AVCI

Bu gece ava çıkmak için her şey sanki bana hizmet ediyor. Hava oldukça kasvetli ve gök gürültüleri eşliğinde tüm dehşetini bu kirli dünyanın üzerine yağmur olarak bırakıyor, ben ise tam da bu havalarda avlanmayı daha heyecanlı buluyorum. Tanrı’nın bana verdiği kutsal görevi yerine getirmek için yıllardır uğraşıyorum. O beni seçti. Beni tüm diğer insanlardan üstün tutuyor. Ben de onun için her şeyi yapıyorum. Verdiği görev ne olursa olsun, iblis beni yolumdan çevirmeye çalışsa da yerine getiriyorum.  Bu küçücük odadan gece vakti ayrıldığımı hiç kimsenin görmemesi için uğraşmama gerek yok. Görseler bile, Tanrı beni koruduğu için bana hiç kimse hiçbir şey yapamaz ve yapamıyor. Şimdi hazırlıklarımı tamamlamalıyım. Öncelikle bıçağımı kontrol edip keskinliğini kanımla onaylamam lazım. Diğer tüm hazırlıklarım ondan sonra gelecek. Bıçağın yeterince keskin olmaması kurbanın değil benim işimi zorlaştıracağı için her avdan önce onun keskinliğini avucumun içine çizik atarak deniyorum. Bu Tanrı’nın da hoşuna gidiyor. Sonuçta avcı da ara ara kendi kanını Tanrı’ya sunmalı. O benden böyle bir şey istemedi fakat yaptığım hoşuna gidiyor. Kanım odanın zeminine damladığında onun bana gülümsediğini ve saçlarımda nefesini hissediyorum. Bu duyguyu yaşamak için gerekirse tek tek parmaklarımı bile kesebilirim. Tabii ki o zaman Tanrı’nın bana verdiği görevi yerine getiremem fakat o benim bunu onun için yapacağımı, ona olan bağlılığımı ve sadakatimin bir parçası olduğunu bildiği için, ona bunu ispat etmeme gerek yok. Sonuçta o her an benimle. Anahtarlarımı unutmamalıyım. Avımın onun evinin anahtarlarını alıp, yaptırdığımdan bile haberi yok. Tanrı bana bu konuda da yol gösterdi. Yoksa bir insan anahtarlarını kaybedip, kapı kilidini değiştirmez mi? Bana verdiği görevleri yerine getirip getirmediğimi bizzat kendi kontrol ediyor. Avlarımın ruhları huzur bulmalı. Ben de bunun için seçildim. Onlara sunduğum her şeyi sorgulamadan kabul etmeleri işimi kolaylaştırıyor. Ben Tanrı’nın bana verdiği özel görevin meleğiyim. İnsanlar kendilerine bahşedilmiş hayatın kıymetini bilmiyorlarsa, bu dünya da nefes almaları ve nankörlükleri cezalandırılmalı. Ama Tanrı o kadar merhametli ki onların huzur bulmaları için benim onlara yardım etmemi emretti. Bu gece avım için çok özel olacak. Şimdiden onun ruhu için duaya başlamalıyım…

 

Gece yarısı tek kaldığı evin kapısının tıkırdaması ile uykusu bölündüğünde, Selma duyduğu sesin, uykuya dalmak için kullandığı uyku ilacının yüzünden olabilecek sesin gerçek mi sanrı mı olduğunu keşfetmek için yatağının içinde huzursuzca kıpırdandı. Biran rüzgârın ve gök gürültüsü yüzünden olduğunu düşündüğü sesin artarak çoğaldığını duyunca yattığı yerden doğruldu. Yatağının baş ucundaki komodinin üzerinde duran ufak abajurun düğmesine el yordamı ile basıp odanın aydınlanması için yanmasını beklediyse de yağan yağmur ve fırtına sebebi ile elektriklerin kesilmiş olduğunu anlaması uzun sürmedi. Karanlığa gözü alışıncaya kadar yatağın kenarına oturup, sesin devam edip etmediğini dinlemeye koyuldu. Sanki dış kapısında biri kapının kolu ile uğraşıyor ve metalin metale sürtünmesi ile çıkabilecek bir sesi yatak odasına kadar ulaştırıyordu. Oturduğu yerden kalkıp odanın kapısına kadar titreyen bacakları ile ilerlemeye çalıştı. Kapıyı açmaya cesareti olmasa da, kulağını kapıya dayayıp dinlemeye koyuldu. Uykusu tamamen açılmıştı. Odanın kapı kolunu el yordamı ile bulup, üzerinde ki anahtarı çevirmeye çalıştığı anda bir cismin yere düşmesi ile olduğu yerde hafif bir çığlık atarak sıçradı. Paniği artmaya başlamıştı. Ellerine ve bacaklarına beyni hükmetmeyi bırakmıştı. Biran ne yapacağını bilemedi. Odayı gök gürültüsü sesi ve şimşek çakması sonucu aydınlanınca gayri ihtiyari başını cama doğru çevirdi. Korku ensesindeki tüm tüyleri ayağa kaldırmış, otokontrolünü kaybetmesini sağlamıştı. Evin içi eksi derecelere düşmüş gibi soğumuştu. Dikkatini tekrar önünde bulunduğu kapıya çevirdiğinde derin ve boğuk gelen nefes sesini duyunca kapının koluna tutunmaya uğraşarak tekrar anahtara odaklanmaya çalıştıysa da geç kalmıştı. Odanın kapısı hafifçe aralanmaya başlayınca korkunun verdiği adrenalinle kapıya tüm gücü ile yüklenmeye başladı. Gök gürültüsü, rüzgâr ve yağmur onun dikkatini dağıtmış ve kapının hızla açılması sonucu odanın ortasına doğru yuvarlanmıştı. Gelenin; fırtına sebebi ile kasabadaki acil bir hayvan doğumu için köye giden ve hava muhalefeti ile geri dönemeyen eşi Haluk’un olmasını diledi ama bunun gerçeklikten uzak bir istek olduğunu kavraması çok uzun sürmedi. Odasına süzülen gölgenin nefes alışverişi derin ve kesik kesikti. Kapının ağızında durmuş, karanlıkta olsa delice bakan gözlerini avının üzerine sabitlemişti. Selma nefes almaya bile korkarak olduğu yerde öylece kalakalmış, gözlerini ise hipnotize olmuş şekilde davetsiz gelen misafirine odaklamıştı. İkisi de arena da birbirlerinden hamle bekleyen gladyatörler gibi oldukları yerden kımıldamıyordu. Selma zihnini toparlamaya ve içtiği uyku ilacının uyuşukluğundan sıyrılmaya çalışıyordu. Tüm vücudu buz kütlelerinin içine gömülmüş gibi titremeye başlamıştı. Gölge hareket ederek ona doğru bir adım atınca çığlık atıp düştüğü yerden ayağa kalkmaya çalıştı ama avcı çoktan onun dibine kadar gelmiş ve saçlarından kavrayarak onu yatağa doğru sürüklemeye başlamıştı. Selma korku ve panikle ona tekme savurmaya, kolları ile vurmaya çalışsa da sadece havayı dövdüğünü fark etmeyecek kadar kendi kontrolünü kaybetmişti. Avcı onun başucunda ve saçlarını çekiştirerek yaşamadığı, tatmadığı bir acıyı yaşatıyor o ise halının üzerinde sürüklenirken sıyrılan geceliğinin altında kalan vücudunun halıya sürtünmesi ile yanan sırtının acısını duymamaya çalışıyordu. Yatağın kenarına geldiklerinde avcı onu kollarından kavrayarak yatağın üzerine fırlattı. Selma korkudan, yatak başına dayanacak kadar bedenini yukarı doğru bilinçsizce çekip “Yalvarırım bana zarar verme! Bak ne istiyorsan alabilirsin! Mücevherlerim ve nakit param var hepsi senin olsun!” diyerek yüzünü görmediği avcısına yalvarmaya başladı. Avcı ise sanki sağır dilsiz gibi kıpırdamadan onu izliyordu.

 

Kasaba halkı geceki fırtınanın yarattığı yıkıma uyandığında herkesi bir telaş almış, yollara devrilen ağaçları ve çatılardan sökülen kiremitleri ve saçları sokaklardan temizlemek için adeta birbirleri ile yarışmaya başlamışlardı. Kasabanın meydanı ve sokakları savaş filmlerindeki yıkımı andırır nitelikteydi. Haluk ise zor bela eve ulaşmaya çalışıyordu. Kasaba halkının çok sevdiği bu veteriner yol üstünde üzerine çökmüş olan yorgunluğuna aldırmadan insanlara yardım etmeye çalışıyor bir yandan da eve ne zaman gidebileceğinin hesabını yapıyordu. Selma’nın bütün gece tek başına evde olmasının huzursuzluğu zihnine üşüşüyor onun yaptığı işe yoğunlaşmasını engelliyordu. Gerçi Selma aldığı sakinleştiricilerin etkisi ile muhtemelen sabaha kadar deliksiz uyumuştur diye düşündüyse de içini kaplayan kasvetten kendini sıyıramıyordu. Meydandan sağa doğru dönüp biraz kasabanın dışına doğru olan evinin yolunu yaya olarak yürümeye başladı. Araba ile gitmeyi mantıklı bulmamasının sebebi ise yollara devrilmiş ağaçların kendine engel olacağını ve yavaşlatacağını bilmesiydi. Adımlarını hızlandırdı. Gecenin yorgunluğu ve uykusuzluğu iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Bir türlü doğmak istemeyen dananın hayata merhaba demesini sağlamış fakat anneyi kaybetmişti. Yıllardır severek yaptığı mesleğini dört yıl önce Selma ile evlendiği güne kadar gece gündüz gözetmeksizin yerine getirmiş fakat evlendikten sonra çok acil olmayan vakalara gece gitmemeye başlamıştı. Bu kararı almasının iki sebebi vardı. Birincisi Selma’nın ruhsal olarak yaşadığı rahatsızlığı, ikinci sebep ise iki yıldır zaman zaman ortaya çıkan bir katilin kasabada ki dört kadını öldürüp hala yakalanmamış olmasıydı. Dün gece ise yakınlarda  bir çiftlik sahibi olan Adem Beyin gönderdiği kahyası Orhan’ı ısrarına, Selma’nın da onay vermesi ile; havanın bu kadar kötü olacağını tahmin edemeyerek ayrılmasıydı. Tedirginliği bu yüzdendi. Selma’ya kapıyı sıkı sıkı kilitlemesini ve her hangi bir durum olursa kendisini aramasını tembih etmişti. O ise tüm güzelliği ile ilaçlarını alıp yatacağını söyledikten sonra onu öperek yolcu etmişti. Haluk gece evi ve Selma’nın cep telefonunu aramış ama cevap alamamıştı. Aldığı ilaçlar sayesinde derin uyuduğunu biliyordu yoksa gök gürültüsünden ne kadar korktuğunu, aramadığına göre uyuduğunu düşünerek işine yoğunlaşmıştı. Yol üstünde mahalle camisi imamını ve oto elektiricisini gördü. Allah’tan onlar kendisini fark etmemişlerdi yoksa şimdi sohbete başlayıp eve gitmesini geciktirirlerdi. Kendi mahallesinde de insanlar araçlarını ve evlerindeki hasarı tespit etmeye çalışıyordu. O kadar meşgullerdi ki kimse Haluk’un hızlı adımlarla yürüdüğünü görmemişti. Köşeyi dönüp evin bahçe kapısına geldiğinde içini heyecan kapladı. Adımlarını sıklaştırıp dış kapıya ulaştığında ise nefesini tuttuğunu fark etmeyerek aralık duran kapıya bakakaldı. Evin sağ tarafında bulunan komşusu, Zerrin Hanımın bahçesinden ona seslendiğini duyduysa da cevap vermeden aralık kapıyı ittirerek içeri girdi. Suratına çarpan metalik kokuyu alınca biran olduğu yerde kalakaldı. Yatak odası evin üst katındaydı. Zeminde bulunan çamurlu ayakkabı izini görünce midesi bulanmaya başladı. Panik ve korku duygusu birbirine karışmış, bilinçsiz bir şekilde koşarak yukarı kata çıkmıştı. Yatak odasının kapısı açıktı. Sanki bir güç onu yavaşlatmış adımlarını atmasına engel oluyordu. “Selma” diye fısıldadı. Sesi kendine bile çok yabancı gelmişti. Selma’nın cep telefonunun çalan sesi yatak odasından dışarı taşarak koridorda yankılanınca olduğu yerde sıçrayarak koşar adım odaya girdi. Gördüğü manzara karşısının da tutunacak bir yer aradıysa da eli boşlukta asılı kalınca olduğu yere çöktü.

“Bu gerçek olamaz,” diyerek, ne yapacağını bilmez bir şekilde midesinde dün akşamdan kalan ne varsa halının üzerine boşaltı. Ağlıyordu. Selma’nın geceliği çıkarılmış, narin bedeni göğüs altından başlayarak kasık üstüne kadar dikey olarak kesilmişti. Elleri ferforje olan yatağın demirlerine kendi fularları ile bağlanmıştı. Uzun siyah saçları ile göğüsleri kapatılmış, iç çamaşırı kendi kanı ile kırmızıya boyanmış, yatağın kenarına; altından yol bulan kan göllenmişti. İnsan vücudunda bulunan beş- altı litre kan Selma’nın vücudunda sanki daha çokmuş gibi her yere yayılmıştı. Duvarda kan ile yazılan yazı ise Haluk’un dehşetini ve acısını daha da artırdı. Yatağa yaklaşmaya cesareti yoktu. Arkasından duyduğu çığlık ile sanrı sandığı zaman diliminden çıkıp gerçekliğin derin kuyusuna yuvarlanmaya başladı. Gözlerinin önünde duvarda yazan ‘ruhun huzur buldu’  yazısı uçuşuyor, dağılıyor, suratına çarpıyor ve kelimeler yer değiştirip, dünyasını karartarak onu içine çekmişti.

Gözlerini açtığında beyaz floresan lambanın ışığına bakamadı. Nerede olduğunu düşünmeye fırsatı olmadan, bir hemşirenin sesi ile hastanede olduğunu anlaması uzun sürmedi. Hemşire nabzını kontrol ederken, konuşmasını sürdürdüyse de Haluk onun ne dediğini anlayamamıştı. Kadın arkasını dönüp odanın kapısını açtığında, Haluk başını pencereye doğru çevirip bu çok sevdiği kasabanın yemyeşil ağaçlarla kaplı tepelerine bakarken, Selma’nın son görüntüsü tüm manzarayı bozarak, kanla kapladı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Nefes almaya bile korkuyordu. Bu gerçek ile nasıl yaşayacak, onu gece bırakıp gittiği için vicdanını nasıl susturacaktı. Bir erkek sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı.

“Haluk Bey, beni duyuyor musunuz? Ben Psikiyatr Doktor Yakup Yiğit! Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Haluk cevap vermeden boş gözlerle adamın suratına baktı. Doktor ise konuşmasını sürdürdü.

“Derin bir şok yaşadınız. Size sakinleştirici verdik ve kabul ederseniz birkaç gün sizi burada misafir etmek istiyorum.”

“Ben eve gitmek istiyorum,” diye fısıldadı.

“Haluk Bey sizi anlıyorum fakat burada kalmanız sizin yararınıza olur. Lütfen acele karar vermeyin ve dinlenin. Sonra tekrar konuşuruz.”

“Ben konuşmak istemiyorum. Eve gitmem gerek.”

Sesi sert çıkmıştı. Doktor Yakup ona anlayışla bakarak, “Tamam, sizi taburcu edeceğim,” dedi. “Ffakat mutlaka yine gelmenizi rica edeceğim. Bu ara sizinle görüşmek isteyen cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu sizin kendinize gelmenizi bekliyordu işlemlerinizi yaparken ona haber vereceğim. Eşiniz ve sizin adınıza çok üzüldüm.”

Bunları dedikten sonra, Haluk’un cevap vermesini beklediyse de cevap alamayınca odadan dışarı çıktı. Haluk ise gözlerini kapatıp  Selma’yı düşünmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Tüm yaşadıkları anılar yok olup gitmiş yerine ise sadece onu cansız bulduğu görüntü kalmıştı. Yüreğinde hissettiği acı gözlerinden yaş olup akmaya başlamıştı. Bir müddet öylece kıpırdamadan kalakaldı. Odanın kapısı vurulunca uyumuş olduğunu anlayarak başını kapıya doğru çevirdi. İçeri giren kadın, yatağın yanına gelerek,

“Geçmiş olsun Haluk Bey. Ben İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu! Kaybınız için çok üzgünüm. Bu davayı soruşturmak için geçici olarak kasabanızda görev yapacağım. Eğer kendinizi iyi hissediyorsanız size birkaç sorum olacak.”

“Ben bir şey bilmiyorum. Size nasıl yardımım olur?”

“Haluk Bey eşinizi ilk bulan sizsiniz. Sizin o gece Adem Beyin çiftliğinde bir hayvanın doğumu için bulunduğunuzu biliyoruz ama eve geldiğinizde neler gördünüz iyice düşünerek bana anlatmanızı istiyorum. Bu kasabada iki yıldır kadınları öldüren bir katil var ve sizin yardımınız ile katile ulaşabiliriz. Sizi evde bayılmadan önce bulan Zerrin Hanım ve oğlu o geceki fırtınadan bir şey duymadıklarını ifade etmişler. Evinizde çamurlu iki ayak izi bulundu. Birisi size ait diğeri ise katile! Şimdi hazırsanız başlayalım. Kasabaya geldiğiniz andan itibaren anlatmaya başlayabilirsiniz”

Ceketinin cebinden küçük bir defter ve kalem çıkaran Aylin birçok detayı zihninde tutmayı sevse de isimleri mutlaka çoğu kişiye göre eski usul not almayı tercih ediyordu. Dikkatini yataktaki adama çevirdi. Ona biraz zaman verip  gözlerine bakarak beklemeye başladı.

“Ben… ben sabaha karşı kasabaya ulaştım. Gece çok kötü geçmişti. Fırtınadan dolayı kasabada ve yollarda hasar vardı. Kasaba meydanına gelince arabayı bıraktım. Ağaçlar yollara devrilmişti. Birkaç kasabalı yollara düşen ağaçları kaldırmaya çalışıyorlardı. Onlara yardım ettim. Kasabada herkes birbirini tanır, ben… ben biran önce eve gitmek istesem de bunun etik olmayacağını düşünerek, birkaç kasabalının işine el attım.”

“Evinize giderken karşılaştığınız kimseler oldu mu?”

“Herkes bir taraflara koşturuyordu fakat ben acele ediyor biran önce eve gitmek için uğraşıyordum.”

“Tekrar düşünün evinize yaklaşırken veya evinize yakın bir yerde komşularınıza ait veya tanımadığınız bir araca rastladınız mı?”

Bu soru karşısında hafifçe yatağından doğrularak, “Araç mı?” diye sordu.  “Hiç dikkatimi çekmedi. Mahallemizin imamına ve kasabanın oto elektiricisini gördüm ama onlar beni gördü mü bilmiyorum.”

“Evinize yakın bir yerdeler miydi?”

“Komşulara yardım ediyorlardı. Zaten ikisini bir arada görmedim. Onlar evimin biraz aşağısında oturuyorlar.”

“Haluk Bey, yaptığımız araştırmalara göre eşiniz sabaha karşı saat beş buçuk sularında öldürülmüş. Evinizde bulunan ayak izlerinden anlaşılıyor ki, siz eve geldiğinizde katil hala içerideymiş çünkü aşağı katın giriş koridorundaki sizin ayak izinizin üzerinde katilin ayak izine hafif bir çamur izi olsa da tekrar rastladık. Sizden tekrar o ana dönmenizi istiyorum. Yatak odasına girdiğinizde hiç etrafınıza baktınız mı?”

“Ben… ben şoka girmiştim. Selma’yı o halde görünce başka bir şey dikkatimi çekmedi.”  Sesi titremeye başlamıştı. “Eğer içerdeyse bile ben görmedim.”

“Anladım. Haluk Bey soracağım soruya hemen cevap vermeyin ve çok iyi düşünün. Sizin çiftliğe gideceğinizi eşiniz dışında başka kimse biliyor muydu?”

“Bilmiyordu. Çünkü kâhya Orhan gece yarısı fırtına kopmadan gelmiş ve beni uykudan uyandırmıştı. Selma ise kitap okuyordu. Uyumamıştı. Acelece hazırlandım. Aslında gece pek işe gitmiyorum fakat çiftlik sahibi Adem Beyin bu kasabaya taşındığımda çok iyiliğini görmüştüm. Eşi ve oğlu da bana ve Selma’ya çok yardımcı olmuşlardı.”

“Çiftlikte bulunduğunuz süre zarfında oradan ayrılan biri oldu mu?”

“Olmadı. Adem Bey, kahya ve iki çiftlik çalışanı sabaha kadar yanımdalardı.”

“Eşi ve oğlu da sizinle sabaha kadar beraberler miydi?”

“Değillerdi. Arda biraz içine kapanık bir delikanlı babasına benim bir inek ile o kadar uğraşmamın gereksiz olduğunu söyleyip yanımızdan annesi ile beraber ayrılmıştı.”

“Evinizden çıkarken dikkatinizi çeken biri veya bir şeye şahit oldunuz mu? Siz evden ayrılırken saat bayağı geçmiş.”

“Ben… ben hiç dikkat etmedim.”

“Eşinizi aramışsınız telefona cevap vermediği için endişelenmediniz mi?”

“Endişelendim fakat ilaç kullandığı için zor fakat derin uyuduğunu biliyordum. O yüzden  tekrar aramadım.”

“Haluk Bey,  siz kasabaya saat kaç gibi geldiniz?”

“Bilmiyorum.”

“Adem Bey’in söylediğine göre saat beş gibi oradan ayrılmışsınız ve kasabaya gelmeniz yarım saat bile sürmeyeceğine göre eve kaç gibi gittiniz?”

“Yollara devrilen ağaçlar yüzünden daha geç ulaştım kasabaya. Saate dikkat etmedim hiç.”

“Siz eve gittiğinizde kapı açık mıydı?”

“Evet, bahçe kapısı kapalı ama dış kapı aralık bırakılmıştı.”

Boşluğa odaklanarak devam etti, “Bir şey olduğunu anlamıştım. Korktum. Ne ile karşılaşacağımı bilmesem de garip bir şekilde tedirgin olmuştum.” Gözlerini kapattı. Sanki nefes almıyormuş gibi kıpırdamadan yatmaya devam etti.

Aylin, onun devam etmeyeceğini anladığında, “Haluk Bey,” dedi. “Kapıda hiç zorlama olmamış. Bu da eşinizin katili tanıdığı anlamına geliyor. Gece yarısı siz evde yoksunuz biri kapınızı çalsa eşiniz kapıyı açar mıydı?”

Adam gözlerini o kadar hızlı ve öfke ile açtı ki, Aylin bile şaşırdı.

“Siz ne söylüyorsunuz? O ben evdeyken bile kapıyı kimseye açmazdı. Herkesten ve her şeyden korkardı.”

“Sizden de korkar mıydı?”

“Ne? Ne diyorsunuz? Benden niye korksun ki?”

“Sadece merak ettim sonuçta eşiniz rahatsızdı öyle değil mi? Eğer herkes ve her şeyden korkuyorsa sizden de korkması normal değil mi?”

“Bana böyle bir korkusu olduğundan hiç bahsetmemişti.”

“Eve gelip odaya çıktınız ve eşinizi öyle gördüğünüz zaman yaşayıp yaşamadığını kontrol ettiniz mi?”

“Etmedim çünkü öyle bir kesik ile hiçbir canlı hayatta kalamaz.”

“Bana yardımcı olun, eve geliyorsunuz, eşiniz kanlar içinde siz şoka girmişsiniz ama refleks olarak eşinizin yaşayıp yaşamadığını kontrol etmediniz öyle mi?”

“Ben neden bakmadım bilmiyorum ama ölmüş olduğunu bir şekilde biliyordum.”

“Kasabanızda daha önce dört kadın aynı şekilde öldürülmüş, onları tanıyor muydunuz?”

“Tanıyordum. Burası küçük bir yer ve herkes birbirini tanır.”

Aylin elinde tuttuğu defterin sayfalarını geri çevirdi.  “Bu kadınların hepsi eşiniz ile sık görüşüyormuş katilin ilgisini ne çekmiş olabilir?”

“Bilmiyorum. Selma insanları hayatına kolay kabul etmezdi. Bir okuma grupları vardı orada tanışıp görüşmeye başlamışlardı. Öldüklerinde ise sıranın kendisine geleceği endişesi ile ruh sağlığını kaybetmişti. Sürekli sıranın kendisine geldiğini söyleyip duruyordu. Bense ona inanmakta direniyordum… keşke inansaymışım belki şimdi hayatta olurdu.”

“Son kurban sekiz ay önce öldürülmüş ve eşinizin korkusu varken neden onu da yanınızda götürmediniz?”

“Onun sürekli ben evde olsam dahi aynı şeyi tekrarlamasından yorulmuştum. Psikolojik destek alıyordu. Sürekli sesler duyup gölgeler gördüğünden bahsediyordu. İki koca yıl aynı sanrıları ve korkuları anlatıp, evden çıkmamaya başladı. Artık sosyal olarak hiçbir hayatımız kalmamıştı. Ben kasabadan ayrılmamızı önerdiğimde ise kabul etmedi. Ne yapacağımı şaşırmıştım o yüzden artık onun söylediklerine itiraz etmeden kabul etmeye başladım.”

Sustu çenesi titriyordu, kendini zorlayarak, “Nasıl böyle bir hata yaptım, bu duygu ile nasıl yaşayacağım? Keşke…keşke zamanı geri alabilseydim. Ben…ben ne yapacağım şimdi?” dedi ve yattığı yatağın içine doğru kayıp ellerini yüzüne kapattı. Sessiz hıçkırıklar eşliğinde bir müddet kıpırdamadan öylece içinde biriken zehri akıtmaya çalıştı.

Aylin, “Siz dinlenmeye devam edin,” dedi. “Ben gerekirse sizinle tekrar görüşeceğim. Eğer aklınıza o geceye ait bir şey gelirse mutlaka beni arayın.”

Kartvizitini yatağın başındaki komedinin üzerine bıraktıktan sonra odadan çıktı. Kasabanın cinayet masası Komiseri Doğan’ın koridorda kendisine doğru geldiğini görünce kapının önünde onu bekledi.

“ Ben de tam Doktor Yakup’un yanına gidiyordum zamanlaman çok iyi oldu. Sen de bilgilerini tazelersin.”

“Ulaşacağız Doğan. Bütün dosyaları gözden geçirip, gerekirse tüm kasaba halkı ile tekrar görüşeceğiz. Dosyalardan edindiğim bilgilerde dikkatimi çeken bir kaç kişi var ilk şüphelilerimiz onlar.. Otopsi dosyalarında kadınlardan sadece ilk kurbanın toksikoloji raporunda herhangi bir maddeye rastlanmamış. Diğer üçünde yüksek dozda sakinleştirici tespit edilmiş. Şimdi öncelikle Doktor Yakup ile görüşüp  Selma hakkında bilgi alacağım. Sonra emniyete gider, durum değerlendirmesi yaparız.”

Birlikte doktorun odasına doğru yürümeye başladılar. Hastane ortamı onu çocukluğundan beri rahatsız ederdi. Bir cinayete kurban giden anne ve babasını kaybettiğini bir hastane odasında daha çocuk yaşında öğrenmiş, sonrasında ise yetiştirme yurtlarında geçecek hayatının temelini atmıştı. Biran yürüdüğü koridorda durdu. Doğan iki adım ilerlemişti ki dönüp “İyi misiniz Komiserim?” dedi.

Bu soru ile geçmişin dar sokaklarından çıkıp gerçekliğe geri döndü. “İyiyim, yok bir şeyim.”

Doktorun odasının kapısına gelince içeriden çıkan hastabakıcı onlara selam verdikten sonra açık kapıyı tıklatıp cevap beklemeden içeri girdiler.

“Sizi bekliyordum, Aylin Hanım. Umarım hastam size yardımcı olabilecek bir şeyler söyleyebilmiştir. Kasaba halkı tam da katili unutmaya başlamıştı ki yine kendini bizlere hatırlattı.”

Onlara tam masasının önünde duran iki koltuğu eli ile göstererek oturmalarını işaret etti. Doğan bu davete uyduysa da Aylin ayakta kalmayı tercih ederek, “Yakup Bey,” dedi. “Daha önce sizinle görüştüğümüzde bir yıldır bu kasabada görev yaptığınızı söylemiştiniz. Kurbanlardan ikisini tanıyorsunuz onlar hakkında bize neler söylersiniz?”

“Selma Hanım ve ondan önce öldürülen Esra Hanımın hastamdı. Benden önce kasabada görev yapmış olan meslektaşım memleketine atanınca ben buradaki hastaların tedavisine devam ettim. Esra Hanım strese bağlı depresyon yaşıyordu bunun sebebi ise kasabada işlenen ve arkadaşları olan kadınların ölümüydü. Selma Hanımın rahatsızlığı ise yeni değil eski bir rahatsızlığın devamıydı. O şizofreni hastasıydı. Ciddi sanrıları vardı. Herkesten ve her şeyden şüphesi vardı. Verdiğim ilaçların onu öldüreceğini bile iddia etmiş sonrasında ise onu ikna ederek bu ilaçları önceki meslektaşımın yazdığını söyleyerek kabul ettirmiştim. Son görüşmemizde ona hastanede kalmasını söyledimse de bir türlü kabul ettiremedim. Rahatsızlığı, korkuları ve sanrıları artmıştı. Katilin ona çok yakın olduğunu söyleyip duruyordu. Gece uyandığında katilin kendisini izlediğini bildiği için hiç kıpırdamadığını söylüyordu.”

“Bir isimden veya şüphelendiği birinin adını verdi mi?”

“Vermedi ona göre ben bile katildim. İlaç dozlarını biraz artırdım fakat o düzenli içmediğinden şüphe duyuyordum. Çünkü rahatsızlığı bir türlü durağanda seyretmiyor aksine ilerliyordu.”

“Seanslara geldiği süre içinde hiç size sanrılarında gördüğünü söylediği bir eşkâl vermedi mi? Biraz önce katilinin onu izlediğinden bahsettiniz hiç bu katili tarif ettiği oldu mu? Size çok önemsiz gelen bir bilgi belki bizi katile götürür. Kim bilir sizin sanrı sandığınız olaylar gerçekte olabilir. O yüzden biraz derin düşünmenizi istiyorum.”

“Emin olun sadece siyah bir gölge gördüğünü söylüyor, detaylandırmıyordu. Bu konu üzerinde çok fazla durdum, sebebi ise Esra Hanım’ın ve ondan önce öldürülen iki kadının da aynı kişi tarafından öldürülmüş olduğunu bilmemdi ama o her sorduğumda gölgeyi tarif edemeyeceğini onun nefesindeki kana susamışlığı duyduğunu söylüyor, akıl sağlığı ile anlatamıyordu. Biraz ısrar etsem konuyu değiştirip önce kahkaha atıp sonrasında ise hıçkırarak ağlıyordu. ‘Ölüm ensemde geziyor Doktor ve siz bunu tedavi edemezsiniz’ deyip ben daha seansımızı bitirmeden buradan ayrılıyordu. Korktuğu için çok sık gelmiyor, randevularını aksatıyordu.”

“’Katilin aynı kişi olduğunu bilmemdi’ dediniz, nereden biliyorsunuz bunu?”

“Burası küçük bir kasaba ve hiçbir şey gizli kalmıyor. Emniyetteki görevliler duvara yazılan yazıyı ne kadar kasabalı ile paylaşmasa da Esra Hanım’ın annesi bu yazının ne anlama gelebileceğini bana sormak için defalarca geldi.”

Doktor, Komiser Doğan’ın kendisini onaylaması için ona doğru konuşmuştu. Doğan, hafif bir baş işareti ile onu onayladı.

“Peki, sizce bu yazı ne anlama geliyor?”

“Kesin olmamakla beraber katil öldürdüğü kadınların bu dünyaya ait olmadığını, huzursuz olduklarını ve onlara iyilik yaptığını düşünüyor olabilir veya kendini bir kurtarıcı olarak görüp bu görev için seçilmiş olduğunu zannedip cinayetlerini sürdürebilir Aylin Hanım. Kurbanların otopsi raporlarını görmedim fakat eğer kadınlara tecavüz etmiyorsa ve hiç boğuşma izi yoksa onlara önce ilaç verip sonrasında dini bir tören gibi onları azat ettiğini ve bu görevin onun bu dünyadaki işi olduğunu kabul etmiş olabilir. Buradan önce çalıştığım kurumda buna benzer bir hastam vardı. Kendisini Tanrı sanıp bu her gün kötüye giden dünyaya çocukları yarattığına pişman olduğunu söyleyip kaçırdığı çocukları boğarak öldürmüştü. Ve inanın hiçbir pişmanlığı yoktu çünkü çocuklara yaşam ve ölüm hakkını kendi verip geri aldığını söylüyor,  kapalı kaldığı odasından diğer hastalara çocuklarını ona getirmeleri için sürekli bağırıyordu. Hastam Katatonik Şizofreni rahatsızlığına sahipti.  Şizofreni türlerinden bir tanesi olan Katatonik Şizofreni rahatsızlığı çok sık görülmese de bu hastalar var. Onlar saatlerce gözlerini ve bedenlerini oynatmadan aynı pozisyonda kaskatı kalabilmektedir. Çevreye tuhaf gelecek pozisyonlarda oturarak saatlerce durabilmektedir. Bu tür hastalar çok tehlikelidirler. Sebebi ise kendisine veya çevresindeki insanlara rahatlıkla zarar verebilmeleridir. Bu tür hastalar mutlaka gözetim altında tutulmaları ve gözlemlenmelidirler.”

“Eğer katil sizin dediğiniz gibi bir rahatsızlığa sahipse yaşadığı toplumda kendini bu kadar kolay gizleyebilir mi?”

“Gizleyebilir. İnsan beyninin nasıl, neleri, neden düşünür hala araştırılıyor. Bu tarz bir hastanın kendini frenlemesine sebep olan ya çok güçlü bir inancı; bu herhangi bir şey olabilir veya avladığı kadınların ortak özelliğe sahip olması gereken kriterlerine uymaması onu durdurabilir. Katil günlük hayatında şu an kendini gizliyor olsa da rahatsızlığı arttıkça öldürme duygusuna mani olamayıp, kurbanlarında aradığı ‘huzursuz ruh’ kavramını bırakıp sadece görevini yerine getirdiğine kendini ikna edip, daha sık eyleme geçebilir.”

“Sizin hastalarınızdan veya daha önce ki meslektaşınızın dosyalarında sizin tarifinize uyan hasta var mı?”

“Tüm dosyaları tek tek taradım. Hasta haklarını çiğneyip araştırdım fakat kasabada bu tür ağır bir hasta yok.”

“Ben yine de erkek hastaların dosyalarını görmek istiyorum.”

“Çok fazla destek alan hastamız yok Aylin Hanım. Olanların raporlarını emniyete fakslayabilirim.”

“Çok iyi olur. Yardımınız için teşekkür ederim. Eğer aklınıza bir şey gelirse mutlaka bizi arayın.”

Aylin, dışarı adım atar atmaz, “Doğan olay yeri inceleme raporunu okudum,” dedi. “Evde hiçbir boğuşma izi yok, para ve mücevherler yerinde. Katile ait çamurlu bir ayak izi dışında DNA olacak bir veriye rastlamamışsınız. Peki, kurbanın bulunduğu odada dikkatinizi her hangi bir şey çekti mi?”

“Çekmedi, Komiserim. Diğer dört kurban ile aynı şekilde öldürülüp, duvara kurbanın kanı ile yazılan yazı vardı. Olay yeri inceleme en ufak bir saç teli, kıl, parmak izi bulmak için derin araştırma yaptı ama bulamadı. Yine de elimizde ilk kez bir ipucu olan ayakkabı kalıbı var bunun izini süreceğiz.”

“Siz olay yerine intikal ettiğinizde evde bulunan yan komşunun oğlu Mert’i sorguya almışsınız. Daha sonra, ayakkabı numarası onun ayak numarası ile eşleşmedi diye elemişsiniz. Bu aşamada biraz aceleci davranmamış mısınız? Kalıp numarası belli olana kadar o benim gözümde şüphelilerden biri. Öncelikle onunla görüşmek istiyorum.”

“Sizi uyarmalıyım. Mert geç algılayan bir çocuk; zekâ seviyesi düşük. Onun bu cinayetleri işleyebileceğini asla düşünmedim. Kasabada herkes onun bu durumunu bilir ve ona bir şey anlatırken, bu rahatsızlığını göz önünde bulundurur.”

Mahalleye geldiklerinde, evin etrafının hâlâ polis şeritleri ile çevrili olduğunugördüler. Yer yer rüzgâr bantları koparmıştı. Ev dışarıdan terk edilmiş, sanki içinde hiç yaşam olmamış gibi virane duruyordu. Bahçede bulunan ağaçlar yapraklarını dökmüş, sonbaharın hüznü ile çıplak kalıp fırtınanın kırdığı dalları bahçenin çamurlu toprağına sermişti.

Aylin evin ön kapısı yerine arka bahçeye yönlendi. Arka bahçede bulunan yürüme yolundan giderek bahçe duvarının önünde durup etrafını izledi. Duvarın bitiminde başlayan bisiklet yolu ve onun ilerisinde bulunan çocuk parkı, basketbol ve futbol sahalarına göz attı. Katil eve girmek için bu yolu kullanıp duvardan atlayarak içeri girmiş olabilirdi. Aylin duvarın diğer tarafına geçerek duvar boyu, yer yer çimlerini kaybedip, kelleşmiş toprağı incelemeye başladı. Doğan ise bahçenin iç kısmından yürümüştü.

Bahçe duvarının bittiği yerde tek olarak duran izmariti fark eden Aylin, cebinden eldiven çıkarıp eline alarak, “Belki bu izmarit daha sonra atılmış olabilir fakat biz yine de bunu delil torbasına alalım,” dedi ve  Doğan’ın uzattığı torbaya izmariti yerleştirip cebine koydu. Tekrar bahçe duvarından atlayıp evin etrafını dolaştı.

“Bahçenin her bölümü iyice incelendi mi?”

“İnceledik ama katilin çamurlu ayak izi bahçe kapısından başlayıp ön kapının yürüme yolunda olduğu için ön bahçeyi daha titizlikle araştırdık.”

Aylin bu cevap üstüne yorum yapmadan ön kapıya yöneldi. İçerisi ölümün soğuk kokusunu taşıyordu. Evin içi yorgun ve sahipsiz kalmıştı. Salondan sonra mutfağı incelerken buzdolabının üzerindeki fotoğrafları dikkatini çekti.  Selma bir zamanlar kahkahası ile buzları eritebilir şekilde gülümserken, birkaç fotoğrafta ise gülüşünü kaybetmiş olarak kendisine bakıyordu. Haluk ise her karede onu korumak istercesine sarmalamıştı. İnsan kaybedeceğini bir şekilde hissedebiliyor mu diye düşündü Aylin,  sonra üst kata çıktı. Bu ev şirin bir kasaba evi olma özelliğini kaybetmişti. Evde hâkim olan havasızlık, yatak odasına yaklaştıkça kanın metalik kokusu ile birleşmiş,  iyice ağırlaşmaya başlamıştı. Yatak odasının kapısı açık duruyordu. Yatak ve halı üzerindeki kan, kırmızıdan kahverengiye dönüşmüştü. Duvara baktığında yazıdan  önce duvarı süsleyen düğün fotoğrafı gözüne çarptı. Bu odada olanlara şahitlik eden fotoğraf onu rahatsız etmişti. Bu çiftin tüm anıları artık kanla anılacaktı. Kendini toparlayarak kanla yazılmış yazıya yöneldi. Yazıda göze çarpan ilk tuhaflık, harflerin çok muntazam ve aynı boyutta yazılmış olmasıydı. Bir insan kanla hafif eğik olan bu yazıyı yazmak için epeyce uğraşmalıydı. Aylin’in diğer kurbanların dosyasındaki yazı da dikkatini çekmişti. Katilin solak olma ihtimali çok yüksekti. Çünkü harfleri ne kadar düzgün yazmış olsa da ikinci harften sonra bir önceki harf hafif silinmiş duruyor ve üç kelimede de aynı şekilde ilerliyordu.

“Doğan, bu cümlede dikkatini çeken bir şey oldu mu?”

“Çok düzgün yazılmış Komiserim. Katil bayağı zaman harcamış,” dedi yazının önünde durarak,

“Yatakla bu duvarın arası yüz yirmi yedi santimetre, katil her defasında kurbanın başına geri dönüp, parmağını onun kanına batırıp yazmış. İyi de neden bu kadar zahmete giriyor ki?”

“Bu onun imzası. Kadınlara onları öldürerek yardım ettiğini düşünüyor. Onları huzura erdirdiğine inanıyor. Bu düşünce, onun rastgele değil tanıdığı; bir şekilde kendini huzursuz hisseden kadınlara yönlendiriyor. Hasta ruhlu piç! Onun bunun çocuğu…Kendi ruhunu huzura erdirmeyi denese ya!”

Aylin sakinliğini duvardaki yazının üstünde duran düğün fotoğrafı ile tekrar göz göze gelince kaybetmeye başlamıştı. Merdivenlere yönelirken, “Doğan,” dedi. “Adli Tıp’ı ara ve ayakkabı hakkında veri elde etmişler mi, bir sor.  Selma’nın otopsi raporunu hemen istediğimizi bildir. Şimdi, Mert ile görüşelim.”

Merdivenlerden hızlıca inip dışarı çıktı. Doğan arkasından yetişmiş ve telefonla görüşmeye başlamıştı. Aylin temiz havayı içine çektiği anda yan tarafta bir hareket gözüne çarpınca bakışını o tarafa çevirdi. Bahçe kapısının duvarına yakın duran bir delikanlı onları izliyordu. Aylin ona doğru adım atınca delikanlı iki adım geri giderek bakışını yere indirdi. Aylin acele ile bahçeden çıkıp yanına giderek, “Merhaba. Bizi mi izliyordun?” diye sorduysa da delikanlı onu duymamış gibi tepkisiz kaldı.

Doğan , “Mert ile tanıştınız mı?” diye sordu.

“Tanışıyoruz.”

Aylin, elini delikanlıya doğru uzattı ama o yine tepki vermeyerek kıpırdamadan olduğu yerde dikilmeye devam etti. Aylin, Mert’in şüpheliler listesinden neden çıkarıldığına anlasa da  onu elemekte hızlı karar vermek istemiyordu,

“Mert, ben Aylin! Seninle biraz konuşabilir miyiz?” deyince Mert, başını hafifçe öne arkaya salladı.

Aylin ona bir adım daha yaklaştı. “Sen hep bu bahçeyi izler misin?”

Mert, tekrar başını salladı.

“İstersen annenin yanına geçelim ve onun yanında konuşalım, olur mu?”

Mert hızla başını sağa sola sallayarak, “Anne evde yok. Anne evde yok.” Diye tekrarlamaya başladı.

Doğan  elini Mert’in omuzuna koymak isteyince, Mert bir adım geri çekildi.

“Mert bize anlatacağın bir şey var mı?”

Çocuk tepkisiz kaldı. Durduğu yerde sallanmaya başladı.

Aylin onun Doğan ile iletişime geçmek istemediğini düşünerek, “Benimle  konuşursan çok sevinirim,” dedi. “ Sana birkaç soru soracaktım ama istemezsen cevap verme.”

Bu kez Mert bir müddet tepkisiz kaldıktan sonra sallanmasını durdurup başını aşağı yukarı salladı.

“Mert, sen bu mahalledeki evleri izlemeyi seviyor musun?”

“Ben, kedi, köpek, kuş izliyor.”

“Çok iyi yapıyorsun. Onları izlerken bu eve giren birini gördün mü?”

“Allahu Ekber – Allahu Ekber geldi.”

“İmam mı geldi?”

“Selma abla ağladı, ağladı.”

“Tamam, sen ona ağlamamasını söyledin mi?”

“Yok, o beni sevmedi, sevmedi.”

“Peki, sen onu sevdin mi?”

Mert tekrar sallanmaya başlayınca Aylin sorusunu değiştirdi. “Selma kimi seviyordu?”

“Allahu Ekber…. Haluk seviyor.”

“Kimi sevmiyordu?”

“Ben, ben. Haluk Haluk”

“Ama biraz önce Haluk’u seviyor dedin. Ben mi yanlış anladım.”

“Sevmiyor, sevmiyor. Bağırıyor, çok bağırıyor.”

Sallanması hızlanmıştı.

Aylin elini ona doğru uzatınca birden olduğu yerde durup “Kan, kan,” diye bağırdı. “ Selma bağır, bağır. Haluk, Haluk, Kan var. Kan var Kırmızı. Beyaz var.”

Mert’in  sesi yükselmiş, ağlamaya başlamıştı. Bakışlarını Aylin’e çevirince, Aylin onun gözlerinde korkuyu gördü. Bu çocuk olay yerine ilk gelenlerdendi. Ne kadar tekrarlı konuşsa da onu korkutan bir şey görmüştü. Aylin, “Mert, Allahu Ekber seni seviyor mu?” fiye sorunca  başını önüne eğdi. Sanki düşünüp karar veremiyormuş gibi garip bir ses çıkardı.

“O beni tuttu, ben çok korktu, o beni tuttu.”

“Seni neden tuttu?”

“Çok kan var. Çok kan var.”

“Sen kanı görünce Allahu Ekber burada mıydı?”

“Gök patladı, gök patladı. Ben kedi, köpek, kuş baktı. Anne uyudu. Ben bahçe geldi. Gök patladı. Kedi, köpek kuş yok. Anne yok. Selma, Allahu Ekber, Haluk çok kan var. Çok kan var. Kan kırmızı. Beyaz var.”

Çocuk bu sözleri söyledikten sonra hızlıca koşarak yandaki evin bahçesine girdi, eve doğru ilerledi, içeri girip kapıyı hızlıca kapattı.

Aylin Doğan’a dönerek, “Bu çocuk ilk ifadesinde şu an söylediklerini söylememiş,” dedi. “Beyaz derken neyi kastediyor acaba? Seninle de iletişime geçmiyor, bunun özel bir sebebi var mı?”

“ Söylediği birçok şeyin cinayetle ilgisi olduğunu sanmıyorum. Beyaz bir kedi veya köpekten bahsediyor olabilir. Benimle iletişime geçmemesinin sebebi ise kızımın etrafında çok dolanıyor diye bir kez onu uyarmıştım. Lise dönemiydi, kızım ondan çekindiğini her gün okul yolunda onunla yürümek istemesinden rahatsızlık duyduğunu söylemişti. Ben de uygun bir dille ona uyarmış, kızımdan uzak durmasını öğütlemiştim. O günden sonra beni nerede görürse görsün, ben konuşsam da benimle konuşmaz. Emniyetteki hiç kimseyle konuşmadı. Açıkçası annesi hariç, biri ile bu kadar uzun konuşmasına şaşırdım. Biraz da İmamla konuşur. Onun dışında kasabalıdan uzak durur ama hep ortalık yerlerdedir. Çocukluğu rahatsızlığından dolayı zor geçmiş, o yüzden herkese mesafeli.”

“Mert bir şeyler görmüş olabilir. Onun anlattıklarından yola çıkarak İmam ile görüşelim bakalım söylediklerini teyit edecek mi?”

“O zaman yürüyelim Komiserim. İmam Efendi’nin evi çok yakın.”

İmamın evinin önüne geldiklerinde adamı bahçesini temizlerken buldular.

Doğan selam verince adam yaptığı işi bıraktı. “Buyurun Komiserim.”

Aylin adamın imam olduğuna inanmakta zorluk çekerek, Doğan’ın onu tanıştırması ile düşüncesinden sıyrıldı. Adamın sol eli havada kendi elini bekliyordu. Aylin elini uzatınca adam gülümseyen gözleri ile “Kasabamıza hoş geldiniz,” dedi.  “İnşallah katili biran önce yakalarsınız.”

Hâlâ  Aylin’in elini bırakmamıştı. Aylin özellikle onun ellerine odaklanarak, “Hoş bulduk,” dedi. “Bundan hiç şüpheniz olmasın. Katili en kısa sürede yakalayıp, adalete teslim edeceğiz.”

“Buyurun içeri geçelim, bir kahvemizi için.”

Aylin elini çekerek, “Zahmet etmeyin. Birkaç soru sorup ayrılacağız,” deyince, sesindeki kararlılık adamın ısrar etmesini engelledi.

“Biz de adettir, misafire ikram etmek lazım Komiserim. Hanıma sesleneyim kahveleri dışarı getirsin.”

Açık olan kapıdan içeri doğru seslendi. Sonra, bahçenin sağ köşesinde bulunan çardağı işaret ederek,

“Buyurun böyle geçelim,” dedi.  Çardağın altında duran plastik bir sandıktan minderler çıkardı, ahşap sandalyelerin üzerine koydu. “Ben de sayenizde biraz bahçe temizliğine ara vermiş olayım.”

Aylin, kırklı yaşların başında olduğunu tahmin ettiği imamı inceliyor, onun köy kütüphaneleri için kitap toplarken hayal etmeye çalışıyordu. Adam tokalaşırken sol elini kaldırmıştı. Aylin, “İmam Efendi, Selma’nın öldüğü geceyi bize anlatır mısınız?” diye sordu hiç zaman kaybetmeden.

“O gece kopan fırtına yüzünden neredeyse eşim de ben de hiç uyumadık. Gece yarısı yağmaya başlayan yağmur fırtınaya dönüştü. Sabah ezanına bir saate yakın ancak biraz dinmişti. Dışarı çıkıp bahçeyi kontrol ettim, sonra hazırlığımı tamamlayıp sabah ezanını okumak için evden çıktım. Camiye gidene kadar neredeyse tüm kasaba halkı ile konuşup varsa yapabileceğim bir şey namazdan sonra yardım edebileceğimi söyledim. Namazı kıldırdıktan sonra ise cemaat ile birlikte yollara devrilen ağaçları kaldırmak için uğraştık.”

“Selma’nın evinin olduğu bölgede de çalıştınız mı?”

“Çalıştık. Doktor Yakup Bey’in arabasının üzerine ağaç devrilmişti, o mahallede oturuyor. Kasabamızın oto tamircisi de bize yardım etti. Tam işimizi bitirmiştik ki Selma’nın komşusunun oğlu, bağırarak bize doğru geldi, “Kan var!…” diye bağırıyordu. Hemen onun görünen yerlerini kontrol ettim fakat bir şeyi yoktu. Ben de hastanemizin hasta bakıcısını görünce ona Mert’i evine götürmesini söyledim. Mert biraz geç anlar ve sürekli kelimeleri tekrar eder fakat hastabakıcımız Murat’ı görünce kaçarak yanımdan uzaklaştı. Mert herkesle konuşmaz, daha çok hayvanlar ile sohbet eder. Korktuğunu düşündüm. Fırtına çok şiddetliydi. Murat’a kasabalıya yardım etmesini tembihleyerek Mert’in arkasından gidecektim ki, Murat kütüphanenin de çatısının uçtuğunu söyledi. Ben de ona kütüphane ile ilgilenmesini söyledim. Murat uçan sacı kaldıramadığını,  elini kestiğini, eve gidip sardıktan sonra geri döneceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Kütüphane bizim için çok önemli Komiserim. Oranın yapımında tüm kasabalının katkısı var. Orada bulunan eserlerin yok olmasına gönlüm razı olmadığı için hemen birkaç kasabalıyı o tarafa yönlendirip Mert’in koştuğu yöne ilerleyerek onu aradım fakat yoktu. Eve gitmiş olduğunu düşünerek komşulara yardım etmeyi sürdürdüm. Anlatacaklarım bu kadar.”

“Siz çalışma yaparken Haluk Bey’i gördünüz mü?”

“Hayır görmedim.”

Sesi biraz sert çıkmıştı. Eşi kahveleri getirince ona yardım etmek için yerinden kalkıp yardımcı oldu. Karısı Emine’ye konuklarını tanıttıktan sonra kalktığı yere geri oturdu.

Aylin, “Selma ile okuma grubunuzda bir araya geliyormuşsunuz,” dedi. “Onda olan değişikliği gözlemlediniz mi? Size hiç şüphelerinden veya korkularından bahsetti mi?”

“Okur grubumuz Selma’dan önce öldürülen arkadaşlarımızdan sonra sık bir araya gelmedi. Selma ise artık evden çıkmıyordu. Biz Emine ile onu ziyarete gittiğimizde ise sıranın kendisinde olduğunu söyleyip ne yapacağını bilmediğini anlatıyordu. Bense onun bu tarz düşüncelere kapılmamasını öğütlüyordum. Son gördüğümüzde ise bu fikrinden emin olduğunu, katilin Esra’nın ne kadar korktuğunu bildiği için onu seçtiğini, o öldükten sonra ise en çok korkanın kendisi olduğunu, o yüzden öldürüleceğini söylüyor ve bundan  emin görünüyordu. Bu duruma çok üzülmüş, Haluk’a onu doktora götürmesini söylemiştim. Kasabalının yaptığı dedikodular ise gelen birkaç kadınımızın gruptan ayrılmasına sebep oldu. Neticede kurbanlar bu kasabanın kadınlarıydı ve Selma dışında dört kadın katledilmişti. İnsanlar okuma grubumuzun lanetli olduğunu bile söyledi. Cehaletin nasıl bir kurt olup insanların içini içten içe nasıl çürüttüğünü tahmin edemezsiniz. Bizlerin şeytana hizmet ettiğimizi söyleyenler bile oldu. Bu kadınların bu yüzden öldürüldüğünü söyleyen cemaatten birkaç kişiyi camiye kabul etmedim. İnsan bu kadar sapkın olamaz ama neylersiniz ki grubumuza katılan tüm kadınlar geri çekildi. Kala kala iki erkek lise öğrencimiz, ben hastabakıcımız Murat ve Arda kaldık. Katil sadece kadınlarımızı değil öğrenmek, kendini geliştirmek, cehalet ile savaşmak isteyen kadınlarımızı da korktuklarından, gelmelerini engelleyerek  gelecek nesilleri yetiştirecek olan bireylerin öğrenme isteğini de öldürdü. O yüzden bu katili biran önce bulmalısınız.”

Soğumakta olan kahvesinden bir yudum alıp gerisin geri önündeki masaya bıraktı.

“Tekrar o geceye dönecek olursak, Selma’nın öldürüldüğünü ne zaman öğrendiniz?”

“Hatırlamıyorum. Bir anda tüm kasaba öğrenmişti. Sanırım onu ilk bulan Haluk’muş.”

Aylin ve Doğan başka bir bilgiye ulaşamayınca oradan ayrıldılar. Yolda Aylin, “İmamın anlattıklarında dikkatini çeken bir şey oldu mu Doğan?” diye sordu.

“Olmadı, bu bilgileri bize daha önce anlattı Komiserim. Bir şey mi kaçırdım?”

“Henüz emin değilim ilk fark ettiğim İmamın solak olması oldu. Ellerine özellikle dikkat ettim fakat ne bir çizik ne de yaralanma izi var. Katil Selma’yı keserken bıçağı çok ustalıkla kullanmış. İmam cüsse olarak zayıf! Gece boyu onu destekleyen ifadeler almışsınız adam neredeyse kasabanın her yerinde varlığını göstermiş. Onu şüpheli konumundan henüz elemedim gözüm üstünde olacak. Şu hastabakıcı Murat’ı bir görelim, bakalım o neler anlatacak.”

“Onun evi hemen şu ilerdeki tek katlı ev.”

“Elinde olan kesik için ifadesinde nasıl olduğunu bilmediğini ifade etmiş ama İmama çatı sacı kaldırırken olduğunu belirtmiş. Bu iki ifade arasındaki fark karıştırılacak bir durum değil. O yüzden Arda’dan önce onunla konuşmak istiyorum.”

Doğan bu ayrıntıyı gözünden kaçırdığı için sessizleşti.  Murat’ın evine kadar geldiklerinde, zile basarak kenara çekildi. “Şu an evde olmayabilir. Mesai saati henüz bit…”

Cümlesini bitiremeden kapı açıldı. Murat şaşkınlıkla onlara bakarak, “Hayırdır, Komiserim bir şey mi oldu?”

Aylin ona fırsat vermeden kendisini tanıttı. “Size birkaç soru sormak istedim. İçeri girebilir miyiz?”

“Buyrun, “diyen Murat, kenara çekilerek onlara yol verdikten sonra kapıyı kapattı. Aylin ve Doğan onun takip edip salona girmesini izlediler. Aylin salona girer girmez duvarda asılı olan hat yazı sanatı ile yazılmış iki tablo dikkatini çekti. Murat, ayakta onu izliyordu. Aylin bir müddet sesini çıkarmadan onun davranışlarını tahlil etmeye çalıştı. Murat olduğu yerde sabit  durmuş, onlara oturmaları için bir yer göstermemişti.

Aylin ona dönüp “Selma cinayetini soruşturduğumu duymuşsunuzdur, o gece hakkında sizin söyleyecekleriniz bize yol gösterebilir. Neler olduğunu bize en baştan anlatmanızı istiyorum.”derken, odanın bu kadar düzenli ve temiz olmasını zihnine kaydediyordu.

“Ben bir şey bilmediğimi Doğan komiserime anlatmıştım.”

“Bir kez de bana anlatın.”

“Gece uyuyamamıştım, fırtına yüzünden. Yağmur diner dinmez mahalleye çıkıp herkesin iyi olup olmadığına baktım. Kasaba sanki korku filminden çıkmış gibiydi. İnsanlar, evlerinde,  bahçelerinde oluşan  hasarları kontrol ediyordu. Ben de onlara yardım ettim.”

“Kimlere yardım ettiniz?”

“Ben…kimi gördüysem ona yardım ettim.” Soruya duraksayarak cevap vermişti.

“Saat kaçta evden çıkıp geri döndünüz?”

“Saate hiç bakmadım.”

“Hep böyle kısa cevaplarla mı konuşursunuz?”

“Efendim?”

“Boş verin önemsiz bir soruydu. Bir bardak su alabilir miyim?”

Adam o kadar şaşkın bakıyordu ki, sanki Aylin ona atomun formülünü sormuştu. Tekrarlayınca odadan çıkıp elinde bir bardak su ile geri döndü. Bardağı sağ eliyle tutuyordu. Aylin suya uzanıp alınca sağ el serçe parmağın üst kısmında, çizgi halindeki kesikleri gördü.

“Elinizin üzerindeki kesikler o gece mi oldu?”

Adamın tedirginliği iyice artmış, terlemeye başlamıştı. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.

“Onlar eski,” diye fısıldadı. “Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.”

“Seni emniyete alıp sorgulayabilirim. İfadende çelişkiler var, o yüzden sorularıma cevap vermen senin yararına olur. Şimdi, elindeki kesik izleri hakkında konuşsan iyi edersin.”

“Bir dönem, yani annemi kaybettikten sonra ruh sağlığım bozulmuştu. Bir zor anımda ortada duran cam sehpaya yumruk atıp, elimin kesilmesine sebep olmuştum.”

“O gece bir görgü tanığı elinin kanadığını söyledi. Hangi elindi o?”

“Sol elim kesilmişti.” Avcunun içindeki yeni kabuk tutmuş yarayı gösterdi.  “Ben bir şey bilmiyorum. O gece ne Selma’yı ne de başka bir şey gördüm.”

“Sen onunla aynı okuma gurubundaymışsın ona ne kadar yakındın?”

“Selma bana sadece Doktor Yakup hakkında soru sorardı onun dışında hiç konuşmazdık. Benden çok hoşlanmazdı. Bir keresinde beni ürkütücü bulduğunu, sürekli kendi kendimle konuştuğum için onu huzursuz ettiğimi söylemişti. Ben ondan hep uzak durmaya çalıştım.”

“Ekrem hakkında ne gibi soruları vardı?”

“Onun beni tedavi ettiğini biliyordu. Bana sürekli ilaçlara güvenip güvenmeyeceğimi soruyordu. Ben de içmesini söylediğimde onunla işbirliği yaptığımı söyler sonrasında benden uzak dururdu. Ona çok kızar, bazen ölmesini dilerdim ama şimdi öldüğü için çok üzülüyorum.”

Aylin’in gözlerine bakarak söylediği bu cümle vicdan azabının sıkıntısını taşıyordu.

“Senin evinle Selma’nın evi çok yakın; o gece ona yardım etmeye gittin mi?”

“Hayır gitmedim. O tarafa gidenler size bunu söylerler. Ben onu o gece ve daha önce uzun bir zaman görmedim.”

“O tarafa gidenler dedin, kim onlar?”

“Doktor Yakup’u ve İmamı gördüm.”

“Başka?”

“Mert çıldırmış gibi bağırarak yanımdan geçti onu hiç öyle görmemiştim. Sürekli, “Kan var!…”  diye bağırıyordu. Başka kimseyi görmedim.”

“Seninle tekrar iletişime geçebilirim. O geceye dair bir şey hatırlarsan emniyete haber ver.”

Aylin elindeki su bardağını ona uzattı. Doğan’la birlikte evden ayrıldılar. Yağmur başlamıştı. Caddeye çıktıklarında Aylin, “Doğan,” dedi.  “Doktor Yakup’un ifadesini almadın mı, yoksa dosyada ben mi gözümden kaçırdım?”

“Almadım ama onunla da o gece hakkında ayaküstü sohbet etmiştim ve bana o gece hastanede nöbette olduğunu, hastaları ziyaret edip odasına çekildiğini söylemişti.”

Aylin sinirlenerek Murat’ın evine doğru dönüp tekrar kapıyı çaldı. Onu şaşkınlıkla izleyen Doğan, “Komiserim, bir dakika ben neyi yanlış yaptım?” diye sordu.

“Neyi mi yanlış yaptın? Bunu soruyor musun? Herkesin ifadesi birbirini doğruluyor. Tamam, çelişkiler var fakat cinayeti en rahat işleyebilecek adamın ifadesine başvurmuyorsun. Bunu nasıl açıklayacaksın?”

Tam bu sırada kapı açıldı. Murat, soran gözlerle onlara bakıyordu.

Aylin, “Murat sana iki sorum var: Birincisi, duvarında asılı olan hat yazılarını sen mi yaptın? İkincisi ise, Yakup kasabaya tayin gelmeden önce bu kasabaya hiç geldi mi?”

“O yazıları ben yazmadım. Onlar Arapça. Doktor Yakup’undu, ben de çok güzel olduklarını söylemiştim,  bana hediye etti. İkinci sorunuza gelince, tabii ki geldi. Ondan önce görev yapan Doktor Numan Hoca tatil yaptığında kasaba halkına o hizmet veriyordu.”

“Bu gelişler kaç sene önce başladı?”

Murat, Biraz düşündü. “Tam hatırlamıyorum… Sanırım üç veya dört sene önce başlamıştı. Bu tarihlere hastaneden ulaşabilirsiniz.”

Aylin,  arkasından küfürler savurarak koşan Doğan’a aldırmadan hastanenin yolunu tuttu. Katilin duvara yazdığı yazıları nasıl bu kadar düzgün yazmış olduğunun cevabını bulmuş, dört yıl önce başlayan cinayetlerin, Doktor Yakup’un geçici görevle başladığına adı kadar emin olmuştu. Mert’in söylediği “beyaz” kelimesinin anlamını da keşfetmişti. Mert,  beyaz kelimesi ile doktor önlüğünü bir araya getirmeye çalışarak katili işaret etmek istemişti. Şimdi adaleti yerine getirip zavallı kurbanların ruhlarını huzura erdirmenin zamanıydı…

 

Yorum Bırakın:

yorum