Ana Sayfa Blog Sayfa 30

Celil Oker’in Ardından

Edebiyatın, polisiyenin kıymetli isimlerinden Celil Oker’in vefatının on üçüncü gününde oğlu Ali Oker ile yaptığım telefon görüşmesinde oldukça duygulu anlar yaşandı. Öncelikle acısı daha çok taze olmasına karşın kırmayıp benimle duygularını paylaştığı için kendisine çok teşekkür ederim. Eserleriyle adını ölümsüz kılan Celil Oker’in özel hayatını merak edenler için gelin değerli edebiyatçı, büyük üstadı oğlunun ağzından dinleyelim.

O.Y: Polisiyenin babası olarak kabul gören Celil Oker aile içinde nasıl biriydi?

A.O: Ailemizin kahramanıydı. Kardeşim Can yirmi altı (26), ben otuz yedi (37) yaşındayım, evliliklerinde kırk yıllık süreyi deviren babam konuşmaya başladığında annem dâhil hepimiz susardık. Ama öyle susma değildi bu, anlattığı konunun nereye çıkacağını, nasıl bir sonun beklediğini asla bilemezdik. Politik tarihi iyi bilen biri olarak kendinden kattıklarıyla aktarırdı. Ne yumurtlayacak diye ağzının içine bakardık adeta. Politik konularda hep iyimser bir tavır sergilerdi. Çocukluğundan örnekler verirdi, sağ gösterip sol vurmasını çok iyi biliyordu. Her söyleminde haklı çıkmazdı, bunun kendi de farkındaydı ama içinde hissettikleri, beslediği duyguları, olmasını dilediği güzellikleri masal gibi anlatırdı. Söylediklerinin aksi çıktığında kardeşimle kendisine takılır espriler yapardık. ‘Nasıl? İyi uydurdum ama’ derdi sonunda. Olanı kabullenmek yerine çekinmeden olmasını istediklerini dile getirirdi.

 

O.Y: Celil Oker’in başarılarını tüm okurları biliyor. Hayatında karşılaştığı zorluklar nelerdi ve nasıl başa çıkardı?

A.O: Babamdan öğrendiğim bir felsefe ile başlamak istiyorum ilk önce. Hayatımızda geç kaldığımız şeyler için pişmanlık duymaya gerek yok. Ben dünyaya geldiğimde babam ve annem maddi olarak zor günler geçiriyorlarmış. Çevirmenlik, gazetecilik ve ansiklopedi yazarlığı ile uğraştı. Pek fazla getirisi olmayan işler yüzünden 1980’li yıllarda yaşanan siyasal krizler ekonomik sorunları da beraberinde getirmiş ve babam da para kazanmak için reklamcılık sektöründe çalışmaya başlamıştı. Yalnız tek şart ile reklamcılığı seçmişti babam, ‘yaratıcı yazarlık’. Yaratıcı yazarlığın kendisine en uygun bölüm olduğunu düşünürdü. Öyleydi de. Önemli işlere imza attı.

Öğretmeyi, gençlerin yoluna ışık tutmayı seven biri olarak okullarda yapılan söyleşilere katılıp ardından kitap satışlarının yapılmasına da karşı çıkardı. Bunu doğru bulmadığı için gelen teklifleri geri çevirirdi. Uzun süren reklamcılık hayatında biraz suratsız olduğunu düşünüyordum. Bazı çalışmalarda yanında beni de götürdüğü olurdu, o dönemlerde baba oğul çok eğlenirdik.

1998 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Programı’nda öğretim görevlisi olarak başladığında kendini bulmuş gibiydi. Bildiklerini öğrencilerine aktardığı ve paylaştığı için daha mutluydu. Yaratıcı yazarlık teknikleri ile ilgili atölyelerini yönetirken hikâye anlatımı dersleri de verdi.

 

O.Y: İnsanların hayatında iz bırakan biri olarak Celil Oker’in unutamadığı özel anısı nedir?

A.O: Kayseri’de Talas Amerikan Ortaokulu’ndan mezun olduktan sonra Tarsus Amerikan Kolejini bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü okuduğu dönemler babamın en güzel anılarını barındırıyordu. Öğrencilik döneminde birlikte olduğu arkadaşlarını, onlarla yaptığı haylazlıkları her seferinde aynı heyecanla anlatırdı. Özellikle Hisar’da geçirdiği öğrencilik döneminde sokak dilini iyi bilen, tarihi değeri olan Hisar’ın çevre ve esnafı iyi tanıyan biriydi. Öğrencilik hayatı boyunca birlikte olduğu arkadaşları ve yaptıklarının çok ayrı yeri vardı babam için. Sohbetlerimizin içine her zaman bir parça bu anılarını katarak örnekler verirdi. Birlikte okuduğu arkadaşları ile yaşadıklarının yıllar geçse bile her zaman farklı bir yeri vardı. Okuduğu okulların o yüzden benim için de ayrı bir önemi vardır.

O.Y: Acınız bu kadar tazeyken kırmayıp bana zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Sizin son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

A.O: Evet, cenaze sırasında beni şaşırtan bir olaydan bahsetmek istiyorum. Başsağlığı dileklerinde bulunan eski, yeni birçok öğrencisinin derinden üzüntüsüne şahit oldum. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olan insanlar babamın yokluğunu adeta bana sarılarak gidermek istediler. Anladım ki babam sadece ailemizin kahramanı değil, birçok insanın kahramanı olmuş. Onlara ne yapmıştı ki böylesine sevgilerini kazanmıştı.

 

Bu konuşmanın ardından daha fazla uzatmak istemediğim için kendisine çok teşekkür ettim. Ali Oker görüşmenin başında babası ile ilgili özele giremeyebileceğini belirtse de bizler için oldukça değerli anılar paylaştı. Bunları anlatırken de yaşadığı yoğun duyguları kilometrelerce uzakta olsam da hattın diğer ucundan hissedebiliyordum. Harika insan, usta yazar, yol gösterici, eserleriyle adını hiçbir zaman unutturmayacak Celil Oker’i n yanı sıra ailesinin ve yakınlarının kahramanı, kocaman sevginin sahibi, mütevazı bir insan olan Celil Oker’i, oğlu Ali Oker’in dilinden dinleme şansı yakaladık. Ülkemizden, eserleri ile ölümsüzleşen Celil Oker gibi bir yazarın çıkmış olması Türk Polisiyesi ve genç yazarlar adına oldukça büyük bir şans.

Hikaye: DJ Cinayeti

“Galoş takmanıza gerek yok,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser, “biz işimizi bitirdik.”

Amirim antrede kanlar içinde yatan genç adamın üzerine eğildi. “Delik deşik etmişler çocuğu.”

“Yirmi dört yaşındaymış,” dedi Oktay Komiser. “Levent Öker. Radyoda çalışıyormuş. Müzik çalıp sohbet ediyorlar ya hani.”

“DJ mi?”

“Ondan işte. Dün akşam da her zaman olduğu gibi 18-20 arasında programını yapıp eve gelmiş.”

Amirim karşı dairenin kapısını işaret etti.

“Burada adam doğramışlar da kimse bir şey duymamış mı?”

“Konuştuk kendisiyle. Dün gece geç gelmiş, kafası da iyiymiş. Sabah işe gitmek için çıktığında görmüş Levent’in kapısının aralık olduğunu. Bize haber veren de o.”

“Bıçak?”

“Bulamadık.”

“Adli Tabip gitti mi?”

“İçerde.”

Teras katta iki daire vardı. Levent’in dairesi, bir saloncuk, bir yatak odası, bir mutfağımsı  ve banyodan oluşuyordu. Yerdeki kanlı ayak izlerine basmamaya özen göstererek içeri girdik.

Adli Tabip, salondaki küçük masanın üzerinde bir takım formlar dolduruyordu.

“Günaydın Doktor.”

“Günaydın beyler.”

“Ölüm saati hakkına bir şey söyleyebilecek misiniz?”

“Artı-eksi bir saat yanılgı payıyla 21-22 sıraları diyebilirim ancak.”

“Gördüğüm kadarıyla savunma yarası yok gibi.”

“Ne ellerde ne de tırnak aralarında bir şey var. Gafil avlanmış.”

“Cinayet silahı?”

“Yaraların şekli mum alevi biçiminde. Açılardan biri dar, diğeri geniş.”

“Namlunun bir yüzü keskin, diğer tarafı künt yani.”

“Aynen.”

Doldurduğu formları çantasına koyan Doktor ayağa kalktı. “Benden şimdilik bu kadar. Size kolay gelsin.”

“Sağ olun Doktor, size de.”

Antreden başlayan ve evin her tarafında görülen kanlı ayak izlerini işaret etti Oktay Komiser. “Bot ya da postal topuğu.. Kısmî bir iz olduğundan kaç numara olduğunu saptayamadık.”

“Bir şey aramış sanki,” dedi Amirim, “girip çıkmadığı yer kalmamış.”

“Hiçbir yere dokunulmamış,” dedi Oktay Komiser. “Karıştırılan ne bir çekmece ne de bir dolap var.”

“Cüzdanı, cep telefonu?”

“Masanın üzerinde duruyordu.”

“Kapıda zorlama belirtisi?”

“Yok. Büyük ihtimalle kendisi açmış kapıyı katiline.”

“Eve zorla girildiğine dair bir iz yok… Çalınan bir şey yok…” diye keyifsiz bir şekilde mırıldandı Amirim.

“Ha,” dedi Oktay Komiser, yanından geçen olay yeri memurunun elindeki delil torbasını alarak, “bir de bu var.” Torbadan çıkardığı bir ucuna kan bulaşmış kaşkolü uzattı.

“Bu neredeydi?” diye sordu Amirim.

“Yerde bulduk. Maktulün yanında. Boğuşma sırasında katilinin boynundan almış olabilir.”

Kaşkolü eline alan Amirim, “Olabilir,” dedi. “DNA için baktıralım.”

“Kaşkolü bir dakika alabilir miyim?” dedim.

Amirimin uzattığı kaşkolü alarak kan bulaşmamış kısmını burnuma götürdüm. “Genç bir kadına ait… Büyük ihtimalle 20-25 yaşlarında… Esmer.”

Hayretle yüzümü baktılar.

“Sen şimdi bunları kaşkolü koklayarak mı anladın?” dedi Oktay Komiser

“Parfüm,” dedim. “Genç kadınların tercih ettiği türden.”

“Onu anladık, esmer olduğunu nerenden çıkardın?”

[bctt tweet=”Baharatlı bir koku. Esmer tenlere gider.” username=”dedektifdergi”]

Evli olmasına rağmen karşısına çıkan zina fırsatlarını hiç kaçırmayan ve bu konuyu sıkça övünme vesilesi yapan Oktay Komiserin gözlerinde taktir bakışları belirdi.

“Vay vay vay! Yere bakan yürek yakan seni!”

Onu hayal kırıklığına uğratmamak için ortaokul ve lise yıllarım boyunca, yaz tatillerinde amcamın parfümeri dükkânında tezgâhtarlık yaptığımı söylemedim.

“Bu topuk izleri de pekâla bir kadına ait olabilir,” diye devam etti Oktay Komiser. “Son yıllarda kadınlar o kaba saba bot ve postalları giymeye pek merak saldılar.”

“Bir kadının işleyebileceği bir cinayet gibi gelmedi bana,” dedi Amirim. “Çok fazla vahşet var.”

“Orası öyle gerçi,” diye çark etti Oktay Komiser. “Kadınlar genellikle adamı ya zehirler ya da bir salak bulup onu azmettirir.”

Benim neyim eksik! Bir tespit de ben yaptım. “Yüzünü de parçalamış. Maktule büyük bir kızgınlığı varmış.”

Amirim, duvardaki kitaplığa göz gezdirmeye başladı.

“Okumayı seviyormuş anlaşılan. Radyo programında birilerinin hoşuna gitmeyecek bir şeyler mi söyledi acaba?”

 

 

“Böyle bir şeyin bizim apartmanda olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi,” dedi kapı komşusu. “Sabah evden çıktığımda fark ettim kapısının aralık olduğunu… Hırsız mı girdi acaba diye merak ettim… Kapıyı hafifçe iteleyince de Levent’in cesediyle karşılaştım.”

“Gece herhangi bir gürültü patırtı duymadınız mı?”

“Duymadım. Zaten eve geldiğimde alkollüydüm. Hemen vurdum kafayı yattım.”

“Kendisiyle görüşür müydünüz?”

“Ahbaplığımız yoktu. Girip çıkarken karşılaştığımızda selamlaşırdık.”

“Çok gelen gideni olur muydu?”

“Olurdu. Misafirlerinin çoğu da genç ve güzel kadınlardı.”

 

 

Apartmandaki her daireyi tek tek dolaşıp bir şey gören ya da duyan olup olmadığını sordum. Yöneticinin ergen oğlu, dokuz sıralarında arkadaşından dönerken merdivenlerden söylenerek inen bir kızla karşılaştığını söyledi.

“Neler söylüyordu?”

“Valla tam olarak anlayamadım ama ‘terbiyesiz’, ‘sen beni ne sandın’ filân diye saydırıyordu.”

“Kaç yaşlarındaydı?”

“Yirmi filân.”

“Esmer? Sarışın? Kızılşın?”

“Esmerdi. Kısa saçlıydı. Üzerinde mavi bir anorak vardı. Bordo bir sırt çantası takıyordu. Üzerine iyice oturan bir blucin giymişti.”

“Bu kızı daha önce bu apartmanda görmüş müydün?”

“Görsem mutlaka hatırlardım.”

Bundan hiç şüphem yoktu.

 

 

Evlerinde olmadıkları için görüşemediğimiz iki daire vardı. Geldiklerinde bizi mutlaka aramalarını söylemesi için yöneticiye sıkı sıkı tembihte bulunduk.

 

 

Levent’in ölümünü duyan çalışma arkadaşları da olay yerine gelmişlerdi. Program partneri Orkun, “Düşmanı yoktu. Herkes severdi Levent’i,” dedi.

“Son zamanlarda tartıştığı biri filan oldu mu?”

“Günde beş-altı saat beraberdik. Olsaydı bilirdim.”

“Programa aldığı konuklardan fikir ayrılığına düşüp de tartıştığı birileri?”

“Programda tartışma konusu açmayız. Havadan sudan şeylerden bahsederiz.”

“Sevgilisi var mıydı?”

“Sürekli biri yoktu. Hızlı yaşardı.”

“En son kiminle birlikte olduğunu biliyor musun?”

“Hiç bir fikrim yok… Dediğim gibi, kısa süreli ilişkiler yaşardı.”

“Dinleyicileri arasından mı seçiyordu birlikte olduğu kızları?”

“Öyle de olurdu, bazen de DJ’lik yaptığı partilerde, gece kulüplerinde birileriyle tanışırdı. Çevresi genişti.”

“Dün gece programda olağandışı bir şey oldu mu?”

“Her zamanki gibiydi. Güzel bir program oldu.”

“Görüşmek isteyen kızlar oldu mu?”

“Her zaman olur.”

“Radyodan çıkarken herhangi bir gariplik sezdiniz mi kendisinde?”

“Gayet normaldi. Birlikte bir şeyler içmeyi teklif ettim. Misafirinin geleceğini söyleyip gitti.”

Yaptıkları programın son iki haftalık kayıtlarını istedik Orkun’dan. “Hemen şimdi arıyorum radyoyu. En geç bir saat içinde elinizde olur,” dedi.

 

 

Levent’in evinden getirdiğimiz bilgisayar ve telefonu şifrelerini kırmaları için teknik ekibe teslim ettikten sonra sistemde Levent’in geçmişini araştırdım. Şimdiye kadar bizlik bir işi olmamıştı. Bir kaç trafik cezası dışında poliste kaydı yoktu. İnternetten yaptığım araştırmada da; DJ’lik yaptığı partiler ve radyo programıyla aldığı bir kaç ödül haberi dışında bir şey bulamadım.

Orkun’un gönderdiği program kayıtları elimize ulaştığında, iki gün önce çözdüğümüz bir cinayetin sıkıcı kırtasiye işleriyle uğraşıp dosyayı kapatmaya çalışıyorduk. Amirim, “Ben bu dosyayı halleder, nihai raporu yazarım. Sen kayıtları dinlemeye başla hemen,” dedi.

Evrak işlerinden hiç haz etmediğim için balıklama atladım bu teklife. Radyodan gelen harici hard diski bilgisayara bağladım, kulaklıklarımı takıp dinlemeye geçtim. Orkun’un da söylediği gibi, gerçekten de havadan sudan konulardan bahsediyorlardı. Magazin dedikoduları, aşk meşk ve astroloji üzerine bol geyik vardı programda. IQ’ları tahminen iki haneli rakamların üzerine çıkmayan ve çoğunluğu genç kızlardan oluşan dinleyicilerin istediği popüler parçaları çalıyor, araya bir şiir ya da sosyal medyada olur olmaz paylaşılmaktan artık anlamlarını yitirmiş özlü sözlerden sokuşturuyorlardı. Hele aralarda kendilerince espriler yapıp, gülme efekti eşliğinde kahkahalar atmaları yok muydu!

İki haftalık program vardı elimde dinleyecek. Pazar günleri hariç, günde üç saatten… Yuh! Daha yirminci dakikada sıkıntı basmıştı. Göğsümün orta yerine manda oturmuş gibi hissediyordum. Bir ara Amirimle göz göze geldik. Başını tekrar önündeki dosyaya gömerken dudaklarından belli belirsiz bir gülümseme geçti sanki.

 

 

Ertesi sabah kulaklıklarım kulağımda, bir yandan poğaçamı yiyip bir yandan da kaderime boyun eğerken, omzuma dokunan bir elle yerimden sıçradım.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Amirim. “İleriye sararak hızlı hızlı mı dinliyorsun?”

“Yok valla Amirim,” diye cevap verdim. “Müzikleri hızlı geçiyorum. Dün gece Demet Akalın ve Hande Yener rüyama girip bana şarkı söyledi.”

Amirim yüzünü buruşturdu. “Rüya değil, kâbus görmüşsün sen.”

Masasının üzerindeki dizüstü bilgisayarı işaret ettim. “Bilgisayarın şifresini halletmişler ama telefon direniyormuş.”

Masasına otururken, “Var mı sende bir şeyler?” diye sordu.

“Şimdilik yok,” dedim. “Bol geyik, berbat müzikler.”

“Birilerinin bam teline basacak bir şeyler söylememişler mi?”

“Bu programda söylenenler için kimse kimseyi öldürmez, öldürmek şöyle dursun, kalbini bile kırmaz.”

Aradan iki poğaça, beş çay, bir neskafe geçmişti. Amirimin eliyle yanına gelmemi işaret ettiğini gördüm. Bilgisayarda açık e-posta hesabını gösterdi. Yüzlerce e-posta vardı ve çoğu açılıp okunmamıştı bile.

“Püf,” dedim, “neredeyse hepsi kızlardan.”

“Evet,” dedi, Halep yolunda deve izi arayacağız anlaşılan.” Eliyle ekranda bir noktayı işaret etti. “Fakat içlerinden iki tanesi özellikle ilginç geldi.”

Ceyda Polat adlı bir kız bir düzine e-posta göndermiş, her birinde de Levent’in yedi sülâlesinin üzerinden bando mızıkayla geçmişti.

“Amma ağzı bozukmuş,” dedim. “Ben bilmiyorum bu küfürlerin çoğunu.”

“Sadece küfür etse iyi, kaç kere de ölümle tehdit etmiş Levent’i,” dedi Amirim.

Amirimin dikkatini çeken diğer e-posta ise Yeşim Gökay isimli bir İletişim Fakültesi öğrencisi tarafından gönderilmişti. Levent okullarının eski bir mezunu olduğu için okul gazetesi için kendisiyle röportaj yapmak isteğini belirtiyordu.

“Levent de bu hafta içinde bir akşam görüşebileceklerini yazmış cevap olarak.”

“Belki de o akşam dün akşamdı.”

 

 

Çıkmadan önce Orkun’u arayıp bu kızları tanıyıp tanımadığını sorduk. Yeşim’in adını daha önce hiç duymadığını söyledi fakat Ceyda’yı hatırladı.

“Şu barmaidi söylüyorsunuz… Biraz deliydi o kız,” dedi. “Bir kaç kere birlikte olmuşlardı sanırım. Levent ilişkiyi bitirince kız çocuğun arabasının camlarını indirdi, boya kaporta namına bir şey bırakmadı arabada.”

“Levent şikâyetçi olmadı mı peki? Böyle bir dosyaya rastlamadık.”

“Yok Amirim, ne şikâyeti! Levent acayip tırsmıştı kızdan. Neyse ki bir süre sonra kız bunun peşini bıraktı.”

 

 

Dizkapaklarının biraz üzerinde, tişört mü yoksa elbise mi olduğunu anlayamadığım, ilk alındığında büyük ihtimalle siyah olan, artık griye dönüşmüş bol bir giysiyle, ayakları çıplak bir vaziyette açtı kapıyı Ceyda. Kabadayı bir edası vardı, tam bir bot, postal kızıydı. Elini kapının pervazına dayadıktan sonra bizi süzdü, tek gözünü kısarak başını yana eğdi. “Ne var?”

Levent Öker cinayetiyle ilgili olarak görüşmek istediğimizi söyledi Amirim.

“Anlaşıldı,” diyen genç kadın kenara çekilerek içeri girmemizi işaret etti.

Stüdyo dairenin salonunda iki koltuk ve bir kanepe vardı ama üzerleri giysiler, kitap-dergi ve bir sürü ıvır zıvırla doluydu. Ceyda kanepenin üzerindeki yığını kucaklayıp odanın köşesine atarak bizim için yer açtı. Kendisi de karşımızdaki koltuğa oturdu. “Sabah radyodan duydum olayı,” dedi.

“Bir süre önce sorun yaşamışsınız kendisiyle,” diyerek söze girdi Amirim.

Sehpanın üzerinde duran paketten bir sigara alarak dudaklarına götürdü Ceyda. “O kadar önemli bir şey değildi,” dedi sigarasını yakarken. Ellerinde herhangi bir yara izi yoktu. Öldürdüğü kişiye bu kadar çok bıçak darbesi vurup da kendini kesmeyen katile pek rastlanmazdı. Olay sırasında eldiven takmıyorsa tabii.

“Adamın arabasını haşat etmişsin! E-postalarından söz etmiyorum bile.”

“Adamın nasıl biri olduğunu araştırmışsınızdır. Hayatı yalan dolandı. Üç ay boyunca peşimden koştu, her gece çalıştığım bara geldi. İlk görüşte aşık olmuş da, şöyle seviyormuş da, böyle seviyormuş da, gözü benden başkasını görmüyormuş da… İnandım ben de… Birkaç kere birlikte olduktan sonra ne telefonlarımı açtı ne de mesajlarıma karşılık verdi. Memlekette kim ne bok yese yanına kâr kalıyor, bari bu öyle olmasın dedim ben de.”

“Araba olayından sonra gördün mü kendisini?”

Son bir nefes çektiği sigarasını küllüğe bastırdı genç kadın. “Görmedim, benim için mesele kapanmıştı.”

“Dün gece 21-22 arasında neredeydin?” diye sordu Amirim.

“Çalışıyordum,” diye cevap verdi Ceyda. “İşim akşam 7’de başlar, 2’ye kadar devam eder.”

“Buna tanıklık edebilecek bir bar dolusu insan vardır o zaman.”

“Onlar da yetmezse kamera kayıtlarına bakarsınız.”

Amirim kibarca eve şöyle bir göz atıp atamayacağımızı sordu. Bu kibarlığımızın karşılık görmediği zamanlarda arama izniyle geri gelir ve evi bir haftada ancak toparlanacak şekilde darma duman ederdik. Ceyda bunu tahmin ettiğinden mi tırstı yoksa korkacak bir şeyi mi yoktu bilmiyorum, umursamaz bir tavırla “Olur,” dedikten sonra gülümseyerek ekledi. “Ama etrafı dağıtmayın!” Espri anlayışı olan bir kızdı.

İşimiz uzun sürmedi. Salondan başka bir oda daha vardı evde zaten. Salona dahil olan mutfaktaki çekmecelere baktım. Kızın biri ekmek biri de meyve bıçağı olmak üzere iki tane bıçağı vardı. Onlar da evyenin içinde, tabak çanakla birlikte yıkanmayı bekliyordu. Banyodaki çamaşır sepeti ağzına kadar kirli doluydu fakat hiçbirinde kan lekesine rastlamadım.

Ayakkabılıkta bulduğumuz botun tabanları temiz görünüyordu. Her ihtimale karşı laboratuarda inceletmeye karar verdik. Botlarını alacağımızı söyleyince, “Alın,” dedi Ceyda, “sıkılmıştım zaten onlardan.”

 

 

Yeşim Gökay’ı evinde bulamadık. Tam karşı dairenin zilini çalmak üzereydik ki kapı açıldı. Yetmiş ila yüz yetmiş yaşları arasında gösteren bir deri bir kemik bir kadın, şişe dibi gözlüklerinin ardından buz mavisi gözlerini üzerimize dikti. “Ne yapacaksınız Yeşim’i?”

Emniyetten geldiğimizi söylediğimizde kadının gerginliği geçti. “Ha, iyi. Ben ev sahibiyim. Erkek getirmek yasak eve.”

Yeşim’in yarım gün çalıştığı kafede olabileceğini söyleyen ahlâk bekçisi haski gözlü acuze, “Neden arıyorsunuz? Bir şey mi oldu yoksa?” filan diye sormadı. Eve erkek girmemesi, kızın başının belaya girmesinden daha önemliydi belli ki.

 

 

Konur Sokak’ta bulunan kafeyi zorlanmadan bulduk. Gençlerin rağbet ettiği, sevimli bir yerdi. İçeri girdiğimizde, elinde boş bir servis tepsisi olan kıvırcık saçlı, ince uzun garson gülümseyerek bize doğru ilerledi. “İç kısımda boş masamız var, sizi oraya alalım.”

“Çalışanlarınızdan biriyle görüşmek istiyoruz. Yeşim Gökay burada mı?” diye sordum.

Kıvırcığın gözleri bir an montumun kemer hizasındaki kabarıklığa takıldı.

“Bir konu hakkında görüşecektik kendisiyle. Biz…”  Cümlemi tamamlayamadım. Oğlanın elindeki tepsi suratımda patladı.

 

 

Sorgu odasına girdiğimde Kıvırcık açılmış kaşına yapılan bandajı yoklamakla meşguldü. Sol gözü morarmış ve tamamen kapanmıştı.

Karşısındaki sandalyeye otururken, “Acıyor mu?” diye sordum.

“Evet,” diye aksilendi, “dokununca acıyor.”

“Dokunma o zaman.”

Hasar görmemiş sağ gözüyle ters ters yüzüme baktı.

“Benim de burnum feci,” dedim burun deliklerimden dışarı taşan tamponları göstererek. “Dua et kırılmamış, sıçardım yoksa ağzının santrasına.”

“Ben hukuk öğrencisiyim, haklarımı biliyorum,” dedi. “Hem seni hem emniyeti mahkemeye vericem. Bu yaptığınız kötü muameleye, işkenceye girer.”

“Ulan arsız pezevenk! Onlarca kişinin gözü önünde sen bana saldırdın. Bir de üste mi çıkmaya çalışıyorsun?”

“Polis olduğunu nerden bileyim? Söylemedin ki!”

“Fırsat mı verdin! Kızı sorar sormaz geçirdin tepsiyi suratıma.”

İnce parmaklarıyla saçlarını tarakladı. “Ne bileyim… Bir aralar Yeşim’i biri taciz ediyormuş. Belalı bir tipmiş. Belinde silâh olduğunu fark edince seni o sandım.”

Temiz yüzlü bir çocuktu bu Kıvırcık. Sorguya girmeden önce hakkında kayıt var mı diye sisteme bakmıştım. Sicili de yüzü gibi temizdi. Belinde silâh olan bir adama bodoslama dalacak birine hiç benzemiyordu.

“Ne kadar zamandır aşıksın sen bu Yeşim’e?” diye sordum.

Birdenbire aşk meşk mevzusuna dalmam afallattı çocuğu. “Yok öyle bir şey,” dedi sağlam gözünü kırpıştırarak.

“Nasıl yok lan?” diye üsteledim. “Kızı korumak için gözünü kırpmadan silâhlı bir adamın üzerine atladın.”

“Arkadaşım o benim…”

“Bırak oğlum bu ayakları! Kıza açıldın, o da ‘Ben seni arkadaş olarak görüyorum,’ dedi. Sen de kiminle ne yapıyor diye kızı izlemeye aldın. Dün akşam da DJ’in evine gittiğini görünce kıskançlığından deliye dönüp adamı deştin.”

Çocuğun beti benzi soldu. “Ne DJ’yi?.. Ne deşmesi?.. Dün bütün gece evdeydim… Ev arkadaşımla birlikte maç izledim.

“Merak etme, soracağız arkadaşına,” dedim.

“Sorun,” dedi, “hatta pizza sipariş etmiştik. Pizzacıya da sorun. Kapıda ben teslim aldım.”

 

 

“Dün akşam Levent’in evindeymişsin,” dedi Amirim.

“Evet,” diye karşılık verdi Yeşim, “ama fazla kalmadım.”

“Saat kaçta oradaydın?”

“Dokuza geliyordu. Kendisi okulumuzun eski mezunlarındandır. Okul gazetesi için röportaj yapacaktım kendisiyle.”

“Önceden tanışıklığınız var mıydı?”

“Hayır, e-posta yazdım kendisine.”

“Ne kadar sürdü röportaj?”

“Röportaj filan olmadı. On dakika sonra ayrıldım evden?”

“Neden?”

“Daha oturur oturmaz tacize başladı.”

“Sen ne yaptın?”

“Bir kaç kez uyardım kendisini. Ama alkollüydü ve laftan anlayacak gibi görünmüyordu.”

“Fiziki saldırıda bulundu mu?”

“Hayır, ayakta duracak hali bile yoktu.”

“Neden kalkıp gitmedin de bıçakladın o zaman adamı?”

Yeşim’in gözleri dehşetle açıldı. “Ben öyle bir şey yapmadım. Kapıyı vurup çıktım.”

Amirim masanın üzerindeki büyük sarı zarftan olay yerinde bulduğumuz atkıyı çıkardı. “Bu senin mi?”

“Başıyla onayladı Yeşim. “Apartmandan çıkınca hatırladım orada unuttuğumu fakat tekrar o eve girmek istemediğimden almak için dönmedim.”

Yeşim’in ellerinde de yara bere izi, kesik yoktu.

“Erkek arkadaşın var mı?” diye sordu Amirim.

“Yok,” diye cevap verdi Yeşim.

“Bak kızım,” dedi Amirim. “Bizden bir şey saklama. Cinayet saatinde maktulün evindeydin. Onu en son gören sensin. Birilerini korumak için yalan söylüyorsan bu iş senin başına patlar.”

Yeşim’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Yemin ederim sakladığım bir şey yok. Ben evden ayrıldığımda hayattaydı.”

“Aynı yerde çalıştığınız bu Kıvırcık saçlı çocukla ilişkinin mahiyeti nedir?”

Mahiyet mi? Amirim kız taş çatlasa 18-19 yaşlarında.

Yeşim duraksayınca, “Yani arkadaş mısınız yoksa sevgili mi diye soruyor Amirim,” şeklinde tercüme ettim soruyu.

Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi Yeşim. “Serkan’la arkadaşız biz. Duygusal bir şey yok aramızda.”

“Bana pek öyle gelmedi,” diye üzerine gitti Amirim.

“Yani,” dedi Yeşim, “altı ay kadar önce açıldı bana ama kendisine karşı öyle bir şey hissetmediğimi söyledim.”

“Dün gece Levent’in evinden çıktıktan sonra aradın mı sen bu Serkan’ı? Levent’in seni taciz ettiğinden filan söz ettin mi?”

“Hayır. Moralim çok bozulmuştu, dosdoğru evime gittim.”

“Seni Levent’in evine kadar izlemiş olabilir mi?”

Yeşim başını salladı. “Yapmaz öyle bir şey.”

“Kıskanır mı seni bu Serkan?”

“Neden kıskansın ki? Dediğim gibi, sadece arkadaşım o benim.”

“Bak kızım, bu çocuk seni korumak için silahlı olduğunu bile bile bir adamın üzerine atladı.”

Yeşim duyduklarına inanamıyor gibiydi. “Levent’i Serkan’ın öldürdüğünü düşünüyor olamazsınız! Çok iyi biridir o, karıncayı bile incitmez.

Aklına bir şey gelmiş gibi duraladı. “Ama bir şey var…”

Devam etmesi için bekledik.

“Siz kıskanmaktan söz edince… Geçen ay aşırı derecede kıskançlık yapan biriyle tanışmıştım.”

“Nerede tanıştın?”

“Facebookta. Bir kaç gün yazıştıktan sonra buluşmaya karar verdik.”

“Kim olduğunu bilmediğin, yüzünü görmediğin biriyle?”

“Fotoğrafından iyi birine benziyordu. Eli yüzü düzgündü.”

Bu tür buluşmalara giden kaç kızı topladık ordan burdan, dövülmüş, tecavüze uğramış, parçalara ayrılmış olarak diyecektim ama konuşmayı rayından çıkarmak istemedim.

“Yemek yemeye gittik. Ticaretle uğraştığını söyledi. Yakışıklıydı filan ama sohbetimizin daha onuncu dakikasında bana göre biri olmadığını anlamıştım. Hayatında hiç kitap okumamıştı. Hakkında konuşabildiği tek şey otomobiller ve futboldu. Tam ben ona okulumdan söz ediyordum ki bu sandalyesini hışımla geriye iterek ayağa fırladı. Yan masada oturan çifte doğru gitti ve adamı saçlarından tutup yüzünü tabağın içine batırdı. Bir yandan da, “Sen benim yanımdaki kıza nasıl bakarsın lan! Gebertirim seni!” diye bağırıyordu.”

Olayı anlatırken yeniden yaşıyormuş gibi dehşete düşmüştü. “Garsonlar gelip yaka paça dışarı attılar bizi. Hayatımda bu kadar utandığımı hatırlamıyorum.”

“Sonra ne oldu?”

“Bir daha beni aramamasını söyleyip bir taksi çevirdim. Kolumdan tutup beni arabasına binmeye zorladı.”

“Nasıl bir arabası vardı?”

“Beyaz bir Opeldi. Son modellerden. Babamın da aynısından var.”

“Plakasını hatırlıyor olabilir misin?”

“Hayır, dikkat etmedim.”

“Sonra ne oldu?”

“Reddedince tokat attı. Ben de ona patlattım bir tane. O bir anlık şaşkınlığından faydalanıp taksiye bindim ve uzaklaştım ordan.”

“Aramadı mı bir daha?”

“Aramaz olur mu? Sürekli telefonla taciz etti, onun yüzünden telefon numaramı değiştirmek zorunda kaldım. Bir gün mahallemizdeki markette çalışan kasiyer kız beni birisinin sorduğunu söyleyince Tahsin olduğundan korkup bir hafta evime gidemedim, arkadaşlarımın yanında kaldım. Sonunda umudunu kesmiş olmalı ki bir daha karşıma çıkmadı.”

Tahsin Karakurt’un facebook sayfası kapalıydı. Sistemde de kaydı yoktu. Nüfus müdürlüğünün veritabanına girdim. Tokat nüfusuna kayıtlıydı ve ikâmet adresi de orada görünüyordu.

 

 

Yeşim ve Serkan’ın evleri için arama izni çıkarttık. Serkan’ın ev arkadaşı olay saatinde birlikte maç izlediklerini doğruladı. O akşam ısmarladıkları pizza fişini bulamadı. Pizzacıya gidip paketi götüren kuryeyi bulduk. Kapıyı Serkan’ın açtığını ve para üstünü kuruşu kuruşuna aldığını söyledi.

Birer çift bot da Yeşim ve Serkan’ın evlerinden aldık. Yakında dükkân açacak kadar botumuz olacaktı bu gidişle.

 

 

Merkeze dönmek üzereydik ki telefonum çaldı. Arayan kadın Levent’in komşularından olduğunu söyledi.

 

 

Dün evlerinde bulamadığımız komşulardandı Orhan Bey ve Gülşen Hanım.

Yetmişli yaşlarda gözüken, her ikisi de bembeyaz saçlı, sevimli insanlardı.

“Apartmanın park yerinde karşılaştık kendisiyle,” dedi Gülşen hanım.

“Saatin kaç olduğunu hatırlıyor musunuz?”

“Oğlumuzdan geliyorduk, 21-21.30 gibiydi.”

Gülşen hanımın kendisine baktığını gören Orhan bey, başıyla onayladı.

“Neden tartıştınız?”

“Apartmanın park yeri zaten küçük. Bir baktık, yabancı bir araba park etmiş. İçinde de bir adam oturmuş bira içiyor.”

“Nasıl birisi olduğunu tarif edebilir misiniz?”

“Gençten biriydi. Taş çatlasa yirmi dört-yirmi beş. Öyle değil mi Orhan?”

Orhan bey yine onayladı. İlk gördüğümde Orhan beyin subay emeklisi olabileceğini düşünmüştüm ama emekli noter de olabilirdi.

“Görünüşü nasıldı? Sakalı, bıyığı var mıydı?”

“Yoktu. Eli yüzü düzgün, yakışıklı biriydi. Kahverengi bir deri mont giyiyordu.”

“Saçları?”

“Kısa, siyah saçları vardı. Orhan kendisine kibarca bu apartmandan birine mi geldiğini sordu. O da, “Sana ne, çok af edersiniz, sen bu mahallenin muhtarı mısın moruk?” dedi.

“Siz ne yaptınız Orhan bey?”

“Orhan park yerinin apartman sakinlerine ait olduğunu söyledi. Genç de bir arkadaşını beklediğini söyledi.”

“Arkadaşının kim olduğunu söyledi mi?”

“Söylemedi. Orhan yol kenarında park edip beklemesini rica edince de küfürler savurarak arabasını park yerinden çıkardı. Biz de arabamızı park edip evimize çıktık.”

“Orada ne kadar zaman beklediğini biliyor musunuz?”

“Yukarı çıktıktan sonra, arabamıza zarar verebilir bu haydut endişesiyle pencereden gözledik bir süre. On beş dakika kadar sonra baktığımızda gitmiş olduğunu gördük.”

“Arabayı tarif edebilir misiniz?”

“Daha iyisini yapabilirim. Arabamıza bir şey yaparsa yakalatırız diye plaka numarasını yazdık bir kenara.”

 

 

Merkezden telefonlarımıza araç sahibinin ehliyet fotoğrafını gönderdiler. Asım Turhan esmerdi, kısa saçlıydı ama Yeşim ve Gülşen Hanımın söyledikleri gibi pek eli yüzü düzgün birine benzemiyordu. “Belli mi olur,” dedi Amirim, “bu biyometrik fotoğraflarda düzgün çıkan birine rastlamadım daha.”

Olabilirdi. Ben de kimlik fotoğrafımda at hırsızından biraz halliceydim.

“Adamın yirmi dört-yirmi beş yaşlarında söylemişlerdi. Bunun yaşı otuz sekiz,” dedim.

“Yaşlı insanlar. Hava da karanlıkmış. Yanılmış olabilirler.”

Olabilirdi. İnsanlık hali.

“Tahsin’in beyaz Opel’i olduğunu söylemişti Yeşim, bu araba siyah BMW.”

“Yeşim, Tahsin’in en büyük merakının arabalar olduğunu söylemişti. Belki birden fazla arabası vardır.”

Olabilirdi. Millette bok gibi para vardı.

“Gülşen Hanım ve Orhan Bey plakayı yanlış not etmiş olmasınlar da,” dedim.

“Şu Asım’ı bulalım anlarız,” dedi Amirim.

 

 

Kapıyı zayıf, siyah bağa çerçeveli gözlükleri olan, kısacık saçları jöle marifetiyle kirpi gibi her yöne dikilmiş bir kadın açtı. Asım Turhan’la görüşmek istediğimizi söyledik.

“Bilmiyorum hangi cehennemde?” diye çemkirdi sinirle.

“Hanımefendi biz cinayet bürodan geliyoruz ve Asım Beyle bir konu hakkında görüşmemiz gerekiyor.”

“Ne oldu? Bu sefer de becerdiği aşüftelerden birinin kocasına mı basıldı?” dedi kadın.

Kadın okuduğu belâlar eşliğinde, Asım denen ahlâksızı başka bir kadınla kendi yatak odasında bastığını ve evden kovduğunu anlattı bir çırpıda.

 

 

Kadını öfkesiyle başbaşa bırakıp Asım Turhan’ın çalıştığı özel hastaneye yollandık. Maruz kaldığımız negatif enerjiyi atamamıştık daha. “Bence adam kadından kurtulmak için bile bile yakalattı kendini,” dedim.

“Çok riskli,” dedi Amirim arabaya park yeri ararken, “bu kadın benim karım olsaydı hayatta göze alamazdım böyle bir şeyi.”

Dr. Asım’ı hastaneden çıkmak üzereyken yakaladık. Karısının aksine oldukça güleryüzlü ve sevimli bir adamdı. Üzerinden bir ağırlık kalkmış insanların rahatlığı ve mutluluğu okunuyordu gözlerinden. Ya da bana öyle gelmişti. Siyah bir BMW’si olup olmadığını sorduğumuzda, “Evet, var,” diye cevap verdi. “Daha doğrusu vardı.”

“Sattınız mı?” diye sordu Amirim.

“Henüz değil. İki gün önce galeriye bıraktım ama daha satılmadı.”

“Dün gece 21-22 arası neredeydiniz?”

“Burada. Nöbetçiydim.”

 

 

Emek Mahallesindeki adrese gittiğimizde siyah BMW’nin, üzerinde satılık levhasıyla galerinin önünde durduğunu gördük.

Cam kenarındaki masada, üstten üç düğmesi açık beyaz gömleğinin üzerine parlak gri takım elbise giymiş kirli sakallı bir adam telefonla konuşuyordu. BMW’ye baktığımızı görünce konuşmasını sonlandırıp yanımıza geldi. “Doktordan… İkinci sahibi… Kazasız belasız…”

“Beğendik ama fiyatı fazla geldi,” dedi Amirim.

“Alıcıysanız yaparız bir kolaylık. Buyurun bir çayımızı kahvemizi için.”

İçeri girip masanın önündeki koltuklara çöktük.

“Biz aslında geçen gün de uğramıştık,” diye söze girdi Amirim.

“Çıkaramadım.”

“Bir delikanlı vardı. Onunla konuşmuştuk.”

“Haa, Tahsin’le görüşmüşsünüz siz.”

“Tamam, Tahsin’di adı.”

“Yeğenimdir. Gelir birazdan. Müşteriyle deneme sürüşüne çıktı.”

“Maşaallah, yaman delikanlı.”

Galerici keyifle sırıttı. “Öyledir. Rahmetli ağabeyimin emaneti. Köyde ziyan olmasın, meslek sahibi olsun diye yanıma aldım.”

“Biraz asabi gibi ama, adı üstünde, delikanlı.”

“Saygıda kusur etmedi inşallah.”

“Yok. Deneme sürüşüne çıktığımızda başka bir sürücüyle ufak bir tartışma oldu, o kadar.”

“Dediğiniz gibi biraz asabidir, hemen celalleniverir kerata.”

“Yine de bu devirde dikkatli olmak lazım. İnsanın başı belaya giriverir.”

“Girmez mi, bir kaç hafta önce trafikte yine birisiyle kapışmış, adamı fena benzetmiş. Baktım olmayacak, ortalık yatışıncaya kadar memlekete gönderdim. Adamı güç bela ikna ettik de şikayetini geri aldı. Hah, geldi işte.”

Yanında bir müşteriyle birlikte galeriden içeri girdi Tahsin.

“Arabayı abiye veriyoruz amca,” dedikten sonra bizi selamladı. “Hoşgeldiniz.”

“Sen de hoş geldin Tahsin,” dedi Amirim.

 

 

Tahsin’i gözaltına aldıktan sonra arabayı inceledik. Sürücü koltuğu tarafındaki paspasta kurumuş kan lekesi olabilecek izler vardı. Galeride Tahsin’in kullandığı masanın çekmecesinde ise bir avcı bıçağı bulduk. Üstüne bir çift daha botumuz oldu.

 

 

Tahsin’i sorgulamak için paspas, ayağındaki botlar ve bıçağın incelenmesinin bitmesini beklemedik.

“Levent de kim? Tanımıyorum ben öyle birini,” oldu Tahsin’in sorgudaki ilk sözleri.

“O zaman kanı arabanın paspasında ne arıyordu?” diye sordu Amirim.

“Neden söz ettiğinizi bilmiyorum. Benim arabam yok.”

“Galerideki bütün arabalar senin değil mi? Geceleri amcandan gizli alıp kız peşinde koşmuyor musun?”

“Arada bir birkaç saatliğine ödünç aldığım olur ama söylediğiniz adrese hiç gitmedim.”

“Bak aslanım, çekmecende bulduğumuz avcı bıçağında bulunan kan Levent’in çıkarsa sıçtığının resmidir, bir daha güneş yüzü göremezsin. Gel cinayeti işlediğini itiraf et, iyi halden yararlan.”

“Ben o bıçakla elma bile soymadım.”

“Yıkayınca bıçak temizlendi mi sanıyorsun gerzek? Kabzayı tutan vidalar açılınca bulunan kandan söz ediyorum.”

Tahsin, Amirim doğru mu söylüyor yoksa olta mı atıyor anlayamadı.

“Boş atıp dolu tutmaya çalışıyorsunuz. Yemem ben bunları.”

“Sen bilirsin. Seni olay yerinde gören tanıklara haber gönderdik, az sonra gelirler seni teşhis etmek için. Sonra doğru kodese.”

Tahsin’in bir an yüzü karardı ama çabuk toparladı. “Gitmediğim bir yerde nasıl görmüşler beni?”

Amirim masanın üzerinden Tahsin’e doğru eğildi. “Evin önünde beklerken görmüşler seni. Hani şu sevdiğin kızı düzen DJ’in evinin önünde.”

Tahsin’in yüzü kızardı. Bu kırmızı renk hızlı bir şekilde mora dönüştü.

“Sen ne yapıyordun lan kapının önünde?” diye pis pis sırıttı Amirim. “Bilet mi kestin?”

Tükürür gibi çıktı kelimeler Tahsin’in öfkeden morarmış dudaklarının arasından. “Hayır, o şerefsiz herifi kestim.”

Sorgunun başında soğukkanlılığını koruyan ve kendinden gayet emin görünen Tahsin, delikanlılık damarına basılınca çözülüvermişti.

“Nerden haberin oldu Yeşim’in o akşam Levent’in evine gideceğinden?”

“Haberim yoktu… Bir süredir köyde olduğumdan kendisinden haber alamadım. Telefonu da kapalı olduğu için merak ettim kendisini. Evini de bilmiyordum. Belki rastlarım diye fırsat bulduğumda mahallesinde geziniyordum.”

“O akşam da bir baktın kız karşında…”

“Merak ettim nereye gidiyor diye. Sonra bu bir apartmanın zilini çaldı. Pencereden bir lavuk seslendi buna, daire numarasını söyledi. Bu da içeri girdi.”

“Sen de aşağıda beklemeye başladın.”

“Zaten gelmeden önce birkaç bira içmiştim. Beklerken bir iki tane içtim. Kafam bozulmuştu. Daha fazla bekleyemedim orada.”

“Levent Yeşim’e daire numarasını söylerken de duymuştun.”

“Kapıyı bu Levent dediğiniz herif açtı. Boynuna da Yeşim’in atkısını sarmıştı. Onu yılışık bir şekilde karşımda görünce kendimi kaybettim.”

“Evin içinde Yeşim’i mi aradın?”

“Evet ama yoktu. Nasıl kaçtığını anlamadım.”

“Sen asansörle çıkarken o merdivenlerden iniyordu çünkü.”

 

 

Yeşim ve Serkan’ı bıraktık. Paspas, bıçak ve botlarda bulunan kan izlerinin Levent’e ait olduğu belli olduktan sonra da evraklarını hazırlayıp Tahsin’ı savcılığa sevk ettik.

Erkek Seri Katiller / 1. Bölüm

Araştırma♦  

On beşinci yüzyılın henüz başında, İskoçya’nın güney batısına yaşayan insanlar büyük bir korku içerisindeydiler. Bu korkunun sebebi, kulaktan kulağa dolaşan bir dedikoduydu. Yaklaşık yirmi yıldır bölgede belli sebeplerden gezintiye çıkan birçok insanlın asla bir daha geri dönmedikleri anlatılırdı. Bu insanlar gizemli bir şekilde adeta buharlaşmışlardı. Bazen sahile vuran dalgalar, beraberlerinde el, ayak ve hatta et parçaları bırakıyorlardı. Kimine göre bu kaybolmaların ardında doğaüstü varlıklar vardı. Köylerin bilgeleri ise kurt sürüleri gibi mantıklı açıklamalarla yetiniyorlardı. Bu efsaneler dönemin İngiltere Kralı I. James’in kulağına da gitmişti. Olayı araştırmak için askerlerini gönderen Kral James, kısa süre sonra hiç bir sonuç elde edemeyen askerlerini geri çekti. Ancak bölge halkından insanlar hâlâ kaybolmaktaydı.

Bir gün, yaklaşık otuz mürettebatı ile bölgenin açıklarından geçen bir ticaret gemisi, olayın aydınlatılmasına sebebiyet verecek çok tuhaf bir olaya tanıklık etti. Kıyıda garip yaratıklar tarafından kuşatılmış biradam kılıcıyla canı için kendisini müdafa ediyordu. Geminin kaptanı rotasını kıyıya doğru yönelterek olup bitenleri yakından görmeye karar verdi. Yaklaştıkça dehşetin boyutu daha da keskinleşiyordu. Tuhaf yaratıkların bir kısmı etrafını sardıkları adamı avlamaya çalışırken, bir kısmı ise yerde yatan çiğ et yığınlarının üzerine çullanmışlar ve et parçalarını kopartıp yiyorlardı. Dehşetin boyutu geminin kıyıya iyice yaklaşmasıyla anlaşıldı. Yerde yatan et yığınları, aslında insan bedenleriydi.

Geminin yaklaşmasından dikkatleri dağılan yaratıklar, yaşayan son kurbanlarını ellerinden kaçırdılar. İlk defa kurbanlarından bir tanesi canlı olarak kurtuluyordu. Önceleri dedikodu olarak ortalıkta dolaşan hikayenin dehşet verici gerçekliği artık aydınlanmaya başlıyordu. Kurtulan adamın anlattıkları inanılmaz ve rahatsız ediciydi. Saldırıya uğradığı anda yanında ailesi vardı. Gemi mürettabatının gördüğü yerde yatan cansız bedenler ise adamın eşi ve çocuklarıydı. Bu olay da Kralın kulağına hızlıca ulaştı. Kral yine askerlerini bölgeye gönderdi. İnsan yiyen bu yaratıkların yakalanması emrini verdi. Ölür veya diri fark etmiyordu.  Askerlere koku duyuları oldukça gelişmiş yırtıcı köpekler eşlik ediyordu. Bölge tarandı. Askerler ormanlık alanları ve son olayın gerçekleştiği sahil kesimini didik didik aradılar. Arama kısa bir süre içerisinde sonuç verdi. Sahilin yüksek kesimindeki dağlık bölgenin üst kısımlarında  bir mağara girişi keşfedildi. Mağaranın girişine ulaşan askerlere eşlik eden köpekler  çılgına döndüler. Köpekler delice havlıyor ve hırlıyorlardı. Mağaranın içersinde bir şey vardı.

Askerler mağaranın derinliklerine doğru ilerlemeye başladılar. Derine indikçe ilerlemek daha da zorlaşıyordu. Bir müddet sonra askerler burada hiç bir canlının yaşayamayacağına kanaat getirdiler. Ancak kısa bir süre sonra derinlikerden burunlarına ulaşan ölümün kokusunu almaya başladılar. Kokunun kaynağı ise kısa bir süre sonra anlaşıldı. Askerlerin gördükleri manzaranın tarifi olamazdı. Eğer cehennemin bir tarifi varsa burası olmalıydı. Ellerindeki meşalelerin dalgalanan ışığı karşısında köşeye sıkışmış yabani hayvanların aslında vahşi yaşam koşullarına uyum sağlamış insan oldukları anlaşıldı. Sayıları 50 civarı olan bu vahşiler farklı yaş gruplarına aittiler. Üzerlerindeki ayı ve kurt postlarından yapılmış kıyafetler onları daha önceden görenleri yaratık olarak adlandırmalarına sebebiyet vermişti. Askerler uzun süre gördükleri bu manzaranın şokunu atlatamadılar. Şoku atlatan askerlerden bazıları bulundukları ortamı ellerindeki meşaleleri gezdirerek anlamaya çalışıyordu. Vahşi yamyamların etrafındaki dekor, insan kemikleri ve kafataslarından oluşuyordu. Tavandan kancalara asılı olarak sarkan çürümeye yüz tutmuş etlerin bir zamanlar bir insan bedeni olduğu belliydi. Keşiflerinden ötürü rahatsızlanmalarına rağmen, askerler yamyamları alt etmeyi  başararak onları Edinburgh’a getirdiler.

Yamyamların kimliklerinin tespit edilmesi uzun bir zaman almadı. Yetişkinler  ve hareketlerinden anlaşıldığı üzere sürünün liderleri olanlar Sawney Bean ve eşiydi. Sürünün gençleri ise 14 çocukları ve ensest ilişkiden doğan 32 torunlarıydı.

Erkek seri katiller

Sawney Bean yakalanmadan yirmi beş yıl önce ailesini de yanına alarak bulundukları mağarada yaşamaya karar vermiş. İlk başta bölgeden geçen insanların paralarını gasp ederek yaşamaya çalışmış. Ancak paranın yeterli olamayacağını anlayınca, bu sefer tuzağına düşen insanların etlerinden faydalanma yoluna gitmiş. Çocuklarının ve torunlarının çoğunun bu mağarada dünyaya geldiğini düşünecek olursak sadece insan etinden beslendikleri gerçeği dehşet verici.

Sawney Bean mağaradan çıkarılırken

Kral I. James yakalananların vahşi hayvanlar gibi davranmakta olduğunu görünce mahkeme kurulmamasına karar verdi. Bean ailesinin tüm fertleri askerlerin acımasız işkenceleri karşısında birer öldürüldükten sonra bedenleri yakılarak tarihe gömüldüler. Yapılan araştırmalarda kurban sayısının yüzlerce olduğu, hatta bu sayının aslında binlerce olduğu söylenmekteydi.

Gerçekleşen olay bu veya benzer bir şekilde aktarılmaktaydı. Birçok tarihçi bu olayın bir efsaneden öte olmadığını söylemekteler. Günümüze ulaşan bir kaç belge haricinde, anlatılanların gerçekten bu şekilde geliştiği net bir şekilde doğrulanmamakta. Ancak İngiltere’de bulunduğum sürede, çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiler, Bean olayını büyük ölçüde doğrulamakta. İnsan daima kötüyü kabullenmemekte ısrar eder. Bunu da en iyi şekilde kafasını toprağa gömerek gerçekleştirir. Bugüne kadar bir çok yetkili ile görüştüm. Kimisi seri katil gerçeği ile yüzleşmekten çekinmezken, kimileri ise seri katil tanımına uyacak bir profilin ülkemizde varolmadığına inanmak ister. Böylece psikolojisini rahatlatmaktan öteye gidemez.

Bean olayına tekrar dönersek, anlatılanlar gerçekten son derece ilginç. Ancak gerçekten de böyle bir mağara içerisinde elli kişilik yamyam ailesi yirmi yıl boyunca yaşayabilir miydi?

Mağaranın girişi

Aslında bu sorunun cevabına takılmamak gerekir. Çünkü şu bir gerçek ki, seri katiller insanlık tarihinin bir gerçeğidir. Birçoğu gerçekten de yüzlerce insanı öldürmüştür. Kimi seri katil gerçekten de kurbanlarını öldürdükten sonra etinden faydalanmıştır. Okurlar bu araştırmamızda tam da onlarla karşılaşacaklar. Katiller çeşitli nedenlerden öldürür. Açgözlülük, zevk, istismar yada anormal uyarılma gibi insanın özünde olan dürtüler ile öldürmüşlerdir. İnsanlık tarihinin bazı dönemlerinde bu tür dürtüler meşrulaştırılmıştır.

Peki seri katillerin doğuşu hangi döneme aittir?

 

Seri Katillerin Doğuşu

Seri katiller her ne zaman öldürmeye başladıysalar, eyleme geçiş sebepleri hep benzeşmekte. Özellikle üç etken dikkat çekmekte: Belirli kültürel etkenler, koşulların öznel olarak gelişimi ve belki de en önemli etken: sunulan fırsatlar. Aslına bakılırsa, birinci etken gelişen dünya ile birlikte değişkenlik göstermekte ve kendi içerisinde kontrolsüz gelişmekte. Birinci etken, daima ikinci ve üçüncü etkenleri de doğrudan tetiklemekte. Bu araştırmada seri şiddetin asırlar boyunca gelişmine tanıklık edeceğiz. Seri katillerin gerçek öldürme sebepleri yüzyıllardır uzmanlarca araştırılmakta. Bazı uzmanlar sebebini bulduklarını düşünerek büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir. Bugünkü teknik imkanlar dahilinde hâlâ bu kadar kesin bir iddia ortaya koymak gerçek dışı olur.

Bu yazi disizinde, bir yandan seri katillerin tarihsel gelişimini anlatmaya çalışacağım. Aynı zamanda seri katillerin tarihsel olaylar içerisindeki paralelliklerinden bahsedeceğim. Tarih içerisinde resmi kayıtlara girmiş tüm seri katillerin hikayelerini bu diziye sığdırmak mümkün değil. Dolayısıyla en dikkat çekici ve ilginç olan olayları yazmaya karar verdim. Seri katillerin sadece Amerikan kültürünün eserleri olmadığını ifade edebilmek için, farklı dönemlere ait farklı kültürlerden de örnekler sunmayı ihmal etmedim. Osmanlı İmparatorluğundaki ilk seri katilden, ülkemizde 2014 yılında yakalanan seri katillerden örnekler sunarak, seri katil oluşumunun bizim kültürümüzden hiçte uzak olmadığını ifade etmeye çalışacağım. Kendi arşivimde yaklaşık 3000 sayısına ulaşmış olay dosyaları var. Bunların tamamını yazmak, seri katiller ansiklopedisini yazmak demektir. Dolayısıyla en çarpıcı olanları yazmayı tercih ettim. Özellikle 1980’lerden sonra bilinen seri katil olaylarına çok fazla değinmek istemedim. Çünkü yakın geçmişimizdeki seri katiller sanki birbirilerinin kopyası gibi. İnsanlık tarihinin başından itibariyle bugünümüze kadar resmi kayıtlara geçmiş olayları kronolojik sıralamasıyla aktarmaya çalıştım. Adli bilimin gelişim süreci ile psikoloji dalının “kötüyü” anlama süreci birleşince ortaya ilginç veriler çıkmakta. Sadece tarihteki seri katillerden bahsetmeyeceğim. Seri katillerin iç dünyasını da elimden geldiğince izah edeceğim. Adli bilimin gelişmiş teknikleri sayesinde bir çok dava kısa sürede aydınlatılmakta. Ne tür teknikler kullanıldığı konusunda da bilgiler aktaracağım.

Bilinenin aksine, seri katil olayı Jack The Ripper (karındeşen Jack) ile başlamamıştır. Red Jack inanılmaz vahşi şiddet eylemleri, kurbanlarına acımasızca işkence ederek tecavüz ettikten sonra öldürmesiyle ünlenmiştir. Ancak Red Jack’ten öncesi de var. Hatta yüzyıllar öncesine dayanan seri katiller. En az Red Jack kadar acımasız kadın seri katiller dahi var. Kadın seri katilleri detaylı bir şekilde ‘Kadın Seri Katiller’ isimli yazı dizisinde incelemistik. Simdi ise erkek seri katilleri detaylı bir sekilde ama daha çok bilinmeyen ve tarihin karanlık sayfalarında gezinerek inceleyeceğiz.

Konunun derinliklerine inmeden önce seri katil tanımını yakından bakalım: Seri katil gerçeği yüzyıllardır varolsa da, tanımlama olarak yakın bir geçmişe sahiptir. İlk kez 1950 yılında, Robert Hughes isimli yazar, “The Complete Detective” isimli kitabında seri suçlar’dan bahsetmiştir. 1960’lı yıllarda ise İngiltere’de aynı suçu işleyenler için “seri suçlar” tanımı profesyonel bir tanımlama olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1966 yılında ilk kez “seri katil” terimi bir psikoloji kitabında yer almıştır. Ancak bugünkü anlamıyla bire bir eşleşmesi, 1970’li yılların ortalarında kullanılmıştır. Dönemin FBI özel ajanı Robert Ressler bu terimi emniyet dünyasına armağan etmiştir. Kendisinin kurmuş olduğu Behavioral Science Unit (Davranış Bilimleri Birimi) isimli ekibi, seri katil profillemesi için büyük bir adım olmuştur. Ekip, şimdiki adıyla Behavioral Analysis Unit olarak devam etmektedir. Basın ve dolayısıyla halk, “seri katil” terimini Ted Bundy ile tanımıştır.

FBI, seri katil gerçeğini son derece ciddiye almakta. FBI’ın suç klafikasyonunda ise önemli bir kategori olarak değerlendirilmekte. Eskiden birden fazla cinayet işleyenlerin tamamı aynı kategoride değerlendirilmekteydi. Ancak istatistikler bunu değiştirdi. Bugün, birden fazla cinayet işleyenleri üç kategoriye ayırmaktayız: Kitle (Mass), Eğlence (Spree) ve Seri (Serial) Katiller. Kitle katili bir vaka içerisinde dört ve üzeri kurbanı olurken, diğer iki kategori birbirilerine benzemekteler. Her ikisinin iki  veya üzeri kurban sayısı vardır. Tek farkları ise, seri katil,  cinayetlerini farklı mekanlarda işler ve cinayetler arasında bir soğuma evresi vardır. Ancak şunu da belirtmeliyim ki, üç kategori arasında sınırlar düşünüldüğü gibi keskin değildir. Yani Eğlence (Spree) katilleri, zaman zaman kitle katili kategorisine girdikleri gibi, onları seri katil kategorisinde de değerlendirmek mümkündür. Ancak sınırları netleştirmek istersek, bazı örnekler ile kategoriler arasındaki farklılıkları ifade etmek isterim.

Kitle Katili (Mass Killer) dört  ve üzeri kişiyi bir mekanda bir olay içerisinde öldürür. Tıpkı 1984 yılındaki James Hurberty olayında olduğu gibi. San Ysidero, Kaliforniya da gerçekleşen olayda, Hurberty bir McDonald’s restoranına girer ve o anda orada bulunan ve kendisiyle hiç bir alakası olmayan müşterileri yanında getirdiği tabanca ile vurarak öldürür. Ancak aynı gün içerisinde farklı mekanlarda öldüren kitle katil olayları da vardır. 1987 yılında İngiltere’nin Hungerford kasabasında yaşanan olay buna en uygun örnek. Michael Ryan isimli kişi 30 kişiyi yaklaşık 1 kilometrelik bir meafeyi yüreyerek vurmuştur. 30 kişiden 17’si ölmüştür.

Diyelim ki bu iki olayı tek bir kişi gerçekleştirdi ve iki olay arasında günler veya haftalar var. O zaman bu katili Eğlence katili (Spree Killer) kategorisinde değerlendirmeliyiz. Seri Katil’i (Serial Killer) ayırt eden özellik ise, genellikle bir olayda bir kaç kişiye yönelik saldırılardan çok, bir vakada bir kurban olmasıdır. En önemli etken ise, cinayetler arasında ki psikolojik soğuma evresidir.

Seri katillerin diğer bir özelliği ise öldürme nedenleridir. Kurbanlarını özenle seçerler. Tamamı için olmasa da  genellikle geçmişlerinde gizli tetiklemeler yatmaktadır. Çıkar, heyecan yada cinsel haz uğruna işlenen cinayetler en sık rastalanan sebeplerdir. Soğum evresini tanımlamak oldukça zor. Bazı seri katillerin eylemler haftalar ile sınırlı kalırken. Bazı seri katillerin iki cinayet arasındaki soğuma evreleri yıllar ile ölçülmektedir. Çoğu seri katilin en önemli özelliği ise psikotik hatta psikopatik olmalardır. Aslına bakılacak olursa, kurumlar arasında dahi “seri katil” tanımlaması üzerine farklı tanımlamalar var. FBI kendi tanımlamalarını belirlerken, farklı ülkelerin emniyet birimleri kendi içlerinde ayrıma gitmekteler. Örneğin FBI 2005 yılından beri 2 kurban sayısını seri katil tanımlaması için yeterli bulurken, başka ülkelerde 3 kurban sayısı ile ölçülmektedir. Dolayısıyla basın yoluyla ifade edilen tanımlamar seri katil profilini yanlış aktarmaktadır. Medyanın gözünde seri katiller beyaz tenli, erkek, 25-30 yaş arası ve yüksek IQ’ya sahiplerdir. Ancak yapmış olduğum istatistiklere göre bu tanımlamalara uyan seri katil oranı sadece %12,7.  IQ seviyeleri  ise ortalama 97 ile 99 arasıdır. Yani son derece sıradan bir zeka seviyesi. Bu seviyede olanlara dahi denilemez. Yine yanlış bir kanı, seri katillerin cinsel haz dürtüleri ile cinayet işledikleridir. Her seri katilin öldürme dürtüsü cinsellikten gelmemektedir.

Yaklakşık 2800 seri katil vakası üzerinden yapmış olduğum araştırmalar neticesinde bahsi geçen 3 kategori şu şekilde tanımlanmaktadır:

  1. Kitle Katili (Mass Killer) planlanmış bir olaydır ve bir vaka olarak değerlendirilir. En az 4 kişi öldüren kitle katili, eylemini aynı gün içerisinde gerçekleştirir. İlla bir mekan veya bir alan içerisinde değil, ancak öldürme eylemi yakın mesafe içerisinde gerçekleşir.
  2. Eğlence/Alem/Çılgınlık Katili (Spree Killer) farklı motivasyonlardan tetiklenir ve kısa sürede aynı mekanda olmaksızın seri cinayetler işler. Genelde kurbanlar arasında her hangi bir benzerlik veya bir bağlantı yoktur. Süre tanımı ise genellikle saatler ile sınırlıdır. Buna en yakın örnek Türkiye’de otoban katilleri olayı olarak bilinen cinayet zinciri uymaktadır. Mehmet Karahasan ve Yiğit Bekçe, 20 Ekim 2006’da başladıkları katliamda, 52 saat içinde 7 kişiyi öldürdüler. Kiraladıkları ve daha sonra gasp ettikleri arabalar ile Bursa – Mersin arasında seyahat ederken, mola verdikleri yerlerde çalışanları öldürürler.
  3. Seri Katil (Serial Killer) ise en az iki kişiyi farklı zamanlarda öldürür. Cinayetler arasında psikolojik bir soğuma evresi veya bir sonraki cinayetin planlanma ve kurban seçim süresi vardır. Kadın veya erkek seri katil olabileceği gibi, bazı çiftlerde seri katil olarak kayıtlara geçmişlerdir. Öldürme şekli olarak genellikle bıçaklama, boğazlama, kurşunlama hatta bombalamayı tercih ederler. Son öldürme şıkkı çok nadir rastlanmaktadır. Belirledikleri kurbanlarını karşılaştıkları yerde öldürebilecekleri gibi, önce kaçırıp daha önceden belirledikleri bir mekanda da öldürebilirler. Öldürme nedenleri, cinsel haz olabileceği gibi çeşitli çıkarlar uğruna da olabilmektedir.

Bu  kategorilere, siyasi veya ideolojik sebeplerden ötürü katliamlar, terör eylemi, kiralık katiller yada savaş esnasında ölümler dahil olmazlar. Ancak bu gibi örnekler de bana göre tartışmaya açık. Çünkü bahsetmiş olduğum istisnalar içerisinde zevk ve haz uğruna cinayet işleyenleri bulmak mümkündür. Konferanslarım ve seminerlerimde sıkça sorulan bir soru ise, Hitler’in seri katil olup olmadığıdır. Ardında yatan ideolojik bakış açısını değerlendirmek gerekirse cevabım hayır. Hitler’in seri katiller ile eşleşme oranını sorarsanız, psikolojik boyutuyla ele alacak olursam, oldukça fazla benzerlik taşıdığını söylemem mümkün. Gerçi seri katillerin çoğunluğunda psikopati gözlemlendiğini belirtmiştim ama seri katillerden sonra psikopatik unsurlara sıkça rastlanan diğer bir topluluk ise üst düzey yöneticiler ve işadamlardır. Yani her bir liderin içerisinde, belirli ölçülerde psikopatlık mevcuttur.

Anlaşılacağı üzer seri cinayetleri kategorileştirmek oldukça zor. Burada ideoloyi, din ve tarihsel koşulların önemini de unutmamak gerekir.

 

Erkek seri katillere hayranlık

Seri katiller her zaman varolmuşlardır. Ancak popülariteleri 1970’lerden sonra artmıştır. Seri katiller insanlık tarihinin fenomenleri ve gizemleri olarak varolacaklar. Seri katilleri araştırıken bir diğer fenomen ile karşılaştım: Seri katillere duyulan hayranlık. Bazı seri katillerin hayran kitlesini dünyaca ünlü pop yıldızları ile kıyaslamak abartı olmaz. Ted Bundy kadınlara tecavüz etmiş ve onları vahşice öldürmüştür. Ancak hemcinsleri böyle vahşi cinayetlere maruz kalmalarına rağmen, Ted Bundy idam edilene kadar ona hayranlıklarını yolladıkları mektupları ile dile getirmişlerdir. Hatta Bundy, mahkumiyeti süresince bir evlilik bile yapmıştır. Bu evlilikten bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Diğer bir örnek ise Charles Manson. Hiç bir mahkum onun kadar çok hayran mektubumu almamıştır. İşlediği ve işlettiği cinayetler bilinse de çoğunluğu kadınlardan oluşan büyük bir hayran kitlesine sahipti.

Bu dizinin amacı seri katilleri yüceltmek değildir. Ancak bu bilinmeyen fenomenin kapılarını biraz da olsa aralamaktır. Kronoljik bir sıralamayla ilerleyeceğimiz bu dizide, seri katilliğin tarihine göz atacağız. Seri katillerin psikolojik ve sosyoljik dünyasını anlatmaya çalışacağım. Aynı zamanda adli bilimin gelişen dünya ile birlikte hangi teknikler ve analizler ile seri cinayetleri aydınlattığını da anlatacağım.

Son olarak şunu belirtmek isterim. Dizide geçen bazı isimler sadece bir cinayetten yargılanmış olsalar da  ardında bıraktıkları izler, bir çok cinayetle aralarındaki bağlantıları göstermektedir. Teknik olarak seri katil kategorisine girmeyen bu katiller, aslında delil yetersizliğinden düşen davalardan ötürü de benim gözümde seri katillerdir. Hatta bazı katiller bir cinayet sebebiyle mahkum edilmişlerdir ancak mahkumiyeti süresince veya idam öncesinde başka cinayetleri de itiraf etmişlerdir. Onlar da benim gözümde seri katil olarak değerlendirilmesi gerekenlerdir. Dolayısıyla oluşabilecek soru işaretlerini şimdiden yok etmek adına bu açıklamayı yapma gereksinimini duydum.

Bir dahaki bölümde buluşmak üzere…

Eğer bir seri katile kurban olmazsanız tabii…

221c Baker Street Sherlock’un komşusuyum! / italya meselesi

İTALYA’DA ORTAYA ÇIKAN METİN MESELESİ: ANARŞİSTLER VE TORPİDOLAR

 

Elinde, zarfında İtalya’dan geldiği kocaman damga pulundan belli,  çocuksu, okumayı yazmayı,  iyice geç yaşında, farklı bir alfabeyle ikinci kez  öğrenmiş bir öğrencinin acemi harfleriyle dolu bir mektup. Komşum kıkır kıkır. Bir yandan ünlü piposunu tüttürüyor. Pijaması hala üzerinde, traşsız ama bütün gece cin gibi uyanıkmışçasına  zinde, ütüsü hiç bozulmayan o meşhur sabahlığına sarınmış. Ayağında ev terlikleri. Karşısında ona “bakalım bu işin altından ne çıkacak?” dercesine muzip gözlerle bakan Doktor Watson. Sonunda onun duyacağı zarif bir sesle mektubu okumaya başladı:

Sevgili Joyce, Allah senden razı olsun! Cenneti kesin garantiledin, Papa bize bunu açıkça söyleyemese bile… Sana bir fıkra anlatmak istiyorum: fakir bir kürdün biri günün  birinde zengin bir türkü ziyarete gider. Ev sahibi ziyaretçisine başının üstünde yeri olduğunu ifade etmek için büyük ikramlarda bulunur. Şerefine bir koç kurban eder, altına yedi döşek serer, en leziz tatlıları pişirtir, bir eli yağda bir eli balda ağırlar. Fakat o yedi döşekli yatakta bütün bu ikramlardan sonra misafirin gözüne gece boyu bir damla uyku girmez. Bütün gece “vay anam vay, ben şimdi bu ağırlama yükünün altından nasıl kalkayım, ne koçum var ne döşeğim, ne de böyle tatlılar pişirebilmek için unum, balım, ömrümün son gününe dek bu yükün altından kalkamam… Misafirperverliğe aynı şekilde karşılık veremezse ev sahibim yaptıklarına kıymet vermediğimi  düşünüp üzülecek. Ben ona hakkıyla karşılık veremediğime üzülürken, o da benim bütün bunları kendime layık bulmadığıma üzülecek diye diye sabahı sabah etmiş. En sonunda işin içinden çıkamayınca iyisi mi demiş ben onun boğazını kesip atayım da, hiç olmazsa onu üzüntüden kurtarayım. İşte beni bu hikayedeki misafir durumuna düşürdün sevgili Joyce. Bana ettiğin iyiliklerin karşılığını hayatım boyu sana ödemem mümkün değil, karşılık veremediğim için doğabilecek sıkıntılardan kaçınmak için acaba ben de senin boğazını mı kessem?”

Malum Sherlock’un diline son derece vakıf olduğu İtalya ile bağlantısı diğer ülkelere kıyasla sınırlı. Buna rağmen İtalya’nın komşumun kalbindeki yeri özeldir. Maceralarını yakından takip etmiş olanlarınız iyi bilir,  o unutulmaz Kırmızı Daire macerasında azgın Italyan katil Giuseppe Gorgiano’nun maskesini, verdiği İtalyanca sinyalleri, dilin ince gramer ayrıntılarına gösterdiği dikkat sayesinde bir şifre gibi çözerek düşürmüştür. Klasik müziğe düşkünlüğü, İtalya’nın bu alandaki katkılarına şüphesiz hayranlık duyduğunun kanıtı. İtalya’ya verdiği özel önem en çok Boş Ev macerasında, Moriarty ile birlikte Reichenbach şelalesine düşüp boğulmaktan kıl payı kurtulduktan bir hafta sonra, 4 Mayıs 1891’de varıp geldiği yerin Avrupa’daki bütün şehirlerin arasından seçtiği Floransa olmasından bellidir.

Yine de Sherlock’un İtalyancası,  bir macerasını sadece İtalyanca yayınlayacak derecede akıcı değildir. Söz konusu macera kanon dışında kalan “Anarşistler ve Torpidolar” macerası . Aniden İtalya’da ortaya çıkan metin meselesi.

Şu an elinde tutup da karşısındaki Doktor Watson’a  sakin sesiyle içinden gülerek okuduğu mektup onun bu macerasını kaleme alan İtalyan yazar Joyce Lussu’ya yazılan bir mektup. Mektubu onu bu maceraya taşıyan kalemi iyi tanımak üzere arşivden kısa bir süre önce, onu taa Sardinya’ya kadar taşıyan uzun ve zahmetli bir araştırmadan sonra ortaya çıkardı.

Halbuki mektubu yazanı bizler yakından, hem de çok iyi tanıyoruz. O bizim biricik, kıymetli şairimiz Nazım Hikmet. Mektubu yazdığı kişi ise Nazım’ın kadim dostu, şiirlerini İtalyancaya muhteşem bir güzellikle taşıyan Joyce Lussu. Yani Sherlock’un Anarşistler ve Torpidolar macerasına imzasını atan yazar. Italya’da ortaya çıkan metin yazarı o.

Komşumu da Nazım gibi hayrete düşüren Joyce Lussu.

Nazım yeni eşi ve aşkı Vera ile Polonya’da hayatındaki ilk ve son hakiki balayında iken, ona asla inanamayacağı bir şeyi yaparak,  büyük şoka düşüren Joyce Lussu’ya duygularını bu mektuptaki fıkra ile aktarmış.

Lussu, yurt dışına gitme izni alamadıklarından Türkiye’de babasına hasret kalan Memed ve anası Münevver’in durumunu görünce, komşum Sherlock’tan aldığı ilhamla onları bir Polonya  aristokrat ailesi kılığında, tebdil-i kıyafet sınırdan geçirip, 1961 temmuzunda Carlo Guilluni adlı zengin iş adamının yatıyla Midilli adasına kaçırdıktan sonra, Agustos ayında Varşova’ya Nazım Hikmet’e gönderivermiş. Bu büyük süpriz karşısında o kadar hasretini çektiği biricik oğlu Memed’i ve anasını aniden karşısında bulan şair küçük dilini yutmasın da ne yapsın?  Onları karşılamaya havalanına dahi gidemediği anlatılır. Lussu, Nazım’a bu planını önceden açıkça anlattığı halde. Hikmet gülümseyerek, keşkeyle dinlediği bu hikayeye, bu işin olabileceğine inanamamış belli. İşte oturmuş o duygularını Joyce’a yazdığı bu mektupta dile getirmiş. Bu hınzır kadının ona yaptığı iyiliğin yükünün omuzlarına öyle çöküverdiği, gecelerini uykusuz bıraktığını bu fıkra ile dile getiriyor.

Komşum Lussu’nun aynı hınzırlığı kendine yaptığını da böyle anladı işte. O mektubu buluncaya dek  “Anarşistler ve Torpidolar” macerasının onun izni olmaksızın nasıl olup da, aniden İtalya’da İtalyanca yayınladığını bir türlü anlayamamıştı çünkü. Doktor Watson’ın ondan izin almadan hiç bir macerayı yayınlamayacağından emindir Sherlock. Onun da İtalyanca’yı bu kadar akıcı kullanamayacağını biliyor ayrıca.  Bu mektup sayesinde hiç bir şüphesi kalmadı. Artık emindi. Macerayı Joyce Lussu kaleme almıştı. Hem de ondan izin almaksızın. Hikmet’in satırlarını içtenlikle tekrar okudu. Sonra Doktor Watson’a döndü: kadının fendi sevgili Watson dedi, biraz daha kıkırdayıp tekrarladı: Hiç şüphe yok, kadının fendi.

Makale: ayna parçaları, karanlık ve beyaz

Polisiye metinler, özellikle edebiyat çevrelerinde uzun yıllar yazınsal değeri bağlamında tartışılmış ve son dönemde ortaya konan çalışmalara kadar yazınsal çözümlemelerin dışında tutulmuştur. Oysa yetkin bir yapıt, hangi türde üretilirse üretilsin, okura çok farklı okuma olanakları sunar. Çalakalem yazılmamış polisiye metinlerinde de “Kim katil?” “Kim maktul?” sorularının yanıtlarından daha fazlası vardır. Elbette bu soruların yanıtları ilk okuma için cazip gelebilir ama örneğin geçen ay Dedektif Dergi’de yayımlanan yazımda çözümlemeyi denediğim Şahsiyet dizisi[i] ya da geçen yıl Felski’nin ölçütleri üzerinden incelediğim Ahmet Ümit’in Kırlangıç Çığlığı adlı romanı[ii], beni başka soruların, aslında gerçeklerin peşine düşürdü. Hem bu iki metin hem bu yazıda çözümleyeceğim Beyza’nın Kadınları (Mustafa Altıoklar, 2006) filmi ortak bir konuyu işler. Çocuklara yönelik cinsel şiddeti ele alan bu üç metinden biri, suça doğrudan ya da sessiz kalarak dolaylı biçimde ortak olanları ifşa ederken bir diğeri suçlu profillerine odaklanır ve çocuklara cinsel şiddet uygulayan kişilerin sandığımız kadar uzağımızda olmadığını, sanılanın aksine, sıra dışı kimseler yerine çoğu mesleği, fiziksel özellikleri ve benzeri niteliklerine bağlı olarak yarattıkları imajlarla kendilerini gizleyen kişiler olduğunu ortaya koyar. Beyza’nın Kadınları ise cinsel şiddetin bir insanın yaşamında bıraktığı enkazla yüzleştirir izleyiciyi. Film, bir seri katil anlatısına koşut biçimde evlat edinilmeden önce kaldığı yetiştirme yurdunda öğretmeninin cinsel şiddetine uğrayan Beyza’nın öyküsünü işler.

Sosyolog Esin Küntay, “Bedene Şiddet – Özbenlik Değerlendirmeleri Toplumbilimsel Bir Analiz” başlıklı makalesinde ensest, çocukların fuhuş sektöründe seks işçisi olarak istismar edilmeleri, pornografik malzeme üretimi için kullanılmaları gibi birden çok suçun çocuklara yönelik cinsel şiddet kapsamına girdiğini belirtir ve ensest konusunu açıklarken “Ensest tabunsun ihlalini bir kat daha tehlikeli kılan durum, sömürülen küçüğün çocukluk döneminde olması, başına gelenleri tam olarak kavrayacak bilinç düzeyinde olmamasıdır” der.[iii] Benzer bir durum, çocuklara yönelik cinsel şiddet suçlarının diğerleri için de geçerlidir. Beyza, uğradığı şiddeti tam olarak kavrayacak yaşta değildir, sonrasında ise öğretmeninin kendisine değil, Ayla’ya cinsel şiddet uyguladığına kendini inandırmaya başlar ve çoklu kişilik bozukluğu bu travmanın etkisiyle ortaya çıkar. Beyza’nın yarattığı kadınlardan Ayla, çocukluğunda öğretmeninin cinsel şiddetin maruz kalan haliyken Dilara, ona cinsel şiddet uygulayan suçluyu görmezden gelen ama hem kendisini hem de aslında bütün kadınları cinselliği üzerinden yaftalamaya ve yargılamaya hazır olan ataerkil topluma karşı geliştirdiği bir kişiliktir adeta. Rabia ise kendine toplumun gözünden bakarak öfke duyan, kendini “günahkar” olarak gören kişiliğidir.

Küntay, cinsel istismara uğrayan çocuklarda çok yanlı kişilik bozukluğunun ortaya çıkacağına dikkat çekerken kendi bedenine zarar verme, bedeninin bir parçasını kesme gibi davranışların bu bireylerde görülebileceğine vurgu yapar. “Bedeni üzerinde tüm haklarını yitirmesi, özgürlüğünün kısıtlanması, kişiliğinin parçalanmasına yol açar; onu bedeninden öç almaya yöneltir. Bireyin kendini istismar eden davranışlarının çocuklukta istismar edilmiş olmasıyla bağlantısı vardır” diyen araştırmacı, bireyin bedeninde en çok zarar verdiği bölgelerin, kolları, bilekleri, bacakları, göğsü, başı ve cinsel organı olduğunu dile getirir ve bu davranışın temelinde kendine cinsel şiddet uygulayan suçlunun hiçbir bedel ödememesi ve hesap vermemesi, bununla ilişkili olarak çocuğun kendisini suçlu olduğunu hissetmesi ve asıl suçlu cezalandırılmayınca kendini cezalandırarak bu travmayı çözmeye çalışması gibi nedenlerin olduğunu belirtir.[iv]

Beyza’nın yarattığı kişilerden en büyük çatışma Dilara ile Rabia arasında çıkar; çünkü toplumun gözünden kendini yargılama yaklaşımı öne çıktığında Rabia, Dilara’yı cezalandırmak ister. Yarattığı kişiliği yok edemeyince öfkesi, bedenine yönelir. Filmde Beyza’nın babasının evinde lavabodaki ayna karşısında bir sahnesi vardır. Bu sahnede Rabia ile Dilara arasındaki karakter geçişleri çok hızlı gerçekleşir ve Rabia, Dilara’yı cehenneme gitmesi gereken bir günahkar olarak yaftalar. Rabia’nın söylemi, kadın bedeni ve cinselliğini denetim altında tutan ve normlarına uymadığında kadınları cezalandırmaya hazır olan ataerkil söylemdir. Söz ve eylem etkileşim halindedir. Örneğin, Rabia, bu sahnede Dilara hakkında konuşurken “kirli” sözcüğünü kullanır ve filmde bir seks işçisi olan Serap’la Dilara’yı birbirine benzeterek ikisini de “kirli” kabul eder. Bu sahnenin hemen öncesinde Serap’ın eli, Rabia’nın eline değer ve Rabia, kirlendiğini düşündüğü ellerini yıkmaya gider. Bu kirlilik algısını gerek Kristeva, Korkunun Güçleri adlı kitabında gerek Douglas, Saflık ve Tehlike adlı kitabında çözümlemişlerdir; ancak bu yazının sınırları çerçevesinde söz konusu kavramı açımlarsak kadını cinselliği üzerinden “kirli” sözcüğüyle tanımlayan ataerkil söylem, günlük yaşamımızda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Rabia da bu söylemi benimsemiş bir biçimde Dilara’ya saldırır. Dilara, ona hiç duymak istemediklerini söyler ve meydan okurcasına karşılık verir. Sonunda Rabia karşısındaki aynayı kırar ve eline geçen ayna parçasıyla kendini yaralamaya kalkışır. Rabia’ya engel olan ise yine Dilara’dır.

Bilge Karasu’nun Gece adlı yapıtı üzerine kaleme aldığı yazıda Halil Emrah Macit, kırılan ayna metaforuyla ilgili şu değerlendirmeyi yapar: “Aynanın kırılması, dağılarak tuzla buz olması bir kaza olarak çok önem taşımaz. Ama kendi suretine yabancılaşan bir insanın dağılan benliğinin ve belirsizleşen kimliğinin yok olması bir tür tinsel ölümdür. Tinsel ölüm, bir eşikten atlamayla başlar, bir “çıldırma anı” ile”.[v] Filmde ise Beyza, bir yandan geçmişinin izini sürüp bilinçaltına attıklarıyla yüzleşirken bir yandan da başka çocukların benzer deneyimler yaşamaması için onların koruyuculuğunu üstlenir. Örneğin Rabia olarak Elif’e yardım eder. Pedofili olan Koray’a ise Dilara olarak ulaşır. Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt filminde çocuk yaşta evlendirilen ve evlilik içi cinsel şiddete uğrayan Elmas, nasıl ki kız kardeşinin kendisiyle aynı deneyimleri paylaşmasını istemiyorsa henüz kendi yaralarını iyileştirememiş olan Beyza da başka çocukları Koray ve benzerlerinden korumaya çalışır. Hem filmi izlememiş olanlar için spoiler vermemek adına hem de yazının konusunun dışında olduğu için kimin katil ve kimin maktul olduğu konusuna değinmeyeceğim ama filmdeki bir karakter, bir sahnede Beyza’ya şu soruyu sorar: “Herkes senin tecavüzüne göz yumdu. Sen de böyle mi yapacaksın?”. Beyza, tecavüzü görmezden gelmemenin yollarını arar ve seçtiği yol, kendini tedavi etmenin de yoludur belki de.

Rabia, Beyza’nın kendine yaşadığı toplumun bakış açısıyla yaklaştığı, Dilara ise asıl suçlu yerine onu yargılayan, bir biçimde cezalandıran zihniyete başkaldırdığı kişiliğidir. Ayla’da ise çocukluktan gelen korkularıyla tanışırız. Ayla’ya dönüştüğü sahnelerde Serap’ın kızı Elif’le yaşıttır Beyza. Gece parkta Elif’e “Burası çok karanlık, çok korkuyorum” dediği bir sahne vardır Ayla’nın. Ona sığınmak ister gibidir. “Bulacaklar şimdi bizi, kaçalım” der; çünkü o an Ayla olarak yetiştirme yurdundaki öğretmeninin ona uyguladığı cinsel şiddeti hatırlamaya başlar. Kaçış yolu ise yeniden Beyza olmak ve Ayla’nın yaşadıklarını unutmaktır. Rabia ve Dilara’nın farklı farklı da olsa bir biçimde sesleri çıkar ama Ayla’nın sesini duymak zordur; çünkü konuşursa, gerçekleri ifşa ederse onu cezalandıracak bir suç – erk ilişkisi karşısına çıkacaktır. Geçmişi bölük pörçük hatırladığı anlarda ona cinsel şiddet uygulayan öğretmeninin sözleri gelir kulağına. Tehditler, gözdağı vermeler birbirini izler. Cinsel, fiziksel, psikolojik ya da sözlü şiddet türlerinin hepsinin bir biçimde ilişkili olduğu açıktır. Ayla’nın uğradığı cinsel şiddete sözlü ve psikolojik şiddet de dahildir. Öfkesini asıl suçluya yönlendiremediğinde olduğu gibi kırgınlığı, hayal kırıklığı da kendine yöneliktir Beyza’nın. Tüm kişiliklerin yüzleştiği sahnede yine sessiz kalan Ayla, bu yüzden, sadece “Beni unuttun sen” diye sitem eder Beyza’ya. Kendine ihanet ettiğini hisseder. Yaşadığı travma, kendine öfke duyan, yabancılaşan, bölünmüş bir insan yaratmıştır. Beyza’nın Kadınları’nı yıllar sonra yeniden izlediğimde vizyona girdiği günlerde arkadaşımla filmin soundtrack’i üzerine bir konuşmamız aklıma geldi. Daha ortalama, klasik aksiyon filmlerinde kullanılan bir müzik beklentisi vardı. Oysa bence müzikler, Beyza’nın hikâyesini oldukça iyi destekliyordu. Sezen Aksu’nun Fahir Atakoğlu’nun bestesi üzerine yazdığı “Kimseyi acıtmak istemezdim aslında / Ne olur inanma / Onlar için daha fazla acı çektim / Bölündüm defalarca / Onların bebeklerini de kırdılar / Gözlerini oydular / Durdurmak istedim anne / Beni çok yanlış anladılar” dizeleri, Beyza’yı çok iyi anlıyor ve anlatıyordu; çünkü bu film, basit bir katil – maktul hikâyesi değildi.

 

[i] Baran Barış, “Suç Ortaklığının Kefaretini Ödemek ya da Başka Bir Yol Çizmek”, Nisan’2019, https://dedektifdergi.com/makale-suc-ortakliginin-kefaretini-odemek-ya-da-baska-bir-yol-cizmek/

[ii] Baran Barış, “Felski Eşliğinde Ahmet Ümit’in Kırlangıç Çığlığı‘nı Okumak”, Eylül’2018, http://www.edebiyathaber.net/felski-esliginde-ahmet-umitin-kirlangic-cigligini-okumak-baran-baris/

[iii] Prof. Dr. Esin Küntay, “Bedene Şiddet – Özbenlik Değerlendirmeleri Toplumbilimsel Bir Analiz”, Dişilik, Güzellik ve Şiddet Sarmalında Kadın ve Bedeni, Yay. Haz. Yasemin İnceoğlu, Altan Kar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010, s. 21.

[iv] a.g.e., s. 24 – 31.

[v] Halil Emrah Macit, “Yazmakla Çıldırmaktan Kurtulunur mu?”, Ocak’2014, https://www.metiskitap.com/catalog/text/86762

Gençosman Denizci ile Röportaj

1964 yılında Rize’de doğan yazarın asıl mesleği Mali Müşavirlik ve Bağımsız Denetçilik olup maliyet muhasebesi uzmanıdır. İstanbul’da yaşayan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır. Tarihi, polisiye ve macera kitapları okumaktan, polisiye film seyretmekten hoşlanan Gençosman Denizci’nin tutkuları arasında masa tenisi oynamak da yer almaktadır. Uzun yıllardan beri şiir yazan Denizci’nin, polisiye roman türünde yayımlanmış eserleri; Buz Yürekler (2014), Kanlı İcat (2015), Formülün Peşinde (2017), Sır Ölüm (2018) şeklindedir.

 

Öncelikle Dedektif Dergi okurlarına zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Gençosman Bey, biyografinizi okurken mali müşavirlik yaptığınızı öğrendim. Benim ailemde de mali müşavirlik ve denetçilik yapanlar bulunuyor ve özel hayatlarında da son derece planlı, programlı, her konuda kılı kırk yaran bir titizlikleri mevcut. Kitaplarınızı okuduğumda, asıl mesleğinizin yazma tekniğiniz ve olay örgüsü içinde etkisi olduğunu düşünmedim değil açıkçası. Sizce de yazarların kurguladıkları karakterlerde, kendi mesleklerinin bir etkisi olabilir mi böyle?

Rica ederim. Bu röportaj imkânını bana sağladığı için Dedektif Dergi’ye ve dergiyi yayına hazırlayan çok değerli ekibine başarılar dilerim.

Evet, Mali Müşavirler, genel anlamda ‘Muhasebeciler’ olarak bizler, mesleğimizi icra ederken, sizin de ifade ettiğiniz gibi kılı kırk yarmak zorundayız. Zira zor ve yorucu bir mesleğimiz var ve azami derecede dikkatli olmalıyız… Sorunuza gelince; yazarlar, eserlerindeki karakterleri kurgularlarken mesleklerinin etkisi çok azdır diye düşünüyorum. Belki karakterlerden ziyade konu ve temanın kurgusunu oluştururlarken etkileniyor olabilirler. Polisiye, gerilim türünde doktorluk mesleğini örnek gösterebiliriz. Ancak yine de şöyle bir anekdot düşmekte fayda var. Özellikle ülkemizde, son derece güzel eserler meydan getiren, bugün hayatta olan ve olmayan değerli yazar ve şairlerimizin asıl mesleklerine baktığımızda, birçoğununki edebiyat alanının dışındandır. Örneğin edebiyat dünyamızın efsane isimlerinden Yaşar Kemal, Oğuz Atay, Cemal Süreya, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy gibi. Hepsinin de farklı meslekleri vardı ve edebiyatla alakasız okullarda okuyup yetişmişlerdi; kimi bankacı, kimi maliye müfettişi, kimi inşaat mühendisiydi.

 

Polisiye roman yazarlarına ilk sorulan sorudur, neden polisiye? Ben bu klişe dışında sormak isterim size, neden Anadolu Polisiyesi peki? Romanlarınız için polisiyenin farklı bir türü diyebilir miyiz?

Hayır, polisiyenin farklı bir türü değil, tam da olması gerektiği gibi polisiye yazdığıma inanıyorum. ‘Bir Anadolu Polisiyesi’ fikri, ilk kitabımı yazıp yayımlanma sürecine gelindiğinde doğmuştu. Kitabı okuyan editörüm ve yayınevindeki birkaç arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, “Bu tam bir Anadolu polisiyesi tarzında olmuş.” diye bir görüş ortaya atılınca hepimizin hoşuna gitti ve kitabın üst başlığını böyle hazırlayalım dedik.

 

İlk kitabınız, Buz Yürekler’i okuduğumda farklı bir başkomiser tiplemesi ile karşılaştım. Şöyle ki; alışılagelen polisiye romanlardaki başkomiserler hep bekârdır, çevresini fazla umursamaz, çoğu içine kapanık melankoliktir, düzenli bir ev ve aile yaşantıları olduğu pek söylenemez, bol küfürlü konuşur, sigara ve içki olmazsa olmazıdır (Şimdiye kadar içmeyenine pek rastlamadım). Bu klasik tiplemelere bakınca, romanlarınızdaki Başkomiser Fatih oldukça sade ve tam da bu toprakların polisi olduğunu düşündürtüyor okuruna. Düzenli bir yaşantısı olan, her konuda disiplinli, işini ve aile hayatını titizlikle koruyan, çay olmazsa olmazı, prensipli bir başkomiser var romanlarınızda. Karşılaştırma yapmam gerekirse, yerli polisiyelerimizdeki klişe tiplemeler biraz zorlama gibi kalıyor. Bu yüzden sizin karakteriniz Başkomiser Fatih için tam da bizden bir polis diyebilir miyiz sizce de?

Hem de çok rahatlıkla diyebiliriz. Aslında bu sorunuz, bir önceki sorunuzun cevabını da bünyesinde barındırıyor diyebilirim… Bendeniz her yıl, Türkiye’deki kitap fuarlarının tamamına yakınına katılır, okurlarla sohbet eder, kitaplarımı imzalarım. İstisnasız tüm okurlarımdan aldığım olumlu tepkilerin odağında, sizin sorduğunuz sorunun cevabı yatmaktadır: bizden bir karakter… Okurlarım arasında halen görevde olan, emekliye ayrılan asker ve emniyet gücü mensuplarının; polis, komiser, başkomiser; cinayet dosyalarını soruşturanlar, olay yeri uzmanları sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Tamamına yakını evli, çoluk çocuk sahibi, mutlu aile hayatları olan bu kişilerin, okudukları polisiye romanlardaki, düzensiz hayat süren polis/dedektif tiplemesiyle tezat oluşturuyor olması, polisiye okurlarının gözünden kaçmıyor. Bu durum, okudukları polisiye kitapları sosyal medya hesaplarında paylaşan okurlarımızın yorumlarında da rahatlıkla anlaşılıyor.

Başkomiser Fatih, suçluların korkulu rüyası, gözü pek bir polis şefi. Bunun yanı sıra hanımını çok seven, arada sırada ona çiçek almayı ihmal etmeyen iyi bir eş, çocuklarına karşı müşfik bir baba; araç kullanırken kemer takan, emniyet şeridini keyfe keder işgal etmeyen; alkol ve sigara karşıtı, kısacası özlenen bir karakter. Özellikle genç okurlarımız çok seviyor, örnek bir kişilik görüyorlar, Başkomiser Fatih’i.

 

Başkomiser Fatih’i yazarken esinlendiğiniz biri oldu mu peki? Çünkü roman karakterlerinin oluş aşaması en çok merak edilen konulardan biridir.

Hayır, esinlendiğim herhangi biri -yaşayan veya kurgu anlamında- kimse olmadı. Başkomiser Fatih’i az önceki cevaptan da anlaşılacağı üzere, özlenen bir karakter olarak oluşturdum ve iyi ki de oluşturmuşum.

 

Ülkemizde polisiye roman yazmak için yeterli konu ve malzeme olmasına rağmen bunu pek hikâyeleştiremiyoruz sanki. Aslında hemen her gün televizyon programlarında akla hayale gelmedik cinayetler işleniyor. Keza gazetelerde de bolca cinayet haberi çıkıyor. Yani malzememiz var ama lezzetli bir şeyler çıkaramıyoruz. Mesela akılda kalan, dünyaca ünlü bir romanımız ya da polisiye bir kahramanımız yok. Bu durumda bizde bir kurgu ya da hayal gücü eksikliği var diyebilir miyiz?

Tabii, hatta bazı polisiye yazarlarımızın, “Türkiye’de polisiye yazmak için yeterli malzeme yok.” söylemine hiç katılmıyorum. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine göz attığımızda çok değişik cinayetlerin işlendiğini öğreniyoruz, maalesef. Hikâyeleştirme kurgu olsa bile gerçeğe yakın, hayatın içinden, anlaşılabilir olmalı. Ancak bu demek değildir ki herkesin her konuda yazdığı ve kurgusu birbirine benzer eserler kaleme alacağız. Özgün, daha önce yazılmayan ilginç konular bulmalı ve çok araştırma yapmalıyız. Yazmaya başlamadan önce yazacağımız kitabın temasını mutlaka belirlemeliyiz. Hikâyemizi oldukça güçlü, ama anlaşılır cümle yapısıyla, sade bir şekilde kaleme dökmeliyiz. Bir başka husus da kitaplarımızı lise çağından itibaren her yaştan insanın okuyup anlayabileceği, kendinden bir şeyler bulabileceği yalınlıkta, ama heyecan ve merakın, koşuşturmanın, bazen de aksiyonun eksik olmadığı akıcılıkta yazmalıyız. Suç ve gizem, polisiyenin olmazsa olmazıdır ve eser boyunca buna çok dikkat etmeliyiz.

Sadece bir örnek vermek gerekirse, İskandinav ülkelerinde bir yılda işlenen cinayet vakaları, ülkemizde belki de bir ayda işleniyor olmasına rağmen, o ülkelerdeki polisiye kitaplar son on beş yılda inanılmaz satış rakamlarına ulaşmış durumda. Halbuki Türkiye’de de çok değerli polisiye yazarlarımız var. Demek ki kitapların reklamı ve tanıtımı konusunda daha çok çalışmalıyız.

 

Buz Yürekler adlı romanınızda tarihi eser kaçakçılığı, töre cinayeti konularını işlemiştiniz. Kitabın, olayların geçtiği Erzincan’daki Altıntepe arkeoloji kazı bölgesinin tanıtımına katkısı da oldu. Doğrusu ben de ilk sizin kitabınızla öğrenmiştim Altıntepe’yi. İkinci romanınız Kanlı İcat’ta da genç bir Türk mucidin süper icadı ve Türkiye’nin temiz, yenilenebilir enerji kullanmasını engelleyen güçler, tüm bunların yanında işlenen cinayetler ve hepsiyle harmanlanan bir kan davası durumu var. Üçüncü kitabınız Formülün Peşinde ve bu kitapta amansız bir hastalığa çare bulan bir Türk profesörün geliştirdiği ilacın akabinde yaşananlar, İstanbul Londra trafiğinde işlenen cinayetler ve tarihi sanat eserleri hakkında verdiğiniz bilgiler mevcut.  Tüm bunların hepsi oldukça heyecan verici ve okuru sıkmadan anlatılan konular. Okurken bana casusluk filmlerini hatırlatmıştı. Son kitabınız Sır Ölüm de öyle. Bir Türk mühendisin geliştirdiği tank projesi çevresinde yaşanan cinayetler örgüsü, yakın geçmişte yaşanan ve hâlâ daha hafızalarımızda yer alan, ASELSAN ölümlerine vurgu yapılması; tüm bunların ortasında cinayetleri çözmeye çalışan, cesur Başkomiserimiz Fatih… Oldukça ses getiren konular seçmişsiniz, yani siz de bazı yazarlar gibi kolayına kaçarak adı cinayet olsun da konu ne olursa olsun dememişsiniz. Bir bilgi birikimi ve araştırma durumu yaşandığı görülüyor. Peki, romanlarınızdaki konuları seçerken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz? Kurgu ve hazırlık sürecinizden bahsedebilir misiniz bize?

Yukarıda da belirttiğim gibi, daha önce yazılmamış veya çok az yazılmış konular hakkında yazıyorum. Yazmaya başlamadan önce sıkı bir araştırma yapıyorum. Mesela romanlarımda bahsi geçen yer ve mekânların tamamına yakınını yerinde gezip görmüş, incelemişimdir. Yanı sıra internetten, daha önce yazılmış kitaplardan söz konusu yerler hakkında bilgi ediniyorum. İmkân buldukça kriminoloji alanındaki gelişmeleri takip etmeye çalışıyor, olay yeri inceleme ve suç mahalli hakkında, konunun uzmanları tarafından yazılan yazıları, kitapları okumaya gayret ediyorum.

 

Olay örgüsünü oluştururken, alanında profesyonel kişilerden destek aldığınız oldu mu?  Çünkü ciddi anlamda bilgi ve araştırma gerektiren konuları var kitaplarınızın.  Örneğin son romanınız Sır Ölüm’de bir mühendislik projesinden bahsediliyor. Ve pek kimsenin bilmediği bir ASELSAN durumuna da atıf söz konusu.

Olay örgüsü konusunda değil de az önce bahsettiğim kriminoloji, olay yeri ve suç mahalli konularında teknik/teknolojik anlamda araştırma ve incelemelerim oluyor. Sır Ölüm’de bahsi geçen ve kamuoyunda ASELSAN ölümleri diye bilinen hassas konu ise bambaşka bir durum diyebilirim… 2006’da başlayan şüpheli ölümler -sözde intiharlar- silsilesi, 2015 yılına kadar devam etmiş ve toplamda yedi genç mühendisin hayatını kaybetmesiyle son bulmuştu! O gençlerin hepsi de zeki, çalışkan ve çok önemli alanlarda, bilhassa askeri tank, gemi ve uçakların elektrik, elektronik yazılımlarında deha isimlerdi. Bu konu benim içimde kapanmaz bir yaradır. Eminim sizin ve tüm milletimiz için de öyledir. Daha ilk mühendisin ölümden itibaren araştırma yapmaya, bilgi edinmeye, konuyla ilgili yazılı ve görsel basını dikkatle takip etmeye başlamıştım. İşte SIR ÖLÜM adlı kitabımda bu konuyu yazmak ve gerçek katillerin yakalanabilmesi için yetkili kişi ve kurumların harekete geçmesini arzuladım.

 

Her yazarın çok sevdiği başka polisiye yazarlar illa ki vardır. Gençosman Denizci en fazla kimleri beğenerek okuyor acaba? Polisiye roman dışında hangi tür kitap okur?

Romanlarını en sevdiğim yazar, Glenn Meade. Polisiye dışında en çok tarihi romanları okumayı severim.

 

Yine başkomiser Fatih karakterine dönmek istiyorum. En başta da söylediğim gibi; Fatih karakteri, diğer yerli polisiye romanlarda gördüğümüz başkomiser tiplemelerinin bir hayli dışında kalıyor. Ve artık yazarların, klişeleşmiş polis karakteri çizgisinden sıyrılması gerektiği, romana hayat veren kahramanların hep aynı tipte olmasının da kitabın merak dozunu düşürdüğü şeklinde birçok yorumda bulunuyor okurlar. Bence haksız da sayılmazlar. Bu bağlamda, Başkomiser Fatih’in önyargılara karşı bir tepki şeklinde oluşturulduğu düşünülebilir mi?

Evet, biraz öyle oldu diyebilirim. Okurların, deminden beri bahsettiğimiz o alışılagelmiş, klişeleşmiş dedektif tiplemelerinden farklı bir karaktere, baş kahramana ihtiyaçları vardı ve böylece Başkomiser Fatih doğdu. Gerçekçi olmak lazım, romanlardaki o dedektiflerin, normal hayatta polis teşkilatlarında görev almaları çok zordur.

Gençosman Denizci’nin polisiye kitapları

Yazarlar Okulda Projesi kapsamında öğrencilerle birçok söyleşiniz olduğunu duymuştum. Peki, sizce özellikle genç okurların Türk polisiyesine bakışı nasıl? Yabancı polisiye kitaplara olan ilginin daha fazla olduğu gerçeğini göz ardı edemediğimden sormak istedim. Ve genç okurlara neler tavsiye ettiğinizi merak ediyorum.

Doğrudur, gençlere yönelik -özellikle liseli gençler- okul programlarına katılıyorum, genelde kitaplar, özelde polisiye kitaplar hakkında söyleşi yapıyor ve konferanslar veriyorum. Üzülerek söylemeliyim ki gençlerimiz arasında da yabancı yazar hayranlığı oldukça yüksek düzeyde. Polisiye de okuyorlar, ama fantastik ve aşk romanlarını daha çok okuyorlar diyebilirim.

Onlara tavsiyem: iyi yazarların iyi kitaplarını okusunlar. Yaşadıkları şehirlerdeki kitap fuarlarına mutlaka gitmelerini, kitapların kokusunu teneffüs etmelerini, kitaplara dokunmalarını, yazarlarla sohbet etmelerini; sadece polisiyede değil, diğer türlerde de yerli yazarların kitaplarını daha çok okumalarını isterim. Çünkü kitap, dünyaya açılan en anlamlı penceredir.

 

Aslında yabancı polisiye yazarlarından daha başarılı yazarlarımız var. Ama ne yazık ki dünyada tanınmıyoruz. Bunun birçok sebebi olabilir; yayınevlerinin tutumu, tanıtım eksikliği gibi sayabiliriz mesela. Gençosman Denizci’ye göre de bu eksikliğin en önemli sebebi ne olabilir? Ve giderebilmek için ne yapabiliriz? Örneğin neden sizin kitaplarınız yurt dışında da çok okunmasın ki? Fazla ütopik ve bizim kültürümüze, kendi topraklarımıza bir hayli uzak yabancı yazarlara hak ettiklerinden çok değer verdiğimizi düşünecek olursak elbette.

Cevabı içinde saklı bu soruyu sormakta o kadar haklısınız ki. Hangi birini söylesem… Ülkemizde çoğu yayınevi, yazarlara yeteri kadar destek vermiyor maalesef. Reklam, tanıtım, maddi anlamda vb. böyle. Bence Türkiye’de yayınevleri, yazarların yazma şevklerini kırma konusunda birbirleriyle yarışıyorlar! Eskiden beri derler, ‘Bu memlekette sadece yazarlık yaparak geçinemezsin.’ çok doğru bir cümle bu. Bazı popüler yazarlar müstesna tabii! Bence bu konuda da en büyük görev yine, sevgili okurlarımıza düşüyor. Günümüzde sosyal medya çok yaygın bir şekilde kullanılıyor; okurlar, beğendikleri kitabı bu mecralarda yorumlayarak, başkalarına tavsiye ederek o kitabın ve yazarının tanınırlığını arttırabilirler.

 

Tüm romanlarınızı bilgi süzgecinden geçirip engin bir hayal gücü ile harmanlayarak okurlarınıza sunuyorsunuz. E haliyle bu durum da hayli titiz, ayrıntıya düşkün ve seçici bir yazar olduğunuzu gösteriyor bize. Peki, Gençosman Denizci’nin son dönemlerde beğenerek okuduğu yerli polisiye yazarları var mıdır? Varsa isim vermenizi rica etsek? Son dönem polisiye yazarlarından bildiğim, tanışıp sohbet ettiklerim ve bazılarının kitaplarını okuduklarım arasında Cenk Çalışır, Yunus Emre Eroğlu, Cem Şahin, Nurhan Işkın, Günay Gafur, Ali Bayram, Gonca Çiftioğulları, Doruk Ateş, M. Akif Toktaş, Gencoy Sümer gibi değerli yazarlarımız var ki bence birçok yabancı yazardan daha iyi yazıyorlar.

 

Uzun yıllardır şiir yazdığınızı söylediniz. Hatta birkaç şiirinizi de okumuştum. Şiirleriniz çeşitli web sitelerinde de yayınlanıyor. Peki, bunları kitap haline getirmeyi düşünüyor musunuz, ileriye dönük böyle bir projeniz var mıdır?

Yazdığım şiirleri kitap haline getirmeyi çok istemiştim, hâlâ da istiyorum. Ancak gözlemlediğim bir husus var ki o da, insanlar şiir kitaplarına yeterince ilgi göstermiyorlar, onları satın almıyorlar. Haliyle bu durum, yayınevlerini, şiir kitabı basma konusunda iki kere düşünmeye sevk ediyor. Çünkü yayınevi sahipleri, satabilecekleri ve para kazanabilecekleri kitapları piyasaya sürerler. Bir başka gözlemim de şu; bugün hayatta olmayan şairlerin kitapları, hayatta olanlarınkinden daha çok revaçta, daha çok alıcı buluyor!

 

Yazmak ciddi bir iştir, polisiye roman yazmak ise hayli riskli bir eylemdir bana göre. Okurun heyecanı diri tutulmalı, kurgular birbirini takip etmeli, olaylar arasında bir tutarsızlık yaşanmamalı, kriminal durumlarda yanlış bilgi verilmemeli, tarihi zaman ve mekânlar iyi araştırılmalı, karakterler dikkat çekmeli ve tüm bunların iyi bir edebiyatla birleştirilmesi sağlanmalı. Düşündüğümüzde ise gerçekten zor bir iş polisiye roman yazmak. Ve iyi bir tekniği olmadan da iyi bir roman çıkabileceğini pek sanmıyorum. Peki, polisiye roman yazmak isteyen, bu konuda yeteneği olduğunu düşünenler için bir Gençosman Denizci tavsiyesi alabilir miyiz?

Aslında sadece polisiye değil, hangi türede olursa olsun, bir yazar adayı, kendini yazmaya hazır hissettiği zaman(!) yazamaya başlamalıdır. Kitap okumadan kitap yazmaya kalkışmak, kanatları olmayan bir uçağa binmek gibidir. Onun için bol bol kitap okumalı, okuma eylemini sağlığımız ve ömrümüz el verdiğince bırakmayacağız… Bunun yanı sıra, yazacağımız türde ve konularda iyi ve doyurucu araştırma, ön hazırlık yapılmalıyız. Kitaplarımızda bahsedeceğimiz yer ve mekânları, imkânlarımız dahilinde gezip görmeliyiz, yerinde incelemeliyiz. Özellikle genç yazar adaylarımızın, yazacakları tür ile ilgili usta yazarların kitaplarını okumaları, onlar için ufuk açıcı olacaktır diye düşünüyorum. Polisiyede özellikle kriminal alandaki teknik gelişmeler yakından takip edilmeli. Çünkü DNA, kan tahlili, yüz tanıma teknikleri, adli tıp konusunda her yıl yeni yeni gelişmeler oluyor… Özgün konular seçmeliyiz. Ayrıca yazım tekniği konusunda da kendimizi geliştirmeliyiz; kitabın giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini iyi düzenlemeliyiz ki bu durum polisiyede çok daha önemlidir. Heyecanı, merakı ilk sayfalardan itibaren yüksek tutmalıyız. Bölümler arası geçişlerde kopukluk olmamalı; geri dönüşlerde, iç konuşmalarda tutarsızlık olmamalı; zamana -özellikle gün, saat ve dakika- çok dikkat edilmeli. Aşırı ayrıntıya girmekten kaçınmalıyız, ama kitabın başlarında ve gelişme bölümündeki bazı ayrıntılar, kitabın sonuna doğru özellikle dedektifimizin, şüpheli karşısında elini güçlendirmek için gereklidir… Suç ve gizem olgusu iyi işlenmeli; suç başlarda belirlenmeli, gizem ise kitabın son sayfalarına kadar devam etmeli. Bir polisiye kitapta sadece bir katil olmalı. Katil, kesinlikle baş kahramanımızın titiz çalışması ve maddi delilleriyle bulunup ortaya çıkartılmalı. Bu konuda okura yeterince ipucu verilmeli. Katili bulmak için rüyalardan, sanrılardan uzak durulmalı. Katil, baştan sona kadar kitapta isimleri geçen karakterlerden biri olmalı; okur, son sayfalara doğru, hatta kitabın üçte ikisi geride kaldıktan sonra sürpriz bir katil adayıyla karşılaşmamalı! Kitapta tüm şüpheler bir kişinin üzerinde yoğunlaştığı/yoğunlaştırıldığı halde katil, şüphelinin ikiz kardeşi çıkmamalı!.. Yazar, kitabı yazıp bitirdikten sonra bilgisayarında on beş gün veya bir ay kadar kayıtlı tutsun, hatta hiç dönüp bakmasın bile! Bu süre geçtikten sonra bir okur gözüyle birkaç kere okursa yazım ve kurgusal hataları daha kolay bulup düzeltebilir; tüm yükü editöre bırakmamalı.

 

Röportajımızı bitirmeden önce, buraya bir son söz bırakmak isteseniz bu ne olurdu? Her konuda olabilir, tamamen size kalmış.

Kadına, çocuğa ve hayvana şiddete, tecavüze hayır. Bu suçları işleyenler en ağır cezalara çarptırılsın, gün yüzü bile görmesinler.

 

Bize ayırdığınız değerli zamanınız için, Dedektifdergi okurları ve kendi adıma teşekkürlerimi sunuyorum.

Ve bu güzel söyleşimizi, izniniz olursa bir şiirinizle de taçlandırmak isterim.

 

 Dostluk Sabır İşidir

 

‘Kötülüğe iyilik er kişinin işidir’
Mükâfatın sahibi sabrı giyen kişidir
Suyun kuvveti değil mermeri delip geçen
Damlaların sürekli, ‘Ya Allah’ deyişidir

 

Yılmadık deryalardan en derinine indik
İnciyi bulduk amma örste şekillendirdik
Yapmacık dahi olsa tebessüm bakışları
Düşmanlardan ziyade dostlardan esirgedik

 

Dostu kırmak mı, eyvah; yüreklerde kor imiş
Taş tutan eller heyhat gülü arıyor imiş
Geçti mevsim hayıflan; şu âlem-i cihanda
Her şey olmak kolay da insan olmak zor imiş

 

(Gençosman Denizci/İstanbul, Kasım 2007)

Hikaye: Koro Çalışması

“Adım Mahfi ve ben bir alkoliğim” diye giriyorum konuya. Takma bir isim ve trajik bir hayat hikâyesi uydurarak katıldığım ilk Adsız Alkolikler toplantısındaki on altı kişilik gruba kendimi tanıtırken öyle dokunaklı bir bağımlılık hikâyesi sunuyorum ki konuşmamı bitirdiğimde beni çılgınca alkışlıyorlar. “Helâl!” diye bağırıyor elli beş yaşlarındaki şişman alkolik. Adam yarı-deli eski bir kasap ve —anladığım kadarıyla— gruptaki kadınlar fena halde korkuyorlar ondan.

Öğütler veriyor. “Tiryakilikten kurtulma kararını bu kadar erken yaşta almak önemli bir meziyettir” diyor iki taşın arasında. “Keşke biz de alkolik olduğumuzu vakitlice kabullenebilseydik.”

Çocuksu görüntüm karşıma ilk kez bir avantaj olarak çıkıyor. İşin aslı, kolejden mezun olup da komiser yardımcısı rütbesiyle göreve başlayan benim gibi genç bir mektepli Şube’deki kaşar polislere mizah malzemesi olur, muhallebi çocuğu muamelesi görüp horlanırız. Kader kısmet… Gerçi şimdi artık kimseye aldırış etmiyorum; kariyerimde sıçrama yaratacak gerçek bir vakayı çözmek üzere, otuzlu yaşlarının başlarında, uzun boylu, parlak siyah saçlı, büyük gözlü, hafif çıkık çeneli ve kemerli burunlu genç bir kadının peşindeyim. O yüzden buradayım.

Aylin Demir’in kaybolmasının az öncesinde onu bu meçhul kadınla birlikte Şişli’de bir caddede yürürken gören bir tanık ortaya çıkmış ve bizimkiler tarafından sorgulanan bu tanığın ifadesi temel alınarak bir robot resim çizilmişti. Kayıp avukattan tam sekiz gündür tık yok. Kaybolduğu günün ertesinde başlatılıp teknik takibe alınan cep telefonunda ve sosyal medya hesaplarında hiçbir hareket gözlenmedi. Kadın hakları savunucusu ünlü avukat kayıp mıydı, yoksa cinayete mi kurban gitmişti? Bunu dahi bilmiyorduk. Ortadan kaybolduğu 13 Ekim gecesinde, oturduğu apartman dairesinde bulduğumuz dizüstü bilgisayarının altından çıkan bir not —‘koro çalışması 13 çarşamba’ yazısı— konuyu daha derin araştırmaya sevk etmişti beni.  Bu not basit bir karalamadan ibaret değil, bundan eminim.

Onun bir orkestra ya da koroyla bağlantısı bulunmadığını, gençliğinden beri başa çıkamadığı bir alkolizm sorunu olduğunu keşfetmiştim. Bağımlılığın üstesinden gelebilmek için her çarşamba akşamı Nişantaşı’ndaki bir hastanenin kafeteryasında düzenlenen grup terapisine katılıyordu. ‘Koro çalışması’ dediği şey onun buradaki arkadaşlarından biriyle paylaştığı şifreli bir terimdi yalnızca.

Grupta sıra tekrar bana geldiğinde, gruba hitaben evli olduğumu ve aralarına katılabilmek için karıma mazeret uydurduğumu anlatıyorum. “Hobi olarak müzikle ilgiliyim” diye bir şeyler atıyorum kafadan. “Koro çalışması için buradayım.”

Gevezelikmiş gibi söylediğim bu cümleyle gruptakilerin vereceği —ya da belki vermeyeceği— tepkinin tespitini amaçlıyorum. ‘Koro çalışması’ vurgusu şüpheli hatunların yüzünde en küçük bir reaksiyona yol açmıyor, ama erkek katılımcılardan birinin tek kaşı havaya kalkıyor, yüz ifadesi, bakışları değişiyor.

Dinlenme molası verilince, alkol ve madde bağımlısıyken tövbe edip içmeyi bırakan grup üyesi Ulaş yanıma yanaşıyor. Havadan sudan lâfa giriyor. Bir iki şakalaşmadan sonra, “Nerelisin sen Mahfi?” diye soruyor. “Karadenizli gibisin, ama emin olamadım, dilin hiç çalmıyor.”

Bu gelişme güzel işte… Arkadaşlık kurmaya çalışıyor ve benim de oradakiler hakkında bilgiye ihtiyacım var. Her bireye ayrı tahsis edilen danışmandan başkasıyla özel ilişki kurmak yasaktır Tahminime göre, Aylin Demir bu yasağı ihlâl etmiş ve grubun içinden biriyle —robot resmi çizilen kadınla— gizli ve yakın bir ilişki kurmuştu. “Selanik göçmeniymiş bizimkiler” diyorum. “Karadenizli değilim, ya sen nerelisin?”

“Ben Karslıyım” diyor.

Ne iş yaptığımı ve kimin vasıtasıyla oraya gelmiş olduğumu soruyor. İşimle ilgili uydurma bir hikâye yazmıştım gruba. Sular İdaresi’nde memur olduğumu tekrarlıyorum. Diğer sorusunuysa geçiştiriyorum. “Bunu çıkışta konuşuruz istersen” diyorum kulağına. “Doktor Bey’in şüphesini çekmeyelim.”

Seansın ikinci bölümünü, bağımlılıktan kurtulup ödüle lâyık görülenlerin konuşmalarını dinleyerek geçiriyoruz. Milletle vedalaşmaya hazırlanırken bir kez daha yanıma yaklaşıyor. “Acil kapısının karşısındaki sokak içinde buluşalım” diye mırıldanıyor. “Ben önden çıkıyorum.”

Biraz daha oyalanıp acil servis kapısından çıktığımda, karşı sokağın köşesinde gölgesini görüyorum. Zayıf, ortadan biraz kısa boylu, esmer, kısa saçlı, yirmilerinin sonunda Ulaş. Yanına gidiyorum hemen. Bizi gören olur diye ara sokaktan aşağıya devam ediyoruz. Karşılıklı soru-cevaplar sürerken, Aylin Demir adını ilk kez orada zikrediyorum. “Nişantaşı Adsız Alkolikler grubunu bana o tavsiye etti” diyorum. “Eşim aracılığıyla tanıştım. Bir gün sonra da ortadan kayboldu zaten, biliyorsun işte.”

“Aylin bir avukat olarak burada da kadın sorunlarıyla çok ilgiliydi. Medyatik bir kişi olmasından ötürü herkes onu tanıyordu.”

Doğru yolda olduğuma dair güçlü bir his var içimde. “Grupta onunla avukatlık ilişkisi dışında arkadaşlık kuran birileri olsaydı, bunu anlar mıydın?” diye soruyorum.

“Bizim grupta sirkülasyon oldukça fazladır” diyor. “Aylin, onu tanıdığımdan bu yana en az beş kadınla yakın temas kurdu ve dostluğu ilerletti. Bizzat şahit oldum. Kendine müşteri, yani müvekkil bulmaya çalışıyordu.”

Onu büyük bir dikkatle dinlediğimi anlayınca, “Aylin’le niye bu kadar ilgilisin?” diye soruyor.

Tamamen meraktan olduğunu belirtiyorum hemen. “Olayı gazetede okudum, ansızın kaybolması ilgimi çekti” diyorum omuzlarımı silkip. Ben onu konuşturmaya çalışırken, o da sanki benim ağzımı arıyor.

“Aylin dışarıdan göründüğü gibi biri değildi.”

“Nasıl yani?”

“Kadınlara hayat kurtaran bir yardım meleği gibi yaklaşmasının nedeni eşcinsel olmasıydı. Evet, onlar için uğraşıp didiniyor, mahkemelerde cebelleşiyordu, ama hem para kazanıyor hem de bu vesileyle kendine yeni sevgililer buluyordu.”

Ulaş nereden biliyor bunları? Onu işkillendirmemek için başka bir şey söylemiyorum. Nişantaşı’ndan Osmanbey’e, sonra da Şişli’ye doğru yürüyoruz. Bana nerede oturduğumu sormadığı için Ulaş’ın inisiyatifine bırakıyorum gidişatı.

Ana caddenin arkasındaki izbe bir sokağa varınca, “Benim eve gel, çay içip iki lokma bir şeyler yiyelim istersen” diyor. “Konuşmamız yarım kalmasın.”

70’lerde yapılmış, yeşil betebe cepheli pis bir apartmandan içeri girip alt kata iniyoruz. Tek başına yaşadığı ve bir antikacıda tezgâhtarlık yaptığı dışında hakkında hiçbir şey bilmediğim Ulaş, salon ve mutfağın bulunduğu arka cephesi bahçeye açılan, evin tek yatak odasıysa yerin altında kalan izbe bir bodrum katında oturuyor. “Kirası ucuz diye burada kalıyorum” diyor. “Çok rutubet var, ama ne yapayım işte…”

Ulaş çay demlemek üzere mutfak kısmına geçtiğinde, önce bütün komşu binaların aydınlıklarının baktığı ve pencereden bozma bir kapıdan girilen küçük bahçeye, sonra da camekânlı büfenin üzerindeki fotoğraflara göz atıyorum.

En önde çok eskiden kalma bir aile fotoğrafı var. Anne-baba, abla ve beş yaşlarındaki Ulaş… A-a, anne kime benziyor? Yo, olamaz tabii, ama aradığım kadının tıpkısı hakikaten… Şu malûm kadının robot resmini andırıyor. Ablayla bizimki annelerine benziyorlar; aşağı doğru bakan ağlamaklı gözler, çıkık çene, kemerli burun…

“Ablan mı var senin?”

“Vardı, şimdi artık yok. Hiçbiri yaşamıyor. On beş yıl önce bir yangında hepsi öldüler, bir tek ben kurtuldum.”

“Başın sağ olsun.”

Sessize aldığım telefonum titreşiyor. Bizim kısımdan Gürbüz Komiser beni arıyor. Nöbetçi bu gece… Ev sahibinden izin isteyip —ona polis olduğumu çaktırmamak için— bahçeye çıkıyor ve telefonumu kapının önünde açıyorum.

Komiser, “Aylin Demir dosyasıyla ilgili yeni bir görgü tanığı var, Anırcan” diyor. Her zamanki gibi alaycı. “Birazdan burada olacak. Sen de gel, sorguya katıl istersen. Tecrübe kazanırsın.”

Tecrübeymiş… Kısa kesmek istediğim için ayrıntı sormuyorum. “Tamamdır âmirim” diyorum. “Şube’ye gelirim şimdi.”

Komiser’e cinayeti aydınlatmak üzere olduğumu söylemedim tabii. Ne gerek var? Bu işlerde zamanlama önemlidir. Beklemesini bilecek, dereyi görmeden paçaları sıvamayacaksın. Kanıtları toplayıp cesedi de bulduğumda beni küçük görenlerin hepsi tutacaklar boruyu. Anırcan diyerek alay ettikleri Onurcan’ın kim olduğunu görecekler, hadi bakalım! Polisliğin sadece rütbe, kıdem ve tecrübeden ibaret olduğunu sananlar kıskançlıktan kuduracaklar.

Telefonu kapattıktan sonra, bahçe kapısının önünde flüoresan lâmba ile aydınlatılmış beton verandada durup etrafa bakınıyorum biraz. Kenardaki toprak yeni fidan dikilmiş —veya dikilecek— gibi kabartılmış. Bahçenin ortasındaysa kümbete benzer bir toprak kümesi var. Bir bahçıvan mı çalışmış, yoksa bizim Ulaş mı?

Pencerenin önüne dizilmiş büyük saksılardan birinin içindeki bahçe alet-edevatı dikkatimi çekiyor. Toprağı kazmaya yarayan sivri uçlu bir kamanın üzerinde pas lekelerine karışmış izler görüyorum. Verandanın üzerinde, ayağımın dibindeki kahverengi boya lekelerini fark edince damlacıklara yakından bakıyorum. Kan lekesine benziyorlar.

Bu akşam bütün olan biteni geri sarıp tekrardan düşünüyor ve olası senaryo gözümün önünde canlanıveriyor. Aylin’i öldürüp cesedini evin bahçesine gömmüş, evet, robot resimdeki kadın Ulaş besbelli… Peruk takmış, makyaj yapmış, elbise giymiş. Benzerlik çok açık, ama neden öldürmüştü onu?

Bu herif bir travesti cani ve güzel kadınları kıskançlıktan öldürüyor. Kim bilir daha kaç leşi var? Hayatın bahşettiği nimetlere sahip olmak isteyip de olamadığı için cazibeli kadınları hunharca öldürüyor. Bunlar kafayı bulunca her şeyi yaparlar; onların annelik duygularına, cinsel doyum ve yaşama sevinçlerine hiçbir zaman ulaşamayacakları için derin bir hınç duyarlar kadınlara karşı… Onlardan intikam almaya çalışırlar. Seri katillerle ilgili bir kitapta okumuştum bütün bunları.

Çay servisi yapıyor bizim hasta ruhlu katil. Eski bir eroinmandan her şey beklenir. Kanepeye doğru yürürken elimi ceketimin içine sokup silâhımı kontrol etmem dikkatini çekiyor, tepsiyi sehpanın üzerine bırakıp ellerini havaya kaldırıyor. “Neyin peşindesin sen?!” diye soruyor.

Serinkanlı davranmaya çalışıyorum, ama olmuyor. “Neden yaptın, neden öldürdün Aylin’i?!” diye bağırıyorum. “Onu kaçırıp öldürdüğünü biliyorum, boşuna inkara yeltenme!”

Dağılıyor Ulaş. Eli ayağı zangır zangır titremeye başlıyor. “Aylin öldü mü? Eğer öyleyse ben katili değilim. Asla böyle bir şey yapmadım!”

Neden kadın kılığına girmiş olduğunu soruyorum. Aslında bir şüpheliye pat diye bunu sormak bir polis için çok acemice bir harekettir, katiyen yapılmaz. Akademide öğrenmiştik bunları… ama bizim kısımda böyle ağır hâdiselerle karşı karşıya pek kalınmaz ve üstelik bu işlerde yeniyim, biliyorsunuz işte…

Ulaş yaptıklarını inkâr etmeye kalkışınca iyice çuvallıyor, silâhımı çekip alnına dayıyorum. “Konuş ulan! Neden öldürdün Aylin’i?”

Havaya kalkmış elleriyle kulaklarını kapatıp gözlerini sımsıkı yumuyor. “Yanılıyorsun!” diyor. “Ona sahte pasaport konusunda yardım ettim, bu işi yapan adamlara götürdüm onu. Vallahi de billâhi de sonrasını bilmiyorum.”

Kısa kestirip ayağa kalkmasını söylüyorum. “Yatak odana bir geçelim hele” diyorum. “Bakalım orada ne malzeme var?”

Önüme düşüyor, odanın ışığını yakıp içeri dalıyoruz. Hemen kapı girişinin sağındaki etajerin üzerinde tıpkı tanığın tarif ettiği gibi kâküllü siyah peruk, yanında makyaj malzemeleri ve o gün giydiği çizgili elbise duruyor. Daha ne olsun? Her şey apaçık ortada işte! Şerefsizin söyleyebileceği tek kelime kaldı mı? Silahımı şakağına bastırıp sürterek, “Neden kadın kılığına girdin ulan?!” diye kükrüyorum. “Hötöröf müsün, ne boksun?”

Bin türlü bahane uyduruyor hıyarağası. “Aylin’i tanımayan yoktur bu çevrede” diyor. “Erkeklerle görüşmesi dikkat çekiyordu. Gazeteciler izliyorlardı onu ve ben…”

Ulaş’ı itekleyerek salona götürüyorum. “Kes palavrayı da gel hadi bahçeye çıkalım” diyorum. “Bakalım son kurbanının izlerini hatırlayabilecek misin?”

“Ne kurbanı?”

“Bayramda kestiğin kurbanı… Hadi fazla konuşma!”

Tıpış tıpış dediğimi yapıyor. Verandaya çıkınca, yerdeki kan izlerini, sonra da kanlı kamayı gösteriyorum ona. “Şu keseri al gel de cesede bir göz atalım. Bir bakalım yerinde duruyor mu?”

Ahh, salaklık parayla değil ki… Yalvara yakara bana derdini anlatmaya çalışan Ulaş’a kulaklarımı tıkayıp kapının yanındaki saksıyı işaret ediyorum. Kanlı kamayı, lekeleri, toprak kabartısını ve bahçede ne aradığımı sıralayınca işler kontrolden çıkıyor. Bahçe kapısının önündeki ışık öyle zayıf ki gölge oyununa benzer kıpırtıların içinde keseri kapıp üzerime saldırınca hiç duraksamadan basıyorum tetiğe.

Bum! Ulaş’ı iki kaşının arasından tek kurşunla vuruyor ve koro çalışmasını hepten sonlandırıyorum. Komşular pencerelere üşüşüp yaygara kopartırlarken telefonum bir kez daha zırıldıyor. Gürbüz âmirim beni yine arıyor. “Neredesin Anırcan?” diye soruyor telefonu açar açmaz.

“Yoldayım, geliyorum âmirim.”

“Gelmene gerek kalmadı. Aylin Demir’i bulduk. Havaalanında birisi görmüş, ihbar etmiş onu. Sağ salim getirdik, içeride ifade veriyor.”

Hıçkırıklarımı yutup sessizce ağlamaya başlıyorum. “Nasıl yani?”

“Londra’da sevgilisiyle buluşmuşlar. Bir kadınla evlenmiş, bu işler yasalmış orada. Fesuphanallah…”

“Anlamadım âmirim?”

Gürbüz Komiser gülüyor halime. “Oğlum, anlamanı beklemiyorum zaten” diyor. “Bunların işine akıl sır ermez. ‘Balayında bizi kimse rahatsız etmesin’ diyerekten bir otele kapanmışlar işte…”

Ayakta duramayıp alnındaki kara delikle verandada kanlar içinde yatan garibanın yanındaki tabureye çöküyorum. Telefonu kapatırken zangırdayan ellerimden kayıp yere düşüyor cihaz. Ulaş can çekişiyor, bana bir şeyler söylemeye çalışıyor sanki. Gözleri kocaman açılmış, sağ elinde katlanıp rulo yapılmış bir dedikodu gazetesine yapışmış. Nabzı tamamen durunca eğilip elinden alıyorum. İlk sayfasındaki haberin başlığını yarım yamalak okuyorum:

“Kayıp Avukat’ın izine Londra’da rastlandı” yazıyor.

Hikaye: Kayıp

Oturduğu koltuktan yavaş hareketlerle ayağa kalktı, üzerine çöken garip huzursuzluğu adlandıramıyordu. Oysa bugün hayatının en mutlu günlerinden bir tanesiydi. Yıllardır özlemini duyduğu kızına kavuşmuştu nihayet. Onsuz geçen zamanının her bir dakikasını ızdırap ve korku dolu yaşamış, yeri geldiğinde var olduğunu bile unutmuş, kendisini tüm dünyadan soyutlamış, yıllarca şimdi salonunda bulunduğu bu sessiz evi kızı ile doldurmuştu.

Ailesinin tek çocuğuydu. Doğal olarak el üstünde tutulmuş, iyi bir geleceğe sahip olması için her imkan önüne sunulmuştu. Aldığı eğitimin sefasını süreceği senelerde aşık olduğu adam ile karşılaşmış, ailesinin istememesine rağmen ondan vazgeçmemişti. Şimdi o yılları düşündüğünde pişmanlığını saklama gereği duymadan kendi kendini acımasızca eleştiriyordu. Babası ani bir kalp krizi sonuçu hayata veda etmiş, annesi ise akıl sağlığını kaybederek hayatına son vermişti. Aşık olduğu adamın ise şimdi nerelerde olduğunu düşünmemeyi, onu yok saymayı, yaşadıklarından sonra öğrenmişti.

Annesinin büyüklerinden kalan miras ile bir iş kurup bu evde günlerini geçirmeye başlamıştı. Kendi zevkinden ziyade kızına sunacağı konforu düşünerek döşediği evinin onun açısından hiçbir tehlikesi olmaması için azami özen göstermişti. Balkonlar kapatılmış, tüm pencerelere kilit takılmıştı. En sevdiği eşya olan şömineyi duvar ördürerek kapatmış, hiç sevmediği halde doğalgaz döşetmişti. Yukarı odalara çıkılan merdivenlerin hem en alt basamağına, hem de en üst basamağına kızının okul çağına gelinceye  kadar açamayacağı bir sürgü ile kapatılan parmaklıklı güvenlik kapıları ekletmişti.

Kızı dünyanın en kıymetli varlığıydı. Onun yokluğunda büyüttüğü tüm acıları bugün bitirmiş ama yine de içindeki huzursuzluğu bastıramamıştı. Kendi kendine, “Geçecek bunlar. Şu an heyecandan ne düşündüğünü bilmiyorsun,” diyerek önce salondan mutfağa geçip kendine bir kahve hazırladı. Camın önünde duran ahşap masanın kenarındaki sandalyeyi çekerek oturdu, bir müddet ilkbaharın bahçesinde canlandırdığı, çiçek açan ağaçları izledi.

Kahvesini içmeyi unutmuştu. Yarın, ölmüş annesini ziyaret ederek kızına kavuştuğunun müjdesini vermeyi düşündüyse de bunun imkansız olduğunu kendisine hatırlatarak ayağa kalktı, soğuyan kahveyi lavabonun içine döktü. Elinde tuttuğu kupayı bulaşık makinasına yerleştirdikten sonra buzdolabını açıp dünden hazırladığı ve kızının çok sevdiği mercimek çorbasını, köfte, makarna ve yoğurt kasesini çıkarıp tezgahın üzerine koydu. Birazdan canparesi uyanacak ve seneler sonra ilk kez birlikte akşam yemeği yiyeceklerdi. Tüm bu düşünceler eşliğinde yemek masasını hazırladı. Mutfak dolabından kızının içmek zorunda olduğu iki ilaç şişesini de unutmamak için tezgahın üzerine bıraktı.

Şimdi onu uyandırmak için tekrar hole doğru yürümeye başlamıştı. Güvenlik kapısını açıp merdivenleri tırmanırken her basamakta artan kalp atışını duyarak üst kata çıktı. Evin bu bölümünde üç oda vardı. Birisi kendisinin, diğeri kızının, üçüncü oda ise kütüphane olarak  babasının anısına döşettiği odaydı Bu odaya her girdiğinde huzur duyar, elini kitapların üzerinde gezdirir, ara sıra birini bulunduğu raftan alıp açardı. [bctt tweet=”“Kitap okumak, başka hayatlara misafir olup ders alma sanatıdır,”” username=””]diyerek  bir kaç sayfa okur, sonra özenle yerine bırakırdı.

Banyonun kapısını açık görünce telaşlandı. Kızı uyanmıştı. Neden kendisine seslenmemişti? Endişe ile içeri girdiğinde, kızını yerde oturur halde buldu. Sarı saçları dağılmış, başını önüne eğmişti. Hemen yanına diz çöktü. Kızı altını ıslatmıştı. Bu daha önce hiç olmamıştı. Dört yaşını doldurmak üzere olan kızının  başını sanki incitecekmiş gibi yavaşça kaldırıp bal rengi gözlerine baktı. Ağlamıştı. Göz göze geldiklerinde kızın gözlerinin kendisine bomboş bakışını gördü ve  irkildi. Şefkatle kollarını uzattığında kızının hıçkırıklarının arasından “Anneciğim!” kelimesini duyunca, tüm sevgisi ile onu kucakladı. Şimdi kollarında olan kızını bir daha elinden hiçbir gücün almaması için ölümü göze alacağına dair içinden yeminler ederek ona daha da sıkı sarıldı…

[bctt tweet=”Bu dünyada sevginin iyileştiremeyeceği hiçbir yara yoktu.” username=””]

 

Birkaç gün sonra…

Kreş birkaç gündür çok kalabalıktı. Nefise Hanım müdür odasında bir aşağı bir yukarı yürüyor sinirinden kendi kendini yiyordu. Üç gün önce kreşin bahçesinden bir kız çocuğu kaybolmuştu. Dilara öğretmenin bir anlık dalgınlığı ile çocuk ortadan yok olmuş, arkasında  hiç bir iz bırakmamıştı. Kreşin bahçesindeki kamera görüntülerinden çocuğun bahçe kapısından çıkışı görünüyor, sonrası ise bilinmez bir denklem gibi orta yerde duruyordu. Dilara tüm çocukları sınıfa aldığında Özüm’ün olmadığını fark etmiş, hemen dışarı koşturmuş ama küçük kızı bulamamıştı.

Ders saati olduğu için kapıda her zaman duran güvenlik görevlisi Mehmet, okulun faturalarını halletmek için Nefise Hanım’ın talimatı ile bankaya gönderilmişti. Dilara, ilk anda kimseye haber vermeden  Özüm’ü önce koridorlarda sonra okul içinde her yerde aramış ama  küçük kızı bulamamıştı. Verdiği ifadeye göre, yarım saat süren bu arama sonrasında attığı çaresiz çığlık,  tüm okulu ayağa kaldırmasına sebep olmuştu.

Okul öncesi eğitim verilen kreşte yaklaşık seksen öğrenci vardı. Yaşları üç ile beş arasıydı. Emniyet, kayıp ihbarından sonra okula gelen Çocuk Şube Komiseri Tuğba ve ekibi herkesle görüşmüş, tüm öğretmen ve görevlilerin dosyalarını talep etmişlerdi. Sosyologlar, Pedagoglar ve Çocuk Psikoloji uzmanları diğer çocuklarla konuşmuş fakat küçücük ağızlardan işe yarar hiçbir bilgi elde edememişlerdi. Olay yeri araştırma ekipleri ise yaptıkları araştırma sonuçu, okulun dış kapısının iki metre ilerisinde Özüm’e ait bir saç tokası dışında bir iz bulamamışlardı. Şehrin yeni yapılaşmaya başlayan bu semtinde, Nefise Hanım kurduğu bu okul ile oldukça fazla medyada yer almış, bu sayede de  nüfuzlu ailelerin çocuklarının neredeyse hepsini öğrenci olarak almayı başarmıştı. Bürokrat, sanat ve spor camiasından birçok çocuğa ev sahipliği yapıyordu. Okul, iki dönümlük arazinin el verdiği tüm imkanlara sahipti fakat bu olay Nefise Hanım’ı çileden çıkarmış, o kızgınlıkla öğretmeni derhal kovmuştu. Medya kendisini çarmıha germiş, üç gündür acımasızca dikenli dilleri ile onu sosyal ortamlardan inzivaya çekilmesi için yarış başlatmışlardı.Yürümesini fark etmeden hızlandırdı. Kapının vurulduğunu kendi iç sesi ile konuşmaktan duymamıştı. Birinin ismini seslendiğini duyunca daldığı kabustan uyanırcasına başını kapıya doğru çevirdi.

Gelen rehber öğretmeni Meral Hanım’dı. Kadın üç günde çökmüş, adeta ayakta gezen bir cesete dönmüştü. Rengi sanki hayalet görmüş gibi bembeyaz olmuştu. Hiç selam vermeden, kendisine en yakın koltuğa yıkılırcasına bıraktı. Titreyen sesi ile, “Müdürüm hemen aşağıya spor salonuna gitmeniz lazım,” diyerek ağlamaya başladı.

Nefise , ne olduğunu anlamadan şaşkınlıkla ayağa kalktı, onun tam önünde durdu. “Neler oluyor Meral Hanım?”

Kadın sorulan sorudan ziyade kendi kendine konuşur gibi, “Spor salonunda bir ölü var. Her yer kan içinde,” diye mırıldandı.

Nefise şaşkınlıkla ona baktıktan sonra hemen kendini toparlayarak, “Sen ne saçmalıyorsun?” diye bağırdı.

Meral tepki vermeyince koşar adım odadan dışarı çıktı, koridorun sonundaki merdivenlere yöneldi. Attığı her adım dizlerinin daha çok titremesine sebep oluyordu. Tutunduğu  trabzandan aldığı güçle bir kaç saniye nefesini düzenlemeye çalıştıktan sonra, korkarak son basamağı buldu. Spor salonunun kapısı açıktı. Havada garip bir koku vardı. Midesi bulandı. Kusmamak için arka arkaya yutkunup içeri girdi, soyunma odalarına yöneldi. Kalbinin atışı kulaklarını yırtacak kadar sesli ve güçlüydü. Son bir gayretle söylenilen yere geldi. Görüşü bulanıklaşıyor, tüm bedeni sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. Sıra sıra dolapları geçince yerde yatan cesedi gördü. İlk tepkisi kendinin bile şaşırdığı çığlığı oldu. Yerde, kan gölünün ortasında yatan kişi birkaç gün önce işine son verdiği Dilara öğretmen idi.

Odasına ne zaman geldiğini, bu kadar insanın burada ne yaptıklarını anlamak için çaba sarfediyordu. Okulda görev yapan herkes büyük yuvarlak masanın etrafında sanki her zamanki toplantılardan birini yapacaklarmış gibi oturuyorlardı. Kimi ağlıyor, kimi ise donuk bakışlarla birbirlerine bakıyorlardı. Nefise, titreyen ayaklarına inat ayakta duruyor, hipnotize olmuş vaziyette film izler gibi bu karmaşayı takip etmeye çalışıyordu. Sert adım sesleri duyunca  açık duran kapıya başını çevirerek, gelecek olan ziyaretçiye  algılamak için kendini zorladı. Masasına dayanarak destek aldı. Gelenlerin polis olduğunu kemerlerinde takılı rozetleri görünce anladı. Dört kişiydiler. Üçü erkek biri kadındı. Kadın bir adım önde yürüyordu. Ayaklarını zemine o kadar sağlam basıyordu ki marleyin sesi onun ayakları altında inleyerek sanki eziliyordu.

Kadın masaya yaklaştı. Yanındaki ekibi ile birlikte  rozetlerini gösterip kendilerini tanıttıktan sonra, “Ben cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu,” dedi. “Okulunuzdan gelen ihbar üzerine buradayız.Ben önce kurbanı göreceğim. Sonra sizlerle tekrar görüşeceğiz.”

Sözlerini bitirdikten sonra spor salonuna gitmek için kendisine yol gösteren güvenlik görevlisinin peşine düştü. Savcı Turgut Akman da onlara yetişmişti. Salona indiklerinde önce savcı kurbanı inceleyip  evraklarını imzaladı, Aylin’e ve Sinan’a verdi.  İşini bitirdikten sonra oradan ayrıldı.

Olay yeri ekibi de gelmiş, Aylin’den onay bekliyordu. Aylin ve Sinan olay yerini bozmamak için, ayaklarına galoş, ellerine eldiven takıp yerde yatan kurbana yaklaştılar. İsmi Dilara olan kadın sırt üstü yerde kendi kanının içinde yatıyordu. Boğazı sağdan sola doğru kesilmişti. Aylin boğazın kesik yerinden bıçağın çıkış yeri olan sol taraftaki kesinin daha zayıf ama sağ taraftakinin alabildiğince derin olduğunu hemen fark etti. Yıllardır gördüğü kurbanlardan artık belli ipuçlarını elde etmeyi  öğrenmişti. [bctt tweet=”Cesetler konuşurdu. Önemli olan,  ne dediklerini anlamak için onları dinleyebilmekti.” username=””]Kurbana arkadan saldırılmıştı. Yattığı açıdan bu anlaşılıyordu. Biri onu saçlarından kavramış, boğazını kesip bir bez parçası gibi yere bırakmıştı. Yerde birkaç tutam siyah saç hemen dikkat çekiyordu. Kurban katiline hazırlıksız yakalanmıştı. Muhtemelen darbeyi alınca tutunacak bir yer aramış, en yakınında duran top filesine asılmış ve topların yere saçılmasına neden olmuştu. Ortada duran yirmiye yakın top dağılmış ve bir tanesi kurbanın sağ kolunun altına yakın bir yerde kan içinde kalmıştı. Cinayet silahı olan otuz santimetrelik avcı bıçağı ise hemen boğazının yanına bırakılmıştı. Üzerinde kan vardı. Siyah sap kısmında ise belli belirsiz bir iz vardı. Eğer şanslılarsa bu katil onlara bir ipucu bırakmış olabilirdi.

Aylin kurbanın baş ucunda durarak, çıkış yönüne doğru ayak izi takip ettiyse de bir şey bulamadı. Tekrar kurbanın yanına gelip onu incitmekten korkarak ellerinin içine baktı. Görünürde bir şey yoktu. Kurbanın çantası yanındaydı. Sinan, çantayı açıp cüzdanını çıkardı. İçinde Dilara Sarp adına bir kimlik ve biraz nakit para vardı. Cep telefonu yoktu. Aylin, olay yeri ekibine işaret verdi. Onlar incelemelerine başlarken, güvenlik görevlisine kurban ve okulun güvenliği hakkında ilk izlenimleri ile ilgili birkaç soru sordu.

Onunla tekrar görüşeceğini söyleyerek Sinan ile birkaç adım ilerledi, geldikleri yöne doğru ilerlemeye başladılar.

“Sinan ne düşünüyorsun?”

“Komiserim kadın tuzağa düşmüş gibi görünüyor. Hazırlıksız yakalanmış. Bu durumun kayıp kız ile kesin bir ilgisi var.”

“Olabilir, birazdan öğreniriz. Yalnız kayıp kızın ailesinden biri örneğin babası veya herhangi bir tanıdığı onu öldürmek istese eminim okulu seçmezdi. Sorguya başlayalım bakalım neler öğreneceğiz. Sen emniyeti ara ve Nimet’e, Dilara Sarp’ın GBT’sini sorgulayıp her ne bulursa bulsun bize haber vermesini söyle.”

Biraz önce tüm okul personelinin bulunduğu odadan içeri girdiler. Aylin girer girmez, masanın en başında oturan kadının yakasındaki isim kartını okuyarak ona, “Buranın sorumlusu sizmişsiniz Nefise Hanım,” dedi. “Size birkaç sorum olacak. Sakin bir yere geçelim. Ekip arkadaşlarım, Sinan, Sedat ve Emir ise diğer eğitmenleriniz ile görüşecek.” Sonra masada oturanlara döndü. “Ekip arkadaşlarım sizlere bir kaç soru soracak. Bizden onay çıkmadan hiç kimse okuldan ayrılmasın.”

Tekrar  Nefise Hanım’a döndü, kadın neredeyse aşağıda yatan kurban kadar hissiz ve ölü görünüyordu.  “Lütfen benimle yan odaya gelin.”

Nefise hiç yorum yapmadan onun peşinden çocukların resimleri ile süslediği etkinlik salonuna geçti. Burada duyduğu huzur yok olmuş, kabusa dönüşmüştü. Sanki uyanmak istediği halde derinlere doğru çekildiği bir korku tünelinin içideymişcesine duygularını toplamakta zorlanıyordu.

Komiser Aylin ona öğretmen masasının arkasındaki sandalyeye oturması için yardım ettikten sonra, “Nefise Hanım, yaptığımız ön araştırmada kurbanın okulunuzun eski öğretmenlerinden biri olduğunu öğrendik,” dedi. “Birkaç gün önce işine son vermişsiniz? Sebebini güvenlik görevlisinden öğrendik. Çok üzücü bir durum sizin adınıza. Dilara Hanım’ı en son ne zaman gördünüz?”

“Ben… ben onu en son okulda öğrencilerimden biri kayıp olduğu gün gördüm ve işine son verdim.”

“Onu buraya ne getirmiş olabilir?”

“Hiç bilmiyorum.”

“Siz sabah kaçta geldiniz okula?”

“Her sabahki gibi yedi bucukta buradaydım.”

“Sizden önce okula gelen biri var mı?”

“Evet var. Güvenlik görevlimiz Mehmet benden önce gelir, o saat yedide burada olur.”

“Okula geldiğinizde dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

“Ben hiç dikkat etmedim. Kayıp kızımızdan dolayı zor günler geçiriyorum o yüzden farklı birşey gözüme çarpmadı.”

“Okulunuzun kapısı giriş kartı ile açılıyor bu kartlardan kimlerde var?”

“Bütün öğretmenlerimde ve hizmetlilerimiz de var.”

“Dilara Hanımın işine son verdiğinizde kartını geri aldınız mı?”

“O kargaşada aldığımı hatırlamıyorum.”

Kadın derin bir nefes aldı. Aylin ona biraz zaman tanıdıktan sonra sorularına devam etti.

“Dün saat kaç gibi okuldan ayrıldınız?”

“Geç saatlere kadar buradaydım. Kayıp vakasından sonra birçok veli çocuklarını artık okuluma göndermek istemediklerinden dolayı onların evrak işleri ile ilgilendim.”

“Güvenlik görevliniz okuldan saat kaçta ayrıldı?”

“Her zamanki gibi yedi buçukta çıktı ben ondan bir yarım saat kadar sonra çıktım.”

“Okulda sizden başka kimse var mıydı?”

“Yoktu.”

“Nefise Hanım, okulunuzun alarmı devre dışı bırakılmış, okulunuza girer girmez kapının üzerindeki sistemin hiçbir lambası yanmıyordu. Ekibimin ve benim dikkatimi ilk olarak bu nokta çekti ve güvenlik görevlinizin söylediğine göre kameralarınızda sorun varmış.Bunun ile ilgili neden tedbir almadınız? Hem de yeni bir kayıp vakası yaşadıktan sonra tedbirlerinizi daha da sıkılaştırmanız gerekmiyor muydu?”

“Ben birkaç gündür çok zor durumdayım. İnanın ne yaptığımı tahlil edemeyecek duruma geldim. Basın peşimde. Ben… ben sizi anlayamıyorum. Tüm bu sorulara nasıl cevap vereceğimi kestiremiyorum. Yoksa siz onu benim mi öldürdüğümü düşünüyorsunuz?”

Hiddetle ayağa kalktı.

Aylin, “Ben böyle birşey söylemedim ama onu öldürmek için çok geçerli bir sebebiniz var,” diye konuştu. “Okulunuz prestij kaybetti. Veliler çocuklarını alıyorlar bu da maddi anlamda da büyük kayıplar yaşayacağınız anlamına geliyor. Bir de okulun kamera kayıtlarının olmaması, özellikle son iki günün, sizce de tuhaf bir tesadüf değil mi? O kameraların kayıt yapmadığını nasıl fark etmediniz? Alarm sistemini söylemiyorum bile. Çocukların güvenliği sizin için ne kadar öncelikli?”

“Ben… ben şok içindeyim. Çocuklarım için emin olun çok endişeliyim. Kameralar için dün akşam firma yetkilisini aramıştım. Sözde bugün gelecekler. Bu işler nasıl yürüyor az çok biliyorsunuzdur. Dilara için çok üzgünüm ama onu öldürmek için saydıklarınız bahane olamaz. Bir insanın canı bu kadar ucuz mu sizce? Kameralarımız ara ara bozulabiliyor bu çok normal. Alarma gelince işte ona ben de şaşırdım. Bu ilk kez oluyor. Daha önce okulumuzda hırsızlık yapıldığı için alarm kurdurmuştum ve emniyette kayıtları var ama ilk kez devre dışı kaldı. Bunu kurucu firma bana neden bildirmedi? Neler oluyor aklım bir türlü almıyor.”

“Alarmınızın devre dışı kaldığını nasıl anlamadınız?”

“Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Şifreyi benden başka kimse bilmiyor! Bu nasıl olur! Dün akşam ve bu sabah hiç fark etmedim. Alarm sistemimiz en iyilerinden biri. Dalgınlığımdan fark etmemişim. Kapı kartlarımız alarm sistemine bağlı değil. Saat olarak kodlu olduğu için en geç akşam sekizde devreye girip  sabah yedi de otomatik olarak konumunu açıyor. ”

“Şimdi biraz sakinleşin ve iyi düşünün. Alarmın şifresini sizin dışınızda bir duymuş olabilir mi?”

“Düşünemiyorum farkında değil misiniz şu an aklım yerinde değil. Çıldırmak üzereyim. Yazılı olarak masamın çekmecelerinin birinde var ama sesli olarak kimseyle paylaşmadım…Onu kim neden değiştirsin ki?  Allah’ım bu olanlara inanamıyorum! Ben… ben nasıl bir oyunun içine çekiliyorum, anlamadım.”

O esnada Aylin’in cep telefonu çaldı. Ekrana bakınca emniyetten memur Nimet’in ismini gördü. Ağlamakta olan nefise Hanım’dan bir kaç adım uzaklaşıp ona cevap verdi. Kısa süren konuşmanın ardından kadına yeniden yaklaştı.

“Nefise Hanım toparlayın biraz kendinizi. Biraz önce ekip arkadaşlarımın bildirdiğine göre öğretmeniniz Dilara Sarp’ın GBT’sini sorguladık. Diploması ve kimliği sahte. Adresine giden ekip arkadaşımız adreste böyle birinin ikamet etmediğini orasının bir iş yeri olduğunu bildirdi.”

“Siz neler söylüyorsunuz? Yani öyle biri yok mu?… Ben…”

Sözünü bitirmeden oturduğu yerde baygınlık geçirdi. Komiser Aylin hemen sağlık ekibine haber verdi. Kadın gerçekten zor durumdaydı. Bir yandan da kadının anlattıklarını düşünüyor, bir yandan da onun bluzunun üst düğmelerini açmaya çalışıyordu. Masanın üzerinde duran bir resim kağıdını alıp yelpaze gibi kullanmaya başladı. Kadın sanki derin bir uykuya dalmıştı da gördüğü kabustan uyanmak için inliyordu. Komiser Aylin onu bıraktı, demirlerle güvenlik önlemi alınmış olan pencerelerin birini açmak için o tarafa yöneldi. Bu okulda bu kadar güvenlik önlemi alınmış, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş iken bir çocuğun kaybolması ve sahte kimlikle bir öğretmenin burada görev alması oldukça çelişkiliydi. Nefise Hanım’a daha soracağı birçok soru vardı.

Hiç vakit kaybetmeden odanın kapısından Sinan’a seslendi.

“Sinan hemen Emniyet’i ara ve Nefise Özyurt hakkında ne bulurlarsa bulsunlar bize derhal bilgi geçsinler. Kayıp çocuk ve kurban arasında bu okuldaki herhangi biri ile kesin bir iletişim var. Onu çözdüğümüz an katili yakalamış olacağız. Kayıp Çocuk Şubesi’nden de çocuğun ebeveynleri hakkında bilgi al. Acele et!”

Tekrar kadının yanına döndü. Sağlık ekipleri de o anda kapıdan içeri girip ilk müdahaleyi yaptılar. Nefise Hanım kendine gelmişti. Sağlık görevlisi onun tansiyonunu ölçerken kolundaki tırnak izleri Aylin’in dikkatini çekti. Bunlar küçük bir çocuğa ait gibi görünüyordu. Aylin burasının bir kreş olduğunu, onlarca çocuk olduğunu bilmesine rağmen bu konuyu ona soracaktı.

Sağlık ekibi işini bitirince gelen doktor hanım, Aylin’i bir köşeye çekip “Komiserim, Nefise Hanım ufak bir sinir krizi geçirmiş. Lütfen sorularınızla onu çok fazla zorlamayın. Kendisine en kısa sürede bir hastaneye gitmesini söyledim,” dedi.

Aylin onun bu önerisini dikkate alacağını bildirdikten sonra, Nefise Hanımın yanına gitti.

“Siz biraz dinlenin ben diğer öğretmenleriniz ile görüşeceğim fakat ayrılmadan önce size bir sorum olacak. Dilara Hanım’ı işe nasıl aldınız? Yani onu size biri mi tavsiye etti yoksa CV’sini mi size gönderdi?”

Kadın oturduğu sandalyeden biraz doğrularak, boş gözler ile Aylin’e odaklanmaya çalıştı.

“Onu bana rehber öğretmenim Meral Hanım tavsiye etmişti. Dilara çok iyi bir kızdı.” Birden hüzünlendi. Kendi kendine “Bu olanlar gerçek olmamalı,” diye mırıldandı.

Aylin onu odada bırakıp dışarı çıktı. Yandaki sınıfa baktığında Emir’in güvenlik görevlisi Mehmet ile görüştüğünü görünce içeri girdi. Başı ile devam etmesini işaret ederek, Emir’in yanına geçti.

“Şimdi baştan alalım,” dedi Emir, ses tonu ve bakışlarıyla adamın küçük cüssesini daha da küçülterek. “Sen çocuğun kayıp olduğu günden itibaren okulda neler olduğunu tekrar anlat.”

Adam orada olmayan birilerinden yardım beklercesine sağa sola bakındı. Aylin’i görünce nedense derin bir iç çekip “Özüm yani çocuk kaybolduğu sırada ben burada değildim,” dedi. “Okulun faturalarını yatırmak için bankaya gitmiştim. Bu her ay tekrarlanan bir rutin. İki saat kadar okulda yoktum. Döndüğümde ise okul polis kaynıyordu. Nefise Hanım çıldırmış gibi sağa sola bağırıp duruyordu. Özellikle Dilara’yı sorumsuzlukla suçlayıp eğer çocuğu bulamaz ise onu buna pişman edeceği tehdidini savurup duruyordu. Bildiklerim bu kadar. Bugün ise talihsiz kızın cesedini bulduk. İnanın çok üzüldüm. Dilara Hanım kendi halinde, içine kapanık fakat herkesle çok iyi anlaşan biriydi.”

“Okulun kamera kayıtları yok. Alarm sisteminin devre dışı. Sen bu konuda neler biliyorsun?”

“Okulun güvenlik görevlisi olmama rağmen, benim ne şifre ne de kamera kayıtları hakkında bir bilgim var. Kameralar, bilgisayar odamıza bağlı ve dün öğlen saatlerinde devre dışı kaldı. Nefise Hanım yetkileri aradı onlar ise bugün geleceklerini bildirdiler. Bunun dışında bir bilgim yok. Bunlar benim yetkim dışında. Nefise Hanım bizzat kendisi bu konularla ilgilenir.”

“Sen ne iş yapıyorsun bu okulda o zaman?”

“Ben sadece kapıdaki küçük kulübede durup, gelen giden isimleri not alıyor, servis araçlarından gelen çocukların teslim evraklarını imzalıyorum.”

“Anlaşıldı. Şimdi çıkabilirsin fakat biz izin verene kadar okuldan ayrılma.”

Güvenlik görevlisi çıkınca Emir Aylin’e dönerek “Bu adam benim iş yerimde çalışsa hemen işine son veririm,” dedi. “Kafasını kuma gömmüş, ay başı maaşını alma derdinde. Baksanıza hiç bir konu hakkında bilgisi yok. Neredeyse bir saattir sorduğum sorulara aynı cevapları verip durdu Komiserim.”

“Emir, Dilara hakkında öğrendiklerimizin üstünde duralım. Bu kadın sanki hiç var olmamış gibi. Hakkında hiç bir bilgiye ulaşamadık. Kimliği sahte. Sen diğer eğitmenlerle görüş. Ben bir de Sinan’a bakayım.”

“Vay anasına! Sahte kimlikle küçük çocukların bulunduğu okula nasıl kapak atmış? Bir Allah’ın kulu bu kadını araştırmamış mı?”

“Tavsiye üzerine işe alınmış. Artık kimseye güvenemeyeceğimiz bir devirde yaşıyoruz. En alttan en üst tabakaya kadar hergün aklımıza gelmeyen pisliklerle baş etmeye çalışıyoruz. Hırsızlığa, sahtekarlığa göz yumarak, sessiz kalarak  içimizdeki karanlığa gitgide daha çok teslim oluyoruz.  [bctt tweet=”“İnsanlar özünü kaybetti. Işığı dışarıda arıyorlar. Oysaki  o, kalbin içinde. Her insan biraz kendi içine baksa dünya da bu kadar kötülük olmaz. İnsanlar sır dolu. Ve haksızlık karşısında susan onu desteklediğinin farkında değil.”” username=””]

Aylin  iç çekerek bitirdi sözlerini. Emir sessizliğini koruyarak onu onayladı ve olay yeri inceleme ekibinin yanına doğru gidişini izledikten sonra, Sinan’ın yanına doğru yürümeye başladı. Sinan, Dilara ile aynı dönem işe başlayan, Elif’i sorguluyordu. Kadın ağlamaktan perişan olmuş, sorulara evet veya hayır diye hıçkırıklar arasında cevap vermeye çalışıyordu. Aylin onu yalnız bırakıp rehber öğretmen olan Meral Hanım’ın odasına doğru yürürken Sedat arkasından yetişti.

“Komiserim üç eğitmeni sorguladım ama elimde henüz hiç bir şey yok. Kimse bir şey görmemiş. Ağız birliği etmiş gibi,  önce Nefise Hanım’ın çığlığını duyduklarını ardından Meral Hanımdan olayı öğrendiklerini anlatıp durdular.”

“Dur bakalım Sedat, onu şimdi sorgulayacağım sen de benimle gel. Sonra toplanır elde ettiğimiz verileri değerlendiririz.”

Birlikte  kadının odasına girdiler. Meral Hanım, bir aşağıya bir yukarıya doğru odasının boş alanında kaotik bir şekilde bilinçsizce yürüyordu.

Aylin ona seslenerek, “Meral Hanım, biraz önce size kendimi tanıtmıştım,” dedi. “Birkaç sorum olacak lütfen oturur musunuz?” Kadına masasının arkasında duran sandalyeyi işaret etti.

Kadın korkmuş gözlerini ona çevirerek uysal bir şekilde söyleneni yaptı, sandalyeye geçti fakat oturmaktansa ayakta kalmayı tercih etti. Titrek bir sesle, “Sizi dinliyorum,” diyebildi.

Sedat, kadının masasının sol tarafına geçip onu göz hapsinde tutmaya başladı.

Aylin, “Meral Hanım, biraz önce kurbanı yani sizin tavsiyeniz ile okula alınan Dilara’yı gördüm,” dedi. “Onu ilk siz görmüşsünüz. Bildiğim kadarı ile siz rehber öğretmensiniz, spor salonuna inme sebebinizi öğrenebilir miyiz?”

Kadın bu soru üzerine sandalyesinin arkasından destek alarak tutundu ve “Haklısınız,” dedi. “Benim bir sorun olmadığı sürece orada işim olmuyor. Bugün ise çocukların kayıtlarının tutulduğu odaya gitmem gerekiyordu. Kayıp olan kızımız Özüm’ün dosyasını alacaktım ama maalesef gidemedim. Dilara öğretmeni görünce neye uğradığımı şaşırdım. Hemen yukarı Nefise Hanım’ın yanına koştum.”

Durdu, titreyen sesini kontrol etmek istercesine derin nefesler aldı. Gözlerindeki yaş yanaklarından süzülmeye başladı. Elleri ve bütün bedeni titriyordu. Yavaş hareketlerle sandalyeye geçip oturdu. Dağılan sarı saçlarını ellerini koyacak bir yer bulamıyormuş gibi başının üzerinde tutup, saçlarını arkaya doğru ittirdi.

Aylin sordu. “Kurbanı ne kadar tanıyordunuz?”

“Çok değil. O nasıl desem, içine kapanık birisiydi. Çocuklarla iletişimi çok iyi olmasına rağmen büyüklerden olabildiğince uzak duruyordu. Okuldaki herkes onu ne kadar tanıyorsa ben de o kadar tanıyordum.”

Cümlesini bitirir bitirmez masanın üzerinde duran kağıt mendile uzanıp bir tane aldı. Akan makyajı yüzünde garip bir maske gibi duruyordu. Bir müddet mendili elinde evirip çevirdi. Sanki düşüncelerini sıraya koymak istiyormuş gibi sağ eli ile alnına iki kez hafifçe vurdu. Sedat ve Aylin ona odaklanmış tüm hareketlerine dikkat kesilmişlerdi. Sol eli ile sanki beyaz bluzunun sağ kolu üzerinde bir şey görmüş gibi onu silkeledi. Masasının üzerine düşen siyah saç telini eline alarak sol baş parmağına dolamaya başlayınca Sedat ve Aylin birbirlerine baktılar.

“Meral Hanım siz aşağıya indiğinizde ses duydunuz mu? Veya birilerini gördünüz mü?”

Bu sözlerin ardından Aylin kadına yaklaştı.

“Rica etsem o elinizde oynadığınız saç telini yardımcıma verir misiniz?”

Kadın önce ona sonra elinde tuttuğu saç teline bakarak,

“Anlamadım?” dedi.

Sedat ise cebinden çıkardığı delil poşetini ona doğru uzattı.

“Saç telini poşetin içine bırakın.”

Bu sert ses karşısında kadın hipnotize olmuş gibi kendisinden istenileni yaptı.

“Bu ne işinize yarayacak ki? Ben hâlâ neden istediğinizi anlamadım.”

Aylin ise soruyu duymazdan geldi. “Biraz önce sorduğum soruya cevap verin. Aşağıya indiğinizde olağan dışı bir şey dikkatinizi çekti mi?”

“Dilara dışında, hayır.”

“Kurban sizin tavsiyeniz üzere okula alınmış. Bu soruyu biraz önce de sordum ama dikkate almadınız. Şimdi onu tanımadığınızı söylüyorsunuz fakat okula alınmasını siz tavsiye etmişsiniz. Burada bir çelişki var. Tanımadığınız bir insanı nasıl oluyor da Nefise Hanım’a öneriyorsunuz?”

“Onu gerçekten de tanımıyordum. Bir velimiz bu kızımızın işe ihtiyacı olduğunu söylemişti. Ben de Nefise Hanım’a CV’sini verdim. O da onaylayarak işe aldı. Bildiklerim bu kadar.”

“Bu velinizin iletişim bilgilerini yardımcıma iletin.”

Aylin, Sedat’ın elinde tuttuğu delil poşetini aldı.

“Meral Hanım, sizin saçlarınız sarı ama bu saç teli siyah. Bugün hiç kimse ile yakın temasınız oldu mu? Örneğin öğrencilerinizden biri ile.”

Kadın, “Hayır olmadı,” diye kekeledi. O da gözlerini delil poşetine sabitlemişti.

“Emin misiniz?”

Kadın o kadar şaşkındı ki, Aylin’in bu soruyu sormasındaki amacı anlamamıştı. Kurbanın saçları siyah ve poşetin içinde duran saç teline yakın uzunluktaydı.

Aylin, bu tespitini kendine saklayarak, “Anladığım kadarı ile kurbanı bulduğunuzda ona dokunmamışsınız?”  dedi.

Bu soruyu özellikle soruyordu. Eğer kurbana dokunmuş olsaydı  üzerindeki beyaz kıyafet ve ellerinde, en azından tırnaklarında kan izi olurdu. Tabii cinayeti dün akşam işleyip eve gitmediyse.

Aylin bunları düşünürken, Meral, “Onu yerde kan içinde görünce yaklaşamadım bile,” dedi. “Şoka girmiştim. Ne kadar süre orada kaldım bilmiyorum Yerimden kıpırdayamadım sonra nasıl anlatılır bilmiyorum ama bir an gerçekliğe geri döndüm ve yukarı çıktım.”

“Kayıp olan çocuk hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Çocuğu ebeveynlerden biri kaçırmış olabilir mi?”

“Hayır, olamaz. Onlar bir aradalar ve kızlarının üzerine titriyorlar, her gün okula getirip akşam da alıyorlardı. Anne şu an hastanede müşahede altında. Ziyarete gittim fakat okuldan hiç kimse ile görüşmeme kararı aldıklarını avukatları aracılığı ile bana bildirdi.”

Durdu. Gem vurduğu bütün duyguları dışarı taşmaya başlamıştı.

“İnanın o olay beni daha çok üzdü. Dilara sadece öldürüldü ama Özüm nasıl bir caninin elinde. Ona yapılacakları düşünmemek için zihnimle savaş halindeyim.”

Tuttuğu hıçkırığı serbest bıraktı. Aylin ona biraz zaman tanıdı. Acısı o kadar derindi ki çıkardığı sesler tıpkı canı yanan bir hayvanı andırıyordu. Kadın kendini biraz toparlayınca Aylin,“Okuldan ayrılmayın,” dedi.  Sonra onu acısı ile başbaşa bırakıp hızla okulun dışına çıktı. Arka kapının olduğu bölüme yöneldi. Sedat da onunla beraberdi. Okulun arka kapısında hiç bir güvenlik önlemi yoktu. Sadece ferforje bir kapı vardı ve buradan okula giren hiç kimse okulun diğer bölümlerinin görüş alanında değildi.  Aylin özellikle okul binasına giriş bölümü ile bu kapının arasındaki renkli karo taşlarına odaklandı. Yerde kan izine benzer bir iz arıyordu fakat bulamadı.

Okul binasının arka kapısına yönlendiği sırada bir kadın telaşla ferforje kapıdan içeri girdi. Kendilerini görünce olduğu yerde kalakaldı. Hemen ona doğru yöneldiler. Kadın ise birkaç saniye ne yapacağını kestiremiyormuş gibi önce bir adım geri gitti sonra fikrini değiştirip olduğu yerde beklemeye başladı. Aylin ve Sedat ona yaklaşınca rozetlerini gösterdiler.

“Siz burada ne yapıyorsunuz? Olay yeri şeritlerini görmüyor musunuz?” diyen Aylin’in sesi istem dışı sert çıkmıştı.

Kadın onları hiç umursamıyormuş gibi bir tavırla “Kantine gidiyordum,” dedi.

“Sen deli misin be kadın?” diye bağıran Aylin, ferforje kapının dışında duran polis memuruna seslenerek içeri çağırdı. Bütün siniri tepesine çıkmıştı.

“Be adam bu kadının geçmesine nasıl izin verdin? Derhal savunmanı istiyorum.”

Karşısındaki genç memur ezilip büzüldü. “Efendim, burada görevli olduğunu söyleyince izin verdim. Belki soruşturmaya bir faydası olur diye düşündüm.”

“İyi bok yedin. Şimdi çekil karşımdan!”

Aylin, kadına dönerek, “Bütün okul eğitmenleri içeride, siz  kimsiniz ve bu okuldaki göreviniz ne?” diye hiddetle sordu.

Kadın, eli ile okul arka kapısında yazılı olan tabelayı gösterdi. “Ben kantin sahibi ve işletmecisiyim.”

Aylin ve Sedat birbirlerine baktılar.

“Neden dışarı çıktınız?”

“Ben yeni geldim.” Göz teması kurmaktan çekiniyor gözlerini ayakkabılarına sabitliyordu.

Aylin, “O zaman buyurun kantine geçelim,” diyerek kadına yol verdi.

Kadın hiç bir şey olmamış gibi önlerine düştü. Kapıdan içeri girince kantinin bir kaç metre ilerisinde bulunan ve “Spor Salonu” yazılı renkli tabela dikkatlerini çekti. Katil, kurbanını öldürüp hiç kimseye görünmeden buradan çıkmış olabilirdi.

Aylin kadının arkasından onu inceliyordu. Ayakkabıları düz olmasına rağmen boyu bir yetmişin üzerinde görünüyordu. Zayıf değildi fakat kilolu da sayılmazdı. Kantinin kapısına gelince kadın kilitli olmayan kapıyı açıp onları sanki bir kahve içmeye uğramışlar gibi rahat tavırlarla içeri aldı. Sedat kendisine kadının açısını rahatlıkla görebileceği bir konuma hazırlamak için kapının yanında beklemeye başladı.

Kadın, sergilediği rahat tavırlarla kasanın bulunduğu tezgah bölümüne geçti. Bu beklemediği misafirler ile göz teması kurmamaya çalışarak, “Sizi dinliyorum,” dedi.

Aylin, “Adınız ve bu okulda ne zamandır bulunuyorsunuz?”

“Adım, Saliha Göç. Okul açıldığından itibaren bu okulun kantininin hem sahibi hem de işletmeciliğini yapıyorum.”

“Merakımı mazur görün ama siz hep bu saatlerde mi geliyorsunuz okula?”

“Hayır tabii ki sabah çocuklardan yarım saat önce gelip  öğlen yemeklerini hazırlıyorum. Bugün özel işlerim vardı biraz geciktim. Hem siz neden buradasınız? Biz tüm okul kayıp olan Özüm için arkadaşlarınıza ifademizi verdik.”

Aylin kadının son cümlelerinin üzerinde durmayarak, “Saat öğlene yakın yemekleri nasıl yetiştireceksiniz?” diye sordu.

Kadın ilk kez onun gözlerine bir kaç saniye baktıktan sonra, “Bugünkü menüm makarna, salata ve tavuk. Dün çıkmadan tavukları soslamıştım sadece fırına koyacağım. Diğerlerini ise yarım saatte hallederim. Benim için sorun olmaz.”

Arkasında duran dolaba döndü, büyükçe bir tencere çıkarıp  musluğa yöneldi.

Sedat ile Aylin kısa bir bakışma yaşayarak kadının izliyorlardı. Aylin kadının umursamaz tavırlarından dolayı sinir olmaya başlamıştı. Sesini biraz sertleştirerek, “Okul çevresindeki polis şeritleri ve emniyet güçleri dikkatinizi çekmiştir herhalde. Ne olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Hem neden okula girmek için arka kapıyı kullandınız? Dikkatimi çekti, siz kantinden çıkınca kapıyı kilitlemiyor musunuz?”

“Özüm hakkında olduğunu düşünüyorum. Yoksa bulundu mu?”

Sesindeki sahtelik göze çarpıyordu.

Aylin, “Sorularıma cevap verin,” dedi. “Kapıyı neden kilitlemediniz?”

“Acele ile unutmuşum.”

“Sabah okula gelmediğinizi söylediniz, dün akşam kaçta çıktınız okuldan?”

“İşim bitince çıktım. Acele işlerim vardı. Güvenlik görevlimiz var o yüzden dikkat etmemişim.”

“Ama o da sizlerle okuldan ayrılıyor. Saat kaçta çıktınız?”

“Tam hatırlamıyorum ama akşam üzere yedi gibi çıkmış olmalıyım.”

“Okul öğretmenlerinden Dilara Hanım’ı tanıyor muydunuz?”

“Ay yine ne yapmış? Bu kız nasıl eğitmen olmuş anlamakta zorluk çekiyorum. Okula bir daha gelmeyecek olmasına seviniyorum. Sessiz ve sinsi bir şekilde ortalıkta dolaşmasına sinir oluyordum.”

“Neden geçmiş zaman kipi kullanıyorsunuz? Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Özüm’ün kaybolduğu gün, Nefise Hanım ortalığı yıktı. Onu aşağı spor salonunun ordaki dolaptan eşyalarını alırken gördüm. Zaten sonrasında okula gelmedi. Gelmesin de zaten.”

“Saliha Hanım, Dilara bugün bu okulda öldürüldü ve gördüğünüz emniyet birimleri bu cinayeti sorguluyor. Şimdi, dün akşam nereye gittiğinizi anlatın.”

Kadın hiç bir şaşkınlık ifadesi göstermeden duygusuz bir ses tonu ile, “Ben eve gittim,” dedi.

“Biraz önce acil işleriniz olduğunu söylemiştiniz, herhalde evde değildi bu işleriniz?”

Kadın ilk kez tedirgin oldu. Tekrar onlardan uzaklaşmak istercesine buzdolabına yöneldiğinde Aylin, Sedat’a dönerek “Sedat, Saliha Hanımı Emniyet’e alın,” diye  talimat verdi.

Bunu duyan kadın olduğu yerde kaldı.

“Ama ben bir şey yapmadım.”

Fısıldar  gibi konuşmuştu.Korku yüzüne yavaş yavaş yerleşiyordu.

Aylin, kaşlarını çattı. “Size biraz önce bir insanın katledildiğini söylüyorum ama siz tencere, tava derdindesiniz. Verdiğiniz cevaplar ise tutarsız. Şimdi ya sorduğum sorulara adamakıllı cevaplar verin ya da sizi Emniyet’e aldırıp orada nasıl konuşmanız gerektiğini anlatayım. Dilara Hanım hakkında söylediklerinize bakılırsa aranızda bir husumet olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yok. Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Biraz önce söyledim ya.”

Huzursuzluğu artık kendi göstermeye başlamıştı.

Aylin  arkasını dönerek, Sedat’a “Saliha Hanımı cinayet şüphelisi olarak Emniyet’e götür ve beni bekle.” Dedi ve oradan çıktı.

Okul binasına girdiğinde Sinan ve Emir’i buldu. Boş sınıflardan birine onları sokan Aylin, kapıyı kapattıktan sonra,“Maktul ve Nefise Hanım hakkında elimizde neler var?” diye sordu.

Sinan, “Komiserim, kurbanın hakkında elimizde bir şey yok,” dedi. “Müdüre hanımın sicili temiz. Trafik cezası bile yok. Kadın biraz önce tekrar fenalaştı ve hastaneye sevk edildi. Soruşturduğum eğitmenler aynı şeyleri söyleyip durdular. Kayıp olan çocuğun ailesi ile iletişime geçtim ve avukatları onların hastaneden hiç ayrılmadıklarını teyit etti. Bende başka bilgi yok.”

Emir, “Efendim bir hizmetli, kurban hakkında adres bilgisi verdi,” diye açıkladı. “Ben de Emniyet’ten arkadaşlara yönlendirdim. Haber bekliyorum.”

Aylin ellerini beline koydu. “Emir böyle bir bilgi alıyorsun ama bekliyorsun. Kurbanın her şeyi sahte iken neden hemen bize haber vermiyorsun? Bu olayda yerine oturmayan taşlar var. Örneğin, Meral Hanım’ın üzerinde bulunan saç teli. Kurbana dokunmadığını söyledi eğer saç teli kurbana aitse elimizdeki ilk şüpheli o olacak. Diğeri ise kantinin sahibi Saliha denen kadın. Sedat onu şimdi Emniyet’e götürüyor, orada sorgulayacağım. Verdiği ifade çelişki dolu ve kadın soğukkanlı bir katil profiline oldukça yakın. Kurbanın öldüğünü söylediğimde tepkisi inanılmaz rahattı. Ölen bir hayvana bile insan olan, bu kadından daha çok üzülürdü. Şimdi Sinan, sen burada kal. Olay yeri inceleme ekibi ile ilgilen. Emir yürü, biz şu adrese gidelim bakalım bizi ne bekliyor?”

Yoldayken ekipten haber geldi. Komşuları kurbanın kullandığı isim ile orada oturduğunun teyidini vermişlerdi. İyi de bu kadın neden sahte bir isim ile gizlenme gereği duymuştu? Bu işte bir bit yeniği vardı. Adrese geldiklerinde Aylin kapının koçbaşı ile açılması emrini verdi. İçeri girdiklerinde ise evi saran temizlik kokusu onları karşıladı. Bir artı bir olan daire de her şey ucuz ama zevkle döşenmişti. Emir salona, Aylin ise yatak odasına geçti. Kurban hakkında bulacakları en ufak delil onları belki de katile götürecekti. Aylin yatak odasında bulunan bir yatak, bir gardrop ve komidine bakarak kurbanın bir daha evim dediği bu yere gelemeyeceğini düşündü.  Önce komidinin üst çekmecesini açtı. İç çamaşırları ile dolu olan çekmeceyi incelerken sanki kurbanın mahremiyetine el uzatıyormuş hissini hemen geçiştirerek yatağın üzerine boşalttı. İkinci çekmeceye elini uzattığı anda çorapların arasında  pembe kaplı bir defter olduğunu fark etti. Onu çorapların arasından çekip aldı. Bu, bir günlüktü.

Aylin hızlıca daftere göz gezdirdikten sonra Emir’e seslendi. “Hemen Emniyet’e gidiyoruz. Çabuk ol!”

Bulundukları birinci katın merdivenlerinden ikişer ikişer atlayarak indi. Emir de onu koşarak takip ediyordu. Arabaya bindiklerinde Emir, şaşkınlıkla, “Komiserim, olay yeri inceleme ekibini bekleseydik,” dedi.

“Bir çocuğun hayatı söz konusu iken bir saniyenin bile önemi var. Çabuk sür şu kahrolası arabayı Emir!”

Kucağında tuttuğu günlüğün sayfalarını çevirmeye başladı. Sayfalar elinde hızla çevrilirken, Aylin çok az yaptığı bir şeyi yapıyor, ağlıyordu.

“Ah Emir, kurbanımız öldürülmeden çok daha önce kurban olarak hayata gözlerini açmış. Sahte kimlik kullanması çok normal. Bir insan ben babamın kız kardeşimden olan ve beni doğururken ölen annem veya ablam diye nasıl anlatabilir ki?”

Günlüğü gözyaşlarına eşlik eden hıçkırığını da ekleyerek sessizliğini Emniyet’e kadar korudu. Emniyet’e geldiklerinde araba daha park etmeden dışarı atlayıp sorgu odasına koşarak gitti. Sedat’ın kendisine seslendiğini duymadan içeri girdi ve sandalyede oturan Saliha’nın karşısına dikilerek,

“Özüm’ü nerede saklıyorsun?” diye bağırdı.

Kadın,  avukatı olmadan konuşmayacağını söyleyince, sinirlerine hakim olamayarak “Sana şimdi avukatın ne olduğunu gösteririm. Soruma cevap ver seni adi ruh hastası!” diye bağırdı.

Kadının bakışları şimdi zehirli bir yılana dönüşmüştü.

Aylin onu umursamadan konuştu. “Aile geçmişiniz hakkında her şeyi biliyorum. Dilara’yı konuşmaması için mi öldürdün? Hoş cevap vermesen de olur. O her şeyi günlüğünde anlatmış. Nasıl dünyaya geldiğini; babanın kız kardeşini kullandığını ve on dört yaşında Dilara’yı doğururken öldüğünü; babanın çok saygın bir adam olduğunu ve bu olayın açığa çıkması ile utancından değil, nüfuzunu kaybetmesinin öfkesinden kalp krizi geçirdiğini; annenin olaylardan sonra bir akıl hastanesinde tedavi gördüğü üç yılın sonunda kendini diş fırçasının sapını dişi ile sivriltip şah damarını keserek  intihar ettiğini; senin ise evlilik dışı bir çocuk dünyaya getirip onu dört yaşındayken bir market alışverişi esnasında elinden kaçırıp trafik kazasına kurban verdiğini; seni yetiştirme yurdundan çıktıktan sonra arayıp bulduğunu ama senin onu kabul etmeyişini ve en önemlisi Özüm’ü okuldan senin kaçırdığını gördüğünü, eğer çocuğu geri getirmez isen Emniyet’e bildireceğini  yazarak elimde tuttuğum günlüğü bırakmış. Sahte diploma ve kimlik düzenlemesi için bedenini nasıl sattığını, tüm aile geçmişini de ona bunları sağlayan adamdan öğrendiğini ve daha birçok olayı… Aile meselelerin beni ilgilendirmiyor. Özüm nerede? Gerçi sen cevap vermesen de ekip arkadaşlarım, evine doğru yola çıkıyor nasıl olsa onu bulacağız. Şimdi o çok istediğin avukatı cevabını aldıktan sonra görebilirsin.”

Aylin tam sorgu odasından çıkacakken kadın, “O benim kızım,” diye haykırdı. “Anlamıyor musun? Onu bana Tanrı gönderdi. Bana anne dedi.”

Aylin durdu. Bu kendini deliliğe veren, belki de gerçekten aile geçmişi ile ilgili yaşadığı travma sonucu “Parçalanmış Kişilik Bozukluğu” olan kadına döndü. “Tamam o senin kızın ama onu bulmamız lazım saatlerdir evde tek başına öyle değil mi?”

“Evet, ilaçlarını verdim. Ben gidene kadar uyuyor. Ona bir şey olmaması için her tedbiri aldım. O bana geri döndü.”

“Anladım. Peki onu nerede tutuyorsun? Eminim kayıtlı adresindedir öyle değil mi?”

“Sen beni aptal mı sandın? Onu yazlık evimize götürdüm. Orada bizi kimse bulamaz.”

“Şu yazlık evin adresini versen, seni burada biraz misafir edeceğiz avukatın gelene kadar. O zaman zarfında arkadaşlarım ona göz kulak olsunlar.”

Kadın adresi Aylin’e fısıltıyla söyledi. Aylin koşar adım dışarı çıktığında Sinan ile burun buruna geldi. Ona kısaca bilgi verip Özüm’ün kaldığı evi bulmak için yola çıktılar. Aylin bir taraftan da telsiz ile anons geçiyordu…

Yazlığa geldiklerinde Özüm’ü kilitli bir odada altını ıslatmış halde buldular. Küçücük kız çocuğunun korkarak bakan gözleri orada bulunan herkesin yüreğini acıttı. Sordukları hiçbir soruya cevap alamadılar. Aylin kızı kucağına aldığında ise ağlamaya başladı.

Aylin ona sadece, “Ağlama bak seni annene götürmek için geldik,” diyebildi.

Çocuk, bu sözler üzerine sesini yükselterek ağlamasını sürdürdü. Aylin bir yandan onu sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da  içinden düşünüyordu:

[bctt tweet=”Bu dünya, çocukların saf masumiyeti için tehlikeli bir girdaptı. Onlar bu dünyadaki kötülükler yüzünden solup gidiyor,  tüm insanlık söz birliği etmiş gibi olayları sadece izlemekle yetiniyordu.” username=””]Ne yasalar, ne din adamları ne de eğitimciler dünya üzerinde çocukların korunması için yeterli donanıma sahip değillerdi. Sadece eğitimle çocuk tacizinin ve onlara uygulanan şiddetin önüne geçileceğini savunanlar, gelişmiş ülkelerde bu suçların ne kadar yoğun yaşandığı ile ilgili istatiki bilgilerden bihaber yaşayıp sadece ahkam keserek ve onların da insani hakları olduğunu savunarak  bu suçları işleyenlere bilinçsizce destek verdiklerini ne zaman anlayacaklardı? Bu suçları işleyenlerin ne büyük bir yıkıma sebep olduklarını topluma anlatmak lazımdı ama bu nasıl yapılacaktı?

Tüm bu düşünceler eşliğinde yazlıktan çıkıp, Sedat’ın Özüm’ün ailesine sevinçli haberi vermesini dinledi. Buruk bir gülümseme ile kollarında korkudan titreyen çocuğa daha sıkı sarıldı. Onun yaşayacağı travmayı az çok hayal edebiliyordu. İlkbaharın bu güzel akşamı, yüreğine derin bir keder ekip sevincini gölgeliyordu. İstanbul, güneşin batışı ile hüzünlü bir güne daha veda etmek için kızıl gurubunu bu koca ve yıllanmış şehrin üzerine sermek için acele ediyordu…

 

Hikaye: Oyun

Komiser odaya girdiğinde havada asılı kalmış kahve kokusunu duyumsadı. Bu koku; uykusuzluğunu ve kafein ihtiyacını, bir de kan çanağına dönmüş gözlerinin sancısını yüzüne vuruyordu. Odaya hâkim ikinci koku, cinayet büroda çalışanların aşina olduğu bir kokuydu: Kan kokusu. Odayı ebru tarzında boyamış kırmızı renkli sıvının kokusu onu kahve kadar düşündürmedi.  Öylesine yorgundu ki artık çevresindeki tüm olaylar ağır çekimde yaşanıyormuş gibi hissediyordu. Olay Yeri İnceleme Ekibi odadaki araştırmasını tamamlamış, toparlanıyordu. Ekipten biri komiseri selamlayarak yaklaştı.  Delil olarak numaralandırılmış iki ayrı boyda, iki ajandanın durduğu poşetleri sallayarak, “Uyku öncesi okumanız için, bence sürükleyici bir hikâye bulacaksınız,” dedi.

***

TEK GÜNLÜK STAJ

Güneş, fakültenin doğu kanadının ikinci katındaki odamdan ışıklarını çekip geriye sadece sıcaklığını bırakmıştı. Ellerimi başımın arkasında bağlamış, penceremden görünen yarım asırlık ağaçları seyrediyordum. Odamın kapısı tıklatıldığında kımıldamadım bile. Ses çıkarmadan ikinci vuruşu bekledim. Çok geçmeden gelen ikincinin ardından da üçüncüyü… Bu bir cesaret sınavıydı.

Berna, zeki bir kız. Çalışkan, disiplinli ve en önemlisi de çok hırslı. Asistanlık için sınırlarını zorlayarak çalıştı. En başından beri istediğim tek aday oydu, lakin onun bunu bilmemesi önemli olduğundan iki kişiyi hayal kırıklığına uğratmam gerekti. Diğer adaylardan Ekrem sessiz biriydi. Tıpkı karakterine uygun şekilde sessiz ve sinsice ilerledi. İstediğim tüm çalışmaları kusursuz teslim etti. Ona sorun çıkarmak -ki sorun çıkarmakta üstüme yoktur- neredeyse benim için sorun olmaya başlamıştı. Ne desem ne yapsam itaatkâr bir şekilde kabullendi. Şansıma sınav ortalaması Berna’dan 0,3 puan daha düşüktü. Yasin’e gelince o da hırslı ama agresifti. En yüksek notu o almış olsa da aşağılamalarıma karşı verdiği birkaç sert ve ukala çıkış ile kendi ipini kendisi çekti. Bunun farkındadır. Berna ise dayandı. Sonuna kadar… Bulunduğu yeri hak edebilmek için tek eksiği kaldı: Cesaret.

Kapıyı üçüncü kez çalışından sonra aralayabildi. Bedeninden önce içeriye giren başı fark etmeme rağmen tepki vermeyince neredeyse fısıldar gibi, “Özür dilerim. İçeride olduğunuzu söylediler. Ses gelmeyince ben…” diyebildi.

“Sen de bekleyemedin,  odaya dalayım artık, dedin.”

“Aslında…”

Elimi havaya kaldırıp sözünü kestim. Masamın diğer tarafındaki derisi yer yer deforme olmaya başlamış koltuğu işaret ettim. Üniversite sıralarında dersine girdiğim zamanlarda hayran bakışlarını çok kereler yakaladığım kız artık bana aynı hayranlıkla bakmıyor, farkındayım. Gözlerinde öfke kırıntıları var ki, bu benim hoşuma gidiyor. Ona, bu tarihi fakültenin koridorlarında saygın bir yer sağlayacak olan şey; bu hırs olacak. Bu kadar genç yaşımda, oda kapımda profesör unvanını bana sağladığı gibi…

“Haberi aldın ve heyecanlandın sanırım.”

“Evet hocam. Aslında hiç beklemiyordum.  Ekrem’i tercih edeceğinizi düşünmüştüm.”

“Benim için ütü yapabileceğinden emin olsaydım onu seçerdim zaten,” dediğimde gözleri şaşkınlıkla kocaman açıldı. Zaten bu ufak tefek esmer kızın en belirgin özelliği kocaman gözlerindeki pırıltıdır. Sanki zekâsı sihirli bir toz gibi bakışlarından dışarıya taşar ve ona bakanları büyüler.  Şaşkınken bile eksilmeyen cazibeli bir pırıltı…  Yoksa sert bir duruşu vardır ve aslında güzel olan vücut hatlarını gizleyen bol ve gösterişsiz kıyafetler giyerek dikkat çekmemek için elinden geleni yapıyor gibidir. Şaşkınlığına güldüm.

“Bak tatlım, şaşırmamalısın. Kutlama falan bekliyorsan bekleme, kutlanacak bir şey yok henüz. Asıl sınav şimdi başlıyor. Artık asistanımsın ve gerekirse senden bana bir gömlek ütülemeni bile isteyebilirim. Ben prensip sahibi bir insanımdır. İş tempoma ayak uydurabilmek için günlük programlarımı iyi bilmen gerekir. Bugünü senin stajın için ayırdım. Düşündüğüm kadar zeki isen beni bir daha bu açıklamaları yapmak zorunda bırakmazsın. İstersen şimdi anlatacaklarımı not al. Hatta almalısın.”

Bir postacınınkine benzeyen bez çantasının içinden bir not defteri ile kurşun kalem çıkardığında, zamana ayak uydurup kendisine bir tablet bilgisayar almasını söylemek için açtığım ağzımı, kızın burslarla zor okuduğunu düşünerek geri kapattım.

“Her sabah 6. 10’da uyanırım. Bir saat kadar sabah sporumu yaptıktan sonra duşumu alır, kahvaltımı ederim. En geç 8.20’de fakültedeki odamda olurum. Sen, benden en az yirmi dakika önce burada olmalı, günlük programımı çıkarmalısın. Konuşmacı olarak katılacağım sempozyumları da, hangi saatte hangi salonda dersim olduğunu da, katılacağım televizyon programlarını da sen not alacaksın. Bu konuda senin takibine güvenebilmeliyim. Tüm gün de yanımda olacaksın. Bazen sayfalarca yazı yazacak ya da okuyacaksın. Güvenimi kazandığın anda, diğer asistanlarıma yaptığım gibi derslerimden bazılarını sana devredebilirim. Anlayacağın şimdilik ayak işlerine bakacaksın çaylak.”

Anladığını belirtmek için başını yavaşça göğsüne doğru indirip kaldırdı. Çaylak kelimesine belli belirsiz güldü. Ona ev adresimi, telefon numaralarımı, bana ulaşıp ulaşamayacağı saatlerin aralığını ve odamda neyi nerede bulabileceğini yazdırdıktan sonra:

“Haydi, kalk bakalım. Sana bu binayı tanıtma zamanı. Sizin bina ile burası arasında bazı farklar vardır. Hem yemek yiyelim hem de stajına devam edelim,” dedim.

Fakültelerin organizma gibi yaşayan bir yanı vardır. Binalar içerisindekiler ile can bulur. Mühendislik bölümünde, binanın kapıları gıcırdamazken, felsefe bölümüne geçtiğinde kapılar ağır ağır açılır sanki. Hele tıp fakültesinin koridorlarındaki telaşı gördüğünüzde kendinizi ölüm kalım savaşının ortasında hissedebilirsiniz. Hatta yaşayan ölülerin arasında olduğunuzu bile düşünebilirsiniz. Berna, Anadolu’nun ücra bir kasabasından gelip yönetim katında adım atıyor olmanın verdiği özgüvenle yanımda dimdik yürüyordu. Koridorlarda karşılaştığımız öğrenciler tarafından selamlandıkça yüzüne bir gülümseme yayıldığının farkındaydım.

Öğle yemeklerimi genellikle kampüste yerim. Öğrencilerin arasında yer alıp, onların rahatını bozmak hoşuma gidiyor. Adımlarımı yemekhaneye doğru çevirdim. Kalabalıktan uzak, kıyıda köşede kalmış bir masa seçtik.

“Pembe hayallerle ve artık bir daha ders çalışmak zorunda kalmadıklarını düşünerek üniversiteye kapak atan gençler ilk final döneminde uyanırlar. Bilirsin, buradaki dünya tozpembe değildir aslında. Artık amfinin kalabalık kısmında olmayacaksın. Bir kişiyi seyrettiğin günler bitti. Bundan böyle yüzlerce göz senin üzerinde olacak. Mesafeyi koruman çok önemli… Her türlü insan ile karşılaşacaksın. Şuradaki kızı gördün mü? Mesela bu türü, güzelliğine güvenen ukalalar olarak adlandırabilirsin. Saçları fönsüz, yüzleri bir ton boyasız evden dışarıya bir adım bile atamayacak bu türü alt üst etmenin tek yolu; onlara ne kadar boş kafalı olduklarını kanıtlamaktır. Her dersimde havasını söndürmenin bir yolunu bulurum. Onun yemek tepsisini taşıyan zavallıyı da gördün mü? Onlar da güzellerin çevresinde kalıp her dediklerini yapan ve bu şekilde çevre edinmeye çalışan asalaklardır. Bir çeşit simbiyoz. Şu köşede sinmiş bizi izleyen çocuk, Metin miydi neydi adı, inek ama asosyal türe güzel bir örnek o da. Bu tiplerin kendilerini kanıtlayabilecekleri tek şey ders başarılarıdır. Notları yüksektir ama iki kelam etmeye kalktıklarında elleri ayaklarına dolaşır. Hatta geçenlerde bu çocuk, derslerden birinde kıt aklıyla benimle bir üstünlük yarışına girmeye kalktı, ağzının payını da aldı. Artık hangi kızın dikkatini çekmeye çalışıyordu, kim bilir? Haddini bilmeyeni hoş görmeyeceksin.”

Berna’nın ilgili bakışlarının,  dar tişörtünün altından kasları kendinden ayrı bir dünya gibi görünen çocuğa çevrildiğini fark ettiğimde gülümsedim. Bizim çaylağın hangi tiplerden hoşlandığını böylelikle anlamış oldum.

“Hoş çocuk,” dediğimde Berna’nın yanakları kızarmaya başladı, hafifçe başını sallamakla yetinerek bakışlarını önündeki tabakta duran lapa haline gelmiş pilava çevirdi.

“Eğer senin tipin buysa bence seçimlerini bir daha gözden geçirmelisin. Bu tipler için senin tüm caziben yatağına girdiğin ana kadardır. Sabah boş bir yatakta uyanıp, birkaç gün telefonlarına cevap alamamaya, sonra da kaderine razı olmaya kendini hazır hissediyorsan çocuğun seni amfide görmesi yeterli. Birkaç bakışın, hafif gülümsemenle peşinde koşmaya başlayacaktır. Eğlenmek istiyorsan amenna ama sonunda tüm kampüse seni yatağa attığını anlatarak övüneceğini de unutmamalısın.”

“Onun öğrenci olmadığını biliyorum. Çok iyi tanımıyorum ama belki öyle biri değildir, hocam. Genelleme yapmak doğru mu ya da bu genellemeye nasıl vardınız?”

Benim soracağım kadar iğneleyici bir soru sorması ve cüreti aslında hoşuma gitmişti. Ancak karşıma dikilme gücünü bu kadar çabuk kendinde bulmuş olmasına da razı olamazdım.

“Sokrat öğrencilerine ders verirken ‘İnsan iki ayaklı tüysüz bir yaratıktır.’ diye tarif eder. Öğrenciler teneffüste tüyü yolunmuş bir tavuk bulur getirirler ve ‘İşte bu senin insanındır.’ derler. Genellemelerin mutlaka hataya çıkan bir kapısı vardır. Benim söylemlerim;  gözlemlerimin ve hatta deneyimlerimin sonucudur, çaylak. Şu an, bu konuşmalarla aslında sana jestte bulunuyorum. Bir çeşit hayat dersi… Ha dersen ki; ‘Ben sallamam bildiğimi okurum,’ amenna. Yatırımını beyninden çok bedenine yapan bu tiplerin cazibesine kapılacak bir geri zekâlı isen benim sana sunduğum lütfu hak etmemişsin demektir. Baştan bileyim de enerjimi boşa harcamayayım.”

Yüzünün her kıvrımına yayılan öz güven bir anda yok oldu. Azarlanmış bir çocuk gibi alt dudağı titriyordu. Yorum yapmadı. Ben de konuşmayı uzatmadım. Sessizce yemeğimizi yedik. Yemekhaneden çıkışta Berna’yı fakültede birkaç kişiye takdim ettim. Sekreterlikteki Hakan’ın kıza yıldırım aşkı ile tutulduğuna eminim, gözlerini kızın üzerinden alamadı. Hakan, iyidir hoştur ama boştur. Ayran gönüllü olduğunu herkes bilir. Bu kısım benim umurumda değil. Ben Hakan’ın teknolojik işlerdeki becerisi ile ilgilenirim. Kütüphanedeki Yavuz’u da ziyaret ettik. Kütüphaneyi oluşturan şey kitaplar mı yoksa başlı başına Yavuz’un kendisi mi diye çok düşünmüşümdür. Hangi konuda bir soru sorarsanız sorun, anında en doğru cevapları bulabileceğiniz kaynakları önünüze sermekte üstüne yoktur. Bu kez fazla ilgisiz davrandı. Bunun için ona bir ara ayarını vermeliyim. Bunu başkalarının önünde yapmayacak kadar kıymet veririm Yavuz’a. Gerçi ben hayatta çok az insana kıymet veririm.

Berna’nın stajına ayırdığım saatleri tamamlar tamamlamaz, masaj salonunda aldım soluğu. Her Cuma kendimi Alper’in maharetli ellerine bırakarak tüm haftanın yorgunluğundan sıyrılmayı seviyorum. Sessiz ve yumuşak dokunuşların rahatlattığı bedenim uykuya teslim olurken zihnimdeki son görüntü kantindeki yakışıklının gülümsemesiydi.

Şimdi yeni bir gün başlıyorken bu satırlar bir kenarda dursun istedim. Hayatıma yeni birini dâhil ettiğimde onunla ilgili mutlaka yazarım. Bir süre sonra dönüp okumak öğretici olur. Bakalım bu asistan kız beni şaşırtabilecek mi?

 

SENİ TANIYORUM PROFESÖR

Soğuk ve rüzgârlı havanın aksine içimdeki duyguların sıcaklığı bedenimi sarıyor, yaşadığım mutluluğun tarifi yok. Kokunu içime çektiğimin seni sürekli izlediğimin farkında mısın, bilmiyorum. İncecik, muntazam kaşların, güldüğünde ortaya çıkan gamzen,  yüzüne düşen saçlarını elinle arkaya atman… Kusursuz yüz hatlarını incelerken o deniz mavisi gözlerine kitlenip kalıyorum. İçine, derinlerine çekiyor, başka bir boyutta buluyorum kendimi. Konuşurken o ince düz dudaklarına kayıyor bakışlarım, insanlarla alay ederken sinsice sırıtıyorsun. Bugün o kıza bakışlarında da aynı alay vardı.  Kendini herkesten üstün görüyorsun. Beni aşağılarken seni arzuladığımı tahmin edip etmediğini bilmek istiyorum. Belki de birçok insanın hayallerini süslediğini biliyorsundur.

Gözlerim sürekli senin üzerinde. Yapmacıklıktan uzak hareketlerin, sert tavrın, takındığın maskenin ardındaki yüzü görebiliyorum. Yıkıp geçen sivri cümlelerin sahibi Nükhet Hoca… Senin karşında ezilip büzülen onca insanın sana beslediği nefretin kendini yalnız hissettirdiğinden eminim. Belki de nefret edilmekten hoşlanıyor öfkeden besleniyorsun. İçimdeki aşk, seni tanıdıkça her geçen gün daha da büyüyor. Tüm mimiklerini, tepkilerini biliyor senin geldiğini adım atışından tanıyorum artık. Kahveyi ne kadar çok sevip sade içtiğini, sabah spor yaptığını, polisiye kitaplar okuduğunu, herkesten gizli yazılar yazdığını, her ay internetten kitaplar aldığını, sabah evden kaçta çıktığını ve akşam yatmadan bir kadeh kırmızı şarap içtiğini… Bozulmayan bir ritüel zincirin var. Bugün Cuma; masaj günün… Seni senden daha iyi tanıyorum. Sen de beni tanıyacaksın, pek yakında. Daha yakın ve daha samimi… Bugün bana bakışından anladım bunu istediğini.

Ders verirken tüm gözlerin üzerinde olmasından hoşlanıyorsun. İnsanların üzerinde kurduğun hükmün, gücün görülmesini istiyorsun. Kendimi ispatlamaya çalıştığımı düşünüyorsun ama yanılıyorsun Profesör. Ben sana yardımcı oluyorum. Göz göze geldiğimiz her an içimde yatan coşkulu arzuyu görebiliyor olmanı ümit ediyorum. İnsan zekâsının senin için önemini biliyorum ve seni elde etmek için bu benim en büyük silahım olacak. Notlarım senin için yeterince yüksek değil ama hayat da nottan ibaret değil. Pratik her zaman teoriden üstündür. Karşılaştığımız engeller zamanla tecrübe doğurur. Aşamayacağım zorluk yoktur. Sen de eminim ki bunu görüyorsundur. Kurnaz bir kadınsın, ben de oldukça sabırlı. Sadece görmene izin verdiğim kadarını görebilirsin gerçek beni tanıdığında şaşıracaksın Profesör.

Başkalarına laf çarparken kaçamak bakışlarla vücuduma baktığını hissedebiliyorum. İçten içe başkaları gibi kıskandığını da, diğerleri gibi bu vücuda nasıl sahip olduğumu merak ettin, biliyorum. Çizgiyi aşmaktan korkmadığımı öğrenmeni istiyorum. Küçük sırlarımı sana sunmak oyunun en eğlenceli kısmı olacak.

Çevrende sana yaranmaya çalışanları gördükçe işimin gerçekten zor olduğunu anlıyorum. Sadece kendimle değil onlarla da yarış içinde olmak gerekiyor. Seni aynadaki yansımandan bile kıskanırken benden başkasının sana yakın olmasına tahammül edemiyorum. O asalaklardan ne kadar farklı olduğumu zamanla göreceksin. Yargılarını yıkacağım günü iple çekiyorum. İnsanın her yaşta öğrenecek çok şeyi vardır. Bir profesörün bile… Kütüphanenin tozlu raflarındaki kitapları incelerken seni ilk gördüğüm gün dün gibi aklımda. Kendi benliğimi bulmaya uğraşırken yıllarca mutluluğu yanlış kapıları çalarak aradığımı fark ettim. Defalarca seni düşleyerek geçen gecelerim oldu. O günden bu güne geçen zamanın ardından sana daha da yaklaştım. Kendini korumak için kurduğun özgüven zırhının altındaki kalbin ne kadar kırılgan olduğunu görebiliyorum. Kalbini kimsenin kırmasına müsaade etmem, tek isteğim bana kalbinde bir yer vermen.  Biz olmayı başardığımızda efsane olacağız. Nesilden nesle anlatılacak unutulmaz bir aşk olacak bizimkisi.

 

ŞÜPHE

Bu sabah gözlerim ağır ağır güne açılırken yüzümde bir gülümseme olduğunu biliyordum. Duştan gelen ses, Aykut’un hala evde olduğunu söylüyordu. Yataktan kalktığımda başımın dönmesine engel olamadım, sendeledim. Sabah sporu fikrinden anında vazgeçtim. Cumartesi gecesinden başlayıp pazartesi sabahına kadar sarf ettiğim efor bence fazlaydı bile. Fakülteye geçmeden önce bir duşa benim de ihtiyacım vardı. Yeniden yatağa uzanıp beklemeye başladım. Ne oldu, neden oldu diye düşünmek bana göre değildir. Bir şey olduysa önemli olan bundan sonra ne olacağıdır. Gözlerimi kapatıp bundan sonrasını düşünmeye başlamalıyım.  Aykut’u bu defterin sayfalarına işliyorsam yaşadıklarımızın tekrar yaşanabilme ihtimali var demektir. Aslında bu satırlar Aykut’u anlatmak için değil. Çözemediğim bir numara dönüyor ve bunu anlatmak için baştan başlıyorum aslında.

Cumartesi günü akşamı Asmalı Mescit tarafında bir şeyler içmek için sözleştiğim arkadaşımın son dakikada acil işi çıkmasaydı bu riske atılmamış olacaktım. Belki de Berna yüzündendi. Adamı benim için çekici kılan belki de sadece Berna’nın bakışlarıydı, bilemiyorum ama Aykut’u karşı masada kahkahalar atarak eğlenirken gördüğüm anda gecenin nasıl bitmesini istediğimden emin olmuştum.  Küçük bir bahane ile onların masasına dâhil olurken tüm gözler üzerimde, flörtle geçen saatler ve alkollü olduğum bahanesi ile Ekrem’in teklifini geri çevirip Aykut’tan beni evime bırakmasını isteme şeklinde seyreden bir silsile ile amacıma ulaşmak çok da zor olmadı. Asistan kızlayken dalga geçtiğim şeyi kendim yapmıştım. Gözlerimi yeniden açtığımda Yunan heykelim banyodan çıkmış yatağın başucunda gülümseyerek dikiliyordu.  Eğilip öpmek istediğinde onu durdurmama bozuldu.

“Ben şimdi duşa gireceğim. Ben çıkana kadar gitmiş olacağını tahmin ediyorum,” dediğimde ise yüzü büsbütün asıldı. Ona açıklama yapmak gibi bir niyetim yoktu. Ancak yine de tedbir amaçlı bir şeyler söylemem gerekiyordu. Bu durumda patronun kim olduğunu iyi bilmeliydi.

“Şu iki gecedir yaşadıklarımız çok keyifliydi. Bunun uzun süreli bir ilişkinin temeli olmadığını bilecek kadar akıllı olduğunu düşünüyorum. Hatta bunun aramızda kalmaması halinde neler olabileceğini tahmin edeceğine de eminim,” dedim.  Dev cüssenin içinde kırılgan çocuk, başını salladı.

“Biliyorum ama tekrarını beklemekten vazgeçmeyeceğimi bilmeni istiyorum,” dedi. Yanağına ufak bir öpücük bırakarak duşa girdim. Çıktığımda gitmişti. İtaatkâr oluşuna memnun olmadım diyemem.

Fakültedeki odama doğru yürürken dar koridorun sonunda, beni beklediklerinden emin olduğum Yasin ve Ekrem volta atıyorlardı. Beni ilk fark eden Yasin, sert adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Anlaşılan güne bir başka çocuğu avutarak başlamam gerekiyordu. Bana iki adım kala durdu.

“Biraz konuşabilir miyiz?”

“Konuşuruz elbette. Odama geçelim.”

“Yalnız konuşmak istiyorum ama!”

Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. Kapıma yaslanmış bekleyen Ekrem’e de içeriye girmesini işaret ederek odaya girdim. Benim çaylak gelmiş, odamı düzenlenmiş, tozları bile almıştı. Odaya adım attığım anda ciğerlerime dolan kahve kokusu uzun zamandır varlığını unuttuğum filtre kahve makinemi de keşfettiğini kanıtlıyordu. Gülümseyerek günaydınlaştığım kıza dışarı çıkmasını işaret ettim. Belli ki çetin bir tartışmanın ortasında kalıp hedef olması an meselesiydi.

Düzenine anlık bir hayranlıkla baktığım masamın ardındaki yerimi alınca, “Buyurun beyler sizi dinliyorum,” dedim.

Ekrem konuşmaya kapalı olduğunu bildirircesine kollarını göğsünün üzerinde birleştirince bakışlarım öfkesini gizleyemeyen Yasin’e çevrildi.

“Neden elendik, asıl sizin bir açıklama yapmanız gerekmez mi hocam?”

“Hayır, gerekmez Yasin. Elendiniz ve bitti. Bunun için bir açıklama yapmak zorunda değilim. Ben seçimimi yaptım. Başka bir hoca ile şansınızı yeniden deneyebilirsiniz.”

“Sınav notlarımızdan haberim var. Hakkımı yediniz!”

“Yasin, sabah sabah sabrımı zorluyorsun ama madem bu kadar hakkını yediğimi düşünüyorsun o halde mülakatta elendiğini bilmelisin. Tek başına not her şey demek değildir. Pratik her zaman teoriden üstündür.”

Sinirinden yumruklarını sıkan çocuk kulaklarına kadar kızarmıştı.

İtiraz edecek olunca işaret parmağımı sallayarak, “Sakın! Tehditkâr bir tavır en sevmediğim şeydir. Eski bir hocan olarak sana bir tavsiye, dinlersin ya da dinlemezsin benim meselem değil, akademisyenlik senin harcın değil evlat. Bence bir an önce askerliğini yap ve bir iş yerine kapağı atmaya bak. Şimdi çıkabilirsin,” dedim.

Kapıyı ardından öyle bir kapattı ki eski binanın, macunları yer yer dökülmüş pencereleri sallandı. Ekrem’in yüzünde bir sırıtış vardı.

“Kendi kendini bitirdi yazık.”

Başımı sağa yatırıp kaşlarımı kaldırarak dudak büktüm.

“Senin tarzın tehdit değildir. Notun da diğerlerinden düşüktü. E sana gelelim bakalım, sen ne diyeceksin?”

“Ben sadece benden bir isteğiniz olursa her zaman yardıma hazır olduğumu söylemek için gelmiştim. Yakınlarınızda olmayı seviyorum. Sizden öğreneceklerim olduğunu bildiğim için asistanlığınızı çok istemiştim.”

Bu çocuğu mu tercih etseydim acaba, diye düşünmeme sebep olan bu ufak yalakalığına gülümseyerek cevap verdim. Sürekli motivasyonumu yükseltirdi orası kesin, ama aynı zamanda ufak ufak kuyumu kazmayı da ihmal etmez. Ara ara üzerimde gezdiğinden emin olduğum bakışlarının altında belki de sadece en temel arzu var. Tam ağzımı açıp bir şeyler söylemek üzereydim ki çalan kapı birbirimize kenetlenen gözlerimizin kapıya çevrilmesine sebep oldu. Her zamanki lakayt tavırlarıyla odanın kapısından başını uzatan Hakan, Ekrem’i görünce duraksadı.

“Özür dilerim böldüm galiba. Bilgisayarınıza program yüklememi istemiştiniz!”

Bu isteğimi tamamen unutmuştum. Ekrem kımıldamamıştı yerinden belli ki daha söyleyeceği bir kelam vardı. Ayağa kalktım. Hakan’ı da hafiften geri adım atmaya zorlayarak odanın dışına çıktım.

“Şimdi çocuk gönlü etmem gerekiyor Hakan. Şu asistanlık mevzu… Bu yeni yetmeler fazla alınganlar. Dokuz buçukta dersim başlayacak, ben yokken hallediversen olmaz mı? Söz seni yemeğe çıkarırım,” dedim göz kırparak.

Koskoca adam resmen kıkırdadı. Eşinden boşandığından beri dibimden ayrılmamak için sürekli bahaneler ürettiğinin farkındayım ama bu bana kendimi özel hissettirmiyor, çünkü Hakan’ın kendisine pas vereceğini düşündüğü her kapıyı zorladığını biliyorum. Arşivdeki kızı evlilik masalı ile oyalayıp kızla gönül eğlendirdikten sonra fakültede dedikodu alıp başını yürüdü ama bu Hakan’ın umurunda bile olmadı.

“Hep böyle yapıyorsun Nükhet Hanım! Her seferinde beni kandırmayı başarıyorsun. Senin derin denizlere bakarken hipnotize oluyorum ben ve o yemek hiç yenilmiyor,” dedi.

Tutmayacağımı ikimizin de bildiği sözü verip Hakan’ı yolladıktan sonra odaya döndüğümde Ekrem masamın yanında ayakta duruyordu. Beni görünce aceleci bir tavırla, “İzniniz olursa ben gideyim artık. Telefonum sizde vardı. Ne zaman isterseniz emrinizdeyim. Bir de, eğer Murat Hoca size beni sorarsa hakkımda iyi şeyler söylemenizi umuyorum,” dedi.

Anlaşılan bizim sinsi çocuğun yedek bir planı var.

O gün ve birkaç gün boyunca Berna’nın benim için hazırladığı kahvelerle başladığım işler, hep tıkırında geçti. Sekreterlikte çalışan Aykut’la iki kez yönetim katı koridorlarında karşılaştık. Saygıyla selam vermesi içimi rahatlatmıştı.  Ondan beklemediğim bir sözüne sadakat durumuydu bu. Belki de Berna haklıydı; genellemeler hatalı olabiliyordu. Kısacası her şey umduğumdan çabuk düzene girmişti, yolunda ilerliyordu ta ki Perşembe günü sabah saatlerinde girdiğim derslikte güneşin kavurucu sıcağı ile kan ter içinde kalana kadar… Şu Metin denilen psikopat da canımı iyiden iyiye sıkmaya başlamıştı. Zaten sürekli burnumun dibinde bitiyor.  Güneş bir yandan çocuğun taciz eden bakışları ve fütursuzca dersi böldüğü tuhaf sözleri bir yandan sinirlerim iyice gerilmişti. Eve uğrayıp bir duş almaya vaktim yoktu ve ben öğleden sonrasında bir panelde konuşma yapacaktım. Macar Suyuna bulanmaya karar verdim.

Çağdaş niteliklere sahip ve bilinen ilk parfüm 14. yüzyılda, 1370 yılında yapıldı ve güzelliğiyle ünlü Macar kraliçesine atfedildi. Esans ve biberiye yağı ile alkolden elde edilen karışım, lavanta yağı ile zenginleştirilmiş ve bu karışıma özel bir isim verilmişti: “Macar Suyu”. Odamda her zaman yedek bir parfüm bulundururum. Fransızların üretim esasına uygun olarak kötü kokuları baskılamak içindir o şişe. Her zaman koyduğum ve lazım olmadıkça açmadığım çekmecede parfümüm ve saç fırçamı bulamayınca telefona sarıldım, Berna’ya hemen gelmesini söyledim. Günlerdir odamı kendince çekip çevirmesine müsaade ettiğim kız odadan içeri girdiğinde öfkeli bakışlarımla karşılaştı. Boş çekmeceyi sertçe kapattım.

“Bir şeyin yerini değiştirmeden önce bana sorman gerek çaylak! Sana düzenim konusunda hassas olduğumu söylemiştim. Bu çekmecenin içindekiler nerede, söyle bakalım.”

Sert çıkışımı ellerini önünde birleştirip başını eğerek karşıladı. Odama biri girmiş ve bana ait iki özel eşyayı da beraberinde götürmüştü ve o bunu yapanın kim olduğunu bilmediği konusunda ısrarcıydı.  Suratındaki mahcup ifade yüzünden sesimi yumuşattım.  Belli ki haberi yoktu. Acelem olduğu için konuyu daha fala uzatmadım ve panele gitmeden önce aldığım yeni bir parfüm ile banyo yaptım. Bu hırsızlık olayı, ilerleyen haftalarda tekrarları ile karşıma çıkana kadar üzerinde daha fazla durmaya gerek duymadığım bir olaydı. Çünkü daha önce de kapısını kilitlemeyi sürekli unuttuğum odamdan bir şeyler kaybolmuştu ama evimden… İşte bu dehşet verici bir olaydı. İlk fark ettiğim şey; Caspar David Friedrich’in 1818 yılında çizdiği, aslı Almanya’nın Hamburg kentindeki Kunsthalle Hamburg’da sergilenen,  Bulutların Üzerinde Yolculuk isimli tablosunun ucuz bir replikasının kenarına iliştirdiğim eski bir fotoğrafımın yerinde olmayışıydı.  Rüzgârla uçup koltukların altına falan girdiğini düşünmüş, aramaya üşenmiştim. Aykut’u beklediğim bir gün ikinci kaybolan şeyi; zümrüt renkli, dantelli çamaşırlarımı, bulamayıncaya kadar unutmuştum bile.

Anahtarımı ofis masamda bıraktığım anları düşündükçe kendime çok kızıyorum.  Evime birinin girip çıkmış olması düşüncesi beni delirtiyor. Artık tüm fakülte gözümde şüphelilerle dolu… Herkesi kendimce sorguya çekme vaktim geldi.

 

SENDEN BİR PARÇA

Hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığını biliyorum. Zihin; bastırılmış arzular, derinlere saklanmış fanteziler diyarı… O diyarın kapısını açıp bana izin verdiğin anda, kader ağlarını bizim için örmeye başladı. Yattığım yerden defalarca boş, beyaz tavana bakıp seni düşündüm. Varlığının enerjisi bana ayrı bir heyecan katıyor. Sen de benim gibi anın tadını yaşayanlardansın, acaba sözcüğünün arkasına sığınmaktansa yaşayıp günahlarının bedelini çekmeye razısın. İçinde sen olduğun sürece günahım ne kadar büyük olursa olsun kor ateşin içinde yanmaya hazırım.

Yaptıklarına başkalarının neden olduğu bahanesine sığınmak günahlarını hafifletemez, vicdanın yükünden kurtulamazsın. Yaşanan gerçekleri, kalbin attığı sürece bedeninde görünmez bir iz olarak taşıyacaksın. Rüzgâra yön vermeyi seviyorsun. Dilediğinde sert bir fırtınaya dönüşüyor,  kimi zaman ruhu okşayan hafif bir meltem…  Ancak her zaman kararlısın. Eseceği yönü ve hızı kendin belirliyorsun. Kuklacı olup ipleri elinde tutan olmayı,  dilediğinde kuklalarını isteklerine göre hareket ettirmeyi seviyorsun. Sadece kısa süreliğine kuklan olmayı kabul ediyorum. İpler benim elime geçtiğinde ikimiz için her şey daha farklı olacak. Daha ateşli oyunlar içinde bulacağız kendimizi.

Sözlerime tuhaf bakışlarla karşılık veriyorsun. Belli ki beni anlayamadığın anlar oluyor. Ancak bir savaşçı ruhuna sahip olduğumu anlayacak kadar akıllı bir kadınsın. Kafamın içinden geçen sihirli sözcükleri sadece sen duyabiliyorsun ve duyduğundan da eminim. Ben senin ne istediğini biliyorum, sen de zamanla benim istediklerimi öğreneceksin. Birbirimize daha sıkıya bağlanacağımız günler gelecek. Sadece daha yakınında olmama izin vermelisin.

Beklenmedik anda seni şaşırtmayı çok seviyorum. Kararsız kaldığın zamanlarda kısa süreliğine yaşadığın ikilem kalbindeki en saf halini yansıtıyor yüzüne. O anı dondurup saatlerce izleyebilirim. Gözlerim üzerine kitlendiğinde yaydığım enerji ile bakışlarımın üzerinde gezindiğini hissedebiliyorsun. Senin için savaşılması, cinsel açlıklarımızı vücudunu izleyerek doyurmak seni de tatmin ediyor. Ben seni istemeyi sen de istenilmeyi seviyorsun. Yerine getirmeyeceğin sözler verdiğinde, o sözlerin gerçekleşebileceğinin hayalini kurmak bile farklı haz yaratıyor.

Gülüşümdeki hainliğini yakalamakta üstüne yok. Neler yapacağımı, başına ne iş açacağımı merak ediyorsun değil mi? İşte bu da beni eğlendiriyor. Değişen hayatının bir parçası oluyorum yavaş yavaş. Konuştuğun kişilerde, çalıştığın masanda ruhumun sıcaklığı seninle, bunun karşılığında da senden parçalar olacak bende. Seni parça parça elde edeceğim. İlk başta kürsüde unuttuğun bir kalemini alarak başladım buna. Farkında bile değilsin ama o kalem neredeyse iki yıldır yastığımın altında durur. Sana dokunarak uyumak gibi.  Senin için özel olan parfümün yerinde olmadığını görünce bürüneceğin ruh halini tahmin edebiliyorum. Asıl eve gittiğinde karşılaşacağın eksikliği fark ettiğinde hissedeceğin dehşet duygusu, kanımın ısınarak tüm damarlarımda azgın bir şekilde dolaşmaya başlamasına sebep oldu. Gizli gizli evine ya da çalışma odana girmek bana inanılmaz bir haz veriyor.

 Sana ait parçalar… Fotoğrafına baktıkça yılların senden hiçbir şey çalamadığını görüyorum. Geçmişe aldırış etmeyen, geleceğe meydan okuyan Profesör… Evine ilk girişim değildi. Uzun zamandır evde olmadığın anlarda ziyaret ediyorum evini. Yatağına uzanıyor, dolabındaki kıyafetlere dokunuyorum. Sevdiğin peynir markasını bile biliyorum artık. Ben de o markayı alıyorum bir süredir. Duş jelinin de aynısından aldım ama kullanmak için değil, duştayken yanımda ol istiyorum. Koleksiyonumun son parçası; teninle direkt temas eden zümrüt rengi iç çamaşırları. Kendimi tutamadım. Çekmecendeki o en nadide parçaya, onlarca kez dokunmuştum ama artık bende olmadan yapamayacağımı biliyorum. Bu giysilerin içinde seni düşündükçe arzularımın şiddetlenmesine engel olamıyorum. Seni daha çok istiyorum. Uzun zamandır kusursuzca bekleyişim, sona yaklaştıkça sabırsızlığa dönüşmeye başladı. Sana daha yakın olmak, sana özel eşyaların bende olması içimdeki heyecanın dalga dalga büyümesine neden oluyor. Nadide bir çiçeği koklamak gibi, özel birine dikilmiş kıyafeti giymek gibi, dünyaca ünlü birinin tuvaline bakmak gibi. Bunların bana yetmeyeceğine eminim. Amacım bedeninin sahibi olmak değil. Kalbin bende olmadığı müddetçe, bedenin boş bir et parçasından ibaret. Bedenin, kalbin, aklın, tüm benliğinle benim olmalısın.

 Bunu sana yapan kişiyi arayacağını ve herkese şüpheyle yaklaşacağını biliyorum. Bu oyunun parçası olarak bendeki parçalarından birinin orijinalinin bir kopyasını göndereceğim sana. Ama diğerleri bende kalacak. Onları sana kendi elimle vermeyi istiyorum.  

 

SORGULAMALAR

Evime girilmesi… Nükhet Hoca’nın tüm statülerinden sıyrıldığı mabedine… Birkaç gündür aklımı kaçırmak üzereyim. Kavga etmediğim kimse kalmadı neredeyse. Aykut ile başladım işe. Ne de olsa evimin içinde rahatça dolaşma özgürlüğünü ben vermiştim ona, o da bunu dilediğince kullanıyordu. Suçlamaların hiçbirini kabul etmedi. Fena kavga ettik. Kapıyı çarpıp çıktı. Ondan çıkaramadığım hırsımı bina görevlisinden çıkarmak istedim.  Elini kolunu sallayarak evime kimin girip çıktığını bilmek istediğimde pişkin pişkin, “Sizin eve giren çıkan zaten belli değil ki, ” diyerek, fındık kadar beyni ile laf sokmaya çalıştı. Oturduğum apartmanın güvenlik kamerasının sadece son iki günlük kayıtlarının izlenebiliyor olması yönetici ile de büyük bir fırtına yaşamama sebep oldu.  Evin yerini sevmesem güvenlikli bir siteye taşınırdım o hışımla. Temizliğe gelen kadın yabancı uyrukluydur. Polis çağırırım da izinsiz çalıştığı anlaşılır diye tutuştu, polise haber vermemem için yalvarmaya başladı.  Evin kilidini değiştirdim. Fakültedeki odamı, çıkarken kilitlemeye başladım. Anahtarın tek yedeğini Berna’ya verdim. Kızı girip çıkıp azarladım, ama öyle sakin karşıladı ki kriz yönetimi konusunda da tam not aldı benden.  Dün Hakan uğradı. Üstü kapalı bir şekilde, odamda bilgisayarla uğraştığı sırada ev anahtarımı görüp görmediğini sordum.

“Biri benden habersiz evime girmiş de,” dedim.

Anında ayağa fırladı. Suratı kıpkırmızı oldu.

“Sen yoksa beni mi suçluyorsun? Şu yaşımda bir de hırsız damgası mı vuracaksın bana? Zaten nereden çıktığını bilmiyorum ama senin yüzünden, Bilal Bey’e ifade vermek zorunda kaldım. Neymiş seni rahatsız ediyormuşum. Sapık gibi peşindeymişim. Birileri öyle bir laf çıkarmış.”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Of Nükhet ya! Biz kaç senelik arkadaşız. Tamam, bir he desen havada karada kaçırmam seni ama sapık mıyım ben ya? Birileri hakkımda öyle söylemiş. Bilal Bey sana söyleyip canını sıkmak istemedi ama benim canımı epey sıktı.”

Onu sakinleştirmek için beyhude birkaç şey söyledim. Kimin bu lafı çıkardığı aklımın bir köşesine takılmadı değil. Sonra en başından başlayıp olanları anlattım. Hakan, bilgisayarıma bir kamera yerleştirebileceğini söylediğinde kahkaha atıverdim.

Onu kızdırmak için sordum. “Niyetin boşken odamı mı izlemek yoksa beni mi izlemek Hakan?”

“Geç dalganı sen. Ben ciddiyim, istersen yapabiliriz böyle bir şey. Bu ciddi bir durum… Polise de bildirebiliriz. Uğraştığın çocuklardan biri seni korkutmaya çalışıyor da olabilir.”

“Bırak ya, onlarda o yürek ne gezer? Şimdilik polislik bir durum yok da kafam takılıyor işte.”

Hakan odadan ayrılır ayrılmaz aklıma bir şey geldi. Yasin ve Ekrem de yakın zamanda odama girip çıkmışlardı. Hatta en son aralarından birini odamda yalnız bile bırakmıştım. Hani şu filmlerdeki gibi anahtarımı bir kalıba basıp… Paranoyaklık yapıyorum belki, ama bu durumu ciddiye almam gerekiyor ya da rahatlamak için kafamı işime vermek…  Berna’yı aradım, hazırlamam gereken son makale için kütüphaneden bazı kitapları getirmesini istedim. Öğleden sonra başlayacak olan haftanın son dersinden önce bir şeyler yemek için dışarı çıktım, elbette kapımı kilitleyerek. Yemekten sonra derse geçtim. Döndüğümde kitaplar gelmiş, boylarına göre dizilerek masamın sol tarafına yerleştirilmişlerdi. Üstünde bir not vardı:

“İsmet Zeki Eyüboğlu’nu ancak Salı temin edebilirim ama acilse haber verin benzer başka kitaplar önerebilirim. YAVUZ”

Hiç de aciliyeti yoktu. Sadece hafta sonu beni oyalasın istemiştim. Kitapları karıştırırken birinin arasından düşen bir şey küçük bir çığlık atmama sebep oldu. Birisi benimle resmen oyun oynuyor.  Benim etkisiz eleman gibi kalakaldığım bir oyun…

Hışımla kütüphaneye indim. Yavuz bankonun ardında oturmuş, bir kitaptan notlar alıyordu. Ellerim titriyordu sinirimden. Rezillik çıkarmamak için fısıltıyla, benimle gelmesini söyledim.  Yavuz; otuzlu yaşlarında, esmerden ve aslında çok yakışıklı sayılabilecek biridir. Doğu kökenli bir ailenin on dört çocuğundan biri olarak başladığı hayatı tek başına sürdürmek gayesinden midir yoksa bu sessizliğin arkasında hazin bir hikâyesi mi vardır bilemem ama içine kapanıktır. Kendine kitaplardan bir dünya oluşturan bu yakışıklıyı kendime istedimse de, onu her görüşümde kendimde bulduğum koruma hissi ile ona yaklaşmadım. Sanırım onu beğendiğimin farkında ama bana yaklaşabilecek kadar yürekli değil ya da zeki olduğu için sonu olmayacak bu gönül macerasına girmek istemiyor. Her ne kadar kontrollü davranırsa davransın bana zaafını hissedebiliyorum.

Elimde tuttuğum şeyi Yavuz’un suratına sallayarak sordum. “Bu ne bu? Bana bunu açıklayabilir misin?”

Anlamsız gözlerle, hala sallayıp durduğum şeyin ne olduğunu görmeye çalışıyordu.

“Sizin bir fotoğrafınız sadece! Bakayım… Güzel bir fotoğrafmış hem de. Arkasında bir şey mi yazıyor?”

“Benimle oyun mu oynuyorsun sen? Bu fotoğraf evimden çalındı ve şimdi de odamdan çıktı. Senden istediğim kitapların birinin içinden hem de.”

“Bak, ne ima ettiğini anlıyorum ama ben bu fotoğrafı ilk defa görüyorum. İster inan ister inanma!”

Doğru söylediği o kadar belliydi ki, altında konuştuğumuz ağacın gövdesine çaresizce yaslandım. Sanki bacaklarımdaki tüm kan çekilmiş gibiydi. Biri fotoğrafımı evimden çalmış, arkasına yazdığı bir not ile birlikte geri yollamıştı:

“ÖLÜM BİZİ SONSUZA DEK BİRBİRİMİZE BAĞLAYACAK!”

Yavuz elini dostça omzuma koydu. Fotoğrafın arkasındaki yazıya uzun uzun baktı. Yüzüme düşen saç tutamını düzeltti.

“Her gün onlarca kişinin yazısını görüyorum. Yazıların bir karakteri vardır. Bu yazı ise karaktersiz… Neden biliyor musun? Çünkü taklit edilmiş gibi yapay. Biri yazısını değiştirmeye çalışmış sanki.”

O böyle söylediğinde yazıya daha dikkatli baktım. Gerçekten de içindeki hiçbir harf birbirine benzemiyordu. Aynı cümlede kullanılan a harflerinin her biri birbirinden ayrı tipte yazılmıştı. Aynı şey,  i harfleri için de geçerliydi. Bu zorlama yazı bende tek bir düşünceye sebep oldu: Ben bunu yazanın yazısını biliyor, yani onu tanıyor olmalıyım. Yavuz da bana hak verdi. Onun da bir fikri vardı.

“Bu konuda makale hazırlayacağını kimler biliyordu?”

“Dersine girdiğim tüm öğrenciler. Onlara makaleden bahsettim. Aynı konudan araştırma çalışmaları verdim. Son üç aydır herkes bu konuya hazırlandı. Hiçbirini okumayacağım. Biliyorum ki hepsi de internetten aynı sitelere girip aynı şeyleri yazdılar.”

“Belki bazıları hala kitaplarla çalışmayı seviyordur. Gel içeri girelim, sana bir kahve ikram edeyim, seversin. Sen kahveni içerken şu son zamanlarda bu kitapları kimler almış bir öğrenelim.”

Yavuz bilgisayardan kayıtlara bakıp bana kısa bir liste çıkardığında ellerim yeniden titremeye başladı. Listedeki iki isim çok tanıdık. Delireceğim ya!

 

HAYATA ‘MERHABA’ DE

Ben hayatının bir parçası olmaya başladıkça duyguların daha çok karışmaya başladı. Bunu görebiliyor ve hissedebiliyorum. Zihnin sürekli hayatındaki kargaşayla meşgul… Sana yakın olan herkesi sorguluyor ve kalbini kırıyorsun ama buna rağmen hiç kimse sana arkasını dönüp de terk etmek istemiyor. Herkesin üzerinde bir etkin var lakin onlar seni benim kadar sevebilirler mi ki? Ölümü göze alacak kadar… Bunun imkânsız olduğunu,  Aykut’la seni kavga ederken gördüğümde anladım. Onu bana tercih etmen gururumu incitse de senden kolay vazgeçemem. Bilhassa konu sen isen… Asla! Sadece birinin Aykut’a ciddi bir ders vermesi gerekiyor.  

Beni neden bulmak istediğini biliyorum. Kızgınlığından değil,  sana bu kadar tutkuyla bağlanan kişiyi tanımak için çıldırıyorsun. Sana hayranlık duyanlar da içten içe benim kim olduğumu bilmek istiyor. Ortak çok tanıdığımız var. Laf arasında konuyu sana getirip, ağızlarından epey bilgi toplayabiliyorum. İnsanlar gevezeliği sever. Benim gibi ketum olabilmek zor iştir.  Ben zayıf karakterli biri değilim. Beni tanımadan önce kararlılığımı ve sana olan bağlılığımı görmen için yapıyorum tüm bunları. Tutkumu anlaman için…  Ardından ömür boyu mutluluk bizi bekliyor olacak.  Biraz sabretmelisin. Ben sana yakınlaşabilmek için yıllardır bekliyorum. Seni ilk gördüğüm andan beri tüm planlarımı ilmek ilmek dokudum. Güvenini kazandığımda elimi bırakmayacağını biliyorum. Öncesinde küçük bir hediyem var; sana ait fotoğraflardan biri…  Fotoğrafın arkasında geleceğimiz yazılı. İyi okumanı istiyorum ama beni anlamanı beklemiyorum. Bu fani dünyada ölümsüz aşk yoktur, aşkı ölümsüzleştirmek vardır. Sonsuza kadar ikimizin birlikte anılmasını sağlayacağım. Bunu düşündükçe de içimde alevler yükseliyor. Bir volkan misali, çıkan lav tüm benliğimi yakıyor. Bu sıcaklık bana acı değil mutluluk veriyor. Bu mutluluğu paylaşabileceğim kişi de sadece sensin.

“ÖLÜM BİZİ SONSUZA DEK BİRBİRİMİZE BAĞLAYACAK!”

Ölüm bizi birleştirecek. Sonsuza kadar… Ebedi dünyada sadece ikimiz. Hayalini kurduğum günlere az kaldı. Sensiz geçen zamanın telafisi…

Aykut’la yaşadığın yanlış birliktelik planlarımı hızlandırmama neden oldu. Seni üzmesine izin veremem. İtiraf etmeliyim Aykut’u kıskanıyorum. O teninin sıcaklığını yaşadı, ama ben sadece seni bedenen değil ruhen de istiyorum. Aykut yarın bir gün arkasını dönüp seni kaderine terk edecek biri. Ya ben, ben hep yanında olacağıma söz veriyorum. Sonsuzluğun anahtarı elimde…

İpucu fotoğrafın arkasında yazdığım nottaydı aslında. Harflerin karakterlerine dikkatli baktığında ne kadar boş, hayatındaki insanlar kadar kalitesiz olduklarını görebilirdin. Seni sevdiğini sanan o zavallıların yazılarını taklit ederek hazırladım o mesajı. Beni anladığında bu mesajın içeriğinin ne kadar dolu olduğunu göreceksin. Belki gözlerin dolacak, kaybetmemek için bana sımsıkı sarılacaksın. Ama bu sana yazdığım tek satır; ölümle doğacak aşkımızın dört kelimeden oluşan şiiri.

Bir yandan dikkatini çekmeye çalışırken bir yandan da dikkatini benden uzağa çekmeye çabalamak beni yoruyor. Aramızdaki parazitleri kaldırmalıyım. Seni hak etmeyen ve hiç hak etmeyecek biri olan Aykut senin için ne yaptı da bedenine, ruhuna sahip olmayı başardı? Gösterişli bir vücudu var ama buz gibi soğuk, sevgiden yoksun atan kalbi seni mutlu etmeye yetmez. Aşk söz konusu olduğunda o piç kurusu, benimle yarışamaz. Onun için bir süredir bir sürpriz hazırlıyorum.  Doğu ve Kuzey Amerika’da yetişen, Katil Gözlü olarak bilinen bir bitki ile sonunu hazırlayacağım. Meyvelerinde taşıdığı zehir lezzetli ama bir o kadar da öldürücüdür. Katil Gözlü… Ne kadar ironik. Böyle denmesinin sebebi meyvesinde göz şeklinde bulunan siyah noktalarıymış. İnternet aracılığı ile zorlanmadan elde ettiğim bu olağanüstü bitki sayesinde Aykut’un ölümü hızlı ama oldukça da acılı olacak. İkram edeceğim kahvenin yarısına geldiğinde kalp kasları etkilenmeye başlayacak ve son nefesini verecek. O aramızdan çekildiğinde, evet, o geberip gittiğinde sen benim olacaksın.

 

DELİRİYOR OLMALIYIM

Kapının kilidini bir kere daha değiştirdim. Bugün sabah yönetici, polise haber verdiklerini bildirdi. Dün biri güvenlik kameralarını bozmuş. Görevli de benim kattan aşağıya doğru kaçan birini kovalamış. Yine evime girilip girilmediğini sordular. Anlayamıyorum. Evimde artık her şey gözüme farklı görünmeye başladı. Sanki biri yatağımda yatıyor. Dolabımdaki elbiselerin yeri değişiyor ya da tezgâhın üzerinde duran kahve makinem kullanılıyor. Bilmiyorum. Ya biri gerçekten benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor ya da ben kafayı yiyorum. Tek başına evimde kalmak istemez oldum.   Hakan’a eskisi gibi güvenebilsem evime kamera yerleştirmesini isteyebilirdim. Gerçi internette küçük kayıt cihazları buldum. Siparişi verdim, yakında elimde olur.

Kitapları alan iki isimden biri anlaşılabilir şekilde Ekrem’di. Aynı çalışmayla onu da oyalamaya çalışmıştım. Hala etrafımda geziniyor. Kafamı nereye çevirsem karşımda… Duyduğuma göre Murat Bey’in yanına atıyormuş kapağı, belki o da benzer işler için koşturuyordur çocuğu, ama yine de konuşmakta fayda var.   Diğer isim kafamı daha fazla kurcalıyor. Hakan’ın bitki türleri ile ilgili bir kitapla ne işi olur ki? Hakkımızda çıkan lafların kaynağı ne? Odama bilgisayara bakma bahanesiyle rahatlıkla girip çıkmaları… Hatta kamera yerleştirme teklifi… Erkeklerle de ilgileniyor olsa diyeceğim ki, bir başkası Hakan’ı maşa gibi kullanıyor olabilir, yoksa onda böyle dolaplar çevirecek akıl ne gezer? Bilmiyorum, kafam çok karışık. Bu işin arkasında çok zeki bir oyuncu var. Beni çıkmazlara nasıl sürükleyeceğini bilen biri… Bu işte kesinlikle bir bit yeniği var.

 

AVINI BEKLEMEK

Kapının kilidini istediğin kadar değiştir, defalarca girdiğim evine yine gireceğimden emin olabilirsin. Benim için açması çocuk oyuncağı. Ufak yaşlarda öğrendiğim tekniklerle en zor kapının dayanma süresi on saniyeden fazla olamaz, kaldı ki bu kapılar hiç de dayanıklı değil. Bu odayı kilitli bırakman da benim için fark etmiyor, aksine işimi kolaylaştırıyor. Birinin baskınına uğramaktan korkmadan rahat vakit geçirebiliyorum odanda.

Seninle aramıza giren engeller beni huzursuz ediyor. Tüm duvarları, tüm kişileri ortadan kaldırıp seninle bir başıma yaşamak istiyorum. Duvarların içinden geçen bir hayalet gibi hissediyorum kendimi. Senin varlığını taşıyan her noktaya gizlice erişebilmenin keyfi var üzerimde. Bu şansa ancak benim gibi özel becerileri olan biri sahip olabilir. Varlığımdan habersiz olduğun zamanlarda bile aslında hep yanındaydım. Sana ait eşyalara temas edip odaya sinen kokusunu içime çekmek, tenine dokunmak gibi bir şey, tüylerimi diken diken eden bir his. Hele odanda rahat hareket edebilmek için o asistan bozuntularını atlatma çabalarımın verdiği tatmin duygusu… Biliyorum bir gün senin için hepsinden daha değerli olacağım. Ders saatlerinde telefonu yanına almamak gibi bir âdetin var. Özeline girmem zor olmadı bu yüzden. Telefonlar insanların özeline dair çok ayrıntı içeriyor. Hiç kimseye göstermediğin resimlerine defalarca baktım, çektiğin yeni resimleri gören ve bilen sadece benim.

Ders saatinde sen farklı bir kimliğe bürünüp, sahneye çıkacak bir sanatçı gibi hazırlanırken ben, kâh derslerde kâh senin mabedinde oluyorum. İlk günden beri seni göz hapsinde tutarken her ayrıntıyı takip ediyorum. Bu detaylar bizi birbirimize bağlayacak olan önemli nüansları değerlendirme vakti. Planımın ilk hamlesi tamam… Şimdi, odandan uzakta bir köşede oturup bir yandan seni düşlerken diğer yandan bir sonraki hamlemi tasarlıyorum. Burada sabırsızlıkla Aykut’un ağıma düşmesini bekliyorum.

Akılsız kas yığını! Ona kancayı taktığını bakışlarından anlamıştım. Her fırsatta bir yolunu bulup onunla konuşma ortamı yaratıyorsun. Konuşurken gözlerinle yiyorsun Aykut’u.  Ah o bakışlar…  İçime işleyen o buz mavisi gözlerle, Aykut’a bakarken bedeninin arzuyla yanıp tutuştuğunu görebiliyorum. Onu evine ilk çağırdığında,  Aykut’u apartman girişine kadar takip etmiştim. Evcil bir hayvan gibi davranıyordu. Senin için geçici bir heves, eğlenceli bir oyun, sadece cinsel açlığını doyurmak için tasmasını elinde tuttuğun biri… Oysa sana çabuk sıkılıp atamayacağın bir aşk gerekli. Şehvetli, vahşi bir aşk…    

Koridorlar hayalet şehri gibi bomboş ve sessiz şu an. Az önce çalışma masanın çekmecesine bıraktığın cep telefonunu alıp Aykut’a mesaj attım. Mesajın senden geldiğini sanıp vakit kaybetmeden emrime itaat edecek. Kısa ve net bir mesaj yolladım. Seçtiğim sözcükler tam senin tarzın:

          “KİMSEYE GÖRÜNMEDEN ODAMA GEL. ELİNİ ÇABUK TUT! KAHVEN HAZIR.”

Gel kuçu kuçu…   Kendi evimdeki gibi rahat tavrım beni şaşırttı. Mesajı atmadan önce sinsice gülerek tüm hazırlığımı yapmıştım. Bitkileri kurutup toz haline getirmiş ve çantama koymuştum. Küçük bir cam kavanozun içinde… Isıtıcıda suyun kaynamasını sabırsızlıkla beklerken fincana koyduğum kahvenin içine tozdan iki çay kaşığı ilave ettim. Kavanozu havaya kaldırıp eserime gıptayla baktım. Katil Gözlü değil Ölüm Meleği adını taktım bu bitkiye. Korkulanın aksine büyüleyici bir gücü var. Büyük bir özen gösterdim. Hazırladığım kahveyi içmesi yeterli. Yavaş yavaş terlemeye başlayacak ardından yavaşlayan kalbi canını yakacak. Son nefesini sefil köpekler gibi sokak ortasında vereceğini düşlüyorum. Mesajı alan Aykut’un nereye gittiğini kimse görmeyecek, bilmeyecek, gözlerden uzakta olacak. O sana geldiğini zannederken kaçınılmaz sonuna yaklaştığını bilemeyecek. Kaynayan sudan çıkan buhar âdeta havada dans ediyordu. Bomboş odada dumanı tüten kahve Aykut’u ölüme davet edecek. Kahvesini bitirdiğinde, belki de seni beklemekten vazgeçip ders verdiğin amfiye gitmek için odayı terk edecek. Kendisiyle oyun oynanan Fino köpeği gibi hissedecek kendisini. Hesap sormasına fırsat kalmadan ilaç etkisini göstermeye başlayacak, hayatı acı içinde kıvranarak son bulacak.

Senin kahve içişini bile defalarca izlemişimdir. İlk yudumunu almadan kahvenin kokusunu içine çekişini ve gülümseyişini… Dibinde bıraktığın bir yudum soğuk kahveyi senden sonra defalarca yudumladığımı hatırlıyorum. Dudaklarının temas ettiği fincanda seni tattım defalarca. Sen âşık olduğunu sandığın adamın ölüm haberini aldığın zaman en büyük destekçin olarak ben yanında olacağım.

Hazırlığımı yaptıktan sonra ilacı çantada poşetin içine koyup odadan çıktım. Odanın kapısını Aykut için davetkâr şekilde hafif aralık bırakıp hızlıca uzaklaştım. Aykut’un ölüm sebebi belli olana kadar yeterli zaman kazanmalıyım. Okul Aykut’un haberi ile çalkalanırken seninle geçireceğimiz duygusal anların hayalini kuruyorum şimdi. İçimde bir heyecan olması gerekirken inanılmaz bir dinginlik hissi var. İlk sırada Aykut, sonraki yolcular ise zamanı geldiğinde biz olacağız. Daha bu hayattan göçmeden fiziksel hazzın doruğuna çıkmalıyız.  Romantik bir son… Biz sonsuzluğa adım atarken ardımızda kalanlara da sana olan aşkımın büyüklüğünü anlatacağım.  

Dediğim gibi, ‘ÖLÜM BİZİ AYIRAMAYACAK’ , birlikte yeni hayata ‘MERHABA’ diyeceğiz.

 

OYUNCULAR

…İnsanoğlu yaşamaktan elbet zevk almak ister

Düşüncelerden sıyrılıp biraz mest olmak ister

Şarkılarla, türkülerle içindekini döker

Kuralları değişse de bu oyun böyle

Böyle sürer gider oyuncular değişir…

Doğan Canku’nun sesi kulağımda, şarkıyı mırıldanarak çıktım salondan. Şanı listeleri zorlasa da kendisi okurken beni zorlamayı başaramayan bir yazar, öğrencilere konferans verecekmiş. Dersi erken bitirmek zorunda kaldık. İyi de oldu. Aklımdaki tek şey; benimle kimin oyun oynadığı olduğundan olsa gerek hiçbir şeye odaklanamıyorum. Konferansa katılacak zerre isteğim olmadı.

Yazmak beni oldum olası rahatlatmıştır. Çocukluğumdan beri günlükler tutarım. Kâh düşündüklerimi metodik bir şekilde not etmek kâh sayfalarla dertleşmek için olsun yazdıkça arınır sanki ruhum. Akademik yayınlar dışında basılı bir eserim yoksa da neden olmasın? Belki emekli olup Kaş’a yerleştiğimde bir roman yazarım. Şu kargaşa bir son bulursa belki romanın adı; “Peşimdeki Oyuncu” bile olabilir. Olur, olmasına da olaylar bitecek gibi değil ki! Az önce odadan Aykut’u postaladım. Neymiş, ona mesaj atıp odaya çağırmışmışım. Telefonundaki mesajı görmesem, beni görmek için çocukça numaralar yapıyor, diye düşünebilirdim. Ne umuyorduysa dinlenmek istediğimi söylediğimde çok bozuldu. Kahvesine bile dokunmadan çekti gitti. Ondan hoşlanmaya başlamış olsam da kaprisini de çekecek değilim.

Sabah Yasin’i odamın kapısında görenler olmuş. Asistanlarımdan biri söyledi. Kapıyı zorluyor gibiymiş. Hala bana yaklaşmak için tüm kapıları zorluyor olması beni şaşırtıyor. Takıntılı bir çocuk o. Tüm anormaller de beni mi bulur? Fotoğraf mevzu hala gizemini korurken, şimdi bir de telefonumdan mesaj atılması çıktı başıma. Ya dün odama girdiğimde kaybolan parfümün kokusunu ciğerime çekmiş gibi hissetmeme ne demeli? Evimde bazı şeylerin yerlerinin değişiyor olması da cabası. Paranoyaklaşmadan artık polisi mi karıştırmalıyım bu işe? Parmak izi falan alırlar belki. Telefona da dokunmuş olmalı. Kitaplara da…

Aç karnına şu son kahveyi içmesem iyi olurdu aslında. Mideme kramplar girmeye başladı. Çarpıntı da yaptı. Biraz da stresten sanırım çünkü ellerim de uyuşuyor gibi. Sonra devam ederim.

 

SON NEFES

Sensiz bir nefes ne kadar zevk katar hayatıma

          Zihnini dolduran, kalbini karartanları umursama

          Derinlerde bir yerlerde sana yazdığım mısralarda

          Bu şiirin değişmez iki kahramanıyız biz

          Seninle sonsuzluğa adım atmadan önce bu son dem, son satır

          Lanet dünyanın yalnız bir oyuncusu olmana izin veremem asla

          Bekle beni, geliyorum elini tutup aşkımızı ebediyete taşımaya…

 

Mırıldandığın şarkının sözlerine cevap olarak kalbimin acısını yansıtan dizeler bunlar; içimden dökülenler senin için bir şiir. Planladığım, istediğim son bu değildi. Farklı olacaktı, olmalıydı. Dünyaya gözlerini yummadan önce birbirimizi seyredecektik. Senin için yaptıklarımı öğrenmeni, inzivaya çekilip kurduğun hayallere beni de dâhil etmeni istiyordum. Yaptıklarınla, yaşadıklarınla ismin artık sonsuza dek anılacak. O işe yaramaz insan güruhu seni unutamayacak. Ama yalnız seni değil, beni de… Seni nasıl sevdiğimi, ilk gördüğüm andan beri sadece seni arzuladığımı, sende kendimi bulduğumu, bende kendini bulmanı istediğimi bilecekler. Belki kınayacaklar da beni. Seni böyle sevebilmeyi bana çok görecekler. Umurumda değil. Onlar değil, ben hak ediyordum seni! İlk gördüğüm andan beri, sana ulaşabileceğim tüm kapıları zorladım ben. Sana daha yakın olabilmek için, dikkatini çekebilmek için her şeyi yaptım. Olduğum kişiyi, sen hazır olana kadar saklamak için, beni istemen için her şeyi yaptım! Aşkı başka bedenlerde buluyormuşum gibi davrandım defalarca. Benim için iğrenilesi deneyimlerdi. Sana ulaşana kadar çekilmesi gereken bir azap… Benim olduğunda ise bir süre seni doya doya yaşayacaktım, sonrasında… Neyse, artık çok geç. Bu hayatta ikimize ait bir yer kalmadı. Bedenlerimiz olmasa da ruhlarımız diğer tarafta kavuşacak.

Yaşadığım kötü aşk tecrübelerinden sonra senden başka kimseye tevazu gösteremedim. Çalan telefonumun ekranında ismini gördüğümde gülümsemiştim. Bana söyleyeceğin habere şaşkınlıkla karşılık vermek için kendimi hazırlayarak açtım telefonu ama sen beni gerçekten şaşırttın. Konuşamıyor, hırıltılar çıkarıyordun sadece. Kelime ağzında yuvarlanıyor gibiydi. Kesik kesik,  “Yardım et!” dediğini duyduğumda hissetmiştim sorun olduğunu fakat Aykut’u koridorda sapasağlam görünce tüm planlarımın ters gittiğinden emin oldum. Koşar adımlarla odana ulaştım. Sen masanın kenarında yığılıp kalmıştın.  Kapıyı kilitledim. Kimsenin bu son ayini bölmesini istemiyorum.  Aykut’u aramızdan çıkarmak için hazırladığım kahve seni benden ayırıyordu. Dönüşü olmayan bir son… Böylesini istememiştim. Benimle teselli bulmanı, bana her zamankinden yakın olmanı istemiştim ama sen kollarımda ölüyordun. Son bir kuvvetle bileğimden tuttun, katil gözlü kalp kaslarını etkilerken sen de katilinin gözlerine baktın yalvarırcasına. O mavi denizlerinde boğdun beni. Gözyaşlarım hâlâ durmadı…

Herkesin hayranlıkla baktığı bu kadın sadece benim olmalıydı. Birlikte kutsal bir seremoni gibi yaşayacaktık her şeyi.  Sen aceleci davranıp benden önce gittin aşkımızı yaşayacağımız diyara. Şimdi ben yalnız seyahat etmek zorundayım.  Oysa vakti geldiğinde karşılıklı oturup gözlerimizin içine bakarken bileklerimizden akan kırmızı hayat sıvısı bizi özgürlüğümüze taşıyacaktı. Seni öldürmeyecek ölümsüzleştirecektim. 

O güzel yüzünü, keskin hatlarını inceledim. Saçlarını kokladım. Dudaklarımı tenine değdirdim, hâlâ sıcaksın. Yerde biçimsizce yatan vücudunu sürükleyerek koltuğa taşıdım. Birazdan yanına oturacağım. Ayrı kalan bedenlerimiz diğer tarafta yekvücut olacak. Biliyorum ve hissediyorum. Senin notlar aldığını fark ettiğimden beri yazıyordum ben de. Son yazdıklarını okudum. Daha öncekileri de gizli gizli okuyordum zaten sevgilim. “Peşimdeki Oyuncu” değil sevgilim, “Sonsuz Aşk” olmalı kitabımızın adı çünkü bu bir oyun değildi. Geride bıraktıklarımıza ithaf olarak ben de tuttuğum günlüğümü armağan ediyorum. Okuduklarında sana olan tutkulu aşkımın ne denli büyük olduğunu, seni senden daha iyi tanıdığımı herkes öğrenecek. Ve ikimizin aşkını kıskanacak. Belki aşkımızın kitabını yazarlar.  

Dünyam kararmaya başlamadan önce elini tutacağım. Senin güzel yüzüne bakarak ölümü bekleyeceğim. Sana sonsuz aşkımı sunmaya geliyorum sevgilim.

“ÖLÜM BİZİ SONSUZA DEK BİRBİRİMİZE BAĞLAYACAK!”

***

Komiser Yardımcısı olay yeri incelemeden gelen fotoğrafları, koridorda yolunu kesen memurdan aldı. Yürüdüğü yere fotoğraflara göz atarak olaya hâkim olmaya çalıştı.  Cinayet haberini aldığında yayları sırtına batan eski bir kanepede uzanmış, televizyondaki saçma sapan programı izliyordu. Komiserini yalnız bırakmamak için fırladı hemen. Bu kadar tembellik dinlenmesi için yeterli olmuştu.

Fotoğraflara göre olay yeri fazla kanlıydı. Keskin cisimle öldürülen maktulün atar damarına gelen kesi etrafı kana boyamıştı. Cinayet aleti bir zarf açacağıydı ve maktulün yanında yerde duruyordu. Diğer kurbanla ilgili fotoğraflarda herhangi bir kesi görünmüyordu ama fışkıran kan onu da kırmızıya boyamıştı. Maktuller el eleydi ve bu; dikkat çekici olan tek ayrıntıydı.

Kapının çalınmasıyla, daldığı derin uykudan sıçrayarak uyandı Komiser. Nerede olduğunun ayırdına varması bir anlığına mümkün olmadı. Onun şaşkın bakışlarından uyuyakaldığını anlayan yardımcısı mahcup olmuştu.

“Kusura bakmayın Komiserim, uyandırdım galiba.”

“Sorun değil, gel. Hatta iyi ettin uyandırmakla, boynum ağrımış.”

“Bir cinayet olayı olduğunu haber verince arkadaşlar, izin benim neyime dedim ve geldim.”

Komiser güldü, eliyle havayı süpürdü. Komiser Yardımcısı zarftaki fotoğrafları yeniden ortaya çıkararak bir koltukta el ele duran iki kadının resmini panoya asarken, Komiser derin bir soluk aldı. Sandalyeye bıraktığı ceketini giyerek, dikkatini panoda resimleri bulunan biri çok genç diğeri orta yaşlarda olan iki kadına veren yardımcısının omzuna elini koydu. Uyuyakalmadan hemen önce günlüklerini okuduğu iki kadına son bir kez baktı. Profesörün yüzünde şaşkın bir ifade vardı. “Bakalım bu asistan kız beni şaşırtabilecek mi?” diye yazdığı satırları anımsadı Komiser.

“Ortada çözülecek bir dava yok evlat. Evine git, ben de çıkacağım zaten. Asistanlarından biri profesörü zehirlemiş, sonra da intihar etmiş. E, okumuş adamın hali başka oluyor, bizi de düşünmüşler. Yorulmayalım diye her şeyi yazmışlar,” dedi.

Hikaye: İş Kazası

“Koca memlekette öldürülecek başka adam bulamadın mı?”

Erdem yaklaşık bir saattir arabanın içinde, koltuğa yayılmış pozisyonda oturuyordu. Kıçının uyuştuğunu hissettiğinde kendini öne itip dikildi. O an Ragıp’a bakarak derin bir nefes aldı, nefesini geri verirken burnundan sıkkınlığını ifade edecek bir ses çıktı.

“Sen ne dedin peki?”

Aslında duyacağı cevabı pek de merak etmiyordu.

“Koca memlekette çıkıkçı Rıza’dan başka borç alacak adam bulamadın mı dedim.”

Başlıyoruz dedi içinden ve saatine baktı, daha on dakikaları vardı. Ragıp anlatmaya devam etti.

“Hikâyenin tuhaf kısmı burada başlıyor, anadın mı?”

Ragıp’ın ödürmek için gittiği adam zaten intihar etmeyi düşünüyormuş. Ragıp, adama neden intihar etmek istediğini sormuş. Öldüreceği adam, bir tefeciden neden borç para ile silah bulmasını istediğini, bunları ne için kullandığını ve sonrasında yaşadığı vicdan azabını tüm detaylarıyla anlatmış.

“Allah seni inandırsın adam aranan bir katil çıktı.”

Erdem ile Ragıp arasındaki iletişim genelde böyleydi. Ragıp her fırsat bulduğunda öldürdüğü insanların hikâyelerini ya da insanları öldürürken kullandığı ilginç yöntemleri anlatıyordu. Sürekli konuşuyordu. Erdem ise tam tersi bir yapıya sahipti, gerekmedikçe konuşmuyor, belli sorulara cevap veriyor ve hoşnutsuzluğunu pek fazla dile getirmiyordu. Ragıp ile aralarındaki bu duruma iş ilişkisi deyip sınırlarını çiziyordu. Özel bilgi paylaşmak yok, sır vermek yok, kuralı buydu.

Ragıp “adam karısını, babasını ve amcasını öldürmüş” diye lafa devam etti. Hikâyelerini anlatırken o anları yeniden yaşar gibi oluyor, ellerini ve mimikleri abartılı bir şekilde kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Hele ki Ragıp’ın yeni aldığı dar kesim deri ceketinin, her el kol oynatışında çıkardığı sürtünme sesleri, Erdem için, bu tek taraflı sohbeti daha çekilmez hale getirmeye başladı.

“Adam tahminin elliyi biraz geçkindi, anadın mı?”

Hikâyenin hâlâ ilgi çekici bir yanı yoktu. Diğerleri gibi. Ragıp heyecanla anlatmaya devam etti.

“Kadın bir gün fenalaşmış, adam almış bunu acile götürmüş, anadın mı?

“Anadın mı?” Ragıp tarafından cümle sonlarında kullanılan bir dayatma ifadesidir. Hikayesini dinleyen kişi, eğer bu sözcükleri duyduktan sonra her hangi bir tepki vermiyorsa, Ragıp her şeyi en baştan anlatamaya başlar ve bu anadın mılar hiç bitmez. Bu durumu birçok dejavu ile tecrübe eden Erdem, o an ne yapacağını iyi biliyordu. Kas hafızası burada devreye girdi. Erdem, dudaklarını büzdü, başını öne doğru eğdi ve dudaklarında istemsizce aynı sesi çıkarttı.

“Eee…”

Adam, Ragıp’a kadın için acil serviste birçok tahlil yapıldığını hatta bu tahlillerin yapılmasını gereksiz bulduğunu söylemiş. Tahliller sonucunda endişelenecek bir şey bulunmamış. Acil servisteki doktor, ciddi bir şey olmadığının, kadının tansiyonun düştüğünü ve bu yüzden fenalaştığını söylemiş, fakat adam gizlice, kadına panik atak geçirmiş olabileceğini, bir psikolog ya da psikiyatriste görünmesinin faydalı olabileceğini söylemiş. Bu durumu adam çok sonraları öğrenmiş, öğrendiğindeyse kadın, doktor senin mizacından çekindi sanırım deyip kendini ve doktorun yaptığı hareketi savunmaya çalışmış. Kadın adamdan habersiz üç ay boyunca devlet hastanesinde bir psikoloğa gitmiş. Adam bunu öğrenince, kadının neden psikoloğa gittiğini, orada neler anlattığını, derdinin ne olduğunu söylemesi için çok zorlamış ama kadın hiç konuşmamış. Adam kadını ne kadar zorlarsa zorlasın bir cevap alamayınca, hastanenin tıbbi arşivinde çalışan eski bir arkadaşına ulaşmış, arkadaşına durumu anlatıp karsının hasta dosyasına ulaşıp, ulaşamayacağını sormuş. Arkadaşı bu işin kolay olmadığı beş bin lira karşılığında bunu yapabileceğini söylemiş. Adamın maddi durumu o dönem pek parlak değilmiş, bankalarara borcu olduğundan kredi de çekemiyormuş, borç istediği arkadaşlarının da maddi durumları ondan beter olunca mecburen çıkıkçı Rıza’dan senet karşılığı para almak zorunda kalmış. Tıbbi arşivde çalışan arkadaşı dosyanın bir fotokopisini adam teslim etmiş. Adam karsının psikoloğa anlattıklarını okuyunca aklına gelen ilk şey bir silah bulma fikri olmuş ve çevresinde ona bu konuda yardım edebilecek tek adam olan Rıza’dan bir kez daha yardım istemiş. Rıza adama iki saat sonra bir silah teslim etmiş. Tabi alacağını iki katına çıkarmak şartıyla. Adam zaman kaybetmeden eve gidip önce karısını üç kurşunla, sonra üst katta oturan babasını iki kurşunla öldürüp, soluğu bir sokak arkadaki amcasının evinde almış. Amcası da adamın silahındaki iki kurşundan nasibi almış ve oracıkta ölmüş.

“Adam bir anda çıldırmış anadın mı, karsını, babasını amcasını hiç acımadan öldürmüş, hadi bil bakalım adam bunca insanı neden öldürmüş?”

Yine yaptı dedi içinden Erdem, yine hiç umursamadığım o saçma hikayelerinden birinin sonunu tahmin etmem için sorular soruyor. Saatine baktı, harekete geçmeleri için beş dakikaları kalmıştı, o yüzden zaman kaybına neden olacak her hangi bir yorum yapmadan bilmiyorum demeyi seçti.

“Bilmiyorum neden öldürmüş?”

Erdem aslında bu olayı biliyordu, üç yıl önce bir gazetede haber olarak yayımlanmıştı. Adamın biri otuz iki yıldır evli olduğu karısını, babasını ve amcasını kurşunluyordu. Polisler ilk inceleme sonucunda kadının kısa süre önce psikolojik tedavi görmeye başladığını, bir hastane çalışanın el altından kadının kocasına hasta dosyasının bir kopyasını verdiğini ve adamın bu dosyada yazan görüşme kayıtlarını okuduktan sonra cinayetleri işlediğine tespit etmişti. Kadın psikolog ile yaptığı görüşmelerde, genç kızlık dönemimde, önce amcası sonrada babası tarafından taciz edildiğini anlatmıştı. Kadın o dönem yaşananları korktuğu için kimseye anlatmamış. Kadın daha bu olaylarının kötü etkilerinin üstesinden gelemeden kendisini taciz eden amcasının oğlu ile evlendirilmişti. Adamın bu olanlarda hiç haberi olmamış ta ki kadının içinde yaşadığı sıkıntı artık sağlığını etkilemeye başlayıncaya kadar. Gazete adamın üç gün sonra evinden 15 kilometre uzaklıktaki bir köy evinde kendini asarak intihar ettiğini yazıp haberi noktalamıştı. Erdem bu hikayenin devamını bildiğini söyleyip Ragıp’ın anlatma hevesini kırabilirdi, belki ona iyi bir ders olurdu ancak bu Erdem’in yapabileceği tarzda bir hareket değildi hatta adamın intihar hikayesini onu dünyada son gören kişi olan Ragıp’ın ağzından dinlemek istiyordu artık. Ragıp şu ana kadar gazetede yazan hikayeden farklı bir şey anlatmadı, sonu hariç.

“Çıkıkçı Rıza o aralar tutuştu, nasıl bir panik görmen lazım. Sen adama hem borç ver, sonra git silah bul, adam gitsin o silahla cinayet işlesin, cinayet haberlere, gazatelere konu olsun, boktan bir durum anadın mı?”

Çıkıkçı Rıza eli kolu geniş bir adamdı, onun bulduğu silah ile işlenen üç cinayette adı geçsin istememiş. Adamın son görüldüğü yeri polisten daha önce bulup, Ragıp’a iletmiş. Ragıp adamın zaten intihar etme niyetinde olduğunu öğrenince, bir halat ve sandalye yardımı ile adamın kendini asmasına yardım etmiş, böylece aklındaki teatral mizansenle işlenmiş cinayetler koleksiyonuna bir yenisini daha eklemiş. Boş kaleye gol attım bir yerde anadın mı diye hikayesini sonlandırdı. Erdem bugüne kadar Ragıp’ın kiralık katil camiasında bu kadar popüler ve aranan bir katil haline gelmesini bir türlü anlayamamıştı Çok konuşuyordu, neredeyse işlediği bütün cinayetleri bir tragedyayı sahnelemişçesine hikayeleştiriyordu. Hareketleri ve tavırları fazla abartılıydı, çok dikkat çekiyordu. İşinde gerçekten iyiydi ve popülerliğini bu şekilde sağlamış olmalı diye düşündü.

Erdem derin bir nefes alıp, saatine göz attı. Artık zaman gelmişti. Arabanın içinden sokağı iyice bir kolaçan etti. Etraf karanlıktı 25 metre aralıkla duran iki sokak lambasından sadece biri çalışıyordu ve son bir saattir sokaktan neredeyse hiç geçen olmadı, sokak kedileri hariç. Gidiyor muyuz diye sordu Ragıp. Erdem başı ile onay verdi ve arabadan indiler. Erdem arabanın anahtarını ön lastiğin üzerine bantlarken Ragıp planı bir daha anlatsana dedi. Erdem, öldürecekleri adamın saat 22:00’de evde olacağını ama Fiko’nun etrafın temizliğinden emin olmaları için bir saat erken gidip beklemelerini istediğini söyledi. Fiko onlara iş veren aracıydı, tüm detaylar, bilgiler ve bazen silahlar onun tarafından iletilirdi. Söz konusu Tarlabaşı olunca temiz bir çevre ne mümkün diye aklından geçirdi Ragıp. Plana göre Ragıp oturma odasında adamı bekleyecekti, Erdem ise yan odada. Adam silahlı olabilir dedi Erdem, Fiko birkaç soru sormamızı istedi diye devam etti. İşte bu yüzden Erdem yan odada bekleyip adamın arkasında dolaşıp tuzağa düşürecekti. Anlamadığım bir şey var dedi Ragıp, iş bitince biri Şişhane tarafına diğeri Taksim’e doğru gidecekti, neden arabayı kullanmayıp burada bırakıyorlardı. Hiç mantıklı değil diye tekrarladı. Erdem, Fiko işte düşünme o kadar, vardır bir bildiği diyerek hızlıca hareket etmesi için kolunda çekiştirerek apartmanın önüne kadar gelmelerini sağladı.

Güzel dedi Ragıp, içinde bir sandalye ve eski bir kilim dışında eşyası olmayan odaya girince. Dış kapı içeri doğru açıldığında küçük bir hole giriliyordu. İçeri girip kapıya sırtını dönen biri sağ tarafında banyo ve diğer odaya giden ufak koridoru görebiliyordu. Solda mutfak ve tam karşısında Ragıp’ın bekleyeceği oturma odası vardı.

Ragıp bütün planını buna göre yapmıştı. Kafasında hemen bir mizansen oluşturdu. Salonun ortasına sandalyeyi koyup, adamı Vito Corleone edası ile karşılamayı düşünüyordu. Bir kedisi eksikti. Adam kapıdan içeri girer, ayakkabılarını holde bırakır ve odanın ışığnı  açar diye adım adım hayalini gözleri kapalı bir şekilde canlandırmaya çalıştı. Işığın altında bekleyen heybetli oturuşunu ve cüssesini görecek olan adama yaşatacağı korkuyu hayal etti, dudaklarını ısırdı, bu hayali kurmak bile ona büyük bir haz veriyordu.

Ragıp’ın planında kendisinde henüz bilmediği, eksik olan bazı parçalar vardı. İlki, öldürmek için beklediğini sandığı adam o gece eve gelmeyecekti, aslında öyle biri yoktu. İkincisi, karanlıkta beklediği odanın yan duvarından diğer oda ile bağlantı sağlayan bir kapı daha vardı. Üçüncüsü, Erdem odanın yan kapısından içeri girip onu sırtından vurmak için tabancısının ucuna susturucusunu takmakla meşguldü.

Erdem önce duvara yaslandı, derin bir nefes aldı. Bütün gökyüzünü ciğerlerine çekmiş gibi hissetti, derin bir acıyla nefes verdi. Bu sefer zor olacak diye geçirdi içinden ve tabancısının kabzasını kavradı, kapıyı hafifçe aralayıp, sırtı dönük şekilde oturan Ragıp’ın karaltısını net bir şekilde görebildi. Ragıp, kendisini hazırladığı sahnenin havasına öyle kaptırmış ki, odanın sol arka tarafındaki henüz varlığından bile haberdar olmadığı kapının hafif bir gıcırtı ile açıldığını duyamadı. Her şey Erdem’in tahmin ettiği gibi gidiyordu. Fiko, Erdem’e Ragıp’ın öldürülmesi gerektiğini söylemişti. Bunu duyduğunda her hangi bir üzüntü hissetmedi. Bu profesyonel bir iş anlıyorsun değil mi, bu işten emekli olup ayrılamazsın, ya ölürsün ya da öldürülür diyen Fiko, bu işi yapmasını istedi.

Ragıp öyle alelade öldürülecek bir adam değildi. Erdem bunu biliyordu. Ragıp’a odaklanacağı ve düşünürken kendisini kaybedeceği bir planın içine sürükledi, Ragıp’ın zayıf noktası buydu, gösteriş meraklısı. Fiko’nun öldürmek için kullanabilirsin dediği adrese bir saat öncesinden gitmişlerdi. Erdem, Ragıp’ı çevre kontrolü bahanesi ile arabada bekleterek kafasında bir mizansen oluşturabilmesi için zaman yaratmıştı. Bir de bu mizanseni yönlendirmek için karanlık oda içinde, tek başına duran bir sandalyeyi önceden gelip eve bırakmıştı. Erdem, 21:30’da eve gireceklerini adamın ise 22:00 olmadan evde olacağının bilgisini aldığını söylemişti. Ragıp’a eve girer girmez kendisine bir sahne tasarlaması için çok kısa bir zaman bırakmıştı. Ragıp bu kısa süreyi hayal dünyasında geçirdi.

Erdem kapıdan içeri sessizce süzüldü, Ragıp’ın kafasına doğru nişan aldı, o an Fiko’nun son söylediği sözler aklına geldi. Erdem, benim arkamdan her şeyi temizleyecekseniz ama Ragıp piyasada bilinen biri, ona ne olduğunu soranlara ne diyeceksiniz diye sorduğunda, iş kazası deriz cevabını almıştı. Ağzının içinde acı bir tınıyla İş kazası diye mırıldandı ve ateş etti, sonra bir el daha. Ragıp yere yığıldı. İki kurşun o iri kıyım adamın heyecanlı ruhunu bedeninden söküp almaya yetmişti. İş kazası diye bir öncekine göre yüksek bir ses ile tekrarladı sözcüklerini. Tam da kendisinin nasıl bir iş kazasına kurban gideceğini düşünmeye başlamışken, bir tıkırtı duydu. Kendisinin içeri girdiği kapının açıldığını anlayıp geriye doğru dönene kadar karşısında gördüğü karaltının elindeki silah ateş aldı. İlk kurşun kafasına isabet etti, o dahiyane planını tasarladığı beyin kıvrımlarında düzeltilemez bir hasar bıraktı. Hemen ardından ikinci kurşun geldi, son on beş dakikadır zar zor nefes aldığı göğüs kafesinden içeri girip, kısa sürede vücudunda dolaşan kanın dışarı akmasına neden oldu.

***

O gece Tarlabaşı’ndaki eski bir evde, büyük bir yangın çıktı. Ev yanıp kül oldu. Ertesi gün gazetede, evin elektrik tesisatını yenilemek için çalışan iki elektrikçinin, çıkan yangında yanarak hayatlarını kaybettikleri yazıyordu. Yangına sebep olarak elektrik sigortasında yaşanan sorun gösteriliyordu. Son üç ayda, kayıtlara geçen yirmi sekizinci iş kazasıydı. Bu kaza ile birlikte, son üç ayda iş kazası sonucu ölenlerin sayısı, kırk üçten kırk beşe yükselmişti.

Hikaye: Üç Kısa Hadise

“Bu sokağa ölüm ilk adımını çoktan attı.” Peyami Safa – Bir Tereddüdün Romanı[1]

Bir

 

Öğleden sonra. Yağmur nefes aldırmayacak kadar süratle ve -damlaları birbirine- yapyakın yağıyor. Bulunduğumuz semtin ve çevredeki iki semtin üstü kapkara bulutlarla kaplı, öteki tarafların güneşli ve bulutsuz olduğu görülebiliyor.

Penceresi havalandırmaya bakan ve güneşi göstermeyen odamdan, güneşi görmek için dışarıya çıkmıştım, oysaki ben adımımı dışarı attıktan on beş dakika sonra yağmur ince ince başlamış ve sonra şimdiki gibi yağmaya başlamıştı. Cebimde kalan son on bir liraya boş verip ıslanmaktan kaçmak için bu kafeye kendimi dar atmıştım.

Çay her zaman ucuz olur.

Odada başladığım Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı adlı romanına kaldığım yerden devam ediyorum. Okuyorum üç beş sayfa daha. Kurgusu beni içine çekmese de, yazarın (ya da muharrir mi demeliyim?) kullandığı olağanüstü dil beni hayran bırakıyor. Bu sırada sayfayı çevirirken gözüm yandaki masaya takılıyor, gençten bir hanımefendi çantasını toplayıp masadan kalkıyor. Dışarı bakıyorum. Yağmur devam ediyor. Çaktırmadan yeniden kadına bakıyorum. Bakışlarım denk gelir de hakkımda yanlış düşünür diye kitabıma dönüyorum, ama aklım hâlâ onda. Nihayet aklım kitaba döndüğünde, sesler yükseliyor, dikkatim yeniden dağılıyor.

Kafamı kaldırıyorum. Az önceki hanımefendi kasada, panikle sağına soluna bakınıyor. Garsonlar da panik halinde. Kimseden ses çıkmıyor. Az önce boşalan masaya gelen bir garson, sağına soluna ve eğilip sandalyelerin altına bakıyor. Eğilmişken bütün zemini inceliyor. Ne arıyorsa yok.

Sakallı ve diğer garsonların yaşça en büyüğü gözüken bir beyefendi, duruma açıklık getiriyor, “Arkadaşlar, herkesten özür dilerim, buraya bakar mısınız?” Herkesin baktığından emin olunca devam ediyor, “Hanımefendinin cüzdanı çalınmış. Kırmızı renkli, pullu ve küçük bir cüzdanmış. Gören oldu mu acaba?” diyor.

Kimseden ses çıkmıyor. Garsonun sözü yanlış anlaşılmaya çok müsait. Açıkça buradaki herkesi zan altında bırakıyor. Kimseden ses çıkmamaya devam ediyor. Kadın üzüntüsünden ağlamaya başlıyor. Parası önemli değil, diyor. İçinde üç ay önce ölen annesinin fotoğrafı olduğunu söylüyor. Paradan başka bir şeye değer verdiği için ona bir kez daha yakınlık duyuyorum ve elimden bir şey gelemediği için üzülüyorum.

Kameraların incelenmesini ortaya atıyor biri. O anda fark ediyorum köşedeki kameraları. Kadın umutlanıyor. Ama garson kameraların kayıt yapmadığını söylüyor. Müşterilerden bir bey kısık sesle küfür savuruyor. Duyuyorum. Rahatsız oluyorum. Demin masaya bakmaya gelen garson bana eğiliyor, “Siz gördünüz mü herhangi bir şey?” diye soruyor. Polisçilik oynamak istiyor. Düşünüyorum. Zaten polis olmak istediğini, sınavları kazandığını, mülakatlarda elendiğini geçiriyorum aklımdan. Hazır fırsat gelmişken, soruşturmak istiyor. Belki birazdan gelecek olan polise bulduğu kanıtları sunacak ve polisin amire, amirin de bu olayı müdüre anlatmasıyla, bu sayede garsonun teşkilata alınacağını hayal ediyorum. “Yok, görmedim,” diyorum.

Kadının yoğun isteğiyle polise haber veriliyor. Oturması için bir sandalye getiriyorlar.

“Başka yerde düşürmüş olmasın!”

“Kesin parası yok, yol yapıyor, orospu!”

“Evde unutmuştur kesin.”

“Kırmızı pullu cüzdan mı olur lan!”

Yaklaşık on beş dakika bekledikten sonra lavabodan gelen bir kadın, “Kaybolan cüzdan acaba bu mu?” diyor. Kadın ayağa kalkıyor ve cüzdanı kapıyor. İçine bakıyor. Fotoğraf olduğu gibi duruyor. “Lavaboda unutmuşsunuz, herhalde ellerinizi kurulamak için mermerin üstüne koydunuz, sonra unuttunuz,” diye açıklıyor durumu. Cüzdanı kadının çalmış olabileceğini düşünüyorum, tuhaf bir suçlamayla. Garson, “Polisi aramıştık, birazdan gelir,” diyor.

Cüzdanına kavuşan kadın cüzdanından çıkardığı on lirayla hesabı ödüyor. Gidiyor.

Polis geliyor, durum izah ediliyor. Bana soru soran garson ortada gözükmüyor. Polisler gidiyor.

Çayım çoktan bitti. Yağmur durdu. Kalktım. Hesabı ödedim. Bir çay dört liraydı.

İki

 

İki gün başkasının yerine, marketin kasasında durdum ve aldığım iki günlük yevmiyenin ne kadar gideceğini düşündüm. Aparta gidiyordum. Mezun olalı dört ayı buluyordu ve iş için hangi kapıya gittiysem, kapı kapanıyordu. İki günlük yevmiye, yüz lira ederdi. Soğan, patates, domates gibi sebzelerin yanına yaklaşmaya gelmezdi. Ucuz peynir, zeytin bulunurdu. Makarna hâlâ uygun fiyattaydı ama yağsız pişerse daha hesaplı olurdu. Bacağımdaki pantolondan başka bir pantolon daha vardı. Dışarı çıkmazsam ayakkabım yıpranmazdı. Neyse ki kaldığım odanın faturalarını ödemiyordum, karanlığın içinde yaşardım yoksa. Odanın kirası yaklaşmaktaydı ya, enseyi iyice karartmamak gerekirdi.

Ben bunları düşünürken önümde bir araba ani fren attı ve lastiğin acı sesi duyuldu. İçinden inen irikıyım bir adam önümdeki çocuğu kucaklayıp arabaya bindirdi, sonra kapıyı kapattı ve araba aniden hareketlendi.

Çevremde “Ne oluyor ya?” gibi tepkiler duydum. Gerçekten de az önce izlediklerimizi, kötü bir dizinin en berbat sahnesi sanıyordum. Ama öyle değildi. Gerçekti. Çocuğun annesi olduğu anlaşılan kadın giyim mağazasından çıkıp endişeyle çocuğunu aramaya başladı. Ama bulunamadı. Çevremdeki insanlar hep bir ağızdan durumu anlatmaya koyuldular. Sonra kadın ağlamaya başladı. Ben olduğum yerde duruyordum. Biri bana, “Ne gördün?” diye soracak olursa, olduğu gibi anlatırdım. Sonra, “Madem çocuk önündeydi, neden kaçırılırken bir şey yapmadın?” diye soracak olursa da, biraz utanırdım, “O sırada patates ve soğan fiyatlarını düşünüyordum,” derdim.

Kalabalık giderek arttı.

Yaşlıca bir adam yanıma yaklaştı, “Çocuğu unutup içeride oyalanırsan olacağı bu! Ah ah, şimdiki gençlerde ne analık ne de babalık!” dedi. Başka bir yanımdaki de yaşlı adamı onayladı. Bir başkası da. Bir başkası, “Kusura bakma genç adam,” dedi bana. “Ama sizin aklınız bir karış havada oluyor. Elinize alınca o telefonları, çok kaptırıyorsunuz kendinizi. Sonra unutulan çoluk çocuk da oluyor, söz de oluyor, ne dersen de, o da oluyor.”

Üç

 

Yatak bazasını pencerenin tam altına alıyorum, masayı da odanın tam ortasına çekiyorum. Sonra bir şeyler yazıp yazamayacağımı yokluyorum. Yalnızca üç ay önce okuduğum ve aklıma zaman zaman sözleri gelen bir romanın bir alıntısı canlanıyor yeniden aklımda. “Hani enkaz altında kalan hatıralarımdan yükselen çığlıklar? Hani bu doğumun sancıları, kıvranışları? Ne ümit, ne teessüf! Ölmüş gibiyim.[2]” Yazmak gelmiyor içimden. Sonra masanın üzerine çıkıp ipi yokluyorum, sağlam olduğunu anlayınca da ipi boğazıma geçiriyorum. Aklıma son bir alıntı getirmeye çalışıyorum, günlerdir yemek yemediğimi unutup mutlu bir alıntı arıyorum, umutlu olsun istiyorum, anlamı kişiden kişiye değişecek bir alıntı geliyor aklıma, “İyi yazarlar hayata sık sık dokunur.[3]” İp boğazımda, masanın kenarına ayağımı götürüyorum. Var gücümle masayı altımdan itiveriyorum.

[1] Sayfa 85, Ötüken Neşriyat

[2] Peyami Safa, Bir Tereddüdün Romanı, sayfa 59, Ötüken Neşriyat

[3] Ray Bradbury, Fahrenheit 451, sayfa 105, İthaki Yayınları

Hikaye: Kafe Şahika

Şahika, piyanonun başına geçti, konuklarını selamladı ve Beethoven’in   Ayışığı Sonatı adlı eserini çalmaya başladı.

Halide, kızını hayranlıkla dinlerken gözlerinde canlanan anılara doğru yola çıktı.

Rahmetli eşi Tahsin’le birlikte, bu küçük ve şirin pastaneyi büyütüp geliştirmek için verdikleri mücadeleyi hatırladı. Tabii kendilerine destek olanlar kadar, önlerine taş koyan eş, dost ve akrabalarını da unutmadı. Bu zor zamanlarında, kayınpederinin söylediği bir söz hiç aklından çıkmamıştı:

Başkalarının sizi nasıl gördüğüne odaklanmaktan vazgeçin. Dostunuzu ve düşmanınızı etkileme takıntınıza bir son verin. Başkalarından onay almak adına, aynadaki görüntünüzü değiştirmeye çalışmayın.*

Sonunda bugünlere gelmişlerdi ve şimdi herkes Kafe Şahika’nın otuzuncu yıl dönümü kutlaması için buradaydı.

Şahika’yı alkışlayan konuklar, bir eser daha çalması için ısrar ediyorlardı. Ama o,  annesini bir konuşma yapması için yanına davet etti.

“Sevgili dostlarım ve misafirlerim, hepiniz hoş geldiniz!

“Bildiğiniz üzere otuz yıl önce burası, akide şekeri ve dondurmasıyla ünlü küçük bir pastaneydi.  Eşimin ailesi işletiyordu. Artık yaşlanmışlardı ve üzerlerinde senelerin yorgunluğu vardı. Rahmetli eşim Tahsin ve ben, birlikte Akide Pastanesi’ni devralıp işletmeye karar verdik. Herkes bize, “Bu işi yürütemezsiniz, eczacı olmak başka, böyle bir pastane işletmek başka bir şey. Siz en iyisi kendinize bir eczane açın,”  dedi.

“Tahsin ve ben durmadan, bıkmadan, usanmadan çalıştık. Herkesin nezih bir ortamda, güzel ve keyifli zamanlar geçirmek istediği bir yer olması için çok çabaladık.  Bu projemizi gerçekleştirirken, hamileliğimin son zamanlarını yaşıyordum. Eğer bir kızımız olursa ismini Şahika koyacaktık, sonra düşündük neden pastanemizin ismi de Şahika olmasın? Tabii zamanla biz de değişime uyum sağlayarak, pastanemizi kafeye dönüştürdük. Benim hayalim konservatuara gitmekti, ama olmadı. Ailemin hayalleri ağır bastı!

“Hayaller demişken, biricik kızım Şahika İtalya’da University Of Verona’da eğitimini tamamladı. Şimdi, Kafe Şahika’nın başarılı bir yöneticisi. Ayrıca piyano dersleri veriyor ve yetenekli öğrenciler yetiştiriyor. Kafemize piyano aldı. Yetiştirdiği öğrencilerini dinlemeye gelen o kadar çok müşterimiz var ki. Burası adeta güzel sanatlar kafesi oldu. Tabii bunda hepinizin katkısı büyük! Sizlere ayrı ayrı teşekkür ediyorum ve keyifle geçireceğiniz güzel saatler diliyorum.“

Halide’nin konuşması bitince, herkes onu teşekkürlerle alkışladı.

Kafe Şahika, Erbay  Apartmanı’nın hemen altındaydı. Sekiz daireli apartmanın, dört dairesi Halide’ye, dört dairesi de kayınbiraderi Behçet’e aitti. Halide, dairelerden üçünü kiraya vermişti ve kızıyla birlikte yaşıyordu. Kayınbiraderi Behçet, oğlu Tunç ve eşi Defne’yi karşındaki daireye yerleştirmişti. Kalan iki dairenin kirasını da kendisi alıyordu.

Behçet, kardeşi Tahsin’den üç yaş büyüktü. Özel bir şirketin muhasebe işlerini yürütüyordu. Çalıştığı şirket emekli olmasını istememiş, işleri evden yürütmesi için ona kolaylık tanımıştı. Eşi Elvan, bir bankadan emekli olmuş ama ne yazık ki emekliliğinin tadını çıkaramadan hayata veda etmişti. Oğulları Tunç ve eşi Defne doktordu, özel bir hastanede ortopedi uzmanı olarak görev yapıyorlardı.

Tahsin ve Elvan peş peşe hayata gözlerini yummuşlar, ikisi de beş yıl önce o amansız hastalığa yenik düşmüşlerdi.

Tahsin ve Behçet, birbirlerinden  tamamıyla zıt karakterlere sahip iki kardeşti.

Behçet, baskın bir karakterdi, eşine ve oğluna söz hakkı tanımazdı. Ne olursa olsun daima kararları kendisi alırdı. Maddi sıkıntı içinde olmamalarına rağmen, her bir kuruşun hesabını yapar, eşi Elvan’ı bunaltırdı.  Onun sevdiği yemekler pişerdi, yemek saatini bir dakika bile geçirmezdi. Behçet,  evin adeta huysuz, şımarık ve devamlı ağlayan bir çocuğu gibiydi. Bu yüzden Elvan, kendine ayıracak hiç vakit bulamazdı. Bütün bunlardan Tunç da nasibini alıyordu, hiç istemediği halde tıp fakültesine gitmek zorunda kalmıştı. Oysa hayallerinde uçak mühendisi olmak vardı. Ama Behçet, onun bu hayallerini  yıkmıştı.

Halide ve Tahsin uyumlu, sevgi dolu ve çok iyi anlaşan bir çiftti. Birbirlerinin kararlarına her zaman saygı duyarlardı. Aralarında tartışma çıksa bile, sonunu tatlıya bağlarlar ve uzun süre küs kalamazlardı. Kızları Şahika’yı sevgiyle, özgür ve ayaklarının üstünde duran bir birey olarak yetiştirmişler,  onun, İtalya’da müzik ve sahne sanatları eğitimi almasını, sonuna kadar desteklemişlerdi.

Halide, konuşmasını bitirdikten sonra, Tunç ve Defne’nin yanına gitti. Behçet’i merak etmişti. Böyle bir kutlamayı asla kaçırmazdı. Bedava ikramlıklar ve eğlence, tam ona göreydi.

“Nasıl buldunuz bakalım otuzuncu yıl kutlamamızı?“.

“Muhteşem! Keşke annem ve Tahsin amcam da aramızda olsaydı!” dedi Tunç.

“Anneciğinin ve canım eşimin ruhları şad olsun! Behçet Bey teşrif etmediler henüz, umarım hasta falan değildir.”

“Biz gelirken kapısını çaldık, henüz hazırlanmamıştı. ‘Siz gidin, ben de hemen arkanızdan hazırlanıp iniyorum,’ dedi. Çok dakiktir biliyorsunuz, ama ne olduysa artık… Tunç,  birazdan gidip bakar, merak etmeyin,” dedi Defne.

Halide, küçük bir tebessümle Defne’nin koluna dokundu ve diğer misafirlerin yanlarına gitmek için izin istedi. Sevinç çığlığı atmamak için kendini zor tutuyordu. ‘Dualarım kabul oldu çok şükür!’ dedi içinden.

Şahika, arkadaş grubundan ayrılarak annesine doğru geldi ve gülümseyerek koluna girdi. “Bu gülümsemenin ardında neler gizliyorsun söyle bakalım?” dedi yavaşça kulağına eğilip.

“Amcan Behçet’in, yanımızda bulunamayışının mutluluğunu yaşıyorum.”

“Sahi, amcam gelmedi değil mi? Ben de merak ettim şimdi.”

“Bu özel günü, bizi seven dostlarımızla birlikte gönlümüzce geçirelim. Birazdan damlar nasıl olsa. Hadi gel, Hazan Hanım’ın yanına gidelim, baksana yine bir şeyler çiziyor. Hediye ettiği çizimleri de çerçeveletelim en kısa zamanda. Bana hatırlat olur mu?” dedi Halide kızının  yanağına bir öpücük kondurarak.

Hazan Denkel, altmışlı yaşlarda, uzun boylu zarif bir kadındı. Son bir aydır, Kafe Şahika’nın aranılan müşterilerinden biri olmuştu. Öğle vaktine doğru gelir, cam kenarındaki berjerlerden birine yerleşir ve bütün gün kara kalem çalışması yapardı. Çoğu zaman, kafeyi kendi gözünde canlandırdığı gibi çizer ve çizimlerini Şahika’ya hediye ederdi.

Şahika ve Halide henüz Hazan’ın yanına gelmişlerdi ki,  yardımcıları Pembe, çığlık çığlığa içeri girdi. Bu sırada, konuklardan kimi elindeki bardağı düşürdü, kimi çocuğuna sarıldı, kimi de olduğu yerde dondu kaldı.

İmdaaatt! Yetişin imdaaat! Behçet Amca merdivenlerden düşmüş öylece yatıyor! Yetişin Halide Ablaaaa!“

Halide hemen, büyük bir soğukkanlılıkla koşar adımlarla Pembe’nin yanına gitti ve onu sakinleştirmeye çalışarak dışarı çıkardı. Arkalarından Tunç ve Defne de koşarak çıktılar. Şahika bu tatsız sürprizin ardından, konuklarına hemen bir açıklama yaptı

“Değerli konuklarım, lütfen bu tatsız durum için özürlerimi kabul edin! Amcam Behçet biraz rahatsızdı, kutlamaya da katılamadı. Herhalde, kendini iyi hissetti ve aramıza katılmak istedi, gelirken de küçük bir kaza geçirdi sanırım. Telaşlanacak bir şey yok, biliyorsunuz kuzenim Tunç ve eşi doktor, annem de yanlarında, durumu çoktan kontrol altına almışlardır bile. Şimdi benim başarılı öğrencilerimi dinlemeye ne dersiniz?”

Şahika, her ne kadar soğukkanlılığını korumaya çalışsa da, kalbi küt küt atıyordu. Amcası turp gibiydi, hatta apartmana asansör yapılmasına bile karşı çıkmıştı. Ama Halide, Behçet’in bütün itirazlarına rağmen, masraflarını üstlenip asansörü yaptırmıştı. Tabii herkesten fazla asansörü kullanan amcası olmuştu. Ne işi vardı onun merdivenlerde?

Tunç, herkesten önce koşarak apartmanın kapısını açtı ve hızla oturdukları ikinci kattaki dairelerine çıkmaya başladı. Kendi dairelerine çıkan merdivenin başında geldiğinde, babasının yüzükoyun yerde yatan cansız bedenini gördü. Hemen yanına eğildi, boynundan nabzını kontrol etti. Nabzı atmıyordu,  zaten duruş pozisyonundan da boynunun kırıldığını anlamıştı. Nazikçe onu çevirdi ve suni teneffüs uyguladı. Ama bütün çabaları boşunaydı. Babasının cansız bedenine kapanarak ağlamaya başladı.

Halide, Defne ve Pembe,  Behçet’in dairesinin bulunduğu katta asansörden indiler. Defne bağırarak hızla merdivenlerden aşağıya doğru iniyordu. “ Tuuunnç! Aman Tanrım! Tuuunnçç!”

Defne kocasının yanına eğildi ve ona sarıldı. Tunç hıçkırarak “Babam öldü Defne! Onu kurtarmak için hiçbir şey yapamıyorum! Söylesene, o zaman ben neden doktor oldum? Hadi cevap ver babaaaa!” dedi haykırarak.

Halide, Tunç’un perişan halini görünce dayanamadı, gözlerinden sicim gibi yaşlar akmaya başladı.

‘Zavallı çocuk! Annesinin ölümünden sonra, daha yeni yeni kendine gelimeye başlamıştı. Onun da içine ettin Behçet! Neden kahrolası asansöre binmedin ki? Aman Tanrım! Neler söylüyorum ben? ‘

Halide bütün bunları içinden geçirirken, birden Pembe’nin dürtmesiyle kendine geldi.

“Halide abla ne yapacağız şimdi? Behçet Amca nasıl düştü ki böyle? Baksana, kolu-bacağı her biri bir yerde sanki!” dedi Pembe.

Pembe haklıydı, ne yapacaklardı şimdi? Bir an önce kendine gelmeliydi. Artık bunları düşünmenin kimseye faydası dokunmazdı. Ama ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu.  Aklına birden Seden’i aramak geldi, cep telefonu yanında değildi, ama Pembe’nin yanındaydı, hemen Şahika’yı aradı.

“Pembe neler oluyor orada? Amcam iyi mi? Ambulans çağırdınız mı?” dedi Şahika.

“Kızım ben annen, artık çok geç!  Behçet ölmüş!

Aaaaaa! Nasıl olur? Merdivenlerden mi düşmüş?”

“Öyle görünüyor, bilemiyorum kızım.  Tunç, suni teneffüs uyguladı ama nafile! Ne yapacağımı şaşırdım, karı- koca şoktalar. Aklıma Seden Amiri aramak geldi. Şimdi sen hemen numarasını mesaj olarak yolla. Acele et lütfen!”

***

Seden, odasında bir yandan evrak işleriyle boğuşuyor, bir yandan da Koray’a izin verdiği için kendine kızıyordu. Bu esnada telefonu çaldı, arayan Halide Erbay’dı. Birden, Halide Hanım’ın davetini hatırladı ve gidemediği için üzüldü. Ama sonra, geleceğine dair söz vermediğini hatırlayınca rahatladı ve telefonu açtı.

“Halide Hanım merhaba, nasılsınız? Kusura bakmayın bugün işlerim çok yoğundu gele…”

Halide, Seden’in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden konuşmaya başladı.

“Seden Hanım, kayınbiraderim Behçet’i merdivenlerde ölü olarak bulduk. Hemen gelin ne olur! Ne yapacağımı bilemiyorum!  Lütfen çabuk olun!”

“Durun! Durun Halide Hanım, biraz sakin olun lütfen. Şimdi derin bir nefes alın ve neler olduğunu en başından anlatın bana.”

“Biliyorsunuz, kafemizin otuzuncu yıl dönümü kutlamasını gerçekleştiriyoruz bugün. Kutlama, öğlene doğru saat 11.00’de başladı. Kayınbiraderim Behçet’i, konukların arasında göremedim. Ben de oğlu Tunç ve eşi Defne’nin yanına gidip Behçet’in neden gelmediğini sordum. Bana, gelirken kapısını çaldıklarını ve onun hazırlanır hazırlanmaz geleceğini söylediler.”

Halide’nin sesi birden kesilmişti.

“Halide Hanım! İyi misiniz? Sesinizi gelmiyor,” dedi Seden.

“ Evet! Evet iyiyim sadece… neyse, işte bu esnada, yardımcım Pembe çığlıklar atarak kafeden içeri girdi.  Behçet Amca merdivenlerden düşmüş öylece yatıyor diye bağırdı. Ben Pembe’yi dışarı çıkardım, arkamdan Tunç ve Defne de koşarak geldiler. Sonra…sonra Behçet’i bulduk…Tunç, babasına suni teneffüs uyguladı ama… Seden Hanım…ben ne yapacağımı bilemiyorum!”

Halide’nin git gide sesi kesilmeye başlamıştı, belli ki orada beklenmedik, şüpheli bir şeyler olmuştu. Ama ne? Seden, gelene kadar kimsenin oradan ayrılmamasını, apartmanın giriş kapısını kimsenin girmemesi için kilitlemelerini söyledi. En kısa sürede orada olacaklarını belirterek telefonu kapattı.

Seden, ekibine talimat verdi ve kendi aracıyla Kafe Şahika’ya doğru yola çıktı. Giderken Koray’ı aradı ve en kısa zamanda olay yerinde olmasını istedi.

Tüm ekip arka arkaya, olay yerine intikal ettiler.  Erbay Apartmanının etrafı sarı kordonla çevrildi. Koray, görevli memurlara kafede bulunan herkesin ifadelerinin alınması için talimat verdi.

Apartman kapısını içerden kilitleyerek nöbet bekleyen Pembe, Seden’in telefon etmesinin ardından kapıyı açtı.

Olay yeri inceleme, detaylı çalışmalarını sürdürürken;  Halide ve diğerlerinin, parmak izleri ve doku örnekleri alındı.   İfadeleri  tamamlandıktan sonra, üzerlerindeki kıyafetleri teslim etmeleri için yanlarına görevli birer memur verildi.

Seden, cesedin başında incelemelerini sürdürürken Koray, ekip arkadaşlarıyla birlikte Behçet’in evini araştırıyordu.

Behçet’in, gözleri açıktı; sol eli, avcunda bir şey saklıyormuş gibi sıkıca kapalıydı. Katılaşma başlamadığı için, eli kolayca açıldı ve içinden küçük, yuvarlak ve yeşil renkte bir düğme çıktı. Düğmenin her iki deliğinden yeşil renkte bir iplik sarkıyordu, hemen kanıt olarak poşetlendi ve numaralandırıldı. Üzerinde, başka herhangi bir yabancı madde kalıntısı veya kan izi yoktu. Ama kesin sonuçlar, laboratuar incelemesinden sonra belli olacaktı. Merdivenler dik ve on iki basamaklıydı. Bu da  şiddetle itilen birinin, sağ kalma ihtimalinin mümkün olmadığını gösteriyordu. Kazara düşme neticesinde de aynı sonuç kaçınılmazdı.

Behçet Erbay  öldürülmüştü. Ama kim veya kimler tarafından öldürülmüştü?

Saat 15.00 sularına doğru, olay mahallindeki bütün araştırma ve incelemeler tamamlanmış, Behçet’in cesedi otopsi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumuna kaldırılmıştı.

Seden ve Koray, büroya döndüklerinde işe önce, ifadeleri gözden geçirmekle başladılar.

“Amirim, siz bu Halide Hanım ve kızını nereden tanıyorsunuz?”

“Kedim Columbo’yu, Kafe Şahika’nın hemen yanındaki binada kliniği olan veterinere götürüyordum. Randevu saatini beklerken, kafeden gelen piyano sesi beni çok etkiliyordu. Bir gün eve giderken, önünden geçip şöyle bir uğradım.   Halide Hanım ilgilendi benimle, tanıştık, sohbet ettik ve güzel vakit geçirdik. Sonra daimi müşterilerinden biri oldum. Üç yıl olmuş neredeyse.”

“Onun için ilk önce sizi aradı demek ki. Belki de, kayınbiraderini merdivenlerden o itti. Şüpheleri üzerine çekmesin diye sizi aradı. Olamaz mı?” dedi Koray.

“Her ihtimali göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Ama Behçet’in avucunun içinde tuttuğu düğmenin rengi yeşil, Halide’nin elbisesine hiç uymuyor. Daha doğrusu, onun giydiği elbisede düğme yok, üstelik elbisesi kiremit rengi.”

“Doğru. Elbisesini değiştirdi desek, o da olmaz çünkü Behçet’i en son görenler, oğlu Tunç ve eşi Defne. Peki, Defne veya oğlu ya da ikisi birden babalarını itmiş olamazlar mı? Sonra da hiçbir şey olmamış gibi kutlamaya katıldılar ve yardımcı kız Pembe’nin cesedi bulmasını beklediler. Behçet varlıklı biri, kısa yoldan mirasına konmak istemiş olabilirler.”

“Olabilir, ama Defne’nin elbisesinin rengi sarı ve ne yazık ki onun elbisesinde de düğme yok. Belki de Defne elbisesini değiştirmiştir. Sonra ikisi de doktor, bu da şüphelerimizi daha da güçlendiriyor,” dedi Seden.

“Cesedi yardımcı kız Pembe buluyor ve koşup haber veriyor, onun öldürmek için bir sebebi var mı peki? Giydiklerine bakacak olursak, bulduğumuz yeşil düğmeyle uzaktan yakından ilgisi yok. Siyah tayt ve üzeri kırmızı payetlerle işlenmiş, penye bir bluz.”

“Evet, o da uymuyor. Ama yine de şüpheli listemizde yer almalı, para için olmasa bile başka bir sebeple öldürmüş olabilir . Şahika’nın ifadesine gelecek olursak, sabah 09.00’dan itibaren kafede olduğunu söylüyor. Düğmeyle giydiği elbisenin rengi tutmuyor ve elimiz yine boş kalıyor. Şahika’nın üstünde, beyaz pantolon, turuncu ipek gömlek var.”

“Oğlu Tunç’un mavi gömleğiyle de düğme uyuşmuyor.  Behçet’in hiç düşmanı yokmuş. Tunç, babasının huysuz bir insan olduğunu söylüyor ama bunu arkadaş çevresine hiç yansıtmıyormuş. Çalıştığı şirket onun emekli olmasını istememiş, işleri evden yürütmesi için kolaylık tanımış. Pazartesi sabahı, ilk işim Behçet’in çalıştığı şirkete uğramak olacak. Bakalım onlar neler söyleyecek.”

“Konukların ifadelerinde de pek bir şey yok. Zaten aralarında Behçet’i tanıyan kimse de yok. Konukların çoğu, Şahika’nın piyano dersi verdiği öğrencilerin aileleri ve Halide’nin arkadaşları. Yine de kamera kayıtlarını incelememiz gerekiyor. Katil ya da katiller,  konukların arasında olabilir.”

Seden, yorgundu ve eve gidip dinlenmek istiyordu. Koray’a, sabah erkenden gelip kamera kayıtlarını incelemesini söyledi.

***

Ertesi gün Seden, büroya gelmeden önce Kafe Şahika’nın önünden geçti. Tahmin ettiği gibi kapalıydı, Halide’yi aradı ve müsaitse görüşmek istediğini söyledi.

Halide, Seden’in geldiğine çok memnun olmuştu.

“Pazar günü erkenden umarım rahatsız etmiyorumdur Halide Hanım.”

“İnanın çok memnun oldum. Birazdan, Tunç ve Defne de gelir, çocuklar dünden beri perişan haldeler!”

“Bu olayın şokunu atlatmak kolay değil tabii. Siz nasılsınız?”

“Bazen ihtiyacınız olan şey, sağlam bir çığlık olabilir. Bu kendi kendinize ya da başkalarıyla konuşmaktan daha iyi gelebilir”.** .

“Eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız, başka bir gün gelebilirim ya da siz gelebilirsiniz.”

“Hayır! Hayır, elimden geldiğince size yardımcı olmak isterim.”

“Behçet Beyin, herhangi bir sağlık sorunu var mıydı?”

“Hepimizi gömerdi! Gömdü de zaten. Seden Hanım, size açık konuşacağım çünkü gizleyecek hiçbir şeyim yok! Behçet’ten benim kadar nefret eden birisi yoktur ama onu ben öldürmedim. Eğer öldürmek isteseydim, bunu beş yıl önce yapardım. O, hem kocamın hem de zavallı eşi Elvan’ın katilidir! Aman şimdi bir tatsızlık çıkmasın, aslında kötü bir niyeti yok, şimdi sakinleşir diye diye hep sustular.  Hep İçlerine attılar. Yaşayacak o kadar güzel günler vardı ki önümüzde. Onları aldığı yetmiyormuş gibi, ölümüyle de huzur vermiyor bize! Öldüğüne zerre kadar üzülmedim! ”

Halide’nin bütün bu nefret dolu sözlerini,  Şahika yaşlı gözlerle dinliyordu. Annesinin yanına geldi ve ona sıkıca sarıldı.

“Bütün bunları geride bıraktığımızı sanıyordum. Neden kendine eziyet ediyorsun? Affet, bırak gitsin artık!” dedi Şahika gözlerinden yaşlar süzülerek.

Seden, daha fazla yormak istemedi Halide’yi. Tam kalkmak için izin isteyecekken, içeri Pembe girdi.  Anne-kızın haline hiç tepki vermeden, doğruca mutfağa gitti.

Çok geçmeden Pembe elinde kahve tepsisiyle yanlarına geldi ve Seden’e kahvesini ikram etti.

“Seden Hanım, bunlar ana-kız günde birkaç posta böyle ağlaşırlar, çok görme olur mu?” dedi Pembe, Seden’in kulağına eğilip.

“Dün, saat kaçta apartmana geldiğini hatırlıyor musun Pembe?“

“Hatırlıyorum tabii, saat tam 12.00’de geldim. Halide ablamın ilaçlarını alacaktım evden.”

“Olanları, bana bir kere daha anlatır mısın?”

“Anlatırım tabii. Şimdi ben, bu Dr. Okşan Hüral’ın programlarını çok severim. Geçen programında, ‘Asansörü kullanamayın, mümkünse merdivenleri kullanın. Beden için çok sağlıklı,’ dediydi. Ben de artık merdivenlerden inip-çıkmaya karar verdim. Vermez olaydım! Behçet amcayı,  kol-bacağı yamulmuş bir şekilde yatarken buldum. Sonra hemencecik koştum Halide ablama.”

“Teşekkür ederim Pembe, bana çok yardımcı oldun. Bu arada kahven çok güzel olmuş eline sağlık.”

Ortalık bir anda sessizleşmişti. Sessizliği bozan kapı zili oldu, Pembe kapıyı açmak için yerinden fırladı. Gelenler, Tunç ve Defneydi.

İkisinin de gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü, bitkin görünüyorlardı.

“Tekrar başınız sağ olsun. Biliyorum, şu anda çok üzgünsünüz ve kendinizi konuşacak durumda hissetmiyorsunuz. Ama sizi fazla yormadan birkaç soru sormak istiyorum,” dedi Seden.

“Dün, bildiğimiz bütün her şeyi anlatmıştık. Neyse yeniden anlatırız,” dedi Tunç, tok bir sesle.

“Siz ve eşiniz kutlamaya gelirken, babanıza saat kaçta uğradınız?”

“Evden, saat tam 10.30’da çıktık ve babamın kapısını çaldık. Dakik bir insan olmasına rağmen hazırlanmamıştı. Bize, ‘Siz gidin ben de hemen arkanızdan geliyorum,’ dedi ve gelmedi. Sonrasını biliyorsunuz işte!”

“Babanızın hiç düşmanı var mıydı?”

“ Bildiğim kadarıyla yoktu.”

“Peki, ya kiracılarınız? Belki onlarla bir anlaşmazlık yaşadı, olamaz mı?”

“Kiracılarımızın hepsi öğrenci, yaz tatilline girdikleri için daireler şu anda boş. Anlaşma gereği, kiralar peşin olarak bankaya yatırılır, elden kira almıyoruz.”

“Peki, anlayışınız için hepinize teşekkür ederim. Şimdilik bu kadar, bir gelişme olduğunda sizleri tekrar ararım. Az kalsın unutuyordum, kafenin mutfak bölümünün yanında, apartmana açılan gizli bir kapı var. Bu kapının anahtarları kimde duruyor?”

“Hepimizde birer tane var ve yedek anahtarlar da ben de duruyor,” dedi Halide.

***

Seden, büroya geldiğinde Koray kamera kayıtlarını inceliyordu.

“Amirim, apartmanın girişindeki kameradan bir şey çıkmadı. Kafenin içindeki görüntülere gelecek olursak, kimse kutlama sırasında kafeden ayrılmamış, apartmana açılan gizli kapıyı kullanan da yok. Siz de neler var?”

“Halide, Behçet’ten nefret ediyor, eşi Tahsin’in ve eltisi Elvan’ın ölümünden onu sorumlu tutuyor. Eğer Behçet’i öldürmek isteseymiş, bunu beş yıl önce yaparmış. Mutfak bölümünün yanında, apartmana açılan kapının anahtarı herkeste mevcut, yedek anahtarları da Halide’de duruyormuş.”

Seden ve Koray akşama kadar, kamera kayıtlarını incelediler, ifadeleri tekrar gözden geçirdiler. Kayda değer hiçbir şey bulamadılar. Behçet’in elindeki düğme olamasa, olay, raporlara kazayla düşme sonucunda ölüm olarak geçebilirdi. Ama daha otopsi raporu ve laboratuar sonuçları ellerine ulaşmamıştı. Karar vermek için çok erkendi.

***

Pazartesi sabahı Seden’i, elinde büyükçe bir zarfla nöbetçi memurlardan biri karşıladı.

“Amirim,  bu zarfı biraz önce kuryeden adınıza teslim aldım. Gerekli kontrolleri yapıldı, buyurun.”

Seden, görevli memura teşekkür ettikten sonra, gönderenin ismine baktı, Hazan Denkel yazıyordu. Merak ve şüpheyle hızlı adımlarla odasına gitti ve dikkatli bir şekilde zarfı açtı. İçinden, ekibi ve kendisinin görev başındayken resmedilmiş kara kalem çalışması resim ve bir mektup çıktı.

‘Hazan Denkel? Şimdi hatırladım! Kafede, saatlerce oturup kara kalem çalışması yapan kadın. Neden kendisi gelmedi de bir mektupla yolladı bana? Umarım Miss Marple özentisi bir kadın değildir.  Mektubu okuyunca anlayacağız bakalım.’

 Güzel ve başarılı çocuğum,

Umarım, sana çocuğum dememe kızmamışsındır. Bu mektubu neden yazdığımı merak ediyorsun biliyorum. Seni daha fazla merakta bırakmadan hemen konuya geleyim o zaman.

Kız kardeşim Elvan ve ben, yetimhanede büyüdük. Anne ve babamızı hiç tanımadık, tanımak da istemedik. İki kardeş, çok çalıştık ve birbirimize her zaman sahip çıktık. Ben, Güzel Sanatlar Fakültesi’ni bitirdim, Elvan ise İşletme okudu. Onun rakamlarla arası her zaman iyi olmuştur. Bir bankaya girdi ve çalışmaya başladı. Benim hayalim Paris’e gitmekti ve bunu gerçekleştirmek için çok çalıştım. Elvan, çalıştığı bankada adıma bir hesap açtırmıştı ve düzenli olarak her ay maaşından hesabıma para yatırırdı. Ben de biriktirdiklerimi o hesaba yatırırdım. Sonunda Paris’e gidecek parayı denkleştirmiştik. Artık Paris yolcusuydum.

Canım kardeşim yalnız kalmıştı. Hassas bir yapıya sahip olduğu için, insanları hep kendisi gibi zannediyordu.. Sık sık mektup yazardık birbirimize, en son mektubunda Behçet isminde biriyle tanıştığını yazmıştı. O kan emici parazitin, bütün huysuzluklarını anlatmıştı. Behçet’i değiştirebileceğine o kadar inanmıştı ki, ben ne söylesem boştu.

Sonunda evlendiler ve Elvan bir daha hiç gülmedi.

Ben Paris’ten hiç dönmedim, düğünlerine bile katılmadım çünkü Behçet gelmemi istememişti. Daha doğrusu beni hayatından çıkarması için Elvan’a büyük baskı yapmıştı. Biz de gizli gizli yazışmaya başladık. Sağ olsun Halide, Elvan’a çok yardımcı oldu. Yeğenim Tunç’u bir kere olsun göremedim, onu resimlerinden tanıdım  ve  sevdim.

Artık her şey çok değişti, teknoloji ilerledi görüşebilirdiniz dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama olmadı işte! Korku, Elvan’ın sonu oldu. Cenazesine, bir yabancı gibi katıldım, Tunç’u eşi ile beraber uzaktan izledim, öpüp kokladım.

Artık yaşım ilerlemişti, daha az resim yapıyordum, o da sayılı ve özel müşterilerim için. Monako’ya yerleştim, benden hayli büyük bir adamla evlendim. Çok zengindim, evlendiğim adamın serveti kadar benim de servetim vardı. Ama hiç mutlu değildim!

Eşim, Behçet’ten intikam alma isteğime hep karşı çıktı, beni vazgeçirmek için ölene kadar uğraştı. Eşim ölünce, kendimi özgür hissettim ve yıllardır içimde sakladığım planımı harekete geçirdim. Önce, Bahçelievler Yedinci Cadde üstünde, Erbay Apartmanına yakın bir daire kiralattım, evi baştan aşağı yenilettim. Bir ay sonra gelip evime yerleştim.

Böylece planımın ilk aşamasını tamamlamış oldum. Daha sonra, Kafe Şahika’ya sık sık gidip kara kalem çalışmaları yaptım. Halide ve kızı Şahika ile yakın dostluk kurdum. Onlara kendimi, Hazan Denkel olarak tanıttım. Hiç şüphe çekmiyordum.

Behçet’i de kafede sıklıkla görüyordum. Hesabı ödemeden kalkışını, zavallı Tunç’un mahcup oluşunu gördükçe, ona daha da kinleniyordum. Kafe’nin içini dışını iyice öğrenmiştim artık. Özellikle, mutfak tarafından apartmana açılan gizli kapıyı çok sıkı takibe aldım. Kapının anahtarları, Halide’nin anahtarlığında takılıydı. Müşterilerin yoğun olduğu bir gün Halide, apartmana açılan gizli kapıyı kullandı. Geri döndüğünde, benim yanıma uğradı. Biraz nefes almak istiyordu ama garsonlardan birisi onu çağırdı. Anahtarlığını benim masamda bırakmıştı, ben de o yoğunluktan istifade, anahtarları aldığım gibi çilingire gittim. Beş adet anahtarın, biri arabasına aitti, diğerlerinin birer kopyasını yaptırıp döndüm. Zavallı kadın, anahtarlığını aramaktan perişan olmuştu. Ben, hiç bozuntuya vermeden yerime geçtim ve anahtarlığını bir köşede bulmuş gibi ona geri verdim. Sonra sırayla, dört anahtarı şüphe çekmeden denedim, iki tanesi uydu. Onları gözüm gibi sakladım

Kafe Şahika’nın otuzuncu yıl dönümü kutlaması gelip çatmıştı. Hazırlıklar yapılırken kimin, ne zaman, saat kaçta geleceğini biliyordum. Ben de erkenden gidip yerimi aldım. Behçet’in, geç geleceğini biliyordum. Kutlamadan bir gün önce, Behçet ve Tunç, benim hemen arkamdaki masada oturuyorlardı. Oğluna şöyle söyledi: Ben, saat 12.00’de geleceğim. Şımarık Şahika’nın piyano gösterisini ve ukala Halide’nin konuşmasını çekemem ona göre. O kadar sevinmiştim ki anlatamam. Zaten apartmanda kiracı da yoktu, planım tıkır tıkır işliyordu.

Saat 10.20’de, gizli kapıdan apartmana girdim ve Halide’nin oturduğu üçüncü kata çıktım. Sessizce beklemeye başladım. Tunç ve Defne, saat 10.30 çıktılar ve Behçet’in kapısını çaldılar. İnsanlıktan nasibini almamış bunak, çocukları azarladı ve kapıyı yüzlerine kapattı. Tunç ve Defne’nin apartmandan çıktıklarına emin olduktan sonra ikinci kata indim.

Behçet’in kapısını çaldım. Beni tanımamıştı, yüzüme bön bön baktı ve kimsiniz diye sordu. Artık nasıl bir güç geldiyse bana, Azrail’im dedim ve onu yakasından tutuğum gibi merdivenlerden aşağıya attım. Can havliyle o da benim yakamı tutmaya çalıştı, sanırım bir düğmem elinde kaldı.

Nasıl geldiysem öyle geri döndüm ve kutlamaya katıldım.

Benden bu kadar güzel kızım! Sana her şeyi ayrıntısıyla yazdım. Lütfen, Erbay Ailesini sorgulamayı bırak. Behçet’i ben öldürdüm!

Biraz klişe bir laf olacak ama sen bu mektubu okurken ben çoook uzaklarda olacağım!  Belki bir gün, bir yerde karşılaşırız seninle.

Seni ve ekibini, görev başındayken kara kalem olarak çalıştım, umarım beğenirsin. Beni yakalaman an meselesi, bunu göze alamadım.  Yaptığımdan gurur duymuyorum ama pişman da değilim.

Keith D. Harrell’in şu sözünü çok severim.  “Bağışlamanın sınırı yoktur. Kendinizi ve başkalarını affetmede cömert olun”

 Ben cimri olduğum için başaramadım!

Sevgiler

Hazan Denkel            

***

Seden, mektubu okuduktan sonra, tarif edilemeyen, karışık duygular içinde buldu kendini. Daha toparlamaya fırsat bulamadan kapı çaldı, gelen görevli memurdu. Otopsi raporunu ve laboratuar sonuçlarını getirmişti, arkasından Koray girdi içeri.

“Amirim, Behçet’in çalıştığı şirketteki herkes, onun dürüst ve çalışkan olduğunu söyledi. Oooo şuna bak! Bizim görev başındayken yapılan kara kalem çalışmamız! Amirim ne kadar havalı duruyorsunuz öyle, ben de fena sayılmam hani.”

 

*Tavis Smiley

**Anne Wilson Schaef

Hikaye: Pençe

Ağustos sıcağıydı. İstanbul boşalmıştı. Caddeleri kavuran sıcaktan bunalan ve bir sebeple İstanbul’dan kaçamamış insanlar, haftasonları alışveriş merkezlerini dolduruyorlardı. Bir cumartesi akşamı mesaisi sonrası, evime yakın bir alışveriş merkezine gittim ben de. Amacım kalabalığa ayak uydurmak değildi. Tam tersine kalabalıktan hiç hoşlanmam. Ama o akşam yalnız kalmak istemiyordum sanırım. İnsan, cinayetler peşinde koşan bir polis olunca, halkın içine karışıp normalleşmek istiyor. En azından rutin bir işi olan, sabah işine gidip akşam evine dönen bir memurun normal yaşamına özeniyor mesela. O akşam da öyle bir akşamdı. Bir başıma eve kapanmak istemedim. Şişli’deki evime yakın bir alışveriş merkezine gittim. Hatta gitmeden önce uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşımı aradım. Müsaitti ve buluşmayı kabul etti. İki yıl önce eşimi bir trafik kazasında kaybettiğimden, dolaşırken evli ve çocuklu tiplere pek takılmamaya çalışırım. Eşim iki buçuk aylık hamileydi öldüğünde. Cinsiyetini bilmediğim yavrumla beraber uçup gitti hayatımdan. Evliliğinin vadesinin üç yıl bile olmayacağını nereden bilir ki insan evlenirken? Neyse, özetle daha çok bekar arkadaşlar ile buluşmayı tercih ediyorum. Evli ve çocuklu arkadaşlarımdan haberleri bile olmadan kendimi uzaklaştırmayı becerdim. Bu, ölen eşim ve yavrumu daha az aklıma getirmemi sağlıyor. Son iki yıldır kendimi işime daha fazla verdim. Böylelikle, beklediğimden daha erken terfimi alıp başkomiser oldum bir ay önce.

Kapalı otoparka arabamı park ederken, Murat mesaj attı. En üst katta bir lokantaya oturmuş, sipariş vermek için beni bekliyordu. Avukattır kendisi. Daha çok belalı müşterileri oldu bugüne kadar. Ağır ceza mahkemelerinde boy gösterdi. Masanın bu tarafına gelmesini önermiştim halbuki mesleğe başlarken, ama beni dinlemedi. Maddiyat önemliydi tabii. Ona da saygı duyuyorum. Ben ise maddiyat ya da maneviyat mevzularını iki yıldır derin derin düşünmüyorum. İşimi yapıyorum. İşim cinayetleri çözmek, katillerin peşinden koşmak. Eğlenceli bir kısmı yok sanıldığı gibi. Zaten meslekte eğlence arayan da yok. Murat’a yaklaştığımda bakışlarından anladığım kadarıyla onun da pek eğlendiği yoktu. Aslında komik adamdır benim aksime. Girdiği ortamı neşelendirme becerisine sahiptir. Ama bu sefer bu rolü benim üstlenmemi bekler gibi bir hali vardı.

“Hayırdır Murat’ım, Karadeniz’de gemilerin mi battı? Nedir bu hal?” diye takıldım.

“Yok be Emir’im, bir mevzu var ama çözerim, sıkıntı yok.”

Zorla da olsa o meşhur kahkahasını atmayı ihmal etmedi.

“Hayırdır dostum?” diye sordum otururken.

“Anlatırım amirim, önce bir yemek söyleyelim, yoksa ağzımın içi kanayacak kemirmekten,” dedi yarı alaycı bir tavırla.

“Eskiden tırnaklarını yerdin, şimdi de ağzının içini mi kemirmeye başladın?” diye sordum.

“Yıllar oldu onu bırakalı, bak artık uzunlar,” dedi, tırnaklarını gösterdi. Pena olmadan gitar çalabilecek kadar uzundular gerçekten. Takdir ettim. İnsan alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemez normalde. “İradeli adammışsın,” dedim.

Önden mercimek çorbası içtik, sıcağa inat. Limonu basınca güzel oluyor. Oldum olası severim. Kebaplar gelmeden, Murat salata ile meşgulken, yine takıldım ona.

“Çorba ile yarım ekmeği indirdin mideye. Azıcık kendine gelmişsindir.”

Karnının üzerinde eliyle yarım daire çizip, “acıkmışım be Emir’im, bütün gün bir şey yemedim valla,” dedi. Ne olduğunu anlayamadığım bir sıkıntı vardı içinde. Belki uzun yıllardır tanımasam sezmezdim bunu.

“Hayırdır Murat? Nedir sıkıntın? Çıkar şu baklayı ağzından da rahatlayalım,” dedim.

“Yeni bir iş var da, müvekkilim olacak hergele pis işlere bulaşmış. Davayı alsam mı almasam mı onu düşünüyorum.” Huzursuz bir ruh hali vardı.

“Oğlum senin işin gücün pislik içinde değil mi zaten?” diye takıldım. Biraz da güldüm. Kafamı kaldırdığımda yüzüme ciddiyetle bakıyordu. Hayır, bu bizim dalgacı Murat olamazdı. O Murat çoktan geyiğin alasını yapıvermişti, kahkaha gürültü kopmuştu lokantada. O geyik herif sıkıntılı bir kişiliğe bürünmüştü.

“Kardeşim, hayırdır? Bir anlat da anlayalım o zaman. Nedir? Ne değildir? Biliyorsun az çok pis işleri bilirim.” Ben de ciddileşmiştim ister istemez.

“Anlatsam müvekkil gizliliği kalmaz ortada amirim. Şimdi gider adamı tutuklamaya kalkarsın.”

İşte geri geliyordu Murat. Resmen dalga geçiyordu benimle.

“İş başka arkadaşlık başka Murat’ım. Sen anlat hele bir. Vallahi kılımı kıpırdatmam.”

“Bir alacak verecek işinde anlaşmazlık olmuş. Büyütülecek bir konu değil. Yine de detayını öğrenir anlatırım sana yarın eğer merak ettiysen.”

Konuyu kapatmaya niyetliydi. Üstelemedim.

“O zaman yarın ola, hayır ola,” dedim sakince. “Sen adamı detaylı bir dinle, sonra üzerine konuşuruz istersen,” diye ekledim.

“Tamam abi, öyle yaparız olmadı,” dedi. Kebabından iki çatal alıp bırakmıştı bu arada. Ya çorba ve ekmek tıkamıştı, ya da hakikaten konu ağzının tadını kaçırmıştı bana açılınca.

Eve gidince her zamanki gibi televizyonu açtım. Amacım boş boş bakıp kafamı dağıtmaktı. Şu meşhur şarkı yarışması vardı. Ya bana öyle geldi, ya da o akşam performansı düşüktü sahneye çıkanların. Fazla canımı sıkmadım. Amacım kafamı doldurmak değildi nasılsa. Ritüelim gereği uyuyakalmıştım koltukta. Ertesi gün iş yoktu. En azından telefonum çalana kadar öyle sanıyordum.

Fazla değil, üç saat uyuyabilmiştim. Sarkastik esprileri seven eski bir arkadaşım “adam olana fazla bile” derdi bu tip durumlarda. Telefonumun sesi beni uyandırdığında, koltukta doğrulup telefona uzanmam fazla vaktimi almadı. Yardımcım Simge’ydi arayan. Yirmili yaşlara veda etmesine az kalmış bekar bir komiser. Sesi kulağımda iken, platin sarısı kısa saçların arasında ışıldayan turkuaz rengi bir çift göz belirdi hafızamda. Demi Moore’un Hayalet filmindeki hali kadar kısaydı saçları. Yakışıyordu da ona. Sesi her zamanki gibi heyecanlı geliyordu. Sanırım yakışıksız bir olay olmuştu yine o nöbetteyken.

“Emir Başkomiserim, bir cinayet vakası var,” deyiverdi, nasıl olduğumu sormadan.

“Benim gelmeme gerek var mı sence?” diye sordum sakince.

“Başkomiserim, sizin görmenizde fayda olacağını düşünüyorum. Maktul Banu Bal,” diye cevabı yapıştırdı hızlıca.

Karşı çıkmadım. Haklıydı. Her gün ünlü bir şarkıcı öldürülmüyordu memlekette. Üç saatlik uyku da adam olana fazla fazla yeterdi zaten. Simge’nin tarif ettiği adrese gittiğimde Olay Yeri İnceleme Ekibi henüz oraya varmamıştı. Cihangir’de dar bir sokağın başında, dört katlı, köşe bir apartmanın en üst katıydı olay mahalli. Geniş bir terası olan, iki odalı bir hane… Modern mobilyalar ile döşenmişti. Tüm eşyalar, insanı rahatsız eder derecede bembeyazdı. Kapıdaki memur beni saygı ile selamlayıp eve alırken, bizim genç komiserin de içeride olduğunu söylemişti. Daireye girdiğimde Simge’yi salonda buldum. Maktulün cesedi salonun ortasında yatıyordu. Altındaki beyaz renkli halı, kan gölünü tümüyle emmiş, bordo olmuştu. Yoğun bir koku hakimdi ortama. Alışık olduğum türden bir koku. Yaz sıcağında daha hızlı kokar cesetler. Yine de çok taze değildi cinayet. Banu Hanım öldürüleli en az yirmi dört saat olmuştu ilk izlenimime göre. Tabii detaylı bilgiyi incelemeler sonrası edinecektik. Evde bir itişme kakışma olmuştu muhtemelen. Kadıncağız cam sehpanın üzerine düşmüştü. Herhalde cama hızla çarpmıştı ki, tuzla buz etmişti altında. Kırılan bir parçası da ensesine girmişti. Önden bakıldığında, boynunun yanından çıkmış bir parça cam görünüyordu. Kan kaybından ölmüştü. Gözleri açıktı. Kulağımda sanki onun sesinden “Kanıma mı susadın” şarkısı yankılanır gibi oldu. Hafif alaycı, biraz işveli söylüyordu Banu Bal bu şarkıyı. Sesleri uzaklaştırmaya çalıştım kafamdan. Bu sırada Olay Yeri İnceleme Ekibi geldi nihayet. İşlerini iyi yaparlardı. İşini ciddiye alanları severim. Başlarındaki Taylan da öyle bir adamdı. Hayatımda bu kadar titiz çalışan birini görmemiştim. Kendimi şanslı sayıyordum Taylan Başkomiser ile iş yaptığım için. Fazla konuşmadık. O da benim gibi işine odaklanmayı severdi. Onu rahat çalışması için yalnız bırakacaktım. Öncesinde eve biraz daha göz atmak istedim. Salondan başladım işe. Maktulün yüzündeki ize gözüm takıldı. Gözünün biraz altında adeta bir pençe izi vardı. Sanki yırtıcı bir hayvan, pençesi ile bir yara açmıştı. Çok derin değildi ama üç tırnağın izi gözünün hemen altından, dudağının yanına uzanıyordu. Banu Bal’ın yüzünde, televizyonlarda görmeye alışık olduğumuzun aksine hafif bir makyaj vardı. Üzerinde askılı siyah dar bir bluzu ve kot şortu duruyordu. Yere saçılan kuruyemiş ve cips parçalarının yanında boş iki kase ve sapı kırık üstü bütün bir şarap bardağı gözüme ilişti. Biraz daha aranınca, şimdilerde iflasını açıklayan bir hazır giyim firmasının sadakat kartını, hemen yanı başında da kısa bir pipet gördüm halının üstünde. İnsan meslekte tecrübelendikçe ve sayısız vaka görünce, otomatik olarak muhakeme yürütüyor. Kartın ve pipetin bir kokain partisinde kullanıldığını sezdim. Kalan eksik parçayı, kokaini aramaya başladım. O an halının kenarında, bir kısmı da açık renk parke zeminin üzerinde az miktarda beyaz toza rast geldim. Eser miktarda da olsa, bir kısmı da cam masanın kalan parçalarına yapışmış bulunacaktı mutlaka. Ortamda bir eksik vardı. Bu kadar kuruyemiş ve cips, en az bir misafirin habercisiydi. Ancak ortada başka bir kadeh yoktu. Taylan’a kolay gelsin dileklerimi iletip, salonu ona emanet ederek mutfağa geçtim. Simge de benimle geldi.

“Ne düşünüyorsunuz Emir Başkomiserim?” diye sordu.

“Simge’ciğim, fark etmişsindir sen de, bir kokain partisi söz konusu. Bir ya da daha fazla misafiri varmış rahmetlinin. Muhtemelen bir münakaşa yaşandı. Birileri Banu Hanım’ı itti. Öldürmek amaçlı ya da değil… Cam masa kırıldı. Bir kısmı kadıncağızın boynuna saplandı. Yoğun kan kaybı sonrası hanımefendi hayatını kaybetti. Sen ne düşünüyorsun?”

“Ben de sizin gibi düşündüm Başkomiserim. Yalnız tek bir bardak var salonda. Başka her kim varsa ya içki içmemiş ya da parmak izi olabileceği kaygısı ile bardağını temizleyip yanına almış. Çünkü, şayet şarap içtilerse, ki şarap kadehleri genelde çift satılır veya alınır, mutfak dolaplarında aynı kadehin bir eşi yok.”

“Pes doğrusu,” dedim kendimi tutamayarak. Bu Simge’den hiçbir detay kaçmıyordu. “Bravo Simge’ciğim, ne ara baktın mutfağa, bardaklara?”

“Hızlıca bakındım Başkomiserim,” dedi muzip bir gülüş ile. Bu kız gerçekten işini seviyordu. Yeniden takdir ettim onu.

Buzdolabına bir göz attım. Pek dolu değildi. İkişer şişe beyaz ve pembe şarap vardı adına aşina olmadığım yabancı markalardan. Yabancı menşeli birkaç çeşit peynir, kapari ve bamya turşusu, biraz yeşil zeytin, kuru et, bir miktar kiraz domates, roka, toprak bir kapta yoğurt, iki kap zeytinyağlı, birkaç farklı türde salata ve makarna sosu vardı. Şarabın yanında güzel gidecek bir şarküteri tabağı yapacak olsam, her şey vardı yani. Ama aradığım şeyi bulamadım. Açılıp birazı içilmiş bir şarap şişesi bulamadığıma göre, bitmiş bir şişeyi çöpte bulma ihtimaline yoğunlaştım. Çöpte, hazır kuru yemiş poşeti, kullanılmış kağıt havlu parçaları, yumurta kabukları ve zeytin çekirdekleri haricinde başka bir şey yoktu. Sonra pencere kenarına asılmış büyükçe bir torba dikkatimi çekti. İçinde cam şişeler vardı.

“Geri dönüşümcü biriymiş demek bu Banu Bal,” dedim kendi kendime.

Ağzımın içinde konuştuğumu fark eden Simge dönüp sordu. “Hayırdır Başkomiserim?”

“Şu poşeti diyorum, cam şişe biriktirmek için kullanıyordu herhalde rahmetli.”

“Olabilir Başkomiserim.”

Gidip içine baktım. İki cam soda şişesi, bir cam sirke şişesi vardı yalnızca, hepsi boştu.

“Tüh,” dedim içimden.

“Boş şarap şişesi mi aradınız Başkomiserim?” dedi bizim atılgan.

“Evet Simge’ciğim, seninle kafamız bir çalışıyor hep.”

Hayır, alaycı değildi sesim, takdir ediyordum onu. Kafası benden çok daha hızlı çalışırdı genelde.

“Cinayete karışan kişi ya da kişiler kadeh ve şişeyi alıp gitmiş olabilirler panikle. Herhalde parmak izleri en kolay onların üzerinde kalır diye düşündüler,” dedi Simge. İşaret parmağını şakağına koymuş düşünüyordu mutfak camını sırtına almış vaziyette.

Bu mümkündü tabii, ama henüz hiçbir şey bilmiyorduk yerde yatan maktulün cesedi ve birkaç ipucunun verdiği bilgiler dışında.

“Bu arada Başkomiserim, bir konuda size bilgi vermeyi atladım,” dedi Simge utana sıkıla. Büyük bir hata yapmış gibi bir hali vardı.

“Nedir?” diye sordum fazla üstelemeden.

“Bize haber veren kapıcı,” dedi, “Banu Hanım’ın menajeri ile içeri girip görmüşler maktulü. Adamcağız ziyarete gelmiş hanımefendiyi. Kapı açılmayınca kapıcı ile beraber çilingir çağırıp açtırmışlar. Cesedi görünce adam fenalık geçirmiş, acil ambulansa koyup hastaneye göndermişler. Bunu öğrenince yanına bir memur gönderdim. Göz kulak olsun dedim. Halen hastanedeler. Sakinleştirici vermişler adama, uyuyormuş.”

Doğrusu baştan söylemesi gerekeni, sonradan söylüyordu yardımcım ama kızdığımı belli etmedim. Apartman kapıcısını sıkıştırdıktan sonra, menajeri ziyaret etmek lazımdı.

Kapıcıyı çağırttım. Hemen geldi. Sanki cinayeti kendi işlemiş gibi el pençe divan duruyordu karşımda. Yere bakıyordu. Göründüğü kadarıyla yanakları ve kulakları kızarmıştı. Kapıdaki memur, kapıcının adının Hamza olduğunu söyledi.

“Hamza, anlat bakalım şu işi baştan,” dedim.

“Hangi işi Komiserim?” diye sordu irkilerek.

“Başkomiserim,” diyerek uyardı yanımda duran memur.

“Affedersiniz Başkomiserim,” dedi Hamza. “Ben ne bileyim, cahillik işte,” diye ekledi.

“Olayı nasıl öğrendin, anlatır mısın hızlıca?” dedim biraz sesimi yükselterek, lafı gevelemesin diye. Bazen sinirli bir adam oluyordum ama henüz sinirlenmeye yetecek enerjim yoktu.

“Amirim…” duraksadı. “Pardon Başkomiserim…”

“Bırak şimdi amiri, komiseri… Anlatsana be oğlum şu işi,” sesim bir perde daha yüksek çıkmıştı.

“Efendim, akşam on bir gibi kapımız çalındı.” Duraksadı.

İyice paniklemişti adamcağız. Şimdi de efendisi olmuştuk. Sesimi çıkarmadım ki devam etsin…

“Kapıyı açtığımda bir adam gördüm karşımda, meneceri miymiş neymiş… Banu Hanım’ın kapısını çalmış, açan olmamış. Telefonuna da ulaşamıyormuş bir gündür. Merak etmiş. Çilingir ile kapısını açtırırken, benim de onunla beraber bulunmamı istedi. Olur ya Başkomiserim, yanlış anlaşılmasın dedi herhalde. Ne bileyim kadıncağızın da bir mahremi var sonuçta.” Sonra bu son söylediğine pişman oldu sanki. Yere baktı utanmış gibi.

“Eee…” dedim. “Sonrasına gel.”

İkiletmedi.

“Çilingir çağırdım, hemen geldi. Kapının önünde bekledik. Adam işinin ehliymiş. Çabucak açıverdi kapıyı. İçeri giriverdik hemen, önde ben, arkamda menecer bey. Salona girince gerisi malum efendim… Şey Başkomiserim… Merhumeyi yerde gördük. Düşüp ölüvermiş kadıncağız. Allah rahmet eylesin.”

“Düştüğünü nereden biliyorsun? Sen mi ittin?” deyiverdim sertçe. Enerjimi toplamıştım.

Titredi bir an. Baştan aşağı gerildi. Kalakaldı.

“O nasıl söz Başkomiserim?”

Bu sefer Simge girdi araya. Arkamda durup dinliyormuş o da.

“Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun? O nasıl sözmüş… Birazdan merkeze götürünce sana sözü sazı göstereceğiz!” Bağırmıştı.

Kapının önü, bu konuşmanın devamı için çok da uygun bir yer değil diye düşündüm o an. Hamza’yı şöyle bir süzdüm. İçimden bir ses kapıcının bu işle ilgisi olmadığını söylüyordu. Yine de o gün yaşananlar ve öncesinde Banu Hanım’ın geleni gideni hakkında bildiği her şeyi öğrenmemiz lazımdı.

“Tamam Simge. Bu kadar yeterli,” dedim. Hamza, bu dakikadan sonra onunla muhatap olmayacağımı anlamış gibi yere bakıyordu. Bir ara bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra sustu.

Memura dönüp “Hamza’yı merkezde misafir edeceğiz,” dedim. “Siz arkadaşı götürün, biz de birazdan geliyoruz Simge Komiserim ile,” diye ilave ettim.

Cılız bir “Ama Başkomiserim,” lafı çıktı Hamza’nın ağzından. Sonra kaderine razı olmuş gibi, kendini koluna giren polis memuruna teslim etti.

Simge ile eve girdik tekrar. Etrafa bir bakındık. Ortalık, Banu Bal’ın temizlik hastası olduğunu düşündürecek kadar temizdi. Yatağı bozulmamıştı. Yatak örtüsü o kadar düzdü ki, Murat’ın askerlik günlerinde anlattığı bir hikaye geldi aklıma. Gerdirdikleri çarşafların üzerinde komutanları bozuk para sektirirmiş. Yeterince gergin değilse para fazla sekmezmiş üzerinde. Komutan tekrar yaptırırmış yatağı.

Banyoya fazla ilişmedim. Yalnızca ışığını açıp kapıdan şöyle bir bakındım içeriye. Şüpheli bir şey göremedim. Cinayeti işleyen kişi belki de elini yıkamış olabilirdi burada. Muhtemel kanıtları bozmamak için içeriye girmedim. Kanıtları toplamak Olay Yeri İnceleme Ekibi’nin işiydi. Taylan’dan bir şey kaçmazdı zaten.

Simge ile apartmandan dışarı çıktığımız an bir ışık patladı yüzümüzde. Birisi haber uçurmuştu gazetelerden birine belli ki. Benim bir şey söylememe kalmadan Simge atıldı. Kamerayı kapattırdı hemen. Kameramanın yanında minyon yapılı, açık kumral, mavi gözlü bir gazeteci kız vardı. Elindeki ses kayıt cihazını cebine soktu sert bakışımı görünce.

“Affedersiniz Komiserim. Banu Bal’ın öldürüldüğü doğru mu?” diye sordu.

“Yorum yok. Apartmana da girmeyin sakın,” deyip yanından geçiverdim.

Tam arabama doğru yönelecekken karşı kaldırımdaki büyük çöp tenekesini gördüm. Şansımı denemek istedim. Kapağı açıktı. İçine baktım. Bomboştu. Bu mıntıkadan sorumlu çöp arabası, akşam mesaisini aksatmamıştı demek. İçinde bir şarap şişesi, bir de kadeh bulacağıma çok ihtimal vermemiştim zaten. İçimden “acaba” ya da “keşke” ile başlayan cümleler kurmaktan hoşlanmayışımdı, beni çöp tenekesine bakmaya iten. Bu tip zamanlarda aklıma geleni yaparsam, bir sonuca ulaşamasam da daha sonra rahat ediyordum.

Arabama doğru dönmek için hareketlenirken, ayağımın altında bir çıtırtı hissettim. Bir cam kırığı idi bu. Birkaç iri parça daha gördüm dikkatli inceleyince. Eğilip çöp kutusunun altına doğru baktım sonra. Bir sürü kırık cam parçası vardı, kimisi şeffaf, kimisi koyu renkli. Çöpün içine tekrar göz attım. Dibinde büyükçe bir delik vardı, köşe kısmına denk gelen. İçim çekilir gibi oldu. Hemen Simge’ye seslendim. Bir polis memuru alıp çöp tenekesini güvenlik altına almasını ve inceleme ekibini buraya yönlendirmesini istedim.

Eğer bu cam kırıkları, tahmin ettiğimiz gibi, katilin parmak izini üzerlerinde barındırıyorsa önemli bir delile ulaşmış sayılırdık. Sabaha belli olurdu netice.

Simge’nin arabasını bir polis memuruna emanet edip benim arabayı aldık. Önce hastanedeki şu menajeri görmemiz lazımdı. Ardından Hamza’ya soracağımız birkaç sorumuz olacaktı.

Şişli civarında baş gösteren olaylarda adını duymaya alışık olduğumuz hastaneye vardığımızda hava hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Hastanedeki polis memurunun yönlendirmesi ile menajer Zekeriya Usta’yı hasta yatağında uyurken bulduk. İlk göze çarpan özelliği, ‘bu adamı ambulansa nasıl taşıdılar’ diye düşündürecek boyuttaki yüksek kilosuydu. Kendisi ile aynı odayı paylaşan hastayı, başka odaya naklettiklerini öğrendim. Hayır, güvenlik için değil. Adamın korkunç bir horlaması vardı. Yanında kimsenin gözüne uyku girmesi mümkün değildi.

Odaya arkamızdan giren nöbetçi doktor, Zekeriya Bey’in ilacın etkisi ile uyuduğunu, üç dört saat sonra gelirsek, kendine gelmiş olacağını söyledi. Bu bilgi sonrası orada daha fazla kalmamaya karar verip merkeze geçtik.

Hamza’yı odaya çağırtmadan önce, Simge ile birer kahve içtik. Kızcağızın o güzel gözleri, uykusuzluktan, kan çanağı gibiydi. Ama yüzündeki ifade, bu durumdan hiç de şikayetçi olmadığını doğrular nitelikteydi.

“İstersen git biraz uyu, sonra gel,” dedim.

“Olur mu Başkomiserim? Hamza’yı sorgulamadan şuradan şuraya gitmem,” dedi gözü ile bir o yanı bir bu yanı işaret ederek.

Muhabbeti uzatmadım. Hamza’yı sorguya aldık. Hikayeyi baştan anlattırdım. Menajer Zekeriya’nın kapısını çalışını, çilingir ile eve girişlerini, cesedi görüşlerini, Zekeriya’nın fenalık geçirdiğini, onu ambulansa koyuşunu, polisin gelişini, hepsini bire bir anlattı önceki gibi. Doğru söylüyordu. En azından ben öyle hissettim.

Banu Hanım’ın gelip gideni çok olmazmış. Sanatçı camiasından üç beş kişinin  ismini söyledi Hamza. Onları da simalarını tanıdığından çıkarmış.

Apartmanda güvenlik kamerası olmadığından işimiz zor görünüyordu. Mahalledeki mobese kameralarının görüntülerini istettim. Sabaha inceleyecektim.

Hamza’yı, mahalleden ayrılmamasını tembihleyip evine yolladım. Karşımda ağlak bir şekilde kem küm etmesine daha fazla tahammül edemeyecektim. En azından bu saatte…

Simge’yi de azat ettim. Ben de evime gidip yattım.

Sabah, normal mesaisi olan memurlara kıyasla geç kalkmıştım. “Üç, dört daha yedi,” dedim kendi kendime. Uzmanlar günde yedi saat uykunun yeterli olduğunu söylüyorlardı.

Bir bisküvi kemirdim. Acı bir kahve içtim. Uzun zamandır yaptığım en kuvvetli kahvaltıydı. Merkeze vardığımda Simge, mobese kamera görüntülerini inceliyordu.

Günaydınlaştıktan sonra Emniyet Amiri’nin yanına çıktım. Olay hakkında kısaca bilgi verdim. Konunun medyaya yansımasından dert yandı biraz. İşi çabuk çözmemizi rica etti. Elimden geleni yapacağımı ifade ettim.

Simge’nin yanına döndüğümde Taylan Başkomiser de odadaydı.

“Başkomiserim güzel haberlerinizi bekliyorduk,” diye takıldım.

“Müjdemi isterim,” dedi Taylan. Kalın siyah kaşlarının altındaki siyah gözleri parlıyordu. Bu bakışı daha önceden de bilirdim. Olayı aydınlatacak bir delil bulmuştu.

Banu Hanım’ın üzerine düştüğü cam masada ve çöpün altında bulunan kırık şişe ve kadeh parçalarında, maktulün dışında iki kişinin daha parmak izine ulaşmıştı. Bu izler, Zekeriya Usta ve incecik sesiyle meşhur sanatçı Damla Günay’a aitti. Diğer odalardaki kanıt ve parmak izlerine dair bilgiyi öğleden sonra bize getirecekti.

Taylan Başkomiser’e teşekkür edip, onu yolculadım.

Mobese kayıtlarını izlemeye oturmadan önce, hastanedeki memuru arattırdım. Zekeriya Usta’nın kendine gelir gelmez merkeze getirilmesi talimatını verdim. Ayrıca, sanatçı Damla Günay’ı korkutmadan, nerede olduğunun hızlıca soruşturulmasını istedim.

Simge kamera kayıtlarını hızlıca izlemişti. Son bir günde mahalleden yüzlerce araba geçmişti. Bir de beraber baktık. Özellikle apartmanın bulunduğu sokağın çıkışını gözleyen kamera üzerinde durdum. Sokaktan çıkan tüm arabaların plakalarının listelenmesi ve kimler üzerine kayıtlı olduğunun hemen çıkarılmasını istedim.

Zekeriya Usta, polis nezaretinde odama getirildiğinde vakit öğlen olmuştu. Muhabbeti fazla uzatmadan konuya girdim. Olayları bir de onun ağzından dinlemek istedim. Maktulü en son iki gün önce öğlen ofisinde konuk ettiğini, sonraki gün akşamına kadar kendisinden haber alamayınca evine gittiğini anlattı. Hikayesinin sonu kapıcının anlattığı şekilde bitiyordu.

Gözlerinin içine bakıp sanatçı Damla Günay’ı en son ne zaman gördüğünü sordum. Dona kaldı, yutkundu, biraz da kızardı. Düşünüyor gibi yaptı. İyi bir oyuncu değildi. Sorumu tekrarladığımda nihayet dile geldi.

“Damla Hanım da benim müşterimdir,” dedi.

“Onu sormadım,” dedim. Sesim yüksek, biraz da sert çıkmıştı.

Yeniden düşünür gibi yaptı. Belli ki de cinayet planını yaparlarken, ağız birliği edilecek konular arasından bunu atlamışlardı Damla Günay ile. Az sonra Damla Hanım’a ulaşıp “Zekeriya Usta’yı en son ne zaman gördünüz?” diye soracağımı aklına getirdi mi bilemedim. Görünüşü, o kadar pratik zekası olmadığını anlatıyordu, ama yanıltıcı olabilirdi tabii.

“Şey… Damla Hanım’ı sanırım geçen Pazartesi günü görmüştüm. Neden sordunuz?”

“Neden sorayım, beraber cinayet işlemişsiniz, sizi bulduk, onu arıyoruz,” dedim içimden.

“Burada soruları biz sorarız,” dedi donuk bir sesle Simge, lafı ağzımdan alarak.

Zekeriya yine yutkundu. Artık kartları açmanın vakti gelmişti. Hatta biraz daha ileri gitmek faydalı olabilirdi. O an telefonu çaldı Simge’nin. Konuşmak için dışarı çıkarken bana eliyle ‘bir dakika’ işareti yaptı.

“Bir dakika,” dedim Zekeriya’ya. Simge’nin peşinden odadan çıkarken, adama göz attım tekrar. Gömleği sırılsıklam vaziyetteydi. Alnındaki teri siliyordu elinin tersi ile.

“Çok sıcak,” dedim. “Size soğuk bir su söyleyeyim”.

Kafasıyla ve yüz mimikleri ile minnet duyduğunu ifade etti.

Simge koridorun diğer ucuna doğru yürüyordu elinde telefonla. Kapının önünde konuşmasını bitirmesini bekledim. Heyecanla yanıma geldi. Yüzü gülüyordu.

“Damla Günay’ı şans eseri havalimanında yakalattım,” dedi.

“Nasıl oldu o iş? Yakalama emri çıkartmadık ki?” diye sordum.

“Damla’yı soruşturma görevini verdiğimiz memur, kendisini evinden havalimanına kadar takip etmiş. Şimdi beni aradı. Yakalayıp buraya getirin dedim. Yakalama emrini de çıkarttırıyorum şimdi.”

“Bravo valla. Acele et istersen, kadından önce avukatı damlar buraya,” dedim. Sevinmiştim.

Tam içeri girecekken aklıma takıldı. Bizim Murat ile konuşacaktık bugün. Odaya girsem kesin unuturdum. Üç gün daha da aklıma gelmezdi aramak. “Şimdinin gücü” dedim içimden. Murat’ı aradım. Uzun süre çaldı telefon. Tam kapatacaktım ki Murat’ın sesi duyuldu.

“Ooo Emir başkomiserim. Ne var ne yok?” Sesi tedirgindi yine.

“Haberler sende,” dedim. “Ne yaptın senin işi?” Hafif alaycı bir tavır takınmıştım. Belki de Damla’yı kıskıvrak yakalamanın verdiği mutlulukla o şekilde çıkmıştı sesim.

“Hiç,” dedi sakince. “Adamla konuşamadık, beni ekti.”

“Yapma ya,” dedim.

“Hiç sorma,” dedi. Canı sıkkındı.

“Neyse, bir şey çıkarsa ararsın beni, haberleşiriz,” diyerek kapattım. Arkadaş olarak görevimi yaptığımı hissetmenin rahatlığıyla işime döndüm.

İçeri girdiğimde Zekeriya soğuk suyunu içiyordu. Bir saat sonra Damla da geldi.

Zekeriya ve Damla’yı yüzleştirmeden, ayrı odalarda çapraz sorguya aldık.

Sorguda hikayeleri birbirini tutmadı.

Damla, Zekeriya’yı önceki gece Cihangir’de gördüğünü söylüyordu. Zekeriya, eğer alzheimer hastası değilse, bunu hatırlamalıydı.

Anlattığına göre Zekeriya, Banu Bal’ın evinde bulunmamıştı son günlerde. Damla ise iki gün önce gidip bir kadeh şarap içmişti Banu ile. Daha sonra, Banu’nun öldüğünü Zekeriya’dan duymuştu.

“Kavgalıydık minnoşumla,” dedi. “Barışmak için gitmiştim evine, birer kadeh içtik, arayı düzelttik, sonra evime döndüm,” diye ekledi.

Minnoşu ile ne zaman kavga ettiklerini sordum.

“Birkaç hafta önce,” dedi.

Bir televizyon programında kapışmışlar. Ben o tip programlar ya da magazinlerle  ilgili olmadığım için bundan haberdar değildim. Simge’ye, “Damla ve Banu ile ilgili magazin haberlerini araştırıver,” dedim. Belki ek bir bilgi daha çıkardı, resmin bütününü görmemiz için.

“Çöpe atılan şarap şişesi ve kadehdeki parmak izlerine yoğunlaşıp, itiraf ettirip işi bitirelim,” diye düşündüm. Daha fazla uzatmaya gerek yoktu.

Damla çöp tenekesine atılan kadehi anlamamazlıktan geldi. “Benim kırılan kadehle, şişeyle bir ilgim yok, ne alakam olabilir ki?” diye sordu hatta. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Aslında sinirlenmem lazımdı. Ancak o anki delillerim bana keyif veriyordu. Fare ile oynayan kedi gibi hissettim kendimi. Onu odada öylece bırakıp çıktım.

Zekeriya’nın yanına geçecekken mobese kayıtlarına bakan memur geldi yanıma.

Son kırk sekiz saatte sokağa giren çıkan arabaların plaka listesi vardı elinde. Plakaların yanında ruhsat sahiplerinin adı, kameraya girdikleri gün ve saat bilgileri de bulunuyordu.

Listeye hızlıca göz attım. Zekeriya Usta’nın adını görmem fazla zamanımı almadı. Hemen istettim görüntüyü.

Zekeriya’nın yanına girdiğimde yüzü solmuştu. Ne yapacağını bilmez bir hali vardı. Önceki gün saat 01:15’te sokaktan çıkan arabanın içinde ayan beyan görülen arabasının fotoğrafını gösterdim ona. İçindeki yüzlerin Zekeriya ve Damla’ya ait oldukları da az çok seçiliyordu.

Zekeriya kıpkırmızı oldu. Mobese kayıtları hiç aklına gelmemişti herhalde.

Hikayesini değiştirmeye karar verdi sonra. Cihangir’de bir lokantada Damla ile oturuyorlarmış. İlerleyen saatlerde Damla’yı Banu ile barıştırmak için Banu’ya gitmeyi teklif etmiş. Damla önce itiraz etmiş, sonra kabul etmiş. Kafaları güzelmiş. Lokantadan ayrılırken şarap şişesini ve kadehlerini de yanlarına almışlar.

Banu’nun dairesinin önüne geldiklerinde kapının aralık olduğunu fark etmişler. İçerisi karanlıkmış. Işığı açana kadar bir çığlık ve gümbürtü kopmuş. Damla’nın ayağı bir şeye takılmış ve yere düşmüş. Işığı açınca salonun ortasında Banu’yu kanlar içinde görmüş.  Damla da yerdeymiş. Damla bir çığlık daha koparmış. İnanamamışlar önce. Şoka girmişler. Damla’nın elindeki şarap kadehi düştüğünde sapı kırılmış. Öylece bırakıp çıkmışlar.

“Neden çıktınız?” diye sordum. “Madem siz işlemediniz cinayeti…”

“Kafalarımız güzeldi, mantıklı düşünemedik sanırım. Yine de Damla’ya, polis çağıralım dedim. Sonuçta Banu biz gitmeden önce ölmüştü. Ama Damla beni dinlemedi, Banu ile kavgalı olduklarını herkes bildiğinden, cinayet onun üzerine kalır diye düşündü. Elindeki kadeh de yere düşüp kırılmıştı. Ne yapacağımızı bilemedik. Kadehte parmak izi çıksa bile, sonradan açıklanabilirdi. Damla gelip bir kadeh şarap içmiş de olabilirdi sonuçta. Çıkıp gitmeye karar verdik. Kapıyı çekip çıktık.”

Bunları anlatırken yüzü yere bakıyordu.

Yorum yapmadan sessizce onu izledim. Ağlamaya başladı sonra. Çıkıp Damla’nın yanına geçtim.

Mobese görüntüsünü gösterdim. Bire bir aynı hikayeyi anlattı utana sıkıla. O ağlamadı ama.

Çöpteki kırılmış kadeh ve şişeyi sordum.

“Zekeriya arabaya binerken attı onları,” dedi.

Zekeriya’nın yanına geçip aynı soruyu sordum. Aynı cevabı aldım. İşin içinde bir bit yeniği vardı.

Biraz düşünmek ve Simge ile fikir alışverişi yapmak için odama döndüm.

Taylan Başkomiser odamdaydı. Simge ile konuşuyorlardı. Beni görünce sevindiler. Ya da bana öyle geldi.

“Hayırdır?” dedim.

Simge atıldı: “Zekeriya Usta ve Damla Günay’ın sorgu öncesi tırnakları arasından alınan örneklerde Banu Bal’a ait herhangi bir deri kalıntısına rastlanmadı. Ama dairede başka birinin parmak izleri mevcut,” dedi. “Hem de birçok yerde…”

Salonda, mutfakta, yatak odası ve banyoda Murat Adıvar’ın parmak izini bulmuşlar.

“Bizim avukat Murat Adıvar mı?” diye sordum. İnanmak gelmedi içimden. Teyit etti Taylan. Bir de Banu Bal’ın cüzdanı kayıpmış.

Zekeriya ve Damla’nın hikayaleri doğruydu muhtemelen. Ama bizim Murat’ın hırsızlık için Banu’nun evine girmesi mantıklı değildi.

Aklıma Murat’ın uzun tırnakları geldi.

Zekeriya’nın arabasının göründüğü kamera kayıtlarını istettim.

Biraz geri sardığımda sokaktan yayan olarak çıkan Murat’ı gördüm. Saat 00:40’ı gösteriyordu. Yürürken önüne bakması, yüzünün seçilmesini engellemiyordu.

Banu’yu Murat öldürmüştü demek. Ama neden? Murat hırsızlık yapacak bir adam değildi. İyi para kazanıyordu. Yatak odasında da parmak izinin bulunması, Banu ile ilişkileri olduğunun göstergesi olabilirdi. Kavga ederlerken bir kaza olmuştu. Sonra cüzdanı alıp, olaya faili meçhul bir hırsızlık süsü vermeye çalışmıştı. Neden olmasın? Cevabı Murat verecekti.

Cep telefonu sinyalinden yerini tespit etmemiz kısa sürdü. Ofisindeydi. Simge ile beraber hemen oraya hareket ettik. Elimizi çabuk tutmalıydık. Biz Murat’ın yanına çıkarken, bir ekip otomobili de aşağıda bizi bekliyordu.

İlk defa bir arkadaşımı katil zanlısı olarak sorguya çekecektim. Canım fena halde sıkkındı ama bir yandan da ona kızıyordum. Bana yalan söylemişti.

Ofisin zilini çaldım. Açan olmadı. Murat’ı telefonla aradım. İçeriden sesi geldi. Onu da açan yoktu. Aşağıda bekleyen ekibe haber verdim. Hemen geldiler. Kapıyı zorlayıp açtık. Murat masasında oturuyordu, ama bedeni cansızdı. Arkasında duran kütüphane ve koltuğu kana bulanmıştı. İntihar ettiğini anlamamız zor olmadı.

Kafamda bir soru kalmıştı sadece: İnsan cinayet işledikten sonra neden bir başkomiser ile yemeğe çıkar?

Herhalde şüphe çekmemek için kabul etmişti davetimi. O akşamı hatırlamaya gayret ettim. Sonra yüzüne baktım. Gözleri açıktı. “Beni affet” der gibi bakıyorlardı. Sağ eli masanın üzerinde, tabancası ise yerdeydi. Eline baktım. Uzun tırnakları gözüme ilişti. Banu Bal’ın yüzündeki pençe izine sebep olan tırnakları… Daha sonraki incelemede o tırnakların içinden Banu’nun yüzünden kopan doku parçaları çıkacaktı.

Bir Hastane Polisiyesi: Bal Gibi

Nöbetin yoğunlaştığı zamanlardan biriydi. Sarı alan yanıyor, acil servis çalışanları oradan oraya koşturuyor ancak bunca çabaya karşın yine de başvuruların tümüne yetişmekte güçlük çekiyorlardı. Burak ise böyle durumlara aşinâydı. İhtisasını ülkenin en büyük şehrindeki en kalabalık hastanelerin birinden almıştı. Onun için acil servis nöbeti, bir mesaiden çok bir tür kriz yönetimiydi. Kitaplarda bahsedildiği gibi, kaynakların yetersiz kalması bir afet olarak kabul ediliyordu. Ama bu kitaplar çoğunlukla yurt dışı kaynaklı olduğundan bu ülkenin mevcut gerçeklerinden bir hayli uzaktı. Adamlar bilmiyordu ki bu ülkenin herhangi bir şehrinin herhangi bir köşesindeki herhangi bir hastanenin acilinde her daim afet hali yaşanmaktaydı. Bu toprakların hekimlerinin yirmi dört saat içerisinde gördüğü hasta sayısına onlar ancak aylar süresince erişebiliyorlardı. Burak sarı alanın o andaki haline bakıp düşündü: Bu afet hali her nöbetin sıradan bir parçasıydı sadece. Her Allah’ın günü ilaçların biri bitiyor, malzemeler sürekli yoka giriyor, servis ve yoğun bakım yatakları hep dolu oluyor ama ayaktan ve ambulanslarla olan hasta başvurularının sonu bir türlü gelmiyordu. Gelenler yalnızca gerçek acil hastalar olsa yine iyiydi. Boğazı ağrıyan da on gündür kabız olan da aylardır öksürüğü geçmeyen de acile geliyordu ve derhal bakılmak istiyordu. Bunu kanıksamıştı artık Burak. Tek istediği işini lâyıkıyla yapmak ve nöbet sabahı başını yastığa vicdanı rahat bir şekilde koymaktı. Bunları düşünürken karşısındaki sarı karaltıyla kafasındaki tilkileri kovaladı. Karşısında, elindeki dosyasında imza alarak vakasını teslim etmeyi bekleyen bir ambulans personeli duruyordu.

“Merhaba. Vakamız nedir?”

“Hocam göğüs ağrısı ve bradikardi*”

Ambulans ekibiyle birlikte sedyedeki hastanın başına geldi ve sorularına burada devam etti.

“Ritim şeridini görebilir miyim? Ayrıca vital bulguları nasıl?”

Sarı yeleğinin cebinden şeridi çıkaran genç ambulans teknikeri bir yandan da yanıtladı. “Ritim şeridi şu şekilde hocam,” dedi ve ardından dosyasına göz atarak ekledi. “Nabız kırk, tansiyon seksene altmış, satürasyon da doksan dört.”

Hem teknikeri dinleyip hem de elinde tuttuğu şeridi inceleyen doktor, formasının cebinden çıkardığı kaşesini uzattı ve vakayı teslim aldı. Ardından yeni hastasına sorularını birer birer sordu, eş zamanlı olarak hemşireye yapılacakları söyledi ve gereken tetkiklerin istemini yaptı. Hastasının vital bulguları kararlıydı; ivedi bir müdahaleye lüzum yoktu. Elektrokardiyografide herhangi bir ileti bozukluğu veya kalp krizi bulgusu saptamadı. Biraz olsun içi rahatladı ve bilgisayarının başına döndü. Sistem üzerinden hasta dosyasını doldururken birden aklına takıldı, dayanamayıp tekrar hastanın başına gitti.

“Bey amca, bugünlerde hiç bal yedin mi?”

Bir süre düşünen adam, eliyle kendini destekleyerek konuştu. “Yok, bal falan yemedim.”

Doktor üsteledi. “Eminsin değil mi?”

Seksenli yaşlarında olmasına rağmen oldukça dinç görünen yaşlı adam, soruya epeyce bir sinirlenmişti. Yattığı yerden doğruldu, öksürükle karışık yüksek sesle söylendi: “Daha bunamadım ben. Neden herkes bana aynı muameleyi yapıyor? Dün yediğimi bugün unutacak adam değilim ben, değilim!”

Hastasının doğrulup öksürmesiyle gözlerini usulca hemen yan taraftaki monitöre kaydıran genç acil hekimi, bunca harekete rağmen pek de artmayan kalp hızı değerini görüp derin bir iç çekti.

“Tamam beyefendi, özür dilerim. Niyetim sizi sinirlendirmek, hele de size hakaret etmek değildi. Lütfen tetkik sonuçlarınız gelene dek istirahat ediniz.”

Bu kısa ama hararetli diyaloğun ardından tekrar masasına dönen Burak dalgın görünüyordu. Bunu fark eden diğer acil hekimi olan Fatma ona seslendi ve “Ne o, dalmışsın yine,” dedi ama Burak tepki vermedi. Aynı şekilde donuk gözlerle sedyedeki hastasına bakmaya devam ediyordu.

Fatma bu kez omzundan hafifçe dürterek yineledi. “Şişşt, duymadın mı beni?”

Ortama geri dönen Burak koltuğunu Fatma’ya doğru çevirdi, sağ elinin baş ve işaret parmaklarını göz kürelerine yerleştirerek “Bu hastada hoşuma gitmeyen bir şeyler var,” dedi.

“Hangisi? Şu aksi ihtiyar mı?”

“Evet o. Aksi demeyelim de birazcık huysuz diyelim.”

“Her neyse işte. Neyle geldi?”

“Göğüs ağrısı ve bradikardi. Sabah başlamış.”

“Tipik mi ki?”

“Yok, göğüs ağrısı tipik değil. Stabil sayılır. Sonuçlarını bekliyorum.”

Fatma yerinden kalkarak  “İyi o halde. Her şey normal görünüyor. Canını boş yere sıkmışsın,” dedi.

Peşinden Burak da ayaklandı. “Bal yemedim dedi ama bu bala benziyor.”

“Onu da nereden çıkardın? Yemedim demiş ya. Her bradikardiyi bala bağlayamayız.”

“Bak, nedenini bilmiyorum ama hissediyorum. Acilci hissi işte. Benzer birkaç vakam olmuştu. Kalp hızı eforla yükselmiyor, az evvel kontrol ettim.”

“Yakını yok mu? Onlara da sor o zaman. Demansı vardır adamın hatırlayamıyordur.”

Burak başını iki yana salladı. “Yok. Ambulans ekibi hastayı bakımevinden almış. Oradan bir görevli gelecek dediler ama gelen giden olmadı.”

“Gelirler birazdan merak etme,” dedi Fatma ve o sırada kapıdan giren yeni ambulans ekibini karşıladı.

Acilin boş anından yararlanarak tekrar bilgisayarının başına dönen Burak, klavyesinin üzerine düşen gölgenin kaynağını merak ederek başını kaldırdı. Karşısında orta-ileri yaşlarda, kıvırcık saçlı, hafifçe kilolu bir kadın dikilmekteydi. Kadının üzerindeki forma dikkatini çekti. Tam soracaktı ki kadın önce davrandı.

“Merhaba Doktorum. Ben Nilgün Hemşire. Kadirli Yaşlı Bakımevi’nden geliyorum. Hulusi Bey benim hastam, onun için gelmiştim.”

Bunu işiten Burak hemen oturduğu yerden kalktı, masayı dolandı ve hemşirenin yanına kadar geldi. Yüzünde şimdi koca bir gülümseme vardı.

“Merhaba Hemşire Hanım. Ben de sizi bekliyordum.”

“Tahmin ettim Doktorum. Şey, Hulusi Bey sizi kırmadı ya? O, o biraz huysuzdur.”

“Yok yok, bir sıkıntı yaşamadık.”

“Sevindim ama aslında daha çok şaşırdım. Normalde vukuatı çoktur çünkü.”

“Müsaade ederseniz asıl konumuza dönelim. Bugün ne oldu da ambulansı aradınız?”

“Dün anormal bir şey yoktu. Sabah kahvaltısını verdim, ardından tabeladaki rutin ilaçlarını aldı.”

“Sonra?”

“Sonra yine iyiydi. Neşesi yerindeydi. Günlük gazetesini okudu. Ziyaret saati gelince de kızını ağırladı.”

“Peki bu şikayetleri ne zaman başladı?”

“Öğleden sonra, evet öğleden sonra. Öğlen viziti için yanına gittiğimde solgun ve halsiz görünüyordu. Soğuk soğuk da terlemişti. Bilinci yerindeydi ama her zamankinden daha yavaş hareket ediyordu. Normalde çok atiktir Hulusi Bey, yaşından beklenmeyecek derecede atik. Nabzına baktım yavaştı. Şekerine baktım normaldi. Biraz takip ettim, düzelmesini bekledim. Tam o sırada Meltem Hemşire de geldi. Kurum doktorumuzu aradık, o sırada yemek için dışarıdaydı. Ambulans ile hastaneye sevk etmemizi istedi.”

“Anladım.”

“Peki şimdi nasıl Doktorum? Bence gayet iyi görünüyor.”

“Bir miktar bradikardisi var. Tansiyonu da sınırda. Bir akut koroner sendrom ya da serebrovasküler olay düşünmüyorum. Olası bir enfeksiyon açısından gerekli tahlilleri istedik, şimdi sonuçlarını bekliyoruz.”

“Hulusi Bey uzun süredir benim hastamdır Doktorum. Yakınları pek gelip gitmez, ayda yılda şöyle bir uğrarlar. Her şeyi ile ben ilgilenirim. Adeta çocuğum gibi oldu. Sabahki hali beni çok endişelendirdi.”

“Endişelenmekte haklısınız. Ancak şu an için kaygılanacak bir durum yok. Hastanızın durumu stabil ve takibimiz altında.”

“Çok teşekkürler Doktorum. Elinize sağlık.”

Burak gülümsedi. “Bu günlerde bunları duymak pek mümkün değil,” dedi.

Nilgün Hemşire de tebessümle karşılık verdi, “Ben izninizle Hulusi Bey’in yanına gideyim,” dedi.

“Elbette,” dedi Burak ve ekledi. “Bir şey daha sormak istiyorum. Hulusi Bey yakın zamanda bal yedi mi?”

“Yok doktorum. Şekeri var onun. Hiç şeker kullanmaz, şekerli şeyler yemez.”

“Kahvaltıda peki? Ne yedi?”

“Peynir, zeytin işte. Biraz da tereyağı. Bal yoktu. İsterseniz yemek listesini gösterebilirim, kurumun internet sitesinde var.”

“İkna oldum,” dedi Burak gülümsemeyle karışık. “Tekrar geçmiş olsun. Sonuçlar çıkınca size bilgi vereceğim.”

Bu konuşmanın ardından hemşire hastasının yanına, Burak da bilgisayarına döndü. Bilgisayar başında oturan Fatma alaycı bir ifadeyle “Seni duydum. İllâ balı soruyorsun, yok diyorlar işte.”

“İnsan merak ediyor, ne var bunda?”

Yüzünü Burak’a dönen Fatma tavrını sürdürdü. “Yeni bir bilimsel yayın peşinde misin ha?”

Burak yüzünü ekşitti. “Daha neler? Bıraktım ben o işleri çoktan. Artık sadece düz uzmanım.”

“Düz uzman ha? Bunu sevdim,” dedi Fatma ve arkasını döndü.

Kendisine bir sandalye çeken Burak da oturdu. Acaba Fatma haklı mıydı? Çok mu ısrar ediyordu bazı şeylerde? Gereksiz bir ısrar… Haklı da olabilirdi tabii. O bunlarla uğraşırken Fatma dört ambulans karşılamıştı.

“Aman canım, geçen gün de ben onu idare etmiştim,” diye homurdandı.

“Ne dedin?” diye sordu Fatma.

“Hiç,” dedi Burak, “öylesine söyleniyordum.”

Fatma hiç de ikna olmuş görünmüyordu ki sarı alanın kapısından feryat figan halde bir kadın girdi. Fuşya renkli paltosu, koluna asılı ve her halinden oldukça pahalı olduğu belli olan sarı işlemeli siyah çantası ve tepesinde topuz yaptığı sapsarı saçlarıyla o anda sarı alandaki hasta ve hasta yakınları dahil herkesin ilgisini üzerinde toplamayı başarmış olan kadın, durmaksızın bağırıyordu.

“Babacığım! Babamı buraya getirmişler, babam nerede?”

Güvenlikler olaya dahil olacaktı ki Burak yerinden kalkarak kadını karşıladı. Sakin bir ses tonu takınarak konuştu. “Lütfen sakin olun hanımefendi. Ben doktor Bu…”

“Başlatmayın sakinlikten şimdi. Babam nerede?”

Sözünün kesilmesiyle bozulan Burak buna karşın sakinliğini sürdürmekte kararlıydı. “Ben doktorum. Size yardımcı olayım. Babanızın adı nedir?” dedi.

Yanıta gerek kalmadan ortaya çıkan Nilgün Hemşire söze girdi. “Buradayız Belgin Hanımcım. Telaşlanmayın.”

Bunun üzerine doktoru teğet geçen kadın, koşarak doğrudan Nilgün Hemşire’nin karşısına dikildi.

“Ne biçim işletmesiniz siz? Size canımızı emanet ediyoruz. Çuvalla da para veriyoruz. Böyle mi bakıyorsunuz babama?” dedi ama hemşirenin cevabını beklemeden Hulusi Bey’in yanına gitti. Sedyenin yanına varır varmaz da çömeldi, hastasının elini tutarak ağlamaya başladı. Hıçkırıklara boğularak dakikalarca ağladı. Alandaki herkes, işini gücünü bırakmış bu sahneyi izliyordu.

Burak sazı eline aldı. “Millet, tiyatro oynamıyor burada. Haydi herkes işine baksın, haydi,” dedi ellerini çırparak. Ardından Hulusi Bey ile kızının olduğu muayene kısmının perdesini çekti. Yerine dönüyordu ki Belgin Hanım perdeyi yırtarcasına açarak dışarı çıktı. Yine bağırmaya başladı.

“Burası hastane değil mi? Doktor yok mu? Saatler oldu babama bakan yok. O çok hasta…” dedi ama sözlerini tamamlayamadı, tekrar hıçkırıklara boğuldu.

Fatma çıktı bu kez ortaya. “Ne diyorsun sen be? Kaç saattir hastana da bakıldı tedavisi de yapıldı. Ne bu yaygara?”

Burak elini kaldırarak meslektaşını susturmak istedi ama kâfi gelmedi. Fatma söylenmeye devam ediyordu.

“Yeter ama ya. Biz de insanız. Sabahtan beri bak saat kaç olmuş, yemeden içmeden hizmet veriyoruz. Hanımefendi de süslenmiş püslenmiş…”

Burak kesti sözünü. “Bu kadarı yeterli Fatma. Haydi sen kantine git, ben hallederim.”

Fatma ona denileni yaptı ama alandan çıkarken bile homurtuyla karışık söylenmeye devam ediyordu.

Belgin Hanım’sa hastasının yanına geri döndü. Babasının saçlarını okşayarak ona seslendi. “Ah babacığım, canım babacığım. Ne yaptılar sana böyle?”

Az evvel tüm olan bitene sessiz kalmayı yeğleyen Hulusi Bey, kızına karşılık verdi. “Benim bir şeyim yok. Neden bağırıp duruyorsunuz ha?”

Belgin Hanım başını perdenin hemen önünde duran Nilgün Hemşire’ye çevirdi ve “Sana bakmamışlar babacığım,” dedi, “ne hemşiren ne de doktorun.”

Süslü kadının bakışlarının son durağı olan Burak, lafa girdi. “Hanımefendi, merak etmeyin. Hastanız takibimiz altında ve hayati bir tehlikesi de yok, en azından şu an için.”

Doktor susunca bu sefer Nilgün Hemşiredeydi sıra. “Hanımcığım. Hulusi Bey’imize gözümüz gibi baktığımızdan emin olabilirsiniz, yıllardır olduğu gibi. Hem bu sabah buna siz de şahit oldunuz, öyle değil mi?” dedi.

Bunca açıklamaya rağmen ikna olmuş görünmüyordu hasta yakını. Babasının sedyesinin yanındaki sandalyeye oturdu, kollarını önünde birbirine doladı ve öfkesi dinmemiş gözlerle etrafı seyretmeye koyuldu.

Molasından dönen ve her halinden sakinleştiği belli olan Fatma, Burak’a seslendi. “Haydi, sıra sende. Sen de git bir nefes al.”

Tamam anlamında başını salladı Burak ve ağır adımlarla Belgin Hanım’ın yanına gitti. “Son bir soru sorabilir miyim?”

Karşısındaki kadın hoşnutsuzca cevap verdi. “Ne var? Ancak soru sorun zaten. Hep laf, hep laf! Hiç icraat yok!”

“Lütfen tekrar başlamayın hanımefendi. Biz üzerimize düşeni fazlasıyla yapıyoruz, müsterih olun. Siz de üzerinize düşeni yapın ve lütfen soruma müsaade edin.”

“Ben zaten üzerime düşeni yapıyorum Doktor! Hep de yaptım. Paradan kaçınmadım, ne ihtiyacı varsa gördürdüm babamın. Ona en lüks bakımevini tuttum.”

İçinden bir “Of” çeken Burak bunu belli etmeden devam etti. “Konumuz para değil. Bakın hastanızın doktoru olarak bir şeyi öğrenmem lazım. Bu sabah ziyaretiniz sırasında ona bal vermiş olabilir misiniz?”

“Ne balı? Saçmalamayın.”

“Eminsiniz değil mi?”

“Ne demek bu? Emin olmayan bir halim mi var? Ne bu şimdi, bir sorgudayım da haberim mi yok?”

“Yok estağfurullah, yalnızca bir şeylerden emin olmaya çalışıyorum.”

Hulusi Bey araya girdi. “Takmış bu da kızım. Bir tahtası eksik bu doktorun. Bana da demin aynı şeyi sorup durdu.”

Bu sözlerin ardından Belgin’in kaşları ne kadar çatıldıysa Burak’ın yüzündeki tebessüm o kadar aşikârdı.

Bu sırada Fatma seslendi. “Haydi ama Burak!”

Bir mola hakikaten fena olmazdı, kafasını toplamalıydı Burak ve sarı alandan ayrılarak kantinin yolunu tuttu.

***

Hastaneye göre ufak sayılabilecek bir kantindi bu. Öyle çok fazla çeşit yoktu. Burak da çaresiz bir kahve alıp boş masalardan birine geçti. Yeteri kadar karıştırdığı kahvesinden bir yudum almıştı ki bir sesle irkildi.

“Oturabilir miyim Doktorum?”

Burak şaşırdı. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı ama kabalık etmek de istemedi.

“Buyurun hemşire hanım, elbette,” dedi ve eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti.

Hiç vakit kaybetmeden sandalyesine kurulan Nilgün Hemşire derin bir nefes alıp söze girdi. “Doktorum. Yıllarca sağlık sektöründe çalıştım. Çok zor bir işimiz var.”

“Evet, haklısınız ve üzülerek söylemeliyim ki, giderek de daha zorlaşıyor.”

“Aynen öyle Doktorum. Bu arada size böyle hitap etmeme kızmıyorsunuz değil mi? Yıllarca hekimlerime böyle seslendim.”

“Yok hayır, benim için bir mahzuru yok.”

“Siz Belgin Hanım’ın da kusuruna bakmayın. O da babası gibi huysuzdur. Para kimilerini böyle yapıyor işte.”

“Ben bir kahve daha alacağım, siz de içer misiniz?” diye sordu Burak.

“Sağol Doktorum, ben almayayım. Genç sayılmam, bende çarpıntı yapıyor,” dedi hemşire gülerek.

Burak elinde kahvesiyle geri döndüğünde Nilgün Hemşire devam etti. “Hulusi Bey eski ve ünlü bir avukat Doktorum. Çok ama çok zengin. Ama hayat işte, insan kocayınca kuzuların maskarası oluyor. Hulusi Bey’ciğim de elden ayaktan düşünce evlatları onu bakımevimize verdiler.”

“Kaç çocuğu var?”

“İki, bir kız bir oğlan. Oğlan yurt dışında, hiç gelip gitmez. Kızını tanıdınız; Belgin Hanım. O da ayda yılda bir gelir, ilgilenir gibi yapar, sonra aylar sonra gelmek üzere çeker gider.”

“Hayatta vefalı yakınlar gerek insana. Baksanıza ne kadar paranız olsa da tek başınızasınız,” dedi Burak.

“Öyle doktorum, öyle. Çok ilgisizlerdir normalde babalarına karşı. Adeta ölmesini bekliyorlar sabırsızlıkla.”

“Belgin Hanım bana hiç de ilgisiz gibi gelmedi.”

“Buna ben de çok şaşırdım Doktorum. Normalde hiç de böyle değildir. Ama siz gençsiniz, siz de insanları tanıdıkça tecrübe edineceksiniz. İnsanlar böyledir. Başkalarının yanında yakınlarına karşı çok ilgiliymiş gibi  gözükürler, bunu da abartırlar.”

“Doğru, haklısınız. Her bayram aciller yaşlı hastalarla dolar taşar. Aylardır ana babasını sormayan hayırlı evlatlar, bayram günü kronik sorunları için onları hemen acile getirir. Maksat ilgilenmek olsun işte.”

Gülümseyerek doktoru onayladı Nilgün Hemşire. Doktor devam etti: “Sadece böyle olsa iyi. Bayram tatilini rahat geçirmek isteyenler de hastalarını illaki yoğun bakıma yatırtmak istiyor; aklı sıra refakatçilikten de yırtacaklar.”

“Bunlara alışacaksınız Doktorum zamanla. Dikkat edin, acilde bir ölüm olduğunda en çok feryat edenler var ya? İşte onlar, ölen kişiye dair en çok pişmanlık duyanlardır. Hem pişmanlıklarını bastırmak, hem de onu en çok seven olanın kendisi olduğunu cümle aleme göstermek için dövünürler, yıkıp dökerler ortalığı.”

“Evet, bunu neredeyse her gün tecrübe ediyoruz ne yazık ki.”

“Bu arada Doktorum, bu bal mevzusu nedir? Bunu birkaç kez sordunuz, merak ettim.”

Kendinden emin bir şekilde yanıtladı Burak. “Siz de sağlıkçısınız, o yüzden rahat konuşabilirim. Deli balı duymuşsunuzdur.”

“Evet işittim.”

“Hah, işte bu bal Rhododendron türü çiçeklerde üretilen ve içerisindeki Grayanotoksin adlı zehri ihtiva eden bir bal. Nadir görülür ama hayatı tehdit eden bulgulara sebep olabilir.”

“Bu genç yaşınıza rağmen oldukça bilgilisiniz Doktorum.”

“Teşekkür ederim. Uzmanlığı yoğun bir hastaneden alınca böyle oluyor. İnanamayacağınız sayıda ve oldukça ilginç vakalar gördüm.”

Dalgın görünen Nilgün Hemşire, neden sonra bakışlarını karton bardaktan kaldırıp Burak’a baktı. “Ee, ne yapıyormuş mesela? Öğrenmek için soruyorum.”

“Elbette. Hipotansiyon ve derin bradikardi yapabiliyor. Asistoliye ilerleyebilen ritim bozukluklarına neden olabiliyor. Anlayacağınız kardiyovasküler bulgular ön planda. Bunun dışında daha bir çok sistemi tutabiliyor; bulantı kusma ve ishalden tutun da komaya dek çeşitli belirti ve bulgular görülebiliyor.”

“Epeyce bir ilginçmiş bu bal doktorum. Israrla sorma nedeninizi şimdi daha iyi anlıyorum. Ama dediğim gibi Hulusi Bey bal yemedi.”

“Evet, kendisi de siz de kızı da bunu söylediniz. Ama içimde bir his var; adını koyamadığım. Ben biraz pimpirikli bir doktorum. Ama genelde hislerimde de yanılmam pek. Böyle çok vaka yakaladım. Hulusi Bey’in bradikardisi ilaçlara istediğimiz yanıtı vermedi. İçinde bulunduğu tablo bana deli bal zehirlenmesini düşündürüyor. Evet belki de fazla ısrarcıyım ama n’apalım? Benim huyum da bu,” dedi  Burak gülümseyerek.

“İnce eleyip sık dokumanın ne zararı var? Sonuçta hastanın iyiliği için değil mi?” diye karşılık verdi hemşire.

“Evet, tam da öyle,” dedi Doktor ve ekledi.  “İsterseniz artık kalkalım. Epeyce oturduk.”

“Olur doktorum. Ama yanlış anlamazsanız bir şey söyleyeceğim. Ben Belgin Hanım’dan şüphelendim.”

Burak şaşırdı, merakına yenilerek tekrar sandalyeye oturarak sordu. “Nasıl? Neden?”

“Normalde babasını arayıp sormaz. Adamı kaç ayda bir görür. Az evvel acilde yaptıklarını gördünüz. Bu kadar sevgi, alâka… Biraz fazla. Daha doğrusu Belgin Hanım için fazla.”

“Ne söylemeye çalışıyorsunuz?”

“Neyi olacak? Hulusi Bey’in durumunun bala bağlı olabileceğini söylediniz.”

“Evet şüphem bu yöndeydi ama siz de söylediniz, bal yememiş.”

“Ben vermedim ama…”

“Ama ne Hemşire Hanım, ama ne? Acile yeterince geç kaldım.”

“Aması… Belki Belgin Hanım vermiştir.”

“Kadın da vermedim dedi ya.”

“Ona nasıl güvenebiliriz ki? Size söylüyorum; davranışları çok garip, çok abartılı.”

Burak’ın kafası çok karıştı. Zaten karışık olan zihnini biraz olsun boşaltabilmek için kendini attığı bu kantin köşesinden neredeyse bir baş ağrısı işe ayrılacaktı.

“Bakın Nilgün Hanım. Ben…” Duraksadı genç doktor, elini alnına götürerek devam etti. “Peki, söyleyin bakalım. Neden böyle bir şey yapsın?”

“Onu bilemem işte Doktorum. Bana sadece hali çok şüpheli geldi diyorum. Nedenini bilemem. Ama düşününce de insanın aklına türlü türlü şeyler gelmiyor değil.”

“Ne gibi?”

“Para mesela doktorum, para. Size söylemiştim; Hulusi Bey oldukça varlıklıdır. Belki mirası için ondan kurtulmak istemişlerdir, olamaz mı?”

“Yapmayın Hemşire Hanım. Hem öyle bile olsa, neden acilde böyle davransın?”

“Neden olacak? Yaptığı şey işe yaramadı, o da suç bastırıyor.”

“Gitmem gerek,” dedi Burak, “tüm işleri arkadaşıma yıktım.”

Buna gülümseyerek cevap verdi hemşire. “O kız mı doktorum? Hiçbir şey demez, meraklanma. O kız sana yanık.”

“Saçmalamayın, pardon ama haddini aşan yorumlarda bulunmayın. Biz, biz iş arkadaşıyız.”

Doktor tekrar ayaklandı. “Bakın şimdi benim gitmem gerekiyor, sonra konuşuruz.”

“Benim mesaim bitti doktorum. Yerime Ayşe Hemşire gelecek, ama ben yine uğrarım.”

Doktor hızlı adımlarla kantinden çıktı. Nilgün Hemşire ise telefonundan bir numara çevirdi, kendine bir içecek almak için kasaya yöneldi.

Burak koridoru geçip asansörün önüne geldi. Asansör yine olması gerektiği gibi, en üst kattaydı. “Acil işimiz olduğunda ne zaman denk geldi ki zaten?” diye söylenerek çağrı tuşuna bastı, beklemeye koyuldu. Beklerken de hemşirenin az evvel zihnine doldurduğu ıvır zıvırı düşündü. Haklı olabilir miydi? Evet, hastanın durumu bal vakalarını andırıyordu ama elinde kanıt yoktu. Bal falan yenmemişti. Tetkikle bulgu elde etmenin bir yolu var mıydı? Emin olamadı. Asansör kapısının açılmasıyla düşüncelerinden sıyrılıp kabine bindi ve acile döndü.

Sarı alan her zamanki gibiydi. Derhal vaka teslimi için bekleyen bir ambulans ekibini karşıladı. Hastaya bakıp işlerini hallettikten sonra bir kaç sonuç baktı, bir hastasını taburcu etti. Hasta başından dönen Fatma’ya seslendi. “Kusura bakma, geciktim biraz.”

“Yok yok, sorun değil. Kendine gelebildin mi bari?”

“Gibi gibi. Eh işte.”

“Hala o vakayı düşündüğünü söyleme.”

Burak sessiz kalmayı tercih etti ama bu sessizlik Fatma’nın duymayı umduğu cevabın bir başka şekilde verilişiydi.

“O hastanın da sonuçları çıktı, bak, çıktısını aldım, orada işte.”

Burak masaya baktı. Klavyenin üzerinde ters konmuş bir kaç kağıt vardı. Hemen alıp incelemeye başladı, bir yandan da kendisine bakmadan Fatma’ya “Teşekkür ederim, fazlasıyla yordum seni bugün,” dedi.

“Önemli değil,” dedi Fatma gülümseyerek.

Burak kağıtlarda yazan onlarca rakamı önemsemedi bir an için, Fatma’ya baktı. Güzel kızdı Fatma, alımlıydı. Ama Burak hiç o gözle bakmamıştı. Hemşire haklı olabilir miydi? Ne demişti? Yanık sana demişti. Yanaklarının kızardığını hissetti Burak, kalbi hızlandı ama bu anın tam anlamıyla tadını çıkaramadı. Arkasından ona seslenene döndü. Belgin Hanımdı bu.

“Şu sonuçlar çıkmadı mı daha?”

“Hah, evet çıktı hanımefendi. Ben de tam onları inceliyordum,” dedi ve sonuçlara tekrar göz gezdirdi. Ardından karşısındaki hasta yakınına döndü tekrar. “Tümü normal. Hiç bir problem gözükmüyor.”

“O zaman neden babam hâlâ kendine gelmedi? Neden ekran ara sıra ötüp duruyor?”

Burak yerinden kalkarak kadının yanına geldi.

“Gelin hanımefendi, hastaya ve size bilgi vereyim,” dedi ve birlikte Hulusi Bey’in yanına gittiler.

Burak adama yüksek sesle hitap etti. “Hulusi Bey Amca, nasılsın?”

Yaşlı adam gözlerini açtı ve hiddetli bir şekilde,  “Bağırmana gerek yok. Duyuyorum, sağır değilim,” dedi.

Burak sesini alçaltarak devam etti. “Tahlillerinin hepsi temiz. Hepsi tamamen normal.”

Belgin Hanım araya girdi. “Ne yani? Taburcu mu ediyorsunuz bizi?”

Burak başını iki yana salldı. “Hayır, tahliller temiz ama hastanın kalp hızı henüz istediğimiz düzeyde değil. Bu nedenle kardiyoloğumuzdan bir görüş isteyeceğim.”

“Daha önce gösterseydiniz ya! Neden bu kadar beklettiniz o halde?”

“Önce sonuçları görmemiz gerekiyordu hanımefendi, o yüzden. Yoksa herhangi bir gecikme söz konusu değil.”

“İyi bakalım, öyle olsun,” dedi ve tekrar sandalyesine oturdu Belgin Hanım.

Burak da masasına dönüp kardiyoloğu aradı. Kardiyoloğun hastayı servise istemesi üzerine personel eşliğinde hastayı kata gönderdi. Ardından bir kaç hasta daha baktı, bekleyen bazı işleri tamamladı. Çok geçmeden hastası servisten geri geldi. Personelin ona uzattığı konsültasyon kağıdını okudu.

“Ne diyor?” diye sordu Belgin Hanım.

“Kardiyoloğumuz acil bir durum düşünmemiş. Taburculuk önermişler.”

“Yani?”

“Bakın, sizinle açık konuşacağım hanımefendi. Hastanızın tahlilleri normal, kalp şeridinde kriz bulgusu yok, kalp ultrasonu da normal gelmiş.”

“Bu durumda gidebilecek miyiz?”

“Her şey normal ama nasıl desem, hekim hissiyatı diyebiliriz belki buna… Ben Hulusi Bey’i biraz daha acilde takip etmek istiyorum.”

“Ne kadar mesela?”

“En azından sabaha kadar.”

“Ben biraz düşüneyim,” dedi Belgin Hanım ve sandalyesine döndü.

Bunun üzerine diğer hastalarına dönen Burak rutin işlerini yapmaya devam etti. Bir süre geçtikten sonra Belgin Hanım kalmak istediklerini söyledi, o da hastayı sabaha dek takibe aldı. Bu sırada elinde iki fincanla yanına gelen Fatma’yı fark etti.

“Birer çay iyi gelir diye düşündüm,” dedi Fatma gülümseyerek. “O hastayı n’aptın?”

“Sabaha dek takibe aldım”

“Neden? Kardiyolog ne dedi ki?”

“Hiçbir şey demedi. Daha doğrusu acil kardiyak patoloji düşünmediler.”

“Ee, daha ne o zaman? Taburcu etsen ya.”

“Dedim ya, içime sinmeyen bir şeyler var.”

“Aman Burak! Yok yere kendini yormuyor musun sence de? Böyle nöbet mi geçer?”

“Olsun, bana bir zararı yok. Sabaha kadar yatacak. Aklımın kalmasından iyidir. Hem ne demişler; eldeki hasta, evdeki hastadan yeğdir.”

Gülümsedi Fatma. “Eh, madem öyle istiyorsun, öyle olsun.”

Çayından birkaç yudum alan Burak, iyice yanına yanaşıp fısıltıyla karışık Fatma’ya seslendi. “Aslında sana söylemem gereken bir şey var.”

Fatma kızardı birden, gözlerini kaçırdı. O da çayından bir yudum aldı ve sordu. “N-neymiş?”

“Bu Hulusi Bey var ya,” dedi. “Çok zenginmiş.”

Birden bire yüzü asıldı Fatma’nın. O az evvel takındığı mutlu ve heyecanlı yüz ifadesi tamamen kayboldu. “Bize ne bundan?”

“Bir düşünsene. Oldukça zengin bir adam. Bakımevinde kalıyor. Normalde sağlıklı, yaşlılık dışında bir problemi yok. Bir gün, onu pek de sık arayıp sormayan kızı ziyarete geliyor. O gittikten sonra da adama bir şeyler oluyor! Adamda deli bal zehirlenmesi şüphesi var.”

“Daha neler Burak? Bence bu sıralar çok fazla gün aşırı nöbet tuttun; bunların hepsi ondan.”

“Fatma bir düşün lütfen, olmayacak şey mi? Adam ölecek, tüm miras çocuklarına kalacak.”

“E kadın gayet ilgili, baksana şuna.”

“Adam bir şekilde ölmedi işte. Kızı da olayı örtbas etmek için normalde hiç olmadığı kadar ilgili davranıyor.”

Kalan çayını bir dikişte bitiren Fatma kalkacak oldu ama sonradan vazgeçip Burak’ın kolunu sıkıca tuttu. “Bence bu sıra okuduğun polisiye romanlara bir ara vermelisin. Baksana oldukça etkisinde kalmışsın.”

“Alay etme lütfen. Ciddi bir şeyden bahsediyorum sana.”

Fatma “Evet, oldukça ciddi,” dedi ve kalkarak hastasının başına gitti. Geride kalan Burak çayını içmekten vazgeçti, biraz düşündü,  telefonun ahizesini kaldırarak bir görüşme yaptı. Az sonra hastane polisi karşısındaydı.

“Buyrun Burak hocam, ne vardı; trafik kazası? Bıçaklanma? Bahsettiğiniz adli vaka nedir?”

“Zehirlenme Salih Abi. Bir zehirlenme vakam var. Daha doğrusu olası vaka.”

“Nasıl olası hocam?”

“Bir hastamın zehirlenmiş olabileceğini düşünüyorum.”

“İntihar mı?”

“Yok değil, ne bileyim, cinayete teşebbüs gibi bir şey işte.”

“Bu çok ciddi bir itham Doktor Bey. Emin misiniz?”

“Maalesef değilim ama şüphem bu yönde.”

“Elinizde bir tahlil sonucu, bir numune falan var mı?”

“Yok.”

“E ne diyeceğim ben Savcı Bey’e? Böyle adli vaka mı olur?”

“Benim içim rahat değil hocam. Ben bu vakayı adliye çevireceğim. Gerisi size ve savcıya kalmış. Ben üzerime düşeni yapayım da.”

“Peki hocam, siz bilirsiniz. Hasta nerede?”

“Hasta sekiz numarada, yanındaki yakını da makul şüphelim,” dedi Burak  işaret ederek.

Bu yeni görevinden pek memnun olmayan hastane polisi, isteksizce Hulusi Bey ve Belgin Hanım’ın yanına gitti. Onlarla bir süre konuştuktan sonra Belgin Hanım bir hışımla Burak’ın yanında bitiverdi.

“Bu da ne demek oluyor? Sabahtan beri tutturmuşsunuz bir bal teranesi. Babam bal falan yemedi. Ortada bir zehirlenme falan da yok. Üzerinize vazife olmayan işler peşindesiniz, şimdi derhal avukatımı arayacağım.”

“Ben doktorum hanımefendi. Doktor, hastanın sağlık avukatıdır. Ben işimi yapıyorum, tam da üzerime vazife olanı.”

“Görürsünüz siz,” dedi Belgin Hanım ve hızla alanı terketti.

Hastane polisi söze girdi. “Hoca ben olayı bildirdim, başka bir şey yoksa gidiyorum.”

“Tamam Salih abi, eline sağlık.”

Hastane polisi kapıdan çıkarken, formalı başka bir kadın içeriye girdi. Etrafına şöyle bir bakınıp Fatma’nın yanına geldi ve ona bir şeyler söyledi. Fatma eliyle Burak’ı işaret etti ve kadın doğruca başını eğip düşüncelere dalmış olan genç doktorun yanına geldi.

“Merhaba, siz Doktor Burak’sınız değil mi?”

Başını kaldıran Burak yanıtladı. “Evet, siz?”

“Ben Meltem Hemşire. Kadirli Bakımevi’nde çalışıyorum. Hulusi Bey için gelmiştim.”

Gözlerini yana kaydırıp düşündü Burak. “Nilgün Hemşire bir başka isim söylemişti, durun bir düşüneyim; hah, Ayşe Hemşire gelecek demişti.”

“Evet, normalde o gelecekti ama çocuğu ateşlenmiş. Benden rica etti, ben de kabul ettim.”

“İyi yapmışsınız. Kendisi size hasta hakkında bilgi verdi mi?”

“Evet sonuçların beklendiğini söyledi.”

“Sonuçlar temiz çıktı, kardiyolog da bir şey düşünmedi ama ben hastayı her ihtimale karşı takibe aldım.”

“Ne kadar takip etmeyi planlıyorsunuz?”

“En azından sabaha kadar.”

Bunun üzerine yüzü biraz asıldı Meltem Hemşire’nin. Bu değişikliği fark eden Burak, “Bundan pek memnun olmadınız sanırım,” dedi.

Güçlükle gülümsediği her halinden belli olan hemşire yanıtladı. “Sabah da mesaim var. Demek buradan doğrudan kuruma geçeceğim.”

“Anladım,” dedi Doktor. “İsterseniz gece boyunca müsait olan boş sedyelerde istirahat edebilirsiniz.”

Gülümsemesi bir kat daha artan Meltem Hemşire memnuniyetini tüm samimiyeti ile belli ederek teşekkür etti ve Hulusi Bey’in yanına gitti.

***

Nöbetin geç saatleri gelip çatmış, ortalık biraz olsun sakinleşmişti. Fırsattan istifade kantinden sipariş ettiği ama gelen son hastaya baktığı sırada iyice soğumuş olan tostunu yemeye başlayan Burak, kapının açılmasıya yüzünü ekşitti. “Bu sefer ne getirdiler acaba?” diye düşünürken kapıdan giren Nilgün Hemşire’yi görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Bu kez sivil giyinen hemşire hanım, masaya yaklaşıp selam verdi ve fısıltıyla konuştu. “Kolay gelsin Doktorum.”

Saatine bakan Burak, “Hayırdır Hemşire Hanım? Gecenin bu saatinde,” dedi.

“Müsaade ederseniz size bir şey demeye geldim, daha doğrusu göstermeye.”

“Ne göstereceksiniz anlamadım.”

Çantasından telefonunu çıkarıp eline alan Nilgün Hemşire açıkladı. “Sizinle konuştuktan sonra eve gittim ama size bahsettiğim düşüncelerden kurtulamadım. Dayanamayıp kalktım kuruma gittim. Güvenlik personelinden rica ettim, iyi çocuklardır. Sağolsunlar kamera görüntülerini izlememe izin verdiler. Bakın şimdi size ne göstereceğim.”

Telefonundan bir video açıp ekranı uykulu ve şaşkın gözlerle ona bakan Doktora çevirdi. Burak görüntüleri izlemeye başladı. Ekranda bir oda vardı, odayı tepeden gören bir kamera görüntüsüydü. Ekranın sol tarafında bir yatak, yatakta oturan ihtiyar bir adam vardı. Biraz dikkatli bakınca bu adamı tanıdığını farketti. Bu Hulusi Bey’di. Yanındaki sandalyede de bir kadın vardı. Onu da topuzundan tanıdı; Belgin Hanım babasının yanında oturmuş onunla konuşuyordu. Derken kadın sandalyesinden kalkarak odanın sağ tarafına geçti, masadaki bardağa ısıtıcıdan su koydu. Bardağı alıp sandalyesine geri oturdu. Bir süre bardağı karıştırdı ve ardından babasına verdi. Adam da büyük bir keyifle içip bitirdi.

Burak karşısındaki Hemşireye baktı. “Ee, ne var bunda. Çay içtiler işte.”

Kaşları çatılmış olan kadın, yine fısıltıyla konuştu. “Görmedin mi Doktorum? Bak burada.”

Videoyu bir miktar geri sarıp tekrar oynattı.

“Bak işte, bak burada. Sandalyeye oturunca, bardağı karıştırmadan hemen önce, cebinden bir şey alıp katıyor! Görmedin mi?”

Burak bir daha baktı, evet, hemşire haklıydı. Belgin Hanım gerçekten bardağa bir şey katıyor gibiydi. Ama arkası dönüktü, tam olarak net bir görüntü yoktu.

“Başka açıdan bir görüntü yok mu? Arkadan pek belli olmuyor.”

“Odalarda tek kamera var Doktorum. Ama burada var işte, bu görüntüde var.”

“Var ama belli belirsiz. Bundan hiçbir şey çıkmaz.”

“Bir şey kattı Doktorum işte.”

“Vakayı adliye çevirdim zaten. Savcılık da izleyecektir bu görüntüleri. Boşuna yorulmuşsunuz.”

Bu sırada kapı tekrar açıldı ve Belgin Hanım içeriye girdi. Yine bağırıyordu. “Avukatım bir saate kalmaz burada olur. Beni suçlamak neymiş göreceksiniz!”

Burak cevap verecek oldu ama Nilgün Hemşire araya girdi. “Yeter ama Belgin! Bak farkettiysen artık Hanım demiyorum!”

“Bu da ne demek oluyor? Bu ne hadsizlik? Sen kim oluyorsun da…”

“Asıl sen kim oluyorsun da, zavallı adamın çayına bir şeyler katıyorsun?”

“Ne dedin sen? Ne diyorsun be kadın?”

Nilgün Hemşire bu sefer telefonunu Belgin Hanım’a çevirerek devam etti. “İşte burada! Bu videoda! Hulusi Bey’imin çayına bir şeyler attın! Kim bilir, belki de Doktorumun dediği gibi bal kattın!”

“Ne balmış ya sabahtan beri? Siz, siz hepiniz delirmişsiniz!”

“Delirmiş olan sensin! Yaşlı başlı adama sırf parası için deli bal vermişsin!”

Gecenin bu saatinde çıkan gürültü yüzünden güvenlik de, hastane polisi de, yarım saat önce istirahate çekilmiş olan Fatma da sarı alana gelmişti. Herkes bu hararetli atışmayı izliyordu. Alandaki dört ve altı numaralı sedyelerde takip edilen hastalar bile, pür dikkat olayları seyrediyorlardı.

Kapı tekrar açıldı, içeriye takım elbiseli bir adam girdi. Bunu gören Fatma “Hah, şimdi tam oldu,” dedi ellerini beline koyarak.

“Ben Avukat Mustafa Çelikbilek. Belgin Tütüncü’nün avukatıyım. Neler olduğunu sorabilir miyim?”

Belgin Hanım atıldı. “Sonunda gelebildiniz Mustafa Bey. Bunlar, bunlar delirmiş. Lütfen beni bunlardan kurtarın.”

Burak tüm bu olanlardan kendisini sorumlu hissetti ve söze girdi. “Merhaba Avukat Bey. Ben Doktor Burak. Acil Uzmanıyım. Bu alanın sorumlusu benim ve aynı zamanda Hulusi Bey’in doktoruyum.”

“Mustafa Bey, bunlar saçma bir şekilde babamın zehirlendiğini, bunu da benim yaptığımı iddia ediyorlar, buna inanabiliyor musunuz?”

“Sakin olun Belgin Hanım. Lütfen sukûnetinizi koruyun, kontrol bende,” dedi avukat kendinden son derece emin bir şekilde. Ardından Burak’a döndü. “Doktor Bey, müvekkilim hakkındaki bu mesnetsiz ithamların dayanağı nedir?”

“Mustafa Bey, ortada şahsımdan kaynaklanan bir itham yok. Ben Hulusi Bey’in deli bal dediğimiz bir tür gıda zehirlenmesine maruz kaldığını düşünüyorum. Takibim sırasındaki bulgular ve hastanın klinik seyri bunu düşündürüyor. Bu nedenle hastayı adli vaka olarak değerlendirdim ve bu yönde bildirim yaptım.”

“Her şey bu doktorun başının altından çıktı!” dedi Belgin.

Avukatı derhal araya girdi. “Sizden sessiz kalmanızı istediğimi hatırlıyorum Belgin Hanım, lütfen.”

“Peki peki, tamam.”

Bu kez Nilgün Hemşire söze girdi. “Bak Avukat Bey oğlum, ben de Hulusi Bey’in hemşiresiyim. Yıllardır ona bakarım, her işini görürüm. Bu Belgin, onu ayda yılda bir gelip görür. Sonra bir gider, sittin sene arayıp sormaz. Varsa yoksa para vardır onun için. Her şeyi parayla satın alabileceğini sanır. Sanki para her şeyi çözebilirmiş gibi… Bu sabah babasını ziyarete geldi, kaç ay sonra! Ondan önce gayet iyi olan adam, o gittikten sonra fenalaştı, zor yetiştirdik. Normalde babasına karşı son derece ilgisiz olan bu kadını acilde bir görseydiniz… Ağlamalar, sızlamalar… Bu kadarı abartı, yani bu kadın için abartı! Bana çok garip geldi. Doktorum da baldan bahsedince iyice şüphelendim. Kuruma gidip kamera görüntülerini izledim, bir de ne göreyim? Bu kadın adamcağızın çayına bir şeyler katmış!” Belgin’e dönerek ekledi. “İnsan sırf mirasa konmak için babasını zehirler mi?”

Belgin dayanamadı. “Ne diyorsun sen ha? Ben bu kadını boğarım!”

“Yaparsın tabii, senden beklenir! Bakıyorum öldürmeye ne kadar da heveslisin.”

“Avukat Bey, memur bey… Susturun şu densizi elimden bir kaza çıkacak!”

Polis memuru araya girdi. “İzleyelim bakalım şu görüntüleri neymiş?”

“Bu görüntüleri almak için yazılı izniniz var mı?” diye sordu avukat.

“Bırak şimdi izni mizni avukat! Gecenin bu saatinde…”

Telefonu Hemşirenin elinden alıp izlemeye koyuldu. Güvenlik görevlisi ve polis memuru görüntüleri bir kaç kez izledi. Son izleyişe Avukat da dahil oldu. Kafasını ekrandan kaldıran polis Belgin’e dönerek “Bana da burada içeceğe bir şeyler katıyormuşsunuz gibi geldi,” dedi. Güvenlik görevlisi de onu başıyla onayladı.

Üzerindeki suçlayıcı bakışlara daha fazla dayanamayan Belgin yanıt verme ihtiyacı hissetti. “Babam için Almanya’dan aldığım vitamin takviyesini kattım! Ne var bunda?”

Fatma lafa girdi. “Vitamin takviyesi mi?”

“Evet,” dedi Belgin ve çantasını karıştırarak küçük kahverengi bir şişe çıkardı. Ucunda damlalık gibi bir şey vardı.

Polis şişeyi alıp inceledi ama üzerindeki yazılardan bir şey anlayamayınca Burak’a uzattı. “Doktor Bey bak bakalım sen anlayabilecek misin?”

Burak şişeyi evirip çevirdi. “Bu etiketteki yazılar muhtemelen Almanca. Üzgünüm ama ben Almanca bilmiyorum. Burada İngilizce hiçbir ibare yok.”

Burak’ın elindeki şişeyi bir çırpıda alan Fatma “Ben biliyorum,” dedi ve etiketi incelemeye başladı. Çok geçmeden de açıkladı. “Evet, kadın haklı. Burada multivitamin takviyesi yazıyor; B1, B2, B12… C vitamini… Liste uzayıp gidiyor. Ginseng ekstresi bile varmış. Evet, bu bir vitamin karışımı.”

Fatma’ya dönen Burak usulca konuştu. “ Almanca bildiğini bilmiyordum.”

Fatma gülümsedi.

Bu sırada Nilgün söze girdi. “Ne bilelim içinde gerçek ilacın olduğunu? Belki başka bir şey var? Belki içinde deli bal var?”

“Olabilir,” dedi polis.

Avukat hemen itiraz etti. “Müvekkilimi bu şekilde yargılayamazsınız. Mahkeme mi burası? Siz hakim misiniz?”

“Sorun yok Mustafa Bey,” dedi Belgin. “Bal falan yok orada. Alıp istediğiniz incelemeyi tahlili yapabilirsiniz.”

Mustafa, “Belgin Hanım’ı duydunuz,” dedi. “Herhalde başka şüpheniz kalmamıştır.” Sonra Fatma’ya dönerek sordu. “Şişeyi ben alayım Doktor Hanım. Müvekkilimin şahsi eşyası.”

Bu sefer de polis itiraz etti. “Delil olarak şişe bende kalacak. Savcılığa teslim edeceğim, oradan alırsınız.” Bunu dedikten sonra, Fatma’nın elindeki şişeyi aldı.

Belgin, “Bırak alsınlar Mustafa. Ben kendimden eminim,” dedi.

Bu söz üzerine Avukat etmeye hazırlandığı itirazından vazgeçti. Herkes ikna olmuş görünüyordu ama bir kişi hariç.

Nilgün Hemşire “Ben inanmadım,” dedi. “Bu işte bir iş var. Hulusi Bey’ciğim neden böyle kötü oldu o zaman?”

Burak yanıtladı. “Şu anda hastanın durumu gayet iyi. Vital bulguları stabil, bradikardisi yok. Ama her ihtimale karşı sabah dek takibe devam edeceğim.”

Fatma Burak’a dönerek usulca “Demek sen de ikna oldun,” dedi.

“Evet, aynen öyle. Boşuna inat ettim sanırım. Olayların buraya kadar gelebileceğini hiç tahmin etmemiştim.”

“Olsun, senlik bir şey yok. Sen inandığın şeyi yaptın. Kendini suçlama.”

Gülümsedi Burak, Fatma’nın bu sözleri iyi gelmişti. Sarı alanın bir kez daha açılan kapısından bu kez Meltem Hemşire girdi. Nilgün Hemşire’yi görünce oldukça şaşırdı. “Hayırdır Nilgüncüm? Ne işin var burada bu saatte? Saat gecenin dördü!”

“Hulusi Beyimi merak ettim geldim canım.”

“Bu saatte mi merak ettin?”

“Evet, ne var bunda? O yıllardır benim hastam. Merak etmem çok doğal değil mi? Hem senin niye geldin? Ayşe gelecekti.”

“Ayşe gelemedi ben geldim. Bırak onu şimdi. Madem bu kadar merak edecek kadar çok önemsiyorsun, bugün doktoru ara dediğimde niye onca vakit bekledin?”

Bu konuşmalara oradaki herkes şahit oldu ama en çok Burak’ın dikkatini çekti.

“Bir dakika, bir dakika! Nilgün Hanım, bu da ne demek oluyor?”

Sorunun muhatabı kıpkırmızı kesilmişti. “Hiç,” diyebildi.

Meltem Hemşire araya girdi. “Ne demek hiç? Anlatmadın mı doktora? Hani her şeyi olduğu gibi anlatmıştın?”

Polis söylendi. “Haydi bakalım tekrar başlıyoruz.”

Avukat da konuşmaya dahil oldu. “Ben de merak ettim. Sizi dinliyoruz hemşire hanımlar… Lütfen önce siz anlatın Hemşire Hanım, Meltem’di değil mi?”

“Evet, Meltem.”

“Anlatın lütfen.”

“Öğlen viziti saatinde hastam Muhlis Bey’i dolaştım. İşimi bitirip dinlenme odasına geçecektim ki iki yüz dört numaralı odanın kapısının açık olduğunu fark ettim. Yani Hulusi Bey’in odasının. Aralık olan kapıdan baktığımda yatağında kan ter içerisinde kalmış olan Hulusi Bey’i gördüm. Odaya girdim, Nilgün odadaki sandalyede oturuyordu. Ona neler olduğunu sorduğumda yemeğin Hulusi Bey’e dokunduğunu, onu takip ettiğini söyledi. Ona çıkıştım, neden bir şey yapmadan izlediğini sordum. “Takipteyim canım, sen gidebilirsin,” dedi. Adamın o halini görünce gidemedim. Şekerini ölçtüm normaldi, nabzına baktım çok düşüktü. Nilgün’den hemen doktoru aramasını istedim ama bir türlü yerinden kalkmadı. Bir anlam veremedim. Ben de kurum doktorunu kendim aradım ve o da sevk edin dedi. Sonra ambulansı aradım ve hastayı sevk ettim.”

“Nilgün Hemşire’ye neden böyle davrandığını sormadınız mı?”

“Sormaz olur muyum? Hulusi Bey’i en iyi kendisinin tanıdığını, yemeği çok kaçırınca ara sıra böyle olduğunu, biraz bekleyince düzeldiğini ve bu yüzden başında beklediğini söyledi. Ben de inandım.”

“Peki siz, Nilgün Hanım. Bu duyduklarımız için ne diyeceksiniz?”

“Durum aynen Meltem’ciğimin anlattığı gibi oldu Avukat Bey’ciğim, vallaha bak.”

“Size inanamıyorum Nilgün Hanım!” dedi Burak son derece sinirli bir tavırla. “Bana her şeyi eksik ve yanlış anlatmışsınız!”

“İstemeden böyle oldu Doktorum.”

“Bırakın Allah aşkına! İsteyerek ya da istemeyerek… Bir de sağlıkçı olcaksınız, yazık!”

“N’olur böyle konuşmayın. Korktum,” dedi ve ağlamaya başladı. “Korktum doktorum. Hulusi Bey’in hali her zamankinden uzun sürdü. Allah’tan Meltem yetişti de tam zamanında müdahale etti. Bilirsiniz, vaka körlüğü diye bir illet var. Bana da o oldu işte. Ben de hastaneye gelince hatam ortaya çıkacak diye korktum. İşimi kaybetmekten korktum. Borçlarım var benim. İki çocuk okutuyorum ben.”

Bu sırada Fatma söze girdi ve “Bölüyorum ama, şu görüntüleri bir de ben izleyebilir miyim?” dedi. “İzlemezsem aklım kalacak.”

Bir yandan ağlamaya devam eden Nilgün Hemşire, bir yandan da az evvel çantasına attığı telefonunu tekrar çıkarttı. Telefonu çıkartırken çantası yan yattı ve açık olan ağzından birçok şey yere saçıldı; tokalar, şarj aleti, saç fırçası ve bir de kartlık. Telaşla çantasını düzelterek tamamen boşalmasına engel oldu ve eğilerek yerdekileri toplamaya başladı. Fatma da buna sebebiyet vermiş olmanın utangaçlığıyla yardım etmek üzere eğildi. Fatma payına düşen kartlığı aldı, içinden düşen beş altı kadar kartı da tek tek topladı. Elindekileri kartlığın içine gelişi güzel koyarken gözüne kartlardan biri ilişti. Nilgün Hemşire bir kez daha kıpkırmızı kesilmişti.

“Bak, bak, bak!” diyen Fatma’ya odaklandı oradaki herkes. Fatma sözlerini sürdürdü. “Bakın burada ne varmış? Burak’cığım, al, belki bu ilgini çeker.” Elinde tuttuğu kartı Burak’a uzattı.

Burak aldığı kartı inceledi ve ardından sesli olarak okudu. “Tunceroğlu Doğal Balcılık… Yüzde yüz doğal bal…”

Nilgün Hemşire eğildiği yerden kalkamamıştı. Burak ona dönerek bağırdı. “Bunun bir tesadüf olduğunu söyleyin! Hemen!”

Avukat lafa girdi. “Bu da ne demek Doktor Bey?”

“Sabahtan beri bal diyoruz burada! Adam bal ile zehirlenmiş olabilir diyorum! Bu kadın önce hastanın kızını suçluyor, tabii öncesinde beni bir güzel dolduruyor. Ben de saf gibi ona inanıyorum. Sonra bana hastayla anlattığı onca şey tamamen yanlış çıkıyor. En sonunda da çantasından balcının kartı çıkıyor!”

Fatma ani bir hareketle yerdeki hemşirenin çantasını çekip aldı.

Avukat atıldı. “N’apıyorsunuz Doktor Hanım? Bu yaptığınız suç.”

“Bu iş buraya kadar gelmişken duramam, hiç kusura bakmayın. Bunu görmediniz,” dedi ve çantayı karıştırmaya başladı. Derken çantadan bir enjektör çıkardı. Şeffaf bir poşet eldivene konmuş olan enjektörü özenle çekip aldı. Enjektörün içinde sarımtırak, koyu bir sıvı vardı. Onu ışığa tutup inceledi ve bağırdı.

“Bu bal!”

Hâlâ yerden kalkmamış olan Nilgün Hemşire, olduğu yerde elleriyle yüzünü kapatarak hıçkırıklara boğuldu! Enjektörü masaya bırakan Fatma çantayı keşfe devam etti ve içteki fermuarlı kısmı açıp bu kez katlanmış bir kağıt çıkardı. Çantayı da masaya koyup kağıdı açtı ve sesli olarak okumaya başladı.

“Vasiyetname. Ben Hulusi Bayram. Bunca senedir bana olan hizmetleri nedeniyle, hiçbir baskı altında kalmadan sahip olduğum tüm malvarlığımın üçte birini, vefatımdan sonra hemşirem Nilgün Ateş’e bırakıyorum. İmza: Hulusi Bayram!.. Vay vay vay! Bak sen şu işe!”

“İnanamıyorum ya,” dedi Burak.

Polis memuru onu başıyla onayladı. Herkes büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. Sarı alanda buz gibi bir hava esiyordu. Nilgün Hemşire’nin ağlaması dışında çıt çıkmıyordu.

Bunu Meltem Hemşire bozdu. “Seni adi!” diye bağırdı. Nilgün Hemşire’ye eğilerek bağırmaya devam etti. “Bu kadın, bu aşağılık kadın beni de öldürmek istedi!”

“Nasıl?” diye zorlukla sorabildi Burak.

“Nasıl olacak, aynı yolla. Hulusi Bey’i ambulansa teslim ettikten sonra dinlenme odasında yanıma gelerek bana bir kavanoz bal verdi bu kadın! Sözde bana teşekkür etmek istemiş! Meğer beni de ortadan kaldırmakmış niyeti, Allah’tan kavanozu kurumdaki dolabımda unutmuşum!”

Fatma atıldı. “Çok normal. Geride tanık bırakmak istememiş işte.”

Uzun süredir sessizliğini koruyan Belgin Hanım dile geldi. “Ben bu kadından şikayetçiyim Mustafa. Derhal gereğini yapın!”

“Elbette Belgin Hanım. Yarın sabah ilk iş savcılığa şikayette bulunacağız,” dedi avukat. Hastane polisine hitaben ekledi. “Memur bey, siz de lütfen gereğini yapın.”

“Yapacağız tabii. Kalk yerden. Seni kasten adam öldürmeye teşebbüsten göz altına alıyorum. Konuşmama ve avukat isteme hakkın var. Haydi kalk, gidiyoruz,” dedi.

Yerden güçlükle kaldırılan Hemşire apar topar alandan çıkarıldı. Polis ve Hemşirenin kapıdan kaybolmasıyla Avukat da müvekkilinden müsaade isteyerek ayrıldı.

Fatma söylendi. “Bal gibi de cinayet işte!”

Belgin Hanım’la Burak göz göze geldiler. Belgin söze girdi. “Sizden çok özür diliyorum Doktor Bey. Şüphenizde haklı çıktınız. Beni suçladığınız için çok ama çok sinirlendim. Biraz üzüntüden, biraz telaştan, ama daha çok stresten sizi kırdım. Yalnız sizi değil, tüm acil çalışanlarını üzdüm. Sizin şahsınızda tüm çalışanlardan özür diliyorum, n’olur affedin.”

Burak usulca başını salladı. “Önemli değil hanımefendi. Hastalık hali. Sizi anlayabiliyorum. Ama lütfen siz de bizleri anlayın. Biz hekimler yalnızca hastalarımızın iyiliği için uğraşırız ve yalnızca onların faydasına işler peşinde ter dökeriz. Size geçmiş olsun.”

Belgin Hanım, “Hepimize geçmiş olsun Burak Bey, tekrar teşekkürler,” dedi ve babasının yanına döndü.

Dirseği ile Burak’ı dürten Fatma göz kırptı. “İyi konuşmaydı,” dedi.

Ona gülerek karşılık veren Burak “Asıl sana bravo küçük hanım. İyi iş çıkaran biri varsa o da sensin,” dedi ve ekledi. “Alandaki hastalar stabil. Yeni hasta da yok. Bir çay içelim mi?”

Bu teklife oldukça sevinen Fatma gülümsedi. Gözleri dahi gülümsüyordu sanki. İki doktor birlikte kantine doğru yola çıktı.

Fatma söze girdi. “Sana haksızlık etmişim, özür dilerim. Bazen ısrarcı olmak gerektiğini öğretmiş oldun bana.”

“Estağfurullah. Benim huyum da bu işte, naparsın?”

“Güzel bir huymuş.”

“Kimse böyle düşünmüyor ama. Baksana sap geldim sap gidiyorum.”

“Ben düşünüyorum ya.”

Kızardı Burak, aynı şekilde Fatma da. Neyse ki boş hastane koridorunda bunu sadece ikisi fark etti. Koridorun ucunda kaybolup giderlerken, Fatma’nın sesi duyuldu.

“Hangi polisiye romanı önerirsin?”

Hikaye: Sanrı

“Seni çok özledim, sen de beni özledin mi?”

Leyla gözlerine inanamıyordu. Karşısında duran kadın, yıllar önce kendisini babasının acımasızlığıyla baş başa bırakan annesiydi. O günün hatırasını canlandırmak istercesine aynı kıyafeti giymiş gibiydi üstelik; siyah bir gömlek, dizlerinin üzerine kadar gelen krem rengi bir etek, yakası kalkık bir trençkot. Kıyafetlerde olduğu gibi annesinin yüzünde, yapısında da herhangi bir değişim olmamış gibiydi. Sanki kendisini terk ettiği gün annesi insafa gelip onu da almak için geri dönmüştü ve karşısında duruyordu.

Salonun ortasındaydılar. İkisi de ayaktaydı. Kadın, göbeği şişkince, tahta bavulu sımsıkı tutuyordu elinde. Sanki içinde çok değerli şeyler varmışçasına, onları kaybetmekten korkuyormuşçasına… Kaygıları vardı; etrafına bakıyordu sürekli, birisinin kendisini takip ettiğinden endişe duyuyor gibiydi. Birisi, belki bir kapkaççı koşarak gelecek ve hayatını çalarcasına haince, elindeki bavulu kaptığı gibi hızla oradan uzaklaşacaktı.

Yıllar önce arkasından bakakaldığı annesini bir daha görmenin hayaliyle yaşamıştı hep. Yurt günlerinde yatağının kenarındaki cama başını dayayıp dışarıya bakar, uzaklardan bir yerlerden annesinin ağır aksak kendisine doğru geldiğini görürdü. Uzaklardan gelen ve annesi zannettiği bu kişinin annesi değil de bir başkası olduğunu öğrendiğindeyse annesi kendisini tekrar bırakıp gitmiş gibi üzülürdü. Fakat şimdi karşısındaydı annesi, bir düş olmaktan çıkmış gerçekliğe dönmüştü; üstelik o olduğundan emin olabileceği kadar yakınındaydı.

Boşlukta titreyen elini Leyla’nın saçlarını okşamak üzere kaldırdı, etrafa kuşkuyla baktıktan sonra yapmak istediğinin tehlikeli bir hareket olduğuna karar vermişçesine, yüzündeki çaresiz ifade eşliğinde elini tekrar yanına saldı.

“Seni çok özledim, sen de beni özledin mi?”

Leyla, yurt koridorlarının soğuk duvarlarıyla konuşurken çok kötü sözler söylemişti annesi için. Ondan nefret etmenin onu unutmanın da kolay yolu olduğu öğretilmişti çünkü ona. Fakat duvarlara söylediği sözleri, annesinin yüzüne söyleyebilecek cesur kız kaybolmuştu. Boğazındaki düğümü çözmesi zor oldu, bir gayretle çıkan ağlamaklı, titrek sesle:

“Neden?”, diyebildi.

“Bilmiyorsun neden gittiğimi. Hepsi onların suçu, hepsi!”

Söylememesi gereken bir şeyi ağzından kaçırmış gibi elini ağzına götürdü, kuşkuyla arkasına baktı. Bir adım daha yaklaştı Leyla’ya. Gözleri sabit durmamaya alışmış gibi sürekli etrafı süzüyordu. Yıllar sonra karşısında bulduğu annesinin pürüzsüz cildini görmek, peynirli poğaça yaptığı günlerdeki gibi koktuğunu duyumsamak Leyla’yı şaşırtmıyor da, gözleri, gözlerindeki gariplik kendisini deli edercesine içine işliyordu. İçinde bir deniz feneri varmışçasına bir aydınlığın görünüp kaybolduğu, kanlı, isterik gözler.

Kadın sesini sadece Leyla’nın duymasını istiyor gibi bir hayli kısık sesle konuştu:

“Takip ediliyorum; onlaronlar beni takip ediyor. Yakalanırsam bugüne kadar senden ayrı kalışlarımın hiçbir anlamı da kalmaz. Onlar seni istiyor. Neden olduğunu, amaçlarını sorma, söyleyemem! Fakat şu kadarını bil ki, seni korumak için gittim. Yoksa kimse seni benden ayıramazdı.”

“Beni neden yanında götürmedin? Onlardan birlikte kaçsaydık olmaz mıydı?”

“Mümkün değildi? Çünkü onlar her yerde, üstelik onlara hizmet eden çok fazla ruh kölesi var. Ruh köleleri, onlara bağlılık yemini ettiler; onları gördüğünde ayırt etmen mümkündür, çünkü o güne kadar karşılaşmadığın kadar çirkin yaratıklardır; ama ruh kölelerini tanımak imkânsızdır. Çünkü onlar bize benzerler, ayırt etmen mümkün değildir.”

Söylediklerinden sıkılmış gibi eliyle, aşağıdan yukarıya doğru havayı ikiye bölercesine bir hareket yaptı.

“Bütün bunlar uzun ve karmaşık şeyler. Vaktim az! Beni iyi dinlemeni istiyorum.”

Leyla beyninden vurulmuşa döndü; sözleri tiz bir çığlık gibi çıktı ağzından:

“ ‘Vaktim az!’ da ne demek?”

Kadın onun sözlerini işitmemiş gibi davranmanın en doğru tavır olacağını düşündü ve konuşmasına, başlangıçta da düşündüğü istikamette devam etmeyi yeğledi.

“Sen küçük bir kızken…”

Leyla onun kendisine aldırmayan hallerine dayanamıyordu; kızgınlıkla kesti sözlerini.

“Beni annesiz bıraktığın o günlerdeki halimden bahsediyorsun sanırım.”

“Hayal gücün beni umutlandırırdı, çünkü bilirdim ki hayal etmeyi becerebilen küçük kızım kendisine yeni umut dünyalarının kapılarını açmayı becerecektir. Düşündüğüm gibi de oldu; sen küçük bir çoğunluğun okuduğu büyük bir yazar oldun. Senin için ne yapabilirim diye düşünüyordum uzun zamandır. Sonra yıllardır taşımaktan bir parçam gibi hissetmeye başladığım bavulum ve içindekiler geldi aklıma.”

Kadın koluna, eline bakar gibi baktı bavula. Diğer eliyle okşadı onu. Bu sıcak temastan etkilenmişe benziyordu; gözlerini kapadı önce, sonraysa tüyleri ürpermişçesine titredi olduğu yerde. Gözlerini açtığında kararlılıkla bavulu uzattı Leyla’ya.

“Bu bavulun içinde sana lazım olan her şey var.”, dedikten sonra sesini de kolu gibi dikleştirdi. “Şimdi bunu al.”

Leyla’nın oralı olmayan, şefkat bekleyen nazlı küçük kız tavrını görünce öfkeli bir tavırla, bir çırpıda ekledi:

“Hem de hemen!”

Leyla küçülmüş, yirmili yaşlarının asiliğinden beş yaşındaki uysallığına dönüvermişti. Kadının elinden yavaşça aldı bavulu. O anda ikisinin de gözlerini kamaştıran güçlü bir ışık, pencereden içeriye aktı. Kadının yüzünü görmekte güçlük çekiyordu Leyla. Kadının bedeni, güçlü ışığın ardındaki karaltıdan başka bir şey değildi artık. Sadece telaşlı sesini net duyabiliyordu.

“Geliyorlar.”

“Kim?”

Onlar.

Bir anlık suskunluğun ardından kadın bir çırpıda söyledi son sözlerini.

“Bavulda hikâyelerine, hayatına yön verecek şeyler bulacaksın. Ona sarıl, ona sarıl ve bedeninle kaynaşmasına, kalbine akmasına izin ver; BU BİZİM SON ŞANSIMIZ!”

Işık ardından görünen karaltı hızla uzaklaştı; sanki ışığın geldiği pencere yönünden gökyüzüne doğru uçuyordu. Tıpkı yirmi yıl kadar öncesinde kendisini terk ettiği günkü gibi, arkasına bile bakmadığını düşündürdü Leyla’ya.

Annesi çoktan kaybolmuş ama evin ortasına dolan ışık bir türlü kaybolmamıştı. Annesinin sözleri kafasını karıştırmıştı; gidişiyse daha başka. Fakat dediği doğruysa çok da zamanı yoktu. O yüzden çabuk karar vermeliydi ne yapacağına. Annesinin eline tutuşturduğu, ortası şişkince bavula baktı, sonra ondan duyduğu son sözlere itaat etti; kolları arasına aldığı bavulu sımsıkı göğsüne bastırdı; üstelik sıkı, sımsıkı. Öyle ki bir süre sonra göğüs kafesinden içeriye bir aydınlıkla beraber girmeye, vücuduyla birleşmeye başladı bavul. İçinde ne olduğuna bile bakmadan yapmıştı bunu, çünkü annesinin dediğine göre çok da vakti yoktu. Birkaç saniye sonra bavul kolları arasında erimiş, tamamen göğüs kafesinden içeriye girmişti. İşte o anda kollarını göğsün acıyla birleştiğini hissetti.

Kapı zili çaldığında zor da olsa gerçek dünyaya dönebildi, karşısındaki onu bir dünyadan alıp bir diğerine taşıdığını bilse neler düşünürdü acaba?

Hikaye: Islık

Aybars Bey, ahşapların üzerine çizilmiş çeşitli desenlere baktı. Bir müddet bu birbirinden farklı çiçek motiflerini inceledi.  Daha sonra eline boya fırçasını alarak çiçek motiflerini boyamaya başladı. İşini o kadar dikkatli yapıyordu ki içeri giren Zerrin ve yanındaki yabancıyı görmedi. Zerrin gülümseyerek “Biz geldik,” dedi.

Aybars Bey bir an irkildi.  Başını kaldırıp bir Zerrine bir de yanında ki yabancıya baktı. Zerrin aynı sevecenlikle yanındaki yabancıya döndü.

“Babam bu sefer de ahşap boyamaya merak sardı.”

Aybars Bey, yerinden kalkarak elini uzattı.

“Merhaba hanımefendi. Hoş geldiniz. Emekli olalı üç yıl oldu, can sıkıntısından çeşitli uğraşlar edindim.”

Genc kadın Aybars Bey’in elini sıkarak “Ne güzel, sizin adınıza sevindim,” dedi. “Sanırım bir uğraş daha edineceksiniz. Çünkü size ihtiyacım var.”

Zerrin babasına baktı. “Feyza Hanım Emniyet’e geldi.  Seni arıyordu, ben de buraya getirdim. Sana danışacağı bir konu varmış.”

Aybars Bey  gözlerini genç kadına çevirdi… Giyimi gayet şıktı. Yüzü ise biraz solgundu. Halinden tavrından yaşının küçük olduğu anlaşılıyordu. Feyza Hanım kendisine gösterilen koltuğa oturdu. Gülümsemeye çalıştı.

“Size danışacağım konu arkadaşımla ilgiliydi.”

Aybars Bey ciddi bir tavırla “Tam olarak sorun nedir?” diye sordu.

Feyza Hanım derin bir nefes aldı.  “Bundan iki sene önce, üniversitede okuyordum. Arkadaşımla bir evde kalıyorduk. O en yakın arkadaşımdı ve o evde hayatını kaybetti.”

“Ölüm sebebi neydi?”

“Kesin bir tanı konulmadı.”

Aybars Bey, “Belki bir hastalığı vardı,” dedi.

Feyza Hanım “Hayır yoktu, o gayet sağlıklıydı,” diye cevap verdi.

“Peki siz ne düşünüyorsunuz?”

Feyza Hanım titreyen bir sesle, “Onu öldürdüler Aybars Bey,” dedi. “Buna eminim. Hiç bir şeyi yoktu. Gerçekten hayat doluydu. Kendini öldürmüş olabileceğine de inanmıyorum. O cinayete kurban gitti.”

“Bunu söyleyebilmeniz için elinizde bir delil olması gerekiyor.”

“Elimde bir delil yok. Fakat her şey yolunda gidiyordu. O gün, ‘Biraz yorgunum, uyuyup dinlenmek istiyorum,’ dedi. Sonra sabah saatlerinde onu uyandırmaya çalıştım, ama uyanmadı. Hemen ambulans çağırdım. Ama yapılacaj bir şey yoktu. Uykusunda öldüğünü söylediler. İnanın aklım almıyor. Üstünden iki  sene geçti. Ama unutamıyorum.”

Aybars Bey sakin bir şekilde, “Anlıyorum,” dedi. “Üzücü bir durum. Fakat sizi böyle düşünmeye iten sebep ne?”

Feyza Hanım üzgün bir şekilde açıkladı. “Bir ıslık sesi.”

Aybars Bey şaşkınlıkla baktı. “Islık sesi mi?”

“Evet. O uyumaya gittikten yaklaşık bir saat sonra falandı.  Salonda kitap okuyordum. Sonra dışarıdan bir ıslık sesi duydum.  Uzun bir süre devam etti. Ne olduğunu anlamak için dışarı çıktım. Her yere baktım ama hiç kimse yoktu.”

Aybars Bey meraklanmıştı. “Bu ıslık sesini kaç kez duydunuz?”

“Bir kez sadece, fakat uzun bir süre devam etti.”

“Anladım. Peki oturduğunuz koltukla, dışarısı arasında ne kadar mesafe vardı?”

“Çok fazla değildi, ses rahatlıkla duyuluyordu.”

Zerrin araya girdi. “Arkadaşınızın adı neydi?”

“Mehtap”

“Kaç yıldır arkadaştınız?”

Feyza Hanım biraz düşündükten sonra, “İki sene sanırım,” dedi.

Aybars Bey sordu. “Onu kimin öldürmüş olabileceğini düşünüyorsunuz?”

Feyza Hanım sakin bir şekilde mırıldandı. “Aslında o herkesle iyi geçinirdi. Bir düşmanı olduğu fikrine inanamıyorum.”

“Bu olayın yaşandığı evi görmek isterdim,” dedi Aybars Bey.

Feyza Hanım atıldı. “Ben hâlâ o evde kalıyorum. Dilerseniz gelebilirsiniz.”

Aybars Bey gülümseyerek “Bu çok iyi,” dedi. “ O zaman bize adresi verirseniz memnun olurum.”

Zerrin genç kadına bir kağıt, kalem verdi. Feyza Hanım adresi kağıda yazdı,  Zerrin’e uzattı; sonra baba kızla vedalaşarak evden ayrıldı.

Zerrin babasına dönerek “Ne diyorsun bu ıslık sesi için?” diye sordu.

Aybars Bey fikrini açıkladı. “Bana kalırsa o sırada içeri biri girdi. Feyza Hanım’ın dikkatini dağıttılar. Onun dışarı çıkmasını sağladılar. Böylelikle Mehtap Hanım’ın odasına girip cinayeti gerçekleştirdiler. Olayın içinde iki kişi olmalı. Birincisi ıslık çaldı. Diğeri de cinayeti işledi.”

Bunları söyledikten sonra eline boya fırçasını alarak kaldığı yerden çiçek motiflerini boyamaya devam etti.

Ertesi gün, Aybars Bey Feyza Hanım’ın vermiş olduğu adrese geldi. Küçük, bahçeli bir evdi burası. Kapıyı açan Feyza Hanım karşısında Aybars Bey’i görünce sevindi.

“Hoş geldiniz Aybars Bey , umarım evi kolay bulabilmişsinizdir.”

Aybars Bey güldü. “Rahatlıkla buldum.”

İçeri girdikten sonra salonu incelemeye başladı. Evin diğer bölümlerine nazaran salon daha büyüktü.

“O gün kitabı nerede okuyordunuz?”

Feyza Hanım köşede duran koltuğu gösterdi. Aybars Bey, koltuğun camla arasındaki mesafeye baktı.

“Sesin dışarıdan geldiğini söylüyorsunuz. Fakat bu mesafeden sesi duymanız zor.”

“Kısık da olsa bir ıslık sesi duyduğumu anımsıyorum.”

“Peki, odayı görme şansım var mı?”

Feyza Hanım önde, Aybars Bey arkada küçük bir odaya girdiler.

Aybars Bey odayı incelerken  “Küçük sevimli bir oda,” diye mırıldandı.

“Burada bir cinayet işlenmiş olması çok garip değil mi?”

Aybars Bey genç kadına baktı. “Cinayetin dünya üzerinde yeri yurdu yoktur hanımefendi. Nerede işlense garip gelir. Demek Mehtap Hanım’ın odası burasıydı.”

Feyza Hanım başını salladı. “Aslında burası benim odamdı. Bu olaydan yaklaşık iki-üç gün önce odalarımızı değiştirmiştik.”

Aybars Bey şaşkın bir şekilde Feyza Hanım’a baktı. Genç kadının yüzünde hiç bir kıpırtı yoktu. Gözleriyle Aybars Bey’e bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Aybars Bey bir an duraksadı. Sonra bakışlarını oda kapısına dikti. Kapıyı inceledi. Genç kadına dönerek “Kapının kilidi bozuk. O zaman da öyle miydi?” diye sordu.

“Evet o zaman da öyleydi. İki yıldır bu odaya hiç kimse girmedi.”

Aybars Bey derin bir nefes aldı.

“Arkadaşınız büyük ihtimalle yastıkla boğularak öldürülmüş.”

Feyza Hanım endişeyle titredi. “Anlıyorum. Çünkü vücudunda hiç bir ize rastlanmamıştı.”

“Onun herkesle anlaştığını söylediniz. Peki ya siz? Sizin düşmanlarınız var mıydı?”

“Evet vardı. Belki de öldürülmesi gereken kişi bendim.”

Son sözlerinde bir sitem vardı.

Aybars Bey, düşünceli bir sesle mırıldandı.  “Bütün bunlar benim aklıma tek bir şey getiriyor hanımefendi, o da …”

Nedense sözlerine devam etmedi. Odadan dışarı çıktı. Feyza Hanım’a, ufak bir araştırma yapmak istediğini söyledi. “Tabi bunun için Zerrin’e ihtiyacım var. Kesin sonucu size sonra açıklarım.”

Feyza Hanım gülümsemeye çalıştı. “Aklınıza gelen şeyin doğru olduğuna emin olabilirsiniz. Eminim ki bir daha buraya geldiğinizde yalnız olmayacaksınız.”

Aybars Bey de gülümsedi genç kadına. Daha sonra arkasını dönüp evden çıktı.

 

Aradan bir hafta geçmişti.  Aybars Bey yanında Zerrin ve Polis ekibiyle birlikte bir hafta önce gelmiş olduğu adresin kapısını yeniden çaldı. Feyza Hanım kendinden emin bir şekilde kapıyı açtı.

“Siz bir dahisiniz beyefendi. Demek her şeyi anladınız. Buraya yalnız gelmeyeceğinizi söylemiştim.”

Aybars Bey omzunu silkti. “Doğrusu böyle bir olayı ilk defa görüyorum. Kendi elinizle polise teslim olmak varken, bize bir bilmece çözdürmeyi seçtiniz.”

Feyza Hanım gülümsedi. “Cezamı çekmeye razıyım. Merak ediyorum.. Bütün bunları nasıl anladınız?”

“Zaten siz bana yeterince ipucu verdiniz,” dedi Aybars Bey.  “Islık sesinden başlayalım. Aslında bunu siz uydurdunuz. Oturduğunuz koltukla dışarısı arasındaki mesafeden bu sesi duymanız zordu. Kaldı ki Mehtap Hanım’ın öldürüldüğü gün evde bile değildiniz. Mehtap Hanım’ın cinayete kurban gittiği oda önceden sizin odanızdı. Mehtap Hanım’ı öldürmeye gelen kişi de aslında onu değil sizi öldürmek istiyordu. Hedefte siz vardınız.  Fakat odalarınızın yerini değiştirerek hedef şaşırttınız. Sebebi de kapının kilitlenmiyor oluşuydu. Mehtap Hanım gece odasında uyurken içeri rahatlıkla girdiler. Gelelim işin diğer boyutuna, burada Zerrin’in çok faydası oldu. Öğrendiğimiz bilgilere göre yasal olmayan yollardan birilerine borçlanmışsınız.  Ki,  benim düşmanlarım var diyordunuz.  Onların amacı sizi öldürmekti. Ama arkadaşınızla odanızı değiştirerek onu ateşe attınız. Bu cinayeti işleyen kişiler yakalanmış. Fakat siz vicdanen rahat değildiniz. Bir kaç kere Emniyet’e gidip durumu açıklamışsınız sanırım, size inanmamışlar.”

Feyza Hanım hayranlıkla Aybars Bey’e baktı. Sakin bir şekilde, “Bütün bunlar benim suçum,” dedi.

Zerrin araya girdi. “Doğrudan olmasa da dolaylı olarak arkadaşınızın ölümüne sebep oldunuz. Kanunlarda mutlaka bir cezası var bunun. “

Bu sözleri söyledikten sonra arkasındaki polis memurlarına dönerek bir işaret verdi. Polisler, Feyza Hanım’ı alarak ekip aracına götürdüler.

Zerrin babasına, “Ne vicdanlı bir arkadaşmış,” dedi.

Aybars Bey başını iki yana salladı. “Geç gelen vicdanın hiçbir anlamı yok.”

Bu sözleri söyledikten sonra giden ekip aracının arkasından bir ıslık çaldı.

Tefrika: Dipsiz Kuyu | 4

İnsanın hayatı her zaman neşeli ve güzelliklerle geçmiyor. Yaşam dikenli, engelli ve oldukça zor, buna rağmen insanoğlu o kadar kudretli ki göğüs germeyi başarabiliyor. Yaptığımız denklemin sonunda çıkan sonuç hüzün olsa da ayakta kalmayı başarıyor.  Aşkını, işini, değer verdiği eşyayı kaybetse de geçen zaman sonrasında yine gülebiliyor. Devam ediyor hayat, acılarla, kabuk bağlayarak…

Yaşlı adamdan öğrendiklerinden sonra mobese kameralar ile şüpheli araç aramaları sonuçsuz kalmıştı, eli kolu bağlı, çaresiz durumda olan Evren beklemekten nefret ediyor ve başka çözüm yolu düşünüyordu. Eve gitmek yerine merkeze döndü, iki gündür uykusuzluk yüzünden batan gözlerini ovuşturarak baktı karşısındaki panoya. İsimleri teker teker sesli bir şekilde okudu, gelen yeni ölüm haberleriyle panoda yazılı olan isimlerin üstünü çizdi, diğerlerine soru işareti koydu.

Dirseklerini masaya dayayıp başını ellerinin arasına aldı. Görevlendirdikleri Zenci de bilgi almayı başaramamıştı. Yanlış yolda olduklarını düşündü, Zenciye buluşmak istediğini yazdı mesajla. Odadan tam çıkmak üzereyken kapıda karşılaştığı İlker’e yorgun ve hüzün dolu bir bakış attı, arkadaşına başıyla gelmesini işaret ederek yürümeye devam etti. Necip Fazıl Kısakürek İlkokulunun arka tarafına park ettikleri araçla yola çıktılar.

İlker sordu.  “Nereye gidiyoruz?”

“Zenci ile görüşmemiz gerek.”

“Bir şey mi bulmuş?”

“Hayır.”

“Eee… Neden görüşüyoruz o zaman?”

“Bizim hatamız yüzünden adam hiçbir şey bulamadı, cinayetlerin nedeni uyuşturucu, öldürülen Ümit ve Adnan’ın da bu işin içinde parmağı olduğunu düşünüyorum.”

Evren’in söyledikleriyle kafası daha çok karıştı. “Peki, öğrendik diyelim, abiyi bulmamızda yardımı olacak mı?”

“Başka önerin var mı?”

Sorusuna soru ile karşılık alan İlker sustu, vereceği cevap yoktu ve sonuca ulaşmak için ne yapacağını bilmiyordu.

Çıkmaz sokakta, apartmanın altında yer alan eski bir tamirhanenin önünde aracı park edip beklemeye başladılar.  Duvarlar, siyasi sloganlar ve aforizmalar ile doluydu.

Zenci, elinde bitmek üzere olan sigarasını tüttürerek yaklaşıyordu, son bir nefes daha çekip izmariti yere atınca, “Oğlum, atma lan şunu yere!” diye çıkıştı Evren.

“Pardon Abi.”

“Kulağını aç ve beni iyi dinle, şu ana kadar sana söylediklerimizin hepsini unut. Ümit ve Adnan’ın uyuşturucu ile bağlantısı olup olmadığını, varsa kimlerle çalıştığını öğren.”

“Anladım Abi.”

“Akşama kadar süren var!”

“Ne! Akşama kadar mı? Ama…”

“Zenci! Mazeret yok, haydi daha burada zaman kaybediyorsun…” dedi ve araca binip İlker’i bekledi.

İlker de ona omuzlarını silkti ve arabaya atladı, Evren’in bu çabasının boşuna olduğunu düşünüyordu, “Sence elle tutulur bir şey çıkacak mı?”

“Çıkacak, çıkmak zorunda.”

“Bu kanıya nasıl varıyorsun anlamıyorum.”

“Abiden hiçbir şey öğrenmedin mi? Görüştüğümüz her isim kapalı kutu, olayın üstünü örtmek için hikâyeler anlatıp duruyorlar. Biz sürekli onların yönlendirmelerine uyup oradan oraya koştururken işlerini hallediyorlar. Geçen gün Abinin sonunu getirmediği cümle tırmalıyor kulaklarımı.”

“Nedir o?”

“Abi içimizde sızıntı olduğunu düşünmüştü.”

“İyi de kim olabilir?”

“Hiç tahminin yok mu? Kıçımızın dibinden ayrılmayan Doğan’dan şüpheleniyorum ben. Abi, Behlül’ü almaya gittiğini sadece ona söylüyor akabinde ortadan kayboluyor.”

“Ne yapacağız.”

“Tuzağa çekeceğiz…”

“Nasıl yapacağız?”

“Bilmiyorum, bulacağız bir yolunu.”

Evren’in anlattıklarını kafasında tarttığında parçalar yerine oturuyor ve daha mantıklı gelmeye başlıyordu. Hiç istemediği ihtimallerden birinin gerçekleşmesinden korkuyordu, Amirlerinin cesedini bulmak. Arkadaşı başka bir konuda da haklıydı, son zamanlarda Damla ile olan ilişkisine kendisini o kadar kaptırmıştı ki, olaylara kendisini veremiyordu.

Düşüncelerinden sıyrıldığında Evren’in arabayı nereye sürdüğünü merak etti, “Şimdi nereye gidiyoruz?”

“Dost ziyaretine…”

İlker, arkadaşının nereye varmaya çalıştığına anlam veremedi,  bekleyip görecekti. Evren aklına gelen her kapıyı çalıyor, herkesi arıyordu. Durup beklemenin sonuca ulaştırmayacağını bildiği için sürekli arı kovanına çomak sokarak ortalığı kızıştırıyordu. Bir sonuç elde etmek için sürekli çabalıyordu.

Eski adı Murtake şimdi ise Ege Mahallesi olarak bilinen yere geldiler. Gecekonduların neredeyse tamamının yıkıldığı yerde hayatını sürdüren bir elin parmaklarını geçmeyecek insan kalmıştı buralarda, eskilerden biri olan İbrahim, namı diğer Kasap…

Kentsel dönüşüme karşı başkaldırmayı seçmişti, eski canlılığından eser kalmayan bu yerde izbe evinde yaşıyordu Kasap. Birçok sabıkalının zamanında hayatını sürdürdüğü bu mahalleye yeni, lüks siteler inşa edilmek üzere boşaltılmıştı.

Tek katlı, sıvaları dökülmüş evinin önünde bir bacağını kaybetmiş oturan yaşlı bir adam dünyaya meydan okurcasına tüttürüyordu sigarasını.

Tam önünde durdular, araçtan indiklerinde adam istifini bozmadı. Evren yanına doğru yürümeye başladı, “Kasap! Selam, iyi gördüm seni.”

Yaşlı adamın gözlerinin kenarları kırışmış ve kahverengi benekler vardı, sigara yüzünden sararan bıyığı biçimsiz uzamış, takma olduğu belli olan dişleri de inci gibi parlıyordu. Ağır bir koku vardı üzerinde. Hırıltılı nefes alıp veriyordu, dudağında beliren sinsi bir gülümsemeyle karışık tiksinti duyar gibi selamladı, “Buraların yolunu bilir miydin Polis bozuntusu.”

“Mümkün olduğunca senden uzak durmaya çalışıyorum.”

“Ne öğrenmek istiyorsun?”

İlker, ikilinin arasında geçen ilginç sohbeti merakla izliyordu.

“İlker, bu adama neden Kasap derler biliyor musun? Yakaladığı çocuk tecavüzcülerinin penislerini kesip yedirdiği için,” ardından Kasap’a döndü, “Amirim kayıp, bulamıyoruz. Kuruçay’da işlenen cinayetler kulağına çalınmıştır. Olaylar çorba oldu, uyuşturucu çetesi ile bağlantısı olduğunu düşünüyoruz, bir sürü insan öldürüldü. Mahallede gezip duran sahte plakalı, siyah araçlar var. Bu piyasadan çekilsen de kimlerin parmağı var bilirsin. Senden yardım istiyorum.”

Genzini temizleyerek yere tükürdü, “Abinizi alan adamlar aradığınız kişiler değil.”

“Nasıl bu kadar eminsin?”

“Çünkü onlar da Başkomiseri arıyor.”

“Gözleri büyüdü, kim bu adamlar?”

“Kim olduğunu inan bende bilmiyorum. Senin gibi bizim çukurda merak eden de çok. Güçlü bir uyuşturucu Baronu, kesin. Adına çalışanlar bile kimin için çalıştıklarını bilmiyorlar.”

“Bana yardımcı olacak mısın?”

Koltuk değneğinden destek alarak kalktı oturduğu yerden, ağrılarından kurtulmak istercesine gerindi, ‘Bakalım’ sözcükleri belli belirsiz döküldü dudaklarının arasından. Doğrulup adım atmaya başladığında İlker’e sert bir bakış attı. Kendi durumundan çok başkalarına acıyormuş gibiydi, hayata meydan okuyan yüz hatları keskin ve oldukça sertti, sekerek ilerledi evin içine doğru.

Evren ve İlker de arkasından takip ettiler, harabe evin içinde Kasabın yaşamına eşlik eden kediler vardı. Yavrulardan biri Evren’in ayağına dolanıp sürtünmeye başladığında, hafifçe iterek uzaklaştırdı. Kırık koltukların üzerinde tüyler ve içeriye doğru ilerledikçe artan ağır bir koku.

“Kasap, bu ne hal, nasıl yaşıyorsun burada?”

“Hayat buradan daha mı düzenli Polis?”

Evren cevap vermedi, koku ve pislik yüzünden midesi bulanıyordu. Oturmalarını isteyen Kasabı ayakta beklemeyi tercih ettiler.

Yaşlı adam, yatak olarak kullanılan süngerin üzerinde toplanmış olan lekeli, rengi ağarmış çarşafı göstererek Evren’den telefonu vermesini istedi. İyice sararmış olan yastığı parmaklarının ucuyla kenara çekerken tiksinti duydu. İlerleyen teknolojiye rağmen eski model, tuşlu cep telefonlarından birini gördüğünde garipsedi. Yatağın üzerinden alıp uzattı.

Telefonu yüzüne iyice yaklaştırdı, rehberden aradığı ismi bulduğunda ise gerilen kasları gevşedi.

“Alo,” ses tonu sert, kaşları çatıktı, “Bana Başkomiserin yerini sormuştun, öğrendim gel.”

“…”

“Telefonda olmaz!”

*

Komutan elini omzuna attığı Behlül’le birlikte çıkışa doğru yürümeye başladı. Kapalı kapıların olduğu karanlık, uzun bir koridordan geçiyorlardı.

Genç Çırağın cılız bedeni korkudan titriyordu, akıbetini soracak cesareti bulamıyordu kendisinde. Karanlıkta sesini duyduğu demir sürgü kapının şimdi yanındaydı. Kocaman, ağır bir kapıydı, sürülerek açıldığında karşılarındaki manzara karşısında adeta ikisi de şaşkına döndü. Cengiz silahı Komutana doğrultmuş öylece bekliyor ve öfkesi yüzünden okunuyordu.

Komutanın konuşmasına fırsat kalmadan çekti tetiği. Silahın patlamasıyla yanındaki adamın kanlar içinde yere yığıldığını gören Behlül’ün gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Öldüğünü sandığı adam hayatta ve özgürdü.

“Benimle geliyor musun?” dedi Cengiz.

“Ama sen…” dedi kekeleyerek.

“Zamanımız yok, geliyor musun?” diyen Cengiz harekete geçti.

Çıkış kapısına doğru yaklaştıklarında yetişen adamlar ateş etmeye başladı, korunmak için başka şansları kalmayan ikili çareyi kolonun arkasına gizlenmekte buldu.

“Ne yapacağız?” diye sordu Behlül.

Ateş etmeyi kesen adamlar yetişmek üzereydi, çıkış sadece on adım kadar ötedeydi ama kurşunların hedefi olmadan ulaşmalarının imkânı yoktu.

Ağlamamak için kendini zor tutan Behlül’ün dudakları titremeye başladı,

“Bak, ağlamanın sırası değil. Bu adamlar seni gözden çıkarmış, buradan seni kurtaracağım, bana güven. Seni kim satmış olabilir?”

“Bilmiyorum.”

“Bu sabah seni Orhan’la birlikte Yavuz’un evine girerken gördüm. Onlardan biri olabilir mi?”

Şaşkına dönen Genç Çırak ne diyeceğini bilemedi, cevap vermek için ağzını açtıysa da gevelemekten başka bir şey yapamadı.

“Birileri kendini kurtarmak için seni feda etti.”

Behlül kapana kısılmış hissediyordu kendisini. Çaresizliği her geçen dakika daha da artıyordu.

Yaklaşan ayak sesleri yükselirken tanıdık biri konuşmaya başladı, Çavuş! “Kaçabileceğinizi mi zannettiniz. Komutanımın intikamını alacağım sizden, ölmek için bana yalvaracaksınız!”

Başkomiser hızlı bir şekilde etrafı incelemeye başladı, dikkatlerini dağıtmak için son üç kurşunu kalmıştı, böylelikle çocuğun kaçmasını sağlayabilirdi.

Cengiz, “Ben onları oyalarken sen kaçacaksın.”

“Ama…”

“Dediğimi yap!” cebinden çıkardığı cep telefonunu uzattı, şebeke sinyali olmadığını gören Behlül’e, “Dışarıda çekmeye başladığında ara ver yardım iste. Sakın Orhan ve ya Yavuz’u arama!”

Cengiz derin bir nefes aldı, elinde tuttuğu silahı sımsıkı kavradı, içinden ona kadar saydı ve gizlendiği yerden çıkarak bir el ateş etti. Kurşun sesi boş duvarlarda yankılanırken adamlar şaşkına döndü. Boşluktan yararlanan Genç Çırak çoktan kapıya doğru koşmaya başladı. Aralarındaki mesafeyi korumak isteyen Başkomiser bir el daha ateş etti. Behlül’ün kendisini dışarı attığını görünce dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.

Kaçmaya başladı, kulakları basınç yüzünden uğulduyor sadece kendi nefes alışverişlerini duyuyordu. Nerede olduğunun farkında değildi, sadece koşuyordu, özgür kalmanın mutluluğunu yaşama fırsatı bulamamıştı daha. İyice uzaklaştıktan sonra durup çevreyi kontrol etme ihtiyacı hissetti, ormanlık alanın içinde gideceği yeri bilmiyordu. Sakinleşmeye başlayınca Cengiz’in verdiği telefon aklına geldi, şebekeyi kontrol ettiğinde çektiğini görmesi içini rahatlattı. ‘Orhan ve ya Yavuz’u sakın arama!’  Cengiz’in söyledikleri kulaklarında çınlıyordu adeta ama başka seçeneği yoktu. Ezberinde olan numaralardan birini çevirdi zaman kaybetmeden. Kısa bir konuşmadan sonra bulunduğu yerin konumuna haritadan baktı, çıkabileceği en yakın yolu öğrendikten sonra arama kaydını sildi ve telefonun pilini çıkararak farklı noktalara fırlattı. Arkasında iz bırakmak ve bulunmak istemiyordu. Soğukkanlılığını tekrar geri kazanmanın verdiği güven vardı.

Hafızasına kazıdığı rotaya göre yürümeye başladı, temkinli davranıyordu, takip edilip edilmediğini kontrol ediyordu sürekli. Dikkatli bir şekilde adımlarını atarken dere yatağının yakınlarında çamurlu alanı fark etti. Peşinden gelecek olanları yanıltmak için gittiği yönün aksine ayak izleri bıraktı, onun dereye girdiğini ve farklı bir yol izlediğini düşünecekler böylelikle de kendisi de zaman kazanmış olacaktı. İstemsiz bir şekilde anlık yaptığı dâhiyane plân ile kendisiyle gurur duydu.

Yakınlardan bir yerlerden gelen çalıların çıtırdama sesleriyle tekrar panik duygusuna kapıldı. Daha hızlı davranmalı ve uzaklaşmalıydı, hazırladığı ufak tuzağın işe yarayacağından oldukça emin bir şekilde belirlediği noktaya doğru koşmaya başladı. Sıklaşan ağaçlar görüş alanını kısıtlıyordu, çalılarla kaplı yerler geçişini hem zorluyor hem de vücudunu çiziyordu. Ufak sıyrıklar derin olmasa bile verdiği yanma hissi yaşadığı heyecan ile daha fazla hissediliyordu. Adamların kendisinden daha hızlı olduğunu yaklaşan seslerden anlayabiliyordu, aldığı nefes bir yumru gibi oturdu boğazına. Yönünü kaybettiğini anladığında sıkışan göğüs kafesi onu olduğu yere hapsetmişti ve hareket edemiyordu. Görünmez bir el onu orada tutuyordu sanki. Birinin kahkaha sesini duydu, yakın, hem de çok yakın. Dünya etrafında hızla tur atıyor gibi başı dönmeye başlayınca midesi bulandı, yine o bilindik çaresizliğin, tutsaklığın içine düştüğünü hissediyordu.

Gücünün bacaklarından çekildiğini fark etmiş ama çözüm bulamıyordu, az önce kendiyle övünen kibirli çocuktan eser kalmamıştı. Bir silueti fark ettiğinde saklanmak için çok geçti, göz göze geldiklerinde adam parmağıyla kendisini göstererek ‘Orada!’ diyerek arkadaşlarına bağırmıştı bile. Artık ne tarafa gittiğinin önemi yoktu, ilk seçenek hayatta kalmaktı. Koşmaya başladığında bu kovalamacadan adamların zevk aldığını ve eğlendiğini düşünmesi içindeki kaygıyı daha da arttırdı. Önünde sonunda yakalayacaklarını düşünüyorlardı. Bilmediği, yabancı ormanda nereye kadar kaçabileceğini, ne yapabileceğini hesaplıyordu.

Zihninden hızla akıp giden düşünceler arasından doğru kararı vermek zorundaydı, bulunduğu durum düşünüldüğünde hiç de kolay değildi. Geçtiği yerlere biraz dikkat ettiğinde ekseni etrafında daire çizdiğini anladı, geniş gövdeli Meşe Ağacını ikinci kez görüyordu sanki yoksa benzer ağaçların birden fazla olma ihtimali var mıydı? Dere yatağına bıraktığı izlerle karşılaştığında acı gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı. Bıraktığı izler kendisinin tuzağa düştüğünü gösteriyordu. Düşünmeden cılız bir şekilde akan derenin diğer tarafına geçti, ağaçlarla birlikte büyük kayalıklarda vardı artık yolu düz değil engebeli aynı zamanda tırmanması gerekiyordu.

Sazlıkların arasından çıkan adam sert bir tekme ile Behlül’ü yere serdi. Kısa zamanda yakındaki diğer arkadaşları da geldi yanlarına. Arkalarından çıkan Çavuşun gözlerindeki karanlık ne kadar öfkeli olduğunu yansıtıyordu.

“Sana kaçamayacağını söylemiştim,” dedi.

Boğazından tutarak kaldırdı havaya, yüzü mosmor olana dek sıktı, bıraktığında ise Genç Çırak öksürük krizine kapıldı.

“Telefonu ne yaptın?”

“Attım,” diye tısladı Behlül.

“En son kimi aradın ve neler anlattın çabuk söyle!”

“Kimseye bir şey söylemedim.”

Çavuşun attığı tokatla olduğu yere kapaklandı, “ikinci uyarı olmayacak! Kimi aradın ve ne dedin?”

“Yavuz Abi, onu aradım yemin ederim. Polislerin her yerde beni aradığını söylediğinde kurtulduğumu ve büyük patronla konuşmak istediğimi söyledim. O kadar.”

“Büyük patrona o nasıl ulaşacakmış?”

“Bilmiyorum, ulaşabileceğim tek kişi oydu, onun için onu arayabilirdim sadece. Lütfen öldürmeyin beni.”

Behlül, alnına dayanmış namlunun soğukluğunu hissediyordu, Azrail ölümün melodilerini fısıldıyordu kulağına. Bir bebek gibi altına kaçırdı, idrarın sıcaklığını bacaklarında hissediyordu, gözlerini kapattı. Konuşmalar bıçak gibi kesildiğinde korkutucu bir sessizlik oluştu, silah kafasına dayalı bir şekilde duruyordu.

“Aç gözlerini,” diye buyurdu Çavuş.

Mermiyi namluya sürdü, önündeki çocuk gözlerini sımsıkı kapatmaya devam ediyor ve titriyordu. Daha sert ve kuru bir sesle tekrarladı, “Gözlerini aç dedim!”

Söyleneni yapmak dışında seçeneği yoktu Behlül’ün. Yavaşça açtı gözlerini, bomboş bakıyordu artık, çoktan yaşam ışığı sönmüştü gözbebeklerinde. Yanağından süzülen yaşlar çenesinde yavaşlayarak intihar ediyordu.

Çavuşun tetikteki parmağının oynadığını hissettiğinde derin bir nefes aldı. Tek isteği silah patladığında acı çekmeden ölmekti. Nefesini tutmaya devam ettiği sırada duyulan sesle kaskatı kesildi.

“Kestiiiiik!”

Kalabalığın içinde gülüşmeler ufaktan yükselmeye başlarken karşısına Cengiz ve Komutan denilen adam çıktı. Hem de yan yana, dostane bir samimiyetin izlerini taşıyorlardı.

Behlül, bir Cengiz’e bir de Komutana baktı ve kekeleyerek, “Ama, ama sen ölmüştün.”

Oldukça eğlendiğini gösteren bir ifade vardı adamın yüzünde, Başkomiserin ise pek eğlendiği söylenemezdi, daha farklı konular düşünüyor gibiydi.

Dişlerini sıkarak, “Büyük patron kim?” diye sordu Cengiz.

“Ben de öğrenmek ve  beni satanı bulup bu beladan kurtulmak istiyorum.”

“Seni satan yok Aslanım, oyunuma geldin.”

Behlül’ün gözbebekleri büyüdü bir anda.

“Hiç biriniz düzgün yolla konuşmayı tercih etmediniz, ağzınızdan lâf almak için tiyatro yapmak zorunda kaldık,” Komutanın omzuna elini attı, “Başkomiser Nevzat, benim eskiden Amirimdi. Kurusıkı silahla vurduğumda sen onun öldüğünü sandın, inandırıcı olması için çok çaba harcadık, o heyecanla kırmızı boyayı sen kan zannettin. Ben bu işi sevdim emekli olup bir dizide oynamayı düşünüyorum, ne dersin?”

Kumpasa düşen Genç Çırak hayal kırıklığı yaşıyordu.

“Bu kadar oyun yeter, bahsettiğin büyük patronu kim tanıyor?”

“Orhan.”

Onun, Yavuz’un evine geldiğini görünce işlerin içinde olması şaşırtmıştı ilk başta Cengiz’i. Olayların en dışındaki isim gibi görünüyordu, aslında tam merkezinde ve önemli bir noktadaydı. Büyük patron onun aracılığı ile sokakları yönetiyor ve böylece gizliliğini koruyordu. Öldürmekten hiç çekinmeyen bu adam Orhan’ı güçlü bir silah gibi kullanarak insanların üzerine korku salmayı başarmıştı.

“Onu bana getireceksin!” dedi kararlı bir tonda.

“Nasıl?”

“Yapman gerekenleri anlatacağım sana.”

Bundan sonra planın en zor, en önemli kısmı başlıyordu. Cengiz en baştaki adama yaklaşmak üzereydi. Hamlelerini yaparken satranç oynuyormuş gibi dikkatli ve ince detayları da düşünmeye çalışıyordu. İlk defa sabırsızlandığını hissetti. Behlül’e oynadığı oyun ile kendisini en tepedeki isme götürecek kişiyi öğrenmeyi başarmıştı. Orhan’ı kullanıp Patronu yakalayarak adalete teslim edecekti. Her şeyin sonunda hakkındaki dava sonuçlandıktan sonra kendisiyle ilgili nihai kararı da verecekti.

Behlül’ün söyleyeceklerini bir bir üstünden geçerek anlattı. Onun hem elinden kaçmaması hem de zarar görmemesini istiyordu. Her ne kadar karanlığın içinde kaybolmuş olsa da neticesinde bir çocuktu gözünde, oldukça zeki, güçlü ve savaşçı bir ruhu vardı. Onun yaşındaki birinin ölümle dans etmesini izlemişti birlikte olduğu süre içinde.

Araması için telefonu uzattığında, “Bana bunlardan bir tane borçlusun biliyorsun değil mi?” diyerek takıldı. Kalbinin derinliklerinde bir yerde acıma yerine ona karşı bir sıcaklık hissediyor ama bunun nedenini bilemiyordu.

Genç Çırak aldığı cep telefonundan Yavuz’u tekrar aradı, “Zamanım yok, peşimden geliyorlar,”

Karşı tarafta konuşmaya başlayan adamı azarlayarak susturdu, “Şimdi sırası değil, beni dinle,  hepimizin başı dertte, Başkomiser denen orospu çocuğu…”  Bu sözlerle Cengiz’in o an gözünde şimşekler çakmasına neden olsa da tepki vermemek için kendini zor tuttu, “…sandığımızdan daha zeki, hemen evden uzaklaş ve Orhan Abiye haber ver, her zamanki buluşma yerinde hava karardığında buluşalım, Patrona elimde vermem gereken çok önemli bir şey var, bu hepimizin hayatını kurtaracak!”

Oldukça inandırıcı geçmişti görüşme, telefonu kapattığında Cengiz’e dönüp, “Kusura bakma annene istemeden sövdüm ama senin dediğin gibi tiyatronun gerçekçi olması için yaptım,” dedi.

Emekli Başkomiser Cengiz’e bakarak, “Bahsettiğin kadar varmış, bu çocuk doğru yolda olsa güzel iş yapar,” diyerek takıldı.

“Evet, kurnaz biridir,” derken Behlül’e kuşkulu bakıyordu. İlk başından beri bu insanlara güvenemeyeceğini biliyordu, her daim tedbirli olmalıydı.

Uyuşturucu satışı için güvenli yöntem bulan bu insanların, zor anlarda başlarının dertte olduğunu belirten gizli bir şifrenin de olabileceğini düşündü. ‘Patrona elimde vermem gereken çok önemli bir şey var, bu hepimizin hayatını kurtaracak!’ sözleri yankılanıyordu kafasının içinde bir yerlerde. Derinden gelen bir his huzursuz etse de kuruntu yaptığını düşünerek sıyrılmaya çalıştı bu duygudan.

‘Her zaman ki yer’ diye bahsettiği buluşma noktasının neresi olduğunu öğrendi Cengiz.

“Nasıl yapıyoruz?” dedi Nevzat.

“Ben yalnız gideceğim Amirim.”

“Cengiz sen kafayı mı sıyırdın? İmkânı yok!”

“Amirim gereksiz yere tartışıyoruz, gerçekten bana çok yardımcı oldunuz ama bundan sonrasını ben tek başıma halledeceğim.”

“Oğlum, ekiplere haber ver, tek başına baskın mı yapacaksın?”

“İlk önce merak ettiğim konular var, onları öğrenip bizim çocukları arar teslim ederim.”

“Merak ettiğini merkezde de öğrenirsin Cengiz, aptallık ediyorsun.”

“Bu gurur meselesi oldu benim için, genç bir çocuk öldürüldü, ekibimdekiler dâhil herkes benim yaptığımı düşünüyor, balistik inceleme sonucu kurşunun benim silahımdan çıktığı tespit edildi ama ben ateş etmedim.”

“Nasıl?” Emekli Başkomiser olayın detayını ilk defa öğreniyordu ve şaşkına döndü.

“Ben köşeyi dönmeden önce ateş edildi, vardığımda çoktan ölmüştü çocuk, görgü tanığı olmadığından ve olayın üzerime kalacağını bildiğimden ağzımı açmadım. Bu işin arkasındaki kirli oyunu öğrenmem gerek, ben fark etmeden silahımı kim nasıl değiştirdi,  gencecik birinin kanı benim ellerime bulaştı Amirim. Aklım almıyor, düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum.”

*

Evren aracı uzak bir yere park etmeye gittiğinde Kasap’ı İlker’le tek başına bıraktı. Adamın sert ve dik bakışlarına karşılık etrafı incelemeyi seçti Genç Memur.

Ardından gözlerini eski Kurt’a çevirdi, “Bacağını nasıl kaybettin?”

“Kaybetmedim, feda ettim!” derin bir iç çekti, “Evren daha yeni yetme sayılırdı, cinayetlerin eksik olmadığı bu civarda birçok faili meçhul vardır. İç hesaplaşmalar, aile faciaları…” gözleri oldukça uzaklara daldı, artık İlker’e bakmıyordu geçmişte yolculuk yapıyordu adeta, “…ailemi ufak yaşta kaybettim, daha beş yaşındaydım. Babamın ve benim gözlerimin önünde anneme, ablama tecavüz edip öldürdüler. Babam bu acıya dayanamadı ve kendini astı. O günden sonra ne kadar ırz düşmanı varsa tek tek icabına baktım, sizin bıçkın Cengiz tutukladı beni, ıslah evinde büyüdüm. Çıktığımda beni karşılayan yine Cengiz oldu yanında bu sefer Evren vardı…” kendi kendine güldü, “…o zamanlar daha çocuk sayılırdı, verdiğim bir söz vardı kendi kendime, tecavüzcülerin yaşamasına son nefesime kadar izin vermeyecektim. Bu hayatta ne kadar karanlık içinde yaşayan varsa buldu beni, Cengiz ve Evren’in gözü hep üzerimdeydi, artık işlerimi daha dikkatli yapar olmuştum. Hiçbir zaman suçüstü yapamadılar. Mahpusa girdiğim ilk anda kız babaları sarılıp elimi öptü. Öyle bir nam salmıştım ki. Peh… Kasap adını ben seçmedim, bu nam seçti beni. Kestikçe büyüdüm, büyüdükçe daha çok kestim, ta ki tuzağa düşene kadar. Çükünü kestiğim şerefsizlerden biri yanına aldığı iki kansızla evime girip gelmemi beklemiş. Ailemi kaybettiğimden bu yana yaşadığım evin ışıkları hiç yanmadı biliyor musun? Beni sıkıştıran kansızlar bacağımı kestiler, bağırmamam için ağzımı kapatmışlardı, hayatta kaldıysam Cengiz ve Evren sayesinde. Işıkların ilk defa yandığını fark etmişler ve durumdan işkillenip dalmışlar içeri. O günden sonra ne kadar kansızın çükünü kestiysem kendilerine tamamını yedirdim.”

Sustu Kasap, devamını getirmedi, o günlerin acısını sürekli taşıyordu üzerinde. Bakışlarında, hareketlerinde sevgi barındırmayan bu adamın kalbinde farklı bir his taşıyordu. Ailesine olan sevgisi artık öfkeye dönüşmüş, kendisine takılan isimle korku salan biri haline dönüşmüş.

“Kentsel dönüşüm başladığında o yüzden mi bu evi terk etmedin?”

Kasap başını çevirip sadece baktı, kara gözlerinden ne demek istediğini anlamıştı İlker. Evren’in gelmesiyle konu değişmişti, saatine bakan Komiser Yardımcı, “Bu adam ne zaman gelir?” diye sordu.

“Gelecek, bekle…” duraksamasıyla derin bir sessizlik çöktü, adamın ilk defa kıvrandığını gördüler, “Evren!”

“Efendim Kasap.”

“Gelecek olan kişinin yardıma ihtiyacı var. Biliyorsun bunca yıl senden bir çöp parçası bile istemedim, istemeye de hakkım yoktur, Cengiz’le hayatımı kurtardın. Ama bu sefer başkasının hayatını kurtarmak için senden söyleyeceklerimi yapmanı istiyorum.”

İlker ve Evren birbirlerine baktı. Ağzındaki baklayı çıkarmasını beklediler.

“Bir insana yapmayacağı kötülükleri karısını, çocuklarını kullanarak yaptırabilirsiniz. İstediğiniz gibi karanlığa çeker kuklanız yaparsınız.”

Sabırsızlanan Evren, “Uzun etme Kasap sadede gel.”

“Eyvallah! Birazdan gelecek olan kişi sizin tanıdığınız biri, hem de yakından!”

-Devam Edecek-

Hikaye: Dokuzuncu Vagon

Karanlıkta yayılan son kurşun sesinin üzerinden yarım saat geçmişti. Hava aydınlanmamış, ayak sesleri ortamdaki sis perdesini dağıtmaya başlamamış, meraklı gözler gölgelerin arasında belirmemişti henüz. Buna mukabil, yarısına kadar açılmış sürgülü kapının dibinden sarkan kol ve bacakların, etrafa yayılmaya devam eden ağır kan kokusunun ve arada sırada baykuş sesleri tarafından bölünmesi dışında hakimiyetini kararlılıkla koruyan sessizliğin tamamladığı tablo hâlâ canlıydı. Korku filmlerinde en fazla yirmi saniye kadar yer işgal edebilecek kadar sıradan ama bir o kadar da uzak bir köşeden bir anda yüzüne el feneri tutulmuşçasına insanı sıçratabilecek potansiyele sahip bu manzara, siren sesleriyle aniden bozuldu.

Üç ekip arabasından inen on polisin tren yolu etrafındaki incelemeleri hemen başlamıştı. İçlerinden ikisi vagona girip fenerle etrafı kontrol etmeye çalıştılar. Vagonun adeta her yanına yapışmış kan ve et parçaları, dosyanın seyri hakkında fikir vermeye yetiyordu. Kimileri suratından, kimileri göğsünden kurşunlanmış tam dokuz ceset, ikna edici cevapları uzun süre arayacak gibiydi. İlk tespitler hemen yapıldı. Ölenlerin hepsi erkekti. Hepsi otuz, kırk yaşlarındaydı. Kıyafetlerine ve vagonun pisliğine bakıldığında bile hayatlarına dair yorum yapmak pek kolay değildi. Makul bir ücret karşılığında rastgele bir ülkeye kaçırılmaya çalışılan bir grup göçmen miydi bu adamlar, işçi mi, yoksa kendi hallerinde yolculuğa çıkan bir grup arkadaş mı? Öyle ya da böyle, bu kadar insandan kimin ne istemiş olabileceği sorusu kafaları karıştırıyordu. Katil ya da katillerin para gibi somut bir beklenti içerisinde olmadıkları aşikardı. Birilerine hakaret edip de karşılığında kurşun yağmuruna tutulmuş olmaları da pek olası değildi. O halde sorun neydi? Gazeteleri birkaç gün meşgul etmeye yetecek bir kan davasının son halkası mıydı bu, yoksa çok daha büyük bir tezgâh mı söz konusuydu?

Henüz basından gelen kimse yoktu, olmasını isteyen de tabii. Kısa süre içinde cinayet mahalline gelen olay yeri inceleme ekipleri her detayı araştırmaya, fotoğraflar çekmeye başladılar. Saç telleri poşetlere konuldu, parmak izleri araştırıldı. Ne var ki kayda değer hiçbir delil bulunamayacaktı. Etrafta kamera falan yoktu. Kurbanların üzerinden cep telefonu çıkmamıştı. Katilin istifra etmediği açıkça görülebiliyordu. Öyle ya, dokuz cinayet işleyebilecek kadar soğukkanlı birinin kuytu bir yere gidip midesindekilerden bir delil yığını bırakması beklenemezdi. Diğer taraftan, makinist de kayıptı. Bunca belirsizliğin içinde fark edilen en dikkat çekici detay ise vagonda on çift bot olduğuydu. Bir anda herkes onuncu kişiyi aramaya başladı.

Durumun vahametine bakıldığında, profesyonel bir yardımın zorunluluğu apaçık ortada gibi görünüyordu ancak filmlerde görüldüğü gibi polislerin arasından süzülüp cesedin başında on saniyede yirmi tespit yapabilen süper dedektiflerin var olduğu bir dünyada da yaşamıyordu kimse. Diğer taraftan, sıra dışı olayların gereğinden hızlı bir şekilde yayılma huyunu pek terk etmemesinin bir sonucu olarak, bu olay da haber sitelerindeki yerini “son dakika” başlığıyla aldı. “İzmir’de seri katil vahşeti. On iki vagonlu bir yük treninin dokuzuncu vagonunda bulunan dokuz erkek cesedi, on çift bot, hiçbir yerde bulunamayan mermi kovanları, kayıp bir makinist ve neredeyse hiç iz bırakmayan bir katil.” Cinayetin ürpertici rüzgârı vakit kaybetmeksizin yayılıyor, vakit ise daralıyordu. Profesyonel bir katil için, profesyonel bir iz sürücüye ihtiyaç vardı.

Lakin bu olay, alışılagelmiş hikâyelerin aksine ünlü bir başkomiser tarafından aydınlatılmayacaktı. Aradan günler geçmesine rağmen hiçbir ilerleme kaydedilememişti. Düğümü, iki kişi hariç kimsenin aklına gelmeyecek biri çözecekti. Bugünlerde artık kurumaya yüz tutmuş bir akrabalık ilişkisi aydınlatacaktı bu cinayeti.

Tüm süreçler geride kaldıktan sonra ölenler ailelerine teslim edildi, cenaze törenleri yapıldı. En küçüğü, kısa süre içinde kuzeni tarafından ölümü araştırılmaya başlanacak olan otuz yaşındaki Emre’ydi. Anne ve babasını yıllar önce kaybeden Emre’nin ve diğer maktullerin dosyalarında şu ana kadar hiçbir netice alınamayınca, dört yaş küçük kardeşi Mustafa, adli vakalarla ilgili makaleler yazdığını bildiği kuzeni Aras’tan yardım istedi. Aras ilk etapta bu teklifi kabul etmedi. Senede üç defa bile görüşmediği biri için, tehlikeli olduğu her halinden belli olan bir yola girmeye bir türlü aklı yatmıyordu. Fakat bir gün sonra merakına yenik düşüp İzmir’e doğru yola çıktı.

Üç saatlik bir yolculuğun ardından İzmir’e varan Aras, otobüsten iner inmez paketteki son sigarasını yaktı. Kendini, pek de hevesli olmadığı bir davanın tam ortasında bulacağını düşünüp duruyordu. Soluğu, kuzeni Mustafa’nın yanında aldı. Kısa bir hâl hatır sorma faslının ardından hemen konuya girdi Aras, sırf iş için buraya geldiğini hissettirmek istercesine, “Katilin kimliği belli değil mi?” dedi.

“Hayır.” dedi Mustafa, “Hâlâ bulunamadı.”

“Dosya savcılıkta mı?”

“Evet.”

“Avukatınız kim?”

“Cemil diye biri. Ofisi Manas Bulvarı’nda. Ben tutmadım gerçi, bende avukata verecek para ne gezer? Ölenlerden birinin ailesi tutmuş. Tüm dosyalara o bakıyor.”

Aras başıyla onayladı, “Cemil diye biri.” diye tekrarladı, “Manas Bulvarı. Avukatı tutan kim?”

“Uğur’un babası. İsmi Halil’di sanırım.”

“Telefonu var mı?”

Mustafa telefonunu çıkardı, “Buraya kaydetmiştim.” dedi, “Vereyim mi numarasını?”

Aras sigarasını söndürüp ayağa kalktı, “Halil’i ara, o da avukatını arasın. Aras diye birinin dosyayı kontrol etmeye geleceğini söylesin.”

“Hemen gidiyor musun?”

Aras hafifçe kaşlarını çattı, “Başka bir şey var mı?” dedi. Mustafa omuz silkti. Aras tamam anlamında başını salladı, “O zaman gidiyorum.”

Evden hızlıca çıkan Aras, Fatih Caddesi’nden kuzeye doğru hızla ilerleyip Manas Bulvarı’na vardı. Biraz ilerledikten sonra Cemil’in ofisini buldu. Yavaşça içerip girip tokalaştı, “Benim adım Aras.” dedi, “Kuzenimi tren cinayetinde kaybettim. Sanırım dosyaya siz bakıyorsunuz.”

“Evet, hoş geldiniz.” dedi Cemil.

“Sizi arayan oldu mu?”

“Halil Bey aradı. Bu dava ile doğrudan bir alakanız var mı?”

Aras dudaklarını büktü, “Dosyaya bakınca öğreneceğim.” dedi, “İzniniz olursa tabii.”

“Buyurun, ne demek.”

Dosya şimdiden yeterince kalındı. Aras sayfaları hızla karıştırdı. Tutanaklar, zaptolunan eşya makbuzları, otopsi raporu, kaza yeri krokisi, olay yeri fotoğrafları, bilirkişi raporu, tahkikat evrakı… Pekâlâ. Akşam saatlerinde havaalanının yakınlarında durdurulan bir trende dokuz ceset ve on çift bot. Başka? Makinist kayıp. Olaydan sonra bulunamamış. Kafasını kaldırıp duvardaki saate baktı. On bire beş vardı. Katil makinist mi yani? Yok, olamaz. Niye makinist olsun? Hangi makinist trenini durdurup da katliam yapar? Sayfaları karıştırmaya devam etti. Başka yolcu yok muydu bu trende? Sadece dokuz kişi mi? Bir sayfa daha çevirdi, S*ktir! Yük treniydi ya bu, unutmuşum. Kaçak yolcuların infazı mı yani bu? Bu ne biçim dosya böyle arkadaş? Hiç ipucu yok. Peki tren neden havaalanının yanında durduruldu? Neden dokuzuncu vagon? Tesadüf mü? Başka ne var? Sahibi olmayan bir çift bot. Tutanaklarda trenin etrafında başka kan lekesi olmadığı yazıyor. Ceset sürüklenmesi söz konusu değil demek ki. Belki içlerinden birinin iki çift botu vardı. Belki katil gelmeden önce içlerinden biri son anda kaçmayı başardı ama botları orada kaldı. Belki de katil aklımızı bulandırmak için yanında getirdiği bir çift botu oraya bırakıp kaçtı. Kaşlarını çatıp birkaç saniye düşündü, Hepsi de birbirinden saçma teoriler. dedi, Hangi seri katil yanında eski bir çift bot taşır? Sayfaları karıştırmaya devam etti. Bakalım, başka neler var? Parmak izlerinden bir şey çıkmamış. Maktullerin üzerinde telefon yok. Vay anasını. İş giderek ilginçleşiyor. Tanık var mı? Birkaç sayfa daha çevirdi, Tanık da yok. dedi somurtarak. Tam dosyayı bırakacakken, son anda bir sayfaya gözü takıldı. Kurbanların birinin cebinden çıkan not. Ne bu? Yoksa “Beni bulun.” diyen birinin küçük oyunları mı?

Fotoğrafı çekilmiş olan not kağıdını inceleyen Aras, kaşlarını çatıp tekrar kafasını kaldırdı. Bu ne biçim not lan böyle? Hiçbir şey yazmıyor, sadece iki sayı var; dokuz yüz otuz beş ve bin seksen sekiz. Bir müddet gözlerini kapatıp düşündü. Anlamı ne bunların? Klasik bir eserdeki sayfa sayıları mı? İki önemli tarihi şahsiyetin doğum yılları mı? Telefon numarası mı? Vay anasını ya, şu işe bak arkadaş. Uğraş dur artık. Kapıdan dışarı bakıp bir süre gelip geçen insanları izledi. Bu notun katile ait olduğunu nereden biliyoruz peki? dedi içinden, Belki içlerinden birine aitti. Dosyanın kapağını kapatıp bir süre daha düşündü. Yok, yok, tabii ki biliyoruz. Notu katil bıraktı. Her zaman bir şeyler bırakırlar. Her seri katil egosunun kurbanı değil midir? O da nam salmak istiyor, övülmek istiyor. Kurbanlarının ağzına bozuk para atan katilden eksiğinin olmadığına inanıyor. Dudaklarını büküp anlamsızca duvara baktı, Tek sorun, bu iki sayının ne işe yaradığını bulmak.

Yavaşça ayağa kalkıp dosyayı Cemil’in masasına koyan Aras, “Teşekkür ederim.” dedi. “Artık gitmeliyim.”

“Aradığınızı bulabildiniz mi?”

“Bir şey bulamadım.” dedi Aras, tam gidecekken tekrar döndü, “Siz ne diyorsunuz? Bu dosya bir yere varır mı?”

Cemil omuz silkti, “Pek sanmıyorum.” dedi, “Çok karmaşık, çok kapalı bir dosya. Yine de ilgileniyoruz.”

Aras başka bir şey söylemedi, yavaşça dükkânı terk etti. Kağıttaki iki sayı beynine kazınmış gibiydi. Dokuz yüz otuz beş, bin seksen sekiz. Gün boyunca oradan oraya dolanıp bu sayıları tekrarlayıp durdu. Bir yere varamıyordu. Geceye doğru eve geldi. Dokuz ceset, on çift bot, kayıp bir makinist, havaalanının yakınlarında durdurulan bir yük treni. Dokuzuncu vagon. Bir kâğıda yazılmış iki sayı. Yok, ne yaparsam yapayım parçalar bir türlü birleşmiyor.

Bir süre sonra pes edip uyuyakaldı. Ertesi gün sabah yedide uyandı. Sade bir kahve yapıp haberlere göz gezdirmeye başladı. Cinayet haberleri, ekonomi, politikadan üç beş satır, transferler… Sadece on dakika oyalandı, sonra kahvaltı bile etmeden evden çıktı. Transfer sezonunun bitmesine iki haftadan az kaldı. Transfer sezonu, Ağustos ayı. Neden Ağustos? Özel bir sebebi mi var? Yok elbette, neden olsun ki?

Notlarını çıkarıp göz gezdirdi. Cinayet gününe bakalım, belki bir şeyler atlamış olabilirim. Notlarının arasından kesik gazete kağıdını çıkardı. İzmir’de seri katil vahşeti. Ağustos’un on ikisi. Neden? Özel bir tarih mi? Biraz zihnini yokladı ama bir şey bulamadı. Hemen eve geri döndü ve tekrar bilgisayarını açtı. Biraz bakalım. dedi, Bugünün nasıl bir özelliği varmış?

Birkaç internet sitesinde dolanıp sorusunun cevabını aramaya başladı. Tarihte on iki Ağustos. Neler var? Schrödinger, uçak kazasında ölen general, Philadelphia deneyi, doğalgaz anlaşması, siyasi gelişmeler, yazarlar, oyuncular, modeller… Bu kadar mı? Başka bir şey yok mu? Somurtarak arkasına yaslanıp etrafa bakmaya başladı. Boşuna heyecanlandım. dedi, Demek ki özel bir tarih değil. Belki de bir doğum günüdür ya da bir ölüm günü. Kim öldü Ağustos’un on ikisinde? Bir süre daha düşünmeye devam etti. On iki Ağustos, dokuz yüz otuz beş, bin seksen sekiz, dokuz ceset, on çift bot. Bu kadar zor olmamalı be arkadaş! Kesinlikle bir bağlantı var bunların arasında. Hiçbir şeyin tesadüf olduğuna inanmıyorum.

Dakikalar sonra bir anda ayağa kalkıp küfür savurdu. Bin seksen sekiz ve dokuz yüz otuz beş. Okul numarası mı lan bunlar? Birkaç saniye duvarlara boş boş baktı. Tabii ya, okul numarası. On iki Ağustos, dokuz ceset, on çift bot. Hatırla Aras, hatırla! On iki Ağustos’ta ne oldu? Henüz lise birinci sınıfa giden on öğrenciydik. Bir halı saha maçından dönüyorduk. Raylara yaklaştık. Tren sağ taraftan geliyordu. Acele edip geçmek istedik. Diğerleri geçti ama Faruk trene çarptı. Sonra ne oldu? Dava açıldı, mahkeme çıkışı aileler birbirine girdi, makinistin hayatı karardı. Ne oldu orada? Herkes Demir’i suçladı ama aslında sorumlu olan bendim. “Treni beklemeyelim iki saat, geçelim hadi.” diyen bendim. Kimse beni ele vermedi, olan Demir’e oldu. Demir ceza aldı mı? Hayır, almadı ama ailesi başka bir şehre taşınmak zorunda kaldı. On kişiden dokuz kişi kalmıştık ve o dokuz kişi de bir daha bir araya gelemedi zaten. Dokuz ceset, on çift bot, Ağustos’un on ikisi. Okul numaram bin seksen sekizdi, Demir’in numarasını hatırlayamıyorum ama muhtemelen dokuz yüz otuz beşti onunki de. Belki de Faruk’un okul numarasıdır, kim bilir? Gerçi bir önemi yok bu saatten sonra. Katil bulundu. Katil, Demir’in ta kendisi.

Korku içerisinde volta atmaya başladı. Hedefin kendisi olduğunu anlamıştı. Abartıp abartmadığını düşündü bir an, fakat abartmadığını rahatça görebiliyordu. Neden havaalanı? Çünkü Demir’in babası pilottu. Tabii ya. Diğeri, Kerim, onun babası da şofördü. Şoför yerine makinisti aldı. Tam bu esnada kapı çaldı. Zihnindeki bulutları hızla dağıtan Aras, hızla mutfağa gidip bir bıçak aldı ve koluna gizleyip kapının arkasına geçti. “Kim o?”

“Benim.”

“Sen kimsin arkadaş? İsim ver!”

“Mustafa’yım ya, tanımadın mı sesimden?”

Aras somurtarak kapıyı açtı, “İsim söyleseniz olmuyor mu acaba?” dedi sert bir ses tonuyla. Mustafa ise Aras’ın bu gerginliğine bir anlam verememişti. “Ne bileyim?” dedi, “Öyle söylerler ya hep.”

“Biliyorum.”

“Biraz sinirlisin sanırım. İstersen daha sonra geleyim.”

Aras hayır anlamında başını salladı, “İyiyim.” dedi, “Biraz kafam dağınık, hepsi o kadar.”

“Var mı bir haber?”

“Hayır. Araştırıyorum.”

Mustafa somurtarak arkasına yaslandı, “Belki de bırakmalıyız.” dedi, “Belli ki bir şey çıkmayacak. Seni de yorduk boş yere.”

“Parçaları birleştirmeye çalışıyorum.” dedi Aras, “Çözeceğim. Az kaldı.”

“Sonra?”

“Sonrası ne oğlum? Savcıya isim vereceğiz, gerisine onlar bakacak.”

Mustafa yüzünü buruştu, “Bu kadar mı?”

Aras hafifçe öne eğildi, “Ne yapmamı istiyorsun?” dedi, “Adamı öldüreyim mi? Katil miyim ben?”

Mustafa omuz silkti, “Ben öldürürüm.” dedi. Aras kaşlarını çatarak Mustafa’ya baktı, “O zaman gittiğim yere seni götürmeyeyim. Sen uzaktan izle.”

“Uzaktan izlerim, olur. Nasıl istersen.”

Mustafa yavaşça ağaya kalktı, “Biraz işim var. Sonra yine uğrarım.” dedi ve kapıya yöneldi. Aras başıyla onayladı. Mustafa tam kapıdan çıkarken, demirlere sıkıştırılmış zarfı gördü, alıp masaya koydu, Aras’a bakıp “Sana gelmiş.” dedi, “Bak istersen.”

Sonra da kapıyı dışarıdan kapattı. Aras zarfın yanına uğramayıp pencerenin yanına gelerek Mustafa’ya bir süre baktı. “Bir bu eksikti anasını satayım. Biz cinayet çözelim diye uğraşıyoruz, adam buraya gelmiş, cinayet işlemekten bahsediyor.”

Kısa süre sonra tekrar koltuğa kuruldu. Çok geçmeden zarfı açmayı unuttuğunu fark edip ayağa kalktı, masanın yanına kadar gitti. Zarfın üzerinde hiçbir şey yazmıyordu. Yırtıp içindeki kâğıdı açtı. Kısa bir not vardı sadece, “Aradığını buldun mu? Bence bulmuş olmalısın. Beni nerede bulacağını biliyorsun. Faruk’u hatırla.”

Gözleri kocaman açılmış bir halde kâğıdı yavaşça masaya bıraktı Aras. “Vay şerefsiz!” Hemen dolaba koşup silahını altı ve arka bahçeden çıktı. Etrafı dikkatlice kontrol ederek duvardan atladı. “Halı sahanın orada beni bekliyor.” dedi, “Buraya bir yere pusu kurmadıysa tabii. Silahı var mı peki?”

Somurtarak yürümeye başladı. On beş dakika sonra halı sahaya geldi. Etrafta kimse yoktu. Silahının emniyet kilidini açtı. Çok geçmeden, gölgelerinden arasından biri belirdi. “Çok kıymetli dostum Aras.” dedi biri, gür bir ses tonuyla. “Nihayet geldin. Hoş geldin.”

Aras hemen silahını doğrulttu. Geleni tanıması zor olmadı. “Demir?” Neredeyse hiç değişmemişti Demir. Yüzündeki yara iziyle, yürüyüşüyle, koyu mavi gözleriyle dünyanın neresinde karşılaşırsa karşılaşsın Aras’ın yüz metre öteden dahi tanıyabileceği bir profildi. Kısa bir sessizliğin ardından “Sen misin?” diyebildi. Demir omuz silkti, “Benim tabii oğlum, kim olacak?” dedi. Başıyla silaha işaret etti. “Onu indir. Durduk yere katil olacaksın.”

Başını kaldıran Aras, “Böyle iyi.” diyerek mesafeyi korumaya çalıştı. “Sen mi öldürdün o adamları?”

Demir dudaklarını büktü, “Hangi adamları? Ha, trendeki adamları diyorsun. Yok usta, bana inanmayacaksın ama ben değildim.”

“S*ktir lan oradan!” diye bağırdı Aras, “Kimi kandırıyorsun? Her şey ortada. Sayılar, havaalanı, tarih… Her şey ayan beyan ortada. Ömrünün sonuna kadar hapishanede yatacaksın.”

Demir kahkaha atmaya başladı, “O cezaevinde bir gün bile kalmayacağım Aras.” dedi, “Hem ne olacak? Beni polise mi teslim edeceksin? Öldürsene işte. Ne kadar da kanunlara saygılı bir adamsın sen öyle!”

“Gülmeye devam et sen. Polis geldiğinde biraz daha gülersin.”

“Kanıtın nerede Aras? Polise ne diyeceksin? Not kağıdıyla mı halledeceksin her şeyi?”

“Makinist nerede lan?”

Demir omuz silkti, “Makinist öldü.” dedi, “Ama onu da ben öldürmedim.”

“Tabii, tabii. Kalp krizinden gitmiştir.”

Demir bir kahkaha daha attı, “Nereden bildin lan?” dedi, “Yemin ederim kalp krizinden ölmüş herif. Dayanamamış garibim.” Boğazını temizledi, “Bak, eski dostum, sana yemin ediyorum ki o adamların hiçbirini ben öldürmedim.”

Aras başıyla onayladı, “O zaman katilin adını söyle de ikinizi de teslim edeyim.”

“Emin misin?”

“Evet, evet, söyle hadi.”

“Mustafa.”

Aras kaşlarını çatarak Demir’e baktı, “Hangi Mustafa lan?”

Demir somurtarak başını eğdi, “Arkandaki Mustafa.”

Aras başını yavaşça arkaya çevirdi. Mustafa’nın kendisine silah doğrulttuğunu gördü. “Vay anasını. Şenlik yeni başlıyor desene sen şuna.”

“Onun gibi bir şey.” dedi Demir, hafifçe somurttu, “Bence silahını bırakman lazım Aras. Elemanın şakası yok yani.”

Aras yavaşça silahı bıraktı, sonra da öfkeyle Demir’e baktı, “Ne biçim tezgâh lan bu? Sana ne verdi de böyle anlaştınız?”

“Parayla bu işlere girmem ben, Aras. Bana ne teklif etti biliyor musun? Seni.”

“Hadi ya? Bak sen!”

“Evet. Seni öldürecek, ben de senin olmadığın bir dünyada hayatıma devam edeceğim.” Omuz silkti, “Fena bir teklif değil bence.”

“Beni niye öldürsün lan Mustafa? Öldürecek olsa evde de yapardı. Hem seni ne diye buraya çağırdı?”

“Silahtan uzaklaş Aras.” dedi Mustafa. Aras ayağıyla silahı geriye doğru savurdu. Mustafa başıyla onayladı, “Aferin. Böyle ol.”

“Bilmiyorum.” diye araya girdi Demir, “Herhalde ölümünü izlememi istedi.”

Göz ucuyla Mustafa’ya bakan Aras, Mustafa’nın eldiven giydiğini fark etti. Aras’ın silahını yerden alan Mustafa, hiç beklemeden tek atışta Demir’i öldürdü. Sonra da Aras’ın karşısına geçip silahını doğrulttu. “Sen kafayı mı yedin lan?” dedi Aras, “Seri katil olmaya mı karar verdin?”

“Her şeyi ince ince hesapladım.” dedi Mustafa, “Trendekileri de ben öldürdüm, Demir’i de. Sıra sende. Sonra da bu silahı Demir’in eline tutuşturup havaya bir el ateş ettirip kovanı da alıp gideceğim. Polis, birbirini öldüren bu iki eski arkadaşın dosyasını çabucak kapatacak. Nasıl, planım güzel mi?”

Aras başıyla onayladı, “Anladım ben seni.” dedi, “Akıl sağlığını yitirmişsin. Seni birazdan paketleyip götüreceğim, merak etme.”

“Birazdan toprağa karışacaksın Aras.”

“Kardeşini niye öldürdün lan, ruh hastası?”

Mustafa omuz silkti, “Beni dolandırdı.” dedi, “Benden çaldığı paralarla kaçıyordu, arkadaşlarıyla keyif çatıyordu. Bakma sen kıyafetlerine falan, yarısı zengin sayılır onların. Öldürmem gerekiyordu Aras, ne yapayım? Fakat ihaleyi birine yıkmam lazımdı. Ben de Demir’e ulaştım. Başınızdan geçenleri biliyordum tabii ama detaylara ihtiyacım vardı. Babasının pilot olması, Faruk’un öldüğü tarih… Şansa bak ki Ağustos ayındayız, büyük şans hakikaten.”

“Bu mu lan? Hepsi bu mu?”

“Değil. Faruk’tan sonra kardeşim bir daha eskisi gibi olamadı.” Bağırmaya başladı, “Delirdi ulan o çocuk. Sizin yüzünüzden delirdi.”

“Kazaydı lan hepsi. Hem Demir’in suçu da yoktu. Ben zorladım herkesi.”

“Biliyorum Aras, o yüzden seni aradım ya zaten. Başka ne diye arayayım ki zaten? Sen de sazan gibi atladın. Fakat itiraf edeyim ki iyi iz sürdün, bravo. Bu kadarını beklemiyordum. Sana ipuçları vermeme gerek bile kalmadı.” Hafifçe Demir’e baktı, sonra tekrar Aras’a döndü, “Demir’in seni buraya çekmesi gerekiyordu. Seni buraya çekti ve görevini tamamladı.”

“Bu işten kurtulabileceğini mi sanıyorsun Mustafa? Seni bulmayacaklar mı sanıyorsun?”

“Belki bulamazlar Aras. İkinizi görenler, başka birini aramayacak bile. Baksana, daha trendeki cesetlerin katili bile bulunamadı. Etrafta kamera var mı? Bence yok. Tanık var mı? Bence o da yok. İşin zor gibi görünüyor be Aras.”

Bu sırada Aras sahanın kenarındaki hareketliliği fark etti. Boğazını temizleyip tekrar Mustafa’ya baktı, “Haklısın.” dedi, “Fena bir plan değil. Hatta iyi bile denebilir.” Hafifçe gülümsedi, “Fakat bir kişiyi fazla hafife almışsın.”

“Kimi mesela?”

Aras kaşlarını çattı, “Beni tabii ki. İtiraf edeyim, ben de senin bu kadar ileri gidebileceğine ihtimal vermiyordum ama yine de bir şeyler anlamıştım. Senin bu denli yoldan çıktığını görebilseydim silahını belinden alırdım.”

“Silahım olduğunu bilmiyordun Aras.”

“Biliyordum Mustafa, biliyordum. Her neyse. Buraya gelirken polisi aradım ben de. Yani, beni öldürsen de kaçışın yok.”

Mustafa kaşlarını çattı, birkaç saniye sessizce bekledi. “Yalan söylüyorsun.” dedi, “Paniklemem için oyun oynuyorsun. Hem polis gelene kadar ben çoktan uzamış olurum.”

Aras kaşlarını çattı, “O pek mümkün değil be Mustafa.” dedi, “Bana inanmıyorsan arkana bak. Fakat dönerken yavaş ol. Silahını çevirirsen ölürsün.”

“Hadi lan oradan, palavra hepsi. Yer miyim ben bunları?”

“Keyfin bilir Mustafa.”

Bu esnada arkadan polisin sesi duyuldu. “Silahını at ve teslim ol.”

Aras başıyla onayladı, “Oyunu ben kazandım.” dedi. Mustafa ise Aras’ı rehin almak için hamle yaparken Aras eğilerek Mustafa’dan kurtuldu. Fakat silah bir el patladı ve kurşun Aras’ın omzuna girdi. Bu esnada polisler hemen müdahale ettiler. Mustafa ikinci kurşunu sıkamadan silahını aldılar ve kelepçe taktılar. Mustafa bağırmaya başladı, “Ben çıkınca ne yapacaksın lan?” dedi, “Bu iş burada kalacak mı sanıyorsun? Görüşeceğiz seninle.”

Yaralı halde yerde oturan Aras, tebessümle Mustafa’ya baktı, “Beni bir daha bulursan görüşürüz.” dedi. Mustafa bağırmaya devam ederken araca bindirilip götürdüler. Aras da olduğu yere çöktü, gözlerini yumdu, Yine bir sürü iş çıktı. dedi kendi kendine, Hastaneye git, kurşunu çıkarsınlar, dikiş atsınlar, polise ifade ver, savcıya ifade ver, sonra mahkemeye git. Vay anasını arkadaş! Somurtarak etrafa baktı, Öyle ya da böyle, artık körelmişim. diye söylendi, Kabul etmek gerekiyor. Eskiden olsa kaçırır mıydım böyle şeyleri? Adım attırmazdım bunlara. Demir’in cansız bedenine son defa şöyle bir baktı, Eskiden olsa, Demir ölmeden çözerdim ben bu işi. Omuz silkti, Gerçi insan, kuzeninin psikopatın teki çıkacağını da tahmin edemiyor tabii, ne kadar iyi iz sürerse sürsün. Ben ne yapayım?

 

Gürkan Akpınar

Hikaye: Saat Altı Cinayetleri | Bölüm – 1

Sıradan bir gündü. Akşama kadar aralıklarla yağan yağmur yerini hafif bir esintiye bırakmış, şehrin kendine has kasveti biraz olsun dağılmıştı. İnsanlar işlerinden çıkmış, evlerine bir an önce varabilmenin telaşı içerisinde koşuşturuyorlardı. Ulus’ta gün, şehrin diğer yerlerine göre daha erken sona ermişti. Sokaklarda müşterisini arayan hayat kadınları ve birkaç dilenciden başka kimse kalmamıştı.

Elinde telsizi, yerde yatan cansız bedenin üzerine eğilmiş, saat dışında bir kanıt arıyordu Komiser Zeki. Bu, bu ay buldukları üçüncü, toplamda buldukları altıncı kadın cesediydi. Diğer buldukları kurbanlar gibi iki eli arkasından bağlanmış ve naylon bir iple boğularak öldürülmüştü. Yine aynı katilin işi olduğunu düşünürken kemikli sert bir elin omzuna dokunduğunu hissetti. Bu elin sahibi kıdemli Başkomiser Cengiz Erkmen’di. Yıllarca Adana ve İzmir Cinayet Büro’da çalıştıktan sonra tayinini memleketi olan Ankara’ya istemişti. Sanki onun gelmesini bekliyormuşçasına Ankara’ya ayak bastığı ikinci gün, katil ilk cinayetini işlemişti.

Başkomiser Cengiz, maktulü dikkatli bir şekilde inceledi. Ulus Atatürk Heykeli’nin Meclis’e bakan tarafına yüzükoyun bir şekilde bırakılmış kadın cesedi, altmışlı yaşlarda gösteriyordu. Herhangi bir darp ve boğuşma izi yoktu. Katil her zamanki ritüelini uygulamış, kurbanın yanına köstekli bir saat bırakmıştı. Daha önce öldürülen beş kadının yanında buldukları saatler altıda durmuşken gümüş kapaklı saat, maktulün sona ermiş hayatının aksine işlemeye devam ediyordu.

Başkomiser Cengiz ayağa kalktı, yardımcısına döndü. “Dikkatini çeken bir şey var mı?” diye sordu.

Zeki, amirinin gözlerindeki parıltıyı desteklercesine, “Diğer beş kadının yanında bulduğumuz saatlerin hepsi altıda durmuştu,” diyerek amirinin sorusunu cevapladı. Soğuk betonun üzerindeki cansız bedene doğru eğildi, yanındaki gümüş kapaklı saati eline aldı ve konuşmasını sürdürdü. “Fakat bu saat çalışıyor.”

Bu detay Başkomiser Cengiz’in de gözünden kaçmamış, fakat yardımcısına söylememiş onun bulmasını istemişti. Başkomiser Cengiz, yardımcısının gözlerinin içine bakarak, “Bu detayı atlamamamız gerek Zeki, savcı baksın sonra otopsiye nakledin,” dedi ve olay yerinden ayrılarak soluğu Çalıkuşu’nda aldı. Ruhunun daraldığı zamanlar buraya gelir ve bir tek atardı. Ankara’da nefes alabildiği ender yerlerden biriydi Çalıkuşu.

Amiri ayrıldıktan sonra Komiser Zeki de olay yerinde fazla kalmamış, Merkez’e geçip Saat Altı Cinayetleri’ne- Başkomiser Cengiz dosyaya bu adı vermişti- yeni bir kurban ekleyerek çalışmaya başlamıştı. Maktulün ismi Nur Hayat Açıkgöz’dü. Önündeki dosyadan bu bilgiyi okurken bir an durakladı Zeki. Maktulün mosmor kesilmiş yüzü gözünün önüne geldi. Zihninden hemen bu görüntüyü sildi. Cengiz amirinin ona öğrettiği ilk şey, işine asla duygularını karıştırmaması gerektiğiydi. Kafasını toplamak ve kendine gelmek için lavaboya gidip yüzünü soğuk suyla yıkadı. Aynada bir süre kendi görüntüsünü seyretti. Uzayan sakallarının tamamen kapatamadığı yara izini gördü. Ardından odasına döndü ve dosyayı kaldığı yerden okumaya devam etti.

Altmış iki yaşındaydı Afet -dosyada böyle geçiyordu- Nur Hayat. Afet Nur Hayat! Muhtemelen, gazinolarda yıllanmışlığın ona kazandırdığı bir unvan diye düşündü içinden. Ulus Gazinosu’nda şarkıcılık yapıyordu. İki kez evlenmiş, ilk kocası kalp krizi, ikinci kocası ise trafik kazası sonucu ölmüştü. Hiç çocuğu olmamıştı. İkinci kocasının ilk eşinden olma bir oğlu ve bir de kızı vardı. Kocasının trafik kazası sonucu ölümünden sonra üvey oğlu ve üvey kızını, bakamayacağı gerekçesiyle Çocuk Esirgeme Kurumu’na vermişti. Okuduğu bilgiler, Zeki’yi bir kapan gibi içine almış ve ruhunu sıkmıştı. Amiri de ortalıklarda gözükmüyordu. Her zamanki gibi kayıplara karışmıştı. Nerede olduğunu bilmiyordu ve nerede olduğunu da hiçbir zaman sorgulamamıştı. Dışarı çıkıp temiz hava almak istedi fakat bu şehrin havasının her gün biraz daha kirlendiğini anımsadı. En iyisi, eve gidip ılık bir duş almak sonra da iyi bir uyku çekmekti. Aklına gelen bu güzel fikri uygulamak için arabasına atladı ve Mamak’ta kendi halinde olan evine gitmek üzere yola koyuldu.

***

Ertesi sabah, Merkez’e her zamankinden daha erken varabilmek için kahvaltı yapmadan evden apar topar çıktı, fakat yolda, beklediğinden daha yoğun bir trafik karşıladı onu.

Bu şehrin trafiğinde araba kullanmak, bir yere vaktinde ulaşabilmek deveye hendek atlatmaktan daha zordu. Doğup büyüdüğü şehrin tenha sokaklarını hayal etti bir an.

Saatler onu gösterdiğinde arabasını Emniyet Müdürlüğü’nün otoparkına park etmişti. Seri adımlarla merdivenleri çıkıp Cinayet Büro’nun karanlık odasına ulaştığında amiri her zamanki gibi koltuğunda oturmuş, düzenli olarak günde iki defa içtiği tek şekerli Türk kahvesini yudumluyordu. Başkomiser Cengiz, yeni bir cinayet olsun olmasın her gün yelkovan ve akrep sekiz buçuğu gösterdiği zaman koltuğunda oturur olurdu. Amirinin bu kadar düzenli olmasına içten içe hayranlık duyardı fakat bu kadar düzenli olduğu için hayatın tadına varamadığını düşünürdü. Zeki, bir keresinde amirine, “Çok düzenli ve kurallara sadık olmanın insanların hayatlarını monotonlaştırdığını, zaman zaman bu düzenin ve kuralların dışına çıkmanın iyi olacağını,” söylemişti. Amiri de bunun üzerine, “Kurallar, insanı insan yapan temel olgulardan bir tanesidir Zeki’cim. İnsanoğluna sorumluluk duygusu kazandırır. Bunları dediğim için bütün kurallara harfiyen uyduğumu ve onayladığımı zannetme. Tabii ki  çok katı, aşırıya kaçmış kurallara karşıyım,” demişti.

Zeki bunları düşünürken Başkomiser Cengiz, elinde tuttuğu dosyayı yardımcısına uzattı ve “Ben baktım bir de sen bak,” dedi.

Zeki, amirinin uzattığı sarı kapaklı dosyayı aldı ve okumaya başladı. Tam, “Dikkate değer bir şey yok başkomiserim,” diyecekken boğazının kuruduğunu hissetti ve dudaklarından şu cümle döküldü:

“Amirim, kadının saçı sarı değilmiş!”

Otopsi raporuna göre Nur Hayat Açıkgöz’ün saçı öldürüldüğü gün boyanmıştı. Böylelikle katil, ilk defa sarışın olmayan birini öldürmüştü. Ayrıca maktul, ölmeden önce biriyle cinsel ilişkiye girmişti. İç çamaşırında bulunan sperm örnekleri bunu gösteriyordu. Kriminal laboratuvar, sistemde sperm örnekleriyle eşleşen bir DNA bulamamıştı. Maktulün yanına bırakılan saatten de daha öncekiler gibi bir şey çıkmamıştı. Zeki, derin bir iç çekerek koltuğunda geriye yaslandı ve düşünmeye başladı. Nur Hayat Açıkgöz’ün saçını kim boyamıştı? Katil mi? Saçının, öldürüldüğü gün boyanmış olması tesadüf müydü? Birlikte olduğu kişi katil olabilir miydi? Şüphesiz, bu soruların cevapları dosyada yol almalarını sağlayacaktı. Belki de sona yaklaşmışlardı. Yeni bir cinayet işlemeden bu psikopatı bulmaları gerekiyordu. Bu şehirde birileri, birilerinin günahlarının bedelini ödememeliydi artık. Düşünceleri, amirinin sesiyle dağıldı.

“Nur Hayat Açıkgöz, saç bakımı için belli aralıklarla  ‘Derbeder’ adında bir kuaföre gidiyormuş, sen git kuaförü yokla. Bakalım dün Nur Hayat Açıkgöz kuaföre gitmiş mi? Ben de kadının çalıştığı gazinoya gidip patronuyla konuşayım.”

Zeki, dışından “Olur amirim, nasıl isterseniz…” derken içinden “Bu adam in mi cin mi?” diye geçiriyordu. Nereden edinmişti bu bilgiyi? Başkomiser Cengiz’in çalışma tarzını hâlâ tam olarak anlayamamıştı. Bilgiyi kimden ve nasıl edindiğini asla söylemezdi. Emniyette ketumluğuyla tanınan biriydi amiri. Bu kadar sırrın ve bilinmezin içerisinde yıllarca çalışmak onu bu hale dönüştürmüştü. Kendisinin de zamanla başkomiseri gibi olacağını düşünerek ürperdi. Kafasındaki bilinmezler eşliğinde Kuaför Derbeder’e gitmek üzere Merkez’den ayrıldı.

Zeki, Dikimevi’ndeki  Kuaför Derbeder’i kolayca buldu fakat arabasını park edecek bir yer bulamadı. Arabasını Cebeci İnönü Stadyumu’nun karşı caddesine park etti ve kuaföre oradan yürüdü. Hedefine ulaştığında dükkanda  yerleri süpürmekte olan çocuktan başka kimse yoktu.

Çocuk, Zeki’nin ona gösterdiği gümüşten yapılma, üzerindeki çift başlı kartalın kendisine sert sert baktığı rozeti görünce gelenin polis olduğunu anladı ve “Buyrun komiserim, ne istemiştiniz?” dedi.

Zeki, elindeki fotoğrafı çocuğa göstererek, “Dün buraya bu kadın geldi mi?” diye sordu.

Çocuk; fotoğraftaki kadının ara sıra geldiğini fakat dün gelmediğini, söyledi.

Zeki, “Eyvallah koçum,” diyerek çocuğun başını okşadı ve bir bardak su istedi. Çocuğun getirdiği klorlu suyu içerken akıl yürütmeye çoktan başlamıştı bile. Nur Hayat Açıkgöz başka kuaföre de gitmiş olabilirdi. Zeki’nin Ankara’daki kadın kuaförlerini tek tek gezecek hali yoktu elbette. En azından maktulün saçını, katilin boyamış olabileceği varsayımı kuvvetlenmişti. Katil bir kuaför müydü? Yoksa bir saatçi mi? Mesleği ne olursa olsun, o bir katildi. Bu, bir canlının yaşam hakkını elinden aldığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Çocuğun “Abi bir bardak daha ister misin?” sorusuyla girdiği bilinmezler âleminden çıktı Zeki.

“Yok, koçum sağ ol,” dedi ve cebinden çıkardığı yirmiliği çocuğa uzattı. “Al, bunla bir çorba içersin,” dedi ve kapıya yöneldi. Kuaförden çıktı. Gökyüzüne baktı. Hava kapanıyordu. Bulutlar ve arkasından gelecek yağmur, sanki yeni bir cinayetin habercisiydi. Arkasına baktı. Kuafördeki çocuk, camın arkasından el sallıyordu kendisine. Ağır adımlarla Kurtuluş’a doğru yürümeye başladı.

***

Başkomiser Cengiz, Ulus Gazinosu’ndan ayrılırken vakit akşama evriliyordu. Nisan ayı girdiğinden beri aralıksız devam eden yağmur bugün de görevine kaldığı yerden eksiksiz devam ediyordu. Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki normal zamanda kalabalık yüzünden sokakta adım atmakta zorlandığın Ulus’ta şimdi kimseler yoktu. Dilenciler bile ortalıkta gözükmüyordu. Sanki işlenecek bir günahı kimse görmek istemiyormuşçasına, herkes saklanmış, olacakları bekliyordu. Otuz iki yıllık meslek hayatında birçok katille karşılaşmış fakat bu davada  yorulduğu kadar hiçbirinde yorulmamıştı. Zihni karmakarışıktı. Son zamanlarda odaklanamıyor, aklına hep alakasız şeyler geliyordu. Acaba emekli mi olmalıydı artık? Bu meslek, hayatının bir parçasıydı hatta ta kendisiydi. Mesleği uğruna hiç evlenmemiş, daha doğrusu bir kadını, ömrü boyunca “Acaba bugün de eve sağ salim gelecek mi?” sorusuyla baş başa bırakmak istememişti. Önündeki trafiği art arda çaldığı kornalarıyla yok edecekmiş gibi davranan taksi şoförünün küfürleriyle düşünceleri dağıldı. “Bu şehirde şoför olunmaz bir de polis,” dedi. Kendi kendine güldü. Yağmur, giderek şiddetleniyordu. İyice ıslanmadan bir yere girse iyi olacaktı. Köşedeki simitçiye girdi. Bir çay istedi. Cama yakın bir yere oturdu. Çayını beklerken şehri döven yağmuru ve yarattığı karmaşayı seyre koyuldu.

Çay, içini ısıtmış, kafasını toplayarak daha sağlıklı düşünmesini sağlamıştı. Gazinonun sahibi bugün mekânına gelmemişti. Neden gelmediğiyle ilgili bir bilgi yoktu. Kuaförden de elle tutulur bir şey çıkmamıştı. Zeki, arayıp haber vermişti. Nur Hayat Açıkgöz’ün saçının öldürüldüğü gün boyanmış ve yanında buldukları saatin çalışıyor olması kafasını kurcalıyordu. Katil, tamam mı diyordu yoksa devam mı? Bu sorunun cevabı için çok beklemeyeceklerini, yılların verdiği tecrübeyle hissediyordu.

Seri katillerin polislere, hatta bütün insanlığa meydan okuduklarını çok iyi biliyordu. Katil, elbet tekrar ortaya çıkacaktı. Bu kadar gösteriden, cesetten sonra elini kolunu sallayıp çekip gidemezdi  bozkırın ortasındaki bu hüzün şehrinden. Garsonu çağırıp bir bardak daha çay istedi. Yağmur usul usul yağmaya devam ediyordu.

***

Yağmur durmuştu. Başkomiser Cengiz iki saat simitçide oturmuş, Ulus’u izlemişti. Ne garip bir yerdi burası. İçinde farklı türlerde balıklar bulunan kocaman bir akvaryuma benziyordu.  İnsan denen türün her çeşidi mevcuttu burada. Köşebaşlarında, ellerindeki yapışkan maddeyle tatmin olmaya çalışan, gizli gizli uyuşturucu satan ya da birilerinin önünü kesip para isteyen… Atatürk, ülkeyi kurdukları yerin bu içler acısı halini görseydi ne derdi acaba? Kendisinden sonra gelen yöneticilerin, Ulus bu hale dönüşürken seyirci kalıp ses çıkarmamalarına kızardı büyük ihtimalle. Ankara’yı düşündü. Çocukluğunun ve ilk gençliğinin Ankara’sını… Şehrin yıllar içinde aldığı göçlerle yozlaşmasını… Çocukken herkes herkesi tanır, herkes  birbirine saygı duyardı. Şimdi  ise saygının yalnızca adı kalmıştı. Geçmişten günümüze zaman yolculuğunu sürdürürken gözü telefonundaki saate kaydı. Artık kalksa iyi olacaktı. Hesabı istedi.

Tam bu sırada Zeki koşarak simitçinin kapısından içeri girdi ve nefes nefese ağzından şu kelimeler döküldü: “Amirim cinayet var. Sizi almaya geldim.”

Zeki’nin, damdan düşer gibi simitçide bitmesi yetmezmiş gibi bir de cinayet var demesi Başkomiser Cengiz’i kızdırmıştı. Hiç hoşlanmazdı böyle oldubittilerden.

Amirinin sert sert baktığını görünce Zeki,  “Başkomiserim, devriye gezen bizim çocuklar sizi buraya girerken görmüşler. Ekiplere cinayet anonsu geçince bana da sizin burada olduğunuzu haber verdiler,” dedi, fakat açıklaması amirini yumuşatamamıştı. Amirinin “Neyse tamam boş ver şimdi bunu. Bir an önce gidip şu cesede bakalım,” diye gürleyen sesiyle kendine gelen Zeki kapıyı açıp amirine yol verdi.  Başkentin amansız trafiğine dalmak üzere aceleyle simitçiden çıktılar.

Havalimanı yolu, Rusya Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’ye gelişi yüzünden polisler tarafından kapatıldığı için Ulus’tan çıkmaları bir saatlerini almıştı. Olay yerine ulaştıklarında vakit gece yarısına yaklaşıyordu. Karşıyaka Mezarlığı, her zamanki sinir bozucu sessizliğiyle kendine taşınacak yeni sakinlerini bekliyordu.

Olay Yeri İnceleme Amiri Lütfi, Başkomiser Cengiz’in ve yardımcısı Komiser Zeki’nin olay yerine doğru ağır adımlarla yaklaştıklarını görünce koşarak yanlarına geldi ve “Hoş geldiniz Cengiz Başkomiserim, hoş geldiniz Zeki Komiserim,” diyerek gözlerini gökyüzüne dikmiş maktulü tanıtmaya başladı. “Maktulün adı Hüsamettin Bozkurt. Elli dokuz yaşında. Herhangi bir darp ve boğuşma izi yok. Bıçak ve silah yarası da gözükmüyor. Cesedin katılığına bakılırsa yaklaşık on iki saat önce öldürülmüş. Başka bir yerde öldürülüp bu mezarın önüne taşınmış. Cesedi bekçi görüp polise haber vermiş.” Elindeki delil poşetini göstererek ekledi. “Ceketinin cebinden de bu kâğıt ve kullanılmış şırınga çıktı. Ölümüne bu şırınganın sebep olduğunu düşünüyorum amirim.”

Başkomiser Cengiz, “Tamam Lütfi, eline sağlık. İyi iş çıkarmışsın. Yeni bir şeyler bulursan mutlaka beni haberdar et. Hiçbir ayrıntıyı atlamayın,” dedi ve yardımcısına dönerek konuşmasını sürdürdü. “Zeki, bekçiyi merkeze alalım, bir de maktulün cebinden çıkan kâğıttaki notu ve şırıngayı derhal kriminale gönderin. Sabah, masamda raporları görmek istiyorum. Sen de git dinlen.”

Ardından, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle Hüsamettin Bozkurt’un cansız bedenine doğru eğildi, ağzını kulağına yaklaştırdı ve sanki kendisini duyacakmış gibi konuşmaya başladı. “Keşke bugün mekânında olsaydın. Şu an yaşıyor olurdun.”

Başkomiser Cengiz, Hüsamettin Bozkurt ile konuşmak için Ulus Gazinosu’na gitmiş fakat Hüsamettin bugün mekânına gelmemişti. Şimdi cansız bir şekilde yatıyordu önündeki nemli toprağın üstünde. Karşıyaka Mezarlığı’ndaki ölüler katili görmüşlerdi. Yakında onlar da göreceklerdi. Yağmur hızlanıyordu git gide.

***

Komiser Zeki, olay yerinden ayrıldıktan sonra eve gitmemiş, Kızılay’a geçip biraz turlamıştı. Sonra Tunalı’ya çıkmış ve Ankara’nın en eski çorbacılarından Hasan Usta’ya gidip mercimek çorbası içmişti. Kocatepe Camii’nin müezzini sabah ezanını okurken çorbacıdan kalkmış ve Merkez’e geçmek üzere yola koyulmuştu. Merkez’de onu, elinde Hüsamettin Bozkurt’un olay yeri inceleme raporu ile Yusuf karşılamıştı. Gün ağarırken Yusuf’un elinden raporları kapıp çoktan çalışmaya başlamıştı.

Dışarıdan gelen korna sesleriyle uyandığında saat dokuza geliyordu. Amiri, koltuğunda geriye yaslanmış, Hüsamettin Bozkurt’un toksikoloji raporunu okuyordu. Sabaha kadar kriminal laboratuvar ve Adli Tıp aralıksız çalışıp raporlarını hazır etmişti. Başkomiser Cengiz, yardımcısının uyandığını görünce, “Zeki, Hüsamettin Bozkurt zehirlenmiş. Katil, damar yoluyla maktule, “striknin kreatin” enjekte etmiş. Bu çok kuvvetli bir zehirdir. Striknin nux vomica adlı Güney Asya’da yetişen bir ağaç türünden elde edilir. Yüksek dozda alınırsa vücuttaki tüm kaslar kasılır, kanın oksijeni tutma kapasitesi düşer ve organizma hızlı bir şekilde bozulmaya başlar. Acılı ve hızlı bir ölüm olmuş.”

Zeki, yarı uykulu, amirini dinlemiş ve bir kez daha ona hayran olmuştu. Başkomiser Cengiz bir kez daha gizemli kişiliğini konuşturmuştu.  Bu adamın yanında kendisini yetersiz hissediyordu. Amiri boş zamanlarında zehirler hakkında kitaplar mı okuyordu yoksa? Israrla çalan telefonu yüzünden düşüncelerine ara vermek zorunda kaldı.

“Amirim, bana biraz izin verir misiniz, şu telefona bakmam gerek,” diyerek Cinayet Büro’nun karanlık odasından çıktı.

Geri döndüğünde amirinin koltuğu boştu. Başkomiser Cengiz, Hüsamettin Bozkurt’un otopsi raporunu Zeki’nin masasına bırakmıştı. Zeki, raporları eline alarak sesli bir şekilde okumaya başladı.

“Maktul Hüsamettin Bozkurt’tan alınan DNA örnekleri ile maktul Nur Hayat Açıkgöz’ün iç çamaşırında bulunan vücut sıvıları karşılaştırması pozitiftir.”

Bu, daha önce öldürülen Nur Hayat Açıkgöz ile dün mezarlıkta cansız bedenini buldukları Hüsamettin Bozkurt’un katil ya da katillerinin aynı, dolayısıyla iki cinayetin bağlantılı olduğunu gösteriyordu. Katil son gösterisinde farklı bir teknik kullanmıştı. Çok zeki bir biriyle karşı karşıyalardı ve bu Zeki’yi daha çok hırslandırıyordu.

***

Aralık kapının tıklatılmasıyla uyandı Komiser Zeki. Raporları okurken tekrar uyuyakalmıştı. Gelen, Polis Memuru Yusuf’tu. Mezarlık bekçisini sorgu odasına aldıklarını, Başkomiserin sorguya başlamak için kendisini beklediğini söylemek için gelmişti.

Mezarlık bekçisi, dün ünlü iş adamı Sabri Metin’in cenazesi yüzünden mezarlığın çok kalabalık olduğunu söylemişti sorguda. Öğle namazından sonra defnedilmişti Sabri Metin’in cenazesi.

Başkomiser Cengiz, sorgudan çıktıktan sonra yardımcısına, “Dün mezarlığa Sabri Metin’in cenazesinden önce Hüsamettin Bozkurt’un arabası giriş yapmış mı? Cenazede Hüsamettin var mıydı? Bunu öğrenmemiz lazım. Hemen mezarlığa git ve dünün kamera kayıtlarına bak,” dedi.

Bunun üzerine Zeki, “Emredersiniz amirim,” dedi ve  yanına bekçiyi de alarak mezarlığın yolunu tuttu.

***

Cinayet Büro’nun karanlık odasında tek başına oturuyordu Başkomiser Cengiz. Karanlığı seviyordu. Odalar karanlık olabilirdi, önemli olan insanın ruhunun karanlık olmamasıydı. O bir kere karardı mı tekrar aydınlatması zor oluyordu. Cinayetleri düşündü. Maktuller, gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Kendisini katilin yerine koydu. Neden öldürmüştü bu insanları? Bir insan, bir insanı neden öldürürdü?

Bu sorunun cevabını; polisler, dedektifler, yazarlar yeryüzündeki işlenmiş ilk cinayet olan Kabil’in Habil’i öldürmesinden bu yana arıyorlardı. İşte şimdi, Başkomiser Cengiz de bu soruyla bir kez daha karşı karşıyaydı. Katil ya da katillerin zevk için öldürmediğini düşünüyordu. Katil çok soğukkanlıydı. Duygusal kontrolünü gayet iyi sağlıyordu. Bu, maktullerde herhangi bir darp ve şiddet izine rastlanılmamasından anlaşılıyordu. Katil, öfkesine kapılarak boğmaktan daha ileriye gitmemişti. Meslek hayatı boyunca, öldürüldükten sonra bedeni parçalara ayrılmış birçok ceset görmüştü. Böyle durumlarda katiller öfkelerine yenik düşüyorlardı. Ayağa kalkıp aralık olan camı kapattı, ardından koltuğuna oturup düşünmeye devam etti. Bu dosyada farklı bir şeyler vardı. Geçmişte yaşanmış büyük bir acının bastırılamayışından kaynaklanan seri cinayetler olabilirdi. Bu ihtimal üzerine yoğunlaşmaya karar verdi. Kendisini katilin yerine koyduktan sonra şimdi sıra maktullerin yerine koymadaydı. Daha önce buldukları beş kadının birbirleriyle hayat kadını olmaları dışında ortak bir noktaları yoktu. Hayat kadınlarına toplumun aksine merhamet gözüyle bakardı. Çoğu bu işi kendi isteğiyle yapmıyordu. Kimisi yaşamını devam ettirebilmek için kimisi de birilerinin zoruyla kendi bedenlerini para karşılığında satıyordu. Bir de son zamanlarda Suriye, Irak gibi savaşın devam ettiği ülkelerden zorunlu göç ile ülkesini terk ederek Türkiye’ye gelen bazı kadınları bu işe alet etmişlerdi. Yaşamak umuduyla geldikleri ülkede satılıyorlardı. Her şeye ses çıkarıp bu duruma ses çıkarmayan siyasilere lanet okudu içinden. İzmir’de çalışırken kollarında can veren o küçük kızı hatırladı. Babasını, kendisini sattığı için öldürmüş, sonra da kendi canına kıymıştı.

Toplumsal olarak gerçekten iğrenç bir haldeydik. Derin bir iç çekti. Çalıkuşu’na gidip bir tek atsa iyi olacaktı. Sigarayı bırakmıştı. Alkolü de bırakacaktı bir gün, fakat o bir gün hiç gelmiyordu. Bunları düşünürken odanın açık kapısı tıklatıldı.

Yusuf, “Amirim istediğiniz dosyaları getirdim” dedi.

Başkomiser Cengiz, masasını işaret ederek  “Tamam şöyle bırak. Bir de bana tek şekerli kahve söylesene Yusuf,” dedikten sonra  dosyayı aldı ve okumaya başladı.

Başkomiser Cengiz, Hüsamettin Bozkurt’un öldürülmesinden ve sperm örneklerinin Nur Hayat Açıkgöz’ün iç çamaşırında bulunmasından sonra Nur Hayat Açıkgöz’ün ve trafik kazasında ölen eski kocası Mehmet Solakel’in dosyalarını detaylı incelemek istemişti. Atladıkları ya da gözden kaçırdıkları bir şeyler olabilirdi.

Nur Hayat Açıkgöz, uzun yıllardır Ulus Gazinosu’nda şarkıcılık yapıyordu. İki kez evlenmiş ve boşanmıştı. İlk kocası ölmüştü. İkinci kocası Mehmet Solakel’den şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanmıştı. Mehmet Solakel emekli cinayet büro amiriydi ve Ankara’da yaşıyordu. Başkomiser Cengiz bir an dondu kaldı. İki gün önce masasında duran dosyada, Mehmet Solakel’in 2008 yılının Haziran ayında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybettiği yazıyordu. Önündeki kâğıtta ise hayatta olduğu. Birileri, dosyadaki Mehmet Solakel ile ilgili olan kısımları değiştirmişti anlaşılan. Katil içeriden biri olabilir miydi? Neden olmasındı?  Son zamanlarda emniyetin sadece adı kalmıştı. İçi hain ve köstebeklerle doluydu. Zaman zaman katiller de çıkıyordu. Fakat buna inanmak istemedi. Zihninden bu düşünceyi silip dosyayı kaldığı yerden okumaya devam etti. Nur Hayat Açıkgöz’ün, Mehmet Solakel’ in ilk eşinden olma üvey bir oğlu ve üvey bir de kızı vardı. Mehmet Solakel’in ilk eşi Hatice Solakel geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüş fakat otopsi yapılmamıştı. Bir an şüphe duydu Başkomiser Cengiz bu durumdan. Üstü kapatılan cinayetleri düşündü. Daha önce birçok kez karşılaşmıştı bu tarz vakalarla. Yine bir benzeriyle karşı karşıya olabilirlerdi. Bu işin altından hoşlanmayacağı şeylerin çıkmaması için içinden dua ediyordu.

Kafasını toplamaya çalıştı. Nerden başlayacağına karar vermişti. Soru işaretlerinin giderilmesi için Hatice Solakel’in mezarının açılması ve otopsi yapılması gerekliydi.  İlk önce savcılıktan Hatice Solakel’in mezarını açma izni çıkartacaktı. Yapacaklarını kafasında sıraya koyarken telefonu çaldı. Arayan Zeki’ydi.

“Amirim Hüsamettin’in arabası dün saat on birde mezarlığa giriş yapmış. Tek başına gelmiş ve mezarlıktan ayrılmamış bir daha. Arabası da burada. Ne yapmamızı istersiniz?”

”Tamam Zeki. Olay yeri incelemeden bizim çocuklara haber ver, gelip baksınlar arabaya. Katil, bize bir mesaj bırakmış olabilir. Arabanın her yerini didik didik etsinler. Sen de başlarından ayrılma. Gelişmelerden beni haberdar et,” diyerek telefonu kapattı. Yapılacak çok iş vardı. Hızla paltosunu giydi ve adliyeye gitmek üzere Merkez’den ayrıldı.

***

“Amirim, amirim” diye sarsan Yusuf’un sesiyle uyandı. Sabahın ilk saatlerine kadar gözünü kırpmamıştı. Savcılıktan izin çıkmış, Hatice Solakel’in mezarı açılmıştı. Yapılan otopsi sonucunda, Hatice Solakel’in kafasına sert bir cisimle vurularak öldürüldüğü anlaşılmıştı.

Amirinin yavaş yavaş kendine geldiğini gören Yusuf, “Başkomiserim, Hüsamettin Bozkurt’un arabasından bu not çıkmış,” diyerek elindeki delil poşetini uzattı . “Hüsamettin Bozkurt’un ceketinin cebinden çıkan notla aynı. Rusça yazılmış. Kriminal laboratuvar, kâğıdın üzerinde herhangi bir parmak izine rastlamamış. Kâğıtta, Anneciğim huzurlu uyuman için son bir adım kaldı. Sabret. Şimdi sıra onda. Ondan sonra yanına geleceğim. Seni seviyorum.  yazıyor amirim.”

Yusuf’un söyledikleri Başkomiser Cengiz’in gözlerindeki son uyku kırıntılarının da kaybolmasına neden oldu. Masanın üzerinde duran yarım sodayı kafasına dikti ve “Yusuf hemen Mehmet Solakel’i bulmalıyız. Katil ona gidiyor,” diyerek kapıya yöneldi.

Yusuf ne olduğunu anlayamamıştı. “Amirim, Mehmet Solakel de kim” diyemeden Başkomiser odadan çıkmıştı bile.

***

Başkomiser Cengiz, Keçiören’e vardığında gün sona ermek üzereydi. Katil ya da katiller Mehmet Solakel’i öldürmüş ya da öldürmek üzere olabilirlerdi. Bir an önce Mehmet Solakel’in evini bulmalıydı.  Elindeki kâğıtta yazılı olan adrese baktı, arabasından indi, karşı kaldırıma geçip yürümeye başladı. No: 45 yazan binanın önünde durdu. Binanın giriş kapısının üstündeki kırmızı büyük harflerle yazılmış olan tabelayı okudu. “ADLİ TIP KURUMU”.

Kapıda, Adli Tıp Kurumu’nun yıllanmış güvenlik görevlisi Ömer’i görünce elini uzattı ve yüzüne bir gülümseme yerleştirerek “Merhaba Ömer. Nasıl gidiyor?” dedi.

Karşısında Başkomiser Cengiz’i görmenin şaşkınlığı içerisinde Ömer, “Vay! Cengiz amirim hoş geldiniz,” diyerek Başkomiserin uzattığı kemikli sert eli sıktı .“Nasıl olsun be amirim, aynı tas aynı hamam, siz de ne var ne yok?”

Saat Altı Cinayetleri  dosyasıyla uğraşıyoruz. Bu konuyla ilgili bize yardımcı olabilmen için sana bir şey sormam gerek.”  Eliyle arkalarındaki büyük binayı gösterdi. “Burada Mehmet Solakel adında biri oturuyor mu?”

Bu soru karşısında duraksayan Ömer, “Yanlış anlamayın amirim burası Adli Tıp Kurumu. Herhalde burada Mehmet Solakel adında biri çalışıyor mu demek istediniz,” dedi.

“Haklısın Ömer. Onu sormak istedim.”

“Başkomiserim burada öyle biri çalışmıyor fakat soyadı Solakel olan bir kadın doktor var.”

Aldığı cevapla tatmin olduğu yüzünden anlaşılan Başkomiser Cengiz, “Tamam Ömer sağ ol,” diyerek koridorları ceset kokan binaya daldı.

***

Kızılay’daki yoğun trafik yüzünden Neslihan Solakel’in Kavaklıdere’deki evine iki saatte ulaşabildi Başkomiser Cengiz. Güvenlikçi Ömer’den Adli Tıp Kurumu’nda soyadı Solakel adında bir doktorun çalıştığını öğrenir öğrenmez danışmaya koşmuş fakat danışmadaki güzel kız, Neslihan Solakel’in izne ayrıldığını söylemişti. Bunun üzerine Başkomiser, danışmadan doktorun adresini alıp vakit kaybetmeden yola koyulmuştu.

Tek katlı evin kapısı açıktı. Işıklar yanmıyordu. Başkomiser Cengiz saatine baktı. Buraya gelirken yolda Zeki’yi arayıp haber vermişti. Ne ile karşılaşacağını bilmiyordu. Yardımcısını beklese iyi olacaktı. Hızlı düşünüp doğru karar vermeliydi. Bir kişinin daha öldürülme riskini göze alamazdı. Sonunda tek başına girmeye karar verdi.

Silahının emniyetinin açık olup olmadığını kontrol etti. Yavaş adımlarla aralık kapıdan içeri doğru süzüldü. Evin içi morg gibi kokuyordu. Koridorda ağır ağır ilerlerken yere bir şey düştü ve kırıldı. Bir gölgenin, arkasından kendisine doğru yaklaştığını sezinledi.  Gölgeye doğru döndü ve silahını karanlığa doğrulttu. Tam bu sırada ensesinde bir yanma hissetti, karanlık daha da koyulaşır gibi oldu ve olduğu yere yığıldı.

***

“Tebrik ederim Başkomiser. Bunu sana tüm samimiyetimle söylüyorum. Cinayetleri aydınlattın fakat bu, hayatında çözdüğün son cinayet dosyası olacak, hatta kayıtlara geçmeyen bir dosya.”

Arkasındaki sesin elindeki silah boynuna bir balyoz gibi indi ve tekrar bayıldı.

***

Kendine geldiğinde kollarını hissetmiyordu. Başında müthiş bir ağrı vardı. Karşısındaki elleri ve ayakları bağlı olan kişi Mehmet Solakel olmalıydı. Yaşıyordu fakat canlı bir ruh gibiydi. Başkomiser Cengiz’e boş boş bakıyordu. Uzamış sakallarından ve tırnaklarından katillerin –artık iki kişi olduğu kesinleşmişti- uzun zamandır misafiri olduğu anlaşılıyordu. Onun arkasındaki uzun boylu, sarı saçlı kadın ise Neslihan Solakel olmalıydı.

Katil, Başkomiser Cengiz’in kendisine geldiğini görünce, “Korkma! Seni o şerefsiz gibi öldürmeyeceğiz. Ama hemen merakını gidereyim. Kız kardeşim sana, sinir sistemini belli bir süre devre dışı bırakan bir ilaç verdi. O yüzden boş yere debelenmesen iyi edersin,” dedi ve Başkomiserin kulağına eğilerek fısıltıyla konuşmaya başladı. “Sana kız kardeşimden bahsetmek istiyorum. Kendisi Rusya’da tıp eğitimi aldı. Saatlere de aşırı derecede meraklıdır.”

Başkomiser Cengiz’den ses çıkmayınca, “Ama böyle olmuyor sen de katıl sohbetimize,” dedi.

Katilin bu sözleri üzerine Başkomiser Cengiz, karşısında ayakta duran sarı saçlı kadına, “Sen bir doktorsun. İnsanların hayatlarını kurtarırsın.  Hüsamettin Bozkurt’u öldüren zehri sen hazırladın. Neden yaptın bunu?” dedi.

Fakat kadından herhangi bir cevap alamadı. Onun yerine  arkasındaki ses kulağına eğildi ve konuşmaya başladı. “Bir dakika. Burada araya girmek zorundayım. Kendisi sizi duyamaz maalesef.” Eliyle Mehmet Solakel’i göstererek, “Şu gördüğün insan müsveddesinden küçükken gördüğü şiddet yüzünden duyma yetisini kaybetti,” dedi ve elinin tersiyle Mehmet Solakel’ in yüzüne sert bir tokat attı. Ardından Başkomisere doğru döndü ve konuşmasına kaldığı yerden devam etti: “Aldığı ilacın etkisiyle hissedemiyor hatta konuşamıyor ama olsun.”

Saatine bakıp kız kardeşine odadan çıkmasını işaret etti. Masanın üzerinde duran İlahi Komedya’yı eline aldı ve okumaya başladı:

“Niçin yüreğinde korku besliyorsun?”

“Niçin cesaretten, güvenden yoksunsun?”

“Ölmedim ama diri de değilim”

“Ruhlar var ateşlerin arasında, her biri yakalanmış kendisini yakacak olana.”

“Günahlarım korkunçtu; ama sonsuz bağışlayıcının kolları uzundu, başvuran herkesi bağrına basıyordu.”

“Bu kadar yeterli Başkomiser,” diyerek kitabı kapattı ve kütüphaneye koydu.

Başkomiser Cengiz’in gözleri kütüphanedeki Suç ve Ceza’ya, Kreutzer Sonat’a, Kayıp Cennet’e takılmıştı.

Bunu fark eden katil, “Polisiyeyi ve gizemi okumayı seviyorum. Tavsiye ettiğin bir kitap varsa lütfen söyle,” dedi ve ardından kahkaha atarak odadan çıktı. Yan odadan konuşmasını sürdürdü.

“Kara, sert polisiyeleri daha çok severim.”

***

Katilin elinde şırıngayla odaya döndüğünü görünce, “Neden yaptın bütün bunları?” diye bağırdı Başkomiser Cengiz.

Katil, “Sakin ol Başkomiser. Buradan sağ çıkamayacaksın. Anlatacağım ama ilk önce şunun yemeğini vermeliyim,” diyerek elindeki iğneyi Mehmet Solakel’in koluna batırdı. Adam hiç tepki vermedi. Ölümü kabullenmiş bir hali vardı. Bir an önce bitsin bu iş der gibiydi. İşini büyük bir ustalıkla tamamlayan katil, Başkomiserin karşısına bir sandalye çekip oturdu ve anlatmaya başladı.

“Biz çocuktuk ya. Oyun oynardık bütün çocuklar gibi. Dünyadan en büyük beklentimiz oyun için bir arkadaşımızın olmasıydı. Dünya, bana istediğin bir şey var mı diye sorsa neyi isterdim biliyor musun? Hep çocuk olarak kalmayı isterdim. Büyüyüp de günahla tanışmayı, öfke, nefret, intikam gibi duyguları tatmayı istemezdim. İnsanların ikiyüzlülüğünü, acımasızlığını, merhametsizliğini, kendini beğenmişliğini görmek istemezdim. Bunları sana niye anlatıyorsam? Sen de onlar gibisin. Senin de ruhun onlarınki gibi satılık.  Kendini katillerin peşinde koştuğun için temiz zannetme sakın. Kızmıyorsundur umarım. Birkaç şey daha söylemek istiyorum iznin olursa. Bu ülkede birileri birilerini öldürür, birileri birilerine tecavüz eder, birileri de bunları ertesi sabah unutur. Bu hep böyle oldu şimdiye kadar. Bundan sonra da pek değişeceğini zannetmiyorum ama benim yaptıklarımı kimse unutmayacak.”

Ayağa kalktı, camdan dışarıya baktı. “Yardımcın da nerde kaldı? Seni öldürmeden gelse de hep beraber sohbet etsek.”

Perdeyi çekerken konuşmasını sürdürdü. “Bir soru sormuştun değil mi? Hemen yanıtlayayım. İntikam için değil içimdeki çocuğun tekrar gülümseyebilmesi için yaptım. Annemin, gözümün önünde öldürülmesini hiçbir zaman unutamadım.”

Masanın üzerinde duran camı kırık saati eline aldı. “Bu saate iyi bak. Bu saatte annemin kanı var. Annemi saat tam altıda öldürdüler. Annemi koruyamadım onlardan.  O günden beri benim için zaman hiç ilerlemedi. Yüzüme yediğim tokatla birlikte yere düşünce saatimin camı kırıldı.”

Arkasına döndü ve Mehmet Solakel’in bir ölü gibi cansız olan elini tutarak, “Bu eller annemi, beni, kız kardeşimi öldüren, o gün saatimin camının kırılmasına neden olan eller…  Bu ellerin bir daha hiçbir canlıya zarar vermesine izin vermeyeceğim.”

“Peki, her şey tamam, neden o hayat kadınlarını öldürdünüz?” diye cılız bir sesle sordu Başkomiser Cengiz.

Katilin yüzünde alayla karışık bir gülümseme belirdi.

Başkomiser Cengiz’in suratı acıyla çarpıldı. “Bu kadar alçak olamazsın herhalde. Hedef şaşırtmak için mi öldürdün o masumları?” diye oturduğu yerde inledi.

“Başkomiser, bu dünyada masumiyet diye bir şey yok, kendini kandırma. Ayrıca evet, onları hem planımı uygulamaya zaman kazanmak amacıyla hedef şaşırtmak için hem de yaşadıkları o iğrenç hayattan kurtarmak için öldürdüm.”

“Sen  bir ruh hastasısın gerçekten. İnsanların kaderlerine karar veremezsin, bunun cezasını çekeceksin,” dedi Başkomiser Cengiz son bir güçle.

Katil, “Ee yeter bu kadar saçmalık. Kes sesini! Sen şimdi görürsün,” diyerek elini belindeki silaha uzattı, fakat yan odadan gelen silah sesi onu durdurdu. Yavaş adımlarla Mehmet Solakel’e doğru yaklaştı, bir gözü Başkomiser Cengiz’deydi. “Gördün mü? Bak o kavuştu, annem beni de çağırıyor, gitmem gerek, hoşça kal Başkomiser,” dedi ve ani bir hareketle silahını belinden çıkarıp Mehmet Solakel’e iki el ateş etti, sonra  titreyen ellerinin arasındaki silahı kendi kafasına dayadı ve hayatında son kez tetiğe dokundu.

Başkomiser Cengiz’in gözü duvardaki saate kaydı bir an. Yelkovan on ikinin üzerindeki yerini yavaş yavaş terk ediyordu. Gözlerini duvardaki saatten alıp yerde kan gölünün içinde kaybolmaya başlamış varlığa çevirdi. Zeki’nin cansız bedeni yattığı yerden kendisine gülümsüyordu.

 

Mert Çetin

Patagonya’da poli̇si̇ye macera

Size başımızdan geçen gerilim, polisiye ve kara komedi tadında Arjantin Patagonyası’nda gerçekleşmiş bir olay anlatacağım…

Yaşadığım kasaba olan Arjantin/El Calafate kasabasından 80 km. uzaklıktaki Perito Moreno buzullarına doğru iki arkadaş kendi aracımız ile yola çıktık.

Buzullara daha önce defalarca gitmeme rağmen, yakında ülkeme bir süreliğine döneceğim için bir daha göreyim istemiştim.

Burası Patagonya bölgesine gelip de görülmeden geçilemeyen bir yer. Bu tarafa yolu düşen herkes mutlaka gider buzullara.

Yolda gezginci tayfa genelde otostop çeker o bölgeye ulaşmak için. Çünkü otobüs parası 100 TL’den fazladır.Biz de ne zaman oraya gitsek, araçta yer varsa birilerini mutlaka alırız.

Bu kez, Buneos Aires’de yaşayan Venezuela’lı bir çocuğu aldık. Çocuğun araca bindikten ve tanışma faslı geçtikten sonra bize sorduğu ilk şey, milli parka nasıl ücretsiz gireceği oldu.

Buzulları görmek için milli park giriş ücreti 100 TL.  Ama bize ücretsiz, çünkü biz kasaba halkındanız.

Çocuk parası az olduğu için giriş ücretini ödemek istemiyordu. Ona hak verdim. Gezgincilik zamanımdan çok iyi anlıyordum onu.

“Riskli bir fikrim var ama kabul eder misin bilemem. Gişelere gelmeden seni bagaja sokarız, gişeleri geçince çıkarsın. Bagaja bakmıyorlar çünkü, “dedim.

Çocuk, “Olmaz, başka yol var mı?” dedi.

Ben de “Gişelere gelmeden inersin 2-3 saatlik bir yürüyüşle dağ tepe tırmanıp gişeleri bu şekilde (belki) geçebilirsin. Ama zamanın çok az, çünkü zaten öğleden sonra geldik ve park 3-4 saat sonra kapanacak,” dedim.

Çocuk, bagajda gidemeyeceğini, kapalı alan fobisi olduğunu söyledi.

O zaman mecburen giriş parasını ödemek zorunda olduğunu söyledim.

Çocuk da üzgün bir ses tonuyla “Peki öderim,” dedi.

Yarım saat daha gittik,  gişelere yaklaşırken bizimki fikrini değiştirdi.

“Peki,” dedi. “Bagaja girerim ama çok uzun sürmezse.”

Ben de sıra yoksa bir dakika da geçeceğimizi belirttim.

Çocuk kabul etti.

Gerçi araç Palio ve bagaj küçüktü. İki büklüm soktuk çocuğu bagaja.

Tam hareket ederken yanımızdan tur otobüsü geçti. Eyvah dedim içimden, kesin sıra bekleyeceğiz.

Gişelere geldik, haliyle dört beş  dakika kadar bekledik. Ben içimden dua ediyorum çocuğa bir şey olmaz inşallah diye. Neyse bize sıra geldi, bu sırada bagajdan tak tuk sesler geliyor. Görevli duymadı Allah’tan. Kimlikleri kontrol edip “Geçin,” dedi.

Ben de arkadaşa “Bas gaza, bas,” dedim. İlk virajı döner dönmez çıktık araçtan, bagajı açtık.

Çocuk baygınlık geçiriyor.

Bagajda bir kaç tokat atsak da kendine gelmedi. Ne yapalım derken, arkadaşıma “Tut bir ucundan, yolun kenarındaki göle götürelim su çarpalım yüzüne,” dedim.

Çocuğu elli metre ilerideki göle götürmek için bagajdan çıkarırken arkadan gelen bir araç bizi görmüş, biz ağaçların arasından göle inerken yavaşladı, sonra devam etti.

Biz ona pek aldırış etmeyip çocuğu ayıltmaya çalıştık. Yüzüne su çarpıp tokatlayarak kendine getirdik.

Bizimkinin ilk sözü “Başardık mı?” oldu.

Sanki film sahnesi.

“He başardık,” dedik. “Öldün sandık oğlum.”

“Yok ya daha önce de baygınlık geçirdim, bir şey olmaz,” dedi.

O,  arka koltuğa uzandı, yola devam ettik.

Biraz gittikten sonra Mirador dedikleri yere geldik. Mirador, seyir balkonu demek. Biz daha önce buradan buzulları gördüğümüz için pas geçip direk buzullara gitmeye karar verdik.

Bu sırada biz çocuğu göle indirirken bizi gören araç korna çaldı. Ben de aracı tanıyıp her şey yolunda işareti yaptım.Tabii, arabadaki aile bizim yolda aldığımız çocuğu araçta göremeyince şüphelenmişler. Biz ise pek önemsemeyip devam ettik. Sonunda vardık buzullara. Araçtan inerken, “Biz fazla kalmayız bir saate döneriz. Sen dönüşte daha kolay araç bulursun,” dedik. Öğüt, bilgi verip helalleşip vedalaştık baş belasıyla.

Asıl bomba bundan sonrasıymış.

Biz çocuğu bagajdan iki büklüm çıkarırken yanımızdan geçen araç bizi ikinci görüşünden sonra polisi arayıp göle ceset attılar ihbarında bulunmuş. Plakayı bile almışlar.

Biz buzulları gezdik, geri dönünce aracın başında polis ekibi, jandarma falan doluşmuş.

Polisleri görünce arkadaşla birbirimize baktık. O an arkadaşımın göz retinasının nasıl büyüdüğü gördüm. Ardından polislerin sert bir üslupla her şeyi biliyoruz ceset, göl gibi bir şeyler dediklerini fark ettim. Tabii ben çok iyi İspanyolca bilmediğim için kelimeleri kendimce yorumluyordum.

Polisler bize kelepçe takmaya çalışırken arkadaşım Allah’tan olayı çabucak anlattı. Çocuğun şu an buzulları gezdiğini, yanlış anlaşılma olduğunu söyledi.

Bizi ihbar eden aile de oradaydı. Delirmiş gibiydiler. Kadının bütün çirkefliği üzerindeydi.

“Yalancılar, cesedi atarken gördük sizi, buraya iki kişi geldiniz, çocuğa ne yaptınız?” diye bağırıyordu.

Biz de gerçeği  hem onlara, hem polise açıklamaya çalışıyorduk.

“Yahu çocuk burada, buzulları geziyor. Giriş ücreti ödemesin diye bagaja soktuk. Sonra bayılmış, biz de göle götürdük ki ayılsın.”

Jandarmanın biri neyse ki tanıdık çıktı. Ailesi ile sık sık görüşüyoruz. Durumu ona ayrıntılarıyla anlattık. Sonra biz iki arkadaş; polis, jandarma ve bizi ihbar eden paranoyak aile kordonunun arasında kalabalık bir şekilde haldır haldır Venezuela’lı çocuğu aramaya başladık.

Şansımız varmış, on dakika sonra çocuğu bulduk, o da bizimle aynı şeyleri söyleyince olay açığa kavuştu.

Bir saatliğine de olsa cinayetten şüpheli sanıklar olmuştuk.  Çocuğun bulunmasından sonra, jandarma olan arkadaşın da yardımıyla sorunsuz bir şekilde serbest kaldık.

Venezuela’lı çocuğu jandarma, aracıyla  şehre götürmüş, giriş ücretini de almışlar.

 

Selçuk Tanaydın

Polisiye yazarlarından yeni kitaplar

0

Yeni çıkan polisiye romanlar  hangileri ya da hangi polisiye yazarının yeni kitabı çıktı?

2019 yerli polisiyemiz için hızlı başladı.  Sevdiğimiz, merakla yeni kitabını beklediğimiz polisiye yazarlarından ardı ardına yeni kitaplar geldi. Bu da biz polisiyeseverleri elbette mutlu etti.

Ekonomik kriz ve düşük okuma oranlarına rağmen polisiye yazarlarımızın bu kadar verimli olmasını Türk polisiyesinin yükselişine bağlayabilir miyiz?

İşte yeni kitaplarını merakla beklediğimiz polisiye yazarlarından yeni yayınlanan 10 kitap:

 

Polisiye yazarlarından 10 yeni kitap:

 

  1. Aile Sırrı – Bir Percule Hoirot Macerası: Gencoy Sümerpolisiye kitap aile sırrı, dedektif romanı

Dedektif romanları yazarı Gencoy Sümer’in Aile Sırrı adlı polisiye romanı, bizi, dedektifimiz Percule Hoirot’nun peşinden polisiyenin başkenti Londra’ya sürüklüyor. Bakalım dedektifimiz bu Aile Sırrı’nı aydınlatabilecek mi?

 

Aile Sırrı, Kitap tanıtımı:

 

Dedektif romanı Feneryolu Cinayetleri’nin yazarı Gencoy Sümer’den yeni bir “katil kim?” polisiyesi: Aile Sırrı.
Bu kez olay Londra’da geçiyor. Dedektifimiz ise, www.dedektifdergi.com okurlarınının yakından tanıdıkları bir isim: Percule Hoirot.

Gencoy Sümer’in polisiye dergi Dedektif’te yayınlanan kimi hikayelerinde karşımıza çıkan kahramanımız, bu polisiye romanda Londra’nın banliyölerinden birinde işlenen gizemli bir cinayeti soruşturuyor.

Tanınmış bilim adamı Sir Broderick Conway, Borehamwood’daki evinin çalışma odasında ölü bulunmuştur. Bu cinayetin politik bir çalkantıya sebep olmasından endişelenen Başbakan, olayı en kısa sürede aydınlatması için Scotland Yard’ı sıkıştırır. Zor durumda kalan Müfettiş McCartney, karlı bir kış sabahı ünlü dedektif Percule Hoirot’nun evine giderek ondan kendisine yardımcı olmasını ister. Üç günden beri yağan kar yüzünden dışarıya çıkmaya çekinen Hoirot, sonunda Borehamwood cinayetini saran esrarın çekiciliğine karşı koyamaz ve bir anda kendisini soruşturmanın orta yerinde bulur. Elindeki ipuçları onu Conway ailesinin karanlık geçmişine doğru sürüklerken, acaba bu yolculuk onu gerçeğe ulaştırabilecek midir?
Aile Sırrı; sağlam entrikası, tıkır tıkır işleyen mükemmel kurgusu ve sürpriz finaliyle sonuna kadar merakla okunan, ustaca yazılmış, gizemli bir dedektif romanı.
Katıksız bir polisiye…

 

  1. Beria: Cenk Çalışırberia cenk çalışır

Uzun zamandır Cenk Çalışır’ın yeni kitabını bekliyorduk. Aslında oldukça verimli bir polisiye yazarı olan Cenk Çalışır’ın hem 221B’de hem de Dedektif Dergi’de hikayelerini okumaktaydık. Bu esnada aklımızdaki soru ise yeni kitabın nerede kaldığıydı. Neyse, mutlu haber sonunda geldi!

 

Beria, Kitap tanıtımı:

… bir insanın canlı bir insanı ısırarak lokmalar hâlinde koparmasıyla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Kadın delinin tekiydi. Kopardığı et parçasını kanlı dişlerinin arasında tutarak doğruldu. Ağzının kenarlarından akan kanlar göğsünü kırmızıya boyamıştı. Bozo, onu daha önce izlediği vampir ya da zombi filmlerindeki yaratıklara benzetti. Aişe gülümseyerek, ağzındaki et parçasını eline tükürdü. … sol eliyle adamın çenesini sıkarak ağzını açmasını sağladı. Diğer elinde tuttuğu eti adamın ağzından içeri tıktı. İki eliyle çenesini birleştirip yutuncaya kadar bekledi. Bozo işte o anda yanılmadığını anladı. Kadın deli, hatta zırdeliydi. İnsan ruhunun karanlık kuytularında kaybolmaya hazır mısınız? Beria, trajik bir mülteci hikâyesinin ekseninde, okudukça dehşete düşürecek insan hallerini yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Bu sarsıcı romanın sayfalarında insanlığımızı tekrar tekrar sorgulayacağız.

 

  1. Bukelamun: Nuray Atacık

İlk romanı Fener Balığı’nın  ardından Nuray Atacık’ın beklenen ikinci kitabı da geldi. Polisiye roman Bukelamun ile, bir emniyet amirinin ardından, sürükleyici bir maceranın içine dalıyoruz.

 

Bukelamun, Kitap tanıtımı:

“Adım Yeşim Yıldız… Ben suçsuzum. Sadece kaderimin sonucunu yaşıyorum. Asıl suçlu kendini biliyor. Senin…can aldığın yerdeyim. Gelip beni kurtarmanı bekliyorum. Kırk sekiz saat içinde gelmezsen…günahının bedelini ben ödeyeceğim! Kurtar beni!”

Büyükannesinin her biri hayata dokunan masallarıyla büyümüş kız çocuğu…
Akrabalarının sevgisi ve nefreti arasında kalmış genç kadın…
Dokunulmaktan hoşlanmayan bilgisayar kurdu genç adam…
Evinde beslediği tuhaf yaratıkla bağ kuran hacker…
Aile bireylerinden yalnızca birini sevmek için seçen baba…
İdeolojileri uğruna insanları gözlerini kırpmadan öldürebilen teşkilat mensupları…
Ve tüm bunların ekseninde görevine tutkuyla bağlı emniyet amiri…
İlk romanı Fener Balığı’yla gönlümüze taht kuran Nuray Atacık’tan hız kesmeyen, sürükleyici bir polisiye roman daha okurlarıyla buluşuyor.

 

  1. Farahnaz’ın Çiçeği: Yaprak Özfarahnazın çiçeği yaprak öz

Farahnaz’ın Çiçeği ile rotamızı Zonguldak’a çeviriyoruz. Bir ev hanımı, bir cinayet araştırmasına girişirse elbette en büyük yardımcısı, yemek tarifleri alıp verdiği, unu, tuzu bitince ilk kapısını çaldığı komşusu, bir başka ev hanımı olacaktır. Bakalım bu ev hanımları, sis perdesini kaldırıp  cinayeti aydınlatabilecekler mi? Yoksa maceranın dozu yüksek gelince bir kenara çekilip polisin yapacağı araştırmayı mı takip edecekler?

 

Farahnaz’ın Çiçeği, Kitap tanıtımı:

Yetmişli yılların sonunda, Zonguldak’ta korkunç cinayetler işlenir. Cinayet mahalline yakın oturan Yıldız Alatan, kurban ile katili bir araya getiren rastlantının ardındaki gizemi araştırmaya karar verir. Polisiye romanlara düşkün Yıldız Alatan, usta bir terzi, dört dörtlük bir ev kadını, tatlı bir komşu, iyi bir dosttur ve en büyük hayali, günün birinde gizemli bir olayı çözüme kavuşturmaktır.

Kolları sıvayan Yıldız’ın detektiflik macerası giderek karmaşıklaşacak,

ancak dostlarının da yardımıyla en içinden çıkılamaz durumlarda bile pes etmeyecektir.

Yıldız Alatan ve tamamı ev kadınlarından oluşan arkadaşlarının sırlarla dolu macerasına hazır mısınız?

Türk kadın polisiye yazarları arasında her yeni kitabıyla yerini daha da sağlamlaştıran Yaprak Öz’den, okuru başından sonuna kadar karanlık bir gizemin içinde heyecanla sürükleyecek yeni bir dizi…

 

  1. Göl Kıyısındaki Ev – Gizemli Öyküler: Gencoy SümerGöl-Kıyısındaki-Ev gencoy sümer

Dedektif romanı Aile Sırrı ile aynı zamanda çıkan Göl Kıyısındaki Ev, Gencoy Sümer’in üçüncü kitabı. Korku, dram, entrika içeren hikayeler arasında ve fantastik bir hikaye de yer alıyor. On bir hikaye içeren Göl Kıyısındaki Ev, hikayeseverler için lokum tadında bir kitap.

 

Göl Kıyısındaki Ev, Kitap tanıtımı:

Gencoy Sümer’in  Göl Kıyısındaki Ev  kitabı on bir gizemli öyküden oluşuyor. Bu kitabı okurken, insan ruhunun karanlık bölgelerinde yapacağınız  tuhaf, şaşırtıcı ve tekinsiz bir geziye hazır olun. Gizemli öyküleri seviyorsanız bu kitabı elinizden bırakamayacaksınız.

 

  1. Görünmez Gemi: Necva G. Esengörünmez gemi necva esen

Dedetif Dergi’deki çarpıcı hikayeleri ile tanıyıp sevdiğimiz Necva G. Esen’in ilk romanı  Görünmez Gemi, fantastik bir kitap. Arkeoloji hoşunuza gidiyor, mitoloji ve efsaneler okumaktan hoşlanıyorsanız Görünmez Gemi, gizemli hikayesi ile sizi içine çekecektir. Şahmaran’ın, Kibele’nin anlatıldığı bu ülkede, hem harika fantasik hikayeler hem de Necva G. Esen gibi çarpıcı yazarların çıkması bir tesadüf değil.

 

Görünmez Gemi, Kitap tanıtımı:

1960’lar Türkiye’sinin küçük, kendi halinde, tipik bir endüstri kasabası: Heybetli bacasıyla fabrika, tek katlı lojmanlar, nefis bir sahil, lokal, tren yolu, kumsal, deniz ve nereye el atsan arkeolojik kalıntılar- denizin dibinde, tepelerde, bahçelerde…

üstelik hiç bir arkadaşı yoktur -hayvanları saymazsak tabii. Bir gün olağanüstü bir olaydan sonra kendini müthiş bir maceranın içinde bulur. Artık yeni bir arkadaşı vardır: Vedat. İkisi birlikte, tarih ile mitolojinin iç içe geçerek sınırlarının belirsizleştiği bir zaman dilimine giderler. Ve yaşadıkları yerin inanılmaz sır perdesi binlerce yıllık bir hikâye sarmalı olarak yavaş yavaş gözlerinin önünde aralanır. Jülide ne kadar ileri gittiklerini fark edemez, Vedat’ın hayatı tehlikeye girer. Onu kurtarmak cesaretini nereden, kimden aldığını bilemez ama cüretinin bedelini ödemeye hazırdır. Ne yazık ki ölümsüz rakibi tahminlerinin üzerinde bir güce sahiptir ve şimdi bütün sevdikleri, herkes tehlikededir. Artık sadece kendi gücüne dayanmak zorundadır.Soğuk, karlı bir kışı geride bırakan kasaba sakinleri, yaşadıkları yerin tüyler ürpertici sırrından habersiz, yazı dört gözle beklemektedirler. Jülide hariç. Jülide, ağabeyi Tanju tarafından sürekli dışlanmaktadır ve

Her sayfası heyecan, gerilim ve ilginç buluşlarla dolu; birçok katmanı olan, ‘bizden’ diyeceğimiz; sürükleyici, yediden yetmişe herkesin soluk soluğa okuyacağı bir kitap.

 

  1. Mantolu Kadın: Elçin Poyrazlarmantolu_kadin_elcin_poyrazlar

Gözüpek gazeteci, Selin Uygar’ın cesur hikayeleri ile sevdiğimiz polisiye yazarı Elçin Poyrazlar’ın yeni romanı  Mantolu Kadın’da bu sefer Başkomiser Aydın Andız’ın peşinde gizemli cinayetleri aydınlatmaya çalışacağız.

 

Mantolu Kadın, Kitap tanıtımı:

Geleceği parlak bir cerrahla çok genç yaşta evlendirilen bir kadın, kocasının iktidarsız olduğunu evlendikten sonra öğrenir. Kocasının kaba davranışları kocasından iyice uzaklaştırır genç kadını.

Genç kadın oturdukları apartmanda, kendisi gibi genç ve gizemli bir kadın görür ve ondan çok etkilenir. İki kadın arasındaki görünmez bağ, onları

yan yana yürüyecekleri beklenmedik bir yolculuğa sürükler.

Bir yandan iki vahşi cinayet işlenmiştir. Mesleğinin zirvesinde iki kişinin ölümünün peşine düşen Başkomiser Aydın Andız, cinayetlerin arasındaki bağlantıyı çözmeye çalışırken, bir yandan da kendi şeytanlarıyla boğuşmaktadır.

Elçin Poyrazlar son romanı Mantolu Kadın’la okuru, evlilik kurumu içindeki güç oyunlarına ve şiddetin sınırlarına taşıyor.

 

  1. Park Cinayetleri: Armağan Tunaboylu

Armağan Tunaboylu’nun kaleminden Metin Çakır maceralarını bekleyenler için de güzel bir haber var. Serinin yeni kitabı Park Cinayetleri şimdi kitapçılardaki yerini aldı!

 

Park Cinayetleri, Kitap tanıtımı:

 

Metin Çakır da Kim?

Hercule Poirot kadar zeki, Sherlock Holmes kadar dikkatli, Mike Hammer kadar çapkın, James Bond kadar yakışıklı, Philip Marlowe kadar pervasız…

Yok canım, nerdee! O, Tarihin en ahlaksız, sahtekâr, korkak, yalancı, maço, vb karaktersiz karakteri. Ama insan gene de onu sevmeden edemiyor.

Yıldız Cinayetleri, Resim Cinayetleri, Konsey Cinayetleri ve Karakol Cinayetleri’nin olağanüstü detektifi Metin Çakır, tuhaf Ötesi maceralarına Park Cinayetleri’nde de devam ediyor…

 

  1. Yağmurdan Önce (Sami Tuzcu Dosyası) Ercan Akbayyağmurdan önce ercan akbay

Adeta her polisiye yazarının gönlünde bir aslan yatar, Ercan Akbay için belki de bu aslan, psikolojik – gerilim kitapları  diyebiliriz. 2016’da yazarın 7. kitabı Akılçelen yayınlanmıştı. Ercan Akbay’ın kalemini beğenenlerin daha fazla beklemesine gerek yok. Yağmurdan Önce yine gerilim ve macera vadediyor.

 

Yağmurdan Önce, Kitap tanıtımı:

Cumartesi gecesi bir bistro-barda tanıflan erkek ve kadının aflk öyküsüne karışmış korkunç bir cinayetle başlayan Yağmurdan Önce, popüler olduğu kadar karanlık bir tarikatın erişilmez liderini alt etmek ve cariyelerini özgür kılmak için yapılan çok yönlü operasyonun perde arkasını anlatıyor.

Dergâha dönüp gözdelerime sihirli ortamlar sunan kış bahçesinden girdiğimde, ağız armonikası virtüözü Lee Oskar’ın fırtına öncesi gerilimi betimleyen albümü “Yağmurdan Önce” çalıyordu içeride. Çok güzel, çok etkileyiciydi. Yaklaşan tufanın kokusunu alıyor, kaotik gerilimi ruhumda hissediyordum, ama bunların hepsi vız gelir tırıs giderdi. Yağmur, fırtına, kasırga ya da tufan… Hiçbir afet yıkamazdı beni.

 

  1. Yargıç: Günay Gafuryargıç-gunay-gafur

Kuklacı ve Kahin ile polisiyeseverlerin beğenisini kazanan Günay Gafur’un yeni kitabını merakla bekliyorduk. Yazar, Dedektif Dergi’de yer alan “Baba” adlı hikaye tefrikası ile de polisiyeseverlerin gönlünde taht kurmayı başarmıştı. Yargıç’da ise, Günay Gafur, bizi Ankara sokaklarında bir seri katil avına davet ediyor.

 

Yargıç, Kitap tanıtımı:

Başkent sokaklarında artık korku ve şiir kol geziyor. “Bahçıvan’’ tarafından işlenen seri cinayetler ve kurbanların başuçlarına bırakılmış şiirler… Bayan Huzur, Bay Korku, Bayan Hüzün ve Bayan Umut’un ölümünün arkasındaki sebepler…

Zeki bir katilin peşinde soluk soluğa oynanan bir saklambaç oyunu bu. Ekibiyle beraber cinayetleri soruşturan Başkomiser Yavuz, her yeni ipucuyla birlikte hem katile hem kendi karanlığına bir adım daha

yaklaşıyor. Kuklacı ve Kâhin’in yazarı Günay Gafur’dan delilikle caniliğin iç içe geçtiği, sizi duygudan duyguya sürükleyecek macera dolu bir polisiye…

Yazık ki bir ceset ve bir dosyadan ibaret sanılacak bu gece.
Gecenin gizlediği cellat, yeni doğdu oysa, tek bir hece: BEN!
Beni bulmak için çırpınacak dedektif beyinler, dedektif gözler.
Gözlerden ve düşlerden uzak bir başka gecede,
Geceden kara, karanlıktan koyu bir başka şiirle
Şiirlerime ve ölülerime yenisini ekliyor olacağım.
Olacağımdan daha fazlası değilim, daha azı da…
Azı da çoğu da bir ölümün.
Ölümün geldiği yerden geliyorum ve biliyorum.
Biliyorum çünkü BEN ÖLÜMÜM!

Suphi̇ Varım i̇le röportaj

’Kimisi İzmir’e şehir kimisi mahalle der,
Çünkü bu İzmir herkese her şeyden bir şeyler vaat eder!’’

 

                                                                                  -Bir Simirna Şarkısı-

 

SUPHİ VARIM

1960, İzmir doğumlu yazar.

İzmir Ticaret Odası ile Ege Sanayicileri ve İş Adamları Derneği’nde profesyonel yönetici olarak çalışmış, Muğla Üniversitesi’nde kısa süren öğretim üyeliği görevi yapmıştır.

Kamu Yönetimi dalında lisans, Ekonomi alanında yüksek lisans ve doktora dereceleri bulunmaktadır. Uzun yıllar ekonomi ve siyaset alanında analizler yapıp makaleler yazmıştır.

Çocukluğunun düşü olduğunu söylediği polisiye roman yazarlığını, yaklaşık 10 yıldır kesintisiz olarak sürdürmektedir.

 Yazarın ilk polisiye romanı ‘’Thule Büyücüsü’’ isimli casusluk romanıdır. Bu kitabını ‘’Simirna Cinayetleri Üçlemesi”nin Düello, Kâbus ve Gölge adlı romanları izlemiştir.

 Başarılı yazarın ‘’Karanlıkta İki Ceset’’ adlı romanı, “Dünya Kitap 2014 En İyi Telif Polisiye Roman Ödülü”ne değer görülmüştür. Bu roman Yunanca olarak da yayımlanmıştır.

“Kızıl Üçleme”nin ilk iki kitabı Smirna Kızılı ve Karanlığımın Kızıl Geçidi ile Dedektif Çırağı adlı ilk gençlik polisiyesini kaleme almıştır.

 2017 yılında Detektif SokratisPolisiyeleri’nin ilk kitabı ‘’Sokratis’in Oyunları’’ yayımlanmış, 2018 yılında ise ‘’Sokratis Ölülerin Peşinde’’; ‘’Sokratis Ve Cinler’’ isimli iki kitabı daha yayımlanmıştır.

Halen polisiye edebiyat dergilerinde kuramsal makaleler yazan Suphi Varım, İzmir’de yaşıyor.

*

Öncelikle, Dedektif Dergi’nin 13. Sayısına konuk olduğunuz için teşekkür ederim. Suphi Bey, bir okur olarak tarihi polisiye roman yazmanın diğer polisiye roman türlerine nazaran daha meşakkatli olduğunu düşünüyorum. Hikayede adı geçen mekanların geçmişteki isim ve konumları, tarihlerinin doğru sıralanması, dönemin insanlarının giyim kuşamından tutun tüm hal ve hareketlerinin roman içinde başarıyla kurgulanması.. Tüm bunlar ve daha fazlası, ciddi bir araştırma-inceleme gerektiriyor. Bu bağlamda, tarihi polisiye roman yazmanın diğer polisiye türlerine göre bir adım daha önde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben de çok teşekkür ederim. Evet, söylediğiniz gibi, tarihi polisiye yazmak, detaylı araştırma yapmayı gerektiriyor. Doğru, meşakkatlidir. Burada şunu vurgulamak isterim: Tarihi romanların okuyucuyu geçmiş hakkında bilgilendirmek amacı yoktur. Roman, gerçekçilik üstüne oturtulmuş düşsel bir kurgudur. Tabii bu, romanın geçtiği dönem konusunda araştırma yapılmayacak değildir. Yoksa kurgu boşlukta kalır. Ben de döneme ilişkin bilimsel kaynakları inceler, aile anılarını ve biyografileri okurum. Antikacı dolaşarak o döneme ilişkin eşyalara baktığım olur. Kartpostallar, fotoğraflar, haritalar benim için olmazsa olmaz kaynaklardır. Tarihi filmler, belgeseller izlerim. Düşsel bir hikâye kurgulasam da mümkün olduğunca gerçeği yansıtmaya çalışıyorum. Romanın geçtiği dönemde hiç kullanılmayan günümüze ait bir ismi, sanki o devirde varmış gibi kullanmak hiç de hoş kaçmaz, değil mi?

 

Haklısınız. Peki, sizce iyi bir polisiye roman yazarının iyi bir de araştırmacı olması şart mıdır, yoksa içinden geldiği gibi yazması yeterli midir?

Kişisel düşüncem, polisiye yazarı iyi araştırmacı olmalıdır. Sadece tarihi polisiye yazarlığını kastetmiyorum. Günümüzde geçen suç romanı yazarları da incelemeye önem vermelidir. Polisin kullandığı soruşturma yöntemleri, olay yeri inceleme teknikleri vardır. Yazarın bunları bilmesi gerekir. Ayrıca adli tıp, kriminoloji, DNA analizi gibi tekniklerden kaleme aldığı yapıtın boyutlarına göre bilgi sahibi olması şarttır. Bunların belli dozda, ayrıntıya boğulmadan okuyucuya yansıtılması gerekir. Polisiyenin psikolojik boyutu var. Demek ki yazar, psikolojiyi de ihmal etmeyecek. Veya, ne bileyim, herhalde bir cinayet romanı yazarının morg görmesi gerekir. Veya bir cinayet masası komiseriyle görüşse iyi olur derim. Diyelim ki bir karakol betimleniyor, ama yazar hiç karakol görmemiş. Olmaz tabii. Şunu da söylemek isterim, yazar araştırdıkça kurguya daha çok nüfuz eder. Okuyucu da esere daha çok yoğunlaşır. İçinden geldiği gibi yazmayı pek kabul edemiyorum. Yazar inceledikçe, gözlem yaptıkça zihni, bilinci ve yaratıcılığı güçlenir. İçten gelmek anlayışı, yazarı bir kısır döngü içinde dolaştırır.

 

Yazarların en genel anlamda ikiye ayrıldığı düşünülüyor. Birinci grup, kendini tatmin etmek için yazan ve okur sayısına ehemmiyet vermeyenler, ikinci grup ise kitaplarının herkes tarafından okunmasını isteyenler. Peki, Suphi Varımın böyle bir ayrımı var mıdır, yani herkesin okuması mı önemli yoksa yazmak sadece yazmak için midir?

Sondan başlayayım. Yazmak, benim için çok keyifli bir olay. Bütün gün disiplinli biçimde çalışırım. Ancak sadece tatmin olayım diye, yalnızca yazmak için yazdığımı söyleyemem. Zaten yazmak için yazmak, pek benimsediğim bir düşünce değildir. Okunmayı da çok isterim elbet. Ne yalan söyleyeyim, kitap fuarlarında, imza günlerinde, söyleşilerde çok okuyucu gelince keyiflenirim.

 

 

Batı polisiyelerinde sürekli bir seri katil durumları, dünyayı tehdit eden komplo teorileri, şifreler, gizli örgütler vs.. bolca kullanılıyor. Hatta polisiye okuru olarak, bu durumun artık kabak tadı verdiğini de söyleyebilirim. Biz de ise zengin bir kültür çeşitliliği var ve tarihi polisiye yazan birçok da yazarımız bulunuyor. Lakin popüler kültürde en çok batı edebiyatının komplo teorileri sevilip ilgi görüyor. Bu anlamda, tarihi polisiye roman yazmak biraz risk almak olmuyor mu? Özellikle y kuşağı tabir edilen yeni nesil ve akabinde gelen z kuşağı okurlarını düşünecek olursak..

Evet, bu kabak tadı veren konulardan ben de bıktım. Bu tür polisiyeleri okumuyorum da. Hiç yenilik yok. Hep tekrar. Gelelim Türkiye’ye. Sorunuzu sadece tarihi polisiye bağlamında ele almayacağım. Türkiye, tarih bir yana, gerçekten de polisiye için zengin bir altyapıya sahiptir. Bunun başında toplumsal sorunlar gelir.  İçinde bulunduğumuz ekonomik yapı gelir. Buna bağlı olarak sosyal sınıflardaki değişim gelir. Toplumsal kaos gelir, insanların psikolojik durumları bunlara göre biçimlenir. Özetle, Türkiyeli polisiye yazarı hem sosyal çevre hem de insan tipolojisi ve karakter yaratma açısından zengin materyale sahiptir. Bunlar değerlendirilse ne güzel olur. Bahsettiğiniz kuşak konusu önemli tabii. Okuyucu zekanın ağır bastığı zorlayıcı polisiyelerden hoşlanmıyor, doğru. Kolay okunan zihni yormayan polisiyeleri tercih ediyor. Bence polisiye detektifin elinde silahıyla oradan oraya koşturması değildir. Gerilim unsuru, akılcılık ve mantıkla desteklenmelidir. Gelgelelim, bir yazar da kuşakların tercihlerine göre roman veya hikâye yazacak değil. Piyasa koşullarına göre yazacak olursak, birbirlerinden çok basit farklarla ayrılan eserler yazarız. İş komplo terorilerine ve gizemciliğe dayanıyorsa, Türkiye bu açıdan da çok zengindir. Yeter ki araştırılıp incelensin.

 

Kitaplarınızdan ilk olarak Karanlıkta İki Ceset’i okumuştum. Dedektif Sokratis Eliseos ile de ilk orada tanıştım. Sevimli, zeki, istediği zaman acımasız olabilen, biraz egoist, oynadığı küçük oyunlarla düşmanını şaşırtıp tuzağa düşüren ve bu sayede karmaşık cinayetleri aydınlatan Sokratis. Ve sanırım ki korktuğu tek kişi ise karısı Elenka olmalı. Bu karakteri yaratmak için bir esin kaynağınız oldu mu yoksa kendiliğinden mi şekillendi Sokratis?

Kendiliğinden şekillendi. Romanlarımda İngiliz Ronald Morgan, Fransız Edmond Leblanc, Rus Sergey Andreyev gibi fazlasıyla dedektif var. Artık mevcut olanlardan biriyle devam edeyim dedim ve Sokratis’de karar kıldım. Çünkü kitaplarımda İzmir Rumlarına ağırlıklı olarak yer verdiğim için kurguya en iyi o giderdi. Evet, Elenka’dan çekinir. Karanlıkta İki Ceset’de henüz arkadaştırlar.

 

Bazı eleştirmenler, belirli bir zaman aralığı ve belirli tarihi mekânlarda geçen polisiye romanlar yazmanın işin kolayına kaçmak olduğunu düşünüyor. Bu konuda Ahmet Ümit kitapları da bir hayli eleştiri almıştı. Sizce de; aynı doğrultuda giden tarihi polisiye romanlar yazmak, bir süre sonra yazarın kendini tekrar etme riskini oluşturur mu?

Bu risk vardır tabii. Bunun farkında olduğum için farklı dedektiflerle ve tarihin farklı devreleriyle, farklı siyasi olaylarıyla yazmayı sürdürdüm. Mesela tarihi polisiyelerim Simirna Cinayetleri Üçlemesi’nin Düello romanıyla 1800’lü yılların sonunda başlar, Sokratis ve Cinler’de 1912’ye gelir. Simirna Kızılı ile Karanlığımın Kızıl Geçidi, 1918-1920 evresini kapsar. Bir casusluk romanı olan Thule Büyücüsü, İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçer. Böyle yaparak bezdirici yinelemelerden kurtulduğum kanısındayım.

 

Sizin romanlarınızın diğer tarihi polisiyelerden ayıran bir özelliği var. Gerçekte yaşanmış tarihsel olayları, büyük bir ustalıkla romanınıza kurguluyorsunuz. Örneğin ‘’Karanlığımın Kızıl Geçidi’’ romanınızda 31 Mart gerici ayaklanması, ülkenin işgali, bunlara direnen halkın durumu, diğer devletlerin çeşitli oyunları.. Diğer bir kitabınız ‘’Simirna Kızılı’’ nda ise Mondros Mütarekesi sonrasında yaşananlar ve işgal kuvvetlerinin şehirdeki tutumları, kendi aralarındaki bir takım anlaşmazlıklar.. Tüm bunların ortasında Rus komiser Sergey Andreyev’in bir cinayeti aydınlatmaya çalışması..  Okurken üç boyutlu bir film izlemiş gibi hissettiriyorsunuz, adeta o günleri yeniden yaşıyor okur. Sormak istediğim ise; tüm bunları harmanlarken çıkmaza girdiğiniz oluyor mu, yani hepsini bir mantık çerçevesinde birleştirmek ve akıcı halde yazabilmek zor olmalı.  Okurun ilgisini dağıtmadan bunu nasıl başarıyorsunuz, bunun bir tekniği olmalı.

Birleştirmenin hayli zor olduğunu söylemek durumundayım. Bunu yazım sürecinde bir deftere not alarak ve yazdıklarımı defalarca okuyarak gidermeye çalışıyorum. Bu defter her zaman yanımdadır. Bir konuyu atlamamı önler. Romanın hazırlık aşamasında taslağını, karakterlerini, olayları bilgisayara geçirsem dahi defteri hep kullanırım. Mesela ne yaparım, karakterlerden ve olaylardan yazım aşamasında bahsederken bunları defterime yine yazarım. Kurguda değişkilik yaparsam, hemen önceki sayfalara dönüp bağlantılı yerlerdeki değişiklikleri gerçekleştiririm. Eğer taslakta hiç düşünmediğim, aklıma sonradan gelen olaylar veya karakterler olursa bunlarla ilgili değişiklikleri de hemen yaparım. Defterime de tarih verip kaydederim. Bir de kronoloji konusu var. Diyelim ki roman 6-7 aylık dönemi kapsıyor. Ay ay, gün gün tarihte neler olduğunu listelerim. İşte, defterde bu tür şeyler vardır. Bazılarını karşılıklı sayfalara yazar, oklarla birbirine bağlarım. Ayrımlarına göre kalemlerin rengini değiştiririm. Böyle bir çalışma tarzı, karışıklıkları önlüyor. Üç boyutlu film gibi dediniz, evet bunu da gerçekleştirmeye çalışırım. Zaten romanı yazarken sanki bir film veya çizgi roman karesi tasarlıyormuş gibi yazarım. Çok film seyreder, çizgi roman okurum. Sovyet yönetmen Ayzenştayn’ın hayranıyımdır. Romanlarımdaki gölgelerde, karanlık sahnelerde, yüz ifadeleri ve mimiklerde onun filmlerinden esinlenirim. Korkunç İvan filmi, sürekli seyrettiğim ve ışık, gölge oyunlarından çok faydalandığım yapıttır.

 

Kitaplarınıza dair aldığınız ilginç bir yorum oldu mu?

İlginç yorumlar var tabii. Mesela birçok romanında erkek karakterler, kadınların elini öper. İmza gününde genç bir okuyucum, karakterin kadının elini öptükten sonra alnına götürmediğini söyledi, bunun benim hatamdan mı, yoksa baskı hatasından mı kaynaklandığını sordu. Bir blog yazarı da Düello’daki karakterleri ve diyalogları çok donuk bulduğu için romanı eleştirmişti. Buna çok memnun oldum, çünkü romandaki İngiliz karakterleri bilhassa donuk biçimlendirmiştim.

 

Polisiye roman seven birçok okur ve özellikle de benim için, dedektif SherlockHolmes karakteri hayranlık vericidir, büyük keyifle de okuyorum. Ama bizden biri olan, dedektif Sokratis karakterinizi okuduktan sonra, ister istemez bir karşılaştırma yapıyor insan. Sokratis’de oldukça zeki, zekâsı ve korkusuzluğuyla ön plana çıkan bir roman kahramanı. Bu anlamda, dedektif Sokratis’in de tüm dünyadaki polisiye severler tarafından tanınmasını isterdim. Aslında Türk polisiyesinin yurt dışında bilinmiyor olması üzücü bir durum. Sizin bu husustaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim. Sizce de yerli polisiyelerimiz fazla yerli yerinde kalmıyor mu? Özellikle yayınevleri bu konu ile yeterince ilgileniyor mu dersiniz?

Yerli polisiyelerimizin bir kısmında Türkiye’nin koşullarına uygun, kendine özgü bir yapı var. Seri katil muhabbetinden bıkan batılı okuyucu için ilgi çeker düşüncesindeyim. Herhalde ajansların ve yayınevlerinin daha çok ilgi göstermesi gerekir.

 

‘’Karanlıkta İki Ceset’’ isimli romanınız 2014 Dünya Kitap Polisiye Roman Ödülünü aldı. Ödüllerin daha da çoğalmasını diliyorum. Peki, sizce Türk Polisiyesi hak ettiği ilgiyi görüyor mu?

Satış rakamlarına bakarsanız yabancı polisiyeler daha fazla ilgi görüyor. Okuyucunun daha çok Türk polisiyesi okuması gerek. Üstelik ülkemizde bu türün Osmanlı’ya kadar giden tarihi var. Demek ki bir polisiye kültürü oluşturmuşuz. Yazarlarımız Türkiye’nin koşullarından hareket eden eserler kaleme aldıkça, yayınevleri nitelikli yerli yazarlara kapı açtıkça bu kültür daha da gelişir. Tabii polisiyecilerimiz de iyi çalışmak ve özgün yapıtlar vermek durumundalar. Kimi polisiyecimize musallat olan Amerikan tarzı bir hikâyeyi Türkiye’de geçirmek yolu bırakılmalıdır. Bakıyorsunuz, özgün bir hikâye ve komplo oluşturmuş, ama karakterler Amerikalı. Veya tam tersi. Amerikan tarzı bir hikâyede yerli karakterler. Uyuşmuyor, olmuyor.

 

Tarihi polisiye roman yazmanın sadece tarihi yerleri araştırmak, doğru bilgiler vermekten ibaret olmadığını düşünüyorum. Onu yapan yazarlar da var tabii, bu da onları yazar olmaktan çok şehir tanıtım rehberi kimliğine büründürüyor. Peki, bunu göz önüne aldığımızda, yerli tarihi polisiye roman yazarları içinde Suphi Varım, en çok kimleri beğeniyor?

Doğru söylediniz, tarihi polisiye ne şehir atlası ne de kent tarihi monografisidir. Müsaadenizle yazar ismi vermeyeyim. Çoğunu tanırım, birini kazara atlarsam diğeri gönül koymasın.

 

Siz çok üretken bir yazarsınız. Son iki kitabınız, ‘’Sokratis Ölülerin Peşinde’’ ve ‘’Sokratis Ve Cinler’’ dışında, yeni kitap projeleriniz muhakkak vardır ve bahse girerim ki, bu röportajımızdan çok daha önce yayınevine göndermişsinizdir bile. Bu kadar verimli olmanın, başarısı ortada işler çıkarmanın bir sırrı var mı? Ne yer ne içersiniz? Ben kendi adıma, ne kadar planlı olsam da, ya zaman yetiremem ya da çabuk yorulurum. Bu yoğun tempo ve daimi üretkenliğinizin anahtar bir cümlesi var mı? Varsa lütfen bizimle paylaşın, yazıp başucuma asacağım çünkü.

Evet, Sokratis ve Siyahlı Kadın romanımı yayınevine gönderdim. Bence bu işin sırrı, düzenli ve disiplinli çalışmaktan geçer. Ben tarihe Marksist bakış açısıyla yaklaşırım, tarihsel materyalizm beni ziyadesiyle besler. Sadece polisiye okumam. Klasik romanlar, Marksist felsefe, ekonomi politik, sosyoloji, psikoloji gibi alanlardaki okumalarım ufkumu genişletir. Tabii, yazdığınızı önce kendiniz eleştireceksiniz, daha iyisine erişmek için çaba göstereceksiniz. Günde 7-8 saat çalıştığım olur. Kendime o gün için belirlediğim sayfa hedefine, beklenmedik bir aksilik çıkmadıkça, mutlaka ulaşırım. Yemek konusuna gelince, evde o gün ne varsa onu yerim. Yazarken çok kahve ve çay içerim. Kötü örnek olmasın, sigara da… Anahtar cümlem yoktur. Bu işin disiplini ve yaratıcı çalışmayla verimli biçimde yürüyeceği kanaatindeyim.

 

İstanbullu biri olarak, içinde şehrimin geçtiği tarihi polisiye romanlar okudum ama sizin İzmir’i anlatan tarihi polisiye romanlarınızı, bir İstanbul yerlisi olarak kıskanmadım desem yalan olur. Yeni romanlarınızda İstanbul’u daha sık görebilecek miyiz peki, az da olsa, şöyle bir kıyısından bile geçseniz anlatımınızın güzelliği buna yetiyor.

Biliyorsunuz, Karanlığımın Kızıl Geçidi İstanbul’da geçer. Son teslim ettiğim Sokratis ve Siyahlı Kadın da İstanbul’da başlar, İzmir’de devam eder. Thule Büyücüsü’nün bazı bölümleri de İstanbul’dadır. Şimdilik bütünüyle İstanbul’da geçen bir polisiye düşüncem yok. İleride ne olur, bilemem.

 

Tarihi polisiye roman yazmak isteyen, özellikle buna heves eden yazar adaylarına bir tavsiyeniz olacak mı?

Öncelikle romanın geçtiği dönemin ekonomi politiğiyle, tarihiyle, kültürüyle, semtleriyle iyi araştırılması gerekiyor. Fotoğraf, karpostal, harita gibi göresel malzemeler mutlaka kullanılmalı. Ayrıntılı kronoloji oluşturulmalı. Tarihi mekânlardan, semtlerden geride kalanlar gezilmeli. Dönem hakkında uzmanlığı olan tarihçilerle de konuşulmalı elbet. Yazar yazdığının bir tarih kitabı değil, tarihi polisiye olduğunu da hatırından asla çıkarmamalı.

 

 

Merak ediyorum, tarihi polisiye roman dışında yazmak istediğiniz farklı bir polisiye roman türü var mı?

Polisiye dışına çıkmak niyetinde değilim. Ancak biraz da polisiyenin alt türü olan kara romana yönelmek gibi düşüncem var. Henüz fikir geliştirmedim ama günümüzdeki toplumsal çürüme içinde insanın durumunu anlatan politik bir kara roman yazmak niyetindeyim.

 

Yeni kitaplarınızı merakla bekleyen oldukça geniş bir okur kitleniz var. Buradan müjde verebilir miyiz peki?

Yeni Sokratis macerasının ilk çalışmalarına başladım. Adı henüz belli değil ama.

 

Son olarak, buraya bir söz bırakmak isteseniz ne olurdu diyerek, dergimize konuk olduğunuz için kendim ve okurlarımız adına teşekkür ediyorum. Daima ve hep yazmanız dileğiyle.

İlginiz için ben de çok teşekkür ederim. Son sözü Dedektif Dergi için bırakayım. Polisiye kültürümüzün gelişmesine önemli katkı sağlıyor. Beklentim, basılı hâlde de yayımlanmasıdır. Çünkü ben hâlâ dergileri elime alıp sayfaların kokusunu hissetmek isteyenlerdenim.

Hikaye: Gabriel

Kralların kralı, yüce majesteleri Ahmar  bir gün ustam Demyan’a “Âlemin bir haritasını çiz,” dediğinde ustamın dili tutulmuş. Başını önüne eğmiş. Düşünceli bir kaç hafta geçirdikten sonra majestelerine bu işin zorluğu hakkındaki fikirlerini arz etmiş. Majesteleri onu dinlemiş, anlayışla karşılamış. Yüklü miktarda altın getirilmiş hazineden. Majesteleri, yeryüzünün haşmetlisi, dünyayı bir harita üzerinde görmek, krallığının bu dünyanın merkezi olduğunu gözlemek, fethedilecek toprakları ve halkları bilmek istiyormuş. En azından isteğinin sebebini ustama bu şekilde açıklamış.

Günlerce hazırlıktan sonra ustam, beni ve diğer talebelerini atlar, uşaklar, seyisler ve yeterince erzakla 8 ayrı yöne yolladı. Ben güneye doğru gidecektim; diğerleri kuzeye, doğuya ve batıya. Geriye kalanlar da dört yönün kesiştiği yönlere gideceklerdi. En geç üç yıl sonra geri döndüğümüzde çizdiğimiz haritaları ustamız gözden geçirecek, birleştirecek, hatalarımızı düzeltecek ve majestelerine sunacaktı.

Şehirden şehre ilerlerken haritalarımı ceylan derisinden yapılma parşömenlere çiziyordum. İki yıldan fazla bir zaman yollarda geçirdiğim bin bir maceradan sonra kendimi çölün ortasında yürürken bulduğumda artık ne atlar ne uşaklar, ne de erzak vardı. Tek başımaydım. Hastalıklar, haydutlar ve çetin doğa koşulları bizi tüketmişti. Yollar boyunca şartlara uyum sağlayarak ilerlerken kıyafetlerim de değişmiş, çöl insanları gibi giyinmiştim. Başıma bir peçe sarılıydı ve gözlerimden başka hiç bir yerim görünmüyordu. Sırtımdaki torba rulo rulo çizimlerle doluydu ama tek ekmek kırıntısı bile yoktu. Su tulumumdaki son damlayı da bir gün önce içmiştim. Açlık ve susuzluktan sanrılar görüyordum. Bitkinlikten öleceğimi sandığım sırada serap gibi bir şehir belirdi uzakta. Şehrin surları var mıydı, nasıl aştım hatırlamıyorum bile. Herhalde bir duvar oyuğundan süzüldüm içeri.

Karanlık bir dehlizde buldum kendimi. Dehlizin tavanından sızan suyla giderdim susuzluğumu. Tatlı bir suydu. Nihayet bir ucundan çıktığımda kendimi yol boyu gördüğüm diğer kentlere hem benzeyen hem benzemeyen başka bir kentte buldum. Sokaklarında develer, kervanlar ilerliyor, bir meydanda tüccarlar birbirleriyle mal değiş tokuşu yapıyordu. Sürekli o yana bu yana giden insanlar vardı. Bu şehrin kadınları da erkekler gibi rahat hareket ediyorlardı. Bazıları tüccardı. Erkeklerden tıpkı benim ülkemin özgür kadınları gibi sakınmıyorlardı. Benzer örtülere bürünmüşler, başlarını da benim gibi sarıp sarmalamışlardı.

Yürüdükçe, dönüp dönüp bana bakanlar oldu. Buna bir anlam veremedim. Hatta beni işaret edenler de oluyordu. Bense karnımı nasıl doyuracağımın derdindeydim. Yolumu kalabalıktan biri kesti. Benimle konuşurken peçesini açtı. Bu yüzden yüzünü görebildim. Sakalları kırlaşmıştı. Başında koyu mavi güzel bir tülbent vardı. Kaftanı da bu renkteydi. İçindeki entarisi beyazdı. Kıyafetleri ihtişamlı olduğu kadar kendisi de yakışıklı bir adamdı. Söylediklerini anlıyordum. Yol boyu ziyaret ettiğim kentlerde öğrendiğim bir lisanda konuşuyordu. Yüzümdeki peçeyi açmamı istedi benden. Dediğini yaptım. Tozlu ve kirli yüzüme şaşkınlıkla baktı. Bir süre dudakları kıpırdadı ama konuşamadı. Sonra uzanıp, omuzlarıma kadar inen sarımsı saçlarıma dokundu. Sanırım toz yüzünden başka bir renk alsa da sarı saçlarım ve mavi gözlerim onun ilgisini çekmişti.

“Ey altın saçlı, mavi bakışlı adam,” diye seslendi. “Adını lütfeder misin?”

“Gabriel,” diye mırıldandım şaşkınlığına bir anlam veremeyerek.

Adamın gözleri irileşti. Göz bebekleri büyüdü. Bana uzattığı sağ elini hemen indirip, bir tür saygı krizine girdi. Ellerimi yana açıp, yeniden “Gabriel,” diye mırıldandım. Bu sırada olduğum yerde dönüyordum. Çünkü insanlar halka olmuştu etrafımızda. Kalabalıktan bir fısıltı yükseldi. Fısıltı dalga dalga yayıldı. Sonra ses yekvücut olup tekrar bana döndü: “Cebrail!”

Ses böyle yankılanınca bana adımı soran adam önümde yere kapandı. Onun ardı sıra tüm ahali yere kapandı. Ant olsun ki aynen böyle oldu. Ortada ben dimdik duruyordum ve etrafımdaki tüm insan güruhu secdeye varmış, kocaman bir halka halinde bana saygıda bulunuyorlardı. İlk başta buna bir anlam veremedim ama daha sonra adının Yesrib olduğunu öğreneceğim, muhatabım olan adama kalkmasını işaret ettim. Yemek ve içmek istediğimi söyledim. Adam, birkaç hareket yaptı ve birden etrafımızda kılıçlı adamlar belirdi. Yesrib, önüme düşerek bana yol gösterirken, adamları sürekli “Cebrail! Cebrail!” diye inleyen, bana dokunabilmek için elleriyle uzanmaya çalışan kalabalığın arasından yürümem için bana yol açtılar.

Çeşit çeşit yiyeceklerle dolu yer sofrasından kalktığımda kendimi daha iyi hissettim ama günlerdir boş kalmış midemin dolup, kaslarımın gevşemesiyle bedenime yayılan tatlı bir rehavet beni kıskıvrak yakaladı. Biraz dinlenmek istediğimi söyledim Yesrib’e. Bana içinde yumuşak bir yatak bulunan bir oda gösterdiler. Odam serindi. Pencerelere de ışık geçiren, ince bir kumaş gerilmiş olduğu için odada sinek ya da başka türlü haşerat yoktu. Dışarıdan hala “Cebrail!” diye yankılanan saygılı haykırışlar gelirken ben uzandığım döşekte kendimden geçmişim.

Uyandığımda, hava hala kararmamıştı. Yesrib yanıma gelip kendisinden ve şehrinden bahsetti. Anladığım kadarıyla bu şehrin bir kralı yoktu. Kabileler vardı ve sırasıyla kentin yönetimini ele alıp idare ediyorlardı. Aslında burası bir krallık değil, bir vahanın etrafında gelişmiş bir tür ticaret kolonisiydi. Tülbendimi ve lif lif olmuş kaftanımı çıkarmıştım. Benimle konuşurken gözleri sürekli boynumdaki kolyeye bakıyordu. İlgisini ilk başta çeken, mavi gözlerim ve sarı saçlarım olsa da onu etkileyen şeyin önce boynumdaki taş kolye, sonra da ismim olduğunu anlayabildim. Zaten yüzümü açtırdığında boynumdaki taşı da görmüş olmalıydı. Bana görevimi sorduğunda, “Yücelerin yücesi âlemin bir haritasını istedi,” diye açıkladım. Niçin kanatlarım olmadığını sorunca konuşmanın seyrinden endişelendim.

“Meleklerin kanatları olur, öyle değil mi?”

Yüzlerce şehri gezerken edindiğim en değerli gözlemlerden biri, insanlarda büyük bir beklenti yaratmışsanız asla onları hayal kırıklığına uğratmamanız gerektiğiydi. Bu yüzden bana saygı duymasına neden olan yanılsamayı bozmak istemedim.

“İnsan suretinde dolaşanın kanadı olmaz,” demekle yetindim. Zaten söylediğim sözde en küçük bir yalan da bulunmuyordu.

Şehirde kaldığım üç gün boyunca hep Yesrib’in misafiri oldum. Başka klanların liderleri de gelip beni ziyaret etti, evlerine davet ettiler ama bu daveti duyunca Yesrib’in suratı hemen buruştuğu için onları geri çevirmek zorunda kaldım. Yesrib ile birlikte kenti dolaştım. Haritasını çizdim. Yesrib, yücelerin yücesi kendisini fark etsin diye evini olduğundan daha büyük çizmemi istedi. Onu kırmadım. Harita okumayı bilmese de evinin büyüklüğünü diğer evlerden ayırt edebildi.

Şehirde dolaşırken büyük bir meydanda, kerpiçten, kare tabanlı bir binayı gösterdi bana. İnsanlar bu binanın etrafında turluyor, bunu yaparken Tanrılarına adaklar adıyor, istekte bulunuyorlardı. Orada bir keçinin boğazının kesilip öldürüldüğünü ve sunağa bırakıldığını da gördüm. Keçi mabedin rahibi olduğunu sandığım insanlarca hemen alındı oradan. Muhtemelen de kısa süre sonra mideye indirildi. Kurbanı sunanın ödülü de başrahibin keçinin kanına batırılmış başparmağıyla mühürlediği bir alın oldu. Sanırım, bu kutsanmış olduğunu gösteriyordu. Yesrib, mabedin kapılarını açtırıp beni içeri aldı. Tuhaf biçimlerde, biraz acemi işi bir sürü put gördüm içerde. Hepsinin de gözleri kocaman ve sürme çekilmiş gibiydi. Üstelik bu putların hepsi erkekti. Tanrı’ya yemin ederim ki, bir tek Tanrıça heykeli bile görmedim. En büyük Tanrılarına İlah diyorlardı. Ötekilerin kimisi fırtına, kimisi yeraltı ya da öteki dünyayı temsil eden Tanrılardı. Bir agnostik olduğum için, pek üstünde durmadım. Bu yüzden Tanrılarına verdikleri isimlerin de biri hariç hepsini unuttum.

Yesrib’e dönüp, anlayacağı bir dille, bu pagan halkın, Gabriel ismini bilmesine şaşırdığımı söyledim. Yesrib, kendisinin bir İsa sempatizanı olduğunu, burası bir ticaret kenti olduğu için gezgin tüccarlar sayesinde inansalar da inanmasalar da pek çok şeyin bilindiğini söyledi. Hristiyanların ve Yahudilerin ismimi çok iyi bildiklerini, en büyük meleğin kente gelmesinin, ahalinin tümünde sevinç yarattığını söyledi. Oraya ayak basmam, bolluk ve bereket getirecekmiş.

Sonra boynumdaki kolyeyi gösterip, mabedin orta yerinde duran bir kara taşı işaret etti bana. Bana inanmasının sebebini o zaman anladım. Boynumdaki taş ile oradaki kutsal saydıkları taş aynı cinsti. Taşın nereden geldiğini sordum.

“Atalarımın atasının zamanında gökten gelmiş,” diye açıkladı.

“Niçin kutsallık atfediyorsunuz ona?”

“Öyle değilse Gabriel onu niçin boynunda taşısın ki?”

Mantıklı bir soruydu. Fakat ben boynumdaki taşı, yol üstündeki bir dağın yamacında bulmuş, kopardığım bir parçasıyla da kendime bu yolculuğun hatırası için 8 köşeli bir kolye oymuştum.

“Senin atalarının atasını ziyaret etmedim ben,” diye konuştum. “Yani ona kutsallık atfedenler beni görmediler. Öyleyse o taşı niçin kutsal saydılar ki?”

“Atalarımızın atalarının onun gökten düştüğünü gördükleri muhakkak. Tanrı’dan gelen nasıl reddedilebilir ki?”

Daha fazla üstüne gitmek istemedim. Taşları, tanrıları ya da neye inandıkları beni ilgilendirmiyordu.

“Buradan daha güneye gidersem başka kentler görür müyüm?” Diye sordum. Bu sırada mabetten çıkmıştık.

“Hayır,” dedi Yesrib. “Öyle olsaydı bilirdim. Buradan aşağıya doğru birkaç hafta gidersen denize ulaşırsın. Oraya kadar belki birkaç köy görürsün o kadar.”

“O zaman benim için dönme zamanı gelmiş demektir,” diye mırıldandım. “Majesteleri, bu haritaları bekliyor.”

Üç günden sonra şehirden ayrılırken bütün klan şefleri, arkalarında insanlarıyla beni yolcu etmeye gelmişlerdi. Birkaç tane beyaz at, develere yüklenmiş erzak, tulumlar dolusu su getirmişlerdi. Bir de küçük sandık vardı. İçi değerli taşlar ve altından mücevherlerle doluydu. Bunlara ihtiyacım olmadığını açıkladım ama derdimi anlatamadım. Ne yalan söyleyeyim, belki Cebrail’in o türden nesnelere gereksinimi olmayabilirdi ama benim vardı.

Çizdiğim haritadaki yolu izleyerek, geriye döndüğüm için daha hızlı ve yanlış yollara sapmadan yol alıyordum. Birkaç ay sonra, yeşil ve serin ülkeme vardığımda kıvancıma diyecek yoktu doğrusu. Yola çıkan 8 çömezden geriye dönen 7. kişi ben olmuştum. Batıya doğru giden çömez vakit tamam olduğunda bile gelmedi. Sanırım, yolda hastalanmış, belki saldırıya uğramış ve mutlaka ölmüştü. Çünkü bizde söz akittir. Yaşıyorsa mutlaka dönerdi.

Ustam Demyan, birkaç hafta içinde çizdiğimiz haritalardan yeni bir harita çıkardı ortaya. Haritanın batı kısmı elbette eksikti ama ortaya çıkan haritayı bizlere göstermedi. Bu şerefe nail olacak ilk kişi majesteleri, yücelerin yücesi Kral Ahmar olacaktı.

Haritanın sunulacağı gün tören düzenlendi. Sarayın salonuna altın ve gümüş kakmalı büyük bir masa kurulmuştu. Kral, tören giysilerini giymiş olarak hazırdı. İçerde Kral, kraliçe, ustam, bizler ve vezirlerden başka hiç kimse yoktu. Güneşli bir bahar günü olmasına rağmen salonun her köşesi yüzlerce mumla ışıl ışıl aydınlatılmıştı. Ustam, ağır hareketlerle, ipek bir örtüden çıkardığı haritayı yavaşça masanın üstüne yaydı. Sonra bir adım geri çekilip, yere eğildi. Çömeldi. Bir dizini yere koydu. Başını öne eğip gözlerini kapadı. Bu sırada iki elini dua eder gibi birleştirmişti.

Majesteleri Ahmar, haritaya yaklaştı. Bir süre hayretle, gözleri parlayarak baktı. Biz sadece göz ucuyla görebiliyorduk onu. Başımızı öne eğmiş, yan yana sıra halinde dizilmiştik. Yücelerin yücesi haritaya eğildi. Baktı durdu. Sonra doğruldu. Doğrulduğunda yüzü kararmıştı.

“Bu da ne böyle?” Diye kükredi. “Sen kime hizmet ediyorsun ey Demyan? Şeytana? Dinsizlere? Sapkınlara?”

“Sadece size ve hakikate yüce majesteleri,” diye başını kaldırmadan mırıldandı ustamız. Yüce kralımız uzanıp kılıcını çekti kınından. Sonra büyük bir öfkeyle haritayı parçalamaya başladı. Neredeyse kıymık kıymık doğradı haritayı. Yere düşen parçalardan birini göz ucuyla gördüm. Kendime sakladığımı, sizden de saklayacak değilim: Majestelerinin yüce krallığı haritanın üstünde oldukça küçük duruyordu. Güney sınırını ben zaten biliyordum ama o parçayı görünce bütününün de pek farklı olmadığını anladım. Üstelik olabilecekleri sezen ustam Krallığı olduğundan bir kat büyük göstermişti.

Ertesi gün ustamın başı gövdesinden, baltalı bir cellat tarafından ayrıldı. Kellesini ve ellerini ustamın atölyesinin kapısına çivileyip, ibret-i âlem için sergilediler. Haritanın tamamlanmış bütününden kalan kıymıklar yakıldı. Ustamın sağ salim dönmüş biz yedi çömezi ise hapse atıldık.

7 yıl hapisten sonra sürgün edildik. Yanımıza biraz eşya ve erzak almamıza izin verildi. Ben kendi çizdiğim haritadaki rotayı takip ederek, bana en büyük saygıyı gösteren o şehre gidecektim. Hala yeterince ziynetim vardı. Onları sakladığım çukurdan çıkararak kendime yolculuk için gerekenleri tedarik ettim.

Üç ay kadar yolculuk ettikten sonra o şehre vardığımda, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Şehirdeki insanlar bana aldırmadılar. Saygı göstermek şöyle dursun alay ediyorlardı. Hatta beni taşlayanlar da oldu. Dostum Yesrib de şehri terk etmişti zaten. Söylendiğine göre gerçek Gabriel, onların deyimiyle Cebrail bir dağın tepesindeki mağarada yaşayan bir münzeviye görünmüştü ve bana hiç benzemiyordu. Üstelik bir şekli de yoktu. Söyleyeceklerini sadece münzevinin kulağına fısıldıyor ve onun ağzından konuşuyordu.

Hikaye Dinle: Bedelli

Üç katlı müstakil evin bahçesine adımımızı attığımızda Olay Yeri İnceleme Şubesinden Oktay Komiser karşımıza dikildi: “Yassah hemşerim! Giremezsiniz!”

İyi gecelerledik Oktay Komiseri.

“Günaydın diyecektiniz herhalde,” diye karşılık verdi Oktay Komiser. “Saat sabahın dört buçuğu. Bir iki saat daha sabretselerdi bizden sonraki ekibe yıkılacaktı iş ne güzel.”

Oktay Komiserle çene yarıştırmanın ne büyük bir hata olacağını iyi bilenlerdendi Amirim. Kışkırtmamak için sesini çıkartmadı.

“Millet birbirini öldürmek için bizim nöbet günümüzü bekliyor arkadaş,” diye söylenmeye devam etti Oktay Komiser.

“İşiniz bitmedi mi?” diye sordu Amirim.

“Az kaldı,” dedi Oktay Komiser. “Birazdan girersiniz içeri.”

“Çifte cinayet olduğu söylendi.”

“Öyle,” dedi Oktay Komiser. “Ev sahibi kuyumcuymuş. Hırsızlık amacıyla eve giren şahıs adamı öldürmüş, adamın karısı da hırsızı haklamış.”

“Kadın nerede şimdi?”

“İçerde. Sakinleştirici verdiler ama ağlaması kesilmedi hâlâ.”

“İhbarı kim yapmış?”

“İhbar filan yapılmamış. Olay sırasında ekiplerden biri devriyedeymiş, silâh seslerini duyunca müdahale etmiş.”

Gözleriyle bahçe kapısının önündeki kalabalığı tarayan Oktay Komiser, “Devriye atan memurlar gelsin,” diye seslendi.

“Evi elli-altmış metre kadar geçmiştik ki, duyduğumuz bir ses dikkatimizi çekti Amirim,” dedi kıdemli olduğu belli olan memur. “Silâh sesi olup olmadığından emin olmak için aracı durdurduk. Üç el daha sıkıldığını duyunca harekete geçtik. Evin kapısı aralıktı. İçeri girdiğimizde yerdeki iki ceset ve kadınla karşılaştık.”

“Bir şeye dokundunuz mu?”

“Hayır Amirim, biz dokunmadık ama…”

“Ama ne?”

“Kadın… Kadın yerde yatan kocasının üzerine kapanmıştı, zor aldık üzerinden.”

Memurları gönderdikten sonra olay yeri inceleme elemanlarının işlerini bitirmelerini beklemeye başladık.

“Hırsız eve nasıl girmiş belli mi?” diye sordu Amirim.

Yeni yaktığı sigarasının dumanını havaya savurdu Oktay Komiser: “Kapıdan.”

“Zorlama var mı?”

“Yoo, babasının evine girer gibi girmiş.”

“Adam böyle saray yavrusu bir ev yaptırmış da alarm koymamış mı?”

“Koymuş. Ama alarm çalışmamış.”

“Kutusu kurcalanmış mı?”

“El bile sürülmemiş. Cillop gibi duruyor yerinde.”

“Şifreyi mi biliyormuş acaba bu herif?”

Oktay Komiser sigarasından bir fırt daha çekti: “Olabilir. Alarm hiç kurcalanmadığına göre.”

Amirim ellerini iki yana açarak lahavle çekti: “Ya Oktay, sen benimle kafa mı buluyorsun sabah sabah?”

“Ne var  oğlum, kargalar bokunu yemeden gelmişiz şuraya, biraz eğlenmeyelim mi?”

“Eğlenelim eğlenmesine de… Senin bu soru-cevap oyunun hikâyenin gereksiz yere uzamasından başka bir işe yaramıyor.”

“Hikâye mi?”

“Neyse, boşver… Kadın silâhı nerden bulmuş?”

“Kendi silâhıymış, bulundurma ruhsatlı.

“Hırsızın kimliği belli mi?”

“Üzerinde kimlik yoktu… Ne kimlik, ne telefon.”

Olay yeri inceleme elemanları çantaları ellerinde kapıdan çıkmaya başladılar. Beyaz tulumunun içindeki komiser yardımcısı, “Bulamadık komiserim,” dedi.

“Tamam,” diye karşılık verdi Oktay Komiser, “geliyorum birazdan.”

“Hayırdır,” diye sordu Amirim, “neyi bulamamışlar?”

“Ev sahibi hırsıza bir el ateş etmiş. Devriyedeki elemanların duyduğu ilk silâh sesi buydu büyük ihtimalle. Adamın silâhı tutukluk yapmış, kovan kovan atma boşluğuna sıkışmış.”

“Ee?”

“E’si, kadın yatak odasından kendi silâhını kapıp hırsıza üç el saydırmış.”

“Tamam…”

“Tamam değil işte. Hırsızın vücudunda üç giriş yarası var.”

“Adam ıskalamış o zaman… Ya da adam hırsızı vurmuş, kadın da üç atıştan ikisini isabet ettirmiş… Otopside çıkar ortaya. Senin kafana takılan ne?”

“Yani toplam dört el ateş edilmiş. Kovanlarda sorun yok. Adamınki silâhına sıkışmış, kadının silâhından çıkanlar da elimizde.”

“Tamam olmayan ne?”

“Dördüncü mermi çekirdeği. Evi baştan sonra tekrar tekrar aradık ama bulamadık bir türlü.”

Oktay Komiser için “geveze”, “patavatsız” gibi sıfatlar kullanabilirdiniz (arkasından tabii ki) fakat asla “işini kötü yapar” diyemezdiniz.

“Milyonda bir ihtimal ama kadının silâhından çıkan kurşunlardan biri kocasının açtığı yaraya isabet etmiş olamaz mı?” diye sordum.

“Adli tabibe ben de aynısını söyledim,” dedi Oktay Komiser, “adam bana götüyle güldü.”

 

Salona girdiğimizde ev sahibi Asım Erginsoy’un halının üzerinde kanlar içinde yatan cesedi karşıladı bizi. Vücudunda altı bıçak yarası saydım.

“Silâhı tutukluk yapınca hırsız bıçaklamış adamı,” dedi Oktay Komiser. “Üst kata çıkmak üzereyken de kadın onu vurmuş.”

Üst kata çıkan merdivenin basamaklarında, sırt üstü, başı aşağı gelecek şekilde yatıyordu sonradan adının Aykut İltekin olduğunu öğreneceğimiz şahıs. Göğsünden üç kurşunla vurulmuştu.

 

Mutfak masasında, elinde koca bir su bardağıyla hıçkıra hıçkıra ağlarken bulduk Figen Erginsoy’u. Yanındaki sandalyede oturan ve kendini Taner Pırıldak olarak tanıtan otuz-otuz beş yaşlarındaki şahıs, Erginsoy’ların aile avukatı olduğunu söyledi.

“Geçmiş olsun Figen Hanım,” dedi Amirim.

“Sağ olun,” diye güçlükle karşılık verdi hıçkırıklarını gazlayan Figen Hanım.

“Şu anda sizin için kolay olmadığını biliyorum fakat olayın nasıl cereyan ettiğini bize anlatabilir misiniz?”

İster kolay isterse zor olsun, anlatacaktı. Bunu Figen Hanım da biliyordu, avukatı da. Ülkemiz Avrupa Birliği normlarına uymayı taahhüt ettiğinden beri bize de böyle bir kibarlık gelmişti.

Avukatının da belli belirsiz bir baş işaretiyle onaylaması üzerine elleriyle yanaklarından süzülen gözyaşlarını silip ağlamasına ara verdi Figen Hanım. Otuz beş-kırk yaşlarında olduğunu tahmin ettim. Ağlamaktan şişmiş gözleri bile güzel bir kadın olduğu gerçeğini değiştirememişti.

“Uykum hafiftir. Aşağı kattan gelen bir sese uyandım. Birisi kapıyı kurcalıyordu sanki.”

“Yatmadan önce alarmı devreye sokmamış mıydınız?”

“Asım ilgilenirdi o işlerle. Sokmuştur mutlaka.”

“Peki… Devam edin.”

“Korkmuştum. Asım’ı uyandırdım. O da dinledi bir süre. ‘Evde biri var,” deyip çekmeceden silâhını aldı. Aşağı inmemesini, odanın kapısını kilitleyip polise haber vermemizi söyledim. Bana odada kalmamı söyledi ve dışarı çıktı.”

Gözyaşları tekrar akmaya başlayınca Avukat Taner kutudan aldığı kağıt mendili Figen Hanıma uzattı. Figen Hanımın sakinleşmesini bekledik.

“Kusura bakmayın,” dedi titreyen elleriyle su bardağına uzanırken.

“Anlıyoruz,” dedi Amirim, “kendinizi iyi hissedince devam edin, acelemiz yok.”

“Hâlâ olayın şokunu atlamadı,” dedi Avukat Taner.

“Aman ne büyük bir tespitte bulundun!” bakışı attı Amirim Avukata.

“Asım’ın birine bağırdığını duydum, sonra da silâh sesini,” diye devam etti Figen Hanım.

Gözyaşlarını silmesini bekledik.

“Asım’a seslendim, cevap alamadım… Çok korkmuştum… Merdivenlerde ayak sesleri duyunca iyice panikledim… Çekmecede duran silâhımı aldım… Oda kapısını siper alarak baktığımda maskeli bir adamın yukarı çıktığını gördüm… Elinde bıçak vardı… Ateş ettim.”

“Daha önce silâh kullanmış mıydınız?”

Figen Hanım eskisini buruşturup yeni bir kağıt mendil aldı: “Asım meraklıydı silâhlara. Arada beni de götürürdü poligona.”

Ev çok düzenli ve temizdi. Figen Hanımın narin elleri bu koca evin işlerini yapıyor olmak için fazla bakımlıydı.

“Ev işleri için bir yardımcınız yok mu?” diye sordum.

“Olga Hanım var,” dedi.

Hah! Yine aynı hikâyeydi işte. Daha önce de bir kaç kez karşılaşmıştık benzeri durumla. Çalışmak için ülkemize gelen bu kadınların bazıları kafalarını çalıştırır, zengin bir sevgili ya da koca yapıp kendilerini kurtarırlardı. Duyguları akıllarını döven bazıları ise ite kopuğa gönül verir ve kendilerini sömürtürlerdi. Büyük ihtimalle bu olayda da sevgilisi kadının kanına girmiş, kuyumcunun evini soymasına yardım ederse hayatlarının geri kalanını refah içinde, mutlu mesut yaşayacaklarını söyleyerek kadını işbirliğine ikna etmiş ya da zorlamıştı.

“Nerede şimdi bu Olga Hanım?” diye sordu Amirim.

“Bugün izin günü.”

“Ne kadar zamandır yanınızda çalışıyor?”

“Asım’ın rahmetli eşi zamanında başlamış burada çalışmaya. Herhalde bir on beş sene olmuştur.”

“Eşiniz kuyumcuymuş. Evde değerli parçalar bulundurur muydu?”

“Hayır, işyerindeki kasanın daha güvenli olduğunu düşünürdü. Evde benim bir kaç parça takımdan başka mücevher bulundurmazdık.”

İfadesini imzalattıktan sonra Figen Hanımı savcılığa sevk ettik.

 

Asım beyin yasalarla başı belaya girmemişti. İlk eşi sekiz sene önce kanserden ölmüş, beş sene önce de o zamanlar televizyon dizilerinde ufak tefek rollerde oynayan, kendisinden yirmi beş yaş küçük Figen Hanımla evlenmişti. Evlendikten sonra Figen Hanım oyunculuk kariyerinden vazgeçmişti. Herhangi bir suç kaydı yoktu. Üç sene de önce Asım Beyin kızı, kocası ve iki çocuğuyla birlikte trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Parmak izlerinden kimliğini Aykut İltekin olarak tespit ettiğimiz şahıs ise feleğin çemberinden çift perendeyle geçmişti. Adam yaralama, hırsızlık, gasp, darp… Beş sene cezaevinde yatmıştı ve halihazırda süren davaları vardı.

“Gözdağı vermek amacıyla, para karşılığı adam yaralamış,” dedim.

“Oradan kiralık katilliğe geçiş mi yapmıştır diyorsun?” diye sordu Amirim.

Bu bilgiden sonra artık olaya sadece hırsızlık olarak bakamazdık. Birisi Asım Erginsoy’u ortadan kaldırmak istemiş olabilir miydi?

 

Aykut İltekin’in kayıtlarda bulunan adresine gittik. Kapıyı yırtık kotlu, bol makyajlı, kapkara kaşlarına rağmen sarışın görünme çabasında olan bir kadın açtı. Aykut İltekin’le ilgili konuşmak istediğimizi söylediğimizde, “Yine ne bok yedi it?” oldu ilk tepkisi. Artık hiç bir şey yiyemeyeceğini, öldüğünü söylediğimizde içeriye girmemizi işaret etti.

Bir gazinoda sanatçı olduğunu söyleyen Elâ, bir kaç senedir Aykut’la sevgili olduğunu, geçen ay telefonunda bir kadının gönderdiği çıplak fotoğrafı yakalayınca adamı evden kovduğunu söyledi. “Benim paramla beni boynuzluyomuş meğer şerefsiz,” dedi, “bende siktir git sana o karı baksın diye taktım tenekeyi kuyruğuna.”

Aykut’un evde kalan eşyası olup olmadığını sorduğumuzda, “Zaten bi haltı yoktu, olanları da pencereden salladım arkasından ,” dedi.

“Telefonunda fotoğrafını gördüğün kadını tarif edebilir misin?” diye sordu Amirim.

“Edemem,” dedi Elâ. “Karının yüzü görünmüyodu, yüzünden aşağısını çekmiş banyo aynasının karşısında. Ama memelerini tarif edebilirim, küçücük, mandalina kadardılar.”

 

Figen hanımın ev işlerindeki yardımcısı Olga hanımla görüştük. Ellisine yakın olduğunu tahmin ettim. Türkçesi pek çoğumuzun Türkçesine beş basardı. Çok sarsılmıştı. “Zavallı Asım Bey,” dedi dudakları titreyerek. “Önce Mürşide Hanımın vefatı, arkasından kızı ve torunları… Şimdi de…”

Olga hanım Türkiye’ye on dört sene önce gelmiş ve bir sene sonra da evlenmişti. İki çocuğu vardı. Kocası altı sene önce ölünce de ülkesine dönmemiş, burada yaşamaya devam etmişti. Kocasının ailesi ile ilişkileri devam ediyordu, onlar da iki torunlarıyla birlikte yaşam mücadelesi veren bu kadıncağıza ellerinden geldiğince destek olmaya çalışıyorlardı. Evde başka bir erkeğin yaşadığına dair bir iz yoktu. Çakal sevgili ile işbirliği yapıp çalıştığı yeri soyması teorimden utandım kadınla konuştukça.

Eve sıklıkla kimlerin girip çıktığını sorduk. “Asım Bey kızının vefatından sonra içine kapanmıştı. Pek gelen gidenleri olmazdı. Kendisi de çıkmıyordu yıllardır. Hayatı işi ve evi arasında geçiyordu. Avukat bey uğrardı arada,” dedi.

 

Ertesi sabah, mahkemenin olayın meşru müdafaa olduğuna karar verdiğini öğrendik. Figen hanım tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.

Evine gittiğimizde yanında Avukat Taner de vardı. Soruşturmanın şekil değiştirdiğini söyledik. Acaba Asım beye husumet besleyen birileri var mıydı?

“Asım kendi halinde, işinde gücünde, hayırsever bir insandı,” dedi Figen hanım. “Böyle birileri hiç aklıma gelmiyor.”

Avukat Taner, “Hadi ama Figen,” dedi, “Gürsel’le olan kavgasından söz etsene.”

Figen hanım, “O mesele üç yıl önceydi,” dedi, “sonunda her ikisi de kendi yollarına gittiler. Bu kadar zaman sonra Gürsel neden böyle bir şey yapmak istesin ki?”

“Gürsel denen adam Asım beyin eski ortağı,” dedi Taner. “Asım bey bunun para çaldığından şüpheleniyordu. Sonunda adamla yüzleşti ve birbirlerine girdiler. Asım bey hissesini vererek Gürsel’i ortaklıktan attı.”

 

Kızılay’ın merkezindeydi Gürsel’in kuyumcu dükkânı. Orta boylu, kel kafalı, göbeği kemerinin üzerinden yere doğru hamlelenmiş, bolca terleyen bir adamdı. Tezgahın arkasında duran, kendisi kadar olmasa da yine de etleç, saçları o sabah kuaför eli değmişe benzeyen eşini tanıştırdı. Pasajın çay ocağından gelen kahvelerimizi içerken, “Üzüldüm,” dedi. “Allah rahmet eylesin. Uzun süre beraber çalışmıştık.”

“Ortaklıktan ayrılmanız gürültülü olmuş,” dedi Amirim.

Gürsel anlamamış gibi baktı: “Gürültülü derken?”

“Kavga dövüş olmuş yani, suçlamalar filan.”

Elinde tuttuğu kahve fincanını sehpaya koydu Gürsel.

“Bu da nerden çıktı? Kavga dövüş filan olmadı. Asım biraz tutucuydu. Yeniliklere açık değildi. Büyümek, yeni yerler açmak fikrime karşı çıkıyordu sürekli. Ben de hisselerimi alarak ayrıldım. Hepsi bu.”

“Asım bey sizi zimmetinize para geçirmekle suçlamış.”

Gürsel, tombul parmaklarıyla alnında biriken terleri sildi: “Size kim söyledi bilmiyorum ama böyle bir şeyin ne aslı var ne de astarı.”

“Ayrılıktan sonra kendisiyle görüşmeye devam ettiniz mi?”

“Yani… Pek sayılmaz… Hukuki işlemler için ilk zamanlar bir kaç telefon görüşmesi yapmışızdır. Hepsi bu. Sonradan ilişkimizi tamamen kopardık.”

“Dün gece neredeydiniz?

“Antalya’daydım. Kuyumcular Odası’nın düzenlediği ‘Kuyumculukta Marka ve Endüstriyel Yatırım’ adında bir seminere davetliydim. Bu sabah geldim Ankara’ya.”

Tezgâhın arkasına geçen karısı, bir çekmeceden çıkardığı zarfı uzattı: “Buyurun, davetiye burada. Hatta  geçen hafta katılıp katılmayacağını öğrenmek için telefonla da aradılar, ben konuştum.”

 

İnternette Gürsel’in katıldığını söylediği seminer hakkında araştırma yaptım. Böyle bir seminer, söylediği yer ve zamanda gerçekten de yapılmıştı. Adam doğru söylemişti. Doğru söylemediği şey ise bu seminere davetli olmasıydı. Kaldığını söylediği oteli aradığımızda da o iki gün içinde bu isimde bir müşterilerinin olmadığını öğrendik.

“Kuyumcular odasından Gürsel’in davetli olmadığını söylediler, peki karısının burnumuza soktuğu davetiye neyin nesiydi?” diye sordum Amirime. “Bir de telefonla teyit ettirdiklerini söyledi.”

 

Gürsel ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına geçirmişti. Koltuk altları ve göğüs bölgesinden başlayan ıslaklık hızla açık mavi gömleğinin diğer bölgelerine yayılıyordu.

“Karımın yanında sordunuz Amirim,” dedi yalvaran bakışlarla, “mecbur kaldım yalan söylemeye. Benim cinayetle filan ilgim yok. Sevgilimle birlikteydim dün gece.”

İki gün birlikte olabilmek uğruna bu kadar dümen çevirmeyi göze aldığı kadını merak ettim doğrusu. Adam, bilgisayarda sahte davetiye hazırlatıp adresine postalamış, ardından da metresine kuyumcular odasından telefon ediyormuş gibi yaptırtıp gelip gelmeyeceğini teyit ettirmişti. Sonra Antalya’ya gidiyorum diye çıkıp ver elini Kızılcahamam.

Gürsel’i bir kaç dakika sorgu odasında yalnız bırakıp Kızılcahamam’daki oteli aradık. İki gün boyunca otelde kaldığını doğruladılar. Sürekli oda servisini kullanmış olmasından da odadan dışarı adımını atmadığı belli oluyordu.

Sorgu odasına tekrar girdiğimizde adam neredeyse ter kaybından gitmek üzereydi.

“Asım Erginsoy’un avukatını tanıyor musun?” diye sordu Amirim.

Gürsel kötü bir şey koklamış gibi yüzünü büzüştürdü: “Fırıldak’dan mı söz ediyorsunuz? Ne olmuş ona?”

“Senin Asım’dan para çaldığını söylüyor.”

Tam umduğumuz gibi Gürsel deliye döndü: “Siktirsin pezevenk! Kaç senedir Figen’le ilişkisi var şerefsizin. Benim bundan haberim olduğundan korktuğu için bana iftira atıyor. Benim alnım açık. Hesabını veremeyeceğim hiç bir şey yapmadım ben.”

 

Gürsel’i yolladıktan sonra büroya geçtik. Otopsi ve balistik raporları gelmişti. Amirim balistik raporunu aldı, otopsi raporunu da bana pasladı. Asım Erginsoy aldığı bıçak yaraları sonucu hayatını kaybetmişti. Aykut’un bedeninden ise üç kurşun çıkarılmıştı. Hepsi de Figen Erginsoy’un silâhından çıkmaydı. Yine başa dönmüştük. Kuyumcunun silâhından çıkan kurşun nerdeydi? Evde de yoktu. Kuş olup uçmamıştı ya?

Tam raporu bir kenara bırakacağım sırada Aykut’un fotoğraflarından biri dikkatimi çekti. Adamın göğsünde, kalbinin üzerine denk gelen yerde bir kalp içinde E harfi vardı. Mavi mürekkeple yapılmış, daha çok hapishane işine benzeyen çirkin bir dövmeydi. Fotoğrafa biraz daha yakından bakınca, E’nin alt çizgisinin silinmeye çalışıldığını fark ettim. Aykut, E harfini F harfine dönüştürmeye çalışmış olmalıydı.

Balistik raporunu büyük bir dikkatle okuyan Amirime konudan bahsetmek üzereydim ki telefonum çaldı. Bilmediğim, kayıtlı olmayan bir numaraydı. Açınca “Alooo amirim,” diyen sesi tanıdım. Aykut’un eski sevgilisi Elâ’ydı. “Bana aklına bir şey gelirse ara demiştiniz ya amirim?” dedi. “Fotoğraftaki kadının sağ memesinin biraz üzerinde kırmızı bir gül dövmesi vardı.”

İnternetten bulduğum fotoğraflardan birini Amirime gösterdim. Figen hanımın oyunculuk yaptığı sıralarda, bir galada çekilmiş bir fotoğraftı. İnce askılı, göğüs dekolteli bir elbise giymişti. Göğsünün hemen üzerinde, usta bir dövmecinin elinden çıktığı hemen anlaşılan bir gül dövmesi vardı.

“Nasıl yani?” dedi Amirim. “Hadi avukatı anladık da bu çakalla da mı ilişkisi varmış bu kadının?”

Yollarının önceden bir yerlerde kesişip kesişmediğini öğrenmek için Aykut’un kayıtlarını tekrar gözden geçirmeye başladım. Devam eden davalarından birinin avukatının büro adresi hiç yabancı gelmedi. Aykut’un avukatı Talip Pekmezci’yle Taner Pırıldak aynı büroyu paylaşıyorlardı.

“İyi fark ettin bunu,” dedi Amirim elindeki balistik raporunu masaya koyarken, “şimdi gir Google’a da Goldcastle marka kurusıkı mermileri ithal eden firmayı bul. Onlardan da Ankara’da hangi bayilere dağıtım yaptıklarını öğrenelim.”

 

Taner’i ve Figen’i ayrı sorgu odalarına aldık.

 

“Hırsıza üç el ateş ettiğinizi söylediniz Figen hanım.”

“Evet.”

Masanın üzerinde açık duran not defterindeki bir satırı işaret etti Amirim: “Yatak odanızdan çıkmadan önce de bir el silâh sesi duyduğunuzu…”

“Doğrudur.”

“Sizin silâhınızdan çıkan kurşunlar otopside Aykut’un bedeninden çıkarıldı. Fakat kocanızın silâhından ateşlenen kurşun hiç bir yerde bulunamadı.”

 

“O sizin sorununuz,” şeklinde diklendi Taner. “Bulsaydınız. Bu sizin işinizi ne kadar kötü yaptığınızı gösterir.”

“Yok,” diyerek pis pis sırıttı Amirim. “Bu, senin işini kötü yaptığını gösterir.”

Taner de sırıtmaya çaba gösterdi fakat başaramadı. “Ben bir hukukçuyum Komiser. Sence bende böyle kelime oyunlarını yutacak göz var mı?”

“Ha, aklıma gelmişken,” dedi Amirim. “Askerliğini bedelli olarak yaptın değil mi?”

Taner’in alnında düşünme çizgileri oluştu: “İyice saçmalamaya başladınız Komiser! Bunun konuyla ne alâkası var?”

“Çok alâkası var,” diye cevap verdi Amirim. “Eğer uzun dönem yapmış olsaydın silâhlar hakkında az çok bilgi sahibi olurdun.”

“Benim kendi silâhım var. Silâhlardan da gayet iyi anlarım.”

“Eğer anlasaydın; gerçek bir silâhın kurusıkı bir mermiyi ateşledikten sonra kovanı dışarı atmayacağını bilirdin.”

 

“Devriye gezen polisler silâh seslerini duyup da eve girdiklerinde sizi kocanızın başında bulmuşlar Figen hanım.”

“Evet… Nefes alıp almadığına bakıyordum.”

“Bence üzerine düştüğü ve bedeninin altında kalan silâhına ulaşmaya çalışıyordunuz.”

“Elimde zaten kendi silâhım vardı. Bunu neden yapayım?”

“Daha önce kurusıkı mermi koyduğunuz şarjörü çıkarıp yerine içinde gerçek mermiler olan asıl şarjörü takabilmek için.”

 

“Hayal gücünüze hayran kaldım Komiser,” dedi Aykut.

“Ben de seninkine,” diye karşılık verdi Amirim. “Eğer devriye arabası cinayet anında kapının önünden geçmiyor ve Figen de ona söylediğin gibi şarjörü değiştirebilmiş olsaydı bu engin hayal gücün sayesinde şu an özgür ve zengin bir adam olacaktın.”

“Somut kanıt bulmak yerine böyle hikâyeler uydurarak hangi savcıyı dava açmaya ikna edebileceğini sanıyorsun çok merak ediyorum doğrusu Komiser?”

“Ben de bu faturayı gördüğünde bu görüşünde ısrar edip etmeyeceğini çok merak ediyorum doğrusu avukat.”

Amirim masada duran dosyadan çıkardığı kağıdı Taner’in önüne sürdü: “Kendi silâhına kurşun alırken aldığın bir kutu kurusıkının faturası.”

Kağıda bakan Taner’in ağzı açıldı fakat sesi çıkmadı.

“Gerçi hukukçu olan sensin ama, Asım Erginsoy’un silâhına sıkışan kovan ve şarjördeki diğer mermilerde de cinayete azmettirdiğin Figen Erginsoy’un parmak izlerinin olması da gayet ikna edici bence.”

O konuşkan Taner’in yine gıkı çıkmadı.

Faturayı tekrar dosyanın içine koyan Amirim ayağa kalktı: “Böyle bir kanıtı sevmeyecek bir savcı tanıyor musun acaba, çok merak ediyorum avukat!”

 

Figen Erginsoy bu kez ağlarken konuşamadı. Ağlaması kesildiğinde, telefon şirketine başvuruda bulunduğumuzu, Aykut’a gönderdiği mesajların ve allı güllü fotoğrafların elimize geçmesinin an meselesini olduğunu söyledik. Tekrar ağlamaya başladı. Tam susmuştu ki, bu sefer de Taner’in kendisine verdiği kurusıkı kurşunların faturasına ulaştığımızı ağzımızdan kaçırdık. Ağla ağla helâk oldu kadın. Avukatını görmek istediğini söyledi. Avukatının kendi gerisini kurtarma derdinde olduğunu, ona bir yararı dokunamayacağını söyleyince iyice direnci kırıldı. Konuşmaya başladığında artık ağlamıyordu. Bu da artık gerçeği anlatmaya karar verdiği anlamına geliyordu. Araştırmalara göre, bir şahıs ağlayarak konuşuyorsa yalan söyleme ihtimali yüksekti. Ancak normal bir ifadeyle anlatıp kendisine acı veren olaya sıra geldiğinde ağlamaya başlıyorsa o zaman gerçekten hissettiği duyguları ifade ediyor demekti.

Asım beyin, kızının ve torununun ölümünden sonra dünyaya küstüğünü, kendisiyle ilgilenmediğini, bu nedenle duygusal bir boşluğa düştüğünü, Taner’le de ilişkisinin bu sıralarda başladığını söyledi. Önceleri her şey yolunda gidiyordu. Fakat sonradan Taner kumar borçları yüzünden Figen’den sık sık para istemeye başlamıştı.

Bir gün Taner’in bürosundan çıkarken, aynı ofisi kullanan diğer avukat Talip’in müvekkillerinden Aykut’la karşılaşmıştı. Asansördeki bu karşılaşmadan sonra Aykut Figen’e musallat olmuş, bir türlü peşini bırakmamıştı. Olur olmaz yerlerde karşısına çıkıyor, kendisine aşık olduğunu, birlikte olmak istediğini söylüyordu. Aykut’un tacizlerinden bunalan Figen durumu Taner’e anlatmış, kendisini bu adamdan kurtarmasını istemişti. Taner adamı araştırmış, sersemin biri olduğuna kanaat getirerek bir taşla iki kuş vurabileceklerini söylemişti. Figen, Aykut’un kendisine olan zaafını kullanacak, yapacakları plan sayesinde de hem bu sersemden hem de Asım beyden kurtulacaklardı. Figen, bir kaç cilve ve erotik fotoğrafla, baştan çıkmaya dünden razı olan Aykut’u iyice salağa çevirmiş, kısa sürede avucunun içine almıştı. Birlikte olmalarına engel olarak da Asım beyi göstermiş, kocasının ne kadar kötü bir insan olduğundan bahsetmişti. Bir gece ansızın aralarındaki bu engel ortadan kalkarsa o zaman başkaydı tabii.

O bir gece gelince Figen alarmı susturacak ve kapıyı açık bırakacak, Aykut da eve girip Asım’ın işini bitirecekti. Orayı burayı dağıtıp olaya hırsızlık süsü verecekler, ortalık yatışınca da aşklarını rahatça yaşamaya başlayacaklardı.

O gün Taner’den aldığı kurusıkı kurşunlarla dolu şarjörü, Asım’ın silâhındaki, içinde gerçek kurşunlar olan şarjörle değiştirmiş ve geceyi beklemeye başlamıştı.

Bir ses duyduğunu söyleyerek Asım’ı aşağıya gönderecek, Aykut’un onu öldürmesinden sonra kendisi de Aykut’tan kurtulacaktı.

Her şey bittikten sonra Asım’ın silâhındaki kurusıkı kurşun olan şarjörü alıp yerine asıl şarjörü taktıktan sonra da avukatını ve polisi arayacaktı. Aykut’a ateş ettikten otuz saniye sonra içeriye polislerin gireceği nereden aklına gelebilirdi ki?

Figen hanımı ifadesini imzalattıktan sonra savcılığa sevk ettik. Taner ise susma hakkını kullandı. İki polisin arasında, elleri kelepçeli olarak savcılığa doğru yola çıktığında, “Göstereceğim size gününüzü, ben hukukçuyum,” diye bağırıyordu.

Hikaye: İntihar Mektupları Sergisi

Juliette her zamanki saatinde atölyeye geldi ve “Merhaba usta,” dedi. Yanıt alamadı. Tekrar seslenme ihtiyacı duydu. “Usta?” Yine yanıt yoktu. Korkarak ustasının kapısı aralık odasına yöneldi. O odaya girmesi ustası tarafından kesinlikle yasaklanmıştı ama ustasının başına bir şey gelmiş olabileceğinden korkuyordu. Hem, belki de ustası atölyede değildi ve şu yasak odada bu kadar gizemli ne olduğunu görebilirdi. Merak duygusu tüm benliğini sarmıştı ve ürkek adımlarla aralık kapıya doğru yürüdü. Yaklaştıkça burnuna kötü bir koku gelmeye başladı, attığı her adımda koku daha da kötü oluyordu. Aralık kapıyı eliyle itip tamamen açtığında, peçetesiyle burnunu kapatmaktaydı, zira koku dayanılmaz hale gelmişti. Karşısındaki manzara onu şok etmiş ve öyle bir çığlık atmıştı ki, binanın tüm sakinleri duydular.

Polisle birlikte bir gazeteci ordusu da atölyeye akın etmişti çünkü odasında ölü bulunan Mösyö Gérard, son zamanlarda Paris’te çok meşhur olmuş bir isimdi. “Resim yazan adam” olarak bilinirdi. Resim çizme yeteneği olmamasına rağmen, resim sanatına öyle büyük bir tutku duyuyordu ki, yeteneği olmaması gibi ‘küçük’ bir engelin onu durdurmasına izin vermemişti. Resmetmek istediği görüntüyü kafasında şekillendiriyor, ardından cümlelere dökerek tablosunu oluşturuyordu. Ardı ardına yeni sanat akımlarının ortaya çıktığı yirminci yüzyılın başlarında Gérard, sanat camiasının en orijinal isimlerinden olmuştu hiç şüphesiz. Alışıldığı üzere ölümüyle birlikte iyice ilgi odağı haline geleceği, rahatlıkla öngörülebilirdi. Yaşlı ressam, masasının başında, bileklerini keserek intihar etmiş vaziyette bulunmuştu. Absinthe şişeleriyle dolu masasının üzerinde veya odanın başka bir yerinde intihar mektubu bulunamadı.

Montmartre’daki birçok olayda olduğu gibi, bu defa da soruşturma için dedektif Philippe görevlendirildi. Dedektif, otuz yaşlarında, iyi görünümlü, trençkotu ve fedora şapkasıyla şık bir beyefendiydi. Philippe, gençliğinde ressam olmak istemiş yetenekli biriydi fakat başarısız olup maddi sıkıntı içine düşen ve sefil bir şekilde ölüp giden ressamların hikayeleri onu o kadar korkutmuştu ki kendisine başka bir meslek seçmeye karar vermişti. Yine de ressamlık, içinde ukde olarak kalmıştı ve boş vakitlerinde resim ve sanat tarihi üzerine kitaplar okuyarak, sergiler gezerek ve Montmartre’daki sanatçı dostlarıyla sohbetler ederek mutlu oluyordu. Montmartre’da ‘artiste détective’ (sanatçı dedektif) olarak bilinirdi. Tüm Paris’te, Montmartre kadar sanat ve sanatçıyla yoğrulmuş bir başka yer yoktu, bu yüzden Philippe, bu bölge için en uygun isimdi.

Philippe, polisler atölyede inceleme yaparken bir köşede oturan ve halen şoku atlatamamış olan genç Juliette’in yanına gidip bir bardak su ikram etti. Ardından, temiz hava alması için O’nu dışarı davet etti ve Montpartre’ın sokaklarında yürümeye başladılar.

“Gérard’ın yanında çalışmaya nasıl başladınız matmazel?” diye sordu dedektif.

“Bir ressamın yanında çırak olarak çalışmak ve kendimi geliştirmek istiyordum,” dedi Juliette, “Mösyö Gérard kaligrafi ve tipografi alanlarında yetenekli olduğumu duymuş ve beni görüşmeye çağırmıştı. Kendisini hiç görmedim zira aralık kapının ardından konuşuyordu. Yanımda getirdiğim eskiz ve tablolarıma bakmak istemedi, çizim yeteneğimden ziyade yazımın güzelliğiyle ilgileniyordu. O zamanlar kendisinin böylesi ‘sıradışı bir ressam’ olduğunu bilmediğim için, bu durumu oldukça tuhaf bulmuştum.”

Philippe’in uğrak yeri olan Cafe des Artistes’in önüne geldiler. Dedektif, Juliette’e kahve içme teklifinde bulundu. Birlikte mekana girdiler. Cafe des Artistes, Montmartre’daki birçok sanatçının sıkça uğradığı, fikirlerini tartıştığı ve içip eğlendiği bir yerdi. Mekanın kemancısı Hugo, hoş tınılarıyla Cafe’nin sakinlerinin sohbetlerine eşlik ederdi. Kahveleri geldikten sonra Juliette anlatmaya devam etti.

“Düzenli olarak atölyeye gitmemi ve çalışmalarında ona yardımcı olmamı istiyordu. Söylediklerini siyah yağlıboya ve fırça ile, tuvallere yazacaktım.”

“Neden kendisi yazmıyordu ki? Böylesi bir iş için yardımcı tutmasının sebebi neydi?” diye merakla sordu dedektif.

“Ben de aynen bunu sordum. Kapının altından küçük bir kağıt uzattı. Kağıdı aldım. Üzerindeki el yazısını zorlukla okuyabildim. Ben kağıda bakarken, aralık kapının ardından ‘İşte bu yüzden!’ diye bağırdı…”

“Ne yazıyordu?”

“Kağıt yanımda, göstereyim.”

Juliette, çantasında sakladığı kağıdı dedektife verdi. Üzerinde gerçekten de tuhaf bir şekilde yazılmış, güçlükle okunabilen bir kelime yazılıydı: ‘Fontaine. Dedektif anlamıştı ki, Mösyö Gérard’ın yeteneksiz olduğu tek alan resim çizmek değildi, el yazısı da berbattı. Ama bu tutkulu adamı bu engel de durdurmaya yetmemişti. Bir çırak işe alarak bunun da üstesinden gelmişti işte.

“Resim kariyerim için herhangi bir faydası olmayacak olsa da,” dedi kız, “Mösyö Gérard’ın sıradışılığı ve tutkusu beni çok etkilemişti ve sanatını icra etmesi için ona yardım etmeye karar verdim.”

Philippe, kızı dinlerken bir yandan yazıyı incelemeye devam ediyordu. Bu yazı biçimi ona bir çağrışım yapmıştı. Masadan kalktı ve kemancı Hugo’nun yanına gitti. Juliette aradaki mesafe yüzünden onları duyamıyor ve arkaları dönük olduğu için ne yaptıklarını göremiyordu. Zar zor seçebildiği tek şey, Philippe’in kemancının eline bir kağıt ve kalem vererek bir şey yazdırmış oluşuydu.

Philippe’in gözüne o gece uyku girmedi. Montmartre’da karşılaştığı olaylar arasında en zorlusu buydu. İntiharın arkasındaki gizemi çözüp, dosyayı kapatabilecek miydi? Uyuyamamasının bir başka sebebi de, ilk görüşte aşık olduğu Juliette idi.

Dedektif, sanatçının yazı-resimlerini inceleyerek ipuçları bulabileceğini düşündü. Sanatçının tüm tabloları, ertesi gün onuruna açılacak sergide görücüye çıkacaktı. Philippe, Juliette’le sergiye birlikte gitmek üzere sözleşti. Hem tabloları inceleyerek ilerleme kaydedeceğini umuyor, hem de Juliette ile yakınlaşabileceğini düşünüyordu.

Serginin açılışında izdiham yaşanmıştı. Gazeteciler, sanat ve edebiyat dünyasının meşhur isimleri ve Parisli birçok sanatsever oradaydı. Sergide farklı tarzlarda yapılmış –daha doğrusu yazılmış– onlarca tablo vardı. Gérard kiminde kübizm, kiminde empresyonizm, art-nouve ve daha birçok akımda yazmıştı resimlerini. Philippe ve Juliette tek tek tabloları inceliyorlardı. Juliette, kendi yazdığı bu tabloları bir arada, sergilenirken görünce onları ilk defa görüyor gibi hissetmişti. Philippe tabloları incelerken, birinin ismi tanıdık geldi. ‘Fontaine’ isimli bir tabloydu bu; Gérard’ın, kapısının altından uzattığı kağıda yazdığı kelime. Serginin baş köşesinde asılıydı ve tüm tablolar 35X50 boyutundayken, bu 50X70 tuval üzerine yazılmıştı. Belli ki bu tablo özeldi.

“Mösyö Gérard ve ben en çok bunun üzerinde çalışmıştık,” dedi Juliette, “Ustam sürekli cümleleri baştan söylüyor, sonra memnun olmayıp değiştiriyordu. En güzel yazmam gerekenin de bu tablo olduğunu tembihleyip dururdu.”

Philippe, tabloyu başından sonuna kadar dikkatle okumaya başladı:

Fontaine

Acı. Yüzüne bir bakış. Ve acı; tek hissedilen. Algıların ötesinde güzelliğe maruz kalan gözlerin hissettiği acı. Parlak, masmavi gökyüzü. Yoksa gökyüzü değil de, onun gözleri mi? Bazen koyu, bazen açık mavi, ve içinde, belki, belli belirsiz, sarı lekeler. Bu sarı lekeler, yalnızca mavi gözlerin daha da güzel görünmesine sebep olmaktalar. Kar mı yağmış tepelere? Bu kadar beyaz ve parlak? Yoksa fildişinden bir dünyaya mı düştüm? Oysa ki onun cildinden başka şey değil bu. En temiz, en saf beyazdan da beyaz ve parlak. Yer yer pembe ve tonları var. Yanlışlıkla atılmış bir fırça darbesiyle bulaşmış ama sonra beğenilip orada bırakılmasına karar verilmiş gibi yer yer pembeler. Yalnızca beyaz cildinin daha da güzel görünmesine sebep olmaktalar. Kara bir nehir akar ta tepeden aşağılara, kısmen örter maviyi ve beyazı. Saçlarının nehridir bu, kara kara yırtar saçlar beyazı ve en sert kontrastı oluştururlar. Etrafta envai çeşit çiçekler, şurada bir gamze, burada narin kaşlar. O kadar taze ki, tazeliğinden bozulmak üzere olan kıpkırmızı çilekler yetişiyor, dudaklarında. Geceleri çok kararır hava ama güneş öyle bir doğar ki o geceye ina; gülümsüyor şimdi demektir. Hem kasvetli, hem neşeli, hem saf, hem zeki, hem güzel, ama hep güzeldir Fontaine…

Philippe resmi okumayı bitirdiğinde oldukça etkilenmiş ve gözleri dolmuştu. Tüm metni not defterine kaydetti. Sonra aniden aklına gelen bir fikir üzerine, Juliette ile vedalaşıp apar topar sergiyi terk etti ve ofisine gitti. Tablo bir portre olmalıydı zira bir kadın yüzüne referanslar barındırıyordu. Ama aynı zamanda coğrafi referanslar da söz konusuydu. Philippe bir Paris haritası alıp masanın üzerine serdi ve uzun süre inceledi. Sonunda gözü bir yere takıldı: ‘Fontainebleau’! Paris’in 55,5 km güney-güneydoğusunda yer alan bir komün. Philippe çocukken ailesiyle buraya bir gezi yaptıklarını hatırladı. Gerçekten de tablodaki betimlemeyi aratmayacak güzellikte bir yerdi.

Dedektif ilk trene atladı ve daha fazla ipucu bulabileceğini umarak Fontainebleau’ya gitti. Bölgede Mösyö Gérard hakkında yaptığı araştırma, O’nu derme çatma eski bir müstakil eve yönlendirdi. Buraya vardığında evde uzun zamandır kimsenin yaşamadığını gördü. Komşu evlerin sakinleriyle yaptığı görüşme sonucu, Mösyö Gérard ve karısının geçen yılki salgından etkilendiğini ve karısının vefat ettiğini öğrendi. Karısı Fontaine’in! Philippe haklıydı, tablo hem bir kişiyi hem de bir yeri anlatıyordu ve Fontaine hem bir kişi, hem de bir yerdi. Philippe’in kafasında taşlar yerine oturmaya başlamıştı.

Paris’e dönünce Cafe des Artistes’e uğradı ve bir defa da sanatçı dostlarının fikirlerini almak istedi. Picasso, Modigliani, Soutine, Utrillo, Rivera ve birkaçı daha bir masa etrafında oturmuş, içki içiyor ve sohbet ediyorlardı. Gündem maddesi genellikle Mösyö Gérard’ın eserlerinin sergilenmesinin ardından yerle bir olan sanat kavramları üzerineydi. Philippe not defterine kaydettiği tabloyu masaya koydu ve sanatçıların eser üzerinde kendisine yardımcı olabilecek bir şeyler yakalayabileceğini umdu. Sanatçılar öncelikle bunun klasik tarzda bir portre olduğunu, fakat manzara resmi özellikleri de barındırdığını söyledi. Bu kadarını Philippe de biliyordu. Daha fazla bir şey çıkmayacağını düşünmeye başlamıştı ki Utrillo bağırdı:

“Burada gizli bir mesaj var! Bunu çözebilecek anahtar bir kelime olmalı.”

Philippe hemen cebindeki “Fontaine” yazılı kağıdı çıkarıp masaya koydu:

“Anahtar kelimen bu olmalı, dostum Utrillo!”

Çılgın Utrillo, ceplerinden çıkardığı kalem ve kağıtlar üzerine kendinden geçercesine notlar aldı, karalamalar yaptı, sonunda gizli mesajı deşifre etti ve bir kağıda yazarak Philippe’e verdi. Sanatçılara teşekkür ederek oradan ayrılan Philippe, Juliette ile Mösyö Gérard’ın atölyesinde buluştu. Burada Philippe genç kıza her şeyi açıklamaya başladı. Gérard’ın el yazısı ile kemancı Hugo’nunki çok benziyordu. Aynı derecede tuhaftılar. Hugo geçen yılki salgından etkilenmiş ve gözlerini kaybetmişti. Eline tutuşturulan kağıda, görmeden yazmıştı. Gérard ve karısı Fontaine, Fontainebleau’da yaşarken aynı salgından etkilendiler. Fontaine öldü, Gérard ise gözlerini kaybetti. Karısının kaybı sonucu kendini Montpartre’ın bohem dünyasına vurdu ve sanatla ilgilenmeye başladı. İçindeki acıyı sanat tutkusuna dönüştürdü ve tüm engellere rağmen eserlerini ortaya koymayı başardı. En büyük eseri ‘Fontaine’i bitirdiğinde artık yaşaması için bir sebep kalmadığını düşündü. Fontaine’in içine saklı gizli bir mesaj her şeyi açıklıyordu. Utrillo’nun verdiği kağıdı kıza gösterdi: “je suis aveugle (ben körüm)”. İşte bu mesaj onun bulunamamış intihar mektubuydu. O sergi, bir intihar mektubu sergisiydi. Gérard ne yeteneksizdi, ne de yazısı kötüydü. Onun engeli daha da büyüktü; o kördü. Ama bu bile onu engellemedi. Henüz şoku atlatamamış Juliette, Philippe’in kendisine ilanı aşk etmesiyle ikinci bir şok yaşadı. Daha bir kelime bile ağzından çıkmadan Philippe tekrar konuşmaya başladı:

“Sana aşığım ve cevabının ne olacağının bir önemi yok. Seni seviyorum, sen de beni seviyor musun bilmiyorum ama eğer sevmiyorsan, böylesi ‘küçük bir engel’ benim için önemli değil.”

Juliette gülümseyerek Philippe’in elini tuttu. Bu dosyayla ilgilendiği süreçte Philippe’in içinde çok şey değişmişti. Zamanında her imkanı varken basit korkularla ressamlığı seçmemiş olmasından, Gérard sayesinde utanıyordu şimdi. Artık kendisi ve istekleri arasında hiçbir engel tanımayan hür bir adamdı. Juliette ile birlikte atölyede boş bir tuval bulup, birlikte resim yapmaya başladılar. Yaptıkları resim, Mösyö Gérard’ın portresiydi.

Para Hikayeleri: Bitcoin Cinayeti

İnsanlar şimdi neden diye soracaklar. Anlayamayacaklar. Planım yolunda gitmez ve yakalanırsam, bari insanlar bu cinayetleri neden işlediğimi anlasınlar diye yazıyorum bu satırları. Hayır, içimi dökmek ya da vicdanımı rahatlatmak değil amacım. Vicdanım çok rahat. Ölmeyi hak etmişti ikisi de. Buna eminim. En iyisi her şeyi baştan anlatayım. Bana hak vereceksiniz.

Kasım’ın ilk günü idi. Her sabah olduğu gibi, 06:30’da spor kıyafetlerimi giymiş, evimin yakınında koşuya çıkmıştım. Ortaköy sakindi, hava ise karanlık. İleride renkli ışıkları parlayan Boğaziçi Köprüsü’ne doğru koşuyordum. Tam karşı kaldırıma geçmiş, geri dönmeye niyetlenmiştim ki, bir araba durdu yanımda. Siyah, lüks bir araba. Hafifçe korna çalıp, koyu renkli arka camını indirdi. Belli ki şoförü kullanıyordu arabayı, işte ilk o an gördüm Osman Bozçalı’yı hayatımda.

“Affedersiniz, Eda Hanım değil mi?” diye sordu. Son derece kibar olması, sabahın köründe sinsice yanıma yanaşmasını affettiremedi.

“Pardon da siz kim oluyorsunuz?” diye sordum.

Aşağı indi. İrkilip bir adım geri attım. Tam çığlık atarak kaçmak üzereyken, son derece şık giyimine gözüm takıldı. Eli yüzü düzgün, yakışıklı bir adamdı aynı zamanda. Kırk yaş civarında gösteriyordu. Koyu renk gözleri ve hafif kırlaşmış koyu renk saçları vardı.

“Çok özür dilerim. Durumun nahoşluğunun farkındayım. Beni bağışlayın lütfen. Ben Selim Uluca. Arkadaşınız Hilmi Bey, sizi en hızlı burada, sabah sporunda, bulabileceğimi söyledi. Arayıp rahatsız etmek istemedim. Bir şansımı denemek istedim.” Bu sözler ağzından bir şiir gibi dökülmüştü.

Afallamıştım. Bu adam Hilmi’yi nereden tanıyordu? “Neyse” dedim içimden, arada Hilmi varsa, korkmam yersizdi. “Üstelik sabah sporumu kaçta ve nerede yaptığıma kadar detaylı tarif ettiyse, bu adama kesin güveniyordur,” dedim.

Duraksadığımı gördü.  “Aslında Hilmi Bey de burada. Buyrun arabaya geçelim, sizi çok mutlu edecek bir konu için buradayız,” dedi.

Hızlıca arabaya girdi. Beni de buyur etti.

İlk aklıma gelen tahmin, bu adamın uzaktan bir akrabamızın avukatı olduğu idi. Kuzenim Hilmi ve bana büyük bir miras mı kalmıştı acaba? Bu düşünceler kafamda dolanırken arabaya yaklaştım. “Hafif eğilip içeri bakayım önce” dedim kendi kendime. Adamın yanı boş olduğundan Hilmi herhalde ön koltukta idi. Kafamı içeri sokunca ön koltuğun boş olduğunu gördüm. Hilmi şoför koltuğunda da değildi. Şoförü daha önce hiç görmemiştim. Tam “Hilmi nerede?” diye soracakken, Osman Bozçalı beni elimden tutup arabaya çekti. Ne olduğunu anlayamadan, önce burnuma bastırdığı mendilin ıslaklığını, sonra burnum ve gözlerimde yoğun kimyasal kokunun ağırlığını hissettim.

Baygınken ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda depo gibi bir yerde idim. Ellerim ve ayaklarım bir sandalyeye bağlanmıştı. Ağzımdaki bant ses çıkarmamı engelliyordu. Birileri beni kaçırmıştı. Peki bu insanlar benden ne istiyorlardı? Üstüme başıma baktım. Kıyafetlerim tastamam üzerimde idi, her hangi bir yırtık da gözüme ilişmedi. O sırada bana kendini Selim Uluca olarak tanıtan, daha sonradan gerçek adının Osman Bozçalı olduğunu öğrendiğim, şahıs girdi içeriye. [bctt tweet=”Sanki beni kaçıran o değilmiş gibi, yüzsüzce kendimi nasıl hissettiğimi sordu. ” username=”dedektifdergi”]Ağzımda bant olduğu için yanıt veremedim. Yanıma gelip ağzımdaki bandı çıkardı.

“Neden buradayım?” diye sorabildim sadece. Belki de çok anlamsız bir soruydu.

Osman da bir anlam verememiş olacak ki küçük bir kahkaha attı.

“Sizi kısa bir süre misafir edeceğiz Eda Hanım,” dedi. “Size karşı çok açık konuşacağım.” Ciddileşmişti.

“Nedir beni alıkoyma sebebiniz? Öğrenebilir miyim?” diye sordum. Biraz sert çıkmıştı cümleler ağzımdan. İlginç bir şekilde korkudan çok öfke duyuyordum.

Gevrek gevrek güldü. “Ben de onu anlatacaktım” dedi. “Kripto paralarla ilgili olduğunuzu öğrendik.”

“Ne ilgisi var şimdi bunun?” diye düşündüm.

Ağzımdan sadece “Evet,” lafı çıktı.

“Hesabımıza bir meblağ transfer etmeniz halinde, sizi serbest bırakacağımıza söz veriyorum,” dedi. Tepkimi ölçmek ister gibi dik dik gözlerime bakıyordu.

“Soyguncusunuz yani?” dedim.

Sorum hoşuna gitmedi. Yüzü asıldı.

“Dobra bir insansınız anladığım kadarıyla,” dedi.

“Bir şey mi kaçırdım, yoksa adam kaçırıp para çalmak dışında bir niyetiniz mi var?” diye sordum.

“Biraz daha böyle konuşursanız farklı niyetlerim ortaya çıkabilir,” dedi  iğneleyici bir ses tonu ile.

“Ne istiyorsunuz benden?” diye sordum, sanki anlamamış gibi.

“Söyledim ya,” dedi. “Hesabımıza birkaç Bitcoin transfer etmenizi istiyorum,” diye ekledi.

“Bitcoin’im olduğunu nereden biliyorsunuz?” diye sordum.

“Lütfen hikayeyi bırakalım, işe koyulalım,” dedi.

O sırada başka biri daha içeri girdi. Şoför koltuğunda gördüğüm adamdı bu. Açık kumraldı. Siyah kemik çerçeveli gözlükleri vardı. Osman’a göre daha genç  görünüyordu. Elinde taşıdığı bilgisayarı önümde duran sehpaya koyup açtı.

Uluslararası bir Bitcoin Borsası’nın websitesi karşımda idi. Bu sitede bir hesabım olduğunu biliyordu belli ki. Hiç konuşmadı. Konuşma işini Osman üstlendi.

“Eğer bize istediğimizi verirseniz, sizi hemen serbest bırakacağıma dair söz veriyorum,” dedi.

“Beni kaçıran bir hırsızın sözüne neden güveneyim?” diye sordum.

Kaşları çatıldı. “Başka şansınız var mı?” diye sordu.

Sustum. Önüme baktım. Sadece ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Normalde canım kıymetlidir. Başıma en ufak bir hastalık gelse hastaneye giderim. Ancak can tehlikem olan o anda, sanki içime başka biri girmiş ve beni yönetiyordu. Hayatım boyunca olmadığım kadar cesur hissediyordum kendimi. “Belki de kaybedecek bir şeyim yok,” diye düşünüyordum. Otuz iki yaşımdaydım. Annemi ve babamı geçen yaz Malezya’da bir uçak kazasında kaybetmiştim. Bekardım. Amcamın oğlu Hilmi’den başka bir yakın akrabam yoktu. Ailemden bana kalan yüklü mirasın bir bölümü bankada duruyordu. Riski sevdiğimden bir kısmını da kripto para borsasında yatırım olarak değerlendirmiştim. Hatta kısa vadede ciddi bir getirisi olması ile daha da iştahlanmış, yatırımımı iki katına çıkarmıştım. Hesabımda tamı tamına 100 Bitcoin’im vardı, bu miktar o gün için İstanbul’un lüks bir semtinde üç daire almaya yeterdi.

Şimdi karşımdaki hırsız, önümdeki sehpa üzerinde duran bilgisayarından tüm bu birikimimi dijital cüzdanına havale etmemi istiyordu. Günümüz teknoloji dünyasında bu işlem, bir iki protokol gerektirse de, cep telefonundan bile birkaç saniye içinde yapılabilir kolaylıktaydı. Üstelik bu işlemin yapıldığı Derin Ağ’da, çalınan Bitcoinler’imin ben daha polise başvurmaya kalmadan yabancı kripto para borsalarında nakit paraya çevrilmesi işten bile değildi. Yani takip edilip yakalanması son derece zordu.

Sanırım başka şansım yoktu. Ben sesimi çıkarmayınca, Osman küstahça kibarlığına devam ederek tekrar söze girdi.

“Eda Hanım, sizi daha fazla burada tutmak istemiyoruz. Şu ana kadar size çok kibar davrandık. Ancak inanın çok daha kötü insanlar olabiliriz. Sizin canınızı yakmak istemiyoruz. Tek yapmanız gereken birkaç saniye içinde şu bilgisayardan transfer emrini vermeniz. Size söz veriyorum meblağ hesabımıza geçtiği an sizi serbest bırakacağız.”

Yapacak bir şey yoktu. Beni öldürmeye niyetleri varsa ve transferi hemen yaparsam, ölümüm daha çabuk olacaktı. Kaybedecek çok bir şeyim olmadığını düşünüyordum. Belki de hayatımda ilk kez bunu düşünüp kavradım. Bu kavrayışın beni başka bir insan yapacağını, o an tam anlamamıştım.

“Peki,” dedim, “istediğinizi yapacağım.”

Bir ön şart ya da talebim olacağını düşünmüş olacak ki, konuşmadan yüzüme bakmayı sürdürdü Osman. Sesimi çıkarmadım.

“Pekala,” dedi. “Buyrun sizi şöyle alalım.”

Bilgisayarı işaret etmiş, sonrasında ellerimdeki ve ayaklarımdaki bağları çözmeye başlamıştı. Birkaç dakika içinde işlem tamamlanmıştı. Üç daire değerindeki Bitcoinlerim hesabımdan uçup gitmişti.

Osman sözünde durdu. Önce gözümü siyah bir bez ile kapatıp, beni arabaya bindirdiler. Tahminimden uzun bir yol gelmiş olacağım ki, beni bıraktıkları yere gelmemiz bir saati bulmuştu. Göz bağımı çözüp, Kemerburgaz tarafında, ıssız sayılabilecek bir ormanlık alanda indirdiler beni. Sonra, son sürat basıp gittiler. Arabanın plakasını almayı aklıma getirdim nasıl olduysa, ama sahte olduğuna neredeyse emindim. Keza, polis araştırmasında da öyle çıkacaktı.

Cep telefonumu da gasp ettiklerinden, polisi ya da bir yakınımı arayamadım hemen. Yarım saate yakın bir süre yürüyüp bir taksi buldum. En yakın polis karakoluna müracaatta bulundum. Beni Emniyet Müdürlüğü’ndeki Asayiş Şube’ye, oradan da Siber Suçlarla Mücadele Şube’ye sevk ettiler. Suç duyurusunda bulundum ve gece geç saatte de olsa evimin yolunu tuttum.

İki gün sonra vakamla ilgilenen komiser bana telefonda bilgi aktardı. Beni kaçırırken bindirdikleri aracın sahte plaka kullandığını ve çalıntı olduğunu tespit ettiklerini, terk edilmiş şekilde boş bir arazide bulduklarını bildirdi. Maalesef beni kaçıran kişilerin kimliklerini henüz tespit edememişlerdi. Daha sonra paramın Hong Kong’da bir hesaptan çekildiği bilgisini verdiler. Sahte kimlik kullanıldığından hırsızlara ulaşamamışlardı. Polisin vardığı sonuca göre, bunlar uluslararası bir şebekenin Türkiye ayağı idiler. Eldeki ipuçları ile onların bulunmaları çok zordu. Benim dışımda, bu şebekenin kurbanı olan birkaç kişi daha vardı. Muhtemelen çeşitli bilgi kaynakları sayesinde kripto para yatırımı olan kişileri takip edip kaçırıyorlar, tehdit ile paralarını çalıyorlardı. Arkalarında şu ana kadar bir iz bırakmamalarına rağmen, polis mutlaka bir hata yapacaklarına ve dolayısıyla yakalanacaklarına inanıyordu. Polise güvenmeme rağmen bir ay süresince ek bir bilgi alamamam ve paramın çalınmış olmasıyla kalmam nedeniyle, alternatif yollardan bu işi araştırmaya karar verdim.

Biraz soruşturduktan sonra, özellikle siber suçlar konusunda uzman olan bir özel dedektif tuttum. Kadıköy’de mütevazı bir bürosu vardı Serhat’ın. Benimle yaşıt görünüyordu. Önce polise intikal etmiş olan vakamla ilgilenmek istemedi. Sonra, aracılık eden hatırlı büyüğümü kırmak istemediğinden benimle çalışmayı kabul etti. Tahminimin aksine, ücret almayı yalnızca paramı geri getirmesi halinde kendisine hak gördüğünü söyledi. Talep ettiği ücret bedeli geri getireceği paramın yüzde beşi idi. Ciddi bir meblağ olmasına karşın hemen teklifini kabul ettim. Para umrumda değildi. Başıma gelen bu hırsızlığın, bu adamların yanına kâr kalmasını istemiyordum yalnızca.

Gece gündüz bu konuya kafa yorar olmuştum. İşimden erken çıkıp Serhat’ın bürosuna gidiyordum en azından haftada bir gün. Her gittiğimde yeni gelişmelerden bahsetmesi beni umutlandırıyordu. Ancak, kesin bir sonuç yoktu. Hırsızların kimliği henüz saptanamamıştı.

Aradan geçen iki ayın sonunda, bir gece Serhat aradı. Sesi heyecanlı geliyordu. Hemen yüz yüze görüşmek istediğini, önemli gelişmeler olduğunu, olayı polise havale etmek gerekebileceğini iletti.

O esnada rahmetli babamın babasından kalma, çifte av tüfeğini inceliyordum. Rahmetli dedem köyde ava çıkar, domuz avlarmış. O dönemde av ruhsatı yokmuş. Babam da tüfeği baba yadigarı diye saklamış, çalışma odasının duvarına asmıştı. Bir kutu tekli kurşun fişeği ile beraber bana kalmıştı. Silahlara oldum olası merakım olmuştu. Üniversite yıllarımda babama o kadar çok ısrar ederdim ki, beni poligona götürür atış yaptırırdı. Sonraları nedense bu merakımı yitirdim. Babam ve annemin vefatı sonrası, eşyalarını ayıklarken bu tüfeği bulmuş, anı olarak evimde saklamıştım. O gece nedense tüfek aklıma gelmiş, çıkarıp bir inceleyeyim demiştim. Başıma gelen olaylardan sonra en azından evimde güvende olmamı sağlayabilirdi bu tüfek.

Serhat’ın telefonu sonrasında, hızlıca hazırlanıp, Kadıköy’deki bürosunun yolunu tuttum. Beni içeri buyur ettiğinde yüzü o kadar gülüyordu ki, çok iyi bir gelişme olduğunu anladım.

“Bir iyi, bir de kötü haberim var,” diyerek hemen konuya girdi. “Önce hangisini duymak istersiniz?”

“Kötüyü,” dedim.

“Paranızı henüz bulamadım,” dedi.

“İyi haber nedir öyleyse?” diye sordum. Canım sıkılmıştı.

“Hırsızların kimliğini tespit ettim,” dedi.

O an aklıma ilk gelen şey, evdeki tüfeğimi alıp kapılarına dayanmak, onları tehdit edip paramı geri almak oldu. Sonra, bu düşüncemden dolayı irkildim. Bana neler oluyordu? [bctt tweet=”Hakkımı aramayı bilirdim, ama bir insanı ölümle tehdit etmek daha önce yaptığım bir şey değildi.” username=”dedektifdergi”]

“Elde ettiğim bilgiler ile beraber polise başvurmalıyız,” dedi Serhat.

“Hayır,” diye bağırdım kendimi tutamayarak.

Ani tepkime çok şaşırmıştı. Bana şüheli gözlerle bakarken hemen atıldım: “Eğer polise gidersek, seni tehlikeye atmış olurum. Bu kişilerin kimliklerini tespit etmen güzel, ama bu yasadışı değil mi?” diye sordum.

Serhat bir an düşündü. Şüpheye düştü. O da pekala bu işe resmi olarak bulaşmak istemiyordu. Bunu sezdim. Sonra devam ettim. “Bana bu kişilere dair bildiğin tüm bilgileri vermeni istiyorum Serhat. Sana söz veriyorum, senden polise bahsetmeyeceğim. Yurt dışında bir tanıdıktan yardım aldığımı söyleyeceğim. Yardımcı olan kişinin Etik Hacker olduğunu ve kimliğini gizlemek istediğini ekleyeceğim. Ne dersin?”

Serhat’ın gülümseyişinden teklifimi kabul edeceğini hemen anladım. Öyle de oldu.

Az sonra elimde Osman Bozçalı ve ortağı Hüseyin Kolsuz’a ait adres bilgileri ve birer fotoğrafları ile beraber evime varmıştım. Fotoğraftan anladığım üzere, Hüseyin denen adam o günkü şoförün ta kendisi idi.

Başıma gelenleri düşündükçe sinirleniyordum. Ayrıca polisin bu kişileri yakalaması ile, paramın geri gelmeyeceği konusuna da kendimi inandırmıştım.

Osman ve Hüseyin’i bulup, aynı onların bana yaptıkları gibi tehdit ile paramı geri alabilirdim. Sonrasında ise, onları polise ihbar eder, yakalatırdım. Tek pürüz, ruhsatsız tüfeğim ile girişeceğim eylemin yasalara aykırı olması idi. Peki, ya onları polise ihbar etmek yerine, öldürsem ne olurdu? Polis yıllar öncesinden kalma fişeklerin izini süremezdi ki. Onlara, bu tüfek ile birer el ateş etsem, kafalarını uçururdum. Sonra da gider tüfeği ıssız bir yere gömerdim. Geriye başka delil de kalmaz ise yakalanmazdım. O an kanımın donduğunu hissettim. Neler düşünüyordum ben? Bir insan öldürmek kolay mıydı? Buna vicdanım el verir miydi? Düşündükçe, bir insanı öldürmek, eğer haklı bir sebebi varsa, makul olabilirdi. İnsanlar savaşlarda birbirlerini öldürmüyorlar mıydı? Sonra da bunlar, destan altında tarih kitaplarında okutulmuyor muydu? Bu adamlar da benim düşmanım değil miydi? Bundan beş yüz yıl önce olsa, yapacağım bu katliam çok daha normal karşılanmaz mıydı? O zaman, konjonktüre bağlı olarak, işlenen cinayetler birbirleri ile benzer de olsalar, farklı algılanabilirlerdi. Bu tamamen bir algı meselesi idi. Nereden baktığına bağlı olarak, işlemeyi düşündüğüm cinayetler makul olarak da yer bulabilirdi vicdanlarda.

Evet, kendimi ikna etmiştim. Bu adamlar ölümü hak ediyorlardı. Hem, onları ortadan kaldırmam ile, topluma da büyük bir hizmette bulunmuş olacaktım. Başka insanların da parasını çalma potansiyeline sahip iki hırsız ortadan yok olacaktı. Eminim buna kimse üzülmezdi.

Ömrümün geri kalanını hapiste geçirmek istemediğimden, iyi bir plan yapmam gerekiyordu. Bu planı kafamda kurdum. Önce Serhat’ın tespit ettiği adrese gidip bir ön araştırma yapacaktım. Gerçekten bu iki adamı görürsem, uygun bir zaman kollayıp eve girecek, onları öldürecektim. Kimliğimin tespit edilmemesi için yeni kıyafetler, bir çift eldiven, bere, kapüşonlu bir mont ve yüzümün büyük kısmını örtecek bir güneş gözlüğüne ihtiyacım vardı. Biraz cesaret, biraz atiklik ile bu işin üstesinden gelirdim.

Akşam 20:00 sularında arabamı Şişli’de bir ara sokağa park edip  Osmanbey’de bulunan adrese yayan olarak gittim. İlgili apartmanı tespit etmem kolay oldu. Geniş çerçeveli güneş gözlüğüm, uzun siyah saçlarımı toplayıp içinde gizlediğim berem ve kapüşonum ile dışarıdan tanınmaz hale gelmiştim. Dar ve tek yön bir sokaktı. Bitişik nizam, eski binaların sıralandığı, oldukça dar bir sokak… Hedeflerim, giriş katında o saatlerde kepenklerini indirmiş bir bilgisayarcının bulunduğu, üç katlı binanın ikinci katındaydı. Dairenin ışıklarının açık olması, içeride birilerinin olduğuna işaretti. Karşı çaprazda kalan apartmanın gölgesine çöküp, telefonumla oynama bahanesi ile sürdürdüğüm gözetlemem tam ikinci saatine giriyordu ki, önce dairenin ışığının söndüğünü, daha sonra apartmanın kapısının açıldığını fark ettim. İçimi derin bir heyecan kaplamıştı. Hemen cep telefonumu cebime soktum. Beni kaçırıp paramı alan iki haydut on beş metre kadar ilerimde duruyorlardı. Beni fark etmeleri neredeyse olanaksız olduğundan, görüneceğim endişesine pek kapılmadım. Yalnızca, için için kurduğum cinayet planını gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi tartmakla ve kendimi katil olmaya hazır hissedip hissetmediğimi sorgulamakla meşguldüm. Sonra “Evet,” dedim kendi kendime, “bu işi kesin olarak bitireceğim.”

Günlük yaşamımda, eğer kafamda bir iş varsa ve onu yapmıyorsam, içim içimi yer. On gün sonra yapsam, hayatımda bir şey değişmeyeceğini bildiğim işleri bile mümkün olduğunca hızlı bitiririm ki rahat bir uyku uyuyayım.

O an aklımdaki tek şey, bu işi öyle ya da böyle ertesi güne bırakamayacak olmamdı. Öyle de oldu.

Adamların gözden kaybolmasını bekleyip  içim titreyerek de olsa, arabama, içine tüfeğimi sakladığım spor çantamı almaya gittim. Aynı apartman gölgesinin pusu için doğru yer olduğunu düşünerek, çöktüm. Yaklaşık iki buçuk saatlik beklemenin ardından, kurbanlarımın ayak sesleri sokağın sessizliğini bozdu. Yalnız hesaba katmadığım bir şey vardı. Adamlar, yanlarında iki kadın ile beraber dönmüşlerdi eve. İşte bu hesaplarımda yoktu. Ancak, bu belki de bir şanstı. Kadınların evden ayrılmasını bekleyecek, sonra hemen gidip zillerini çalacaktım. Kadınlardan birinin bir eşyasını unuttuğunu düşünerek kapıyı hemen açacaklardı. Tüfeğimi onlara doğrultup, tehdit edecek, paramı geri aldıktan sonra ikisini de öldürecektim.  Birer kurşun buna yeterdi.

Avını bekleyen bir kurt gibi çöküp bekledim gölgede. Hayatımın en uzun iki saatini yaşadığıma yemin edebilirim. En heyecanlı dakikalara girdiğimi ise kadınların çıkışı ile fark ettim. Tüylerim diken diken vaziyette çantamı alıp fırladım. Apartman kapısını aralık yakalamayı başarmıştım. Kadınlar sarhoş vaziyette kıkırdayarak uzaklaşırlarken, beni hiç fark etmediler. Hırsızların dairesinin bulunduğu kata geldiğimde, kulağımı kapıya dayayıp içeriyi dinledim. Türkçe, hafif duygusal bir müzik çalıyordu. Nefesimi tutup zile dokundum. Tahmin ettiğim gibi, kapı hemen açıldı. Beni gören Hüseyin, kılını kıpırdatamadan tüfeğimin namlusunu karnına dayanmış buldu.

“Kıpırdarsan tetiği çekerim,” dedim. Sesimin titremesi, toyluğum kadar delirme seviyemin de göstergesi idi. Hüseyin donakaldı. Göz ve kafa hareketimi de katarak içeriye geçmesini söyledim. Banyonun ışığı açıktı, kapının üstündeki küçük buzlu camdan belli oluyordu Osman’ın içeride olduğu. Hüseyin’i salonda koltuğa oturtup Osman’ın tuvalette olduğunun teyidini aldım olabildiğince hızlıca ve sessizce. Sesi açık olan müzik de bana yardım etti. Sonra tek bir tüfeğim olduğundan, Hüseyin bir yamuk yapmasın diye banyo kapısı önünde, elleri ensesinde yatmasını istedim sessizce. Dediğimi yaptı. On dakika sonra Osman işini bitirip tuvaletten çıktığında karşısında beni ve ona doğrulttuğum tüfeğimi görüp bembeyaz kesildi. Konuşmaya yeltendi. Önceden planladığım gibi onu hemen susturdum. Patronun kim olduğunu gösterecektim onlara. En ufak bir ters hareketlerinde tetiği çekeceğimi papağan gibi tekrarlamaya başladım. Bunu söylerken “Bu kız kafayı yemiş,” düşüncesine sahip olmaları için tüm delirme seslerini çıkarmaya gayret gösteriyordum. Dediklerimi harfiyen uyguladılar. Birbirlerinden ayrılmadan bilgisayarı açtılar. Benden çaldıkları Bitcoinlerimi, onlara uzattığım kağıtta bulunan Bitcoin cüzdan adresime transfer ettiler. Onları daha fazla heyecanlandırmadan, işlerini bitirmem gerekiyordu. Banyoya girip, yan yana küvetin içine yatmalarını söyledim. Seslerini çıkarmazlarsa canlarına bir zarar gelmeyeceğini de ekledim. Banyo kapısını arkamdan kilitleyeceğimi, ben gittikten sonra seslerini çıkarmayıp yüze kadar saymaları gerektiğini, daha sonra kalkıp özgürce hareket edebileceklerini söyledim. Onlara aktardığım bilgiye göre, evlerine silahla girdiğimden, kendim de suçlu konumuna gelmiştim, polise haber vermeyecektim. Tek istediğim peşimi bırakmaları idi. Söylediklerime inandılar ya da inanmış gibi göründüler. Beni saf biri zannedip, içlerinden sevinmiş bile olabilirler. Küvete zar zor sığdılar. Yan yana yatmak için sırtlarını küvetin karşı kenarlarına yaslamak zorunda kalmışlardı. “Bu şekilde olmaz, üst üste yatın,” dedim. Önce şaşırdılar. Sonra ben üsteleyince Osman alta yattı, üzerine de Hüseyin. Daha fazla beklemem yersizdi. Silahı onlara doğrulttum. “Hayır!” diye bağırıp ellerini bana doğru kaldırmaları ile tüfeğimin patlaması bir oldu. Tüfeğin geri sekmesi ile dengemi kaybedip yere düştüm. Kendimi hemen toparlayıp küvetin içine baktım. Tek kurşun ikisini öldürmeye yetmiş görünüyordu. Hüseyin’in karnından bazı iç organlar dışarı çıkmıştı. Küvetin içi, kenarları ve yandaki duvar kan içindeydi. Derin bir nefes alıp yere oturdum. Osman’a ait olduğunu sandığım, cılız bir inleme sesi geldi küvetten. [bctt tweet=”İşimi şansa bırakmadan ikinci kurşunu da ateşledim.” username=”dedektifdergi”] Bu sefer yere iyice basıp dengemi sağladığımdan, yere devrilmedim. Kan üzerime sıçradı. Her ikisinin de öldüğüne emin oldum. Kaybedecek vaktim yoktu. Epey ses çıkmıştı. Birkaç dakika içinde polisler gelirdi. Tüfeğimi çantama koyup, beremi, gözlüğümü ve kapüşonumu taktım. Apartmandan çıkıp sakin adımlarla arabama bindim. Sanki geç vakitte yapılan bir gece sporundan dönüyordum. Kendimi o moda sokmaya çalıştım. Evime girdiğimde üzerimde ne varsa hepsini spor çantama koydum. Yaklaşık yarım saatlik sıcak bir duşun ardından sabaha kadar yatağımın içinde oturup olanları düşündüm. Ertesi gün spor çantamı İstanbul’un biraz dışında, bir ormana gömdüm. Sonrasında Serhat’ı arayıp adamların adresini polise verdiğimi söyledim. Sonraki gün telaşla beni aradı, adamların ölüm haberini okumuş gazeteden. Hikayeyi polis ile çatışmaya yormuş. Tabii ki sesimi çıkarmadım. “Oh olmuş,” demekle yetindim. Yine de kendisine hizmet bedeli ödemek konusunda ısrarlı olduğumu söyleyip, bir adet Bitcoin transfer ettim. Hakkını helal ettiğini söyledi. Aynı gün, vakayı sahiplenen komiser beni tekrar arayıp zanlıların öldürüldüğünün haberini verdi. Telefonda öyle bir şaşırma numarası yaptım ki, kendimle gurur duydum.

Bu satırları cinayetten bir hafta sonra, işimden istifa ederek geldiğim Paris’ten yazıyorum. Üç hafta kadar burada kalıp olay hakkında basında çıkan haberleri takip edeceğim. Ayrıca bizim komiseri arayıp bir iki yoklayacağım. Eğer bir terslik sezmezsem, İstanbul’a dönüp uzun süre eve kapanmak istiyorum. Hayatımın geri kalanında ne yapacağıma daha sonra karar vereceğim.

Hikaye | İpucu: Oyuncak Ayı

Küçük bir oyuncak ayı, ne kadar korkunç olabilir? Tüylü hayvanlara dokunamıyor musunuz? Cansız da olsalar siz de benim gibi korkar mısınız? Hoş artık korkumun sebebini bildiğim için onları sevmeye başladım…

 

     Hızlı adımlarla geçtiği koridorlara bakmadan yürümeye, neredeyse koşmaya çalışıyordu. Nefesini tutmuş vermemek için direniyor, kalbinin sesi kulaklarında; vuruşu ise kalp duvarını yarıp çıkmak istercesine hızlı atıyordu. Bir anda durdu. Gideceği yol bitmiş, karşı duvarla yüzyüze gelmişti. Bu olmamalıydı. Korkuyla girdiği bu yeri anımsamıyordu. Neredeydi? Kimden kaçıyordu? Anımsamaya çalıştı fakat beyni silinmiş gibi bomboş olmasına rağmen korkusu elle tutulacak kadar gerçekti. Arkasına dönmemek için elinden gelse duvarı yarıp çıkacaktı ama bunun imkansız olduğunu biliyordu. Adım atmak, bağırmak istiyor fakat buna cesaret edemiyordu. Olduğu yere çöktü. Dizleri onu daha fazla taşıyamadı. Artık ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Yıllardır aynı koridorda koşuyor bilmediği bir şeylerden kaçıyor ve bir türlü menzile ulaşamıyordu. Bu her gece devam ediyor, kan kokusunu burnunda hissediyordu…

    22 Yıl Önce

  Babam oturma odasında oturmuş televizyon izliyordu. Ben ise yerde oyuncak arabalarımı sürmeye çalışıyordum. Halıya takılıp duruyorlardı. Annemi özlemiştim, açıkmıştım. Arabalarımı bırakıp, kanepede oturan babamın yanına yaklaşıp,

“Annemi özledim baba. Ne zaman geri gelecek dedim.” Babam ise kocaman gözlerini bana çevirip,

“Sen salak mısın? Daha kaç kez söyleyeceğim. Annen gelmeyecek o öldü.” diye bağırınca yavaşça yanından kalktım tekrar arabalarımın yanına gidecektim ki,

“Sana söylüyorum! Beni duymuyor musun?” deyince başımı salladım. Anlıyordum ama ölmek ne demekti bilmiyordum. Beş yaşındaydım. Babamdan korkuyordum. Tıpkı annemin  mahalledeki kedi ve köpeklere dokunmamam gerektiğini, onların ne kadar tehlikeli olabileceğini, beni parçalayıp, ısırabileceklerini söylediği günden sonra bütün kedi ve köpeklerden korktuğum gibi babamdan da korkmaya başlamıştım. O çok büyüktü. Kocaman elleri vardı. Onlarla bana vurunca hep yere düşüyordum. Niye vurduğunu da bilmiyordum. Adım atamadan öylece bekledim. Acıktığımı söylese miydim acaba? Annem olsa şimdi bana güzel yemekler yapıp, saçlarımı okşayıp bana sarılırdı. Babam ise bana hiç sarılmaz ve saçlarımla oynamazdı. O hep yorgun olurdu. Anneme beni susturmasını söylerdi. Oysa ben neredeyse o eve gelince hiç ses çıkarmazdım. Annem de o yokken sanki daha çok gülüyordu. Acaba annemde babamdan korkuyor muydu? Hem neden ölmüştü ki? Onun sadece karnı ağrımış ve hastaneye gitmişti ama geri gelmedi. Babam beni komşumuz olan Fatoş teyzeye bırakmıştı. Sonra beni almaya yalnız geldi. Ben ise onu değil annemi özlemiştim. Bunu ona söylersem kızardı o yüzden onu görünce annemi sordum o ise elimi tutup beni eve götürdü. Şimdi ise neredeyse bütün gün annemsiz yatıp kalkıyordum. Üstümde kirlenmişti. Babam artık işe gitmiyordu. Hep evde oturuyor, buzdolabından bir şeyler çıkarıp onları yememi söylüyordu. Ama ben anne çorbası istiyordum. Evin içi pis kokuyordu. Babam sigara içiyor evin içi duman oluyordu. Çizgi filmde izleyemiyordum. Babam beni parkada götürmüyordu. Evde ne yapacağımı bilmiyordum. Şimdi yine annemi istiyordum. Durduğum yerde mızmızılandım.

“Ben acıktım. Annemi istiyorum.” diye ağlamaya başladım. Babam oturduğu yerden kalkıp, beni iki kolumdan tutup,

“Annen öldü! Benim canımı sıkma!” diyerek beni salladı. Canımı acıtıyordu. Bağırdım. Babam beni yere fırlattıktan sonra, yanımda duran arabalarımı topladı. Bağırarak,

“Bu kadar şımarıklık yeter. Annen öldü! Şimdi cehennem ol odana git bir daha seni gözüm görmesin.” diyerek elinde tuttuğu arabalarım ile mutfağa doğru yürüdü. Ben ise hala ağlıyordum. Oradan odama gitmek istiyordum ama altımı ıslatmıştım. Öylece bekledim. Babam geri geldiğinde sanırım pantolonumda ki ıslaklığı gördü. Yanıma gelip,

“Seni piç kurusu! Şimdide altına mı s…yorsun! Diyerek suratıma bir tokat patlattı. O kadar acımıştı ki, oturduğum yerden arkaya doğru savruldum. O ise kocaman bir canavar gibi beni yerden kaldırıp, odama götürdü. Beni içeri doğru savurup,

“Cezalısın. Bu odadan çıktığını görürsem bacaklarını kırarım anladın mı kırarım!” Dedikten sonra kapıyı üzerime kapattı. Odam karanlıktı ve ben lambanın yakma düğmesine yetişemiyordum. Odamın ortasında ağlayarak oturdum. Korkmaya başlamıştım. Odamdaki duvarlara camdan gelen az ışık vardı ama ben korkuyordum. Kapıya bakmaya başladım. Belki babam gelir beni yanına alırdı. Almadı. Odamın duvarlarında bir sürü korkunç şeyler vardı. Sürünerek camın yanında duran dolabın yan tarafındaki boşluğa gittim. Beni orada kimse bulamazdı. Annem benimle saklambaç oynadığında hep oraya saklanırdım annem bile beni bulamazdı. Şimdide duvarlardaki canavarlar bulamazdı öyle değil mi? Orada oturup sessizce ağladım. Annem gideli tam iki kez on parmak ve bir kez yedi parmak saymıştım. Uyumuşum. Uyandığımda ise daha çok acıkmış ve tekrar altımı ıslatmıştım.Üşüyordum. Odam hala karanlıktı. Annemin bana aldığı tüylü ayıcık gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Annem kedi ve köpeklere dokunmamam gerektiğini söylediğinden beri bu ayıya elimi süremiyordum. Neden bilmiyorum ama sanki ona dokunursam canlanıp beni yiyecekmiş gibi hissediyordum.Sonra bir şey oldu. Gözlerimi kapıya doğru çevirdim. Altından çok az ışık geliyordu. Ayağa kalkıp yürümeye başladım. Ben yürüdükçe kapı benden uzağa gidiyordu. Daha çabuk adım atmaya başladım fakat bir türlü kapıya yaklaşamadım. Önümde kocaman beyaz bir duvar vardı. Biraz önce orada olan kapı daha da uzaklara gitmiş yok olmuştu. Yatağıma doğru baktım. Küçük kahverengi tüyleri olan ayıcık bana gülümsedi. Karanlıkta nasıl gördüm bilmiyorum ama gülümsedi. Yatağımın üstüne çıkıp, ona uzandım. Korkmama rağmen onu kucağıma aldım. Tüyleri yumuşaktı. Onu hemen yere fırlattım. İçimde bilmediğim bir şey oluyordu. Aç olmama rağmen içimden yatağın üstüne doğru son yediğim şeyler boşaldı. Sanki kolunu kaldırıp bana elini uzatmış gibi geldi. Ağzımı koluma silip, yatağımdan aşağıya doğru indim. Nedense korkum geçmişti. Onu yerden kaldırdım. Hala tüylerine dokunurken karnımda bir şeyler hareket ediyordu ama biraz önce ki kadar çok değildi. İçimden bir ses  babamın uyuduğunu, odasına sessizce gidip, kıyafet almamızı söyledi. Ben gitmek istemiyordum. Ama aynı ses biraz daha bekleyip öyle gitmemizi fısıldadı. Acıktığımı da anlamıştı. Mutfağa uğramamız gerektiğini, buzdolabının kapağını alttan tutarak açabileceğimi fısıldadı. O an annemi düşündüm. Tüm bunlar o olmadığı için oluyordu. Bu sefer annemin toprak olduğunu, hani dedem de ölmüştü ya onu anlattı. İnsan nasıl toprak olurdu ki? Yine anlamamıştım. Birden dedemi de özledim. O bana hep çikolata alır, “aslan torunum” derdi. Dedem bize gelipte evine gideceği zaman hep ağlardım. Bana eğer onu çok özlersem elimi, boğazımın altında karnımın üstündeki yere koymamı o zaman onu özlediğimi anlayıp geri geleceğini söylerdi. Ben ise hemen elimi gösterdiği yere koydum ve bekledim ama o da gelmedi. Elimi indirdim. Ayıcığı kucağıma bastırıp, kapıya doğru yürümeye başladım. Bu sefer kapının önüne gelmiştim. Dışarı çıkmaya hala korkuyordum. Ya babam uyumuyorsa? Bana cezalı olduğumu söylemişti. Cezalı olmak kötü bir şey miydi? Nedense artık babamın benden korkması gerektiğini düşündüm. Gülümsedim. Babalar hiç küçücük çocuklardan korkar mıydı? Bu sözler çok komiğime gitti. Kapıyı açmadan önce korkum geçmiş ve gülmeye başlamıştım…

 

Günümüz…

  Komiser Ekrem aylardır peşinde koştuğu seri katilin imzasını taşıyan maktulün başına geldiğinde derin bir iç çekip, olay yeri incelemenin ve kendi teftişinin yapmadan bundan önce öldürülen beş kurban ile aynı kaderi paylaştığının farkındaydı. Yaşları elli beş ile altmış beş olan kurbanların benzer ortak noktaları vardı. Hepsi iyi eğitim almış, tıp alanında yönetici konumundaydılar. Hayatlarını İzmir’in farklı semtlerinde idame ettiriyorlar çizdikleri profil ile iyi bir insan statüsüne uyuyorlardı. Hiç birinin emniyetle yolu kesişmemişti. Ortak ilgi alanları yoktu. Ne aynı berbere gitmiş, ne de ortak bir sosyal ortamda bulunmuşlardı. Birbirlerini tanımıyorlardı. Yapılan onca araştırmaya bu iddiayı destekliyordu. Zaten katil cinayetlerini işlemeden önce farklı IP adresleri olan  internet kafelerden Komiser Ekrem’e cinayeti işlemeden birgün önce mail atıp cinayetler ile ilgili kendince bilgi veriyordu. Oysa ki yazdığı tek cümlelik mail onlara bir yere götürmemişti. Hep aynı cümleyi kurması ise düşündürücüydü.  [bctt tweet=”“ŞEYTAN DA BİR MELEKTİ. TIPKI BİR ZAMANLAR BENİM OLDUĞUM GİBİ.” ” username=””]Katil bir şekilde pişmanlık duyuyor gibi görünüyordu. İşlediği her cinayetle masumiyetini kaybettiğini fakat bunun sorumluluğunu almadığı gerçeğini dillendiriyordu.

Araştırmalarda, incelenen kamera görüntülerinde, katilin  mailini atan farklı yaş grubuna ait gençlerin dışarıda yollarına çıkıp,  para vererek mail atmalarını sağlıyordu. Bu mailleri atan altı genç ise farklı eşgal vermişti. Kimi parayı verenin yaşlı ve aksak olduğunu, kimi ise genç gözlüklü olduğunu, bir başkası kilolu ve mavi gözlü, bir diğeri ise zayıf koyu renk gözleri, biri ise orta yaşlı ve kambur, ve son kurban için mail attıranın ise yirmi beşli yaşlarda, evsiz ve çok kötü kokan, saçı sakalı birbirine girmiş bir kişi  olduğunu anlatmıştı. Katil oldukça zekiydi. Seçtiği internet kafeler MOBESA kameralarının olmadığı mahalle aralarındaydı. Değişmeyen ise katilin kurbanlara toksokoloji raporuna göre enjekte ettiği sakinleştirici iğnelerdi. Bu iğneleri kurban yürürken kürek kemiğine saplayıp avını beklediği artık otopsi sonuçu kesinlik kazanmıştı. Sonrası ise insanı dehşete düşüren bir vahşete sahne oluyordu. Komiser Ekrem, Emiralem civarından aldıkları bir ihbar telefonu ile olay yerine hareket ettiklerinde katilin tekrar iş başında olduğunu biliyordu. Katil rutinini hiç bozmuyordu. Cinayetlerin arası hep yirmi yedi gündü. Bu tarihin katil için bir anlamı olmalıydı ama henüz bu konuda bir arpa boyu yol almamışlardı. Ne bir parmak izi, ne de DNA olacak bir veriye rastlamamışlardı. Katil cinayet silahını işini bitirdikten sonra yanına alıyordu. Kurbanın onun radarına girmeyi nasıl başardığını henüz çözememişlerdi. Kurban yakınları özellikle eş ve çocukları ile yapılan görüşmelerde kurbanların tek çocuklu olmaları ve üçünün eşinden boşanmış olması ortak nokta gibi görünse de tutarsızlık gösteriyordu. Tüm bu düşüncelerden sıyrılan, Komiser Ekrem yardımcısı Yavuzhan’a dönerek,

“Hadi başlayalım. Her zamankinden daha dikkatli olmalıyız. Havanın yağmurlu olması belki bize bir ipucu verebilir. Maktülün  yatış açısına göre sağ tarafından buraya taşındığı izlemini veriyor. Katil her cinayetinde olduğu gibi bu kurbanın yüzünüde kıble yönüne çevirmiş. Bu nasıl bir Allah’ın cezası varlık? Tüm kurbanları öldür, yanına kestiğin parmakları al sonra onları bir ayinin parçasıymış gibi kıbleye döndürüp bırak. Eminim başlarında durup Fatiha’da okuyordur adi piç kurusu.”

“O çok dikkatli davranıyor Komiserim. Şimdiye kadar bize hiçbir kanıt bırakmamasını ben de sürekli düşünüyorum. Katil mutlaka bir iz bırakıyor ama biz göremiyoruz. Neyi atlıyoruz? Adam yirmi yedi günde bir avlanıyor bu tarihin bir anlamı olmalı. Yaptığım araştırmalarda ne mitoloji de ne de inanç sistemlerinde bu sayının bir önemi yok. Artık gün sayıp huzursuzluk duyuyorum.”

“Bu tarih katil için önemli. Biz üzerine ne söylesek yanlış olur onun içsel durumu ile ilgili olduğu varsayımını tüm emniyet çalışanları gibi ben de kabul ediyorum. Katilimiz  her ne kadar rastgele avlanıyor gibi görünse de seçtiği kurbanların hepsi bir erkek çocuğuna sahip ve hepsinin yaş ortalaması yirmi iki ve yirmi dört arası. Çocukların eğitim hayatları devam ediyor ama bununla cinayetlerin nasıl bir bağlantısı var inan düşünmekten kafayı sıyıracağım. Tek bir konuda kimse fikrimi değiştirmeyecek o da katilin baba figürüne olan nefretinin intikamını alıyor olması.” Diyerek rüzgarla sallanan sarı şeritlerden gözünü çevirerek kurbana odaklandı. Adamın yüzü kesici bir alet ile önceki kurbanlardaki gibi,  tanınmaz hale getirilmişti. Boğazında ki kesi ise bir kulağından başlıyor diğer kulakta sona eriyordu. Bunlar yetmezmiş gibi kalbe vurulan derin bir bıçak darbesi ile sona eriyordu. Yapılan otopsi raporlarında yer alan en can alıcı nokta ise kurbanın ölmeden önce elleri ve ayakları bağlandıktan sonra ilk olarak el parmaklarının kesilmesiydi. Adli Tabib bu konuda oldukça netti. Kanamalar bu yönde bilgi veriyordu ve kurbanın ölüm nedeni her seferinde aynı sonuçlanıyordu. Boğaz kesildikten sonra kalbe bıçak saplanıyor ve çıkarıldıktan sonra kan kaybı yüzünden ölüyorlardı. Hala anlayamadıkları ise katilin tüm kurbanlarının yanına oyuncak bir ayı bırakmasıydı. Adli tıp uzmanları bu oyuncaklarda delil olacak bir bulgu elde edememişti. Emniyet görevlileri ise yaptıkları araştırmalarda  bu tür oyuncak ayıların her büyük marketten kolaylıkla ulaşabilir olduğuydu. Bu kapıda daha açılmadan yüzlerine kapanmıştı..Komiser Ekrem dikkatlice kurbanın ceketinin iç cebini elini uzattı. Tesadüf mü yoksa öldürülen kurbanların hepsi mi cüzdanlarını ceket iç cebinde taşıyordu bu soru hala havada asılı duruyordu. Belki de katil kurbanlarının isimlerine hemen ulaşmalarını istiyordu yoksa altı kurbanın aynı yerde cüzdan taşıması olanaksız gibi görünüyordu. Ayağa kalkıp, projektörlerle aydınlatılmış olay yeri ışıkları altında kimlik bilgilerinin yer aldığı isme odaklandı. “ Doçent Doktor İsmail Kayın “ adına düzenlenmiş bir kimlik kartıydı bu. Böylece öldürülen kurbanlardan dört tanesinin doçent iki tanesinin de başhekimlik yapan uzman doktor olduğunu teyit etmişti. Katil suç profilini değiştirmiyordu. Peki ama neden tıp alanında, yüksek mevkisi olan erkekleri öldürüyordu? Baktığı yerde neyi göremiyordu? İnsan hayatı ne ara bu kadar ucuz olmuştu. Anlamıyor ve anlamlandıramıyordu. Dikkatini elinde tuttuğu karta yönlendirip cebinden çıkardığı delil torbasının içine yerleştirdi. Yan tarafında olay yerini fotoğraflayan görevli memur Ümran’a uzattı. Bir şey söylemesine gerek yoktu. Ülkemizde yetişen değerlerin bu şekilde öldürülmesi onu derinden yaralıyor, katilin elini kolunu sallayarak özgürce dolaşması öfkesini artırıyordu. Tekrar yere çöktü. Kurbanın yüzü ve kesik boynunun altında gördüğü yarım ayakkabı izini fark etti. Savcı onlar işine başlamadan önce  gelmiş onları bir güzel fırçalamış, ne işe yaradıklarını sormuştu. O kadar öfkeliydi ki kimlik bilgilerine dikkat etmeden, hatta yazmadan raporunu tutmuş ve oradan ayrılmıştı. Bu ilk kez oluyordu. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil diye kendini azarladı. Yavuzhan’a ve Ümran’a dönüp,

“Benim gördüğümü sizde görüyor musunuz? Ümran bu ayakkabı izinin her açıdan fotoğrafla. Yavuzhan sen de izi takip et bakalım ne tarafa doğru ilerliyor?”

“Komiserim, bu ayakkabı izinin ilerlediği yerdeki izler bozulmuş. Bakın burada bir kaç iz birbiri içine girmiş. Kurbanı bulan çiftci ve olay yerine gelen ilk arkadaşımız dikkatsiz davranmış gibi görünüyor.”

“Sen yine de ayakkabı izini aramaya başla. Bir yerde mutlaka diğerlerinden ayrılacaktır. Özellikle sağ taraftaki ağaçlık alana doğru bakmanı istiyorum. Yanına iki memur daha al ama dikkatli olun.” Dedikten sonra kurbanı onu incitecekmiş gibi yavaşça kendine doğru çevirdi. İz daha da belirginleşti. Yarısı kurbanın altında kalmıştı. Çamurdaki ayakkabı veya bot olma ihtimali yüksekti, tırnakları oldukça net görünüyordu. Ümran’a dönerek,

“Her açıdan al eğer şanslıysak,” eli ile izin tam ortasını gösterek,” Markasını bile görebiliriz. Bu ayak izi yaklaşık otuz santimetre  gibi görünüyor. Bir insanın boy uzunluğu ayak uzunluğunun yaklaşık altı katı civarında eğer yanılmıyorsam katilimiz bir seksen veya üzerinde bir boy verisine sahip.  Adım aralığına dair izleri bulursak bu veriyi dahada netleştirebiliriz.” Kurbanı bir müddet öylece tuttu. Ümran’ın işini bitirmesini bekledikten sonra onu tekrar aynı konumuna getirdi. Şimdilik kendi işi bitmişti. Cep telefonu titredi ise de o Yavuzhan’ın yanına doğru ilerlemeye başladı. Sarı şeritli olay yerinden çıkmıştı. Kurbanın bulunduğu açının sağ tarafına doğru dikkatli adımlarla ilerlerken bu kadar dikkatli olan katilin nasıl olupta ayak izi bıraktığını kafasında bir yerlere oturtmaya çalışıyordu. Basın öldürülen kurbanları hergün sayfalarına taşıyarak artık katilin yakalanması için tüm emniyet birimlerine kamuoyu önünde baskı yapıyordu. Haklılar, diye düşünerek ilerlemeye başladı. Genellikle seri katiller kendilerinden bahsedilmesini ister, gücün ellerinde olduğu hissi ile tatmin olurlardı. Belki de oluyordur diye geçirdi aklından. Şimdiye kadar öldürdüğü kurbanların boy ve cüssesine bakarak katilin uzun boylu olduğunu tahmin ediyorlardı fakat ellerinde buna dair bir kanıt yoktu. Kurbanlara enjekte ettiği sakinleştirici ile onların hakkından geliyor,  tüm kurbanların bir şekilde tıp alanında yönetici olmaları katilin geçmişinde bir travma sonucu ortaya çıktığı üzerinde emniyette ki arkadaşları ile fikir birliği sağlıyorlardı. Kurbanların erkek olması ve bu kadar vahşice katledilmesi, kalbe vurulan son darbe ise yaş ortalaması dikkate alınınca baba figürünün de katilin eyleminde etkin olabileceği konusunda uzman görüşlerine sahiptiler. Yavuzhan’ın kendisine seslenmesi ile düşüncelerine nokta koydu. Hızla kendisine yaklaşıyordu. Bir yandan da telsiz ile anons geçiyordu. Soluk soluğa yanına geldiğinde,

“Komiserim, gördüğünüz üzere,” parmağı ile ikisinin bulunduğu yerden yarım metre ilerisini göstererek, “Katilimiz bu yoldan ilerlemiş, her ne kadar burası toprak değil çim olsa da baskı sonucu çimler yan yatmış. Birde çok emin değilim ama kurbanı sırtına alarak taşımış gibi görünüyor. Görebildiğim kadarıyla sürükleme izi yok. Birde şu ağaçların bittiği yerde ki tali yolda tekerlek izleri var. Araç görünüşe göre manevra yaparak değil, geri geri giderek ana yola çıkmış. Olay yeri ekibi kurbanın orada işini bitirir bitirmez burayı inceleyecek.”

“Katilimiz bu sefer dikkati elinden bırakmış görünüyor ne dersin? İlk kez dikkatsiz davrandı.”

“Belki artık tatmin olmuyordur veya yorulmuştur. Belki de doktorları öldürdüğüne göre hastadır.”

“Hepsi olabilir ama bize daha fazla delil lazım Yavuzhan. Katile dair elimizde olanlara bir bak, sadece altı tane kurban. Kurbanın ailesine haber vermeliyiz. Eğer yetişebilirsek tekrar sahaya döneriz. Hadi gidelim.” Diyerek arabaya binip, kurbanın evinin bulunduğu Karşıyaka yönüne doğru yola çıktılar.

   Evin önüne geldiklerinde ise görevlerinin en zor bölümü olan bu kısmı  sessizlik yemini etmişçesine suskun kalarak ilerlemeyi yeğlediler. Bostanlı sahilde bulunan bahçeli villanın kapısında görevlilere rozetlerini gösterip kendilerini bilgilendirmesine izin verdikten sonra siteye girip, kurbanın ikamet ettiği binanın önüne geldiler. Zile basıp kapıda beklediler saat gece yarısını çoktan geçmişti. İnsanlara kara haber çabuk ulaşır diye boşuna dememiş di eskiler. Komiser Ekrem tekrar zile bastı. Güvenlikçi geldiklerini bildirmemiş miydi? Kapının yan tarafından içeri doğru baktığı anda içeride  ışıklar yandı. Genç bir delikanlı kapıyı açınca kendilerini tanıtıp içeri girmek istediklerini zira konunun ayak üstü kapı önünde konuşulmayacak kadar önemli olduğunu belirtiler. Delikanlı kenara geçip onların geçmesi için yol verdikten sonra önlerine geçerek salona doğru ilerledi. Burası oldukça zevkli döşenmiş olmasına rağmen ruhsuz bir taş yığını gibi soğuk ve kasvetliydi. Delikanlı onlara oturmalarını söylememiş meraklı gözlerle gelen misafirlerini izliyordu. Sağ eli ise sürekli alnının ortasındaki saç tutamını tutuyor garip bir şekilde aynı hareketi tekrarlayıp duruyordu. Elinde kabuk tutmuş bir iz dikkat çekiyordu. Üzerinde ki eşofman takımı ise sanki ona emanetten giydirilmiş gibi büyük duruyor bu hali ile yirmili yaşlarda değilde küçük bir çocuğu andırıyordu. Komiser Ekrem dikkatle kendilerine bakan gözlere odaklanmıştı. Bakışlar buz gibi soğuk ve garip bir parıltı  gözbebeklerinde oynaşıyordu. Komiser Ekrem,

“Delikanlı sizi bu saatte rahatsız etmek istemezdik mümkünse hanımefendiyi de çağırır mısın?” Bu soru üzerine çocuğun gözü tiki varmış gibi arka arka açılıp kapandı.

“Annem yok.”

“Annem yok derken?”

“O öldü. Bu evde sadece babam ve ben yaşıyoruz.” Gözlerinde ki soğuk parıltı tekrar yanıp söndü. Komiser Ekrem,

“Adın ne senin?”

“Burak.”

“Burak, istersen arkandaki koltuğa geçip otur zira sana kötü haberlerimiz var.” Der demez delikanlı arkasındaki koltuğa geçip oturdu fakat haber sanki onu ilgilendirmiyormuş gibi tepkisizdi. Yavuzhan,

“Buraya gelme sebebimiz ne yazık ki baban ile ilgili. Onu Emiralem civarında bulduk. Yaşamıyordu. Bir cinayete kurban gitmiş. Üzgünüm.” Bu sözler üzerine delikanlının gözlerinde bir ışıltı oluştu. O kadar rahattı ki, insanın kedisi ölse bundan daha çok tepki verirdi. Bu durum Ekrem’in ve Yavuzhan’ın gözünden kaçmadı. Geçen en fazla yirmi saniye sonra çocuk bacaklarını karnına doğru çekip, anlaşılmaz bir dil konuşuyormuş gibi kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Sağ eli ile saçını çekiştiriyor, geriye itiyor sonra tekrar çekiştiriyordu. Çocuk şoka girdi diye düşünmekten kendini alamayan Komiser Ekrem ona doğru iki adım atınca birden ayağa fırlayarak,

“Nihayet, dualarım kabul oldu. Eminim onu Ayılı Katil öldürmüştür. Allah’ım bugün benim yeniden doğduğum gün! Nasıl sevindim anlatamam. Size bir şeyler ikram etmek istiyorum. Ne içersiniz?” Bu sahne karşısında iyice afallayan Komiser Ekrem ortağının yüzüne baktı. Çocuk onun önünde dikilince gözleri buluştu. Kendini toplayarak,

“Şoka girdin. Hemen otur şuraya ambulans çağıracağım.” Dediyse de delikanlı birdenbire canlanmış kabuğuna sığmaz olmuş, bir o tarafa bir bu tarafa attığı iki adım eşliğinde hala şükrüne devam  edip, misafirlerine bakma gereği duymuyordu. Yavuzhan onun kolundan tutunca, Burak ani bir hareketle ona dönüp karnına yumruğunu geçirdi. Biraz önce ki tavrı ile şu anki hali iki farklı kişilik gibi ortada asılı kalmıştı. Gözlerinde derin bir korku vardı.  Neye uğradığını anlamayan Yavuzhan küftü savurup, bu anlamsız yumruğun acısı ile öne eğilmişti. Komiser Ekrem ise sanki olanların hiç bir anlamı yokmuş gibi boş gözlerle kendilerine bakan delikanlıya doğru hamle yapınca,

“Sakın bana dokunma! Anlıyormusun sakın!” Diye bağırmaya başladı. Komiser Ekrem ise ona yaklaşıp, kolunu sertçe tutup,

“Kendine gel! Kimse sana dokunmayacak. Manyak mısın be! Sana babanı bulduğumuzu söylemeye geldik ve sen olayı tiyatro oyununa çevirdin. Aklından zorun mu var? Şimdi ya sakinleşir paşa paşa şuraya oturursun ya da seni kelepçeler emniyete götürür nezarete atarım. Görev başında ki polise vurmanın suç olduğunu sana kimse anlatmadı mı?” Diyerek onu biraz ittirerek koltuğa oturmasını sağladı. Emniyette katilin kurbanlarının yanına bıraktığı ayıcığın basına sızdırılmaması talimatını vermelerine rağmen sızmıştı. Gazeteler ona “Ayılı Katil” ismini yakıştırmışlar, her haberin ardına oyuncak ayı görseli ekleyerek insanların ilgisini çekmeyi başarmışlardı. Fakat görselini paylaştıkları ayılar beyaz, katilin bıraktığı ise kahverengiydi. Allahtan bu detayı yakalayamamışlardı. Komiser Ekrem, Yavuzhan’a dönerek iyi olup olmadığını sorduktan sonra Burak’ın karşısında ki yerinden kıpırdamadan,

“Şimdi sana soracağım sorulara cevap ver. Babanın düşmanı veya onu tehdit eden biri var mıydı?”

“Ne tehdidi? Asıl babam herkese düşmandı. Bıçak parası almadan ameliyata girmez milletin iliğini kemiğini sömürürdü. Hastalar ile dalga geçer mesleğinin hakkını vermezdi. Arkasında ki güçlü ahbaplarına güvenir geçirdiği soruşturmaları ciddiye almazdı. Hem onun karşısında kim durabilirdi ki? Kesin katile de bir yamuk yapmıştır?” diyerek gülmeye başladı.

“Gerçekten öldü mü?” Bu soruyu duymazdan gelen Komiser Ekrem,

“Babanda son zamanlarda bir farklılık var mıydı?”

“Farklılık mı? Onda ki farklılık sadece şiddete başvurmadığı gün ortaya çıkardı. Onun dışında ağzı bol küfürlü, aşağılamayı seven, herkese yukarıdan bakan, hiçbir şeyden memnun olmayan bir psikopattı.” Bu sözleri söyledikten sonra tekrar bacaklarını karnına çekip, saçı ile oynamaya başladı. Komiser Ekrem delikanlının bu haline acıyarak baktıktan sonra,

“Biraz önce güçlü dostları olduğunu söyledin. Bu dostlar nasıl insanlar?”

“Babama işleri düşünce etrafına toplanan at sinekleri. Hepsi birbirinden rezil kişiler. Siyasetten tutun, sanatçılara kadar. Hem bunları neden soruyorsunuz ki? Asıl onun nasıl bir canavar olduğunu sorun.”

“Babandan bu kadar nefret etmenin sebebi ne?” Bu soru üzerine delikanlının yüzüne yerleşen öfke ve nefret o kadar yoğundu ki, karnına yumruk yiyen Yavuzhan bile dikkatini ona odakladı.

“Annemi çok erken yaşta kaybettim. Babam ise bana hiç değer vermedi. Lise yıllarımda bile beni kemeri ile döver sonra hiç birşey olmamış gibi beni çok istediğim tatile, veya son model bir telefonu odama bırakarak bana sözüm ona sevgisini gösterirdi. Oysa sevgi para ile alınmıyordu. O baba değildi. Alacakaranlıkta ortaya çıkan şeytanın ta kendisiydi. Sosyal statüsünden dolayı benim ortalarda çok görünmemi istemezdi. Üniversiteyi kazandığım yıl benim için bir parti düzenlemişti. Ben ise eve gelip kalabalığı görünce bunların benim için birşey ifade etmediğini, göstermelik sevgiye ihtiyacım olmadığını söyledim. Tabi misafirler ayrılmadan odama geçmiş, kullandığım sakinleştiricimi içip uyuyakalmıştım. Babamın vücuduma inen kemerinin acısı ile uyandım. Beni uyku sersemi üst kattan bodruma sürükleyip, kapıyı kilitledikten sonra iki gün yanıma uğramadı. Bunu çocukluk yıllarımda da yapardı. O zamanlar bağırır, ağlar, altımı ıslatır, aç, susuz uyuyakalırdım. Sonra okulda notlarım düşünce beni en yakın arkadaşı olan psikiyatra götürdü. Ona tüm olanları anlattım önce bana inanmadı ve Şizofreni tanısı koydu. Sonra babamla konuştu, tabi o bunları kabul etmedi.” Sustu. Artık yüzünde nefret yerine acı vardı. Sanki ağzını açsa ağlayacaktı. Yutkundu. Saçını çekiştirdi. Sonra hafif hafif bir şarkı mırıldanmaya başladı. Bir müddet tekrarladıktan sonra,

“Biliyor musunuz ben aslında müzisyen olmak istemiştim. Bunu ortaokul yıllarımda babama söylediğimde yediğim dayaktan kolum kırılmıştı. Tabi yine aynı yalan sahnelenmişti. Sakar bir çocuğun evin merdivenlerinden düşüp kolunu kırması helede benim gibi; babama göre deli olan biri için bu çok doğaldı.” Yüzüne yine öfkesi ve buz gibi bakışı yerleşmişti.

“Sizin babanız böyle olsa onun öldüğüne üzülür müydünüz? Ben ne de olsa deliyim. Deliler hiç acı çeker mi? Artık konuşmak istemiyorum.” Diyerek bacağını indirip, ritmik bir şekilde sallamaya başladı. Komiser Ekrem yıllardır bu meslekte neler görüp geçirmişti fakat bu çocuk ona hepsini unutturdu. İçinde duyduğu merhameti dillerdirebilse o da adamın öldüğüne sevindiğini söylemek isterdi. Burak’a dönüp,

“İstersen görüştüğün doktorunu arayıp buraya gelmesini söyleyelim. Bu gece yalnız kalmasan iyi olur. Ne dersin?”

“Asıl bu gece yalnız kalmalıyım. Ömrümde ilk kez huzurla yatağa gideceğim. Ruhum özgürlüğüne kavuştu. Bugünden önce karanlık bir hücrenin tam ortasında hapsedilmiş bir yarasa gibiydim. Şimdi ise aydınlıkta hiç durmadan on ay kadar uçabilen Kara Sağan yani Ebabil Kuşu kadar özgürüm. O yüzden doktorumu aramanıza gerek yok.”

“Babanın arkadaşı olduğunu söyledin, nasıl tanımıyorsun?”

“Bu o değil. Bir yıl önce hastane doktorumun şehir dışında olması sebebi ile onunla görüşmek zorunda kalmıştım. Sonrasında ise onda beni çeken bir şey oldu o yüzden şimdi onunla görüşüyorum. Hem oraya gelen hastalarla da iletişim kurmaya başladım. Tabi bu babama göre delinin, deliyi bulması ama bana göre öyle değil.” Sustu sesi titremişti. Başını kaldırıp,

“Benim hiç arkadaşım yok o yüzden babam ne derse desin onlar benim arkadaşlarım.”

“Bize ismini ve adresini ver. Onunla da bir görüşelim. Bir de sakıncası yoksa odanı görebilir miyiz?” Dediğinde cebindeki telefonun tekrar titrediğini fark ettiyse de işini bitirmeden açmama kararını uygulamaya devam etti. Tüm dikkatini Burak’a yönlendirmeye çalıştığında onun sorusu duydu.

“Odamı mı? Orada kanlı kıyafetler mi bulacağınızı zannediyorsunuz? Ben sinek bile öldüremem.” Diyerek yine saçı ile oynamaya başladı.

“Elinde ki şu iz oldukça derin görünüyor. Ne zaman ve nasıl ol…?

“ Elimi iki ay kadar önce yemek yaparken kestim. İyi de niye soruyorsunuz ki? Anladım. Siz babamı benim  öldürdüğümü düşünüyorsunuz. Gerçi bunu çok isterdim ama o cesaretim asla olmadı.” Diyerek ayağa kalktı ve salondan koridora geçerek merdivenlere yöneldi. Yukarı kata çıktıklarında odasının kapısı açıktı. Komiser Ekrem ve Yavuzhan odaya girip, sağa sola baktılar. Dağınık bir yatak ama oldukça düzenli bir odaydı. Komiser Ekrem, delikanlının tutarsız davranışlarından şüphelendiği için odayı görmek istemişti ama dikkat çeken hiçbir şeye gözü çarpmamıştı.. Tam çıkacakları sırada kapının arkasında ki gardırobun üzerinde duran oyuncak ayı dışında. Katilin kurbanlarının yanına bıraktığının aynısıydı. Komiser Ekrem, Burak’a dönerek,

“Bu ayı senin mi?”

“Evet, benim.”

“Dikkatimi çekti odanda hiç oyuncak yok. Bu ayının bir özelliği var mı?”

“Yok! Onu bu yılki doğum günümde isimsiz biri göndermişti. Ben tüylü olan hiçbir şeyi sevmem ve dokunamam.. Onu evi temizleyen kadın oraya koymuş ve dokunamadığım içinde orada kaldı.” Komiser Ekrem cebinden çıkardığı lateks eldivenleri takarken,

“Neden dokunamıyorsun?”

“Doktorumun söylediğine göre bu öğretilmiş korkuymuş. Annem ben küçükken sokak hayvanlarının tehlikeli olduğunu, mikrop kapabileceğimi, köpeklerin beni ıssırabileceğini söylerdi. Doktorumun bunun bilinçaltıma yerleştiğini, annemin bunu söylerken ki mimik hareketlerinin tiksindirici bir hal almış olabileceğini ve benim bunu bilinçaltıma atıp, korkumla beraber tiksinme duygumu beslediğimi, bunu da çocukluk döneminde izlediğim hayvanlı çizgi filmler ile örneğin kedinin fareyi kovalaması ile pekiştirdiğimi söylüyor. Ben… ben çocukluğumdan beri onlara dokunamam ve eğer onu oradan alacaksanız benden uzak tutun. Babamın söylediği gibi hayvanlardan korkan erkek olmazmış. Siz de aynı şeyi söylemeyin sakın!” Sustu. Komiser Ekrem elini ayıya uzattığında delikanlının rengi atmaya ve öğürmeye başladığını duyunca Yavuzhan’a onu odadan çıkarmasını söyleyerek uzanıp aldı. Yanında delil torbası yoktu fakat bu ayıcık kurbanların yanında bulunan ve aynı markayı taşıyan modeldi. Komiser Ekrem merdivenin başında duran Burak’a dönüp,

“Doğum günün ne zamandı?”

“Bugün ayın kaçı?”

“Otuzu.”

“Tam yirmi yedi gün önceydi. Yani ayın üçü.”

“İçinde gelen paketi ya da kutuyu attın mı? Üzerinde herhangi bir adres var mıydı? Hangi kargo şirketi getirdi? İyice düşün. Cevap için acele et…”

“Sözünüzü kesiyorum ama düşünmeme gerek yok. Küçük bir kutuydu. Hiçbir bilgi yoktu sadece ismim yazıyordu. Hem onu bana kargo veya kurye getirmedi. Sabah evden çıkmak için kapıyı açtığımda oradaydı. Tabi hemen güvenlik görevlisini aradım ama o kimseyi görmemiş çünkü tuvalete kadar gitmiş. Yanında olan arkadaşı ise o gün yan komşulardan biri taşındığı için gelen taşıma şirketinin görevlilerinin yanındaymış. Ben de onu bana hastaneden arkadaşım olan Engin’in gönderdiğini düşündüm. Çünkü ona hayvanlara dokunamadığımı söylemiştim. O ise bana gülmüştü. Ama ben onun gönderdiğine adım kadar eminim.Gerçi o bunu kabul etmedi ama” Komiser Ekrem ilk kez bir ipucu yakaladığını düşünerek,

“Şu arkadaşın Engin’ ve doktorunun adres bilgilerini yardımcıma ver. Eğer aklına herhangi birşey gelirse bizi ara. Bu ara doktorunu görmeyi de ihmal etme.”

“ İyi de Engin yaşamıyor ki! Onbeş gün önce tüm ilaçlarını içip intihar etti. Bu dünyanın karanlığı onu yutmadan öleceğini anlatıp duruyordu. Tabi ben buna hep gülüyordum ama dediğini yaptı. Gerçi onun adına sevindim. Bu dünya pislik dolu!”  diyerek kahkaha attı. Bu nasıl bir ruh bozukluğuydu? Bu çocuğun duyguları nereye gitmişti? Komiser Ekrem biraz önce söylediklerini tekrar edip, elinde ayıcık ile delikanlının duvara yapışmasını göz ardı ederek merdivenleri inip kapıya doğru ilerledi. Yavuzhan doktorun bilgilerini alıp kendilerine ulaşabileceği telefon numarasını verdikten sonra evden dışarı çıktılar. Kapıya gelince güvenlik görevlisinden son otuz günün kamera kayıtlarını hazırlamasını, emniyetten gönderecekleri bir memurun alacağını bildirdiler. Artık gece yarısı olmuştu. Doktor ile sabah görüşme kararını alıp, emniyete uğradılar. Elde ettikleri verileri panoya işleyip, Burak’tan aldıkları oyuncak ayıyı Adli Tıp’a gönderdiler. Ekrem işini bitirip telefonuna baktığında arayanın yeğeni Seyit olduğunu görünce şaşırdı. Onunla arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. Yıllardır ona ne nasihat verdi ise  kabul görmemişti. Aklının estiğini yapan, kendi doğrusunu yaşayıp yanlışta olsa deneyimlemek isteyen, içine kapanık bir delikanlıydı. Yengesini bir rahatsızlık sonucu erken yaşta, abisini ise bundan on yıl kadar önce evinde ölü bulunmuştu. Aldığı alkol onun dengesini kaybedip merdivenlerden düşmesi sonuçu boynunu kırmış, ölümüne sebep olmuştu. Seyit’i ise babaannesi büyütmüş, yaşadığı travma sonucu destek almış, ve almaya devam ediyordu. Tüm bu zorlukların üzerinden gelip, şimdi ise hayata tutunup, bilgisayar mühendisi olarak özel bir şirkette çalışmaya başlamıştı. Ekrem’i çoğunlukla başı bela da ise arardı. Onun dışında varlığını unutur yokmuş gibi davranırdı. Tabi buna abisi sebep olmuştu. Alkol aldığı zaman farklı bir kişilik sergiler, şiddete meyil ederdi. Telefonun geri arama tuşuna basıp açılmasını beklediyse de cevap alamadı. Masasına geçip oturdu. Burak’ın verdiği doktorun ismini bilgisayarına yazıp arama motorundan arattı. Notlar aldı. Uyku artık gözkapaklarını kapatması için yalvarmaya başlamıştı. Zorlukla doğrulup, emniyetten çıktı. [bctt tweet=”Gökyüzü bulutlardan dünyayı temizlemek için gözyaşlarını yeryüzüne indirse de, bunun nafile bir çaba olduğunu biliyormuş gibi daha da şiddetlenmeye başlamıştı.” username=””] Derin bir nefes alıp koşar adım arabasına yöneldi. Karşıyaka’nın bu saatte boş olan sokaklarına dalmak için gaza yüklendi…

  Komiser Ekrem sabah kalkar kalkmaz Seyit’i tekrar aramış fakat telefonun ulaşılamaz olduğunu söyleyen sesli mesaj ile karşılaşmıştı. Kendi kendine fırsat bulur bulmaz ona uğramayı tenbih ettikten sonra, emniyete geldiğinde ise ekip arkadaşı Ferhat’a öldürülen diğer kurbanların aileleri ile temasa geçip, hediye ayı alıp almadıkları hakkında soruşturma yapmasını söyledikten sonra Yavuzhan ile emniyetten ayrıldılar. Önce son kurban İsmail Beyin çalıştığı hastanede soruşturma yapmaya başladılar. Burada ki herkes ağız birliği etmiş gibi onun ne denli iyi bir insan olduğunu söylediler. Sadece psikiyatr uzmanı olan Doktor Oğuzhan, İsmail’in göründüğü gibi biri olmadığını söyleyince, bu konu dikkatlerini çekti, zira onun arkadaşı ve yıllardır Burak’ın tedavisini yürütmüş, dolayısı ile kurban hakkında fazla bilgisi olan kişiydi. Belki onu öldürecek kadar nefret eden düşman hastaları vardı. Nede olsa Burak babasının insanlardan para almadan onları tedavi etmediğini söylemişti. Katilin kurban profili değişmiyor, bu da tüm emniyet birimine katilin sağlıkçılarla ilgili bir sorun yaşamış olabileceğinde hem fikir olmalarını sağlıyordu.  Komiser Ekrem, konuya odaklanarak,

“Size hiç tehdit aldığını veya başka herhangi bir korkusundan bahsetti mi?”

“O korkacak bir adam değildi. Bu hastanede hiç kimse onun hakkında benim bildiklerimi bilemez çünkü oğlu Burak benim hastamdı. Dolayısıyla onun hakkında anlattıkları hiçte iç açıcı şeyler değil. Ona neredeyse yalvardım, destek almasını önerdim ama o beni dinlemedi. Her baba evladı terbiye etmek için döver diyerek kendini savundu. Bunun yanlış bir tutum olduğunu ona yıllarca kabul ettiremedim. Tehdit ettim destek almazsa onu şikayet edeceğimi söyledim ama o bana hasta haklarını hatırlatıp üstü kapalı tehditlerini savurmaya devam etti. En sonunda da Burak benimle görüşmeyi sonlandırdı. Çünkü, İsmail eğer zorda kalırsa oğluna deli raporu alıp söylediklerini geçersiz kılacaktı. Buna razı olamazdım. Hoş ben görüşmeyi kesmeden önce o benimle yolunu ayırdı.”

“Peki, sizce Burak babasını öldürmüş olabilir mi?”

“Kesinlikle hayır! Çocuk babasının isminden bile korkuyor. Asosyal. Hiç arkadaşı yok. Ruhsal olarak çocukluk travmaları var fakat o birini öldürebilecek bir yapıya sahip değil.”

“Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”

“Çünkü, Burak Hemofobi hastası yani kan görünce bayılıyor.”

“Onu tedavi eden şu meslektaşınız hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?”

“Birkaç kez karşılaşmanın dışında onunla ilgili fazla bilgim yok. Yalnız onun Burak’ın rahatsızlığı için yeterli tecrübeye sahip olduğunu zannetmiyorum. Daha çok genç. Onunla görüşen bir hastam yeterli desteği alamadığı için tekrar benimle görüşmeye başladı.”

“Son bir sorum daha var.” diyerek, cebinden bir kağıt çıkarıp adamın önüne ittirerek,

“Bu isimlerden size tanıdık gelen var mı? Bir yakınları veya bizzat kendileri sizden destek almış olabilirler. Özellikle soyisimlere odaklanmanızı istiyorum.” Dedikten sonra adamı izlemeye başladılar. İsimleri mutlaka basından duymuştur  katilin, bir erkek çocuğu sahibi, bir şekilde tıbbın içinde olan babaları avladığı bilgisine sahip olduğunu varsayıyordu. Katilin yakınlarında olduğu hissediyordu. Yapılan onca araştırma da Burak’ın onlara bilmeden verdiği ipucu bu düşüncesini güçlendiriyordu. Her ne kadar  Engin ölmüş olsa da belki katil ile bir ilişkisi olmuş veya onları takip eden biri ayıyı göndermiş olabilirdi.

“Hiç biri tanıdık değil. Eğer hastalarımdan biri bu soyisimlerden birine sahip olsaydı kesinlikle hatırlardım.”

Komiser Ekrem başka soracağı soru kalmadığı için ona teşekkür edip yardımcısı ile birlikte oradan ayrılıp, Burak’ın doktoru ile görüşmek için yola koyuldular. Yavuzhan, yola odaklanarak,

“Komiserim, bu görüşmeden sonra daha önce öldürülen kurbanların çocukları ile tekrar görüşelim. Katilin bu çocuklara dair fikri olduğunu düşünüyorum. Onlarla bir şekilde bağ kuruyor. Belki diğer kurbanlarla son kurbanın çocukları üzerinde ortak bir bağ vardır. Yoksa neden her yirmi yedi günde bir cinayet işliyor. Daha önce benzer cinayetler işlenmemiş. Bu manyak otururken canı mı sıkıldı da cinayet işlemeye başladı? Kurbanların geçmişi veya çocukların geçmişi ile ilgili onu tetikleyen bir şey olmuş olmalı. Her ne kadar kurbanlar  birbirlerini tanımasalarda sonuçta aynı meslek grubundalar. Mutlaka bir yerlerde karşılaşmışlardır. Katilin sakinleştirici kullanması onun bu mesleğe yakın olduğunu düşündürdü bize hep, ya yanılıyorsak?”

“Bu söylediklerine katılıyorum Yavuzhan ama kurbanların çalıştığı yerlerde yaptığımız onca araştırma, sorguladığımız meslektaşlarının, hastane çalışanlarının hiç biri hakkında elle tutulur bir delile rastlamadık. Bu adamları bu kadar kolay avlamasının nedeni bana göre ortak ama ne? Bütün sorun bu. Ne? Düşünsene bir meslektaşın sana bir soru veya bilgi almaya geliyor, onunla ayaküstü sohbet ediyorsun, seni bir kahve içmeye davet ediyor ve sen hiç şüphe duymadan onunla görüşmeye gidiyorsun, önce sana sakinleştirici enjekte ediyor sonra öldürüyor. Başka nasıl bir açıklama yapayım inan bilmiyorum. İşin en acısı öldürülen kurbanların hepsinin en son çalıştıkları kurumların yeraltı otoparkından ayrıldıklarını varsayıyoruz ama koca özel kuruluşların otoparklarında kamera yok. Belki de katil onları oralarda bekleyip avlıyor.”

“Ben yine de aynı meslekten olmadıklarına inanıyorum. Başka bir şey var. Belki de hastalarından biridir. Kayıt dışı bir hasta olamaz mı?”

“Bunu daha önce de konuştuk. Kurbanların hiç birinin ortak hastası yoktu. Katilin sahte isim ile muayene olması imkansız. Kimlik numarası vermesi lazım. Aynı kurumlarda bir nedenle görev yapmış insanlarla görüştük neredeyse üç beş seminer dışında kadrolar hep sabit. Artık beynim basmıyor. Şu ayak izinin analizinin çıkmasını bekleyelim. Belki bir marka şanslıysak takip edebileceğimiz bir veri çıksın ortaya. Bu adam kılıktan kılığa girmekte usta.Mailleri gönderen çocukların tarifleri zihnimi iyice bulandırdı. Bir DNA, bir parmak izi herhangi bir veri bırakmamak için tüm tedbirleri alıyor adi.” Dedikten sonra derin bir nefes aldı. Aklına Seyit geldi. Telefonu çıkarıp onu tekrar aradı.fakat yine cevap alamadı. Yavuzhan’a dönüp,

“Seyit’ten haber alamıyorum bu daha önce hiç olmadı. Dün beni iki kez aramıştı ama saha da olduğumuz için geç saatlerde ulaşmaya çalıştım yanıt vermedi.” Sesinde ki telaşı gizleyemedi.

“O haytaya bir şey olmaz komiserim. Yine çekilecek bir yarması vardır. İçmiş, sızmıştır.”

“Sızsa da geri dönüş yapardı biliyorsun. Uğrayalım içim rahatlasın yoksa bütün gün aklım onda kalacak.” İkiside kendi dünyalarına dalarak evin önüne geldiler. Seyit bu baba yadigarı eve müteahhitler göz koysa da vermemek için  direniyordu. İyi anıları olmasa da burada yaşamayı seviyordu. Ekrem önce zile bastı. Cevap alamayınca kapıyı yumruklamaya başladı. Görünürde bir şey yoktu. Tekrar telefonu çıkarıp arama tuşuna basarak pencereden içeriye göz atmaya başladı. İçeride Seyit’in telefonu çalıyordu. Hemen kaıpya geri dönerek tekrar yumrukladı. Kapı ahşap olmasına rağmen oldukça dayanıklıydı. Yavuzhan ile beraber kapıya omuz attılar. Menteşelerinden kurtulan kapı ile beraber kanın metalik kokusu yüzlerine tokat gibi çarptı. İkisi de silahlarını çıkarıp, tedbirli bir şekilde içeri girdiler. Uzun koridorun duvarlarına yaslanarak odalara göz atmaya başladılar. Seyit’in telefonu çalmaya başladı. Ses salondan geliyordu. Ekrem silahını indirmeden Yavuzhan’a başı ile yukarı kata bakmasını işaret edip, yönünü sesin geldiği tarafa çevirdi. Salon boştu. Telefon ise görünürde yoktu. Birazdan daha detaylı bakacaktı. Ses koltuğun üzerindeki yastığın oradan geliyordu.. Etrafa hızlıca göz gezdirdi. Tuhaf olan bir şey yoktu. Mutfağa yöneldi. Arka bahçe kapısı açık duruyordu hızlıca dışarı göz atıp, koridora çıktı. Yavuzhan’ın sesi ile olduğu yerde donakaldı.

“Komiserim, hemen yukarıya gelin. Seyit burada.” Sesinde ki korku tüm evi kapladı. Ekrem kendisine tekrar seslenilince sanki hipnoz olmuş gibi bu bildiği ama şu an yabancılaştığı merdivenleri yukarı tırmanmaya başladı. Merdiven basamaklarının ortasına geldiğinde kanlı el izini görünce, dizleri onu taşımamaya başladı. Trabzandan güç alırken başını yukarı kaldırdı. Yavuzhan’ın kendisine dehşet dolu bakan  gözleri ile karşılaştı. Bu bakışın ne anlama geldiğini biliyordu. Seyit ölümüştü.

 Odaya girdiğinde gördüğü manzara onu dehşete düşürdü. Seyit’in yüzü tanınmayacak şekilde parçalanmıştı. Boynunda ki kesiye vücudunun geri kalanındaki darbelerde eklenmiş, kendi kan gölünün içinde yatıyordu. Ekrem dizlerinin üstüne yıkılarak çöktü. Seyit onun ailesinden kalan tek akrabasıydı. Acısı o kadar büyüktü ki daha önce yaşadıklarına benzemiyordu.Yavuzhan gelip koluna girmeye çalıştı. Onu yerden kaldırmak için uğraştıysa da başarılı olamadı. Kemerinde takılı olan telsizi çıkarıp gerekli yerleri aradı. Bir müddet Ekrem’in yanında durarak onun gözyaşlarına eşlik ettikten sonra,

“Komiserim, hadi ayağa kalkın. Birazdan burası ana baba günü olacak. Aşağıya inelim. Sizi hastaneye götüreyim. Bir sakinleştirici versinler.” diyerek onun koluna girdi. Ekrem itiraz etmeden ayağa kalktı. Seyit’e doğru bir adım attı. Her polisin korkulu rüyası olan kendi canından biri ile karşılaşma sahnesi şuan karşısında tüm gerçekliği ile duruyordu. Boğazına çıkan safrayı zorlukla geri gönderdi.

“O çok genç, daha çocuk sayılır Yavuzhan. Kim onu neden öldürsün ki?” Gözyaşları görüntüsünü bulanıklaştırmıştı. Nefesini kontrol etmekte zorlanıyordu.

“Komiserim, hadi aşağıya inelim orada konuşuruz.” dediyse de Ekrem gözlerinde ki yaşı elinin tersi ile sildikten sonra,

“Bana bir dakika müsade et.” Diyerek, Seyit’in yanına yaklaştı. Ne aradığını bilmeden onun olmayan yüzüne odaklandı. İnsanoğlu ne garipti! Bir kişi öldüğünde onun yüzünü ne çabuk unutabiliyordu. Kendini biraz toparlayarak,

“Seyit burada öldürülmüş. Yattığı açıya bakınca merdivenlerde ve kapı tarafında kan izi yok fakat merdiven duvarında kanlı bir el izi var. Ya katil kendini yaraladı ya da acelesi vardı ki bize bütün bir el izi bırakmış. Görünürde cinayet silahı yok. Bu kadar kanın ortasında ayakkabı izi yok. katil kanlı ayakkabılarını çıkarıp eline almış olabilir. Ben..” Yutkundu. Sesi titriyordu. Zorlukla konuşmaya devam ederek,

“Dün beni aradığında bir şey olmuş olmalı. Bu vicdan azabı ile nasıl yaşarım? Cevap verseydim hayatta olurdu. Ah oğlum ah.” dedikten sonra tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı. Savcının sesi ile daldığı dünyadan sıyrılarak, Yavuzhan’ın yardımı ile aşağıya indi. Olay yeri ekibi çalışmalarına başlamıştı…

   Komiser Ekrem tüm olanları gerçeklikten uzak bir şekilde takip etmeye çalışıyordu. Kendine yapılan baskılara rağmen o burada kalmayı tercih etmişti. Ellerine eldiven geçirip koltuk yastığının arkasında bulduğu cep telefonunu olay yeri inceleme fotoğrafladıktan sonra titreyen eline alıp, karıştırmaya başladı. Son yapılan çağrılar kendisine idi fakat mesajlar bölümünde Seyit ile ısrarla buluşmak isteyen ve ismi Ayaz olan biri vardı. Çağrı ve mesajların arasındaki çeyrek saat dilimi ona ilk başta bir şey ifade etmemişti fakat mesajları yukarı kaydırınca okuduğu mesaj kanının donmasına sebep oldu. Mesajın içeriğinde Ayaz, Seyit’e yaklaşan doğum günü için bir paket göndereceğini ama babası sağ olmadığı için bundan vazgeçtiğini yazmıştı. Eğer babası sağ olsaydı ona yaşattığı acıların hesabını soracağın dan da bahsetmişti. Seyit ise o günleri unuttuğunu aldığı desteğin işe yaradığını, her babanın oğlunu dövebileceğini yazmıştı. Ayaz ise bu tür yaratıkların ölmeyi hak ettiklerini, Seyit’in babasını öldürüp öldürmediğini, kaza olayına inanmadığını yazmış, cevap olarak bir s…tir mesajı almıştı. Bunun üzerine gelen mesaj ise, açık bir tehdit içeriyordu. Seyit’inde ileriki yaşlarda oğlunu dövebileceğini ön görüp, yaşamayı hak etmediği yazıyordu. Bu mesajlar bir hafta öncesinin tarihini taşıyordu. Son mesaj ve bu mesajlar arasında başka mesaj yoktu, taki düne kadar. Bu gerçek olamazdı. Seyit telefonu yastığın altına bırakarak onlara katilinin adını mı bırakmıştı. Mesaj menüsünden çıkıp, adı Ayaz olarak kayıtlı olan numarayı kendi cep telefonundan tuşlayıp nefesini tuttu. Henüz arama tuşuna basmamıştı. Yavuzhan’da dikkatle kendisini takip ediyordu. Komiser Ekrem konuşamayacağına karar verince telefonunu Yavuzhan’a uzatarak,

“Sen konuş. Telefonun hoparlörünü açtım. Bir isim uydurup sor bakalım cevap olarak ne diyecek.” Yavuzhan elinde tuttuğu telefonun arama tuşuna basarak beklemeye başladı. Dördüncü çalışta karşı tarafın sesi duyuldu. Yavuzhan,

“İyi günler Beyefendi. Davut ile görüşebilir miyim?” diye sordu. Karşıda ki ses,

“Sanırım yanlış aradınız, ben Doktor Mehmet Şan’ım.”

“Kusura bakmayın bir yanlışlık oldu.” diyerek konuşmayı sonlandırdı. Telaşla Komiser Ekrem’e dönüp,

“Komiserim bu Burak’ın bize ismini verdiği doktor. Hani buraya gelmeden görüşmeye gideceğimiz psikiyatrist doktor.”

“İyi de o zaman Ayaz kim.”

“Bilmiyorum, belki iki ismi vardır. Ben hemen çıkıyorum.” Dediği anda telefon tekrar çaldı. Arayan ekip arkadaşları Ferhat’tı. Araştırmasını tamamlamıştı. Öldürülen kurbanların çocuklarına da aynı ayı gönderilmiş, gönderici adı  olmadığı bilgisini veriyordu…

 Üç gün sonra…

   Seyit’in otopsisi tamamlanmış, tüm emniyet cenaze töreninde bir araya gelmişti. Cinayet masası dedektifleri Psikiyatr Doktor Mehmet Şam’ı ziyarete gittiklerinde adamın hiç bir şeyden haberi olmadığını anladılar ama Ayaz’ın onun ofis sorumlusu olduğunu bilgisi ile karşılaştılar. Babasının  ölmüş olan bir hekim arkadaşının oğluydu ve kendisi ofiste olmadığı zaman ofis için kullandığı cep telefonu ile hastaların randevu ve benzer görevleri için onun adına kulladığını öğrendiler. Şaşkınlıkla nasıl yakalandığını sorgulayan katil, en büyük yanlışı Seyit’i doktorunun ofis telefondan aramasını ve emniyette bir akrabası olduğunu bilmediğini   fark etmeyecek kadar kibirli ve küstahlığı ile dile getirmişti. Onu“Ayıcıklı Katil” olarak tutuklamışlardı. Bu hasta ruhlu katil kurbanlarını şiddet mağduru çocuklara yardım etmek ve onların en yakınları olan babalarından kurtarmak amacı ile işlediğini itiraf etmişti. Suçluların ise küçücük çocukların ruhlarında onarılamaz yaralar açan kişiler olduğunu söylemişti.

Kendisinin seçilmiş bir melek olduğunu ama şeytana yenik düştüğünü buna da babasının sebep olduğunu söylemişti. Babası da doktordu ve kendine yardımı olmayan bir adamın başkalarını tedavi edemeyeceğine onu öldürmeye karar verdiği on yedinci yaş gününde  anlamıştı. Babasına bıçak zoru ile iki kutu antidepresan içirmeden önce intihar notu yazdırmış böylelikle hiçbir soruşturma geçirmemiş,bir yıl kaldığı yetiştirme yurdunda ebeveynlere olan kinini büyüterek dış dünyaya adım atmıştı. Her şiddete uğrayan çocuk dosyası gördüğünde, beyaz bir koridorda koştuğunu ama menzile bir türlü varamadığını anlatmış, aynı kabusla tam yirmi iki yıldır savaştığını ve her seferinde yenik düştüğünü, oyuncak ayıyı ise çocukların çocukluklarını hatırlamaları için gönderip, kurbanlarına ise imza olarak bıraktığını itiraf etmişti. Yirmi yedi tarihi ise onun hayatında ki dönüm noktasıydı. Zira annesi kendi doğum gününden yirmi yedi gün sonra ölmüştü…

[bctt tweet=” İyilerin kaybedip, kötülerin hüküm sürdüğü bu dünyada hasta ruhunu tüm çocuklar için feda etmişti. Bu kendi söylemiydi. ” username=””]

Mahkeme heyeti ise,  akli dengesinin yerinde olup olmadığı hakkında bilgi almak için onu tam teşekküllü bir merkeze göndermişti…

  Bir sonraki öykümde buluşmak dileğiyle esen kalın değerli polisiye okurlarım…

                                                     Nurhan Işkın

Hikaye: Hayal Taksi

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru yararak caddeye çıktı. İlk gördüğü taksiye el kaldırdı ama nafile, taksi geldiği hızla yoluna devam etti. İki, üç, dört… Neredeyse on taksi olmuştu ama hiç biri durmamıştı. Bu şehirde bu saatte, hele de bu havada boş taksi bulabilmek imkansıza yakındı ama başka çaresi de yoktu. Bir an evvel buradan uzaklaşmalıydı. Caddenin aşağısına doğru yürümeye karar verdi. Dört şeritli ve tek yönlü olan bu caddenin trafiği her daim yoğun olurdu. Araçların geldiği yönde hızlı adımlarla yürümeyi sürdürdü. Taksiler durmadığı gibi, delicesine yağan yağmur, var gücüyle onu ıslatmaya yemin etmişçesine düşmeye devam ediyordu. Aslında bir bakıma iyi de oluyordu. Yağan yağmurda kimse göz yaşlarını farkedemiyordu. Hoş, akşamın bu saatinde, bu mega şehrin birbirinden meşgul ve telaşlı insanları asla bir başkasının yüzüne bakmazdı ya, neyse.

Ne kadar yürüdü, ne kadar ıslandı bilmiyordu artık. Takatinin kalmadığına kanaat getirecek oluyor ama kafeste çırpınan bir kuş misali atan kalbinin her geçen saniye daha da çok kan pompaladığı beyni, küçük ayaklarına koşmasını ve uzaklaşmasını emrediyordu. Buna rağmen bir süre sonra, yorgun bedeni bu emirlere kulak asmamaya başladı. Durdu, bulunduğu yerde kalakaldı. Geçen onca vakte karşın hızından hiçbir şey kaybetmeyen yağmur ise, gizleyemiyordu artık yanaklarından akan yaşları. Neden böyle olmuştu? Nasıl bu hale düşmüştü, aklı almıyordu.

“Keşke bunlar olmasaydı. Keşke geri dönebilsem, her şeyi düzeltebilsem,” diye iç geçirirken bir korna sesi ile başını kaldırdı. Her nasıl olduysa, bir taksi yolun kenarına çekmiş, ona selektör yapıyordu. Hiç düşünmeden atıldı, arka kapıyı açıp kendini koltuğa bıraktı.

“Hanımefendi, nereye gitmemizi istersiniz?” diye sordu şoför.

Duymadı Melisa. Cama vuran yağmur damlalarına dalıp gitmişti. Bir kez daha yineledi şoför sorusunu ama yine umduğu karşılığı alamadı, sorusu taksinin karanlık havasında dağıldı gitti. Şoför tekrar sormaya gerek duymadı, yola saldı arabasını.

Taksinin içi bir miktar soğuk olsa da üzerindeki kıyafetlerin sırılsıklam ıslaklığından daha çok üşüyen Melisa ısınabilmek için ellerini cebine soktu. Sokmasıyla da gözlerinden tekrar yaşlar aktı. Sol eline değen metalin soğukluğu yanında ortamın ve üzerindekilerin ısısının bir önemi kalmamıştı. Kalbi bir kez daha paramparça oldu, demek gerçekten yapmıştı. Buna hâlâ inanmıyordu, inanmak da istemiyordu. Başını öne eğdi, dizlerine dayadığı ellerinin arasına aldı, kapadı gözlerini.

Araba ışıklarda yavaşladı, hemen ardından da durdu. Hem yağmur, hem ışıklar… Hepsi, her şey bir olmuş, onun buralardan uzaklaşmasına mani olmaya çalışıyordu adeta. Melisa, derin bir iç çekti.

Pek de nazik olmayan bir hareketle boğazını temizleyen şoför, dikiz aynasından Melisa’ya bakarak “Herhangi bir müzik tercihiniz var mıdır hanımefendi?” diye sordu.

Bu kez bu tümceyi işitmişti Melisa, ama sesler var içerik yoktu. “Efendim, bir şey mi dediniz?” diye karşılık verdi.

Uzunca bir süredir devam eden bu yolculukta, müşterisinden yana bir şeyler duyabilmekten memnun gözüken direksiyon başındaki biraz yaşlıca sayılabilecek bu adam, devam etti. “Müzik olarak bir tercihiniz var mı hanımefendi? İstediğiniz bir şarkıyı veya radyo istasyonunu açabilirim.”

Arka koltuğun sağ yan tarafında doğruldu kadın, ellerinin içi ile yanaklarını, tersi ile de burnunu sildi. “Farketmez şoför bey,” dedi, “Açık ya da kapalı, hızlı ya da yavaş, kısık ya da yüksek… Farketmez.”

Bu kısa ve karamsar konuşmanın peşi sıra, rastgele seçilen radyo istasyonundaki geveze spikerin listesi ile devam ettiler yollarına bir süre daha.

Arkadaki yolcusunun aynadaki aksindeki göz yaşlarının tazeliğini fark eden şoför, okulda öğretmeni tarafından zorla susturulmaya çalışılan ancak bir türlü de susmamaya kararlı afacan bir öğrenci edasıyla atıldı. “Kafanızı şişireceğim için en baştan özür dilemeliyim sanırım hanımefendi. Ancak lütfen beni bağışlayın. Bir şeyin ya da bir kimsenin sizi çok ama çok incitmiş olduğuna üzülerek tanıklık etmekteyim.”

Yanaklarını dışarıdaki yağmurdan çok daha fazla sırılsıklam etmiş olan gözyaşlarını bir kez daha silen Melisa, boş gözlerle şöforün dikiz aynasındaki gözlerine baktı. Direksiyon başında son derece nazik tavır takınan bu ihtiyar adamın ağzından dökülen cümlelere bir anlam verememişti. Hem verse ne olacaktı, lafla peynir gemisi mi yürürdü? Kim ne söylemiş, kim ne düşünmüş ne önemi vardı artık? Bundan sonraki hayatı koca bir hiçti, aslına bakılırsa artık bir hayatı da yoktu ona göre. Yolculuğun son yarım saatinde hep aynı şeyi düşünmeye başlamıştı. Şöfore köprüye sapmasını söyleyecek, köprüdeki trafik durakladığında da bir fırsatını bulup taksiden inecekti. Sonrası malum; hep filmlerdeki, hep ana haber bültenlerindeki, hep de gazetelerin üçüncü sayfalarındaki gibi bir son… Başka çıkar yol yoktu bu hikayede. Olması gereken olacaktı. Zihni bunlarla meşgulken, şöforün boş lakırtıları kimin umrundaydı ki?

Dikiz aynasında dalıp gitmişken, şöforün seslenmesi ile tekrar âna dahil oldu.

“Hanımefendi, lütfen beni dinleyin. Kendinize bu şansı tanımalısınız. Üstelik, beni siz çağırdınız.”

Melisa şöforün bu son sözlerine çok şaşırdı. “Ne? Nasıl? Ben sizi nasıl çağırabilirim? Ben yol kenarında duruyorken sizin kornanızla sizi farkettim.”

Güldü şöfor, “’Keşke bunlar olmasaydı. Keşke geri dönebilsem, her şeyi düzeltebilsem’ diyerek çağırdınız beni hanımefendi. Ben de bu sözleriniz üzerine gelip sizi buldum.”

“N’olur benimle dalga geçmeyin. Çok zor bir gün yaşadım ve hâlâ da yaşıyorum. Lütfen, ama lütfen…” Sözlerini bitiremeden tekrar hıçkırıklara boğuldu.

Şoför ise gecikmemek istercesine konuşmasını sürdürdü. “Hanımefendi, bu özel bir taksi. Hem de çok özel. Bunları duymak size elbette garip gelecektir, bunun farkındayım. Ama her yolcumuza ilk başta böyle gelmiştir hep, bu konuda kendinizi yalnız hissetmeyiniz.”

“Ben…” dedi Melisa, “Ben…” dedi ama devam edemedi çünkü yolculuğun en başından beri kibarlığı elden bırakmayan taksi şöforü bu kez kadının sözünü kesti. “Bu taksinin adına dikkat ettiniz mi hiç? Ben yanıt vereyim müsaadeniz ile,hayır, hem de hiç etmediniz. Bakınız, arka kapının açma kollarının hemen yanlarında etiketimiz var. ‘Hayal Taksi’ yazıyor. Bu taksi, yolcularını hayallerine götürür. Bazen de sizin gibi keşkelerine… Bu taksiyi herkes çağıramaz, yolda göremezsiniz bu aracı mesela hiç bir zaman. Şu anda bizi kimselerin görmediği gibi. Bu aracı çağırabilmeniz için, o anki dileğinizin gerçekten, ama gerçekten tamamen kalbinizden geçiyor olması gerekli. Demek ki sizin de keşkeleriniz yüreğinizden çıkmış… Ayrıca, bu araca binebilmiş olmak, dileğinizdeki âna veya yere mutlaka gidebileceğiniz anlamına da gelmiyor ne yazık ki. Yolculuk sırasındaki halet-i ruhiyeniz kapıların size açılmasında etkilidir. Görünüşe göre, siz de bu aşamayı geçmiş haldesiniz.”

Melisa araya girdi. “Tamam, hadi diyelim tüm bunlar gerçek ve şu anda bunları gerçekten yaşıyorum. Ama ben bugün çok kötü şeyler yaşadım, çok kötü şeylere şahit oldum ve çok ama çok kötü bir şey yaptım!”

Az evvelki şefkatli ses tonundan hiçbir şey kaybetmemiş gözüken şöfor devam etti. “Ben, sadece sizin şöforünüzüm hanımefendi. Benim işim sizi, şartları sağlayabilmeniz halinde dileğinize götürmek, gerisine ne karışırım ne de benim işimdir.”

“Peki bu dediğiniz nasıl olacak?” diye sordu Melisa sesi titreyerek.

“Siz son açıklamalarımı kabul ettiğinizde derhal başlayacağız efendim. Müsaadenizle başlıyorum. Ve lütfen sonuna kadar beni dikkatlice dinleyin ve lütfen sadece bir kuralı kabul etmeyecekseniz sözümü kesin. Olur mu hanımefendi?”

“E-elbette. Tamam.”

“Peki o halde, kuralları ve açıklamaları sıralıyorum. Birincisi, bu taksi sizin yürekten dileğiniz için geldi ve sadece bu dileğinizi yerine getirecektir; dilek değişir veya vazgeçerseniz taksiye bindiğiniz yerde geri inersiniz. İkincisi, dileğiniz olan şeye ve yere ancak bunlar geçmişte ise gidebilirsiniz, bu taksi asla ve asla geleceğe varmaz. Üçüncüsü, ne kadar geriye gideceğinize bir tek siz karar verebilirsiniz, bu konudaki tek kısıtlama kendi kararlarınızı hür iradeniz ile verebildiğiniz en düşük yaştır. Yani, bebeklik ve erken çocukluk döneminizdeki bir âna gidemezsiniz. Dördüncüsü, dileğinize vardığımızda o ânın hemen öncesinde bulacaksınız kendinizi. Taksinin görevi burada bitecek. Bir anlık göz açıp kapama ile o anı baştan yaşayabilecek konumda bulacaksınız kendinizi. Aslında tüm olay bu. Beşinci, aynı zamanda son ve en önemli kural ise, lütfen burayı dikkatle dinleyin; o ânı tekrar yaşamaya başladığınızda neler yaşanacağını kimse bilemez ve dolayısı ile de size garanti edemez. Yani, olayı yine aynı şekilde de, çok ama çok farkı bir şekilde de yaşayabilirsiniz. Ve dahası, bu taksiyi ömrünüz boyunca sadece bir defa kullanabilirsiniz. Demek istediğim, ikinci fırsatınızda işler pek istediğiniz gibi gitmez ise, hayatınızın geri kalanını bu şekilde sürdürmek zorundasınız. Beğenmeseniz de tekrar bu taksiyi çağırma şansınız yok.”

Melisa’ya bir ömür gibi gelen bu açıklamadan sonra, şimdi taksinin içerisinde bir sessizlik hakimdi. Başını sağa çevirdi genç kadın, camdaki yansımasına baktı. Daha bu sabah var olan gözlerindeki ışığın yitip gittiğini fark etti, içi acıdı. Şimdi ise eline bir şans geçmişti. Tamam, risk vardı, yine aynı şey olabilirdi belki ama ya bambaşka olursa? Ya tüm bunları yaşamamış olarak devam edebilirse hayatına? O an kararını verdi, bu teklifi kabul edecekti.

“Tamam, hepsi kabul. Kabul ediyorum, hadi gidelim,” dedi başını aşağı yukarı sallayarak.

“Başüstüne hanımefendi,” dedi şöfor.

Elini radyoya uzattı, frekans ayarı yaptı. Dikiz aynasından Melisa’nın gözlerine bakarak “Birazdan bir şarkı başlayacak, sizin geçmişinize ait bir şarkı. Gözlerinizi kapatın, şarkıya kulak verin. Hazır olduğunuzda ise gözlerini açın, hepsi bu!” dedi gülümseyerek.

Adamın gülümsemesi Melisa’nın içini ısıtmış, onu biraz olsun rahatlatmıştı. Radyodan gelen cızırtıya kulak verdi, hemen ardından yüreğine doğru tanıdık bir melodi esti: ‘Hatıralar’ çalıyordu şimdi taksinin içinde.

“İyi yolculuklar,” dedi şöfor.

Gözlerini kapadı Melisa, melodiye bıraktı kendini. Karanlıktı ilk başta her yer ama hemen sonrasında bir sinema perdesi belirdi önünde. Yüreği çırpındı, bugün yaşadığı kötü olaylar akıp geçiyordu peşisıra, hem de siyah beyaz olarak… Gözlerini açacak gibi oldu ama yapmadı, yapmak istemedi. Bu ikinci şansı kaçırmayacaktı! Açmamak için daha da bir sıkı yumdu bu kez gözlerini. Perdedeki görüntüler akmaya devam ediyordu ama sanki giderek de yavaşlıyordu. Aktı, aktı, aktı… En son elinde patlayan silahta durdu… Görüntüler durmuştu ama radyodadaki şarkı bitmiyordu, biteceği de yok gibiydi. Tüm bu büyülü olaylara şahit olmasına rağmen, giderek rahatladığını hissediyordu. Derken perdedeki görüntü titredi ve geriye doğru akmaya başladı. Bu kez de giderek geriye doğru hızlanıyordu, bir yandan da renkleniyordu. Yine aktı, aktı, aktı… Müzik sustu, perde karardı. “Tamam sanırım, şimdi o andayım. Sanırım geldim,” diye geçirdi içinden. Derin bir nefes aldı, gözlerini açtı. Evet, olmuştu işte. Tıpkı akşamüstündeki gibi, nişanlısının kapısındaydı. Bu sabah, uğruna üniversiteyi yarıda bıraktığı, hatta ailesini bir kalemde sildiği bu adamın onu aldattığını öğrenmişti. İlk başta buna inanmasa da son zamanlarda Berk’in ona karşı olan ilgisizliği, içini bir kuşkunun kemirmesine çanak tutuyordu. Sonunda bu şüpheye yenik düşmüş, zar zor girmiş olduğu iş yerinden izin vermedikleri için kapıyı vurup çıkmış ve işte, Berk’in kapısına kadar gelmişti. Elini paltosunun sol cebine attı, evet, metal ve soğuk şey oradaydı. Baba ocağını terk ederken, ablası Neriman sandıkta duran bu eski tabancayı “Ne olur ne olmaz, yanında bulunsun çiçeğim,” diyerek eline tutuşturmuştu. O gün eline değen bu soğuk metale günün birinde ihtiyaç duyacağını, dahası kullanmayı düşünebileceğini aklına dahi getirmezdi. Şimdi ise şu haline şaşırıyordu. O çok sevdiği katilli filmlerdeki insanlar gibiydi, elinde silahı ile kapıda dikiliyordu!

“Belki bu kez şans yüzüme güler de içeri girdiğimde Berk’i beni bekliyor halde bulurum. N’olur böyle olsun,” diyerek anahtarı ile kapıyı usulca açtı.

Yine sabah yapmış olduğu gibi ayakkabılarını kapıda bırakmış, yalın ayak dolaşıyordu bir ajan gibi sessizce. Salona ve mutfağa baktı, yine boştu. Koridorun sonuna süzüldü önceki gibi.

“Kahretsin,” dedi kendi kendine fısıldayarak. “Yine banyonun ışığı yanıyor!”

Kapının hemen yanına, duvara sırtını dayadı, önceki gibi. Gözlerinden yine aynı yaşlar aktı yanaklarına… Sabahki seslerin aynını işitmekteydi yine. Başını öne eğdi, derin bir nefes aldı ve bıraktı.

“Olmadı işte, o anı tekrar yaşama şansını elde ettim ama yine aynı şekilde oldu. Zaten ne zaman şansım yaver gitti ki benim? Off!” diye söylendi. Başını iki yana salladı, sağ elini ile alnına vurdu.

“N’apıyorum ki ben? Bu ikinci şansımı böyle mi harcayacağım? Çek git kızım buralardan, bırak bu adamı işte!” dedi sağ omzundaki. Tam inanıyordu ki bu kez sol omzundaki söze girdi: “Nereye gideceksin? Okulun yok, bir ailen yok, paran yok, artık bir işin de yok!”

Kararsız kalmıştı, koridorun başına baktı, çıkış kapısına. Bir adım atacak oldu ki, banyodan gelen bir sözcük, tüm diğerlerini yarıp gelip düştü kulaklarına. “Aşkım” diyordu. Berk içerdeki kıza “Aşkım” diyordu. Tıpkı her zaman Melisa’ya dediği gibi. Derin bir nefes daha çekti içine, ama bu kez vermedi, tuttu içinde. Bir hışımla açtı banyonun kapısını, tıpkı önceki gibi. Onu karşısında gören Berk ve yanındaki kızın ıslak ve çıplak bedenleri öylece donakaldı, tıpkı önceki gibi.

Yüzünden içinde bulunduğu panik havası rahatlıkla sezilebilen Berk, “Melisa, canım, dinle beni açıklayabilirim. B-biz, biz…” diye kekeledi.

Melisa elini paltosunun sol cebine attı, tıpkı önceki gibi. Sol cebindeki soğuk metali hisseti, kavradı, çekti aldı oradan ve Berk’in suratına doğrulttu! “Demek önceki gibi yine aynı şekilde olacaktı ha?” diye sordu.

Ellerini başının iki yanına kaldırmış olan Berk, “N-ne aynısı Melisa? Ne önceki? Bir hatadır oldu, öncesi yok sonrası da olmayacak! Söz, vallaha bak! Yalvarırım inan bana!” diye ağlamaya başladı.

Berk’in yalvarışları, yanındaki sarışın kızın çığlıkları arasında yitip gitti. Onu banyonun rengi maviye çalan fayansları dışında işiten olmadı. Melisa burnundan süzülen göz yaşlarını bir kaç kez içine çekmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Elinde tuttuğu silahı sıkıca kavradı, parmağı ile tetiği yokladı ve gözlerini kapatarak var gücüyle asıldı. Ama o da ne? Hiç ses gelmedi, silah patlamadı… Banyoda boş silahın sesi yankılandı sadece. Ama, ama nasıl olurdu? Bir öncekinde böyle olmamıştı! Kendini topladı Melisa, bir kez daha bastı tetiğe, yine olmadı. Bir kez daha, bir kez daha bastı ama nafile. ‘Tak, tak, tak…’ Yalnızca horozun vurma sesiydi işitilen. Bu kez Berk topladı kendini, bu fırsattan yararlanmak istedi. Sağ eli ile silahı kavradı, namlunun ucunu tavana çevirdi. Melisa’nın ne olduğunu anlamasına izin vermeden diğer eliyle de itti onu.

Daha saniyeler öncesinde silahı ile ceza kesme gayesi güden bu kadın, geriye doğru sendeledi. Küçük ve çıplak ayakları, banyonun ıslak zemininde durmayı beceremedi, Melisa banyonun duvarına tosladı, silahı ve kendisi ayrı köşelere serildi.

Neden sonra gözünü açtı, başının arkasında bir sızı hissetti önce, ayaklarından başlayan uyuşma yukarı doğru ilerlerken bu sızıyı bastırdı. Bir kez daha açtı gözlerini, banyonun tavanı karşısındaydı.

Berk’in “Hadi, hadi, çabuk ol, hemen çıkmamız lazım buradan!” sözlerinin arasında iki çıplak bedenin hızlı ayak seslerini duydu. Sol elini başının arkasına götürdü, garip bir ıslaklık hissetti. Eli titreyerek güçlükle açık tuttuğu gözlerinin önüne geldiğinde  kıpkırmızı kesilmiş haline şahitlik etti.

Giderek ağırlaşırken bedeni, tekrar o perde belirdi gözlerinin önünde. Titredi ve görüntüleri seyre koyuldu. Hayatıydı gözlerinin önünden geçenler bu kez, hatırlamaya başladığı zamandan bu güne, tek tek… Annesini, babasını, ablası Neriman’ı seçebildi, bir de üniversiteye kayıt gününü… Gülümsedi, iç çekti. İzlemeyi bıraktı perdeyi ve düşündü. Şoforün dediği gibi olmuştu. O ânı tekrar yaşamış ancak nasıl sonlanacağını bilememişti. Hele bu şekilde biteceğini! Öldürmeye gelmiş, ama sonunda ölümün kenarında kendini bulmuştu. Ama zaten, şoför onunla konuşmasaydı da böyle olmayacak mıydı? Köprüde bitecekti bu iş. Ha öyle ha böyle, ne fark ederdi ki?

Başındaki sızı dayanılmaz hale geldi, artık sol elini hissetmiyordu. Demek ki o da görevini yapamamanın verdiği utançtan olsa gerek pes etmişti.. Her şeyi değiştirebilmek için yola çıkmıştı ve değiştirmişti de. Tabii sadece Berk için…

“Demek ki benim bir şekilde ölmem gerekiyordu. Çıkılan yolda sapaklar değişse de varılacak durak değişmiyor anlaşılan,” diye geçirdi zihninden. Düşünceleri yavaşladı an be an, göz kapakları giderek ağırlaştı. Tüm gücünü toplayarak gözlerini açtı, tavana son bir kez daha baktı. Sonra o yeşil gözlerini bir daha hiç açmamak üzere sıkıca yumdu.

Bilgisayar Oyunu: Contradiction | Spot the liar | Sinema ve Oyunu Bir Araya Getiren Yapım

“Full Motion Video” oyunları, kısa tabiri ile FMV oyunlar dedektiflik, araştırma, macera benzeri temalarda bir süredir oldukça başarılı yapımların çıkarıldığı bir tür. Türkçe, ‘tam hareketli video’ anlamına gelen kelime öbeği aslen, gerçek insan ve mekan çekimlerinin, bilgisayar oyunlarında kısmen veya tamamen kullanılması ile ortaya çıkan oyunları temsil etmektedir. Gerek oyuncular gerekse senaristler için deneysel çalışmalara açık olması sebebiyle sağladığı özgürlükten dolayı, gün be gün daha sık tercih edilen bir çeşit haline geldi.

contradictionresim1

2015 yılında, Baggy Cat tarafından yayımlanan Contraditcion – Spot the Liar da bu oyunlardan biri.

Gizemli bir ölüm, meraklı bir dedektif, bir kasaba dolusu şüpheli!

Üniversite öğrenci Kate Vine’ın cesedi, Edenton Kasabası’ndaki bir gölde, boğulmuş halde bulunur. Ehliyeti ise cesedinin bulunduğu gölün diğer tarafında. Bu gizemli ölüm, intihar olarak kayıtlara geçmek üzeredir. Otopsi sonucunda kanında morfin izlerine rastlanır. Ana karakterimiz Dedektif Frederick Jenks’in ise, bu olayı aydınlatmak için sadece bir gecesi mevcuttur.

Kate’in sık sık uğradığı bilinen barın sahibesi, okul arkadaşları gibi kimselerin yanı sıra, işin içinde bir de ATLAS isimli organizasyon bulunmaktadır. Üniversite öğrencilerini özel bir çeşit eğitimden geçirerek iş hayatına hazırlama, iş bulmalarını garantileme sözleri veren bu kuruluşun etrafında çeşitli spekülasyonlar dolaşmaktadır.

Bir elinde not defteri ve kalemi olduğu halde, Dedektif Jenkins kapı kapı dolaşarak Kate Vine’ın ölümünü aydınlatacak olan ipuçlarının izini sürer. Ve dolayısıyla biz de peşinden.

Contradiction’ın hikayesi doğrusal bir şekilde ilerliyor. Oyunda yanlış yapmak, suçsuz birini suçlamak, kaybetmek mümkün değil. Oyunun belirlediği asıl sahnelere ve dolayısıyla sonuca ulaşmak için sonsuz sayıda deneme/yanılma hakkımız mevcut. En nihayetinde tek bir katil ve oyunun tek bir sonu var.

contradictionresim2
contradictionresim2

Oyunun, oynanış mekanikleri oldukça basit. Tıklamalı macera oyunlarında sıkça kullanılan yöntemlerden şaşmayan Contradiction’ın araştırma bölümünün önemli bir kısmı kasabada o sokak benim bu ağaçlık senin dolaşarak gözden kaçmış olabilecek her türlü fiziksel kanıt peşinde koşmaktan oluşuyor. Eğer bulunduğumuz alanda dedektifin ilgisini çeken bir nesne varsa, ekranın sağ alt köşesinde bir büyüteç beliriyor. İnceleme tuşuna bastığımızda, bir ara sahne (cutscene) videosunu tetikliyoruz ve bulduğumuz deliller envanterimizde toplanıyor. Zaman zaman hikayenin ilerlemesi için bir bölgeyi birden fazla sefer aramamız veya belirli kişilerle konuştuktan sonra üstünden bir daha geçmemiz gerekebiliyor. Nasıl ilerleyebileceğimizi bilmediğimiz anlarda, göreceli olarak küçük sayılabilecek haritayı bir baştan diğerine tek tek gezmek işe yarıyor. Bu sayede, hiç ummadığımız bir anda arka sokağın tekinde gerçekleşen gizemli bir alışverişe şahit olabiliyoruz ya da diğerlerinin deli olarak değerlendirdiği sarhoş evsizin sayıklanmalarında gerçeğin bir parçasını elde edebiliyoruz.

contradictionresim3

Oyunun ikinci mekaniği ise, bizzat “Contradiction” (çelişki) ismini almasına sebep olan yöntemi. Şüphelilere sorduğumuz sorular karşısında verdikleri cevaplar, not defterinde özet cümleler olarak beliriyor. Bizim görevimiz ise ifadelerde çelişen noktaları saptamak ve şüphelinin yüzüne vurmak!

Örnek vermek gerekirse, Kate’i en son çarşamba günü gördüğünü eden bir şüpheli, aynı zamanda Kate’in perşembe günü satın aldığı bir eşyayı tanıdığında yalanını yakalama fırsatımız oluyor. Bunun sonucunda, şüpheli gerçeğin bir parçasını daha önümüze sunuyor. Adım adım ilerleyerek, noktaları birleştirmek ve büyük resmi oluşturmak bize kalıyor.

Elbette oyun kusursuz değil. Eleştirmek istediğim iki husus var. Birincisi oyunun arayüzü. Kontrolleri, görüntü ve ses ayarlarını değiştirmek tam bir işkence, en azından oyunun bilgisayar versiyonu söz konusu olduğunda. Bir diğeri ise İngilizce alt yazıları olmasına rağmen, alt yazı büyüklüğü gibi detayları ayarlayamıyor olmamız. Normal şartlar altında alt yazı büyüklüğü değiştirme gibi bir detayı herhangi bir video oyunundan beklemem, Contradiction’da keşke olsaydı diye arzulamamın sebebi ise ekranda haddinden fazla yer kapladıklarını düşünmem.

contradictionresim4
contradictionresim4

Bu tarz bir oyun söz konusu olduğunda aktör ve aktrislerden bahsetmemek olmaz. Dedektif Jenkins karakterini canlandıran Rupert Booth’u oldukça sempatik bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Kendisinin kabarık bir IMDB sayfası olmasa da oyunculuğunu beğendim. Aynı zamanda, 2018 yılında yayınlanan, doğaüstü ve polisiye türlerini harmanlayan bir başka FMV oyunu The Shapeshifting Detective’de de, Contradiction’da Emma Brown olarak tanıdığımız Anarosa De Eizaguirre Butler ile birlikte rol alıyor. Paul Rand rolündeki Paul Darrow’un tiyatro eğitimi ve geçmişi olduğunu öğrenmek ise beni hiç şaşırtmadı, zira oyun boyunca beliren en ikonik karakterlerden birine olabilecek en başarılı şekilde hayat verdiğini düşünüyorum. Ryan Rand rolündeki John Guilor da dahil olmak üzere, oyuncuların hatırı sayılır miktardaki kısmı İngiliz. Doctor Who ya da Sherlock misali İngiliz yapımlarını – ve aksanlarını – beğenen oyuncuların yabancılık çekmeyeceğini söyleyebilirim. Simon Thompson rolü ile Magnus Sinding ve Rebecca Rand rolü ile Melanie Gray, oyunda sık sık karşımıza çıkan oyuncular arasında, aynı zamanda televizyon ve kısa film deneyimlerine sahipler.

Contradiction, ortalama altı saatlik oynanış süresine sahip. Steam üzerinden 18 liradan satışta. Şahsi fikrime göre, her kuruşunu hak ediyor. Oyunu ayrıca iOS ve Android telefonlar için, beş dolara edinebilirsiniz. Şimdiden keyifli oyunlar dilerim!

 

Yazarın  Notu. (Oyunun sonu hakkında ufak da olsa bilgi içerir.)

Contradiction – Spot the Liar’ın sonunda her ne kadar ikinci bir oyun olabileceği ihtimali, hikayenin tamamlanmadığı hissiyatı hakim olsa da bugüne kadar maalesef bu yönde bir çalışmanın olduğu haberine rastlayamadım. Yukarıda da bahsettiğim, The Shapeshifting Detective her ne kadar oyunun yapımcı ve oyuncu kadrosundan benzer isimleri içeriyor olsa da, bir devam oyunu değil. Yine de, Contradiction’ı beğendiğiniz takdirde kendisini de şiddetle tavsiye ederim.

Kadin seri katiller/13- Canavarlar

BSU ekibinin ilk kurucuları ve mensupları artık emekli olma yaşına gelmişlerdi. Emekli olan memurlar ise deneyimlerini yazdıkları kitaplara aktardılar. Seri katiller hakkında birçok yanıltıcı bilgi medyada dolaşmaktaydı. Emekli olmuş BSU memurlarının kaleme aldıkları kitaplar sayesinde ise gerçek bilgiler ortaya çıkıyordu. Ama seri katiller durmak bilmiyordu ve yeni bir seri katil, polisleri yine şaşırtıyordu. Her şey Aralık 1989’da, Florida’da koltukları kanlı bir şekilde terk edilmiş bir arabanın bulunması ile başladı. Arabanın Richard Mallory isimli kişiye ait olduğu öğrenildi. Mallory daha önceden bir takım fuhuş olayları sebebiyle gözaltına alınmıştı. Bir kaç saat içinde Mallory’nin cesedi bulundu. Arabaya yakın ormanlık bölgede göğsüne dört kez isabet eden yirmi iki kalibrelik mermiler neticesinde öldürülmüştü.

Mayıs 1991’de Florida otobanı üzerinde David Spears isimli kişiye kayıtlı bir tır bulundu. Cesedi ise 30 kilometre mesafede çıplak vaziyette, yirmi iki kalibre silah ile vurulmuş olarak bulundu. Tırın içinde her hangi bir parmak izine rastlanmazken, uzun sarışın saç telleri bulundu. Beş gün sonra aynı şekilde öldürülmüş bir erkek ceset daha bulundu. Bir görgü tanığı, iki kadının gri metalik bir aracın plaklarını sökerken gördü. Şüpheli kadınların eşkâl robot resimleri çizildi. Bu arada aynı şekilde öldürülmüş cesetlerin sayısı çoğalıyordu.

Görgü tanıkları çoğalınca aranan şüpheliler bulundu. Lezbiyen oldukları bilinen Tyria Moore ve Aileen Wuornos, bir motorcu barında tutuklandılar. Polisler sorgulamalarını Moore üzerinde yoğunlaştırırken, başka bir ekip Wuornos’un üzerinden çıkan anahtar ile bir depoda arama yaptı. Arama esnasında kurbanlara ait olan özel eşyalar bulundu. 16 Ocak 1991’de Wuornos polise verdiği ifadede yedi erkeği öldürdüğünü itiraf etti.

İlk kurbanı Mallory’nin saldırısına uğradığını ve nefsi müdafaa esnasında öldürdüğünü belirtti. Psikolog Elisabeth McMahon’un analizi sayesinde tüm hikâye şekillendi. Wuornos’un geçmişinde yaşamış olduğu travma, kendisini paranoid şekilde bir erkek düşmanına dönüştürdü. Bebekken annesi tarafından terk edilmesi ve şizofren babasının tecavüz suçundan mahkûm olması, her şeyin başlangıcı oldu. Aileen, anneannesi ve dedesi yanında büyümeye başladı. Dedesinin bir arkadaşı tarafından hamile bırakılınca, bebeğini evlatlık vermek zorunda bırakıldı. Bu olayın ardından sokaklarda hayat mücadelesi başladı. Florida sokaklarında kendisini savunabilmek için bir silah temin etti. İlk cinayet ise kendisine karşı yapılan bir tecavüz girişimi ardından gerçekleşti. Bu tüm yaşanacakları tetikledi.

Mahkeme heyeti Aileen ile birlikte tutuklan arkadaşı Tyria Moore’u, bir numaralı tanık olarak kullanıyordu.

Cinayetlerden haberdar olduğunu, ancak hiç bir şekilde nefsi müdafaadan haberdar olmadığını söyledi. Wuornos altı kez idam cezasına çaptırıldı. Seri katil tanımının resmen kanun tarafından kabul edilmiş olmasının ardından, ilk kadın seri katil unvanını aldı. Tarihin ilk kadın seri katili değildi tabii ki, en acımasız olanı da değildi belki, ancak yeniçağ psikopat kadın insan avcısı olarak, her zaman örnek gösterilmektedir.

Wuornos duruşmanın ardından da sıkça gündeme geldi. Aynı dönemde cinayetler işlemiş Dana Sue Gray, o kadar ilgi görmedi. Üç yaşlı kadını boğarak ve döverek öldürdü. Kadın seri katiller için nadir görülen bir öldürme şekliydi. Genellikle kadın seri katiller öldürürken fiziki temastan kaçınmaktaydılar. Şiddet onu heyecanlandırıyordu. Çocukluğunda her hangi bir travmatik anı yoktu. Kurbanları üzerinde egemen olma duygusu onu heyecanlandırıyordu. Ayrıca kurbanlarının kredi kartlarını da alarak bol miktarda para harcıyordu.

Kanada’da yaşayan ve daha sonra ‘Ken ve Barbie’ lakabı ile tanınacak olan Karla Homolka ve Paul Bernardo çifti, şüpheli olmanın çok uzağındaydı. Toronto’da yaşayan bu çift, üç cinayet işlediler.

Çift balayındayken, yetkililer, ikinci kurbanlarını bir gölden sekiz ayrı parça halinde, bir çimento kalıbına gömülü olarak çıkarttılar. Homolka’nın orta sınıf genç bir kız olarak tek isteği, gerçek aşkı bulmaktı. Bernardo ise öncesinde, altı kadına tecavüz etmiş tam bir sapık ve sadistti. Homolkada sevgilisine ayak uydurunca, ölümcül çift birbiri için yaratılmış olduklarına inandılar. Homolka eşine bir sürpriz yaparak, on beş yaşındaki kız kardeşi Tammy’yi, Noel hediyesi olarak armağan etti. Kıza verdikleri yüksek dozdaki uyuşturucu, Tammy’nin kendi kusmuğu içinde boğulmasına sebep oldu. Bu olay bir kaza olarak kapandı. Yaklaşık bir ay sonra Karla, ölen kız kardeşinin kıyafetlerini giyerek kocasına yeni bir hediye sundu. Böylece sonuçlandıramadıkları tecavüzü tekrar canlandırarak tatmin oldular.

Bernardo, on dört yaşındaki Leslie Mahaffy’yi eve getirerek önce tecavüz etti ve ardından boğarak öldürdü. Cesedi yok etmek için parçalara ayırdı. Tüm süreci ise kayda aldı. Okuldan eve gitmekte olan Kristen French, bir sonraki kurbanları oldu. Kaçırdıkları genç öğrenciye türlü işkenceler yaptılar. Defalarca birlikte tecavüz ettiler. Kristen’in cesedi haftalar sonra bulundu. Kısa sürede yakalanan çift, yargılanmaya başladı. Bernardo kırk iki ayrı suçtan ötürü ömür boyu hapis cezası alırken, Karla 2005 yılında serbest kaldı.

İstatistiklere göre seri katillerin 20%’si çiftlerden oluşmakta. Bazı seri katil çiftler ise uzun süre dikkat çekmezler. Tıpkı Fred ve Rosemary West olayında olduğu gibi. West çifti tam bir sapık olup en az on iki kurban öldürdükleri anlaşıldığında, komşuları şoka girmişti. Fred, Rosemary ile tanışmadan önce üç cinayet işlemişti. Evlendikten sonra ise cinayetlerine birlikte devam ettiler. Birlikte genç kızlara işkence yaparak öldürüyorlardı. Kurbanlarının arasında on altı yaşındaki öz kızlarının olması, sapkınlıklarının boyutunu daha net göstermekteydi. Kurbanlarını evlerinin bahçesinde ve bodrum katında gizlemekteydiler. Tutuklanmanın ardından, Fred yirmi kadını öldürdüğünü itiraf etti. Fred daima karısı Rosemary’yi olayın dışında tutmaya çabalasada, ellerinden kurtulan bir genç kızın ifadeleri, Rosemary’nin hiç de masum olmadığını gösterdi. Tecavüzler, işkenceler ve cinayetler birlikte işlenmişti. Fred 1995’de intihar ederek, Rosemary’yi tüm olanlar ile baş başa bıraktı. On cinayetten ötürü suçlu bulunan Rosemary ise ömür boyu hapis cezası aldı.

Makale: suç ortaklığının kefaretini ödemek ya da başka bir yol çizmek

Cinsel şiddeti yalnızca şiddete maruz kalan kişi ve suçlu ekseninde irdeleyen bir yaklaşımın, işlenen suçun toplumsal ilişkiler bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini göz ardı ettiğine vurgu yapan Godenzi, cinsel şiddetle ilgili önyargıların hepsinde kadını suçlayan bir zihniyetin egemen olduğunu dile getirir (Godenzi, 1992: 20 – 30). Mizojini ile doğrudan ilişkili olan bu zihniyet, erkeğin suçunu hafifletmek, meşrulaştırmak; buna karşı kadını yargılamak için savlarını hazır tutar ve bu durum, ataerkil yapının erken Neolitik çağdan beri devamını sağlar. Onur Saylak’ın yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu Hakan Günday’ın yazdığı Şahsiyet (2018) dizisi, bu yapıyı birçok yönüyle ifşa eden bir yapım. Dizinin odağına aldığı, çocuklara yönelik cinsel şiddet konusu ayrıntılı olarak işlenmeden önce daha ilk bölümden Cinayet Büro Amirliği’ndeki iki polis Firuz ve Sefa arasında geçen diyalogla, daha sonra on iki yaşındaki Reyhan’a tecavüz eden ve elli üç erkeğin de tecavüz etmesine yol açan Cemil’in maşası olduğunu öğreneceğimiz Firuz’un kadın düşmanlığını vurgular. Firuz ve Sefa arasında aynı büroda çalışan kadın polis, Nevra, hakkında şu konuşma geçer:

“Firuz: Yarın bir gün çıktık operasyona, yanında Nevra. Güvenir misin lan Nevra’ya? Güvenebilir misin?

Sefa: Karşımda elinde silah tutan adama daha fazla güvenirim. En azından onun ne halt edeceği belli.”

Ataerkil söylemi birinci bölümde Firuz üzerinden örneklendiren Şahsiyet, aynı karakter üzerinden, asıl güvenilmez olanın ataerkil düzenin özneleri olduğunu, Firuz’un ilişkilerini, suç ortaklıklarını, sustuklarını açığa çıkararak ortaya koyar. Firuz’un oğlu, Cemil’in hastanesinde ücretsiz tedavi görürken buna karşılık Cemil, Firuz’un deyişiyle, Firuz’u satın alır. Cemil’in kirli işlerinde kullandığı Firuz, Reyhan’a iki yıl boyunca elli üç erkeğin tecavüz ettiğini final bölümünde Agah’tan öğrenir; ancak oğlunu kaybedince Cemil’in suç aleti olmaktan vazgeçer ve Cemil’i öldürmesi için Agah’ı serbest bırakır. Oğlu yaşasaydı Firuz, Cemil’in suç aleti olmaya devam eder miydi? Yüksek olasılıkla evet; çünkü o da Agah gibi, koşulları farklı olsa da, yakınındakini öncelerken suç ortaklığının bedelini hiç ummadığı bir anda ödeyeceğini aklına getirmeyecekti. Reyhan’ın intihar dosyası çarçabuk kapatıldığı zaman adliyede bir memur olarak çalışan Agah, kızın günlüğünde yazılanlar sayesinde her şeyi öğrense de harekete geçmekten çekinir. Kızı Zuhal’i Kambura’daki bu adamlardan korumak için yatılı okula gönderir; ancak yirmi iki yıl geçer ve Cemil, sonunda Zuhal’e de musallat olur. Bunun üzerine çok geç bir özeleştiri yapar Agah:

“Sen kızınla yıllarca uzak kal. Bu Cemillere bulaşmasın diye yatılı okullara gönder. Sonra da kızın gelsin koskoca İstanbul’da gitsin bulsun o herifi. Eee, o zaman susarsan faturası da bu işte.”

Firuz, oğlunun tedavisi için Cemil’e boyun eğer. Agah, gücünün yetmeyeceğini düşünür ve sessiz kalır. Kamburalılar ise, ya Reyhan’a tecavüz ederek ya da aralarında çocukların da bulunduğu yedi kişiyi yakarak öldürüp doğrudan suç işlerler. Geri kalan Kambura halkı ise susarak, unutarak, aslında unutmuş gibi yaparak kenarından köşesinden suçlara ortak olur. Erkek çocuğun (Cemil’in) okuması için seferber olan Kamburalılar, bir kız çocuğunun iki yıl boyunca elli üç adamın tecavüzüne uğramasını örtbas etmeyi seçer. Bir suçu başka bir suç işleyerek gizlemeye çalışırlar. O elli üç adamın ve yedi kişiyi yakarak öldürenlerin dışındakilerin, Cemillerden çok farkı var mıdır?

Dizide işlenen suçlara ortak olanların seçtiği yol dışında başka bir yol çizen bir karakter vardır: Gazeteci Ateş Arbay. Agah, olayları öğrendiği tarihten yirmi iki yıl sonra bir özeleştiri yaparken Ateş, yolun başında, Kambura’da işlenen suçlar hakkında bir bilgisinin olmadığı dönemde mesleğinde yaptıklarını, yapamadıklarını, kendini, yaptığı haberlerin değerini sorgulayarak o başka yola ilk adımı atar. Üniversite yıllarındaki idealleri, çalıştığı gazetenin üçüncü sayfasında yok olmaya başlar, kendine inancını yitirir. Yaptığı haberciliği “gösteri işi” olarak adlandırır. İnsanların silaha nasıl bu kadar kolay ulaştığını sormak yerine bir seri katil hikâyesi anlatmak, onu rahatsız eder. “Unutturma sektörü”nün kazanç odaklı çalışanlarından biridir o güne kadar; ancak kendini temize çekecek bir gerekçe de bulmaya çalışmaz. Kambura’da yedi kişinin yakılarak öldürülmesiyle ilgili olayda dahli olanları ifşa eden bir haber metni kaleme alır. Çalıştığı gazete, bu haber metnini yayımlamak istemeyince istifa eder, kendi deyişiyle, uzun süredir ilk defa kendi gibi hissedeceği bir adım daha atar. Nevra ile işbirliği yaparak bir suç mahalline dönüşen Kambura’da yirmi iki yıl boyunca örtbas edilen suçları, aldığı tehdide rağmen, ortaya çıkarmak için çabalar. Evet, bedeli çok ağır olur ama düzen, suçlunun değil, suçsuzun hakkını korumak üzerine kurulu olsaydı Ateş o bedeli ödemeyecekti ve salonundaki Uğur Mumcuların fotoğraflarının asılı olduğu duvarın önünden geçerken başını çevirmesine artık gerek kalmayacaktı. Ümit Ünal’ın Gölgesizler filminin afişinde şöyle bir tümce vardır: “Suçlunun güçlü olduğu yerde masumlar değersizdir”. Şahsiyet’teki olaylar çerçevesinde düşündüğümüzde bu tümcenin şöyle bir varyasyonunu da üretebiliriz: “Suçluların kol gezdiği yerde masumlar tehlikededir”. Hem Şahsiyet hem Gölgesizler, suçla güç arasındaki ilişkiyi ortaya koyar aslında ve bu ilişkinin neden olduğu yıkımları, yok oluşları, kayboluşları. Düzen, suçluyu güçlü kılan bir zihniyet üzerine kurulu olmasaydı Reyhan ve öncesinde, sonrasında, gerçek yaşamda ya da kurmaca metinlerde birçok kadın, çocuk, hayvan, düzenin öznelerinin şiddetine maruz kalmazdı ya da işlenen suçları açığa çıkarmak için uğraşanlar, Ateş gibi ağır bir bedel ödemezdi.

Şahsiyet’i izlerken hem işlenen konu hem de sanırım oyuncuları nedeniyle aklıma iki film geldi. Biri Müjde Ar’ın rol aldığı, Başar Sabuncu’nun 1986’da yönetmenliğini yaptığı Asılacak Kadın filmi, diğeri de Haluk Bilginer’in rol aldığı, 1992 tarihli Yavuz Özkan filmi İki Kadın. Asılacak Kadın filminde de, Şahsiyet’te olduğu gibi, olayın başkahramanı Melek, kocası Hüsrev’in mahalleden toplayıp eve getirdiği erkeklerin cinsel, fiziksel şiddetine uğrar yıllarca. Hem evde çalışanlar hem mahalleli, Melek’e uygulanan şiddetin farkındadır, herkes her şeyi bilir ama susar. Sonunda Melek, Reyhan gibi intihar etmez ama evin çalışanlarından Emsal Kalfa’nın oğlu Yalçın, Hüsrev’i öldürdüğünde cinayet, Melek’in üstüne kalır ve hakkında idam kararı verilir. Hem suça doğrudan bulaşanlar hem de sessiz kalarak, görmezden gelerek suça ortak olanlar, Melek’in sonunun hazırlayıcısı olurlar. İki Kadın filminde ise bir kadın, bir milletvekilinin kendisine tecavüz etmesi üzerine mücadele edip yasal yollardan hakkını aramak ister ama suç ve güç ilişkisi onun da önünde büyük bir engeldir. Hem suçlunun statüsü hem kadının seks işçisi olması gerekçe gösterilerek suçlu korunur ve bir süre sonra dava kapanır. Film, eril şiddeti meşrulaştıran ve örtbas eden zihniyeti bir kez daha ifşa eder.

Biri 1986, diğeri 1992 tarihli bu iki filmde anlatılan olay, farklı bir zamanda, farklı bir mekânda on iki yaşında bir kızın da başına gelir Şahsiyet’te. Dizinin senaristi Hakan Günday’ın romanlarını, özellikle Az’ı, okuyanlar, yazarın bu konuyu daha önce de ele aldığını bilir. Şahsiyet, Godenzi’nin vurguladığı gibi, bu tür suçların bireysel değil, kolektif bir biçimde işlendiğini ve ele alınırken toplumsal bağlama da dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyar. Dizinin olayı bilen karakterlerinden çoğu suça ortak olurken bir kısmı başka bir yol seçerek suçu ifşa etmeye çalışır. Yirmi iki yıl önce adliyede bir memur olarak çalışan Agah, kızın defterinden her şeyi öğrense de bu adamlarla baş edemeyeceğini düşünerek sessiz kalır; ancak yıllar sonra kızı Zuhal’e Cemil musallat olduğunda geç de olsa özeleştiri yaparak sessiz kalmanın bedelini ödediğini kabul eder. Kambura halkı, önce Reyhan’ın uğradığı cinsel şiddete sessiz kalır, sonra yedi kişinin yakılarak öldürülmelerinde doğrudan payları olur ve Cemil’e çocukluğundan beri nasıl kol kanat gerdilerse büyüdüğünde de hem Cemil’e hem de diğer suçlulara kol kanat gererler. Firuz ise Cemil’in kirli işlerinde kullandığı bir araç olur. Agah, “Cemil karşılıksız kimseye yardım etmez.” dediğinde Firuz, “Karşılığında beni aldı.” yanıtını vererek özetler kefaretini. Buna karşı Ateş ise suç ortağı olmak yerine bu olayların açığa çıkması için uğraşır. Evet, sonunda seçtiği yol, ağır bir bedel ödetir ama dizinin “şahsiyet”ini yitirmeyen karakterlerinden biri olur.

KAYNAKÇA

Godenzi, Alberto, Cinsel Şiddet, çev. Sultan Kurucan, Yakup Coşar, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1992.

Polisiye kulübü- tarihe yolculuk “tarih affetmez”

30 yıl önce bu repliği ilk duyduğumda beynime yer etti. TRT’de bir tanıtım reklam sloganıydı. Bir müze gezisinde yaşanan bir olaydan örnekle biri söylüyordu. Sanırım rehber falandı..
Tarih affetmiyor evet, insanlığın yaşadığı her şeyi satır satır kelime kelime yazıyor.
Bazen çok acımasız oluyor, bazen edebi bir dille, sanatsal duygu ile yada aşkla şehvetle ama en çok da kanla, vahşetle ve ölümle harmanlayıp yazıyor.
Çünkü insanlığın tarihi bu.
Ama en çok da polisiyenin tarihi bu.
İnsanlık ile yaşıt bir tür polisiye ve bu yüzdendir ki, onun yanına tarih çok ama çok yakışıyor.
Ve sanırım bu yüzden ben de en çok tarihi polisiyeleri seviyorum.
Bir de onları layıkıyla, özenle, emek vererek ve severek yazan yazarları.
Size tarihi polisiyeleri sevdiren beyinler, o beyinlerin aktığı kalemler o kalemlerin yazdığı tarihi satırlar..
Tarihi polisiyeler zamanın içine bir yolculuktur. Bir döneme bir çağa hatta insanın varoluşuna edebi bir seyahattir.

Kabil ile Habil’in mezarına bir yolculuk.

Bir yazarın tarihi polisiye kalemi ne kadar güçlüyse emin olun yolculuğunuz da o kadar güzel ve keyifli olacaktır…
Tarihi polisiyeler aynı zamanda bir dönem polisiyesi bir siyasi polisiye olarak da okunur. Geçtiği dönemin siyasi ve kültürel olaylarından beslenir ve büyür.
Bu tarzı sevenler için sanırım bu yolculuk bir çeşit hac yolculuğudur, sonunda inandığınla buluşursun.
Bizim bu yolculuğumuzda ilk durağımız büyük üstad Umberto Eco ve onun ünlü Gülün Adı kitabı.
Ortaçağda geçen bir cinayet soruşturmasını bize bütün tarihi dini motifleri ve sanatsal tarihi kurgusuyla anlatan Eco, bu kitabı ile en iyi 100 polisiye kitap listesine girmiştir. Okuması gerçekten çok zor bir kitap ama bir o kadar da insana, ortaçağın o hastalıklı karanlığını merak ettiriyor.
Tarihi polisiyelere en güzel duraklardan biri de sanırım usta yazar Glenn Meade.
Tarihin çeşitli dönemlerini ustalıkla gezen araştıran ve yazan Meade’in her kitabı harika olmasına rağmen biri biraz daha öne çıkıyor: Kar Kurdu.
Kar Kurdu, Soğuk Savaş döneminde geçen ve romanda okuyucuya, polisiye ve onun bütün alt tarzlarını keyifle sunan bir kitap. Yazar Meade, gerçeklerden beslendim diyerek kitapta geçen olayları öyle bir kurguyla yazmış ki, siz kendinizi ana karakterler Alex ve Anna ile, 1953 yılında Rusya’da buz gibi bir havada ölümcül bir kovalamacanın içinde  buluyorsunuz.
Yazar Meade’in birbirinden karmaşık ama gerçekçi karakter yazmadaki sihiri, Kar Kurdu kadar diğer tarihi polisiyeler, Sakkara’nın Kumları, 8.Gün, Romanov Komplosu ve Brandenburg kitaplarında da kendini gösteriyor, siz ağzı açık okuyorsunuz.
Bir sonraki durağımız bu türün adeta destanlarını yazan ünlü İngiliz asilzade Ken Follett.
Usta Follett’ın gücü, anlatım diline, araştırmacı gazetecilik yeteneğine ve bunu polisiye ile tarihle  yedirme başarısına dayanıyor. Bunun karşılığı ise 100 milyondan fazla satması.
Şifre Freya, Devlerin Düşüşü ve Dünyayı Saran Kış romanları birbirinden harika dönem polisiyeleri. Özellikle Şifre Freya bu anlamda daha öne çıkan ve anlatıldığı dönemi iyi yansıtan bir kitap.
Follett’ın o destansı kalemi ile tanıştırmışken, durağımızı şimdi de en iyi dönem polisiyesi yazarlarından biri olarak gösterilen Volker Kutscher’e çevirelim. Kutscher, Alman bir yazar  ve 1995 yılından beri yazmakta. Onu polisiye edebiyata ve tabii ki tarihi polisiyelere getiren ise, yazdığı Gereon Rath serisi. Yazar Kutscher kitaplarında, Nazi Almanyası döneminin hemen öncesinde, Weimar Cumhuriyeti’nin son kalıntıları arasında dolaşan Köln’lü cinayet dedektifi Rath’ın hikayesini ve o dönemin bütün siyasi, ekonomik, kültürel ve bitmiş yanını okuyucuya anlatıyor. Ayrıca yazarın bu serisi Babylon Berlin adıyla diziye çekilmiş.
Son durağımız bence bu işin dehası ve benim için tanrısı olan Philip Kerr.
Tarihi polisiyelerde Philip Kerr bir tarafa diğer bütün yazarlar bir tarafa bence. Bugüne kadar onlarca bu tarzda roman okudum. Hatta makale söyleşi falan da okudum. Ama Philip Kerr kitapları kadar tarihi polisiyelere bu kadar yakışan, uyan ve okura keyif veren zor gördüm.
Kerr, Berlin Noir üçlemesi diye çıktığı bu yolda Bernie Gunther serisinin şu an 12 kitabını yazdı..

Ve son 2 kitap daha yolda. Sonra bitiyor çünkü yazar artık aramızda değil.
Kerr’in Bernie Gunther serisi, tıpkı bir önceki bölümde bahsettiğim Kutscher’in yazdığı gibi Nazi Almanyası döneminde geçiyor. Birbirine benzeseler de ben oyumu Philip Kerr’den yana kullanıyorum.
Çünkü onun yazdığı kitaplar gerçekten hem edebi yönden, hem de dönem açısından ders niteliğinde. Buna bir de Bernie Gunther gibi inanılmaz bir karakteri eklerseniz, hatta üstüne nazilerin ünlü liderleri Himmler, Goebbels, Röhm, Heydrich ve diğerlerini koyarsanız tadından yenmez kitaplar ortaya çıkıyor. Daha bir çok tarihi kişilik sırayla Kerr’in kitaplarında boy gösteriyor.
Kerr in her kitabı ayrı bir yılı dönemi hatta savaş sonrası dönemleri de anlatıyor. Soğuk Savaş’ın ilk izlerini sebeplerini dahi bulacağınız satırlar var.
Kitaplar bittiğinde oturup yas bile tutabilirsiniz Kerr’in ardından, bir daha yan yana yürüyüp beraber ölümlerden dönemeyeceğiniz  Dedektif Bernie’nin ardından.
Tarihi dönem polisiyelerinin daha bir çok durağı var.
Frederick Forsyth, John LaCarre ve daha niceleri.
Bu duraklar, Polisiye Edebiyatın Eski Tapınaklar ve Mezarlar Sahası.

Bu duraklarda her polisiyecinin mutlaka inip kendi tapınağını ziyaret etmesi, ruhundaki Kabil’i anması gerekir.
Tarih etmiyor, Habil bizi affetsin…

Hi̇kaye: veli̇ni̇met kırtasi̇yesi̇

“Adam belki de yalnızlıktan ölmüştür”

Bu ne saçma sapan bir laf. Muhtemel bir cinayeti, sırıtarak, alay konusu etmenin sebebi nedir acaba?  Başkomiser Vedat’ın aklından geçenler, sert bakışları ile genç komiserin yüzünde patladı. Cesedin başında kurduğu alaycı cümlenin pişmanlığı altında ezilmekte olan Can, kırmızıdan mora çalan yüzünü eliyle ovalayıp, utancını gizlemeye çalışıyordu ama nafile. Bazen kekeleyerek, bazense geveleyerek söze girdi.

“Başkomiserim, öldürülen şahıs, yabancı uyruklu bir erkek.”

“Yaş?”

“Otuzlu yaşlarda, yani, sanırım.”

“Emin olduğumuz ne var?”

“Çok az şey başkomiserim.”

Can, sağ eliyle ensesini kaşıyıp diğer eli ile not defterinin sayfalarını çeviriyordu. Birkaç kez ayakkabısının burun kısmıyla, istemsizce zeminde bulunan halının ucunu kaldırıp indirdi. Beyin hücreleri telaş içindeydi. Alnı boncuk boncuk terliyordu. Son iki üç dakika içinde yaptığı sayısız mesleki hatayı nasıl telafi edeceğini düşünüyordu. Başkomiser Vedat, Can’ın yaşadığı bu gerginliği daha derin bir çöküntüye çevirecek cümleleri kurmaya başladı. Az bildiğiniz şeylerden başlayalım o zaman, diye lafa giriş yaptı ve devamını getirdi.

“Yalnız bir kadının ihbarı üzerine, yalnızlar apartmanı daire bire intikal ettiniz.”

Başkomiser Vedat, gittikçe artan ses tonu ve hızlanan adımları ile odanın içinde bir ileri bir geri gitmeye başladı. Kelimelerinin arasında es verip, bir noktalama işareti gibi bakışlarını kullanıyor ve Can’ın gözlerinin içine bakmaya özen gösteriyordu. Zaman zaman sesini yükseltiyor, sıra “yalnız” kelimesine geldiğinde ise bağırarak vurguluyordu.

“Daire numarası 1, yalnız biri için en uygun numara, bir, yalnızdır ve her zaman tektir, neyse devam edelim, sizi içeride yalnız, ölü bir adam karşıladı, yalnızlığında boğulmuş olabilir ya da yalnızlığının vücudunda açtığı derin yaralar sonucunda acı içinde ölmüş olabilir, şu an bilemiyoruz.”

Başkomiser Vedat durdu. Olay yerindeki herkes onu dinliyordu. Etraftaki olay yerine inceleme ekibi memurlarına göz ucuyla işinize bakın mesajını iletti ve ekibine döndü. Daha sakin bir ses tonu ile konuşmasına devam etti.

“Çok mu dramatik buldunuz dediklerimi? Beyler, yaşayanlara saygı duymak zorunda olduğumuz kadar, ölülere de saygı duymalıyız. Bu adamın yabancı uyruklu olması, bilmediği bir dilde konuşan insanların içinde yaşaması, onun yalnızlaştığı anlamına mı geliyor sizin için? Ben sizden, bu durumu şaka malzemesi yapacağınıza, bu adamın neden burada ve ölü olduğu hakkında bir fikir sahibi olmanızı beklerdim. Biraz ciddiyet beyler, cinayet ile uğraşıyorsunuz, ölümün şakası olmaz. Toplayabildiniz her bilgiyi, olay yeri fotoğraflarını alıp, yarın sabah büroda olun.”

 

***

 

“Sen hiç hata yapmadın mı?”

Göz kapakları bütün gece kapanmadı. Uykusuz gecenin sonunda duymak istediğim en son ses diye geçirdi içinden. Açık kalan pencerenin soğuttuğu bir odada, kırışmış, buruşmuş, terden kirden artık renk değiştirmiş çarşaf ile yastıktan sıyrılıp, oturduğu vakit kıçına batan telleri ile rahatını kaçıran çekyatını, bir sonraki uykusuz gecede buluşmak üzere terk etti.

“Sen hiç pişman olmadın mı?”

Duymazdan geldiği diğer tanıdık cümlelerdendi. Her sabah, her gece yarısı, kendi ile baş başa kalmak istediği her anın huzur bozucu sesi.

“Ferhan git başımdan,” dedi Vedat. “Sana laf anlatacak halim yok.”

Gördüğü siluet değişsin diye kaçar adım banyoya yürüdü, aynaya baktı, kendi yüzünü Ferhan’ınınkine tercih ediyordu.

“Pişmanlık nasıl bir his anlatsana, birini yarı yolda bırakmak, hem de ne uğruna bırakmak.”

“Ferhan siktir git ulan.”

Vedat’ın çalan cep telefonu Ferhan’ın bir laf daha etmesine imkân vermedi. Vedat, hızlıca yüzüne su çarptı ve telefon kapanmadan yetişti. Arayan, Yabancılar Şubesi’nden Saim’di. Dün gece öldürülen adamın üzerinden çıkan pasaportun sahte olduğunu tespit ettiklerini söylemek için aramıştı. Kısa süreli bir ümitsizliğe kapıldı, gerindi, ellerini başının üzerinde birleştirdi ve parmaklarını kütletti. Hallederiz dedi içinden, amacı kendini motive etmekti. Giyindi, toparlandı ve merkeze doğru yola çıktı.

***

“Dökülün.”

Toplantı masasının üstü dağınıktı. Bir yanda uykusuz gecelerine şahitlik eden olay yeri inceleme raporları ve fotoğrafları, diğer tarafta ise pastane isminin, aralıklı olarak diyagonal basıldığı, kahvaltı niyetine yedikleri poğaçaların yağını emmiş kâğıtlar vardı. Başkomiser Vedat’ın sesini duyan Can yerinden fırladı ve kahvaltıdan kalanları bir torbaya toparlamaya başladı.

“Günaydın amirim.”

Başkomiser Vedat kendisine bir sandalye çekip oturdu. Katlayıp koltuk altına sıkıştırdığı ganyan bültenini, tükenmez kalemini ve küçük not defterini masanın üstüne koydu. Murat’ın günaydınına ufak bir tebessüm ile yanıt verdi.

“Amirim gece 02.48’de merkeze bir ihbar gelmiş. Türkçesi bozuk bir kadın aramayı yapmış. Ses kaydını dinledik. Kadının konuşurken sesi titriyordu. Arama yirmi saniye kadar sürmüş. Önce evin açık adresini zorlanarak söylüyor, sonra bir adam öldürüldü deyip, kapatıyor. Telefon numarasının izini sürmeye çalıştık ancak telefon bu aramadan iki dakika sonra kapatılmıştı.”

Can, bir önceki gece yaptığı patavatsızlığı telafi etmek istercesine söze girdi. “Amirim telefondan en son sinyal alınan yer Silivri. Cinayet mahallinin Aksaray olduğunu düşünürsek bu durum biraz tuhaf geliyor.”

Vedat’ın yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi belirdi. “Ölüm nedeni ve saati belli mi peki?”

Murat, not defterindekileri okumaya devam etti. “Kurbanın karın boşluğunda, bir birine yakın iki bölgede derin bıçak yarası mevcut. Mutfakta birkaç bıçak bulundu ama onlarında cinayette kullanıldığını düşünmüyoruz. Cinayet silahı da henüz ortada yok diyebiliriz. Bıçaklandıktan kısa süre sonra kan kaybından öldüğünü tahmin ediyoruz, ölüm saatini otopsi raporunda net olarak öğrenebiliriz.”

“Bu bilgi bizim için belirleyici olacak öyleyse, kurban hakkında neler öğrenebildiniz?”

“Adamın üzerinden sahte İran pasaportu ve kimliği çıktı amirim.”

“Biliyorum,” dedi Vedat. “Sabah Saim aradı, başka?”

“Gece geç saat olduğu için çok fazla kişiyle görüşemedik. Karşı dairedeki komşusu ile alt kattakiler adamın altı yedi ay önce daireyi tuttuğunu, kendini Taha Bahdani olarak tanıttığını, Türkçesinin birçok göçmene göre kısmen daha iyi olduğunu, arka sokaktaki bir kırtasiyede çalıştığını söylediler.”

Vedat, ellerini ensesinde kavuşturup geriye doğru yaslandı. Vücudunu gerdikçe kürek kemiklerindeki sızının şiddeti artıyordu. Acıyla gözlerini yumdu, kulağına belli belirsiz bir fısıltı ilişti. İtiraf et! Pişmansın.  Gözlerini açtı, burnundan bir nefes aldı, oturuşunu düzeltti. “Bana bir çay söylesenize.”

Vedat’ın yüzündeki kısa süreli düşünceli ifadeyi gören Can, çay söylemek için kapıya fırladı.

“Olay yerinden ne haber?”

“Bilgisayar, cep telefonu, tablet ve USB gibi elektronik eşyalar şu an inceleniyor. Adamın çok fazla özel eşyası yok. Evi mobilyalı olarak kiralamış. Farsça birkaç kitap, not defteri, altı tane Türkçe-Farsça sözlük var. Son olarak bazı şirket ya da şirket çalışanlarına ait kartlar bulduk. Birkaç farklı parmak izi ve DNA örneği alındı.”

Vedat sağ eline aldığı kalemi hafif bir devinim ile sallamaya başladı. Gözlerini hafifçe kısıp, alt dudağını ısırdı. Yeni saymayı öğrenmiş çocuklar gibi baş parmağını, geri kalan dört parmağına belli bir ritimle dokunmaya başladı. Dışardan baktığınızda hesap yapıyor gibi görünse de bu düşünce ritüelini Murat daha önce de görmüştü. “Birazdan,” dedi Murat içinden, “Kalemi bırakıp konuşmaya başlar, kalem ve defter onun önünde olur ama not alan hep biz oluruz, o deftere bir şeyler yazdığını hiç görmedim nedense.”

Murat yanılmadı.

“Not edin.”

Elinde çay ile toplantı odasına geri dönen Can, Vedat’ın önüne bardağı bıraktı. Hızlıca yerine döndü ve o da eline kalem kağıdı aldı.

“İhbar saati ile ölümü saati otopsi raporunda netleşince karşılaştırmalıyız. Kadının kullandığı telefon kimin üstüne kayıtlı ve arama geçmişi hakkında bilgi lazım olacak. Parmak izi, DNA sonuçlarına ulaşmamız lazım. Can, bu iş sende.”

Can, kendinden emin bir ifade ile yanıt verdi, “Emredersiniz amirim” dedi.

“Murat, şu çay bitsin seninle Aksaray’a gidelim. Ev sahibi, komşuları, esnaf ve çalıştığı şu kırtasiyedekiler ile görüşelim.” Çayından bir yudum aldı ve Can’a döndü. “Can, belki önemli olabilir, şu evden bulduğunuz kartları bir araştır, hatta arayabildiğin kadarını ara bakalım, kurbanı tanıyan eden var mı?”

Can ayaklanıp, harekete geçmişti, başkomiser Vedat devam etti. “He bir de bilgi işlemdekileri sıkıştır, adamın bilgisayarından, telefonundan ne buldularsa öğren, öğrenir öğrenmez de ara hemen.”

***

Murat arabayı park edecek yer ararken telefonu çaldı. Arayan, kurbanın ev sahibiydi. Murat gece adamın telefonuna mesaj bırakmış ve sabah aramasını söylemişti. Arabadan inerken, ”Ev sahibi gelmiş amirim, apartmanın önünde bekliyor,” dedi.

Olay yerinin iki sokak arkasında park için yer buldular. Cinayetin işlendiği sokağa doğru yürümeye başladılar. Adam, apartmanın girişindeki merdivenlerde oturmuş bekliyordu.

“Ali sen misin?” diye sordu Murat.

Adam sırtına güneşi almış, polislere doğru bakarken, elini gözlerine siper ederek yılgın bir ses tonuyla evet deyiverdi. Başkomiser Vedat otoriter bir tavırla konuya girdi, “Başın sağ olsun, dün gece kiracın evinde ölü bulundu, ne zaman tuttu evini?”

Adam oturduğu merdivende ayağa kalktı. “Dostlar sağ olsun komiserim, valla yanlış olmasın 6-7 ay oldu her halde.”

“Nasıl kiraladı senin evini, aranız nasıldı, hiç borç taktığı oldu mu sana bu adamın?”

“Yukarıda Allah var komiserim, parasını günü gününe öderdi. Çok muhabbetim olmadı açıkçası, kira ödeme zamanı parayı bankaya yatırır, sonra da mesaj atardı. Evi internetten tuttu. Benim bu civarda birkaç dairem daha var komiserim, daha önce öğrencilere verirdim ama evlerin içine ettiler, sonrada kimseler tutmadı. Şu karşıdaki tekelcinin oğlu Ahmet var, o bir uygulamadan bahsetti, evleri turistlere ya da yabancılara falan kiralıyormuşsun, abi sen içini derle topla, ben yardım ederim, uygulama üzerinden kiralarız dedi. Dediği gibi de oldu, turistler, işte bu rahmetli gibi yabancılar gelip tutuyor. Ne yalan söyleyeyim daha çok para kazandırıyor komiserim.”

“Kira kontratın yok mu yani?”

O ana kadar aldığı paranın derdinde olduğu anlaşılan ev sahibi kısa bir süre düşündü. “Yok valla komiserim.”

Murat, ev sahibinin üzerine doğru bir adım atıp, öldürülen kişinin kimliğinin sahte olduğunu söyleyince, adam bir an panikleyip, kekeleyerek konuşmaya başladı.

“Valla komiserim o telefon uygulamasından yapılıyor her şeyi, hem… hem ben de anlamıyorum, bu bizim Ahmet yapıyor benim adıma her işi.”

Vedat konuşmanın gidişatının tekel bayiinde sonlanacağını tahmin ederek yüzünü sokağın karşısına çevirdi ve dükkânın girişindeki güvenlik kamerasını gördü. Dükkâna doğru yönelen başkomiser Vedat, Murat ve ev sahibine, eliyle peşimden gelin dercesine bir işaret yaptı.

“Hayırlı işler.”

“Sağ olun, buyrun.”

“Sokağa bakan kamera çalışıyor mu?”

Dükkân sahibi bu soruyu dükkânı açtığından beri ikinci kez duyuyordu.

“Bir iki saat önce kayıtları verdik ya kardeşim.” Tepkisi biraz sert oldu.

Kapıdan girdiği sırada konuşmaları duyan Murat kimliğini gösterip  duruma hemen müdahale etti. Adama sakin olmasını söyledi.

“Bizimkiler sabah kayıtları aldı amirim, Can vakit bulduysa izlemeye başlamıştır.”

Adamın bir anlık fevriliği karşısında sakin kalan Vedat, adama oğlunun nerede olduğunu sordu.

“Oğlan evdedir herhalde amirim, akşamüstüne doğru gelir, kapatana kadar o durur, sonra kapatıp eve gelir.”

Başkomiser Vedat, dirseklerini tezgâhın üstüne koyup, adamla göz göze gelecek bir pozisyona geçti, gözlerinin içine bakıyordu. Adamın az önceki fevri çıkışına içten içe bilenmişti. “Gece kaçta kapatıyor senin oğlan dükkânı?”

Adam biraz gerildi. “İçki satma yasağı 22.00’de başlıyor amirim, 23.00 olmadan kapar en geç,” diye cevap verdi.

“Senin oğlanı ara, kaldırsın kıçını,” durdu, Murat’a bakıp ev sahibinin adını hatırlamaya çalıştı.

“Ali, amirim. Ali Yokuş.”

Başkomiser Vedat, Murat’ın suflesi ile devam etti. “Heh işte, bu Ali ile birlikte cinayet büroya gelsinler. Ev kiralama işi için internetten girdikleri uygulamadan ölen adam hakkında bilgi almamız lazım, senin oğlan biliyormuş bu Ali’nin bütün şifrelerini. Gelsin bize yardımcı olsun.”

Başkomiser Vedat kapıya doğru yönelmişken adam, “Tabi amirim biz devletimize her zaman yardımcı oluruz, gönderirim oğlanı ” dedi.

Bu sözün üzerine, amirinin sinirleneceğini tahmin eden Murat, adamı Vedat’ın hışmından kurtarmak için bir soru ile araya girdi. “Abiciğim siz bu öldürülen adamı tanıyor musunuz? Kendini Taha diye tanıtmış sanırım. Sana borcu falan var mıydı?”

Dükkân sahibi tereddüt etmeden adamın düzgün, kendi halinde biri olduğunu, hatırladığı kadarıyla hiç kimseyle bir sorunu olmadığını söyledi.

“Her zaman nakit alışveriş yapardı amirim, hiç borçlu kalmazdı, iyi birine benziyordu, Allah rahmet eylesin.”

Murat, ev sahibine doğru döndü ve tekel bayiinin, sahibin oğlunu alıp, öğleden sonra mutlaka büroya gelmesini hatırlattı. “Evin şu an olay yeri incelemede, sen işbirliği yap, bizim çocuklar da işini o kadar çabuk bitirsinler. Evini bir an önce kullanıma açalım, tamam mı Ali?”

Adam başını salladı ve sıkıntılı bir ifade ile suların durduğu dolaba doğru ilerledi. Bu sıcak hava ve gergin geçen beş dakikanın hararetini ancak bir soğuk su alabilir diye düşünmüştü.

Tekel bayiinden çıkan Vedat ve Murat, kurbanın çalıştığı ve arka sokakta olan kırtasiyeye doğru yürümeye başladılar. Kırtasiyenin önüne geldiklerinde Murat, gözünü tabeladan alamadı, yüzünde istemsiz bir gülümse belirdi. Vedat, kapıyı açıp ilk adımı attığında, Murat’ın yokluğunu fark etti. Ardına dönüp çabuk olmasını ifade eden bir bakış ile uyardı.

“Selâmün aleyküm hacı abi.”

“Aleyküm selam, buyrun, ne istemiştiniz?”

Cebinden cüzdanını çıkaran Başkomiser Vedat kimliğini gösterip polis olduklarını söyledi. Yaşlı adam oturduğu sandalyeden ayağa kalkamadı ama yüzündeki hüzünlü ifade, endişe ile yer değiştirdi.

“Amca başın sağ olsun. Taha Bahdani, senin yanında çalışıyormuş, dün gece evinde ölü bulundu, nasıl bir adamdı bu Taha, seninle sorunu var mıydı ya da başkasıyla?”

“İyi bir çocuktu komiser bey, Allah nur içinde yatırsın, çalışkandı, namazında niyazında kimseye zararı olmayan biriydi. Ne benimle ne de mahalledeki başka biriyle hiç sorunu yoktu. Ne desem yapardı, sözümü dinlerdi, dükkâna iyi bakar, müşteriye de iyi davranırdı.”

Murat, dükkânın içine göz atarken söze girdi. “Amca sen Taha ile nasıl tanıştın, işe nasıl aldın?”

Yaşlı adam ağrıyan dizlerini ovuşturdu, o anda alt kata inen merdivenlerden yukarı kızı çıktı ve adama bir bardak su verdi. Adam suyunu içtikten sonra konuşmaya devam etti.

“Camide tanıştık. Bir gün namaz bitiminde ayakkabılarımı giyerken başım döndü, bu koştu koluma girdi, cemaatin içinde görmüştüm bir iki kez. Dükkâna kadar yürüdük beraber, o aralar yanımda çalışan elemana yol vermiştim.”  Yaşlı adam kızını gösterdi. “Bu kızım Esma, yanımdaki elemanı kovunca o yardıma gelmeye başladı ama Esma’nın da okulu var. Bu durumu anlattım Taha’ya. O da iş ararmış, İran’dan geldiğini anlattı, orada bilgisayar mühendisiymiş, okumaya devam etmek için Türkiye’ye gelmiş, okul kaydını yaptıramamış, anasına babasına mahcup olmamak için okul işini düzeltene kadar çalışmaya karar vermiş. Bizim çevrede okul çok, tıp öğrencileri geliyor, kitap bastırıyor, ben de yetişemiyorum, yanıma aldım, denedim bir iki gün baktım makinelerden, bilgisayardan iyi anlıyor aldım işe.”

Başkomiser Vedat, adamın arkasında ayakta duran Esma’nın yüzüne baktı. Kızın da yüzünde ağlamaklı, kederli bir ifade vardı. Murat sormaya devam etti. Yaşlı adamın endişeli hali açıklığa kavuşmaya başladı.

“Peki, amca bu adama sigorta yaptırdın mı?”

“Yok, komiser bey, yaptırmadım.”

“Kaç para veriyordun aylık?”

“2000 lira veriyordum her ayın başında. Sigorta işini sordum aslında, gerek yok dedi, üç beş ay çalışıp okula dönmeyi düşünüyordu, fazla masrafa girmemi istemedi. Allah günah yazmasın komiser bey, benim de işime geldi.”

Başkomiser Vedat, fotokopi makinelerine bakınan Murat’ı yanına çağırıp olay yeri incelemeden bir ekip istemesini söyledi, Murat cebinden telefonunu çıkartıp, kapıya doğru yöneldi.

“Hacı abi,” dedi Vedat, ılımlı ve sakin bir ses tonu ile. “Bu Taha’nın kimliği sahteymiş, gerçek adını, kim olduğunu henüz bilmiyoruz, evindeki bilgisayarına, diğer eşyalarına bakıyoruz. Gününün çoğunu burada geçiriyormuş, o yüzden senin bilgisayarlara ve etrafa da bakmamız lazım.”

Adam durumu kabullenir bir ifade ile başını sallayıp, onay verdi. Vedat ve Murat dükkânın dışına çıktılar.

“Amirim, olay yeri incelemeden bir ekip yolda.”

“Kızın suratı bir tuhaf, çok üzülmüş belli, ekip gelene kadar sen burada kal, bilgisayarda ya da etraftaki herhangi bir şeyde oynama yapmasınlar, ne olur, ne olmaz.”

Murat, “Emredersiniz amirim, ben de otopsi raporunu almaya gideceğim, oradan büroya gelirim,” deyip arabanın anahtarlarını Vedat’a verdi.

Murat tabelaya bakıp sırıtmaya devam ediyordu. Vedat dayanamadı.

“Ayıp oğlum gülme.”

“Ne yapayım amirim, amca soğuk şaka yapmayı seviyor her halde.”

Başkomiser Vedat, Velinimet Kırtasiye diye içinden tekrarladı tabelayı, yüzüne sinir bozukluğundan doğan hafif bir tebessüm yerleşti. Murat’ a görüşürüz deyip arabayı park ettikleri sokağa doğru yürümeye başladı.

***

Can, omzu ve kulağı arasına sıkıştırdığı telefon ile konuşmasını bitirdiğinde, başkomier Vedat toplantı odasına girdi.

“Oğlum kaç kere kulaklık kullan dedim sana, bazen araba sürerken de böyle konuşuyorsun telefonla.”

“Haklısınız amirim. Nasılsınız?”

“İyilik, iyilik. Sende durumlar nasıl, neler buldun?”

Vedat yine not defteri, kalem ve ganyan bülteni üçlüsünü, masa üzerindeki yerlerine koydu. Can, önce nereden başlayacağını bilemez bir ifadeyle boğazını temizledi, sonra yazı tahtasına aldığı notları gördü ve anlatmaya başladı.

“Adamın evinde bulduğumuz kartlardaki numaraların çoğunu aradım. Adamı tanıyan çıkmadı. İçlerinde yabancı uyruklu personel çalıştırmış olan da yok. Bu firmaların geneli demir ve çimento alım satımı yapan ya da inşaat ile uğraşan firmalar. Bir iki tane de ecza deposu var. Yakın zamanda adli bir durum yaşayıp, yaşamadıklarını sordum. Tuhaflık burada başlıyor. Bir iki ay önce birçoğunun bilgisayarına virüs girmiş, firmaların elektronik ne kadar dosyası, verisi varsa şifrelenmiş. Buna fidyeci yazılım deniyor amirim. Şifreyi açıp verileri kurtarmanın tek yolu, dosya tıklandığında ekrana çıkan miktardaki bitcoini ödemek. Sonra hacker şifre kırıcı programı gönderiyor.“

“Kurbanımız, bu şirketlere o virüsü bulaştıran hacker olabilir mi sence?”

“Olabilir amirim. Adamın, bilgisayarını inceledikten sonra ortaya çıkar durum.”

Başkomiser Vedat, cebinden telefonunu çıkardı. Birini aramak ister gibi oldu ama sonra vazgeçti ve Can ‘a dönüp kamera kayıtlarını sordu.

“Apartmanın karşısındaki, tekel bayiinin dış cephe kamerası, olay yerine giriş çıkışları görebileceğimiz tek şansımız. Onun da görüntü kalitesi oldukça kötü amirim. Kurbanı eve girerken, üzerinde dün gece gördüğüm gömlek, pantolon ve ayakkabıdan teşhis edebildim. Adam saat 22.12’de  apartmana giriyor. O saatten, olay yerine ilk ekibin geldiği saat olan 03.12’ye kadar, binaya ayrı ayrı dört  erkek ve iki  kadın giriyor. Bunlardan sadece üç tanesi geri çıkıyor.”

Vedat, bu bilginin az da olsa işlerini kolaylaştıracağını düşündü ve sordu. “Çıkanların kaçı erkek, kaçı kadın?”

“İki erkek, bir kadın amirim. Birbirlerinden farklı zamanlarda çıkıyorlar.”

“Kadının girip çıktığı saat aralığı nedir peki?”

Can, raporlar ve fotoğraflar ile dağılmış masanın üzerinde küçük not defterini aradı ve buldu.

“Saat 00.15’te girip, 00.21’de çıkıyor.”

Vedat kısa süre düşündü, içini bir sıkıntı kapladı. Ayağa kalktı ve sesli düşünmeye başladı. “İhbarı yapan kadından iki saat önce, başka bir kadın apartmana girip, çıkıyor. Ya da her ikisi de aynı kadın. Hat kimin üzerine onun hakkında bir şey bulabildin mi?”

“Telefon hattı kontörlü ve Hande Sezgin adına kayıtlı. Kadın iki sene önce ölmüş.”

Başkomiser Vedat, ellerini beline koydu. Başını belli bir çaresizlikle sağa sola salladı. Can, anlatmaya devam etti ve anlattıkları Vedat’ın sıkıntısını biraz daha artırdı.

“Amirim, kadının kullandığı hat son altı ay içinde ilk kez dün gece aktif olmuş. Saat 20.00 ile 01.00 arasında dört arama yapmış. İlki şu an ulaşılmaz durumda olan ve yine geçen sene ölmüş birinin üzerine kayıtlı bir numara.” Can, derin bir nefes aldı, “Amirim, bu tesadüf olamaz muhtemelen, ikinci arama 23.12’de,  on beş saniye sürmüş, aradığı kişi ise dün gece öldürülen Taha Bahdani.”

Başkomiser Vedat, okkalı bir hassiktir patlattı. Bu sırada toplantı odasının kapısında Yabancılar Şubesi’nden Saim belirdi. Vedat içeri gelmesini söyledi ama Saim özel konuşmak istediğini belirtip Vedat’ı dışarı çağırdı. Vedat, Saim ile kendi odasında görüşürken Murat da büroya geldi.

***

Başkomiser Vedat, Saim’i uğurlarken; Murat, masasında otopsi raporunu inceliyordu. Vedat bir an saate baktı, iki olmuştu. Acıkmaya başladığını o an hissetti. Şu otopsiye de bakalım sonra düşünürüz, diye geçirdi içinden ve Murat’ın yanına doğru yürüdü.

“Amirim, ölüm saati olarak 23.00 ile 00.00 arası deniyor. Ölüm nedeni iki derin bıçak yarası sonucu aşırı kan kaybı. Başka bir darp izi yok. Vücutta başka birine ait DNA kalıntısı da yok. Yorumunuz nedir?”

Vedat, Murat’ın masasının önündeki sandalyede oturuyordu. Arkasına doğru yaslandı, başını havaya doğru kaldırıp gözlerini kapattı. Kısa bir süre düşündü, adamı ölü buldukları odayı ve evin girişini hayal etti, cinayet anını gözünde canlandırmaya çalıştı. Kafasında kurduğu sahneyi anlatmaya başladı.

“Bence, kurbanımız katili tanıyordu. Kapıda zorlama yok, bildiğimiz kadarıyla evden çalınan bir şey de yok. Katili içeri kendisi aldı. Herhangi bir boğuşma ya da darp izi olmadığını düşünürsek, aralarındaki konuşma sinir harbine dönüşmeye başladığında birbirlerinin üzerine yürüdüler. Katil, anlık bir sinirle ya da bile isteye adamı bıçakladı ve uzaklaştı.”

“Mantıklı geliyor amirim. Can az önce kadından bahsetti, sizce kadın yapmış olabilir mi?”

“Olabilir, eğer adamı arayan ile apartmana giren kadın aynı kişiyse. Hadi aynı kişi diyelim, 00.30 civarı evden çıkıyor ama neden iki saat sonra 155’i arayıp, ihbarda bulunuyor?”

“Belki pişman olmuştur, adama sinirlenip bıçakladı diyelim, aradan zaman geçince içi soğumuş olabilir.”

“Neden Silivri’den?”

Murat, bu soruya cevap veremeden büronun girişinde bir polis memuru ve yanında iki kişi ile belirdi.  Bu adamlar, ölen adamın ev sahibi Ali ve evi tutmasını sağlayan tekel bayiinin sahibinin oğlu Ahmet’ti. Murat, adamları uzaktan görünce tanıdı.

“Amirim ben şunları sorgu odasına alayım, bir de savcılıktan bir kâtip bulmam lazım, hem ifadelerini yazıp hem de şu ev kiraladıkları uygulamanın kayıtlarını tutalım, müsaadenizle.”

Murat, Ahmet ve Ali’ye doğru yürürken Vedat da adamlara göz kırparak selam verdi. Bu sırada elinde iki çay bardağı ile içeri giren Can, bardağın birini Vedat’a uzattı.

“Bunlar kim amirim?”

“Tekelcinin oğlu ve Taha’nın ev sahibi, internetten Taha’nın nasıl evi kiraladığını falan gösterecekler. Sen bir şeyler anlatıyordun yarım kaldı?”

“Size kötü bir haberim var maalesef. Kadının dört arama yaptığını söylemiştim.”

“Evet.”

“Kadının üçüncü aramayı yaptığı telefon numarası, Nuri Meriçli üzerine kayıtlı. Siz Saim abi ile konuşurken ben bu numaranın peşine düştüm. Telefon ulaşılabilir durumdaydı. Aradım. Telefonu Keşan Jandarma’dan biri açtı, Nuri dün gece ölü bulunmuş, Kendimi tanıttım, olayı kabaca anlattım. Onlar da telefonu adamın üzerinde bulduklarını, adamın kafasına sıkılmış tek bir kurşun ile öldürüldüğünü söylediler.”

Başkomiser Vedat, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Murat’ın masasına dirseğini dayadı, eli ile alnını kaşımaya başladı. Olaylar birbiriyle bağlanıyor ve kayıp kadın davada muhtemel şüpheli haline gelmeye başlıyordu. Az önce Saim’in Taha hakkında anlattıkları aklına geldi. Eğer Saim’in söyledikleri teknik incelemeler sonucunda doğrulanırsa ve katil de kadınsa, işte o zaman kadını ülke sınırları içinde yakalamak imkânsız hale gelecekti. Parmak izleri diye geçirdi içinden, kafasını kaldırdı ve Can’a baktı.

“Can, evdeki parmak izleri hakkında bir şey çıkmadı mı?”

“Akşamüstüne doğru elimizde olur amirim. “

Can’ın telefonu çaldı. O telefonuna cevap verirken, Vedat sandalyenin kolçaklarından destek alarak ayağa kalktı, odasına doğru yürümeye başladı. Odasının kapısına gelmeden yürümesi Can’ın heyecan dolu bağırışıyla yarıda kaldı.

”Amirim, bunu görmeniz lazım!”

Vedat, koşar adım Can’ın bilgisayarının başına gitti. Can heyecanlı bir şekilde ne izleteceğini anlatırken bir yandan da görüntü dosyasını açmaya çalışıyordu.

“Bilgi işlemdekilerden adamın bilgisayarını incelerken, cinayet tarih ve saatine en yakın olan işlemlere bakmalarını istemiştim. “

Vedat, Can’ın bu lafını, takdir dolu bir bakışla onurlandırdı, gururu okşanmış Can anlatmaya devam etti.

“Bizimkilerde, 23.38’de kayıt edilmeye başlayıp  00.38’te bilgisayarın kendini uykuya almasıyla sonlanan, bir video kaydı bulmuşlar.”

Video, bilgisayara USB ile bağlanmış ve bilgisayar masasının üstündeki kitaplık rafı içine gizlenmiş bir kamera tarafından çekilmişti. Kamera yüksek bir yere konumlandırıldığı için odanın büyük bir kısmını net gösteriyordu. Kayıt 23.38’de başladı. Odaya önce Taha girdi. Bilgisayar masasının önündeki sandalyesine oturdu. Ardından yirmili yaşlarının ortasında bir erkek görüntüde belirdi. Vedat ve Can, kapı çalındığında Taha’nın kaydı başlatıp, kapıyı açmaya gittiğini düşündüler. Ama neden kendi evi içinde böyle bir kayıt alma gereği duyduğuna anlam veremediler. Görüntüye giren adam, Taha’nın karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Adamın yüzü net bir şekilde belli oluyordu. Vedat, bu yüzü tanıyınca kısa süreli şaşkınlığı atlatıp, eline telefonunu aldı ve Murat’ı aradı.

“Murat, sakın ama sakın Ali ile Ahmet’i bırakma, ben on dakikaya orada olacağım, çaktırmadan oyala onları tamam mı?”

Bu konuşmalar sırasında Can, görüntüyü 10’ar saniyelik aralıklarla hızlandırıyordu. Merakına yenildi ve sordu. “Bu herif kim amirim?”

Kayıt saati 23.46 olduğunda Taha ve karşısındaki adam ayaklandılar. Ayakta yaklaşık iki dakika geçirdiler. Kayıtta ses olmadığı için jest ve mimiklerinden şiddetli bir şekilde tartıştıkları belli oluyordu. Kayıt saati 23.49 olduğunda, adam belinden bıçağını çıkardı ve Taha’nın karnına iki defa sapladı.

“Bu herif” dedi başkomiser Vedat, “Kendi rızasıyla sorgu odasına giren katil, tekelcinin oğlu Ahmet.”

***

Sorgu odasındaki genel hava sakindi. Murat; Ali ve Ahmet’in internet sitesi üzerindeki yazışmalarına bakıyordu. Bu yazışmaların delil olması amacı ile birer örneğini yazıcıdan çıktı olarak aldı. Polis memuru Nejat, ifadeye geçmesi gerekenleri bilgisayarda yazıyordu. Kapıda bir tıklama oldu. Başkomiser Vedat, hafif tebessüm eden bir yüz ifadesi  ile kapıda belirdi.

“Nasıl gidiyor Murat?”

“İyi amirim, işimiz biter birazdan.”

“İki dakika dışarı gelir misin?”

Murat, odadan dışarı çıktığında koridordaki kalabalığı görünce şaşırdı. Vedat ile birlikte Can, Savcı Ekrem ve iki silahlı polis memuru onu bekliyordu. Murat, Can’a kaş göz işareti yaparak durumu sordu. Başkomiser Vedat, durumdan henüz haberi olmayan ve aranması üzerine acele ile sorgu odasının önünde buluştukları Savcı Ekrem ile Murat’a durumu özetleyen bir açıklama yaptı.

“Özetle, katil Ahmet, elimizde kesin delili var, belki akşamüstü çıkacak parmak izi sonuçları da bizi destekler. Benim hâlâ aklımda bir iki soru işareti var. Az önce anlattığım kadın kim? Saim’in Taha hakkında ulaştığı bazı bilgiler var. Ahmet ve Ali adamın o durumundan haberdar mı öğrenmemiz gerek.  Sayın Savcım, sizin için de uygun olursa, kendi yöntemimle kısa bir sorgu gerçekleştirmek istiyorum.”

Savcı Ekrem elini ensenin götürüp kısa bir süre düşündü ve Vedat’ın isteğini onayladı.

“Biz de yandan izliyoruz,” dedi savcı Ekrem, “Dikkatli ol, Saim’in hangi bilgilere ulaştığını merak ediyorum ayrıca.”

Vedat savcıya güven veren bir ifade ile gülümsedi. “Az sonra öğreneceksiniz hiç merak etmeyin.”

Başkomiser Vedat, odadan içeri girdiğinde Ahmet ve Ali’yle ayrı ayrı göz göze geldi. Ali’nin sıkılmış, Ahmet’inse yorgun bir hali vardı. Ali ve Ahmet yan yanaydılar, onlara yakın tarafta ifadelerini yazan polis memuru Nejat oturuyordu. Tam karşılarındaki Murat’tan boşalan sandalyeye Vedat oturdu. Arkasına yaslandı, başını hafif öne eğdi. Ali ve Ahmet’in gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı. Sesiyle karşısında oturanların aklında samimi, işbirlikçi ve duyarlı bir etki yaratmak istiyordu.

“Beyler beni dikkatli dinleyin lütfen. Dün gece birinizin karşı komşusu ve hatta müşterisi, diğerinizinse kiracısı evinde ölü bulundu. Sıradan bir cinayet gibi görünen olay, incelemelerimiz ve ulaştığımız bilgiler sonucunda karmaşık bir hal almaya başladı. Maalesef, sizin ve ilk başta bizim Taha Bahdani olarak bildiğimiz kişinin kimliği sahte çıktı. Gerçek kimliğini öğrendik, ancak devam eden soruşturmanın gizliliğinden dolayı, sizinle paylaşamıyorum ama bazı konularda bilgi verebilirim. Bu şahıs yaklaşık bir yıldır ülkemizdeymiş. Öncesinde bir yıl Almanya’da bir yıl da Fransa’da bulunmuş. Adam hakkında edindiğimiz bazı bilgiler, gizli servislerce finanse edilen, organize bir suç örgütün üyesi olduğunu gösteriyor. Sahte pasaport ve kimlik hazırlama, yasa dışı yollarla Avrupa ülkelerine adam sokma ve siber saldırı yolu ile dolandırıcılık, bilinen ve tahmin edilen suçları.”

Başkomiser Vedat, bu noktada bir es verdi ve ayağa kalktı. Karşısındakilerin, hatta özellikle Ahmet’in tepkisini merak ediyordu. Ahmet, yutkunmaya başladı. Başını istemsizce oynatıyor, boncuk boncuk terlemeye başlayan alnını elinin tersiyle siliyordu. Vedat, Ali’nin tarafından yaklaşıp, ellerini masanın üzerine koydu ve eğilerek konuşmaya devam etti.

“Bu adam neden öldürüldü? Kim öldürdü? Bildiği önemli bir şey yüzünden öldürülmüş olabilir mi? Bunlar aklımızdaki sorular. Bu adamın ölümü, suç şebekesi ve gizli servisler için bazı dengeleri değiştirebilir. Adamın sahip olduğu kıymetli bilgiler olabilir, bu bilgiler üçüncü kişilerin eline geçmiş olabilir. Katili bulmamız zor gibi görünüyor. Suç şebekesi adamı öldürmüş olabilir ya da gizli servislerden biri. Belki de bu cinayeti her iki gruba düşman birileri gerçekletirmiştir.”

Başkomiser Vedat, ellerini masanın üzerinden çekip, adamların arkasına geçti, Ahmet ve Ali’nin omzuna ellerini koyup konuşmaya devam etti. Adamların vücutlarında hissettiği titreme planın doğru işlediğine dair bir işaretti.

“Şimdi size neden bunları anlattığımı düşünüyorsunuz. Ali, evini kimliği olmayan bir adama kiralıyor hem de kira kontratı yapmadan. Ahmet, herkesçe bilinen ve çok popüler olan bir ev kiralama ve oda paylaşım uygulaması üzerinden bu adamın evi tutması için Ali’ye yardım ediyor. Kayıt yok bir şey yok. Bu durumda sizler bir yerde ölen adamın suç ortağı sayılırsınız. Ben casusluk işlerinden anlamam ama siz de adamla iş birliği içindesiniz gibi görünüyor. Adam hakkında çok fazla şey biliyor olabilirsiniz. Burada işiniz bitince peşinize birileri takılabilir. Adamlar gözünü kırpmadan Taha’yı öldürmüşler, sizi de indirebilirler. O yüzden dikkatli olun derim.”

Elini adamların omzundan çekip, sandalyesinin olduğu yöne doğru ilerledi ve kendinden emin bir tavırla sandalyesine oturup konuşmasına devam etti. ”Şimdi ifadelerinize eklemek istediğiniz bir şey var mı?”

***

Ahmet’in kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, göğüs kafesini delip geçecek gibiydi. Ali’nin eli ayağı titremeye başlamıştı. Ellerini yüzüne kapatıp, kara kara düşünmeye başladı. Ahmet, derin derin nefes almaya çalışıyordu.

“Komiserim” diye bir ses duyuldu, Ahmet’in ağzından. Boğulmak üzere olan birinin son imdat çığlığı gibi çıktı ses dudaklarından. Derinden, boğuk ve yalvarırcasına.  “Komiserim, ben, ben bir şeyler biliyorum. Anlatsam.”

Başkomiser Vedat ayağa kalktı, kapıya doğru yöneldi. Dakikalardır yaşananlara tanıklık eden ve tavrını hiç bozmayan polis memuru Nejat’a, göz işareti ile çıkması yönünde talimat verdi. Kapıyı açtı, Nejat’ın ardından Ali’ye de çıkmasını söyledi. Ahmet’in karşısındaki sandalyeye oturdu ve “Anlat bakalım,” dedi.

“Dün gece, dün gece biz Taha ile biraz atıştık.”

“Nasıl bir atışma, kavga mı? Vurdun mu adama?”

“Komiserim, ben valla. Komiserim bakın, lütfen.” Ahmet’in gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Başkomiser Vedat’ın ses tonuysa samimiyetten uzaklaşmaya başladı.

“Ne komiserimi ulan, öldürdün adamı, öldürdün, kamera varmış adamın evinde, her şeyi gördük. Çekmişsin bıçağı takmışsın adamın karnına. Neden öldürdün onu söyle?”

“Öldürmek istemedim, komiserim.”

“Nedenini söyle bana, neden öldürdün adamı, birileri mi adamı öldür dedi sana, he birini mi koruyorsun söyle hadi, bak sen bize yardımcı ol bizde sana yardımcı olalım, bu işin arkasında biri mi var? Kime yardım ediyorsun?”

“Komiserim valla bir anlık sinirle oldu her şey, Allah çarpsın. Yok, yok öyle şeyler.”

“Yalan söyleme Ahmet, durduk yere adam mı bıçaklanır. Kimi koruyorsun anlat hadi, anlat ulan.”

“Kaçacaklardı komiserim, kaçacaklardı.” Ahmet’in gözyaşları pişmanlıkla karışık, yere dökülüyordu.

“Kim, kiminle, nereye kaçacaktı?”

“Esma’yla komiserim, Esma’yla. Bu Taha denen yavşakla kaçacaktı.”

Vedat o an bütün motivasyonunu kaybetmiş gibi hissetti. Vücudunu geriye doğru itti. Ahmet’i dikkatlice dinledi, hiç sözünü kesmedi. Duymayı beklediği hikâye bu değildi, kırtasiyecinin kızının ise aklındaki hikâyede yeri yoktu.

“Taha kırtasiyede işe girmişti. Esma ile orada yakınlaşmış. Avrupa’da gördüğü şehirlerden bahsetmiş. Esma erasmus ile yurtdışına gitmek istiyordu ama hacı abi izin vermedi. Esma akıllı kızdı, notları falan da iyiydi. Onun aklını yurtdışı hikâyeleri ile çalmış bu Taha. Bir gün Fındıkzade’de karşılaştım Esma’yla. Elinde kırtasiyenin el ilanları vardı. Oradaki şirketlere dağıtıyormuş. Şirketlerin baskı işlerini almak için el ilanı ile reklam yapmaya karar vermişler. Bunu babama anlattım, her halde hacı abilerin işleri kötü gidiyor diye düşündük ilkten. Meğer iş öyle değilmiş. Hacı abinin olaydan haberi yokmuş, babamdan durumu duyunca Esma’yı bir güzel haşlamış, tabii Taha’yı da. Kötü bir niyetimiz yok deyip işin içinden çıkmışlar. Sonra, Esma bir gün beni aradı, görüşmek istedi. Haseki’de bir kafede buluştuk. Esma, şirketlere el ilanının yanında eşantiyon USB diskler veriyormuş. O USB’lerin içine, Taha bir virüs yüklemiş. Virüs bilgisayara bulaşınca her şeyi şifreliyor, sonra para ödemeden de açılmıyormuş. Amaçları bu şekilde firmalardan para toplamak ve topladıkları para ile Avrupa’ya kaçmakmış. Kızı böyle kandırmış şerefsiz. Ben de kızdım Esma’ya seni kandırıyor yapma dedim ama dinlemedi, bir tokat attı bana bastı gitti. Ben de yediremedim kendime.”

Vedat dayanamayıp söze girdi.

“İyi de oğlum sana ne? Kız ister evlenir, ister kaçar, bu yüzden adam mı öldürülür?”

“Komiserim, çok seviyordum, çocukluk aşkım o benim, aynı mahallede büyüdük ettik, elin herifi gelip, alıp götürecekti kızı. Öldürmek istemedim hem, o gece dükkânda içmeye başladım, kurulmuştum iyice Taha’ya. 22.30 gibi dükkânı kapadım, biraz bekledim, iki bira daha içtim, çıktım yanına. Uyardım önce, kendi pis işlerini neden kıza yaptırıyorsun dedim. Kız yakalansa ne bok yiyeceksiniz dedim. Bu ikide bir gitmen lazım, git artık deyip durdu. Sinirlendim, baktım beni ciddiye almıyor, yanımda dükkândan aldığım ekmek bıçağını getirmiştim. Çektim o an, gözüm döndü, karnına sapladım komiserim.”

***

Ahmet’i içinde derin bir pişmanlık, bileklerinde kelepçe ile ardında bırakan Vedat, büroya döndüğünde Can ve Murat’ı bilgisayar başında bir şeyler izlerken gördü.

“Amirim bunu görmeniz lazım.”

Ahmet, Taha’yı öldürdükten sonra kamera kayıt almaya devam etmişti. Saat 00.15’te bir kadının odaya girdiği görülüyordu. Kadın yerde kanlar içinde yatan Taha’yı gördüğü an donup, kalıyordu. Görüntüde kırk beş saniye boyunca hareketsiz kalan kadın, Taha’ya doğru eğilip, solunum durumunu kontrol etti. Nefes alıp vermediğini fark etmiş olacak ki, elleri ile ağzını kapatıp  bir kez daha şaşkınlığını belli eden bir jest sergiledi. Görüntü kaydı saat 00.17’yi gösterdiğinde kadın, masanın üzerindeki kitapları kurcalayıp içlerinden birini aldı ve görüntüden kayboldu.

“Yakınlaşabiliyor musun?”

Vedat, dün geceden beri düşündükleri kadının yüzünü nihayet görmüştü.

“Tabi amirim, kadının yüzünü netleştireyim mi?”

“Olur, bir de elindeki kitaba yakınlaş bakalım.”

Kitabın üzerinde yazı netleşince üçünde de aynı şaşkınlık ifadesi belirdi. Ama Can’ınınki biraz daha fazla oldu. “Hasiktir.”

“Pardon amirim,” dedi Can, “Türkçe-Farsça sözlükten evde altı tane daha vardı amirim.”

Murat ve Vedat bunu hatırladıklarını ifade eder şekilde başlarıyla onay verdiler.

“Sabah demiştim ya, kadının telefonla aradığı üçüncü kişi de Keşan’da ölü bulundu. Siz sorgudayken, Keşan jandarmasından biriyle konuştum. Olay yerinde içi çıkartılmış ama cildi hasarsız duran, Türkçe-Farsça bir sözlük bulmuşlar.”

Artık hepsinin kafasında kadın ile ilgili olan hikâye şekillenmişti.

“Kadın, kanlı bir kaçış yolu izlemiş anlaşılan.”

Can’ın bu sözlerinin ardından Vedat ayağa kalktı, biri iki adım ileri atıp geri döndü, bu kısa devinim süresince aklındakileri toparladı ve konuşmaya başladı.

“Saim’in istihbarattan, istihbaratın da yurtdışından öğrendiğine göre, dün geceki kurbanımız Peyman Firuz. İran’dan kaçmış, İsrail gizli servisi tarafından devşirilmiş bir ajan. Avrupa’da eylemde bulunacak ya da kaçacak kişiler için sahte kimlik teminiyle para tedariki konusunda eğitilmiş. Almanya ve Fransa’da görev yaptıktan sonra Türkiye’ye yönlendirmişler. Peyman dikkat çekmeyecek bir hikâye oluşturmuş, güzelce oynamış, kendini özellikle hacı abiye kabul ettirmiş. Sahte pasaportları kırtasiyede hazırlıyor, para tedarik işini ise firmaları hackleyerek topladığı paralar ile sağlıyor.”

Murat araya girerek bu hikâyenin kilit sorusunu sordu.

“Amirim, peki ya bu kadın kim?”

“Onu ben de anlayamadım. Tahminim, Saim ve diğerlerinin de tahmini, İran’dan Avrupa’ya kaçan bir kadın. Kimdir, neden kaçar bilmiyorum. Şunu söyleyebiliriz her halde. Kadın İstanbul’a geldi, elinde bir telefon ve üç numara ile. Muhtemelen ona yardım eden gölge bir yardımcısı vardı. Bizim Peyman’ın adresine geldi, herhalde adres de, bir kağıt ya da mesajda yazıyordu. Peyman’dan pasaportu ve parayı almak için gelip adamı ölü bulunca şoka uğradı ama bir şey yapamazdı, kaçması gerekiyordu. O da Peyman’ı arkasında bırakıp kaçtı. Yine muhtemelen vicdanı el vermedi ve Silivri civarlarında ihbarda bulundu. Sonra, oradan Keşan’a geçti, bir bota binip Yunan sınırını aştı, arkasında bir ölü daha bırakarak. Bu ölümün suçlusu kadına yardım eden gölge olabilir.”

Başkomiser Vedat, açlığının iyiden iyiye midesini sardığını hissetti. Gurultular yükselmeye başladığında, Can söze girdi.

“Olan bizim salak Ahmet’e oldu.”

Vedat bu sefer Can’a kızmadı, içinden hak verdi.

“Ben açım beyler, hadi yürüyün bir tavuklu pilav yiyelim. Sonra elimizdekileri savcıya ve gerekirse Keşan’a gönderelim.”

Can ve Murat, amirlerine eşlik ederek bürodan ayrıldılar.

***

İki ay sonra, bir gazetenin dünya haberleri sayfasında “film gibi kaçış” başlıklı, bir haber yayımlandı. Haberde, İran’ın nükleer programı hakkında bilgi sahibi olan ve bir nükleer uzmana yönelik suikasta karışmış kadın bir fizikçinin ülkeden çıkarıldığı yazıyordu. Haberde yazan operasyonun detayları şu şekildeydi; İran’dan çıkarılan kadın, Suriyeli mültecilerin izlediği göç yollarını takip ederek, önce Fransa’nın Calais kentine ulaştı. Burada, diğer ülkelerden gelen göçmenlerin arasına sızdırıldı. Manş denizini bir bot ile geçip, İngiltere’nin Lydd kasabasına vardı. İngiltere’ye ulaştığında yolculuğunun 13. Günü tamamlanmıştı. İngiltere, istihbarat servisi tarafından sorgulanan bilim insanı özel bir uçakla ABD’ye gönderildi.

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: kalbini gömleğinin manşetinde taşıyan adam

Sherlock’un o sabah ki hali görülecek şeydi. Büyük bir enerji ile yatağından kalkmış, şarkılar söyleyerek traş olmuş, bordo kadife robe de chambre’nı kuşanıp, ikinci kattan bahar havasına açtığı pencerenin önünde,  güneşin ısıttığı arkası yüksek rahat koltuğuna gömülmüş, bir yandan piposunu kahvaltı sonrasına hazırlıyor, bir yandan elindeki fotografa bakıp kahkahalar atıyor.

Elinde bakıp bakıp kahkalar attığı fotografı merak edenler için bilgi: Fotograf bugüne kadar okuduğunuz, bildiğiniz, duyduğunuz, gördüğünüz ne kadar dinazor romanı, filmi varsa hepsinin ilham kaynağı  o muhteşem eser, Sir Arthur Conan Doyle’un 1912’de yazdığı “Kayıp Dünya” adlı romanının başkahramanı, Profesör Challenger’ın fotografıydı.

Tuhaf bir fotograftır. Hakikaten bakanı güldüren cinsten.

Sherlock’u güldüren tarafı farklı. Fotografa bakar bakmaz, romanın yazarı Sir Arthur’un saçını sakalını uzatıp, kaşlarını kalınlaştırarak kendi fotografını okurlarına kahramanı Profesör Challenger diye göstermesine basmıştı kahkahayı bizimki. Romanı ilk yayınladığı 1912 yılnda hikayesinin gerçekçiliğine ve de esprisine katkıda bulunmak adına Sir Arthur’un ne kılıklara girdiğini görmenin Sherlock’a verdiği keyif bambaşka bir keyif. Bütün okurlar taktir eder ki, Sherlock’un yazarı Sir Arthur’dan çekmediği kalmadı. O uygunsuz dahinin, komşumu, Reichenbach şelalesine atarak öldürmek dahil başına açmadığı iş kalmadı.  Malum. Tabii o bunları yaptıkça tersi oldu, komşum her seferinde ölümden döndü geri geldi ve dünya bu şekilde eşi enderi bulunmayan ölümsüz bir dedektif kazandı.

İşte o uygunsuz dahiyi Profesör Challenger kılığında görmek Sherlock’u güldürmez mi? O sabah, onun kahkahalarıyla uyanan Doktor Watson,  endişe içinde ne olduğunu tam anlamadan pijamalarıyla  apar topar odaya geldi. Bizimki gülmekten konuşamadığı için, Watson’ı artık el işaretleriyle yayına çağırıp fotografı gösterdi.  Kısa sürede gülme hali Watson’a da sirayet etti tabii. Birlikte bir süre karşılıklı güldüler.

–  gördün mü şunun halini Watson? Böyle bir kahraman yaratmak için kendini ne hallere sokmuş!

Masanın üzerinde duran “Kayıp Dünya” adlı kalın romanı işaret etti Watson’a.

fotograf kitabın içinden çıktı.

Watson kitabı eline aldı, ilk bölümün son paragrafını yüksek sesle okumaya koyuldu:

“… o kasımın sisli akşamında kendimi, gögsümde kalbim sıcak bir kor gibi pırıldarken, sevdiğime layık bir şey başarmak için hiç vakit kaybetmeden harekete geçmeye kararlı halde Camberwell tramvayında buldum. Ama o an, böyle bir başarının beni nerelere götüreceği, ne tuhaf ve beklenmedik bir maceraya sürükleyeceği kimin aklına gelirdi.  … o sırada Günlük Gazete’nin en önemsiz biriminde görevliydim, ve işte tam o  akşam Gladis’ime layık bir arayışa girme kararlığı üzerime çökmüştü. Daha ileri bir yaşta olsaydım belki, hani,  acaba onun kendini böyle övüp göklere çıkarmak için benim hayatımı riske atmaktan kaçınmayışını katılık ya da bencillik olarak düşünebilirdim  ama o an ilk aşkının ateşiyle yanan çoşku dolu o  yirmiüç yaşımdaki ben bunu yapamazdım.”

Birlikte tekrar güldüler. Sonra Watson hâlâ anlamamış halde Sherlock’a baktı, bu nereden icap etti diye sorunca mesele ortaya çıktı.

O günkü gazete manşetleri, dünya yüzünde hâlâ insan elinin değmediği nadir alanlardan Canaima Milli Parkı’nın altına hücum eden maden arayıcılarınca talan edildiğini haberini duyuruyordu.

Seçimlerde yaptığı hile ile bir türlü koltuğu bırakmayan Venezuela diktatörü Nicolas Maduro sayesinde, halk açlıktan ve çaresizlikten Unesco koruması altındaki Canaima Milli Parkındaki maden kaynaklarına hücum etmişti.

Tam yüzyıl önce Sir Arthur’un “Kayıp Dünya” romanına konu olan Canaima, hâlâ balta girmemiş olağanüstü zengin bir doğa parçasıydı düne dek. Dünyanın en yüksek şelalesi Angel Falls’un da bulunduğu bu doğa parçası Sir Arthur’u o kadar etkilemişti ki, kendi fotografından yarattığı Profesör Challenger’ı orada yaşayan dinazorları keşfetmeye yollamıştı.

Komşumun, edebi dünyanın önemli bir karakteri olmasından tam yirmidört yıl sonraydı, Profesör  Challenger ve dinazorlarının ortaya çıkması.  Challenger, komşumun tam tersi, hani İngilizce deyimle “kalbini gömleğinin manşetinde taşıyan” yani asla soğukkanlı denemeyecek tersine çabucak celallenen bir tipti. Komşum gibi uzun, ince, zarif ve saçsız değil, tersine kalın, dörtköşe, kısa ve hani saçı sakalı kaşı yüzünü gözünü  örten kıllı bir adamdı. Bilek kuvvetinin yanında tek benzerlikleri ikisinin de bilime olan bağlılığıydı.

Sir Arthur,  Kayıp Dünya ile yine soluksuz okunan bir macera romanı yazdı. Dedektifi gibi dinazorları da o gün bugündür aramızda. Çünkü,  Profesör Challenger’a, binbir maceradan sonra nihayet bulduğu dinazorlardan birini bir kafesin içinde örnek olarak  İngiltere’ye bile getirtti o zaman. Ve tabii, yaratık kamu önüne çıkmadan önce Challenger’ın elinden kurtulup bilinmeyen bir istikamette kaçıp kayboldu.  Böylece Sir Arthur’un ölümsüz kahramanlarından birine dönüştü.

www.sebnemsenyener.com