olduğuna göre, bu gizemi de ancak ben çözebilirdim. Her gece el ayak çekildikten sonra, gizlice evden çıkıyor, sonra da gizemli saydığım evi en iyi görebileceğim konumda yer alan ağaca çıkıyordum. İşimi o kadar ciddiye alıyordum ki boynuma astığım oyuncak bir dürbünüm, cebimde de gözlemlerimi kaydedeceğim bir not defterim ve kalemim bile vardı. Fakat her gece bir öncekinin aynısı gibiydi. Saat bire doğru eve en yakın ağaca asılı gaz lambası yakılıyor, birkaç acemi deneyişin ardından muazzam bir resital başlıyordu. Adını daha sonra öğrendiğim enstruman saksafondu adamın elindeki. Fakat adama değişik açılardan bakma çabama, tüm sabırlı bekleyişlerime rağmen onun yüzünü bir türlü göremedim. Yüzü gaz lambasının ışığı saksafonun metalik zeminine düşünce müthiş bir güç kazanıyor ve adamın kafasını bir ateş topundan ibaret kılıyordu. Adamın sadece geceleri evinden dışarıya çıkıyor oluşu, her gece aynı saatte aynı noktada bir ritüeli yerine getirircesine enstruman çalışı, yüzünün bir ateş topundan ibaret oluşu… Tüm bunlar beni daha da heyecanlandırıyor, müthiş bir hikayenin kahramanı ile karşı karşıya kaldığım hissini uyandırıyordu. Serüvenim, bir gece hiç beklemediğim bir şekilde son buldu. Ağacın tepesinde dürbünümle karşıyı gözlerken birinin omzumu tutuşuyla irkildim. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.

-Sakin ol, benim.

Babamı uyku tutmayan bir gece, yakalanmama sebep olmuştu. Eve gidişimiz, gecelikli annemin uykulu gözlerindeki kızgınlık ve babamın :

-Şimdi git yatağına uyu, yarın seninle uzun uzun konuşacağız, deyişi… Her şey dün gibi aklımda.

Ertesi günlerdeki sıkı yönetim dışında her şey eskisi gibiydi, bir tek o gizem avcılığı son bulmuştu. Hayatım ailemin istediği gibi sıradanlaşmıştı. Sıradan hayat, güvenli limandır anne ve babalar için. Bu yüzden çocukları kendi kafalarındaki yaşam çizgisi dışına çıkmamalıdır.

Hikaye burada bitecek derken garip bir şey oldu, hiç beklenmedik bir şey. Babamın bir akşam eve gelişi o alışıldık halin dışındaydı, telaşlıydı.

-Neler olduğunu tahmin bile edemezsiniz, derken konuşmasının devamını getirmek yerine televizyona yöneldi.

Annemle ben şaşkın gözlerle onu izliyorduk. Babam, elindeki televizyon kumandası ile kanalları gezerken bana seslendi:

-Gel bakalım bay dedektif!

Sesinde öfke ya da en ufak bir kızgınlığa dair iz yoktu, hatta biraz övgü vardı. Babama yanaştım, beni kolumdan yavaşça çekip yanına oturttu. Haber muhabirinin sesindeki heyecan yapmacık değildi.

-Bir zamanların efsane müzik gruplarından biri olan Silüetler’ in son ismi Muzaffer Güler de dünyaya gözlerini yumdu. Uzun zamandır ortalarda görünmeyen sanatçının bu evde inzivaya çekildiği söyleniyor. Evden yayılan koku üzerine komşuların polisi araması ile hayranlarını üzen gerçek ortaya çıktı. İlk yapılan inceleme sonucunda sanatçının iki gün önce öldüğü belirlendi. Bu arada evde yapılan taramada gün yüzüne çıkmamış onlarca beste bulundu.

O akşam ve ertesi akşamlar Muzaffer Güler üzerine yapılan programları izledik. Gizem çözülmüştü, ama benim sayemde değil. Fakat kimsenin bilmediği bir şey vardı. Gün yüzüne çıkılmadığı söylenen bestelerin gizemli bir dinleyicisi vardı ve bunu sanatçının kendisi dahi bilmiyordu.

Hikaye Dinle: Saksağan 🔊🎧

Tavanı seyrederek geçiyor günler. Bir ağaç dalı gibi birkaç kola ayrılan çatlağı alçı ile doldurup tavanı yeniden boyamak istiyorum. Karşı duvara, denizde süzülen yelkenliler, çığlık atan martılar çizmek istiyorum. Yattığım yatak dikenlerle dolu gibi hissedebilmeyi istiyorum. Kımıldayamıyorum. Serçe parmağımı bile oynatamıyorum. Ama bunu düşünmek, aklımı oynatacak gibi olmama yetiyor.
Loş odanın beton zeminine penceredeki parmaklıkların yansıması düşüyor. Yansımadaki simetriyi bozan tek şey; bir saksağanın devasa gölgesi… Saksağanlar; siyah parlak tüyleri, uzun kuyrukları, beyaz şeritleriyle pek havalıdırlar ama hırsızdırlar. Kumruların yavrularını çalarlar, yuvalarını bozarlar. Zamanında, bir saksağan gelip babamı çaldı bizden.  Cilveli bakışıyla, havalı yürüyüşüyle geldi yuvamıza ve serçe misali narin bir kadın olan annemi yıktı geçti. Yuva bozanları hiç sevmem. Hırsızları da… Saksağanları da…
Yatağın ayakları betona çivilenmiş. Sanki çalacağım yataklarını. Sanki gücüm yeter ya sırtlanıp götürmeye… Banyo için kaldırıldığım zamandan biliyorum. Köşede, ayakları paslanmaya yüz tutmuş bir masa ile ona inat yeni olduğu her halinden belli bir sandalye duruyor. Tekerleği olmayan bir sandalyede bir daha oturabilir miyim meçhul. Göz ucuyla zar zor görebiliyorum. Neden suçluymuşum gibi penceresi parmaklıklı, demir kapılı bir odadayım, işte orasını hiç bilmiyorum.   Ne kıymetliymiş başını sallayabilmek. Gözkapaklarım hala benim, diye seviniyorum. Gölgeler büyümeye başladı. Az sonra kapı açılacak, hayatta kalmam ve bu eziyetin sürmesi için birkaç lokma zorla ağzıma tıkıştırılacak. Bazen, reddetsem yemeyi ve yavaş yavaş ölüme götürsem bu külçe bedeni, diye düşünüyorum. Lakin aynı anda gözlerimin önüne bir kız çocuğu geliyor. Saçları iki yandan örgülü, güldüğünde gözlerinin yerinde iki çizgi beliren, yüzündeki çiller gökyüzüne saçılmış yıldızlara benzeyen bir kız çocuğu; Çiğdem… Aldığım her nefes onun için, bu eziyetin içindeki tek mana ona olan borcum, biliyorum. Ona borcumu ödemeden ölmek istemiyorum. Gözlerimi kapattığımda oda sanki onun kokusuyla doluyor, cıvıltıları duvarlara çarpıp yankılanıyor, yumuşacık elleri avuçlarımda ısınıyor. Onun hayali; kireç rengi boyalı, soğuk ruhlu bu odaya dolan güneşim oluyor.

Kaçacakmışım gibi her seferinde sıkı sıkıya kapatılan demir kapı, beceriksiz bir kemancının eline düşmüş bir kemandan çıkan namelerle açılıyor. Sürekli burnundan soluyan, alnındaki ter damlacıklarını önlüğünün yeniyle silen, şişman ve huysuz kadın geliyor bu sabah. Daha o çiçek bozuğu yüzünü görmeden biliyorum. Adımlarından tanıyorum onları. Yatağı biraz daha dik konuma getirecek mekanizmayı harekete geçiriyor. Bir vızıltı eşliğinde tavan manzaram boş duvara dönüşüyor. Püre edilmiş yumurtayı, içinde ne olduğunu ayırt edemediğim bir bulamaçla birlikte hızlı hızlı ağzıma tıkıştırıyor. Ah, kadın! Çocuğun olsa bilirdin, yumurta yapışır insanın damağına, bir yudum su verirdin. Ağzımı silmek adına yaptığı hoyrat harekete rağmen, anacığımın verdiği terbiyeden ötürü nezaketle, teşekkür etmeye çalışıyorum yine de. Gözlerimi açıp kapatıyorum. Umurunda bile olmuyor. Üzerime koymaktan çekinmediği metal tepsiyi kucaklıyor köşedeki masaya bırakıyor. Odaya temiz hava girsin diye pencereyi aralayacak birazdan, hep aynı şeyler… Benimle biraz konuşsa keşke, diye geçiriyorum içimden. Bu huysuz yerine, sarıya boyalı saçlı, çelimsiz ve biçimsiz bedenine rağmen, dünyanın en güzel kadını edasıyla yürüyen gelseydi konuşurdu benimle. O yemek yedirirken sürekli konuşur ama bu dut yemiş bülbül mübarek. Lakin nasıl dilediysem bir dua kabilinden kabul olunuyor dileğim.

“İyisin bugün. Ziyaretçin de var. Doktorun yanında. Gelir birazdan,”diyor. Pencereyi kapatıyor, tepsiyi alıp çıkıveriyor. Kim diye soramıyor, Kemal Komiser olsun diye bir dua daha ediyorum. Gözlerimle anlatmayı öğrendim sayılır, belki ona anlatabilirim. Bu kez anlaşırız belki, bu kez doğru soruları sorar diye umuyorum. Yakında gelmez olacak biliyorum. Ayak sesleri kulağımda büyüyor, anlıyorum o değil. Ayrık ve çap bacaklarının ucunda onun cüssesinde bir adama ait gibi durmayan, otuz dokuz numaralık ayaklarının sürüklenirken çıkardığı hışırtılı sesten tanıyorum. Yıllardır duyduğum bu sesin sahibini yeniden hayatıma aldığım için kendimden nefret ediyorum. Her türlü haylazlığı erkek olduğundan ötürü görmezden gelinen, hiç büyüyemeyen, dalavereci olduğu asla kabullenilmeyen bu pislik için hatır saymasaydım da cenazeye sarhoş geldiğinde silip attığımla bıraksaydım keşke. Merhamet duygumu ameliyatla aldırmak mümkün olsaydı, yapardım. O zaman bütün bunları yaşamazdım. Çiğdem de yaşamazdı. Kafamı oynatabilsem, yüzüne okkalı bir tükürük atabilsem, konuşabilsem de sövüp sayabilsem istiyorum. Çiğdem, desem, haykırsam… Herkes duysa, herkes bilse… Ona eşlik eden hastabakıcı odadan çıkana kadar usul usul saçlarımı okşuyor. Sahte bir hüzünle bakıyor gözlerimin içine de o bakışların ardındaki tehdit kanımı donduruyor. Kapının gıcırtıları kesilir kesilmez, kulağıma eğiliyor;
“Pes et! Artık vazgeç. Her şey bitti. Kendi kendine ölmezsen sonunda seni ben geberteceğim. Kimseye bir şey anlatamazsın, olan oldu.”diyor fısıltıyla. Ellerimi, bacaklarımı hissedemesem de o an hala varlığını hissedebildiğim kalbime saplanan onlarca bıçak darbesinin adı çaresizlik oluyor. Kirli ellerini boğazımdaki kesikten geriye kalan izde gezdiriyor, tiksiniyorum dokunuşundan. Kemancı bir kere daha gıcırdatınca kemanı, geriye çekiliyor, “Siz miydiniz?” diyor. Korkusunun kokusunu duyumsayacağımı sanırken burnuma lavanta kolonyasının kokusu geliyor. Seviniyorum. Beni erkenden bırakmasa bunları yaşamayacaktım, diye bir kez daha kızdığım rahmetli de her tıraş sonrası aynı kolonyayı kullanırdı. Kemal Komiser göz hizama kadar gelip;

“Daha iyi görünüyorsunuz,”diyor.

Nasıl görünüyordum ya da şimdi nasıl görünüyorum bilmiyorum ki! Benim yerime o hainin konuşacak olması sinirimi bozuyor.
“Daha iyiymiş. Doktorla konuştum az önce. Kırıklar iyileşmeye başlamış. Felç nedeniyle acı çekmeyişi belki de tek tesellim. Ömrünce çok acılar çekti ablam.”diyor lanet olasıca.
Kemal Komiser, “Konuşamayacak olması…”diyor ve gerisini getirmiyor. Sessiz, kıpırtısız varlığıma rağmen zihnimin hala o odada olduğunun ayırdına varmış gibi yutkunuyor.
“Ona bunu yapanı bulun lütfen!”
Adındaki dışında,  hayatında hayra dair hiçbir çabası görülmemiş kardeşimin, numaradan titreyen sesi kulaklarımdan beynime süzülürken boğulacak gibi hissediyorum. Sıklaşan nefesimin baskısı gözlerimden akan damlalarla birleşiyor. Hala o damlaları hissedebiliyorum.
“Söz veriyorum bulacağım. Ablanıza bunu yapan, çocuğu kaçıran o şerefsizi kendi ellerimle yakalayacağım. Bir cevap alamayacağımı bilmeme rağmen buraya gelişim de bu yüzden. Her şeyi bilen tek şahit ablanız. Keşke anlatabilseydi.”
“Keşke… O kadar çok şey için keşke diyorum ki! Daha önce gelseydim her şeyi engelleyebilirdim belki.”
“Kendinizi suçlamayın. Siz ablanızı kurtarmak için her şeyi yapmışsınız. Kocası şehit düşmüş, değil mi? O zamandan beridir mi beraber kalıyordunuz?”

“Aslında beraber yaşamıyoruz. Ben ilçede yaşlı annemle kalırım. Anamı evinden ayıramıyoruz maalesef. Uzun süre yalnız da bırakamıyorum. Pek düşkünleşti son yıllarda. Genelde kışın, şehirde işim olduğunda bir gece için ablamda kalıyorum. Keşke o gün de…”

Yanlış mı görüyorum? Kemal Komiser, onun sırtını mı sıvazlıyor? Dişlerimi sıkıyorum.

“Ablanız mahallede çok sevilip sayılıyor. Döndüğünde bir kahraman gibi karşılanacak. Vaktinde yetişemeseydiniz bugün hayatta olamayacaktı. Küçük kızı da bulabilmiş olsaydık…”

“Ablam, Çiğdem’i kızı gibi severdi.  Ailesi de perişan olmalı. Hiç mi iz yok?”

“Mahalle didik didik arandı. Tüm emniyet seferber oldu. Lakin bir aydan fazla zaman geçti. Sağ olarak bulabileceğimizden eskisi kadar emin değilim artık.”

Ölmüşüm de mezarımın başucunda yapılıyormuş gibi süren konuşmanın her kelimesinde, “Yalan!”diye bağırıyor iç sesim ve gözyaşlarım çoğalıyor. Bakışları gözyaşlarıma kilitlenen Kemal Komiser yüzüme doğru uzanıyor ama dokunmaya imtina ediyor, çekiyor elini. Ona anlatmak istiyorum. Her şeyi tek tek anlatmak istiyorum. Annesinin işe giderken bana emanet ettiği yavrucağı, kendi kanımdan koruyamadığımı, beni sokan yılanı bağrımda beslediğimi söyleyebilmek istiyorum. Bakışları bakışlarıma dokunduğu anda kocaman açıyorum gözlerimi. İstiyorum ki kelimeler gözlerimden taşsın. İşte, suratında ilk defa beni anlayan bir bakışın gölgesi beliriyor. Kaçırmıyor gözlerini. Konuşuyorum.

Çiğdem’i her zamanki gibi daha gün ağarmadan bıraktı annesi. Çok erken fabrikada olması gerekiyor zavallının. Ekmek parası kolay değil. Çiğdem,  benim de kızım sayılır iki yıldır.  Kahvaltısını ettirdim. Saçlarımı taradı o topak parmaklarıyla. Evimi biliyor olmalısınız. Kocamın ailesinden kalma, iki katlı ama kutu gibi bir ev. Üst kattaki oda sabah güneşi alır. Çiğdem’le hep orada otururum. Yine o odada oynadık biraz.  Baktım ter kokuyor çocuk. Anası garibim işten geç gelir, belli ki yıkayamamış çocuğu. Banyoya soktum, akladım pakladım, mis ettim. Eşim ölmeseydi belki kendi çocuğumuzun odası olacak yerde; o güneşli odada uyuttum yavrucağı.  Sonra mutfağa indim alt kata. Erken saatte pek gelmezdi ya, Hayri geldi o arada. Normalde ayda bir ya da iki kez, yatma vaktine yakın gelir, gece kalır, sabah servisiyle de ilçeye dönerdi. Şaşırdım görünce. Gözleri bir tuhaftı. Gözbebekleri… İri iri bakıyor. Uykusuz olduğunu söyledi. ‘Sen evdeyken iki adım ötedeki markete gideyim de yemeklik alayım. Çiğdem de banyolu, çocuğu çıkarmayayım,’dedim. Gerçekten koşa koşa gittim döndüm. Emanetin emaneti olmaz derler ya gerçekten olmazmış. Keşke kör olsaydım da o bacak kadar bebeye dokunan iğrenç ellerin sahibini; kardeşimi görmeseydi gözlerim. Dokunuşu dokunuş değildi ki! Bakışı bile bir değişikti.  Üstüne atladım. Ağzıma geleni saymaya başladım.  Çiğdem, seslerimize uyandı. Bizim itiş kakışımızdan korkup kaçtı yavrucak odadan. Peşinden koştum. Merdivenin başına vardığımda Hayri beni itekledi. Merdivenden yuvarlanırken kafamı mı çarptım bilmiyorum, bayılmıştım. Ne kadar süre baygındım, orasını bilemiyorum işte. Gözlerimi açtığımda kımıldayamıyordum, hiçbir şey hissetmiyordum hatta. Ama sesim çıktığınca seslendim Çiğdem’e. Öyle güçsüz bir sesti ki, kendi sesimi kendim duyamıyordum neredeyse. Kömürlüğe açılan küçük kapı aralandığında Hayri’yi gördüm. Titreyen ellerine bakıyordu. Pantolonuna sürüp duruyordu ellerini.  Sırtını duvara verdi, olduğu yerde çöktü, kaldı. Bütün vücudumu benden almışlar gibiydi ama konuşabiliyordum hala. Yardım istedim. Ambulansı aramasını söyledim. Çiğdem’i sordum. O an bakışları bana döndü. Orada olmamam gerekiyormuş gibi şaşkın baktı önce. Sonra gözlerine bir sakinlik geldi bir anda. Zor bir soruyu çözmüş bir öğrenci gibi kendi kendine gülümsedi. Yerde serili ama değerli bir halıymışım da üzerime basmamaya çalışıyormuşçasına atladı üzerimden. Mutfağa geçtiğini hatırlıyorum ve telefonda konuştuğunu… Ambulansı aramıştı, ölmek üzere olduğumu söylüyordu, yetişmeleri için yalvarıyordu. Bedenimi hissedemesem de ölmek üzere gibi de hissetmiyordum. Elinde mutfağımda bulabileceği en büyük bıçakla yanıma çöktüğünde anladım neden ölmek üzere olduğumu. ‘Özür dilerim,’diye fısıldadı bana.

            ‘Yapma!..’ Bedenim bitik ama ses tellerim hala sağlamken dudaklarımdan çıkan son kelime bu oldu. Başını başka yana çevirdi ve soğuk çeliği tutan titrek elleri kaydı boğazımda. Pişman mı oldu bilemiyorum ama son hatırladığım şey; üzerindeki kazağı soyunup boğazıma bastırmasıydı…

Komiser ellerini yatağımın kenarına koyup üzerime doğru eğilirken peş peşe açıp kapatıyorum gözlerimi. Bu kez anlıyor beni, hissediyorum. Ona bakıyor sonra Hayri’ye çeviriyorum bakışlarımı. Burnumdan aldığım ve verdiğim seri soluklar eşliğinde belki on kere aynı şeyi tekrarlıyorum gözlerimle. “O yaptı, anlayın işte!”

Aynı anda ziyaretime gelmeleri bir mucize midir yoksa günahsız sabinin intikamı için yaratandan gelen bir lütuf mudur, bilmiyorum.  Her ne olursa olsun, bu kez oldu hissediyorum. Komiserin kaşlarının havaya kalkmasıyla birlikte alnında yol yol uzanan üç çizgi beliriyor, bakışları Hayri’ye çevriliyor. Hayri, suratına dikilen bakışlardan tedirgin; “Ablam iyi görünmüyor, ben doktoru çağırsam mı acaba?”diyor. Odadan çıkmak üzere hareketlenmesi ile Kemal Komiser koluna giriyor. Gözlerini gözlerimden ayırmadan;

“Bence Fitnat Hanım şu son bir aydır hiç olmadığı kadar iyi. Hatta benimle sohbet etmeye bile başladı. Eminim konuşacak daha çok şeyimiz olacak.”diyor. Gözlerimi kapatıyorum huzuru iliklerime kadar duyumsayarak.  Aynı anda, saçlarını iki yandan ördüğüm küçüğümün kokusu, lavanta kokusuna karışıp ciğerime doluyor. Çiğdem, bir eli kocamın elinde, iki çizgiye dönüşmüş gözleri ile gülümseyerek,  bana el sallıyor.

Bir saksağan ömrünün geri kalanını kafeste geçirecek, inanıyorum.

👵 Hikaye: Yaşlı Kadın 🔊 🎧

Zerrin elindeki kahve fincanını masanın üstüne bıraktı. Dalgın gözlerle pencereden bulutlu gökyüzüne baktı. Onu bu  dalgınlıktan çıkaran koridordan gelen bağırışma sesleri oldu. Bu seslere bir müddet kulak kesildi. Önemli bir şey olmadığını düşünerek tekrar dışarıyı izlemeye koyuldu. Bu sefer çalan kapı sesiyle irkildi. İçeriye genç bir polis memuru girdi.

“Zerrin Hanım, babanız Aybars Bey, koridorda bir olaya müdahale etmeye çalışıyor.”

Zerrin sakin bir şekilde “Ne zaman geldi?” diye sordu. “Benim yanıma hiç uğramadı.”

“Kendisi şu an farklı uğraşlar içerisinde, o yüzden olabilir.”

Zerrin hızla koridora çıktı. Toplanmış kalabalığa baktı. Aybars Bey koridorun ortasında durmuş, yaşlı bir kadını dinliyordu. Yine hızla yürüyerek babasının yanına geldi. Aybars Bey Zerrin’i görünce gülümseyerek “Ben de senin yanına gelecektim,” dedi. “Fakat hanımefendinin yardıma ihtiyacı olduğunu duyunca, yardım etmek istedim.”

Aybars Bey’in yanındaki polis memuru, “Burada insanlara yardım etmek için biz görevlendirildik,” diye açıkladı.

Yaşlı kadın sinirlendi. “Ama hiç yardımcı olmuyorsunuz.”

Zerrin “Sorun nedir?” dedi.

Bu soruyu Aybars Bey yanıtladı. “Hanımefendi koruma istiyor.”

Zerrin meraklandı. “Koruma mı? Sebep?”

Bu soruyu ise polis memuru yanıtladı. “Hanımefendi kendisini tehlikede hissediyormuş. Her gün kendisini birinin takip ettiğini söylüyor.”

Zerrin sordu. “Ne zamandan beri böyle bir his içerisindesiniz?”

Yaşlı kadın çaresiz bir şekilde “Yaklaşık üç gündür,” dedi. “Nereye gitsem aynı kişi, beni takip ediyor.”

“Bu kişiyi bize tarif edebilir misiniz? Bu sayede bulunması daha kolay olur.”

“Tam olarak hatırlayamıyorum. Uzun boylu bir adam. Sadece onu biliyorum.”

Polis memuru araya girdi. “Hanımefendi, bu yeterli bir tarif değil. Ayrıca böyle bir sebep için de koruma almanız zor.”

Yaşlı kadın telaşlandı. “Peki bu adam beni öldürmeye kalkarsa ne olacak? Altmış iki yaşında bir  kadınım ben. Tek başıma yaşıyorum, kimsem yok.”

Aybars Bey atılarak “Hanımefendi çok doğru söylüyor,” dedi. “Bir koruma ayarlanamaz mı?”

Bu sözleri Zerrine bakarak söylemişti. Zerrin babasını kırmamaya çalışarak  “Bu biraz zor,” diye mırıldandı. “Bu kişiyi tarif edebilse,  belki bulabiliriz.”

Aybars Bey üzgün bir şekilde “Ama o yaşlı bir kadın,” dedi. “Kimsesi de yok.“

Zerrin, “ İnsanlara ha diyince koruma ayarlayamayız ki,” dedi biraz sertçe.

Bu sözlerden sonra etraftaki kalabalık dağıldı. Aybars Bey yaşlı kadına baktı. Cebinden bir kağıt çıkarıp bir şeyler karaladı.

“Yarın bu adrese gelin,” dedi. “Ben size yardımcı olacağım. Belki koruma olamam. Ama bu kişiyi yakalayacağıma söz veriyorum. Siz sakin olun lütfen. Korkuya kapılmayın. Mutlaka çaresi bulunur.”

Yaşlı kadın gülümsemeye çalışarak “Teşekkür ederim beyefendi,” dedi.

Sonra hızla oradan uzaklaştı.

Zerrin babasına baktı. “İnsanlar yaşlandıkça korkuları artıyor.”

Aybars Bey aynı fikirde değildi. “Hayır. İnsanlar yaşlandıkça yalnızlaşıyor.”

***

Sabah saatlerinde kapıyı çalan yaşlı kadın, karşısında Zerrin’i görünce derin bir nefes alarak “Kusura bakmayın,” dedi. “Rahatsız ediyorum ama babanız evde mi?”

Zerrin gülümsedi. “Evde tabii, buyrun lütfen.”

Aybars Bey içeri giren yaşlı kadını görünce ayağa kalkıp selam verdi.

“Hanımefendi hoş geldiniz. Fakat biraz solgun görünüyorsunuz.”

Yaşlı kadın telaşla, “O kişi beni buraya kadar takip etti,“ dedi.

Aybars Bey bu habere sevindi.“Harika. Bu çok iyi.”

Yaşlı kadın hayretle ona baktı. “Ne harikası beyefendi? Ya bana bir şey yaparsa?”

Aybars Bey “Lütfen sakin olun,” diye konuştu. “Birazdan yakalayacağız onu. Bugün hafta sonu olduğu için Zerrin de evde. O da bize yardımcı olacak.”

Zerrin babasına bakarak sordu. “Ne yapmayı düşünüyorsun?”

Aybars Bey ayağa kalktı.

“Planım çok basit. Hanımefendi, şimdi bu kapıdan çıkacaksınız ve sakin bir şekilde yürüyerek aşağı sokaktaki parka kadar gideceksiniz. Merak etmeyin Zerrin de yanınızda olacak. Bu kişi her gün sizi takip ettiğine göre, şimdi de peşinizden gelecektir. Ben de sizden uzakta yürüyeceğim. Arkanızda olacağım. Ama önce peşinizden birinin geldiğini görmem lazım. Ben de hemen onun arkasında olacağım. Parka kadar peşinizden gelirse, parkta onu yakalayacağım. Siz rahat olun, arkanıza bakıp şüphe çekmeyin yeter.”

Zerrin ve yaşlı kadın, Aybars Bey’in dediğini yaparak beraber evden çıktılar. Aybars Bey onların gidişini izledi. Sokağa baktı. İki üç dakika sonra uzun boylu bir adamın, peşlerine takıldığını gördü. Biraz bekledikten sonra o da evden çıktı. Şimdi Zerrin ve yaşlı kadının peşinde uzun boylu bir adam, bu adamın peşinde de Aybars Bey vardı. Aybars Bey temkinli bir şekilde atıyordu adımlarını. Biraz hızlanarak, aradaki mesafeyi kısalttı. İki kadın parka girdi. Uzun boylu adam da parka girince, Zerrin bir müddet durdu. Aybars Bey’in de parka girdiğini görünce, yüksek sesle “İşte orada,” diye bağırdı.

Aybars Bey, uzun boylu adamı ceketinden tuttu ve “Şimdi yakaladım seni,” dedi.

Zerrin’le yaşlı kadın hemen geldiler. Yaşlı kadın heyecan içinde “İşte bu o!” diye bir çığlık attı.

Aybars Bey uzun boylu, genç adama baktı. Delikanlının yüzünde korkmuş gibi bir ifade vardı.

“Ne oluyor ya?  Bırakın beni.”

Zerrin öfkelendi. “Yaşlı bir kadını takip etmeye utanmıyor musun? Sakın yanlış bir hareket yapma, karşında polis var.”

Genç adamın korkusu daha da arttı.

Aybars Bey sakin sakin sordu. “Bu hanımefendiyi niye takip ediyorsun bakalım?”

Genç adamın sesi titredi. “Kötü bir niyetim yok. Ben sadece Serap Hanım’ı arıyorum.”

Yaşlı kadın, “Serap benim adım,” dedi. “Ne için arıyorsun beni?”

Genc adam biraz sakinleşmişti. “Siz emekli öğretmen misiniz? Çocukluğunuz Sakarya’da mı geçti?”

Serap Hanım şaşkınlıkla ona baktı. “Evet de sen bunları nereden biliyorsun?”

Aybars Bey genç adamı bıraktı. Sonra gülerek “Anlat bakalım genç adam,” dedi. “Neymiş hikayenin aslı?”

Delikanlı rahat bir nefes aldı.

“Ben burada yaşıyorum. Annem Sakarya’da yaşıyor. Annemin söyledikleri üzerine sizi aramaya başladım. Siz annemin çocukluk arkadaşıymışsınız.”

Serap Hanım üzüntü içerisinde sordu. “Yoksa sen Ebru’nun oğlu musun?”

Genç adam, “Evet,” dedi. “Annem şu an çok hasta. Ve sizi görmek istiyor. Siz Sakarya’dan gittikten sonra numaranızı kaybetmiş. Elinde sadece bir resim, bir de adınız vardı. Öğretmen olduğunuzu biliyordu. Yaşadığınız adresi de birinden buldu.  Ben de üç gündür sizin peşinizdeyim. Fakat sürekli benden kaçıyorsunuz. Elimde sadece bir resim olduğu için tanıyamadım. O da gençlik resminiz zaten.”

Yaşlı kadın gözlerindeki yaşları sildi. “Ah ben böyle olduğunu bilseydim…  Neler düşündüm senin hakkında.”

Genç adam gülümsedi. “Neyse olsun. Bu benim hatam zaten. Sizi korkuttum. Ama lütfen benimle beraber Sakarya’ya gelin. Annem sizi görünce çok mutlu olacak.”

“Gelmez olur muyum? Tabii geleceğim. Dünyadaki tek dostum.”

Daha sonra baba kıza baktı. Mahçup bir şekilde “Sizi de boşuna telaşlandırdım,” dedi.

Aybars Bey gülümsedi. “Aman hanımefendi. Böylesini ben bile tahmin etmemiştim. En azından kötü bir durum yokmuş onu anladık.”

Zerrin de sevinmişti bu duruma. “Ne mutlu size. Yıllar sonra dostunuza kavuşacaksınız.”

Serap Hanım’ın gözleri parlıyordu. “O kadar mutlu oldum ki. Senelerdir yalnız yaşıyorum. Ama şimdi yıllardır görmediğim dostumu görebileceğim. Bunu size ve bu genç adama borçluyum.”

Bunları söyledikten sonra delikanlıya sarıldı.

Zerrin gözleri dolu bir şekilde babasına baktı. “Şimdi biz bu hikayeden ne anladık?”

Aybars Bey elini Zerrin’in omzuna koyarak gülümsedi.

“Yalnızlığın da bir gün son bulabileceğini kızım.”

Hikaye: Çeşme’de Esrarengiz Bir Gece

Canımın sıkıldığı günlerdi… Eşimle aramız yaklaşık bir aydan beri iyi değildi. Ufak ufak sorunların birikip bir volkana dönüştüğü günlerde, hakaretlerin başladığı bir gece kapıyı vurup çıkmıştım. Sorun benim için önemliydi. Eşim aynı düşünmüyordu. Ona göre benim fedakarlık yapmam ve oluşan bu durumu tamamen kabul etmem gerektiği fikrindeydi. Bana göre de asıl sorun  biriktirilmiş olan bir takım olumsuz düşüncelerdi. Ben kendi açımdan haklıydım. Ona sorarsanız o da kendi açısından haklıydı. İki taraf da haklı ise oluşan bu soğukluğun adı haliyle anlaşmazlık oluyor. Kapıdan çıkarken sinirliydim. Bir daha dönmem artık bu eve diye düşünüyordum… Nereye gideceğimi bile bilmeden gecenin on birinde uzaklaştım ondan.

Aradan saatler, günler, hatta haftalar geçti… Eşimi özlemeye başladığımı itiraf etmeliyim. Ondaki acayip inat, kendine olan aşırı güven, sanırım beni aramasını önledi. Bir iki zayıf mesaj hep haklı olduğunu ima eder tarzdaydı. Hep o haklıydı. Ben haksız. Hep ben onun istediği gibi olacaktım. O ise olduğu gibi…

Özel hayatımın olumsuzlukları iş hayatıma da yansımıştı. Zaten aksi düşünülemezdi. Hep dalgın, hep sıkıntılıydım. Konsantrasyon sıkıntısı çekiyor, iş ortamında vakit geçiremiyordum. İşten çıkınca da canımın sıkıntısı devam ediyordu. Akşam olunca sabah olmasını, sabah olunca da akşam olmasını istiyordum…

İşte böyle vaktin zor geçtiği sıkıcı bir günün akşamında işten çıktıktan sonra geçici olarak kaldığım o küçüçük daireye dönmek istemedim. İzmir’de hava kararmak üzereydi. Akşam vakti sokaklar kalabalıklaşmaya başlamıştı. Yoğun  cuma gününün bitişinde herkes evine ulaşmak için telaş içerisindeydi. Alsancak’tan kafamdaki düşüncelerle birlikte ara sokaklardan  Basmane’ye doğru yürümeye başladım. Aslında nereye gittiğimi bilmiyordum. Hafif hafif  yağmaya başlayan yağmur altında öylesine  yürüyordum. Basmane Garı’nın  önündeki kalabalığın arasından geçip, Tilkilik istikametine  yöneldim. Bir şeyler içeyim, bu civarlarda mutlaka uygun bir yer vardır diye düşünürken, dükkanların arasında kalmış ve çoğu kimsenin gözünden kaçma olasılığı yüksek olan o minicik dükkan ve kapısındaki ufacık yazı dikkatimi çekti. Dar Kapı Meyhanesi isminden sonra kapısına baktım. Hakikaten dar bir kapısı vardı. İsmini bundan mı alıyordu?  İsmini bir kenara bırakıp içeri girdim.  Hepsi metal ayaklı olan beş masanın olduğu, floresan lambalarla aydınlatılmaya çalışılmış ufak bir mekandı.  Çok rahat olmayan sandalyelerinin bazılarının üst kısmı pas tutmuştu. Giriş kapısının hemen önünde yere serilen bir iki gazete yağmur zamanlarında paspas görevi görüyordu. Ufak dükkanın sol tarafında mezelerin konulduğu eski bir camlı buzdolabı vardı.  Daha doğrusu iki sıra rafı bulunan bu eski buz dolabının üst katı mezelere ayrılmasına rağmen alt katı tamamen soğan, domates, çeşitli meyvalar ile birlikte üstleri kapalı birçok  plastik kabın adeta sıkıştırıldığı bir ardiye deposu gibiydi. Dükkanda hiç müşteri yoktu. Ben içeri girince tezgahın arkasındaki kişi, buzdolabının ışığını yakarak sanırım mezeleri bana göstermek istedi. Ama daha sonra da kapatmadı. Demek ki, onun için de ilk müşterinin içeri girmesiyle gece başlamıştı. Buzdolabına doğru yürümektense sağ tarafta bulunan ve diğerlerine göre nispeten daha küçük olan bir masaya oturdum. Masanın üzerinde örtü yoktu. Sağ tarafındaki  az miktarda peçetenin yer aldığı bir peçetelik ile  tuzluk ve biberlik masanın dekorasyonunu tamamlıyordu. Masaya oturunca buz dolabının arkasında duran ve bu mekanın sahibi, garsonu ve aynı zamanda aşçısı olduğunu düşündüğüm oldukça uzun boylu ve kilolu bir şahıs bana doğru geldi. Önüne bağladığı ve tüm göbeğini örten beyaz önlük uzun süre yıkanmadığından olacak  oldukça kirli ve lekeliydi.

“Buzdolabındaki mezelere bakmak ister misin?” diye sordu. Ben de “Gerek yok, sen tazelerinden bir iki tane getir.” diye yanıtladım.

“Sıcak bir şey düşünür müsün? Sakatatlar, köfte, sucuklu, kaşarlı köftem var.”

Pek iştahım yoktu ama böyle sorunca “Kaşarlı köfte olsun ama getirmek için acele etme.”  dedim.

Arkasından beklenen soru geldi. “Ne içersin?”

“Rakı alayım, yirmilik olanlardan.”

“Yirmilik bizde bulunmaz.”

Yanıtı oldukça sertti. Bunun üzerine ben de “Otuz beşlik olsun o zaman.” dedim.

Hiç yanıt vermeden yanımdan ayrıldı. Biraz sonra fasulye pilaki, salata ve yoğurtlu patlıcandan oluşan mezelerimi ve tabii ki rakımı getirdi. Bardaklar beklediğimden  daha temizdi. Günün sıkıntılarını atmak için ilk rakımı biraz sert hazırladım. Sert rakının sıcaklığı mideme doğru giderken dikkatimin dağılması biraz sıkıntılarımı azalttı sanki…

“Peynir ister misin?” diye seslendi

“Olur bir dilim alayım.”

Peynir de rakının yanında iyi gider doğrusu. Getirdiği peynir fena  görünmüyordu. Ufak bir parçayı  ikinci yudum rakıyla birlikte tattım. Sert ve tuzlu, tam meyhane peyniriydi.

Üçüncü kez bardağıma rakımı döktüm. İyi ki otuz beşlik söylemişim, yoksa yetmeyecekti diye düşünürken kapı gürültü bir biçimde açılarak iki  yeni müşteri dükkana girdi. Girerken konuşmalarına yüksek sesle devam ettiklerinden biraz rahatsızlık vericiydiler. Yan masalardan birisine oturup, şişman aşçıya seslendiler.

“Usta masayı donat!”

Aşçı hiç sesini çıkartmadan başıyla tamam işareti yaptıktan sonra, o da bu yüksek sesli konuşmadan rahatsız olmuş olacak ki müzik açma ihtiyacını hissetti. İlk parçayı Zeki Müren söylüyordu.

“Daha benden ayrılmadan başka sevgili buldun.”

Şarkının sözleri içtiğim rakı ile karışınca beni bu yönde bir düşünceye yöneltti.

Acaba başka birini mi buldu? Ondan dolayı mı bu sorunları bilerek çıkarttı, diye düşünmeye başladım. Tüm ortam adeta kaybolmuş sadece bu düşünce beynimi doldurmaya başlamıştı. Daha önce bu yönden hiç düşünmemiştim. Olabilir mi? Olabilir. Neden olmasın? Kim acaba ?…Çalıştığı şirket oldukça büyük. Epey çalışan var. Oradan da olabilir..Başka yerden de… Düşüncelerim canımın sıkılmasına neden oldu. Nereden aklıma getirdim ki bu olasılığı diye iç geçirirken bardağımdaki rakının bitmiş olduğunu fark ettim. Bir duble daha doldurdum. Rakımın ilk yudumunu içeceğim sırada kapı yine gürültülü bir şekilde açıldı. Bu sefer üç kişi içeri girdi. Aşçı, garson ve mekanın sahibi olan kişi hemen yanlarına giderek boynunda bulunan bezi eline aldı ve masalarını silmeye başladı. Mutlaka tanıdığı kişilerdi. Zaten hiç sipariş vermeden masalarının üstü dolmaya başladı.

Yeni gelenlerden birisi  sigara çıkartıp diğerlerlerine uzatırken “Bizim kül tablasını unuttun galiba?” diye yüksek sesle bağırdı. Bizim garson hemen yetmişlik rakıyla birlikte kül tablalarını masaya getirdi. Sigara dumanı mekanı doldurken bu yeni gelenlerin kendi aralarındaki konuşmalarından Zeki Müren’in sesi de  duyulmamaya başladı.

İçlerinden birisi yine yüksek sesle “Televizyonu açsana haberleri dinleyelim.” deyince  isteği derhal yerine getirildi. Canım sıkılmaya başlamıştı. Buraya haberleri dinlemeye değil kafamdaki düşünceleri kendimle paylaşmaya gelmiştim. Gürültü, sigara dumanı ve ızgaradan çıkan koku ufak dükkanı doldurmaya başlayınca kalkmak zamanı diye düşündüm. Rakının kalanını bardağıma döküp üzerine su koymadan içmek istedim. Ama alışık olmadığım bu tarz, bir yudumdan fazlasını içmeme engel oldu. Ben de diğerleri gibi sesimi yükselterek “Usta hesap alsana!” diye bağırdım. Sesim biraz fazla çıkmış olacak ki içerideki herkes bana baktı. Ben onlardan oldukça rahatsız olmuştum. Bu sefer de onlar rahatsız olsun diye düşünerek bakışlara hiç aldırmadım.

Aşçının “Köfteni getiriyordum.” demesine aldırmadan “Başka sefer yerim sen onu da hesaba ilave et.” dedikten sonra hesabı ödeyip dışarı çıktım.

Yağmur ve soğuk şiddetini arttırmıştı. Gecenin erken saatleri olmasına rağmen sokak  boşalmıştı. Köşe başında yağmur altında portakal satmaya çalışan arabalı seyyar satıcıdan başka hiç kimse yoktu. Boş ve ıssız sokaktan İkiçeşmelik Caddesi’ne doğru yürürken dağılan düşüncelerim yine eşim üzerinde yoğunlaşmaya başladı. İçkinin verdiği cesaret mi böyle düşünmeme sebep oluyordu, yoksa onu gerçekten özlemiş miydim? Karmaşık düşünceler içerisinde belki de bilinçsizce telefonumu çıkartıp ismini tuşladım. Telefon yaklaşık beş kere çaldıktan sonra açıldı.

Soğuk ve kısık bir ses tonuyla “Aloo…” dedi.

Sesimi yükseltmeden “Merhaba,nasılsın?” diye sordum.

“Nasıl olacağım? İyiyim işte..Seni dinliyorum.”

Çok soğuk bir konuşma tarzıydı bu. Beklediğim gibi değildi. Buna aldırmadan konuşmama devam ettim.

“Seninle yarın Çeşme daha doğrusu Şifne Termal Otel’e gidelim mi?”

Bir anda olmadık anda gelen bu sorunun onu şaşkınlığa uğrattığını farkındayım ama bundan beş dakika önce benim aklımda bile bu program yoktu. Hatta düşünmeden söylediğimi itiraf etmeliyim. Daha önce birkaç kare Şifne Termal Otel’de kalmış, sıcak su havuzu ve otelin sakinliği çok hoşumuza gitmişti. Bilinçaltımda onun da hoşuna giden bu eski programın yeniden hoşluk yaratacağını düşündüğümden olsa gerek bir anda aklıma geldi. Uzun bir süre yanıt vermedi. Yağmur altında durmuş heyecanla ne diyeceğini bekliyordum.

“İçki mi içtin?” diye sordu.

“Evet ama çok değil.” diye yanıtladım.

Gene bir sessizlik oldu.

“Aramızdaki problemleri konuşmadan böyle bir geziye gitmek doğru mu?”

Uff sıkılmıştım bu tür sığ konuşmalarından. Yine onlardan birisiyle karşı karşıyaydım. Sinirlenmeden yanıt verdim. ‘Konuşmak istersen böyle sakin bir ortamda konuşmak ikimiz için de iyi olmaz mı?’

Gene suskunluk… Yağmur şidddetini iyice arttırır ve bulunduğum saçağın altını artık terk etme zamanımın geldiğini hissettirirken son bir kere daha sordum. “Yanıtın nedir?”

Gene bekleme…

Ne kadar beklediğimi bilmiyorum ama ayakkabımın içerisine su dolmaya başladığı hissediyordum.

“Tamam gidelim.”

Sonunda istediğim yanıtı almıştım. Fazla uzatmadan ve de tatil günleri geç uyanmayı sevdiğinden “Yarın öğlene doğru  seni almaya gelirim.” dedim.

Bu sefer düşünmeden hızlıca cevap verdi. “Tamam, yarın sabah görüşürüz. İyi akşamlar.”

 

2.BÖLÜM

Ertesi gün saat tam onda evinin önündeydim. Bol miktarda nergis almayı unutmamıştım. Adeta arabanın içi nergislerle dolmuştu. Telefonunu çaldırıp kapattım. Eskiden beri aramızda bir şifre olan bu mesaj,  geldim demekti.  Herhalde bunu unutmamıştır diye düşünürken, arabaya doğru yaklaştığını gördüm. Hazırmış, beni bekliyormuş demek. Bu hoşuma gitti. Daha önce görmediğim kırmızı, dar pantolonu, siyah kazağı ve kırmızı yağmurluyla hoş bir görüntüsü vardı.

Oturacağı koltuğun nergislerle dolu olduğunu görünce çok mutlanmış olacak ki, biraz da şımarık bir ses tonuyla “Şimdi ben nereye oturacağım?” diye sordu.

Çiçekleri arka koltuğa doğru alırken “Senin için her zaman yer açarım.” Dedim.

Parfümünün kokusuna karışan  çiçek kokusu,  hafiften başımın dönmesine yol açtı.

Ocak ayının son günleri olmasına rağmen hava güneşli ve mevsim normallerine göre sıcaktı. Dün akşamki yağmurdan eser kalmamıştı. Kahvaltı etmemiş olduğunu düşünerek, Güzelbahçe yakınlarında  sayıları her gün artan kahvaltı salonlarının birinde mola verdik. Güzel bir kahvaltı sonrası istikametimiz Çeşme’ydi. Havuz için erken miydi? Erken. Ne yapalım? O anda aklıma geldi. Arkeolojiye ve tarihi eserlere ilgisini bildiğimden hoşuna gideceğini düşünerek bir öneride bulundum.  Bir arkadaşım, Çeşme’de büyük bir alışveriş merkezinin arka tarafında, Rumlardan kalma çok büyük bir ev olduğunu ve yerel halkın bu eve Saray ismini verdiğini söylemişti. Önerim, o eve bakmaktı. Eşim tabii ki derhal kabul etti. Biraz  sorarak, biraz da dolaşarak aradığımız evi bulduk. Saray denilen evden geriye hiçbir şey kalmamış. Günümüze ulaşan sadece  iki adet  büyük su sarnıcı. Kısmen belli olan  bahçe duvarları oldukça geniş bir alanı çevreliyor. Bir zamanlar belki de gerçekten saraymış ama şimdi bunlardan başka görülecek bir şey yok.

“Bu kadar zahmet sadece bunları görmek için miydi?” diyeceğinden endişe etmeme rağmen hiçbir şey söylemedi. Benim de söyleyecek bir şeyim yoktu tabii ki…

Bundan sonra hiç oyalanmadan Şifne’ye,  bir gece kalacağımız Termal Otel’e ulaştık. İlk işimiz otelin bahçesinin  büyük bir bölümünü kaplayan sıcak su  havuzuna girmek oldu.

Havuzda hiç kimse yok. Yaz aylarında iğne atsan yere düşmez derler ya . O kadar dolu oluyor. Ama kışın haliyle boş. Ben bu zamanlarını daha çok seviyorum. Hava soğuk, su sıcak. Çok keyifli oluyor.

Eşimin enfes vücudunu da seyretmeyi özlemişim. Belinin kıvrımları ufak bir bikinin kapattığı ve taşacakmış gibi duran göğüsleri beni eskisine göre daha çok heyecanlandırdı. Onun için havuz faslını oldukça uzattım.   Vakit hızla geçti. Hava kararmaya başladı.

Yandaki küçük otelin açık olup olmadığını bilmiyordum. Yer de ayırtmamıştım aslında. Kendi kendine gelişen bir fikirdi buraya gelmemiz. Bir sorayım bakalım. Açıkmış. Ama hiç müşteri yok. Sorun değil diye düşünerek geceyi burada geçirmeye karar verdik.

Odamızda bir süre dinlendikten sonra,  “Sahildeki restoranlardan birisine gidelim” dedim.

Deniz kıyısında, lüks olmayan üç dört tane balık lokantası var. Hepsi açık. Kapılarının önündeki zayıf ışık, isimlerinin görülmesine olanak sağlıyor. “Bu olsun.” diyerek bir tanesinin kapısından içeri girdik. Ortasında büyük bir kömür sobasının yandığı tahta masalı küçük bir yer. Bizden başka iki veya üç masada müşteri var. Kapıdan girerken yaşlı garsonun ‘Balıklarımız günlük’  dediğini hatırlıyorum. Sahilde olduğuna göre mutlaka öyledir diye düşündüm.  Siparişlerimiz geliyor. İlk lokmalardan sonra etrafa bakıyorum. İki masada ikişer kişi en arka masada ise tek başına oturan bir kişi bu gecenin müşterileri. İki masa kadar ilerimizde oturan çiftin hararetle bir şeyler konuştuklarını görüyorum. Sanırım tartıştıkları ciddi bir konu var. Diğer masada oturan genç bayan ile yaşlı bey evli mi acaba? Ya arkada tek başına oturan kişi neden tek gelmiş?

Balıklarımızın tadına bakma zamanı. Balıklar güzel pişmiş. Rakı da güzel. Bir kadeh… Bir kadeh daha derken epey vakit geçti sanırım. Etrafa baktım sadece en arka masadaki adam kalmış,  diğerleri gitmiş. O da eşimi mi izliyor? Ben bile fark ettirmeden karımın düzgün  bacaklarını ve dar bluzunun gizlediği vücut hatlarını  izliyordum. Bu gece ondan her zamankinden daha çok tahrik olduğumu hissediyorum. Yabancı birisinin tahrik olması daha doğal gibi geliyor bana. Bizi izliyor mu? Eşimin bana göre  muhteşem görüntüsü  onu da tahrik edebilir.  Bilemediğim için düşünmekten vaz geçiyorum. Kendi kendime gülümserken kıskandığımı düşünüyorum.

Karım, “Ne oldu, kendi kendine gülüyor musun?” diye sordu.

“Güzel bir gece gülelim, eğlenelim.” diyerek lafı değiştirmeye çalıştım.

Bu arada saat de gecenin on biri olmuş. Vakit  ne kadar hızlı geçti. Artık otele dönme zamanı.  Dışarıda hava buz gibi. İçeride gürül gürül yanan sobanın sıcaklığından fark etmediğimiz soğuk hava dışarı çıkınca  hissediliyor. Restoranların  zayıf ışıkları da sönmüş. Bir iki elektrik direğinden  yansıyan ışığın aydınlattığı yoldan otele doğru yürüyoruz. Tam o sırada tüm yerleşimin ışıkları birden kesilince koyu siyah bir karanlık ortalığı kapladı. İlk anda hangi yöne doğru gideceğimizi bilemedik.  Lokantadaki masanın üzerinde duran kibriti yanıma almam iyi olmuş. Onunla yolumuzu biraz aydınlatıp otele doğru yürüdük. Yolumuzu kaybetmesek bari.

Birden arkamızda bir ses duyar gibi oldum. Restoranda tek başına oturan adamı hatırladım. Yemek sırasında sürekli bizi izliyor gibiydi. Arkamızdan mı geldi acaba? Niyeti nedir? Hızla bunlar geçti aklımdan. Başımı birden arkama çevirdim. Kimse yok. Olsa da bu karanlıkta görmek mümkün değil zaten.. Sesler kesildi. Etrafı dinliyorum. Hafif esen rüzgarın çıkarttığı bir uğultudan başka ses yok. Zar zor oteli bulduk. Hemen arabamıza binip uzaklaşalım diye düşünürken arabamızın anahtarlarının resepsiyon da kaldığını fark ediyorum. Gündüz arabayı çekmek için almışlardı geri getirmediler. İçimi bir sıkıntı kaplıyor. Otelde bizden başka hiç kimse yok. Ne kalan başka bir müşteri ne de otel görevlisi. Son kibritimizle odanın kapısını açıp içeri girdik. İlk işim kapıyı sıkıca kilitlemek oldu. Eşim hiç konuşmuyor. Sessizce yatağın kenarına oturdu. Korkmuş olmalı. Adeta kıpırdamadan duruyor. Ben de ne yapabiliriz diye düşünüyorum. Gözüm  karanlığa biraz alışınca, tatsız bir haberle veya lafazan bir arkadaşın uzun sürecek konuşmalarıyla  karşılaşmamak için  yanıma almadığım cep telefonumu   aramaya başladım. El yordamıyla bulmak mümkün değil gibi.  Telefon yok. Işık yok. İnanılmaz bir sessizlik  içerisinde  odamızdayız.  Yavaş adımlarla pencereye yaklaştım. Uzakta bir yerde hafif bir ışık görüyorum. Bu el fenerinden mi geliyor? Yok değil. Daha çok bir mum ışığına benziyor. Dikkatli bakıyorum. Bu titrek  ışığı denizde balıkçılar mı yaktı?  Veya Plaj kısmında birisi mi var? Aklıma  bizi izlediğini düşündüğüm kişi geliyor. Yoksa o mu geliyor  bu tarafa? Merakla ve endişeyle ışığı izlemeye çalışarak  pencereden dışarı bakıyorum. Sahildeki ışık zaman zaman görünüp  kayboluyor. Bu arada gözüm karanlığa iyice alıştı. Cep telefonumu arıyorum. Her şey kötü gitmez ya, bunu bulmam gerek. Çantalarımız nerede? Neyse ki  çantaya ulaşıyorum. Telefon da içinde. Hemen ışığından yararlanarak odayı aydınlatıyorum.  Odamızda ses çıkartmadan ve de konuşmadan bekliyoruz. O anda kapının önünde bir ses duyar gibi oldum. Bu otelin oda kapıları direkt olarak bahçeye açıldığı için bahçeden mi geldi ? Yoksa kapının önünde birisimi var diye düşünüyorum. Dikkatli dinledim. Evet  bir ses var. Çok hafifte olsa duyuluyor…

“Kim var orada ?” diye bağırdım.

Ses kesildi. Ama kısa bir süre sonra gene başladı. Kapının önünde ayaklarını paspasa  sürten birisinin çıkardığı sesler gibiydi. İyice gerilmiştik. Ne yapacağımızı bilmiyorken birden elektrikler geldi. İlk işim telefonun bitmek üzere olan pilini doldurmak için prize takmak oldu. Daha sonra dışarıyı dinledim. Sesler kesilmişti. İçimin rahat etmesi için kapıyı açıp dışarıya baktım. Kapının önünde kimse yoktu. Bahçeye doğru biraz yürüdüm. Bahçedeki bir iki ışık, ortamı tam olarak aydınlatmasa bile yine de hiç yoktan iyiydi. Ortalık sakindi, hiç kimse görülmüyordu. Çok uzak olmayan bir yerden köpek havlamaları duyuluyordu. Otelin köpeği yoktu, büyük olasılıkla etraftaki çiftliklerin birinden geliyordu sanırım.  Odaya döndüm. Eşim geceliğini giymiş, yatağa uzanmıştı. Yanına gitmek için sabırsızlanırken uzaktan geldiğini düşündüğüm bir silah sesi duydum.

 

3.BÖLÜM

Eşim uykuya dalmış, silah sesini bu yüzden duymamıştı. Benimse keyfim  kaçmış, uyumaktan vazgeçmiştim. Sabaha kadar  nöbet tutmaya karar verdim. Otel odası güvenli sayılmazdı.

Zayıf  bir kilidin olduğu kapı… Bahçenin hemen kenarında bir balkon… Ve onun camlı kapısı… Hepsi, güven vermekten çok uzaktı…

Eşimin derin bir uykuya daldığı için duymadığı silah sesi neydi?  Etraftaki köpekler neden havlamışlardı? Otelde bize yardım edebilecek hiç kimse yok. Böyle savunmasız zamanlarda insanın başına her şey gelebilir. Huzursuzum fakat bunu kendime bile belli etmeden sedirin üzerinde sessizce oturuyorum.

Aradan bir süre geçtikten sonra balkon kapısından dışarıya bakarken polis arabasından geldiğini düşündüğüm, mavi kırmızı renkli tepe ışıkları bahçenin içerisini aydınlatmaya başladı. Merakım gittikçe artıyor, ne olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Dikkatli dinleyince duyulan fakat anlaşılamayan konuşmalar hissettim. Konuşmaları anlamaya çalıştım ama bu mümkün olmadı.

Gidip baksam mı? Çok merak ediyorum ama eşimi yalnız bırakmakta istemiyorum. Oldukça derin uyuyor zaten.

Bir müddet sessizce bekledim. Polis geldiğine göre tehlike bitmiş demekti. Yani dışarı çıkabilirdim. Kapıyı kilitler, balkon kapısının arkasına ağır koltuğu koyar, kısa bir süre sonra da geri dönerim diye düşündüm. Bahçeden geçerek seslerin yoğun olduğu otelin ön tarafına doğru yürüdüm. Biraz ileride dört kişilik bir grup vardı. Ve yerde yatan bir ceset…

Gruptakilerden biri yanıma yaklaştı.

“Merhaba, ben Çeşme Emniyet Müdürlüğü’nden Komiser Öz. Bu otelde mi kalıyorsunuz?”

“Evet, dün akşam geldik eşimle birlikte. Sesleri duyunca merak edip dışarı çıktım.”

“Bu kişiyi tanıyor musunuz?”

Dikkatli bakınca dün gece restoranda tek başına oturan adam olduğunu anladım.

“Tanımıyorum ama dün gece yemek yediğimiz restoranda tek başına oturuyordu. Etrafa ve bize dikkatli baktığını hissedince aslında tedirgin olmuştuk.”

Genç komiser gittiğimiz restoranın ismini defterine yazdıktan sonra “Bir de oraya soralım. Belki onlar tanıyordur.” diyerek etrafındaki iki polis memuruna bilgi verdi.

Polislerden biri sordu. “Komiserim adli tabip ne zaman gelecek?”

“Haber verdik, birazdan burada olur. Savcının da gelmesini beklemek zorundayız. Anlayacağınız daha uzun bir süre bir yere gitmek yok. Kim bu adam neden öldürüldü? Bunlar da en kısa sürede yanıtlanması gereken sorular olarak bizi bekliyor.”

Olay ilgimi çekmişti. Ne olacağını merak ediyordum. Komiser Öz sürekli telsiziyle merkeze bilgi verirken, ben de eşimi merak ettiğimden odamıza doğru kısa bir ziyaret yaptım.  Sessizce odanın kapısını açtım. İçeride hiç ses yoktu. Eşim hâlâ derin bir uykudaydı. İçim rahat etti. Cep telefonumu alarak tekrar bahçenin önündeki polislerin arasında beklemeye başladım. Gece duyduğum seslerle bu olayın bir ilgisi var mıydı? Bu öldürülen kişi birilerinden kaçmak isterken otele doğru mu gelmişti? Yoksa bu kişiyi takip edenler mi otelin içerisinde bekliyorlardı? Sorular, sorular zihnimin içerisinde dolanıp duruyorlardı.

Az sonra resmi bir araba ile savcı, hemen arkasından adli tabip geldi. Savcı kısa bir inceleme sonucunda gerekeni yaparsanız deyip ayrıldı. Adli tabip bir bayandı. Hatta şimdiye kadar gördüğüm en güzel doktordu. Uzun boylu, sarı saçlı, beyaz tenliydi. Sıkıca sarıldığı beyaz paltosu ve aynı renkteki kısa çizmeleri ile çok çekici görünüyordu. Cesedi inceledi, başından aldığı tek kurşunla vefat ettiğini ve kurşunun giriş yerini tutanaklara geçirdikten sonra, tahmini ölüm zamanı yaklaşık bir saat önce diye bildirdi.  Ceset otopsi için adli tıp kurumuna gitmek üzere cenaze arabasına konulurken Komiser Öz de diğer memurlara “Şimdi yapacağımız bir şey yok, yarın gelip incelemesini yaparız.” dedikten sonra arabasına doğru yöneldi. Benim de odama döndüm, sedirin üstünde oturarak sabahın olmasını bekledim.

Bu kısa gezide eşimle sorunlarımızı çözme konusunda  aramızda bir konuşma geçmemişti. Kendimize ve gelecek günlerimize ait yeni bir plan da yapmamıştık.  Buna rağmen  kısa  birlikteliğimizdeki uyumumuz,  birbirimizi anladığımızı, birbirimize hak verdiğimizi bize göstermiş, birlikteliğimizin devamını sağlama açısından çok olumlu olmuş ve sonuçta tekrar birlikte olmamızı sağlamıştı.

4.BÖLÜM

İzmir’ e döndükten sonra ertesi gün, hatta diğer günlerde de başta yerel gazeteler olmak üzere pek çok gazeteyi inceleyerek  bu olay hakkında  bir bilgi aradım. Fakat tek satır bile bahsedilmiyordu. Aradan sanırım iki ay kadar bir zaman geçmişti. İş için  Çeşme’ye gittiğim bir gün tesadüfen Çeşme Emniyet Müdürlüğü’nün önünden geçerken, yine bu olayı hatırladım. Komiser Öz beni hatırlar mı? Yanına gideyim mi acaba? derken kendimi içeride buldum. Odasındaydı. Beni hemen hatırladı. Gece karanlıkta kısa bir süre görmüş olmasına rağmen beni tanıması hoşuma gitti. Çok zekiydi.  Komiserin çay ikramından sonra konu ile ilgili ilk sorumu sordum.

“Olayla ilgili bir gelişme oldu mu?”

Bu soruyu sorduğuma nedense hiç şaşırmadı. Sadece bir şey söyleyip söylememek arasında kararsız kaldığını  hissettim. Olay gazetelere yansımadığına göre bir takım gizli bilgiler içeriyor olabilirdi. Biraz düşündükten sonra anlatmaya başladı.

“Kimseye bahsetmeyeceğinize emin olduğum ve bu olayı gerçekten merak ettiğinizi hissettiğim için size biraz bilgi vereyim. Yaklaşık beş yıl kadar önce gazetelere Çeşme ile Yunanistan’ın Sakız Adası arasında bir kaçakçılık şebekesinin yakalandığına dair bir haber çıkmıştı. Bunu hatırlıyormusunuz?”

O aralar işim nedeniyle Çeşme’ye çok sık gelip gittiğim, çoğu kez de orada kaldığım için ilgimi çeken bu olayı hatırlıyordum. Çeşme’nin en batı noktası olan Uç Burnu civarında gözden uzak bir ev kiralayan  kaçakçılar, Çeşme ile  Sakız Adası arasında özellikle içki ve insan kaçakçılığı yapmaktaydılar. Evin  etrafında başka hiçbir yerleşim olmadığı gibi konum olarak sahilin yakınında olması onlar için büyük avantajdı. Ayrıca  evin önündeki deniz kıyısında inşa ettirdikleri iskeleye rahatlıkla yanaşabilen  deniz motorları  uzun bir süre kaçakçılık işine devam etmelerine olanak vermişti.  Büyük siyah otomobillerini gören herkes onlarla karşılaşmaktan çekinirdi. Zaman zaman evlerinde yabancı konukların katıldığı, eğlenceli partiler düzenledikleri bilinirdi. Evin etrafında daima silahlı kişiler nöbet tutar, yakınlarından hiç kimsenin geçmesine izin verilmezdi.

“Evet çok iyi hatırlıyorum. Sanırım daha sonra bu kişiler yakalandılar.”

Komiser Öz benim  hatırlamama biraz şaşırdı.

“İşte bu kişi de onlardan birisiydi. Büyük bir vurgun sonrası istihbarat alan özel timler evi bastı. Evdekiler şaşkındı. Ne yapacaklarını bilemeden teslim ol ihtarına karşı  ateşle karşılık verdiler. Daha sonra yakalanacaklarını anlayınca bir kısmı polisleri oyalarken diğerleri evi ateşe verip bazı evrakların ve kaçak malların yanmasını sağlayıp  teslim oldular. Onları ihbar eden, tahmin edeceğin gibi geçen gün başına kurşun sıkılmış halde bulunan şahıstı. İhbar etmeden önce kendisi için oldukça büyük miktarda  parayı da yanına alarak hem polisten, hem de arkadaşlarından  kaçmayı başarmıştı.”

İlgiyle dinliyordum.

“Muhtemelen nasıl olsa uzun süre hapiste kalırlar, belki de hiç çıkmazlar diye düşünüyordu. Mahkeme ilk etapta her birisine  on beşer yıl hapis cezası vermesine rağmen yaklaşık dört yıl sonra hapisten çıktılar. Tabi artık ne paraları vardı, ne de itibarları. Hepsi buhar olup gitmişti.”

Komiser öz, ilginç bir olaydan bahsediyordu. Hiçbir sözünü kaçırmadan dinlemeye devam ettim.

“Hem kendilerine ait olduğunu düşündükleri paralarını hem de yıllar geçtikçe büyüyen  intikamlarını almak için bu sahsı her tarafta aramaya başladılar. Tahminime göre bulmaları zor olmadı. Kadınlara düşkünlüğünü bildiklerinden belki de buraya çağırmak için bir kadın tuzağı kurdular. Burası sadece tahmin, tam olarak bilmemiz mümkün değil.”

Evet çok bilinmeyenli denklem çözülmeye başlamıştı. Demek ondan restorana yalnız gelmiş, sürekli etrafa bakarak bayanın gelmesini beklemişti. Restorandan çıktıktan sonra da kuytu bir köşede kendilerine göre intikamlarını almışlardı. Olay çözülmüştü. Kalkarken Komiser Öz’e çok teşekkür ettim. Kartımı uzatarak, İzmir’e geldiğinde aramasından çok memnun olacağımı söyledim.

“Kordon boyunda balık keyfi yapalım. Mutlaka bekliyorum. Hem sizde hikaye çoktur. Ben ve eşim zevkle dinleriz.”

Komiser Öz de beni tanıdığından çok memnun olduğunu İzmir’e gelirse mutlaka arayacağını söyledi

“Peki” dedim, “neden bu olaya basına yansımadı?”

Komiser Öz bu soruyu beğenmemişti sus işareti yaptıktan sonra ‘Mutlaka bir sebebi vardır’ derken göz kırpmayı da unutmadı. Anlamıştım. Tekrar teşekkür edip yanından ayrılırken odasına,o gece gördüğüm,  adli tabip uzmanı  olan genç doktorun girdiğini gördüm. Gerçekten çok güzeldi. Kapının yanından geçerken göz göze geldik. Koyu yeşil renkli gözleri muhteşemdi. Selam verdim. Tanımamış olacak ki yanıt vermeden boş gözlerle bana baktı. Komiser Öz’ün yanına gelmişti. Yoksa aralarında duygusal bir ilişki mi vardı?  Umarım vardı. İkisi de birbirlerine çok yakışıyorlardı.

Necati Göksel kimdir?

Necati Göksel, Yozgat’ta doğdu. Daha okulla tanışmadan sinemayla tanıştı ve bu ilgisi kesintisiz hep sürdü. İlkokula 5 yaşında başladı.

Çocukluk yıllarından itibaren hikâyeler yazdı. Elle yazılıp çizilmiş tek nüshalık dergiler çıkardı. Karikatürler karaladı ve bunların ilki ortaokul yıllarında Tercüman Çocuk Dergisi’nde yayımlandı. Yozgat Lisesi’nden 1982 yılında mezun oldu.

16 yaşında İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi (İTİA), Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandı ama o yıl Akademi, Marmara Üniversitesine dönüştürüldü. Bu süreçte çeşitli edebiyat dergilerinde desenleri ve hikâyeleri yayımlandı. Marmara Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1987 Yılında mezun oldu.

Necati Göksel TRT

1988 yılından itibaren yapımcı olarak TRT İstanbul Televizyonu’nda çalışmaya başladı. Değişik türde çok sayıda programa imza attı. Eğlence programları içinde farklı tarzı ve içeriğiyle dikkat çeken “Gece Kahvesi” (1999–2002) programını gerçekleştirdi.  Ayrıca “Candan Erçetin’le Beraber ve Solo Şarkılar” (2007-2008),  “Sayısal Gece” (2005-2008) gibi çok sayıda programı yapıp yönetti. 2009 -2011 yıllarında TRT Müzik Kanalının kuruluşunda görev aldı ve kanal koordinatörlüğünü üstlendi.

Çocukluk zamanlarından beri görsel sanatlara,  sinemaya, çizgi romanlara ve edebiyata ilgi duyan Necati Göksel,  süreç içinde tarih, arkeoloji, biyografi, felsefe ve seyahatname türlerinde kitaplar okumayı sevdi ve ilgi alanları sürekli genişledi. Elektroniğin görsel-işitsel kısmıyla her zaman haşır neşir oldu ve hobilerinden birine dönüştü.

Göksel, “kısa ve öz” olması ve etkisini çabuk göstermesi bakımından hep öykü yazarı olmayı hayal etti. Buna rağmen eline kalemi alıp bir kitap yazmaya karar verdiğinde doğrudan roman yazmaya başlamasını zamanın kendi üzerindeki etkisi olarak açıklıyor.

Yazar, daha çok edebiyat ve sinemadan beslendiğini söylüyor. Etkilendiği yazarlar arasında başta Anton Çehov olmak üzere, Jack London, Franz Kafka, Luigi Pirandello, Jorge L. Borges sayılabilir.

Sinemaya gelince, Ethan ve Joel Coen, Paul Thomas Anderson, Woody Allen, Martin Scorsese, Federico Fellini, Michalengelo Antoni ve Ruben Östlund beğendiği çok sayıda yönetmenden önde olanlarıdır.

Necati Göksel kitapları

Çok yönlü oluşunu verdiği eserlerin tür çeşitliliği ile ortaya koyan Necati Göksel, ilk romanıyla yarattığı Metin Kara’nın romantik ve hassas kişiliğinin tam zıddını 2018 yılında yayımlanan Kafam Bozuk romanının kahramanı Batur Ayaz ile ters yüz etse de ikisinin ortak özelliği de otorite karşıtı olmalarıydı. Otoriteden nefret eden bir kişilik olarak kendi ruhunu farklı boyutlardaki karakterlerine yansıtan Göksel, bilim-kurgu ve distopya türlerinde eserler vermeyi de düşünüyor.

Necati Göksel Romanları:

  • Hayat Askıda (2004)
  • Kara Kadife (2005)
  • Kayıp Yolcu (2008)
  • Saatçi Peygamber (2012)
  • Gece Gündüz (2014)
  • Hayallerim Senin Olsun (2016)
  • Kafam Bozuk (2018)

Ayşe Erbulak i̇le röportaj

Dedektif Dergi adına arkadaşımız  Onur Okan, geçtiğimiz günlerde, polisiye roman yazarı Ayşe Erbulak’ın konuğuydu. Arkadaşımızın Erbulak Evi’nde ünlü yazarımızla gerçekleştirdiği röportajı aşağıda okuyabilirsiniz.

 

O.O: Ayşe Hanım öncelikle bizlere vakit ayırıp, Erbulak Evi’nde ağırladığınız için teşekkür ederiz. İlk olarak sanata adanmış bir kariyer içinde polisiyenin yeri ve etkileri hakkında konuşmak isteriz. Tiyatro sahnesi, televizyon yapımları, stand up gösterileri derken polisiye yazmaya karar verip birçok eser üretiyorsunuz. Kariyerinizdeki bu farklı sanat dallarının yazarlığınıza katkısı nasıl oluyor? Yoksa zamanınızdan mı çalıyor?

A.E: Benim bu kadar çok şey ile uğraştığımı görenler her şeyi aynı anda yaptığımı zannediyor ama aslında hepsini bir sıra ile yapıyorum, mesela şu anda yazmıyorum. Bu aralar vaktimin çoğunluğunu Erbulak Evi oyunculuk ve yazarlık okulu alıyor ancak günlük koşuşturmaca ve işlerimin arasında sürekli küçük küçük notlar alıyorum yeni kitabım için. Adı muhtemelen “Bir Cinayet Siparişim Var” olacak. Şu ana kadar dört  sayfasını yazdım, çok disiplinli biriyim ve bu yüzden kitabı yazmak için kendime Nisan Mayıs aylarını tarih olarak belirledim. Zaten kurgu kafamda oluştuktan sonra oturup yazmam çok fazla zamanımı almıyor.

O.O: Cinayet Sınıfı Başkanı isimli kitabınızın önsözünde dikkatimi çeken bir şey oldu. Özetle demişsiniz ki: “Yazdığım beş kitap sonrası bir duraklama dönemine girdiğimihissettim, sonra kafamda cinayet kurguları oluşmaya başladığını fark ettim ve yeniden yazmaya başladım.” Bu duraklama döneminde cinayet kurguları oluşurken nelerden beslendiniz?

A.E: İlk olarak iyi bir komplo teoricisiyim. Biri bir şey söylediğinde sanki satranç oynarmış gibi öncesini ve sonrasını hayal ederim. Bunu neden demiş olabilir, geçmişinde ne yatıyor, bunu neden yaptı ve arkasından ne çıkacak gibi komplolar düşünürüm. Cinayet kurgularımda böyle komplo teorileri üzerinden çıkar. Örneğin bir restorana gittiğimizde karşı masamda oturan dört kişilik bir grup varsa içlerinden her biri için kafamda bir karakter oluşturur ve onlara rol biçerim. Biri diğerinin kız kardeşini öldürmüş olur, diğeri yanında oturan

ile yasak aşk yaşıyor gibi. Bir kırtasiye ürünleri delisi olarak her zaman yanımda not defterleri, küçük renkli kâğıtlar taşırım. En olmadı cep telefonumun sesli ve yazılı not kısmını kullanarak bu düşündüklerimi not ederim. Kitabı yazmaya karar verdiğimde işte bu bütün ufak notlar ortaya çıkar ve beş bin parçalık bir yapboz birleşerek hikâyelerime destek olurlar.

O.O: Cinayet kurgularını oluşturmak için kullandığınız bir yöntem ya da formül var mı?

A.E: Var. İlk yazmaya başladığımda yoktu. Zamanla buldum.  En önemli formülüm şu, okurumun katile hak vermesini istiyorum. Son üç kitabımda uygulamaya başladığım bir diğer formülüm daha var, o da şöyle;  katilin kim olduğunu okurum en başta biliyor ve kurgu bunun üzerine gelişiyor. Kısaca özetlemem gerekirse, katil en başından biliniyor ve okurum katilin yaptıklarına hak verir bu ruh hali içine girip, “öldür şunu öldür, hak etti o zaten” diyor.

O.O: Hikâyelerinizde kullandığınız karakterleri oluştururken kendi hayatınıza az ya da çok değmiş, tanıdığınız, bildiğiniz gerçek kişilerden esinlendiğinizi başka bir röportajınızda dinlemiştim. Cinayet Sınıfı Başkanı özelinden yola çıkarsak Levent Şef aslında kimdi?

A.E: Levent Şef, bizim okulda bir öğretmendi. Şık giyimi, zengin bir aileden gelişi gibi özellikleri ondan aldım. Sonra yollarımız bir anda ayrıldı; ben de güzel bir cinayet romanında güzel bir cinayete kurban olabileceğini düşünüp yazdım.

O.O: Bu karakter oluşturma tarzınızı bilen ve roman içinde yer aldığını düşünen arkadaşlarınızdan nasıl tepkiler alıyorsunuz? Size hiç katil ya da maktul olarak romanda yer aldığını düşündüğü için kızan oldu mu?

A.E: Limoni Ölüm’deki katil için sevdiğim bir arkadaşımdan esinlendim ve kendisine söylediğimde “arkadaşım dükkân senin” dedi, dokuz oda cinayetlerinde ise ay koleji öğrencileri vardır, onlarda ışık lisesinden sınıf arkadaşlarım ve onlarda biliyordu. Sevmediğim birini karakter olarak romana aktardıysam okuyup kendisini bulsun diyorum (gülüyor).

O.O: Cinayet Sınıfı Başkanı’ndan devam etmek istiyorum, karakterleriniz Ali, Ela ve Gizem toplumsal sorunlarımızın birer meyvesi olarak hayat bulmuşlar. Siz onların yerinde olsaydınız bu olaylara bakış açınız ve sorunları çözme yönteminiz aynı olur muydu?

A.E: Ela’nın hikâyesinde kendimden bir şeyler var ama tamamı değil. Tecavüze uğramadım ama bir kedi ile aynı odaya kapatılmıştım. Kedilerden çok korkardım ve yeni yeni sevmeye başladım. Romanların içinde yer alan hikâyeler bunlar. Gerçek hayatta bir insan ne kadar kötü olursa olsun öldürülmeyi hak etmez, adalet karşısında yargılanıp cezalandırılmalıdır. Tüm bunların yanında herkesin içinde bir katil olduğuna inanıyorum. Örneğin bir annenin evladına biri bir şey yaptığı vakit, anne içindeki koruma içgüdüsünü canavarca dışarı çıkartabilir. Bir yazar olarak klavye başında parmak uçlarımla öldürmek kolay ama gerçekte birini öldürmek o kadar kolay değildir. Ben 14 yaşımdan beri polisiye okuyorum, birçok hikâye ve kurguyu okudum ama gerçek hayatta Ela’nın başına gelen benim başıma gelse ben de öldürürüm.

O.O: Sizce günümüzde mükemmel cinayet var mı ya da mükemmel cinayeti tasarlamak mümkün mü?

A.E: Günümüzde teknolojinin gelişmesi ile hem mümkün hem de değil diyebiliriz. Bugün GSM operatörleri ya da akıllı telefon üreticileri, telefon üzerinde kurulu uygulamalar attığımız her adımı takip ediyor. Bu yüzden iz bırakmadan hareket etmek mümkün değil diyebiliriz ama bu takibi lehimize çevirmenin yolları bulunabilir. Örneğin siz telefonunuzu Pendik’te bırakın gidip Beyoğlu’nda cinayet işleyin, bu bakımdan teknolojiden kaçarak kusursuzluğa doğru bir adım daha atmak mümkün diyebiliriz. Teknoloji dışında insan gerçekten ister ve iyi plan yaparsa mükemmel cinayeti işler bence.

O.O: Teknolojinin gelişimi konusuna bağlı olarak, polisiye yazarlarının işi biraz daha zorlaşıyor mu sizce? Cinayet kurgularını oluştururken daha ince hesaplar yapılmasına, kurgunun üzerinden daha fazla düşünülmesine neden oluyor mu?

A.E: Tabi ki. Ben son zamanlarda Netflix yapımlarını çok izliyorum. İzlerken bile ister istemez  “Orada nasıl anlamazlar,  adam o kadar iz bıraktı nasıl görmediler?” diyebiliyorum. Teknoloji hayatımıza bu kadar girmişken teknolojiyi hem katilin yöntemleri arasında hem de katili yakalarken çok iyi kullanabilir ve kurgularımızı daha ilgi çekici hale getirebiliriz. Okurlarımız da bundan ya çok keyif alırlar ya da bir hata var ise benim gibi memnuniyetsizlik duyabilirler.

O.O: Dedektif Dergi’nin 5. sayısında Kuzey Polisiyesi hakkında bilgiler verirken, yazarlığa başlama maceranıza biraz değinmiştiniz.  Norveç’in sizin üstünüzde ve yazarlığa başlamanızda nasıl bir etkisi oldu?  O coğrafyayı bilmeyenler için biraz anlatabilir misiniz?

A.E: Norveç beni baştan yarattı. Ben Norveç’e 1998 yılında gittim. Bir kurgu olacaksa eğer bu gidişim, ben ölmüştüm, burada yakılmıştım, küllerim bir kavanoza koyuldu ama tesadüf eseri o kavanoz Norveç’e ulaştı. O kavanoz açıldı ve Norveç topraklarına serpildi, ben de küllerimden yeniden doğdum diyebilirim.  Hayatın başka bir şey olduğunu gördüm ve Norveç’te çok şey öğrendim. Kırk yaşıma kadar günün erken saatlerinde kalkıp işe gidiyor, yine akşam koştur koştur eve dönüyordum. Hazır yemek ile geçiştirilen öğünler, çocuğunu yalnız büyüten bir anne olarak karşılaşılan sorunlar derken kendime ayırabileceğim zaman sadece yolda kitap okumaktan ibaretti. Bunların yanında kariyer basamaklarını çıkarken koltuğumu korumaya çalışıyordum. İnsanın kendine ait bir zamanı olması gerektiği, dinlenmesi gerektiği gibi fikirler aklımın ucunda yoktu. Maalesef günümüzde birçok kişinin şikâyeti olmuş durumda. Bu hıza kapılmışken birçok kişiye de kariyer uğruna çarptığım, kırdığım oldu. O kadar yoğun tempoda geçen bir güne rağmen ormanda ya da yeşillik bir alanda dinlenmenin, kendine vakit ayırmanın mümkün olabileceğini gördüm. Biz Türkiye’ de kariyerimizin ve buna bağlı olarak geleceğimizin derdine düşmüş durumdayız. Para biriktirip ev almayı  ya da çocuğumuza daha iyi yaşam koşulları sağlamayı düşünüyoruz. İskandinav coğrafyasında bunlar devlet tarafından giderilmiş dertler, orada yaşayanlara ise hayatın tadını çıkarmak kalıyor. Daha önceki Kuzey Polisiyesi hakkında yazdığım incelemede bahsetmiştim: Norveç’te insanlar, paskalya zamanı dağdaki kabin evlerinde teknolojiden uzak bir ortama çekilip  polisiye roman okuyarak zamanlarını geçiriyorlar. Ben de günlük koşturmacanın ardından dünyevi dertlerden uzaklaşarak  kendime zaman ayırmayı başardım ve bu zaman içinde ise yazmaya başladım.

O.O: “Kuzeyli okurlar neden daha çok polisiye okuyor?” Bu soruyu Dedektif Dergi için yazdığınız yazıda cevabı ile birlikte kaleme almışsınız;  ben de size “Ülkemizde okurlar neden daha çok polisiye okumuyorlar?” diye sormak istiyorum.

A.E: İnsanlar kitap okumuyor, kitap okumadığı için polisiye hiç okumuyor.  Günümüzde teknolojik cihazlar ve sosyal medya uygulamalarına kendimiz çok fazla kaptırabiliyoruz. Benim de başıma geldi bir ara, tabletten bir şeyler okumak isterken bildirim geldiğinde insanın aklı kayıyor ister istemez; şimdi eğer işteysem dikkatimi dağıtmaması adına internet bağlantımı kesiyorum ve bir şey okuyacaksam bu şekilde devam ediyorum. Bu aralar yine çok fazla okumaya zaman ayırmaya başladım; mesela en son Gencoy Sümer’in Aile Sırrı’nı okudum ve çok beğendim.

O.O: Keşke ben yazsaydım dediğiniz bir kitap var mı ya da imrendiğiniz bir yazar?

A.E: Jo Nesbo’yu çok beğeniyorum ve çok etkileniyorum. İsveçli yazar Henning Mankell mesela tam benim istediğim tarzda kitaplar yazdı. Stieg Larsson’u çok söylemek istemiyorum çünkü Norveç’te kitaplarını okuduğumda buralarda çok fazla bilinmiyordu ve henüz kitapları filme aktarılmamıştı. Filmi çıkınca çok üzüldüm, İsveç versiyonları çok iyiydi ama Hollywood tarzı bence pek iyi olmadı, hikâyeleri karıştırmışlar.

O.O: Kuzey Polisiyesi üzerinden yola çıkarsak, ülkemizde de bir ekol ya da polisiye tarzı oluşturmak için sizce neler yapmalıyız, ya da böyle bir ekol ya da tarz yakalama çabasına girmek doğru olur mu?

A.E: Kuzeylilerin özellikle polisiye alanında da çok başarılı olmak için bir çabaları olduğunu zannetmiyorum. Şunu söylemek lazım, devlet özellikle yazarlara büyük destek oluyor. Danimarka’da mesela işinizi bırakıp kitap yazacağım dediğinizde size belli bir süre maddi bir destek sağlıyorlar. Onlar kendi coğrafyalarında birbirine benzer hikâyeler yazıyorlar, bizde ise özellikle meslek dallarında birlik olamama gibi sorunlarımız var. Biz polisiye yazarlar derneği olarak aslında bunun aksine birlik olarak hareket edebiliyoruz ancak bunu biraz daha ileri taşıyıp daha fazla destek bulmamız lazım. Örneğin; bir yılınızı tasarlayarak, bir yılınızı da onu yazarak emek verdiğinizi kitabınız yayınevine ulaşıyor. Onlar da basımı için bir editör görevlendiriyor, tanıtımı, basımı gibi süreçlerine mesai harcıyor ve sonra dağıtıma veriliyor. Ülkemizde zaten iki ya da üç tane dağıtımcı var ve o dağıtımcıların eline düşüyorsunuz. O dağıtımcılar bu kitabı kitapçılara dağıtıyor, iki yıllık emeğinizin okuyucu ile buluşması kitapçıda çalışan kişinin üşenmeyip kitabı koliden çıkartıp rafa koymasına kalıyor. Koliden çıkartınca çalışanın aklında bir soru oluyor, bu kitabı nereye koyacak? Masa üstüne koyması için ya da en çok satanlara koyması için kitapçılar para istiyor; polisiyeye koyması gerekiyor ama o ayrımı yapacak bilgisi olmayabiliyor. Ben birçok büyük kitapçıya gidip Yıldız Kenter’in hayatı hakkında yazılmış bir kitabı sorduğumda boş bakan gözlerle çok sık karşılaştım. Yazardan kitap satıcısında çalışan tezgâhtara kadar uzanan bir zincir var ve o tezgâhtar zincirin son halkası. Tezgâhtar çoğu zaman o kitabı o rafa koymuyor, sebebi yine yaşam koşulları. Asgari ücretle çalışan kişi yüksek meblağlarda satış yaparken yine o parayı kazanacak, ha kitapçıda ha başka bir yerde, bu sebepten sizin kitabınız çok umurunda olmuyor.

 O.O: Polisiye yazarlar birliğine değinmişken, birliğin çalışmalarından biraz bahsedebilir misiniz?

A.E: Bu sene Kristal Kelepçe isimli bir ödül yarışması başlattık. Yıl içinde yapılan toplantıya Erbulak Evi ev sahipliği yaptı, bir sonraki toplantı için de yine ev sahibi olacağız sanırım. Sosyal medyada ya da fırsat bulduğumuz alanlarda birbirimizin eserlerini, kitaplarını tanıtmaya çalışıyoruz. Beni manen mutlu eden başka bir olay ise Armağan Tunaboylu ve Ercan Akbay’a Polisiye Ekspresi için Erbulak Evi’nin kapılarını açmak oldu. Polisiye seminerleri oluyor yine destek olmak için çabalıyoruz, bundan bir kar gütmüyorum ve destek olmak çok mutlu ediyor.

O.O: Polisiye üzerine yazma heveslisi olan yazar adaylarına neler önerirsiniz?

A.E: Yılmadan yazmak lazım, küsmeden yazmaya devam etmek lazım. Kime küsüyoruz, her hangi bir kitapçıda çalışana mı? Neden, kitabımı rafa koymadı diye mi? Bunu yapmamak lazım, yayınevine gidip kovalamak lazım, dağıtımcıya gidip peşinde koşmak lazım. Artık sosyal medya tanıtım için büyük nimet, dijital ortamda kitap okuma alışkanlığı artıyor, ben hâlâ kitabı kıvırarak okuma taraftarıyım, birkaç başarısız e-kitap okuyucusu deneyimim oldu ama dediğim gibi bu ortamlarda okuma alışkanlığına yeni bir boyut getiriyor. Öğrencilerimize her zaman, kimse okumazsa kendiniz okursunuz ya da yakınlarınıza okutursunuz diyorum. Vazgeçmeyin.

O.O: Ayşe Hanım, bundan sonra bizi nasıl hikâyeler ve projeler bekliyor ve ne zaman okumaya başlarız?

A.E: Cinayet Sınıfı Başkanı’nın devamı olarak  Bir Cinayet Siparişim Var’ı yazmayı düşünüyorum, Ali ile Ela’nın hikâyesi olacak, Gizem girer mi girmez mi şu an bilmiyorum. İlham perileri kapımı çalarsa eğer bir polisiye tiyatro oyunu yazmak istiyorum. Bunların dışında Erbulak Evi’nin hikâyesini “Cezasız Kalmayan Başarı” adıyla yazmak istiyorum.

O.O: Dokuz Oda Cinayetleri’nin beyaz perdeye ya da televizyon ekranlarına aktarılmasını istediğinizi biliyorum, merak ettiğim ise karakterlerinize kimlerin hayat vermesini istersiniz?

A.E: Deniz Amir’i Dağhan’ın oynamasını çok isterim. 10 bölümlük bir mini dizi olmasını istiyorum, en fazla bir buçuk saatlik bölümler halinde, farklı bir ülkeden bahsediyorum sanırım. Oğlum olduğu için ama gerçekten Deniz Amir rolünü Dağhan oynasın istiyorum. Bu arada Çok Şekerli Ölüm, Limoni Ölüm ve Ödüllü Ölüm serisinde Zeynep rolünde Ayşegül Aldinç’in oynamasını isterim, Meral’i ise Zuhal Olcay ya da Sumru Yavrucak oynasın isterim.

O.O: Takipçilerimizden gelen bir soru da şöyle: Ayşe Hanım polisiye dışında bir tarzda roman yazmayı düşünüyor mu? Örneği aşk romanı olabilir mi?

A.E: Aşk romanı hiç okumuyorum ki aşk romanı yazayım. Kitaplarımda her zaman bir aşk hikayesi olur, örneğin Avukat Arda’nın, Meral’in ve Zeynep’in arasındaki hatta Deniz Amir’in araya girmesi ile gelişen bir aşk hikayesi vardı.

O.O: Dedektif Dergi okurları için yakın zamanda bir hikâye yazmayı düşünüyor musunuz?

A.E: Aslında çok istiyorum, aklımda bir hikâye de var. “Benim Annem Çok Akılıdır” diye, bir anne ve kız cinayetler işliyor. Nisan ve Mayıs ortasına kadar çok yoğunum ama sonrasında oturup kaleme almayı düşünüyorum.

O.O: Son olarak, söyleşimiz boyunca gelecek projelerden bahsederken isimlerinin hep hazır olduğunu fark ettim, güzel bir hikâye için önce bir isim düşünüp altını kurgu ile mi dolduruyorsunuz yoksa kurgu bitince mi isim geliyor?

A.E: Her ikisi de, bazen çok güzel bir isim aklıma geliyor, mesela geçenlerde “Giyilmemiş Gelinlikler” diye bir başlık buldum ama hikâyeyi henüz düşünmedim. Cinayet Sınıfı Başkanı’nın devamının adı “Başkanın Cinayetleri” olacaktı ama siyasi bir çağrışım yapar diye düşünüp “Bir Cinayet Siparişim Var”  diye değiştirdim. Bu kitapta özel bir durum var, kitabın bir kısmı Norveç’te geçecek. Bir Kuzey havası estireceğiz.

O.O: Dedektif Dergi okurlarına bir mesajınız var mı?

A.E: Çok okusunlar lütfen. Ben her derdim, sıkıntım olduğumda kafamı toplayacak bir şey ile meşgul olurum; örneğin yapboz yaparım, örgü örerim ve en önemlisi kitap okurum; çünkü okuduğunuzda kendinizi başka dünyalara yolculuk eder şekilde bulursunuz. Bu yüzden bu zor günlerde okumaktan vazgeçmesinler.

Sert Polisiye Nedir? 

İlk dedektif hikayeleri İngiltere ve Fransa’da yayınlandı. Ne var ki, edebi bir yapıt olarak ortaya çıkışı 1840’larda, Amerika’da, Edgar Allen Poe ile gerçekleşti. Poe, polisiye bir kurgunun temel özelliklerini belirleyen ilk yazar oldu. Onu, ileride Arthur Conan Doyle ile kendisi arasında bir köprü vazifesi görecek olan Emile Gaboriau izledi. İlk dedektif romanını ise Wilkie Collins yazdı. Tüm zamanların en popüler dedektifini yaratan Conan Doyle, polisiye kurguyu en mükemmel haline getirdi.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından polisiyede Altın Çağ başladı. Bu dönemde, bazı  yazarlar İngiliz edebi geleneğinden yola çıkarak, genellikle kapalı bir ortamda geçen, seks ve şiddete olabildiğince az yer veren, çözüm odaklı  polisiyeler yazdılar. Agatha Christie, Dorothy Sayers, Van Dine, Ellery Queen, Rex Stout, Nicholas Blake  bu yazarların en önemlileridir. Buna karşılık Amerika’daki bazı yazarlarsa kısmen kendi edebiyat gelenekleri, kısmen ülkelerinin ve kendilerinin içinde bulunduğu koşullar yüzünden daha farklı bir tarza yöneldiler. Bu farklı tarz genel olarak sert polisiye diye adlandırıldı.

 

POLİSİYE TÜRLERİ

Günümüzde pek çok türü olmasına rağmen polisiye edebiyatı  yukarıdaki ayrıma dayanarak, rahat ve sert polisiye diye iki ana bölüme ayırmak mümkündür.

Rahat polisiyede olaylar genellikle dışarıya kapalı bir mekanda, örneğin bir malikhanede, ya da köyde geçer. Eğitimli kişiler,soylular  ve yüksek tabaka mensupları temel karakterleri oluştururlar. Soruşturmayı yapan kişi ise ya bir amatör meraklı ya da özel dedektiftir.  Suç,  genellikle cinayetir ama  bazen  hırsızlık da  olabilir. Kurgu, suçlunun kim olduğunun bulunmasına odaklanmıştır. Şiddet ve cinsellik varsa bile çok azdır. Bazen de sadece ima yoluyla ifade edilirler. Küfür , argo, ayrıntılı ceset ve otopsi betimlemeleri yoktur.

Sert polisiyede ise, olaylar büyük şehirlerin sokaklarında, halkın arasında geçer. Cinayet, adam kaçırma, hırsızlık, soygun gibi suçlar söz konusudur.  Anlatım serttir, şiddete ve cinselliğe sık sık rastlanır. Küfür, argo, ayrıntılı ceset ve otopsi betimlemelerine kurguda yer verilir.

[bctt tweet=”Sertlik, (hard-boiled), suç ve gizem yazarlarının A.B.D.’de, 1920’lerde hikayelerini anlatmakta kullandıkları bir tarz olarak doğmuştur.” username=”dedektifdergi”] Yani, salt polisiyeye özgü bir kavram değildir.  Aslında daha geniş bir alanı kapsayan pulp fiction da sert polisiye ile benzer bir anlamı ifade eder. Pulp adı, kitap ya da dergi üretiminde kullanılan kağıttan gelmektedir.  Sert polisiye  dergileri ve romanları, odun hamurundan yapılan ucuz kağıtlara basıldığı için onlara pulp romanlar, pulp dergiler denmiştir.  Ancak, içerik açısından da pulp kavramının yaygın biçimde kullanıldığı bir gerçektir. Edebiyattan sayılmayan popüler hikaye ve romanlar  pulp etiketi altında toplanmışlardır. Odun hamurundan yapılan  ucuz kağıtlara basılan 19. yüzyıl macera romanları ve dergilerdeki hikayeler, sert polisiyenin öncüleri olarak kabul edilmektedirler.

Adlandırma bakımından kara (noir) kavramı da günümüzde sert polisiye ile çok yakındır. Kara (noir),  aslında sinemaya özgü bir terimdir. Alman dışavurumculuğunun etkisindeki sert suç filmleri  kara film olarak adlandırılmıştır. Kavram, 1950’lerden sonra polisiye edebiyatın terimleri arasına girmiştir. Kara polisiye, sert polisiyeye çok benzemekteyse de aralarında önemli  farklar vardır. Öncelikle, kara polisiyede kahraman bir dedektif değildir. Hikayede bir dedektif bulunsa bile, kurgu, kimin suçlu olduğunu araştırmaya yönelik değildir.  Kara polisiyede kahraman mağdurdur. Olayların akışı içinde kendisini tüketirken çevresini de mağdur eder.  Hikaye, herkesin kaybettiği bir sonla noktalanır. Sert polisiye yazarları arasında gösterilen  James M. Cain bu tarzın öncüsüdür.  Yazarın Postacı Kapıyı İki Kere Çalar,  Çifte Tazminat gibi ünlü romanları sert polisiye olarak tanımlansa da aslında kara polisiyeye dahildir.

 

SERT POLİSİYE NASIL DOĞDU?

Aslında her şey 1919’da ilan edilen içki yasağıyla başladı. 1933 yılına kadar sürecek olan yasak, kaçak içki üretimi  ve dağıtımıyla beslenen kontrolsüz ve yasa dışı güçleri geliştirecek bir ortam hazırladı. Kimi zenginler ve işsiz güçsüz takımı için “suç” cazip bir hale büründü.  New York, Chicago, San Fransisco gibi büyük şehirlerde,  suç örgütleri  ve gangsterler mantar gibi çoğaldı. Ardından gelen 1929 ekonomik krizi, toplumun umutsuz biçimde fakirleşmesine yol açarak düzeni büsbütün bozdu. İnsanlara zenginleşmeleri için, sadece  ahlaksız ve yasa dışı yolları kullanmalarından başka seçenek bırakmayan bir düzen ortaya çıktı. Bu dönemde hükümet zayıfladı, iş adamlarından, milletvekillerine, yargıçlardan polislere kadar toplumun birçok kesiminde zaten var olan yozlaşma hızlanarak genişledi.

[bctt tweet=”SERT POLİSİYE NASIL DOĞDU?” username=”[email protected]”]

Sert polisiye, İngiliz kırsalındaki gizem hikayelerine tepki olmaktan çok, genelde kapitalizme[1], özelde ise Amerika’nın bu özgül durumuna karşı bir tavır (bir anlamda protesto) olarak doğmuştur. Tabii ki, çok uzak olmayan bir geçmişte, kızılderili ve savaş hikayelerinin/romanlarının dışında, temel özelliklerini Poe’dan alan  popüler bir aksiyon/suç  edebiyatı da vardı. Bu türün yazarlarından Gordon Young’ın hikayeleri, sert polisiyecileri oldukça etkilemişti. Bunun devamı nda ortaya çıkan Nick Carter hikayeleri   ise türün adeta öncüsü konumundaydı. Sert polisiye yazarlarını etkileyen bir başka yazar da Ernest Hemingway oldu.

Türün doğumu, 1920’de yayınlanmaya başlayan Black Mask  adlı, ucuz kağıda basılmış (pulp) bir dergide gerçekleşti.  Dergi sadece suç hikayeleri yayınlamıyordu.   Aşk, mizah, aksiyon ve gizem  hikayeleri de rağbet gören sayfalar arasındaydı. Sekiz sayı sonra derginin el değiştirmesiyle birlikte  sert polisiye’nin ilk örnekleri ufukta belirdi. 1926’daki editoryal değişiklikten sonra ise artık Black Mask  sert polisiye hikayelerin yayınlandığı  bir pulp fiction (suç kurgusu anlamında) dergisiydi. Sert polisiyenin bir diğer önemli dergisi de Dime Magazine oldu.

İlk sert polisiye hikaye 1922’de yayınlandı. Bu Carroll John Dally’nin “The false Burton Combs” adlı hikayesiydi. Bunu Dashiell Hammet’ın Peter Collinson adıyla yayımladığı  “The Road Home” adlı hikayesi  izledi.  Hammet, 1915-1921 yılları arasında çalıştığı Pinkerton’daki dedektiflik deneyiminden de yaralanarak sert polisiyenin temellerini attı, çerçevesini çizdi.

Caroll John Dally bu türün kurucusu kabul edilir. Dashiel Hammet ise, kurgudan karakterlere kadar  sert polisiyenin tüm özelliklerini belirleyen kişidir. Hammet’den sonra sert polisiyeye en büyük katkı Raymond Chandler’den gelmiştir. Chandler, sert polisiyeyi derinleştiren, ona felsefeyi sokan yazar olarak tanınır. Şöyle de denebilir: Hammet yeni bir türün temellerini atmıştır; bu yeni türü süsleyen ve tamamlayansa Chandler olmuştur.

Bir kısmı  Black Mask’da yazan türün diğer önemli kalemleri  arasında Erle Stanley Gardner, Robert Leslie Bellem, Mickey Spillane, Paul Levine, Walter Mosley, Sue Grafton, Sara Paretsky, Robert B. Paker, James Ellroy, Chester Himes ve Ross MacDonald sayılabilir.

 

SERT POLİSİYENİN ÖZELLİKLERİ

Sert polisiye kurguda dil, oldukça sadedir. Betimlemelerin az olduğu, fikirlerden çok ne olup bittiğini ve söylenenleri ifade eden  ekonomik bir kelime  kullanımı vardır. Bunun sebebinin  1920’lerdeki pulp dergi ve roman yazarlarına kelime başına para ödenmesi olduğu ileri sürülmüştür.  Finansal kaygılarla editörlerin kendilerine pahalıya gelecek gereksiz açıklamaları ortadan kaldırmaya çok istekli olmaları anlaşılır bir şeydir. Dashiel Hammet , Horace McCoy gibi bir çok yazar bu tarz yazmayı benimserken, Raymond Chandler daha şiirsel ve metaforlu bir dil kullanmıştır. Hikayeler  genellikle birinci tekil şahıs ağzından aktarılır. Anlatıcı, hemen her zaman dedektifin kendisidir. Yer yer esprili, zaman zaman da ironik ve alaycı bir dildir bu.  Yerel diyalogların yanı sıra, argo  ve küfürün de cömertce kullanıldığı metinde cinsellik ve şiddet betimlemelerine de sıkça rastlanır. Cinsellik limitleri daha geniş olan sert polisiyeler, o dönemde  baharatlı (spicy) polisiye olarak adlandırılmıştır.

Sert polisiyenin kahramanı  özel bir dedektiftir.  Bu tipleme, ilk kez Black Mask dergisinde,  Carrol John Dally’nin hikayesinde ortaya çıkmış, 1980’lerdeki Sara Paretsky’ye kadar da cinsiyeti hep erkek olagelmiştir.

Dedektif akıllı ama zor bir adamdır. Soğuk, ukala ve saygısız tavırlara sahiptir. Genellikle tek başına çalışır. Şiddete başvurmaktan, gerektiğinde öldürmekten kaçınmaz. Polise karşı tutumu belirsizdir. Çoğu kez bu konuda kararsız kalır. Müşterisine karşı açık bir biçimde güvensizlik duysa da aldığı görevi  tamamlamak için elinden geleni yapar.

Bütün bu özellikler bize, eski batının silahşörlerini hatırlatır. Sert polisiyenin dedektifleri, vahşi batının kahramanlarını anlatan hikayelerdeki karakterlere benzerler.  Onlar gibi yalnızdırlar. Onlar gibi çoğunlukla yasal olmayabilen ama ahlaki olan kendi adalet ve şeref anlayışları vardır. Onlar gibi tehdit edilebilir, hatta dövülebilir, ama asla davalarından vazgeçmezler . Bir de onlar gibi çok iyi silah kullanırlar!

Sert polisiyenin en ünlü ve göze çarpan kurgusal  dedektifleri   Dashiel Hammet’ın Sam Spade’i ile Raymond Chandler’ın Philip Marlowe’udur.  Güçlü, sert, kavgadan korkmayan karakterlerdir bunlar. Kadınlar için cazip erkeklerdir ancak şaşırtıcı biçimde onlara karşı belirli bir mesafede durmayı başarırlar. Yeri geldiğinde bir kadını korumak ve kurtarmak için olağanüstü çaba harcamakta da tereddüt etmezler. Ama toplumdaki çürümüşlüğün düzeleceğine dair hiç umutları yoktur. Suçluyu yakalasalar da düzenin değişmeyeceğini, yeni suçlular üretmeye devam edeceğini bilirler.  Kısacası şövalye ruhludurlar ama bir yandan da melankolik ve nihilisttirler. Bu yüzden alkolle yakın bir dostlukları vardır. Çoğu ciddi birer içicidir. Ancak her daim ayık olmayı becerirler.

Burada bir istisna, incelediğimiz türün sınırlarını daraltan, buna karşılık kitapları çok satan Mickey Spillane’in Mike Hammer’ıdır. Mike Hammer, sert polisiyenin diğer kurgusal dedektiflerinden daha alaycı, acımasız ve kabadır. Maçolukta kimse onun eline su dökemez. Dönemin ruhuna uygun (1950’ler) muhafazakarlığını da vurgulamadan geçmemiz  doğru olmaz.

Sert polisiye, suçun sebebine  önem verse de aslında aynen İngiliz polisiyesi gibi bir kimyaptı (whodunnit) polisiyesidir. Yani çözüm odaklıdır. Dedektif kendisine verilen bir görevi yerine getirirken suç işlenir; ki bu genellikle bir cinayettir. Sonunda görev ifa edilir ama katil de yakalanır. Buna rağmen sert polisiyede, en sondaki açıklamadan çok, olayların nasıl gelişeceği  ve nelerin olacağı daha ön plandadır. Okura anlatılan, bir arayışın hikayesidir. Dedektif adeta kapı kapı dolaşır. Çeşitli insanlarla görüşür. Notlar tutar, telefonlar eder, tanıklarla konuşur, şüphelileri ve ipuçlarını izler, ara sıra şiddet içeren davranışlarda bulunur. Kasiyerlerden, taksi şoförlerinden, garsonlardan bilgiler toplar. Çözüme, bir koltuğa oturup düşünerek değil, olayların içinde, eylem halindeyken ulaşır.

[bctt tweet=”En beğenilen polisiye türlerinden olan Sert polisiye, her zaman şehirde geçen bir hikayeyi anlatır. Bu nedenle manzara her zaman kentsel ve karanlıktır.” username=”dedektifdergi”] Şehirler, ekonomik bunalımın da etkisiyle yozlaşmış politikacılar, gangsterler ve diğer suç örgütlerince yönetilen tehlikeli yerlerdir. Her türlü suçun işlendiği sokakları, caddeleri, barları, kumarhaneleri ve gece kulüpleriyle tüm bir kent yaşamı, sert polisiye  hikayelerde gerçekçi biçimde anlatılır. Bu, Raymond Chandler’in dediği gibi, aslında içinde yaşadığımız dünyadan başka bir yer değildir.  Bu hikayelerdeki  insanlar  ve olaylar, okuyucuya yabancı gelmez.  İşlenen suçlar, her gün gazetelerde rastladığımız türden suçlardır. Cinayet, adam kaçırma, soygun, kaçakçılık, rüşvet ve yolsuzluk, kurumsal yozlaşma, toplumsal çürüme, türün işlediği temaların belli başlılarıdır.

Hikayelerdeki kişiler de bu temalara uygun karakterlerdir:  Açgözlü, yoz ve güvenilmez politikacılar, iş adamları, polis şefleri, yargıçlar, kumarhane sahipleri, gangsterler ve benzerleri. Bunlara ayrıca güzel, baştan çıkarıcı, ölümcül  kadınları, yani femme fataleleri de eklemek gerekir.  Bu tipler, çoğu kez ya katil ya da cinayetin sebebi olarak çıkarlar karşımıza. Kadınlar kırılgan, güzel ve cesur, sık sık da kötüdürler.  Ama kesinlikle güçlü ve bağımsız değillerdir. Ya da böylelerine her zaman rastlanmaz.


1.1920’ler, A.B.D’de kentleşmenin hızlandığı, yeni teknojilerin ve icatların yükselişe geçtiği, dolayısıyla kapitalist yeni yaşam tarzının topluma egemen olduğu yıllardır.

Polisiye Kulübü: Sert Polisiye ve Modern Polisiye Edebi̇yat

Polisiye Edebiyat bir çeşit kriminal daire gibidir. Suçun her unsurunu her sebebini sizinle birlikte inceler.
İncelemeler sürerken siz yeni suçlar ve suçlular ile tanışırsınız.
Yani yeni yazarlar ve kitaplar..
Polisiye ve Suç  dediğimiz ve bayılarak okuduğumuz tür insanlık ile yaşıt olsa da o da insanlık ile birlikte değişmiştir. Büyük bir evrim geçirmiştir. Ama hiç bir zaman edebi bir dile kavuşamamıştır.
Taa ki bir adam, 1841 de ona Edebi bir yol gösterene kadar.
Polisiye, Edebiyata yani romana dönüşmesi ile bir kaleme kavuşmuş, o ölümcül ve karanlık hayal dünyaları önce kaleme ordan da kanlı satırlara akmıştır.
Önce küçük hikayeler sade öyküler çıkmış, zamanla kalemlerin mürekkebi kan olmuş, böyle yazılmaya başlanarak romanlara dönüşmüştür.
Burada bile Polisiye Edebiyatın silah değiştirdiğini görüyoruz.

1920 lere kadar İngiliz polisiyeleri etkisinde kaldıktan sonra, Amerika’da ortaya çıkan Sert Polisiye ve suç romanları ya da o havalı ismiyle Hard Boiled türünün etkisine girmiş ve günümüze kadar da bambaşka bir yere ulaşmıştır.
Sert Polisiye denilince insanın aklına binbir şey geliyor tabi ki. Aslında şimdi ki günümüz polisiyelerine kıyasla ki, ona da değineceğiz, ortaya çıktığı dönem ve şartlarına göre bence çok iyi kurgu ve sağlam metinleri olan bir tarzdı. Özellikle bu işin Dört Büyükleri de denen ustalar, Raymond Chandler, Dashiell Hammet, Mickey Spillane ve Ross MacDonald ın(Bu aileden bir kaç isim daha var) romanları bunlara örnek verilir. Sanırım bunda yazdıkları karakterlerin onlardan da ünlü oluşu ve sevilmesi büyük etken. Bir Philip Marlowe ve Sam Spade bugün hala onların atası olan Sherlock Holmes kadar ilham olmaya devam ediyor.
Büyük usta Mandel der ki, polisiyenin değişimlerinden biri de romanlarda ki dedektiflerin yerini Polis Teşkilatının alması ve oradan çıkan polis müfettişlerinin ön plana çıkmasıdır. Sanırım bu İkinci Dünya Savaşı sonrası polisiyede yaşanan değişimlerden biriydi.
Ama en büyüğü değildi, en büyüğü polisiyenin klasik formundan çıkıp farklı türleri içine almaya başlamasıydı ve bence esas değişim, büyük evrim buydu.
Bugün Modern Polisiye Edebiyat dediğimiz satırlar, kanında ruhunda bulunan ve atası sayılan, Sert Polisiye ile Kara Romanın bir birleşimidir.
Bunun bir diğer sebebi de suçun ve suçlunun değişimiydi.
Dünya değişmişti.
Edebiyat değişmişti.
Artık katil uşakların yerini, daha karanlık daha planlı ve zeki katiller almıştı. Cinayetler bir odaya herkesi toplayıp, sen yaptınlardan çıkıp, kriminale, adli tıpa, cinayet soruşturmalarına hatta psikolojiye ve antropoloji ye kadar yenilendi.

Polisiye bir değişim bir yenilik dünyasıdır.
Polisiyenin, ilk cinayetten, Habil ile Kabil’den bugüne değişimi hep bambaşka bir yenilik getirmiştir.
En önemlisi de bu yeni akımın getirdiği yeni beyinler ve bu beyinlerin, zekaya kan bulaştırıp, cinayet ile ölümün en karanlık ve sert yanlarını satırlaştıran kalemleridir.
Polisiyenin daha sert daha kanlı ve karanlık yüzünü, ruhunu yazan kalemler bugün bütün dünya da merakla okunuyor.
Bu yeniliğin polisiyeye kattığı en büyük güç ise kadın polisiye yazarlarıdır.
Agatha Christie’nin torunları ve melekleri, bugün Polisiye Edebiyatın kraliçeleri olarak en ön safta, en cesur silahlar olarak yer almaktadır. En güzel tarafı ise kadın polisiye yazarların bu işi daha iyi yapıyor olması.
Peki tüm dünyada değişirken, bizim ülkemizde ki yerli polisiye ne yaptı?
Tanrı ile Şeytanın yeryüzündeki bu savaşında, dedektif ile katilin arkasında yer alırken biz ne yaptık ?

Osmanlı zamanında dışarıdan gelen çeviri metinler ile ülkeye giriş yapan polisiye, burada da değişime ayak uydurmuştur. Ülke değişirken polisiye de ona eşlik etmiş ve adeta bu polisiyevari değişimi desteklemiştir.

Çok çok gerilere Cumhuriyet’e kadar gitmeye gerek yok.

Sert Polisiye bize de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nüfuz etmiştir. En iyi şair ve yazarların içindeki o karanlığa dokunmuş onlara polisiye roman ve öyküler yazdırmıştır. Kemal Tahir ve Erhan Bener ilk akla gelse de yazdığı Murat Davman karakteri ile Ümit Deniz öne çıkmış ve uzun bir süre yazmıştır. Bir çok kitabı da Yeşilçam’da filme çekilmiştir. Çok sevilen bir karakter olan Murat Davman’ı sanırım o içki masalarında ‘Şerefe’ yerine söylediği ünlü ‘Aspava’ sözü ile hatırlarsınız.

Bunların izinden giden yeni nesil , değişen tarzlara uyum sağlamış ve günümüzde, özellikle son  on yıldır Türk Polisiye Edebiyatı zirveye doğru yükselmiştir. İlk olarak Osman Aysu’nun yazdığı kitaplar sanırım bu akımın en bilinen örneklerinden. Daha da yakına gelirsek Celil Oker ve onun efsane karakteri  Remzi Ünal sanırım bu akımın ideal örneklerinden biri olabilir. Armağan Tunaboylu’nun yazdığı Metin Çakır veya Emrah Serbes’in ondan da ünlü kült karakteri Behzat Ç sanırım ucundan  kıyısından bu tarza uyuyorlar. Başka isimler de var ama çoğu bir tarafından tutsan diğerinden düşmektedir. Hatta bazıları polisiye yazdığını iddia etmekte, gerçekte ise boşa debelenmektedir. Çünkü polisiye okuyucusu en zeki ve seçici okurdur; onu kandıramaz, onu hafife alamazsınız. Onunla tartışamazsınız. Bunu yapan yazarların kitaplarının sonunu, hem ülkemizde hem dünya da görüyoruz. Çok sert düşüyorlar.

O düşmemiş olan iyi polisiyelerden okumanız dileğiyle, Polisiye Okumak Bir Ayrıcalıktır diyoruz.

Günümüzde Sert Polisiye

1920’lerde Dashiel Hammet sert dedektif  (hardboiled) kurgusunu icat etti. Temellerini attı, kavramlarını yerli yerine oturttu. Çerçevesini belirledi.  1930’larda Raymond Chandler,  bu kurguyu derinleştirdi, geliştirdi ve süsledi. Metafor ve felsefeyi kattı.

Sert dedektif yazarları, suçu salondan alıp sokaklara çıkardılar. Hikayelerini toplumsal sorunlar üzerine yazdılar. Açgözlülüğün sebep olduğu kurumsal yolsuzlukla ilgili konuları ele aldılar. Gerçekçi bir anlatım tarzı benimsediler. Bütün bunları yaparken kurgularındaki dili, entrikayı ve karakterleri , kendilerinden önceki ve çağdaşları polisiye yazarlarından farklılaştırdılar.

İkinci  Dünya Savaşı’ndan sonra, Mickey Spillane’in cinsellik ve şiddeti  baş köşeye oturtmasıyla sert polisiye, belli bir alana sıkıştı. Mayk Hammer romanlarının yüksek satış rekorları sayesinde, türe artık katkı verecek bir yeniliğin girişi zor görünüyordu. Buna, sert polisiyeyi ortaya çıkaran ve yaygınlaştıran ucuz kağıda basılı dergilerin 1940’ların sonuna doğru yok olmaya başlamalarını da eklersek, bu türde kurgu yazımının durgunluğa girmesi  kaçınılmazdı. Nitekim, 1950’lerde başlayan yavaşlama, 1960’larda düşüşe geçti. Hâlâ roman yazanlar vardı ama hikaye yazan hemen hemen kalmamıştı.

1970’lere gelindiğinde, sert polisiyede önemli bir değişme oldu.  Forma hayat veren bazı damarlarda  kökten bir kopuş gerçekleşti. Bunun en önemlisi dedektifin cinsiyetinin artık sadece erkek olmaktan çıkmasıydı. Kadın dedektiflerin de en az erkekler kadar bu türde var olabilecekleri görüldü.  Bu değişim önemli olmakla birlikte, bu kadarıyla sınırlı kaldı. Cinsiyet dışında geleneğin diğer bütün özellikleri aynen korundu.  Olayların sokakta geçmesi, anlatıcının birinci tekil  şahıs olması, dedektifin eylem ve şiddet içinde bulunması gibi klişelerde herhangi bir değişiklik yoktu.

Bu olguya paralel, sert polisiye kurgu yazarları arasında kadın yazarlar da artmaya başladı. Polisiye romanda kadının rolünü ve imajını değiştiren Sara Paretsky, Sue Grafton ve Lisa Cody ilk akla gelenlerden. Paretsky’nin kahramanı  Warshawski, kadın dedektiflerin öncüsü oldu. Sue Grafton’ın kahramanı polislikten ayrılma Kinsey Milhone, alfabe dizisinin kadın özel dedektifiydi. Lisa Cody’nin Anna Lee’si ise Londra’da  görev yapıyordu.

İkinci bir değişim, özel dedektifin tümüyle ortadan kalkıp yerine resmi polisin gelmesiyle gerçekleşti. Bu değişimin aslında tam anlamıyla kökten bir değişim olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bununla, türün yapısı da değişti ve polis yöntemi denen,  daha önce de var olan (Dell Shannon, Ed McBain gibi yazarlar)  bir türe kaydı.  Geleneksel sert dedektif, polis kurumunun yozlaşmış olması nedeniyle, tek başına çalışmayı tercih ederdi. Yani yalnızdı. Bu yüzden, yeri gelmişken belirtelim, sert polisiyenin gerçekçi olduğu iddiası bu noktada tartışmalıdır. Hammet’in Pinkerton Ajansı deneyimine rağmen, sert polisiyenin polis yöntemlerine ilişkin anlatımı gerçekçi olmaktan uzaktır. Günümüz sert polisiyesinde, özel dedektifin yerine resmi polisin gelmesi, polis yöntemleri konusunda daha gerçekçi bir anlatımın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Türün büyük ölçüde polis yöntemleri türüne dönüşmesinin en olumlu tarafı da herhalde budur.

Sert polisiyede resmi polis başkahraman olarak yer alabilir mi? Sert polisiyenin özünde yalnız ve mutsuz, karamsar bir dedektif vardır. Türe hayat veren, onu farklı kılan da bu karakterin varlığıdır. Bu karakteri silince sert polisiyeden geriye ne kalabilir ki? Bu yüzden günümüz sert polisiyesinde, bir polis ekibi içinde çalışan, ama ekipteki diğer insanlardan uzak bir polis tipi yaratılmıştır. Yani kahramanımız tıpkı Sam Spade ya da Philip Marlowe gibi hâlâ bir yalnız kovboydur.

Üçüncü değişim, olayların yaşandığı coğrafya ile ilgiliydi. 1930’ların sert polisiye kurgularında fonu,  A.B.D. nin New York, Chicago, San Fransisko  gibi büyük kentleri oluşturuken,  günümüz romanlarında bu başka şehirlere  ya da tamamen Amerika dışına kaydı. Coğrafi mekanın değişimi beraberinde yerel dillerin, etnik niteliklerin de değişmesini de getirdi.

Polis yöntemleri  (police procedural, police crime drama) türünde yazan John Harvey caz ve sandviç düşkünü dedektifini Nottingham’da çalıştırırken, Boston karası ekolünden George V. Higgins’in tercihi A.B.D.’nin Massachusetts eyaletiydi. İskoçya da sert polisiyenin gözde coğrafyalarından biri haline geldi. İskoçya karasının (tartan noir) babası sayılan ve İskoçya’nın Albert Camus’sü olarak nitelendirilen Wiiliam İlvanney’in ardından Peter Turnbull ve Ian Rankin sert polisiyenin günümüzdeki başarılı yazarları arasına girdiler. Turnbull Glasgow ve Yorkshire temelli kurgular yazarken, Rankin Edinburgh’un gizemli ve tarihi atmosferinde Müfettiş Rebus’un hikayelerini kaleme aldı.

İtalya da sert polisiyenin yeni coğrafi mekanlarından biri oldu. Michael Dibdin’in antikahramanı  Aurelio Zen ve Timothy Williams’ın alaycı ama iyimser dedektifi Piero Trotti  sert polisiyeye Akdeniz karasını getirdiler.

Son bir değişim ise dedektifi tümüyle ortadan kaldırmak şeklinde gerçekleşti. George V. Higgins tam da bunu yaptı. Suç dünyasının içinden, suçlunun bakış açısıyla yazılan kurgular kaleme aldı. Bu kurgularda dedektif yoktu, onun yerine merkeze suçlunun bizzat kendisi yerleştirilmişti. Elmore Leonard da profesyonel suçluların dışarıdan normalmiş gibi algılanan dünyalarını anlattı. Çocukları olan, aileleri için endişelenen  sıradan bir yaşam süren ama kriminal işler yapan insanlardı bunlar.

Aslında 1930’larda John McCain de Black Mask  dergisinde bu tarz hikayeler, daha sonra da romanlar yazmıştı. Postacı Kapiyı İki Kere Çalar, Çifte Tazminat gibi unutulmaz eserlerin yazarı,  hiçbir roman ve hikayesinde dedektife yer vermedi. Kuşkusuz suç romanlarıydı bunlar. Ancak, bütün sertliklerine rağmen polisiye sınıfına dahil olup olamayacakları tartışmalıdır. Suç romanı olmalarının onların polisiye sayılması için yeterli olmadığı kanısındayım.  Çünkü bu romanlarda sadece dedektif değil, ayrıca gizem de eksiktir.   Günümüzde, dedektifi tamamen çıkartıp, onun yerine suçluyu  ve suçlunun bakış açısını getiren  yazarların da -sert yazmalarına rağmen- polisiyeden uzaklaştıklarını söylemek yanlış olmaz.

Reed Farrel Coleman’ın Moe Proper, Michael Conelly’nin Harry Bosch, ve Ken Bruen’in Jack Taylor serilerinin, çağdaş sert polisiyede oldukça önemli yerleri var. Bu yazarların kitaplarını okuyunca, 1930’lardan günümüze kadar devam eden bir geleneğin izlerini de görebiliyoruz. Hâlâ şiddet,  hâlâ yolsuzluk ve hâlâ birinci tekil şahıs anlatım. Özellikle Philip Kerr’in Bernie Gunther serisini  ayrı bir yere koymak isterim.  Onun kitaplarını okurken, Philip Marlowe’un Nazi Almanyasında yaşadığını rahatlıkla hayal edebiliyorum çünkü.  Charlie Huston’ın bir vampir olan özel dedektifi Joe Pitt serisi de günümüz sert polisiyesinin ilginç örneklerinden.  Edgar ödüllü James Lee Burke  ve dedektifi Dave Rabicheaux’yu da unutmamak gerekir. Ve elbette, tüm ruhuyla Hammet-Chandler çizgisinde romanlar yazmayı sürdüren Walter Mosley’i  ve onun siyahi kahramanı Easy Rawlins’i de…

Enfes Bir İlk Roman: Büyük Uyku – Raymond Chandler

Büyük Uyku, Raymond Chandler’ın ilk romanıydı. Okurken bilmediğim bu gerçek beni sonradan epey şaşırttı, zira bir ilk romanda bulunabilecek hiçbir amatörlük yer almıyordu içinde. Ayrıca Chandler son derece özgün bir dedektif yaratmıştı: Sert ve soğuk gibi algılanmasına rağmen duygusal, üzerinde silah taşımayan, ideallerine müthiş bağlı, kendine özgü bir mizah anlayışı olan ve bence egzistansiyalist bir adam. Özel Dedektif Philip Marlowe, müşterisini korumak için her şeyi yapabilecek, şahit olduğu adaletsizlik ve ahlaksızlıklardan bıkmış, hayat yorgunu bir karakter.

“Noir”, yani “kara roman” türünün ve “hard-boiled”/ “sert” polisiyenin ilk örneklerinden sayılan The Big Sleep/ Büyük Uyku, Le Monde tarafından 1999 yılında “20. yüzyılın 100 kitabı” listesine seçilmiş, Guardian “En iyi 100 kitap”, Times Dergisi ise 2005 yılında “İngilizce yazılmış en iyi 100 kitap” seçkisine dâhil etmiştir.

Tür kısıtlamasından nefret ettiğini pek çok kez dile getiren yazar Raymond Chandler’ın şu sözleri günümüzde bile geçerli aslında: “Bu ülkede polisiye yazarının edebi açıdan alt bir kategoride yer aldığı düşünülüyor ve hor görülüyor çünkü o sadece bir polisiye yazarı… İnsanlar bana her fırsatta neden ciddi bir roman yazmadığımı soruyor, onlarla tartışmaya girmiyorum, ciddi bir roman derken neyi kastettiklerini sormuyorum bile. Bu faydasız. Onlar da bilmiyor ne olduğunu çünkü.”

Büyük Uyku beni etkileyen kitaplardan biri. Bunun pek çok nedeni var. İlk olarak, aslında Chandler’a “ciddi roman” yaklaşımıyla sorular yönelten insanların düşüncesinin aksine, eğer öyle bir roman türü varsa, Büyük Uyku’nun “ciddi bir roman”, yani klişe anlayışlara göre gayet edebi bir roman olduğunu düşünüyorum. Bir çırpıda yenip yutulacak, sonra da unutulacak “ucuz roman”lardan değil. Ağır ilerleyen ama ilerlerken insanı saran, sayfa sayfa egemenliğine alan, her cümleyle insanın içine işleyen bir sarmal Büyük Uyku. Roman epey karmaşık bir labirente benziyor ve son sayfaya dek gizemini korumayı başarıyor. Dedektif Philip Marlowe’un anlatıcısı olduğu öykü, 1930’ların Los Angeles’ında, ancak şaşaalı bir Los Angeles’ta değil, durmak bilmeyen yağmur eşliğinde soluk alıp veren kasvetli bir şehirde geçiyor. Bu atmosfer ise, Marlowe’un hayata bakışını, ahlakı sorgulayışını, hayat yorgunluğunu, varoluşçu yanını simgeliyor benim gözümde. Marlowe son derece karizmatik bir adam ve roman boyunca kadınlar tarafından epey ilgi görüyor. Hatta kitabın son derece seksi olduğunu belirtmeliyim. Üstü kapalı bir şekilde anlatılmış öylesine ateşli anlar, öylesine erotik bölümler var ki, bu kısımları okurken yağmurlu ve sıkıcı Los Angeles’ın varlığını unutuyorsunuz. Ancak Marlowe tüm karizmasına ve kendisine ilgi gösteren kadınları hemen elde edebilecek güçte olmasına rağmen, alttan alta hissettirdiği üzere ideallerine bağlı bir erkek, duyguları ön planda. Müthiş zeki ve roman boyunca zekâsını, Chandler’ın ustalıkla satırlara yedirdiği mizah anlayışında görebiliyorsunuz. Klasik dedektif normlarına pek uymuyor; üzerinde silah taşımıyor, sadece arabasında bulunduruyor ve roman boyunca karşısına çıkan kişilerden rastgele alıverdiği silahları kullanıyor. Bilindik dedektif pardösüsü falan da giymiyor, gayet şık takım elbiseler ve ayakkabılar içinde bir salon beyefendisi âdeta. Üstüne üstlük, sık sık klasik tarzdaki dedektif tiplemesiyle inceden inceye dalga geçen yorumlar yapıyor, klişelere mizahla karşı çıkıyor. Bu da aslında bence Raymond Chandler’ın ne kadar post-modern bir “noir” yazdığını, zamanının ötesinde bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Chandler’ın dedektif profiliyle ilgili kendi sözleri ise şöyle: “Bu adi sokaklardan ne lekeli ne de korkak bir adam geçmelidir. Bu türden bir romandaki detektif böyle bir adam olmamalıdır. O kahramandır, o her şeydir. Sıradan biri ama eksiksiz biri, yine de sıra dışı biri olmalıdır. Öyle olduğunu aklına getirmeksizin ve şüphesiz öyle olduğunu söylemeksizin, içgüdüsel olarak, kaçınılmaz bir şekilde şerefli biri olmalıdır.”

1946 ve 1973 yıllarında filme de çekilen Büyük Uyku, ilk versiyonuyla epey ilgi toplamış bulunuyor. Howard Hawks tarafından yönetilen ilk filmde, efsane ikili Humphrey Bogart ve Lauren Bacall başrolde ve tabii ki filme çekilen pek çok roman gibi özgün hâlinden bir şeyler kaybettiğini düşünsem de, benim zevkle izlediğim bir kara film. Türkiye’de “Birleşen Kalpler” adıyla gösterilen filmde Marlowe’u canlandıran Bogart’ın aslında Marlowe’la pek ilgisi olmadığını söyleyen yazar Chandler ise, bu rol için hep Cary Grant’i uygun bulduğunu belirtmiş. 1973 yılında çekilen, Türkiye’de Derin Uyku olarak gösterilen ikinci versiyonunu ise 1946 yapımı ilk filmden sonra izleyemediğimi itiraf etmeliyim. Harika bir oyuncu kadrosuna ve çok beğendiğim aktör Robert Mitchum’un mükemmel Marlowe tiplemesine rağmen sadece yarım saat dayanabildiğim filmin bence eksiği, romanın geçtiği zamanın atmosferini hissettirememiş olması,  dekorda hissedilen 1970’li yıllar etkisi ve Joan Collins dışındaki kadın oyuncuları, okurken gözümde canlandırığım kadın karakterlerle özdeşleştirememem yahut Lauren Bacall’la yükselen çıtaya bir türlü oturtamamış olmam.

Kitabı henüz okumamış olanlar için konudan da kısaca bahsetmek istiyorum: Varlıklı bir adam olan General Sternwood’un iki şımarık kızıyla başı derttedir. Büyük kız Vivian’ın kocası kayıptır ve bu hoş hanımefendi kumar borcu yüzünden şantajla karşı karşıyadır. General Sternwood Dedektif Marlowe’u şantaj meselesini çözmesi için tutar. Küçük olan Carmen ise epey delişmendir ve sürekli birtakım karanlık olaylara bulaşır. Marlowe iki kardeşin üzdüğü hasta ve yaşlı generali rahatlatmak için duruma el attığında, karmaşık bir olaylar zincirinin içinde kendini bulur ve adım adım çözüme yaklaşırken, aşk, mafyatik ilişkiler, pornografi, cinayet ve delilikle iç içe geçmiş bir öykünün baş kahramanı olur.

Ben kitabı özgün dilinde, sahaflarda bulduğum bir 2005 baskısından, harika bir kapak tasarımı ve eski kitap kokusu eşliğinde okudum. Bol jargonlu metinde o dönemin A.B.D.’sindeki sokak ağzından o kadar çok kelime ve terim vardı ki, bazı sayfalarda sözlük araştırması yapmak durumunda kaldım. İngilizce “noir” jargonunu merak edenler için orijinal dilinde okumak hoş bir deneyim olabilir. Türkiye’de ise Fatih Özgüven’in çevirdiği, Ahmet Ümit’in de editörlüğünü yaptığı, Everest Yayınları tarafından okura sunulan kitabın baskısının tükendiğini öğrendim. Ahmet Ümit gibi bir ustanın editörlüğünü yaptığı bu kitabı okumak bambaşka bir zevk olurdu diye düşünüyorum. Metis Yayınları tarafından da basılmış bir versiyonu olduğunu öğrendiğim kitabı henüz okumayanlara şiddetle tavsiye ediyor ve Raymond Chandler’ın sözlerinden biriyle yazımı son veriyorum. Chandler’a göre “polisiyenin on kuralı” hakkında beni bilgilendiren, yazar dost Armağan Tunaboylu’ya teşekkürlerimle. Chandler’ın on kuralından birincisi:

“Eğer doğru anlatmasını biliyorsanız, en akıl almaz hikâyenin gerçekliği konusunda bile okuru ikna edebilirsiniz. Polisiye roman, gerek olayın başlangıcını oluşturan koşullar, gerekse de olayın aydınlatılması bakımından inandırıcı biçimde gerekçelendirilmelidir. İnandırıcı koşullarda, inandırıcı kişilerin, inandırıcı eylemlerinden oluşmalıdır; inandırıcılığın ise büyük ölçüde üslup sorunu olduğu unutulmamalıdır. Bu kural, en olmayacak figürü, kimseye inandırıcı gelmediği hâlde zorla katil yapan bir hileyle elde edilen sonuçları dışlar. Bu kural, Agatha Christie’nin “Şark Ekspresindeki Katil” gibi, sanat düzeyi kusursuz oyununu da dışlar. Eserde, olayların tümü, cinayeti hazırlama amacına dönük, gerçekte kimsenin kolay kolay inanamayacağı fantastik bir ön-öyküye dayanır. Her yerde olduğu gibi burada da inandırıcılık, gerçeklerden ve olgulardan kaynaklanmayıp, yaratılan etkiyle elde edilir ve bir yazar, daha az yetenekli bir başka yazarın elinde aptalca etki yapacak bir öyküyle başarı kazanabilir.”

Çizgi Romanlar ve Sert Polisiye

Elle çizilmiş art arda gelen resimlerle bir hikayenin anlatıldığı, değişmez bir baş karakterin olduğu ve konuşmaların balon içinde verildiği bir anlatı türü olan çizgi roman, yirminci yüzyıla damgasını vurmuş en önemli popüler kültür olgularından biridir. Türün ilk örnekleri  mizah dergilerinde görüldü. Gazetelerin gelişmesiyle birlikte, özellikle pazar eklerinin vazgeçilmezi haline geldi.  World’de yayınlanan  Hogan’s Alley’in satışları artırdığı fark edilince, medya patronları çizgi romanlara ilgisiz kalamadılar. Gazetelerin arasındaki kıyasıya rekabet, ajansların yeni yazarlar ve ressamlarla  kadrolarını takviye ederek,  seri  üretime geçmelerine yol açtı. 1910’lara gelindiğinde Amerika’da çizgi roman, salt mizahi bir  anlatı olmaktan çıkmış; aksiyon, macera ve gizem hikayeleri çizgi romanın konuları arasına girmişti.

Yirminci yüzyılın en önemli popüler kültür olgularından biri olan  çizgi romanlar[1], 1930’lardan itibaren sert polisiye (hard boiled) ile de tanıştılar. Şiddet ve cinsellik içeren konuların yanı sıra, sert  dedektif karakterleri  ve  bu türe ait klişeler  çizgi romanlarda  görülmeye başlandı. Bunlar arasında Dick Tracy, Secret Agent X-9  ve Spirit en ünlüleridir.

DİCK TRACY

Amerikan popüler kültürünün önde gelen ikonalarından biri olan Dick Tracy’nin yaratıcısı, karikatürist Chester Gould, ona aslında Painclothes Tracy adını vermişti. Ancak bu isim, çizimini gönderdiği Chicago Tribune New York Haber Ajansı’nın sahibi Joseph Medill Patterson tarafından beğenilmedi.  Onun önerisi, dedektifin adının Dick olmasıydı. Chester Gould bunu kabul edince, 14 Ekim 1931’de, Detroit Mirror’da, geleceğin efsane dedektifi Dick Tracy’nin bantları ilk kez  yayınlanmaya başladı. Açılış hikayesi,  çok beğenildi. Burada, kız arkadaşı Tess Trueheart’ın  babasının soyguncular tarafından öldürülmesi üzerine, Tracy’nin nasıl polis olduğu anlatılıyordu. Aslında bu başlangıç hikayesi fikri de Petterson’dan çıkmıştı. Gould, bütün bu değişiklik önerilerini kabul ederek, tüm zamanların en dayanıklı çizgi romanlarından birine imza attığını o sırada henüz bilmiyordu elbette.

Sert ve zeki dedektif Dick Tracy’nin maceraları tuhaf, hatta biraz deli dolu, şiddet unsurlarıyla bezenmiş ama eğlenceli ve sürükleyiciydi. Kısa sürede popüler oldu. Birçok Amerikan gazetesinde yayınlanmaya başladı.

Gould, Tracy’yi kartal burunlu ve küt çeneli, iriyarı biri olarak resmetmişti.  Chicago’yu andıran bir kentte yaşayan kahramanımız, genellikle koyu renk bir elbise ve beyaz bir gömlek giyiyor; kravat ve fötr bir şapka takıyordu. Özellikle 1930’larda, gangsterler, soyguncular, dejenere olmuş politakacılar ve zenginler onun suç galerisindeki başlıca karakterlerdi.  Daha sonra bunlara zamanın ruhuna uygun başka tür suçlular da eklenecekti.

Dick Tracy suçluları takip eder, yakalar ve amansızca kendi adaletini sağlardı. Bir zanlıyı suçlu kabul etmesi için makul şüphenin varlığı ona yetiyordu. Bu  ve uyguladığı şiddet onun en çok eleştirilen yanı oldu. Hikayeler, genellikle bir çatışmayla sona ererdi. Yeraltı dünyasına karşı girdiği bu savaştaki yardımcıları, uzatmalı sevgilisi Tess,  yetim  çocuk Junior ve ortağı  eski çelik işçisi Pat Patton’du.

Dick’in, suçluları yok etme yöntemleri epeyce  şiddet içeriyordu.  Örneğin birini bayrak direğinde sallandırırken, bir başkasını saunada haşlayarak öldürmüştü. Pruneface, Flyface, Mole, Flattop, Brow adındaki bu kötü adamlara karşı Tracy son derece acımasızdı. Bunlardan Flattop’un çirkin ölümü, bir kısım okurların tepkisine bile neden oldu. Flattop Jones, serinin en sevilen kötü adamıydı. Öldürüldüğü zaman taraftarları yas ilan etti. Çizgi romandaki ölümler kötü adamlarla sınırlı değildi. Sık sık masum tanıklar da öldürülüyorlardı.  Dick’in sevgilisi Tess Trueheart defalarca kötü adamların elinden son anda kurtularak ölümden dönme rekorunun sahibi olmuştu.

Gould, karakter çizimlerini yaparken çoğu kez ünlü figürleri kullandı. Dönemin film yıldızlarından  femme fatale rolleriyle tanınan Veronica Lake, John Barrymore, Robert Montgomery ve 1930’ların ünlü şarkıcısı Bing Crosby bunlardan bazılarıydı.

Dick Tracy, polis prosedür hikayelerine ilk örnek teşkik etmesi bakımından da ilginçtir. Serideki hikayelerde polis çalışmalarını olabildiğince doğru bir biçimde yansıttığı görülür. Gould, gerçekçi olabilmek amacıyla balistik, parmak izi, adli tıp ve diğer teknik konularda dersler almıştır.

İlerleyen yıllarda, Tracy, kendi adaletini dağıtmakta güçlük çekti. Suçlu haklarının öne çıkmasıyla, makul şüphenin ötesinde bir kanıt sunamadığı durumlarda suçluları serbest bırakmak zorunda kaldı. Bugünkü yasalara göre kelepçeli olanlar, suçlular değil polislerdi, ona göre.

Adli tıpın yanı sıra teknolojiyi de ileri düzeyde kullanan Dick Tracy, ev telsizini çizgi romanın simgesi haline getirdi. 1960’lardaysa, bunun yerini, gene telsiz vazifesi gören kol saatleri aldı. Gould, işi o kadar abarttı ki, Tracy’yi Ay’a bile götürmekten kaçınmadı. Sonuçta ortaya çıkan sadece müthiş bir çizgi roman  kahramanı değil, oyunları, oyuncakları, afişleri ve türlü çeşitli eşyalarıyla koca bir Dick Tracy endüstrisi oldu.

Gould’un son çizdiği bantlar, 25 Aralık 1977 yayınlandı. Görevi ondan devralan asistanı Rick Fletcher 1983’e kadar bu işi yürüttü. Onun ölümüyle yerine gelen Dick Cohen de 2011 yılında Joe Stanton’a emanet etti  Dick Tracy’yi.

Chester Gould  84 yaşındayken, 1985 yılında öldü.  Kırk altı yıl boyunca İllinois’deki evinden yaptığı çizimler sayesinde bir çok ödül kazanmıştı.  1980 yılında aldığı ve sadece gizem yazarlarına verilen Edgar Ödülü de bunlardan biriydi.

 

SECRET AGENT  X-9 (Gizli Ajan X-9)

Yazar Dashiel Hammet ve karikatürist Alex Raymond tarafından yaratılan Secret Agent X-9, isimsiz bir ajanın maceralarını anlatır.

Dick Tracy’nin gördüğü olağanüstü ilgi birçok ajansı benzer çizgi romanlar yaratma konusunda harekete geçirmekte gecikmedi. Bunlardan King Features, yeni bir çizgi romanın hikayesini yazması için Dashiel Hammet’le anlaştı.  Çizimleri yapacak olan kişi ise Flash Gordon’un yaratıcısı Alex Raymond’du.  Ancak, başlangıçtan itibaren ajansla Dashiel Hammet arasında sorun çıktı. Şirket, kahramanın  gizemli bir gizli ajan olmasını istiyordu. Hammet ise kahramanı özel dedektif olarak tasarlamıştı. Sonuçta, ajans, Hammet’in yazdığı metinde değişiklikler yaparak Alex Raymond’a verdi.  22 ocak 1934’te bir dizi  tutarsızlık ve pot kırma derecesinde hatalar içeren bir metinle ilk bölüm yayınlandı.

Hammet’a göre, ana karakter özel dedektif olmalıydı. Ajansla arasındaki anlaşmazlık, çözülecek gibi görünmüyordu. Her iki tarafın görüşleri arasında ciddi bir ayrılık vardı. Bu yüzden  Hammet, üç hikaye daha  yazdıktan sonra işi bıraktı. Zaten sözleşmesi dört hikaye içindi.[2] Sonuçlardan memnun olmayan  Alex Raymond da  ajanstan ayrılınca, serinin üretimi sık sık değişen yazar ve çizerlere kaldı.

X-9  isimsiz bir ajandı.  İlk hikayede Dexeter ismini kullanmıştı ama bu onun gerçek adı değildi.  Hangi organizasyon adına çalıştığı bilinmiyordu. Yıllar sonra yeniden canlandırıldığında Gizli Ajan Corrigan olarak isimlendirildi. Çalıştığı organizasyonun da FBI olduğu açıklandı. Ancak daha sonra ajanın ismi yine belirsizleşti. 1940’ta Mell Graff seriyi devraldıktan bir süre sonra ajanın adını Phill Corrigan yaptı. Bu zorunlu bir değişiklikti. Çünkü, çizgi romana sekreter Belinda dahil olmuştu.   X-9, Belinda’ya evlenme teklif edince kahramanımıza  bir isim verme gerekliliği ortaya çıktı. Düşünsenize, hangi kadın ismi olmayan biriyle evlenmek isterdi ki? Hele soyadının X-9 olmasını?

Bu dönemde Dashiel Hammet’ın özel dedektif konsepti tamamen yok olmuş, Dexeter tam teşekküllü bir gizli ajana dönüşmüştü. En çok işlenen konular polis yöntemleri, soruşturma ve karşı-casusluktu. Sert polisiyenin klişelerinden femme fatale ve şiddet  de serinin ayrılmaz parçalarıydılar.  Bir süre sonra  romantizmin de hikayeye dahil olmasına rağmen, Secret Agent X-9, King Features’in diğer çizgi romanları Flash Gordon, The Phantom (Kızıl Maske) ve Magician Mandrake (Sihirbaz Mandrake) kadar  popüler bir çizgi roman olamadı. Yine de  sert polisiyenin iyi fakat kusurlu bir dedektifi olarak uzun bir dönem ayakta kalmayı başardı. Son parlak dönemini 1960-1980 arasında yaşadıktan sonra, 10 şubat 1996’da okurlarına veda etti.

Hammet’a göre Secret Agent X-9, kaba aksiyonlu bir macera dramasıydı. Ajans, onun istediği gibi yazmasına izin verseydi acaba sonuç ne olurdu? Ne yazık ki, bunu asla bilemeyeceğiz.

 

SPIRIT (Ruh)

1930’larda başlayan gazeteler arasındaki çizgi roman rekabeti, süper kahramanların da devreye girmesiyle iyice kızışmıştı. 1940 yılına gelindiğinde Record and Tribune ajansı farklı bir şey yapmak istedi. Bu kez kahramanın, gene sert dedektif tiplemesine dayanan gizemli bir suç savaşçısı olması düşünüldü.  Böylece, karikatürist Will Eisener’ın yarattığı Spirit, ilk kez 2 Haziran 1940’ta polisiye çizgi roman okurlarını selamladı. Ajansın getirdiği bir diğer yenilik de, Spirit’in gazetede bant olarak yayınlanmak yerine, pazar günleri gazetenin içine konmuş bir ek olarak okuyucuya verilmesiydi. Bu 16 sayfalık tabloid boyda bir dergiydi ve içinde başka çizgi romanlar da yer alıyordu. Uygulama kısa sürede yayıldı.  Yirmiden fazla gazete Spirit dergisini bedava dağıtıyordu artık. Spirit’in gazete sayfalarında bant olarak yayınlanması , ancak 645 sayı sonra mümkün olabildi.

İlk üç sayıda Spirit’in başlangıç hikayesi anlatılır. Maceranın kahramanı, Denny Colt adında genç bir dedektiftir. Bir süredir Dr. Cobra adında bir caninin izini süren Colt, sonunda onun yerini  bulur. Arkadaşı Komiser Dolan’a bunu bildirdikten sonra Dr. Cobra’nın gizlendiği ve korkunç deneylerini yaptığı eve gider. Burada, genç dedektifle Dr. Cobra’nın adamları arasında arbede çıkar. Denny, tabancasından çıkan bir kurşunla, içinde çeşitli kimyasal maddeler bulunan bir tankın parçalanmasına sebep olur.  Komiser Dolan ve ekibi olay yerine geldiklerinde, kimyasal maddelerden etkilenen Denny’nin yerde yatan cansız bedeniyle karşılaşırlar.  Ertesi gece, yüzünü göstermeyen gizemli bir adam Dolan’ı ofisinde ziyaret eder. Ona üç saat içinde Dr. Cobra’yı teslim edeceğini söyler. Komiser Dolan ona kim olduğunu sorar. Gizemli ziyaretçi yüzünü göstermek istemediğini, ama kendisine Ruh (Spirit) diye hitap edebileceğini söyler. Komiser Dolan, gizemli adamın sesini Denny’nin sesine benzetir ve şüpheleri artar. Denny’nin gömüldüğü Wildwood Mezarlığı’na  gitmekten başka çaresi yoktur gerçeği öğrenmek için.  Tahmin ettiği gibi Denny sağdır. Etkisi altında kaldığı kimyasallar yüzünden geçici bir süre hayati fonksiyonları durmuş,  mezara konduktan birkaç saat sonra kendisine gelmiştir.  Birlikte Cobra’yı yakalamalarının ardından Denny kararını açıklar. O, ölü bir insan olarak kalmak niyetindedir. Böylece suçlularla mücadele etmekte bir üstünlüğü olacak, polisin ulaşamayacağı canilerin peşine düşebilecektir.  Bu kararın ardından, zeki, güçlü, dövüş usullerini iyi bilen biri olan Denny Colt, gözlerinin üzerine gelecek şekilde taktığı  bir maske ile kendisini gizleyerek  kötülere karşı amansız mücadelesine başlar.

Adalet savaşçısı  Spirit’in maskesi gibi üzerine giydiği elbisesi de mavidir. Fötr şapkası ve eldivenleri de. Sadece kravatı kırmızıdır. Yaşadığı şehir başlangıçta New York’tur  ama daha sonra kentin adının Central City olduğu açıklanır. Hikayede eksantrik kişilere, femme fatalelere  sıkça rastlanır. Spirit de diğer  sert çizgi roman kahramanları gibi kendi adaletini uygulayan bir dedektiftir.  Komiser Dolan’ın kızı Ellen’le aralarında bir aşk vardır. Bu aşk teması uzun yıllar varlığını sürdürmüş, hiç değişmeden kalmıştır.

Çizgi romanın yaratıcısı Eisener, hikayelerdeki şiddet içeriğinin yanı sıra, çizimlerdeki ırkçı tutumu dolayısıyla da ciddi eleştirilere uğradı.  Bu eleştirinin temelinde Spirit’in Afrika kökenli genç yardımcısı Ebony White’ın resmedilişi  yer alıyordu. Gerçekten de White’ın İri beyaz gözlü ve kalın dudaklı biri olarak çizilmesi, niyet farklı bile olsa ırkçılık kokan, hele günümüzde asla kabul görmeyecek bir  tutumdur. Eisener de maksadının, mizah olduğunu belirtmiş, ancak ilerleyen yıllarda Ebony White’ı tamamen hikayeden çıkarmak zorunda kalmıştır.

Mike Hammer Diye Biri

Mike Hammer, tanıştığım ilk dedektifti. Onun maceralarını okumaya başladığımda sanırım ortaokula gidiyordum. Evde bir sürü avuç içi kadar büyüklükte Mike Hammer romanları vardı. Sonraki yıllarda bu romanların çoğunun Mickey  Spillane tarafından değil de, örneğin Afif  Yesari gibi Türk yazarlar tarafından yazıldığını öğrenmek beni önce şaşırtmış, daha sonra biraz düşündüğümde romanlardaki kimi gariplikleri hatırlayarak bu gerçeği kabullenmekte pek zorluk çekmemiştim.

Bu yazarlardan biri de Orhan Boran’dı. Milliyet’teki Leyleğin Ömrü köşesinde yazdığı bir yazıda okumuştum onun Mike Hammer macerasını. Sırf para için ve hiç durmaksızın onlarca Mike Hammer romanı yazmış. Tabii bunların hepsi uyduruk ve basit hikayelermiş. Hatta uykusuzluktan ve yorgunluktan, yazdığı bazı romanlarda resmen saçmalamış. Bu benim değerlendirmem değil, kendisi öyle söylüyor.

Sanırım benim okuduğum kitaplardan biri onun eseriydi. Sayfa sayısı yüzü geçmeyen, üstelik oldukça büyük harflerle çok kötü bir kağıda basılmış bir “romandı” bu.

“Roman” Mike Hammer’in batakhane diye tanımladığı  bir kulübe girişiyle başlar. Hammer, doğruca kulübün kalabalık dans pistine doğru ilerler. Pistte  dans edenlerden biri olan Ava Gardner’e yaklaşır ve Ava’nın yüzüne bir tokat attıktan sonra   “Ava, Ava,” der. “Senin burada ne işin var?”

Bu absürd gece kulübü sahnesi romanın neredeyse yarısını kaplayacak uzunluktaydı. Bir romanda gerçek bir kişiyle karşılaşmak bana çok ilginç gelmişti ama hikayenin kofluğu da içimi bayıltmıştı.

Gene aynı boyda ama daha kaliteli bir kağıda basılmış ve daha kalın bir başka Mike Hammer romanı okuduğumu da hatırlıyorum. Bunun yazarı F. M. İkinci diye biriydi. Yayınevi ilk sayfaya, bir açıklama yazısı koymuştu.  Bu yazıda, mealen,  şöyle diyordu: Mickey Spillane’nin yazdığı bütün Mike Hammer romanlarını yayınladık. Bundan böyle, bu romanları dilimize çeviren arkadaşımız F. M. İkinci’nin yazdığı  Mike Hammer romanlarını yayınlayacağız. Arkadaşımız, Mike Hammer romanlarını çevire çevire Bay Spillane’in tarzını iyice öğrendiğinden, kitapları okurken bir farklılık hissetmeyeceksiniz.

Bu romanla, Ava’lı roman arasında dağlar kadar fark vardı. Yıllar sonra F.M. İkinci’nin Kemal Tahir olduğunu öğrendim. O zaman bu farkın sebebi de ortaya çıkmış oldu. Kemal Tahir, gerçekten özene bezene yazmıştı o romanı. Bugün, onun başka Mike Hammer romanları da yazdığı biliniyor. Pek çok kişi, kitapların edebi değerinin Spillane’den daha üstün olduğunu bile söylemekte. Burada abartı bile olsa, o kitapların çok sattığı bir gerçek.

Mike Hammer romanlarının standart bir olay örgüsü vardır. Genellikle kaybolan birinin peşine düşen Mike Hammer, peşpeşe cinayetlerin işlendiği, vamp kadınlarla sık sık karşılaştığı, vurdulu kırdılı bir araştırma sürecinin sonunda katili yakalar. Hikaye, dümdüz bir şekilde, fazla kafa karıştırmadan ilerler. Bir polisiye romandan çok, bir macera romanı havası vardır. Dedektif de son derece ukala, kendini beğenmiş, maçolukta kariyer yapmış, argo ve küfürlü konuşmayı seven, matrak biridir. Koltuğunun altında Colt marka bir tabanca taşır. Polislerle arası çok iyi olmamakla birlikte kötü de sayılmaz. NewYork polisinin şefi Pat Chambers ‘la çok yakın iki dostlardır.

Onun, “bela” ve “hergele” kelimelerini çok kullandığını hatırlıyorum. Bir de “cenabet NewYork şehri” tabirini. En hoşuma giden tarafı da, öğle yemeklerini iki sandviç ve bir bira ile geçiştirmesiydi. O yemeğini yerken, ben de hep birayla sandviçin nasıl bir arada mideye indirilebileceğini düşünürdüm. Hep denemeyi istediğim, ama bugüne kadar hiç yapamadığım bir kombinasyondur bu.

Türkiye’de benim bildiğim, bize ait olmadığı halde kendimize mal etmeyi başardığımız  iki şey var. Bunlardan birincisi Tango. Dünyada Arjantin dışında tango besteleri yapılan tek ülke biziz sanırım. Diğeri ise Mike Hammer romanları. 1950’li yıllarda 250’ye yakın yerli Mike Hammer romanı yazılmış. Yazanlar  arasında Afif Yesari ve Orhan Boran’ın da olduğunu yukarıda belirtmiştim.  Bunlardan dördü Kemal Tahir’e ait.  F.M. İkinci adıyla yazdığı bu romanların satışı yüz binin üzerindeymiş. O dönem için olağanüstü rakamlar olsa gerek.

Orijinal Mike Hammer romanları sadece bizde değil, Amerika’da ve dünyanın diğer coğrafyalarında da büyük satış rakamlarına ulaşmış, yazarı Spillane’yi zengin etmiş. O da bunun karşılığında kahramanını asla yaşlandırmamış.

Polisiye Kitap: Sen Ölürsün Ben Yaşarım – Celil Oker

Celil Oker, ülkemizdeki sert polisiye türünün başta gelen yazarlarından biri. Kahramanı  özel dedektif Remzi Ünal’ın maceralarını anlatan seri romanları, 1930’larda Amerika’da ortaya çıkan hard-boiled polisiyenin adeta günümüzdeki devamı niteliğinde. Gerek olaylar, gerek kurgu ve gerekse karakterler, bu türe ait bütün özellikleri -klişeler dahil- içeriyor.

Amerikan sert polisiyesinde dedektif, genellikle kayıp bir kişiyi ya da çalındığı tahmin edilen değerli bir eşyayı arayarak işe başlar. Çözüme giden yol ise, farklı mekanlardaki kişilerle yapılan görüşmelerden oluşur. Şehrin batakhanelerinden en zengin  ve gösterişli  mekanlarına kadar uzanan bu yolda bol bol eylem ve mücadele vardır. Kavgalar edilir, barlara girilir, sigaralar içilir, kadehlere viskiler doldurulur, kurşunlar vızıldar, arabalarla takipler/kovalamalar yapılır, güzel kadınlarla karşılaşılır vs vs. Böylece bulmacayı oluşturan parçalar birer birer ortaya çıkar.

Sen Ölürsün Ben Yaşarım’da da olayların başlangıcı, iş kazasında yaralanan bir gencin ailesini tanıyan birinden romanımızın kahramanı olan dedektife yapılan bir rica. Aynı zamanda onun reddedemeyeceği kadar yakın arkadaşı olan bu kişi, evine temizliğe gelen kadının oğlunun durumu için patronuyla görüşmesini istiyor Remzi Ünal’dan. Bir inşaat şirketinin sahibi olan Taylan Sezer’le gecenin bir vakti, gökdelenin 16. katındaki dairesinde buluşmak için sözleşiyorlar. Ancak, Remzi Ünal’ı orada bekleyen  zengin iş adamı değil. Bir ceset.

Bu parlak girişin ardından, Amerikan sert polisiyesinde olduğu gibi, olaya güzel bir kadın karışır. Bundan sonrası ise, bulmacanın parçalarını toplamakla geçen bir soruşturma süreci. Bu süreçte de türün bütün temalarını  görmek mümkün.

Olay, İstanbul’un  en ışıltılı semtlerinden en izbe köşelerine; en şatafatlı rezidanslarından en yoksul evlerine kadar uzanan ve gerçekçi biçimde betimlenen mekanlarda geçer. Ne var ki, iyi, kötü, çok daha kötü insanlarla dolu bu dünyada, hard-boiled yazarlarında görmeye alışık olduğumuz  ümitsiz havadan pek eser yoktur.Tam tersine, biraz matrak ve iyimser bir ruh hali egemendir. Zaten finalde de karamsarlıktan daha çok, olumlu beklentiler sarar okuyucuyu.

Bunlar olurken Remzi Ünal fosur fosur sigara içer, okkalı ya da okkasız kahveler yudumlar, bildik cadde ve sokaklarda arabasıyla dolanır, otoparkda park edecek yer arar, sürekli “bela”dan söz eder, garsonlara bolca bahşiş verir. Tabii bir de kiralık kızlar, fatal femme’ler  ortalıkta cirit atarlar.

Romanla Amerikan sert polisiyesi arasındaki türdeşlik, ana karakter üzerinden de oldukça belirgin. Dashiel Hammet ve Raymond Chandler’in en üst düzeyde temsil ettiği bu türün dedektifleri az konuşan, melankolik, bıkkın ve bezgin tiplerdir. Toplumsal düzene karşı mücadele ederler ama düzenin değişmeyeceğini de bilirler. Bu nedenle karamsardırlar. Yakışıklı olmasalar da kadınlar tarafından çok beğenilirler. Karizmatik bir kişilikleri vardır. Şiddete baş vurmaktan çekinmezler. Birini yaralamaları ya da öldürmeleri her zaman mümkündür. Gerektiğinde bir şövalye ruhuna sahip olduklarını gösterseler de doğru bildikleri yolda yürürken ezip geçmeyecekleri hiç kimse yoktur. Buna kadınlar da dahildir. Göz yaşı ve fedakarlık onları asla etkilemez. Çoğu kez, adaleti sağlamak için kendi kanunlarını uygulayan bu dedektiflerin özel hayatlarına baktığımızda aslında hepsinin  “kaybedenler kulübü”ne üye birer looser olduğunu görürüz.  Pek öyle yakınları, akrabaları, ahbapları yoktur. Düzensiz beslenir ve uyurlar. Bürolarında sabahlamaları adettendir. Kötü yemek yemeleri ve  alkolle sigaraya müptela olmaları da öyle.

Remzi Ünal’ın da bu dedektiflerden fazla bir farkı yok. Onun eskiden pilot olduğunu, alkol düşkünlüğü yüzünden işini kaybettiğini önceki maceralarından biliyoruz. Maddi durumu kötü olmamakla birlikte, dedektiflikten para kazanması söz konusu değil. Sen Ölürsün Ben Yaşarım’da da bir rica üzerine işe karışır. Kadınlara pek pas vermese de onlar tarafından beğenilen biri. O da şövalye ruhlu ve kendi adalet anlayışına uygun kanunları var. İşe polisi hiç karıştırmadan kendi kurallarına göre meseleyi çözüyor. Bir anlamda kendi adaletini sağlıyor. Şiddete meraklı değil. Ama sert polisiyenin olmazsa olmazı olan “bela” gelip onu bulunca yapacak bir şeyi yok.  Onun şiddetten hoşlanmadığı, sadece kendini korumak için dövüştüğü,  bir aikidoka[1]  olmasından da belli.

O da yalnız yaşıyor, kötü besleniyor ve iyi uyumuyor. Yedikleri genellikle kebap, pizza gibi yemekler. Yaşı belirsiz. Orta yaşlarda olması kuvvetle muhtemel. Muhtemelen kırk civarı. Ama müzik zevki, çok daha yaşlı olma ihtimalini güçlendiriyor.  Arabasında giderken Cem Karaca’yı, Apaşları, Dervişan’ı, Moğollar’ı ya da Cars Hiss by My Window’u dinlemesi buna işaret.

Remzi Ünal’ın dış görünüşü hakkında bir bilgimiz yok. Sarışın mı esmer mi, uzun boylu mu, şişman mı, göbekli mi, sakallı mı, bilmiyoruz. Fakat, aikido yapabildiğine göre, sağlıklı ve fit bir vücuda sahip olduğunu varsayabiliriz. Gerektiğinde yumruklarını konuşturmayı biliyor ama arada dayak yediği de oluyor.  Kahveye karşı aşırı bir düşkünlüğü var. Eve gelince, sabah uyanınca, canı sıkılınca hemen bir kahve yapıyor kendisine.  Arka arkaya üç fincan kahve içtiği de oluyor. O aynı zamanda  iflah olmaz bir sigara tiryakisi. En olmadık zamanlarda müthiş bir sigara tüttürme isteği duyuyor içinde.

Amerikan sert polisiyesindeki dedektiflerden Remzi Ünal’ı ayıran en belirgin fark, onlar kadar karamsar ve malankolik olmaması.  Onlardaki bezginlik ve bıkkınlık Ünal’da yok. Dolayısıyla romana umutsuz bir hava hakim değil. Aksine, okur olarak iyi şeyler olabileceğini ümit ediyoruz.

Celil Oker’in Sen Ölürsün Ben Yaşarım romanı, kurgu ve biçim yönünden ele alındığında da Hammet-Chandler çizgisindeki sert polisiye türünün başarılı bir örneği.  Buradaki en belirgin benzeşme, anlatıcının dedektifin kendisi olması. Bu birçok kısıtlama getirmekle birlikte anlatıcının düşüncelerini, bakış açısını, değerlendirmelerini ve deneyimlerini okura aktarmasında ona daha geniş bir alan sağlaması bakımından bazı avantajları da var. Remzi Ünal’ın bu avantajlardan çok iyi yararlandığını söyleyebilirim. Ancak, sık sık olay akışının dışına çıkıp düşünce ve deneyimlerinden söz etmesi, okuma hızında bir yavaşlamaya yol açmıyor da değil. Bunun dışında konuyla alakasız ama son derece uzun tutulmuş paragraflar da var romanda. Çözüme odaklı bir polisiyede okuru kolayca rahatsız edebilecek buna benzer detaylar, eğer esas öyküyü zedelemiyorsa bunda Celil Oker’in olağanüstü akıcı dilinin rolü çok büyük.

Romanı, biçim açısından sert polisiyeden farklı kılan en önemli unsur, metinde grafik sekse yer verilmemesi. Oysa içerik itibarıyla bu tür betimlemelere son derece müsait bir yapısı var romanın. Bunun yerini imalar almış doğal olarak. Grafik şiddet ise dozu ayarlanmış bir biçimde kullanılmış.

Olayın yaşandığı yer, gökdelenleri, kenar mahalleleri, rezidansları, cadde ve sokaklarıyla İstanbul şehri. Romanın dedektif dışındaki kahramanları ise, büyük şirket yöneticileri, zengin iş adamları, bıçkın delikanlılar, fedailer, kiralık kızlar, pezevenkler. Buna bağlı olarak, romanın dili de yer yer küfür ve argo sözler içeriyor. Söz konusu sert polisiye olunca, bunda şaşılacak bir şey yok elbette. Müstehcen ve kaba konuşmalar, romandaki karakterlerin mesleklerine, konumlarına ama bundan da önemlisi öykünün gidişatına bağlı olarak metne dağılmış.

Romandaki kimi ipuçları, sert polisiye kurgusunun, yazarın bilinçli bir tercihi olduğunu ortaya koyuyor. Öncelikle kitabın adı: Sen Ölürsün Ben Yaşarım.  Mike Hammer romanlarını hatırlatan bu adın aslında romandaki öyküyle bir alakası yok. Varsa da ben bulamadım.  Tıpkı Agatha Christie romanlarına uydurulan cesetli-ölümlü kitap adları gibi gibi bir ad bu. Muhtemelen, Amerikan pulp romanlarıyla arasında bir ilişki kurulması için tercih edildi sanırım.

Remzi Ünal’ın metinde sık sık “bela” kelimesini kullandığını daha önce belitmiştim. Bu da gene Mike Hammer romanlarını anımsatan bir vurgu. Kelimenin, yazar tarafından bilinçli olarak seçildiği belli.

Son ipucu ise;  aslında ipucu da sayılmaz, koskoca bir kanıt. Romanın sonlarına doğru bir yerde, 187. sayfada, Remzi Ünal, televizyonda oynayan Malta Şahini filmini izler. Televizyonun sesini açmaz çünkü dedektif Sam Spade ile Brigid O’shaughnessy arasında, filmin son sahnesinde geçen konuşmayı ezbere bilmektedir.

Polisiye edebiyatın klasik femme fatele’i Brigid O’shaughnessy, bu sahnede kendisini polise teslim etmemesi için Sam’e yalvarır ancak o bildiğini okur. Metinde bu diyaloglar italik harflerle yazılmış ve sona konulan bir dipnotla Malta Şahini romanından alıntılandığı belirtilmiş.

Bu alıntı, yazarın bilinçaltındaki Remzi Ünal/Sam Spade benzerliğini açığa vurması bakımından ilginç. Okur açısından da her iki roman karakteri arasında var olduğu sezinlenen yakınlığın iyice belirginleştiğine tanık oluyoruz burada. Metin böyle bir anın ifade edilmesi olarak okunduğunda, yazarın niyetinin aslında Amerikan tarzı bir sert polisiye yazmak olduğunu daha net görebiliyoruz. Yazar, Dashiel Hammet’a doğrudan bir gönderme yaparken, diğer yandan okura da önemli bir ipucu veriyor. Yani, bu romanın Sam Spade’i Remzi Ünal’sa, Brigid O’shaughnessy’sinin ya da başka bir deyişle  femme fatale’inin kim olabileceği sorusunun cevabını…


1. 1920’lerde, Morihei Ueshiba tarafından yaratılmış bir Japon Savaş Sanatı.

Sert Polisiyenin Polisiye Edebiyat İçindeki Yeri

Polisiye romanın köklerini araştırdığımızda karşımıza öncelikle iki ayrı tür çıkar. Bunlar suç ve gizem (muamma)  romanlarıdır. Ne gizem romanı ne de suç romanı tek başına polisiye roman sayılabilir. Hatta suç ve gizem bir araya geldiğinde de roman (tabii aynı zamanda hikaye)   polisiye niteliği kazanmaz. Kazanması için, önce kurgunun içinde suçu araştıran bir kişinin bulunması; sonra, bu kişinin suçluyu yakalayarak  gizemi, okuyucunun aklında hiçbir soru işareti bırakmayacak biçimde açıklaması gerekir.

Bu kurguyu, bu çervede ilk ortaya koyan Edgar Allen Poe oldu. Onu Sir Arthur Conan Doyle izledi. Başını Agatha Christie’nin çektiği İngiliz Ekolü polisiyeciler, Poe/Doyle ile Jane Auistin tarzını birleştirerek  yepyeni bir tür yarattılar. Bu türün Amerika’da da pek çok takipçisi vardı. Ama Black Mask dergisinde toplanan bir kısım Amerikalı polisiye yazarları  daha değişik  bir yol izlediler ve polisiyenin sert (hard-boiled) türünü yarattılar. Black Mask dışında Dime Detective gibi başka bazı dergiler de bu türün yaygınlaşmasında önemli rol oynadı.

Burada sert kavramı, hem polisiye, hem de suç romanları için kullanılmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, her suç romanı polisiye değildir. Ancak sert polisiye edebiyatı  ve sert suç edebiyatı arasında geçişgenlik çok fazladır.

Sert polisiye  köken olarak Poe/Doyle tarzına dayansa da, beslenme kaynakları farklıydı. Bunlar arasında 19. yüzyılın kovboy hikayeleri, özellikle Amerikan İç Savaşı’na ait romanlar ve  Nick Carter detektif romanları serisi başta geliyordu. 1920’lere doğru, modernist romanlar ve Hemingway’in yanı sıra, John Dos Passos ve Theodore Dreiser gibi sosyal adaletsizlikleri ve toplumsal düzeni eleştiren yazarların şehir ve işçi sınıfı üzerine yazdığı romanlar, sert polisiyeyi büyük ölçüde etkiledi.

İlk sert polisiye hikayeler, 1920’lerin ortasından itibaren Black Mask dergisinde yayınlandı. İlk sert dedektif kurgular da 1930’lardan itibaren boy göstermeye başladılar. Dashiel Hammet, Raymond Chandler ve Ross MacDonald  bu türün yıldızlarıydı. Aynı dönemde sert suç ve gerilim kurguları da yazılıyordu. Özellikle, kara romanın babası sayılan James M. Cain, Horace McCoy, Cornell Woolrich ve Dorothy B. Hughes bu türün önde gelenleriydi.

1950 ve 60’lı yıllarda karton kapaklı kitapların yükselişiyle birlikte sert dedektif romanları nitelik olarak zayıflarken, satış miktarı açısından parlak bir döneme girdi.  Ruh hastası kahramanların da görülmeye başlandığı bu dönemde, Mickey Spillane, Jim Thompson, David Goodis, Charles Willeford gibi yazarlar, sert polisiye geleneğini sürdürdüler. Bu yıllarda ve 1970’lerde, sert suç ve gerilim romanlarında antikahramanlar boy gösterirken; kıyamet, paranoya ve cinsel takıntı gibi temaların kullanıldığı görüldü. 1970’lerin önemli bir sert polisiye yazarı da James Crumley’di.

Geleneksel biçim, tema ve klişelerine sadık bir sert polisiye kurgu hâlâ vardır. Lawrence Block, Walter Moseley  ve George Pelecanos, çağdaş sert polisiye diye adlandırılan bu türün en önemli temsilcileridir.

Günümüzde sert polisiye, polisiye olma niteliğini korumakla birlikte büyük ölçüde  gelenekten sapmış, ancak şiddet ve cinsellik gibi bilinen ve yaygın unsurlarını muhafaza ederek, salt polis yöntemleri ve  kriminal araştırma kurgularına dönüşmüştür.

Sert suç ve gerilim romanları ise kara romanın şemsiyesi altına girmişlerdir.  Martin Amis, Susannah Moore, Jean-Patrick Manchette bu türün en dikkat çekici temsilcileri olarak sayılabilirler. James Ellroy gibi, çağdaş sert polisiye ile kara roman arasında bir yerde duran yazarlar da vardır.

1930’ların sert polisiyesinden geriye ne kaldı sorusu sorulabilir. Özellikle nostaljik bir çekiciliğin varlığı göz ardı edilemez. Karanlık ve pis bir şehirdeki, trençkotlu dedektifin umutsuz bakışı  ya da sırtında sabahlığı, elinde minik bir tabancayla kötü kadının (femme fatale) merdivenlerden inişi elbette hâlâ birçok polisiye meraklısını etkilemektedir. Ama diğer yandan, şiddetin, devlet bürokrasisindeki yolsuzlukların ve her türlü iktidar sahibinin elinde kötüye kullanılan güçle ilgili sorunların günümüzde  1930’lardakinden daha aşağı kalır bir yanı olmadığını hatırlayınca, sert polisiye kurgunun neden hâlâ polisiye bir hikaye anlatmada işe yarar bir form olduğunu daha kolay anlayabiliriz.

Kadin Seri Katiller/12 : Sosyal Etkileşimler ve Aşırılığın Çağı

Seri cinayetlerde artış

1980’ler adeta seri katil doğanlar yılıydı. İstatistiklere göre tüm dünyada üç günde bir, ya bir seri katil, ya bir kişi seri katil şüphesiyle tutuklanıyordu ya da bir seri katil cinayet işliyordu. Bu tarihten itibaren Türkiye’de seri katillerin konuşulacağı bir ülkeye dönüşüyordu. Her ay bir seri katil her hangi bir ülkede, ama en çok ABD’de, manşetleri süslüyordu. 1960’lı yıllara kıyasla, yirmi yıllık bir sürede cinayet sayıları üç katına çıkmıştı. Sadece ABD’de 1980 yılında, yirmi üç binden fazla insan bir cinayete kurban gitmişti.

1983’de başka bir çift, seri katil olarak gündemi meşgul etti. Cynthia Coffman ve James Gregory Marlow çifti California’dan Arizona’ya seyahat ederken, dört kadını gasp edip, boğarak öldürdüler. Aynı yıl Arthur Gary Bishop, dört genç erkeğe tecavüz edip öldürdüğünü itiraf etti. Mormon tarikatından atıldıktan sonra bunalıma giren Bishop, çareyi öldürmekte buldu. İşlediği cinayetlerin sorumlusu olarak şeytanı gösterse de, yargılandıktan sonra idam edilmekten kurtulamadı.

Danimarka ve Avusturya, özellikle sağlık sektöründen seri katilleri ile gündeme geliyordu. Ölüm ile yaşam arasındaki hazzı yaşamakta olan bu katiller, kurbanlarını çeşitli yöntemlerle öldürüyorlardı. Waltraud Wagner, Linz General Hastanesinde hemşire olarak görev yaparken, seri cinayetlerine başladı. Yirmi üç yaşındaki hemşire ilk cinayetini yetmiş yedi yaşındaki bir hastayı öldürerek işledi. Yaşlı kadın hemşireden acılarına son vermesi için yardım isteyince, yüksek dozda morfin kullanarak öldürdü. Bu güç hoşuna gitmişti. Bu gücü başka iş arkadaşlarına da sunmak istedi. Aynı hastanede hemşire olan Maria Gruber, Ilene Leidolf ve Stephanija Mayer, Wagner tarafından eğitildiler. En sevdikleri öldürme şekli, hastaların burun deliklerini kapatırken, onları su içirmeye zorlamaktı. Özellikle sevmedikleri hastaları tercih etmeye başladılar. Seri cinayetler, hastanede görev yapan bir doktorun tüm olup bitenleri duymasıyla birlikte son buldu. Dördü de 7 Nisan 1989’da tutuklandılar. Hep birlikte toplamda kırk dokuz cinayet işlediklerini itiraf ettiler. Ancak Wagner’in kurban sayısının iki yüzün üzerinde olduğu söylentisi etrafta dolanmaktaydı. Wagner on beş cinayet, on yedi cinayet teşebbüsünden ötürü ömür boyu hapis cezası alırken, Leidolf beş cinayetten ötürü ömür boyu hapis cezası aldı. Diğer iki hemşire ise cinayete yataklık etmekten ötürü on beşer yıl hapis cezası aldılar.

1982’de Avustralya’da, bir ay içinde dört kadın cesedi bulundu. Polisin, David ve Catherine Birnie çiftinin peşine düşmesi, genç bir kız sayesinde oldu. Kız perişan bir şekilde polise başvurarak, bahsi geçen çift tarafından evlerinde esir alındığını ve kaçmayı başardığını söyledi. Tutuklanmanın ardından cinayetleri nasıl işledikleri anlaşıldı. Cinayetler bir gün kendiliğinden başlamış. Evlerinin kapısını çalan bir genç kızı içeri davet ettikten sonra, kıza tecavüz edip öldürmüşler. Kız öldükten sonra, başka bir kız avına çıkmışlar. Pençelerinden kurtulmayı başaran on beş yaşındaki kız, günlerce evde esir tutulmuş, defalarca tecavüze uğramış ve işkenceye maruz kalmıştı. Tek duruşma neticesinde çift ömür boyu hapis cezası aldı.

Ölüm Melekleri

Doktorların ve hemşirelerin hastalarının yaşam ve ölümleri ile ilgili karar verici güçlerini kullandıkları yeni bir tespit değildi. Ancak 1980’lerdeki artış endişe vericiydi. Genene Jones isimli hemşirenin en büyük zevki, hastanedeki bebeklere kas gevşetici enjekte edip öldürdükten sonra, onları kollarına alarak morga götürmekti. Hastane yönetimi tarafından görevden alınıp, bir özel muayenede çalışmaya başladığında yargılanmaya başlandı. Toplamda kırk yedi cinayetten ötürü suçlu bulundu.

Ekim 1985 ile Şubat 1986 arasında Georgia’da ki bir hastanede şüpheli ölümlerin gerçekleşmesi üzerine, Terri Rachals tutuklandı. Altı hastaya potasyum klorid enjekte ettiği anlaşılan hemşire, tüm delillere rağmen sadece ağırlaştırılmış müebbet ile yargılandı.

Bobbie Sue Terrell evlere giderek hasta bakıcılığı yapıyordu. Dört hastası kısa sürede ölünce, tutuklandı. Münchausen sendromu ve şizofreni teşhisi konulan Terrell’in, daha önceden polise başvurduğu anlaşıldı. Kendisine zarar verdikten sonra polisi arayarak, bir seri katilin saldırısına uğradığını iddia etmişti. 1988’de yargılandıktan sonra altmış beş yıl hapis cezası aldı.

Sağlık sektöründe görev yapan katilleri tespit etmenin zor yanı, hangi ilaçların ne tür tepkiler doğurduğunu iyi bildikleri için cinayetlerini ispatlamaktı.

Şu ana kadar bahsedilen hemşire seri katiller, bir sonraki örneğin yanında masum sayılabilecek cinstendi. 1987’de yirmi üç yaşındaki Gwendolyn Gail Graham ile yirmi dört yaşındaki Catherine May Wood, Alpine Manor Nursing Home Enstitüsü’nde hemşire olarak görevliydiler. İlaçlarla deneyler yapmayı seviyorlardı. Daha büyük bir orgazm yaşamak için bir ilaç karışımı bulmaya çalışırlarken, Graham daha heyecan verici bir oyun keşfetti. Adını ‘Katil Oyunu’ koydukları oyunun amacı, öldürdükleri hastaların soyadlarının baş harfinden ‘Murder’ (Katil) kelimesini tamamlamaktı. Wood gözlemcilik yaparken, Graham seçtikleri hastaları öldürmekteydi. Bir süre sonra Graham iş arkadaşı Wood’un gözlemciliği ile yetinmedi ve onun da hastaları öldürmesi konusunda baskı yapmaya başlayınca oyun bozuldu. Wood daha fazla dayanamayarak hem kendisini, hem de Graham’i ihbar etti. Wood cinayete yataklık etmekten ötürü kırk yıl hapis cezası alırken, Graham ömür boyu hapis cezası aldı.

Çocuk bakıcıları arasında da seri katiller var. Christine Falling üç çocuğu öldürdükten sonra televizyondan gelen “Bebeği öldür” emri ile cinayetleri işlediğini söyledi. Yeni Zelanda’da Lise Jane Turner ikisi kendisinin olmak üzere, üç bebeği öldürdü. Debra Sue Tuggle seri katiller arasında nadir rastlanan siyahî kadın seri katildi. Dört çocuğu boğarak öldürdü.

Son olarak birde, kendi çocuklarını öldüren anne olan seri katiller var. Martha Ann Johnson kocasıyla ettiği her kavganın ardından ona ceza vermek için, dört çocuğunu birer birer öldürdü. Öldürme yöntemi ise eşsizdi. Johnson yüz kilonun üzerindeydi ve çocuklarını öldürmek için üzerlerine yatıyordu. New York’ta yaşayan Mary Beth Tinning, on dört yıl içinde sekiz çocuk dünyaya getirirdi. Ayrıca dokuzuncu çocuğu evlatlık edindi. Hepsi SIDS (Ani bebek ölümü) sebebiyle öldüler. Ancak bu durum yetkililer için son derece şüpheliydi. 1986’da gözaltına alındıktan sonra, tüm çocuklarını öldürdüğünü itiraf etti. Çocuklarının ölümünün ardından gördüğü ilgi hoşuna gitmişti. Bu ilgiyi yitirmemek için öldürmeye devam ettiğini söyledi. Sadece bir cinayetten ötürü yargılanan Tinning, ikinci derece cinayetten ötürü yirmi yıl hapis cezası aldı.

California’da yaşayan elli dokuz yaşındaki Dorothy Puente, yardımseverliği ile bilinmekteydi. Evinin odalarını makul bir paraya, muhtaç olan insanlara kiralıyordu. Odanın yanı sıra yemekte sunmaktaydı. Bunun karşılığında devlet tarafından para yardımı alıyordu. Evinde kalan bir kişinin kaybolması üzerine, sosyal hizmetlerden bir görevli kaybolan kişinin akıbetini araştırmaya karar verdi. Puente’nin komşuları evden gelen kötü kokulardan şikâyet edince, polis eskortu eşliğinde ev teftiş edilmek istendi. Manzara korkunçtu. Kafaları kesilip muşamba içine sarılı yedi ceset bulundu. Tamamı aşırı dozdan ölmüştü. Puente götürülürken şu açıklamayı yaptı; “Biliyor musunuz? Ben bir zamanlar çok iyi bir insandım.”

Puente’nin geçmişinin de karanlık olduğu sonradan anlaşıldı. Altmış karşılıksız çek sebebiyle mahkûm edilmişti. Ancak hapishanede diğer yaşlı mahkûmlara tehlike arz ettiği için serbest bırakılmıştı. Üç cinayetten ötürü ömür boyu hapis cezası aldı.

Missouride çiftçilik ile uğraşan yetmiş beş yaşındaki Ray ve altmış dokuz yaşındaki Faye Copeland, cinayet şüphesiyle tutuklandılar. Çiftlik arazilerinde beş erkeğe ait olan cesetler bulundu. Ayrıca çiftliklerinde bulunan bir not defteri ve içindeki isim listesi yeterince güçlü delil olacaktı. Bazı isimlerin yanına X işareti konulmuştu. Çalışanlarına maaş ödememek uğruna işledikleri cinayetlerden ötürü, her ikisi de idam cezasına mahkûm edildi. Bu çift, ABD tarihinin en yaşlı seri katil çifti olarak tarihe geçtiler.

1980’ler satanizm motifli seri cinayetler ile başlamıştı ve yine satanist bir seri katil ile son bulacaktı. Adolfo de Jesus Constanzo Başrahip iken, Sara Maria Aldrete Başrahibe idi. Cinayet serileri yirmi bir yaşındaki üniversite öğrencisi Mark Kilroy’un kaybolması ile birlikte son buldu. Kilroy, üç sınıf arkadaşı ile birlikte günü birlik Meksika sınırını aşmıştı. Ancak hiç biri geri dönmedi. Santa Elena çiftliğine düzenlenen uyuşturucu baskınında korkunç bir gerçek ortaya çıktı. Çiftliğin içinde bulunan sunak üzerinde kan, insan saçı ve sonradan anlaşılacağı üzerine insan beynine ait parçalar bulundu. Çiftlik satanik okült ayinler için kullanılmaktaydı ve birçok masum insan bu ayinler esnasında kurban edilmişti. Kayıp olan Mark Kilroy’un başsız bedeni ise çiftliğin arka bahçesinde, on dört cesedin konulduğu toplu bir mezarda bulundu.

Cinayetlerden sorumlu olan Constanzo ve Aldrete baskından önce kaçarak firar etmişlerdi. Müritlerine uyuşturucu ticaretine hizmet etmek için emir vermişlerdi. Ayrıca kendi güçlerine güç katmak için düzenli olarak insan kalbi ve beyni yiyorlardı.

1989’da bir kaç müridi ile birlikte Mexico City’ye firar eden Constanzo, yakalanacağını anlayınca müritlerine kendisini vurma emrini verdi, onlarda itaat ettiler. Aldrete ise firar etmeye devam etti. Ancak kısa sürede yakalandı. İşlediği cinayetlerden ötürü toplamda altmış iki yıla mahkûm edildi.

221c baker sokağı, Sherlock’un komşusuyum: Kendi Katilini Yakalayan Dedektif

Geçen sayımızda Ve birlikte o vahşi sulara gömüldüler diye bitirmiştik komşumun son macerasını. Ve hepinizin gayet iyi bildiği gibi komşum bütün ününü katilin ya da zalimin hep bir adım önünde olma becerisine borçludur.  Suçun doğasını neredeyse daha işlenmeden tespit edebilmesinde en önemli sebeb, beş “n” – ne, niçin, ne zaman, nerede, nasıl- prensibine bağlılığıdır.  Neyin, niçin, ne zaman,nerede, nasıl gerçekleşeceğini tespit ettiği an suçluyu suç üstü yakalamakta ustadır.

Böylece zamanın önüne geçer. Zamanın önüne geçmesi ise onu bütün zamanların dedektifi haline getirir ki o yüzden biz fanilerden farklıdır. Dolayısıyla hiç yaşlanmaz.

Onu iyi taklit edenler oldu gerçi. Agatha Christie’nin Jane Marple’ı mesela – her ne kadar komşum gibi genç yaşta olmasa da, Bayan Marple, yaşını başını almış bir hanımefendi haliyle hiç değişmeden, aynı teknikle çalışanlardan biridir.

Gerçi komşum bu tekniği deneme yanılma yöntemiyle, üstelik hayatı pahasına bir yöntemle öğrendi. Ve öğrenirken de neredeyse hakikaten hayatını kaybetme  tehlikesini atlattı. “Son Macera”sında katiliyle birlikte vahşi sulara gömüldü. Allahtan maceralarını okuyanlar imdadına yetişti de son anda ölümün kapısından onu gerisin geri getirdiler. Böylece tamamen dünyevi, ulvilikle, dinle, allah ya da peygamberle, ve ya gerçek üstülükle, ya da fantazi ile hiç bir alakası olmaksızın,   düpedüz seküler bir tasvirle hayata sapasağlam dönebildi.

Komşumu o zalim katil düşmanı Profesör Moriarty’nin bir adım önüne  geçiren cesaret, o meşhur Reichenbach şelalesinde boğaz boğaza boğuştukları anda, dünyayı bu zalimden kurtarmanın tek yolunun, onunla birlikte uçuruma düşmek olduğunu gördüğü andaki cesaretidir. Moriarty’den silkinemeyeceğini anlar anlamaz zalimin hiç beklemediği şeyi yapıp onunla birlikte uçuruma düşmeyi göze alır.

Komşum o cesareti sayesinde tarihin ilk “kendi katilini yakayan dedektifi”dir. Kendi katilini yakalamak,  dedektif tarihinde ikinci kez, ondan ancak tam bir asır sonra bir tek New York’lu aşk ve sanat suçları dedektifi Samuel Simontaut’ya nasip olmuştur ki, o da bir sanat eseri sayesinde,  Ölümün Şarkısı Özgürdür macerasındadır.

Holmes, zalim Moriarty ile uçuruma düşmesi hadisesinden yirmi yıl sonra böyle bir kere daha  ölümün eşiğine geldi. “Ölmekte Olan Dedektif Macerası”nda.  Ölüme ramak kala Doktor Watson’u yanına çağırdığında. Holmes’u ölüm döşeğinde gören Watson ’ın nasıl şoka düşdüğünü tahmin edersiniz.  Bayan Hudson Holmes’ün üç gün boyunca ağzına tek lokma koymadığını, bütün ısrarlarına rağmen ona bir yudum su bile içeremediğini yana ağlaya ona anlatınca Watson arkadaşını kurtarmakta pek geç kaldığını düşünerek büyük bir ümitsizliğe bile kapıldı.

Çaresiz halde bir şeyler yapabilmek için çırpınırken,  perişan hasta, ateşli, bitik haliyle bir iki kelimeyi zar zor söyleyebilen komşum, Watson’a hastalığının son derece bulaşıcı olduğunu, o nedenle asla yanına yaklaşmaması talimatını vererek doktoru iyice çaresiz bıraktı.  Watson bu sefer bir uzmana başvurmayı düşündü ama Holmes onun düşüncelerini okur okumaz birilerine haber vermeden önce bir kaç saat beklemeleri gerektiğini de doktora belirtti.

Hayatta en sevdiği dostunun gözünün önünde eriyip gitmekte olduğunu seyretmeye daha fazla dayanamayan Watson, Holmes’un odasındaki bir kaç eşya ile kendini meşgul etmeye kalkışıp, masanın üzerinde bulunan fildişi kutuya uzanmaya yeltenince  ölüm döşegindeki dostundan bir de “eşyalarına dokunulmasını sevmediği” ifadesiyle sevimsiz bir zılgıt yemesin mi! Siz kendinizi doktorun yerine koyun, işte komşumun tipik cesareti.

Nihayet o akşam saat 6’yı vurduğunda Holmes Watson’dan Lower Burke sokağı 13 numarada oturan Bay Culverton Smith’e haber etmesini, Holmes’ün onu görmek istediğini belirtmesini söyledi de Watson artık iyice cılızlayan bir ümitle hemen harekete geçti. Holmes Watson’a Bay Smith eve varmadan önce geri dönmesini de tembihledi.

Watson Smith’in Lower Burke sokağındaki ikametine vardığında evin beyinin kimseyle görüşmediğini belirterek kapıyı suratına kapatan bir koruma ile biraz dalaşmak durumunda kaldı gerçi. Nihayet Doktor Watson, komşum tarafından gönderildiğini Smith’e duyurmayı başarınca ev sahibinin tavrı değişti. Smith, Baker sokağına gelmeyi hemen kabul etti.

Holmes’u ölüm döşeğinde bulan Smith’in bütün o ,endişeli hali bir anda kayboldu ve pek rahatladı. O kadar ki,Watson’ın perde arkasında saklandığını bilmediği ve düşünemediği için, Holmes’u da aynı yeğeni Victor Smith’i öldürdüğü teknikle öldürdüğünü hiç sakınmadan hem de komşumun perişan yüzüne karşı keyifle itiraf etti.  Hatta her kelimesinden sadist bir zevk ala ala anlattı. Holmes’a gönderdiği yaylarından biri zehirli olan fildişi kutuyu masanın üzerinden alıp rahat rahat cebine atıverdi. Sonra oturup Holmes’ün ölümünü zevkle seyredeceğini de ifade etti. Alaylı bir sesle komşuma son bir arzusu olup olmadığını da sormasın mı? Bizimki gaz lambasını biraz daha açmasını isteyince böyle makul bir son arzuyu anında yerine getiriveren katil, keyfi iyice yerine geldiğinden “başka?” diye sorunca, o ana kadar ölüm döşeğinde yatan komşum dipdiri canlanıverip “bir cigara ile bir de ateş lütfen!” demesin mi?

Meğer bizimki Doktor’un Smith’i çağırmaya gittiğinde rolünü inandırıcılıkla oynayabilmesi için üç gün yemeyip içmeden kendisini sarartıp soldurmuş, yani hakikaten hasta etmiş, yanına yaklaştırmama sebebi de Watson’ın işin aslını hemen anlamaması içinmiş! Smith’in ona gönderdiği zehirli fildişi kutuyu ise, yirmi yıl önce “Son Macera”da öğrendiği beş “n” prensibi sayesinde öngörebildiği için zaten asla açmaya kalkışmamış!

www.sebnemsenyener.com

Kültler ve Polisiye: Rajneesh/Osho Kültü

P

Fransızca’daki culte kelimesinden Türkçe’ye geçerek kelime dağarcığına yerleşen kült kelimesi, esas olarak din ve tapınma anlamlarına gelse de modern olarak özellikle “küçük ve yeni sayılabilecek dini hareketlere inanan insan topluluğu” tanımını karşılamak için kullanılmaktadır. Kültürümüzde, bu terim çerçevesinde benzer olarak cemaat ve/veya tarikat ifadeleri de kullanılmaktadır. Kendilerine koydukları isimler, nerede yapılandıkları, amaçları ya da tebligatları fark etmeksizin dünya üzerindeki pek çok benzeri yapılanmanın buluştuğu ortak noktalar bulunmaktadır. Bunlardan biri de, pek çoğunun bir şekilde organize veya değil, suça bulaşmaları.

Suçun, polisiye severleri cezbetmesi oldukça doğal.

Scientology’nin dolandırıcılık davalarından tutun da, Amerika’yı yerinden oynatan Manson cinayetlerine kadar irili ufaklı pek çok suça karışan kültler, yine özellikle Amerikan medyasında kendilerine sık sık yer bulsalar da; popüler medyanın kapsamadığı uzak doğunun mistik derinliklerinden, Rusya’nın tundralarında faaliyet gösterenlere kadar pek çok versiyonu bulunmaktadır. Ancak hazır lafı bu kadar geçmişken, ilk olarak, ana faaliyetlerini Amerika’da gösteren ve son dönemde Netflix’in yayınladığı Wild Wild Country belgeseli ile dillere düşen Rajneesh kültü hakkında birkaç çift laf edeceğim.

 

Birleşik Devletlerdeki En Büyük Biyoterörizm Saldırısı ve Rajneesh/Osho Kültü

 

1931 doğumlu Chandra Mohan Jain, 1960 yılında Hindistan’ın Jabalpu Üniversitesi’nden profesörlük ünvanını felsefe alanında aldı. Ancak Hindistan’da ün kazanması; Rajneesh takma adı altında ülkenin dört bir yanına gerçekleştirdiği seyahatler ve katı bir dini çizelge izleyen hükümete karşı hayattan zevk alınması ve kutlanması gerektiğine dair verdiği demeçler sayesinde gerçekleşti. Gandhi ideolojisini takip eden rejime karşı kapitalizmi ve doğum kontrolü savunan söylemleri ile muhalif olarak tanındı. 1964 yılında, düzenli olarak özellikle zengin kesimin katıldığı meditasyon kampları yönetmeye başladı. 1966 yılında akademik faaliyetlerine ve üniversitede verdiği derslere son vermesi istense de bu noktada düzenlediği toplantı ve törenlerden o kadar çok para kazanıyordu ki, bu durumun maddi gelirine bir etkisi olmadı.

1970 yılında Bombay’e taşınmasının ardından, zamanını ve enerjisini Rajneesh hareketinin hatlarını oluşturmaya ve topluluğu büyütmeye yöneltti. Takipçilerine, “neo-sannyasin” veya sadece “sannyasin” ismini verdi. Sannyasa, bireyin kendini maddiyattan ve dünyevi zevklerden soyutlaması üzerine bir Hindu sofuluğu olmasına rağmen, sannyasinler, dünyayı ve zevkleri kucaklayıcı bir görüş izlemektedir. Hindu sofuluğuna bir başkaldırı gibi gözükmesine rağmen, Rajneesh, takipçilerine gelenekselleşmiş turuncu/kırmızı tonlarında cüppeler giymelerini ve meditasyon aracı olarak tahtadan tesbih taşımalarını salık verdi. Ancak bu tesbihleri diğerlerinden ayıran tek fark; Rajneesh’in takipçilerinin tesbihleri üzerinde, kendisinin bir fotoğrafı bulunuyordu.

Hızla büyüyen kült, Rajneesh’in egosunu da etkilemiş olacak ki, 1972 yılında kendisine Bhagwan Shree Rajneesh ismini layık gördü. Bhagwan, Türkçe’ye “kutsal olan” şeklinde çevrilebilir, kısacası kendisini guru ilan etti. Bugün hala, mevcut takipçileri tarafından Bhagwan ön lakabıyla anılmaktadır.

Kullandığı “dinamik meditasyon” tekniği; hızlı ritmik hareketler, çığlık atma ve çok sık soluk almak gibi vücudu yormanın ardından gelen durgunluk ve hareketsizlik döngüsünden oluşuyordu. Ayrıca Rajneesh, cinsel birlikteliğin kutsal olduğunu iddia ediyordu ve tabulaştırılmasına karşıydı. Hayatın anlamı üzerine verdiği demeçler ve dinamik meditasyon seansları, Batı’da 70’lerde ortaya çıkan New Age (Yeni Çağ) hareketinin öncülerinin ve ruhsal aydınlanma meraklılarının dikkatini çekti. Doğunun gizemlerine merak salan kimselerin yolu Hindistan’a düştüğünde, onları Rajneesh karşıladı. Akıcı bir şekilde İngilizce konuşabilmesi ve öğretilerinin kalıplaştırılmamış olması, Batı’dan ve özellikle de Amerika’dan gelen öğrenci sayısını arttırdı. Rajneesh’ten gerekli eğitimi almalarının ardından memleketlerine dönen bu kişiler, kendi meditasyon merkezlerini açmaya başladılar. Kazandıkları paranın hatırı sayılır miktardaki kısmı ise Hindistan’a, Rajneesh’e gönderiliyordu. Örgütün yurt dışından gelen ziyaretçileri ve dolayısıyla maddi imkanlarının da artması ile, Rajneesh 1974 yılında Bombay’deki apartmanından ayrılarak Hindistan’ın Pune şehrindeki altı dönümlük bir araziyi satın aldı ve orada, ilk dini merkezini açtı. Hindistan’a özgü, bir çeşit meditasyon ve eğitim kuruluşu adı altında, bir aşram olarak.

1970’lerin sonuna gelindiğinde aşramda altı yüz, çevresine izinsiz olarak inşa edilmiş çadırlarda ise ortalama bin kişinin kalıcı yaşadığı kayıtlara geçen. Ancak Batı’dan gelen düzensiz ziyaretçi sayısı o kadar yüksekti ki, zaman zaman şehirdeki Hintli sayısının on katına ulaştığı iddia edilir. Batı’dan gelenlerin bir kısmının masraflarını karşılayabilmek için uyuşturucu kaçakçılığı gibi yollara başvurması, takipçileri arasında zührevi hastalıkların yayılması, dinamik meditasyonlar; içte kalmış duyguları fiziksel olarak dışa vurmayı cesaretlendirdiği için bu seansların sonucunda yaralananların Pune hastanelerini doldurmaya devam etmesi, bir süre sonra Hindistan hükümeti için bardağı taşırdı. Dini bir merkez olarak kayıtlı olduğu için o güne kadar vergi ödemeyen aşram, ve dolayısıyla Rajneesh, milyonlarca dolarlık dava ile karşı karşıya kaldı. Rajneesh, inanç merkezi için yeni çözümler aramaya başladı.

Daha öncesinde, hareketin önemli isimlerinden Ma Yoga Laxmi’nin, Rajneesh’in hayalindeki komünü kurabileceği bir arazi arayışı içinde olduğu bilinmektedir. Ancak Laxmi’nin başarısızlığı, Ma Anand Sheela isimli Rajneesh’in bir başka yardımcısının Amerika fikrini ortaya atarak, oluşumu temelinden değiştirecek olaylar zincirinin ilk halkası olmasına sebep oldu.

Böylelikle Rajneesh 31 Mayıs 1981 tarihinde Amerika’ya göç etti.

Kendisinin ve onu takip eden yardımcılarının uygun alan arayışları üç ay sürdü. En sonunda, Amerika’nın Oregon eyaletinin kuzeydoğusunda, Big Muddy Ranch isimli altmış dört bin dönümlük bir arazide karar kıldılar. Rajneesh’in emri üzerine yola çıkan takipçilerinin aşmaları gereken pek çok engel vardı. Bunlardan ilki; bahsi geçen toprağın kalitesi, yanlış metotların kullanılması sebebiyle çorak ve verimsiz olmasına rağmen alanın aslen tarım arazisi olarak kayıtlı olması, bu sebepten dolayı yapılacak herhangi bir inşaatın tarım amaçlı gözükmesinin gerekmesi, izinlerinin eyaletin bürokratik sisteminden geçerek onaylanması zorunluluğu. Halbuki kurulmak istenen komün sadece bir çiftlik olarak gösterilemeyecek kadar büyük ve geniş çaplı olarak tasarlanmıştı. İşte böylelikle, Rajneesh’in sessizlik yemini ettiği dönemde, komünün kurulması ve takipçileri üzerinde “tam yetki” verdiği Ma Anand Sheela’nın, Amerikan bürokrasisine karşı giriştiği medyatik savaş başladı.

Sheela’nın neler yapmak istediği, ne kadarını başarabildiği, zaman zaman kanunların açıklarından yararlanarak, Amerika’nın bizimkinden işleyişi yer yer farklılık gösteren bürokratik süreçlerinden geçişini; Rajneesh hareketinin büyümesinde ve yıkılmasında önemli bir rol oynadıkları için kısaca ve bu konularda hukuki eğitime sahip olmayan birinin, şahsımın, anladığı kadarıyla özet geçeceğim. Eğer yanlış aktardığım bir nokta varsa okuyucuların düzeltmesine tamamen açığım.

Sheela, inşa edilmesi planlanan devasa meditasyon salonları ve benzeri yapıların, arazinin bağlı olduğu Wasco Vilayeti’nin gözetim konseyinin onayından geçmeyeceğinin bilincinde, kendi tüzel şehirlerini kurma kararı verdi. Tüzel şehrin kurulması için gereken tek şey, 150 kişilik bir populasyondu. Daha önce, özellikle California bölgesine gönderilen üyelerin de isimlerinden ve adreslerinden işlemleri hızlandırmak adına yararlanan Sheela, her şeyden önce Wasco Vilayeti’nden, arazide çalışacak 150 işçinin barınması adına yapılacak konutlar için izin aldı. Bu izinlerin alındığı sırada, Sheela ve yardımcıları geleneksel turuncu/kırmızı ağırlıklı dini kıyafetlerinden kurtularak daha modern bir görünümde konseyin karşısına çıktılar ve resmi isimlerini kullandılar. Süreç boyunca, Sheela dini bir yapılanma olduklarını tamamen reddetti. Rajneeshpuram ismini koydukları tüzel şehir kısa bir süre içerisinde tamamlanıp yasal haklarını kazandı.

Davranışları ‘1000 friends of Oregon’ isimli yerli bir çevreci grubun dikkatini çekmesi ihtimali ile karşı karşıya kaldığında Sheela, çevreci örgüte önce kendisi yaklaşmaya çalıştı ancak aralarında anlaşma sağlanamadı. Örgüte önce rüşvet teklif edip, beklediği geri dönüşü alamadığında ise tehdide başvurdu. Sonuçta çevreci örgütün açtığı davalar hala devam etmekte olduğundan, Sheela yapılanmanın belirli bir süre daha dağınık bir yol izlemesi gerektiğine karar verdi. Bunun için araziye otuz kilometre uzaklığında genelde yaşlı insanların emekliliklerini geçirmek için yerleştikleri, ortalama kırk kişiden oluşan Antelope kasabasını gözüne kestirdi. Antelope kasabasının yönetimi, yeterli su kaynağı olmadığı gerekçesini göstererek Sheela’nın açmak istediği matbaa fabrikasına izin vermedi. Ardından kasaba yönetimine karşı birden fazla dava açan Sheela’nın gelecekte farklı projelerle karşılarına çıkmasını engellemek için 15 Nisan 1982 tarihinde özel bir seçim düzenlediler. Bu seçimin sonucunda, Antelope kasabasının tüzel şehirden ayrı tutulması, gelecekteki herhangi bir yapılanmanın teklif dahi edilememesi amaçlanıyordu, ancak sonuçları hiç de umdukları gibi olmadı. Kasaba tüzüğündeki boşluktan yararlanan Sheela, Antelope’a yerleşen az sayıdaki (yirmi) takipçinin evlerinde akrabalarının ve arkadaşlarının da kalarak oy vermesini sağladı. Bunun sonucunda, seçimi istediği şekilde 54’e 42 oyla kazandı ve ardından aynı yılın kasım ayında kasaba yönetiminin tamamen neo-sannyasinlerin eline geçmesinin önü açıldı. Kısa bir süre sonra, Antelope kasabası tamamen eski sakinlerinden arındı ve ismi Rajneesh olarak değiştirildi.

Kazandıkları zaferlere rağmen, herşey planladıkları gibi gitmedi. Rajneeshpuram’ın dur durak bilmeden büyümesi, binlerce kişinin yaşadığı, binlercesinin daha katıldığı etkinlikler düzenlenen bir merkez haline gelmesi, Antelope kasabasının başına gelenlerin üzerine bir de Rajneesh’in lüks hayatı eklenince medyada gözler topluluğa çevrildi. Bu konuda eklemek istediğim bir nokta var ki, Rajneesh kendini halk adamı olarak tanıtan bir kişi değildi. Medyada üstüne basılarak anlatılan lüks saatlere ve arabalara olan merakı zaten Hindistan’daki hayatından beri süre geliyordu, hatta kendinden “zenginlerin gurusu” olarak bahsettiği demeçleri bulunmakta. Takipçilerinin hatırı sayılır miktardaki kısmı eğitimini tamamlamış ya da öğrenci olan hukukçulardan, mühendislerden, medikal uzmanlarından oluşuyordu ki Rajneeshpuram’ın katlanarak artan insan sayısının yarattığı su, yemek, altyapı sıkıntısı gibi problemlere de çözüm bulanların bir çoğu bizzat bu eğitimli kişilerdi. Rajneesh zevklerini takipçilerinden saklamazdı hatta, düzenli aralıklarla lüks araçlarından birine atlayarak Rajneeshpuram civarında geçit törenleri düzenlerdi. Özel uçakları vardı ve bu uçaklar için Rajneeshpuram yakınlarına küçük bir iniş pisti dahi yaptırdı. Tartışmalara sebep olan ise, Rajneeshpuram’da yaşamaya gelecek olan üyelerin mal varlıklarını satıp elde ettikleri parayı Rajneeshpuram’a bağışlamaları beklenmesi, hatta talep edilmesiydi. Kültten ayrılmak isteyebilecek olan üyelerin eski yaşantılarına kolay kolay kaldıkları yerden devam edemeyecekleri barizdi.

Medyanın ilgisi ve tartışmalar devam ettikçe, Rajneesh’in ve takipçilerinin aldıkları tehditler arttı. Sheela’nın polis akademisine öğrenci gönderip, akademiden yüksek notlarla başarılı olan bireyleri Rajneeshpuram’da silah taşıma izni olan bir çeşit güvenlik görevlileri olarak kullanması ilk başta paranoyakça gelse de, 29 Haziran 1983 tarihinde, Portland’daki (Portland, Wasco’nun kuzeybatısında, sadece iki saat uzaklıkta.) Rajneesh isimli bir otelin ve içerisinde bizzat Rajneesh’in sahibi olduğu “Zorba the Buddha” isimli gece kulübünün bombalanması aslında korkulanın o kadar da uzak olmayabileceğini kanıtladı. Saldırıyı düzenleyen Steven Paul Paster, bombalardan birinin yerleştirdiği sırada patlamasıyla ağır yaralandı. Bu kişinin Jamaat al-Fuqra isimli başka bir islami terör örgütünün üyesi olduğu ortaya çıkmasına rağmen, Sheela’ya daha ekstrem tedbirler alması için yeterli sebebi vermişti.

Bahsi geçen olayın vuku bulduğu dönemde, Amerikan bürokrasisinin de eli armut toplamıyordu. Göçmenlik bürosu, Antelope olayından bir ay sonra, daimi ikamet iznini reddetmesinden bu yana Rajneesh’in Amerika’da kalışı ince bir ipliğe bağlıydı. Bir de bunun üzerine Oregon’un tarım alanı koruma ve geliştirme komisyonunun tüzel şehir oluşumlarına karşı çıkardığı yeni yasalar, Rajneeshpuram’da o güne kadar yapılan birçok binanın yıkılması emrinin verilmesine, yenileri için izin alınmasının ise tamamen önünün kesilmesine sebep oldu. Üst üste gelen bu olaylar, özellikle Rajneesh ve Sheela’nın ancak bir o kadar da takipçilerinin akıllarındaki “biz” ve “onlar” ikileşmesini güçlendirdi.

Bir yandan Rajneeshpuram’da yeni butikler, restoranlar açılmaya ve üye sayısı gün geçtikçe artmaya devam ederken, üst araması kontrolleri, daha sıkı giyim kuşam kuralları gibi tedbirler alınmaya başlandı. Rajneesh’in artan masrafların karşılanmasına yardım için, Hollywood’tan zengin bir grubu kabul edip, komünün diğer üyeleri gibi çalışmalarına gerek kalmadan, kendilerine ait lüks evlerinin inşa edilmesi yönünde salık vermesi, ne Sheela’yı ne de komün üyelerini mutlu etmedi. Sheela, yakın çevresindeki adamlarına gerek Hollywood’tan gelenlerin, gerekse bizzat Rajneesh’in kaldığı binaya dinleme aygıtlarının döşenmesi emrini verdi. Artık “örgüt” diye hitap etmenin doğru olacağı grup, taarruz ve karbine tüfekleri, hatta izci helikopterleri elde ettiler. Yüz elli kişilik bir ekip bu silahları ve helikopterleri kullanmak için eğitildi. Sheela’nın güvenliği bahane ederek aldığı kararlar ve sıkıyönetim, içteki çatlakların belirginleşmesine sebep oldu. Sheela her ne kadar gerek o zaman gerekse günümüzde verdiği demeçlerinde ayrılmak isteyenlerin her zaman özgür olduğunu söylese de, hareketin örgütlenmesinden rahatsız kimselerin günlerce, fikirleri değişene kadar uyuşturulduğuna ve/veya gizlice kaçmak zorunda bırakıldıklarına dair iddialar mevcut.

Ancak Sheela’nın ne kadar ileri gidebileceği, ancak 1984 sonbaharında ortaya çıkacaktı.

Şimdi anlatacaklarımın pek çoğu ancak örgütün ileri gelen isimleri tutuklandığında verdikleri ifadelerde ortaya çıkan, uzun bir süre boyunca sadece kuşku olarak kalan bilgiler.

Giderek huzursuzlaşan Rajneesh, eyalet yönetiminin koyduğu yasalar sebebiyle duran Rajneeshpuram’daki inşaatların bir an önce devam ettirilecek bir yolun bulunmasını talep etti. Sheela ve hemşirelik eğitimi olduğu için aynı zamanda Sheela’nın uyarıcı ve sakinleştirici gereksinimlerini ile de ilgilenen Ma Anand Puja isimli yakın arkadaşının öncülüğünde, Rajneeshpuram’ın gözlerden uzak bir köşesinde gizli bir biyoloji laboratuvarı kuruldu. Burada bir grup, Rajneeshpuram’a kadar takip edilemeyecek potansiyel bir biyolojik ya da kimyasal silah üzerine araştırmalar yapmaya başladı ve en sonunda gıda zehirlenmesinin bilindik sebeplerinden biri olan salmonella bakterisinde karar kırdılar.

Amaçları, kasım ayında gerçekleşecek olan Wasco Vilayetinin yerel seçimlerinde kendi adaylarının kazanması.

Sheela üç adımlı bir plan kurdu.

Birinci adım, sannyasinlerden birinin, doğum ismini kullanarak, Rajneeshi hareketinden bağımsız bir imaj çizerek aday olması. Bunun için, Bonnie Barlow seçildi.

İkinci adım, binlerce kendini adamış takipçileri olmasına rağmen, vilayet seçimleri söz konusu olduğunda az kalan sayılarını katlamak için, ülkenin dört bir yanından evsizi toplayarak Rajneeshprum’a sevk etmek. Başardılar da, Amerika’ya irili ufaklı komünler halinde yayılmış sannyasinlerin yardımıyla, yüzlerce otobüs kaldırıldı ve kendilerine yemek, yatacak yer ve hatta içki teklif edilen evsizler, Rajneeshprum’a taşındı.

Üçüncü adım ise Wasco Vilayeti’nin en büyük şehri olan Dalles’tan gelecek oyların sayısını azaltmak için, vatandaşların büyük bir kısmını hastalanmalarına sebep olacak şekilde zehirlemek!

Planın ilk iki aşaması, görünürde sorunsuz işlerken Sheela, üçüncüsünün de işe yarayacağından emin olabilmek için seçtikleri biyolojik silahı test etmeleri gerektiğine karar verdi. İlk salmonella denemelerini, Rajneeshpuram’a Wasco’dan gelen üç adet denetleme kurulu üyesi üzerinde gerçekleştirdiler. İkram edilen bakterili suyu içen üyelerden birinin, sonraki gün hastanede acil müdahale görmesi gerekti, diğeri ise benzer semptomlar göstererek iki gün istirahat izni aldı. Rajneeshpuram’a ziyaretlerinden şüphelenilse de, ikinci dereceden deliller suçlama gerçekleştirilmesi için yetersizdi.

Aynı dönemde, Sheela’nın da tek bir seferinde içinde bulunduğu küçük bir sannyasin grubu, Dalles şehrine sık sık ziyaretlerde bulunuyordu. Burada, adalet binasındaki halka açık tuvaletlerden, şehirdeki manavlara kadar çeşitli yerlere ve çeşitli zamanlarda etkisini denemek için salmonella bakterisi bulaştırmaya çalıştıkları, daha sonradan tutuklanan üyelerin itirafları içerisinde yer alsa, girişimlerin işe yaradığına işaret eden bilinen bir haber ya da rapor bulunamadı.

Başarısızlıklar Sheela’nın sınırlarını zorlamış olmalı ki, seçimler yaklaşırken eylül ayının ortasında kendisinin de dahil olduğu küçük bir grup, Dalles şehrine giderek yaklaşık on adet restoranı gezdi. Özellikle salata barlarındaki gıdaları hedef aldılar. Bu atağın etkisi ise, bir öncekilere nazaran bir sonraki gün ağır bir şekilde hissedildi. Raporlara göre 751 kişi rahatsızlandı, 45’i müşahede altına alındı. Hamile bir kadın, çocuğunu kaybetme riski yaşadı. Yetkililer olayı büyük bir tesadüf olarak geçiştirmekle yetindiler, vatandaşlar ise Rajneeshpuram’ın bir şekilde sebep olduğuna ikna olmuşlardı.

Salmonella, gerekli tedavi uygulaması geç kaldığında öldürücü olabilen bir bakteri. Salmonella saldırılarının öldürme amaçlı olmadığı iddia ediliyor. Bu bir noktaya kadar doğru olabilir ancak çocuk kandırıyormuş gibi davranmanın bir gereği yok. Sheela da, ona bu terör saldırılarında yardımcı olan yakın ekibi de kullandıkları bakterinin öldürücü olabileceğinden haberdardılar ve bunu göze almışlardı. Olaylar sırasında kimsenin hayatını kaybetmemiş olması bir mucize, Sheela’nın dahil olmadığı, öngöremediği hatta memnun dahi kalmadığı bir mucize.

Sheela’nın memnun kalmadığı tek şey, salmonella denemelerinden tam olarak istediği sonuçları alamaması ile sınırlı değildi. Planın diğer aşamalarında da, sorunlar baş gösterdi.

Seçtikleri kişinin, hem gerçek ismi hem de Rajneeshi ismini kullanarak kayıt olduğunun fark edilmesinin ardından adaylığı düşürüldü. Seçmen kayıtları incelendiğinde pek çok Rajneeshpuram sakininin tıpkı adayları gibi iki farklı isimle başvurduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine, sannyasinlerin çoğunun oy kullanması engellendi.

Ancak daha büyük problem, ülkenin dört bir yanından toplanıp Rajneeshpuram’a getirilen evsizlerin sayısı, Rajneeshpuram’da ikamet eden sannyasinleri katladığında baş gösterdi. Gerekli şekilde idare edilemeyen evsiz popülasyonun artışı, Rajneeshpuram’da huzursuzluk çıkmasına ve kavgaların sıklaşmasına sebep oldu. Böyle durumlarda, evsizlerin yemeklerine haloperidol isimli güçlü bir antipsikotik ilaç katıldı. Getirildikleri sırada, dönmek istedikleri takdirde otobüs biletlerinin alınacağı sözü verilmesine rağmen bu söz çok azı için tutuldu ve yöneticiler evsizleri Oregon’daki çeşitli şehirlerin ortasına bırakarak çare bulma yolunu izlediler.

Seçim günü geldiğinde, Sheela’nın bütün planları fiyasko ile sonuçlanmıştı. Kazanamayacağının farkında olan Sheela, okları daha fazla üzerine çekmemek adına en azından ikinci bir salmonella saldırısı gerçekleştirmedi. Pek çok sannyasin seçimi boykot etti. Sheela, son bir kez Oregon yöneticileri ile anlaşma yapmak istedi. binlerce evsizin eyaletlerine geri gönderilmesinin Rajneeshpuram tarafından halledilmesinin karşılığında, Rajneeshpuram ve Rajneesh’e karşı açılmış davaların düşürülmesini ve istedikleri inşaat izinlerinin verilmesini talep etti. Elbette bu dilekleri kabul edilmedi.

Sheela’nın yöntemleri Ocak 1985’ten itibaren daha da vahşileşti. Denemeleri ise sıklaştı.

Bir grup Wasco Vilayeti Adalet Binası’nı soydu, planlama ofisini birini ise ateşe verdi. Rajneeshpuram’da gerçekleşen festivallerden birinde elektrik düzenlemesinin uygunsuz olduğuna dair gerçekleşen davalardan birinde, içme suyuna haloperidol karıştırılarak davanın seyrini değiştirilmeye çalışıldı, yine de kaybedildi. Sheela’nın Avustralya’daki bir şirketin hisselerini ele geçirmek için yönetim kurulu üyelerine uyuşturucu verdiği iddiası ortaya atıldığında şirketin değeri dibi boyladı. Eski bir sannyasin, Rajneeshpuram’a karşı açtığı davada 1.7 milyon dolar kazanmak üzereyken, Sheela, üyeyi zehirlemeleri için kaldığı otele kılık değiştirmiş bir grup yolladı ancak bu suikast girişimi grup uygun bir zaman bulamadığı için gerçekleşmedi. Dalles meclis üyelerinden biri geçirdiği kulak ameliyatından sonra tedavi gördüğü hastanede bir başka suikast denemesi daha gerçekleşti. Bu sefer, gönderilen kişi enjekte etmesi istenilen yüksek dozda adrenalin ve potasyumu, enjekte edebileceği bir serum takılı olmadığını fark ettiğinde panikleyerek kaçtı. Komün içerisindeki sahte evlilikleri araştıran bir gazeteciyi öldürmesi için gönderilen bir başka grup, yine uygun bir zaman bulamadıkları için başarısız oldu.

Sheela’nın suikast girişimleri sadece Rajneeshpuram’a karşı gördüğü dışarıdan güçler ile sınırlı kalmadı. Rajneesh’in intihar düşüncelerini desteklediği gerekçesiyle, kişisel doktoru ve bakıcısı hakkında infaz emri verdi. İkisi için de plan, yüksek dozda adrenalin enjekte etmeye dayanıyordu ancak denemelerden sadece bir tanesi kısmen başarılı oldu, diğeri ise gerçekleştirilemedi. Kısmen dememin sebebi, enjeksiyon yapılmasına rağmen hastaneye kaldırılan bakıcı, on gün verdiği mücadelenin ardından hayata tutundu.

Sahip oldukları uçaklardan birini patlayıcı ile doldurup Wasco Eyaleti’nin planlama ofisine düşürme planları ise hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Artık bu noktada, Rajneeshpuram’ın ileri gelenleri işlerin çığrından çıktığına kanaat getirmişlerdi. Sheela’nın giderek artan ve sıklaşan suikast girişimlerinde daha fazla yer almayacaklarını belirttiler.

Bölünmüş ve çığrından çıkmış liderliğin altından Rajneeshpuram hızla üye kaybederken, çatlaklar en nihayetinde onarılamayacak hale geldi. Rajneesh, Sheela ve yönetimin ise şimdiye kadarki pervasız davranışları sonuçlarını kaçınılamaz noktaya getirmişti.

Sınırlarının çok ötesine geçtiğini ve her defasında da başarısız olduğunu fark eden Sheela, Eylül 1985’te komündeki görevlerinden istifa ettiğini belirterek şahsi konseyindeki yakın bir grup ile birlikte Avrupa’ya uçtu. Bunun üzerine Rajneesh, Sheela’nın o güne kadar verdiği kararlarda hiçbir etkisi hatta haberi dahi olmadığını ve Sheela’nın yüklü miktarda para ile kaçtığını iddia etmek için hiç zaman kaybetmedi. Sheela’nın komüne koyduğu sıkıyönetim kararlarını kaldırdı, yeni yönetim kurulunu ise Hollywood’dan gelen zengin kesimden üyelerden oluşturdu. Rajneesh’in bu demeçleri ve kararları ise, Ekim 1985’te karşısına dolu dolu bir iddianamenin çıkmasına engel olamadı.

Yetkililerin harekete geçeceği kendisine sızdırılan Rajneesh, Rajneeshpuram’ı özel jetlerinden biri ile terk etmekte hiç zaman kaybetmedi. Davranışlarının izlendiğini bilmeden. Kuzey Caroline’da yakıt almak için iniş yapmaları gerektiğinde tutuklandı. Bir sonraki gün, Almanya’da bulunan Sheela yakalanarak Birleşik Devletlere iade edildi.  İpin ucu kolayca çözüldü. Rajneeshpuram yönetimi, daha hafif ceza almak karşılığında ifade vermeye başladıklarında ortaya o güne kadar toplanandan çok daha kapsamlı bir dava çıktı. Göçmen yasalarını ihmal etmek, kundaklama, suikast girişimi, evrakta sahtecilik, izinsiz dinleme gibi pek çok konuda suçlama ile karşı karşıya kaldılar.

Sheela, federal hapishanede yirmi yıla mahkum edildi. İki yıl sonra ise iyi halden şartlı tahliye oldu. Bugün hala hayatta, İsviçre’de bakımevi işletiyor.

Rajneesh ise ettiği pazarlık sonucunda mahkum edilmekten kurtuldu. Hindistan’a geri gönderildi. Bütün bu olaylardan soyutlayabilmek için kendisine yeni bir isim taktı. Osho. 1990 yılında vefat etti. Bugün hala, Osho geleneğine ait meditasyon merkezleri bulunmaktadır. Türkiye’de dahi, kitapçıların kişisel gelişim bölümlerinde fark edebileceğiniz bir isim.

Son olarak objektifimi Ranjeeshpuram tarafına kaydırarak birkaç noktadan bahsetmek istiyorum. Henüz olaylar tehlikeli bir vaziyet almadan önce, Rajneeshpuram’ın kuruluşunda, davranışları etik olarak sorgulanabilecek seviyede olmasına rağmen, sadece yasal boşlukları kullandıkları dönemlerde iddia ettikleri tehditlerden bol sayıda aldıklarına eminim. Küçük bir internet araştırması sonucunda, o dönemlerden kalma gazete kupürleri ve yerli medya kuruluşlarının haberlerine bakarsanız, Rajneesh ve özellikle uzun bir dönem boyunca onun sesi haline gelmiş olan Sheela hakkında yazılıp çizilenler arasında, insanların zaaflarından yararlanarak sömürmeleri hakkında olduğu kadar, Hintli göçmenler oluşlarına dikkat çeken ırkçı söylemlerle karşılaşabilirsiniz. Rajneesh’in cinsel reformu desteklediği apaçık, ancak medya ve daha sonra FBI’ın “seks kültü” yaftalaması ya da “seks kültü” kavramına indirgeme çalışmaları 1981-85 arası dönemde Rajneeshpuram’da ikamet eden pek çok eski takipçisi tarafından yalanlanıyor. Son dönemde canlanan tartışmalardan bir tanesinin odak noktası da, Rajneeshpuram olaylarının üzerinden belirli bir süre geçmesinin ardından, arazinin tarım alanı kategorisinden çıkarılması ve günümüzde bir çeşit Hıristiyan Gençlik Kampı olarak kullanılması. Bir de Rajneesh’in ölümünün ardından çıkan, göz altında bulunduğu süreç içerisinde Amerikan hükümeti tarafından zehirlendiği iddiası var tabii. Takipçilerinin ortaya attığı bu fikri destekleyen geçerli kanıt bulunmasa da, olayın benim fikrime göre komik olan tarafı Rajneesh hakkında yazılıp çizilenler arasında, sağlığının asla kendisinin göçmenlik başvurusunda belirttiği gibi kötü olmadığını, tabir-i caizse turp gibi olduğunu iddia eden yayın organlarının bulunması. Belki de iddia ettiği kadar kötü değildi ancak Rajneesh’in sağlık sorunları bulunduğu su götürmez.

Bu noktaların da üzerinde durmamın sebebi, Rajneesh veya Sheela’ya sempati besliyor oluşumdan kaynaklanmıyor elbette. Ancak Birleşik Devletlerin sergiledikleri bu sert ve haklı tutumu, içerisinde kurulan benzeri oluşumlar karşısında da gösterdiğini iddia etmek de ikiyüzlülük olur. Kültler ve benzeri bir şekilde, zaaflarından ya da arayışlarından yararlandıkları insanlara bu veya bir sonraki dünyada sahte aydınlanma sözleri vererek maddi kazançlarını gerçekleştiren kişi veya oluşumların öyle ya da böyle zaman içerisinde çürüme ve yozlaşma sınavlarından geçmeleri gerektiği aşikar. Rajneesh kültünün devasa bir “0” ile sınıfta kaldığı, gerek Rajneesh’in gerekse Sheela’nın onlarca suça bizzat dahil oldukları, sebebiyet verdikleri ya da göz yumdukları kadar.

Belirtmem gerekir ki, bu yazıyı hazırladığım sırada henüz, başında bahsettiğim Netflix’in Wild Wild Country isimli belgeselini izlemedim. Konuyu daha derinlemesine araştırmak isteyen okuyuculara ise, Oregon Live isimli internet sitesinin arşivlerine göz gezdirmelerini tavsiye ederim. Bir polisiye sever olarak suçlunun da bakış açısına hakim olmanın gerekliliğine inananlardanım. Bu sebeptendir ki, elimden geldiği kadarıyla her iki tarafın da iddialarına zaman zaman kendi yorumumu da katarak yer vermeye çalıştım. Umarım yeterli olabilmiştir, sağlıcakla kalın.

Tefrika: Dipsiz Kuyu | 2

Ölüm sonrasında geride kalanların omuzlarına yüklenen acıyla sürer hayat. Zamanla kabuk tutar, öğrenir insan bu şekilde devam etmeyi. İzi kalır hatıralarda. İyi ya da kötü… Hep seninledir geçmiş…

Kuruçay da yaşanan ölüm ve ortadan kaybolmaların ardından günün daha neler getireceği bilinmiyordu. İki polis şehit düşmüş, bir şüpheli öldürülmüş ve iki kişi ortadan kaybolmuştu.

Cinayet Şubeye geri dönen Cengiz yaşanan karmaşanın üzerinde bıraktığı etki yüzünden bir hayli bitkin hissediyordu kendisini. Şüpheliler arasında Behlül ve Orhan’la ilgileniyordu sadece, geri kalan sokak serserilerinin ifadelerini memurlar alacaktı.

Merdivenlerden hızlı adımlarla çıkarken Amirine yetişmeye çalışıyordu Evren, “Abi ne yapıyoruz şimdi?” soluk soluğaydı.

“Şu Behlül’le konuşalım bakalım, o çocuk bir şeyler biliyor. Bu arada Remzi denen adamı arayın neredeyse gelsin.”

Ofise giderek silahını çekmeceye koydu, sorgu sırasında üzerinde ağırlık bulunmasını istemiyordu. Düşünceleri zaten yeteri kadar yük oluyordu.

Sorgu odasında Behlül sandalyede oturmuş sakin bir şekilde Başkomiser ve Yardımcısını beklemekteydi.

Genç Çırağın karşısına sandalyeyi çekip oturdu ve kollarını masaya dayayark öne doğru eğildi. Oldukça sert ve dik bakışlarına karşılık Behlül oldukça rahat davranıyordu.

Murat’ı alan adamları tanımadığını ve ilk kez gördüğünü söylüyordu. Ağzından çıkan cümlelerle vücut dili tezattı birbirinden. Uzun zamandır aynı adamın çırağı olduğu için huyunu da kapmış, kabadayılık taslıyordu adeta. Sorduğu soruların karşılığı ya hayır ya da bilmiyorum oldu. Cengiz sustu ve sadece izlemeye koyuldu. Çocuğa bakmaya devam ettikçe onun gözlerindeki karanlık her geçen saniye büyüyordu. Uzlaşmaya ve yardımcı olmaya hiç niyeti olmak istemediği aşikârdı. Nezarette tutmak için gerekçesi de yoktu.

Çıkmaz sokak dedi kendi kendine, kapıyı tıklatan Evren kafasını uzatmış bakıyordu.

“Ne oldu?”

“Remzi on dakikaya kadar burada.”

“Tamam. Aykut ve Murat’tan haber var mı?”

“Hayır. Aramaya devam ediyorlar.”

Cengiz başını kaşımaya başladı, bu çocuktan iş çıkmayacağı belliydi. Sırada merak ettiği kel kafalı adam vardı. Memurlardan biri Behlül’ü götürüp ardından Orhan’ı getirdi odaya.

Zaman ilerledikçe Cengiz’in bedenini yorgunluk ele geçirmeye başlamıştı. Sabah Kuruçay’da başlayan hikâye cinayet büro şubesinde tatsız bir şekilde devam ediyordu.

Tecrübeli Başkomiser adamın dosyasını alıp incelemeye başladı, kafasını kaldırmadan satırları tane tane okuyordu içinden. Sayfaları büyük bir titizlikle çevirdi, kafasını ağır ağır yukarı aşağı sallamaya başladı.

“Orhan Kalay. Evet, ne işin vardı orada?”

“Arkadaşıma bakmak için gitmiştim.”

“Kim arkadaş?”

“Ümit.”

“Nereden arkadaşın?”

“Zamanında tanışmıştık, dün akşam beni aradı ve canının sıkkın olduğunu söyledi. Ben de görmek için gitmiştim, kötü haberi aldım.”

“Demek öyle oldu? Neymiş Ümit’in canını sıkan olay, söyledi mi?”

“Hayır.”

“Peki, kim yapmış olabilir?”

“Daha önce konuştuğumuzda çok borcu olduğunu, alacaklılardan birinin tehdit ettiğini söylemişti.”

“Bu kişinin adını verdi mi?”

“Hayır.”

“Anlıyorum,” dedi kinayeli bir ses tonuyla.

Masadaki dosyayı havaya kaldırdı, “Senin sicilinde tertemiz, gasp, hırsızlık… Aferin uzun zamandır sorun yok, akıllandın anlaşılan?”

“Tövbe ettim Başkomiserim.”

Gereksiz detaylarla uzayan sorgudan bir sonuç elde edemedi Cengiz. Adamı serbest bırakmak mecburiyetindeydi. Kafasının içinde sorular sürekli dönüp duruyor, her seferinde de başladığı noktaya geri dönüyordu.

Ayağa kalktı ve tek bir kelime etmeden kapıya yöneldi. Saatlerce süren iki sorgu yüzünden başı ağrımaya başladı, temiz havaya ve sert bir kahveye ihtiyacı vardı. Uzun süredir sigara içememenin de gerginliğini taşıyordu üzerinde. Kısa bir keyif düşlese de Evren yanında iki kişiyle birlikte çıktı karşısına. Birini hatırladı, Remzi, fakat diğeri yabancıydı. Vücudunu saran koyu bir takım elbise, kısa ve iyice kırlaşan saçlarıyla sert mizaçlı biriydi. Elinde deri çantasıyla kırklı yaşların ortalarında olmalıydı. Keskin yüz hatlarına sahip ve kendinden oldukça emin görünüyordu, alnındaki kırışıklıklara bakınca hayatın onun için kolay geçmediği söylenebilirdi.

Evren adımlarını hızlandırarak önlerine geçti ve Cengiz’in kulağına Remzi’nin avukat ile birlikte geldiğini fısıldadı.

Cengiz odasına kadar eşlik ettiği sırada Doğan’ı görünce şaşırdı, “Senin ne işin var burada?”

“Yapabileceğim bir şey var mı diye sormaya gelmiştim.”

El hareketiyle gerek olmadığını belirten bir hareketle savuşturdu Genç Polis Memurunun sözlerini. Bilgisayar başında uğraşan Sinan’ın yanına geldiğinde şüpheliler hakkında bulduğu bilgilere göz attı. Her birinin suç dosyası oldukça kabarık olmasına rağmen az önce gelen Remzi’nin sicili tertemizdi. Kuruçay gibi bir yerde yıllarını geçirmiş birinin sabıkasız olması inanılır gibi değildi. Ayrıca bir avukatla beraber görüşmeye gelmesi de kafasında ayrı soru işareti oluşturdu.

Odasına girdiğinde Remzi ve Avukatı masasının önündeki sandalyelerde oturuyordu. İkisi de istifini bozmadılar, Cengiz koltuğuna oturduğunda adam kendisini tanıtarak söze girdi.

“Ben Barış Andaç’ın Avukatı Hüseyin Bolat, Remzi’nin bilgisine başvurmak istemişsiniz. Barış Bey konuyu öğrenince Remzi’nin gelip sizinle görüşmeyi bir an önce yapmasını istedi, tabii yanında temsilen Avukatı olarak da benim olmam şartıyla.”

Adamın ukala tavrına kayıtsız kalan Cengiz, “Ne içersiniz, ne ikram edelim size?” dedi. Konuşmasındaki alaylı ifadeyi özellikle abartmıştı.

“Kahve? Ben kahve içeceğim, size de su söyleyeyim, buraya kadar zahmet edip yorulmuşsunuz,” diyerek alaylı konuşmasını sürdürdü.

Ümit ve Adnan hakkında söylenenlerden ne eksik ne fazlasını dile getirdi Remzi. Uyuşturucu sattıklarını bildiğini hatta bu işi uzun zamandır yaptıklarını da belirtti. Kendisini şanslı sayıyordu, zengin bir işadamının şoförlüğünü yapıyor onun villasında kendisi için ayrılan yerde yaşıyordu. Murat ve birkaç kişi dışında bağını koparmadığını da itiraf etti. Eskisi kadar sık olmasa da mahalleye gelip gittiğini söyledi.

İkili arasında geçen sohbet havasındaki sorgunun arasına girme gereği görmedi Avukat. Cengiz karşı tarafı sıkıştırmadan bir şekilde öğrenmek istediklerini elde ediyordu. Zaten onların merkeze gelme amaçları yardım etmek değil, yardım ediyormuş havasını vermekti. Başkomiser bunu bildiği için oyunu kuralına göre oynadı. Elinde sağlam bir delil olmadığı müddetçe kimseyi zorla alıkoyamazdı.

Remzi ve Avukatı uğurladıktan sonra Sinan’ın yanına gitti, güneş batmak üzereydi artık. Yorgunlukları daha da hissedilir boyuttaydı.

“Neler öğrendin?”

“Başkomiserim araştırdım, hepsinin çeşitli suçlardan sabıkaları var. Özellikle Murat’ın suç yüzdesi yüksek… Uyuşturucu, gasp, hırsızlık… Her seferinde de serbest kalmayı bir şekilde başarmış. İnternet üzerinden mesajlaştığı bir kişiyi buldum. Baha Ketentaş mesaj da arkadaşından da bahsediyor, Çağrı Avcı. Yazışmalar oldukça kısa ve ilginç.”

“Göster bakayım nasıl bir yazışmaymış.”

Baha: Abi Dream lazım.

Murat: Buradan yazma demedim mi lan ibne. Çakı, saat 15.00. Telefoncuya ödersin faturayı.

Baha: Bu gün alabilir miyim?

Murat: Evet!

Baha: Sağ ol abi. Kralsın!

“Yazışma bu kadar. Orhan’ın telefon aramalarını incelememi istemiştin. Ümit’le iletişim kurduğuna dair bir veri yok.”

“Dream diye bahsettikleri büyük olasılıkla uyuşturucu. Bir dolaplar dönüyor ve kimse ağzını açmıyor. Bu yavşak da bize Ümit’i aradım diye yalan söyledi.”

Evren, “Başka telefonu vardır belki.”

“Olasılıklar dâhilinde,” dedi Sinan.

Cengiz oflayarak ellerini başında birleştirdi. Gün içinde kendisini hafif gösteren baş ağrısı şiddetini iyice arttırmıştı. İçtiği kahvenin üstüne bir ikincisini ve yanında ağrı kesici bulmalarını istedi. Odaklanamıyordu, sonuca ulaşmak için tüm bilgiler yetersizdi.

“Remzi’yi araştırdın mı?”

“Evet, bir kişi çıkıyor karşıma ve şu an yaşıyorsa tam yüz altmış yedi yaşında olması gerekiyor. Ama bizim aradığımız Remzi’ye ait bir iz yok.”

“Ne demek istiyorsun, açar mısın biraz?”

“Kimlik büyük ihtimalle sahte…”

“Daha fazla detay istiyorum bu adamla ilgili, patronunu da araştır ayrıca Avukatı da!.”

“Emredersiniz Başkomiserim.”

“Bu mahallede bir tiyatro dönüyor. Murat ve Aykut içinde arama kararı çıkartın ayrıca şu Çakı kimmiş öğrenmeye çalış,” dedi direkt Evren’e bakarak.

Cengiz’in kendisinden istediğini gözlerinden okuyabiliyordu, muhbirlerini devreye sokup bilgi almaya çalışacaktı.

Zenci lâkaplı Erol, cinayet bürodaki ekibin muhbirliğini yapıyordu. Kuruçay gibi bir yerde büyüyüp yetiştiğinden şüphe çekmeyecek birisiydi.

 Cengiz bir an önce kalabalıktan uzaklaşıp kafasını boşaltma derdindeydi, ana caddeye doğru yürümeye başladığında yaşananlardan habersiz olan İlker arıyordu. Olayların kısa bir özetini geçip yarın erkenden büroya gelmesini, ekibin diğer üyelerini de çağırmasını istedi. Gün boyu süren yoğunluğun içinde Ayla’yı bir kez bile arayamamıştı, oysa sesini duymak iyi gelecekti, hatta tüm enerjisini geri kazanmak için onun yanına gitmeliydi. Sevgilisi, zor bir dava ile boğuşmalarının farkında olduğundan nişan tarihini ertelemeyi teklif etmişti, böylelikle işine yoğunlaşabilirdi ama o günden beri huzursuzdu Cengiz. Çözmeye çalıştıkları cinayeti aydınlatmaları ise oldukça zor ve zor olduğu kadar da içine çekildiklerine dair kara bir his vardı.

Gece boyunca gözünü kırpmadan tavanı izleyen Cengiz çareyi kalkmakta buldu. Yorgunluğa yenik düşen Ayla ise uyumaya devam ediyordu. Dünden beri geçmek bilmeyen baş ağrısının sızısı göz çukurlarında hissediyordu. Saatine baktı. 05.38… Kendine gelmek için çareyi buz gibi suyun girmekte buldu. Kurulanmaya bile gerek duymadan mavi, kot pantolonunu ve tişörtünü üstüne geçirdi, silahını da beline sıkıştırıp usulca çıktı evden.

Zaman kaybetmek istemediği için Karşıyaka sahilinden bir taksiye bindi.  Boş caddelerde son sürat ilerlerken virane hayatın posası kalmıştı sokaklarda, gecenin artıkları…

Cengiz merkeze ulaşıp beşinci kata çıktığında İlker ve Evren hararetli konuşmanın içindeydi, toplantıya başlayacaklarını söyleyerek odanın yolunu tuttu, masasına oturduğunda dışarıda cereyan eden telâşı hissedebiliyordu. Sinan’ın da katılımıyla ekip tamamlanmıştı. Onlar da kendilerine oturacak yer bulduğunda ayağa kalktı. Kısaca bildiklerinin üzerinden geçti, aralarında geçen fikir alışverişleri sırasında yavaşça aralanan kapının ardında Doğan belirdi.

Doğan tedirgin bir şekilde içeriye göz gezdirirken Başkomiserin sert bakışlarına maruz kaldı. Mahcup, çekincen bir tavırla özür dileyerek toplantıya katılmak istediğini söylediğinde üzerindeki bakışlar yargılayıcı ve rahatsız ediciydi.

Doğan sanki boğazının düğümünü çözmek istercesine gırtlağını temizleyip yutkunmaya çalıştı. Başkomiserin ne cevap vereceğini beklerken o kısacık süre bir ömre bedel uzunluktaydı. Beklediği karşılığı alamayınca kendisini ifade etmek için tekrar söz aldı; “Başkomiserim, izin verirseniz hatamı telafi etmek için yardım etmek istiyorum.”

Cengiz’in bakışlarında herhangi bir yumuşama belirtisi yoktu, Genç Memurun pes etmeyeceğini anladığında eliyle arkadaşlarının yanına geçmesini işaret ederek konuya kaldığı yerden devam etti. Doğan da nefes almadan dinliyor, çıt çıkarmıyordu. Bir yandan anlatıyor diğer yandan yüzlerindeki ifadeyi okuyordu. Herkesin kendisini dikkatle dinlediğini görüyordu ama İlker’in yüzündeki nedeni bilinmeyen tebessüm hiç silinmiyordu, bu durumun Doğan’ın da dikkatinden kaçmadığını fark etti.

Üzerinde durmayan Cengiz görev dağılımına başladı, “Evren, sen dün konuştuğumuz işi hallettikten sonra Murat ve Aykut’un peşine düş. Sinan, sen Remzi ve patronu hakkında detaylı araştırma yapmaya başla ama öncesinde Baha ile Çağrı denen adamların kimlik adres bilgilerini çıkar ki İlker’le Doğan onları alıp getirsinler.”

Bakışlarını Sinan’dan alıp sırıtmaya devam eden İlker ve gözlerini bir saniye bile kendisinden ayırmayan Doğan’a baktı, “İlker sen Baha’yı, sen de Çağrı’yı alacaksın. Ben de tekrar olay mahalline dönüp birkaç kişiyle görüşeceğim. Önemli bir şey olursa hemen arayın aksi durumda saat başı bana rapor vermenizi istiyorum. Evren şu Orhan Kalay hakkında da bilgi edinmeye çalış.”

“Tamamdır Abi.”

Konuşmasını bitiren Başkomiser toplantıyı sonlandırdı, Sinan, İlker ve Doğan bilgisayar başına geçtiler.

Evren, Cengiz’le merdivenlerden inmeye başladı. Ama kendisini rahatsız eden bir durum vardı. Bunu da nasıl dile getireceğini bilmiyordu.

Kısa yoldan söze girmenin en iyi yol olduğunu düşünerek, “Abi ben Doğan denen adamı sevemedim.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Negatif enerji yayıyor resmen. Niye görev verdin ona?”

“Hatasını telafi etmek istiyor. Hem bizim de desteğe ihtiyacımız var. Olay arapsaçına döndü. Az kişiyle bu işi çözmemiz mümkün değil.”

Evren, Amirinin düşüncesine anlam veremedi, konuyu uzatmamak adına susmayı tercih etti.

Kuruçay’a yakın bir yerde inen Cengiz yoluna dolmuş ile devam etti. Şoför, araca bindiğinden beri kendisini şüpheyle kesiyordu dikiz aynasından. Başkomiser adamın gözleriyle yaptığı tacize aldırış etmeden camdan boş sokakları izlemeye devam etti.

Şoför daha fazla dayanamamış kusmuştu içindekini, “Hayırdır birader! Burada ne arıyorsun?”

“Katil!”

Adam cevabı anlayamadı, yüzündeki nefret yüklü ifadenin yerini şaşkınlık aldığında bir an ne diyeceğini şaşırdı. Şoförün meraklı biri olduğunu gören Cengiz konuşmaya devam etti, “Kuruçay’da mı yaşıyorsun?”

“Evet.”

Olayları bildiğini düşünerek devam etti, “Mahallede olanları duydun mu?”

“Sorguya çekildiğini fark eden genç adam; “Sen polis misin abi?” diye sordu.

“Cinayet masası Başkomiseri.”

Aracına binen adamın kim olduğunu öğrendiğinde kısa bir tereddüt yaşadı, vereceği cevabı tartıp biçtiği belli oluyordu. Dişlerini sıktı, “Bu arada kusuruma bakma anlayamadım ilk başta Amirim. Yabancı zannettim. Arkadaşlar olanları anlattı.”

Kulağına çalınan haberleri anlatmaya devam etti. Yine bilinenlerin dışına çıkmıyordu konu, basit bir cinayetti Kuruçay yaşayanları için. Dolmuş şoförü her soruya düşünerek cevap veriyordu, mahallenin boş serserilerinin aksine ailesine bakmaya çalışan bıçkın bir delikanlıydı. Babasını kanserden kaybettikten sonra kız kardeşi ve annesi için canhıraş çalıştığını, gece gündüz tek bildiği iyi iş olan şoförlükle geçimini sağladıklarını, vukuattan uzak durduğunu anlatıyordu. Cengiz’in sorduğu herkesi yediden yetmişe tanıyordu. Yardımı dokunabileceğini düşünüp telefon numarasını aldı.

Erken inip çevreye yeniden göz atmak, olaylar sonrası havayı yeniden koklamak istiyordu. Yol boyunca sırlara eşlik eden sessizlik örtülmüştü sokakların üzerine. Kahvehaneye vardığında pencerenin kenarındaki masaya toplanmış dört kişi oyun oynuyordu, ıstakanın üzerinde hareket eden taşların sesleri yayılıyordu sakin sabahın içinde. Behlül de ortalarda dolaşıyor hiçbir olay yaşanmamış gibi doğal davranıyordu. Cengiz mekândan içeri girdiğinde, fısıldaşmaları duymazlıktan gelerek ilerledi. Boş masalardan birine oturdu ve önündeki gazeteye uzanarak, “Behlül bir çay ver bakalım,” dedi.

Genç çırak bardağı doldururken yan gözle de Başkomiseri süzüyordu. Onun geleceğini sanki önceden haber almış gibiydi, şaşkınlık belirtisi yoktu. Kahvede ki sessizliğe bir de huzursuzluk eklenmişti.

Çay bardağını masaya koyan Behlül, “Amirim hayırdır? Sabah sabah hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Çakımı arıyorum, gördün mü?”

Genç adam birden olduğu yerde mıhlanmış gibi kaldı, “Ne çakısı?”

“Çakı işte, hiç duymadın mı?”

“Anlamadım,” Behlül dişlerini hafif sıksa da sakin davranıyordu.           Başkomiserin gözlerinin içine bakmaya devam etti.

“Çakıyı bulursan haber ver!” dedi Cengiz.

Behlül karşılığında başını sallamakla yetindi.

Delikanlının gözlerinin içinde sonsuz karanlık ve bir gizem vardı. Dipsiz kuyunun içine bir taş da kendi atmıştı Cengiz, şimdi geriye yaslanıp kimlerin bu taşı çıkarmak için uğraşacağını görmek için bekleyecekti.

İnce belli bardağından bir yudum çekti. Buharı tüten, tavşankanı, kaçak olduğu acılığından belli çay iyi gelmişti. Murat’ın masasına yöneldi çekmeceleri kurcalamaya başladı dün gördüğü defterin yerinde yeller esiyordu.

“Burada ajanda vardı Behlül. Nerede?”

“Bilmiyorum Amirim.”

“Sen bilmiyorsan kim bilir peki? Senden başkası giriyor mu buraya?”

“Ben sorgudayken Yavuz Abinin kızı almış.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Ben gelene kadar Ramazan Abi idare etti, kel kafalı iri bir adam kızı gönderip ajandayı almasını söylemiş.”

Esrarengiz adam yine çıkmıştı karşısına, Cengiz hafızasını yoklayarak sayfalarda yazılanları gözünün önüne getirdi. Çakı! Evet defterin en üst sayfasında yer alıyordu bu isim. Dikkat etmediği ayrıntıda kim bilir daha neler gizliydi. Defteri ilk gördüğünde almadığı için pişmanlık duydu.

Sinan arıyordu, önemli bir haber vermesini ümit ederek cevapladı telefonu.

“Başkomiserim, Barış Andaç diye bir işadamı yok. Karşıma sadece uyuşturucu satmaktan sabıkalı biri çıkıyor, tam da bizim Remzi ile yaşları tutuyor. Belki Remzi’nin gerçek adı Barış’tır.”

Sinan’ı dinleyen Cengiz sadece teşekkür ederek telefonu kapattı.      Yaklaşık iki saatini kahvede geçiren Başkomiser,  üç bardak çayın üstüne bir de sade Türk Kahvesi istedi. Üst üste yakıp söndürdüğü sigaralara sükûnet eşlik ediyordu. Gelen iki kişi oyun oynayanlara yancı olarak katıldı. İstediği taş gelmediği için edilen küfürler dışında ağızlarından laf çıkmıyor, dün yaşananların bahsi bile geçmiyordu. Kendisinin varlığı bile artık adamları rahatsız etmiyordu. Hesabı ödeyip kahveden ayrılan Cengiz öldürülen Ümit’in komşusu Yavuz’un yolunu tuttu. Sokağa vardığında çatışmanın izleri tazeliğini koruyordu.

Kapıyı çaldığında bu sefer kadının yerine Yavuz karşıladı. Başkomiser kimliğini gösterip kendini tanıttı. Adamın gözaltları uykusuzluktan morarmış, beyaz kısımları kan çanağına dönmüştü. “İçeri girebilir miyim? Birkaç sorum olacak.”

Ağzını açmadan eliyle buyur etti, Başkomiserin önünden kapıyı açık bırakarak salona doğru ağır adımlarla ilerledi.

Cengiz kapıyı kapattı, dar uzun koridorda ilerledi, havasız ve ağır koku artıyordu yürüdükçe. Salona geldiğinde, örtülen güneşliklerin arasından sızan güneş havada dans eden toz zerreciklerini aydınlatıyordu. Zindan gibi karanlık evin içi, köhne yaşamın izlerini kapatmaya yetmiyordu. Eski, kumaşı solmuş, yıpranmış koltuğun üzerinde üç yaşlarında bir erkek on yaşlarında bir kız çocuğu uyuyordu. Safiye de arka odadan kucağında taşıdığı üçüncü çocukla çıkageldi, iki yaşlarında, siyah saçlı, kemikleri sayılacak kadar zayıf bir kızdı. Kadın, Başkomiseri tekrar karşısında görmenin şaşkınlığını gizleyemedi, dudakları düz bir çizgi halini almasıyla yaşadığı gerginlik kendisini ele veriyordu.

Cengiz dikkatle etrafı izliyor, aile hakkında fikir edinmeye çalışıyordu. Evin hanımını neyin huzursuz ettiğini düşündü, tekrar kapılarını çalınmasından mı yoksa sakladıkları bir şey yüzünden mi… Adamın yüzü karısının aksine solgun ve yorgun görünüyordu. Yüz hatları kırış kırıştı, hayatla kora kor mücadele eden ailenin reisi beş boğazı doyurmak için çabalıyordu.

Cengiz tekli koltuğun ucuna otururken gıcırdama sesi yayıldı etrafa. Sıvaları dökülmüş odanın içinde keskin rutubet kokusu rahatsız ediciydi. Kendisine dikkatlice bakan adama çevirdi bakışlarını, “Kel kafalı, iri bir adam senin kıza kahveden bir şey almasını söylemiş, kim o?”

“Tanımıyorum. Eve geldiğinde bana anlattı, çok kızdım ama adamdan korktuğu için yaptığını söyledi.”

“Gece kulübünde çalışıyordun değil mi, görevin ne?”

“Tam çalışıyorum denmez, tek tabanca iş yapıyorum.”

“…”

Cengiz’in bakışından anlamadığını fark eden Yavuz konuyu biraz daha açmaya başladı, “Kulübün kapısında bekliyorum,  para babalarının ayak işlerini yapıyorum, bir şey ihtiyaç olduğunda alıp geliyorum, genelde sigara ihtiyaçları oluyor, cebime de harçlık sıkıştırıyorlar. Sağ olsun çalışanlar bana da yardımcı oluyor Beyim.”

“Murat, Ümit ve Adnan’ın uyuşturucu sattığını söylemişti. Sen neler biliyorsun?”

Herkes bilir de konuşmaz, kendi çaplarında üç beş hap satarlardı. Su testisi suyolunda kırıldı beyim.”

Yavuz, tiyatro için hazırlanan senaryonun kendisine düşen kısmını iyi oynuyordu. Herkes her şeyi biliyor ama yabancıların bilmesi gerektiği kadarını anlatıyordu. Bu insanların gözünü polisin korkutması ihtimaller dışındaydı. Öldürmek, öldürülmek, cinayet bu kavramlar onlar için olağan sözcüklerdi. Birbirlerinin işlerine burunlarını sokmuyor, kimse sınırlarını geçmiyordu. Kuralları çiğneyen olursa kendilerinin süregelen ceza sistemi devreye giriyordu. Basit, faili meçhul cinayetler arasında bu dosya rafa kaldırılabilirdi ama Cengiz’in içindeki tuhaf his her adımda daha da büyüyordu.

“Çakı diye birini duydun mu? Tanıyor musun?”

Bir an duraksadı, sırtını dayadığı koltuktan öne doğru eğilerek pozisyon değiştirdi, “Çakı mı? Yok. Hiç duymadım Beyim.”

Çakı sözcüğü ikinci bir kişiyi daha rahatsız etmişti. Ne hikmetse bu Çakı ne duyulmuş ne de biliniyordu. “Bana da beyim deyip durma!”

“Tamam Bey…” sustu , “Alışkanlık, kusura bakma Amirim.”

“Hadi eyvallah,” diyerek görüşmeyi kesti ve sessizce ayağa kalktı. Ev sahipleri kendisini uğurladı, kapı ardından kapandığında güneş gözlüklerini takıp bir sigara yakarak mahallede tekrar turlamaya başladı. Kavurucu sıcakta semtin sakinleri kendisini evlerin içine hapsetmiş, sokaklar yine bir başınaydı. O sırada telefon çaldı. Ekranda Evren’in ismi belirdi.

“Dinliyorum.”

“İşi hallettim ama Murat’tan iz yok. Arattırıyorum. Ne yapayım?”

“Gel beni al.”  diyerek kapattı telefonu. Ardından İlker’i aradı uzunca çalıştan sonra cevapladı.

“Abi birazdan dönüş yapacağım. Sanırım bir sorun var.” İlker soluk soluğa vaziyetteydi.

“Nasıl bir sorun?” diye sormasına fırsat kalmadan kapandı yüzüne, başka aramanın uyarı sesini duyuldu, yaklaşan felaketi haber veren tehlike çanları çalıyor gibiydi, Doğan’ın aramasını cevapladı;

“Doğan?”

“Başkomiserim gencin evine geldim, içerisi dağınık ve kan izleri var.”

“Olay yerini çağır hemen. Biz de birazdan geliyoruz oraya.”

Telefonu kapattıktan sonra tekrar Evren’i arayan Cengiz mümkün olduğunca hızlı gelmesini söyledi. Hız kesmeden devam eden telefon trafiğinde İlker arıyordu bu sefer.

“Anlat dinliyorum.”

“Abi burası karışık,” zorla nefes almaya çalışıyordu, “Eleman evde değil. Bizden önce birileri girmiş. Bilgisayarı almışlar, başka şeylerde aranmış. Ortalık darmadağın. Ekiplere haber verdim, yoldalar. Yaşlı bir teyze var. Komşusuymuş. İki kişinin geldiğini görmüş…”

“Kel kafalı biri var mıymış aralarında?”

“Aynen abi,” Amirini bir Kâhine benzeterek nereden bildiğini şaşırdı İlker.

“Murat’ı alan adamlardan biri o. Teyze adamı net tarif edebiliyor mu?”

“Evet.”

“Sen teyzeyi al merkeze götür. Şüphelilerin ve narkotik suçlardan sabıkası olanların fotoğraflarını göster. Gözüne çarpan biri çıkacak mı öğren.”

Evren ile Cengiz, Doğan’ın yanına vardıklarında, onun gece mesaisinden bu yana çalışmaya devam ettiklerini gördüler. Yorgunluğu yüzünden okunan adamın omuzları düşmüş, suratı bembeyazdı. Yine basit bir işin altından kalkamamanın ezikliğini hissediyordu üstünde, Başkomisere bir şeyler söylemek için ağzını açtıysa da kelimeleri geri yutarak sessiz kaldı. Karşılaştığı manzarayı en ince detaya kadar anlatmasını dinledi.

Cengiz’in kafasını kurcalayan sorular sürekli artıyordu. El attığı her yerde sıkıntı yaşıyor, deliller siliniyor, kişiler ortadan kaldırılıyordu.

“Evren, Doğan’la beraber fakülteye gidin, bilgi almaya çalışın, yakın arkadaşları kim, nerede takılırlar, ne yaparlar?”

Evren’den önce Doğan atladı, “Emredersiniz Başkomiserim!”

Cengiz Narkotik Şubede görev yapan arkadaşı Hasan’ı aradı, sohbeti kısa kesip bulundukları çıkmazı anlatarak yardımını istedi. Kendisini kırmayan arkadaşı en kısa süre içinde geri döneceğini söyledi. Cengiz en azından bir isme ulaşmayı ümit ediyordu. Davanın aydınlanmasına ışık tutacak küçük bir ipucu.

Merkeze vardığında İlker yaşlı kadını evine göndermek üzereydi. Sabahtan beri nedensiz sergilediği gülümsemesi devam ediyor ve artık sinirlerini bozuyordu.

Azarlar ses tonuyla çıkıştı, “Neler öğrendin?”

“Fotoğraflarda aradığımız kişi yoktu. Robot resim çizdirdik,” konuşurken elindeki kara kalem ile çizilmiş resmi uzattı, “Adamı sanki bir yerlerden tanıyor gibiyim.”

“Bu bizim Orhan Kalay denen yalancı şerefsize benziyor. Onun fotoğrafını da gösterdin mi?”

“Hayır, çünkü gördüğü adam bu sıcakta takım elbise giyiyormuş, dev gibi, oldukça iri biri olduğunu söyledi, Orhan olamaz.”

“Orhan hakkında neler öğrendin?”

“Hırsızlık, şartlı tahliye edilmiş, taciz suçundan yırtmış. Çok fazla bilgi yok. Ne ailesi ne de yakınları.”

“Hay amına koyayım! Hayaletleri mi kovalıyoruz lan!”

Elinde tuttuğu portreye dikkatlice baktı. Çizilen resim Orhan denen adama oldukça benziyordu, ama görgü tanıklarının ifadesine göre onun olmasına imkân yoktu. Kafasının içinde yüzlerce kişinin silueti geçiyordu, olayın ilk anından beri görüştüğü tüm isimlerin yüz hatlarını kafasına kazmıştı ama bahsi geçen şahıs ile eşleşen bir profil yoktu.

İlker ortalardan kaybolduğunda, sade bir kahve söyleyen Cengiz odasına kapanıp düşünmeye başladı, Hava neredeyse kararmak üzereydi. Kapıyı adetten tıklatan Evren içeri daldı. Fakülte tatilde olduğu için doğru düzgün bilgi alamadığını söyleyen Komiser Yardımcısı, insan kaynaklarından aldığı uzunca listeyi uzattı Amirine.

Evren, Cengiz elindekilere göz atarken çevreden öğrendiklerini paylaşmaya devam etti, “Doğan’ı gönderdikten sonra kampüsün çevresinde yer alan kafeleri barları taradım, Baha ve Çağlar’ın bir barda sürekli takıldığını öğrendim, orada çalışan çocuk tam Orhan Kalay’ın tarifine uyan birini anlattı, yaklaşık iki ay önce üçü oturup uzunca sohbet edip içmişler. Ara ara Orhan uğruyormuş, ama olayların başladığı günden beri gelmediğini söyledi. Diğer konu ise sıkıntılı, Remzi ve patronu hakkında zerre bilgiye ulaşamadım. Adam farklı bir boyuttan gelmiş sanki buraya, hiç iz yok.”

Remzi ile ilgili olan noktaya takıldı Başkomiser. Sürekli olarak karşılaştıkları bilinmezlikler girdap gibi içine çektikçe büyümeye devam ediyordu. Diğer öğrencilerin ise karı kız kovalayan zirzop tayfası olmasından başka özellikleri yoktu.

İyice sıkılan Cengiz, “Hadi çıkalım, daraldım ben, bu gece bendeyiz. Şu gülen adamı da bul getir, ifadesini alalım şunun.”

Önden çıkıp temiz hava ile ciğerlerini temizleyen Cengiz Evren ve İlker’i beklemeye başladı. Onlar da geldiğinde araca doğru yürümeye başladılar, hava kararmasına rağmen sıcaklık ve yoğun nem etkisini göstermeye devam ediyordu. Yola koyulduklarında İlker oturduğu arka koltukta gözünü telefondan ayırmadan mesaj yazmaya devam ediyordu. Dikiz aynasından arkadaşını izleyen Evren onun bu durumuna gülmemek için zor tutuyordu kendisini. Liseli âşıklar gibi hareket etmesi komikti.

Amirleri de fark etmişti ve iyiden iyiye rahatsız olmaya başladığında, “Telefon yapışacak eline!” diye çıkıştı.

“Tamam abi,” yediği fırça yüzünden yazdıklarına birkaç satır daha ekleyerek yolladı mesajı, gülümsemesindeki pırıltı gözlerine yansıyordu.

Kısa bir sessizlik çöktü, Cengiz’in azarlamaya devam edeceğini düşünerek Evren girdi araya,   “Abi her görüştüğümüz adamın ardından yeni bir hikâye çıkıyor,”

“Aynen öyle, şu Çakı ve esrarengiz kel adamı bulmamız gerek. Yarın işimiz çok. Murat, Aykut, Baha, Çağlar hakkında daha çok bilgi… Bu adamların yerlerini bulmamız şart.”

“Yer yarıldı ve içine girdiler,” dedi Evren.

“Sen bu duruma hâlâ şaşırıyor musun? İşin içinde adı geçen ne kadar adam varsa kayıp! Birileri haber uçur… Neyse” susarak cümlenin sonunu getirmedi.

Evren de sohbeti sürdürme niyetinde değildi, Amiri haklıydı, iki gündür izlerini sürdüğü kişilerin kaybolmasına şaşırmamak gerekirdi. Bu kadar adama onlardan önce ulaşıp müdahale edilmesinin arkasında bir bit yeniği vardı. Başkomiserin devamını getirmediği son cümleye takıldı kafası. İçlerinde gerçekten bilgileri sızdıran birileri olabilir miydi?

Karşıyaka’ya vardıklarında Cengiz evin anahtarını vererek hazırlıkları yapmaları için Evren ve İlker’i gönderirken kendisi de markete yöneldi. Kafasını kurcalayan soruların, içinde yatan huzursuzluğun kaynağını bulmak istiyordu. Marketten içeri girer girmez havalandırmalardan yayılan buz gibi hava yaladı yüzünü. Mesai saatinin sonunda akşam için hazırlık telâşı hâkimdi insanlarda, kendisi alkol reyonunun yolunu tuttu. İp gibi dizilmiş rafların arasında zaman kaybetmeden iki yetmişlik şişe rakıyı alıp sepetine koydu, mezelerin olduğu tarafa ilerledikçe artan, birbirine karışmış yoğun baharat kokusu vardı. Aklına yazdığı listeyi tamamladıktan sonra kasaya geçti. Alışverişten sonra ara sokağa daldı. Dar ve yüksek kaldırımlardan yürümek mümkün olmadığı için kenara park eden araçların arasından ilerliyordu. Akşam yoğunluğuna eşlik eden aceleci insanlar ve yol isteyen şoförlerin kornaları çınlıyordu kulaklarında. Bahçeden içeri girdiğinde karnı aç kediler paçalarına dolanarak karşıladı, aldığı mamaları da bahçe kapısının yanına açarak servis etti. Mahalle sakinlerinin sürekli beslediği kediler mesken bellemişti yaşadığı apartmanın önünü.

Kendi evine girdiğinde gözüne çarpan toz taneleri ve dağınıklık, temizlik zamanının geldiğini gösteriyordu, bu işi yine ileri bir tarihe ötelemek zorundaydı. El birliği ile sehpanın üzerine kurdukları çilingir softasının başında toplandılar. Cengiz ve Evren olaylar hakkında yorumlar yapıyor göz ucuyla da sürekli sırıtan, telefonu elinden düşürmek bilmeyen İlker’i kesiyorlardı.

Cengiz ciddiyetini bozmadan şakayla karışık, “Seni maymun gibi gülümseten her ne ise kadehimi onun şerefine kaldırıyorum,” dedi.

Evren de katıldı Amirine, “Anlat bakalım neyin şerefine içiyoruz biz de bilelim artık.”

Havada çınlayan kadehlerin ardından, İlker koca bir yudum aldı rakısından, boğazını yakan alkol ve anason kokusunun tadını çıkarırken karşısında merakla bekleyen arkadaşlarının gözlerinin içinde bir kısa bir gezinti yaptı. “Damla…” dedi ve kısa bir boşluk verdi.  Sustuğu süre boyunca söylediği isim karşısında alacağı tepkiyi merak ediyordu.

Tepkiyi veren Evren oldu, “Merve Cinayetindeki…”

“Evet!”

Cengiz girdi araya, “Oğlum şu işi adam gibi anlatacak mısın yoksa ağzını burnunu dümdüz edeyim mi?”

“Tamam. Tamam. Olay günü ilk gördüğümde vuruldum aslında kıza.”

“Belliydi ağzının suyunun akmasından, kova isteyecektim neredeyse,” alaylı bir şekilde Evren takıldı arkadaşına.

İlker onun sözlerini duymazlıktan gelerek devam etti, “Aramızda ilk andan beri bir elektrik olduğunu hissettim,”

“Ulan, cinayet sorgusu mu yapıyorsunuz izdivaç programı mı?” bu sefer Başkomiserdeydi sıra. Hep birlikte gülüştüler.

İlker, “Sorguda kızın üstüne biraz fazla gitmiştim sonra da kendimi kötü hissettim. Koridorun orada beklediğini görünce yanına gittim. Beni tersleyeceğini düşündüm ama öyle olmadı. ‘Katili bulduğunuza göre kendini affettirmelisin’ dedi. Ne diyeceğimi şaşırdım. Görüşmek için sözleştik, bu gün hazır o izinliyken ben de fırsatı değerlendirmek istedim.” sözlerini bitirdiğinde yüzü hafifçe kızardı.

Cengiz, pişmiş kelle gibi sırıtan İlker’e baktı, filizlenen aşkın heyecanı ile yerinde duramadığını gördüğünde gülümsedi, “Liseli âşık lan bu!” dedi neşeli bir sesle.

“Kutlayalım o zaman!” Evren kadehini tekrar kaldırdı. Bardakların şıngırdaması hepsinin duygularının ortak sesiydi.

Başkomiser özel hayatına müdahale etmek istemese de temkinli davranmasının gerektiğini düşünerek, yeni kapanmış dosyanın ardından bu ilişkinin belli bir süre aralarında kalmasını istedi.

Güzel haberin kutlamasını geride bırakarak asıl meseleye dönme zamanıydı. Bir şişe rakıyı bitirip ikinci yetmişliği açtıklarında saat gece yarısını gösteriyordu. Kafalardaki kuşkular ne sarhoş olmalarına ne de uyumalarına izin veriyordu. Üç kişi beyin fırtınası yaparak bir çıkış kapısı arayarak,  tüm ihtimaller üzerinde tartışıyorlardı.

“Olayla ilgili kopyasını çıkardığım dosya nerede?” diye sordu Cengiz.

Arabada unuttuklarını hatırlayan Evren almak üzere aşağı indi. Sokak lambaların aydınlattığı sokaklarda sessizlik ve berrak bir hava vardı. Tanımadığı biri aracın ön camında bir şeylerle uğraşıyordu. Siyah şapka takmış ve garip giyinmişti. Bağırdığı anda telaşlanıp kaçmaya başlayan adam karanlığın içinde gözden kayboldu. Evren peşinden koşsa da nafileydi. Arabanın başına döndüğünde bırakılan notu gördü, eldivenlerini giydi ve kâğıdı delil poşetine koydu.

“Nerede kaldın oğlum?” suskun bekleyen Evren’in bakışlarında bir terslik olduğunu anladı. “O nedir?”

Bulduğu notu Başkomiserine uzattı, poşetin içindeki yazıya odaklandı, ‘Bu davayı kapatmazsan ölecek insanlar var!”

Oturduğu yerden hışımla kalktı Cengiz, “Bu ne demek oluyor? Nerede buldun bunu? Kim bırakmış?”

Sakinleşmesini söyleyen Evren gördüklerini anlattı.

Sinirlenen Cengiz odanın içinde volta atmaya ve kendi kendine söylenmeye başladı. Pencereye doğru gitti, dışarıya göz attığında beslediği kediler bile ortalarda görünmüyordu. “Adamlar burnumuzun dibine, evimize kadar gelip bizi tehdit ediyor. Nasıl olur?” Evren ve İlker’e döndü, “Oğlum lan biz adamların daha adreslerini bulamıyoruz onlar bizi ziyarete geliyor, nasıl iş?”

Sessizlik çöktü ortama, Sigarasıyla birlikte kadehindeki son yudumu içti Cengiz. Neredeyse sabah olmak üzereydi. Merkeze gitmek için hazırlanmalarını söyledi.

İzmir Cinayet Büronun önünde, Evren ve İlker’i bekleyen Cengiz bir sigara yakarak, parlak gökyüzünü izlemeye başladı. Olaylar derinleşip karmaşık hâl aldıkça merak ettiği sorulara yanıt bulmak daha güç oluyordu. Notu bırakan kişiyi karanlık yüzünden tam göremediğini söyleyen Evren, detay verememişti. Düşüncelerin içinden sıyrıldığında üzerinde kendisini izleyen bir çift göz hissetti. Kafasını çevirdiğinde yirmi yaşların ortasında, esmer, şapka giyen uzun saçlı bir genç ile karşılıklı bakışmaya başladı. Giydiği kot pantolon oldukça eski ve bir beden büyük duruyordu, rengi soluk tişört vardı üzerinde. Kıyafetlerinden yoksulluk, çaresizlik içinde yaşadığı belliydi.

Cengiz’in baktığı yere kafasını çevirdiğinde giydiği siyah şapkadan tanıdı, notu bırakan kişinin ta kendisiydi, karanlıkta seçemediği yeni aydınlanmaya başlayan gün ışığında görebiliyordu. Yaşının bu kadar ufak olmasına şaşırmıştı, “Abi notu bırakan…”

Sözlerini tamamlamasına fırsat kalmadan kaçan çocuğu kovalamaya başladı Cengiz. Yolun aşağısına doğru takip sürerken hemen ardında ekip arkadaşları izliyordu.

Aralarında yaklaşık beş metre bir mesafe vardı. Dar cadde arasında süren kovalamacada çok fazla sokak arası vardı, gözden kaybetmemek için uğraşıyordu. Köşeye park etmiş bir kamyonun arkasından keskin dönüş yaptığını görünce hızını arttırdı.

İlker ve Evren, yetişme çabasındaydı, duyulan silah sesiyle donakaldılar, ardından ölümü fısıldayan sessizlik.

Evren “Abi!” diye haykırdı, koşmaya devam ettiler. Köşeyi döndüklerinde gördükleri manzara oldukça kötüydü. Kafasına isabet eden tek kurşunla hayatını kaybeden genç, sırlarla birlikte yummuştu gözlerini.

Cengiz yaşadığı şokun etkisini atlatmadan telefonu çalmaya başladı. Bu kadar olayın üstüne gelen çağrı hayra alamet değildi.

Ekrandaki yeşil cevaplama simgesine dokunmadan önce bekledi, açıp açmama konusunda tereddütlüydü, yaşananların üzerine kötü bir haber daha almak istemiyordu. Cengiz’in karanlığa dair içine düşen tohum hızla büyüyerek tüm bedenini kaplıyordu. Israrla çalmaya devam eden telefonu isteksizce açtı.

“Başkomiserim, ben polis memuru Ertuğrul.” Kısa bir sessizlik oldu. Cengiz tek kelime etmeyince konuşmasını sürdürdü. “İhbar üzerine Kuruçay’a geldik. Sizin aradığınız Murat Taşkıran ölü olarak bulundu.”

Ağzından çıkan tek sözcük “Tamam!” oldu.

Öfkeden deliye dönen Cengiz şuursuzca ekseni etrafında dönmeye başladı.

Olayların şaşkınlığı içinde Evren, “Abi neler oluyor?”

“Amına koyayım! Murat! Öldürülmüş! Birileri bizimle oyun oynuyor.”

Gecenin sessizliğini bozan silah sesiyle ayaklanmıştı insanlar, kimi pencere arkasında gizlenerek kimisi de başını çıkarmış izliyordu gelişmeleri. Kısa süre içinde gelen Polis ekipleri olay yerini güvenlik çemberine alıyorlardı.

Koşuşturmaca arasında Evren’in telefonu çalmaya başladı, melodi kötü haberleri ileten uğursuz bir postacının zil sesi gibi yayılıyordu ölümün üstüne.

Evren ekrana bakarak fısıltıyla, “Arayan Doğan…” dedi ve cevapladı.

“Amirim, haberlerim kötü.”

“Uzun etme Doğan, ne oldu söyle!”

“Baha ve Çağrı var ya, Buca Şahintepesi’nde çalıların arasında cesetlerini bulduk.”

Küfrederek tepki gösterdi, “Siktir!”

Evren’e dönen Cengiz birilerinin daha öldürüldüğünü biliyormuş gibi, “Kimler?”  diye sordu.

“Baha ve Çağrı…”


-Devam Edecek-

Tefrika: Kule/3

13

 

Uçurumun eşiğinde sallanarak duruyordum, bitmiş tükenmiş, yaşama arzusunu kaybetmiş bir berduş gibi. Ağaca bakıyordum dimdik. Ayaklarımın altından, metal işletmelerindekine benzer yoğun bir gürültü yükseliyordu. Sağlıklı, her zaman dallarında kalacaklarmış gibi görünen kocaman yapraklar tehlikeli bir şekilde hışırdıyordu karşımda. Boğma isteğiyle saldırıyordu yağmur üstüme. Alacakaranlıkla birlikte arkama pembelik, önüme karanlık bulutlar yerleşmişti. O kadar küçüktüm ki orada, konuşsam vızıltımı benden başka kimse duymayacaktı sanki. Ve ben bu duyguyla alay edercesine fısıldayarak başladım lafa. “Dalga geçmek için hayatta kalmama izin verdiniz,” dedim öfkeyle. “Ama bitti,” diye tısladım ardından. “Artık yapacağınız hiçbir şey yok. Kaderime ben karar vereceğim, siz değil.”

Kızın korku dolu bakışları gözümün önünden gitmiyordu bir türlü. Kaçıyor, uzaklaşıyordu her saniye. Yer sarsılıyordu arada. Gölgelerin her yere kudurmuş köpekler gibi saldırdığını duyabiliyordum. Bir cevap bekliyordum, hemen o anda. Konuşmasını, bir açıklama yapmasını istiyordum bir şeylerin.

“Niye aldınız onu?” dedim tükürürcesine. “Neden herkesle birlikte ölmesine izin vermediniz o zaman? Ben çok iyi biliyorum ne yapmak istediğinizi. Tüm derdiniz benimle oynamak. Kuleye geri dönsem birkaç gün sonra Kurt’u da alacaksınız elimden. Tüm yaşamımı aldığınız gibi.” Abartılı bir kahkaha savurdum. Uçurumun dibine yerleşmiş koyu karanlığa diktim gözlerimi. Korku denen duygu o kadar uzaktı ki artık. Geçmişimden bile daha uzak. Anlam denen o garip şeyi çok önce yitirmiştim zaten. Bir türlü silinmiyordu yüzümden o gülüş. Küfredercesine bir alaycılıkla bırakmak istiyordum onları arkamda. “Allah’ın belaları! Karşıma geçin ve bir şeyler söyleyin. Bunu hak ediyorum en azından!”

Bağırışım rüzgârla yağmurun savaşında yitip giderken bir kişneme yükseldi birden, tam arkamda. Dudaklarım iyice kıvrıldı. Gözlerime yerleşmiş meydan okumayla birlikte yavaşça döndüm. Beyaz at, orada, karşımdaydı. Huzursuzca kıpırdanıyor, toynaklarını yere çarparak pozisyon değiştirirken burnundan homurtular saçıyordu. Aramızdaki mesafe en fazla iki metreydi. Korkuyormuşçasına telaşlı hareketler sergilerken bir yandan da çekim gücüme kapılmışçasına yaklaşıyor, gözlerinin aklarını belerterek başını geriye atıyordu.

“Defol git buradan!” diye bağırdım. “Seni baş belası!” Saçımdan, sakallarımdan su damlacıkları saçıldı ileri doğru. “Şimdi de senin mi dilin açıldı?”

Kasları incecik fışkırıyordu derisinin altından. Homurdanıyor, kişniyor, yana dönerek yaklaşıyordu. Sarf ettiğim küfrün boş olduğu, ağzımdan çıkar çıkmaz bir tokat gibi inmişti suratıma. Onu seviyordum bir şekilde. İlk gördüğüm an kalbimin derinliklerinde hissetmiştim bunu. Acıma duygusuyla baş etmeye çalışarak öylece durdum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Üstüne mi binmemi istiyordu? Kaçıracak mıydı beni? Ama bitmişti bu yaşam benim için. Kızın koltukaltıma doğru kayışı, ben de deyişi oynaşıyordu aklımda. Hayal kurmayın ha! Ha ha ha! Kocaman bir hayal batıp gitmişti işte boğazın sularında, iki kıtayı birleştiren moloz şehirde. Sadece o beş para etmez karga istedi diye.

Nalsız toynaklarını yere vurup havaya kalkıverdi at. Sonra indi hiddetle. Boynunu diğer tarafa döndürüp inlermiş gibi bir ses çıkardı. Kıvranıyordu sanki.

“Ne istiyorsun? Git buradan. Rahat bırak beni.”

Kişneyerek sarsıldı yine. Öne doğru atıldı. Bir hamlede öylesine yakınıma geldi ki göz göze kalıverdik. Kapkaraydı bakışları. Yağmurun yanıltmasıyla ağlıyormuş gibi görünüyordu. Burnundan bir nefes saldı, kafasını içinde bir güç onunla oynaşıyormuşçasına acı içinde sağa sola savurdu ve tam o an dönüşüverdi. Gölgeler fışkırdı önce her yanından. Sonra derisinin beyazlığı karanlığa gömülüp gitti. Kocaman kımıldandı önümde. Dimdik durduğumu gördüm orada ve şaşırdım. Kapkara bir aynaya bakıyordum sanki. Bir yanılsama mıydı bu? Kontrolsüz bir kahkaha fırladı ağzımdan. Karşımdaki benzerim de güldü.

“Ne olacak şimdi?” diye sordum bağırarak.

Bir şey demedi. Baktı sadece alaycı bir şekilde. Ve gölgenin bir santimden daha uzak olmadığını da bedenime o boktan sıcaklığın yayılmasıyla fark ettim. Sarılmıştım. Topuklarımın hemen arkasında gürül gürül homurdanıyordu uçurum. Tatlı bir ses duydum o an. İçinde olduğumu biliyordum artık. Sevimli, neşeli bir kıkırdama. Göğsümden ittiren güç. Ayaklarımın altında kayan toprak. Yaşama dürtüsünün ansızın yanıma sokulup içime panik duygusunu akıtması. İçimin boşalıvermesi…

Sıyrılıverdim gölgeden ve düştüğümü de tam olarak o zaman anladım. Gökyüzü hızla uzaklaşırken karanlık yumuşacık dolandı bedenime. Yanımda akan toprak duvarlar şeklini kaybediyor, plastik bir malzemeden yapılmışçasına yapaylaşıyordu. Öylesine bakıyordum ben. Uykuya gömülüyormuşçasına bir rahatlık çöküyordu üstüme ve şaşırtıcı bir ferahlık duygusuyla sarmalanıyordum her an. Benim yerime başkaları çığlık atıyordu sanki dışarıda. Rüzgârı duyumsamıyordum artık. Yağmur damlaları hızıma yetişemiyordu. Işığın sızdığı yarık şimdi iğne deliği kadar küçüktü ve ben sadece izliyordum ışıktan kepenklerin kapanışını. Yere çarpacaktım az sonra. Bir acı saplanacaktı böğrüme. Yüzlerce, belki de binlerce metreyi ardımda bırakmıştım. Uzaya mı fırlayacaktım? Havasız, şişip patlayacak, evrene geçmişimin salaklık atomlarını mı sunacaktım? Ama olmuyordu bir türlü. Ne kadar zaman geçtiğini düşündüm. Bir saat? Sonra başka bir şey algıladım ve tüm boşvermişliğim silinip beni iğrenç bir dehşet duygusuyla baş başa bıraktı. Kollarımı, bacaklarımı, hiçbirini hissedemiyordum. Kapkara bir boşluk her yanımı sarmış, beynimden başka bir şey kalmamıştı geriye. Bağırabiliyor muydum?

“Heeey!”

Boğazımdan çıkan ses nereye gitmişti? Bir kez daha bağırdım çılgınca. Sustum. Soluklarım. Onlar da yoktu artık. Hiçbir şeye sahip değilken, kasacağı bir midesi, savuracağı bir kolu yokken bir insan nasıl tepinebilir, nasıl kahrolabilirdi? Düşüncelerim vardı sadece. Ve kalkmak, bağırmak, şu somut karanlığı çatlatıp çıkmak isteyen iradem. Çok ilerilerde bir yerde küçücük duyuldu o sırada sesim. Az önceki haykırışımdan başka bir şey değildi bu. Bir daha yankılandı. Bu kez daha yüksekti. Uzaklaşacağına bana yönelmiş, hızla yaklaşan bir yankı! Bir an üstümde, bir an sağımdaydı. Giderek daha kuvvetli, daha sinirli, daha umutsuz geliyordu kulağa. Ve ben beklemekten başka hiçbir şey yapamıyordum. Çarptı birden. Öylesine yoğundu ki bembeyaz bir bulutun beynimde patladığını sandım. Gözlerim açıldı sanki o an. Daha önce kapalıymış gibi. Sonra bir şeyler hissettim. Bedenim. Boğazıma büyük bir acı oturdu aradan sıyrılan öksürükle. Tavan aniden gözlerime doğru yaklaştı ve sonra yine yok oldu. Göğsümün ortasına çökmüş ağırlık. Kolum. Onu algılamam, kımıldatmama yaramadı. Bir şey vardı orada. Sol kolum, dedim kendime ve beynim komutu algılayıp onu kaldırdı konduğu yerden. Hissizlik zonklamalara dönüşerek dolaşıyordu vücudumda. Kafamı da oynatabildiğimi anladım o an. Gözüm yine açıldı. Ya da açılmış mıydı gerçekten? Bir hayale bakıyordum belki. Tavan oradaydı hâlâ. Ve acı. Ne zamandır böylesine bir ağrıyla karşılaşmamıştım. Israrla bakmaya devam ettim. Titremeler, kaymalar yok oldu yavaş yavaş. Floresan hemen solda, yan taraftaydı. Bir odadaydım. Beyaza boyalı duvarlar içinde perde, kırmızılığıyla bir kalp gibi atıyordu. Doğruldu boynum. Göğsümün ortasına yerleşmiş sapsarı saçları buldu gözlerim. Sol elim büyük bir zorlukla oraya yöneldi. Kafanın üstüne konunca yumuşaklık içime süzüldü sanki. Uzun zamandır yanıma bile uğramayan bir gerçeklik duygusuyla gözlerime bir anda yaşlar yürüdü. Anlamaya çalışmaktan şakaklarıma kesif bir ağrı oturmuştu.

Sonunda buldum onun kim olduğunu. Selin! Yeğenim. Sırtı yavaşça kalkıp tekrar yerine oturuyordu, sönüp sönüp her seferinde şişmeyi başaran bir balon gibi. Uyuyordu. Sarılmıştı bana küçücük elleriyle. Onu ne kadar sevdiğim düştü aklıma. Anılar bir çeşmeden boşanırcasına akıyordu beynime. Yana çevirdim vücudumu. Belimdeki zonklamalara göğüs gererek Selin’in kafasını yavaşça yatağa bırakıp bir ayağımı yere koydum. Bedenimi zorlukla kaldırıp oturdum ve yanaklarımdan yaşların süzüldüğünü fark ettim hastane elbisesinin maviliğinde oluşan lekelerden. Neler olduğunu açıklayamıyordum bir türlü kendime. Yeniden hastane odasında uyanmıştım. Bir şaka mıydı bu? Ama Selin? O ne arıyordu şimdi burada?

Allak bullak olmuş bir şekilde ayağa kalktım. Elim yandaki metal korkuluğa sıkıca yapışsa da zayıflamış, bir deri bir kemik kalmış ayaklarımın zangır zangır titremesini engelleyemedim. Sesim yoktu daha. Ortaya dökülen boğuk iniltide insani bir şeyler bulmak zordu. Başımın dönmesi, dışarıdan gelen gürültüler kulağımda bir anlama kavuştuğu an duruverdi. Kalbim göğsümü tok tok döverken bir zombiden farksız ilerledim kapıya doğru. Banyo aynı yerdeydi. Aralıktan içerisinin yepyeni fayanslarını görüp tekrar kapıya döndüm. Bir an bekleyip tokmağı çevirdim. Tahtanın beyazı görüntüyü sola doğru açarak çekilip gitti gözümün önünden ve  sohbet ederken birden durup bana bakakalan iki kadınla karşı karşıya kaldım. Annem, gözleri kocaman açılmış sallandı yerinde, bir şeyler söyleyecekmiş gibi oynattı ağzını ve ortalığa hırıltıdan başka bir şey dökülmezken birden yığılıverdi yere. Diğer kadın, biri netlikle oynuyormuşçasına flu bir filtreye gömülürken hâlâ neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Beynimin işleyişi her geçen saniye yavaşlıyor, aklımda dönen görüntüler karanlığa doğru akıp gidiyordu belli belirsiz. Pelin, orada bir yerlerde durmuş beni izliyordu sanki. Ama ne zaman onun olduğunu düşündüğüm noktaya baksam hızla yok olup gidiyordu neye ait olduğu belli olmayan bir şekil, arkasında renkli, fırça izi gibi bir şeyler bırakarak. Sonra bir ses duydum. Bir gümbürtü. Düştüğümü algıladım o sırada ve karanlık gelip buldu beni.

 

 

14

 

Dört gün kadar orada tuttular beni. Eve çıktığımda neredeyse tamamen sağlıklı hissediyordum kendimi ve bir beş gün de orada geçti yatıp düşünmekle. Dışarı adım atmama izin yoktu. Yatıştırıcı tedaviye başlamışlardı uyanır uyanmaz. Yeniden felç geçirebileceğimi düşündüklerini biliyordum. Telaşlarını normal karşılıyordum. Anılar bir bir düzene girmiş, benliğimi sıradan bir hayatın orta yerine oturtuvermişti. Ailemin beni şımartmak için yarışa girmesinden şikâyetçi değildim. Sarmalara, böreklere, keklere diyeceğim bir şey yoktu ama konuşmak gelmiyordu bir türlü içimden. Susup onları dinliyor, yüzümde anlayışlı bir bakışla sırıtmakla yetiniyordum. Böyle ketum davrandıkça kendilerini daha da paralayacaklarını bilmem bir şeyi değiştirmiyordu. Sinirlerim alınmış gibiydi. Kafamı toparlayamıyordum bir türlü. Kulede uyandığımı sanıyor, küçük çaplı bir şok yaşıyordum her sabah. Dışarı çıkmak, insansız enginliklere bakarken rüzgârın o saf, özgürlük dolu kokusunu içime çekmek istiyordum. Birden odaya dalan bir yakınımı gölge şeklinde görebiliyordum hâlâ. Pencereye bir karganın konup bana olan biteni anlatmasını bekliyordum. Pelin gitmiyordu gözümün önünden. Ellerini tuttuğum, soluklarındaki o tatlı kokuyu içime çektiğim anları düşünüyor ve melankolinin içine batıveriyordum aniden. Korkmuyordum ama artık yitip gitmekten. Yatıştırıcı ilaçlar tuvaleti boyluyordu. Nedenini tam olarak anlamasam da bir şekilde güçlenmiştim uyanışla birlikte. Susuyordum ama. Bir şeyler yaşanmıştı ve bunlar birilerine anlatılabilecek şeyler değildi. Yine de yaşanmıştı onlar. Buna inanmalıydım. İnanmamayı seçtiğimde çıldırabileceğimi biliyordum. Bu yüzden değil ama gerçekten inanıyordum ara dünyada aylarımı geçirdiğime. Oradaki akıl almaz şeylere simgesel karşılıklar bulmaya çalışmaktan nefret ediyor, hemen durduruyordum kendimi. Yaratabileceğimin çok üstünde bir karşı gerçeklikle yüz yüze gelmiştim orada. Birçok şeyi yıllarımı versem de anlamamın mümkün olmadığını biliyordum. Kulenin içine doluşmuş bilgi evreni algı kapasitemi fersah fersah aşıyordu. Ben kurgulamamıştım orayı. İçine düşmüş ve şaşkın bir ördek gibi gezip gözlemekten başka bir şey yapmamıştım. Gölgelerin bazılarının aile üyelerime ait oluşundan kuşkulanmıyor değildim. İki dünya arasında gelgitler, güç alışverişi olduğunu sanıyordum. Pelin’i yanlarına çağıranlar da onlardı büyük ihtimalle. Burada da şu açmazla karşılaşıyordum: Dünyayı yakıp yıkmaların amacı neydi o zaman? Zevksizliğe, ranta,  şova tahammülü olmayan bu ruhlar kimleri temsil ediyordu?

 

Hastanedeki ikinci günümde koridorda yürüyüş yapacağımı bahane ederek dışarı çıkmıştım. Boş anına denk geldiğimden annem beni izlememişti bu sefer. Bir süre volta attıktan sonra birden yan kapıdan içeri daldım. Başörtülü, yaşlıca bir kadın beni görünce telaş içinde ayağa kalktı. Bir gülümseme yerleşti hemen yüzüne. Ziyarete geldiğimi düşünüyor, tanımak niyetiyle hafızasını zorlamaktan her an biraz daha buruşuyordu alnı. İlerledim bir şey söylemeden. Kalbimin vuruşlarıyla derinden sarsılırken orada durup baktım. Yaşlı, derisi kemiklerine yapışmış zavallı bir adam yatıyordu yatakta. Kadına dönemedim bir süre. Kendimi toparlamaya çalışıyordum. Sonunda yan odada kaldığımı belirtip acil şifalar dileyerek dışarı çıkmayı başarabildim. Annemin kendini hâlâ dışarı atmamış olması garipti. Bir zombi gibi hemşire istasyonuna yönelip oradaki görevliyi sorguya çekmeye giriştim. Cevap yetiştirmeye çalışırken kadın bir yandan da garipsemiş bir tavırla beni süzüyordu. 4003 numaralı odada bir kızın kaldığını hatırlıyordu. Hastalığı neydi? Ne kadar zaman geçmişti? Hayır, gelmiyordu hiçbiri aklına. Kumral mıydı? Evet, galiba. Tam olarak emin değildi aslında. Diğer hemşireyi çağırdı. O da tatmin edici bir cevap veremeyince, kayıtlara bakabilir miyiz, diye sordum. İkisi de aynı anda sağa sola salladı başını. Hayır, imkânsızdı, yabancıların bir başkasının bilgilerine erişmesi mümkün değildi. Peki ya ismi? Aynı tavır! Pelin miydi? Bilmiyoruz, dediler kurulmuşlar gibi. Garip bir kayıtsızlıkla yüzlerine baktım. Onları bunaklıkla, aptallıkla, duyarsızlıkla ve daha bir sürü şeyle suçlayabilecekken dönüp odama yöneldim. Kapıyı açıp içeri girdim.

Annem hemen toparlandı ve uyandığımdan beri suratında hep asılı olan o endişeli bakışla beni incelerken, “Oğlum, geldin mi?” dedi.

“Anne, bu yirmi sekiz gün içerisinde 4003 numaralı odada kimler kaldı hatırlıyor musun?” diye sordum pat diye. “Hemen yandaki odada.”

“Kimler mi kaldı?” dedi gözlerini kısarak.

“Evet.”

“Bilmem ki,” derken düşünceliydi. “Mide kanaması geçiren bir kadın vardı galiba. Sonra… Ah gelmiyor şimdi aklıma.”

“Nasıl gelmiyor.”

“Oğlum çok kötü durumdaydım ben. Kimseyi görmüyordu gözüm.”

“Biliyorum.”

Bakışlarımız dondu sanki bir süre yüzlerimizde. Ayağa kalktı. Endişeliydi. Beni süzüşünde korku vardı. Sanki bir kez daha önünde yığılıp gitmem kaçınılmazmış gibi. Gidip sarılmam gerekiyordu ona ama gözyaşlarım yuvalarından fışkırmak için an kollarken tutuyordum kendimi.

“Bir kız var mıydı?” dedim inatla. “Kumral bir kız.”

“Hatırlamıyorum oğlum.”

“Araba kazası geçirmiş.”

Şüpheli bakışları her yanıma saplanıyordu küçücük oklar halinde. “Neden soruyorsun? Böyle bir kız mı varmış yan odada? Tanıyor musun onu?”

“Olabilir.”

“Nereden?”

“Bir arkadaşımın arkadaşı. İyileşip çıkmış. O katta kaldığını söyledi.”

Hımlayarak bana baktı annem. Gidip yatağa uzandım. Toparlayamamıştım kendimi daha. On dakika ayakta kalınca titremelere kapılıyordu vücudum.

 

Evde pencerenin önüne yerleşmiş gün batımını izlerken ağabeyim geldi yanıma.  Neredeyse ayaklarının ucuna basacaktı tedirginlikten. Elinde bir kadeh viski tutuyordu. Yutkunarak baktım. O an açılıverdi beynimde bir şeyler. Bara girip bardakları birbiri ardına yuvarladığım o gün geldi aklıma. Alaycı bir gülüş oturuverdi yüzüme.

“Sen içemezsin daha, ilaç kullanıyorsun,” dedi ağabeyim hemen.

“Tuvalete döküyorum ilaçları, hiçbirini içmiyorum.”

“Bu hiç akıllıca değil,” dedi düşünceli bir tavırla. “Kendine dikkat etmen lazım.”

“Hiçbir şey olmayacak,” dedim göz kırparak. “İnan bana.” Kalkıp büfeye gittim. Önce bardağı sonra şişeyi çıkardım. Bardağı doldurup tek yudumda mideme gönderdim. “Geçti her şey,” dedim ağzımı silerken. Kendimi bayağı bir iyi hissetmiştim sıcaklık göğsümden kılcal damarlarıma yürürken. Bardağı bir kez daha silme doldurup koltuğa döndüm. Alacakaranlık binaların arasından sıyrılıp kendini göstermek için çırpınıyordu. Midem bulandı birden. Bir öfke yalımı okşayıp geçti vücudumu ama gülmek geldi içimden.

“İyi misin sen?” dedi ağabeyim.

“İyiyim.”

“Ne zaman çıkacaksın dışarı?”

“Yarın galiba.”

“İyi olur bence de. Evde oturma artık.”

“Hiç niyetim yok zaten.”

İkinci bardağı da gönderdim mideme. Ağzımı silip alkolden yaşarmış gözlerimi kırpıştırarak ilerilere bakmaya devam ettim.

“Ceren’le görüşmesen iyi olur.”

“Nereden çıkardın ki bunu?” derken istediğim yüz ifadesini sağlayabildiğimden emin değildim. Dün konuştuğumuzu öğrenmiş olmalıydı bir şekilde.

“Beni aradı iki-üç kez. Telefonun açık değil mi? Bulmuştur seni de.”

“Öyle,” dedim pes ederek. “Buldu beni.”

“Sakın bir saçmalık yapma Serdar,” dedi ağabeyim. Neredeyse yalvaracaktı.

“Ne zannediyorsun abi?” dedim. Sesim sert çıktığı için pişman olup yumuşattım hemen. “Onun yüzünden mi felç geçirdim?”

Bakmaya devam ediyordu aynı anlayışlı ifadeyle.

“Şu an kendisiyle ilgili hiçbir şey hissetmemem bir yana, o zamanki neden farklıydı. Her şeyi takıyordum. İşi, bu siktiriboktan düzeni, başarısızlığı, kaybettiklerimi. Elim ayağım titriyordu gereksiz yüzlerce korkuyla uğraşmaktan. O tüm bunların üstüne patlattı bombayı. Bom!”

Viskisinden bir yudum aldı ağabeyim. “Sen hiçbir zaman başarısız olmadın. Geri zekâlı gibi konuşma. Kaybettiğin bir şey de yok.”

Baktım ona. Bir gülümseme yayıldı yüzüme çünkü bunu ben de çok iyi biliyordum artık. “Ne zaman söyledi size?” dedim. “Çünkü geldi hastaneye. İlk başta haberiniz yoktu beni aldattığından.”

Dikildi biraz. “Sen nereden biliyorsun ki hastaneye geldiğini?”

“Biliyorum işte.”

Kuşkuyla kısıldı gözleri.

“Ne zaman söyledi?” dedim kelimelerin üstüne iyice bastırarak.

“İki hafta önce. Beni aradı. Bir daha da gelmedi ziyarete. Çok üzgündü.”

“Zavallı!” Koca bir yudum daha yuvarladım.

“Kendisi yüzünden olduğunu düşünüyor.”

“Çok önemsiyor kendisini.”

“Hastaneye geldiğini kim söyledi sana.”

“Tahmin ettim.”

“Demek tahmin ettin.”

Kabardı vücudumda bir şeyler. Çılgın bir kahkaha içimde esip dolaşıp dudaklarımı hafif aralık bulduğu an atladı dışarı. “İyi dinle beni abi,” dedim. “Gördüm her şeyi. Başka bir boyuttaydım. Aylarca yaşadım orada. Bütün bu site yıkılmış olsa da evimiz hâlâ ayaktaydı. Geldim, yukarı çıktım. Kameradaki kaydı seyrettim sonra. Hastaneyi çekmiş biri. Teyzemi, seni, annemi, herkesi gördüm. Bahar elini ovalayıp sakinleştirmeye çalışıyordu Ceren’i.”

Bir an baktı bana ağabeyim. “Öyle bir video niye çekmiş olalım ki o sırada?” diye sordu hâlâ şüphe içinde beni süzerek. “Salakça espriler yapma şimdi.”

Ağabeyimi tanıyordum. Uzatmazdı kendisine saçma gelen şeyleri. Üstelemeye de niyetim yoktu. “Espri falan yapmıyorum,” dedim sadece. İkimiz de sustuk. Dakikalar küstahça akıp giderken elimizdeki bardaklar da boşaldı. Dayanamayıp ekledim sonunda: “Merak etme, konuşmayacağım onunla.”

Kolundaki saate bakıp ayağa kalktı ağabeyim. “Ben kaçayım artık.” Karısının iş yemeğine katılacaklardı. Peşinden gittim. Ayakkabısını giydi. Kapıyı açtı. Asansörün düğmesine bastı. “Rüya gördün muhakkak,” dedi bana bakarak. “Bitkisel yaşamdaydın.”

“Öyle olmalı,” dedim.

Asansör klak sesiyle kata oturdu. Kapısını açtı ağabeyim. Apartmanda yankılandı gıcırtı.

“Keşke her gün oradaki gibi olabilse,” dedim tam içeri adımını atarken. “Gerçekten iyiydi. Sana da öneririm. En azından bir kez ziyaret etmen lazım.” Güldüm.

Dönüp bana baktı o da benzer bir sırıtışla. “Nasıl olsa gideceğiz bir gün. Acelem yok.”

Beni fazla şımartmamak amacıyla yüzündeki tedirgin bakışı ısrarla koruyarak asansörün kapısını kapadı. O aşağı yollanırken ben de içeri yürüdüm bezgin bir tavırla. Selin’le annem o esnada çıktılar odadan. Daha ilkokulda başlamıştı babaannesini bir yere kapatıp dedikodu yapmaya. O sevinç dolu çocuksu coşkusuyla koşup bana dolanıverdi. İçime tatlı bir neşe yürürken onu her görüşümde olduğu gibi yine beyaz atın hayali beliriverdi önümde. Somut ve sarsıcıydı anılarıma demir atmış görüntü. Onurlu bir cilve ve gözlerine çökmüş o karanlık dehşetle yaklaşırken bana sarılıp uçuruma yuvarladığı o dakika. Göz kapaklarım hastane odasına açıldığında bana sarılan Selin’di ama. Orada uyuyordu melek gibi. Belki de rüyasında bana sarıldığını görüyordu. Her gün beni düşünmüş, Bahar’ı canından bezdirerek iki-üç günde bir hastanede annemle kalmayı başarmıştı.

“Gel fıstık,” dedim. “Beni fazla boşladın sen.”

Bacaklarına yapışıp sırtıma attım. Hızla koşup koltuğa savruldum. Kıkırdayıp kıvranıyordu altımda ben her yerini gıdıklayıp boynunu, kulaklarını dişlerken. Bir gençlik dizisi açtık sonra. İki küçük sevgili gibi sarıldık ve derin soluklarla seyretmeye başladık.

 

Akşam salonda gözlerimi araladığımda annemi dikkatli bir şekilde beni izlerken buldum. “Selin nerede?” diye sordum. Gözlerimi ovalayarak dikilmeye çalışıyordum bir yandan. Sanki yanımda yatan huzuru çalmıştı bir hırsız.

“İçeri yatırdım.”

“Beni niye yatırmadın. Güçlü kuvvetli kadınsın. Oda hemen şurada.”

Bir kahkaha atıp hemen ardından ne zamandır sakladığım bazı sırları şak diye ortaya dökecekmişim gibi, “İyisin değil mi oğlum?” dedi usulca.

Günde yirmi kere dillendirdiği bu saçma soruya cevap vermek yerine, “Bir şey fark ettim. Şarkı söylemiyorsun artık,” dedim. “Ses tellerini mi dinlendiriyorsun?”

“Öööf Serdar!” dedi hemen elini bana doğru sallayarak. “Seninle de doğru dürüst konuşulmuyor.”

“Ben ciddiyim,” dedim gerçekten ciddiyet kokan bir bakışla. “Şarkı söylemeni istiyorum.”

“Tamam, tamam, söylerim bir ara,” deyişinde bir cilve vardı.

Mutluluk yürüyüverdi üstüme. Bir süre öylece ekrandaki saçmalığa baktık. “Çay yapmadın mı?” diye sordum sonra.

“Koydum. Demlensin biraz.”

Yine televizyona kaydı bakışlarımız.

“Yarın aşağı ineceğim,” dedim birden. “Sıkıldım evde otur otur.”

Kafasını salladı bana döndürmeden. “İş arkadaşların çok aradılar seni. İstersen onlara da bir uğra.”

“Bakarım.”

“Ne zaman başlayacağını düşündün mü işe?”

“Hayır.”

Annem ayağa kalktı. “Neyse, koyayım artık şu çayları.”

 

 

15

 

Karanlığın içinde ışıklara kapılmış dönüyor görüntüler. Bir anlamları yok. Korku eşlik ediyor onlara. Kalbimin vuruşları, tuvalete düşen sinir bozucu damla seslerine karışıyor. Mutfakta bir kapak yere çarpıp tıngırdıyor. “Amca!” diye bağırıp kapıya vuruyor Selin. Kesintisiz uğultu geliyor apartman boşluğuna açılan mazgaldan.

Açıyorum gözlerimi…

Duruyorum orada pijamalarımla. Dağınık saçlarımın altında traşlı cildim ışıl ışıl parlıyor. Kıvrılıyor dudaklarım. Uzatıyorum elimi. Ayna sanki olmaması gereken bir yerde duruyor. Kayıyor parmağım yüzeyde belli belirsiz.

Bir daha bağırıyor Selin. “Amca. Hadi çık artık.”

“Dur bebek, geliyorum,” diye sesleniyorum.

Kapatıyorum yine gözlerimi. Dördüncü kez. Sonra birden değiştiriyorum kararımı. Aynaya bakmadan dönüp kapıyı açıyor, dışarı atıyorum kendimi…

 

Deniz yosun yeşiline bürünmüş. Koridora atılmış incecik bir kilim gibi Marmara’ya doğru uzanıyor. Köpüklü küçücük dalgalar dingin bir dansın figürlerini andırıyor. Çirkin bakışlarıyla üstüme eğilmiş beni izliyor beton binalar. Tophane-i Amire hemen sağ altımda. Kulenin önünde uzanan bereketli tarlanın uç sınırında olmalıyım. Çok değil, bundan on gün önce burada el ele tutuşup karşı yakanın yeşilliklere teslim olmuş sırtlarına bakmıştık Pelin’le. Sokağın girişindeki döküntü tahta konak ayaktaydı bir tek. Kurt arkamızda neşeyle havlıyordu. Ağaçların kulakları aklımda dönen sesleri yakalamaya çalışıyordu. İnsanlarla dolu sokaklar yalnızlığa batmış şimdi. Kimse kimseyi dinlemiyor, görmüyor. Çirkinlik zehirli bir yosun gibi dolanmış her yere. Bu şehirde yaşayanların odaklanma becerisini geliştirmekten başka bir şansları yok. Binlerce dandik şey arasından bir tane dişe dokunanı gözlerine kestirip diğerlerini görmezden gelecek, eve gidip televizyonu açacak, o boktan programları bedavaya seyredebildikleri için ne kadar talihli olduklarını düşünecekler. Her gün iş adı verilen modern hapishanelere doluşup nefret ettikleri şeyleri yaptıkları için kendilerine para verilmesini bekleyecekler. Akşamları barlara akacak, iki saat dağıtabildikleri, yılda on beş gün tatile çıkabildikleri için özgür olacaklar. Bir de reklamlar öyle söylediği için tabii. Kıçımın özgür insanları! Tüketimden başka bir şey düşünmeyen doyumsuz partnerler bulup onlara bir pasta gibi görünen tek dilimlik hayatı paylaşmaya çalışacaklar. Kişisel gelişim kitaplarından, sistem suratlarına tükürdüğünde nasıl sırıtmaları gerektiğini öğrenecekler. Dünyanın yok oluşunu görmezden gelmek güçlü kişiliğin en önemli şartlarından biri olacak. Çocuklarının önüne güzelliğin ve hayallerin cafcaflı resimlerini koyup on iki yaşına geldiklerinde rant sisteminin çukuruna sallayıverecek ve onları canları kadar sevdikleri için yapacaklar bunu. Saçma sapan bir tiyatro oyununda piyon olmanın huzuruyla arada bir kontrollü çılgınlıklar yapmalarına izin verildiği için çok ama çok mutlu olacaklar. Medyaya mal olmuş kişiler tarafından söylenen her şeye inanacak, tam tersi söylendiğinde yine inanacaklar. Korkaklıklarını gizlemek için şekilde şekle girecek, zayıflıklarını saklamak için başkalarına saldıracaklar.

Bunalımın sonuna kadar gelip durdum. Panik atağın artık yanıma uğramadığından emin olmak için daha ne kadar pislik yumurtlamalıydım? Sinirli bir gülüşle bağırdım aşağı doğru: “Tek istediğim biraz huzur!” Bir kahkaha patlattım delice. “Siktiriboktan dünyanız sizin olsun!”

Ellerimi cebime sokup hızlı hızlı yürümeye başladım sonra, az önce bağıran ben değilmişim gibi. Aklıma Tricky’den Makes Me Wanna Die oturuverdi hemen. “Burada gölgelerden başka bir şey yok,” diye mırıldandım sinir içinde. “Her yerdeler.” Firuzağa’nın ve Taksim Acil’in önünden geçip ara sokaklara dalarak kendimi Beyoğlu’nun nezih magandaları arasına atmamın ve bir an önce bira dolu Arjantin bardağıma kavuşmamın zamanı gelmişti. Bir dükkândan hızar gürültüsü akıyordu dışarı. Bu bölge hep ıssız olurdu. Bir tarafta Deniz İşletmeleri’nin beyaz binaları altından dimdik denize akan bir yokuş, diğer tarafta yedi-sekiz kata kadar uzanan beton duvarlar. Garip bir şekilsizliğin içinde oturup güzelliği örselenmiş şu manzarayı seyretmek ne de hoş bir duygu! Bunu hak etmek için nelere eyvallah demek zorunda kaldı kim bilir zavallıcıklar! Yankı yüzünden adımlarım geride kalıyordu sanki. Alaycılık havamı yerine getirmişti. O an belli belirsiz bir kıs kıs sesi ulaştı kulağıma. Sadece onunla kalmadı. Genizden gelen böğürtülerle koşturan bir köpeğin yere vuran küçük adımları geldi peşi sıra. Döndüm hemen. Ellerimi montumdan çıkarmamayı başararak baktım. Sokak köpeği falan değil bir Rottweiler’dı dişleri dışarıda bana yaklaşan. Başını bir sağa bir sola sallıyor, tehdit edici bir şekilde kıvırıyordu vücudunu. Arkasında, garajdan bozma bir atölyenin açık kapısından on yedi-on sekiz yaşlarında iki piçin pis pis sırıttığını görebiliyordum artık. O an donuma dolduracak bir biçimde, bir elim önde, ağzımdan mantıksız kelimeler saçarak gerilememi, kendilerine yalvararak bakmamı bekledikleri açıktı. Tricky gitmiş yerine Asau Deven’in yaylıları yerleşmişti. Gözlerim aşağı inip köpeğinkilerle buluştu. Kasları yay gibi gergin, cildi parlak bir karaydı. Sahiplerini iyice bir memnun etme gayretiyle hırlamasının dozajını arttırmıştı. İçimdeki boşluk büyümüş onu da kapsayarak uzayıp gidiyordu. Gülleyi andıran bedenini hissedebiliyordum. Bakışlarım tekrar pis sakallı, jöleli saçlı delikanlılara döndü. Hâlâ aynı gülüşü korumaya çalışmaları benim de dudaklarımı kıvırdı. Fakat yavaşça aşağı iniyordu başları, köpeklerinin halini anlama çabasıyla alınları buruşurken. Ağır ağır geriye çekiliyor ve hırlamıyordu artık zavallı. Korkulu gözlerle sinmiş, karnı yere iyice yaklaşmıştı. Sonra birden fırlayıp kaçtı. O kadar hızlı gidiyordu ki inleyerek, elli metre ilerideki yokuş sokağa sapıp yok olması beş saniye bile sürmedi. Yavaşça döndü başım. Gözlerim gençlerle buluştu. Sırıtmayı bırakmışlardı artık. Kafalarındaki soru işaretleriyle baş etmeye çalıştıkları sarkmış dudaklarından belli olabiliyordu. Dönüp sakin bir tavırla ilerledim ana caddeye doğru…

 

Asmalımescit’te daha akış başlamamıştı. Mart için hiç de fena sayılmazdı hava. Fırsat bu fırsat dışarıya çökmüştü bazı gençler. Ben de kıçımı duvar kenarında bir sandalyeye oturtmuş, montuma iyice gömülmüş, önümdeki biranın beyaz köpükleri üstünden sokağın uzamına bakıyordum. Buradaki eski apartmanların, katların bazılarından fırlayan ağaçlar hariç, nasılsa öyle kaldıklarını hatırlıyordum diğer tarafta. Küf ve nem kokusu büyük bir yalnızlıkla birleşip beni uzakta tutmuştu o zamanlar. Şehrin belirli yerlerinin garip bir melankoliyle özdeşleştiğini kavramıştım. İçine adım attığınız an yapışıp benliğinizi bir çekişte midesine indiriveriyordu. Şehrin gürültü dolu acelesi içinde bu duyguları küçümseyip tuzağa saf bir şekilde adımlarımızı atıyorduk. Biranın üstünde dönen sıkıntı girdaplarını bir tek ben görebiliyordum şimdi. Alabiliyordum artık görünenin altında yatan şeylerin kokusunu. Kalkıp gitmem bir şeyi değiştirmeyecekti. Kasvetli ya da değil. Depresyonun bir önemi kalmamıştı benim için. Mideme bir yudum daha bira yollayıp ölümle bir alakası olup olmadığını düşünmeye giriştim yaşadıklarımın. Zamanı geldiğinde oraya mı geçecektim? Kendi kulesinde yalnızlığının kralı olarak daha önce gördüğü her şeye hâkim olmak mıydı yazgının insana sunduğu hediye? Bu dünyada nasıl bir kapasiteye ulaştıysa, orada onu kurma şansı mı verilecekti insanlara? Peki Pelin kimdi? Onu da ben mi yaratmıştım? Gölgeler? Belki benim yansımalarımdan başka bir şey değildi onlar da. Kurt geri gelmişti. Annem de yaşamımda yerini alacaktı büyük bir olasılıkla. Ben tek bir kayba takılmasam, yarattığım sevgiliyi bilinçaltımın dehşetinden kurtarıp geri kazanmak yerine intihar etme yolunu seçmesem…

Susturdum beynimi. Barın iç bölümünden Kasabian’ın Fast Fuse şarkısı ulaştı kulaklarıma. Başım hareketlendi eğlenceye aç bir kukla gibi. Titreşimi hissettim önce. Sonra horoz sesini. Telefonumu dışarı çıkarıp ekranına baktım. Mahmut! Ajansta kreatif direktör. Açtım kulağıma götürürken. Alo bile demek gelmedi içimden.

Biraz bekleyip soru dolu bir tonla adımı söyledi: “Serdar!”

“Evet.”

“Ne yapıyorsun? İyileştin mi biraz?”

“Bir şeyim yok.”

“Gelsene oğlum artık, çok özledik seni. İş başı yapman için söylemiyorum, yanlış anlama.” Güldü arsızca. “İstediğin kadar dinlen yani.”

“Sen de yanlış anlama ama gelmeye hiç niyetim yok,” dedim hemen. Yanında olmasam da başka espriler peşindeyken ağzı açık öylece kalakaldığını görebiliyordum.

Güldü şaka yapmışım gibi. Kuşkuluydu ama tonu.

“Hiç haz etmiyorum senden,” diye devam ettim sözlerime, rahatlamasına izin vermeden. “O yavşak suratına tahammül edebileceğimi zannetmiyorum artık. Yine, yanlış anlama ama.”

Bir süre sadece soluk almakla yetindi. “Yeni hastalıktan çıktın oğlum, anlıyorum seni,” dedi sonra acayip sıkkın bir ifadeyle. “Tamam. Ben yanlış zamanda aradım galiba. Ne de olsa çok zor günler geçirdin.”

“Senin gibi bir piçin yapay anlayışlılık numaralarına ihtiyacım yok. Bir daha beni ararsan oraya gelip ağzını burnunu kırarım. Açıkça söylüyorum bunu. Arama beni.”

“Bu kadarı biraz fazla değil mi Serdar… Ne yaptım ki ben sana? Seni sevdiğim için…”

“Oradaki diğer götler için de geçerli bu. Bir tek Serkan’ı hariç tutuyorum. Hayatında bir kez bir işe yara, söylediklerimi diğerlerine de ilet. Beni de bir daha aramayın sakın.”

Kapadım telefonu o bir şey daha yumurtlayamadan. Hızlı, net ve keskin bir tarzda konuşmuştum. Ellerimi yavaşça masaya yerleştirirken öfkenin vücudumdan ayaklarıma doğru akıp betona geçtiğini hissettim. Çevremdeki gençlerin bana bakmayı bırakması için tek tek hepsini iş üstünde enselemek zorunda kaldım. Sonunda sakin bir şekilde önüme döndüğümde ve elim bardağın sapını yakaladığında şaşkınlık içinde biramın bittiğini gördüm. Bir tane daha istedim alenen beni göz hapsine almış garsona el edip. Cebimden not defterimi çıkardım sonra. Yavaşça üstüne eğilip parmaklarımın arasında kalemi çevirmeye başladım. Bira bardağı masaya çarpıp tok bir ses bıraktı geride. Kafamı kaldırmadım. Teşekkür de etmedim. Tarih atmıştım sayfanın üstüne. 28 Ocak. Altında yapılacaklar listem uzanıyordu. Chikung’a başla, Oymanya projesini geliştir, çıkma yıldönümüne beş gün kaldı, Fransızca kursu için araştırmaları hızlandır türünden bir sürü not. Bir sonraki sayfa, kendi işimi kurmak için ortaya döktüğüm fikirlere ayrılmıştı. Tek tek hepsini ezbere bilsem de bir daha okumaktan alamadım kendimi. Peşinden gelen üç sayfa, bloğumda girişeceğim bir sürü konuda, canlarına ot tıkayacağım bir yürü yavşak hakkında gazetelerden topladığım bilgi kırıntılarıyla kaplıydı. Acele bir şekilde çiziktirdiğim 29 Ocak tarihinin altındaki elimde öfkeden başka bir şey kalmadı cümlesi yazdığım son şeydi. Bastırmaktan diğer sayfalara da izi çıkan koca bir çarpı vardı altında. Gülerek biraya yapıştım. Birazını yere dökerek aceleyle iki-üç yudumu mideme yollayıp kaldırdım kafamı. Bitkisel hayata girmeden önce bir ortaokul öğrencisinin kafa yapısına sahiptim demek. Bana doğru gelen kızı yanımdan geçene kadar izledim kafamı peşinden çevirmemeye çalışarak. Saatime baktım sonra. Az kalmıştı. Tekrar yola çevirdim bakışlarımı. Ardından yukarıya. Bir balkondan sarkan çiçeklere takıldım. Kafamı tekrar aşağı indirdiğimde ise biramın bittiğini gördüm bir kez daha şaşkınlık içinde. Masanın tahtasına takıldı sonra gözlerim. Oyukları, çizikleri, tomruk halkalarını inceledim sabırla. Konsantrasyona gömülmüşken birden bir karafatma çıktı diğer taraftan. İrkildim. Bulanıverdi midem. Beni görmesine rağmen üstüme doğru gelmeye devam edince şaşırdım. Elimi öne doğru uzattım bir fiske yapıştırıp bu orospu çocuğunu aşağı sallamak için. O sırada bir başkası belirdi masanın bitim yerinde. Sonra bir tane daha. Çok hızlı gelişmişti her şey. Ayağa fırladım telaşla. Bardağı tutup elime aldım devrilmesini engellemek için. Yandaki masaların tepkisini ölçmek üzere döndüm ardından ve kimseyi bulamadım orada. Tüylerim havaya kalktı hemen. Sadece müşterilerin yok olması değildi sorun. Masaların tahtaları çürümüş, duvarların boyası aşağı inmiş, bazı yerlerde kocaman delikler açılmıştı. Işığı kesti bir şeyler o sırada. Küflü nem kokusu soluk almamı zorlaştırırken dehşet içinde döndüm ve patlamış borulardan fışkıran sulara teslim olmuş, yıkık dökük bir sokakla karşı karşıya kaldım. Müthiş bir korku kara bir yılan gibi çörekleniverdi mideme. Sandalyeye yapıştı elim ve çürümüş yaş tahta dökülüp ufalandı parmaklarımın arasında. O an hissettim tehlikeyi ve kendimi panik içinde geriye attım. Masanın düştüğünü duydum. Derinlerden gelen bir çığlık yankılandı havada. Böylece gördüm onu orada. Kasıldı tüm vücudum. Yukarıdan bir anda inivermiş, karşımda genişleyip sokağı neredeyse boydan boya kesmişti. Gölgeydi bu. Nefes alıyormuşçasına büyüyüp küçülürken siyahın tonları iç içe geçiyor, tehditkâr bir havada yaklaşıyordu yavaşça. Bağırdım ağzımdan köpükler saçarak. “Geri dur! Seni lanet olası!” Ve büyük bir öfkeyle salladım elimdeki bardağı. Yok oldu birden gölge ortadan. Bardak masaların arasında kalan dar yolun hemen üstünden uçup karşıdan gelen iki tipin başlarını sıyırarak geçti. Tuzla buz olup sokağı teröre sevk ederken ben çoktan dengemi kaybetmiştim. Yan masaya yuvarlanışımı engelleyemiyordum. Bir yerlere tutunmaya çalışırken iki elin beni tutup öfkeyle ittirdiğini duyumsadım. Bir başka bardak daha yerde patladı. Bira damlacıkları saçıldı etrafa. Yan masadan bir küfür savurdu tipin biri.

Zar zor toparlanıp ayakta durmayı başardım. Terden donuma kadar ıslanmıştım. Soluk soluğa, utanç içinde çevreme baktım. Sonra sandalyeme çöktüm. İki herifin yanıma yaklaştığını gördüm. Balıkgözü bir merceğin arkasından görüyordum sanki her şeyi. Avuçları önde hesap sorduklarını, sorularla dolu öfkelerini denetleyemediklerini anlayabiliyor ama duymuyordum onları. Garson araya girdi o esnada. Tipleri yatıştırmaya çalışıyor, benim hakkımda bir şeyler anlatıyordu. Tir tir titriyordum ben. Cüzdanımı dışarı çıkarmakta bayağı bir zorlandım. Masaya bir yirmilik atıp, not, defterime sıkıca yapışmış, yarım ağız bir özür dileyerek hızla uzaklaştım oradan. Köşeyi döner dönmez yere, dizlerimin üstüne yuvarlandım ama kalktım hemen. Yürüdükçe kendimi toparladığımı algıladım sonra. İnsan kalabalığından bir denizin içine düşmüştüm. Çevreye baktım ve Galatasaray’a yaklaştığımı gördüm. Bir kilometreye yakın bir yol kayıplara karışmıştı. Telefonumu çıkardım hemen. Tuşladım. Beklerken, yanımdan geçen tiplerin göz ucuyla beni kestiklerini fark ettim. Perişan görünüyor olmalıydım. Belki de düz yürüyemiyordum. Anlayamıyordum neler olduğunu. Halüsinasyon görmemiştim daha önce hiç. Deliriyor muydum şimdi de? Bir ses geldi kulağıma. Adımı duyabiliyordum. Küçücük fısıltılar. Elime baktım. “Hassiktir!” dedim salaklığıma şaşarak. Az önce telefon ettiğimi unutmuş, yürümeye devam ediyordum. Kulağıma götürdüm telefonu. “Alo,” derken sesimin titremesine engel olamadım.

“Geliyorum, az kaldı,” dedi o.

“Baksana, bir sorun oldu. Görmek istemediğim bir tiple karşılaştım. Nevizade’ye gidiyorum. Kaos’ta buluşsak olur mu?”

“Olur tabii, ben de o taraftan geleceğim zaten,” deyip duraksadı. “İyi misin sen?”

“Biliyor musun, bu sorudan gerçekten nefret ediyorum,” dedim. “Görüşürüz.”

Kapadım telefonu ve yürüdükçe açıldığımdan, zihnimin her an biraz daha berraklaştığından iyice emin olduğumda, yolu biraz uzatmaya karar verdim.

 

Votkayı bir dikişte bitirip sildim ağzımı. Bir tane daha getir dedim Ali’ye. Bana düşünceli bir şekilde bakıp kafasını salladıktan sonra uzaklaştı. Telefon çaldı o sırada. Ekrana bakıp hiç düşünmeden kapat tuşuna bastım. Kısa mesaj bölümünü açıp, “İyiyim, çok iyiyim, kimse benden daha iyi olamaz, kesinlikle, her geçen saat daha da iyi olacağıma inanıyorum,” yazarak anneme gönderdim. Komik olan, bu kelimeleri tuşlarken, az önce deliliğin kuyusuna düşüp çıkmış bir bedbaht olmamdı. Ama şaşılacak derecede iyi hissediyordum o an kendimi. Her deli böyleydi belki de…

Barı hızlıca gözden geçirdim. Her şey bıraktığım gibiydi. Oraya sığındığım o gün nasılsa öyle. Adil, dil çıkaran oğlunun fotoğrafı önünde oturabildiği için ne kadar şanslı olduğunun farkında değildi. Şarkıları düzenliyordu yüzündeki cool ifadeyi hiç bozmadan. Serap bankoyu silip parlatmaktan büyük bir zevk alıyormuş gibi sırıtıyordu devamlı. Sorularını hızla ağızlarına tıkmış olmam iki tarafı da rahatlatmıştı. Ali’nin espri yapıp yapmama ikileminde kıvrandığını fark etsem de onu bu yaman çelişkiden kurtarabilecek bir ruh haline sahip değildim o esnada. Belki ikinci votkadan sonra.

Karşı duvara takıldı gözüm. ELBET BİR GÜN GİDECEKLER falan yazmıyordu artık. Önüne bir gölge oturdu ansızın. İçeri düşen ışık bölündü. Ceren adımını attı eşikten. Koyu kumral saçlarından parıltılar saçarken dizlerinin bir karış üstüne gelen dar eteğinin altında o muhteşem bacaklarını bir silah gibi kullanarak yürüdü. Sevimli bir gülüş oturtmuştu yüzüne. Küçücük, biçimli kedi dudaklarını oynattı ve “Merhaba,” lafı çıktı oralarda bir yerden. Sırayla barın her çalışanına neşe dolu bir selam gönderip yanıma geldi. Boynuma sarılıp yanağıma sevgi dolu bir öpücük kondurarak karşıma oturdu. Canlı, enerjik, ışıl ışıldı. Yıllarca ayrı ülkelerde kalmış, en sonunda birbirine kavuşmuş iki süper arkadaştan birini oynamak hoşuna gidiyor gibiydi o an.

“Eee… Nasılsın bakalım?” dedi. “Çok iyi gördüm seni… Gerçekten.”

Votka önüme kondu. Elim bardağı yavaşça çevirmeye başladı. Zangırdamıyordu artık. Salakça bir anı gibi geliyordu yirmi dakika önce yaşadıklarım. Adil, The Black Heart Procession’dan All My Steps’i verdi kolonlara. Yüzümün buruşmasını engelleyemedim. Az önce aklımdan geçiyordu bu parça. Kaşlarım çatıldı. Bu şarkının onda olması çok garipti. Bruce Springsteen dallamasının hemen ardından ne alaka böyle bir seçim yaptığını çok merak ediyordum doğrusu. Tedirginlik midemde rahatsız edici kıpırtılarla dolaşıyordu bir süredir. Şimdiyse bir somun ekmeği susuz yutuvermiştim sanki.

“Cevap vermeyecek misin?” dedi Ceren.

“Benimle ne konuşmak istiyorsun Ceren?” dedim gözlerimi onunkilere dikerek. Şarkı geri plana kaçıverdi. Gece boyunca birkaç kez aklımda dönen konuşma sonunda başlamıştı.

“Ne mi konuşmak istiyorum?” Baktı anlamlı ve müşfik. “Özledim seni. Konuşacak çok şeyimiz var ayrıca.”

“Erkek arkadaşın ne diyecek bu duruma peki?”

“Saçmalama, erkek arkadaşım falan yok!” Ali’ye döndü bir an için. “Bir bira,” dedi eliyle bardağın büyüklüğünü tarif ederek.

“Oyun oynayacak halim yok Ceren,” dedim votkadan büyük bir yudum alarak. “Lafı da fazla uzatmayacağım. Şimdi beni iyi dinle…” Bana baktı, yüzünde morluk lale gibi açarken. “Seninle hiçbir alakası yok komaya girmemin. Üzülmene, kendine dert edinmene falan gerek yok. Benim için bir şey ifade etmiyorsun artık. Arkadaş olmak için de fazla vasatsın. O yüzden görüşmemiz anlamsız. Ben votkamı, sen biranı içersin, sonra ikimiz de kendi yolumuza gideriz. Sanki hiç tanışmamışız gibi.”

Kuruyan boğazımı ıslatmak amacıyla yutkunurken onun dudakları büzüştü. Saçını geriye atıp Ali’nin bir saniye önce önüne bıraktığı biraya baktı bir süre. Suratlarımızdaki nemrutluğu görüp yine şaka yapamadan uzaklaşmak zorunda kalmıştı zavallı Ali.

“Niye buluşmayı kabul ettin o zaman?”

“Bunları yüzüne söylemek için.”

Yine biraya dikti gözlerini. Sanki içki değil de bir manzara vardı karşısında. “Benden intikam almak istemeni anlıyorum,” dedi kafasını sallayarak.

“Ne kadar anlayışlısın.”

Yaşarmış gözleri buldu beni. Kıpkırmızı olmuştu birden suratı. “Seni seviyorum Serdar. Bir hata yaptım. Çok ama çok salakça bir şeydi. Sen de biliyorsun. Böyle olmasına izin veremem, kabul edemem bunu. Hâlâ bir şansımız olmalı…”

“Sorun bu değil,” diyerek kestim sözünü. “Gerçekten. Eskiden olsa seni affedebilirdim belki. Ama şimdi durum farklı.”

“Nasıl farklı?” derken çatladı sesi.

“Hiçbir şey hissetmiyorum senin hakkında.”

“Olamaz, yalan söylüyorsun.”

Kafamı salladım sağa sola. Bir şey demek yerine votka içmeyi tercih ettim.

“Daha bir ay önce beraberdik. Âşıktık birbirimize…”

“Biranı iç artık, yapacak işlerim var daha.”

Koluma yapıştı. “Doğan’la hiçbir zaman sevgili olmadım ben. Senden önce de buluşurduk ara sıra. Aptalca bir alışkanlıktı. Hiçbir şey ifade etmiyor benim için. Lütfen inan. Seni çok seviyorum.”

Eğilip gözlerimin içine baktı. Ağlamasına ramak kalmıştı. Çenesinin titrediğini fark edebiliyordum. “Ben seni sevmiyorum,” dedim yüzümdeki o buz gibi bakışı koruyarak.

“Seviyorsun,” dedi küçük bir kız gibi ayaklarını yere vurarak. “Seviyorsun işte.”

“Hayır,” dedim. “Sevmiyorum. Sana bakınca hiçbir şey uyanmıyor içimde. O kadar uzaksın ki. Tanıştığımızdan bile emin değilim.”

Arkasına yaslanıp delirmişim gibi baktı yüzüme. “Ne oldu sana böyle?” dedi sonra. Hafif hırçınlaştığı belli oluyordu. Beğenilmemek, ilgilenilmemek onun için katlanılamayacak kadar kötü bir cezaydı.

“Akıllanmışımdır belki,” dedim.

“Öyle mi?”

“Belki de güzelliğin hiçbir anlama gelmediği dank etmiştir kafama.” Bir dikişte bitirdim bardağı.

“Başka?”

“Belki de görüşmediğimiz şu kısacık zaman zarfında doyumsuzluk virüsünü hissetme yeteneğini geliştirmişimdir. Onu taşıyanları kendimden uzak tutmaktan başka bir amacım yoktur artık bu yaşamda.”

Masaya tokadını indirip bana baktı güzelliğini kıvılcım kıvılcım etrafa saçarak. “Bana bunu yapmaya hakkın yok Serdar. Bir hata yaptım, kabul ediyorum. Domuzun tekiydim. Ama akıllandım. Çok mutlu olacağımızı sen de biliyorsun.” Yumuşadı birden. Işıldadı yanakları. Yalvarırcasına bir bakışla kaşlarını kaldırırken elimi tutup sıktı. Sıcaklık yürüdü bedenime. “Hadi yapma. Lütfen.”

“Anlamıyorsun,” dedim elimi çekip kurtararak. “Sana bakınca hiçbir şey hissetmiyorum artık. Bir yabancısın benim için.” Kalktım ayağa. Burnumu kaşırken kafasında yüzlerce olasılığı çevirip duran kafası karışmış kıza diktim gözlerimi. Saçlarımı elimle geriye attım. “Kızmıyorum sana,” dedim ardından. “Üzülme sakın. Her şey nasıl olması gerekiyorsa öyle oldu.” Güldüm. “Hesabı ödersin artık. Bir önceki buluşmada ben ısmarlamıştım.”

İskemleyi yana ittirip döndüm hızla. Çıkışa doğru giderken, “Serdar!” diye bağırdığını duydum arkamdan. Sokağa çıkar çıkmaz sert hava yüzüme çarpıp hararetimi göğsüme doğru bastırdı. Ellerimi montumun ceplerine sokup hızlandım. Sokak genişledi birden. Derin bir nefes çekti sanki apartmanlardan oluşan blok içine. Arasından geçip gittim insandan tarlanın. Alacakaranlık, siyah bir kepengi aşağı doğru çekiyordu uykulu. Ne heyecan vardı üstümde ne pişmanlık ne acı. Yürüdükçe açılıyordum yine. Geçmişe doğru atıyordum sanki adımlarımı. Gençliğimin arınmış dönemlerine doğru gidiyordum. İnsanlar çekiliyorlardı önümden saygıyla.

Yapıştı birden bir el koluma. Ceren çekip döndürdü beni kendisine. “Böyle çekip gidemezsin!” diye bağırdı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu bir yandan. İlk defa görüyordum onu bu halde. Gururlu, kendini beğenmiş havası dağılıp gitmişti. “Seni seviyorum!”

Yaklaştım biraz. Omuzlarından tuttum onu. Anlam oluşturmaya çalışmadan doğruca gözlerinin içine baktım. Sonra var gücümle ittim onu. Şaşkın, gözleri kocaman açık, savrulup gitti ve düştü sırtüstü. Ayakları havaya kalktı. Döndü. Sürüklendi sonra. Rüzgârın önüne katıp götürdüğü bir yaprak gibi uzaklaştı. Bir başka kıza çarpıp yuvarladıktan sonra sağ tarafına doğru çevrildi vücudu. Bir-iki kez daha döndü yerde. Havalandı sonra. Bıraktım o sırada onu. Kıçının üstüne oturup karman çorman saçlarının altında delirmenin eşiğine gelmiş gözlerle bana baktı. Kukla gibi yanlara açılmıştı bacakları…

Döndüm hemen arkamı. Yürüdüm gittim. Açıldı yine insanlar önümden saygıyla…

 

Taksim Meydanı’nda, metro girişinin hemen önünde, yavaşça eksenimde dönerken gökyüzünde çığlık çığlığa bağrışan martılara baktım. Ayaklarımla yeri yokladım hafif hafif kımıldatarak. Hiçbir şey hissetmedim. Rüzgâr yüzüme vuruyordu soğuk. Çiseleyen yağmur küçük, ıslak damlalar bırakıyordu tenimde. Diğer dünya açılmamakta direniyordu benliğime. Çınar ağacının köklerinin üstünden geçen otobüsler uçuruma düşmeden durağa giriyorlar, oraya kümelenmiş insancıklarla çevreleniyorlardı hızla.

Gümüşsuyu’ndan aşağı doğru inerken telefonum çaldı. Annemdi yine. Açtım bu sefer.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu şüpheli bir ses tonuyla.

“Yürüyorum,” dedim.

“Nerede?”

“Taksim’de.”

“Eve gelsene artık. Sarma yaptım. Teyzen de burada bak.”

“Arkadaşlarla buluşup içeceğiz biraz.”

“Güçsüzsün daha,” dedi hoş bir tonda. “İlk gün fazla zorlamasan.”

“Zorlamıyorum,” dedim. “Kendimi kötü hissedersem atlar taksiye gelirim hemen.”

Hımladı bir. “Tamam oğlum,” dedi sonra içini çekerek.

“Sen beni düşünme,” dedim. “Kendimi çok iyi hissediyorum.”

Tatlı bir kahkaha patlattı. “İyi misin diye sormamaya o kadar özen gösterdim, sen kendin cevap verdin bak.”

Güldüm ben de. “Öyle oldu, doğru. Çok geç kalmam. Teyzeme söyle, bu akşam bizde kalsın. Kahve içelim beraber. Bir fala ihtiyacım var.”

“Tamam söylerim.”

Kapadım telefonu. Yolların kayıp gittiğini gördüm ayaklarımın altından. Ne görsem ne yaşasam yapay bir şekilde arkamda kalıyordu. Sanki anlamını yitirmişti her şey. Elektrik direklerinden aşağı damla damla düşüyordu ışıklar. Duraklardaki insanlar üstlerine kurum gibi yapışmış gölgeleri evlerine taşıdıklarından habersizlerdi. Enerji içimde delirmiş bir attan farksız, dörtnala koşturuyordu. Çılgınca bir hıza ulaşmıştım. Boğazın ümüğüne çökmüş karanlığa doğru iniyordum tam gaz. Yokuş birden arkama geçti. Stat yanımdan koşturup gitti Taksim’e doğru. Dolmabahçe’nin pürüzlü duvarları beni pışpışlayarak sevecen bir tavırla ileriye ittirdi. Umudun yanımda yürüdüğünün, her geçen saniye daha da keyiflendiğinin farkındaydım. İnanıyordum her şeyin bir şekilde düzeleceğine ve bu bile insanın ileriye bir adım atması için oldukça geçerli bir sebepti. Sonra da diğeri geliyordu nasıl olsa…

 

Işıklar karanlıkla hastalıklı bir ilişki yaşıyordu. Birbirlerini delice severken kavga etmeden duramıyor gibilerdi. Ayakkabılarımın sesi kulağıma ulaşmıyordu artık. Geriye sadece soluklarım ve kalbim kalmıştı. Neonlar rahatsız edici renklerini kusuyorlardı üstüme. Kapının eşiğinde kararsız ve korkak dikildim. Görevli herif yüzümdeki ürkekliğe bir anlam yüklemeye çalışırken müzik sarılıp beni içeri buyur etti. Girdim. Kalabalıktı. Ayakta, yüksek yuvarlak masalara ellerini kollarını dayamış çevreye bakınıyor, müziğe uysun uymasın kafasını sallıyordu bir sürü tip. Aralarından ilerlerken denizanası sürüsünün içine girmiş bir kefal gibi hissettim kendimi. Kesildi birden şarkı, Led Zeppelin’den Whole Lotta Love. Başlar durdu. Dönüp dj kabinine baktı herkes. Ben yürümeye devam ettim. Sessizlik muhabbetleri bıçak gibi kesmiş, sifondan akan biranın köpüklü sesi ortamı ele geçirmişti. O an başladı Julian Plenti’den No Chance Survival. Durdum hemen. Tüylerim ayakta, dj’i görmeye çalıştım. Uzun saçlı, rockçı tayfasından vasat bir tiki buldum karşımda. Yolda mırıldandığım melodinin barı ele geçirmesiyle sanki orası birden bana ait olmuş, ben ev sahibine, kalabalık da misafire dönüşmüştü. Kendime bir yol açarak sola doğru kıvrıldım. Camekân bölüme yaklaştım. Ve o an gördüm onu. Bir herif, kahkahasını şaklattığı elleriyle süsleyerek kendini geriye atınca kayboldu ve ben bir hayali kaybetmemek için hemen sola kaydım. Oradaydı. Gerçekti! Alnım terle kaplanmış, boğazım kuruyuvermişti anında. Bir kız, üç erkeğin yanında dalıp gitmiş, barın oralarda bir yerlere bakıyordu. İlerlerken bir şeyler düşünmeye çalıştım ama başaramadım. Bulmuştum onu! Dalga dalga saçlarından, bembeyaz yüzünden yayılan güzelliğin anaforuna kapılmış halde yürüyüp karşısında durdum. Üzgün müydü? Yoksa düşünceli mi? Bir saniye, iki saniye, üç saniye. Kafasını kaldırıp bana bakmasıyla kasılması ve kendisini geriye atması bir oldu. Bembeyaz kesildi yüzü. Toparlanmaya çalışırken sağ elini sevgilisinin elinden kurtarmaya çalışması komikti. Sıkı tutuyordu delikanlı, bırakmadı. Bana bakıyordu artık o da.

“Merhaba,” dedim Pelin’den başka herkes netliğini yitirip görüş alanımın dışında kalırken. Gülmeye çalışıyordum ama kasları üzerindeki denetimini yitirmiş, bıyıkları kesilmiş bir kediden farksızdım.

“Merhaba,” deyişinde kuşku, inanmazlık, korku, sevinç ve kim bilir daha neler vardı. Körük gibi kalkıp iniyordu artık göğsü. Onunla karşılaştığımız ilk gün giydiğine benzer bir elbise vardı üstünde. Yeşildi bu sefer. Beyaz hırkasının düğmeleri göğüslerinin hemen üstünden kavuşup incecik belini sarmaya yollanıyordu. En az diğer boyutta olduğu kadar güzel görünüyordu. Çenesinden boynunun sağ tarafına uzanan derin dikiş izlerine takıldı bir süre bakışlarım. Ardından pürüzsüz tenini izleyerek yine yukarı çıktı. İçtiği şarap tatlı dolgun dudaklarını kızartmıştı. Arkadaşları kendilerini bir masa tenisi maçında en ön sırada bulmuş gibi bir bana bir ona bakıyorlardı. Sağ taraftan, boş gördüğüm bir iskemleyi kapıp yanına çöktüm hemen. Yüzüme içten bir gülüş oturdu bu sefer. Bir kez daha diktim bakışlarımı ürkek gözlerine.

“Beni hatırladığını biliyorum,” dedim sonra. Bir süre tepkisini bekledim ama bakışlarını yavaşça yere indirmekten başka bir şey yapmayınca sordum: “Hatırlıyorsun değil mi?”

“Hatırlıyorum,” dedi kafasını sallayarak. Sonra kaldırdı gözlerini. Heyecandan kızarmış, içleri yaşla dolmuştu.

“Arkadaşınla bizi tanıştırmayacak mısın Pelin?” dedi erkek arkadaşı hafif delikanlı bir tavırda. Uzun boylu, saçlarını arkada toplamış, keçi sakallı, düzgün yüzlü bir herifti.

“Evet,” dedi masanın sonundaki kız. “Kimsin sen yahu?”

Onlara bakmadım. Cevap da vermedim. Gözlerim Pelin’e kilitlenmişti. Uzanıp diğer elini de ben tuttum. Çekmedi. Tir tir titriyordu. “Gölgeler seni alınca bittiğini sanmıştım her şeyin. Dediğim gibi yaptım. Seni kaybedince yaşamıma son verdim. Ama her şey ortada. Öleceğim yerde, uyandım tekrar.” Başımı eğip bana bakmasını sağladım. “Hastaneden çıkalı tam dokuz gün oldu. Daha önce dışarı bırakmadılar. Biliyordum seni burada bulacağımı.”

Elleri dudaklarında ya da ağızlarını burunlarını şekilden şekle sokarak durumun komikliğini belirtircesine hareketler yapan arkadaşlarına bir göz atıp bana döndü herif ağırdan. Şaşkınlık ve öfke komik bir şekilde karışmıştı yüzünde. Söylediklerim göz önüne alınırsa beni deli falan zannetmeleri normaldi. Kafalarını karıştıran Pelin’in kuşkulu tavırlarıydı.

“Pelin seni aldatıyor galiba Tunç,” dedi etine dolgun kız gülerek.

“Bana da öyle geldi,” dedi bir başkası, neredeyse birasını püskürtecek gibi olduktan sonra.

“Sen ne zaman çıktın?” dedim.

Yutkundu önce. “Bir ay oldu,” derken yaşananlara inanmak için kendini zorladığı belli oluyordu. Cümlesini bitirir bitirmez gülmeye çalıştı beceriksizce.

Zamansal saçmalık umrumda bile değildi. Düşünerek bir şeylere ulaşılamayacağını öğreneli çok olmuştu. Duygularla ilgiliydi her şey. Ya da o türden bir şeylerle…

“Arkadaşım!” dedi Tunç denen herif bana doğru eğilerek. “O elini kız arkadaşımın elinden çeksen iyi olacak!”

“Seni seviyorum,” dedim ben Pelin’e. “Hem de çok.”

“Ciddiyim!” dedi herif.

“Bırak Pelin de bir şey söylesin,” dedi şişko kız. Ciddileşmişti artık hepsi. “Kızım konuşsana. Kim bu herif?”

“Benimle gel Pelin,” dedim. “Beni düşündüğünü biliyorum. Mutsuzsun. Görebiliyorum bunu. Benimle gel. Sensiz yaşayamam.”

“Hay Allah’ım yaaa…” diyerek bir elini masaya vurdu Tunç. “Sikicem şimdi ama!”

Ve ben ilk kez baktım ona. Buz gibi olmuştum. Olaylara onların cephesinden bakacak, empati kuracak durumda değildim. Hayatın bir anlamı varsa, onu yakalamaya gelmiştim buraya. Pelin’i almadan hiçbir yere gitmeye niyetim yoktu. O sırada birden elimi sıktı kız. Yine ona döndüm.

“Ben de seni seviyorum,” dedi ansızın.

Tunç eline karafatma konmuş gibi hızla geri çekip içinde hayret ve öfke kaynaşan bakışlarını Pelin’e dikti. Ama ikimiz de onunla ilgilenecek halde değildik. Gülüş çılgın bir pire gibi yüzlerimizin arasında mekik dokuyordu. Ayağa kalktı Pelin. Ben de dikildim sandalyemi itip.

“İşte bu bir bomba!” dedi heriflerden biri.

Elini ağzına götürüp kahkahasını bastırdı şişko kız.

“Sen delirdin mi kızım!” diye bağırdı Tunç. “Ne yapmaya çalışıyorsun? Kamera şakası falan mı hazırladınız lan bana?”

Bir adımda yanıma gelip sımsıcak dolandı bana Pelin. Başını omzuma dayarken kokusu beynime doluverdi. Ağlayacak gibi oldum bir an. Yaşlar göz kenarlarımda birikirken saçlarını okşadım yavaşça. Şişko kızın kafasının epey karıştığını gördüm, tavırlarımızı anlamlandırmaya çalışırken. Diğer heriflerin durumu da farklı değildi ama sırf erkek oldukları için ikide bir Tunç’a bakıyor, ne yapmaları gerektiğini çözmeye çalışıyorlardı. Gerekirse kavga edeceklermiş gibi bir havada kasmışlardı vücutlarını. Tunç ise dişlerini bileyip duruyor ama bir türlü harekete geçemiyordu.

“Biz âşığız,” dedim onlara bakarak. Sözlerimin kulağa malca gelmesi umrumda değildi. Ağzımdan beton parçaları gibi çıkıyordu kelimeler. “Birbirimiz için yaratılmışız. Anlayabileceğinizin çok ötesinde şeyler yaşandı. Yapacağınız bir şey yok. Boşuna sorun çıkarmayın.”

“Özür dilerim,” dedi Pelin gözlerini yere dikmiş bir halde. Zayıf çıkmış, müziğe karışmıştı sesi.

Sarılıp döndürdüm onu. Hızla yürüdüm kalabalığın arasından. Denizanaları hazırdı zaten buna. Uysalca çekildiler önümüzden. Korumanın göğsüne elimi koydum kapının orada. Gücü yok oldu birden. Sarkmış dudaklarıyla hafifçe yana kayarken, “Pelin,” dedi. Ama ona bakmıyordu Pelin. İki tarafta da saygıyla eğildi duvarlar. Yok oldu gökyüzünün karanlığı. Elini tuttum sıkıca. Sokaklar yürüyen merdivenler gibi bizi caddeye taşırken uzaklaştı biraz vücutlarımız. Ayak bileklerinin beyazı vurdu gözlerime ve kör etti beni dünyadaki her şeye. Sol bacağına yerleşmiş derin yara izi, hafif aksaması gereksiz ayrıntılar havuzunda batıp gitti hemen. Onu duyumsadığıma, gördüğüme, kollarımın arasına alıp sıktığıma inanamıyordum bir türlü. “Seni çok özledim,” dedi bana alışmaya çalışırken bir türlü aşamadığı çekingenliğiyle. Dudakları hâlâ oynuyordu ben onu duyduğumda. Gülümsemeye çalıştım ama bir şeylerin gerisinde kalmıştım. Yaşam fazla hızlanmıştı. Arkamızdan yükselen bazı sesler duydum. Bir bağırış. Elimi çekti Pelin. “Durma,” dedi. Öyle bir şeye niyetim yoktu zaten. Aramıza giremeyeceklerini biliyordum. Bize yetişemezlerdi. Göremezlerdi bile bizi. Delice kıkırdadım. Çok mutlu hissediyordum kendimi…

 

 

16

 

Buram buram tütüyordu kokusu çıplak bedenimin üstünde. Nefes alıyordu küçük küçük, pencereyi açık bulup yanıma kaçmış bir sincap gibi. Yine sıktım elini, boşluğa düşmekten korkarak. Annemlerin fısıltıları kulaklarıma ulaşıyor, bir anlam bırakmadan köpükler gibi patlayıp gidiyordu. Az önce oradaydık. Gülüşüyorduk hep birlikte. Şimdiyse buradaydık. Bir kolumu başımın arkasına atıp dışarıdan tavana vuran yansımalara baktım. Sokulup koltuk altıma yerleşiverdi o an. Derin derin kavradı bedenlerimizi soluklarımız. Sıcaklığı bana akıyordu, bendini yıkmış bir dere gibi. Dönüp sarıldım ona. Burnumu boynunun oraya, sahibiyle bütünleşmeye çalışan bir köpek gibi sokup öptüm gözlerimi kapatarak. Hiç ses yoktu odada. O an yükseliverdi duygu! Tiyatroda bir piyesin içine düşmüşüz gibi hissettim birden. Yapay mutluluk sahnelerinin içinde kendini paralayan iki amatör oyuncu! Panik içinde açtım hemen gözlerimi. Sıktım Pelin’i kollarımın arasına iyice çekip.

“Çok korkuyorum,” dedi birden titrek bir fısıltıyla. “Gerçek olamayacak kadar güzel her şey. Yitip gitmekten korkuyorum yine.”

“Öyle bir şey olmayacak,” dedim az önceki düşüncelerimi bir yutkunuşta bilinçaltımın en derin kuyularına atarak. Oldukça kararlı çıkmıştı sesim. “Anlamıyor musun Pelin? Gerçeği biz yaratıyoruz. Korkuları da öyle.”

“Yaşam çok korkunç.”

Fısıltısı odanın duvarlarını tırmalayarak uzun süre asılı kaldı havada. Yanaklarımı okşuyordu şimdi o. Uzanıp kokladı saçlarımla boynumun bitiştiği yeri.

Dudaklarının ıslaklığıyla ürperirken düşüncelerle sarılmış halde tekrar çevirdim başımı. “Onunla baş edebilecek güce sahibiz,” dedim. “Gerekirse yıkıp geçebilecek güce sahibiz. Sadece bunu anlamak istemiyoruz. Boşuna dönmedik buraya. Çirkinliği ayaklarımızın altında ezmek için birleştik seninle. Bundan böyle biz neye karar verirsek o yaşanacak.”

Sessizliğe gömüldü oda. Öfkemle baş başa kalmanın tedirginliği yükseldi içimde. Pelin tam o an konuştu. Belki de beni kurtarmak için yaratılmıştı. Uykunun içinde dans ediyordu zayıf titrek sesi. Gücü tükenmişti artık. “Mutlu olmak istiyorum sadece,” dedi zorlukla. “Seninle olmak istiyorum.”

Göz kapaklarını açıverdi içimde bir şeyler. Çöküş de peşi sıra geldi. Anladım ve utandım. Bencilliğimin gölgesi altında kıvranırken gözlerimi onun tatlı yüzünden kurtarmaya çalıştım. Gücün peşindeydim ben. Dünyama sızan oydu diğer tarafta. Evet, Pelin’di yanıma gelen. O yüzden çok uzaklardan duyuyordu yıkım dolu sesleri. Kırılgan dünyasından merakla benimkine bakıyor, anlamaya çalışıyordu. Öfkeyle ve kinle kaplanmıştı tüm benliğim. Onu yanıma çekişimin de daha fazla güçlenmekten başka bir amacı yoktu. Sevgiyi de kullanıyordum delirmiş bir pislik gibi. Dünyaya bağlanmak için nedenler yaratıp hemen ardından savaşmaya başlıyordum onunla. Kendime de saldırıyordum. Çünkü ben de o sistemin bir parçasıydım. Yüzüme çarpan gerçeklikle allak bullak olmuş halde, kaçıp gitme isteğiyle yanıp tutuşarak yatmaya devam ettim orada öylece. Yumuşacık eli, katılaşmış bedenimin kaldıramayacağı bir güce kavuşmuştu. “Ben de mutlu olmak istiyorum,” dedim kararsız, titrek bir sesle.

Uykusu gelmiş küçük bir kedi gibi sarıldı bana yavaşça. Çıplak ayağını benimkine dayadı. “Seviyorum seni,” diye mırıldandı kulağımın içinde.

Ağlamak istiyordum. Utanç duygusundan sıyrılamıyordum bir türlü. Bunun, yaşadığım onca gerilimin sonucunda beni avcuna alan geçici bir bunalım mı yoksa gerçek bir sorunsal mı olduğuna karar veremiyordum. Dakikalar geçti gitti yaşamı içine almadan. Nefesler peşlerine ipekten tülleri takmış, dolanıyordu çevremizde. Akordeonun içli sesi açık bir yer bulmuş, sızmaya başlamıştı aklıma. Susup yatmaktan başka bir çarem yoktu. Saçlarının içine süzülmüş parmaklarım aşkın yumuşaklığına aç, yavaşça gezinirken ben tavana bakıyordum. Konuşmuyordu artık o. Uyku, içinden yavaşça dışarı akmış, odanın en uzak köşesine atlamıştı birden. Oradan beni izliyordu alayla. “Yitip gitmek istemiyorum,” dedim yalvarırcasına. Kimse duymuyordu ama beni.

Güldü bir şeyler birden. Bir esinti oldu içeride. Dalların pencereye vurduğunu algılayabiliyordum. Gözlerim kapalıydı. Açmaya çalıştım ama beceremedim. Bir ses geldi o an. Kulaklarım kabardı. Pelin’di konuşan. “Kalk Serdar,” dedi. Dinlemeye devam ettim. “Kalk, lütfen,” dedi bir daha. Çok uzaklardan geliyordu sesi. “Sana söylemem gereken bir şey var.” Göz kapaklarım açılıverdi birden. Yana döndüm. Uyuduğunu gördüm mışıl mışıl. Yatakta doğrulup öylece durdum bir süre. Yattım sonra yeniden. Birden çok mutlu hissettim kendimi. Annemin bize bakışı geldi aklıma. Çayların içine kaçmış huzur. Ona sarılıp iç içe geçmiş iki kaşığa dönüşene kadar yaklaştım. Saçlarını koklayıp bir öpücük kondurdum omzuna. Yüzüme bir gülümseme yayıldı. Ve genişledi birden. Tatlı bir rüyanın üstünde pırıl pırıl parıldayan bir güneşe dönüşene kadar büyüdü ve öylece asılı kaldı orada…

 

 

17

 

Sanki az önce toz kaçmasın diye kapamışım gibi anısız, rüyasız, beklentisiz açılıverdi gözlerim. Önce sarmaşıkları fark ettim. Başım kırılmışçasına yana dönüktü. Boynumda kesif bir ağrı vardı. Odaya doluşmuş yoğun gün ışığıyla kamaşan gözlerimi zorlarken bir dirseğimden destek alarak hafif doğruldum. Anlamaya çalışıyordum olan biteni. Anladığımda ise fırladım hemen yerimden. Tahta zemin sert elleriyle okşadı tabanlarımı. Taş duvarlar çevremde fır dönerken yavaşça bir-iki adım attım. Yatakta mışıl mışıl uyuduğunu görebiliyordum Pelin’in ve bu beni kesinlikle rahatlatmıyordu. Kumral saçları eskisi gibi yayılmıştı yastığa. Çırılçıplak yatıyor, pürüzsüz teni ona yorganın üstüne yatırılmış fildişi bir heykel havası katıyordu. Yara izleri yoktu artık. Solundaki duvara yerleşmiş tabloda onun Kurt’la birlikte tarlanın ortasında verdiği poz belirmişti. Arkalarında kule tüm ihtişamıyla bulutlara uzanıyordu. Başım zonkluyor, içinde arı kovanı varmış gibi tüm sesleri yutuyordu. Döndüm gölgesini ve aklını yitirmiş bir berduş gibi. O an kalktı kulaklarımdan basınç. Dışarıdan, tırabzana vuran dalları duydum önce. Sonra aşağıdan annemin neşeli şarkısı geldi. Ve bir tencerenin tezgâha çarpışıyla çıkan hafif bir çınlama. Bir daha baktım Pelin’e. Çöküşle delice bir umut arasında gidip geliyordum her salise. Çıldırmamı neyin engellediğini merak ederek yavaşça yürüdüm pencereye doğru. Açıp dışarı çıktım. Kuş sesleriyle kaplıydı hava. Ilık ılık vuruyordu yüzüme meltem. Baharın o keyifli kokusunu içime çekerek ilerledim. Tırabzana dayanıp aşağı baktım. Beni görünce delice bir sevince kapıldı Kurt. Havlayarak, inleyerek, ekseninde dönerek koşturdu. Kuyruğu kurumuş domates fidelerine vuruyordu inanılmaz bir hızla. Yıkıntılar ortadan kalkmış, geride sadece kıraç topraklar kalmıştı. Boğaz Köprüsü görünmüyordu artık. Çınar ağacı kulenin boyunu geçmişti çoktan. Kanat sesleriyle irkilip yarım metre geriye attım kendimi. Ve baktım kocaman açılmış gözlerle çoktan oraya konmuş, kara gözlerini bana dikmiş kuşa.

“Bu ne şeref Serdar Bey,” dedi karga. “Hoş geldiniz.” Alay etmeyi bırakıp ciddileştiğini duruşuyla açıkça ortaya koyarken sordu: “Sorunlarını çözdüğünden emin misin peki bu sefer?”

“Bu bir rüya olmalı,” diye mırıldandım gözlerimi kaçırarak. Kendimi toparlayamıyordum bir türlü. Önümdeki tahtaya dayanıp nefes almaya çalıştım.

“Her şey bir rüya zaten,” dedi o. “Önemli olan hangisinde yaşayacağına karar vermen.” Komik bir kahkahayla süsledi cümlesini. “Burada olduğuna göre kararını vermişsin gibi görünüyor ama yine de belli olmaz senin işin.”

Başım dönüyordu. Tırabzanı sıkıca kavrayıp Topkapı Müzesi’nden başlayarak Anadolu Hisarı’na kadar döndüm İstanbul’un düştüğü yalnızlığa şahit olarak.

“Görüyorsun çok ıssız buralar,” dedi karga ve biraz daha yaklaştı seke seke. “Çocuk yapmalısınız bir an önce.”

Kurt delice havlıyordu aşağıda. Buralarda üstüme bir gömlek gibi geçirdiğim ruh halinin tekrar yerleştiğini algılayabiliyordum bedenime. Rüzgâr bir şeyler anlatmaya çalışıyordu kulenin tepesinde dönenerek.

“Demek kurtulmak bu kadar kolaymış,” dedim sinirli bir gülüşle.

“Sen kafayı yemişsin,” dedi karga.

“Gerçekten öyle olmalı,” dedim.

“Kurtulmakmış… Neden kurtulacaksın?” Kafasını sallayıp zıpladı olduğu yerde. “Hem sen tam bir salaksın. Her yaptığın yanlış. Baksana. Buralara mısır ekmen gerekiyordu.”

“Sorun değil,” dedim ona doğru dönerek. “Artık seni dinleyeceğim.”

“Hımmm… Bu güzel,” diye keyifle kıkırdadı. “Akıllanmaya başladığına sevindim.”

“Öyle,” dedim. “Gerçekten çok daha iyi hissediyorum kendimi.”

Birden Pelin’in çığlığı yükseldi içeride. Uyanır uyanmaz panik içinde havaya fırladığını, yere yuvarlandığını görür gibi oldum. Güldü karga. Kıvrıldı benim de dudaklarım.

“Üstüne gitme, alışacaktır,” dedi.

“Biliyorum,” dedim.

“Çocuk yapın,” dedi yine, içindeki teyp tekrara geçmiş gibi. “Görüyorsun çok ıssız buralar…”

Bir şey demedim. Ufka doğru dalıp gitmiştim. Adaların orada, neşeliymiş gibi birbirinin içine geçip hemen ardından kaçışan, büyüyüp küçülen gölgelere bakıyordum. Döndüğümü haber aldıklarının farkındaydım. Güldüm. Seviyordum artık onları…

-SON-

 

ŞARKI LİSTESİ:

Pink Floyd – Shine On You Crazy Diamond,  Pigs On The Wing I

Tom Waits – Albümler: Black Rider, Real Gone, Rain Dogs, Blood Money (Crossroads, Russian Dance, Sins Of My Father, Clap Hands, Jockey Full Of Bourbon)

Tindersticks – Bathtime

Led Zeppelin – Immigrant Song

Ten Years After – I Woke Up This Morning

Electric Light Orchestra – Showdown

Tricky – Makes Me Wanna Die

Tricky – Hell Is Around The Corner

Kasabian – Fast Fuse

The Black Heart Procession – All My Steps

Led Zeppelin – Whole Lotta Love

Julian Plenti – No Chance Survival

Aşk Cinayetleri | 3

Aşk, iki kişi arasında gelişen muazzam bir duygudur. Bu duygunun içinde tutku vardır, özlem vardır, bağlılık vardır, romantizm vardır, cinsellik vardır ve tabi ki bütün bunları içine alan bir ilişki vardır. Bu ilişki zamanla bağlılığa ve buna bağlı olarak sadakat ve sevgiye kadar götürür bu muazzam bağı. Âşık olan insana her şey daha anlamlı, daha güzel, daha renkli ve daha heyecanlı görünür. Sanki insanın ayakları yerden kesilir, farklı bir boyutta yaşamaya başlar. Bu bir süre böyle devam eder gider. Zamanla o boyuta kıskançlık, hoşgörüsüzlük ve sadakatsizlik girmeye başlar ve romantizm yerini yavaş yavaş farklı bir algıya yani gerçekliğe bırakır. Gerçeklikten kastım bu büyülü dünyanın (aşk dolu dünyanın) ömrünün kısa olduğunu vurgulamak içindi. Tabi ki her konuda olduğu gibi bu konudaki istisnaları da görmezden gelmemek gerekir. Yıllara dayanan birçok ilişkide ilk günkü gibi birbirine âşık çiftler de azımsanmayacak düzeydedir. Tabi ki imrenilecek kadar güzel olan bu durumu herkes aynı şekil ve biçimde yaşamadığı gibi, büyük bir aşkla başlayan ilişkinin sonu cinayetle noktalanan birçok olay karşımıza çıkmaktadır.  Bu cinayetlerin altında yatan en önemli neden ise namus kavramıdır. Yani sadakatsizliktir.

Eşlerden biri diğerini aldattığında ki, bunun örneklerini güncel basında hep görüyoruz, işin sonu cinayete kadar varabiliyor. Bu duruma birkaç örnek olay verebiliriz. Bu cinayetlerden biri İzmir’in bir ilçesinde yaşanıyor. Evli ve mutlu görünen bir çiftin hayatı bir gün içinde tamamen kararıyor.

Esnaf olan adam, o gün yine her zamanki gibi işine gitmek üzere evinden ayrılır. Karısı kapıdan yolcu eder kocasını. Adam işine gider, kısa bir süre sonra telefonunu evde unuttuğunu fark edip zaten yakın olan evine tekrar döner. Kapıyı kendi anahtarı ile açıp girer ve evden gelen bir takım sesler dikkatini çeker ve yatak odasına kadar o sesleri takip eder. Karısını ve sevgilisini yatakta çıplak bir halde yakalayınca kan beynine sıçrar ve evdeki beylik silahını kaptığı gibi önce karısının sevgilisini sonra da karısını vurur. Daha sonra da silahı başına dayayıp tetiği çekerek kendi hayatına da son verir.

Bir başka olay da Adana’da meydana geliyor. Köyün en güzel kızıyla evlendiği için kendini mutlu sayan adam karısını taparcasına severken, köyden birkaç kişiden duyduğu bir dedikodu hayatının kâbusunu yaşamasına neden olur. Duyduğu dedikoduya göre güzeller güzeli karısı canının diğer parçası olan ağabeyi ile ilişki yaşamaktadır. Haberin doğru olup olmadığını bile düşünemez. Çünkü sinirden gözü kararmıştır. Pompalı tüfeğini kaptığı gibi önce ağabeyinin evine gider ona kurşun yağdırır, sonra da kendi evine gidip yüzüne bakmaya doyamadığı karısının göğsüne boşaltır kalan kurşunları. Sonra da cesedine sarılıp ağlamaya başlar.  Yine benzer bir olay da İstanbul da yaşanır.  Eşinin amcasının oğlu ile ilişki yaşadığını düşünen adam, ikisini de öldürür…

Bir başka namus cinayetinde ise adam, kendisini iş ortağı ile aldatan karısını değil, ortağını öldürüp karısından boşanır.

Yine medyadan öğrendiğimiz başka bir olayda ise, karısıyla aynı işyerinde çalışan adam, eşinin izinli olduğu bir gün, çocuğunun hasta olması nedeniyle iş yerinden izin alıp eve gelir ve karısını çıplak bir halde yine aynı işyerinden üstelik ailece görüştükleri bir dostuyla yakalar. Kan beynine sıçrayan adam dostunu mutfaktan aldığı bir bıçakla defalarca bıçaklayarak öldürür. Apartman sakinlerinin duydukları dehşet seslerden dolayı polisi aramasıyla kısa sürede olay yerine gelen ekip tarafından kıskıvrak yakalanır.

Kamuoyunda duyduğumuz bu olaylar bu şekilde uzayıp gidiyor. Burada örnek olarak verdiğimiz haberlerin genelinde kadının kötü yola düştüğünü düşünen kocanın namusunu temizleme düşüncesiyle hareket ettiğini görüyoruz. İster karısını, ister sevgilisini öldürsün buradaki temel düşünce “namusumu temizledim” olgusudur. Bu tür cinayetlerin en önemli sebebi ise çevre baskısıdır. Ben kendime namussuz dedirtmem, ben yaşarsam namusum için yaşarım düşüncesi bu yasak aşklarda cinayet işlemenin en geçerli nedenleridir.

Evet buraya kadar sadakatsizliği baz alarak birkaç örnekle bunu desteklemeye çalıştım. Fakat burada asıl bahsetmek istediğim konu ise muhafazakar bir toplum olmamıza rağmen ülkemizde neden yasak aşk bu derece yoğun yaşanıyor ve buna bağlı olarak da bir çok cinayet işleniyor. Buna öncelikle gelenek ve toplum baskısının neden olduğunu söyleyebiliriz. Sevmediği biriyle ve hatta kendinden oldukça yaşlı kişilerle zorla evlendirilen çocuk gelinler, maddi çıkar amacıyla zengin adamlara pazarlanan kızlar, tutkuyla başlayan bir ilişkide zamanla tutkunun azalması, gelişen teknolojiye rağmen yalnızlaşan insanlar,insani bir çok değerin yitirilmesi, aile kavramının önemini kaybetmesi gibi sebepler yasak aşk vakalarının ortaya çıkmasına sebep olan bazı nedenlerdir.Bir diğer önemli sebep de eşlerin birbirlerine karşı hissettiği sevginin, saygının, ilginin ve dahası tutkunun yavaş yavaş koybolmasıdır. İnsanın eksikliğini hissettiği duyguyla aniden ve yeniden karşılaşması yasak aşkın tohumlarını da atmakta gecikmez. Sonuç ise yukarda örneğini verdiğimiz acı olaylara kadar götürebilir insanı. 19 yüzyıl felsefecilerinden Schopenhauer’in bu konuda ilginç bir tespiti vardır. Ona göre, ‘Aşk ilişkisi başlı başına yasak’ olmalıdır. Çünkü ‘toplum aşkı ve yaşandığını görmek istemez’. Belki de zamanında Schopenhauer bu sözü evli çiftlerin göz önündeki aşık insanları görüp imrenmemeleri için söylemiştir. Her ne amaçla söylenirse söylensin yine de aşk, yaşanması gereken en güzel duygulardan biridir.

Ah aşk, keşke ilk günkü gibi tertemiz kalabilse…

Lev İvanoviç’in Pek Enteresan Hikayesi

Bu hikayedeki kişilerin hiçbiri, olayların bir kısmı hayal ürünü değildir.

 

St. Petersburg sosyetesinin pek bilinen ismi Lev Ivanovic Davidov henüz gençliğinde Avrupa’nın pek çok büyük kentini görmüş, pek çok milletin dilberlerinden buse almayı başarmıştı. Her zengin Avrupalı beyzadenin başına geldiği gibi, hiçbir şeyden tat alamama hastalığı Ivanovic’i iğrenç pençelerine hapsettiğinde takvimler 1870 yılını gösteriyordu. Zaten aynı ırktan ve sosyeteden olmasıyla benzeştiği çağdaşı sayılabilecek roman karakteriyle olan ortak noktalarına bir de tembelliği ve hımbıllığı eklenince bu durumdan rahatsız olmaya başladı ve aklına saçma sapan, bir o kadar da enteresan bir fikir geldi: Kuzey Kutbu’nu keşfetmek!

Bu anlamsız fikri ilk düşündüğü günden itibaren, henüz kimsenin ayaklarını basmadığı bu devasa buz kütlesine Çarlık sancağını çekmek genç beyzadenin rüyalarına giriyor, katıldığı her baloda, gür bıyıklarının uçlarını yukarı doğru burmayı ihmal etmeden, herkese bu hayalinden bahsediyordu.

St. Petersburg sosyetesi arkasından bu işi asla yapamayacağı ve sadece konuşmak için konuştuğu yönünde ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayınca, genç ve yakışıklı beyzade de hayallerini gerçekleştirmek için ilk adımlarını atmaya başladı. Ancak hayali yeterince saçma değilmiş gibi, attığı her adımda da saçmalığı büyütmekten kaçınmıyor, hatta saçmalık yıllardır hasretle beklediği narin bir sevgiliymiş gibi ona kollarını açarak koşar adım ilerliyordu.

İlk adımı, yıllarca yapmış olduğu seyahatlerde tanıştığı birbirinden son derece ilgisiz dört kişiye, emelini açıklayan ve bu kişileri de davet eden mektuplar göndermek oldu. Mektup alan kişilerden ilki, şaibeli şekilde emekli edilmiş bir Prusya subayı olan Adolf von Nämgaben idi. Sarışın, mavi gözlü ve yapılı olmasıyla tam bir Prusyalı olan subayın arkasından söylenenler de yenilir yutulur cinsten değildi. Rivayete göre, başına geçtiği alayı büyük bir şaşaa içinde şehirden çıkarttıktan sonra katılması gereken orduyu bulamayıp, Waterloo yerine İspanya’ya götürmüş, sonra geldiği yolu da kaybedip İtalya üzerinden Prusya’ya dönerken, hiç savaşmamış olmasına rağmen, alayın yarısını kaybetmişti. Bu olayın gerçekliği ve Albay’ın Ivanoviç’in teklifine olumlu yanıt vermesindeki katkısı bilinmese de, en hızlı olumlu yanıtın Albay tarafından verildiği, genç beyzadenin günlüğünde apaçık görülmektedir.

Mektup alan şahıslardan bir diğeri, Venedik sosyetesinin iyi bilinen tarihi eser koleksiyoncusu, estetik, güzellik ve sanat düşkünü Celiano Paladros, bu keşfedilmemiş buzul çölünde daha önceden başka medeniyetlerin yaşamış olma ihtimali varmış gibi, orada bulabileceği tarihi eserlerin hayalî cezbine kapılarak teklifi kabul eden ikinci kişi oldu. Sadece Venedik sosyetesinde değil, bütün İtalyan şehirlerinin sosyetelerinde anlatılana göre, genç koleksiyoncu, başka birisinin nazarının değdiği tarihi eser, tablo, heykel, yemek ve bilimum keyif verici şeyden zevk alamıyor, annesi tarafından hunharca şımartılan tek çocuk gibi, her şeyi ilk gören, ilk tadan, ilk dokunan olmak istiyor, sırf bu yüzden ufak çaplı sarayında çalıştırdığı yedi aşçısına sürekli yeni yemekler icat etmeleri için eziyet ediyor, himayesine aldığı ressam ve heykeltıraşlara, eşi benzeri görülmemiş eserler yaratmaları için kan kusturuyor, başka zevkleri konusunda da ağza alınmayacak sapkınlıklarda bulunuyordu.

Mektuba üçüncü cevap veren kişinin önceki ikisiyle veya grubun bütünüyle hiçbir alakası yoktu. Hatta böyle bir keşif gezisiyle arasında bağlantı kurmak da mümkün değildi. Çocukluğunda Konstaniyye’nin çeşitli semtlerinde kasap çıraklığı yapmış, gençliğinde yankesicilik, gasp, darp ve her türlü nitelikli ve niteliksiz dolandırıcılık gibi pek çok belaya bulaşmış bir tövbekardı. Sürekli bahsettiği ailesini kimse görmediği için mahalleli arasında yetim olduğu konuşulan tövbekar, sadece tövbe etmekle kalmamış, mazbut bir dindar olup çıkıvermişti. Gençliğinde üzerine yapışan Karabatak lakabından ne yaptıysa kurtulamamış, beş vakit namazını eda ettiği beş faklı camiinin cemaati tarafından da bu isimle anılmanın önüne geçememişti. Öyle ki, nasıl ve ne şekilde tanışıp arkadaş olduğu akıl sır almayan St. Petersburg sosyetesinin saygın beyzadesinin günlüklerinde bile hep bu isimle anılan tövbekar, kimsenin ayak basmadığı diyarlarda alnı secdeye değen ilk insan olma hayaliyle yanıp tutuşarak teklifi kabul etmişti.

Gruptaki diğer saygın üyelerle Karabatak’tan daha az ilgisi olan birisi varsa, o da son eleman olan Tatar’dı, çünkü kendisinin aslında insanlıkla bile pek ilgisi yoktu. İncelikten ve medeniyetten tamamen bihaber olan Timer namlı bu Tatar, mektuba cevap vermek yerine Ivanoviç’in kapısına dayanmayı tercih etmiş, davete en geç cevap veren kişi olmasına rağmen, aynı zamanda gruba da ilk katılan kişi olmayı başarmıştı. Enfiye çekmediği zamanlarda tütün sarıp lokomotif gibi duman üfürmeyi marifet sayan ne idüğü belirsiz bu şahısla ilgili anlatılan pek bir şey olmasa da, grubun her elemanına tezat oluşturan bir yanı olduğu kesindi. Örneğin, Albay’ın yön duygusunun aksine kendisi gece gündüz ayırmaksızın çok iyi iz sürüp yol bulabiliyor; tam bir zevk ve güzellik düşkünü olan Paladros’un iğrenerek baktığı manzaralara bakıp zevkle kahkahalar atabiliyor; yolculuğa çıkma amacı bile secde etmek olan Karabatak’ın aksine tanrı tanımıyor ya da birden fazla tanrıya aynı anda kendi sapkın biçimlerinde ibadetler ediyordu. Daveti niye kabul ettiği kimse tarafından bilinmemekle beraber, Ivanoviç de günlüğüne, bu iğrenç adamı neden davet ettiğini bilmediğini yazmaktan imtina etmiyordu.

Beş kişilik enteresan grubun bir araya gelmesi, Albay’ın ufak çaplı gecikmesiyle birlikte üç ayı buldu. Ivanoviç ısrarla Albay’ın kaybolduğu için geciktiğini söylese de, Albay sadece yolculuğun keyfini çıkarmak için yolu uzattığını, yol boyunca bir iki yere uğradığını söyleyerek bunu hep reddetti. Bu “ufak” gecikmeyle birlikte toplamda beş ay süren hazırlık süreciyle ilgili, bu saygın “beyefendiler birliği”nin sürekli birbiriyle didişmesi dışında, anlatılacak pek fazla şey olduğu söylenemez.

Bu sıradışı seferin ilk günlerinde, bu kadar karakterli ve birbirinden değerli insanın bir araya geldiği her ortamda olacağı gibi, bir liderlik kavgası patlak verdi. Ivanoviç, fikir babası olmaktan ve grubu toplamaktan bahsederek liderliğin doğal hakkı olduğunu nazik bir ısrarla savunurken, apoletleri sökülmüş ve düğmeleri değiştirilmiş üniförmasını çıkarmayan Albay da rütbesinin verdiği haklı gururla kendi liderliğinin kabul edilmesini talep ediyordu. İkisini de susturmak için çaba gösteren Karabatak, hak dine inanan bir tek kendisi olduğu için grubun doğal lideri olduğunu savunuyor, arada da diğerlerini hak dinini kabul etmeye davet ediyordu. Kendini zaten lider olarak görüp polemiğe girmeyen Timer, diğer beyefendilere duyulmamış küfürler ediyor, ettiği küfürlerle bu pek değerli şahısların tahayyül sınırlarını zorluyordu. Öyle ki, bu aşağılık barbarın, bir ettiği küfürü bir daha etmeyecek kadar geniş bir küfür dağarcığı vardı.

St. Petersburg limanından ayrılıp son ikmaller için Oslo limanına yanaşan gemiden indiklerinde, bu anlamsız tartışma az da olsa kesildi. Geceyi şehrin kaliteli hanlarından birinde geçirirlerken, kendilerini nasıl çıktığını anlamadıkları bir tartışmanın içinde buldular. Kısa sürede han kavgasına dönüşen tartışma sokağa taştığında, ekibin iki üyesi masalarında istiflerini bozmadan yemeklerini yemeye devam ediyorlardı. Karabatak namlı beyefendinin tövbekar olmasından ötürü kavgaya karışmaması anlaşılsa da, insanlıktan nasibini almamış olan Timer’in neden kavgaya karışmadığı bir muamma olarak bugünlere kadar gelmiştir.

Hanın içindeki bu enteresan olaydan daha enteresan olan ve Oslo kentinde yıllardır anlatılan bir diğer olaysa, Paladros beyefendinin anlam verilemeyen davranışıdır. Görgü tanıklarının ve kavgaya karışan birkaç kişinin anlattıklarına göre, olayın en heyecanlı ve hareketli anlarında, Albay’ın dövüştüğü üç kişiden birisi belindeki piştovunu çekmiş, namlusunu Albay’a doğrultmuşken, bıyıklarının haşmetiyle tokatlarının gümbürtüsünü yarıştıran Ivanoviç aynı anda en az beş kişiyle dövüşüyor, tokatını yiyenler aman bile dileyemeden saf dışı kalıyorlardı.

İşte tam bu sırada, estetik duygusu her şeyden ağır basan Paladros, hanın bulunduğu meydandaki ihtişamlı süs havuzunu görmüştü. Sıradan bir süs havuzu olmaktan uzak olan bu güzellik, tam olarak bulunduğu yere, kentin yönetim binasının önüne son derece yakışacak bir görüntü arz ediyordu. Gördüğü güzellik karşısında adeta vecd haline giren Paladros’un kavgayı bırakıp havuza doğru koşması, yaklaşık beş adım mesafe öteden sıçrayıp havuza doğru adeta uçarcasına atlaması ve kavga bitene kadar dondurucu soğuğa aldırmaksızın havuzdan çıkmayıp mutlu mesut ve kendinden geçmiş bir şekilde etrafı seyretmesi, keyiflerini bozmadan yemeklerini yiyen ikiliden daha çok anlatılmış ve daha çok alay konusu olmuştur.

Aynı gecenin daha geç saatlerinde, artık kentte barınamayacaklarını anladıkları için, apar topar gemiye binip, zil zurna sarhoş olan kaptanı zorla uyandırıp anında yola çıkmak istediler. Kaptan, gece gece yola çıkmayı uygun görmeyip aksilik çıkartsa da, Timer’in denizcileri bile şaşkına çeviren küfürleri ve Lev Ivanoviç’in engin hazinesinden alacağı payı ufaltmamak için durumu söylene söylene kabul etti.

Gemide yaşanan ufak gerginlikler ve engin denizlerde sadece birbirlerine mahkum olarak geçirdikleri günler, aralarında yer yer şiddete dönüşen tartışmalara yol açmıştı. Liderlik tartışmaları da şiddetini arttırarak sürmeye devam ediyordu. Ivanoviç, her zamanki gibi fikri bulan ve ekibi kuran kişi olduğu için doğal lider olduğunu iddia ederken, Albay elinde çevirip durduğu kıymığı bir fiskeyle fırlatarak Ivanoviç’in gözüne saplamayı başarmıştı. Neyse ki genç asilzade yaralanmadı ve bu olay liderlik tartışmalarına sessiz bir şekilde son verdi.

Gemide geçen sıkıcı ve bazı gergin günlerden sonra, en sonunda karaya, daha doğrusu buza ayak bastılar. Ekipteki beyefendilerden hiçbirisi bilim adamı olmadığı gibi, hiçbirinin bilimle en ufak bir ilgisi yoktu. O yüzden yanlarında herhangi bir araştırma techizatı getirmemişlerdi ve bu da gezilerini iyice amaçsız bir hâle sokuyordu. Tek amaçlarının Kuzey Kutbu’na gidip geri dönmek olduğunu ancak oraya vardıkları zaman anladılar.

Gemiden ilk inen Lev Ivanoviç olacaktı, ancak onun törensel uğraşıları sırasında canı sıkılan Timer, bir omuz atarak aşağı indi ve sanki gemide yer yokmuş gibi, tumanının önünü çözerek buzun üzerine ihtiyacını gidermeye başladı. İtalyan asilzade Paladros bu görüntüye bakamayacak kadar tiksinmiş ve kafasını hızla çevirmişken, Lev Ivanoviç ve Karabatak şoka girip bakakalmış ve kulakları Timer’in sapıkça kahkahalarıyla çınlamıştı. Bu sırada gemideki kamarasından güverteye çıkacağı yolu bulamamış olan Albay ise ucuz kurtulmuştu.

Lev İvanoviç'in Pek Enteresan Hikayesi
Lev İvanoviç’in Pek Enteresan Hikayesi

Ayak basma ritüeli böyle anlamsız ve pis bir şekilde kesildikten sonra, Karabatak’ın ilk işi yanında taşıdığı ince işlemeli seccadesini “Nasıl olsa tepedeyiz, ne yana dönersem döneyim Kıble’ye denk gelir” diyerek buza serip namaz kılmak oldu. Böylece ekipte amacı olan tek kişi olan Karabatak, amacını gerçekleştirmiş oldu ve ekibin de burada kalmasının hiçbir anlamı kalmadı. Ancak bütün bu anlatılara kaynak olan Lev Ivanoviç’in günlüğündeki kayıtlar, bir ay kadar daha buralarda kaldıklarından bahsediyor.

Kutuptaki geziyle ilgili bunlardan başka bugün hiçbir şey bilinmiyor. Her şeyi günlüğüne kaydeden Ivanoviç’in son otuz günden sonra dönüş yolculuğuyla ilgili tek bir satır yazmamış olması şaşırtıcı olsa da, St. Petersburg’a döndükten sonra, övünerek ve büyük sükseyle çıktığı bu yolculukla ilgili tek bir kelime konuşmaması ve her seferinde konuyu değiştirmesi, konuyu değiştiremediği durumlardaysa ortamı terk etmesi kadar şaşırtıcı değil. Ayrıca konuyla ilgisi olup olmadığı bilinmese de, tam bir kırmızı et düşkünü olan Lev Ivanoviç’in, bu seyahatten sonra etin kokusuna bile tahammül edemediği de St. Petersburg sosyetesinin dikkatinden kaçmayan ve sıkça konuşulan bir diğer nokta.

Dönüş yolculuğunun kaydedilmemiş olması dışında bir diğer gizem ise, keşif ekibindeki beyefendilerin dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkmış olmaları. Ivanovic Çin’de, Albay Madagaskar’da, Karabatak Amerika’da, Paladros ise Cezayir’de ortaya çıkıp, tıpkı Ivanoviç gibi memleketlerine dönmelerinden sonra (ki Albay’ın dönmesinin haddinden uzun sürdüğü biliniyor), seyahatle ilgili hiçbir şey konuşmamaları.

Bu sessizlik, Timer’in hiçbir yerde ortaya çıkmaması ve bir daha asla görülmemesiyle de birleşince, St. Petersburg sosyetesinin dedikodudan başka hiçbir şey üretmeyen bazı mensuplarını da harekete geçirdi. Bu kişilerin anlattığına göre, dönüş yolunda yaşanan bir kazadan sonra yemeksiz kalan ekip, içlerinden insanlığa en uzak olan Timer’i kesip etlerini yiyerek hayatta kalmış ve hem Ivanovic’in etten tiksinmesinin hem bu yolculukla ilgili hiçbirinin tek kelime etmeme sebebi de güyâ buymuş.

Gizemli Bir Hikaye: Muhtar 🎧

Temiz havayı, toprağın, çiçeklerin kokusunu çekti ciğerlerine.

“İyi yaptım,” diye düşündü bir yandan da, “iyi yaptım araba yerine motosikletle yola çıktığıma.”

Yaz mevsimi yüzünü fena göstermişti. Gündüz saatlerinde sıcaklık kırk dereceyi buluyordu. Rüzgar yerine alev esiyordu sanki karşıdan. Montu sorun değildi, yazlıktı. Fakat kafası kaskın içinde sırılsıklam oluyordu.

“İyi yaptım gece yola çıkmakla,” diye düşünürken gazı biraz daha açtı. Gündüzün sıcağını yiyen asfalt, gece olduğunda sıcağı kusuyordu. Köy yoluna vurmuştu kendini o yüzden. Tam “İyi yaptım ana yoldan gitmemekle,” diye düşünecekken bunun üçüncü kez olacağını fark edip vazgeçti, demedi.

Dar toprak yolun sol tarafında meyve bahçeleri, sağ tarafında uçurum vardı. Motorunun farından başka bir ışık kaynağı olmadığından, gece karanlığında bir sürprizle karşılaşmamak için yolun ortasından gidiyordu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Yol kenarındaki tek tük evlerin hiç birinde ışık yoktu.

Havadaki serinliği fark edince, limon bahçelerinin yanından geçtiğini anladı. Bunun neden böyle olduğunu bilmiyordu ama böyleydi. Eve dönünce internetten araştırmaya karar verdi.

Limon bahçelerini geride bıraktığı sırada, karşıdan da bir motosikletin geldiğini gördü. Henüz motorun sesini duymadığı için hangi marka, kaç cc olduğunu anlayamadı. Yolun ortasından geliyordu. Selektör yaptı. Biraz sağa kaydı. Az daha yaklaştığında, karşıdan gelenin motosiklet değil, sol farı yanmayan bir otomobil olduğunu fark etti. Ne yapıyordu bu adam böyle? Gidonu sağa kırdı…

***

Köyün içine girdiğinde, toprak yolda toz kaldırmamak için hızını kesti. Az ileride, yol kenarında bir köy kahvesi vardı. Yavaşladı, motorunu durdurdu, ayağa aldı. Kaskını gidona taktı, montunu selenin üzerine koydu. Uyuşan bacaklarını hareket ettirip bir iki kez de vücudunun belden yukarı bölümünü sağa sola çevirdi. Sabahın erken bir saati olmasına karşın kahve doluydu.

“Selamünaleyküm.”

Önlerindeki okey takımlarından ve iskambil kağıtlarından kafalarını kaldıran birkaç kişi “Aleykümselam” dedi.

Masaya serdiği gazeteye göz atmakta olan kasketli bir adam, “Gel hele, gel otur da soluklan,” dedi. “Ayran? Çay? Ne içersin?”

Adamın karşısındaki sandalyeye oturdu, “Pek fazla vaktim yok aslında,” dedi, “su ve biraz meyve alıp yoluma devam etmem lazım.”

“Hele bir çay iç, kendine gel de devam edersin.” Kahveciye çay getirmesini söyledi. “Nereden gelir, nereye gidersin?”

Yıllık izinde olduğunu, bir arkadaşını ziyarete gitmekte olduğunu söyledi Motorcu kahvecinin getirdiği çayını karıştırırken.

“Yakında bakkal ve manav var mı?” diye sordu.

Önden ikisi eksik, tütünden sararmış dişlerini göstererek güldü kasketli adam, “Burada manav ne arar? Burası köy. Herkes kendi meyvesini sebzesini kendi yetiştirir.”

“Biraz meyve alacaktım,” dedi Motorcu hayal kırıklığı içinde.

“E, tamam,” dedi kasketli adam. “Üç yüz metre ilerde benim bahçem var. Karpuz, kavun, şeftali, erik… Ne istersen al oradan.”

“Zaten pek fazla bir şey almayacağım,” dedi Motorcu, “birkaç tane yeter. Hava sıcak, bir de rüzgar nedeniyle vücut normalden fazla su kaybediyor.”

“İstediğin kadar al,” dedi kasketli adam.

Cüzdanını çıkarıp para uzattı adama Motorcu.

“Yok,” dedi adam, “senin alacağın üç beş meyveden ne olacak.”

Israr etti Motorcu ama adam kabul etmedi, almadı parayı.

“Suyunu da yolun karşısından doldur,” dedi adam eliyle çeşmeyi işaret ederek, “Allah’ın suyuna para mı verilirmiş!”

“Teşekkür ederim,” dedi Motorcu çayını içerken, “bu yörenin insanının ne kadar konuksever olduğunu hep duyardım zaten.”

“İyidir insanımız,” dedi kasketli adam.

“Dün gece on-on beş kilometre beride ufak bir kaza atlattım. Sağ olsunlar, köy ahalisi yardımcı oldu, sonra da evlerinde misafir ettiler beni.”

Kasketli Adam dikkat kesildi bir anda. “On-on beş kilometre beri de mi oldu kaza?”

“Evet,” dedi Motorcu.

“Emin misin yeğenim?” diye sordu Kasketli Adam, “değil on beş, otuz kilometre beride bile köy yoktur burada. Kuraktır o taraf, su çıkmaz oralarda.”

Şaşırma sırası Motorcudaydı. “Olur mu canım,” dedi. “Beni misafir eden Niyazi Amca da köyün muhtarıymış hatta.”

Okey ve kağıt oyunu oynayanlar bir anda ellerindeki taşları, kağıtları bırakıp Motorcu ile Kasketli Adam’ın masasına çevirdiler başlarını. Kahvede çıt çıkmıyordu.

“Hem nasıl su yok,” diye devam etti Motorcu, “her yer yemyeşildi, tarlalar, bahçeler meyve, sebze doluydu.”

“Niyazi’ydi muhtarın adı, he mi?” diye sordu Kasketli Adam.

“Evet. Karısı vardı, Fatma teyze.”

Elli-elli beş yaşlarında, kirpi gibi dimdik beyaz saçları olan bir adam yan masadan sandalyesini de alarak Motorcu ile Kasketli Adam’ın oturdukları masaya geldi.

“Ne diyor Murtaza amca bu adam?”

Kasketli adam, Kirpi Saçlı Adam’a baktı, “Valla ben de anlamadım. Kaza geçirmiş ya, aklı karışık zaar.”

Motorcu söylediklerinin kahvede neden bomba etkisi yaptığını anlayamamıştı.

Kirpi saçlı adam, gözlerini Motorcunun gözlerine dikti, “Şimdi seni dün gece Niyazi Amca ile Fatma Teyze mi konuk etti?”

“Evet,” dedi Motorcu. Bir yandan da “Ulan kötü bir şey mi söyledim? Ne oluyor?” düşüncesi kafatasının içini tırmalıyordu.

“Dalga mı geçiyorsun hemşerim sen?” dedi Kirpi Saçlı Adam. “O söylediklerin benim anamla babam.”

“Ee,” diyebildi Motorcu.

“Eesi, anam öleli yedi, babam öleli de beş yıl oldu.”

Şaşırma sırası Motorcudaydı. “Ama,” dedi, “ben onları gördüm, konuştum, geceyi evlerinde geçirdim.”

“Nasıl insanlardı bunlar?” diye sordu Kirpi Saçlı Adam, “tarifle hele.”

Motorcu, Niyazi Amca ile Fatma Teyzeyi tarif etti edebildiğince.

“Hatta,” dedi Motorcu, “Mustafa diye bir oğulları varmış, gurbetteymiş. Bugün eve gelecekmiş, onun için hazırladıkları yatakta yatırdılar beni.”

“Mustafa benim kardeşim olur,” dedi Kirpi Saçlı Adam.

Kahvedeki havanın iyice ağırlaştığını hissetti Motorcu. İlk geldiği andaki güzel enerjiden eser kalmamıştı. İzin istedi. Ayağa kalktı.

Kahvedekilerin tuhaf bakışları arasında kaskını taktı, montunu giydi. Motoruna bindikten sonra elini kaldırıp kahvedekilere veda etti. Birkaç saniye sonra arkasında bıraktığı toz bulutunun içinde görünmez olmuştu.

Kahvede kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Kafalar Motorcunun gözden kaybolduğu yöne çevrilmişti. Sessizliği yolun karşısındaki tarlalardan koşarak gelen çocuğun feryadı yırttı: “Yetişin! Yetişin! Babam traktörün altında kaldı.”

Kirpi Saçlı Adam yerinden fırladı, “Halil bu, Mustafa’nın oğlu.”

***

Olay yerine gelen Jandarmanın da yardımlarıyla Mustafa’nın cansız vücudu traktörün altından çıkarıldı. Jandarma çavuşu, yanındaki ere, “İşe bak,” dedi, “iki senedir buradayım, tek bir vukuat olmadı. Bugün beş saat içinde iki ölümlü kazayla karşılaştık. Dün gece de motosikletli bir adam, on kilometre kadar beride uçuruma düşmüş. Cesedini bu sabah bulduk.”

Baba/6: Hükümdar Kim?

“Sonunu bildiğin oyunları oynama. Kazanacağını bilsen bile!”

Alengirli laftı. Derindi. Baba söyleyince her laf devleşirdi zaten. Dört duvarla çevrili bir sonsuzluğun ortasında yaşıyorduk. Baba ve oyuncuları… Baba ve biz. Profesör, Gezgin, Gardiyan Hayrettin,  bendeniz Kâşif, ranzalar, battaniyeler, kahırla yüklü izmaritler, umut açan saksı çiçekleri, özgürlüğü fısıldayan duvarlar, sonsuzluğun sesi voltalar, dostluk kokan ince belliler… Herkes ve her şey onun kurguladığı bir sahnenin önemli önemsiz figüranlarıydı. Hepimiz onun için vardık. Dün sabahki, önceki ve daha önceki sabahlar gibi. Sanki hepimiz onun için oradaydık.

Ama bir sabah her şey değişti. Uyandım, kalktım, önce onun yatağına baktım, sonra etrafta dolanıp duran onca adama… Çişe giden, çayı demleyen, kalkar kalkmaz voltaya başlayan, ranzasına iliştirdiği fotoğrafı öpen, afyonunu patlatmak için cigara yakan tiplere… Hepimiz oradaydık. Onun için… Ama o yoktu. Yoktu işte!

Anlamıştım. Gitmişti. Gittiğini anlamak için âlim olmaya gerek yok zaten. Bakarsın, orada değilse gitmiştir. Ben başka bir şeyden, bir daha gelmeyeceğini anlamaktan bahsediyorum. Gitmek o zaman gitmektir. Geri döneceğini biliyorsan ona gitti demezsin ki. Umut dersin, nasılsa gelecek dersin. Beklersin.

Baba gitmişti. Ve bunu tek bilen bendim. Bir cigara aldım dudağıma, kibritin aleviyle cozurdattım. Dumanı önce herkesin yüzünü griye döndürdü sonra dağıldı gitti. Tıpkı Baba gibi… Git-ti!

Sakin adımlarla Baba’nın boş yatağına yürüdüm. Yastığında duran sümbül dalını alıp kokusunu derin derin içime çektim. Masada ince belliye ağzına kadar su doldurdum. Çiçeği usulca bardağın içine bıraktım. Nasıl da güzel kokuyordu namussuz… Sonra yatağın önüne geçtim ve yalı kazığı gibi öylece dikilip milletin gözünün içine baktım. Tek tek, ince ince süzdüm hepsini.

Durumun ehemmiyetini ne kadar kavramışlardı bilmiyorum. Baba’nın bir daha gelmeyeceğini duyduklarında ne yapacaklarını kestirmeye çalışıyordum. Kim üzülecek, kim korkacak, kim sevinecek ve kim benim gibi kahrolacak, gözlerinden anlamaya çalışıyordum.

Az sonra öğrenecektim. Bir fırt daha aldım cigaramdan. Mahpusa düştüğüm gün de dâhil, çektiğim en efkârlı nefesti. Öylece ayakta, babanın boş yatağının önünde cigaramı tüttürüp yüzlerine dikkatlice bakıyor oluşum bazılarını işkillendirdi. Bir bokluk olduğunu sezdiler. Ne döndüğünü bilmeseler de bir gariplik olduğunu anladılar. Ben de bunu istiyordum zaten. Önce sezsinler, söyleyeceğim şeye yavaş yavaş, içten içe yaklaşsınlar ve… Her neyse!

Orada durup koğuş arkadaşlarımı, kader arkadaşlarımı izlerken Baba’nın bana oynadığı o garip oyunu düşünüyordum. Elime silahı tutuşturduğu o günü. Ablamı parayla satan adamı ayaklarımın dibine getirip, kurbanlık koyun gibi ellerime teslim ettiği o kıyamet gününü. Silahı herifin ağzından içeri sokup bir an bile tereddüt etmeden tetiği çektiğim o günü!

Patlamamıştı. Silahtan gelen tek ses tetiğe asılınca çıkan o sikindirik “tık” sesiydi. Üst üste defalarca denemiş ve defalarca aynı sesi duymuştum. Sonra Baba’nın bir göz işaretiyle herifi apar topar yanımdan götürmüşlerdi. Nasıl da korkmuştu, nasıl da zırlayıp duruyordu orospu çocuğu.

“Aferin evlat!” demişti Baba, “Bu sınavı güzel verdin. Zamanı gelince o solucanı ezeceksin, merak etme.”

“Neden şimdi değil Baba? Madem herifi getirttin önüme kadar, madem bunca kudretin var, neden canını almamı engelliyorsun?”

“Ağzınla söyledin Kaşif’im. Yemeği pişirmişim, önüne kadar getirmişim, hatta ye diye kaşığı bile ben tutmuşum ağzına. Böyle olmaz. Kendin pişirecek kendin yiyeceksin. O yemeğe sevgini mi katarsın artık, nefretini mi, sen bilirsin. Ama rahat ol! Artık tek yapman gereken ne yemek yapacağına karar vermek. Malzeme elimizde!”

Herifi götürürlerken içimde bir şeylerin eriyip gittiğini hissetmiştim. Bir garip olmuştum. Adama duyduğum kaskatı nefret miydi eriyen yoksa Baba’nın oynadığı oyunun şaşkınlığımı bilmiyorum. Ama akıp giden bir yol oluşmuştu içimde. Sonra Baba etraftaki herkesi uzaklaştırmış, baş başa kalmıştık. Kulağıma eğilmiş ve o her zamanki gizemiyle şöyle fısıldamıştı:

“Ben gidince koğuş sana emanet evlat! Benim de kendi yemeğimi pişirip yeme vaktim yaklaştı.”

“Ne yemeği, ne gitmesi? Sen ne diyorsun Baba?”

Eliyle etraftakileri işaret etmiş ve yine fısıltıyla devam etmişti:

“Şu gördüğün adamlara iyi bak Kaşif’im. Her birinin acısı öyle büyük ki… Suç işlemek zorunda kaldıkları o karanlık güne dönseler yapacakları tek şey var: O suçu yine işlemek!”

“Eee?”

“E’si şu: Burada olma sebepleri, keyfe keder değil. Her birini seçerek aldım bu koğuşa. Karıya kıza sarkıp tecavüz edenin, zevk için cana kıyanın, hırsızın, uğursuzun, onursuzun işi yok burada!”

“Tamam da Baba…”

“Kesme! Dinle hele!”

“Peki Baba.”

“Elimden geldiğince sebeplerini karşılarına çıkardım. Tıpkı sana ettiğim gibi. Acılarına ilaç olmaya çalıştım. Kimi minnet etti, kimi teşekkür etti. Kimisi de haddini aşıp acele etti, destur almadan kıydı geçti o sebebe. Amma bu güne değin ihanet eden çıkmadı. Anladın mı evlat?”

Anlamamıştım.

“Anladım Baba.”

“Bok anladın! Neyse, anlayacaksın nasılsa. Diyeceğim o ki Kaşif’im, artık kendi ilacımı içme zamanıdır. Burada, bu dört duvar arasında eşe dosta, şu garibanlara, gardiyanından hamamböceğine herkese faydam dokunur da kendime dokunmaz, bilirim. Ama artık kendi sebebimle yüzleşmeye gidebilirim. İçim rahat çünkü artık sen varsın.”

Sesim elimde olmadan yükselmişti.

“Haklısın Baba, bir bok anlamadım! Ben…”

“Şşşt, yavaş lan yavaş!”

Daha kısık sesle devam etmiştim:

“…Ben ne anlarım koğuş idare etmekten! Hem sen nasıl gideceksin, nereye gideceksin?”

Nereye ve nasıl gideceğini söylememişti tabii. Ama şunu demişti:

“Gittiğim gün yatağıma bir sümbül dalı bırakacağım. O günden sonra hüküm senindir evlat.”

“Baba, hüküm falan, deme böyle şeyler. Ne yapacağım, ne edeceğim ben?”

Hafifçe gülümsemiş sonra cevap vermişti. Dediği son şey de bu olmuştu zaten.

“Ne yapacağını diyeyim evlat, yaklaş hele… O sümbül dalını suya koy, iki üç gün daha salsın rayihasını.”

Sonra sırtımı sıvazlayıp yanımdan ayrılmıştı. Defalarca dedim yine diyorum. Esrarengiz adamdır Baba. Hayatımda tanıdığım en… Neyse…

Çoğu zaman olduğu gibi gene pek bir bok anlamamıştım Baba’nın dediklerinden. Nereye gidecekti, nasıl gidecekti, ne hesabı vardı görülecek bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı: Ablamı bir mal gibi, parayla Süleyman denen birine satan şerefsiz, Baba’nın elindeydi. Elimizdeydi. Bu şimdilik yeterdi. Nasıl becermiş, nasıl etmişti bilinmez ama Süleyman ve bu herifi bulup elinin altına getirtebildiğine göre Baba’nın gücü kudreti büyüktü. Eli kolu uzundu. Hapiste olmasa kim bilir neler yapacaktı. Hapiste olmasaydı…

“Hayırdır Kaşif, bir şey mi diyecen?”

Baba’nın gözümde devleştiği o günün hayali, Profesör’ün sesiyle dağıldı gitti. Tıpkı Baba gibi. Git-ti!

“Dikilmişsin ayakta, hepimizi kesip duruyon öyle!”

“Evet”, dedim usulca. “Diyeceklerim var. Toplaşın hele.”

Cigaramdan son bir nefes alıp ayağımın altında söndürdüm. Bir tane daha yaktım sonra. Bekledim ki herkes toplansın. Duman, gri yüzleri yaladı ve malum son gerçekleşti: Kayboluş!

“Baba gitti!” dedim yekten. “Ve bir daha gelmeyecek!”

Suratlarda gördüğüm ilk şey büyük, dağlar kadar büyük bir şaşkınlıktı. Küçülmesine izin vermeden devam ettim:

“Artık hüküm benimdir!”

Hikaye: Ruhumdaki Yabancı

Sonbaharın bu güzel akşamında, İzmir Körfezi’ne düşen güneşin yansıması, bu kentte yaşayan sakinlerine hafif meltemle birlikte denize düşen eşsiz ışıltılarını cömertçe sunuyordu. Tüm şehir halkı sanki elbirliği yapmış gibi Karşıyaka sahilinden Bostanlı sahiline kadar evlerini boşaltmış, sonbaharın bu son günlerinin yazdan kalma sıcaklığının tadını çıkarmaya çalışıyordu. Kalabalığın içinde sallanarak yürüyen, Cansu ise kalabalığın arasında kaybolmak istercesine büzülerek yürüyordu. Üzerine aldığı ince hırkasının ceplerine soktuğu elleri nedensiz yere buz tutmaya başlamıştı. Yıllar öncesine kaydı aklı. Bu şehirde doğup büyümüştü. Babası bir okulda hizmetliydi; annesi ise tekstil fabrikasında çalışıyordu. Ailenin iki çocuğundan büyük olanıydı. Annesi kendinden iki yaş küçük olan kardeşine ve  ona sevgi dolu gözlerle bakar, onları incitmekten kaçınırdı. Cansu, İzmir’in kızlarına has o büyülü güzelliği sahipti. Sarının iki tonu açık olan saçlarını, küçücük burun ve dolgun dudaklarını annesinden, çıkık elmacık kemiklerini, mavi gözlerini ve uzun boyunu babasından almıştı. Eğitim hayatını lise sona kadar başarı ile getirmiş, girdiği üniversite sınavını kazanmış fakat kayıt olmamıştı. Bir an önce hayata atılıp anne ve babasının üzerindeki yükü hafifletmek için iş hayatına atılmıştı. Annesinin ve öğretmenlerinin ısrarlarına rağmen çok istediği ve kazandığı bölüm olan mimarlığı elinin tersi ile itmişti. Biraz para biriktirip tekrar girecekti sınava ama onun planının dışında bir hayat süreceği hiç aklının ucundan geçmemişti. Şimdi ise Karşıyaka sahil şeridinde yürürken zamanın ne kadar acımasız olduğunu düşünüyordu. Çocukluk döneminde yavaş geçen zamana ne olmuştu da su gibi akıp gitmek için akrep ve yelkovanı yarıştırıyordu. Cansu bulunduğu ortamın kalabalığından ürkerek, bir banka oturup karşı tarafa yani Alsancak’ın büyülü ışıklarına daldı. İçinden hayatın ne kadar acımasız olduğunu, insanların yüzlerini ne kadar iyi maskelediklerini düşündü. Tıpkı karşı tarafın yanan sönen, insana göz kırpan ışıkları gibi yanıltıcıydı hayatı. Denizin iyot kokusunu içine çekti. Genç kızlığında bu koku ona huzur verir, hülyalı hayaller kurmasına sebep olurdu. Oysa şimdi içine burukluk ve kaybolmuşluk hissi verip canını acıtıyordu. Oturduğu yerde düşüncelere o kadar derin dalmıştı ki hırkasının cebindeki telefonunun sesi ile yerinden sıçradı. Ekrana baktığında korkusu daha da büyüdü. Arayan kocası Selim’di. Yedi yıllık evlilik hayatı düşlediği gibi olmamıştı. Telefonun açma tuşuna elleri titreyerek basıp kulağına götürdü. Selim şehir dışına, bir görev için çıkmıştı. Sanki Selim karşısındaymış gibi hazır ol vaziyetine geçmiş onu dinlemeye çalışıyordu. Selim ise ona bir merhaba bile demeden hangi cehennemde olduğunu, kendisi yokken evden çıkmaması gerektiğinden dem vuruyordu. Cansu, titreyen sesi ile biraz hava almak için sahile indiğini söylediğinde telefonun suratına tehdit dolu küfürlerle kapandığını duyunca eve dönmek için hızlı adımlarla yürümeye başladı. Biraz ilerleyince garip bir korkuya kapıldı. Selim onun evde olmadığını nereden biliyordu? Telefonu açar açmaz bu soru ile karşı karşıya kalmıştı. Evlerinin balkonu da caddeye bakıyor sahil boyunun tüm ihtişamını gözler önüne seriyordu. Birden arkasını dönme ihtiyacı duydu. Selim polisti. Acaba arkadaşlarından birisi kendisini takip mi ediyordu? O kısacık an kendine doğru yürüyenlerin yüzlerine odaklanmaya çalıştı ama başaramadı. Korku tüm bedenini ele geçirmeye başlıyordu. Adımlarını daha da hızlandırıp, yaşadığı binanın önüne geldi. Apartman sakinlerinin çoğu balkonlarında oturmuş eşsiz manzaranın tadını çıkarıyorlardı. Cansu hiçbiri ile komşuluk ilişkisi kurmamıştı. Selim evinin mabed olduğunu düşünüyor ve kimseyi kabul etmiyor, kendisinin de görüşmesini onaylamıyordu. Oysa o kadar çok hayali vardı ki! Konservatuara gidip ünlü bir kemancı olacaktı. İç mimar olup, yuvalara sıcaklık katacaktı. Tüm hayatını üniversitelerde geçirip, çocuk ve yaşlılara hizmet için durup dinlenmeden çalışacaktı. “Heyhat.” dedi içinden. Ne düşlermiş ama ne olmuştu. Babasız büyümüştü. Onu erken çocukluk döneminde kaybetmiş fotoğraflarından tanıyordu. Annesi ise bir başına hayata tutunmaya çalışmış, kocasının kaybettikten sonra fabrika işçiliği yanında hafta sonları başkalarının evini temizleyerek onu lise sona kadar okutmuştu. Ta ki kanser onu da hayattan alıncaya kadar. Kardeşini de evlatlık verildiği ailenin trafik kazası geçirmesi sonucu kaybedip hayatta tek başına kalmıştı. Cansu bir müddet üç çocuğu olan amcasının yanında kalmıştı. Fakat yengesi onu bir türlü kabul edememiş, her gün kendisini kovmaktan beter etmişti. Bir çaresizlik anında amcasının bir arkadaşının aile dostu olan Selim’in annesinin kendisini görüp, beğendiği için oğlu ile evlenmesi konusunda amcasını ikna edene kadar. Kendisine söz hakkı verilmemişti. Kaderine razı olmalıydı. Yengesi, Selim’den başka kimin onu alacağı konusunda sürekli baskı yapmış, psikolojik olarak kendini değersiz hissetmesine sebep olmuştu. Söz, nişan, düğün derken zaten dış dünya ile iletişimi olmamış, bu evliliği kurtuluş olarak görmüştü. Selim ile iki ay kadar kısa süren bir nişanlılık döneminden sonra kendini hiç tanımadığı bir adamın koynunda bulmuştu. Selim hiç bir inceliğe sahip olmayan, şiddete meyilli bir adamdı. Daha evliliklerinin ilk haftası, gömleğinin ütüsünü beğenmeyerek, Cansu’yu dövmüştü. Hiç bir pişmanlık gösterisi sergilemeden akşam eve geldiğinde Cansu’nun vücudundaki morluklara aldırış etmeden tecavüz etmişti. Cansu ise gözyaşları eşliğinde banyoya kapanıp, çaresizce sabaha kadar ağlamıştı. Selim’den korktuğunu o gece fark etmişti. Kocası eve gelir gelmez silahını ortada duran sehpanın üzerine bırakıp, onu sessizce tehdit ediyordu. Koca yedi yılı bu yuva dediği ama hiç bir zaman aidiyet duygusunu yaşamadığı evde geçirmiş, bütün davranış ve düşüncelerini korku ile beslemişti. Bugün ise ilk defa tüm cesaretini toplayarak sahile inmişti. Artık yaşamaktan yılmış, ne olacaksa olsun diyerek kapıyı çekerek çıkmıştı. Şimdi ise apartmanın girişine gelmiş, içinde duyduğu korkuyu, pişmanlığı ile bastırmaya çalışıyordu. Selim yarın dönecekti. Kendi kendine kızarak apartmandan içeri girdi. Merdivene her adım attığında korkusu artarak tüm bedeni titremeye başlamıştı. Üçüncü kata geldiğinde ise yukarı kattan inen biri omzuna çarpınca şaşırarak olduğu yere çivilendi. Üzerinde siyah pantolon ve siyah kazak olan kişi acelesi varmış gibi hızlıca merdivenleri inip görüş alanından kayboldu. Cansu’nun korkusu artmıştı. Binanın en üst katı olan dördüncü katta kendileri dışında oturan kimse yoktu. Nefesi düzensizleşti. Trabzana tutunarak boğazına tıkanan nefesini vermeye çalıştıysa da bacakları onu taşımamamakta ısrar ediyordu. Yere çöküp bir müddet öylece kaldı. Düşüncelerini toparlayamıyordu. Cep telefonun çıkardı. Selim’den başka arayacağı kimsesi yoktu. Hızla arama tuşuna basınca çalan telefonun sesini duydu. Bu olamazdı, olmazdı. Ses yukarıdan gelip tüm merdiven boşluğunu doldurmuştu. Kıpırdamadı. Selim açar diye bekledi ama açan olmadı. Ağlamaya başladı. Ne için ağladığını kendi de bilmiyordu. Tekrar trabzana tutunarak kendini yukarı çekti. Düşmemek için direnerek son on basamağı tırmanıp evin kapısını görünce paniği artı. Biri çığlık atıyordu. Alt kattan gelen komşusunun kendini sarsması ile duyduğu çığlığın kendi çığlığı olduğunu anlamamıştı. Adam ise ona ne olduğunu sorup duruyordu. Cansu ise ona boş gözler ile bakıp çok istemesine rağmen bir tek sözcüğü ağzından çıkaramıyordu. Adam onu kapının önünde bırakıp  elinde tuttuğu telefon ile anahtara baktı. Anahtarı alıp kapıyı açarak içeri girdi.

Cansu kendine geldiğinde salonun koltuğunda uzanmış vaziyette buldu kendini. Evin içerisi hiç tanımadığı insanlarla doluydu. Selim’in narkotikten ve cinayet masasından  arkadaşları evin içinde garip bir telaş içinde koşturup duruyorlardı. Cansu ise bu tanımadığı insanların yüzlerini incelemek, hiç değilse düğününde hatırlayabileceği simaları görebilmek için başını kaldırdı. Ne kadar zamandır bu koltukta olduğunu düşünürken salonun beyaz halısının üzerine odaklanarak, neler olduğunu anlamaya çalıştı. Her yerde, filmlerde gördüğü sarı ve üstlerinde numara yazan takozlar vardı. İyi de Selim’in mabedim dediği ve hiç kimseyi kabul etmediği evinde bu kadar insanın ne işi vardı? Hem Selim neredeydi? En son telefonun sesini duymuştu. Konuşmak için ağzını açtığında dilinin kurumuş olduğunu fark etti. Kendini zorlayarak beyaz kıyafetler içinde yerde bir şey arayan adama döndüğü sırada, dibinde ayakta duran adam, kendisini tanıttı.

“Kendinize geldiniz mi? Ben Cinayet Masasından Komiser Emre.”

Bu kırklı yaşlarının ortasında olan, dik duruşu ile insana güven veren adam, gözlerini Cansu’nun üzerine kilitledi.

Cansu kekeleyerek, “Ben… Bana ne oldu? Neden buradasınız? Selim nerde?” diye zorlukla sorabildi.

“Komşunuz, Adem Bey bizi aradığında siz merdivenlerde baygınlık geçirmişsiniz. Biz gelene kadar komşularınız sizinle ilgilenmiş. Şimdi daha iyi misiniz?”

Cansu adamın son sözleri üzerine göz yaşlarına hakim olamadı ve yanaklarından aşağıya doğru süzülmesine izin verdi. En son annesi bu soruyu sormuştu. Sanki üzerinden asırlar geçmiş gibi canı yandı. Adama boş gözlerle bakıp başını sallamakla yetindi. Eğer konuşsaydı, isyanını haykıracağından korktu.

Komiser, “Cansu Hanım, evinize bir cinayet ihbarı için geldik. İyi olduğunuza göre size birkaç sorum olacak. Şimdi dikkatinizi toplayarak bana bu akşam neler yaptığınızı anlatın,” diyerek koltuğun karşısında duran sehpanın üzerine oturdu.

Cansu soruyu tam olarak idrak edememişti. Yine de yattığı yerden hafifce doğrularak, “Ben, dışarı çıkmıştım,” dedi.

“Ne zaman çıktığınızı hatırlıyor musunuz? Saat kaçtı?”

“Bilmiyorum. Bunalmıştım. Sürekli evdeyim.”

Bunu der demez pişman olmuştu. Selim bu sözüne çok kızacaktı. Ne de olsa kol kırılır yen içinde kalırdı. Hele meslektaşlarına söylediği için daha da öfkelenip, belki de yeni yeni morartısı geçen gözünü daha beter morartacaktı ve bu sefer sadece bununla kurtulamayacağına adı kadar emindi.

Cansu bunları düşünürken Komiser Emre sordu.

“Ne kadar dışarıda kaldınız?”

“Bilmiyorum. Selim arayınca geri döndüm.”

“Selim sizi aradığında nerede olduğundan bahsetti mi?”

“Bahsetmedi. O şehir dışında.”

Sesinin titremesine engel olamamıştı. Başını kucağında tuttuğu ellerine doğru indirdi.

“Size ne söyledi?”

“Şey… dışarıda ne yaptığımı sordu.”

“Neden böyle birşey sordu?”

Cansu cevap vermedi.

“Benden çekinmenize gerek yok. Ben burada görevimi yapıyorum. Bu soruları sormak zorundayım. Şimdi, neden size öyle birşey dedi?”

Cansu biraz düşündükten sonra, “O dışarı çıkmama izin vermez,” dedi.

“Ne zamandan beri?”

“Hiç.”

Cansu’nun hıçkırığı kendine eşlik etmeye başladı. Biri ile konuşmayalı yıllar olmuştu. Arkadaşı, akrabası, komşusu yoktu. Selim dışında hayatında hiç kimsesi olmayan bir acizdi. Gidecek hiçbir yeri olmamıştı. Alışverişi Selim yapar, eğer ciddi bir rahatsızlığı yoksa doktora bile gitmesine izin vermez, gerekirse onunla birlikte giderdi. Kafese kapatılmış bir kuş kadar bile değeri yoktu. İnsanlardan korkuyor,herkesin onun korkaklığı ile alay ettiğini düşünüyordu fakat bu düşünceyi de bırakalı birkaç yıl olmuştu. Çocukları sevmesine rağmen bazen Tanrı’nın kendisine çocuk vermediği için şükrediyordu ama bazı günler hayatında bir sesin olmasının özlemi ile yandığı oluyordu. Yeni evli oldukları bir iki yıl içinde Selim’e bu konuyu açmış ama yediği dayak ile kalmıştı. Onun karısı oros… muydu ki doktora gidip her yerini gösterecekti? Bu konu da böylece kapanıp gitmişti.

“Siz hiç mi dışarı çıkmıyordunuz? Ne demek şimdi bu?”

“Ben… Ben yıllar sonra ilk kez tek başıma dışarı çıktım. O aramasaydı da eve dönecektim. Sokaklarda ki insanlardan  korktuğumu anladım.”

Komiser Emre ayağa kalkıp daracık odada bir ileri bir geri yürümeye başladı.

Cansu Hâlâ gözyaşları arasında ellerine bakıyordu. Odadaki karmaşa hiç ilgisini çekmiyordu. Yüreğinin derinliklerinde bir yer, ona neler olduğunu fısıldıyordu.

Komiser Emre tekrar karşısına oturdu.

“Aileniz bu konuda ne düşünüyor?”

“Benim kimsem yok. Anne ve babamı kaybettim.”

“Anladım. Selim’i bu akşam hiç gördünüz mü?”

“Görmedim. O, görev için şehir dışına gitti.”

“Cansu Hanım, burada ne yaptığımız ile ilgili bir fikriniz yok mu? Siz eve geldiğiniz de ne oldu da merdivenlerde yığılıp kaldınız? Çığlık atmadan önce ne gördünüz?”

“Ben eve girmedim. Korktum.”

“Sizi korkutan ne oldu?”

“Bilmiyorum.”

“İyi düşünün. Daha evinize girmeden çığlık atmışsınız ya da girip çıktınız mı?”

“Girmedim.”

“O zaman ne oldu da eve girmediniz? İyi düşünün.”

“Ben merdivenleri çıkarken biri omzuma çarptı birden bu katta bizden başka kimsenin olmadığını düşündüm. Selim’i aradım ama cevap vermedi. Telefonunun sesi sanki evden geliyordu. Sonrasını hatırlamıyorum.”

“Gördüğünüz kişiyi daha önce görmüş müydünüz?”

“Ben kimseyi tanımıyorum ki. Hep evdeyim.”

“Belki kocanızın arkadaşı veya bir komşunuz olabilir. İyi düşünün.”

“Onlara kapıyı açmam yasak.”

Bu son cümleyi utanarak söylemişti.

Komiser Emre sesinin sert çıkmasına mani olamadan, “Madem Selim sizi bu kadar kısıtlıyordu neden dışarı çıktınız?” diye sordu.

“İlk defa başka bir şehre gitti.”

Duraksadı. Sesinin titremesine engel olamadan, “Dışarıyı unutmuştum. Biraz hava almak istedim. Onu da beceremedim.”

“Gördüğünüz  kişi uzun muydu, kilolu muydu, saç rengi nasıldı?”

“Siyah giymişti. Ben korku ile merdivenleri çıkıyordum onun geldiğini farketmedim bile. ancak bana çarpınca gördüm.”

Sustu.

“Cansu Hanım, iyi düşünün. Bu akşam evinizde bir cinayet işlendi ve siz büyük bir ihtimalle katili gördünüz.”

“İyi de bu evde benden başka kimse yok ki.”

“Kocanız Selim bu akşam saatlerinde kalbinden bıçaklanarak öldürülmüş.”

Cansu önce bu sözleri algılayamadı. Kelimeler zihninde dönmeye başladığında gerçeği idrak etti. Başını kaldırıp Komiser Emre’nin gözlerine baktı.

“Selim öldü mü? Bu nasıl olur? Ben şimdi ne yapacağım?”

Ellerini yüzüne kapattı. Ağlıyordu. Oysa kaç kez onun ölmesini dilemiş ve düşünmüştü. Şimdi ise koca dünya da yine tek başına kaldığına ağlıyordu. İşi yoktu, ailesi yoktu. İnsanlardan korkuyordu. Selim ona beceriksiz ve  böcek kadar değerinin olmadığını söyleyip dursa da eve giren bir nefes bir sesti o. Şimdi o da gitmişti.

“Selim hiç size kendini tehdit eden veya bir düşmanı olduğundan bahsetti mi?”

Cansu ellerini yüzünden indirmeden başını sağa sola salladı. Hıçkırıyordu. Bir el omzuna dokununca olduğu yerde sıçradı. Komiser Emre elinde tuttuğu bir bardak suyu uzatıyordu. Cansu titreyen elleri ile bardağı tutup ağzına götürdü. Bir yudum bile almadan gün içerisinde yediği ne varsa halının üzerine çıkardı. Bardak elinden düşmüştü. Kimsesizliğin verdiği çaresizlikle hem ağlıyor hem de bundan sonra ne yapacağını odada bulunan herkese soruyordu.

Komiser Emre, meslektaşını ilk bulan komşu ile görüşmek için oturduğu yerden doğrulup Cansu’ya inanamayan gözlerle baktı. Kadın o kadar çaresizdi ki, kendisini aşağılayan, döven bir adamın arkasından ne yapacağını haykırıyor ve korkusunu dışarı yansıtıyordu. Bu yüzyılda kadınların bu kadar şiddet ile karşılaşmasına, hele  bu şiddete kendi mesleğinden birinin sebep olmasına bir anlam vermeye çalışıyordu. Düşüncelerinden sıyrılarak mutfak masasının sandalyesinde oturan adama doğru ilerleyip karşısına oturdu. Kendini tanıttıktan sonra sorguya başladı.

“Adınız?”

“Turan Kaya.”

“Bana bu akşam neler olduğunu anlatır mısınız?”

“Ben balkonda oturuyordum. Oğlum dışarıdaydı onu bekliyordum. Bir çığlık sesi ile dışarı fırladım. Ses üst kattan geliyordu. Hemen merdivenlere yöneldim ve Cansu Hanım’ı kendi kapısına yakın bir yerde çığlık atarken buldum. Önce ona ne olduğunu sordum ama beni duymuyor gibiydi. Ben de elinde tuttuğu anahtarı ve telefonu gördüm, anahtarı alıp eve yöneldim. İçeri girdim. Herşey normal görünüyordu. Önce bulunduğumuz odaya baktım, sonra sırası ile mutfak, banyo ve en son yatak odasına girdim ve Selim Bey’i gardrobun önünde yatarken gördüm. Ben onun düşmüş olabileceğini, kalp krizi filan geçirdiğini düşünerek yaklaştım.”

Durdu. Sanki birşey hatırlamaya çalışıyordu. Kendini biraz toparlayınca, “Ona yaklaşmaya başladım, bulunduğum açıdan üst bedenini görmüyordum. Sonra… sonra onun kalbine saplı bıçağı gördüm ve bir an ne yapacağımı bilmeden hemen nabzını kontrol ettim. Atmıyordu. Üzerindeki gömlek kan içindeydi. Daha önce hiç böyle birşey görmemiştim. Şoke olmuştum. Kımıldayamadım. Ne yapmam gerektiğini düşünemedim. Ne kadar orada kaldım bilmiyorum. Cansu Hanım’ın çığlığı kesilmişti, birkaç komşumuzun onun yanına gelmiş olduğunu anladım. Seslerini duyuyordum sonra hemen oradan çıktım. Cansu Hanım’a belli etmemeye çalışarak, alt kat komşum olan Arzu Hanım’a polisi aramasını söyledim ve sizler geldiniz.”

Sözlerini tamamladıktan sonra hızlıca nefes alıp verdi. Gözlerini yere indirmişti.

“Merdivenlerden çıkarken hiç kimseye denk geldiniz mi?”

“Yok, kimseyi görmedim.”

“Balkonda oturuyordum dediniz, apartmandan çıkan birini gördünüz mü?”

“Balkonumuz dışa doğru olduğu için dış kapıdan çıkıp cadde boyu ilerleyen birini görmem mümkün değil. Tüm apartman sakinleri için bu dediğim geçerli. O yüzden çıkan biri olduysa bile görmedim.”

“Apartmanınızda kamera olmadığını gördüm. Dışarıdan gelen biri herhangi bir zile bastığında komşularınız veya siz kapıyı açıyor musunuz?”

“Hayır, açmayız ve apartman girişinde bununla ilgili bir uyarı yazımız da var. Ben on yıldır bu binada oturuyorum hiç kötü bir olayla karşılaşmadım.”

“Cansu Hanım ve kurban Selim Bey ile ilgili bize neler söyleyebilirsiniz?”

“Ben ikisini de çok tanımıyorum özellikle Cansu Hanım’ı neredeyse bu ikinci görüşüm filandır. Nasıl desem ki? Selim Bey sanırım ona şiddet uyguluyordu. Sürekli bağırıp, hakaretler ediyordu. Onun sesi yükselince ben duymamak için televizyonun sesini açıyordum.”

“Yani siz üst katınızda bir kadın dövülüp şiddete maruz kalırken ona yardım etmek yerine kulaklarınızı tıkıyordunuz öyle mi? Bu nasıl bir komşuluk anlayışıdır? Neden bizleri aramıyordunuz?”

“Selim Bey kendisi zaten emniyetteydi. Ben.. ben ne söyleyebilirdim ki?”

“Sizin gibi duyarsız vatandaşlarımız yüzünden neredeyse her gün bir kadınımız katlediliyor. Ve siz ne yapabileceğinizi bana soruyorsunuz. Yazık, gerçekten çok yazık. Kadın neredeyse tüm dünyadan soyutlanmış. Bugün içeride yatan arkadaşımızın yerinde o olabilirdi. Biraz daha duyarlı olun ve hangi meslek sahibi olursa olsun kadınlarımızın uğradığı en ufak bir şiddeti bizlere bildirin biz ne gerekiyorsa onu yaparız.”

Sesine hakim olamamıştı. Küçücük mutfak alanında dikkatini tekrar adama yönlendirerek, “Olay olmadan önce, bir ses veya bağırış çağırış duydunuzmu?” diye sordu.

“Hayır duymadım.”

“Cansu Hanım’ı bulduğunuzda size Selim ile ilgili bir şey söyledi mi?”

“O sadece bağırıyordu. Telefon gibi bir şey söyledi ama ben o panikle ne dediğini çok anlamadım.”

“Tamam. Sizin ifadenize tekrar başvurabilirim. Eğer aklınıza bir şey gelirse bizimle iletişime geçin.”

Komiser, kurbanın bulunduğu odaya tekrar döndü. Savcı raporlarını imzalamış, olay yeri ekibi titizlikle odayı inceliyordu. Kurban hâlâ aynı yerde yatıyordu. Emre, meslektaşının etrafını tekrar incelemeye başladı. Kalbinden tek darbe almış olan Selim, açık duran gardrobun önünde yatıyordu. Üzerindeki gömleğin rengi artık görünmüyordu. Göğsündeki bıçak yaklaşık otuz santimetrelik bir avcı bıçağıydı. Her yerden kolaylıkla temin edilebilecek, hiç bir özelliği olmayan bir bıçak  gibi görünüyordu. Odada hiç bir dağınıklık yoktu. Bu da kurbanın katilini tanıyor olduğunu gösteriyordu. Emre yere çökerek, kurbanın tırnak ve ellerini kontrol etti. Tırnaklar ve eller temiz görünüyordu ve darpa dair hiçbir belirti yoktu. Eğer şansları varsa katil bıçağın üzerinde parmak izi bırakmış olabilirdi ama bu zayıf bir ihtimaldi. Sebebi ise hiç bir dağınıklık olmayan ve kapıda zorlama izine rastlamadığına göre katil hazırlıklı gelmiş olabilirdi fakat yaz günü elinde eldiven olan bir tanıdıktan Selim mutlaka şüphelenir ve tedbir alabilirdi. Darbe aniden gelmiş olsa bile müdahale etmek için bir şeyler yapabilir en azından canı için savaşabilirdi. Adli Tıp’ın yapacağı araştırma bu cinayete ışık tutacaktı. Toksikoloji raporu önemliydi. Emre tam ayağa kalkacağı sırada kurbanın pantolon cebinden dışarı doğru hafif çıkmış olan, bantlı nesne dikkatini çekti. Cebinden çıkardığı delil poşetini açtıktan sonra eldivenli elleri ile nesneyi çekip çıkardı. Burnuna yaklaştırıp kokladı. Hiç şüphe yoktu. Bu sarılı olan paket esrar paketiydi. Elini kurbanın cebine sokup beş tane daha çıkarttı. Narkotikte görevli olan Selim’in cebinde hazırlanıp satışa sunulacak hale getirilmiş paketlerin ne işi vardı? Eğer bir operasyondan döndü ise, bunları emniyetteki bölümüne teslim etmesi lazımdı. Emre bulduklarını delil torbasına yerleştirip, Adli Tıp’a gitmesi için olay yeri incelemedeki arkadaşlarına teslim etti. Sonra, Selim’in o an evde bulunan ve çalıştığı bölümdeki bir arkadaşından onun hakkında bilgi aldı. Görüştüğü meslektaşı Selim’in kendi halinde, biriminde çok sevilen, başarılarla dolu bir sicile sahip bir polis olduğunu öğrendi. Emre,  onu Selim’in bir cinayete kurban gitmiş olmasının gerçeği ile başbaşa bırakıp katilini bulmak için her şeyi yapacağını söyleyerek konuşmayı sonlandırdı. Kurban hakkında iki farklı görüşe sahip olmuştu. Evde şiddet yanlısı, mesleğinde ise oldukça başarılı bir çizgi sergilemişti. Bu durumda işinin zor olacağının farkındaydı. Yatak odasından çıktı. Kurbanın otopsi için morga götürülüşünü izledi. Cansu ise kocasının gidişini sadece izlemekle yetindi. Tepkisizdi.

Cansu’ya yaklaşıp, “Biraz daha iyi misiniz?” diye sordu.

Cansu sanki başka bir boyuttaymış gibi anlamsız gözlerle kendisine bakınca sorusunu tekrarlamak zorunda kaldı. Cevap olarak bir baş sallaması alınca, “Size birkaç sorum daha olacak,” dedi. “Selim evde olduğu zamanlar onu ziyarete gelen kişiler olur muydu? Tanıdığınız veya tanımadığınız?”

“Çok kimse gelmezdi.”

“Onun çamaşırlarını yıkarken veya evin içinde hiç size yabancı gelen, yanında taşıdığı herhangi bir şey dikkatinizi çekti mi?”

Cansu yutkunduktan sonra, “Nasıl bir şey?” diye zorlukla sordu.

“Küçük paketler, fazla miktarda para gibi.”

“Küçük sarı paketler olurdu ama parasını ortalarda bırakmazdı.”

“Şu an evin herhangi bir yerinde o dediğiniz paketlerden var mı?”

“Var eğer o… o almadıysa.”

“Bana o paketi gösterir misiniz?”

Cansu yavaş hareketlerle ayağa kalkıp, koltuğun köşe tarafında bulunan bir sandığa doğru yürümeye başladı. Emre de onun arkasındaydı. Cansu sandığın kapağını açtı, ve koltuktan tutunarak kenara doğru çekildi. Emre  sandığın içinde duran paketi eline aldı. Ağırlığı yaklaşık yarım kiloya yakın olan sarı bantla sarılı paketin içinde ne olduğunu tahmin etmesi hiç de zor değildi. Bu adam neler karıştırıyormuş diye düşünmekten kendini alamadı. Elinde tuttuğu paketin içinde uyuşturucu olduğunu adı kadar iyi biliyordu. Bu paketlerden sonra olay yeri inceleme evde hem cinayete dair ipucu hem de uyuşturucu madde aramaya başladı. Komiser Emre ise dış kapıda biriken komşuları sorgulamak için o tarafa doğru yöneldi. Kurbanı ilk bulan Turan da oradaydı. Herkes merakla ona neler olduğunu soruyordu. O ise tek düze bir ses ile olanları anlatıyordu.

Komşulardan orta yaşın biraz üzerindeki bir kadın Turan’a “Bu adamın öldüğüne en çok ta sen sevinmiştirsin,” deyince adamın sakin tavrı birden kayboldu.

Sesini kontrol edemeden, “Onu sevmiyor olabilirim ama ölmesini isteyecek bir sebebim yok, Seçil Hanım.” diye bağırdı.

“Bundan o kadar da emin değilim. Geçen haftaki tartışmanızda apartman ayağa kalkmıştı.”

“Saçmalamayın aramızda ufak bir tartışma oldu. Ölen insana sevinmek kişiliğimde yok! Ölen bir insan ve siz neler söylüyorsunuz. Kendinize gelin!” dedikten sonra hızla arkasını dönüp merdivenlerden aşağıya inmeye başladı.

Emre ise ona müdahale etmeden adı Seçil olan kadına dönerek, “Size birkaç sorum olacaktı,” dedi. “Lütfen beni takip edin.”

Kurbanın evinin içine doğru yönelip mutfağa geçti. Kadına oturması için sandalye de yer gösterdi. Kimliğini öğrendikten sonra sorularına başladı.

“Biraz önce Turan Bey ile konuşmalarınıza şahit oldum. Bahsettiğiniz tartışma ne zaman oldu?”

“Onlar sık sık tartışıyorlardı. Turan Bey’in oğlu Fatih yüzünden. Geçen hafta ise neredeyse yumruklaşmaya kadar ileri gittiler. Allah’tan Fatih ve arkadaşı Batu araya girdiler de ortalık sakinleşti. Ama Turan yeminler ederek Selim Bey’i öldüreceği tehdidini savurup durdu.”

“Aralarındaki konu neydi? Neden bu kadar sık tartışıyorlardı?”

“Tam emin değilim ama tartışırken Turan Bey ona gençlerden uzak durmasını, yoksa onu pişman edeceğini söyleyip duruyordu. Hatta emniyete şikayet edeceğini söyledi.”

“Oğlu Fatih ve arkadaşı Batu ile nasıl bir ilişkisi vardı, bilginiz var mı?”

“Benden duymuş olmayın ama sanırım Selim gençlere uyuşturucu satıyordu. Birkaç kez Fatih’i merdivenlerde nasıl derler madde kullanıp, sızmış bir halde gördük.”

“Belki başka birinden alıyordu. Neden Selim’in sattığını düşündünüz?”

“Çünkü apartmanın dış kapısının girişinde birkaç kez gençlerin gelip onunla görüştüğüne şahit oldum. Ve o çocuklarla sessiz sessiz konuşuyordu. Bense ya dışarı çıkarken ya da eve gelirken denk gelmiştim.”

“Olabilir. Sonuçta o bir polisti. Onun gençlerle konuşmasından nasıl böyle bir sonuç çıkardınız?”

“Bakın ben sadece gördüklerimi anlatıyorum. Selim’in görüştüğü çocuklar lise çağındaki çocuklar. Ben de iki ile ikiyi topladım. Hem aynı gençler geliyordu. Sanırım o çocuklar torbacılık yapıyordu.”

“Anladım. Peki bu durumu emniyete bildirdiniz mi?”

“Hayır bildirmedim. Siz bile benim bunu nereden çıkardığımı sorguluyorsunuz. Emin olmadığım ama şüphelendiğim bir durumu sanırım emniyet kendi içinden olan biri için ciddiye almazdı.”

“Siz bildirseydiniz biz ciddiye alırdık. Biraz daha duyarlı olun lütfen! Mesleği ne olursa olsun bu tacirler geleceğimizi yok ediyor ve toplum buna sessizliği ile eşlik ediyor. Yazık çok yazık. Şimdi biraz önce bahsettiğiniz bu  çocukları tanıyor musunuz?”

“Hayır, tanımıyorum.”

“Selim ve Cansu’yu tanıyor musunuz? Onların ilişkisi hakkında bana neler söyleyebilirsiniz?”

“Selim Bey ile ara ara karşılaşıyordum ama Cansu Hanım’la hiç muhabbetim olmadı çünkü onu bir iki kez gördüm. Apartmanda herkesin bildiğini biliyorum. Selim Bey kadına sürekli bağırır, bir şeyler kırılır ve en son küfürlerini duyardım. Başka da bir bilgim yok. Ama Selim bizlere karşı hep kibar ve nazikti. Söyleyeceklerim bu kadar.”

“Sizin emniyete gelip, yazılı ifade vermenizi istiyorum. Arkadaşlarım bu konuda size yardımcı olacaklar.”

Surguyu bitiren Komiser, diğer komşular ile görüşen arkadaşlarına bir aşağı kata ineceği bilgisini verip kapıya yöneldi. Aşağıya indiğinde bir kapının kapalı diğerinin açık olduğunu görünce kapalı kapının ziline basıp bekledi.

Turan kapıyı açtığında şaşkınlığını saklayamadı.

“Hayırdır Komiserim?”

“Beni içeri davet etmeyecek misiniz?”

“Şu an çok müsait değilim.”

“Oğlunuz Fatih ile konuşacağım. Evde mi?”

“Evde değil dışarıda. O kadının söylediklerini ciddiye almayın, herkes hakkında bilip bilmeden konuşan birdir. Hem oğlumun bu iş ile bir ilgisi yok.”

“Bırakın buna ben karar vereyim.”

Cümlesi biter bitmez içeriden hafif bir inleme sesi geldi.

“Evde sizden başka kimse var mı?”

Adam biran bocaladıysa da hemen kendini toparlayarak, “Kimse yok. Televizyon açık,” dedi.

“Öyle mi? Bana hiç de öyle gelmedi. Ne saklıyorsun Turan Bey? Sizi şimdi emniyete aldırabilirim. Doğruları söyleseniz iyi edersiniz. Ve ben soruları ikinci kez sormaktan hiç hoşlanmam. Şimdi kenara çekilin.”

Turan’ın çekilmesini beklemeden aralık duran kapıdan içeri daldı. Bunun suç olduğunu biliyordu ama adamın şüpheli davranışlarını da göz ardı edemezdi. Komiser Emre içeri girer girmez o da arkasından gelmek zorunda kalmıştı. Cinayet mahali ile aynı plana sahip evin salonunda bir genç ellerini başının arasına almış bir vaziyette koltukta oturuyordu. Komiser Emre’nin dibine kadar geldiğini fark etmemiş aynı vaziyette oturmaya devam ediyordu.

Turan,  Komiserin önüne geçmeye çalışarak, “Oğlum rahatsız. Sizinle konuşamaz,” dedi.

O anda delikanlı yavaş hareketlerle başını kaldırıp, gülmeye başladı. Gözleri kaymış, boş bakışlara sahipti. Komiser Emre normalden çok büyük gözbebekleri olan bir insanın uyarıcı, çok küçük olanın ise uyuşturucu kullandığınıbiliyordu. Fatih’in gözbebekleri uyuşturucu aldığını gösteriyordu. İkinci dikkat çekici olan şey ise ellerini sürekli pantolonun üzerinde ileri geri hareket ettirip sanki bir şey temizliyormuş gibiydi. Üzerindeki kıyafetler siyahtı. Cansu merdivenden çıkarken kendisine siyah giyimli birinin çarptığını söylemişti. Komiser Emre’nin, bu durumdayken Fatih’in ifadesini alması mümkün görünmüyordu. Delikanlı onun yüzüne odaklanmaya çalışıyor bir taraftan da gülmeye devam ediyordu.

Emre, Turan’a dönerek, “Oğlunuzun madde aldığı belli,” dedi. “Ona soracaklarımı önce size sorayım. Fatih ne zamandır madde bağımlısı?”

“…”

“Sizi bir daha uyarmayacağım Turan Bey. Maddeyi nereden temin ediyor?”

“Lise yıllarından beri bağımlı. Maddeyi ise Selim’den alıyordu. Selim’i defalarca uyardım. Oğlumdan uzak durmasını söyledim. Kavga ettik. Emniyete bildirdim ama adam sandığımdan daha kurnaz çıktı. Oğlumun bağımlı olduğunu, torbacılar hakkında işlem yapmadığından dolayı kendisine iftira attığımı söyledi. Eğer bir daha böyle bir şikayette bulunursam oğlumu torbacı olarak yakalatacağı tehdidini savurdu. Ben de eğer öyle birşey yaparsa kendisini öldüreceğimi söyledim.”

“Ve sözünüzü tutup öldürdünüz öyle mi?”

“Kesinlikle hayır, onu  ben öldürmedim. Ama öldüğüne çok sevindim. Ölmek için geç bile kaldı. O gençleri zehirleyen bir şeytandı. Kan emiciydi. Çocukları borçlandırıyordu. Elleri kanlıydı. Kaç masum gencin kanı vardır kimbilir pis ellerinde.”

“Fatih, Cansu bağırdığında evde miydi?”

“Evdeydi. Öğleden sonra önce eve gelmişti.”

Fatih Cansu’nun ismini duyunca gülmesini sonlandırıp “Cansu yine mi bağırdı?” dedi.

Kelimeler ağzından yuvarlanarak çıkmıştı.

Emre ona dönerek, “Sen bugün Selim’i gördün mü?” diye sordu.

“Gördüm.”

“Ne zaman gördün?”

“Akşam üzeri.”

Fatih, sırıtmaya başladı.

“Şerefsiz! Cansu’ya bağırıyordu.”

“Saat kaçta?”

“Bilmiyorum ben eve gelirken, ona uğradım. Zile basmadan bağırdığını duydum. Kapıyı açıp alacağımı verdi. Sonra ben eve geldim.”

Zor toparlasa da konuşuyordu.

“Daha sonra onu gördün mü?”

“Görmedim. Arkadaşıma vereceği emaneti almaya tekrar yukarı çıktım ama kapıyı açan olmadı.”

“Bu ne zaman oldu?”

“Bilmiyorum. Ama aşağıya inerken Cansu’yu gördüm. Onu daha önce hep evinin içinde ama ilk kez  evin dışında görmüştüm. Ona çarptım ama o beni görmedi.”

“Nasıl görmedi?”

“Bana hiç bakmadan yukarı çıktı. Elinde telefon vardı. Ona bakıyordu.”

“Yukarıda başka kimse varmıydı?”

“Görmedim.”

“Sen eve geldiğinde baban evde miydi?”

“Bilmiyorum, ben kapıyı anahtarla açıp odama geçtim. Onun vaazını dinlemeye niyetim yoktu. Kafam güzeldi, bozmaya hiç niyetim yoktu. Anlarsın ya.”

Komiser, Turan’a döndü.

“Evde miydiniz?”

“Evet, mutfakta yemek yiyordum.”

Tekrar Fatih’e baktı.

“Selim’e ne olduğunu biliyor musun?”

Fatih, “Ona bir bok olmaz,” diyerek omzunu silkti. Sonra başını yine ellerinin arasına alıp  öne eğdi. Emre’nin sorduğunu hiçbir soruya cevap vermedi.

Turan, “Artık yeter,” dedi. “Bu konu ile hiç ilgimiz yok. Şimdi oğlumla ilgilenmeliyim.”

Komisere yol göstermek için kapıya doğru yürüdü. Emre i yorum yapmadan kapıya yöneldi. Tekrar üst kata çıktı, Cansu’nun yanına gitti.

“ Seni kocan Selim Kahya’yı öldürmekten tutukluyorum.”

Cebinden kelepçeleri çıkardı.

Cansu ise şaşkınlıkla, “Ama onu ben nasıl öldürebilirim?” diye sordu. “O benim kocamdı. Hem ben evde bile değildim.”

Ağlamaya başladı.

“Sen onu dışarı çıkmadan önce öldürdün,” diye konuştu Komiser. “Sonra kanlı kıyafetlerini değiştirip muhtemelen çöpe götürmek için dışarı çıktın. Apartmana tekrar geldiğinde Fatih’in onu daha önce ziyaret ettiği için tekrar gelmeyeceğini hesap ettin ama o arkadaşına uyuşturucu almak için yukarı çıktığında sen eve geri dönüyordun. Onun sana çarptığının bile farkında değildin. O seni tanıyor.  Sen ise  bana kimseyi tanımadığını söyledin. Selim’in şehir dışında olduğu yalanını uydurdun fakat onun mesai arkadaşı onun şehir dışı görevine gitmediğini, dün emniyette olduğunu, kısacası ve bugün izin yaptığını anlatarak onun  bugün evde olabileceğini anlattı..”

Bunu söylediği an Cansu’nun ağlaması kesildi. Düşmanca gözlerini Komiser Emre’ye yönelterek, “O adi bir o…çocuğuydu,” diye bağırdı. “Cansu’yu dövüyor, küçücük çocuklara uyuşturucu satıyordu. Bana teşekkür etmeniz lazım Komiser. Ben bu dünyayı bir pislikten kurtardım. Cansu’yu da gücünü kadınlar üzerinde deneyen ve kendini daha erkek hisseden ama bir bok olmayan bir adamın onu öldürmesini önlemek için yardım ettim. O yüzden Cansu’yu tutuklayamazsınız. O masum.”

Komiser Emre şaşkınlığını gizleyemeden, biraz önce kendisi ile konuşan ve sesi bir erkek kadar bas çıkan Cansu’ya bakarak, “Burada neler oluyor?” diyebildi.

Görüntüsü Cansu ama sesi erkek olan tekrar konuşmaya başladı.

“Hiçbir şey olmuyor. Ben masum bir kadının hayatını kurtardım. Bunu anlamakta neden zorlanıyorsunuz?”

Evde bulunan herkes bu kalın erkek sesin Cansu’dan nasıl çıktığını merak ederek salona doluşmuşlardı.

Olay yeri incelemeden memur Arzu öne çıkarak, “Sen kimsin?” dedi.

Cansu ona dönerek, “Benim adım Emir. Yıllardır bu  pisliği öldürmek için plan yapan Emir! Bir kadına el kaldıran onu eve hapseden, işkence ve tecavüz eden p.çi öldüren Emir’im! Adımın gerektirdiğini yerine getirdim. Ben Emir alıp uygulayanım! Ben iblise hizmet edenin canını alanım. Bunun için seçildim. Ve Cansu annesini kaybettiği gün onu herkes ve her şeyden koruyacağıma dair Cansu’ya söz verdim. Şimdi işim bitti. Cansu birşey yapmadı. Selim her zamanki gibi öğlen saatlerinde ona bağırmaya başlamıştı. Bu bağırmaların biraz sonra dayağa dönüşeceğini biliyordum. Selim o kadar aciz bir varlıktı ki, bu sefer onu engelleyeceğime dair Cansu’ya güvence verdim. Kendi dolabında olan bıçağı alıp ona seslendim. Sesimi ilk kez duydu ve sizler kadar şaşırarak küfürler yağdırdı. Ben de o şaşkınlığıyla uğraşırken bıçağı kalbine sapladım. Düşerken bile odada bir erkek arıyordu. Cansu’un üzerine kan sıçramadı sadece elleri kan olmuştu ama o görmeden önce ben ellerini güzelce yıkadım. Biraz Selim’in  başucunda oturup, ona kalkmasını şimdi gücü yetiyorsa Cansu’yu dövmesi için tahrik ettim. P.ç kurusu! Sonunda gebermişti. Bense  Cansu’yu uzun yıllardır görmediği dışarı çıkardım. Eğer tutuklayacaksanız beni tutuklamanız lazım. Bunun da mümkün olmadığını bu odada aklı başında olan herkes anlamıştır. Şimdi izninizle ben ait olduğum yere geri dönüyorum,” dedi ve sustu.

Odada bulunan herkes şaşkınlık içindeydi.

Cansu ellerindeki kelepçelere baktıktan sonra yine kendi sesi ile, “Ben birşey yapmadım. Ben Selim’i nasıl öldürürüm?  Ona asla gücüm yetmez. Anlıyor musunuz? Asla gücüm yetmez!” dedikten sonra başını eğdi.

Biraz önce konuşan olay yeri inceleme memuru Arzu, Komiser Emre’nin yanına gelerek, “Komiserim, Cansu Hanım, Dissosiyatif  Kişilik Bozukluğu yani Çoklu Kişilik Bozukluğu rahatsızlığına sahip gibi görünüyor,” diye açıkladı. “Bu rahatsızlığa sahip kişilerin farklı en az iki veya daha fazla kişiliğe, geçmişe, cinsiyete, mesleğe, sağ veya sol elini kullanmakta farklılık gösterebileceği yetenekleri var. Yeri geldiğinde çocuk kimliğine de bürünebilirler. Birbirlerinden farklı kişilik ve yeteneklere sahip olabilirler.  Burada Cansu Hanım ev sahibi kimliğinde. Biraz önce konuşan ise bölünmüş kimliğin bir diğer kişiliği olabilir. Bu sebepten Cansu Hanım bu cinayeti işlediğini ömür boyu kabul etmeyebilir. İşimiz zor. Bu durumda Adli Tıp kurumunun bu vaka üzerinde titizlikle durması lazım. Sizlere bu konu hakkında bana göre gelmiş geçmiş en iyi film olan Split adlı filmi izlemenizi öneririm. Bu rahatsızlık travma sonrası savunma sistemi olarak kişinin kendini koruması için ortaya çıkan ciddi bir rahatsızlıktır ve tıp bu rahatsızlık hakkında derin araştırmalarını hâlâ titizlikle sürdürmektedir.”

Komiser “Anladım Arzu,” diye mırıldandı.

Sonra karşısındaki kelepçeli kadına dönerek, ona kendi ismiyle seslendi.

Cansu, küçücük bir kız çocuğu sesiyle, “Beni babama götüreceksin değil mi amca? O beni çok özlemiş,” diye gülümseyerek  fısıldadı…

Hikaye: Bavul

“İzlanda’da musluktan su içmeyeceksiniz de nerede içeceksiniz?” diye retorik bir soruyla cevap verdi, Selma’nın sorusuna, resepsiyondaki şişmanlıktan yüzü iyice gerilmiş kız. Gülümsediğinde gözleri yanaklarının arkasında ince birer çizgi haline geliyordu.

Selma dönüp arkadaşı Cansu’ya ‘haklıymışsın’ bakışı fırlattı; Cansu da ‘söylemiştim’ bakışıyla karşılık verdi. Böylece bu ülkede her musluktan billur gibi kaynak sularının aktığı, bilim, gezi ve ders kitaplarının dışında bizzat bir vatandaşı tarafından -hem de otel görevlisi sıfatıyla –onaylanmış bulunuyordu. Selma’nın içi rahatladı. Gece susuz kalmak istemezdi doğrusu. Tekrar resepsiyon görevlisine döndü. “Peki akşam yemeği için lokanta falan ya da bakkal falan var mı yakınlarda?”

Otel tipik bir kuzey ülkesi oteliydi. Sadece en gerekli eşyaların, en sadeleri dışında hiç bir şey bulundurmadığı gibi günün en gerekli öğünü kahvaltı dışında da başka bir yemek servisi yapmıyordu.

Resepsiyondaki kız, “Otelden çıkınca soldaki sokağa girin, az ileriden hemen sağa dönün orada bir süpermarket vardır,” dedi ve arkasından “Adı Bonus’tur,” diye ekledi, tanıdık bir kelimenin akılda kalacağını uman bir ses tonuyla.

Kızın İzlandalılara özgü, ayakları yerde, gereksiz naziklikten ve laf kalabalığından uzak ama samimi bir tutumu vardı. Turistleri velinimet olarak gördükleri besbelliydi. Onlar için her şeyi saat gibi tıkır tıkır işler vaziyete getirmişlerdi. Konforlu, dakik otobüs seferleriyle turistleri en tehlikeli yerlere güvenle götürüyor, bilgili rehberleriyle doğaya olan sevgi ve saygılarını onlarla paylaşıyorlardı. ‘Nerelisiniz?’ sorusuyla başlayan saçma sapan sohbetlere bu ülkede rastlamazdınız. İnanılmaz derecede az nüfusa sahip, hasbelkader kendi memleketleri olan bu yüzen adanın, çok özel oluşunun farkındaydılar. Hatta turistlerin bir değil birkaç kez ziyarete geleceklerinden adları gibi emin gözüküyorlardı. Nereli olursan ol gel, yine gel, tekrar gel…Fakat tek bir şey vardı onların bu kendilerine özgü misafirperverliklerine ihanet eden. O da doğa koşulları.

Turistlere dünyanın en muhteşem kuzey ışıklarını, en bakir köşelerini, neredeyse nesli tükenmiş balinalarını, hâlâ aktif yanardağlarını, Amerika ve Avrasya kıta fayları arasındaki ürkütücü çatlağı, inanılmaz güzellikteki buzlu şelalelerini, sıcacık mavi göllerini vaat etseler de doğa koşulları karşısında elleri kolları bağlıydı. Olası bir deprem ya da yanardağ patlamasını yirmi dakika önceden tespit edebildiklerine seviniyorlardı. Bunun bir gelişme olduğunun ama henüz yeterli sayılmayacağının farkındaydılar. Her an değişen rüzgar hızı ve yönü, sis, kar, yağmur ve ısı iniş çıkışları onlar için günlük yaşamda çok önemliydi. Hava durumundaki en küçük meterolojik değişim sadece günlük hayatı değil, yoktan var etmeye çalıştıkları ve organik olmasıyla övündükleri tarımı, hayvancılığı, ayrıca turizmi dolayısıyla ekonomiyi etkiliyordu. Ve  bunun önüne geçemiyorlardı tabii. O yüzden de dünyanın öbür yarısının pek o kadar önem vermediği bu hava durumu ayrıntılarını onlar saat saat, dakika dakika takip ediyorlardı. Fakat sanki bir şey daha vardı onlara ihanet eden… onların kendilerine has bu sade misafirperverliklerini bozma ihtimali olan… Selma bunun ne olduğunu henüz çıkaramamıştı ama sanki dillerinin ucundaydı. Dikkat etmeseler kaçıverecekti. Sanki her karşılaştığı İzlandalı söz birliği etmişcesine o şeyi ağzından kaçırmamak için büyük bir gayret sarf ediyordu. Fakat yine de, – o her neyse- ona rağmen biliyorlardı ki bir gelen, bir daha gelecekti ülkelerine.

***

“Bir daha geldiğinizde bavulunuzu ön kısma koydurun, bulunması kolay olur,” dedi şoför. Selma hiç cevap vermedi. Çok kızgındı. Bu allahın belası ülkenize bir daha çok gelirim de sanki, diye içinden söylendi. İzlanda’ya ayak basalı henüz bir saat bile olmamasına rağmen böyle düşünmek zorunda bırakıldığı için daha da kızdı. Keflavik havaalanından bindikleri servis otobüsünde ilk önce kendi otelleri anons edilince ne kadar da sevinmişti. Herkesten önce konforlu odalarına kavuşacaklardı. Ne bilsin böyle olacağını? Bu gidişle bu akşamki geziyi bile kaçırabilirlerdi.

Topu topu ufak bir bavulu vardı. Üstelik tanıması kolay olsun diye mavi parlak bir kurdele bağlamıştı sapına. Yine de bulamadı otobüsün bagajında. Cansu kendisininki hemen bulmuştu. Selma’nınkisi sanki yer yarıldı yerin dibine geçti. Aslında şoför haklıydı. Bavullarını ellerinden alan genç adamın, onları otobüsün altındaki bagajda nereye koyduğuna bile bakmamıştı Selma. Sakinlik yerini telaşa bıraktı. Yine de Cansu’nunkinin yanında olmalıydı, diye düşündü. Bu düşünceyle, telaşın kızgınlığa dönüştüğünü hissetti. İki büklüm bagaja daldı. Ağzına kadar dolu otobüs yolcularının ağırlığını sırtında hissetti. Kanter içinde, bavullardan oluşan bir denizde yüzmeye başladı. Şoför ve Cansu, dışarıdan ona bir şeyler söylüyordu ama onun işitecek hali yoktu. Artık kızgınlık yerini paniğe bırakmıştı. Tam mavi kurdeleyi gördüğünü sanıp bir tanesine atılıyor ama onun olmadığını anlayınca bavulu sinirle bir yana itiyordu. Havanın kararmaya yüz tutmasıyla zaten yarı karanlık olan bagajda hiç bir bavulu birbirinden ayırt edemez hale gelmişti. Buna rağmen bir türlü pes etmiyor, bagajdan inmiyordu. Beş gün burada aynı giysileri mi giyecekti? Peki ya termal iç çamaşırları? Onlarsız nasıl dağlara çıkacak, nasıl saatlerce gecenin ayazında kuzey ışıklarını bekleyecekti? Cansu kolundan çekti. Dönüp baktı. Ona bir şeyler söylüyordu. Kulaklarının uğultusundan duyamıyordu ki. O an bagajdan inmesi gerektiğini anladı. Yüzünden akan terleri sildi ve yere atladı. Şimdi Cansu’yu işitebiliyordu. “Bak adam diyor ki: garaja gidelim, orada herkes bavulunu alınca seninki de ortaya çıkar.”

Lanet olsun, sanırım başka çare yok, diye düşündü Selma. Kızgınlıktan konuşamıyordu bile. İki büklüm durmaktan ağrıyan belini tutarak parkasının önünü açtı. Sanki bir ter bulutu çıktı içinden.

İkisi de tekrar otobüse bindiler. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Bütün otobüs sessizliği gömülmüştü. Neyse ki garaj çok uzakta değilmiş. On beş dakikada vardılar. Şoförün dediği gibi orada bütün yolcular indi; değişik minibüslere binerek daha yollarına devam edeceklerdi. Herkes bavulunu aldı ama Selma’nınkisi yine ortaya çıkmadı.

“Birisi çaldı,” dedi Selma Cansu’ya. “Mutlaka birisi çaldı. İçinde bir şey olsa bari. Sadece giysilerim var.”

“Bir de yiyecekler,” dedi Cansu.

Bak işte onları unutmuştu Selma. Kışın soğuğunda dağ tepelerinde gezerken, gecenin ayazında kuzey ışıklarını beklerken yeriz, düşüncesiyle on tane cevizli sucuk, bir kutu tahin helvası ve fıstıklı lokum koymuştu bavula. “Ah, evet onlar da var,” dedi Selma. “Allah kahretsin…Tam da bizi buldu.” Özellikle cevizli sucuklara canı sıkılmıştı. Bu acımasız doğada, açlığa karşı, bir tür kendini güvende hissedecekti cebindeki cevizli sucukla; ama bu güven, ayaklarının altından kayıp gitmişti işte. Dıpdızlak kalmışlardı. Son bir yıldır hayal ettikleri, en ince ayrıntılarına kadar planladıkları tatillerine iyi bir kazıkla başlamışlardı.

***

Saat henüz öğleden sonra dört olmasına rağmen ortalık zifiri karanlıktı. İki kadın, sıcacık otelin otomatik cam kapılarından dışarı çıktılar. Yüzlerine çarpan rüzgarın hızı, bu adadaki iklimin, alışkın oldukları türlere hiç benzemediğini hatırlattı onlara. Rüzgar, saatte şu bilmem kaç kilometre hızla esen cinstendi. Kabanlarının önünü aceleyle kapatıp, resepsiyondaki kızın tarifine göre sola döndüler. Sadece iklim değil, sokaklar da onlara değişik bir ülkede olduklarını hatırlattı. Selma, bunlara yol değil boş alanlar denir, diye düşündü. İki yanında tek tük, ufak binalar bulunan uzun alanlar.

“Bu sokak mı şimdi?” diyerek Cansu’ya sordu.

Cansu aldırmadı. “Sanırım bu yolun sonuna kadar gideceğiz,” diye cevapladı. Cansu; akıllı, kafasına koyduğunu yapan, rahat bir kızdı. Zaten Selma onu bu özellikleri nedeniyle severdi. Sadece bazen gereğinden fazla rahat olduğunu düşünürdü.

“Ama sonu gözükmüyor. Kızın demesine göre sanki biraz gidip sağa döneceğiz gibiydi. Git git bitmez bu yol. Üstelik in cin top oynuyor. Bu karanlıkta sonu görünmeyen bu yola girmek pek akıl kârı değil. Gel vazgeçelim.”

“E, ama aç mı kalacağız? Etrafta hiç lokanta yok. Biraz yürüyelim bakalım ne çıkacak?”

Hiçbir arabanın ve insanın gelip geçmediği, binalarında hiçbir ışık bulunmayan bu yolun sonundan sağa dönünce birden karşılarına ışıl ışıl bir çarşı çıkacakmış umudu sıfır olmasına rağmen, Selma arkadaşının dediğine uydu.

Yolun sonuna geldiklerinde dümdüz iki yana uzanan başka bir yola çıktılar. Bu yol, ‘cadde’ denmeye layıktı; araç bakımından ‘işlek’ sayılırdı. Tarife uyarak sağa döndüler. Fakat ortalıkta, değil Bonus adında bir süpermarket, kepenkleri kapalı depomsu tek katlı binalardan başka bir şey görünmüyordu.

“Biraz gidelim,” diye düşüncesini paylaştı Cansu, Selma’nın çekindiğini fark edince.

“İşte şimdi gerçekten ürkütücü,” dedi Selma, “Hiç kimse yok etrafta görmüyor musun? Haydi, geri dönelim.”

Cansu onu duymamazlığa gelerek yürümeye devam etti. “İşte orada, bir benzin istasyonu var… Bak  bir de KFC var…ve… onun yanında da… Bonus!.. Ama o açık değil.”

Normal koşullarda kapısından içeri adım atmayacakları tavuk kızartma dükkanı o akşamki yemek işini çözecekti besbelli.

İki kadın, adımlarını hızlandırarak kırmızı renklerin hakim olduğu bu dünya markası dükkana vardılar; geniş salona açılan cam kapıyı itip içeri girdiler. Sıcak bir hava kütlesi halinde, kızarmış tavuk ve patates kokusu yüzlerine vurdu. İçerideki buğulu havaya gözlerinin alışması zaman aldı. Kapıda öylesine dikilen bir adam, onlar için kenara çekilirken anlaşılmayan bir şeyler mırıldanmıştı. Bir an Selma’ya bütün insanlar buraya toplaşmış gibi geldi. Fakat yine de, dünyanın öbür yarısındaki ‘doluluk’ derecesine göre boş sayılırdı. İnsanlar aç biilaç gözüküyorlardı. Kimbilir biz nasıl gözüküyoruz, diye düşünerek çevresi hakkında iyimser olmaya karar verdi Selma. Fakat sıra bekleyen, masalarda oturan insanların, hatta çalışanların bile tipleri alışık olduğu tiplerden değişikti. Burası yabancı bir ülke akıllım, diye kendine hatırlattı. İnsanların saç şekilleri, yüzleri, bakışları, duruşları, giysileri bir tuhaftı. Öyle tantana da yapmıyorlardı ama her an bir gürültü patırtı kopacakmış gibi geliyordu Selma’ya. Cansu, çıkalım dese hemen fırlayacaktı dışarı. Fakat arkadaşının iştahla  listeye baktığını görünce sabretmeye karar verdi.

Kasanın arkasında duran delikanlıya yaklaştılar. Cansu İngilizce sipariş verdi. Neyse pek zorluk çıkmadı; anlaştılar. Selma sadece patetes kızartması ısmarlamıştı. İkisi de farklı nedenlerle, “take-away olsun,” dediler; Cansu sıcacık otel odalarının konforunda yemek istiyordu. Selma ise bir önce buradan çıkmak.

Paralarını ödediler, fişlerini alıp kenara çekildiler. Önlerinde uzun bir kuyruk vardı ve çalışanların da hiç acelesi yoktu. Selma, insanları seyrettikçe onları iyice zombi gibi görmeye başladı. Sanki yürüyüşlerinde, konuşmalarında, birbirleriyle iletişimlerinde bir yavaşlık; duruşlarında bir sallantı; dillerinde bir tuhaflık vardı. Tabii ki olacak, diye düşündü, her zamanki yöntemiyle kendisini sakinleştirmeye çalışarak. İzlandaca konuşuyorlar –Viking dili.

Cansu ise, numarayı anlayamayacağı kaygısındaydı. Elektronik bir levha yoktu ve hazırladıkları servisin numarasını, paketi hazırlayan kişi anons ediyordu, tabii kendi dillerinde. O yüzden Cansu’nun bütün dikkati kesekağıdına konan yiyeceklerdeydi. Her seferinde, “Bu bizim değil,” diyor, sabırla beklemeye devam ediyordu.

Selma’nın gözleri ayakta dikilenlerden masalara kaydı. Herkes bir köşede, kızarmış tavuk parçaları ile ketçaba daldırdıkları patates kızartmalarını, gazlı içecekler eşliğinde midelerine yuvarlamakla meşguldü. Gözüne birden mavi bir nokta takıldı. Mavi noktanın etrafında bir bavul belirdi. Kendi bavuluydu bu… mavi kurdeleli kendi bavulu. Köşede bir masada on yaşlarında bir çocuğun yanında duruyordu. Karşısına on dokuz – yirmi yaşlarında bir delikanlı oturmuştu. Heyecanla Cansu’yu dürttü. Cansu’nun gözü ve kulağı mutfakta paketi hazırlayan kızdaydı. “Dur şimdi sıra bizde galiba,” dedi.

Selma bu kez daha sert dürterek fısıldadı. “Bu benim bavul değil mi?”

Cansu, “Ne? Ne diyorsun?” diye sıkıntıyla, kafasını bile çevirmeden karşılık verdi ama cevabı beklemeden, elindeki fişi uzatarak tezgaha doğru seyirtti. Anlaşılan onların paketi hazırlanmıştı.

Selma gözünü bavuldan ve yanındaki çocuktan ayırmadan arkadaşını bekledi.

“Bizimki değilmiş,” dedi Cansu hayal kırıklığıyla. Hâlâ gözü mutfaktaydı. “Bu sefer bizimkisi, adım gibi eminim,” diye ekledi. Selma ise gözleri bavulda, Cansu’yu duymuyordu bile.

Cansu, sonunda elinde kesekağıdıyla geldi. Bu sefer de gözü kesekağıdının içindeydi. Ketçapların sayısına kadar servisin doğruluğundan emin olunca, “Hadi gidelim,” dedi.

Selma yerinden kımıldamadı. Elinden geldiğince kimseye çaktırmadan bavulu Cansu’ya gösterdi. Evet bu kesinlikle Selma’nın bavuluydu. İkisi de oracıkta öylece kalakaldılar. Ne kımıldayabiliyorlar ne de gözlerini bavuldan ve yanındaki çocuktan alabiliyorlardı.  Çocuğun arkası onlara dönüktü. İlk andaki şaşkınlığı geçince Cansu, “Bu o!” dedi. “Çocuğun karşısında oturan delikanlıdan söz ediyorum.”

“Nasıl?”

“O delikanlı aldı bavullarımızı elimizden, yani bagaja yerleştirmek için.”

Selma yine pişmanlıkla bu ayrıntıya hiç dikkat etmediğini hatırladı. “Hırsızlar!” diye alçak sesle söylendi.

O sırada çocuk ve delikanlı yerlerinden kalkıp, kapıya yöneldiler. Bavulu çocuk çekiyordu. Cansu ve Selma da ne yaptıklarını bilemeden, gayriihtiyarı arkalarından yürüdüler. Çocukla delikanlı yakalarını kaldırıp paltolarının önünü kapatmak için kapıda durdular. Kadınlar da durdu. Büyülenmiş gibi bavuldan gözlerini alamıyorlardı. Aralarındaki mesafeyi koruyarak arkalarından dışarı çıktılar.

Dışarıda rüzgar aniden yüzlerine çarpmakla kalmadı onları sendeletti. Cansu kesekağıdına daha sıkı sarıldı. Oğlan ile delikanlı onların gideceği yönün tam tersi yönünde yürüdüler. Cansu ile Selma oldukları yerde arkalarından bakakaldılar. Önce delikanlı, sonra oğlan, en son da bavul karanlığın içinde kayboldu.

***

İzlanda’da kaldıkları beş gün boyunca bavuldan haber çıkmadı. Ne polis, ne de otobüs şirketi bir şey bulamamıştı. Selma, tatil süresince Cansu’nun eşyalarını paylaştı ve bu olayın gezilerini karartmasına izin vermedi. Fakat herkesin bir sırrı sıkı sıkıya korudukları hissi onu hep rahatsız etti.

Ülke; olağanüstü, kelimenin tam anlamıyla eşi bulunmaz bir güzelliğe sahipti. Sanki bir açık hava bilim laboratuvarı gibiydi. Yaşlı yerküremizin tarihi, turistlerin gözleri önüne cömertçe seriliyordu. Kuzey Amerika ve Avrasya kıtaları arasındaki bir adımlık mesafe, sönmüş ya da hâlâ aktif yanardağlar, kara kumlu kumsallar, granit kayalar, buzullar, denizde yaşayan memeli hayvanlar, yerin altında fokurdayan gayserler, kaynar mavi göller, buzlu şelaleler, tek hücreli organizmalardan başka hiç bir canlı bulunmayan buzullu göller, oksijen ve nitrojen moleküllerinin danslarından ibaret olan kuzey ışıkları ve daha neler neler… Gördüklerinin nefes kesen güzelliği, Selma ile Cansu’ya kayıp bavullarını bile unutturdu.

En son gezi, kuzey ışıklarınaydı. Gece dokuzda otobüs otelden aldı onları. Bir süre sonra da rehber bindi: görmüş geçirmiş, orta yaşın üzerinde, İzlandalı bir kadındı. Derinden gelen bir sese sahipti. Kuzey ışıklarını görebilmek için şehrin dışına çıkıp en karanlık yerlere gitmek gerekiyormuş. Öyle dedi. İşte yine ayakları sapasağlam yere basan bir İzlandalı daha, diye düşündü Selma. Her İzlandalı gibi doğanın gücünün farkında ama aynı zamanda insanın gücünün de farkında. Sadece atalarının değil kendi yaşamları da bu iki güç arasındaki mücadelenin gölgesinde geçmiş. Asıl ilginci bugün, bulunulan şu anda bile bu böyle. Ve bu mücadeleyi, dünyanın öbür yarısında yaşayanlardan daha fazla enselerinde hissediyorlar. Otobüs geceyi yararak ilerlerken mikrofondaki büyüleyici, bilge sese kendini bıraktı Selma.

“1921’de elektrik geldi İzlanda’ya,” diye anlatmaya başladı rehber kadın. “O da Reykjavik’deki bir iki sokak lambasına. Yer altında fokurdayan suların buharından elde ettiğimiz elektrik, benim çocukluğumda, yani 1960’larda bile kırsal bölgelerde, köylerde yoktu. Cod balığının karaciğer yağından yapılırdı mumlar. O yüzden çok kıymetliydi. Sadece yemek sonrası kitap dinleme saatinde yakılır ve sadece okuyucuda bulunurdu. Karanlıkta mum ışığının aydınlattığı alan kadar bir yere sahiptiniz. Gerisi, insanların korkulu belası hayaletlere aitti. 1960’ların sonlarına kadar yakamızı bırakmadılar. Ne zaman ki elektrik iyice yaygınlaştı ve ülkede ulaşmadığı yer kalmadı, o zaman hayaletler de nereler karanlıksa oralara çekildiler.”

Selma pencereden dışarı baktı. Şehrin gittikçe küçülen ışıklarından başka bir şey gözükmüyordu. Kendini, o mum ışığında, yün battaniyeler altında hikaye dinleyen İzlandalı çocuklar gibi hissetti. “Sizleri indiğiniz havaalanına yakın bir yere götürüyoruz. Bu gittiğimiz yer zamanında NATO üssüydü. Artık bırakıp ülkeden çıktıkları için bize kaldı. Boş ve ıssız bir tarla. Orada kuzey ışıklarını bekleyeceğiz. Eğer yanınızda çukulata falan getirdiyseniz, otobüsten inmeden önce yemenizi tavsiye ederim. Çünkü yörede yaşayanlar, şekeri çok seven bir hayaletten söz ediyorlar. Hayaletin, on yaşlarında küçük bir çocuk olduğu söylense de, onunla karşılaşmak istemezsiniz herhalde.” Bu sözlere bütün otobüs güldü. “Şaka bir yana,” diye devam etti rehber. “Yine de otobüsten fazla uzaklaşmayın. Karanlıkta kaybolabilirsiniz. Gecenin ikisinde evimde olmak isterim doğrusu, karanlık tarlalarda sizi aramak istemem.”

Ertesi gün Selmalar otelden ayrılmadan önce, polis bavulu getirdi. Mavi kurdelesi bile üzerindeydi. Keflavik havaalanından Reykjavik’e giden yolun kenarında bulmuşlar. Ne bundan başka bir açıklama yapılda ne de Selma herhangi bir soru sordu. Kilidi hâlâ üzerindeydi… Açılmamış… Selma çantasından anahtarı çıkardı. Kilidi tık diye çevirip açtı. İçindekiler kendi giysileriydi. Herşey olduğu gibi duruyordu. Sadece bütün cevizli sucuklar, tahin helvası ve fıstıklı lokumlar gitmişti.

***

Uçaktaki koltuğunda otururken son beş gündür gördüğü muhteşem manzaraların hâlâ etkisindeydi Selma. Evet, haklılarmış, diye düşündü. Kesinlikle bir daha gelecekti bu ülkeye ama bu kez yazın; yani yirmi dört saat aydınlık olduğu zaman.

Polisiye Hikaye: Hatıraları Uyandırma

Columbo, pencerenin yanındaki berjerin tepesine kurulmuş yağan karı seyrediyordu. Ara sıra çalışma masasının üstüne atlıyor, tombul patileriyle dizüstü bilgisayarının tuşlarına basıyor, dosyaları dağıtıyor ve kalemleri yere atıyordu.

Seden, kahvesini hazırlayıp geri döndüğünde, sakince kupasını masaya koydu. Dosyaları yeniden düzenledi, yerden kalemleri topladı, bilgisayarını kontrol etti ve kahvesini alıp canı sıkkın bir şekilde berjere yığıldı.

“Hiçbir şey olmamış gibi davranamazsın canım! Hani anlaşmıştık! Ben çalışırken sen uslu uslu karın yağışını seyredecektin!”dedi Seden. Hiç oralı olmayan Columbo, Seden’in kucağına oturdu ve başını onun göğsüne yasladı. Kedisinin mırıltısı ve sıcak kahve eşliğinde bir süre karın yağışını seyretti. Güya hafta sonuydu ve kendine sinemaya gitmek için bir söz vermişti. Ama sonra, Kamer Alkan’ın cinayeti ile ilgili kafasında onca soru işaretiyle, sinemaya gitmek pek de iyi bir fikir gibi gelmedi ona.

Dava dosyasını aldı ve tekrar gözden geçirmeye başladı.

Profesör Doktor Kamer Alkan, iyi bir üniversitenin arkeoloji bölümünden mezun, sikke ve madalyon tarihi konusunda uzman. Mezun olduğu üniversitede bir süre öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra bir turizm şirketinde rehberlik yapmaya başlamış. Elli beş yaşında, boşanmış, çocuğu yok ve yalnız yaşıyor.

Kamer Alkan, olayın gerçekleştiği 15-Aralık-2018 Cumartesi günü saat 14:00’da İngiltere’den gelen yirmi kişilik bir turist kafilesini, Augustus harabelerini gezdirirken aniden fenalaşıp yere düşüyor. Kafilede bulunan arkadaşları Basri Kıraç ve eşi Violet Ward Kıraç, ambulans gelene kadar kalp masajı ve suni teneffüs uyguluyorlar. Ambulans on beş dakika sonra geliyor, Kamer Alkan’a, sağlık görevlileri ilk müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye götürülürken yolda ölüyor.

Otopsi raporuna göre; ölüm sebebi kalp krizi, vücudunda herhangi bir darp veya yara izi yok, ilk yardım uygulaması esnasında, baskı uygulanan bölgede deri altı morluklar oluşmuş. Yaşına göre bütün iç organları sağlıklı, kalp krizine neden olabilecek herhangi bir hastalığı yok. Toksikolojiye gönderilen mide sıvısı ve kan örneğinin sonucunda yüksek miktarda, kurtboğan bitkisinin içerdiği güçlü bir zehir olan akonitin maddesine rastlanılmış.

Buna bağlı olarak, kurtboğan bitkisinin içerdiği zehirli akonitin maddesi, kardiyak dokulardaki, nöral dokulardaki ve kas dokularındaki hücrelerde bulunan  sodyum kanallarını olumsuz olarak etkilemiş; kardiyak kaslardaki sodyum kanallarının ani şekilde etkilenmesi de kalp krizine neden olmuş.

Kurtboğan, genellikle sarı, mavi ve mor renklere sahip narin çiçekleri ile tanınan bir bitkidir. Halk dilinde en çok kullanılan adı boğan otudur. Zehri çok çabuk etki eder; yüksek oranda alındığı takdirde, duygusal hareket zincirlerini, daha sonra da kalp-damar ve solunum merkezini etkiler.

Maktulün, ne o gün giydiği kıyafetlerinde ne de kullandığı sırt çantasından çıkan eşyalarda yapılan incelemelerde, kurtboğan otuna rastlanmıştır. Devamlı yanında taşıdığı termosun içindeki bitki çayının, tarçın ve karanfil karışımı yeşil çay; termostan alınan parmak izlerinin de maktule ait olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca evinde yapılan incelemelerin sonucunda ise şüpheli herhangi bir şeye rastlanmamıştır.

Maktulün çalıştığı tur şirketindeki odasında ve o gün tura çıkılan otobüste yapılan incelemeler, temiz çıktı. Şirkette çalışanların ifadelerine göre Kamer Alkan; sessiz, içine kapanık, yardım sever ve çalışkan biri olarak tarif edildi. Olayın gerçekleştiği gün, bütün çalışanlar şirkette işlerinin başındaymış, şirketten herhangi bir sebeple ayrılan kimse yok.

Basri Kıraç ve eşi Violet Ward Kıraç, maktulün yakın arkadaşları. İkisi de Arkeolog, sikke ve madalyon tarihi konusunda uzman. Violet Ward Kıraç aslen İngiliz, Glasgow  Üiversitesi Arkeoloji Bölümü’nden mezun. Basri Kıraç’la aynı üniversitede doktora yaparken tanışıp evleniyorlar. Londra’da tur şirketleri var. 2006 yılından beri, Kamer Alkan’ın çalıştığı tur şirketi ile anlaşmalı olarak, tarihi gezi turları düzenliyorlar. Olayın gerçekleştiği gün, maktulle birlikte Augustus harabelerinde İngiltere’den gelen, yirmi kişilik turist kafilesini gezdiriyorlarmış. Maktulün fenalaşıp düştüğü esnada ilk yardımı Kıraç çifti uygulamış.

Kıraç çiftinin ifadelerine göre; Kamer Alkan’la 2006 yılından beri çok iyi giden dostlukları var, aralarından su sızmıyormuş. O dönemde Kıraç çifti, eşinden ayrılan maktule, maddi ve manevi destek olmuşlar  ve onu bir süre Londra’daki evlerinde misafir etmişler.

Cavit Özer, maktulün eski eşi. Birlikte, aynı üniversitenin ve aynı bölümden mezun olmuşlar. 2006 yılında şiddetli geçimsizlik sebebiyle ayrılmışlar. Karanfil Sokak’ta, Antik Kitap isimli bir Kafe  işletiyor. İfadesine göre; eski eşi Kamer son derece inatçı, başına buyruk ve kararlarını tek başına alan birisi. Boşandıklarından beri görüşmemeye gayret ediyor ama yeni eşi Verda ile Kamer çok iyi anlaştıkları için bunu başaramıyor. Cavit Özer, olayın gerçekleştiği gün sahibi olduğu Kafe’den hiç ayrılmamış.

Verda Özer, Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun; kendine ait resim ve seramik atölyesi var. Vakit buldukça da Antik Kitap Kafe’de eşine yardım ediyor. İfadesine göre; Kamer çok iyi bir insan, yardımsever ve çabuk incinen birisi. Maktul, izin günlerini Verda ile birlikte, resim ve seramik çalışmaları yaparak değerlendiriyor. Verda, olayın gerçekleştiği gün, sahibi olduğu resim atölyesinde, öğrencileri ile birlikteymiş.

“Kamer Alkan’ın yediği veya içtiği bir şeye kurtboğan bitkisi karıştırılmış. Peki, ama nasıl? Sırt çantasında devamlı taşıdığı termosun içindeki çayda bu bitkiye rastlanılmadı, termostaki parmak izleri de maktule ait. Eğer turist kafilesi ile birlikte yemek yedikleri restoranda karıştırıldıysa bu nasıl oldu? Restorana, öğlen saat 12.00’de gidiyorlar ve saat 13.00’de restorandan ayrılıyorlar. Zehri çok kuvvetli bir bitki olan kurtboğan, eğer dozu biraz aşılırsa kendisini, soğuk terleme, ishal, ağız kuruması ile belli ediyor. Tanıkların ifadelerine göre, maktulun halinde, restoranda ve otobüste bir anormallik sezmemişler. Demek ki kurbana, tapınağı gezmeye başladıkları esnada yüksek dozda kurtboğan bitkisi verildi, bu da anında kalp krizi geçirip ölmesine sebep oldu. Ama bunu kim veya kimler verdiler ? Bütün bunların cevabını bulacağız, elimizde hiçbir ipucu yok ama bulacağız. Bana göre tek ipucu, maktulün kendisi Kamer Alkan,”diye fısıldadı Seden kedisinin başını okşayarak.

***

Seden, sabah erkenden büroya gitmeden önce, yardımcısı Koray’ı aradı ve erken gelmesini istedi.

Uyku mahmurluğunu henüz üstünden atamamış olan Koray, elinde kahvesi ile Seden’in odasına geldi.

“Günaydın Koray. Uykunu alamamışa benziyorsun, hayrola?”

“Size de günaydın amirim. Daha mesai saatinin başlamasına iki saat var da, ondan herhalde.”

“Bugün çok işimiz var. Kamer Alkan’ın eski kocası Cavit Özer  ve eşi Verda’yı ziyaret edeceğiz.”

“Amirim, onları iki kere ziyaret ettik ayrıca bir kere de büroya çağırdık, kayda değer hiçbir şey söylemediler. Bu sefer ne anlatmalarını bekliyoruz ki?”

“Aslında ben de senin gibi düşünüyorum ama, hiçbir şey aslında çok şeyi ifade ediyor. Bu yeni eş Verda, bizden bir şeyler saklıyor.”

“Ne saklıyor olabilir? Bu iki kadının tek ortak noktası, birinin yeni diğerinin eski kocası Keçi Sakal Cavit. Resim ve seramik çalışmaları adı altında onu çekiştiriyorlardı bence.”

“Dur bakalım Koray! Kesin yargıda bulunma öyle. Hem sonra adama Keçi Sakal Cavit adını takman yakışıyor mu sana?”

“Kafe’ye gidince yine öyle entel dantel hareketleriyle bi havalara bürünecek. Bu da beni geriyor amirim.”

“Hadi laf yetiştirmeyi bırak da Kıraç çifti İngiltere’den dönmüş mü öğren bakalım, bize verdikleri dönüş tarihinin üstünden bir hafta geçti, onları da ihmal etmeyelim.”

“Şu yabancıları hiç anlamıyorum doğrusu!  İleri yaşlarına rağmen, Allah’ın kışında ülke ülke gezip tarihi kalıntıları inceliyorlar. Benim babaannem, evden ekmek almaya çıkamıyor!”

“Yaşlılık, insanın kendi zihninde oluşturduğu bir inanış, nasıl hissediyorsan öyle yaşarsın Koray. Bunu sakın unutma!”

***

Antik-Kitap Cafe’ye vardıklarında Özer çifti, çoğunluğu öğrenci olan, sabahın ilk müşterilerine servis yapıyorlardı.. Verda Özer,Seden ve Koray’ı sıcak bir karşılamadan sonra, köşede güzel bir masaya oturttu. Cavit ise, gelmelerinden rahatsız olduğunu belli eden bir yüz ifadesi ile “Hoş geldiniz,”dedi.  Sonra derin bir iç çekerek ”Size daha önce anlattıklarımdan farklı bir şeyler söylememi bekliyorsanız boşuna heveslenmeyin! Kamer, sorumsuzca yaşamanın bedelini canıyla ödedi. Üniversitede kalıp öğrenci yetiştirmeye devam etmeliydi, böylece geri kalan zamanını da kendine ayırır mutlu mesut yaşardı,” dedi elleriyle yüzünü ovuşturarak.

“Sorumsuzca yaşamanın bedelini canıyla ödedi demekle neyi kastediyorsunuz?” dedi Koray.

“Neyi olacak! O Basri denen herif ve mumya kılıklı karısı Violet’a takılıp İngilterelere gitmeler, müzayedelere katılmalar, zengin İngiliz bunaklara pahalı turlar düzenlemeler falan işte!” dedi Cavit, eliyle sanki bir yerleri gösteriyormuş gibi sağı solu işaret ederek.

Verda, ortamı yumuşatmak için hemen araya girip Seden ve Koray’a içmek için bir şeyler ikram etmeyi teklif etti. Seden, içmeyeceklerini söylemesine karşın Verda hayli ısrarcı davranıp masadan kaktı.

“Eski eşinizin, Kıraç çiftiyle pahalı turlar düzenlemesi, müzayedelere katılması ve İngiltere’ye gitmesinin ölümüyle ne ilgisi var?” dedi Seden.

“Ne bileyim ben? Belki de ona asılan birisi vardı, belki de çıktığı birisi, Kamer yüz vermeyince onu öldürdü! Olamaz mı? Sonuçta güzel, kültürlü, iyi tahsil yapmış donanımlı bir kadın o!”

Verda elinde, büyük fincan çaylar olan tepsiyle geri geldi ve özenle herkese ikram etti. Sonra peçeteleri unutmuş bahanesiyle tekrar masadan kalktı. Çok geçmeden elinde, özenle katlanmış peçetelerle geri döndü. O sırada Cavit’in çalan telefonuna bakmasını fırsat bilen Verda, peçetelerden birini Seden’in eline sıkıştırdı. Seden, peçeteyi sakince kabanının cebine koydu.

“Karşılıksız bir aşk cinayeti diyorsunuz yani, doğru mu anlıyorum?” dedi Koray,

“Olabilir, benimkisi sadece bir tahmin. Size son kez söylüyorum, eski eşim Kamer’in öldürülmesiyle benim bir ilgim yok, hepsi bu. Şimdi izninizle ilgilenmemiz gereken müşterilerimiz var.”

***

Seden’in yol boyunca olan sessizliği Koray’ı meraklandırmıştı. Büroya geldiklerinde daha fazla dayanamadı.

“Ben söylemiştim amirim, yine elimiz boş döndük. Benim anlayamadığım, Verda neden kaçak oynuyor? Yok, çay getireyim, yok peçeteleri unutmuşum gibi bahanelerle masada oturmadı . Siz de hiç üstüne gitmediniz amirim!”

Seden, kabanını asarken cebinden Verda’nın notunu çıkardı ve Koray’a uzattı.

Kamer’in emanetini, teslim etme zamanı geldi. Ne bu şimdi? Şarkı isteği gibi, telefon etmeyi bilmiyor mu bu kadın? Altı üstü bir paket, zarf her neyse  işte. Al getir! Ne gerek var olaya gizem katmaya?”

Korku!  Cavit, kontrolün daima kendisinde olmasını isteyen bir kişiliğe sahip, Kamer için sarf ettiği sözlerden çıkarabilirsin bunu. Verda’nın üstünde kurduğu hakimiyeti Kamer’de kurmayı başaramamış.”

“İyi de amirim bu bir mazeret olamaz!  Bize telefon açmasını veya buraya gelmesini engelleyen bir durum göremiyorum ben.”

“Gelince öğreneceğiz Koray. Keşke hayatta her şey, siyah ya da beyaz kadar keskin ve açık olarak belirlenebilse[1] değil mi?”

Akşama doğru, görevli memur Verda’yı, elinde taşımakta zorlandığı hayli büyük bir kutuyla Seden’in odasına getirdi.

Koray, hemen Verda’nın elinden kutuyu aldı, içindekini çıkarıp masanın üzerine koydu.

“Amirim bu Mary Poppins’in ta kendisi! Yeğenlerim filminin vizyona girmesini dört gözle bekliyorlar.”

Seden’in hiç tepki vermemesini uyarı kabul eden Koray, Verda’yı oturtup bir çay söyledi. Kısa bir selamlaşma faslından sonra Seden hemen konuya girdi.

“Verda Hanım, bize gelmek için neden bu kadar beklediniz?”

“Aklı başında çiçekler, zavallı saksılarda açmaz,”[2]  dedi Verda, gözlerinden yaşlar süzülerek.

“Anladığım kadarıyla zavallı saksı kocanız Cavit oluyor!” dedi Koray.

“Ben, Cavit’le tanışana kadar kimseye aşık olmadım. Onunla da Kamer sayesinde tanıştım. Kamer, boşanma aşamasında iyice bunalmıştı ve neredeyse bütün vaktini benim atölyemde geçiriyordu. Cavit, çoğu zaman onun peşinden atölyeye gelir, birlikte yeniden başlamak için Kamer’e yalvarırdı. Bazı günler, Cavit o kadar güçsüz ve perişan durumda olurdu ki onun, o haline dayanamazdım. Her seferinde bana Kamer’i ikna etmek için ne yapacağını sorardı. Birlikte, atölyenin bahçesine çıkar dertleşirdik. İşte bu, çaresiz, masum haline aşık oldum ben. Kamer bunların hepsini biliyordu ama hiç umursamadı ve arkadaşlığımıza zarar verecek tek bir kelime bile etmedi bana. Onun tek istediği bir an evvel Cavit’ten boşanmaktı. Yalnız bir gün hiç unutmam bana, İyi düşün Verda, o göründüğü gibi masum birisi değil, seni de incitebilir, dedi. Cavit ve ben, onlar boşandıktan bir yıl sonra evlendik. Kamer’le dostluğumuz hep devam etti. Atölyeye gelmeyi hiç bırakmadı, bu seramik heykelcik üzerinde çok uğraştı. Çalışırken adeta kendinden geçiyor ve kendi kendine bir takım kelimeler mırıldanıyordu.”

“Kamer Hanım’ın, mırıldandığı kelimeler neydi, hatırlıyor musunuz? Bu bizim için önemli bir ipucu olabilir Verda Hanım,” dedi Seden merakla.

“Hatırlıyorum tabii! Ona çalışırken, ara sıra çay yapıp götürürdüm. Bazen geldiğimi fark etmezdi, kendi kendine o kelimeleri mırıldanmaya devam ederdi. Dur bakayım nasıl söylüyorduuu…   Hatıraları uyandırma, hayallerinin peşinden git, işte böyle melodili bir şekilde söylüyordu. Çalışmasını bitirdikten sonra, bu seramik heykelciği bana emanet etti.”

“Nedenini sordunuz mu peki?” dedi Koray

“Sormadım. Ama bana çok iyi saklamamı hatta özellikle Cavit’in bulamayacağı bir yere saklamamı söyledi. Belki paylaşmak istemediği bir sır olarak düşündüm, üstelemedim ve sakladım.”

“Kamer Hanım, bu seramik heykelciği ne zaman bitirip size saklamanız için verdi?” dedi Seden.

“Eylül ayıydı yanlış hatırlamıyorsam.”

“Siz de, eşiniz Cavit Bey’in katil olabileceğini düşünüp bunu bizden sakladınız. Yanılıyor muyum?” dedi Seden, sesini yükselterek.

“Hayır! Cavit, kontrolcü ve sinirli biri olabilir ama katil olamaz! Bu mümkün değil!”

“Buna siz karar vermezsiniz Verda Hanım! Bizden belki de, önemli bir delili sakladınız. Biraz önce anlattıklarınızı, ilk verdiğiniz ifadede belirtmediniz ki bu, sizi delilleri karartmaktan suçlu durumuna düşürüyor,”  dedi Seden.

“Beni tutuklayacak mısınız?”

“Buna şimdilik gerek duymuyorum. Öncelikle, Kamer Hanım’ın size emanet ettiği, bu seramik Mary Poppins heykelciğini incelemeye alacağız, bakalım bize neler anlatacak? Aklınıza başka bir şey gelirse, lütfen hiç çekinmeden gelin ve anlatın. Korkmak, sizi doğru davranışları doğru yerde yapmaktan alıkoyar. Şimdilik gidebilirsiniz, gerekirse sizi yine çağırırız, iyi akşamlar.”

Verda’nın ayrılmasının ardından, Seden ve Koray hemen Mary Poppins’in seramikten yapılan minyatür heykelini incelemeye başladılar.

“Kamer Hanım bunun üzerinde çok çalışmış ve gerçekten kusursuz yapmış. Siyah, papağan başlı şemsiyesi, sivri burunlu, topuklu ve üstünde tokası olan ayakkabıları, kırmızı fuları, çevresi çiçeklerle süslü şapkası, elinde büyük valiz şeklini andıran çantası ve kabarık elbisesiyle muhteşem görünüyor. Bu minyatür heykelciği yapmasının bir sebebi var, ama ne? Sonra, bu çalışmayı yaparken,  Hatıraları uyandırma, hayallerinin peşinden koş, diye kendi kendine mırıldanarak söylediği bu cümleler ne anlama geliyor?” dedi Seden.

“Kısaca yazar, bu cümlede neyi anlatmak istiyor?  Tıpkı üniversite sınavında sorulan, Türkçe paragraf sorusu gibi sordunuz amirim.”

“Dalga geçmeyi bırak da  Antikacı Süleyman Cihangir’i ara ve hemen geleceğimizi söyle.”

“Hemen arıyorum amirim!”

***

Süleyman Cihangir Çankaya’da, babadan kalma antika eşyalar satan küçük bir dükkan işletiyor. Ara sıra Çankaya’da kurulan  antikacılar pazarına antika eşyalar götürüp satıyor. Seden, Süleyman Cihangir’le, Çankaya antikacılar pazarında tanışmıştı. Daha sonra, bir cinayet davasında mesleği gereği danışmanlık yapması için onu büroya çağırmıştı.

Süleyman, dükkanını kapatmak üzereydi.  Koray’ın  telefonu üstüne,  Seden’in getireceği minyatür heykelciği merakla beklemeye başladı.

Çok geçmeden Seden ve Koray dükkana geldiler.

“Ooooo Seden amirim hoş geldiniz! Uzun zamandır ne pazara ne de dükkana uğruyorsunuz!” dedi Süleyman sitemle.

Süleyman, merakla hemen Koray’ın elindeki kutuyu aldı ve özenle masanın üstüne koydu. Seden ve Koray’ı küçük antika taburelere oturttu, yine antika kahve değirmeninde çektiği taze kahveden yapıp ikram etti.

Kahve ikramından sonra dikkatle, heykelciğin her bir ayrıntısını incelemeye başladı,”Hımmm! 1964 yılında Amerika’da çekilen Mary Poppins filminden sonra bu sihirli dadının birçok biblosu yapıldı. Fakat bu seramik heykelcik, onlardan bile güzel olmuş. Elimde örneği yok ama eğer isterseniz bulabilirim. Tabii biraz zaman alır,” dedi Süleyman.

“Bize bir örneği lazım değil Süleyman Bey. Benim merak ettiğim Kamer Hanım, bu heykelciği yaparken içine bir şeyler gizlemiş olabilir mi? Siz iyice bir inceleyin, belki bulabilirsiniz,” dedi Seden.

“Olabilir! Çok özenerek yapmış, eğer içine bir şeyler sakladıysa, içinden çıkarmamız hayli güç ama imkansız değil. Beni düşündüren en önemli nokta, kırılması gerekebilir,” dedi Süleyman, gözlüğünün üstünden bakarak.

“Hani şu, Amerikan filmlerinde çocukların domuz şeklindeki kumbaralarını kırdığı gibi mi? Ya içinden bir şey çıkmazsa amirim?” dedi Koray, bir çocuk gibi mahzun gözlerle Seden’e bakarak.

“Tam tarif ettiğin gibi delikanlı! Ama acele etme bakalım, daha incelememi bitirmedim.”

Aradan iki saat geçmişti neredeyse. Süleyman, hâlâ elinde büyüteciyle heykelciğin her bir ayrıntısını incelemeyi sürdürüyor, ara sıra kulağına götürüp, ona parmaklarının ucuyla vuruyor ve çıkan sesi dinliyordu.

Buldum! En sonunda buldum! Papağan başlı şemsiyenin olduğu kısım, diğerlerinden daha tok ses çıkarıyor, ayrıca  bu şemsiye iki parça halinde sonradan yapılıp birleştirilmiş. Gövdesinden ayrı fırınlanıp monte edilmiş eline. Küçük, ustaca atılmış bir darbeyle sadece şemsiyeyi kırıp, gövde kısmına zarar vermeden elinden çıkarabiliriz. Ne dersiniz?” dedi Süleyman heyecanla.

“Ne duruyorsunuz o zaman Süleyman Bey?” dedi Seden.

Süleyman, epey uğraştıktan sonra şemsiyeyi kırdı. Seden’in tahmini doğru çıkmıştı. Kamer Alkan, küçük bir not defterinin sayfalarını kesmiş, arkalı önlü yazdıktan sonra onları rulolar halinde şemsiyeye yerleştirmişti.

***

Seden ve Koray, sabahın ilk ışıklarına kadar, Kamer’in özenle yazıp sakladığı ruloları numara sırasına göre okudular.

“Öğle tatiline kadar gidip biraz dinlenelim. Sen, Kıraç çiftini ara ve saat 14:00’da burada olmalarını söyle,” dedi Seden.

Kıraç çifti tam zamanında geldi. Violet’ın, sakin tavırlarının aksine, Basri’nin tedirgin hali Seden’in gözünden kaçmamıştı. Onlara çaylarını içinceye kadar, önündeki dosyalarla ilgileniyormuş gibi yaparak biraz süre tanıdı. Sessizliği bozan Koray oldu.

“Kamer Hanım’ı, boşandıktan sonra bir süre İngiltere’deki evinizde misafir ettiğinizi söylemiştiniz. Bu süre zarfında, kaç kere birlikte müzayedelere katıldınız?”

“Londra’da üç müzayedeye katıldık. Bir kere şarap müzayedesine katılmıştık, yanılmıyorsam 2007 senesindeydi, ikinci olarak geçen sene eski, tarihi değeri olan evlerin müzayedesine,  üçüncüsüüü… evet, evet o da tarihi evlerin satışıyla ilgiliydi,” dedi Violet, bozuk Türkçesiyle.

“Emin misiniz Violet?” dedi Seden.

“Bende unutkanlık var, bazı şeyleri hatırlamakta zorlanırım ama eşimin hafızası çok iyidir,” dedi Basri, araya girerek.

“Madem öyle, bırakın da eşiniz cevap versin!” dedi Koray.

“Eminim!” dedi Violet, sesini yükselterek.

“Demek ki sizde de unutkanlık başlamış Violet. İzin verirseniz, şöyle bir hafızanızı  tazeleyelim.

25-Nisan-2012 Londra. Bugün, ünlü Maddox & Sons Ltd Müzayede Evinde Fatih Sultan Mehmet’in tek yüzlü bronz döküm madalyonunun satışı var. Violet ve Basri, 2000 yılının başında bu madalyonun ortaya çıkmasını sağlayan ekiple birlikte çalıştıklarını iddia ediyorlar. Ekip arkadaşlarının isimlerini bir sır gibi saklıyorlar. Bu müzayedeye beni de davet ettiler. Gideceğim, belki madalyonu yakından görme fırsatım olur. Bu madalyonun, 1454-55 yılları arasında yapıldığı düşünülmekte ve Fatih’in bilinen diğer betimlemelerinin aksine bu madalyonda oldukça genç olduğu gözlemlenmekte. Violet, eski aile dostları Lord  Phoenix  Reginald’ın müzayedeye katılacağını, fiyatı çok yükseltmezlerse, madalyonu onun alacağını söyledi.

Madalyonu,  400.000 Sterline Lord Phoenix Reginald aldı. Ben de bu vesileyle madalyonu yakından gördüm, muhteşemdi.

Ertesi sabah, Violet ve Basri’nin bağrışmalarına uyandım. Duyduklarıma inanamıyorum! Madalyonu sahtesi ile değiştirmişler! İçerde adamları varmış ve ona verilen parayı az bulmuş. Basri, Violet’a cimrinin teki olduğunu ve ona istediği parayı verip,bu işi bitirmesini söylüyor. Sonra birden sesleri kesildi ve ben de hiçbir şey olmamış gibi aşağıya indim.

Onları duyduğumu anlamış olacaklar ki, üstü kapalı tehdit edildim. Violet, boynundan hiç çıkarmadığı Güneş Tanrısı Ra kolyesini işaret ederek bana, Ra’nın lanetini istemezsin inan bana, güzel bir dostluğumuz var ve bu uzun yıllar sürsün istiyorum, dedi.

Korkuyorum!

Bunlar, Kamer Alkan’ın küçük notlarından alıntı. Daha çok ayrıntı var ama önce sizi dinlemek istiyorum,” dedi Seden.

Violet elini, boynundaki Güneş Tanrısı Ra kolyesine götürüp “Bunlar tamamen saçmalık! Kim inanır ruh hastası Kamer’in yazdıklarına?” dedi

“Siz, o konuda hiç endişe etmeyin Violet! Arkadaşlarımız şu anda Interpol’le bağlantı halindeler. Kamer Hanım’ın yazdığı her bir ayrıntıyı bildirmekle meşguller, rahat olun. Gelelim en önemli ayrıntıya; Kamer Hanım’ı, sizi ihbar etmemesi için öldürdüğünüzü biliyoruz ancak nasıl öldürdüğünüzü bilmiyoruz. Lütfen bizi daha fazla yormadan anlatın, ayrıca zorluk çıkarmadan boynunuzdaki kolyeyi çıkarıp Koray’a teslim edin,” dedi Seden, ses tonunu yükselterek.

Seden’in cümleleri daha bitmeden Basri, ellerini yüzüne kapatıp bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Violet “Çocuk gibi zırlamayı kes Basri! Ellerinde hiç delil yok, bize bir şey yapamazlar! Bizi katil ilan etmek için, kolyemden medet umuyorlar,” diye bir yandan bağırıyor bir yandan da hışımla boynundaki kolyeyi çıkarmaya çalışıyordu.

Basri,  birden sakinleşti, cebinden çıkardığı mendille yüzünü temizledi. Sonra sırtını dikleştirdi ve yüzünü Seden’e çevirdi.

“Tek başına, hayatını yeniden düzene koymak için çabalayan zavallı Kamer’i biz öldürdük! Aç gözlülüğümüzün kurbanı olduk. Halbuki, ufak tefek tarihi eserleri yurt dışına kaçırarak epey para kazanıyorduk. Turlardan da gelirimiz iyiydi ama bu Violet’a yetmedi. Bana, her an ihbar edilme korkusuyla yaşayamayız, onun ölmesi gerekiyor. Yoksa bütün servetimizi kaybedeceğiz. Kimsenin onu özleyeceği yok nasılsa, bir iki güne unutulur gider. Eski kocası Cavit, ondan nefret ediyor, onun yeni karısı Verda da uyuzun teki. Hatta, Kamer’in aradan çekilmesi işine gelir, dedi. Plan çok basitti. Violet, Kamer’in kullandığı sırt çantası ve termosun aynısından aldı. Termosun içine, Kamer’in her zaman içtiği, karanfil ve tarçın karışımı yeşil çayı yapıp koydu. Boynundaki Güneş Tanrısı Ra figürlü kolyenin içinde minik bir şişe var. O minik şişe, kurtboğan bitkisinin özü ile doludur, yarısı bile öldürmeye yeter. Violet, o şişedeki özü kendi termosundaki çaya karıştırdı. Öğle yemeği için mola verdiğimiz restoranda sırt çantalarını değiştirdi. Kamer, kendi sırt çantası zannettiği çantayı aldı. Harabeleri gezerken, boğazının kurumasını engellemek için termosu çıkardı ve  içerek kafileyi gezdirmeye başladı. Kısa bir süre sonra fenalaşıp yere yığıldı, o esnada yardıma biz koştuk ve Violet hemen el çabukluğu ile çantaları değiştirdi. Daha sonra çantayı ve termosu şömine de yaktık,” dedi Basri başını öne eğerek.

“Eğer bir kez çamura battıysanız, dipteyseniz, yıldızların üzerindeki insanlardan nefret edersiniz!”[3] dedi Seden.

Koray, Kıraç çiftine haklarını okudu ve gerekli işlemlerin yapılması için görevli memurlara teslim etti.

***

“’Ben, yaramaz baş edilemeyen çocuklara, gökten şemsiyesi ile gelmiş, Sihirli Dadı Marry Poppins gibi, girmiştim hayatına. Uçuk bir benzetme biliyorum ama öyle ne yapayım. Denedim, bildiğim bütün sihirleri kullandım ama olmadı Cavit. Neyse, bir konuda haklıydın, hakkını yiyemem. O kadın, lanetli bir mumya gibi, seni öldürebilir, demiştin. Tam isabet!  Evet. İnsan arkadaşının sandığı gibi biri olmadığını anlayınca düş kırıklığına uğruyor.[4]   Bunlar, Kamer’in son sözleriydi,” dedi Seden.


1] Agatha Christie
[2] Ümit Hakan Deniz
[3] Agatha Christie
[4] Agatha Christie

Polisiye Hikaye: Hepsi Canavardı

On dakikadır trafikte olan arabanın içi yeni ısınmaya başlamıştı. Yağmurun ardına kar beklendiğini söylüyordu yetkililer. Günden güne çilesi artan şehrin heybesine kar çilesi de eklenecekti demek ki. İnsanlarını zorluklara alıştıran şehirde fazla mesaiye kalmış olmanın tek iyi tarafı, hafiflemiş bir trafikte seyredebiliyor olmaktı. Erol Evgin’in İşte Öyle Bir Şey şarkısına, sözlerini tam bilmese de mırıldanarak eşlik eden adamın gözlerine dikiz aynasından yansıyan ışık,  arkasındaki aracın selektör yaptığını ifade ediyordu.  Dönüş sinyali vererek ara sokağa saptı. Arkasındaki araç da onun peşi sıra döndü. Yeniden selektör yapınca yolun boşluğuna rağmen sağa doğru biraz daha yanaşarak arkadaki araca yol verdi. Arkadan gelmekte olan araç sinyalini vererek sola kırdı. İki araba aynı hizaya geldiğinde yandaki aracın içindeki adamın durması için işaret ettiğini dördü. Vakit gece yarısına gelmek üzereydi. Sokaklar büsbütün tenhalaşmıştı. İçinden bir ses durmaması gerektiğini söylüyordu. Yandaki adamın arabasının sağ penceresini açtığını görünce kendisi de sol pencereyi indirdi biraz. Karanlık yolda aracın içi tam net görünmese de adamı tanımıştı. Sıklıkla karşılaşmaktan huzursuzluk duyduğu bu adama her zaman kibar davranmaya çalışıyordu.

“Hayrola, bir sorun mu var? ” diye sordu yüksek sesle.

Diğer araçtaki adam, “Araban yağ akıtıyor, kenara çek de bir bak istersen!” diye bağırdı.

Gözlerini hemen gösterge paneline çevirdi. Uyarı işareti yoktu ama yine de inip bir baksa fena olmazdı. Aracı sağa çekti. Motoru kapattı. Diğer araç da kenara çekmişti ve içinden siyah uzun bir kaban giyinmiş, siyah bere ve atkı takmış adam indi. Akşam boyu yağan yağmur nedeniyle ıslak olan yolda yağ izi göremedi. Arabanın altına doğru eğildiğinde arkasında duran siyahlı adam da onunla birlikte eğildi. O kısacık zaman diliminde oldu ne olduysa. Soğuk çelik tek hamle ile boğazında derin bir kesik açtı. İçinde bir gülme isteği belirdi. Ölmek böyle bir şey miydi?

***

Kalıplı bedenine göre çok küçük duran ellerine bulaşan kana tiksinti ile baktı siyahlara bürünmüş adam. Soğuk havada ellerinin ısınmasına sebep olan sıvının kayganlığından bir an önce kurtulmak istiyordu. Ama öncesinde sahneyi tamamlamak için cansız bedeni arabanın sağ tarafına taşıdı. Oturur vaziyette arabanın kaportasına yasladı. Avuç içleri gökyüzüne bakar durumda şekil verdi kurbanının ellerine ve boğazındaki kesiğe gayri ihtiyari uzandığında kana bulanmış ince uzun parmaklı elleri kurbanının kucağında birleştirdi. Daha fazla oyalanmak yakalanma riskini artıracağından hızlı hareketlerle kurbanının fotoğrafını çekti ve arabasına atlayıp uzaklaştı.

***

Zafer, öpmek üzere Sema’nın ellerini ellerinin arasına aldı. Dudaklarına doğru götürdüğü sırada derinden gelen cep telefonu melodisi ile avuçlarının içinden kayboldu o zarif eller. Rüyada olduğunu idrak etmesi birkaç dakikasını aldı.  Uzandığı kanepede daldığı derin uykudan ve üzerine çektiği İskoç battaniyesinden   sıyrılırken kanepenin minderlerinin arasına sıkışmış olan telefonu el yordamıyla buldu.  Kendi sesi kendine bile yabancı gelecek kadar çatallanmıştı. Bakışları küllükte minik bir tepe oluşturan izmaritlere ve masanın üzerine yaydığı fotoğraflara kaydı. Telefonun diğer ucundaki yardımcısı Hüseyin’e “Konum at, on dakika sonra yola çıkmış olurum,” deyip kapattı telefonu.

Ömrünü çoktan tamamladığının, artık emekliye ayrılması vaktinin geldiğinin tüm belirtilerini gösteren arabasına bindi. Kontak anahtarını çevirmesiyle arabası da tıpkı kendisi gibi derin bir uykudan uyandırılmışçasına homurdandı. Kısa sürede de uyandırılmış olmasının intikamını almaya başladı. Arabasına sonradan ilave ettirdiği park sensörlerinde sıkıntı vardı. Arabayı geri vitese takmasıyla başlayan sinyal sesi bir süredir kesintisiz devam ediyordu. Zafer, arabadan indiğinde kapıyı tekme ile kapattı. Onun bu hali, olay yerinde görevli personelin pürdikkat bakışlarının üzerinde toplanmasına neden oldu.

Eliyle havayı savuşturan Zafer, “Bir şey yok sadece benim Yadigâr yol boyu beynimi… Tövbe estağfurullah…” dedi ve kafasını iki yana salladı.

Açıklamayla ikna olan bakışlar işine dönse de bazıları hala kaçamak bir şekilde Başkomiser’i gözetliyordu.

Zafer’in altından geçmesi için olay yeri şeridini kaldırırken Hüseyin, “Bizim adam yine Başkomiserim, yoksa uyandırmazdım sizi. Bu üç etti. Gözümüz aydın, nur topu gibi bir seri katilimiz oldu, ” dedi.

Maktulün yanına eğilen Zafer, adamın duruş pozisyonunu görür görmez masasına yayılan diğer iki kurbanın fotoğraflarını anımsadı. Önceki kurbanlar da yol kenarına park edilmiş bir arabanın kaportasına yaslanmış bir şekilde, aynı pozisyonda oturtulmuştu. Onların da boğazlarında derin bir kesik vardı. Adli tıp raporlarına göre iki kurbanda da izine rastlayamadıkları aynı cinayet aleti kullanılmıştı. Olay yeri inceleme ekibinin başındaki Ali, yerde çömelmekte olan Zafer’i dostane bir şekilde selamladı. Suratını ovuşturan elini yine nereye koyacağını bilemiyordu.  Zafer kalkıp arkadaşının koluna girdi.

“Gel tiryaki,  şöyle kenara geçelim de bir sigara yak ve bana bu sefer bir şeyler bulduğunuzun müjdesini ver,” dedi.

Ali Komiser başını iki yana salladı.  “Maalesef elimizde yine cesetten başka bir şey yok. Detaylı incelemede bir şey çıkar mı bilmiyorum ama ne bir parmak izi, ne bir kıl-tüy hiçbir şey…”

“Yapma gözüm ya! Bir profesyonelle mi karşı karşıyayız? Lastik izi falan…”

Ali, gökyüzünden inmeye başlamış kar tanelerini göstererek,  “Daha erken başlasaydı iyi olurdu ama yağmur ne var ne yoksa yıkayıp gidiyor işte. Bizden umudu kes. Siz ne bulabilirseniz o…” dedi.

Avcunun içine doğru çevirerek tuttuğu sigarasından derin bir nefes aldı. Abartılı bir şekilde üfledi.

Zafer, fotoğraflar çeken memurla konuşan Hüseyin’in yanına yürüdü. Maktul ceset torbasına kaldırılıyordu.

“Haydi, aslanım anlat bakalım kimmiş bu yakışıklı, neler biliyoruz hakkında?”

“ Maktul Orhan Yonga, 1984 Maraş doğumlu. Cüzdanı arabasında duruyordu. Büroya haber verdim. Araştırmaya başladılar çocuklar.”

Zafer, soğuktan üşüyen ellerini ovuşturdu. Kar lapa lapa yağmaya başlamıştı.

“Biz niye burada dikiliyorsak? Atla arabaya da biz de büroya geçelim,”dedi.

Arabasına doğru yürümeye başladı.

Peşinden yürüyen Hüseyin, açmak için arabanın kapısına doğru uzanırken duraksadı.

“Başkomiserim kızma da ekip aracı ile mi gitseydik ki?”diye sordu muzip bir ifadeyle.

“Hüseyin! Atla, dedim.”

Hüseyin’i utandırmak ister gibi, İstanbul Caddesi boyunca sessizliğini koruyan araba,  Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne kıvrılırken yeniden ötmeye başladı.

Sinir bozucu ritmik sesi bastırmak isteyen Hüseyin, arabanın radyosuna uzandı.

“Boşa uğraşma, o da iki hafta önce hizmetten çekildi.”diyerek güldü Zafer.

Hüseyin ön konsola hafifçe vurup  “Kim alır bilmem ama bence ‘Sat beni!’ diyor artık,” dedi.

“Gittiği yere kadar bakalım. Sabah Selim’e derim, sanayiye götürür. Radyo neyse de bu ses tahammül edilmez oldu.”

Fevzi Çakmak Caddesi’ne yaklaştıkları sırada Zafer’in midesinden gelen guruldama sesi sinyal sesini bastırdı. Merkeze gitmeden önce Altıparmak’ta yirmi dört saat hizmet veren Çorbacı Baba’ya uğrayıp birer çorba içmeye karar verdiler. Yıllardır değişmeyen dükkânın kapısında duran hafif göbekli, bıyıklı dükkân sahibi onları saygıyla karşıladı. Her ne kadar mekân işkembe ve kelle paça çorbaları ile ünlenmiş olsa da birer mercimek çorbası söylediler. Zafer, parmakları ile masada bir ritim tutturmuştu. Kasanın arkasındaki duvarda asılı çerçevelerde duran fotoğrafları kim bilir kaç kere görmüştü ama sanki ilk defa görüyor gibi fotoğrafları inceliyordu. Yeşil beyaz çubuklu formaların içinde gülümseyen bıyıklı, uzun favorili futbolculardan biri muhtemelen dükkânın sahibiydi. Yan masadaki, çakırkeyif oldukları kahkahalarından belli olan delikanlıların kalkarlarken ittikleri ahşap sandalyelerin sesi onu daldığı düşüncelerden sıyırdı.   Hüseyin’e bakmadan konuşmaya başladı.

“Basının aradaki benzerliği çözmesi an meselesi.  Biz şu adamı bulamadan bir cinayet daha işlerse şehir çalkalanır Hüseyin. Bizi de tefe koyarlar. Elimizde ne var ne yok masaya yatırmamız lazım.”

“Elimizde pek bir şey yok ki yatıralım. Görgü şahidi yok, kamera görüntüsü yok, delil de yok, cinayet aleti de… Önceki iki kurbanın ne yaşı, ne tipi ne de sosyal statüsü arasında bir benzerlik bulamadık. Bu Orhan Yonga, fark etmişsinizdir diğer ikisine de hiç benzemiyor. Adam beyaz yakalılardan sanki… Üzerindeki takım elbise, arabası…”

Dumanı tüten çorbaları getiren genç, “Bol kepçe amirim,”diyerek servis etti çorbaları.

Zafer, çorbasını soğutmak için karıştırmaya başladı.

“Şu dükkândakilere bir bak Hüseyin. Az önce kalkan üniversiteli gençler, iki masa ilerideki pejmürde ihtiyar, ucuz ve günlük bir sevgili olduğu belli olan kadınla oturan göbekli, kel adam ve biz. Hepimizin ortak bir noktası yok mu?”

Hüseyin çorba kaşığını tabağının içine bırakıp diğer müşterilere baktı. Dudağını bükerek başını iki yana salladı.

Zafer gülümsedi.

“Hepimiz aynı yerde çorba içiyoruz aslanım. Bu üç adamın da her ne kadar birbirleri ile alakasız gibi görünseler de ortak bir noktaları olmalı. Ortak bir tanıdık, ortak bir mekân… Bir bağlantı olmalı. Mutlaka olmalı ama ne? Ali’nin dediği gibi delillerden medet ummayacağız. Eski usul. Sor soruştur bul buluştur hesabı… Başka çare yok. Çorbalar bitince seni merkeze bırakayım, adam hakkında neler bulmuşlar bak bakalım.”

Hüseyin, “Siz nereye gideceksiniz?” diye sormak için ağzını açtı ama Başkomiser’in bu tip sorulardan hoşlanmadığını anımsayarak ağzını kapattı ve soruyu yuttu. Hasır sepetten bir ekmek alıp çorbasına doğramaya başladı.

Hüseyin’den ayrılan Zafer  sanki Sema onu evde bekliyor gibi, gözlerini kapatsa yeniden o zarif parmaklı elleri tutabilecekmiş gibi düşünerek gittiği evinde,  yeniden kanepeye uzanmamak için kendini zor tuttu. Evden çıkarken acele ile kanepeye fırlattığı battaniyeyi katladı. Özenle kanepenin koluna bıraktı. Yastığı dik konuma getirdi. Rahmetli anacığından geçen bir alışkanlıktı bu.  Birlikte bir yere gidecekleri vakit acele etmiyor da evle uğraşıyor diye kızardı anasına. O zamanlar da anası; “Ben giremem de cenazemi kaldıranlar girer belki.”derdi. Acil durum olmadıkça, o da tıpkı annesinin yaptığı gibi, evden çıkmadan önce sanki bir daha o eve giremeyecekmiş gibi derli toplu bırakmaya çalışıyordu evini. Masaya yaydığı tutanakları ve fotoğrafları toplamadan önce sakin kafa ile bir kere daha göz gezdirmek istedi. Bürodaki karmaşadansa evdeki sessizlik daha sağlıklı düşünmesini sağlayabilirdi.

İlk maktul Mert Atacan; esmerden, uzun boylu, ince yapılı, on yedi yaşında ve bekârdı. Bir oto tamirhanesinde çalışıyordu. Kullandığı otomobili hurdalar arasında bulmuş, tamir etmişti. Ehliyeti yoktu ama trafiğe çıkmaktan korkmuyordu. Ailesi ile birlikte yaşıyordu. Ailesinin araçtan haberi bile yoktu. Duyduklarında çok şaşırmışlardı. Panayır Mahallesi’ndeki evinden üç sokak aşağıda, boğazı kesilmiş ve arabasına yaslı oturtulmuş vaziyette bulunmuştu cesedi. İş yerindekiler sürekli sorun çıkaran bir genç olduğundan bahsetmişlerdi. Ondan yirmi bir gün sonra, ikinci maktul aynı vaziyette bulunana kadar dava dosyası Zafer’de değildi. Sıradan bir borç-alacak meselesi ya da maktulün kanında bulunan uyuşturucu madde sebebi ile o konu ile alakalı bir hesaplaşma olabileceği düşünülmüşü. İkinci maktul; Ferdi Sipahioğlu bir tekstil firmasında işçi olarak çalışan, kırk yedi yaşında, üç çocuklu, kısa boylu, şişmanca bir adamdı. Herkes onun içine kapanık biri olduğunu, dalgın tavırları yüzünden sık sık sakarlıklar yaptığını ama kimseye bir zararı dokunmadığını anlatmıştı. Ne sabıkası vardı ne de biriyle husumeti. Sipahioğlu cinayeti ile Atacan cinayeti arasındaki tek yakınlık harita üzerindeydi. Kongre merkezine yakın bir noktada, henüz kredi borcunu bitirmediği yeni ama çizik içindeki arabasına yaslı halde bulunmuştu. Çalıştığı fabrika ile Atacan’ın çalıştığı oto tamirhanesi aynı güzergâhtaydı fakat şimdiye kadar yapılan sorgularda ikisini birden tanıyan bir isme rastlamamışlardı. Ev kapısının tıklatılmasıyla birlikte Zafer, fotoğrafları ve raporları toparladı. Onu almaya gelen Selim uykusuz görünüyordu. Evinde henüz üç aylık olan bir bebek vardı. Eşi de yeniden işbaşı yapmıştı. Selim fedakâr bir gençti. Yaşından çok daha olgun ve beyefendiydi. Cinayet Şube polisi olan çoğu gençten çok daha zekiydi. Birime yeni atanmış olsa da Zafer, onun hızla yükseleceğine emindi.

Otomobil homurdanmadan hareket etti bu kez. Park sensörü de sessizliğini koruyordu. Bir süre konuşmadan ilerlediler.  Geçtikleri sokaklardaki insan manzaralarını izliyordu Başkomiser. Telaşla sağa sola koşturan insanlar arasında, soğuğa rağmen dükkânının önünde oturup yoldan geçenleri izleyen yaşlı bir esnaf, pusetten kucağına aldığı bebeğini sallayarak susturmaya çalışan bir anne, çöp karıştıran, en fazla dokuz yaşında olduğunu tahmin ettiği çıplak ayaklı bir oğlan çocuğu dikkatini çekti. Dünya ne kadar anlamsız bir yerdi ve hayat günden güne insanlar için daha da zorlaşıyordu. Teknoloji gelişiyor ama insanlık geriliyordu.  İnsanlar,  insandan soğuyarak, dört duvar arasında ekranların ardına saklanarak günler, aylar, yıllar geçiriyordu. Selim’in esnemesi ile birlikte daldığı düşüncelerle vedalaştı Zafer, kendi kendine güldü. Sırf aynı arabanın içinde giden iki kişi arasında uzayıp giden sessizliği dağıtıp, şoför mahallinde esneyip duran Selim’i konuşturmak için arabadan söz açtı.

“Galiba benim Yadigar’ın gözünü korkuttuk. Baksana gıkı çıkmıyor.”

Selim, uykulu halnden mahcup bir şekilde çekinerek sordu. “Belki sormak haddim değil efendim ama neden elden çıkarmıyorsunuz bu aracı?”

“Aile yadigârı, evlat… Bir bu kaldı işte. O yüzden adını, Yadigâr koydum ya.  İnsan kendi anılarından vazgeçer de sevdiklerinin hatıralarını yok etmek istemez. Bazen aileden geriye kalan sadece anılardır. Benim bu arabada gençliğim geçti. Babamdan kaçırmak için az numara çevirmedim.  Neyse. Beni sağda indir, biraz yürüyeyim. Sen de hastamızı sanayiye yetiştir.”

Zafer, yeniden atıştırmaya başlayan karın ıslattığı sokaklardan telaşsızca geçti. Bu dava dosyasına tam olarak kendini veremiyordu. İkinci cinayetin üzerinden neredeyse bir ay geçmişti ama sıfıra sıfır, elde var sıfır hesabı tutar bir dal bulamamışlardı. Belki bu kez peşinden gidebilecekleri bir ize rastlarlardı. Odasına girdiğinde onu selamlamak için ayağa kalkan Hüseyin’e eliyle oturmasını işaret etti. Üzerinde hâlâ parlamakta olan kar tanelerinin olduğu kabanını çırparak sandalyesinin arkasına astıktan sonra, “Anlat bakalım, kimmiş bu Orhan Yonga?”diye sordu.

Hüseyin, Başkomiser’in masasının diğer tarafındaki sandalyelerden birine oturup, bilgi işlemden gelen raporu özetleyerek okumaya başladı.

“Orhan Yonga, Maraş, 1984 doğumlu. Eşinden üç yıl önce boşanmış. Kadın Maraş’a ailesinin yanına dönmüş. Görüşmüyorlarmış. Çocukları yok. Tahmin ettiğim gibi bir beyaz yakalı. İş merkezinde bir lojistik firmasında çalışıyormuş. Annesi ile birlikte işine yakın bir yerde, Palmiye Sokakta yaşıyormuş. Onu sulama kanalı civarında bulduğumuzu düşünürsek anlaşılan evine doğru gidiyormuş. Bir trafik kazası ve birkaç trafik cezası dışında sicili temiz. Gece mesaisine kalmış. Adamın patronu ile de telefonda görüştüm. İş yerinde pek sevilmediği izlenimine kapıldığımı söyleyebilirim. Telefon görüşmelerinde kayda değer bir şey yok. Boğaziçi mezunuymuş.  İş için ara ara yurt dışına çıkıyormuş.”

Zafer, masasının üzerine bırakılan ilk raporlara göz atarken, Hüseyin de olay yerinden gelen fotoğrafları duvardaki mantar panoya iğnelemekteydi. Çıkan çaycının açık unuttuğu oda kapısından başını uzatan Enver ile göz göze gelen Hüseyin, bakışlarını kaçırdı. Enver’in ukala tavrına tahammül edemiyordu. İkisi de en başından beri birbirlerinden hoşlanmıyorlardı. Enver, Karacabey’deki eğitim kampından yeni dönmüştü.   Büroda herkes Enver’in bir terfi almak üzere olduğundan haberdardı ama bu durumun yeteneklerinden değil de sağlam bağlantılarından dolayı olduğu konusunda da hemfikirdiler. Kızıla yakın kahverengi renkli uzun saçlarını eliyle düzelterek hazır ola geçen Enver Komiser, Zafer’i selamladı.

“Başkomiserim müsaitseniz gelebilir miyim?” diye sordu.

Zafer okuduğu rapordan kafasını bile kaldırmadan eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Dosyayı kapattıktan sonra,  “Hoş geldin Enver. Kamp nasıldı?”diye sordu.

Hava atma fırsatını değerlendirmesi beklenirken Enver; “İyiydi. Güzel bir eğitim oldu.”diyerek geçiştirdi soruyu. “Yeni bir cinayet işlenmiş diye duydum az önce. İsim telaffuz edilince de resimlere baktım. Maktulü tanırdım. Lise arkadaşımdı. Üzüldüm. Yapabileceğim bir şey olursa, ben de bu olayda yer almak isterim. Arkadaşımın katilini bulmak ona borcum,”dedi üzüntüyle.

“Başın sağ olsun Enver. Üzüldüm kaybın için. Elbette katili bulacağız. Diğer iki kurbana da borcumuz bu.”

“Ne bildiğinizi paylaşırsanız, ya da bana da bu olayda görev verirseniz…”

Zafer elini kaldırarak, genç komiserin konuşmasını yarıda kesti.

“Enver, maktulle ne kadar samimiydiniz?”

 

“Arada bir şeyler içmeye çıkardık. Eşinden ayrıldığı ilk yıl sürekli birlikteydik hatta. Ama iki yıldır çalıştığı firmada işleri çok yoğunlaşmıştı. Geç saatlere kadar çalışıyor, sıklıkla yurt dışına gidiyordu. Yani pek görüşemez olmuştuk.”

“Var mıydı iş yerinde bir sıkıntısı? Ya da ne bileyim boşandığı eşinin ailesiyle falan?”

“Diğer iki cinayeti bilmesem ben de bunları düşünürdüm Başkomiserim ama bence bir seri katilin rastlantısal kurbanı oldu arkadaşım. Daha önce de ona yardımlarım oldu. Başında bela olsa mutlaka bilirdim.”

“Anladım. Birazdan çıkıp, iş yerine gideceğiz. Oradakilerle bir konuşalım bakalım. Bu iş canımı sıkıyor Enver. Katil bir profesyonel gibi davranıyor. Ardında kanıt bırakmıyor, güvenlik kameralarını atlatmayı başarıyor, kurbanlarını tek hamlede öldürüyor ve onları bırakış biçimi de ayrı bir muamma. Üç kurban arasında bağlantı olmaması da çok garip…”

Hüseyin odadaki varlığını hatırlatmak istercesine öksürdü. “Mutlaka bir açığını yakalayacağız.”dedi.

Kar yağışı artmıştı. Uludağ yolunda çalışmaların başladığı söyleniyordu.  Belediye ekipleri İstanbul Caddesinde tuzlama çalışmaları yapmıştı. İş merkezine ulaştıklarında hava kararmaya başlamıştı. Kurbanın çalıştığı firma büyük bir firmaydı.  Kapanışa yakın bir vakit olmasına rağmen çalışanları iş yoğunluğu ofisteki koşturmaca hali ile kendini belli ediyordu. Onları firma yöneticilerinden İbrahim Bey karşıladı. Gelişen sektörden, taşımacılığın artık bir malı al ve yükle şeklinde yapılmadığından, firmalarında yüzlerce çalışan olduğundan bahseden konuşmasını uzattıkça uzatıyor, asıl konuya geçmek istemiyor gibiydi.

Lojistik hakkında daha fazla bilgi ile vakit kaybetmek istemeyen Zafer, heyecanlı görünen adamın konuşmasını bölerek “Orhan Yonga hakkında bize neler anlatabilirsiniz?”diye sordu.

Adam istemediği durumla yüz yüze geldiğinden ötürü huzursuzca kıpırdandı oturduğu sandalyede.

“İşin açıkçası, kişisel olarak çok haz ettiğim söylenemez ama iyi bir çalışandı. Üç dili ana dili gibi konuşuyordu ve yurt dışı bağlantıları da kuvvetliydi. Daha önceleri kendi şirketi varmış sanırım. Küçük bir şirketmiş ve iflas etmiş. Bazen kendini buranın patronu gibi gördüğünü de hissederdik. Şimdi ne diyeyim, rahmetli olmuş gitmiş adamın arkasından.”

“Sevmediğiniz nesi vardı, onu söyleyebilirsiniz mesela.”

“Fazla kendini beğenmişti. Kurallara ve sıkıya pek gelemezdi. İnsanlara tepeden bakma gibi bir huyu vardı, sadece bu.”

Hüseyin Zafer’e doğru eğilip  “Kimin arkadaşı?”dediğinde, Zafer belli belirsiz gülümsedi.

İş yerindeki birkaç iş arkadaşı ile daha konuştular. Kimse son zamanlarda maktulde bir gariplik sezmemişti. Özel hayatı ile ilgili sıkıntılara da rastlamamışlardı. Tıpkı diğer maktullerde olduğu gibi Orhan Yonga cinayeti için de sebep görünmüyor gibiydi. İş yerinden ayrıldıktan sonra maktulün annesini görmeye ev adresine doğru ilerlediler.

“Muhtemelen iyi geliri olan birinin bu mahallede oturuyor olması bana biraz garip geldi doğrusu,”dedi Hüseyin arabadan inerken.

Zafer de aynı şeyi düşünmüş, kadınla kendisi konuşmak istemişti. Ev, cenaze sebebiyle kalabalıktı. Maktulün annesi seksenlerini geçkin, nur yüzlü bir kadındı. Kalabalığın arasında oturuyor, okunan Kur’an ayetlerini ezberden tekrar ediyordu. Zafer, Hüseyin ve şube polislerinden Selim duanın bitmesini, ev kapısının dışına konan sandalyelerde oturarak beklediler.

“Başkomiserim, keşke siz gelmeseydiniz. Yazılı ifadeyi biz alırdık,” dedi gözlerinin altı iyiden iyiye çökmüş olan Selim.

“Bir Başkomiserin bu şekilde dolaşması sana farklı geliyor değil mi Selim?  Başkomiser dediğin şubede oturmalı ve idareyi sağlamalı, diye düşünüyorsun. Çünkü genellikle bu şekilde oluyor. Eğer sadece şubede otursaydım kendimi bir işletmeci gibi hissederdim, polis gibi değil.”

Selim, haddi olmayan bir şey söylemiş olduğunu düşünerek yine mahcubiyet duymuş ve pişmanlıkla başını eğmişti. Zafer, genç polisin omzuna elini koymuş bir şey söyleyecekken, yaşlı kadının onlara doğru yürümekte olduğunu fark ederek ayağa kalktı. Selim kendi sandalyesini oturması için kadına uzattı. Kadın sandalyede yaşından beklenmeyecek kadar dik bir şekilde oturdu.

Zafer, kadına başsağlığı dileyerek kendini tanıttı. Annesi öldüğünden beri, karşılaştığı yaşlı kadınlara karşı daha farklı bir hassasiyet gösterir olmuştu. Yumuşak bir ses tonuyla sordu.

“Biliyorum acınız taze, ancak oğlunuzun katilini bulabilmek için size bazı sorular sormak zorundayız. Oğlunuzun bir düşmanı var mıydı? Onu öldürmek isteyebilecek biri?”

Yaşlı kadın iç çekti. Gözleri aralıktaki merdivenlere takılı bir vaziyette, gelmeyecek birinin yolunu gözlemekten buğulu sakince konuşmaya başladı.

“Evladım, Orhan benim en küçük çocuğumdu. Babası rahmetli, onu tek erkek çocuk olduğu için fazla şımartmıştı. Şımarık davranışlarının sonuçlarını da yaşadı. Kazandığı parayı zevke sefaya harcardı hep. Hızlı arabalar, otellerde tatiller, pahalı zevkler… Ani bir evlilik yaptı, geçinemedi boşandı.  Bir iş kurdu, batırdı. Tazminatlar ödedi. Çok ah da aldı. Borçları için nesi var nesi yok sattı. Lüks bir evde yaşayıp, lüks bir hayat sürerken babamdan kalan bu eski eve muhtaç hale geldi. İki yıldır, hayatına çok çeki düzen vermişti. Yaptıklarından pişmandı. İşine vermişti kendini. Ben başka bir şey bilmiyorum.”

“Eski alacaklılarından biri peşine düşmüş olabilir mi?”

“Kimseye bir borcu kalmamıştı ki evladım. Ben de elimdekini avucumdakini koydum, ablaları da destek oldu kapattık tüm borçlarını.”

Kadın avucunda buruşturduğu mendille sicim gibi akan gözyaşlarını sildi. Bir süre yine boşluğa baktı. Zafer konuşulacak bir şey kalmadığını düşünerek hareketlendi.

Tam kalkacakken,  kadın,  “Oğluma bunu yapan kimse bulun evladım. Bu yaşlı kadının, oğlunun katilinin yakalandığını görmeden ölmesine izin vermeyin,”dedi.

Kendi arabası hala sanayide olduğu için Zafer, yine Selim’in kullandığı ekip arabasına binmişti. Dönüş yolu boyunca da Hüseyin ile Selim’in futbol liginin son durumu üzerine konuşmalarını dinlemişti. Park sensörünün sesini bile bu konuşmaya tercih ederdi ama gençlerin kalbini kırmamak için konuşmaya müdahale etmedi.

Sonraki iki hafta boyunca üç maktulün yakınları ile görüşmeye devam ettiler. Aralarında en ufak da olsa bir bağ bulabilmeyi umuyorlardı. Yol boyunca kurulan MOBESE kameralarının kayıtlarını incelemeyi bitiren teknik ekibin raporu da onları bir sonuca götürmemişti. Cinayetlerin üçü de gece geç saatlerde ve tenha noktalarda işlenmişti. Katilin kendine mekân olarak seçtiği Panayır Mahallesi, üç maktulün de aynı civarda çalışıyor olması tek bağlantıydı ta ki dördüncü cinayete kadar.

Yeni yılın ilk günlerinde işlenen cinayetle katil, Panayır Mahallesinde yeniden ortaya çıkmıştı. Bu kez maktul bir kadındı. Parseller Camii’nin arka taraflarında bir yerde bulunmuştu. Zafer telsiz anonsunu duyar duymaz olay yerine ulaştı. Olay yeri inceleme ekibinden Ali, onu karşıladı. Arabasına yaslanmış, oturur vaziyette bulunan maktulün gözleri hala açıktı. Zafer, kendi kanı içinde oturan kadının hizasında çöktü ve incelemeye başladı. En fazla otuzlarının başında olduğunu düşündüğü kadının ayaklarında ince topuklu botlar vardı. Ütülü kumaş pantolonu, üzerine giyindiği, kanı ile boyanmadan önce beyaz olduğunu belli eden gömlek ve ceket, topuz yapılmış saçları ile hostesleri anımsatıyordu. Kıyafetindeki şıklığa rağmen, epey eski model olan marka arabası kadının mali durumunun çok da üst düzey olmadığının sinyallerini veriyordu. Ali de Başkomiser’in yanına çöktü.

“Bu kez elimizde bir şey var gibi. Kadının katile karşı koyduğunu, ellerindeki kesikten anlayabilirsin. Ufak bir boğuşma yaşanmış. Elbette kurumda daha detaylı sonuçlara ulaşabiliriz ama.”

Ali maktulün elini tutup, tırnak içlerini göstererek, “Tırnak içlerinde deri kalıntıları var.”dedi.

Bu, umut verici bir gelişmeydi. Ali ayağa kalktı ve birkaç delil torbasını alıp geldi.

“Arabasını inceliyoruz hala. O da iş merkezi civarında çalışıyor olabilir. Park yerine ait bir fiş vardı. Fişte yazan saate bakarsan yeni olduğunu fark edeceksin.”

Zafer, Ali’nin uzattığı ilk delil torbasında duran fişe el fenerini tuttu. Fişin üzerindeki saat

  1. 20 idi. İki saat öncesi… Maktulün kimliği de başka bir torbanın içinde duruyordu. Kimlikte yazan bilgilere göre kadının adı Nesrin Tekinsoy’du. Yirmi dokuz yaşındaydı. Bursa doğumluydu ve bekârdı. Bir diğer delil poşetinde ise tırnak içlerinden alınan ilk örnekler duruyordu ve son poşette, kadının yan koltuğa bıraktığı cep telefonu duruyordu.

Savcının gelmesi ile birlikte olay yerinde bir hareketlenme oldu. Savcı Doruk Alev, aksi bir adamdı. Mükemmeliyetçi bir yanı vardı. İşlerin bir an önce çözülmesini ister ve emrindekilere kök söktürürdü. Kafasını iki yana sallayarak Zafer’in yanına geldi. İkili el sıkıştılar ama savcı Zafer’in elini bırakmadı. Aksine daha da sıkarak “Artık bu işin bir son bulması gerekiyor Başkomiser. Daha fazla saklanacak hali kalmadı. Basın bizi sıkıştırıyor. Şehrimde bir katilin elini kolunu sallayarak dolaşması hiç ama hiç hoşuma gitmiyor,”dedi.

“Haklısınız. Benim de hoşuma gitmiyor ama katil şimdiye kadar çok dikkatliydi.”

“O halde siz ondan daha dikkatli olmak zorundasınız. Bulduğunuz her izin peşinden gidin ve bana şu adamı bulun artık.”

Savcı Doruk Alev’in bakışlarından da alevler fışkırıyordu. Zafer’in konuşmasına fırsat vermeden sırtını dönüp uzaklaştı. Bakışları, gelişiyle birlikte sessizce sıvışan Ali’yi buldu.  Azarlanma sırası ona geçmişti.

Olay mahallinde yine görülecek pek bir şey yoktu. Zafer, diğerlerinin gelmesini beklemeden büroya döndü. Yoldayken bilişimden sorumlu Osman’ı aramış; “Biliyorum eşin yine başının etini yiyecek ama sana ihtiyacım var,”demişti.

Henüz kahvesini yarılamamıştı ki Osman’ın koşturarak geldiğini gördü. Saat gece biri geçiyordu. Aslında kendisinin de gayet rahat yapabileceği bir araştırma için Osman’ı koşturmaktan dolayı vicdanı sızladı bir an. Ama birlikte çalıştığı ekibi bu yüzden seviyordu. Kimse neden diye sormuyor, onları yanında görmek istediği her an emre hazır oluyordu. Sabahın ilk ışıklarına kadar çalışan Osman,  Zafer’in direktifleri doğrultusunda dört maktulün de geçmişinde didiklenmedik nokta bırakmamıştı. Cinayet mahallerine yakın noktaların kamera kayıtlarını yeniden incelemişlerdi.

İzin gününden dönen Hüseyin,  tortop ederek yastık haline getirdiği montunun üzerine başını koyup derin bir uykuya dalmış olan Zafer’i görünce şaşırmadı. Onu pek çok kere bu şekilde görmüştü ancak panoya iğnelenmiş yeni fotoğrafları görünce “Neler kaçırdım ben?”diye söylendi.

Sessizce odadan çıktı. Koridorda karşılaştığı Selim, Başkomiser’in arabasının anahtarlarını getirmişti.

“Yine mi arızalandı yoksa o külüstür? Bu kaçıncı ameliyatı kim bilir?”

“Komiserim, eski toprak diyelim. Tıkır tıkır işler hale geldi de Başkomiserim karnını doyurmam için yolladı bu kez. Benzini yokmuş.”

“İyi bari.”dedi Hüseyin.

Anahtarları alıp cebine attı. Yakındaki pastaneden poğaça getirtti. İki kupa kahve ve poğaçalar ile odaya yeniden girdiğinde Zafer uyanmıştı ve gözleri ışıldıyordu.

“Gel Hüseyin, gel. Sanırım katilin nereden yola çıktığını bulduk. Çorbacı Baba’da sana bir soru sormuştum hatırlıyor musun? Ortak bir mekân olmalı demiştim. O mekânı bulduk sonunda. Herkes arabasını aynı otoparka bırakıyormuş. Katilimiz orada pusuya yatıyor olmalı, diye düşünüyorum.”

Hüseyin panonun karşısında dikiliyordu. Kadının fotoğrafına dokunarak “ Yeni bir cinayet mi işledi?”diye sordu.

Aslında sorunun cevabı belliydi ama Hüseyin olayın detaylarını öğrenmek adına sormuştu bu soruyu.

Zafer, poğaçadan bir ısırık, kahvesinden de bir yudum aldı. Başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi.

“Nesrin Tekinsoy, 29 yaşında, bekâr. İş merkezindeki bir tekstil firmasında çalışıyormuş. Kadının geçmişi temiz. Diğerleri gibi… İşten geç çıktığı için yakınlarda oturan bir arkadaşında kalacakmış. Saldırıya uğradığında katilimizden bir parça koparmayı da başarmış. Deri kalıntıları bu kez bizi birine götürecek galiba. Katilimiz otoparktan çıkışta kadının peşine düşmüş. Arabada otopark fişi vardı. Çalışanların araç giriş ve çıkış saatleri sisteme işleniyormuş. Kamera kayıtlarını inceledik. Maktul çıkar çıkmaz arkasından siyah bir araba çıkıyor. Maalesef araçta cam filmi varmış. Sürücünün yüzü seçilmiyor. Ama plaka çok net okunuyor.  Öyle olunca eski kayıtları da yeniden inceledik.”

“Ve aynı aracın diğerlerinin peşine düştüğünü de gördünüz.”

Zafer, soluğunu burnundan bırakarak başını salladı.

“Bilemedin. Her seferinde başka bir aracın çıktığını ve geri döndüğünü gördük. Bütün araçların tek ortak noktası var; camlarında filmin olması.”

Masanın üzerinde duran dosyalardan birini açtı. Ekran görüntülerinin çıktılarını masaya yaydı. İçlerinden birine parmağı ile vurdu.

“Sadece bunda yüzü belli belirsiz görünüyor. Fark ettiysen bilerek yüzünü bir atkıyla sarmış. Kameraları ve yerlerini iyi biliyor. Yüzünü her kamera açısında yan çevirmiş. Araç seçimlerinde de dikkatli. Her seferinde başka bir araç… Burada bir soru sorman gerekiyor.”

Hüseyin elini çenesine götürdü. Gözleri odayı taradı ve masadaki fotoğrafların üzerinde durdu. “Doğru soru mu bilmiyorum ama aklıma gelen tek soru; araç sahipleri kim sorusu,”dedi.

“Önemli bir ayrıntı ve önemsiz bir sonuç…  Araçlar farklı şirketlerin iş araçları… Sabah sabah uyandırdık vatandaşları. Araçlarının çalınıp yeniden getirildiğini bile fark etmemişler. Sadece bir tanesi koltuk ayarının değiştiğini fark etmiş. Aracı kullanan şoförün boyu 1.80’in üzerindeymiş. Sabah araca bindiğinde dizleri sığmamış.  Koltuğun yerinden oynamış olmasına anlam da verememiş. Bu da katilimizin daha kısa boylu olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda…”

“Aynı zamanda otoparkı ve iş merkezini çok yakından gözlemlediğini de,”diye tamamladı Hüseyin cümleyi.

“Evet, muhtemelen orada çalışan biri…”

“Yalnız aklıma takılan bir şey var. İlk iki maktul, iş merkezinde çalışmıyorlardı. Araçlarını neden o otoparka koysunlar ki?”

Zafer kahvesinin son yudumlarını tepesine diktikten sonra, “Diyorum ya, sabah sabah epey insanı yatağından kaldırdık. Onu da öğrendik. Ferdi Sipahioğlu, çalıştığı tekstil fabrikasının bazı numunelerini orada bir firmaya götürürmüş. O gün de yine kendi aracıyla gitmiş ama aracını orada bırakıp gittiği firmanın aracıyla dönmek zorunda kalmış fabrikaya. Akşam da aracını almak için yürümüş otoparka kadar. İlk kurban Mert Atacan aracının orta yerde görünmesini istemiyormuş. Hatırlarsan ailesinin haberi yoktu araçtan. Ehliyetsiz olduğu için sabah çok erken, gece de geç saatlerde kullanırmış aracı ve otoparkta gizlermiş bir şekilde. Bunu da oto tamirhanesinde birlikte çalıştığı arkadaşından öğrendik.”dedi.

Hüseyin bunca zaman sonra ilk defa yol alıyor olduklarını hissediyordu. “Otoparkı ziyaret bize farz oldu yani.”dedi sırıtarak. Cebindeki anahtarı çıkarıp, masaya bıraktı.

Zafer ayağa kalktı. Kırışmış kabanını eliyle düzelterek sırtına geçirdi.

“Bize değil, bana. Ben gideceğim ve sen de Adli Tıp’a gideceksin. Otopsi yapılacak. Savcı ile dün gece yeterince görüştüm ben, şimdi sıra sende.”dedi.

Arabasının anahtarını aldı, işaret parmağına geçirdiği anahtarlığı birkaç tur salladı. Hüseyin’in surat asışına tek kaşını havaya kaldırarak cevap verdi.

Kapalı otopark altı katlı binanın bodrum katındaydı. Yüzlerce araç kapasiteli alan yeterince aydınlatılmış görünüyordu. Girişte onu orta yaşlarda bir güvenlik görevlisi karşıladı. Aracın LPG ile çalışıp çalışmadığı sorusu üzerine Zafer, kimliğini gösterdi. Bir sorumlu ile görüşmek istediğini belirtti. Arabasını park edip, güvenlik görevlisinin telsizle anons geçişini izledi. Yedi dakika sonra geniş omuzları giyindiği takım elbiseyi zorlayan, kırlaşmış gür saçları olan bir adamın ona doğru koşar adımlarla geldiğini görünce yaslandığı arabasını kilitleyip adama doğru yürüdü.

Adam, kendini tanıttı.  “Hoş geldiniz efendim. Ben iş merkezinin güvenlik şefiyim. Emekli polis memurlarından, Yaşar Uysal. Size nasıl yardımcı olabiliriz?”

Adamın tavrı fazla kibardı. Yaklaşımın samimiyetinden emin olamayan Zafer de kendini tanıtarak, yürüttükleri soruşturmanın detayına girmeden adamı bilgilendirdi. Çalışanların geçmişi hakkında bilgilere ulaşmak istediğini, özellikle de olay gününde görevli olan güvenlik elemanları ile görüşmek istediğini söyledi. Vardiyası olmayanların da derhal çağırılmasını istedi. Adamın yüzündeki yapay gülümseme kaybolmuştu. Kımıldamadan bakıyordu.

“Yaşar Bey, durum ciddi. Cinayet soruşturması yürütüyoruz burada. Sorumluluğunuz altındaki otoparktan dört araç çalındı ve ruhunuz bile duymadı. Buradan biri; şirket araçlarına, anahtarlarına ulaşabilen biri hem de, araçları gözünüzün önünden elini kolunu sallayarak kaçırdı, diyorum. Ya elemanlarınızdan biri katil, ya da katile yardım ve yataklık yapıyor, ya da hepsi burunlarının ucunu göremeyecek kadar geri zekâlı,”dedi Zafer.

Sert üslubu emekli polisin kendine gelmesine sebep oldu. Telefonla birini arayarak tüm güvenlik elemanlarının toplantı salonunda toplanmasını, emretti. Zafer’i de kendi odasına davet etti. Güvenlik şefinin odasındaki duvarda adamın polis olduğu günlerden kalma fotoğraflar asılıydı. Masasında da çerçeveli bir aile fotoğrafı duruyordu. Adam alnında biriken terleri elinin tersiyle sildi.  Dosyaları kilitli bir dolaptan çıkarıp, çay içmekte olan Zafer’in önündeki sehpaya bıraktı.

 

“İsterseniz hepsinden birer nüsha çıkarayım. Burada çalışan yirmi dört güvenlik görevlimiz var. Görev yerleri haftalık değişir. Sürekli olarak aynı katlarda, otoparkta, bahçedeki güvenlik noktalarında ya da kayıt odasında durmazlar yani. Geceleri bina içinden sorumlu üç görevlimiz olur, otoparkta ise bir kişi durur. İki kişi de bahçede gezinir. Hepsi de deneyimli güvenlik görevlileridir.”

Zafer çay kaşığını bardağa bıraktı. “Belli,” dedi dalga geçercesine.

Çalışanların toplanmasını beklerken, güvenlik şefinin bıraktığı dosyalara göz atmaya başladı. Daha dosyaları yarılamamıştı ki hazır oldukları haberi geldi. Toplantı salonunda ayakta bekleyen yirmi dört kişiden beşi kadındı. Dört kişi izin günündeydi. Apar topar evden çıkıp geldikleri için üzerlerinde üniforma yoktu. Neden toplandıklarını bilmedikleri için sorgulayan gözlerle Zafer’e bakıyorlardı.

Zafer, bir süre konuşmadan onları inceledi. Sonra kendini ve geliş amacını tanıttı. Elindeki vardiya çizelgesine göre cinayetlerin işlendiği günlerde otopark ve bahçede nöbette olması gerekenlerin isimlerini okuyarak öne çıkmalarını istedi. On iki kişi öne çıktı. Öne çıkanları dışarı alıp ayrılmamalarını istedi. Geri kalanlara dikkatlerini çeken bir şey olup olmadığını sordu. Kimse bir şey görmemişti. Bazıları ise o günlerde izinliydi. Bir kısmı gerçekten tedirgin olmuştu. Cinayetlerin işlendiği bir muhitte çalışıyor olmak, katilin iş merkezine girip çıkıyor olması fikri onları germişti. Zafer, teşekkür edip çıkmalarını ama gerek duyulursa ifadelerine tekrar başvurulacağını söyledi. Diğer on iki kişi odaya yeniden girdiklerinde çoğu başını yere eğmiş, ellerini önünde birleştirmişti. Klasik cezamızı kabulleniyoruz, duruşu Zafer’de gülme hissine sebep oldu ama tam tersine kaşlarını çatarak konuşmaya başladı.

“Bir katil gözünüzün önünden geçip gidiyor ve dönüyor. Hem de defalarca. Hepinizin dosyaları incelenecek, geçmişiniz, siciliniz ne var ne yoksa dökülecek ortaya. Eğer bir şey bileniniz varsa şimdi konuşması yararına olur. Cinayet Büro Amirliği’ne gelerek ifade vereceksiniz. İyi düşünün derim. Koruduğunuz biri varsa siz de yanarsınız.”

İçlerinden bir kadın güvenlik görevlisi başını dikerek konuşmaya başlayınca diğerleri de yüzlerini ona çevirdi.

Kadının; “Buraya her gün kaç araç girip çıkıyor siz biliyor musunuz? Bazıları çalışanlar, bazıları ziyaretçiler. Çalışanların araçlarının giriş çıkış saatini işliyor, ziyaretçilerinkini de kontrol ediyoruz. Ama yüzlerce araç… Her gün. Makine değiliz ki!” itirazına diğerleri de başlarını sallayarak onay veriyorlardı.

Güvenlik şefi ise kıpkırmızı kesilmişti.

Zafer, işleyişi az çok tahmin ettiği için kadına hak verse de “Katil belki de her gün gördüğünüz bir çalışan. Farklı farklı araçlarla çıkışı dikkatinizi nasıl çekmez?” diye çıkıştı.

Zafer iki eliyle birden yüzünü ovuşturdu. Merkeze gidip ifade vermelerini söyleyerek odadaki herkesi çıkardı. Telefonuna gelen mesaj, son kaçırılan şirket aracının incelemesinin tamamlandığını ve içinde parmak izi bulunmadığını, deri örneklerinin DNA analizine yollandığını ama sonuç için beklemesi gerektiğini bildiriyordu. Çalışanların dosyalarını incelemek için merkeze götüreceğini söyleyerek, dosyaları yüklendi.

Yeniden arabasına bindiğinde onu huzursuz eden bir şey vardı. Bir şey görmüştü ama ne gördüğünü bulamıyordu. Bir isim, bir işaret ya da yüzlerde bir ifade. Atladığı bir şey vardı. Yol, yeniden yağmaya başlayan kar yüzünden kaygandı. Ana caddede yavaş yavaş ilerlediği sırada arkasından bir aracın selektör yaptığını fark etti. Hizasına gelen aracın içindeki yüz ona tanıdık geldi. Adam penceresini açınca Zafer de açtı.

“Amirim aracınız yağ akıtıyor, dursanız iyi olur bence,”dedi yandaki aracın sürücüsü.

Zafer kendi kendine, “Yine mi ya, bu kez de böyle mi yarı yolda koyacaksın beni Yadigâr?” diye söylendi.

Aracı sağa çekti. Arabanın torpidosundan bir bez bulmak için eğildi.

Diğer arabadaki adam, siyah kabanının yakasını dikleştirmiş, ondan önce arabasından inip yanına gelmişti. Zafer’in arabasının kapısını açarken “Belki bir yardımım dokunur size efendim,” dedi.

Zafer, arabadan indi. Otomobilin  arkasına doğru geçti. Tam eğilecekken, karda bırakmış olması gereken siyah lekelerin olmadığı dikkatini çekti. Arkasındaki adamdan önce hamle yaparak az sonra boynunu kesecek olan bıçağı tutan bileği yakaladı. Ani bir hamle ile geriye doğru adamın bileğini kıvırarak bıçağın düşmesini sağladı ve adamı saniyeler içinde yüzüstü yere yatırarak altına aldı. İşte o anda onu rahatsız edenin ne olduğunu buldu: İsim ve yara bandı. Dosyalara bakarken altındaki adamın ismi ona bir şey anımsatmıştı ama o an bunu fark edememişti. Cinayet günlerinde görevli olmayanları odadan çıkarırken saliselik bir şekilde görüntüye giren yara bandının kenarından görünen derin iki çizik de o an için dikkatinden kaçmış ama beynine kazınmıştı.

Zafer adamın bileklerine kelepçeleri geçirirken, “Demek beni de ortadan kaldıracaktın,  Galip Işık. Gözünü iyi karartmışsın.” dedi.

Adam kendi ismini duyduğunda güldü. Bu gülüşte ve adamın bakışlarında doğal olmayan bir şey vardı.

Galip Işık, sorgu odasında hiç konuşmadı. Son kurbanının tırnak içlerinde bulunan doku örneklerinin ona ait olduğunu söylediklerinde de konuşmadı. Ne zamanki Zafer, sorgu odasında adamın karşısına geçip masaya bir fotoğraf bıraktı, işte o zaman, kaya gibi duran adamın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Tüm suçlarını itiraf etti ve pişmanlık duymadığını söyledi.

Sorgu odasından çıkarılırken, “Göğe kaldırsınlar ellerini. Ben değil onlar af dilesin Allah’tan. Allah’ın verdiği canlara kastediyorlardı. Hepsi canavardı. İntikam alındı,” diye bağırıyordu.

***

Ertesi sabah Başkomiser ve Hüseyin Komiser için kahve getiren Selim’in elleri titriyordu.

“Geçmiş olsun Başkomiserim, büyük bir badire atlatmışsınız,” diyerek kahveleri masaya koydu.

Zafer oturması için işaret ettiğinde de sandalyenin ucuna ilişti.

“Sağ olasın evlat. Geçti gitti. Yakaladık ya çok şükür, gerisi önemli değil.”

Selim meraktan kıvranıyor, olayın iç yüzünü öğrenmeyi istiyor ama sormaya cesaret edemiyordu. Hüseyin onun bu halini fark edince, Başkomiser’e  “Siz mi anlatırsınız ben mi anlatayım?”diye sordu.

Zafer, kahvesinden bir yudum alıp  “Şu kahvenin hatırına ben açıklayayım,” dedi ve fincanı masaya bırakıp, ellerini birleştirdi.

“Galip Işık, yani katilimizin ismine daha önce nerede rastladığımı hatırlasaydım, son olayı yaşamayabilirdim tabii. Bizim Kılıbık Osman’la çalıştığımız gece, Orhan Yonga’nın dosyasında görmüştüm o ismi. Aman ha, kılıbık dediğimi kendine söyleme de kızdırmayalım çocuğu. Orhan Yonga’nın geçmişinde bir trafik kazası vardı, hatırlarsan. Zengin olduğu günlerden birinde yaptığı bir kazada genç bir kıza çarpmış ve kızın bedensel engelli kalmasına sebep olmuş. Annesinin kararttığından bahsettiği hayatın eşi ile ilgili olduğunu düşünmüştüm ama meğer Gonca Işık’mış kast ettiği. Yani eski kasap çırağı, sonranın güvenlik görevlisi Galip Işık’ın kızı… Yüklü tazminatlar ödeyerek kurtulmuş. Aile ile araya Orhan’ın dostları da girmiş. Artık kim olabilir bu dost tahmin edersiniz. Galip, kızının başına geleni yedirememiş tabii. Hatta kızını o hale koyan adamın çalıştığı iş yerinde gelip işe başlaması ve hayatına güle oynaya devam edişini izlemek daha acı olsa gerek. İntikam almayı kafasına koymuş.”

“Başkomiserim, tamam da Orhan’dan önce iki kişiyi daha öldürdü bu adam. Sonrasında bir kişiyi daha… Onlardan da mı alacak bir intikamı varmış?”

Selim çıkışından utanarak  “Affedersiniz böldüm,” dedi.

Zafer, hâlâ karşısında konuşurken tedirgin olan memura babacan bir tavırla gülümsedi.

“Evlat, benimle çalışırken bir şeyi iyi anlamanı istiyorum. Biz burada bir ekibiz ve aileyiz. Bak Hüseyin Komiser’e artık karşımda bacak bacak üstüne bile atıyor. Rahat ol.”

Hüseyin verilen mesajı anında fark edip toparladı kendini. Gerçekten de Zafer Başkomiser, diğer amirlere benzemiyordu ama yine de sınırların ve seviyenin korumasına önem verirdi.

Zafer, kahvesinden bir yudum daha alarak konuşmaya devam etti.

“Diğerleri aslında biraz da Orhan Yonga cinayetinden dikkatleri uzaklaştırmak için öldürüldüler. Ama Galip Işık, burada da kendine haklılık payı çıkarmaya çalıştı. Maktuller sürekli engelli park yerine park ediyorlarmış araçlarını. Emniyet kemeri takmıyorlarmış, hız yapıyorlarmış, seyir halinde cep telefonu kullanıyorlarmış vesaire vesaire…  Uyarmasına rağmen de devam etmişler bu davranışlarına. Galip, kızının intikamı için epey hazırlanmış. Evinde cinayet mahallerinden fotoğraflar da bulduk, güzergâhlarla ilgili planlar da. Fotoğrafların üzerinde hep aynı şey yazıyordu; Trafik Canavarı. Bu takıntılı hali yüzünden avukatı akli dengesinin bozuk olduğunu öne sürecektir büyük ihtimalle. Biz canımız pahasına yakaladık artık gerisini savcılık düşünsün, ne diyeyim.”

Selim, küçük bir kız babası oluşunun verdiği merhametle, “Allah kimseyi evladıyla sınamasın,” diyerek ayağa kalktı.

O odadan çıkarken Hüseyin internet haberinin başlığını sesli bir şekilde okuyordu.

“Trafik Canavarı Avcısı Yakalandı!”

Polisiye Hikaye: Sokak Sahnesi

Son kez düşündü, göz kapakları perdelerini indirmeden önce. O an aklında, ne en çok sevdiği filmleri bir daha izleyemeyecek olması ne de aylar önce aldığı ve kütüphanede her gördüğünde okumadığı için kendine kızdığı o kitaplar vardı, tıpkı yıkamadığı bulaşıklar, neredeyse iki aydır aramadığı yakın arkadaşı, sulamayı unuttuğu annesinden kalan nergisler gibi. “Haksızlık” dedi kendi kendine, bu gece başına gelenleri hiç hak etmemişti hele ki, hiç tanımadığı bir kadın yüzünden ölmeyi hiç hak etmemişti.

Kış aylarında terk edilmiş bir İstanbul semtinin ıssızlığını, aydınlatmaya çalışan ve kısa aralıklarla yanıp, sönen bir sokak lambası direğine sırtını dayamış halde duruyordu. Sahne üzerinde sırasını bekleyen bir oyuncu gibi hissetti kendini o kısacık zaman dilimi içerisinde. On metre ötesindeki sokak lambası sönmüş, çöp konteynırını karıştıran kediler bir anda karanlıkta kalıp, sessizce kaldırıma atlayarak sıralarını devretmişlerdi. Başının üzerindeki lamba hafifçe aydınlanmaya başlamıştı, takip ışığı üzerine yansıdığında repliği söylemesi gerekiyordu, “imdat, yardım edin, kimse yok mu?” Ses çıkartamadı.

Can verdiği kaldırımın arkasında yol boyunca uzanan ve içinde yıkıntılar olan boş bir arsa vardı. Yıkıntılarda geceyi geçirmek için sokağa giren evsiz bir adam, sokak lambası altında kanlar içinde yatan cesedi gördü ve polise haber verdi. Adamın öldüğü anda ıssız ve sessiz olan sokak artık bir cinayet mahalli olarak adlandırılacaktı. Polisler olay yerine ilk geldiğinde, adamın çenesinin altından süzülen kanlar ile kimlik kontrolü sonrası yabancısı olduğu anlaşılan sokağın kaldırımını neden kırmızıya boyadığı hakkımda fikir yürütmeye çalışıyorlardı. Olay yeri incelemesi tamamlandığında, kendi elinden çıkmış tek kurşunla öldüğü tespit edildi. Adli tıp aracı geldiğinde gazete kağıtlarıyla örtülen ölü beden muşamba torba içine alınıp, morga götürüldü. Saatler ilerledikçe polisler tarafından cesedin yakınında bulunan kurşunun çıktığı silahın, aynı gece başka bir cinayete karıştığı tespit edildi.

Cesedin bulunduğu sokağın yakınlarında, başından iki el ateş edilerek vurulmuş bir kadın cesedi bulunmuştu. Kadını vuran silahtan çıkan kurşunlar adamınki ile aynıydı. Tesadüflerin varlığını inkar edecek kanıtlar birer birer cinayet dosyasına işlenmeye başlamıştı. Adamın son telefon konuşması öldürülen kadın ile olmuştu, kadınınki de adamla. Aynı iş yerlerinde çalıştıklarını tespit eden polisler, yakınlık durumlarını araştırmak adına mesai arkadaşlarını sorgulamaya başladılar. Kadın iki yıl önce kocasından boşanmış yalnız yaşayan biriydi. Eski kocasının yakın zaman içinde, belli aralıklarla çiçekler gönderdiği ve ziyarete geldiğini söyleyen iş arkadaşları kadın ile adam arasında bilindik bir yakınlık olmadığı hakkında bilgi verdiler. Polisler edindikleri bu bilgiyle, eski kocanın barışma çabası içinde olduğu ve ifadesinin alınmasının gerektiğini düşündüler. İfadeler ve delillere bakıldığında polislerin aklına ilk gelen senaryo, kadının adam ile gizli bir ilişki içinde olabileceği ancak yakın zamanda kadının eski kocasından gördüğü ilgi ile ilişkisini bitirmek istemesi ile bu ölümlerin gerçekleşmiş olabileceği yönünde oldu. Polislere göre adam önce kadını vurmuş sonrasında pişmanlık duyup, çenesine dayadığı silah ile intihar etmişti.

Emniyete ifade için çağrılan eski koca yıkılmış bir halde sorgu odasındaki sandalyede oturuyordu. Polisler, eski karısının katili olduğunu düşündükleri ölü adamın fotoğrafını gösterip, adamı tanıyıp, tanımadığını sordular. Kadının eski kocası “hayır, tanımıyorum” derken planının doğru şekilde işlediğini görünce içten bir mutluluk yaşadı. İki hafta önce eski karısını iş yerinde ziyarete gittiğinde fotoğraftaki adam odadan çıkıyordu, gördüğü yüzü hiç unutmamak için aklına kazıdı ve hakkında bilgi toplamaya başladı. “Haksızlık” dedi adam karısını öldürdüğü düşünülen adamın fotoğrafına bakarken, “nasıl olmuş, yani nasıl kıymış, söylesenize” diye polislerden ayrıntı isterken adım adım kendi planını aklından geçiriyordu. Araba ile karısını takip etmiş, sakin bir sokağa girdiğinde onu sıkıştırıp, arabasını durdurmasını sağlamıştı. Polislerden biri “eski karınız evine yakın bir sokakta, arabası içinde, iki el ateş edilerek öldürülmüş” diye cevap verdiğinde karısı ile son konuşmaları aklına geldi, kadın arabayı durduğunda yan koltuğa geçip, silahını kadına doğrultmuştu. Kadına zorla iş yerinde gördüğü ve şu an tek şüpheli konumundaki adamı aramasını söyledi. “Yolda kaldım, lütfen beni buradan alabilir misiniz, yakın arkadaşlarıma ulaşamayınca sizi aramak zorunda kaldım” diye yalan söyleyerek kadının adamı ikna etmesini dinlemişti. Arabanın arka koltuğuna geçip adamın gelmesini bekledi. Yardım için gelen adam kadının yan koltuğuna geçip bembeyaz kesilen suratına bakarak “iyi misiniz” diye sorduğunda ensesinde bir sızı hissetti. Ne olduğunu anlayamadan kararmaya başlayan gözleri, önce kadını sonrasında öne doğru eğilen kadının eski kocasını süzdü ve başı bir yaprak gibi önce cama çarpıp, torpidonun üzerine düştü. “Bu adamın karınızı öldürdüğünü düşünüyoruz” diye söze giren polisin yüzüne bakamadı, silahından çıkan iki kurşunla eski karısını vurduğu anı gözünde canlandırıyordu. Sonra baygın haldeki adamı arabasına taşıyıp, ellerini lastik bir klips ile arkadan bağladığı anı hatırladı. “Adam eski karınızı vurduktan sonra fazla ileri gitmeden boş bir arsanın olduğu sokakta aynı silah ile kendini öldürmüş” sözleri planının başarılı sonunu özetliyordu. Soğuk sokak lambası direğine yasladığı adamın arkasına geçip, koltuk altından elini adamın çenesine doğru uzattı. Silahın namlusunu adamın çenesine dayadı. Gözleri açılan adam başındaki acıyı hissedip, başında kanama olup olmadığını kontrol etmek için ellerini hareket ettirmek istediğinde bileğindeki acı ve çenesindeki silahın soğuk namlusunu hissetti, ne olduğunu anlayıp, ses çıkartmak istediğinde ise çıkan tek ses silahtan duyuldu. Ölen adamın ellerinin bağını çözen kadının eski kocası, silahı adamın eline tutturup sonrasında hızla sokaktan uzaklaştı. Eski karısı ile olan ilişkisi, neden ayrıldığına dair bir kaç soru daha sorulduktan sonra, ifade alma işleminin bittiğini hissettirir bir tavırla “başınız sağ olsun” dedi polis, “haksızlık” diye cevap verdi kadının eski kocası ayağa kalkarken, “sevdiğim kadın olmadan yaşanacak bir dünyanın bana reva görülmesi büyük haksızlık.”

Polisiye Hikaye: Kapıdaki Tişört

Apartmanın kapısı gündüz olmasına rağmen kırmızı mavi ışıl ışıl. Bir ambulans, sıra sıra içinde telsiz, tabanca olan arabalar.

Kapıda bekleyen üniformalı polis, avcuna doğru sigarayı saklamakla uğraşırken bir yandan selam vermeye çalışınca, kaşını yakmayı başardı. Tebriği hak etti. Erhan, omzuna vurdu da dumanı saldı, rahatladı garip.

“Kaçıncı kat?” diye binayı işaret ederek sordu Erhan Amirim.

“Üç Amirim.” Öksürük sesleri geliyordu hâlâ arkalarından.

Tek nefeste üçer beşer atlayıp çıktı merdivenleri Erhan, peşinden de Ersin. İçeri girdiklerinde, olay yercilerin bir kısmı salonda boş boş etrafa bakıyorlardı. Neden cesedin yanında olmadıklarına şaşırdı Erhan, ama bir şey demedi. Etrafa hızlıca göz attı. Her yer kitap, her yer kütüphane, giriş tarafında kullanılmayan bir doğalgaz sobası. Kombi sonradan takılmış belli ki. Salonda açık bir çek yat. Sert bir soğuk olmasına rağmen içerisi sıcaktı.

Göz kırparak sordu Erhan, burnuyla işaret etti olay yercilerin amiri Doğan, sonra da Erhan’ın peşine düştü. Erhan, koridor kapısına adım atınca anladı, olay yercilerin bir kısmı neden salonda. Yan yana iki adamın duramayacağı darlıkta, on -on iki adım uzunluğunda bir koridor. Bir kısım olay yerci, karakol polisleri. Metrobüse biniş olimpiyatlarında dereceyi göğüsleyebilecek bir mahirlikle kalabalığı yararak koridorun sonuna ulaştıklarında gözleri yerinden fırladı Erhan’ın.

“Hay ebesinin amcası, lan bu ne!!!”

Yüzü yorganlara gömük, elleri boşlukta sallanan, morla yeşil arası bir renge dönmüş ayakta duran bir ceset. Evet ayakta.

“Nasıl yani yaaa?”

Işığı görmüş kelebeğe dönüştü Ersin. Ne yapacağını bilemeden bir cesede bir sağa bir sola bakınıyordu hızlı hızlı. Telsizle başını kaşımaya başladı, “Kesin seri katil işi” diye söyleniyordu.

“Ne bileyim arkadaş…” diye cevap olmayan bir cevap verdi, soru olmayan soruya Erhan.

Len ne seri katili, bi dur!”

Kendilerine geldiler şaşkınlıktan sonra.

Ersin, “Amirim, burada bir mantıksızlık var…” derken cümlesini tamamlayamadı. Erhan araya girdi, “Kesin var Ersin. Olay yeri ile bence oynanmış. Duvardaki çerçeveler odaya doğru kaymış, bir anlam mı var, katil mi odayı işaret edecek şekilde kaydırdı çerçeveleri yoksa adamı buradan mı sürüklemişler… Yorganların dizilimi… Kapı… Cesedin ayakta olması… Bir ritüel ya da bir mesaj var burada, ama ne…?”

Kendi kendine mırıldanır gibi söylemişti. Kafasından bir şeyler geçiyordu belli ki. Doğan Amire, “Senin çocuklar dokundu mu bir şeye, çerçevelere falan?” diye sordu Erhan Amir.

Ersin bu sırada yanındaki üniformalı polise “Seri katil işi, seri katil. Kesin seri katil,” diyordu.

Üniformalı polis tecrübeli. Yaşından başından belli. Heyecanlı çırağa sakin olmasını söylemek istiyordu ya; çırak, bir komiser. Kendisi memur. Nasıl desin?

“Bizim de seri katilimiz mi oldu şimdi, eksiktik tamam olduk Komiserim,” dedi.

Ersin bozulmadı. Çünkü cevabı dinlemedi. Başka bir üniformalı polise “Seri katil ama biz yakalarız,” demekle meşguldü.

Aynı anda, “Saçmalamayın Lan. Her bir işimiz bitmeden dokunur muyuz, baksana cesede bile dokunmadık, odaya da giremedik, çerçeveleri de ellemedik. Ersin ne seri katili bir dur lan,” deyip kendini odanın çaprazındaki mutfağa  zor attı Doğan.

Boğulacam, işi olmayan siktirip çıksın şu koridordan, kazayı izleyen mallar gibisiniz, çerçeveleri siz oynattıysanız toynağınızı sikerim, tıkamayın lan trafiği, zaten oksijen yok,” diye gümbürdeyince, kedi görmüş fare gibi kaçıştı koridordakiler.

Bu defa salon Mecidiyeköy’e döndü tabi. Olsun, koridor nefes alınabilir hale geldi. 60 yıllık, üflesen yıkılacak bir apartmandaki koridorda ne kadar nefes alınabilirse.

Erhan, “Odanın içine girebildiğimizde daha fazla şey öğreniriz. Öğreniriz de…” diye mırıldandı.

Bir şey düşünürken mırıldanır Erhan Amir, konuşmaz.

Ersin, “Amirim ayakta tutmak için mi tişörtü dolamışlar kapının koluna?” diye sordu.

Erhan cesedin ayak ucuna doğru çömelip belini incelerken konuşuyordu.

“Ne bileyim arkadaş, ama duruşa bakarsan, tişört kapının kolunda olmasa da ceset ayakta duracak gibi”.

Ersin’in “O zaman tişörtün de bir anlamı var, işte bence kesin seri katil arıyoruz,” dediğini duymadı Erhan’la Doğan. İyi ki duymadı.

“Bel niye kapı koluna basık bu arada acaba?” sorusu da havada kaldı.

Erhan, Doğan’a “İçeriye neden girmedik?” diye sordu.

Doğan burnundan saldığı solukla “Hey Allah’ım” nidalı bir gülüş atarak cevap verdi.

“Lan oğlum, asıl ipucu belli ki bu cesedin duruşunda, tişörtte, yorganların diziliminde. Bunu tam bir anlayalım. Ondan sonra kapıdan alırlar cesedi, gireriz içeri. Ne anlayacaz mına koyim, o da ayrı mesele ya…”

Erhan cesede yaklaşırken tuttuğu nefesini ooooooffflayarak saldı gitti.

Ersin hâlâ şaşkın şaşkın cesede bakıyordu. Neyi nasıl incelemesi gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu, ama katilin seri olduğu konusunda fikri çoktu.

“Amirim nasıl bir manyak öldürdüğü adamı yorganla kapıya sıkıştırmak için uğraşır yahu? Kesin seri katil işi. Bakalım Türk mü çıkacak?…”

Erhan, “Ne bileyim… bir daha seri katil dersen, seni yatırıp seri şekilde… tövbe tövbee..” deyip olay yercilerin cetvellerinden birini kaptığı gibi Ersin’in kafasına fırlattı.

Doğan’a dönüp, “Nasıl öldürüldüğü hakkında bir fikriniz var mı Doğan?” diye sordu ama cevabı o anda dinlemedi.

Doğan Amir de cevap vermek için bekledi. Erhan Amir yem takip eden güvercin kafasıyla Ersin’i aranıyordu. Bu çocuk dakikada sekiz defa kendisine laf sokulmazsa rahat durmuyor. Kaşımak lazım. Ersin bu esnada koridordan salona doğru seğirtiyordu. Erhan arkasından bağırmayı ihmal etmedi ama erteledi. Erhan amir ihmal etmez, erteler.

Doğan Amir, beyaz tulumunun içinden cesedi işaret ederek “Valla Erhan, cesede tam olarak dokunmadık kesin bir şey demek zor. Yüzünü de gördüğün gibi tam çeviremedik, sol yanak burun yorganların içine gömük. Saçın arka tarafından izin verdiği kadarıyla bir vurma izi de yok. Önden ne çıkar göreceğiz. Ölü katılığı da oluşmuş. Yatırıp ilk incelemeyi yapmamız lazım. Ama şimdiye kadar gördüklerimizden anladığım, boğma ile örtüşüyor. Gözün yanından görüldüğü kadarıyla, kan toplanması var gibi. Burnu akmış. Kuru sümük var, ağlamış olabilir. Ama neden?…”  diye beklettiği cevabını verdi.

Cevapla birlikte konuya döndü Erhan Amir, bir gözü kısık kafasını sallayarak “Lan niye olacak, öleceğini anlamış ağlamış adam” derken kesin “saçmalama” diyordu. Ya da Doğan’a öyle geldi. Önemli değil.

Eldivenli parmağı ile kurumuş sümüklerin olduğu dudağa dokunuyordu Doğan. “Tamam ama, o zaman sümük akmaz ki, biraz zamana yayılmış bir ağlama olmalı bu, ayrıca saçmaladığım falan yok.” Demek önemliymiş.

Erhan Amir, Doğan’ın açıklamasından sonra hızlıca geri bastı. “Olabilir… Zavallı. Gerçi belki de bir pisliktir, yine de böyle ölmeyeymiş iyiymiş. Gerçi burada ölmemiş olması neredeyse kesin. Sence de olay yeri ile oynanmış mı birader?”.

Ersin’in aklından o sırada, bunun bir seri katil işi olduğu geçmeye devam ediyordu. Yoksa başka nasıl bir açıklaması olsundu ki canım? Basbayağı seri katil işi işte. Ritüel var. Silah seçimi belli değil şimdilik; ama kesin bir imza da bulacaklar. Gerçi yorgandan âlâ imza mı olur? Nur topu gibi bir seri katilimiz var. Bizden de çıkar canım niye çıkmasın? Sevgilisini arasa mı acaba? Yok yok, basına seri katili yakaladıktan sonra demeç verirken bir anda görsün kadın. Sürpriz olur. Kadın mı? Türkiye Cumhuriyeti kolluk kuvvetleri için aynı anda iki şok fazla kaçar. Şimdilik dursun sevgili.

Doğan Amir, ‘Olay yeriyle oynanmış mı?’ sorusunu, “Ah bir anlasam. Ama düzene bakılırsa bir ritüel var. İntikam ile ilgili bir şey olmalı. Senin çaylaklara söyledim, benzer olay var mı bakacaklar,” diye  cevapladığı sırada Ersin, Erhan Amirinin yanına geri dönmüştü.

Erhan, “Lan gazetelere güzel iş çıktı. Yorgan Cinayeti,” diye gülerek manşeti atarken; Doğan acıktığını hatırladı, cinayet bahanesi ile de kebabı gözüne kestirdi herhalde. “Ahaha. Manşet atmayı bırak da yürü hadi. Aşağıda güzel bir kebapçı gördüm. Sahibi Temel, maktulü de yakından tanıyor. Ha bu arada adam avukatmış. Temel söyledi. Cesedi gördükten sonra siz gelene kadar etrafı dolandım. İnsanın kanı hâlâ çekiyor.”

Bu vesileyle Ersin, Doğan’ın eski cinayetçi olduğunu öğrendi.

Ersin bu defa salonu da geçip daireden çıkarken Doğan Amir devam ediyordu.

“Hatta Temel’in de avukatıymış. Uğradığımda, en az 200 tane adana dizmiş, adanaların başına oturmuş, elinde şiş, içli içli ağlarken hâlâ kebap sıkıyordu. Bir yandan da ‘adanayı çok severdi’ diyordu. Maktulün hatırına bugün sadece adana yapacakmış. Gel bir konuşalım, hem de kebaplarını tadalım. Gerçi, adam şokta, ama hâlâ Adana sıkıyor ahaha.”

Tam kapıya doğru yönelmişken zınk diye durunca, Doğan Amir neredeyse içinden geçti Erhan’ın.

Erhan arkasına dönüp “Lan yavaş napıyosun?” derken Doğan Amir “İnsanlara da stop lambası takacam ha, aniden durulur mu lan bu kadar dar yerde?” diye höykürdü.

Üfleyerek salona çıkarken bir yandan bağırıyordu Erhan, “Ersin, Ersin! Yine nereye kayboldun lan kaşla göz arasında?” diye.

Yine de, Doğan Amirden teyit alma ihtiyacı duydu “Avukat mı?”.

Doğan amir haspinallah çekerek kafa salladı. “Aniden durma” diye de söyleniyordu bir yandan.

Erhan telsizin antenini Doğan’ın kaşına doğru fiskelerken de “Ersin neredesin?, Ersin!” diye seslenmeyi ihmal etmedi. Neydi? Erhan Amir hiçbir şeyi ihmal etmez, sadece ertelerdi.

Üniformalı polislerden biri yan daireye geçtiğini söyleyince “Ersiiiin” diye höykürmesini erteleyip çağırmalarını istedi.

Ersin polis kalabalığını yararak salon kapısına kadar geldi. “Buyur abi, komşularla konuşuyordum da. Adam avukatmış”

Erhan “ Evet evet, hemen tüm davalarına bakın adamın. Kesin baktığı bir işle ilgili bu.” Deyince, Ersin, “Amirim sanmam” dedi.

“Neden?”

“İş hukuku ile uğraşıyormuş, yorganla kıdem tazminatının bağı yoktur değil mi” diye sırıtacak oldu, Doğan’la Erhan’ın mal bakışı karşısında sustu.

“Tamam abi bakarım ben.”

Seri katil işte. Kurban seçimine bakmak lazım. Ersin aklından geçenleri yine aklında bir yerlere not etti. Muhtemelen unutacaktı ama olsun. Belki lazım olur.

Ersin, kapının eşiğinde elinde sigarayla selam vermeye çalışırken kaşını yakma becerisini gösteren polise, “Kesin seri katil işi..” diyecekken arkasından Erhan’ın geldiğini görünce cümleyi bırakıp hızlıca çekildi.

Erhan, “Kesin intikam, dini bir ritüel var,” diyordu Doğan’a.

Doğan beyaz tulumunu çıkarıp kapıdaki polise verdi. Üniformalı polis, kaşında ufak bir yanık iziyle tulumu ne yapacağını bilemeden öylece durdu.

Erhan’la Doğan kebapçıya girdiklerinde, burnunu derince çekip elinde yarısı sıkılmış şişle ayağa kalkarak “Hoş gelmişsiniz” dedi Temel.

Erhan’la Doğan’ın elinde telsizleri görünce, e tabi Doğan’ı da tanıyınca, sallanarak ağlamaya başladı.

Erhan’la Doğan birbirlerine baktılar.

Doğan, “At ikişer tane şiş sonra da gel yanımıza,” dedi.

Elindeki yarısı sıkılmış şişi bırakmadan burnunu çekerek ızgarayı harlarken, “Adana’yı çok severdi,” diyordu Temel kendi kendine.

***

Arkadaşımı uğurladım. Uğurlamadan önce bir yolluk istedi ama bunun konumuzla ilgisi yok. Dur lan, yoksa olabilir mi? Olabilir tabi. Kesin cenabet olduğumdan geliyor bu başıma. Yoksa neden olsun ki? Ölmeden önce bunlar mı düşünülür? İnsan zihni garip. Işık hızında oyunlar oynayabilir. Yatakları topladın, çekyat hâlâ açık, yorganları yastıkları üst üste dizdin. Kendi evindesin ya geri zekalı, önünü görmesen de olur değil mi?… Yolu bildiğin için çarpmadan gidersin yatak odasına kadar. İyi de, koridorda sağa sola sıkışırken de mi anlamadın be mal? “Duvardaki çerçeveler odaya doğru kaymış, bir anlam mı var, adamı buradan mı sürüklemişler?

Gazete manşetlerini görüyorum. “Avukatın hazin sonu”, “yorgan cinayeti”, “yorganla öldü”… “Hemen tüm davalarına bakın adamın. Kesin baktığı bir işle ilgili bu”. Yatak odasının kapısından içeri adım atarken, kapının arkasındaki yaylı çamaşır sepetini de mi hatırlamadın? “İçeri girersek anlarız” der polisler, ama birazdan ceset olacak bedenime ne olduğunu anlamadan da giremezler. Çamaşır sepeti, yaylı. Hadi hatırlamadın, kapıdan girerken zorlandın da niye iyice kapıyı itekleyip durdun, da güzelce sıkışmayı başardın “kapı koluna beli sıkışmış”. Açıklayamayacaklar. Hadi kanırttın kapıyı, lan yerler halıfleks, yorganlarla o eşikten geçebilir misin?… Geçemedin işte. Allah’ım geri de çıkamıyorum. Belim kapının koluna hangi ara sıkıştı. Hadi sıkıştı, ileri geri hareket edip neden… “Amirim ayakta tutmak için mi tişörtü dolamışlar kapının koluna?”. Tişört olmasa da çıkamam ki buradan. “Ama duruşa bakarsan, tişört kapının kolunda olmasa da ceset ayakta duracak gibi”.

Allah’ım ben sana ne yaptım? Bitti işte. Öleceğim birazdan. Nefes alamıyorum. Terledim. İçerisi neden bu kadar sıcak? Bıraktım yorganları kapı eşiğinde askıda sıkışık kaldılar. Kafamın üstünü aşan yastık en tepede. Onu düşürürsem nefes alabilir miyim, alamam. Kesin öldüm. Ölümümü nasıl açıklarlar acaba? “Seri katil işi bu”. Anlamayacaklar. Yorganın dizilmesinden bir anlam ararlar. “İntikam cinayeti olabilir, bir ritüel var”. Bedenimde saldırı ya da savunma izi göremeyince de kafayı yiyecekler. Bir insanın bu kadar geri zekalı olup kendini yorganla yastıkla kapıya sıkıştırarak öldürmüş olabileceği akıllarına gelmez. “o zaman sümük akmaz ki, biraz zamana yayılmış bir ağlama olmalı bu”. Çünkü akıllı insan kendine bunu yapmaz. Gözüm kararıyor. Son enerjim…

Tişörtüm yırtılmış, o zaman tişörtün de bir anlamı var, işte bence kesin seri katil arayacaklar. Kapı yerinde dururken benim sol kolum mosmor. Öldüm ya ben, polislerin işi zor. Çok zor. “Evrim gereği ölmelisin geri zekalı, doğal seleksiyonda kendine fazla güvenme sen” diyordu içimdeki en son içimdeki ses. Kesin seri katil işi bu. Yoksa neden yorganları dizsinler? Açıklayamayacaklar.

Polisiyeseverler! Sizin de hikaye ve yazılarınız Dedektif Dergi’de yayınlanabilir, işte detaylar:

0

En çok aldığımız sorulardan biri, Dedektif’e yazı gönderebilir miyiz? Evet, elbette bize konusu polisiye olan öykülerinizi ve gene polisiye üzerine yazılmış  denemelerinizi, incelemelerinizi, kitap/film eleştirilerinizi ve makalelerinizi gönderebilirsiniz. Öykü ve yazılarınız yayın kurulumuz tarafından değerlendirildikten sonra dergimizde yayınlanacaktır.

Dedektif’te yazar olmak için ne gerekir?

Dedektif Dergi’nin yazar menüsünde yer almak isterseniz; en az iki adet, daha önce başka bir yerde yayınlanmamış hikaye ya da araştırma, inceleme veya kitap/film eleştirinizi, yine derginin yazar bölümünde adınızın altında yer alacak yazar hakkında bilgi içeren bir yazı ve sosyal medya hesaplarınızın linki ile mail adresimize gönderiniz. Dergide, her sayıda yer alamayacak olsanız bile sürekli yazmak isteğinde iseniz, bunu da mailinizde belirtmeniz iyi olur.

Sadece bir adet, yine daha önce başka bir yerde yayınlanmamış hikaye ya da araştırma, inceleme veya kitap/film eleştirisi gönderirseniz, hikaye ya da yazınız yayın kurulunca uygun görüldüğünde derginin gelecek sayısındaki  “Okurlardan Gelenler” bölümünde yer alacaktır. “Okurlardan Gelenler” bölümü, Dedektif Dergi kullanıcı adı ile yayınlanır ve yazarın adı, yazının altında belirtilir. Daha sonra yeni yazılar göndermek isterseniz, yazar menüsü altında adınıza bir kısım açılır ve hikaye ya da makaleleriniz bu kısımda toplanır.

Unutmayın, beğendiğiniz bir dizi ya da etkisi altında kaldığınız bir film, kitap, yönetmen, yazar hakkında kapsamlı bir yazı kaleme alırsanız, bu yazı mutlaka sizin gibi diğer polisiyeseverlerin de ilgisini çekecektir.

Benzer şekilde kaleme alabileceğiniz örnek inceleme yazılarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

Öykü/yazı gönderme kural ve ilkelerimiz:

  • Öykü ve yazılarınızı [email protected] adresine göndermelisiniz.
  • Öykü ve yazılar, e-posta ekinde “Word”dosyası olarak ve “.doc” formatında gönderilmelidir.
  • Öykü ve yazılar tek satır aralığı, 12 punto ve Times New Roman karakteriyle yazılmalıdır. En altta yer alan örnekleri görebilirsiniz.
  • Diyaloglar mutlaka tırnak içine alınarak yazılmalıdır. (“….”)
  • . ,  ! ?   işaretlerinden SONRA bir cümle başlıyorsa, arada mutlaka BOŞLUK BIRAKILMALIDIR.
  • Bir cümlenin sonunda  . , ! ?  işaretlerinden biri varsa, cümlenin son harfi ile bu işaretler arasında kesinlikle BOŞLUK BIRAKILMAMALIDIR.
  • . ,  !  ? işaretleri tırnak içinde yer alan bir konuşma cümlesinin sonundaysalar, tırnakla işaret arasında BOŞLUK BIRAKILMAMALIDIR.
  • Tırnak içinde yer alan bir cümleye, arada boşluk bırakmadan başlanmalıdır.
  • Paragraflar içeriden başlamamalı, diğer satırlarla ayni hizada olmalıdır. Ayrıca, paragrafın ilk satırıyla bir üstteki satır arasında BOŞLUK BIRAKILMAMALIDIR.
  • Konuşmalar tırnak içine alınmalı, istisnai durumlar hariç, her zaman AYRI BİR PARAGRAF HALİNDE yazılmalıdır. Tırnak içine alınan konuşma cümlesinin başında da sonunda da hiçbir boşluk bulunmamalıdır.
  • Bazen konuşma bittiği halde cümle devam edebilir. Bu durumda konuşma, nokta ile değil, VİRGÜL ile sonlandırılmalıdır. Ünlem ya da soru işareti kullanılırsa başka bir noktalama işaretine gerek yoktur.
  • Gönderilen eserlerde imla kurallarına azami derecede dikkat edilmelidir. Yazım yanlışlarının çok fazla olduğu öykü ve yazılar değerlendirme dışı kalabilir.
  • Dergiye gönderilen bütün yazıların ve hikayelerin sorumluluğu yazarlarına aittir.
  • Dergiye gönderilen yazılar ve öyküler daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış olmalıdır.
  • Gönderilen yazılarda alıntı varsa, kaynak mutlaka belirtilmelidir.
  • Yazı ve hikaye sahipleri, kısa bir öz geçmişlerini de göndermelidirler. Eğer isterlerse, bir fotoğraflarını da maillerine ekleyebilirler.

Ek Bilgiler:

  • Küfür kullanımlarında lütfen bir harfi nokta ile değiştirin. Şu örnekteki kullanım gibi:
    • “S.ktir ordan.” dedi. “ama kıç seviyesindeki kelimeleri olduğu gibi yazabilirsiniz.” dedi.
  • Tefrikalarda bölüm başlarına ve sonlarına dair kısa özetler ve bir önceki yazıya dair linkler koyabilirsiniz. Şu hikayede olduğu gibi:
    • https://dedektifdergi.com/tilda-ve-digerleri-bangkokta-kalmak-isteyeceginiz-son-yer-bangkok-hilton-27/

Aşağıda, hatalı ve doğru gönderiler birer örnekle gösterilmiştir. Lütfen onları inceleyiniz.

A)Hatalı Hikaye / Yazı Örneği:

B)Doğru Hikaye / Yazı Örneği:

Yazım kuralları hakkında daha fazla ipucu almak isterseniz, dergimizin yazarlarından Reha Avkıran‘ın sayfasında yer alan hikayeleri okumanızı tavsiye ederiz.

Yazarlık konusunda daha fazla bilgi almak için Sık Sorulan Sorular sayfamızı da okuyabilirsiniz.