Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Baskın | Bölüm – 3

Diğer Yazılar

BİR EFSANE BİR CİNAYET

DURU GÜZELLİK SALONU

KARMANIN RENGİ: TURUNCU

Mete Karagöl
Mete Karagöl
İstanbul Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi bölümünü 2019 yılında bitirdi; bir kütüphanecinin toplumu eğitmede ve yol göstermede önemli bir rolünün olduğunu düşünüyor, bu ülküyle çalışmaya devam ediyor. 2016 yılından bu yana düzenli bir şekilde öykü yazıyor; yazarak ve okuyarak gelişiyor. Sanatın sanatçı için olduğunu, sanatçının da toplumun içinden geldiğini savunuyor. Realizmin peşinde. İlk öykülerinin arasında polisiye olduğunu seçince, en gerçekçi edebiyat türünün polisiye olduğunu anladı. Alpaslan Kaya dünyasının yaratıcısı.

Alpaslan Başkomiser, arabasını meyhanenin önüne çekip araçtan indi. Kapıdan içeri gireceği sırada telefonu çaldı. Bermutat Suavi’nin Tükenme şarkısının melodisiyle ötüyordu telefon. Arayan kızıydı. Masada kendisini bekleyen narkotikten Ziya’ya eliyle biraz daha bekleteceğini söyledi. Sonra telefonu açtı.

“Alo?”

Nasılsın babacığım?

“İyiyim kızım, sağ ol, sen nasılsın?”

Ben de iyiyim. Şimdi yurda dönüyorum da, arayayım dedim. Sen hiç aramıyorsun!

“Haklısın kızım, işlerden dolayı ihmal ediyorum,” dedi, üzünçlü bir ses tonuyla. “Nasıl İspanya bakalım?”

Bildiğin gibi be baba!

Alpaslan tebessüm etti.

“Sıkıcı yani.”

Çok!” deyip güldü kızı da.

“E gel kızım, sıkılmadın mı artık, özledim seni.”

Sabret babacığım biraz daha. Erasmus’u herkes kazanamıyor.

“İyi bakalım, öyle olsun. Kızım, hani sana bahsettiğim Ziya amcan var ya, biz onunla rakı içeceğiz, beni bekliyor. Seni sonra arasam olur mu?”

Rakı içeceksin demek! Sana Antalya pek yaramadı herhalde babacığım…

Alpaslan kızının takılmasını anladı, normalde olsa o da katılırdı, ama sırası değildi. “Yok kızım, kaygılanma, çoğaltmadım,” dedi.

İyi madem… Öyle olsun. Tamam, ben seni yarın öğlen ararım. Hadi iyi akşamlar, öptüm.

“Sana da iyi akşamlar, kızım.”

Telefonu kapatıp pantolonunun cebine koydu. Üç masa ötede oturan meslektaşının yanına doğru yürüdü.

Sandalyeyi çekip oturdu masaya. Ziya garsona el kaldırıp hemen bir büyük ile meze getirmesini söyledi. Garson Ziya’yı tanıyordu. Gide gele Alpaslan’ı da tanımıştı artık. İsteklerini hazırlamak üzere mutfak bölümüne geçti.

Alpaslan iyice yerleştikten sonra da konuşmaya başladılar.

“Ne iyi ettin de geldin be Alpaslan,” dedi dertli dertli.

“Hayırdır?”

“Çok canım sıkılıyordu. Anlatırım. Sen ne yapıyorsun? İşin yoktu ya?”

“Yok be devrem. Bir aydır işler kesat.”

“Aman böyle olsun. Kimse kimseyi öldürmesin,” dedi Ziya. Sonra düşünceli tavrını koruyup sordu: “En son stadyum çıkışındaki cinayet miydi?”

“Evet,” dedi başkomiser. “Kardeşim, eğer öyle sonu ahmakça bitecek olaylar olacaksa hiç olmasın daha iyi. Her şeyi yapmışız, tamam mı, katile ulaşabilmek için gereken her şeyi yapmışız: Kime sorduysak, yok ben yapmadım, diyor. En sonunda artık ümidimizi kesmiş, bekliyoruz, hop bir hata, yakalıyoruz. Yani iki gün sonra, bir hafta sonra yapsa o hatayı belki bilemeyeceğiz.”

“Ne yapacaksın Alpaslan. Kader.”

“Orası öyle Ziya da… İnsanın aklıyla dalga geçiyor bu katil milleti.”

Garson istekleri masaya getirip bıraktı. Sonra yalnız bıraktı iki polisi de. Alpaslan ters durumdaki bardakları çevirdi, sonra rakı şişesini bir hızla aldı, ağzını açıp bardakların yarısına kadar doldurdu. Ziya da buzlu suyu doldurdu, bembeyaz bir görüntü çıktı ortaya. Diğer bardaklara da su doldurdu. Sonra sürahiyi bıraktı. İkisi de kadehlerini en çok değer verdikleri şeye kaldırdılar, yudumladılar. Kadehler yerlerine konunca meze olarak gelen haydariden birer kaşık aldılar.

“Anlat bakalım,” dedi Alpaslan. “Neye içiyoruz?”

Necati Coşkunses’in Gayrı Dayanamam’ı çalmaya başladı.

“Çok mutsuzum be Alpaslan. Makam mevki boş.”

“Hayırdır?”

“Çok üstüme geliyorlar. Dürüst olmak çok zor. Sana bunu söyleyebilirim. Belki çok beylik bir söz. Evet. Ama dürüst olanın götünden kan alıyorlar. Ulan ben miyim narkotiğin müdürü siz mi? İşimi bana niye yaptırmıyorsunuz? Çok meraklıysanız buyurun. Değil mi ama Alpaslan? Birisi senin işine karışsa ne yaparsın?”

Cinayet masasının başkomiseri birden savcıyı düşündü. Kendisini rahatsız edecek şekilde takip ediyordu. Bu kadar da olmazdı ama! Karşısında kendisinden yanıt bekleyen arkadaşını “Bozulurdum,” deyip geçiştirdi.

“Bozuldum işte kardeşim ben de,” dedi Ziya.

“Kimden bahsediyorsun? Kim senin işine karışıyor? Teşkilattan mı?”

“Başka nerede ola…”

“Ziya Müdür!”

Gür bir ses meyhanenin girişinden tüm müşterilerin dikkatini çekti. Herkes kapıya bakıyordu, iki polis de oraya baktılar.

“Müdürümüzün selâmı var.”

Belinden tabancasını çıkarıp nişan aldı ve hepsi beş saniye süren işlemlerle Ziya’yı iki karşının ortasından vurdu. Alpaslan’ın masadan kalkmasına yahut silahına davranmasına fırsat tanımadan tabancasını şakağına dayayıp sıktı. Alpaslan sandalyeden kalkıp Ziya’nın yanına gitti, nabzını kontrol etti, ölmüştü. Sonra kapının önünde yatan katile baktı, o da ölmüştü. Kapıdan çıkıp sağına soluna bakındı. Etrafta kimseler yoktu. Meyhanede bir ölü sessizliği hâkimdi. Her şey birdenbire olmuştu. Adam birdenbire. Tabancadan çıkan ses Necati Coşkunses’ten sadece kısa bir ân etkili olmuştu.

Türkü hâlâ devam ediyordu.

En Son Yazılar