Ana Sayfa Blog Sayfa 37

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: boş ev

Yaz bu yıl da Londra’ya uğramayı unutup bütün sıcağını İstanbul’a boşalttı gidiyor gitmek üzere. Yine gri karamsar, sağanak yağışlı, soğuk ve ıslak bir güne açıldı  pencerem bu sabah Baker sokağında. Sokağa şöyle bir göz gezdirirken bir baktım bu sabah ilk iş, Bayan Hudson, sırtına aceleyle attığı yağmurluk, başını yarım yamalak örten ipek bir eşarp, hırsından ev terliklerini dahi çıkarmayı düşünmeden, araba tekerleklerinin sokak çukurlarından etrafa savurduğu çamura elini siper ederek eski  Abbey Bankası olan, şimdi boş duran evin kapısına dinelmiş. Kapıyı yumruklarıyla neredeyse kırmak üzere. İçeride yine o hınzır Bayan Capar. Bütün uyarılarımıza rağmen portatif masasına kurduğu daktilonun başında. Haldır haldır Sherlock Holmes’a gelen aşk mektuplarını Holmes adına cevaplamakla meşgul:

Maalesef Londra’nın o hiç bitmeyen kasvetinde yaşadığım yıllardan sonra o zamanlarda sık sık özlemini çektiğim doğanın huzur dolu hayatına nihayet kendimi artık tümüyle vakfetmiş bulunmaktayım…”    

221B adresindeki evin posta kodu 2002 yılına dek bu blokta, 219-229 Baker sokağı adresinde bulunan The Abbey National Building Society adlı banka nedeniyle uzun bir çatışma konusudur. Aynı sorun 221C adresi içinde geçerlidir. Sherlock Holmes’ün ününü kıskanan banka onun için 221B adresine yazılan hayran mektuplarına el koymakla kalmadı. Bir de bu mektupları cevaplamak üzere sekreterlerinden Nikki’yi görevlendirdi. Artık Nikki mi bunu çok istedi de hatırını kıramadıkları için onu bu işle görevlendirdiler yoksa banka müdürü mü Nikki’yi seçti orasını bilmenin imkanı yok ama o günden sonra Nikki hayranlara kendi kalbinden cevaplar vermeyi pek benimsedi. İki de bir Holmes’ün dedektiflikten elini ayağını çektiğini, şehri terkedip köylere çekilip kendini doğaya vakfettiğini yazıp duruyor. Banka kapandı. Adres sorunu kalmadı. Fakat hayran mektubuna cevap vermenin tadını bir kere tadan Nikki bir sırılsıklam aşıktan beter bankadan boş kalan evi kendisinin belledi. Yanlışlıkla kapısına uçan hayran mektuplarını yakalayıp, sonra keyifle cevaplamak için fırsat kollar oldu. Allah’tan komşum olağanüstü sağduyusu sayesinde kendisine yazılan mektupları daha postaya kondukları andan itibaren hissettiğinden Nikki’nin işini iyice zorlaştırıyor. Tabii böyle kasvetli günlerde rüzgar, yağmur, çamur sayesinde gözünden kaçan durumlar olduğunda iş Bayan Hudson’a düşüyor.

Boş Ev

Pencere aralığından kulağıma çarpan kelimelerden anlayabildiğim kadarıyla söz konusu mektup İstanbul damgalı. Üzerindeki damgayla İstanbul’un sıcağını da taşırcasına “ateşli” bir mektup. Açıkçası öyle sıradan bir hayran mektubu değil belli. “Halid” diye bir isim dolaştı aralarında. Herhalde imza sahibi olmalı. Tartışma sırasında Bayan Hudson’ın söylediklerinden duyabildiğim bu “Halid” büyük bir yazar. Holmes’un Bayan Hudson üzerinden mektubu bu kadar sahiplenmesine bakılırsa dedektifin çok önem verdiği biri. Doktor Watson’ın tefrika ettiği iki Holmes macerasını simultane olarak Türkçe’ye çevirmiş. Nikki’yi heyecanlandıran biri belli ki.

Nikki, önce Bayan Hudson’a uzun uzun Kadın Hakları üzerine bir konuşma yaptı. Bu arada İstanbul damgalı mektup da, aralarında bir kaç kez karşılıklı kapışılarak el değiştirdiği için yırtılmaktan kıl payı kurtuldu. Nikki uzun nutuğu bittikten sonra mektubu yeniden eline geçirir geçirmez kapıyı Bayan Hudson’ın suratına kapattıp zavallı kadını dışarıda ağzı açık ve kızgınlıktan köpürmeye devam eder halde bırakıverdi. Kadıncağız kıpkırmızı kesilmiş halde bir süre kapının önünde ağza alınmayacak laflar bağırdı. Nafile yararı olmadı. Bu arada yoldan geçen bir araba kadıncağıza tepeden tırnağa bir çamur banyosu yaptırınca ister istemez eve eli boş halde, bir daha asla böyle bir şey yapmayacağını söyleye söyleye geri döndü.

Aradan bir yarım saat geçti geçmedi. Bu sefer benim kapım çalındı. Bir baktım olan biteni pencereden izlediğimi farkeden Nikki kapıda. Suçlu kedi gibi rüzgarın benim kapımdan ona uçurduğu bana ait mektupları uzatıyor. Kapıyı araladım, pek yüz vermemeye çalışarak yarım ağız bir teşekkürle mektupları aldım. Ama içeri odaya geçip de aydınlıkta elimdeki mektuplara şöyle bir göz atınca ne göreyim, biraz önce izlediğim sokak kavgasının konusu İstanbul damgalı O mektup aralarında durmuyor mu? Yüreğim ağzıma geldi desem yeri var…

 

Devam Edecek

www.sebnemsenyener.com

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği

Polisiye Yazarları Ne Düşünüyorlar?

Polisiye yazarları, geçtiğimiz temmuz ayında bir birlik çatısı altında toplanma kararı aldıklarını kamuoyuna duyurdular. Ancak, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği adını  alan oluşum, henüz hukuki bir statüye kavuşmuş değil.Muhtemelen bu yılın ekim  ya da kasım ayında birliğin kuruluşu resmen ilan edilecek. Birliğin ve üyelerinin tanıtımına yönelik faaliyetler twitter, instagram ve facebook gibi sosyal medya hesapları ve birliğin internet sitesi üzerinden yapılmaya başlandı. Polisiye yazarlarını tek bir çatı altında toplama amacındaki birlik, bu sayede onların birbirleriyle iletişim kurmalarına imkan oluşturmayı, nitelikli eser üretmelerine katkıda bulunmayı, çalışmalarını dünyaya tanıtmayı ve daha çok sayıda okura ulaşmalarını sağlamayı hedefliyor. Birliğe katılan bazı polisiye yazarlarımızla görüştük; duygu ve düşüncelerini öğrendik.  Bakalım, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği hakkında yazarlarımız ne diyorlar?

Algan Sezgintüredi:

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği ve yerli polisiye yazarları bir çatı altında toplama fikri, geçtiğimiz Aralık ayında ikincisi düzenlenen Kara Hafta/Black Week etkinliğinde, etkinliğe katılan polisiye yazarlarının sohbetleri sırasında lafın dönüp dolaşıp mesleğin sıkıntılarına gelmesi sonucunda ortaya çıktı.

Polisiye edebiyatımızın aslında yabancı akranlarından okur sayısı, tanıtım ve benzeri birkaç husus haricinde eksiği yok. Kalite açısından da rahatlıkla boy ölçüşebileceğimiz eserlerimiz var. Üstüne üstlük, İngiltere ve Fransa’dan sonra Dünya’daki en yaşlı polisiye edebiyat bizimki. Bunlara rağmen adı bile duyulmamış, kitapları okura ulaşamayan yazarlarımız çoğunlukta. Ayrıca telif ücretlerinden dağıtıma, yurt dışında tanınmaya kadar, birçok sorun var.

Velhasıl, söz konusu sohbetlerin ardından, hepsini halledebilir miyiz, uzun ve meşakkatli bir çaba olacağı kesin ama moda deyişle ‘elimizi taşın altına sokma’ zamanının geldiğine karar verdik ve harekete geçtik.

Öncelikle ulaşabildiğimiz tüm polisiye yazarlarına ulaşmaya çabaladık. Çağrımıza olumlu yanıt veren otuza yakın yazarla Haziran ayında bir araya geldik, tanıştık ve neler yapabileceğimizi konuştuk. İlk adımların çağın ihtiyacına uygun olarak bir web sitesi ve sosyal medya programlarında hesaplar açmak olduğuna karar verdik. Bu tip işlerden anlayan arkadaşlarımız devreye girdi ve söz konusu siteyle hesaplar Temmuz ayında açıldı ve beklediğimizden daha fazla ilgi gördü. Üye sayımız kısa sürede kırkı aştı.

İlerleyen zamanda hem yurt içi hem yurt dışında, festivallerden panellere, okur buluşmalarına uzanan pek çok faaliyette bulunmanın yanı sıra ülkemiz polisiyesini becerebildiğimizce yukarı taşımaya ve müstakbel polisiye yazarlarına yardımcı olmaya çalışacağız.

Arkın Gelişin:

Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği sayesinde, okurlarımız henüz mürekkebini yeterince duyuramamış ama bunu sonuna kadar hakeden kalemleri tanıma fırsatı bulacak. Türk Polisiye ve Suç edebiyatı halen ülkemizde hak ettiği tanınırlığa erişmiş değil ama bu artık bu birlik sayesinde değişecek. Özellikle ‘Birlik’ kelimesine vurgu yapmak istiyorum çünkü bu platforma dahil olduğumdan beri gördüğüm en önemli unsur, tüm üyelerin kolektif bir anlayış içerisinde birbirlerine destek olma çabalarında olmalarıdır. Bu oluşum sayesinde daha kaliteli ve polisiyenin de alt kategorilerini çoğaltarak güzel eserler ortaya çıkacağına inanmaktayım.

Armağan Tunaboylu:

Türkiye Polisiye Yazarları  Birliği fikrini ortaya atan ben değilim ama muhtemelen bu fikir ortaya atılırken ben de oradaydım. Başlarda (açıkçası) ne işe yarayacağını anlamayıp dalgamı da geçmiştim. Bilim-kurgucularla halı saha maçı yapalım gibisinden. Ama sonrasında gördük ki sayısı neredeyse polisiye roman okuruna ulaşan polisiye roman yazarı varmış. Bir çatı altında olmanın, birlikte hareket etmenin önemine her zaman inanan biri olarak çok sevindim. Belki de “şahane” kitaplara buradan ulaşacağız.

Çağatay Yaşmut:

Avrupa’da olduğu gibi, ülkemizde de böyle bir birliğin kurulması çok sevindirici ve bir o kadar da heyecan verici! Bilindiği gibi, ülkemizde polisiye edebiyat 1990’lardan sonra büyük bir ivme kazandı. O zamana kadar, polisiye edebiyat, eleştirmenler tarafından hep hor görülmüştü. Kaldı ki, polisiye yazan yazarlarımız bile, polisiye yazmaktan utandıkları için takma isimler kullanırdı. Ama, rüzgar artık tersine döndü. Göğsünü gererek polisiye yazarı olduğun söyleyen ve bundan büyük gurur duyan yazarlarımız var. Ülkemizde Kara Hafta gibi dünyadaki polisiye yazarları buluşturan önemli bir etkinlik yapılıyor. Her yıl polisiye roman ödülü veriliyor. Bazı üniversitelerimizin edebiyat bölümlerinde polisiye roman dersi okutuluyor. Şimdiler de ise, polisiye yazarları olarak, ileriye doğru bir adım daha attık, bir çatı altında toplanarak kenetlendik. Birliğimizin planlı ve verimli çalışmaları, düzenleyeceği etkinlikler sayesinde, ‘yerli polisiye iyi değildir’ gibi üzerimize yapışmış kötü imajını silerek polisiyenin hak ettiği yere kavuşmasını, okurların yerli polisiyeyi sevmesini ve kitaplarımızın kitapevlerinin raflarında daha çok yer bulmasını amaçlıyoruz. Bu rüzgarın zamanla yurtdışına doğru eseceğine ve yurt dışı piyasalar da tanınacağımıza, eserlerimizin satılabilir hale geleceğine inanıyorum.

Cenk Çalışır:

Para-kitap, kitap-para değiş tokuşu ile çalışan, bunun dışında hiç bir katkı ve gelişimi olmayan, popülerlikle sınırlı, dayatma edebiyat sistemine bir itiraz aslında. İyi niyetli, özverili, yazmaya aşık kalemlerin kendince çabası. Türk polisiyesinin gelişimi, geliştirilmesi, yazarlarımızın okura tanıtılması ve ulaştırılması konularında çalışmayı hedefleyen bir oluşum. Becerebilirsek bu kısmını, sonrası yurt dışında tanıtım elbette. Genç yazarlara ve yazar adaylarına bildiklerimizi öğretmek, bilmediklerimizi hep birlikte öğrenmek, için bir aradayız. Bir çok projemiz var. İlk adımı attık ki bu yolun yarısı ediyor.

Çağan Dikenelli:

Hayali katillerle uğraşmayı bir kenarı bırakıp, edebiyat katili medya, seri katil yayınevleri, yalancı şahit kitapçılar ve suç makinesi sistemle er meydanında güreş tutmaya karar veren birkaç yürekli insan. Hayalleri en az kitapları kadar cesur. Dört yandan algı operasyonu boyunduruğuna alınmış Türk halkına kitap okutmanın Ted Bundy’ye insan sevgisi aşılamaktan daha zor olduğunun bilincinde, telif kitaplar okyanusunun fırtınalarında hayatta kalabilmek için Nuh’un gemisini inşa etmeye soyundular. Kendim de bu güzide birliğe üyeyim diye söylemiyorum, yetenekli, zeki ve inatçı insanlar bunlar. Eminim ki, ilerici, devrimci fikirlerle Türk Edebiyatı’nın rant kentinde, yozlaşmış çetelerden polisiye mahallelerini kurtaracak, edebiyatımızın diğer emekçileri için de koskoca bir meşale tutuşturacaklar.

Elçin Poyrazlar:

Yazarlar bencil ve kıskançtır denir. Sanırım polisiyecileri bundan ayrı tutmak lazım. İngiltere ve ABD başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde polisiye yazarları bir şekilde örgütlenmiş. Dernekleri sayesinde polisiye edebiyatın sevilmesi, yayılması ve yazarların haklarının korunması için çaba harcıyorlar.

2016 Aralık ayında Pera Palas’taki Kara Hafta Polisiye Festivali’nde bir kaç polisiye romancı bir araya gelerek dertleştik. Çoğumuzun yazarlık, yayıncılık ve piyasa üzerine tasaları aynıydı. Polisiye Türkiye’de hala edebiyatın bir alt türü olarak görülüyor. Orada birleşme ve ortak bir çaba içine girme fikri doğdu. Amacımız Türkiye’nin polisiye edebiyatını daha fazla okurla buluşturmak ve yurtdışında da tanınmasını sağlamak. Elbette daha iyi roman yazmayı önde tutarak.

Ercan Akbay:

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği ülkemiz polisiye okurunun ufkunu açacak önemli etkinlikleri başlatıp sürdürebilecek bir dostluk plâtformu arayışıdır. Bünyesinde hiçbir kişisel hırs, olumsuz güç ve kötü niyetli rekabet barındırmayan birliğimizde, özellikle dünya polisiye yazarlarına açık Kara Hafta organizasyonlarının gönüllü katkılarla desteklenebilmesi, genç yazarların daha kaliteli ürünler vermeye teşvik edilmesi, ortak eserler üretilmesi gibi teknik konuların yanı sıra, aynı bilgi okyanusunu paylaşan arkadaşlıkların ortak amaç paydasında buluşması hedeflenmektedir. Ülkemizdeki polisiye kurgu geleneğini güçlendirebilecek çalışmaları başlatan ekip olarak kabul gören birliğimizin faaliyetlerinin polisiye okurunca tanınıp benimsenmesi ve bizlerle aynı çizgide bütünleşmesi en nihaî arzumuzdur.

Gonca Çiftçioğulları:

Gerilim, heyecan ve gizem dolu kitaplar genelde okurun oldukça ilgisini çeker. Bunlara bir de polisiye örgüsü eklenince de zaten tadına doyum olmaz. Genelde Türk okurları bu tür kurguları hep yabancı yazarların kitaplarından okumaya alışıktır. Bu nedenle yerli yazarlarımızın kitapları çok fazla rağbet görmemektedir. Yerli yazarlar bu şekilde kurgu yapamaz gibi bir algı vardır genelde okur üzerinde. Bu ön yargı, artık son dönemlerde yavaş yavaş yıkılmaya başladı gibi. Nedeni ise, yerli polisiye kitapların okur üzerinde bıraktığı olumlu etkiler oldu. Son dönem yazarlarımız gerek kurgu, gerekse anlatım bakımından yabancı yazarlardan farklı olmadıklarını okurlara göstermeye başladılar. Fakat bu çaba yeterli gelmedi. Çünkü çok uzun yıllara dayalı bir ön yargı vardı aşılması gereken. Böyle bir ortamda ben de polisiye yazarı olarak elimden geleni yapmaya, okurların ilgisini çekecek türede kurgular yazmaya çalıştım. Bu işe gönül veren ve ülkemizin her bir köşesinde, farklı şehirlerde yaşayan bütün polisiye yazarlar bir araya gelerek bir birlik oluşturduk. Amacımız yerli polisiye kitapları bütün okurlara sevdirebilmek. Bir elin nesi var, iki elin sesi var diyerek çıktık bu yola. İnşallah bu çabamız olumlu olarak geri dönecek ve birliğimizin de katkılarıyla, kitap okurları içinde özel bir yere sahip olan polisiye sever okurlara ulaşabileceğiz ve hatta bütün okurlara polisiye kurguyu sevdirmeye çalışacağız.

Günay Gafur:

Birlikten güç doğar, derler. Doğrudur. Ama bu kez güçten birlik doğdu. Adı da Türkiye Polisiye Yazarları Birliği oldu.

Üye her yazarın ayrı bir güç, renk ve tarz kattığı böyle bir oluşumun icinde yer almak mutluluk ve gurur verici. Birliğimiz sayesinde polisiye edebiyatımızın cok daha sağlam adımlarla yoluna devam edeceğinden ve hem ulusal hem uluslararası platformda hak ettiği noktaya kısa sürede ulaşacağından hiç şüphem yok.

Suphi Varım:

Birlik, çok yönlü çalışmalara yönelik bir yapı sergiliyor. Bu yapıda yazarlar arasında dayanışma, yazarların gelişimine katkıda bulunma, Türkiyeli suç yazarlarını ve eserlerini tanıtma gibi birçok işlev var. Tabii Birliğimiz, sadece bunlarla sınırlı kalmayacak. Seminer, sempozyum gibi etkinliklerle Türkiye suç edebiyatını bilimsel çerçevede de ele alacak. Bu tür çalışmaları, hem polisiyenin kuramsal boyutu hem de okuyucunun bilinçlendirilmesi açısından son derecede yararlı görüyorum. Birlik üyelerimizin entelektüel potansiyeli oldukça yüksek, sinerji etkisi söz konusu… Bu bakımdan suç edebiyatımızın daha da ileri gitmesinde önemli projelere imza atılacağından eminim. Hepimiz bu amaca odaklanmış durumdayız.

Yaprak Öz:

Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği, bu türe gönül vermiş biz yazarların kaynaşmasını ve dayanışmasını sağladı. Birbirimizi yakından tanımaya başladık ve bu da yaşamlarımıza müthiş bir zenginlik kattı. Ben, Birlik’teki renkli kişilikleri tanımaktan ve onlarla keyifli sohbetler yapmaktan çok hoşlanıyorum. Birlik’in güzelliklerinden biri, birbirimize polisiye türünde tavsiyede bulunduğumuz pek çok şey olması, birbirimize pek çok konuda danışma ve yardım olanağımız. Ancak tabii ki, en önemlisi, Türkiye’deki polisiye okurunun karşısına hep birlikte çıkmamız ve bu türün hakkını veren ama hak ettiği kadar tanınmayan pek çok eseri ön plana çıkaracak olmamız.

Kadın Seri Katiller | Arsenik Çağı

Arsenik Çağı

Arsenik Çağı

Arsenik, 17. Yüzyıla damgasını ünlü bir zehirdir. Fransa’da  “Güneş Kralı” lakabıyla bilinen Louis-Dieudonné de France , yani XIV. Louis hükümdarlığı zamanında yaşanan kimi cinayetler Elisabeth Bathory’nin kanlı saltanatını bile gölgede bırakacak boyutlara ulaşmıştır.

 

Catherine Monvoison

La Voison ismiyle de tanınan Catherine Monvoison, çoğu zaman meteliksiz gezen Paris’li bir kuyumcunun eşiydi.

Catherine Monvoison

Evine katkı sağlamak için el falı, yüz okuma, falcılık gibi işler yapıyor ve bitki ilmi ile ilgileniyordu.

Etienne Guilborg ile tanışması ise her şeyin başlangıcı oldu.  Etienne, aslen bir kimyacı olup kendisinin dekore ettiği, bir tür kiliseyi andıran bir salonda  şeytan çıkarma ayinleri  düzenleyen bir şarlatandı.

Resmi kaynaklardan edinilen bilgilere göre, ayin esnasında kullanılan kitap, insan derisiyle kaplanmıştı. Kendisine eşlik eden yardımcıları, ona olan bağlılıklarını göstermek için Etienne’in dışkı ve idrarını vücutlarına buluyorlardı. Yine ayin esnasında özel bir karışım içiliyordu ki bu karışımın ana maddesi  çocuk kanıydı. İşte bu çocukları bulmak, Catherine’nin göreviydi.

Catherine, bu amaçla ilginç bir yöntem geliştirmişti. Gayri meşru ilişki neticesinde dünyaya gelen çocukları evlat olarak alıyor, onlara sıcak ve sevgi dolu bir yuva verme vaadinde bulunuyordu. Bekar  anneler bu büyük yardımı, hiç düşünmeden kabul ediyorlardı. Kısa sürede soyluların da dikkatini çeken ve amacını çok iyi bir şekilde gizlemeyi başaran Catherine’in bir de işbirlikçisi vardı. Kötü emellerini gerçekleştirmesinde ona yardımcı olan bu adamın adı Adam Coeurer idi.

Bir süre sonra, kara ayinleri ülkede duymayan kalmadı.  Ama bu, Catherine’e engel olmadı. Tam aksine daha da ünlendi. Sıkıcı hayatlarından sıyrılmak isteyen  bazı soylular, ayinlere katılarak içlerinde gizledikleri sapkınlıklarını dışa vurmaya başladılar.. Olaylar o kadar ileri gitti ki, Catherine’nin müşterileri arasına kraliyet mensupları  bile katılmaya başladı. Kimse onu engelleyemiyordu. Çünkü, artık herkes bu suça ortaktı.

 

Marie Madeleine de Brinvilliers

La Voison, ayinlerini sürdürürken, Marie Madeleine de Brinvilliers isimli bir kadın katil, 50 ve üzeri kişiyi zehirleyerek öldürmekten ötürü 1676’de idam edildi.

Önce hizmetçileri ve hastanedeki hastaları üzerinde deneyler yapan Marie, daha sonrasında babası, sevgilileri ve abisini de zehirleyerek öldürmüştü. Evinde yapılan arama sonucunda  bulunan yazılı dokümanlar, bir nevi itiraf niteliğindeydi. Bu belgeler yüzünden, kendi ölümünün de altına  imza atmış oldu.

3 yıl sonra, La Voison’dan haberdar olan kral Louise, bu tür eylemler içerisinde olan kişilerin yakalanma emrini verdi. O dönemde, aralarında masum olanlar dahil, birçok insan tutuklandı. Ancak ne tuhaf ki, La Voison aklanarak serbest bırakıldı. Ancak, şubat 1680’de işler değişti. Bu sefer 35 kişi ile birlikte tekrar tutuklandı. İşkence altında bütün suçlarını açıkladı. Ardından idam edildi. Resmi kaynaklara göre binden fazla bebeğin ölümünden sorumluydu. Bazı kaynaklara göre sayı 2500’ü bulmaktaydı. On altıncı yüzyıl ile on sekizinci yüzyıl arası, cinayetlerde başta arsenik olmak üzere zehirlerin yaygın bir biçimde kullanıldığı, çok verimli (!) bir dönemdi. Otel sahipleri, konaklayan müşterilerini paraları için zehirliyorlardı. Kadın ve erkekler ise, eşlerini ve hoşlanmadıkları ya da zengin akrabalarını zehirlemekteydiler.

Thomas Lancaster, en az 8 kişiyi zehirleyerek öldürdü. Kurbanlarının çoğu eşinin akrabalarıydı. 1723’de La Tofania

Arsenik Çağı Katillerinden Gesina Gottfried

isimli kadın, İtalya’da, 600 kişiyi zehirleyerek öldürmekten ötürü suçlu bulundu. Kaynaklara göre bir erkek düşmanı olan Tofania, kurduğu “kadın örgütü” ile birçok erkeğin ölümüne sebep olmuştu. O da dönemin birçok seri katili gibi, işkence altında itiraflarda bulunmuştur. Almanya’da da zehir kullanan seri katiller vardı. Bunların en ünlüsü Gesina Gottfried’dir.  Gesina, 13 yıl boyunca kimseye belli etmeden  birçok insanı öldürmüştür.

 

Johnny Depp ve Sweeney Todd

 

Sıklıkla rastalanan zehirleme olayları sayesinde bazı  olumlu sonuçlar da ortaya çıktı. O döneme ait ve doğal ölüm olarak nitelendirilen birçok vakada, cesetler üzerine zehir taraması yapıldı. Aslında bir bakıma adli bilim alanında ilk spesifik ölüm nedeninin araştırma faaliyetiydi. Zehirleme yoluyla adam öüldürme  sıkça tercih ediliyordu, çünkü bazı zehirleri tespit etmek çok zordu. Hatta bazı katiller bu konuda tekniklerini geliştirerek, daha da profesyonelleşiyorlardı.

Johnny Depp’in başrolünü oynadığı “Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi” isimli, 2007 yapımlı filmi birçoğunuz görmüştür. Bu filmin senaryosu,  aslında gerçekten varolan bir biyografiden esinlenmiştir.  Sweeny Todd’un kendisine ait olduğu iddia edilen bu biyografiye göre,  bu  şahıs 18. yüzyılın sonlarına doğru yaklaşık 150 kişiyi öldürmüş. Biyografide anlatılan olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığı asla ispatlanmamıştır.

 

Mary Blandy ve eşi  Kaptan William Cranstoun

Yine 18. yüzyılda yaşanmış başka bir sansasyonel katil vakası, tıp dünyasını ve adli makamları hayrete düşürmüştür. Bu bir seri katil davası değildir. Olay 1751’de İngiltere’de gerçekleşmiştir.

Mary Blandy isimli genç bir kadın, Kaptan William Cranstoun ile evlenirken, müstakbel eşinin varlıklı olduğunu düşünmekteydi. Ancak tüm gerçekler evlendikten kısa bir süre sonra ortaya çıktı: Her ikisi de fakirlerdi.

Mary’in babası bu evliliğe karşı çıkmıştı. Ancak Mary eşini her şeye rağmen çok seviyordu. Dolayısıyla eşinin sinsi planına dahil olarak, babasını zehirlemeye karar verdi.

Arsenik zehirinin etkileri çok değişkendir. Verilen dozaja bağlı olarak, vücut tepkileri farklılaşır. Arseniğin vücuda karışım süreci, bağırsaktan başlar, kan dolaşımına dahil olur, oradan da vücuttaki tüm organları etkiler. Az miktarda verildiğinde, etkisi yavaş yavaş gelişir ve zehirlenme süreci bazen aylarca sürebilir. Belirtileri sinir sistemi bozukluğu ile kendini gösterir  ve zehirlenme farkındalığı düşük olur. Zehirlenen kişi, ciltte sıcaklıklar hissetmeye başlar. Sanki cildine küçük, kor iğneler batar. Ardından şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, uyuşukluk ve genel anlamda halsizlik şikayetleri olur. Yüksek dozda verilen arsenik, kısa sürede beyine ulaşır ve hızlı bir ölüme sebep olur.

Mary’nin babası Bay Blandy, küçük yaştan beri mide sorunu yaşamaktaydı. Dolayısıyla yemeği daima kontrol altında

Mary Blandy ve eşi Kaptan William Cranstoun

tutulmalıydı. Evindeki yardımcısı yemekte bir tuhaflık fark etti. Yaşlı adama yemeğinde zehir olma ihtimalinden bahsetse de, adam bu iddiaya fazla alaka göstermedi. Yemeği kızı Mary hazırlıyordu. Çok geçmeden yaşlı adam vefat etti. Ama Bay Blandy’nin yardımcısı işin peşini bırakmamakta kararlıydı. Olay kısa sürede aydınlandı. Mary’nin eşi Kaptan Cranstoun cinayet açığa çıkınca firar etti, Mary ise tutuklanıp mahkemeye çıkarıldı. Bay Blandy’nin cesedi nde otopsi yapmaları için dört doktor görevlendirildi. Otopsi sonucunda, ölüm sebebinin zehirlenme olduğu anlaşıldı. Dönemin teknikleri o zamanın şartlarıyla sınırlıydı. Bay Blandy’nin yardımcısı, Mary’nin dolabında bulduğu pudra kıvamındaki tozdan bir örnek almayı ihmal etmemişti. Doktorlardan bir tanesi pudra örneğine kor demir parçası bastırdı. Ortaya çıkan koku vasıtasıyla, tozun arsenik olduğuna kanaat getirdi. Son derece ilkel gözüken bu yöntem, aslında çok etkiliydi. Deliller mahkemeye sunuldu ve Mary suçlu bulunarak idam edildi.

Kusursuz Polisiye Yoktur

Kitap Eleştirisi/ Uzunyuva’da Uyanış/

Temmuz 2010’da Milas jandarmasının yaptığı bir operasyonla defineciler tarafından kaçak kazı yapıldığı ortaya çıkarılan Milas ilçe merkezinin sit alanındaki Uzunyuva Anıt Mezarı’nda bulunan lahit, arkeologlarca ‘’Yüzyılın arkeolojik buluşu’’ olarak nitelendirilmişti.’’

 

Sıcağın en yoğun hissedildiği Temmuz ayının son akşamından Dedektif Dergi okurlarına “Kusursuz Polisiye Yoktur” köşemizden Merhaba! Eskiler buharlaşma günleri dermiş bu zamanlara. Bugünlerde denize girenlerin üzerinde mutlaka metal taşıması gerektiğine, aksi halde vücutta lekeler oluşacağına inanılırmış. Bu yüzden inşaat çivisinden kolye ya da bilezik takarlarmış. Kimbilir; belki de kazılarda bulunan benzer takıların bir amacı da buydu.

Antik şehirlere ve kazılardaki bulgulara öteden beri ayrı bir merakım vardır. Bu konuda yazılmış kitapları da ayrı bir hevesle okurum. Ve bundan sebep, bu sayımızdaki cümlelerimi böyle bir polisiye kitaba ayırmak istedim. Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz’ın kaleme aldıkları Uzunyuva’da Uyanış adlı kitabından bahsedeceğim sizlere.

Romanımız, Milas Uzunyuva sit alanındaki mezarda bir lahit bulunmasıyla başlıyor. Tarihte önemli bir yeri olan Karya medeniyetinin meşhur Kralı Hekatamnos’a ait bu lahitte işlenen cinayet sonrasında, katilin peşinde geçen soluksuz, uzun bir yolculuğa çıkarıyor bizleri kitap. Yalnız aklınıza hemen klasik polisiye romanları gelmesin. Çünkü okur; acımasız katilin izini sürerken, aynı zamanda mitolojik efsaneler arasında buluyor kendini. Kadim Anadolu topraklarına ev sahipliği yapmış medeniyetlere de rehberlik etmiş yazarlar. Dinler arası ortak benzerlikleri, bu benzerliğin yol açtığı efsaneleri okudukça farklı bir oluşumun kapıları açılıyor önünüzde.

Ulaş ve Emrah’ın titiz araştırmalar sonucunda yazdıkları belli olan kitap, bana oldukça lezzetli geldi. Okunması keyifli ve bir o kadar da merak uyandırıcı. Romanda geçen belli başlı karakterlerin betimlemesi, başlarından geçen olaylar karşısında hissettiklerinin kelimelere aktarılış biçimi oldukça iyi. Okur, cinayetleri çözmeye çalışırken bir yandan da tarihin içinde dolaşmaktadır, farklı coğrafyadaki toplumların benzer ibadet şekillerine ve binlerce yıldır anlatılan efsanelerin benzerliğine şaşıracaksınız.

Ve kitabın sonunda ters köşe yapmış yazarlar. Bu da beni şaşırtan unsurlardan biri oldu. Tam tahmin edemediğim bir finalle karşılaşmak ilginçti. Evet, kitabı okurken her ne kadar bulmaca çözer gibi hissetseniz de final kısmını  tahmin etmek zor. Bu da final için oldukça hoş bir tat bırakacak ağzınızda. Bakalım okuyanlar da benimle aynı fikirde olacak mı?

 

Uzunyuva’da Uyanış ve Mitoloji

Uzunyuva’da Uyanış, alışıldık, salt katil kim üzerine kurgulanmış polisiyelerden değil. Zaten kitabın giriş kısmında da bundan bahsediyor yazarlar. Yani içinde sadece cinayetler ve bunu çözmekle mükellef  bir dedektif barındırmıyor roman. Arkeoloji, bilim, felsefe, macera, gizem, inançlar ve yüzyıllardır süre gelen uygulanış şekilleri üzerine okurun ciddi anlamda düşünüp fikir yürütmesini sağlıyor. Onlarca mitolojik efsane arasında gezinirken günümüzde işlenen cinayetlerin ipuçlarını toplamaya çalışmak okura ilginç bir deneyim katıyor.

Güzel, okuması keyifli bir kitap oldu benim için. Eğer siz de efsanelerle örülü bir atmosferde çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere doğru gezinirken, acımasız cinayetler işleyen bir katili kovalamak isterseniz tam size göre bir kitap olacaktır Uzunyuva’da Uyanış. Ve özellikle kadın okurların kitabı daha da beğeneceğini düşünüyorum çünkü binlerce yıllık efsanelerle şekillenmiş kavimlerde kadına verilen önem ve kutsallığın vurgulandığı bir roman olmuş ‘’Uzunyuva’da Uyanış’’.

Ve son söz, kitaptan: ‘’Ve her şey satır satır yazılır’’..

Bir Kan Davası Hikayesi̇: Ziddiygacuk Vakası | Ti̇lda ve Di̇ğerleri̇ | 4

Dedektiflik hikayelerimizde bu sefer bir kan davası hikayesi ve Çingene kadınların hikayesi birbiriyle iç içe geçmiş durumda gözler önüne seriliyor. Bir yandan Mehmet memleketinden gelen kan davalılarla başı neden dertte? Ve bir sürü genç kadın neden uyuşturucu batağına saplanmış ama aynı zamanda hamile olarak hastaneye başvuruyorlar? Tilda ve diğerlerinde heyecan yine zirvede…

Polisiye Hikaye/Tilda ve Diğerleri-4/

Aksaray, Tiryaki Hasan Paşa sokaktaki Yıldız Pavyon’da…

Kim bilir hangi aşırı kilolu gözden düşmüş assolistten kalma modası geçmiş elbisesinden fırlamadan zor duran iri göğüsleri gibi, hançeresinin de kuvvetli olduğu,  Zerrin Özer, Sibel Can ve Kibariye karışımı sesinden belli idi. Mor ve altın sarısının adı duyulmadık bir Amerikan kolejinin pinpon kız formasından sonra berbat durduğu ikinci yer de  bu assolist eskisine ait pullu dekolteli tuvalet olmalıydı. Genç kadının gözlerinin altındaki morluklardan anlaşılıyordu ki, sesi güzel de olsa, assolistlik mekanizmasının ağır dişlileri arasında ezilmiş ve sonunda kendini bu pavyonda sahne alırken buluvermişti.

Şarkısı bittikten sonra en ön sırada oturan beyefendi tarafından masaya davet edildi. Saçları geriye jölelenmiş, kolundaki 15,000 dolarlık Rolex saat, pavyonun loş ışıklı ortamında bile ışıl ışıl ışıldarken, garsonlara avucunun içindeki açık yeşil yirmilik banknotları sınırsızca dağıtan altın kol düğmeli adam, masasındaki kadınların önlerindeki bardak sayısına bakılırsa pavyona bir servet bırakacaktı. Biraz daha dikkatli bakılınca dağıttığı yeşil banknotların yirmi liralar değil de yüzlük avrolar olduğu tespit edildi:

Saat 03.59’da telsizden anons geçildi.

“Arkadaşlar malum şahıs kızı evine götürünceye kadar harekete geçilmeyecek. Tamam.”

Malum şahıs, yanındaki iki ızbandut gibi adam ve iki arada bir derede üzerindeki rüküş elbisesini değiştirip gelmiş iri göğüslü çakma assolist aynı anda masadan kalktılar. Malum şahıs az önce garsonlara dağıttığı hızla, önünde el etek öpmek için sıraya girmiş kominin, valenin, tuvaletçinin, ayakçının, vestiyercinin de eline yüz avrolar sıkıştırırken ismini de açık etti:

“Ver elini öpeyim Yunus Abi!”

Yunus isimli şahıs ve beraberindekiler siyah mersedes arabalarına binip gazladıkları anda, pavyondan on iki adam daha boşaldı. Bu adamlar dörderli olarak iki alt sokağa park ettikleri arabalara binip mersedesin arkasından takibe başladıklarında, Mehmet Cinozoğlu pavyondan çıkıp motoruna atladı.

Siyah mersedestekilerin yarım saat yolculuktan sonra girdikleri bahçeli ev polisler tarafından ablukaya alındı. Bahçe girişinde erketede bekleyen gözcüler sesiz sedasız halledildikten sonra, içeriye sızan çevik kuvvet, ızbandutları kıskıvrak yakalayınca işareti çaktı. Organize bürodan içeriye giren polislerin silahlarını Yunus’a doğrultmak için bir saniye kadar geç kalmaları sonucu, adam iri göğüslü obez denecek nicelikte kilolu assolist kadını boğazından rehin almıştı bile:

“Geri çekilin! Yoksa kızı vururum!”

***

Previously on Tilda ve Diğerleri:

Suadiye, Hamiyet Yüceses sokağının köşesindeki dedektiflik bürosunda…

Dedektiflik bürosundaki ekip, zorlu bir macerayı daha çözmüşlerdi ki, büroya bir kadın girdi.

“Hamileyim ama bu çocuğu doğuramam Mehmet Bey! Lütfen bana yardımcı olunuz! Sümela manastırında rahibeydim ben…” diyerek içeri aniden dalan tuhaf giyimli genç bir kadın Mehmet’in kollarında bayılıverdi.

“Hoppala gülüm yaz geldi!” dedi Çingene kadın.

Analı-kızlı çok meraklı olan iki Çingene kadını bürodan yollamak üzere ayağa kalktığında kadının kızı sordu: “Deyivermedin bize be ablam bu tabelanın sırrı nedir?”

“Er şeyi de bilmeyiverin a be! Bir dahaki bölümde bu kadıncağızın meselesini çözelim bakalım, ayde sağlıcakla kalın!” dedi Tilda ve kapıyı kadınların suratına kapattı.

***

Ermeni asıllı ilk Türk kadın dedektifi Tilda Ahırkapı, veterinerlik fakültesi öğrencisi Mehmet Cinozoğlu’nu asistanı olarak işe almadan önce, Suadiye Hamiyet Yüceses sokaktaki ev-bürosunun maskot kedisi Basti’nin de bir asistan kadar dava çözmekte faydalı işler yapacağını bilseydi, Mehmet’i işe almak konusunu ikinci kez gözden geçirebilirdi. Büroda Tilda’nın anneannesine ait olan yüksek gümüşlüğün üzerinde miskin miskin yatarken aşağı atlamak için ilginç anlar seçen Basti, ‘En iyi yardımcı kedi oyuncu ödülü’ne aday gösterileceği günü aynı miskinlikle beklemekteyken, içeri hamile bir kadın girip Mehmet’in kollarında bayıldı.

Basti, Tilda, Tilda’nın makyöz arkadaşı Tijen Hanım ve Tilda’nın kuzeni İren’in aynı anda attığı çığlıkla uyandı. Mehmet’in genç kadını koltuğa yatırışını, Tilda’nın ‘Bu kızcağız da kim, nereden çıktı, neden senin adını söyleyip bayıldı?’ diye sorgulayan sinir dolu cümlelerini, Mehmet’in ‘Önce bu kadını bir hastaneye götürsek de, bunları sonra tartışsak!’ diye sinirine hakim olmaya çalışmasını, Tijen Hanım’ın araya karışarak, ‘Hastaneye götürmek şu anda en iyi fikir mi arkadaşlar? Ne kim olduğunu biliyoruz, ne kimliğinin olup olmadığını,’ diyerek akıl vermesini, yattığı yerden sakin sakin seyretti. Tilda’nın kuzeni İren’in ‘Bana müsaade, benim bir aylık heyecan kotam doldu, bu macerada size iyi şanslar!’ diyerek bürodan gidişini bıyıklarını titreterek onayladı. Geride kalan iki kadın ve bir erkeğin, bilimum bağırış çağırışının ardından, Tilda’nın yirmi yıldan beri aile doktorları olan İsrafil Bey’i arayışını yine yukarıdan kısık gözlerle bakarak dinledi. Doktorun hamilelik ve baygınlık var ise büroda müdahale edilemeyeceğini ve hastayı kendi vereceği adresteki bir özel kliniğe götürebileceklerini söylediğini duymasa da, Mehmet’in ‘Bir özel ambulans servisini arayalım,’ demesinden durumu kavradı. Sonunda bir dedektiflik bürosundaki baygın bir kadınla ilgili en mantıklı kararı verdiklerinde, şamatanın bitmesinden gayet memnun kalan Basti, eski huzuruna kavuşup, telaşlıyken kocaman açtığı o sarı-yeşil gözlerini yine Japon moduna getirip uykusuna kaldığı yerden devam etti.

***

Tilda, refakat etmek için Rahibe Kadın’ı kliniğe götürmek üzere gelen ambulansa bindi. Mehmet de Tilda’nın arabasıyla ambulansı takip etti. Yoldaki trafikte ambulansın izini kaybeden Mehmet, park yeri bulup soluk soluğa kliniğe vardığında hastayı müşahede altına alınmış olarak buldu. Tilda’nın yerinde ise yeller esiyordu. Çünkü genç dedektif, bürosuna gelen hiç tanımadığı bir hamile kadının baygınlık geçirmesi ve onu insanlık namına bir kliniğe getirmesi sonucu gözaltına alınmıştı.

Tabii olay bu kadar basit değildi.

“Bu,” dedi nöbetçi doktor, “Bu ay içinde İstanbul’da görülen on dördüncü hamile ve uyuşturucu bağımlısı kadın vakası. Beş aydan büyük hamilelik, uyuşturucu bağımlılığı, deliryum nöbetleri. Bu kadınların uyuşturucuyu kendi istekleri ile almadıklarına inanmak için önemli sebeplerimiz var. Bağlantılı olduğunu düşünüyoruz.”

O saniyeden itibaren gözlerini fal taşı gibi kocaman açarak dinlemeye başladı doktoru Mehmet. “Demek on dördüncü vaka!”

“Bu ön dört kadından onunu kaybettik maalesef. Üçü de komada. Sizin getirdiğiniz hasta baygınlık durumundan şuursuzluk haline geçmezse olayın en büyük tanığı olacak.”

Birden Mehmet’in içine bir merak düştü. Doktora bebeğin sağlık durumunu ve ilgilenen kişinin ultrasonda bebeğin cinsiyetini görüp görmediğini sordu.

“Bebek şimdilik iyi durumda,” dedi nöbetçi doktor. “Ultrasonu yapan kadın-doğumcu arkadaşın odası şurada. Çıkmadan yakalarsanız bir sorun.”

Mehmet içine düşen kuşkunun cevabını almıştı. Zavallı Rahibe Kadın’ın çocuğunun cinsiyeti, yüzde doksan ihtimalle kız idi.

Mehmet özel klinikten fırlarcasına çıkıp soluğu bu sefer de en yakın karakolda aldı. Tilda ile ilgili bilgi almak istediğinde olayın ne kadar büyük boyutlu olduğunu anladı. Çünkü genç dedektif narkotik şube müdürlüğünde sorguya alınmıştı. Mehmet ne olur ne olmaz diye bir avukat arkadaşını da önüne katarak şubeye gitti.

Mehmet ve Avukat Selami dış kapıdan şubeye girerlerken Tijen Hanım ve Tilda dışarı çıkmak üzereydiler.

“Tijen Hanım! Siz? Ne çabuk ulaştınız burada?” diye şaşırdı Mehmet. Tilda’nın yardımına sadece kendinin koşabileceği hissine nereden kapılmıştı ki?

Dörtlü şubeden çıkıp yürümeye başladıklarında Mehmet, Avukat Selami ve kadınları alelusul tanıştırdı. Sanki suçu varmış da kurtarılması gerekiyormuş gibi avukatla şubede biten Mehmet’in bu aşırı korumacılığından rahatsız olan Tilda bunu belli etmemeye çalışarak herkesin bildiği şeylerle konuya girdi:

“Muhtemelen hamile kalmadan önce uyuşturucu bağımlısı yapılmış kadınlar, canlarına kıymak istiyorlar, bebeklerini doğurmak istemiyorlar!”

“Burnuma kötü kokular geliyor,” dedi Tijen Hanım.

“Benim burnuma güzel kokular geliyor. Şuradaki kuru fasulyecide bir şeyler yesek. Acıkmışsınızdır,” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı Mehmet.

Tilda’nın avukattan hiç haz etmediğini, o belli etmemeye çalışsa da anlamıştı. Ne de olsa üç maceradır asistanıydı genç dedektifin. Ama o gerginlikte baltayı taşa vurmuştu.

Tilda dayanamadı: “İnanmıyorum sana Mehmet ya! Çoğu ölmüş kalanı da ölümle cebelleşen kadınlarla ilgili, hem de adının geçtiği bir vaka var ve senin şu anda tek düşünebildiğin şey kuru fasulye yemek!”

Tijen Hanım Tilda’nın koluna girdi: “Birer de cacık yeriz kuzum, hem buranın kurusu meşhurdur. Gel zihnin dağılır azıcık.”

Kadınlar dükkana girip bir masaya yerleşirlerken avukat Selami ve Mehmet kapıda oyalandılar. Avukat bey gelip kadınlardan izin isteyerek aralarından ayrıldı. Anlaşılan gereksiz varlığının daha fazla gerginlik yaratmasını istemiyordu.

Mehmet’in klinikte edindiği bilgileri Tilda, sorgulama sırasında polislerden öğrenmişti. Fakat Mehmet’in bilmediği bir şeyi ya da kelimeyi, zavallı Rahibe Kadın’ın ambulanstaki sayıklamalarından duymuştu.

“Beni Zıddıygacuk’a götürün, ancak o bana yardım edebilir!” diye sayıklamıştı kadın. Ayrıca klinikteki sağlık personelinden bu sebeple başka hastanelere yatan diğer kadınlardan bazılarının ‘Beni Zıddıygacuk’a götürün, ancak o kurtarır beni!’ diye, bazılarının da ‘Beni Zıddıygacuk’un elinden alın!’ diye çığlık attığını öğrenmişti.

Tilda ne kadar sessiz konuşsa da yılların tecrübeli lokantacısı Kurufasulyeci Mahmut’un, lokantasında konuşulanlardan uzak kalmak gibi bir niyeti yoktu. Hemen lafa karıştı.

“Zıddıygacuk vakası demek! Siz ayakta uyuyun! O kadınlar hep kız bebeklere hamileymiş beyim! Ulan köpek yiyen Çinliler kadar aklımız yok be! Onlar istenmeyen kız bebekleri ta Kanada’ya sattılar! Hem de dolarla! Git, bul, sat sen de hıyar! Ne açık veriyorsun!”

Mehmet Tilda ve Tijen Hanım bu çenesi düşük adamın kendilerini dinlemiş olmasından rahatsız, ama konuyu mahalle kahvesi sadeliğinde aydınlatmış olmasına şaşırmış halde hesabı istediler. Taksim ve Şişli civarındaki hastanelerin acillerine yapılan kısa bir tur sonrasında bu Zıddıygacuk meselesinin tüm sağlık çalışanlarının dilinde olduğunu hayretle öğrendiler. Zaten içlerinden boşboğaz birinin sosyal medyada yaptığı paylaşım sonucu olay narkotiğin asla hoşuna gitmeyecek bir şekilde internet ortamında patladı.

Saatler sabahın 05.58’ini gösterdiğinde Tilda ve Mehmet, vakayı kendi yöntemlerince araştırmak ve sosyal medyayı da takip etmek için sabahlamalarının ardından, hangi ipe ellerini atsalar ucunun boş çıktığı o gece, sosyal medyada #zıddıygacuk hashtag’i 258.000 bildiride yer almıştı. Hatta Twitter’da en çok RT alan tivit, Adnan Okyay isimli şarlatan bir din pazarlamacısının ‘Analık gibi yüce bir görevi doğru yoldan bu denli saparak idame ettirebileceklerini sanan bu zavallı kadınları, Allah affetsin,’ cümlesi idi.

Tilda dayanamadı. “Bir tarikata top yekun savaş açan emniyet, asker ve yargı, neden bunca pisliğe batmış bir herifin dini duyguları zedeleyerek hem de kendine ait bir TV’den yayın yapmasına izin verir ki?”

Mehmet sahtekar hocanın tivitine atılmış görselleri incelerken, yanında biri Müslüman, diğeri Hristiyan adetlerine göre kapanmış karnı burnunda iki hamile kadınla çekilmiş resmini paylaşmış Twitter fenomeni @YunusP profil isimli şahsı görünce cevabı yapıştırdı:

“Daniel Craig gibi delici bakışları olan, 10.000 dolarlık takım elbisenin içinde Tom Hardy kadar yapılı duran bir adam, yanında iki tane hamile kadınla pişmiş kelle gibi sırıtarak neden poz verdiyse aynı sebepten! Belki de bu işte bir parmakları vardır ha ne dersin!”

Kendi bürolarına kadar ulaştığına göre artık onları da yakından ilgilendiren olayın kenarından da olsa içine girecek bir solucan deliği bulamamanın verdiği sinir ve uykusuzlukla, Tilda dün geceki avukat Selami meselesi yüzünden Mehmet’i sorgularken dayanamadı:

“Ne düşündün dün gece kuzum? Suçlu bulunacağımı mı?”

“Tilda lütfen ne alakası var ya! Artık bu ülkede suçsuz yere gözaltına alınmak çok kolay biliyorsun” diye sızlandı Mehmet.

“Suçsuz değilim ki! Kadınım. 1-0 yeniğim kanun karşısında!” diye sinirlendi Tilda.

“Saçmalama! Hem uyuşturucuyla mücadele polislerinin hiç şakası yoktur bilirsin sen de!” diye direndi Mehmet.

“Demek ben kendimi savunmaktan acizim de o mendebur suratlı avukat arkadaşın savunacaktı beni! Yahu Rahibe Kadın büroya ilk girdiği anda büroda sadece Tijen Hanım’la ben vardım diye ifade vermesem başı dertte olan sendin be! Unutma ki kadın senin adını zikrederek bayıldı!” diye köpürdü Tilda.

Mehmet: “Kaç yıllık doktorunuz bile seni sattı!”

Tilda: “Evet, narkotik ekiplerinin o klinikte olacağını biliyordu!”

Mehmet: “Eeeee?”

Tilda: “Eee’si, beni korumak adına yapmış güya! Başımı derde sokmamı istememiş. O kadın benim büroma geldiği andan itibaren onun derdi benim derdimdi zaten! Bunu anlayamamış! Üstelik gözaltına alınabileceğimi de düşünememiş!”

Mehmet: “Korumak kollamak öyle olmaz!”

Tilda: “Bir daha yapamaz zaten, artık aile doktorumuz değil kendi!”

Mehmet: “Korunmak ve kollanmaya karşı nasıl bir alerjiniz var anlayabilmiş değilim!”

Mehmet yangına körükle gitmişti, farkında değildi.

O sırada ana haber bültenlerine düşen Zıddıygacuk vakasının, habere yayın yasağı gelmeden önceki son görüntülerini kaydetmiş olan Tijen Hanım, üst kattaki evinden inmiş, tam büroya giriyordu. Son sözlerini duyunca “Umarım Kaptan Amerika’nın kalkanı sendedir,” diye fısıldadığı delikanlıya acıyan gözlerle baktıktan sonra, muharebe alanının dışında kalan bir koltuğa sığındı.

Tilda: “Siz erkekler kötülükle yoğrulmuş olmasanız biz kadınların korunmaya ihtiyacı olmayacak!”

Mehmet: “Bak Tilda, bu dünya üzerinde insan var olduğu sürece kötülük her daim var olacaktır. Masum insanların bu kötülüklerin ağına düşmemeleri için onları bilgilendirmemiz, gerekirse de korumamız lazım.”

Tilda: “İşe kötüleri yok etmekten başlasak, kimseyi korumamıza gerek kalmaz.”

Mehmet: “Anne kaplan gibi düşün. Doğadaki en güçlü hayvanlardan biridir, ama yavrularını yiyen kurtları yok etmeyi denemez. Önce yavrularını koruması, sonra da bu tehlikelere karşı eğitmesi gerektiğini bilir. Çünkü kurtları asla yok edemeyeceğinin farkındadır.”

Tilda: “Anne kaplan, polis teşkilatının başında olsaydı, bütün kurtları bir gecede tutuklardı!”

Mehmet: “Kurtlar da yüklü bir öşür ödedikten sonra, Ormanlar Kralı Arslan’a biat ettiklerini açıklarlar ve ertesi gün salınıverirlerdi!”

Tijen Hanım, Tilda’nın ‘kadının özgürlüğü ve kendi başına yeterliği’ zehirli temalı oklarının Mehmet’te ölümcül yaralar açmasını beklediği için pansuman cümleleri hazırlamıştı. Fakat Mehmet’in durumunun 2005’te İstanbul’da oynanan Şampiyonlar Ligi finalinde, Milan’a 3-0 yenik kapadığı ilk yarıdan sonra, ikinci yarıda durumu 3-3 yaparak penaltılara giden Liverpool takımı gibi muzaffer olmaya bir adım uzakta olduğunu gördü. Hatta bunu sesli olarak söyledi.

Tilda’nın bu sefer oklarını ona yöneltip, “Mehmet’in bu maçı kazanabilmesi için takıma, o yıllarda artık futbolu bırakmış olan Maradona’yı alıp, bir de ona ‘Tanrı’nın eli’ vasıtasıyla gol attırması gerekir!” dediğini duyunca, başına ne işler açtığını anladı. Allah’tan Mehmet bütün dosyalarını masaüstünde saklamıyordu. Onun en unutkan insan belleğine bile flash-back yaptıracak birkaç flash-bellek dolusu sırrı mevcuttu cebinde. Dünyanın en inatçı kadın dedektifi olan Tilda’nın kolundan itiraz edemeyeceği bir kuvvetle tutup, motora doğru neredeyse sürükleyerek götürdü. Motor kızın aklını alacak şekilde ok gibi fırlarken, Tilda kaskını giyip Mehmet’in belinden sıkı sıkı sarılmaya ancak vakit bulabildi. 48 dakika boyunca trafikte cambazlıklar yaparak Silivri’nin biraz dışında yaklaşık üç dönüm araziye kurulmuş geniş tek katlı bir evin kapısına geldiler. Tilda soru sormadı. Kapı açılınca soracağı soruların hepsine cevap bulacağı malumdu.

***

“Bak anacım, sen bu büroyu neden asansörlü rezidanslara taşımazsın be güzelim? Merdiven çıkmaktan ter boşandı sırtımdan vallayi billayi!”

“Anne giriş kat burası neyin merdiveninden bahsediyorsun?”

Tilda, Çingene kadın ve kızı kapıda belirdiklerinde, ‘Bir önceki vakanın ulak rolü dışında bu macerada da mı rolleri var bu kadınların?’ diye hayrete düşmeden edemedi.

Sabiha Gökçen’den kalkacak Trabzon uçağına yetişmesi gereken Mehmet’in de kadınlarla içeri girdiğini görünce “Hey Allah’ım, üzerinize vazife olmadan çat kapı büroma geliyorsunuz, bir de bu adamı yolundan mı çevirdiniz?” diye sinirlendi.

“Tilda, Mastika ve Pembe’yi dinlemen lazım,” dedi Mehmet. Sesi çok ciddiydi.

“Senin adın Mastika mı yahu?” diye kocaman sırıttı Tilda.

Çingene kadın cevabı yapıştırdı: “Bak güzel gacım, beni annem dayımın düğününde mastika oynarken doğurmuş. Kızım olursa doğru dürüst bir isim koyacam diye yemin ettim, o yüzden buna Pembe dedim. Bahtı pembe olsun diye!”

“Yeter! Sadede gelin!” diye çınladı Tilda’nın sesi.

“Nereye gelin dedi kız bu?” diye fısıldadı Mastika kızına.

“Kısa kes diyor anne, olayı anlat!” dedi kızı da aynı tonla.

Her zaman uyuduğu yüksek gümüşlüğün üzerinde gerine gerine kenarına gelen Basti, Tilda‘nın ‘yeter’ komutu ile sıçrayınca normal bir kedi gibi dört ayağının üzerine düşmek yerine kiloları yüzünden göbek üstü çakıldı. Ayağa kalkmaya çalıştı, sendeledi, tekrar düştü. Fırlayıp on altı yaşındaki kedisini kucağına alan Tilda, neresi zedelenmiş diye muayene etmeye çalışırken, Mastika’yı yarı dinledi, yarı dinlemedi.

Büroya gelen Rahibe Kadın’ın Sümela Manastırı kelimesinden yola çıkan Tilda ve Mehmet, içlerinden birinin Trabzon’a gidip civarda bir soruşturma yapmasına karar vermişlerdi. Kısa çöpü çeken Mehmet oldu. Mastika ve Pembe yetişmeseydi, öğleden sonra Trabzon’a uçacaktı. Ana-kız, büroya gelip, ‘hamileyim’ dedikten sonra bayılan genç kadın için çok endişelenmişlerdi. Özellikle anaç içgüdüleriyle yola çıkan Mastika, cahilliğinin verdiği özgüvenle önüne gelene ‘Sümela nerde biliyonuz mu?’ diye sormuştu. Kızı Pembe duyaydı, annesine engel olurdu, en azından o Sümela’nın nerede olduğunu biliyordu. Ama ‘Cahillik mutluluktur’ derler ya, bu şekilde Mastika, Sümela’nın İstanbul’a kaçak gelen her dil-din-ırktan kadın için sığınak olmuş bir mahallenin kod adı olduğunu öğrendi. Tilda ve Mehmet aradıkları bilgiyi 1096 kilometre uzakta değil de, 53 kilometre ötede Fatih’in arka mahallelerinde bulabilme umudu ile heyecanlandılar. Fakat aynı anda Basti’nin veterinere götürülmesi gerekiyordu. Tilda kadınlarla gitmek için ısrar edince kedi bakıcılığı Mehmet’e kaldı.

Tijen Hanım atıldı, “Ben de geleyim senle Mehmet. Bir yardımım dokunur.”

Bu arada Mastika, “Bak güzel gacım, sen arka mahallelere bizim gibi giremezsin. Orada araba pazarına getirilmiş kırmızı bir Ferrari gibi sırıtırsın, sen başka yerde bekle biz halledelim,” diye yalvarmayaydı, olaya bodoslama dalacak olan Tilda belki de maceranın başından beri ilk defa geri vitese taktı.

“Tamam haklısın, siz girin mahallelere, ben sizi bir yerde beklerim.”

***

Silivri’nin biraz dışında yaklaşık üç dönümlük araziye kurulu geniş tek katlı evin yanı başında kocaman bir de kümes vardı. Evin kapısı saniyelerle açıldığında Tilda hiç beklemediği bir manzara ile karşılaştı.

Kalabalık bir aile bekliyordu Tilda, belki on-on iki kardeş, biraz Mahzun Kırmızıgülvari bir hikaye. Çünkü araştırmıştı elbet, Mehmet’in Sünni mezhebine bağlı Şırnaklı Kürt kökenli Türk bir aileden olduğunu biliyordu. Belki umutsuzca geçinmeye çalışan ailesini, İstanbul’daki çiftlik sahibi yakınının yanına aldırmıştı. Belki beşikte bir kardeşi bile vardı!

Kapı açılınca uzunlu kısalı, büyüklü küçüklü, başları açıklı kapalı 13 genç kız saydı. Bunlardan en büyüğü gibi duran, belli ki düzeltmeye çalıştığı şivesiyle “Buyur begim,” dedi Mehmet’e. Tilda ayakkabılarını çıkarıp her tarafı halı ile kaplı kocaman salon gibi alanda yerlerde kırmızı ojeli ayaklarıyla seke seke yürürken, kendini Kral ve Ben filmine esin kaynağı olan romanın yazarı öğretmen Anna Leonowens gibi hissetti. Herhalde Mehmet de, bu evin, 32 karısından 82 çocuğu olduğu söylenegelen Tayland ülkesinin -o zamanki adıyla Siyam- Kralı Mongkut’tu!

Kısa sürede öyle olmadığını anlayacaktı. Onları buyur eden en büyükleri Mehmet’in nikahlı karısıydı. Babası Hacıağaç köyünün aşiret reisi olan Mehmet, beşik kertmesi ile evlenme zamanı gelip çatınca, okulunu bahane ettiyse de babası onu asla dinlememişti. Eğer bu evlilik gerçekleşmezse onu mirasından reddetmekle tehdit etmesi, Mehmet’i etkileyecek en son şeydi. Oysa komşu köyün ağası olan Güldünya’nın babası da kızını aynı şekilde tehdit etmekle kalmamıştı, koskoca ağanın tek oğlu ve ataerkil dünya düzenine göre tek varisi olan bir erkek tarafından beşik kertmesiyken reddedilen bir genç kızın hiçbir şekilde başka biriyle evlenme ihtimali de yoktu. Mehmet fazla düşünmedi. Evlenmeye razı geldiğini, ama okul bitinceye kadar İstanbul’da yaşamalarına izin vermelerini istediğini söyledi babasına. Bundan üç gün önce Mehmet’in yedi kız kardeşi ve Güldünya’nın beş kız kardeşi de kaçıp İstanbul’a gelmişlerdi. Allah’tan ablalarının uyarısıyla kimliklerini de çalıp getirmişlerdi. Mehmet kızları ve Güldünya’yı acilen arkadaşının çiftlik evine saklamıştı. Ama memleketinden birilerinin gelip kızları kollarından tutup geri götürmesi an meselesiydi. Mehmet o yüzden, kasabasında herkesi tanıdığı için ufak bir hile ile kızların her türlü okul kayıt ve sınav başvurusu işlerini yapabilmek üzere kendinin vasi tayin edildiği birer vekalet yaptırdı notere. Böylece hepsini yaşlarına göre okullara kaydettirebilecekti. Vekaletteki pasaport başvurusu ve yurt dışına çıkış izni verme maddesi ise emniyet sübabıydı kızların.

Tilda tüm bunları dinlerken gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. Doğup büyüdüğü ülkenin Ankara’dan doğusuna ayak basmamış biri olarak, kendi geçmişindeki hikayeler, kendi ve ırkdaşlarının çektiklerini düşündüğü eziyetlerden başka acılara kapalıydı kulakları. Kalabalık bir toplum içinde azınlık olarak yaşamak, banka gibi umuma açık yerlerde ismini her sorduklarına etrafındakilerin tuhaf bakışlarına maruz kalmak gibi meseleleri dert sanarak büyümüştü. Genç kızlığa erişince farklı olmanın ayrıcalık olduğuna inanıp, bunun güzelliğini yaşamaya başlamış, o andan itibaren büyükdedesinin ona yaptığı haç şeklindeki kolyeyi boynundan hiç çıkarmamıştı. Ama istediği her yere gidebilmiş, her okulu okuyabilmiş, dünyanın neresine istese gidebilmişti. Erkek egemen toplumun kadınlara yaptığı baskıyı uzaktan gözlemleyebiliyordu sadece. Mesela bu baskı ona bir sivrisinek ısırığı kadar etki edebiliyordu, kaşındığı zamanlarda varlığını hatırlatan, ama basit bir anti-alerjik krem sürmekle etkisinden kurtulabildiği. Aynı erkek egemenliği, bu genç kadınların boğazına sarılmış kocaman aç bir ayı pençesi gibiydi, ya kınalar yakıp kurban olacaklardı sisteme, ya da toprağın olacaklardı.

Tida’nın yer sofrasında ayaklarını altına alarak zar zor oturduğunu gören küçük kızlardan biri ona sandalye getirmek istedi. Kibarca reddetti Tilda. Onlar, artık, onun da kız kardeşleriydi. Hayatları erkekler tarafından askıya alınarak tüm yaşam fonksiyonları adeta uyuşturulmuş, sadece erkeğine hizmet amaçlı kadınlık ve anneliğe indirgenmiş kadınlarla hasbihal ederken, onun da bacakları birazcık uyuşmuş çok muydu?

“Bizim oralar, kadınlar için Batman filmindeki o kuyu hapishane gibidir. Ancak bir el onlara bir ip uzatırsa o kuyudan çıkabilirler. Belki o da Tanrı’nın elidir, ne dersin,” diye fısıldadı Mehmet Tilda’ya kızlar sofrayı toplarken.

***

Mehmet ve Tijen Hanım İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi binasının civarında park edip arabadan indiler. Kediyi aceleyle koydukları kedi taşıma kutusunun kilidi arızalıydı. Zaten araba yolculuğundan hiç hazzetmeyen Basti’nin, açık havayla ilk buluştuğu an kutunun kapağını zorlayıp, ellerinden kaçması bir oldu. Az önce büroda topallayan kedi, hiç tanımadığı kokularla dolu arka sokaklarda can havliyle zıplayarak kaçmaya başladı. Basti önde, Tijen Hanım ve Mehmet arkada, arabaların Allah’tan yavaş gittiği üç-dört sokak boyunca devam eden kovalamaca, terk edilmiş gibi görünen izbe bir binanın bodrumunda son buldu. Basti, yarım yamalak açık camları siyah boyayla boyanmış pis bir bodrum camından içeri kendini atınca, ağır gövdenin içerde betona çarparken çıkardığı tok sesle beraber, bodrumun karanlık sessizliğinden sayısı belki de ondan fazla kadının korkudan bastırılmış sesleri fısıltılı bir çığlık şeklinde yükseldi. Basti, erkek kedi sesiyle üç kere acı acı miyavladı ve sustu.

Tijen Hanım’ın aralık bodrum camından “Basti! Oğlum! İyi misin?” diye ağlayarak bağırması, bir kedinin can çekişmesinden çok daha acıklı onlarca çığlığa vesile oldu:

“MUSAEADA! MUSAEADA!”*

***

Tilda, Fatih’te bir parkta beklerken, Mastika ve Pembe yolunu şaşırmış iki Çingene kadın rolünde mahalle aralarında pek de hoş karşılanmıyorlardı. Tepeden tırnağa kapalı hatta bazen de çarşaflı kadınlar, derin yakalı dar penye bluzlarının altında, saklamaya çalışmadıkları için hop hop eden koca memelerine, dallı güllü bol şalvarlarının altında bir o yana bir bu yana savrulan pek çok çocuk doğurmuş kalçalarına, tüm muhafazakar nefretlerini kusarak bakıyorlardı. Hele ikisinin de uzun örgülü saçlarını yarım yamalak örten allı pullu yazmalarından alınlarına dökülen saç perçemlerinin her teli için cehennemde yanacaklarına sevinip, dönüp kendi işlerine bakacakları yerde, doğru düzgün örtünmediklerinden dinlerine halel getirdikleri için, onlardan bir kat daha nefret ediyorlardı. Yine de bir iki kuru kelime ile konuştular onlarla. Yalnız Zıddıygacuk denen kadın mı erkek mi olduğu bilinmeyen o yaratığın ismi geçtiği anda tüm kapılar kapanıp, sürgüler sürgülendi. Nasıl korkuttuysa insanları, mahallede sokakta oynayan çocuk bile kalmadı bir süre sonra.

Mastika ve Pembe, tesadüfen kapıyı açık bulup girdikleri bir göz oda bir evde, gözleri kan çanağına dönmüş taş çatlasa 14-15 yaşlarında beş kızın, yanlarında fare kılıklı zayıf pis bir kadın dahi varken, uyuşturucudan pelte olmuş beyinlerinin son hücrelerini kullanarak elden ele bir sarma sigara geçirirken, renkli bir kitabı zar zor okumaya çalıştıklarına şahit oldular. Kitap tek ciltli incecik bir çocuk kitabıydı ve kapağında kocaman bir balığın midesinde dua eden Yunus peygamber çizimi vardı. “Yunus gelecek ve bizi kurtaracak” dedi kızlardan biri. “Jonah will come and save us,” dedi diğeri. Öteki İbranice söyledi aynı şeyi.

“Ne içiriyorlar bu kızlara yahu?” diye soracaktı tüm bunları dehşet içinde öğrenince Tilda Mehmet’e.

“Din içiriyorlar belli ki!” diyecekti Mehmet.

***

Zavallı Basticik, yattığı yerden kımıldayamadığı gibi bir de bodrum katındaki bir anne kedinin zulmüne maruz kalacaktı neredeyse. Göz gözü görmeyen karanlıkta bir kadın eli, Basti’ye kuyruğundan ulaştı ve onu kendine çekip dizlerine yatırdı. Kedi, kesik kesik nefes alıyordu. Acil müdahale edilmesi gerekiyordu çünkü iç kanaması vardı. Basti yaşam mücadelesi verirken, Tijen Hanım’ın Tilda’yı aradığını, Mehmet’in 155’le görüştüğünü duymadı. Tilda Çingene kadınlara bir mesaj atıp büroya kendi başlarına dönmelerini söyledi. İstanbul sokaklarının en hızlı taksicisine denk gelerek Mehmet ve Tijen Hanım’ın yanına polislerden saniyeler önce ulaştı. Olayı basit addeden 155 görevlisi Mehmet’in Zıddıygacuk vakası demesi üzerine fişek gibi fırladı.

***

Tilda Mehmet’in attığı konumdan onları eliyle koymuş gibi buldu. Binanın kapısını arabadaki birkaç aletle açmayı başarmış Mehmet ve Tijen Hanım, bodrumun demir kapısına gelince tıkanmışlardı. Tilda’nın merdivenlerden inmesinin üç saniye peşinden, güçlü bir erkek sesi duyuldu.

“Ben Organize Suçlar’dan Okan Raffag.”

Yere sağlam basan adımları, uzun boyu, geniş omuzları, insana güven veren sesi ile hani ‘Ben bu adamla Fizan’a kadar giderim,’ dersiniz ya, öyle bir adamdı işte. Tilda’nın elini nazikçe ama güçlü bir şekilde sıktı.

“Komiserim, kapı sıkışmış, patlatacağız,” dedi bir polis.

”Ya içerideki kadınlar!” diye çığlık attı Tijen Hanım.

Bir polis tam “Arapça bilen tercüman çağırdık, kadınlara geri çekilmesini söyleye_” derken, Tilda, kapıya yaklaşıp bir şeyler söylemeye başladı. O sırada sıkışmış denilen ağır demir kapı gıcırdayarak aralandı.

“Arapça mı biliyorsun sen?” diye fısıldadı Mehmet.

“Bende daha ne numaralar var bir görsen,” dedi Tilda aynı tonda.

Nemden dolayı inanılmaz pis kokan bu mahzene yeterince ışık dolup, gözleri de karanlığa alışınca, dehşet verici sahneyle karşı karşıya kaldılar. Kadınların her biri, ancak ortada duran pis bir varildeki suya ve yanı başındaki kuru bir kaç dilim ekmekle kokunun asıl sebebi olan haşlanmış ama kokuşmuş yumurtalara uzanacak boyda zincirlerle ayaklarından duvara mıhlanmıştı. Hepsi zincirli oldukları için kapıyı kilitlememişlerdi bile. Sadece en yakındaki kadına içerden sürgületmişlerdi.

Kadınlar polisleri görünce korkudan üçer beşer birbirlerine sığınıp ufacık oldular. Kadınların ayaklarındaki prangalar çözülüp ambulanslara bindirilecekleri sıra içlerinden biri Zıddıygacuk diye çığlık atarak Tijen Hanım’a sarılınca, hepsi aynı şeyi yaparak kocaman bir kadın yumağı oluşturdular. Tilda ve Tijen Hanım şaşkınlıktan bayılmak üzereyken, bir taşla kaç kuş yakalayan Komiser Okan keyiften dört köşe olmuştu. O pis bodrumdan çıkarılan tam elli üç kadınla beraber Tilda, Tijen Hanım ve Mehmet’i de gözaltına alarak olay yerinden uzaklaşacaktı ki Mehmet’in cebine bir mesaj düştü:

“kodadi.kılıcbaligi”

Mehmet ile Güldünya arasında şifreli bir mesajdı bu. Eğer çiftliğe birileri gelirse saklanacaklardı ama ona bu şekilde haber vereceklerdi.

“Komiserim, 13 kadının hayatı daha tehlikede! Kelepçeleri çıkarmayın ne olur ama acilen Silivri’ye gitmemiz gerekiyor şu an!” diye yalvardı komisere.

“Mehmet Cinozoğlu, her kimsen seninle karakolda epeyi vakit geçireceğiz haberin olsun!”

Organize Suçlar’ın aylardır aradığı mafya tarafından kaçırılan Suriyeli kadınları bir çırpıda buluveren, ‘Buraya nasıl geldiniz?’ diye sorulunca da ‘Kedimiz kaçtı’ diye cevap veren bu Mehmet Cinozoğlu ve yanındaki iki kadın hiç sağlam pabuç gibi görünmemişti Komiser Okan’a. Zaten biri Zıddıygacuk çıkmıştı her ne hikmetse! Bu arada polislere Basti ve diğer kedileri, zaten çok yakında olan Veterinerlik Fakültesi’ne götürmeleri için yalvaran Tilda’nın da yüzüne duramadı Komiser. Kedileri polislerle yolladı, kendi yanına iki ekip arabası alarak Mehmet’i gözünün önünden ayırmadan Silivri’ye doğru yola çıktı.

Mehmet evdeki kızlara bir şey olmasın diye dua üstüne dua ederken çiftlik evine vardılar. Polis arabalarının sesini duyan kızlar saklandıkları kocaman kümesten tavuk gıdaklamaları eşliğinde birer birer çıkarlarken ortalık tam bir Kusturica filmi sahnesi gibi şenlendi. Bir yandan uçuşarak gıdaklayan tavuklar, polis arabası ışıkları, elleri kelepçeli bir adama sarılan on üç tane irili ufaklı genç kız! Kızlar kötü adamların araba seslerini duyup kümese saklanmak için fırsat bulmuşlardı ya, zaten gelenlerin kızlarla bir işleri yoktu. Onlar kaçırdıkları kızların ellerinde bir kurtarıcı ismi ve telefonu olarak dolaşan Mehmet Cinozoğlu’nun yerini tespit etmişler, işlerine burnunu sokmasın diye gözdağı vermeye gelmişlerdi. Gelenler Mehmet’in Twitter’da hamile kadınlarla fotoğrafını gördüğü YunusP isimli Adnan Okyay müridi ve çetesiydi. Polis bunu kapıya sprey boya ile çizilmiş kocaman bir ‘Y’ harfinden anlamıştı. İyi de bu kaçırılan kadıncağızlar, aralarında yayılan ve bir kurtarıcı gibi görülen Mehmet’in ismi ve telefonunu nereden bulmuşlardı?

***

Çingene kadınlardan alınan kıymetli istihbarat sonucu meseleyi birbirine bağlayan Organize Suçlar, o evdeki beş kızı 24 saat gözetlemeye başladı.

Polis bir kızı yem olarak kullanmaya karar verince Pembe, “Ben de kızların arasına katılayım Amirim, beyni sünger gibi olmuş o zavallıcayızların, sana hiç faydaları olmaz,” deyiverdi.

O kadar canı gönülden teklif etti ki, Komiser çaresiz kabul etti. Pembe iki gece o evde kaldı. Ona verilen ilaçları savuşturarak ayık kalmayı başardı. Yunus kızlardan birini sözde kurtarmaya gelince, onu seçmesini sağladı. Fatih’in arka mahallelerinden, Aksaray, Tiryaki Hasan Paşa sokaktaki Yıldız Pavyon’a götürüldü. İki gece de orada kaldı. Kızı uyuşturucu maddelerle madden, kurtarılacağına inandırarak da manen kıvama getirdiklerini düşündükleri akşam assolist kıyafetiyle sahneye çıkaracaklarını söylediler. Her şey kitabına uygun gerçekleşiyordu. Seçtikleri bir kız, pavyona yeni assolistimiz diye getiriliyor, bir gece uyduruktan şarkı söyletilip, Yunus ve adamları tarafından pavyondan assolist kaldırılıyor imajı yaratılıp bir başka eve götürülüyordu. Burada Yunus’u kurtarıcısı sanan zavallı kızlar tekrar ilaca boğularak, maalesef hamile kalana kadar Yunus ve adamlarıyla cinsel ilişkiye giriyordu. Ama bu öyle bir incelikle planlanmıştı ki, uyuşturucudan beyni yanmış kızlar, kurtarıcısının kollarına kendi düşüyor, bağırış çağırış, tecavüz gibi suçlamalar otomatikman ortadan kalkıyordu. Bebekleri daha doğmadan en güvenilir paketiyle dünyanın her yerine pazarlıyorlardı. Özellikle erkek çocuk istendiği için kız çocuğa hamile kalmış kadınları sokağa salmışlardı. Olay ayyuka çıkınca maalesef salmayı bıraktılar. Daha kesin bir kurtulma yöntemi buldular.

Tam Pembe’nin assolistliğe terfi edeceği gün, polis, araştırmaları sonucu Zıddıygacuk’un Sıdıka Yağcık isimli bir kadın olduğunu, Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş yaparken, havaalanı görüntüleriyle birlikte tespit etti. Meğer bu kiminin şeytan kiminin melaike olarak algıladığı Zıddıygacuk kod adlı kadın, Mastika ve Pembe’nin o tek göz odada kızlara refakat ederken gördükleri fare kılıklı zayıf pis kadındı!

“Tilki tilkiliğini anlatıncaya kadar neredeyse kürk elden gidecekti,” dedi Tijen Hanım Tilda’ya, ikisini birden salıverdiklerinde.

Onları almaya gelen Mehmet’ten, Pembe’nin boyundan büyük işlere kalkıştığını öğrenen Tilda ise kendi derdini unutmuş Çingene kadınının derdine düşmüştü.

“Dört tane çocuğu var be onun! Deli kadın, hiç mafyayla şaka olur mu!”

***

Aksaray, Tiryaki Hasan Paşa sokaktaki Yıldız Pavyon’da…

Kim bilir hangi aşırı kilolu gözden düşmüş assolistten kalma modası geçmiş vatkalı elbisesinden fırlamadan zor duran iri göğüsleri gibi, hançeresinin de kuvvetli olduğu,  Zerrin Özer, Sibel Can ve Kibariye karışımı sesinden belli idi.

Şarkısı bittikten sonra en ön sırada oturan beyefendi tarafından masaya davet edildi. Saçları geriye jölelenmiş, kolundaki 15,000 dolarlık Rolex saat, pavyonun loş ışıklı ortamında bile ışıl ışıl ışıldarken, garsonlara avucunun içindeki açık yeşil yirmilik banknotları sınırsızca dağıtan altın kol düğmeli adam, masasındaki kadınların önlerindeki bardak sayısına bakılırsa pavyona bir servet bırakacaktı. Biraz daha dikkatli bakılınca dağıttığı yeşil banknotların yirmi liralar değil de yüzlük avrolar olduğunu görebilirdi.

Saat 03.59’da telsizden anons geçildi.

“Arkadaşlar malum şahıs kızı evine götürünceye kadar harekete geçilmeyecek. Tamam.”

Siyah mersedestekilerin yarım saat yolculuktan sonra girdikleri bahçeli ev polisler tarafından ablukaya alındı. Bahçe girişinde erketede bekleyen gözcüler sesiz sedasız halledildikten sonra, içeriye sızan çevik kuvvet, ızbandutları kıskıvrak yakalayınca işareti çaktı. Organize bürodan içeriye giren polislerin silahlarını Yunus’a doğrultmak için bir saniye kadar geç kalmaları sonucu, adam iri göğüslü obez denecek nicelikte kilolu assolist kadını boğazından rehin almıştı bile:

“Geri çekilin! Yoksa kızı vururum!”

Komiser Okan, hiç beklenmedik anda bir rehine verdikleri için okkalı bir küfür savurdu. Yunus denen adamın boğazına sarıldığı kadın, kendi etrafında bir kez döndükten sonra derisinden sıyrılan yılan gibi o koca memelerle göbeğin altından çıkarak adamın arkasına geçtiği anda, kapıdan koşarak giren Mehmet Cinozoğlu’nun kendine fırlattığı 9mm’lik bir Sarsılmaz CM9 GEN2’yi tam zamanında yakalayarak adamın kafasına dayadı.

“Kim kimi vuruyormuş ha! Şerefsiz alçak!”

O sırada peruğu ve takma gıdısı da düşünce Komiser Okan ve tüm polisler aynı anda haykırdılar.

“DEDEKTİF TİLDA!”

***

“Nasıl anladın?” diye sordu Tilda Mehmet’e, tutuklama işlemleri bitmiş, bahçeli evin önünde sigara molası vermiş polislerle oturuyorlardı.

“Pavyonda Yunus’un masasında otururken yaktığın sigaradan,” dedi Mehmet. “Pembe kısa Parliament içemem demişti bana, öksürtüyormuş!”

***

Suadiye, Hamiyet Yüceses sokağının köşesindeki dedektiflik bürosunda…

Her şey oldu, bitti, kötüler, en azından bir kısmı hapse girdi. Zıddıygacuk lakaplı kadınla ilgili bir tespitte bulunacaktı Mehmet, 2014 tarihli La French isimli sinema filminden alıntı yaparak.

“Bir dokunulmazın gerçek gücü etrafındakilere dağıttığı sessizliktir.”

Tilda cevabı yapıştırdı.

“Bu Zıddıygacuk da bizim Kayzer Soze’miz oldu!”

“Dua et de sakat rolünü bırakıp bir polis karakolundan elini kolunu sallayarak çıkıp gitmesin!” diyerek güldü Mehmet.

Maalesef öyle oldu. İsmi ve cismi ifşa olduktan hemen sonra, uyuşturucu verilen kızların bulunduğu, gece gündüz gözetlenen evden buhar olup uçtu Zıddıygacuk. Polis, Yunus ve adamlarının müridi olduğu şarlatan din pazarlamacısı Adnan Okyay’ın da bal gibi bu işin içinde olduğunu biliyordu, ama ellerinde geçerli delil yoktu maalesef. Adam yılların sahtekarı olduğu için, hayalet gibi davranmakta usta olmuştu.

“Bu iş burada bitti mi yani?” diye sordu Tilda Komiser Okan’a.

Kedileri polis eşliğinde fakülteye gönderip Basti’nin hayatını kurtardığı için müteşekkir olduğu amiri büroya davet etmişti.

“Biraz daha derin kazsak ucu kime dokunacak acaba?”

“Bence elinizdeki küreği artık bize, devletin güvenlik güçlerine bırakmalısınız. Yoksa mezarınızı kazıyor olacaksınız Tilda Hanım…” diye cevap verdi Komiser Okan.

Sonra konuyudeğiştirdi.

“Demek maceralarınızın ‘En iyi yardımcı erkek kedi ödülü’ adayı bu şişko kedicik!”

“Vallahi bu bölümdeki başarısından sonra ben direkt ‘En iyi erkek oyuncu ödülü’ne aday gösteriyorum Basti’yi!” dedi Tijen Hanım.  “Hem onun sayesinde bir vakanın bir numaralı aranan kadını olarak gözaltına bile alındım. Ömrümde bunu da yaşamadım demem artık!”

“Öyle demeyin Tijen Hanım,” dedi Mehmet. “Siz de en iyi makyaj dalında ödüle layıksınız. Her ne kadar ben yemesem de bütün mafya ve polis teşkilatı o gece Tilda’yı Pembe diye seyretti!”

“Tilda Hanım’ınki cesaret ödülü olmalı bence!” diye gülümsedi Komiser Okan.

“Bir Çingene kadını hem de dört çocuklu, kendini o kadar tehlikeye atacak, ben dedektif kimliğimle yan gelip yatacağım! Aklınız alıyor muydu hiç! Hem Mastika ve kızı Pembe, Ölümcül Silah serisinin ikincisinde Joe Pesci’nin canlandırdığı Leo Getz gibiler. Hani dedektiflerin korumaları gerekirken, onlara yardım edeceğim diye başlarına dert açan federal tanıktı. Kadınlar da benim tanıklarımdı. Nerelere girip, ne kadar önemli bilgiler elde ettiler baksanıza. Başlarına bir şey gelseydi ne yapardım ben!”

“Yahu iki paragraf benzetme yapmadan duramıyorsun değil mi?” diye güldü Mehmet. “Önce Kayzer Soze şimdi bu!”

“İyi de teşbihte hata olmaz ki!” dedi Tilda.

“Ala deyivermedin bize be ablam bu tabelanın sırrı nedir?” diyerek içeri girdi Mastika ve Pembe.

Kadınları hep bir ağızdan gülerek selamladılar.

“Tabelanın bir numarası yok yahu! Anneannem resim yaparken ben ‘Büro açacağım’ deyince ‘Dur ben sana tabela yapayım,’ demişti. Tutmuş baskı yöntemiyle yapmış ama kafa alzheimer’dan dumanlı olduğu için tersten yazmış. Ben de kıyamadım, koydum büroya. Hikayenin hepsi bu,” dedi Tilda sakince.

“Peki boşuna mı merak etti bunca insan üç bölümdür bu tabelanın sırrı neymiş diye?” diye şikayet etti Mehmet.

“Lost dizisinde de bir kötü kapağı açtık açacağız diye kaç bölüm seyrettirdiler ya size! Oh olsun!” dedi Tilda omuz silkerek.

“Mehmet Cinozoğlu, telefonunu ve bu büronun adresini ‘Mehmet abimiz bizi kurtardı, sizi de kurtarabilir’ mesajıyla beraber arkadaşına attıktan sonra kızların haberleşme ağları sayesinde isminiz ve telefonunuzun viral şekilde yayılmasını sağlayan kız kardeşinize ceza vermediniz değil mi?” diye sordu Komiser Okan.

Mehmet güldü. “Sormayın! Memlekette olan bu kaçırılma ve uyuşturucu vakalarından sonra babam ve kayınpederim kızları şehirde kendi gözetimleri dahilinde okutmaya razı geldiler. Güldünya’ya gelince o üniversiteye gitmek istiyor, sınavlara hazırlanıyor. O yüzden İstanbul’da kalacak. Boşanma davası açtı bana, bir kız yurduna yerleştirdim, orada şimdi,” dedi Mehmet.

Cümlesi bitmeden telefonuna bir mesaj geldi.

Avukat Selami:

Güldünya’yı vurdular.** Silivri Devlet’te.

“Ekip arabasıyla daha hızlı gideriz,” dedi komiser Okan.

Ve Tilda bu sefer kapıyı içeride dinlenmekte olan Basti ile ayrı bir odada üç yavrusunu emziren anne kedi ve yavrularının üzerlerine kapattı.

*Arapça: Yardım edin.

**Zülfü Livaneli’nin Güldünya için yazdığı ağıttan bir satır.

Bu hikayedeki kişiler (biri hariç) ve olaylar tamamen hayal ürünüdür, gerçek hayattaki kişiler veya olaylarla benzerlik gösteriyor olması tamamen tesadüfidir.

Güldünya Tören (1982-2004):  Akrabası tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için doğan çocuğunu evlatlık verdikten sonra kardeşi tarafından kurşunlanarak öldürülen kadın.

Tilda ve diğerleri bir kan davası yüzünden  hayatları tehlikede olan kızları Almanya’ya götürdüklerinde Almanya’daki seçim hikayelerine bir yenisi eklenecek miydi? Türkiye’den kaçan 12 genç kız dünyanın hangi liderleri tarafından mülteci olarak kabul edilecekti? Bir sonraki macerada…

Hikaye: Limonlu Kurabiyeler

 Polisiye Hikaye/Bir Müge Kılıç Macerası/

 

Yorucu bir Canterburry yolculuğundan sonra eve dönmek çok güzeldi. Müge ve idil planladıkları gibi bir tatil yapamamışlardı, üstelik ölümle burun buruna gelmişlerdi. Çok şükür kimsenin burnu bile kanamamıştı ama yine de bu şoku atlatmak kolay değildi. İdil’e okul idaresi tarafından on gün izin verildi. İki kardeş bu on günlük izine çok sevindiler ve hemen plan yaptılar.

“Abla, seninle, canım ülkemizin her bir bölgesini gezeceğimize dair birbirimize söz vermiştik hatırlıyor musun?”

“Hatırlıyorum ya, hiç başlayamamıştık ama fırsat bu fırsat ne dersin Karadeniz’den başlayalım mı?”

Müge hemen tur şirketine telefon açtı. Tur şirketinin sahibi Bengi üniversiteden arkadaşıydı, ona kısaca Londra’da olanlardan ve planlarından bahsetti. Bengi, en iyi tur rehberinin bulunduğu gezi planını anlattı ve yerlerini ayırttı.

Müge ve İdil İstanbul’a dönüş ve Karadeniz turu için valizlerini hazırlamaya başladılar. İki kardeş büyük bir sevinçle hazırlıyorlardı valizlerini.

“Abla bence sevincimizi fazla abartmayalım istersen, ne zaman sevinçle tatil planları yapsak bir cinayetin ortasında buluyoruz kendimizi.”

İdil cümlesini bitirir bitirmez bir kahkaha yükseldi ikisinden.

“Haklısın galiba ama sevinsek de sevinmesek de yaşanılacak olandan kaçamayız İdil. Demek ki benim yaşam amacımda böyle olaylara ışık tutmak ta var ne diyebilirim.”

“Sende mıknatıs var abla, olayları çekiyorsun ve tabii peşinden ben de geliyorum, neyse şimdi bunları hiç düşünmüyoruz ve kendimizi Karadeniz turuna hazırlıyoruz.”

Akşam yemeklerini yedikten sora kahvelerini içtiler, sonra bir taksi çağırıp Heathrow Havaalanı’na doğru yola çıktılar.

İstanbul’a geldiklerinde sabah olmuştu. Havaalanından çıktıklarında karşılarında Perinur’u gördüler ve çok şaşırdılar.

“Perinur Hanım ne işiniz var burada?” dedi Müge.

“Size sürpriz yapayım dedim tataaaa! Şaşırdınız değil mi? Güzel kızım, sen İdil ile geleceğini söyleyince evde duramadım hadi Perinur git kızları karşıla dedim ve size mükellef bir kahvaltı da hazırladım, nasıl ama?”

İdil ve Müge çok duygulanmışlardı, gerçi biraz da tedirginlerdi. Perinur çılgın bir şofördü, birkaç kırmızı ışık ve sürat cezası vardı ama o yine de bildiğini okumaktan geri kalmıyordu.

Yol boyunca, Londra’da olup biten ne varsa hepsini anlattı iki kardeş. Eve sağ salim varır varmaz hemen kahvaltıya oturdular.

“Burnuma nefis  kurabiye kokusu geliyor Perinur’cuğum,” dedi Müge.

“Güzel kızlarım için limonlu kurabiyeler yaptım. Bu ikinci sürprizimdi, sıra üçüncüye geldi. Ben de sizinle geliyorum Karadeniz turuna! Ne diyorsunuz? Sen, tur planından bahsedince ben de aradım Bengi’yi ve tura dâhil oldum. Sen Londra’dayken benim çok yakın arkadaşımın kızı bir trafik kazası geçirdi ve maalesef hayatını kaybetti.”

“Çok üzüldüm, başınız sağ olsun Perinur Hanım,” dedi İdil. Müge de baş sağlığı diledi ve üzüntüsünü dile getirdi.

“Sevgili arkadaşım Buket’in hayattaki tek kızıydı. Eşi öldükten sonra Tomris onun tek bağı ve dayanağı olmuştu. İplik fabrikalarını Tomris yönetiyordu ve çok da başarılıydı. Daha üç yıl olmuştu evleneli, kocası Tarık da Tomris’e yardım ediyordu. İkisi de hukukçuydu, gayet güzel çekip çeviriyorlardı fabrikayı. Şimdi ana-oğul kaldılar, Buket kızından hiç ayrı tutmaz damadını, onu da en az kızı kadar severdi. Ben bu tur teklifini onlara da yaptım, biraz ortamdan uzaklaşmaları iyi olur diye düşündüm.”

“Çok iyi düşünmüşsünüz Perinur Hanım, kendilerini toplama fırsatı olur onlar için. Bir annenin evladını kaybetmesi çok, ama çok zor. Diğer taraftan damadı için de çok zor. Ne diyelim? Allah yardımcıları olsun. Geliyorlar mı peki?” dedi İdil.

“Evet, damadı çok ısrar etti, Buket de ona hayır diyemedi. Bir de Tomris’in çok yakın arkadaşı Pelin var, o da gelecek. Buket’le yakından ilgileniyor. Pelin kimsesiz büyümüş ve hep burslu okumuş bir kız, Tomris’le kolejde tanışmışlar. Buket Pelin’in burslarını üstlendi ve ona da kızı gibi baktı. Kendisi diyetisyen, hem de en iyilerinden Sizin için bir sakıncası yok değil mi? Bütün bu planları yaparken size hiç danışmadım.”

Perinur, biraz da mahcup tamamladı sözlerini.

“Olur mu hiç öyle şey,” dedi Müge. “Hem Buket Hanım, hem damadı ve hem de Pelin’le konuşurum, acılarını hafifletmelerine yardımcı olurum.  Gerçi yas danışmanı değilim ama yine de elimden gelen ne varsa yapmaya çalışırım.”

“Teşekkür ediyorum size anlayışınız için. Ben de sizlerden bahsettim onlara, umarım her şey gönlümüzce olur. Hadi şimdi limonlu kurabiyeler tadına bakılmak üzere sizi bekliyorlar. Size hiç bahsetmedim, bu limonlu kurabiyeler in   tarifini bana Buket vermişti uzun yıllar önce, ben hala onun gibi lezzetli yapamıyorum ama yine de güzeller değil mi?”

“Buket Hanımınkileri hiç tatmadım ama sizin limonlu kurabiyeler bir harika! Londra’ya dönerken bir kutu isterim,” dedi İdil.

Tur otobüsü sabah saat dokuzda kapının önüne geldi, İdil, Müge ve Perinur otobüse bindiklerinde herkes yerini almıştı, en son onları da alıp yola koyuldular. Perinur onları dostları ile tanıştırdı, bir birlerine yolculuğun güzel geçmesi için temennilerde bulundular. İlk mola yerinde hep birlikte aynı masayı paylaştılar. Tarık kayınvalidesi Buket’in yemeklerini özel kaplar içerisine konulmuş bir şekilde yanında getirmişti. Buket tansiyon ve şeker hastasıydı, Tomris’in vefatından sonra değerleri iyice yükselmişti. Tarık, doktorların talimatına uygun olarak Pelin’e diyet yemeklerini özel olarak hazırlatıyordu. Otobüsün, yiyecek ve içecekleri muhafaza etmek için dondurucu bölümü bir hayli genişti ve Tarık bir haftalık diyet yemeklerini özel kaplarında oraya yerleştirmişti. Perinur yemekten sonra herkese limonlu kurabiyelerinden ikram etti.

“Perinur’cuğum, ne tesadüf ben de yaptım ama bir farkla içinde özel, diyabetik hastalara uygun tatlandırıcı koydum, tabii tadı seninkinin yerini tutmayacak buna eminim.”

“Gene çok lezzetli olduğuna eminim Buket’ciğim, şekerin normale düştüğü zaman benim yaptıklarımdan da tadarsın, sen yeter ki iyi ol. Baksana hala renk ve model zevkimiz bile aynı, senin kurabiye kutusunun rengi de mavi benimki de.”

Bunu fark eden Tarık telaşa kapıldı ve kendi kurabiye kutusunu emniyete aldı.

“Merak etme Tarık, kutular karışsa bile limonlu kurabiyeler tadından anlaşılır biliyorsun, hepimiz Buket teyzemin sağlığını düşünüyoruz,” dedi Pelin.

“Biliyorum tabii canım, yine de önlem almanın bir zararı olmaz.”

Mola vakti sona erince herkes otobüslere bindi ve yemekten sonra mahmurluğundan olacak, kafasını koltuğa koyan herkes uyumaya başladı. Kısa bir şekerlemeden sonra tur rehberi Caner, Trabzon’a varıncaya kadar konakladıkları her şehrin tarihi dokusunu anlattı, hediyelik eşyalar alındı, yöresel lokantalarda yemekler yenildi, hatıra fotoğrafları çekildi. Buket, çoğunlukla bu faaliyetlere katılamıyordu, devamlı halsiz olduğu için otobüste uyuyordu, tabii Tarık gözetiminde. Bu durum, İdil ve Müge’nin dikkatini çekmişti.

“Buket Hanım, devamlı halsiz ve sürekli uyuyor, bu kullandığı ilaçlara bağlı olarak mı gelişiyor? Merak ettim Pelin. Yaşadığı acısı tarifsiz ama bana göre kızının yasını tutacak hali bile yok, sen ne diyorsun bu duruma?”

Pelin, Müge’nin soruları karşısında çok şaşırmıştı.

“Buket teyzemin ilaçlarını Tarık kontrol ediyor, ondan önce rahmetli Tomris ilgilenirdi hatta Tarık’a bile bırakmazdı. Ben daha önce Buket teyzemi hiç böyle görmemiştim. Tomris’in ölüm haberini vermeden önce Tarık doktorlardan rica etti sakinleştirici yapılması için, ancak o zaman söyleyebildiler gerçeği. O zamandan beri hiç düzelmedi,  ben de çok üzülüyorum bu duruma.”

Pelin, bütün bunları söylerken bir yandan da Tarık duyacak diye endişeli gözlerle onu takip ediyordu.

“Peki, Tomris’in kazası nasıl olmuş?”

“Tomris çok dikkatli bir sürücüydü, işe geç kaldığı zamanlar da bile hiç acele etmezdi, sakin bir yapıya sahipti zaten. Kazanın olduğu sabah birlikteydik, ona hazırladığım meyveli karışım içeceğini verdim, akşam görüşmek üzere vedalaştık ve aynı zamanda çıktık evden.”

Kocası Tarık, o sizinle değil miydi?”

“Hayır,  o her zaman Tomris’ten iki saat önce kalkar, diyet yemeklerimizi yapıp getiren Ayla’yı bekler sonra spora çıkar ve işe gider.”

“Diyet yemeklerini siz hazırlamıyorsunuz yani, peki ama neden? Sen çok iyi bir diyetisyensin, bu senin için zor olmamalı, gerçi diyetisyen olman mutfakta iyi olacağın anlamına gelmiyor tabii.”

“Aslında mutfakta da çok iyiyim Müge ama Tomris bu Ayla denilen kızcağıza yardım olsun diye hem kendisinin hem de annesinin diyet yemeklerini ona hazırlatıyordu. Tomris, fabrikayı yeni devraldığında, Ayla’nın babası fabrikada ustabaşı olarak çalışıyordu. İşinde de çok iyiydi ama bir sorunu vardı, at yarışı tutkunuydu.  Devamlı borç içindeydi, büyük kızı Ayla aileyi geçindirebilmek için kendine küçük bir ev yemekleri yapan dükkân açtı ve Tomris ona destek olması için çevresine de söyledi. Böylece epey müşteri edindi kızcağız, neyse asıl beni düşündüren Tomris’in ne oldu da direksiyonu kırıp bariyerlere çarptığı, arabası da yeni bakımdan çıkmıştı.”

“Peki, polis ne diyor?”

“Buket teyzem önce otopsi yapılmasına izin vermedi, onu razı etmek için çok uğraştık polislerle birlikte, kızımı paramparça etmenize müsaade etmeyeceğim diyordu sürekli. En sonunda razı oldu, şimdi soruşturmanın bir sonuca bağlanmasını ve otopsi raporunu bekliyoruz.”

Pelin sözlerini tamamlar tamamlamaz Tarık geldi yanlarına. Pelin gene tedirgin olmuştu. Herkesin odası hazırdı, Tarık, Buket’i odasına yerleştirmek için Pelin’den yardım istedi. İdil, Müge ve diğer tur misafirleri yerleşmek için odalarına gittiler. Perinur arkadaşı Buket’le ilgilenmek istiyordu, aynı odada kalmak için ısrar etti, Tarık ilk başta bu duruma sıcak bakmasa da sonunda razı oldu.

Müge ve İdil bir yandan odalarına yerleşiyor bir yandan da günün kritiğini yapıyorlardı.

“Abla, Buket Hanım’ın durumu hiç iyi görünmüyor, Perinur her ne kadar belli etmese de o da çok endişeli, yanında kalması ve onunla ilgilenecek olması çok iyi oldu değil mi?”

“Evet, çok iyi oldu. Benim aklıma takılan, Tarık’ın aşırı tepkileri ve sert tutumu, baksana Pelin bile ürküyor. Hem sonra niye Buket’in yiyeceklerini köşe bucak saklama ihtiyacı duyuyor, hiç anlam veremiyorum.”

“Aman abla lütfen, sen ne zaman böyle konuşmaya başlasan mutlaka altından bir şeyler çıkıyor, endişeleniyor adamcağız ne yapsın, karısını yeni kaybetmiş, kayınvalide perişan, evin ve fabrikanın bütün sorumluluğu bir anda onun omuzlarına binmiş bence hiç kolay değil. Hadi biraz acele edelim birazdan akşam yemeğine ineceğiz.”

İdil her ne kadar ablasına belli etmese de ona da tuhaf gelmişti Tarık’ın davranışları, aklına getirmemeye çalışıyor, sadece bu turun tadını çıkarmak istiyordu.

İki kardeş, yemeğe indiklerinde, tur rehberi Caner de dâhil olmak üzere masada herkes yerini almıştı, akşam güzel geçiyordu, Caner, ertesi sabah gezilecek olan tarihi mekânlardan bahsediyordu. Tarık ve Pelin, kendi aralarında konuşuyor Buket için neyin daha iyi olacağına karar vermeye çalışıyorlardı. Müge, İdil, Perinur ve Buket koyu bir sohbete dalmışlardı. Buket, diyet yemeklerinden şikâyet ediyordu, biraz da olsa açık büfedeki  yiyeceklerin tadına bakmak istiyordu, Perinur, arkadaşını kıramadı, tabii Müge ve İdil de, aralarında kalmak şartı ile bir defaya mahsus olmak üzere Buket’in tabağına azar azar istediği yiyeceklerden koydular ve tabii arkadaşının limonlu kurabiyelerinden de. Her şey yolunda gidiyordu, Buket çocuklar gibi seviniyordu. İki kardeş Tarık’ın görmemesi için epey mücadele veriyordu, endişe edilecek bir durum yoktu.

“Kız kardeşin Berna’dan hiç haber alabildin mi canım? Bir ara izini bulabilmek için çok uğraşıyordun.”

“Hiçbir iz yok Perinur’cuğum, rahmetli Tomris’im de çok uğraştı, üzülüyordu bir iz bulunamamasına, bana da hiç belli etmiyordu. Bıraktık sonra peşini, sanki biz üzerine düştükçe sır perdesi daha da derinleşiyordu, ne bileyim ya da bana öyle geliyordu. Beni en çok üzen, onu en son hamile olarak görüşümdü.”

“Neden kız kardeşiniz sizi terk etti Buket Hanım?” d,ye sordu Müge araya girerek.

“Hayır, hayır sevgili yavrum, o bizi terk etmedi sadece kabul görmek istedi. Babam, Berna’nın eş seçimini hiç onaylamadı, o da evi terk etti ve sevdiği adamla evlendi. 12 Eylül’de siyasi suçlu olarak hapis yatmıştı Altan, çok iyi bir öğretmendi ama ne yazık ki mesleğini yapamıyordu, sahaflar çarşısında kitap satıyordu, kendine ait küçük bir dükkânı vardı. Berna, kitap tutkunuydu özellikle de klasikler, Sahaflar çarşısına kitap almak için sıkça giderdi, o zaman tanışmışlar ve âşık olmuşlar bir birlerine. Annem ve ben çok sevmiştik Altan’ı, dürüsttü, ekmeğini taştan çıkarıyordu ama babam için bu yeterli değildi. Zengin, köklü ve tanınmış bir ailenin oğlu olması, her şeyden önemliydi onun için. Neyse lafı uzatmayayım, Berna babama resti çekti ve evi terk etti. Ben ve annem gizlice gittik nikâhlarına. Bu gizlilik hep sürdü, ben en son gittiğimde hamile olduğunu öğrendim çok sevindim, daha sonra gittiğim de ise evleri boştu, komşulara sordum bir şey bilen çıkmadı, sahaflara gittim, Altan, dükkânını arkadaşına emanet etmiş ve hiçbir şey söylemeden ayrılmış.

“Çok ilginç, ne oldu da öylece hiç iz bırakmadan ortadan kayboldular?” diye sordu İdil.

“Keşke bilseydim, aradım, soruşturdum, günlerce gittim, hem dükkâna hem evlerine ama sanki yer yarıldı içine girdiler. Neyse canınızı fazla sıkmayayım, Tarık görmeden bir kurabiye daha yemek istiyorum sonra biraz dinlenmek bana iyi gelecek, seni erken yatmaya zorlayamam Perinur ama bu gece erken yatmak istiyorum.”

Perinur, arkadaşını kırmadı ve ona eşlik etti. Müge ve İdil de yorgun oldukları için erken yatmak istediler, odalarına çıkarken kurabiye kutusunu da yanlarında götürdüler.

“Abla ben kahve yapacağım, kurabiyeler de yanımızda ne dersin?”

“Fena fikir değil, tatlı yemedik, iyi gider kahvenin yanında.”

İki kardeş, kahvelerini alıp çocukluklarındaki gibi yatağa kuruldular, televizyonu açtılar, şanslarına en sevdikleri komedi filmi denk geldi, bu durum çok hoşlarına gitti, ne zamandan beri hiç bu kadar eğlenmemişlerdi.

Ertesi sabah herkes kahvaltıya indi fakat Müge ve İdil ortalarda yoktu. Tur rehberi Caner, resepsiyona gitti ve odalarına telefon etti fakat açan olmadı.

“Perinur Hanım, Müge ve İdil Hanım kahvaltıya inmediler, odalarına telefon ettirdim açan olmadı acaba sizin bir bilginiz var mı?

“Ben de merak etmeye başladım, yol yorgunluğu uyuya kalmışlardır belki diye düşünüyordum ama siz telefona cevap alamadığınızı söyleyince iyice meraklandım, dur bir de cep telefonundan çaldırayım.”

Perinur, her ikisinin telefonunu uzun uzun çaldırdı fakat cevap alamadı. Telaşlanmışlardı, odalarına gitmeye karar verdiler. Müge ve İdil, oda kapısının şiddetli çalınması üzerine zar zor gözlerini açmış neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Sonunda Müge kapıyı açtı, karşısında Caner, Perinur, kat görevlisi, Tarık ve Pelin meraklı gözlerle ona bakıyorlardı.

“Neler oluyor? Neden hepiniz buradasınız?” diye sordu Müge.

“Sevgili kızım, neredeyse öğlen oldu, bütün misafirler kahvaltılarını yaptılar, sizin inmenizi bekliyoruz, iyi misiniz? Bir şeyiniz yok ya? Merak ettik.”

Müge şaşkın şaşkın onlara baktı.

“Sahi o kadar oldu mu? Halbuki alarmı kurmuştuk çalmadı mı acaba, offf ! Sersem gibiyim! Neden böyle uyuya kaldık hiç bilmiyorum.”

Perinur içeri girdi. Caner ve diğerleri, onları Perinur’la baş başa bırakıp yemek salonuna indiler. Perinur, bir terslik olduğunu anlamıştı. Akşam yemekten sonra ne yiyip içtiklerini sordu, sadece kurabiye ve kahve cevabını alınca çok şaşırdı. Müge ve İdil toparlanmaya çalışıyorlardı, ikisi de daha ayılamamıştı.

“Bütün gece kâbuslar gördüm sanki gerçek gibiydiler, hep birileri ile boğuştum sabaha karşı duşa girdim sonra rahatladım sanırım sonra uyuya kalmışım,” dedi İdil.

“Ben de pek farklı sayılmam, rüyalarımda Dr. Atkinson’la uğraştım sanırım Londra’da yaşadıklarım bilinçaltıma yerleşmiş. Keşke ben de kalkıp duş alsaydım neyse çok geciktik, hemen hazırlanalım daha fazla bekletmeyelim grubu.”

Perinur, kızlar hazırlanırken odayı göz ucuyula inceliyordu, iyice meraklanmıştı.

“Aaaa! bu benim kurabiye kutum değil ki! Siz Buket’in kutusunu almışsınız, tabii normal! Tarık hiç göz açtırmadı ki bize! Telaştan yanlış kutuyu getirmişsiniz.”

Bu arada Perinur dayanamayıp kurabiyelerden atıştırmaya başladı.

“Kutunun, sizin olmadığını nasıl anladınız? İkisi de bir birinin aynısı,” dedi Müge.

“Modelleri ve kapak renkleri aynı ama bir fark var çok dikkat edince belli oluyor, benimkinin kendinden çiçek desenleri var, şeffaf olduğu için pek belli olmuyor güzel kızım, bak bu düz, hiç desen yok. Çok ilginç! Kurabiyelerde hafif bir fındık aroması var!”

“Belki de Buket bir değişiklik yapıp hafif fındık aroması koymak istemiştir olamaz mı?” diye sordu İdil.

“Hayır, hayır zannetmiyorum. Onu iyi tanırım, tariflerini gözü gibi saklar, çoğu annesinden yadigâr zaten. Malzemeleri titizlikle seçer, ölçülerini gramı gramına ayarlar ve tariflerde yapılan tat değişikliğine de tahammülü yoktur.”

“Siz, geldiğimizden bu yana Buket’le aynı odada kalıyorsunuz. Durumunda sizi endişelendirecek bir şeyler sezdiniz mi?” Bu kez soru, Müge’den gelmişti.

“Üzüntüsünden olsa gerek, biliyorsunuz çok büyük bir acı yaşıyor ama bazen beni ürkütüyor. Bana her gece kızı Tomris ile rüyalarında görüştüğünü söylüyor hatta onu bazen gündüzleri bile gördüğünü sohbet ettiklerini söylüyor.”

“Kullandığı ilaçlara hiç baktınız mı? Belki bir psikiyatrın verdiği ilaçları kullanıyor da olabilir.”

“Tarık çok ısrar etmiş ama o gitmek istememiş bir psikiyatri uzmanına, kullandığı sadece tansiyon ve insülin ilacı.”

“Bu işte bir tuhaflık var, başka ilaç kullanmıyorsa neden halüsinasyon görüyor? Devamlı uyurgezer gibi bir hali var. Sanki başka dünyada yaşıyor gibi Buket Hanım. Sonra Tarık neden köşe bucak diyet yemeklerini saklama ihtiyacı duyuyor? Ben bu kurabiyeleri tahlil ettirmek istiyorum, dün gece bizim de yaşadıklarımız, İkimizin birden kâbuslar görmesi, sersemlik, bunlar normal değil.”

“İyi de abla nasıl? Herkes bizi bekliyor, sonra Trabzon’da kimseyi tanımıyorsun, nereden bulacaksın laboratuar? Kimsenin şüphelenmemesi gerek bu durumdan, özellikle de Tarık. Ya Buket kurabiye yemek isterse? Zaten kadıncağıza dün diyet yemeklerini de vermedik! Ya şekeri ve tansiyonu yükselirse?”

Perinur da İdil’le hemfikirdi.

“Dur, dur İdil sakin ol ablacığım telaşlanma! Bengi’yi arayacağım, biliyorsun her ne kadar işini İstanbul’da kurmuş olsa da, o baba tarafından Trabzon’lu, ailesi hala burada yaşıyor, onun mutlaka tanıdığı bir laboratuar vardır. Siz, benim kendimi iyi hissetmediğimi biraz dinlenmek istediğimi söyleyip tura katılacaksınız. Bu arada Buket’e göz kulak olmayı da ihmal etmeyin. Ben temiz bir poşete birkaç tane kurabiye alacağım, siz kutuyu götürün.”

İdil ve Perinur tura katılmak için odadan ayrıldılar. Müge, arkadaşı Bengi’yi arayıp kısaca olanları anlattı.

“Müge’ciğim, hiç değişmeyeceksin değil mi? Ya bir şey çıkmazsa, ya yediğiniz bir şey dokunduysa, ya Buket Hanımın ilaçlarının bir yan etkisi ise, ya dalgınlıkla içine fındık aroması koyduysa? Biliyorsun bu çok normal! Neyse sen beni dinlemeyeceksin ve yine bildiğini okuyacaksın,  laborantın ismini ve adresini veriyorum yaz lütfen.”

Bengi, arkadaşına dikkatli olmasını söyleyip telefonu kapattı.

Müge, tur otobüsü kalktıktan hemen sonra bir taksi çağırdı ve Bengi’nin verdiği adrese gitti, kendisini Bengi’nin yakın akrabası olan laborant Alper Kurt karşıladı, kurabiyeleri tahlil için aldı ve bu süre zarfında beklemesi için onu kendi ofisine götürdü.

Zaman geçmek bilmiyordu, Müge’nin heyecanı git gide artıyordu, kafasında, İdil ve Bengi’nin soruları yankılanıyordu, ama haklı da olabilirdi, belki Tomris de basit bir trafik kazasına kurban gitmemişti, her şey olabilirdi, bütün bunlar aklından geçerken telefonu çaldı, arayan İdil’di.

“Hayrola İdil, neden aradın canım, iyi misiniz?”

“Abla, Buket Hanım fenalaştı ambulans çağırdık, Perinur yanında, Tarık, Pelin ve ben taksideyiz, Trabzon Devlet Hastanesine gidiyoruz!”

“Aman Allah’ım! Durumu nasıl İdil?”

“Çok şükür! Bilinci açık, sen hastaneye gel olur mu?”

Müge, tahlil sonucunu alır almaz hastaneye geleceğini söyleyip telefonu kapattı. Heyecandan yerinde duramıyordu. Ya haklıysa?

Nihayet Alper tahlil sonucu ile geldi ofisine, suratında şaşkın bir ifade vardı.

“Müge Hanım, tahlil sonucu pozitif. Kurabiyenin içinde amanita muscaria adında bir mantarın zehirine rastladım. Bizde sinek mantarı ya da gelin mantarı olarak bilinir, üzerine konan sinekleri öldürdüğü için adına sinek mantarı denmiş. Siz de bilisiniz, çizgi filmlere ve efsanelere konu olmuş en fotojenik mantardır. Sezar mantarı ile karıştırılır sıklıkla. Ayrıca fındık kokulu bir mantardır. Şahsen, kurabiyenin içinde ilk defa rastlıyorum.”

“Çok teşekkür ediyorum Alper Bey, bana çok yardımcı oldunuz, iyi çalışmalar diliyorum, hoşça kalın.”

“Rica ederim Müge Hanım, mesleğimizin amacı bu, dikkatli olun lütfen.”

Alper, Müge’yi kapıda bekleyen taksiye kadar uğurladı ve tekrar dikkatli olması için uyardı.

Hastaneye vardığında, herkes Buket’in oda kapısının önünde perişan halde bekliyordu, koşarak yanına gelen İdil’den neler olduğunu öğrendi. Tarık ve Pelin’e geçmiş olsun dedi ama onlar hiç konuşmuyordu. Perinur, her yakaladığı hemşireye tahlil sonuçlarının ne zaman çıkacağını soruyordu. Müge,  hem Perinur’u sakinleştirmek hem de kahve getirmek bahanesi ile İdil’le ikisini, hastanenin kantinine indirdi. Kantin çok kalabalıktı, kahvelerini alıp bahçeye çıktılar, boş bir bank bulup oturdular.

“Abla, ne oldu tahlil sonucu? Meraktan öldük!”

Perinur, İdil’in sözünü tamamlamasını beklemeden bağırarak araya girdi.

“Sakın söyleme! Dur ben tahmin edeyim, sonuç pozitif! Biliyordum! Biliyordum! Güzel arkadaşımı zehirliyorlar insafsızlar! Tabii işin ucunda koskoca fabrika ve Boğaz’da bir yalı var! Zavallının kız kardeşi Berna ve ailesinden de iz yok! Ooohh! Ne ala! Ama başaramayacaklar! Başaramayacaklar!”

İki kardeş, Perinur’u daha önce hiç böyle görmemişlerdi, zor sakinleştirdiler onu.

Müge, tahlil sonucunu ayrıntıları ile anlattı onlara.

“Sakin olmalıyız, doktorun ne diyeceğini henüz bilmiyoruz, dikkatli davranmalıyız. Tarık ve Pelin’e bir şey belli etmememiz gerekiyor tamam mı? Anlaştık değil mi?”

Yeniden yukarıya çıktıklarında Doktor henüz gelmemişti. Müge, Buket’in odasına bir göz attı, koluna serum bağlı olarak bitkin bir vaziyette uyuyordu kadıncağız.

Bir saat sonra Doktor göründü.

“Tarık Bey, size hastamız Buket Hanım’ın, dün gece ve bugün ne yediğini sormuştum ve siz sadece ona özel hazırlanan diyet yemeklerini yediğini söylemiştiniz bu yemeklerin arasında mantar var mıydı?”

Müge, İdil ve Perinur birbirlerine bakıyorlardı. Pelin, Tarık’ın soruyu cevaplamasını beklemeden atıldı.

“Buket teyzem mantardan nefret eder, o yüzden eve hiç mantar almıyoruz, neden?”

Tarık sadece hayır dercesine kafasını iki yana salladı.

“Buket Hanım, amanita muscaria denen bir mantardan zehirlenmiş. Bu mantar direkt yenilmesi halinde öldürücü olabiliyor. Ayrıca kısmi felç, mide ve bağırsak zorluğu, nefes alımında zorluk ve halüsinasyona sebep oluyor. Hastamız hiç mantar yemediyse nasıl oluyor da bu şekilde zehirleniyor?”

Müge, bu soru üzerine, kurabiye kutusunun karışmasından dolayı kardeşi ile yaşadıklarını, kurabiyelerden bir örnek alıp tahlil ettirdiğini söyledi ve sonucu doktora uzattı.

Tarık, Müge’nin bu davranışına çok sinirlendi.

“Müge Hanım, bunu nasıl yaparsınız? Hiç haber vermeden, hem de gizlice. Söyler misiniz, benimle ne alıp veremediğiniz var? Eğer isteseydiniz size kendim de verebilirdim. Hiç anlayamıyorum, beni şüpheli durumuna düşünüyorsunuz, bilmem durumu farkında mısınız?”

“Sakin olun lütfen Tarık Bey! Bunda sinirlenecek bir şey yok. Benim amacım, size yardım etmek. Siz, kayınvalidenizle aynı acıyı paylaşıyorsunuz, durumundaki değişikliği tansiyon ve şekere bağlı olarak geliştiğini zannediyor olabilirsiniz, ama dışarıdan bakıldığında durum hiç de öyle görünmüyor.”

“Şimdi de doktor mu kesildiniz başımıza? Bence siz üstünüze vazife olmayan işlere kalkışıyorsunuz!”

Tarık’ın sözlerine devam etmesine fırsat vermedi Perinur.

“Önce saygılı ol genç adam! Buket benim, çok eski ve en sevdiğim dostum. Başına gelenler çok ağır ve yıpratıcı, kızlarım ve ben bunun sebebini öğrenmeye çalışıyoruz, hiç hak etmesen de sana da yardım etmeye çalışıyoruz! Anlıyor musun?”

Doktor, ortamın gerildiğini fark etti ve araya girerek ikisini de sakinleştirdi.

“Tarık Bey, kayınvalidenizin diyet yemekleri hala muhafaza ediyorsunuz değil mi?”

“Evet, otel odasındaki buzdolabına yerleştirdim, neden sordunuz?”

“Buket Hanım, mantardan nefret ediyor, yemekleri diyetine uygun olarak hazırlanıyor ama mantardan zehirleniyor, üstelik kurabiyelerde de bu mantarın zehrine rastlanıyor. Bu durum, siz de kabul edersiniz ki, normal değil. Üzgünüm ama polise haber vermek zorundayım.”

Tarık, olduğu yere yığılmıştı, Pelin onu teselli etmeye çalışıyordu, her şeyin yoluna gireceğini, endişelenecek bir şey olmadığını söylüyordu. Daha sonra doktor, yanına gelen hemşire ile birlikte Buket’in odasına girdiler, kontrollerini yapıp ayrıldılar.

Aradan bir saat geçmemişti ki, hastanede görevli iki polis memuru yanlarına geldi. Önce kendilerini tanıttılar ve Doktor’dan aldıkları ihbar doğrultusunda Trabzon Emniyet Amirliğini bilgilendirdiklerini söylediler. İfadelerinin alınması için emniyete gitmek üzere kendilerini bekleyen ekip arabasına binmelerini rica ettiler. Tarık, hemşire ile konuşmak için izin istedi, bir süre Tarık’ın hemşire ile görüşmesini beklediler daha sonra hep birlikte ekip arabasına binip Trabzon Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yola çıktılar.

Emniyet Müdürlüğü’ne vardıklarında kendilerini, Cinayet Masası’ndan Başkomiser Nevin Tekdal karşıladı, ofisine davet etti, kısa bir tanışma ve çay faslından sonra konuya girdi.

“Buket Hanım’ın doktorunun ifadesi doğrultusunda soruşturmayı genişletmeye karar verdik. Otel odasının buzluğunda bulunan kayınvalidenizin diyet yemeklerini, tahlil için laboratuara yolladık, Müge Hanım’ın tahlil ettirdiği kurabiyelerin tahlil sonucu da elimizde. Ben İstanbul Emniyeti ile de irtibata geçtim, rahmetli eşinizin otopsi raporunu ve kazanın raporunu da istedim, sonuçlarını alır almaz sizleri tekrar buraya davet edeceğim. Şimdi ifadelerinizi almak için sizleri bekleyen memur arkadaşların yanına gideceksiniz, daha sonra hastaneye dönebilirsiniz ya da otelinize ama kesinlikle Trabzon’u terk etmemenizi rica ediyorum. Şimdilik bu kadar, sormak istediğiniz bir şey varsa memnuniyetle cevaplarım.”

Tarık ve Pelin sessizce hayır anlamında başlarını salladılar ve herkes ifadesini vermek için Nevin’in odasından ayrıldı.

İfadelerin alınmasından sonra hep birlikte bir taksi tutup otele gitmeye karar verdiler, ne de olsa dün geceden bu yana hem uykusuz hem de aynı kıyafetlerle koşturmaca halindeydiler. Herkes bir duş alıp dinlendikten sonra hastaneye gitmek istiyordu, Tarık, her saat başı hastaneyi arayıp bilgi alıyordu. Buket’i durumu değişmemişti, merak edecek bir şey yoktu. Otele vardıklarında Tarık, Müge, İdil ve Perinur’u kahve içmek için otelin lobisine davet etti.

“Ben hepinizden özür dilemek istiyorum, çok fevri davrandım, şu son bir aydır yaşadıklarım hiç kolay değil ama bu size kaba ve anlayışsız davranmamı gerektirmiyor, lütfen özürümü kabul edin, sen de Pelin lütfen!”

“Sizi gayet iyi anlıyoruz Tarık Bey, özürünüz kabul edildi. Sizin yerinizde kim olsa aynı şekilde davranırdı, belki biraz farklılıklar olsa da insan doğası aynıdır. Herkes, farklı şekillerde yas tutar ve acısını hafifletmeye çalışır, o yüzden sizi anlayışla karşılıyoruz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü vardır.  İnsanlar da mevsimler gibidir, o yüzden onlara şefkatle yaklaş, bilemezsin hangi mevsimi yaşadığını. Ne güzel değil mi?” dedi Müge.

Hepsi, dinlenmiş olarak l hastaneye gitmek için lobide buluştular. Hastaneye vardıklarında Buket’in doktoru sevindirici haberlerle karşıladı onları, durumu git gide düzeliyordu ve kendine gelmişti hatta biraz yemek bile yemişti, çok sevindiler. Akşamı hep birlikte, Buket’i yormadan onunla birlikte geçirdiler, daha sonra İdil, Müge ve Perinur ertesi sabah gelmek üzere otele gitmek için izin isteyip hastaneden ayrıldılar. Otele vardıklarında, tur rehberi Caner onları lobide bekliyordu, çok meraklanmıştı, Buket’in durumu hakkında bilgi aldı ve geçmiş olsun dileklerini iletti.

Müge, İdil ve Perinur, ertesi sabah hastaneye gitmek için sözleşip odalarına çıktılar. İki kardeş nihayet baş başa kalmışlardı.

“Abla, sence Buket’i öldürmek mi istiyorlar? Eğer öyleyse kim öldürmek isteyebilir? Perinur’un dediği gibi sebep, sahip oldukları yüklü miras olabilir mi?”

“Ben de en az senin kadar merak içindeyim. Buket’in serveti torunun torununa yetecek kadar çok, hem kardeşi Berna’dan da hiç iz yok,  her şey Tarık’a kalacak. Tabii Pelin’e de bir şeyler bırakılmadıysa, bekleyip göreceğiz bakalım. Soruşturmanın sonucunda neler çıkacak? Hadi şimdi şöyle güzel bir uyku çekelim. Yarın sabah erken kalkacağız.”

Işıkları söndürüp yataklarına gömüldüler iki kardeş.

Ertesi sabah, herkes hastanede Buket’in odasında toplandı. Buket, biraz daha iyiydi ve kahvaltısını yapmıştı. Dinlenme saatine kadar yanında kaldılar. Müge, İdil, Tarık ve Pelin biraz hava almak için hastane bahçesine çıkmaya karar verdiler, Perinur arkadaşını yalnız bırakmak istemediğinden onlarla gitmedi. Henüz inmişlerdi ki Tarık’ın telefonu çaldı, arayan Başkomiser Nevin’di, onları emniyete davet ediyori Perinur’un gelmesine gerek olmadığını arkadaşının yanında kalmasının daha doğru olacağını ama o hariç herkesin hemen gelmesini rica ediyordu. Merakları iyice artmıştı, hemen bir taksi çağırıp emniyete doğru yola çıktılar.

Emniyete vardıklarında, görevli bir memur onları Nevin’in ofisine götürdü, kendisinin yarım saate kadar geleceğini söyledi ve çay ikram etti. Memurun dediği gibi Nevin, yarım saat sonra geldi ve beklettiği için özür diledi. Kısa bir hal hatır sormadan sonra konuya girdi.

“Tarık Bey, eşinizin otopsi ve kaza raporu elime ulaştı. Ayrıca bizim yürüttüğümüz soruşturma da tamamlandı. Eşiniz Tomris Hanım’ın otopsi raporu da dahil olmak üzere bütün sonuçlar mantar zehirlenmesini gösteriyor. Sonuçlar eşleşince İstanbul Emniyeti, ifadeniz doğrultusunda, diyet yemeklerini hazırlattığınız Ayla Bulut adlı kadını gözaltına aldı. İşyerinde yapılan aramalar sonucunda, buzdolabında özel olarak sakladığı bir bölmede bu mantarlardan ele geçirildi. Sorgusu sırasında, kazanın gerçekleştiği gün, eşinizin sabah yediği karışık çiğ sebze salatasına, Sezar mantarı ile bu sinek mantarından karıştırmış ayrıca Pelin Hanım’ın hazırladığı taze meyve suyunu kendi hazırladığı ile değiştirmiş. Adli tabibin raporuna göre, nefes almasında güçlük ve kısmi felç yaşamış olduğundan direksiyon hakimiyetini kaybetmiş. Buket Hanım’ın diyet yemeklerine gelince, kendisine ait bir yöntemle bu mantarın zehrini sıvı hale getirmiş, diyet yemeklerine de azar azar karıştırıyormuş. Yemekleri getirme bahanesi ile evinize rahatça girip çıktığı için, Buket Hanım’ın kendisinin yaptığı limonlu kurabiyelere de el çabukluğu ile karıştırmış.”

Tarık’ın gözlerinden sicim gibi yaş akıyordu, kelimeleri zorlukla bir araya getirdi.

“Neden? Neden Tomris’i öldürdü? Neden kayınvalidemi öldürmeye çalıştı? Ne istedi bizden?”

“Sorgusu sırasında, her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladığını ve sonunda babasının intikamını aldığını söylemiş. Ayla’nın babası, eşinizin sahibi olduğu iplik fabrikasında ustabaşı olarak çalışıyormuş, eşiniz onu tazminatını verip işten çıkarmış, çok iyi bir çalışanmış dediğine göre çıkarılması için hiç bir sebep yokmuş.”

“Ama o bir hırsızdı!” diye bağırdı Pelin kendisini tutamayarak. “Tomris onu defalarca affetti hatta at yarışı borçlarını bile ödedi, sırf çocukları perişan olmasın diye ama o at yarışı oynamaktan ve çalmaktan vazgeçmedi. Buket teyzem, en başından onun işine son vermesini istedi ama Tomris çok sabretti!”

“Çok üzgünüm, sizin için bütün bunları yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, tekrar başsağlığı diliyorum, ayrıca Müge Hanım’a bir teşekkür borçlusunuz. Buket Hanım’ın aksine, eşiniz mantarı çok seviyormuş, Müge Hanım kurabiyeleri tahlile götürmemiş olsaydı belki kayınvalidenizin yemekleri tahlile gitmeyecekti ve katilimiz, kasıtsız adam öldürmeden yargılanıp hafif bir ceza ile kurtulacaktı.”

Pelin ve Tarık, yerlerinden kalkıp, Müge, İdil ve Perinur’a tek tek sarıldılar, Nevin’nin de elini sıkıp teşekkür ettiler.

“Müge Hanım, birkaç gün önce devrem Levent’le telefonda görüştüm, sizin Karadeniz turuna çıktığınızı ve mutlaka yollarımızın kesişeceğini söyledi, bundan kaçmam imkânsızmış,  ben her şeyin yolunda olduğunu henüz bir vukuat olmadığını söyledim, ne dese beğenirsiniz, hem de korkutucu bir ses tonuyla, “Merak etme olacak,” dedi ve telefonu kapattı.”

Müge, döndüğünde bunun acısını Levent’ten çıkaracağını söyledi.

Hastaneye döndüklerinde, Buket’i odasında göremediler, telaşlandılar ve onunla ilgilenen hemşireye sordular, aldıkları cevap çok ilginçti.

“Az önce kızı geldi. Buket Hanım, inanılmaz mutlu oldu. Birlikte hastenenin bahçesine çıktılar. Ana-kız şimdi oradalar.”

Merakları iyice artmıştı, hepsi birden telaş içinde hastane bahçesine koştular. Buket, uzun boylu, kumral, saçları kendinden dalgalı, üzerine çok şık,  yürüdükçe uçuşan kırmızı ipek bir elbise giymiş genç bir kadınla, kol kola yürüyordu. Çok mutlu olduğu gözlerinden belliydi.

Buket’in yanındaki kadını  görünce Tarık, Pelin ve Perinur hep bir ağızdan bağırdılar.

“Tomriiiisss! Ama nasıl olur?”

Genç kadın, iri yeşil gözleri haricinde Tomris’in kopyasıydı sanki.

Buket, “Hoş geldiniz, hoş geldiniz!” dedi yanına gelenlere. “Biliyorum bana anlatacak çok şeyiniz var, ama önce benim size tanıştırmak istediğim biri var, şu son bir aydır yaşadıklarımdan sonra, kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim, mutluluğumu benimle paylaşır mısınız?”

Herkes şaşkınlıkla ona baktı.

“Canım kardeşim Berna’nın bana emaneti Asena! Daha geç kızken, eğer evlenirsek ve ikimizin de bir kızı olursa, isimlerini Tomris ve Asena koyacaktık, böyle dilemiştik, yıldız kayarken!  Dileklerimiz kabul oldu!”

Buket, hepsini tek tek tanıştırdı Asena ile. Konuşacak çok şeyleri vardı, Buket bunları turun geri kalanına saklamanın daha doğru olacağına inanıyordu. Ne de olsa turu tamamlayamamışlardı. Birden kolunun yettiğince hepsine sarıldı.

“İyi ki varsınız ve benim yanımdasınız! Siz olmasaydınız tüm bu yaşadıklarımla nasıl başa çıkardım bilemiyorum!”

“Tek bir insanın bize  iyi ki varsın demesi, var olduğumuz için mutlu olmamızı sağlar,” dedi Müge.

Can Yücel!” diye bağırdı herkes bir ağızdan.

Hikaye: Bir Zamanlar Uzak Bir Ülkede

Polisiye Hikaye/ Bir Herkül Adnan Macerası/

Biri beni, koskoca cüssemi sarsa sarsa uyandırmaya çalışıyordu. Çok hareket ettiğimi söyleyemem ama eylemi gerçekleştiren kişinin çabasını kol kaslarımda hissediyordum. Tek gözümü istemsizce araladığımda tüm gücüyle iki koluma asılmış ve küçük, güzel yüzünü yüzüme iyice yaklaştırmış sarışın kadını gördüm. Birkaç saniye sürdü onu hatırlamam. Bütün geceyi bu ufak tefek sarışının kollarında geçirmiştim. Onunla dün kalmaya başladığım otelin barında tanışmıştık.

Kaldığım otel izbe, saatlik ya da en fazla günlük tutulan, kalitesiz bir yerdi. Bu şehre her ay terapistimle olan randevum için gelirim. Bu gidişimde hep aynı yerde kaldığımı fark edip doktorumun muayenehanesine yakın bir sokağa girmiş, önüme ilk çıkan otele kayıt yaptırmıştım. Üç gün kalacağımı duyan otel sahibi adam önce şaşırmış, sonra beni baştan aşağıya süzmüştü. Kıyafetlerimden ve tavrımdan paralı bir enayi olduğumu düşünmüş olacak ki hemen resepsiyon kısmından çıkıp bavulumu alarak beni odaya kadar çıkarmıştı. Öyle şişman bir adamdı ve resepsiyon bölmesi öylesine küçüktü ki adamın bütün gün oradan ihtiyaçlarını gidermek dışında çıkmadığı bir bakışta anlaşılıyordu. Odama yerleşip bavulumu adamdan alırken ona enayi olmadığımı göstermek hatta gıcık müşteri imajı çizmek için bahşiş vermemeyi düşünmüştüm ama bu fikirden, bir düşünce akla ne kadar hızlı düşebilirse o hızla vazgeçmiştim. Çünkü adamın oda kapısını koca poposuyla ite ite bir sahneden çıkıyormuş gibi, yegane seyircisi olan bana arkasını dönmeden uzaklaşma çabası, içler acısı bir trajedyanın ortasına düşmüşüm hissi uyandırmıştı bende. Normalde bavul taşıyan bir görevliye vereceğim bahşişin iki katını çıkarıp adamın eline tutuştururken  rahatsız edilmek istemediğimi söylemeyi de unutmamıştım, sanki beni burada bulup rahatsız edebilecek biri varmış gibi.  Bütün akşam yanımda getirdiğim şarabı içmiş ve müzik dinlemiştim odada. İçkim tükenince mecburen dışarı çıkmış ve otel sahibine zom olabileceğim  bir yer sormuş,  otele ait bir barın varlığını ve yürüme mesafesinde olduğunu öğrenince de  rahatlamıştım.

Bar da otelden farksız bir yerdi. ışıksız ve duman altı… Küçücük ve çok kalabalık olan bu havasız barda oturacak yer bulamayacağımı düşünürken bir adamın bana el ettiğini görüp yanlarına oturdum. Masadaki iki adamın, ben masaya katıldıktan sonra orada yokmuşum gibi birbirileriyle ilgilenmeye devam etmesi beni rahatlatmıştı. Bu saatte en son isteyeceğim şey, bir çiftin vıcık vıcık aşk muhabbetine üçüncü olmak olurdu çünkü.

Şarabın üstüne cila olsun diye birkaç bira içtikten sonra viskiye dönmüş ve ne kadar içtiğimi hatırlamayacağım bir duruma ulaşmıştım ki barın kapısında o kadını gördüm. O da tıpkı benim ilk bara girişimde düşündüğüme benzer biçimde, oturabileceği bir yer olmadığını düşünüyor gibiydi. Beni yanlarına alan sevgililere minnet borcumu ödemiş olmak adına el etmiştim kıza ya da belki amaçsızca güzel bir kadına el sallıyordum. Etrafına dikkatle bakınıp başka şansı olmadığını görünce yanıma yaklaştı ya da sadece hoş bir adamla içki içmek istiyordu.

“Ne oluyor? Ne bu telaşın?” dedim ama sözler pek yuvarlak çıktı ağzımdan. Hala akşamdan kalmalık nedeniyle açılmamıştı çene kaslarım demek.

“Kötüyüm Adnan, doktora götür beni.”

Bunları söylerken son gücünü kullanmış olacak ki, beni uyanık görmenin verdiği rahatlamayla birlikte yığılı verdi yatağa.

Bütün günü hastanede geçirdikten sonra birlikte otele döndük. Ona aşağıda beklemesini ve taksi çağırmasını söyleyip eşyalarımı toplamak için odama çıktım. Otel sahibi üç günlük para ödeyip bir gün kalmış olmamın sebebini sorma zahmetine bile girmeden tekrar yolum düşerse mutlaka beklediklerini belirtti. Sanki evinden misafir ağırlıyordu şaşkın. Taksiye binerken de onun evine vardığımızda da hatta evde karşılıklı oturduğumuz ilk yarım saatte bile hiç konuşmadık. Kendimi kandırılmış hissediyor oluşum kadınlara duyduğum aşırı güvensizlik ve haklı korkularım mıydı suskunluğun sebebi? Sonunda sessizliğin beni daha tedirgin bir ruh haline sürüklediğini fark ettim.

“Bir şeyler anlatmaya niyetli misin küçük hanım?” diye girdim söze. Kelimeleri sert sert tükürür gibi söylüyordum ki ona kızgınlığımın derecesini anlasın.

“Neden bu kadar sinirlisin biliyorum. Kendimi zehirlediğimi ya da uyuşturucu kullanıp senin yanına geldiğimi düşünüyorsun galiba. Beni senin başını belaya sokmakla suçluyorsun belli ki. Ama düşündüğün gibi değil.”

Bu sözleri söylerken çimen yeşili gözlerini gözlerime dikti. Bir an duraksadı, gözleri hafifçe yere kaydı ve tadını beğenmediği bir şeyi boğazından itiyormuşçasına yutkunduktan sonra devam etti.

”Keşke düşündüğün gibi olsaydı. Sanırım gerçekler çok daha kötü. Ama seni daha fazla rahatsız etmek istemiyorum. Sen bir an önce git. Güzel bir gece geçirmek istedin ama şansızmışsın, bana rastladın. Üzgünüm.” Bunları söyledikten sonra ayağa kalktı.

“Bak tatlım, istersen burada yalnız kalma. Ya da seni kendi evine götüreyim. Burasının senin evin olmadığı aşikar,” diyerek salonla birleşik mutfaktaki buzdolabına yürüdüm. Dolabın üzerinde best friends 4 ever yazan fotoğrafı aldım. Fotoğrafta bizim güzellik ve yanında bir başka alımlı kadın vardı.

“Bu arkadaşının evi sanıyorum. Bak başta kafamı toplayamamış olabilirim ama zor bir durumda olduğunu anladım. Sabah sen fenalaştığında içkiden olduğunu düşünmüştüm ama doktor zehirlendiğini söyleyip mideni yıkayınca birden nasıl bir boka girdim diye sinirlerim bozuldu. Aslında kızgınlığım sana değildi. Uzun bir hikaye bu. Şimdi görüyorum ki bana ihtiyacın var. O yüzden sana yardım etmeme izin ver.“

“Evet, bu ev bana ait değil. O fotoğraftaki arkadaşımın ama o ülke dışında. Nereye gideceğimi bilemedim. Sen bunu nasıl anladın?” Ben daha cevap veremeden devam etti. “Neyse boş ver bunları. Gerçekten yardım edebileceğin bir şey değil bu. Beni birileri zehirledi. Hem de evimden birileri. Bunu daha önce de düşünüyordum, yani bundan şüpheleniyordum ama emin olamıyordum. Artık eminim. Anlayacağın bu işlere bulaşmak istemezsin. Bir bataklıkta gibiyim.”

Kadın sözlerini bitirir bitirmez ben girdim söze. “Bir bataklıktaysan, benimle karşılaştığın için çok şanslısın çünkü sana uzatılabilecek en sağlam ağaç dalını ben tutarım. Ben dedektif Adnan Yılmaz. Başın bir gizemle dertteyse Sherlock’unu bulmuş olduğunu söyleyebilirim. Ve inan bana mütevazı biriyimdir.”

Sözlerimin sonunda muzip bir göz kırpması eklemem onu güldürdü. Her zaman olduğu gibi çözmem gereken yeni bir olay kucağıma düşmüştü. Bu sefer hem mecazen hem de gerçek anlamıyla olay kucağımdaydı çünkü kadın yeniden fazlaca rahatlamış olacak ki kollarıma yığıldı.

Birkaç saat uyudu. Ben de bu sırada onunla tanışmamızdan, bulunduğumuz ana kadar yaşadığımız her şeyi gözden geçirdim. Kıyafetleri, şu an içinde bulunduğumuz ev, konuşma tarzı… Dün bu kadının bambaşka biri olduğunu düşünmüştüm. İçki kafamı oldukça bulandırmıştı. O kalitesiz barda tanıştığım bu kadın giyimine ve arkadaşının evine bakılırsa yüksek gelirli, konuşmasında seçtiği sözlere ve zor durumdayken bile gördüğü ilk erkeği koruyucu prens ilan etmeyişine bakılırsa oldukça da kültürlü biriydi. Bazen en doğru çözüm akla ilk gelendir. Dün gittiği bar normalde gezineceği bir yer olamazdı. Kadınlar böyle aykırı hareketleri bir otoriteye isyan ettiklerinde yaparlar. Belki bir aile sorunuydu. Üstelik zehirlendiğini öğrenince evine gitmemeyi seçecek kadar büyük bir sorun olmalıydı bu. kendisine yapılan saldırıyı önleyecek zamanı olmadığını ve başına geleni duyunca şoka da girmediğini düşünürsek, zehirlenme yeni kesinleştirdiği ama tahmin ettiği bir durum olmalıydı.

Günlerdir ağladığını açık eden gözlerine bakınca okunan hüznün sebebi başka ne olabilirdi peki? Peşini bırakmayan koca mı? Yüzük izi yoktu parmağında. Terk eden bir sevgili belki. Dün geçirdiğimiz (tahminimce ateşli ) geceden sonra beni bir anda silip atabilecek cesareti göstermiş bu kadın aşk acısı çekecek birine benzemiyordu. Ailesinden birini kaybetmiş olabilir miydi? Uzun zamandır acı çektiğinden gözüne hüzün oturmuş, kendini yalnız hissettiği için barda gördüğü adamla birlikte olan, güvende hissettiğinde dizleri çözülmesine rağmen yardım dilenmeyerek güçlü görünmeye çalışan biri.

Galiba çok sevdiği bir büyüğünü kaybetmişti.    Varlıklı bir ailenin kızıydı. Öyleyse miras kavgasında bir kişi azaltmak isteyen aile üyelerinin canice planı olabilirdi bu zehirlenme işi.  Düşüncelerimde gezinirken onun uyandığını fark ettim. Birlikte kahve içtik ve o da bana kısaca hikayesini anlattı.

“Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Anne ve babamı geçen yıl bir kazada kaybettik. Üç kardeşiz ve ben onların en büyüğüyüm. Benim bir küçüğüm …… hastalığından dolayı yatağa bağlı yaşıyor. Dünyayı bizim baktığımız açıdan görmüyor. Küçük bir bebek gibidir. Annem onu Peter Pan’ım diye severdi. O hep çocuk kalacak çünkü.”

Gözleri dolmuştu. Kendini toparlayıp devam etti.  “En küçüğümüz ise evlidir ve annemleri kaybedene kadar bizden ayrı yaşıyordu. Babam, onun  kocasını hiçbir zaman sevememişti. Bu yüzden de bizimkilerle arası açıktı. Ben onu her zaman aradım ama nedense beni annemlerle arasını yapmak istememekle hatta arayı daha çok bozmakla suçluyordu. Ebeveynlerimizi kaybetmek bizi yakınlaştırdı. Gelip bizimle yaşamasını istedim. Çünkü kocası işsiz ve bu yüzden zor şartlar altında yaşıyorlar. Önce miras açıklanana kadar eve dönmek istemedi. Her gün kapısına gidip eve çağırdım onu. Sonunda ikna oldu ama sanırım büyük bir hata yaptım onu ikna etmekle. Kardeşim saf ve temizdir ama kocası öyle değil. Mirastan faydalanamayacaklarını düşünüyor ve önlerinde engel olarak beni görüyor. Beni zehirlemeye çalışan da oydu galiba. Kardeşimi de bu zehirli fikirleri ile doldurduğunu düşünüyorum. Mesela bir gece odamda bir tıkırtı duyup uyandım. Kız kardeşim yatağımın başında duruyordu. Neler olduğunu sorduğumda üstümü örtmek istediğini söyledi ama elinde metal  bir heykel olduğunu ve onu yavaşça arkasına sakladığını görmüştüm. Kendi kendime kuruntu yaptığımı düşündüm ama onların bizim evde kalmaya başladıkları günden beri mide ağrıları çekiyordum. Hasta kardeşime bakmak zorunda olduğumdan kendime vakit ayıramıyorum. Doktora gitmek aklıma gelse de bütün gün onunla ilgilendiğimden fırsat bulamadım bir türlü. Beni öldürürlerse miras tamamen onlara kalacak ve hasta kız kardeşimi de belki…”

 

Devamını getiremedi hıçkırıklara boğuldu. Kuğu gibi boynunu hafifçe eğerek omzuma yasladı. Bir süre öylece kaldık. Nefes alıp vermeleri giderek sakinleşiyordu. Nefesini dinledim. Kendi nefesimi onunkiyle eşitlemeye çalıştım. Kokusunu içime çektim. Birden midem bulandı.  Ölümüne sebep olduğum, babamdan daha çok baba olan  Komiserimin sesini duydum sanki. Onunla son konuşmamda söylediklerini tekrar ediyordu. “Adnan o kadın, bizim düşündüğümüz kişi değil. Yani değilmiş. Nasıl anlamadık.  Nasıl söylesem sana… Herkülüm hemen bizim balıkçıya git. Ben de geleceğim.” Ses kulağımda yankılandı bir süre. Omzumdaki kızı iterek kendimden uzaklaştırdım. Cebimden bir not kağıdıyla bir kalem çıkardım önüne fırlatır gibi attım.

“Şuraya evinin adresini yaz. Benim bir randevum var. Yarın senin evinde olacağım.”

Kızın adres yazdığı kağıdı alırken ekledim. “Dikkatli ol. Yani işim yarım kalsın istemem.”

Cevabını beklemeden çıktım evden. Hemen terapistimi görmeye gittim. Olanları ona anlattığımda aslında bariz olanı söyledi. Bu kız bana o ismi anılmayacak ucubeyi hatırlatmıştı nedense. Bu yüzden bu kadına yakın olmamalıydım. Hatta belki bu işi bırakmalıydım. Arkanı dönüp gidebilmelisin diyordu doktorum. Ama bunu asla yapamayacağımı bilecek kadar iyi tanıyordu beni. Ertesi gün söz verdiğim gibi bardaki kızın evine gittim.

Ev küçük bir şatoydu. Hizmetçiler, uşaklar, bahçıvanlar derken evin nüfusu epey kalabalıktı. Bana oldukça güvenli bir yer gibi görünmüştü. Dev salona geçmeden önce hasta kız kardeşini görmek için odasına gittim. Bardaki kadın, hasta kızın yatağının yanına oturdu.

“Kitap okuma saatimiz. O yüzden heyecanlı şimdi. Çok az konuşabiliyor ve seni anlıyor.“

O bana kızı tanıtırken, kız da yanında duran masal kitabını uzatıyor gözleriyle kitabı okumasını söylüyordu ablasına.

“Hayır tatlım aşağıda çok işim var. Bugünlük kitap okuyamayacağım.”

Kız kitabı çekiştirmeye devam etti.

“Tutturdu oku diye ama evdekileri salona toplamam gerekiyor ki herkesle tanışın biran önce. Çalışanlardan bazıları çıkmadan onlara hafta sonu hakkında bilgi vereceğim ve kalacağınız odayı da hazırlatacağım.”

Bu sırada kız masal kitabını daha hızlı çekiyor ve kafasını durmadan hayır der gibi sallıyordu. Kafasını sallarken ağzından çıkan salyalar ablasının elbisesine geldi. Abla kitabı hızla çekerek kızın yanından kalktı.

“Bu kadar yeter sanırım, huysuzlanmaya başladı biz çıkalım,“ dedi bana dönerek. Bu sırada yataktaki kız “ paamuu paamuu” diye inliyordu. Masal kitabına baktım: Pamuk Prenses.

“Sen ev halkını toparlayana kadar ben küçük hanıma masalını okuyayım.”

Ablanın cevabını beklemeden kitabı elinden alıp kızın yatağının yanına oturdum.”

Abla şaşkın, “ Emin misin?” dedi. “Hemşiresi okurdu. Hiç gerek yok yani.”

“Hayır, ısrar ediyorum. Hadi sen git. On dakika sonra aşağıda olurum.”

Abla odadan çıktıktan sonra Pamuk Prenses’i okumaya başladım. Kızın sallanmaları yavaş yavaş durdu. Gözlerini yarı yarıya kapattı. Pamuk Prenses’ten her bahsedişimde sağ elini kalbine götürüyor, “Pamuu, pamuu…” diyordu. Cadıdan bahsedişimde ise kafasını sallamaya başlıyordu. Daha masal bitmeden annesinin deyimiyle Peter Pan,  kendi düşlerinde ise Pamuk Prenses olan masum kız uykuya daldı. İçimi hüzün kapladı. Onunla olmak bana iyi gelmişti. Masumiyeti buzlarımı eritmese de ısıtmıştı biraz. Çok sevdiği kitabını ulaşabileceği bir yere koyup salona indim. Çalışanlarla kısa kısa konuştum. Herkes barda tanıştığım kadını bir melek olarak tanımlıyor ve küçük hasta kız için çok üzülüyordu. Genel kanı eve yeni gelen kardeşin kıskanç ve kötü niyetli olduğu yönündeydi.

Aşçı bir örnekle açıkladı hislerini. “Ben bu evde üç senedir çalışıyorum. Evin hanımı ve beyefendi çok iyi insanlardı. Ben çalışmaya başladığımda, onlar öldükten sonra eve kurulan  çift burada değildi. Bir gün hanımla bey evde yokken evin büyük kızı, kız kardeşini ve onun kocasını yemeğe çağırdı. Uğraştım didindim elimden gelen en iyi yemekleri hazırladım. Küçük Hanım, kardeşinin yine de memnun olmayacağına emin gibiydi. Bense fazla abarttığını düşünüyordum. O gün yemek odasından bağrışmalar geldi. Apar topar gitti bu evli çift. Önce kahya girdi yemek salonuna. Küçük Hanım’ı hüngür hüngür ağlarken bulmuş. Tabi kendi aramızda ev sahipleri hakkında konuşmamız yasak olduğundan ne olduğunu soramamıştım kahyaya. Ama ertesi gün küçük hanım kahyanın bana durumu anlatmış olduğunu düşünerek mutfağa inip “Sakın kendini üzme. Durumun seninle ilgisi yok. Sen en iyisini yaptın ama o kavga çıkarıp gitmek için bahane olarak kullandı yemekleri,” dedi. O zaman anladım ki, kavganın sebebi benim yaptığım yemeklermiş. Düşünün artık. Kız kardeşini onca zaman görmüyorsun ve kavga çıkardığın sebebe bak. Çok mahcup oldum ama neyse ki, Küçük Hanım söylediklerinde içtendi.”

Aşçının anlattıkları kafamı bir hayli karıştırmıştı. Daha sonra kahyadan da benzer hikayeler dinledim. Ve ona aşçının anlattığı olayın günü sordum.

“Hangi günü sorduğunuzdan emin olamadım. İki üç kere buna benzer olaylar oldu. Ama yeni aşçının olduğu bir günden bahsediyorsunuz sanırım. Size kim söyledi yemekten olduğunu bilmiyorum ama kendi fikrini söylemiştir o kişi. Çünkü kavga tamamen benim yüzümden çıkmıştı. Karı koca o gün geldiklerinde evin kızının pardösüsünü  almıştım ama genelde beyler pardösülerini  kendileri asmak isterler diye beyinkini almadım. Çok büyük hata etmişim. Olay patlayıp bu çift kavga kıyamet evden gidince yemek odasında perişan halde buldum Hanımefendi’yi. Odasına götürdüğümde kafasını hafifçe omzuma yasladı ve  ‘Üzülme kahya, sen nereden bilecektin böyle olacağını? Aşağılık kompleksine girdi ve bunu sana benim özellikle yaptırdığımı düşündü,” dedi. O haline bakmadan bir de beni avutuyordu.”

Daha sözleri bitmeden kalbim sıkışmıştı. Bu kadını ilk gördüğüm andan beri içimde garip bir his vardı. O ucubeyi bana hatırlatan bu kadın, herkesin melek sandığı bir şeytandı. Küçük kızın odasına koştum. Merdivenleri üçer beşer çıkıyordum. Kapıyı açtığımda kadını  hasta kızın serumuna bir şey enjekte ederken yakaladım. Küçük Pamuk Prenses’in kolundaki damar yolunu çekip çıkardım. Ve kadına okkalı bir tokat indirdim.

Birkaç saat sonra bölge karakolunda miras kavgası içindeki aile üyeleri daha önceden tanıdığım yakın dostum olan karakol şefi ve birkaç polis memuru karşıma dizilmiş benden cevap bekliyorlardı.

“Bu ailede üç kız kardeş var. Bunlardan biri prenses biri melek ve biri şeytan. Prenses olan kız herkesin malumu ama melek ve şeytanı yıllarca karıştırmış bütün çevreleri. Evin en büyük kızı,  melek zannedilen kişi aslında basit bir para düşkünü. Kız kardeşi fakir bir adamla evlenince ailesi çok büyük tepki vermiş. Ama belki de kızlarını defterden tamamen silmeyeceklerdi. Büyük kız bir şeytan gibi ailesinin kulağına fısıldayıp durdu eminim. Tıpkı aşçı ve kahyanın kulağına doğru olmayan hikayeler fısıldadığı gibi. Önce çevredeki herkesi kız kardeşinin para düşkünü kötü kalpli biri olduğuna inandırdı. Bütün ev en küçük kızdan nefret ediyor, büyük olana ise tapıyordu. Tek bir kişi dışında. Çocukça masumiyetiyle gerçek kötülüğü hisseden Pamuk Prenses. O hikayede kötü üvey anne kısımlarında başını sallayışı ile ablası kitabına dokunuğunda başını sallayışı aynıydı kızın. Önce bunun bir tesadüf olabileceğini düşündüm. Ama sonra evdeki çalışanları dinlediğimde bu kendini zeki sanan kadının planı tamamen gözlerimin önüne serildi. O gün sarhoş bir halde gitmiş olduğum bara gelme sebebi zehirlenmiş olduğuna tanık olacak bir yarım akıllı kadın düşkünü bulmaktı. Ve bu kadın düşkünü ev ahalisinden başka bir tanık olarak gözleri iyice boyayacaktı aklınca. Tüm şüpheler, en küçük kızın kocasıyla birlikte ablasını öldürmek istediği yönünde yoğunlaşırken, kendisi hasta kardeşini zehirleyecek ve bu suç evli çiftin üstüne kalacaktı. Böylece hem hasta kıza bakmaktan kurtulacak hem de mirası bölüşmek zorunda kalmayacaktı. Ama sen şeytan…”

Cinayete teşebbüs eden kadının yüzüne iyice yaklaştım. Artık iki gün önceki sabah uyandığımda yüz yüze gelişimiz kadar yakındı suratlarımız.

“Sen kaderin sana oynadığı büyük oyun sayesinde amacına ulaşamadın. Ayağını taşa değil kayaya çarptın. Adımı ilk duyduğundaki şaşkınlığın ve düşüp bayılışın rahatlamadan değil, belki de gazetelerden adımı okuduğundan, bana Herkül Adnan dendiğini bildiğindendi. Herkül lakabını bana veren komiserim, sadece iri cüssemden dolayı Herkül demedi bana. Ünlü bir dedektif karakterinin sarı kıvrımlarına sahip olduğumu da düşünürdü. Ve inan ki güzelim, ister Poirot’dan gelen Herkül olsun ister tanrıların oğlu Herkül olsun, Adnan hayatında iki kere aynı hataya düşmez. Bir kadın Herkül’ü bir kere tuzağa düşürmüştü ve emin ol bir ikincisi asla olmayacak.”

O akşam şatodan bozma eve giderek evin yeni sahipleri olan karı kocadan küçük Pamuk Prenses’e kitap okumak için izin istedim. Ve bu kez hikaye kitabından kötü kraliçeyi çıkararak okudum masalı. Pamuk Prenses, babası seyahatteyken sarayın avcısı ile ormanda gezintiye çıkıyor. Bu sırada avcı ve prenses birbirini kaybediyor. Prenses bir süre yedi cücelerle kalıyor. Onların evinde bir parti yapıp dans ederlerken Pamuk Prenses bilmediği bir mantarın tadına bakmak istiyor ve mantar onu bir süre uyutuyor. Oradan geçen ve Prenses’e hayran olan bir Prens gizemi çözüyor. Yediği mantarın etkisini geçirecek bir panzehir içirip Pamuk Prenses’i uyandırıyor.

Küçük arkadaşım kendimce yorumladığım masalı ilgi ile dinledi. Ve Prens kısmı geldiğinde sanırım parmağıyla beni işaret etti. Sonra tüm masumiyetini gözler önüne seren güzel bir uykuya daldı. Odasından çıkarken ona son bir kez baktım

“Keşke gerçek hayattaki kötü kraliçeleri de silip atmak bu kadar kolay olsa,” diye mırıldandım ışığını kapatırken.

Yolculuk Hikayeleri: Son Durak

Polisiye Hikaye

1

Aynanın karşısına geçip, kravatını ve yeleğini düzeltti. Gömleğinin buruşmuş yakalarını el yordamıyla kıvırarak kıravatının üzerinden tekrar katladı. Aynaya eğilip, soğuktan çatlamış dudaklarını sıcak suyla ıslattıktan sonra lavobaya sertçe sümkürdü. Orta yaşlara yakınlaşan Aydın, hala yakışıklılığını koruyordu. Saçları, yaşıtlarına göre erken dökülmüştü, hepsi o. Kolundaki saatine bakınca zamanının daraldığını anladı. Tozlanan pantolonunun paçalarını nemli elleriyle silkerek hem ellerini kuruladı hem de paçalarını temizledi.

Ve beklenen anons gecikmedi.

“Marmaris otogarından kalkıp, Malatya istikametine gitmekte olan Genç Turizm’in sayın yolcuları! Hareket saatiniz gelmiştir.Lütfen otobüsteki…”

Hızla seğirterek otobüsteki sürücü koltuğuna atlayıp iç ışıkları yaktı. İçeride uyuyanlar şikayetlenircesine homurdansa da orta kapı açılır açılmaz içeri dolan soğuk, çoğunun uykusunu dağıttı. Yarım saatlik mola bitmiş, herkes, koltuğunda yerini almıştı. Kurulduğu şoför koltuğunun dikiz aynasından, yolcuların yerlerine oturmasını izledikten sonra, koridorda kimse kalmayınca, istemeye istemeye yerinden kalkıp, elindeki listeye bakarak koltukları kontrol etmeye başladı. Gözü ise hep kaptan koltuğundaydı. Ehliyeti de yeterliydi aslında ama daha pişmesi gerekirdi kaptan olabilmesi için. Bazı gecelerde kaptanlar otobana girmeden, hemen gişelerde, direksiyonu Aydın’a bırakır, onlar da hostes koltuğunda dinlenirlerdi. Tabii sonrasında, değme Aydın’ın keyfine. Kasım kasım oturduğu koltukta, aynı zamanda hayal dünyasında da çıkardı uzun bir yolculuğa.

Gözünde damla güneş gözlükleri, parmaklarında iri gümüş yüzükleri, bileğinde kehribar tesbihi, cam kenarında, ara ara aynadan genç güzelleri keserken içtiği pet bardakta kahvesi.. Hey gidi hey. Tabi bu hayalleri, yanındaki gerçek kaptanın ”Hadi bakalım çaylak, herkes kendi yerine,”  demesiyle uçup giderdi.

Çoğunlukla ön koltukları kapmış güzel ve alımlı kadınların arasından utangaç bakışlarla geçerken, kokularıyla da başı dönmüştü Aydın’ın. Gecenin o saatinde bile bir fırsatını bulup lavaboda makyajını tazeledikten sonra mis kokularla otobüste yerini alan bakımlı kadınlara hayranlık duymamak mümkün değildi. Tabii arkaya doğru ilerledikçe işler değişiyordu her seferinde. Ekşi ter kokuları, burnunun direğini sızlatıyordu yine. Sadece, bir anne ile kızı eksikti otobüste. Ardından dönüp şoföre seslenmek istedi ama o da koltuğunda değildi. Hızlı adımlarla koridoru geçip orta kapıdan indi.

Kaptan Özden, otobüsün yıkamasını henüz bitiren çocuğa cebinden çıkardığı üç beş lira parayı veriyordu. Aydın’ı görür görmez seslendi. “Oğlum, Rıza Kaptan’ı kaldırmadın mı daha? Yoruldum. Uyandır da ben geçeyim köşke.”

Köşk dediği yer de, orta kapıdan binerken sol tarafta küçük bir kapağı olan, bagajın hemen üzerindeki bir kaç metre karelik mezar gibi bir bölmeydi. Bir iki karışlık, dışarıya bakan camına da genellikle Hilton etiketi yapıştırılırdı.

“Abi kaç kez ünledim, duymadı. Kapak da kilitlenmiş, anahtarı bulamıyorum,”diye cevapladı Aydın.

“Yok artık amına koyayım.”

Hiddetle, söylene söylene otobüse doğru yürümeye başladı Özden Kaptan. Uykusuzluktan kanlanmış gözleri öfkeyle açılınca, karşısındaki zavallı Aydın’ı olduğu yerde zıplatmaya yetti korkuyla. Sigaradan sararmış bıyığını sıvazlayarak küfürler savurmaya devam ediyordu. Kapı ağzında duran Aydın’ı omzundan tutup itti, “Kaç kenara!”

Bu yeni şöfor, şimdiden şark kurnazlığı yapmaya başlamıştı; onuncu seferinde üçüncü kez.

“Madem bu kadar düşkünsün, siktirgit başka iş yap Rıza!” diye bir taraftan bağırıyor, bir taraftan da kapağa vuruyordu. Kapının etrafındaki koltuğa oturan yolcular, koltuklarından boyunlarını uzatmışlar, olan biteni seyrediyorlardı meraklı gözlerle. Artık uykuları iyice açılmıştı anlaşılan.

“Abi ,sakin ol. Yolcular tedirgin oldu,” diye çekinerek müdahele etmeye çalıştı Aydın.

Adamın gözü kimseyi görmüyordu. “Kes sen de sesini, git herkes gelmiş mi kontrol et!” diye tersledi Özden kaptan.

Hafif bir baş hareketiyle yukarı cama bakan Aydın, biraz önce boş olan anne-kızlı koltuğu şimdi yerinde görünce cevapladı.

“Abi, otobüs tam.”

“Tamam, şunu bir uyandıralım. Hemen kalkacağız.”

O sırada tesisin ikinci  anonsu  duyuldu. Bu seferki, geç kalındığı için ikaz niteliğindeydi.

“Şu bagajı açsana bi!” diye bağırdı Özden.

“Abi o uzun zamandır arızalı, Yaptırtmadı otobüsün sahibi kullanmıyoruz diye”

“Onun da geçmişini sikeyim!” diye bir okkalı küfür daha savurdu Özden Kaptan. “Pinti herif, otobüsü değiştirecek sözde bir yıldır.”

Yolcularla birlikte tesisin meraklı çalışanları da otobüsün kapısının etrafına doluşmuş, olan biteni izliyorlardı. Özden Kaptan da etrafa ara ara ters bakışlar fırlatarak gurubu dağıtmayı amaçlıyordu ama nafile bir çaba olduğunu anlayınca umursamadı. Eline aldığı levye ile bir yandan söyleniyor bir yandan da kapağı kaldırmaya uğraşıyordu. Ve birden kilit kırıldı. Kapı açılır açılmaz, içerde battaniyeye sarılmış uyuyan adamı görünce öfkesi iyice arttı Özden Kaptan’ın. Ayaklarından dürterek kaldırmaya çalıştığı adam, hiç bir şeye tepki vermeden öylece uyumaya devam ediyordu. “Fesuphanallah” diye mırıldanarak battaniyeyi adamın üzerinden çekip aldı.

Adamın tepkisizliği Özden Kaptan’ı korkutmuş olacak ki merdivende bir adım geri atıp Aydın’a seslendi.  “Aydın. Sen ufak tefeksin, şuraya gir bakayım adama bir şey mi oldu, kalkmıyor baksana.”

Pire gibi yerinden sıçrayıp merdivene atılan Aydın, bir çırpıda iki büklüm olup incecik bedenini kapağın ağzından içeri attı. Adamın yanına yaklaştıktan sonra kafasının hizasında durdu. Adamın yüzü, diğer tarafa dönüktü. Bir kaç kez, “Rıza Kaptan!” diye seslense de bir şey çıkmadı. En nihayetinde dayanamayıp,  tedirgin bir şekilde elini uzatarak adamın çenesini yakaladı ve kendine doğru çekti. Adamın yüzünü gördüğünde ise büyük bir çığlık atarak bagaj kapağına adeta uçarcasına yapıştı. Rıza Kaptan, ağzı açık ve gözbebekleri yukarı kaymış bir şekilde kendisine bakıyordu.

“Abi ölmüş bu” diye bağırdı tekrar yapıştığı bagaj kapağında. İki-üç metrakarelik yer, şu an kendisine mezar gibi geliyordu. Nefesi daraldı, sesi kısıldı.

Özden Kaptan da, ne yapacağını bilemeden telaş içinde koşarak, tesisteki polis noktasına ulaştı. Dili damağı birbirine dolaşarak, meramını anlatmaya çalıştı. Memurla birlikte, soluğu otobüsün başında aldılar. Muavin Aydın, merdivene oturmuş ağlıyordu. Karşısında polisi görünce dizlerinin bağı iyice çözüldü ve daha sormadan heyecan içinde anlatmaya başladı.

“Abi uyuyor sandık, ben bir çırpıda içeri girdim. Seslendim duymadı. Sonra da elimle çenesinden tutup, yüzünü kendime çevirdim. Ağzı açılmış, gözbebekleri yerine gözünün akıyla, bana öyle bakıyordu. Zaten yüzüne dokunduğumda anlamalıydım, buz gibiydi abi. Ama nerden..”

Memur, “Tamam tamam. Sakin olun,” dedi. “Ben şimdi merkezi arayacağım. Bizimkiler yarım saate kalmaz gelir. Ne olduğunu anlarız.”

Otobüsün etrafındaki kalabalık büyümüştü. Tüm meraklı gözler merdiven arasındaki o bölmeye odaklanmıştı. İçeride yatan kurbanı görmek istiyorlardı. Memur, arkasını dönüp kalabalığı görünce, dağılmaları konusunda uyardı. Dairenin çapı biraz genişlese de, kalabalık eksilmedi. Kimse bir şey kaçırmak istemiyordu. Hatta bir ara, başka bir otobüsün muavini kalabalığın içinde kendi yolcularını arıyordu hareket etmek için.

Çok geçmeden, olay yeri ve sağlık ekiplerlerinin araçları, renkli renkli siren lambaları, tepelerinde döne döne tesise girdiler. Ortalık, bir anda masher yerine dönmüştü. İlk bulgular, kalp krizi yönündeydi. Ama gerçek, ancak otopsi sonucu ortaya çıkacaktı.

2

Kenan Başkomiser için dosya, muhtemelen bir iki gün içinde sonuca bağlanacaktı. Kalp krizi olasılığı yüksekti. Odasında, miras kavgası yüzünden kardeşlerini bıçaklayıp katlettikten sonra kayıplara karışan Melih ismindeki herifin eşgalinin tüm ülke genelindeki merkezlere gönderilmesi için Komiser Cüneyt ile konuşuyordu. O sırada otobüs davası ile ilgili otopsi raporu masasına geldi. Raporu gördüğünde olduğu yerde donup kaldı. Rıza Kaptan zehirlenmişti. Bu hiç beklemediği bir sonuç olmuştu.

“Hassiktir!” diyerek elefonuna sarıldı ve yardımcısı Bilal’i acil bir şekilde odasına çağırdı.

-“Oğlum, bu adam zehirlenmiş ya lan!”

“Hangi adam amirim?”

“Hangisi olacak, otobüs şoförü! Şimdi rapor geldi. Anlaşılan zehir, içtiği bir şeylerden karışmış bünyesine”

“Yani öldürülmüş.”

“Muhtemelen. Şimdi şu tanıklarla konuşalım bakalım. Özden Kaptan ve muavin Aydın başta olmak üzere, diğer yolcuları da incelemek lazım. Sen, otobüs firmasındaki bilet kayıtlarından bir araştır bakalım ulaşabildiklerimiz olacak mı? Onlarla da konuşalım.”

“Kayıtlı olanlara ulaşırız büyük ihtimalle ama ördeklere zor.”

“Ördek?”

“Amirim, genelde yoldan aldıkları biletsiz yolculara ördek denir. Amcam otobüs şoförüydü, ben de gençken muavinlik yaptım ona.Ordan biliyorum.”

“Bu yaşımızda da bir şey öğrendik.İyi bakalım, sen firmaya git Özden Kaptan’a da ulaşmaya çalış. İnşallah seferde değildir de buluruz. Önce bir ara bakalım, telefonda ne öğreneceksin?”

“Peki amirim. Hemen arıyorum.”

Aradan yarım saat geçmemişti ki Bilal, telaş içinde odaya girdi.

“Amirim Kaptan’la konuştum ve sanırım işe yarar bir şey bulduk.”

“Neymiş o?”

“Son uğradıkları mola yerindeki tesiste çalışan Hayrettin denen adam, bizim kaptanın eski damadıymış. Özden Kaptan’ın anlattığına göre kanlı bıçaklılarmış. Herif sürekli dövermiş kızını. Kaptan da bundan haberdar olunca gidip herifi bir temiz pataklamış. Kızını da adamın evinden alıp gelmiş. Her geldiklerinde az da olsa bir sürtüşme olurmuş tesiste. Hatta bir keresinde gırtlak gırtlağa girmişler birbirlerine. Çocuk garsonmuş, sonradan da mutfağa almışlar karşılaşmasınlar diye.”

“Çok iyi lan Bilal! Aferin. Ne duruyoruz hemen gidelim tesise, şu çocuğu bir sorguya çekelim bakalım bir şey yakalayabilecek miyiz?”

“Gidelim gitmesine amirim de çocuğu bulabilir miyiz bilmiyorum.”

“Niyeymiş ?”

“İşten çıkmış hemen ertesi günü. İşyeri arkadaşları da bilmiyorlar nerede olduğunu. Cep telefonunu aldım ama o da kapalı. Takibe aldırıyorum yine de.”

“Ev adresini alalım da ailesiyle bir konuşalım bakalım.”

“Anlaşıldı amirim.”

 

3

Evden, eli boş bir şekilde çıkmıştı Kenan Başkomiser. Babasının verdiği bilgiye göre Hayrettin, günlerdir eve de uğramıyordu. Acil bir şekilde, arama kararı çıkartmak için girişimlerde bulunmalıydı. Arkadaşlarıyla iletişime geçilmişti ama sonuç muammaydı. Hayrettin’den hala bir haber yoktu. Dişlerini sıkarak arabasını merkeze doğru sürerken bir taraftan da aklından bu akşam için yapması gereken evlilik yıldönümü sürprizini düşünüyordu. Bu sene de unutur atlarsa, karısı Aylin onu mümkün değil eve sokmazdı. Mesleğinin ilk yıllarında, Mardin’de otobüs terminalinde tanışmıştı Aylin’le. Genç ve alımlı kadın, memleketinden yeni gelmiş, ilk görevini yapacağı okul için köy dolmuşlarının nerden kalktığını sormuştu kendisine. Aptallaşan adamın kekeleyerek verdiği cevap güldürmüştü kadını o eylül sıcağında. Aradan bir kaç hafta geçmemişti ki öğretmen arkadaşlarının ısrarıyla gittiği öğretmenevi lokalinde hoş bir tesadüf sonucu yeniden karşılaşmışlardı. Bu karşılaşma ise, ikisi için birlikteliğin kapılarını aralamıştı. Ve hala aynı tutkuyla bağlıydılar birbirlerine.  Güneş, kentin üzerinden ışığını kaçırırken,  gelen telefon ile düşten uyandı Kenan. Arayan Bilal’di ve müjdeyi verdi hemen. “Hayrettin’i yakalamışlar.”

Çok geçmeden de gerçeği öğrenecekti Kenan.  Hayrettin’in neden Rıza Kaptan’ı öldürdüğünü. Ama düşündüğü gibi olmadı. Genç adam, nefretle bahsettiği Rıza’nın öldüğünden haberdar bile değildi. Hemen sonrasında kaybolmasının nedeni ise bambaşkaydı. Köyünden, reşit olmayan bir kızı kaçırmıştı. Jandarma da aslında bu ihbar üzerine yakalamıştı Hayrettin’i ama yakalanıp karakola getirildiğinde de hakkındaki arama emrinden haberdar olunmuştu. Saatlerce süren sogudan eli boş çıktı komiser. Çocuğun, dünyadan haberi yoktu. Bilal’den, öldürülen adamın dosyasını istedi tekrar. Ve daha önce gözünden kaçırdığı bir ayrıntıya takıldı. Rıza Kaptan, on beş sene önce ölümlü bir kazaya karışmıştı. Bir aileyi, otobüsün altına almıştı. Arabadaki dört kişiden kurtulan olmamıştı. Bilirkişi, diğer tarafı sekizde sekiz kusurlu bulmuş, Rıza kaptan da ceza almamıştı. Sadece uzunca bir  dönem otobüsün koltuğuna oturmamıştı vicdan azabının yükünü sırtlayamadığından.

“Sen, şirketten şu biletli yolcuların bilgilerini ve adreslerini bul. Adamlarla konuşalım. Otobüs çalışanlarıyla konuşayım ben de. Bakalım belki atladıkları bir şey vardır. Adamları iyice sıkıştırmak lazım. Aylin’e de söyle şu Rıza Kaptan’ın eski kazasıyla ilgilensin. İyice araştırsın.”

Genç adam“Emredersiniz!”diye çıkıp giderken Kenan Başkomiser de koltuğunun altına sıkıştırdığı dosyayla peşi sıra odayı terketti. Otobüs şirketinin yazıhanesini aradığında aynı plakalı aracın birkaç saat sonra otogara uğrayacağını öğrendi. Bu iyi haberdi.  Dışarıda ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra soluğu doğruca otogarda aldı. Otogar şubesini de yolda bilgilendirdi. Terminale giriş yaptığında kendisine haber verilecekti. Bekleyiş noktalandığında,ekipler, yanlarında otobüs personelleri ile birlikte şubede göründüler. Hiç vakit kaybetmeden küçük sorgu odasına aldı Kenan Başkomiser.

Rıza Kaptan’ın yerine gelen yeni şoförü görünce diğerlerine seslendi Kenan. “Oğlum bu adamcağızın hiçbirşeyden haberi yok. Getirmişssiniz onu da. Salın gitsin.”

Adam endişe ve korku dolu bakışlarla teşekkür ederek odadan ayrılırken Özden Kaptan’ın yanındaki muavine gözü takıldı. “Sen de yoktun o gün?”

“Evet efendim,” diye atladı Özden Kaptan.”Bizim muavin Aydın ayrıldı işten. Bu delikanlı da yeni başladı.”

“Bu çocuğu da gönderin. Aydın nerede?”

“Valla bilmem ki komiserim. Çalışmayacağım deyip çıkıp gitmiş Rıza Kaptan’ın ölümünden sonra. Etkilendi garibim.”

Kuşku dolu bakış atan Kenan tam cevaplamak için ağzını açmıştı ki telefon çalmasıyla hemen vazgeçip elini cebine attı. Arayan, yardımcısı Bilal’di.

“Hayırdır Bilal?”

“Amirim, önemi bir detay yakaladık kazayla ilgili”

“Ne detayı?”

“Şu Rıza kaptan’nın biçtiği arabada o gün olmayan ailenin bir bireyi hala hayatta.”

“Evet?”

“Ailenin en küçüğünü düğüne gidiyoruz diye dedesi ve babanesine bırakmışlar. Aileden geriye bir tek o kalmış. Aydın Aslan ismi de.”

“Aydın Aslan mı?”

“Evet amirim. Ve tahmin edin o gece sorguya aldığımız muavin kimdi?”

“Hassiktir!” diye bağırdı telefona Kenan. Sonra da içerideki memurlara el işareti yaparak seslendi. “Salın bunları, gerekirse yine alırız ifadelerini!”

“Adamı hemen bulalım Bilal. Sen ekiplere haber ver.”

“Verdim bile amirim. Araştırdım, Denizli’nin Tavas ilçesinde görünüyor ikameti. Ama Denizli’de de kalıyor ara ara bir arkadaşında.”

“Tamam, nerede olursa olsun, bulup getirin.”

İki haftalık yoğun bir uğraş sonrası ekipler Aydın’ı, Afyon/Sandıklı’ya bağlı bir köyde ele geçirdiler. Bir tesadüftü Rıza Kaptan ile aynı otobüste karşılaşmaları. Hiç tahmin edememişti Aydın bunu. Rıza Kaptan tanımadı ama Aydın, daha görür görmez tanıdı ailesinin katilini. Ve görür görmez düştü yüreğine intikam ateşi. O gece, kendine gelmek için kahve istemişti Aydın’dan. Ve tüm yolcuların mışıl mışıl uyuduğu o saatte yine orta kapıdaki tezgahta kahveyi hazırlamış, arkasına dönüp bölmedeki Kaptan’a içmesi için uzatmıştı kimse görmeden. Kaptan da içer içmez bölmeden merdivene uzanmış, bardağı çöpe atmıştı. Aydın da ilk mola yerinde çöpleri toparlayıp almıştı. Otobüse dönünce de bölmenin kapağını tekrardan kapadıktan sonra kilitleyip, anahtarı da yok etmişti. Şimdi yapması gereken, ne olacağını görmek için oturup beklemekti. Ta ki otobüs tekrar mola verene kadar. Ve Rıza Kaptan bu kez uykusundan uyanamamıştı. Bu sefer, onun son seferiydi. Ailesini öldürdüğü zaman belki devlet affetmişti Rıza Kaptan’ı ama Aydın asla affetmemişti. Ve cezasını çekmeliydi. Seneler sonra bir tesadüfle celladı karşısına çıkaran Tanrı’sının da Aydın’dan istediği bu değil de neydi?

Korku Hikayeleri Dinle: Korku 🔊🎧

Her gece olduğu gibi bu gece de kâbuslarımla buluşmamak için uyumaya direniyorum. Salondaki televizyondan gelen kahkahalar odamın duvarlarına çarparken ben yatağımda, anne karnındaki bir bebek gibi büzülmüş, çarşafımın üzeri dikenlerle doluymuşçasına huzursuz bir halde yatmaya çalışıyorum ama bana hiçbir faydası olmuyor. Çünkü, beynimdeki sesi susturmak için ne kadar çabalarsam çabalayayım, o konuşmakta o kadar ısrarcı. Ellerimle kulaklarımı kapatsam da faydası yok. Sürekli ölü olduğumu fısıldayan bu kaba ve kalın ses, şimdi ne kadar önce olduğunu hatırlamadığım bir zamandan beri, fısıltısını gittikçe yükselterek  sanki çevremdeki herkese kendisini duyurmaya çalışıyor. Aynaya bakmaya korkuyorum. Sesin sahibi,  içimden bir yerden çıkıp boğazıma sarılacak diye ödüm kopuyor.

Geçenlerde  babama biraz anlatmaya çalıştıysam da elindeki gazeteyi bırakmadan, “Normal bunlar. Sen benim bu evi ve sizin geleceğinizi düşünürken beynimin içine girsen beni tımarhanede zannedersin,” deyip sözlerimi ağzıma tıkadı.

Annem ise sadece ders notlarımın düşüşü ile ilgileniyor. Arkadaşlarının yüzüne bu notlarla nasıl bakarmış? Yediğim önümde yemediğim arkamdaymış. Ne sesiymiş?  Bunları hiç kimseye söylememeliymişim yoksa maazallah bana deli derlermiş ve ailemizin geçmişinde olmayan bir deliliği ben sırf ilgi çekmek için üzerime yapıştırıp onların da şerefine, toplum içindeki konumlarına zarar verirmişim. Hep bu okuduğum kitaplar sebepmiş buna. O öğretmenim var ya, adı her neyse, o sebepmiş tüm bu safsatalara. Benim ne işim olurmuş klasiklerle, o kitaplar bana göre miymiş? Daha on yedi yaşındaki bir çocuğun okuyacağı kitaplar mıymış bunlar? Ders kitaplarım dururken, neden bilmem kaçıncı  yüzyılda yazılmış kitaplarla beynimi  yoruyormuşum?  Rus romanlarının bana nasıl bir faydası olacakmış?

Anneme beni dinlemesini söylediğimde bana sürekli aynı şeyleri tekrarladığı için artık ona da bir şey anlatmıyorum. Korkuyorum… Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar çok korkuyorum. Beynimdeki sesin söylediklerinin gerçek olmasından öyle korkuyorum ki, annemin pişirdiği yemekleri yerken bile öleceğimi, beni zehirleyeceğini düşünmekten artık aç dolaşmaya başladım.

Babam geçen pazar neyim olduğunu sorduğunda ona tekrar uyuyamadığımı, korktuğumu söyledim. Enseme yediğim hafif tokat o an bana gülle gibi ağır geldi. Babam bana, ”Erkek adam korkar mı, bu söylediğini duymamış olayım. Yoksa şapkaları değişiriz. Bu kadar pısırık olma, sen kime benzedin böyle anlamıyorum ki? ”deyip kahvaltı masasından kalktı. Ben ise onun arkasından baka kaldım.

Yatağımda artık hiç kıpırdamadan yatıyorum. Rüzgârın esintisi ile yerinden oynayan tül odamın içine dalan kocaman bir hayalete dönüşüyor. Gözlerimi sımsıkı kapatsam da bana hiçbir faydası olmuyor, gördüğüm hayalet tam başucumda gözlerini bana dikmiş, beynimdeki sesle bir olup bana neler yapmam gerektiğini söylüyor. İçimden annemin odaya gelmesi için ettiğim duayı bile artık duyamıyorum. Biri beynimi kesip bu sesleri susturmalı yoksa ben kendi kafamı keseceğim. Sallanmaya da başladım. Babam ve annem beni sürekli uyarıyorlar fakat yardım çığlıklarıma kulaklarını tıkamış durumdalar. Uyumalıyım hem öyle derin uyumalıyım ki bir daha hiç uyanmamalıyım.

Korku hikayesi devam ediyor

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama birden sıçrayarak uyandım. Burası benim odam değildi. Kasvetli, soğuk ve her tarafı gri renk olan bir odadayım. İçime sinsice giren ürperti  tüm vücudumun titremesine sebep oluyordu. Yattığım yerden doğrulup, bacaklarımı karnıma kadar çekip sallanmaya başladım. Neredeydim ben? Bir kâbusun ortasında mı uyanmıştım? Annem, babam neredeler, neden içimdeki korku artarak çoğalıyor? Üzerimde ki kıyafetleri ne zaman giyindiğimi kendimi zorlasam da hatırlayamadım. Kafamı duvara yasladım, duvar da içim kadar soğuktu ama ben üşümenin, sallanmanın ve kendime engel olamadığım titremelerimin dışında sanki betona yapıştırılmış gibi kımıldayamıyordum. Beynimdeki ses uzun bir süreden sonra sessizleşmişti, konuşmuyordu. Buna nedense çocuk gibi sevindim. Ellerimle başımın üstünü tuttum. Ne yapmaya çalıştığımı ben de bilmiyordum ama sanki her şey sona ermişti. Derin bir uykuya dalma isteği duydum. Odada sadece bir sandalye ve masa vardı. Olsun, bunun hiçbir önemi yoktu, beynimdeki ses susmuştu ya oturduğum yerde uyusam ne olacaktı ki?

Gözlerimi tavanda yanan beyaz floresan lambaya çevirdim, garip bir cızırtı çıkarıyordu. Kapının açılması ile birlikte başımı o tarafa döndürdüm. Uzun boylu ve yapılı bir adam içeriye girdi. Elimde olmadan, beni görmesin diye oturduğum yerde ondan saklanmaya çalıştım. Ama bunun hiç bir işe yaramayacağını biliyordum. Adam yavaş hareketlerle gelip tam önümde durdu. Başını sağa sola hafifçe salladıktan sonra dizlerinin üzerine çöküp gözlerini gözlerime dikti. İfadesi sert olsa da bakışlarında şefkat vardı.

“Kendine gelebildin mi Kaan? ”diye sorunca şaşırdım ve başımı salladım. Kendimden geçtiğimi ve buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyordum ama sanki başka bir cevabım yokmuş gibi başımı sallamanın doğru olduğuna karar vermiştim.

Tam o sırada beynimin içindeki ses tekrar konuşmaya başladı.

“Sakın ona bir şey söyleme!”

Biraz önce duyduğum sevinç anında kaybolup gitti. Gözlerimi kapatıp kâbusun sona ermesini bekledim. Bir el kolumu tutunca irkilerek gözlerimi açtım, adam ayağa kalkmam için bana yardım ediyordu. Ben de ona bir kukla gibi itaat ediyordum. Her yanım uyuşmuş, titremem de artmıştı.

Masaya yaklaşınca beni sandalyeye oturtup tam karşıma geçerek, “Kaan, şu an nerede olduğunu biliyor musun?”  diye sordu bu kez.

O kadar hızla başımı sağa sola salladım ki boynum acıdı. Derinlerde bir yerde nerede olduğumu bilsem de bunu kabul etmekte zorlanıyordum. İnkâr edersem kâbusumun sona ereceği gibi bir düşünceye kapılmıştım. Adam ellerini masanın üzerine koyup tekrar aynı soruyu sordu. Bense dilimi yutmuş, sanki ömrümce hiç konuşmamışım gibi ağzımdan kelimeleri çıkartamıyordum. Başımı önüme eğdim, ne yaptığımın bilincinde değildim. Birden sanki bana ait olmayan zayıf bir çocuk sesi ile “Anne” dedim. Buna ben bile şaşırdım, sonrasında ise çok komiğime gitti ve kahkaha ile gülmeye başladım. Karşımdaki adamın önce ellerini sonra kendisini masadan bir adım geriye çektiğini gördüm. Bense hala gülüyordum, beynimdeki ses de bana eşlik ediyor, o da gülüyordu.

Adam bir an öyle kaldıktan sonra masanın üstünden bana yaklaşarak, “Kendine gel, birazdan çocuk psikoloğu ve çocuk şubeden bir memur senin ifadeni almak için gelecekler,” deyince gülmem bıçak gibi kesildi.

Ona baktım. Nasıl bir yüzle baktıysam adam elini uzatarak saçlarımı okşamaya yeltendi. Bense oturduğum sandalyenin üzerine bacaklarımı karnıma çekerek tekrar sallanmaya başladım. İstem dışı gözlerimden yaş akıyordu.

Neden ağladığımı ben anlamamışken, adam şefkatli bir ses tonu ile ”Ağla, kendini sıkma rahatlarsın,” dedi.  Neden öyle söylediğini anlamasam da ağlamaya ve sallanmaya devam ettim.

Beynimdeki ses, artık her şeyin bittiğini, korkmamam gerektiğini, bundan sonra birlikte daha neler neler yapacağımızı söylüyordu. Ama ben hala çok korkuyordum. Ellerimle kulaklarımı kapatıyordum. Ben onu duymamaya çalıştıkça o sesini daha çok yükseltiyordu.

Kapı ne zaman açıldı ve kadınla adam ne zaman içeri girdi hiç fark etmemiştim. Gelen kadın omuzuma dokununca korkudan neredeyse sandalyeden düşecek gibi oldum. Bana siyah gözlerini dikmiş, garip bir biçimde bakıyordu. Rahat olmamı ve korkmam için bir sebep bulunmadığını  söyleyen sesini sanki rüyadaymışçasına çok uzaktan duyuyordum.

İlk gelen  adam odadan çıktı ve elinde bir sandalye ile geri geldi. Kadın bu sandalyeye oturdu, karşıma geçti  ve “Birkaç soru soracağım ama istemezsen cevaplamak zorunda değilsin,” dedi.  “Benim adım Zeynep, psikoloğum. Senin adın ne?”

Adımı sorunca ürktüm.  Beynimin içindeki ses, onun bana zarar vereceğini, sorularına cevap vermemem gerektiğini söylüyordu. Ama söyledim.

Kadın, kendi kendine konuşur gibi,  “Güzel, güzel,”  diyerek başını salladı. Sonra hafifçe tebessüm ederek, “Kaan buraya gelmeden önce neler yaptığını hatırlıyor musun?” diye sordu.

Bu soruyu sormasıyla birlikte ben yine başımı hızlıca sallayıp gözlerimi kapattım ve kollarımla, karnıma çektiğim bacaklarıma sarıldım. Sallanmam, istemediğim halde şiddetleniyordu.

Kadın, bacağımın üzerinde duran elimi tutarak, “Üzerindeki kıyafetler sana çok yakışmış, nereden aldığını bana da söyleyebilir misin?” dedi.

O anda, üstümdeki kıyafetlerin bana ait olamadığını farkettim. Ayağa kalktım ve korku içinde “Bunlar bana ait değil!” diye bağırmaya başladım. Bir yandan da üzerimdeki kazağı çıkarmaya çalışıyordum. Odada bulunan herkes etrafıma toplanarak anlamadığım bir dilde konuşmaya başladılar. Beynimde ki ses ise onlardan uzak durmamı söyleyip duruyordu. Kıyafeti bir türlü çıkaramadım.  Yorulunca masanın dibine çöktüm,  sağ tarafa doğru cenin şeklinde uzandım.

Kadın, yanı başımda dizlerinin üzerine oturmuş, sakin olmamı bana zarar vermeyeceklerini, bildiklerimi anlatmamı söylüyordu. Benim ise ağzımdan yine o çocukça sesle, anne kelimesinden başka bir söz çıkmıyordu.

Kadın saçlarımı yüzümden çekip  “Kaan annene ne oldu?” diye sordu.

Beynimdeki ses, onu öldürdüğümü söyledi hem de bağırarak. Birden olduğum yerde, üzerime beton dökülmüşçesine donduğumu hissettim. Artık sallanmıyordum. Ses ise gittikçe  yükselerek aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu. Bu gerçek olamazdı, kesinlikle bir kâbusun içindeydim. Yoksa, neden konuşamıyordum ki? Belleğimde anne dışındaki bütün kelimeler silinmiş gibi sadece bu kelimeyi tekrarlıyordum. Kadın kolumu tutup yerden kalkmam için çaba gösteriyordu. Yanında gelen adam ise sadece beni izliyordu. Ondan korktum,  bakışında değişik bir şey vardı. Birden aklıma bir şey geldi. Gerçek mi rüya mı bilmiyordum fakat annemi salonda görmüştüm yerde yatıyordu her yerinde kan vardı. Ona dokundum, sarıldım ama ağladım mı bilmiyorum. O ara evimizin bahçesine açılan teras kapısından çıkan bir kadın gördüm,  yoksa adam mıydı? Siyahlar giyinmişti. Ama bu gerçek değil, biliyorum gerçek değil. Sadece bir kâbus, birazdan uyanacağım ve annemin izlediği saçma sapan diziye bir göz atıp tekrar onunla konuşmaya çalışıp odama korkarak gireceğim. Kesinlikle böyle olacak. Başka türlü olamaz… Olmamalı…

Beynimdeki ses, “Sonunda oldu!” diyerek kahkahalar  atıyor, “Bak annenden kurtuldun!”  diye çığlık çığlığa bağırıyordu.

Kadın yüzüme bakıyordu. Saçımı okşayarak, “Kaan bir şey mi hatırladın, lütfen oturmaya çalış ve bana ne hatırladığını anlat, sana yardım etmek istiyorum,” dedi.

Uzun zamandan bu yana,  ilk kez biri bana yardım etmek istiyordu.

“Korkuyorum,” diyebildim.

Kadın  korkmamamı, benim için orada olduğunu söyledi.  “Lütfen sana yardım etmeme izin ver, gel önce şu sandalyeye oturalım.”

Sandalyeye geçersem gördüklerimin gerçek olacağından korkuyordum.

Başımı sallayınca kadın da yere oturdu. “Evden bugün hiç çıktın mı, arkadaşlarını anneni, babanı gördün mü? Seni arkadaşlarım boş sokaklarda bağırarak dolaşırken bulmuşlar, hatırlıyor musun? “

Bunu dediğinde sanki başkası yapmış ta ben izlemişim gibi bir hisse kapıldım. Başımı aşağı yukarı sallayarak ona hatırladığımı söylemeye çalıştım.

“Güzel,” diyerek konuşmasına devam etti. “Peki, bağırırken ne söylediğini hatırlıyor musun?”

Hatırlamıyordum. Beynimdeki ses,  sürekli benim yaptığımı söylüyordu ama ben ne yaptığımı bilmiyordum.

“Bak canım sürekli aynı kelimeleri tekrarlıyormuşsun. Ben yapmadım, anlamıyor musun, ben yapmadım diyerek bağırıyormuşsun.”

Beynimdeki ses, bağırmaya başlamıştı, sen yaptın boşuna kendini kandırma deyip duruyordu. Sesi duymamak için kadının yüzüne bakmaya başladım adı neydi, unutmuştum ama önemli değildi. O da bana bakıp “Sana yardım edeceğime inanıyor musun?” deyince hızla başımı salladım.

O ise tekrar kolumu tutup beni kaldırmaya çalıştı. Bu sefer ona uyarak sandalyeye oturdum. Saçım yüzüme düşmüştü. Elini uzatıp geriye doğru sevgiyle düzeltti. Saçımı tarıyormuş gibi hissettim. Birden çocukluk yıllarımdan kalma bir görüntü gözyaşlarıma eşlik etti. Ana sınıfına başladığım gün annem de saçlarımı bu şekilde sevgiyle geriye doğru eliyle taramıştı. Boş gözlerle kadına odaklanmaya çalışıyordum. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Beynimdeki ses yerine onu dinlemek istiyordum. Gözlerinde gördüğüm bir şey ona bakmamı sağlıyordu.

“Kaan sorduğum soruyu hatırlıyor musun, rica etsem hatırladığın kadarını anlatır mısın?”

Evet, evet anlatacaktım. Sonunda güçlükle, “Ben, ben sizi  değil başımın içindeki sesi duyuyorum… “ diyebildim. “Korkuyorum, çok korkuyorum. Siz de o sesi duyuyor musunuz? Siz de korkuyor musunuz?”

“Ben korkmaman için buradayım,” dedi yumuşak bir sesle.  “Sesi duymuyorum. Sana ne söylüyor?”

“Daha çok şeyler yapacağımızı, artık özgür olduğumuzu. Ve sürekli sen yaptın diyor… Ama ben hiçbir şey yapmadım, yapmadım!”  Artık ben de bağırıyordum.

“Sana ne yaptığını söylüyor?”

“Sadece sen yaptın diyor başka bir şey demiyor.”

“Tamam, anneni babanı en son ne zaman gördün bana anlatır mısın?”

“Babamı… Onu bugün görmedim. Annem evde dizi seyredip gülüyordu.”

“Ona dışarı çıkacağını söyledin mi?”

“Hayır… Söylemedim, çünkü salonda kanlar içinde yatıyordu. Onu salladım, sarıldım, bir yerinde bıçak vardı…”

“Devam et canım seni dinliyorum korkma bak ben sana yardım ediyorum, anlıyor musun? Lütfen gözlerime bak, bana bak.”

“Ben anneme sarılınca o bıçak daha derine girdi. Sesini duydum. Ama bu rüyaydı. Gerçek değil ki. Ben hep böyle kâbuslar görüyorum. Beynimdeki ses beni kimsenin anlamayacağını, eğer anlatırsam deli diye oynatacaklarını söylüyor ama ben onu da dinlemiyorum. Anneme, babama kaç kez söyledim beynimdeki sesleri. Korktuğuma onlar bile inanmadı. Normalmiş bunlar. O yüzden kâbuslarımı sadece ben bilirim, kimseye anlatmam. Bu, bu da kâbus, birazdan uyanıp annemin yanına gideceğim… Biliyorum gideceğim.”

“Tabi ki gideceksin ama o kâbusta neler oldu şimdi tekrar hatırlamaya çalış. Sonra gideceksin, ben sana yardım edeceğim.”

“Ben odamdaydım, uyumaya çalışıyordum, sanırım uyudum. İnsan uyanıkken kâbus görmez ki.  Rüyamda da uyuyordum, bir şeyin kırılma sesi ile uyandım ve salona doğru yürüdüm. Annem tam koltuğun önünde yerde yatıyordu… Her yerde kan vardı. Korktum ama yanına gidip oturdum, bağırdım, sarıldım ama o bana bakmıyordu… Gözleri kapalıydı. Sonra birini gördüm, terasa çıkan kapının önünden bana bakıyordu. Ben ise annemi yere bırakıp ellerimdeki kanı üzerime silmeye çalışıyordum. Ağlıyordum. Uyanmak istiyordum ama uyanamıyordum. Gördüğüm kişi yanıma geldi beni yerden kaldırdı ve banyoya götürdü, musluğu açtı ve ben ellerimde ki kanı yıkamaya başladım. Sonra bana yardım etti, üzerimdekileri çıkarıp kirli sepetine koydu. Ellerini ilk kez gördüm siyah eldivenleri vardı. Beni orada bıraktı tam banyo kapısının dışına çıkarken bana anneni sen öldürdün dedi… Bu kâbus dedim. Ben neden annemi öldüreyim diye düşünürken beynimdeki ses o seni sevmiyordu hatırla diye konuşmaya başladı. Bunu duymak istemiyordum. Annem beni seviyordu ve bu sadece bir kâbustu. Uyanınca soracaktım… Ama hala devam ediyor. Artık üşüyorum, bana yardım edin uyanayım. Söz veriyorum anneme bir daha ses duyuyorum demeyeceğim duysam bile demeyeceğim… Uyanmak istiyorum…”

“Tamam, canım, sen sakin ol. Peki, kâbusunda gördüğün kişiyi tanıyor musun? Acele etme biraz düşün.”

“Hayır tanımıyorum. Siz rüyanızda gördüğünüz herkesi tanıyor musunuz?”

“Tabi ki tanımıyorum fakat bazen çok küçük bir ayrıntı sabah uyandığımızda bize rehberlik edebiliyor.”

“Benim kâbuslarımda öyle bir şey olmuyor çünkü çoğunu korkudan hatırlamıyorum.”

“Ama bak bunu hatırlıyorsun. Bir daha düşün, zayıf mıydı, uzun muydu, gözleri saçları ne renkti? Annenin bir şey dediğini duydun mu?”

“Hayır, duymadım, duymadım anlamıyor musunuz  bu sadece bir kâbus. Neden dikkat edeyim ki, uyanınca hepsini unutuyorum.”

“Tamam, canım sakinleş biraz. Ben seni çok iyi duyuyorum ve anlıyorum ama sana yardım etmek için burada olduğumu unutma lütfen.”

Utandım birden. İlk kez biri duyduğum seslere ve korkunç kâbuslarıma inanıyordu. Tekrar ona bakmaya çalışarak, “Siyah giyinmişti,” dedim.  “Saçlarını kapatmıştı, kar maskesi vardı yüzünde. Zayıftı sizin gibi, boyu teyzem kadardı. Teyzem… Teyzem kâbusta olsa neden anneme zarar versin ki? Çok saçma. Bu kâbus bitmeli ben neler diyorum böyle? Neden hala uyanamıyorum? Bu çok gerçekçi, ilk kez böyle oluyor, kâbuslarımda hiç üiümezdim,  ama şimdi donuyorum. Ve beynimin içindeki ses bunun kâbus değil gerçek olduğunu söylüyor. Gerçek değil, değil mi? Bana cevap verin gerçek olamaz bu… Yoksa annem gerçekten öldü mü?”

Tekrar sallanmaya başlamıştım ve farkında olmadan ağlıyordum. İçimde bir yer acıyordu. Hiç kâbuslarda insanın içi acır mıydı?

“Çok üzgünüm Kaan, seni sokakta iç çamaşırı ile bulan arkadaşlar üzerindekileri giydirip seni buraya emniyete getirmişler. Üzerinde kimlik yokmuş. Arkadaşlarımız seni buldukları cevrede soruşturunca bir üst mahallede oturduğunu öğrenip aileni görmeye  gitmişler. Evinizin dış kapısı açıkmış ve annen gerçekten salonda kanlar içinde yatıyormuş. Babana haber vermişler. Şehir dışında olduğu için hemen gelemedi fakat şu sıralar uçağı inmek üzeredir. Baban gelir gelmez seni hastaneye aldırıp müşahede altında tutacağız. İnan çok üzgünüm.”

Artık onu duymuyordum annem yoktu artık ve ben burada olduğuma göre, bir de beynimdeki ses sen yaptın dediğine göre annemi ben öldürmüştüm. Yok, bu olmaz kesinlikle olmaz ben neden annemi öldüreyim ki? Birden ayağa kalktım odadaki herkes bana bakıyordu. Ben ise bağırmaya başladım.

“O siyahlar giyinmiş olan ve ellerimi yıkayan kimdi? Anneme o zarar verdi ben böyle bir şey yapamam. Ben sadece ses duyuyorum ve kâbus görüp korkuyorum ama anneme bir şey yapmadım anlıyor musunuz yapmadım.”

Artık konuşulanları anlamıyordum. Dudakları oynuyor, kolumu tutuyorlardı fakat ben onları duyamıyordum. Yere çöktüm, dizlerimi karnıma çekip kollarımla ayaklarıma sarıldım. Karanlık bir kuyuya doğru düşüyordum. Önceleri korkuyordum fakat şu an garip bir biçimde huzurluydum. Etrafıma sanki duvar örülmüş gibiydi ve ben o duvarın içine kimsenin girmesine izin vermeyecektim…

Korku hikayesinde finale doğru

Odamın camından dışarıyı seyrederken kapının açıldığını duysam da başımı çevirmedim. Artık hiç konuşmuyordum. Buraya getirildiğimden beri sadece hemşireler ve doktorların bana yaptıkları zorunlu şeylere uymaya çalışıyordum. Beynimdeki ses tamamen susmuştu ve ben kendimi içi boşaltılmış bir hayvan gibi hissediyordum. Babamın ve doktorumun haricinde bir ses duyunca kıpırdamadan dinlemeye başladım. Sesin sahibini tanımıştım. Bana o küçük tuhaf odada ilk kez inanan kadının sesiydi bu. Adı neydi?… Hatırlayamadım. Dinlemeye başladım.

“Doktor Bey hastamızın gelişim göstermesine çok sevindik. Ben de size bilgi verip Kaan’ı görmek için ziyaret etmek istedim. Onun katil olduğuna inanmamıştım.”

Bu son cümleyi duyar duymaz onlara doğru döndüysem de bunu fark etmediler. Babam başını sallıyor fakat doktorum benim gibi can kulağı ile kadını dinliyordu. Nefesimi tutup, dinlemeye devam ettim.

“Kaan’ın verdiği bilgiler doğrultusunda emniyetten arkadaşlarımız olayı derinlemesine araştırmaya başladılar.  Katil her ne kadar ipucu bırakmamaya çalışmışsa da evde iki farklı ayak izine rastladık.    Kurbanın yanındaki kana bulanmış ilk ayak izi Kaan’ındı. Fakat farklı bir ayak izi daha vardı. Adım uzunluğu silik te olsa altmış dört santimetreye denk geliyordu. Bu da katilimizin tahminen bir metre altmış santimetre boyunda olduğuna işaret ediyordu. Kaan benimle konuşurken siyahlar giyinmiş bir kişiden bahsetmişti ve teyzem gibi demişti. Biz de soruşturma gereği tüm akraba, komşu ve aile ile iletişimi olan herkesi sorguya aldık. Sonuçta  gördük ki Kaan yanılmamış. Annesini öldüren gerçekten de teyzesiymiş. Sebebi ise, miras davası!”

Bunu hatırlıyordum. Teyzem kendisine haksızlık yapıldığını annemin daha çok pay aldığını söyleyip duruyordu. Oysa ki miras eşit olarak bölüştürülmüş sadece anneannem pırlanta gerdanlığını ve küpelerini ilk çocuğu olan anneme bırakmıştı. Teyzem bir yıl önce annemden kolyeyi istemiş annem ise onun kendisine ait olduğunu söyleyince, tartışma kavgaya dönüşmüştü .

Garip bir şekilde o günü en ince ayrıntısına kadar hatırlayarak konuşmayı dinlemeye odaklanırken, babamın pişmanlığını ilk kez görüp şaşırdım. Gözlerinde yaş vardı. O da kadını can kulağı ile dinliyordu.

“Üzülerek söylüyorum doktor bey, Kaan ses duyduğunu ve gerçeğe yakın kâbuslar gördüğünü teyzesine de anlatmış. O da ablasını öldürüp çocuğun üstüne yıkmaya çalışmış fakat çocuğun konuşabileceğini tahmin edememiş. Konuşsa bile ona kimsenin inanmayacağını düşündüğünü dile getirmiş. Ben Kaan adına çok sevindim. Tedavisinin de iyi gitmesi onun tekrar hayata tutunmasına sebep olacak. Ben de elimden geldiği kadar onun hayatında yer almaya çalışacağım.”

Sözlerini tamamladıktan sonra bana baktı. Bakışlarındaki koşulsuz sevgiyi görünce, gözümden akan yaşlara mani olamadım.

“Teşekkür ederim,” dedim kendimi bile ürperten bir sesle.  “bana inanarak ne kadar büyük bir iyilik yaptığınızı size anlatamam. Annemi ben öldürmüş olsaydım eğer, emin olun, bir daha nefes almamak için elime geçen ilk fırsatı değerlendirdim.”

Babam ve kadın yanıma yaklaşıp bana her şeyin yoluna gireceğine dair sözler söylediler. Doktorum da onlara tedavime devam ettiğim sürece nasıl daha iyi olacağımı anlattı.

Bunu ben de çok istiyordum. İyileşmek, yeni bir hayata başlamak ve geçmişi tamamen unutmak en büyük umudumdu. Babamın güçlü elini omuzumda hissedince bu umuda daha çok sarıldım…

Poli̇si̇ye hi̇kaye: beyaz elbi̇seli̇ kadın

Polisiye Hikaye

KADIN:

Baş dönmesi hala geçmemişti. “İçtiğim en berbat kahve bu.”dedi.  Garson kapanma saatinin geldiğini söyleyeli on dakika kadar olmuştu. Ama kalkmak istemiyordu. Sanki bir el onu oturması için çekiştiriyordu. Esmer, kısa boylu, kirli sakalları biçimsizce uzamış garson ile yeniden göz göze geldi. Çantasını açtı, cüzdanını çıkardı. Masaya yirmi lira bırakıp kalktı. Kalkması ile hafiften sendeledi. Ayağında ince topuklu bir ayakkabı vardı. Garson yardım için hareketlenince başıyla gerekmediğini işaret etti.

Dışarıya çıktığı anda buz gibi bir hava yüzünü kesti geçti. Sonbaharın ilk günleriydi ama hava erken soğumuştu. Montunun fermuarını boğazına  kadar çekti. Giydiği yırtık kotun kesiklerinden bacaklarına sızan soğuk, titremesine neden oldu. Kahvesini evde içse ne olurdu? Neden Alper’in eve bırakma teklifini kabul etmemişti ki sanki? Şimdiye kadar evinde, sıcacık yatağında olmuş olurdu. Cevap basitti aslında, Alper’i eve davet etmek zorunda kalmak istememişti.

Gündüzleri, araba sesleri, insan uğultuları ile dolup taşan, çoğunluğunu iş merkezlerinin oluşturduğu binalarıyla bu sokak, şimdi hayalet bir şehre benziyordu. Yoğun çalıştığı günlerde, daha geç evine gittiği de oluyordu. Ama üniversite yıllarından beri, bu saatte ıssız sokakları yürüyerek geçmemişti. İnsan büyüdükçe daha korkak mı oluyordu acaba? Arkasından gelen araba farlarını fark edince döndü. Elini kaldırdı ama taksi yavaşlamadan geçip gitti.  Ana caddeden taksi bulma ihtimali daha yüksekti. Yürümeye devam etti. İnce topuklar boş sokakta ritmik bir sesin yankılanmasına sebep oluyordu. Kendi topuk sesini dinleyerek yürüdü. Önünde aşılması gereken tek bir yokuş vardı.  Yokuşun başına geldiğinde yanında Alper’inkine çok benzer, füme renkli, lüks bir araba durdu. Durup bakmaması gerektiğini söyleyen beyin sinyallerini dinlemedi. Açılan yan cama doğru düşüncesizce eğildi ve yüzüne gelen spreyin serinliği dışında bir şey hissetmedi. Refleks olarak koşmaya başladı. Topuklularla mümkün olduğu kadar hızlıydı ama sanki dünya yavaşlıyordu. Omzunun üzerine, yere düştü. Gözleri kapanırken yanında bir çift siyah rugan ayakkabı vardı.

 

ADAM:

Karaköy Mescidi Sokak; duvarlarında graffitiler, asmaların arasından sallanan ampullerin rengarenk ışıkları, her adımda kafelerden taşan müzik ve hepsi az çok birbirine benzeyen insanlar. Bir aydır her hafta sonunu bu sokakta geçiriyordu.  Bazen akşamüstü gelip gece yarısına kadar kalıyor, bazense gece yarısına doğru gelip yürüyüp dönüyordu.  O gün yine geç gelmişti. İş yerinden ayrılması biraz uzun sürmüştü. Karnı da açtı ama dışarıda yemek yemekten pek hoşlanmazdı.  Fransız Geçidi’nin yeşil demirlerine yaslanmış, tartışan bir çiftin yanından geçerek yürümeye devam etti. Onu gören nereye oturacağına karar veremediğini düşünürdü. Ama o, kadını arıyordu. Elbette bir gün, onu burada göreceğine inanmıştı. Özellikle bu sokakta olmalıydı kadın.

Sırf sevdiği bir şarkı çalıyor diye, kiremit rengi duvarları olan kafenin, tek boş masasına oturduğu ilk dakikada gördü onu. Uzun, dalgalı, kahverengi saçlarını sağ omzunun üzerine topluyordu kadın. Deri bir mont giymişti. Karşısındaki gözlüklü adamı dinliyor gibi görünüyordu. Adam zengin bir züppeye benziyordu.  Sürekli konuşuyor, kadına ciddi bir şey anlatıyordu. Kadın, adama gülümsemiyordu. Sevgilisi değil, diye düşündü. Alkol alamazdı. Zihninin açık olması gerekiyordu. Onca zamanı kadını arayarak geçirdiğini düşününce bu kaçırılacak bir fırsat değildi. Geçen yarım saat boyunca, kaçamak bakışlarla izledi kadını. Çok güzeldi. İri gözlerine siyah bir kalem çekmişti. Bordo ruju artık silinmeye yüz tutmuştu. Ama dudaklarının ruja ihtiyacı yoktu aslında. Kadın ve arkadaşı hesabı istediklerinde o da yarım kalan kahvesini umursamadan hesabı istedi. Peşleri sıra çıktı kafeden. Kadın incecik topuklarının üzerinde biraz sallanarak yürüyordu. Çakırkeyif bir hali vardı. Çok sevimli göründüğünü düşündü. Arabalarını yakın park etmemişlerse eğer, ne yapacağını biliyordu. Taksiye atlayacak ve kadının yaşadığı yeri öğrenecekti. Ama bu gece kesinlikle onun şanslı gecesiydi.  Yirmi metre uzağındaki arabanın farları yandığında o da kendi arabasının kontak anahtarını çevirdi.

İki füme araba peş peşe sokakları aştılar. Kadının bindiği arabanın sakin bir sokakta durmasına ne demeliydi?  Ya da gözlüklü züppenin kadını o saatte bırakıp gitmesine? “Bu kesinlikle şanslı gecem olmalı!” cümlesi dudaklarından bir fısıltı gibi döküldüğünde arabanın motorunu durdurup beklemeye başladı. Camekanın ardındaki kadının kendi kendine kahve içmesini izlerken, arabanın içinde yapacaklarını yeniden sıraladı beyninde. Çok kolay olmuştu, bu kez fazla kolay.

 

KADIN:

Gözleri hafifçe aralanmaya başlamıştı. Pencerenin önünde bir masa belirdi ilk önce. Masanın üzerinde bir çiçek saksısı vardı. Çiçeğin canlı olduğundan emin olamadı.  Mürdüm renkli kalın perdeler sıkıca kapalıydı. Gece mi yoksa gündüz mü olduğunu ayırt edemedi. Yumruklarını sıkıp açtı. Kollarının, başının üzerinde birleştirilip bileklerinden bağlandığını idrak ettiğinde bağırmak istedi. Ağzında sesinin çıkmasını engelleyen bir bant vardı. Paniğe kapılıp debelenmeye başladı ama kımıldadıkça el ve ayak bileklerindeki ipler etine batıp, canını acıtıyordu. Sakin olmalıyım, sakin olmalı ve nerde olduğumu anlamalıyım, diye telkinde bulundu kendi kendine. Paniklemek, soğukkanlı mizacına tersti zaten. Ama kim bu durumda uyansa paniklemezdi ki?

Gözlerini kapadı. Üç kere derin nefes alıp bıraktı. Turuncu minderli salıncağı, bahçedeki çiçek tarhlarını düşündü. Stresli iş günlerinde de böyle yapardı. Kafasının durduğunu hissettiği anlarda, birkaç dakika gözlerini kapatır, derin derin nefes alıp vererek, çocukluğuna, ilk gençlik yıllarına nüfuz etmiş mekanları düşünmeye çalışırdı. Gözlerinin önünde imgeler peş peşe yer aldıkça sakinleşir, yeniden sağlıklı düşünmeye başlardı.

Çocukluğundan bir kare çıktı geldi. Ancak iki kişinin oturabildiği salıncak boştu. Salıncak gibi siperliğinin kumaşı da rüzgarın etkisiyle sallanıyordu. Hemen sağ tarafında çiçek tarhlarından biri vardı. Annesinin düzenlediği bütün bahçe içinde en sevdiği kısım orasıydı. Sarı, pembe, kırmızı çiçeklerin ortasında uzun boylu beyaz zambaklar yükseliyordu. Zambakların gölgesinde, içinde bir kulübenin, bir bankın ve yanında çocukların top oynadıkları bir kuyunun bulunduğu minyatür bir bahçe vardı. Hepi topu bir toprak saksının içine, çeşitli oyuncak parçaları, renkli taşlar, ahşap parçaları ile oluşturulmuş bu minik bahçeyi annesi ile dekore etmişlerdi. Bu imgeleri getiren, bir kokuydu. Şimdi kendini daha rahat hissediyordu.

Gözlerini açmadan havayı kokladı. Beyaz gül kokusu. Muhtemelen çarşaflardan ve yastık yüzlerinden gelen yumuşatıcı kokusuydu. Başka belirgin bir koku duyumsamadı. Seslere odaklandı. Bir duvar saatinin saniyesinin belli belirsiz tıkırtısı. Saat mi? Gözlerini açtı, etrafını taramaya başladı. Evet, saat giysi dolabının sol tarafındaydı, kapının hemen yanında. Saat 4:27. Odanın lambası yanıyordu. Hala gece olabilirdi. Öyleyse çok zaman geçmemişti.

Sade döşenmiş bir odaydı burası. Üzerinde olduğu tek kişilik yatak, pencerenin önüne konulmuş masa, yatağın kenarında komodin yerine kullanılan bir sehpa, iki kapaklı bir dolap ve bir dilsiz uşak. Her biri antika sayılabilecek, gürgen olan bu mobilyalar dışında odadaki tek aksesuar masanın üzerindeki çiçekti ki onun da yapma çiçek olduğundan emindi artık. Odada iki tane kapı vardı. Biri yatağın tam karşısında, diğeri yatağın solunda. Eğer burası bir ev ise misafir odasında olmalıydı. Kaçırılmıştı. Nedenini bilmiyordu. Olası tüm senaryoları düşünmeye başladı. Hayal gücü ile yürüttüğü bir işi vardı ve üretmekte sınır tanımayan beyni sayesinde gayet iyi kazanıyordu.

“Rakip şirketler? Üzerinde olduğum çok büyük bir iş de yok ki bu ara. Takıştığım bir müşteri? Yakın zamanda yaşanmadı böyle bir şey…”   Omzundaki ağrıya eşlik eden baş ağrısı yüzünden yüzünü buruşturup duruyordu. Gözlerini kapattı. Salıncakta iki çocuk yan yanaydı şimdi. Çarpan kapının sesini duyduğunda uyuklamış olduğuna şaşırdı.

 

ADAM:

Bu saatte açık bir yer bulmak zor olmuştu. Dolabı hazır tutmadığı için kendine çok kızıyordu. Bir dahaki sefere konserve yiyecekler depolamalıydı. Konserveden nefret ederdi aslında. Kadının uyanmış olması gerekiyordu artık. Odaya girmeden önce, bir kısmında mutfak bulunan salona girdi. Çayın altını ısınması için yaktı. Menemen yapmak için aldığı malzemeleri doğramaya başladı. Bıçak tahtada çok hızlı hareket ediyordu. Bu konuda eskiden beri maharetliydi zaten. Kahvaltı tepsisini hazırladı. Menemen tavasının kapağını kapattı. Üzerinde hala lacivert renkli Cacharel takım elbisesi vardı. Odayı erken bir kahvaltı için hazırlamak zamanı gelmişti.

 

KADIN:

Kapının ardından gelen seslerin sahibinin, kapıdan içeriye ne zaman gireceğini beklemek ölüm gibiydi. Nefesi sıklaşmıştı. Göğsü kabarıp iniyordu. Artık omuzlarının sızısı dayanılmaz bir hal almıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülüp yastığı ıslatıyordu. Ağlamak istemiyordu. Bu odada olmasına sebep her kim ise –ki hala onu buraya hapsedebilecek kimse bulamamıştı-  onu zayıf halde yakalamamalıydı. Eskiden beri zayıflıklarını göstermeyi sevmezdi. Kapının ardında yaklaşan adımları dinlerken, çocukluğunun sarı bukleli, gelinlikli Fatoş bebeğini getirmişti gözlerinin önüne ama bu kez olmuyordu. Kalbi göğsünü delip çıkacak gibiydi. Kapı gıcırdayarak açıldı. Bu adam da kim, diye düşündü kadın. Hiç düşündüğü gibi değildi.

Son derece şık ve yakışıklı bir adam kapıdan içeriye gülümseyerek girdi. Yatağın yanına geldi. “Seni bağlamak zorunda kaldığım için üzgünüm canım. Şimdi ağzını açıyorum ama rica edeceğim bağırma, olur mu?” dedi.  Bağırmak mı,  ne diyeceğini bile bilmiyordu ki! Filmlerde bu an geldiğinde genellikle kaçırılan kişi çığlık çığlığa bağırırdı. O zamanda da ya bir tokat yerdi ya da ağzı yeniden kapatılırdı. Bağırdığı için kurtarılan bir kişi bile görmemişti. Gözlerini kapatıp açtı.

Adam, “Anlaşacağımızdan emindim zaten. Sen hep akıllı bir kadın oldun.”dedi.

Beni nerden tanıyor ki, diye düşündü kadın aynı anda. Bant ağzından çekilirken canı acıdı. Aslında adamın ne kadar kibar davranmaya çalıştığını da fark etmişti. Özür diledi adam.

Kadın, “Seni tanımıyorum.  Neden buradayım? Sen de kimsin?” diye sordu.

Sesi kendini şaşırtacak kadar ürkek ve sakin çıkmıştı. Adam o kadar kalburüstü görünüyordu ki, bu, kadının kafasındaki kaçırılmış olma durumuna hiç uymuyordu. Haydut görünümlü, esmer, üstü başı dökülen, konuşması kaba saba biri senaryoyu tamamlardı ama bu adam değil. Yine mesleğinin etkileri kendini gösteriyordu.

“Aklının karışmış olması gayet normal. Güzel bir kahvaltıdan sonra kendine gelirsin. Seni buraya böyle getirmek zorunda kaldığım için üzgünüm. Üzerindekiler de kirlenmiş. Değiştirmek isteyeceğini tahmin ediyorum. İstersen sıcak su da var, duş alabilirsin.”

“Ne saçmalıyorsunuz? Misafiriniz değilim! Beni burada zorla tutuyorsunuz!”diye bağırarak, itiraz edecek oldu ama adamın yüzünde öyle bir ifade oluştu ki, kadın korkunç bir manzarayla karşılaşmış gibi ürperdi. Kadın o anda, haydut gibi ifadesinin illa tiple alakalı olmadığını anladı. Adam hala gözlerini kısmış bakıyordu. Dudağının kenarında bir seğirme hali vardı. Kadın, ‘Bir oyunun içindeyim,’ diye düşündü. İş dünyasında her türlü adamla, kurallara göre oynamaya alışkın olan kadın, bu işten sıyrılabilmek için de kurallarına göre oynaması gerektiğini hissetti.

Gülümseyerek, “Duş iyi fikir aslında. Lavaboya da gitmem gerek,”dedi.

Bu kadarcık bir cümle odaya giren o ilk adamı geri getirmeye yetmişti.

“Banyo orada. Havlu ve temiz bir giysi de var. Ellerini de çözelim ama lütfen yine beni bırakıp gitmeyi düşünme. Şehir uzakta kaldı. Ormanın içinde kaybolmanı istemem. Burada bekleyeceğim.”dedi adam.

Adam bileklerindeki ipleri çözerken, kadın etrafın neden bu kadar sessiz olduğunu da anladı.

 

ADAM:

Ellerini çözerken tenine dokunmuştu. Buz gibiydi. Kadın ne kadar belli etmek istemese de titriyordu. Kokusu da farklıydı. Olsun. Hiç biri aynı kokmuyordu zaten, aynı bakmıyordu, aynı şekilde konuşmuyordu ama olsun. Onun kadınıydı artık. Duştan su sesi gelmeye başlamıştı. Demirli, küçük pencereden kaçamayacağı için razı olmuş olmalıydı. Bu kez gelişinde daha uysaldı zaten. Önceki gelişinde ne kadar zorlandığını hatırladı. Birkaç kez vurmak zorunda kalmıştı. Kadına vurmayı, o güzellikte çirkin izler bırakmayı sevmiyordu. Su sesi kesildiğinde kapının sağ tarafında beklemeye başladı. Banyoda tehlike oluşturabilecek hiçbir şeyin olmadığından emindi. Ama yine de tedbirli olmayı severdi. Banyonun kapısı açılınca dışarıya buhar ve yasemin kokusu yayıldı. İşte şimdi olmuştu. Koku tamamdı. Kadın, zayıf ama biçimli vücuduna oturmuş, beyaz Şile bezi elbise ile çok daha güzel görünüyordu.

Sormaktan çok emreder bir ses tonuyla,  “Kahvaltı edelim mi hayatım?” dedi .

 

KADIN:

Banyoya girdiğinde ilk işi pencere var mı diye bakmak olmuştu. Klozetin üzerinde küçük bir pencere vardı. Bir an geçebileceği kadar olduğunu düşünüp, umutlandı. Ama uzanıp zorlukla pencereyi araladığında demir parmaklıklarla karşılaştı. Klozetin üzerine tırmandı. Pencereden dışarıya baktı. Etrafta gökyüzüne uzanan ağaçlardan başka bir şey yoktu. Pencereden içeri giren hava, ciğerlerini oksijenle doldurdu. Ağaçların arasından bir kuş sürüsünün geçişini gördü. Bir bahane bulup belki dışarı çıkabilirdi ama bu pencereden olamayacağı kesindi. Banyo, küçük bir duş, lavabo ve klozetten ibaretti. Lavabonun yanına havlu, tarak ve düzgünce katlanmış bir elbise bırakılmıştı. Duş kısmında duş jeli ve şampuan vardı. Hızlı bir duş aldı. Elbise üzerine tam olmuştu. Banyoda bir ayna olsa fena olmazdı. Omzunun arkasının hafiften morarmaya başladığını zorlukla gördü. Ama el ve ayak bileklerindeki kızarıklıklar daha belirgindi. Evinde olsa üzerinden çıkanları banyonun orta yerinde bırakabilirdi o an. Ama ev sahibinin gösterdiği titizliği düşününce katlayarak bıraktı.

“Beni daha önceden tanıyor olmalı. Yine beni bırakıp gitme de ne demek?” diye fısıldadı. Bazı şeylere anlam veremiyordu. Ama o, ev sahibi gibi davranıyorsa ben de misafir gibi davranacağım, diye düşündü. Havlu ile saçlarını iyice kuruladıktan sonra yeniden ev sahibi(!) ile yüzleşmek üzere çıktı banyodan.

 

ADAM:

Kadının uysalca başını sallaması hoşuna gitti. Yeniden bağlasa aslında iyi olacaktı. Önceki seferde bağlamadığı için az daha kadının savurduğu sandalye kafasında patlatacaktı adamın. Son anda geri çekilmişti. O yüzden bu kez odada sandalye bulundurmamıştı. Kadını önceki seferden daha sakindi. Ne dese boyun eğecekmiş gibi davranıyordu. Bu, adamın hoşuna gitti.

“Şimdilik evi gezdiremeyeceğim. Kusura bakma lütfen. Ama beklersen birazdan güzel bir kahvaltı ile döneceğim canım,”dedi. Odadan çıkarken her ihtimale karşın kapıyı kilitledi. Kahvaltı tepsisini son kez kontrol etti. Kadını ne kadar uysal olsa da tepsiye plastik bir çatal ve bıçak koymak daha güvenliydi.

 

KADIN:

Adamın odadan çıkışıyla birlikte kadın hemen pencereye doğru fırladı. Mürdüm perdeleri açtığı anda ikinci hayal kırıklığını yaşadı. Ferforje parmaklıkların ardından patika yolu gördü. Araba yolun bitimindeydi. Plakayı ezberleyene kadar içinden tekrar etti. Vakit kaybetmeden dolabı açtı. Ama içi boştu. Keşke giysi askıları olsaydı. Belki onlarla kendine bir silah üretebilirdi. Kendine silah yapabileceği bir şey bulmak için odayı gözleriyle taradı yeniden. Belki masanın ayaklarını kullanabilirdi ama ses çıkarmadan onu kırması mümkün olmayacaktı. “Zamanı değil ama olası,” dedi. Bu düşünceler hiç olmayacak anda gülmesine sebep oldu.  Bir Mac Gyver değilsin neticede, dedi kendi kendine. Ayak seslerini duyar duymaz uslu bir kız olup yatağın kenarına oturarak, kapının açılmasını bekledi. Adam elinde bir kahvaltı tepsisiyle geldiğinde acıkmış olduğunu hissetti. Yatakta yemek yemekten oldu olası nefret ederdi. Ama odada oturulabilecek başka bir şey yoktu. Adamı konuşturmalıydı. Belki o zaman neden burada olduğunu anlayabilirdi.

“Masada da yiyebilirdik aslında.”dedi. Olabildiğince gülümsemişti.

Adam da hafifçe boynunu büktü ama cevap vermedi. Onun yerine, “Menemen seviyorsun diye hatırlıyorum. Çay da şekersizdi, değil mi?”diye sordu.

Adam bunları nereden biliyor, diye düşünüyordu kadın. Ama ekmek seçimi yanlıştı. Tam buğday ekmeği dışında ekmek yemezdi. Yine de o an ayırt etmeyecek kadar acıkmıştı. Birlikte sessizce kahvaltı etmeye başladılar. Kadının aklında sorular vardı. Ama soru sorarak adamı konuşturamayacağını hissediyordu. Bir süre sonra kadın sessizliği bozdu.

“Buraya en son ne zaman geldiğimizi hatırlayamıyorum. Çok huzurlu bir yer burası.”

“Geçen eylülde gelmiştik. Birlikte geçirdiğimiz zamanları unutmamalısın canım.”

Perdeleri aralanmış pencereden dışarıyı gösterdi kadın. “Sanırım şu ağaçlar meşe,”dedi.

Adam ağzındaki son lokmayı da yuttu. Çayından bir yudum daha aldı.

“Ağaçları seviyorsun. Etrafta onlardan çok var. Buralara insan eli değmedi daha. Önce de söylemiştim ya, ev dedemindi. Biraz düzenleme yaptım tabii ama şehirden uzakta birkaç gün için yetiyor.”

“Bahçesi var mı? Görebilir miyim?” diyerek şansını denedi kadın.

 

ADAM:

Bu soruyu beğenmemişti. Onu aptal mı sanıyordu. Uysal falan değil, fazlaca zeki, diye düşündü. Baş edebilir miydi, evet ederdi. Ama istediği gibi bir gün geçiremeyeceğini hissetmeye başlamıştı. Oysa ne vardı, sakin kalmayı başarsalardı. Birlikte gerçekten keyifli saatler geçirebilecekken bu gerginliğe ne gerek vardı? Kadının kahvaltı edişini seyrederken öfkesi dinmeye başladı.

“İstersen şimdi gezebiliriz bahçeyi,”dedi.

Kadın beklemediği bir şey duymuş gibi gözlerini kocaman açarak baktı yüzüne ama çabuk toparladı kendini.

O da neredeyse benim kadar iyi, güzel bir çift olabilirdik, diye geçirdi içinden adam.

“Olur,”dedi fısıldar gibi kadın.

Oda kapısında kadına yol verdi kibarca ama kapıdan çıktığı anda kadının kolundan tuttu. Birlikte bahçeye çıkarken kadının etrafını incelediğini biliyordu.

“Ben de olsam fırsat kollardım. Ama buna gerek yok tatlım. Sadece güzel bir gün geçirelim,”diye fısıldadı kadının kulağına.

 

KADIN:

Anlayamıyordu. Adamın ne yapmaya çalıştığı hakkında kesinlikle bir fikri yoktu. Eğer hafta sonu değil de iş günü olsa kesinlikle büyük bir işten geri kalması için kaçırıldığını düşünebilirdi. Bahçeye çıkmak istemişti ama bahçe diye bir şey yoktu aslında. Alabildiğince ağaç ve tek aracın geçebileceği toprak bir yol. Yol mutlaka bir ana yola çıkıyor olmalıydı. Koşsa kaçabilir miydi? Yoksa bugünün geçmesini, adamın onu bırakmasını mı beklemeliydi? Adam, kötü bir şey yapacak gibi görünmüyordu. Yapmayacağının garantisi var mıydı? Sessizce yürümeye başlamışlardı. Adam patikayı takip ederek yürütüyordu.

“Ormanın içine girmeyi çok istemiyorum hayatım. Kaybolmak istemem. Ağaçlar hep birbirine benziyor,“ dediğinde kadın bunun aslında bir gözdağı olduğunu anlamıştı. Sinirleri geriliyordu artık. Adamın bu nazik tavırlarının kendisini rahatlatmadığını da hissediyordu. Adam konuşuyor, ona ağaçlardan, ormanda bulunan yabani hayattan bahsediyordu. Dayanamıyordu artık. Bir çığlık boğazına kilitli gibiydi ve çıkmak için zincirleri zorluyordu sanki. Çok gerilerden gelen bir ses duyar gibi oldu. Bir araba mıydı? Adam konuşurken, birden kolunu kurtardı ve koşmaya başladı. Adam arkasından durması için bağırıyordu. Gücü yettiğince hızlı koştu. Ağaçlar sağını solunu çiziyordu ama o durmadı ta ki bir aslanın avına atladığı gibi üzerine atlayan adamın ağırlığıyla yüzüstü yere kapaklanana kadar. Adam bedenini kendine çevirdiğinde, adamın gözlerindeki bakıştan hiç de iyi bir şey yapmadığını anlamıştı.

 

ADAM:

Adam bir yandan onu eve doğru sürüklüyor bir yandan bağırıyordu.

“Neydi bu saçmalık? Neden kaçıyorsun ki sanki? Kıyafetinin haline bak. Bu elbise bir Valentino, farkında mısın sen?  Sohbet ediyorduk güzelce, ne anlamsız hareketler bunlar. Kaçmaya çalışmandan nefret ediyorum…”

Adam onu eve sokarken de banyoda elbiselerini çıkarırken de hiç itiraz etmedi. Çamaşırları ile kaldığı o anda adamın onunla değil bedeninde açılan yaralarla daha çok ilgilendiğini anlamıştı. Adam sanki bir sanat eserine bulaşanları temizler gibi temizliyordu onu.

“Çok yanlış yaptın çok? Her şeyi bozdun. Hiçbir şey istediğim gibi olmayacak şimdi Selen. Hiçbir şey anladın mı?”diye kızdı adam.

Kadın, “Selen de kim? Siz beni karıştırıyorsunuz. Benim adım Selen değil ki!”diye itiraz edince adam şaşırmış gibi baktı kadının yüzüne. Banyodan çıkarılıp yatağa doğru götürülürken, kadın ilk defa yalvarmaya başladı.

“Lütfen, beni bırakın. Sanırım yanlış kişiyi kaçırdınız. Lütfen, ben Selen değilim. Benim adım Pınar. Bakın çantamda kimliğim de var.”

Adam kadını dinlemiyordu bile. Kadının ellerini ve ayaklarını yeniden bağlamıştı.

Kadın hala yalvarırken banyoya gitti. Elbiseyi banyo küvetinde yıkadı. Tüm planları altüst olmuştu. Yaraların iyileşmesini bekleyemezdi. O kadar zaman yoktu. Pazartesi iş başında olması gerekiyordu. Bir süre banyoda yerde oturdu. Kadın hala yalvarıyordu.

“Selen yalvarmazdı”, dedi.

Banyodan çıktığında, yatağın kenarına oturdu.

“Tüm günü birlikte geçirecektik. Akşam yemeği için sana  mantarlı fettuccine yapacaktım. Şarabımız da vardı. Son akşamımızdaki gibi, kırmızı şarap. La Vie En Rose çalacaktı. Dans edecektik. Her şey çok güzel olacaktı. Mahvettin her şeyi. Bir kez daha.”

Bunları söylerken kadının başının altından yastığı aldı. Olanca gücüyle yüzüne bastırdı. Kadın çaresizce çırpınıyordu. Kasılmalar bittikten sonra bir süre daha tuttu yastığı adam. Hala konuşuyordu.

“Her gidişinde seni bulmak için ne kadar zaman harcadığımı bilmiyorsun. Seni bulmak ve yeniden bir gün dahi olsa seni yaşamak için ne kadar uğraş verdiğimi de. Oysa defalarca anlattım. Bu kez hiç dinlemedin bile, oysa farklı olacağını düşünmüştüm.…”

Yastığı kenara bıraktı. Kadını çözdü.  Elbiseyi hareketsiz bedenine yeniden giydirdi. Elbise ıslaktı ama önemli değildi. Geceye kadar kururdu. Sessizliğe ve ıssızlığa ihtiyacı vardı. Kadının saçlarının arasına takılmış birkaç kuru yaprağı aldı.

“İyi uykular sevgilim,”diyerek yanağından öptü. Çayı ısıtmaya gitti.

Pazartesi  günü gazetelerden birinde okuduğu haberle gülümsedi adam.

“Bir Beyaz Elbiseli Kadın Daha!

3 yılda 3 ceset. Polis son iki yıldır eylül aylarında şehrin farklı noktalarına bırakılan beyaz elbiseli kadın cesetlerinin sırrını daha çözememişken, yeni bir kurbanla daha karşılaştı. Önceki iki kurban arasında sadece bedensel benzerlikler dışında bir ortak yan bulamayan emniyet güçleri, yeni kurbanın kimliği hakkında henüz bir açıklama yapmadı. Cinayetin neden ve kim tarafından işlendiği belirsizliğini koruyor…”

Adam gazeteyi masaya bıraktı. Kahvesinden bir yudum aldı. Arkasına yaslandı.

“Bu kez seni, sen çok çirkinleşmeden buldular sevgilim. Önümüzdeki eylülde görüşürüz,” diye mırıldandı.

Poli̇si̇ye bulmaca: gece yolcusu

Ed Frank, verdiği siparişi getiren garson kıza gülümseyerek teşekkür etti. Tepsideki hamburger pek iştah açıcı görünmese de gecenin bu saatinde ve bu berbat yerde bundan daha iyisini bulamayacağını biliyordu.

Stockwell’den sonra yol iyice tenhalaşmış, o küçük şehirdeki bir kafeye girip akşam yemeğini yemediği için bin kere pişman olmuştu. Boğazına düşkün biri değildi ama açlığa karşı eskiden beri garip bir tahammülsüzlüğü vardı. İki saat boyunca tek bir konaklama yerine rastlamamak tam sinirlerini bozmak üzereydi ki, kırmızı neon ışıklarının aydınlattığı Mickey’in Restoranı karşısına çıkmıştı. O da hemen keyifle direksiyonu kırmış, restoranın önünde duran külüstür bir kamyonetin yanına arabasını park etmişti.

İçeride fazla müşteri yoktu. Sadece şişman bir adam önündeki peynir tatlısını tıkınmakla meşguldü. Herhalde dışardaki külüstürün sahibi oydu. Ed’i görünce ona dik dik bakmış, sonra yeniden tatlısını yemeye devam etmişti.

Ed, cebinden telefonunu çıkarttı. Onu gören garson kız uzaktan seslendi.

“Maalesef burada çekmiyor. Bir yere telefon edecekseniz barın arkasındakini kullanabilirsiniz. Parasıyla tabii.”

Ed başını salladı. “Yok hayır, bir yere telefon edecek değilim. Bu saatte zaten herkes uyumuştur. Saat gece yarısını çoktan geçti. Ben sadece haritaya bakacaktım.”

Garson kız masaya yaklaştı. “Trenton’a mı gidiyorsunuz?”

“Evet. Sanırım daha dört saatlik yolum var.”

“En az beş saat. Ama sizin yerinizde olsaydım sabahı beklerdim.”

“İşte bu imkansız. Sabah sekiz buçukta orada olmam lazım.”

“İş meselesi mi?”

“Evet, bilirsin işte.”

Garson kız bir an durdu. Sonra, ciddi bir sesle, “Bakın,” dedi, “O yol bu saatlerde biraz tehlikelidir.”

Ed, arkasına yaslandı. “Biliyorum, yol dağların üzerinden geçiyor. Bazı tehlikeli dönemeçleri varmış.”

Garson kız, “Onlar önemli değil,” dedi, elini havada sallayarak. “Daha kötü şeyler var.”

Ed, huzursuzca oturduğu yerde kıpırdandı.

“Ya. Ne demek istediğinizi daha açık anlatır mısınız?”

Garson kız, önemli bir konudan söz etmeye hazırlanan birinin tavırlarıyla, “Bayım,” dedi. “Belli ki ülkenin çok uzak bir köşesinden geliyorsunuz. Buralarda olup bitenlerden haberiniz yok. Aklı başında hiç kimse, gece yarısından sonra, sabah güneş doğana kadar o yoldan Trenton’a gitmez burada. Öyle değil mi Fred?”

Fred, az ilerdeki şişman adam olmalıydı ki, bu soruya cevap vermek lütfunda bulundu.

“Kesinlikle. Bu saatte Trenton’a gidenin aklından şüphe ederim.”

Garson kız, Ed’in önündeki boş tabak ve bardağı alıp mutfağa gitti. Az sonra, dumanı üzerinde iki fincan kahveyle geri döndü. Kahvelerden birini Ed’in ününe koydu, kendisi de geçip karşısına oturdu.

“Fred de Trenton yönüne gidiyor. O taraftaki küçük bir kasabaya.”

Külüstür kamyonetin sahibi onlara bakarak, “Grantham!” dedi yüksek bir sesle. “Çuval fabrikası var orada. Her ay en az iki defa giderim.

Eskiden olsa bütün gece yolda olurdum. Ama şimdi, sabaha kadar burada bekliyorum. Güneş doğmadan yola devam etmem.”

Garson kız, Ed’in gözlerinin içine bakarak, “Siz de aynısını yapmalısınız,” dedi. “Güneş doğmadan yola devam etmemelisiniz.”

Ed, “Hiç sanmıyorum,” dedi. “Yola devam etmek zorundayım. Aksi halde işimi kaybederim.”

Garson kız, “Ama,” dedi. “Hayatınızı kaybetmekten daha kötü bir şey değil bu.”

Ed şaşırmıştı. “Ne demek oluyor bu şimdi?” diye sorarken sesinde meraktan çok bir gerginlik vardı.

“O yolda son üç ayda yedi cinayet işlendi,” dedi garson kız, derin bir iç çekerek. “Yedi kişi vahşice öldürüldü. Hepsi de arabalarının içindeydi. Teğmen Brigley benim akrabamdır. O anlattı. Arabalar yolun kenarında sabah saatlerinde bulunmuş. Katil, zavallıları adeta doğramış. Tam bir kan banyosu yani. Brigley, bu işi yapanın bir manyak olduğunu söyledi. Gazeteler seri katil diye yazdı. Cinayetlerin hepsi Trenton dağ yolunda ve gece yarısından sonra, iki ile beş arasında işlenmiş. Manyağın arabaları nasıl durdurduğu, içerisine nasıl girdiği hala bir sır. Üstelik kapıların hepsi kilitliymiş. Arabaların anahtarı da içerdeymiş. Son cinayet bir hafta önce işlendi. Oklahoma’lı bir kadın doktor öldürüldü. Stockwell’e gidiyormuş. Oradaki hastanede çalışmaya başlayacakmış. Zavallıyı kimse uyarmamış gece yola çıkmaması için. Az da olsa ara sıra gelip giden vardı o yoldan ama, son cinayetten sonra, geceleri kimse gitmez oldu. Size tavsiyem, beşe kadar buradan bir yere ayrılmamanız. Güneş beşi on geçe doğuyor. O saatte siz de yola yeniden koyulabilirsiniz.

Ed’in ağzı kurumuştu. Önündeki fincanda kalan kahvenin hepsini bir dikişte içti.

Garson kız ayağa kalktı, boş fincanı alıp barın arkasına gitti, oradan bir gazete tomarıyla geri döndü. Elindekileri Ed’in oturduğu masaya bıraktı. Bunlar yerel gazetelerdi. Trenton Post, Stockwell Star ve StockNews. Hepsinde de az önce dinlediği cinayetlerle ilgili fotoğraflar ve haberler vardı.

Kızın anlattıkları doğruydu. Gerçekten de korkunç cinayetler işlenmişti burada. Ed, içini bir tedirginliğin kapladığını hissetti. Bir an için aklından restoranda üç dört saat pineklemeyi geçirdi. Kahvesini içer, peynir tatlısını yer, biraz da uyurdu. Baltimore’dan beri altı saattir araba kullanıyordu. Dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bunu hayal etmek bile güzeldi ama, müdüründen aldığı talimatı hatırlayınca, kafasındaki hayaller bir anda kayboldu. Arabasının bagajındaki paketleri saat tam dokuzda Bay Mulligan’a teslim etmek zorundaydı. Şirketin prensipleri böyleydi. Bay Mulligan gibi bir müşteriyi kaybetmeyi kimse istemezdi. Rakiplerin müşteri kapmak için fırsat kolladıkları bir piyasada mal teslimatını zamanında yapmamak, Ed’in sonu olurdu. Yeni evinin taksitlerini ödemeye başladığı şu günlerde işsiz kalmayı göze alamazdı.

Hesabı öderken, garson kız, endişeli bir sesle, “Dikkatli olun,” dedi. “Yolda sakın durmayın ve kimseyi arabanıza almayın.”

Ed, başını sallayarak kıza göz kırptı. “Merak etme. Zaten oyalanacak zamanım yok.”

Arabasını çalıştırıp park yerinden ayrıldı. Anayola girmeden önce, garson kızla şişman adamın, restoranın dışına çıktıklarını gördü. Onu izliyorlardı. Sanki bir sirk cambazına bakar gibi bakıyorlardı.

Ed, “Lanet olsun!” dedi ve gaza bastı. Farların beyaz ve güçlü ışığının aydınlattığı ıssız yolda onunkinden başka tek bir araç yoktu. Radyonun düğmesini çevirdi. Bir müzik istasyonu buluncaya kadar kurcaladı. Sonunda, Chris Rea’nın sesi hoparlörden duyuldu. Road to Hell çalıyordu. Ed, “Ortama bundan daha uygun bir şarkı olamazdı,” diye düşündü.

Bir göl kıyısından geçerken saate baktı. Üç buçuktu. İki saattir direksiyon başındaydı. Zaman ilerliyor, fakat yol bitmek bilmiyordu. Aksi gibi, bir de yağmur yağmaya başlamış, görüş mesafesi kısaldığından hızını düşürmek zorunda kalmıştı.

İşte tam bu sırada biri çıktı karşısına. Bir adamdı bu ve yolun tam ortasında duruyordu. Farların ışığında onu elleri havadayken bir an için görebildi sadece. Sonra ani bir refleksle direksiyonu sola kırdı ve yolun kenarındaki çamura saplanarak durdurabildi arabayı. Her şey çok hızlı olup bitmiş, ne olduğunu anlayamamıştı. Birinin cama vurduğunu duyuncaya kadar yerinden kıpırdamadı. Kapıyı usulca açtığında karşısında sırılsıklam olmuş, temiz yüzlü –hatta buna bebeksi bile denebilirdi- genç birini gördü.

Adam nefes nefeseydi ve kesik kesik konuşuyordu. “Kusura bakmayın, benim yüzümden oldu. Öyle durmamalıydım orada. Ama ne yapayım? Başka çarem yoktu.”

Ed yavaş yavaş kendine geldi. Olup bitenleri hatırladı. “Deli misiniz siz? Ne işiniz var orada? Az kalsın size çarpabilirdim. Canınız mı susadınız?”

Adam, yüzündeki yağmur damlalarını kolunun tersiyle silerek, “Haklısınız,” dedi. “Ama başka çarem yoktu. Sizi başka türlü durduramazdım.”

Ed, birden kendisini toparladı. Garson kızın anlattıkları gelmişti aklına. Adamın gözlerine baktı. Masmaviydi ve bir kedininki gibi parlıyorlardı.

Adam, Ed’in aklından geçenleri anlamışcasına, “Endişelenmeyin,” dedi. “Size bir kötülük yapacak değilim.”

Ed sordu. “Ne istiyorsunuz? Para mı?”

“Saçmalamayın. Ben sizden sadece bana yardım etmenizi istiyorum.”

Ed, kapıyı kapatıp oradan derhal uzaklaşmayı düşündüyse de arabayı saplandığı çamurdan tek başına kurtaramayacağını hatırlayarak bundan vaz geçti.

“Tamam,” dedi. “Size yardım ederim ama önce arabayı şuradan çıkartalım. Arkaya geçip biraz iter misiniz?”

Genç yabancı, mavi gözleriyle Ed’e dik dik baktı. “Sakın bana oyun oynamayın,” dedi. “Arabayı iteceğim ama arkadan değil, yandan. Kapı da açık olacak. Beni burada bırakıp gitmenize göz yumamam.”

Dediği gibi yaptı. İş bitince arabaya bindi, arka koltuğa oturdu, kapıyı kapattı ve “Hadi artık gaza basın,” dedi telaşlı bir tavırla. “Çok geciktim.”

Arabayı asfalta çıkartan Ed, yabancıyı dikiz aynasından süzerek, “Sorun nedir? Neden beni durdurdunuz?” diye sordu.

“Arabam yolda kaldı,” genç adam. “Nerdeyse bir saattir yürüyorum. Ne bir araba geçti, ne bir ışık gördüm yolun kenarında.”

“Peki, benim ne yapmamı istiyorsunuz?”

“Stockwell’e gitmemizi sağlayacak en yakın yerleşim yerine bizi götürmenizi.”

“Biz mi?”

“Evet. Beni ve karımı.”

“Karınızı arabada mı bıraktınız?”

“Ya ne yapaydım? Benimle birlikte yürütse miydim?”

“Şey… Yani, gece yol ıssız. Tehlikeli olabilir.”

“Başka çaremiz yoktu. Hem arabanın kapıları kiltli. Karım, benden başka kimseye açmaz kapıyı.”

“Yoksa siz de mi Stockwell’deki hastaneye gidiyorsunuz?”

“Evet. Nereden anladınız?”

Ed, cevap vermedi. Bu genç adam onunla oyun mu oynuyordu yoksa aptalın biri miydi? Stockwell’e gidiyormuş, arabası bozulmuş, karısını arabada bırakıp bir saat yardım bulmak için yürümüş… şimdi bunlara inanmalı mıydı? İnsan karısını,hem de böyle ıssız ve tehlikeli bir yolda, üstelik gecenin bu saatinde nasıl yalnız bırakır? Neden arabada birlikte kalmadılar? Pekala sabahı bekleyebilirdi. Nasıl olsa bir araç geçer, onlara yardım ederdi. Evet, evet, bu genç yabancının anlattığı hikaye çok saçmaydı.

Yağmur hala devam ediyor, silecekler çalışıyor, araba hafif bir homurtuyla ilerliyordu. Ed, durumdan hoşnut değildi. Yabancının suskunluğu onu rahatsız ediyordu. Dikiz aynasından tam seçemiyordu ama gene de yüzünün düzgün hatlarını fark edebiliyordu. Yakışıklı bir adamdı. Gezetelerin yazdığı bebek yüzlü denen tiplerdendi. Tıpkı katiller gibi. Bebek yüzlü katiller…

Bir şeyler yapmalıydı. Duruma hakim olmalı, kontrolü ele geçirmeliydi. Adam doğru söylüyor da olabilirdi. Belki gerçekten arabası yolda kalmıştı ve karısı da içinde onu bekliyordu. Eğer böyleyse, kadının yerinde olmak istemezdi doğrusu. Belki de herşey yalandı ve bu masum suratlı herif ona bir tuzak kurmuştu. Allah kahretsin. Bu adamı arabasına almamalıydı. Restorandaki garson kız ona sıkı sıkı tembih etmişti oysa.

Bu adamın, Trenton yolundaki seri cinayetleri işleyen katil olmaması için hiçbir neden yoktu. Apansız ve olmadık bir yerde karşısına çıkmış, arabasına binmişti. Herhalde diğer kurbanlarını da buna benzer biçimlerde kandırmış olmalıydı. Yolda kalmış birine yardım edecek merhametli bir insan mutlaka eninde sonunda çıkardı. Çıkmasa bile ona yaptığı gibi zorla durmalarını sağlamış olması da akla uygundu.

Neden hiç konuşmuyordu acaba? Belki de yorgundu. Gerçekten yağmurun altında bir saat yürümüşse bitkin olması normaldi. Ama eğer katilse, son cinayetini nasıl işleyeceğini tasarlıyor da olabilirdi. Bu düşünce, Ed’in içini titretti. Sinirlerine hakim olmalı ve hemen bir plan yapmalıydı. Birden, torpido gözündeki büyük tornavida aklına geldi. Tamam, bu işine yarayabilirdi. Ama onu oradan nasıl alacaktı?
“Kurulanmak için kağıt peçete ister misiniz?”

Peçeteler torpido gözündeydi. Eğer bu bahaneyle oraya uzanabilirse, tornavidayı da alabilirdi.

Arkadan tek kelimelik bir cevap geldi.

“Hayır.”

Ed’in duymak istemediği bir cevaptı bu. Normal biri olsa isterdi. Ancak aklında başka şeyler olan biri, mesela bir katil, umursamazdı sırılsıklam bir vaziyette arabanın arka koltuğunda oturmayı.

Ed, tam panik atak geçirmek üzereyken arkadaki, “Birkaç tane alayım,” dedi.

Yabancının fikrini değiştirdiğini düşündü Ed. ‘Hata yaptığını fark etti herhalde’, diye geçirdi içinden. ‘Kendisinden kuşkulanacağımı anladı. Zaman kazanmak istiyor.’

Uzanıp torpido gözünü açtı. Elini iyice soktu içine. Hay Allah, nerdeydi şu tornavida?

Sonunda buldu. Usulca alıp ceketinin cebine yerleştirdi. Sonra peçete kutusunu arkaya uzattı.

Aradan beş dakika geçmemişti ki, yabancı, “Tamam,” dedi. “Şu ilerdeki köprüyü geçtikten sonra sağa yanaşın.”

Ed, köprüyü görmüştü. Demek planın uygulanacağı yer burasıydı. Artık ne olacaksa olacak ve bu iş burada bitecekti. Sağ elini yavaşça ceketinin cebine doğru götürdü. Kendisini güvende hissediyordu. Üzerinde gizlediği bir silah yoksa, bu bebek yüzlüyle çok kolay başa çıkabilirdi. Bundan emindi.

Ed, arabanın hızını azalttı. Köprünün sonuna gelince durdu. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Yolun diğer tarafında park etmiş bir araç vardı.
“İşte, karım orada,” dedi yabancı adam.

Aynı anda arabadan indiler. Yolun kenarındaki araca doğru koştular. Arabanın kapılarını açmaya çalıştılar ama kilitliydi. Gördükleri manzara ise korkunçtu. Ed, dehşet içinde arabanın içine baktı. Midesi bulanıyor, gözleri kararıyordu. Çıldırmış gibi çığlıklar atan genç adamın bütün anlattıkları doğruydu. Karısını arabada bırakmış, kendilerine yardımcı olacak birini bulmak için dakikalarca yürümüştü. Ve şimdi, geride bıraktığı o arabanın içi adeta bir kan banyosu halindeydi. Genç kadının cesedi arka koltukta yığılıp kalmıştı.

Ed, dehşet içinde arabada elleri kan içinde bir başka kişinin daha olduğunu farketti.

Katil oradaydı. Arabanın içindeydi…

Ve Ed, herşeyi birden anladı. Gerçeği tüm çıplaklığıyla gördü.

Ama artık çok geçti…

 

 

Hikâyemiz burada bitmiyor elbette.
Bundan sonrasını siz yazacaksınız.
Hikâyede verilen ipuçlarından yararlanarak, katilin, içerden kilitli arabaya nasıl girdiğini ve kadını nasıl öldürdüğünü eğer tahmin edebiliyorsanız cevabınızı bize yazınız.
Doğru cevabı veren okurlarımızdan üçü bizden Çağatay Yaşmut‘un Şarkılar Susunca isimli romanını kazanacak.
Herkese bol şans.

 

 

Hapishane Hikayeleri: Baba-2 🔊🎧

Cigarasını yavaşça tablaya bastırdıktan sonra bıyıklarını sıvazladı, ağır ağır doğruldu. O kadar sakindi ki saniyeler sonra bu adamın şiddetli bir fırtına koparacağını kimse tahmin edemezdi. Ben de edememiştim. Usulca yürüdü. Beş adım sonra karşı duvarın dibinde tespihini sallayan Süleyman’ın; sakallı, bağrı açık delikanlının yanına vardı.

İşte o andan sonra yaşananlar anormal bir hızla gelişti. Kimse ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamamıştı bile. Sakallı eleman, burnu kanlar içinde, yerde kıvranarak bağırıyordu. Baba, sanki bu işi yapan kendisi değilmiş gibi, yine olağandışı bir sakinlikle eğildi ve sakallının kulağına bir şeyler fısıldadı. Hiçbirimiz duyamadık. Ama her ne dediyse, yerde feryat figan uluyan genç birdenbire sustu. Dili bıçakla kesilmiş gibi… Ya da boğazı…

Özellikle kafamı uzatıp baktım Süleyman’ın boğazı kesilmiş mi, diye. Ufak bir kan gölcüğü vardı yerde ama ölen falan yoktu. Akan kan da az önce dağılan burnundan geliyordu. Baba yeni bir cigara yaktı, sonra da bana seslendi:

“Bir çay ver bakalım hele. Demlisinden…”

Ben çayı hazırlayıp getirirken Profesör de Baba’nın yanına yanaştı sessizce.

“Hayırdır, ne diye benzettin çocuğu?”

“Sen buna çocuk mu diyon Profesör? Eşek kadar herif! Şimdilik sebebi bende kalsın… Ama hak etti pezevenk!”

Sustu. Çayından bir fırt aldı, sonra göz ucuyla bana baktı.

“Sen ne diyorsun Kâşif?”

Bana ilk kez böyle hitap ediyordu. Bir isimle… Bir an afalladım. Gireli üç hafta olacaktı ve bunca gündür kendi adımı bile söylemeyen adam, tutmuş şimdi bilmediğim bir isimle çağırmıştı beni. Üzüleyim mi sevineyim mi bilemiyordum ama kızgınlığımı gizlemem gerektiğini biliyordum.

“Bakma öyle, sana diyom. De bakalım, sence de hak etmedi mi bu pezevenk dayağı?”

Huyuma sıçayım, doğru bildiğimi demesem olmaz!

“Bilmiyorum!” dedim biraz sertçe. “Hak edecek bir şey yaptıysa da ben orada değildim.”

Profesör çaktırmadan kolumu kavradı, mengene gibi sıkıştırdı. Ağzını kulağıma yapıştırıp öfkeyle fısırdadı. Maksat, Baba kızıp üzülmesin, ben de hizaya gireyim.

”Ne artistlik yapıyorsun lan, haklısın de, geç git işte!”

Cevap vermeden başımı eğdim. Koğuş ağasına yalakalık etmeyenlere ne oluyormuş, birazdan görecektim herhalde. Ya da görmeye bile mecalim kalmayacaktı. Dünyanın dışında bir yer değildi sonuçta burası. Hatta dünyanın içi, dibi, tam ortasıydı. Jules Verne yazmış ya, Arzın Merkezine Seyahat diye, işte orası burasıydı. Kuralların en az dışarıdaki kadar katı olması doğaldı. Dünyada, mahallenin abisine ya da patronuna diklenmeye kalk bakalım, ne oluyor! Ya dayağı yer oturur ya da işten kovulurdun. Kural belliydi aslında: Kendi bildiğini okuyacaksan kendinden aşağıdakilere okuyacaksın! Hele burada, bu karanlıkla, suçla, kanla dolu yerde burnunun dikine gidenlerin sonu…

O sırada gıcırtıya benzer bir ses geldi kulaklarımıza. Kafalar hafiften o yana çevrildi. Baba’nın az evvel burnunu dağıttığı eleman… İnliyordu.

“Gidin götürün şunu, ağzını burnunu temizleyip düzeltsinler.” diye çıkıştı Baba. Hemen oradaki üç mahkûm seferber olup Süleyman’ı kolundan tuttular, yaka paça revire götürdüler.

Onlar gittikten sonra Baba, Profesör’e döndü:

“Bırak çocuğun kolunu profesör, haklısın demek zorunda mı herkes?”

Profesör bir gıdım uzaklaştı yanımdan. Tam o sırada kapının dışından, Süleyman’dan bir inilti daha yükseldi. Bu kez kimse dönüp bakmadı bile. Gözler Baba’daydı. Beni birazdan güzel bir benzetecekti. Kesinlikle şüphem kalmamıştı. Benim için Profesör’e posta koyması falan… Bu iyilik hayra alamet değildi. Korkuyordum. Herkesin gözünün önünde benden taş çatlasın iki yaş büyük Süleyman’ın suratını dağıtmıştı. Hele üç hafta önceki olayı nasıl olup da yok saymıştım. Adem’in karısına musallat olan o herifin ölüm haberini aldıktan sonra Baba’nın gözlerinde gördüğüm parıltıyı nasıl unutup, bu gün böyle bir densizlik etmiştim. Profesör haklıydı. “He deyip geç işte, bok mu var da karşı geliyorsun! Huyuma sıçayım!”

Baba cigarasını hasretlik çeker gibi içine çekti. Nefesini vermesiyle koğuş saniyesinde dumana boğuldu. Sonra seslendi.

“Sakii! Kâşif’e bir tavşan kanı çay getir hele, benimkini de tazele!”

“Ulan,” dedim kendi kendime, “Bu adam bana neden idam mahkûmu muamelesi yapıyor? Sırf hak vermedi diye insan öldürülür mü?”

Çaylar geldi. Babanın bakışlar bende benimkiler yerde.

“Otur!” dedi sertçe. Oturdum hemen dibine.

“İç bakalım çayını! Al cigara da yak bir tane.”

Önce benim cigarayı yaktı, sonra kendininkini. Elimin de dudaklarımın da titrediğini fark etmişti.

“Sen korkuyon mu lan yoksa?”

“Biraz,” dedim. “Daha önce de söylediydim, ben ölümden korkarım.”

Hafiften gülümsemişti sanki Baba. Çayından bir yudum aldı höpürdeterek. Bir fırt da cigarasından.

“Öğretecez dedik ya evlat, ölüm işi kolay! Zor olan yaşamak…”

Dumanlar şekil şekil yol olurken havada, Baba ortaya doğru seslendi:

“Hayrettin’i çağırın hele gelsin!”

Hayrettin. Goril suratlı gardiyan. Üç hafta olmuştu, herkese, her şeye yavaş yavaş alışıyordum ama o herife bir türlü kanım kaynamamıştı. “Şu çatının altında biri ölecek, kimi seçersin?” diye sorsalar bir saniye düşünmezdim adını vermek için.

Çıktı geldi üç beş dakika içinde. İriliğinden midir, Baba’nın çağrısına ne kadar hızlı cevap verdiğini göstermek için midir bilmem, ranzaların arasından heyecanla geçerken, birinin çay bardağını devirdi, birinin de omzuna çarptı.  Nihayetinde geldi dikildi önünde Baba’nın.

“Hayırdır Baba, bir durum mu var?”

Baba son derece duygusuz, taştan bir heykel gibi bekledi gardiyanın soluklanmasını.

“Diyelim ki var lan Hayrettin, durumu sen mi düzeltecen?”

“Şey, beni acil çağırınca sandıydım ki…”

“Az önce kapıdan çıkan lavuk var ya, ağzını kapatmış it gibi kıvranıyordu hani?”

“Süleyman mı? Bir kusur ettiyse söyle keseyim hesabını hemen itin!”

Baba, bıraktı dumanlı nefesini gardiyanın yüzüne. Gözlerinde yine bir parıltı…

“Lan! Başlama yine. Kendi hesabımızı kesecek kadar gücümüz yerinde evelallah.”

Hayrettin fena bozulmuştu. Kıpkırmızı bir surat, mırıl mırıl cümlelerle bir şeyler gevelemeye çalıştı. Onu Baba’nın karşısında ilk kez bu kadar cesur gördüm. İlk kez ve son kez…

“Baba, ayıp olmuyor mu herkesin içinde…”

Baba duymazlıktan geldi bu mırıltıyı. Belki hakikaten de duymadı.

“Şimdi merak ediyorsundur, bu adam beni apar topar neden çağırttı, diye.”

O an göz ucuyla koğuşu yokladım. Şemsi tütün sarıyor, Kaytan tıraş oluyor, Gezgin güya duvara bir şeyler çiziktiriyordu ama aslında kim var kim yoksa muhabbete kulak kesilmişti. Bir şeyler olacaktı. Ben dâhil hepimiz seziyor ve bekliyorduk. Bu işin sonunda sağlam bir dayak yiyeceğimden hala emindim.

“Sana bir sorum var Hayrettin gardaş.” diyerek sözlerine devam eden Baba bir elini omzuma koydu. Korku an be an artıyordu.

“Buyur Baba.” dedi gardiyan Hayrettin.

“Bu Süleyman lavuğuna az mı ettim, çok mu ettim bilemedim. Bizim Kaşif’e sordum, burnunu kırmakla iyi ettim mi diye, ne dese beğenirsin?”

Gardiyan bana baktı. Bundan böyle bana Kaşif denileceğini öğrenmiş olmanın verdiği bir saniyelik bir aydınlanma sonrası yüzünü tiksinircesine ekşitti.

“Eline sağlık demediyse, ayıp etmiş Baba!”

Şerefsiz pislik, dedim içimden.

“Görmediğine inanmazmış. Ben kimseye haksız yere kıydım lan Hayrettin?”

“Haşa Baba, o nasıl laf.”

“Kıyar mıyım Profesör?”

Uzun süredir sessiz kalan Profesör’e ilk kez laf düşünce şöyle bir toparlandı. Bu adamın da yaşından dolayı mı adından dolayı mı bilmem, saygı uyandıran bir yanı vardı. Her şeyi bilen ama her şeyi söylemeyen esrarengiz tipler olur ya kitaplarda, filmlerde; onlar gibi.

”Baba,” dedi Profesör. “Cahillik çoluğa çocuğa mahsustur. Kaşif diye kendi ağzınla dedin işte, daha öğrenecek, keşfedecek. Hele biraz bekleyelim, daha zamanı vardır.”

“Ulan Profesör, adının hakkını ne de güzel veriyon. Döktürdükçe döktürüyon. Amma ve lakin, biz birine evlat dediysek zaten bitmiştir. Ona bizden zarar gelmez, ona zarar getirene de bu dünyadan hayır gelmez.”

Baba, bunları derken bir yandan da sırtımı sıvazlıyordu. Dayak yiyeceğimi sanırken övgülere mazhar olmayı hiç mi hiç beklemiyordum.

“Kim ki Kaşif’i üzer gitsin kendine öte taraftan yer beğensin. Bu kadar diyorum! Tamam mı Hayrettin gardaş?”

Gardiyanın yarım ağız tamam deyişi gözümden kaçmadı. Belli ki o da bana ısınamamıştı. Bu herifle bir gün karşı karşıya gelecektim, biliyordum. Ama o gün bu gün değildi.

“Tamam mı bebeler?” diye bir kez de ortaya sordu sorusunu.

Herkes bu anı bekliyormuşçasına bir ağızdan yanıt verdi.

“Eyvallah Baba, senin kıymetlin bizim de kıymetlimizdir.”

“Neden böyledir peki, bilir misiniz? Neden evlat belledim Kaşif’i?”

Kimsenin cevap vermesine mahal bırakmadan konuşmayı sürdürdü. Aslında cevap falan da beklediği yoktu.

“Çünkü özü sözü birdir, sevmediğine yanaşmaz, korksa da doğru bildiğinden şaşmaz. Çıktı karşıma, ne olduğumu kim olduğumu iyi kötü anladığı halde, benden de ölümden de it gibi korktuğu halde lafını dedi. Ha, edebini de bozmadı Allah için. Bana böylesi gerek. Korku silinir evelallah amma hinlik silinmez.”

Sustu. Bir an gözlerimin içine baktı, dediklerini anlıyor muyum, belki de bunca övgüyü hak ediyor muyum, diye. Sonra bakışlarını çekmeden sordu. Bu kez bir cevap bekliyordu ama.

“Doğru mu evlat?”

Efsunlu bir adamdı. Sözlerinde, gözlerinde, cigarasının dumanında bile bir büyü vardı insanı çeken. Belki de hayatım boyunca doğru düzgün bir babaya sahip olamayışımın sonucunu yaşıyor, bu kel, bu karanlık adamı, hep kurduğum ama ulaşamadığım o hayalin yerine koymak istiyordum. O gün bunları ayırt edecek durumda değildim. Dedim ya, büyülüydü işte.

“Doğrudur Baba.” dedim tüm samimiyetimle. Ona ilk kez orada, eli omzumda bana güç verirken, daha da önemlisi bana hak verirken “Baba” dedim. Diğerlerini bilmem amma benim Baba deyişim başkaydı. O bana nasıl evlat dediyse ben de ona öyle Baba dedim.

Bir cigara yaktı. Bu kez bana uzatmadı ama. Ben de beklemedim zaten.

“Lan Hayrettin gardaş, seni neden çağırdığımı hala diyemedim. Bak hele, şu Adem’in hanımına yanlış yapan şerefsizin katili bulunmuş mu, bir haber var mı?”

Birdenbire konunun buraya gelmesi gardiyanı olduğu kadar beni ve diğerlerini de şaşırtmıştı. Baba’dan ölümüne korkmamın en açık sebebiydi Adem’in mahallesindeki katil.

“Yok yeni bir haber Baba ama bir sorup araştırayım yine de.”

“Hayırdır Baba?” diye sordu beriki ranzada bağdaş kurmuş olan Adem. “Bir şey mi oldu?”

“Lan yok, bir şey olduğundan değil de birileri hakkımda ileri geri konuşuyormuş Adem gardaş. Mahpus dört duvar, kimin ne dediğini bulmak da bilmek de zor değil bana.”

“Allah Allah,” diye şaşkınca tepki verdi gardiyan Hayrettin. “Seninle ne alakası var olayın Baba?”

“Herifi benim öldürttüğüm konuşuluyormuş bazı koğuşlarda. Güya dışarıdaki adamlarıma emir vermişim onlar da indirmişler piçi.”

“Dışarıdaki adamların mı?” diye sordu Profesör. “Senin dışarıda adamların mı var Baba?”

Sonra Baba’yla beraber ufak kahkahalar attılar birkaç kez.

“Lan benim dışarıda adamlarım olsa burada Hayrettin’den havadis alacaz diye yırtınır mıyım? Her neyse, Hayrettin gardaş, sen bu konuyla ilgili bir şeyler öğrenirsen haberimiz olsun tamam mı?”

“Tamamdır Baba.” diyen gardiyan yavaştan yavaştan koğuşu terk etmek için kapıya yöneldi. Çıkarken geriye dönüp hızlıca baktı içeri. Gözleri bir şey arıyor gibiydi. Bakışlarımız buluşunca ne aradığını da anlamış oldum: Beni!

Kimsenin fark etmediği o düşmanca bakışmamız, Baba’nın tok sesiyle son buldu. Hayrettin, benden bahsedildiğini duyunca ağırdan almış, kapının ağzında durup beklemişti.

“Evlat, sana da bir vazife düşüyor burada.”

“Bana mı?” dedim şaşkınca.

“Evet, sana. Kulağıma bazı dedikodular geliyor. Şu şerefsiz var ya, öldürülen, güya onun kesilen parmağı, geçen hafta Adem’in tabağından çıkmış. Güya bunu yaptıran da benmişim. Adem’e sordum var mı bu işin aslı astarı, çıktı mı tabağından o itin parmağı diye, yok, dedi. O halde birileri benim kuyumu kazıyor. Olmayanı olmuş gibi gösterip beni gömeceğini sanıyorlar akıllarınca.”

Ortalık bir anda buz gibi bir sessizliğe büründü. Demek sadece ben değildim böyle düşünen. Ama kimseyle konuşmadığım gibi o günden sonra bu olayı konuşana da rastlamamıştım. Fakat unutmamıştım da. Nasıl unutabilirdim ki? Gözlerimle görmüştüm Adem’in pilavından çıkan o kemikli şeyi. Midemin tıpkı o günkü gibi yine bulanmaya başladığını fark ettim. Yutkunup, öyle konuştum.

“İyi de ben ne yapabilirim ki bu meseleyle ilgili?”

Baba beni duymamış gibi davrandı ve ortaya yüksek sesle konuştu.

“Var mı lan böyle bir şeyi gören? Adem yok diyor ama onun fark etmediği parmağı aranızdan gören bilen var mı?”

Kimseden çıt çıkmıyordu. Ölüm sessizliği dedikleri, böyle bir şeymiş demek. Profesör, bir saniyeden kısa, bana öyle bir bakış attı ki, şimşek gibi… Ne demek istediğini anlamak için âlim olmaya gerek yoktu tabii: “Sakın konuşayım deme! Sakın!”

Baba’nın gür sesi yankılandı yine.

“Konuşsanıza lan, yoksa yok deyin!”

Bu andan sonra sağdan soldan ufak ufak ufak mırıltılar yükseldi.

“Yok Baba.” “Görmedim ben.” “Ben de görmedim. Görsem gelir ilk sana derdim zaten Baba.” “…”

“Anlaşıldı,” dedikten sonra yine bana çevirdi bakışlarını. Artık sadece benim ve Profesör’ün duyacağı bire sesle devam etti.

“Gördün mü evlat, toplu halde hareket ederler bunlar. Ortada dönen bir bok varsa kimse sahiplenmez. Bildikleri bir şey varsa da demeye götleri yemez. O yüzden senin yerin başka gözümde.”

“Ama Baba,” dedim birkaç dakika önce ağzımdan çıkan o içten “Baba” sözcüğü ile hiç alakası olmayan bir şekilde, “Benden ne istediğini hala anlamadım.”

“Lan sana boşuna mı Kaşif dedim ben. Gizlide kalmış şeyleri bulmaz mı Kaşif dediğin, bulacan işte! Kim konuşuyor, kim sallıyor benim hakkımda öğrenecen.”

“Ama ne Adem abiyi tanırım ne de diğerlerini. Hem…”

Lafımı tamamlayamadan koğuşun kapısı açıldı, içeri Süleyman ve onu revire götürenler girdi. Burnuna şekilsiz bir sargı bezi, üzerine de büyükçe bir bant yapıştırılmış, ağzı yüzü yıkanıp kanlar temizlenmişti. Baba onu görünce gülümsedi, bıyıklarını sıvazlayıp bana ilk talimatını verdi:

“Hah, geldi işte tipini sevdiğim. Halim Ağa’nın koğuşa hakkımda laf taşıyanlardan biri de buymuş. İnkâr ediyor ama yemezler. Git konuş şununla, bana demediğini sana der belki. Vazifeli olduğunu da çaktırma sakın ha, tamam mı Kaşif’im?”

Şimdi daha iyi anlıyordum Baba’nın benden ne istediğini. Kendisi için bir nevi ajanlık yapmamı istiyordu. Ona buna gidip Baba hakkında ne düşünüyorlar, o uğursuz cinayet için ne diyorlar, Adem’in pilavından çıkan parmağı görmüşler mi, sorup öğrenmemi istiyordu. Ama ben doğru adam değildim ki. Kimse hakkında kimseye ispiyonculuk yapmazdım, yapamazdım. Doğama, benliğime, huyuma aykırıydı.

Sıçtığımın huyu! Hep bu yüzden gelmişti başıma ne geldiyse. Çenemi azıcık tutsam, Baba’ya diklenmesem, herkes gibi he deyip geçsem göze batmayacak, ne onun evladı ne de Kaşif’i olacaktım, kendi halimde yaşayıp gidecektim koğuşun bir köşesinde belki de… Neyse ne! Artık olan olmuştu bir kere. Hem insan sarrafı Baba’nın da bilmesi lazım gelirdi benim bu işi kıvıramayacağımı. Bilirdi bilmesine de ne bok yemeye beni böyle işle vazifelendiriyordu o halde?

Kafam karışmış, yüzüm düşmüştü. Baba sırtıma hafifçe dokunup “Haydi bakalım evlat, dönünce alırım haberleri senden,” dedi ve bir cigara yakıp koğuştan dışarı çıktı. Mesaj gayet açık ve netti:

“Ben yokken sen de git Süleyman denen pezevenkle rahat rahat konuş!”

İçimde bir bunaltı, aklımda parmağı kesilerek öldürülen herif, kulaklarımda Baba’nın sözleri, utana sıkıla Süleyman’ın yanına vardım. İşin doğrusu Baba’nın verdiği görevi yerine getirmek zerre kadar umrumda değildi. Deli gibi merak ettiğim bir şey vardı. Belki de adımın hakkını vermeye çalışıyordum. Keşfediyordum.

Palavradan ettiğim “Geçmiş olsun.”, “Sıkma canını Baba affeder.”, gibi bir iki sözden sonra merak ettiğim asıl soruyu sordum Süleyman’a:

“Feryat figan acı içinde kıvranırken Baba kulağına bir şey söyledi de sen de birdenbire sustun ya Süleyman kardeş, de bana neydi o? Baba ne söyledi ki bembeyaz kesildin birden?”

Süleyman’ın yüzü acıyla gerildi. Bunun sebebinin parçalanmış burun kemiği olmadığını biliyordum. Gözlerinden gölgeler gelip geçti. Sabırla bekledim. Konuşmadan, hiçbir şey demeden, sabırla ve ısrarla… Etrafa göz gezdirdi. Bizi dinleyen biri olmadığına kanaat getirince fısıltıyla cevap verdi:

“Bak birader, bu adam psikopat. Sana yeminle diyorum bu herif, bir gece kafasına eser, yataklarımızda hepimizi doğrar, üzerine de kanımızı içer. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi siktir olur gider yatağına, mışıl mışıl uyur. Benim sana diyeceğim, uzak dur ondan. Ne yap ne et uzak dur!”

Baba’nın o hali canlandı gözümde. Gecenin bir yarısı, elinde satır, kesip doğruyor koğuştakileri ve ne korkunçtur ki sakinliğinden zerre kadar taviz vermiyor. Daha da korkuncu bu hayale hiç şaşırmamış olmamdı.

“Sen beni boş ver şimdi kardeş, Baba ne dedi sana onu söyle bir hele?”

Süleyman bana acıyarak baktı. Sonumu hayır görmüyordu belli ki. Sonra biraz daha yanaştı bana ve “Seni iyice yamacına almadan kaç kurtar lan kendini. Bilsen ne olacak, ne değişecek?” dedi.

“Belki kaçıp kurtulmama faydası olur, belki bilirsem uzaklaşırım ondan.”

“İyi aç kulağını o halde,” deyip devam etti:

““Senin,” dedi, “Sağda solda konuşan o dilini doğrar, en yakın arkadaşının yemeğine koyarım.” dedi. “Ne görüp duyduysan susacaksın. Cinayet işi şakaya gelmez, bilesin!”, dedi.”

Süleyman bunları derken yüzü yine küle dönmeye başlamıştı bile. Allah için, Baba iyi korkutmuştu elemanı. Peki, bu bir itiraf mıydı? Baba, Adem’in mahallesindeki puştun ölüm emrini verdiğini, herifin parmağını da Adem’in yemeğine koyduğunu kabul etmiş oluyor muydu şimdi? Yoksa sadece bir gözdağı mıydı? Süleyman’a ve o yemekte bulunan, pilavdaki parmağı gören herkese verdiği bir gözdağı mıydı: “Konuşanı yakarım!”

Birden, çok ani bir şimşek çaktı beynimde ve “Ulan hassiktiiir!” dedim kendi kendime. Bütün mesaj banaydı! O sahneden sonra sofradan apar topar kalkıp kusmaya giden bendim, orada burada doğrucu Davut gibi davranan yine bendim, Kaşif ismini alıp Süleyman’la konuşmaya yollanan da bendim. Güya adamı bellemişti Baba beni, güya evlat deyip yanına, yakınına almıştı. Ama aslında hepsi bir uyarıydı.

“Eğer burnunun dikine gidip doğru bildiğini okuyacak, gördüğünü bir kişiye dahi anlatacak olursan başına gelecekleri Süleyman’dan öğren!”

Peki neden doğrudan gelip bana dememişti bunları veya Süleyman’a yaptığı gibi suratımı dağıtmamıştı? Çünkü inadımın sınırlarını zorlamak istemiyordu. Şayet bir tarafımı kırarsa, her şeyi göze alıp bildiklerimi söyleyebilecek kadar hıyar olduğumu anlamıştı. Huyuma sıçayım! Belki de tarzı buydu. Nihayetinde esrarengiz adamdı Baba! Böyle alengirli işler ona uyardı. Neyse ne! Mektup banaydı ve gayet açıktı: “Konuşma yoksa ölürsün!”

O sırada koğuşun yer yer paslanmış demir kapısı gıcırdayarak açıldı ve Baba içeri girdi. Beni Süleyman’ın yanında düşüncelere dalmış vaziyette görünce hafiften gülümsedi.

“Lan Kaşiif! Bırak şu pezevenkle muhabbeti de bir çay ver hele, tavşan kanı olsun!” diye seslendi ağır ağır yürürken. Sonra, sanki herkesin duymasını ister gibi, daha yüksek sesle devam etti: “Yüzünden düşen bin parça, hayırdır, Süleyman canını mı sıktı yoksa?”

Sakince kalktım yerimden, tüpün yanına vardım. Çaydanlığı eğip tavşan kanını ince belliye akıtırken yanıtladım. Benim de sesim herkesin duyacağı kadar yüksekti:

“Yok Baba, Süleyman değil canımı sıkan. Sen benim buraya niye düştüğümü biliyorsundur, o aklıma geldi de dertlendim.”

Göz ucuyla baktım, avına saldırmaya hazır öfkeli bir aslan gibi bir anda gerildi Baba’nın yüzü. Şakağında bir damar peyda oldu. Ama kükremedi, tuttu kendini. Bir şey demesine fırsat kalmadan üç yan ranzadan Gezgin denen Trabzonlu atladı lafa. Çelimsiz olduğumdan aklı sıra dalga geçiyordu benle:

“Neymiş la senin buraya düşme sebebin? Hamsi mi boğazladın?”

Gülüşmeler geldi kulağıma. Hatta ben de güldüm. Çaydanlığı yerine koyup elimde ince belliyle yürürken sakin bir ses tonuyla cevap verdim. Tabii Gezgin’e değil Baba’ya bakarak. Madem bana bir mektup yazılmıştı benim de bir cevap vermem gerekiyordu nihayetinde.

“Babamı öldürdüm!”

Bir Müge Kılıç Polisiyesi – Miss Jade

Hikaye – Miss Jade

Sıcak bir Ağustos sabahıydı.

Müge Londra uçağına yetişmek için erkenden kalktı, acele ile kahvaltısını yaptıktan sonra bir taksi çağırdı. Geçen gidişinde uçağa ucu ucuna yetişmişti. Bu sefer gecikmek istemiyordu.. Havaalanına varır varmaz hemen İdil’i aradı.

“Canım, havaalanındayım. Şu anda saat 12.30, birazdan uçağa bineceğim. Saat 13.00’de kalkacak. Rötar yok, merak etme.”

İdil, mutluluktan havalara uçarak, “Çok sevindim abla,” dedi nefes nefese. “Sen Londra saati ile 14.00 de Heahtrow havaalanında olursun. Ben de birazdan evden çıkarım. Seni karşılamaya geleceğim. İyi yolculuklar ablacığım. Görüşmek üzere.”

İki kardeş, Çeşme tatilinden beri, birbirlerini hiç görmemişlerdi. Bu yüzden, uçağa binerken Müge çok heyecanlıydı. Yanına oturan bir öğrenciyle yol boyunca konuşarak heyecanını bastırmaya çalıştı. Çaydı, sohbetti, yemekti derken zamanın nasıl geçip gittiğini farketmedi. Uçak Londra üzerinde alçalmaya başlayınca, içini yeniden bir heyecan kapladı.

Pasaport kontrolünden geçip valizini de aldıktan sonra derin bir iç çekerek, “Oh be. Sonunda İngiltere’deyim,” dedi kendi kendine.

Çıkış kapısından geçer geçmez İdil onu gördü ve el salladı. İki kardeş uzun uzun birbirlerine sarıldılar.

“Hoş geldin abla, nasıl geçti yolculuğun? Çok iyi gördüm seni. Nerelere gideceğiz bir bilsen.“

“Hoş bulduk İdil, bir soluklan ablacığım. Gideceğiz tabii. Önce evimize gidelim, kahvelerimizi yudumlarken hepsini konuşuruz.“

Eve varıncaya kadar İdil hiç susmadı. Habire anlattı durdu.

Nihayet vardılar İdil’in küçük sevimli evine. Valizleri indirirken İdil’in ev sahibi kapıda belirdi.

“Hoş geldin Müge, seni tekrar gördüğüme çok sevindim.“

“Ben de sizi gördüğüme çok sevindim Miss Ruby. Yarın cumartesi, Portobello Market kuruluyor, gidiyoruz değil mi?”

“Gidiyoruz tabii. İdil geleceğini söylediğinden beri cumartesini iple çekiyorum. Hadi siz biraz dinlenin, konuşacak çok şeyiniz vardır. Görüşmek üzere.”

Miss Ruby, altmış beş yaşında, mavi gözlü, beyaz tenli, platin renkli saçlara sahip, uzun boylu, zarif bir kadındı. Eşini evliliklerinin ilk yıllarında kaybetmiş ve bir daha hiç evlenmemişti. Notting Hill’in  en eski ailelerinden Cadburry’lerin kızıydı. Notting Hill’de üç evin ve altlarındaki dükkanların sahibiydi. Kız kardeşi Rose, özel bir bakımevinde kalıyordu. Alzheimer’a yakalanmıştı, artık hiçbir şey hatırlamıyordu. Bakımı ağırlaştığı için kardeşi Rose’u bakımevine yatırmak zorunda kalmıştı. Şimdi sevgili kedisi Miss Jade ve sadık yardımcısı Miss Magi ile yaşıyordu.

Magi Clariens,  Ruby’in çocukluk arkadaşıydı. Birbirleri ile görüşmeyi hiç kesmemişlerdi. Kumarbaz eşi, bütün varını yoğunu yitirip ölünce Magi beş parasız ortada kalmış, bunun üzerine Ruby onu bırakmamış, yanına almıştı. Hiç çocuğu olmamıştı, ki buna her zaman şükrederdi  Magi. O da Ruby gibi zarif bir kadındı. İki eski dost çok güzel geçiniyorlardı. Yemeklerden Magi sorumluydu ve harika yemekler yapıyordu.

Müge ve İdil kahvelerini camın kenarındaki koltuklara kurulmuş, dışarıyı seyrederek yudumluyorlardı.

“Abla, akşam yemeğini Çin lokantasında yiyelim mi ne dersin?”

“Yiyelim tabii ama buraya en yakın olana gidelim biliyorsun yarın cumartesi.”

“Biliyorum, yine akşama kadar pazarı gezip alış veriş yapacağız. Abla, biliyorsun geçen geldiğinde yirmi kilo fazla bagajın çıktı bu sefer lütfen kontrollü davran, söz mü?”

İdil’in bu sözleri üzerine kahkahalar havada uçuştu.

Cumartesi sabahı, Ruby, Magi, İdil ve Müge erkenden buluştular, hep birlikte pazarı dolaşıp gönüllerince alış veriş  yaptılar. Sonunda yorulduklarına karar verip küçük şirin bir kafeye  oturdular. Günün kritiği, bitki çayları eşliğinde yapıldı. Ruby, Pazartesi sabahı kedisi Miss Jade’i pet kuaförüne götüreceğini söyledi ve Müge’den onunla gelmesini rica etti. Kız kardeşini de ziyaret etmek istiyordu. Kedisi ile bakımevine gidemeyeceği için onu eve Müge’nin götürmesini istedi.

“Kedinizle ben ilgilenirim. Kardeşinizi gönül rahatlığı ile ziyaret edebilirsiniz Miss Ruby.”

“Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum sevgili Müge. Her ne kadar beni hatırlamıyor olsa da o benim kardeşim ve onu hala çok seviyorum. Hayattaki tek kan bağım. Eskiden olduğu gibi saçlarını tarıyorum, o çok sevdiği elbiselerini giydiriyorum. Biliyor musunuz,  bütün bunları yaparken sanki anlıyor ve hiç itiraz etmiyor.”

Ruby’nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Herkes duygulanmıştı.

Pazartesi sabahı, İdil işe gitmek için hazırlanıyordu.

“Abla ben erken gelirim, bu akşam tiyatroya gideceğiz.”

“Tamam canım. Ben de Miss Jade’i eve getirince hazırlanır seni beklerim. İdil sana bir şey soracağım. Rose’un durumu çok mu ağır?”

“Fiziksel olarak bir problemi yok ama hiç konuşmuyor. Sadece arada bir babasını soruyormuş. Ne ilginç değil mi? Alzheimer beynin bütün fonksiyonlarını iptal eden bir hastalık. Ruby’i hatırlamıyor, hiç kimseyi hatırlamıyor ama babasını soruyor. Onun resminin bulunduğu çerçeve hep elindeymiş.”

“Bakımevinin ücreti dudak uçuklatıyor İdil.”

“Ama çok güzel bakıyorlarmış. Yanında yirmi dört saat kalan bir hemşiresi ve doktoru varmış. Aslında her hastanın öyleymiş abla. Bank Holiday’de[1] bir kere gitmiştim ziyaretine. Odalar çok konforlu, mini bir villa gibi, hasta yakınları için özel odalar bile mevcut. Boşuna Diamond Nursing Home[2] dememişler ismine. Ben, Rose ile ilgilenen hemşireyi çok tecrübeli buldum. Adı Abigail, ayrıca çok titiz ve temiz.”

İdil geç kaldığını fark etti, acele ile çayından son bir yudum daha alıp çıktı.

Müge saatine baktı. Daha vakti vardı, kahvaltısını bitirebilirdi. Çayını doldurmak için ayağa kalktığında kapı öyle gürültülü vuruldu ki, fincan elinden önce havaya yükselip sonra yere düştü. Çok korkmuştu. Kim, neden bu şekilde kapıyı çalıyordu? Merakla koşup  kapıyı açtı. Karşısında Ruby, kucağında kedisi ve yanında Magi. İkisinin de üstünde son derece şık pembe sabahlık, pembe büyük fiyonklu terlikler, saçlar bigudili olduğu halde faltaşı gibi açılmış, ifadesiz  mavi gözlerle Müge’ye bakıyorlardı.

“Geç mi kaldım, diyeceğim ama siz hazır bile değilsiniz. Neden bu kadar telaşlı çaldınız kapıyı?”

Sanki konuşulanları anlamıyorlarmış gibi hala boş boş bakıyorlardı.

Müge bir terslik olduğunu anladı. “Miss Ruby! Miss Magi! Neler oluyor? Lütfen cevap verin, korkutuyorsunuz beni!”

Müge telaşlanmış, bağırıyordu. Ruby zor da olsa konuşmaya başladı aynı donuk ifade ile.

“Evde bir erkek cesedi var Müge.”

“Erkek cesedi mi? Aman Allah’ım! Siiizzz yani siz öldürmediniz değil mi?”

Bu soruyu sorduğuna inanamıyordu, aklına o saniyeler içinde Cary Grant’ın filmi geldi.[3] İki tatlı yaşlı kadın evlerine pansiyoner olarak aldıkları kimsesiz erkekleri, ahududu şarabına kattıkları arsenikle öldürüyor ve sonra kilere gömüyorlardı. Bu tatlı iki ihtiyar Cary Grant’ın teyzeleriydi. Yoksa bu iki tatlı ihtiyar kadın da…

Neler geçiyordu aklından böyle? Derin nefesler alarak, sakinleşmeye çalıştı. Bir yaşam koçu olarak danışanlarına söylemesi kolaydı tabii ama şimdi sıra kendisine gelmişti. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Durumunu başka hiçbir söz bundan daha iyi anlatamazdı.

“Tamam!” dedi, kendisinin bile zor tanıdığı bir sesle. “Şimdi sakin oluyoruz ve polisi arıyoruz, onlar gelene kadar eve gitmiyorsunuz, oldu mu? Hadi gelin şimdi siz içeri, bana olanları anlatın.”

İkisi de itiraz etmeden girdiler, sakince oturdular. Müge onlara birer fincan çay getirdi. Acil telefon numaralarını gösteren bir broşür buzdolabının kapısına yapıştırılmıştı. Müge oradan polisin numarasını buldu ve zaman kaybetmeden aradı. Sonra kadınlara dönüp neler olduğunu anlatmalarını istedi.

Ruby ağlayarak, “Sabah her zamanki gibi kalkmış mutfağa gitmek için merdivenlerden iniyordum,” diye başladı anlatmaya. “Ayağımı oturma odasında duran gümüş vazoya çarptım anlam veremedim. Vazoyu elime aldım ve oturma odasına doğru ilerledim. Bir de ne göreyim? Odanın altı üstüne gelmiş, ne kadar eşya varsa her yere saçılmış. Duvarda asılı aile tablomuzun önünde kaskatı kesilmiş bir adam yatıyor. Suratı tuhaf bir şekilde gerilmiş, gözleri yuvalarından fırlamış. Çok ama çok korkunçtu Müge!”

Yaşlı kadın bir yandan bunları söylerken, bir yandan da titreyen elleri ile çayını içmeye çalışıyor, sanki aldığı her yudum ona kuvvet veriyordu.

Müge birden İdil’e haber vermediğini hatırlayarak hemen telefona sarıldı.

“İdil rahatsız ediyorum canım ama sana söylemem gereken çok önemli bir şey var.”

“Neler oluyor abla, Miss Jade mi kaçtı?

“Hayır. O , Ruby ve Magi şu anda bizdeler.”

“Çok iyi, sorun ne o zaman?”

“Sevgili ev sahibimizin evinde bir ceset var.”

“Ceset mi? Dur dur dur abla! Ceset dedin değil mi? Yanlış duymadım! Aman Allah’ım! Hemen geliyorum.”

Müge, telefonu kapatır kapatmaz siren sesini duydu. Pencereden baktığında polis arabalarını gördü. Ruby ve Magi’ye polislerin geldiğini söyleyip odadan çıktı. Kapıyı açınca, şık ve sade giyimli, uzun boylu, fit bir vücuda sahip, sarışın, mavi gözlü bir kadın dedektifle karşılaştı. Yanında orta yaşlı, kır saçlı, hafif göbekli, şık takım elbiseli bir erkek dedektif duruyordu.

“Günaydın Hanımefendi, ben cinayet masası dedektifi Hudson Ward, bu da ortağım Peyton  Bennett, ev sahibinizin evinde bir ceset olduğunu siz mi bildirdiniz.”

“ Evet, ben bildirdim.”

“ Siz kiracısı mı oluyorsunuz?”

“Hayır, aslında kız kardeşim İdil kiracısı oluyor, ben burada oturmuyorum, kardeşim İdil’i ziyarete geldim.”

“Peki ev sahibiniz nerede? Sakıncası yoksa içeri girebilir miyiz?”

“Şu anda içerdeler, buyurun girin lütfen.”

Müge dedektifleri salona götürdü ve onlara da çay ikram etti. Dedektifler, kendilerini Ruby ve Magi’ye tanıttıktan sonra neler olup bittiğini ayrıntılı sorup not aldılar.  Bütün bunlar olurken İdil geldi. O ve Müge de dedektiflere ifadelerini verdiler. Bütün bir gün süren incelemelerden sonra dedektif Peyton tekrar geldi. Cesedin ön incelemesinin tamamlandığını ve otopsi için götürüldüğünü söyledi. Maktul, hırsızlık amaçlı girmişti eve, aile tablosunun  arkasında bir kasa gizliydi ve güvenliği, kilidi haricinde eletrik sistemi ile korunuyordu. Ruby, aile mücevherlerini bu kasanın içinde saklıyordu, son derece pahallı ve güvenli bir kasaydı ama o yine de tablonun etrafına elektrik sistemi kurdurmuştu. Her gece yatmadan önce ve evde olmadığı zamanlarda devreye sokuyordu onu. Hırsız bunu bilmediği için tabloya dokunur dokunmaz akıma kapılıp ölmüştü. Peyton, maktulün kimliğinin tespit edilip otopsi raporu tamamlanınca tekrar geleceğini söyledi. Soruşturma bitene kadar  eve girilmemesini, bir memur gözetiminde kendilerine ait gerekli eşyaları yanlarına almalarını ve mümkünse İdil’in evinde kalmalarını istedi

İki yaşlı kadın ve kedileri, o gece İdil’in evinde kaldılar. Magi erkenden kalkıp kahvaltıyı hazırladı. Herkes uykulu gözlerle kahvaltısını yaparken Ruby, Canterbury’e gitmek istediğini söyledi. Şehrin kuzeyinde Whistable adında bir sahil kasabasında ailesine ait bir malikane vardı, orada biraz dinleneceğini umuyordu.

İdil ve Müge bir birlerine baktılar.

İdil “Önce dedektif Peyton’ı  arayalım   bir sakınca görmezse  hep birlikte oraya gidebiliriz, hem bizim için de değişiklik olur,” dedi.

“Keşke  alarm sistemi kurdursaydık kapıya, bu şekilde bir ölümle sonuçlanmazdı olay,” dedi Magi üzüntüyle başını sallayarak.

Ruby, “Biliyorsun rakamlarla aram iyi değil,” diyerek karşılık verdi arkadaşına. “Unutkanlık ta var. Her neyse olan oldu artık Magi, elimizden bir şey gelmez. Benim aklıma takılan bir şey var: Burada bizden daha zengin aileler oturuyor. Hatta bir kaçı kuyumcu ve antikaya çok meraklılar. Neden bizim evi soymayı seçti? Düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum sebebini.”

Magi elini çenesine dayadı.

“Ben bu adamı bir yerlerden hatırlıyorum ama nereden? Özellikle o küçük parmağına taktığı büyük aslan başlı yüzüğü.”

Müge heyecanlanmıştı. Belki bir ip ucu yakalayabilirlerdi.

“Yüzüne dikkatli baktınız mı? Belki sizin her zaman gördüğünüz birisidir  Miss Magi. “

Bu arada İdil dedektif Peyton’la konuşmasını bitirmişti.

“Dedektifimiz buraya geliyor hanımlar!… Cesedin kimliğini tespit etmişler, ayrıca otopsi raporunu da almışlar, şanslarına adli tıpta sırada bekleyen başka ceset olmadığı için otopsi rahatlıkla tamamlanmış. Geldiğimde ayrıntılı konuşuruz dedi.”

Merakla bekliyorlardı hepsi acaba kimdi bu adam? Bir saat sonra kapı çaldı, İdil hemen kapıya yöneldi. Gelen Peyton’dı. Kısa bir selamdan sonra hemen konuya girdi.

“Miss Ruby, evinize hırsızlık amaçlı giren adamın kimliğini tepit ettik. İsmi  Oliver Stanley, 43 yaşında, evlenip ayrılmış, Manhester da tek başına sosyal konutlarda kalıyormuş.Bir çok işte çalışmış, dikiş tutturamamış ama  son iki yıldan bu yana  Diamond Nursing Hause isimli bir bakımevinde temizlik görevlisi olarak çalışıyormuş.”

Herkes şaşkın bir halde birbirine bakıyordu. Bir süre öyle kaldılar. Sessizliği bozan Magi oldu.

“Biliyordum, biliyordum. Ben onu bir yerde gördüğümü biliyordum!”

Yaşlı kadın, hatırlamanın sevinci ile bağırıyordu.

“Sakin olun Miss Magi, bildiklerinizi bize de anlatın lütfen, her ipucu bizim için önemli,” dedi Peyton.

Sözü bu sefer Ruby aldı.  “Adı geçen bakımevinde benim kız kardeşim Rose kalıyor. Bundan yaklaşık bir sene önce bakımı zorlaştığı için kendisini oraya yatırmak zorunda kaldım.  Sanırım onu ziyarete gittiğimizde görmüş olacak Magi. Çok ilginç. Ben kendisine orada hiç rastlamadım.”

Magi telaşla araya girdi. “Bundan iki hafta kadar önce Rose’u ziyarete gitmiştik. Hava güzel olduğu için bahçede oturmuştuk. Sonra ben üşümesin diye Rose’un hırkasını almak için odasına giderken koridoru süpüren birisini gördüm. Yüzüne pek dikkat dikkat etmedim ama küçük parmağındaki yüzük dikkatimi çekmişti. Üzerinde kocaman bir aslan başı vardı. Aslanın gözlerine kırmızı taşlar konmuştu. Aklımda kalan sadece o yüzük oldu.”

“Başka hatırladığınız bir şey var mı? Önemli olabilir. Dün olayın şokundan olsa gerek yüzükten hiç bahsetmediniz bana. Neyse, lütfen aklınıza gelen ne varsa söyleyin çünkü bu basit bir hırsızlık olayı gibi görünmüyor artık. Belli ki planlı, sizi yakın takibe almış. Aradığı her ne ise ya da çalmak istediği, kasanın elektrikli güvenliğini hesaba katmamış. İncelemelerimiz sonucunda aslında öldürücü bir akım yokmuş ama kalbi zayıf olduğu için akıma dayanamamış. Miss Ruby, Canterbury’e gidebilirsiniz. Yalnız, eğer doktoru izin verirse kız kardeşinizi de birlikte götürün. Biz soruşturmayı derinleştireceğiz. Bakalım altından neler çıkacak?”

Dedektif Peyton ayrıldıktan sonra Ruby, Diamond Nursing House’un müdürü Dr. John  Atkinson’a telefon açtı, kısaca olan biteni anlattı. Kardeşi Rose’u yanında götürmek istediğini ve bir saate kadar orada olacaklarını söyledi. Dr. Atkinson, Rose’un hemşiresi Abigail Parker’ın da onlarla birlikte gelmesi şartı ile Rose’u götürebileceklerini söyledi.

İdil araba kiralama şirketini aradı. Bir jeep kiralayıp yola çıktılar. İlk durakları Diamond Nursing House oldu. Oraya vardıklarında, Rose ve hemşiresi Abigail  kapıda bekliyorlardı. Ruby kardeşini koluna aldı, arabaya bindirdi. Vakit kaybetmeden tekrar yola koyuldular.

Whistable’a vardıklarında öğlen olmuştu. Cadburry malikanesi bütün ihtişamı ile karşılarındaydı. Kapıyı, malikanede daimi olarak kalan Violet açtı. O ve eşi Gus on beş yıldır Cadburry malikanesinde kalıyorlardı. Gus, bahçıvanlığın yanı sıra evin bütün tamir ve tadilat işinden de sorumluydu. Evin yemek, alış veriş ve temizlik işleri ise Violet’e aitti.

Rose’un, her zamanki gibi, salonun güllerle bezenmiş bahçesine bakan penceresinin önündeki koltukta yeri hazırlanmıştı. Abigail onu koltuğuna oturttu, çayını getirdi.

“Rose, biliyor musun nereye geldik? Sevgili babanın sana bıraktığı malikaneye, burası senin Rose. İster misin, sana babanın resmini vereyim mi? Onu da yanımızda getirdik.”

Resmi çantasından çıkarmaya yöneldiğinde birden karşısında Müge’yi gördü ve biraz tedirgin oldu.

“Yolunuzu mu kaybettiniz Miss Müge? Malikane epey büyüktür alışana kadar hep böyle yanlış odalara gireceksiniz.”

“Ben mutfağı bulmaya çalışıyorum , kahve var mı diye bakacaktım. Umarım sizi rahatsız etmedim. Size bir soru sorabilir miyim? Miss Ruby’nin evine giren hırsız Oliver Stanley, sizinle aynı  bakımevinde çalışıyordu, onu tanıyor musunuz?”

“Pek tanıyorum sayılmaz, sadece temizlik yaparken ve etrafı süpürürken görüyordum, gündüz çalışanlardandı, polislere de söylediğim gibi sadece gördüğümde merhabalaşırdım, konuşkan ve arkadaş canlısı bir yapım olmadığı için genellikle beraber çalıştığım insanlarla samimi olmam.”

Abigail soğuk ve otoriter bir ses tonuyla cevaplamıştı soruyu. Müge, Abagail’in  bu sert tutumuna bir anlam veremedi, mutfağın yerini öğrenip salondan ayrıldı. Violet, akşam yemeği için hazırlık yapıyordu, kahveleri Müge hazırladı ve odasına çıktı. Olanları kardeşine anlatmak için sabırsızlanıyordu.

“İdil, mutfağın yerini ararken salonda Abigail ile karşılaştım, Rose’la ilgileniyordu, beni görünce irkildi. Hırsızla aynı bakımevinde çalıştığını onu tanıyıp tanımadığını sordum. Ona soru sormama sinirlendi ve beni tersledi, kendisi arkadaş canlısı ve konuşkan bir yapıya sahip olmadığı için onunla  sadece merhabalaşıyormuş, polislere de aynısını söylemiş. Bu kadın bir şeyler saklıyor gibi geldi bana.”

“Neden sinirlendi acaba abla? Dediğin gibi bir şeyler saklıyor olabilir, gözümüz üstünde olsun, Ruby çok üzgün ve korkuyor. Magi de pek farklı sayılmaz, onlara yardım etmeliyiz.”

İki kardeş, Ruby’le konuşup onlarla ilgileneceklerini söylemeye karar verdiler.

Akşam yemeğinde konu açılınca Ruby çok duygulandı ve iki kardeşe teşekkür etti. Keyifli bir akşamdı ama yorgunluktan herkes bitap düşmüştü. Abigail izin isteyip Rose’u odasına götürdü. Diğerleri de kahvaltıda buluşmak üzere erkenden odalarına çekildiler.

Ertesi sabah, uzun, bembeyaz tüyleri, mavi gözleri ve boynunda pırıl pırıl yanan pırlanta tasması ile Miss Jade, Rose’un kucağında oturuyordu. Müge ve Ruby de oradaydı.

“Kız kardeşim Rose, küçüklüğünden beri çok hassas bir yapıya sahipti. Babam bize çok düşkündü, üzerimize titrerdi, bir dediğimiz iki olmazdı. Annem otoriterdi, tam bir aristokrat olarak yetiştirilmişti, bizi hiç şımartmadı. En sert dadılarla yetiştirildik. Bir kere bile bize sarıldığını hatırlamıyorum ama yine de bizi sevdiğini bilirdim.”

“Miss Ruby, bu adam sizin evinizde ne arıyordu? Olaydan beri hep düşünüyorum, bunun kardeşinizle bir ilgisi olabilir mi?”

“Bilmiyorum, Müge’ciğim. İnan bana güzel kızım, benim de gözüme hiç uyku girmedi düşünmekten.”

“Yaşayan başka akrabalarınız var mı? Çok varlıklı bir kadınsınız, mirasınızı beklemeye tahammülü olmayan bir akrabanız olabilir.”

“Sevgili Müge, babam örnek bir eş ve baba olmasının dışında çok çapkındı. Annem bunu bilmesine karşılık onu hep affederdi ya da bize öyle görünürdü, bilmiyorum. Rose’un onuncu yaş günü partisini burada bahçede veriyorduk, epey kalabalıktı, annem ve babam misafirlerle ilgileniyorlardı, biz de akranlarımızla. Sonra birden ne oldu hatırlamıyorum, annemi sinirli bir şekilde eve koşarken gördüm. Babam kolunu tutuyordu gitmemesi için, ama başaramıyordu. Ben bir an onları gördüm sonra arkadaşlarıma dönüp unuttum, ama Rose arkalarından gitmiş.”

Ruby ağlıyor, titreyen elleri ile gözlerinden süzülen yaşları siliyordu.

Müge de duygulanmıştı. “Miss Ruby, geçmiş olayları yeniden hatırlayıp yaşamak insana acı verir, anlatmak zorunda değilsiniz.”

“Hayır, hayır, beni dinlemeni istiyorum. Belki bir faydası olur bu sefer acı vermek yerine.  Hem sen bugüne bugün iki cinayet davasına ışık tutmuş genç bir hanımsın.”

Yaşlı gözleri gülmeye başlamıştı. Müge, teşekkür etti, ona da yardımcı olursa asıl o zaman övgüleri kabul edeceğini söyledi.

“Annemi, babamı ve Rose’u pastayı getirirlerken hatırlıyorum. Parti bitip herkes evine gidince evimize büyük bir sessizlik hakim olmuştu. Dadımız bizi odamıza çıkardı ve yatırdı. Babam iyi geceler öpücüğü için gelmemişti. Yatak odalarından uğultular geliyordu. Rose ağlamaya başlamıştı. Nedenini sorduğumda, Ruby, “Babamın bir sevgilisi ve bir de oğlu varmış, anneme söylemişler. Babam annemden boşanmayacağını ama onlara bakacağını söyledi,” dedi. Ertesi sabah, kahvaltıya erken indim, babam çoktan çıkmıştı. Rose’un bana söylediklerini anneme anlattım.”

Müge heyecanla dinliyor, bir yandan da düşünüyordu. ‘Demek ki, bir erkek kardeşleri vardı. Ama bu eve giren hırsız Oliver Stanley olamaz. Yaş olarak tutmuyor.’

“Annenizin tepkisi ne oldu Miss Ruby?”

“Annem bütün soğukkanlılığıyla, böyle bir şeyin hiç konuşulmadığını, Rose’un hayal gücünün geniş olduğunu ve bir daha böyle saçmalıklardan söz edilmesini yasakladığını söyledi. O günden sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayatımıza devam ettik. Babam eski neşesini kaybetmişti ve bir daha asla eskisi gibi olmadı. Rose bunun şokunu hiç atlatamadı ve hala bir erkek kardeşimiz var mı onu bilmiyoruz.”

Müge, bu erkek kardeş meselesinin önemli olabileceğini düşündü.

“Rose vasiyetini, varlığından emin olmadığımız erkek kardeşimize göre hazırladı. Sebebini sorduğumda ise annemin acımasızca, babamı büyük bir kötülüğe zorladığını söyledi. Meğer annem, onların cebine para koyup buralardan çok uzağa gitmelerini sağlamasını istemiş babamdan. Bunu yapmadığı takdirde bizim yüzümüzü asla ona göstermemekle tehdit etmiş.”

“Hırsızın açmak istediği kasada neler vardı Miss Ruby?”

“Aile yadigarı mücevherlerden başka hiçbir şey yoktu, neden?”

“Şimdi toparlayalım. Kasada mücevherlerinizi saklıyorsunuz, vasiyetiniz aile avukatında, o muhafaza ediyor. Ama kız kardeşinizin bütün mirası, varlığından emin olmadığınız erkek kardeşinize gidiyor.”

“Kanıtlaması şartı ile evet.”

Müge olayın daha karmaşık hale geldiğini düşündü.

“İzin verirseniz ben dedektif Peyton’a bunları anlatayım soruşturmaya faydası olur belki.

Ruby hiç itiraz etmedi. Uzun bir telefon görüşmesinden sonra Müge, dedektiften hırsızın boşandığı eşine ulaştıklarını öğrendi. Oliver Stanley, eşine geri dönmesi için yalvarıyormuş, yakında zengin olacaklarını söylüyormuş ama nasıl olacağı hakkında hiçbir şey anlatmamış.

Kafası iyice karışmıştı Müge’nin. Kasadaki mücevherlerden hırsızın nasıl haberi olduğunu bir türlü açıklayamıyordu kendisine. Ayrıca Rose’un vasiyetnamesi de tam bir muammaydı.

“Bana Rose’un hazırladığı vasiyetnameyi biraz daha açıklar mısınız lütfen? Benim kafam iyice karıştı da.”

“Rose bir mektup yazdı erkek kardeşimize, vefatı durumunda ölüm ilanıyla birlikte gazetelerde yayınlanacak. Avukatımızın ismi ve adresi ile. Böylece mirasın ona ulaşabileceğini düşünüyor, tabii ispat ettiği takdirde. Ailemize ait bütün kayıtların hepsi ve vasiyetnamelerimiz şifrelenmiş bir şekilde gizli tutuluyor.”

Ruby, bunların hepsini bir banka kasasında tutuğunu, şifrenin de emin bir yerde olduğunu söyledi.

Akşam yemeğinde günün kritiği yapıldı, her şey yeni baştan konuşuldu, en ufak detaylar bile gözden geçirildi. Ama hala hırsızın mücevherler için eve girdiğine inanmıyorlardı.

Ertesi sabah, Müge ve İdil erkenden kalktılar.

“Abla ben hiç anlam veremiyorum bütün bu olup bitenlere, her şey iyice karıştı sanki.”

“Bence amaç şifreyi ele geçirmekti, baksana şifreyi eline geçirip kayıtlara ulaşan kişi her şeye sahip olabilir, yani Ruby’nin payını da ele geçirebilir İdil.”

“Sence hırsız bunu biliyor muydu?”

“Evet biliyordu ve bunun için tulmuştu o. Nereden anladım biliyor musun, eski eşine çok zengin olacaklarını söylemiş. Çaldığı birkaç mücevherle çok zengin olunmayacağını o da biliyordu.”

Müge emindi artık. Ama kimdi onu tutan kişi ve nereden biliyordu şifreli kayıtları?

Kahvaltı için yemek salonuna girdiklerinde kimseyi göremediler. Masanın kurulu olnmasın rağmen kimse yoktu, oturma odasına yüneldikleri sırada Violet çıktı karşılarına, ağlıyordu. Onlara, sesizce oturma odasına doğru ilerlemelerini söyledi. Odanın kapısında onları, elinde silahla bakımevinin müdürü Dr. John Atkinson karşıladı.

“Şimdi yavaşça diğerlerinin yanına geçip oturun genç hanımlar, sakın bağırmaya falan kalkmayın, yoksa sizi gözümü bile kırpmadan öldürürüm, beni duydunuz değil mi?”

Müge ve İdil hiç itiraz etmeden denileni yaptılar.

“Ne istiyorsunuz bizden? Neden silahla buraya geldiniz Dr.Atkinson? Bizim size ne kötülüğümüz dokundu?”

Ruby’nin korkudan sesi titriyordu.

“Şifreyi istiyorum Miss Ruby, sadece şifreyi.”

“Nereden biliyorsunuz siz şifreyi, hangi hakla böyle bir şeye cüret edersiniz?”

“Sizi fazla merakta bıraktım galiba, hemen açıklayayım. Sevgili ablam Rose mirasını bana bıraktı ama ben hepsini istiyorum. Seni affediyorum Ruby, yanında senin her bir pounduna muhtaç Magi varken elbette beni düşünemezdin. Her neyse uzatmayalım, bunun kimseye faydası olmaz.”

“Hepimizi öldürmeyi düşünmüyorsunuz, öyle değil mi doktor?”

Müge biraz zaman kazanmaya çalışıyordu, konsolun üstündeki aynadan Gus’ı görmüştü, güllerin arasından,  içeride neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Doktorun, konsola doğru dönmesini istemiyordu.

“Neden? Doktor olduğum için mi? Çok komik, neden herkes doktorların da bir insan olabileceğini hiç düşünmez, neden tanrı muamelesi yaparlar  anlamıyorum. Sorunuzun cevabı evet, düşünüyorum, başka sorusu olan? Şifreyi istiyorum Ruby hemeeennn!”

Ses birden kesiliverdi. Gus, çok akıllıca davranıp  polisleri arka taraftan içeri almıştı. Doktor, ne olduğunu anlamadan birden kendisini yerde buldu.

Herkes olayın şokundan kurtulmaya çalışıyordu. Dedektif Hudson ve dedektif Peyton da gelmişlerdi. Gus ise, günün kahramanıydı, herkes ona nasıl teşekkür edeceğini bilmiyordu. Eğer akıllıca davranmasaydı şu anda hiç biri yaşamıyor olabilirdi.

Dedektif Hudson, gereken açıklamaları yaptı. Doktor Atkinson, Rose’un odasına gizli bir kamera yerleştirmiş, iki yıldan beri Ruby’i de yakından izlemişti. Bütün kirli işlerini Oliver’a yaptırmaktaydı. Aile kayıtlarının bir şifre altında  olduğunu da kamera kayıtlarından çğrenmişti. Ayrıca Ruby ve Rose’u çocukluğundan beri, hep yakından izliyordu.

“Miss Ruby, şifreyi kasa da saklamıyordunuz değil mi? Bu çok kolay olurdu,” dedi Peyton.

“Miss Jade! Öyle değil mi Miss Ruby?”

Müge bu soruyu sorarken gülümsüyordu.

“Kedinizin boynundaki pırlanta madalyonun içinde, evinizin telefon numarası yazılı, ola ki Miss Jade kaybolursa size rahatlıkla ulaşılabilsinler diye. Aslında bu telefon numarası sizin aile kayıtlarınızın bulunduğu şifre yanılıyor muyum?

Yaşlı kadın içten bir merakla sordu. “Nasıl anladın sevgili Müge?”

“Aslında ilk başlarda ben de anlayamamıştım. Fakat, sonradan bir şey farkettim. Ne zaman şifre hakkında konuşsak siz hemen kedinize bakıyordunuz. Merak edip madalyonu inceledim. Çok akıllıca. Sherlock Holmes’un dediği gibi, eğer bir şeyi saklamak istiyorsan her zaman göz önünde tutacaksın.”

Violet şarapları getirmişti. Herkes kadehlerini Miss Jade ve Gus için kaldırdı.

 

[1] İngiltere’de mayısın ilk ve son pazartesi günleri ile ağustosun son pazartesi günü yapılan resmi genel tatil.

[2] Pırlanta Bakımevi.

[3] Arsenik Kurbanları: (Arsenic an Old Lace) Frank Capra’nın yönettiği 1944 yapımı A.B.D. filmi.

Sinemada Unutulmaz Kiralık Katiller

Cinayet herkesin kabul edeceği gibi özü itibarı ile bir öldürme olayıdır ve bugüne dek gerek edebiyatta (roman ve hikaye) gerek sinemada yaygın olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır. Demek ki öldürme olayı ve dolayısıyla katiller, insanların önemli bir kısmının fazlasıyla ilgisini çekmektedir. Rus ve dünya edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen (ki bana göre de öyledir) Dostoyevski’nin ‘Suç  ve Ceza’ sı bir cinayet romanıdır. Ve roman katil Raskolnikov’un incelenmesi üzerine kuruludur. Gene dünya edebiyatının önemli yazarlarından Edgar Allan Poe’nun hikayeleri hep ölüm ve cinayet üzerinedir. Agatha Christie kendisine özgü çok özel tarzı ile dünya ölçeğinde sadık bir okuyucu kitlesi oluşturmuştur. Frederic Forsyth’ın aynı tarzdaki romanları (başta ‘Çakal’ olmak üzere) best seller olmuştur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Sinemada da öldürme olaylarının ve sıra dışı katillerin çektiği ilgi daha az değildir. Hatta birçok filmin odağında ve başarısında bu iyi betimlenmiş katil tiplemeleri bulunmaktadır. Böyle tiplemelerin insanların ilgisini  neden fazlaca çektiği de belki üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konu olabilir ama bunun yeri tabii ki burası değil.

Birçok başarılı filme hayat vermiş olan  öldürmelerden ve kiralık katil tiplemelerinden  söz edeceğimiz bu bölümde, ilk konumuz The Missouri Breaks ve Lee Clayton tiplemesi olacak.

‘The Missouri Breaks’ 1976 yapımı, Türkiye’de ‘Bozgun’ adıyla gösterilmiş bir Arthur Penn filmidir. Western filmlerinin hemen hemen tüm klasik ögelerini kullanarak, klasik western’lerden çok uzak bir filme imza atan Arthur Penn’in bu yapıtı, vizyona girdiği günlerde olumsuz eleştirilere maruz kalmış ve bir gişe başarısı elde edilememiştir. Öyle ki filmin gişe hasılatı 1976 yılında 14. milyon dolarla sınırlı kalmıştır. Fakat aradan geçen yıllar ilginç şekilde filme değer kazandırıp daha iyi anlaşılmasını sağlayarak adeta onun klasikler içinde yer almasını sağlamıştır ki bu sinemada çok görülen bir durum değildir.

Bu filmi ilk seyrettiğimde (defalarca izledim) çok ilginç bir hikayesi olmamasına rağmen beni çok etkilediğini söylemeliyim. Bunun nedeni hiç şüphesiz tiplemelerin ve oyuncuların başarısıydı. Özellikle Lee Clayton rolü ile oldukça etkileyici bir kiralık katili canlandıran Marlon Brando belki de sanat kariyerindeki en ilginç ve başarılı oyunculuklarından birine imza atmıştır.

Bugün bu fimi DVD’sini edinerek veya internetten izlemek mümkündür. Detaylarıyla anlatmayacağım. Ancak seyretmeyenler için merak ve seyretme isteği uyandırmak adına filmi biraz tanıtmak istiyorum.

Montana’da büyük bir at çiftliği sahibi ve oldukça varlıklı birisi olan Braxton’un (John McLiam) atlarına bir at hırsızı çetesi musallat olmuştur. Hırsızlardan birisini yakalayan Braxton onu astırır. Hırsızların elebaşlarından Tom Logan (Jack Nicholson) hem gerçek işlerini gizlemek hem de asılan arkadaşlarının intikamını almak için Braxton çiftliği yakınlarında küçük bir çitlik satın alır ve bir çiftçi kimliği ile oraya yerleşir.

Marlon Brando

Braxton’ın kızı ile birlikte kasabaya gittiği bir gün Tom Logan va arkadaşları Braxton’ın kahyasını evinin hemen önünde asarlar. Çiftlik sahibi bu olay üzerine çılgına döner. Fakat zaten daha önce at hırsızlarını bulup ortadan kaldırmak üzere eyalette adı herkes tarafından bilinen, ünlü kiralık katil Lee Clayton’la anlaşmıştır.

At hırsızları tarafından öldürülen kahyanın cenaze töreninin yapıldığı gün, törenin yapıldığı sırada Lee Clayton çıkagelir. Braxton onu konuklarına ‘düzen sağlayıcı’ olarak takdim eder ama Lee Clayton’ın adını, ününü ve 1000 metre mesafeden hedefini vurabilen Creedmoor tüfeğini zaten orada bulunan herkes duymuştur. Ama gene de gelir gelmez, cenaze töreninde çarpıcı ve kendine özgü davranışlarıyla orada bulunan herkesi şaşırtır.

Kahyanın cenazesinin bulunduğu tabuta yönelip cesedi yakasından tutup kaldırır ve Braxton’la konuklarına bağırarak: ‘Beni çok geç çağırdınız. Eğer daha önce çağırsaydınız bu zavallı adam şu anda yaşıyor olacaktı’ diyerek onları eleştirir.

Bu andan itibaren olayların günlük akışı içerisinde kiralık katil Lee Clayton’un alışılmışın çok dışındaki kişiliği verilmeğe başlanır. Dış görünüşü de alışılmadıktır. Oldukça süslü püslü ve kadınsı kıyafetlerden oluşan gardrobunu gittiği yerlere de götürmektedir. Film içindeki diyaloglardan olayları değerlendirip yorumlamada ve sonuçlar çıkartmada mantık ve muhakemesinin çok farklı tarzda işlediğini görmek mümkündür.

Kadın kıyafetleri içinde bir kiralık katil

İnsanlar üzerinde yaptığı test ve gözlemlere dayanarak vardığı sonuçlar kendisi için net ve tartışılmazdır. Aslında çoğunlukla da doğrudur. Üzerine aldığı iş kesilikle başarıyla sonuçlandırılmalıdır. Bunun aksi asla düşünülemez. İşi veren kişi istese bile bu kabul edilemez. Büyük bir özgüven sahibidir ve aynı zamanda diğer insanlara karşı küçümseyici ve alaycıdır. Etrafını hakir görüp aşağılamakdan da özel bir zevk aldığı açıkça görülmektedir.

Vakit kaybetmeden at hırsızlarını aramaya başlar.  Çiftçi kimliği ile satın aldığı çiftliğinde yaşayan, Braxton ile de komşu olan Tom Logan (Jack Nicholson) ile yaptığı kısa bir sohbetin ardından, onun çiftçi olmadığına kesin olarak karar verir. Zira Tom Logan’ın zeki bir insan olduğunu anlamıştır. Ve bir çiftçi (kendisinin kesin yargılarına göre) asla zeki olamaz. Çiftçi olmayan bir adam bir çiftlikte çiftçi gibi yaşıyorsa bu kendisini gizlemek içindir.

Tom Logan ve arkadaşlarının aradığı at hırsızları olduğuna karar veren Lee Clayton harekete geçer ve tek tek bu hırsızları avlamağa başlar. Burada izleyici kiralık katilin farklı bir özelliği ile de karşılaşır. Lee Clayton aynı zamanda sadist bir katildir. Öldürme eylemlerini törensel imgelerle, acımasızca ve kurbanlara en acı verecek şekillerde yerine getirmeğe başlar.

Aslında hemen farkedileceği gibi ‘The Missouri Breaks’ büyük ölçüde bir katilin kişiliği ve davranışları ile vücut bulmuş bir filmdir. At hırsızlığı gibi fazlaca enteresan sayılamayacak bir öykü (özellikle 1850’ler için) kiralık katil Lee Clayton tiplemesinin başarıyla yaratılıp çok iyi canlandırılması sayesinde izleyenlerin hayranlık duyduğu bir sinema şölenine dönüşüvermiştir.  Ve hiç kuşku yok ki, unutulmaz bir katil tiplemesi olarak sinema tarihindeki yerini almıştır.

Lee Clayton rolündeki Marlon Brando ve Tom Logan rolündeki Jack Nicholson’ın yanı sıra Calvin rolü ile Harry Dean Stanton, David Braxton rolü ile John McLiam, Jane Braxton rolü ile Kathleen Lloyd, Little Tod rolü ile Randy Quaid’in başarılı oyunculuk performansları dikkat çekici.

The Missouri Breaks, bence sinemayı sevenlerin (ve tabii beyaz perdedeki katilleri ilginç bulanların) hafızalarının izlenmiş filmler bölümünde yer almayı hak eden önemli bir yapım.

 

Bu yazıyı beğendiyseniz Arkın Gelişin’in yazısını  da okumanızı tavsiye ederiz.

Kanlı Kontes Elizabeth Bathory – Kadın Seri Katiller

Kanlı Kontes Elizabeth Bathory, kana susamış bir kadın. 7 Ağustos 1560 yılında Macaristan’da doğan zengin ve güçlü bir ailenin kızı ancak hayatı ise tamamen sıradışı.

1609’da, noel zamanında, Macar Kral II. Mathias, Csetjthe şatosuna bir kaç askerini bir olayı araştırmak üzere gönderdi. Dedikodulara göre, bölgede bir kaç genç kız kaçırılmıştı. Askerler görevlerinin zorluklarını çok iyi bilmekteydiler. Çünkü devasa şatonun sahibi, son derece varlıklı ve hatrı sayılır kişilerle çok iyi bağlantıları olan bir kadındı. Macarlar tarafından kahraman ilan edilmiş “Black Hero” (Kara Kahraman) lakaplı savaşçıyla evlendikten sonra, Prensesler ve Krallar, Başpiskopos ve Kardinallerden birçok önemli kişiler ile son derece yakın ilişki içerisindeydi. Şatoya giden patika yol, engebeler ve tehlikeler ile doluydu. Gün gece yarısını çoktan geçmişti. Dolunay zaman zaman bulutların arasında kendisini gösterip askerlere ışık oluyordu. Ancak geceyi seçmelerinin bir sebebi vardı. Başarı süprizde gizliydi. Şatonun kontesi bu saatlerde gizli toplantılarından bir tanesini düzenlemekteydi. Askerlerin aldığı talimat, kontesi suç üstü yakalamaktı. Şatonun yakınında bulunan kasabanın sakinleri, bazı gecelerde malikanenin içerisinde kız çığlıkları duyduklarını söylemişlerdi. Tam da bu saatlerde. Askerler birçok dedikodu duymuştu. Kontes, kara büyü ile yakından ilgilendiklerini duymuşlardı. Şatoya girerken kadın tarafından lanetlenecekleri için korkuyorlardı. Şatonun arka tarafından girmeyi hedefledikleri için taşlık alanı tırmanarak aşmaya çalışıyorlardı. Şatonun ayağına ulaştıklarında, nefeslerini kontrol etmek için durdular. Pencereler kapkaranlıktı. İçeriden hiçbir ses duyulmuyordu. Her şey yolunda gibiydi. Artık şatoya baskın düzenleme zamanıydı. Şatonun arka tarafında bulunan girişin aralık olması şaşırtıcıydı. Bu gece şanslı günleriydi. Ağır ahşap kapıyı iterek içeri girdiler. İçeri girmeleri ile birlikte sağ taraflarından sıçrayan bir kedi onları korkutsa da ilerlemeye devam ettiler. Kontesin bu tür hayvanları şatosunda barındırması ile ilgili çeşitli söylentiler vardı. Askerlere bir papaz eşlik etmekteydi. Onları kötü ruhlardan korumak için görevlendirilmişti. Kediyi gören papaz, hemen parmakları ile havaya bir haç çizdi. Toplamda altı tane kedi gördü. Daha sonra o kedileri asla unutmaması için bir sebebi olacaktı.

Kanlı Kontes Elizabeth Bathory işkenceleri

Şatonun içine ilerledikten kısa bir süre sonra, geliş amaçlarıyla karşılaştılar. Karşılarında büyük bir salon vardı. Salonun tam merkezinde taş zeminin üzerinde yarı çıplak bir kız yatıyordu. Askerler etraflarını gözlemledikten hemen sonra yerde yatan kıza doğru koşar adımlarla ilerlediler. Dedikodular doğruysa, en azından bir kızı kontesin elinden kurtaracaklardı. Ancak kızın yanına ulaştıklarında kızın ölü olduğunu farkettiler. Kızın vücudundan tamamıyla kan çekilmiş gibiydi. Anlatılanların dedikodudan öte olduğunu anlamaya başlıyorlardı. Birkaç adım ötede başka bir kız yerde yatmaktaydı. Yüzü koyun yatan kızın ölüp ölmediğini anlamak için çevirdiklerinde daha da büyük bir dehşete kapıldılar. Kız halen yaşıyordu. Ancak vücudunun birçok yerinde derin kesikler vardı ve kız can çekişiyordu. Ekip ilerlemeye devam etti. Koridorda ilerlerken duvara zincirlenmiş başka bir kızla karşılaştılar. O da ilki gibi ölmüştü. Vücudunun birçok yerinde yara ve yanık izleri vardı. Vücudunun belli yerlerinde kırılmış kemikler teninden dışarı fırlamıştı.

Papaz gördükleri karşısında tutulmuş gibiydi. Burada neler oluyordu? Şu ana kadar buldukları bedenlerin ortak özellikleri kansız olmalarıydı. Kontes bu kanı ne yapıyordu? Acaba kara büyü için mi kullanıyordu? Şatonun derinliklerine inen taş basamaklara vardıklarında tereddüt etseler de, ilerlemeye karar verdiler. Etrafları ilerledikçe kararıyordu. Artık karanlıkta ilerlemek için taş duvarlara elleri ile dokunarak ilerliyorlardı. İlerden tiz çığlık seslerini duyduklarında adımları hızlandı. Koşar adımlarla bir odaya girdiler. Sesin kaynağı karşısında dehşete kapılan askerler, tüm tecrübelerine rağmen böyle bir manzara beklemiyorlardı. Önlerinde duran çeşitli ebatlardaki kafeslerin içerisinde kadınlar ve çocuklar çığlıklar atarak yardım istiyorlardı. Neredeyse tamamının vücudu derin kesiklerle doluydu. Belli ki kontesin çok kana ihtiyacı vardı.

Askerler tüm tutsakları serbest bıraktıktan sonra tekrar şatonun üst katlarına çıktılar. Kontesi bir an önce yakalamak zorundaydılar. Bu gecenin süprizleri henüz bitmemişti. Büyük bir odanın kapılarını açtıklarında, içeride kendinden geçmiş ve dans eden, besbelli sarhoş bir insan topluluğu ile karşılaştılar. Odanın içerisindeki manzara ile ilgili kayda geçmiş bir bilgi olmasa da, mahkemeye çıkan tanıkların ifadeleri yazılı olarak kayıt altına alınmıştır. O gece tutsaklar serbest bırakılmış, aralarında kontes’in de bulunduğu bazı kişiler ise tutuklanmıştı. Tutuklanan kontesin adı Elizabeth Bathory’di.

Kanlı Kontes Elizabeth Bathory çok güçlü ve itibarlı bir aileden gelmekteydi. Bu efsane ile ilgili yazlı kaynağa 1744 yılında yayınlanan bir monografta rastlamaktayız. Daha sonrasında 1796 yılında Almanya’da yayınlanan bir yazıda yine bu hikâye anlatılmaktadır. Bu kaynaklara göre Elizabeth Bathory, henüz 15 yaşında, 1575’de kahraman olarak ilan edilmiş Kont Ferencz Nadasdy ile evlendi. Bathory’nin akrabası olan Transilvanya Prensi, deliliği ve şiddet eğilimi ile bilinmekteydi. Halası daha önceki yıllarda, mahkeme tarafından cadı olarak ilan edilmiş ve idam edilmişti. Dayısı simyacı ve kara büyücü olarak bilinirken, abisi ise kilise tarafından günahkâr olarak ilan edilmişti. Fısıltılara göre, Elizabeth Bathory ’nin ensest bir ilişkiden çocuğu vardı. Durumu biraz daha vahimleştirmek adına bir örnek daha sunayım. Elizabeth Bathory ’nin çocukluk yıllarında bakıcılığını üstlenen Ilona Joo, kara büyü yapmaktan ve insan kurban etmekten ötürü tutuklanıp idam edilmişti. Elizabeth Bathory ergenliğe geçiş döneminde, nöbet geçirme, şiddetli başağrısı ve öfke nöbe

tleri yaşamaktaydı. Bu tür bulgular nevrolojik ve psikolojik temelli hastalıklar olduğunu göstermekteydi.
Yine mevcut kaynaklara göre, Kanlı Kontes Elizabeth Bathory ’nin son derece narsist olduğu ve saatlerce aynasının karşısına geçip ülkenin her bir köşesine nam salmış güzelliğini incelerdi. Etrafındaki herkes emrine amadeyken, her istediği anında gerçekleşiyordu. Evlendikten sonra, eğlence anlayışı çok değişti. Bir tane eğlence örneği, genç bir kızı çırılçıplak soyup, vücudunun her yerine bal sürüp, arı ve böceklerle dolu bir odaya kapatıp, olup biteni izlemekti. Elizabeth Bathory ’nin eşi, kendisine, evdeki çalışanları nasıl dövmesi gerektiğini de öğretmeyi ihmal etmemişti. Evinde çalışan genç kızları döverken yaşadığı hazzı çabuk keşfeden Elizabeth Bathory, eğlencenin şiddetini arttırıyordu. Bazı çalışanlarını öldüresiye dövdüğü anlatılmaktaydı. Eşi savaşçı olduğu için uzun süren savaşlara katılırken, Elizabeth Bathory, genç erkekleri şatoya çağırıp sevişmekteydi. Sıkça lezbiyen ilişki yaşadığı da bilinmekteydi.

Kanlı Kontes Elizabeth Bathory ‘nin eşi

Eşi Nadasdy, 1604’de öldükten sonra, Elizabeth Bathory 4 çocukla genç yaşta dul kaldı. Önce Viyana’daki şatolarına taşınsa da, kısa sürede tekrar Macaristan’daki şatoya geri döndü. Oradaki işkence mesaileri yeterince zevk vermemişti. Şatonun çevresinde bulunan kasabalardan kızlar kaybolmaya başladı. Aile fertleri, korkularından ötürü kızlarının akıbetini sorgulayamıyorlardı. Kanlı Kontesin gazabından korktukları için susmayı tercih ediyorlardı. Bir süre sonra tek çareyi kasabanın papazında buldular. Birçok görgü tanığı atları gibi simsiyah olan bir faytondan bahsetmekteydiler. Fayton şatoya giderken içerisinde bulunan kızların asla bir daha görülmediği söylenmekteydi. Bu durum senelerce sürdü.

Elizabeth Bathory kana susamışlığını genç kızlarla giderirken, eğlence anlayışını geliştirmekteydi. Örneğin, şatosuna getirdiği bazı kurbanlarının kaçmalarına izin verip peşine adamlarını salıyordu. Kız yakalanınca adamlarını kızın bedeni ile ödüllendiriyordu. Bunu ise izlemekten büyük bir zevk alıyordu. Daha sonraları ise hayatına daha da fazla heyecan katmak için, öldürdüğü kurbanlarının eşyalarının kasabanın etrafına bırakılması emrini verdi. Birçok seri katil gibi, O da otoritelerin tepkisi ölçmek istiyordu. Acaba onu bulabilecekler miydi?

Kanlı Kontes

1609’da bir genç kızı yüksek bir tepeden attı ve olaya intihar süsü verdi. Bu sefer fazla ileri gitmişti. Yetkililer intihardan şüphelenip olayı araştırmaya karar verdiler. Kral bu araştırmayı desteklemekteydi. Çünkü söylenenlere göre kral, Elizabeth Bathory’e eşinden kalma borçları ödüyordu. Eğer dedikoduların gerçek olduğu ıspatlanırsa, borcundan kurtulacaktı. Bölümün girişinde anlattığım gibi, Elizabeth Bathory ’nin dehşet verici gerçek yüzü ortaya çıktı ve tüm dedikodular ispatlandı. Bu zulüm sona ermişti. Kanlı Kontes tutuklandıktan sonra, şatonun içerisi detaylı bir şekilde aranmaya başlandı. Bulunan kemikler, kıyafteler ve özel eşyaların, kaybolan kızlara ait olduğu kısa sürede anlaşıldı. Olay patlak verince suç ortağı olduğu düşünülen kişiler kaçmaya çalıştılar. Yetkililer bu suç ortaklarının da peşine düşmüştü. Elizabeth Bathory mahkemeye bizzat katılmadı. Tutuklanmasına rağmen kendisine bir ayrıcalık yapıldı ve şatosunda gözetim altında kalmasına izin verildi. Mahkemeye katılmasa da etrafında bulunanlara masumiyetini sık sık dile getirmeyi ihmal etmiyordu.

Mahkeme 2 Ocak 1611’de başladı. 21 jüri üyesi oayı aydılatmak için salonda bulunuyorlardı. Duruşmayı ise yargıç Theodisus yönetmekteydi. İlk 4 tanık, Kanlı kontesin çalışanlarıydı ve kendilerini olaydan sıyırmak için bildikleri ve gördükleri tüm dehşeti anlatmayı ihmal etmediler. Hepsine aynı 11 soru yöneltildi. Kurbanlar kimlerdi? Nasıl şatoya getiriliyorlardı? Nasıl öldürüldüler? Kurban sayısı vs. Fizcko isimli cüce, zorla şatoya götürüldüğünü anlattı. Kaç genç kadının öldürülmesine yardımcı olduğunu bilmediğini söyledi. Ancak genç kurbanların sayısını net bir şekilde hatırlamaktaydı: 37. Hatırladığı 5 kurban gömülmüştü. İkisi şatonun ön bahçesine, ikisi hava kararınca bir kilisenin bahçesine… İtirafları bu şekilde devam etti. Genç kızları bulmak çok zor değildi. Bazıları ailenin bilgisi dahilinde para karşılığında şatoya gönderilmişti.

Kızlar kendi rızasıyla gelmek istemiyorlarsa, dövülerek ikna ediliyorlardı. Kurbanlar, tenlerinin ve dillerinin yumuşaklığına göre seçiliyorlardı.

Sıra işkencelerin nasıl gerçekleştiğine geldi. Ürkek gözlerle mahkeme salonunda bulunanları süzen Ficzko tüm detayları anlatmaya başladı: “Kızların elleri ve ayakları sıkı bir şekilde bağlanıyordu. Sonrasında bağlı olan kızlar bedenlerinin her yeri kömür karası olana kadar dövülüyorlardı. Ciltlerinde derin kesikler oluşuyordu. Genç kızlardan bir tanesi yüzüne aldığı yaklaşık 200 yumruk darbesinin ardından can çekişerek öldü. Dorko (şatoda çalışanlardan bir tanesi) kızların parmaklarını teker teker makas ile kesmekle görevliydi.”

Elizabeth Bathory ’nin çocukluğundaki bakıcısı, Illona Joo da idam edilmeden önce 50 kızı yakarak öldürdüğünü itiraf etmişti. Kurbanlarının bedenlerine derin kesikler atıp onları izlemekten de hoşlanıyordu. Elizabeth Bathory ’nin de paralel zevkleri olması manidardı. O da genç kızların, özellikle parmak aralarını derin bir şekilde kesmekten hoşlanıyordu. Bazı kurbanlarının ağzına dört parmağını sokan Elizabeth Bathory, çenelerini hızlıca aşağıya çekerek dudak kenarlarının yırtılmasını sağlıyordu.

Tanıkların itirafları inanılmazdı. Şatonun içerisi bir işkencehâneden ibaretti. Ölen kızların bedenleri kesilerek parçalara ayrlıyordu. Elizabeth Bathory, kızları kemikleri kırılana kadar dövüyordu. Kış geldiğinde ise bazı kızlar ölmek üzereyken dışarı bırakılıyordu. Onlar ise donarak ölüyordu. Kanlı Kontes hastalanıp da yatakta yattığı zamanlarda dahi işkenceye ara vermiyordu. Yatağına getirilen kızları tokatlıyor, yumrukluyor ve ısırıyordu. Yardımcılarına yattığı yerden talimat veriyordu. Genç kızlardan bir tanesini yatağın karşısına getirtiyordu. Yağlı kağıt genç kızın bacaklarının arasına sokuluyor, ardından kağıt yakılıyordu. Yatağın etrafına bolca kül serpiştiriliyordu. Amaç, dökülen kanın kül tarafından emilmesiydi. Başka bir tanık, kontesin başka bir eğlencesinden daha bahsetti. Kor demir ile kızların tabanlarını yakmak büyük bir zevkti. Bazı kızlar kaçırılıp kanlı kontese sunulmadan önce, bodrum katında duvara zincirlenerek, şişmanlamaları için özel yemekler veriliyordu. Kanlı kontes böylece bedenlerinin daha kanlı olacağına inanıyordu. Kaçırılan kızlar, aynı zamanda kanlı kontesin cinsel tatmini için de kullanılıyorlardı. Cinsel yakınlaşma esnasında, zevklenmeyen kızlar, ceza olarak işkenceye maruz kalıyorlardı. Görevini iyi bir şekilde yerine getiren kızlardan sıkılan Elizabeth Bathory, onları da işkence odasına göndererek ölüme terk ediyordu. İşkenceler bunlarla sınırlı değildi. Kontes’in seçtği kızlar, ölümle tehdit edilerek, kendilerine işkence etmeleri için zorlanıyorlardı. Bir tanesi, kendi kolundan bir et parçasını keserek yemeye zorlanmıştı. Bazıları çivi dolu küçük bir kutunun içerisine mahkûm ediliyorlardı. İşkencenin sıradan olduğu bir çağda dahi, yargıç ve jürinin duydukları karşısında dehşete düşmüşlerdi. Baskın sonrası kurtulanların durumu ise içler acısıydı. Bazılarının bedeni yanıklarla doluydu. Bazılarının ise kolları veya bacakları kesilmişti.

Günden güne daha da dehşet verici ifadelere şahitlik eden dava şubat ayında sonuçlandı. Kanlı kontes Bathory, bulunan kemik ve cesetlerden ötürü 80 kişiyi öldürmekten ötürü suçlu bulunmuştu. Ancak başka bir delil, kurban sayısının çok daha fazla olabileceğini göstermekteydi. Elizabeth Bathory ’nin kendi el yazısı ile hazırladığı ve 650 kadın ismini içeren bir liste bulundu. Ancak bu isimlerin kurban olduklarına dair bir ispat bulunamadı. Dolayısıyla resmi kayıtlara göre 80 kurban olduğu bilinmektedir.

İfadeler ve itiraflar son derece somut olsa da, yargıcın karar almakta zorlandığı gözlemleniyordu. Kral Mathias idam cezasından yanaydı. Ancak buna kanunlar engel oluyordu. Çünkü asil soydan olması kendisini dokunulmaz yapıyordu. Ünlü Thurzo ailesinin fertlerinden olan Kont Johann Thurzo nihayetinde bir çözüm buldu. Ona göre Elizabeth Bathory deliydi ve idam yerine kendi şatosunun içerisinde belirlenen bir bölümde mahkûmiyetini sürdürmeliydi. Yargıça göre de mantıklı olan bu çözüm önerisi karara bağlandı. Bulunduğu odanın pencereleri taşlar ile kapatıldı. Bölümün girişi de taşlarla örülüp, sadece yemek için küçük bir delik bırakıldı. Kararın yürürlüğe girmesinden 3 yıl sonra Elizabeth Bathory, 55 yaşında öldü.

Cesedini çıkartmak için duvarları kırdıklarında sadece kontesin bedenini bulmadılar. Mahkûm olduğu süre içersinde kontesin kaleme aldığı ve kara büyü tarifleri içeren bazı el yazmalarına da ulaştılar. Kara büyünün bir tanesi 93 kediyi büyüleyip kendisini mahkûm edenlerin ölmeleri için hazırlanmıştı. Bahsi geçen 93 kediye, kendisine ihanet edenleri bulup, kalplerini bedenlerinden tırmalayarak çıkartmaları için büyü yapılmıştı. Baskın anında askerlerin yanında bulunan papaz, hemen karşılaştıkları kedileri anımsadı.

Elizabeth Bathory, mahkeme kayıltarına göre kan tutkusu sebebiyle insanları öldüren ilk seri katildi. Tarihin kayıtlarına bakılacak olursak, vampirizm kökenli kan tutkusu sebebiyle cinayet işleyenlerin çoğunluğu erkek katillerdir. Elizabeth Bathory bu durumda gerçektende farklı bir örnektir. Ölümünden sonra dedikodular durmadı. Genç kurbanlarının kanını küvete doldurup içinde yattığı, dedikodulardan bir tanesiydi. Başka bir dedikoduya göre, kontes bir gün kurbanlarından bir tanesine şiddetli bir tokat attı. Tokadın şiddeti ile eline bulaşan kanı kendi yüzüne sürünce, cildinin daha güzel durduğunu fark etti. Kendisine hizmet eden simyacılar, bakire bir kızın kanı içerisinde sıkça yıkanarak genç kalabileceğini söylüyorlardı.

Bu iddiaların gerçekliği ile ilgili hiçbir kanıt bulunmamakta. Elizabeth Bathory ’nin kana susamışlığını bilimsel olarak değerlendirmek gerekirse bu durum, kan gördüğünde yaşadığı cinsel hazdan ibarettir. Ayrıca kara büyü ile ilgilendiği bilinmektedir. Kurbanlarının kanını büyü ayinlerinde kullandığını söylemek daha gerçekçidir. Kurban sayısını 80 ile 650 arasında varsayarsak, insanlık tarhinin en kana susamış seri katilinden bahsetmek yanlış olmaz. Asil soylu olmasından ötürü, dokunulmazlığından faydalanan kanlı kontes, farklı bir statüde belki de bunca cinayeti bu kadar kolay işleyemezdi. Kimbilir, belki de kendisini yargılayanlar, tüm olup bitenleri daha önceden bilmekteydiler. Belki de kişisel çıkarlar, bu olayın ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İstanbul poli̇si̇yeleri̇

İstanbul polisiyeleri fikri nasıl doğdu.. Çocukken, Çanakkale’de oturan teyzem vesilesiyle her şubat tatilinde bir haftayı aşkın süre Çanakkale’ye giderdim. Bu şehrin sahafları, inanılmaz hazinelerle doluydu. Tabii o yaşlarda SAS serisini okuyamayacağım için benim payıma “Macera Tüneli Serisi” düşmüştü. Hemen hemen bütün kitaplarını edinmiş, hızlı okuyabilme yetim sayesinde de bir çırpıda bitirmiştim.

Bilenler bilir gerçi de, kısa bir özet geçelim. Macera Tüneli, her kitabı farklı temaya sahip bir interaktif seriydi. Hikaye normal akışında başlarken bir süre sonra en altta iki seçenek belirirdi. Ne yapılacağına siz karar verirdiniz ve o karar minvalinde hangi sayfaya gitmeniz gerekiyorsa hikayeye oradan devam ederdiniz. O hikayenin kahramanı sizdiniz sözün özü.

Uzun süredir aklımda, buna benzer bir çalışma yapma fikri vardı. Farklı bir formatta düşünmeme rağmen çeşitli imkansızlıklardan ötürü sadece yazılı hâlde gerçekleştirmeye evrilen bu fikri, geçtiğimiz ay hayata geçirdim.
İstanbul Polisiyeleri’nin çıkış hikayesi budur.

Peki “İstanbul Polisiyeleri” tam olarak nedir? Ana karakterinin siz olduğu, İstanbul Cinayet Büro Amirinin farklı semtlerde geçecek olan her hikayede cinayeti çözmeye çalışacağı interaktif bir seridir. Kulağa biraz acımasızca gelecek olsa da, sadece bir mutlu sonu var. Birçok mutsuz son arasında dans ederek, doğru kararları almaya ve haliyle suçluları kodese “tıkmaya” çalışıyorsunuz.

İstanbul Polisiyeleri ilk hikaye, Haydarpaşa’da geçiyor. Pek tabii ki, ana mekanımız Haydarpaşa Tren Garı.

Burada da bir parantez açmak lazım geliyor. Vakt-i zamanında, Ankara’nın son Süper Lig derbisi olan Gençlerbirliği – Ankaragücü maçına gitmek için Haydarpaşa’dan trene binmiş, tekrar Haydarpaşa’ya trenle dönmüştüm. Bu yolculuğun tadı inanılmaz güzeldi ve şu sıralar, Haydarpaşa’nın düştüğü durum içimi feci acıtmakta. Sanıyorum ki benimle aynı düşünen insanlar da vardır. Bu hikayede tren yok ama, garın hikayesi arka fonda acıklı bir Melihat Gülses melodisi gibi baştan sona size eşlik edebilir.

“Gece Çöktü Haydarpaşa’ya” hikayesi ile 21 Nisan 2017 itibarıyla başladı İstanbul Polisiyeleri. Her iki ayda bir, farklı semtte geçecek olan interaktif maceralar yolculuğunda bana eşlik eder misiniz?

Ulaş Özkan & Emrah Poyraz Röportajı

Polisiye yazarları  ile yaptığımız röportajları  bu sayımızdan itibaren yayınlamaya başlıyoruz. İlk konuklarımız Ulaş Özkan ve  Emrah Poyraz.

İki yazar tarafından yazılan polisiye kitapların sayısı bütün dünyada oldukça azdır. Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares, Ellery Queen, Maj Sjöwall ve Per Wahlöö gibi yazarlar hemen ilk akla gelenler.

Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz da hem ortaklaşa polisiye hikayeler kaleme alıyorlar, hem de birlikte yazıp yayınladıkları Uzunyuva’da Uyanış  adında bir  polisiye romanları var. Gelin bu ikiliyi daha yakından tanıyalım.

1. Önce sizi biraz tanıyabilir miyiz?
UÖ-Ben, 1979 İzmir doğumluyum. Babamın memur olması sebebiyle ilk ve orta öğrenimimi başladığım hiç bir yerde bitiremesem de, liseyi, Muğla/Milas’ta bitirdim. Babam emekli olunca da, tabiri caizse oraya demir attık. Daha sonra, kazandığım turizm işletmeciliği bölümünü okumak için için Tokat/Zile’ye gittim. Emrah ile de orada tanıştık. Dört yıl boyunca aynı sınıfı,aynı evi ve odayı paylaştık. Mezuniyet ile birlikte havalimanı ve oteller olmak üzere turizmin bir çok dalında çalıştım. Halen daha da turizm sektöründe çalışmaktayım. Ayrıca üniversite döneminde merak salıp öğrendiğim keman ile de, yine amatör de olsa müzik yaparak geçimimi sağlamaktayım. Milas’ta ikamet ediyorum, evliyim ve Masal dında bir kızım var.

EP- 1983 İstanbul doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimimin tamamını İstanbul’da gördüm. 97 yılı yazında esnaf olan babam iş yerini Marmaris’e taşıdı. Bu tarihten sonra ailece tüm yazları Marmaris’te geçirir olduk. 2001’de Ulaş’la okulda, hatta okul henüz açılmadan öğretmen evinde tanıştık. İlk ortak paydamız ikimizin de kalacak yeri olmaması olunca, tanıştığımız gün birlikte ev tutmaya karar verdik. O gün bugündür ayrılmayız. Son 7 yıldır Ankara’da yaşıyorum ve özel bir şirkette yöneticilik yapıyorum. Evliyim ve Kartal Rüzgar adında bir oğlum var.

2. Roman/hikâye yazmaya neden/nasıl karar verdiniz? Ve neden polisiye?
UÖ-Açıkçası en büyük ortak ilgi alanımız olan kitaplara ikimiz de fazlasıyla düşkün olsak da, yazma konusunda Emrah biraz daha tecrübeli. Çünkü okul döneminde de sürekli bir şeyler karalardı. Ancak daha çok deneme türüydü sanırım. Ben şahsen, yazabileceğimi pek düşünmüyordum o dönem. Ortak kitap projesine gelince bu tamamen spontane gelişti. Hatta polisiye aklımızda bile yokken, bir bakmışız polisiyeci olmuşuz. Emrah’ın yazamaya devam ettiğini biliyordum. Benim de kafamda yazma konusunda, daha çok dinler tarihi üzerine yaptığım araştırmaları toparlayacağım, okuyana konuyu sorgulatacak bir derleme ortaya koymak vardı. Bu arada yaşadığım kent Milas’ta, National Geographic’in bile kapağına çıkacak, yüzyılın en büyük tarihi eser kaçakçılığı yaşandı. Kafamda uzun bir süre kurdum; buradan bir polisiye hikaye çıksa ne güzel olur diye. Çok sonraları okuduğum Ahmet Ümit’in Patasana’sı, bu konuda biraz daha ilham verdi. Konuyu Emrah ile konuştuk ve yazmaya başladık.

3. Dedektifiniz nasıl bir karakter? Yeni maceraları olacak mı?
-EP-Sanırım bizim kafamızda, o alışılagelmiş, üstün yeteneklere ve öngörüye sahip, her olayı çözebilen, kültürlü ve espritüel, iyi bir dedektif karakterini hayata geçirmek gibi bir niyetimiz yok. Bugün suç tarihine baktığımızda, asıl yazılan ana karakterlerin suçlular olduğunu görebiliyoruz. İz bırakan karakterler, onları yakalayan polis ya da dedektifler değil, suçu işleyen seri katiller. Onun dışında bir kaç yerde okumuştum, ne kadar doğru bilmiyorum bu analiz ama şöyle diyordu; “polisiyelerdeki ana karaktere hayat veren iyi polis, aynı zamanda halkın gözündeki kötü polis imajını da biraz daha düzeltebiliyor.” Bizim öyle,sevimli göstermek gibi bir kaygımız da yok. Suçlunun biraz daha ana karaktere büründüğü hikayeleri daha çok görebilirsiniz(suçu överek değil tabi ki).

4- Bu romanı yazma sebebiniz neydi? Okuyucuya ne anlatmak istediniz?
UÖ-Bizim Emrah ile kitap okuma alışkanlıklarımız, beğenilerimiz dışında hayata bakışımız ve ideolojimiz de neredeyse aynı. Biz, bu kitabın diğer tüm benzerlerinden farklı olmasını istedik yazarken. Örneğin arkeolojiden beslenen bir hikayeye polisiyenin ne kadar yakıştığını, ne kadar cezbettiğini söylemeye gerek yok. Ama biz Dan Brown’un yaptığı gibi, hatta onun da bir tık ötesine geçerek dinler tarihini de semboller ve simgeleri de kullanarak hikayenin içine eleştirisel bir dille yedirmeye çalıştık. Örneğin katilin bıraktığı ipuçlarından birisi kurbanların üzerine çizilen hilal şekli. Buradan yola çıkarak, “Hilal”in, Sümerler’den çıkıp nasıl İslamiyet’in sembolü olup çıkıverdiğine kadar, okuyucuyu sarsacak bir çok konuya, tabuya dokunarak, yer yer eleştirerek değindik. Kutsal kitaplardaki hikayelerin kökenlerini araştırdık, efsanelere sahip çok tanrılı inançların bugünün dinlerine nasıl kaynak teşkil ettiğini anlatmaya çalıştık. Belki de polisiye okuyucusu, ilk kez, Turan Dursun, İlhan Arsel, Muazzez İlmiye Çığ, ya da Arif Tekin gibi aydınlıkçı yazarlarla tanışacak. Bu yüzdendir ki, kitabımızın isminin de, özellikle Uzunyuva’da UYANIŞ olmasını istedik.

5- Uzunyuva’da Uyanış, tarih, mitoloji ve efsanelerle iç içe bir polisiye roman. Arkeoloji ve mitolojiye ilginiz nereden geliyor?
UÖ-Bunda yaşadığımız bölgenin etkisi su götürmez bir gerçek. Emrah zaten Marmaris’li. Kitabımıza da ilham kaynağı olduğu gibi, bu topraklar bir dönem Karya medeniyetinin hüküm sürdüğü topraklardı. Her köşe başında karşınıza çıkan antik kalıntı sizi etksi altına alıyor hemen. İstemeseniz bile kendinizi o büyüye kaptırıyorsunuz.

6- Eserlerinizi birlikte yazıyorsunuz. Bu edebiyatta ender rastlanan bir durum. Birlikte yazma sürecinizi bize anlatır mısınız?
UÖ-Evet ender rastlanan bir durum. Ancak müthiş de keyifli olduğunu söyleyebilirim. İkimizin farklı özelliklerini harmanlayıp yazabiliyouruz. Başarıyı paylaşmak ikimize de mutluluk veriyor. Ben değil, biz diyebilmek daha tatmin edici. Ben zaten Emrah’ın yazılarını okuyordum. Ara sıra bana gönderiyordu. Sonra ben de bir şeyler karalamaya başlayınca, birlikte denemek istedik ve ortaya bu kitap çıktı.

7- Nasıl bir araya geldiniz ve nasıl birlikte yazmaya karar verdiniz?
EP- Bir araya gelmek için ayrılmış olmak lazım. Biz arada mesafeler de olsa söylediğimiz gibi Ulaş’la hiç ayrılmadık.
8- Sizce polisiye roman nedir? Polisiye romanı nasıl tanımlarsınız?
EP- Biz, okunduktan sonra insana bilgi ve görüş olarak birşeyler hediye eden eserlerden hoşlanırız. Açıkcası yazarken de buna çok önem veriyoruz. Bu noktada tarzımız klasik polisiye romanlardan biraz ayrışıyor. Bize göre polisiye kriminal bir olay veya olaylar etrafında dönen kovalamacanın ötesinde her sayfada okuyucuya yeni bir zihin jimnastiği yaptırma sanatıdır. Diğer romanların aksine tempo neredeyse hiç düşmez. Bir süre sonra okuyucu sadece okumakla yetinmez, özümsediği karakterle suçu ve suçluyu deşifre etmeye çalışır.

9- Toplumsal gelişmeyle suç arasında bir bağ var mı sizce?
EP-Toplumlar geliştikçe suç ve suçluyla mücadele daha sofistike bir hal alıyor. Okuyucu da toplumsal gelişmeyle birlikte basit kriminal olayların ötesinde kendisini şaşırtan hikayeler okumak istiyor diye düşünüyorum.

10- Polisiye edebiyat, toplumsal değişimi/gerçekliği yansıtmalı mı? Yoksa, uzak mı durmalı?
EP Bu konuda bir genelleme yapmak doğru olmayabilir. Kimi okuyucu dönemsel gelişmelerden bağımsız hala klasik polisiye hikayeleri sahipleniyor olabilir. Bana göre yazılanlar sadece toplumsal değişimi yansıtmaktan ziyade çağının ötesinde, her dönem okuyana birşeyler katacak kadar zengin olmalıdır. Eskimeyen ne var derseniz, iyi kitaplar derim.

11- Türkiye’de ve dünyada polisiye edebiyatın bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?
UÖ-Şahsen Türkiye’de kitap okuma alışkanlığını zaten dünya genelinde çok geride buluyorum. Hal böyle olunca polisiye de aynı şekilde biraz daha gerisinde.

12- Türkiye’de polisiye edebiyatın geç gelişmesinin sizce sebebi nedir?
EP Sadece polisiye değil Ulaş’ın da değindiği gibi edebiyat alanında topyekün geç kalmış bir toplumuz. Avrupa’da insanlar metroda, uçakta, tatilde plajda kısaca her fırsat bulduğu yerde kitap okur. Biz telefonumuzla oynarız. Uçakta bile tekerlek yere değdiği anda hemen telefonlarımızı uçuş modundan çıkartırız. Bir Ortadoğu ülkesi olarak sorgulayan insanı sevmez bizim devlet. Bu nedenle eğitim sistemimiz sorgulamayan bireyler yetiştirir. Bu yapının temeli okumamak üzerine kurulmuştur. Okuldan başlayarak çocuklarımız kitaptan nefret eder hale gelir. Ders kitapları vs hep çok sıkıcıdır. Eğitim modeli okuduğunu anlamak üzerine değil ezberlemek üzerinedir. Böyle olunca aynı sıkıcı şeyleri defalarca okumak zorunda kalan ezberci çocuklar bir süre sonra okumaktan tiksinir hale geliyor. Bu genel durumun dışında spesifik olarak polisiye kitaplara karşı önyargılar olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın en alt sınıfında çerez kitaplar olarak görenler var. Fakat insanlar fırsat verip okudukça polisiyeye daha da ısınıyor. Günümüz pazarlama dünyasında okur eğilimleri değişmese de polisiye türler kendisini yenileyerek daha geniş kitlelere ulaşacaktır.

13- Beğendiğiniz yerli ve yabancı yazarlar kimlerdir?
UÖ-Zülfü Livaneli’ye ayrı bir hayranlığım var. Yaşar Kemal, Uğur Mumcu, Sebahattin Ali, ve hayata bakışımı baştan aşağı değiştiren Turan Dursun, İlhan Arsel, Muazzez İlmiye Çığ dışında, yabancılardan Sam Harris, George Orwell, Richard Dawkins, Dan Brown, Cristopher Grange’ı beğeniyorum.

EP-Ben de Ulaş’ın saydığı değerli isimlerin yanına İhsan Oktay Anar’ı eklemek isterim. Yerli romancılarımızdan Yusuf Atılgan ve Turgut Uyar’ı atlamak istemem. Nazım’ı hatırlatmaya bile gerek yok sanırım

14- Favori polisiye romanlarınız nelerdir?
Şahsen kitabımızda ilham kaynağı olduğu için, Melekler ve Şeytanlar ile Da Vinci Şifresi ile son zamanlarda okuma şansı bulabildiğim türk polisiyelerden; Günay Gaffur’un Kahin ve Doruk Ateş’in Mabet.

15- Roman yayıncılığı konusunda ne düşünüyorsunuz? Romanlarını yayınlamayı düşünen yeni yazarlara tavsiyeleriniz nedir?
EP-Çok sabır gerektiren zor bir süreç. Ben bu konuda şanslı olduğumuzu düşünmüyorum. Etiketsiz bir yazarsanız işler daha da zor. Sanırım bizim de büyüklerimizden tavsiyelere ihtiyacımız var.

16- Bugüne dek bir suça tanık oldunuz mu?
UÖ-Ben olmadım, umarım olmam da.
EP- Ben oldum. Gerçi günlük hayatımızda hepimiz büyük veya küçük suçlara tanık oluyoruz. Ben bizzat kendim çocukken kaçırıldım. Yani çocuk kaçırmaya bizzat şahit oldum.

17- Asıl mesleğiniz nedir?
UÖ-turizm sektöründe çalışoyorum.
EP- ben sigorta/finans sektöründeyim.

18- Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?
UÖ-Kitap okurum, müzik yaparım ve kızımla ilgilenirim.
EP-Boş zaman demek ne kadar doğru bilmem. Çalışmadığım anlarda okurum, yazarım, cross fit yaparım. İyi Beşiktaş’lıyımdır. Deplasman dahil fırsat buldukça maçlara giderim. Seyahat etmeyi severim.

19- Burcunuz nedir? Burcunuzun özelliklerini taşıdığınızı düşünüyor musunuz?
UÖ-Yengeç ama inanın hiç bir özelliğini bilmiyorum.
EP- Benim burcum aslan. Ben de bu işlerden pek anlamam.

20- Önümüzdeki dönem için yeni projeleriniz nelerdir? Sırada yeni bir roman var mı?
EP-Bu dergiye hikaye yazmak dışında, üzerinde çalıştığımız yine polisiye bir kitap projemiz var. Bu sefer, yakın bir zamanda kaybettiğimiz ve üniversite döneminde bize babalık yapmış olan, bizde ayrı bir yeri olan bir abimizi ana karakter olarak canlandırarak yad etmek istiyoruz. Kendisi aynı zamanda benim keman hocamdı. Bu yüzden ilk kitaptan biraz farklı olacak.

UÖ-Ancak bu yeni kitap projesi, biraz uzun sürecek bir süreç gibi. Çünkü bizler, yeri geldiğinde günün on iki – on üç saati çalışıp, geri kalanında, aileye ve özel hayata ayırabildiğimiz zamanın dışında bir şeyler üretmek zorunda kalıyoruz. Bu nedenle de bir bakmışssınız haftalarca ne kitap okuyabiliyoruz ne de bir şeyler yazabiliyoruz.

Verdiğiniz röportaj için her ikinize de teşekkürler Ulaş Özkan ve  Emrah Poyraz. Yeni hikaye ve romanlarınızı merakla bekliyoruz.

Hikaye: Yoksul

Eğilip tertemiz alnına bir öpücük kondurdu. “Üşümüş olmalı” diye düşünerek üzerinde örtülü şilteyi boynuna kadar çekti. Hayatı boyunca çok kişi sevdi Ahmet. Çok sevdi, çok üzüldü… Anası onu hiç üzmedi, tevekkeli boşa değilmiş, en çok onu sevdi. Babasının yokluğunu hiç hissettirmemiş, hem analık hem de babalık etmişti ona anası. Toklumen kasabasının toprak yollarında anasının ardında meraya yapılan yürüyüşlerde terketmişti çocukluğunu. Akranları gibi oyun oynayamamış, babası, Seyfi Çoban’ın vefatından sonra anası ile köyün emanet ettiği koyunları Hirfanlı barajının nimet olup beslediği çorak topraklarda sabahın ilk ışıklarından akşam ezanına değin gezdirmişti. Abisi Ali, iş bulup Ankara’ya yerleşince anası ile birlikte başkentin yolunu tutmuştu.

Ali büyük bir inşaat firmasında teknisyen olarak işe başlayıp da ilk maaşını cebine koyduğunda, Mamak kömür deposu yakınlarında yerin bir kat altında, odunluktan hallice bir oda tutmuş, anası ve kardeşini de hemen yanına almıştı. O okusun diye Ahmet de, anası da seferber olmuş, çobanlıktan ellerine geçen ne var ne yok karınlarını doyurduktan sonra kalanını Ali’ye pay etmişlerdi. Yeter ki Ali okusun, mektebi bitirebilsin. Her insanın yaşamak için havadan çok umuda ihtiyacı var. Umutlarıydı Ali. Ali seslendi içerden, “Ahmedim, geç kalacaksın gardaşım”. Odadan ayrılmadan evvel son bir kez baktı anasına Ahmet. Duvara dayalı, duvarın mı onu, onun mu duvarı taşıdığı belli olmayan ahşap dolaptan önce ceketini sonra eğilip ayakkabısını aldı. “Akşama geç kalmam” diyerek abisine kapıyı arkasından kapattı.

Bir lokantada komilik yapardı Ahmet. Her gün işe giderken bir vasıta az yapmak için fazladan kırk beş dakika yol teperdi. Edebilseydi, yoldan ettiği tasarrufun pabuçlarına verdiği zararı mahsup ederdi bu hesaptan. Çalıştığı yerde lastik giymesine izin vermediklerinden kundura almak zorunda kalmıştı. “Selamün Aleyküm”. Selam verdi içeri girerken personel odasına. Alacak defteri boş olanlar başka alacakları birşey yoktur diye olsa gerek, selam kovalar. İçerdekiler helal lokma gibi hemen aldılar selamını. Üzerini değişip servise çıktı Ahmet. Akşam üzeri mesainin sonları yaklaşırken, ayaklarından dermanın çekildiğini hissetti. Günlerdir doğru düzgün rahat bir uyku çekemiyordu. Giden günün yorgunluğunu gelene taşıyor, zar zor yeniden yatağın yolunu tutuyordu. Kalkan masanın boşlarını tepsisine doldurup, belinden ıslak bezi alarak masayı sildi Ahmet. Gitmeden sandalyeleri düzeltirken dengesini kaybedip tepside yarısına kadar dolu duran ayran bardağını arkadaki masada oturan kadının üzerine boca etti. Eyvah eyvah! Ahmet buz kesildi. Beti benzi attı. Arkasına dönecek cesareti henüz toparlamadan kadının sesini işitti. “Beceriksiz hayvan, etek, gitti etek”. Özür diledi Ahmet. Özürün bini bir para! Ama kadın sakinleşmedi. Müdür geldi. Aldı Ahmet’i karşısına, kadını arkasına. Verdi, veriştirdi. Ahmet yediremedi onuruna. “Sıçarım ulan” dedi, “sıçarım, işinize de eteğinize de…”
Otobüsten indi Ahmet. Evine uzanan uzun yolu adım adım aşarken efkarlandı. Bu işi tutturmuş gidiyordu, üstelik garson bile olabilirdi. “Her işte vardır bir hayır” dedi. Alttan alıp minnet mi eyleseydi o müdüre. Düşündükçe hızlandı, hızlandıkça uzaklaştı geride bıraktıklarından. Mahalleye girip evin sokağına döndüğünde duraksadı. Hamdi Bakkal’a uğradı. Kalan bayat ekmeklerden yarı fiyatına bir ekmek aldı.

-“Bir de yoğurt ver be Hamdi abi”.

Borç bini aşınca bir tavuk kesilirmiş derler. O da bu akşam kuru ekmeği yoğurda katık edeyim dedi. Eve girdi, abisi Ali yok. Annesi uyuyor. Ahmet yorgun. Ahmet uyudu yoğurdunu yemeden.

Ali dürttü, uyandırdı Ahmet’i. “Ahmedim üç gün oldu. Artık vedalaş gardaşım. Konu komşu kokuya gelecek”. Ahmet doğruldu. Açtı uykulu gözlerini doğan yeni günün şafağına karşı. Yukarıdan aşağı, elinin ayasıyla sıvadı yüzünü. Tüylenmiş kazağının yakasını düzeltti.

-“Tamam” dedi. “Gömelim bugün anamı”.

Geldikleri günlerde amansız bir hastalığın pençesine düşmüştü anaları. Akciğer kanseri olduğunu, lakin çok geç kaldıklarını doktora götürdüklerinde anladılar. Hastalık analarının tüm göğüs kafesini sarmıştı iyiden iyiye. Hatta anladıkları başka bir şey daha vardı hastaneye vardıklarında. İkisinin de sigortasını yapmamıştı patronları. Taşeron olarak kendisini çalıştıran işvereni sigorta girişini ilk ay yapıp, çıkışını meğer çoktan vermişti bile. Alın terleriydi halbuki tek sermayeleri. Ne ellerinde vardı ne avuçlarında. Yapmadıkları iş, çalmadıkları kapı kalmadı. Nafile! Günden güne eriyordu zavallı kadın paslanmış döşekte. Artık, dili konuşamasa da gözleri “kurtarın evladım beni” diye yalvarıyordu. Hastalığın pençesinden değil de, omuzladığı acılardan kurtulmayı bekliyordu artık. Tek çareleri kalmıştı analarının acısını dindirmek için. Bir akşam oturup kararlaştırdılar. Analarının tek isteğiydi bu. Öptüler onu doya doya. Helalleştiler. Gözyaşları karıştı birbirlerinin yanaklarında. Yastığı önce Ali aldı eline. Üç beş saniye bastırdı anasının yüzüne. Kadın hiç çırpınmıyordu bile. Bu kurtuluşu beklediği aşikardı. Ama yok, olmuyor. Beceremiyordu elleri titrerken. Kadın onlara destek olmak için hasta ve zayıf elleriyle çekiştiriyordu yastığı kendine. Ahmet aldı bu sefer yastığı. Ağırlığını verdikçe çırpınışlar başladı. Ali duvarın köşesine çömelip elleriyle kulaklarını tıkadı. Ahmet de gözlerini kapadı. Anasının sevdiği türküyü mırıldanmaya başladı dudakları titreye titreye. “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm..” Salya sümük ağlayarak söylediği türküsü biterken, yastığın altındaki anasının nefesinin de tükendiğini anladı. Aylardır süren acı dolu inlemeler kesilmişti.

Önce vicdanlarındaki mezara gömmeye çalıştılar analarını. Üç gün sonunda ise Ali dürttü uyandırdı Ahmet’i. “Ahmedim üç gün oldu. Artık vedalaş gardaşım…”

Jack unterweger amok – travma yazıları

Avusturya’da ve Los Angeles’ta son zamanlarda hayat kadınlarına yönelik artan seri cinayet vakaları, iki tarafın da polis teşkilatlarının dikkatini çekmeyi başarmıştı. Her seferinde kurbanlar tahta sopalar, demir çubuklar veya ağaç dallarıyla cinsel saldırıya uğramış ve iç çamaşırlarıyla boğularak öldürülmüşlerdi. 1974 yılında Margaret Schafer’in sutyeniyle boğularak öldürülmesi ile başlamıştı cinayetler. Hemen akabinde bu olaydan sorumlu olarak “Johann” Jack Unterweger gözaltına alındı.

1950 Avusturya doğumluydu Jack Unterweger. Hapiste bulunduğu süre içinde kendini tamamen eğitime ve edebiyata adayarak romanlar, çocuk oyunları, şiirler ve bir de otobiyografisini yazdı. Fegefeuer adını verdiği biyografisini yayınladı. Bu kitabıyla Avusturya’da bestseller oldu. Daha sonra kitap sinemaya “ Araf ya da hapishaneye yolculuk” adıyla uyarlandı.

1989 yılında Avusturya’nın o dönemde sürdürdüğü resozialisierung projesinin en büyük başarısı olarak kabul edildi ve şartlı tahliyesine karar verildi. 15 yıl hapishanede kalan Jack Unterweger, bazı entelektüellerin ve Avusturyalı politikacıların isteği üzerine 1990 yılında serbest bırakıldı. Bu kişiler Jack Unterweger’in tamamen rehabilite olduğunu düşünüyorlardı. Avusturya ulusal radyosunda muhabirliğe başlayıp, pek çok dergide ve televizyon programında boy göstererek kendine Avusturyalı entelektüeller arasında oldukça önemli bir yer edindi.
Serbest kaldığı yıl Viyana’ da 6 hayat kadınını, 94 yılına kadar ise Los Angeles’ta dahil olmak üzere 5 hayat kadınını daha öldürdü. Tekrar tutuklanıp cezaevine konduktan sonra, pantolonunu aynı cinayetlerinde yaptığı gibi düğümleyerek kendini asıp intihar etti.

Neden sürekli hayat kadınlarını seçiyor ve kurbanlarına akıl almaz işkenceler yapıyordu?

2000 yılında Wroclaw polisine gelen bir telefonda şehrin ortasından geçen Oder nehrinde cesede benzer bir varlığın olduğu ihbar edilmişti. Bunun üzerine olay yerine gelen polis ekipleri itinalı bir çalışma ile cesedi zarar vermeden ele geçirmeyi başardılar. İlk göze çarpan ceset üzerinde bulunan işkence izleriydi.

Daha sonra yapılan tetkik ve çalışmalarda cesedin Polonyalı işadamı Dariusz Janizevski’ye ait olduğu saptandı.
Polis, yaptığı araştırmalarda Dariusz Janiszevski’nin etrafında sevilen bir kişi olduğunu ve herhangi bir düşmanı da olmadığı sonucuna ulaşmıştı. Birinin onu öldürebilmesi için herhangi bir sebep gözükmüyordu. Yapılan araştırmalar ve çalışmalar sonuçsuz kaldı.

Polisin elindeki tek bilgi, en tecrübeli dedektiflerin bile kanını donduran cesetteki işkence izleriydi. Katil ya da katiller, Dariusz J’yi öldürmeden önce, korkunç işkenceler yapmışlardı. Otopsi raporuna göre, maktul, bir çeşit “domuz bağıyla bağlanmıştı. Boynuna geçirilen bir ilmik, arkadan bağlı elleriyle gerilerek birleştirilmişti. Kol ve bacakları şişmişti, vücudunda kesikler, yanık izleri vardı.
Polisin elinde bu içler acısı manzaradan başka bir şey kalmamıştı. Ta ki 2005 yılına kadar.

Krystian Bala Amok

Polis telefonu acı acı çalmaya başladı. Görevli memur ahizeyi kaldırdı ve telefonun ucundaki ses kapanan bir davanın yeniden açılacağının adeta müjdesini verdi. Kimliği belirsiz bu kişi, Dariusz Janiszevski cinayetinin aydınlatılabilmesi için 2003 yılında basılan Krystian Bala’nın yazdığı Amok adlı romanın incelenmesi gerektiğini söylüyordu.

Polis bu ihbar üzerine derhal kitaba odaklandı. Kitabı okuyan memurlar her bir satırda 2000 yılındaki talihsiz cinayeti tekrar tekrar yaşadılar. Yapılan işkencenin ayrıntısına kadar her şey bu kitapta yazıyordu. Memurlar oldukça irkilmişlerdi. Liste başı olan Amok bir cinayet romanı. Aşk, tutku ve kıskançlık üçgeninde esir olan üç kişiden biri, hayatını mahvettiğini düşündüğü diğerini, ağır işkencelerin ardından öldürüyor. İşkenceler sayfalar boyu tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor. Günlerce süren işkence ve aşağılama, aç bırakılan kurbanın sonunda bağlanıp canlı canlı nehre atılmasıyla son buluyordu.

Bu kadar bilgiyi, o dönem olayı inceleyen polis ya da katilden başka bilen olamazdı. Krystian Bala sorgu için gözaltına alındı. Ve sonunda maktul Dariusz Janiszevski’nin Kyristian Bala’nın eski eşiyle ilişki yaşadığı gün yüzüne çıkıyor ve yazar cinayet suçlamasıyla 25 yıl ceza alıyordu.

33 yaşında bir genç adamı uzman işkenceciye dönüştüren şey neydi?

Jack Unterweger kimdir?

Jack Unterweger 1950 yılında bir Amerikan askeri ile Viyanalı bir hayat kadınının meyvesi olarak dünyaya geldi. Annesinin terk etmesi sonucu alkolik büyükbabası tarafından büyütüldü. Yargılanıp suçlu bulunduktan sonra sorulan “Neden” sorusuna, “Karşımda annemi görür gibi oluyorum ve dayanamayıp öldürüyorum.” diye yanıt verdi.

Kyristian Bala’nın boşandığı eşi, onun hakkında “ Çocukluğundan bu yana yaşadığı travmalar onu o kadara sarsmış ki, ayrıldığımızdan sonra bile tüm hayatıma müdahale edip çevremdeki insanları kontrol altında tutmaya çalışıyordu.” demiştir.

Yazar ve katil oluşları haricinde Jack Unterweger ve Bala’nın en önemli noktaları yaşadıkları travmalar olarak göze çarpıyor.

Seri katil Charles Manson’ın şu sözlerine sanırım tüm insanlık kulak vermeli diye düşünüyorum;

“Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz.
Bana aşağıdan bakarsanız tanrıyı görürsünüz.
Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz.”
Sağlıcakla

KAYNAKÇA
1. Kyristian Bala – Amok
2. http://www.bbc.co.uk
3. http://www.turkcebilgi.org
4. http://www.iyibilgi.com
5. www.hurriyet.com.tr
6. www.radikal.com.tr
7. https://eksisozluk.com
8. www.murderpedia.org

İyi Polisiye, Michael Connelly

Polisiye Edebiyatın en önemli kollarından biri de ülke polisiyeleridir. Bunu Avrupa Amerika İskandinav polisiyeleri olarak detaylandırabiliriz. Ben hep Avrupa Polisiyelerine yakın olmuşumdur. İskandinav polisiyeleri herkese hitap etmese de bu işin ustası benim için Henning Mankell’dır. Bunun yanında Amerikan Polisiye Edebiyatı herkesin bildiği bir tür. Özellikle filmleri ile evlerimize konuk olan bu türün benim için en sevilen ismi Michael Connelly.

Michael Connelly, 1956 doğumlu eski bir gazetecidir. Bu sebepten olsa gerek yazdığı Şair isimli kitabında ki ana karakter Jack McEvoy u kendine yakın bulmaktadır. Ama bence Connelly’nin büyüsü, gücü ve zekası yada artık ne isim verirseniz, o şey Harry Bosch karakterinde. Bosch yazarın kitaplarında ki ana karakter. Ülkemizde çevrilmiş 18 tane Bosch serisi kitap var. Bunun dışında Mickey Haller diye başka bir karakteri daha var ama konumuz bugün Harry Bosch ve Conelly…

Connelly’nin en önemli özelliği yazdığı kitaplara kattığı özgünlük ve duygu. Özgünlük edebi gücünde. Ama duygusu karakterin kalbinde. Bosch’u okurken bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Gerek cinayet soruşturmasının gerekse hayatının en karanlık dönemlerinde bunu size yansıtıyor. İşte bu da yazarın verdiği keyfi artırıyor.

Dedektif Harry Bosch’un en sevdiğim yanı vicdanı. Malum çoğu poliste olmayan bir şey. Bosch geçmişine baktığımızda bu vicdanının nerden geldiğini de görüyoruz. Bizim deyimle görmüş geçirmiş biri yaşamış biri. Bunu da soruşturmalarına yansıtıyor. Soruşturma deyince Bosch’un zekası ve sezgilerine de dokunmak lazım. Özellikle Kara Buz ve Son Çakal kitaplarında ki soruşturmalar da Bosch adeta döktürüyor. O kitapları dikkatli ve sakin okuyan herkes bunu görecektir. Yazar Connelly soruşturmayı ilmek ilmek işlerken başrolü Bosch’un zekasına ve duygusuna vermiş.

Micheal Connelly polisiye kitapları

Tünel Fareleri kitabı ile başlayan seriyi sırası ile okuduğunuz da Bosch ile  onun kırık yüreğini ve yalnız hayatınının her anını yaşayacak ama en çokta ruhunu yüreğini verdiği dedektifliğinin bütün evrelerini göreceksiniz. Ortağı Jerry Edgar, Kiz Rider ile tanışacaksınız. Tabi hayatına giren çıkan kadınları söylemiyorum bile…

İyi polisiye hatta harika polisiyeye en güzel örnektir Michael Connelly kitapları. Yazdığı Her bir karakter ile sizi kendine hayran bırakacak.. Bir kere okuduktan sonra hepsini okumak isteyeceksiniz.

O zaman keyifle okuyun derim.

Kitap yorumları: Günay Gafur’dan Kahin

‘’Bonitas non est pessimis esse meliorem. Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit.’’ (1)

Tüm dedektif dergi okurlarına Merhaba. Umarım herkesin keyfi yerindedir. Ve artık üçüncü sayımıza ulaştığımıza göre benim  de keyfim gayet yerinde.

Ha yukarıdakiler mi? Yok yok, büyü falan yapmadım. Nostradamus’da değilim. Gerçi yaşayacağım şeyleri bilmek isterdim ama bazen neler olacağını önceden bilmemek en iyisidir. Tıpkı Günay Gafur’un gelecekten haberler veren gizemli bir yabancının ölüm kehanetleri ile başlayan Kahin’i gibi.

Kitabımızın baş kahramanı New Jersey’de yaşayan Türk asıllı gazeteci Devran Brice Shawn, yardımcısı Veronica, ekip arkadaşları Lusi ve Efe’dir. Bir gün Shawn’a esrarengiz bir e-posta gelir. Kendisine kahin ismini veren biri, gerçekleşecek korkunç bir ölümden bahsetmektedir. Başta çok inanmasalar da gazetecilik merakları ağır basacaktır. Shawn, gizemi çözebilmek için yanında Veronica ile kahinin söylediği yere gittiklerinde bu ölüme şahit olurlar. Artık kahin birbirinin peşi sıra e-postalar göndermeye başlar. Her yeni e-posta, korkunç bir ölümü işaret etmektedir. Kahin bununla da kalmayıp, Shawn’ın gördüğü rüyayı da anlatmıştır bir defasında. Artık dönüşü olmayan bir yola girmiştir kahramanlarımız. Ölüm kehanetleri gelmeye devam ettikçe korku ve merakları da çoğalmaktadır. Ve bu kabusu sona erdirmek için kahinin izini sürmeye karar verirler. Ancak bu çok kolay olmayacaktır. Kehanetlere inanmadıkları sürece yeni mesajlar, zekanın sınırlarını zorlayan kusursuz planlarla, yeni ölümlerin kapısını aralamaya devam edecektir.

Kurgusunu çok beğendiğim, içeriği zengin ve edebi dili iyi kullanılmış bir kitap Kahin. Sayfa sayısının çokluğu sizi şaşırtmasın, yazarı Günay Gafur son derece akıcı bir dil kullanmış. Tek bir sayfada dahi sıkılmadım, daha açıkçası kitap beni yormadı. Her yeni satırı okurunda merak ve ilgi uyandırıyor. Temponun hiç düşmediği bir kitap olmuş. Hiç mübalağa etmiyorum, kesinlikle Best Seller havası var ve polisiye gerilim edebiyatında farklı bir tarz yakalamış yazar. Okurken hayal gücünüzü tetikleyip yaşanacakları tahmin etme güdünüzü kışkırtıyor. Ben ki polisiye kitaplarda genellikle isabetli tahminlerde bulunurum, lakin itiraf etmeliyim ki Günay Gafur okurunu şaşırtmayı başarmış. Zekanın kıyılarında dolaştıran, müthiş bir hayal gücü ile beslenmiş, zengin ve akıcı bir dili var kitabın. E daha ne olsun dedirtiyor bu durumda insana. Şahsi fikrimce, filmi yapılabilecek kadar iyi yazılmış.

Kitabı bana sevdiren diğer şey ise, geçmişten günümüze gizemini hala koruyan Kuantum fiziği ile harmanlanmış olması. Tabii koskoca Kuantum’un polisiye geriliminde ne işi var diyebilirsiniz ancak fiziğin bu gizemi tam çözülememiş kısmı ustaca kurgulanmış kitapta. Dolanık parçacıklar, şiirsel bulmacalar, bilimin esrarengiz sırları içine çekiveriyor bir anda sizi. Yazarımız bunu yaparken de mümkün olduğunca sade ve anlaşılır bir dil kullanmış. İlgisi olan olmayan herkes rahatlıkla okuyabilsin diye buna özellikle dikkat etmesi hoşluk katıyor kitaba.

Gelelim karakterlere.. Bir kere, Devran Shawn karakterini ben çok sevdim. Bizden biri, gerektiğinde oldukça sert, yeri geldiğinde ise anlayışlı ve sevecen.  Diğer karakterler de keza öyle, yazar kitapta hepsini ustaca betimlemiş. Gerisi ise okurken kafanızda bunları canlandırmanıza kalıyor.

Kahin; iyi yazılmış, temposunu hiç düşürmeyen, sıkılmadan bir solukta okuyabileceğiniz bir kitap olmuş. Özetle sevgili dedektif dergi okurları, Kahin’i bitirmeden bırakamayacaksınız. Hem bir kere Kahin buna izin vermez, aman ha söylemedi demeyin.

(1 )İyi olmak en kötüden daha iyi olmak anlamına gelmez. İçine biraz delilik karışmamış olan bir büyük zeka yoktur.

Kitap yorumları: Gencoy Sümer’den Feneryolu Cinayetleri

Efendim herkeslere kocaman, sıcacık ve güneşli Merhabalar olsun.

Şimdi güneşli bir Merhaba dedim ama konumuz cinayet olunca, e işler biraz değişiyor tabii. Polisiye roman okuru için en güneşli an ise katili doğru tespit edebildiği an, bendenizin fikri bu. Romanın sonuna kadar ipuçlarını takip ederek mutlu sona ulaşmak.. Mutlu mu dedim ben az önce? Cinayetin mutlusu değil canım, bilmeceyi çözebilmenin verdiği bir mutluluk, o kadar da değil.

Hazır bilmece demişken, son zamanlarda okuduğum ve bana yukarıdaki anlamda mutluluk veren bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Gencoy Sümer’in FENERYOLU CİNAYETLERİ adını verdiği yeni romanından. Özellikle belirtmeliyim ki son sayfaya gelene kadar bende iş güç hak getire, elimden bırakamadım. Her sayfada Allahım bende bir merak bir merak sormayın gitsin. Hikayemiz 1982 yılının soğuk bir 17 Mart sabahında, romanın baş aktörü Kerim Ülkü’nün aldığı esrarengiz bir mektupla başlıyor. Kerim Ülkü, Ülkü Lokantalarının sahibi ve aynı zamanda özel bir dedektif. Mektup, uzun zaman önce bir yolculukta tanıştığı Maksude Sermet tarafından kendisine yazılmıştır. Maksude Hanım, bu yolculukta Kerim Ülkü’ye on üç yıl önce işlenen bir cinayet ihbarında bulunmuş ancak daha sonrasında anlatmaktan vazgeçmiş. Kerim Ülkü, aldığı bu mektubun cinayetle alakalı olduğunu düşünerek Maksude Hanım ile görüşmeye gider. Ancak Maksude Hanım ölmüş ve geride sadece esrarengiz sayılabilecek bir aşk romanı kalmıştır. Bunun üzerine Kerim Ülkü, ünlü artist Piraye Arsan’ın on üç yıl önce gerçekleşen intiharının aslında bir cinayet olduğu ihbarı üzerine harekete geçer. Yakın arkadaşı polisiye roman yazarı Faruk Arman ile birlikte bu garip sır perdesini aralamayı başarabilecek midir? Ha bu arada yeni cesetler ortaya çıkmaya başlamıştır bile.

Evet, roman bir bilmece ile başlıyor. Yazar, romanda bir çok karaktere yer vermiş, bu durumda hepsinin de katil olabileceği şeklinde bir düşünceye kapılıyor okur.  Ve böylece son sayfaya kadar asla tahmin edemeyeceğiniz bir profil çıkıyor ortaya. Kişiler özenle seçilmiş, yazarın hikayeyi anlatırken karakterlerin birinci ağızdan konuşması ise romana samimi bir hava katmış. Okurken kendimi gerçek bir soruşturmanın içindeymiş gibi hissettim. Değişik bir his. Ayrıca çoğu polisiye romanda olduğu gibi kahraman dedektif temalı bir hikaye değil, ipuçlarını takip ettirerek çözümü okura bırakıyor yazarımız.

Kesinlikle mübalağa etmiyorum, polisiye romanların gelmiş geçmiş kraliçesi Agatha Christie’in kitaplarını aratmayacak bir roman olmuş FENERYOLU CİNAYETLERİ.  Tamamıyla bizden, tamamıyla heyecan verici ve merak uyandırıcı satırlar arasında keyifle okunabilecek bir hikaye çıkartmış Gencoy Sümer. Kadıköy’ün Feneryolu semtinde eski köşkler, renkli bahçeler ve unutulmuş güzellikler arasında dolaştırıyor sizi yazar. Son derece büyüleyici bir atmosferin içinde gezdiriyor sizi.

Ben FENERYOLU CİNAYETLERİ’ni kurgusuyla, anlatımıyla çok beğendim. Sıkıcı tekrarlar yok, merak uyandırıyor ve özlediğimiz o şahane İstanbul diliyle yazılmış, lezzetli bir roman. Vallahi ne yalan söyleyeyim, şurası da şöyle olsaymış daha iyi olurmuş diyebileceğim bir kısma rastlamadım. Aslında uzun yıllar saklamak için arşiv polisiyelerimin arasına koyulmak üzere ciltli bir baskısı da hiç fena olmaz. Ciltli baskılara karşı özel bir zaafım var ne yapayım.  E, bunu da sırf torpil geçmiş olmamak için yazayım, yoksa roman güzel, kendini okutuyor zaten.  Özetle, kitaplığınızda bulunması gereken bir roman FENERYOLU CİNAYETLERİ. Ha naçizane beklentim ise, devam kitap niteliğinde olmasa bile devam öykü niteliğinde yeni cinayet bulmacaları okumak Gencoy Sümer’den. Akıl oyunu tarzındaki böyle romanları özlüyoruz çünkü, iyi geldi.

Hortlakların Fecri Bölüm 3

Azap Celal karşısında tüm haşmetiyle dikilmekte olan paşanın gözlerine baktı: “Destur verirsen Polata üzerine varalım paşa hazretleri!” Yahya Paşa eliyle gidebilecekleri anlamda bir işaret yapınca uzanarak paşanın elini öptü. Ardında takımı olduğu halde çıkarken paşanın sesi arkalarından çınladı: “Gazanız mübarek olsun evlatlarım!”

Konaktan çıkan Celal ile adamları koşar adım iç kaleye uğrayarak cebecibaşına selam ettiler. İki-üç sadak ok, taşıyabilecekleri miktarda tüfenk cephanesini tedarik eyledikten sonra iç kaleden ayrılıp atlarının olduğu yere koşturdular. At sırtına biner binmez Battal Kapu yolunu tuttular.

Yolda surlara koşturan kale erlerinin kendilerine acayip acayip baktıklarını gördükçe serdengeçtiler hayli huzursuzlanmışlardı. Arnavut Kel Selim, keleşasının altından kelini kaşıya kaşıya söylendi:

“Biz duyana ka bunlar duymuş more duyacaklarıni!”

Azap Celal takımının gözünün önünde sağa sola, evlerine doğru koşturan insanların sayısı artmıştı. Selim söylenmeye devam etti: “Zannederım süylenenlerı duymuştur kale halkı da… Yagmura tutulmuş gibi kaçarlar te evlerıne!”

Atlılar bir köşebaşından geçerken karşılarına çıkan bir rahibin korkulu gözlerle kendilerine bakıp onlara doğru istavroz çıkardığını hayretle seyrettiler. Celal şehri gösterdi: “Meğer atlarımız iç kaladan çıkmadan bizim ecel yolunu tutmamız kulaktan kulağa yayıla! Çok gaza eyledüm kefere kısmından böylesine merhamet görmedim.”

Arnavut, Celal’e doğru seslendi: “Bizım yarısıni işittiğımız o berbat malumati işitsın hem taş odadakiler hem kale erleri. Ulaklar yok ise da sağa sola kaçışan tımarlılar ve zaimlerin ağzında bakla ıslanmaz more. Boşnak Neccar’ın takımi ile Arnavutlar tövbe billah varmazlar buraya! Sadrazam paşa ordusu görünmeden Tuna bataklıklarından dünmezler!”

“Ha ecinni ha şeytan! O Emin denilenin yüzünün halini gördünüz. Sırf şol kalada insan içine çıkacak yüz bırakmamak çün karşımızda ejder-i heft ser olsa dahi durmazuz!”

Battal Kapu’ya daha varmadan haberleri oraya ulaşmıştı. Dizdarlar tahta köprüyü indirerek koca kale kapılarını ardına kadar açmışlardı. Azap Celal, Kemikkıran Emin’in kulağına gideceğini adı gibi bildiğinden dizdarlara seslendi: “Biz görünmeden köprüyü indirmeyesüz. Bizden gayrısını geçirmeyesüz!”

Dizdarların, kale erlerinin çoğu ölüme gözü kapalı giden bu adamlara gıpta ve hayranlıkla baktığından düzensiz aralıklarla: “Yolun açık olsun!”, “Gazanız mübarek olsun Celal Ağa!”, “Allah kılıcınızı keskin eylesin!” dualarıyla uğurladılar serdengeçtileri.

Atlılar tahta köprü üzerinden geçip hendeğin öte yanına vardıklarında Azap Celal’in ardından Polata Yolu’na, batıya doğru dörtnala at sürdüler. İstolni Belgrat ile Polata arasında takribi dört fersahlık yol vardı ki Balatan Gölü’nün kuzeyinde, Bakoni Dağları’nın eteklerindeki ormanların dibinden geçip Vespirem Kalesi’ne uzanan yolun üzerinde kurulmuş bir kavi kaleydi.

Kara bulutlar dağılmaya yüz tutmuş, parlak bir dolunay etrafı gölgeli puslu bir aydınlığa boğmuştu. Meşale yakmaya ihtiyaç duymadan, yol üzerinden ayrılmayarak bir elleri tüfenk ve piştovlarında yol alıyorlardı. Yolu yarıladıkları vakit atlıların gözleri uzaktan Bakoni Dağları’nı seçmeye başladı. Dolunay ortalığı neredeyse gündüz aydınlattığından nişancılıkla geçmiş, karanlığa alışmış gözleriyle kırlardaki tilkileri ve tavşanları bile seçebiliyorlardı. Gıda, su taşımadıklarından, iaşelerini düşmandan yağmaladıklarıyla sağlayan serdengeçtiler sıklıkla avlandıkları için gözleri alıcı kuştan farksızdı. Azap Celal de en çok bu hassalarına güveniyordu. Haydut yahut düşman öncüsü karşılarına kim çıkarsa çıksın okla tüfenkle vura vura topunu kırarlardı. Hatta kalabalık olmaları işine gelirdi zira böyle bir durumda attıkları boşa gitmezdi.

Polata yolunu yarıladıkları esnada ay ışığının aydınlattığı yolun üzerinde büyükçe bir karaltı gördüler. Yaklaştıkça bu karaltının devrilmiş bir at arabası olduğunu, çevresinde de paramparça olmuş birkaç at leşinin yattığını dehşetle fark ettiler. Kanijeli Naşit atını ileriye sürerek acıyla haykırdı: “A bre kâfirler! Hayvancıkların ne günahı vardı da kıyduz!” Kaçın kurası Azap Celal, Kanijeli’nin ardından haykırdı: “Naşid gitmeyesin! Şakiler pusuda olsa gerektür!”

Celal ve diğerleri haydut kısmının yol keseceği vakit yol ortasına ağaç veya araba devirdiklerini iyi bildiklerinden, ağalarının ikazıyla kendilerine gelerek tüfenklerini, piştovlarını sağa sola doğrulttular. Kimi de yayını sadağından çekip okunu yerleştirerek karanlıklara dikti gözünü. Arabanın İstolni Belgrat’taki konak ahalisinin ziyadece kullandığı arabalara benzemesi hasebiyle Melekşah Hanım’a eşlik eden katara ait olduğunu anladılar. Bu vaziyette arabanın yanına varıp parçalanmış atların arasında insan cesetlerini, en azından kale erlerinden geride kalanları aramaya koyuldular. Hiçbir atından inmemişti. Gazilerden bazıları arabanın etrafında dolanıp huzursuzlanmakta olan atlarını teskin edip kanlı et ve kemik parçalarını tetkik ederken bazıları da onlardan kısmen uzaklaşarak etrafı gözetlemeye başladılar. Yolun az ilerisindeki ağaçlarla kaplı büyükçe bir tepe haricinde bulundukları yer düzlük olduğundan gözlerini ağaçların olduğu yere diktiler.

Ay ışığı altındaki bu dehşetengiz manzara, ömürleri kan ve ölüm içerisinde geçmiş serdengeçtilerin yüreklerinde tarifsiz korkular uyandırmıştı. Atların kurumakta olan kanları ve ayaklarıyla kafa kısmı haricinde parçalanmış gövdeleri kılıç ve mızrak yarasından başka her şeye benziyordu. Varadlı Hasan kamçısını leşlerden birine uzatarak yiğitlerin dile getirmekten söylediği şeyi söyledi: “Bu âdem işi değildir vesselam! Ziyadece avlanduk, ayı da vurduk, kurt da vurduk, domuz da vurduk. Haydutların bok yemesi değildür!”

Azap Celal bir kere pirelenmişti, içi böyle vaziyetlerde hiç rahat etmezdi: “Hayvan görmesek inanıruz! Bu nece canavardur hayvancıkları böyle zayi ede?”

“Hayvan işi de değildir bu!” dedi bir anda Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah. Tüm gaziler ona dönüp baktı. Atadan dededen kemankeş ve yaman avcıydı. Okçulukta mahir olduğundan tüfenkten piştovdan hızlı ölüm saçar, ava çıktıkları vakit ayakdaşlarını aç bırakmazdı. Bir hamlede atından atlayarak parçalanmış atlardan birinin yanına çöktü. Hayvanın yaralarını gösterdi: “İnsandan çok hayvan vurdum ve dahi hayvan eliyle kırılmuş nice hayvan leşi gördüm. Ayaklar ve kafa sağlam ama gövde paramparça. Hem de lalettayin parçalanmuş. Ne kurt ne ayu böyle parçalamaz vesselam!”

Semendireli Selahaddin etrafına bakındı: “Canavarun da canavaru olmaya? Arslan m’ola? Pars m’ola?”

“O dediklerin buralarda olmaz. Olsa da ne pars ne de arslan böyle parçalamaz.” Azap Celal’in huzursuz bakışlarından rahatsız olarak lafının gerisini getirdi: “Ben fi tarihinde Cezayir Vilayeti’nden Temeşvar Paşası’na getirdikleri aslanları görmüştüm. Ben besler ve bakılmalaruna nezaret iderdüm. Eti zinhar böyle parçalayamazlardı. Bu hayvancıklarun yaraları hayvan pençesi kadar derin değildür hem!”

Azap Celal öfkeyle gürledi: “Neyin nesi öyleyse? Düzden desene bre!”

Abdullah’ın suratı şaşkınlıktan allak bullaktı ama aynı zamanda da yaşadığı dehşet belli oluyordu: “Celal Ağa, sanki hayvan değil de âdem parçalamuştur!”

Harplerde cenklerde öfkenin bin türlü suretine şahitlik etmiş, kendi yoldaşına kılıç savurandan, hasmı ürksün diye esir aldığını kazığa geçirenine yüzlerce vahşet örneği görmüşlerdi. Ancak atların insan eliyle böyle vahşice parçalanması tuhaftan da öte korkunç geliyordu.

Abdullah: “Gerçi bu acayip olan ikinci husus.” diyerek ayağa kalktı birden.

Celal’in huzursuzlanması sesinden anlaşılıyordu: “Diğeri neymiş?”

“Ne kala erleri ne de Melekşah Hatun’un hizmetkârlarunun cesetleri yok. Haydi, sağ kalanları esir aldular? Ya ölenleri neden taşıyalar? Diyelim cesetleri de kaldırub götüreler atlarun leşlerini ve arabayu ne diye bu vaziyette bırakalar?”

Serdengeçtilerin kafalarında dönmeye başlayan onlarca soru, ağaçların olduğu tepeden yükselen canhıraş bir çığlık sesi tarafından cevaplandı. Temeşvarlı çığlık sesini duyar duymaz bir sıçrayışta atına bindi. Gaziler çığlık sesinin geldiği mıntıkaya döndüklerinde dünyaya geldikleri güne lanet ettirecek acayip bir manzarayla karşılaştılar.

Tepenin eteklerine doğru oldukça kalabalık bir insan sürüsü, ağaçlar altından geçip ağır ağır tepeden aşağıya doğru sel misali iniyordu. Azap Celal bir anda atını o yöne doğru kamçılayınca serdengeçtiler de ağalarının peşinden hep birlikte o canibe doğru atıldılar. Atlılar kalabalığa yaklaştıkça kendilerine doğru değil de önlerine kattıkları Macar sığır çobanı kılıklı bir köylünün peşinden seğirttiklerini fark ettiler. Karanlıktan tam göremeseler de yürümelerinin hayli garip olduğu, sanki ayakta durmayı yeni öğrenmiş gibi sallana sallana ağır aksak ilerlemeleri dikkatlerini çekti.

Serdengeçtiler, Azap Celal’in bir anda atının dizginlerine asılarak duraksamasının ardından aynı şekilde durdular. Celal gürledi:

“Türk görmüş haydut, tabanı yanık it kesilir de öyle koşar. Bunların seğirdim pilavına gider vaziyetleri nicedür? Bizi mi görmediler acep?”

Kemankeş mesafeyi anında hesap etti: “Durduğumuz yer ok menziliydi, şimdi de tüfenk menzilindeyiz. Lakin endaht eden bir Allah kulu yoktur.”

Arnavut kalabalığa bakındı: “Hiç atlı yoktur içlerinde more! Melekşah Kadin’ın yoluni büyle yürüyerek kesebilsınler mümkün? Olsun gerek başka haydutlar?”

Azap Celal haykırdı: “Cephanemiz ziyadece. İktiza ederse Polata Kalasu’nun cebecibaşısundan tedarik iderüz. Fınduk –mermi- saçun, ok çekün! Endaht!”

Serdengeçtiler ağalarının emriyle denk getirebildiklerini okla tüfekle vurmaya başladılar. Attıklarını vuruyorlar, hasımlarının yaralandığını hatta kiminin düşüp yere yıkıldığını görüyorlardı.  Ancak ayaktakilerin sayısında gözle görülür bir azalma olmadığından ya vuramadıklarını yahut takviye olarak artları sıra yeni yeni haydukların geldiğini düşünüyorlardı. Kovaladıkları çobanı aralarına alıp ne olduğu anlaşılmaz bir boğuşmanın peyda olduğunu, adamın Macarca küfürler savurarak korkunç çığlıklar savurduğunu dehşetle seyrettiler. Çığlık sesi kesildiğinde acayip yürüyüşlü eşkıyalar bu sefer tüfenk ve ok yağmurundan çekinmeden serdengeçtilere doğru yürümeye başlamışlardı. Bu esnada hayli ürkütücü bir ayrıntıyı daha fark ettiler. Ay ışığının altında vücudunda yaralar, parçalanmalar olan, okları sanki süsmüş gibi vücutlarında taşıyan korkutucu görünümlü bir insan serencamının üzerlerine doğru geldiğini idrak etmişlerdi. Vuruldukları halde yürümeleri karşısında paşanın konağındaki kale erinin söylediği ölü kılığına girmiş ecinniler bahsini akıllarına getirmişti.

Çocukluğu Semendire Sancağı’ndaki Sırp kocakarılarından upirli, vampirli hikâyeleri dinleyerek geçmiş olan Deli Selahaddin haykırdı: “Hortlak! Bunlar kabir kaçkını hortlak! Çobanı pare pare etmelerinden belli!”

Celal yiğitliğinin yanı sıra meyhane ve külhani kavgalarına da ziyadece karışmış dayı tabiatlı bir kimse olduğundan nerede ne laf söyleyeceğine çok dikkat etmezdi: “Bre hortlaklar hortlamağa bugünü mü bekledi? Ne diye ölmez bunlar?”

Temeşvarlı Abdullah haykırdı: “Kafalarından vurulanın düşüp kaldığını gördüm. O canibe endaht edesüz!”

Kanijeli kalabalığı işaret ederek gürledi: “Şol yere bakın! Bazıları kale erlerinin esvaplarınu taşur! Yüzlerinden de aşinalığum vardur. Haydukla saf tutup bize karşı yürürler!”

Kalabalık aradaki mesafeyi gittikçe kapatmaktayken Celal tüfenk yerine çifte kuburlarını –piştov- çekip kalabalığa doğru ateşledi: “Hortlak hortlaktur! Amana dahi fırsat vermeyesüz!”

O hengâmede Varadlı Hasan birden belinde asılı karabela dedikleri cinsten kılıcı kınından sıyırdı: “Bunlar fındıkla, okla zayi olmaz. İlla kol bacak gövdeden ayırmak gerektür!” diyerek “Allah! Allah!” narasıyla hortlakların üzerine atıldı. Azap Celal ardı sıra durmasını emrettiyse de Varadlı kulak asmadı. Bu vaziyet üzerine Celal ateşi kesmelerini haykırdı. Atından inip yalın kılıç hortlaklar arasına dalan Varadlı adeta müthiş ve korkunç bir ölüm dansı icra ediyordu. El uzatanın kolunu kafasını kopardı, kimini bacaktan doğradı. Gaziler kılıç çekip atılmak isteseler de ağalarının emri olmadığından kımıldayamıyordu. Celal ise hiç azalıyor gibi görünmeyen hortlakların –kafası kesilmeyenler hariç- ayağa kalkıp yeniden Varadlı’nın üzerine seğirttiklerini seyrediyordu. Arada bir: “Varadlı emrediyordum ricat edesün! Tiz buraya gelesün!” diye bağırıyordu ama Hasan hiç oralı değildi. Dehşetli kalabalık o derece yaklaşmıştı ki böğürtüleri işitiliyor, iğrenç kokuları burunlarına çarpıyordu.

Nihayetinde kabir kaçkını ölülerin Varadlı Hasan’ı pençe misali elleri kollarıyla kaptıklarını, dört bir yandan sararak etlerini çekiştire çekiştire parçaladıklarına da şahitlik ettiler. Ömürleri süresince cenkte cerh edilen yahut zindanda işkence edilen sayısız insana tesadüf etseler de Varadlı’nın yürek titreten acı dolu çığlıklarını korka titreye dinlediler. Koca serdengeçtinin gözleri önünde vahşi kurtlar gibi çekiştire çekiştire parçalayan ölülerin görüntüsü Belgradlı Ali’nin kanını kaynatmıştı.

Ali de yoldaşlarının ve ağasının “Dur!” ihtarlarını duymazdan gelerek Varadlı gibi bir anda şemşirini sıyırıp kalabalığın üstüne fırladı. Yoldaşının olduğu mıntıkaya at sırtında daldığı vakit ilk anda birkaçının başına vurup devirmeye muvaffak olduğunu, ancak ölülerin bu kez atıyla birlikte kendisini alaşağı edip parçalamaya başladıklarını gördüler. Bir süre sonra Varadlı’nın da Belgradlı’nın da sesi kesilince hortlaklar serdengeçtilerin üzerine doğru yürümeye başladılar.

Budinli Osman: “Palota Kalası’na ırak değiliz. Varalım canımızı oraya atalum!” diye haykırınca Celal istemeye istemeye atını yola doğru çevirerek: “Ricat! İstikamet Palota Kalası!” diye haykırdı. Serdengeçtiler de sırtlarını tepeye vererek önce yolun olduğu mıntıkaya ardından Palota Kalesi istikametine doğru dörtnala ilerlemeye başladılar. Celal bir an İstolni Belgrad Kalesi tarafına dönüp bu ecinnileri oraya çekerek top ateşiyle dağıtmayı düşündüyse de hayli geç akıl ettiğini fark etti. Zira ölüler çoktan yola inmişlerdi ve etraflarından dolaşılamayacak denli yayılmışlardı. Yanlışlıkla yiğitlerini hortlakların pençesine düşünmek istemediğinden, Palota Kalesi’nin de yeterince muhkem bir yapı olduğuna dair kendi kendini teskin ederek hiçbir şey söylemedi.

Gaziler tepelerinde ay, kalplerinde korku, peşlerinde insan yiyen ölü kılıklı ecinnilerin hırıltısı olduğu halde Palota yolu üzerinde ilerliyorlardı. Mahlûklardan ziyadece uzaklaştıkları esnada biraz ileriden altı atlının kendilerine doğru dörtnala yaklaştıklarını fark ettiler. Kuzey canibinden, Polata ile İstolni Belgrad arasında bulunan Çor köyünün olduğu taraftan yola doğru ilerliyorlardı.

Celal sunturlu bir küfür savurdu: “Kahpe felek! Kabir hortlaklarından kaçarken haydut eşkiyasının dirisine çattuk!”

DEVAM EDECEK

Polisiye Hikaye: Sabun Kokusu

İnci gibi dizilmiş harflerin üzerinde tekrar gezindi gözleri. Her kelimesini ezbere bilse de kağıtta yazılanları okumak içinde kalan son insanlık kırıntılarını hayatta tutuyordu.

“Yaz gelmese, hep bahar olsak. Hafif esintili, akasya, leylak kokulu, rengarenk bahar çiçekleri ile. Arada yağmur yağsa çisil çisil, sonrasında toprak koksa. Biz biraz huzur bulsak. Sen umudum, ben senin deryan olsam. Seninle biz hep bahar kalsak.”

Bir özenle kağıdı katladı. Cüzdanının gözüne koydu. Park halindeki arabasından indi. Yokuş yukarı yürümeye başladı. Bu sokaklardan her geçişinde, sanki ayaklarına cam kırıkları batıyordu. Kilit taşların her biri kor ateşler gibi geliyordu. Bu sokak O’ydu. Şu köşeyi döner dönmez karşısına çıkacak kırmızı kepenkli dükkan onun kitap zevkiydi. Az ilerisindeki fırın, onun sevdiği çıtır simit demekti. Bir çınarın yanında durdu. Parmak uçları ile, incitmekten çekinir gibi ağaca dokundu. Gözlerini yumdu. ” İlk burada…” diye mırıldandı. İlk o çınarın altında öpmüştü onu. Bir gece vaktiydi. Kadın nasıl da tedirgindi. Hemen çekmişti dudaklarını, hızlı bir şekilde gözleri ile taramıştı mahalleyi. Gören olmadığını anladığında gülümsemişti. Adam, o utangaç hallerinin hayranıydı. Bir de kadının beyaz sabun kokusunu severdi. Parfüme alerjisi vardı kadının. Sürememekten yakınırdı ama bilmezdi ki aslında sabun kokusu onun tüm saflığını tamamlıyordu. Bir sigara yaktı. Dokunsa kırılır sandığı incecik bilekleri düşündü. Ve o bilekleri son görüşündeki kesikleri. O kesiklerden saçılan kan damlalarının banyo zeminine bıraktığı desenleri gözü kapalı bile çizebilirdi. Bir ömür geçse o günü unutabilir miydi?

Kadının evinin kapısını, artık anahtar ile açıyordu. Anahtarın kilitte her dönüşü, ona kendini daha da kıymetli hissettirirdi. Dünyadaki cennetinin kapılarıydı açılan. Özel bir hastanede cerrahtı adam. Yurtdışındaki bir konferanstan sonra, elinde kadının sevdiği kestaneli pasta paketi, yüzüne yayılmış kocaman bir gülümsemeyle, kendi anahtarını sokup kilide ” Ben geldim!” diye seslenerek girmişti eve.

Bir anda açtı gözlerini, öfkesi geri gelmişti işte. Dişlerini sıkıyordu, elleri yumruk olmuştu. Tırnakları avucunun içine batıyordu. Ama vakti gelmişti. Ödeşme zamanıydı. Yokuş yukarı yürümeye devam etti. Sola sapıp ara bir sokağa girdi. Alçak katlı, geniş balkonlu, kahverengi, yeşil boyalı binanın önüne geldiğinde durdu. Sağlı sollu evlerin ışıkları teker teker yanmaya başlamıştı. Ama beklediği ışık yoktu daha. Bir sigara daha yaktı.

Son iki aydır evi gözlemiş ve tüm ayrıntıları hesaplamıştı. Planın başlamasına vakit vardı daha. O günü yeniden düşünmeye başladı. Üzerinden, bir ömür gibi uzun gelen, beş ay geçse de her detay dün gibi beynine kazınmıştı. Yurtdışından dönüşünü bir gün öncesine çekmiş ve kadına sürpriz yapmaya karar vermişti. En son önceki akşam mail atmıştı kadın. Tek cümle; “Sen benim baharımsın.”  Seni seviyorum yerine bu cümleyi kullanırlardı.

Seslenişine cevap gelmeyince elindeki kestaneli pastayı mutfağa bırakmıştı. Neredeydi ki şimdi? İlk gariplik mutfak masasında gözüne çarpmıştı. Yarısından fazlası içilmiş bir şişe votka masanın üzerinde duruyordu. Saat daha sekiz bile değildi ve kadın aslında votkayı da pek sevmezdi. Oturma odasına girdiğinde vizon rengi koltukların ki birlikte yaşamaya karar verdiklerinde eve ilk aldıkları şeydi,  üzerine serpiştirilmiş kırlentlerden iki tanesini yerde görmüştü. Düzen hastası bir kadın için, ortalığı bu şekilde bırakıp evden çıkmış olmak… Nefesinin sıklaştığını, boğazına bir düğümün oturmuş olduğunu hatırlıyordu. Artık daha hızlı hareket etmeye başlamıştı. Yatak odasının önündeki küçük koridora serdikleri mavi, pembe desenli kilim bir kenara kaymıştı. Havaya asılı kalmış ağır bir tütsü kokusu vardı sanki.  Yatak odasına girdiğinde ise kalbi duracak sanmıştı. Yatak alt üst olmuş, yorganın büyük kısmı yataktan sarkmıştı. Yastıkta kan damlaları vardı. Yatak başlığından sarkan fuları fark etmişti. Kadının incecik boynunu süslemesi için o almıştı. Hiçbir şey normal değildi. Yatak odasındayken aramayı akıl etmişti, kadını. Telefonunu cebinden çıkarırken banyo kapısının aralığından zemine yayılmış kızıllığı görmüştü. Sonrası yaşananlar ve sonrasında gelen günler gerçek olduğunu bile bile yaşadığı bir kabustu.

Yere atıp, ayakkabısının ucuyla ezdiği altıncı izmariti de yerden alıp montunun sol cebine koydu. Sağ cebindeki enjektörü eliyle yoklarken beklediği adamı gördü. Çevresine göz atıp, adamın peşi sıra binaya girdi. Adam asansörü bekliyordu. O daracık kabinin içine adım atar atmaz boğazına yapışmayı isterdi ama olmazdı. Plana sadık kalacak, öfkesine yenilmeyecekti.

Selamlaştılar. “Evi boşaltacağım yakında. Artık elde tutmak istemediğimden eminim. “ dedi.

“Haklısınız Umut bey, ben de olsam yaşayamazdım o evde. Kapısından her geçişimde, Derya hanım kapıyı aralayıp, günaydın, diyecekmiş gibi geliyor hala.” dedi diğeri.  Niye patlatmıyorum ağzının üzerine, diye düşündü adam. Kadının adını, o iğrenç ağzına almasına dayanabilmek için derin bir nefes aldı. Gülümsemek için kendini zorladı ve “Aslında eve girmek zorunda olmasam gelmezdim. Hala çok zor geliyor gerçekle yüzleşmek. Ama yine almam gereken bir iki eşya var. Girmeden önce kendimi toparlamak isterdim.” dedi. Plan başlamıştı işte. Oltayı atmıştı. Diğerinden cevap gelmedi. Asansörün geldiğini belirten sesle hareketlendiler. Aynı katın düğmesine gitti elleri. Dört kat boyunca derin bir sessizlikle asansörün zeminini seyrettiler. Beklediği teklif gelmemişti. İkinci seçeneği devreye sokmalıydı.

Asansörün kapısı açılınca diğer adam başını kaldırdı,  adamın yüzüne bakmadan, “Seni daha iyi gördüğüme sevindim. İyi akşamlar.” dedi. Kendi kapısına yöneldi. Ne olacaksa şimdi olmalıydı. Sağ cebinden elini çıkardı. Adam anahtarını kapıya soktuğu anda etine iğneyi sapladı. Adam sendeledi. Dönüp bir yumruk savurdu ama isabet ettiremedi. Elini yeniden kaldırırken gözleri kaydı ve yere yığıldı. Umut, adamı evin içine sürükledi. Korktuğu kadar ses olmamıştı. Adamın hareketsiz gövdesi yerde yatarken cebinden diğer ampulü de çıkardı. Boşalan enjektörün içine çekti yeni ilacı.

Ameliyatlarda kullanmaya alışkın olduğu eldivenler ellerindeydi. Adamı banyoya kadar sürükledi. Kıyafetlerini çıkardı. Acele etmedi. Onu özenle küvetin içine yerleştirdi. Kıyafetleri yatak odasına bıraktı özensizce. Beklemek zamanıydı. Sandalye almak için mutfağa gitti. Burnunun kanatları kokuyla titredi.  İnsan beyninin kokulara verdiği reaksiyon gibisi nadirdir.

Derya’yı küvette bileklerini kesmiş olarak bulduğunda da şaşırtmıştı onu beyni. O acının içinde, polise ifade verirken ; “Derya genç bir doktordu ama insanların ölmek için seçebilecekleri en saçma yolun bileklerini kesmek olduğunu bilirdi. Onun yerine kasıkta doğru artere atacağı tek ve derin bir kesinin daha iyi sonuç vereceğini de bilirdi.” kadar ruhsuz bir cümleyi kurabilmişti. Derya ölmekle ölmemek arasında kararsız kalmıştı. Ölmeden bulunmayı ummuştu belki de. Vazgeçtiği hayatını, Umut’un kurtarmasını ummuştu. Günler sonra adli tıptaki arkadaşından, “zorla cinsel ilişki” olarak yumuşatılan ifadesiyle, tecavüzü duyduğunda şaşırmadı. Evdeki tüm karışıklık yüzünden bu gerçeği daha o akşam anlamıştı zaten. Israrla polislere de söylemişti. Bu bir intiharsa bile, Derya’yı canından vazgeçmeye mecbur kılan başka biriydi. Bu bir cinayetti aslında. Biri Derya’nın ruhunu öldürmüştü. Ama kim? Beş aydır polisler bu sorunun cevabını bulamamış olsalar da o iki aydır biliyordu.

Sandalyeyi ve adamın odasından aldığı dizüstü bilgisayarı küvetin yanına koydu. Bilgisayarı kurcalamaya gerek duymadan müzik dosyasını açtı. Daha önceden, adam evde yokken, bu eve gizli gizli girdiği günlerden birinde yeterince kurcalamıştı bilgisayarı zaten. Derya’nın ve başka kadınların habersiz çekilmiş onlarca fotoğrafı adamın bilgisayarındaydı. Adam, yedek anahtarı da dahil hiçbir şeyi saklamaya gerek duymuyordu ki. Müzik zevki de berbattı. Umut’un niyeti de zaten müzik dinlemek değildi. Her türlü kulak misafirine karşı bir önlemdi bu.  Küvette bilinçsizce yatan adama dikti gözlerini. Adamın kıpırdanmaya başlaması için, bir saate yakın sabırla bekledi. Adam gözlerini açtı.

Umut, adama doğru eğildi.

“Mental ve fiziksel tepkilerin yavaşlamış olmalı. Diazepam ve birkaç bileşik. Santral sinir sistemini biraz etkiledim diyelim. Ama yine de bana cevap verebilirsin.” dedi.  Küvetteki adam kendini halsiz hissediyordu. Beyni uyuşmuş gibiydi. Bağırmak istedi ama kelimeler ağzında yuvarlandı önce. Bedenini oynatmaya çalıştı.

Umut, “ Bu hoşuma gitmedi. Sanırım bağırmamak için ikna edilmeye ihtiyacın var.”diyerek bel çukurundaki soğuk çeliği kavradı ve dizinin üstünde adama doğru tuttu. Adamın ağzından yarım yamalak bir küfür çıktı.

“Hayır, ağzımızı bozmayacağız. Sadece sakince konuşacağız. Sen kendini toplayana kadar önce ben başlayayım. Şu ağır parfümün var ya, seni ele veren o oldu. İki ay önce, bir sabah yine eve uğramıştım. Çıkarken seninle karşılaşmış ve aynı asansöre binmiştik. Baştan aşağı parfümle yıkanmışsın gibiydin. Bu kokuyu biliyorum ben, dediğimde de övünerek markasını söylemiştin. O kokuyu nerden bildiğimi anlamıştım. Seni o anda boğabilirdim. Ama emin olamıyordum. Biliyor musun, Derya’nın parfümlü her şeye alerjisi vardı. O gün odaya sinmiş olan kokuyu tütsüye benzetmiştim. Ama o odada olan sendin. “

“Hayır.” dedi küvetteki adam. Sesi hala boğuktu. Ağzı kupkuruydu. Üşümeye başlamıştı ve midesinde bir bulantı hissediyordu.

“Evet,sendin.” dedi Umut. “Bundan emin olmam ve bu ana hazırlanmam iki ay sürdü. Evini, bilgisayarını karıştırdım. Her adımını izledim. Attığın her adımı. Ruhun duymadı. Hoşlandığın akıllı kadınlar karşısındaki çaresizliklerini gözlerimle gördüm. Bardan aldığın kadınlara yaptıklarını dinledim. Bu duvarlar epey ses geçiriyor.” diyerek duvara vurdu. Küvetteki başını sağa sola sallıyordu. Olduğu yerde biraz doğrulmaya çabaladı. Ayaklarında, kollarında hissettiği uyuşukluk yüzünden zorlanıyordu.

Umut,  “Senin sıran şimdi. Neden ?” diye sordu. Yine başını sağa sola salladı küvetteki. Peş peşe inkar cümleleri geveledi ağzında, yeminler ettiyse de Umut emindi. Silahı adamın alnına doğru tuttu. Adamın göz bebekleri büyümüştü. Yüzünde bir kas seğiriyordu. Umut, aslında nedenin ve nasılın umurunda olmadığını o anda anladı. Sadece, bendim, desin ve içinde pişmanlık olmadan her şey bitsin istiyordu. İronik bir biçimde, Nilüfer’in yalan dünya diye haykıran sesi banyonun duvarlarında yankı bulmaya başlamıştı. Zaman daralıyordu. Umut ayağa kalktı. Gözlerini küvetteki adamdan ayırmadan banyoda dolaşmaya başladı.

“Ben tüm bunların bitmesini istiyorum. Bendim demen yetecek. Silahımı indireceğim. Bunu duyduğum anda her şey bitecek.” Umut, bunu o kadar bastırarak, tane tane söylemişti ki karşısındaki adamı, bağırsa bu kadar tedirgin edemezdi. Aynı zamanda bu cümle ile adam biraz nefes almaya başlamıştı. Zaten uyuşukluk da azalıyordu. Silahı indirirse birden üzerine atılabilir miyim ki, diye düşünmeye bile başlamıştı. Umut adamın yanına diz çökmüştü. Küvetteki adam gözlerini silahın namlusuna dikti ve konuşmaya başladı.

“Bendim. Ama bence o da beni istiyo…” cümlesini tamamlayamadan yine bir iğnenin boynundan tenine girişini hissetti. Bir uyuşukluk hali tüm uzuvlarını kapladı yeniden.

Umut musluğu açtı. Küvete ılık su dolmaya başlamıştı. Yüzündeki ifade artık bir insana ait değil gibiydi.

“Çok gelen gidenin olmadığını düşünürsek, suda epey bekleyeceksin. Vücudun şişecek, deformasyonlar tüm izleri kapatacak. Seni kokundan bulmaları da uzun sürecek. Ölüm sebebine dair ipuçları onlara yetecek. Ama sen neden öldüğünü bileceksin.”

Küvetteki adamın yanaklarına gözyaşları süzüldü. Bir ateş sanki vücuduna yayılmaya başladı. Kalbi hızlanıyordu, sanki göğsünden fırlayıp çıkacak gibiydi ve o kalp bir anda durdu. Her şey gerçekten bitmişti. Umut, sandalyeyi mutfağa taşıdı. Bilgisayarı açık bıraktı. Derya’ya ait fotoğrafların olduğu dosyayı tamamen sildi. Müziğin sesini biraz kıstı. Daha önceden gizlice eve yerleştirdiği poşeti ortaya çıkardı. İçinden çıkardığı antidepresanları, uyku haplarını yatak odasına koydu. Adamın midesinin akşam boyu içtiği biralarla dolu olacağını biliyordu. Küvetin yanına da boş bir şişe bıraktı. Bir ilaç şişesini de lavabonun üzerine. İlacın etken maddesi enjektördeki ile aynıydı. Artık yarısından fazlası su dolu olan küvette yatan adama baktı. Suyu kapattı. Taşan sular yüzünden komşuların cesedi olması gerekenden önce bulmalarını istemezdi. Gülümseyerek mırıldandı;

“Bu  ilacı alkolle almak mı? Sakın ha, kalp krizi geçirme riskinizi % 63 oranında arttırmış olurusunuz. “

Banyoda yatan adama son bir kez baktı. Poşetten çıkan son şeyi, bir kalıp beyaz sabunu da adamın yanına koyarak evden çıktı.

Hikaye: Hasta

Göçebe hayatı yaşamaya uygun bir yapım olduğunu düşünüyordum yeni taşındığım evin bahçesini düzenlemeye çalışırken. Amirim cinayete kurban gittiği günden o yana yani iki yılda beş ev değiştirmiştim. Bir atım olsa bir de konup göçtüğüm evler betondan olmasa al sana Göktürklerden Herkül Adnan. Bu yeni evin bahçesi sokağa bakan cephedeydi ve ufacıktı. Bölgesinde böyle bir bahçeyi bulmak bile çok zor oldu. Çevre tamamen sitelerle ve yüksek binalarla çevrelenmişti. Ama beni nefessiz bırakıyor öyle yerler. Bahçeye çıkmayacak olsam da, bahçenin orada istediğimde uğramam için beni bekliyor olduğunu bilmeliyim ben. Yoksa rahat uyuyamam. Hem gökdelenden bozma binaların asansörleri de korkunç geliyor bana. Klostrofobim olduğunu düşünmüşsünüzdür hemen. Belki, aman bu adamın da takıntıları bitmedi diyorsunuzdur. Aslında takıntılar konusunda haklısınız ama bu asansör meselesinde takıldığım durum asansörün ebatları değil. Asansörde karşılaşabileceğim insanlardan korkmak diye anlatabilirim belki size. Sabahın köründe, gecenin yarısında ya da öğlen vakti dünden kalmışlığınızı atamadığınız, duş alamaya vakit bulamadan sigara almaya çıktığınız bir günde mesela asansörde dip dibe alt komşunuzla birlikte bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Yolculuğun uzunu kısası olmaz. İnsan samimi olduğu kişilerle çıkmalı yolculuklara. Ya da çıktığı yolculuğun sonunda samimi olmalı yoldaşıyla. Öyle de oluyor bu kısa yolculukların sonunda. İsteksizce birbirinizi selamladığınız yandakine fark ettirmeden baştan aşağıya onu süzdüğünüz kısa asansör seyahatinden sonra dışarda gördünüz komşu adamı mesela; illa bir selam ve sahte gülüşle hatırlayacaksınız seyahatinizi. Komşulardan nefret ettiğimi düşünmeyin. Severim komşuculuk oynamayı. Ama belirli bir uzaklığa sahip olmalı yaşam alanlarımız. Yani tuvalette otururken başka bir tuvaletin sifon sesini duymak onların hangi sesleri duyuyor olduğunu düşündürmüyor mu size de?

Komşulardan bahsetmişken anlatacağım ilginç olaya döneyim hemen. küçük bahçemi minyatür bir Keukenhof bahçesine çevirme çabam bitişik evden komşum olan bir hanımın misafirliğe gelişi ile sekteye uğradı.

“Merhaba, her gün uğraşıyorsunuz. Seviyorsunuz herhalde bahçe işlerini. Hem de beceriklisiniz. Bahçıvan mısınız Adnan bey?” diye girdi söze. Geldiğim gün tanışmıştık. Kocası yardım sever bir insandı belli ki. Koşarak yanıma gelip eve taşıdığım kutuların bir ucundan tutmaya çalışmıştı o gün. Ama katiyetle izin vermemiştim buna. Çünkü adam yaşça hayli geçkin biriydi. Ama o fit yaşlı adamlardan değildi. Dokunsanız yıkılacak gibi görünüyordu. Kısa boylu, elli elli beş kilo civarı, düşük omuzlu kır saçlı bir adamdı. Vücudu ne kadar perişan görünüyorsa sesi de bu görüntüyle kafa kafaya bir zıtlık içinde gür ve kuvvetliydi. Elinden zorla almıştım taşımaya çalıştığı kutuları. adam Kesin tavrımı kabullenip Sohbetiyle eşlik etmişti bana. Karısı da katılmıştı sohbete. Konuşmalardan anlıyordum ki evde bir hastaları vardı ve kadın onunla ilgilenmekten dışarıya çıkacak vakit bulamıyor hatta bahçede nefes almayı bile lüks buluyordu. Adam da tüm gün dışarı işlerini hallediyor akşamları da karısına yardım ediyordu. Kadın adama göre oldukça genç ve bakımlıydı. Şimdi yanıma geldiğinde de dikkatimi çeken bu oldu. Böyle zor bir hayat yaşarken böylesine hayat dolu olmayı nasıl başarıyor bu kadın diye düşündüm.

“Hoş geldiniz.”

Yüzüme dişlerimi hafif gösterecek ama ağzımı da fazla açmamı gerektirmeyen bir gülücük yerleştirerek devam ettim.

“Hayır, bahçıvan değilim ama çok isterdim olmayı. Hobi diyelim benimkine. Rahatlamak için yaparım bunu.”

“Ben de makyaj yaparım rahatlamak için. Bu da onun gibi bir şey galiba. Benim hobim makyaj ve uyumlu giyinmek diyebiliriz.”

Saatine bakıp evine doğru yöneldi. Telaşla, “Beş dakikayı geçmiş burada olalı. Hemen içeri girmeliyim. Size kolay gelsin. Görüşürüz yine,” dedi.

Az sonra kayboldu gözden. Zavallı kadın. Beş dakika dinlenmek bile fazla  geliyordu ona. Hastalarının kim olduğunu ve durumunu çok merak ediyordum. Ama bunu sorup ikisini de rahatsız etmek istemiyordum. Bir gün isterlerse paylaşırlardı nasıl olsa.

Sonraki birkaç gün kadını da kocasını da görmedim. Çok ilgili bir tip değilimdir aslında ama özel durumları beni onlar için endişelenmeye itiyordu. Kendi kendime birkaç gün daha görünmezlerse gidip bakacağım diye karar aldım. Ve beklediğim gibi oldu, sonraki iki gün yine adam da kadında hiç görünmedi. Gidip bakmalıydım. Aslında şu pek sevmediğim apartmanlardan birinde olmak insanları birbirinden daha uzak tutuyormuş diye düşünüyordum. Yalnızca bir asansör yolculuğu, bir sifon sesi, bazen sevişen çiftlerin iniltileri dışında birbirini tanımıyorsun. Tabi tanımadığın için de onlar için endişe etmiyorsun. Bunları düşünürken çiftin kapısının önüne gelmiştim bile. Kapıyı daha önce görmediğim  genç bir kadın açtı. Yüzü hastasına bakan komşu kadını andırıyordu. Ama tavrı kadından tamamen farklıydı. Kaşlarını hafif yukarı kaldırarak ve dudağını çarpıtarak konuşuyordu. Karşısındakini küçümsediğini hissediyordunuz buram buram.

“Buyurun ne vardı?”

“Ben yan komşuyum. Hanım efendi ile eşini bir haftaya yakındır göremedim. Bir kontrol etmek istedim.”

“Çok düşüncelisiniz.”

Bu sözleri ‘sanane be adam’ diyormuş gibi bir ifade ile söylemişti. Ben bir şey söyleyemeden devam etti.

“Şehir dışındalar. İşleri bitip döndüklerinde haber veririm geldiğinizi.” Kapıyı kapatacak gibi oldu.

“Peki hastaları? O da onlarla beraber mi? Hanımefendi beş dakika bile evden çıkamıyordu da. Onun için soruyorum. Kötü bir durum olduğu için mi gittiler? Hastanede falan değillerdir umarım?”

“Yarışma programı sunsanıza siz. Hani şu programa gelenleri soru yağmuruna tuttukları cinsten bir şey sunabilirsiniz bence. Merak edecek bir durum yok. Kızlarına ben bakıyorum. Biraz nefes almaları gerekiyordu. gittiler işte. Geldiklerinde de ilginizi alakanızı söyleyeceğim onlara. Böyle ablamlar gibi zengin insanların dostları da çok oluyor değil mi?” dedi yine imalı imalı gülerek.

Beni bu zengin yaşlılara yaranmaya çalışan yapışkan bir komşu sanmıştı galiba.

“İçeri girmeliyim. Biliyorsunuz çocuk hasta,” diyerek kapıyı kapatıverdi.

Arkasından ‘iyi günler’ diye bağırdım. Sonra bu bağırışın beni daha da bir yalaka gösterdiğini düşünüp pişman oldum. Mahallenin ayaklı gazetesi teyzeler gibi olmuştum. Bu kadının küstah tavrı bana çekici gelmiş olsa da kendimi küçük düşürülmüş hissediyordum.

Utançla hatırladığım komşu ziyaretimin üzerinden bir hafta geçmişti ve bir gece dışarıdan gelen garip sesleri fark ettim. Duvardaki saate bakınca şaşırdım. Neredeyse sabahın dördüydü. Okuduğum edebiyat dergisine kendimi öyle kaptırmıştım ki saatin bu kadar geçtiğini anlamamıştım bile. Salonun perdesini biraz aralayıp dışarı baktığımda yan komşuların geldiğini gördüm. Yanlarında çokça valiz vardı. Yaşlı adam yıkıla düzele taşımaya çalışıyordu eşyaları. Gidip yardım etmem gerektiğini düşündüm ama şu küstah kızın beni görünce para avcısı olduğuma iyiden iyiye inanacağı düşüncesi beni yavaşlattı. Ben kararsız debelenirken o günkü kız yani komşunun kardeşi olduğunu düşündüğüm küstah çıkıp yardım etti adama. Ben de yatağıma gidip gün aydınlanmadan uyumaya çalıştım.

Ertesi gün yine bahçemle uğraşırken komşu kadının sesi geldi arkamdan.

“Adnan! Hey Adnan!”

Bana seslenirken el sallıyordu. Ben de tanıdıkları görünce yapmam gerektiği gibi ki bana bunu doktorum öğütlemişti hafif diş göstererek abartmadan gülümsedim ve elimi kaldırarak küçük bir ‘hi hitler’ selamı gönderdim ona. Ardından evden çıkıp yanıma geldi.

“Kız kardeşim söyledi. Uğramışsın bize. Ah düşünceli komşumuz çok sağ ol. Eşimin annesi rahatsızdı. Onu ziyarete şehir dışına gitmiştik. Neyse ki şimdi iyi. Sen nasılsın? Bakıyorum da bahçe baya gelişmiş.“

Bunları söylerken yeni tomurcuklanan güllerimi kokluyordu. Sonra ben bir şey diyemeden yine saatine baktı ve eve doğru giderken “Yarın görüşürüz dostum,“ dedi.

Dostum kıdemine çıkmak beni hayli rahatsız etti ama bu tamamen benim hatamdı. Onlar için endişelenmiş gidip nasıl olduklarını sormuştum bir kere. Yani komşuluktan arkadaşlığa terfi etmiştim artık. Bağ kurmak hele de benden yaşça büyük insanlarla bağ kurmak beni fazlasıyla korkutuyordu. En iyisi birkaç gün bahçeye çıkmamak diye düşündüm ve öyle de yaptım. Bu birkaç günü abartmış olmalıyım ki iki koca haftayı geçirmiş ve bu sırada onları hiç görmemiş olduğumu anladım komşu hanımı benim bahçemde gördüğümde. Bahçeme girmiş gülleri kokluyordu. Dışarı çıksam mı çıkmasam mı kestiremiyordum. Perdenin arkasından onu izlemek daha doğru diye geçiyordu içimden. Zaten beş dakikası dolduğunda gidecek. Mutfağa gittim ve kendime bir kahve yaptım. Gelip tekrar baktım pencereden. Gitmemişti kadın. Orada durmaya devam ediyordu. Bu garip durum ilgimi çekmişti. Hemen bahçeye çıktım ve seslendim

“Merhaba, sizi gördüm camdan. Nasılsınız?” dedim gülerek. Ama kadın bana doğru dönünce bu şen şakrak halimden utandım. Çünkü çok üzgün görünüyordu. Makyaj yapmamış, saçlarını dağınık bırakmıştı.

“Ne oldu? Çok bitkin görünüyorsunuz. Kötü bir şey yok ya?” diye ekledim.

“Kötü bir durum var Adnan dostum.”

Ortadan yok olduğum günler dostum konumumu değiştirmemişti demek. Ama böyle yalnız bir kadının buna ihtiyacı vardı tabi. O yüzden umursamadım. O da sözlerine devam etti.

“Kız kardeşimi iki gün önce kaybettik. Üstelik gencecik kız intihar etti. Bununla başa çıkmaya çalışıyorum. Eşim cinayettir diye tutturdu başta. Kız kardeşim hayat dolu ve kendisine aşık bir kız olduğu için intihar etmiş olduğunu kabullenmek çok zor tabi.  Ama polisler hiçbir iz olmadığını o kadar fazla zehri kendi isteğiyle içmiş olduğunu söylüyorlar. Kardeşim benim gibi hemşiredir. İlaç dozlarını bildiğinden yanlışlıkla da almış olamaz onları. Çok zor, baş edemiyorum bu durumla.”

Son cümleyi söylerken omuzuma yaslandı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir süre sonra biraz toparlandı ve “Artık içeri gireyim bizim ufaklık beni merak etmiştir. Babası çok iyi ilgilense de o hep benim yanında olmamı ister. Çok fazla kaldım burada,” diyerek evine girdi kadın.

Gece boyu bu konuyu düşündüm. Birkaç hafta önce gördüğüm o kendini beğenmiş kadın iki gün önce intihar etmişti öyle mi? Aklım almıyordu nedense. İçgüdülerim çok kuvvetlidir benim. Ve onlara fazlasıyla güvenirim. O gün gördüğüm kadın hiç de hayattan vazgeçecek bir tipe benzemiyordu. Üstelik eniştesi de benim gibi düşünmüş. Bu konuyu biraz olsun araştırabilirdim aslında. Bilgisayarımın üzerindeki tozu temizledim ve kuruldum önüne. Polisin yerel veri tabanını kırmam çok zor olmadı. Sonra intiharın ayrıntılarını buldum. Ablası ve eniştesinden zenginler diye bahsettiğinde kendi durumunun pek iyi olmadığını düşünmüştüm. Ama öyle değilmiş. Semtin en pahalı sitelerinden birinde oturuyormuş. Üstelik çalışmıyormuş. Evli de değilmiş. Varlıklı bir ailesi olduğuna dair de bir bilgi bulamadım. Öyleyse bir sevgilisi olmalı diye düşünerek araştırma yaptım. Sosyal medya hesaplarından sevgilisini buldum hemen. Adam büyük bir market zincirinde reyon sorumlusuydu. Para buradan da geliyor olamazdı. Kızın ailesi yani yan komşumun da anne babası, onlar daha küçükken bir kazada ağır yaralanmışlar. Babaları kısa sürede ölürken anneleri bir yıl yatağa bağlı kaldıktan sonra büyük kızının kollarında vefat etmiş. Yatakta olduğu süre boyunca annesine yan komşum olan büyük kız bakmış. Ebeveynlerinin ölümünden sonra iki kız yaşlı anneannelerinin yanına taşınmışlar ve ikisi de hemşirelik eğitimi almışlar. Küçük kızın daha okulu bitmeden anneanneleri de öteki dünyaya göçmüş. Bizim yan komşu bir akıl hastalıkları merkezinde çalışmaya başlamış ve kardeşinin okulunu bitirmesine yardımcı olmuş. Bu merkezde de kocası ile tanışmış komşum. Adam orada yatan bir hasta imiş. Bu aileyi ilk geldiğimde araştırmalıydım diye düşünüyordum. Öyle ilginç hayat hikayeleri varmış ki hiç türk drama dizileri izlememe gerek kalmazdı hüzünlenmek için. Neyse adamın orda yatma sebebi oldukça korkunçtu. Adam oraya düşmeden önce çok iyi bir aileye sahip başarılı bir iş adamıymış. Evli ve iki çocuk sahibi imiş üstelik. Talihsiz bir kazada tüm ailesini kaybeden adam akıl sağlığını da yitirmiş ve yakınları tarafından o merkeze yatırılmış. Merkezde tanışan çift hayat hikayelerinin benzerliğinden de kaynaklı olacak hemen yakınlaşmışlar. Hastane yönetimi durumu anlayınca önce hemşireye uyarı vermiş. Ama çift birbirinden kopamıyormuş. Adamın ailesi de durumu öğrenip hastaneye tehditler yağdırmaya başlamış. Hastanın durumundan faydalanan bir hemşireyi hayatlarında istemediklerini söylüyorlarmış. Hastane kadını işten çıkarmış yetmez gibi hemşireler birliğinden de atılmış kadın. Bir zaman işsiz, parasız ve üzgün şekilde kız kardeşi ile birlikte yaşamış. Daha sonra adamın ailesini yine bir kazada kaybettiğini okumuş gazetede. Hayatın onlara bir çeşit işaret verdiğini düşünmüş olmalı. Gidip adamı hastaneden çıkarmış ve evlenmişler. Ailesinin tüm mirası adama kaldığından büyük bir zenginliğe de sahip olmuşlar. Bir erkek çocukları olmuş ikilinin ama iki yaşındayken çocuk felci geçirmiş ve yatağa bağlanmış bu bebek. Okuduklarım beni şoka uğratmıştı. Dışarıya baktım camdan. Güneş yavaş yavaş doğuyordu ve bahçemdeki güller güneş ışınlarını kucaklarken altın sarısı görünüyorlardı. Oturup bu güzelliğin tadını çıkarırdım ama içimdeki ses görevin beni çağırdığını söyleyip duruyordu. Hemen soğuk bir duş aldım. Kafamı toplayıp düşüncelerimi sıraya koymam için buz gibi bir duşa ihtiyacım vardı. Duşun arkasından birkaç saat bekledim ki komşularım uyanıp güne hazırlansınlar. Pencerenin önünde üst üste kahve içerek bekledim. Gülüm altın görünümünde olmasa da sarısı hala beni etkiliyor ve bu bekleyişi keyifli kılıyordu. Keyifli küçük bir zamanın ardından komşu adamın evden çıktığını gördüm. Kadın da kapıda onu uğurluyordu. Kadın yine makyajsız ve bitkin halde idi. İlk gördüğümde adamla ikisini birbirlerine çok yakın bulmuştum. Ve sık sık adamı uğurlarken gördüğüm kadın her seferinde makyajlı grand tuvalet giyimli olurdu kapıda. Kocasını sevgi ile öperek uğurlardı. Kocası da aynen karşılık verirdi ona. Şimdiki uğurlama hiç de aşk dolu görünmüyordu. Özellikle adam buz gibi soğuktu kadına.

Kadının kapısını çaldım.

“Ah merhaba dostum sen misin?“ dedi kapıyı hafif arkasından çekerek eşiğe doğru çıkarken. “ İçeri gel derdim ama enfeksiyon riskinden dolayı kimseyi içeri alamıyoruz.”

“Hiç önemli değil. Burada konuşalım. Zaten kısa sürecek konuşacaklarım. Benim bahçıvan olup olmadığımı sormuştun ve ben bahçıvan olmadığımı söylemiştim. Ama gerçek işimden bahsetmedim sana. Ben eskiden emniyet müdürüydüm. Ve şimdi özel dedektiflik yapıyorum. Polise bazı konularda yardımcı oluyorum. Uzmanlık alanım da cinayetler. “

Ben bunları söylerken kadın şoka uğradı ve sendeledi. Ben fark etmemiş gibi yaparak devam ettim.

”Kardeşinin sözde intiharı bana gerçekçi gelmedi. Biraz araştırma yaptım ve bunun bir cinayet olduğuna kanaat getirdim. Emniyetten birkaç tanıdığımla görüştüm. Dosyayı kapatmayacaklar ve bir inceleme daha yapacağız.”

“Ama intihar demişlerdi. Yani cinayet olamaz. Kim yapsın ki böyle bir şeyi? Tek bir arkadaşı bile yoktur onun. Bir sevgilisi var o da şehir dışındaymış zaten.”

“Ben de onu diyorum. Kim yapar böyle bir şeyi?” dedim.

Bir süre birbirimize baktık. Sonra evin içine doğru bir şey duymuş gibi kulak kabarttı.

“Bizim oğlan sesleniyor. İçeri girmeliyim.”

Tam içeri girecekken kolunu tuttum yavaşça ve “Ben seslendiğini duymadım. Hem oğlunuz bitkisel hayatta diye biliyorum. Nasıl konuşuyor?”

“Bakın Adnan bey ben ona öyle iyi bakıyorum ki çocuk gelişme gösterdi. Şimdi müsaade edin.”

-“Tabi iyi bakıyorsunuz ama kayıtlara baktım da son beş yıldır hiç hastaneye götürmemişsiniz. Tüm ihtiyaçlarını evde karşılayabiliyor musunuz?”

“Sonra konuşuruz bunları. Kafamı topladığımda, “ dedi sinirli bir şekilde. Ve hızla içeri girdi.

Bir süre kapıda durdum. Mutfak perdesinin ardından bana bakan gölgesini görebiliyordum. Hemen eve gidip bölge polisinden arkadaşım olan Hasan’ı aradım. Ricam üzerine akşam saatlerinde çiftin evinin kapısını birlikte çaldık. Kadın kapıyı açtığında haftalar önceki güçlü kadını bulduk karşımızda. Makyajını eksiksiz yapmış, saçını tepeden toplamış ve cıvıl cıvıl çiçek desenle bir elbise giymişti. Çok sakin karşıladı gelişimizi.

“İzin verir misiniz, içeri girmek istiyoruz. Arama emrimiz de var,” dedi hasan. Kadın itiraz etmeden yana çekildi.

“Amca bey yok mu ?” diye sordum.

“Var uyuyor. Tüm gün dışardaydı. Dinlenmesi gerekiyor,” diye yanıtladı.

Çocuğu görmek istediğimizi söyledik ve hep birlikte odasına girdik. Yatakta yatan çocuğu görünce kanım dondu. Çocuk saatler önce ölmüşe benziyordu. Hemen odadan çıktım ve diğer odaları tek tek gezdim koşarak. Sonunda başka bir odada cansız halde yatan yaşlı adamı da buldum.

Ertesi gün sorgu odasında soğuk kanlı katil dostumla baş başa idim. Sakin görünüyordu. Beden dili rahat olduğunu söylüyordu. Gözlerinde ise çılgınca bir sevinç görüyor gibiydim. Sözlerime başladım.

“Aslında her şey annen ve babanın acı kazası ile başlamış olmalı dostum. Sen kız kardeşin kadar şanslı değildin çünkü olanların hepsini idrak edecek bir yaştaydın. Babanı kaybetmiştin ama bunun yasını tutamayacak kadar meşguldün. Annene bakmalıydın. Daha o yaşta annenin altını temizliyordun. Yatak yaralarını sarıyordun. Bu seni rahatsız etmiyordu. Sana kendini değerli hissettiriyordu. İşe yaradığını düşünüyordun. Hayatından memnundun. Sen baş hemşireydin, kardeşin de senin yardımcındı. Sağ kolun ve sen annenizi hayatta tutuyordunuz. Ama bu fazla uzun sürmedi. Anneniz elinizden geleni yapmanıza rağmen sizi terk etti. Anneannenizle yaşamaya başladınız. Kayıtlara baktığımda anneanneniz çok sağlıklı bir kadın olduğunu gördüm. Ama sen okulu bitirir bitirmez aniden hastalanmış. Ona da annene baktığın gibi özenle bakacaktın değil mi? Ama işinde daha yeniydin ve kadını öldürmeyecek sadece sana muhtaç bırakacak dozu ayarlayamadın. Bu yüzden de zavallı kadın kısa sürede öldü.”

Ben bunları söylerken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme olduğunu fark ettim.

“Bu ölüm sizin için kötü olmuştu. Kardeşin okulu bitirememişti daha. Hemen bir iş buldun. Sağ kolunu ortada bırakamazdın çünkü. Hastane kayıtlarını da inceledim. Sen gelene kadar hastanede ölüm oranı yüzde birmiş. Bir akıl hastanesi için normal bir yüzde bu. Ama senden sonra yüzde yedilere yükselmiş oran. Yetkililerin bunu fark etmeyişi normaldi. Çünkü işi kitabına uydurmuştun. Tek bir hemşireye ait hastalar arka arkaya hayatını kaybetse durum anlaşılırdı. Kendi hastalarına küçük dozlarda zehirler verip zehrin etkilerini gözlemliyordun. Ağırlaşanları önceden yetkililere bildiriyordun ve başka hastanelere nakil ettiriyordun. Zaman zaman da başka hemşirelerin hastalarının yanına gizlice girip yüksek dozda zehirler enjekte ederek hızlı ölümleri de test etmiş olmalısın. Bütün bunlar olurken kocanla karşılaştın. O küçük dozlarda zehir verip sürecini takibe aldığın, etkileri gözlemlediğin hastalardan olmalı. Gözlem yaparken aranızda bir bağ oluştu. Geçmişte yaşadığınız acılar benzerlik gösteriyordu. Tabi bu benim tahminim belki de zengin olduğunu öğrenmiştin ve sırf bu yüzden yaklaşmıştın ona. Akıl sağlığını yitirmiş bir adamdı. Ağır bir depresyon içindeydi. Senin tecrübeli ellerin ona aşk kokmuştu. Bir şekilde amacına ulaşıp onunla evlendin ve çocuğunuz oldu. Ne yazık ki kısa zamanda hastalandı. Kendi oğlunu kurtaramamıştın. Çocuk evde bakım gerektirecek durumdaydı. Bu kısımdan tam emin değilim. Düşündüğüm gibi bir canavar da olsan kendi çocuğuna bunu yapmış olamazsın değil mi?”

O an sessizliğini bozdu canimiz.

“Tabi ki ben yapmadım. Sen de biliyorsundur. Çocuk felci geçirdi o. Ellerimden kayıp gitti. Kocamı da parası için sevmedim ben. Ona aşık olmuştum. Bana ihtiyacı vardı. Oğlumuz olduğunda tamamen değişmiştim. İyi bir insan olacaktım. Ama hayat izin vermedi.”

“Suçu hayata atmak ne kolay… Çok katil gördüm hayatımda ama senin gibisini görmedim ben. Oğlun hastalandı ve doktorlar fişi çekmen gerektiğini söylüyordu. Bunu kabul etmedin. Eve götürdün onu. Beş yıl önce bir gün ölene kadar da ona çok iyi baktın. Peki evindeki çocuk kimdi? Ya da çocuklar demeliyim galiba. Çok hain bir plan yaptınız. Tek başına değildin. Kız kardeşin senin ağır depresyonunu görüp bunu sana karşı kullandı. Şehir şehir geziyordu. Kıyı kasabalarında, ücra köylerde, fakir semtlerde iş buluyordu önce. Bir süre gözlem yapıyordu. Sonra fırsat yakaladı mı hasta bir çocuğu kaçırıyordu. Kız erkek fark etmiyordu senin için. Hasta çocuklar istiyordun. Her yıl da oğlunun öldüğü güne kadar bakıyordun ona. Sonra zavallıcığı öldürüyordun. Hasta kocan tüm bunlara ses çıkarmıyordu. Zaten aklı çok başında olmayan adamın tek isteği senin biraz mutlu olduğunu görmekti. Sen böyle mutlu oluyorsan onun için sorun yoktu. Kardeşin üç yıldan sonra artık bunu yapmak istemediğini söyledi. Ama sizden yüklüce para alıyordu. Şimdiye kadar yaptığı fedakarlık için olduğunu söylemiş olmalı. Ona lüks bir ev aldınız. Bolca da para verdiniz. Evdeki hasta çocuktan kurtulma vakti yaklaşınca onu eve çağırıyordun. Siz kocanla yeni bir çocuk kaçırana kadar o da evdeki ile ilgileniyordu. Yenisini getirdiğin gün eskisinden kurtuluyordun. Bütün bunlar mali olarak sizi çok yıprattı. Kocanın parası giderek azalıyormuş muhasebe kayıtlarınız öyle söylüyor. Kız kardeşin de sizi sömürüp duruyordu. Son sefer yine para istemiş olmalı. Daha fazlasını istedi, belki bu çirkin oyununu sürdürmen için gereken paraya bile el koymaya niyetlendi.  Artık ona çok da ihtiyacınız yoktu. Çocuğu öldürüp bir diğerini aramaya çıkmanız daha mantıklı olurdu. Hem kardeşin artık sağ kolun olmaktan çıkmış ve sırtında bir kambura dönüşmüştü. Ondan da kurtuldun. Yine aynı yöntemle, zehir! Ama bir şeyi atlamıştın. Herkül Adnan senin komşundu ve iyi kalpli komşusunu merak edip evine gittiğinde komşusunun bir kızı olduğunu söylemişti kız kardeşin ona. Oysa senin çocuğun erkek olmalıydı.”

Kahkahalara boğuldu kadın. Ben sorgu odasından çıktığımda hala korkunç tizlikteki kahkahaları duyuluyordu.

Bir süre sonra öğrendim ki cezai ehliyeti olmadığından yarı korumalı bir akıl hastanesine yatırılmış önce. Ama orda da rahat durmamış. Sakinleştirici iğne yapmak için yanına gelen hemşirenin elinden iğneyi alıp saplamış kadına. Bayıltmış hemşireyi ve yan odada yatan arkadaşını boğmuş. Bu olaydan sonra onu tam korumalı bir hastaneye kapatmışlar. Pasif bir katil olarak düşünmüştüm onu. Zehir kullanan tipik kadın seri katiller gibi. Demek yanılmışım agresif hale geçmesi an meselesiymiş. İğneyle zehir enjekte etmekten elleriyle boğmaya geçmiş. Çok nadir de olsa Herkül de yanılabiliyor demek.

Dedektif Şemsi Arar | Bu bizim hayatımız

Dedektif Şemsi Arar, kurgusal bir karakter. İlk kez 1950 yılında basılan, Refik Halit Karay’ın Bu Bizim Hayatımız adlı romanında ortaya çıktı. En büyük özelliği, tamamen yerli bir dedektif tipi olmasıydı.

Polisiyeseverler, 1950 yılında sessiz sedasız bir Türk dedektifle tanıştılar. O güne dek yaratılan yaratılan belki de en sağlam yerli dedektif karakteriydi bu. Tepeden tırnağa Türk’tü bir kere. En ufak bir yabancı katkı yoktu. İçimizden biriydi.

Şemsi Arar’dı dedektifimizin adı. Önceleri gazetelerde zabıta muhabirliği yapmış, Pire Mehmed’in Maceraları başlığı ile bir seri polis hikayeleri yazmıştı. Daha sonraları ise, Arar-Bulur adıyla hususi bir dedektif bürosu açmışsa da hükümet zorluk çıkardığından kapatmıştı. Şimdilerdeyse fırsat buldukça emlak komisyonculuğu yapıyordu ama dedektiflik işleri geldiğinde de geri çevirmiyordu. Çevresi bir hayli geniş olduğundan müşteri bulmakta  pek zorlanmıyordu.

Şemsi Arar, Edebiyatımızın büyük ustalarından Refik Halit Karay’ın Bu Bizim Hayatımız[1] adlı romanında yarattığı bir karakter. Güçlü bir yazarın kaleminden çıktığı için, Özel Dedektif Şemsi’nin kişiliği mükemmel bir biçimde oluşturulmuş. Yazar, bize Şemsi’nin dünyasını vermek, duygularını ve alışkanlıklarını anlatmak için mümkün olduğunca ekonomik davranmasına rağmen, onun hakkında söylenmedik ya da bilinmedik hiç bir şey bırakmamış.

Herşeyden önce bir İstanbul çocuğudur Şemsi. Gelenekleri, görenekleri, eski usul ve adabı çok iyi bilir. Ama aynı zamanda modern ve çağdaş bir kafa yapısı vardır.  Kısacası eski ile yeniyi harmanlayabilmiş, ideal bir vatandaş tipidir.

Liseyi bitirememiştir ama ansiklopedik bilgisi çok fazladır. Fransızca bilir. Rumca konuşur.

Garson, hizmetçi ve umumhane lehçesinde, eski tatavla palikaryasına taş çıkarır.[2]

Geçim derdi yoktur. Babasından kalan gelir ve kendi kazancı ona fazlasıyla yeter. Belli bir işte dikiş tutturamayıp sürekli meslek değiştirse de işini yaparken dürüstlükten ve ciddiyetten asla şaşmaz.

Spora, ava meraklıdır. İyi yürür, iyi koşar, mükemmel yüzer. Eskiden biraz futbolculuk, biraz da boksörlük yapmışlığı vardır. Otomobil kullanır, ‘motörden’[3] de anlar. Bunların hiçbiri için eğitim almamış,tamamen doğuştan gelen yeteneği sayesinde başarmıştır.

Yaratılış itibariyle sevimli olmasının yanı sıra, kendisini sevdirmeyi de bilir.  İnsana güven veren, halden anlayan, dostane  bir  görünüme, temiz bir yüze sahiptir.

Koruyucu, hediye getirici, nihayet bir şefkatle yanak okşayıp geçici, hoş, babacan bir akraba tipi.[4]

Onun, kendi halinde, küçük zevklerle oyalanan ve hayatı, insanları, hayvanları seven, aklı şeytanlıklara ve ince karışık işlere yatmaz bir adam[5] gibi görünmesinde orta boylu, tıknazca, toparlak yüzlü, sevimli ve yumuşak hatlı biri olmasının da rolü büyüktür. O nedenle, Sherlock Holmes karakterinde biri olsa da, fiziksel olarak, bu ünlü dedektifi sinemada canlandıran Basile Rothbone’a hiç benzemez.

Yaşlanırsa daha ziyade o dedektifin beyaz perdedeki can yoldaşı Vatson’u andıracaktır.[6]

Dışardan bakıldığında onun zeki, güçlü ve uyanık biri olduğunu anlamak neredeyse imkansızdır. Aksine, biraz bön, dalgın ve kolay kandırılacak biri gibi durur. Oysa  cin gibidir. Bir tür küçük Churchill’dir o.

…tombul bebek suratı ve hayatını koltuğa gömülü geçirdiği zannını veren dolgun vücudu; enerjik ve zeki bir adam sanılmasına mani olur.[7]

Şemsi Arar, sıradan bir vatandaş gibi görünmesine rağmen, dedektiflik yapabilmek için gereken yetenek ve becerilerin çoğuna sahipdir aslında. Öncelikle iyi bir gözlemcidir. Ayrıntıları çabucak yakalar. Konuşma esnasındaki çelişkileri hemen farkeder. Güçlü bir hafızaya sahiptir. İnsanlarla kolay ilişki kurar.

Her çeşit insanla ahbap olabilen Şemsi Arar’ın, İstanbul’un neredeyse her semtinde bir tanıdığı vardır. Eğer yoksa bile, yeni birini bulmakta asla zorluk çekmez. Görüştüğü kişi ilk kez karşılaştığı biri de olsa, onun nelerden hoşlanıp hoşlanmadığını, neleri sevip sevmediğini şıp diye anlayacak kadar da insan sarrafıdır. Nabza göre şerbet vermekte üstüne yoktur.

Şemsi bütün bir macera boyunca İstanbul’un semtlerini Nişantaşı’ndan Beyazıt’a, Doğancılar’dan Eyüp’e adım adım dolaşır. Haliç vapurlarına, Maçka-Beyazıt otobüslerine, Ankara-İstanbul yataklı trenlerine biner. Galata Köprüsü’nde, yalılarda, yokuşlarda, Büyük Kulüp’te,  her yaştan ve sınıftan insanla konuşur, bıkmadan, usanmadan sorular sorar.

Onu dedektiflik yapmaya iten asıl sebep, çocukluğundan beri içinde var olan merak duygusudur. Bir kazancı olmasa bile, sırf merak uğruna araştırdığı bir meseleyi sonuçlandırmak için canla başla çalışır.

Şemsi’nin Dashiel Hammet romanlarına taş çıkartan hikayesi, Hayret Efendi Yalısı’nın sahibi, Mısır kapıkethüdası şair Hayret Efendi torunu Mazlum Sami’nin[8] yalısına gitmesiyle başlar. Mazlum Sami, ondan vaktiyle yalıda çalışmış olan bir arabacıyı bulmasını ister. Gerekçe olarak da Mısır’daki bir miras meselesini gösterir. Ama, aslında o bir zamanlar yalıda çalışan göçmen kızı Hüsniye’yi aramaktadır.

Gençlik yıllarında ikisi arasında bir aşk yaşanmış, ancak kız durumun farkedilmesi üzerine apar topar yalının arabacısı Ahmet ile evlendirilmiş, bir süre sonra da izi kaybolmuştur.  Hüsniye’nin o sırada hamile olduğunu bilen Mazlum Sami, şimdi yana yakıla, yüzünü hiç görmediği oğlunun peşine düşmüştür.

Şemsi, İstanbul’un görmüş geçirmiş bütün semtlerini bir bir dolaşarak araştırmasını yaparken, savaş sonrası değişen eski ve yeni hayatlar da okuyucunun gözleri önüne serilir. Beslemelikten hanımefendiliğe, uşaklıktan paşalığa yükselenler, vurguncular, politikacılar ve değişime ayak uydurmayıp kaybolup giden iyi ve dürüst insanlar bu hayat galerisinin başlıca aktörleridir. Ankara-İstanbul yataklı vagon trenlerindeki seyahatlerle özdeşleşen bu sırlarla dolu hikaye, gene esrarengiz bir biçimde noktalanır.

Şemsi Arar, sonunda Mazlum Sami’nin sırrına vakıf olur. Ama bu gerçekten bir çözüm değildir. Muamma yeni sorularla yoluna devam ederken, her şey hala karanlık bir  perdenin arkasında durmaktadır. Soruşturma bittiğinde şunu iyice anlamıştır artık: Gerçek hayat, Pire Mehmed’in Maceraları’nı uydurup uydurup yazmaya hiç benzememektedir.

Şemsi Arar, yeni bir macerada daha dikkatli olacağını söylese de, o macera asla yaşanmaz.

 

 

[1] Bu Bizim Hayatımız, Refik Halid Karay, İnkılap Kitabevi, Dördüncü Baskı, İstanbul, 1990.

[2] Sayfa:28, Aynı Kitap.

[3] Sayfa:27, Aynı Kitap.

[4] Sayfa:28, Aynı Kitap.

[5] Sayfa:28, Aynı Kitap.

[6] Sayfa:27, Aynı Kitap.

[7] Sayfa:28, Aynı Kitap.

[8] Sayfa:11, Aynı Kitap.

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum

SÖZLERİ OLMAYAN ŞARKI – Sherlock

Komşum malum soğuk kanlıdır. Tutarlıdır. Güvenilir biridir. Son derece mantıklıdır. Sonra kararlıdır hep. Düşünür. Analiz yapar ve karar verir. Kısacası entellektüel kapasitesini mükemmel kullanır. Duygularıyla hareket ettiği bir an olmamıştır. İradesi Doktor Watson’a zaman zaman onun duygudan mahrum olduğunu düşündürmüştür. Hep mesafelidir. İddialıdır. Onunla kalsa iyi. Çoğu kez apaçık kaba kaçar. İltifat eder ama hiç başkasına ettiğini görmedim hep kendine eder iltifatı. Doktor Watson’ı “öyle ya dostum, sen parlaklıktan nasibini almamış olsan bile bir parlaklık iletkenisin” diye över. “Bir dahi değilsin ama dehayı kışkırtan muazzam bir güç sahibisin!” Böylece bütün hayranlarını hakikaten bu adamın hiç duygusu yok mu sorusuyla ilelebet merak içinde bırakır.

Gelgelelim gecenin en olmadık bir saatinde, ani sıcaklar bastırdığı için pencereler sonuna kadar açıkken, 221B’den duyulan kemanın sesi havayı yaran bir çığlık gibi onun herkesten sakladığı gerçek kimliğini ulaştırıverir hülya alemindeki hassas kulaklara.

Doktor Watson onun keman tutkusunu böyle gecelerden birinde keşfetti. Birlikte bir şişe şarabı bitirdikleri sırada. Sherlock bütün gece Watson’a tarihin gelmiş geçmiş en iyi kemancılarından İtalyan Niccolo Paganini’nin marifetlerini sıraladı peş peşe. Paganini’yi bitmek bilmeyen bir hayranlıkla göklere çıkara çıkara onunla ilgili bildiği bütün hikayeleri anlattı. Doktor o ana kadar kimseye iltifat bahşetmeyen dostunun bir kemancının sırılsıklam hayranı olduğunu o gece anladı.

Paganini’nin İspanyol Dans’ında çiftlik hayvanlarını taklit edişinden tutun, Aşk Düeti’nde aşıkların iç geçirişlerini aşk heyecanıyla dolu seslerini dile getirişine, sekmeyen entonasyonundan, arşe tekniklerinden, etkilediği büyük kemancılara kadar onunla ilgili yığınla hikayeyi anlattı.

Kısacası, piposu ya da avcı şapkası türünden aldatıcı, kamuflaj amaçlı, sonradan üstüne bir maske gibi iliştirilmiş aksesuarlardan değil onun kemanı. Bütün hikayelerine baktığınızda toplam 20 kez kemandan bahsettiğine şahit olursunuz. Kemanının sesi daha ilk macerasında duyulur. Kızıl Üzerine Bir Çalışma’da. Doktor Watson onun keman parçalarını çalabildiğine hem de zor parçaları çalabildiğine şahit olur ilk kez o macerada: “Hiç unutmam,” der, “bana isteğim üzerine Mendelssohn’un Sözleri Olmayan Şarkı’sını ve diğer beğendiğim parçaları çaldı.” Sözleri Olmayan Şarkı’nın kemana uyarlanmış romantik ezgilerini şiirlerin şiiri gibi çalar Sherlock. Ben de şahidim. O dokunaklı parçayı her dinleyenin yüreği açılır ortaya, keman şakıdıkça, nağme üstüne nağme ile.

“Kendi başına bırakılırsa” der Watson, müzik bir yana hiç ses duyulmaz Sherlock’tan. “Akşam koltuğuna çekilip sırtını yasladığı anlarda gözlerini kapatır ve dizlerine dayadığı kemanı dikkatini ona hiç vermeden tınlatır durur. Bazen tellerden duygulu içli sesler çıkartır. Arasıra hayalleri yansır tellere, bazen de neşesi. Şüphesiz onu pençesine alan düşüncelerinin şarkısıdır kemandan çıkardığı sesler. Gerçi düşünmek amacıyla mı, yoksa o an aklına öyle estiği için mi o sesleri çıkardığını hala tam çözümleyebilmiş değilim.” Sherlock’un kemana hakimiyetine hayrandır Doktor Watson. Haksız sayılmaz, komşumun keman çalışı da dedektifliği gibi tamamen kendine özgüdür.

Mazarin Taşı Macerasında, o karmakarışık odada duvarları dolduran yığınla bilimsel tablonun, kimyasal deneylerden sıçrayan asitle rengi atmış listerin arasında, kömür, eski pipolardan tüten tütün kokusu içinde kemanın kutusunu da bir köşeye dayar Sherlock. Kemanı Kont Sylvius’u suç üstü yakalamak için o macerada yem olarak kullanacaktır çünkü. Kont onun yan odada keman çaldığını zanneder ama aslında Fransız Jacques Offenbach’ın eseri Hoffmann Hikayeleri operasından romantik Venedik gondollarının müziğinden esin alan Barcarolle adlı parçayı sandığı gibi Sherlock değil bir gramafon çalmaktadır. Sherlock Kont’un elması çalma girişimlerini onu şaşırtarak peşpeşe suya düşürür.

Kırmızı Başlar Ligi Macerasında Doktor Watson’la birlikte İspanyol besteci Pablo de Sarasate’yi dinlemek için koştura koştura St James Holü’ne giderler. Watson, konser boyunca onun “mükemmel bir mutluluk içinde, o ince uzun parmaklarını müzikle uyarlı olarak hareketlendirdiğini” gözler.

Pazaryeri macerasında Sherlock, Stradivarius’un kemanlarını yaparken kullandığı, Cremona’daki ağaçlara takar kafayı. Watson onu Cremona ağaçları üzerine bir makale okurken bulur. İşte dedektifin peşine düştüğü üçyüz yıllık sırrın ne olduğunu bu macerada öğreniriz. Sherlock, bütün dünyanın hala çözemediği o sırrın peşindedir. Stradivarius ve diğer Cremona’lı keman ustalarının nasıl olup da tarihin o diliminde bir daha asla kimsenin yapamayacağı kemanları yapabildiklerini anlamaya kararlıdır. Stradivarius ile Cremona’nın ilk keman ustası Nicolo Amati’yi karşılaştırır Sherlock. Bu karşılaştırma oldukça başarılıdır.

Nitekim Mukavva Kutu Macerası’na bakılırsa, bu bilgi sayesinde hayatındaki en büyük balığı yakalar Sherlock. Tottenham Court sokağı üzerinde şu bizim yahudi simsardan hiç pahasına hakiki bir Stradivarius edinir. Doktor Watson komşumun kemanı nasıl olup da yok pahasına, esas fiyatının yüz katı altına aldığını bir türlü anlayamaz.
Kemanların sırrı konusunda kesinlikle doğru iz üstündedir Sherlock. Onun izinden yürüyen araştırmacılar şimdi Cremona akçaağaçlarında o tarihte ortaya çıkan bir kimyasal maddenin ağacı koruduğunu düşünüyor. Oralı keman ustalarının bu ağaçlardan 16. ve 17. Yy’larda ürettikleri kemanların üstünlüğüne o sebeble şimdi yapılan, hatta o tarihlerdeki kemanların tıpatıp taklidi olan kemanlar bile erişemiyor. Keman sesinde özellikle Stradivarius düzeyini yakalamak ondan sonra başka bir kemancıya asla nasip olmadı. O kemanlardan alınan örneklerden edinilen bilgiye göre, kemanlara o özel sesi veren şey akçaağaçlardaki bir mineral bileşimi; aliminyum, kalsiyum, bakır, sodyum, potasyum ve zink. Ama bunların üstüne bir şey daha var. Çünkü aynı bileşim sahibi olan bugünkü ağaçlardan aynı sonuç alınamıyor. Bu nedenle araştırmacılar bu bileşime yapım sırasında eklenen bir koruyucunun rolü olduğunu düşünüyorlar. Tahtanın liflerini molekül düzeyinde birbirine kenetlenmesine yolaçan bir çeşit mantar ortaya bambaşka bir akustik çıkarıyor. O yüzden de muhtemelen keman yapımcılarının bilinçli katkısıyla değil, bir dizi tesadüfün bir araya gelmesinden doğan mükemmel sanattan ibaret Cremona kemanlarının sırrı.

www.sebnemsenyener.com

Dedektif Hikayeleri: Herkül Adnan

Dedektif hikayeleri, polisiye edebiyatın en sevilen türlerinden biridir. Ülkemizde fazla yazılmasa da dünyada oldukça yaygın bir okur kitlesi vardır. Unutmamak gerekir ki, polisiyenin ilk seçkin örnekleri dedektif hikayesi olarak kaleme alınmıştır. Edgar Allen Poe’nin Morg Sokağında Cinayet’i, gizemli dedektif hikayeleri arasında yer alır.

Ceyda Kiremitçi’nin HERKÜL ADNAN hikayelerini polisiyeseverlerin ilgi ve beğeniyle okuyacaklarını umuyoruz. Hikayeye başlamadan önce, size kahramanımızı size biraz tanıtmak istedik.

Zorlu davaları çözme konusunda doğuştan bir yeteneğe sahip, oldukça zeki ve çevresi geniş bir adam olan Adnan Yılmaz, ailesini erken kaybettiği için genç yaşta birlikte çalışmaya başladığı komiseri kendisine rol model edinmiş, onu öz babası yerine koymuştu.

Dedektif Adnan Yılmaz; imkansız görünen davaların aranan ismiydi. Nerede bir cinayetin zorlu yüzü ile karşılaşılsa akla ilk gelen isim Herkül Adnan oluyordu. Günlük gazetelerin ve akşam haberlerinin övgü ile bahsedilen ismi, kariyerinin zirvesindeydi . Ta ki ilk gençlik yıllarından ustası olan yakın dostu komiser, vahşi bir cinayete kurban gidinceye kadar. Bu korkunç olayın ardından toplanan ipuçları tek bir kişiyi gösteriyordu; uslanmaz bir çapkın olarak tanınan Adnan’ın ilk uzun ilişkisini yaşadığı kadını…

Herkül Adnan’ın dedektif hikayeleri

Hem bu katili hayatlarına aldığı hem yaklaşan felaketi göremediği hem de olayın ardından suçlunun kaçmasına engel olamadığı için dedektif bu kaybı tamamen kendi suçu olarak görmeye başladı. Ciddi bir buhrana sürüklendi ve katili bulmayı saplantı haline getirdi. Uzun süre tedavi gördükten sonra emniyetteki işine geri dönmedi, kendisine yeni bir hayat kurdu. Bu hayat; şehir şehir gezdiği, kaldığı şehirlerde kiralık evler ya da pansiyonlarda kalarak katil kadını aylarca aradığı ve bu dönemler boyunca elinden geldiği kadar insanlarla bağ kurmadan arkadaşlık etmeden yaşadığı intikam odaklı bir hayattı. Aynı zamanda biraz talihi biraz da çevresi onu rahat bırakmadığından ve kendi ruhu da buna ihtiyaç duyduğundan gizemler çözmeye devam etmektedir. Özel dedektiflik yapmaya başlayan Adnan aynı zamanda terapiler desteğiyle, yaşadığı travmayı atlatma çabasını devam ettirmektedir. Terapistinin önerisi ile bir anı defteri tutmaya başlar. çözdüğü olayları günlüğüne aktaran dedektif aynı zamanda geçmişte yaşadığı büyük trajediyle bağ kurarak aklındaki soru işaretlerine cevap aramaktadır. Biz bu sayfalar arasında yol alırken, her bölümde Herkül Adnan’ın ayrı bir gizemi çözmesine ve asıl amacı olan komiserinin katilini bulma yolculuğuna tanıklık ediyoruz.

Ceyda Kiremitçi, Herkül Adnan polisiye serisini bu sayımızda İKİYÜZLÜ adlı hikayesi ile sürdürüyor.

Öykü: Çarşamba pazarı

I
Hatırladığım kadarıyla, bugünü dördüncü kez yaşıyorum. Her şey bundan altı sene önce başladı, ya da iki sene sonra.
Sanırım her şeyi en baştan anlatmam daha doğru olacak. Sıradan bir çarşamba günüydü. Çarşambaların hiçbir özelliği yoktur. Ortanca kardeş naifliğinde, kendi halinde bir gündür. İnsanlar cumayı bekler, pazarı sevmez, pazartesiden nefret eder, ama çarşamba sadece çarşambadır. Hafta içi her gün ve dolayısıyla her çarşamba olduğu gibi, eşim Didem yine beni sabahın köründe kaldırdı. Her günkü rutinimi tekrarladım: Yüzümü yıkadım; tıraş olurken sigara içtim ve banyoda sigara içtiğim için, üstelik aç karna sigara içtiğim için fırça yedim (ben banyoda sigara içmekten nasıl bıkmıyorsam o da her gün fırça atmaktan bıkmamıştı); yalandan kahvaltı yapıp işe gittim.
İşimi hiç sevmiyordum. Hele müdürüm olan o zibididen daha ilk günden nefret etmiştim. Benden beş yaş küçük olmasına rağmen, sırf çeşitli bağlantıları sayesinde firmada müdürdü ve tam da ben müdürlüğe terfi ettirilecekken işe alınmıştı. Üstelik müdürlüğü sadece çalışanlara laf sokmak ve onları başkalarının yanında rencide etmek sanıyordu. Bölümdeki kolay yükselme düşüncesine kapılan kızların bir kısmı dışında, koca şirkette müdür hakkında iyi konuşan tek bir kişi bile tanımadım.
O sabah yine yanıma gelip, son birkaç haftadır alışkanlık bellediği üzere, benimle uğraşmaya başladı. O gün beş dakika az mı uyudum, yoksa bir tane sigara az mı içtim bilmiyorum, belki de kahvaltıda içtiğim çay biraz daha demliydi, hatırlamıyorum (dediğim gibi, bunların hepsi altı sene önce oldu). Dayanamayıp ayağa kalktım. Hiç beklemediği bu hareket karşısında yine de zibidiliğini bozmayıp, “Ne oldu, dövecek misin?” olacağını tahmin ettiğim bir cümle kurmaya kalkıştı. Tahmin ettiğim diyorum, çünkü daha üçüncü sözcüğünü bitirmeden yumruğumla suratı bütünleşmişti.
Bir anda yere yığıldı. İnsanlar ne ara etrafımıza toplaştı, ne ara sırtıma ve omzuma gizlice övgü belirten dokunuşlar kondurdular, ne ara genel müdürün karşısına çıktım bilmiyorum. Sonraki hatırladığım şey, masamdaki eşyalarımı toplarken, acaba filmlerde o kutuları nereden buluyorlar diye düşündüğümdü. Neyse ki fazla eşyam yoktu; bir çerçeve, ufak bir masa saati, birkaç kalem.
Dosdoğru eve geldim. Sevinmeyle üzülme arasında gidip geliyordum. Hiç sevmediğim bir işten kurtulduğum için sevinmeliydim, ama işsiz kalmak üzülecek bir şeydi. Kaç kupa kahvenin yanında kaç tane sigara içtim bilmiyorum, kapının sesiyle irkildim. Eşimi karşılamak için tünediğim yerden kalkıp kapıya koştum. Sanırım yüzümde, Mona Lisa’nınki gibi, mutlu mu hüzünlü mü belli olmayan bir ifade vardı.
Normalde eve hep ondan sonra geldiğim için şaşırmıştı. Yüzündeki bir anlık ifadeden, uzun zamandır evde olduğumu anladığını fark ettim (hassas bir burnu vardı, o gelene kadar kaç tane sigara içtiğimi yaklaşık olarak anlayabilirdi). Hemen elini alnıma koyarak “Ne oldu? Hasta mısın? Neden erken döndün? Neden aramadın?” şeklinde sorularına başladı. Sorular arasındaki milisaniyelerde cevap vermeye çalıştıysam da, her girişimim başka bir soruyla engellendi. Sonunda sorularına gerçekten cevap almak istemiş olacak ki, gözlerimin içine merakla bakarak beklemeye başladı. Hatırladığım tüm sorulara cevap verdim, ancak sıralarını karıştırmış olabilirim.
Durumu beklediğimden daha sakin karşıladığını söyleyebilirim. Hatta bir ara kalkıp bana kahve yaptı ve sonra koluma nazikçe dokunarak canımı sıkmamamı, kısa zamanda iş bulabileceğimi, bunun kendisi için sorun olmadığını bile söyledi. Söylediklerine kendisi inanıyor muydu, bilmiyorum. Ancak hala bir tarafım böyle olduğuna inanmak istiyor.
Günlerim evde tembellik yaparak geçti. İşten fırsat bulup okuyamadığım onlarca kitabı bitirdim. Hava güzel olduğu zaman çıkıp sokaklarda boş boş gezindim. Bazen gündüz vakti bomboş olan barlarda oturup içki içtim. Arada bir çiçek alıp eşimi iş yerinde ziyaret ettim. Ama hiç iş aramadım.
Eşim başta anlayış gösterse de, bir süre sonra bu tembelliğimden hoşnut olmadığını kibarca dile getirmeye başladı. Daha sonra kibarlığı hafif dokundurmalara, dokundurmaları bağırmalara dönüştü. Bir süre sonra ben de bağırarak karşılık verince sert kavgalarımız başladı. Kavgaların sonucuysa ilk duruşmada anlaşmalı boşanmaya vardı. Zaten kısa bir süre sonra, tekrar evlendiği haberini aldım.
Kendime küçük bir ev tuttum. Şu her şehirde olan, eski evlerin öğrencilere saraymış gibi anlatıldığı ve kiralandığı semtlerden birinde, bir odası ve ismi salon olarak geçen bir kısmı olan, mutfağına ikinci kişinin girmesiyle içeride neredeyse havaya bile yer kalmayan bir ev.
Ev küçük olsa da misafirim hiç eksik olmadı. Bekar arkadaşlarım sık sık geliyordu ama evli olanlar eşlerinden izin aldıkça ya da gizlice ziyaret ediyorlardı. Bazı günler eve kimin girip çıktığının farkına bile varamadım. Ne yiyip ne içiyordum bilmiyorum. Hatta bir şeyler yediğimden bile emin değilim, ama bol bol içiyordum.
Annem o hallerimi görse benden nefret ederdi. Neyse ki görecek kimsem yoktu. Ayık olduğum ender zamanlarda ne yaptığımı sorgulasam da, gittiği yere kadar gitsin, diyordum. Zaten bundan başka üç cümle daha düşünebiliyordum en fazla.
Evim, arkadaşlarım ve onların arkadaşları için uzun bir süre yolgeçen hanı olarak işlev gördü. Ben onları umursamıyordum, onlarsa ayıp olmasın diye beni umursuyormuş gibi davranıp içki ve bazen de yemek getiriyorlardı. Ne zaman, neden bıktılar bilmiyorum, ama ayakları kesiliverdi. Evim tam bir sessizliğe büründü ve çöplüğe dönüştü.
Arkadaşlarım sadece evime gelmeyi değil, bana borç vermeyi de bıraktılar. Kiramı ödeyemez oldum. Eve yemek girmiyor olmasını ya da açlığımı dert etmiyordum, ancak içki de alamayacak hale gelmek üzereydim. Evin sağından solundan bulup buluşturduğum üç beş kuruşla karnımı doyurmak yerine alabildiğim en ucuz içkileri almaya bir süre daha devam ettim; ancak o para da tükenmek üzereydi.
Kendimi toparlamam imkansızdı. Halime alkolik demek bile az olurdu. İçki bulamadığım zamanlarda gördüğüm halüsinasyonlarıysa ancak Poe ya da Lovecraft anlatabilir. Çıldırmak üzereydim.
Bir gün kapı çaldı. Sevinçle kapıya koştum. Kimin geldiğini sandım da sevindim, bilmiyorum. Gelen ev sahibimdi. Aylardır kirayı ödemediğimi, halime acıdığı için ses etmediğini ancak sabrının da bir sınırı olduğunu söyledi. Zaten eşyalarımın az olduğunu söyleyerek, en geç bir haftaya evi boşaltmamı söyledi. Gerçekten bağırıyor muydu, yoksa her şeyi olduğundan farklı algılayan beynim onun konuşmasını o şekilde mi algıladı, bilmiyorum.
Tamamen çaresizdim. Aradığım kimse telefonlarıma cevap vermiyordu. Bütün yakın arkadaşlarımı defalarca aramışımdır, hatta Didem’i bile birkaç kez aramış olabilirim. Eski iş arkadaşlarımı, samimi olmadığım, görünce selam vermekte tereddüt ettiğim insanları bile aradım. Hiçbiri cevap vermedi. Hiçbir insanın hak etmeyeceği kadar yalnızdım. Aynaya hiç bakmıyordum, ama eminim ki sokakta insanların yanına yaklaşamayacak bir haldeydim.
Birkaç şişe kökpeköldüren alacak kadar param kalmıştı. Ancak kendime son bir iyilik yaptım, tüm paramı verip daha iyi bir şarap ve bir paket sigara aldım. Üstelik plastik ya da metal kapaklı olan şaraplardan değil, gerçekten mantarı olanlardan. Artık kaçınılmaz sona gelmiştim, bu kadar iyiliği hak ediyordum.
Yaptığım şeye üzülecek olan sadece ev sahibimdi, çünkü evi batacaktı. Belki evini bir daha kiraya bile veremeyecekti. Ama bu benim sorunum değildi. Umursamıyordum. Tam emin olmasam da, işten atılmamın üzerinden iki yıl geçmiş olmalıydı. Bir insanın hayatı iki yılda nasıl bu kadar dibe vurabilirdi? Hayat dolu, çevresindekiler tarafından sevilen bir insan, iki yılda nasıl bu hale gelebilirdi? Belki de hiç sevilmemiştim, hepsi yalandan ibaretti. Bunları düşünerek şişenin yarısını getirmiştim. Artık işime başlayabilirdim.
Elimden şişeyi bırakmadan banyoya kadar gittim ve aylardır hiç kullanmadığım tıraş bıçağını alıp odaya döndüm. Özellikle köşeye ve yere oturdum, bir sigara yaktım. Bıçağı kırıp içindeki jiletleri çıkarttım ve bunu yaparken tabi ki parmaklarımı kestim. Kanımla ıslanan sigaramdan keyifsiz ve derin bir fırt çektikten sonra, bir fırt da şaraptan aldım ve sağ elime aldığım jiletle sol kolumun içine, bileğimden dirseğime kadar uzanan bir kesik attım. Çizgi halinde süzülmeye başlayan kanım, şarapla aynı renk gibi geldi. Acı hissettiğimi hatırlamıyorum. Aynısını sağ kolum için de tekrarladım. Birkaç kez daha, aynı sırayla devam ettim; sigara, şarap, kesik. Önce sigaram bitti, sonra şarabım. Sonra yavaşça uykuya daldım. Son uykumdu.
Daha doğrusu, öyle olmalıydı.

II
-Erdem! Erdem!
Didem’in sesiyle uyandım. Gözlerimi açmadan, öldüğümü ve mezarımın başından üzüntüyle bana seslendiğini sandım. Demek ki her şeye rağmen üzülmüştü ölmeme. Ama tekrar eden seslenmeleri hiç üzgün değildi, hatta cevap bekler gibiydi. Karanlıkta olacağımı bekleyerek gözlerimi açtım. Gün doğuyordu.
Çığlık atarak sıçradım. Didem mutfaktan koşarak geldi. “Ne oldu? Kâbus mu gördün? İyi misin?” diye sordu. Sanırım bir seferde üçten az soru soramıyordu. Bu sefer cevap veremedim. Bir, sızlayan ancak hiçbir iz olmayan kollarıma, bir de Didem’in korkuyla açılmış gözlerine bakıyordum. Sorularına soruyla karşılık verdim, üstelik ona uyarak, üç soruyla: “Neredeyiz? Buraya nasıl geldim? Bugün günlerden ne?”
İlk iki sorumun saçma olduğunu düşünmüş olacak ki, sadece son soruma cevap verdi: “Çarşamba”. Kollarıma baktım, hâlâ hiçbir şey yoktu, sızlaması da neredeyse geçmişti. Didem’e baktım, hâlâ şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Kâbus gördüğümü söyleyerek mutfağa gönderdim. Yüzümü yıkadım. Tıraş oldum, ama sigara içmedim.
Nasıl bir kâbus iki yıl sürebilirdi? Neredeyse tamamını gün gün hatırladığım iki yıl. İşten atılışım, tek celsede boşanmamız, küçük evim, bileklerimdeki kırmızı çizgiler. Hepsi kâbus olmalıydı, başka mantıklı açıklaması yoktu.
Yalandan bir kahvaltı yapıp dalgın dalgın işe gittim. Hâlâ önceki iki yılı düşünüyordum ya da iki yıllık kâbusumu. Ne kadar düşünsem de işin içinden çıkamadım. Kime anlatsam yardımcı olur diye düşünürken, kime anlatsam gülmez diye düşünmeye başladım. Sonuçta, kimseye anlatmamaya karar verdim.
Bir yanım işe gittiğimde ne olacağını bildiğini düşünürken, diğer yanım hepsinin kötü bir kâbus olduğunu ve saçmaladığımı düşünüyordu. Müdürüm olacak zibidi yanıma gelip, aynı cümlelerle benimle uğraşmaya başladı. Yerimden kalkmadım. Hiçbir tepki vermedim. Arkasını dönüp gitti. İşten atılmamıştım, kâbusumu uyarı kabul edip aynı hataya tekrar düşmemiştim. Eğer gerçekten kâbussa. Öyle olmalıydı.
Günler her zamanki rutinlerle geçmeye devam etti; hafta içi işte sıkıcı saatler, hafta sonu evde sıkıcı saatler. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Yaşadığımı sandığım iki yıl nadiren aklıma geliyordu ama çoğu anım silikleşmişti. Artık bunun, çok etkilendiğim bir rüya olduğuna neredeyse emindim. Yine de kimseye anlatamıyordum.
Didem’in tavırlarıysa gün geçtikçe değişmeye başlamıştı. Zaten bizimkisi aşk evliliği değil mantık evliliğiydi. O, baskıcı babasından kurtulmak için evlenmişti, bense yalnız yaşamaktan sıkıldığım için. O yüzden hiçbir zaman çok sıkı fıkı olmamıştık. En fazla yakın arkadaş gibiydik. Tamam, belki biraz daha fazlası. Yani aramızda her zaman aşktan çok mesafe vardı, ama bu mesafenin gün geçtikçe açıldığını fark ediyordum.
Kâbusu görmemin üzerinden bir yıldan biraz fazla zaman geçmişti ki, Didem bir akşam yemeğe çıkmak istedi. Evde yapacak daha iyi bir işim yoktu, ben de kabul ettim. Şık bir restoranda, pahalı bir şarap içip yemeklerimizi yiyorduk. Didem’i biraz şımartmak istemiştim, her şeye rağmen, o benim eşimdi.
Ben her şeyin güzel gittiğini düşünürken, bütün erkeklerin en çok korktuğu üç kelime dudaklarından dökülüverdi: “Seninle konuşmam lazım.” İlgi ve merakla sorunun ne olduğunu sordum, kendisiyle ilgilenmediğimi ya da ona daha fazla vakit ayırmam gerektiğini söyleyeceğini sanıyordum. Ancak konu beklediğimden daha ağırdı: Hayatında neredeyse iki yıldır başkası vardı ve boşanmak istiyordu. Şoka girmiştim.
Şarabımdan büyük (kadehin tamamı kadar büyük) bir yudum aldım. Tam o anda, ilginç bir şekilde, aylar önce gördüğüm kâbus aklıma geldi. Farklı sebeplerle de olsa karımdan boşanmıştım ve sonunda bileklerimi kesmiştim. Böyle bir tesadüfün nasıl olabileceğini ve bunların ne anlama geldiğini düşünüyordum. O olayın kâbus değil gerçek olması fikriyse ilk kez o zaman aklıma geldi. Daha doğrusu, bu fikre ilk kez o zaman inandım.
Otuz beş yıllık hayatımda, Tanrı’ya inandığım herhangi bir zaman olmadı. Hatta annem ve babamın cenazesi dışında, Tanrı’nın varlığını etraflıca düşündüğüm bile olmamıştır. Fala, büyüye, doğaüstü olaylara, hayaletlere, UFO’lara hiçbir zaman inanmadım, hatta bu konular ne zaman açılsa dalga geçtim. Zaman yolculuğuna hiçbir zaman ihtimal vermedim. Ancak şimdi, bedenen olmasa da zihinsel ya da ruhsal olarak zaman yolculuğu yaptığımı düşünüyor, hatta aniden gelen bir inançla bunu biliyordum.
Ne kadar süre sessiz oturdum bilmiyorum, Didem’in sesiyle kendime geldim. Haklı olarak benden bir cevap bekliyordu. Kendimde karşı koyacak ya da sorgulayacak gücü ve isteği bulamadığım için kabul ettiğimi, istediği şekilde anlaşabileceğimizi söyledim.
Kısa sürede, anlaşmalı şekilde boşandık. Didem evden taşınmak istedi, yani koskoca ev bana kalmıştı. Hayatım tamamen tekdüze hale gelmişti; ev ve iş. Evde olduğum zamanlar hiçbir şey yapmıyor, sadece düşünüyordum. Aylarca kâbus olduğunu düşündüğüm önceki hayatıma dair anılarımı gözden geçiriyor, zaman örgüsünde ve olaylarda mantıksızlıklar arıyordum. Hatırladığım hiçbir şey tutarsız ya da anlamsız değildi. Rüyaların aksine, her olayın öncesi ve sonrası vardı. Artık emindim, kendimi öldürdüğümü sanırken, zihnimi geçmişe göndermiştim.
Birkaç ay sonra işten istifa ettim. İçinde “zaman” geçen onlarca kitap alıp hararetle okumaya başladım. Bazı günler yemek yemeyi bile unutuyordum. Çeşitli dinlerde ve bilimsel makalelerde zaman yolculuğuna işaret eden ne varsa okudum. Bilim, teorik olarak zaman yolculuğunu kabul etse de, benim yaptığım gibisinden hiç bahsetmiyordu. Dinlerse, genelde, zamana çok fazla önem atfediyor, ancak bunun insanın anlayamayacağını, sadece Tanrı veya Tanrıların bilebileceğini vurguluyordu.
Araştırmalarım aylarca sürdü. Kimseyle yüz yüze görüşmediğim gibi, telefonlara da çıkmadım. Yüzünü gördüğüm nadir kişiler, yemek siparişlerimi getiren kuryeler dışında, kitap satın aldığım yerlerdeki kasiyerler ve kütüphane görevlileriydi.
İşin içinden çıkamıyor, olanlara hiçbir anlam veremiyordum. Anlam verip durumu çözsem ne yapacağımdan da emin değildim. Yaklaşık bir seneyi sadece okuyup araştırarak ve düşünerek geçirdim. Araştırmalarım, orta halli bir lisede öğretmenlik yapan herhangi bir fizik hocasından daha fazla fizik bilgisine sahip olmamı sağlamış olmalı.
Artık çıldırma noktasına gelmiştim. Geceleri uyuyamıyordum. Evdeki hiçbir ışığı söndüremez olmuştum çünkü ne zaman karanlık bir köşe ya da oda görsem, bir şeyler çıkıp üstüme atlayacakmış gibi hissediyordum. En ufak bir seste yerimden sıçrıyordum. Ekmek bıçağını yanımdan hiç ayırmıyordum, öyle ki, neredeyse bir uzvum haline gelmişti. Sanırım, “aklını kaçırmak” denen şey tastamam buydu.
Ne kadar bu şekilde yaşadığımdan emin değilim, ancak üç ay kadar olmalı. Açıkçası şimdi bile, alkolle cebelleştiğim birinci hayatımın son aylarını, zaman yolculuğu ve sanrılarla boğuştuğum ikinci hayatımın son aylarından daha iyi hatırlıyorum. Bu zamanlara dair en net hatırladığım şey, nereden bulduğumu bilmediğim kalın ipe attığım düğüm.
Filmlerdeki her intihar sahnesinde, insanların bu kadar karmaşık bir düğümü nasıl attığını merak ederdim. Ancak bir şekilde, ben de aynı düğümü atmıştım. Ondan sonra hatırladığım şeyse, ipin diğer ucunu, kafamdaki sesler eşliğinde, balkon demirlerine bağlayıp aşağı atladığım.

III
-Erdem! Erdem!
Didem’in sesiyle uyandım. Öksürerek doğruldum. Didem, bir bardak suyla hızlı adımlarla yanımda bitti. “Şu sigarayı bırakmıyorsun, bari azalt diye kaç kere söyledim sana?” diyerek günlük söylenmelerine başladı. Bütün boynum tutulma ağrısından çok daha şiddetle ağrıyor, üstelik sanki görünmez iki el gırtlağımı sıkıyormuş gibi nefes alamıyordum. Didem’in elindeki bardağı döke saça alıp suyu bir dikişte içtim. Şimdi sigara hakkında söylenmeyi bırakıp, suyu yatağa dökmem konusunda bir azara başlamıştı.
Boynumun ağrısı ve nefes borumdaki baskı yavaşça hafiflerken, Didem’e bakıp “Çarşamba?” diyerek araya girdim. Sorumun sebebine anlam veremeden başını sallayarak karşılık verdi. Yataktan kalkıp banyoya gittim, ancak yüzümü yıkadıktan sonra tıraş olmadım. Güzel bir kahvaltı yapıp, işe geç kalacağım kadar oyalandıktan sonra evden çıktım.
Kimseye selam vermeden yerime geçtim. İnsanların bakışlarını üzerimde hissediyordum; işe ilk defa tıraşsız gelmiştim ve spor giyinmiştim. Masama oturduğum zaman ilk yaptığım şey, istifa dilekçemi yazmak oldu. Masamdan kalkmadan önce, Didem’i arayıp akşam yemeğe çıkaracağımı söyledim. Kayıtsızlıkla sevinç arasında bir ses tonuyla kabul etti.
Dilekçemi tek kelime etmeden müdürün masasına bıraktıktan sonra, karşıma çıkan ilk bankaya girip kredi başvurusunda bulundum. İşim borsayla uzaktan da olsa ilişkili olduğu için, önceki hayatlarımdan bazı şeyler aklımda kalmıştı. Kararımı vermiştim, bu hayatımda zengin olacaktım.
Kredi başvurumun bir haftada sonuçlanacağını söylediler. Benim için hiç sorun değildi, çünkü en az iki yılım vardı!
Akşam yemeğine, ikinci hayatımda gittiğimiz restorana gittik. Didem aynı yemekleri söylese de, ben farklı bir sipariş verdim. Havadan sudan bahsederken birden bire “Başkasıyla ilişkin olduğunu biliyorum.” dedim. Sesimdeki rahatlık beni bile şaşırttıysa da, belli etmemeye çalıştım. Ne diyeceğini bilemeyip elini ayağını koyacak yer bulamazken, en kısa zamanda boşanmak istediğimi ve bir an önce evi terk etmesini istediğimi söyledim. İlişkisini nasıl öğrendiğim konusunda hiçbir açıklama yapmadım.
Yine, kısa sürede boşandık ve ben evde yapayalnız kaldım. Ev telefonunu söktüm ve cep telefonumun kartını kırıp attım. Zaten, önünde sonunda yalnız kalmayacak mıydım? Bu sefer de insanlar beni terk etmeden önce ben onları terk etsem bir sorun çıkmazdı sanırım.
Yaklaşık bir buçuk senede, memur çocuğu olarak doğmuş ve küçük sayılabilecek yaşta hem yetim hem öksüz olarak büyümüş birisine göre servet sayılabilecek kadar para kazanmıştım. Borsanın durumunu tahmin ettiğimden iyi biliyormuşum. Bankadan çektiğim krediyi de, erken bitirme cezasına rağmen rahatlıkla ödemiştim. Fakat yine de bir sorunum vardı, parayı ne yapacağımı bilmiyordum.
Önceki hayatlarımdan edindiğim tecrübeyle, fazla zamanım kalmadığını hissediyordum. İki kere benzer şekillerde aynı şeyleri yaşamıştım ve tam olarak emin olamasam da, yakın tarihlerde (belki iki seferde de aynı günde, hiçbir zaman bilemeyeceğim) ölmüştüm. Şimdiyse o tarihin gittikçe yaklaştığını bilmek, herhangi bir şeye karşı istek duymamı engelliyordu.
Küçüklüğümden beri hep dünyayı gezmek istemişimdir, ama şimdi çok anlamsız geliyordu bu düşünce. Havalı bir spor araba almak çok mantıksızdı, çünkü yine neredeyse hiç evden çıkmıyordum. Lüks bir evde yaşamaya ihtiyacım yoktu, çünkü şimdiki ev bile büyük geliyordu. Koleksiyon yapmak da oldum olası saçma bulduğum bir düşünceydi. Benim durumumda olsa pek çok erkeğin yapacağı şeyi, parayı kadınlarla yemeyiyse hiç düşünmüyordum. Fiziksel zevklerden daha farklı şeyler arıyordum.
Ben de uyuşturucuya başladım.
Hangi sırayla neleri kullandığımı anlatmaya pek hevesli değilim. Ancak çok değişik tecrübelerim olduğunu itiraf etmeliyim. Gördüğüm sanrılarda (ya da ziyaret ettiğim boyutlarda) ziyaretçilerim, genelde önceki hayatlarımda gördüğüme benzer yaratıklardı. Ancak onları, bayramlık kıyafetlerini giymiş dört yaşındaki bir kız çocuğu gibi gösterecek şeyler de gördüm.
Bunlara rağmen, en ilginci, iki boyutlu bir “cisim” olduğum sanrıydı diyebilirim. Boşlukta, belki de evrenin ötesindeki boşlukta, iki boyutumla süzülüyor, bizim dünyamıza uymayacak geometrik şekillere bürünüyor, bugün bile gözümün önüne getiremediğim renkler alıyordum. Yanıma gelen başka cisimlerle, ses veya konuşma olmadan, bir şekilde iletişim kuruyordum.
O şekilde ne kadar süre yaşadığımı tam olarak bilmesem de, şimdi baktığım zaman altı ay kadar sürdüğünü söyleyebilirim. Üçüncü hayatımın sonunu, muhtemelen, pek çok farklı uyuşturucuyu aynı anda almamla gelmiş olmalı.

IV
-Erdem! Erdem!
Didem’in sesiyle uyandım. Vücudumda, muhteşem ya da korkunç diyebileceğim bir uyuşukla gözlerimi açtım. Günlerden çarşamba, Didem’e sormama gerek yok. Yataktan çıkmadığım için Didem hışımla yanıma geldi. Hiçbir şey demesine fırsat vermeden, kolundan tuttuğum gibi üzerime çekip dudaklarına evliliğimizin en ateşli öpücüğünü kondurdum. Şaşırdığı kadar hoşuna da gitti, hiç duymadığım bir kıkırdama koyverdi. Belki de, “o adamın” sık duyduğu bir kıkırtıdır, bilmiyorum. Didem’e gülümseyerek, bekle, dedim.
Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Ellerimi derimi yüzecekmiş gibi havluya sürterek kuruladıktan sonra sigaramı yaktım, elimdeki ıslaklığın sigaraya geçmesinden nefret ederim (gözümün önüne, ilk hayatımdaki kanlı sigaram geldi). Mutfağa gidip, en alt çekmeceden sivri uçlu ve enli bıçağı çıkardım. Ağır ağır yatak odasına döndüm, Didem yatakta bıraktığım şekilde yatıyordu. Elimdeki bıçağı görünce şaşırdı, ancak sigaraya söylenmekle bıçağı niye getirdiğimi sormak arasında kararsız kaldı. Gözlerinin içine bakarak, bıçağı karnına sapladım. Çekebildiğim kadar yukarı çektim. Hâlâ o şekilde yatıyor. Belki henüz soğumamıştır bile.
Didem’in demlediği çaydan bir bardak alıp bilgisayarın başına geçtim ve bunları yazdım. Birazdan yanına gidip, kanıyla ıslanmış yatağa uzanıp, aynı şekilde kendi karnımı yaracağım. Belki iki yıl beklemezsem, bu döngüyü yahut her ne haltsa onu kırıp gerçekten ölebilirim.
Umarım öyle olur.

Ayşe Erbulak

Ayşe Erbulak, 1957 yılında dünyaya geldi. Babası, ünlü tiyato oyuncusu/karikatürist/gazeteci Altan Erbulak’tı. İlginç bir rastlantı, gene bir tiyato oyuncusu olan annesi de Altan adını taşıyordu. Altan ve Altan çifti bununla yetinmediler, doğan kızlarına da Altan adını verdiler.  Ayşe Erbulak 16 yaşına kadar bu adla sürdürdü hayatını. Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı kazanınca Cüneyt Gökçer ona adını değiştirmesini önerdi, o da kabul etti. Böylece mahkeme kararıyla Altan Erbulak, Ayşe Erbulak oldu.

Ayşe Erbulak bir süre sonra Ankara Üniversitesi’ni bıraktı ve İstanbul Belediye Konservatuarı’na devam etmeye başladı. Ancak buradaki eğitimini de tamamlamadan gazeteciliğe yöneldi. Güneş, Günaydın ve Sabah gazetelerinde çalıştı.Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda, 1987 yılında ilk kez profesyonel bir oyuncu olarak sahneye çıktı. Babası Altan Erbulak’la birlikte rol aldıkları bu oyunun adı Seçimler’di.

Daha sonra, evlilik dolayısıyla Norveç’e yerleşen Ayşe Erbulak, burada hem çalıştı, hem de gıda üzerine eğitim aldı. Smilee adını verdiği bir kafe açtı. Skatval ve Stjördal tiyatrolarında çalıştı. Stjördal tiyatrosu ile birlikte 2010 yılında Türkiye’ye gelerek Tiyatro Festivali’nde Norveçce bir oyunda oynadı. Bir dönem Norveç’te stand up gösterisi yaptı.

Ayşe Erbulak, eşini kaybettikten bir yıl sonra Türkiye’ye döndü. Böylece on iki yıl süren Norveç macerasını da noktalamış oldu. Türkiye’de yeniden stand up gösterilerine başladı ve Metin Zakoğlu Cafe Theatre , Lush Kabare, BKM Mutfak Sahne, Hayal Kahvesi gibi bir çok yerde sahneye çıktı. Pis Yedili adlı televizyon dizisinde rol aldı. Duru Tiyatro’da Nafile Dünya oyunu ile tiyatro sahnesine de tekrar geri dönmüş oldu. 2014 yılında, oyunculuk, yazarlık ve çizerlik alanlarında eğitim veren Erbulak Evi’ni açtı.

İlk evliliğini 19 yaşındayken Rıza Külegeç’le yapan Ayşe Erbulak, daha sonra Norveç’e yerleşmesine vesile olan Wily Bang’le evlendi. Üçüncü evliliğini ise 2015’te Özden Özgürdal ile yaptı. İlk evliliğinden oğlu Dağhan Külegeç dünyaya geldi.

Ayşe Erbulak kitapları

Ayşe Erbulak’ın ilk polisiye romanı Çok Şekerli Ölüm 2012 yılında yayınlandı. Hafiye Karılar üçlemesinin ilk kitabı olan bu bu romanın ardından, serinin diğer kitapları Limoni Ölüm ve  Ödüllü Ölüm piyasaya çıktı. 2014’te Dokuz Oda Cinayetleri, 2017’de ise Cinayet Sınıfı Başkanı adlı romanları polisiyeseverlerle buluştu.

Katilin Özrü | Nurhan Işkın

Katilin Özrü , Nurhan Işkın’ın İstanbul’da işlenen seri cinayetleri konu alan polisiye romanı.

İstanbul’un çeşitli semtlerinde işlenen kadın cinayetlerini soruşturan Komiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan Yılmaz, karşılaştıkları cinayetlerin karşısında şaşkınlıklarını gizleyemezler. Katil kadınların sol göğsünü kesip, güller ile imzasını bırakmaktadır. Komiser Aylin ise bu cinayetlerin otopsi sonucu ulaştığı bilgileri değerlendirirken ellerinde katile ulaşabilecekleri bir ipucunun olmadığını bilerek her bir ayrıntıyı zihnine kayıt etmektedir.

Hayatına soruşturma esnasında giren Hakan Mert , onun dikkatini dağıtmakta geç kalmaz. Komiser Aylin ise çocukluk döneminde yaşadığı travma sonucu etrafına ördüğü duvarların bu yabancı tarafından yıkıldığını anlayarak, kendisini koruma altına almaya çalışmaktadır.

Katilimiz ise şiddetle büyüyen bir çocukluk dönemi geçirmiş, annesinin desteğini alamadığı için zayıf olarak gördüğü kadınlardan intikam almaktadır.

Komiser Aylin ve ekibi bu hiç delil bırakmayan katili bulmak için tüm imkânlarını seferber etmişlerdi. Avcıyı bulmak için avcı gibi düşünmek gerektiğini tüm cinayet masası ekibi biliyordu. Katil mutlaka hata yapacaktı…

Çocukluk döneminde yaşanan şiddetin, yetişkin hayatımızda neler getireceğini bilmeden, sözde onları şiddetle eğiten ailelere bir nebze çocukların penceresinden hayata bakmalarını, onların masumluğuna uzanan ellerin nelere sebep olacağına dikkat çeken, Katilin Özrü’nü okuduktan sonra çocuklara bakış açınızın değişeceğini, yüreğiniz de küçücük bir çocuğun feryatlarının iz bırakacağına emin olabilirsiniz…

Katilin Özrü, son derece akıcı, sürükleyici bir polisiye roman. Sade bir dille yazılan diyalogları, tıkır tıkır işleyen kurgusuyla, bir polisiye romandan beklentilerinizi fazlasıyla karşılayabilecek bir eser.  Komiser Aylin Türkoğlu’yla birlikte gizemli cinayetlerin esrarını çözmeye çalışırken, aynı zamanda onun yaşamına da girecek, korkularına, endişelerine tanık olacak, yardımcısı Sinan Yılmaz’la aralarında sürüp giden tatlı atışmaları keyifle okuyacaksınız. İlk sayfalardan başlayan gerilim, kitabın sonuna kadar sizi alıp götürecek. Bir polisiye romanı “iyi” yapan en önemli özellik, şaşırtıcı bir finaldir. Katilin Özrü, bu yüzden iyi bir polisiye roman olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor. Şaşırtıcı finaliyle en zor beğenen polisiye roman okurlarını bile mutlu edecek bir çözümle noktalanıyor.

Nurhan Işkın’ın yaşam öyküsüne buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Berlinli Apartmanı | Yaprak Öz

Berlinli Apartmanı Yaprak Öz’ün ilk romanı. Bu romanı belki de şu soruyla özetlemek mümkün: Korku dolu bir apartmanda insan nasıl yaşar?

Olay, Agatha Christie ve Georges Simenon romanlarını Türkçe’ye çeviren Oya’nın, anlı şanlı Berlinli Apartmanı’ndaki bir daireye yerleşmesiyle başlar. Komşularıyla tanışıp onlarla muhabbeti biraz ilerlettikçe etrafında bir takım acaip olayların dönmeye başladığını hisseder.  Giderek, bazı garip olaylara tanık olur. Gördükleri onu korkutur. Ve kafasında bir takım soru işaretlerinin belirmesine yol açar.  Acaba Berlinli Apartmanı oraya taşınmadan evvel zannettiği gibi huzurlu bir yer değil midir? Ya apartmanda yaşayan insanlar? Acaba onlar ne kadar masumdurlar? Yoksa onlar da göründüklerigibi değiller midir? Apartmanın yaşlı sakinlerinden Matild ve Natali kız kardeşlerin tuhaflıkları karşısında derin endişelere kapılan Oya arka arkaya gelen bazı ürkütücü olaylarla ciddi bir endişeye kapılır. Bunların en başında kapı komşusu Elif’in erkek arkadaşının şüpheli ölümü gelir. Bu beklenmedik ölümün arkasında nasıl bir gerçeğin gizlendiğini kestiremeyen Oya’yı sarsan olaylar bununla da bitmez ve kısa bir süre sonra alt katındaki dairede oturan komşusu Ahsen Hanım  ortadan kaybolur. Bunu farkeden kahramanımız için artık kolları sıvayarak kafasını meşgul eden sorulara cevap aramanın zamanı gelmiştir. Bunu bizzat kendisi yapacaktır. Çünkü elinde polise gidebileceği kadar sağlam kanıtlar yoktur.

Böylece, Agatha Christie ve Georges Simenon romanlarını Türkçe’ye çeviren Oya, çevirdiği romanların kahramanları gibi işin iç yüzünü öğrenmek amacıyla olayları soruşturmaya başlar. Amatör dedektifimizin yardımcıları ise, kardeşi Ozan, onun karısı, apartmandan iki yeni arkadaşı ve falcı Kiki’dir.  Oya’nın ileri sürdüğü iddialarla Berlinli Apartmanı’nın gizemini çözmeye girişen altı kafadar, birdenbire kendilerini cinayetlerle çevrili bulurlar.

Oya artık kediler, cinler, şeytanlar, ölü çocuklar, yılanlar, kâbuslar, büyüler, oyuncak bebekler, katiller ve korku ile dolu bir dünyanın baş kahramanıdır. Kadıköy ve Burgazada’da geçen heyecanlı olayların merkezi Berlinli Apartmanı, ünlü seri katil Ed Gein ise apartmanın baş konuğudur.

Yaprak Öz’ün ilk  romanı Berlinli Apartmanı gerilim dozu hayli yüksek bir polisiye. Birbiri ardınca gelen beklenmedik ve tuhaf olayların gizemini çözerken okuyucuya da korku dolu anlar yaşatıyor. Polisiye edebiyatımızda bugüne kadar pek rastlamadığımız bir türden bir yapıt. Berlinli Apartmanı’nı ürpermeden okuyamayacaksınız.

Fener Balığı | Nuray Atacık

Fener Balığı’nda olaylar güneşli bir haziran sabahı başlar. İstanbul Prens Adaları açıklarında kafatası parçalanmış yirmili yaşlarında genç bir erkeğin cesedi bulunur. Cinayet Büro Ekibi işi ele alır, araştırma gittikçe çetrefilleşir. Çözmeye çalıştıkları düğümün bir yandan kendi hayatlarını da temelinden sarsacağından, en karanlık kâbuslarıyla hesaplaşmak zorunda kalacaklarından habersizdirler.

Amir Murat Karasu hangi cinsiyetten, milliyetten, eğitimden, kültürden, sosyal sınıftan, ya da ideolojiden olursa olsun, her bireyin gerçek kimliğini belirleyen özündeki temel bir yapı taşının varlığına inanır. Hırs, kıskançlık, intikam, bencillik, çıkar çatışmaları ve şiddet karşısında bu yapı taşının gerçek rengi gözükecektir. Daima iyi bir kanun adamı olduğuna inanan Murat, emniyet içinden gelen saldırı karşısında kendi taşının rengiyle yüzleşmek, doğrularını gözden geçirmek zorunda kalır.

 

Fener Balığı’nın konusu

Denizde bulunan  ceset birbirinden çok farklı konumlardaki insanların kaderlerini birleştirmekle kalmaz aynı zamanda yaiamlarını da değiştirir. İş adamından uyuşturucu satıcısına, üniversitede okuyan öğrencilerden dergahta yaşayanlara, polislerden doktorlara bir çok kişinin kurulu düzenleri ve  sakin yaşamları bir anda denetimden çıkar. Aynı anda yaşanan olayların eş zamanlı izlenmesiyle ilerleyen hikayede, giderek katili yakalamak, romanın ana konusu olmaktan çıkar, bambaşka bir durum gelişir.

Katmanlı bir kurgu, akıcı bir üslupla anlatılan, merakla izlenen olaylar dizisi. Geniş plan sahnelerin yanı sıra, her bir kahramanın algısından yaşananların yorumlanıyor.  Romanda hiçbir karakter tek başına mükemmel veya süper kahraman değil. İnsanlar toplum tarafından kendilerine biçilen rollere rağmen ellerinden geldiğince oldukları ve olmak istedikleri kişiler arasındaki dengeyi bulmaya çalışıyor.

Bir solukta okuyacağınız Fener Balığı’nda bir cinayet romanından daha fazlasını bulacaksınız. Sadece ilmek ilmek dokunmuş kurgusu değil, aynı zamanda özenle işlenmiş karakterlerinin gizli dünyası sizi hem eğlendirecek hem de düşündürecek. Çıkar ilişkileri, entrikalar, aşklar, hayal kırıklıkları ve tekinsizlikle yoğrulmuş ayrıntılar örgüsü sizi son sayfaya kadar sürükleyecek. Roman bittikten sonra da etkisinin kaybolmadığını göreceksiniz.

Nuray Atacık, bu ilk romanıyla polisiyeseverleri  gerilim ve gizem dolu bir dünyaya davet ediyor. Murat Komiser ve ekibiyle birlikte yapacağınız bu soluk kesici serüvene siz de katılmalısınız.

Geçmişten Gelen Cellat | Nurhan Işkın

Katilin Özrü adlı eserin devamı olan Geçmişten Gelen Cellat ’ı okumaya hazır mısınız?
Yavaş, yavaş bilincinin açıldığını hissediyordu, başından sızan kan sol gözünden aşağıya doğru yüzüne akıyordu. Gayri ihtiyari kımıldamaya çalıştı. Ellerinin ve ayaklarının bağlı olduğunu anlaması çok uzun sürmedi. Artık kendine gelmişti. Hem terliyor hem de üşüyordu. Nasıl bu tuzağa düştüğünü; ne kadar aptal olduğunu kendine tekrarlayıp durdu. Hissettiği garip korkuyu anlamlandırmakta zorlanıyordu. Bağlı olduğunu bildiği halde istem dışı ellerini hareket ettirmeye çalıştı. Beyni düşünme yetisini kaybetmiş gibi sadece korkularına odaklanmıştı. Kendini zorlamaya başladı, hatırladıkları kesik kesik görüntülerdi. Zaman kavramını kaybetmişti…

Saygın işadamı Serhat Kuyu’nun cesedini inceleyen Komiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan, cinayet ile ilgili buldukları ipuçlarını değerlendirirken, kurbanın kolundaki dövme ile yanına bırakılan notu takip edip, katile ulaşabilecekler miydi?

Ellerinde ki ipucu hakkında kimse konuşmak istemese de, bu tarihte önemli bir sorun yaşandığı gün gibi ortadaydı. Serhat Kuyu’nun yakın çevresini göz hapsinde tutan Komiser Aylin ve Sinan, Adli Tıp Patoloğu Doktor Zeynep ve Suç Bilim Uzmanı Enver Beyden de yardım almaktadırlar. Şirket çalışanlarının verdiği ifadeler birbiri ile tutarlı olsa da Komiser Aylin neyi gözden kaçırdığını kendi kendine sorgulamaktan vazgeçmiyordu.

Günümüzden on beş yıl önce Serhat Kuyu ne yapmıştı da, katil ipucu olarak bu tarihi not olarak bırakmıştı? Bu bir intikam cinayeti miydi? Soruşturma derinleştikçe öğrendiği bilgiler, Komiser Aylin Türkoğlu’nu katile yaklaştıracak mıydı? Geçmişin karanlık sokaklarından gelen cellat bu kadar yıl neyi beklemişti? Bir insan içinde tuttuğu öfkeyi bastırarak bu kadar yıl sonra ortaya çıkmak için doğru zamanı mı bekler yoksa birden bire yaşadığı olayın gerçekliğini mi kabul ederdi?

Aylin bir taraftan davayı soruştururken, kendi geçmişinin karanlık sokaklarında ruhunu acıtan olaylarla yüzleşebilecek miydi? Hakan ile ilişkisi, kendi korkuları yüzünden nasıl bir son ile buluşacaktı. Kadına şiddetin, taciz ve tecavüzün insan ruhunda bıraktığı yaraları okurken, yüreğinizde acının korkunç şiddetini hissedeceksiniz. Heyecanın düşmediği, kurgusu ve olay akışı ile elinizden bırakamayacağınız, Geçmişten Gelen Cellat, haklıyken haksız konumuna düşen bir kadının adım adım suça yürüyüşünün hikayesidir…