Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Cinayet ve Gurur | 2

Diğer Yazılar

KAMBUR

KAYIP

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Aykut Anlatıyor:

Belediye binasının önünden hızlı adımlarla geçip, Fidangör Caddesine girdim. Serin havaya rağmen hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Yalnız kalmak isterken, şehrin en işlek caddesine gelmiştim. Köşede, sokak lambasının altında durup bir sigara yaktım. Nazlı, nişanı atalı iki hafta oldu. Hâlâ yaşadıklarımın gerçekliğini sorguluyorum. 48 saat, sadece 48 saat…

Sigarayı söndürüp çöp kutusuna attıktan sonra, Bulvar Kafe’ye doğru yürümeye başladım. Vardığımda, en köşedeki masaya oturup iki çay söyledim. Cengiz, az önce aramış -beni yalnız bırakmaktan korkuyor olsa gerek- çay içmek için buraya çağırmıştı. Çaylar geldikten bir dakika sonra yanımdaydı.

“Nasılsın kardeşim?”

“Bildiğin gibi Cengiz. Sen?”

“Bildiğin gibi.”

Bir süre sessizce oturduktan sonra, çayından büyükçe bir yudum alıp bana döndü:

“Aykut, anlatsana abi artık. Nazlı nişanı attı dedin, başka bir şey söylemedin. Ne oldu? Tartıştınız mı, kavga mı ettiniz?”

“Ne anlatayım, ben de bilmiyorum ki ne olduğunu.”

“Nasıl yani?”

“İki hafta önce, iki günlüğüne şehir dışına göreve gitmiştik ya…”

“Eee?”

“Döndüğümüzde buluştuk. Verdi yüzüğü elime, yapamayacağını söyledi.”

“Öyle iş mi olur lan? Anlatıyordun…”

Telsizden gelen anons sesiyle irkildik. Aynı anda Cengiz’in cep telefonu da çalmaya başladı. Arayan başkomiserimdi:

“Ulu Cami’ye gelin. Hızlı olun.”

***

Olay yeri olarak seçilebilecek en ilginç yerlerden birine gelmiştik. Yıllardır yapımına devam edilen ama ne hikmetse bir türlü eksikleri bitmeyen Ulu Cami’nin avlusunda, yerde yüzükoyun yatan cesedin başındaydık. Göğsünden tek kurşunla vurulmuştu.

“Olay yerine yakındınız herhalde,” dedi Cengiz sigarasını yakarken.

Başkomiser, cesede bakarak cevap verdi:

“Zübeyde Komiser’le birlikte bürodan çıkmıştık. Caminin yanından dönerken fark ettik cesedi. Anonsu da o yaptı zaten.”

Cengiz, muzipçe güldü. Şu an maktulün başında olmasak, eminim ki takılırdı başkomisere. Gerçi son dönemde Zübeyde Komiser’le olan yakınlıkları benim de dikkatimi çekmişti. “Adamın özel hayatı, nasıl mutlu olacaksa öyle olsun,” dedim içimden.

O sırada, “Maktulün kimlik bilgilerine ulaştık amirim,” deyip elime bir kâğıt tutuşturdu teşkilata yeni gelen memurlardan biri. Sesli olarak okudum:

“İlhan Soldan, 34 yaşında. Bekarmış. Bir dershanede tarih öğretmeniymiş. Sabıka kaydı görünmüyor. Yarın ilk iş dershaneye gidip, konuşmak lazım.”

“Gideriz. Amirim, kamera kaydı falan yok mu elimizde?”

Başkomiser, paltosunun yakasını kaldırıp, ellerini cebine attı. “Yok. Caminin yapımı bitmediği için kamera koymamışlar. Adli tıp raporu da yarın gelir. Şimdilik dağılabiliriz. Sabah geç kalmayın.”

***

Sabah, sekizi on geçerken, dershanenin önünde buluştuk. Güvenliğe kimlik gösterip içeri girdik. Önce müdürle konuşmaya karar verdik.

“Çok entelektüel bir adamdı. Onunla sohbet etmek büyük bir keyifti,” dedi müdür. Gözlükleri, papyonu ve uçlarını yukarı doğru kıvırdığı bıyıklarıyla şehirde alışık olmadığımız tiplerdendi.

Lafı çok uzatmadan konuya girdim:

“Sizce, kim zarar vermek ister İlhan Hoca’ya?”

“Yani, İlhan Hoca siyasetle içli dışlı bir adamdı. Öğretmenler arasında da sevmeyenler vardı onu. Bazen tartışmalar olurdu ama çok büyümezdi tabiî. Öğretmenlerimizin hepsi saygılı insanlardır. Birkaç kez de velilerden şikayet aldık, derste komünizm propagandası yaptığına dair. Sol bir gruba üyeydi. Bence siz onlarla konuşun.”

“Adı neydi bu grubun?”

“Yazayım hemen kağıda…”

Emektar Accent’e atlayıp, müdürün verdiği adrese gittik. Köprübaşı’na yakın bir yerde, eski bir binanın dördüncü katıydı. İçerisi kalabalık ama sessizdi. Matem havasını hissetmemek mümkün değildi.

Başkomiser, rozetini gösterip, seslendi ortaya doğru:

“Ben, başkomiser Orhan. İlhan Soldan cinayetinin soruşturmasını biz yürütüyoruz. Onunla ilgili sorular sormamız lazım sizlere.”

Saçları mor, kolları dövme ile kaplı genç bir kız öne atıldı. “Zamanında koruyamadınız İlhan Hoca’yı. Şimdi yalandan soruşturuyorsunuz. Bırakın bu ayakları, bu ülkede solcular hep yalnızdı!”

“Saçmalama kızım,” diye bağırdım. “Kimi neyle suçluyorsun sen? Biz buraya işimizi yapmaya geldik.

Arka taraftan, 35-40 yaşlarında, pos bıyıklı bir adam oturduğu yerden kalktı. Genç kızın yanına gidip kulağına bir şeyler söyleyip, yanımıza geldi.

“Kusura bakmayın. İçeride herkes gergin. Derneğin başında ben varım. Buyurun dışarıda konuşalım sizinle.”

Hep beraber binanın girişindeki iskemlelere oturduk. Baş sağlığı diledikten sonra, soruları sıralamaya başladık.

“İsminiz neydi?”

“Kemal. Kemal Ayraç.”

“Ne zamandır tanışıyorsunuz İlhan Hoca’yla? Yakın mıydınız?”

“2,5 yıl oldu. Dernek vasıtasıyla tanışmıştık. Ara sıra görüşürdük dernek dışında da. Çay-kahve içerdik.”

“Sizce kim yapabilir böyle bir şey?”

“Türkiye’de komünistseniz herkes yapabilir. Çoğu kişi önyargılı yaklaşıyor. Daha önceden çok tehdit aldık. Bir şekilde atlattık hepsini ama buraya taşındığımızdan beri can güvenliğimiz kalmadı.”

“Neden?” diye sorduk hep bir ağızdan. Kemal, sağ çaprazdaki binayı işaret etti. Yanındakilere göre oldukça yeni duran, 5 katlı bir yerdi gösterdiği. Camlar içeriyi göstermeyen türdendi.

“Burası bir cemaate ait. Nedir, ne değildirler az çok öğrendik. Cemaat adı altında mafya bunlar. Mekan basmaktan tutun, tefeciliğe kadar her şey var bunlarda. Burayı da kültür merkezi diye kullanıyorlar sözde. Akşamüstleri bir sürü genci buraya topluyorlar. İlhan Hoca söylemişti, okul ve dershanelerin çıkışlarına gelip, çocukları davet ediyorlarmış. Rahmetli, birkaç öğrencisini kurtarmıştı bunların elinden.”

“Peki, size direkt bir tehditte bulundular mı?”

Acı bir şekilde gülümsedi. Tabakasından bir dal sigara çıkartıp yaktı.

“Bulunmazlar mı hiç… Sözlü taciz hep vardı, en sonunda fiziksel de oldu. Geçtiğimiz ay, bizimkilerden 2 tanesini sıkıştırmışlar. Baya bir tartaklamışlar. Şikayette bulunduk ama sizinkiler pek umursamadı sanırım. Sonunda böyle bir şey olacağı belliydi.”

“Peki. Sizi daha fazla tutmayalım. Kartımı alın, yeni bir durum olursa haber verirsiniz.”

***

Merkeze döndüğümüzde, yoğun bir araştırma süreci başladı. Yaklaşık 4 saatlik çalışmadan sonra, toplantı salonundaki yuvarlak masanın etrafında toplandık.

Başkomiser, elimizdeki verileri açıklamaya başladı:

“Kemal’in bahsettiği cemaatin başında Emrullah Ketum diye bir adam olduğunu öğrendik. Müritleri, kendisine ‘Emrullah Baba’ diyormuş. Cemaate üye olmak isteyenleri bir tür mülakata sokuyorlarmış. Bunun yanında gençleri yanlarına çekip, çekirdekten yetiştirmeye çalışıyorlar. Ayrıca karşıt görüşteki toplulukları da yıldırmaya çalışıyorlar.”

“İyi de bu adamlar neden böyle bir cemaate üye olmaya çalışıyorlar? Sadece dini sebepler olamaz herhalde,” diye sordum.

“Cemaat, üyelerine çeşitli imtiyazlar sağlıyor. İhaleden tut, yüksek maaşlı işlere kadar.”

“Vay amına koyayım,” dedi Cengiz. “Ne güzel cemaatmiş o öyle.”

“İşin ilginç tarafı da şu ana kadar hiçbir denetimden geçmemişler. İçeride ne yapıldığını tam olarak bilen kimse yok.”

Önümdeki kağıtlara buruşturup çöp kutusuna basket attım. “Bu zamanda böyle amirim. Alan razı, veren razı.”

***

Hava ağır ağır kararırken, sıcaklık da bariz şekilde düşmüştü. İçimde bir şeyler olacağına dair bir his vardı. Belki az sonra gireceğimiz binada, belki Nazlı’yla, belki de başka bir şey…

Arabanın yanında birer sigara içip, cemaatin kalesine giriş yaptık. Uzun ve geniş bir koridoru geçtikten sonra, danışma masasında oturan genç bizi karşıladı. Binaya girişimizle yan odalarda da bir hareketlilik olmuştu.

“Buyurun?”

“Emrullah’la görüşeceğiz.”

Yanımıza iki genç daha geldi. Diğerlerinden daha iri olanı cevap verdi:

“Kimsiniz siz? Emrullah Baba’yla her isteyen görüşemez.”

“Ne yapmak lazım görüşmek için?” diye sordu başkomiser.

“Kurallar var. Önce kendinizi tanıtacaksınız. Sonra niye görüşeceğinizi söyleyeceksiniz. Uygun görürsek girersiniz yanına, elini öpersiniz Emrullah Baba’nın.”

Cengiz’in tepesi atmıştı. “Lan şimdi öptürürüm sana babayı. Polisiz lan biz.”

“Poliiiss!”

Çocuğun bağırmasıyla bir anda ortalık karıştı. Yan odalardaki gençler dört bir yana kaçışmaya başladı. O arbedenin ortasında üst katlara doğru çıkmaya başladık. Üçüncü kata çıktığımızda, silahlı üç adam bizi karşıladı.

“Aykut siper alın!” diye bağırdı başkomiser. Cengiz ve ben katın girişindeki masanın arkasına, amirim ise kolonun arkasına saklanmıştık. Sayıca eşit olsak da, daha ilk dakikalarda iki tanesini indirdik.  Bir süre daha çatıştıktan sonra, üçüncüsü de silahını bırakıp teslim oldu. Cengiz, adamın boğazını sıkıp, sordu:

“Nerede Emrullah?”

“Üst… Üst katta abi.”

Cengiz’i adamların başında bırakıp, amirimle beraber üst kata çıktık.  Tek bir oda vardı. Kilidi kırıp içeri daldık. Emrullah, silahı yanındaki çocuğun kafasına dayamış, arkasına geçmişti.

“Teslim ol!”

“Gelmeyin. Bir adım daha atarsanız vururum çocuğu.”

“Senin sakalını sikerim Emrullah. Aptallık etme,” diye bağırdım. Uzun boylu, uzun sakallı, sarıklı, cübbeli bir adamdı. Bulunduğumuz açıdan ateş etmek çok riskli olduğundan, konuşmaktan başka çaremiz yoktu. Başkomiser, soğukkanlı bir şekilde ileri doğru iki adım attı.

“Gelme dedim. Gelme, Allah belamı versin ki vururum çocuğu.”

Başkomiser yavaşça ilerliyor, bir yandan da konuşuyordu:

“Destek ekip çoktan geldi. Bina polis kaynıyor. Biz bıraksak aşağıda alırlar seni. Bırak silahını.”

Başkomiser yaklaştıkça, Emrullah çocuğu ona doğru çevirmiş, bu da bana vuruş açısı kazandırmıştı. Çok fazla zamanım yoktu. Nefesimi tuttum ve tetiği çektim.

***

Sorgu odasında, Cengiz’le karşılıklı oturmuş çay içiyorduk. Emrullah, kolu sarılı hâlde karşımızda oturuyor bizden gelecek soruları bekliyordu.

“Ne bakıyorsun Emrullah? Baya uğraştırdın bizi, yorulduk. Bir çay içmeyelim mi?” dedi Cengiz.

Önümdeki dosyaları sıraya koyarken, çayı kafama diktim. “Gerildi galiba. Az şunun tipe bak Cengiz. Yüzünde hayır yok bunun.”

Biz Emrullah’ı madara ederken, başkomiser içeri girdi. Ayağa kalktık.

“Oturun beyler. Direkt girelim konuya. İlhan Soldan’ı neden öldürdünüz?”

“Biz bir şey yapmadık.”

“Binadan dünyanın silahı çıktı. Ayrıca eroin de var. Sana nasıl inanalım şimdi?”

Cengiz kahkaha attı. “Oğlum eroin günah değil mi?”

“Emrullah ciddiyetini bozmadan cevap verdi:

“Bakın, tamamen masumuz demiyorum. Ama onu biz öldürmedik.”

Başkomiser masaya vurdu. “Kendimizi yormayalım. Balistik raporu her şeyi belli edecek zaten.”

***

Emrullah haklıydı. Balistik sonuçlarına göre silahların hiçbiri, İlhan’ın göğsündeki mermiyle uyuşmuyordu. Yine yuvarlak masanın etrafında toplanmıştık. Elimdeki kalemi bir aşağı bir yukarı yuvarlıyordum.  “Şimdi ne yapacağız amirim?”

“Araştıracağız. Umudumuzu kaybetmek yok. Eninde sonunda bir şeyler bulacağız. Okuluna tekrar gidelim.”

Merkezden çıkmaya hazırlanırken büyük sürprizle karşılaştık. Dernekte azar yediğimiz mor saçlı kız, ağlayarak bizi bekliyordu. Bürodakiler etrafına toplanmış, onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Hayırdır?” diyerek yaklaştım kalabalığa.

“O yaptı. Kemal yaptı.”

Üçümüz de donakalmıştık.

“Nasıl yani?” dedi başkomiser.

“O öldürmüş İlhan Hoca’yı. Odasına girerken kulak misafiri oldum, telefonla konuşuyordu. Sizin geldiğinizi anlatıyordu. Daha sonra beni fark etti. Hemen kaçtım, taksiyle buraya geldim.”

Söyledikleri doğruysa, katille karşılıklı oturup sigara tüttürmüştük. Derneğe bir ekip gönderdik. Biz de Kemal’in ev adresini alıp, yola koyulduk.

Vardığımızda ortalık sakin görünüyordu. Tek katlı, müstakil bir evdi.

“Aykut, sen balkondan tırman. Biz de Cengiz’le ön taraftan girelim,” dedi başkomiser. Dakikalar sonra içerideydik. Odalara teker teker bakınırken Kemal’i banyoda bulduk. Bilekleri kesik hâlde.

***

Çok kan kaybetmişti. Ambulansla hastaneye giderken hayatını kaybetti.  Banyoda, aynaya yapıştırılmış bir not bulduk:

“Her şey İlhan piçinin yüzünden oldu. Derneğe girdiği günden beri kendini bana rakip gördü. Yerime geçmek için her şeyi yaptı. Beni defalarca küçük düşürdü. Bir dahaki seçimlerde dernek başkanlığına aday olacağını söyledikten sonra, kazanacağı belliydi. Hayatımı bu davaya adadım ben. Çok çile çektim buraya gelmek için. Suçu cemaatin üzerine atabilirim sandım. Eğer her şey yolunda gitseydi, hem cemaatten hem de İlhan’dan aynı anda kurtulacaktım. Çok üzgünüm. Yoldaşlarım, affedin beni.”

***

Dava kapanmıştı. Cemaatin bağlantıları araştırılacak, olayın üzerine gidilecekti. Tutanakları imzalayıp bürodan çıktım. Ağır adımlarla sahilde yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra telefonum titredi.

1 Okunmamış Mesaj – Nazlı:

“Konuşmamız gerek.”

En Son Yazılar