Ana Sayfa Blog Sayfa 38

2042-Sıfır Yılı | Çağan Dikenelli

Bir gün, 2042, tüm karanlığıyla üstümüze çökecek; dünya, Doğu-Batı Federasyonları olarak bölünecek, varoşlarda ve yasak şehirlerde büyüyen Hayalet Yoldaşlık kemikleşmiş sömürü devletlerini kıyısından ısırmaya, canını acıtmaya başlayacak. Ve artık cafcaflı neonlarla gizlenemeyen böylesi bir kaos ortamında kimsenin adamı olmamayı seçen, hiçbir güce boyun eğmeyen ve küresel güçlerin oyunları karşısına mertçe dikilmekte bir an bile tereddüt etmeyen bir dedektif o zaman da olacak.
Birleşik Batı Konfederasyonu’na bağlı ülkelerdeki güvenlik ve kontrol hizmetleri birimi ICU dedektifi Metin, asla kimliğini belli etmeden onun kıçını toparlamakla görevli Gölge ve yapay zeka Kurt bu macerada kendilerini iki garip soruşturmanın derin girdabında bulurlar. İki gün arayla, ilkönce ezilenlerin umudu Kara Sendika’nın avukatı, sonrasında ise tüm dinleri bir potada eriterek hoşgörüyü ve barışı dünyada kalıcı kılma sloganıyla ortaya çıkan ve küresel sermayenin desteğiyle her yere yayılan Özgür Işık Tarikatı liderinin karısı öldürülmüştür. Uyarılara kulak asmayarak barışçıl avukatın soruşturmasına da sızan Metin, iki olay arasında bağlantılar olduğunu keşfettiği zaman, aslında bileti çoktan kesilmiştir…

2042 Sıfır Yılı, edebiyatımızda görmeye alışık olmadığımız türde bir eser. Ülkemizin ve çevremizin yirmi beş yıl gibi çok da uzun sayılamayacak bir süre sonundaki hali pür melalini yansıtan bir atmosferde yaşanan bir cinayeti ve onun soruşturmasını anlatıyor. Bu atmosfer, bu kaos ortamı Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’indeki kadar yakıcı ve karartıcı ama bir o kadar da etkileyici. Kahramanımız ise, geleceğin karanlık güçlerine boyun eğmeyen, yüreğinin sesini dinleyen, kimsenin adamı olmayan, var olan sisteme karşı uyumsuz  biri. Bir anlamda antikahraman. Bu nedenle, Dashiel Hammet romanlarındaki dedektiflere yakın bir tip.

Roman, birinci tekil şahıs ağzından, iç monologlar şeklinde yazılmış. Kısa ve sade cümlelerle var olan düzene karşı eleşirel bir yaklaşım ortaya konmuş. Tasvirlere adeta sinemasal bir hava egemen. Renkli ve ayrıntılı ruhsal çözümlemelerin, kolay kolay içine sızamadığı bir renklilik var bu tasvirlerde. Biçim ve içerik açısından yazılması hayli zor olan bir roman bu. Ne var ki, Çağan Dikenelli bunun üztesinden gelmiş. Sonuçta ortaya çıkan, şaşırtıcı, etkileyici bir serüven romanı. Bir distopya¹ polisiyesi.

¹ Distopya: Çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.

Çağan Dikenelli

Çağan Dikenelli, 1969 yılında, İzmir’de doğdu. St. Joseph Koleji’nden sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü’nü bitirdi. Montreal Üniversitesi’nde arşivcilik okudu. Aynı zamanda müzisyen olan ve 2004 yılından sonra yazdığı mizahi bir romanla edebiyat dünyasına merhaba diyen Çağan Dikenelli, polisiye ile yazarlık yaşamına devam etmektedir.

Çağan Dikenelli’nin Bilim Kurgu tefrikası Kule’ye ve Dedektif’te yayınlanan diğer yazılarına aşağıda ulaşabilirsiniz.

Çağan Dikenelli’nin seslendirdiği “Yaşamın Kıyısında” adlı şarkıyı burada dinleyebilirsiniz:

Keyifli dinlemeler & okumalar.

Kadin seri katiller: Locusta

Locusta, tarihte resmi kayda geçmiş ilk seri katildir. Bu gerçek, birçok uzman tarafındanda doğrulanmaktadır. Locusta, Roma İmparatorluğu’na bağlı Gaul kasabasında dünyaya gelmiştir. Kadın seri katil Locusta hakkında bu yazıda birçok değerli bilgi bulacaksınız.

Yunan Çağı denince kuşkusuz ilk akla gelenler düşünürler ve bilgelerdir. Onlar sayesinde tıp, matematik, bilimsel düşünce, yasal yapılanma ve felsefe alanları gelişmiştir. Sokrates, Plato ve Aristoteles insanların ahlakî ve inançsal gelişimi adına yön vermişlerdir. Yunan mitolojisindeki tanrılar mükemmel insanı temsil etmekteydiler. Bunlar seri katillerin yoksun olduğu özelliklerdi.

Yunan imparatorluğu M.Ö IV. yüzyılda Büyük İskender’in katkılarıyla Asya’ya doğru açılırken, Roma imparatorluğu gücünü İtalya ve Orta Avrupa’da genişletti. Roma imparatorluğu ilerleyen yüzyıllarda İspanya’dan Suriye’ye, Mısır’dan Britanya’ya genişleyerek; kanunlarını, alfabelerini, fikirlerini ve dillerini yaymayı ihmal etmediler. Kültürel açıdan da tüm dünyaya katkı sağlayan bu imparatorluk, Caesar ile birlikte bu kültürel gelişimden uzaklaştı. Çünkü Caesar hükümdarlığı ile birlikte zevk uğruna, vahşet de beraberinde geldi. İnsanlar zevk uğrunda arenalarda ölümüne dövüştürülüyorlardı. Köleler aslanlara yem oluyordu. Ancak Caesar döneminden önce de başka bir karanlık tür doğdu: Seri katiller. Hem de aristrokrat kesimin çıkarlarına hizmet eden seri katiller… Roma İmparatorluğu’nun doğuşu Roma’nın kuruluşu ile başlamıştır. Yani M.Ö 753’ü, imparatorluğun çöküşü ise bizleri de yakından ilgilendiren M.S 1453 yılını göstermektedir. Bu zaman dilimi arasında genişleyen ve güçlenen imparatorluk, altın çağına M.S. 503 yılında erişmiştir. Roma garnizonu Avrupa ve Kuzey Afrika olmak üzere her yerde gücünü fazlasıyla hissettirmekteydi. İmparatorluk, kanunlar ve yönetim şekli ile gücünü korumaktaydı. Bu kanunlara ve yönetime karşı gelen her kimse, acımasız bir şekilde cezalandırılmaktaydı. Roma İmparatorluğu’na bağlı askerî birlikler, farklı toplumları imparatorluğunun hükmüne almakla görevliydiler.

Yunan İmparatorluğu zihinsel ve felsefî gelişime önem gösterirken, Roma İmparatorluğu askerî strateji ve ticarî gelişime odaklanmış durumdaydı. Hiyerarşi yönetimi çabuk benimsenmişti. Senato tüm kararları alan büyük bir güçtü.

Adlî bilimin doğuşu M.S. 50 civarını göstermektedir. Gelişim süreci M.Ö 54 yılında Caesar’ın tahta geçmesiyle durakladı. Roma İmparatorluğu’na acımasızlığı ve sapkınlığı beraberinde getirdi. Dünyanın tek hükümdarı olmak için her yolu deniyordu. Karşısında duran kim var ise, ya esrarengiz bir şekilde ölüyordu ya da aleni bir şekilde öldürülüyordu. Kendi elleriyle ektiği nefret tohumları, aynı zamanda sonu oldu. M.Ö 44 yılında bazı senato üyelerinin planladığı suikast girişimi neticesinde öldü. Ancak ölümü adlî bilime büyük bir katkıda bulundu. İlk kez bir tıp adamı Caesar’ın cesedi üzerinde bir otopsi gerşekleştirip bunu kayda geçirdi. Antistius isimli ilim insanı, yapmış olduğu otopsi neticesinde, Caesar’ın bedenine isabet eden 23 adet bıçak darbesinden sadece bir tanesinin ölümüne sebebiyet verdiğini rapor etti. Bu raporun önemi senatonun bir araya gelmeden önce resmî olarak Caesar’ın ölümü hakkında kesin bir sonuç çıkması ve bu sonucun bir sonraki senato  toplantısında herkese sunulması açısındandı. Forensic kelimesinin kökeni de aslında buradan gelmektedir. “Before the forum” (Mahkeme/Toplantı öncesi) demektir.

Caesar’ın ölümünden yaklaşık 100 yıl sonra resmi kayıtlara geçmiş ilk seri katile rastlarız. Kadın olması daha da ilginç bir durumdur. Çünkü seri katillerin erkek olduğunu düşünen büyük bir kitle bulunmaktadır. Az sonra bahsedeceğim kadın seri katil, Caesar’ın görkemi ve gücünden etkilendiği yöntemlerine bakılacak olursa, bu durum oldukça olasıdır. Caesar kendisini totaliter güce sahip bir tanrı olarak ilan etmişti. Yeğeni Octavian bugünün anlamıyla vali olarak göreve atandı. Doğuda Mark Antony ile girdiği savaştan sonra Augustus ünvanına hak kazandı. Octavian geçen zamanla daha da güçleniyordu. Sosyal yapılanmanın gelişmesi ile birlikte halk huzur ve refah içerisinde yaşıyordu. Ancak fakir halk ile aristrokat kesim arasındaki uçurum da git gide büyüyordu. Roma’da dünyaya gelen tüm erkek bebekler doğrudan vatandaşlığa alınıyordu. Çünkü askerî birliklerin geleceği güvence altına alınmalıydı. Asil kana sahip olanlar ise doğrudan toprak sahibi oluyorlardı. Ya da aileler para ile mükafatlandırılıyorlardı. Ancak paranın gücü farklı alanlarda da işliyordu. Rüşvet artık sıradanlaşmıştı. Statü sahibi kişiler, güçlerini para karşılığında kötüye kullanıyorlardı. M.S XIV. ile M.S XXXI. arasında Tiberius ve Caligula tüm sapkınlıklarını açık bir şekilde yaşıyorlardı.

Ardından Claudius her şeyi kendi kontrolü altına aldı. Aynı dönemde Locusta ve ekibi zehirlerini tüm şehre salmaya başladı.

Locusta

Locusta, tarihte resmi kayda geçmiş ilk seri katildir. Bu gerçek, birçok uzman tarafındanda doğrulanmaktadır. Locusta, Roma İmparatorluğu’na bağlı Gaul kasabasında dünyaya gelmiştir. Gaul bugün ki Fransa topraklarının üzerindeydi. Bitkiler üzerine uzmanlaşan Locusta, kısa süre sonra şifacı ve büyücü olarak üne kavuştu. Yine aynı dönemde statü ve güç uğruna kıyasıya bir rekabet söz konusuydu. Rakiplerini kendi gücüyle yenemeyenler ise farklı bir yönteme başvurmaya karar verdiler. Ölümü doğal sebepler ile açıklayacak zehirlerin popülaritesi her geçen gün artıyordu. Bu yönteme başvuranlar kısa sürede Locusta’nın ününü duydular. Locusta’nın hazırlayacağı zehirler karşısında para ve sosyal statü sunuyorlardı. Ne zaman şüphe üzerine tutuklansa, patronları onu ne yapıp edip bu durumdan kurtarıyorlardı. Locusta, öldürme sanatını görev icabı değil, aynı zamanda zevk için yapıyordu. Onda Caesar’ın sapkınlıklarına rastlamak mümkündü.

İmparator Claudius’un dördüncü eşi ve aynı zamanda öz yeğeni olan Agrippina’nın, önceki evliliğinden Nero isimli bir oğlu vardı. Ona göre Claudius’tan sonraki imparator Nero olmalıydı. Ancak önlerinde bir engel vardı. Çünkü Claudius’un diğer oğlu Britannicus yeni hükümdar olmanın en güçlü adayıydı. M.S. 54 yılında Claudius, önceki hükümdar Caligulan’ın suikast sonucu ölümünün ardından tam 13 yıldır tek hükümdar olarak imparatorluğu yönetiyordu. Hiç bir yere de gitmeye niyeti yok gibiydi. Ancak Agrippina gibi bir kadının da beklemeye niyeti yoktu. Oğlunu tahtın sahibi olarak görmek istiyordu. Ancak bu hiç de kolay olmayacaktı.

M.Ö 4. yüzyıldan beri zehir en etkili silahlardan bir tanesiydi. Roma İmparatorluğu’nda yemeklere zehir katmak ise en sık uygulanan yöntemlerden biriydi. Agrippina eşi Claudius’un mantar sevdiğini biliyordu. Mantar ise doğal yoldan zehirlenme için birebirdi. Kimse mantar yemeğinin içine katılmış zehirden şüphelenmezdi. Ancak bir sorun vardı. Claudius yemeklerini yemeden önce tattırırdı. Şüphe duyduğu için değil. Yemeğin veya şarabın kalitesinin onaylanması gerekirdi. Diğer bir sorun ise, Claudius’un kusma alışkanlığıydı. Yediği yemekleri kısa sürede kusmak onun için sıradan bir eylemdi. Böylece zehrin etki gösterme ihtimali süre açısından çok az olacaktı. Agrippina çaresizlik içerisinde Locusta’dan yardım istedi. Locusta işinde usta olduğu gibi, çok da zekiydi. Daha önceden katıldığı yemek davetlerinde Claudius’u dikkatlice takip etmişti. Claudius yediği yemekleri kısa bir süre sonra kusardı. Amacı, daha fazla yemek tatmaktı. Kusma yöntemi ise boğazına soktuğu bir tüy ie gerçekleşiyordu. Locusta işinin uzmanıydı. Claudius’un mantar yemeğine Amanita Phalloides isimli son derece zehirli bir mantar türünü ekledi. Ama yine de işini sağlama almak istedi. Kusmak için kullanacağı tüye de zehirli bir madde sürmeyi ihmal etmedi. İkisinden birisi kana karışacaktı. Agrippina yemek tadıcıyı bir şekilde kandırmayı bildi ve zehirli mantar yemeğini kendi elleriyle eşine sundu. Zehirli mantar yemeğini yedikten kısa bir sonra zehir etkisini gösterdi ve Claudius, tüy vasıtasıyla kusmak için çabalamaya başladı. Tüy de yüksek derecede zehirliydi. Ciddi derecede rahatsızlanınca, özel doktoru Xenophon’u yanına çağırdı. Ne var ki Xenophon da Agrippina için çalışıyordu. O da imparatorunun damarlarına zehirli colocynth maddesini enjekte etti. Claudius o gece herkes tarafından ihanete uğramıştı. Ölüm kaçınılmazdı. 13 ekim sabahı zehrin etkisiyle hayata gözlerini yumdu.

Nero henüz 16 yaşındaydı ve yeni imparator ilan edildi. Locusta ise tutuklanarak hapis cezasını mahkûm edildi. Locusta kısa süre sonra, Nero tarafından affedildi. Çünkü Nero’nun Locusta ile ilgili farklı planları vardı. Locusta artık Nero’nun özel danışmanıydı. Nero diğer imparatorlardan farksızdı. O da en az öncekiler gibi acımasızdı. Zevk için sokağa çıkıp yanından geçen insanları bıçaklayarak öldürmek eğlencelerinden bir tanesiydi. Dolayısıyla ölüme aşikârdı. Locusta’nın ilk görevi Nero’nun 14 yaşındaki üvey kardeşi ve aynı zamanda taht rakibi olan Britannicus’u öldürmek oldu. Ancak Locusta’nın metodu farklıydı. O dönemde şarap sıcak su ile karıştırılıp servis edilirdi. Britannicus o gün şarabını tattırıcılarına içirdi. Bir süre sonra kendisi içmeye başladı. Şaraba katılan suyun çok sıcak olduğunu söyleyince, yanında bekleyen tadım görevlisi soğuk su ekledi. Ne var ki soğuk suyun içine daha önceden Locusta tarafından zehir katılmıştı. Britannicus kısa bir süre sonra rahatsızlanıp tıpkı babası gibi öldü.

Locusta artık imparatorluğun koruması altındaydı. Her daim kendi etrafında koruması vardı. Koruması da tıpkı Locusta gibi şiddet eylemleri ile meşhurdu. En sevdiği eğlence insanlara işkence etmekti. Locusta bir adım daha ileri gitti. Nasıl olsa imparatorluğun koruması altındaydı ve artık hiç kimseden korkmuyordu. Bir okul açtı. Okulda öğrencilerine zehir karışımlarını ve hangi yöntemler ile zehirleyebileceklerini öğretiyordu. Nero ise kendisine bolca deneme imkânı sunuyordu. Yeni zehir karışımlarını deneyebilmek için, Locusta’ya mahkûmları sunuyordu. Kayıtlara göre Locusta’nın 5 kurbanı vardı. Ancak bu sayının çok daha fazla olduğunu tahmin etmek zor değildi. Nero da Locusta ile öldürme konusunda rekabet içerisindeydi. Annesini, halasını, birinci ve ikinci eşlerini kendi elleriyle öldürmüştü. Nero kendisini bir sanatkâr olarak görüyordu.

M.S. 68’de Senato yeni imparatorları Galba’nın isteği üzerine Nero’nun ölümüne karar verdi. Nero’nun da ölümü Locusta ile geldi. Locusta yeni patronlarının emriyle Nero’ya zehirli bir karışım sundu. Ancak zehirlendiğini anlayan Nero, ölümünün bu şekilde olmasına izin vermeden, intihar etti. Locusta sürekli başkalarının emri altında insanları öldürdü. Kendi zevki için de öldürmeyi ihmal etmiyordu. Roma İmparatorluğu’nun o dönemi yine vahşi zevkleri ile ünlüydü. Gladyatörler başkalarını eğlendirmek için ölümüne dövüşüyorlardı. Vahşi hayvanlar ise ya önlerine sunulan kurbanları parçalayarak öldürüyorlardı ya da zavallı insanlara tecavüz etmek için yetiştiriliyorlardı. Galba kendi zevki uğruna Locusta’yı bir hayvana tecavüz ettirdi. Rivayetlere göre bu vahşi hayvan bir zürafaydı. Tecavüz eden hayvanın dişisinin salgıladığı vajinal sıvıyı ve kokuyu kurbanın üzerine sürülürdü. Böylece kokuyu alan erkek hayvan, tahrik olarak kurbanına tecavüz ederdi. Tecavüzün ardından Locusta parçalanarak ölümüne karar verildi. Kararı veren Galba’ydı. Ne tesadüftür ki, Locusta’nın ölümünün ardından kısa bir süre sonra Galba esrarengiz bir şekilde rahatsızlanarak öldü.

Bir daha ki sayımızda Erzsebet Bathory isimli seri katili ele  alacağız.

 

 

Gizemli Hikayeler – Bir Yaz Günüydü

O korkunç günün sabahında sandalımı küçük iskeleye bağlarken kafamın içi hala karmakarışıktı.  İki saat boyunca kürek çekmiş, yorulmuştum. Ellerim bıçakla kesilmiş gibi acıyordu. Avuç içlerim su toplamıştı. Ama umurumda değildi. Ne yapmam gerekiyorsa onu yapmıştım. Huzursuzca son bir kez daha puslu denize çevirdim gözlerimi. Sonra arkama dönüp çakıl taşlarının çıplak ayaklarıma batmasına aldırmadan eve doğru yürüdüm.

Ondokuz yaşıma yeni girmiştim. Geleceğimle ilgili kaygıları yüzünden ailemle aramda ciddi sorunlar yaşadığım bir dönemdi. Tartışmaktan ve düşünmekten yorulduğum bir sırada, annemle babamın kısa bir süreliğine İstanbul’a gitmeleri, bana soluklanabileceğim birkaç gün hediye etmişti.

Çocukluğumdan beri her yaz gelirdik bu kasabaya. Babam, kıyıdaki ufak koylardan birine çok güzel bir ev yaptırmıştı. Balkonumuzun manzarası eşsizdi. Bahçemizse bana her zaman uçsuz bucaksız bir yer gibi görünürdü. Çevremiz insanı tedirgin edecek derecede tenhaydı ama babama sorarsanız, yazlığımızı buraya inşa ettirmesinin esas sebebi de zaten buydu.

Koyda bizimkinden başka ev olmadığı için babam bahçemizin etrafına epeyce yüksek bir duvar ördürmüş, böylece, her zaman fazlasıyla evhamlı olan annemin kendisini güvende hissedeceğini hesaplamıştı. Sonuçta, gerçekten de öyle olmuştu. Annem burada geceleri bile tek başına kalmaktan korkmazdı.

Kahvaltıdan sonra, arkadaşlarımla buluşmak için dışarı çıktım. Nazımlara gidecektim. Onların yazlığı bizden bir sonraki koydaydı. Orası, bizimki gibi tenha ve kayalık değildi. Gelmem için Banu çok ısrar etmişti. Ben de “Olur,” demiştim.

Tepeye tırmanırken uzaktan Fuat’ı gördüm.  Raslantı denilmesi imkansız bir biçimde çıkıvermişti karşıma. Her zamanki gibi avare avare yürüyordu. Serseri ruhlu, deli dolu biri olmasına rağmen severdim Fuat’ı. Bitmek bilmeyen enerjisi,  içindeki o çocuksu serüven merakı hoşuma giderdi. Hayatı umursamayan, kaygısız tavırlarına gizli bir hayranlık duyardım.

Bizimkiler benden birkaç yaş büyük olan Fuat’tan ve onunla arkadaşlık etmemden hiç hoşlanmazlardı. Babama göre o, ailesini elaleme rezil etmek için dünyaya gelmiş, işe yaramaz veletin biriydi. Bizim kibar ve saygın muhitimize hiç yakışmıyordu. Vukuat dosyası ise yüz kızartıcı bir biçimde kabarıktı. Bir kızı hamile bırakmış, birkaç kez de sahte çek ya da imza yüzünden başı derde girmişti. Hiç kimsenin içyüzünü tam olarak bilmediği bu olaylar, Fuat’ın Bizim Moruk dediği babasının parası ve nüfuzu sayesinde örtbas edilmişti.

Ölümün Kokusu | 2

4. Bölüm

“Bu adama karşı bu özen niye ?”

Aslı, Tunç’un yanına bir sandalye çekti ve elinden tutarak yüzünü yüzünün karşısına getirerek adeta bir çocukla konuşuyormuş gibi bir özenle gülümsedi.

“Tunç Bey…”

“Benim buyrun.”

“Beni patronunuz Artin Nişancıyan gönderdi, avukatınızım, sizinle sorguda bulunacağım. Lütfen sakinleşin ve derin derin nefesler alın.”

O ana kadar yüzünü yere devirmiş bu genç adam yavaşça kafasını kaldırdı ve göz temasına girmemeye çalışarak cevap verdi.

“Çok susadım.”

Aslı ondan istediği şeyi almış olmanın verdiği heyecanla masanın kenarında ayakta bekleyen polis memuruna döndü.

“Biri bize su getirebilir mi? Hemen!”

Polis memuru bakışlarını Emine çevirdi. Emin bir göz işaretiyle kafasını salladı. Polis memuru odadan dışarı doğru hareketlendi. Birkaç dakika sonrada elinde ufak bir pet şişe suyla içeri girdi. Şişeyi Emin’e uzattı. Emin şişeyi aldı ve Tunç’a uzattı.

“Al bakalım.”

Emin, suyu elinden bilerek erken bıraktı. Yere doğru düşmeye başlayan şişeyi Tunç kimsenin beklemediği bir refleksle havada yakaladı ve masaya koydu.

“Bu … Bu olmaz. Bu su tamamen sentetik, ben bu suları içmiyorum, bana ph 8,5 olan bir su  getirebilirler mi?”

“Bize ph 8,5 olan bir su  getirebilir misiniz?”

Emin’in aklında başka bir şey vardı.

“Hiç te sakar birine bezemiyor.”

Murat buna herkesden önce cevap verdi.

“Bu genel özellikler Emin, her hastada aynı semptomatik özellikler olmaz. Tamamen generle alakalı, kimin hastalığının  hangi özellikler taşıyacağına beden karar verir.”

“Güzel, o zaman onunla oynamaya başlayabiliriz, normal bir insan gibi.”

Aslı sesini yükselterek sözlerin kesti.

“Bize ph 8,5 olan bir su  getirebilir misiniz?”

Emin yavaş yavaş sinirleniyordu.

“Biz bu sudan içiyoruz ve şimdiye kadar yaşayabildik, başka su yok burada.”

“Bir defalık bu suyu için lütfen. Ben daha sonra dışarıdan temin edeceğim size.”

Tunç isteksizce suyu aldı ve burnunu kapatarak birkaç yudum içti, şişeyi masanın kendinden uzak bir yerine bıraktı ve derin bir nefes alarak burnundaki elini çekti, Aslının yüzüne birkaç saniye baktı, kafasını çevirirken gülümsemeye çalıştı.

“Şimdi daha iyi misiniz?”

“Evet,  teşekkür ederim?”

“Tamam, güzel, şimdi arkadaşlar size bazı sorular soracaklar, lütfen onlara bildiğiniz şeylerin hepsini anlatın. Ben hep burada olacağım, gerekirse size müdahale deceğim, merak etmeyin.”

“Elbette.”

“Hazırsanız başlayabiliriz, ne dersiniz?”

Murat elindeki dosyaları masaya bıraktı ve sözlerini kesti.

“Tunç Bey, ben Murat Saygı, adli psikoloğum. Sorguda bulunacağım. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

“Çok gerginim,” diye cevap verdi Tunç. “Canım yanıyor.”

“Biraz sakin olun,” diye gülümsedi Murat. “İnanın kısa sürmesi için elimden geleni yapacağım. Unutmayın buradaki hiç kimse sizi birşeyle suçlamıyor, sadece bazı cevaplar almak istiyoruz hepsi bu. Lütfen bildiğiniz herşeyi bizimle paylaşın. Ne kadar dürsüt olursanız o kadar kısa sürecektir.”

Tunç cevap vermedi. Kafasıyla tamam işareti yaparak bakışlarını terar yere devirdi. Birkaç saniye sonra kafasını kaldırıp hazırım işareti yaptı.

Emin hala neden bu kadar önemsendiğine bir anlam veremediği garip hareketleri olan bu adamı inceliyordu. Aslı’ya kinayeli bir şekilde gülümsedi.

“Evet bebeğimiz de hazır olduğuna göre sorguya başlayabiliriz ne dersiniz?”

“Senin saçma sapan esprilerini dinlemek istemiyorum Emin. Hemen sorguya geçelim.”

Turgut ta bunu onayladı.

“Sorguya geç Emin. Sadece bir saatimiz var.”

 

  1. BÖLÜM

 

“Hamile bir kadın için çok ağır!”

Elindeki alışveriş torbalarını kapının önüne doğru adeta sürükledi. İndiği taksinin şoförü de yeterince anlayışlı değildi. Çantaları apartmanın içine taşımak yerine para üstünü bile vermeden hızla sokaktaki karanlıkta kaybolup gitti.

Şişkin karnını eliyle okşayarak birkaç derin nefes aldı. İçinde herşeyin olabileceği çantasından dış kapının anahtarını maharet gerektirecek bir hızla buldu ve son bir gayretle torbaları apartman kapısından içeri taşıdı. Tam da tüm kötü şansın dağılıp gittiğini düşünüyordu ki, asansörün meşgul ışığını gördü. Artık daha fazla kendini tutamadı.

“Siktir yaa!..”

Hızlı adımlarla asansör kapısının önüne geldi, birkaç sert yumruk vurdu.

“Asansörün işi bittiyse bırakır mısınız lütfen!”

Ama herhangi bir cevap alamadı. Asansördeki melun ışık hala yanıyordu, öfkeyle kendi kendine mırıldandı.

“İnsanlardan nefret ediyorum. Zaten bankada tüm gün canıma okuyorlar. Bir de bunlar var yaaa…”

Birkaç kez daha sertçe asansör kapısını yumrukladı ama gene cevap alamadı. Daha fazla beklemenin kendisini yoracağını düşündüğünden alışveriş poşetlerinin yanına geri döndü,

“Gerizekalılar,” diye söylenmeye devam ederek çantaları eline aldı ve merdivenlere doğru yöneldi. O anda arkasında bir şey hissetti. Yaklaşan anneliğin ona hediye ettiği altıncı his gibi bir şeydi bu. Kapıcının ya da sevdiği bir komşusunun olmasını ümid ederek arkasını döndü ve gülümsemeye çalıştı.

“Siz de kimsiniz?”

 

  1. BÖLÜM

 

“Ne saklıyorsun sen ucube?”

Emin elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı ve karşısında bir peygamber sakinliğiyle oturan genç adama birkaç saniye baktı. Elindeki dosyayı açarak maktülün ve olay yerinin resimlerini çıkarttı.

“Tunç’tu değil mi?”

Aslı, sinirli bir ses tonuyla Tunç’tan önce cevap verdi.

“Bunu söylemişti ya. Ne yapmaya çalışıyorsun?”

“Ondan duymak istiyorum.”

“Evet, adım Tunç.” diye cevap verdi beriki. Bakışları hala yere çevriliydi.

“Neden burada olduğunuzu biliyormusunuz?”

“Maalesef hayır, beni buraya getiren arkadaşlar bir şey söylemedi. Evde beni tartaklayan arkadaşlar da bir şey söylemedi.”

“Evinde onu tartakladınız mı? Harika! Bunun için ayrıca bir dosya açacağım ve gene sana.”

“Arkadaşlar biraz ciddi davranmış, o kadar.”

“Sorun değil,” diyerek Tunç araya girdi.  “Aslı Hanım, iyiyim ben.”

“Asuman Yiğit’i tanıyor musunuz?”

“Evet, üst komşumdu kendisi.

“Nerede olduğuna dair bir bilginiz varmı?”

“Ölümüne üzüldüm, severdim kendisini.”

“Öldüğünü de  nereden çıkardınız?”

“Bugün son konuştuğumuzda ölümün kokusu sinmişti üzerine. Ona anlatmaya çalıştım ama beni dinlemek istemedi.”

“Ölümün kokusu mu? Yani ceset kokusu mu?”

“Hayır, ceset organik bir çöptür, kokuşmaya başlar, hepsi o. Ölümün kokusu ise başkadır. Size ölüm hediyesini getiren meleğin kokusu siner üzerinize. Ve ölümden sonra gideceğiniz tarafın mahşeri kokusu.”

“Yani siz kimin öleceğini kokudan anlayabiliyorsunuz. Öyle mi?”

“Evet.”

Emin’in yüzündeki gerginlik, yerini kinayeli bir gülümsemeye bıraktı.

“Deli taklidi yapacak galiba,” diye geçirdi içinden. “Bu iyi, demek ki bir şeyler saklıyor.“

“Mesleğiniz nedir?”

“İtalyan menşeili bir parfüm firmasında koku uzmanı olarak çalışıyorum.”

“Koku uzmanı mı ?”

“Evet, bilirsiniz, parfüm içerikleri ve kişiye özel parfüm hazırlanması gibi şeyler. Ayrıca çeşitli üniversitelerde kokular üzerine çalışmalar yaparım.”

“Nasıl şeyler?”

“Bilimsel şeyler, çoğunlukla adli tıp ve kriminale özel şeyler”

“Adli tıp mı?”

“Evet, ceset çürümeleri, toksikoloji, dna ve koku analizleri.”

“İlginç, bu sizin hobiniz mi yoksa…”

“Uzmanlık alanım kokular, bu ister bir kadının parfümü olsun, ister bir cinayetteki ipucu.”

Emin bir şey daha yakalamış olmanın ona verdiği özgüvenle devam edecekti ki, Mehmet kendi konusunda bir şeyler duymuş olmanın heyecanıyla sözü devraldı, Emin bu çapraz sorgunun işini kolaylaştıracağını düşündüğünden müdahale etmeden dinlemeye başladı.

“Kokular üzerine uzman olmanız çok ilginç. Ne zamandır kokular üzerine çalışıyorsunuz?”

“Çocukluğumdan beri diyebilirim. O zamanlar güzel kokularla başlayan ilgim, duygu ve hormonların kokularını keşfetmemle profesyonelleşti. Kokularla ilgili bir sürü eğitim aldım, Cesetler ve Adli tıp eğitimlerini de Hacettepe üniversitesinde aldım. Hatta geçen sene İtalya’nın başkenti Roma’da toksikoloji ve ceset çürüme sinopsiyonları üzerine bir seminer verdik. Ben ve İlka Ojentera. İlka, toksikoloji uzmanıdır, Helsinki’de yaşıyor.”

“Evet, tanıyorum. Benim toksikoloji eğitimlerime de katılmıştı. Çok iyi bir adli tıpçıdır.”

“Evet, onunla zehirlerin insan bedenindeki etkileri ve ortaya çıkardıkları hücre kokularından zehir tespit ve tayinleri konusunda bir çalışma yaptık. Seneye laboratuvar çalışmaları bitince bir makale olarak yayınlanacak.”

“Böyle bir şey olabilir mi  gerçekten?”

“Elbette, insan bedeni çürümeye başladığında  her aşamada farklı kokular yayar, bu hem çürüme ve ölüm zamanının tayini hem de ölüm nedeni ile ilgili birçok ipucu verir. Ben o kokuların tamamını alabilen biriyim ve bu da bir cesedin ne zaman ve nasıl öldüğüne dair iyi ipuçları verir.”

“Yoksa, siz geçen sene Kafkas Tıp Bilimleri Dergisi’ndeki Duyguların ve Düşüncelerin Alfabesi adlı makaleyi yazan Tunç musunuz?”

“Umarım beğenmişsinizdir. Bu sene de Ankara’daki Uluslararası Tıp Konferansı’nda bu konuyla ilgili bir konuşma yapacağım, beklerim.”

“Ben çok beğenmiştim doğrusu. Bulunmaktan da onur duyarım, peki doğrumu ? Yani duygu ve düşüncelerin bir kokusu varmı ?”

“Evet tüm duygu ve düşüncelerin bir kokusu ve o kokunun da bir alfabesi var, eğer öğrenirseniz insanların düşüncelerini okuyabilirsiniz.”

“Sihir gibi.”

 

DEVAMI VAR

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: 221b baker sokağı’nda kopan kazak oyunu

Olmayan bir evde, bulunmayan bir adresde, doğmamış ve hiç ölmeyen biriyle komşuluk etmek ender rastlanan bir durum. Orası muhakkak. Bu açıdan kendimi şanslı addettiğim doğrudur diye başlamıştık bu sohbete. Söz konusu adres dünyanın en meşhur adresi, o adreste oturan kişi ise dünyanın en ünlü dedektifi olduğundan, maalesef zaman zaman bu iş şans olmaktan çıkar. Ve 221B Baker sokağının nefes kesen maceralarının içine sürükler insanı.

Gece yarısını biraz geçe. Sokak sakinlerinin çoğu yataklarına yerleşmiş, kitaplarını kapatıp başuçlarındaki lambaları yeni söndürmüş. Karanlık bir elin her kapıda, paspasın altına bir zarfı sıkıştırdığını bütün kulaklar aynı anda duyar. Evlerin ikinci katında arkaya bakan yatak odalarında yeni sönmüş ışıklar aynı anda yeniden yanar. Evdeki erkekler üzerlerine bornozlarını ayaklarına pantuflarını geçirip sokak kapısına giden merdivenleri iner ve aynı anda paspasın altına sıkışmış zarfı görürler. Hepsi, aynı hareketle bornozların üst cebine yerleştirdiği okuma gözlüğünü takar ve zarfı açıp içindeki mesajı okur. Mesaj daktilo ile yazılmıştır ve fotokopi ile çoğaltılmıştır:  “Komşularının kim olduğunu öğrenmek herkesin hakkıdır!” diye başlar: ”Burada diktatörlere, ülkesini soyan hırsız Cumhurbaşkanlarına, vergi kaçırmak dahil türlü suç işleyene yer yok! Yarın sabah 221B Baker sokağı adresi önünde toplanarak böylelerine asla geçit vermeyeceğimizi dünyaya göstereceğiz! İmza: Baker sokağı sakinleri.”

Tarih 2015. Şubatın sonu. Karanlık basar basmaz sokakta gölgeler artar oldu. Çoğu kez bunların Holmes’ün “sokak kestaneleri” diye nitelendirdiği habercileri sokak çocukları olduğunu bilirim. Genellikle gün batımında 221 B Baker adresi  etrafında gölgeler artar. Kapının tokmağı belli defalar taklar. Sonra Bayan Hudson’ın sevecen sesi duyulur. Merdivenlerden patır patır koşarak inip çıkan küçük, delik deşik pabuçların sesi gelir. Sonra yine aynı sesler koşarak sokağa dağılır ve karanlığın içinde iyice azalarak yokolur gider. Etrafı büyük bir sessizlik kaplar. Arasıra akşam yürüyüşünden dönen emeklilerin değnekleri duyulur. Kulak sokağın seslerini dinler. Her tınısını, her bülbül ötüşünü, her ufak taşın hareketini farkeder. Sherlock Holmes’ün ve Doktor Watson’ın ayak sesi sokağın diğer sakinlerinden farklıdır. Onların adımları, nasıl tarif edeyim, hani hafif hayaletimsidir. Gerçi eve giriş çıkış saatleri büyük ölçüde belli. Yine de her seferinde onların sesini duyar duymaz cama şöyle bir göz gezdirmeden edemem.

Ama sokağı tanımayan bunları bilmez. O nedenle ne kadar sakınırsa sakınsın ya gölgesiyle ya da ayak sesiyle kendini hemen belli eder. Nitekim öyle oldu. Şubat ayının son günlerinde sokak karanlık bastıktan sonra her gece hiç tanımadık bilinmedik gölgeler ve ayak sesleriyle doldu. Bir iki akşam içinde 221B Baker adresindeki komşum da bu huzursuzluğu farketti zaten. Ve işte hareket o zaman başladı.

25 Şubat 2015 sabahı Bayan Hudson kahvaltısını odaya getirdiği sırada onu traşını olmuş, banyosunu almış giyinmiş eyleme hazır buldu. Holmes Bayan Hudson’ın çay tepsisinin yanına bıraktığı gazeteyi yüzünde bilir bir gülümseme ile aldı. Manşete bakmadan altıncı sayfasını gayet bilir bir havada açtı ve eliyle koymuş gibi aradığı haberi buldu. Herkesin tanıdığı kahkahasını bırakıverdi: “hah hah! Sevgili Watson, bak işte burda, tam tahmin ettiğim gibi!” dedikten sonra önce piposunu yakıp keyifli keyifli bir iki duman çıkardı. Sonra masasından gazete makasını aldı ve sayfanın ortasından uzun bir küpür kesip onu şaşkın izleyen Watson’a uzattı. Küpür: “Kazak kanun kaçağı Rakhat Aliyev tutukluğu bulunduğu Viyana cezaevindeki hücresinde intihar etti. Vekilini bir gece önce ziyaret eden avukatı, Aliyev’in intihar edecek biri gibi görünmediğini, bu nedenle ölümünü şüpheyle karşıladığını söyledi” şeklindeydi. Watson hayretler içinde sordu: “Holmes, nasıl bildin?” Komşumun cevabı malum: “aha! Çok basit sevgili dostum, çok basit!”

Rakhat Aliyev, dünyanın her yerinde her an bitiveren bugün çoğumuza pek tanıdık ve Holmes’un ifadesiyle “çok basit” hikayelerden. Kazakhistan’ın eski gizli polis şefi, Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in kızının eski eşi. Nazarbayev’in kızından üç çocuk sahibi. Servet kaynağında, bu pozisyonu sayesinde bankalardan tutun, petrol rafinelerine, gazetelerden televizyon kanallarına, iletişim kurumlarından tarım sektörüne kadar Moriartyvari bir ahtopotun kolları var. 2007 yılında yaptığı anayasa değişikliğiyle hayat boyu Cumhurbaşkanlığını garantileyen Kazak Nazarbayev’e karşı muhalefet içinde yer aldığı gerekçesiyle önce Avusturya büyükelçiliğine atanarak yurttan uzaklaştırıldı. İnterpol’ün yanısıra Almati mahkemesi ve Akmola askeri mahkemesi savcılığına göre suç listesi kabarık:  ülke hazinesini zimmetine geçirmek, gizli örgüt liderliğiyle Cumhurbaşkanına karşı darbe girişiminde bulunmak, silah ve cephane kaçakçılığı yapmak, gayri meşru çocuk sahibi olduğu 23 yaşındaki televizyon sunucusu Anastasiya Novikova’yı öldürmek, insanların mülklerine zorla el koymak,  silah ve patlayıcı madde kaçakçığılı yapmak, cephane çalmak… Bütün bu suçlamaları reddeden Aliyev,  Viyana’da tutuklandıktan sonra hapishanedeki “diğer” tutuklularca taçiz edildiğinden şikayetçi iken, 24 şubat sabahı Viyana’daki hücresinde kendisini gazlı bezle asmış olarak bulundu.

Kahvaltısı boyunca Holmes kapısının önüne biriken komşularının sesini dinledi. Bayan Hudson’da kapıdaki gürültüden rahatsız halde odaya bir kaç kez girip çıktı. Çoğu komşu elinde “Diktatörleri, hırsızları mahallede istemiyoruz” pankarları taşıyordu.

Holmes hiç istifini bozmadı. Bütün bunları gayet olagan, hatta tam planladığı gibi gören birinin edasıyla, Watson’ı da yanına alıp aşağı indi. Önce herkesi selamladı sonra grubun başına geçti. Grubu özellikle, önce eski Scotland Yard’ın bulunduğu  Northumberland caddesinin karşı tarafından geçirdi. Otelin yanındaki Türk Hamamının önünden, Craven Pasajının içinden Charing Cross tren istasyonun girişindeki biracıya getirdi. Evin önündeki gösteriyi orada da tekrarladılar. “Yolsuzlara geçit yok! Mahallemizi kaptırmayız!” diye bağırdılar. Biracıdan gruba katılan yeni kalabalıkla birlikte Westminster belediyesine doğru yönlendiklerinde bizim mahalleli kalabalığı Holmes ile Watson’ın peşinde ciddiye alınacak bir gösteri yürüyüşüne dönüştü. Holmes, yaptığı araştırma sonucunda Aliyev’in servetinin bir kısmıyla, 221B Baker sokağı adresindeki kendi evi dahil bütün mahalleyi satın aldığını öğrenmişti.

Nasıl olmuşsa, dünyanın en ünlü adresi 221B Baker sokağı da Londra’nın koskoca bir mahallesiyle birlikte sanki Kazakistan’daymışçasına bir Kazak kanun kaçağının zimmetine geçmişti. Bu vahim durumun içinden Holmes’den daha iyi çıkabilecek başka bir dedektif de dünya yüzünde mevcut değildi…

DEVAM EDECEK   

Kadın yazarlar – Bir Şair Bir Roman

Türk Polisiye Edebiyatı’nın en büyük eksiklerinden birisi de kadın yazarlar. Türk kadın polisiye yazarlarının eksikliği Polisiye edebiyatimiza büyük zarar verir. Ama varlıkları o derin hayal dünyaları ile polisiyeye can verirler.  Çünkü kadın polisiye yazarları iyi polisiyenin kraliçeleridir. Onların kalemi daha keskin daha ölümcüldür. İşte geçmişte Agatha Christie işte günümüz de Tess Gerritsen. Her biri yaşadığı dönemin en iyisi olmuş ve olmaya devam ediyor. Bizim ülkemiz de ise, kadın polisiye yazarları bu türe çok katkı yapmış aslında ama polisiye edebiyattan sayılmadığı için devamını getirmemişler. Ama iyi ki vazgeçmemişler yazmaya devam etmişler. Bugün sayıları yine az ama iyi yazanları çok. Hatta artık ilk kitabında ödül bile alıyorlar. Kimden bahsediyorum tabi ki Gülce Başer’den.

Türk kadın polisiye yazarları

İlk kitabı Bir Ceset Bir Söz ile 2015 En İyi Polisiye roman ödülü alan Gülce Başer aslında bir şair. Evet o bir şair. Farklı da bir tarzı var. Ama tabi ben onun romancı yanı polisiyeci yönü ile ilgileniyorum. Çünkü bir şair iken Polisiye roman yazmak herkesin yapabileceği bir şey değil. Önce cesaret lazım sonra birikim araştırma ve tabi iyi bir hayal dünyası lazım. Peki bunlar Gülce Başer de var mı? Valla ben onda daha fazlası olduğunu gördüm Bir Ceset Bir Söz kitabında. Kitabın daha ilk sayfalarında başlıyor polisiye. Ne olduğunu anlamadan sarıyor sizi olay yeri bantı gibi. Şair oluşunun etkisi var kitapta. O kadar güzel anlatıyor ve ince ince diziyor ki cümleler uçuyor diyebilirim. Size bir sürü katil adayı sunup sizi olayların içinde döndürüyor. Bence bu onun farkı oldu. Kitabın en güçlü yanı günümüz Türkiye’si ve insanlarının bu kadar doğru ve yeterli tahlil edilmesi. Bir de geniş bir araştırma yapılmış belli. Zaten kendisi ile 221b dergisinin tanıtım gecesinde tanışma fırsatı buldum. Çok zeki bir kadın ve kitabına bunu çok iyi yansıtmış. Karakterlerin psikolojik durumlarından tutun da şehir betimlemelerine kadar zekasını konuşturmuş.. Kitabın finalinde bir ayrıntı var. Bakalım dikkatli okuyucu bunu fark edecek mi..

Sonuç olarak bu kitabı ile ödülü hak etmiş Gülce Başer. Baştan sona kadar keyifle ve merakla okunan, suç edebiyatına en güzel örneklerden biri olarak geçecek bir kitap Bir Ceset Bir Söz kitabı. Yazar şimdi ikinci kitabı yazıyor. Biz Polisiye severler de merak ve heyecanla bekliyoruz.

Esra Türkekul’un Kadın Dedektifi

Çok sevgili Dedektif Dergi okurlarına merhaba.

Ernest Mandel demiş ki, kadınların en başarılı olduğu edebi tür polisiye romandır. Polisiye okumaya beni ilk sevdiren yazar da Agatha Christie’dir mesela. Eh, biraz da bundan yola çıkarak kadın polisiye yazar Esra Türkekul’un Kapalıçarşı Cinayeti ve devamı olan Cadıbostanı Cinayeti kitaplarından bahsetmek istedim sizlere.

Kahramanımız, Esra Türkekul’un Kapalıçarşı Cinayeti’ndeki eski tercüman yeni dedektif Berna Pekdemir ile yeni tanıştım ben de. Berna kocasından yeni boşanmış, arada yaptığı tercümanlık işiyle geçinmeye çalışan, kırklı yaşlarına az kalmış, annesiyle oturan ve kilolarıyla başı dertte, depresyonun eşiğinde bir kadın. Bizden biri yani. Şöyle bir bakınca çoğu insanın aklına böyle biri geliyor zaten. Tanıdık ve içimizden sayılır bir anlamda.

Öncelikle kitabın kapağını sevdim. İstanbul manzaralı, ferah bir kapak. Güzel ve sade olmuş, tasarımcısını tebrik ederim. Kitap Berna’nın iç sesiyle yazılmış, bu da bizden biri olduğunu vurgulayan samimi bir hava katıyor. Berna aslında bal gibi depresyonda bir kadın, biraz farkında, biraz da değil. Alkolle arası iyi, yemek yemek onun için mutluluğa giden yegane yol olmuş. Annesiyle inişli çıkışlı ama güzel bir ilişkisi var, bu da bize hiç yabancı değil.

Berna hayattan ve kendisinden nefret eder gibi görünse de aslında esprili, canlı ve neşeli bir kadın. Oldukça da zeki. Sadece içinde bulunduğu yeni boşanmış, annesiyle oturan, yalnız ve şanssız biri olduğu düşüncesi onu biraz uzaklaştırmış kendisinden. Bu yüzden gezdirmek zorunda kaldığı turistlerden nefret ediyor. Mecburen iş için aldığı Amerikalı turist çiftten erkek olanı Kapalıçarşı’da bir sokakta ölü bulunur. Olayı çözümlemeye gelen başkomiser İngilizce bilmediğinden, cinayet çözülene kadar yardım etmek zorunda kalıyor Berna. Bir anlamda dedektiflik yapıyor, başka da önemli bir uğraşı olmadığından bir süre sonra hoşuna gidiyor bu durum.

Cadıbostanı Cinayeti

Kapalıçarşı Cinayeti’nden sonra devam kitap olan Cadıbostanı Cinayeti ile çıkıyor karşımıza Berna. Artık daha deneyimli, daha bir kendinden emin olarak hem de. Bu defa Caddebostan’da işlenen bir cinayetin izlerini sürüyor. Kitabın adı ise Cadı Bostanı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde; Bostancı’dan Göztepe’ye kadar bulunan bölüme suçlular yerleştirildiğinden semtin ismi Cadı Bostanı imiş. Suçlulardan arındırıldıktan sonra da ismi “Caddebostan” olarak değiştirilmiş. Yazarımız da bunu vurguluyor kitabında.

Kahramanımız Berna ilk kitapta daha içine kapanık ve özgüvensiz iken, ikinci kitapta yavaş yavaş hoşuna gidiyor bu dedektiflik işi. İpuçlarını yakaladıkça da kendisine olan güveni katbekat artıyor. Cinayete dair sağlam bir ipucu yakalamak için dışarıdan çöp toplayıp odasına getirecek kadar da gözü karartıyor hatta.

Esra Türkekul’un kadın dedektif karakteri Berna’yı sevdim. Bizden biri, eğlenceli, komik, okudukça yer yer kahkaha atarken buldum kendimi. Argo konuşması, samimi olması da güzel. Ancak eksik bir şey var, her iki kitapta da hikayelerin polisiye heyecanı düşük tutulmuş. Katilin kolayca tahmin edilmesi, buna keza ipuçlarının hemen sunulması kitabı sıradanlığa düşürmüş. Polisiye okuru ise şaşırmak ister, ipuçlarının kolayca önüne serilmesinden pek hoşlanmaz, tıpkı bir avcı gibi satır aralarını takip edip sonuca ulaşmaktan hazzeder. Bir anlamda akıl oyunudur polisiye yazmak. İyi bir polisiyenin ise iyi ve geniş bir hayal gücü ile yazılması gerektiğine inanıyorum.

Yazarın bu sıradanlığı bilerek yaptığını düşünüyorum, belki ilk iki kitapta okuyucuya Berna’yı sevdirmek istemiş olabilir. Cinayetler de Berna karakterine uygun tasarlandığından basit tutulmuştur. Bilemiyorum. Lakin Berna gibi güçlü bir karakterin daha ayrıntılı ve zor işlerin üstesinden gelebileceğini düşünüyorum. Yazar, bir sonraki kitabında (umuyorum devamı gelecektir) merak ve gerilim unsurlarını artırıp heyecanı yüksek tutarsa, sevimli ve meraklı komik dedektifimiz Berna Pekdemir kadın dedektifler arasında hakettiği yere gelecektir.

Herkese Selam ve Sevgiler.

Bizi izlemeye devam ediniz.

Hikaye – Virüs

Yağışlı ve sisli bir kasım gecesi… Enerjik ve canlı bir yapıya sahip olan dedektif Yaser’in melankolik bir hali vardı. Geceleri gündüzlere tercih ederdi. Piposunu yaktı ve pencereden dışarıya baktı. Günün bu kadar durgun olması onu daha da endişelendiriyordu. Bu sessizlik kapının çalınması ile bozuldu.

“Buyurun!” dedi, Yaser.

Can, kocaman bir gülümseme ve iki fincan kahveyle içeriye girdi.

“Oo, Kimleri görüyorum? Birilerinin buluşması iyi geçmiş olmalı.”

Can’ın suratında ki gülümseme birden şaşkınlığa dönüştü. “Nasıl bildin? Sana veya Doğan’a anlattığımı hatırlamıyorum.”

“Söylemedin zaten gördüm. Uzun zamandır böylesine bir gülümseme yakalayamamıştım suratında… Ayrıca yüz, tırnak ve saçındaki bakımda belirgin bir artış var. Ayakkabılara gelince… Normalde rahat giyinmeyi seven bir insansın ama bugün daha klasik ve şık giyinmişsin. Bu da akla şu soruyu getiriyor: Kimin için bu hazırlıklar?”

Can biraz gerilmişti. Derin bir nefes alarak, “Evet, beni yakaladın. Biriyle görüşüyorum,” dedi.

O sırada kapı yeniden açıldı, Gökçe içeriye girdi.

“Komiserim, bir intihar haberi var.”

“Ya? Nerede?”

“Bornova’da.”

“Olay yeri inceleme ekibi yola çıktı mı?”

“Evet.”

“Tamam öyleyse, biz de çıkıyoruz.”

Yaser, kahverengi askıdan paltosunu alırken, Gökçe’nin Can’a bakarak gülümsediğini ve başını öne eğdiğini gördü. İkisinin arasında bir şey olduğunu anlamıştı. Ama sesini çıkarmadı. Sadece Can’a hafif bir tebessüm etmekle yetindi.

Doğan olmadığından, arabayı Can kullanıyordu. Gecenin verdiği sakinlik sokaklara yansımış, ortalıkta pek kimse kalmamıştı.

Can bir yandan arabayı kullanıyor,  bir yandan da sanki muhabbet etmek istiyormuşçasına Yaser’e bakıyordu.

Yaser “Merak etme,” dedi dayanamayıp. “Benim için bir sorun yok. Gökçe ile aranızdakilere karışacak değilim. Kısacası bundan utanman veya endişelenmen gerekmez.”

Can derin bir nefes alarak gülümsedi.

Yirmi dakika sonra olay yerinde, Bornova’daki Profesörler Sitesi’nin girişindeydiler. Burada genellikle villalar vardı. Villalardan birinin kapısının önündeki ekip arabasını fark edince oraya doğru yöneldiler. Evin girişinde bir polis ağlayan bir kadınla konuşuyordu.

Yaser, hızlı adımlarla polis memurunun yanına giderek, “Olay yeri neresi?” diye sordu.

“Yukarısı efendim,” diye karşılık verdi, polis memuru.

Bütün teknolojik cihazları barındıran ama aynı zamanda eski tablolar ve heykellerle dolu bir ilginç bir evdi burası. Üst katta, koridorun sonundaki odanın kapısı açıktı. İçeride Nesrin, tavanda halat ile asılı olan adamı inceliyordu. Yaser, odaya girerken kapının menteşelerine ve anahtar deliğinin olduğu yere dikkaatle baktı. Anahtar deliğinin kenarları çiziklerle doluydu.

“Birinin zorlamış olduğunu düşünüyoruz ama bundan başka bir delil yok,” dedi Nesrin, Yaser’e yaklaşarak.

Yaser her zamanki sessiz tavırlarıyla etrafı incelemeyi sürdürüyordu. Odanın girişinde büyük bir çalışma masası vardı. Sol duvardaki kitaplık, çeşitli bilimsel kitaplarla tıka basa doluydu. Sağ taraf, boydan boya pencereydi. Odanın tam ortasındaysa bir adam asılıydı.

Nesrin, “İsmi İhsan Yılmaz,” diye açıkladı. “Karısının ismi de Nurdan Yılmaz. 9 Eylül Üniversitesi’nde fizik profesörü, fizik alanında saygın biriymiş. Açık bir intihar vakası. Burada işimiz bitti,” dedi.

Yaser başını iki yana salladı.  “Hayır! Bunca zamandır birlikte çalışıyoruz. Hala olağan kanıtlara göre mi ilerliyorsun? Masadaki kristal viski şişesini farketmedin mi?”

Nesrin tereddütlü bir tavırla, “Evet, fark ettim,” diye yanıtladı bu soruyu.

“Fark ettin ama göremedin. Şişe bir süredir kullanılmadığından az da olsa tozlanmış ve etrafta alkol namına bir şey yok. Bu durumda İhsan Bey’in bir zamanlar alkol sorunun olduğunu gösteriyor. Kapıdaki çiziklerinse başka biri tarafından değil de maktul tarafından yapıldığı bir gerçek. Geç saatlerde gelen bir alkolik koca kapıyı açmak için uğraşıyor; ancak bir alkolik bir deliği tutturamaz. Şişeye bakacak olursak bu alkol sorunu ortadan kalkmış. Duvardaki ve masadaki resimlere bakacak olursak mutlu bir evliliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Peki, böylesine iyi durumdaki biri neden intihar etsin?”

Nesrin ile Yaser bir süre bakıştılar, ardından Can araya girerek, “Peki, peki kanıt torbasındaki ses kayıt cihazında ne var? Vasiyet mi?” diye sordu.

Nesrin, “Hayır. İşin garip kısmına geldik,” diyerek kanıt torbasından cihazı çıkardı ve çalıştırdı. Bir süre sessizlikten sonra bir çan sesi geldi. Ardından bir daha ve bir daha… Hepsi belli bir süre aralıklarındaydı. Yaser cihazı eline alarak tekrar çalıştırdı. Sanki seste onu çeken bir şey vardı..

“Evet, sonuç?” dedi, Nesrin.

Yaser kafasını sallayarak, “Bir tahminim var” dedi.

Kendini cihaza bakmaktan alamıyordu.

Nesrin, “Evet?” diye tekrar etti.

“Amerika’da bazı cemiyetler uyarı için kurutulmuş kavun tohumları, portakal çekirdekleri gibi şeyler yollarlardı. Üç tane çan sesi bir uyarı olabilir mi?”

Nesrin, “Hmm, Can, sen ne düşünüyorsun dalgın gibisin?”

Can, cesedin suratına baktıktan sonra eğildiği yerden kalktı.

“Bu resim kafama hiç yatmıyor. Masada dağınıklık yok, etrafta da herhangi bir dağınıklık da yok. Büyük bir tehditten söz ediyoruz dediğiniz gibi, ama… Ama masa fazlasıyla düzgün, oradaki zarf bıçağını görüyor musunuz?” diyerek masadaki bıçağı gösterdi. Sarı zarfın yanına yatay bir biçimde konmuştu.

Yaser, “Evet, her hangi bir not ya da mesaj da yok. Parmaklarındaki sarılıklardan pipo kullandığını söyleyebilirim. Çünkü sarı yaş tütünler parmak tırnaklarının altında sarılık yaparlar. Böyle bir durumda oturup piposunu içip belli bir süre sonra karar vermesini beklerdim. Alkol sorunu var ise bu sorunu bir şekilde çözmüş olmalı… Bu sorunu da bir psikologla beraber atlatmıştır. Karısıyla konuşmalıyız.”

Kadın salonda elinde beyaz bir mendille oturmuş, için için ağlıyordu.

Yaser yanına yaklaşıp “Kaybınız için üzgünüm,” dedi.

Kadın sadece Yaser’in suratına bakmak ile yetindi ve yutkundu.

Yaser, “Size birkaç soru sormam gerekiyor. Cevaplayabilecek misiniz?” diye sordu.

Kadın, üzeri cam ile kaplı olan sehpanın üstündeki bardağı eline alarak bir yudum su içti,

“Evet.”

“Kocanızın herhangi bir düşmanı veya alacaklısı var mıydı Nurdan Hanım?”

“Hayır, kocam çevresinde çok sevilen, bilim dünyasında çok saygı duyulan biridir. Durumumuz çok şükür iyi, kimseye borcumuz da yok.”

Yaser hafif bir homurdanma ile cebinden not defterini çıkardı ve üzerine bir şeyler yazmaya  başladı.

 

“Tamamdır. Bana kocanızın alkol geçmişinden bahsedebilir misiniz?”

Bu soru kadının  bir an için şaşırmasına ve utanmasına sebep oldu. Birkaç saniye cevap vermeden öylece kaldı.

“Uzun bir süredir kullanmıyor. Psikolojik tedavi gördü.”

“Sizden psikoloğunun ismini ve telefon numarasını alabilir miyim?”

Nurdan ayağa kalkarak sağ tarafında bulunan masanın üstünden cüzdanını aldı. içinden bir kart çıkartıp Yaser’e uzattı. Beyaz bir karttı bu, üzerinde yazılarsa sarıydı.

Yaser sordu. “Zirve Gönenç. İsmi bu mu?”

“Evet.”

Yaser, kartı cebine koyarak, Nesrin’e döndü. “Buraları halledin biz merkeze dönüyoruz.”

Can tekrar direksiyona geçti ve yola koyuldular.

Yaser hala kafasındaki çan sesini duyuyordu. Aklı sanki orada kalmıştı. Bu bir tehdit değilse neydi? Bir yandan Nurdan’ın polise verdiği ifadeyi okuyor, bir yandan da düşünüyordu.

“İhsan’ın yataktan çıktığı saat gece 00.00 civarlarıymış. Karısı onun kalktığını görmüş ama tekrar yatmış. Ardından su içmek için uyanınca kocasını görememiş. Çalışma odasının ışığının açık olduğunu fark edip oraya gitmiş ve kapıyı açmaya çalışmış ama kapı kilitliymiş. Ardı ardına seslenmesine rağmen cevap gelmeyince yedek anahtar için odaya dönmüş. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde ise İhsan’ı tavanda bir halatla asılı bir şekilde bulmuş.”

İfadeyi okudukça kendini kaybediyor, gözleri ağırlaşıyordu. İfadeyi arka koltuğa koyduktan sonra Can’a dönüp “Eve gidip biraz uyumak istiyorum. Sabah ilk iş psikoloğu ziyarete gideceğiz,” dedi.

Arabadan inince kafasını kaldırıp apartmana, kendi dairesine baktı. Eski bir binaydı. Zamanını yansıtan, sıcak  bir görüntüsü vardı. Merdivenlerden yavaş çıktı, evine girdi. Paltosunu askıya astıktan sonra yatak odasına yöneldi. Kapıdan bir süre Pelin’i izledi. Sessiz ve sakin bir halde uyuyordu. Birlikte olalı çok uzun zaman olmamıştı ama bu kısa sürede ona bağlanmıştı. Ses çıkarmadan üstündekileri çıkartıp yatağa girdi.

Pelin’in sesiyle gözlerini açtı. Sabah olmuştu. Uykusu ona beş saniye gibi gelmişti. Yatakta bir süre oturduktan sonra elini yüzünü yıkamaya gitti. Banyodayken burnuna gelen nefis kahvaltı kokuları yüzünü güldürmüştü. Fakat bunlar pek alışık olmadığı şeylerdi. Kahvaltıyı hızlı bir şekilde yaptıktan sonra masadan kalktı ve Pelin’i öpüp “Benim gitmem gerekiyor,” dedi. “Dün gece bir cinayet işlendi. Onu incelemem gerek,” dedi.

Cinayet dediğini farkederek şaşırdı. Neden böyle demişti acaba?

Pelin, “Tamam ama bir daha erken gelmeni istiyorum, yüzünü göremez oldum,” dedi şakayla karışık gülümseyerek.

Yaser de gülümsedi, sonra paltosunu aldı ve dışarıya çıktı. Merkeze vardığında Can ve Doğan’ konuşurlarken gördü.

Doğan, “Ooo, kimler teşrif etmiş öyle? Paşam hiç gelmeseydiniz,” dedi, iğneleyici bir tavırla.

Yaser, “Başlama gene!” diyerek Doğan’ı tersledi.

“Tamam, tamam…  Psikoloğa gitmek için seni bekliyordum. Az önce raporları Can ile tartıştık.”

Yaser, “Her hangi bir sonuca ulaşılmadıysa, şu psikoloğa uğrama vakti geldi demektir,” diyerek tekrar dışarı çıktı. Doğan somurtarak onun peşinden gitti.

Psikoloğun ofisi Alsancak’taydı ve henüz daha açılmamıştı.

Doğan, “Bu saatte kim işe gelir, bizim gibi manyakların dışında? Gel, en azından şurada birer kahve içip, bekleyelim!” dedi.

Yaser bu teklifi kahveleri kendisinin ısmarlaması koşuluyla kabul etti. Bunun üzerine Doğan dışardaki masalardan birine oturup bir sigara yaktı. İçeri giren Yaser, birkaç dakika sonra bir tepsiye koyduğu iki fincan kahveyle masaya geri döndü.

Doğan kahvesinden bir yudum aldıktan sonra yüzünü buruşturdu. “Pöh!… Bu ne be? Zift gibi bu! Şeker falan yok mu bunun içinde?”

Yaser, “Evet, yok,” dedi. “Ben böyle içiyorum. Senin şekerini veya sütünü ben koymak zorunda mıyım?”

Doğan ayağa kalkıp süt ve şeker için yeniden  içeriye girdi. Yaser ise o sırada yoldan geçen insanları izliyor, onlarla ilgili çıkarımlarda bulunuyordu. Bu onun bir tür zihin egzersiziydi. İnsanların giyimlerine bakarak  ne iş yaptıkları, bir ilişkilerinin olup olmadığı gibi şeyleri tahmin etmeye çalışırdı.

Yeniden masaya gelen Doğan, onun ne yaptığını anlamakta gecikmedi.

“Senin tabirinle sabah sporu ha?”

“Elbette dostum. Senin yapmanı da öneririm, kolay kolay yorulmazsın”

“Tamam o zaman. Şurada ki kadını görüyor musun?”

İşaret ettiği kadının üzerinde klasik bir siyah pantolon ve beyaz gömlekle pembe bir şal vardı. Takıları değerli gibi gözüküyordu ama eksiklerdi. Omzuna asılı olan çantanın ipinden sıkıca tutuyor, bir yandan da sigara içiyordu. Bazen bulunduğu noktadan bir süreliğine uzaklaşıyor fakat ardından geriye dönüyordu.

“Evet, Yaser Bey… Göster bakalım marifetlerini.”

Yaser kadını bir süreliğine süzdükten sonra, “Tipik aldatılma vakası,” dedi.

Doğan şaşırmıştı ama elindekileri göstermeden “Dinliyorum,” dedi sadece.

“Takılarından ve giyiminden kadının varlıklı biri olduğunu düşünüyorum. Fakat takılarında düzeni yok. Böyle şık giyinecek ve mücevherlerine özen göstermeyecek ha, şaşarım. Büyük ihtimalle bir iş kadını, çantasını sıkıca tutması, endişelendiğini gösteriyor. Ayrıca sigara yakma aralıkları çok kısa. Farkettiysen bulunduğu noktadan bir süre uzaklaşıp şu binaya bakıp geriye dönüyor.”

Gösterdiği bina, psikoloğun ofisinin olduğu binaydı.

Doğan sırıttı. “Hikâyeye bakacak olursak iyi yazıyorsun be!”

 

Yaser, sözlerini, “Kadın kocasının onu aldatıp gitmesinden dolayı bayağı bir yıpranma yaşamış olmalı,” diyerek sürdürdü. “Bizim zengin psikoloğa gelmiş. Aldatılmaktan utanıyor ve hala karar veremiyor. Birazdan görürsün bizim psikolog da buraya damlar.”

Doğan, “Göreceğiz bakalım,” dedi.

Pek inanmıyormuş gibi yapsa da, Yaser’in haklı olduğunu biliyordu. Sadece egosunu okşamak gibi bir niyeti yoktu. Bir süre sonra kadının yanına bir adam geldi ve onunla beraber ofisin bulunduğu binaya girdiler.

Yaser hafiften gülümseyerek, “Hadi bakalım, öğrenelim gerçeği” dedi.

İki dedektif, masalarından kalkıp binaya girdiler. Yavaş adımlarla yukarıya çıktılar.

Arkalarından gelen topuklu bir ayakkabının sesi, durmalarına sebep oldu. Gelen psikoloğun sekreteriydi.

Kadın kapıyı açınca Yaser, “Bizler Zirve Bey ile görüşmek için gelmiştik” diye açıkladı.

Sekreter kaşlarını çatarak, “Zirve Bey’in şu an bir görüşmesi var isterseniz içeride bekleyebilirsiniz” dedi.

İki dedektif içerideki siyah deri koltuklara oturdular. Yaklaşık kırk beş dakika sonra Zirve, odasının kapısında göründü. Yanında, dışardaki pembe şallı kadın vardı.

“Sizin gibi bir başarılı kadının böyle durumlarla güçlü bir şekilde başa çıkacağına inanıyorum. Unutmayın siz her şeyden öncesiniz.”

Zirve’nin bu sözleri kadının çok hoşuna gitti. Az önceki endişesinin yerinde yeller esiyordu. Teşekkür edep ofisten ayrıldı.

Zirve, koltukta kendisini bekleyen iki adama döndü. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Yaser, “Biz bir isimi soruşturmak için geldik. Adı, İhsan YILMAZ” dedi.

Zirve dudaklarını büzerek gözlerini kıstı. Ne olduğunıu anlamaya çalışıyor gibiydi.

“Buyrun, içeride konuşalım” dedi.

İçerden tuhaf bir müzik sesi duyuluyordu. Yaser, birden başını döndüğünü hissetti. Hemen kendini toparlayıp psikoloğun açtığı kapıya doğru yürüdü.

Duvarın karşısında bulunan kocaman, kahverengi çalışma masasına geçen Zirve, “Buyrun, oturun lütfen,” diyerek koltuğuna oturdu.

Zirvenin arkasında bulunan eski sarkaçlı saatin çıkardığı o ‘tik tak’ sesi Yaser’i rahatlatmış, iyice dalgın bir hale sokmuştu.

“Ne içersiniz?”

Doğan, kahvesinden keyif alamadığı için “Kahve alalım” dedi.

Yaser dalgındı. Ya gözleri açık uyuyordu ya da bir şeyler düşünüyordu.

Zirve telefondan üç kahve söyledikten sonra, “İhsan Bey’in ölümünü duydum,” dedi.  “Kendisi mükemmel biriydi. Böyle bir şey yapmasını ben de anlayamadım”

Yaser uyku halinden kurtulma gayretiyle dik konuma geldi ve “Bize İhsan Bey’in alkol sorunundan bahsedebilir misiniz?” diye sordu.

Zirve’nin “Size gereken bütün bilgileri vereceğim,” demesi ile Yaser ve Doğan birbirlerine baktılar. Genelde psikologlar böyle bilgileri vermeden önce bayağı uğraştırırlardı.

Yaser, “Teşekkür ederiz,” dedi. “Bize İhsan Bey’in alkol sorunu olduğu zamanki durumundan biraz bahsedebilir misiniz?”

Zirve, “Yani intihara meyilli miydi? Bunu mu soruyorsunuz?”

“Öyle de denebilir”

“Kendisi bu alkol sorunundan hep şikâyet eder ve yanımda bir saat ağlardı. Aile yaşantısı tamamen kötüye gidiyordu. Ben de uzun süredir araştırmasını yaptığım hipnoz yöntemini kullanarak tedavi etmeye çalıştım. Aydan aya ilerleme kaydettik. En sonunda alkolü bıraktı. Fakat neden intihar ettiğine dair hiçbir fikrim yok.”

Tam o anda kapı çaldı ve içeriye kahvelerle sekreter girdi. Kahveleri masaya bıraktıktan sonra dışarıya çıktı.

Zirve, “Şeker alır mısınız?” diye sordu.

oğan şekere uzanırken Yaser, “Teşekkürler ben almayayım” dedi.

Zirve bu cevaptan hoşlanmamıştı. Tek kaşını havaya kaldırarak “Antik saatime bakıyorsunuz galiba,” dedi.  “Çok nadide bir parçadır. Sesini duyuyor musunuz, sanki insana bir ninni gibi geliyor. Tik-tak.”

Yaser, saatin sesine odaklanmıştı. Yorgun olan vücudunun daha da ağırlaştığını hissediyordu. Zirve, “Yorgunsunuz galiba kahvenize şeker atarsanız, az da olsa enerji sağlar. Kendinize gelirsiniz” dedi.

Yaser kâseden birkaç tane şeker alarak kahvesine attı ve içmeye başladı. Ardından “Hmm, dediğiniz doğru galiba” diyerek kahvesini bitirdi.

Masadaki telefonun çalmasıyla Zirve, “Hastam gelmiş olmalı,” dedi.  “Bu konuşmaya sonra devam edebilir miyiz?”

 

Yaser, “Tamamdır. Buyurun bu kartım, herhangi bir şey aklınıza gelirse hemen bize ulaşın” diyerek kartını uzattı.

Dışarıya çıktıklarında olduğundan daha dalgın ama enerjikti.

“Ben burada bekleyip gözlem yapacağım. Gelen hastaların giriş ve çıkış profillerini incelemek istiyorum.”

Doğan, “Hastalardan mı şüpheleniyorsun?” diye sordu.

Yaser, “Şüpheli listesini daraltmak gerek. Sen üniversiteye git ve incelemeye başla”

“Boşa kürek çekmiyoruzdur umarım.”

Doğan gidince, Yaser kafasında durmadan dönen o histerik müzikle bir köşeye geçip sigarasını yaktı. Gözlerini kapatarak Zirve’nin hareketlerini tekrar ve tekrar gözden geçirdi.

Hastaların biri gidiyor, diğeri geliyordu. Hepsi hayatlarından memnun görünüyorlardı. En son çıkan hasta, cüzdanını cebine yerleştirirken içinden bir şey düşürdüğünü farketmeden yürüdü gitti. Yaser eğilip o şeyi yerden aldı. Bir iş kartıydı bu. Onu düşüren hastaya aitti ve üzerinde muhasebeci olduğu yazıyordu.

Kartı birkaç kez elinde sallayan Yaser, “Acaba bu hipnoz olayı gerçek olabilir mi?” diye kendi kendisine mırıldandı. Bu soruya şimdilik bir cevabı yoktu. Kartı cebine atıp Zirve’nin ofisinin bulunduğu binadan ayrıldı.

Zaman mıydı hızlı olan yoksa Yaser mi, belli olmadan merkeze varmıştı. Odasına geçip bilgisayardan  hipnoz olayını araştırmaya başladı. Ardı ardına gelen makaleler, gösteriler, seminerler… Birden ilgisini fazlasıyla çeken bir makaleyle karşılaştı.

Hipnoz yoluyla insanların kendilerini öldürmeye ikna edebilir miyiz?

Makaleyi yazan Zirve Gönenç’ti. Psikoloğun bahsettiği araştırma bu olmalıydı. Makaleye göre bazı kişileri intihara yönlendirmek mümkündü. Özellikle büyük travma geçirmiş, bağımlılığı olan, vücut değerleri düşük olan insanlarda hipnoz yoluyla intihara teşvik olumlu sonuçlar vermişti. Fakat yine de bir insanın kendini öldürmesi o kadar kolay bir şey değildi. Dışardan bir uyarı olması gerekiyordu. Hipnoz bir yarı uyku hali olduğuna göre, tıpkı uykuya dalarken yaşanan düşme hissine benzer bir  uyandırma mekanizması devereye girmeliydi.

Yaser, ‘Bu Zirve, netameli bir herif,’ diye düşündü. ‘Bu işte parmağı olduğu kesin ama uyandırma işini nasıl yaptığı ayrı bir muamma. En azından şimdilik.’

Birden Doğan’ın içeri girmesiyle, Yaser daldığı derin düşüncelerden çıktı.

“Araştırmanın sonuna kadar bu bir intihar diyecektim ama İhsan’ın öğrencilerinden biri ‘son zamanlarda derste çok dalgın’ olduğunu söyledi. Ayrıca bir dersinde fizik anlatırken birden ölümden bahsetmiş. Öğrenciler bu duruma gülüp geçmişler. Çünkü bazen derste alakasız şeylerde anlatıyormuş. Bence bu alakasız bir şey değil.”

Yaser, “Dersin saatini öğrenebildin mi?”

“Yok, ama o öğrencinin numarasını aldım”

“Ders saatini ve İhsan’ın karısına ulaşıp psikologla randevularının zamanını öğren.”

Doğan, “Tamam,” diyerek dışarı çıktı.

Ders saatleriyle randevuların uyuşması gerekiyordu. Profesör, dersinden önce bir hipnoz seansına girdiyse bu, Yaser’in kafasındaki teoriyi destekleyecekti. Ama teori doğru olsa bile adamı nasıl  suçlayacaktı?

Birden aklına aklına ses kayıt cihazı geldi. Aşağı inerek Nesrin’den cihazı aldı ve dinlemeye başladı. Her dinleyişinde sese gömülüyordu. Fakat arkadan gelen bir uğultu vardı ve bu Yaser’e çok ama çok tanıdık geliyordu. Kulaklık takarak kaydı yavaşlattı ve tekrar dinledi. Ardından uykuya daldı. Sandalyeden düşerken birden ayağa kalktı. “Evet!” diye bağırdı.

O sırada Doğan içeriye girdi.

“Ne oldu?”

“İhsan’ın seansı, dersinden önceye denk gelmiş değil mi?”

“Evet.”

“Psikolojik katil, Zirve! İnsanların kafasına bir fikir enjekte ediyor. Her seferinde bu fikri besliyor. Tekrar ve tekrar… Düşünsene bir insanın beyninin içini açıp kendini öldürmelisin diyorsun. O da bunu uyguluyor. Normalde mümkün değil. Peki, bunu düzenli bir şekilde ne olur?”

Doğan şaşırmış bir halde, “Beyin tepki göstermez,” dedi. “Normal bir durum gibi algılar”

Yaser, “Evet! Haklısın dostum,” dedi. “İhsan’ın derste verdiği tepki de bu yüzden. Beyni artık o kadar uyuşmuştu ki, istemsizce böyle bir şeyden bahsetti”

Doğan, “Bu konuda hemfikiriz. Şöyle bir gerçek var ki, soyut kavramlarla adamı yakalayamayız” dedi.

“Evet! Bu da beni çıldırtıyor,” diye cevap verdi Yaser. “Yeni bir cinayete sebep olabilir. Adamı takibe almalıyız, fazlasıyla zeki, ondan şüphe ettiğimizi anlarsa bir daha asla yakalayamayız. Zirve,  Can’ı daha görmedi. Can’ı kullanıp suçüstü yapacağız. Tek yol bu!”

Doğan, “İşler sarpa sarabilir ama. Anlattığına göre uzun bir süreçmiş. Nasıl olacak o iş?”

Yaser, “Adamın izlediği yolu biliyoruz,” dedi. “Nereye gideceğini de biliyoruz. Geri sadece o yolu yürüyerek değil de arabayla gitme vakti geldi. Yani doktora kendini öldürmek istediğinden falan bahsedecek. Birkaç kere bu girişimlerde bulunduğunu ona bunu sadece yakınlarının bildiğini söyleyecek. Zirve’de Can’ın kendisi için mükemmel bir aday olduğunu düşünecek. Ardından her dediğini uygulayacak ve kaçınılmaz sona gelecek. Biz de bunun kaydını alıp Zirve’yi içeriye atacağız. Bu, hâkim için yeterli bir delil olacaktır. Makalesini deneysel olarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Bunların bir kaydı olmalı değil mi?”

Doğan heyecanla ayağa kalktı. “Sen ve senin bu ütopik kurguların olmasa… Ben Can’a durumu anlatırım. Sonra, çıkıp şu işi halledelim”

Bir saat sonra psikologdan randevu alınmış, operasyon için bütün hazırlıklar tamamlanmıştı.

Yaser, Can’ı ikaz etti. “Seni hipnoz edebilir. O yüzden al şu hapı iç. Bir tür uyarıcı bu.  Beyninin uyuşmasını engeller.”

Yola çıkmadan önce, Can’ın vücuduna takılı dinleme cihazı ve kamera son kez gözden geçirildi. Herşey yolundaydı. Artık Zirve’nin ofisine gidebilirlerdi.

 

Zirve, Can’ı dostça bir gülümsemeyle karşıladı.

“Buyurun Can Bey hoş geldiniz. Herhangi bir şey içer misiniz?”

Can, bu teklifi mutsuz bir eda ile feddetti.

Zirve hiç beklemeden delikanlının şikayetinin ne olduğunu sordu.

“Bana durumunuzdan bahsedebilir misiniz?”

Can, karamsar ve umutsuz bir tavırla, “Nasıl anlatsam bilemiyorum,” diyerek sözlerine başladı.  “Ailemi araba kazasında kaybettikten sonra çok zor zamanlar yaşadım. Eğitim hayatım mahvoldu, alkol ile dost olmaya başladım. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Alkol denizine attım kendimi. Hiçbir şeyden zevk alamıyorum. Her şeyi denedim. Olmadı. En son bir kulüp tuvaletinde bileğimi kestim. Gözlerimi hastanede açtım. İlaç denemeleri, tedaviler… Arkası kesilmiyordu. Lütfen bana yardım edin.”

Zirve, “Başınız sağ olsun. Sanırım hipnoz yöntemiyle sizi tedavi edebilirim. Tabii bu öncelikle sizin izin vermenize bağlı. İlk seansta iyi bir sonuç alırsak devam ederiz,” dedi.

Can, “Nasıl yani?” diye sordu.

Zirve, “Hipnoz yoluyla bilinçaltınıza gireceğim. Ardından bu kötü anıları sizin için trajedi değil de yaşanmışlık haline çevirmeye çalışacağım,” dedi.

Can bir süre düşündükten sonra, “Peki, şimdilik sadece bir seans için kabul ediyorum. Diğerlerine sonra karar vereceğim” dedi.

Zirve’nin gözleri belli belirsiz parladı.  Dudakları hafifçe gerildi. Müzüiün sesini biraz açtıktan sonra, “Şimdi sizden duvarda asılı olan şu tablonun tam ortasına odaklanmanızı istiyorum,” diye mırıldandı. Sesi sakin ve yumuşaktı.

“Şimdi tamamen rahatlıyorsun. Rahatla ve saatin tik-taklarını dinle. Her tik-tak seni biraz daha ağırlaştırıyor. Evet, böyle.”

Can, Zirve’nin verdiği bütün talimatları yerine getiriyordu. Bir süre sonra rahatlamışçasına kendini tamamen koyverdi.

Zirve, Can’ın hipnotize olup olmadığını kontrol ettikten sonra çekmecesinden kamerayı çıkartıp masaya koydu. Monoton bir sesle, “Deney 12. Hastanın, verilen komutlara tepkileri ölçülecek,” dedi.

Can’a dönerek yeniden sakin ve yumuşak bir tonla, “Şimdi tamamen bu sese odaklanacaksın,” diye mırıldandı. “Bu sesi her duyuşunda dediklerimi aynen uygulayacaksın.”

Bunları söyledikten sonra bir kayıt cihazını çalıştırdı. Odada tiz bir çan sesi yankılanmaya baaşladı. Bu İhsan’ın evinde bulunan kayıt cihazındaki çan sesiydi.

“İsmin nedir?”

“Can Demir.”

“Peki, Can ben senin tek gerçekliğinim, her dediğimi yapacaksın. Ben senin TANRINIM!”

“Evet, efendim.”

“Vücudundan bütün sinirlerini yok olduğunu düşün. Canını hiçbir şey yakmıyor ve bir şey hissetmiyorsun artık. Hiçbir sinirin yok, bunu unutma…”

Zirve,masadan bir iğne aldı.  Can’a doğru yaklaştı.

Yaser ve Doğan kameradan bunu gördükleri an, “İğne batıracak sakın tepki verme,” diye Can’ı uyardılar.

Zirve, iğneyi Can’ın eline batırdı. Can herhangi bir tepki göstermedi. Zirve, pek tatmin olmamış gibi iğneyi Can’ın elinin içinde oynattı. Ardından gülümseyerek, “Tamamdır,” dedi.

İğneyi çöp kutusuna attıktan sonra, “Neden kendini öldürmeyi bu kadar çok istiyorsun?” diye sordu.

“Kendimi ailemi ölümünden sorumlu tutuyorum”

Zirve’nin sesi de gözleri gibi kısılmış, tehlikeli bir hal almıştı.

“Tutmalısın da ölmeleri tamamen senin suçun. Ölmelisin tamam mı? Eve giderken bunu düşünmelisin ki, baban gibi dalgın olup arabayı uçuruma sürmelisin. SEN DE ÖLMELİSİN!”

Doğan, “Ben içeriye giriyorum,” dedi. “Bu kadarı yeterli.”

Araçtan çıkıp binaya doğru yürümeye başladı. Peşinden de Yaser indi.

Zirve, hala talimatlarını vermeye devam ediyordu.

“Bu çan sesini duyduğunda o kadar dalgın olacaksın ki, hiçbir şey düşünemeyeceksin. Uyku bastıracak ve gözlerin kapanacak. Şimdi ondan geriye doğru  sayacağım ve parmağımı şaklatacağım. Sen de hiçbir şey olmamış gibi uyanacak ve kendini harika hissedeceksin. On, dokuz, sekiz, yedi, al…”

Can, daha fazla sabredemedi ve ayağa kalkıp  Zirve’ye bir sağ kroşe attı. Adam daha kendine gelemeden  Doğan içeriye daldı ve kelepçeleri bileğine geçiriverdi.

“Oh be,” diye bağırdı Can  ellerini ovuşturarak. “Yarım saattir bunu bekliyorum. Şerefsiz bir de iğneyi içeride oynatıyor.”

Doğan Zirve’yi ayağa kaldırdığında Yaser de odaya girmişti.

“Ekip arabası geldi. Can, sen Zirve’yi merkeze götür. Biz de biraz burada araştırma yapalım.”

Kameranın belleğinde İhsan’ın da kaydı vardı. Aynı şeyleri ona da uygulamıştı Zirve.

“Birinci çan sesini duyduğunda ofisine geçip kendini içeriye kilitleyeceksin. İkinci çan sesini duyduğunda ise yoldan aldığın halatı tavana asacaksın, ve nihayet üçüncü çanın sesini duyduğunda kendini o halatla asacaksın.”

“Aklım almıyor! Vallahi almıyor. Geri kalan on deney yok burada,” diye söylendi Doğan.

Yaser, “Evet, başka belleklerde veya bilgisayarında tutuyor olmalı,” dedi.

Doğan, kapıdan içerigiren olay yeri inceleme ekibinin şefine, “Bilgisayarları incelemeye alın, içerisinde video kayıtları olmalı,” dedi.  “Bulduğunuz bütün bellek ve kayıtları toparlayın.”

Merkeze geldiklerinde sorgu odasında sırıtarak oturan Zirveyi gören Doğan dayanamadı.

“Ne sırıtıyorsun ulan? Hoşuna giden bir şey mi var?”

Zirve arkasına yaslandı. “Ben bir şey yapmadım ki,” dedi. “Sadece onunla konuştum. Bana yüklemeye çalıştığınız suç, hayalden başka bir şey değil.”

Yaser, Zirve’nin karşısına oturdu. “Sen öyle düşünüyor olabilirsin,” dedi içini çekerek. “Ama elimizde İhsan’a yaptığın şeyin kaydı var. Olay mahalli ile senin ona söylediklerin tamamen tutuyor”

Zirve, pişkin ve küçümseyici bir bakışla omzunu silkti. “Ee, peki ne olacak yani tutuyorsa? Bu sadece azmettirmeye girer. Ben hiçbir şey yapmadım. Bununla ilgili hiçbir kanun yok. Elinizdekilere göre en fazla birkaç sene kalırım içerde. Ama iyi bir avukatım ve o gelmeden hiçbir soruyu cevaplamayacağım.”

Yaser, “Cevaplamanıza gerek yok,” dedi. “Sadece sorularımı dinleyin, bu bana yeter. Diğer kayıtlar ofisinizde mi?”

Zirve gülümsedi.

“Bu güzel,” dedi Yaser memnuniyetini açıkça belli eden bir sesle. “Demek ki, başka kayıtların olduğu doğru ve onlar ofisinizde değil.”

Zirve’nin suratındaki gülümseme birden yok oldu.

“Şaşırdınız değil mi? Bu, evinizde bir kasada saklı olabilir mi?”

Zirve’nin alnındaki kırışıkların hepsi sayılırcasına belirginleşti.

Doğan, “Tamamdır. Artık gereken bilgiyi aldığımıza göre senin şu hâkim arkadaşını arama vakti geldi” dedi.

Zirve’nin vücut sıcaklığı neredeyse sıfıra yaklaşmışa benziyordu. Olduğu yerde buz kesilmiş, bembeyaz bir hal almıştı.

“Hiçbir şey yapamayacaksınız,” dedi kendisinin bile inanmadığı  bir sesle. “Buradan yürüyüp gideceğim.”

Dedektifler odadan çıktılar. Yaser , arama izni için hakim arkadaşına telefon etti. Konuşması bittikten sonra, “İzin işi tamamdır,” dedi. “Olay yeri incelemeyi ara, evi araştırsınlar.”

Doğan, olay yeri incelemeyi ararken,  Can geldi.

“Hala aklım almıyor,” dedi Yaser’e. “Nasıl olur da insanın beynine girip böyle bir şey yaptırabilir?”

Yaser, kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Bizler birer bilgisayar gibiyiz,” dedi yavaşça. “Kimilerimiz durmadan yeni eklentiler yaparak o bilgisayarı geliştirir, daha iyi bir hale getirir. Kimleri ise çürümeye bırakır. Zirve ise bir virüs, beynine girip yayıldığı anda artık kontrol edemezsin. Seni tamamen ele geçirir ve sana sahip olur. Kendini tanrı olarak görmesi de bu yüzden.”

Bir Müge Kılıç Polisiyesi – Kayıp Altın ANKH

Güzel bir Nisan sabahıydı. Müge her zamanki gibi erkenden kalktı, giyindi. Danışanlarından önce, ilk ziyaretçisi her zamanki gibi, komşusu Peri Nur Hanım’dı. İkisi, sabah kahvelerini birlikte içmeyi uzun zamandır adet haline getirmişlerdi.

Peri Nur Hanım, seksen yaşlarında, tek başına yaşayan, son derece bakımlı, yaşını göstermeyen, Üsküdar Amerikan Kız Koleji mezunu, hiç evlenmemiş eski bir İstanbul hanımefendisiydi. Onunla sabah kahvesi içmek, Müge’ye büyük bir keyif veriyordu.

Ancak son zamanlarda ikisinin de canları çok sıkkındı. Zira üç gün önce karşı apartmanda oturan Mevhibe Hanım’ın evine hırsız girmiş ve ne yazık ki kadıncağız olay sırasında hayatını kaybetmişti.

Yetmişli yaşların ortalarında, hali vakti yerinde, İsviçre’de yaşayan bir kızından başka hiç kimsesi olmayan, sanat tarihi öğretmenliğinden emekli, dul bir kadındı Mevhibe Hanım. Pilot olan kocasının ölümünden sonra, uzun yıllar tek başına yaşamış, sonunda biraz güçten kuvvetten düşünce, biraz da kızının ısrarıyla yanına bir yardımcı almak zorunda kalmıştı.

Yardımcısı, Billur adında, uzun boylu, yeşil gözlü, kumral, uzun saçlı ve son derece hoş bir genç kızdı. Mevhibe Hanım Billur’u çok seviyordu. Kızı Miray’ın yerine koyuyor, hatta bazan onu kızının adıyla çağırdığı bile oluyordu. Hırsızlık esnasında Billur izinliydi. Polise o gece arkadaşları ile birlikte Pink Bar’da olduğunu söylemiş, genç kızın verdiği bu ifade daha sonra doğrulanmıştı.

Müge bütün bunları aklından geçirirken kapı çaldı.

“Günaydın güzel kızım Müge.“

“Günaydın Peri Nur Hanım, harika görünüyorsunuz her zamanki gibi.“

Yaşlı kadın, genç kızın ellerinden tutarak salona kadar kendisine eşlik etmesine izin verdi. Sonra, koltuğa yavaşça oturdu ve derin bir nefes aldı.

Müge, daha önce görmediği bir tedirginlik seziyordu Peri Nur Hanımda.

“Ben, bütün bu yaşananlara anlam veremiyorum Müge’ciğim. Mevhibe çok tedbirli bir kadındı, alarm sistemi kurdurmuştu hem de en iyisinden. Biliyorsun bende de var. Şirketle görüştüm ve kesinlikle alarmın devreye sokulmadığını söylüyorlar.“

“Polis ifadeleri alırken, alarmı sordu Billur’a. O da kesinlikle kurup evden çıktığını söyledi. Hırsızlar her tür kilidi ve alarmı etkisiz hale getirebiliyorlar Peri Nur Hanım.“

“Polis bunun araştırmasını yapıyordur eminim, ama  asıl önemlisi şu bakıcı kız Billur. Benim içime sinmeyen bir şeyler var bu kızda. Seninle konuşmak istedim.“

“İç sesimiz her zaman önemlidir, siz hisleriniz ile hareket eden birisiniz ve mutlaka o ses size ne yapmanız gerektiğini söylüyordur. Ben de merak ettim şimdi.“

Müge sözlerini bitirince izin isteyip mutfağa gitti. Kahveleri hazırlarken son bir kaç gündür  kendisinin de  Billur’a karşı biraz şüpheci olduğunu hatırladı. Yeniden salona döndü, ikramını yaptı ve hemen yanına oturdu Peri Nur Hanım’ın.

“Sizi dinliyorum, Billur’da içinize sinmeyen ne var mesela?“

“Cenazeden sonra kızı Miray beni evlerine davet etti. Kendini suçluyordu zavallı kız, ben de Billur’u nereden tanıdığını ve nasıl annesinin yanında daimi bakıcı olarak kalmasına karar verdiğini sordum.“

“ Kolay değil tabii annesini hiç tanımadığı birinse emanet etmişti sonuçta.“

“Elbette! Fakat işin en ilginç yanı, Billur’u aracı bir şirket tarafından annesin yanına yerleştirmiş olmaması. Biliyorsun bakıcılara ve bakıcı hemşirelere böyle iş imkanları sağlayan uzman bir çok şirket var, Miray kızımız bu şirketlerden birine baş vurmamış.“

Peri Nur Hanım derin nefesler alarak anlatıyordu.

“Neden? Kime güvenmiş olabilir bu konuda?“

“Ben de onu sordum. Buradaki evlerine taşınmadan önce Beşiktaş Balmumcu’da bir apartman dairesinde oturuyorlarmış, oturdukları daire küçükmüş, Mevhibe Hanım kendisi ile İsviçre’ye gitmemekte ısrar edince yanında daimi bir bakıcı ile kalmasını istemiş. Buraya taşınmadan üst kattaki komşuları kızının Mevhibe Hanım’la kalabileceğini söylemiş. Billur, teklifi yapan komşularının kızıymış. Billur ve annesi Ayla, beraber yaşıyorlarmış, başka kimseleri yokmuş. Ayla, eşini kızı çok küçükken kaybetmiş, oturdukları daireden başka bir varlıkları yokmuş, bir de eşinden emekli aylığı alıyormuş.“

“Buraya kadar her şey normal görünüyor, az çok tanımışlardır komşularını ne de olsa annesini emanet edecek. Benim dikkatimi çeken başka bir şey daha var Peri Nur Hanım. Miray evli ve iki de çocuğu var. Neden yalnız geldi cenazeye acaba?“

“Güzel soru tatlı kızım, ben onu da sordum. Mevhibe Hanım, damadını hiç sevememiş, kızını İsviçre’de okurken kandırdığını düşünüyormuş. Damadı Alpay’ın güzel işleyen bir restoranı varmış ve oldukça da varlıklıymış ama yine de Miray’ın anlatmasına bakacak olursak, annesi damadını aç gözlü olarak nitelendiriyormuş“

Müge, “Bütün bunların ışığında yine de elimizde hiçbir şey yok,“ derken, kapı çaldı. Gelen cinayet masası dedektifi  Başkomiser Erdinç Göknel’di. Kahve ikramından sonra Erdinç, olay gecesi ile ilgili aklına takılan birkaç soru sordu ve not aldı. Olayı cinayet masasının devraldığını, ayrıca hırsızlık masasının da geniş bir çaplı soruşturma yürüttüğünü söyledi. Buraya gelmeden apartman sakinleri ile görüştüğünü, ancak kimsenin bir şey duymadığını ve görmediğini söyledi. Evde yapılan incelemelerde hırsızın değerli bir şey aradığını, Mevhibe Hanım’ı tanıdığını, ancak bulamayınca da onu öldürdüğü kanaatine vardıklarını söyledi.

Başkomiser Erdinç, şüpheli her hangi bir durumda veya akıllarına bir şey gelirse diye kartını bıraktı ve izin isteyip ayrıldı. Peri Nur da akabinde Müge’den izin istedi. Ertesi sabah yeniden kahve fincanları eşliğinde görüşmek üzere ayrıldılar.

Katilin aradığı ne olabilirdi? Müge’nin aklını epeyce kurcalamıştı bu soru. Danışanları ile randevularını bitirdikten sonra telefona sarıldı ve Peri Nur’u aradı. Aklına takılan soruyu ona da söyledi. Böylece, aynı sorunun Peri Nur’un da aklını kurcaladığını öğrenmiş oldu.

“Güzel kızım, dedektif gittiğinden bu yana düşünüyorum, Mevhibe varlıklı bir kadındı, yanında öyle çok para bulundurmazdı. Hepsini banka hesabında tutardı, lazım oldukça gidip çekerdi. Öldürülmeden bir ay kadar önce akşam üstü çarşı dönüşü bana gelmişti, sohbetimiz esnasında gözüm birden boynundaki kolyeye takılmıştı, o güne kadar hiç boynunda görmemiştim çok ilginç bir şekli vardı.“

“ Hatırlayabiliyor musunuz nasıl bir şekli vardı? Üzerinde değerli taş veya onun gibi şeyler var mıydı?“ Müge sözünü bitirir bitirmez bir kahkaha sesi geldi.

“İnanmayacaksın belki ama o tuhaf şeyi neden taktığını sordum. Çok değerli olduğunu, rahmetli eşinin, kızları doğduğunda ona doğum hediyesi olarak taktığını söyledi. Aslına bakarsan tek aklımda kalan, eşi Mısır’a gittiğinde orayı gezerken yolda çelimsiz bir gencin ona sattığı. Hatta kolyeyle ilgili bir sürü hikaye de anlattı ama hiç birisi aklımda kalmadı.“

“Kolyenin, hatırladığınız kadarı ile şeklini çizebilir misiniz? Önemli olabilir Peri Nur Hanım.“

“Tabii, neden olmasın? Ama baştan söyleyeyim, resmim o kadar iyi değildir.

Kolyenin şeklini çizer çizmez getireceğini söyleyip Telefonu kapattı.

Müge, belki de bütün sır bu kolyede diye düşünüyordu. Mısır, piramitler, sfenksler, tanrılar ve gizemleri. Kolye o kadar da değerli olmayabilir ama Mevhibe Hanım sanat tarihi öğretmeni idi. Hem kolye hakkında birçok şey anlatmıştı Peri Nur’a, keşke hatırlayabilseydi. Bunları düşünürken birden gülmeye başladı, ilgilenmezdi tabii o kolyeyle süslü Peri Nur. Giydiği her kıyafette mutlaka bir taş, boncuk vs bulunacak, sonra aile yadigarı  elmas küpelerini, broşunu, yüzüğünü ve kolyesini mutlaka takacaktı her kıyafetine uygun.

Kendi kendine konuşurken kapı zili ardı ardına çalıyordu, çizim tamam diye düşündü ve kapıyı açtı, ama gelenler Billur ve annesi Ayla idi. Anne kız kocaman açılmış iri yeşil gözlerle ona bakıyorlardı. Müge onları hemen içeri buyur etti. Korkmuş gibi bir halleri vardı. Billur ellerinin titremesine engel olamıyordu.

Kapı tekrar çaldı, bu sefer kesin Peri Nur olmalıydı. Yaşlı kadın,  dosya kağıdına yaptığı çizimi heyecanla sallıyordu. Kısa bir selamlaşmadan sonra Billur konuşmaya başladı.

“Müge abla başka kime gideceğimi bilemedim.“

Sesi titriyor ve gözünden sicim gibi yaş iniyordu.

“Billur, derin nefesler al, korku senin zihninde yarattığın bir duygu, seni ele geçirmesine izin verme. Dışarıda hiç bir şey yok şu anda her şeyi kendin yaratıyorsun ve o yüzden korkuyorsun anladın değil mi?“

Billur, titreyerek başını salladı ve derin nefesler alıp verdi.

“Olayın yaşandığı gece ben izinliydim, daha doğrusu bana Mevhibe Hanım izin vermişti, gitmem için ısrar etti. Evden çıkmadan beni yanına çağırdı ve bana bu kolyeyi verdi. Kolyenin onun için çok değerli olduğunu biliyordum almak istemedim ama çok ısrar etti.“

Çantasından titreyen elleri ile kolyeyi çıkardı ve Müge’ye uzattı.

“Ben, kızınız Miray’a verseniz daha iyi olmaz mı dedim, ama kızının bu kolyeyi hiç mi hiç beğenmediğini, hatta onun için bir anlam ifade etmediğini söyledi. Kolye zaten benimmiş, vasiyetinde de belirtmiş. Söyler misiniz ben ne yapacağım şimdi? Bana kim inanır?“

Gözlerindeki yaşları annesi Ayla silmeye çalışıyordu.

Müge herkesi sakinleştirdikten sonra, “Kolyeyi arkeoloji profesörü arkadaşım Belgin’e göstereceğim,” dedi. “Onun incelemesini istiyorum. Eğer tahmin ettiğim sonuç çıkarsa hemen hep birlikte Başkomiser Erdinç ile görüşmeye gideceğiz. Anlaşıldı mı?”

Billur bu öneriyi zorlukla kabul etti. “Tamam,” dedi en sonunda. “Hiç olmazsa içimdeki bu yükten kurtulmuş olacağım.”

Müge herkesi uğurladıktan sonra çantasını aldı ve bir taksi çağırıp Belgin’in  çalıştığı fakültenin yolunu tuttu. Kolyenin, Nil’in anahtarı da denen altın bir Ankh olduğunu görür görmez anlamıştı. T harfi üzerine oturtulmuş küçük bir daireden oluşan en yaygın eski Mısır sembolerinden biriydi bu. Ama antik bir çağa ait olup olmadığını bilemezdi elbette. Bunu ona Belgin söyleyecekti. Ve eğer çok eski bir çağa aitse,  Mevhibe Hanım’ın öldürülme sebebi de ortaya çıkıyordu. Çünkü, bu durumda kolyenin değerine paha biçilemezdi.

Belgin Altın Ankh’a heyecanla baktı.

“Müge, şu anda elimizde tutuğumuz  Ankh, Mısır’ın Eski İmparatorluk dönemine ait. Eski Krallık’ta İkinci Hanedan döneminin sonuna kadar ( yaklaşık İ.Ö 1650 ) krallar ve soylular, mastaba denen mezarlara gömülürlerdi. Mastabalara yapılan arkeolojik kazılarda  bulunan bu kolye, Kahire müzesinde sergileniyordu.  1958 yılında müzede bir soygun oldu ve bazı değerli parçalar çalındı. Bu kolye de onların arasındaydı. Çalınan eserlerin bir kısmı daha sonra bulundu. Ama bu Ankh o zamandan beri kayıp. Mısır hükümeti bu altın Ankhı bulup getirene yüklü bir ödül vereceğini duyurmuştu o yıllarda. Şimdi ödül ne kadardır kim bilir?“

“Demek bu altın Ankhı bilen birisi öldürdü Mevhibe Hanımı“

“Kim öldürüldü Müge? Aman Allah’ım! Başın dertte mi yoksa? Söyle lütfen! Biliyorsun, sana her zaman yardım etmeye hazırım.“

“Dur dur sakin ol! Hayır, canım başım dertte falan değil.“

Olanları arkadaşına kısaca anlatmak zorunda kalan Müge, yarım saat sonra bir taksiye binmiş, polis merkezine doğru gidiyordu. Yolsa Başkomiser Erdinç’i aramış, geleceğini söylemiş, ondan da Billur, annesi ve Peri Nur Hanım’ın merkezde olduklarını öğrenmişti. Başkomiser ayrıca, Mevhibe Hanım’ın avukatı Selim Bey’in, kızı Miray’la onun kocasının da  Emniyet’e geldiklerini açıklamıştı.

Şimdi Müge’nin yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. Kafasının içinde, bütün ipuçlarını değerlendiriyordu. Altın Ankh çok değerli bir tarihi eserdi. Katil bunun için uzun bir mücadele vermiş olmalıydı. Mevhibe Hanım, manevi değerlere önem veren bir kadındı. Değeri ne olursa olsun kolyeyi satmak istememiş, bu da onun hayatına mal olmuştu.

Emniyet’e vardığında kendisini Erdinç karşıladı ve birlikte toplantı salonuna geçtiler. Herkesin heyecanı yüzünden okunuyordu. Miray annesinin katilinin ne zaman yakalanacağını ve herhangi bir gelişme olup olmadığını sordu. Üzüntüsünü gizleyemiyor, usul usul ağlıyordu.

“Miray Hanım, size tekrar baş sağlığı diliyorum,” dedi Erdinç. “Annenizin ölümü son derece üzücü ama şunu belirtmeliyim ki, bu basit bir hırsızlık olayı değil. İfadeleriniz ve hırsızlık masası ile sürdürdüğümüz geniş çaplı soruşturma sonucunda, planlı bir cinayet olduğunu anlamış bulunuyoruz.“

Mügeye dönerek Altın Ankh’ı istedi, aldıktan sonra, zincirinden tutarak salladı. Miray şaşkın gözlerle kolyeye bakıyordu.

“Bu kolye için mi annem öldürüldü? Ne özelliği var bu tuhaf kolyenin söyler misiniz?”

Müge, kolyeyle ilgili edindiği bütün bilgileri anlattı. Herkes şaşkınlık içindeydi.

Başkomiser, “Müge Hanıma teşekkürü bir borç biliyorum,” dedi. “Çünkü biz katilin kim olduğunu tespit ettik fakat elimizde kanıt olmadığı için harekete geçemedik. Bu kanıtı, Müge Hanım olmasa bulamayacaktık. Katilin planı kusursuzdu. Billur gece arkadaşları ile dışarıda olacaktı. Yani Mevhibe Hanım yalnızdı. Bunu biliyordu. Tıpkı alarmın şifresini bildiği gibi. Dolayısıyla eve girişinde hiçbir sorun yoktu. Anneniz erken uyuduğu için sessizce kolyeyi alıp alarmı tekrar devreye sokacak ve evden ayrılacaktı. Hesapta olmayan ise annenizin o gece ısrarla kolyeyi takması için  Billur’a vermesi idi. Evi alt üst edip kolyeyi bulamadı. O sırada anneniz uyandı ve hırsızı tanıdı. O da kimliği açığa çıkmasın diye maalesef annenizi öldürdü, aslında amacı öldürmek değildi, öyle değil mi Selim Bey.”

Avukat Selim bir an kaçacakmış gibi bir hareket yaptı ama kapıdaki polisleri görünce vaz geçti. Pişkin pişkin arkasına yaslanıp Erdinç’i  alkışladı. Miray yaşlı ve şaşkın  gözlerle adama  bakıyordu.

“Tebrik ederim baş komiserim! Yakaladınız beni! Ne diyebilirim, aç gözlülüğümün kurbanı oldum. Tam on beş yıldır bekliyordum, yurt dışındaki bağlantılarım bir türlü istediğim fiyatı vermiyorlardı, sonunda İngiltere’de bir müzayede şirketi ile anlaştım, tabii istediğim rakamın beş milyon fazlasına. Miray’cığım aslında bu senin suçun. Neden ısrarla istemedin ki o kolyeyi. Hatırlıyorsan sana, annenin kalbini kırdığını, eğer ona biraz değer veriyorsan kabul edersin o kolyeyi demiştim. Sen katır gibi inatçı bir kızsın tıpkı baban gibi. Kolye senin olsaydı cüzi bir miktara satın alacaktım, tabii annen de yaşıyor olacaktı. Billur zavallısına miras bıraktığını biliyor muydun?”

Selim Bey, konuşmasını tamamladığında salondaki herkes adeta buz kesmişti.

Erdinç, görevli iki polis memuruna tutuklama işlemleri için avukatı salondan çıkarmalarını söyledi. Miray, Selim’i götürürlerken aniden yerinden fırladı ve adamın pişkin suratına bir tokat attı. Eşi Alpay, bir hamlede onu kollarından tutarak salondan çıkardı. Herkes için çok zor bir gün olmuştu, Erdinç, Peri Nur, Billur ve annesini bir ekip arabası ile evlerine bırakmaları için bir memur görevlendirdi.

“Müge Hanım siz biraz daha bizimle kalacaksınız bir mahsuru yoksa. Size bir yemek borcum var.”

Cümlesini bitirir bitirmez içeri Levent girdi.

“Aaaa senin ne işin var burada? Yoksa tayinin İstanbul’a mı çıktı?”

“Hayır, devrem Erdinç’le iddia’ya girmiştik ve ben kazandım.”

“Ne iddiası? Neler oluyor burada?

Bu soruya Erdinç Cevap verdi.

“Büyük lokma ye büyük konuşma demiş atalarımız, şöyle ki Müge Hanım, geçen yaz, tatil köyünde işlenen cinayetleri nasıl çözdüğünüzü Levent’ten dinledim. Devrem gururla anlatmıştı ama ben asla böyle bir şeyin benim başıma gelmeyeceğini söyledim. Olay yerine geldiğimizde ifadenizi alırken isminizi duyunca şaşırmadım desem yeridir. Neyse uzatmayayım, hemen devreme telefon açtım ve iddia’ya girdim. Kaybedeceğim aklımın ucundan bile geçmedi. Eeee söyleyin bakalım nereye gidiyoruz?”

Bir dedektif kızının anıları – Diploması olmayan okul ÖDD mezunu

Aslında sizlere “Dedektiflik Maceralarım” adını verdiğim, oldukça heyecanlı, çokça komik ve aynı zamanda her daim bir parça sıkıcı hikâyelerimi anlatacaktım. Hikâye dediysem, elbette hepsi bizzat yaşadığım, içinde bulunduğum işlerle ilgili anılardan ibaret.

Öncelikle dedektiflik işinin perde arkasındaki durumu anlatarak başlamayacağım. Bir “Dedektif Kızı” olarak bir süre dedektiflik maceralarını dışarıdan izleyip, bazı işlerde kobay olarak kullanılırken gözlemlediğim ve uzun süre babamın deyimi ile “Diploması Olmayan Okul ÖDD / Özel Dedektifler Derneği”’nin faaliyetlerine aktif olarak katıldıktan sonra kaçınılmaz son olarak bir gün ben de bu işin içindeki yerimi aldım.

Özel Dedektiflik, Analıtık düşünce Yapısına sahip olmakla birlikte dikkat ve sabır gerektiren bir meslektir.

İsmail Yetimoğlu

ÖDD BAŞKANI

 

Söylemem gereken en önemli şeylerden biri, bu meslek tam anlamıyla başlı başına bir adrenalin deposu. Evet! Ama her işte olduğu gibi, bu işte de bir hayli sıkıcı taraflar var. Ben ilk takip işlerimden birinde bu sıkıcı halin tam ortasına düştüm. Sabahın çok erken saatinden, gecenin  geç vaktine kadar, bir sokağa park etmiş arabamızın içinde bekleyerek. Ah evet, çok sıkıcıydı.

Eğer iki kişilik bir ekipseniz şanslısınız. Biriniz wc ye giderken, diğeriniz nöbete devam edebiliyor. Acıktın mı? Arabada yersin, çünkü o arabadan ayrıldığın an hedef şahıs çıkarsa göremezsin! Kitap okumak mı? Tabi ki olmaz, ya kafanı kitabına gömdüğünde onu kaçırırsan? Telefonla konuşmak mı? Olmaz! Olmaz, olmaz! Dikkatini dağıtacak hiçbir şey yapamazsın. Bir anlık bir dalgınlık, bütün günün ziyan olmasına yeter.

O yüzden, sadece beklersin. Ve bu işin en sıkıcı tarafı işte bu bekleme anlarıdır. Bazen günlerce, gecelerce beklersin. O bekleme aşamasında kafanda delice senaryolar kurarsın. Mesela,  “Şu gelen kırmızı araba, belki de kadının sevgilisidir!” “Aaa, yoksa bizi fark etti de başka bir araçla mı çıktı?” Hımm, yoksa o da bizi mi takip ettiriyor?” Sorular, sorular…

Bu arada çalışma bölgesinin iyi analiz edilmesi ve bölgede kamufle olmanın yollarını bulmak gerekiyor. Uzun süre bekleme yapılan yerlerde “Balkondaki teyzeden, mobese kameralarından” gizlenmek ve deşifre olmamak en önemli faktörlerden biridir.

Ve işte o an gelir, hedef şahıs bulunduğu yerden çıkar ve siz onca tetikte beklemelere, onca dikkate rağmen hazırlıksız yakalanırsınız. Bu işler böyledir. Bütün planlar, bütün varsayımlar, “şöyle yapalım, böyle yapalım”lar uçar gider. Araç kullanan gaza basarken, bir diğeri telefona sarılır, ekibin diğer üyelerine haber verilir. Ne yani? Tek bir ekiple takip yapılabileceğini mi düşündünüz? Yok artık! Film mi çeviriyoruz?

Evetttt, işte her şey tıkır tıkır yoluna girmiştir. Hedef şahıs birkaç araç önden giderken, ardındaki en az iki araç, bir motorlu ekipten haberi yoktur. Çantada keklik değil mi? Ne kadar yanılıyorsunuz!  Bir trafik ışığına bakar, ya da birkaç hatalı sollamaya… Hooop, kuş kaçıverir elinden. Tüm o beklemeler, tüm o çekilen açlık ve wc çileleri, hepsi boşa gider. Pes etmek yok tabi, ertesi gün sabahın körü, yine aynı konumda, sar başa, tekrar yaşa. (Sonuç istediğimiz gibi olana kadar;)

Ama aynı araç olmaz, hatta bazen aynı kişiler bile olmaz. Değiştirmek gerek, sürekli yenilemek, yenilenmek. Kış olsa şanslıyız, atkı, bere, bazen peruk yetişir imdadımıza. Soğuk mu? O da nesi? Takip, istediğimiz gibi gitmişse, işte o zaman her şey keyifli olur. Ekip olarak araştırmanın yapıldığı bölgede en popüler aktivite ne ise o yapılır ve stres atılır.

Gün sonunda, ister olumlu ister olumsuz geçsin, tüm ekip bir araya gelip, beyin fırtınası dediğimiz o heyecanlı sohbetlerimiz saatlerce sürer. Birimizin kaçırdığı bir ayrıntıyı bir başkası yakalamış olur. Çektiğimiz görüntüleri, detaylarıyla inceleriz, belki farklı bir şey vardır diye. Keyiflidir evet ama asla kolay değildir.

Bazen, ultra lüks bir otelde kalman gerekir ancak otelin hiçbir aktivitesinden faydalanmaya zamanın olmaz. Bazen en popüler plajda güneş altında durup denize giremezsin, bazen bir sokakta ayakta dikilmen, bazen oranın elemanıymışsın gibi bir restaurantta çalışman gerekir. Bazen de çok pahalı bir Nişantaşı butiğinden alışveriş yapman… Bazen ünlü bir gece kulübü veya pavyonda meyve suyu içmen.

Bazen yat kiralayıp en güzel koylarda denizin tadını çıkartırsın, bazen de açık termal havuzda soğuk meyve suyunu yudumlayıp keyfini çıkara çıkara hedef kişiyi takipte tutarsın…

Yani, uzun lafın kısası her işte olduğu gibi bu işte de iyi ve kötü yönler var. Ve ben bundan sonrası için, eğer okumak isterseniz Dedektif Kızının Anıları başlığı altında yaşanmış dedektiflik hikâyelerimle buralarda olacağım.

Cevat Yurdakul – 12 Eylül dönemi cinayetler ve tuhaf yargılamalar – Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul ve öldürülmesi

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un [1] nasıl öldürüldüğü inceleyen bu yazıda soruşturma ve yargılamalara göz atalım.

İncelediğim tüm belgelerde ve kaynaklarda cinayet şu şekilde anlatılıyor:

Cumhuriyet Caddesi ile Adalet Caddesi’nin kesiştiği kavşakta, makam otomobili yavaşladığı sırada, pusuda bekleyen bir otomobil yolu kapatıyor, bu otomobilin içinden inen iki kişi makam otomobilini yaylım ateşine tutuyor. Cevat Yurdakul vücuduna isabet eden dört kurşunla olay yerinde hayatını kaybediyor. Makam aracında bulunan Yurdakul’un kayınpederi ve makam şöförü ağır yaralanıyor. Olay esnasında dükkanının önünde oturan yaşlı bir adam da hedefini şaşıran kurşunlarla hayatını kaybediyor. Yaylım ateşini gerçekleştiren iki kişi, olaydan sonra ters istikametlere doğru koşarak kaçıyorlar. Bu durumda, cinayeti gerçekleştiren iki kişi; bu kesin. Cinayete yardım eden en az bir kişi daha var. O da aracı kullanıp yolu kapatan sürücü. Cinayeti tasarlayanları saymazsak bu davadan en az üç kişinin yakalanıp ceza alması gerekiyor; ama öyle olmuyor. Her siyasi cinayet davasında olduğu gibi, bu davada da gizli eller devreye giriyor, cinayetin üstü örtülüyor, yargılama usulleri değiştiriliyor, sanıklar yakalanıyor, bırakılıyor, tekrar yakalanıyor, afla çıkarılıyor, ceza indirimleri getiriliyor. Yargı paketleri açılıyor, kişilere özel aflar çıkırılıyor, kamuoyu vicdanı karartılmaya devam ediyor.

Yıllar süren yargılamalar sonucunda Adana yöresindeki hızlı ülkücüler yargılanıyor, soruşturma kapsamında ifade veren ülkücülerin bazıları ölüm emrini Başbuğ Türkeş’ten aldıklarını söylüyorlar. Bunun üzerine dönemin MHP  Kurucu Genel Başkanı Alpaslan Türkeş de ölüm emrini vermekten  yargılanıyor, uzun yargılamalar sonucunda  tüm sanıklarla birlikte o da  beraat ediyordu.

Adana Emniyet Müdürünü öldürmek suçu sonradan tek bir kişinin üstüne,  Muhsin Kehya’ya yıkılıyordu. Muhsin Kehya, CHP Adana ve Kayseri il başkanlarını öldürmek suçlarına ilaveten Cevat Yurdakul cinayetinin de bir numaralı sanığı olarak yargılanmış ve ağırlaştırılmış müebbet cezası almış. Olayın gerisini 13 Temmuz 2012 tarihli Milliyet Gazetesindeki haberden takip edelim:

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un öldürülmesi

12 Eylül öncesinde Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul ile CHP Adana İl Başkanı avukat Ahmet Albay ile CHP Kayseri İl Başkanı avukat Mustafa Kulkuloğlu’nun öldürülmesi olaylarına karıştığı gerekçesiyle mahkûm olan Muhsin Kehya, 3’üncü Yargı Paketi kapsamında serbest bırakıldı. Cezasının bitmesine 13 yıl kalan Kehya, serbest bırakıldıktan sonra dün akşam yakınları tarafından Elbistan Cezaevi’nden alınıp, memleketi Elazığ’a getirildi. Muhsin Kehya, Malatya– Elazığ sınırında bulunan Elazığ’a 50 kilometre uzaklıktaki Kömürhan Köprüsü’nde karşıladı. Karşılama sırasında ’Bozkurt Muhsin’ sloganları atıldı. Yaklaşık 50 araçlık konvoyla karşılanan Muhsin Kehya, uzun araç konvoyu ile ağabeyinin yaşadığı Elazığ’ın merkeze bağlı Koparuşağı Köyü’ne gitti.

 

Televizyonda canlı yayına katıldı

Köyden Elazığ’da yerel yayın yapan bir televizyon kanalının canlı yayına katılan Muhsin Kehya, cezaevinde kaldığı sürede Saidi Nursi’nin kitaplarını okuyarak geçirdiğini, Kur’an okumayı öğrendiğini ve kendini ibadete verdiğini söyledi. “Son yıllarımı genellikle Risale-i Nur üzerine yoğunlaştırdım” diyen Kehya, tahliye olup olmayacağı konusunda bir beklentisinin olup olmadığı sorusuna şu yanıtı verdi:

“Sayın Erdoğan’dan böyle bir beklentimiz vardı. Sözünde durdu sağ olsun. Kendisine buradan teşekkürlerimi iletiyorum. Ayrıca bütün Ak Partililere, Bülent Arınç’a, Selçuk Özdağ’a, Haluk İpek’e ve tabi genel kurulda desteklerinden ötürü MHP’ye hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi iletiyorum. Hala daha heyecanım devam ediyor benim. Kendi köyüm, sevdiklerim ve aileme kavuştuğum için mutluyum.”

 

“Bir  pişmanlık duymuyorum”

BBP’nin merhum Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun, “O dönem gençler kullanıldı” sözlerine katılmadığını belirten Muhsin Kehya, “Bu rahmetlinin kendi görüşü. Ben özellikle şunu söyleyeyim. O kullanma kelimesini biraz abartılı buluyorum. Ben kullanılmadım şahsen. Ama bir başka ülkücü ağzıyla konuşmak da istemiyorum. O günün şartlarında öyle gerekiyordu, öyle bir mücadele verdim. Dolayısıyla herhangi bir pişmanlık falan da duymuyorum. Allah rahmet eylesin o öyle düşünmüşse kendi fikridir, kendi görüşleridir. Bu anlamda ben kullanıldığımı sanmıyorum” dedi.Türkiye’nin geleceği konusundaki düşüncelerini anlatan Muhsin Kehya, “Vallahi AKP doğrultusunda ülkenin gidişatı şimdilik gayet iyi. Biz memnunuz şahsen. Ben aslında siyasetten uzak bir insanım. Ben ülkücüyüm. Ülkücü ile MHP’nin çizgisi farklı bana göre. Benimki daha farklı. Ben İslami ağırlıklı bir ülkücüyüm. İslamiyet’e gönül vermiş bir insanım” dedi.

İnanması zor ama gerçek. Türkiye’de işlenen bütün siyasi cinayetlerin öncesinde hedef seçiliyor, sonra bu hedef açık açık gösteriliyor. Nerdeyse kurbanlara  mumlu bir davetiye göndermedikleri kalıyor. Sözünü ettiğimiz kitapta, Cevat Yurdakul’un nasıl tehdit edildiği şu cümleyle açıklanıyor. Bu tehdit, bir basın toplantısıyla açıkça kamuoyu ile paylaşılıyor.

Cevat Yurdakul görevi bıraksa da, yurt dışına kaçsa da yakasını elimizden kurtaramayacak.

Bu sözleri kim sarfediyor? Dönemin MHP milletvekilleri Cengiz Gökçek ve Ali Gürbüz. Tehditler bu kadarla sınırlı kalmıyordu.

MHP yanlısı Hergün Gazetesinde  Yurdakul hedef gösteriliyor,  tehdit ediliyordu; tehditlerin dozajı günden güne artıyordu.

Yurdakul, Adana’da neler yapmış, kimlerin tekerine çomak sokmuştu? Sorunun yanıtını kaynağımızdan aktarmaya devam edelim.

Ve Yurdakul hızla çalışmaya başladı. 6 ay gibi kısa bir sürede 17 cinayeti aydınlatıp 50’den fazla sağ ve sol eylemciyi yakaladı. Yalnız terörün üzerine gitmiyordu Yurdakul. Adana’daki yağ sıkıntısına yağ fabrikalarının stok yapmasının neden olduğunu anlıyor ve yaptığı baskınlarla 500 ton margarin ve on bin ton ham yağ stoku ele geçiriyordu. Böylece Yurdakul’a cephe alanlar arasına yeni çevreler de katılıyordu. Yurdakul ayrıca büyük boyutlu bir ehliyet yolsuzluğunu ortaya çıkarıyor, olaya adı karışan emniyetçilerle Adana Belediye Başkanı Selahattin Çolak’ın akrabalarını gözaltına aldırıyordu.

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul

Emniyet müdürünün bu çalışmaları, Adana Sıkıyönetim Komutanlığının tepkisini çekmişti. Ortaklaşa iş yapması gereken devletin iki kurumu birbirine güvenmiyordu. Sıkıyönetim komutanlığının güvensizliği o kadar açıktır ki, Cevat Yurdakul’u takip ettirmektedir. Asker, polisi takip ediyor. Ne garip? Ülkemizde bunlar dün olduğu gibi bugünde oluyor. Fakat bir farkla, şimdi polis, polisi; polis, askeri takip ediyor.

Sıkıyönetimin denetimindeki cezaevinden telefonla Cevat Yurdakul tehdit edilmektedir. Hem de açık kimlikle, bu tehditi yapan mahkumun adı Yunus Uzun’dur. Elde edilen bilgilere göre, Yunus Uzun cezaevinden gardiyan elbisesi ile çıkıyor, çeşitli eylemlerde bulunup tekrar cezaevine dönüyormuş.

Uğur Mumcu’nun Tüfek İcad Oldu adlı kitabında, 29 Eylül 1979 tarihli yazısı yer alıyor. O yazıyı Mumcu şöyle bitiriyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’deki terör Adana’dan yönetiliyor, terörün vurucu gücü Adana’dadır. Adana’da terörün kaynaklarına inmek isteyen bir Emniyet Müdürü böylesine öldürülüyorsa, devlet Adana’da teröre boyun eğiyor demektir.

Aylardır, “Devlet nerede?” diye soruyoruz. “Adana’dadır” diyecek devlet yetkilisini Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul’un tabutu başında saygı duruşuna çağırırız…

[1]  28 Eylül 1979 sabahında ülkücü bir grup tarafından aracı kurşunla taranarak öldürülen Adana İl Emniyet Müdürü. Cinayetin sanıklarından Muhsin Kehya, cezaevinden iki kez firar ettikten sonra Almanya’ya kaçtı. 1997’de idam edilmeme koşuluyla Türkiye’ye iade edildi ve 36 yıl hapis cezasına mahkûm oldu. Üçüncü Yargı Paketi olarak bilinen yasal düzenleme doğrultusunda 12 Temmuz 2012’de tahliye edildi.

Kısa Hikaye: Sevdiğini Öldürmek – Kahve Molası

Dedektifliğe Soyunan Ev Hanımları

Küllükte bulduğu tek boşluğa sigarasını bastı. Burnunu avcunun içinde buruş buruş olan peçeteye sildi. Aramızda derin bir sessizlik. Anlattıklarını sindirmemi mi yoksa yorum yapmamı mı bekliyor emin olamıyorum. Ben sustukça daha çok kıvranıyor ama sanki o ilk kelimeyi bulamıyor. Peçetelikten bir peçete daha alıyor ve avcunun içinde tortop ediyor yeniden.

“Nasıl öğrendiğimi sormayacak mısın?”

Nasılsın sorusuna karşılık ezberletilmiş bir replik şeklinde “İyiyim, siz nasılsınız?”diye cevap veririm çocukluğumdan beridir. Bu soru da soru kalıbı olarak en sık kullandığımdır. Kendi kendime çok soru soran ben, karşımdakine soru sormayı hiç sevmem aslında. Biri bana anlatsın da ben dinleyeyim isterim. Gerektiğinde yorum yapayım, onay ya da ret yoluyla fikirlerine karşılık vereyim,tamam,ama sorularla konuşmaya seyir vermek hiç bana göre değil. Bu yüzden sormadan anlatsan ne olur ki, diye cevap veriyorum ama içimden. Dışımdan ise , “Nasıl?”

Rahatladı sanki biraz, gözlerinde bir pırıltı, dudağının kenarında muzip bir gülümsemenin belli belirsiz kıvrımı beliriyor. Tam anlatmak üzere ağzını açtığı anda kahve suyunun kaynadığını belirten çıt sesi ile kapatıyor ağzını. Kalkıp kahvelerimizi koyuyorum. Bol sütlü ve şekerli ona. Ne de olsa çocukluğumdan beri tanıyorum, tüm zevklerini bilecek kadar.

Kahve fincanını çevirip duruyor ellerinin arasında.

“Neden hiç şaşırmadığını düşünüyorum,”diyor fısıldar gibi.

“Görmediğin kadar çok belirtiyi daha önceden gördüğüm için belki de,”diyorum.

Şaşkınlıkla gözlerini gözlerime dikiyor,”Ne zamandan beri?”

Ne zaman mı? Senden spora başladığını duyduğumdan beri mi desem,yoksa parfümler dizildi benimkilerin yanına mı ya da bir alışverişe dadandı, tüm dolap a’dan z’ye değiştiyi mi hatırlatsam sana. Belki de bana bilgisayarın başından kalkmaz oldu, sürekli gülümsüyor, sinirim bozuluyor diyip güldüğün gün ben içimden gülmüyordum mu desem sana. Hiçbirini söylemiyorum. Sen gözlem yoksunusun güzelim, demek istiyorum. Sonra kızıyorum kendime, sabrıma en muhtaç olduğu anda ona karşı sert duruyorum. Gülümseyip, başımı eğiyorum sadece. Sarılsam mı ki? Neyse ki gerek kalmadan anlatmaya başlıyor.

KISA HİKAYE: SEVDİĞİNİ ÖLDÜRMEK – KAHVE MOLASI Devam ediyor

“Biliyorsun, şehirdışına sık giderdi oldu olası. Bundan üç ay önce yine İstanbul’a, iki gün için gideceğini söyledi. Küçük bir çanta hazırladık. Ararım ben, görüşmeler yapacağım, telefonunu açamazsam meraklanma, mesaj at ama, sizi özleyeceğim gibi cümlelerle çıktı evden. İnan zerre şüphelenmedim. İki gün sonunda akşam on gibi geldi. Havaalanına geleyim mi diye sordum, gerek yok Bülent alacak, dedi. Ta ki ertesi sabah çıkardığı pantolonu yıkamak için elime alıp, ceplerini kontrol edene kadar her şey yolundaydı. Cebinde, yirmi liranın arasında katlanmış bir fiş. Yirmi lirayı ve fişi makinenin üzerine bıraktım. Sonra bir anda merak işte, fişe bakasım tuttu. Bir lokanta fişi…”

Yeniden bir sigara yaktı. Sustu. Gözlerime bakıyor yine. Tamam, pes ediyorum , sorayım bari.

“Ee ne vardı ki fişte?”

Biraz önce hüngür hüngür ağlayan kadın şimdi sanki zafer kazanmış bir komutan edasıyla dimdik duruyor. Beni meraklandırmaktan hoşnut sanki, sakince sigarasından bir nefes daha alıyor. Bir kaşını havaya kaldırıyor, sadece ikimizin olduğu mutfakta sanki kimseler duymasın ister gibi öne eğilerek, “Lokanta burada. Hem de tarihi, İstanbul’da olduğunu söylediği günlerden birine ait.”diyor usulca. Daha ağzımı açmama fırsat vermeden sormadığım soruya cevap veriyor.

“Sordum tabi. Taksiciden para üzeri aldığını,ondan gelmiş olabileceğini söyledi bir çırpıda.

“Taksi mi, Bülent getirmemiş miydi?” diyorum hemen.

“Onu da sordum. Bir şeyler geveledi durdu. Ama yok, inanamadım. İçime kurt düştü bir kere. O gece uyumasını bekledim. İlk işim ne oldu sence?”

“Telefonunu kontrol ettin. ”

Şaşırıyor, “Nerden bildin ya?”

Bu soru ile kafamda deli çıkarımlar gezinmeye başlıyor.

Nasıl bildim?

Klasik kadın davranışları işte. Telefon mutlaka kontrol edilir.Oysa erkeğin ilk garantiye alacağı da telefonudur. Kadın son görüşmelere göz atar. Hepsi silinmişse işte size ilk ipucu. Demek ki gizlenen bir şeyler var. Sonra rehber elden geçirilir. Ama burada ipucu bulmak zordur. Alenen sevgilim, diye yazacak değil ya. Şimdi kadının tüm matematik, psikoloji, tarih, anatomi,adli tıp, hukuk bilgilerinin devreye girme vakti gelmiştir işte. Yaptığını söylediği etkinliklerin saatleri tek tek hesaplanmalı, arasındaki tutarsızlıklar belirlenmeli, erkeğin sorulara verdiği cevaplar, mimikleri incelenmeli, yakın tarihine göz atılmalı, davranışlarındaki değişkenler gözden geçirilmeli ki evlilik bağıyla bağlı erkeklerin ne kadar rutinlerine de bağlı olacağını herkes bilir. Aynı zamanda eşine karşı davranışlarında ne gibi farklılıklar var sorgulanmalı. Suçunu bastırmak için tavırları her zamankinden sert mi ya da yaşadığı suçluluk duygusu yüzünden daha mı sevecen? Her fırsatta vücuduna göz atılarak ince çizikler, yerli yersiz morarmalar olup olmadığı titizlikle ama aynı zamanda çaktırmadan gözlenmeli. Cepler sık sık kontrol edilmeli.Küçük notlar, adresler,isimler olabilir. Kredi kartı ekstreleri? Onları da atlamamak lazım.

Buraya kadar tamam da ya hukuk kısmı mı? Deliller bir toplansın hele de hukuki haklara sıra gelsin. Tüm bunlar yapılırken kadın, erkeği tedirgin etmemeli ki niyeti belli olmasın. Erkek kendini ne denli rahat hissederse hata yapma olasılığı o denli çoğalacaktır. Gözlem çok önemli, sakinlik de.

Takip etmek kadının becerebileceği bir iş mi,yoksa birini mi tutmak gerekir, buna karar veremedim. Ama gözlemler önemli, delilleri titizlikle toplamak da… Of, ev hanımından dedektif yaratıyorum kafamın içinde. Çok polisiye okumaktan bunlar.

“Hey,kime diyorum?”  uyarısı ile içinde gezindiğim alemden mutfağa dönüyorum. Anlattıklarını dinlemediğimi fark edecek kadar o da beni tanıyor elbette.

“Neyse, özü şu ki bu durumda boşanmamız en uygunu olacak sanırım.”

Nasıl yakaladı? Kimmiş? Ya da gerçekten biri mi varmış? O anda arayı kaçırdığımı anlıyorum. Sorsam ayıp olur mu ki? Ama merak ediyorum. Soracakken ağlamaya başlıyor yeniden, seviyor belli, seviyor ve kabullenemiyor. Bu noktada aklımdaki tüm sorulardan vazgeçiyorum.Ne de olsa tekrar tekrar anlatacak. Yerimden kalkıp,sarılıyorum. Diyeceklerimin önemi yok, delillerin de gözlemlerin de. Acı çekiyor, ona sarılıyorum.

Seven bir insanı yaşarken öldüren tüm katillere lanet ederek, sımsıkı sarılıyorum.

Öykü: Gölge

“Yeter be kardeşim, sıkılmadınız mı şu saçma sapan şarkılardan?”

Şurada birkaç saat kestirecektik ona da müsaade yoktu. Resmen işkence çekiyordum. Hafta boyunca acil müdahale mangası komutanlığı görevindeydim. Her hafta taburdan bir bölük sırayla bu görevi yerine getirir, böylece bölüklerin acil bir çağrıya hazır olup olmadıkları ölçümlenirdi. Tam teşekküllü birer asker olarak üzerimizde yok yoktu. Silah deposunda bulduğumuz tüm savaş malzemelerini üzerimize giyip yemekhanede telsiz başında uyumaya çalışmak kadar tarifsiz bir duygu olamazdı. Keşke doğu görevine gitseydim diye dövünsem de artık çok geçti.

Yirmi iki kişilik bir ekibim vardı. Dışarıda bekleyen dört Land, tepelerine ne zaman bineceğiz diye kuşku ile bizi izliyorlardı. Telsizden acil yardım çağrısı geldiği an itibariyle üç dakika içerisinde ulaşmamız gereken doldur boşalt noktasında olmamız gerekiyordu. Terminatör olsan yetişemezsin ama yetişmek zorundaydın. Biz de elimizden gelenin en iyisini yapmak için hazır kıta bekliyorduk.

Derken modası geçmiş telsizimizden cızırtılar içinde duyulan yardım çağrısı ile yemekhanede uyuklayan onca adam başı kesilmiş tavuk gibi koşuşturmaya başladı. Onları yönlendirmek, komutanları olarak benim görevimdi. Süratle araçlara geçip mıcır taşların üzerinde patinaj çeke çeke ilerlemeye çalıştık. Hedef noktamıza geldiğimizde nöbetçi astsubay yardım çağrısını kendisinin vermediğini, mühimmatlı tel nöbetçilerinin bulunduğu noktadan silah sesi geldiğini ve taburdan çağrı yapıldığını bana iletir iletmez tam gaz olay mahalline intikal ettik. Eğlence başlıyordu.

Nöbetçi askeri, bulunması gereken kulübede bulamasak da G3 marka tüfeği bize selamını çakmıştı. Etrafı iyice inceledikten sonra askerlerimden birinin tüfeği almasını istedim. Madem buradan atış sesi duyulmuştu o zaman boş kovanlara da bir göz atmak lazımdı. Spot gibi fenerlerimizi, durmaksızın yağan yağmurun balçık haline getirdiği toprağı taramak için yere tuttuğumuzda altı tane boş sardalyenin bize baktığını gördük.

“Gelsin yavrular cebime.”

Uykusuzluğun verdiği sersemlik ve olayın şaşkınlığı ile mal gibi etrafa bakınırken bir sonraki nöbet noktasından bir başka G3 piyade tüfeğinin geceyi yırtan sesini bu sefer biz de duyduk. Askerlerime “Hass!!” dercesine bakmış olmalıyım ki, hepsi apar topar jiplere doluştular.

Araç şoförleri engebeli arazide bizi uçurarak götürüyorlardı. Resmen içim dışıma çıkmıştı. Arka kabindeki askerlerimi düşünemiyordum bile. İndiğimde onları saç örgü gibi birbirlerine dolaşmış şekilde bulacağımı hayal edip, kendi kendime güldüm.

Bu nöbet noktası kuleydi. Yukardaki askere ilk seslenişimizde cevap alamadım. Hemen bir asker gönderdim. Bizimki tam kabine girecekken burnuna dayanan tüfek onun olduğu yere mıhlanmasına yol açtı.

Yapma etme faslından sonra yukardaki askeri ikna edip aşağı indirebildik. Bizimki, “şu iş bitsin ben senin ananı….” şeklinde bakışlar atmaya devam ediyordu.

“Ne oldu oğlum burada niye sıktın?”

“Komutanım, kulenin solundan telin ardından bu taraf yaklaşan bir karartı gördüm. Bağırdım çağırdım durmadı. Köpek gibi dört ayak üstünde gelmeye devam etti. Ancak aynı bizim gibi kolu bacağı vardı. Acayip hızlı ve çevikti. Oradan oraya atlayıp durdu.”

“Ne içiyorsunuz lan siz bu gece? Oğlum gerçeği anlat, bak sorun olmayacak merak etme.”

“Vallahi komutanım, ne gördüysem onu anlatıyorum. Yüzü acayip çirkindi. Elleri acayip büyük ve şekilsizdi. Hayvan gibi de uzundu.”

Bu askeri az çok tanıyordum. Akıllı bir çocuktu. Madde bağımlısı da değildi. Nöbet tuttuğu yerin sağındaki Beş Parmak Dağları’nın uğursuz karaltısına baktım. Gece oluşu ve sürekli karanlığı gözetlemek yüzünden, göz ve beyin ikilisi askerlere böyle oyunlar oynayabiliyordu. Benzer vakalar daha önce de yaşanmıştı. Ancak bu seferki biraz farklı gibiydi.

Askerlerime “Sigara iç!…” emri verip biraz düşünmek amacıyla onlardan uzaklaştığım sırada birkaç arazi aracının farları bulunduğumuz alanı gündüze çevirdi. Öndeki araçtan inen kişiyi hemen tanıdım. Tugayı koruma görevinde olan komando birliğinin komutanı Binbaşı Mert’ti.

Hemen çaktım selamı. Aldım “Rahat!” komutunu.

Bu adamı pek sevmesem de saygı duyuyordum. Özellikle başının üstünde taşıdığı bordo beresine. Binbaşı’nın girmediği terorist deliği, gezmediği dağ yoktu. Zaten ben terorist olsam ve bu herifi karşımda görsem hemen intihar ederdim. Böylesi bir cüssenin neler yapabileceğini hayal dahi edemiyordum.

Mert Binbaşı’ya olayı kısaca özetledikten sonra aşağı indirdiğimiz nöbetçiyle bir de o konuştu. Bu arada yanımıza gelirlerken bizim kayıp nöbetçiyi de bulmuşlardı. Çocuk, korkudan tüfeği bırakıp kaçmış, araziye saklanmış. Her iki nöbetçinin anlattıkları hemen hemen aynıydı. Mert Binbaşı ile birer sigara daha yaktık. İkimiz de duyduklarımızı hazmetmeye, akıl süzgecimizden geçirip mantıklı bir temele oturtmaya çalışıyorduk.

“Ne yani tugaya bir canavar mı saldırmış? Yok artık!”

“Gökhan Asteğmenim, bildiğim kadarı ile sen sivilde cinayet bürosunda dedektiftin. Özlemişsindir mesleğini. Araçlardan birine atla, yanına adamlarından da al, etrafa bir bak. Olay mahalli senindir.”

Kısa süreliğine de olsa çok sevdiğim askeri üniformayı üzerimde taşımak ve cesetlerden uzak kalmak için şark görevimin ilk yılını asteğmenlik ile takas etmiştim. Ama, cinayet masası dedektifliğim burada da peşimi bırakmamıştı

“Komutanım, ilk nöbetçiyi de alayım yanıma, aklıma bir şey takıldı. Bir bakıp gelelim.”

Araçlardan birine atlayıp ilk nöbet noktasına gelmiştik ki, silah sesleri tekrar duyuldu. Bu sefer birden fazla G3 ateşleniyordu. Olduğumuz yere çömelip ateşin durmasını bekledik. Nöbetçi askeri yanıma çağırıp gördüğü varlığın hangi taraftan geldiğini yeniden göstermesini istedim. Kendisini izlememi söyleyince takıldım peşine. Nöbet kulübesi ile tel arasında yaklaşık elli metre mesafe vardı.

O sırada çamurun içinde gördüğüm bir iz beni kendime getirdi. Askeri, aracın yanına gönderip  yere çömeldim.

“Yuh! Bu ne lan, altmış beş numara ayak mı olur anasını satayım.”

Tel ile kulübe arasında dört ayak izi vardı. İnsana ait olamayacak kadar büyük ayaklardı bunlar.

Tellerin arasından geçip sivil hayata ayak bastım. Nöbetçinin davetsiz misafirimizi ilk gördüğü noktaya kadar ilerledim. Aynı boyda ayak izlerinden orada da vardı. Arazinin genelinde zeytin ve portakal ağaçları ekiliydi. İzlerin  ilk başladığı nokta ile tele kadar olan alandaki ağaçlara bir göz attım. Bazılarının gövdesinde sanki X-Men filmindeki süper kahraman Wolverin’inkine benzer pençe izleri vardı. Burası Kıbrıs’tı ve ayı yoktu. İki ayaklı ayı ise çoktu. Yaban domuzlarının da toynakları olduğuna göre bu soktumunun izlerini nasıl bir mahlûk yaptı diye içimde dehşetli bir merak uyanmıştı.

Tüm izlerin telefonumla fotoğraflarını çektikten sonra, dönüp silik bir gölge gibi ışıkları parlayan şehre baktım. İçimden kaçıp gitmek geldi bir an. Askerden önce peşimden ayrılmayan gariplikler burada da beni yalnız bırakmamıştı. Neyse şimdi işime bakmalıydım. Geçmişin hayaletlerinin bugünü etkilemesine izin vermemeliydim. Üzerinde olduğum meseleye yoğunlaşmaya çalışmalıydım.

Askerlerle araca atlayıp Mert Binbaşı’nın bulunduğu alana doğru hareket ettik. İkinci nöbet noktasına geldiğimizde yavaşladık. Etrafta kimsecikler yoktu. Bir sonraki nöbet noktasına doğru baktığımda güçlü fenerlerin ışıklarını gördüm. Araç şoförünün yeni rotası belli olmuştu.

Bizi gören Binbaşı hemen yanıma gelip beni diğerlerinden uzaklaştırdı. Bulduğum izlerin fotoğraflarını ona gösterirken, gümrüksüz yabancı sigarasından uzattı. Yüzünden canının sıkıldığı belli oluyordu. Askerlerine çocuğu gibi özen gösteren, onlara bir arkadaş gibi yaklaşan bu dev cüsseli adam çok endişeliydi.

“Gökhan, bu nöbetçi de diğer ikisi ile aynı şeyleri gördüğünü anlattı. Tek fark, ateş etmeye başladığında yaratığın doğudaki diğer nöbet noktalarına doğru yön değiştirdiği. Buradan sonra iki nöbet noktası daha var. Sonrası dağ.”

Sözünü bitirdiğinde o uğursuz dağa doğru bakıyordu. İlk kez bana sadece ismimle hitap etmişti. Bu adamı sevmeye başlıyordum galiba. Tanışmamızın böyle bir netameli olay ile olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Binbaşı hakkında anlatılanlar efsane niteliğindeydi. Herkesin efsane dediği kişi benim kankam olmuştu.

“Sence neyin peşindeyiz?”

“Komutanım, izlere ve görgü tanıklarının anlattıklarına bakıldığında bir insan olmadığı kesin. Hayvan olduğu konusunda da şüphelerim var. Şayet bir hayvan ise yepyeni bir türü beraber keşfetmiş olup tarihe geçeceğiz. Ama bana kalırsa hayvan da değil. Ne bileyim komutanım kafam acayip karıştı. Resmen X-Files dizisindeki kafası hep karışık dedektif Molder’ı anımsadım.”

Molder’ı biliyor olmalıydı ki, yüzüne eskilerden bir dostu hatırlamanın tebessümü yerleşti.

Konuşmamız biterken son nöbet noktasından bir yaylım ateşi başladı. Binbaşı Mert, ekibinin büyük kısmını son nöbet noktasına göndermişti. Silah sesleri, tüm ekibin o yaratığı gördüğünü haber veriyordu bize.

Gün ağarmaya başlamıştı. Zamanın en anlamlı saatlerindeydik. Tugaya yakın köylerden birinde, inatla bize ölümü hatırlatırcasına sabah ezanı okunuyordu. Bütün gece, göremediğimiz bir düşmana karşı vermiş olduğumuz savaşın ardından enerjimiz artık tükenmek üzereydi. Mert Binbaşının tugay yemekhanesinden getirttiği harika kahvaltımız sonrasında, bir zeytin ağacının altına oturduk. Bir taraftan sigaralarımızı tüttürürken bir taraftan da dün gecenin analizini yapmaya başladık.

Askerlerimize saldıran bir yaratık vardı. Buna hepimiz ikna olmuştuk. Son nöbet noktasında açılan yaylım ateş sonrasında bu saldırganın yara aldığını bağıran komandolar, gece görüş dürbünlerinin desteğiyle düşmanın peşine düşmüşlerdi. Geri kalanımız ise çatışmanın ardından geriye kalanları bulabilmek için araziye yayılmıştık. Kısa bir süre sonra benim askerlerimden biri gelip  görmemiz gereken bir şey bulduğunu iletti. Binbaşı ile askerin ardına düşüp neyle karşılaşacağımızı düşünür bir şekilde ilerledik.

Asker elindeki feneri yere tutup “Buradan başlıyor,” dediğinde toprağın üzerindeki koyu ve yoğun lekeleri net bir şekilde görmüştük. Eğilip, iki parmağımla peltemsi sıvıya dokundum. Kandı bu. Neredeyse siyaha yakın bir rengi vardı. Tanecikli bir yapıya sahipti. İçeriğinde her ne bulunduruyorsa parmak uçlarım yanmaya başladı. Belimde duran mataradaki tüm suyu ellerime boca etmem de pek bir fayda göstermedi. Derken asker bir ağacın önünde durdu. Gördüğümüz karşısında şaşkınlığımızı koruyamadık. Binbaşı sağlam bir küfür savurdu.

“Bu ne Gökhan. Allah’ım sen bizi koru yarabbi.”

“Komutanım, çocukların dediği kadar var.”

Derisi siyah bir koldu bu. Dirsekten kopmuş.

“G3 mermilerinin işi. Sizin ekip sağlam nişancıymış komutanım.”

İkimiz de güldük. Yoksa, ağlamalı mıydık halimize?

“Oha! Baksanıza komutanım, elimin iki, iki buçuk katı el var dingilde.”

Yerden bir ağaç dalı alıp kopmuş kolu evirip çevirmeye başladım. İşimi özledim bir an. Cinayet mahallerini. Çıkmasını beklediğiniz izinleri. Kabiliyetsiz adli tıpçıları bile özlemiştim. Hele ki,  delil topladığını zannedip de asıl delilleri heder eden olay yeri incelemenin kekoları bile burnumda tütmüştü. Cesetlerin efendisiydim ben, cesetlere fısıldayan deli..

Tanımlayamadığımız düşmanımızın peşinden giden komandolar geri gelmişlerdi.  Adamlar sıkı bir takibe girmişler, Kazık Tepe denen kayalık bölgede düşmanımızı sıkıştırmışlar ancak her nasıl olduysa düşman bir an da ortadan kayboluvermişti. Binbaşının takımı astsubaylardan oluşuyordu. Her biri çok deneyimli askerlerdi. Yıllarını dağlarda terorist kovalayarak geçirmişlerdi. Bu kaybolma meselesinin nasıl olduğuna bir türlü anlam veremiyorlardı. Gördüklerimizden sonra bu durum her ikimize de doğal gelmeye başlamıştı.

Ekibe bulduğumuz kol parçasını gösteriyorduk ki, Tugay Komutanlığı’ndan gelen bir haberci Tugay Komutanı’nın bizi görmek istediğini bildirdi. Sonra, hızla geldiği araca binip geri dönmek üzere yola çıktı.

Haberci gözümde bir anda yürüyen mesaja dönüşmüştü. Tugay Komutanı, odasından bu haberciye bilgiyi yüklüyor, yürü git tuşuna basıyor, hooopp haberci bizde. Mesajı veriyor sonra koşar adım geri dönüyor.

“Mesajı ilettim komutanım!” diye haber verişi de iletildi mesajı oluyordu.

Cidden deliydim ben, bugün bunu net olarak anlamış bulunuyordum.

Emanetimizi  yanımıza alıp Mert Binbaşı’nın aracı ile Tugay Komutanı’nın yanına ışınlandık. Kol parçası pis pis kokmaya başlamıştı. Sardığımız çuvaldan zehirli kanı sızıyordu. Komutan bizi içeri aldığında ikimizde hazır olda tekmil verdik. Binbaşının bir baş hareketi ile elimdeki emaneti Tugay Komutanı’nın masasının önünde duran sehpaya bıraktım.

Tabur komutanı da bu mini toplantıya katılmıştı. Merakına yenilerek çuvalı açma gafletinde bulundu. Kusmamak için elini ağzına bastırdı. Ne de zayıf herifmiş.

Tugay Komutanı, masasından kalkıp sehpanın başına gelip durdu. Çuvalın içine bir göz attı. Bilmiş bir yüz ifadesi takınmıştı. Sanki benzer şeyleri gün içinde sıkça görüyormuşçasına. Sonra bize dönüp “Beyler,” dedi.  “Zorlu bir gece geçirdiniz. Yalnız, bu olayın detayları bu odanın dışına sızmayacak. Adamlarınızı uyarınız. Birkaç gün sivilde kafa dinleyin. Bundan sonrasında olay benim kontrolümde olacak. Çıkabilirsiniz.”

Bu neydi lan şimdi?

Yaşananlar ile ilgili bizi dinlemeden iki gün sivilde izin yaptırarak aklınca bize rüşvet veriyordu. Tugay Komutanlığı binasının önünde birer sigara yakıp bir süre konuşmadan durduk.

“Komutanım, şayet bu herif bu mevzunun detayını bilmiyorsa beni bütün tugay düdüklesin. Bu neydi şimdi?”

“Boşver Gökhan. Var bir gariplik te hadi hayırlısı. Şu sivil tatilimizde beraber takılalım, ne dersin? İyi anlaştık sanki.”

Binbaşı kolunu omzuma attı, lojmanlar bölgesine doğru beraberce yürümeye başladık. Ama ikimizin de aklında bir yığın  soru vardı ve cevaplar arkamızda bıraktığımız binada kalmıştı. Bundan adımız gibi emindik.

Tugay Komutanı’nın odası. Güvenli hattan yapılan görüşmenin sonucu netti.

“Efendim, askerlerim bu sefer çok yaklaştı. Hatta kolunu alıp önüme koyacak kadar yaklaştılar. Daha dikkatli olunması gerekiyor. En azından deney gecelerinden önce haberim olursa ona göre düzenlemeler yapabilirim. Anlaşıldı efendim. Gerekli düzenlemeleri bugün tamamlıyorum.”

İki günlük rüşvet tatili inanılmaz keyifli geçti. Mert Binbaşı on numara bir insanmış meğerse. Hiçbir zaman,  insanları dış görünüşü ile yargılamayın derdi annem. Çok haklıymış.

Sabahlara kadar sohbet edip  rakı içerek geçirilen iki gün.

Ara sıra bunu tekrarlamamız gerektiği konusunda anlaşıp birliğe döndük. Tugay içindeki görev alanlarımız farklı noktalarda olduğundan vedalaşıp ayrıldık. Bölük binasındaki odama girip masamın başına oturdum. İki günde masamın üzerinde kâğıtlardan oluşan bir dağ yığını oluşmuştu. Tek tek incelemeye başladığımda bölüğümüzde görevli birçok askerin görev emri ile karşılaştım.  Hepsi acil ve gizli ibareliydi. Bizzat Tugay Komutanı’nın emri ile diyordu evrakın içeriğinde.

“Ne dolap çeviriyor lan bu omzu kalabalık” diye söylenmeye başladığım sırada içeriye bölük astsubayı girdi. İlgili evrakları göstererek, ismi geçen askerlerin apar topar yeni görev yerlerine gönderildiklerini iletti ve çıktı.

İyi de görev emri çıkan adamların hepsi erdi ve iki gece önce bizimle mahlûkat avlayan askerlerdi bunlar. Derken cep telefonum acı acı çalmaya başladı. Arayan Mert Binbaşı’ydı. O gece bizimle beraber olan adamlarının hepsinin görev emri ile farklı noktalara gönderildiğini söylüyordu. Bendeki durumunda aynı olduğunu iletince tugay binasından çıktığımızdaki lafımı bana tekrarladı.

“Omzunda galaksi taşıyan arkadaşın her boktan haberi varmış anlaşılan. Tanıkları dağıttı resmen. Vay anasını arkadaş, vay anasını.”

Gerçekten de vay anasınıydı. Benzer olayları Amerikan filimlerinde izlemiş ve romanlarda okumuştum. Cennet vatanımda da benzer olaylar oluyormuş da biz uyuyormuşuz meğerse…

 

Norma Sen Misin Marilyn? Barbiturat ve Norma Jeane Motenson

Barbiturat nedir?

Barbiturat,1860 yılında Almanya’da elma asidi ve insan idrarı gibi maddelerden oluşturulup Adolf Baeyer tarafından üretilmiş, sakinleştirici ve uyku getirme amacıyla kullanılan, ağır bir etki yaratabilen ayrıca özellikle veterinerlikte anestezik amaçlı kullanılabilen de bir ilaçtır. Aynı zamanda Barbitüratlar, beyin aktivitesini baskılayarak etki gösteren sedatif (yatıştırıcı) ilaç grubuna ait tanımlanmaktadır.

Barbitüratların parçalanarak etkilerinin bozulması karaciğerde gerçekleşir. Parçalandıktan sonra boşaltım sistemi aracılığıyla vücuttan dışa atılırlar. Merkezi sinir sistemi üstünde yavaşlatıcı bir etkiye sahip oldukları için uyuşturucu ve uyku sağlayıcı olarak kullanılırlar. Barbituratlar fazla alınması halinde medulladaki solunum ve vazomotor merkezi felç ederek ÖLÜME sebep olabilir.

Norma Jeane Mortenson

Norma Jeane Mortenson, 1 Haziran 1926 günü evlilik dışı bir çocuk olarak Los Angeles şehir hastanesinde dünyaya gözlerini açtı. Biyolojik babası, annesinin RKO stüdyolarında film editörü olarak birlikte çalıştığı Charles Stanley Gifford ismindeki satış elemanıydı. Fakat Stanley Gifford hayatı boyunca bu iddiayı reddederek ona sahip çıkmamıştı. Annesi Gladys Pearl Baker ciddi psikolojik sorun ve travmalarla boğuşan biriydi. Öyle ki Norma Jeane doğduktan sonra çocukluğunun büyük bir kısmı, koruyucu aileler ve yetiştirme yurtlarında geçti. Gladys’in şizofreni hastalığı yüzünden hastaneye kaldırılması üzerine 7 yaşındaki Norma Jeane, bundan sonraki hayatını bir yetimhanede ve çeşitli bakıcı ailelerin yanında geçirmek zorunda kaldı. Norma’nın aynı şekilde dayısı Marion da akıl hastanesine yatırılmış ve hastaneden çıktıktan sonra kendini asmış, anneannesi Della ve dedesi Otis de manik depresyon hastalığından çekmişlerdi.

Norma Jeane Mortenson yedi yaşına kadar aşırı dindar bir aile olan Albert ve Ida Bolender çifti ile yaşadı. Daha sonra annesi Gladys’in bir ev satın almasıyla, tekrar onunla yaşamaya başlamasına rağmen annesinin akıl hastalığının kötüleşmesi üzerine annesinin en yakın arkadaşı Grace McKee’nin bakımı altına girdi. Ancak Grace McKee’nin 1935 yılında Ervin Silliman Goddard’ın evlenmesi üzerine Los Angeles yetimhanesine gönderildi. İki yıl sonra Grace onu geri almasına rağmen kocası Ervin Silliman Goddard’ın küçük kıza cinsel tacizde bulunması üzerine dokuz yaşındaki Norma Jeane, bu sefer de büyük halası Olive Brunings ile yaşamaya gönderildi. Ancak orada da Olive’in oğulları tarafından saldırıya uğrayınca Grace’in yaşlı halası Ana Lower’a gönderilmesi gerekti. Ana Lower’ın sağlığı bir süre sonra bozulmaya başlayınca Norma Jeane, Grace ve Ervin Goddard’ın yanına geri döndü. Bu dönemde Norma Jeane, henüz 16 yaşındayken komşusunun 21 yaşındaki oğlu James Doughtery ile tanışıp bir süre flört ettikten sonra sefil yaşamından kurtulma ümidiyle evlendi. Dört yıl süren evlilik ardından boşandı ve The Blue Book mankenlik ajansına girerek modellik yapmaya başladı. Yine bu dönemde oyunculuk ve şarkıcılık kurslarına katıldı.

Marilyn Monroe’nun gerçek adı Norma Jeane Mortenson

The Blue Book ajansında o kadar sivrildi ve göze battı ki 20th Century Fox’un yöneticisi Ben Lyon’un dikkatini çekmesi çok zaman almadı. Ben Lyon ilk olarak Norma Jeane Mortenson olan isminin fazlasıyla uzun ve telaffuzu zor bulunduğundan dolayı, sahne isminin Marilyn Monroe olarak değiştirilmesinin daha uygun olacağını belirtti. Bundan sonra yan ve yardımcı roller ile kendine yer bulduğu sinemada ilk başrol deneyimini Niagara filmi ile gerçekleştirdi.

Kariyerindeki basamakları hızlıca adımlayan Marilyn, ikinci evliliğini beyzbol yıldızı Joe Dimaggio ile yaptı. Joe DiMaggio, Marilyn’in kariyerini onaylamıyor; eşinin çalışmamasını tercih ettiğini çok sık dile getiriyordu.

Yaz Bekarı olarak bilinen The Seven Year Itch filmindeki meşhur fan sahnesinin çekiminde sette o kadar fazla ışık vardı ki, Marilyn’in elbisesi vücudunu örtmekte yetersiz kaldı. Sete gelen eşi Joe DiMaggio bu duruma çok öfkelendi ve aynı akşam Marilyn’e şiddet uyguladı. Dimaggio’nun kıskançlıklarından çıkan anlaşmazlıklar sonucu bu evlilik 9. Ayında son buldu.

Monroe, 1955 yılında “The Seven Year Itch” isimli filmini tamamladıktan sonra kontratını iptal ederek New York’daki “Actor’s Studio”‘ya oyunculuk okumaya gitti. Bu arada kendisine önerilen “The Girl in Pink Tights”, “The Girl in the Red Velvet Swing” ve How to Be Very, Very Popular” gibi filmlerde oynamayı ise reddetti. Actors Studio’daki eğitimi sırasında üçüncü eşi yazar Arthur Miller ile tanışan Monroe, daha sonra onunla evlendi. Arthur Miller ile ilişkileri 6 yıl sürdü.

Marilyn, 1959 yılında Billy Wilder’ın yönetmenliğinde çevirdiği “Some Like It Hot”, kariyerindeki en başarılı ve en popüler filmi oldu. Fakat Marlyn’in son yıllarda perde arkasında yaşadığı olaylar filmin yönetmeni Billy Wilder ile düştüğü anlaşmazlıklar nedeniyle su yüzüne çıkmaya başladı.  Özellikle Monroe’nun sete sürekli geç gelmesi, repliklerini hatırlayamaması, zaman zaman odasından çıkmayarak çekimlere katılmayı reddetmesi, psikolojik ve fiziksel sorunları, alkol ve reçeteli hap bağımlılığı, iki sefer yorgunluk ve sinir bozukluğu sebebiyle hastaneye yatırılması ve sete sürekli geç gelmesi nedeniyle çekimlerde çok fazla sorun ve gecikmeler yaşanması çalıştığı kadroları olumsuz etkiliyordu.

The Misfits filminden sonra Arthur Miller ile de boşandılar. Bu boşanma ile birlikte zaten bozuk olan psikolojisi çok daha kötüye gitti. Ardından depresyon sebebiyle Payne Whitney Psikiyatri Kliniği’ne yatarak bir süre tedavi gördü.

Marilyn Monroe ne zaman ve nasıl öldü?

1962 yılında “Something’s Got to Give” adlı komedi filminde oynamaya karar verdi. Bu film, onun aynı zamanda ilk çıplak sahnesini de içeriyordu. Ancak film boyunca hasta olduğunu öne sürerek sete az gelmesi ve onun yerine hakkında aşk söylentilerinin çıktığı J.F. Kennedy’nin doğum günü için şarkı söylemeye gitmesi üzerine Fox şirketi tarafından filmden kovuldu, sözleşmesi iptal edildi ve film şirketi tarafından kendisine tazminat davası açıldı. Fox şirketi filmi tamamlamak için aktris Lee Remick ile anlaşmasına rağmen Monroe’nun filmdeki rol arkadaşı Dean Martin’nin başka bir aktrisle çalışmak istememesi üzerine işe geri alındı ve kendisiyle yeni bir sözleşme yapıldı. Ancak filmin çekimleri tekrar başlamadan önce, Marilyn Monroe yüksek dozda sakinleştirici ilaç alarak 5 Ağustos 1962’de Brentwood, Los Angeles’daki evinin yatak odasında henüz 36 yaşındayken hayata veda etti. 

Polis memuru Jack Clemmons, yarı uykulu vaziyette çalan telefonun rüya mı gerçek mi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Göz ucuyla saatine baktı ve saatin sabah 4.30 olduğunu gördü. Yarı uykulu vaziyette efendim dedi. Karşısında bir erkek sesi “ Merhaba Bay Clemmons ben Dr Hymann Englebert. Marlyn Monroe öldü”dedi. Memur Clemmons apar topar banyoya koştu ve yüzüne soğuk suyu vurup hazırlanmaya başladı. Helena Caddesi üzerindeki 12305 kapı numaralı eve girerken saatler 5’i gösteriyordu. Olay yerine ilk giren polis memuru olarak defterini çıkardı ve notlar almaya başladı.

Eve geldiğinde Clemmons’u karşılayanlar Dr Hyman Englebert ve Dr. Ralph Greenson’dı. Dr. Greenson, Marlyn’in psikiyatristi ve en yakın psikiyatri danışmanıydı. Dr. Englebert ise tüm sağlık sorunlarının danışmanıydı. Evde onlarla beraber Marlyn’in kahyası Bayan Eunice Murray vardı. Bayan Murray’i işe Dr. Greenson sokmuştu. Her gün görüştüğü Marlyn’in ev işlerini ve ilaç saatlerini ayarlıyordu.

Marilyn Monroe’nun cesedi

Marilyn Monroe, mavi renkli yatak örtüsüyle örtülmüş yatakta çırılçıplak yatıyordu,  üzeri çarşafla örtülüydü. Pencerenin camı kırıktı ve halının üzerinde cam kırıkları vardı. Bunun dışında hiçbir gariplik yoktu. Oda, sanki yeni temizlik yapılmışçasına tertipliydi. Yatağın sağ tarafındaki sehpanın üzerinde yan yana, düzenli biçimde dizilmiş boş ilaç kutuları vardı.  Marilyn Monroe öldüğünde bir dönem aşk yaşadığı Frank Sinatra’nın bir plağını dinliyordu. Ayrıca yine odasında bulunan kitaplardan biri de Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek adlı romanıydı. Yatakta yüzükoyun, yüzü bir yastığa gömülü şekilde yatıyordu. Kolları vücudunun iki yanında hareketsiz şekilde duruyordu ve bacakları dümdüzdü. Bir elinde telefonun ahizesi duruyordu.

Memur Clemmons’un not defterine yazdığına göre Bayan Murray sabaha karşı çamaşır yıkıyordu. Ama sabaha karşı neden çamaşır yıkadığı sorusu Clemmons’un aklına gelmemiş olacak ki sorulmamıştı. Cesedi nasıl buldunuz sorusuna ise “ “Gece yarısına doğru, Marilyn’in yatak odasının kapısı altından sızan ışığı gördüm. Uyumadığını düşünerek, kapıyı çaldım, içeriden ses gelmeyince açmak istedim, kapı kilitli olduğundan açamadım ve Dr. Greenson’u aradım.” diye cevap verdi. Fakat Marilyn’in evinin duvardan duvara halı kaplı oluşu ve bu sebepten kapı altları veya başka yerden ışık sızdırmasının imkansız oluşu Clemmons tarafından atlanmış ayrıntılar olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca Bayan Murray’ın ışığın açık olacağını görebileceği tek yer bahçeydi. Murray ise bahçeye çıktığından bahsetmiyordu.

Dr. Ralph Greenson ise, “ Haberi alır almaz eve geldim, oda kapısı kilitliydi, bahçeye çıktım, pencereden içeriye baktım, hareketsiz yatmakta olan Marilyn’i gördüm, camı kırarak içeriye girdim.” İçeriye girdiğimde ölmüştü diyordu.

İntihar ederken ilaçları içmek için kullandığı su bardağı da bulunamamış ve Memur Clemmons’un raporuna girmemiştir.

Santral sinir sistemine etkili aşırı dozda ilaç almak, bacaklarda kramp oluşmasına ve kusmaya sebep olmasına rağmen Marlyn’de böyle bir belirti yoktu. Soruşturmayı yapanlar, Monroe’nun birisi tarafından bu halde yatırıldığını düşünüyorlardı. Morfin, kokain, barbitürat ve organik fosforlu bileşiklerle zehirlenmelerde, akciğer ödemine bağlı olarak, genellikle ağız etrafında köpük bulunmaktadır. Gerek cesedin bulunuş pozisyonu, gerekse yastık ve çarşafın temizliğine ilişkin gözlemler, ilaç kutularının düzenli biçimde yan yana dizilişi bu intiharda soru işareti olarak göz önünde durmaktadır.

Otopsiyi, Japon asıllı Dr. Thomas Noguchi yaptı. Dr. Noguchi, otopside ölüm nedenini belirleyecek bir bulguya rastlamayınca, ilaç zehirlenmesini kanıtlamak üzere, midedeki sıvıda, yemek borusunda, ince bağırsaklarda, ilaç kristalleri aradı, ama bulamadı. Alkol ve barbitürat analizi için kan aldı. Ölünün iç organlarını, ileri toksikolojik analiz için muhafaza edilmek üzere laboratuvara gönderdi.

Toksikolog Raymond Abernath’a göre Marilyn, 50-60 kapsül Nembutal ve en az 16-18 adet kloral hidrat yutmuş olmalıydı.

Dr. Noguchi, otopsi raporunun sonuç bölümünde ilaçla intiharın önüne, el yazısı ile “muhtemelen” sözcüğünü ekledi. Cesedi ikinci eşi Joe Dimaggio’ya teslim edildi.

Ölümü ile birlikte oldukça fazla sır perdesini ardında bıraktı Marilyn Monroe. Psikiyatristi Doktor Ralph Greenson’un Marilyn’e koyduğu “Paranoid Şizofreni Sınırında” Teşhisi, bugün de aktris için halen doğru kabul edilmesine rağmen daha önceden 4 kez denemesine rağmen o dönem intiharı düşünmeyeceği zamanda olduğu da iddia edilmektedir.

Başka bir iddiaya göre Marlyn Monroe’yu sürekli takip eden ünlü dedektif Fred Otash öldüğü gece neler olduğunu biliyordu. 1992’de ölen Otash’in günlükleri, 2013 yılında kızı tarafından bulundu ve pek çok gazetede manşet oldu. Monroe’nun evine dinleme cihazları yerleştiren Otash, günlüğüne “Marilyn Monroe’nun ölümünü dinledim” şeklinde not düşmüştü. Otash’in günlüklerine göre, Monroe öldüğü gece hem Başkan Kennedy ile, hem de kardeşi Bobby ile büyük bir kavga yaşamış, kardeşlerin kendisini oradan oraya savurduğunu yazmıştı. Günlükteki notlarda “Monroe çığlık çığlığa bağırıyordu ve kardeşler onu susturmaya çalışıyordu. Kadının yatak odasındalardı ve Bobby bir yastığı yüzüne bastırıp, komşular duymasın diye onu susturmaya çalıştı. Sonunda sesi kesildi ve Bobby de oradan bir an önce çıkmanın yollarını aradı.” yazıyor. Otash, kısa bir süre sonra, Monroe’nun ölüm saatinin yaklaşık olarak bu kayıtları yaptığı saatler olduğunu öğrenmişti. 1972’de Marilyn Monroe’nun evini satın alan Veronica Hamel, yaptırdığı tadilat sırasında, evde telefon dinleme cihazı bulunduğunu iddia etti.

John F. Kennedy ve kardeşi Bobby ile olduğu söylenen ilişkisi onu bir taraftan da gizli servislerin hedefine koymuştu. CIA ve FBI Marlyn’i yakın olarak takip ediyordu. Ölümünde gizli servislerin parmağı olabileceği hep büyük bir iddia olarak yer aldı. Hatta gizli servislerin bazı mafya üyelerine bu cinayeti işlettikleri de iddia edildi.

Diğer bir iddia ise 3. Kocası ile boşanma arifesinde kötüye giden psikolojisinde başlanan güçlü psikiyatrik ilaçlarlardan Nembutal adlı ilaca bağımlılığını azaltma amacıyla yazılan kloro hidratla zehirlenmiş olabileceğiydi. Doktorlarının doz ayarlaması esnasında yanlış kullandırması sonucu zehirlenmiş olabileceği de hep bir acaba olarak kaldı. Ayrıca Otopside Marilyn’in vücudunda doktorlarının reçetelemediklerini söyledikleri ilaçlara da rastlandı.

Daha farklı bir iddiayı da üçüncü kocası Arthur Miller’ın “Bütün ışıltısına rağmen etrafı karanlıkla çevriliydi.” Sözü doğrular nitelikte. Hayatta her şeye sahip gibi gözükse de doğumuyla birlikte en büyük şeyden hep mahrum kaldı,;sevgi.. Küçüklüğünden itibaren hep Cehennemi yaşadı. Mutlu olmak istediğinde ise karşısına hep bu geçmişin acı izleri çıktı. 18 yaşına gelmeden önce ıki kez denediği intihar, belki de yeni denemesinde başarıya ulaştı. En çıkmaz zamanında da “Yeter artık” deyip kıydı canına. Barbitürat veya bir başkası ne fark eder ki, sonucu aynı oldu.

Asıl adıyla Norma Jeane Mortenson, tanıdığımız ismiyle Marilyn Monroe. İntiharı için elimizde bulunmayan deliller ve komplo teorisi düşündürecek kadar fazla bilinmeyenli denklemler. Her ne olursa olsun popüler kültürün asıl zanlı olduğu sistemin masum ve kimsesiz kurbanıydı o. Üzücü, hızlı ve bol hayal kırıklıklı 36 senesine çok şey sığdırarak ayrıldı bu dünyadan. Hiçbir şeyi uzatmadan, gürültülü yalnızlığıyla.

Son söz Oğuz Atay’ın dizeleriyle ;”Zaman her şeyin ilacıysa fazlası intihara girmez mi?”

Zamanı kısa tutanların ruhlarına saygıyla…

Sağlıcakla…

KAYNAKÇA:

  1. vikipedia.com
  2. milliyet.com.tr
  3. cumhuriyet.com.tr
  4. http://www.radikal.com.tr/radikalist/marilyn-monroenun-olumu-hakkinda-teoriler-ve-gercekler-1205141/
  5. http://www.hurriyet.com.tr/yildizin-karanlik-olumu-4106066
  6. http://t24.com.tr/haber/marilyn-hakkinda-bilinmeyen-20-sey,209739

Bir Herkül Adnan Polisiyesi – İkiyüzlü

Kurbanın karşısında dikiliyorduk üç adam. Cesedin görüntüsü hepimizi fazlasıyla rahatsız etmişti. Ama hiç birimiz bunu itiraf edecek durumda değildik. Yanımdakilerden biri yıllar önce ilk çalıştığım vakalardan birinde tanıştığım olay yeri inceleme uzmanı Bekir abiydi. Onunla tanıştığımız vakada sorumlu kişi “ Amirim” di. Amirimin Bekir abiye olan güvenini görmek bu yeni tanıdığım adamı kıskanmama yol açmıştı o zamanlar. Kaşı gözü kıskanılacak bir adam değildi Bekir abi. Uzun boylu, sportif vücutluydu ama bu güzel kalıbı gölgeleyecek bir yüze sahipti. Kaşları birkaç kaşı yan yana getirip oluşturulduğu düşünülecek kadar kalın, üstelikte birleşikti. Dudakları ise kaşlarının tersine bir incelik halindeydi. Ciddi dururken yüzüne gülüyormuş gibi bir ifade veren dudaklar, o gülmeye başladığında ise tamamen yok olarak yüzünde şaşkın bir ifade oluşturuyordu. Son olarak da burnundan bahsetmeliyim çünkü atlanmayacak kadar dikkat çekici bir organı. Normal  boyutlarda kemersiz bir burun ama sağ tarafındaysanız burnunun ucu size bakıyor, sol tarafındaysanız ucunu göremiyorsunuz bile. Yani anlayacağınız dış görünüşü ile mağlup duruma düşürebileceği bir erkek olmayacağını anlayan evren ona çoğu erkeği alaşağı edebileceği bir zeka ve bu zekanın doğal sonucu bir başarı vermişti.

“Herkül bey, bu korkunç görüntüye sahip olacak ne günah işledi sence bu adam?” diye söze başlayarak beni, Bekir abiyi gördüğümde daldığım geçmiş günlerden çıkarıp günümüze getirdi yanımda dikilen yeni komiser.

“Şaka bir yana böyle korkunç bir şey ile karşılaşmamıştım hiç. Kim yapar bunu. Nasıl bir yaratık?”

“Ben de itiraf etmeliyim böylesini görmemiştim,” dedim.

Önümüzde yatan kurbanın öldürülme şekli mideyi kaldıracak cinstendi. Sanıyorum katilin tecrübesizliğinden kaynaklıydı bu. Bıçak darbeleri talihsiz adamın bağırsaklarına isabet etmiş ve görünüşünü hayal edemeyeceğiniz bir çirkinliğe sahip hale getirmişti. İnsanın şanssızlığı olmadık yerlerde yüzüne çarpıyor sanırım. Öldürülmüş olmak zaten büyük talihsizlikken bir de böyle aşağılanmak… Neyse ki, adam ölü ve bunların farkında olması mümkün değil.

“Katilin ilk işiymiş. Adam yere düşmüş olmasa bağırsakları böyle çıkaramazdı dışarıya. O zaman ilk darbeyi kafasının üstünden vurmuş. Adamcağız eğilse bile o açıdan vuramazdı katil. Bu yüzden kurbandan uzun olmalı. Çok kuvvetli ve iri yapılı olduğunu da düşünüyorum. Bu kadar derine inen darbeler uygulamak kolay değildir. Komşularla konuşulup olay yeri incelendikten sonra beni ararsınız. Unutmadan bir de bu sitenin yüzme havuzu nerde onu öğrenin. Orada da inceleme yapılsın,” diyerek kapıya yöneldim.

“Herkül bugün senin için zor bir gün, seninle gelmemi ister misin?” dedi Bekir abi.

Duymamış gibi yaparak çıktım oradan. O gün çok zor bir gündü gerçekten. Amirimin eşinin ölüm yıl dönümüydü. Amirim henüz hayattayken, yani ben onun ölümüne sebep olmadan önce, her yılın o günü birlikte şehrin dışındaki bir meyhaneye giderdik. Eşi sağken, o meyhaneye birlikte giderlermiş. Meyhanenin özel bir anlamı vardı mutlaka ama bana hiç anlatmadı. Orda oturur mekan kapanana kadar konuşmadan rakı içerdik. Ve meyhanenin karşısındaki gölü izlerdik.

Meyhaneci, “Amir bey bugün de kapatma vakti geldi. Seneye görüşürüz.“ dediğinde amirimin gözünden yaşlar dökülürdü. Ben gördüğümü anlamasın diye hemen başımı çevirirdim. Şimdi her yıl gidiyorum aynı yere. Meyhaneci bu sefer bana sesleniyor “Herkül bugün de kapatma vakti geldi. Seneye görüşürüz.” Benim gözümden yaş gelmiyor. Ağlamayı bilmem ben. Amirimin hayran olduğum bir özelliği de bu duygusal yönüydü. Gerektiğinde dizlerinizi titretecek kadar sert olur, gerektiğinde de bir çocuk gibi masum korunmasız görünürdü.

Ertesi gün zor uyandım. Bir veya iki saat uyumuştum zaten. Daha afyonum patlamadan aradı bölgenin yeni komiseri.

“Herkül bey seni de çok rahatsız ediyoruz ama olay biraz karışık görünüyor. Bekir bey de senin yardımını isteyebileceğimi ısrarla söyleyince aradım işte.”

Sessiz kaldım. Galiba ‘olur mu hiç tabii arayabilirsin’ falan gibi sahte cümleler bekliyordu. Benden tepki gelmeyince çaresiz devam etti.

”Yani zahmet olmayacaksa, sen de giderken beni arayın demiştin de…”

Adamın daha fazla kıvranmasına katlanamayacaktım. Adama acıdığımdan değil ha, mırın kırın edilmesi en sevmediğim şeyler listesindedir ondan.

“Olay yerinde buluşalım bana şimdiye kadar bulduklarınızı mail at yolda bakacağım.”

Telefonu kapatıp olay yerine gitmek için metroya bindim. Yol boyunca da topladıkları bilgileri inceledim. Öldürülen adam bir fabrikada müdürlük yapıyordu. Evli değildi. Bir sevgilisi de yoktu ya da en azından varsa etrafta kimse bilmiyordu. Şehre işi için taşınmıştı. Ailesi ve çevresi başka bir şehirdeydi. Adam Her  gün düzenli olarak yüzüyordu ve olaydan önce onun havuzda olduğunu görenler olmuştu. Öldürülmeden hemen önce havuzda olduğunu anlamıştım zaten. Adamın üzerinde naylon mayo şortlardan vardı. Bunları evin içinde giymek oldukça rahatsızdır. Üstelik pişik yapar insanı. Adam poposuyla sorunlu bir mazoşist değilse bir sebepten giymiş olmalıydı bu mayoyu. Hem de kapının hemen solundaki kanepelerden birinde ıslak bir havlu görmüştüm. Evde kullanılanlara pek benzemiyordu havlu. Üzerinde, alındığı pahalı markanın kocaman amblemi olan cinslerdendi. Adamın ev dekorasyonuna bakınca fazla parası olmadığı ama gösterişi sevdiği anlaşılıyordu. Fabrika müdürü olmuş adam, böyle pahalı bir havluyu kimsenin görmeyeceği yerde kullanıp eskitmeyecek kadar uyanık olmalıydı. Havuzda da inceleme yapılmıştı söylediğim gibi. Pek bir şey çıkmamıştı oradan. Birkaç çocuğun kullandığı ve havuzda unuttuğu şişme yatak, iki kullanılmış havlu ki, bunlar havlusunu evde unutan site sakinlerine sitenin temin ettiği havlulardanmış, bir de yüzük. Yüzüğün sahibi bulunmuş hemen. Havuz kenarını temizlerken oraya düşürülmüş olan yüzük site görevlisine aitmiş. Evden çıkanlar da fazla ilgi çekici değildi. Evin genelinde bir boğuşma izi yoktu. Ne olmuşsa kapının hemen ağzında olmuş. Adamın evinde bulunan bilgisayarlar yüksek korumalı olduğundan teknik ekip hala uğraşıyormuş açabilmek için. Komiseri arayıp bilgisayarları da getirmelerini istedim. Sonra dosyayı kapatıp kalan yol boyunca gözlerimi dinlendirdim.

Sitede ilk konuşmak istediğim kişiler yan komşulardı. Onlar gelirken biz de kurbanın evinde beklemeye karar verdik, çünkü iki yan komşu da sitede değillerdi ve gelmeleri biraz vakit alacaktı. Neyse ki kurbanın evi temizlenmiş ve havalandırılmıştı. Dünkü o leş kokunun izleri hala hissedilse de içerisi nefes alınabilir durumdaydı artık. Şu yeni komiser bana sürekli benimle ilgili sorular soruyor, etraftaki polislerle birlikte dikkatle cevaplarımı dinliyor, üstelik söylediklerimi küçük bir deftere not alıyordu. Hem bu rahatsız edici ablukadan çıkmak, hem de kurban hakkında bilgi toplamak için hala şifreleri çözülemeyen bilgisayarları alarak bir masaya geçtim. Şifre kırmayı amirimden öğrenmiştim. Bana bilgisayar konusunda fazlaca yetenekli olduğumu söylerdi hep. Kendisi bilgisayar mühendisliği okumuştu kolejden sonra. Söylediğine göre üniversitede bile benim kadar iyi bir bilgisayarcı görmemişti.

Kısa sürede önümdeki iki bilgisayarın da şifresini çözdüm. Bir tanesi tamamen iş ile ilgili bir bilgisayardı. İçi sıkıcı evraklarla doluydu. O bilgisayarla pek uğraşmadım. Diğer bilgisayarsa görünüşte bomboştu. Sanki hiç kullanılmamıştı. İnternet geçmişine baktığımda içimi iyice kuşku kapladı. Tüm geçmiş silinmişti.

Komisere o bilgisayarı verdim ve “Bilişim suçlarından biri bu bilgisayarı hemen incelesin. Maktulün internette girdiği ve sildiği siteleri çok acele öğrenmek istiyorum,” dedim.

Sonraki bir kaç saat komşularla konuştum. Kusursuz bir komşu olarak bahsettiler kurbandan. Evde olup olmadığı bile anlaşılmazmış. Misafiri, sesi, gürültüsü yokmuş. Ara sıra komşunun köpeğine de bakarmış. E, daha ne olsun? Olay günü komşulardan biri evde yokmuş. Diğeri evdeymiş ama hiç ses duymamış, çünkü temizlik yapıyormuş ve elektrikli süpürge çalışıyormuş. Temizliğin ardından balkonda oturmuş bir süre, sonra da polislerin geldiğini görmüş. Ters bir şeyler olduğunu anlayıp apartman hattından kapıcıyı aramış. Telefonu kapıcının karısı açmış. Kocasının evde olmadığını, kendisinin de hiçbir şeyden haberi olmadığını söylemiş.

Bu görüşmelerden pek verim alamamıştım. Belki bir şey çıkar diye kurbanın öldürülmeden önce gittiği kapalı havuz bölümüne indim. Orada da temizlik vardı. Temizlik yapan kadına bakınca şaşkınlığımı gizleyemedim. Kadın neredeyse benim kadar iriydi.

“Merhaba!… Ben dedektif Adnan Yılmaz. Size dünkü olayla ilgili birkaç soru sormak istiyorum. Galiba burada çalışan kapıcının eşisiniz?” dedim.

Kadın dikkat çekici bir telaş içine girdi. Bu oldukça ilginç geldi bana.

“Olayla ilgili bir şey bilmiyorum ki, ben evde, banyodaydım,” derken yüzük parmağını tutuyordu.

“Dün yüzüğünüz düşmüş burada,” dedim.“Temizlik yaparken düşürmüş olmalısınız. Kurbanın ölmeden önce havuzda olduğunu düşünüyoruz. Onu görmüş olabilir misiniz? Belki yanında biri vardı.”

“Evet, gördüm. Ben temizlik yapmaya indiğimde o da toparlanmış çıkıyordu. Kesinlikle konuşmadık. Selam bile vermeden çıktı. Zaten kocam da bahçe temizliğindeydi, o da görmüş olamaz,” dedi ellerini hızlı hızlı ovuşturmaya devam ederken. “Siparişe çıktığında fark etmiş durumu. Kapı hafif aralıkmış. Hemen polisi aramış.”

“Kurbanla ilgili ne söyleyebilirsiniz? Sevilen biri miydi?”

“Ben bilmem. Tanımam etmem. Sessiz sakin bir tipti. Kimse kimsenin içini bilemez. Böyle pis bir şekilde öldürüldüğüne göre… “

Bir şeyler ekleyecekti ama sustu. Gözleri dolmuş gibi geldi bana. O sırada küçük bir kız çocuğu koşarak gelip sarıldı kadına. Kadın ağlamaya başladı. Sonra bana döndü.

”Kusura bakma polis bey, olaylar beni etkiledi. Kibar ve ilgili bir adamdı başlarda, bu ölen bey. Yani sevecen birine benziyordu. Neyse soruların bittiyse çocuğa yemek yedireceğim.”

“Polis değilim. Serbest çalışan bir dedektifim. Polise yardım ediyorum sadece,” dedim, ama dediklerimi duymadı bile. Çocuğu sepet gibi tek koluna alıp uzaklaştı. O sırada komiser ve yanında yaşlıca bir kadın yaklaştılar bana doğru. Komiser kocaman gülüyordu.

“Herkül bu işi çözdük.”

Herkül Bey’den Herkül’e düşmüştüm hemen. Bir gün önce benimle korka korka konuşan adam şimdi olayı benden önce çözmüş ve bu yüzden fazlaca rahatlamıştı.

Devam etti. “Bu teyze havuza bakan tarafta oturuyor. İşte şu dairede.”

Eliyle hemen karşımda duran birinci katı gösterdi. Balkonda bir koltuk, şemsiye, masa ve masanın üzerinde de bir termos vardı. Hiç şüphe yok ki bu teyze buraların şerifiydi.

“Kurbanı kapıcının karısıyla görüyormuş sürekli. Daha doğrusu adam kadının peşindeymiş. Kadın nereye gitse, adam yanına gidip bir şeyler fısıldıyormuş. O ise hiç cevap vermeden kaçıyormuş adamdan. Kadın kocasından çok korkarmış. Adam içki içen, karısını döven bir tipmiş. Öyle iriliğine falan bakılmayacak kadar saf bir kadınmış bu kapıcının karısı. Yani anlayacağın adam sapıklık yapıyormuş. O gün de kadın temizlik yaparken adam inmiş havuza. Bir uçtan dalmış diğer uçtan kadının önünden çıkmış. Sonra bir şeyler söylemiş sessizce. Kadın uzaklaşmak için  arkasını dönmüş, tam o anda kapıcı gelince de kocasının yanına gitmiş hemen. Kapıcının kadını tartakladığını görmüş teyze. Yani büyük ihtimal kapıcı karısını tartakladı ve kadın da adamın onu rahatsız ettiğini anlattı. “

Daha komiserin lafı tam bitmeden iki polis yaka paça getirdiler kapıcıyı yanımıza. Adam iki büklüm olmuş korkudan büzüşmüştü.

“Anlat bakalım neler oldu? Yalan söyleme anlarım ona göre!” dedi yeni komiser. Bunları söylerken dimdik duruyor biraz sırıtıyor, alttan alttan da bana bakıyordu gururla.

“Beyim benim bir şeyden haberim yok. Arka bahçeyi temizliyordum. Ama bahçe makası bir türlü kesmedi. Bizim karıya değiştir dediydim almamış yenisini. Ben de bıraktım bahçeyi. Biraz eve gidip kestirdim. Kalktığımda bizim karı banyodaydı. Ben de mecbur sipariş almaya çıktım. Saat gelmiş de geçmişti bile. Orda da beyi buldum. Cesedi bile görmedim. Kapı açık olunca polisi aradım. Kulunuz köpeğiniz olayım benim üç tane kızanım var beyim.”

“Adam karına asılıyormuş be, sen de görmüşsün! Çıkmış da uyumuşmuş. Yukarı çıktın. Evde duramadın. Bahçe makasını aldın ve havuzdan yeni dönen adamdan hesap sormaya gittin. Yaşlı kadın seni görmüş. Karını tartaklayıp bırakmışsın havuzda. Kurban da sağ salim yüzüyormuş, karın hüngür hüngür ağlarken adam çıkıp yanına gitmiş. Hatta türkü bile söylemiş karına. Belki onu duydun. İyice çıldırdın,” diye bağırdı komiser.

O anda kapıcının gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Ne türküsü?” –

“Kara tren türküsü. Sesi de pek güzeldi garibimin,” diye atladı meraklı yaşlı teyze.

Adam bunu duyunca sapsarı kesildi. Gözleri doldu ve ağlamaya başladı. Komiser zafer kazanmış bir edayla, “ Anlat kardeşim bak çocuklarım var diyorsun. Zaten yıllarca yatacaksın içerde. Bari itiraf et de indirimin olsun,” diyerek filmlerde gördüğü iyi polis-kötü polis tekniğini tek başına uygulamaya çalıştı.

Kapıcı bir süre sessiz kaldı. Sonra ansızın sildi gözyaşlarını ve “Evet beyim, ben yaptım. Kıskandım çünkü. Karıma iyi bir koca olmadım hiç. Aslında canımdan çok severim onu ama şu içki belası mahvetti beni. Yıllarca dövdüm sövdüm de ses etmedi. Severim karımı. Çocuklarım onsuz ne yapardı?” dedi.

Az önceki süklüm püklüm adamdan eser yoktu şimdi. Kapıcı birden olduğundan da iri bir adama dönüşmüş, omuzları bile dikleşmişti. Şaşkınlıkla izledim tutuklanıp götürülüşünü. Bu olayda içime sinmeyen çok şey vardı ama içgüdüden başka kanıtım da yoktu. Komisere verdiğim kurbana ait bilgisayarı tekrar istedim. Zafer sarhoşluğuyla ne istersem alabileceğimi hatta eve bile götürebileceğimi söyledi. Ben de bilgisayarı alıp tüm gece araştırma yaptım. Bulduğum şeyler beni bile şok etti. Beklediğimden de fazlasını elde etmiştim. Bilgisayarda bulduklarıma bakarken, komiserin kurbanı gördüğünde sorduğu soru geldi aklıma.

“NE GÜNAH İŞLEMİŞ Kİ ?”

Galiba o sorunun cevabı karşımda duruyordu.

Ertesi sabah erkenden karakola gittim. Giderken yoldan Bekir abiyi arayıp yardım istedim. Komiserin yanıldığını ve gerçek katili bulduğumu bazı isimleri karakola çağırmaları için aracı olmasını rica ettim. İkiletmeden kabul etti. Birkaç saat sonra sorgu odasında ben, endişeli komiser, başı dik kapıcı ve kapıcının gözyaşları içindeki karısı hazır bulunuyorduk. Önce elimde tuttuğum yüzüğü uzattım kapıcının karısına ve takmasını istedim. Biraz uğraştıktan sonra yüzük dolma parmağından geçti ve yıllardır ait olduğu yuvasına kavuştu. Üçlüyü karşıma alıp başladım konuşmama.

“Öncelikle şunu belirtmeliyim ki hanımefendi, kocanıza çok yakın oturuyorsunuz. Ve dikkat ettim ona şefkatle bakarak ağlıyorsunuz. Belki yıllardır eziyet çektiniz ama bu adamın sizi korumak için bir cinayeti üzerine alması onca yılı unutturdu size öyle değil mi?”

Zavallı koca son bir çabayla atıldı öne. “Neler söylüyorsun sen beyim? Ben öldürdüm demedim mi? Yalan malan değil.”

Adamın dizine elini koydu karısı şefkatle. Adam da karşılığında elini kadının elinin üzerine koydu. Birbirlerine bakıp birkaç dakika kaldılar öylece. Ben devam ettim.

“Kurban sizin sitenize yeni taşınmıştı. Çok kibar bir adamdı. Ve sürekli seninle ilgileniyordu. Daha önce kocan dışında kimse seninle ilgilenmemişti. Erkeklerin çok hoşlandığı bir kadın değildin. Önce adamın ilgisini şefkat gibi gördün. Ama sonra bu ilginin bir erkeğin bir kadına duygusal yakınlığından kaynaklandığını hissetmeye başladın. Dışarda karşılaştığınızda yalnızca o konuşuyordu. Dışardan birileri sohbet ediyorsunuz diye düşünsün istiyordunuz. Bu fikri bulması bile seni nasıl önemsediğinin kanıtıydı. Kocan da ilk evlendiğiniz yıllarda, yani daha içkiye başlamadan önce bu adam gibi kibardı sana değil mi?”

Cevap vermesini beklemeden devam ettim. ”Kurbanla olan ilişkiniz gitgide daha yakın bir hal aldı. Evine gidiyordun ve uzun uzun sohbet ediyordunuz. Ona hayatını, çocuklarını, sevdiğin her şeyi anlatıyordun. Her gittiğinde sana hediyeler alıyordu. Bu giydiğin ayakkabıların markasını bilirim. Daha önce bir sevgilime almıştım. Aradan yıllar geçmesine rağmen ödediğim parayı hala hatırlıyorum. Bir kapıcı maaşı ile bu ayakkabıları ya da dün kızını gördüğümde kızının taktığı kolyeyi alman mümkün değil. Kocan, ne markaları bilirdi, ne de gerçek altınla pazardan alınan sahte altını ayırt edebilirdi. Bu hediyelerin karşılığında adamın senden bir şeyler isteyeceğini düşünüyordun eve her gittiğinde. Ama aranızda cinsel bir şey olmuyordu. Sadece seni dinliyordu. Tüm gün çocuklarla ilgilendiğinden ona tek anlatabildiğin kocandan gördüğün şiddet ve çocuklarınla geçirdiğin huzurlu vakitler oluyordu. Git gide bu adama bağlanıyordun. Tüm sırlarını biliyordu adam. Evinizde yaşıyor gibi hissetmek istediğini söyler ve her gününü anlattırırdı sana. O gün de sen temizliğe indiğinde onun havuzdan çıkmakta olduğunu söylemiştin bana. Ama öyle değildi. Sen ordayken geldi ve birazdan seni evde görmek istediğini söyledi. Sen onu görünce hemen arkanı dönüp evlilik yüzüğünü çıkarmıştın. O an kocanın geldiğini gördün. Telaşa kapılıp yüzüğü cebine koymaya çalışırken fark etmeden düşürmüştün. Yaşlı teyze balkondan baktığı açıyla yalnızca kendisiyle konuşan bir adama arkasını dönen namuslu kadını görmüştü.”

Kadın, ben konuştukça daha çok ağlıyordu.

“Yüzük, parmağından kendiliğinden çıkamayacak kadar küçüktü. Sen bu adamla bir adım ileri gitmek isteyen heyecanlı bir sevgili olarak onu kendi isteğinle çıkarmış olmalıydın. Kocanın yanına gittin. O yine yapacağını yaptı ve seni azarlayıp ağlattı. Olanları gören kurban, seni teselli etmek için yanına geldi, bir de türkü söyledi. Bu sıradan bir türkü değildi, senin en sevdiğin türkü olabilir mesela. Çünkü kocan, komiserin yanındayken türkü meselesini duyar duymaz  bu adamla aranda bir şey olduğunu anladı. Bu yüzden de suçu üstlendi. Havuz kenarında geçirdiğiniz romantik dakikaların ardından onun evine gittin. Orada ne gördün tam bilemiyorum ama hayallerini yıkacak bir durum olduğu kesindi. Adamın bilgisayarını incelerken bulduğum çocuk pornografisi arşivine bakacak olursak sen hayallerinin prensinin gerçekte bir pedofil olduğunu anlamıştın. Kocana götürmek için depodan aldığın yeni bahçe makasıyla o adi herifin hakkından geldin. Kurbanın ölüm şeklinin iğrençliğinden bahsetmiştin ilk karşılaştığımızda hatırladın mı? Kocan da dahil kimse görmemişti kurbanı. Ama sen biliyordun durumunu. Bunu ancak katil bilebilirdi.”

Sözlerim bittiğinde komiser şaşkınlıktan yuttuğu küçük dilini arıyordu. Kapıcı pedofilin ne demek olduğunu anlamamış olacak ki, açıklama bekler bir halde karısına bakıyordu.

Kadın konuşmayı benden devraldı.

“Kocama aşık olarak evlenmiştim. Ailemden gizliydi evliliğim. Kocama kaçmıştım. Beni çok severdi. Hatta ilk hafta korkudan onla birlikte olamadığımda beni anlayışla karşılamış ve sakinleşmem için her gece bana o türküyü söylemişti. Kara treni. Bu hikayeyi o sübyancı piçe de anlattım. Yıllardır o zamanlardaki kadar mutlu olmadığımdan bahsettim ona. O gün türküyü söyleyince bunda bir ima olduğunu düşündüm. Aylardır birlikteydik ama hiç yakınlaşmamıştık. Belki bugün aramızda bir şeyler olur diye düşündüm. O gün bana gece gelmemi söylemesi de düşüncelerimi destekler nitelikteydi. Havuzdan çıkınca eve gittim ve kocamın uyumuş olduğunu gördüm. Daha önce yeni bir bahçe makası almıştım pazardan ama kocam bilmiyordu. Bahçe makasını ve bahçe eldivenlerini elime aldım. Nerede olduğumu sorarsa, makası alıp geldim derim diye planladım. O şerefsiz “Gece gel,” demişti ama ona sürpriz yapmama sevinir herhalde dedim kendime. Koşarak üst kata çıktım. Kapıyı açtığında beni görünce şaşırdı. Elinde fotoğraflar vardı ve telaşla koltuktaki havlunun altına sokuşturdu onları. Fark etmedi ama o bunu yaparken fotoğraflarda ne olduğunu gördüm. Benim çocuklarımı gizlice çekmişti. Sesim çıkmıyordu. Donup kalmıştım. Çocuklarım dedim fotoğrafları göstererek. O konuşmaya başladı. Artık arkadaş olduğumuzu, bana bir sürü hediye aldığını, onu anlamamı falan söylüyordu. Elimde bahçe makası ve eldivenleri vardı. Sakince giydim eldivenleri ve öldürdüm o kansızı. Elim bile titremedi inan. Üstüm kan içinde kaldı eldivenleri çıkarıp fotoğrafları aldım. Ayakkabılarım da kan olduğundan onları elime alıp eve indim. Kocam hala uyuyorken duşa girdim. Tüm kıyafetlerimi de poşetleyip apartmanın bodrumundaki bir deliğe sıkıştırdım. Orada bulabilirsiniz.”

Bu olayın bitişi beni mutlu etmemişti. Bir şekilde o kadının hapiste olması beni rahatsız ediyordu. Ama komiserimin bana söylediği bir söz aklıma geldi ve bu olayı geride bırakmaya karar verdim.

“Bak Herkül, biz adalet dağıtmıyoruz. Dünyada gerçek adalet yoktur zaten. Biri için aydınlık olan şey bir başkasının karanlığıdır. Sen yalnızca bir bulmaca çözücüsün. Adaleti aramaya kalkmak, seni çıkışı olmayan bir labirentteki fareden başka bir şey yapmaz.“

Hikaye: Hal Çaresi 🔊 🎧

En başından başlamak gerekirse, o zamanlar bizimkiler yeni evli. Para yok. Zaten alacak bir şey de yok. Her şey karaborsada, ekmek desen karneyle. İkinci dünya savaşı yılları. Annem çalışıyor. Başına gelebilecek en kötü şey hamilelik. Ve evliliklerinin daha üçüncü ayında düşüyorum rahmine. Kocakarı ilaçları, onun sapı bunun çöpü, katıyor, kaynatıyor, kavuruyor. Yok. Olmuyor. Ne içti, ne yuttuysa geliyorum. Çatılardan atlıyor, ata ters biniyor, soğuk sulardan çıkıp, sıcak çamurlara yatıyor. Yok. Olmuyor. Ne yaptıysa geliyorum.

Üstelik dokuz ay, on günlük bekleme süresine de itiraz ederek, tam tamına yedi buçuk aylıkken. Bildiğin fırlama yani. Daha o günlerden başlamış aceleciliğim, yarım bırakmışlığım, taşmışım annemin içinden. Doğuşum bile tez canlılık aslında. Dünyaya geliş macerası bu olunca insanın, sonraki yıllarında da aklı selim olması zor tabi. Dikiş dediğin tutmadı mı tutmuyor.

İte kaka biten orta ile tamamlanınca okul hayatım, kasabadan çıkamadım. Dayı yanında boyacılık, pidecide garsonluk, kahveci yamaklığı derken yaş kemale erdi. Kanımız başladı kaynamaya. Ayşegül’e denk gelişim de o yıllarda oldu.

Kahveden çıktım bir gün, kestirme olsun diye daldım pazara. Hava yağdı yağacak. Nasıl kapadı, sanırsın akşam çökmüş. Mandalinaların, portakalların arasında gördüm ilk. Anasıyla pazar yapıyordu. Beyaz bir şal örtmüş başına, kızıl saçlarının arasında şaldan aktı yüzü. Değdi ya gözüm, ayaklarım beton mu oldu yoksa kök mü saldı bilmem, öylece kalakaldım. Mümkünatı yok kıpırdayamıyorum. Duvara çakılı çivi misali dikilip kaldım yolun orta yerinde. Anası boylu, kızı poslu. Elini bir uzatışı var, mandalina filesini alışı, o kadar mı asil tutulur, bir pazar filesi bir ele bu kadar mı yakışır? Aklım filan uçtu gitti. Kendime söyleniyorum bir yandan “Ulan Seyit diyorum, ananın sözünü dinleyip bir iki pazara çıkaydın da bu dünyalar güzelini önceden göreydin ya!”

Bunlar hesaplaştı pazarcıyla, ayaklarımı nasıl söktüysem yerden, peşlerindeyim.  Pazardaki meyvelere sebzelere bakıyor gibi yapıyorum, kalabalığın ardından üç, beş metre uzaktan takip ediyorum. Bir yandan da kendi kendime konuşuyorum. ‘Yok’ diyorum ‘Kesin misafir. Öyle olmasa illa ki tanırım. Bu kadar güzel bir kız bizim kasabada olacak da haberim olmayacak.’

Askerden yeni gelmişim. ‘Acaba’ diyorum ‘Yaşı mı küçük? Ben askerdeyken serpilen tıfıllardan biri olmasın?’ Kafamı uzatıp bakıyorum, anasını da tanımıyorum. Nar tezgahının önündeler, endamı küçük kız gibi değil. Tas tamam kadın işte. Her şeyleri yerli yerinde. Fazlası var eksiği yok. ‘Hem’ diyorum kendime ‘Zamanında tıfılsa tıfıl, şimdiye bak sen.’

Bakmak ne kelime bir tek onu görüyorum. Etrafındaki her şey alacalı, bulacalı. ‘Kimin nesidir, kimlerdendir, misafir midir, köylerden midir?’ diye kendi kendime sorup peşlerindeyim. Bir ara benden taraf bakmaz mı? Dudakları önce bir şüpheyle büzüldü, sonra çapkın bir gülümsemeyle yayıldı. O da gördü beni. Anladı. Sebzelere, meyvelere bakar gibi yapıp, anasını arar gibi dönüp, bir an belli belirsiz bakıyor. O kısacık anda, yolumda mıyım, pazar mı yapıyorum, yoksa peşi sıra takipte miyim kontrol ediyor.

Her seferinde bakıyor, gözüm üzerinde, yolundayım, belli belirsiz başını sallıyor, yüzünde bir aydınlık oluşuyor, dudaklarında tebessüm.

Bunlar analı, kızlı pazarlıklarını yaptılar. İkisinin de elinde ikişer file doldu. Pazarın bittiği yerden top sahası yoluna kıvrıldılar. Kıvrıldılar da o sokak tenha. Annesi anlasın istemiyorum. Aksi gibi yağmur da başlamaz mı? Annesi tedbirli açtı şemsiyeyi, kızını da aldı kolunun altına, ağır ağır yürüyorlar. Bende şapka bile yok. Kafamı eğdim, paltomun yakalarını kaldırdım. Hızımı onların hızına uydurdum. Eve gidince sopa yiyeceğini bildiğinden, ama kaçarsa daha çok yiyeceğini de bildiğinden ayaklarını sürüyerek, annesinin peşinden giden haylaz çocuklardan farkım yok.

Dışarıdan bakan biri için o yağmurda yürümek, salaklığın dik alası. Bana göre aşıklığın. Yağmur daha bir güzel yağıyor üzerime. Annesi dönüp baksa, ‘Evladım neden koşmuyor, ıslanıyorsun?’ diye sorsa ne cevap veririm diye düşünüyorum. Aklımdaki tek soru, tek açmazım bu. Başka bir şey düşünemiyorum. Küçük adımlar atıp aradaki mesafeyi koruyorum. Kız, arada omzunun üstünden bakıyor, nispet yapar gibi annesine sokulup, daha bir giriyor şemsiyenin altına. Yükleri elverdiğince hızlı yürüseler de ben donuma kadar ıslandım. Top sahasına yakın iki katlı evlerden birine girdiler. Kapıdan geçerken uzun uzun baktı kız bana. Güldü. Evi belledim ya başladım koşmaya. Aynı yoldan dönersem bir gören olur diye yolu bitirip, öbür sokaktan eve sapmaya karar verdim. Sonra gören görsün diye karar değiştirip, aynı yoldan geri döndüm.  Sanki kuru bir yerim kalmış gibi, yağmur iyice azıttı. Görsen halimi, hiç mi acımaz kuluna dersin?

Yürüdükçe köselelerin içinden su çıkıyor ama başım yukarda. Gözüm pencerelerde. İkinci katın perdesi açıldı. El salladı aceleyle. Perde kapandı. Önce yürüyerek, ardından koşarak, en sonra uçarak gittim eve.

Ertesi gün sordum, soruşturdum. Demiryollarında çalışıyormuş babası. Bir ay önce kimine göre tayinle, kimine göre sürgünle gelmişler. Gelinen yer kuş uçmaz, kervan geçmez bizim kasaba olunca sürgün daha bir aklıma yattıydı ya neyse. Kızın adı Ayşegül’müş. İsteyeni çokmuş. Beyaz Eşyacı Halil kendine istermiş, Mobilyacı Ekrem oğluna. Kunduracı Salih, Marangoz Kalfası Hüseyin, Çorbacı Şinasi bakkalın bildikleri. Daha niceleri göz koymuş, sıradaymış.

Haliyle sırada yerimi alacağım, hatta Ayşegül bana el etti diye ite kaka sıra başına geçeceğim de küçük bir sorun var.

Babası ‘Ne iş yapar oğlunuz?’ diye soracak olsa, babamın vereceği bir cevap yok. Kazmaya sap mı der, sapın ucuna balta mı, boş gezenin boş kalfası mı bilmem.

O da bilemediğinden, belki de sofraya bir kaşıkla bir tas daha istemeyeceğinden, istese bile yetiremeyeceğinden, kendinden mi benden mi utancından ‘kız filan isteyemem’ dedi, kestirdi attı.

O kestirdi attı da bende iş başka. Dünya bir yana Ayşegül bir yana. Gözüm görmez hiçbir şeyleri. Saatlerce bekliyorum, evlerin, damların saçaklarında. Kaldırımda oyalanıyorum, yoldan on kez aşağı, on beş kez yukarı geçiyorum. Beş kez de arka sokaktan dolanıyorum demek. Bazen insafa geliyor, çıkıyor Ayşegül. Peşi sıra koşuyorum, iki satır laflıyoruz. Ben o satırların arasından kendime aşk yaratıyorum.

Baban vermez seni bana diyorum bir seferinde, ‘E kaçır sen de!’ diyor. Her şeyi o düşünmek zorunda kalıyor diye kızıyorum kendime. ‘İstemiyorsan o başka’ diye ekliyor. İstanbul’a gidelim istiyor. ‘İş bulur çalışırız, torunu aldık mı kucağımıza babam yumuşar’ diyor.

Para bulmam lazım. Aklımdaki tek konu bu. Nasıl, ne zaman, kimden, ne kadar filan yok. Para, bulmam, lazım. Üç kelime.

Babası verecek Ayşegül’ü beyaz eşyacı Halil’e. Olmadı Mobilyacı Ekrem’in oğluna, o da olmadı Kunduracı Salih’e ya da Marangoz Kalfası Hüseyin’e belki de Çorbacı Şinasi’ye. Amma illaki birine. Listede ben yokum tabi. Annesine benden laf etmiş Ayşegül, Seyit var demiş. Annesi ikiletmemiş. ‘Babana söyle çulsuzu da kırsın bacaklarını’ demiş, kaşlarını çatarak.

Bir öğlen vakti çıktı dışarı Ayşegül. ‘Babam beni verdi’ dedi, ‘Akşam söz yüzükleriyle geliyorlar’.

Bir sarmaşık kapladı bedenimi. Başımdan ayakucuma. Sıktıkça sıktı. Nefesim kesildi. Akşam ezanında çık dedim kapıya. Kaçalım.

‘Dur hemen dellenme!’ dedi. ‘Önce para bulalım. İş buluncaya kadar, açta kalmayalım açıkta.’ Elini çabuk tut diye de tembihledi. İki gün sonrası için sözleştik. Dayımda yengemi kaçırarak evlendiğinden, şehirde hali vakti yerinde olduğundan ondan borç istemekten başka bir şey gelmiyor aklıma. O da verir elbet, sever beni. Babam konuşur bir süre ya torunla geleceğiz nasılsa seneye. Susar o vakit. Elini sırtıma vurur ama sert vurur, böyle döver gibi anlarım ben onu. ‘Ulan hergele’ der ‘Yine yaptın yapacağını. Bir diyeydin ya hal çaresine bakaydık. Eşek başı mıyız biz?’ diye de sorar. Sanki ben hiç konusunu açmamışım, sanki o hiç olmaz dememiş gibi.

Dayımdan aldığım borcu da koyarım kundağa.

İki gün sonra gidiyorum. Paraları veriyorum Ayşegül’e. ‘Sabah ezanında gel kapıya çıkarım’ diyor. Sabah ezanında gidiyorum anlaştığımız gibi bekliyorum. Baykuş sesiyle ötüyorum, ıslık çalıyorum, yok Ayşegül. Az sonra Beyaz Eşyacı Halil dönüyor köşeden. Beni görünce sıkılıyor belli. Ne yapsa da oyalansa bilemiyor. Daha biz bir merhabalaşmadan mobilyacı Ekrem’in kamyoneti gözüküyor sokağın başında. Önce yavaşlıyor, bizi görünce hızlanıyor. İlerde duruyor, duramıyor gidiyor.  Kunduracı Salih, Marangoz Kalfası Hüseyin, Çorbacı Şinasi tam tekmil kapının önünde yığılıyoruz ezan vakti. Mobilyacı Ekrem’in oğlu bir daha giriyor sokağa. Bu kez iniyor kamyonetten. Herkes hep bir ağızdan konuşuyor. Her bir kelimesine lügatta olmayan anlamlar yükleyip, ‘hayır’ diyorum. ‘Hayır ulan! Öyle bir kız değil o!. Sizi kandırmış olabilir ama beni asla. Sevdik birbirimizi’.

Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke diyorum ben de herkes gibi kaderime razı gelip, dönseydim eve. Babam döver gibi vursaydı sırtıma, bir hal çaresini bulsaydık.

Paranın değil de öfkenin mi, aldanmışlığın mı esiri oldum, şeytan mıydı kulağımın içindeki bilmiyorum. Yazık ettim Ayşegül’e de geldiği yerden peşi sıra getirdiği sevdiğine de. Keşke diyorum şansım o kadar yaver gitmeseydi de sinirim geçene kadar bulamasaydım ama şeytan işte. Döktü beni peşlerine, daha İstanbul’a varamadan serdim yere ikisini de.

Şimdi tövbe etsem de ne fayda. Tövbe etmenin de bir raconu olacak. Anlamı olacak yani. Öyle eften püften her şeyde meşguliyet yaratmayacaksın. Neyse benim zamanım çok da senin vaktini çalmayalım. Artık daha fazla yanlış anlayacak, hesaplayacak, tutarsız bilet kesecek durumum kalmadı. Müebbeti yedim.

Bir Başkomiser Galip Polisiyesi – Karanlik Arzular | Çağatay Yaşmut

Vural, banyodaki aynada görüntüsüne nefretle bakarak, bütün gücüyle kafasını aynaya geçirip yarmak istedi. Olmadı, etrafa saçılan cam parçalarıyla da bileklerini kesebilirdi! Böylece, gebererek bu baş belası hastalıktan sonsuza kadar kurtulabilirdi. Şimdi ne olmuştu da, uzun zamandır bastırdığı öldürme arzusu yeniden hortlamıştı? Kadını öldürmek istemişti. Evet. Kadını deşmek istemişti. Siyah sutyeninin kopçaları çözülüp iri memeleri serbest kaldığında, tıpkı eskiden olduğu gibi, bıçağı o beyaz memelerin ortasına saplamak için yanıp tutuşmuş, bıçağın çıplak tene girişini, girerken çıkardığı o ıslak sesi, kadının sarsılışını, kanların fışkırışını hayal ederek tahrik olmuştu. Bu hastalıktan hiçbir zaman kurtulamayacak mıydı? Savaşmalıydı. Yeniden yeniden savaşmalıydı. Ya savaşarak bu illetten kurtulacaktı, ya kendini öldürüp her şeye son verecekti ya da öldürmeye tekrar başlayacaktı.

Başını ellerinin arasına alarak yere çömeldi ve ağlamaya başladı. Bitti sandığı bu lanetin tekrar baş göstermesi onu mahvetmişti. Savaşacak gücü nasıl bulacaktı? Bir kadın öldürmek! Bıçaklamak! Çıplak bedenin titreyişi! Kurbanın gözlerinde yaşamdan ölüme geçiş anını seyretmek! Kendini boşuna kandırmamalıydı! Kadın öldürmek istiyordu.

Banyodan çıkıp yatak odasındaki kadının yanına uzandı.

“İyi misin?” dedi kadın biraz kuşkuyla.

Vural cevap vermedi. Sırt üstü yatıp gözlerini tavana dikti. Kadın da sırt üstü uzanmıştı. Büyük memeler yanlara kayarak sanki bıçağın girmesi için tahrik ediyorlardı. Şimdi bu orospuyu tam göğüslerinin ortasından bıçaklayıp gebertse, cesedi nasıl dışarıya çıkaracaktı? Biri görse işi biterdi! Küvette cesedi parçalara ayırmaya kalksa; içi kaldırmayabilirdi. Ayrıca, ceset parçalama hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Zaten, evdeki bıçaklarla bu iş yapılamazdı. Testere lazımdı. İşi eline yüzüne bulaştırabilirdi. Diyelim ki, cesedi parçalamayı başardı, parçaları neyle dışarıya çıkaracaktı? Evde çöp poşeti de yoktu.

Kadına saldırmamak için gözlerini tavandan ayırmıyordu. Kadın, ona sarılmak isteyince eliyle itti.

“Ne oluyorsun be!” dedi kadın şaşırarak, biraz da öfkeyle.

“Dokunma bana!”

“Ne oldu sana be?”

“Siktir git, sonra kötü olacak!”

Vural sırtını kadına döndü, kıvrıldı ve zangır zangır titreyerek yeniden ağlamaya başladı. Kadın olanlara bir anlam veremeyerek, birazda ürpertiyle adamın sırtına dokundu. Dokunmasıyla da Vural’ın haykırması bir oldu:

“Siktir git dedim, yoksa geberteceğim seni!”

Kadın korkuyla yataktan çıktı, bir çırpıda yerdeki minik külotunu, sutyenini, sandalyenin üzerindeki kotu ve bluzunu giydi.

Odadan çıkarken Vural cenin pozisyonunda kıvranıyordu.

“Bütün manyaklar da beni buluyor!” diyerek evden çıktı. Vural, sokak kapısının kapanma sesini duyunca, yataktan fırladı, salonun penceresine koştu, perdeyi açıp gecenin karanlığında, ıssız sokakta uzaklaşan kadının arkasından baktı. Kadın, Fenerbahçe Burnuna doğru hızlı hızlı yürüyordu. Arkasından koşup bir taksiye binmeden yetişse, yaptıklarından dolayı özür dilese, biraz daha para verse, Fenerbahçe burnundaki parkta dolaşmayı teklif etse, onun gönlünü alıp tekrar güvenini kazansa, parkta karanlık bir köşeye çekse, oracıkta bıçağı göğsüne saplasa! Bu fikir onun deli gibi heyecanlanmasına yetti. Aceleyle giyinirken çükü sertleştiği için pantolonunu giymekte zorlandı. Kadının peşinden kendini sokağa attı. Caddeye çıktığında kadın az ilerde, iki adımda bir geriye bakıp taksi arıyordu. Vural görülmemek için kapüşonunu kafasına geçirip fark edilmeyecek bir mesafeden takibini sürdürdü. Görünürlerde hiç taksi yoktu. Cebindeki bıçağın sapını kavradığında, yeniden kendini Tanrı gibi hissetti. Az sonra, bu bıçak iki göğsün ortasına girecek, kadın titreyecek ve geberecekti!

Bir taksi yanından geçti, kadın el kaldırdı, taksi zınk diye durdu. Vural büyük hayal kırıklığıyla olduğu yerde çakılı kaldı. Kadın taksiye bindi, taksi uzaklaştı. Vural’ın bıçağı sapını tutan eli gevşedi. Tekrar zangır zangır titremeye başladı. Bu gece mutlaka bir kadın bıçaklamalıydı. Etrafına bakınıp yalnız dolaşan, köpek gezdiren, yürüyüş yapan bir kadın aradı. Yürüyüş yapan kadın yoktu. Köpek gezdiren de. Bu soğuk kış gecesinde Fenerbahçe’de incin top oynuyordu. Sokak boştu, kaldırımlar boştu. Yat limanında tekneler sallanıp duruyordu. Karşı Moda sahili bile karanlıklara bürünmüştü. Ok yaydan çıkmıştı. Bu gece mutlaka bir kadın öldürmeliydi.

Yoksa kendini öldürecekti!

BİR BAŞKOMİSER GALİP POLİSİYESİ – KARANLIK ARZULAR | ÇAĞATAY YAŞMUT Devam ediyor

***

Bostancı sahil yolunda, Küçükyalı trafik ışıklarına gelmeden, üçer beşer metre arayla duran hayat kadınlarını önünde sıra sıra otomobiller dizilmişti. Kuyrukta BMV’si de vardı, Mercedes’i de, Renault’su da, Ticarisi de…….herkes sıranın kendine gelmesini bekliyordu. Burada para konuşurdu. Kadının önüne gelen camı açıp pazarlığa başlardı. Kadın beğenirse binerdi arabaya, beğenmezse gönderirdi. Vural gördü kadını. Endam, boy pos yerindeydi. İri kıyım. Tam aradığı cinsten bir hatundu. Üzerinde kısacık, ince bir kaban, altında kalın bacaklarını ortaya çıkaran dar bir etek ve yüksek topuklu ayakkabılar vardı. Önünde pazarlık yapan iki otomobilin arkasında sıraya girdi. Abazalar! Akıllarınca fiyatı dibe vurup ucuz yoldan gecelerini şenlendirecekler. Otomobillerden ilki gazı kökleyerek öfkeyle kalktı. Sıra ikincisine geldi. Bu önündeki abaza da anlaşamazsa kadın onundu! Çünkü, kadın ne fiyat çekerse çeksin, Vural ücreti kabul edecekti. Nasıl olsa, bu gece hiçbir şey ödemeyecekti. Fakat, önündeki abazalar bir türlü kalkmak bilmiyordu. Sıkı bir pazarlık vardı. Kadın önce Vural’ın arabasına baktı sonra Vural’ı süzdü. Bir an göz göze geldiler. Vural gülümsedi. Kadın arabaya ‘yürü’ işareti yaptı. Araba topuklayınca sıra Vural’a geldi. Dikiz aynasından arkasında bekleyen farları gördü. Maalesef, hepsi avuçlarını yalayacaklardı. Bu kuşu kaçırmaya niyeti yoktu. Neyse ki, arabası çok kirliydi ve plaka da çamurla kaplı olduğu için bir tehlike söz konusu değildi. Vural, kadının yanına yaklaşıp camı açtı. Yolcu koltuğuna doğru eğilerek kadına bakıp gülümsedi. Kadın ağır bir makyajla yaşını gizlemeye çalışmıştı. Ancak göz altındaki çizgiler buna müsaade etmiyordu. Otuzlarının sonlarında gösteriyordu. Daha fazla da olabilirdi daha az da. Bu yaşlar, bu sektör için jübile yaşları sayılırdı. Keşke, genç bir kız olsaydı. Onun diri vücuduna bıçağın girmesi daha heyecanlı olurdu.

“Ne kadar?”

“İki yüz şekerim.”

Ses kalın olmadığı için trans olmadığı belliydi.

“Çokmuş!”

Kadın umursamaz bir tavırla arkadaki arabayı kesmeye başladı.

“Öyleyse topukla aslanım, zamanımı alma.”

“Sen üşümüyor musun orada?”

“Birazdan ısınacağım nasılsa.”

Trans mırans değil, düpedüz kadındı. Vural cüzdanını çıkardı, içinden iki adet yüzlük çıkarıp gösterdi.

“Birlikte ısınalım. Atla.”

Kadının yüzündeki asık suratlı maske yerini gülümsemeye dönüştü. Kapıyı açıp bindi. Vural gazlarken dikiz aynasından arkadaki abazaların farlarına sırıtarak baktı.

Arabayı ucuz parfüm kokusu sardı. Kadın bir sigara yaktı.

“Koltuğa niye muşamba serdin, çok mu titizsin?”

“Takıntı, diyelim. Seni rahatsız eder mi?”

“İş üstündeyken haşır haşır sesten rahatsız olmazsan, benim için sorun değil.”

“Olmam.”

“Sana söylemem gereken birkaç şey var?” dedi kadın fettan bir ifadeyle.

“Dinliyorum.”

“Önce şu iki yüzlüğü alayım” diyerek elini uzattı. Vural parayı verdi. Kadın parayı alıp çantasına soktu.

Kadın, “Araban sıcakmış,” diyerek kabanının fermuarını açtı.

“Normal erkeksin, değil mi?”

“Herhalde, ne zannettin!”

Vural, kadının ucuz bluzunu delen füzelerini fark etmişti. O bluzun ardında beyaz iki büyük memeyi ve bıçağın o memelerin tam ortasına dalışını hayal etti. Bir an önce bu kadını öldürmeliydi. Heyecandan kuduruyordu. Maltepe sahil yolundan çıkıp Başıbüyük ormanlık yoluna girdiler.

“Ben yine de sorayım da, normal erkek kılığında kimler çıkıyor kimler!”

“Doğrudur.”

“Sert davranmayacaksın!”

“Endişe etmene gerek yok.”

“Arabanın içinde yapacağız.”

“Bana uyar.”

“Prezervatif kullandığın sürece sorun yok.”

“Prezervatif kullanacağım.”

Vural dostça ve sevecenlikle gülümsedi. Kadının şartlarını kabul ederek onu rahatlatmış, güven vererek emniyette olduğunu hissettirmişti. Kadının çantasından arabesk bir şarkının melodi sesi duyuldu. Telefonu çantasından çıkarınca ses arabanın içinde cıyakladı.

“Alo, Elifciğim…… ne oldu canım kızım?………işim var, biliyorsun güzel kızım…….biraz sonra geleceğim……..ben de seni çok özledim….….tamam, gelirken şeker de alacağım. Asuman Ablana ver bakiyim telefonu……. alo Asuman, benim daha birkaç saat işim var. Ben gelmeden sakın çıkma ablacığım, oldu mu?…… Hadi bay.”

Telefonu kapatıp biraz kurcaladı. Bir şeyler yazdı. Gülümsedi.

Duygusal bir sesle, “Kızımdı,” dedi.

“Kaç yaşında?” diye sordu Vural, hiç merak etmediği hâlde.

“Altı. Bu gece beni çok özlemiş. Uykusundan uyanıp beni göremeyince ağlamış.”

“Kim bakıyor ona?”

“Ev arkadaşım var. Bazen annem de geliyor. İdare ediyoruz.”

“Zor.”

“Ne yapacaksın, hayat işte!”

Vural bu orospuyu deşerek küçük kızına da iyilik yapacaktı. Onun da anası gibi ilerde aynı yola düşmesini engelleyecek olmanın huzurunu duydu. Sosyal Hizmetlerde kıza daha iyi bakarlardı. Belki de bakmazlardı. Kimin umurunda!

Dağ yolu ormanlık alanın içinden geçiyordu. Vural kimsenin göremeyeceği kuytu bir yer için etrafına bakınıyordu. Az ilerdeki toprak yolu fark etti. Oraya saptı. Toprak yol, iki katlı bir köy evinin bahçesine kadar gidiyordu. Evin ışıkları yanmıyordu. Bahçede bir motosiklet duruyordu. Etrafta kimsecikler yoktu. Ana yoldan tek tük geçen arabaların sesinden başka etrafta çıt yoktu. Birilerinin onları fark etmesi imkânsızdı. Vural otomobilini çalıların arasına çekti. Farları söndürüp motoru kapattı. Ortalık iyice derin bir sessizliğe büründü.

Kadın üzerindeki kabanı çıkarıp arka koltuğa attı.

“Yağmurluğunu çıkarmayacak mısın?” dedi kadın sabırsız bir tavırla.

“Böyle iyi.”

Kadın yadırgasa da aldırmadı. Yağmurluklu veya yağmurluksuz, fark etmezdi. Nasılsa iki yüz lirayı kapmıştı.

Muşambanın hışırtıları eşliğinde el freninin üzerine gelerek, uzun yağmurluğun altından elini adamın penisinde gezdirdi, pantolonunun fermuarını açtı. Vural da kadının bluzunu çıkardı. Tam hayal ettiği gibi, siyah sutyenin içinden iri memeler ortaya çıktılar. Vural heyecanla ve düzensiz nefes alışlarla memeleri sutyenden kurtardı. Otomobilin camları buğulandı. Vural’ın içi alev alev yanıyordu. Kadının boynu da çok güzeldi. Acaba boğazını mı kesseydi? Kadın fermuarı açıp elini içeriye daldırdı ve Vural’ı rahatlatma mesaisine başladı.

Sen çoktan sertleşmişsin,” dedi kadın. “Amma azgınsın ha!”

“Öyleyimdir.”

Halbuki, Vural, kadının çükünü avuçlamasından değil, bıçağın göğüslere saplanmasını hayal ettiği için sertleşmişti. Kadın, Vural’ın penisini ağzına aldı. İşini ustalıkla yapıyordu. Vural sol elini koltuğun altına götürdü, sakladığı bıçağı sapından kavradı. Kavramasıyla da orgazmın eşiğine geldi. Sağ eliyle kadının önüne eğilmiş başını sevdi, saçından tutup kafasını sertçe kaldırdı. Kadının ağzı penisten ayrıldı.

“Hey, şiddet yok ha!”

Vural’ın yüzünde iğrenç bir gülüş belirdi. Kadını koltuğa yasladı.

Kadın hayretle, “Rahatlamak istemiyor musun?” dedi.

“Birazdan rahatlayacağım. Sen kendini bana bırak.”

Kadının sırtı dikleşince iri memeler Vural’ın gözüne daha güzel gözüktü.

Vural bıçağı kavradı, bir an bıçağın çeliği kadının gözlerinde parladı ve kadın ne olduğunu anlamadan bıçağı memelerinin arasına hızla ve acımasızca sapladı. Saplamasıyla bıçağın tene girişinin o melankolik sesi, o sesi izleyen tiz çığlık, sarsılan beden ve fışkıran kanlar aynı anda oldu. Kadın sarsıldıktan sonra birkaç saniye içinde canını teslim etti. Kafası öne düştü. Vural telefonunu çıkarıp memelerin arasında saplı duran bıçakla kadının fotoğraflarını çekti. Vural’ın yüzü aldığı zevkten çirkin bir maskeye dönüştü. Boşaldı.

Birkaç dakika hareketsizce durdu, zevkin doruklarında dolaştı. Bıçağı göğüslerin arasından çekip çıkardı, üzerindeki kanları kadının eteğine sildi. Bıçağı tekrar koltuğun altına soktu. Cansız bedeni koltuktaki muşambaya üstün körü sardı. Camlar buğulandığı için kontağı döndürüp kendi camını açtı, etrafı kontrol etti. Arazide çıt yoktu. Hava buz gibiydi. Temiz havayı huzurla ciğerlerine çekti. Kargalar ötüyordu. Penceresini kapattı. Uzanıp kadının kapısını açtı, kadını muşambayla birlikte otların arasına itti. Cansız beden boş bir çuval gibi toprağa düştü, muşamba üzerinden sıyrıldı, kadının kafası adama dönük, gözleri açık, öylece kaldı. Vural arka koltuğa uzanıp kabanı da cesedin üzerine fırlattı.

“Üzerine giy, üşütme! Hahahahah…”

Kapıyı kapattı, torpidodan aldığı bir tomar kolonyalı mendille camlara sıçramış kanları sildi, camı açıp kanlı mendilleri de dışarıya fırlattı. Kanla kaplı yağmurluğunu çıkardı, arkaya, paspasa koydu. Motoru çalıştırdı, farları yaktı, geri geri giderek ana yola çıktı ve gözden kayboldu.

Karganın teki gaklayarak çalıların arasında yatan cesedin üzerine kondu. Bedenin cansız olduğuna kanaat getirince gagasını kadının gözüne daldırdı.

Vural’ın canı biraz deniz havası almak istedi. Cinayetten sonra güzel bir deniz havası iyi giderdi. Sahil yoluna inip Bostancı istikametine doğru sürdü arabasını. Derin bir huzur ve müthiş bir rahatlama hissediyordu. Pantolonu yapış yapış olmuştu. Az önce bir cana son veren bıçağını koltuğun altından alıp büyük bir aşkla ve hayranlıkla baktı. Birlikte daha çok işler yapacaklardı.

İlerde arabaların fren ışıkları belirdi. “Lanet olsun, çevirme!” Bıçağı koltuğun altına sakladı. Keşke sahil yoluna girmeyip Ankara yolundan basıp gitseydi. Bok vardı, deniz havası alacak! Daha dikkatli davranmalıydı. Cinayetten sonra âdeta görünmez olmalıydı.

Panik yapmasına, telaşlanmasına gerek yoktu. Sadece, rutin bir trafik kontrolüydü. Cihaza üfleyecek, alkollü olmadığı belli olunca, yoluna devam edecekti. Polisler kırmızı dubalarla yolu daraltmış, sıraya dizilmiş otomobillerin içlerine bakıp bazılarının geçmelerine izin veriyorlar, bazılarını da kenara çektiriyorlardı. Sıra Vural’a gelince polis, elindeki fenerle kenara çekmesini işaret etti. Birkaç metre ilerde polis arabası park etmiş, içinde iki memur ceza yazıyorlardı. Koca göbekli, yaşlıca bir polis arabanın yanına geldi. Vural pencereyi açarken arabanın içine son defa göz atıp etrafta kan olmadığından iyice emin oldu.

“İyi akşamlar beyefendi.”

“İyi akşamlar memur bey.”

“Ehliyet ruhsat lütfen.”

Vural sakin bir biçimde cüzdanından ehliyetini, güneşlikten de ruhsatı çıkarıp uzattı. Polisin asık bir yüzü vardı. Yüz kasları hareketsizdi. Vural en tatlı sesiyle, “Umarım bir sorun yoktur memur bey” dedi.

“Lütfen bekleyin,” diyerek önce arabanın arkasına giderek plakaya baktı, sonra park halindeki polis arabasına gitti, bir şeyler söyledi.

Vural biraz huzursuzlandı. Bu gece polis muhabbeti hiç iyi olmamıştı! “Sadece GBT’yi kontrol ediyorlar, hepsi bu!” diye mırıldanarak kendini rahatlatmaya çalıştı. Rahatlamadı ama. Polis elinde ehliyet ve ruhsatla geri döndü ve Vural’a uzattı.

“Size ceza yazmak zorundayım,” dedi.

“Bir kural mı çiğnedim memur bey.”

“Arka plakanız kirden okunmuyor,” dedi alnını kırıştırarak. “Plaka ışığınız da yanmıyor. Bir kazaya karışıp kaçsanız, sizi nasıl tespit edeceğiz?”

“Çok haklısınız memur bey. Yurtdışından bugün döndüm. Bu kentsel dönüşüm davalarından dolayı biliyorsunuz her yer inşaat, arabalar çabuk kirleniyor. Yıkatacak zamanım olmadı.”

“İhmal etmeyin. Yine de ben cezayı kesmek zorundayım.”

İlk defa gülümsedi.

“Ne gerekiyorsa yapın memur bey. Yarın sabah ilk işim arabayı yıkatmak olacak.”

Polis ceza makbuzunu uzattı. “Plaka ışığını da yaptırın. On gün içinde öderseniz indirimden yaralanırsınız. Yoksa ikiye katlar.”

“Bunu aklımda tutacağım.”

Polis, Vural’ın elini işaret etti. Vural ilk başta polisin ne demek istediğini anlamadı.

“Elinizde kan var beyefendi. Umarım önemli bir şey değildir.”

Vural beyninden vurulmuşa döndü. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Elindeki kanı nasıl da fark etmemişti. Hay, lanet şeytan!

“Torpidodan bir şey alırken yanlışlıkla elimi kestim memur bey. Uyarınız için teşekkür ederim.”

“Geçmiş olsun, dikkati olun.”

“Olurum memur bey. Teşekkür ederim.”

Polis, “Bekleyin bir saniye,” diyerek otomobilin içine bakarak arkaya gitti, eliyle plakayı sildi. Vural kanlı yağmurluğu bagaja koymadığına pişman oldu. Eğer polis yağmurluğu fark ederse işi biterdi. İşi biterse de başka kadın öldürme zevkinden mahrum olurdu. Buna katlanamazdı. Daha çok kadın öldürecekti! Polis ellerini birbirine vurarak geri geldi. Vural tüm içtenliğiyle teşekkür etti. Kalkarken dikiz aynasından polisin başka bir arabayı durdurduğunu gördü. Bu hiç iyi olmamıştı! Plakası kayıtlara geçmişti.

“Hay sikeyim deniz havasını!” diyerek yoluna devam etti.

***

Hastalığını ilk fark ettiğinde ve bir kızın canını yaktığında on sekiz yaşındaydı. Bu yaptığından büyük zevk almış, birkaç saniyede orgazm olmuştu. Ebru’ydu kızın adı. Aynı yaştaydılar. Güzel, alımlı, uzun boylu bir kızdı. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Ancak aklı derslerden çok erkeklerdeydi. Güzel fiziğinin bilincindeydi ve o muhteşem fiziği kullanmasını iyi biliyordu. Ebru, Vural’ın oturduğu apartmanın bitişiğindeki apartmanda annesi ve küçük kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Vural’ın ailesi ise Ankaralıydı. Vural tek çocuktu ve İstanbul’a Eczacılık Fakültesinde okumak için gelmişti. Babası iş adamıydı ve oğluna Erenköy’de bir ev kiralamıştı. Vural yalnız yaşıyordu.

Ebru’nun babası ise, beş sene önce ölmüştü. Adam ölüce, genç yaşta dul kalan güzel anne, çocuklarına bakabilmek için hem çalışmış hem de üzerinde hak iddia eden kocasının erkek kardeşiyle uğraşmıştı. Ebru’nun annesi neredeyse çocuk yaşta evlilik yaptığı için çok gençti. Kızıyla aralarında sadece on beş yaş vardı. Zor bir hayat yaşıyorlardı. Ebru ve Vural kısa sürede arkadaş oldular. Ebru, Vural’ın evine sık sık girip çıkıyordu. Zengin bir ailenin çocuğuydu Vural. Sapsız değnekti. Eczacı olacaktı. Ebru için kaçırılmaması gereken bir avdı. Zamanla sıkı fıkı oldular ve çok yakınlaştılar. Bir gün, yine Vural’ın evinde, salondaki koltuğun üzerinde birbirlerine sarılmış televizyon seyrederlerken Ebru, yatak odasına gitmeyi teklif etti. Vural’ın bu ilk deneyimi olacağı için panik oldu. Halbuki, kızda hiç heyecan belirtisi yoktu. Kız, Vural’ı elinden tutup yatak odasına sürükledi. Sanki, kırk yıldır bu işi yapıyordu. Vural tir tir titreyerek soyunurken kız bir çırpıda üzerindekileri çıkarıp yatağa girmişti bile.  Ebru’nun küçük göğüsleri vardı ama dik ve süt gibi beyazdılar. Çıplak bacakları uzun ve pürüzsüzdü. Cildi kaymak gibiydi. Bir süre sessizce yan yana yattılar. Vural, elini genç kızın kalçasına attı, kendine çekti ve dudaklarından öpmeye koyuldu. Bir süre sonra kızdan iniltiler gelmeye başladı. Kız çılgın gibi erkeğe saldırıp âdeta dudaklarını parçalamaya başladı. Kontrolü tamamen eline almıştı. Ama Vural için işler yolunda gitmiyordu. Bir türlü heyecanlanmıyordu. Bu çıplak ve genç vücut onu tahrik etmiyordu. Kız, erkeğin üzerine oturdu ve kalçalarını ritmik bir biçimde ileri geri hareket ettirmeye başladı. Göğüsler, kollar, bacaklar, dudaklar, her şey mükemmeldi. Ama, yanlış giden bir şeyler vardı. Vural tahrik olmuyordu. Kızı sırt üstü yatırdı. Küçük ama dik göğüsleri yaladı, ısırdı tahrik olmadı. Dilini kızın ağzının içine soktu, yine tahrik olmadı. Aşağılara indi, dilini üçgene sokarak yaladı. Yine olmadı. Belki ayak fetişistiydi. Kızın bakımlı ayaklarını öptü, parmaklarını emdi, yine tahrik olmadı. Bir an, umutsuzca elleri kızın boğazına gitti ve bilinçsizce sıkıverdi. Kızın gözleri büyürken Vural işte o anda tahrik oldu ve çükü sertleşti. Hemen ellerini kızın boğazından çekti. Bu sefer, kızı öldürdüğünü hayal etti. Bunu düşününce daha fazla tahrik oldu. Yataktan çıkıp mutfağa koştu, koca bir ekmek bıçağıyla geri döndü. Kız bıçağı görünce korkudan gözleri fal taşı gibi açıldı, çığlık attı. Vural bunun sadece bir fantezi olduğunu söyleyerek kızı yatıştırmaya çalıştı. Koca bıçağı kızın kaygan teninde gezdirmeye başladı. Bıçağın tende gezdiği yerler kızarırken Vural zevkin ve heyecanın zirvelerine tırmanıyordu. Bıçağı süt beyazı memelerin arasından sürterek geçirip zarif boyna ulaştırdığında, o zarif boynu, bir kulaktan diğer kulağa kadar kestiğini hayal ettiğinde neredeyse boşalıyordu. Bıçağı tekrar göğüslerin arasına indirdi. Kızın korku dolu bakışları azalsa da devam ediyordu. Huzursuzluk gözlerine fazlasıyla yansımıştı. Vural bıçağın ucunu tene hafifçe batırdığında kızın nefesi kesilir gibi oluyordu. Vural daha fazla dayanamayarak, kızın gergin ve düz karnına ufak bir çizik attı. İnce bir kan şeridi belirdi. Kız çığlık attı, elini uzatıp çiziğe dokundu. Çizikten çıkan kan biraz çoğalınca Vural boşaldı.

Vural internette yaptığı araştırmada parafili denilen bir tür cinsel sapkınlıkla aynı belirtilerine sahip olduğunu gördü. Parafili, bıçak veya kesici bir aletle birinin canını yakarak veya onu öldürerek orgazm olma haliydi. İlk başlarda, tıpta ismi konmuş bu sapkınlığı olduğuna çok üzülüp çok sarsılsa da, zaman geçtikçe zihninde yarattığı türlü türlü işkence ve öldürme senaryoları onu bu işten çok zevk alır hale getirdi ve bir süre sonra bu tehlikeli ve sapkın düşüncelerin müptelası haline getirdi.

***

Vural ilk cinayetin üzerinden yaklaşık bir ay geçtikten sonra ortamın artık müsait olduğuna kanaat getirerek, arabasıyla yeniden Bostancı sahiline avlanmaya indi. Cinayeti izleyen ilk bir hafta boyunca polis her gece, kadınların bekledikleri yolun az ilerisinde pusuya yatıp kadınların önünde duran arabaların plakalarını alıyorlardı. Belki de, siyah bir sedan arıyorlardı. Bu yüzden, Vural bir süre arabasını kullanmadı. Olun biteni izlemek için bazen otobüsle, bazen de dolmuşla sahil yolundan geçti. Haftalar geçtikçe polis arabası daha seyrek beklemeye başladı. Bir ay sonra ise, ne polislerden ne de polis arabasından eser kalmıştı. Polisler, katilin ikinci cinayeti işlemeyeceğini düşünmüş olabilirlerdi veya işlese bile, aynı yerde avlanacak kadar aklını kaçırmış olmadığını tahmin ediyorlardı. Halbuki, ne kadar yanılıyorlardı. İkinci kurbanın da aynı yerde bekleyen kadınlardan biri olduğunu öğrendiklerinde boka düşmüş gibi olacaklardı!

Küçükyalı sahilde kimse, kimseyle ilgilenmiyor; kimin hangi arabaya bindiğine dikkat etmiyordu. Dikkat etseler bile, plaka çamurlu olduğu için okunmasına imkân yoktu. Allahtan dün yine yağmur yağmıştı da, yerler çamur olmuştu.

Hafızlarda kalacak tek şeyin; siyah bir Sedan otomobil olduğuydu. İstanbul’da yüzlerce siyah Sedan otomobil vardı.

Vural, “Sarı çizmeli Mehmet Ağa!” diye mırıldandı.

İlk cinayetin üzerinden bir ay geçmesine rağmen polisten ses seda yoktu. Cinayet haberi gazetelerin üçüncü sayfasında ufak bir sütun olarak çıktıktan sonra, toprağa gömülen bir tabut gibi unutup gitmişti. Neden unutulmasın ki; her gün en az üç kadının cinayete kurban gittiği bir ülkede öldürülen bir hayat kadını kimin umurundaydı! Adamın tekinin, intiharından hemen önce sosyal medyada paylaştığı veda konuşması tıklanma rekorları kırarken, bir hayat kadınının kendini köprüden aşağıya atmadan önce yazdığı dokunaklı intihar notu basında yer bile bulamıyordu. Bu yüzden, şu anda Vural’ın yan koltuğunda oturan kadının da cinayet haberi, gazetelerin üçüncü sayfalarında ufak bir başlıkla yer kaplayıp kaybolacaktı.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordu kadın merakla.

“Güzel bir yer biliyorum. Sen arkana yaslan, etrafı seyret, müzik dinle.”

Vural radyoyu açıp yabancı bir kanal buldu. Pop müzik çalıyordu.

“Bu müziği sevmedim. Şöyle arabesk falan yok mu?”

Vural kadına nefretle baktıktan sonra kanalları rastgele karıştırdı, arabesk çalan ilk kanalda durdu.

“Bu kanal kalsın mı?”

“Güzel. Kalsın.”

Vural’ın soluk alışları hızlıydı. Bu karıyı bir an önce öbür dünyaya postalamalıydı. Bir süre sonra kadın, “Bu kanalı sevmedim,” diyerek radyo kanallarını karıştırmaya başladı.

Vural yapmacık bir neşeyle kadına radyoyu karıştırabileceğini söyledi. Yine bir çevirmeye takılmadan sahil yolundan çıkıp Ankara yoluna girdi. Göztepe köprüsünden çıkıp Merdivenköy’e yöneldi.

Kadın, ağır arabesk çalan bir kanal bulunca durdu.

Etrafına bakarak, “Nereye gidiyoruz, fazla uzaklaşmayalım,” dedi.

“Merak etme, geri getireceğim. Baş başa kalacağımız sakin bir yer biliyorum.”

Merdivenköy mezarlığının yanından geçerken kadın bir şeyler fısıldadı. Ellerini yüzüne götürüp “Amin,” dedi. Vural, “Dindar bir orospu almışım,” diye geçirdi içinden. Trafiğin az işlediği bir yola girdiler. Evler seyrekleşti, sokakta canlı adına kimse kalmadı. Devasa bir arsanın önüne geldiler. Vural arabayı yoldan çıkartıp toprak araziye soktu. Engebeli arsanın içinde ilerlerlerken sallanıyorlardı. Çalıların en yoğun ve uzun olduğu alana doğru sürdü arabayı.

“Buraları sevmedim, çok ıssız,” dedi kadın.

“Bence çok iyi. Rahatsız eden olmaz. İşimiz uzun sürmeyecek zaten.”

“Karanlıktan istifade edip prezervatif takmamak yok, ona göre!”

Bu karılarda da amma prezervatif takıntısı var, diye geçirdi içinden.

“Merak etme. Önce biraz birbirimize dokunalım. Tenimizi hissedelim.”

“Yarım saati geçerse bir yüzlük daha alırım!”

“Anlaştık.”

Gideceğin yerde paraya ihtiyacın olmayacak, diye mırıldandı Vural.

“Yağmurluğunu çıkarmayacak mısın?” dedi kadın.

“Böyle iyi.”

“Eh, sen bilirsin, benim için hava hoş!”

Elini kadına doğru uzatıp belinden yakaladı, kendine çekti. Dudaklarından öptü. Öperken o dudaklara kaç tane erkeğe sakso çektiğini düşününce midesi bulandı. Soyunmasını söyledi. Kadın üzerindekileri yavaşça çıkardı. Üstü çıplak kalarak memeler ortaya çıkınca Vural ellerini kadının boynuna uzattı ve sıkmaya başladı. Kadının gözleri şaşkınlıktan çarpıldı. Yüzünü buruşturdu ve boğazını bir mengene gibi yakalamış adamın güçlü ellerinden kurtarmaya çalıştı. Vural kadını bıraktı. Kadın can havliyle kapıya sarıldı. Kilitliydi. Adama döndüğünde ona doğrultulmuş kocaman bir bıçakla karşılaştı. Kadının bıçağı görmesiyle, bıçağın iri göğüslerin arasına dalması bir oldu. Vural bıçağı sapına kadar daldırdı ve karnına doğru çekti. Kan fıskiye gibi fışkırdı. Bıçağı saplayıp karna doğru çekme işini daha önce niye düşünememişti! Çok daha büyük zevk veriyordu. Bu işte her zaman yeni şeyler öğreniyordu. Hayatta kalmak için çırpınan beden, sadece et ve kemik yığını olarak, çuval gibi hareketsiz bir biçimde koltuğa düştü. Kadının gözleri şaşkınlık ve acıdan fal taşı gibi açılmıştı. Vural boşaldı.

Kapıyı açıp kadını bir tekmeyle arabadan dışarıya fırlattı. Muşambayı da arkasından atacakken yoldan geçen bir araba durdu. Acaba olan biteni gördükleri için mi durmuşlardı? Şimdi bunları düşünecek vakit yoktu. Vural panikle kapıyı kapattı, motoru çalıştırdı, geri geri arsadan çıktı. İnönü Caddesinden karşıya geçti, Böcekli Caminin yanındaki sokağa saptı, bir çöp konteynırın yanında durdu. Etrafı kolaçan etti, kaldırımlara ve pencerelere baktı, kimsenin olmadığından emin olunca, muşambayı düzgünce katladı, yolcu camını açıp çöp konteynerine fırlattı. Torpidodan yine ıslak mendilleri alarak camlara, konsola sıçramış kanları temizledi. Kanlı yağmurluğunu da çıkarıp arka paspasa koydu. Her ihtimale karşı yağmurluğu çöp konteynırına atmamaya özen gösteriyordu. Onları eve götürüp yakıyordu. Zaten çok ucuz şeylerdi.

Araba uzaklaşınca bir kâğıt toplayıcısı memleketinin türküsünü mırıldanarak çöpe yanaştı.

***

Öldürerek orgazm olma düşüncesi, ur gibi Vural’ın beynini sarmış, zihnini esir almıştı. Artık, bu şahane duyguları zihni yerine gerçekte yaşamak istiyordu. Dikkatli olursa ve iyi plan yaparsa asla yakalanmazdı. Çünkü, polis ondan daha zeki olamazdı.

Eczacılık fakültesinin ilk yıllarında, amfiyi bir sürü öğrenci doldurmuştu. Vural hayatından hiç memnun değildi. Çünkü, bu kadar kız arasından onu heyecanlandıracak bir tane bile gözüne kestirememişti. Bir sıra önünde oturan; kumral, uzun saçlı, ince yapılı kızı incelemeye başladı. Kız, hocanın ağzından çıkan her harfi defterine geçiriyordu. Geleceğin inek eczacılarındandı. Kızla seviştiğini düşündü ama her zamanki gibi hiç heyecanlanmadı. Bu sefer, kızın yatakta canını yaktığını düşündü. Göğüslerine sigara bastırtırdı sonra kırbaçladı ama heyecanlanmadı. Bıçağı kızın çıplak bedeninde gezdirdi sonra da tüm gücüyle çeliği kızın karnına sapladı. Yine heyecanlanmadı. Etrafına bakınarak başka bir kurban aradı. Millet hocanın ağzından çıkan ne varsa havada kapıyor, Vural ise sapıkça fanteziler kuruyordu. Bu sefer üç sıra aşağı odaklandı. Kız çaprazında kaldığı için onu rahatlıkla görebiliyordu. Balık etli, siyah saçlı, tombul yüzlü bir yaratıktı. O da hocanın ağzından her çıkanı defterine geçiriyordu. Bütün inekler bu sınıfa toplanmıştı. Kızı soydu, yatağa yatırdı ve bağladı. Üzerinde bir süre gidip geldi olmadı. Kızın tombul yanaklarına sert tokatlar attı, olmadı; usturayla boğazını kesti, olmadı. Bıçakla karnını yardı, olmadı. Tık yoktu. Yoktu, yoktu! Sadece öldürme fantezisi kurmanın kendini heyecanlandırmaya yetmediğini, fantezinin kahramanı olacak kızın da çekici olması gerektiğini anladı.

Derken, kapı açıldı, bir kız ışık gibi içeriye süzüldü. Hocadan özür dileyip utangaç adımlarla birkaç basamak çıkıp bizimkinin görüş alanında boş bir sıraya yerleşti. Vural, kızı gördüğünde içi zangır zangır titredi. Siyah saçlı, uzun boylu, çok güzel bir kızdı. Buram buram cinsellik kokuyordu. Vural kızdan gözlerini ayıramıyordu. Hemen fantezilerini hayata geçirdi ve anında pantolonu ıslandı.

Kızın ismi Buse’ydi. O günden sonra Vural’ın tek hedefi Buse oldu. Onun arkadaş grubuna girmeyi başardı. Beraber kafelere gittiler. İskambil oynadılar, kimya, tıp, ilaçlar üzerine sohbet ettiler. Sınav zamanları hep birlikte ders çalıştılar. Buse’nin bir sevgilisi vardı. Çocuk İTÜ’de Gemi İnşaat Mühendisliği’nde okuyordu. Yakında Gemi Mühendisi çıkacaktı. Zeki çocuktu. Okul bitince evleneceklerdi. Çocuk da gruba katıldı. Vural, çocuğu sevmemişti. Zıpırın tekiydi. Gözü diğer kızlardaydı. Buse, Kadıköy’de oturuyordu. Derslerden sonra yine hep birlikte Kadıköy barlar sokağında zaman geçiriyorlar, sinemaya gidiyorlardı. Vural, Buse’yi her görüşünde kafasında fanteziler birbiri ardına sıralanıyordu. Buse’yi öldürmeliydi! Ama nasıl? Tam o sıralar, Buse’nin zıpır sevgilisi, onu başka bir kızla aldattı. Buse bunu öğrenince şiddetli kavga ettiler ve ayrıldılar. Takip eden günlerde, kızın morali çok bozuldu. İçine kapandı. Ortalarda pek görünmüyor, derslere girmiyordu. Sınavlardan çakıyordu. Arkadaşlarıyla da daha az görüşüyordu. Arkadaşları onun bu haline çok üzülüyorlar ama ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Vural’ın ise tek derdi: Buse’yi nasıl öldüreceğiydi? Nasıl öldürecekti? Nasıl, nasıl?

Bir gün aklına çok parlak bir fikir geldi!

O gün, fakültenin laboratuvarından eter aşırdı. Sonra, arabaya atlayıp Buse’nin evinin önüne gitti. Kızın evde olduğunu biliyordu. Arabayı park edip kızı beklemeye başladı. Akşama doğru Buse dışarı çıkınca onu takip etti. Mahalleden uzaklaşınca Buse’nin yanına yaklaşıp sohbet etmek için  arabayla dolaşmayı teklif etti. Buse çok gönülsüzce Vural’ın ısrarlarını da kıramayarak arabaya bindi. Feneryolu tren köprüsünün altından geçerek apartmanların arasında kalmış ıssız bir arsaya gittiler. Önlerinden demiryolu geçiyordu. Buse buraya geldiklerine şaşırsa da, Vural’a güvendiği için sesini çıkarmadı. Konuştular. Dertleştiler. Kız içini döktü. Vural kızı zerre kadar dinlemiyordu. Aklı fikri onu öldürmekteydi. Hava karardı. Buse artık eve dönmesi gerektiğini söylediğinde, Vural çevrede kimsenin olmadığından kanaat getirince, kapının gözündeki eterli mendili, eter uçmasın diye içine koyduğu poşetten kıza fark ettirmeden sol eliyle çıkardı, kızın yüzüne bastırdı. Buse direndi, çabaladı ama gücü yetmedi ve eterin de etkisiyle bir süre sonra baygın hâlde koltuğa düştü. Vural hemen kızın üzerindeki giysileri çıkardı. Çevreyi tekrar kolaçan ettikten sonra onu arabadan indirdi, demiryoluna sürükledi. Buse’nin çıplak göğüsleri trenin tekerleklerinin altında ezilecek şekilde kızı raylara yatırdı. Dudaklarına son bir öpücük kondurdu. Çalıların arasına  saklandı. Telefonunu çıkarıp kamerasını çalıştırdı ve kızı çekmeye başladı. Buse’nin rayların üzerinde çıplak yatışı Vural’da heyecan patlamasına neden oldu. Az sonra trenin düdüğü duyuldu. Vural’ın heyecandan elleri zangır zangır titrediği için doğru dürüst çekim yapamıyordu. Eli o kadar çok titriyordu ki, bir eliyle telefonu tutan diğerini bilekten tutmak zorunda kaldı. Biraz sonra banliyö trenin farları gözüktü. Raylardaki çıplak vücut bilinçsizce ve savunmasız bir biçimde kendini trene çoktan teslim etmişti. Çıplak vücut ve göğüsler birkaç saniye içinde demir tekerleklerin altında kalarak ezildi. Kızın gövdesi ikiye biçilip, etraf kan gölüne döndü.  Vural boşaldı.

Daha sonra, çektiği görüntüyü yüzlerce kez izledi ve her defasında boşaldı. Bu onun sırrıydı. Bu onun ilk cinayetiydi. Bugüne kadar hep fantezilerinde öldürmüştü. Ama şimdi, gerçek bir cinayet işlemişti. Öldürme kendisini rahatsız etmemişti, bilakis kurduğu fantezilerden çok daha fazla zevk ve tatmin vermişti. Yakalanmamak için uzun bir süre ara vermeliydi. Bu süre zarfında da, çektiği bu görüntüyle orgazm olacaktı.

Bu görüntü sayesinde uzunca süre sapık fantezilerini doyurmaya başardı ama bir gün yanlışlıkla videoyu silince yeniden işe koyulmak zorunda kaldı.

***

Bir gün, Vural Bağdat Caddesinde eski kız arkadaşı Ebru’yla karşılaştı. Kız daha bir bir güzelleşmişti, daha bir serpilmiş, daha bir çekici olmuştu. Yüzünde bir ton makyaj vardı. Yürürken herkes bir kez daha dönüp bakıyordu. Üniversiteyi girememiş, Şaşkınbakkal’da bir parfümeri mağazasında çalışıyordu. Bugün izin gününde olduğu için geziyormuş. Cadde kafede yemek yediler sonra sinemaya gittiler. Ebru’nun annesi evlenmiş ve Antalya’ya yerleşmiş. Ebru da İstanbul’da kalmış. Eskilerden konuşarak hatıralarını tazelediler. Seviştikleri o günden bahsettiler. Ebru, Vural’a hala öyle garip fanteziler kuruyor musun, diye sordu. Vural bu fantezilerden vazgeçemediğini ama kimseye de zarar vermediği yalanını attı.

Akşam olunca Vural, Ebru’yu evine bıraktı. Ebru, Vural’ı eve davet etti. Ebru iki kadeh çıkarıp şarap ikram etti. Kadehler tokuşturuldu ve kısa bir süre içinde iki koca şişeyi bitirdiler. Ebru sarhoş oldu. Vural’a sarılıp öpüyordu. Yatak odasına gittiler. Vural, Ebru’yu kucaklayıp yatağa yatırdı. Elbiselerini çıkardılar. Sevişmeye başladılar. Vural heyecanlanmadığı için yine sapık fantezilerini zihninden geçirmeye başladı. Tıpkı yıllar önce seviştikleri gibi, kız çılgınca inliyordu. Vural, Ebru’nun bu işte çok usta ve tam bir profesyonel olduğunu anladı. Böyle bir kadını tatmin etmek Vural için imkansızdı. Gerçi, kadını tatmin etmek kimin umurundaydı! Önemli olan tek şey, kendisinin orgazmı zirvede yaşamasıydı. Bunu da nasıl yapacağını gayet iyi biliyordu.

“Seni bağlamama ne dersin?”

Ebru yarı kendinden geçmiş olarak “Fanteziler ha! Zarar vermek yok ama?”

“Söz. Vermeyeceğim.”

“Tamam öyleyse.”

“İp var mı?”

“Banyoda çamaşır ipi var.”

Vural, Ebru’yu yatağa balarken bunun bir oyun olduğunu göstermek için onu öpüyordu. Kadın el ve ayak bileklerinden yatağa çırılçıplak bağlanınca Vural orgazm olmamak için kendini zor tuttu. Mutfağa gidip çekmeceden büyük bir ekmek bıçağı aldı. Bıçağı arkasında saklayarak odaya döndü ve “Sana bir sürprizim var,” diyerek bıçağı çıkardı. Ebru bıçağı görünce bu sefer gözleri fal taşı gibi açılmadı. Gördüklerine ve az sonra yaşanacaklara alışık bir ses tonuyla:

“Yine mi bıçak fantezisi!”

“Vazgeçemedim.”

“Seni sapık! Kesmek yok ama!”

“Anlaştık.”

“Kesmeyeceğim, saplayacağım,” diye mırıldandı.

Vural cep telefonunu çıkarıp kamerasını açtıktan sonra yatağı tam karşıdan görecek şekilde şifonyerin üzerine yerleştirdi. Bıçakla yatağa geri dönüp Ebru’yu öperken bıçağı kaygan tende gezdirmeye başladı. Bıçağın geçtiği yerler kızarıyordu. Ebru bu çiziklere canı yansa bile ses çıkarmıyordu. İnlemeye başlamıştı. Vural kadının memesini tutarak kavradı, sertçe sıktı, bıçağın ucunu meme başının hemen yanına dokundurdu ve bastırmaya başladı. Birkaç saniye sonra bıçağın ucu memeye girdi. Kan, memeden vücuda yayılmaya başladı. Ebru bir çığlık attı.

“Ne yapıyorsun?” diye bağırdı. Artık yaşananların bir oyun olmadığının farkındaydı. Vural kızın yerdeki sutyenini alarak ağızına tıkadı. Vural parmağıyla akan kana dokunup emdi. “Sakin ol, yıllar önce yarım bıraktığım işi tamamlayacağı!” dedi sadistçe gülerek.

Yüzüne acayip bir zevk yayılıyordu. Bıçağı bir kez daha memeye daldırdı ve memeyi parçaladı. Ebru bütün gücüyle inliyor ve iplerden kurtulmaya çalışıyordu. Ama ipler o kadar sıkıydı ki, kızın bırakın kurtulmayı, bir parça hareket etmesine bile müsaade etmiyordu. Ebru acıdan çarpılmış gözlerle Vural’a yalvarıyordu. Vural bu bakışlara aldırmadan, hiç vicdan kırıntısı olmadan, yaptığı işi bitirmeye kararlı görünüyordu. Bıçağı parçalanmış memeden çıkarıp kanla kaplanmış, gergin karna doğru indirdi ve derin bir kesik attı. Bunu yaparken heyecandan tir tir titreyip boşaldı. Çabuk boşaldığı için birden kesim işini bırakıp banyoya koştu. Ebru biran için umutlanmasına rağmen, beş dakika sonra Vural’ın geri dönerek üzerine oturup yine sadistçe gülümsemesi, bu umutlarını boşa çıkardı.

“Orgazm olunca seni bırakacağımı zannettin değil mi? Yanılıyorsun. Çünkü, o kadar güzelsin ki yeniden orgazm olmak üzereyim,” diyerek bıçağı yeniden eline aldı, ucunu göğüslerinin ortasına dayadı, kızın gözlerine baktı ve kızın içine girerken bıçakta karına hiç zorluk çıkarmadan saplandı. Şimdi, Vural ve bıçak kızın içindeydiler. Ebru et ve kemik kalıncaya kadar içinde kaldılar.

Vural, cinayetlerine yine uzunca bir süre ara verdi. Telefonuna çektiği bu çok gizli video sayesinde yıllarca orgazm oldu ve kimseyi öldürmedi. Böylece, hiçbir zaman yakalanmadı.

***

Yıllar sonra, eczanesine bir kadın girdi. Gripten yüzü gözü şiş olmasına rağmen yüz hatları çok güzeldi. Uzun boylu ve yapılıydı. Geniş omuzları vardı. Gözleri menekşe renginde, kızarmış burnu ise düzdü. Yüzündeki tek kusur bu burnuydu. Vural gözlerini kadından alamadı. Kadının parmağında alyans yoktu. Reçeteyi alıp ilaçları verdi. Kadın parayı uzattı, Vural hiç düşünmeden kadının  elini tutup dudaklarına götürdü. Kadının elinin ağırlığı ve sertliği Vural’ı heyecan dalgasına kapılmasına neden oldu. Kadını öldürmek yerine kendisinin bu eller tarafından öldürüldüğünü düşününce zevkten kuduracak gibi oldu. İlk defa içinde mazoşist bir duygu serpiliyordu. Diğer kadınlara karşı hissettiği o vahşi duyguları bu kadında hissetmemişti. Bilakis, bu eller tarafından tokatlanmayı hatta öldürülmeyi düşününce donu vıcık vıcık oldu. Pantolonun ağ kısmında koca bir ıslaklık belirdi. Ölümcül arzularının kaybolmasıyla kadın gözünde daha da kutsallaştı.

Kadının da ona bakışları çok içtendi. O da Vural’dan hoşlanmıştı. Üstelik, kadının milli tekvandocu olduğunu öğrenince Vural’ın hayatının akışı tamamen değişecek, kendini tamamen kadına teslim edecekti. Artık, o bir avcı değil bir köleydi.

Evlendiler ve Vural bir daha o karşı konulmaz öldürme isteğini hissetmedi. Karısının çıplak iri vücudunu normal bir erkek iştahıyla sevdi. Bu belayı yenmişti. Kurtulmuştu ondan. Karanlık arzularını öldürmüştü! Bıçağını son kez bu karanlık arzularına saplayıp ondan sonsuza kadar kurtulmuştu.

Evlilikleri boyunca, Vural mazoşizm sınırlarını zorlamaya başlamış, farklı farklı icatlar çıkarmıştı. Yediği sert tokatlar ona yetmez olmuştu. Canının daha çok yanmasını istiyordu. Böylece, tokatlar yerini sert yumruklara ve yumruklar da yerini tekmelere bıraktı. Vural her yumruktan ve her tekmeden sonra daha sertini arzu ediyordu ve sonunda bir boksör gibi, burnu kırıldı. Dalağı hasar gördü, bir süre hastanede yattı. Yüzü gözü mor dolaştı.

Bu iş birkaç yıl böyle sürdü. Fakat, en sonunda, Vural’ın bu sapıkça taleplerine karısı  daha fazla dayanamadı ve Vural’ı terk etti.

***

Vural, polislerin ne kadar salak ve beceriksiz olduğunu düşündü. İki kadın öldürmüştü, bu beceriksizler hâlâ bir ipucuna ulaşamamıştı. Polisin bu cinayetleri çözemeyeceği belli olmuştu. Daha fazla kadın öldürmesi için önünde bir mani yoktu! Kimdi acaba cinayet masasının başındaki beceriksiz dangalak?

Sadece, şu şişko polise yakalanması iyi olmamıştı ama ondan da bir şey çıkmamıştı. Çıksa çoktan çıkardı. Bu salak polislerde aradaki bağlantıyı kuracak zeka neredeydi ki!

Aslında, yakayı ele verse hiç fena olmayacaktı. Yoksa, yakalanmadığı süre boyunca, bu hastalıklı ruhunu doyurmaya devam edecekti. Ama nerede o günler! İşini sağlama bağlamıştı: Fenerbahçe’de oturduğunu, bir hayalet gibi yaşadığını kimse bilmiyor ki! Hala Bostancı Gösteri Merkezinin sokağındaki evde oturuyor gözüküyordu. Evi kiraya da vermiyordu. Orada oturmadığını sadece komşuları biliyordu ama onların bilmesi Vural için bir tehlike oluşturmuyordu. Çünkü, Fenerbahçe’de oturduğunu bilen kimse yoktu. Muhtara bile bildirmemişti. Tüm yazışmalar, faturalar Bostancı’ya gidiyordu. Vural ara sıra Bostancı’daki eve uğrayıp posta kutusunda biriken zarfları alıyor, aidatı ödüyordu. Arabasını Fenerbahçe’deki evin önüne asla park etmiyordu. Arabası Kalamış’ın ara sokaklarından birinde duruyordu. Eğer arabanın plakası belirlense bile, uzunca bir süre kendisine ulaşamazlardı. Ruhsat Bostancı’daki evin adresine kayıtlıydı. Tamam, ismi ve cismi ortaya çıktıktan sonra fazla kaçamazdı ama o zamana kadar kapağı çoktan yurt dışına atmış olurdu.

İşte! İri yarı bir orospu daha kaldırımda müşteri bekliyordu. “Etrafta başka kadın olmaması çok garip!” Neyse, bunları düşünecek hâli yoktu! Kadının önünde yavaşlayıp durdu. Pencereyi açıp yolcu tarafına eğildi.

“Kaç para?”

“Üç yüz aşkım.”

“Çok istiyorsun!”

“Bu aralar piyasa arttı. Manyağın teki kadınları doğruyor. Baksana, etrafta kadın mı kaldı! Herkes korkuyor.”

“Sen korkmuyor musun?”

“Korksam burada işim ne!”

Vural cüzdanı çıkardı.

“İki yüz elli olur mu?”

“Al voltanı, önümü kapatma! Bu akşam tek tabancayım.”

“Sıkı pazarlıkçısın. Atla.”

Kadın kapıyı açıp yolcu koltuğu sarılmış muşambanın üzerine oturdu. Adam arabayı hareket ettirdi. İri yarı, güzel, seksi bir orospuydu bu. Saçlar siyah, yüz geniş ama çok çekici, yapılı bir gövde, uzun bacaklar…

“Nereye gidiyoruz?”

“Issız bir yer biliyorum.”

“Bu muşamba da neyin nesi?”

“Titizim, diyelim.”

“Ben de titizim, parayı görelim!”

Vural parayı uzattı. Kadın parayı alıp sutyenine soktu. “Kusura bakma, iş bittikten sonra çamura yatan çok yavşak var. Bu yüzden, para peşin!”

“Sıkıntı yok. Keyfine bak.”

Kadın pencereyi açtı. Çini mürekkebine boyanmışçasına yıldızsız bir geceydi. Rüzgâr bıçak gibi kesiyordu. İstanbul’da soğuk bir kış gecesiydi.

Vural yan gözle kadını süzüyordu. Bluzunun altında görünen siyah sutyenin askıları onu heyecanlandırdı. Kadının yüzünden gençlik pınarı akıyordu. Omuzlarına inen siyah saçlar, çok seksi bir hava katıyordu. Bu kadınla özel olarak ilgilenmeliydi. Onu hak ettiği biçimde ölüme göndermeliydi. Önce eterle bayıltırdı. Arabadan çıkarır, yere yatırır, soyar, ellerini bağlar, ağzını bantlardı. Kendine gelmesini beklerdi. Kadın kendine gelince oyunu başlatırdı. Yavaş yavaş keserdi. Keserken onun da bundan zevk almasını sağlamalıydı. O iri çıplak vücut kanla yıkanmalıydı. En sonunda, tek bir hamleyle bıçağı iki göğsünün ortasına daldırmalıydı. Vural bunları düşünürken bir an heyecandan direksiyonun kontrolünü kaybetti, araba sağ taraftaki bariyerlere vururken tekrar direksiyon hakimiyetini sağladı.

“Hoop be! Dikkatli olsana, bakkaldan mı aldın ehliyeti?”

“Kusura bakama, dalmışım.”

“Sikişe giderken ecele gitmeyelim, ona göre.”

“Merak etme, bu akşam mutlaka tadına bakacağım!”

Kadın dudaklarını ıslatıp gözlerini kırpıştırdı. Adam kadının dilini görünce onu da kesmek için yanıp tutuştu. Başıbüyük ormanlık yoluna girdiler. Virajlı yoldan geçip Maltepe Üniversitesini geride bıraktılar. Adam ilk cinayeti işlediği bölgeden geçerken, burada bir orospunun canını almış olmanın gururunu duydu. Şimdi o orospu Vural sayesinde mezarında huzurla yatıyordu. Kadını sikişlerle geçen sıkıcı bir hayattan kurtarmıştı Vural. Tanrıydı o. Bu orospuyu da yere yatırıp bıçakladığında, o çıplak bedenin titreyişini gördüğünde, bıçağın tene girerken çıkardığı o boğuk sesi duyduğunda yeniden Tanrı olacaktı. İlerde bir köpek çiftliği vardı. Çiftliğe gelmeden anayoldan çıkıp toprak yola saptı. Etraf zifiri karanlıktı. Vural yoldan yeterince uzaklaştığın anlayınca arabayı durdurdu, farları söndürdü, motoru kapattı. Titreyen eliyle kadının boynunu sevdi. Ne kadar pürüzsüz bir boyundu. Sol eliyle koltuğun altındaki bıçağı kontrol ettikten sonra kapının altındaki eşyalar için ayrılmış gözde sakladığı eterli mendilin poşetini yine çaktırmadan sol eline aldı. Bir yandan kadını öperken, diğer yandan mendili poşetten çıkarıyordu. Kendini az sonra gerçekleşecek şehvetin büyüsüne o kadar kaptırmıştı ki, kadının elinin çantasına gittiğini fark etmedi bile. Dudaklarını kadının boynundan ensesine doğru kaydırıp tam mendili kadının yüzüne kapatacakken böğründe sert bir şey hissetti.

“Kıpırdama!”

 

 

2

Kadının üstü çıplaktı ve çalıların arasında sırt üstü yatıyordu. Görünen o ki; yüzde yüz ölüydü. Delik deşik edilmiş vücudu bir muşambanın üzerindeydi. Açık olan cansız gözlerinden biri, yaşadığı dehşeti bize bütün açıklığıyla haykırıyordu. Gözlerinden bir diyorum; çünkü, diğer gözü yerinde değildi. Gaklayarak tepemizde uçuşan kargaların ziyafetlerine mani olduğumuz anlaşılıyordu. Kargalar adına üzüldüm. Kadıköy Cinayetlerinde katili bulmama istemeden de olsa yardımcı oldukları için severdim kerataları!

Necati ve ekibi her zamanki gibi işe koyulmuşlardı. Etrafıma bakınarak bu ıssız arazide cinayeti aydınlatabilecek ne bulabileceğimi anlamaya çalıştım. Bir köy evinin dışında hiçbir şey yoktu. Ne bir kamera, ne de bir canlı….hiçbir şey! Yolsan tek tük geçen arabaları saymazsak koca bir hiçliğin ortasındaydık!

Katilin bu ıssız bölgeyi seçmesinden, yakalanmaya pek niyeti olmadığı anlaşılıyordu. Adamımız İstanbul’un bu kuytu ve tekinsiz köşelerini iyi biliyordu.

Serdar elinde pembe bir kimlikle yanıma geldi. “İsmi Songül Biçare. Otuz yaşında. Mersin doğumlu. Emniyette fuhuştan kaydı varmış.”

“Bir adresi var mı?”

“Var. Merdivenköy’de Mezarlık Sokakta oturuyormuş.”

“Cesedi kim bulmuş?”

Serdar gülümseyerek, “Hırsızlar,” dedi.

“Hırsızlar mı?”

Eliyle olay mahallinden yaklaşık iki yüz metre ilerdeki iki katlı köy evini göstererek, “Evi soyuyorlarmış. Bir araba geldiğini görünce paniklemişler. Motorla tüyerlerken cesede çarpmışlar. O sırada da, yoldan bir ekip geçiyormuş, enselemiş bunları. Cesedin o arabadan atıldığını söylüyorlar. Lastik izleri söylediklerinin doğru olabileceğini gösteriyor,” dedi.

“Bir fener getirsene.”

Serdar, Olay Yeri Ekibinden bir fener aldı. Feneri ışığını yakarak lastik izlerine tuttum.

“Olay Yeri bu izleri iyice incelesin,” dedim.

“Başlarında dururum abi.”

Serdar, Necati’ye seslendi.

“Ne var?” dedi Necati sinirle.

“Bu izlere bakmayı unutmayın ha!” dedi sırıtarak.

“Sen kendi işine baksana!” diye hırladı.

İzlerin derinliğinden, tazeliğinden yeni oluştuğu belliydi. Lastiğin izleri toprağa aynan sanki baskı gibi geçmişti. Eğer şüpheli bir araba tespit edersek, lastik izlerini karşılaştırabilirdik.

“Kadının çantasını kontrol ettiniz mi, bir şey çalınmış mı?” dedim fenerin ışığını söndürüp Serdar’a verirken.

“Yok abi, cüzdan ve telefona dokunulmamış. Hepsi çantada.”

Cinayet hırsızlık amaçlı işlenmediğini tahmin etmiştim zaten. Ölen kurbanın mesleği ve yarı çıplak olması cinayetin nedeni hakkında yeterli ipuçlarını veriyordu. Bu bir seks cinayetiydi!

Hırsızlar elleri ters kelepçelenip ekip otosunun arka koltuğuna tıkılmışlardı. Kara kuru, sıska, apaçi kılıklı, yirmi yaşlarına iki tipti. Leş gibi ter ve içki kokuyorlardı. Arabanın ön koltuğuna oturdum, arkaya onlara doğru döndüm.

“Anlatın bakalım gençler, kadını niye deştiniz?”

Kara suratları iyice karardı. “Biz öldürmedik amirim. Valla biz yapmadık.”

“Sizden başka biri mi var lan burada? Siz yapmadınızsa kim yaptı ha?” diye bağırdım elimi havaya kaldırarak.

Suratlarını kaçırarak, “Amirim” dedi biri, “Biz yapanı gördük.”

Diğeri konuşana sitemle baktı. “Atma lan Cafer. Kimseyi görmedik. Sadece araba gördük.”

“Araba maraba, gördük ya işte oğlum! Yoksa cinayet üzerimize kalacak, geri zekalı!”

“Çabuk anlatın lan gördüklerinizi, bok kafalılar!”

“Amirim biz şey ederken…”

“Evi soyarken” diye tamamladım. “Utanma oğlum, utanma; açık açık söyle, mesleğinden niye utanıyorsun?”

Cafer konuşmaya başladı. “Bu İsmail iş yaparken ben de pencerede gözcülük yapıyordum. Bir arabanın farlarını görünce evin sahibi geldi zannettik, hemen topukladık. Dışarıya çıktığımızda, arabanın az ilerde durduğunu gördük. Arabanın kapısı açıldı, bir şey dışarıya atıldı. Sonra araba geri geri gitti.”

“Ulan geri zekalılar, arabadan bir cesedin atıldığını anlamadınız mı?”

“Çok karanlıktı amirim. Anlamadık valla.”

İsmail devam etti. “Araba gözden kaybolunca motora atladık, tam tüyerken, kadının cesedine takıldık.”

Cafer umutsuz bir sesle, “Bu geri zekâlı cesede çarpınca düştük, o sırada yoldan geçen ekip bizi fark etti.”

“Ulan geri zekalılar, araba gittikten sonra çalılara arabadan ne atıldı diye merak edip bakmadınız mı?”

“Bir an önce topuklamak istiyorduk amirim, valla!”

“Tarif edin bakalım şu arabayı?”

Gözlerindeki korku ifadeleri büyüdü. Birbirlerine baktılar.

“Tarif etsenize lan?” diye bağırdım.

“Koyu renk büyük bir arabaydı” dedi biri.

Diğeri, “Çok büyük değildi ama” diye itiraz etti.

Birbirlerine öfkeyle baktılar. “Nasıl büyük değildi oğlum, basbayağı büyüktü işte.”

“Hay sikeyim büyüklüğünüzü,” diyerek araya girdim. “Adamı gördünüz mü, esas onu söyleyin?”

“Görmedik amirim. Arabadan hiç çıkmadı ki.”

“Plaka gördünüz mü?”

“Çok uzaktı amirim. Nasıl göreceğiz!”

“Allah belanızı versin! Sürücü belli olmayan bir araba, plaka yok. Sadece, araba büyük ve koyu renk! Amına koyduğumun çocukları, bu iş size patlayacak gibi geliyor bana!”

Elektrik verilmiş gibi sarsıldılar.

Serdar, Mustafa ve Melike de yanıma geldiler.

Melike ve Mustafa’ya, “Siz niye geldiniz?” diye çıkıştım.

Şaşkınlıkla bana baka kaldılar. Mustafa bir adım öne çıkarak, “Amirim biz de Cinayet Büroda çalışıyoruz,” diyebildi korkuyla.

“Yok ya! Öyle mi!”

Serdar elini ağzına götürmüş sırıtıyordu. Melike, Serdar’a çok fena delici bir bakış atınca yardımcımın yüzü asık bir maskeye dönüştü.

Hırsızları merkeze postaladık. Melike’yi yanıma alıp Merdivenköy’de ki adrese gitmek için yola çıktık.

Maltepe’den Ankara Yoluna inip Göztepe köprüsüne kadar rahat rahat gittik. Gecenin bu saatinde yol açıktı. Trafik akıyordu. Yağmur hızını artırmıştı. Yolun tenha olmasının keyfini çıkarmak için süratimi bir miktar arttırdım. Çok değil ama. Güvenli bir süratte orta şeride yerleştim. Önümdeki otomobille takip mesafesini biraz açarak, tekerleklerinden bizim ön cama vuran yağmurun görüş mesafemi engellemesin önledim.

“Melike, olay mahalline niye geldiğinizi sorarken sözüm sana değildi, yanlış anlama sakın! Ben onu Mustafa’ya söyledim.”

“Tahmin ettim.”

“Şu gazeteci kıza bilgi uçurması aklıma geldikçe herife hınç biliyorum.”

“Halbuki, kinci bir insan da değilsiniz?”

“Bir de kinci olsaydım, sen düşün?”

“Aman aman, olmayın, böyle iyisiniz.”

“Serdar’la aran nasıl Melike?”

Melike benden özel hayatıyla ilgili bu tarz sorulara alışık olmadığı için şaşırdı. Gözlerindeki o derin mutsuzluğu fark etmemek için kadın uzmanı ya da bir psikolog olmaya gerek yoktu. Günlerdir Melike’deki mutsuzluğu fark ettiğim için bu konuyu açmıştım. Mutsuzluğunun Serdar’ın varlığından kaynaklandığından adım gibi emindim. Özel hayatta yaşadıkları beni ilgilendirmezdi ama sorunlar özel hayatla kalmayıp iş hayatına da yansıyorsa, amirleri olarak bana da bir şeyleri sorma hakkı doğuyordu.

Derin bir nefes aldı.

“Amirim, ben tekrar Narkotiğe dönmek istiyorum?”

Bak işte, bunu beklemiyordum.

“Hayırdır, benden mi memnun değilsin?” dedim gülerek.

Carrefour müşterilerini göndermiş, derin bir uykuya dalmıştı. Parkında tek tük birkaç otomobilin dışında araç kalmamıştı. O uykuya az ilerdeki Metro ve Optimum da katılmıştı.

“Şaka yapıyorsunuz, değil mi?” dedi.

“Tabi ki şaka yapıyorum. Benden memnun olmayanın alnını karışlarım!”

“Serdar’la aynı bölümde çalışmak istemiyorum amirim. Onu her görüşümde bana yaptıkları aklıma geliyor, çok kötü oluyorum. İşeme konsantre olamıyorum.”

“Aranızdaki ilişkiye karışmak istemem, ama gördüğüm kadarıyla, bu çocuk seni seviyor. Eğer sevmeseydi, arkandan beş katlı binanın tepesinden atlar mıydı?”

“Benim için gösterdiği büyük cesarete söyleyecek bir sözüm yok. Bunu ona da söyledim. Ama, bu, onu affetmem için bir neden değil. Serdar benim canımı çok yaktı, amirim. Ben onu çok sevmiştim. Tek istediğim, onunla sıcak bir yuva kurmaktı.”

Göztepe köprüsüne yaklaşırken sinyalimi verip sağ yan aynadan arkayı kontrol edip en sağ şeride geçerek köprünün altına girdim, Göztepe sapağından sapıp köprünün üstüne çıktım, ilk sağdan Göztepe Oto Sanayi Sitesi Bölgesine döndüm. Sanayi Sitesine girmeden tekrar sağa sapıp Merdivenköy Mezarlığının önündeki hafif eğimli yokuşu tırmandım.

“Acaba evlilik için biraz erken mi davrandın?” dedim.

“Davranmış olabilirim. Bu konudaki göstereceği tepkisini de anlayabilirdim. Ama, hemen gidip beni aldatması mı affedemiyorum!”

“Haklısın, eşeklik etti!”

Melike’nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başlayınca durup dururken bu konuyu açıp kızı üzdüğüme bin pişman oldum.

“Benim için çok değerli bir elemansın Melike. Seni kaybetmeyi istemem. Gerekirse, Serdar’la da konuşurum. Ne dersin, biraz daha düşün?

“Amirim, lütfen bu konuştuğumuzdan ona hiç bahsetmeyin. Ben kararımı verdim. Narkotiğe geçmek istiyorum.”

“Sen yine de acele etme. Sonradan pişman olacağın bir karar verme. Sonra yine konuşuruz.”

Merdivenköy mezarlığının arkasındaki küçük, şirin caminin tam karşısındaki daracık yokuşun başındaydı Mutlu Apartmanı. Beş katlı eski bir binaydı. Atında depo olarak kullanılan kepenkleri indirilmiş iki tane dükkan vardı. Dükkanların önüne üç tane ticari araç park edilmişti.

Eski ve paslı sokak kapısının önüne gelip kırık dökük zili çaldık. Kapı ‘Çat’ diye açılıverdi. Apartmanın ışığını yakıp en üst kata tırmandık. Güzel, çıtı pıtı bir kız kapının önünde durmuş, meraklı gözlerle bizi süzüyordu. Nefes nefese kaldığım için, kısa bir süre kalbimin deli gibi atışının dinmesini bekledim.

“Buyurun?” dedi tedirgin gözlerle kız.

“Songül Biçare’nin evi mi?” dedi Melike.

Benim hala konuşacak takatim yoktu.

Bir an ne söyleyeceğine karar veremedi.

“Kimsiniz?” diyebildi sonunda.

Melike, “Polis,” diyerek kimliğini çıkarıp gösterdi.

Bu arada, benim de nefesim normale döndü, kalbimin deli gibi atışları yatıştı.

Melike, “Girebilir miyiz?” diye sorduğunda çoktan evin içindeydik.

Salona geçtik. Ağır bir sigara kokusu salonu  sarmıştı. Fikirtepe’nin ucuzcu mobilyacılarından alınmış çekyat salon takımı, büyük bir televizyon, sehpanın üzerinde üç bira şişesi, sigara paketleri, izmarit dolu kül tablası, iki tane kocaman akıllı telefon…

Melike, “Adın ne senin?” dedi kıza.

“Asuman.”

Melike kızı kolundan tutup çekyata oturttu.

“Songül nerede Asuman?” diye sordu.

Asuman’ın yüz kasları gerilerek huzursuz bakışlarla bize baktı.

“Ne iş yaptığını biliyoruz Asuman. Bunu saklamana ve bizden korkmana gerek yok. Biz Ahlak Büro’dan değiliz. Cinayet Büro’dan geliyoruz. Songül nerede Asuman?”

Utangaç ve çekingen bir sesle, “İşe çıktı,” dedi.

Artık bir sırrı paylaşmanın rahatlığına kavuşmuştu.

“Songül öldürüldü Asuman!” dedim gayet ifadesiz bir tonla.

Bir an, Asuman ne duyduğunu algılayamadı. Algıladığındaysa baygınlık geçirerek koltuğa düştü.

Melike bana haince baktı.

“Merdivenlerin intikamını aldım!” dedim.

Melike mutfağa gitti, bir bardak suyla geri döndü, bir yerden de kolonya bulmuş. Bir süre sonra Asuman kendine geldi.

“Katili yakalamamız için söyleyeceklerin çok önemli Asuman. Songül’ün bir düşmanı var mıydı?” diye sordu Melike.

Songül’ün bir sapık tarafından katledildiğini tahmin ettiğimiz için bu sorunun ne kadar saçma olduğunu ikimizde biliyorduk. Ama, yine de, adetten de olsa, bu sorunun sorulması gerekiyordu. Böylece, Songül’ün hayatında bilmediğimiz başka ilişkileri yakalayabilirdik.

Asuman yaşadığı ilk şokun ardından kelimeler ağzından yarım yamalak dökülüyordu:

“Yoktu. Bazen manyak müşteriler çıkardı ama Songül onları idare etmesini iyi bilirdi.”

“Nerede işe çıkıyorsunuz?” dedi Melike.

Melankolik bir sesle ve biraz da utanarak “Küçükyalı sahilde,” dedi.

“Tehlikeli değil mi oralar kızım?” dedim. “Canınızı sokakta mı buldunuz. Hırlısı var hırsızı var. Bak, Songül’e. Yarın öbür gün, aynı şeyin senin de başına gelmeyeceği ne malum?”

“Orada çok müşteri buluyoruz.”

“Gecede kaç işe çıkıyorsunuz?” dedi Melike.

Yine utanarak, “Değişiyor. Bazı akşamlar dört, bazı akşamlar altı oluyor.”

“Maşallah maşallah. Siz benden daha çok kazanıyorsunuz!” dedim.

Melike yine bana sert bakışlarını fırlattı.

Karşımdaki kızı şöyle bir tarttım. Göğüsler yerindeydi ama vücut çok zayıftı. Yine de garip bir çekiciliği vardı. Biraz işve, biraz sempati; gecede dört değil on dört abazayı peşine takardı.

“Bir gelirimiz olsa bu boktan işi yapar mıyız?” dedi Melike bakarak. Hemcinsinden destek almaya çalışıyordu.  Melike yumuşak bakışlarıyla kıza o beklediği desteği veriyordu. “Herkes iyi kazanıyoruz zannediyor. Hiç de göründüğü gibi değil. Parayı kim kaybetmiş de biz bulacağız. Kazandığımız üç kuruş para da, kiraya, giyime, yemeğe ve evin ihtiyaçlarına gidiyor.”

Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ağlamasının asıl sebebi, bu kötü koşullarda çalışmasından değil, ev arkadaşının cinayete kurban gitmesiydi.  “Toplumda orospu damgası yemişiz. Millet namazında niyazında onun bunun karısına kızına bakar; kimse bir şey demez, bize gelince de mangalda kül bırakmazlar. Kimse bize sahip çıkmıyor. Hep eziliyoruz, horlanıyoruz, dövülüyoruz, öldürülüyoruz…”

Asuman içindeki acıyı kusuyordu. Yapacak bir şey yoktu. Onu bu hayattan nasıl çekip alacaktık. Melike bir anne şefkatiyle kızın saçlarını okşadı.

Melike, “Songül’ün bu gece Bostancı sahile mi gitmişti?” dedi yumuşak bir sesle.

Melike’nin kıza psikolog gibi davranışlarını ve kızın da ona sevecen bakışlarını görünce, gerçekten çok iyi bir elemanımı kaybettiğimi anladım. Allah belanı versin Serdar!

Asuman başını salladı. “Oraya gitti.”

“Saat kaçtan kaça kadar çalışıyorsunuz?”

“23.00’den sabaha karşı 02.00 kadar.”

“Sizin pezevenginiz yok mu?” dedim.

Bu sefer, Melike’nin bakışları çok korkutucuydu. Kadınların sinirlenince neler yapabileceklerini, Kedicik kitapevindeki Berna da bizzat yaşadığım için, Melike’yi daha fazla sinir etmeden sesimi kestim.

“Biz kimseyle çalışmıyoruz.”

“Nasıl oluyor o?” dedi Melike.

“Bostancı sahilde herkes öyle çalışır.”

“Kızım, sizi orada barındırmazlar?” dedim.

“Şimdiye kadar hiç sorun çıkmadı.”

“Bu yüzden biri size gıcık mıcık olmasın?”

“Zannetmiyorum.”

Salonun kapısında çıplak ayak sesi duyduk. “Annem mi geldi, anneciğim, anneciğim,” diyerek salona yarı uykulu gözlerle ufak, şirin bir kız girdi. Songül’ün kızı Elif’miş. Saçlar sarı. Ayaklar çıplak. Üzerinde küçük, şirin bir gecelik. Annesi yerine bizi görünce korkuyla koşarak Asuman ablasının kucağına sığındı. “Annem nerede Asuman Abla’cığım, onu çok özledim!”

Asuman, küçük kıza sarılıp onu öpücüklere boğdu. Hem öpüyor, hem ağlıyordu. “Niye kalktın ablacığım. Annen biraz sonra gelecek. Şimdi doğru yatağa.”

Kız, bize kuşkuyla baktıktan sonra Asuman Ablasının kucağından indi, “Annem bana şeker getirecekti, şekeri sakın yeme, oldu mu?” dedi.

Asuman küçük kıza sarılarak koca bir öpücük kondurdu. “Hiç yer miyim ablacığım. Onların hepsi senin.”

“Tamam öyleyse, ben şimdi yatmaya gidiyorum,” diyerek bize kuşkuyla bakarak salondan çıktı.

Melike göz yaşlarını tutamadı.

Asuman’a aklına bir şey gelirse haber vermesini tembihledikten sonra evden ayrıldık.

Çok boktan bir dünyada yaşıyorduk. Bu katil orospu çocuğunu bir an önce yakalamalıydım.

Mezarlığın arkasından tekrar Ankara yoluna çıktım. Dosdoğru gidip Küçükyalı sapağından Minibüs yoluna indim, cadde üzerindeki Arçelik yetkili satısının karşısındaki yoldan alt geçide girip Küçükyalı sahil yoluna çıktım. Işıl ışıl adaları karşımda görünce biraz ferahladım. Camı aralayıp soğuk ve temiz havanın içeriye dolmasına izin verdim. Evlendirme Dairesinin önündeki arabalar için ayrılmış cebe park ettim. Bir sigara yaktım.

“Rahatsız olur musun?” dedim.

“Keyfinize bakın.”

Motoru susturdum. Buz gibi havaya rağmen yolun karşı tarafında hayat kadınları beşer metre arayla önlerinde dizilmiş arabaların yolcu koltuğu pencerelerine eğilmiş, pazarlık yapıyorlardı. Kimi binip gidiyordu bir meçhule, kimisi anlaşamayıp şansını diğer arabada deniyordu.

“Yarından itibaren burada birkaç gece siviller beklesin Melike. Gerçi, herifin tekrar buraya gelerek avlanacak kadar salak olduğunu zannetmiyorum ya, neyse.”

“Bu işi yapanın bir kişi olduğunu nereden biliyorsunuz?”

“Bilmiyorum.”

Motoru çalıştırıp yola çıktım. Bostancı’dan geçerken iki yarım ekmek kokoreç yemeyi ihmal etmedik. Bostancı her daim, tıpkı abisi Beyoğlu gibi sabaha kadar yaşayan bir semtti. Taksiler yolun sağına dizilmişlerdi. Meyhaneler hınca hınç doluydu. Türkü barlardan, gece kulüplerinden, müzikhollerden müzik sesleri yayılıyordu gecenin içine. Kaldırımlar sigara içenler, kahkaha atanlar, nara atanlar, küfredenler, yalpalayanlar yürüyenler, birbirlerine sarılarak yürüyenler, yalnız yürüyenlerle doluydu. Sarı minibüsler yolcu yakalama umuduyla Bostancı yokuşunun sağ şeridini kapatıp  korna öttürüyorlardı. Sağda park etmiş lüks otomobiller yokuşun başına kadar sıralanmıştı. Bağdat caddesine uzandığımızda yol rahatladı, keşmekeş bitti. Cadde ve kaldırımlarda incin top oynuyordu. Bir zamanların lüks markaları ülkenin kötü ekonomik şartlarından dolayı ve aşırı kiralar yüzünden tası tarağı toplayıp tek etmişlerdi yılların caddesini. Mağazaların çoğu boş vaziyette, yeni enayi dolar kiracılarını bekliyordu. Erenköy’ü geçtikten sonra cadde daha da sakinledi, trafik iyice rahatladı. Kızıltoprak’a beş dakikada geldik, açık olan işkembeciler sabaha karşı gelecek sarhoş müşterilerin bekliyorlardı. Karacaahmet mezarlığının önünden geçerken Melike’nin annesi aklıma geldi.

“Annen nasıl oldu?”

“Kemoterapi başladı.”

“Morali nasıl?”

Sesi durgunlaştı:

“Geçen gün kağıda bir şeyler yazıyordu. Meğerse, vasiyetini hazırlıyormuş.”

“Tedavi nasıl gidiyor?”

“İyi.”

“Çok geçmiş olsun. Yapabileceğim bir şey olursa ara mutlaka, çekinme.”

“Yanımda olduğunuzu biliyorum amirim. Sağ olun.”

Koşuyolu Caddesine çıkarak Melike’yi sitesinin önünde bıraktım. Yolda Oya aradı. Yarın akşam Kadıköy’de buluşmak istedi. Kadıköy’de Oya’yla dolaşmak benim için çok tehlikeliydi. Kadıköy Semra’nın mekanıydı. İtiraz ettim ama üsteleyince kabul etmek zorunda kaldım.

Eve girdiğimde saat gece ikiye geliyordu. Çok uykum vardı. Üzerimdekileri bile çıkarmadan salondaki çekyatta sızdım.

***

Songül Biçare cinayetinin üzerinden bir ay geçmişti. Cinayette hiçbir ilerleme kaydedememiştik. Songül’ün hayatını didik didik ettik, pezevenkleri emniyete çekip tek tek sorguladık ama Songül’ün cinayetini aydınlatacak hiçbir ize rastlamadık. Bu cinayeti, o gece Songül’ü arabasına alan cinsi bir sapık tarafından işlendiğine ikna olmuştum. Bu yüzden, Küçükyalı sahil yolunu her akşam sivil bir polis arabası diktik ama bir şey çıkmayınca, orada beklememizin gereksiz olduğuna karar vererek nöbetten vazgeçtik. Belki de, katil başka cinayet işlemeyecekti.

Bu sefer cesedi, ilk kurban Songül Biçare’nin Merdivenköy’deki evinin yaklaşık beş yüz metre ilerisinde, açgözlü müteahhitlerin gökdelenlerini dikmek için ağızlarının suyunun aktığı devasa büyüklükteki arsada bulduk. Arsa o kadar büyüktü ki, küçük bir Ataşehir kurulabilirdi. Arsaya yıllardır el sürülmediği için otlar adeta orman olmuştu.

Kurbanın yarı çıplak görünce başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Katilin başka bir cinayet işlemeyeceği yönündeki düşüncelerimin ne kadar saflık olduğunu, bıçakla delik deşik edilmiş çıplak kadına bakarken anladım. Kurbanın vücudu göğüslerinin ortasından başlayarak karın deliğine kadar yarılmıştı. Bu da aynı katilin işiydi.

Serdar’ın elindeki pembe nüfus cüzdanında kurbanın ismini Zehra Güzel, yaşının otuz iki ve Muğla doğumlu olduğu yazıyordu. Fuhuştan kaydı vardı. Hayat kadınıydı.

Katilin kurbanlarını tanımadığı ve rastgele seçtiği vakalar beni çok ürkütürdü. Çünkü, bu cinayetlerde, bizi katile götürecek ailevi ya da arkadaş bağlantıları olmadığı için, katilin izini sürmek çok güç olurdu. Katil yakalanıncaya kadar kurban sayısı artardı.

Merkeze döndüğümüzde, dün akşam ekiplerin Böcekli caminin yan sokağında üstü başı kan içinde bir çöp toplayıcısını yakalayarak merkeze getirdiklerini öğrendim. Elbiselerindeki  kanın kendisine ait olmadığı fark edilince, cinayet şüphesiyle bize gönderilmişti. Elbiselerine bulaşan kanın, o siyah arabadan çöp konteynırına atılan muşambadan bulaştığını yeminler ederek tekrarlayıp duruyordu. Siyah araba yine karşımıza çıkmıştı!

Zehra Güzel Kuyubaşı’nda Marmara Üniversitesi kampüsünün karşısındaki sokakta yalnız başına oturuyordu. Zehra Güzel’in çalıştığı yeri belirleyebilmek için, ilk kurban Songül Biçare’nin ev arkadaşı Asuman’ı alıp morga götürdük ve cesedi gösterdik. Asuman, çelik sehpada yatan zavallıyı hemen tanıdı. Böylece, Zehra Güzel’in de, Bostancı Sahil yolunda çalışan hayat kadınlarından biri olduğun öğrendik.

Elimizdeki ipuçları çok sınırlıydı. Katil siyah bir sedan kullanıyordu ve kurbanlarını Bostancı Sahil yolundan seçerek Kadıköy’de avlanıyordu.

Muşambadan aldığımız kan örneklerini Adli Tıp’a gönderilip Zehra Güzel’in kan örnekleriyle karşılaştırıldı. Sonuçlar birbirini tuttu. Bunun üzerine, çöp konteynerinin önündeki apartmanın güvenlik kamerası olduğunu öğrendik ve görüntüleri incelemeye aldık. Sonunda, aradığımız o siyah sedanın görüntüsünü yakaladık. Görüntülere defalarca baktık. Sedan yolcu koltuğu tarafından kameranın açısına giriyordu. Siyah ve kirli bir sedan sokağın köşesinde duran kapağı açık çöp konteynırına yanaşıyor, farlarını söndürüyor, bir süre bekliyor, sonra yolcu camı açılıyor, bir el uzanıp muşambayı konteynıra atıyordu. Sürücü, torpidoyu açarak bir kutu mendil çıkarıyor, ön konsolu, camları siliyor sonra bir tomar mendili konteynıra fırlatıyordu. Sedan uzaklaşırken arka plakası çamurla sıvalı olduğu için okunmuyordu.

Bunun üzerine, Kadıköy’deki bütün trafik ekiplerine arabayı tarif ettik.

Bekleyişimiz uzun sürmedi. Maltepe İlçe emniyetine bağlı trafik ekiplerinin, bir ay önce Maltepe sahil yolunda yaptıkları rutin bir çeviride böyle bir otomobilin çevirmeye takıldığını, polis memurunun hatırlaması sayesinde öğrendik. Aradığımız siyah sedanın bu olma olasılığı yüksekti. Plakaya ceza kesildiği için zanlının kimliğini ve ev adresini hemen tespit ettik. Vural Demir. Bostancı’da, Gösteri Merkezinin sokağında oturuyordu. Akşam eve baskın yaptık ama boş bir daireyle karşılaştık. Komşular, Vural Demir’in dairesinin yıllardır boş olduğunu söylediler. Her ay gelir aidatı öder, posta kutusunu kontrol edermiş. Fakat geçen ay gelip aidatı ödememiş. Evet, siyah bir sedanı varmış.

Katil, Bostancı’da avlanmayı seviyordu ve yine avlanacaktı. Güzel bir planım vardı. Bu sefer elimden kaçamayacaktı!

***

Kadın gözlerini tuhaf bir donuklukla ona dikmişti. Elinde kocaman bir tabanca tutuyordu. Yüzünde ne endişe, ne de korku vardı.

“Ne yapıyorsun?” dedi adam. Sesi genzinden hırıltı gibi çıkmıştı. Başına gelenleri çok iyi biliyordu.

“Buraya kadar sapık. Sert kayaya çarptın. Polis!”

Arabanın içi aydınlandı. Kırmızı mavi yanıp sönen ışıklar etrafa doldu. Kapılar açıldı, kapandı. Konuşmalar, telsiz cızırtıları duyuldu.

Kadın nefret dolu bir ifade ve duygusuz bir sesle, “Beni öldüremeyeceğin için üzüldün mü? Halbuki, bu gece için güzel fanteziler kurmuştun o hasta zihninde, değil mi seni orospu çocuğu!” dedi.

Polisler arabanın etrafını sardı. Silahların hepsi adama doğrultulmuştu.

Melike devam etti. “Nasıl bir his anlatsana? Bıçak bedene girdiğinde ne hissediyorsun? Kadınların çığlık atışından mı, ölüşlerinden mi yoksa bıçağın saplanışından mı zevk alıyorsun seni sapık!”

“Zevk değil. Başka bir şey. Tarif edilemez bir şey,” dedi Vural aldırmaz ve duygusuz bir sesle.

Galip cama vurup Melike’nin kapıyı açmasını istedi.

Melike alaylı bir ifadeyle konuşmasını sürdürdü.

“Mesela, beni deşerken neler hissedecektin?”

Vural pis pis sırıttı. Neredeyse ağzından salyaları akacaktı.

“Bıçak girdiğinde kurbandaki acı ile benim şehvetim birleşiyor ve ölümsüz oluyoruz. Acı, ölüm ve şehvet. Muhteşem üçlü! Bıçak tene zorlanmadan giriyor, ikimizi de soluksuz bırakıyor, geceyi kana boyuyor! Bıçak indiğinde ulaşılmaz o arzu gerçek oluyor, bütün ömre bedel o an. Tanrılaşıyor!”

Vural kaygısızca sırıtıyordu. Bu arada, eli koltuğun altındaki bıçağı kavradığında Melike, “Sakın kıpırdama!” diye bağırdı.

Polisler kapıları açmaya çalışıyorlardı.

Adamın yüzüne ince bir gülüş yerleşti. “Sen bu hissi anlayamazsın. Bu bir hastalık!”

“Hastalıksa tedavi olsaydın orospu çocuğu!”

“Oldum. Evlenerek tedavi oldum. Ama, karım gitti. Terk etti beni.”

Vural utangaç ve çekingen bir ifadeyle ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyordu. Melike şaşkın bakışlarla karşısındaki caninin rol yapıp yapmadığını anlamaya çalışırken tetikteki parmağını gevşetmiyordu. Adamın gözlerinde hüzün belirdi.

“Bu kadınları öldürmen için bir neden değil! Hastalık ayaklarına hapisten yırtamazsın. Ömrünün sonun kadar parmaklıkların arkasında kalacaksın.”

Adam hüzünlü bir sesle, “Yakalandığıma çok sevindim. Kendimi kontrol edemiyordum. Artık kimseyi öldüremeyeceğim.” Adam bunları söylerken çok içten görünüyordu.

Melike de ilk baştaki sert tavrını biraz yumuşatarak, “Yine de o öldürdüğün zavallı kadınların hesabını vereceksin! Senin yüzünden çocukları annesiz kaldı. Kaldır ellerini,” dedi.

Birden adam korkunç bir kahkaha patlattı. Kahkaha bomba gibi yankılandı arabanın içinde. Melike’nin tüyleri diken diken oldu. Adamın o yumuşak sesi katı bir hâle dönüşüverdi, âdeta şeytanlaştı yeniden.

“Ah! Ne kadar üzüldüğümü bilemezsin!”

Vural ellerini uzatırken tekrar hüzünlendi.

“Tak kelepçeyi, bitsin bu iş. Tak hadi!”

Bu herif ciddi hastaydı!

Melike silahı tutan iki elinden birini beline götürüp kelepçeleri çıkarmaya çalışırken Vural, var gücüyle Melike’nin tabanca tutan eline vurdu, tabanca ön cama fırladı, Melike çığlık attı. Bıçağın çıkması, Melike’ye yönelmesi, dışardan bir tabancanın patlama sesi, kurşunun Vural’ın alnına girmesiyle kafasının parçalanması birkaç saniyede gerçekleşti.

Melike kapının kilidini açtı, kendini dışarıya attı. Galip az önce ateşlediği tabancasını beline soktu. “İyi misin?” dedi.

Melike kafası dağılmış adama bakarak:

“Hiç bu kadar iyi olmamıştım,” dedi.

Çağatay Yaşmut ‘un Karanlık Arzular isimli hikayesi, daha önce 221b dergisinde kısa haliyle yayınlanmıştır.

The Godfather ve Corleone Ailesi

0

The godfather filmi, hemen hemen herkesin en iyi filmler listesinde üst sıralarda yer almayı başaran bir yapım olmuştur.

Son seksen yılda, hayatın bir çok alanında görüldüğü gibi, sinemanın da ilk 40 yılındaki değişimin yavaşlığına karşın, son 40 yılındaki değişimin hızı  fevkalade yüksek oldu.  Gene de bazı filmler var ki,  aradan geçen yarım yüzyıla rağmen hala yeni çevrilmişcesine taptaze ve dipdiriler. Hala ayaktalar ve seyircinin ilgisini çekmeye devam ediyorlar.

Baba (Godfather), bence bu filmlerin en başında geliyor.

12 Eylül Dönemi Cinayetler Ve Tuhaf Yargılamalar

12 Eylül Dönemi, KÜLTÜRLÜ TANIK

Tetiği, İbrahim Çiftçi çekmişti; hem de altı kez.  Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’e neden altı kurşun sıkılmıştı. Sıkılan kurşun sayısıyla bir siyasi mesaj mı verilmek istenmişti? O kadarını bilemiyorum;  ama kurşunların sayısı bana çok ilginç geldi. Silah seslerini duyan herkese balkonlara, pencerelere koşmuş, cinayeti görmüşlerdi. (Emniyet kayıtlarında cinayeti görenlerin sayısı on sekizdir.) Ama her nasılsa bir kişi dışında hiç kimse tetiği çekeni görmemişti. Emniyete yüzleşme için çağrılan iki tanıktan birisi, cinayetin işlendiği sokakta bir apartmanın kapıcısı olan Hayati Erdoğan’dır. Hayati Erdoğan, tetikçi İbrahim Çiftçi’yi teşhis etmişti. Fakat ODTÜ öğretim üyesi Doç. Dr. Ziya Aktaş sanığı teşhis edememişti.

Aradan yıllar geçiyor, köprülerin altından çok sular akıyor, siyasal koşullar Ecevit’i bir kez daha başbakan yapıyor. Ecevit’in azınlık hükümetinde(56.Hükümet) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı koltuğuna Ziya Aktaş oturuyor. Kısa süreli Ecevit Hükümetinde bakanlık yaparak, bakanların sahip olduğu özlük haklarını sonuna kadar hak ediyor.  20.dönemde elde ettiği milletvekilliğini, 21.dönemde de sürdüren Ziya Aktaş için beynimde hemen bir şimşek çakıyor, aklıma şu soru geliyor: Acaba, bu siyasi ikbal, yirmi bir yıl önceki suskunluğun bir ödülü müydü? “Kültürlü tanık” Ziya Aktaş’ın suskunluğu, yıllar sonra onu milletvekili ve bakan yaptı mı? Bunu bilmek elbette mümkün değil. Ama bir gerçek var ki, Ziya Aktaş’ın suskunluğu İbrahim Çiftçi’yi idamdan kurtarıyor. Tetikçi İbrahim çiftçi poliste ve mahkemedeki ifadelerinde savcı Doğan Öz’ü öldürdüğünü itiraf ediyor. Uzun yargılamalar boyunca, dört kez idam cezasına çarptırılan Çiftçi’nin cezası, her seferinde değişik gerekçelerle bozuluyor. Bozulma gerekçelerinin ilki, “kültürlü tanık”, “kapıcı tanık” ayrımından kaynaklanıyor. İşte size gerekçe: “Çok kültürlü bir ODTÜ öğretim üyesi sanığı teşhis edemezken bir kapıcı nasıl teşhis ediyor?” Hani anayasada herkes eşitti? Demek ki değilmiş. Kapıcının tanıklığı ayrı, öğretim üyesinin tanıklığı ayrı oluyormuş. Ziya Aktaş, susmuş muydu, susturulmuş muydu, yoksa gerçekten tetikçiyi görmemiş miydi? Bilemem. Fakat yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varsa, o da şudur: Bu memlekette üç maymunu oynamak her zaman en muteber oyun olmuştur. Görmedim, duymadım, bilmiyorum…

Savcıyı öldüren silah, bir başka cinayette (Muzaffer Üstünel cinayetinde) kullanılmış, silah ele geçiriliyor, silahı kullanan kişi belli oluyor ve ifadesinde bu cinayeti ben işledim diyor. Mahkeme kararını veriyor: İdam. Sonrasında, karar bozuluyor. Yeniden yargılama ve yeniden idam kararı. Askeri Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun verdiği beraat kararından sonra, dosya yargılamanın yapıldığı 1 nolu Askeri Mahkemeye döner ve mahkeme, tarihe geçecek bir gerekçeyle İbrahim Çiftçi’yi beraat ettirir. Karar:  “Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktul Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş, ancak Askeri Yargıtay daireler kurulu kararı mahkememizi bağlayıcı nitelikte bulunduğundan beraatine karar verilmiştir.”

Bu karar, İbrahim Çiftçi’yi bile şaşırtacak, kendisine beraat ettin, çıkıyorsun dendiğinde, “Hayır, beni öldüreceksiniz, çıkmıyorum” demiştir. Peki,  İbrahim Çiftçi’nin korktuğu başına geldi mi? Hayır, korktuğu başına gelmedi. Aksine başına devlet kuşu kondu. İLKSAN’a (İlkokul öğretmenleri yardımlaşma ve dayanışma sandığına) genel müdür oldu.

Doğan Öz’e sıkılan altı kurşun, bağımsız yargıya sıkılmıştı; bundan adım gibi eminim. Peki, hukuk kurşunlanırken, hukukçular ne yapmışlardı? Onlar, el birliğiyle hukukun kurşunlanmasını, hukuk adı altında hukuksuzluğun at koşturduğu bir düzenin yaratılması için bıkmadan, usanmadan çalışmışlardı. Bu çalışma, günümüzde de olanca hızıyla devam ediyor.

 

SÖYLE O BAŞKOMİSERE

1980 öncesi gündemi sarsan, 12 Eylül Darbesinin alt yapısını hazırlayan siyasi cinayetler, 24 Mart 1978’de Akara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün öldürülmesi başlar. Bu cinayeti,  7 Nisan 1978’de Server Tanilli’nin kurşunlanması, aynı yılın içinde Doç. Dr. Bedrettin Cömert ve Ord. Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu cinayetleri takip eder ve nihayet cinayetler zinciri 1 Şubat 1979’da Abdi İpekçi’ye ulaşır.

Cinayet, toplumda büyük infial uyandırmış, Katil veya katilerin yakalanmayacağına dair bir inanç oluşmuştu. Bu inancı tersine çevirmek, cinayeti aydınlatabilmek için, İpekçi’nin katili veya katillerinin yakalamasına yardımcı olacak, onları ihbar edecek kişiye basın kuruluşları altı milyon lira ödül verileceğini açıklamışlardır.  Abdi İpekçi cinayetinden beş ay sonra yakalanan Mehmet Ali Ağca, altı ay sonra o dönem Türkiye’nin en iyi korunan cezaevi olarak kabul edilen Maltepe Askeri Cezaevinden kaçıyordu. Daha doğrusu kaçırılıyordu. Polisin ek gözaltı talebinin kabul edilmemesi, Ağca’nın apar topar askeri cezaevine konması ve savcılıkta kendisinden emin olarak verdiği şu ifadeler, kendisine hapisten kaçırılma garantisinin verildiğini göstermektedir.

Uğur Mumcu, Papa Mafya Ağca adlı kitabında söz konusu ifadeyi şöyle yazmış: “Malatya’da annesini gözaltına alıp sorgulayan komiser için kardeşine şunları söyler:

“Söyle o başkomisere, 1981’de çıkıp, onun anasını belleyeceğim.”

Askeri savcı sorar: “Nasıl çıkacaksın 1981’de?” Ağca kendinden emindir. “Çıkacağım, göreceksiniz.” Savcı üsteler: “Adam öldürdün, bunun cezası idamdır, nasıl çıkacaksın?” Ağca hafifçe gülerek cevap verir:

“Sizin vereceğiniz ceza bana yetişmez. Ceza vereceğiniz zaman ben cezaevinde olmayacağım.” Gerçekten de öyle oldu. Ağca’nın, 1981’İ beklemesine gerek bile kalmadı. 23 Kasım 1979’da Maltepe Askeri Cezaevinden kaçtı. 26 Kasım 1979 günü Ağca tarafından Milliyet gazetesine gönderilen bir mektupta şunlar yazıyordu:

“Türkiye’nin kardeş İslam ülkeleri ile Ortadoğu’da yeni bir siyasi, askeri ve ekonomik bir güç oluşturmasından korkan Batılı emperyalistler, hassas bir dönemde, dini lider maskeli haçlı kumandanı olan Jean Paul’ü Türkiye’ye gönderiyorlar. Bu zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse Papa’yı kesinlikle vuracağım. Cezaevinden kaçmamın tek sebebi budur. Ayrıca ABD ve İsrail kaynaklı Mekke baskınının hesabı sorulacaktır.

Ayrıca, kansız, sessiz ve basit bir kaçış olayını rica ederim, büyütmeyin, saygılarımla, M.Ali Ağca”

Ağca’nın açıklamaları, ifadeleri akıllara şu soruları getiriyor:

1)Ağca, 1980 yılının sonuna doğru bir darbe olacağını biliyor muydu?

2)Darbe tertipçileri ona 1981 yılında hapisten çıkacağının sözünü vermiş olabilirler mi?

3)Kendisine cezaevi kapılarını ardına kadar açan çok etkili ve çok yetkili kişiler kimlerdi?

4)Bu etkili ve yetkili kişiler, onu hangi görevler için yetiştirmişlerdi?

Her dediğini yapan Ağca, 13 Mayıs 1981 günü Papa’ya suikast düzenledi. Papa, yaralı olarak kurtuldu ve hemen ardından Ağca’yı affetti. Ağca’ya tetik çektiren güç odakları tetiği çekmeden önce ona her türlü garantiyi veriyor olmalıydılar ki, İtalya’da cezaevinde yatan M. Ali Ağca, 1983 yılı ortasında 1985 yılında çıkacağını, İtalyanların kendisine söz verdiğini iddia etmektedir. Ama bu sefer öyle olmadı; ya İtalyanlar verdiği sözü tutmadı; ya da M. Ali Ağca, fena halde kandırıldı.

13 Haziran 2000’de dönemin İtalya Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi’nin affını onaylamasıyla Türkiye’ye iade edildi. Sadece gasp suçundan Türkiye’ye iadesi kararlaştırılan Mehmet Ali Ağca’nın Abdi İpekçi cinayetinden tekrar yargılanmasının mümkün olmadığı açıklandı. Mahkemede “Ben Abdi İpekçi’nin katili değilim. Sadece aktörlük yaptım” dedi. Her duruşmasından sonra gazetecilere mektup dağıtan Mehmet Ali Ağca, Vatikan’a da tehdit savurarak hesap soracağını ileri sürdü. Ağca, “Katolik olmam için Vatikan bana 50 milyon dolar, özgürlük ve kardinallik önerdi.” iddiasında da bulundu.

Mehmet Ali Ağca’nın, İpekçi cinayetinden aldığı ölüm cezası 1991 yılında yürürlüğe konulan İnfaz Yasası gereği 10 yıl hapse çevrilmişti. Kadıköy’de iki ayrı gasp ve soygun suçlarından aldığı toplam 36 yıl ağır hapis cezası da, kamuoyunda “Rahşan Affı” olarak bilinen Af Yasası nedeniyle 7 yıl 2 ay hapse çevrilmişti. 12 Ocak 2006 tarihinde serbest bırakıldı.

Adalet Bakanlığı’nın itirazı üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle bozdu, Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanıp Kartal H Tipi Cezaevi’ne konuldu.

18 Ocak 2010 tarihinde cezasını tamamlayıp hapisten çıkmıştır.

Türkiye’de Özel Dedektiflik: 3963 Sayılı Özel Dedektiflik Kanunu

3963 sayılı özel dedektiflik kanunu – TÜRKİYE’DE ÖZEL DEDEKTİFLİK

“Bir Meslek İçin Onur Mücadelesi”

Dünyada yüzyıllardır var olan Özel Dedektiflik / Profesyonel Araştırma Hizmetleri, ülkemizde henüz bir yasal dayanağı olmadan altyapısının oluşturulması sürecinde yaşanan tüm engellemelere ve ihanetlere rağmen onur mücadelesini sürdürmektedir

“Merak ve Araştırma Duygusunun” insanlık tarihinden beri yaşamın içinde hep var olduğu gerçeğiyle çağdaş toplumlarda gelişerek günümüze kadar profesyonel bir meslek haline gelen “Özel Dedektiflik / Profesyonel Araştırmacılık” mesleğinin zorunlu bir ihtiyaç olduğu kabul edilmektedir.

Türkiye’de 2000’li yıllara kadar “Araştırma veya Danışmanlık” adı altında yapılmakta olan bu meslek 2003 yılında ilk kez “Özel Dedektiflik” adı ile kurumsallaşma yoluna girmiştir. MaviAy Özel Dedektiflik Ltd. Şti. kurularak ihtiyaç sahiplerine hukuki sınırlar çerçevesinde hizmet verilmeye başlanmıştır. Aynı zamanda Maliye Bakanlığı nezdinde ki girişimlerimiz sonucunda “Özel Dedektiflik Meslek Kodu” oluşturulmuş ve bu meslek kodu üzerinden şirketlerin kurulması sağlanmıştır.

1994 yılında TBMM’de kabul edilip daha sonra veto edilen “3963 sayılı Özel Dedektiflik Kanununu” yeniden ele alınmış ve kanunlaşmasını sağlamak amacıyla 03.05.2007 tarihinde “ÖDD – ÖZEL DEDEKTİFLER DERNEĞİ” kuruluşu gerçekleştirilerek mesleğin hukuki sınırları ve etik kurallarının belirlenmesi sağlanmıştır. İlk iş olarak uluslararası normlarda Kanun Taslağı hazırlanıp TBMM ve Hükümet yetkililerine sunularak kamuoyu oluşturulması süreci başlatılmıştır.

2008 yılında Türkiye adına, IKD – Uluslararası Özel Dedektifler Dernekleri Federasyonuna üye olunarak “Uluslararası Meslek Standartları ve Etik Kurallarının” benimsenmesi sağlanmıştır.

ÖDD – Özel Dedektifler Derneğinin örgütlenmesi sürecinde bu mesleğe ilgisi olan tüm kişi ve kuruluşlar davet edilerek ortak çalışma ve mesleğin geliştirilmesi amaçlanmıştır. ÖDD üyeliğine kabul edilen kişilere şirket ve firmalar kurulması sağlanarak kayıt altına alınmışlardır.

Hızlı bir şekilde örgütlenip Türkiye genelinde çok sayıda firmalar kurulması ve mesleğin kontrol edilebilir hukuki sınırlar çerçevesinde geliştirilmesi sağlanırken, geçmişte illegal yapılanma içerisinde olan bazı kişilerin haince ihanetlerine maruz kalınmıştır.

İçişleri Bakanlığı resmi web adresi üzerinden sahte mail [email protected] hesabı oluşturarak sahte yazışmalar düzenlenmesi sureti ile derneğimizin “resmi olmadığı, illegal bir yapı olduğu” imajı oluşturularak üyesi olduğumuz IKD’ye şikâyetlerde  bulunulmuştur. Bu durumun anlaşılması üzerine, bu sahtekârlığı yapan kişi tespit edilerek birlikte hareket ettiği diğer üyelerle birlikte 2009 yılında ÖDD’den ihraç edilmeleri sağlanmıştır.

Yolumuzun kesilmesi ve bu süreçte bertaraf edilmemiz amacıyla çeşitli şikâyetlerle önce İstanbul Valiliği tarafından soruşturmaya tabi tutulmuş ve sonrasında İçişleri Bakanlığı Müfettişleri tarafından denetime alınmamız sağlanmıştır. 9 gün süre ile yapılan denetimde dernek faaliyetlerimiz tüm boyutuyla incelenmiştir.  Hiçbir eksiklik ve kabahat bulunulmaması üzerine dernek web sitemizde ve logomuzda var olan Türk Bayrağı bahane edilerek ceza kesilmesi sağlanmıştır.

Bu ihanet sonrası daha dikkatli davranılarak ÖDD ETİK KURULU oluşturulmuş ve bu meslek adına yapılan dolandırıcılık ve sahtekârlıkların mağdurları tarafından gelen şikâyetler değerlendirilerek Cumhuriyet Savcılıklarına bildirilmesi süreci başlatılmıştır.

Bu sahtekâr kişilerin kontrolünde gelişen sahte isimlerle bir çeteleşmenin olduğu, çeşitli yöntemlerle ihtiyaç sahiplerinin dolandırıldığı, özel bilgilerinin farklı amaçlarla kullanılarak ilgili kişilerin tehdit ve şantaja maruz kaldığı olaylarla kararlılıkla mücadele edilerek mesleğin saygınlığının korunması yönünde gayretlerimiz halen aktif olarak devam etmektedir.

Faaliyetlerimizin yoğun olarak devam ettiği süreçte 2010 yılında Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü ile “Eğitim İşbirliği” çerçevesinde protokol imzalanmıştır. Bu bağlamda mesleğin gelişimine katkı sağlamak amacıyla “Özel Güvenlik ve Koruma Bölümü” öğrencilerine “Özel Dedektiflik ve Teknik Metodları” adı altında hiçbir ücret almadan dersler verilmeye başlanmıştır. Birçok Üniversitede, ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli kuruluşlarda konferanslar düzenleyerek mesleğin farkındalığının geliştirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.

Çeşitli kamu güvenlik ve istihbarat birimlerinden emekli olmuş kişiler ÖDD Üyeliğine kabul edilerek bu süreçte özel dedektiflik mesleğine kazandırılması, kamudaki tecrübelerinin bu mesleğe adapte edilmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Kamu görevinden gelen bazı kişiler ÖDD’nin tüm faaliyetlerinde aktif görev almak suretiyle nitelikli bir ekip oluşturulması sağlanmaya çalışılmıştır.

Bu aktif süreçte uluslararası istihbarat örgütlerinin yansıra çeşitli güç odakları tarafından dikkatle izlendiğimiz ve çeşitli yöntemlerle kontrol altına alınma operasyonları ile karşı karşıya kaldığımız dönemler olmuştur. Bu dönemlerde milli duruşumuz ve tavız vermez milli ilkelerimiz sayesinde bizlere sunulan sonsuz maddi ve manevi olanaklar reddedilerek yola devam edilmiştir.

Ulusal ve uluslararası faaliyetlerimizin en aktif dönemi olan 2013 yılında ikinci bir ihanetle karşılaştık. 4 yıl süre ile tüm faaliyetlerimizde aktif görev verip ÖDD’nin çekirdek kadrosuna dâhil ettiğimiz, derneğimizin maddi imkânları ile yetiştirdiğimiz, mesleki gelişimini sağlayıp ulusal ve uluslararası düzeyde tanınırlığını sağladığımız bir kişinin ihaneti ile karşı karşıya kaldık.

Uluslararası düzeyde en aktif görevimiz olan P.I. International Summer Scholl Dekanlık görevini yürüttüğümüz bir dönemde dernek aleyhinde olumsuz faaliyetlerini tespit ettiğimiz bu kişinin ÖDD’den ihraç edilmesi sağlanmıştır.

Bugün gelinen süreçte, çeşitli suç odakları ve ihanet şebekelerince kontrol edilen bazı kişilerin ülkemizde gelişmekte olan “Özel Dedektiflik Mesleğini” kullanarak çeşitli rant ve haksız kazanç sağlamakta oldukları kesin tespitimizdir.

Ayrıca uluslararası istihbarat örgütleri ve paralel ihanet şebekelerinin güdümünde olan bu sahtekârların özel dedektiflik mesleği adı altında bu hizmetlere ihtiyaç duyan kişi/tüzel kişiler ile mesleğe ilgi duyan kişileri “Özel Dedektiflik Eğitimi” adı altında çeşitli yöntemlerle dolandırdıkları kesin olarak bilinmektedir. Mesleğimizin korunması adına bu suç odaklarıyla mücadelemiz kesintisiz devam edecektir.

Türkiye’de henüz bir “Özel Dedektiflik Kanunu” yoktur. Ancak yasaklayan bir kanunda yoktur. Bu yasal boşluktan yararlanıp çeşitli sahte isimlerle oluşturulan web siteleri üzerinden çok sayıda korsan dedektiflik faaliyetleri olduğu ortadadır.

Ülkemizde “Özel Dedektiflik Hizmetleri” adı altında faaliyet gösteren üç grup bulunmaktadır.

  1. ÖDD – Özel Dedektifler Derneği Üyeleri: Gerçek ve Tüzel kişiler. ÖDD tarafından denetlenen, hukuki sınırlarda hizmet sunan, müşterinin sorununa çözüm odaklı faaliyet gösterenler.
  2. ÖDD’den İhraç Edilmiş Firmalar: Denetimsiz, her türlü hukuksuzluk ve haksız kazanç peşinde olanlar.

ÖDD’nin yapmış olduğu mesleki faaliyetleri kendileri yapmış gibi gösterip kamuoyunu yanıltanlar.

Mesleğe ilgi duyan kişileri kandırıp “Dedektiflik Eğitimi” adı altında hiçbir geçerliliği olmayan faaliyetlerle haksız kazanç sağlayanlar.

  1. Korsan Dedektifler: Hiçbir kaydı olmadan sahte isimlerle önüne geleni dolandırıp tehdit ve şantajlarla haksız kazanç sağlayanlar.

Sonuç olarak birincil hedefimiz olan “Özel Dedektiflik Kanununun” ivedilikle yasallaşması, mesleğimizin geliştirilmesi ve onurunun korunması yönündeki çalışmalarımız Prof. Dr. Sevil ATASOY, Doç. Dr. Gazi UÇKUN, Av. Murat SÖYLEMEZ, Vehbi DALDA ve diğer yol arkadaşlarımızdan oluşan, “Birkaç İyi Adam” ile ÖDD’nin kuruluş tarihinden beri amaç ve ilkelerimizden tavız vermeden kararlılıkla yolumuza devam etmekteyiz.

İsmail YETİMOĞLU

ÖDD – Özel Dedektifler Derneği Başkanı

www.dedektif.org.tr

Kısa Bir Mesaj İçin Uzun Bir Cevap

Kısa bir mesaj için fazlaca uzun bir cevap olmuş olabilir bu yazı ama bir polisiyesever bilir ki, asıl gerçekler hep ayrıntıda gizlidir…

Tavsiye üzerine başladığım kitaba eşlik eden bir fincan kahve önümde sehpada duruyor. Bahardayız ama hava soğuk. Battaniyeyi dizlerime çekmişim. Kitap akıcı ilerliyor. Telefonumda bildirim olduğunu belirten ışık yanıp sönüyor. Bir süre aldırış etmiyorum. Ama gözüm takılıyor. Daha fazla kayıtsız kalamıyorum. Çağın hastalığı; sosyal medya bağımlılığı yavaş yavaş kanıma işliyor biliyorum. “Bir yeni posta” cümlesinin yerini almış simge ekranın üst köşesinde. Açıyorum.

“Yazınızı okudum. Bir bayan olarak polisiye kitap, film ve hikayelere neden bu kadar ilgi duyuyorsunuz? Ailenizde bir polis mi var?” diye soruyor biri. Mesajın hangi kısmına takılsam bilemiyorum. Aslında tamamen safiyane duygularla yazıldığına emin olduğum bu mesajın üzerine,sorular teker teker belirmeye başlıyor aklımda…

Polisiye sevmek için erkek mi olmak gerekir? 

 

Önyargılardan örülmüş bir duvar yine sahnede. Hem kadına hem polisiyeye karşı bir önyargı duvarı. Toplumda kanıksanmış bir algı ile, romantik olması gereken, naif ruhlu, güzelliğin beden bulduğu kadın; oldukça eril görülen polisiyeye nasıl ilgi duyabilir ki? Polisiye maçodur oysa, erkeksidir. Cinayet, hele hele kanlı ise daha da erkeksidir. Kadına yakıştırılamaz bir türlü. Aşk romanları, şiirler  okuması gereken kadın, neden polisiyeye ilgi duyar ki ,diye sorgulamak  da gerekir.

Polisiye o denli erildir ki  bir çok polisiye yazarın baş kahramanı da sırf bu sebepten erkektir. Burada Tess Gerritsen, Sue Grafton,Stieg Larsson gibi bazı yabancı; kahraman olarak Kati Hirşel’i okuyucuya sevdiren Esmahan Aykol gibi yerli  isimleri istisnai olarak adlandırıyorum. Ve gülümseyerek anılması gereken Miss Marple da tam bu esnada çıkıp geliyor beynimin bir köşesinden. O tatlı, meraklı kız kurusu için de Agatha ‘yı saygı ile bir kez daha  selamlıyorum.

Sokakta düşen bir çocuk görse yüreği hoplayan, izlediği filmde aşıklar kavuşunca gözleri dolan, giydiği kıyafete aynada beş kere bakıp,  üç kere değişerek sokağa anca  çıkabilen, saçı fönlü, dudağı rujlu, eli mutfakta hamarat bir kadın da olsak polisiye sevebiliriz. Hatta polisiye diye sınırlamadan, suç edebiyatı diye adlandırılan o geniş yelpazenin her türüne gönlümüzü kaptırabiliriz. Kim suçlu diye düşünerek , en ince detayları atlamamaya çalışarak okuduğumuz bir romanın son sayfalarında, kıyıda köşede bıraktığımız bir kişinin katil çıkmasına şaşırabilir, başka bir romanda psikopat katilimizin damla damla akıttığı kanın sıcaklığını iliklerimize kadar hissedebiliriz. Kimisinde  tiksindirici  derecede aktarılan işkence detayları ile ürperebiliriz de. Ama biz kadınlar katagorize edildiğimiz ve kalıba sokulmaya çalışıldığımız kadar ince, hassas ruhlu olmayabiliriz işte. Dünyada acının, kötücül güçlerin çokluğunun  farkında olan gerçekçi yanımız ne kadar baskınsa, biz kadınlar, yüreğinin götürdüğü yere git diyen yanımıza daha çok tercih ediyor olmalıyız, arı kovanına çomak sokmayı…

Gelelim aklıma takılan bir diğer soruya…


Polisiyeye ilgi duymak için illa ailede olan  bir polis ile empati kuruyor mu olmalıyım?
   

Ailede sadece bir tane polis varmış  ve ben ne yazık ki onu tanıma şerefine nail olamadım. Hatta birçokları gibi, polis amca kızar, tarzı cümlelere maruz kalmış bir çocukluk sebebi ile de polis kavramını kendime çok da yakın bulmamışımdır. Mesele polislerle ilgili değil yani sevgili okur. Mesele; bilinmezliğin merakında…

Her ne kadar bunca başarıya rağmen hala bazılarınca küçümsenen bir tür olsa da, polisiye aslında hayatın temel gerçekliklerinden biridir. İyi isen cennete, kötü isen cehenneme diyen temel öğretiler gibi, iyilik ile kötülüğün savaşı üzerine kurulmuş bir dünya düzeninin ta kendisidir polisiye. Yapan adına ne de acınası bir durumdur ki bu kitap türünü okuyanlar, aşağılanırlar. Kendilerini entellektüel camianın bir ferdi olarak adlandıran okur kitleleri üstten bakan bir bakış ile, ben bilmem kimin otobiyografisini, adını bile duymadığın ülkelerin tarihini okurken, sen eğleniyorsun anca, küçümsemeleri ile bakarlar. Şahsen çok yaşadığımdan bilirim. Ancak onlar bilmezler ki; polisiye diyip geçtikleri Grange’ı okuyan bir okuyucu, dünyanın bir çok ülkesini gezmektedir. Dan Brown okuduktan sonra, etrafında gördüğü ama nereden geldiğini bilmediği bir çok simgenin altında ne yatıyor kavramıştır artık. Karakter çözümlemeleri ve psikoloji, cevap  Hercule Poirot ve gri hücreleri.  İkinci Dünya Savaşı ve arkeoloji mi, Glenn Meade okumuş biri için ne kadar aşina konular. Biraz cerrahi, biraz da patoloji mi dediniz? Tess Gerritsen ile tanışmış mıydınız siz?

Mesele polislerle hiç de ilgili değil yani. Suç veya suçlu ile  de değil. Mesele merak etmenin ve gizemleri keşfetmenin üstün hazzı ile ilgili. Sayfalara saçılan ipuçlarını toplamanın, karakterleri analiz etmenin, çıkarımlarda bulunmanın ve çözüme gitmenin hazzı ile…

Olof Palme Cinayeti – Mavi Kuş

MAVİ KUŞ

Aradan 30 yıl geçti ve soruşturma grubu şefi Kerstin Skarp kameralar karşısına geçti. Herkes bu sert görünümlü kadının neler söyleyeceğini merak ediyordu. Nefesler tutuldu, göz bebekleri büyüdü. Bayan Skarp, aradan geçen bunca zaman zarfında, cinayet ile ilgili 10000 kişinin şüpheli veya tanık sıfatıyla dinlendiğini. bu kişiler arasından 133 kişinin cinayeti üstlendiğini ve soruşturma dosyaları raflarının uzunluğunun 250 metreyi bulduğunu, aradan geçen sürede edinilen tüm bilgilerin tekrar gözden geçirileceğini ve cinayet hakkında bilgi veren kişiye verilecek 5 milyon Euroluk ödülün hala geçerli olduğunu bildirdi. Sonuç olarak her şey yeniden başa dönüyordu.

31 Ocak 1927’nin soğuk gecesinde Stockholm’de Hollanda kökenli bir baba ve Baltık-Alman kökenli bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir Olof Palme. Ailesi İsveç’in üst sınıf ailelerindendir. İsveç’in 1. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalması, kısıtlı İsveç ekonomisiyle yetinebilmesi gerçekliğini gözler önüne sermiştir. Bu nedenle Palme eğitimini tamamlayabilmek için ABD’ye Ohaio Kenyon Kolej’e gitmek zorunda kalmıştır. 1947 ve 48 yıllarını ABD’de hukuk eğitimi alarak geçiren Palme, kapitalizmin anavatanından tam aksi yönde; büyük sosyalist donanımla Stockholm’e dönmüştü.

Sosyal demokrasiyle olan tanışıklığı onu, toplumun yoksul kesimine karşı daha fazla ilgili hale getirmişti. Eski bir liberal milletvekili olan büyükbabası ve kendi ilgisi ile birlikte siyasete atılmaya karar verdi.

Dönemin başbakanı Erlander’in fark ederek Sosyal Demokrat Parti’nin raportörlüğüne getirdiği Palme, Stockholm ‘deki eğitimi esnasında radikal öğrenci grupları arasında tanınan biri haline gelmiş, mezun olduğu yılda İsveç Öğrenci Birliği başkanlığı yapmıştı. 1957 yılında parlamentonun en  genç  vekili unvanını almış, henüz 33 yaşında iken Özel Görevler Bakanlığı’na  getirilmişti. 42 yaşında İsveç Sosyalist İşçi Partisi başkanlığına geçişi de ayrı bir genç  başarı hikayesi olarak yansıdı dünya sahnesine.

Sert üslupluydu Palme. Sosyalist görüşlerinden dolayı 3. dünya ülkelerinin yıllardır çıkmayan, kimseye duyuramadıkları sesi olmuştu. Palme için Vietnam’ın, Filistin’in veya Güney Afrika’nın İsveç’ten hiçbir farkı yoktu. Onun döneminde Avrupa’da yükselen sosyalizmin merkezi olmuştu İsveç. Olof Palme, zekası, hitabet ustalığı, başarılı eğitimi, bilgi ve politik yaratıcılığıyla gönülleri fethetmişti. Ötekilerin umudu olmuştu.

Palme Cinayeti

28 Şubat 1986 gecesi Stockholm’de Palme çifti, alanı 24 saat canlı yayınla gözleyen kameraların 45 dakikadır çalışmadığını bilmeden çıktılar Grand sinemasından. Sveavagen sokağında yürürlerken gençlik dönemlerinde yapmaktan en çok zevk aldıkları şeyi yapmanın çocuksu sevinci vardı yüzlerinde; Bröderna Mozart(Mozart Kardeşler) filmi gecelerini renklendirmişti. Birazdan binecekleri metroya doğru yürümeye başladıklarında soğuk kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı.   Dekorimo mağazasının önüne geldiklerinde Lisbet Palme her kadının içsel dürtüleri gibi yüzünü vitrine döndü, rengarenk vitrinde gözlerini hızlı hızlı gezdirdi.  Olof Palme hafif tebessümle baktı Lisbet’e. Sırtında bir sıcaklık hissetti, kalbi hızlı hızlı çarptı, gözleri karardı ve yaşadığı şeyin aşk kaynaklı olmadığını anladığında yere yığıldı. Lisbet Palme sese döndü ve gözlerine inanamadı. Olof Palme’nin sırtına sıkılan 2 kurşun 3. dünyayı yere vurdu, Filistin’i ağlattı, Güney Afrika’yı yıktı, Vietnam’ı sarstı. Ötekilerin umudunu vuran katil, hızlı adımlarla oradan uzaklaşarak Malmskillnad Sokağı’nda gözden kayboldu.  Lisbet Palme’nin çığlığı sessiz kaldı. İçine haykırdı acısını, yardım istedi; ilk gördüğü polis otosuna doğru koştu. İsveç polisi vurdumduymaz bir tavırla kimlik sordu. Bu tavır karşısında ikinci kez vuruldu. Katil Magnum 357 marka silahıyla iki el ateş etmiş, biri Olof Palme’nin sırtına isabet ederken diğeri de Lisbet Palme’nin mantosunu sıyırmıştı ama Lisbet polisten yardım isterken aklında bir tek Olof vardı. Olof Palme apar topar götürüldüğü Sabbatsberg hastanesine gitmek üzere yola çıkmadan 00.06da ölmüştü.

Dünyanın yaşanılabilir bir yer olması için üç sorunun çözülmesi gerekiyor diyordu Olof Palme; ABD’nin yayılmacı politikasını durdurması, 3. dünya ülkelerinin ekonomik durumunun düzeltilmesi ve ırksal ayrımcılıklar. Sırtından vurulan dünyanın yaşanabilirliğiydi belki de.

Ne oldu da böyle oldu şıkları:

a- ABD’nin emperyalist siyaset anlayışına tamamen karşı olduğu bilinen Palme, BM toplantısında bu ülkenin Vietnam politikasına getirdiği sert eleştiriler, emperyalist ABD’nin en büyük karşıtlarından Fidel Castro Küba’sı ile yakınlaşarak “ Büyük ülkelerin nükleer silahlanmalarının karşısında durması, İsveç içindeki ABD yanlıları ve emperyalist ABD’nin çok da hoşlanacağı şeyler değildi.

b- Dünyanın ısrarla tanımaktan kaçınarak, dilsiz ve kör politika uyguladığı FKÖ lideri Yaser Arafat’ın devlet başkanı sıfatıyla İsveç’e davet edilerek ağırlanması, ABD ve İsrail gibi ülkelerin büyük tepkisini çekmişti.

c- Palme, Güney Afrika’da beyaz ırkın üstünlüğünü savunan Aportheid siyasetini adeta yerden yere vurmuştur. Bununla da kalmayarak eşitlik ilkesi bağlamında Güney Afrikalı zenci çoğunluğun liderlerini ülkesinde ağırlamıştır. Bu durum Güney Afrikalı beyaz ırka hizmet eden ajanları Palme’nin düşmanı haline getirmiştir.

d- Palme’nin evrensel hemen hemen her soruna çözüm arayan siyasi anlayışı ve mutlak eşitlik ilkesi ile sosyalist çizgide sergilediği siyaset İsveçli sağcı fanatiklerin büyük tepkisini çekmiş. İsveç içerisinde de hatırı sayılır bir hasım kitlesi oluşmasına sebep olmuştur.

e- İsveç’in mültecilere tanıdığı sığınma ve demokratik haklardan o dönemde Avrupa yapılanmasını tamamlayamamış PKK da faydalanmıştır. İleriki dönemde PKK’nın eylemlerini İsveç’te planlaması, Palme’nin toleransını bitiren etken olmuş ve örgütün üst düzey yöneticilerini sınır dışı etmiş, kalan üyelerinin de tüm hareket alanını kısıtlamıştır.  İleriki yıllarda PKK itirafçısı, eski Jitemci Abdülkadir Aygan, Palme cinayetini Hıdır Sarıkaya isimli PKK’lının işlediğini söyleyecekti.

Cinayet tarihinden sonra yapılan geniş çaplı polis soruşturmasında ve gelen ihbarlarda, Christer Petterson adlı alkol ve uyuşturucu bağımlısının şüpheli tavırlar sergilediği anlaşılmış ve tutuklanmıştır. Cinayet silahı Magnum 357 bulunamamış olsa da Lisbet Palme’nin de teşhisi ile Christer Petterson 1988 yılında tutuklanmış ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.

Tutuklandıktan 1 yıl sonra kendisine ceza aldıran suça itiraz etmiş,  Lisbet Palme’nin güvenilir ifadesine rağmen, cinayet silahının bulunamaması ve delil yetersizliği gibi sebeplerle serbest bırakılmıştır. Petterson bununla da kalmayıp, polis tarafından kötü muamele ve aşağılamaya maruz kalarak yanlış yere, hakkı yenerek tutuklandığını öne sürerek 50000 dolar tazminat almaya hak kazanmıştır. Bundan sonra katıldığı televizyon programları ve verdiği röportajlarla gelirini arttırmış olsa da kazandığı paralar alkol ve uyuşturucu bağımlılığı uğruna tüketilmiştir. TV 3 kanalında katıldığı bir yayında Olof Palme’yi öldürdüğünü itiraf etmiş, fakat daha sonra kendini yalanlamıştır.

Christer Petterson, Olof Palme’nin oğlu Marten Palme’yi arayarak cinayetin gerçek sorumlularını anlatmak istediğini belirtmiş fakat bu görüşme gerçekleşmeden kısa bir süre önce Petterson, esrarengiz bir biçimde komaya girmiştir. Ardından Karolinska Üniversitesi Hastanesi’nde komadayken geçirdiği beyin kanamasıyla yaşamını yitirmiştir.

Aradan geçen 30 yıllık zaman zarfında, cinayeti CIA, MOSSAD, M 16, PKK, Güney Afrika İstihbaratı, İsveçli sağcı fanatikler veya yoldan geçen bir uyuşturucu bağımlısı; Christer Petterson  da işlemiş olsa sonuç Kerstin Skarp’ın da belirttiği gibi kocaman bir sıfırdır.

Belki günün birinde masmavi kuşlar konar adaletin camına, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Abdi İpekçi, Turan Dursun, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Gaffar Okkan veya Olof Palme’nin katillerini söyler ne dersiniz?

Başkomiser Galip Macerası: Editör Cinayetleri

1.BÖLÜM

Hayatımda gördüğüm en korkunç manzaraya bakıyorduk, hepimizin midesi ağzına gelmişti. Zavallı adamın ölürken çektiği acıları düşündükçe, tüylerim diken diken oldu. Kandan bir şelale, yatak odasının her yerini kırmızıya boyamıştı. Manzarayı kısaca anlatmak isterim. El ve ayak bileklerinden iplerle yatağa sıkıca bağlanmış, ağzına pis bir bez tıkıştırılmış, üzerinde sadece boxer .. olan erkek kurbanın göğsünden, kollarından, kalçasından ve bacaklarından büyük bir kerpetenle et parçaları koparılmaya çalışılmıştı. Bu işin yarım yamalak yapıldığı belli oluyordu; çünkü, bazı et parçaları koparılmış bazılarıysa deriden tam çıkarılamamış, sarkıyordu. Kanlı kerpeten; ucunda sıkışmış meme parçasıyla yatağın dibine atılmıştı. Katil kerpetenle işini bitiremeyince bıçaktan yardım almıştı. Kanlı bıçak da kurbanın lime lime edilmiş bacaklarının arasına bırakılmıştı. Özellikle, kalça ve bacaktaki kaslar ile sinirler kesilmişti. Kesme işleminden sonra yaralara tuz basılmış, üzerlerine kızgın yağ dökülmüştü. Yağ ve tuz kapları başucu komodinin üzerindeydi. İşin en korkunç tarafıysa, bütün bu işkence sırasında kurbanın hayatta olduğunu; odanın her köşesinin, durmamak için savaş veren bir kalbin pompaladığı kanlarla yıkanmış oluşundan anlamıştık. Kurbanın boynundaki şok cihazının izi, katilin bu cihazı kullanarak adamı etkisiz hâle getirdiğini gösteriyordu. Bu odada tarifsiz bir acı ve eziyet yaşanmıştı. .. Zavallı adam böyle korkunç bir işkenceyi hak edecek ne yapmış olabilirdi?

Evi, parmak izi yakalamak için her noktaya toz serpen, gördükleri her şeyin fotoğrafını çeken beyaz tulumlu olay yeri inceleme ekibinin elemanları doldurmuştu.

Serdar allak bullak olmuş bir suratla elindeki nüfus cüzdanını okudu, “Özgür Doğa. Kırk yaşında. Bekâr. İstanbul doğumlu.”

Olay yeri inceleme amiri Necati, kanlı eldivenlerini çıkarıp iğrenmiş bir ifadeyle yanımıza geldi. “Cinayet bir iki saat önce işlenmiş” dedi. “Katilin hemen üzerine gelmişiz. Bunu gördün mü?” diyerek A4 büyüklüğünde, katlanmış, üzerine bulaşmış kandan yumuşamış kâğıdı uzattı.

Kâğıdı dikkatlice açarak bilgisayarla yazılmış bir paragrafa göz attım. Suçlu birine yapılan işkence ve infazı anlatan bir sahne yazılmıştı:

Suçlu, meydana getiriliyor, halkın karşısında idam sehpasına çıkarılıp yatırılıyor, kalın iplerle sıkıca bağlanıyordu. Cellat önce koca bir kerpetenle kurbanın vücudundan etleri tek tek çekiyor, sonra bıçakla dilim dilim kesiyordu. Bu işlemler sırasında kurban muazzam acılar çekiyor, merhamet dileyerek, ölümün bir an önce gelmesi için yakarıyordu. Kesme ve doğramalar bitince cellat, yaralara tuz basıp kızgın yağ dökerek işkenceyi tamamlıyordu. Kurban ölene kadar korkunç acılar çekiyordu.

Katil de, bu yazılanları kurbanın üzerinde denemişti. Ya da, denediklerini yazmıştı. İkisi de sonucu değiştirmiyordu. Karşımızda bugüne kadar gördüğüm en sadist .. katil vardı!

Mektubu parmak izi testi için delil torbasına koyarak olay yeri incelemeye teslim ettim. Evde hırsızlık olmamıştı. Cüzdan ve telefon duruyordu. Etraf karıştırılmamış, çekmeceler açılmamıştı. Kapıda zorlanma yoktu. Daire beşinci katta olduğu için pencereden girmek de mümkün değildi. Bu sadist katili içeriye Özgür almışa benziyordu.

Evin içi derli topluydu. Salonda içi tıka basa kitap dolu ve tavana kadar uzanan büyük bir kütüphane vardı. Masanın üzerinde içi kitap dolu Kedicik adlı bir kitapevi torbası duruyordu. Kitapları masaya döktüğümde torbanın içinden .. kasa fişi çıktı. Kitaplara yüz vermeden fişin tarihini okudum. Bugünün tarihi ve saat 17.00 yazıyordu. Saat şu anda 20.00 olduğuna göre ve Necati’nin tespitine göre de; cinayet iki saat önce işlenmişse, Özgür öldürülmeden hemen önce son uğradığı yer bu kitapçı olabilirdi. Kitapçıda bir ipucu yakalayabilirdik.

Özgür’ün karşı komşusunun kapısını çaldık. Kızcağız dehşet dolu yüz ifadesiyle karşıladı bizi. Polisi o çağırmış. Saat 17.30 gibi pencereden Özgür’ün eve geldiğini görmüş. Akşam kapısını çalmış, açılmayınca telaşlanmış, polisi aramış. Adı Seda. İnce, uzun boylu, güzel bir kız. Siyah saçlı. Ela gözleri var. Yirmi beşlerinde. Tir tir titriyor ve ağlıyordu. Kötü olayların üst üste geldiğini söyledi. Geçen akşam, işten eve gelirken bir sapığın kendisini takip edip arkasından apartmana girdiğini, evinin kapısına kadar çıktığını ve üzerine atladığını korkuyla anlattı. O sırada Özgür evdeymiş. Bağırış çağırışlara elinde bıçakla çıkıp sapığa saldırmış, adamı kolundan yaralamış. Sapık, ‘Bunun hesabını sana soracağım’ diyerek tüymüş. Polis molis, tarif, robot resim filan, bir ses çıkmamış. Kıza göre, Özgür’ü bu sapık öldürmüştü.

Apartmanın kentsel dönüşümden dolayı yıkılacağını, bu yüzden bütün komşuların taşındığını, apartmanda Özgür ve kendisinden başka kimsenin kalmadığını söyledi. Bu yüzden her türlü tehlikeye karşı savunmasızmışlar. O da haftaya taşınacakmış. Toparlanıyormuş. Bu kentsel dönüşüm furyasında kiralık daire bulmak çok zormuş, olanlarda ateş pahasıymış.

Özgür’ün dairesinde hiçbir taşınma belirtisi görmediğimizi söyledim. Bırakın taşınmayı, etrafta bir tane koliye bile rastlamamıştık. Bu kadar çok kitabı olan birinin taşınma telaşına haftalar önce başlaması gerekirdi. Meğerse, Özgür apartmandan çıkmamak için direniyormuş. Dairesini çok severmiş. Burada anıları varmış. Ayrıca, binlerce kitabını taşımak ciddi külfetmiş. Özgür dairesini boşaltmayınca, inşaat firmasıyla mahkemelik olmuşlar. İnşaat firması mahkeme süreci devam ettiği için binayı yıkamıyormuş, ama her ay apartman sakinlerine fazladan kira ödemeye devam etmek zorunda kalıyormuş. Firmanın adamları birkaç kez gelip Özgür’ü daireyi boşaltması için tehdit  etmişler. Bu firmanın adı Uzmanlar Yapıymış. Firmanın telefonunu ve yetkili kişinin adını aldıktan sonra olay mahallinden ayrıldık.

*

Ertesi sabah ilk işimiz Caddebostan’daki Kedicik Kitapevi’ne gitmek oldu. Kedi ve kitap! Birbirine çok yakışan ikili! Ama ben ikisini de pek sevmiyordum.

Bağdat Caddesi üzerinde eski bir apartmanın giriş katı kitapçı dükkânına çevrilmişti. Tezgâhtaki esmer, kıvırcık saçlı saçlı, güzel kız dükkâna girmemize rağmen hiç oralı olmadı. İçerisi sıcaktı ve kitap kokuyordu. Ortada duran iki yuvarlak masanın üzerine bir sürü kitap serilmişti. Pencerenin kenarına müşterilerin kitapları incelemesi için rahat görünüşlü iki sandalye, aralarına da ufak bir masa yerleştirilmişti. Masanın üzerinde yeşil camlı bir okuma lambası konmuştu. Dükkânın diğer köşesinde arka odalara giden koridor bulunmaktaydı. Koridorun da kitaplarla dolu olduğunu fark ettim. Tezgâh dediğim masa ise, hemen koridorun başına yerleştirilmişti. Üzerine bilgisayar, pos makineleri, dergiler, kitaplar, kâğıtlar yayılmıştı.

Dükkânda bizden başka müşteri yoktu. Görünürde kedi de yoktu. Aslında, biz de müşteri sayılmazdık ya. Sonunda kız, varlığımızı fark edip başını bilgisayardan kaldırdı ve zoraki,  “Hoş geldiniz” diyebildi. Kıvırcık siyah saçlarının altında geniş bir alın, kocaman ve parlak siyah gözler, geniş omuzlar, büyük eller… Garip bir çekiciliği vardı.

“Buranın sahibiyle görüşmek istiyoruz?” diyerek Serdar’la masanın önündeki karşılıklı iki sandalyeye oturduk.

Biraz tereddüt ederek, “Benim” dedi. O zoraki gülümseme gölgelere karışarak kayboldu.

“Adınız nedir?”

Yine bir anlık tereddütten sonra, “Berna” dedi. “Niye soruyorsunuz?”

Müşteri olmadığımızı anlamanın, belki de, maliyeci olduğumuzu ve başına bir sürü dert açacağımızı tahmin etmenin sıkıntısını yaşıyordu.

Onu bu sıkıntıdan kurtarmak için kimliğimi çıkarıp gösterdim. Maliyeci olamamamızın verdiği rahatlık, yerini polis olmamızın verdiği başka türlü bir huzursuzluğa bıraktı. Gözlerine tuhaf bir donukluk yerleşti. Bir cinayet büro polisinin sıradan bir kitapçıyı ziyaret etmesi ancak Lawrence Block’un, Bernie Rhodenbarr polisiyelerinde ya da Esmahan Aykol’un Galata’da sadece polisiye romanlar satan kitapçısında sıkça rastlanırdı. Gerçek hayatta bu tip şeylerle pek karşılaşılmazdı.

Serdar büyülenmiş gibi gözlerini kitaplardan alamıyordu. Hayatında en fazla birkaç kez kitapçıya girdiğine emindim. Bu işi daha sık yapmaya karar vermiş bir hali vardı.

“Özgür Doğa sizin müşteriniz mi?” diye sordum.

Hiç düşünmeden, “Evet, Özgür bey bizim iyi müşterimizdir. Bir şey mi oldu?” diye cevapladı.

Doğrusu, kızın hafızasına hayran olmamak elde değildi.

Serdar ilgisini kitaplardan kıza çevirdi. “Evet, bir şey oldu. Öldü!” dedi pat diye.

“Ne! öldü mü?” dedi gözleri büyüyerek. Şimdi, o gözler daha da güzel görünüyordu. Bu kızda onu hem çekici kılan hem de beni rahatsız eden bir şeyler vardı.

“Daha dün akşam üstü buradaydı!” dedi bağırarak.

“Maalesef” dedim.  “Dün sizden çıktıktan hemen sonra evinde öldürüldü!”

Dudaklarının kalın kıvrımlarının da fazlasıyla tahrik edici olduğunu fark ettim.

“Amam Allahım!” dedi kaygı dolu gözlerle bize bakarak. Ayağa kalktı, koridorun başına geçip “Arınç biraz gelir misin buraya!” diye içeriye seslendi otoriter bir sesle. Otururken tam anlayamamıştım ama ayağa kalkınca epeyce uzundu. Kot pantolondan kalçalarının yuvarlaklığı belli oluyordu. Bacakları sütun gibiydi. İri ve güçlü fiziği heyecan vericiydi. Tekrar sandalyesine oturduğunda gözleri çoktan yaşarmaya başlamıştı ve birkaç damla göz yaşı yanaklarına süzüldü. Kadınlar! İri de olsalar narin de olsalar hepsi pek duygusal oluyordu!

“Üzülmeyin” dedim. “Olan oldu. Bize vereceğiniz her bilgi katile ulaşmamızda çok önemli!”

Koridorda bonus kafa, yirmilerinde, yakışıklı bir delikanlı göründü. Sağ kulağındaki küpe ve kirli sakalıyla entel dantel bir tip olduğunu belli ediyordu. Bize bakmadan Berna’ya bıkkın bir sesle, “Ne oldu, içerde çok işim var?” diye çıkıştı.

Berna bu tepkiye hiç aldırış etmeden çocuğu bizimle tanıştırdı. “Kardeşim Arınç.” Kardeşine de, “Beyler polis” dedi.

Arınç’ın maço tavrı polis olduğumuzu öğrenince pamuk gibi yumuşayıverdi.

Berna bir sırrı paylaşır gibi sesini alçaltıp hüzünlü bir sesle, “Özgür Bey dün gece evinde öldürülmüş” dedi.

“Öldürülmüş mü!”

Çocuk korku dolu bir ifadeyle kitap raflarına yaslandı. Tedirgin bir biçimde elini çenesine götürdü, çenesindeki kirli sakalı düşünceli düşünceli sıvazladı.

“Bak görüyor musun, iyi ki senin dosyayı okumuş!” dedi Berna kardeşine.

Birden Arınç’ın yüzü kızardı, ellerini sokacak yer aradı. Ablasına saldırgan ve kızgın bir bakış fırlattı.

“Ne dosyası bu?” dedim önce kıza sonra Arınç’a bakarak.

Berna anlatmayı sürdürdü. “Bu konuda bizim Arınç biraz utangaçtır. Kendine yazar denmesine bir türlü alışamadı.”

“Daha kitabım çıkmadı abla. Ne yazarı ya!”

“Çıkacak ama. Ben eminim. Bir editör mutlaka yazdıklarının değerini anlayacak!”

“Hiçbir şey anlamadım. Ne kitabı, ne yazarı?” dedim.

“Arınç bir polisiye roman yazdı. Okuması için Özgür Bey’e vermişti.”

“Abla ne gerek var bunları şimdi anlatmana! Adam öldürülmüş, senin söylediğin şeylere bak!”

“Bir gün ünlü bir yazar olacaksın. Şimdiden tanınmaya başlamana yardımcı oluyorum, salak!”

Bu salak kelimesi Berna’nın ağzından nefretle çıkmıştı. Bir an, o güzel siyah gözlerinde korkunç bir öfke belirdi. Arınç itirazlarını kesiverdi.

“Beğendi mi bari yazdıklarını?” dedim Arınç’a.

“Biraz daha çalışmam gerekiyormuş” dedi utanarak ve gözlerini benden kaçırarak.

“İnşallah bir gün kitabın basılır” diyerek Serdar kendi çapında temennilerini gönderdi. Benimse hiç umurumda değildi.

Serdar gerçek konumuza dönerek, “Dün akşam Özgür Bey’de dikkatinizi çeken bir şey oldu mu? Hali tavrı nasıldı? Her zamankinden farklı bir şey var mıydı? Bir şeyden korkmuş muydu mesela? Tedirgin miydi?” dedi.

Berna bilgisayarın klavyesinde bir iki tuşa dokunarak gözlerini ekrana dikti. “Dün satın aldığı kitaplar işte burada. Bir makale yazıyordu.”

Serdar canı sıkılarak, “Ben onu sormadım?” dedi üstüne basa basa.

“Sabrederseniz söyleyeceğim” dedi kızgın bir ses tonuyla.

Serdar’a sakin olmasını söyledim bakışlarımla.

“Tavırlarında bir gariplik fark etmedim. Her zamanki gibiydi; neşeli, hoş sohbet. İşlerin yoğunluğundan ve üzerinde çalıştığı makaleden bahsetti. Sonra da kitapları alıp gitti.”

“Onu takip eden biri filan var mıydı?” dedim.

“Kimseyi görmedik” dedi Berna kafasını olumsuzca sallayarak. “Sen de buradaydın. Bir şey gördün mü?” diye sordu kardeşine. Arınç dalıp gittiği yerlerden ablasının sesiyle geri döndü.

Kollarını kavuşturarak başını iki yana salladı. “Benimle işiniz bittiyse içeri dönebilir miyim?” diye sordu bize.

Bu oğlanda bir şeyler vardı. Ablasından tırstığı çok belliydi.

“Gidebilirsin” dedim.

Kapının üzerindeki çan öttü, yaşlıca toplu bir kadın dükkâna girdi. Üzgün bir ifadeyle yaklaştı. “Başınız sağ olsun Berna. Daha yeni duydum. Çok üzüldüm kızım” dedi.

“Dostlar sağ olsun Ayla Hanım.”

“Ne oldu?” dedim Berna’ya.

“Bir ay önce babamızı kaybettik.”

“Başınız sağ olsun.”

Yaşlı kadın gittikten sonra minyon, şişman orta yaşlarda bir başka kadın girdi içeriye. Kitaplarla hiç ilgilenmeden masaya yaklaşıp Pazar günü gazetede röportajı yayınlanan yazarın Sağlıklı Yaşamın ve Zayıflamanın Kısa Yolları kitabını istedi.

“Yazarının adı nedir?” diye sordu Berna.

“Yazarını tanımıyorum, Pazar günü gazetede yayımlandı ya, o yazar.”

Berna’nın gözlerine derin bir öfke bulutu yerleşti.

“Hanımefendi yazarın adını söylemezseniz nasıl bulacağım kitabı?”

“Ayol okumadın mı o röportajı?”

“Siz yazarın adını merak edip okumuyorsunuz, ben röportajı mı okuyacağım!”

“Sen müşteriyle nasıl konuşuyorsun.”

“Hanımefendi, yazarın adını söylemezseniz size yardımcı olamam. Ayrıca, ben senin gibi boğazını tutamayan obez değilim ki, zayıflamayla ilgili röportajlar okuyayım!”

Bu biraz ağır olmuştu.

Şişman kadının yüzü kıpkırmızı oldu. “Seni şikâyet edeceğim. Kim buranın sahibi. Çağır onu bana!”

Berna gülerek kollarını kavuşturdu. “Buranın sahibi benim. Şikâyet edebilirsin beni bana!”

Kadın bağırarak kapıya yönelirken, “Bak seni nerelere şikâyet edeceğim. Terbiyesiz! Herkesi tembihleyeceğim buradan alışveriş yapmamaları için.”

“Senin arkadaşların da senin gibiyse, aman eksik olsunlar, sakın kapının önünden bile geçmesinler!” diye kadının arkasından bağırdı. “Sen kitapçıya değil pizzacıya yakışırsın, şişko!”

Kadın kapıyı çarptı.

“Biraz sert davrandınız” dedim. “Hak etti ama yine de, biraz sert oldu.”

“Az bile yaptım” dedi. “Nefret ediyorum bu tür müşterilerden. Hayatlarında kitapçılara sadece gazetelerdeki o boktan röportajlar sayesinde girerler, sonra da bilmiş kesilirler.”

“Kitapçıya giriyor ya, ben onu da yapmıyorum.”

“Girmesinler, istemiyorum!”

“Şikâyet edecek sizi.”

“Ederse etsin.”

“Yine de biraz set oldu.”

Kitapçıda işimiz bitmişti. Kartımı bırakarak akıllarına bir şey gelirse her zaman arayabileceğini söyledikten sonra tokalaştık. Berna’nın elimi güçlü bir biçimde sıkması garip bir heyecan dalgasına kapılmama neden oldu.

*

İkinci adresimiz merkezi Kartal’da bulunan Uzmanlar Yapı İnşaat firmasıydı. Firmada konut işlerinden sorumlu Engin adlı, iri yarı ama sevimli bir tip karşıladı bizi. Bürosuna geçtik. Büyük bir masanın üzerinde projeler, dosyalar, bina resimleri yayılmıştı.

“Bir şey içer misiniz?”

İstemedik.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Bu sizin yıkacağınız Kadıköy’deki Mine Apartmanı’nda oturan Özgür Doğa dün gece öldürüldü?” dedim.

“Öldürüldü mü!”

“Evet, öldürüldü” dedi Serdar. “Hem de ne öldürülme!”

Kuşku dolu bakışlarını Engin’e dikti. Engin’se, hiçbir şey anlamadığını ifade eden bakışlarını üzerimizde gezdirdi.

Serdar, “Firmanız Özgür’ü tehdit ediyormuş?” dedi sert bir tavırla.

Engin’in bakışları şaşkınlığa dönüştü.

“Bir dakika bir dakika, onu bizim öldürdüğümüzü mü ima ediyorsunuz?”

“Şu anda hiçbir şey ima etmiyoruz. Seni dinledikten sonra karar vereceğiz” dedim.

“Firmamızı bu tip pis işlere bulaştırmayın lütfen! Piyasada adımız çıkarsa bir daha iş alamayız, daire de satamayız!”

Serdar hiddetle atıldı. “Bak kardeşim, senin firmanın iş alıp alamaması, daire satıp satamaması, benim hiç ama hiç umurumda değil. Ben katilin peşindeyim. Bu meseleyle ilginiz yoksa kimse duymaz. O yüzden, konuşmaya başlasan iyi olur. Neden tehdit ettiniz Özgür’ü?”

Engin az önce söylediği sözlere pişman olmuş gibi baktı bize.

“Size kısaca olanları anlatayım. Bu kentsel dönüşüm kapsamında Mine Apartmanı sakinleriyle anlaşmıştık. Orada toplam on iki daire var. Yeni yapacağımız apartmanda, kendimize altı daire almak üzerine mutabakata vardık. Apartman sakinlerinin hepsi sözleşmeye imza atmalarına rağmen bu Özgür Bey imza atmamakta direndi. Apartmanın yıkılmasını istemiyordu. Ona yeni ve modern bir daire vereceğimize rağmen kendisini bir türlü ikna edemedik. Neymiş efendim, evde hatıralarını varmış, kitapları taşımak zormuş, filan!” Güldü.

“Bu tehdit olayı nedir peki?” dedi Serdar.

“Biz kimseyi tehdit etmedik. Efendice dairesinden taşınmasını istedik. Eğer mahkemelik olursak, davanın aleyhine sonuçlanacağını hatırlattık. Hepsi bu.”

Serdar alaycı bir biçimde gülümsedi. Engin bu gülümsemeyi görmemezlikten gelerek konuşmasını sürdürdü.

“Sonunda, mahkemelik olduk. Şu anda yargı süreci devam ediyor. Birkaç ay sonra dava lehimize sonuçlanacak.”

Serdar alaycı ifadesini sürdürerek, “Kazanacağınızdan nasıl bu kadar eminsiniz?” dedi.

Engin güldü, sırtını koltuğuna yaslayarak, güçlü ve kendine güvenen bir sesle, “Bu durumlarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Önceki inşaatlarımızda da buna benzer sorunlar yaşadık. Avukatlarımız çok iyidir. Ayrıca, kanunlar belli. Apartman sakinlerinin üçte ikisi yıkıma karar verip sözleşmeye imza attığı takdirde, imza atmayanlar mahkemeye giderek, sadece yıkım sürecini uzatabilirler. Sonuçta o bina öyle ya da böyle, paşa paşa yıkılır. Mahkeme kararına rağmen, hâlâ dairesini boşaltmakta direnen olursa, yine mahkeme kararıyla o daire açık artırmaya çıkarılır ve satılır. Allah rahmet eylesin ama bizim Özgür Bey’i öldürmemiz için bir neden yoktu. Zaten, davayı kazanacaktık. Kaldı ki, davayı kazanamasak bile, bunun için cinayet mi işlenir! Biz öyle piyasadaki sonradan bitme mafyavari .. firmalardan değiliz.”

“Fazladan kira ödüyormuşsunuz dairelere?”

“O konuda sıkıntı yok. Sözleşmede taahhüt ettiğimiz süre dahilinde kiralarını ödeyeceğiz.”

Masasındaki projelerden birkaçını gururla gösterdi. Hepsi rezidans projeleriymiş. Bu projelerin yanında Mine Apartmanı’nın çok küçük bir proje olduğunu, bu işe bir tanıdıklarının ricası üzerine girdiklerini söyledi. Bu proje onlar için devede kulakmış.

“Neyse” dedim kalkarken. “Araştırmaya devam edeceğiz.”

Elimizi sıkarken firmalarının adını bu işe karıştırmamamızı bir kez daha tembihledi. Bir daha aynı şeyi söylerse, gazetelerde firmasının adının çarşaf çarşaf çıkacağı uyarısında bulundum.

*

Uzmanlar Yapı’dan sonra soluğu rıhtımdaki Kadıköy İlçe Emniyeti’nin amiri Cengiz’in yanında aldık. Çaylar, kahveler söylendi. Sigaralar tüttürüldü.

Olan biteni Cengiz’e anlattıktan sonra Seda’ya yapılan saldırının detaylarını, zanlıyı ne zaman yakalayacaklarını sorduk.

Cengiz sigarasını tüttürerek koltuğuna yaslandı. “Herifi yakalayacağız Galip” dedi kendinden emin bir tavırla.

“Yakala öyleyse.”

“Bana bak Galip. Haftalardır ne yaptığımızı zannediyorsun. Burada oturup iskambil mi oynuyoruz, ha?” dedi yarı ciddi yarı şaka.

“İnşallah oynamıyorsunuzdur” dedim gülerek.

“Kolaysa sen gel, yakala .. ibneyi. .. Kadıköy’deki diğer üç vakanın da zanlısının bu herif olduğunu zannediyoruz. Eşkalini belirledik, belirli noktalara adam diktik. Merkezden yardım istedik ama kimse oralı olmuyor. Benim elimdeki adamlarla bu iş bir yere kadar Galip. Senin elemanlardan birkaçını bu iş için bana göndersene?”

“Valla Cengiz, benim de başımda aynı dert var. Koskoca İstanbul’a dört kelle bakıyoruz. Bu manyak milletin her gün cinayet işlediğini düşünürsen, bizim durumumuz seninkinden daha vahim! Bu yüzden dostum, eleman işini unut! Ne yap ne et bu herifi yakala. Herif Kadıköy’de. Kadıköy de senin avucunun içinde. İstersen beş yüz saat çalış, istersen eve hiç gitme, istersen karını boşa, istersen taşeron tut ama .. herifi yakala!”

Tam kalkarken karakolda bir patırtı işittik, kapıda bir gürültü koptu. Bir kadın ciyak ciyak bağırıyordu. Cengiz olaya müdahale etmek için odadan çıktı. Birkaç dakika sonra kadınla birlikte odaya döndüler. Yüzünde güller açıyordu.

Sırıtarak, “Hanımefendiyi takdim edeyim” dedi. “Ceren Hanım. Aradığımız sapığın kız arkadaşı!”

Kız masanın karşısına oturdu. Yirmi beşlerinde filandı. Kısa boylu, balık etliliği çoktan geride bırakmış bir tombulluğu vardı. Suratı yarım ay kadar genişti ve büyük annemi andırıyordu. Kalın boynundaki morluklar hemen göze çarpıyordu. Favorilerinin altındaki ufak ufak kılları fark etmek için büyütece ihtiyaç yoktu. El tırnaklarının kırmızı ojeleri parlak ve son derece iğrençti. Koca ağzındaki sakız bir yanaktan diğer yanağı dönüp duruyordu. Kabanın altına kot pantolon giymişti. Baldırları meşe ağacının gövdesi kadar kalındı. Kotun altında çirkin ve boyasız, yüksek topuklu botlar vardı.

Cengiz hemen heyecanla konuya girdi.

“Anlat kızım, seni dinliyoruz.”

“Kapıdaki polislere bir şey deyin ayol. Ne kadar kaba davranıyorlar vatandaşa! İnsanların polisleri sevmemesine şaşmamak lazım!”

Hepimiz bu basit, kenar mahalle dilberinin ağızından çıkacakları merakla bekliyorduk. Serdar atıldı, “Sizi dinliyoruz hanımefendi?”

“Ayol sen ne kadar kibar polissin öyle, hanımefendi yesin seni.”

“Anlat kızım?” dedi Cengiz babacan bir tavırla. Az önceki o sevinçli hâlinden eser kalmamıştı. “Tatlım ne diyeceksen çabuk söyle, yoksa polisi görevinin başında alıkoymaktan seni nezarete tıkacağım!” dedi.

Kız vız gelir tırıs gider hâllerinden vazgeçmedi.

“Size çok değerli bilgiler verebilirim, karşılığında ne vereceksiniz?” demez mi!

“Ödül mü istiyorsun?” dedim.

“Hiç fena olmaz. Bu anlattıklarımdan sonra hayatım tehlikeye girebilir.”

“Anlatacaklarınız işimize yarayacak şeylerse, bir şeyler düşünürüz.”

Ceren birden hiddetlendi. “Siz beni aptal mı zannediyorsunuz. Bilgiyi alır almaz beni sepetlemeyeceğinizi nereden bileyim? Yemezler!”

Serdar patladı. “Sen ne biçim konuşuyorsun devletin memuruyla!”

Yardımcımın ilk defa bu kadar hiddetlendiğini görüyordum.

Ceren bu laflardan hiç etkilenmedi. “Hiç de kibar mibar .. değilmişsin ayol!” dedi.

Tombul baş parmağıyla işaret parmağını ağzına sokup koca sakızı çıkarıp Cengiz’in masasının üzerine yapıştırdı. Üçümüz de birbirimize bakarak karşımızdakinin sıfır derece manyak olduğuna karar verdik.

“Ne vereceğinizi öğrenmeden tek kelime etmem! İşkence yapsanız bile konuşmam!”

“İşkence yaptığımızı kim söyledi? Sözlerine dikkat et kızım!” dedi Cengiz.

“Hay! Güleyim doğrusu! Dünya alem biliyor aynasızların işkencelerini. Yeme beni müdür!”

Serdar yine patladı. “Ulan, şimdi yiyeceğim seni ama ağzımın tadı bozulacak diye korkuyorum.”

“Ben sana kendimi yedirir miyim çam yarması! Siz ancak yol kenarındaki transları yersiniz!”

Cengiz hâlâ sabırlı bir sesle, “Kızım sen  buraya bizimle taşak geçmek için mi geldin?” dedi.

“Vereceğim bilgiler için çıkarın bakalım yüzlükleri. Hep siz mi çorba parası toplayacaksınız milletten. Biraz da biz toplayalım.”

“Sen bize bildiklerinin bir kısmını söyle, eğer işimize yararlarsa paranı veririz” dedim anlaşmaya yanaşır bir ifadeyle.

Serdar, “Abi ben dayanamıyorum,” diyerek kapıyı çarpıp dışarı çıktı. Ceren, “Bir çay söyleyiver be” diye bağırdı arkasından. Ardından ciddileşerek, “Neyse, konumuza dönelim. Bu sizin aradığınız, hani şu gazetelerin yazdığı sapık var ya, işte o benim erkek arkadaşım olabilir” dedi.

“Bunu kapıda söylemiştin” dedi Cengiz.

“Söylediğimi biliyorum, aptal değilim” dedi ters ters.

“Ondan hiç kuşkum yok.”

Cengiz gayet mülayim bir ses tonuyla ve çok sakin görünerek, “Sen devam et kızım” dedi.

Bir memur çağırarak üçümüze kahve söyledi.

“Benimkinin adı İsmail. Çok tehlikelidir, sonra söylemedi demeyin ha!”

“O kadarını tahmin ediyoruz” dedi Cengiz bir psikolog edasıyla.

“Niye arkadaşını gammazlıyorsun sen? Boynundaki morluklar onun eseri mi?”

“Sevişirken yaptı bunları,” dedi morlukları göstererek. “Az kalsın öldürüyordu beni. Bu şekilde beni boğarken daha iyi orgazm oluyormuş! Beni öldürmeden yakalanmasını istiyorum.”

Kapı tıkladı, kahveler birer bardak suyla geldi.

“Hele şükür be! Kahveler bu kadar törenle geliyorsa para nasıl gelecek bakalım?”

“Gelir kızım gelir, sen anlatırsan gelir” dedi Cengiz yine uzman bir psikolog edasıyla. Acaba Cengiz üniversitede psikoloji mi okumuştu?

Ceren kahvesinden koca bir yudum aldı. “Bu İsmail geçen gece, sabaha karşı yataktan kalkıp telefonu alıp tuvalete gitti. Zaten, telefonunu elinden hiç düşürmez. Orada biriyle fısır fısır konuşuyordu. Benim uyuduğumu zannediyordu salak! Sessizce kalkıp kulağımı kapıya dayadım. Kızın birini oturduğu apartmana kadar takip edip peşinden apartmana girdiğini ve kıza saldırdığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Sonra, karşı dairedeki lavuk çıkıp bunu kolundan bıçaklamış. İntikam alacağını söyledi.”

“Bunların hepsini duyduğuna eminsin, değil mi?” dedim.

“Şeyimden uydurmuyorum herhalde!” dedi. “Pirelendim, hemen gidip ceketinin ceplerini karıştırdım. Cepten dantelli siyah bir kadın külot çıkmasın mı!”

“Belki senindir o külot?”

“Ben külodumu tanımaz mıyım ayol!”

Ayağa kalkıp pantolonunun düğmelerini çözmeye kalktı. “Ben bu tarz külot giyiyorum” diyerek pantolonunu aşağıya indirdi.

“Giy pantolonunu kızım, inandık, külot senin değil!” dedi Cengiz.

“Gördünüz, ben beyaz giyerim.”

“Gayet iyi gördük.”

Pantolonunu tekrar yukarı çekti.

“Banyodan çıkınca külodun kimin olduğunu sordum, ondan habersiz ceplerini karıştırdığım için beni bu hâle getirdi” diyerek boynundaki morlukları gösterdi.

Bir an acıdım kıza.

“Bu İsmail’in evi nerede, hemen gidip alalım!” dedim.

“Şimdilik bilgiler bu kadar beyler.  Devamı için paraları görelim!”

Kıza az önceki acımam bitti.

“Devletten bilgi saklamak suçtur!” dedim.

“Bende bilgi falan yok. Hiçbir şey saklamıyorum. Hadi bana eyvallah!” diyerek ayaklandı.

“Tamam kız otur” dedi Cengiz. Cebinden bir yüzlük çıkardı. “Al bakalım.”

“Bu ne be! Sen onu dilenciye ver sadaka diye.”

Bana dönerek, “Senden de bir yüzlük alalım aynasız!” dedi, elini uzatarak.

Cengiz, “Kızım biz devletin polisiyiz. Ne gezer bizde para!” dedi.

“Gezer hem de bal gibi gezer. Kestiğiniz cezalardan tırtıkladıklarınız yeter.”

Sonunda, Cengiz çıldırdı. Koltuğundan kalkarak, “Yetti ulan artık” diye kükredi. “Osman” diye bağırdı. Genç bir polis kapıda belirdi. “Alın bunu, tıkın içeri. Aradığımız sapık katilin suç ortağı! Derhal işlemlerini yapın, savcılığa postalayın!”

Kıza döndü. “Belki bilmiyorsundur güzelim, bu senin İsmail birini öldürdü. Yani anlayacağın; sen bir tecavüzcüyü ve bir katili koruyorsun.” Bana dönerek, “Ne diyorsun Galip Amirim, sence kaç yıldan başlar?”

Sigaramı çıkarıp yaktım. “Tecavüz ve cinayete ortaklık ve yataklık. En az yirmi yılı var. Belki, şartlı tahliye hakkı verebilirler.”

Ceren olanca içtenliğiyle, “Tamam be, şaka yaptık. Para mara istemiyorum” dedi.

Cengiz yerine oturup gözlerini Ceren’e dikti. Ben sigaramı tüttürmeye devam ettim.

“Bir tane de bana versene aynasız” dedi gayet pişkin.

İsmail’in evi Fikirtepe mahallesindeymiş. Sabit pazarın arkasındaki üç katlı binanın giriş katında oturuyormuş. Malum adresteki evi kuşatıp baskın yaptık. Kapıyı kırıp içeri girdik. Sapığı, yatağa bağlanmış bir kadının ırzına geçmek üzereyken yakaladık. Nedense bu manzaraya şaşırmadık. İsmail, el çabukluğuyla yatağın altından tabancayı çıkardı. Buna da şaşırmadık. Her türlü direnişe hazırlıklıydık. Tabancanın namlusu bize doğrultmadan benim tabancamdan çıkan kurşun İsmail’in koluna isabet etti. Acıyla bağırarak tabancayı elinden düşürdü. İsmail’in üzerine yürüyüp sıkı bir tokat çaktım. Yatakta bağlı olan kız çırpınıyordu. Kızın iplerini çözdük. Kız yataktan fırlayıp yerdeki İsmail’in yanına çöktü.

“Manyak mısınız siz!” diye bağırdı bize!

Ben Serdar’a, Serdar bana baktı.

“Canın yanıyor mu sevgilim, hemen ambulans çağıracağım.”

Kilolu, memeleri ve kalçaları kocaman bir hatundu. Yağlı göbek deliğine küpe takmıştı.

Serdar hayretle, “Kızım bu adam az önce seni yatağa bağlamış, tecavüz edecekti, onu niye koruyorsun?”

“Ne tecavüzü be! Biz fantezi yapıyorduk.”

İsmail yerde kolunu tutarak inliyor, bizden şikâyetçi olacağını söyleyip duruyordu. Serdar ambulans çağırdı.

“Siz kimsiniz?” dedi kız.

“Seni ölümden kurtaran polisler” dedi Serdar.

“Bu herif dün bir adamı dilim dilim doğradı, belki de aynısını sana yapacaktı?”

“Benim İsmail’im öyle şeyler yapmaz! Biraz daha dayan canım?” dedi İsmail’e.

İsmail sinirle, “Dayan diyeceğine kolumu saracak bir şey bul salak karı! Kan kaybından gideceğim!” diye bağırdı.

Kız yerdeki siyah sütyenini İsmail’in koluna sarıp sıktı.

Ortalarda çırılçıplak dolaşmasına rağmen utanma adına hiçbir belirti yoktu kadında.

Sandalyenin üzerindeki giysilerini atarak giyinmesini söyledim. İsmail’in yerden kaldırıp bağırmalarına aldırmadan ellerini arkadan kelepçeledim.

“Sen bu sapığı ne kadar zamandır tanıyorsun?” dedi Serdar.

“Siz buraya gelip fantezimizin içine etmeden iki saat önce.”

“Sen her yeni tanıştığın adamın yatağına girip kendini bağlatır mısın?”

“Bağlatırım. Ne var bunda! İsmail bana o güveni verdi.”

“Kızım sen bu kafayla fazla yaşamazsın. Çok yakında bir yerlerde cesedini buluruz!”

Ambulansın sirenleri duyuldu. Beş dakika sonra İsmail’in koluna müdahaleyi yapıyorlardı. Maalesef ölmeyecekti.

*

İsmail sorguda üç kadına saldırdığını kabul etti.

“Dün gece Mine Apartmanı’ndaki o kadına saldırmak için gitmedim” dedi savunmacı bir tavırla.

“Biliyorum hayvan! cinayet için gittin” diyerek var gücümle tokadı yanağına geçirdim. Aynı anda, Serdar da sandalyenin bacaklarına tekmeyi koyunca İsmail sandalyeyle birlikte sırt üstü yere kapaklandı. Kaldırdık, sandalyeye oturttuk.

“Zavallıya niye öyle korkunç işkenceler yaptın? Sen nasıl bir canavarsın!” diyerek yumruğu çenesine bütün gücümle geçirdim. İsmail yumruğun şiddetiyle sandalyeyle birlikte uçarken, ayakları tavana dikildi. Özgür’ün o korkunç hâli ve öldürülürken çektiği acılar aklıma geldikçe kendime hakim olamıyordum. Kaldırıp sandalyeye oturttuk. Pelte gibiydi. Yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Buna rağmen, kaşlarının arasındaki dikey çizgiler derinleşti, kaşları çatıldı.

“Ne cinayeti, ne işkencesi, neden bahsediyorsunuz?”

“Özgür Doğa’yı vahşice öldürmenden bahsediyorum orospu çocuğu!” dedim. Tekmeyi göğsünün ortasına vurduğumda bir an nefessiz kaldı. İkinci tekmemle birlikte yine ayakları tavana dikildi. Düşerken kafasının zemine çarptı. Herifi dövmekten kendimi  bir türlü alamıyordum. Dövdükçe hiddetleniyordum, hiddetlendikçe dövüyordum.

Yine kaldırıp sandalyeye oturttuk. Bu sefer sarılı kolunu tutup olanca gücümle sıktım. İsmail de olanca gücüyle anırdı. Beyaz sargı kırmızı renge döndü. Yeni bir tekmeyi suratının ortasına koyacakken Serdar buna mani oldu. Beni tutarak, “Abi bu kadar yeter. Ölürse bu pisliği adamdan sayarlar, başımız derde girer!” dedi.

“Ben kimseyi öldürmedim. İftira!” diye bağırıyordu.

“Bok öldürmedin!”

Derin derin nefesler alarak öfkemi kontrol altına alıp sakinleşmeye çalıştım. Serdar aynalı cama işaret ederek birinin gelmesini istedi. Birkaç dakika sonra  İsmail’in kolu ve kafası sarıldı, ağrı kesici verildi. Hastaneye götürülüp beyin tomografisi çekilmesi gerekiyormuş. Sorgu bitmeden hiçbir yere gidemeyeceğini söyledim.

Serdar, iyi polis rolüne bürünerek, İsmail’in kafasını bir çocuğu sever gibi sevdi.

“Bak güzel kardeşim, beyin kanaması geçiriyor olabilirsin, kolun da iltihap kapmış olabilir. İşlediğin bu cinayeti itiraf et, seni hemen hastaneye gönderelim, tedavi altına alalım. Yoksa, amirim seni hayatta buradan çıkarmaz.”

“Cinayeti bana yıkmaya çalışıyorsunuz, ben kimseyi öldürmedim, ben cinayet işleyecek adam değilim” diye yakardı.

Herifin inkârlarına karşı derin derin nefesler almaya devam ediyordum. Serdar iyi polisi oynamaya devam etti. “Bak güzel kardeşim, amirimi görüyor musun, sana saldırmamak için nasıl kendini kontrolde tutmaya çalışıyor. Ama, sen .. inkara devam edersen, ben bile seni kurtaramam.”

“O adamın öldürüldüğünü şimdi sizden öğrendim. Tamam, kabul ediyorum; dün gece o herifi pataklamak için apartmanın önünde pusuya yattım. Kolumu yaraladığı için çok kızgındım ve intikamımı almak istiyordum. Yolun karşısına geçip arabaların arkasında gizlenerek eve gelmesini beklemeye başladım. On dakika geçti geçmedi, bu herif köşede göründü. Tam saldıracaktım ki, çöp kamyonu geldi. Çöpçüler yüzünden saldıramadım. Çöp kamyonu gidinceye kadar da herif apartmana girdi. Arkasından koştum, yetişemedim, sokak kapısı kapandı. Apartmanda kimse oturmadığı için, aşağıdan zile basıp kapıyı ona açtırmaktan başka çarem yoktu. Yerime dönerek eve girmesi için biraz zaman geçmesini bekledim.”

“Kapıyı açtırdın, yukarı çıktın, zavallıyı öldürdün. Seni eve nasıl aldı?” dedim.

“Apartmana girmedim ben!” diye bağırdı umutsuzca. “Biraz daha bekledikten sonra sırt çantalı bir kadın girdi apartmana. Ben de dayak işini sonraya bırakarak uzaklaştım oradan.”

“Nasıl bir kadındı bu?” dedim.

“Bayağı kadındı işte. Siyah kıvırcık saçlı, uzun boyluydu.”

“Bu hatuna niye saldırmadın?” dedim alayla.

“Ben asla işlerimi birbirine karıştırmam. Oraya herifi dövmek için gitmiştim.”

“Prensiplisin” dedim.

Bazı kuşkularım olmasına rağmen İsmail’i üç kadına saldırı ve tecavüzden tutukladık. Dosyayı kapatmadık.

KISA CİNAYET HİKAYELERİ | BAŞKOMİSER GALİP MACERASI | EDİTÖR CİNAYETLERİ Devam ediyor

Bu seferki kurban bir kadındı. Bu son birkaç gün içinde vahşice öldürülen ikinci kurbandı. Üzerinde sadece külot vardı. El ve ayak bileklerinden yatağa bağlanmıştı. Boynunda şok cihazının izi vardı. Göğsünün tam ortasında kocaman bir ekmek bıçağı, bu korkunç işkencelere son noktayı koymuşa benziyordu. Kadının gözlüklerinin ardındaki kocaman siyah gözleri tavana dikilmişti ve yüzde yüz ölüydü. O gözler çektiği büyük ıstırabı âdeta  haykırıyordu. Ağzına bez tıkıştırılmış, bezin üzeri de bantlanmıştı. Gövdesi tam karın deliğinin üzerinden testereyle ikiye kesilmek istenmiş, yaklaşık yirmi santim kesildikten sonra bu işten vazgeçilmişti. Üzerine et parçaları bulaşmış kanlı testere yerdeydi. Ancak, kesme ve bıçak hamlelerinden önce, katil kurbanıyla epeyce eğlenmişti. Ucu çivilerle dolu sopayı zavallı kadının kollarına, göğüslerine, baldırlarına saplamış, gövdeyi delik deşik etmişti. Ayrıca, vücudun her yerinde derin kırbaç yaraları şeritler hâlinde uzanıyordu. Çivili sopa ve kırbaç başucundaki komodinin üzerinde duruyordu.

Serdar kurbanın kimliği ve katlanmış bir kâğıtla yanıma geldi. Çiğdem Arslan. Otuz beş yaşında. Evli. İzmir doğumlu.

“Kocası nerede?”

“Karısını o bulmuş. Şoka girince ambulansa götürmüşler.”

Olay yeri inceleme amiri Necati, cinayetin üç dört saat önce işlendiğini söyledi. Bu durumda, bizim İsmail cinayetleri işlememişti. Ama, onu serbest bırakmakta aceleci davranmayacaktım. Çünkü, pekâlâ .. suç ortağı olabilirdi.

Serdar kâğıdı uzattı. Katlanmış kâğıdı açıp okudum.

İnfaz edilecek kadın işkence sehpasına yatırılıp bağlanıyor. Önce, cellat ucu sivri çivili sopayı kadının vücudunun çeşitli yerlerine vurarak yaralar açıyor. Kadın feryat ediyor. Her feryatta cellat sopayı vücudun farklı bir yerine vuruyordu. Daha sonra, kırbaç işkencesine geçiliyor ve yaklaşık iki yüz kırbaç darbesiyle kadına eziyet devam ediyordu. Kırbaçlama sırasında kurban birkaç kez bayıldığı için, işkenceye ara veriliyor, kurban ayılınca kırbaçlama tekrar başlıyordu. İki yüz adet kırbaç vurulduktan sonra büyük bir testereyle kadının vücudu, karın deliğinin üzerinden ikiye kesilmeye başlanıyor ve gövde iki parçaya ayrılıyordu. Testere işkencesiyle infaz tamamlanıyordu.

“Yazıda bıçaktan bahsetmemiş?” dedi Serdar.

“Baksana, kesmeyi becerememiş, kadının işini bıçakla bitirmiş.”

Serdar yüzünü ekşiterek, “Kim bilir nasıl acı çekti zavallı!” dedi.

Bu seferki mektubun diğer mektuptan bir farkı vardı. Mektupta her satırın altı kırmızı kalemle çizilmiş ve paragrafın bittiği son cümlenin altına, el yazısıyla Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri – Ortaçağ Yayınları diye bir not düşülmüştü. Değişik bir yazı stiliydi bu!

Çiğdem Arslan’ın kocası Metin Arslan zar zor kendine geldi. Karısının bir yayınevinde editör olarak çalıştığını söyledi. Kendi hâlinde yaşayan, hayatı kitaplardan ibaret olan bir insanmış. Herkes tarafından çok sevilirmiş. Ona düşman olacak, böyle vahşice hayatına son verecek kimse olamazmış. Mektubu gösterdiğimizde, çok şaşırdı. Evet, mektuptan haberi vardı. Mektubu dün akşam kapının altında bulmuşlar. Şaşırdığı şey: Mektuptaki yazının kırmızı kalemle çizilmesi, kitabın ve yayınevinin adlarının yazılmasıydı. Çünkü, mektubu ilk gördüklerinde üzerinde bunlar yokmuş. Ayrıca, bu notları karısının sonradan yazmadığına çok emindi.

Karısı kendisinden habersiz mektubu incelemiş, hangi kitaptan alıntı yapıldığını araştırıp bulmuş olamaz mı? Hayır, olamazmış. Çünkü, mektuptaki yazı karakteri ile karısının yazı karakteri çok farklıymış. Böyle bir yazı karakteri ömründe görmemiş. Bize kanıt olarak da, karısının defterlerinden birini açarak içindeki el yazıları gösterdi. Kadının el yazısı son derece muntazamdı ve mektuptaki yazıyla uzaktan yakından alakası yoktu.

Eğer, bu notu katil yazdıysa, ki öyle görünüyor, neden bize bilgi vermek istemişti?

Mektupları katil gönderiyorsa, niye yazının üzerindeki notları önceden almadı da kadını öldürdükten sonra yazdı?

Elimizde vahşice işlenmiş iki cinayet vardı ve her iki kurbanında meslekleri editörlüktü. Eğer bu bir rastlantı değilse, bu editörlük meselesi kurbanların arasında bir ilişkiyi işaret ediyordu. Belki de, etmiyordu. Ne bileyim, bakacak, araştıracaktık.

*

Ertesi sabah ilk iş olarak, Ortaçağ Yayınları’na gittik. Havanın buz gibi soğuk olması Kadıköy’ün sokaklarının yoğunluğundan bir şey eksiltmiyordu. Kadıköy sokakları her zaman kalabalıktı. Ortaçağ Yayınları, Şifa hastanesinin karşı sırasındaki birbirine bitişik, eski binalardan birinin üçüncü katındaydı. Kapıyı yirmi yaşlarında, güzel bir kız açtı.

“Buranın sahibiyle görüşmek istiyoruz?” dedik.

“Kim diyeyim?”

“Polis!”

Bizi içeri buyur etti, kendisi de arka odalardan birinde kayboldu. Girişe koca bir kütüphane konmuştu. İçi tıka basa kitap doluydu. Bu aralar, cinayetler yüzünden kitaplarla ve kütüphanelerle haddinden fazla haşır neşir olmam; kitap okumam için bana gönderilen bir işaret olabilir miydi?

Yanımıza orta yaşlarda, güzel bir kadın geldi. Tokalaştık. Uzun boyluydu ve kısa saçları sapsarıydı. Mavi gözleri okyanus derinliğindeydi. Sokakta görsem kesin yabancı diyeceğim bir tipi vardı. Oturmamızı işaret etti.

“Benim adım Sena, size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi meraklı gözlerle.

“Cinayet bürodan başkomiser Galip ve komiser Serdar” diyerek kendimizi tanıttım. Serdar delil torbasından mektubu çıkarıp bana uzattı. Mektubu köşesinden tutup açtım, kadına gösterdim.

“Bu yazıda bahsedilen Ortaçağ Yayınları sizin yayınevi mi?”

Sena hanım gözlüklerini takıp mektuba baktı, “Evet, bizim yayınevi gibi görünüyor. Çünkü, Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri bizim kitabımızdır. Bir şey mi oldu?”

“Bu kitabı görebilir miyiz?”

Mektubu yine ucundan tutarak Serdar’a uzattım. O da aynı hassasiyetle mektubu katlayıp delil poşetine geri koydu.

Sena hanım kütüphaneye giderken bacaklarının kot pantolondan sütun gibi oldukları belli oluyordu. Ayağındaki yüksek topuklu ayakkabılarla çok tahrik ediciydi. Kütüphaneden bir kitap seçti, yanımıza geldi, kitabı uzattı.

Meşhur Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri adlı kitabı elimde tutuyordum. Tuğla gibi kalındı ve çok şık bir kapağı vardı.

Hızlıca sayfalarını çevirdim ve sayfalar arasına serpiştirilmiş renkli işkence resimleri gözüme çarptı. Bin sayfa olduğunu görünce nutkum tutuldu. Kitaplardan pek anlamamama rağmen sayfa kalitesi çok iyi olduğunu düşündüm.

“Bu kitabı kime sattığınızı öğrenebilir miyim?”

Kadının yüzünde alaycı ifade belirdi. “Biz kitaplarımızı okurlara dağıtım firmaları ve kitapçılar aracılığıyla ulaştırıyoruz. Bütün yayınevleri böyle çalışır. Bu yüzden, bir kitabın kime satıldığının bilgisi bizde bulunmaz.”

Umutsuz gözlerle kendisini dinlediğimi fark edince müjdeyi çabucak verdi. “Yalnız” dedi gülümseyerek, “Bu kitap özel baskıdır. Fiyatı yüksek olduğu için, sadece, meraklıları bu kitabı sipariş verirler. Özel siparişle kitapçılara gönderiyoruz.”

“Sadece meraklılar değil katiller de” diye mırıldandım.

Sena hanım, bizi dinleyen kıza dönerek, “Betül, kitabın hareketlerine bakar mısın, en son hangi dağıtım firmasına göndermişiz?” dedi.

Betül birkaç tuşa basarak bilgiye erişti. Kitap sene boyunca sadece bir tane satılmıştı. Yayınevi adına üzüldüm, kendi adımıza sevindim. Güzel bir haber daha geldi Betül’den, kitap dağıtım firmasına gönderilmemişti. Kadıköy’deki İmge Kitapevi’nden Yılmaz Bey iki ay önce bizzat kendi, bir müşterisi için sipariş vermişti. İmge Kitapevi’nin yerini öğrenip yayınevinden ayrıldık.

*

İmge Kitapevi, Kadıköy Sular İdaresi’nin iki üç bina gerisindeydi. Mağazanın içini Kedicik Kitapevi’nde olduğu gibi güzel kitap kokusu sarmıştı. Mağazanın tam ortasına Kedicik Kitapevi’nde gördüğümüzden çok daha büyük, üzerinde çok daha fazla kitabın sergilendiği bir masa konmuştu. Yılmaz Bey’le tanıştık, olayı kısaca anlattık.

Betül gibi bilgisayara bakıp bize iyi haber vermesini ve kitabı kime sattığını söylemesini bekliyordum ki, bilgisayara hiç yüz vermeden kitabı kime sattığını söyleyiverdi. Kedicik Kitapevi’nin sahibi Arınç’mış kitabı satın alan. Bizim Arınç! Aradığımız sadist katil Arınç mıydı! Kurbanlara o korkunç işkenceleri yapan bu bonus kafa, yakışıklı oğlan mıydı!

Arınç’la arkadaşmışlar. Arınç bu kitabı Ortaçağ’da geçen bir polisiye roman yazdığı için almış. Kaynak kitap olarak kullanacakmış.

*

Dükkâna girdiğimizde Berna bilgisayara bakıyordu, bizi görünce hafifçe gülümsedi.

“Kitapları çok sevdiniz galiba, .. satın almak istemez misiniz?” diyerek espri yaptı.

“O da olur inşallah, Arınç burada mı?”

“Daha gelmedi, niye sordunuz?”

“Yazdığı son romanın notlarını acilen görmemiz gerekiyor?” dedi Serdar.

“Hiçbir şey anlamadım ama Arınç’ın bilgisayarı arka odada.”

“Bakabilir miyiz?” dedim.

“Buyurun.”

Dün müşterinin üzerine Atmaca gibi atılan Berna gitmiş, yerine uysal bir kız gelmişti. Arınç’ın çalışma odası küçük ve havasızdı. Oda altı yedi metrekarelik olmasına rağmen eşya sayısı .. fazlaydı. Masa, lamba, bilgisayar, printer, duvarda üzeri notlarla dolu bir pano, kitaplar, dosyalar ve bir sürü kâğıt.

Berna odanın ışığını açıp Arınç’ın masasının çekmecesinden bir dosya çıkardı, bana uzattı.

“Arınç’ın üzerinde çalıştığı son roman!” dedi.

Bugün bu kız gerçek bir melekti.

Dosya elimde, gözüm kitap raflarını radar gibi taradı. Kütüphanede tuğla kalınlığında bir kitabı bulmak zor olmasa gerek diye düşündüm. Zor olmadı. Uzanıp Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri adlı, cildini çok iyi tanıdığım kitabı raftan aldım.

Kitabı karıştırmak için sandalyeye oturdum. Birkaç sayfa çevirdikten sonra, altı çizilmiş işkence sahnelerini anlatan paragrafla karşılaşmam uzun sürmedi. Bu cümlelerin kurbanlara gönderilen mektuplarda yazılan işkence sahneleriyle aynı olduğunu fark edemeyecek kadar bunamamıştım. Kitabı masaya bırakıp Arınç’ın polisiye roman dosyasını açtım, romandaki cinayet sahneleri eğik yazıldığı için hemen gözüme ilişti. Bu işkenceli infaz sahneleri, kurbanlara gönderilen mektuplardaki işkence sahneleriyle bire bir örtüşüyordu. Kısaca, romandaki cinayet sahneleri kitaptan, mektuplar da romandan alıntı yapılmıştı. Arınç polisiye romanındaki cinayet sahnelerini gerçek hayatta, gerçek insanlara uygulamıştı.

Aradığımız katil Arınç’tı! Editörleri vahşice Arınç öldürmüştü!

Kitap ve roman dosyasıyla mağazanın ön tarafına geçtiğimizde yaşlı bir kadın dükkâna girdi. Berna’ya kardeşi hakkında soru soracağım için kadının işinin bitmesini bekledik. Serdar polisiye romanların olduğu raflara yönelirken ben de elimdeki kalın kitabı masaya bırakıp Berna’nın yanında beklemeyi tercih ettim. Dedim ya, bu kızda beni çeken garip bir şey vardı.

“Hoş geldiniz Asuman Hanım” dedi Berna yine yüzeysel bir samimiyetle. Rol yaptığı çok belli oluyordu.

“Merhaba Berna.”

Hâl hatır soruldu. Havalar iyice soğumuş, dışarıya çıkıp kitapçıya gelmek zor oluyormuş falan filan…

Asuman Hanım çantasını açtı, içinden bir defter sayfası çıkardı, Berna’ya uzattı.

“Bu kitaplar var mı sizde?”

Berna listeyi hızlıca okudu. “Modern Türkiye’nin Tarihi, Osmanlıdan Günümüze Değişen Kültür, Kimlik ve İdeoloji.”

Kitap adlarını tek tek bilgisayara girdi. “Maalesef üç kitapta şu an elimizde yok. Getirtmemi ister misiniz?”

“Bu hafta gelir mi?”

“Gelir herhalde,” dedi müdanasız bir ifadeyle.  “Bugün dağıtım firmasına sipariş veririm, iki gün içinde elimde olur.”

“Verelim öyleyse. Şimdi, bu havada başka kitapçılara gidemeyeceğim. O kâğıdı bana geri verebilir misin Berna, kitapların adlarını sadece o kâğıda yazdım.”

“Problem değil” diyerek Berna defterini açtı, kâğıtta yazılı olan kitap adlarını defterine geçirdi. Benim de gözüm Berna’nın güçlü ellerindeydi. Bu ellerden gözümü bir türlü alamıyordum. İşi bitince kâğıdı kadına geri verdi.

Kafam karışmıştı! Hem de çok karışmıştı!

Kadın gittikten sonra, “Kardeşinizi bulmamız gerekiyor, nerede olabilir?” dedim.

“Başı dertte mi?”

“Başı ciddi dertte” dedi Serdar. “Bize evinin adresini verin.”

Gözlerini kapıya çevirdiğinde o güzel gözlerde bir ışıldama oldu. “Buna gerek kalmadı!” dedi.

Arınç mağazaya girdiğinde bizi görünce, yüzündeki endişe ve bakışlarındaki derin karanlık hepimizi içine çekti. Gersin geriye kaçmaya çalışırken Serdar iyi bir refleksle kapıdan çıkmadan ensesinden yakaladı.

Berna sessizce olanları seyretti.

*

Arınç sorgu odasında ürkek bir kedi yavrusu gibi oturuyordu.

“Sen ne kadar sadistmişsin be arkadaş!” dedi Serdar iki elini masaya dayayıp yüzünü Arınç’a yaklaştırarak.

“Dikkat et, karşındaki normal bir insan değil! Saldırabilir!” diyerek Serdar’ı uyardım.

Serdar, “Nerede o günler! Öyle bir şey yapsa da, kafasına sıksak!” dedi, elini kaldırıp Arınç’a vuracakmış gibi yaptı, çocuk kafasını sakındı.

“Romanın duyulsun diye mi öldürdün o masum insanları?” dedim.

“Ben kimseyi öldürmedim!”

Serdar, “Sen onu geç, cinayetleri anlatmaya başla” dedi.

Arınç bize umutsuzca bakarak, “Ben sadece onları korkutmak istedim” dedi.

Serdar yine atıldı, “Korkutmak istedin ama dayanamadın birazcık da şurasından burasından keseyim dedin, değil mi?”

“Hayır!” diye bir çığlık kopardı Arınç. “Ben katil değilim. Ben yazarım!”

“Yazarlar da katil olur oğlum” dedim itirazlarına hiç aldırış etmeden. “Bu insanlar sana ne yaptılar?”

“Romanlarımı beğenmediler!”

Serdar masaya yaklaştı ama uyarımı dikkate alarak bu sefer öne doğru eğilmedi. Tedbirli olmak güzeldi!  “Romanını beğenmediler diye adam öldürülür mü lan!” diye bağırdı. “Bok kafa!”

Arınç, “Ben öldürmedim!” diye .. haykırdı. “Romanımı beğenmediler!”

“Olabilir, beğenmeyebilirler. Bunun için adam mı öldürülür?” dedim.

“Ben iyi bir yazarım. Tek istediğim, bana bir şans verilmesiydi. Piyasa kötü yazardan geçilmiyor. Hepsinin kitabını basıyorlar ama benim romanım için; şurası olmamış, burası şöyle olmuş diye eleştiriyorlar. Benim romanım bu eleştirileri hak etmiyor. Bana şans vermediler. Ben de romanımdaki bazı işkence sahnelerini mektuba yazıp kapılarına bıraktım. Amacım, onları tedirgin etmek, korkutmaktı. Benim cinayetlerle bir ilgim yok! Biri beni takip etmiş, benden sonra gidip onları öldürmüş! Ben kimseyi öldürmedim!”

“Ablanın bu yaptıklarından haberi var mı?”

“Onun bir şeyden haberi yok. Onu bu işe karıştırmayın!”

“O da işin içindeyse, birlikte tutuklanırsınız” dedi Serdar acımasız bir ifadeyle. “Hapiste kardeş kardeş yatarsınız.”

Arınç kendini unutmuş, Berna’nın derdine düşmüştü.

“Berna’nın benim mektup göndermemden haberi yok. Berna çok uzun zamandır Ankara’da yaşıyordu. Babamla arası iyi değildi. Babamın istemediği biriyle evlilik yapıp Ankara’ya gidince araları açıldı. Yıllarca konuşmadılar. Evliliği kısa sürdü. Boşandıktan sonra geri dönmek istedi ama babam onu kabul etmedi. Berna, Ankara’da yaşamayı sürdürdü. Babam ölünce beni yalnız bırakmamak için döndü.”

“Anneniz sağ mı?”

“Hayır. Annemi çok küçükken kanserden kaybettik.”

“Baban hiç evlenmedi mi?”

“Evlenmedi. Yıllarca bize hem annelik, hem babalık yaptı. Ama, ablamın birden evlenmeye kalkması ve Ankara’ya gitmek istemesi onu yıktı. Ablamın ondan habersiz bu evliliğe kalkışmasını, ona yapılmış ihanet saydı.”

“Baban neden öldü?”

“O da annem gibi kanserden öldü.”

“Ne iş yapıyordu?”

“Yayınevi vardı. Bir de bildiğiniz Kedicik Kitapçısı. Hastalığının son evresinde, beni karşısına aldı, fazla zamanının kalmadığını, yayınevinin işlerini de bana devredeceğini söyledi. Halbuki, ben kitapçılığı seviyordum. Yayınevi işlerini sevmiyordum ve anlamıyordum. Babama bunları söyleyince fazla ısrar etmedi, yayınevini bir arkadaşına devretti.”

“Ablan ne zaman döndü Ankara’dan?”

“Babam ölünce cenazeye geldi ve beni bir daha yalnız bırakmamak için temelli kalmaya karar verdi.”

“Berna, Ankara’da ne iş yapıyordu?”

“Üniversitede Arkeoloji okumuştu. Bu yüzden, mesleğiyle ilgili iş bulamıyordu. Aslında, kazıları .. pek sevmez. Ankara’da çeşitli işlere girip çıktı. Bu kitapçı işi ona da iyi geldi.”

Serdar, “Hapiste epeyce .. yatacaksın koçum!” dedi.

Arınç elektrik vermişiz gibi titredi.

Arınç’ı savcılığa postalamadan önce ek gözaltı süresi alıp nezarete gönderdim.

*

İlk cinayet mahalline geri dönüp Özgür Doğa’nın kapı komşusu Seda’ya uğradım. Özgür’ün öldürüldüğü akşam bir bayan arkadaşının ona uğrayıp uğramadığını sordum. Uzun boylu, esmer, kıvırcık saçlı bir kız. O akşam yalnızmış, kimse gelmemiş. Ayrıca, bahsettiğim tarifte bir kız arkadaşı da yokmuş. Merkeze dönüp ufak bir araştırma yaptım ve tahminlerimde yanılmadığımı anladım. Savcılıktan özel izin çıkararak bizim sapık İsmail’i cezaevinden çıkardım, merkeze getirdim. Bilgisayardan ona bir fotoğraf gösterdim ve cinayet akşamı Özgür’ün apartmanına giren kız olup olmadığını sordum. Bize yardımcı olursa cezasında indirim yapılabileceği yalanına kanmasına şaşırdım. İsmail hiç tereddüt etmeden kızı tanıdı ve aynı kız olduğunu söyledi.

*

Kedicik Kitapevi sakindi. Berna yine masada oturmuş, gözü bilgisayardaydı. Beni görünce, son gelişmeleri ve kardeşinin durumunu sormasını bekledim. Sormadı.

“Kardeşiniz için endişelenmeyin” diyerek ben sözü açtım.

“Nasıl böyle canice bir şey yapabildi, anlamış değilim?”

“Anlayamamanız çok normal” dedim. “Çünkü, katil kardeşiniz değil!”

Öylece yüzüme bakakaldı. Bir süre sonra kelimeler ağzından zorla döküldü. “Siz ciddi misiniz?” diyebildi.

“Hiç bu kadar ciddi olmamıştım. Özgür Doğa’yı ve Çiğdem Arslan’ı vahşice öldürmekten sizi tutukluyorum” dedim.

Bunu söyledikten sonra kelepçe yerine keşke silahımı çıkartsaymışım.

“Ellerinizi uzatın” diyerek masaya yaklaştığımda ucu sivri, metal ve parlak bir şeyin füze gibi kafama doğru uçtuğunu fark ettim. Tam yerinde bir refleksle elimin ayasıyla yüzümü siper edince sivri uçlu nesne avucumun içine saplandı. İsa’nın çarmıha gerilirken ellerine çivilerin saplanışı geldi aklıma. Canı çok yanmış olmalıydı. Çünkü, benim canım çok yanmıştı. Elimden kan sızmaya başlamıştı.

Berna, bu yetmezmiş gibi, masanın üzerinde ne var ne yok .. fırlatmaya başladı. Elime saplanmış maket bıçağını acısı yetmezmiş gibi, kafama uçuşan nesnelerden kolumu siper ederek kendimi korumaya çalışıyordum. Elimin acısına dayanamayacak duruma gelmiştim. Bir an boş bulunup kolumu indirince son gördüğüm şey, başıma doğru havada uçan tuğla gibi bir kitaptı. Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri tüm heybetiyle bana doğru uçuyordu. Kitap alnımın ortasına isabet ettiğinde sendeledim. Bunu hak etmiştim. Kitabı masaya bizzat kendim bırakmıştım. Hak etmiştim! Bu fırsatı kaçırmayan Berna, kitaptan daha hızlı üzerime uçup beni yere yıktı, sırtım zemine çarpınca korkunç bir acı hissettim. Berna üzerime oturdu, elimi tutup maket bıçağını köküne kadar bastırarak, bıçağın ucunu elimin üstünden çıkardı. Acıdan kaskatı olup tüm gücümü yitirdim. Hayal meyal sadistçe güldüğünü görebildim. Büyük elini havada görmemle yanağıma şiddetle inmesi bir oldu. Gözümde şimşekler çaktı. Ağzıma kan tadı doldu. Aynı yanağıma bir tokat daha yiyince beynim yerinden oynadı. O güçlü eller bir mengene gibi boğazıma sarıldı ve acımasızca sıkmaya başladı. Beni yavaş yavaş öldürüyordu. Kıpırdayamıyordum. Kurtulamıyordum. Berna’nın ellerinde hayata veda etmek üzereydim. Ortaçağ’da İşkence Yöntemleri’nin son kurbanı bendim! Bilincimi yavaş yavaş kaybediyordum.

Üzerimdeki ağırlığın hafiflediğini hissedince öldüğümü anladım. Zor olmamıştı. Her şey bir anda olup bitmişti! Ölüm bu kadar basitti. İnsanların ölümü düşündüğünde, boşuna korkudan altlarına sıçıyorlardı!

Bir gölge yüzüme eğildi. “Abi, iyi misin, ambulans yolda, dayan geliyorlar” dedi.

“Kim konuşuyor böyle?”

Kaybolan bilincim yavaş yavaş yerine gelince gölgeler şekillere büründü ve o şekiller Serdar oldu.

Serdar’ın desteğiyle yerden kalkmayı başardım. Berna yerde baygın yatıyordu.

“Vurdun mu onu?” dedim.

“Vurdum ama kafasına, tabancanın kabzasıyla.”

“Sana bir hayat borçluyum.”

“İyi ki peşinden gelmişim. Bir daha yalnız başına iş yapma abi. Biz bir ekibiz.”

Sırtını sıvazlayarak “Doğru söylüyorsun” dedim. “Hem de çok iyi bir ekibiz.”

*

Elim sarılmış vaziyette Serdar’la birlikte sorgu odasının aynalı camından iki kardeşi seyrederken; Berna kardeşine sinirli sinirli gülümseyip nefretle bakıyordu. Bugün mağazada başıma gelenlerin aynısının Arınç’ın da yaşamaması için Berna’nın ellerinden kelepçeleri hiç çıkarmadım. Bu yüzden,  Arınç için bir saldırı ya da tehlike söz konusu değildi.

“Cinayetleri Berna’nın işlediğini nasıl fark ettin abi?”

“Şu bizim sapık İsmail, Özgür Doğa’nın apartmanına bir kız girdi deyince, biraz pirelendim. Çünkü, apartmanda Özgür ve Seda’dan başka kimse yaşamıyordu. Cinayet gecesi Seda’ya kimsenin gelmediğini öğrenince bu esrarengiz kadının Özgür’e geldiğinden emin oldum. Üstelik, kadının tarifi Berna’ya çok uyuyordu. Sonra, o mektubun üzerindeki yazı Berna’nındı.”

“Nasıl anladın?”

“Kitapçıdayken Berna, bir müşterinin kitap siparişlerini not almıştı. O el yazısını tanımamaya olanak yoktu. Böylece, o mektuplardaki notu Berna’nın yazdığını anladım. Sonra, ufak bir araştırma yaptım. Ankara emniyetiyle temasa geçerek Berna hakkında bilgi topladım. Boşanma nedenini öğrendim. Şişeyi kırıp kocasının gözüne saplamış. Bir süre içerde yatmış.”

“İkinci mektupta niye kitabın adını ve yayınevini yazmış?”

“Arınç’ın biran önce yakalanması için o notu yazdı. Önceden planladığı bir şey değildi. Bence, sonradan böyle bir şey yapmak aklına geldi. Böylece, Arınç’a ulaşacağımızı tahmin ediyordu. Ama, tahmin edemediği şey, yazı karakterinin kendisini ele vermesiydi. Yanımda müşterinin kitabını not alınca kendini ele verdi.”

*

Arınç’ın gözlerindeki mutsuzluk ve korkuya bir de şaşkınlık eklenmişti. “Neden abla?” dedi. “Neden yaptın?”

“Bana abla deme, geri zekalı” diye hırladı Berna.

“Niye bana böyle davranıyorsun?”

“Çünkü, varlığından iğreniyorum. Senden de, babam olacak o heriften de, hepinizden nefret ediyorum.”

“Babam öldü, onun hakkında bu şekilde konuşama!”

“Konuşurum.”

“Niye öldürdün o insanları?” diye bağırdı Arınç. Belki de ablasına ilk defa kafa tutuyordu. Acaba, ablasının ellerinin kelepçeli olmasının etkisi var mıydı bu davranışında?

“Para için yaptım salak! Başka ne için yapacağım! Cinayetler senin üzerine kalacak, sen hapiste çürürken paranın idaresi bana geçecekti. İlk iş olarak da, o siktiğimin kitapçısını kapatacaktım. Belki, kitapları bile yakardım. Böylelikle, senden, o boktan kitapçıdan ve o bunak müşterilerden sonsuza kadar kurtulacaktım. Paranın kontrolü bende olacaktı.”

Gözlerinde haince parıltılar belirdi. “Cinayet sahnelerini daha sade işkence metotlarıyla yazsaydın ya, salak! Mektuptaki sahnelerin aynısını uygulayacağım diye canıma okundu. Kerpetenle et koparmak kolay mı sanıyorsun? Bu işler masada oturup yazmaya benzemiyor büyük yazar! Hele o karıyı testereyle keserken neler çektiğimi bir ben bilirim. Allahtan bıçak aklıma geldi de, saplayıp karının domuz gibi anırmasını kestim!”

Serdar, “Verilmiş sadakan varmış abi!” dedi. “Büyük geçmiş olsun. Ucuz atlatmışsın!”

“Sayende.”

Çünkü biz iyi bir ekiptik.

BİTTİ

Batman Filmi | Neuroscientist Killer Qu’est Ce Que C’est

Bu başlığa fa fa fa fa fa fa fa fa fa fa şeklinde şarkı söyleyerek devam etmek mümkün. Ancak şunu da kabul edeyim; nörobilimci bir katil fikri gerçekten tüylerimi ürpertiyor. İşin kötü tarafı bu bir olasılık değil, 2012 yılında, Colorado Üniversitesi’nde Neuroscience alanında doktora eğitimi gören, dolayısıyla yürüyen IQ olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir adam, gayet sofistike bir biçimde tasarlanmış, Batman filmi ile özdeşleşen korkunç katliamın gerçekleştiricisi oldu.

QU’EST CE QUE C’EST

James Holmes, Batman filminin gösteriminde önce ortalığı sise boğdu, sonra da sisler arasından Joker görüntüsünde çıkarak sinema seyircilerine kurşun yağdırdı. Onlarca kişinin hayatını kaybettiği ve yine onlarca kişinin de yaralandığı bu acayip saldırı kalıp-yargılarımızı da kırdı döktü.

James Holmes kağıt üzerinde son derece parlak bir genç. Okul hayatı üstün başarı hikayeleri ile dolu. Zaten Coloroda Üniversitesi’nin neuroscience bölümünde doktora yapmak üzere seçilebilmişseniz, bu hayatta başaramayacağınız pek bir şey yoktur. Az kalsın yakalanmamayı da başarıyormuş zaten. Holmes’in evine kurduğu bubi tuzakları sebebiyle polis ecel terleri dökmüş. Peki bu yürüyen IQ’nun EQ’su ne olacak? İşte bu ciddi bir sıkıntı. Çünkü Holmes’i tanıyanlar, büyük şaşkınlık yaşamışlar. Onun birine zarar verebileceği ihtimali kimsenin aklına gelmemiş. Onunla ilgili olarak son derece nazik, sessiz ve “zararsız” yorumları yapılmış. Yani eğer yeterince zekiyseniz, karşınızdaki insanları EQ seviyeniz konusunda kandırabilirsiniz. Bu da işin tehlikeli boyutu.

Hep söylerim; duygusal zeki olmak ile iyi insan olmak aynı şeyler değildir. Tıpkı Anakin’den Darth Vader doğması gibi her an herkes dark side’a geçebilir. Bununla birlikte neyse ki, J.Holmes’in anti sosyal kişilik bozukluğu olduğu belirlenmiş durumda. Yani o zeki –şüphesiz ama duygusal zeki değil. O bir sosyopat. Dolayısıyla empati yetkinliğini besleyen ayna nöronları düzgün çalışmıyor. Yani karşısındaki insanların acı çekmesinden de, acı çekeceği fikrinden de etkilenmiyor. Yüksek zekası ile birleşen yaratıcılığı onun kusursuz planlar yapmasına ve hayaller kurmasına sebep oluyor. Bu planların gerçekleşmesi ona keyif veriyor olmalı, çünkü onu durduracak acı empatisinden de değerlerden de yoksun.

Bir beyin bilimcisi olarak mutlaka kendisini daha önce test etmiştir. Yani bence Holmes sosyopat olduğunu bilen bir psikopat ve kendini gerçekleştirdi. Bunu da unutmamak lazım.

Ayça Mumkule Erşipal Ekim’16

Gömü Hikayeleri: Gömü

Niyazi Dayı, toprağa sapladığı pulluğu ile tarlasını sürerken bir yandan da aklından, geçen seneki mahsulden ellerinde kalan hayal kırıklığını geçiriyordu. Besmeleyle başlamıştı işe bu sabah da. Bereket fışkıran topraklar, iki senedir suya hasret bir sekilde kuraklık çekiyordu. Kuruyan toprak cılızlaşmış, sanki amansız bir derde yakalanmış dermansız bir hasta gibi günden güne eriyordu. 15’lik oğlan Nizam, topraga ayak bastığında ayağının altında uzanan yarıklara bakarak “ninenim elleri gibi” deyip sırıtmıştı. Oğlunun yüzündeki tebessümü bozmamak için ses etmemişti Niyazi ama en az o topraklar kadar çoraktı şu an yüreği. Yağmur, ah yağmur! Bir yağsa sadece kıraç toprağa değil, besbelli asıl yüreğine su serpecekti. Bir kaç ay önce köy imamının eşliğinde Tınaztepe’ye çıkmışlar, uzun uzun yağmur duası etmişlerdi. Hanımlarının itaatsizliğine, kızlarının açılıp saçılmasına bağlamıştı hoca o zaman bu bereketsizliği. Ve şimdi kızgın Tanrı, tüm köyü kavuruyordu. Alnındaki teri boynundaki eşarba silip Massey’in gazına yüklenince şaha kalkar gibi dikildi burnu traktörün. “Heyt beeee” taksitini ödeyemediğinde satmak üzereyken avradı yetişmişti imdadına. Tövbe bozdurtmam dediği anasından yadigar bileziği sarrafa satıp paraya çevirmişti. Belki de şu yağmurları dindiren karısı. O gün hoca konuştuktan sonra eve gelip uzun uzun izlemişti Zeynep’i. Üst üste bir şeyler istedi imtihan etmek için. Çaydan başlayıp hamur ile kömbe yaptırana kadar. Gık demedi Zeynep, hazır etti herşeyi. Hiç de itaatsiz gelmemişti hocanın dediği gibi. Yoksa keserdi hesabını. Belki de hoca yanılmıştı o gün. Ya da kendisini terkeden karısının intikamını, gücü yetebildiği ölçüde tüm kadınlardan almak istiyordu müritleri aracılığıyla. Oğlu, pulluğun uzerinde  ayakta dikilmiş, babasına, pulluğu kaldırması gerektiği zamanlarda bağırıyordu. Alınlarından boncuk boncuk ter süzülürken, ikisi de çıkınlarında getirdikleri fasulye domatesin hayalini kuruyorlardı. Sonra güçlü canavarın pulluğu, birden bir şeye takıldı. Çocuk telaşla babasına seslendi;

“Bubaaaaaa, Bubaaaaaa moturu durdur.”

Panikleyen admın eli ayağı birbirine dolandı. Toprağın yüzünde beliren büyük, kavisli, kiremit renkli sırt, Niyazi’yi son derece heyecanlandırdı. Çünkü üç beş sene önce hemen derenin ardındaki bahçede, Kocaburunların Mustafa arazide bir küp altın bulmuştu. Tüm şehir çalkalanırken Mustafa, ardında karıyı ve iki çocuğu da bırakıp kayıplara karışmıştı. Köy ahalisi neden define bize nasip olmadı diye dövünmekten geride kalan kadına ve yetime üzülmeye pek de fırsat bulamamıştı. Nihayet bu sefer talih Niyazi’ye gülmüştü. Hemen oğlana seslendi;

“Cevizin belinden kazmayla küreği kap getir. Çabucak.”

Oğlan, hızla seğirterek soluğu cevizin altında aldı. Babası ileriden halen daha kendisine ünlüyordu. İki elinde kazma ve kürekle, biraz önce toprağın bağrında açtıkları yara izleri gibi duran yarıkta, kesiklere basarak koşarken ayakları birbirine dolanıyordu.

Teri ile ıslanmaya başlayan toprak, yarim saatlik bir uğraştan sonra dev bir küpü, ağzı mühürlü halde sunmuştu Niyazi’nin huzuruna. Muhtemelen içi altın dolu bir küptü bu. Aynı hayalindeki gibi. Etrafına bakınan Niyazi, oğlana dönerek; “Bana bak, bundan kimseye bahsedersen yakarım canını. Çabuk köşede bekleyeko yol ağzında. Gözetçilik yap, biri gelirse de ıslık çalıver.” Çocuk, yine denileni yaptı. İki eline birden tüküren Niyazi kazmanın sapını kavrayıp bir indirişte küpün ağzını kırdı. Ve o an, adamın içini dışına çıkaran, ilk nefeste genzini yakan berbat bir koku fışkırdı dışarı. Kusmamak için birkaç kez böğürdü ve en sonunda ağzını yüzünü boynundaki tülbentle kapadı. Ama asıl şoku, kendini hazırlayıp küpün içine bakınca yaşayacaktı. Çürümüş ceset parçaları kendisini bekliyordu.

Hayvani bir öğürüşle kusmaya başladı. Yediği ne varsa çıkardı hemen ayağının dibine. Çenesinden akan kusmuğu gömleğinin koluna sürdü doğrulurken. Ardından, fırladığı gibi traktörün tepesine çıkıverdi. Durumu, hiç vakit kaybetmeden komutana haber etmeliydi. Koşa koşa girdiği karakolun binasında telaşlı halini gören Yusuf astsubay, ivedilikle sordu;

“Hayırdır Niyazi Dayı, neyin var?”

“Daha ne olsun be komutan, yetiş git benim tarlaya acelece. Topraktan bir küp içinde ölü çıktı.”

“Sen ne diyorsun dayı?” diye atıldı hemen öne astsubay Yusuf. Mavi gözleri, sanki yuvalarından fırlayacakmış gibi birden büyüdü. Kaşlarını çatıp askere seslenirken çatallaşan ton, heyecanını ele veriyordu. “Umut, transiti getir çabuk, çabuk.”

Mavi transitin tepe lambası ışıl ışıl yanıp sönerken araç da köy meydanından Tınaztepe’ye doğru hızla yol alıyordu. Belki de köy halkı; iki sene öncesi Toksözlerin Lütfü’nün çalınan sığırlarının peşi sıra giden bu arabayı, ikinci kez böyle hızla giderken görüyordu.

Savcıdan da önce muhabirlerin de olay yerine damlamasının ardından köy, panayır yerine dönmüştü sanki. Sadece eskilerin hatırladığı ve hiç unutamadığı, köy enstitüleri döneminden kalan bir gelenekti panayır kültürü burada. Gönen’deki bu enstitü kapandıktan sonra da belli bir süre daha gelenek devam etmiş, fakat çok uzun süre tutunamamıştı. Köy enstitüleri ile canlanmaya başlayan ticaret, panayır kültürünü de doğurmakla kalmamış, enstitünün fukara talebelerinin de marifetlerini bu panayırlarda sergileme imkanını beraberinde getirmişti. Fakir köylü çocukların bilimle ve sanatla buluşturma projesinin temellerinin atıldığı bu köy enstitüleri uzun vadede de gariban cumhuriyetin ilerisi için kurtuluş reçetesiydi belki de. Ta ki sonra gelen hükümetlerin, bu gariban köylü çocukların asıl ihtiyaçlarının, bilim, eğitim ve sanat değil de din olduğunu düşünüp, enstitüleri kapatırken yerlerine yurdun dört bir yanını Kur’an kursaları ve imam hatipler ile donatana kadar.

Yusuf Astsubay; “Küpün içinden ceset değil de hazine çıksaydı yine aynı heyecanla ve panikle gelecek miydi ki Niyazi dayı?” diye içinden geçirdiği sorunun cevabını aslında gayet iyi biliyordu. Yolda susmadan konuşan Niyazi Dayı’nın anlattıkları geçen kış yaptığı Alacahöyük gezisini ve küplerin içinde gömülen insanları getirdi aklına. Gezi boyunca rehberin söylediklerine merakla kulak kabartmıştı. Hatta sonra üzerine düşüp, bu konuyu lojmana gider gitmez araştırmıştı. M.Ö. 2.700 ile 1.800 yılları arasında kullanılan bu mezarlarda ölüler, cenin pozisyonunda konumlandırılarak gömülürlerdi. Yani küp mezarlardaki amaç da bu yöndeydi.

“Geldikleri gibi gitsinler.”

Hitit’lere kadar dayanan bu geleneğin seneler sonra basit bir köy yerinde hortlaması ürpermesine neden olurken, “Avraza” adıyla tarih sahnesine çıkan Isparta’nın da Hitit’ler döneminde doğması garip bir tesadüf olmalıydı. Hititler’den Persler’e, Persler’den Roma İmparatorluğu’na ve Bizans’tan Türkler’e uzanan köklü bir tarihe ev sahipliği eden Isparta, bundan böyle, binlerce yıl sonra hortlayan geleneğin uzantısı bir ceset ile anılacaktı.

Yusuf komutan ve beraberindekiler ilk incelemelerin hemen ardından olay mahalinde güvenlik çemberi oluşturarak savcıyı bekleyeme başladı. Olay yerine intikal eden bölge Cumhuriyet savcısı ve adli tıp tabibi yaptığı incelemelerde olaya ışık tutacak pek fazla delile rastlamadı. Toprağın altında geçirdiği zaman, ceset üzerinde kimlik tespitini neredeyse mümkün kılmayacak şekilde deformasyona sebep olmuştu. Ayrıca traktörün pulluğu olaya ışık tutmasa bile aydınlatılmasına yardımcı olabilecek tüm olası ayak izi veya benzeri delilleri ortadan kaldırmıştı. Küpün içinde bulanan maktulün kadın olduğu söylenebilirdi. Ölüm nedeni veya zamanı konusunda kesin bir tespit yapmak pek mümkün gözükmese de yapılacak kemik ve doku analizleri olayın tahminen ne kadar eski olduğunu dair fikir verebilirdi. Ancak kendilerine yardımcı olabilecek farklı bir kanıt, küpün içinde onları bekliyordu. Maktule ait olmayan başka birine ait kumaş parçası!

Kokuşmuş et, bir anda adeta tüm tarlaların üzerine sindi. Tüm köy, bu lanetli çürümüş kokudan arınamayacaktı sanki. Siyahlaşmış ve erimeye başlamış et parçalarının arasından görünen kemikler, Yusuf’un aklından bir türlü çıkmıyordu. Şimdi öncelikle cesedin kime ait olduğu bulunmalıydı. Öyle yıllar değil, bir kaç saat içinde bu cinayet, efsanelere ve rivayetlere dönüşecekti bile. Ve astsubay Yusuf da bunu en iyi bilenlerdendi. Böyle kırsal ve dışa kapalı bir yerleşim yerinde katilin ortaya çıkarılması ne kadar uzarsa, hikaye o kadar mitleşecek, dini kaygılar ve korkular, mistik bir şekilde her gece köyün üzerine sis gibi çökecekti.

***

GÖMÜ BULMA DUASI – HİKAYE DEVAM EDİYOR

Günler geçtikçe çözülmeyen cinayetin Yusuf’un üzerine yüklediği mesuliyet giderek yerini suçluluk duygusuna bırakıyordu. Kendi mıntıkasında işlenen cinayetten haberi olmadığı gibi suçlu veya suçluları yakalamak adına da elinden bir şey gelmiyor oluşu onu kahrediyordu. Her gün yaptığı duaların ve evde kıldığı namazın yanı sıra Cuma günlerini de bir fırsat yaratıp camiide geçirmeye çalışıyordu. Yine bir Cuma hutbesinde minberden seslenen hocanın vaazı karşısında kanı dondu. Çünkü konu; katledilen zavallı kadın ile ilgiliydi. Hocaya göre; kadına uygulanan vahşet her ne kadar ağır bir cezalandırma olsa da, kadının da mutlaka bunu hakedecek bir şeyler yapmış olabileceği kesindi. Çünkü kadın “şeytanın ortağı ve cehennemin odunu” idi. Fakat onu asıl şaşırtan ise tepkisiz bir şekilde, kafaları önde hocayı dinleyerek onaylayan cemaatti.

Çıkar çıkmaz soluğu hocanın yanında almak istedi ancak hoca bir mevlide katılacağı için acele çıkmak zorundaydı. Bunun üzerine, çıkışta cemaatin içinde arkadaşı Avukat Mehmet’in yanına ilişip, adeta fısıldayarak; “Bu hocanın nesi var böyle?” dedi. Mehmet gür sakalları, geniş ve açık alnı, seyrelmiş saçları ve gözlüğüyle aslında avukattan çok cemaatin en ateşli müridi gibi duruyordu. Halbuki o da çoğu gibi, sadece Cuma’dan Cuma’ya Müslüman olduğunu hatırlayanlardandı.  Mehmet, sanki yıllardır birinin kendisine sormasını beklediği sırrı salık verircesine hocanın karısı ile yaşadıkları fırtınalı evliliği, kadına uyguladığı şiddeti, üzerine getirdiği imam nikahlı onbeşlik zevcesini ve nihayet zavallı kadının tüm bunlara katlanamayarak gidecek kimi kimsesi olmasa bile bir gece bunu nasıl terk edip gittiğini bir çırpıda anlattı. “Tüm köy halkı bunun kadınlara karşı olan hıncını ve husumetini bilir de acısına saygıdan pek ses etmez,” dedi avukat.

***

Yusuf her zaman olduğu gibi makamına girer girmez kepini ve askeri paltosunu çıkarıp odasındaki metal dolaba astı. Masasına geçtiğinde komutanlık makamına iletilen adli tıp raporu ve savcının tutanağını gördü. Nihayet rapor gelmişti. İnceledikten sonra sandalyesinden doğrularak kepini başına geçirip aceleyle dışarda bekleyen araca koştu. Onun hareketlendiğini gören emir eri uzman çavuş herhangi bir talimat beklemeksizin direksiyona geçti. “Yürü Umut camiiye gidiyoruz, şu bizim hocayla bir konuşalım.”

Camii’de karşısında Yusuf Komutan’ı gören köy imamı Azmi neler olduğuna pek anlam veremedi. Yine de vakur bir tavırla “buyur Yusuf Komutan” diyerek gelenleri avlunun dış kenarında adeta bir ofis gibi kullandığı müştemilata götürdü. Yusuf aklını kurcalayan tüm soruları sordu. Hoca adını anmaktan bile hicap duyduğu karısı hakkında ardı arkası gelmeyen sorular karşısında kızarıp bozardıkça, Yusuf’un içindeki kuşku daha da derinleşiyordu.

Köyün toprak yolları üzerinde tozu dumana katarak ilerleyen minibüsün ön koltuğunda Yusuf, dikiz aynasından arka koltuğa baktıkça haftalardır üzerine çöken ağırlığı sanki omuzlarından atmış gibi hafiflediğini hissediyordu. Arkada kelepçeli kollarını dizlerinin üzerinde birleştirmiş köy imamı Azmi, kederden ve korkudan sanki daha da soluklaşmış yüzünü yere çevirmiş, sakince oturuyordu. Yusuf sorgulama sırasında şüphe götürmez bir şekilde olayın failinin Azmi olduğunu anladı. Bulunan maktulün tahmini ölüm tarihi ile Azmi’nin eşinin köyü terk edip gittiği vakit neredeyse birebir uyuyordu. Yusuf henüz yolda giderken sorgulama için savcıya telefonundan haber verdi. Biraz sonra bu hayduta herşeyi itiraf ettireceklerinden emin halde nizamiyeden giriş yaptılar. Birkaç saat içinde savcı karakola vardı.

“Evet, Yusuf. Anlat bakalım.”

Yusuf, Azmi’nin anlattıkları ile köydeki söylentiler arasında bağlantıyı vurgulayarak izlenimlerini ve şüphelerini savcıya anlattı. Savcı konuya vakıf olabilecek kişilerin karakola getirilmesini istedi. Kadın’ın babası, kardeşi, Avukat Mehmet derhal bulunup getirildi. Tek tek ve çapraz sorgulamanın ardından savcı odadakileri çıkartıp Yusuf’a döndü.

“Anlatılanlara bakılırsa imam, karısı kaçmadan evvel civar köylerden olan Hacılar’dan henüz reşit olmayan bir kız getirip imam nikahı ile evlenmiş, yani karısının üzerine kuma getirmiş. Bunca yıl adamın kahrını çeken kadın kendi üzerine bir de kuma getirilmesini artık hazmedemeyip Azmi’yi terk etmiş gözüküyor. Olayın ardından hıncını yeni eşinden çıkartan Azmi kısa sürede kızı kaçırtmış. Kanaatlerinde haklı gibisin Yusuf. Senin iddia ettiğin gibi Azmi karısını öldürmüş, buna bir şekilde tanıklık etmiş olan genç kız da kaçmış olabilir. Ama amacımız suça suçlu bulmak değil, asıl suçluyu bulmak” dedi.

“Maalesef sadece söylentiler veya varsayımlardan yola çıkarak imamın hakkında suçlama dosyası düzenleyemem. Bunları destekleyen somut deliller olmalı. Şimdilik imamı nezarette tutalım. Gidip şu kızı bir sorgulayalım.”

***

Titreyen elleri, konuşurken takındığı ürkek tavır ve ağlamaklı gözleri Nilüfer’in yaşadığı tramvayı henüz atlatamadığını açıkça ortaya koyuyordu. Kız küçük yaşta hem evlilik yapmak zorunda kalmış, hem de gittiği evde muhtemelen gördüğü şiddet karşısında çaresiz kalmıştı. Yusuf biraz ısrar edince, titreyen dudaklarından kelimeler dökülmeye başladı. Babası yaşındaki koca evine gittiğinde yaşadıklarını anlatıyor, bazen durup ağlıyor, bazen de “beni tekrar oraya götürmeyeceksiniz değil mi?” diye teyit alıyordu. Hocanın ilk karısı ile arasında yaşanan o şiddetli kavgaları, kadının genç gelini bir türlü kabullenmeyişini ve adamın sürekli bu konuda kadını tehdit etmesini, karısının da kendisine olan nefretini dili döndüğü ölçüde anlatabildi. Yusuf için bunları dinlemek bile alabildiğine zorken, yaşına rağmen yaşadıkları karşısında kızın gösterdiği olgunluğa hayranlık ve saygı duydu. Hatta gözlerini kaçırmaya çalışan kızın anlatmadığı daha neler vardır diye aklından geçirdi.

Nezarete alınan hoca sorgulamalarda karısının hangi cehennemde olup olmadığını bilmediğini söylerken nefretini kusmaktan da geri kalmıyordu. Karısı ile kavgasını, ona uyguladığı şiddeti kabul ediyordu lakin bir kadının bunlardan ötürü evini terk edip gitmesini içine sindiremiyordu. Hiç de merak etmiyorum nerede olduğunu deyip duruyordu. Savcı ise ikna olup sonunda hocanın evi için arama emri çıkarmıştı. Kriminal ekip de maktul ile uyuşabilecek bir delil için evi alt üst etmiş, araştırmaya başlamıştı. Kadına ait neredeyse hiçbir eşya yoktu evde. İmam karısının evi terk ettiği gecenin hemen ertesinde evde kadına ait ne var ne yok bahçeye yığarak yakmıştı. Bir is tabakası halinde gökyüzüne yükselen dumanlarla birlikte öfkesinin de uçup gitmesini umut ederek.

Ve beklenen delile çok geçmeden ulaşıldı. Yatak odasındaki yüklüğün en alt bölümünde imamın karısının başörtüsü olarak kullandığı tülbentler bir hurç  içinde duruyordu. Her ne kadar yıkanmış, temiz olarak saklansalar da içinden kadına ait olan birkaç parça saç bulmak mümkün olmuştu. Analiz için saçlar şehir merkezindeki kriminal laboratuarına götürüldü. Aynı gün maktulün kafa tasında bulunan saç kıllarından alınan örneklerle karşılaştırma yapıldı. Ve malumun ilamı raporda ortaya kondu. Bulunan ceset imamın karısına aitti!

Yusuf’a göre artık katilin imam olduğu su götürmez bir gerçekti. Azmi henüz itiraf etmese de eve yeni getirdiği taze gelini kabul etmeyen karsından tümden kurtulmak için belli ki kadını öldürmüş ve cesetini ortadan kaldırmıştı. Şüphe çekmemesi için de bütün köye kadının evden kaçtığına, kendisini terk ettiğine dair bir hikaye uydurup anlatılmıştı. Lakin parçaya uyumayan tek şey, küpün içindeki küçük kumaş parçasının kadına veya imama ait olmamasıydı. DNA testi başka bir erkeğe ait olabileceğini söylüyordu. Durumun daha karışık bir hal alması Yusuf’u içinden çıkılamaz bir buhrana sokmuştu. Hoca gözaltına alınsa da küpteki kumaş parçasının kime ait olduğu ortaya çıkmadan bu cinayet aydınlığa kavuşmayacaktı. Azmi’ye cinayette yardım eden biri mi vardı? Araştırmalar sonucu görüldü ki, köyde dedikodu olarak yayılan kadının bir sevgilisinin olduğuna dair söylentileri doğrulacak bir kanıt da yoktu. Ama bunu yine de en iyi, o evde yaşayan diğer kişi bilebilirdi. Genç kuma Nilüfer…

Komutanı tekrar karşısında gören kız fazlasıyla şaşırmış ve paniklemişti. İlk gördüğünde daha aklı başında olan kızın, anlam veremediği panik içindeki tutumu Yusuf’u şaşırtmıştı. Yusuf, yeni delillerin bulunduğunu ve katilin imam olamayacağını söyleyerek kızı biraz zorlamaya karar verdi. Yusuf sordukça Nilüfer daha da geriliyordu. Verdiği cevapların bir kısmını daha önce anlattıklarıyla karşılaştırdığında çelişkili ifadeler içeriyordu. Yusuf evden dışarı çıktığında gömlek cebindeki sigarasından bir dal alıp yaktı. Dışarıda bekleyen askere kafasıyla gidelim işareti yaparken ağzından çıkan dumanın ardından düşünceli gözleri zor seçiliyordu. Minibüse bindikleri sırada Yusuf’un telefonu çaldı. Arayan Savcı Bey’di. Yusuf hemen cevap verdi;

“Buyrun efendim. Ben de şüphelenerek oraya gelmiştim… Ne diyorsunuz sayın savcım! Derhal, alıkoyup getiriyorum.”

Savcının talebi üzerine olaya karıştığına dair şüphe taşıyan kişilerin hepsinin cep telefonları son birkaç gündür dinleniyordu. Nilüferin’in telefonundan bir numara ile sürekli mesajlaşma ve görüşme trafiği yaşanmıştı. Telefon numarası tuhaftır ki Ağrı’da sinyal veriyordu. Kayıtlara bakıldığında numaranın Recep Alaz ismine kayıtlı olduğu anlaşılmıştı. Recep Nilüfer’in köyünden 50’li yaşların ortalarında bir çiftçiydi. Yusuf Recep’in nerede olduğunu sorgulamak için gittiği köy kahvesinde, Ağrı’da onun tam olarak nerede olduğunu öğrenmeyi beklerken bizzat kendisini eliyle koymuş gibi buldu. Nilüfer’i de alarak her ikisini sorgulamak üzere savcının talimatı doğrultusunda karakola getirdi. Recep’in neler olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Savcı’ya ve Yusuf’a kaygı dolu gözlerle, yalvarırcasına bakıyor. Yaşanan herneyse bir suç işlemediğini, kendi halinde bir çiftçi olduğunu anlatıyordu. Savcı Recep’in durmak bilmez yakarışlarına aldırmadı;

“Kes lan! Maval okumayı bırak da sorduklarıma cevap ver.”

Recep devletin kibar ve saygın savcısının üslubu karşında bir anda buz kesti.

“Nilüfer’le ne ilişkin var? Geçen hafta neredeydin? Şehir dışına çıktın mı?”

Recep sorulanlar karşısında eveleyip, geveliyor. Panikten doğru düzgün bir cevap veremiyordu. Konuşamadıkça karşısındakilerin bakışlarında gizlenen şüphenin daha da arttığını görüp giderek saçmalıyordu. Savcı ağzındaki baklayı çıkardı;

“Cep telefonun bir iki güne kadar Ağrı’dan sinyal veriyormuş, Nilüfer’le işlediğiniz cinayetten dolayı izini kaybettirmek için mi Ağrı’ya gittin?”

Recep bir anda donakaldı. “Savcı Bey, komutanım, ben Ağrı’da falan değildim. Hatta hayatımda hiç gitmedim. Aha cep telefonum burada belki bir hata olmuştur.”

“****8976 numara sana ait değil mi lan?” Savcı giderek sinirleniyordu.

“Hayır komutanım, tövbe savcım. Bu benim numaram değil.”

Yusuf Recep’in uzattığı telefonu elinden çekip aldı. Savcının az önce söylediği numarayı telefona tuşladığında ekranda rehberde kayıtlı bir isim belirdi. Ahmet!

Yusuf hemen atıldı. “Ahmet kim? Bu numara ona ait.”

Recep endişeyle yanıt verdi “Ahmet benim yeğen. Şimdi Ağrı’da askerlik yapıyor.”

***

İki gün sonra soruşturma emri ile askeri birliğinden teslim alınan Ahmet Isparta’ya getirilerek Nilüfer ile birlikte çapraz sorguya alındı. Her ikisi de kısa sürede olayı itiraf ederek tüm detayları anlattı. Recep’in olayla uzaktan yakından ilişkisi yoktu. Babası küçük yaşta ölen yeğenine dağıtım izninden geldiğinde cep telefonu almış ve hat çıkartarak kontör yükletmişti. Ahmet dağıtım izninde yanında götürdüğü cep telefonuyla köydeki sevgilisi Nilüfer’i arıyor, hasret gideriyordu. Bir gün Nilüfer’in imam nikahı ile evlendirildiğini öğrendiğinde birliğinden izin alarak köye gelmiş, Nilüfer’le birlikte kaçma planı yapmışlardı. Fakat kaçsalar da kendisi eninde sonunda yakalanarak birliğine teslim edilecek ve Nilüfer ortada kalacaktı. Nilüfer’in anlattıklarından yola çıkarak bir kurtuluş planı yaptılar. İmamla sürekli tartışan karısını öldürerek olayı imam yapmış gibi gösterecekler ve tutuklanan imamla birlikte Nilüfer’e özgürlüğünü kazandıracaklardı. Nilüfer’in yardımıyla Ahmet avludaki tuvaleti kullanmak üzere gece yarısı dışarı çıkan kadını kaçırmış, boş arazide boğarak öldürmüştü. Kadını imam Azmi’nin arazisine gömdüğünü düşünürken, gecenin karanlığında farklı bir yere gömmüş ve ertesi gün panikle kaçıp gitmişti. Sonrasında kendisine ulaşmaya çalışan Nilüfer’in de telefonlarına cevap vermeyen genç olayın üzerlerine kalacağından korktuğundan Nilüfer’e kaderine boyun eğmesini söyleyerek çaresizce vazgeçtiğini dile getirmişti. Olayı Azmi’nin üzerine yıkmak isteyen Nilüfer, olur da bulunan cesetle birlikte gerçekler ortaya çıkar endişesiyle susmuş fakat imamın kötü muamelelerine de dayanamayarak evden kaçmıştı. Her ikisi de bu cinayeti unutmaya çalışarak hayatlarını akışına bırakmıştı. Ta ki Niyazi tarlasında tesadüfen ceseti buluncaya kadar. Bulunan cesetle birlikte panikleyen Nilüfer ısrarla Ahmet’e ulaşmaya çalışınca yazdıklarından kendilerini ele vermişti.

Olayın aydınlanmasının ertesi günü Yusuf odasına gelerek kepini ve paltosunu odanın köşesinde duran metal dolaba astı.

“Ne kadar güzel bir gün değil mi Umut?”

🎧 Suç ile İlgili Hikayeler: Londra’da Geçen Bir Suç Hikayesi | Bitti Bitiyor 🔊

Bitti bitiyor bir suç hikayesi. İsmi, ünlü bir internet alış veriş sitesinden esinlenildi. Acaba hangi site olduğunu okuyununca anlayabilecek misiniz?  Bu suç hikayesini mutlaka okuyun:

Önsezileri kuvvetli olan insanlara hep hayranlık duymuşumdur. Bazıları, garip bir şekilde, belanın kokusunu neredeyse kilometrelerce uzaktan alabilir ya da başlarını ağrıtacak bir olayı daha başlamadan hissedebilirler. Bu kadını gözüm tutmadı, o çocuk bela, o iş yerinde çalışmayı kabul etme, şu adam gizli polis,  bu evi tutma, o arabayı alma… Bazen gerçekten bu tür insanların kötü titreşimleri hissedebildiklerine ya da geleceği hadi görebildiklerine demeyeyim ama sezinleyebildiklerine inanırım. Benimse böyle bir yeteneğim yoktur. Bırakın altıncı hissi, burnumun ve gözlerimin iyi çalıştığından bile emin değilim. Hiçbir kötü kokuyu alamadığım gibi, çoğu zaman burnumun ucunda neler döndüğünü göremediğim çok olmuştur.

Londra’da öğrenci olarak yaşadığım ikinci yıldı. Kimsenin elinden düşürmediği şu müzikçalarlardan birini almaya çok heveslendiğim günlerden birinde,  Çinli ev arkadaşım, bu aletlerin, o çok bilinen, kullanılmış eşyaların da satıldığı internet sitesinde uygun fiyatlarla pazarlandığını, yenisini almanın tam bir ahmaklık olacağını bana söyledi.  Hemen bir hesap açabilir, sitenin gelişmiş arama özellikleri sayesinde, oturduğum yere en yakın ikinci el satıcıları birkaç dakikada listeleyip beğendiğim bir müzikçaları satın alabilirmişim.

Yukarda bahsettiğim yeteneklere sahip olanların, tam bu noktada, “Ne işin var, bu işe girilir mi, iki katını ver yenisini al,” dediklerini duyar gibiyim.

O zamanlar Londra’nın Tottenham mahallesinde oturuyordum. Burada genellikle yabancılar yaşar. Çoğunluğu da Türkler ve Afrika kökenli siyahlardır. Yollarda ve dükkanlarda kolay kolay bir İngiliz’e raslayamazsınız burada. Aslına bakarsanız, aklı başında ve hali vakti yerinde hiçbir Londra’lı Tottenham’a adım atmayı aklından bile geçirmez. Bunun en önemli nedeni, bölgedeki suç oranının İngiltere ortalamasının çok ama çok üzerinde olmasıdır.

Hal böyle olunca, internetten alışveriş yaparken yerel arama seçeneğini kullanmanın pek akıl karı olmadığını kestirmek zor değil. Alacağınız her neyse, netameli olma ihtimali çok yüksek. Kötü sayılabilecek bir semtte oturuyorsunuz sonuçta. Hırsızların, soyguncuların, üç kağıtçıların cirit attığı bir yer burası. Her zaman dikkatli ve tedbirli olmak gerek.

Neyse, uzun lafın kısası, gerçekten iki dakikada Bitti-Bitiyor Sitesi’nde –sitenin adı buydu- bir hesap açmayı becerdim. Aradığım müzikçalarları satan kişileri çabucak buldum. Bazılarına fiyat teklifleri verdim. Sonunda müzayedelerden birinde kaliteli bir müzikçaları, piyasa değerinin çok altındaki bir fiyattan satın almayı başardım.

Bu gibi alışveriş sitelerindeki satıcılar hakkında, daha önce yapmış oldukları satışlarla ilgili yorum bırakılması son derece önemli. Böylece satıcının iyi ya da kötü mal satan biri olup olmadığını anlayabiliyorsunuz. Alıcılar bu yorumları okuyarak, satıcıların dürüstlüğü konusunda  iyi-kötü bir kanıya sahip oluyorlar. Ancak, benim müzikçaları satın aldığım kişi hakkında hiç yorum yoktu. Bunun  nedeni, sanırım, sitenin yeni bir üyesi olmasıydı.

Müzeyede bittikten yarım saat sonra satıcıdan bir mesaj aldım. Belli ki, internetin alışveriş sitelerinde işler hızlı yürüyordu. Artırmayı kazandığım için beni tebrik ediyor, ödemeyi ne zaman yapacağımı, müzikçaların nereye gönderilmesini istediğimi soruyordu. Kuzey Londra’da olduğumu öğrenince bana yakın olduğunu, istersem benimle buluşup aleti elden teslim edebileceğini, ödemeyi de aynı zamanda yapabileceğimi söyledi. Böylelikle o da ben de ödeme işleminde kullanacağımız aracıyı devreden çıkararak tasarruf edebilirmişiz. Buna kim hayır der ki!  Hem aletin postada zarar görme ihtimalini ortadan kaldırmak, hem de müzikçalarıma daha çabuk kavuşmak için bu öneriyi kabul ettiğimi satıcıya bildirdim. O da bana, saat 21.45’de 159 numaralı otobüse binmemi, yaklaşık yirmi dakika sonra Rodge Street’te inmemi, yolun köşesine gelip kendisine telefon etmemi, beş dakika içinde orada olacağını söyledi.

“Neden bu kadar geç buluşuyoruz?” diye sorduğumda ise, bana verdiği cevap, “Çünkü işten geç çıkıyorum,” oldu.

Aslında çok sık polisiye film seyrederim. Bu filmlerdeki kirli alışverişler, şüpheli buluşmalar hep ıssız yerlerde yapılır. Gerçek hayatta da bunun böyle olduğundan hiç şüphem yok. Buna rağmen, günün her saatinde tenha olan Rodge Street’de buluşmayı nasıl kabul ettim, bilmiyorum. Ama dedim ya, bela burnumun ucunda bile olsa, ben kokusunu alamam.

Önce bir taksiyle gitmeyi düşündüm buluşma yerine. Ama bundan hemen vaz geçtim. Çünkü, bölgedeki çoğu taksinin sürücüsü Türk. Hepsi de fazla meraklı ve geveze. Nerelisin kardeş? Burda ne yapıyorsun kardeş? Bu gece gereksiz sorulara cevap yetiştirip başımı ağrıtmaya hiç niyetim yok. Üstelik sağı solu belli olmuyor bu adamların. Çok da uyanıklar, gözlerinden hiçbir şey kaçmaz. Trafikte bir sorun olmaya görsün, hemen dayılanırlar, bazen koltuklarının altında gizledikleri sopayı kapıp inerler arabadan. Yok, yok, taksiyle bir yere gitmem bu gece.

Otobüsler hem yaygın, hem ucuz, hem de daha güvenli. Ne de olsa sizden başka yolcular da oluyor içinde. Yalnız değilsiniz yani.

Satıcının tavsiyesine uymalı. 159’a bin, yarım saat sonra ordasın.

Buluşacağımız sokağa geldiğimde saat 22.30’du. Hava çoktan kararmış, el ayak ortalıktan tamamen çekilmişti. Kocaman bir ağacın kara gölgesi Rodge Street’in köşesini kaplamış, geceyi sanki daha da karanlıklaştırmıştı.

Satıcıya telefon ettim. Hemen geleceğini söyledi. Onu beklerken endişelerim yavaş yavaş artmaya başladı. Gecenin bu saatinde, karanlık ve tekin olmayan bu köşede ne işim vardı benim? Alışveriş için buluşacak başka yer mi yoktu? Üstelik hava da buz gibiydi. Hem ben kiminle buluşacaktım? Adamın kim olduğunu bile bilmiyordum.

Ya hırsızsa? Ya alışveriş sitelerine sahte ilanlar veren bir manyaksa? Benimki de ne büyük bir aptallık. Taa buralara kadar geldim. Belki de bana bozuk bir alet verecek. Garantisi var mı? Tabii ki yok.

SUÇ İLE İLGİLİ HİKAYELER | LONDRA’DA GEÇEN BİR SUÇ HİKAYESİ | BİTTİ BİTİYOR devam ediyor…

Buraya gelmekle hiç iyi etmemiştim. Kendimi tuzağa düşmüş bir fare gibi hissediyordum. Aptal fare! Otobüs ne zaman geçecekti kimbilir? Bu saatte, burada bir taksi bulmak da imkansızdı.

Tam geri dönmeye, oradan kaçmaya hazırlanmıştım ki, yaklaşık bir doksan boyunda bir siyahın bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Kalbim küt küt atmaya başladı.

“Hey! Sen! Bitti-Bitiyor Sitesi’nden gelen sen misin?”

“Evet.”

“Parayı getirdin mi?”

“Evet.”

“Dakik biriymişsin. Parayı ver hadi!”

“Al.”

“Dur sayayım. Beş tane yirmilik. Yüz pound. Tamamdır kardeşim, al aleti.”

“Okey.”

“Denemeyecek misin?”

“Gerek yok. Eminim sağlamdır.”

“Tamam kardeşim. Kendine iyi bak. Buralarda fazla takılma. Başka şeyler de satıyorum. Birşey istersen ara.”

“Elbette ararım. İyi geceler.”

Genç Afrikalı’nın elime ne bıraktığına bakmadım  bile. Bir kütük parçası da olabilirdi, gerçekten almayı çok istediğim tamamen  dokunmatik o müzikçalar da.

Müzikçaları batsın!

Kalbim yerinden çıkacak, bacaklarım koyverecek.

Nerden geldim buraya diye söylene söylene otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Hiç olmazsa orası biraz daha aydınlık görünmüştü gözüme.

Bir hikaye daha bitti bitiyor!

Eve vardığımda saat gece yarısını geçmişti. İçim ısınsın diye hemen bir sallama çay yaptım. Sonra, odama gidip elektrikli şöminenin yanındaki koltuğuma oturdum. Ağır ağır çayımı yudumlarken bir ara gözlerim, yatağımın altındaki bavula takıldı. İki hafta önce Hackney’de karanlık bir sokakta, tesadüfen bulmuştum onu. Tıka basa sahte yirmiliklerle doluydu içi. Kendi kendime gülümseyerek bilgisayarımın başına geçtim. On bin pound karşılığı sahte parayı, yakayı ele vermeden nasıl kolayca eritebileceğimi artık biliyordum.

Jean-christophe granqe | lontano

Granqe, Lontano ile yine karanlık bir Labirente  giriyor. Üstelik bu sefer daha ürkütücü.

Polisiye, edebiyatın en kadim en gizemli türü.. sanırım bunun sebebi  İnsanlık ile yaşıt olması… Habil ve Kabil’den bu yana sürüp gelmiş olmasına rağmen her zaman arka planda kalmıştır. Bunun o kadar çok sebebi var ki bunu anlatmaya sayfalar yetmez..

Polisiye herkese başka bir dünya sunar. O dünya da herkes kendi ruhunu arar kendi katilinin peşinden gider. Onu yakalamak için yaptığı her soruşturma arayıp bulduğu  her delil onu sonuca ulaştıracaktır. Ama bunu ruhunu kötülüğe satmadan yapmak zorundadır. Yoksa o karanlık dünya onu yok edecektir.

Geçmişten günümüze değişen her şey gibi polisiye edebiyatı da değişti. Artık bilinen merak edilen ve heyecanla beklenilen bir tür oldu. Bunu sağlayan hiç şüphesiz polisiye romanlar ve onların yazarları. Bu yazarların kalemleri diğer türlerin kalemlerinden daha keskin daha ölümcül. Hani kaleminden kan damlıyor ölüm akıyor derler ya öyle yazarlar onlar..

Jean-Christophe Granqe

İşte Jean-Christophe Granqe onların en ünlüsü ve belki de en karanlık olanı. Ama hiç kuşkusuz en zeki olanı. Leyleklerin Uçuşu ile başladığı bu yolculuk onu son çıkan kitabı Lontano ile bambaşka bir yere getirdi. Çünkü Granqe bugüne kadar yazdığı bütün romanlarında polisiyenin en karanlık en acımasız ve en kanlı yüzü oldu. Her biri diğerinden hasta karakterler yarattı. Kurbanları kesti biçti parçaladı, katilleri karanlık labirentlere sakladı. Ama Lontano o kitaplardan daha edebi bir kurgu daha kalabalık bir karakter sırası ve en önemlisi iki bölüme ayırdığı hikayesi ile bambaşka bir yola girmiş durumda. Sanırım bu yüzden Granqe severler ikiye ayrıldı. Kimisi çok sevdi kimisi yarım bıraktı. Bir diğer durum ise Lontano kitabında anlattığı olayların aslında ikinci kitap olan Congo Requiem da başlıyor olması. Hani bazen kitapların arka kapak yazılarında slogan olarak kullanılır ya ‘Daha bitmedi şimdi başlıyor ‘ aynen İşte böyle bir hikayenin ipuçlarını Lontano’nun satır aralarında gördük. Özellikle Morvan ailesinin annesi Maggie’nin ailenin en karanlık sırlarını biliyor olduğu izlenimi verildi. Bu yüzden ikinci kitap ilk kitaba göre daha güzel ve vurucu olacak belli oldu. Hele Granqe’nin Afrika ve onun parçalanmış ülkeleri hakkında ki bilgi ve birikimleri göz önüne alındığında ikinci bir Leyleklerin Uçuşu bile gelebilir..

Lontano’nun en güçlü yanı farklı psikolojik profillere sahip kişilerden yola çıkıp gerçeğe çok yakın bir hikaye sunması. İşte Granqe’nin kaleminin büyüsü bu ve bunu her kitabında okuyucuya hissettiriyor.

Granqe bu kitabında bir kez daha zekasını bu psikolojik yönüyle harmanlanmış. Bunu da Morvan ailesi ile bize sundu. Yazarın bugüne kadar yazdığı bütün romanlarında her karakteri sorunlu psikolojik yönü çökük ailevi sorunu bol ve deliliğin sınırında yaşayan tiplerdi. Bu sefer Lontano da Morvan ailesi hepsini geride bıraktı. Özellikle Loic ve Gaelle karakterleri sorunlu kişilik konusunda dibi görmüş durumdalar. Zaten Morvan ailesinin kızı babası ile karşı karşıya geldiği bir sahne de bunu dibine kadar yansıtıyor size.. Bence kitapta ki en vurucu anlardan biriydi bu..

Aslında Granqe’yi anlatmaya gerek bile yok. O artık tartışmasız polisiyenin en iyilerinden biri. Benim için ise zekası ve o karanlık beyni ile ondan büyüğü yok..

Lontano ile Jean-Christophe Granqe sizi karanlık ve ürkütücü bir Labirente sokuyor..bu ölümcül labirentten çıkmanın tek yolu izleri ve ipuçlarını iyi okumak..

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Erdoğan Eyrik | Cinayetin Peşinde Sır Perdesi – Doruk Ateş | Mabet

Aniden sesi kesildi. Tüm çabasına rağmen birşey konuşmasına engel oluyordu. Tekrar yutkunmaya çalıştı fakat başaramadı. Afallamıştı ve nefes alamıyordu. Boğazında hissettiği soğukluğun ne olduğunu anlamak için elini boynuna götürdü. Can havliyle parmaklarını boğazı ile telin arasına geçirip tüm gücüyle asıldı ama arkasındaki her kimse ondan çok daha güçlüydü. Çelik telin parmaklarını kestiğini hissedebiliyordu. Bütün derdi ve çabası tek bir nefes daha alabilmekti.

ERDOĞAN EYRİK/CİNAYETİN PEŞİNDE SIR PERDESİ

Medya dünyasındaki seri cinayetler, genç bir gazeteci ve 1980 öncesi yaşanmış kirli cinayetlerin arkasındaki büyük patronlar..Yakın tarihte yaşanan cinayetlerin sebep ve sonuçları arasındaki ilişkilerin anlaşılmasını sağlamış yazar Erdoğan Eyrik. Sıradan bir gazeteci cinayetinin ardında yatan siyasi kirliliğin geçmişine de bir yolculuk yaptırıyor. Ancak bunu yaparken siyasi bir taraf tutmadığını da eklemek isterim. Bu da yazara avantaj kazandırmış, yorumu tamamen okuyucuya bırakıyor.

Katili tahmin etmekle başlayan klasik polisiye romanlar gibi yazılmamış. Onun yerine romanın karakterleri arasındaki bağlantıları anlamayı ve sorgulamayı gösteriyor. Oku, anla ve üzerinde düşün. Yabancı polisiye yazarlarda olduğu gibi katilin tahmin edilmesini kolaylaştıracak ipuçları vermek yerine, okurun kendini katilin yerine koyarak sebep ve sonuçların anlaşılmasını sağlıyor.

Tüyap Fuarında rastlamıştım kitaba. Pek duymadığım bir yazar olduğundan başta tereddüt etsem de kitaba başlayınca elimden bırakamadım. Çünkü ben de katili bulmaktan çok satır aralarındaki ipuçlarını takip etmeyi seviyorum. Böylesi daha heyecan verici oluyor .

Romanda sevdiğim diğer özellik, zeki ve kahraman bir başkomiserin yanısıra zeki ve kahraman bir şüphelinin de kitapta ön plana çıkması.. Hem kahraman hem şüpheli bir karakter oluşturmak hiç kolay olmasa gerek. Yazar Eyrik bunu güzel harmanlamış. Ve hiç ummadığımız kişilerin katil olabileceği gerçeğini siyasi olaylarla kurgulayarak ortaya okunası bir gerilim romanı çıkarmış. İsrail Başkonsolosunun öldürülmesi, ses getiren 80 lerdeki siyasi bir gazeteci cinayeti ve tahmin edilemeyecek katiller..

Detaylı anlatımını sevdim yazarın. Okuyucuyu sıkmadan olayları betimlemesi güçlü bir anlatım becerisi gerektiriyor.  Özetle, bitirmeden elinizden bırakamayacaksınız.

 

DORUK ATEŞ/MABET

Rüyasında;  ‘’durgun bir denizde yürüyordu. Masmavi deniz üzerinde ışığı takip ederek ilerliyordu. Denizin ne başlangıcı ne de sonu vardı. Deniz sonsuzdu’’

Müezzinin sesi, zihnine keskin bir bıçak gibi saplandı.

-Hayya alel felah..(Haydi kurtuluşa)

Böyle başlıyor Doruk Ateş’in Mabet’ i. Muğla-Milas-Ören de geçen bir polisiye gerilim romanı Mabet.

Hikayenin geçtiği yerin mistik havasından bol bol yararlanmış, yüzyıllar öncesinden gelen mitolojik bir hikayenin süslediği, gerilimi ve heyecanı eksilmeyen bir roman yazmış Doruk Ateş.

Açıkçası, kitap bir tesadüf eseri elime geçti. Ve daha ilk sayfalarından başlayarak kendimi bir anda Ege’nin yüzlerce, binlerce yıllık geçmişinde dolaşıyor hissettim.  Ve elbette,  başkomiser Halil eşliğinde oldu bu.  Zaman zaman satır aralarında ürperdiğimi itiraf etmeliyim ki,  bu da yazarın okuyucu üzerinde yaratmak istediği şeydir, özellikle polisiye romanlarda sıkça rastlanan durum. Kendini romanın kahramanı yerine koymak, zaman zaman onun adına karar verebilmek..Belki de polisiye romanları tercih edenlerin ortak noktasıdır, hikayeyi okurken yönetebilmek..Katil ya da masum hakkında tahmin yürütebilmenin verdiği tat..

Mabet, katilin kim olduğundan ziyade cinayetlerin ne için işlendiğini daha çok merak ettiriyor.

Bana göre iyi bir polisiye roman okuru olmanın yolu, katili tahmin edebilmesinden ziyade cinayetlerin nedenini anlamaktan geçiyor. Bir cinayetin nedenini anlamak ise sizi diğer cinayetlere götüren ipucudur. Ve inanın daha heyecan vericidir.

Dönelim tekrar Mabetimize.. Mabet’i okurken yazarın bolca kullandığı tarihi bilgi ve arkeolojik bulgular o kadar güzel kurgulanmış ki, içine girdiğim Ege’nin gizemli tarihinden hiç çıkmak istemedim.

Başkomiser Halil ve arkeolog Yasemin’in zamanda yolculuk yaparken yaşadıkları gerilim antik dünya ile birleşerek değişik bir tür çıkarmış ortaya. Kendi kültür ve tarihine sahip çıkmanın yanısıra bu topraklarda binlerce yıl önce yaşamış Karya uygarlığı izlerinin günümüzde de yeniden ortaya çıkmış olabileceğini düşündürüyor insana.

Çağlar öncesinden gelen acımasız bir katil, onun delirmiş annesi ve gerçekte kim olduğunu asla tahmin edemeyeceğiniz bir kan bağı..Ve Başkomiser Halil..Geçmişinden gelen izleri kovalarken içine düştüğü cinayetler bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor başkomisere..

Mabet..Orta Asya’dan geldik, Anadolu topraklarında harmanlandık ve bir mabette köklerimizi arayıp durduk..Yaşadığımız topraklara ve binlerce yıllık medeniyete sahip çıkılmasını söyleyen bir kitap.

Bazı insanlar ölmez.. Bazı lanetler de öyle..                                                                     

Özlem Solak

Anı Yaşamak Felsefesi Ve Polisiye Bir Hikaye: Anı Yaşa

Sonunda kardeşim İdil’le tatile çıkabildik.

Kolay olmadı tabii. İzin tarihlerimizi denk getirmek için çok uğraştık. İdil Londra’da yaşıyor. Yorucu bir işi var, özel bir okulda müdür yardımcısı. Ben ise İstanbul’da oturuyorum. Yaşam koçluğu yapmaktayım. Aslında sosyoloji okudum ama malum, okullarda sosyoloji öğretmenliği dışında başka çalışma imkanımız yok. Ben de toplumun bütünü ile değil de toplumu oluşturan bireylerin kendisi ile ilgilenmeye karar verdim. Çeşitli eğitimlere katıldım,  sertifikalarımı aldım ve profesyonel olarak çalışmaya başladım.

Günümüz dünyasında her şey çok karışık, herkes mutsuz, insan ilişkileri sığ. Sevgi ve saygı yok. Onları bulan şanslı olduğunu zannediyor. Aslında hiç de öyle değil. Yaşamı zorlaştıran bizleriz. Ve ne yazık ki, herkes kendini mükemmel görüyor. Elbette her şey dört dörtlük ve güllük gülistanlık olamaz. Çok sıkıntılar yaşayan ve kayıpları olan insanlar var aramızda. Bütün sorun, bunlarla başa çıkma potansiyelimizin farklı olmasından kaynaklanıyor.

Akşam üzeri Londra’dan gelen İdil’le hemen o gece saat yarımda, otogardan kalkan  İzmir otobüsüne bindik. Gideceğimiz yer, İzmir’in Çeşme ilçesine bağlı, denize yakın, ormanlık alanı geniş, Kirazlı adında bir köydü.

Otobüsümüz hareket eder etmez İdil sordu. “Abla güzel de biz şimdi köy hayatı mı yaşayacağız on beş gün?”

Güldüm. “Hayır, canım olur mu? Bahçesi güllerle bezenmiş, verandasında salıncağı olan, şirin, kırmızı çatılı, kerpiçten yapılmış, masallardakine benzeyen evlerden birinde kalacağız. Köyle iç içe değil. Muhtar Kubilay Yiğit, köylerine katkı sağlasın diye herkesin sahip olduğu boşta kalan birkaç dönümlük araziyi küçük bir tatil beldesi haline getirmiş.Ne güzel değil mi? Köylüler, denize yakın arazilerini değerlendirmişler. Plaja beş dakika. En güzeli de hepsinin bir ismi var. Bizim kalacağımız evin ismi: Anı Yaşa.”

İdil, “İlginç,” diye mırıldandı. “Carpe Diem yani.”

Başımı salladım. “Aynen öyle.”

Nasıl yorulmuşsak artık, yol boyunca uyuduk. Bizi uyandıran, muavinin, ‘İzmir Otogarı’na gelmiş bulunuyoruz’ anonsu oldu. Aşağıya inip valizlerimizi aldık, önce başka bir otobüsle Çeşme’ye, oradan da minibüsle Kirazlı Köyü’ne gittik.

Köyün muhtarı Kubilay Yiğit, güler yüzlü ve son derece misafirperver bir tavırla karşıladı bizi. Geniş ve ferah ofisinde kayıt işlemlerimizi yaptı, sonra beni ve kız kardeşimi  kalacağımız eve götürdü.

Yolda, dayanamayıp sordum. “Kubilay Bey, evlerin adları çok hoş. Yonca, Papatya, Yıldız, Hilal, Güneş, Gül, Çiğdem, Tomurcuk. Fakat bizim evin ismi diğerlerinden farklı. Sebebini öğrenebilir miyim, eğer bir mahzuru yoksa?”

Muhtar gülümseyerek başını salladı. “Haklısınız. Bu evin ismini kızım verdi. Her zaman onun hayat felsefesi olmuştur bu iki kelime. Bana da ‘Baba, anı yaşamak lazım. Geçmiş bir hayaldi, yaşandı ve bitti. Gelecek ise muamma. Onun için anı yaşayıp hayatın tadını çıkarmalıyız’ der her zaman. Bu yüzden, bu evin isminin Anı Yaşa olmasını istedi. Ben de kabul ettim. Sizin evin adının hikayesi işte bu.”

Evimize yerleşmemiz uzun sürmedi. Duşumuzu alıp akşam yemeği için restorana gittik. Tatil beldesinin bütün sakinleri oradaydı. Yan masamızda kalabalık bir aile hararetli konuşmalar eşliğinde yemeklerini yiyorlardı. Konuşmalarından onların karı koca ve iki kızlarıyla adamın annesi ve kız kardeşi olduklarını çabucak anladık.

Kızlardan biri, “Hala, daha kaç kere söylemem gerekiyor,” diye bağırdı sinirli sinirli. “Gece dışarı çıkmadık ve salıncakta da sallanmadık.”

Hala kaşlarını kaldırdı ve sert bir sesle, “Ben onu bunu bilmem,” dedi. “Salıncaktaydınız ve kıkırdamalarınız yüzünden uyuyamadım, dua edin büyükannenize.”

Büyükanne araya girdi. “Yeter Asude, rahat bırak torunlarımı. Ne olmuş yıldızların altında iki kardeş sallanıp dertleştilerse. Hadi sen bana eve kadar eşlik et, ilaç saatim geliyor.”

Büyükanne ve kızı Asude masadan kalktılar. Başlarıyla bize de bir selam verdikten sonra evlerine doğru yürüdüler. Tartışma, geride kalanlar arasında bir süre daha devam etti. Sonunda, iki kız kardeş sinirli şekilde anne ve babalarının yanından ayrıldılar.

Bize göre uzak bir masada kalabalık bir grup kahkahalar eşliğinde yemeklerini yiyorlardı. Çok eğlendikleri belliydi. Biraz da çakırkeyif olmuşlardı galiba.

Başka bir masada sakallı bir adam tek başına oturmuş, keyifle şarabını yudumluyor, arasıra da not defterine bir şeyler yazıyordu. Etrafında olup bitenlere karşı pek ilgisizdi.

Kız kardeşime, “Bu adam kesinlikle yazar olmalı,” dedim. “Baksana, devamlı bir şeyler yazıyor. Başka bir alemde yaşar gibi bir hali var.”

İdil başını salladı. “Haklısın.”

Karşımızdaki masada, karı-koca olduklarını tahmin ettiğim genç bir çift vardı. Muhtemelen yeni evliydiler. Hatta balayına çıkmış bile olabilirlerdi. Bu akşam gidecekleri konser hakkında konuşuyorlardı.

Yemeğimizi bitirmiş, kahvelerimizi yudumlarken kalabalık gruptan bir kadınla bir erkek, gece denize girmeyi çok sevdiklerini söyleyerek diğerlerinden izin istediler.

İdil, “Abla,” dedi. “Gece denize girenlerdeki de ne cesaret değil mi? Hatırlıyor musun, çocukluğumuzda gittiğimiz kamplarda gece denize giren gençler olurdu. Ne eğlenirlerdi ama?”

O günleri hatırlayıp içimi çektim. “Babam da bizi gözünün önünden ayırmazdı. Ne korkardı boğuluruz falan diye. Bak ne güzel şezlonglarına uzandılar, yanlarında minik sepetleri de var. Her halde sabahlayacaklar.”

İdil, “Biz gene kendimizi emniyete alalım,” dedi. “Sabah girelim abla, ne de olsa çocukluktan miras bize.”

Biraz gülüştükten sonra soluğu yataklarımızda aldık.

Yol yorgunluğundan olacak hemen dalmışım. Kaç saat uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava aydınlanmamıştı ve dışardan çığlıklar geliyordu. İdil’le birlikte üzerimize bir şey alıp verandaya çıktık. Kumsalda bir kalabalık vardı. İnsanlar oradan oraya koşuyor, biri sinir krizleri geçiriyor, muhtar Kubilay “Polis gelene kadar bir şeye dokunmayın,” diye bağırıyordu.

Sahile doğru biraz yürüyünce, kumların üzerinde kıpırtısız yatan iki kişi gördük. Biri kadın diğeri ise erkekti. Muhtara ne olduğunu sordum. Adam büyük bir üzüntüyle, “Gece denize giren çift,” dedi. “Boğulmuşlar. Cesetleri kıyıya vurmuş.  Ne büyük bir talihsizlik.”

İdil, çok kötü oldu. “Bakamayacağım,” diyerek eve geri döndü.

Bense bütün cesaretimi toplayıp cesetlerin yanına kadar gittim. Birkaç saat önce neşeyle konuşan bu iki insanın şimdi kumsalda cansız yattıklarını görmek çok korkunçtu. Nasıl bir kazaydı bu böyle? Acaba sarhoş mu olmuşlardı. Boğulmaları bu yüzden miydi?  Piknik sepeti biraz ötelerinde duruyordu. Kapağını aralayıp içine baktığımda hemen hemen boşalmış bir şarap şişesiyle yarısı yenmiş çukulata ve peynir paketlerini gördüm Hepsi  yabancı ve kaliteli markalardı. Bir hayli de pahalı olmalıydılar.

Muhtar en sonunda herkesi olay yerinden uzaklaştırmayı başardı. Ben de kaldığımız eve doğru gidiyordum ki, birden ekip arabalarının siren sesiyle irkildim. Polisler gelmişti.  En öndeki arabadan sivil giyimli biri indi. Muhtara kendisini ‘dedektif Levent Sarp’ diye tanıttı.

Güldüm. ‘Dünya küçük diye işte buna denir,’ dedim kendi kendime. Bu bizim Levent’ti. Üniversiteden arkadaşım. Onun polis olduğunu bilmiyordum. İzmir’den ayrıldıktan sonra bağlantımız kesilmişti.

Üniversitedeyken de böyle atletik yapılı, sert görünümlüydü. Hiç değişmemişti. Beni görünce o da şaşırdı. Uzun bir aradan sonra karşılaşan bütün insanlar gibi, kısa bir süre sohbet ettik. Arkadaşlığımızın kaldığı yerden devam ettiğini görmek beni çok mutlu etmişti.

“Biz dün geldik,” dedim. “Gece de bu felaket oldu.”

“Tanıyor musun onları,” diye sordu Levent. “Ölen kadın Amerikalıymış.”

“Hayır,” dedim. “Tanışacak zamanımız olmadı. Ama kalabalık bir gruptular. Çok da eğleniyorlardı. Boğulmuşlar, değil mi?”

“Öyle görünüyor.”

“Vücutlarında darp izi yok. Dikkatle baktım. Bir yara bere göremedim.”

Levent Güldü. “Oo, amatör dedektifliğe mi başladın?”

“Yok canım. Ben sadece iyi bir polisiye roman okuruyum. O kadar. Etrafta ayak izi filan da yoktu.”

“Olsa bile dalgalar silmiştir. Dün gece çok içtiler mi? Sarhoş olacak kadar yani.”

“Evet, içtiler. Ama sarhoş olduklarını sanmıyorum. Tabii yanlarında bir piknik sepeti vardı. İçinde pahalı bir şarap şişesi gördüm. Hemen hemen boşalmıştı. Belki onunla kafayı bulmuş olabilirler.”

“Olay bir kaza gibi görünüyor. Herkesin ifadesini alacağız. Sen bir şey gördün mü?”

“Hayır. Çok derin uykudaydım. İdil de öyle. Kumsaldan gelen sesler bizi uyandırdı. Sonra dışarı çıktık. Olayı o zaman öğrendik.”

Levent, “Tamam,” dedi. “Ben şimdi muhtar ve diğer konukların ifadelerini alacağım. Bu arada savcı da gelir. O karar vermeden cesetleri kaldıramayız. Sonra tekrar size uğrarım.  Hangi evde kalıyorsunuz?”

“Anı Yaşa’da.”

“Anı Yaşa mı? Ne ilginç bir isim bu?”

Gülerek “Haklısın,” dedim ve iyi geceler dileyip Levent’in yanından ayrıldım.

Eve gelince kızkardeşimi verandada oturmuş, uykulu gözlerle beni bekler halde buldum. “Nerede kaldın abla?” dedi sitemli bir sesle. “Seni merak ettim.”

Ona olup biteni anlattım. Levent’in polis olduğunu öğrenince o da şaşırdı. Hala yakışıklı olup olmadığını sordu. “Hiç değişmemiş,” dedim. Bunu söylerken kızardığımı hissetim. İyi ki, veranda çok aydınlık değildi.

Kız kardeşim, “Olaya ne diyor?” diye sordu.

“Kaza olduğunu tahmin ediyor,” diye cevap verdim.

“Peki, sence?”

Bir an durdum. Aklımdan geçenleri İdil’e söyleyip söylememekte tereddüt ettim. Sonra kararımı verip düşüncemi açıkladım. “Bence kaza ihtimali zayıf. İkisinin de sarhoş olmadıklarını biliyorum. Sonradan içtikleri bir şişe şarapla da sarhoş olmuş olamazlar. Hem ikisinin birden boğulması garip tesadüf. Benimki tamamen bir sezgi ama bence bu bir cinayet. Öyle hissediyorum. Bilirsin hislerimde öyle kolay kolay yanılmam. Şu şişede kalan şarabı ve diğer yiyecekleri kontrol etmeyi çok isterdim.  İçlerinde bir şey olabilir.”

“Ne gibi?” diye sordu İdil, gözlerini iri iri açarak.

“Bilmiyorum,” dedim. “Zehirli bir madde mesela.”

“Ne diyorsun, abla?”

“Neyse bu konuda daha fazla konuşmayalım,” diyerek İdil’i susturdum. Birazdan Levent burada olacak. Ona sorarız her şeyi.”

Biz Levent’i beklerken, cesetler bir torbaya konup götürülmüş, kumsalda az önceki faciayı hatırlatan hiçbir iz kalmamıştı. Sorgu-sual bitmiş, ifadeler alınmış, görgü tanıkları dinlenmişti. Usulen biz de hiçbir şey görmediğimizi belirten bir ifade verdik, tutanağın altını imzaladık.

Saat üçe gelirken Levent bizim bahçenin kapısında göründü. Önce İdil’le selamlaşıp hal hatır sordu, sonra ikimize biraz bilgi verdi. Ölen adamın adı Melih Alkan’mış. Diğeri de  karısı Sandy. Buraya arkadaşlarıyla birlikte Amerika’dan gelmişler. Farklı eyaletlerde yaşıyorlarmış ama fırsat buldukça görüşüyorlarmış. Rezervasyonu yapan Melih Beymiş.

Savcı olayın bir kaza olduğuna karar vermiş. Doktorun tespitine göre, ikisinin de ölümüne, sarhoşluk yüzünden denizde boğulmaları neden olmuş. Dalgaların kıyıya sürüklediği cesetleri, burada çalışan Kirazlı Köyü sakinlerinden biri görmüş, hemen muhtara haber vermiş, birlikte kumsala çıkarmışlar. Ancak yapılacak bir şey yokmuş, gene de hastaneyi aramışlar ve polise telefon etmişler.

Levent gittikten sonra, İdil, “Neden ona kuşkularından bahsetmedin?”  diye sordu.

Ne diyebilirdim ki? Elimde tek bir kanıt olmadan cinayetten nasıl söz edebilirdim? Herhalde Levent, bana kahkahalarla gülerdi. Bunları kız kardeşime de söyledim. Bana hak verdi.

“Ama,” dedim. “Bu işin peşini bırakmaya hiç niyetim yok.”

Kız kardeşim dik dik bakarak, “Ne yapacaksın?” dedi.

“Madem polis bu işin üstünü kapatıyor, kendi araştırmamı kendim yapacağım,” dedim. “Hatta şimdiden başlıyorum. Sanırım muhtar hala ofisinde. Gidip onunla konuşacağım.”

“Aman abla, otur oturduğun yerde. Ne gerek var şimdi?”

Kız kardeşime birazdan döneceğimi söyleyip muhtarın ofisine doğru yürüdüm.

Kubilay Bey’in canı sıkkındı. Olayın Kirazlı Köyü için olumsuz bir etki yapmasından endişe ediyordu. Üzüntülü bir sesle, “Böyle bir kaza ilk kez oluyor burada,” diye dert yandı.

“Amerika’dan gelmişler galiba,” dedim.

“Evet, hepsi Amerika’dan geldi. Yedi kişiydiler. Geldiklerinden beri kahkahalar havada uçuşuyordu, birlikte yüzüyor, güneşleniyor ve hep birlikte yemeğe geliyorlardı. Bir de şimdiki şu hallerine bakın. Ağızlarını bıçak açmıyor.”

“Melih Bey’le karısı, Güneş isimli evde kalıyorlarmış.”

“Evet. Onlara deniz kıyısına en yakın evleri vermiştim. Bahadır ve Gamze Karel, Gül’de, Murat ve Bahar Kurt ise Çiğdem’de kalıyorlardı. Bir de Semih Bey var. Semih Ataman. O bekar. Tomurcuk’ta kalıyordu. O ev diğerlerinden biraz daha küçüktür.”

Muhtar’la bir süre kaza hakkında konuştuk. Sonra, köyde kalan tatilcilerden bahsettik. Bana konuklarını uzun uzun anlattı. Restoranda gördüğümüz sakallının adı Çetin Özden’miş. Tahmin ettiğim gibi, adam gerçekten yazarmış. Uzun zamandır buradaymış ve yeni romanı üzerinde çalışıyormuş..

Yonca ve Papatya adlı evlerin konuğu Onur ailesiymiş. Hani şu yemekte tartışan aile. Kuzey Bey’le Şebnem Hanım evlerden birinde, kızları Begüm ve Başak’la babaanneleri İnci Onur ve halaları Asude Onur diğerinde kalıyorlarmış. Kızlardan büyüğü üniversiteye gidiyormuş, küçüğüyse bu sene başlayacakmış. Ailenin, İstanbul’da babadan kalma bir antikacı dükkanı varmış. Kuzey Onur’la kız kardeşi Asude Onur, orayı birlikte işletiyorlarmış. İnci Hanım hastalanınca, iki evladını dükkana ortak yapıp aradan çekilmiş.

Genç karı-koca’nın adı Ahmet ve Sevda imiş. Yeni evlilermiş ve bir bankada çalışıyorlarmış.

Muhtarın yanından ayrıldıktan sonra hemen eve dönmedim. Uğramam gereken bir yer daha vardı. Şu ölen çiftin kaldıkları eve bir göz atmak istiyordum.

Ev deniz kıyısındaydı ve tamamen karanlığa gömülmüştü. Doğrusu çok heyecanlanmıştım. Şaka maka dedektiflik yapıyordum. Verandadaki pencerelerden biri aralıktı. Oradan içeri girdim. Etrafı görebilmek için cep telefonumun fenerini açtım. Keskin bir beyaz ışık hüzmesi yayıldı odaya. Sahilde kimse olmadığı için birinin beni farketmesi mümkün değildi. Her tarafa baktım.  Valizleri, elbise dolabını, banyoyu ve çekmeceleri araştırdım, yatakları ters yüz ettim ama hiçbir şey bulamadım. Tatile gelirken getirilmesi gereken ne varsa hepsi vardı. İki cep telefonu ve piknik sepeti dışında  dikkatimi çeken hiçbir şey yoktu. Önce telefonları inceledim. Kayıtlı numaralardan sadece bir tanesi Türkiye’ye aitti, o da muhtarın telefonuydu. Diğer  hepsi ABD’ye ait numaralardı. Mesaj bölümleri de boştu. Hepsi silinmişti.

Piknik sepeti yatağın kenarında duruyordu. Feneri ona tutup içindekilere baktım. Şarap şişesi neredeyse boşalmıştı.  Kırmızı şaraptı bu. Hem de en pahalısından bir  Corvus Malbec’ti. Guyliane vişne likörlü çikolataların yarısı yenmişti. Cabernet  Franc  keskin çedar peynirine ise pek dokunulmamıştı. Şarap şişesinden bir iki damla parmağıma damlatıp dilime sürdüm. Tadı biraz tuhaf geldi. Şişenin mantarını odada bulduğum bir naylon torbanın içine koydum. Çukulatalardan üçünü ve bir parça peyniri de aynı torbaya attım. Şaraptan biraz numune alabilmek için uygun bir nesne aradım, komodinin üstünde bir ilaç kutusu gördüm. İçindekileri boşaltıp, alabildiği kadar şarapla doldurdum, kapağını sıkıca kapattım. Onu da torbaya dikkatle yerleştirdim.

Evde işim bitmişti. Tam dışarı çıkıyordum ki, pencerenin altında, yerde parlayan bir şey çarptı gözüme. Eğilip aldım. Pırlanta bir küpeye benziyordu ama değildi. Arkasında küçük bir halka vardı. Onu da torbaya tıkıştırıp verandaya çıktım. Pencereyi usulca kapattım. Artık Anı Yaşa’ya geri dönebilirdim.

Kız kardeşim uyumuştu. Ben de sessizce üstümü değiştirip yattım. Uykuya daldığımda hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı.

Ertesi gün (aslında aynı gündü tabii) geç kalktım. Kahvaltıdan sonra İdil’e dün gece olanları anlatınca çok heyecanlandı. Ona pencerenin altında bulduğum pırlantaya benzeyen nesneyi gösterdim.

“Ne bu?” diye sordu. “Düğme mi?”

“Evet,” dedim. “Ama taşlı düğme. Eskiden Beyoğlu taşı deniyordu. Şimdi ise Swarovski taşı deniyor. Sanki öyle deyince düğme pırlantaya dönüyor.”

İdil, eline aldığı Beyoğlu taşına bakarak, “Bu Sandy’nin olabilir,” dedi. “Elbiselerini iyice kontrol ettin mi?”

“Ettim,” dedim. “Kadının kıyafetlerinin hepsi spor, penye bluz ve kot tarzı. En fantezi olanları bile baskılı penyeler. Taşlı ve boncuklu bir kıyafeti yok. Aksesuarlarına da uymuyor. Çanta ve ayakkabıları düz. Hiçbirinin üstünde pul, payet, boncuk ve taşlı bir şey bulunmuyor. Kısacası, düğme Sandy’e ait değil.”

“Sence bu düğme önemli bir ipucu mu?”

“Öyle olmalı,”

“Bak ne diyeceğim, sen bu olayın bir cinayet olduğunu düşünüyorsun. Ama belki başka bir şeydir. Mesela o karı-koca intihar etmiş olamaz mı?”

“Hiç sanmam. Ne kadar neşeliydiler, hatırlasana.”

“Haklısın. Kahkahalar gırla gidiyordu dün gece. Çok eğleniyorlardı. Ne  kadar neşeli bir grup diye düşünmüştüm hatta.”

Kız kardeşime, bir büyütece ihtiyacım olduğunu söyledim.

“Ne yapacaksın,” diye sordu.

“Şişenin mantarını aldım. Onu inceleyeceğim.”

“Neden?”

“Eğer şaraba bir şey karıştırılmışsa bu ancak mantarın üzerinden enjekte edilerek yapılmıştır. Yani bir şırıngayla.”

“Aman abla, incecik bir deliği nasıl göreceksin? Mikroskop lazım onun için.”

“Benim gözlerim keskindir. Bir büyütecim olsaydı, rahatlıkla görürdüm.”

İdil biraz düşündükten sonra, “Galiba,” dedi. “Burada bir büyüteç var.”

“Nerede?”

“Muhtarın ofisinde. Dün görmüştüm. Sen otur burada, ben bir koşu gidip alayım.”

Kız kardeşim tez canlıdır. Ben daha ağzımı açmadan o gözden kaybolmuştu bile.

Beş dakika sonra elinde bir büyüteçle geri döndü. Ben de hemen eve girip mantarı torbadan çıkardım, masanın üzerine koydum. Cep telefonumun fenerinden gelen kuvvetli beyaz ışığı açtım. Büyüteçle dikkatle mantarı incelemeye başladım. Evet, tahmin ettiğim gibi, çıplak gözle görülmesi çok zor küçük bir delik vardı mantarda. Bu kesinlikle bir iğne deliğiydi. Ve eğer bu bir enjektör iğnesinin deliğiyse, kesinlikle şarabın içine bir şeyler karıştırılmıştı.

Kız kardeşime durumu anlattıktan sonra, “Hemen, İzmir’e gidiyorsun,” dedim. “Sevinç’i tanırsın. Mikrobiyolog. Kocasıyla birlikte Alsancak’ta bir laboratuvarları var. İşte adresleri de burada, yazdım. Bu  ilaç kutusunu çantana koy. Aman dikkat et dökülmesin. İçinde şaraptan aldığım numune var. Şunlar da piknik sepetindeki çukulata ve peynir. Bunların hepsini acilen tahlil etsinler. İçinde zehir ya da uyuşturucu var mı baksınlar. Ben ayrıca telefonla Sevinç’i arar, durumdan haberdar ederim.”

Kız kardeşim endişeli bir yüzle, “Sen ne yapacaksın burada, abla?”  diye sordu.

“Merak etme,” dedim. “Tehlikeli hiçbir şey yapmayacağım. Laboratuvardan gelecek haberi beklerken  etrafı gözlemleyeceğim, insanlarla sohbet edeceğim. Eğer  olay gerçekten bir cinayetse, bu, katilin buradaki insanlardan biri olduğu anlamına gelir. Onun bir hata yapmasını bekleyeceğim.”

İdil’i yolcu ettikten sonra Sevinç’i aradım, konuştum, durumu açıkladım. Arkadaşım, elinden geleni yapacağını söyledi. Teşekkür edip telefonu kapattım. Daha sonra restorana gittim.

Bu gün pek sessiz olan Kuzey  Onur ve ailesi, yemeklerini bitirmek üzereydiler. Kızlar arada bir kıkırdıyorlardı ama, anneleri bakışlarıyla onları susturuyordu.

Onlara en yakın masaya otururken kederli bir sesle “Afiyet olsun,” dedim. “’Feci bir geceydi. Dün gece hiç uyumadım.”

Kuzey Bey, bana dönerek, “Haklısınız,” dedi. “Yıllardır tatile çıkarız, hiç böyle bir şeyle karşılaşmadık.”

“Olay nasıl oldu acaba?” diye ortaya bir soru attım.

Şebnem Hanım, “Valla ben hiçbir şey görmedim,” dedi. “Sadece arkadaşların sohbetlerine biraz kulak misafiri oldum. Ölen beyefendi, gece eşi ile denize gireceklerini, eğer eşlik etmek isteyenler varsa kendileriyle gelmelerini, yanlarında muhteşem şarapları, enfes peynir ve çikolataları olduğunu söyledi. Sonra gülüşmeler oldu. Başka bir şey hatırlamıyorum.”

Kuzey Bey araya girdi. “Ben ve eşim o masada başbaşa kalınca kendimize güzel bir kahve söyledik ve en son restorandan biz ayrıldık. Belki biraz daha geç ayrılsak onlara denize girerlerken ne olduğunu görebilirdik. Ama maalesef. Biz eve doğru giderken onlar kumsalda uzanmış, kadehlerine şarap doldurup içiyorlardı.Çok neşeliydiler.”

İnci Hanım, aksi aksi homurdandı. “Biraz fazla neşeliydiler. Ben sessiz, sakin, ailece güzel bir tatil geçireceğiz diye geldim buraya. Ama bu şamatacı grup geldiklerinden beri ergen gençler gibi davranıyordu.”

Asude, “Kusura bakmayın,” dedi. “Annem kalp ve tansiyon hastası. Çabucak hiddetlenir böyle. Dün gece de erkenden kalkmıştık masadan. İlaçlarını zamanında alıp dinlenmesi gerekiyor annemin. Erkenden  yattık. O yüzden ben de bir şey görmedim, onlarla ilgili. Çok korkunç bir olay bu.”

İnci Hanım iyice öfkelendi. “Hiç de değil. Onların bir çılgınlık yapacakları belliydi. Nitekim yaptılar da. Gece denize girmek de ne oluyormuş? Deniz, gündüz bile tehlikelidir. Dikkatli olmak lazım. Neyse, Allah taksiratlarını affetsin.”

“Begüm birden atıldı. “Biz o çifti gördük. Kardeşimle ben yani.”

Şebnem Hanım, şaşkınlıkla sordu.”Boğulurken mi gördünüz?”

“Yo, hayır. Plaja giderlerken gördük. Verandamızdaki salıncakta buzlu kahvelerimizi içiyorduk. O sırada onlar havluları ellerinde plaja gidiyorlardı. Bir de ellerinde küçük piknik sepeti vardı.”

Bu kez ben sordum. “Kaldığınız ev onlarınkine yakın o zaman. Plajı da net olarak görüyor muydunuz?”

“Hayır, bizim kaldığımız ev plaja uzak kalıyor ama yine de seçebiliyorduk onları. Şezlonglarına havlularını yaydılar sepetlerinden kadehlerini çıkardılar. Bir şeyler yiyip  içerek sohbet ediyorlardı. Çok romantik geldi bize onları seyretmek. Ama halam bizi salıncakta görürse yine homurdanacaktı ve yine bir tartışma yaşanacaktı. Bu yüzden kahvemiz bitince eve girdik.”

“Küçük hanım, sözlerine dikkat et. Halan saygıyı hak ediyor. Ayrıca sizler kendi  kızı gibi seviyor,” diye uyardı kızını Kuzey Bey. Sonra bana dönüp “Kusura bakmayıni” dedi. “Çocuklarla başa çıkmak kolay değil. Kız kardeşim ve annem yorgun oldukları için ilk geldiğimiz gün erken yatmışlardı. Kızlarımın salıncakta sallandığını zannetmiş. Biraz gürültü olmuş dışarda  herhalde. Bilirsiniz işte çocuklar ve halaları.”

Konuşmamız, garsonun yemeğimi getirmesiyle kesildi. Aslında soracağım bir iki soru vardı onlara ama susmak zorunda kaldım. Kuzey Bey ve ailesi de bana “afiyet olsun,” deyip restorandan ayrıldılar.

Yemekten sonra, genç çiftin kaldığı eve doğru yürüdüm. Ahmet ve Sevda Yıldırım, verandalarında oturmuş muhabbet ediyorlardı. İkisini de selamlayıp havadan sudan konuşmaya başladım. Sevda beni verandalarına davet etti. Ben de bu nazik teklifi kabul edip yumuşak minderli hasır koltuklardan birine oturdum. Karı-koca, bana soğuk bir limonata ikram ettiler. Lafı evirip çevirip dün geceki boğulma olayına getirdim.

“Kimsenin onları görmemiş olması ne feci değil mi?”

Ahmet,”Maalesef” dedi üzüntüyle başını sallayarak. “Ben ve eşim o akşam yemekten hemen sonra Çeşmeye gittik. Konser vardı, o gece dönmedik buraya. Denize girdiklerini bile görmedik haliyle”

Sevda kocasının lafını keserek, “Yemekte tam arkamızdaki masada grup olarak oturuyorlardı,” dedi.  “Çok neşeliydiler. Ben sadece bu çiftin denize gireceklerini söylediklerini, hatta arkadaşlarına da ısrar ettiklerini duydum. Yanlarında pahalı şarap, peynir falan getirmişler galiba. Sonra ne konuştular bilmiyorum. Çünkü acele ediyorduk konseri kaçırmamak için. Köye öğleden sonra döndük. Muhtar Kubilay Bey anlattı bize neler olup bittiğini. Çok üzüldük.”

“Biz de gideceğiz o konsere,” dedim. “Kız kardeşim çok istiyor. Belki biz de geceyi Çeşme’de geçiririz. Siz hangi otelde kaldınız?”

Bu soruya Ahmet cevap verdi. “Deniz Otel’de. Küçük ama güzel bir otel. Tavsiye ederim.”

Otelin adresini alıp  Yıldırım çiftinin yanlarından ayrıldım. Kumsala doğru yürürken yazar Çetin Özden çıktı karşıma. Herhalde yemeğini erkenden yemiş olmalıydı. Şimdi de denize, yüzmeye gidiyordu.

“Merhaba,” dedi beni görünce. “Hava çok güzel. Denize girmiyor musunuz?”

“Dün geceden sonra içimden pek girmek gelmiyor,” dedim.

“Haksız sayılmazsınız,” dedi. “Çok kötü bir olay bu. Fakat biraz da kendi kendilerine yaptılar.”

“Nasıl? Anlayamadım.”

“Valla şarabı ben de severim ama onlar benden daha çok seviyorlarmış anlaşılan.”

“Öyle mi?”

“Evet. Dün akşam yemekte hepsini izledim. Rahatsız etmeden tabii. Üniversite yılları, Amerika maceraları, orada kurdukları yaşamları, onları kah neşelendirdi kah hüzünlendirdi. Bunları konuşurken hepsinin şerefine kaç kez kadeh tokuşturdular bir bilseniz. Boğulan çift zaten restorandan ayrılırken çakır keyif olmuştu. Arkadaşlarına da çok ısrar ettiler ama kimse onlarla denize gitmek istemedi. O sarhoş halleriyle denize girince facia da kaçınılmaz oldu elbette.”

“Doğru. Çok neşelilerdi. Bunu ben de farkettim. Hatta fazla neşelilerdi bile diyebilirim. Ne yazık ki, erkenden yatıp uyudum. Onlara yardım etme şansım olmadı. Kız kardeşimin de öyle. Siz hiç ses duymadınız mı?”

“Hayır. Restorandan sanırım en son çıkan bendim. Benden önce, o kalabalık aile ayrılmıştı. Sahilden geçerken plaja baktım, boğulan karı-koca şaraplarını içmeye devam ediyordu. Sonra evime gittim.”

Tam bu sırada telefonum çaldı. Çetin Özden’e veda edip telefonu açtım. Arayan Sevinç’ti.

“Hayatım,” dedi heyecanlı bir sesle. “İdil’in getirdiği numuneleri tahlil ettim.”

“E, ne oldu? Bir şey buldunuz mu?”

“Valla ne yapıyorsun bilmiyorum ama sonuç pozitif.”

“Ne demek bu?”

“Şu demek canım. Şarapta yüksek oranda kokain benzoylemetil ekgonin saptadım. Aynı maddeden çukulatalarda da var. Peynirde ise herhangi bir maddeye raslamadım.”

“Benzin midir nedir, bu madde ne oluyor yani? Zararlı bir şey mi?”

“Kokain bu Müge’cim. Sıvı kokakin. Çok tehlikeli bir uyuşturucu. Sen nereden buldun bunları?”

“Sonra anlatırım Sevinç. Şimdi telefonda olmaz. Sen tahlil sonuçlarını bir kağıda yaz, İdil’e ver. O numuneleri de lütfen sakla. Sakın atma.”

“Tamam canım. Ama beni bayağı meraklandırdın.”

“Biliyorum. Yarın herşeyi anlatırım. Sana söz.”

Telefonu kapattım. Demek, olay basit bir kaza değil, resmen cinayetti. Birisi, karı-kocayı öldürmek için şaraba ve çikolatalara kokain karıştırmıştı. Kim, neden bu çifti öldürmek isteyebilirdi ki? Bu sorunun  cevabını bulmak hiç kolay olmayacaktı. Şarabın, peynirin ve çikolatanın markasını bilecek kadar onları yakından tanıyan biri yapmıştı bu işi. Melih ve karısı Sandy’nin, yemekte  aldıkları alkolle zaten çakır keyif olduklarını bilen katil, şarap şişesine ve çikolatalara sıvı kokain enjekte ederek onların iyice sarhoş olmalarını sağlamış, böylece boğularak ölmelerini kaçınılmaz bir hale getirmişti.

Ve benim elimde Beyoğlu taşı bir düğmeden başka bir ipucu yoktu.

Eve gidip İdil’i beklemeye başladım. Hava çok güzeldi ama, gerçekten de içimden denize girmek gelmiyordu. Tam verandaya çıkarken telefonum çaldı. İdil arıyor zannederek cebimden çıkarıp ekranına baktım ama o değildi. Bilinmeyen bir numaraydı. “Kim acaba?” diyerek telefonu açtım.

Tanıdık bir ses, “Merhaba,” dedi.

“Levent, sen misin?”

“Evet benim.”

“İyi ki aradın. Nerdesin? İzmir’de mi?”

“Hayır. Çeşme’deyim şu anda. Hayrola, ne oldu?”

“Hemen buraya gelebilir misin? Ben de seni arayacaktım. Hemen gel lütfen. Çok önemli bir gelişme oldu. Telefonda anlatmak uzun sürer. Gelirsin değil mi?”

Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Levent’in gür sesi yeniden kulağıma ulaştı. “Tamam. Bir saat sonra ordayım.”

Söz verdiği gibi tam bir saat sonra Levent bizim evin verandasında oturuyordu. Siyah gözlük takmış, üzerine bütün kaslarını ortaya çıkaran incecik bir gömlek giymişti.

Herşeyi anlattım. Beni dikkatle dinledi. Sözlerim bitince güldü.

“Sen dedektif olmalıymışsın.”

“Yok canım. Ne haddime? Ben sadece sezgilerime güvendim.”

“İyi yaptın. Bu anlattıklarını ihbar kabul ediyorum. Hemen savcıyı arayacağım. Herhalde çok şaşıracak. Hafta sonunu zehir ettiğimi düşünecek ama ben bundan hiç üzüntü duymayacağım.”

Levent benim yanımda savcıyı aradı ve onu şoke eden haberi verdi. Telefonu kapattıktan sonra bana döndü.

“Neye uğradığını şaşırdı ama iyi oldu. Cesetlere otopsi yapılacak. Ben de şu sepeti alıp Çeşme’ye götüreyim. Orada, numuneleri İzmir’e ulaştıracak ekibe teslim edeceğim.  Ha, aklımdayken bana şu mantarı ve düğmeyi de ver. Onları bir incelesinler bakalım. Muhtarı da bu gelişmeden haberdar etmem lazım. Gözünü dört açsın. Bakalım olayın kaza değil de cinayet olduğunu öğrenince nasıl bir tepki verecek? Akşama burada olurum. Lütfen ben gelmeden bir şey yapma. Çocuk oyuncağı değil bu. Köyde bir katil var. Sıkıştığını hissederse başka cinayetler de işleyebilir. Söz değil mi, yaramazlık yapmayacaksın?”

O kadar şirindi ki, bir an ne isterse yapabileceğimi düşündüm. Kalbim heyecanla çarpmaya başladı. Neyse ki bu salakça halim uzun sürmedi. kendime çeki düzen vererek, “Tamam,” dedim. “Sen gelmeden evden dışarıya adımımı atmayacağım.”

Levent, on dakika sonra köyden ayrıldı. Onun gidişinin üzerinden bir saat geçti geçmedi, İdil İzmir’den döndü. Sevinç’in verdiği tahlil raporu bir zarfın içindeydi. Zarfı açıp baktım. Telefonda bana ne dediyse onlar yazıyordu.

Evin küçük mutfağında hemen bir çay demleyip bardaklara koydum. İdil’le birlikte verandaya çıktık. Çay ikimize de iyi geldi. Onun yorgunluğu, benim de gerginliğim azaldı.

Kız kardeşim dalgın bir sesle, “Abla,” dedi. “Ne hayal ettik neler yaşıyoruz baksana?”

Hafifçe güldüm. “Belki de hayat bize ne kadar değerli olduğunu anlatmaya çalışıyordur İdil.”

“Daha güzel anlatma şekilleri de var. Neden onlardan birini seçmedi acaba?”

Bu soruya cevap veremedim. Çünkü o sırada muhtar gelmişti yanımıza. Adamcağız pek dertli görünüyordu. Bizimle oturması için yaptığımız daveti kabul etti. İçerden ona da bir bardak çay koyup getirdim. Neden bu kadar keyifsiz olduğunu sormamıza gerek yoktu. Belli ki, Levent’in anlattıkları onu fazlasıyla endişelendirmişti.

“Daha önce de gece denize girenler oldu ama hiç boğulan olmadı. Üstelik şimdi durum daha da farklı. Bu bir cinayetse, tatil köyümüz bundan çok olumsuz yönde etkilenecek. Ben de bundan büyük bir üzüntü duyuyorum.”

İdil onu teselli etmek için söze girdi, “Üzülmeyin lütfen, böyle şeyler her yerde yaşanabiliyor. Size bir şey söyleyeyim mi,  Londra’da yüksek yapılı otellerin odalarındaki pencerelerin hepsi kilitlidir, hem de açılmayacak şekilde. Çünkü intihar vakaları çok yaşanıyor ama bu otellerin müşteri potansiyelini etkilemiyor.”

“İyi de İdil Hanım, orası Londra. Onları etkilemez tabii. Burası kendi halinde, küçük bir tatil köyü. Dedikodular kötü etkiler.”

“Merak etmeyin bu olayın en kısa zamanda aydınlatılacağına eminim. Ayrıca, Londra’ya döner dönmez, Kirazlı Tatil Köyü için sitenize çok güzel bir değerlendirme yazısı yazacağım.”

“İdil haklı,” dedim.  “Ben de yazacağım. Yaşam koçu olarak, doğayla baş başa, sessiz, sakin bir sahilde, iş stresinden uzaklaşmak ve kendine vakit ayırmak isteyenlere önereceğim. Hem reklamın iyisi kötüsü olmaz derler. Biliyorsunuz, bu tür üçüncü sayfa haberlerini seven bir milletiz. Bu olay düşündüğünüz gibi kötü etkilemeyecek burayı Kubilay Bey.”

İdil ve muhtar, bu sözlerime güldüler. “İşte,” dedim. “Pozitif düşünmenin faydaları. Olumsuz düşünmenin kimseye faydası yok, inanın.”

Muhtar, çayını bitirdikten sonra teşekkür edip yanımızdan ayrıldı. Vakit epey ilerlemişti. Deniz pırıl pırıl ve sakindi ama kumsalda kimsecikler yoktu. Eve girip akşam yemeği için hazırlandık. Levent’e dışarı çıkmama konusunda söz vermiştim ama herhalde buna restorana gitmek dahil değildi.

Yemeğimizi erkenden yememiz iyi oldu. Tatil köyünün sakinlerinden hiçbiri henüz gelmemişti. Tam biz çıkarken Kuzey Bey, karısı, kızları, kardeşi ve annesi içeri girdiler. Adam hala kızlarına öğütler vermeye devam ediyordu. Bizi görünce “İyi akşamlar,” dedi. Diğerleri de başlarıyla selam verdiler. Sadece İnci Hanım yüzümüze bile bakmadan, oflaya puflaya yanımızdan geçti.

Eve geldiğimizde bir sürprizle karşılaştık. Levent verandada ayakta dikiliyordu. Bu kez gözlüklerini çıkarmış, gömleğinin üstüne gözleri gibi koyu mavi bir ceket giymişti.

“Ben de şimdi geldim,” dedi.

Hemen masanın etrafındaki koltuklara oturduk.

“E, bir haber var mı?” diye sordum.

Levent başını salladı. “Önce şunu söyleyeyim. Haklıymışsın. Olay bir cinayet.”

“Bunu biliyoruz zaten,” dedim. “Sen bize gelişmeleri anlat. Mesela, otopsi yapıldı mı? Sonuç belli mi?”

“Bütün işler yıldırım hızıyla yapıldı ve raporlandı. Her iki cesedin kanında, insanı sarhoş edecek düzeyde alkol ve benzoylemetil ekgonin bulundu.”

Sözünü keserek, “Yani kokain,” dedim.

“Evet. Gelen rapor, senin elde ettiğin bulgularla tamamen örtüşüyor. Şarapta ve çukulatalarda sıvı kokain var. Şarap şişesinin mantarında ufak bir delik tespit edildi. Yani, şırınga iğnesinin açtığı delik. Kokain buradan zerk edilmiş. O gece kullandıkları kadeh, çatal, bıçak, tirbüşon, tabak, hepsindeki parmak izleri Melih ve Sandy’e ait. Önce kafayı bulmuşlar, sonra denize girmişler ve boğulmuşlar. O haldeyken başka türlüsü de olmazdı zaten. Deniz bu, şakaya gelmez. İç organlarında bulunan yüksek miktardaki tuzlu su, ölüm nedenlerinin boğulma olduğunu kanıtladı.”

Denize bakıp içimi çektim. “Yani, kaza süsü verilmiş bir cinayet bu. Hem alkol, hem de uyuşturucu alınca boğulmaları gayet normal. Katil bayağı kurnazmış.”

Bir sessizlik oldu. Üçümüz de düşünüyorduk. İlk fikrini açıklayan İdil oldu.

“Sıvı kokaini bulmak, şırıngayla şaraba, çikolatalara koymak profesyonel çalışma gerektirir. Kendileri koymuş olabilir mi acaba?”

Levent itiraz etti. “Niye koysunlar ki?”

“İntihar etmek için.”

Araya girdim. “İmkansız. O kadar neşelilerdi ki, intihar etmiş olmaları mümkün değil.”

İdil beni onayladı. “Haklısın abla. Gerçekten çok saçma bir fikir bu. O zaman şuna ne dersiniz? Belki de kokaini rahatlıkla Türkiye’ye sokmak için böyle yaptılar.”

“A, bak işte bu olabilir.”

Bu kez Levent itiraz etti. “Hiç sanmıyorum. Öyle olsa, havaalanında anında yakalanırlardı.”

“Öyleyse,” dedim. “Biri, karı-kocanın gelirken yanlarında getirdikleri çukulatalara ve şaraba uyuşturucuyu burada zerk etti. Ya da…”

“Ya da ne?”

“Katil, kendisinin zerk ettiği aynı marka şarap ve çukulataları Melih ve Sandy’ninkilerle değiştirdi. Sepetten onlarınkini aldı, yerine kokainli olanları koydu. Bu da onların, hangi cins şarabı ve çukulataları sevdiklerini bilecek kadar  yakından tanıyan biri tarafından öldürüldüklerini gösterir.”

Levent hayran hayran beni süzdü. “Çok doğru. Bravo.”

“Buna bir şey daha eklemek gerek,” dedi İdil.

Kendisine baktığımızı görünce sözlerine devam etti. “Katil, bu işi yapmak için Melih ve Sandy’nin evine girdi ve orada farkına varmadan şu parıltılı düğmesini düşürdü.”

Levent, orta ve baş parmaklarını birleştirerek havada şaklattı. “Tam üstüne bastın İdil. Bu da katilin yaptığı tek hata.”

Gözlerimi Levent’in gözlerinden kaçırarak, “Bu profil, benim aklıma öncelikle, birlikte geldikleri arkadaşlarını getiriyor,” dedim. “Onlar hakkında bir şey öğrenebildin mi?”

“Biraz. Üniversiteyi bitirdikten sonra yüksek lisans için hep birlikte  ABD’ye gitmişler. Hiç biri geri dönmemiş. Bahadır Gamze’yle, Murat Bahar’la evlenmiş. Zaten üniversite yıllarından beri birbirlerine aşıklarmış. Semih ve Melih ise bekar olarak gitmişler ABD’ye. Melih, orada Sandy ile tanışmış, bir süre sonra da onunla evlenmiş.  Semih ise hala bekar.”

“Hepsi bu kadar mı?”

“Daha fazlasını onlardan öğreneceğiz. Birazdan tatil köyünün bütün konuklarını restoranda toplayıp durumu açıklayacağım. Sonra, muhtarın ofisinde hepsini yeniden sorguya çekeceğim.”

Çekingen bir sesle sordum. “Ben de olacak mıyım yanında?”

“Gayet tabii. Her ne kadar kurallara aykırı olsa da senin yanımda olmanı istiyorum.”

Yarım saat sonra restorandaydık. Muhtar herkese haber vermiş, köydeki bütün konuklar orada toplanmıştı. Levent açıklamasını yapınca hafif bir heyecan dalgası oluştu. Melih’in arkadaş gurubunda bir kadın çığlık koyverdi. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Levent, sert bir sesle herkesi susturdu.

Daha sonra sorgu başladı. Önce Kuzey Bey ve karısı geldi muhtarın ofisine. Sonra iki kızı ve ardından annesi İnci Hanım’la kız kardeşi Asude Hanım. Benim öğrendiklerimden daha fazla bir bilgi alamadı onlardan Levent. Yazar Çetin Özden ve Ahmet-Sevda çifti de aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler.

Sonunda sıra Amerikalı gruba geldi. Gerçi, onların hepsi Türk’tü ama ben ABD’den geldikleri için onlara Amerikalı diyordum. Onlar içeri girmeden, İdil ofisten ayrıldı. Uykusunun geldiğini, yatmak istediğini söyledi. Ben de ona hak verdim. Ne de olsa bütün gün koşturmuş, yorulmuştu. Dinlenmeyi hak ediyordu.

Gruptan içeri ilk giren Semih Ataman oldu. Onu diğerleri takip etti. Bahar, Murat, Gamze ve Bahadır. Hepsi Levent’in tam karşısındaki koltuklara oturdular. Perişan bir haldeydiler. Çok kederli görünüyorlardı. Az önceki şok haberin etkisinden kurtulmak, yeni duruma alışmak için çaba harcadıkları belliydi.

Levent hepsine baş sağlığı diledikten sonra, ölen arkadaşlarının ve onların uyuşturucu alışkanlıklarının olup olmadığını, ara sıra da olsa, eğlence için kullanıp kullanmadıklarını sordu. Hepsi şiddetle hayır cevabını verdiler. Hatta kendilerinin gönüllü teste bile girebileceklerini söylediler.

Gamze ve Bahar göz yaşlarına hakim olamıyorlardı. Hep aynı kelimeler dökülüyordu ağızlarından. Kim, neden öldürmek istemişti onları? Düşmanları da yoktu. Tatilden tatile Türkiye’ye geliyorlardı.

“Melih’in ailesinden ulaşabileceğimiz kimse var mı?” diye sordu Levent

Bu soruyu Semih cevapladı. “Maalesef kimsesi yok. Biz üniversiteye başladığımızda o ailesini bir trafik kazasında kaybetmişti. Tek çocuktu. Daha sonra onu teyzesi yanına almıştı sanırım. O da hiç evlenmemiş bir kadındı diye hatırlıyorum. Bir bankanın Nişantaşı şubesinin müdürüydü. Orada, yani Nişantaşı’nda, Işık Lisesi’nin hemen yanındaki sokakta kendisine ait bir dairesi vardı.  Biz mezun olduktan sonra kadın vefat etti”

“Peki, okuldayken zıtlaştığı birisi veya gruplar var mıydı?”

Bahar araya girerek, “Hayır yoktu,” dedi. “Ama bir kız vardı. Neydi ismi çocuklar? Hatırlamaya çalışın! Bir ara Melih’le çıkmıştı. İlk senemizdi. Melih ailesini yeni kaybetmiş ve teyzesine taşınmıştı. O kız da teyzesinin komşusuydu. Hatta ailesi Nişantaşı’nda bir mağaza işletiyordu  ama tam olarak hatırlayamıyorum.”

Gamze, “Ben hatırlıyorum,” dedi. “Tuhaf bir kızdı. Kıyafetleri de öyle. Bütün elbiselerinin düğmeli olmasına hep şaşardım. Hem de taşlı düğmeler.”

Levent bana kısa bir an için baktıktan sonra, cebinden düğmeyi çıkardı ve Gamze’ye uzattı. “Böyle bir düğme olabilir mi?”

“Evet, evet, bu tip düğmelerdi. İnanmazsınız ama dik yakalı kazaklarının boğazı saran kısmında bile bu düğmelerden vardı. Kıskanç bir kızdı. Melih’i hiç yalnız bırakmazdı. Sohbetlerimiz onu hep rahatsız eder, mutlaka bir bahane bulur ve Melih’i uzaklaştırmaya çalışırdı. Siz nereden buldunuz bu düğmeyi Komiser Bey? “

“Odalarını araştırırken bulduk,” dedi Levent.

Bahar ürpererek, “İyi ama Sandy hep spor giyinirdi,” dedi. “Taşlı, boncuklu, pullu bir tane kıyafeti yoktu.”

“Melih’le bu kız ne kadar çıktılar, neden ve nasıl ayrıldılar?”

Bu kez Murat’ın sesi duyuldu. “Yanılmıyorsam altı ay kadar çıktılar. Güzel bir kızdı ama Gamze’nin dediği gibi tuhaftı. İlk dönemin sonunda ayrıldılar.  Kavgalı ayrılmamışlardı. Ne var ki, Melih’i hep rahatsız etti bu durum. Nereye gitsek bir şekilde karşımıza çıkıyordu. Aynı okuldaydık sonuçta ama bu kadarı da olmaz dediği zamanlar olmuştu Melih’in.”

Levent kızın ismini sordu, kimse hatırlamıyordu.

“Peki, şimdi görseniz onu tanır mısınız?”

Bu sorunun cevabı da olumsuzdu.

Levent’in merak ettiği bir diğer konu ise, şarabın, çikolatanın ve peynirin markasının başka kim tarafından bilinebileceğiydi. Arkadaşları haricinde bunu kim bilebilirdi? Bu sorunun da bir cevabı yoktu. İşte burası tam bir muammaydı.

“Melih ve eşi Sandy her zaman bu marka şarabı mı içiyorlardı?”

Bahadır cevapladı bu kez soruyu. “Evet.”

“Biri veya birileri onları öldürmek için paraya kıymış anlaşılan,” dedi Levent.

Muhtarın ofisinde buz gibi bir hava esti. Herkes donup kalmıştı.

Levent, hepsine teker teker baktı ve “Son bir soru,” dedi. “O gece yemekte kaç kadeh içtiklerini hatırlıyor musunuz?”

Murat, “Sandy’nin ne kadar içtiğini farketmedim ama Melih dört kadeh içti,” dedi.  “İyi hatırlıyorum çünkü ben de dört kadeh içmiştim ve kadehler boşaldıkça da dolduruyordum.”

Amerikalı grupla yapılan görüşme böylece sona erdi.

Levent arkasına yaslanarak düşünceli, bir sesle mırıldandı. “Melih’in çıktığı kız kimdi acaba? Resmi yok, bir tanımı yok. Kimse onun yüzünü hatırlamıyor.”

“Aradan yirmi beş yıl geçmiş,” dedim. “Dile kolay. Hatırlamamaları normal. Neyse ki unutamadıkları bir nokta var.”

“Neymiş o?”

“Kızın giyim tarzı ve hemen hemen her kıyafetinde olan taşlı düğmeler.”

“Elimizdeki tek ipucu o zaten.”

Bir an durakladım. Aklıma bir fikir gelmişti. Ama bunu Levent’e söylemedim. Yarına kadar da söylemeye niyetim yoktu.

Levent, “Ben artık gideyim,” dedi. “Bu insanlar hakkında araştırma yapmam gerekiyor. Doğruyu mu söylüyorlar, yoksa gizledikleri bir şeyler mi var, bunu öğrenmeliyim. Sen de dikkatli ol. Sağda solda fazla dolaşma.”

Güldüm. “Çocuk değilim ben. Kendimi korumayı bilirim.”

Levent,arabasına binip gitti. Ben de eve geri döndüm. İçeriye girince ilk işim Türk Hava Yolları’nı arayıp yarınki ilk İstanbul uçağında yer ayırtmak oldu. Tam telefonu kapatmıştım ki, İdil uykulu gözlerle yanımda belirdi.

“N’oluyor abla, nereye gidiyorsun?”

“İstanbul’a canım. Yarın akşam döneceğim, merak etme.”

“Allah Allah. Bu da nereden çıktı şimdi?”

“İdil’cim. Bu çifte cinayetin bütün sırrı, bence, Melih’in, teyzesi ile yaşadığı Nişantaşı’ndaki evde yatıyor. Eğer oraya gidersem, sağlam kanıtlarla geri dönebilirim. O yüzden yarın, sabah erkenden İstanbul’a uçacağım.”

“Off abla, bu işe fena taktın kafanı. Tamam git ama, aklım sende olacak. Levent’in haberi var mı?”

“Hayır yok. Ona yarın söyleyeceğim. Merak etme, işimi çabuk bitirip hemen döneceğim. Akşam yemeğine burdayım.”

İdil’in  endişelendiği belliydi. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. İçimden bir ses mutlaka İstanbul’a gitmem gerektiğini, bu bilmecenin anahtarını orada bulacağımı söylüyordu. Eğer sağlam bilgilere ulaşabilirsem, Levent katili tutuklar, dosyayı da gönül rahatlığıyla kapatabilirdi.

Ertesi sabah erkenden yola koyuldum. Saat 10’da Yeşilköy’deydim. Otobüse binip önce Taksim’e, oradan da Nişantaşı’na gitmeden önce, Levent’i aradım. Ona İstanbul’da olduğumu söyleyince çok şaşırdı.

“Bazı şüphelerim var. O yüzden buraya geldim. Sanırım bütün gerçek Nişantaşı’ndaki evde gizli.”

Kısa bir sessizlik oldu. Levent’ten ses gelmeyince kapandı zannederek “Alo?” dedim.

Hayır, kapanmamıştı. Levent, “Buradayım,” dedi soğuk bir sesle. “Sadece düşünüyordum. Bu yaptığın doğru değil. Polisin işine bu kadar karışamazsın.”

“Ben polisin işine karışmıyorum,” dedim sakin olmaya çalışarak. “Sadece merak ettiğim bir şeyler var, onu araştırıyorum. Herhalde bunu yapmakta özgürüm öyle değil mi?”

Levent, ”Tamam, tamam,” dedi. “Kızma. Ben başına bir iş açacaksın diye korkuyorum.”

“İçini ferah tut. Bana bir şey olmaz. Sana buradan sağlam kanıtlarla döneceğim. Sezgilerime güven. Seni öğleden sonra ararım,” deyip telefonu kapattım.

Semih Ataman, evin Işık Lisesi’nin yanındaki sokakta olduğunu söylemişti. Orayı kolayca buldum. Koca sokakta sadece bir tane eski apartman vardı. Melih’in teyzesinin evi bundan başkası olamazdı. Yanılmamışım. Karşıdaki eczaneye sorduğumda tezgahın arkasındaki orta yaşlı eczacı Melih’i kolayca hatırladı. Onun Amerika’da yaşadığını biliyordu.

“Arada sırada gelir,” dedi. “İkinci kattaki daire onun. Ama şimdi kiracı oturuyor.”

Eczacıya teyzesini sordum. Ondan haberi olmadığını söyledi. Eczaneyi on yıl önce açmıştı ve teyze hakkında hiçbir bilgisi yoktu.

Apartmanın ikinci katına ait olduğunu tahmin ettiğim zile bastım. Kapı hemen açıldı. Yukarı çıktım ve kiracı ile konuştum. Benim yaşlarımda, zayıf bir kadındı. Taşınalı beş yıl olmuştu. İşi gereği devamlı yurt dışına çıktığı için binada yaşayan kimseyi tanımadığını söyledi. Apartmandaki ev sahiplerinin çoğu, dairelerini ya satmışlar ya da kiraya vermişlerdi. Yalnız yaşlı bir karı-koca kalmıştı. Onlar, neredeyse kırk yıldır bu apartmanda oturuyorlardı.   Kiracı kadın, üst kattaki daireye çıkmamı söyledi.

Onun dediğini yapıp üst kata çıktım. Kapıyı yetmiş yaşlarında tombul ve sevimli bir kadın açtı. Ona Melih’in arkadaşı olduğumu, Amerika’dan geldiğimi söyledim. Beni hemen içeriye davet etti. İsmi Piraye idi. Salona geçince eşi Fikret Bey de bize katıldı. Yaklaşık bir saat konuştuk. Çok güzel bir sohbet oldu. Ne sorduysam cevabını fazlası ile aldım. Melih’in ölümüne çok üzüldüler. Ellerinden geldiğince yardım etmeye çalıştılar. Melih’in kız arkadaşı ve ailesi hakkında da sorular sordum. Mağazalarının yerini ve nerede oturduklarını da öğrendim. Bütün şüphelerim doğrulanmıştı. Levent artık dosyayı kapatabilirdi.

Teşekkür edip bu harika çiftin yanından ayrıldıktan sonra, Kapalıçarşı’daki bir arkadaşımı görmeye gittim.  Hava alanına geri dönerken heyecanımı yenemiyordum. Bütün sırrın Nişantaşı’nda çözüleceğinden emindim ve öyle de olmuştu.  Uçağımı beklerken Levent’i tekrar aradım. Telefonumu merakla bekliyormuş ki, hemen açtı. Ona durumu kısaca anlattım. Köyde kalanlar hakkında topladığı bütün bilgileri bana ulaştırmasını söyledim. Kabul etti.

“Seni, havaalanında karşılayacağım,” dedi. “İstediğin bütün bilgileri getiririm. Kirazlı’ya birlikte döneriz.”

Uçağım saat dörtte İzmir’e indi. Levent, çıkış kapısında beni bekliyordu. Arabasını otoparkta bırakmıştı, oraya doğru yürüdük. Motoru çalıştırmadan önce bana bir dosya uzattı. “İstediğin bilgiler burada,” dedi.

Yol boyunca dosyada yazılanları okudum. Artık bütün taşlar yerine oturmuştu. Sıra, katili yakalamaya gelmişti.

Kirazlı Tatil Köyü’ne vardığımızda saat altıya geliyordu. Levent, muhtardan herkesin restoranda toplanmasını istedi. On dakika sonra içeri girdiğimizde herkes oradaydı. İdil, en uzaktaki masalardan birine oturmuş, merakla bana bakıyor, kaş göz işaretleri yapıyordu. Yanına gittim ve herşeyin yolunda olduğunu söyledim.

Levent, “İyi akşamlar,” diyerek söze girdi. “Burada olduğunuz içi hepinize teşekkür ederim.  Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, soruşturmamız sona ermiş bulunuyor. Bildiğiniz gibi, Melih ve Sandy Alkan çiftinin ölümünün bir kaza olmadığı daha önce ortaya çıkmıştı. Bugün de çiftin planlı bir şekilde, kasıtlı olarak öldürüldüğü kesinleşti.”

Restoranda birden bir uğultu başladı. Herkes aynı anda konuşuyor, herkes aynı soruları soruyordu.

“Katil aramızda mı şimdi?”

“Bu yüzden mi buradayız?”

“Nasıl olur?”

Levent, sert bir sesle, sakin  olmalarını, her şeyin açıklığa kavuştuğunu, eğer susarlarsa  hepsinin sırası ile anlatılacağını söyledi ve bir el hareketiyle beni yanına çağırdı.

“Buyrun Müge Hanım, gerisini sizden dinleyelim.”

Bütün kafalar bana doğru çevrildi.  Birden kızardığımı hissettim. Birkaç kez öksürdükten sonra konuşmaya başladım.

“Eğer sakinleştiysek size herşeyi anlatacağım. Sözümü kesmezseniz sevinirim. Öldürülen Melih ve Sandy Alkan çifti bildiğiniz üzere ABD’de yaşıyorlardı. Semih, Murat, Yavuz, Gamze ve Bahar. Hepiniz, üniversiteye aynı yıl başladınız, aynı bölümdeydiniz ve birbirinizi hiç bırakmadınız. Melih ailesini kaybedince sizler onu daha da sahiplendiniz. Ailelerinizin maddi durumu iyiydi. Sıkıntı çekmeden üniversiteyi bitirdiniz. Yüksek lisans için ABD’ye hep birlikte gittiniz ve orada evlendiniz. Semih ise hiç evlenmedi.

Melih’in üniversite yıllarında bir sevgilisi vardı.Kız onunla aynı mahallede oturuyor, aynı okula gidiyordu. Bu beraberlik aşağı yukarı altı ay sürdü. Daha sonra ayrıldılar. Üniversite bitince hepiniz ABD’ye gittiniz. Melih orada on yıl kadar önce Sandy ile evlendi.

Hepiniz ayrı eyaletlerde yaşamanıza rağmen birbirinizle görüşmeyi hiç ihmal etmediniz.  Aranızda kıskançlık vardı belki ama bu ürkütücü boyutlarda değildi. Melih’in içtiği şarabın, yediği peynirin ve sevdiği çikolatanın markasını sizler biliyordunuz, onları temin edebilirdiniz ama sıvı kokain zerk edip buraya getirmeniz çok büyük riskti. Çünkü havaalanı güvenliğinden geçmeniz imkansızdı. Yine de cinayeti içinizden biri işlemiş olabilirdi. Bunun için yeterince fırsata sahiptiniz.

Ahmet ve Sevda, sizler o gece burada olmadığınızı söylediniz. Polis, kaldığınızı iddia ettiğiniz otelle bağlantı kurdu ve geceyi orada geçirdiğiniz anlaşıldı. Aynı bankada çalışıyorsunuz. Eviniz Ankara’da. Üniversiteyi de Ankara’da bitirdiniz. Ölen çifti tanımıyorsunuz. Cinayetle görünürde hiçbir bağlantınız yok.

Çetin Özden, siz emekli edebiyat öğretmenisiniz, eşinizden yeni boşandınız ve Modada, babanızdan kalan apartman dairesinde oturuyorsunuz. Yazdığınız roman büyük ilgi gördü. Şimdi ikinci romanınızı yazıyorsunuz. Sizin de bu cinayetle hiçbir bağlantınız yok gibi görünüyor.

Melih üniversiteye girdiği ilk yıl ailesini bir trafik kazasında kaybetti. Tek yakını teyzesi Hale Hanım’dı. Başka hiçbir akrabası yoktu. Melih, onun yanına yerleşti ve Nişantaşı’ndaki dairesinde onunla birlikte yaşamaya başladı. İnci hanım siz ve aileniz de Nişantaşı’nda yaşıyorsunuz öyle değil mi?”

İnci Hanım sinirli bir tavırla, “Evet, ne olmuş?” diye bağırdı. “Bu bizi katil mi yapıyor şimdi?”

İstifimi bile bozmadan sözlerime devam ettim. “Eşinizin antika eşyalar satan bir dükkânı vardı. O ölünce işleri siz yürüttünüz. Hastalanınca işinizi oğlunuza ve kızınıza devrettiniz.”

İnci Hanım’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Sorduğum soruya cevap, annesini sakinleştirmeye çalışan Kuzey’den geldi. “Evet, var ve hala işletiyoruz ve hala orada oturuyoruz, ne söylemeye çalışıyorsunuz açık konuşun.”

Heceleye heceleye, üstüne basa basa söylemişti bu sözleri. Levent, Kuzeyi sakin olmaya davet etti biraz sesini yükselterek. O sırada Asude ayağa kalktı.

“Yeter susun artık! Evet, Melih’i tanıyoruz, aynı muhitte oturuyorduk,  Hale teyzenin çalışıp emekli olduğu banka ile yürütüyoruz bütün para işlemlerimizi. Bankamızı hiç değiştirmedik. Hale teyze tanıştırdı beni Melih’le.”

Bu cümleler biter bitmez Gamze hayret dolu bir ifade ile haykırdı.  “Asude! Sensin, evet, sensin. Ne kadar değişmişsin!”

Grubun geri kalanı da hayretle Asude’ye bakıyordu ve onlar da aynı şeyleri söylüyordu.

“Tanıyamazsınız tabii,” dedi Asude. Bakışları hiddet ve aşağılama doluydu. “Zaten hiç tanımak istemediniz. Alay kokan her hareketinizi,o her sözünüzü görmezden geldim ama size yetmedi, sonunda kazandınız. Kıyafetlerimdeki düğmeleri konu etmediğiniz bir gün bile olmadı. Ne zararı vardı size? Ama olur mu, siz son derece modern giyinirken ben yanınızda antika kalıyordum, öyle değil mi? Hale teyze beni severdi ama o da sizin etkinizde kaldı ve beni istemedi. Bakıyorum hiç değişmemişsiniz, dünya gene sizin ekseninizde dönüyor.”

Herkes neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kimsenin müdahale etmesine izin vermeden araya girdim. “Asude Hanım belli ki, derinden yaralanmışsınız. Melih ve arkadaşlarını affetmediğiniz belli oluyor. Kıyafetlerinizdeki düğmelere gelecek olursak, onları babanız size özel olarak alırdı. Benzerleri tuhafiyecilerde satılıyor ama sizinkilerin farklı olduğu hemen göze çarpıyor. Düğmeyi, İstanbul’da antika eşyalardan anlayan bir arkadaşıma gösterdim. Bana değerli ve nadir bulunan bir düğme olduğunu söyledi. Melih’in arkadaşları sizi bir türlü kabul etmediler. Siz de onlardan hoşlanmıyordunuz. Sonunda ayrıldınız. Bu sizi bunalıma sürükledi. Uzun tedaviler gördünüz ve hiç evlenmediniz. Yaşadığınız dram, cinayet için yeterli bir sebep gibi görünüyordu. Ama Melih ve Sandy Alkan çiftini siz öldürmediniz. Gerçeği Piraye Hanım’la görüşünce anladım. O ve kocası, bana cinayete ışık tutacak çok önemli bilgiler verdiler. Böylece kafamdaki eksik parçalar yerine oturdu, olayın iç yüzü açığa çıktı.”

Herkes şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ne diyeceğimi merakla bekliyorlardı.

Asude’ye döndüm ve  “Melih’le karısını ağabeyiniz Kuzey öldürdü,” dedim.

İnci Hanım acı bir çığlık attı. “Seni çok bilmiş sürtük! O şımarık züppe Melih’in ölümünü oğluma yıkamazsın. Dirisi yetmedi, ölüsü de hala peşimizde! Mendebur arkadaşlarını öylece geçiştirip bütün pislikleri oğluma atamazsın!”

Ağlayan kızlarına sarılan Şebnem, “Neden Kuzey?” diye inledi. “Bizi hiç düşünmedin mi?”

Asude de ağlıyordu. “Ben onları affetmeye çalışıyordum, değer miydi? Ne olacak şimdi bize?”

Kuzey, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözlerini kız kardeşine çevirdi. Bezgin bir sesle, “Senin hayatını çaldı Asude,” dedi. “Dönüp arkasına bakmadı bile. Kaç kere konuştum onunla, ama hiç umurunda olmadı. Onu öldürmeye yemin ettim. Özel bir dedektif tuttum, attığı her adımı, aldığı her nefesi bile biliyordum. Her sene tatile gideceği yerleri öğreniyordum. Aslında daha önce de öldürebilirdim, ama her zaman beraber tatil yaptığımız için onun gittiği yerler hiç bize uymadı. İlk kez bu sene her şey yolunda gitti. Sevdiği şarabı, çikolatayı ve peyniri ısmarladım. Sıvı kokaini bulmak ve paketleri hiç açılmamış gibi hazırlatmak  zor olmadı. Karşılığında çok değerli bir tabloyu dörtte bir fiyatına vermem gerekti. Tam yirmi beş sene en ince ayrıntısına kadar her şeyi planladım. Odalarına girip onları değiştirmek işin en kolay yanı oldu. Yemekte zaten çok içmişti. Bir de kokainli şarabın dibini getirince, denizde yavaş yavaş dengelerini yitirdiler ve bir süre sonra suda görünmez oldular. Hep soruyordunuz denize girerken gördünüz mü diye. Evet gördüm ve ölmelerini zevkle izledim. Asude’nin bütün düğmelerini cebime koydum.  Hepsini yataklarının üzerine serecektim. Amacım ona Asude’yi hatırlatmaktı ama sonra vazgeçtim. Düğmeleri yataktan toplarken birini düşürmüşüm. Onu da siz bulmuşsunuz. Her neyse. Onu ben öldürdüm. Ve hiç pişman değilim.”

Levent adamın yanına yaklaştı ve “Kuzey Onur sizi Melih ve Sandy Alkan’ı öldürmekten tutukluyorum,” dedi.

Dışarıda bekleyen polis memurları, Kuzey’in ellerini kelepçeleyip sorgulanmak üzere Emniyet’e götürdüler.  Levent de onlarla birlikte gitti. Ayrılmadan önce bana veda etmeyi unutmadı. Gözlerimin içine bakarak en kısa zamanda görüşeceğimizi söyledi.

Dayanamayıp “Ne zaman?” diye sordum.

Güldü, “Yarın geleceğim,” dedi ve ekledi.. “Sen olmasan bu olayın bir cinayet olduğu asla ortaya çıkmazdı. Çok akıllısın. Sana hayranım.”

Ona neler söylediğimi kesinlikle hatırlamıyorum. İdil, elbisemden çekiştirmese herhalde kendime zor gelirdim.

“Abla, abla, ne oluyor? Levent’in arkasından bakakaldın öyle.”

İçimi çektim. “Ahh,  bu kadar tatlı gülümseyen kaç erkek vardır ki dünyada?”

Kız kardeşim anlamlı anlamlı güldü.

O sırada muhtar geldi yanımıza. Sevinci gözlerindeki pırıltıdan belli oluyordu. Heyecanlı bir tavırla elimi sıktı. “Bizi çok büyük bir beladan kurtardınız, Müge Hanım,” dedi. “Köyüm adına size minnet borçluyum.”

Melih ve Sandy’nin arkadaşları hala çok üzgün görünüyorlardı. Bana teşekkür ederken bile göz yaşlarını tutamayanlar vardı aralarında. Buna rağmen tatillerini sürdüreceklerini söylediler. Çünkü  Kirazlı’ya gelmelerini en çok Melih istemiş, bütün herşeyi o ayarlamıştı. Şimdi o yoktu ama hayat devam ediyordu.

Yazar Çetin Özden ikinci romanını Kirazlı’da tamamlayacaktı. Yaz sonuna kadar buradan ayrılmaya hiç niyeti yoktu.

Ahmet’le Sevda olup bitenlere bir anlam verememişlerdi. Aslına bakılırsa, anlamak için bir çaba harcadıkları da pek söylenemezdi.Gözleri birbirlerinden başkasını görmüyordu. Onlar da tatilleri bitene  kadar burada kalacaklardı.

Herkes yanımızdan ayrılınca kız kardeşimle birlikte evimize geri döndük. Verandadaki yumuşak minderli koltuklarımız bizi bekliyordu. İdil çay demlemek için mutfağa gitti. Ben de koltuklardan birine oturup arkama yaslandım. Gözlerimi kapattım, sahilden gelen dalgaların sesini dinledim. Birden, Melih’le karısının kumsaldaki cansız bedenleri geldi aklıma. Sonra Levent’in o tatlı gülümsemesi.

Gözlerimi açtım.

Kız kardeşim çay fincanlarını masaya koyuyordu.

“Biliyor musun?” dedim. “Hayatta rövanş diye bir şey yok.”

İdil, anlayışlı bir tavırla bana baktı ve “Evet,” dedi.

Sonra, evimizin kapısının üstündeki yazıya doğru uzattı işaret parmağını.

“O yüzden, Anı Yaşa.”

Nilgün KOLGAR ÇALIŞKAN.- Kerim GUNER

Korku Hikayesi Oku: Hortlakların Fecri | 1

Hava ziyadesiyle kapalı ve yağmur bırakacak olsa da İstolni Belgrad’ın[1]  taştan gavur evlerinin arasındaki sokaklarda çocuklar koşturmaktaydı. İçlerinden birisinin Macarca: “Fosztogatók! Fosztogatók!”[2] diye bağırdığını işittiler. Şehrin insanları arasında Macarca’dan başka Türkçe, Sırpça, Almanca ve Çek lisanı da konuşulurdu ama belli kelimeler üzerinden hepsi anlaşırdı. Akıncılar diye bağıran çocuğun ve akranlarının o asırda akıncı görmüşlüğü yoktu ancak meşhur Köprü Faciası’ndan evvelki  vakitleri yaşamış dedelerinden bir kısmı bu tabiri işitmişti. Dedeleri tuhaf kılıklı, korkunç suretli ve yedi lisan bilir Türklere böyle seslenirlerdi. O asırda akıncı adı altında tek tük gönüllü serdengeçtiler varsa da akıncı beylerinin sancağı altında kâfir memleketlerine girenler çoktan tarihe karışmışlardı. Ancak Türk paşaların desturuyla surlardan ötelere uğrayıp kelleler kestikleri, dil aldıkları, yani esir tutup söylettikleri, çapula çıktıkları söylenen bazı kimseler vardı ki, onlara dedelerinden kalma alışkanlıkla akıncı derlerdi.

Çocuklar koşturmayı bırakarak kulak kesildiler. Bir kısmı Macar katanası[3], bir kısmı Arap atı bir grup atın rahvan yürüdüklerini belli eden nal ve toynak sesleri işitiliyordu uzaktan. Gâvur mahallesinin hafif yokuş, bir kısmı taştan yolunda hareketsiz dikiliyor, sesleri dinliyorlardı. Seslerin yaklaşmasıyla taş evlerin saçak altlarına girerek yoldan çekildiler. Bir süre sonra yokuşun aşağısından ilk atlılar sökün etti.

Kimi serhad kalelerinde akıncılıktan, gönüllülükten, kimi başka başka paşaların kapusundan, kimi Bosna ve Semendire sancaklarının deli alaylarından yetişme, kafaları tepelerinden sarkan civan perçemleri haricinde traşlı; kimi pala, kimi Tatarlar misali seyrek bıyıklı, kiminin başında kalpak, kiminin sırtında kurt yahut ayı postu, atlarının eyerlerinde birkaç dolu piştov ve barutluk, bellerinde karabela yahut Frenk tipi meçler, tek tük sadağı süslü okluklar ve yaylar ile gümüş yatağanları da dikkat çeken on atlıydı.

Bunlar İstolni Belgrad paşasının kapu halkındandı. Paşanın sürekli serhad boylarına sevk edip dil aldırdığı, haydut kovalattığı bu süvarileri hem orada hem de Nemçe[4] hudut kalelerinde iyi tanırlardı. Serhatlerde akıncılık töresini şöyle böyle yaşattıklarından ana dilleri gibi Macarca, Almanca ve Sırpça, küffar beylerini sövüp kızdıracak kadar Leh ve Çek lisanı bilirlerdi. İstolni Belgrad sancak beyinin emrine amadelerdi.

Karadağlı Ahmed, Arnavut Kel Selim, Kanijeli Naşid, Budinli Osman, Vidinli Niyazi, Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah, Varadlı Hasan, Belgradlı Ali, Semendirekli Deli Selahaddin… En başlarında da namından ötürü en korkulanı ve paşanın kapusundaki yiğitlerin en sivrisi Azap Celal at sürüyordu. Atadan dededen kemankeş olan olan Temeşvarlı Abdullah, Tatar süvarileri misali hem atında hem kendi üzerinde taşıdığı nakışlı kuburluğuyla, sadağında Osmanî yayıyla onun ardı sıra geliyordu. Her birinin sayısız baskından, huruçtan, çete takibinden ötürü kılıçlarının namlusunda sayısız kan vardı ama hiçbiri Azap Celal kadar meşhur değildi.

KORKU HİKAYESİ OKU: HORTLAKLARIN FECRİ | 1. BÖLÜM DEVAM EDİYOR

Azap Celal gençliğinin baharında Anadolu beylerinden birinin atının ardından Rumeli’ye düşmüş, o vakitten itibaren de sınırların dört bir köşesinde sürtmüştü. Adana Sancağı taraflarından geldiği söylenirdi. Kâh Rumeli’deki tımar beylerinin kapusunda, kâh Tatar atlılarının ardında gönüllü sıfatıyla düşman illerine nice gazaya varmıştı. Kılıç kılıca geldiğinde bir nice küffarın bir nice beyini, şövalyesini alaşağı ettiğinden kafirlerin düello dediği mübarezeleriyle[5] isim yapmıştı. Kafir manastırlarından birindeki put tasvirlerinden birinde Azrail Aleyhisselam’ı pala bıyıklarıyla Azap Celal’i tanıyan bir Nemçelinin anlatmasıyla, onun kılığında tasvir ettikleri söylenirdi. Çokça prensesi, düşesi, soylu kadını ağıtlar ve gözyaşları içinde bırakmıştı.

İstolni Belgrad paşası bahşiş ve ihsan dağıtmada cömertliğiyle, yiğitlere her daim kapusunda yer açmasıyla tanınırdı. Azap Celal ve yoldaşları da evvelden Budin paşasının kapu halkındanken, paşanın “Taze kan gerektür,” diyerek kendilerini kapusundan çıkarmasıyla İstolni Belgrad paşasına kapılanmışlardı.

1058 Muharrem’inin 24’ünde, keferelerin 18 Şubat 1648 dediği o vakitte saltanat güneşi Sultan İbrahim Han’ın üzerindeydi. Girit ceziresinde Venedik kâfiriyle cenge tutuşulduğu, Nemçe kafiriyle sulh akdedilse de sınır boyundan baskınların eksik olmadığı dönemlerdi.

Atlılar İstolni Belgrad’ın meşhur Macar meyhanelerinden olan Garbo’nun Yeri’ne gidiyorlardı. Şehrin gavur mahallelerinin olduğu kısımdaki eski Beyaz Kilise’nin hemen yanında bir sokakta dikilmekte olan, taştan, iki katlı bir namlı yerdi. Macar memleketinin en has şarapları, Alaman memleketinin peynirleri burada her daim olurdu. Azap Celal de yoldaşları da ömürleri cenkler ve boğuşmalar içinde geçtiklerinden, şarib-ül leyl-i ve-n nehar[6] olmalasarda kendilerini ehl-i meyden addederlerdi. Dünyanın gamından kasavetinden sıyrılmak niyetiyle, her vazife dönüşünde yahut böyle havanın insanın ruhuna çöreklendiği vakitlerde kendilerini Garbo’nun Yeri’ne atarlardı.

Akşamın alacasında İstolni Belgrad civarındaki mıntıka çevresinde kol gezmekten döner dönmez Paşa’nın konağının yakınlarında kaldıkları bekâr hanına uğramadan doğrudan eski Beyaz Kilise’nin yolunu tutmuşlardı. Macar krallarının ve kraliçelerinin bir nicesinin burada taç giydiği, kabirlerinin de burada olduğu rivayet olunurdu.

Çocuklar atlılarının geçişi esnasında hava ziyadece karardığından oynamayı bırakıp birer ikişer evlerine dönerken, atlılar da Garbo’nun Yeri’ne vasıl oldu. Atları meyhanenin hemen yan tarafındaki ahıra bağlayıp, Budin’den getirttikleri beş okkalık pastırmayı da yanlarına alarak meyhaneye girdiler.

Çubuk ve tek tük nargile dumanı arasında meyhanenin içindeki masalardan onları görür görmez kimi tanıdık, kimi yabancı pek çok kadehin kalktığını görüp, birkaç dost sesin kendilerini etraflarını çevirdikleri sinilere buyur ettiklerini işittiler. Kendileri de Macar beyleri ardından Osmanlı sancağı altında dolaşır ve at sırtında caka satar Macar delikanlıları, sınır boylarında nam salan bu kimselerle birkaç defa cenk iştirakinde yahut işrette bulunmuşlardı. Azap Celal içeride bir-iki yabancı bakış da sezdi ama yorgunluktan Nemçeli olup olmadıklarını anlamaya bile çalışmadan sağ yumruğuyla göğsünü yumruklayıp her bir siniye bakarak afilli bir “Eyvallah!” çekti.

Meyhaneci Garbo, sallana sallana onlara doğru hamle yapıp en köşedeki iki yolcunun oturduğu bir siniyi işaret etti. Sininin başındaki yolcular gelenleri tanımasalar da tiplerinin tekinsizliğinden ürkerek tabaklarını çanaklarını alıp diğer sedirlere, başka yolcuların yanlarına karışıp sığındılar.

Serhat gazileri köşedeki siniyi kısmen çevreleyen sedirlere ve oturaklara çökerken, Celal yoldaşlarından aldığı beş okka pastırmayı Meyhaneci Garbo’nun eline tutuşturdu:

“Bre Garbo gavur! Şol pastırmayı dilim dilim edüp getiresün ve dahi Alaman diyarının inek sütünden mamül peynirinden de getiresin. Macar şarabından gayrısın ağzımız sürmeye zinhar niyetimiz yoktur!”

“Emrettiğiniz gibi beyzadem!”

“Birazını dahi şol sinilere dağıtasun! Hem uğraşda hem işrette bize yoldaşlık itmüşlerdir…”

“Derhal!”

Azap Celal de sedirin baş köşesine çöktükten sonra kısa sürede ortalarındaki sini bollaştı. Şarap kadehleri vefat etmiş sabık yoldaşların, cengâverlerin anısına kalktı. Çubuklar çıkarılarak yakıldı. Silahlarını pusatlarını çıkarıp ayak uçlarına bıraktılar. Kadehler kalkıp iniyor, şarap dolu sürahiler gelip gidiyordu ama henüz sermest dahi olmamışlardı. Vücutları yıllar içerisinde alışmış gibiydi.

Her biri kendi arasında farklı farklı meseleler konuşuyorlardı. Aynı yerlerde gezseler de farklı farklı ahbapları çevreleri olduğundan, duydukları dedikodular da başka başkaydı:

“Falanca kaleye Alaman Kralı’ndan getırmışler beş koca top more! Güllesı küye düşse iki haneyı yakar imış…”

“Dedım te gürmez misın koca kuleyi? Tepesinde sabah akşam adamlar nöbet tutayi. En ufak kıpıtida verirler ateşi, gürürler öbür kalelerden…”

“Filanca yerün metrisine yirmi Felemenk tüfenkendaz gelüb, attukları dahi boşa gitmez dirler…”

Meyhane kalabalık olmasına rağmen fazlaca ses işitilmiyordu. Bu havayı meyhanenin kapısının muazzam bir gürültüyle açılması bozdu. Kapıdan içeriye uzunca boylu zenciden bir kimsenin başını uzattığını gördüler. Azap Celal geleni tütün duman pusu arasında tanıdı:

“Kethüda[7] begin burada ne işi olur bre?”

İstolni Belgrad Paşası’nın konağının kethüdası burnundan kıl aldırmazdı. Böyle avam yerlerde dolaştığı görülmez, konaklardan, bey köşklerinden, bahçelerinden pek ayrılmazdı. Azap Celal’in yüzü iyice düştü. Kethüda köşedeki siniyi görerek ivedi adımlarla oraya doğru seğirtirken yarım ağız yoldaşlarına usulca: “Koca kethüda buralara kolay kolay düşmez. Yamaklardan birini göndermeyüb kendi gelmekliğinden bir fenalık vardır gibi gelür…”

Kethüdanın aceleci ve telaşlı bir hali vardı. Gelir gelmez Paşa’nın kapısını bekler yiğitlere bakıp: “Bu kadar kişi misiniz?” diye sordu. Hiçbir zaman paşanın kapısındaki silahlı külahlı kimselerle muhatap olmazdı. Sayılarını bilmek bir yana pek azını simaen tanırdı. Azap Celal sininin etrafındakileri işaret etti: “Ben ve dahi dokuz ayakdaşım tamamuz!”

Ayakdaş tabirini mahsus kullanmıştı. İstolni Belgrad paşasıyla birlikte buraya gelmeden evvel Bosna sancağında, yeniçeri ağalarından birini kendisine saygısızlık ettiği gerekçesiyle şikâyet etmiş, yeniçerilerin tehdidi üzerine şikâyetini geri almak zorunda kalmıştı. Azap Celal bu mevzuyu bildiğinden yeniçerilerin kendi aralarında birbirlerine hitap ettikleri şekilde ayakdaş diye bahsetmişti yoldaşlarından.

Kethüda duymazlıktan gelerek sordu: “Diğer kapu halkı ne yandadır?”

Paşa’nın kapısındaki yiğitleri tanımasa da miktarlarını şöyle böyle bilirdi. Azap Celal diğerlerini sorduğunu anlayınca kafasını salladı: “Bilmem. En son üç-dört gün evvel üç bölüğe ayırdu paşa hazretleri. Diğer iki bölük Tuna suyu taraflarına muvasalat[8] oldu zannederim.”

“Ne vakit avdet iderler?”

“Ben onlara karuşmam, onlar dahi bana karuşmaz. Başka başka taraflardan gelmedür hepsi…”

Azap Celal’in sözünde kinaye yoktu. Gerçekten de paşanın kapusundaki diğer yirmi gaziyi ve onların başlarındakileri pek tanımazdı. Yoldaşlarına bakındı: “Burada kırk lafın lakırdısun idersüz. Bileniniz var mı?”

Belgradlı Ali kıpırdandı: “Boşnak Neccar Ağa’yla takımı haftaya ancak eder avdet. Bizım işımız uzun, kaçak aramaya giderız demişlerdı.”

Belgradlı, Boşnaklarla pek yakın olduğundan Azap Celal kendisinin bilmeyip adamının söylediklerine şaşırmadı. Huylarını bildiğinden Arnavut Kel Selim’e döndü:“De bre Arnavut! Sizinkiler ne yandadır?”

Paşa’nın kapısında bir de ta Arnavut dağlarından gelme bir takım vardı. Bunlar kendi aralarında çalıp söyler, ancak kendileriyle vakit geçirirlerdi. Paşa’nın kapu halkı içinde Kel Selim haricinde kimseyle konuşmuşlukları yoktu. Selim kelini kaşıdı: “Arnavutları da Boşnak Neccar’ın takiminin peşıne salmıştır paşamız more. Mukayyet olsun demiştır birbırlerıne!”

Azap Celal mevzuyu anlamıştı. Kırk türden adamın bulunduğu en yarar takım olduğundan kendilerini el altında bulundururdu. Tuna boylarında kaçak takibine göndere göndere haytalıkları dillere destan olmuş takımları gönderip birbirlerine mukayyet etmesine hiç şaşırmamıştı. Gerçekten de eğlene dolaşa ancak dönerlerdi. Kethüda bunları ve mahiyetlerini bilmediğinden paşanın kullarını sordurmasıyla hepsinin peşine düşmüş olmalıydı.

Kethüda meseleye çok takılmayarak kafasını salladı: “Paşa hazretleri ivedi kullarını çağırttu! Silahlanub gelesüz!” deyiverdi. Böyle deyince meyhanenin havası değişmişti. Hem kethüda beyi görmeleri, hem de kethüdanın kapu halkını sordurarak silahlarıyla konağa gelmelerini söylemeleri burunlarına kan kokusunu getirmişti. Birkaç kale eri dahi ayaklanarak meselenin ne olduğunu öğrenmek adına kulelerine, burçlarına dönmek maksadıyla meyhaneden o esnada çıktılar. Macar delikanlıları kendi aralarında harp çıktığına dair fısıldaşmaya başlamışlardı.

Kethüda meyhaneden çıktığı sırada Azap Celal ile yoldaşları silahlarını pusatlarını kuşanıp rüzgâr gibi meyhaneden çıktılar. Ahırdan atlarıyla çıktıkları esnada meyhaneden kale erlerinin kendilerinin olduğu yere doğru birkaç kale muhafızıyla birlikte koşturduklarını gördüler. Kale muhafızlarından biri güya kısık sesle konuşuyordu ancak söylediklerini Celal işitmişti: “Kaleden çıkmayasuz. Paşa gönüllü olmak dileyen sorar ise zinhar kapu halkının ardı sıra düşmeyesüz! Konaktan işitilen haberler ziyadesiyle berbattur…”

Celal söylenenlerin tamamını duymamıştı ama işittikleri canını sıkmaya yetmişti. Temeşvarlı neden duraksadığını söyleyince yarım ağız: “Galiba son ölüm vazifemize giderüz…” deyiverdi. Kale erleri o esnada paşanın konağının tam aksi istikametine, şehrin kuzey taraflarındaki surlara doğru seğirterek gözden yittiler. Hisarların tepesinde saklanacaklarını tahmin ediyordu Celal.

Atları hafif koşturarak, sokakta pek insan olmamasına rağmen sağa sola açılmaları, yol vermeleri için bağır çağır küfürler savurarak konağa vardılar. Konağın dışında her daim bekleyen yamaklara atların dizginlerini bırakarak yola çıkana kadar atlara yem verip suya götürmelerini emrederek paşa konağının dış avlusuna girdiler. Konak muhafızları onları görür görmez sağa sola çekilerek yol veriyordu.

Konağın iç avlusuna bakan taş odalardan birinde sedir başında, sağında solunda beylerin ağaların ayakta beklediği paşanın huzuruna çıkıp el etek öptükten sonra el pençe divan durdular.

 

DEVAM EDECEK

 

Mehmet Berk Yaltırık

19 Kasım 2016-Edirne

[1] 1543-1688 yılları arasında Osmanlı egemenliğinde olan ve Osmanlı kaynaklarında Macar Belgrad’ı olarak anılan şehir. Bugün, Macaristan sınırları içinde bulunmaktadır.

[2] Akıncılar, akıncılar!

[3] Bir cins  iri at.

[4] Avusturya.

[5] Düşman olan taraflardan birer kişinin çıkarak çarpışması

[6] Gece gündüz içki içen.

[7] Kahya.

[8] Bir yere ulaşma, varma.

Dedektif Hikayeleri, Uzun Bir Hikaye: Herkül Adnan Macerası | Ruj İzi

Yatağımdan sıçramama sebep olan o tiz çığlık sesini duyduğumda rüyalar alemini ziyarete gideli daha bir kaç saat bile olmamıştı. Bir süre yatağın karşısındaki duvara asılı tabloyu izlediğimi hatırlıyorum. Ne az önce duyduğum çığlığı ne onun sahibini ne de olağan dışı her durumun nasıl olup da benim eksenimden ayrılmadığını düşünmemiştim tabloya bakarken. Tek düşündüğüm henüz birkaç haftadır bana ait olan bu evi neden bu kadar zevksiz döşemiş olduğumdu. Belki hep yapmış olduğum gibi bu yeni evimi de çok geçmeden bir bahane bulup terk edeceğimi düşünmüş ve kendime bahaneler yaratabilmek için bu akıl almaz çirkinlikteki tabloyu her uyandığımda görmek zorunda kalmamı sağlayacak bir konumda asmakla yetinmeyip bir de yanına spot ışığı yerleştirmiştim. Bu düşüncelerle geçirdiğim vakit kendime gelmemi ve uykuyu üzerimden atmamı sağlayacak kadar uzun ve az önce duyduğum çığlığı unutmayacağım kadar kısaydı. Ses yatak odamın olduğu taraftan geliyordu. Odanın camından görünen tek şey, bu evi almamın en büyük sebeplerinden biri olan kestane ağacının dallarıydı. Hızla merdivenlerden inip mutfak penceresinden dışarı baktım. Karanlıktan başka bir şey yoktu sokakta. Sonra hemen yanımdaki evin salon ışığının yanıp birkaç dakika içinde tekrar söndüğünü fark ettim. Ya onlar da benim gibi gizemli çığlığın sahibini görme umudundalardı ya da çığlık zaten onlara aitti. Bir süre daha camdan sokağı izleyerek evde kalmaya karar vermiştim ki, bir arabanın motor sesini duydum, bir süre sonra da polis arabalarının siren seslerini. Artık çaresiz dışarı çıkmalıydım. Bu bölgenin polisleri beni şahsen tanımasa da kısa zamanda burada olduğumu öğrenecek ve rica adı altında emrivaki yaparak bu işe dahil olmamı sağlayacaklardı zaten. Gençlik yıllarında hayalini kurduğum başarı ve ün şimdi peşimi bırakmayan bir düşman gibi benim için diye düşünüyordum üst kata çıkarken. Kendime acımayı bırakıp hızla giyindim ve silahımı temizliğe gelen kadın görmesin diye koyduğum gizli yerinden çıkarıp belime taktım.

İşte yüzlerce kez olduğu gibi yine kendimi bir olay yerinde bulmuştum. Polislerden birine yaklaştım, “Merhaba ben Adnan Yılmaz.  İki yan evde oturuyorum,” dedim.

“Lütfen  uzaklaşın beyefendi burası olay mahalidir. Gerek görülürse sizinle görüşmeye geleceğiz. Evinize dönün,” dedi delikanlı.

Konuşmasının kibarlığına ve kitap türkçesine benzer cümlelerine bakınca işe yeni başladığını anladım. İlk günlerim geldi aklıma. İlk cinayet masası deneyimimde olayı şansın da yardımı ile ben çözmüştüm. Amirim kovuşturma boyunca bana güvenmeyi reddetmiş ama sonuç benim baştan beri söylediğim gibi çıktığında hatasını anlayıp beni sağ kolu yapmıştı. Kendi  amirlik dönemime kadar onun yanında eğitilmiştim, tecrübe edinmiştim ve hatta lakabımı da bana takan oydu.

“Amirine benim geldiğimi söyle delikanlı,” dedim ve yanından yürüyüp sarı şeridi geçtim.

Zavallı ne yapacağını bilemedi. Beni şeridin gerisine almak istedi ama cesaret de edemedi. Hızlı adımlarla eve girdiğini gördüm. Az sonra yanında benim yaşlarımda hafif toplu, kısa boylu, çatık kaşlı ama sevimli görüntüye sahip bir adamla geri döndü.

“Merhaba,“ dedi adam elimi sıkarken. “Sizi burada gördüğüme çok şaşırdım. Ben İhsan Delik. Sorumlu benim. Bu nasıl tesadüf böyle? Murat burada oturduğunuzu söylediğinde  bu olayda çok şanslı olacağımızı söyledim ona.”

“Memnun oldum İhsan Bey. Evet, yan evlerden birinde oturuyorum. Seslere uyandım. Kurban sizi aradı sanırım. Tehlike içinde miydi aradığında?”

“Bunu nereden biliyorsunuz?”

“Basit. Sesi duyduğum zaman ile en yakın karakoldan buraya gelme süresini hesapladım. Sesleri duyan birinin şaşkınlığı üzerinden atıp sizi aramış olması ve sizin en acele şekilde gelmeniz bile bu süreyi mantıklı şekilde açıklayamaz. Çığlıktan önce aranmış olmalısınız.”

“Size boşa Herkül Adnan demiyorlar,” dedi dişlerini tek tek  sayabileceğim ölçüde açarak gülerken.

“Evet,“ dedim iç çekerek. “Boşa demiyorlar.”

Amirim bana ilk kez Herkül dediğinde anlam verememiştim bu isme. Herkül mü ? Şu Zeus’un oğlu olan hani?

“Neden Herkül oluyorum ki?” diye sormuştum ona.

Amirim polis kolejindeyken sıkı bir Agatha Christie hayranı olduğunu söylemişti sorum üzerine. Hercule Poirot okuduğu o polisiyelerin kahramanıymış. O güne kadar duymamıştım adını.

“Hem neredeyse iki metre boyun ve iki adam birleşmiş kadar iri bir  vücudun var,” diye eklemişti.  “Zeus’un oğlu olsan ancak bu kadar olurdu Adnan. Herkül Adnan,”

Elimizdeki davayı çözdükten sonra hemen bir kitapçıya gidip tüm Hercule Poirot serisini almıştım.

… … … …

DEDEKTİF HİKAYELERİ, UZUN BİR HİKAYE: HERKÜL ADNAN MACERASI | RUJ İZİ DEVAM EDİYOR

“Hızlı bir ölüm gibi görünüyor. Kafasının arkasından darbe almış,” dedi tıknaz amir yerde yatan kadın cesedine bakarken.

“Hayır, birkaç dakika acı çekmiş hem bedensel hem ruhsal bir acı. Kurbanlık koyun gibi debelenmiş,” dedim.

Hepsi bana baktı. Kullandığım kelimeler daima insanları rahatsız etmiştir. Galiba fazla duygusuz bir benzetme olmuştu yine.

“Yani kafasının etrafındaki kan izlerine bakın. Çizgi çizgi dağılmış. Kafası seyirmişe benziyor. Bunu istemsiz yapmadığını düşünüyorum, çünkü ellerinin ve bacaklarının etrafındaki izler kapının olduğu tarafa yönelmeye çalıştığını gösteriyor. Üstelik bugün onun için özel bir günmüş, bu çok açık. Baksanıza, harika bir yemek masası hazırlamış. Pahalı bir şarap açmış. Raflardaki fotoğraflara bakınca genelde spor giyinen biri gibi görünüyor ama bugün sahneye çıkacak bir sanatçı gibi giyinmiş. Kapıların üstünde bile toz yok, titiz bir kadınmış demek. Ama bugün evin içinde ayakkabı giymiş. Hem bu ayakkabı ev ayakkabısı değil. Altına bakınca daha önce dışarda kullanılmış ama bugün altının silinmiş olduğu belli. Bugün silinmiş diyorum, çünkü birkaç gün önce silse bu kadar parlak olmazlardı. Kırklarının ortalarında bir kadın için bunca hazırlık sıradan değildir. Bugün için heyecanlıymış. Bakın telefonunda da bugüne ait birçok öz çekim var,” diyerek elimdeki telefonu amire uzattım. Ve ekledim. “Bir randevu olmalı.”

“Öyleyse hemen bu adamın kim olduğunu araştırmalıyız.”

“Kadının kim olduğunu bulmalısın,” diye düzelttim.

“Nasıl?” dedi şaşkın bakışlı amir.

Gözlerinin birbirine fazla yakın olduğunu o zaman fark ettim. Hem gözleri böyle yakın, hem de böyle şaşkın olunca gülünç görünüyordu.

“Kadının kim olduğunu zaten biliyoruz. Çok önceden beri tanırım onu. Şu randevusu olduğunu söylediğin adamı bulmalıyız,” diye devam etti sözlerine.

“Randevusu başka bir kadınlaymış, bir erkekle değil. Baksana şarap kadehlerinin ikisinde de ruj lekesi var ve rujların renkleri farklı. “

O anda olaydan hemen sonra ışığın yanıp söndüğünü gördüğüm evde oturan güzel kadını hatırladım. Afrodit bu kadına benziyordur diye düşünmüştüm onu gördüğümde. Taşınmaya çalışırken yanıma gelmişti. Çocukluğundan başlamıştı anlatmaya. Sonlara doğru yakındaki üniversitede çalıştığını, şimdilik ücretli olduğunu ama yakında kadro alacağını da ekleyerek konuşmayı uzattıkça uzatmıştı. Hem de öyle ayrıntılı anlatmıştı ki tüm bunları, sıkılıp “Acilen tuvalete gitmeliyim,” diyerek yanından kaçmıştım.

“Maktülün yakındaki üniversiteyle bağı var mıydı?” diye sordum bizim şaşkın ördek amire.

“Oho.” dedi. “Sizi anlattıklarında hep abarttıklarını düşünürdüm. Bu kadarı da fazla artık. Neredeyse tutuklayacağım sizi. Evet, bağlantısı var. Dekan yardımcısıdır kendisi.”

“Üniversite ile ilgili birilerini arayarak kadro alımının ne zaman kesinleşeceğini ve açıklanacağını öğrenirsen sevinirim Murat,” dedim delikanlı polise. Sonra amire döndüm.

“İhsan istersen üst kata çıkalım, yatak odasını da görmemiz bizim için iyi olacaktır. Olayı hızlı çözmemiz gerekiyor sanırım. Yoksa bu iş biraz bürokrasiye takılacak gibi.”

“Nasıl bir bürokrasi? Hiçbir şey anlamadım söylediklerinden. Ama sana güveniyorum Herkül,” dedi yine dişlerini sergileyerek.

Üst kata çıktığımızda hafif bir dağınıklık bulduk, çok bir şey değildi ama rahatsız edici bir görüntü vardı odada. Daha dikkatli baktım. Yastıklardan birinde, alt kattaki kadehte bulunan rujla aynı renkte ruj izleri gördüm. Lekenin biraz üstünde rimel izi ile karışık ıslaklıklar vardı. İhsana dönüp işimizin bittiğini belirten bir baş hareketi yaparak hızla çıktım odadan.

Merdivenlerden alt kata inerken Murat koşarak bize doğru geldi. “Amirim, yarın kadro için kurul toplanacakmış ve dekan yurt dışında olduğundan kurula maktül başkanlık edecekmiş,” dedi.

Bana bakarak amirim demesi, İhsan’ı hiç rahatsız etmemişti. Kompleksiz bir adamdı bu İhsan. Neredeyse o da bana amirim diyecek diye düşündüm.

“İhsan, hemen yan dairede oturan Ebru’yu bulun. Muhtemelen havaalanına gidiyordur şu anda. Kıbrıs’a geçecek. Oradan da yurt dışına kaçabilir. Çıkmadan yakalarsanız iyi olur. Tutuklanma sebebi olarak, beni tehdit ettiğini söylersiniz. Bu da size delilleri toplayacak vakit kazandırır. Şimdi dışarda bir sigara içip geleceğim. Olayın ayrıntılarını sonra anlatırım sana,” diyerek kendimi bahçeye attım.

Murat bana amirim dediğinde içimi soğuk bir rüzgar sarmıştı. Ayak parmaklarıma kadar üşümüştüm. Amirim, benim yüzümden öleli daha bir yıl bile olmamıştı o zamanlar. Olaydan sonra aldığım  onca psikolojik tedavi bir işe yaramışa benzemiyordu. Bir olay yerinde olmak, cinayet davasıyla uğraşmak, bir polisin amirim dediğini duymak, kaldırabileceğimden çok fazlaydı benim için. Şimdi sizin merakınızı gidermek, bana babamdan yakın olan adamı, “amirimi” anlatmak isterdim size. Ama henüz öyle güçsüzüm ki. Doktorum bana, bu anı defterini  tutmamı ve  onu milyonlarca insan okuyacakmış gibi özenle yazmamı istediğinde bu fikir bana korkunç gelmişti. O bu öneriyi yaptığında tedavimin ikinci yılı idi . Ve görüyorsunuz bugün –TEDAVİYE BAŞLAYALI ÜÇBUÇUK YIL OLDU- ancak uygulayabildim doktorumun önerisini. Sizlere yazmak için ilk bu anıyı seçtim. Nedenini hiç bilmiyorum. Belki siz çözersiniz bu başlangıç noktasının nedenini. Bence bir yerden başlamak gerekiyordu, ben de buradan başladım. Bu yüzden ne olur sizleri merakta bırakıyorum diye kızmayın bana.

Belki de  gerçekten hiç var olmayacak olan dostlarım.

Benim gibi iki metrelik bir adamı küçük bir sıçana çeviren o korkunç olaylar dizisini size anlatacak kadar güçlenmedim daha. Neyse, bu anımın devamında olanlar da ilginizi çekecektir eminim.

Ertesi gün komiser beni karakola davet etti, bir de araç göndermiş sağolsun. Oldum olası araç kullanmaktan korkarım ve ehliyet bile almamışımdır. Demek ki Pamuk Prenses yanaklı amir beni araştırmış bütün gece diye düşündüm. Öyleyse olayları da öğrenmiştir. Bilmemezlikten gelme çabasını görmek beni rahatsız edecekti ama gitmek zorundaydım.

Birkaç saat sonra komşum olan alımlı kadın, ben ve amir sorgu odasındaydık. Ben senaryomu sundum.

“Kıbrıs’ta doğdunuz. Bunu bana ilk tanıştığımızda anlatmıştınız. Konuşmalarınızdan fakir bir ailede doğmuş olduğunuzu anlamıştım. Ne İngiliz, ne Türk, ne de Kıbrıslı hissediyordunuz kendinizi. Aileniz karışık bir soyağacına sahipti. Nereye gitseniz oraya tam olarak ait değil gibiydiniz. Bu durum güç ve bağlılık takıntısı yaratmıştı sizde. Türkiye’de bir okulu kazandığınızda hırsınızın derecesi arttı. Artık sadece isteyen değil, elde eden bir insan olacaktınız. Okul bitti, master yaptınız. Sonra  hemen üniversitelere başvurdunuz. Büyük şehirlerde hiç bir okula kabul edilmediniz hep birileri torpille önünüze geçiyor sizden çalıyorlardı başarıyı. Ama yılmadınız birkaç sene içinde bu kıyı kasabasında yeni açılan üniversitede sözleşmeli olarak başladınız. Sonra maktül ile tanıştınız. Size yol gösteren bu kadın idolünüz olmuştu. Sık sık spor yapan, çok arkadaşı olan, erkeklere ihtiyaç duymadan ayakta duran ve dekan yardımcısı olmayı başarmış bu kadın sizde hayranlık uyandırmıştı. Sizi ilk gördüğü andan beri herkese karşı korumuş, ne zaman işinizde zorlansanız size yol göstermiş ve kadrolu olma konusunda sizi cesaretlendirmişti. Size, üniversitenin lojmanında kalamadığınız için kendi evinin yanındaki kiralık daireyi bile ayarlamıştı. O evi tutmanız için kefil olmuştu belki de. Çünkü buralarda kefilsiz daire bulmak çok zordu. Ben de aradım oradan biliyorum sırf bu yüzden evi satın aldım. Her neyse konudan uzaklaşmayayım. Kadro toplantısından bir gün önce sizi evine yemeğe davet ettiğinde bunun bir kutlama olacağını anlamıştınız. Kesin kadroda olacaktınız ve yol göstericinizle erken bir kutlama yapacaktınız o yemekte. O gün eve gittiğinizde dekan yardımcısını çok farklı buldunuz. Hiç giyinmediği gibi giyinmiş hiç yapmadığı kadar makyaj yapmış evin her yerine mumlar yakmıştı. Bir an için başka bir randevusu olduğunu düşündünüz ama kısa sürede tüm hazırlığın sizin için olduğunu anladınız. Daha önce defalarca erkekler tarafından taciz edilmiştiniz. Dikkat çekici ve fazla seksi bir görünümünüz vardı. Yıllarca bu görüntü hep zekanızın önüne geçmişti ve erkeklere güvenmemeniz gerektiğini size öğretmişti. Tüm erkeklerin sizin için öldüğünü düşünüyordunuz. Benimle ilk karşılaştığınızda bana bakışınızdan anlamıştım bunu. Beni hem küçümsüyor hem de sürekli gözlerim vücudunuza kayıyor mu diye bakıyordunuz sinsi bir gülümsemeyle. Erkekleri tanımıştınız evet ama kadınları tanımıyordunuz. Bu kadını bir abla belki bir anne gibi görmüştünüz. Ama o günkü hazırlığı görür görmez anladınız. Defalarca rastlamıştınız bu görüntüye. Çaresiz girdiniz içeri. O yemeğin tadını çıkarırken siz tabağınıza bile dokunmamıştınız. Yalnızca şarap içmiştiniz. Hem de bol bol. Böylece bilincinizi bulanıklaştırmak istemiştiniz. Sonra beklenen oldu. Dekan yardımcısı sizi odasına çıkardı. O amacına ulaşırken siz ağlıyordunuz. Belki bunu fark etmedi bile. Ama kafasını yastığa gömük ağlamış bir kadının izlerini görür görmez tanıyacak kadar hercai bir adamım ben  galiba.  Yani yatak odasında bıraktığınız izleriniz gözümden kaçmadı. Olaydan sonra alt kata indiniz. Orada size kadronun kesin olmadığını, onun sadece bir oyu olduğunu söyledi. Çıldırdınız, tartışmaya başladınız, evden gitmenizi istedi, gitmediniz. Polisi aradı. Telefonu elinden alarak orada bulduğunuz Eyfel Kulesi heykelini alıp kafasına sapladınız. Sonra heykeli çantanıza attınız. Maktülün telefonunda o gün aynı kıyafetle siz eve gelmeden yaptığı birkaç öz çekim  buldum. O fotoğraflarda heykel, hemen arkasındaki sehpanın üzerindeydi. Ama eve girdiğimizde yerinde değildi. Kadın can çekişirken hızla çıktınız evden. Kendi evinize girip gerekli birkaç şey aldınız yanınıza. Sonra havaalanına sürdünüz. Her şeyin başladığı yere, evinize, Kıbrıs’a dönecektiniz.”

Konuşmam bittiğinde ağlamaktan kan çanağına dönen gözlerini bana dikti Afrodit. Acıyla karışık bir gülümsemeyle, “Tek bir yerde yanıldınız,” dedi.  “Odadan önce o indi. Ben şoku atlatıp aşağıya indiğimde eline bir şarap kadehi almış, ayakta duruyor, içkisinin tadını çıkarıyordu. Pişmandım. Utanıyordum. Öyle yüzsüz, öyle pişkindi ki,  midem bulandı. O bana dönüp ‘Aferin sana, yarın kesin seni alacağız kadroya. Zaten bana böyle karşılık vereceğinden emindim. Kuruldan geçmen için oy verecek  gerekli sayıyı topladım bile. Akıllı kızsın,’ dedi. Birden kendimi kaybettim ve saldırdım ona. Ama o benden güçlüydü. Sürekli beni savurmayı başarıyordu. Evden dışarı atmaya çalışıyordu beni. Bu sırada da ‘Bittin sen küçük aptal’ diye bağırıyordu. Bense kendimi durduramıyordum, tüm gücümle saldırıyordum ona. O sırada telefonunu aldı eline. Diğer eliyle de beni uzaklaştırıyordu kendinden. Telefonda, ‘Ben dekan yardımcısı, evimde biri var, saldırıyor’ dediğini duydum. Elimde heykelin olduğunu o an  fark ettim. Konuşması bitmeden tüm gücümle vurdum şerefsize. Gerisini biliyorsunuz.

Bu kızın itirafını dinlerken tek düşündüğüm ne kadar da büyüleyici bir görüntüsü olduğuydu. Tüm geceyi nezarette geçirmiş ve sürekli ağlamıştı. Üstü başı kirliydi. Saçları yapış yapıştı ama hala çok çekiciydi. Tüm düşüncelerimi ona söylesem, bu güzellik lanetinin peşini bırakmayacağını anlayarak kendisini öldürebilirdi. Ben de sustum. Ama o bakışlarımdan düşüncelerimi okuyacak kadar uzun bir zamandır güzelliğiyle savaşıyor olmalıydı. Çünkü ertesi gün hakim karşısına çıkmadan intihar ettiğini duydum. Üstelik bir polis memuruna cilve yaparak, ondan ayakkabı bağı almayı bir şekilde başarmıştı.

Bu konuyu her hatırladığımda şunu düşünüyorum ‘Tıpkı amirimin ölümüne sebep olduğum gibi o göz kamaştırıcı kızın da ölümüne istemeden de olsa sebep olmuş muydum?’ Belki bakışlarımdan düşüncelerimi çözdü ve lanetle yaşamaktansa ölmeyi seçti. Peki, benim lanetim neydi? Yakaladığım bunca katil, bilerek, isteyerek öldürmüşlerdi kurbanlarını. Bense hiç fark etmeden mi öldürüyordum kendi kurbanlarımı?

Eylül 29—2016

Doktor Hikayeleri Dinle: Makul Doktor

İnsanların makul hayatlar yaşadığımızı düşünmesini isteriz. Hayatlarımız makul olmasa da, öyleymiş gibi davranırız. Canımız sıkkınken arkadaşlarımızdan saklarız, sevdiğimiz bir insana kızgınsak bunu onun yüzüne söylemez, her şey normalmiş gibi davranırız. Böylece, önünde sonunda her şeyin normale döneceğini biliriz. Ya da öyle olacağını umarız.

Kırklı yaşlarımda bekar olmam çevrem tarafından pek makul karşılanmasa da, seçtiğim makul meslek sayesinde inandırıcı bahaneler üretebiliyorum. Okulu ve askerliği bitirip doktor olarak atandıktan sonra çevremin evlenmeme yönelik tüm ısrarlarını da yine benzer bahanelerle savuşturmuştum. Nöbetler, uzun çalışma saatleri, işimde iyi olmayı istemek… Bekarlık ve estetisyenlik, bana bol para ve rahat bir yaşam getirdi. Ama ne para, ne insanların hayatına iyi yönde müdahele etmek beni mutlu etmedi.

Kötü yöndeki müdahalelerimin verdiği hazzıysa hiçbir şeyden alamadım. Aslında, tıp fakültesinde ilk kez kadavra gördüğünde bütün öğlen yemeğini çıkartan birisi için yaptığım şey hiç normal değil.

Uzmanlığımı alıp kendime biraz vakit ayırabildikten sonra resme merak sardım. Önceleri sadece sergi gezmekten ibaret olan merakım, daha sonraları bir şeyler çizme hevesine dönüştü. Uzun süre devam ettiğim kurstan öğrendiklerim cerrahi hassasiyete alışkın ellerimle birleşince, değişik şeyler ortaya koymaya başladım.

Başlarda hayal gücümden faydalandım. Yıkık şehirler, yanmış evler, terk edilmiş hastane veya hapishane odaları… Özellikle sanki yüzlerce yıldır işgal altında ve savaşın ortasındaymış gibi görünen şehirler çizmekten aldığım zevkle epey vakit geçirdim. Bu sırada, mesleğimin de verdiği çevreyle sanat dünyasına da ufaktan adım atmaya başladım.

Eğer iyi bir doktorsanız ve özellikle de cerrahsanız, bir de üstüne bekarsanız çevreniz ummadığınız kadar geniş olabiliyor. Ruhlarının çirkinliğini fiziksel kusurlarını düzelterek saklayabileceğini sanan ve sadece doğdukları için bile aşırı zengin olan hastalarım sayesinde galeri sahipleri ve eleştirmenleri dost edinmem pek de zor olmadı. Bunun sonucunda özel bir sergide ilk kişisel sergimi açmam da uzun sürmedi.

DOKTOR HİKAYELERİ: MAKUL DOKTOR DEVAM EDİYOR

Açtığım ilk sergi, sanat camiası kısıtlı olan bir şehirde büyük bir yankı uyandırdı diyebilirim. Yıkıntıları resmetmekteki başarım, sergiyi ziyaret edenlerin mimar olduğumu düşünmelerine sebep oldu. Anlaşılan sadece resim yapmakta ve renk kullanımında değil, binaların nerelerinin daha önce yıkılıcağını, nerelerin yosun tutup nerelerin ne kadar ufalanacağını tahmin etmekte de başarılıymışım.

Bunlar içimdeki açlığı bastırmaya yetmez olunca, bu mekanlara cesetler eklemeye başladım. Deforme olmuş, çürümüş cesetler. Kopmuş uzuvlar, dökülmüş iç organlar, ufacık yerlerde dahi hiçbir detayı atlamadan. Bu detayları ekleme isteğim iç mekanlara daha çok yönelmeme sebep oldu. Bazen yeni işlenmiş bir cinayeti resmediyordum, bazense günlerce süren bir işkencenin sonucunu.

Önceki sergim yeterince ilgi görmemiş ve bana iyi bir çevre katmamış olsa, bu eserlerimi sergilemem sanırım mümkün olmazdı. Ancak bir şekilde ikinci sergimi açmayı başardım. Bu sergi en az birincisi kadar ilgi ve onun getirdiği takdir kadar kınama gördü.

Daha sonra tüm ilgimi sadece bu cesetleri çizmeye yoğunlaştırdım. Vücutlardaki her bir işkence izini, her bir kanamayı, her bir travmayı çizerken çok büyük keyif aldım. Yüzülmüş derilerin altındaki kas dokuları, derin yaralar, morluklar çizmek beni neredeyse erotik bir şekilde tatmin ediyordu. Bu sefer sergi açmak öncekinden de zor oldu, ancak ben de resme olan ilgimi kaybedip resmettiğim şeyleri yapmayı seçtim.

Kurbanlarımı nasıl seçtiğimi ve nereden bulduğumu anlatmama çok da gerek olduğunu düşünmüyorum. Kendimi seri katil olarak görmüyor olsam da, pek çoğuyla kurban profilimizin aynı olduğunu söylemem sanırım yeterli olur.

Resme ilk başladığımda daha fazla keyif alabileceğim hiçbir şey olmadığını düşünmüştüm, ama ne kadar yanıldığımı şimdi anlayabiliyorum. İşkence yaptığım kadınların, bazen de erkeklerin, yüzlerindeki çaresiz ifadeyi görmek, çığlıklarına karışan boş tehditlerini dinlemek adeta bedensel bir haz veriyor.

Kusursuz cinayet yoktur diyenler haklılar. Çözülebilen hiçbir cinayet kusursuz değildir. Ancak benimki gibi durumlarda, kimse haberdar olmadığı için, ortada cinayet falan yoktur. Sadece, peşinden kimsenin gitmediği kaybolan insanlar vardır.

İşte ben bu yüzden bir seri katil değil, makul bir hayatı olan sıradan bir cerrahım.

Türker Beşe

21.02.2016 – 26.08.2016

Ankara

Ölüm Kokusu | 1

“Kim bu manyak?!”

Emin’in sarı olay yeri bandıyla çevrilmiş alan içerisinde gördükleri tam bir vahşetti. Adeta kesik izleriyle dolu çıplak bir kadın cesedi büyük bir itina ile beton zeminin üzerine yatırılmıştı. Birkaç adım ötesinde gene aynı titizlikle yerleştirilmiş bir cenin, uyuyan bir bebeğin saflığıyla yatıyordu. Tüm bu vahşete rağmen etrafta tek bir damla kan izi yoktu. Olay yeri inceleme ekibi ve kriminal uzmanlar bu özenle yerleştirilmiş puzzle içerisinde arı gibi çalışıyor, kimi parmak izi alıyor, kimi bir detay bulabilmek ve bir ipucu yakalayabilmek için olay yerinin ve cesetlerin ayrıntılı fotoğraflarını çekiyor, kimi de araç lastiği ve ayakabı izi arıyordu. Komiser Emin çöktüğü yerden ayağa kalktı ve bir yandan sigarasını yakarken diğer yandan da cesetleri izlemeyi sürdürdü.

Emin cinayet masasında görev yapan deneyimli ve işini seven bir komiserdi. Son zamanlarda artan cinayet vakaları nedeniyle zaten yeterince yorgundu. İki gündür uyumamıştı. Bu yüzden göz altı torbaları neredeyse gözlerinden büyüktü. On beş günlük sakalı tüm yüzünü kaplıyordu. Polis olmak, hele Cinayet Masası’nda komiser olmak, bazen böyle şeyler yapabiliyordu bedenine, ama o hayatından memnundu. İşine, karısına olan bağlılığından daha büyük bir tutkuyla bağlıydı. Zaten son altı aydır ayrı yaşıyorlardı ve belki de iyi bir polis bekar olmalıydı. Altı yaşındaki kızı Sevda olmasa, can çekişen evliliğini bir bıçak darbesiyle bitirebilir, içindeki bu dengesiz alevi hiç tereddüt etmeden söndürebilirdi.

Kriminal uzmanlarından biri olan Tahsin, elindeki kalıp çerçevesini izin üzerinden kaldırırken Emin’in cesetleri öfkeyle izlediğini gördü. Kalıbı çantasına bıraktı, eldivenlerini çıkarıp komiserin yanına gitti.

“Tüm vücudu derin kesiklerle dolu, bacağında parçalı kırık var, kafa travması ve diğer kırıklar. Sanırım altı ya da yedi saat olmuş ama tam zamanını otopsiden sonra verebilirim.”

“Etrafta hiç kan yok,” dedi Emin.

“Evet bu da demek oluyor ki, burası bir cinayet mahali değil, onun vitrini.”

“Ya bebek?”

“Cenin karnından çıkarılmış, bak kordon bağı hala duruyor, ama profesyonelce , yani sanki biri önce sezeryan yapmış, sonra da parçalamış.”

“Daha bebek ya,” diye yüzünü ekşitti Emin.

“İnsanlar git gide daha da vahşileşiyor, hiçbir şeye sevgi ve merhamet kalmadı.“

“İkisi de ölü. Biri daha ufak diye daha çok merhameti haketmiyor.”

“Hastayım senin şu taş kalbine biliyor musun? Yontmaya çalışsam kaç kamyon taş çıkar acaba?”

“Karım bile yontamadı o taş bloğu Emin. Senin hiç şansın yok. Peki şu gördüğün resimde neler var sence ? ”

“Sanırım bu manyak bize birşeyler anlatmaya çalışmış.”

“Gelip yüzüme söyleseydi keşke.”

“Bir de sayı var. 32”

“Ne bu şimdi?”

“Bilmiyorum, sana bırakmış, senin bilmen gerek.”

“32, şimdiye kadar 32 kişiyi öldürdüm falan gibi bir şey mi acaba?”

“Bu manyak bize birkaç puzzle parçası bırakıp gitmiş ve sanırım resmi tamamlayana kadar durmayacak.”

“Manyak olduğunu sanmıyorum eğer öyle olsaydı bir sürü delil bırakması gerekirdi.”

“Manyak diyorum Emin, geri zekalı değil. Tanıdığım çoğu manyak normal insanlardan daha zekiydi.”

“O yüzden delil yok diyorsun yani. ”

“Gerçi, Endont Locart, ‘Bir ortamı terk eden kişinin orada bulunduğuna dair iz bırakmaması imkansızdır’ der ama sanırım bu olay mahallini görmemiş.”

“Bu Endont da kim, senin gibi problemli bir adam mı?”

“Daha çok kitap okumalısın Emin, daha çok.”

“Ömrüm senin bana paketlediğin cesetlerin akıbetini araştırmakla geçiyor Tahsin. Kitap okumaya zamanım olmuyor.”

“Etrafta birkaç mobese gördüm, belki sana birşeyler çıkar.”

“Nasıl bir salak bankanın önüne birkaç ceset bırakır ve görülmeyeceğini sanır” diyerek sigarasından derin bir nefes daha çeken Emin gülümsedi.

Ama Tahsin’in çok orjinal bir cevabı vardı. “Görünmek isteyen bir salak.”

“Yani?”

“Yani, adam görünmek istiyor ama tanınmak istemiyor Emin.”

“Süper! Narsist bir manyağımız oldu desene.”

“Olabilir” diye gülümsedi Tahsin.

“Sence neden cesetler çıplak?”

“Ürün o kadar güzelki adam ambalaj kağıdıya kapatmak istememiş.”

“Ya, bırak şakayı.”

“Şaka değil Emin. Adam yaptıklarının görünmesini istiyor, hem de her yaranın, her kesiğin, her kırığın, en ince ayrıntının bile…”

“Narsist bir psikopat.”

“Olabilir. Bu tip insanlar yaptıkları her şeyin takdir edilmesini ister, hem de istisnasız. Yani adamımız beğenilmeyi seven bir psikopat. Belki de şu an bizi bir yerlerden izeyip onu alkışlamamızı bekliyordur.”

“Adam olduğunu da nereden çıkarttın?”

Tahsin az önce kalıbını aldığı belli belirsiz ayak izini gösterdi.

“Şunu görüyor musun? Yarısı yok ama muhtemelen 43 numara. Ayrıca anatomik yapısına ve yere baskı profiline bakarsak baldırda güçlü bir basınç ve …”

“Kısaca Tahsin.”

“Kısaca yüzde doksan beş erkek, yada 43 numara giyen iri yarı, vücutçu bir kadın.”

Emin sigarasından derin bir nefes daha çekip bıraktı.

Yere düşen külleri gören Tahsin komiseri uyardı. “Olay mahalinde sigara içme Emin, burası cinayet mahalli, küllük değil.”

“Beni bir sürü manyakla tebelleş ediyorsun, sonra da sigara içme diyorsun,” diye karşılık verdi Emin.

Tahsin yerdeki çantasını topladı ve sarı bantın dışına, Emin’in yanına geçti. Ona adeta acıyan gözlerle bakarak, “Neyse,” dedi. “Cesetleri konuşacak daha çok zamanımız olacak. Mahkeme ne zaman?”

“On beş gün sonra.”

“Ne yapacaksın peki?”

“Boşanacağız galiba.”

“Bak dostum, aynı rezilliği ben de yaşadım. Sana acıdığımı sanma, ben kızın Sevda’ya acıyorum.”

“Ben de,” diye cevap verdi Emin, “İnan ben de.”

“Bir kez daha düşündünüzmü?”

Sen bir kez daha düşünmüş müydün?”

“Benim ikinci kez düşünmeme neden olacak dünyalar güzeli bir kızım yoktu.”

“Belki de dediğin gibidir be dostum. Belki de iyi bir polis bekar olmalıdır.”

“Sadece bekarlar ve aptallar bu dediğine evet der bence. Ve biz şu an bu soruyu cevaplayacak en kötü tercihleriz.”

Tahsin arkadaşının omzuna elini attı, sevgi ve merhametle gülümsedi. Sonra, yerde duran çantasını aldı,  polis aracına doğru ilerledi. Emin bir süre onun gidişini izledi ve yeniden cesetlere döndü. Kendine acır bir ses tonuyla mırıldandı.

“Şu yerdeki cesetle hayatım arasındaki tek fark, benimkinin nefes alıyor olması.”

ÖLÜM KOKUSU | 2. BÖLÜM DEVAM EDİYOR

“Bir bu eksikti !”

Emniyet Müdürü Turgut, masasındaki olay yeri fotograflarını inceliyordu, karşısındaki koltukta oturan Emin ona birşeyler anlatıyordu

“Ölen kadının adı Asuman Yiğit, 33 yaşında, Asbank’da krediler servisinde çalışıyormuş, bebek de muhtemelen ona ait, DNA testi sonucunu bekliyoruz”

“Kadını ne hale getirmiş böyle?”

“Bankadaki arkadaşları müdürü ve çevre esnafıyla gürüştük, kimse birşey bilmiyor, etrafında sevilen biri, bir de sevgilisi varmış, adam şehir dışında, arkadaşlar onu arıyorlar, bizimkileri de  ev adresine gönderdim, orada komşularıyla görüşecekler.”

“Otopsi raporu geldi mi ?”

“Hayır , bekliyoruz, ama ben Tahsin’le konuştum. Sanırım pis kokular alıyor.”

“Pis kokular mı ?”

“Evet, gerisinin geleceğini düşünüyor.”

“Bir de sayı varmış.”

“Evet, 32.”

“Ne? Şimdi bu 32 kişiyi öldürdüm falan mı?”

“Bilmiyorum, belki de.”

Turgut elindeki dosyayı masaya bıraktı ve alnını ovmaya başladı.

“Artık normal cinayetleri özlüyorum be Emin, adam gibi işlenen spontane cinayetleri.”

“Ben de,” diyerek gülümsedi Emin.

“Ama sanırım artık moda bu.”

“Murat ne zaman geliyor?”

“Birazdan geliyorum dedi ama…”

Sözünü bitirmişti ki kapı çalındı ve Murat elinde dosyalarla içeri girdi. Murat, elli beş yaşında, Adli Tıp’ta adli psikolog olarak çalışan bir profesördü. Özellikle seri cinayetler konusunda uzmandı. Yurt dışında bu konuda eğitimler ve kurslar almıştı. On beşe yakın cinayetin, verdiği ipuçları sayesinde çözülmesini sağlamıştı ve emniyette bu konudaki tek otorite sayılabilirdi.

“Üzgünüm, geç kaldım.”

“Gel Murat gel , sana süper bir manyak bulduk.”

Murat koltuğa oturdu ve elindeki dosyaları komidine bıraktı, terleyen alnını cekedinin üst cebindeki mendille silerken gülümsedi.

“Bir manyak mı ? Son zamanlarda bolca bulunuyor galiba.”

“Evet, şu resimlere bir bak bakalım.”

Murat Turgut’un uzattığı resimlere göz gezdirmeye başladı. Yüzündeki tebessüm yavaş yavaş gergin bir ifadeye dönüşürken konuştu.

“Hayırlı olsun, nur topu gibi bir seri katilimiz oldu.”

“Yapma be, daha ilk cinayetten nasıl bu kanıya varıyorsun?”

“Adam, gerisi gelecek demek için herşeyi yapmış baksanıza. Özel bir gösteri yeri, özel cesetler ve özel bir yerleştirme.”

Fotografları biraz daha inceledi ve komidinin üzerine bıraktı.

“İlk baktığımda Amerikadaki bir seri cinayet dosyası aklıma geldi, Adamın adı Ben Markly. Adam yirmi iki kadını öldürmüştü. Kadınların tamamı hayat kadınlarıydı, o da böyle ilginç olay yerleri hazırlardı kurbanlarına.”

“Peki derdi neymiş?”

“Annesi de bir hayat kadınıymış, evin bir odasında yapıyormuş bu işi. Hatta ilk kurbanı da annesiydi.”

“Peki, bu resimlere baktığında neler görüyorsun?”

“Öncelikle fotoğrafların bana anlattığı kesin durumlar var. Mesela; narsist, yani yaptığı işin takdir edilmesini istiyor. Delil bulunamadığına göre profesyonel. Cesetlerde bazı değişiklikler yapmış. Bileklik ve cesetlerin yerleştiriliş şekli, tüm bu yaptıklarının bize bir şeyler anlatmak istediğini gösteriyor.”

“Ne mesela?”

“Genellikle intikam olur bu, ama bir de bebek cesedi var, yani bu farklı bir anlam içeriyor olabilir. İyice incelemek gerek.”

“Ne anlatmak istiyo bu psikopat?”

“Genelde seri katiller kurbanlarına yaptıklarını bizim de bilmemiz için her şeyi cesetle beraber bırakırlar. Bu tip katiler kurbana karşı bir efendilik tasladıkları için bunu öğrenmemizi isterler. Ama bu cesette istenerek, ya da şöyle söyleyeyim, salt şiddet uygulamak için yapılmış bir şey yok. Yani cesede sahip olmak için hiçbir şey yapmamış. Cesedi sadece bir araç olarak kullanmış. Bize birşeyler anlatmak için yaptığı bir yağlıboya resim olarak düşünün.”

“Yani amaç ceset değil.”

“Evet, şiddet özel birine gösterilmiş bir şiddet değil.”

“Bu da demek ki…”

“Bu katil çok tehlikeli. Onun için kurbanların bir değeri yok. Amaç, oyunu oynamak.”

“O zaman kurban profili değişebilir öyle mi?”

“Bunu ancak ikinci cesette anlyabiliriz dostum.”

“Peki, cesetler neden çıplak?”

“Ürün o kadar güzel ki, adam ambalaj kağıdıya kapatmak istememiş diyorTahsin.”

“Doğru söylemiş , sanırım bize ürününü bu şekilde pazarlamak istiyor.”

“Ceset çıplak olduğu halde herhangi bir cinsel saldırı ya da cinsel içerikli bir şiddet bulunamamış.”

“Bu da katilimizin ya eşcinsel ya da cinsellik konusunda pasif biri olduğunu gösteriyor.”

“Başka bir delil yok sanırırım.”

“Ne bir organik döküntü nede başka bir şey. Parmak izi falan da yok. Tüm olay yerini tozladık, hatta siyanoakrilet dumanlaması ve triketohidrinden hidrat da kullandık ama sonuç sıfır.”

“Eldiven kullanıyor olabilir, ama plastik eldiven değil, özel deri eldiven.”

“Belki de başka cinayet olmayacak, ne dersin?”

“Tüm bu hazırlığı tek ceset için yaptığını düşünmüyorum, sanırım gerisi gelecek.”

Bu sırada Emin’in telefonu çaldı. Arayan polis memuru Ahmet’ti.

“Efendim Ahmet? Komşusu mu? Kapı kapalımı? Hayır. Siz bekleyin, etrafı güvenliğe alın ben geliyorum. Aferin çocuklar.”

Emin telefonu kapattı ve gülümsedi.

“Bir zanlımız var. Sizin manyak düşündüğünüz kadar akıllı değil galiba.”

“Zanlı mı?”

“Evet, bizimkiler komşuların ifadesine dayanarak bir zanlının evinin önündelermiş, birazdan içeri gireceğiz.”

“Tamam o zaman, sen zanlıyı al getir, sorgu odasında buluşuruz.”

Murat, kinayeli bir gülümsemeyle söze girdi.

“Arkadaşlar, böyle saplantılı ve mükemmelliyetçi psikopatlar kurbanlarını yakınlarından seçmez, hatta aynı bölgede bile olmazlar.  Bu karşı komşu işi,  beni tatmin etmiyor.”

“Şimdilik tek şansımız bu,” diye cevap verdi Emin. “Bakalım neler anlatacak?”

Turgut da telsizi eline aldı ve hareketlendi.

“Bakalım kimmiş bu zanlı?”

ÖLÜM KOKUSU | 3. BÖLÜM DEVAM EDİYOR

Emin, son yarım saattir sorgu odasının aynalı camının arkasında, devamlı öne doğru sallanan, kafasını anlamsız bir özgüvenle yukarı kaldırmış, sağ bacağını durmadan aşağı yukarı sallayan, boynunu belli aralıklarla sağa sola doğru sertçe çeviren genç adama bakıyordu. Elindeki dosyayı tekrar açtı, ne aradığını bilmeden birkaç sayfayı bir kez daha inceledi. Cebinden filtresiz sigarasını çıkarttı ve maharet gerektirecek bir beceriyle yaktı. Derin birkaç nefes çekti ve içini kesif bir çaresizlikle katrana boyayan dumanı burnundan dışarı verirken elindeki dosyayı ümitsizlikle masaya bıraktı

“Kim bu ucube ?”

Sigarasından derin bir nefes daha çekti ve camın arkasındaki genç adamı içindeki kötü polisin gözleriyle birkez daha izlemeye başladı. Aslında polis içgüdüleri onu hiç yanıltmamıştı ve karşısındaki bu adam hiç te dosyada yazan şeyleri yapabilecek biri gibi görünmüyordu.

“Bu değil! Lanet olası piç bu değil! Boşuna zaman kaybediyoruz.”

Filtresiz sigarasının ıslanan kağıdının dudağında bıraktığı tütün parçalarını parmağıyla silerken kapı açıldı, Emniyet Müdürü Turgut elinde hiç susmayan telsiziyle içeri girdi. Dudağındaki neredeyse bitmiş sigarasını arkasına doğru fırlattı ve üzerinde toplanan duman bulutunu eliyle dağıtmaya çalıştı, yüzünde aptal bir gülümseme  sigarasının yerini aldı. Turgut’un içeri girer girmez tüm dikkatini dağıtan ise o duman bulutuydu.

“Emin, sana sorgu odasında sigara içme dememişmiydim?”

Emin cevap vermedi, gülümsemesi zaten herşeyi anlatıyordu. Turgut da zaten cevap beklemiyordu, masanın üzerinde duran dosyayı eline aldı.

“Arada bir traş olmayı denemek ister misin?”

“Yok valla amirim, ben her ay düzenli traş olurum, size denk gelmiyordur herhalde?”

“Soytarılığı bırak Emin, ne var elimizde?”

Emin az önce incelediği dosyada yazılanları bir çırpıda anlatmaya başladı.

“Ölen kadınla en son birlikte görünen kişi bu adam. Karşı komşusu ölen kadınla onu kapı önünde tartışırlarken görmüş. Adam kadını kolundan çekmeye çalışmış. Ama kadın dinlemeyip gitmiş, arkasından da adam gitmiş.”

“Sevgili tartışması falan mı diyorsun?”

“Olabilir, çünkü kadına gitmeden bir paket vermiş ve evden çıkmaması için çok uğraşmış.”

“Paketi buldunuz mu?”

“Evet. Açılmamıştı. Adli Tıp’ta açtılar ama içinden birkaç tane parfüm, masaj yağı ve krem çıktı.”

“Parfüm mü?”

“Evet, bizim manyak kadına hediye almış galiba.”

“O da beğenmeyince öldürdü mü diyorsun?”

“Tektaş alması gerekirdi.”

“Ya, şu şartlarda bile espri yapabiliyorsun ya pes!”

Emin yüzündeki kinayeli gülümsemeyi yere devirdi.

“Adamı nasıl yakaladınız peki?”

“Evinden aldık.”

“Direndi mi ? Evde birşey buldunuz mu?”

“Garip ama onu salonun ortasında iç çamaşırlarıyla yerde cenin şeklinde yatarken bulduk, durmadan sayıklıyordu”

“Sayıklıyor muydu? Baygın mıydı?”

“Hayır baygın değildi amirim, ölümün kokusu diye sayıklıyordu.”

Turgut elindeki dosyayı açtı, sayfaları çevirip içinden önemli gördüğü birkaç satırı hızlıca okudu, içindeki hayret yüzünede yansıdı.

“Otistik mi ? Otistikte ne ya?  Pes! Bir otistik katilimiz eksikti.”

“Evet, enteresan değil mi ? Adı Tunç Kalender. Otuz beş yaşında, bekar, yalnız yaşıyor, annesi ve babası ölmüş, bir parfüm firmasında uzman olarak çalışıyor. Sık sık İtalya’ya gidip geliyor, üç dil biliyor. Aslına bakarsan ben bunları zararsız olurlar sanıyordum.”

“Ben de. Yani, elimizde işe yarayacak bir şeyler yok mu?”

Emin aynı çaresiz bakışla Turgut’a ne demek istediğini anlatmıştı.

“Hayır, yok amirim.”

“Sağlam bir itirafa ihtiyacımız var, eğer onu alamazsak en fazla bir iki gün daha onu burada tutabiliriz. CMUK savcısı Nihat bizi pek sevmiyor”

“Başka şansımız yok yani?”

Murat içeri girdi, elindeki not defterini masaya koydu.

“Geç kalmadım değil mi?”

“Yok. Gel Murat,  birazdan başlayacağız.”

“Tamam ben hazırım.”

Emin tam da başlarındaki tek belanın bu olduğunu düşünüyordu ki kapı açıldı, Aslı elinde çantasıyla içeri adeta daldı.  Öfkesi yüzünü tatlı bir kızıllığa boyamıştı ama yüz ifadesi bir prensesden çok bir dişi aslanı andırıyordu. Üstelik karşısında hiç anlaşamadığı bir erkek aslan, yani Emin vardı. Emniyet Müdürü’nü gördüğünde biraz sakinleşir gibi oldu ama odanın köşesinde Emin’i farkedince yüzündeki tatlı kızıllık, cehennem alevine dönüştü.

“Amirim merhaba. Iyyy, sen de mi buradaydın?”

Emin de aynı şekilde hoşlanmıyordu ondan ve bunu belli etmekten de büyük zevk aldığı söylenebilirdi.

“İşte akbaba da geldi. Sana da merhaba ölü sevici.”

Aslı, elindeki çantayı masaya adeta fırlattı ve aynalı camın yanına gelerek içerideki müvekkilini bir annenin çocuğuna olan şefkatiyle izledi.

“Onu orada yalnız mı bıraktınız? Bu onu çok korkutur.”

“Dalga mı geçiyorsun? O bir cinayet zanlısı.”

“Senin de söylediğin gibi müvekkilim sadece bir zanlı! Yani katil değil! Umarım şiddet uygulamamışsınızdır. Yoksa, bunun için de ayrı bir dava açmam gerekecek. Gerçi, senin için açtığım dosyaları ofiste koyacak yer bulamıyorum ama!”

“Vıdı vıdı vıdı.”

“Amirim müvekkilim asperger sendromu hastası. Savcı, ifadesinin psiklog eşliğinde alınmasını istedi. İstiyorsanız evrakı göstereyim.”

“Eminim bir kılıf bulmuşsundur.”

Murat, Aslı’nın söylediklerine cevap verdi.

“Asperger sendromu hastası mı? Tamam, merak etmeyin. Ben Murat Saygı, adli psikoloğum , sorguda hazır bulunacağım.”

“Asperger de ne?” diye sözünü kesti Turgut.

“Asperger sendromu denen şey, otistik spektrum bozukluklarından biridir. Bu kişilerde iletişim becerileri eksiktir, empati kuramazlar, sakardırlar. Dar kapsamlı konularda yoğun ilgileri vardır. Bazen de bir konuda aşırı yetenekleri ortaya çıkar.”

Turgut, “Yani?” diyerek açıklamalarına devam etmesini istedi.

“Yani, bu adamdan seri katil olamaz. Kurgu yetenekleri zayıftır. Düşünce esnekliğindeki güçlük nedeniyle zor ve karmaşık kurguları planlayamazlar. Yani, bu cinayeti işleyip sonra da bize birkaç ipucu bırakacak kadar planlı ve akılcı davranamazlar.”

“Nihayet aklı başında biri,” diyerek gülümsedi Aslı.

“Belki de bu ilk olacak,” diye karşılık verdi Emin. Turgut da bu ikilinin arasındaki dehşetli nefreti biliyordu ama şimdi onun dikkatini çeken tek şey, aynalı camın arkasındaki adamdı.

“Asperger sendromu ha!”

“Evet, Asperger sendromu. Dahilerin hastalığı da denir. Her şartta Emin’den daha zeki olduğuna bahse girerim,” diye karşılık verdi Aslı.

Turgut’un bu ikilinin atışmalarına ayıracak vakti yoktu.

“Tamam neyse… Hadi bir an önce başlayalım.”

Aslı cevap beklemeden sorgu odasının kapısını açtı ve içeri girdi. Emin ise onu öfkeli bakışlarla izleyerek takip edecekti ki kapı açıldı ve içeriye Adli Tıp’tan Mehmet girdi.

“Mehmet geldin mi? Senin de bulunmanı istedim sorguda.”

“Hayırdır amirim, önemli bir şey mi?”

“Bir dinle bakalım, adam astergir miymiş neymiş, sen de bir izle bakalım neler oluyor? Hadi o zaman başlayalım.”

“Asperger mi? İlginç. Bunlar zarasız olur aslında. Neden getirdiler? ”

“Cinayet şüphelisi , bir kadını parça pinçik etmiş,” diye gülümsedi Emin.

“Çok garip, şimdiye kadar böyle bir şeye raslamadım. Bir terslik var bu işte.”

Turgut aceleciydi. “Bırakın tatavayı, daha müsteşarla toplantım var benim. Bir an önce işimize yarayacak birkaç şey öğrenmemiz gerek.”

Mehmet önden içeri girdi. Emin de içeri giriyordu ki, Turgut onu kolundan çekti ve yanına aldı, adeta fısıldar gibi mırıldandı. “Bak kendine sahip ol, şu kadınla daha fazla muhatap etme beni, seni ona karşı koruyabilmek için kariyerimi ortaya koydum ben, beni utandırma.”

“Yok be amirim , biraz limoniyiz hepsi o. Aslında severim onu yani.“

“Bana kendini anlatma Emin, sadece sana dediğimi yap.”

“Patron sensin.”

“Evet benim ve daha uzun yıllar kalmak istiyorum. Şimdi içerde pamuk gibi bir Emin görmek istiyorum. Tamam mı?”

“Pamuk mu?”

“Gir içeri Emin. Ve beni oradaki bir avuç insana rezil etme.”

“İlk kanı onlar akıttı komutanım. İlk kanı onlar akıttı.”

“Soytarılık yapma Emin.”