Sevgili Dedektif okurları, suçun mutfağına girdiğimiz bu sayıdaki yolculuğumuzda, kelimeleriyle atmosfer kuran, kurgunun ve sahadaki gerçekliğin peşini bırakmayan üretken bir isimle, Hakan Güneri ile bir araya geldik. Yazma ritüellerinden polisiye edebiyatın en sancılı süreçlerine kadar derinlemesine konuştuğumuz, “suçun mutfağındaki” bu samimi sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Bir polisiye fikri sizde genellikle nerede ve nasıl doğar? Tek bir görüntü, bir cümle, bir karakter mi tetikler yoksa önce suç mu gelir?
Bunu kısaca “süreç” olarak cevaplayabilirim sanırım. Polisiye edebiyat tüketmeye ya da polisiye metin üretmeye başladığınız andan itibaren perspektifiniz değişiyor. Yazılı ve görsel basında yer alan cinayet haberleri daha fazla dikkatinizi çekiyor mesela. Kriminoloji ile ilgili belgeseller, suç temalı filmler, diziler tüketiyorsunuz; hatta zamanla çevreniz bile değişiyor. Sohbet ettiğiniz üç insandan birisi bu alanla ilgili bir profesyonel, yazar, kolluk kuvveti ya da adli personel olmaya başlıyor. Ayrıca sosyal medya bu alanda inanılmaz verilerle dolu, en spesifik konularda bir iki video izliyorsunuz mutlaka.
Eh, bunca iletişim ve geri besleme olunca bir şey mutlaka yakalıyor sizi. Bu “şey” diye tanımlamaya çalıştığım bir düşünce olabilir, yaşanmış bir olay olabilir, bütün metin üreticilerinin yaşadığı anlık bir parlama olabilir. Özetle sorunuzu şöyle çerçeveleyeyim; siz zaten tekneye binmiş, ağınızı göle sermişsiniz ve yavaşça yol alıyorsunuzdur. O ağa mutlaka takılan olur…
Hikâyeye başlarken sonunu bilir misiniz, yoksa yazarken mi keşfedersiniz? “Katil kim?” sorusunun cevabını en baştan koyar mısınız?
Uzun yıllar tiyatro oyun metinleri, son yıllarda ise dizi ve film senaryoları yazıyor olmaktan kaynaklı bir alışkanlığım var. Kurguladığım hikâyeyi, bütün merhaleleriyle bir sayfada özetleyemiyorsam yazmaya başlamıyorum.
“Katil kim?” sorusunu bırakın; katilimin ne yediğini, üzerine ne giydiğini, ailesi ve çevresiyle ilişkilerini, en çok sevdiği şarkıyı bile bilirim.
Not tutma alışkanlığınız var mıdır? Defter, telefon, bilgisayar… Fikirlerinizi nasıl saklarsınız?
Yaklaşık yirmi yıldır günlük tutuyorum. Bu zaman zaman gevşiyor ama yazmayı asla bırakmıyorum. Hatta son yıllarda bazı parçaları sosyal medyada paylaşmaya da başladım. Bazen çok kişisel olabiliyor, kimi zaman edebi, toplumsal olabiliyor. Günlüklerimi şöyle bir tarayınca hem kendi kişisel tarihimi hem de memleketin yaşadığı değişim dönüşüm dönemlerini özetleyebiliyorum. Sanırım metin üreten bir insan için bulunmaz bir kaynak. Yeri geliyor kendi kişisel tarihinizde kazı yapıp, “Ulan ne salakça şeyler yapmışım bir dönem,” diyebiliyorsunuz. Çünkü insan yaptığı aptallıkların tümünü anlayıp yüzleştiği zaman tuhaf bir rahatlama yaşıyor.
Yine uzattım cevabı sanırım. Özetle; evet, not alırım, günlük tutarım, sesli not listemi sayamıyorum bile…
Araştırma süreciniz nasıl işler? Gerçek polisiyeden, adli tıptan, hukuktan, mekândan ne kadar beslenirsiniz? Sahaya inmek mi, masa başı araştırması mı?
Yine oyun yazarlığından kalma alışkanlıklar devreye giriyor burada. Kurgu dışı ya da kurgusal metin yazarken dönemin şartları, alışkanlıkları, sosyolojisi, toplum katmanları araştırılmadan yazılamaz zaten.
Polisiye ve tarihsel kurgularda bu durum daha da önemli bir hâle geliyor. Çünkü polisiye metnin yarısı teknik ve spesifik bilgi gerektirir. Kolluğun kendine has jargonu, ast-üst ilişkileri, en basitinden telsiz konuşmalarında kullanılan kodlar bile kesin bilgiye dayanmak zorundadır. Adli tıp tek başına derya deniz zaten; uygulama, cesedin ele alınış biçimi, kullanılan malzemeler, olay yeri vb… Bu konulara vakıf olunmadan polisiye yazılamaz.
Ben kendi adıma burada iki yol benimsedim. Birincisi okumak; Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu kesinlikle incelenmeli mesela. Adli tıp üzerine yazılan ciddi eserler ve tezler var, suç üzerine yazılmış kurgu dışı eserler var. Suç davranışına etki eden psikopatolojik süreçlerle ilgili metinler var. Elimden geldiğince bunları okudum, okumaya devam ediyorum. İkincisi, alanda görev yapmış insanlarla iletişime geçiyorum; hatta aralarında arkadaşlık kurduklarım oldu. Onlar anılarını ve görev aldıkları cinayet davalarını anlatırlar; artık kapanmış bazı dosyalar, soruşturma evrakı, olay yeri fotoğrafları… Bunları ilk elden edinmek çok işime yarıyor.
Gerçek ile kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurarsınız? Gerçeklik duygusu sizin için ne kadar önemli?
Sanırım Mark Twain, “Gerçek, kurgudan daha tuhaftır,” diyordu. Kurgu, mantığa ve nedenselliğe sıkı sıkıya bağlı kalmak zorundayken gerçek buna ihtiyaç duymaz. Yani kurgu ile gerçek arasındaki fark, kurgunun mantıklı olma zorunluluğudur.
Gerçek ile kurgunun arasındaki dengeyi kurmaya çalışırsanız, gerçeğin her defasında galip çıktığını görürsünüz. Çünkü hayatın akla, mantığa uymak zorunluluğu yoktur. Birdenbire “oluverir” ve siz bu oluşun sonuçlarıyla mücadele etmek durumunda kalırsınız. Pek çok senarist ve yazar, “İyi de bu olay gerçekten yaşandı,” diye savunur yazdığını ya da “Şu yaşananı yazsam kimse inanamaz,” laflarını duyarız sıklıkla. Bunun nedeni yukarıda belirttiğim şey sanırım. Gerçek mantığa ihtiyaç duymuyor ama biz yazarken her bir anın “hesabını” vermek zorunda kalıyoruz.
Ezcümle, ben bunu yok sayarak yazıyorum. Gerçeklik ile kurgunun birleşip ayrıştığı zamanlar oluyor, o noktada bir yönetmen soğukluğu içinde geriden izlemeyi tercih ediyorum. Başarabiliyor muyum? Kesinlikle hayır. Yine de deniyor muyum? Evet.
Olay örgüsünü kurarken önce iskeleti mi çıkarırsınız, yoksa karakterler mi sizi sürükler?
Benim için önemli olan “çatışma”dır. Bu yoksa dramatik çatı yok demektir; o da yoksa elinizde protagonist ve antagonist yok demektir. İçsel gerilim yok, arzu yok demektir. Bunlar yoksa elinizde bir eser ve olay kurgusu yok demektir. Bu ilk bakışta karakter temalı kurgu izlenimi veriyor ama tam olarak böyle değil. Bildiğiniz üzere çatışma sebep-netice ilişkisine dayanır; şahsi yönü olduğu gibi örfi ya da toplumsal bir yanı da barındırabilir.

Karakter yaratırken (özellikle dedektif/polis/suçlu tarafında) nelere dikkat edersiniz? Kötü karakter yazarken sınırınız var mı?
Kötüyü yazarken toplumsal bir sorumluluk taşımıyorum. Özendirir mi ya da sempatik bulunur mu kaygım hiç olmuyor. Tabii ki suç ve suçluyu övme sınırı gözetirim, bunun dışında siz yazarsınız, nasıl alımlandığına müdahale edemezsiniz.
Polis, dedektif karakterlerinin kesinlikle bir şahsi meselesi, defosu olması gerektiğine inanırım. Çünkü insan yaralanmadan büyüyemiyor; bazı meslekler eski yaralarınızla ve defolarınızla sürekli yüzleşmenizi gerektirir. Yazarlık ve polislik aynıdır bu konuda; birisinde geçmişinize doğru kazarsınız, diğerinde her gün yeni bir olayla karşılaşırsınız. İki meslek de insanın geçmişiyle hesabını kapatmasına izin vermez.
Ben kendi adıma, bir okur olarak, düz bir kanun adamını okumayı istemem. Kimisi de “Polis veya dedektif illa sorunlu ya da süper yetenekli olmak zorunda mı?” diye soruyor. Bu tartışmalı alanda benim tarafım net. Hem suçlunun hem kolluğun olağanüstü ruh hâlleri olmalı. Yoksa Raskolnikov gibi bir öğrencinin Porfiri Petroviç karşısında ne şansı olabilirdi ki?
Mekânın (şehir, sokak, ev, oda) polisiye üzerindeki rolü metinlerinizde nasıl çalışır?
Dedektif, katil, suç, mekân… Tamamen bu şiar üzere yazıyorum; mekân hem senaryolarımda hem oyunlarımda hem de romanlarımda baş karakterdir. Çünkü mimariye bağlı gelişen şehir sosyolojisinin bireyi etkilediğine inanırım. İnsan evi gibidir sıklıkla, doğup büyüdüğü yer gibidir. Büyüdüğümüz sokaklar hafızamızın koridoru olur sonradan, mahallemiz karakterimizin şantiyesidir.
Hâsılı, benim yazdığım bir metni okuyorsanız, olayın geçtiği mekânları bilir, gözünüzde canlandırırsınız. Sadece bu da değil; yağmur, kar, sıcaklık, nem de yerini alır karakterlerimin inşasında. Bunlar şehir ve mekânla birleşir ve olay akslarına sirayet eder.
Macbeth’in, Kral Duncan’ı öldürdüğü gecenin sabahı Ross şöyle diyordu İhtiyar’a: “Bak, gündüz olduğu hâlde karanlıklar boğuyor ışığı. Gece mi dünyayı ele geçirdi, yoksa gündüz mü utanıyor yüzünü göstermeye?” Shakespeare o şaşmaz dehasıyla, bir kralın hem de böyle haince öldürülmesini, neredeyse güneş tutulmasıyla eşleştiriyordu.
Neyse uzun anlattım; “mekân” konusu çok üzerinde durduğum ve okurken denk gelirsem çok heyecanlandığım mevzudur kısaca.
Yazarken sizi en çok zorlayan aşama hangisidir? Başlangıç mı, gelişim mi, final mi yoksa revizyon mu?
Bir senarist ve oyun yazarı iseniz, “revizyon” kelimesi baş düşmanınız oluyor. O kadar sıkılıp, o kadar nefret ediyorsunuz ki kendi eserinizi yenilemek çok ıstıraplı bir hâle gelebiliyor.
REVİZYONDAN NEFRET EDİYORUM.
Tıkandığınızda ne yaparsınız? Metni bırakır mısınız, zorlar mısınız, yürüyüşe mi çıkarsınız?
Genelde tek bir şey yazdığım dönemim olmaz benim; ya iş almışımdır, oyun yazıyorumdur ya dizi yazıyorumdur ya da yeni bir film projesi üzerinde çalışıyorumdur. Aynı zamanda hikâye ve romanım üzerine de çalışırım. Birinde tıkandıysam ara verip diğerine geçiyorum. Bu metinler arası seyahat esnasında bir şekilde çözülmüş oluyor sorunum ama tam olarak nasıl çözülüyor, onu bilmiyorum sanırım.
Günlük/haftalık bir yazma rutininiz var mı? Belirli saatler, müzikler, ritüeller, vazgeçemedikleriniz?
Yukarıda belirttiğim üzere sürekli yazıyorum, yazmadığım gün neredeyse yok. Belirli saatlerde yazma lüksüm olsaydı, sabah saatlerini tercih ederdim.
Yazma ritüelimden ziyade yazma konumum önem kazanıyor. Pipolarım ve tütünlerim sağ tarafımda, kahve makinesi uzanabileceğim bir yakınlıkta, kitaplığım hemen arkamda olmalı. Masam hiçbir şekilde sallanmamalı; sandalyem, masa ve kitaplık arasına sığabilecek büyüklükte ve konforlu olmalı.
Vazgeçemediğim şey müziktir. Bu biraz netameli bir konu, farkındayım; destekleyen kadar karşı çıkan da çok. Bugüne kadar yazdığım her metnin kendi müziği oldu. Bu genelde tek bir parça olur ve o senaryo veya roman bitene kadar sadece o parçayı dinlerim. İki yüz, üç yüz tekrar ettiğim oluyor, hatta daha fazla. Bunu da müzik platformlarının yaptığı müzik dinleme analizlerinden tespit ediyorum. O metin bittiğinde o parçayla işim bitmiş oluyor. Sonra o parçaları ayrı bir listede topluyorum, aylarca dinlemişim sonuçta…

Polisiye yazarken sizin için en kritik teknik mesele nedir? Tempo, ipucu yerleştirme, sürpriz, dil, atmosfer?
Atmosfer yazarıyım ben, ilk eğilimim atmosfer yaratmak oluyor. Dil ve üslup konusunda iddialı laflar edemem, henüz dördüncü romanımı yazıyorum; bunun için biraz erken sanırım.
Okuru yanıltmak ile kandırmak arasındaki çizgiyi nasıl tanımlarsınız?
Bu, iyi niyet ve kötü niyet arasındaki çizgi kadar basit ve net aslında. Yalan söylemek, çalmak, dolandırmak kadar net. Arasında bir çizgi yok; “kalem namusu” der eskiler. Bu iki kavram arasında çizgi yok. Bilmeden yapılmışsa beceriksizlik, bilinçli yapılmışsa kötü niyet vardır.
Ahkâm kestiğime bakmayın, ben de bu beceriksizler arasında olabilirim pek tabii…
Mizahın (varsa) polisiyedeki işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanırım Bukowski, “Bir şeyi anlatırken güldürmüyorsanız, muhtemelen yalan söylüyorsunuz,” gibi bir şey söylüyordu. Onun için mizah, acıya tahammül etme biçimiydi. Başka bir yönden ise “Güldürmeyen şey eğitemez,” diyordu Brecht.
Mizahın her tür edebi metinde çok önemli bir işlevi vardır. Hatta kurgu dışı metinlerde bile rastlarız sıklıkla. Ne diyeyim, polisiye eser içinde yapabilene aşk olsun.
İlk taslağınız ile yayımlanan metin arasında nasıl bir fark olur? Çok keser misiniz veya ekler misiniz?
REVİZYONDAN NEFRET EDİYORUM!!!
İllaki fark oluyor. Gerçi ben biraz daha farklı bir yol izliyorum, bazı bölümleri daha yazarken paylaştığım akıldânelerim var. Onlardan yorum alırım sıklıkla ama yine de senaristliğim kadar çalışkan değil roman yazarlığım.
Editörle çalışma süreciniz nasıldır? Dış göz metni nasıl değiştirir?
Çalışmak istediğim tek bir editör var, henüz çalışamadık. Bir gün denk gelirsek yaşadıklarımı paylaşırım sizinle.
Kendi metninizi bir okur gibi okuyabilir misiniz? Ne zaman “tamam” dersiniz?
Evet, okuyabiliyorum ve okur okumaz derhâl nefret ediyorum yazdıklarımdan. O kadar sorunlu oluyor ki o süreç, artık kendimi yermekten bıktığımda “Tamam,” diyorum.
Türkiye’de polisiye yazmanın size göre en heyecanlı ve en zor tarafı nedir?
En heyecanlı tarafı yazmak eyleminin kendisi zaten. O kadar canlı, diri ve tempolu bir süreç ki nabzınız normale dönmüyor roman bitene kadar.
Polisiye özelinde bakarsak bu sürecin iki katı heyecanlı olduğunu görüyoruz. Neden? Çünkü suç, suç delili, suçu işleyen ve onu arayan var. Bu örgü içinde yapacağınız bir hata bütün ipleri söküp baştan örmenizi gerektiriyor. Sürekli teyakkuz hâlinde oluyorsunuz sonuç olarak. Bir de “Oldu mu, olmadı mı?”, “Acaba yapabildim mi?” sorularıyla kendinizi dövdüğünüz saatler var; bundan hoşlanıyorsanız evet, çok heyecanlı diyebilirim.
“En zor tarafı nedir?” sorusunu, diğer polisiye yazarlarıyla aynı cevabı vererek yanıtlayayım; Türk okuru henüz güvenmiyor bize. Bunu kırabilen bir iki meslek büyüğümüz var, o kadar. Bunun dışında kalanlarımızın, yani büyük çoğunluğun, okuru ikna etmek gibi bir sorumluluğu var. Anlayacağınız iyi bir polisiye roman yazacağız, önce yayıncıyı, sonra okuru buna ikna edeceğiz, hemen ardından “Türkler iyi polisiye yazamaz,” ön kabulünü yıkacağız, en son yazdığımızın satmasını sağlayacağız. Nasıl? Kulağa zor geliyor mu?
Polisiye yazmaya yeni başlayan biri sizce ilk olarak neye odaklanmalı, neden?
Bunu daha ziyade yazmaya yeni başlayan birisi olarak yanıtlamayı dilerim. Yazmaya yeni başlayan biri, yazmaya odaklanmalı. Alacağı tenkitlerden bağımsız, başarı hayalleri kurmadan sadece yazmaya odaklanmalı. Malum, yazarlık mesleğinin tek yapılma biçimi yazmaktır.
Polisiye özelinde konuya bakacak olursak iş biraz daha çetrefilli hâle geliyor. Altta bir yazma kültürü ve alışkanlığı yoksa polisiye yazmak daha zorlu bir süreç sanırım. Çünkü hem kendine has kural ve kaideleri var hem de son derece özel bilgilere vakıf olmanız gerekiyor. Bilemedim, mesleğe yeni başlayan birisine, “Yaz kardeş, sürekli yaz,” demekten başka bir önerim yok sanırım.


