AHMAK YARASI (BENİ TEK ÇEK)

Yaz mevsiminin boğucu sıcağı, İstanbul’un nemli havası ile akşamları da çekilmez bir hal alıyordu. Yapış yapış tenler, terden dolayı kıyafetlerde oluşan beyaz lekeler… Emre, yazdan nefret ediyordu.

Meslek içi eğitim gereği, Antalya’da lüks bir otelde “Cinayet ve Toplum” konulu konferansta, eğitmen olarak görevlendirilmişti Efe. Emre’nin büroya atanması, kariyerinde bir sekte yaşatmamıştı genç memura. İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü bünyesindeki başarıları, Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı tarafından fark edilmiş ve ülke genelinde cinayet büroda görevlendirilen personelin bilgilendirilmesinde “eğitmen” olarak atanmıştı. Her sene yapılan seminerler gibi bu sene de meslektaşları ile tecrübelerini ve donanımını paylaşmak üzere Antalya’daydı Efe.

Cumartesi mesaisinin durgunluğu ile günü bitirme planı yaparken Emre, Gülşah’ın birlikte vakit geçirme teklifini reddedemedi. Şehit kızına karşı –hatta tüm dostlarına karşı-  bir mahcubiyet hissediyordu. Henüz çocukken hayatını kaybeden babasının ölümünden dahi kendini sorumlu tutuyor, sevdiklerine yetemeyecek olma korkusu yüreğini parçalıyordu. Hasta Şehir vakasında tanıştıkları ve birlikte çalışmaya başladıkları dönemde Gülşah’ın hikâyesini dinlemiş, dinledikçe kahrolmuş ve kurtuluşu kendi hikâyesini saklamakta bulmuştu. Kaçıyordu ve kaçtıkça yaşadığını sanıyordu.

Babasının vefatı ile doğmadan kaybettiği kardeşinin arından, hayatında bir tek annesi kalmıştı Gülşah’ın. Küçük yaşta, çocuk yaşta annesine kocalık, evine reislik yaparak büyümüştü. Akli dengesini yitiren annesinin bir bakıcıya; şefkatli bir bakıcıya ihtiyacı vardı ve bu Gülşah’tı.

 

***

 

Kadıköy sahilinde kayalıklara oturduklarında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kendini uzun zamandır en huzurlu hissettiği yer olan Emre’nin yanındaydı Gülşah ve bu hissin sebebini ne kendine ne de dev adama açıklayamıyordu. Çalmaya başlayan telefonu için Evrenin bir mesajı olmalı! diye düşündü. Tanrım, sen kimin tarafındasın?

Telefonunu eline aldığında ekranda Fuat Komiser’in adını görünce şaşırdı. Titreyen kutuyu Emre’ye gösterdi ve cevapladı.

Konuşmasını bitirdiğinde tekrar arkadaşı ile göz göze geldi. Bakışlarında bir ifade göremedi.

“Bu adam seni gerçekten sevmiyor Emre! Efe yokken bir konu olduğunda seni arar diye düşünmüştüm ama bu defa da beni aradı. Üsküdar’da bir fotoğrafçı evinde öldürülmüş. Sanırım gitmemiz gerek.”

Derin bir iç çekti Emre. Güzel mesai arkadaşı bir cevap beklese de karşılık vermedi. Oturduğu kayalıkta ayağa kalktı ve elini Gülşah’a uzatarak onun da kalkmasına yardım etti. Emre de Komiser Fuat’ı sevmiyordu.

 

***

 

Selami Ali Efendi Caddesi üzerindeki ara sokaklarda bir süre dolaştıktan sonra cinayetin işlendiği apartmanı buldu iki memur. Bölgeye intikal eden meslektaşlarına kendilerini tanıtma seremonisini her defasında Efe yapardı. Bu gece için bu görevi, Emre üstlendi. Üniformalı meslektaşlarına kendilerini tanıtarak üç katlı binanın giriş kapısından içeri girdiler.

Olayın yaşandığı daire, binanın en üst katında çatı dubleksi bir yapıya sahipti.  Dairenin alt katında boş boş dikilen meslektaşlarına selam vererek önce Emre ardından da Gülşah girdi içeri. Bir oda ve bir mutfağın bulunduğu kata hızlıca göz attıktan sonra üst kata çıkan merdivenleri tırmandılar.

Basamaklardan yukarı çıktıkça kararmaya başlayınca daire, telefonlarının ışıklarını açarak devam ettiler. Bu katta da iki oda vardı. İlk girdikleri odada kendilerini, yatağa bağlanmış çıplak bir erkek cesedi karşıladı. Tüm pencereleri kalın, siyah stor perdeler ile kapatılmış odanın duvarındaki lamba anahtarına basarak karanlığı ışığa kavuşturdu Emre.

Beyaz ışıkla birlikte aydınlanan odanın bir fotoğraf stüdyosuna dönüştürüldüğünü anlamakta gecikmediler. Cesede yaklaşan Emre, ortağına döndü.

“Bu çocuğu tanıyorum. Bir keresinde grupları ile birlikte fotoğraf gezisine katılmıştım. Yanılmıyorsam adı Cihan’dı.”

“Aaa!” dedi Gülşah heyecanla.

Bileklerinden, metal yatak başına bağlanmış cesede eğildi Emre. Kesilen boğazından akan kan, beyaz, saten çarşafı kırmızıya bulamıştı. Arkadaşına:

“Aşağıya inip ihbarcıyı öğrenir misin Gülşah? Ben de odaya bir göz atayım.”

Arkadaşını bilgi edinmesi için alt kata gönderdikten sonra cinayet adresini incelemeye koyuldu Emre. Yatağın sol tarafında bir paraflaş duruyordu. Kapı hizasındaki beyaz masanın üzerinde çeşitli kamera lensleri, lens filtreleri, hafıza kartları ve daha birçok fotoğrafçılık aksesuarları vardı. Siyaha boyanmış duvarlar, kalın kumaş ve yine siyah renkteki perdeler ve yatağın ayak ucu tarafında kalan duvara asılı fon perdeler, bu odanın profesyonel bir stüdyo olarak kullanıldığını gösteriyordu.

Bir zamanlar merak saldığı fotoğrafçılık sanatına uzun süredir uzak kaldığını anımsadı Emre. Maktul ile de bu hobisini geliştirmek istediği dönemlerde kısmen de olsa tanışmışlardı. Cihan’ın yeteneklerinden haberdardı ve belki de ilk defa bir kurban için üzüldüğünü hissetti. Sahipsiz kalan fotoğrafçılık aksesuarları, yerini dahi unuttuğu kamerasını özlemesine sebep oldu. İçinde dolaşan arzudan dolayı küçük bir tedirginlik yaşadı ve işine konsantre olmaya çalıştı.

Odanın içindeki eşyalara dikkat ederek, bir ihtimal cinayet silahını bulabilmek umuduyla etrafına bakındı. Kuşkusuz cinayet kesici bir aletle gerçekleşmişti ve kurbanın boğazındaki yaranın biçimli oluşu bu aletin keskin bir bıçak olabileceği şüphesi uyandırıyordu. Görünürde bir bıçak olmadığına göre olay yeri inceleme ekibinin toplayacağı deliller ile hareket etmeleri gerekecekti.

Merdivenlerden gelen ayak sesleri ile kapıya doğru döndü. Az sonra ekip arkadaşı Gülşah geldi yanına.

“Evet! Kurban Cihan Çakal. İhbarcı ise sevgilisi olduğunu söyleyen bir genç kız. İsmi Beyza Çelik. Arkadaşlar ekip aracına bindirmişler sakinleşmesi için. Sağlık ekibi de burada. Ben de alt kata çağırdım, belki konuşmak istersin.”

Dudaklarını bükerek, güzel mesai arkadaşına kapıyı işaret etti. Merdivenlerden inerek, ihbarcı genç kızın bulunduğu odaya girdiler.

Beyza, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleri ve darma dağınık saçları ile bir koltuğun üstünde gömülmüş gibi oturuyordu. Aldığı sakinleştiriciler ağlamasını dindirdiyse de bedenindeki sarsıntılar devam ediyordu. Emre’nin ikinci defa ismini tekrar etmesi ile ancak kendini toplayabildi.

“Beyza Hanım, başınız sağ olsun. Bize neler olduğunu anlatır mısınız?”

Üzgün kız, boşluğa bakar gibi daldı iri kıyım adamın siluetinde. Ağlayacak gibi oldu ancak toparlandı.

“Yarın fotoğraf grubumuz ile çekim yapacaktık. Cihan yeni ekipmanlar almıştı ve bunları topluluktan önce kendi denemek istiyordu. Kadıköy’de bir barda çalışıyorum ben de. İş çıkışı gelecektim ve model çekimleri yapacaktık. Kendi anahtarım ile girdim içeri. Seslendim…”

Sustu birden genç kız. Yutkundu. Ağlamaya başladığında Gülşah, hemcinsinin yanına giderek omuzlarına sarıldı. Bir kriz eşiğine dayanan ağlaması kuvvetlenince, kapıdaki sağlık görevlilerini çağırdı ekip amiri. Gelen görevliler ile genç kızı odada bırakıp tekrar üst kata çıktılar Gülşah ile.

Emre kapının kasasına yaslanmış, stüdyo odayı incelemeye başladı. Daha çok, düşünüyordu. Güzel polis ise eline taktığı plastik eldivenler ile odadaki eşyaları kurcalıyordu. Yatağın çaprazında, üç ayak üstüne kurulu makinenin başına geçti.

“Emre! Sen bu makinenin nasıl kullanıldığını biliyor musun?”

Arkadaşının sorusu ile bakışlarını kameraya çevirdi dev adam.

“Bu cihazın markası Nikon. Ben Canon kullanıcısıyım. Fakat mantıkları aynı tabi. Ara yüzleri farklı sadece.”

“Nasıl açılıyor peki bu alet?”

Güldü Emre.

“On-Off düğmesi ile tabi ki Gülşah!”

Arkadaşının tarifi ile genç polis de tutamadı kendini.

“Ne kadar büyük bir objektifi var bunun?”

Emre, makine üzerindeki lense baktı.

“70-200 mm. F2.8 değerinde bir zoom lens bu. Dar açıda ancak keskin görüntüler verir. Senin maaşının yaklaşık üç katı fiyatı var, haberin olsun.”

Fiyat aralığını duyduğunda küçük bir tedirginlik yaşadı Gülşah.

“Durum için ne diyorsun peki?”

“Beyza biraz daha toparlasın bakalım kendini. İşimize yarayacak bir şeyler duyacağımızı sanmıyorum gerçi. Olay yeri gelsin de parmak izi, DNA vs. ne gerekiyorsa örnek toplasınlar.” diyerek cevapladı arkadaşını Emre.

“Nasıl fotoğraf çekiyoruz peki bununla?”

“Gözünle bakman gereken bir vizör var. Lens kapağı açık ise deklanşöre önce yarım basıp netlersin görüntüyü. Sonra da tam basıp çekimi gerçekleştirirsin.”

Arkadaşının tarif ettiği şekilde vizöre dayadı gözünü Gülşah.  Rahatsız olmuş gibi geri çekildi hızla.

“Cesedin dibine kadar soktu beni makine!”

Gülşah’ın acemi merakına bir kez daha güldü Emre.

“Yakınlaştırma yeteneği olan bir lens takılı üzerinde. Haliyle önündeki objeyi bu mesafede yanına kadar getirir.”

Şefinin söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyor gibi kaşlarını çattı. Birden, heyecanla doğruldu kameranın üzerinden.

“Aaa! Neden galeriye bakmıyoruz Emre? Belki işimize yarar görüntüler vardır?”

Tüm günü birlikte geçirdiği arkadaşının heyecanlı sunumu, Emre’yi etkilememişti. Soğuk bir sesle cevap verdi.

“Katilin kendini fotoğrafladığını düşünmüyorsun herhalde, değil mi?”  Sesli bir şekilde nefesini verdi. Sıkılmış gibiydi. “Yan yatmış üçgen resmi olan düğmeye basarak bakabilirsin galeriye.”

Emre fikrini beğenmese de bastı düğmeye Gülşah. Arkadaşının dediği doğruydu. Cinayete dair bir görüntü yoktu. Biri aydınlık, diğeri karanlık şekilde aynı açından çekilmiş iki yatak fotoğrafı vardı ve ikisinde de kurban yatak üzerinde değildi. Sonra tekrar vizörden baktı. Galeriyi açtı, vizörden baktı.

“Emre! Oradan saf gibi görünüyor olabilirim ama kayıtlı görüntüler çok daha geniş duruyor. Ancak göz deliğinden baktığımda çok daha dar görünüyor yatak. Bu nasıl oluyor?”

Yaslandığı kapıdan ayrıldı Emre. Merdivenlere yöneldi. Bir hayli sıkılmıştı. Kafasında kurguladığı hiçbir senaryoda katili bulamıyordu.

“Göz deliğinin adına vizör. Fotoğraflar da başka bir lens, geniş açılı lens ile çekilmiştir Gülşah. Bu sebeple açılar farklı görünüyor.”

Emre’nin gerginliğini fark edince, Gülşah da arkadaşının peşinden indi. Tekrar Beyza’nın bulunduğu odadaydılar.

“Kendini nasıl hissediyorsun Beyza? Konuşabilecek misin?” diye sordu Emre. O sırada olay yeri inceleme personeli daireye giriş yaptı. Gülşah, meslektaşlarına olay mahallini işaret ederek acılı kızın yanına oturdu.

“Evet!”

“Cihan’ın düşmanı var mıydı? Bunu kim yapmış olabilir sence?”

Gülşah’ın omzuna yaslandı genç kız. Burnunu çekti.

“Düşmanı yoktu. Çok iyi biridir Cihan. Fakat grupta Şaban diye bir çocuk var. İkisi arasında anlamsız bir rekabet sürüyordu. Arkasından birkaç defa atıp tuttuğu dedikodularını duymuştuk, o kadar.”

“Yarın o da gelecek mi çekime?”

“Evet. Yarın baya bir kişi gelecekti.”

“Peki, sen kimseye bir bilgi verdin mi yaşananlarla ilgili olarak?”

“Hayır! Hemen polisi aradım.”

Sakallarını iri parmakları arasına aldı Emre. Düşünüyor gibiydi.

“Peki, hangi aksesuarları yeni almıştı Cihan?”

“Ayaklı flaş, perdeler ve bir lens almıştı.”

“Anlıyorum!” dedi. “Tamam Beyza, sen bu gece sağlık ekiplerinin kontrolünde kalmalısın. Senden ricam, kimseye yaşananlardan bahsetme. Kimseye! Anlaştık mı?”

“Olur!” dedi çaresizce Beyza. Bakışları, üzerinde gezen arkadaşını yanına çağırdı Emre. Birlikte dışarı çıktılar ve sağlık görevlilerinden genç kızın yanına geçmelerini rica etti Emre.

“Ne yapıyoruz Emre?”

Parmakları yeniden sakallarında seyre koyuldu Emre’nin.

“Bir deneme atışı yapacağız Gülşah. Yarın herkesten önce burada olacağız. Gitmeden önce olay yeri ile konuşmam gerek!”

 

***

 

Sabah herkesten önce maktul Cihan’ın evindeydi iki cinayet büro personeli. Toplantı tamamlanmış ve etkinliğe katılacak tüm fotoğrafçılar, önceki gece Beyza’nın bulunduğu odada şaşkınlıkla bekliyorlardı. Sessizlik ve korkunun hakim olduğu odadakiler, yaşananlardan habersizlerdi. Açısını, odadaki beş kişiyi de görebilecek şekilde ayarladıktan sonra sunuma geçti Emre. Fotoğrafçılar arasında kendini tanıyan kimsenin çıkmamasını fark edince durakladı. Gülşah da meraklılar arasındaki yerini çoktan almıştı.

“Arkadaşlar, ben cinayet büroda görevli Komiser Yardımcısı Emre! Bu evin sahibi Cihan, dün gece bir cinayete kurban edilerek, hayatını kaybetti.”

Bir anda odayı şaşkınlık uğultuları kapladı. Şok etkisine izin veren Emre, insanları izliyordu. Bir süre sonra tekrar konuşmaya başladı.

“Lütfen! Lütfen sessiz olun. Arkadaşınızın katilini bulabilmek için bildiklerinize ihtiyacımız var. Birazdan mutfağa gideceğim ve siz de sıra ile gelip sorularıma cevap vereceksiniz. Lütfen bize yardımcı olun ve dışarıda bekleyen polis ekibine ihtiyacımız olmasın.”

Emre, arkadaşını da yanına alarak dairenin mutfağına yöneldi. İçeri girmeden bir isim geldi arkalarından. Bölmedeki tek sandalyeyi işaret ederek, konuğuna oturmasını işaret etti Emre.

“Buyurun, sizi dinliyoruz.”

Plastik sandalyeye oturdu genç adam. Yirmili yaşların başında, esmer ve güzel yüzlü biriydi.

“Ben Şaban Gülhanoğlu. İlk ben gelmek istedim çünkü muhtemelen içerideki herkes, katil olarak beni gösterecektir. Fakat bu gerçek değil! Cihan’ı ben öldürmedim.”

“Neden?”

“Çünkü Cihan ile rakiptik. Ancak bu rekabet sadece fotoğrafçılık içindi. Ben öldürmedim Cihan’ı.”

“Yani içeridekilere göre bu zavallıyı öldürmen için bir sebebin vardı. Onlar rekabetinizi farklı yorumluyorlar. Doğru mu anladım? Peki ama neden? Beşiktaş ile Fenerbahçe de rakiptir ama hiçbir futbolcunun birbirini öldüreceğini söyleyemez kimse. Abartı bir benzetme oldu ama sence de öyle değil mi?”

“Aslında birkaç defa aramızın büyük anlamda açılmasına sebep olan olaylar yaşadık. Bir telefon markası, yeni çıkan modelinin reklamı için çok takipçisi olan fotoğrafçı arıyordu. Benim daha çok takipçim olmasına ve ön anlaşma yapmamıza rağmen onlar, Cihan’ı seçmişlerdi. Daha sonra öğrendim ki Cihan onlarla irtibata geçmiş ve telefonu kendi almış.”

“Sonra?”

“Kavga ettik!”

“Sonra?”

Yutkundu Şaban.

“Şey… Dün bana telefonu verdi.”

Gülşah, heyecanla Emre’ye baktı.

“Bizden buna inanmamızı mı bekliyorsun?”

Titremeye başladı Şaban. Bir şey diyecek olduysa da susturdu Emre.

“Tamam! Sen içeri geçebilirsin. Başka arkadaşın gelsin, sen içeri geç.”

Denilene itaat ederek kalktı sandalyeden Şaban. Gözlerini ovuşturarak kattaki tek odaya gitti. Gülşah:

“Ne bekliyoruz Emre?”

Komiser yardımcısı cevap veremeden içeriden bağrışma sesleri yükseldi. Koşarak fotoğrafçıların bulunduğu odaya girdi ikili. İki kişi Şaban’ı aralarına almış küfürler saçarak tekmeliyorlardı. Dev adam, iki fotoğrafçıyı da sırası ile kucaklayarak savurdu. Yüksek sesle:

“Buranın ağası da benim, paşası da benim! Bir daha böyle bir halt yemeye kalkarsanız, sizi kimse alamaz elimden, haberiniz olsun!”

Emre, alnına dolan ter damlalarını silerken, mesaj ulaşmıştı adresine. Olay çıkaranlardan birine parmağıyla kapıyı işaret etti. Peşinden, Gülşah ile birlikte mutfağa girdiler.

“Otur!” komutu ile sandalyeye çöktü adam. “Sen kimsin?”

“Vedat adım. Vedat Durmaz.”

“Niye saldırdın lan çocuğa? Hüküm koyucu sen isen, biz kimiz oğlum bu memlekette?”

Emre’nin sesi diğer odadakilere kadar ulaşıyordu. Küçük boğuşma sıcak hava ile birleşmiş ve terlemişti. Terlemekten nefret ederdi.

“Adam katil abi! Cihan ile sürekli atışıyorlardı. Adamı öldürüp telefonunu da çalmış şerefsiz! Biri Nikoncu, diğeri Canoncu! Makine seçimlerinde bile…”

“Kes!” diyerek girdi araya Emre. “Gel benimle!”

Mutfaktan çıkarken dev adam, Gülşah kaçırdığı ayrıntıyı düşünüyordu. Daha sonra o da çıktı mutfaktan.

Salona geldiklerinde herkes ayağa kalkarak hazır ol vaziyetine geçtiler. Öyle ki Şaban, burnundan akan kanı silmeye dahi cesaret edememişti.

“Herkes ekipmanları ile mi geldi buraya?”

Cılız sesler yankılandı sırası ile. “Evet.” “Ee.. Evet!”

“Tamam!” dedi Emre. “Herkes çantasını, ıvırını zıvırını alsın. Yan yana tek sıra dizilin önüme ve malzemelerinizi çıkarın.”

Telaş kapladı odanın içini. Emri yerine getirmek için yarışa giren fotoğrafçılar kısa sürede denileni yapmış, malzemelerinin başına geçmişlerdi. Sağ baştan başladı Emre.

“Kimsin sen?”

“Deniz Sedef.”

Deniz, bakışları önündeki aksesuarlarında, şaşkınlık ve tedirginlik içinde bekliyordu. Böylesi bir sorgu anını ilk defa yaşayan fotoğrafçılar, arkadaşlarının ölüm haberini sindirememişken bir de cinayet ile suçlanıyorlardı. Emre’nin aklından geçenlerden habersiz, aksesuarlarının arkasında dikiliyorlardı.

“Say!” dedi Emre, önünde durduğu adama.

“Anlamadım komiserim.” Deniz’in sesi, titrek çıkmıştı.

“Kardeşim! Önündeki malzemeleri, özelliklerine göre say teker teker.”

Komutu uygulamaya başladı Deniz.

“Nikon D7200 kamera, Nikon 17-55 mm F2.8 ve Nikon 18-300 lensler. Bir de bu lenslere ait filtreler. Yedek hafıza kartları.”

Bir şey söylemeden yandaki adamın karşısına geçti Emre.

“Sen kimsin?”

“Osman Türkoğlu.”

“Say malzemelerini.”

“Canon 70D kameram var. Bir de Sigma 17-50 mm F2.8 lensim. Buna ait ND filtre ve yedek hafıza kartı ile batarya.”

Vedat’ın önüne geçti.

“Söyle!”

Hala öfkeli olan Vedat, Şaban’a öfkeli bir bakış attı.

“Komiserim, katil bu adam! Neden anlamak istemiyorsunuz? Bunu anlamak çok mu zor?”

Karşısında agresif tavırlara bürünen adamı, yakasından yakaladı Emre. Kendinden on beş cm kadar kısa olan adamı, kendine doğru çekti.

“Ahmak yarası nedir, bilir misin? İşi bilmez avcı, tüfeğinin üstündeki dürbünden nişan alırken gözünü iyice yaklaştırır nişangâha. Ahmak adam, tüfeğin geri tepmesini hesaba katmaz ve basar tetiğe. Dürbünün halkası, gözünün etrafına yara yapar. Sence şair burada, neyi anlatmak istiyor?”

Ter damlacıkları suratında, yer çekimi istikametinde harekete geçmişken öfkeli nefesini üfledi Vedat’ın suratına. Ağır ağır kendinden uzaklaştırdı ve parmak uçları üzerinde asılı kalan adamı tekrar tabanlarının üstüne bıraktı. Malzemelerine göz attı. Nikon D7100 body, Nikon 35 mm F1.4 ve Sigma 18 250 mm olmak üzere iki adet lens duruyordu Vedat’ın önünde.

Burnundan akan kanı, omzuna silmekle meşgul olan Şaban’ın önüne geçti Emre.

“Anlat!”

“Canon 5D Mark II body. Canon 24-70 mm f2.8 lens. Yedek batarya. Başka malzemem yok.”

Çatık kaşlarını boynu bükük adama doğrulttu. Çenesini parmak ucu ile tutup, başını kaldırdı.

“Bir de Cihan’a ait telefon!”

Son adamın önüne geçti. Vedat ile birlikte Şaban’a saldıran diğer kişiydi bu fotoğrafçı.

“Sence de katil, Şaban mı?”

Emre ile göz göze gelmekten sakınarak, sola çevirdiği başı ile “Evet komiserim.” dedi.

“Belki de katil sensin ve Vedat, Şaban’a yüklenince suçu atacak bir hedef belirledin kendine. Belki de Cihan’ın, telefonunu Şaban’a verdiğini bilen tek kişi sendin ve biz içerideyken arkadaşlarını Şaban konusunda ikna ettin. Bu senaryo mümkün mü sence?”

Emre, konuşmasını sürdürürken sıralı şekilde duran adamları incelemeyi ihmal etmemişti.

“Peki ben neden öldüreyim Cihan’ı? Ne çıkarım var bu işten?”

Emre, önündeki adama cevap vermeden güçlü elleri ile ağır ağır alkış tutmaya başladı. Odada yankılanan tok sesler herkeste bir şaşkınlık yaratmıştı. Durumu kavramaya çalışan fotoğrafçılar ve Gülşah, son sözlerin sahibine bakıyorlardı.

“Kim sigara içiyor?” diye sordu Emre. Gülşah, sigara ile ilgili bir delili gözden kaçırmış olabileceği düşüncesi ile gözlerini kıstı. Korkak hareketlerle elini kaldıran Osman, “Ben!” dedi.

“Bir tane rica edebilir miyim?”

İki seri adım ile önündeki malzemelerin üzerinden atlayarak sakallı adamın yanına geldi Osman. Paketini uzatıp, Emre’nin sigarasını yaktı ve tekrar yerine geçti.

Kaçırdığı detayın sigara olmadığını o an anladı Gülşah. Emre, final seremonisi için hazırlanıyordu. Sigarasında bir nefes alıp, alnına biriken teri elinin tersi ile sildi. Gülşah’a baktı.

“Gece, Cihan’ın kamerasının vizöründen baktıktan sonra ne demiştin, hatırlıyor musun Gülşah?”

“Evet!” diyerek atıldı güzel memur. “Beni Cihan’ın içine kadar yaklaştırdı gibi bir şey söylemiştim.”

“Aynen!” dedi Emre. “Çünkü bodye takılı olan 70-200 mm’lik bir zoom lensti. Fakat cihazda son çekilen iki adet fotoğraf, daha geniş açılı bir lens ile çekilmişti. Değil mi Gülşah?”

Cevap vermekte zorlanır gibi afalladı bir süre Gülşah. Odadaki herkesin bakışları üzerine yönelmişti.

“Yani, teknik terimleri bilmiyorum ama fotoğrafta, vizörden gördüğüme oranla daha çok alan görünüyordu.”

“Evet!” diyerek bağırdı Emre. “Dün gece katil, buradan bir şey çaldı. Fakat bu telefon değil, bir lensti. Beyza’nın bahsettiği yeni lensi… Pahalı bir lensi!”

Devam etti.

“Cihan’ın yeni aksesuarlarını önceden görmek isteyen katil, dün akşam buradaydı. Perdeler, paraflaş ve lens! Cihan’ın yeni objektifi kendi kamerasında takılıydı ve ilk önce para flaşı makinesine tanımlamaya çalışıyordu. Bu sırada iki deneme çekimi yapılmış oluyordu.”

Sigarasını ciğerlerine kadar çekti. Yoğun nikotinin kısa süreli baş döndürücü hissini yaşadı.

“Bilirsiniz. Makineler her fotoğraf karesini hafıza kartına yazarken bir de kimlik çıkartır. Hangi makine ile hangi değerlerle ve hangi lens ile çekildiğini de kaydederler. Yani bize, Nikon ile uyumlu, 70 mm’den daha geniş açıda lens lazım. Cihan’ın katledilmesine değecek değerde bir lens…”

Derin nefes çekti ve devam etti.

“Deniz ve Vedat’ın ekipmanları bize iki hedef gösteriyor. Deniz’in 17-50 mm’si ile Vedat’ın 35 mm’si. Gerçi, kriminal inceleme sonrası çekilen fotoğrafın hangi lens marifeti ile işlendiği ortaya çıkacaktır, gerekli personele gerekli bilgiyi altını çizerek verdim ancak ben, aranızdaki katili buldum.”

Mırıldanmalar başlayınca sesini yükselterek devam etti Emre.

“Bir tutarsızlık var Deniz ve Vedat’ın tüm malzemeleri arasında. Deniz, sıkı bir Nikon kullanıcısı ve kamerası gibi lenslerini de Nikon seçmiş. Bütçe meselesi bu. Ancak Vedat’ın önünde duran 35 mm lens, buradaki en pahalı malzeme. Bir yanda piyasaya daha uygun fiyatlı lensler süren Sigma, diğer yanda ise buradaki her aksesuardan daha pahalı olan Nikon 35 mm lens.”

Vedat’a karşı saldırgan hamleler başlayacaktı ki bağırarak araya girdi Emre.

“Sakın!” Şişirdiği pazularını sergiledi ve devam etti.

“Katilimiz, Vedat! Cihan’ın yeni aldığı oyuncaklarını görmeye gelen Vedat, nefsine yenik düştü ve arkadaşını öldürdü. Hayalini kurduğu ve günümüz fiyatı sanıyorum ki on bin liranın üzerinde olan lensi de yanında götürdü. Öldürdüğü arkadaşının kamerasına ise eline geçen ilk lens olan 70-200 mm’lik lensi taktı. Şaban ile Cihan arasındaki telefon krizinden de haberdar olan Vedat, senaryosu hazır sanıyordu. Cinayet için bir hırsızlık bahanesi! Ertesi gün, yani bugün ise hiçbir şey olmamış gibi buraya gelecek ve oyununa devam edecekti. ‘Beni tek çek!’ dememişti belki katil ancak bir iz bırakmıştı kameraya takılı olan kartta. Ahmak yarasını hatırladınız mı?”

 

***

 

İşlediği cinayeti itiraf eden Vedat, nöbetçi savcı tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ertesi gün büroda oturan ikilinin keyfi yerindeydi.

“Gülşah! Eğer cinayet gecesi makineyi kurcalamasaydın, asla bu iş çözülemezdi. Merak, bu defa bizi gerçeğe götürdü.”

Yorum Bırakın:

yorum