Hikaye – Küçük Sır

Komiser Ahmet arazide yatan genç kızın yanına ürkerek yaklaştı. Eline doğan bu kız çocuğu hayatının baharında vahşice öldürülmüştü. Küçük kasabalarında böylesi bir vahşete daha önce hiç şahit olmamıştı. Kızın beyaz elbisesi ay ışığında bile kendini kanından kırmızıya boyanmış olarak duruyordu. Otogara yakın bu boş arazide hiç mi kimse onun çığlıklarını duymamıştı? Ağustos ayının son günlerini yaşadıkları bu günlerde kasabaları oldukça kalabalıktı. Genç kıza yaklaştı. Duygularını kontrol etmekte zorlanıyordu. Elindeki feneri kızın dehşetle açılmış gözlerine doğrulttu. Yüzünde oluşan şaşkınlık öylece donup kalmıştı. Nabzının atmadığını bildiği halde bir umut elini uzatarak baktı. Kızın bedeni soğumaya başlamıştı. Oysa hava nefes alamayacak kadar sıcaktı. Katil kızın göğüs bölümünü muhtemelen bir bıçak ile yarmış ve kalbinin bulunduğu yere oldukça zarar vermişti. Etrafa bakmaya başladı. Kız burada öldürülmüştü. Arazide bulunan otlar hafifce ezilmiş, yan yatmıştı. Kızın etrafını dikkatlice araştırmaya başladı. Cinayet silahı ortalarda görünmüyordu fakat bu burada olmadığı anlamına gelmiyordu. Savcıyı aradı. Gecenin bir yarısı uykudan kaldırdığı kadının huysuzluğu hissedilmeyecek cinsten değildi. Kayıp kızın babası emniyete geldiğinde böyle bir şeyle karşılaşacağı aklının uçundan bile geçmemişti. Bu sakin ve herkesin birbirini tanıdığı sahil kasabasında en fazla gençler alkolün etkisiyle asayişi bozar onları da tanıdığı için nasihat verip evlerine gönderirdi. Olay Yeri İnceleme sarı şeritleri çekmiş savcının gelmesini bekliyordu. Komiser Ahmet iki adım kenara çekilip kızın bulunduğu konuma odaklandı. Kaldırımdan yedi sekiz metre ileride olan kurban ile yazlık evlerin arasında oldukça fazla mesafe vardı. Bu arazi kasabaya giden kestirme yollardan bir tanesiydi. Eğer kurban çığlık atsaydı, mutlaka birileri duyardı demek ki bağırmamıştı. Kaldırımdan araziye doğru yürümeye mi karar vermişti yoksa tanıdığı katili ona eşlik ederken beklenmedik bir anda mı ilk darbeyi yemişti? Vücudunda görünen en kanlı yer kalp bölgesiydi. İlk darbeyi buraya mı almıştı? Başka yaraları var mıydı? Uzun elbisesi bacaklarından yukarı doğru hafifçe sıyrılmış, saçları dağılmıştı. Kollarının biri bedeninin altında kalmış, diğeri ise hafif kıvrık olarak yana doğru açılmıştı. Eli yumruk şeklinde kalmıştı. Kurbanın bir metre kadar ilerisinde duran cep telefonu çalmaya başlayınca, orada bulunan herkes işbirliği yapmışçasına telefona odaklanmıştı. Komiser Ahmet, telefona yaklaşıp arayanın ismini okuyunca nefesini tuttuğunu fark etmeden ekrana kilitledi. “Gençlik” yazısının ne anlama geldiğini bu kasabada yaşayan herkes kadar kendisi de biliyordu. Bu manzaraya daha fazla tahammül edemedi ve akıtmamak için uğraştığı gözyaşlarını serbest bırakarak, savcının yanına doğru gelişini izlemeye başladı…

Ege’nin incisi olan bu küçük sahil kasabasında gün sabaha kavuşmuş, güneş tüm ihtişamı ile kasabayı yarım ay şeklinde saran denizin üzerine altın rengini hafif dalgaların üzerinde sergiliyordu. Ağustos ayının tüm güzellikleri kasabalarını sarmalamış, insanlar ile dolup taşmıştı. Balıkçılar ekmek teknelerinin bulunduğu küçücük koyda, gece balıktan dönmenin keyfi ile ağlarını onarıyor, teknelerini temizliyorlardı. Kasabanın birinci geçim kaynağı olan deniz dün gece hepsine bereketli davranmış ve taze balıklar tüm Ege şehirlerine sofralara koyulmak üzere yola çıkmışlardı. Aslı sahil boyu yürürken, kasabanın en güzel kızı olduğunun bilinci ile adım atıyor, ellerinde büyüdüğü balıkçılarla selamlaşıyordu. Denizin mis gibi kokusunu içine çekip, sahilin karşı tarafını süsleyen ağaçlara; sanki bir ressamın fırçasının renkleri karıştırması ile oluşan yeşilin her tonundaki ağaçların taze kokusu da deniz kokusuna eşlik ediyor ve içini büyük bir mutlulukla dolduruyordu. Arnavut kaldırımlı sahil yolunu yürürken başka hiçbir yerde yaşayamayacağını düşünerek babasının küçük balıkçı teknesine doğru yürüyüşünü sürdürüyordu. Yolunun üstünde karşılaştığı balıkçılar onu adeta göz hapsinde tutup üzerine kem gözlerin çevrilmesine izin vermeyecek kadar değer veriyorlardı. Hepsinin çocukları vardı ama Aslı başkaydı. O tüm canlılara değer verir herkesin yardımına koşardı. Bitirdiği mesleğine atanamayan sayısız öğretmenden bir tanesiydi. Babası Fatih Bey ve annesi Birsen Hanım üzülseler de ona çok belli etmemeye çalışarak bu konu hakkında da fazla konuşmazlardı. Biricik evlatlarının üzülmesine asla gönülleri razı olmazdı. Aslı yirmi beş yaşına gelmişti. Ufak tefek gönül ilişkileri olduysa da gönlünün efendisine henüz rastlayamamıştı. Günlerini kasabanın okulunda anasınıfı öğretmenine yardım ederek geçiriyordu. Şimdi yaz dönemi olduğu için çocuklarla, iki katlı evlerinin bahçesinde bulunan sedirin üstünde, asmanın gölgelendirdiği çardakta, resimler yaparak, onlara masallar okuyarak geçiriyordu. Tüm bunların yanı sıra güne her sabah babasını ziyaret ettikten sonra başlardı. Yürümeye başladığı yıldan beri ne yağmur, ne sıcak, ne de fırtınalar onu durduramamıştı. Babasının yanına geldiğinde komşuları Bekir amcanın da babası ile ağ ördüğünü görerek,

“Gençlik, kolay gelsin bakıyorum bugün her zamankinden daha erken başlamışsınız işe. Size börek getirdim. Çayınız hazır mı? Yoksa geç mi kaldım,” diyerek gülümsedi. Babası ise onun kendisine takılmasından çok hoşlanır, bıyık altından gülerken ciddi bir ses tonu ile cevap vermeye çalışırdı ama bu durumun gerçek olmadığını tüm kasaba bilir baba ve kızın arasındaki konuşmalar hoşlarına giderdi. Ne de olsa ataerkil bir toplumduk ve kız çocukları öyle anne ve babayla laubali bir şekilde konuşamazdı. Ama Aslı, küçüklüğünden beri babasına böyle hitap ettiği için onu kimse yadırgamazdı. Fatih Bey bu sıfatı nasıl aldığını bildiği içinde çok mutlu olurdu. Aslı beş  altı yaşlarındayken dedesi vefat etmiş bunu bir türlü kabul edememişti. O akşam babası onu yatırırken, dedesinin neden öldüğünü sormuş, seksen iki yaşında sağlıklı olan dedesinin yaşlandığını söyleyen Fatih Beye genç kalmasını, yaşlanmamasını söyleyerek kendisine gençlik diye hitap edeceğini söylemiş, babası ise çocukluğuna verip kabul etmişti. O günden sonra Aslı babasına bir daha baba dememiş çocuk kalbinde ona bu şekilde hitap ederse hep genç kalacağını düşünerek seslenmişti. Toplum içinde olmadıkları sürece Fatih Bey onun için gençlikti. Babası da bu durumdan rahatsız olduğunu hiç dile getirmemiş hatta her seferinde bıyık altından kızına gülümseyerek karşılık vermişti. Aralarındaki bu iletişim bağlarını daha da güçlendiriyor birbirlerine olan sevgileri her daim gözlerinden okunuyordu. Getirdiği börekleri bırakıp, onlara kolaylıklar dileyip yanlarından eve doğru gitmek için ayrıldı. Sahil yolunda sabahın keyfini çıkarmak için yolunun üzerinde bulunan banklardan birine oturdu. Gözlerini kapatıp, denizin engin maviliğinin nerelere kadar uzandığını düşünmeye çalıştı. Denizin olmadığı bir yerde yaşamanın kendisi için ne kadar korkutucu olduğunu düşünmek ürpermesine sebep oldu. Bir müddet öyle oturduktan sonra eve gitmek için ayağa kalktı. Tam dönüp yoluna gidecekti ki, karşısında kendisine bakan esmer delikanlı ile göz göze gelince tüm vücudu garip bir titreşim hissederek ona tepki verdi. Delikanlının ne zamandan beri orada olduğunu ve bu kasabadan olmadığını düşününce utandı. Adım atmaya kalktığında ise delikanlı,

“Benim adım Seyit. Buraya tatile geldim. Sizi bu kadar keyifle denizi seyrederken görünce, ne düşündüğünüzü merak etmedim desem yalan olur,” diyerek elini uzattı. Aslı bir an utandıysa da belli olmamasını dileyerek,

“Uçsuz bucaksız oluşunu düşünüyordum. Size iyi tatiller diliyorum,” diyerek delikanlının yanından geçmek istediyse de bunu başaramadı. Sebebi ise Seyit’in tam önünde duruyor olmasıydı.

“İsminizi söylemediniz.”

“Söylemek zorunda olduğumu zannetmiyorum,” dediği anda çocukluğundan beri kendisine ilgisi olan Davut’un sesi ile bir adım geri çekilip bankın arka tarafına geçti. Davut öfke dolu bakışlarını bir kendisine bir Seyit’e çeviriyordu.

“Aslı, bu zibidi seni rahatsız mı ediyor?”

“Hayır, Davut. Tatile gelmiş bana kasaba hakkında bir şeyler soruyordu. Zaten ben de gidiyordum,” deyip cevabını beklemeden kalbi ağzında çarpıyormuşçasına hızla yürümeye başladı. Cesaret edip arkasına bakamadı. Davut’un kendisine olan ilgisini biliyordu. Kabul etmediği halde annesini göndererek işi resmiyete dökmek istemiş, babası ise kendisinin Davut ile hiçbir şekilde evlenmeyeceğini bildiği için kibarca bu teklifi geri çevirmişti. Fakat bu durum Davut’u yıldırmamış, her bulduğu fırsatta kendisini rahatsız etmeye başlamıştı. Aslı her ne kadar onun anlamsız kıskançlıklarını ciddiye almasa da içten içe Davut’tan korkuyor, bu durumdan kimseye bahsetmiyordu. Eve gelir gelmez üzerini değiştirdi. Arkadaşı Elif’in yanına gidecekti. Biraz önce karşılaştığı Seyit ise aklının bir kenarına girmiş, bir çivi gibi sürekli kendini hatırlatıyordu. Aynanın karşısında giymiş olduğu beyaz elbisesine baktıktan sonra,  kahverengi dalgalı saçlarını atkuyruğu şeklinde toplayıp eline aldığı rimeli iri ela gözlerini çevreleyen kirpiklerine sürdü. Bunu yaparken gamzeli yanaklarının kızardığını görünce kendi kendine utandı. Makyaj yapmayı sevmezdi ve şu an yaptığını çok anlamsız bulduysa da Elif’in yanına giderken Seyit ile karşılaşma ihtimalini düşünerek yaptığını kendine itiraf ederken, ayna daki yansımasına gülümsemeden edemedi. Bir kez gördüğü ve sadece adını bildiği bu delikanlı onu neden bu kadar etkilemişti ki. Biraz uzun olan siyah saçları ve siyah gözlerini düşününce kalp atışları hızlandı. Belirgin elmacık kemikleri ve yüzüne gülünce yerleşen muzip bakış, kendine olan özgüvenini temsil ediyor gibiydi. Aslı bu düşünceleri zihninden göndermeye çalışsa da başarılı olamamıştı. Yatağının üzerinde duran cep telefonunu ve fotoğraf çekmeye çocukluğundan beri özel ilgisi olduğu için fotoğraf makinesini de boynuna asarak odasından çıktı. Annesi Birsen Hanım bahçeye oturmuş, taze fasulye ayıklıyordu. Kızını görünce,

“Aslı nereye gidiyorsun kuzum, sabah sabah?” diye sordu.

“Elif’i ziyaret edeceğime dün söz vermiştim anne onun yanına gidiyorum.”

“İyi de kuzum Elif şu an iştedir, sana ayıracak zamanı var mıymış ki?”

“Tabi ki var anne. Sonuçta kendi otelleri! Hem Elif’in abisi Murat bana ne zaman istersem gidebileceğimi söylemişti.”

“Bak kızım, Elif’i çok seviyorum fakat Murat hakkında söylenenler hiç iç acıcı değil. Dikkatli ol annem.”

“Ah benim güzel annem, sen takılma bu konulara. Hem Murat ile birlikte büyüdük, sen gerçekten onun yasa dışı işler yaptığına inanıyor musun?”

“İnanmak istemiyorum fakat baban onun gece sandal ile birkaç kez koydan açıldığını görmüş. Belki dediğin gibidir ama balıkçılar onun hakkında iyi şeyler söylemiyorlar. Hatta insan kaçakçılığı yaptığına dair söylentiler var. Aman kuzum ne yaparsa yapsın sen sadece dikkatli ol.”

“Seni duyan da beni on yaşında zanneder annelerin bir tanesi. İçin rahat olsun dikkat ederim. Telefonum yanımda istediğin zaman bana ulaşabilirsin. Ben akşamüzeri dönerim,” deyip bahçe kapısından çıktı. Kasabanın çarşısına geldiğinde bir grup turistin meydandan sahilde bulunan kaleye doğru yürüdüklerini görünce birden heyecanlandı. Hemen fotoğraf makinasını çıkarıp onların yüzlerinde oluşan mimikleri çekmeye başladı. Genci, yaşlısı, çocuğu olan bu gruba kasabanın rehberi Funda öncülük ediyordu. Çoğunluğu yabancı olan bu insanların içinde birkaç yerli turist de vardı. Aslı kaleye doğru giden grubun önüne çıkmak için sahil yolunun ters istikametine doğru yol almaya başladı. Yarım ay şeklinde kasabayı saran sahil yolunun tam ortasında bulunan kale, gelen tüm turistlerin ilgisini çekerdi. Aslı gruptan önce kalenin bulunduğu yere yaklaşmış sırtını kaleye vererek, sahile vuran hafif dalgaların ve kayaların arasında yuvalanan yengeçlerin fotoğrafını çekmeye başlamıştı. Martı çığlıkları da ona güzel bir ezgi dinliyormuşçasına eşlik ediyordu. Funda’nın sesi ile yönünü gelenlere çevirdi. Arkasından ona seslenen kişinin sesini duyunca midesinde kanat çırpmaya başlayan kelebekler varmışçasına olduğu yerde kalakaldı. Ne yapacağına karar veremeden beklemeye başladı. Sesin sahibi önüne gelince, “Benim de bir fotoğrafımı çekmek ister misin? Bak telif filan istemem,” diyerek gülümsedi. Aslı, Seyit’in bu sözleri karşısında gülümsemeden edemedi.

Seyit ise tekrar elini uzatarak, “Ben Seyit. Sen de artık bana ismini söylesen olmaz mı?” diye sorunca, “Aslı,” diyebildi. Elini heyecanla ona uzattı. Seyit onun elini sanki bir cam bardakmışçasına itina ile tutup “Ne güzel bir isim. Aslı. Her şeyin temeli, gerçeği gibi; Aslı! Hiç bu isimde bir arkadaşım olmamıştı. Tanıştığımıza çok sevindim. Demek fotoğrafçısın? Acaba biraz önce grubun içinde beni de görüp çektin mi?” dedi.

“Sen grubun içinde miydin?” diye sordu Aslı. Yüzü yanıyordu. İçinden Seyit’in bunu fark etmemiş olmasını dileyerek, “Sanırım çekmedim,” dedi.

Seyit, “Desene senin ilgini çekememişim. Bak şimdi çok üzüldüm,” dediyse de gülümsemesini yüzüne oturtturmuştu.

Grup onlara yaklaşmıştı. Aslı, Funda’ya selam verip onlarla beraber kalenin içine girdi. Seyit ise Funda’dan ziyade Aslı’ya odaklanmıştı. Ona sorular soruyor, bilgi almaya çalışıyordu. Kale gezisi bitince, hep beraber dışarı çıktılar. Öğlen yemeği için balık ekmek yemeye gideceklerdi. Aslı’nın telefonu çalınca grubun biraz arkasında kalarak cevap verdi. Arayan Elif’ti. Kendisini merak etmişti, gecikme sebebini soruyordu. Aslı ona hemen bilgi verdi. Turist grubu onların otellerinde kalıyordu. Öğlen yemeğinden sonra geleceğini bildirip telefonu kapattı. Grup tekne gezisine çıkacaktı. Saat daha bir bile olmamıştı. Balık ekmek yemek için Funda’nın babasının işlettiği küçük ama rahat olan lokantaya yöneldiklerinde Seyit gruptan ayrılmış, arkalarında yürüyen Aslı’nın yanında bitivermişti. Kasabaya hayran kaldığını buralarda insanın yaşlanmayacağını anlatıyordu. Aslı’ya dönerek kendinden bahsetmeye başladı.

“Ben bir evin tek çocuğuyum. Bu yıl okulumu bitirdim ve sevmediğim halde babam gibi doktor oldum. Sen buralarda yaşamakla ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın? Dün geldiğimden beri kasaba halkına odaklandım hepsi çok mutlu görünüyor. Keşke ben de buralarda yaşasam,” diye bitirdiği cümlelerinde biraz hüzün vardı.

Aslı ise, “Kasabamızda herkes birbirini tanır. Biz büyük bir aile gibiyiz. Kim doğmuş, kim ölmüş, kim aramıza yeni taşınmış, kim gitmiş hepsini bilir ve ailemizden biriymişçesine o anki duruma göre duygulanırız. Gerçekten burada yaşam başkadır. Dışarıdan gelen herkes buraya hayran olur ve sonraki yıllar tekrar tekrar gelir veya yazlık alıp yerleşir.”

Cümlesini bitirmişti ki, Davut’un sesi ile irkildi.

“Aslı, senin ne işin var burada?”

Gözlerinden çıkan öfke tüm grubun ve yaklaşmış oldukları lokantanın içindekilerin dikkatini çekmişti. Aslı, artık bu densize haddini bildirmesi gerektiğini düşünerek, “Sana hesap mı vereceğim, Davut. Sana ne! Benim nerede, ne işim olduğu seni hiç ilgilendirmez,” diyerek lokantaya doğru adım atmıştı ki, Davut onun kolunu tuttu.

“Kendine gel. Elbette sorma hakkım var.”

Bunu derken canını acıtmaya başlamıştı. Aslı kolunu kurtarmak için hamle yaptığında Davut daha da sıkı tutmaya devam etti. Funda’nın babası ve çevredekiler, Davut’a kızı bırakmasını söyledilerse de o Aslı’nın kolunu bırakmamakta direniyordu.

Seyit, tam Davut’un önüne gelip  kızgınlıkla, “Bıraksana kızın kolunu!” diyerek Aslı’nın yanına doğru hamle yaptı. Davut,  bunu bekliyormuşçasına, “Lan zibidi, sen kim oluyorsun da benim sevdiğimi bırakmamı söylüyorsun. Çekil ayağımın altından seni çiğnemeyeyim. O benim anlıyor musun benim!” diyerek Seyit’i itti.

Seyit, sıktığı yumruğunu Davut’un suratına patlattı. Davut artık Aslı’nın kolunu bırakmış, Seyit ile lokantanın tam kapısının önünde yumruk yumruğa girmişti. Esnaf ve balıkçılar yaptıkları işi bırakıp onları ayırmaya koşmuşlar, bunu da başarmışlardı fakat Davut’un öfkesi ne vurduğu ne de yediği yumruklardan yatışmamıştı.

“Seni bir daha Aslı’nın yanında görürsem ölümlerden ölüm beğen anladın mı? O benim! Sen kimin köpeğisin lan?”

Karakoldan gelen Komiser Ahmet’i görünce susmak zorunda kaldı. Ağzında ve burnunda kan vardı. Yere tükürüp, tiksintiyle Seyit’e baktı. Onun da dudağı patlamıştı ama korkmadan Davut’un gözlerinin içine bakıyordu. Komiser Ahmet, Davut  ve esnafla konuşurken, grupla birlikte Seyit ve Aslı da lokantaya girmişlerdi.  Davut’un yüzüne buz getiren Funda, bir yandan da Aslı’ya yardım etmeye çalışıyordu. Aslı olanları zihninde toparlıyor, artık babasının bu konuda bir şeyler yapmasını istemesinin zamanının geldiğini düşünüyordu. Komiser Ahmet yanlarına gelip Seyit’ten Davut adına özür diledi. Ne de olsa oğlunun Aslı’ya olan sevgisini biliyordu. Seyit’e davacı olup olmayacağını sordu. Seyit ise misafir olduğu bu kasabada daha fazla sorun çıkarmamak adına davacı olmayacağını söyledi.

Fakat bu durumun çok geçmeden kendi aleyhine döneceğinden haberi yoktu.

Aslı ortalık yatışır yatışmaz Seyit ile kaldığı otele doğru yürümeye başladı. Elif’e söylediği saati çoktan geçirmişti. Yaz günleri olması sebebi ile henüz akşama çok vardı fakat akşam yemeğinde evde olmayı planlamış, o yüzden de Elif’i görür görmez eve dönmeye karar vermişti. Bugün alışık olduğu günlerden çok farklıydı. Yorulmuştu. Lobide onları karşılayan Elif ve Murat misafirlerinin suratına bakmış fakat bir şey sormamışlardı. Aslı, Seyit ile lobinin sonunda bulunan terasa yürüyüp Ege denizinin mavisini hayranlıkla seyrederken, yanında duran delikanlının nefes alış verişlerini duyuyordu. Seyit ne kadar dil döktüyse de onu eve bırakmasına izin vermemişti. Ona dinlenmesini, yarın tekrar görüşebileceklerini söylemişti. Seyit’in yüzüne bakınca onun gözlerinde kaybolduğunu düşündü. Kalp atışları hızlandı. İçinde adını koyamadığı bir neşe yerleşti.

Seyit’e gülümseyerek, “Sen odana geç, dinlen. Yarın sabah meydanda ki Boyozcu da kahvaltı yapalım olur mu?”

“Olur.”

Seyit, duraksadı. Heyecanlı olduğu şişen sol gözüne ve patlayan dudağına rağmen belli oluyordu. Derin bir nefes aldı ve “Aslı ben seni tanımak istiyorum. Kahvaltıya bunu düşünerek gel,” deyip cevabını beklemeden terastan lobiye döndü ve odasına doğru gitti.

Aslı arkasından bakakalmıştı. Ne kadar süre öylece kaldığını bilemedi. Bu çocukta onu çeken bir şeyler vardı. Kapkaranlık gözlerinde yakamoz kadar parlak bir ışıltı dikkatini çekmiş, şimdiye kadar tattığı tüm duyguların yetersiz olduğuna karar vermişti. Omuzuna konan bir el ile daldığı düşüncelerden ürkerek sıyrıldı.

Murat, “Korkuttum mu seni Aslı?” diye sordu.

“Yok, hayır dalmışım, geldiğini fark etmedim.”

“Tamam, o zaman. Şimdi Birsen teyzemi arıyorsun ve bu akşam bizimle yemeğe kalacağını söylüyorsun. Bak ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli. Eski günleri yâd edelim. Lise haylazlıklarımızı analım Olmaz mı?”

“Çok isterdim Murat fakat bugün çok yoruldum. Başka zaman söz! Hem benim hiç haylazlığım yoktu okulu birbirine katan sizdiniz.”

Gülümsedi. “Şimdi biraz Elif’in yanına gideyim,” diyerek vedalaştı. Lobide danışmada duran arkadaşı Elif’in yanına doğru yürümeye başladığında, arkasından onu inceleyen ve rüyalarını bilmeden süslediği Murat’ın şehvet dolu bakışlarını görmedi.

Aslı, Seyit ile bir haftalık tatil sürecinde sürekli görüşerek ona olan duygularını tartmaya çalıştı. Âşık olmuş bu duygularını anne ve babasına açmıştı. Seyit tatilini uzatmış, Aslı ile olan ilişkisini ilerletmeye karar vermişti. Bu küçücük kasabada onları bir arada gören herkes mutluluktan parlayan gözlerindeki ışıltıya şahit olmaktan mutluluk duyuyorlardı. Davut ise son vukuatından sonra ortalarda görünmüyor bu ise Aslı’yı tedirgin ediyordu. Elif ve Murat ise onun ilişkisini destekliyor görünüyorlardı. Funda ise Aslı’dan uzak duruyor, bu duruma sebep ne ise, Aslı’nın tüm ısrarlarına rağmen bir şey söylememekte direniyordu. Günler hızla tükeniyordu. Elif’in yaklaşan doğum günü için Aslı şehre inip ona çok sevdiği longplaylardan alacaktı. Seyit ise iki günlüğüne İstanbul’a gideceği için hazırlıklarını tamamlamış akşam otogarda Aslı’dan nasıl ayrılacağının sancısını çekiyordu. Kasabadan hareket edecek son otobüse bilet ayırttırmıştı. Otogara gelen Aslı’ya sarılıp en geç iki gün sonra tekrar geleceğini söyleyerek veda etmişti.  Otobüsün merdivenini çıkarken defalarca binip binmemekte kendisi ile çelişmiş, hostesin sesi ile binmiş ve otogardan çıkana kadar Aslı’ya el sallamıştı. Onu son kez gördüğünü bilmeden gecenin karanlığında ilerleyen otobüsün camına başını yaslayıp yoları izlemeye başlamıştı…

Aslı otogardan henüz dönmemişti. Annesi Birsen Hanım ne kadar belli etmemeye çalışsa da artık tedirginliği artmaya başlamıştı. Cep telefonunu aramış çaldığı halde cevap alamamıştı. Aslı ilk kez telefonuna cevap vermemişti. Gece balığa gidecek olan eşini uyandırıp Aslı’nın hâlâ gelmediğini söyledi.

Fatih Bey, “İyi de hanım hemen telaşa kapılma otele Elif’in veya Funda’nın yanına uğramıştır. Belki telefonun sesini duymamıştır. Ne olacak ki? Herkes sokaklarda. Biliyorsun otogar otele çok yakın. Ama için rahat etmeyecekse Elif’i arayayım,” diyerek yattığı yerden doğrulup telefonuna uzandı.

“İyi de bey, o taraf biraz ıssız. Yalnız gitmesini istemedim hiç. Bak otobüsün kalkışının üzerinden neredeyse bir saat geçti ama Aslı ortada yok. Nasıl telaş etmeyeyim?” dediyse de Fatih Beyin rahatlığını görünce kendini biraz rahatlamış hissetti. Fatih Bey ise kısa konuştuğu telefonu kapatınca, yattığı yerden doğrulup, üzerine bir şeyler giyindi. Birsen Hanım onun yüzünü görünce endişesi daha da artmıştı.

“Bey, ne dedi Elif?”

“Aslı otele uğramamış. Ben de çıkıp bir bakayım. Sen endişelenme. Mutlaka bir yere oturup, biraz nefes almak istemiştir,” dediyse de sesi cılız çıkmıştı. Hemen evden dışarı çıkıp sahil yolundan meydana doğru yürümeye başladı. İnsanlar hala sokaklardaydı. Lokantalar, kafeler hala açıktı. Gördüğü kasabalılara Aslı’yı sordu fakat onu gören olmamıştı. Otogara doğru yürümeye başladı. Bu sokak kasabanın en sakin yerlerinden biriydi. Otogara geldiğinde Seyit’in de orada olduğunu görünce büyük bir şaşkınlık yaşadı. Seyit ise hemen yanına gelerek,

“Fatih Bey, Aslı’nın cep telefonuna ulaşamadım. Ben de yolda inip geri döndüm. Siz neden buradasınız?”

“Ben… Aslı eve dönmeyince merak ettik o yüzden geldim,” diyebildi.

Ayaklarının canı çekiliyormuş gibi tutunacak bir yer aradı fakat bulamadı. Merakla, “Sen son arabaya binmiştin değil mi?” diye sordu.

“Evet, bir saat önce ama Aslı’yı aradım. Eve gitti mi diye merak etmiştim. Cevap vermeyince önce duymamıştır diye düşündüm. Fakat arka arkaya arayıp cevap alamayınca otobüsten inip bu tarafa gelen bir minibüse bindim ve buradayım.”

“Aslı böyle bir şey yapmaz. Kesin başına bir şey geldi,” diyen adam hızla otogardan çıkıp, otele yönlendi. Resepsiyonda duran Elif’e Aslı’yı bugün görüp görmediğini sordu ama cevap olumsuzdu. Fatih Bey de Seyit de ne yapacaklarını bilemediler. Sanki yerlerinde donup kalmışlardı. Fatih Bey, Murat’ı görünce sordu.

“Murat, Aslı’yı gördün mü?”

“Görmedim. Neden soruyorsun Fatih amca?”

“Şimdi zamanım yok, Elif sana anlatsın. Yürü Seyit kasabaya inelim.”

Murat’ın da aralarına katıldığını fark etmeden koşar adım otelden çıktılar. Kasabada kimi görseler Aslı’yı sordular fakat onu gören olmamıştı. Fatih Bey oyalanmanın bir faydası olmayacağını düşünerek polise  gitmeye karar verdi. Karakola geldiğinde çocukluk arkadaşı Komiser Ahmet uyukluyordu. Olayı hemen ona anlattı. Komiser Ahmet, ona sakin olmasını, Aslı’nın gidebileceği her yere bakmasını, kendisinin ise ekip arkadaşları ile otogara gideceğini bildirerek hemen karakoldan çıktı. Önce otogara giden ana caddeyi sonrasında ise tüm kestirme yolları aramaya başladılar. Ekip dağılmış aramalarını sürdürüyordu. Komiser Ahmet ise otel ve otogardan kasabaya giden ve ıssız olan araziye bakmak için o yöne gitmiş, orada Aslı’nın cesedi ile karşılaşmış ve bunun bir kâbus olduğunu düşünmek istemişti. Oysa ki, kurban açık alanda, kanlar içinde, önünde cansız yatıyordu…

Komiser Ahmet, Aslı’yı en son gören ve tanıyan herkesi cinayet şüphelisi olarak karakola toplamıştı. Meslek hayatındaki en zor soruşturmayı yürütüyordu, çünkü oğlu kasaba halkına göre, bu cinayeti işleyecek ilk kişiydi. Yapılan tüm araştırmalara rağmen cinayet silahı bulunmamıştı. Ellerinde Adli Tıp’ın verdiği bilgiler haricinde bir bilgi yoktu. Cinayet silahı yirmi beş santim uzunluğunda bir avcı bıçağıydı. Kendi evinde böyle bir bıçak yoktu fakat oğlunun bu bıçağa ulaşması hiç de zor değildi. Yine Adli Tıp’a göre, cinayeti işleyen kişi solaktı. Bu tanıma oğlu uyuyordu. Aslı’nın vücudunda bulunan kesiklerin çıkış yönü sola kayıktı. Bu da katilin solak olduğuna işaret ediyordu. Komiser Ahmet, oğlunu sorgulaması için en yakın arkadaşına görev vermişti. Bir baba olarak bu soruşturmada tarafsız kalabileceğine kanaat getirmemişti. Aslı’nın avcunda bulunan küçücük bir iplik parçasının araştırması devam ediyordu. Yapılan soruşturmada kimse o gece çığlık duymamıştı. Tüm karakol ekibi, Aslı’nın katilini tanıdığı ve güvendiği konusunda fikir birliği içindeydi. Seyit de şüpheliler arasındaydı fakat onun Aslı’yı öldürmek için bir sebebi yoktu. Soruşturma çok yönlü yapıldığı için, Komiser Ahmet’in gözünde Seyit de bir şüpheliydi, her ne kadar solak bir katil arasalar da.

Aslı tecavüze uğramamıştı. Tırnak aralarında DNA olabilecek bir veriye rastlanmamıştı. Diğer solak şüpheli ise Murat’tı fakat o da ısrarla katilin kendisi olmadığını ve şahidi olduğunu, o akşam otelden hiç ayrılmadığını kanıtlamıştı. Fatih Bey ise otele gittiğinde Murat’ın saçlarının ıslak olduğunu, kızını öldürüp duş almış olabileceğine dair ifade vermişti. Murat’ın şahidi ise kız kardeşi Elif’ti, bu da Komiser Ahmet’e inandırıcı gelmemişti. Otelin lobisindeki kameraları incelemişler ve Murat’ın öğleden sonra lobideki kapıdan çıkıp akşam saatlerinde geri döndüğünü görmüşlerdi. Otelin arka tarafındaki çıkış ise kumsala indiği için orda kamera yoktu. Komiser Ahmet,  Murat’ın oradan çıkıp geri gelmiş olabileceğinden şüphe ediyordu. Hele kız kardeşi Elif, Murat’ın gençlik yıllarından beri Aslı’ya âşık olduğunu söyleyince,  bu durum daha da içinden çıkmaz bir hal almıştı.

Komiser Ahmet, bir şeylerin yerine oturmadığının farkındaydı. Aslı öldürülmüş fakat tecavüze uğramamıştı. Eğer katil onu Seyit ile paylaşmak istemediyse onu öldürmeden önce bu tarz bir eyleme girişebilirdi. Davut ise ısrarla Aslı’nın kendisi ile gecenin o saatinde yürümeyi bırakın yanına bile yaklaştırmayacağını yineleyip duruyordu. Bu ifadeye hak verse de oğlu hâlâ şüpheliydi gözünde. Oturduğu masadan  kalkıp bir ileri bir geri yürümeye başladı. Görmediği neydi? Bütün resme bakıyor fakat ufacık bir ipucunu gözünden kaçırıyordu. Aslı’nın görüştüğü bütün arkadaşlarının ifadesini almıştı. Hiçbiri olanlara inanamıyordu. Yardımcısı, oğlunun kendisiyle görüşmek istediğini bildirince, sorgu odasında bulunan Murat’ın ifadesini almasını söyleyip Davut’un bulunduğu odaya doğru yürümeye başladı. Duyguları o kadar karışıktı ki, Elif’in yanından bir avukat ile geçtiğini bile fark etmedi. Funda’nın sesi ise ona dönmesine sebep olmuştu. Kız o kadar üzgün görünüyordu ki, korkmuş olduğu her halinden belli oluyordu. Ona doğru yaklaştığında, Funda’nın bakışında daha önce hiç görmediği fakat anlamlandıramadığı bir bakış yakaladı. Salise süren bu bakış, ürpermesine sebep oldu. Bu çocukların hepsini doğdukları günden itibaren tanıyordu ama bu bakışı daha önce hiç görmemişti. Funda biraz ürkek biraz da çekinerek, “Ahmet amca eğer izin verirseniz Davut’u görmeye geldim,” dedi.

“Bu şu an imkânsız kızım. Hem onu neden görmek istiyorsun?”

“Şey… Ona onun katil olmadığına inandığımı söylemek için gelmiştim.”

Komiser Ahmet bile kendi oğlu hakkında bu kadar kesin konuşamamıştı. Davut’a ilgisi olan bu kızı, gelin olarak görmek istese de oğlu bunu asla kabul etmemiş, hatta Funda ile tartışmıştı. Şimdi oğlu tarafından hiç değer görmeyen bu kız onun masum olduğunu söylemeye gelmişti. Bulunduğu koridordan gerisin geriye odasına dönerek, Funda’ya kendisini takip etmesini söyleyerek yürümeye başladı. Zihninden geçirdiği düşünceleri ve ipuçlarını sıralamaya çalışıyordu. Katil, en çok kurbanın kalbinin bulunduğu bölgeye zarar vermişti. Bu onun kalpsiz veya sevgiye değer vermediğine dair bir intikam düşüncesi olabilirdi. Boğuşma izi yoktu. Kurban katilini tanıyor hatta onunla yürüyecek kadar güveniyordu. Kurbanın yüzünde ki şaşkınlıktan katilin aniden eyleme geçtiğinin inanmayan ifadesi vardı. Tecavüz yoktu. Katil solaktı. Odaya girer girmez masasında bulunan bir dosyayı Funda’nın beklemediği bir şekilde uzatarak,

“Davut suçunu itiraf etti. Okumak ister misin?” Deyince, Funda sol elini dosyayı almak için uzattı. Elleri titriyordu, üzerindeki gömleğinin kolu yukarı doğru sıyrılmıştı. Komiser Ahmet’in dikkatini çeken ise kolun iç kısmında olan çizikti. Dosyayı masaya geri bırakıp, “Kızım koluna ne oldu?” diye sordu.

Funda soru karşısında afallamış, sanki yarasını yeni görüyormuşçasına anlamsız bir şekilde koluna bakıyordu.

Komiser Ahmet sorusunu tekrarlayınca, “Bilmiyorum” dedi. Sonra, “Şimdi hatırladım annem bahçeden gül toplamamı istemişti sanırım o zaman çizdirmişim. Önemli bir şey değil,” diyerek bakışlarını yere indirdi. Bunu yaparken gömleğinin kolunu öfke ile aşağıya doğru çekti.

Komiser Ahmet bu çiziğin cinayet ile bir ilgisi olabileceğini düşündü. Sonuçta Aslı’nın bulunduğu boş arazide dikenli otlar vardı. Dikkatini tekrar Funda’ya çevirerek,

“Seni Davut ile görüştüremem. Savcılıktan yazı bekliyorum. Nöbetçi mahkemeye çıkacak. Aslı’yı öldürdüğünü itiraf etti,” dedi.

Funda da gözlerini ona dikerek, gerçeklikten uzak bir bakış ile “Bu gerçek olamaz, Davut onu öldürmedi! Yıllardır onun yüzünden acı çekiyordu. Yalan söylüyor Ahmet amca. Anlamıyor musunuz? Yalan söylüyor,” diye bağırmaya başladı.

Komiser Ahmet, olanca sakinliği ile “Neden yalan söylesin? Aslı’ya olan sevdasını hepimiz biliyoruz. Aslı Seyit ile tanışınca kıskanmış ve onu öldürmüş. Kendisi böyle söylüyor,” deyince kızın bütün direnci kırıldı.

Bir bez bebekmişçesine yere çöktü, “Onu Davut değil ben öldürdüm,” dedi.  “Yıllardır Davut ile arama giriyordu. Seyit ile tanışmasına çok sevinmiştim fakat Davut’un onunla yaptığı kavga sırasında ben de oradaydım. Davut ne olursa olsun Aslı’dan vazgeçmeyeceğini söyleyip duruyor, beni görmüyordu. Onu or… ortadan kaldırırsam Davut benim olacaktı. Onu ben öldürdüm. Aptal hiçbir şeyden şüphelenmedi ona otelde işimin yeni bittiğini söyledim oysaki benim tatil günümdü. Benimle yürümeye başladı. Ona kestirmeden gidelim çok geç oldu dediğimde o yolun ıssız olduğunu söyledi ben de onu kışkırtarak yoksa korkuyor musun diye alay ettim. Burası bizim kasabamız burada hiç kimse bize zarar veremez dedim. İnandı. O hep salaktı zaten herkese inanırdı…” Durdu etrafına bakındı.

Soğukkanlılığı Komiser Ahmet’i şaşırtmıştı. Yıllardır tanıyorum dediği, kızı bildiği bu yaratık karşısına geçmiş yaptığı şeytanlığı anlatıyordu.

“O olmasaydı Davut benimdi değil mi Komiser Ahmet amca? O bana kalbini verecekti değil mi?” dediğinde, Komiser Ahmet’i yıllar önce kendi bahçesinde oynayan, Aslı, Funda, Elif, Murat ve oğlu Davut’un dondurma yedikleri bir anıya götürdü. Funda elindeki dondurmayı Davut’a uzatıp şu anki ses tonu ile “Ben sana dondurmamı vereyim büyüyünce de sen bana kalbini ver,” demiş,  bahçedeki büyükler ve çocuklar bu söze gülmüşlerdi…

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum