Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Kadersiz

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Esra Gürel Şen
Esra Gürel Şen
1959 Yılında Kütahya’da dünyaya geldim. İlk, Orta ve Lise öğrenimimi aynı şehirde tamamladım. Üniversiteyi şu anda Anadolu Üniversitesi olan Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi Kütahya Yönetim Bilimleri Fakültesinde okuyarak 1981 yılında bu okuldan mezun oldum. Yirmi yıllık devlet memuriyeti görevimi 2004 yılında emekli olarak tamamladım. Emeklilik sonrası hiç ara vermeden Kosgeb’ te uzman ve çeşitli özel şirketlerde Kalite Yönetim Temsilcisi olarak çalıştım. 2017 yılının Ekim ayında çalışma hayatımı noktalandırdım. Ankara’da ikamet ediyorum, evliyim ve iki kız çocuğum var. Kendimi bildim bileli okumak ve yazmak benim için vazgeçilmez bir uğraş oldu. Şiirlerle başladığım yazı macerama öykülerle devam ettim. Polisiye öyküler yazmayı özellikle çok seviyorum. Son olarak bir ailenin çatısı altında toplanmış kadınlarının 1890’lı yıllardan 2000’li yıllara uzanan hayat maceralarını içeren bir roman tamamladım. Zaman zaman yazdığım öyküler çeşitli internet sitelerinde yayınlandı ancak benim de arzum elbette yazdığım öykü ve romanların kitap halinde okuyuculara ulaşması. Bundan sonra da ömrüm yettiği sürece okumaya, yazamaya ve üretmeye devam edeceğim.

Film güzeldi, doğrusu yanında oturan kadın da güzeldi. Büyük bir ilgiyle izlemişti filmi. Gülmesi gereken yerlerde gülmüş hüzünlenmesi gereken yerlerde hüzünlenmişti. Hatta bir ara esas oğlan ölecek diye korkmuş istemsiz bir hareketle koluna dokunmuştu. Sonra, “Affedersin,”  diyerek hemen çekmiş, koltuğun diğer tarafına büzülerek ondan uzaklaşmıştı. Oysa Ramiz, elinin kolunda kalmasını isterdi. Sıcacıktı o el, okşar gibi bir an var olmuş sonra yine yalnızlığın soğuğuna bırakıvermişti onu. Film çıkışı kadının ardından yürüdü. Alışveriş merkezinin otoparka inen merdivenlerinde loş ışıklara, boşluktan çınlayan ayak seslerine rağmen korkusuzca ilerlemesine şaşırdı. Kalabalık değildi sinema o nedenle etrafta fazla kimse yoktu. Olanların bir kısmı dışarıya açılan tek kapıdan çıkıp yakındaki otobüs duraklarına koşarken, kadın gibi bazıları da otoparka indiler. Yürüyen merdiven çalışmadığı için hoplaya zıplaya inmek zorunda kalmışlardı. Gençlerden oluşan beş altı kişilik grup bunu oyun haline getirip sek sek oynar gibi indiler aşağıya. Kadın onlara gülümsedi onlar da ona el sallayıp “İyi geceler,” dediler. Kadın, kapalı otoparktaki tek tük araçlardan birine doğru kaygısız adımlarla yürüdü. Ne zaman eline aldığını göremediği uzaktan kumandası ile arabasının kapılarını açıverdi. Bu bir işaretti sanki Ramiz hızlandı, ayakkabılarının kauçuk tabanlarının sessizliğinde kedi gibi usulca yaklaştı kadına. Tam kadın varlığını hissedip ona doğru dönmüştü ki, göğsünün ortasına bastırıverdi elindeki şarjlı cihazı. Elektrik şoku kadını önce sersemletti sonra bayılttı yere düşmeden belinden yakaladı onu Ramiz. Gören var mı diye etrafına bakındı, gençlerin arabası çoktan çıkışa varmıştı bile başka da kimse yoktu, rahatladı. Arabanın arka kapısını açıp kadını itinayla yatırdı, ayaklarını kıvırdı, pardösüsünün eteklerini düzeltti. Hâlâ kadının avuçlarında duran anahtarı alıp şoför koltuğuna geçti, arabayı çalıştırıp hızla çıkışa yöneldi.

***

Polis karakolunun merdivenlerini telaşla çıkan Orkun içeriye girer girmez karşılaştığı ilk polise;

“Annem kayboldu!” dedi telaşla.

“ Nerede kayboldu?”

“Dün gece sinemaya gitmişti eve dönmedi.”

“Annen kim? Sen kimsin?”

“Şey benim adım Orkun Tan, anneminki Şermin Halıcılar.”

“Gel bakalım!”

Polis onu bir odaya soktu ve masada oturan başka bir memura götürdü. Korku ve endişesi yüzünden her an ağlayacakmış gibi duran çocuğu bir sandalyeye oturttular. Masa başındaki memur da önce benzer soruları sordu, aynı cevapları aldı.

“ Baban yok mu senin? Nerede?”

“ Yok, annemle babam boşandılar. Babam şimdi İzmir de yaşıyor, yeniden evlendi.”

“ Sen annenle kalıyorsun öyle mi?”

“ Evet”

“Kaç yaşındasın?”

“ Nisan’da on beş olacağım.”

“ Peki, anlat bakalım ne oldu da kaybolduğuna hükmettin annenin belki başka bir yere gitmiştir. Bir arkadaşına mesela bir akrabanıza falan, ha ne dersin?”

“İmkânı yok abi, gitmez annem. Biz Amasyalıyız burada akrabamız yok. Kimseye gitmez annem. Biz beraber gidecektik sinemaya ama ben ödevim olduğunu hatırladım, annem de biraz kızdı bana ödevimi yapmadığım için, sonrada kendi gitti. Zaten alışveriş merkezi çok yakın bize. Annem çok sever sinemayı, sık sık gider. Ben gece, o gelmeden uyumuşum. Sabah bir kalktım ki annem yok. Gece hiç gelmemiş.”

“Nereden anladın gelmediğini? Belki sabah erken çıkmıştır.”

“Çünkü yatağın üstüne onunla sinemaya gidemediğim için bir kâğıda özür mesajı yazıp bırakmıştım, biz özür dileyeceğimiz zaman öyle yaparız annemle. Aynen duruyordu mesaj yani yatak hiç bozulmamış. Tanıdığım herkesi aradım, iş yerini aradım oraya da gitmemiş. Telefonundan arıyorum telefonu kapalı. Alışveriş merkezinin otoparkına gittim bizim arabadan eser yok, biraz bekledim sonra ne yapacağımı bilemedim size geldim. Lütfen annemi bulun.”

“Tamam delikanlı, şimdi bir form dolduracağız birlikte önce adını bir daha söyle bakalım…” derken çocuğun telefonu çaldı. Memur açmasını işaret etti.

“ Alo,” dedi çocuk aceleyle “ Serdar amca, ben karakola geldim. Evet, annem hâlâ gelmedi. Ben de buraya gelip annemin kaybolduğunu haber veriyordum şimdi. Evet, bizim semtteki karakol. O, otuz katlı bina var ya onu geçince hemen o aradaki sokakta. Tamam, beklerim amca bir yere gitmem. Sağ ol geldiğin için.”

Polis memurunun soran bakışlarını görünce, “Annemin iş yerinden müdürü Serdar Amca, bizim eve gelmiş, beni bulamayınca aramış. Şimdi buraya geliyor,” dedi açıklayarak.

Soruları cevaplayıp formu doldururken, bir memurun eşliğinde içeri girdi çocuğun amca diye hitap ettiği Serdar Görmüş. Polisler onunla da konuştular fakat adam hiçbir şey bilmiyordu, sadece uzun yıllardır aynı şirkette çalıştıklarını anlattı.

“Bundan beş altı yıl önceydi herhalde, boşandı Şermin kocasından. Başka bir kadın girmiş araya ayrıldılar. Adam o kadınla evlenip İzmir’ e yerleşti. Tekrar çocuğu falan olmuş orada işte bilindik hikâye. Oğluna çok düşkün bir annedir memur bey, Şermin için -oğlu için yaşar-diyebiliriz rahatlıkla. Çok severim kendisini, ailecek de görüşürüz. Benim büyük kız pek sever Orkun’u. Elimiz de büyüdü sayılır. Öyle habersiz ortadan yok olacak biri değildir. Hele Orkun olmadan asla bir yere gitmez. Annesi babası Amasya’da diye biliyorum. Senede bir iki giderler ama şimdi kışın ortasında, şirkette işler bu kadar yoğunken ölüm kalım olmadan asla gitmez.”

Formlar dolduruldu ve Şermin Halıcılar kayıp kişi olarak kayıtlara geçerek emniyet güçlerince aranmaya başlandı. Karakolda işleri bitmişti. Serdar, Orkun’u alıp çıktı. Niyeti onu evine götürmekti. Ancak Orkun,  annesi gelecek olursa onu bulamaz diye endişeleniyor kendi evlerinde kalmakta ısrar ediyordu. Bunun üzerine karısını arayan Serdar Bey durumu anlattı ve Orkun’un yanında kalacağını haber verip genç çocukla birlikte eve gitti.

***

Polis işe, alışveriş merkezinden başladı. Sinemanın gece vardiyasındaki biletçi kız hatırlıyordu Şermin’i.  İnternetten almıştı kadın biletleri, biletin birini iade etmek istemiş saati dolduğundan iade almamışlardı. Mısır da satmak istemiş ama o sırada gençlerden oluşan gürültülü bir grup gelmiş satamamıştı. O gece kalabalık değildi zaten yüz kişilik salonda topu topu yirmi kişi vardı. Satılan biletlerden bu sonuç çıkmıştı. Otopark görevlisi ise sadece şamata yapan gençleri hatırlıyordu.  Orkun’dan annesinin her zaman gittikleri bu alışveriş merkezinde Şermin’in arabasını kapıya mümkün olduğunca yakın park etmekten hoşlandığını öğrenmişlerdi. O nedenle kapalı otoparkın, alışveriş merkezinin giriş kapısına yakın bölümlerini incelemeye aldılar. Ancak çoktan başka arabalar tarafından istila edilmiş otoparkta bir şeyler bulmak neredeyse imkânsızdı.

Güvenlik kameralarının kapıya bakanları çalışıyordu Allahtan. Onları mercek altına aldılar ve Şermin’in hem girerken hem de çıkarken görüntülerini buldular. Kadın kapıdan beş altı kişilik gençlerden oluşan bir grupla birlikte çıkıyor sonra arabasına yöneliyordu.

“Bir dakika şu da kim?” diye sordu görüntülere bakan dikkatli bir memur. “Bakın kadının tam arkasında ufak boylu bir adam var, sanki kadına bakıyor gibi biraz ilerlet bakayım. İşte yine görünüyor şu kadın değil mi arabanın yanındaki? Hay Allah kameranın açısı tam göstermiyor fakat bu adam kadına fazla yakın yürüyor gibi geldi bana.” Y

Yanındaki arkadaşı ile görüntüleri tekrar izlediler, o ufak tefek adamın sinema salonuna girerken çekilmiş görüntüsüne ulaştılar. Yüz taraması, GBT sorgulaması falan derken kısa sürede adamın Ramiz Taşdemir olduğunu tespit ettiler. Geçen yıl bir marketteki hırsızlık olayında tesadüfen orada bulunması sebebiyle kayıtlara geçmişti. Kaybolmanın üstünden henüz yirmi dört saat bile geçmeden polis adamın kapısına dayanmıştı. Çalınan kapı açılmayınca ellerindeki izne dayanarak kapıyı kırıp girdiler içeriye. Bir apartmanın üçüncü katındaki daire neredeyse boş gibiydi. Odalardan birinde yere serilmiş bir yatak, eski model bir televizyon mutfakta ise bir ocak vardı sadece. Buzdolabı bile yoktu. Fakat adam burada yaşıyor olmalıydı ki ocağın üstündeki tencerede bir iki gün önce pişirildiği belli olan makarna, yarısı yenmiş olarak duruyordu. Ayrıca muslukta bulaşık bir kaşık ve lavabonun yanında içinde dökülmemiş çayıyla bir çaydanlık arzı endam ediyordu. Komşular burada kalan kişi hakkında hiçbir bilgiye sahip değildiler. Ev sahibi bile tanımıyordu adamı. Emlakçı vasıtasıyla birkaç ay önce tutmuş kirasını falan düzgün ödediğinden hiç ilgilenmemişti. Sadece ilçe belediyesinde memur olduğunu hatırlıyordu. Belediyeye gidildiğinde hakikaten adamın bir yıl önce oraya atanan bir memur olduğu ancak bugün işe gelmediği öğrenildi. Temizlik işlerinde masa başı işi yapan bir küçük memurdu. Hemen hemen hiç arkadaşı yoktu. Çöplüklere baktığı için oradaki memurlarla iş icabı konuşurdu sadece. Sessizce gelir, sessizce giderdi. Çoğu kimse adını bile bilmiyordu.

“Karanlık biriydi,” dedi çalışanlardan biri.

“Nasıl karanlık?” diye sorulduğunda, “Bilgisayarda hep şiddet oyunları oynardı. Bir kere çay alacağım sen de ister misin diye soracak oldum, ben kimseden bir şey istemem deyip tersledi beni. Tuhaftı yani fazla çalışmazdı da.  Bir iş verirsen yapar, diğer zamanlarda hep oyun oynardı. Ben sevmezdim,” diye cevapladı adam.

Temizlik işlerinin çöplüklerde görevli gece bekçilerinden biri geçen hafta aldığı raporun çıktısını getirmek için gelmişti o gün müdürlüğe. Polisleri görünce kalmıştı. Merakla olayları dinlerken Ramiz’den bahsedildiğini anlayınca atıldı.

“Ben Ramiz’i dün gördüm.”

“Nerede?”

“Bizim çöplükte. Mavi bir araba ile geldi. Arabanın arkasından kocaman bir kutu çıkarıp attı. Ne olduğunu sordum- ev taşınıyorum eskileri topladım apartmanın önüne koymuştum komşular kızdılar ben de burayı biliyordum getirip atayım dedim- dedi”

“Ne attığına baktın mı?”

“Valla memur bey kardeşim dün gece hava çok soğuktu. Ben de üzerinize afiyet biraz hasta olmuşum. Ramiz’i de buradan tanıdığım için bekçi kulübesinden çıkıp bakmadım.”

“E, nasıl konuştun adamla o zaman?”

“Pencereden bağırdım, o da arabanın camını açıp cevap verdi.”

“Kutuyu nereye attığını gördün mü?”

“Tam göremedim ama bulurum herhalde”

Çöplüğe vardıklarında yapacakları işin iğneyle kuyu kazmak olacağını anladı polisler ama çareleri yoktu. Eldivenleri giyip Ankara ayazında bekçinin gösterdiği bölgedeki atıkları bir bir aramaya başladılar. Yaklaşık bir saat kadar sonra memurlardan biri bağırdı.

“Burada bir şey var!”

Hep birlikte polisin gösterdiği yere doluştular. Büyük mukavva kutunun içinde yetmiş, seksen yaşlarında görünen bir kadının cesedi önlerine uzanıverdi.

Kayıp ihbarının üzerinden iki gün geçmişti. Şermin Halıcılar’ dan hâlâbir haber yoktu. Serdar,  sonunda zorla ikna edip Orkun’u kendi evine götürmeyi başardı ama delikanlı yemek yemiyor uyku uyuyamıyordu. Ailecek hepsi üzgündüler, ellerinden onu teselli edip ümit vermeye çalışmaktan başka bir şey gelmiyordu. Serdar, her gün karakola gidiyor eli boş dönüyordu.

Sorumlu komiser adamın ilgisinden şüphelendi.

“Ne arkadaşmış yahu. Şu adamı bir araştırın. Tamam, anladık merak ediyor da bu kadar ilgi de biraz fazla. Telefonla sorabileceği şeyler için şehrin öbür ucundan kalkıp ta buraya kadar geliyor bak bugün mesai saati içinde geldi, hiç işi falan yok mu bu adamın?”

Otopsi sonuçları nihayet çıktı. Yaşlı kadının cesedinin üzerinde Ramiz Taşdemir’ in DNA sına rastlanmıştı. Ramiz’ in evinden aldıkları kaşık işe yaramıştı. Kadının ölüm sebebi kalp krizi olarak tespit edildi ancak bu krizin kendiliğinden olmadığı cesedin göğüs bölgesindeki şok cihazı yanıklarından hemen anlaşılıyordu. Otopsi raporunda maktulün üst üste birçok defa şok cihazına maruz kaldığı, bunun sonucunda kalbin adeta bir elektrik fırtınasına kapılıp enfarktüs geçirmesine sebep olduğu ve ölümün gerçekleştiğinin anlaşıldığı yazıyordu. Ayrıca kemik testleri sonucu kadının yetmiş iki yaşında olduğu tespit edilmişti. Maktulün bedeninde şok cihazı yanıkları dışında herhangi bir darp ya da işkence izine rastlanılmamıştı. Cesedin kimlik tespiti için kayıp ihbarı kayıtlarında yapılan araştırmadan kadının bundan bir hafta önce ailesi tarafından kaybolduğu bildirilen Alzheimer hastası Perihan Cihan olduğu anlaşıldı.

“Bir de şok cihazları zararsız diyorlar bu ne o zaman?” dedi polis memurlarından biri.

“Bir de, bize de vereceklermiş bunlardan. Ben korkarım arkadaş, bayıltalım derken bir de öldürürüz al başına belayı ondan sonra.”

Polis cesedin tıkıştırılarak konduğu kutudaki bir marka yazısından bunun sanayi tipi elektrikli fırın ambalajı olduğunu tespit etti. Çok bilinen bir marka olmaması işlerini biraz kolaylaştırdı. Yerli üretim fırının perakende satışı Ankara’da yalnızca birkaç yerde yapılıyordu. Ufak bir araştırma Ramiz Taşdemir’in bu dükkânların birinden ev taşınacağını bahane ederek bu kutulardan birkaç tane istediği dükkân çalışanının adamın düşkün haline acıdığı için iki kutu verdiği hatta bu yüzden patronundan azar işittiği öğrenildi. Buraya kadar iyi giden işler burada biraz karışıyordu çünkü dükkânın bulunduğu semt Ramiz Taşdemir’ in yaşadığı ya da çalıştığı yerden kilometrelerce uzakta Ankara’nın başka bir köşesindeydi.

“Haklıymışsınız amirim,” dedi genç polis memuru heyecanla odaya dalarak, “Bu Serdar denilen adamın kayıp şahıs ile bir ilişkisi varmış.”

“Vay! Bak şu işe. Benim altıncı hissim güçlüdür oğlum. Nasıl öğrendiniz?”

Komiserin yanına gelen polis memuru, bilgisayara bir portatif bellek taktı biraz sonra ekranda Serdar Görmüş ile Şemin Halıcılar’ ın şirket otoparkında hiç de aile dostluğu sınırları içinde  sayılmayacak öpücüklü vedaları göründü.

“Anlaşılan otoparkta kamera olduğundan haberleri yoktu. Adamı getirin hemen,” dedi komiser.

 

Serdar Görmüş fazla direnemedi. “Evet, bizim bir ilişkimiz vardı,” dedi utanarak.

“Ne zamandır sürüyor bu ilişki?”

“Yaklaşık iki yıldır. Kimsenin haberi yok. Biz çok dikkat ediyorduk.”

“Dikkat ettiğiniz belli. Lan, ayranın mı kabardı da öptün öyle kadını orta yerde dingil?”

“Bir anlık gaflet işte, akılsız başım.”

“Şimdi söyle bakalım kadın nerede? Ne yaptın kadına?”

“Valla ben bir şey yapmadım komiserim. O gün otoparkta ayrıldıktan sonra bir daha görmedim. Çocuklarımın üzerine yemin ederim.”

Adam o kadar telaşlı, o kadar korkmuştu ki yalan söylüyor olmasına pek ihtimal vermedi komiser ama yine de üstüne gitti.

“O gece buluştunuz mu lan? Kadın evlenelim falan diye tutturdu sen de korkup hallettin mi kadını yoksa? Belki de öldürsün diye adam tutmuşsundur.”

Serdar Görmüş oturduğu yerden fırlayarak “Katiyen böyle bir şey olmadı, siz neyle suçluyorsunuz beni? Avukatımı istiyorum ben!” diye bağırmaya başladı.

“Otur oturduğun yere p…venk!”

Sertçe omzundan bastırarak oturttu adamı komiser. Sonra, yalandan bir öfkeyle kükredi.

“Sen fazla Amerikan dizisi seyrediyorsun herhalde. Ne öyle avukatımı isterimler falan? Bir soru sorduk adam gibi cevap ver yoksa ben verdirtmesini bilirim. Ramiz Taşdemir diye birini tanıyor musun cevap ver hadi cevap ver!”

Serdar Görmüş adeta ağlamaklı bir halde yalvararak “ Vallahi benim hiçbir şeyden haberim yok. Öyle birini tanımıyorum ben. Bir ilişkimiz var, doğru. Seviyorum Şermin’i hem de çok seviyorum istese hemen boşanırım karımdan ama istemiyor. Orkun’ a bunu yapamam zaten babasından oldu bir de üvey baba getiremem başına diyor. Ben de saygı duyuyorum. Gizli yürütüyoruz beraberliğimizi. Komiserim ne olur inanın bana çok endişeliyim zaten onun için ben bir şey yapmadım. Bulun onu ne olur, bulun.”

Masanın üzerine kapanıp ağlamaya başladı adam. Komiser elindeki dosyayı yanında duran memura uzatıp “Bundan bir şey çıkmaz bırakın gitsin ama şehirden ayrılmasın,” dedi ve sorgu odasından çıktı.

Odasına geri geldiğinde bir diğer polisin kadının evinde ve işinde kullandığı bilgisayarlarını getirmiş olduğunu gördü.

“Ben ne yapacağım oğlum bunları? Şifreli mifrelidir bunlar. Götürün bilen biri baksın.”

“Baktı zaten komiserim onun için buradalar. Kadının hesaplarına ulaştık. İş yeri bilgisayarında bir şey yok, hep işle ilgili şeyler. Bu da evdeki bilgisayar, oğluyla ortak kullanıyorlarmış. Biraz eski bir model.  Hep oyun yüklü diyebiliriz. Bir de işte kadının face hesabı ve maili var burada. Facede bir şey yok. Oğlunun resimlerini, beğendiği çiçekleri, kedileri falan paylaşmış ama mailinde bir şey var.”

“Ne?” dedi sabırsızlanarak komiser.

“Bir takım mesajlar var bunların bazıları şu Serdar Görmüş’ le. Şurada buluşalım falan diye yazışmışlar. Kaçırıldığı gün bir mesaj daha yazmış kadın ama bu sefer farklı bir hesaba. Mesajda –sinemanın önünde buluşalım- diyor. Mesajın gönderildiği hesap kapanmış. Arkadaşlar bulmaya çalışıyorlar ama kapandığı için biraz vakit alacak sanırım.”

“Allah Allah o gün kimseyle buluşacağına dair bir bilgi yok. Biraz daha bakın bakalım. Girdiği sitelere oynadığı oyunlara falan baktınız mı, onlarla ilgili bir şey olmasın?”

“Baktık komiserim oyunları oğlu oynuyor. Kendisi daha çok moda sayfalarına makyaj sitelerine falan giriyormuş. Bir de birkaç aydır düzenli yardım yaptığı bir yardım kuruluşu var. Araştırdı arkadaşlar, kimsesizlere maddi yardımlar yapan bir kuruluşmuş. Tamamen yasal çalışıyorlar, güvenli bir site yani.”

“Nasıl yapılıyormuş bu yardımlar.”

“İnternet üzerinden siz parayı kuruluşa yolluyorsunuz onlar da gereken yerlere ulaştırıyor.”

“Biraz daha bakın bakalım. Gelen mesajlara, giden mesajlara gerilere giderek bakın. Bir de şu telefon şirketinden cevap gelmedi mi daha? Kadının telefonu ile ilgili bilgi vereceklerdi.”

“Mahkeme kararı istiyorlar efendim. Müşteri gizliliği veremeyiz diyorlar.”

“Hay bilmem naptımın herifleri ulan bütün mağazalara bizim numaraları satıp olur olmaz mesajlara, aramalara maruz bırakırken mahkeme emri gerekmiyor da şimdi mi gerekiyor?”

Kallavi bir küfür salladı komiser.

“İyi tamam bakmaya devam edin, bana da arada bilgi verin.”

***

Elleri asılı kalmaktan uyuşmuştu. Ne kadar zormuş kolların sürekli yukarıda durması. Neyse ki oturuyordu en azından, ayakta dursa daha da zorlanırdı muhakkak. İçeride ne yapıyor diye merak etti. Yine o iğrenç makarnadan getirip yedirecek diye düşündü. Kaşığı her ağzına sokuşunda kusacak gibi oluyor ama korkusundan kusamıyor, yutuyordu makarnayı. Ayaklarının biri de kalorifere zincirliydi. Tek ayağıyla vurabilir miyim diye epey denemiş ama bacağına kramp girmesinden başka bir işe yaramamıştı bu çabası. Birkaç kez ellerini kendini kalorifere bağlayan kelepçeden bilezik çıkarır gibi çıkarmaya uğraşmış ama olmamıştı. Çok acıyor yapamıyordu. “Keşke ellerim küçük olsaydı,” diye hayıflandı ama burada fare gibi kapana kısılmış bir halde adamın insafına kalmıştı.

“Aptal kafam sen misin iyilik yapmak isteyen al işte gördün iyiliği. Sen salaksın Şermin bu yüzden öleceksin. Ah Orkun, ah yavrum ben ölürsem sana ne olacak?” deyip hıçkırdı.

Ramiz plastik bir tabağın içine doldurduğu makarnayla odaya girdiğinde ağlıyordu kadın.

“Ağlama, niye ağlıyorsun ki? Bak sana yiyecek getirdim. Hadi gel yiyelim, karnın acıktı senin ondan. Sinirlerin bozuldu. Önce şu yaşları silelim hadi bak çok beğeneceksin kendi ellerimle yaptım.”

Kalorifer demirine kelepçeleyip zincirlediği kadının önüne diz çöküp oturdu. Avuçlarıyla yüzündeki yaşları sildi. Sonra elindeki plastik kaşığa doldurduğu salçalı makarnayı kadının ağzına tıktı. Zavallı kadın birkaç öksürük tıksırık arasında zorla yuttu.

“Ne olur biraz su ver,” dedi fısıldayarak

Ramiz bir ceylan gibi hoplayarak kalktı koşarak odadan çıktı biraz sonra küçük pet şişeyle döndü. Kapağını açıp kadının ağzına dayadı. İçti kadın. “Bu belki son suyum” diye düşünerek korkuyla ama kana kana içti. Makarna dolu kaşık ağzına girdiğinde yutkunmak daha kolay olmuştu şimdi. Plastik kaşığı geri çekerken kadının ağzının kenarı kaşığın keskin plastiğinden yırtıldı.  “Ah” dedi istemeden. Bir damla kan tomurcuklandı ağzının köşesinde. Ramiz bunu görünce deliye döndü.

Kaşığı yere attı üstüne çıkıp tepinmeye başladı. Bir müddet sonra sakinleşti, kadının dudağındaki kanı parmağıyla sildi, birkaç sefer eliyle verdi makarnayı kadının ağzına. Gerçekten üzülmüş mahcup olmuş gibiydi.

“Özür dilerim, bir daha yapmam söz,” dedi odadan çıktı.

Biraz sonra elinde bir yara bandıyla geri geldi. Şermin’in “Gerek yok geçti,” demesine aldırmadan bandı ağzının köşesine çaprazlama yapıştırdı. Suç işlemiş küçük bir çocuk gibiydi. Kadının önüne oturdu, usulca uzanıp boşta duran ayağının üzerine başını koyuverdi. Şermin çok şaşırmıştı. Öldürmesini ya da tecavüz etmesini falan beklediği adam kucağına yatıvermişti.

“Beni bir daha bırakma ne olur. Çok özledim seni. Sensiz hep ağlıyorum. Geceler karanlık, yanımda olsan sana sarılsam, seni öpsem, koklasam korkmam o zaman. Sen de seversin beni, tıpkı eski günlerde olduğu gibi seversin değil mi?”

Birden sanki aklına bir şey gelmiş gibi fırladı yattığı yerden. Şermin’i omuzlarından yakaladı sarsmaya başladı. Onu her sarsışında kadının kafası kalorifere çarpıyordu. Başı çoktan yarılmış ince bir kan ensesine doğru akmaya başlamıştı.

“Seversin değil mi? Bak bana yalan söyleme bu sefer buldum seni. Bırakmayacaksın beni değil mi? Seviyorsun beni değil mi?”

“Bırakmam!” diye bağırdı Şermin. Can havliyle çıkmıştı ağzından sözcük. “Seviyorum seni.”

Sarsmaya başladığı gibi aniden bıraktı onu Ramiz. Gülümsedi. “Bir daha gitme sakın. Seni çok seviyorum beni bir daha bırakma,” deyip,  hiçbir şey olmamış gibi yeniden kucağına yattı. Eli bacaklarında geziniyordu. Şermin bir yay gibi gerildi ama sonra adamın durduğunu horultulu, dingin bir uykuya daldığını fark etti. Ensesinden akıp sırtına inen kanın ıslaklığında kucağında yatan adamı uyandırmamaya çalışarak ağladı ağladı.

***

Ramiz’in kutuları aldığı yerde araştırmaya başlayan polis ekipleri, işe o bölgedeki emlakçılardan ve esnaftan başladılar. Sonunda bir market sahibi onu tanıdı. Araştırmayı iyice sıkılaştıran polis, Ramiz Taşdemir’ in eski bir apartmana girerken görüldüğü bilgisine ulaştı. Şüpheli şu anda içer,de zemin kattaki dairedeydi.  Kısa sürede toplanan ekiplerle bir baskın yapılması kararlaştırıldı.

Ekiplere sürekli emirler yağdıran başkomiser, “Herkes çok dikkatli olsun! Zanlı, bir kadını rehin tutuyor olabilir. Mecbur kalınmadıkça ateş açılmayacak,” diye arkadaşlarını uyardı ve operasyon başladı.

“Sakın vurmayın onu!” diye bağırdı Şermin Halıcılar. Bağlandığı kalorifer borusundan ağlayarak sesleniyordu.

Ramiz Taşdemir içeri dolan polislerin kendisini yere yıkıp üzerine çullanmalarına ellerine kelepçe takıp kaldırmalarına hiç direnmedi. Sadece Şermin’ e bakıp “Beni unutma anne!” diye bağırdı.

***

Hastane odasında başında ve kolunda sargılarla yatan Şermin kendisine dik dik bakan komisere, verdikleri ağrı kesicilerin etkisiyle uykulu bir sesle;

“O hasta bir çocuk komiser bey” dedi. “Beni o kalorifer borusuna bağlaması ve şok cihazı dışında bilerek bir zarar vermedi.”

“Sizi sinemadan kaçırdığını biliyoruz. Nasıl yaklaştı yanınıza? Şok cihazı ile sizi etkisiz hale getirdikten sonra ilk hatırladıklarınızdan başlayarak anlatır mısınız lütfen?”

“Doğru, beni sinemadan çıkışta kaçırdı ama ben onu önceden tanıyordum.”

Şaşırma sırası komiserdeydi. “Nasıl yani?”

“Bakın komiser bey ben internette bir site buldum. Bu site aracılığıyla ihtiyaçlı insanlara para yardımı yapıyorsun. Birkaç aydır düzenli para gönderiyorum. Bir gün beni bu kurumdan biri aradı yardım kuruluşlarının bir hizmeti daha olduğunu, kimsesiz yardıma muhtaç insanlara dostluk hizmeti de verdiklerini söyledi.”

“ Nasıl bir şeymiş o öyle?”

“ Şöyle: Bu kurum aracılığıyla onların önerdikleri ihtiyaç sahibi bir insanla iletişim kuruyorsunuz, onunla yemeğe gidiyorsunuz ya da ne bileyim evinizde misafir ediyorsunuz falan, sosyalleşmesine yardımcı oluyorsunuz yani. Genellikle kimsesiz çocuklar oluyor, çoğu da Suriyeli. Ben birkaç defa böyle çocukları hamburger yemeye götürdüm.  Hatta birinde yanıma Orkun’u da aldım ki görüp ders alsın diye. Neyse, geçen gün beni yine aradılar böyle biri olduğunu onu sinemaya götürüp götüremiyeceğimi sordular. Kabul ettim. İşim gereği ancak gece seanslarına gidebiliyorum. Aslında Orkun’la birlikte gidecektik ama o ödevini bahane etti gelmedi.”

“Bize böyle bir yardımlaşma durumundan hiç bahsetmedi oğlunuz.”

“Haberi yoktu. Yemeğe götürdüğümde çok hoşlanmamıştı ben de gelmek istemez diye söylemedim. Emrivaki yapacaktım ama yine olmadı sonuçta. Sinemanın önüne gittiğimde önce kimseyi göremedim sonra bana çekinerek bakan Ramiz’i gördüm. Yardım kuruluşuna gelecek olan kişinin çocuk mu, yetişkin mi olduğunu sormayı unutmuşum o zannettim. Yanına gidip sanki önceden tanıyormuşum gibi konuştum. Kurumun bana verdiği isimle hitap ettim, o da adının Ramiz olduğunu söyledi. Herhalde yanlış bildirdiler deyip üstünde durmadım. Utanmasınlar diye pek irdelemiyoruz. Ramiz’i peşime takıp sinemaya girdim. Biletleri aldım mısır isteyip istemediğini sordum istemediğini söyledi bende almadım.  Birlikte filmi izledik. Niyetim çıkışta eline biraz para vermekti. Çünkü yetişkinlerle birlikte olmaktan çok hoşlanmıyorum. Onlar da tedirgin oluyorlar, ben de. Sonrasını biliyorsunuz işte.”

“Evet, yardım kuruluşuyla konuştum. Mailinizde bulunan bir mesajdan kurumun sekreterine ulaştık. Sizinle mesajlaştıktan sonra bilgisayarı çökmüş, bütün mesajları silinmiş. Aksilik işte. O gün sizinle sinemaya gelecek çocuk, Çocuk Esirgeme Kurumu’nun yuvalarından birinde kalıyormuş. Dişi ağrıdığı için yurt müdürü gitmesine izin vermemiş, kurum çalışanı da bu bilgisayar çökmesi nedeniyle size haber vermeyi unutmuş. Hakkında soruşturma başlattık. Sizin o kimsesiz zannettiğiniz Ramiz’ e gelince; Bu daha çocukken babası şehit düşmüş. Annesini, töre gereği kocasının küçük erkek kardeşi ile evlenmeye zorlamışlar. O da tarım ilacı içerek intihar etmiş. Annesinin acılar içinde öldüğüne şahit olduğunda üç yaşında falanmış. Sonrasında hep itilip kakılarak – kâfir kadının oğlu- olarak büyümüş. Nasıl olduysa devlet yatılı okullarından birine kapağı atmış ve liseyi bitirmiş. Askerden sonra Ankara’ ya gelmiş. KPSS’ye girerek kazanmış birkaç yıl müftülükte görev yapmış, sonra ayrılıp belediyeye geçmiş. Kadınlara karşı bir takıntısı var. Kendisinden büyük olan bütün kadınların annesi olduklarına inandırmış kendisini. Doğrusu şanslıymışsınız. İtiraflarına göre, genellikle kaçırdıktan en fazla bir gün sonra öldürüyormuş kurbanlarını. Siz bir ilksiniz bu konuda.  Sanırım gerçekten inanmış annesi olduğunuza. Sizi doğruca bulduğumuz eve mi götürdü?”

“Galiba, çünkü ben kendime geldiğimde radyatöre kollarımdan ve bir bacağımdan bağlanmıştım. Boş bir odaydı, sadece odanın ortasında kocaman bir mukavva kutu vardı. Kendime geldikten sonra bağırmaya başladığımı hatırlıyorum. Bana tekrar elektro şok verdi yine bayılmışım. Tekrar uyandığımda ağzıma koli bandı yapıştırmıştı. Kutu da gitmişti. Sonra yanıma geldi, bağırmazsam ağzımı açacağını ve bana yemek vereceğini söyledi. Çaresizdim, olur anlamında başımı salladım. Bana iğrenç bir makarna yedirdi. Ağzımı yine bantladı. Benim işe gitmem lazım deyip gitti. Odanın penceresinden gündüz olduğunu anladım. Saatlerce gelmedi. Öyle beklemek çok zordu. Tuvaletimi altıma yapmak zorunda kaldım. Durumum iğrençti.  Ellerimi kelepçeden çıkartmaya çalıştım ya da ayağımı kurtarmayı ama bu sadece canımı acıttı bir işe yaramadı.”

“Evet, uğraşırken el bileğinizi çatlatmışsınız. Doktor söyledi”

“Ancak hava karardıktan sonra geldi. Çok ağladım çok yalvardım, hatta boşta kalan ayağımla tekme atmaya bile çalıştım ama nafile. Hem ayağıma kramp girmesine sebep oldum hem de tekrar o korkunç şok cihazına maruz kaldım. Sonrasında sesimi çıkartmamaya karar verdim.  Şok cihazının tehlikesini biliyorum.  Suyuna gidersem belki bir kaçış yolu bulabilirim diye düşündüm. Çaresizlik işte.  Ellerimi hiç çözmedi ama saçımı okşayıp dizimde uyuyordu. Tuvaletimi yapmıştım ıslaktım ama farkında bile olmuyordu. Bana yemek verdi. Su içirdi. Hiç durmadan – seni buldum nihayet. Sinemada elime dokununca sen olduğunu anladım. Bana dokunan kadınların annem olduğunu anlarım- diyordu. Ona ne zaman dokundum hatırlamıyorum bile.  Biliyorum suç işledi ama o hasta komiserim. Tedaviye muhtaç bir çocuk, hiç büyümemiş bence. Hayat ona o kadar kötü davranmış ki başka türlüsünü bilmiyor. Ona kötü davranmayın ne olur. Hastaneye filan yatsın belki düzelir.”

Şermin, ağlamaya başladı.

“Ona baktıkça oğlumu düşündüm. Hep babası bizi bırakıp gittiği için kadersiziz derdim. Yanılmışım, oysa biz ne kadar şanslıymışız. Ben varım oğlumun yanında. Sevgiyle, ihtimamla büyüyor. Onu çok seviyorum ömrüm oldukça onu hiç yalnız bırakmayacağım. Bir gün ben olmasam bile Orkun sevgiyi öğrenerek büyüdü. Bu ona yetecektir. ”

Başkomiser karşısında yaprak gibi titreyerek oğlunu bekleyen kadına üzüntüyle baktı. Yaşadıklarına rağmen kendisini kaçırana acıyordu.

‘Şermin Hanım siz Ramiz için üzülmeyin,’ demek istedi ama kadının oğlunun koşarak içeri girmesi ve gözyaşları içinde birbirlerine sarılmaları üzerine bundan vazgeçti.

“Sevgi önemli,” diye düşünerek çıktı odadan. Kapının dışında Serdar Görmüş onu görünce utanarak başını önüne eğdi. Sadece bakmakla yetindi komiser sonrada yürüdü gitti.

O akşam haber programları herhangi bir şekilde, bilerek veya kazaran kendisine dokunan kadınları kaçırıp öldüren bir seri katilden bahsettiler. Şu ana kadar Ramiz’in yaşadığı yerlerde sekiz kadının şok cihazı ile kalplerinin durması sonucu öldürüldüğünün anlaşıldığı katilin son kurbanı olan kadının ise polisin başarılı operasyonu ile kurtarıldığı anlatıldı. Katil, annesi olduğunu düşündüğü kadınların annesi olmadıklarını anladığında onları öldürüyordu.  Kadınları annesinin yanına gönderdiğini sanıyordu. Böylece annesi, onu aradığını öğrenecek ve bir gün mutlaka ona gelecekti.

Esra Gürel Şen – Ağustos 2019

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ