Popüler kültürün bir kolu olan popüler romanlar, estetik roman anlayışına karşıt kategoride yer alır. İngilizcede romanın “romance” (şairane, gerçek dışı roman) ve “novel” (gerçekçi roman) şeklinde iki türü vardır. Novel, gerçek hayatın, insan davranışlarının ve yazıldığı devrin tasviridir. Romans ise hiç olmamış ve olması mümkün olmayan şeylerin tumturaklı bir dille anlatımıdır. Bu çerçevede novel estetik romanın, romans ise popüler romanların ilk şeklini oluşturur. Roman, her iki anlayış çerçevesinde gelişimini sürdürürken ortaya konan örnekler iki türün de imkânlarının iç içe geçmesini ortaya çıkar. 20. yüzyıla gelindiğindeyse modern hayatın bir getirisi olan uzmanlaşma, romanın da kategorilere ayrılmasına yol açar. Bu çerçevede gerçekleşen iş bölümü romanın polisiye roman, aşk romanı, macera romanı gibi türlere ayrılmasının temel gerekçesi olarak değerlendirilebilir (Sağlık, 2010: 131-132). Popüler romanları en genel haliyle aşk romanları, toplumsal romanlar, tarihi romanlar, macera romanları şeklinde dört genel kategoriye ayırmak; polisiye, casusluk, korku, mizah gibi türleri bunların alt başlığı olarak değerlendirmek mümkündür.
Popüler edebiyatın en çok tercih edilen ancak akademik anlamda en fazla ihmal edilen türü olarak değerlendirilebilen polisiye romanlar, belli başlı formüller üzerine kurgulansa da diğer popüler örneklerin, özellikle de aşk romanlarının aksine aklı merkeze alan, her aşamasında mantıksal tutarlılık gerektiren, okuru merakla sonuca sürükleyen ve kurgunun her aşamasında gerilimi canlı tutması gereken bir türdür. İlk örneği Edgar Allan Poe’nun kaleme aldığı Morg Sokağı Cinayeti’yle Amerika’da ortaya çıkan polisiye romanlar, modern akılcılığı ve teknolojik gelişmeleri yansıtması bakımından hızla yükselir. İçerdiği merak unsuruyla her dönemde genel okur kitlesinin ilgi odağında olan polisiyeler, dime novels (on paralık romanlar) adıyla piyasaya giren popüler romanların en önemli türünü oluşturur. Genellikle küçük hacimli ama aynı kahramanın öyküleri olarak sürekli üretilen on paralık öyküler, periyodik olarak çıkan dergilerde okuyucuya sunulur. Oldukça basit bir çerçeve içinde gelişen bu öyküler, başlangıçta az eğitimli ve genç okuyucular tarafından tercih edilir. İlginç entrikalar, içinden çıkılmaz muammalar, melodrama özgü sonuçlar ve psikolojik incelemeler on paralık romanlardan beklenmemelidir (Üyepazarcı, 2008: 102). Bu özellikler kapsamında toplumda yaygınlaşan polisiye romanlar, genellikle teknik kusurlarından ve piyasa endişesinden dolayı edebiyat incelemelerinde tercih edilmez. Ancak polisiye romanların kendisine mahsus belli başlı özelliklerinden söz edilebilir.
Polisiye romanlar, mekanik bir kurgu biçimine sahip olduğu için pek çok alt türe ayrılır. Bu türler; geleneksel detektif öyküleri, kara roman, casusluk öyküleri, gangster öyküleri, polis örgütü öyküleri, cinayet romanları, psikolojik-gerilim öyküleri, suspense romanları, hard-boiled romanlar şeklinde sıralanabilir. Polisiyeler, çeşitli adlarla sınıflansalar da en genel haliyle bir dedektifin bulunduğu romanlar şeklinde tanımlanabilir. ‘Suç’ ve ‘muamma’ başat ögeleri üzerine kurulan polisiyeler (Üyepazarcı, 2008: 25-28) metne estetik nazariyeden yaklaşan eleştirmenler tarafından ciddi görülmez; ancak Üyepazarcı “iyi polisiye iyi edebiyattır” düsturundan hareketle bu tür üzerine yoğunlaşarak polisiye birikiminin verimliliğini ortaya koymaya çalışır.
Polisiye romanlar standart kurgu yapısına sahip olması, kurmacada estetik endişeden çok olay çatışmasına önem vermesi, okura eğlenceli vakit geçirmeyi amaçlaması ve her düzeyde okura hitap edebilmesi bakımından popüler edebiyat kapsamında değerlendirilir. Kurmaca unsurlarını belirli kalıplar dahilinde kullanarak daha çok içerikteki muammanın çözümüne odaklanan polisiye romanlar, yapısal özellikleri bakımından çözülmesi olanaksız görülen bir cinayet, aleyhine gözüken kanıtlar yüzünden haksız yere suçlanan bir şüpheli, polisin araştırmayı beceriksizce ve yanlış yönde yürütmesi, parlak zekâlı ve yetenekli bir dedektif, olayı ve çözümünü okura anlatan, dedektife hayran bir dostu, inandırıcılığı sağlam görülmeyen kanıtların dikkate alınmaması gerektiği aksiyomu (Moran, 2004: 106-107) özelliklerine dayanır. Popüler bir tür olan polisiyelerde esas amaç, okurun ilgisinin canlı tutulmasıdır. Bunun için polisiye romanlar, diğer popüler edebiyat türlerinde olduğu gibi belli bir şema üzerine inşa edilir. Gürsel Aytaç bu şematik yapıyı tanımlarken polisiye romanların akılcı yönünü vurgular. Ona göre öncelikle bir cinayet işlenmeli ve onu aydınlatmaya çalışan başaran bir dedektif olmalıdır. Bu dedektifin gücü, bir yerde aklın gücüyle özdeştir. Öyle ki dedektif; çözümleyen, her türlü karanlıkları ortadan kaldıran aklın kişileşmesidir. Aklın bu denli önemsendiği polisiyelerde talih, kader, rastlantı gibi mantık dışılıklara yer verilemez. Dedektif, olasılıkları değerlendirerek varsayımları çözümleyici bir mantıkla ve nedensellik çizgisinde ölçüp biçer. Romanda yer alan yardımcı figürler ve motifler olayın çözümlenmesi açısından hızlandırıcı, engelleyici ya da yardım edici pozisyonda bir anlam taşır. Özetle polisiye roman, rasyonalizmin yeşerttiği eğlencelik bir edebi türüdür (1999: 181).
Polisiye romanlarda suçun işlenmesinden suçlunun yakalanmasına uzanan çizgi, aklın denetiminde sürdürülen bir soruşturmayı ifade eder. Bu bağlamda olay ağırlıklı bir içeriğe sahip olan polisiye romanlar, son derece mekanik biçimde kurgulanır. Şaban Sağlık da bu standart kurgu biçimini; “1-İşlenen bir suç (cinayet, hırsızlık gibi) söz konusudur. Burada azılı bir katil ya da çete vardır. Bunların karşısında da güçlü ve yetenekli bir polis mevcuttur; 2-Suçlu birtakım izler bırakmıştır. Bunlar genelde suç delilleridir. Polis (dedektif) bunlardan hareketle işe koyulur. Suçlu mutlaka bir iz bırakır; polis bu izi takip eder; kimi zaman da yanılır; 3-Polis suçluyla bir şekilde karşılaşır; suçlu polise tuzak kurar. Bu aşamada polis, suçlu tarafından gözetim altında tutulur; hatta işkenceye uğrar. Fakat suçlu, elinde fırsat olmasına rağmen nedense polisi öldürmez. Adeta kurtulmasına fırsat tanır; 4-Polis bir şekilde suçlunun elinden kurtulur.; 5- Polis, suçluyu yakalayıp hapse atar ya da öldürür. Bu aşama aynı zamanda romanın sonudur” (Sağlık, 2010: 139) şeklinde özetler. Polisiye romanlar bu mekanizma üzerine kurgulanırken akılcılıktan uzaklaşmamalıdır. Akıl, kurgunun başarılı biçimde sürdürülmesi için temel esastır.
Son derece kuralcı bir tür olan polisiye romanlar, çeşitli sınırlılıklar etrafında kurgulanırken doğal olarak birbirine benzeyen içerikleri yüklenir. Ernest Mandel, tüm bu şematik yapıyı dikkate alarak iyi bir polisiye yazarının oyunu kurallarına göre oynaması gerektiğini belirtir. Ona göre dedektif romancısı ucuz hilelere başvurmamalı, örneğin birbirine benzer ikizlerden biri diğerinin yerini almamalıdır. Buna göre ipuçları tümüyle ortada olmalıdır. Bu tür romanlarda okuyucu katilin kimliğini öğrendiğinde şaşırmamalı; ancak sonuca kuralına göre oynanarak ulaşılmalıdır. Özetle polisiye roman, analitik aklı ilahlaştırmak şeklinde yorumlanabilir (2021: 50-51). Diğer taraftan kurgunun üzerine temellendiği şablonlar, yazarın yaratıcı kudretini kısıtlarken ortaya çıkan ürünlerin estetik değeri ortadan kalkar. Polisiye romanın kalitesinin esas ölçütü içerik kurgusunun sağlamlığı ve gerilimin metnin sonuna kadar canlı tutulmasıdır. Polisiye romanlar psikolojik tahlillerden kaçınarak, aşk gibi kişisel duyarlılığı kurgunun dışında bırakarak, metindeki her şeyi rasyonel bir mantık örgüsünde açıklayarak, sezgi gibi duygusal hislere engel olarak estetik romanda bireyi inşa eden özelliklerden sıyrılır. Dolayısıyla dedektiflik rolünü üstlenen başkarakter, modern romanın esas aldığı kusurlu insan yapısından uzaktır. Mükemmel yeteneklerle donatılan dedektifler, klasik anlatılardaki kahraman kişilere benzer. Ancak buradaki farklılık, kişinin olağanüstülüklerden uzaklaşarak tüm yeteneğini akılcı yöntemlerle kazanmasıdır. Söz konusu şartlar, polisiye romanların estetik ölçülerle kurgulanmasını engellese de bu tür romanların arka planında yer alan toplumsal, siyasal, kültürel göndermeler, daha özgün bir okuma imkânı sağlar. Bu husus, başka bir yazının konusu olmaya elverişlidir.
Tüketim kültürü üzerine gelişen popüler edebiyat, bilhassa roman türünün olay anlatma imkânını son derece verimli kullanarak geniş kitlelere yayılır. Merak unsurunu yüksek seviyede tutma üzerine kurgulanan polisiye romanlar da popüler edebiyatın en çok tercih edilen ve yayılım gösteren türü olarak değerlendirilebilir. Polisiyeler belirli kurallar ve sınırlılıklar içerisinde sıkışıp kalmış gibi gözükse de edebiyatın toplum, siyaset gibi alanlarla ilişkisini merkeze alan dikkatli bir gözle okunduğunda farklı açılımlar kazanacak bir imkâna da sahiptir. İyi polisiye iyi edebiyat mıdır bilinmez ama özellikle Türk edebiyatında bu türün geniş anlamlar yüklendiğini görmezlikten gelmemek, Osmanlı polisiyesinden bugüne uzanan çizgide türün geçirdiği değişimi bu dikkatle değerlendirmek gerekir.
Kaynakça:
Aytaç, Gürsel. (1999). Edebiyat Yazıları-1. Ankara Gündoğan Yayınları.
Mandel, Ernest. (2021). Hoş Cinayet, Polisiye Romanın Toplumsal Tarihi (Çev. Gülen Aktaş, N. Saraçoğlu). İstanbul: Yazın Yayıncılık.
Moran, Berna. (2004). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış-3. İstanbul: İletişim Yayınları.
Sağlık, Şaban. (2010). Popüler Roman-Estetik Roman. Ankara: Akçağ Yayınevi.
Üyepazarcı, Erol. (2008). Korkmayınız Mister Sherlock Holmes! Türkiye’de Polisiye Romanın 125 yıllık Öyküsü (1881-2006). İstanbul: Oğlak Yayınları.
Kimine göre Kızıl Sultan, kimine göreyse Ulu Hakan olan II. Abdülhamid, imparatorluğun en karmaşık döneminde padişahlık yaptı ve deyim yerindeyse “kazasız-belasız” ülkeyi yönetti. Ne bir tarafın iddia ettiği gibi Osmanlı’nın en muhteşem devirlerinden biriydi bu ne de diğer tarafın iddia ettiği gibi halkın inim inim inlediği bir dönemdi.
II. Abdülhamid devrinde toprak da kaybedilmiştir, ekonomi de iflas etmiştir, Batı’daki sanayi ve teknoloji devriminin yansımaları da olmuştur, bireysel hak ve özgürlükler üzerine geniş kısıtlamalar da getirilmiştir, basına sansür de uygulanmıştır. Ancak, önceki çalkantılı yıllara oranla daha istikrarlı bir devir olduğu da gerçektir. Zaten bu nedenle batmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü otuz beş- kırk yıl uzatma imkanını bulabilmiştir.
II. Abdülhamid, iktidara geldikten bir yıl sonra, meclisi feshetti ve ülkenin tüm yönetimine el koydu. Bu baskıcı rejimin işleyişini sağlayan teşkilatsa bizzat Abdülhamid tarafından kurulan hafiye örgütüydü. İstibdat Dönemi olarak bilinen bu yıllarda faaliyet gösteren örgütün amacı siyasi rakipler ve muhalefet hakkında bilgi toplamak, Abdülhamid‘e karşı düzenlenen darbe ve ayaklanmalardan önceden haberdar olmak ve engellemekti. Padişah, 1880’de Yıldız İstihbarat Teşkilatı‘nı kurarak çok sayıda hafiyeyi örgüte dahil etti. Bu hafiyelerin İstanbul başta olmak üzere, ülkenin dört bir yanında jurnalci denen ajanları vardı. Neredeyse her mahallede birkaç jurnalci bulunur hale gelmişti. Jurnalcilerin verdiği bilgiye de jurnal denirdi.
Böylece otuz üç yıl boyunca Osmanlı Devleti, Yıldız Sarayı’ndan, koyu bir istibdat ve mutlak bir rejimle yönetildi. Sansür ve baskı o boyuttaydı ki, bazen en makul davranışlar ve sözler bile Padişah’a karşı bir ihanetin kanıtı olarak sunulabiliyordu. Bu da elbette kimi zaman oldukça gülünç sonuçlar yaratabiliyordu.
Kendinden önceki padişahların başına neler geldiğini iyi bilen Abdülhamid, sürekli bir güvenlik bunalımındaydı. Amcası Abdülaziz kuşkulu biçimde ölmüş, yerine geçen ağabeyi V. Orhan daha üç ay olmadan ruhsal bunalım geçirdiği gerekçesiyle Çırağan Sarayı’na hapsedilmişti. Bu güven krizini aşması, Yıldız Sarayı’nın duvarları arkasına kapanıp istihbarat teşkilatını kurmasıyla mümkün olabildi. Daha yirmi beş yaşındayken amcası Abdülaziz’le Avrupa’ya gitmiş, Batı’nın kültür ve sanatını yakından gözlemleme imkanı olmuştu. Padişah olduktan ve meclisi kapattıktan sonra, tüm ülkeyi Yıldız Sarayı’ndan yönetmeye başladı.
Büyük ihtimalle, hafiyelerinden her gün gelen jurnaller ve bunlara karşı ne yapması gerektiğini düşünmek, onun en büyük eğlencelerinden biriydi. Ülkenin en çalkantılı döneminde başa geçmesine rağmen, Yıldız Sarayı’nın loş salonlarında dolanıp melankoliyle penceresinden denize baktığı zamanlar az değildi. Sarayın kalın ve yüksek duvarları arkasında güvenliğini sağladıktan ve uçan kuştan bile haberi olacak biçimde işleyen bir casusluk ağıyla İstanbul’u sardıktan sonra, sıkıntıdan patlamak yerine marangozlukla oyalanması herhalde bundandı. Özel atölyesinde devrin en usta marangozlarına taş çıkartacak bir maharetle çalışır, bugün örneklerini, İstanbul Üniversitesi vb. yerlerde gördüğümüz çalışma masası, kitaplık gibi mobilyalar üretirdi.
Kuruntulu bir mizaca sahip olduğu söylenen padişahın bu illetten kurtulmak için denediği yollardan biri de toprak malzemelerle uğraşmak, seramik, porselen gibi eşyalar üretmekti. Bu amaçla sarayın bahçesinde bir ocak kurdurmuş, ileride Yıldız Porselen Fabrikası’na dönüşecek olan bu tesiste zamanının bir kısmını çanak çömlek üreterek geçirmeye başlamıştı.
Yapacak iş olmayınca, adeta bir emekli yaşamı sürmek zorunda kalan Abdülhamid‘in bir başka eğlencesi de fotoğraf çekmekti. Saray’ın dışına pek çıkmasa da İstanbul’un güzel fotoğraflarını çektiği bilinmektedir. Herhalde fotoğraf çekmekten çok, onu tab etmek epey vaktini alıyor, böylece can sıkıntısından bir nebze daha kurtulmayı beceriyordu.
Gene de sarayda geçirilecek zaman çoktu. Ne bahçe, ne deniz, ne marangoz atölyesi, ne saramik insanı sürgit oyalayamıyor, hafiyeler de gittikten sonra Şale Köşkü’nün avizeleri insanın üstüne üstüne gelmeye başlıyordu. İşte bu dakikalarda Abdülhamid‘in imdadına kitaplar yetişiyordu. O iflah olmaz bir edebiyat fanatiğiydi. Avrupa’da basılan bütün romanları neredeyse herkesten önce o okurdu. 19. yüzyılın bütün Avrupalı yazarlarını elden geçirmişti. En çok da Jules Verne’in hayranıydı. Kütüphanesinde yirmi bin kitap olduğu söyleniyor ki, bu gerçekten büyük bir rakamdır.
Ama şimdi sıkı durun, bu kitaplardan 600 kadar el yazması hangi edebi türe aitti biliyor musunuz? Polisiye. Evet, yanlış okumadınız, Abdülhamid, koyu bir polisiye meraklısıydı. Bazen bizzat kendisinin okuduğu, bazan da süt kardeşinden dinlediği bu öyküleri ona sekiz kişiden oluşan ve aralarında Halide Edib Adıvar’ın da bulunduğu bir tercüme heyeti çevirirdi. Heyettekiler aynı zamanda diğer kitapları da tercüme ederler, dolgun bir ücret alırlardı.
Abdülhamid‘in en sevdiği öyküler A.Conan Doyle’ün Sherlock Holmes’üydü. Padişah hazretleri, Holmes’ün bir macerasını tesadüfen okuduktan sonra, çok beğenmiş, derhal sefarethaneye emir verilerek, o güne dek hikâyeleri yayınlayan bütün gazete ve dergiler bulunmuş ve İstanbul’a gönderilmişti. Aynı uygulama her yeni öykü yayınlandıkça tekrar edildi ve böylece Holmes’ün bütün maceralarını kapsayan muhteşem bir el yazması koleksiyonu saray kütüphanesindeki yerini aldı.
Abdülhamid, Sherlock Holmes’e öyle hayrandı ki, yazarı Doyle’ü İstanbul’a davet etti. Arthur Donan Coyle ve eşi, 1907 yılında ünlü Şark Ekspresi treniyle İstanbul’a geldiler. Padişah onları huzurunda kabul etti ve her ikisine birer nişan taktı. Kabul sırasında yazara bir de eleştiri de bulundu ve ondan sadece Serlock Holmes hikâyeleri yazmasını istedi. Çünkü romanlarını hikâyeler kadar başarılı bulmamıştı. Bu tenkit, doğal olarak Doyle’ü pek kızdırdı. Bu yüzden hatıralarında saraya kabullerinden bahsetmedi. Güya padişah, aldığı bir jurnal üzerine, yazar ve eşinin Yıldız’a gelmelerini sakıncalı bulmuştu.
Arsen Lupin de tıpkı Sherlock Holmes gibi Padişah’ın gözdelerinden biriydi. O güne kadar yayınlanan gazete tefrikalarını 1905’de bir kitap haline getiren Yıldız Sarayı, böylece Fransa’dan iki yıl önce ilk Arsen Lupin macerasını yayınlamış oldu. Çünkü, bir gazetede tefrika edilen ilk Lupin macerası 1907’de sona erdi ve o yıl kitap olarak basıldı. Diğer bir deyişle, Türkiye Arsen Lupin’i okumaya başladığında, saray ve dolayısıyla Abdülhamid, o işi çoktan yapmıştı. Benzer durum Nat Pinkerton ve Nick Carter için de geçerliydi. Bu ünlü romanlar, Türkiye’de basılmadan çok daha önceki yıllarda Yıldız Sarayında tercüme edilip Abdülhamid‘in kütüphanesine konmuştu.
Ne yazık ki, içinde bütün Avrupa külliyatının neredeyse tamamını ve özellikle polisiye adına yazılmış ne varsa hepsini bir arada barındıran bu değerli kütüphane 31 Mart Ayaklanması esnasında büyük zarar gördü. AVM yapılarak yeniden ihya edilmek istenen ve bu nedenle Gezi Olaylarına sebep olan Taksim Kışlası’ndaki Avcı Taburları, ayaklanarak 31 Mart 1909’da Yıldız Sarayı’nı yağmaladılar. Abdülhamid‘in padişahlıktan indirilmesine yol açan bu gerici isyan sırasında kütüphanedeki kitaplar talan edildi, yakıldı. Sarayı savunanlar, yine de kitapların bir kısmını kurtarabildiler. Bunların da büyük kısmı İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ne devredildi.
Oh ne güzel, şimdi emin ellerde diye düşünüyorsunuz değil mi? Ne yazık ki, öyle değil. Çok kısa bir süre önce, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin “Nadide Eserler” bölümünde olması gereken bu kitapların, Rektör Prof. Kemal Alemdaroğlu tarafından kütüphane dışına çıkartıldığı, bir kısmının çöpe atılırken bir kısmının da sahaf ve koleksiyoncular tarafından satın alındığı ortaya çıktı. Yani şu anda bu eserler kayıp. Gerçi 4.500 tanesi bulunmuş ve İstanbul Belediyesi’nin desteğiyle satın alınarak Atatürk Kitaplığı’na yerleştirilmiş. On binlerce kitaptan sadece 4500’ü!..
Abdülhamid‘in kitaplarının dönüp dolaşıp Atatürk Kitaplığı’na sığınmaları da talihin garip bir cilvesi olsa gerek.
A.B.D. “komünizm korkusu” ile sarsılıyordu. Halk A.B.D. hükümeti tarafından sistematik bir şekilde komünizm oluşumuna karşı diken üstünde tutuluyordu. Sanki Amerika, komünist ajanlar tarafından kuşatılmıştı. Ciddi ciddi bu ihtimal üzerinde duruluyordu.
“Kırmızı Tehlike” dönemi içerisinde tüm hükümet çalışanları testlere tabi tutuluyorlardı. Herkes her alanda Rus ajanı olabilirdi. FBI, herkesi fişlemeye başlamıştı. En ufak “gerekçe” bulunduğu taktirde bir kişiyi şüphe üzerine işten kovmak kolaydı. 1954’te Senatör McCarthy A.B.D. ulusal savunması hakkında araştırma yapma gerekçesiyle kötüleme kampanyasına maruz kalırken, Ehtel ve Julius Rosenberg Sovyetler’e nükleer bilgiler sızdırmaktan ötürü yargılanıp idam cezasına çarptırıldılar. Muhbirlerin tek bir sözünün delil olarak kabul edildiği bir dönemdi. Televizyonun evlere girmesiyle birlikte işler, bunun bu kadar kolay olmadığını gösterdi. Herkes televizyon aracılığıyla gerçekleri duyabiliyordu artık. Adalet istiyordu herkes. Gerçek delilleri görmek istiyordu.
Sovyetler Birliği’ne nükleer bilgiler sızdırmakla suçlanan ve idam edilen Ehtel ve Julius Rosenberg.
Amerika komünist karşıtı duruşuyla dünyanın liderliğini üstlenmişti. Almanya hızla kalkınma belirtileri gösteriyordu. Polonya savaş sonrası ciddi biçimde hasarlıydı. Bu durum ise en çok suç potansiyeli olanlara yarıyordu. Geçimini kaçakçılıktan ve hırsızlıktan kazanan Wladyslaw Mazurkiewicz, 1954’te altı kişiyi gasp etmek için öldürmekten ötürü tutuklandı. Hasta bakıcısı Fritz Rudloff ise hastaları arsenikle zehirlerken intikam peşindeydi. Üstleriyle anlaşamadığı için hastaları öldürüp şeflerini zor durumda bırakmak istiyordu.
Hayat Sigortaları
Tulsa’da yaşayan yaşlı Nannie Doss, şirin dış görüntüsünün aksine eğlence uğruna çevresindekileri zehirleyerek öldürmüştü. Dört eşini zehirlemekten yargılandı ve cinayetleri para uğruna değil, sevgi uğruna işlediğini belirtti. Ancak gerçekler biraz farklı bir portre çiziyordu. Eşlerini fare zehriyle öldürdükten sonra, bir sonraki eşin peşine düşüyordu. Bu arada ise sigortadan yüklü miktarda tazminat alıyordu. Gazetede yer alan haberlere göre öldürmekten o kadar zevk alıyordu ki, eşleri haricinde annesini, iki kız kardeşini, torun ve yeğenini de öldürmüştü. Ömür boyu hapis cezası aldıktan kısa bir süre sonra cezasını çekerken öldü.
Nannie Doss
Erkekler de benzer sebeplerden ötürü eşlerini öldürüyorlardı. George Sack, Chicago’da 1920’lerde iki eşini sigorta parası uğruna öldürmüştü. Davası esnasında Clarence Darrow tarafından yüklü para karşılığında deli raporu aldı. Böylece hapishane yerine hastaneye yatırıldı. Hastaneden taburcu olduktan sonra yine öldürmeye devam etti. 1939 ile 1954 yılları arasında, iş ortağı, kiracısı ve üçüncü eşi şüpheli bir şekilde öldüler. Bu cinayetlerden ötürü tekrar yargılandı ve bu sefer cezaevine gitti. Orada da bir müddet sonra intihar etti.
Güney Afrika
1950’lerin ortasında Güney Afrika’da Elifasi Msomi isimli büyücü sadece iki yıllık bir süreçte on beş kişiyi kurban ederek öldürmüştü. Kurbanları genellikle çocuktu. Bıçaklayarak öldürdüğü çocukların kanlarını büyü amacıyla kullanıyordu. İki kez gözaltına alınsa da, her defasında serbest kalmayı başardı. Üçüncü kez tutuklandığında yargılandı ve idam edilerek cezalandırıldı.
Mezarcı
Ed Gein isimli şahıs bir gasp olayı yüzünden şüpheli konumundaydı. Polis memurları evine gittiğinde Ed’in evde olmadığını fark etti. Etrafı inceledikten sonra, karanlık bir barakanın içerisine girdiler. Baraka bir avcıya ait olduğunu hemen belli ediyordu. Barakanın ortasında kancalara asılı kadavralar sarkıyordu. Ancak kadavralar bilindik av hayvanlarına benzemiyordu. Dikkatli inceleme neticesinde kadavraların insan bedenleri olduğu anlaşıldı. Bir tane kancada bir kadına ait ceset asılıydı. Cesedin gövdesi kasıklarından gırtlağına kadar yarılmıştı. İçi tamamen temizlenmiş ve bacakları iki yana ayrılmıştı. Polis memurlarının aklına kısa süre önce kaybolan dükkan işletmecisi Bernice Worden geldi. Ancak bu sadece bir başlangıçtı. Artık sıra Gein’in evine gelmişti.
Ed Gein.
Ed Gein tutuklandı ve yeni ölmüş kişilerin mezarlarını kazıp bazı uzuvlarını çaldığını söyledi. Ayrıca Bernice Worden ve yine kayıp olan Mary Hogan’ı öldürdüğünü itiraf etti. Yaptıklarının yanlış olduğunu algılamış gibi bir tavır sergilemiyordu. Bu olay uluslararası basında büyük yankı uyandırdı. Özellikle adlî psikoloji ve suç psikolojisi okuyan kişiler olaya büyük ilgi gösterdiler. Ed’in annesinin dominant yapıda olduğu biliniyordu ve ölene dek oğlu üzerinde inanılmaz bir baskı kurmuştu. Babası ve ağabeyi genç yaşta ölmüşlerdi. Annesi cinselliğe karşıydı ve oğlunu da bu yönde yetiştirdi. Ed çoğu zamanını anatomi ve Nazi deneyleri üzerine kitaplar okuyarak geçiriyordu.
Bir sabah gazetede bir kadının cenaze haberini okuduktan sonra gece mezarlığa gidip kadının cesedini çaldı ve bir kadın bedenini yakından incelemek istedi. Bu eylem bir alışkanlığa dönüştü ve yaklaşık on yıl boyunca cesetleri veya sadece belli uzuvları mezarları açarak çalmaya devam etti. Üç ayrı mezarlıkta dokuz ayrı mezar açtığını itiraf etti. Yetkililer buna inanmayınca itirafta geçen mezarlıkları ziyaret ettiler ve mezarları açınca gerçekten de cesetlerin olmadığını gördüler.
Ed Gein ve çiftliği.
Ed, cesetlerin organlarını buzdolabında saklarken, kemiklerinden ve derilerinden de çeşitli gereçler yapıyordu. Araştırmalar derinleşince niçin böyle korkunç şeyler yaptığı anlaşıldı. Annesinin cinsellik üzerine kurmuş olduğu baskı yüzünden, Ed, erkek bedeni içerisinde yaşamaktan rahatsız oluyordu. Kendisini bir kadın bedeninde görüyordu. Annesi ölmüştü, ancak hâlâ annesi varmış gibi davranıyordu. Eşyaları annesi yaşıyormuş gibi kullanıyordu. Kadın cesetlerinin derilerinden maskeler ve yelekler yapıp onları giyiyor ve geceleri dolunay ışığı altında saatlerce dans ediyordu. Daha sonra işlenmesi kolay daha taze deriye ihtiyacı olduğunu fark etti. Bu öldürme anlamına geliyordu. 1954 ve 1957’de annesine benzeyen iki kadını öldürerek çiftliğine getirdi.
Aynı yıl içerisinde Ajette Lyles isimli kişi voodoo denilen büyücülük sebebiyle dört akrabasını öldürmekten tutuklandı. Mary Elizabeth Wilson İngiltere’de üç eşini zehirleyerek öldürmüş, paraları üzerine geçirmişti. Altmış altı yaşında mahkemeye çıkarıldı. Bu davayı ilginç kılan husus, zehirli madde olarak ilk kez fosforun kullanılmış olmasıydı. O dönemde cinsel gücü arttırıcı ilaçların içerisinde fosfor bulunmaktaydı. Dolayısıyla yaşı ilerlemiş kişilerin bedenlerinde fosfora rastlamak mümkündü. Savunma avukatları bu tez üzerinde dursalar da, yargıcı ikna edemediler ve Mary suçlu bulundu.
O dönemde katiller genellikle orta yaş üzeri kurbanları tercih ediyorlardı. Böylece seri katiller hakkında birtakım profilleme genellemeleri türemeye başladı. Taa ki İskoçya’da kültürlü ve yakışıklı bir seri katil ortaya çıkana kadar… Dava süresince etkileyici bir savunma verse de ve rahat tavırlarıyla dikkat çekse de, yedi kişiyi öldürmekten ötürü suçlu bulunmuştu.
Kanada’da 1957 ile 1958 yılları arasında 17 yaşındaki Peter Woodcock isimli seri katil, üç çocuğu öldürmekten yargılandı ve aklî dengesi bozuk olduğu varsayılarak, psikiyatri bölümüne yatırıldı. Otuz yıllık bir tedavi süreci sonrasında rol model kabul edilebilecek düzeye geldiği varsayıldı. Bu sebepten serbest kaldı. Ancak tedavinin bir işe yaramadığı hızlı bir şekilde anlaşıldı. Woodcock tekrar cinayet işledi. Peter Woodcock, psikopatide tedavinin mümkün olması için yapılan çalışmalarda emsal oldu.
Çölde Dehşet
Glatman, tutuklanmasının iki ay öncesinde birçok kişiye kendisini fotoğrafçı olarak tanıttı ve ağustos ayında “manken” Judy Dull’u buldu. Fotoğraf çekimi bahanesiyle Dull’u bağlayan Glatman, genç kadına tecavüz ettikten sonra öldürdü. Ardından, cesedi şehir dışındaki çöl bölgesine bıraktı. Bir sonraki kurbanını Yalnız Kalpler Kulübü‘nde buldu. Shirley Ann Bridgeford ile tanıştıktan sonra, çölde fotoğraf çekimleri için ikna etti. Çöle vardıklarındaysa ilk kurbanında olduğu gibi, çekim bahanesiyle kadını bağladı ve tecavüz edip öldürdü. Sonra, cesedi çölde gömdü. Son kurbanını ise bir ajans vasıtasıyla buldu. İkinci cesedi gömdüğü yerin yakınında bir yere piknik yapmak bahanesiyle geldiler. Orada kurbanına defalarca tecavüz etti. Ardından fotoğraflarını çekti ve nihayetinde öldürdü. Kısa sürede yakalanan Glatman, idam edildi.
Glatman ve Dedektif Pierce Brooks.
Bu olay Pierce Brooks isimli cinayet masası dedektifine ilham oldu. Ulusal bir veri bankası ağı oluşturarak şiddet suçlarını kayıt altına alıp seri cinayetleri eşleştirmek için ciddi bir çalışmaya girişti. Glatman dosyasını incelerken, olayın üç cinayetle sınırlı olmadığına ve öncesinde de başka cinayetlerin işlenmiş olabileceğine inanmaktaydı. Araştırmalarına Los Angeles’ten başlayarak diğer eyaletlerdeki benzer olayları inceleyerek devam etti. Bir başka olayla, Glatman dosyası arasında ciddi benzerlikler olduğunu fark etti. İki farklı dosyada bulunan parmak izi analizinde eşleşme yaptı. Ancak bu dosyaları birleştirmek çok zaman alacaktı. Böylece müdürünün yanına giderek, bilgisayar talebinde bulundu. Bu talebi alay konusu oldu. O dönemdeki bilgisayarlar çok pahalıydı ve hacim olarak da bulundukları binaya eş değerdeydi. FBI’ın Brooks’un bu talebini hayata geçirmesi yirmi yılı aldı. 70’li yıllarda bilgisayarlar artık daha az maliyetlilerdi ve yönetmesi daha kolaydı.
Sovyetler Birliğinin Sputnik projesini hayata geçirmesi ile birlikte ABD’de teknoloji yatırımları ağırlık kazandı. Ay’a gidiş yarışının başlaması, bilgisayar teknolojisinin de gelişmesini sağlamıştı.
Femme fatale, felakete sebep olan kadın anlamına geliyor. Tam karşılığı ise ölümcül kadın. Bir femme fatale, kadınsı hilelerini ustaca kullanarak erkekleri baştan çıkarır ve onları kendi cinsel arzularının esiri haline getirir. Yani o, karşı konulamaz bir karakterdir. Erkekler onun için birer kurbandır. Aldatma konusunda eşi benzeri yoktur. Hedeflediği kurbanı şehvet yoluyla ağına düşürdükten sonra, soğukkanlılıkla yok eder. Bu nedenle onun ölümcül kadın olarak tanımlanması ve adlandırılması gayet normaldir.
Ancak bu tanımlamayı ve adlandırmayı yapanlar erkeklerdir. Femme fatale, erkeklerin yırtıcı kadın fantezisinin zirvesini oluşturur. Erkeklerin cinsel arzusunu ölümcül bir şekilde manipüle eden kadınlardır onlar. Bundan dolayı da erkeklerin kadınlara ilişkin kaygılarını yansıtır. Bunun en önemli sebebi kadın cinselliğinin bağımsızlığıdır ki, günümüzde bile erkeklerin en ciddi kaygılarından biri budur. Kadınların cinsel yönden özgür olmaları erkeklerin kontrolü dışına çıkmaları anlamına gelir. Bu da ataerkil bir düzenin bekçisi olan erkekler açısından ciddi bir tehdit oluşturur. Öte yandan, erkekler kadın cinselliği karşısında savunmasızdırlar. Böylece ölümcül bir kadının tuzağına kolayca düşebilirler. Kadın ölümcül olmasa bile, erkeğin bu zafiyeti terk edilmekle sonuçlanabilir. Bu kaygılar, ataerkil düzenin var olduğu bir dünyada adeta ezeli ve ebedi niteliğe sahiptir.
Kökleri en eski kültürlere kadar uzanan bu karaktere kutsal kitaplar da dahil olmak üzere en eski metinlerde bile rastlayabiliyoruz.
Örneğin, ölümcül cazibelerini kullanarak İsrail’in düşmanlarını alt eden Judith, Esther ve Jael birer femme fatale olarak karşımıza çıkarlar. Bunlar kahramanlık mertebesindeki ölümcül kadınlardır. Buna karşılık, Delilah’sa kötü femme fataledir. Samson’u, gücünün kaynağını söylemesi için kandırır ve onu kucağında uyuttuktan sonra saçlarını tıraş eder. Böylece Samson’un güçlerini kaybederek kör olmasına, köleleştirilmesine ve nihayet ölümüne yol açar.
Havva’nın ilk femme fatale olduğu düşünülebilir ama bu doğru değil. Çünkü, elmayı Adem’e ikram ettiğinde, cinselliğini farkında değildir. Oysa bir femme fatelenin güç kaynağı sahip olduğu cinselliktir. Havva, bilmeden Adem’e ve kendisine kötülük yapmıştır. Onu femme fatale olarak görmek haksızlık olur.
Femme fatale tiplemesini Anadolu da dahil olmak üzere pek çok coğrafyanın folklorunda da görmek mümkün. Sadece edebiyatta değil, sanatın diğer alanlarında da, resim, müzik gibi, bu karakter karşımıza çıkar. Örneğin; Bizet’nin Carmen’i tipik bir femme fataledir.
Tabii ki edebiyatta çok daha yaygın bir yer edinmiştir. Örneğin, Shakespeare’in Lady Macbeth’i tam anlamıyla bir femme fataledir. İddialı ve açgözlüdür. Kralı öldürme konusunda Macbeth’i cinayete azmettiren odur. Komployu o tasarlar. Ünlü “İhtiyarın bu kadar kanı olacağını kim bilebilirdi ki?” cümlesini söyleyen, işte bu şeytan ruhlu kraliçedir.
Femme fatale eski bir figürdür ama, tanımlanmak ve kavramsallaştırılmak için 19. yüzyılı beklemiştir. Şiirde ve romanda pek çok femme fatale karaktere rastlamak mümkündür. İlk aklıma gelenler Batı’da Flaubert’in Madam Bovary’si ve Zola’nın Nana’sı. Bizdeyse Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü’ndeki Ferhunde, Aşkı Memnu’daki Bihter karakterleri. Aziz Nesin’in Tatlı Betüş’ünü de unutmamak lazım.
Fakat bu arketipin edebiyatta asıl boy göstermesi polisiye ve suç romanlarıyla oldu. Ucuz polisiye romanlarda sık sık yer alan derinlikten yoksun kötü kadın tiplemeleri Dashiel Hammet, Cornell Woolrich, James Ellroy gibi yazarlar aracılığıyla polisiye edebiyatın en ilgi çekici figürleri haline geldi.
Phyllis Dietrichson rolündeki Barbara Stanwyck, Çifte Tazminat filminin ünlü sahnelerinden birinde.
Hammet’ın Malta Şahini, Ellroy’un The Black Dahlia, Woolrich’in The Bride Wore Black romanlarındaki femme fatale karakterler polisiye edebiyatın unutulmazları arasında yer alırlar. Raymond Chandler’in hemen hemen tüm romanları incelikli bir femme fatale barındırır. James M. Cain’in Postacı Kapıyı İki Kez Çalar romanındaki Cora ve Çifte Tazminat romanındaki Phyllis Dietrichson karakterleri polisiye edebiyatın en ünlü ölümcül kadınları olarak bilinirler.
Antik çağdan beri var olan, 19. yüzyılda Fransa’da kavramsallaştırılıp adı konan femme fatalenin popüler hale gelmesi ise 1930’larda kara filmler (film noire) sayesinde oldu. Aslında cinsel yönden serbest ve erkeğe meydan okuyan kadın tiplemesi bu tarihten çok önce, ta sessiz sinema döneminde de vardı. 1930’larda ortaya çıkan tipin bundan farkı, doğrudan ataerkil endişeyi yansıtmasıydı. O dönemde birçok insan (yani erkekler) bu çekici kadınların sahip olduğu güçten korkuyordu, bu yüzden erken Hollywood’daki femme fatale arketipi kitlelere bir mesaj göndermek için kurgulandı: Kadınlar evlenmeli, anne olmalı ve evi çekip çevirmeliydiler. Aksi takdirde cinselliklerini kendi avantajlarına kullanabilirlerdi ki bu da dünyanın sonu demekti(!).
Postacı Kapıyı İki Kez Çalar filminin Cora’sı Lana Turner.
En bilinen tipler 1930-1950 arası kara filmlerde ortaya çıktı. Double Indemnity’deki Barbara Stanwyck, Gilda’daki Rita Hayworth ve The Postman Always Rings Twice’dakiLana Turner bu dönemde ünlendiler. Bu karakterler istediklerini elde etmek için sonuçları ne olursa olsun cinselliklerini erkekler üzerinde bir güç biçimi olarak kullanan, genellikle bekar veya cinsellğini özgürce yaşayan, hayatlarında bir yerde yanlış bir dönüş yapmış ve bunun sonucunda toplumdan dışlanmış kadınlardı. Dönemin sinemasında bir fölümcül kadının affedilmesinin tek yolu, erkek kahramanına masumiyetini veya sadakatini gösterip gerçek aşkını itiraf etmesinden ya da yok edilmesinden geçiyordu.
Bir femme fatale, herşeyden önce baskın bir kişiliktir. Kendinden emin, hırslı ve acımasızdır. Gerektiğinde rol yapmasını çok iyi becerir. Hedefine varmak için kolayca yalan söyler. Özellikle sinemada, şeytani planlarını gerçekleştirmek için kullandığı en önemli silah güzelliğidir. Eski deyimle söylersek, ki daha doğru bir ifadedir bu, cinsi cazibesini kullanır. Velhasıl o kötü bir kadındır. Erkekleri birbirine düşürür, büyük felaketlerle karşılaşmalarına yol açar.
Marlene Dietrich, Mavi Melek filminde.
Femme fatale yani ölümcül kadın, cinsel cazibesini farkındadır ve bunu kullanmaktan çekinmez. En otoriter erkeği bile, kendisine aşık ettikten sonra, bütün kontrolü eline alır, erkeği tamamen iradesiz bırakır. Erkek artık onun her istediğini yapacak durumdadır. O isterse hırsızlık yapar ya da cinayet işler. Klasik kara filmlerde, erkek karakterler bu nedenle sık sık detektif, polis gibi bir kanun adamı yapılmıştır. Böylece ölümcül kadının cazibesine kapılarak, içine girdikleri yasa dışa ortamla nasıl baş edeceklerinin gerilimi beyaz perdeye yansıtılmak istenmiştir.
Sinemanın ilk femme fatale tiplemesi, Alman sinemasının ilk sesli filmi olan ve Joseph Von Stromberg yönetiminde çekilen Mavi Melek‘in Lola Lola karakteridir. Oynadığı bu rolle Marlene Dietrich dünya çapında bir yıldız olmuştur. Marlene Dietrich femme fatale tipinin dünyada en tanınan oyuncusudur. Kariyeri boyunca defalarca benzer rollerde görünmüş, sahip olduğu gizemli cinsel çekiciliğini, yarattığı karakterlerde ustaca kullanmıştır.
Gilda’da Rita Hayworth.
Klasik Hollywood sinemasının en başarılı femme fataleleri arasında Gilda filmindeki rolüyle Rita Hayworth gelir. Rita, bu filmde sinema tarihinin en unutulmaz ölümcül kadınını oynamıştır. Onun bu rolüne ve filmin kendisine, sonraki yıllarda pek çok göndermeler yapılmış, hatta sayısız benzerleri beyaz perdeye yansıtılmıştır.
Klasik dönemde, Malta Şahini’ndeki soğuk Brigid rolüyle Mary Astor‘u, Çifte Tazminat (Double İndemnity) filminde gizemli Phyllis rolüyle Barbara Stanwyck‘i ve Postacı Kapıyı İki Kere Çalar’daki sarışın afet Cora rolüyle Lana Turner’i de unutmamak gerekir.
Mulholland Drive’da Laura Harring.
Polisiye Sinemada femme fatale tiplemesi, sonraki yıllarda da devam etti. Vertigo’da Kim Novak, Niyagara’da Narilyn Monreo, Chinatown’da Faye Dunaway, Mavi Kadife’de İsabelle Rosselini, Disclosure’de Demy Moore, Bir Cinayetin Anatomisi’nde Lee Remick, Body Heat’de Kathleen Turner, To Die For’da Nicole Kidman, Feurnemme Fatale’de Rebecca Romijn, Mulholland Drive’da Laura Harring, Los Angeles Confidential’de, Kim Basinger ve Kayıp Otoban’da Patricia Arquette unutulmaz performanslarıyla, bu karaktere eşsiz katkılar yaptılar.
Edebiyat, sinema, sanat dünyasında, cazibesi ve çekiciliğiyle erkekleri baştan çıkaran, ancak genellikle onların başına bela olan kadın karakterleri tanımlamak için kullanılan “Femme fatale” terimi, Fransızca kökenli olup “ölümcül kadın” anlamına gelmektedir. Güzellikleri ve zekâları ile erkekleri etkileyen, manipülasyon gücüne sahip, tehlikeli ve gizli amaçları ve kendi çıkarları uğruna başkalarını kullanmaya meyilli kadınlardır. Karşı konulmaz cazibeleri sayesinde erkekleri etkilemekte ustadırlar. Ancak bu etkileşimlerin sonucunda genellikle erkeklerin başına çeşitli sorunlar açılır.
Femme Fatale karakterleri sadece edebiyat ve sinemada değil, genel olarak popüler kültürde de önemli bir yer edinmiştir. Bu karakterler, kadınların güç ve etkilerini simgeleyen figürler olarak görülür. Aynı zamanda, toplumun kadınlara dair korkularını ve hayranlıklarını yansıtan birer ayna görevindedir. Femme fatale, bağımsız ve güçlü kadın imajını temsil ederken, aynı zamanda tehlike ve belirsizliği de beraberinde getirir.
Edebiyat dünyasında femme fatale karakterleri, okuyucuları etkileyen ve hikâyeye derinlik katan unsurlar olarak önemli bir yer tutar. Örneğin, klasik edebiyat eserlerinde sıklıkla femme fatale karakterlerine rastlanır. Bu karakterler, hikâyelerin merkezinde yer alarak entrika, tutku ve tehlike dolu olayların gelişmesine önayak olurlar. Femme fatale, genellikle ana karakterin hayatında büyük değişimlere yol açar ve olayların akışını tamamen değiştirebilir.
İşte edebiyat dünyasının bazı ikonik femme fatale karakterleri:
Lady Macbeth (Wialliam Shakespeare)
William Shakespeare’in ünlü tragedyası “Macbeth”te, Lady Macbeth kocasını İskoçya Kralı Duncan’ı öldürmeye ikna eden manipülatif ve hırslı bir kadındır. Güç ve iktidar için her türlü kötülüğü yapmaya hazır olan Lady Macbeth, edebiyatın en bilinen femme fatale karakterlerinden biridir.
Carmen (Prosper Merimee)
Prosper Mérimée’nin novellasında ve Georges Bizet’nin operasında yer alan Carmen, çekiciliği ve baştan çıkarıcılığı ile erkekleri etkileyen bir kadın karakterdir. Özgürlüğüne düşkün ve asi ruhu ile Carmen, kendisine âşık olan erkeklerin hayatlarını altüst eder.
Mata Hari (Paulo Coelho)
Paulo Coelho’nun romanında, gerçek bir tarihi figür olan Mata Hari’nin hayatı anlatılır. Bir casus ve dansçı olan Mata Hari, güzelliği aynı zamanda zekâsıyla erkekleri baştan çıkaran, manipüle eden bir kadındır. Hem gerçek hayatta hem de edebiyatta femme fatale figürünün bir örneğidir.
Circe (Homer)
Homeros’un “Odysseia” destanında yer alan Circe, büyücü ve tanrıça olarak erkekleri büyüleriyle etkileyen bir karakterdir. Odysseus ve adamlarını domuzlara dönüştürerek güç ve manipülasyon yeteneğini gösterir.
Milady de Winter (Alexandre Dumas)
Alexandre Dumas’nın ünlü romanı “Üç Silahşorlar”da Milady de Winter, güzelliği ve zekâsı ile silahşorları kandıran, entrikalarla onları zor durumda bırakan bir kadındır. Ajan, suikastçı ve hilekâr olarak edebiyatın en tehlikeli femme fatale karakterlerinden biridir.
Nora Flood (Djuna Barnes)
Djuna Barnes’ın “Nightwood” romanında, Nora Flood karmaşık ve baştan çıkarıcı bir karakterdir. Sevgilisi Robin Vote’a olan tutkulu aşkı, ilişkilerinde manipülatif ve kontrol edici bir tutum sergilemesine neden olur.
Catherine Earnshaw (Emily Bronte)
Emily Brontë’nin “Uğultulu Tepeler” romanında, Catherine Earnshaw tutkuları ve bencil kararlarıyla Heathcliff’in hayatını altüst eder. Aşk ve intikam dolu bu hikâyede, Catherine’in etkisi yıkıcı ve trajiktir.
Rebecca (Daphne Du Maurier)
Daphne du Maurier’nin “Rebecca” romanında, Rebecca karakteri doğrudan görünmese de, onun varlığı ve etkisi hikâyeyi şekillendirir. Ölmüş olmasına rağmen, manipülatif ve güçlü kişiliğiyle etrafındaki insanların hayatlarını etkilemeye devam eder.
Matilda (Matthew Lewis)
Matthew Lewis’in “The Monk” adlı gotik romanında, Matilda karakteri Başrahip Ambrosio’yu baştan çıkaran ve onun ruhunu ele geçirmeye çalışan şeytani bir kadındır. Güzelliği ve çekiciliği ile erkekleri kandırıp kötü yollara sürükler.
***
Bu karakterler, edebiyatın farklı dönemlerinde ve türlerinde ortaya çıkarak femme fatale kavramının çeşitli yönlerini sergilerler. Her biri, çekicilikleri ve tehlikeli doğalarıyla okuyucular üzerinde derin bir etki bırakmıştır.
Dünya edebiyatı ve sanatındaki ikonik femme fatale karakterlerinin ardından, Türk edebiyatında da unutulmaz izler bırakan femme fatale figürlerinden birkaç karakter paylaşmak istiyorum;
Bihter (Halit Ziya Uşaklıgil)
Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu” romanındaki Bihter karakteri, Türk edebiyatının en tanınmış femme fatale figürlerinden biridir. Güzelliği ve çekiciliği ile dikkat çeken Bihter, evli olmasına rağmen genç Behlül ile yasak bir aşk yaşar. Bihter’in tutkulu ve yasak aşkı, hem kendisinin hem de çevresindeki insanların hayatını büyük ölçüde etkiler ve trajik sonuçlar doğurur.
Firdevs Hanım (Mehmet Rauf)
Mehmet Rauf’un “Eylül” romanındaki Firdevs Hanım, kurnaz ve manipülatif bir karakter olarak öne çıkar. Kendi çıkarları doğrultusunda başkalarını kullanmaktan çekinmez. Firdevs Hanım, romandaki diğer karakterlerin yaşamlarını etkileyerek entrikaların merkezinde yer alır. Onun manipülatif doğası, romanın dramını ve gerilimini artırır.
Ferhunde (Reşat Nuri Güntekin)
Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” romanında Ferhunde karakteri, aile içindeki çalkantıların ve trajedilerin önemli bir parçasıdır. Güzelliği ve cazibesiyle etrafındaki erkekleri etkileyen Ferhunde, aile içindeki dengeleri altüst eder ve birçok olaya sebep olur. Onun bu çekici ve manipülatif doğası, romanın dramatik yapısını güçlendirir.
***
Femme fatale karakterleri, edebiyat ve sanat dünyasında, cazibeleri ve tehlikeleriyle unutulmaz izler bırakan figürler olarak önemli bir yer tutar. Hem dünya edebiyatında hem de Türk edebiyatında, bu karakterler aracılığıyla insan doğasının karmaşıklığı ve tutkunun yıkıcı gücü ustalıkla işlenmiştir. Bu güçlü ve gizemli kadınlar, her dönemde okuyucuları ve izleyicileri etkilemeye devam edecektir.
Bu yazıda, kara filmlere özgü Femme Fatale karakterinin ideolojik boyutunu incelemeye çalışacağım.
Kara film klasiklerinin çoğu 1940’lı ve 1950’li yıllarda üretilmiştir. Çoğunlukla suç türüne yakın olan bu filmlerin bazıları da polisiye sınıfına dahil edilebilir. Ortak özelliklerinin başında ahlaki yönden zayıf bir erkek kahramanın varlığı gelir ki bu genellikle bir dedektiftir. Yine büyük çoğunluğu siyah-beyaz çekilen bu filmlerde garip, eğik, çarpık kamera açıları, gölge-ışık kontrastları kullanılmış, doğal kent ve gece manzaralarına, yollara, arabalara bolca yer verilmiştir. Anlatımdaki geri dönüşler ve ileri gidişler sebebiyle zamanda süreklilik yoktur.
Eğik kamera açısı.
Bu özelliklerin hepsi bir arada bir kara filmde bulunmayabilir. Ancak bunların varlığı filmin “kara” olarak tanımlamamızda yardımcı olur. Bu bağlamda her suç filminin “kara” olarak tanımlanamayacağını da belirtmek isterim.
Kara filmlerin bir diğer ortak özelliği Femme Fatale, yani erkekleri mahva sürükleyen ölümcül kadının varlığıdır. Aslında edebiyatta ve genel olarak sanatta bilinen bir arketip olan femme fatale, her şeyden çok güzel, ancak kötü ve tehlikeli bir kadındır. Erkekleri kolayca avcuna alır. Çünkü doğrudan onların cinsel fantezilerine hitap eder. Daima gizli bir ajandası vardır. Bunu gerçekleştirmek için yalan söyler, rol keser, hile yapar. Masum görünüşü aslında bir maskedir. Bu maskenin altında bütün yozluğunu gizlemeyi başarır. Açgözlüdür, kurnazdır. Erkeği elde ettikten sonra dilediği biçimde kullanır, amacına ulaşmak için gerekirse onu öldürür.
Kara filmde ölümcül bir kadını, daha karakterini ve niyetini belli etmeden tanımamızı sağlayacak pek çok ipucu vardır. Mesela elinden bırakamadığı sigara… Bu kadınlar bazen ince uzun bir çubuğun ucuna taktıkları bazen de parmaklarının arasında tuttukları sigaralarını göz koydukları erkeklere yaktırmaktan keyif alırlar. Sigara yakma, dumanını tüttürme eylemi, femme fatale ile erkek karakter arasında garip bir iletişim biçimi olarak perdeye yansır. Çerçeveye hâkim olan uzun ve seksi bacaklarını sansürün izin verdiği ölçüde sergilemekten çekinmezler. Kıyafetleri çok gösterişlidir. Kürkler, ipeksi şallar, parıldayıp ışıldayan gece elbiseleri içinde dolaşırlar. Uzun eldivenler takarlar. Bacaklarını, göğüs dekoltelerini, sırtlarını veya omuzların açıkta bırakan giysilerini, yüksek topuklu ayakkabılar tamamlar.
Rita Hayworth, Gilda’da.
Ölümcül kadının böylesine şık oluşunun sebebi nedir? Kendisi için mi bu şekilde giyiniyor yoksa başkası için mi? Bu sorunun cevabı biraz karmaşık. Görünen, femme fatale’in karşı cinsi cezbetmek için böyle giyindiğidir. Gösterişli bir dış görünüş oluşturmaya odaklanmasının görünürdeki sebebi budur. Ancak, aslında bu, kadınları nesne olarak görecek şekilde filmin kurgulandığının bir göstergesidir. Daha da doğrusu, burada aslında olan şey, toplumun bu kadın görünüşünü desteklemek için bu filmin kurgulanmış olmasıdır.
Kara filmin dönemsel olarak ortaya çıkışı ve yaygınlaşması A.B.D.’nin 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki yıllara denk düşmektedir. Bu dönem, sosyal ve ekonomik yapıda birçok değişimin yaşandığı bir zaman aralığıdır. İnsanların günlük yaşamlarıyla ilgili moral ve yapısal konularda belirsizlikler ortaya çıkmıştır. Erkeklerin savaşa gitmesiyle kadınlar işgücüne egemen olmuş, bunun sayesinde görece bir bağımsızlık elde etmişlerdir. Bu gücü bırakmaya, klasik cinsiyete dayalı iş bölümüne geri dönmeye zorlanmaları, kadınların iş yerlerindeki ve evdeki rolleriyle ilgili olarak toplumda bir kafa karışıklığına yol açmıştır. Kara filmlerdeki ölümcül kadının ikiyüzlülüğü, kadınların bu kafa karıştırıcı statülerinin bir yansımasıdır.
Bu bakımdan femme fatale’in feministler açısından olumsuz bir rol modeli olduğu söylenebilir. Diğer yandan erkeğe kafa tutması, olay örgüsü boyunca onunla eşit bir statüde olması, bağımsız kişiliği bu durumu dengelese de akıbeti göz önüne alındığında işin rengi yine değişmektedir. Bu bağlamda femme fatale, kadınların genel özgürlük talebine ataerkil toplum düzeninin verdiği bir “ret” cevabından başka bir şey olmamaktadır. Zira, film boyunca erkek kahramanla zekâ, cesaret, bilgi, beceri, akıl, kararlılık, soğukkanlılık gibi birçok yönden aşık atabilen femme fatale, filmin sonunda bunların bedelini öder. Ataerkil tolumun düzen bekçileri femme fatale’i cezalandırır. Tamamen ideolojik olan bu çark, Amerikan filmlerinde 1930 sonrası kara filmler dışındaki eserlerde yer alan femme fatale karakterler için de aynı şekilde dönmüştür. Basit aşk melodramlarındaki femme fatale’ler bile ya intihar etmiş ya öldürülmüş ya da hapse girmişlerdir. Film yapımcıları tarafından yürürlüğe sokulan sansür ve Hays Kodu[1] sayesinde Amerikalı kadınların özgürlük taleplerinin neye mal olabileceği kara filmlerdeki femme fatale karakterler vasıtasıyla gösterilmiş, böylece erkeklerin savaş sonrası kafa karışıklıkları giderilmeye çalışılmış, toplumsal endişenin azaltılması için gereken ideolojik sakinleştirici kara filmlerle topluma enjekte edilmiştir.
Marlene Dietrich.
Bu bağlamda femme fatale, kadın özgürlüğünün kahramanı olamaz; olsa olsa erkeklerin kadın özgürlüğüne yönelik korkularının alameti olabilir. Filmin sonunda genellikle ölümcül kadının yok edilmesinin anlamı şudur: Tehdit altındaki erkek, kontrolü yeniden sağlamaktadır. Yani ataerkil düzen, cinsiyete dayalı iş bölümü kazasız belasız yoluna devam etmektedir.
[1] 1934-1968 arasında A.B.D.’deki film stüdyoları tarafından yayınlanan ve üretilen sinema filmlerine uygulanan otosansürü içeren kılavuz.
Muhafazakâr Viktorya dönemi kadınlarından sonra, 19. yüzyılın ikinci yarısında femme fatale olarak tabir edilen kadınlar Avrupa sanatında sıklıkla yer almaya başladı. Kötücül, yıkıcı ancak aynı zamanda cazibesiyle baş döndüren bu kadınlar çoğunlukla kadın düşmanı, muhafazakâr erkekler için bir ilham kaynağı olmuştur ki bu ilhamın esas kaynağını da kutsal kitaplar oluşturmuştur.
Tanrıça Lilith
Tevrat ve İncil’de adı geçen en kötü yürekli ve en günahkâr kadın olma sıfatlarını elinde bulunduran Jezebel ve Yahudi efsanesine göre ise Havva’dan önce Âdem’e eş olması için yaratılmış ancak ona itaat etmediği ve onu terk ettiği için lanetlenmiş Lilith ilk femme fatale karakterler olarak gösterilmektedir.
Avrupa sanat tarihinde kendisine oldukça fazla yer bulmuş, üzerine birçok çalışma yapılmış hikâyesiyle Salome; Gozzoli’den Titian’a, Caravaggio’dan Gentileschi’ye kadar birçok bilindik ressam tarafından resmedilmiş, Oscar Wilde tarafından kaleme alınmış, Strauss tarafından bir opera eseri hâline getirilmiştir. Femme fatale kelimesinin tanımı olarak var olmuş bu kadın karakterin dansı ile erkekleri nasıl etkisi altına aldığı nesilden nesle anlatılagelmiştir. Gücünü saçlarından alan Samson’ı saçlarını keserek cezalandıran Delilah’ı da bu listeye ekleyebiliriz elbette.
Dini kitaplar kadar mitolojide de kendilerine yer bulmuş femme fatale karakterler de ileriki dönem edebiyatının ve sanat eserlerinin temelini oluşturmuşlardır. Bir kuşun vücudu ve bir kadının başı, bazen de insan kolları olan melez yaratıklar olarak tasvir edilen Sirenlerin büyüleyici sesleriyle denizcileri ölüme sürüklemeleri gibi femme fatale karakterler de erkekleri ölüme sürüklemişlerdir. Kadınsı cazibesini kullanarak koskoca bir imparatorluğu kaosa sürükleyen Kleopatra’nın da gerçek bir femme fatale olduğunu belirtmek gerekir.
Edebiyat, heykel ve resim sanatında kendine yüzyıllarca yer bulan femme fatale figürü asıl zirveye elbette sinema filmleriyle ulaştı. Baştan çıkarma güçlerini ve güzelliklerini sergileme fırsatı bulan aktrisler unutulmaz karakterlere imza attılar. Bir femme fatale’ın belirli bir “je ne sais quoi” ye sahip olduğu söylenebilir. Bu, “(Onun hakkında) ne olduğunu bilmiyorum!” anlamına gelen başka bir eğlenceli Fransızca ifadedir. Gizem ve bilinmezlik onun cazibesinin asıl çıkış noktasıdır. Her zaman zarif, özgüvenli ve kusursuz biçimde giyinen bu kadınları özellikle noir filmlerde görmekteyiz.
1932 yapımı Şanghay Ekspresi’nde bir femme fatale karakteri canlandıran Marlene Dietrich’in ilk sıralarda yerini aldığı bu kadın tipi 1940’larda tırmanışa geçti. Gilda rolüyle Rita Hayworth, Mildred Pierce’da oynayan Joan Crawford’un kıyafetleri 1940’lı yılların modasına yön verdi.
Marlene Dietrich ce Rita Hayworth
Femme fatale karakterler; gösterişli bir kürk, eğimli bir şapka ve elbette kırmızı rujlarıyla ekranları süslediler. Günümüzde hâlâ femme fatale etkisi yaratmak isteyen kadınlar için bir başlama noktası oluşturan vatkalı bluz ve ceketlerle ince topuklu ayakkabıları da unutmamak lazım.
Hem çekici hem de sofistike bir görünüme sahip femme fatale için seksi görünmek önceliklidir. Bu tarzda giyinmek isteyenler vücut kıvrımlarını ortaya çıkaran elbise ve diz altı, yırtmaçlı, dar eteklere mutlaka dolaplarında yer vermelidir. Femme fatale tarzı oluşturmak için siyah parçalara bolca ihtiyaç var. Siyahın sunduğu gizem ve çekiciliğin temelinde siyah beyaz filmlerin bilinçaltımızda bıraktıklarının etkisi var mıdır bilinmez ancak siyah, bu tarzda en çok kullanılan renktir.
Oldukça klasikleşmiş bu tarzda her parçanın kendi özgünlüğü olması gerektiğinden bu tarzı oluşturmak isteyenlerin ilk adresi genellikle vintage kıyafet satan dükkânlar olmaktadır. Femme fatale tarzında kumaş seçimi de en az kıyafetin kesimi kadar önemlidir. Özellikle iş hayatında sıklıkla kullanılan gömlekler için bir femme fatale karakterin seçimi ipek ya da saten kumaş olacaktır. Femme fatale sadece elbise ya da etek giymelidir diye bir şart yoktur. Bacak boyunu uzun gösterecek yüksek belli pantolonlar genellikle dar paçalı seçilir ve genellikle dökümlü bir gömlekle kombine edilir.
Ayakkabılar femme fatale tarzının en çarpıcı parçalarıdır. Kadında zarafetin sembolü sayılan ince ve yüksek topuklu ya da bilekten bağlamalı topuklu ayakkabılar bu tarzda oldukça kullanılır. Bu tarzı seçen bir kadın, rahat olmak için değil ulaşılamaz güzellikte görünmek için giyinir. Giyim, tarzın sembolü olsa da aslında bir karakter meselesidir. Bu nedenle femme fatale tarzı, sadece özel günlerde ya da davetlerde uygulanan bir tarz değildir. Kadının karakterinin bir dışavurumudur. Hayatın bütününe işlemiş olan bu tarzda pijamalar bile çok şık olmalıdır. Saten gecelikler, ipek pijama takımları içinde bile öldürücü cazibeyi korumayı bilmek önemlidir.
Yağlıboya tablolarda büyük bir salon, kırlar ya da çiçekli bir bahçeye kondurulmuş biçimde sıklıkla karşımıza çıkan kadınların aksine femme fatale kadınlarla daha çok erkeksi olarak adlandırılan, tekinsiz mekânlarda karşılaşılır. Bir bar taburesine oturmuş, çevresinde olan biteni umursamaz bir tavırla bakışlarını belli belirsiz bir noktaya dikmiş, kendi albenisinin farkında olan bu kadının etrafta alarmların çalmasına neden olan havası bile bir çekim noktasıyken kıyafet seçimleri de her mevsimde dikkat çekidir. Femme fatale denildiğinde gözümüzün önünde canlanan o derin yırtmaçlı, omuzları açıkta bırakan siyah elbise kadar klasikleşmiş bir parça da eldivenlerdir. Şık salon davetlerinde kullanılan uzun saten ya da dantelli kısa eldivenler ile kış aylarında kullanılan paltolar, uzun yün montları belirginleştiren kürklü eldivenler de bu stilin olmazsa olmaz aksesuarlardandır.
Meydan okuyan kadınların moda seçimine etki eden femme fatale kadın imgesi oluşturulurken beslenilen kaynaklardan biri de şapkalardır. Fransız bereleri, geniş siperlikli, yana yatık ve önünde yarım kesim bir tülle yüzü gölgeleyen şapkalarla femme fatale gizemi perçinlenir.
Eril dilde evinde ve çocuklarının başında olmasının normalleştirildiği kadınların, kendilerine çizilen sınırı geçtiklerinde kötücül birer tehlike hâline getirilmesinin bir nevi sembolü olan femme fatale imgesiyle karşılaşan bir erkeğin iflah olmayacağı algısı beyinlerimize sinema ve edebiyatla yerleştirilmiştir. Toplumsal dinamiklerle toplumsal cinsiyet rollerinin değiştiği günümüzde yoğun biçimde iş hayatında yer alan kadınların arasında da sıklıkla femme fatale kadınlara rastlanmaktadır ve cazibesiyle erkekler için oluşturdukları potansiyel tehlike de evrimleşmiştir. Bu durum polisiye filmleri ve polisiye edebiyatı da etkilemektedir.
Sharon Stone, Temel İçgüdü’de.
Klasik kara film örnekleri ”Gilda”, “Laura” ve “Rebecca”dan daha sonra “Kanıt Vücutlar”, “Zehirli Sarmaşık” veya “Diabolique” gibi postmodern kara filmlerde rastlanan femme fatale karakterler o baştan çıkarıcı, ölümcül duruşlarıyla pek çoklarının yüreğini hoplatırlar. Yakın dönemin akıllarda kalan başlıca femme fatale karakteri için Sharon Stone’un unutulmaz baştan çıkarıcı kadın rolünde oynadığı neo-noir gerilim filmi Temel İçgüdü’deki baş şüpheli yazar Catherine Tramell karakteri örnek gösterilebilir. Tüm iyi kara (noir) filmlerde olduğu gibi film bir cinayetle başlar ve filmin unutulmaz sorgulama sahnesindeki duruşuyla, kıyafetiyle Stone ölümcül çekiciliğe sahip femme fatale Catherine Tramell rolüyle 90’ların ölümcül kadını olarak akıllara kazınmayı başarır.
Her neslin mutlaka unutamadığı bir femme fatele vardır. İster zor kadını galip olarak sunmak için özel çabanın gösterildiği 1990’ların kendine has neo-noir’larındaki, ister klasik noir filmlerdeki karakterler olsun giyim tarzlarıyla dönemin modasına damga vurmuş femme fatale kadınları bu neslin de unutamayacağı kesin.
1940’ların Kara Filmlerinden Günümüz Sinemasına Femme Fatale Karakterlerinin Evrimi
“Romantik olarak ilişki kurduğu herkese felaket getiren baştan çıkarıcı ve güzel kadın.”
Britannica sözlük femme fatale kavramını böyle açıklıyor. Türkçeye ‘öldürücü/ölümcül kadın’ olarak çevirebileceğimiz Latince kökenli Fransızca bir deyim olan femme fatale kökenlerini mitolojiden kutsal kitaplara; gerçek tarihsel kişiliklerden sinema ve edebiyatın kurmaca karakterlerine, farklı kaynaklarda bulan çok boyutlu bir toplumsal, tarihsel, kültürel ve psikanaliz bir olgu. İncil’de ve Kabala öğretisinde zamanla bir şeytana dönüşen Lilith; yine İncil’de rastladığımız Salome, Jezebel ve Delilah ile Türk Mitolojisi’nde yer alan Al Karısı dinsel, mitolojik folklorda yer etmiş femme fatale öncüleri arasında yer alıyor. Keza Kleopatra’dan Roma imparatoru Claudius’ın karısı Messalina’ya ve Rönesans Dönemi İtalya’sına damgasını vuran Borgia ailesinden Lucrezia Borgia da femme fatale olgusunun şekillenmesine katkıda bulunan tarihi kişilikler.
Femme fatale, dinsel, mitolojik ve kültürel olarak kadınları, özellikle de fiziki olarak güzel kadınları günah, baştan çıkarma ve kötülükle özdeşleştiren bir dizi önyargıdan beslenir. ‘Dışı güzel – içi kötü’ ikilemi üzerine kurulu olan bu olgu eleştirel (ve feminist) bakış açısı ile değerlendirildiğinde erkeğin fantezi dünyasında şekillenen seksist bir fenomen olarak karşımıza çıkar. Erkeğin cinsel fantezisinin bir ürünü olan femme-fatale aynı zamanda onun zayıflığının da bir yansımasıdır ve zamanla da kabusuna dönüşür.
Öte yandan femme fatale kadınlığını; daha net bir ifadeyle cinseliğini kullanarak toplumsal yaşamda avantaj elde etmek için erkeği alt eden ve bu sayede de kadının politik-toplumsal paradigmayla sınırlandırılmış yaşamını zincirlerinden kurtaran zeki ve başarılı bir karakter olarak da değerlendirilir. Bu açıdan bakıldığında femme fatale geleneksel ve edilgen kadın rolüne bir başkaldırı olarak da görülebilir. Femme fatale olgusunun toplumsal, kültürel ve politik bağlamının oluşmasında kadın bağımsızlığının mevcut düzeni tehdit eden bir anomali olarak görülmesi ve güzel, hırslı ve etkili kadınları kötü/ahlaksız olarak göstererek ataerkil yapının devamın sağlanmaya çalışılması da etkili olmuştur denebilir.
Dolayısıyla femme fatale bir yanıyla ahlaki-kültürel-toplumsal normlar bağlamında kadına dair tüm olumsuzlukları kendinde toplayan bir arkatip olurken diğer yanıyla zekası ve güzelliği ile de belirli hayranlığın bir nesnesi olur. Bu yüzden de femme fatale olgusunu anlamak için sadece güzellik ve cinsellik yeterli olmaz; zeka ve akıl da önemli bir rol oynar.
Sinema ve Femme Fatale: Film-Noir ve Kara Dulların Altın Çağı
Yazının giriş bölümünde de ifade etmeye çalıştığım üzere femme fatale kökenleri tarihsel mitolojide bulan, klasik Yunan sanatından romantik döneme edebiyat yapıtlarında görülen bir olgu ama popüler bir hale gelmesi; neredeyse günlük yaşamda da kullanılan bir deyime dönüşmesi dedektif/polisiye ve suç/gerilim edebiyatı ve özellikle de bu edebiyatın bazı örneklerinin sinema tarihinde iz bırakan film-noir (kara film) uyarlamaları sayesinde gerçekleşir. Özellikle de filmlerde dramatik yapıyı güçlendirmek için yoğunluğu azaltılmış ışık kullanımı yüzünden film-noir olarak tanımlanan bu türün klişelerinden birine dönüşmesi femme fatale olgusunu popüler kültüre dair ilgi çekici bir fenomen haline getirir.
Film-noir Büyük Buhran ve ardından başlayan II. Dünya Savaşı’nın karanlık ve karamsar ortamında vücut bulmuş; Hollywood’un ‘Amerikan Rüyası’nı körükleyen genel iyimserliğinin bir anti-tezi olarak kendine özgü kuralları ve karakteriyle sinema tarihinde özel bir yere sahip bir türdür. Gerilim, polisiye ve melodrama türlerine yoğun psikolojik, politik ve varoluşsal öğelerin eklenmesiyle de kendine has ayrı bir tür oluşturan film-noir 1940ların tarihsel, politik ve kültürel bağlamında anlam kazanır ve bu özgünlüklerinden biri de femme fatale karakterleri popülerliğe taşımasıdır. Peki film-noir ve femme fatale arasındaki ilişki nedir ve niçin ve nasıl femme fatale karakterleri büyük oranda film-noir ile özdeşleşmişlerdir?
‘Kurt puslu havayı sever’ misali karanlık karakter olan bir femme fatale için avını avlayacağı en iyi ortamlar da şehrin karanlık arka sokaklar, yeraltı dünyası, loş gece kulüpleri, kumarhaneler ve batakhanelerdir. Ayrıca fiziksen değil ruhsal ve psikolojik olarak puslu/karanlık ortamlar da (dağılmış aileler, mutsuz evlilikler, varoluş krizinin eşiğindeki kaybedenler) femme fatale karakterlerin faaliyet alanlarını oluşturur. Film-noir türündeki filmlerin atmosferi, mekanları, karakterleri ve zina/suç/cinayetten oluşan olay örgüleri femme fatale için mükemmel bir ortam sunar. Dolayısıyla da Dashiell Hammett, Raymond Chandler ve James M. Cain gibi bu türün önemli isimlerinin Büyük Buhran sonrası Amerikan Toplumu’nun ve şehirlerinin (özellikle Los Angeles) arka sokaklarında ve arka kapılar ardında görülen suçları ve yolsuzluklarını konu alan kitapları film-noir için mükemmel bir kaynak olmuştur. Üslup olarak 1930’ların gangster filmleri (Little Caesar – 1931; The Public Enemy – 1931; Scarface – 1932; Angels with Dirty Faces – 1932) bu filmleri önemli ölçüde etkilemiştir. Ayrıca Avrupa’dan ABD’ye kaçan Avrupalı yönetmenlerin Cinema d’Art, Alman Ekspresyonizm ve Fransız Şiirsel Gerçekliği gibi akımların etkisiyle oluşturdukları üslup da film-noir üzerinde derin etkiler bırakır.
Sinemada Femme-Fatale Olgusunun Evrimi
Sanata ve sinemaya dair her olguda olduğu gibi femme fatale karakterinin evrimi de içinde bulunduğu tarihsel, kültürel ve ekonomik-politik dönemlerle şekillenir. Sessiz dönemde Kleopatra veya Mata-Hari gibi tarihsel kişilikleri ele alan öncü femme fatale filmleri 1940’lar ve 50’lerle beraber en popüler ve altın çağını yaşar. Bu dönemin en önemli kara filmlerinin femme fatale karakterleri de neredeyse birer sinematografik mite dönüşürler. Barbara Stanwyck (Double Indemnity, Billy Wilder – 1944) Mary Astor (The Maltese Falcon, John Huston – 1941), Ava Gardner (The Killers, Robert Siodmark – 1946), Rita Hayworth (Gilda, Charles Vidor – 1947 ve The Lady From Shanghai, Orson Welles – 1947) sinema tarihine canlandırdıkları femme fatale karakterlerle damga vururlar.
Savaş sonrası feminist hareketlerin güçlenmesi ve kadınların özgürleşmesi sinemayı, sinemadaki kadın karakterleri ve dolayısıyla da femme fatale karakterleri etkiler. 1950’lerin sonu itibariyle artık eskisi gibi popüler bir tür olmayan film-noir etkisini diğer türlerde üslup ve stil alanlarında olduğunu gibi farklılaşmalarına karşın femme fatale karakterlerin varlığıyla da gösterir. İlgi çekici bir şekilde femme fatale karakterler ve film-noir (neo-noir olarak) 1980ler ve 90lar sinemasında geri döner. Lawrance Kasdan’ın mütevazı bir neo-noir kült örneğine dönüşen Double Indemnity esinli 1981 tarihli Body Heat filmi sadece Matty Walker rolünde Kathleen Turner’ı bir yıldız konumuna yükseltmekle kalmaz; aynı zamanda noir türünü yeniden gündeme getirir.
O yıllardaki neo-liberal dönüşüm toplumsal ve ekonomik alanda önemli sonuçlar doğurmuştur ve elbette sinema bu değişime kayıtsız kalmamıştır. Bu bağlamda sinema femme fatale karakterlerini neo-liberal dönemin yeni sosyo-ekonomik topoğrafyasının en belirgin unsuru olan ‘yuppie’ kimliğine büründürmüş; değişen cinsel politikanın da etkisiyle ortaya yeni bir femme fatale ortaya çıkarmıştır. Bu dönemin sembol yapıtları olarak değerlendirilebilecek üç filme baktığımızda, Fatal Attraction (Adrian Lyne – 1987), Basic Instict (Paul Verhoeven – 1992) ve Disclosure (Barry Levinson – 1994), güçlü, kariyerli, yuppie sayılabilecek femme fatale karakterlerle karşılaşırız. Geçmişte olduğu gibi erkekleri manipüle etmek için planlara, ince oyunlara ihtiyaç duymaz bu kadınlar. Keza hedef aldıkları erkekten her anlamda daha güçlüdürler. Toplumsal statülerini sağlamak ve hedeflerine ulaşmada erkeklere ihtiyaç duymazlar. Onlar sadece oyun alanlarında kullandıkları bir piyondur. Tüm bu filmler erkek cinsel fantezisinin nasıl derin bir kabusa dönüştüğünü çok sert bir biçimde aktarır beyaz perdeye. 1994 tarihli kült statüye yükselmiş The Last Seduction’da Linda Fiorentino tarafından canlandırılan Bridget karakterini de bu bağlamda ele almak mümkündür.
Gus Von Saint’in Nicole Kidman’ın Suzanne Stone karakteriyle eski dönem femme fatale karakterleri hatırlaran To Die For (1995) filmi de içinde suç öğelerini barındırsa da ilgi çekici bir karadul draması olarak hedefleri doğrultusunda bir erkeği cinselliğiyle baştan çıkaran hırslı femme fatale mitine çağdaş bir yorum olarak dikkate değerdir.
Brian De Palma’nın 2002 tarihli erotik-gerilim ve kara film (film-noir) türlerinin kesişim noktasında yer alan adıyla müsemma Femme Fatale başlıklı filmiyle teknik ve görsel açıdan onu sinema tarihine damga vuran yönetmenlerden biri yapan ‘saf sinema’ anlayışıyla ve ustası Hitchcock’a referanslarıyla dikkate değer bir yapıt ortaya koyar. Buna karşın metinsel anlamda bu türün tarihine bir saygı duruşundan ziyade bir tür popüler pastiş olarak değerlendirilebilir.
Post- neo noir olarak adlandırılacak dönemin femme fatale karakterleri, örneğin Nikita, Kill Bill’in katilleri, sert, acımasız ve yoğun şiddet eğilimli birer tetikçi, çete lideri, mafya üyesine dönüşürler. Kadınlık ve cinsellikleri ikinci plana atılırken (hepten atılmaz – cinsellik dozu belirli bir seviyede korunur) fiziksel güçleri; yakın dövüş ve silah kullanma becerleri ön plana çıkarılır.
Yine post- neo noir dönemin bir diğer özelliği de genel anlamda film-noir referansları yapılsa da femme fatale karakterlerin belirsiz profillere sahip olmalarıdır. Son dönemin popüler suç edebiyatına damgasını vurmuş İsveçli yazar Stieg Larsson’un Ejderha Dövmeli Kız seri-romanından uyarlanan filmlerin ana karakteri hacker Lisbeth Salander travmatik geçmişinin etkisiyle cinsel suistimalde bulunan erkeklerden intikam alırken bir yanda da suçların çözülmesine bilgisayar dehasıyla yardımcı olur.
David Fincher’ın yönettiği Gone Girl (2014) filminde Rosamund Pike tarafından canlandırılan Amy Dunne erkek düşmanı psikopat-sosyopat bir femme fatale adayı olarak karşımıza çıkar.
Promising Young Women (Emerald Fennell, 2020) tecavüze uğrayan arkadaşının intikamı almak için bir femme fatale olan Cassandra Thomas’ın ‘karadullaşma’ sürecini anlatır.
Son dönem femme fatale karakterleri düşündüğümüzde bir parantezi de bir film değil bir dizi için House of Cards için açmalıyız. Robin Wright’ın ekranda hayat verdiği Claire Underwood hedefleri uğruna her şeyi yapmaya hazır güç obezi hırslı bir karakter olarak bize Lady Macbeth’i hatırlatır.
Ben 1940 ve 50’lerin kara filmlerinin gerek metinsel derinlikleri gerekse de stilize üslupları dolayısıyla sinema tarihinde çok özel bir yere sahip olduğunu düşünürüm. Klasik dönemin ardından, başka bir deyişle film-noir altın çağının sona ermesinden sonra toplumsal, politik ve kültürel dönüşmelere paralel olarak evrim geçiren femme fatale olgusunun amiyane tabirle bu karakterlerin karizmasını çizdiğine inanırım. Klasik dönem bize tüm kötülükleri ve şeytanilikleri yanında zarif, şık ve rafine karakterler sunar. Gilda’da Rita Hayworth ile Basic Instict’teki Sharon Stone’u kıyaslayın; ne dediğimi anlayacaksınız.
Femme fatale Fransızca olmasına rağmen tüm dillerde ve tüm sanat dallarında aynı kelimelerle anılan bir tabir. Fransızcadan ‘ölümcül kadın’ olarak çevirebileceğimiz ve sanatın her türünde karşımıza çıkabilecek bu kadın tiplemesi aslında insanlık tarihinin başlangıcına dayanıyor. İnsanlık tarihindeki ilk ‘femme fatale’ kim diye sorsam hangi cevabı verirdiniz? Tarifine bakarsak, karşı konulmaz cazibesi ile özellikle karşısındaki erkekleri zor ya da tehlikeli bir duruma sokan veya işin içinden çıkılmaz bir felakete sürükleyen kadın olarak açıklanıyor. Bu durumda ilk insanlar olarak rivayet edilen Âdem ve Havva’nın beraberce cennetten kovulmaları Âdem’in başına gelen bir felaket sayılırsa ve yine rivayete göre buna sebep olan da Havva ilk femme fatale olabilir.
Sinema tarihinde kadının sadece güzelliğiyle femme fatale olarak karşımıza çıktığı 40’lı 50’li ve 60’lı yıllar geride bırakıldıktan sonra, dünyanın kadına ve kadının kendine bakış açısı değiştikçe sinemanın da femme fatale tiplemesine olan bakış açısının değişiyor. Kendine güvenen, eli ve beli silahlı, erkek gibi ve erkeklerle aynı safta dövüşebilen ve masum rolü yapmadan, bir femme fatale olduğunu bilerek bu rolü üstlenen kadınlar sahneye çıkıyor.
James Bond filmlerinde önceleri sadece Bond’un sevgilisi veya hayatına girip çıkan kadınlar olarak boy gösteren femme fatale tiplemeleri, son yıllarda Bond’un ortağı, âşık olduğu kadın veya olaydaki gizemi çözmesine yardım eden kadın şeklinde ön plana çıkıyorlar.
Mission Impossible film serilerinde Tom Cruise’un Ethan Hunt karakteriyle çok uyum sağlamış iki femme fatale olan Rebecca Ferguson’un canlandırdığı Ilsa Faust’u (Mission Impossible: Rogue Nation, 2015) ve Thandiwe Newton’un canlandırdığı Nyah Hall’u (Mission Impossible II, 2000) seyrediyoruz.
The Girl with the Dragon Tattoo filminin kahramanı Lisbeth Salander’i, 2009 yapımı İsveç versiyonunda Nomi Rapace, 2011 yapımı Hollywood versiyonunda Rooney Mara canlandırıyor. Stieg Larsson’ın 5 kitaplık serisinin başkahramanı olan Lisbeth Salander, güzelliği ve çekiciliği yerine zekasını ve hacker bilgilerini ve hayatını mahveden erkeklere karşı duyduğu intikam hırsını kullanan yeni nesil bir femme fatale.
Süper kahramanlarla bu femme fatale devri taçlanıyor. Batman Returns (1992)’de Michelle Pfeiffer Catwoman karakteriyle yer alıyor. The Dark Knight Rises (2012)’taki Catwoman’ı anne Hathaway canlandırırken yine aynı filmde Marion Cotillard, Bruce Wayne’i baştan çıkaran femme fatale karakteri Miranda ile filme damgasını vuruyor.
Tuğba Turan’ın Dedektif Dergi’de 21 sayıdır kaleme aldığı Ozan Ilgın karakteri de fantastik bir süper kahraman olarak femme fatale rolünü üstleniyor. Süper güçleri yüzünden kendisini önce yaratan sonra da yok etmek isteyenler güçlerle ve cazibesiyle onu etkilemeye çalışarak arkasından iş çeviren erkeklerin var olduğu bir distopik dünyada yaşıyor. Sıska ve cılız bir kadın halinden güçlü kadın haline geçerek femme fatale tiplemesini perçinliyor. Bütün bunlar olurken başını her türlü belaya sokuyor fakat o bütün bunlardan sıyrılmasını biliyor.
Faye Dunaway, Jessica Lange, Isabelle Rosselini, Glenn Close, Winona Ryder, Charlize Theron, Patricia Arquette, Nicole Kidman, Juliette Binoche, Halle Berry, Kim Basinger, Angelina Jolie gibi Oscar ödüllü ve Kathleen Turner ve Catherine Deneuve gibi Oscar adaylığı bulunan aktrislerin kariyerlerinde en az bir defa femme fatale karakteri canlandırmış olmaları da dikkatimizi çekiyor.
Bütün bunlar, neden femme fatale karakteri varken homme fatale/ölümcül erkek karakteri yok diye düşündürtüyor. Kadınlar erkeğin çok yakışıklı veya çok çekicisiyle baş edebileceklerini düşünüyorlar. Ama erkekler yanlarında yörelerindeki kadınların çok güzel olmalarını isterlerken bu güzelliğin onları günaha sevk ettiğine inanıyorlar. Böyle bir güzellikle başları belaya girmeden baş edemeyeceklerini düşünüyorlar. Kadının cazibesinin öldürecek kadar tehlikeli olması fikri buradan kaynaklanıyor. Ama kadınlar erkeklerden farklı olarak, erkeğin cazibesiyle baş edememek şöyle dursun, aksine erkeklerin sadece güzellikleriyle değil sözleri ve hareketleri ile onları cezbederek dehşete düşürmelerini istiyorlar. Sanırım bazı kadınları femme fatale ilan eden de bu özellikleri.
Yapım yılı sıralamasına göre filmlerde femme fatale rolleri oynayan kadınlar:
Gilda 1946, Rita Hayworth
Sunset Blvd. 1950, Gloria Swanson
The Big Heat 1953, Gloria Grahame
The Killing 1956, Coleen Gray
Kiss Me Deadly 1955, Gaby Rogers
Goldfinger 1964, Honor Blackman
Chinatown 1974, Faye Dunaway
Body Heat 1981, Kathleen Turner
The Postman Always Rings Twice 1981, Jessica Lange
Blade Runner 1982, Sean Young
The Hunger 1983, Catherine Deneuve
Never Say Never Again 1983, Barbara Carrera
Prizzi’s Honor 1985, Kathleen Turner
Vamp 1986, Grace Jones
Blue Velvet 1986, Isabelle Rosselini
Fatal Attraction 1987, Glenn Close
Heathers 1988, Winona Ryder
Batman Returns 1992, Michelle Pfeiffer
Basic Instinct 1992, Sharon Stone
Damage 1992, Juliette Binoche
Point of No Return 1993, Bridget Fonda
The Crush 1993, Alicia Silverstone
The Last Seduction 1994, Linda Fiorentino
Disclosure 1994, Demi Moore
To Die For 1995, Nicole Kidman
Goldeneye 1995, Famke Janssen
The Long Kiss Goodnight 1996, Geena Davis
L.A. Confidential 1997, Kim Basinger
Lost Highway 1997, Patricia Arquette
Palmetto 1998, Elisabeth Shue
Wild Things 1998, Denise Richards
Cruel Intensions 1999, Sarah Michelle Gellar
The World Is Not Enough 1999, Sophie Marceau
Mission Impossible II 2000, Thandiwe Newton
Swordfish 2001, Halle Berry
Mullholland Dr. 2001, Naomi Watts
Original Sin 2001, Angelina Jolie
Femme Fatale 2002, Rebecca Romjin
Die Another Day 2002, Rosamund Pike
Out of Time 2003, Sanaa Lathan
One Upon a Time in Mexico 2003, Selma Hayek
Kill Bill 2003-2004, Uma Thurman
Derailed 2005, Jennifer Aniston
Mr. & Mrs. Smith 2005, Angelina Jolie
Män Som Hatar Kvinnor (The Girl with the Dragon Tattoo) 2009, Noomi Rapace
Jennifer’s Body 2009, Megan Fox
The Girl with the Dragon Tattoo 2011, Rooney Mara
The Dark Knight Rises 2012, Anne Hathaway, Marion Cotillard
Sert polisiyenin iki temel karakteri vardır. Dedektif ve femme fatale.
Dedektif, satın alınabilen politikacıların, yozlaşmış polislerin ve her türlü yasa dışılığın kol gezdiği bir cangılda işini yapmaya çalışan tipik, sert, yalnız, alaycı bir erkektir. Suçluların dünyasıyla yasaların dünyası arasındaki sınırda yaşar. Kendi ahlaki kuralları vardır ve bunlara daima riayet eder. Yalnız bir şövalye olan dedektif, güçlü bir tutkuyla adaletsizliği ortadan kaldırmak için şiddete başvurmaktan çekinmez. Zor durumdaki kadınların kurtarıcısı ve ahlaki değerlerin hatırlatıcısıdır. Sert görünümü ve gizemli tavırları, onu kadınların gözünde oldukça çekici kılar. Cinsel arzusu en büyük, belki de tek lanetidir ve onun için ölümcül olabilir.
Romanlarda ve sinemadaki sert polisiye hikayeler, genellikle dedektifin düştüğü entrikalara, ikili ilişkilere ve tuzaklardan oluşan dedektifin eylemlerine odaklanır. Gerçeği bulma arzusu, mantığına, duygularına ve bedenine bir meydan okumadır. Şiddeti bir “erkek gibi” göğüsler. Bu kabus benzeri dünyadan kaçmaya ve onu anlamlandırmaya çalışır. Kendisine kimin oyun oynadığını bilmediği için kimseye güvenmez ve yalnız kalır. Onu bu tehlikeli oyuna çeken, kendisini kurtarması için dedektife çaresiz bir kurban gibi davranan kişi, güzel, ölümcül, manipülatif bir kadın olan Femme Fatale’dir.
Femme fatale, özellikle kara romanlarda/filmlerde sıklıkla karşımıza çıkan, çekici ve tehlikeli kadın karakterdir. Bu arketip, erkek kahramanları baştan çıkararak onları yıkıma sürükleyen, zekâsını ve cinselliğini silah olarak kullanan bir figür olarak tanımlanır.
Çatışma bu iki ana karakter üzerine kurulmuştur. Çatışmalarının sebebi, her ikisinin de arzularından vaz geçememeleridir. Arzu, Amerikan sert detektif hikayelerinin çoğunun itici gücüdür; kadın ve erkek arzularının çatışması, hikayenin etrafında geliştiği merkezi çatışmadır.
Dedektif gerçeği bulma, adaleti sağlama ve onurunu koruma arzusundan vazgeçemezken, ölümcül kadın bağımsızlık, daha iyi yaşam, para ve güç, arzusundan vazgeçemez. Bu çatışmadan canlı çıksalar bile arzuları ve şehvetleri nedeniyle cezalandırılırlar. Hem kadın hem de erkek kahraman arzularının kurbanı olurlar.
Dedektif neden her zaman kötü kızı seçer? Çünkü o, erkeğin cinsel arzusunu somutlaştırır. Ne kadar ulaşılmaz ve ölümcülse, erkek kahramanlara da o kadar çekici gelmektedir. Erkeklerin vahşi arzularının patlamasına neden olan bir cinsel arzu nesnesidir. Erkekler (dedektifler) bu kadına karşı cinsel arzularını kontrol edemezler ve bu nedenle savunmasızdırlar. Kolayca saldırıya uğrayabilirler. Kaderleri onların elindedir. Çünkü bir femme fatale, kendisinin onların arzularının nesnesi olduğunu bilir ve bu yüzden onları çok kolay bir şekilde sömürür. Erkekler onun kişisel kuklaları haline gelirler. Böylece arzularına ulaşma yolunda onun günah keçisi olurlar. Femme fatale, dedektifin ve diğer ‘düşmüş’ adamların ‘gerçek dünyasına’ giren ve onu parçalayan bir fantezidir. 1940’ların Amerikalı sert dedektifleri için karşı konulmaz görünen bir tehlikedir. Hikâyenin mantıksal akışı, sonunda dedektifi yüzleşmek zorunda olduğu ölümcül kadınla buluşturur. Bu ikisi arasındaki çatışma, bireysel arzuların ölümüne bir çatışmasıdır.
Femme fatalenin daha zengin bir yaşama erişme arzusu ve açgözlülüğü, onun cazibesine kapılan dedektifin hayatını karartıp sona erdirebilir. Ancak dedektifin gerçeği bulma ve ahlâkı koruma arzusu, femme fatale için de ölümcül olabilir. Dedektif, ölümcül kadının cinsel cazibesinden kurtulduğunda hayatta kalma şansına sahip olur. Hatta onu adalete teslim de eder. Bununla birlikte kadının kaçma veya kaderiyle ne yapacağına karar verme şansı da vardır.
Bu noktada sert polisiye romanlarla bunların sinema uyarlamaları arasında farklılığa değinmeden geçmek olmaz…
1940’ların kara filmlerindeki Femme Fatale’ler, ne kadar kurnaz, baştan çıkarıcı veya manipülatif olurlarsa olsunlar suçlarının bedelini ödemek zorunda kalmışlardır. Ya dedektif veya polisler tarafından vurulmuş ya intihar etmiş ya da idam edilmişlerdir. En şanslısı hapishaneye tıkılarak canını kurtarmıştır. Yazarlarınsa, romanlarında bu konuda daha esnek ve serbest davrandıkları söylenebilir.
Sinemadaki bu kaçınılmaz “bedel ödeme”nin altında yatan neden femme fatalenin erkeklerin savaş sonrası toplumsal düzeni yeniden tesis etme çabalarına karşı bir tehdit olarak görülmesidir. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kadınların işgücüne katılımının artması, toplumsal cinsiyet rollerine dair algıların değişmesine yol açmıştı. Bu dönemde kadınların, savaş boyunca üstlendikleri rollerden geri çekilerek ev içi rollerine dönmeleri bekleniyordu. Ancak, beklendiği gibi olmadı. Femme fatale karakterleri bu geri dönüşe direnen kadınların sembolü olarak ortaya çıktı. Bu karakterler, bağımsızlıkları ve cinsellikleriyle toplumsal düzeni tehdit ederken, aynı zamanda ataerkil toplumun kadınlara biçtiği rollere meydan okuyordu.
O dönemin sinemasına sansür ve prodüksiyon yasalarıyla hakim olan ideoloji, bu bağımsız kadının yenilgisini garantileyecek, böylece erkek kontrolünün devamlılığını sağlayacak şekilde femme fatale karakterleri teşvik etme eğilimindeydi. Eğer kadın evde oturmuyor, çocuk doğurup ona bakmıyorsa, o zaman, özgür ve bağımsız, bir anlamda erkekle aşık atan kadının sonunun felaket olacağını herkes görmeliydi.
Bundan dolayı, bütün kara filmlerin sonunda femme fatale ya ölmüş ya da hapse atılmıştır. Yani, özgür ve bağımsız olma arzusunun bedelini ödemiştir. Sadece nedamet getirenler, örneğin, hem baştan çıkarıcı hem de kontrol edilemeyen bir figür olarak, dönemin erkek korkularını yansıtan Gilda (1946) filmindeki Rita Hayworth’un canlandırdığı Gilda gibi sonunda teslim olup tüm kötü arzularından vaz geçenler hayatta kalabilmişlerdir.
Türkiye’nin en köklü polisiye edebiyat dergisi Dedektif 50. sayısına ulaştı. Her zaman olduğu gibi yine dopdolu bir içerikle karşınızdayız.
Polisiyenin tanımı, sınırları ve suçla ilişkisi/ilişkisizliği eskiden beri tartışılan bir konudur. Polisiye bir eser illa suç içermeli midir, suç içeren bütün kurmacalar polisiye midir? Peki ya suç romanı ya da öyküsü nedir? Polisiyeyle aynı şey midir, değilse aralarındaki farklar nelerdir? 50. sayımızdaki dosyamızda bu sorulara cevaplar ararken, ‘Bârika-i hakîkat müsâdeme-i efkârdan doğar’ sözü gereği polisiye edebiyatımızı zenginleştirecek yeni tartışmalara zemin hazırlamaya çalıştık. Dosya Suphi Varım, Ramazan Atlen, İhsan Cihangir, Tuğba Turan, Derin Gezmiş, Turgut Şişman, Aytaç Kara’nın katkılarıyla hazırlandı. Severek ve ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum.
Bu sayıda dört harika yazarla söyleşimiz var. Birliğimizin başkanı Algan Sezgintüredi’yle Gamze Yayık, Suç ve Bela Öyküleri’nin yazarı editör ve çevirmen Emel Aslan’la Ramazan Atlen, polisiyemizin duygusal yazarı Derin Gezmiş ve edebiyatımızın üretken kalemi Murat Yüksel’le de Emel Aslan görüştü.
Reha Avkıran’ın Sponsor, Emel Aslan’ın Hoşça Kal Sevgilim, Esra Gürel Şen’in Çapraz, Murat Yüksel’in Mezarlıktaki Ceset, Selin Bak’ın Günaydın Sevgilim adlı öykülerini bu sayımızda okuyabilirsiniz. Amerikan polisiyesinin kült yazarlarından Craig Rice’in Dünyadaki Son Adam öyküsü de Gamze Yayık’ın çevirisiyle yine bu sayımızda yer alıyor. Ayrıca, Yeşim Yörük’ün uzun öyküsü İpuçlarını Takip Edin dördüncü, Tuğba Turan’ın dizi öyküsü Ozan Ilgın da 20. bölümleriyle devam ediyorlar.
Polisiye Ekranı’nda Aytaç Kara, suç/polisiye filmlerini/dizilerini tanıtıyor. Arkın Gelişin’in Erkek Seri Katiller araştırma serisi yeni bölümüyle devam ediyor. Tuğba Turan, Emel Aslan’ın Suç ve Bela Öyküleri kitabını incelerken, Bülent Tunga Yılmaz, Casus Edebiyatında Karakterler Geçidi dizisinde bu kez Jack Ryan’ı konuk ediyor.
Dedektif Dergi Kitap Kulübü bu ay, edebiyatımıza yeni kazandırılmış bir Osmanlı polisiyesi okudu: Kesik Baş Cinayeti. Kitap hakkında yapılan tartışmayı Gamze Yayık kaleminden sizler de okuyabilirsiniz.
Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması başlıyor. Yarışma hakkında bilgiyi bu sayımızda bulabilirsiniz. Ancak daha detaylı bilgiye ulaşmak isteyenlerin yarışmanın web sitesi zehirlikalem.com’u ziyaret etmelerini tavsiye ederim. Kurallarda bazı değişiklikler oldu. Birinciye verilecek para ödülü 5.000 TL olarak belirlendi. İlk ona giren öyküler her yıl olduğu gibi bir kitapta toplanarak yayınlanacak. 5. Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’na katılacak tüm yazarlara şimdiden başarılar dilerim. Bu arada 4. Zehirli Kalem Yarışması’nda dereceye giren öykülerden oluşan kitabımız Kanlı Parmak adıyla ve Herdem Polisiye etiketiyle yayınlanmak üzere. Siz bu satırları okuduğunuz sırada o da kitabevlerinde satışa çıkmış olacak muhtemelen.
“Onu bunu bilmem,” dedi Amirim merdivenleri çıkarken, “Asansörsüz binalarda işlenen cinayetlere daha fazla ceza verilmeli.” Bu gibi durumlarda söylediği olmazsa olmaz cümlenin gelmesini bekledim. Beni yanıltmadı. “Şu sigarayı bırakmanın da zamanı geldi artık.”
Dördüncü kattaki dairenin önünde biraz soluklanıp kendimize geldikten sonra galoşlarımızı takıp içeri girdik. Olay Yeri İnceleme’nin elemanları eşyaları parmak izi tozuna bulamış, çalışıyorlardı. Salonun ortasında, oturtuldukları sandalyelere bağlanmış, kanlar içinde genç bir kadın ve erkeğin cansız bedenleri vardı. İçeri girdiğimizi gören Oktay Komiser, “Şerefsiz herifler,” diyerek genç kadının cesedini işaret etti. “Şuna bakın. Nasıl kıyılır böyle bir güzelliğe!”
Amirim, “Bize iki ceset bulunduğunu söylemişlerdi,” dedi. ”Yanlış bilgi vermişler demek.” Oktay Komiser bedeni bıçak yaralarıyla delik deşik olmuş genç adama çevirdi yüzünü. “Ya, tabii ki delikanlıya da yazık… Ama kıza daha bir yazık… Yazıktır yahu, günahtır.”
“Cinayet saati belli mi?” diye sorarak Oktay Komiser’in sohbeti köpürtmesini önledi Amirim.
“Adli Tabip dün akşam on ile on iki arası olduğunu söyledi. Ha, bu arada Savcının da selamı var, sizi göremeyince biraz bozuldu.”
“Kanatlarımız yok ya,” dedi Amirim, “trafiğe takıldık. Nerde kendisi?”
“Başka bir cinayet ihbarı daha varmış, oraya gitti apar topar.”
Oktay Komiser’in uzattığı kimlik kartlarına baktı Amirim. “Dilara Teber, 18 yaşında… Berke Kayansel, 20 yaşında… Birlikte mi yaşıyorlarmış?”
“Yok, ev kızın adına kiralanmış. Berke de sanırım erkek arkadaşıymış. Apartman görevlisi haftanın birkaç günü kızı ziyarete geldiğini söyledi.”
Kimlik kartlarını delil torbasına geri koyan Amirim, “Aynı okulun öğrencileriymiş,” dedi. “İhbarı kim yapmış?”
“Apartman görevlisi. Dilara dün akşam, sabah için ekmekle sucuk sipariş etmiş. Adam da bu sabah kapının koluna asmış siparişleri. Öğleden sonra katı paspaslarken görmüş hâlâ alınmadığını. Geçen hafta apartmanda doğalgaz kaçağı tespit edildiği için endişelenmiş, yöneticiye haber vermiş. Adam telefon etmiş Dilara’ya, cevap alamayınca da 112’yi aramış.”
“Gençlerin aileleri?”
“Dilara’nın ailesi Afyon’daymış, Berke’ninkiler Ankara’da.”
“Bize vereceğin neler var?”
“Parmak izlerinin haricinde, iki ayrı kişiye ait çamurlu ayak izleri var… Bıçağı mutfaktan almışlar ama üzerinde parmak izi yok… Kapı desen zorlanmamış…”
“Bir şey yok yani.”
“Şimdilik bu kadar. Küllükteki izmaritlerden başka birinin DNA’sı çıkar mı bakacağız. Ha, haberiniz olsun, biz geldiğimizde banyoda kilitli bir köpek vardı. HAYDİ[1]’yi arayıp teslim ettik hayvanı.”
“İyi etmişsiniz,” diyen Amirim canı sıkkın bir şekilde çevreye bakındı. “Evi bu kadar dağıttıklarına göre aradıkları bir şeyler varmış belli ki. Cep telefonları?”
“Yok, götürmüşler. Bilgisayarı da almışlar, yazıcısı masanın üstünde, kendisi yok.”
Televizyon ve müzik seti iyi markalardandı ve yeni alındıkları belliydi. Yatak odasındaki gardırop tıka basa giysi doluydu ve çoğu tanınmış markalarındı. Açık, kapalı, spor, topuklu bir sürü ayakkabıya bakan Amirim, “Öğrenci miymiş manken miymiş bu kız anlamadım,” dedi. “Ailesi epey varlıklı olmalı.”
Şifoniyerin üstü ve banyodaki dolap da çoğunun ne işe yaradığını bilmediğimiz makyaj malzemeleriyle doluydu.
Kapıdan kafasını uzatan Oktay Komiser, “Berke’nin arabasını yan sokakta bulmuş bizim çocuklar,” dedi, “sıkı bir aramadan geçirilmiş anlaşılan.”
Son model lüks aracın içi hallaç pamuğu gibi atılmıştı. Torpido gözünün içindekiler yere saçılmış, koltuklar bıçakla kesilmişti.”
“Her ne arıyorlarsa evde bulamamışlar demek ki,” dedi Amirim.
Olay Yeri İnceleme’nin çalışmaları sürerken, daire kapısının önünde bekletilen apartman görevlisiyle görüştük. Oktay Komiser’in verdiği bilgileri yineledi.
“Dilara’nın geleni gideni olur muydu?”
“Haftada birkaç gün Berk Bey gelirdi, bir kere de babası uğrardı.”
“Son zamanlarda dikkatini çeken bir şey oldu mu? Daireden gelen gürültü, Dilara’nın hallerinde bir gariplik filan?”
“Dilara Hanım sabah çıkar, akşam gelirdi. Öyle gürültücü biri değildi. Dün akşam çöpü toplarken sabah için sipariş verdi, bir gariplik yoktu hallerinde, gayet normaldi.”
“Peki son zamanlarda apartman çevresinde dikkatini çeken bir şeyler oldu mu? Etrafta dolaşan tanımadığın, bu çevrenin insanı olmayan birilerini gördün mü?”
Apartman görevlisi şöyle bir durdu, zihninin film makinesindeki görüntülerin geçmesini bekledikten sonra dudakların büktü. “Yok valla Amirim… Öyle şüpheli birilerini görmedim çevrede.” Bir an durakladıktan sonra, “Yalnız,” dedi, “bir ay kadar olmuştur herhalde… Bir şey olmuştu…”
Merakla devam etmesini bekledik.
“Günahlarını almak gibi olmasın da…”
“Merak etme, olmaz,” dedi Amirim. “Ne olmuştu bir ay kadar önce?”
“Dilara Hanımın arkadaşı, Berke Bey, karşı apartmandaki bekarlarla dövüşmüştü.”
“Neden dövüştüklerini biliyor musun peki?”
“Galiba bunlardan biri Dilara Hanımı rahatsız etmiş. Dilara Hanım da Berke Bey’e söylemiş. Berke Bey de gitmiş kapılarına dayanmış…”
“Sonra?”
“Apartmandakiler araya girdiler de bunlar birbirlerine zarar vermeden çektiler aldılar Berke Bey’i oradan.”
“Nerede oturuyor bu bekarlar?”
“Dördüncü kat, bu tarafa bakan daire.”
Gençler olayla ilgili bir bilgilerinin olmadığını, öldürülen kişileri tanımadıklarını söylediler.
Adının Gökhan olduğunu ve bilgisayar programcılığı okuduğunu öğrendiğimiz turuncu saçlı, gözlüklü, çelimsiz olan, “Yok öyle bir şey memur bey,” dedi.
“Nasıl yok lan? Kızı taciz ettiğiniz yetmiyormuş gibi üstüne bir de sevgilisini dövmüşsünüz.”
Gökhan, kanepede yanında oturan, uzun siyah saçlı, uzun boylu, gözlüksüz Atakan’a baktı. “Gerçekten yok öyle bir şey Amirim,” dedi Atakan. “Kızı birkaç kere parkta köpeğini gezdirirken gördüm, yalan yok, hoşuma gitti, yanına gidip tanışmak istedim. Tersledi beni, ‘Okula bisikletle gidip gelen adamla işim olmaz,’ dedi, ben de bir daha yanına yanaşmadım. Sevgilisine olayı nasıl aktardıysa oğlan kapımıza dayandı. Biraz itiş kakış oldu aramızda. Hepsi bu kadar.”
Çelimsiz, narin yapılı çocuklardı. İkisi bir olsa yine de Berke’ye güçlerinin yeteceğini sanmıyordum.
“Dün gece Dilara’nın apartmanından çıkarken görmüşler sizi,” dedi Amirim çocukların gözlerinin içine bakarak.
“Mümkün değil,” diye atladı Atakan, “bütün gece evdeydik, ders çalışıyorduk.”
“Hiçbir yere çıkmadık,” dedi Gökhan da.
“Tanığınız yok yani,” dedi Amirim. “Bozacı için şıracının tanıklığını kabul etmiyor mahkemeler.”
“Karşı komşu var,” dedi Gökhan, “kargocu dün onu evde bulamayınca telefon etmiş, o da bize bırakmasını söylemiş. Gece yarısına doğru eve geldiğinde aldı bizden kargosunu.”
“Umarım doğru çıkar bu söylediğiniz,” dedi Amirim. “Yoksa…”
Gökhan gözlüklerinin arkasından korku dolu gözlerle bakıyordu. Atakan’ın yüzü de kireç gibi olmuştu. “Bu işte çok büyük bir yanlışlık var Komiserim,” dedi.
“Öyleyse eve şöyle bir göz atmamızda sakınca yoktur,” diyerek ayaklandı Amirim.
“Yok,” dedi Atakan, “istediğiniz gibi göz atabilirsiniz.”
Daire iki odalı, az eşyalı, tipik öğrenci eviydi. Ayakkabılıktaki ayakkabı ve botların tabanlarını kontrol ettik, kan izi yoktu. Kirli sepetine atılmış giysilerde de dikkatimizi çekecek bir şey çıkmadı.
Gökhan’ın odasındaki eşyalar, üzerinde dizüstü bilgisayar ve kitaplar olan bir masa, bir fermuarlı gardırop ve tek kişilik bir yataktan ibaretti.
Atakan’ın odasının da Gökhan’ınkinden farkı yoktu. Bilgisayarın yanı sıra bir fotoğraf makinesi ve çeşitli büyüklükte birkaç objektif vardı fazla olarak. Delikanlı, sinema televizyon bölümü öğrencisi olduğunu söyledi.
Karşı komşuları gençlerin söylediklerini doğruladı, gece on bir buçuk gibi eve gelmiş ve gençlerin geç saatlere kadar ders çalıştıklarını bildiğinden kapılarını çalmakta tereddüt etmemişti.
Merdivenlerden inerken, “Cinayet işleyecek çocuklara benzemiyorlar ama sen yine de araştır,” dedi Amirim. “Bir şey atlamayalım.”
“Ben de sizin gibi düşünüyorum Amirim,” dedim, “ama sorularımıza cevap verirken renkten renge girmeleri de beni kıllandırmadı değil hani.”
“Çocukların bu yaşlarına kadar karakolun önünden bile geçmedikleri belli. Birdenbire kapılarına bir süre önce kavga ettikleri adamın öldürülmesini araştıran polisler dayanınca heyecanlanmaları normal.”
Olay yeri elemanları işlerini bitirmişler, alet edevatlarını minibüslerine taşıyorlardı. Üçüncü katın merdivenlerini çıkıyorduk ki, üst kattan gelen çığlığı duyduk. Bir adam, sarsıla sarsıla ağlayan bir kadına sarılmış, sakinleştirmeye çalışıyordu. Oktay Komiser, “Berke’nin ailesi,” dedikten sonra eliyle ‘ben gidiyorum’ işareti yaparak merdivenlerde gözden kayboldu.
Acılı ebeveyne başsağlığı diledik. “Sorunu olduğu, anlaşmazlık yaşadığı birileri var mıydı?” diye sordu Amirim.
“Sanmıyorum,” dedi Engin Bey, “öğrenci çocuklar bunlar, kiminle ne anlaşmazlıkları olacak. Gece kız arkadaşımda kalırım, merak etmeyin demişti.”
Kocasının göğsüne gömdüğü başını kaldırdı Tuvana Hanım. Ağlamasına güçlükle engel olarak, “Kaç kere söyledim Berke’ye, bırak şu paragöz kızı, ondan sana hayır gelmez diye, dinletemedim sözümü,” dedi.
“Okulda ilk tanıdığım kişiydi,” dedi Dilara’nın en yakın arkadaşlarından olduğunu öğrendiğimiz Şebnem. “Birkaç ay birlikte takıldık, sonra aramıza soğukluk girdi, uzaklaştık birbirimizden.”
“Neden soğukluk girdi?” diye sordu Amirim. “Yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmezmiş.”
Derin bir soluk aldı Şebnem. “Ben orta halli bir ailenin kızıyım, Dilara da öyleydi. İkimiz de tam bursluyduk. Böyle birkaç kişiyiz bölümde. Diğer öğrenciler varlıklı ailelerin çocukları. Biz onlar gibi okula son model arabalarımızla değil de servisle, otobüsle gelip gittiğimiz için bizi küçümserler, aralarına almak istemezler… Gerçi alsalar da onların gittikleri yerlere gitmeye, giydiklerini giymeye zaten gücümüz yetmez… Dilara’nın en büyük isteği onlarla takılmak, onlar gibi yaşayabilmekti.”
“Aldılar mı Dilara’yı aralarına?”
Şebnem acı acı güldü. “Aldılar,” dedi, “onun serveti de güzelliğiydi. Okulun en güzel kızıydı Dilara.”
“Berke’yle arkadaşlığın var mıydı?”
“Okulda Dilara’yla birlikte görüyordum, tanımazdım kendisini.”
Şebnem’in Dilara’nın birlikte olduğunu söylediği gençlerden biriydi Özay. Okulun kafeteryasında bulduk kendisini. “Evet,” dedi, “üç günlük bir birlikteliğimiz olmuştu kendisiyle.”
“Üç gün mü?”
“Üç gün,” diyerek acı acı güldü Özay. “Arada bir babamın arabasıyla gelirim okula. Dilara arabayı benim sanmış, sabahları kaldığı yurttan alıp okula getirmemi isteyince arabayı babamdan her gün alamayacağımı söyledim, anında bastı kıçıma tekmeyi.”
Dilara’nın Özay’dan sonraki sevgilisi Ersen, “Valla Amirim,” dedi, “bir ayda iliğimi kuruttu. En pahalı restoranlarda yemek yemek ister, aldığım hediyelere burun kıvırırdı. Ailemin durumu iyi, paradan yana hiçbir zaman sıkıntım olmadı ama bu kızın gözünü bir türü doyuramadım. Sonunda canıma tak dedi, ayrıldım ben de.”
Şebnem, Ersen’nin Dilara’ya şiddet uyguladığını, mahkemelik olduklarını söylemişti.
“Dövmüşsün lan kızı, ağzını burnunu kırmışsın.”
“O iş bildiğiniz gibi değil,” dedi Ersen. “Kendisinden ayrılacağımı söylediğimde bir arkadaşımın evinde başbaşaydık. Ağlamaya başladı, kendini banyoya kapattı. Biraz sonra çıktığında ağzı burnu kanıyordu. Onu o halde görünce panikledim, ne yapacağımı şaşırdım, bana sarılınca üstüm başım kan oldu. Ağlayıp çığlıklar atarak karşı dairenin kapısını çaldı ve kendisini öldürmek istediğimi, polis çağırmalarını söyledi. Polise de saçlarından tutup kafasını lavaboya vurduğumu söyledi.”
“Sonra nasıl oldu da şikayetinden vaz geçti peki?”
“İstediğini aldı çünkü… Babama epey pahalıya patladı bu durum.”
“Berke’yle muhabbetin var mıydı peki?”
“Adam son sınıftaydı, bizim gibi yenilerle muhatap olmaz onlar.”
Berke’nin birkaç arkadaşıyla konuştuk. Hayır, son zamanlarda olağandışı bir şey fark etmemişlerdi. Zaten Dilara’yla birlikte olmaya başladığından beri arkadaşlarının yüzünü pek fazla görememişlerdi.
Okuldan ayrıldıktan sonra Özay’ın cinayet saatinde bulunduğunu söylediği, okulun yakınlarındaki bara uğradık. Garsonlar müdavimlerden biri olduğunu söylediler ve akşam dokuz gibi geldiğini, ikiye doğru da ayrıldığını doğruladılar.
“Asıl hedefin hangisi olduğunu bulmalıyız,” dedi Amirim merkeze giderken. “Yoksa ikisi birden mi belaya bulaştılar?”
Merkeze döndüğümüzde Dilara’nın babasının geldiğini söylediler.
“Haftada birkaç kere konuşurdu annesiyle,” dedi Mazhar Teber. Ellili yaşlarında, zayıf, efendi görünüşlü bir adamdı. “Herhangi bir sorunu olduğundan bahsetmemişti.”
“En son ne zaman gördünüz kendisini?” diye sordu Amirim.
“Üç-dört ay olmuştur herhalde. Dersleri çok yoğun olduğundan gelemiyordu. Biz de arkadaşlarıyla birlikte oturduğundan çocuklara rahatsızlık vermemek için gelmiyorduk.”
“Kızınızın birlikte oturduğu arkadaşlarını tanıyor muydunuz Mazhar Bey?”
“Tanışmamıştık ama telefonla konuştuğumuzda selam yollarlardı devamlı. Birinin adı Şebnem, bir de Arzu vardı… Diğerini hatırlayamadım şimdi. Evde daha iyi ders çalışabileceklerini düşündüklerinden yurttan ayrılıp ev tutmuşlardı.”
Mazhar Bey bir kamu kuruluşunda memurdu. Efendilikten de öte, sanırım adamda biraz da saflık vardı. Kızına harçlık olarak gönderebildiği para bir evin dördüncü sakini olmaya bile yetmeyecek düzeydeydi.
O gün olay yerinde ve gençlerin okullarında konuştuğumuz kişilerin GBT’lerine baktım, bir şey çıkmadı. Maktullerin telefon kayıtları ve banka hesaplarının incelenebilmesi için mahkemeye izin başvurusunda bulunduk.
Ertesi sabah olay yerinden toplanan parmak izlerinin sonuçları elimize ulaştı. Evde Dilara ve Berke’nin haricinde bir kişinin daha parmak izlerine rastlanmıştı.
“Sistemde aratmışlar ama eşleşen bir kayıt bulamamışlar,” dedim hayal kırıklığıyla.
“Apartman görevlisinin Dilara’nın babası olduğunu düşündüğü, kızı haftada bir ziyarete gelen adamındır,” dedi Amirim.
Apartman yöneticisinden Dilara’nın ev sahibinin telefon numarasını öğrendik. Adam kızı hiç görmediğini, evi emlakçı vasıtasıyla kiraya verdiğini söyledi.
“Evet,” dedi Emlakçı, “evi ben kiraladım Dilara Hanım’a. Evi görür görmez beğendi, pazarlık filan yapmaya da kalkışmadı. Altı aylık kirayı da peşin ödedi.”
“Yanında biri var mıydı evi görmeye geldiğinde?” diye sordu Amirim.
“Tekti… Öğrenci olduğunu, tek başına oturacağını söyledi.”
Hazır mahalleye kadar gelmişken, Dilara’nın babası olduğunu söylediği adamın eşkalini almak amacıyla apartman görevlisiyle tekrar konuştuk. “Valla ben de birkaç kere gördüm adamı Komiserim,” dedi. “Her seferinde gözünde koyu renk camlı gözlük vardı… Siyah bir palto giyiyordu, fötür şapka takıyordu… Ağzı burnu da zaten kovit maskesiyle kapalıydı. Adamın yüzünü doğru dürüst görmedim ki size tarif edeyim.”
Komşularla konuşmamız da bir sonuç vermedi. Kös kös merkeze döndük.
HTS kayıtları gelmişti. Gerek Dilara gerekse Berke’nin telefon kayıtlarında şüpheli bir yazışmaya rastlamadık. Her ikisinin telefonları da cinayetin işlendiği gece yarısından sonra sinyal vermeyi kesmişti. Şimdiye kadar birçok suçluyu telefon sinyallerinden yakalamıştık. Arada bir gasp ettikleri telefonun sim kartını imha etmeyi akıl eden uyanıklar da çıkıyordu.
Berke’nin banka işlemlerinde herhangi bir gariplik gözümüze çarpmadı. Delikanlının kendine ait bir hesabı yoktu. Anne ve babasından aldığı ek kartlarla yapmıştı harcamalarını. Harcamaların çoğu akaryakıt, restoran, bar, giyim-kuşam ve ziynet eşyaları için yapılmıştı. Bu nasıl bir değirmendi, bu değirmeni döndüren su nasıl verimli bir kaynaktan geliyordu aklım almadı.
Dilara’nın hesabında, okula kayıt yaptırmasından sonraki üç ay boyunca, babası Mazhar Teber tarafından gönderilen mütevazı miktarlardan başka para girişi yoktu. Sonra ne olduysa, hesaba yüz bin lira yatmıştı. İki gün ise sonra altmış bin lira çekilmişti.
“Parayı havale eden belli mi?” diye sordu Amirim.
“Elden yatırılmış.”
“Emlakçı evin kirasının ne kadar olduğunu söylemişti?”
Notlarıma baktım. “On bin lira.”
“Altı aylık kirayı ödemek için çekti demek altmış bin lirayı.”
“O zamandan bu yana her ay düzenli olarak otuz bin lira yatmış hesaba,” dedim.
“Onlar da elden tabii ki.”
“Öyle.”
“Kız Berke’ye gezme tozma, eğlence ve giyim kuşam masraflarını karşılatıyormuş ama ana sponsoru başkaymış görüldüğü kadarıyla.”
“Belki de gönüllü bir sponsorluk anlaşması yoktu aralarında?” dedim. “Belki de herife şantaj yapıyorlardı.”
Amirim aklının terazisinde şöyle bir tarttı söylediklerimi. “Öyle olsa her hafta neden ziyaret etsin kızı? Geceyi kızın evinde geçiriyormuş. Apartman görevlisi adamı sabah çıkarken görmüş kaç kere. Hem bu Berke aşıkmış Dilara’ya, böyle bir şeye gönlü razı olur muydu sence?”
Olmazdı tabii. Olmaması gerekirdi.
“Dördüncü kat cinayetlerinde ne durumda olduğunuzu sormaya gelmiştim ama gerek kalmadı,” diye sırıtarak kapıdan girdi Oktay Komiser. “Suratlarınızdan anlaşılıyor durum.”
Amirimin masasının önündeki koltuğa attı kendini. Elindeki küçük sarı zarfı salladı. “Hadi,” dedi, “siz benim kahvemi söyleyin, ben de sizin cinayetleri çözeyim.”
Olay yerinde kimin olduğunu tespit edemediğimiz bir parmak izinden başka bir şey bulunamamıştı. Cinayet silahının üzerindeki izler silinmişti. Karşılaştıracak örneğimiz olmadığı için çamurlu ayakkabı izleri işimize yaramıyordu. Neyi gözden kaçırmıştık? Sarı zarfın içinde ne vardı?
Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra elindeki zarfı salladı yine. “HAYDİ’den getirdiler bunu az önce,” dedi. “Kızın evindeki köpeği teslim etmiştik ya kendilerine.”
“Ee,” dedi Amirim.
“E’si ne oğlum, köpek tanıklık etmeye karar vermiş.” Bu esprisi bize komik gelmedi ama Oktay Komiser’in kahkahası odadan taştı, koridoru doldurdu. Ağzını zorlukla toplayıp, “Ciddiyim oğlum ben, inanmıyorsan al kendin bak,” diyerek elindeki zarfı Amirime uzattı.
Zarfı açan Amirim içinden çıkardığı ufacık zamazingoya baktı. “Ne oğlum bu?”
“HAYDİ’ciler o gün köpeği belediyenin hayvan barınağına teslim etmişler. Bu sabah aramış adamlar, ‘Getirdiğiniz köpeğin tasmasında elektronik bir cihaz var, bakmak ister misiniz?’ diye. HAYDİ’ciler de alıp bana getirdiler, hayvanı kendilerine ben teslim ettiğim için.”
Amirim yakın gözlüklerini takıp yakından baktı düğme kadar cihaza. “Kameraya benziyor diyeceğim ama…”
“Dilini korkak alıştırma, de gitsin… Köpeğin tasmasına yapıştırılmış, hem tasma süslü püslü olduğu için hem de hayvan bol tüylü olduğu için de dikkati çekmemiş anlaşılan.”
“Birileri Dilara’yı gözlüyormuş,” diye mırıldandı Amirim.
“Ya da Dilara birileriyle yaptıklarını kaydediyormuş,” dedim.
“İyi de aletin kendisi zaten düğme kadar,” dedi Amirim elindeki cihazı evirip çevirirken, “neresine kayıt yapıyormuş?”
“Bilişimdeki çocuklara sordum,” diye karşılık verdi Oktay Komiser. “Kayıt yapmıyormuş bu aletler.”
“Ne işimize yarayacak o zaman?” dedi Amirim hayal kırıklığıyla. “Bunu köpeğe takan her kimse cinayeti görmüş olabilir ama elimizde kayıt olmadıktan sonra ne işimize yarayacak?”
“Kayıt yapmıyormuş dediysem kendi üzerine yapmıyormuş. Kablosuz ağla çalışıyormuş bu aletler, saat pili gibi bir pili varmış ve uzaktan kumandayla açılıp kapanabiliyormuş, cep telefonu veya bilgisayardan izlenebiliyor ve kaydedilebiliyormuş çektikleri.”
“Birilerinde bu kayıtlar olabilir yani,” dedi Amirim. “Kapsama alanı ne kadarmış bu aletin?”
“İnternet üzerinden olduğu için dünyanın herhangi yerindeki biri bu alete kumanda edebilir, görüntüleri alabilirmiş.”
Amirim çekmecesinden büyütecini çıkarıp elindeki cihaza daha yakından bakmaya başladı. “Bunun bir yerlerinde seri numarası olması gerekmez mi?”
“Vay arkadaş, ben de sizin için ‘Temiz çocuklar onlar, cinayete filan karışacak tip yok onlarda,’ demiştim. Bunca yıllık meslek hayatımda ilk defa siz yanılttınız beni!” dedi Amirim.
“Biz cinayete filan karışmadık yemin ederim,” dedi Gökhan zor duyulan bir sesle. “Biz masumuz.”
“Nasıl masumsunuz lan! Dilara’nın köpeğinin tasmasına kamerayı siz takmadınız mı?” diyen Amirim önündeki dosyadan çıkardığı kağıdı Gökhan’ın önüne koydu. “Kamerayı aldığınız internet sitesi yolladı bu faturayı… Şurada yazanlar senin ismin ve adresin değil mi?”
Delikanlının bir an ağlamaya başlayacağını sandım. “Evet benim… Ama bizim cinayetle filan ilgimiz yok,” diyebildi dudakları titreyerek.
“Bana bak,” dedi Amirim. “Yok distribütördü, yok perakendeciydi, mağazadan mı alınmış yoksa internetten mi diye size ulaşıncaya kadar anamız ağladı!.. Şimdi sorularıma doğru dürüst cevap ver, ebeni sikmeyeyim!”
Gökhan’ın gözlerinden yaşlar, ağzından kelimeler dökülmeye başladı. “Kız çok güzeldi… Kendisini tersleyince Atakan çok bozuldu… Akşamları kızın yatak odasının perdeleri açık olduğunda teleobjektifle gözetlemeye, fotoğraflarını çekmeye filan başladı… Sonra kamera fikri geldi aklına… Ismarladık kamerayı… Kızın her sabah ve akşam köpeğini parka götürdüğünü biliyordu… Nasıl yaptığını bilmiyorum ama bir akşam köpeğin tasmasına kamerayı yerleştirdiğini söyledi…”
“Siz de röntgenlemeye başladınız kızı?”
Burnunu çekti Gökhan. “Evet.”
“Bana bak! Yalan söylediğini ya da bir şeyleri atladığını anlarsam canına okurum senin. Bilişimde telefon ve bilgisayarlarınız inceleniyor şu anda.”
“Erkek arkadaşıyla sevişmelerini filan izledik… Sonra bir akşam babası geldi kızın… Daha doğrusu yaşlı bir adam olduğundan biz babası olduğunu düşündük… Sonra babasıyla, yani adının Veli olduğunu öğrendiğimiz o adamla yatak odasına geçip sevişmeye başladılar…”
“O sırada köpek de odada mıydı?”
“Odadaydı, kızın yanından bir an olsun ayrılmıyordu zaten.”
“Cinayet gecesine geç!”
“İki adam geldiler, belalı tiplere benziyorlardı… Salona girer girmez bunlara giriştiler, dövmeye başladılar… Sonra da sandalyeye bağladılar…”
“Ne istediklerini söylemediler mi?”
Gökhan bir an durakladı. “Söylediler bir şeyler ama tam anlayamadım.”
“Ben de şimdi seni anlayamadım! Türkçe konuşmuyorlar mıydı bu adamlar aslanım!”
Amirimin masaya inen yumruğuyla irkildi Gökhan. “Video ve fotoğrafların nerede olduğunu soruyorlardı. Köpek havlayıp üzerlerine atlayınca banyoya kapattılar hayvanı. Sonra ne olduğunu bilmiyoruz.”
“Gözünüzün önünde iki kişinin saldırıya uğradığını gördünüz de neden elinizdeki kanıtlarla birlikte polise gitmediniz?”
“Adamlar bizi de öldürürler diye korktuk.”
Gökhan’ın çözüldüğünü söyleyince Atakan da köpeğin tasmasına kamerayı kendisinin yerleştirdiğini ve röntgencilik yaptıklarını kabul etti. Onları nezarethaneye gönderdikten sonra odamıza döndük.
“Bu Veli denen adama birlikte mi şantaj yapıyorlardı acaba?” dedim. “Berke de mi işin içindeydi yoksa Dilara tek başına mı bu işe kalkıştı?”
“İyi de bu kız salak mı ki güzel güzel sağdığı adama şantaj yapsın? Altı aylık kirasını ödetmiş, kim bilir herife daha neler aldırdı, üstüne ayda otuz bin lira da harçlık yatıyor her ay hesabına… Niye kessin ki altın yumurtlayan tavuğunu? Senin aklına yatıyor mu?”
Kız son sınıfta olsa aklıma yatardı. Son bir vuruş yapıp ortadan kaybolabilirdi ama daha birinci sınıftaydı, sponsorunun desteğine birkaç yıl daha ihtiyacı olacaktı.
Çıkmayıp Bilişim Büro’nun Gökhan ve Atakan’ın bilgisayarlarını incelemelerini bitirmesini bekledik. Beklediğimize de değdi. Veli denen azgın tekenin ve katillerin görüntüleri artık elimizdeydi.
Sabıkalı oldukları için gençleri öldüren herifleri elimizle koymuş gibi, bir kafede nargile keyfi yaparlarken bulduk.
Önce her suçlu gibi inkar yolunu denedilerse de, görüntüleri önlerine koyduğumuzda yelkenleri suya indirmek zorunda kaldılar.
Veli Sırça, ulusal bir televizyon kanalının genel yayın yönetmeniydi. Haftada birkaç kere de bir tartışma programında moderatörlük yapıyordu.
“Bu herifi almaya kalkarsak anında kapatırlar olayı,” dedi Amirim. “Hadi ben alışkınım oraya buraya sürülmeye ama sana yazık olur.”
“Herif iki kişiyi öldürttü,” dedim, “yaptıkları yanına kâr mı kalacak?”
“Tabii ki kalmayacak,” dedi Amirim, “bir yolunu bulacağız.”
“Anında yayın yasağı koyarlar,” diye cevap verdi Amirim, “sonra da bize koyarlar.”
Bir saat sonra ünlü televizyoncunun görüntüleri sosyal medyada milyonlarca kez tıklanmış, ortalık ayağa kalkmıştı. Ok yaydan çıkmıştı bir kere, artık olayın üstünün kapatılması mümkün değildi. Veli Sırça sosyal medya hesaplarından, “Bana komplo kuruldu, görüntüler montajdır” diye bir tarafını yırttıysa da faydası olmadı. Yıllardır bir yerlerini yaladığı, sırtını dayadığı siyasiler bir anda çark edip adamı yalnız bıraktılar, adaletin yüceliğinden söz etmeye başladılar.
Sorgu odasına aldığımızda başına gelenlere hâlâ inanamıyor gibiydi. “Çok büyük bir hata yapıyorsunuz. Bunun hesabını vereceksiniz! Ben sıradan bir insan değilim,” diye tısladı.
“Sana öyle geliyor,” dedi Amirim. “Koruma kalkanın düştü, bugüne kadar arkanda olanlar seni sattılar. Az önce kanalın açıklama yaptı, yerine birini atamışlar bile.”
Son cümle Veli’nin süngüsünün düşmesine neden oldu, Dilara’yla ilişkisi olduğunu kabul etti. “Cinayetle ilgim yok,” dedi, “ben yalnızca bana şantaj yaptıkları görüntülerin peşindeydim.”
“Şantajı yapan Dilara mıydı?” diye sordu Amirim.
“Başka kim olacak? İlişkimizi gizli yürütüyorduk, ikimizden başka haberi olan yoktu. Sonra bir gün özel anlarımızın görüntülerinin eklenmiş olduğu bir e-posta aldım. Bu görüntüleri başkalarının görmesini istemiyorsam yüz bin doları gözden çıkarmam gerektiği belirtilmişti.”
“Kim göndermiş bu e-postayı?”
“Bu işlerden anlayan birkaç kişiden yardım aldım fakat nereden gönderildiğini onlar da çözemediler. Gönderenin bu işlerden çok iyi anladığını, takip edilmesinin mümkün olmadığını söylediler… Ben de Dilara’yı izletmeye başladım… Okulundan bir oğlanla ilişkisi olduğunu, benim gitmediğim günlerde bu çocukla birlikte olduğunu öğrendim. Dilara’yla dört ay kadar olmuştu birlikteliğimiz başlayalı, bütün ihtiyaçlarını zaten fazlasıyla karşılıyordum, ilişkimizden bu gence bahsettiğini, şantaj fikrini aklına onun soktuğunu düşündüm.”
“O iki iti nereden buldun?”
“Mesleğe polis muhabiri olarak başlamıştım. O zamanlardan tanıdığım birkaç kişi var hâlâ haber kaynağı olarak kullandığım… Niyetim Dilara’yla oğlanı korkutarak görüntüleri ele geçirmekti… Nereden bileyim o iki salağın öldürecek kadar ileri gideceklerini…”
Amirim dosyadan Gökhan ve Atakan’ın bilgisayarında bulduğumuz görüntülerin fotoğraflarını çıkardı. “Şantaj e-postasıyla gelen görüntüler bunlar mıydı?”
“Evet,” dedi Sırça.
“Ulan it oğlu itler,” diyerek başladı söze Amirim. “Bunlar efendi çocuklar, suç işleyecek tiplere benzemiyor dediğime bin pişman ettiniz beni.”
Gökhan ve Atakan sus pus oturuyorlardı karşımızda. Gökhan ağladı ağlayacaktı.
“Yediğiniz boku testere kesmez,” diye devam etti Amirim. “Özel hayatın gizliliğini ihlalden işlem yapılacaktı hakkınızda. Ondan da cezaevine girmeden yırtardınız. Şimdi bir de şantaj ve cinayete sebebiyet verme çıktı. Sizin yüzünüzden iki insan öldü.”
“Böyle olacağını bilemedik,” dedi Atakan cılız bir sesle.
[1] HAYDİ: Hayvan Durum İzleme / Çevre, Doğa ve Hayvanları Koruma Şube Müdürlüğü
Yüzüne baktım. Kar yağmış saçlarına, incecik, şeffaf tenine, içinde ışıklar yanan ela gözlerine, inci gibi dişlerine… Hâlâ ilk günkü gibi güzelsin. Seni ilk gördüğüm an geldi aklıma, içim titredi. “Ne çok seviyorum seni,” dedim, gülümsedin.
Cebimden kanyak şişesini çıkarıp kapağını açtım. Hevesle uzanıp aldın. Kafana hemen dikip şişeyi neredeyse yarıladın. “Oh!” dedin sonra. “Tadını unutmuşum.”
Kuğulu Park, lapa lapa yağan karın altında göz kırpan soluk ışıklarıyla, masallardan çıkmış bir kartpostal manzarasını andırıyor. İlk buluşmalarımızı hatırladım. Ne günlerdi…
Yanımda yavaşça kaykıldın. Omzumun üzerine devrildin. Sarıldım sana. Saçlarının mis kokusunu çektim içime. Paltonu sıyırdım üzerinden, sonra kalın hırkanı. Beyaz geceliğinin içinde melekler gibisin. Yaralı bir kuşu taşır gibi nazikçe aldım kollarımın arasına. Hemen arkadaki yumuşacık karların örttüğü düzlüğe birkaç adımda ulaştım. Yere usulca yatırdım seni. Dudaklarına minik bir öpücük kondurdum.
Sabahın erken saatlerinde sıcak simit ve çayla kahvaltılarını ederlerken, hararetle geceyi anlatan yardımcısı Erdem’i dinliyordu Başkomiser.
“Donmuş Amirim, kadıncağız.”
“Kim bulmuş?”
“İki öğrenci. Kuğulu’da kar altında romantizm yapmaya gelmişler sabaha karşı, ellerinde şarap.”
“Nasıl bulmuşlar?”
“Önce fark etmemişler. Her yer bembeyaz. Karlar kadının üzerini örtmüş. Epey yağdı ya gece.”
“Eee?”
“Sonra bir köpek gelmiş. Gav gav gav, kafalarını şişirmiş. Bir de bakmışlar ki köpek kadının başında havlıyor.”
“Sonra?”
“Ödleri patlamış tabii. Hemen 112’yi aramışlar. Biz de intikal ettik.”
“Kaç yaşında, kimin nesiymiş?”
“Kimliği yok. Parmak izinden de bir şey çıkmadı. Sistemde kayıtlı değil. Yaşlıca biri. Ben diyeyim yetmiş beş, siz deyin seksen.”
“Evsiz falan mı acaba?”
“Sanmam Amirim. Nasıl desem… Öyle bakımsız birine benzemiyor. Akça pakça, tertemiz saçı başı. Sanki sıcacık yatağında huzur içinde uyuyordu. Allah rahmet eylesin.”
“Parkta kamera yok muymuş?”
“Varmış. Kayıtlar işleniyor. Eli kulağındadır.”
“Tanık manık yok mu? Bir şey gören, duyan? Senin dikkatini çeken?”
“Tanık yok Amirim. Hava buz, aklı olan sokakta gezmez. Yalnız…”
“Yalnız ne?”
“Kadın incecik gecelikle yatıyordu yerde. O hâlde yürüyerek gelmiş olamaz. Muhakkak birinin dikkatini çekerdi.”
“Yani?”
“Bence biri getirip bıraktı.”
“Taşırken dikkat çekmez miydi?”
“Bir yolunu bulmuştur.”
“Otopsiyi öne alsınlar, sıkıştır biraz. Sen de kayıp başvurularına bak bakalım, var mı benzer kaybı olan kimse.”
***
Ellerim ceplerimde, yağan karın altında sokakları arşınlıyorum. Elimde değil, gözyaşlarımı tutamıyorum. Palton, hırkan kolumda, ara sıra kokluyorum. İlk tanışmamız, ilk buluşmamız, ah o ilk konuşmamız… Nasıl mahzundun, nasıl mahcup, gözlerime değmezdi gözlerin.
“Ailemin zoruyla geldim, benden sana yâr olmaz,” oldu ilk sözlerin.
Korkusuzca, dimdik baktın bu sefer. “Ben bir kere sevdim, o da öldü. Daha da sevmem hiç kimseyi!”
Dondum kaldım karşında. Cız etti yüreğim. Ne yapacağım ben şimdi? Çok âşığım sana.
Günlerce, haftalarca, aylarca dil döktüm, dinletemedim. Nuh dedin, peygamber demedin. Mahallenin en güzeliydin. Talipler sıradaydı. Er geç birine vereceklerdi seni.
“Yeter ki kabul et, sen istemezsen elimi bile sürmem sana, bak başkasına verirlerse çok çekersin,” dedim en son.
İlk kez o zaman alıcı gözle bir baktın bana. Olur mu ki, diye ölçüp tarttın kafanda. Gecelerce dua ettim. “Her şeye razıyım,” dedim. Yaradan duydu yakarışlarımı. Belki de kötünün iyisiydim. Bir gün razı geldin.
***
“Kayıtları izledik. Parka aynı yaşlarda bir adamla birlikte yürüyerek gelmişler Amirim. Oturmuşlar, gülüşerek sohbet etmişler. Bir ara adam cebinden kanyak çıkarıp ikram etmiş. Kadın içmiş. Sonra da kendinden geçmiş. Adam kadını soymuş, karlara yatırmış, gitmiş.”
“Adamın izini süremediniz mi?”
“Kameraları takipteyiz. Ağır ağır Kızılay yönüne yürümüş. Oradan da Sıhhiye’ye doğru devam etmiş.”
“Kayıp bildirimi?”
“Henüz bir şey yok.”
“Otopsi sonucu?”
“Kadının kanında yüksek dozda uyku ilacı çıktı.”
“Çabuk bulun şu adamı. Kaçmak gibi bir derdi yok belli ki.”
“Başüstüne Amirim.”
***
Sana kavuşmuştum ya… Benim olmuştun ya… Daha ne isterdim? Dokunmasam da olurdu. Yanımda dursan yeterdi. Öyle sandım.
Hep iyi davrandın bana, güler yüzlü, ilgili; yalan yok. Samimi bir akrabaya, belki kardeşine, çok yakın bir arkadaşa davranır gibi. Kendince sevdin beni, biliyorum, söylerdin de… Ama onun gibi değil elbet.
Evleneli bir yılı geçince, “Çocuk yok mu?” baskısı başladı eşten dosttan, ailelerden. Bir gün beni karşına aldın. Belki acıdın, belki sabrımı ödüllendirmek istedin, bilmiyorum. “Yapalım bir çocuk,” dedin. Havalara uçtum. Çocuk mocuk umurumda değildi de, sana yaklaşmama izin vereceğin içindi tüm sevincim. Zamanla sevecektin beni, biliyordum. “Sen nasıl istersen,” dedim, heyecanımı bastırmaya çalışarak.
Belki sana hiç dokunmasam her şey daha kolay olurdu. Nereden bileyim?
Neredeyim ben? Nasıl geldim buralara?
***
“Amirim, adamı Gençlik Parkı’nda oturmuş kendi kendine konuşurken bulduk. Sorgu odasında şimdi. Kim olduğunu, nerede yaşadığını hatırlamıyor. ‘Karımı öldürdüm,’ deyip duruyor sadece, kırık plak gibi. Üstüne gittik ama tık yok.”
“Sizin o höt-zöt taktikleriniz her zaman işe yaramaz. Bana bırakın.”
“Emredersiniz Amirim.”
Atkuyruğunun lastiğini sıkıştırdı Başkomiser Sonay, ayağa kalkıp üstündeki susamları elinin tersiyle silkeledi. Dudak parlatıcısını tazeleyip çıktı odasından. Sorgu odasının camından içeriyi izledi bir müddet. Önüne bir bardak sıcak çay, biraz da bisküvi koymuşlardı yaşlı adamın. Rahmetli dedesini anımsadı birden; bembeyaz, tepesi dökük saçlar, sinekkaydı tıraş, boncuk mavisi gözler… Uzaklara, görünmez diyarlara dalıp gitmişti yorgun bakışları. Bu dünyanın ötesini izler gibiydi. Boğazını temizleyip içeri girdi.
***
İşte böyle hanım kızım, yaptık çocuğu ama nasıl yaptık sen bana sor. Cenneti yaşayacağım sanırken cehennemin kapıları açıldı bana. Onun gözleri hep kapalı. Bedeni bu dünyada ama ruhu başka âlemde. Biliyorum, anlıyorum, benimle değil, onunla sevişiyor. Bir, üç, beş, değişir dedim, olmadı. Zehir oldu bana geceler. Çok şükür hamile kaldı da bıraktık bu eziyeti. Böyle olacağına, olmasın daha iyi. Onun canına minnet zaten.
Hamilelikte iyice kapandı içine. Sanki onun çocuğunu doğuracak. Kıskanıyorum, elimde değil. Gündüzleri yine iyi, yüzü gülüyor, arada sohbet ediyoruz. Güzel yemekler pişiriyor bana, gömleklerim hep ütülü Allah için. Amma akşamın karanlığı yüzünü gösterdi miydi, hop, yatakta. Rüyalar âlemine dalıyor. Oralarda buluşuyorlar, biliyorum. Bu yüzden hep uykuya kaçışı. Ne yapayım, nasıl edeyim? Engel olamam ki? Deli derler adama. Büküp boynumu, oturuyorum bir köşede. Üzülüyor da bana, farkındayım. Onun da elinde değil, ne yapsın? Gönül bu, ferman dinlemez… Düğmesi yok ki isteyince açıp kapatasın.
Kızımız doğdu, esmer güzeli, bıcır bıcır bir şey. Ne bana benziyor ne anasına, birimiz sarışın, diğerimiz kumralız. Ölmüş sevdiğine benziyor zahir; saçmalama, delirme diyorum kendi kendime, söz geçiremiyorum. Karım çok mutlu, öyle düşkün kızına. Ben iyice bir kenara atıldım. Ne dilediğine dikkat et derler, doğruymuş. “Yanımda olsun da gerisi önemli değil,” derdim amma kazın ayağı öyle değilmiş. Kaldım mı kalabalık içinde bir başıma?
Çok şükür, kız büyüdü sağlıkla, okulunu okudu, çekti gitti yurtdışına. Biz öyle yaşlandık yan yana. Ne o beni bırakmayı düşündü bir an olsun, ne ben onu. Elli sene geçirdik, dile kolay. Kaderimiz birlikte yazılmış mı desem, kendim ettim kendim buldum mu desem, bilmem.
“Amirim, Yeşilyurt Özel Yaşlı Bakımevi’nden bir kayıp bildirimi yapılmış: Alzheimer hastası Ahmet Sönmezer. Eşkâli benziyor. Kızı İtalya’da yaşıyormuş. Ulaşmaya çalışıyoruz.”
“Eşi? O da aynı yerde değil miymiş?”
“Öyle bir bilgi gelmedi.”
“Hemen çağırın oradan birini, kadını da adamı da teşhis etsinler.”
“Emredersiniz Amirim.”
“Kızıyla da ben konuşacağım.”
***
Böyle böyle geldik ömrümüzün sonuna. Eh yaşlılık zor, kendi kendimize yetemez olduk. Kız sağ olsun, bizi yerleştirdi güzel bir bakımevine. Şükür, yine birlikteyiz, iyi bakılıyoruz, daha ne olsun? Bundan iyisi can sağlığı dedik. Amma bir şey diyeyim mi hanım kızım? Ayşe’min gözlerindeki o geçmiş aşkın ışıltısı zerrece azalmadı. Her gece mutlulukla koştu uykunun kollarına.
Nihayet bir gün beni çekip oturttu karşısına. Dedi ki “Ahmet, sana her şey için teşekkür ederim. Hep sabırlı oldun bana, güzel bir hayat verdin. Ne olur, sal beni artık, gideyim.” Anladım, geldi zamanı. Kavuşmak istiyor artık sevdiceğine. Çok sabretti, çok bekledi, hakkıdır da. “Ben sensiz yapamam ki Ayşe’m?” dedim. “Ben de gelirim ardından.” Gülümsedi. “Nasıl istersen,” dedi. “Beni bir gönder de, gerisi sana kalmış.” Böylece karar verdik işte. Bir gece usulcacık kaçtık bakımevinden. İlk tanıştığımız yere, Kuğulu Park’a vardık kar yağarken. Son kez konuştuk, gülüştük. Sonra o gitti… Hep istediği gibi. Sonsuz uykusunda kavuştu sevdiğine.
***
“Amirim. Beş dakika dışarı gelebilir misiniz?”
“Affedersin Ahmet amca,” diyerek ayaklanıp çıktı Başkomiser. İçine oturmuştu adamın anlattıkları.
“Kızı telefonda. Yasemin Hanım.”
Telefonu alıp biraz ilerledi. “Alo, iyi günler Yasemin Hanım, ben Başkomiser Sonay.”
“Merhaba Sonay Hanım. Babam kaybolmuş ve bulunmuş sanırım. Yeni haberim oldu.”
“Evet, bakımevinden kaçmışlar. Babanız sağ salim bulundu çok şükür. Yalnız… Anneniz maalesef sizlere ömür. Başınız sağ olsun.”
“A-annem mi?”
“Evet. Babanız olan biteni anlattı şimdi.”
“O babam olacak herif size ne anlattı bilmiyorum ama benim annem yirmi sene önce vefat etti Sonay Hanım.”
Demek öyle anlattı ha? Demek vicdanını sağaltmak için böyle bir masal uydurmuş kendine Ahmet Efendi… Uyduruyor Sonay Hanım. Bakmayın siz onun tonton görüntüsüne. Hayat hiç de onun anlattığı gibi akmadı bizim açımızdan. Anlatayım da dinleyin:
Evet, annemin eski bir sevdiği olduğu doğru. Kim vurduya gitmiş adamcağız gencecik yaşında. Katili hiç bulunamamış. Kim bilir, belki onda bile babamın parmağı vardır. Öyle delice âşıkmış anneme; buna aşk da denmez ya, lafın gelişi işte. Peşini hiç bırakmamış. Ne yapmış, ne etmiş, ailesine yalvarmış, tehditler etmiş, evlenmiş nihayetinde. Evlenmeleriyle de annem için cehennemin kapıları ardına kadar açılmış.
Her gece tecavüz, her gün dayak, her türlü şiddet, ne ararsanız var. Kapıdan dışarı koymazmış annemi. Sonra ben doğmuşum. Beni asla kızı olarak kabullenmemiş; neymiş, annemin ölmüş sevdiğine benziyormuşum. Öyle de bir manyak. Annem ne güçlüklerle büyüttü beni, bilemezsiniz. Aklım ermeye başlayınca kendi gözlerimle de gördüm, yaşadım cehennemi. En büyük hayalim o evden kaçıp kurtulmaktı. Annem de beni göndermek için elinden geleni ardına koymadı, başardı çok şükür. Onu da götürmek istedim, çok yalvardım, kabul ettiremedim. Ağlaya ağlaya, ardıma baka baka gittim İtalya’ya. Meğer anacığımın tek derdi, gözünün arkada kalmamasıymış. O sayede direnmiş yaşadığı hayata. Beni gönderdikten kısa bir süre sonra atmış kendini balkondan aşağı.
Annem ölünce, babam iyice kafayı yemiş. Aklı uçmuş gitmiş. Komşular bana ulaşıp haber verdiler. Gebersin gitsin, hiç umurumda değil de, sağa sola musallat olmaya başlamış. Birine zarar verir diye korkumdan, bir kereliğine gelip o bakımevine yerleştirdim yıllar önce. Ücretini düzenli ödemek dışında hiçbir irtibatım yok. Ölse de kurtulsam diye bekliyordum açıkçası. Telefon gelince bir an sevindim, ne yalan söyleyeyim. Meğer bir cana daha kıymış.
İster hapse atın, isterseniz asın, ne yaparsanız yapın Sonay Hanım. Ben o herif için daha da kılımı kıpırdatmam.
***
Telefonu kapattığında sinirden allak bullaktı Başkomiser. “Gerçek olamayacak kadar romantikti zaten,” diye mırıldandı kendi kendine, hissettiği hayal kırıklığına şaşarak.
“Siz kaç saattir ne bok yiyorsunuz Allah aşkına? Haberiniz yok muydu adamın karısının yıllar önce öldüğünden?” diye çemkirdi yardımcısına.
“Amirim, bakımevinin yetkilisi şimdi geldi. Ahmet Sönmezer’i daha yeni teşhis etti. Henüz dosyasına bakamamıştık.”
“Kadın kimmiş?”
“Aynı bakımevinin misafirlerinden, Mücella Işık. Gece Ahmet Bey’le birlikte kaçmışlar, arkadaşlarmış.”
“Neden sadece adam için kayıp ilanı verilmiş?”
“Dönerler sanmışlar önce. Bakımevinin güvenilirliği zarar görmesin diye biraz beklemişler. Bakmışlar, dönen yok, sadece adam için kayıp bildiriminde bulunmuşlar; kızı yurt dışında ya, haberi olmadan bulunur diye düşünmüşler. Mücella Hanım’ın Ankara’da birkaç akrabası varmış, duyulmasın istemişler. Nasıl olsa birlikteler diye…”
Şakaklarını sıkıntıyla ovuşturdu Başkomiser. “Var mı işimize yarayacak bir bilgi ellerinde?”
“Var Amirim. İkisi de odalarında birer not bırakmış. O notlar kafalarını karıştırmış ya zaten.”
***
“Ahmet’e kızmayın. Ben ikna ettim onu. Merak etmeyin. Biraz gezip geleceğiz… Mücella Işık.”
“Ben ne yaptıysam onu mutlu etmek için yaptım. Önce onu göndereceğim, ardından kendim gideceğim… Ahmet Sönmezer.”
***
“Kadıncağız cidden biraz gezip döneceklerini mi düşünüyordu, yoksa adamın onu öldürmesini kendi mi istedi dersin?”
“Bilemiyorum Amirim. Ciddi bir sağlık sorunu yokmuş. Genel olarak keyfi yerinde görünüyormuş. Belki de sadece küçük bir macera yaşayacaklarını sanıyordu.”
“Sanırım bunu hiç öğrenemeyeceğiz. Adamdan sağlıklı bilgi almak mümkün değil.”
“Peki Amirim, adam neden kendini de öldürmemiş? ‘Ben sensiz yapamam, ardından geleceğim,’ diyordu ya?”
Derin bir nefes verirken bakışlarını pencereden uzaklara çevirdi Başkomiser. “Unutmuş Erdem. Sadece unutmuş…”
Dizleri çıkmış, dar, rengi siyahtan kurşuniye dönmüş kanvas pantolonla maviye yakın koyu gri gömlek giymiş kirli sakallı adam, koluna taktığı metal bileklikleri şıngırdatarak ikide bir kalın çerçeveli çirkin gözlüklerini düzeltiyor, ayakkabıları sıkıyormuş gibi sık sık ayaklarını birbiri üstüne koyup topuktan çekiştiriyordu. Huzursuz ve mutsuz olduğu her hâlinden belliydi. Korkuya yakın bir tedirginlikle etrafına bakıyor, kısa aralıklarla nefes alıp vererek oturduğu yerde durmadan kıpırdanıyordu. Tren hareket edip istasyondan ayrıldığında endişesi biraz azalır gibi oldu. Tam kafasını pencereye çevirmişti ki dizinin üstünde sol avcunda tuttuğu telefon aniden gürültülü bir müzikle çaldı. Adam istemsizce sıçradı. Onunla birlikte tüm vagon irkildi. Telefonu tuhaf bir kararsızlıkla götürdü kulağına. Mutsuz yüzü daha da karardı, gereğinden yüksek, sinirli bir ses tonuyla, ”İyi tamam, öyle olsun. Ben başka bir şey ayarlarım,” dedi. Tam yanında, koridorun diğer tarafındaki tekli koltukta oturan sarışın güzel kadın ve diğer yolcular ona baktılar. Bakışları fark edince daha da öfkelendi, telefonuna gömülüp başka bir numarayı aradı. Bu kez sesi kısıktı, fısır fısır konuşuyor, ne dediği anlaşılmıyordu. Sonunda yüz hatları biraz gevşedi, gözlerine farklı bir bakış yerleşti. Biraz zorlansa rahatlama bile denebilirdi bu ifadeye. Karşı taraftan iyi bir şey duymuş olmalı ki gülümseme benzeri bir mimikle vagondakilerin duyabilecekleri kadar yükseldi sesi birden. Bu kez kınayan bakışlara aldırmadı. “Çok teşekkür ederim. Bunu unutmayacağım,” dedi. Sesinde minnetten çok bir taahhüt var gibiydi. Telefonu kapatıp yeniden sol dizinin üstüne yasladı. Ortamdan izole olma isteğiyle kapattı gözlerini. Parayı bulmuştu ama iş parayla bitmiyordu. ‘Birkaç gün,’ diye geçirdi içinden, ‘sadece birkaç güne ihtiyacım var.’
Arkasındaki koltukta oturan bıyıklı adam kuvvetli bir sesle horladı. Önündeki masalı bölümdeki gençler kıkırdadılar. Sarışın güzel kadın okuduğu kitaptan başını kaldırıp ters ters baktı horlayan adama, uzun boynunu hoş bir kıvrımla saran mavili sarılı fularını düzeltip kitabına döndü. Ne okuduğunu göstermek istercesine yüksekte tutuyordu kitabı. Süslü bir lokomotif resminin altında, “Doğu Ekspresinde Cinayet” yazıyordu kapakta. Biraz önce kıkırdayan gençlerden biri yanındaki arkadaşını dürtüp kitabı gösterdi. Arkadaşı manasız gözlerle baktı.
“Anlamadın mı? Biz de trendeyiz ya. Cinayet filan, ne bileyim… Ya bu bir işaretse ve aramızda bir katil varsa?”
Bir omuz silkişi oldu aldığı cevap. “Hadi katil kim oynayalım,” diye ısrar etti inatla. Bu vagonda bir cinayet işlenmiş olsa, kim katil olurdu? Kızdı arkadaşları. Okul bitmiş evlerine dönüyorlardı. Müzik dinlemek, eğlenmek varken sırası mıydı şimdi cinayetin? Tatil zamanıydı. Delikanlı suratını astı, başını koridora dönüp sustu.
Gençlerin yan tarafında, yüzü adama dönük oturan başörtülü yaşlı kadın, gözlerini dikip öylece baktı gözleri kapalı ama uyumayan adama. Meraktan çok, bir tanıdığına bakar gibiydi. Gözünden bir damla yaş yuvarlandı kadının, buruşmuş yanağının üzerinde gezindi, çenesine süzüldü. Burnunu çekti, bej rengi pardösüsünün cebinden buruşuk bir kâğıt mendil çıkarıp gözlerini sildi. Yaşlılığın bir illeti olmalıydı bu göz yaşarmaları, hiç hoşlanmıyordu bundan. Hep ağlar gibi görünüyor, insanlar da ölen kocasına üzüldüğünü sanıp acıyarak bakıyorlardı yüzüne. Bunu hatırlayınca alaycı bir gülümseme sıyırdı geçti dudaklarını yaşlı kadının. Kahverengi çiçekli eşarbını eliyle çekiştirerek düzeltti, masanın üstündeki siyah el çantasından plastik su şişesini çıkardı, mavi kapağını dikkatle açıp birkaç yudum içti. Şişeyi yerine koyarken ‘Nihayet, çok şükür kurtuldum o edepsiz heriften. Zor oldu ama başardım,’ diye geçirdi içinden. Bir ömür eziyet çekmişti. Önce abisi, sonra kocası canına yetmişlerdi. Abisinin namus takıntısından kurtulduğunu sanıp sevinmişti Zahit’le evlenince ama ne mümkün? İlk isteyeni sayılırdı, anasını göndermişti önce. Kız görmeye gelinirdi eskiden. Zahit’in anası da kız görmeye diye gelmiş, daha kahvesini bitirmeden isteyivermişti onu. “Bir düşünelim,” demişti annesi, “Babasına soralım.” Eh, ona soracak değillerdi ya. Zahit’in anası ikinci kez geldiğinde de verivermişlerdi kolaycacık. Düğündü, gelen gidendi derken önce bir şey anlamadı. Misafirin on yaşındaki oğlunun başını okşadı diye ilk dayağını yediğinde daha on günlük evliydi.
Evliliklerinin ilk yıllarında dışarıdan görünmeyecek diye perdeleri iğneletiyordu Zahit kıskançlığından. Sokağa çıkmak neredeyse imkânsızdı. Kaynanası bile oğlunun öfkesinden yılıp köye kaçmıştı. Eve misafir çağıramaz, kimseyle konuşamazdı. Komşu gelip aşure verse dayak yerdi. Adamın derdi imanı, yatakla kötekti. Onun yatak merakı kadında sekiz hamileliğe sebep olmuş, beşi yaşamış, üçü kötek yüzünden düşmüştü. Tam yaşlandı artık kurtuldum derken düşüp kalçasını kırmış, başına yatalak kalmıştı adam bir de.
Bir sabah banyoda aynaya bakarken fark etti, bir zamanlar meşhur artistlerinkine benzeyen mavi gözlerinin içine çöktüğünü. Feri kaçmış gözlerinin etrafındaki mor halkalar, şiş torbalar, alnındaki, boynundaki çizgiler, saçlarındaki aklar, ‘Bitiyor ömrün!’ diye bağırıyorlardı adeta. İşte o an karar verdi. Çocukluğu abisinin hoyratlığına katlanarak geçmiş, gençliği, kadınlığı şimdi şu yatakta sızlanan çaresiz görünümlü canavar yüzünden heba olmuştu ama hâlâ gözü görüyor, eli tutuyordu. Hayat bitmemişti daha. Bu dünyada ne kadar vakti kaldıysa onu da gezerek geçirecekti. Görmediği yerleri görecek, yemediği yemekleri yiyecek, içmediği suları içecek, evde hapis geçirdiği yılların öcünü yaşayarak alacaktı.
Banyodan çıktı, yatak odasına geçip uyuyan kocasının yüzüne kendi yastığını bastırıverdi. İstedi ki adam ölürken onun kokusunu içine çekerek ölsün, onu öldürenin o olduğunu bilsin. Bir-iki debelendi Zahit ama bırakmadı, ta ki soluksuz kalıp bu dünyadan gidene kadar. Kimse sorgulamadı. Çocuklar, babamız neden öldü demediler. Genç bir doktor geldi, maskesinin ardından şöyle uzaktan baktı. Pandeminin ilk aylarıydı. Sokağa çıkma yasağı yeni başlamıştı. Korkmuştu doktor, yataktaki ölüye yaklaşamamıştı bile. Yaşlılığa bağlı ölüm, diye rapor tuttu, sonra da üç beş kişinin katıldığı bir cenaze merasimiyle gömüverdiler.
Yasakların bittiği günden beri geziyor kadın. Bir ara korkmuş, bu kez de Covid belası onu eve tıkacak sanmış, üzülmüştü ama öyle olmadı. Bitti gitti işte. Ne maske kaldı ne korku. Biniyor trene, o şehir senin bu şehir benim geziyor. “Hastalıktan korkmuyor musun anne?” diyecek oldu küçük oğlu bir kere, “Ben kırk yıl babanla yaşadım, hastalık bana ne yapsın?” aldı cevap olarak.
Arada içine şu karşı koltukta oturan gözlüklü adamınki gibi bir huzursuzluk geliyor, bazen kulağında Zahit’in yastığın altında hıkırdayan sesini duyuyor, uykusunda zaman zaman içine bir dehşet yerleşiyor fakat duymamaya, hissetmemeye çalışıyor. Bütün hesabı öbür dünyaya bıraktı, elbette onun da alacaklı olduğu şeyler olacak orada. Henüz yeryüzündeyken, yeraltına girmeye vakit varken keyfini çıkaracak dünyanın. Zaten o yüzden dikkatini çekti ya gözlüklü adam. Onun gözleri de tıpkı aynada gördüğü kendi mavi gözleri gibi bakıyor. Biraz suçlu, biraz arsız. Anladı kadın, bu dünyada zannettiği kadar yalnız değil. Eh, ne de olsa katil katili bilir, değil mi? Gözünü adamdan ayırıp gözyaşlarını silerken koridorun diğer tarafındaki delikanlıyla göz göze geldi. Tatlılıkla gülümsedi ona. ‘Hadi bul katilini,’ dedi içinden. ‘Bak, tam karşında.’
İstasyona geldiklerinde tren yavaşladı, gözlüklü adam inmek için hareketlendi, koridordan kapıya doğru yürüdü. İstasyonda bekleyen polisleri ilk yaşlı kadın fark etti. Seslenmek istedi adama ama geç kalmıştı. Tekerler tekrar dönmeye başladığında yeniden sildi gözlerini yaşlı kadın, ‘Eh,’ diye geçirdi içinden, ‘Bir suç varsa, mutlaka bir cezası da olacak. Ya bu dünyada ya da öte tarafta.’
Yanı başımda, komodindeki telefonda çalan alarmı susturdum. Her sabah Şebnem Ferah’ın sesiyle güne başlarım. Her ne kadar kimseye itiraf etmesem de, uzun zamandır süregelen yalnızlığıma, bir kadının hoş sesiyle günaydın demesi iyi hissettiriyor. Bunları düşünüp de sabah sabah melankoliye bağlamak, gri bir Şubat sabahında iyi olmayacaktı. Yoksa günüm bok gibi geçiyordu. Hep der ya psikologlar; ‘Ne düşünürsen onu çekersin, pozitif düşün, pozitif yaşa…’ Kolaysa sen düşün! Her gün İstanbul’un herhangi bir yerinde cesetler bul, katillerin peşine düş, sonra ‘pozitif düşün’. Senelerdir görmediğim pislik, öldürme şekli kalmadı. Neyse kalk yataktan Aydın, işe gitmen lazım.
Kahvemi içerken telefonum çaldı. Arayan yardımcım Cemil’di. Bu saatte aradığına göre belli ki bir cinayet vardı.
“Günaydın Cemil.”
“Günaydın abi. Sana bir konum atacağım şimdi, direkt oraya gelirsin.”
“Gönder gelsin.”
Kahvem elimde yatak odasına geçtim. Gardırobumdan lacivert kot pantolonumu seçtim. Üzerine hardal renkli kazağımı giydim. Komodinin çekmecesinden silahımı ve rozetimi aldım. Kahvemden de bir yudum içtim. Banyoda şöyle bir halime baktım. Yine maşallahım vardı. Salondaki sehpanın üzerinden sigaramı, çakmağımı ve Cemil’le konuştuktan sonra koltuğa fırlattığım telefonumu aldım. Ekrana baktım, konum gelmişti. Elimdeki kahve fincanımı mutfağa bıraktım ve kabanımı sırtıma geçirip evden çıktım. Verilen adres Pendik’ti.
Sokağa girince olay yerini bulmak zor olmadı. Apartmanın önünde insanlar birikmişti. İki ekip otosu da apartmanın önündeydi. Hemen ekip otolarının yanına gittim. Apartmanın önünde, soğuktan yaylanarak ısınmaya çalışan memur ikinci kat olduğunu söyledi, çıktım. Daire kapısının önüne konmuş galoşlardan giyerek daireye girdim. Kesif bir kan kokusu vardı. Cemil beni antrede karşıladı.
Kurbanın bulunduğu mutfağa yöneldim. Mutfağın ortasında, yere yığılmış bir erkek bedeni vardı. Adamın alnının ortasından vurulduğu açıkça görülüyordu. Üzerindeki kıyafetler kanla kaplanmış ve kan etrafa yayılmıştı. Saçları dağınık, elleri hala bir şeye tutunmaya çalışır gibi, boşluğa doğru uzanmıştı. Olay yeri inceleme ekipleri, delilleri toplamak için çalışıyordu. Cemil hemen maktulü anlatmaya başladı.
“Kurban Suat Alaş.” Elindeki delil poşetinden cüzdanı gösterdi. “32 yaşındaymış. Ateşli silahla öldürülmüş. 45’lik gibi görünüyor. Elbette silah bulunamadı. Ama mermi çekirdeği elimizde. Telefonu kayıp. Numarasını öğrenip dökümünü isteriz. ”
Daireden çıktım. Eski apartmanın merdivenlerinden inerken adımlarımın sesi yankılanıyordu. Apartmanın önüne indim. Sigaramı çıkarttım, içinden bir tane alıp dudaklarıma götürdüm, alazladım sigaramın ucunu. Derin bir nefes çektim. Cemil yanında kadınla çıkageldi. Üzerindeki sabahlığa sıkıca sarınmış, elimdeki sigaraya hasretle baktı. Ona da uzattım bir tane, ikiletmedi. Soğuktan titreyen ince elleriyle aldı bir tane. Sigarasını yaktım. Ciğerlerini öfkeyle dumanla doldurdu.
“Siz bulmuşsunuz maktulü.”
Bir nefes daha çekti sigarasından. Üfledi. “Evet, polisi de ben aradım. Evden çıkıyordum. Suat’ın kapısını açık gördüm. Seslendim ama cevap vermedi.”
“Siz de içeri girdiniz. Samimisiniz herhalde?”
“Yıllardır komşuyuz. Girdim ben de ama inanın bir şeye dokunmadım.”
“Sonra?”
Sigaradan bir nefes daha çekti ve izmariti yere fırlattı. Dumanı üflerken ayağındaki mavi spor ayakkabının tabanıyla ezdi. “Antreye girdim tekrar seslendim. Cevap gelmedi. Mutfağa girdim ve onu yerde gördüm.” Elleriyle ağzını kapadı. “Hayatımda ilk defa bu kadar kan gördüm. Midem bulanıyor.”
“Derin nefes alın lütfen. İyi değilseniz oturalım.”
“Yok, iyiyim, sağ olun. Sadece şok oldum. Devam edelim lütfen.”
“Peki. Saati hatırlıyor musunuz?”
“7 trenine hazırlandığıma göre 6.20 civarı olmalı. Bilmiyorum, saate bakmadım o an.”
“Tamam, Sanem Hanım. Arkadaşlar sizden birkaç örnek alacak şimdi. Daha sonra da emniyete gelip yazılı ifadenizi verin olur mu?”
“Tamam, komiser bey. Yarın uğrasam ifade için, olur mu? Bugün kendimde o gücü pek bulacağımı zannetmiyorum.”
“Olur, ama geciktirmeyin lütfen. Bu arada, Suat’ın nerede çalıştığını biliyor musunuz?”
“Evet. Kadıköy’de bir barda garsonluk yapıyordu. Neydi adı… Baron, ama on rakamla yazılıyor. Rıhtım’da.”
“Telefonu bulamadık evinde. Numarası vardır herhalde sizde.”
“Evet, var komiserim.”
“Gelen arkadaşlara Suat’ın telefon numarasını da verin lütfen.”
“Tabii.”
“Teşekkür ederim Sanem Hanım. Lütfen siz evinizde bekleyin.”
Sanem Hanım teşekkür edip dairesine geçti. Ben de ardından yukarı çıktım. Olay yeri incelemecilere kadından DNA, parmak izi ve barut testi almalarını, Cemil’den de etrafta güvenlik kamerası olup olmadığına bakmasını istedim. Hemen fırladı. Çünkü bu küçük apartmanda güvenlik kamerası yoktu, kimse de bir şey görmemiş, duymamıştı.
Tekrar sokağa indim. İkinci sigaramı yaktım. Merdivenlerden gelen sese döndüm. Kurban siyah ceset torbasının içinde Adli Tıp’ın yolunu tutmak üzere indiriliyordu. “Kolay gelsin çocuklar,” dedim beyaz tulumlu gençlere. Teşekkür edip Adli Tıp arabasına geçtiler. Yardımcım Cemil nefes nefese yanıma geri geldi.
“Abi sokağın başında ve sonunda güvenlik kamerası bulduk. Dükkân sahiplerini çağırdık evlerinden. Geldiklerinde beraber bakarız görüntülere.”
“Tamam, Cemil, bakarız. Sonra da iş yerine gidelim.”
“Tamam abi.”
Cemil’in telefonu çaldı. Dükkân sahiplerinden biri gelmişti. Arayan memura teşekkür edip kapattı telefonu. Biz de sokağın sonuna doğru yürümeye başladık.
Bir apartmanın zemin katındaki, market bile diyemeyeceğim bakkaldan hallice bu bakkaliyeye girer girmez rutubet kokusu çarptı burnuma. Ben küçükken bizim sokakta bakkal Lokman vardı. Onun dükkânı da böyle kokardı ama yıl o zaman kaç, şimdi kaç. Ulan bir çivi çakın, azıcık yeniliğe açık olun. Raflar, ürünler toz içinde, silin, süpürün. Neyse, bana ne!
Sahibi sakallı, yaşlıca bir adamdı. Gözleri küçücük, çukura kaçmış iki koyun boku gibiydi. Çok itici bir herifti. Tedirgin bir yüz ifadesiyle karşımızda, ellerini kavuşturmuş bekliyordu.
“Sen tanıyor musun öldürülen Suat Alaş’ı?” diye sordum.
“Tanırım amirim. Alışveriş yapardı benden. Genelde de deftere yazdırırdı ya, neyse… Yazık olmuş,” dedi ama pek öyle düşünmediği de ortadaydı. “Genelde yanında kadınlar olurdu. Tövbe estağfurullah.” Sakalını sıvazladı. Ağzının suyunun aktığına yemin edebilirdim. “Biraz çapkındı anlayacağınız, farklı farklı kadınlar. Bana da oldukça borç taktı. Kim ödeyecek şimdi o borcu?”
“Tamam uzatma. Aç bakalım şu kamera görüntülerini,” dedim ve götünün izi yer etmiş koltuğuna oturdum. Tiksindiğimden kabanımın üzerine oturmaya özellikle dikkat ettim.
Adli tabibin söylediğine göre maktul sabaha karşı 2 ila 4 arasında öldürülmüştü. Gece yarısından itibaren görüntüleri izlemeye başladık. Sokak gecenin o saatine göre olağandı. Geçen kediler ve kedileri kovalayan köpekler dışında bir hareket görülmedi. Ta ki saat 1.48’e kadar. Hangi binaya girdiği görülmese de ortalama boyda, omuz hizasında koyu renk saçlı bir kadın apartman yönüne sakince yürüyordu. Kadın gözden kaybolduktan sonra sokak yine hareketsiz kaldı. Saat 2.21’de kadın tekrar görüntüye girdi. Geldiği gibi sakince geri döndü. Kadının yüzü hem karanlıktan hem de kameranın açısından seçilemiyordu. Cemil görüntüleri mail adresine gönderdi. Emniyette incelenecekti.
Sokağın başındaki boya dükkânının sahibi gençten bir delikanlıydı. Aynı soruları ona da yönelttik ama o kurbanı tanımadığını söyledi. Fotoğrafını gösterdiğimizde gelip geçerken gördüğünü ama muhabbetinin olmadığını anlattı. Kamera görüntülerinde hangi saat aralığına bakacağımızı biliyorduk ama yine de gece yarısından itibaren izlemeye başladık. Belki ilk gördüğümüz kadının olayla hiç ilgisi yoktu. Belki katil bu yönden binaya girmişti, bilemezdik. Şansımıza bu kamera maktulün apartman girişini görüyordu. Ve aynı saatte aynı kadının apartmana girişi kabak gibi gözümüzün önündeydi. Yine kadının yüzü görünmüyordu.
Bu dükkânın kamera görüntülerini de kendi mailine yollayan Cemil’le birlikte kurbanın çalıştığı mekâna gidecektik. Ben metroyla geldiğimden arabam yoktu. Cemil’in zaten arabası yoktu.
“Abi söyleyeyim bıraksınlar bizi Kadıköy’e.” Hiç de trafik çekecek halim yoktu. Ne yani? Toplu taşıma kullanan polis olamaz mı? İstemedim. Pendik istasyonundan M4’e bindik. Allah’tan mesai başlamıştı da oturduk.
Kadıköy istasyonundan çıktık. Kalabalık insan güruhunun arasına kapıldık. Cemil barın adını telefonuna yazdı. Sanem’in dediği gibi kurbanın çalıştığı Bar10, Rıhtım Caddesi’ndeydi. Bu Kadıköy mesai içi ya da dışı dinlemiyordu. Havanın soğukluğu bile kalabalığından bir şey eksiltmiyordu. Barı kolayca bulduk. Ahşap, oymalı büyük bir kapısı vardı. Kapının önünde minik bir masa ve masanın önünde taburede oturan iri cüsseli bir adam bizi karşıladı. Kocaayaktan hallice bu azman irisi arkadaş önce bizi içeri sokmadı.
“Kusura kalmayın amirim. Hayırdır? Bir durum mu oldu?”
“Oldu ya. Senin adın nedir birader?” diye sordu Cemil.
“Fethi amirim. Güvenliğim burada. Nasıl yardımcı olayım size?”
“Fethi, burada garsonluk yapan Suat için geldik. Tanırsın.”
“Tanırım amirim. Ne yapmış ki?”
Durumu anlattık. İşe gelip giderken gördüğünü, fazla muhabbeti olmadığını, içeride çalışan diğer elemanların daha fazla yardımcı olabileceklerini söyledi. Kapıyı açtı, soğuk sokaktan, sıcak ve ter kokulu mekâna girdik. Ter kokusundan rahatsız olacak lükste değildim çünkü üşümüştüm. Kapıdan girdiğimizde karşımıza çıkan uzunca, siyah halıflex kaplı bir koridorun sonundan beş basamaklı merdivenle inilen mekâna girdik. Sabah saatleri olduğundan elbette müşteri yoktu. Çalışanların bazısı temizlik yapıyor, bazıları da ortadaki bir masada kahvaltı ediyordu. Hepsinin suratında yorgunluk ve bıkkınlık hâkimdi. Kafalarını bize çevirdiler. İçlerinden beyaz gömlekli ve en yaşlıları olan adam ayağa kalktı, yanımıza geldi.
“Kapalıyız efendim.” Kendimizi tanıtınca endişelendi. “Hayırdır komiserim? Bir hatamız mı oldu?” Neden geldiğimizi anlattık. “Ne diyorsunuz? Kim yapmış, niye yapmış?”
“Biz de bu soruların cevaplarını arıyoruz.”
“Vah! Gencecik adam. Kusura kalmayın sizi de ayakta tuttum. Ben Hayri. Buranın sahibiyim. Gelin hele şöyle. Sıcak sıcak çay için, içiniz ısınsın.” Masadaki delikanlıya döndü; “Cüneyt, hemen iki bardak getir.” Cüneyt şimşek gibi fırladı, barın arkasında gözden kayboldu. Hayri hemen iki sandalye çekti masaya. Oturduk. Cüneyt elinde iki çay bardağıyla geldi. Hayri çaylarımızı doldurdu. Donmuş parmaklarımla önce bardağı güzel bir kadının belini kavrar gibi kavradım. Çünkü ellerim ısınmadan çayı içemez, garanti üstüme dökerdim. Baktım Cemil de iki eliyle sarılmıştı bardağa. Bir yudum çay aldım, gerçekten içim ısındı.
“Anlatın bakalım Suat’ı bize. Kimdir, nedir? Ne zamandır burada çalışıyor?”
Hayri yine lafa başladı. “Üç senedir bizimle çalışıyor. Yani çalışıyordu. Allah rahmet eylesin. Şaşkınım biraz kusura bakmayın amirim.”
“Önemli değil, devam edin.”
“Garsondu burada. Kimi kimsesi yok bildiğim kadarıyla.” Masada oturan çalışanlarına çevirdi bakışlarını, gözleriyle onlardan onay istiyordu. “Öyle değil mi arkadaşlar?” Masadakilerden de beklediği onayı alınca rahatladı. “Kimseyle bir olayına rastlamadım da duymadım da. İşini yapar ve giderdi. Ama kadınlara düşkündü biraz.” Bıyık altı gülümsedi. Bardaklarımızın boşaldığını gören Hayri hemen çaylarımızı tazeledi. Hayır demedim. Cebimden sigaramı ve çakmağımı çıkarttım, bir tane yaktım. Çayla iyi gitti meret. Hayri dışında masada kimse konuşmuyor daha doğrusu Hayri’den fırsat bulup konuşamıyordu. Müdahale etmeliydim.
“Hayri Bey şimdi çalışanlarla da görüşeyim.”
“Tabii komiserim,” diyerek sandalyesini geri itti ve masadan kalktı.
Aralarında ilk kimin konuşacağına bir türlü karar veremeyen çalışanların tedirginliğine son vermek için “Cüneyt, oğlum senle başlayalım,” dedim. Diğerleri Hayri ile barın arkasında gözden kayboldular. Cüneyt karşımızda elleri kucağında oturuyordu. “Kaç yaşındasın Cüneyt?”
“21 abi, pardon komiserim.”
“Ne zamandır burada çalışıyorsun?”
“Beş aydır amirim.”
“Bu Hayri’yle aran nasıl? Çok mu konuşuyor ne?”
Cüneyt güldü. “Biraz çok konuşur ama iyidir Hayri Abi. Bize asla patronluk taslamaz. Gördüğün gibi bizimle kahvaltı bile eder. İhtiyaçlarımızla hep ilgilenir sağ olsun.”
“Ne güzel, bravo. Kalmadı böyle patronlar.” Çayımdan bir yudum daha aldım. Soğumuştu. Tazeledi Cüneyt. Maktul hakkında ise bildiği pek bir şey yoktu. Bir an ağzını araladı, bir şey anlatacak oldu ama vazgeçti. Zorlamadım. Nasılsa öğrenirdik. Onu gönderip sıradakinin gelmesini istedim. Cüneyt saygıyla eğildi ve barın arkasındaki kara delikte gözden kayboldu. Birazdan mini etekli, uzun bacaklı, dolgun göğüslerini ortaya çıkaran göbeği açıkta bluz giyen genç bir kadın karşımızdaydı. Bu şubat soğuğunda götü göbeği açıp nasıl hasta olmuyorlar, hayret, diye düşündüm.
Adı Mahinur olan kadın da maktul gibi garsondu.
“Mahinur Hanım, ne zamandır beraber çalışıyordunuz Suat’la?”
“Komiserim ben çalışmaya başlayalı iki sene oluyor ama Suat benden önce de buradaydı.”
“Birileriyle bir münakaşası oldu mu? Bildiğiniz bir düşmanı var mı?”
Mahinur elini çenesine koydu. Üst üste attığı bacaklarını değiştirdi. “Yok. Aklıma hiçbir şey gelmedi. Varsa da bana söylemedi, bilmiyorum.”
Diğer çalışanlarla da görüştük ama farklı bir şey öğrenemedik. Kurbanın bardaki kişisel dolabını açtırdık. İçinde birkaç kirli tişört, bir kişisel gelişim kitabı dışında bir şey yoktu. Demek ki pek de kişisel gelişememiş ve biriyle papaz olmuştu. Adli tıptan gelecek herhangi bir bilgiye ihtiyacımız vardı. Emniyete dönüp görüntülerdeki kadına yoğunlaşmalıydık. Cemil çıkmadan tüm çalışanların bilgilerini aldı.
Emniyete gelince kamera görüntülerini bilişime gönderdik. Numarayı da verip sinyal takibi istedik. Operatöründen görüşme kaydını da talep ettik. Şimdi heyecanla bilgileri bekleyecektik.
Akşama doğru olay yeri incelemenin ön raporu masamdaydı. Olay yerinde şimdilik bir boka yaramayan bir sürü parmak izi bulunmuştu. Kullanılan silahın Ruger LC9s olduğu belirlenmişti. Adli tıp ve bilişim raporları ancak yarın gelirdi. Kukumav kuşu gibi beklemenin de âlemi yoktu.
“Cemil, hadi çıkalım. Yapalım mı bir rakı balık?”
“Yapalım abi.”
Tam pılıpırtımızı alıp bürodan çıkarken tanıdık bir yüzle karşılaştık. Bar10’daki Cüneyt girişte danışmadaydı. Ne zaman gelecek diye bekliyordum. Danışmadaki memur, Cemil ile beni görünce el işareti yaptı. Hemen yanına gittik.
“Hayrola Cüneyt. Bir şey mi oldu?”
“Komiserim şey, aklıma bir şey geldi de, onu şeyedecektim.”
“Gel, yukarıda şeyedelim.” Ben önde Cemil ve Cüneyt ardımda tekrar büroya döndük. Koltuğuma oturdum. Cüneyt ve Cemil karşımdaki sandalyedelerdi.
“Ee, anlat bakalım Cüneyt.” Cüneyt biraz tedirgin, biraz ikilemdeydi ama zorlanarak da olsa ağzındakileri döküverdi. “Komiserim bu Hayri Abi’nin bir kız kardeşi vardı. Suna Abla. Allah için çok güzel bir kadındır. Rahmetli Suat Abi ona da çok asılmıştı. Bir gün Suat Abi işe yüzü gözü mosmor geldi. Ne oldu diye sorduk ama söylemedi. İşinize bakın deyip azarladı bizi. Akşam da Hayri Abi elleri yaralı gelince çakozladık. Hayri Abi kardeşine asılan Suat Abi’yi bir temiz dövmüş.”
“Oğlum nerden biliyorsunuz onun dövdüğünü? Kendisi mi anlattı?”
“Yok komiserim, Suna Abla aradı. Suat Abi’yi sordu. Benim yüzümden filan gibi şeyler söyledi de oradan anladık. Zaten Suna Abla o günden sonra bir daha mekâna gelmedi. Belki de patron yasakladı, artık orasını bilmiyorum.”
Bak bu ilginçti işte. Hayri bundan neden bahsetmemişti? Ondan şüpheleneceğimizi biliyordu tabii ama öğreneceğimizi düşünemedi mi? Cemil’e döndüm. “Cemil bizim rakı balık yalan oldu. Şu Hayri’yle bir daha konuşalım.” Bu saatte Hayri barda olmazdı. Aldığımız iletişim numarasından aradık. Cevap vermedi. Mecburen evine gidecektik.
Hayri Fikirtepe’de kentsel dönüşümle yeni yapılmış, heyula gibi gökdelenlerin birinde oturuyordu. Bar sahibi olmak bu kadar kazandırıyor mu diye düşünmedim. O benim işim değildi, onu da maliye ya da kaçakçılık düşünsündü.
Kapıyı açan Hayri bizi karşısında görünce beton rengine döndü. İçeri davet etmeyi bile unuttu. Hâlbuki iş yerinde gayet misafirperverdi.
“Ko..komiserim… Hayrola?”
Ayakkabılarımızı çıkartmadan Cemil’le içeri daldık. Arkamızdan kapıyı kapattı. Allah için zevkli adamdı. Eşyalı mı tutmuştu acaba?
“Evin çok güzelmiş Hayri.”
“Sağ olun komiserim de sizin burada ne işiniz var?”
Boydan boya cam olan pencerenin iki yanındaki koltukların birine oturdum. Cemil ayakta kaldı. Yanımda dikildi. Elinde yine not defteri vardı.
“Hayri, bize neden Suat’la kavganı anlatmadın? Ayıp oldu. Bak rakı balık yapacaktık, yapamadık. Buraya gelmek zorunda kaldık.”
“Komiserim inanın bir art niyetim yoktu. Aklımdan bile çıkmış.”
Cemil sinirleniyordu. Sinirlenince ağzı çok pis olurdu. “Ulan siktirtme art niyetini!”
“Tamam, komiserim, sakin olun. Şey, aylar oldu unutmuşum. Kız kardeşime asılmış şer.. pardon Suat. Bir uyardım, iki uyardım. Dinlemedi. Kusura bakmayın ama kardeşim namusumdur. Ben de biraz patakladım. Hepsi bu. Hatta bir hafta sonra tekrar eskisi gibi olduk. Unuttuk gitti. Benim öldürdüğümü düşünmüyorsunuz değil mi?”
“Neden olmasın Hayri? Bu ülkede 10 lira için adam keseni gördüm ben. Sen dedin kardeşim namusumdur diye.”
Hayri panikledi. Şimdi gerçekten göt korkusu sarmıştı. Elini kolunu nereye koyacağını bilemedi.
“Olur mu hiç öyle şey komiserim?”
“Olur, Hayri olur. Şimdi efendice bizimle geliyorsun. Senden bazı örnekler alalım. Bakalım dediklerin doğru mu?”
“Gelirim komiserim, nereye isterseniz gelirim. Çünkü benim bu olayla hiç ilgim yok.”
Hayri ile beraber emniyete geri döndük. DNA, parmak izi ve barut incelemesi istedim. Sonuçlar çıkana kadar şüpheli olduğundan nezarette tutulacaktı. Rakı balık için halen zaman vardı.
“Cemil, haydi biri daha engel olmadan balıklarımızı yiyelim.”
***
46 yaşıma gelmiştim ama halen sabahları alarm kurmadan kalkamıyordum. Şebnem bana ısrarla günaydın sevgilim diyor ama akşamki rakı muhabbetinden dolayı ağrıyan kafamı yastıktan kaldırıp da Şebnem’i susturamıyordum. Zor şer yataktan kalktım. Hızlıca bir duş aldım. Tıraş olsam mı olmasam mı diye düşünürken çalan telefonu duydum.
“Cemil, ne var canım?”
“Bostancı’da ceset var abi.”
“Bayılıyorum böyle ulaşımı kolay yerlerde cinayet işleyen katillere biliyor musun? Benzinin litresi olmuş 40 TL. Yaşasın metrolar.”
“Abi ne diyorsun sabah sabah ya? Ben oraya geçiyorum. Konum atacağım sana.”
Ne mi diyorum? Hayat çok pahalı diyorum. Polis maaşıyla nasıl geçinelim diyorum. Ne diyeceğim başka? Tıraş yalan olunca hemen hazırlandım. Evden çıktım ve yine Marmaray ve metro kullanarak Bostancı istasyonunda indim. Cemil’in metroda olduğumdan çekmeyen telefonuma gönderdiği mesaj geldi. Bahçelerarası Sokak Numan Apartmanı. Çikolatacının karşısı. Eh, biraz yürüyecektim ama olsun.
On dakikalık hızlı bir yürüyüşten sonra sokağa girdim. Ekip otolarının olduğu apartmana yürüdüm. Apartmanın önüne geldiğimde karşıdaki çikolatacıdan iç gıcıklayıcı kokular geliyordu.
Asansörsüz dört katlı binanın üçüncü katında işlenmişti cinayet. Cemil nasıl yapıyorsa yine benden önce gelmiş ve tüm bilgileri öğrenmişti.
“Günaydın Aydın abi.”
“Cemil bu cinayetleri sen işlemiyorsundur inşallah. Nasıl hemen olay yerine geliyorsun, çok merak ediyorum. Uyumaz mısın oğlum sen?”
“Abi ben sabah beşte uyanırım. Katilimiz de sağ olsun hep bana yakın yerleri seçmiş.”
“Bir de ciddi açıklama yapıyor ya, ha ha ha!”
Cemil hemen koridorda yatan kurban hakkında öğrendiklerini sıralamaya başladı. “Kurban Ali Doğan. 36 yaşında. Bekar. Yazılımcıymış. Evden çalışıyormuş. Yine ateşli silahla öldürülmüş. Ve büyük ihtimalle aynı kalibre…” Cemil bu bilgileri sıralarken kurbanın kapı komşusu olduğunu söyleyen bir adam kapıdaki memurla ağız dalaşına girmişti. Yanlarına gittim.
“Ne oluyor burada?”
Memur, adamın bizimle konuşmak istediğini ama beklemesi gerektiğini söylediğinde sinirlendiğini anlattı. Adam panik haldeydi. Yanlarına, dairenin önüne çıktım.
“Buyurun beyefendi. Sizi dinliyorum.”
“Memur beye söyledim. Ben katili gördüm. Korkarım beni de öldürecek!”
“Lütfü, Lütfü Şirin.” Arkasını döndü ve işaret parmağıyla bir kapı gösterdi. “Şurada oturuyorum. Gece su içmeye kalkmıştım ve tok bir ses duydum. Silah sesi gibi ama o kadar şiddetli de değildi, bilmiyorum. Merak edip gözetleme deliğinden baktım. Bir kadın çıktı Ali’nin evinden.”
“Saati hatırlıyor musunuz?”
“Tabii. 4.50. Baktım çünkü.”
“Sonra? Cemil!” Cemil hemen yanıma geldi. Alacağı notlara ihtiyacım olacaktı. Kısaca adamın anlattıklarını anlattım. Not almasını istedim.
“Kadın daireden çıktı. Merdivenlerden indi. Ben biraz bekledim. Sonra pencereden baktım. Kadın da bana baktı. Önce Ali çapkınlık yapıyor diye düşündüm. Gerisin geri yattım. Ama sabah uyandığımda evden çıkarken Ali’nin kapısının aralık kaldığını gördüm. Seslendim. Cevap vermedi. İçeriye girdim ve onu böyle buldum. İşte sizi aradım sonra.”
Savcı olay yerine geldiğinde Lütfü Bey’le konuşmamız bitmişti. Memurlara tanığı emniyete götürüp bir robot resim çizdirilmesini söyledim. Koruma altına alınacaktı. Şayet katil gördüğü kadınsa Lütfü Bey’e de bir zarar vermesine müsaade edemezdik. Savcı Bey’e olayı özetledim. Olay yeri ekibi incelemesine devam ediyordu ama yine silah ve kurbanın telefonu bulunamadı. İçimden bir ses bu kadının ilk olay yerindeki kadın ve katil olduğunu bağırıyordu. Ama bu defa bir tanığımız vardı. Robot resim işimizi kolaylaştıracaktı.
Lütfü Bey emniyette elinden geldiğince yardımcı olmuş ve gayet yeterli bir resim çizilmişti. Sanem Hanım da ifade vermeye gelmişti.
“Hoş geldiniz Sanem Hanım.” Dünden daha iyi görünüyordu.
“Merhaba komiserim. İfade vermeye geldim.”
İfadeyi alacak olan memurun yanına götürdüm. Nasılsa imza için bana geleceklerdi. Odamda bekledim. Bu arada çizilen robot resmin bir nüshasını masamın üzerinde inceliyordum. İlk olay yerinde gördüğümüz kadınla aynı saç tipine sahipti ama yüzü hakkında bir benzerlik görmemize pek imkân yoktu. Çünkü yüzünü ilk defa görüyorduk.
Biri garson biri yazılımcı iki kurbanın bu kadınla yollarının nasıl kesiştiğini merak ettim. Birbirlerine hiç benzemeseler de kurbanlar yakışıklı sayılırdı. İlk kurban çapkın olduğu söylenen biriydi. Büyük ihtimalle araştırdığımızda ikinci kurbanın da çapkınlığı mevzubahis olacaktı. Kapım tıklandı. İfade alan memur ve Sanem Hanım içeri girdiler. Sanem Hanım’a koltuğu gösterip oturmasını rica ettim. Memurun elindeki ifadeyi imzaladım ve onu sepetledim. Çıkarken iki çay göndermesini istedim. Sanem masaya yaklaştı ve koltuğa oturacakken masamın üzerindeki robot resmi gördü.
“Komiserim! Ben bu resimdekini tanıyorum!” Sesi çok telaşlı çıkmıştı. Memur çaylarımızı getirdi. Kendisinden bir de su rica ettim.
“Sanem Hanım emin misiniz? Çok önemli bu söylediğiniz.”
“Önce siz bana cevap verin. Neden resmi var sizde?”
“Buna net bir cevap vermek için erken ama kendisinin bu cinayetlerde parmağı olabileceğini düşünüyoruz,” dediğim gibi bir kahkaha koyuverdi Sanem. Bipolar değildi inşallah.
“Mümkün değil komiserim.”
“O neden Sanem Hanım?”
“Çünkü kendisi üç aydır komada.”
Resimdeki kadının adı Azime Sancak’tı. Sanem’in komşusu ilk kurban Suat’ın eski kız arkadaşıydı. Suat’ın kendisini terk etmesine sinirlenmiş ve bir akşam Suat’ın evini basmıştı. Aynı akşam komşusundan gelen sesleri duyup tedirgin olmuş Sanem. Bir zaman sonra Sanem’in kapısı çalmış, Suat, Sanem’den yardım istemişti. Azime öyle üzülmüştü ki Suat’ın ikram ettiği şarapla birlikte bir avuç ilaç içmiş ve intihar etmişti. Evet, yanında getirmişti ilaçları çünkü psikolojik tedavi görüyordu. İlaçlarını yanından ayırmıyordu. Sanem hemen ambulans çağırmıştı. Azime’nin hayatı kurtulmuştu ama üç aydır komadaydı.
“Yaa, Cemil. Ne diyorsun bu işe?”
Cemil’le beraber olanları anlamaya çalışıyorduk. Komada olan bir kadın her iki olay yerinde nasıl görülebilirdi? Bunu anlamanın tek yolu Azime’nin yattığı kliniğe gitmekti.
Kartal’da özel bir klinikti. Geniş, modern ve şık bir giriş alanı, yüksek tavanları, lüks dekorasyonu ve rahat oturma alanlarıyla oldukça göz alıcı görünüyordu. Azime Hanım’ın ailesi oldukça zengin olmalıydı. Buranın masraflarını karşılamak kolay olmazdı. Resepsiyondaki güler yüzlü çalışanlara yöneldik. Kimliklerimizi gösterdik ve geliş sebebimizi açıkladık. Azime Hanım gerçekten de üç aydır klinikte tedavi altındaydı. Kendisini elbette görebilirdik. Ama önce doktoruyla görüşecektik. Resepsiyondaki çalışanlardan biri doktoru aradı. Gelişimizden ve sebebinden bahsetti. Telefonu kapatıp bize doktorun en üst kattaki ofisine kadar eşlik etti. Anesteziyoloji ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Arslan Çubuk yazan kapının önüne geldik. Resepsiyonist kapıyı tıkladı ve odaya kafasını uzattı. Sonra bize döndü.
“Buyurun efendim. Sizi bekliyor,” deyip görev yerine geri döndü. Arslan Bey’in odası da en az girişteki kadar gösterişliydi. Doktor, masasının arkasında ayaktaydı. Elini uzattı.
“Hoş geldiniz. Lütfen buyurun oturun. Bir şey içer misiniz?”
Tokalaştık, oturduk. Bir şey içmedik. Direkt konuya girdik. “Arslan Bey, hastalarınızdan Azime Hanım ile ilgili buradayız. Kendisini olay yerinde gören bir tanığımız var. Anladığımız kadarıyla bu pek olası değil. Hastanın durumu hakkında bize neler anlatabilirsiniz?”
Arslan Bey duyduklarına oldukça şaşırdı. Akabinde gülmeye başladı. “Kusura bakmayın güldüm ama bu dediğiniz imkânsız. Azime yaklaşık 2,5 aydır burada tedavi altında. Bir intihar girişimi sonrasında bir müddet hastanede tedavi altına alınmış. Hayati tehlikeyi atlatmış ama komadan çıkamamış. Akabinde ailesi bakımını bize devretti. Burası benim kliniğim. Son teknoloji sistemlerimiz, tecrübeli personelimizle bu işin en iyisiyiz.” Masadaki kartvizitlerden birer tane bana ve Cemil’e uzattı. Anlatmaya devam etti. “Azime Hanım gibi hastalarımız var genelde. Hastanede tedavisi tamamlanmış olan bu hastalar artık bakım hastalarıdır. Aileleri evde bakıcı tutmak istemezler. Hem güvenlik açısından hem de astarı yüzünden pahalıya geldiğinden. Biz buraya kabul ettiğimiz konuklarımızın tüm bakımını, ihtiyaçlarını, gerek olursa tedavilerini yapıyoruz. Her konuğumuzun şahsi hemşiresi ve personeli bulunuyor. Yani misafirimiz asla yalnız kalmıyor. Haftada bir bazı branşlarda tüm konuklarımızın muayeneleri ve tahlilleri yapılıyor.” Gururla yaslandı koltuğuna doktor. Yaptığı işe güveniyordu. “Hatta boş odamız uzun zamandır yok.” Elimdeki broşüre tekrar baktım. Gerçekten yazan fiyatlara bakınca verilen hizmet şahaneydi. Şimdi Azime’yi görmek istiyordum. Doktoru bunun mahsuru olmadığını söyledi. Beraber kaldığı kata çıktık.
Robot resmi elimizde olan ve her iki olay yerinde de bulunduğundan şüphelendiğimiz Azime karşımdaydı; burnunda bir hortum, ağzına giren bir hortum daha, yatağın kenarından görünen idrar sondası ile yatağında bilinçsiz yatıyordu. Odadaki hemşire bize gülümsedi. Güzel değildi. Hatta vasat bile denebilirdi. Doktora başını hafif eğerek selam verdi ve odadan çıktı. Doktor yatağın ayakucundaki hasta dosyasını eline aldı. Havalı birkaç hareket yaptı. Sonra cebindeki kalemi çıkarttı ve Azime’nin ayağının altına sürttü. Tepki yoktu. Yatağın başucuna geçti. Kaleme benzeyen bir ışık kaynağı çıkarttı ve kapalı gözünü eliyle açarak gözbebeklerine ışık tuttu. Gözbebekleri de tepki vermedi. Işık kaynağını cebine geri koydu ve bize döndü.
“Polissiniz neticede, hasta gerçekten komada mı değil mi, şüpheleriniz vardır. Ama artık yoktur diye düşünüyorum.”
Evet, artık yoktu. Bu kadın aradığımız katil olamazdı. Biz şimdi ne bok yiyecektik?
Klinikten fikrimiz boş ama elimiz dolu çıktık. Azime’nin ailesinin bilgilerini aldık. Belki onların bize söyleyecekleri olurdu. Şu an herkesten gelecek en ufak bir bilgi kırıntısına ihtiyacımız vardı. Büroya döndüğümüzde Adli Tıp ve balistik sonuçları gelmişti. Kurbanların ikisi de aynı silahla öldürülmüştü. Kapılarda zorlama izleri yoktu. Kurbanlar katillerini tanıyorlardı. İlk kurbanın telefon sinyali en son evinde olduğunu gösteriyordu. Operatör dökümü gelmemişti. Robot resim, klinik derken ikinci kurbanı boşlamıştık. Evinden çalıştığını bildiğimiz maktulün telefonunu komşusundan alıp dökümünü beklemeye başladık. Belki kurbanlar birbirini tanıyordu, öğrenecektik. Ulaştığımız ailesi Çorum’daydı. Evlatlarının cenazesini almak için geleceklerdi. Ama onlardan bir şey öğreneceğimizi zannetmiyordum.
Azime’nin ailesi Çekmeköy’de yaşıyordu. Cemil emniyet otolarından birini aldı. Adrese doğru yola çıktık. Trafik beklediğimin aksine rahat akıyordu. Camı araladım ve bir sigara yaktım.
“Abi bana da versene bi tane.”
Onun için de bir tane yaktım, dudağına sıkıştırdım.
Ailenin evi bahçeli ve müstakildi. Arabayı demir giriş kapısının önüne park ettik. Hava buralarda daha da soğuktu. Ama nefes aldıkça ciğerlerime daha temiz bir havanın dolduğunu hissettim. Yaşayabilir miydim böyle yerlerde ben? Bilemiyorum. Kaos seviyorum ben, kalabalıkların insanıyım.
Bahçe kapısı kilitli değildi, girdik. Eve yaklaştık ve kapı açıldı. Azime’nin anne ve babası bizi bekliyordu.
Kapının açıldığı salon mutfakla birdi. Köşede çıtır çıtır yanan şöminenin iş olsun diye yandığı belliydi çünkü kalorifer petekleri vardı. İş adamı baba ve ev hanımı anne bizi oldukça sıcak karşıladılar. Biraz da merak içerisindeydiler. Çünkü uzun süredir komada olan kızlarının adının böyle bir olaya karışmış olmasına çok şaşırmışlardı. Çay ikram edildi, içerken konuya girdik.
“Bizimle görüştüğünüz için çok teşekkür ederiz. Biz de sizin kadar şaşkı…” Cümlemi bitiremeden merdivenden inen kişiyi görünce nutkum tutuldu. Robot resmi çizilen ve klinikte tedavi altında olan Azime karşımızdaydı. Anne baktığımız tarafa döndü ve gülümsedi.
“Kızım Derya. Azime’nin ikizi.”
Ulan! Bu bizim nasıl aklımıza gelmedi? Peki, klinikteki doktor şüphelerimizi bildiği halde neden bize Azime’nin bir ikizi olduğunu söylemedi?
Derya gayet şık bir pantolon ceket takım giymiş, ellerinde topuklu ayakkabıları, yanımıza geldi. Elini uzattı, tokalaştık. Cebimden Azime’nin olduğunu zannettiğimiz robot resmi çıkartıp kendisine gösterdim. Yüzü kireç gibi oldu.
“Ne münasebet! Ne yaptım ki ben? Baba, söyler misin neler oluyor?”
Cemil, Derya’ya yaklaştı ve kolundan tutarak bizimle gelmesi için kapıya yönlendirdi. Ama Derya direnç gösteriyordu. Açıklama yapmamız gerekiyordu.
“Derya Hanım, bu resmi, bir cinayet mahallinden olası katilimizi gören bir görgü tanığı çizdirdi. Başka bir görgü şahidinden de kişinin Azime Hanım olduğunu öğrendik. Kendisinin üç aydır komada olması bu cinayetleri işlemesini olanaksız kılıyordu ama ikizi olabileceğini biz de düşünemedik. Buraya aslında ailenizle görüşüp belki Azime hakkında başka bilgilere ulaşırız, bir şeyler öğreniriz diye geldik. Açıkçası katili bulacağımı ben de tahmin edemezdim. Lütfen zorluk çıkartmayın. Bizimle geleceksiniz,” dedim ve Cemil’e Derya’yı arabaya götürmesini söyledim.
Anne, babaya sarılarak ağlamaya başladı. “Hayri Bey, bir şeyler yap! Kızımı götürüyorlar!” diye bağırıyordu. Derya’nın gözlerinden yaşlar akıyordu ama üzüntüden olmadığına emindim. Sinirden ağlıyordu.
Emniyete gelir gelmez Derya’nın parmak izleri, DNA örnekleri ve barut testi yapıldı. Parmak izleri olay yerinde bulunamadı. Barut testi negatifti. Derya ısrarla cinayetlerden haberi olmadığını, masum olduğunu söylüyordu. İfadesini ben almak istedim. Sorgu odasında bekletilen Derya’nın yanına indim. Önündeki karton kahve bardağına iki eliyle sarılmıştı. Bardağın ona bir faydası olmayacaktı.
“Anlatın bakalım Derya Hanım. Neden öldürdünüz Suat ve Ali’yi?”
“Saçmalamayın. Ben kimseyi öldürmedim.” Suratıma bile bakmıyordu. Önündeki kahve bardağını seyrediyordu.
“Açıkçası ben de sizin öldürdüğünüzden emin değilim Derya Hanım. Kafamda soru işaretleri var. Sizin de var. Hadi beraber bunları aydınlatalım, olur mu?”
“Bakın, ben anlamıyorum. Ben kimseyi öldürmedim. Örnekler aldınız. Benim katil olmadığımı siz de anlayacaksınız. Bu cinayetler ne zaman işlendi? Nerede olduğumu kanıtlarım belki.”
“Biri dün gece, biri de ondan önceki gece. Her ikisi de gece yarısından sonra işlendi.”
“Tamam, işte! Evdeydim ben. Annem ve babam size söyleyeceklerdir bunu. Hem arabamın GPS kayıtları hem sizin MOBESE kayıtlarınız da söyler. Ben katil değilim!” Ellerini yüzüne kapatıp hüngür şakır ağlamaya başladı. Bozmadım ağlamasını. Rahatlasın ki konuşalım. Biraz sonra sakinleşti ve anlatmaya başladı. Çocukluklarından, ailesinden ve Azime ile olan ilişkisinden tüm detaylarıyla bahsetti.
Azime ve Derya ikiz olmalarına rağmen birbirlerinden oldukça farklı karakterlerdi. Derya ne kadar sorumluluk sahibiyse Azime bir o kadar umursamaz ve uçarıydı. Ergenlik yıllarında Azime bazı karanlık düşüncelerle boğuşmaya başlamıştı. Uzun yıllardır psikiyatri tedavisi görüyordu. Ama ilaçlarını düzenli kullandığından hiç problem yaşamamıştı. Ta ki intihar ettiği güne kadar. Ailesi intihar haberini alınca yıkılmıştı. Hayatı kurtulmuş ama bakıma muhtaç kalmış Azime’yi kliniğe yatırmışlar, en iyi bakımı almasını sağlamışlardı.
Azime her zaman erkeklere karşı saplantılı düşünceleri olan biriydi. Çok kolay âşık olurdu, hatta saplantı derecesinde tutulurdu. Bu nedenle Suat’ın evini basması ve intiharı aslında Derya’yı şaşırtmamıştı. Anne ve babası özel hayatını bilmezdi.
“Ölen şahısların adını biliyorsunuz. Suat’ın onun sevgilisi olduğunu biliyoruz. İkinci kurban Ali de onun sevgilisi miydi?” Dosyanın içinden Ali’nin bir fotoğrafını çıkartıp gösterdim. Eline aldı fotoğrafı ama kafasını salladı.
“İnanın bilmiyorum. İsim de sıradan bir isim. Ama Azime’nin bir günlüğü var bende. Şirketteki masamın üst çekmecesinde. Annem ve babam okuyup üzülsünler istemedim. Karamsar şeyler yazıyor. Belki işinize yarar bir şeyler bulursunuz. Ama lütfen, suçsuzum, kimseyi öldürmedim ben!” tekrar ağlamaya başladı. Şu anda Derya’yı bırakabilecek durumda değildik. Barut testinin sonucu ya da parmak izlerinin olay yerlerinden çıkmaması iyiye işaretti ama görgü tanıkları kadını teşhis etmişti. En azından 24 saat misafirimiz olacaktı.
Anne ve babasıyla görüştürdük Derya’yı. Olanlar onları da şaşkına çevirmişti. Ama benim aklım halen doktordaydı. Neden ikizi olduğunu bize söylemediği sorusu beynimi kemiriyordu. Cemil’i Derya’nın ofisinden günlüğü almaya gönderdim. Anne ve babayı evlerine göndermeden önce doktorla ilgili bazı sorular sordum. Kliniği baba bulmuştu. Azime’nin hastanede yattığı dönem bekleme salonunda yanlarına gelen bir adamın reklam amaçlı yaptığı tanıtımla klinikten haberleri olmuştu. Tedavisi bitip de bakıma muhtaç kalınca aklına gelmiş ve iletişime geçmişti. Ücreti de makul olunca kızını kliniğe emanet etmişti. Kamera taktırabilselerdi evden de izlerlerdi ama klinik kamera olayına sıcak bakmıyordu. Neticede hasta mahremiyeti vardı.
Derya nezarette, üzgün anne baba evlerindeydi. Ben de odamda tam koltuğa kıçımı koyacakken kapım çaldı, gir demeden Cemil elinde günlükle çıkageldi. Günlüğü masama bıraktı, koltuğa çöktü.
“Abi Azime gerçekten de bunalımdaymış. Biraz göz gezdirdim de, içim sıkıldı.
Günlük kalındı, ikiye bölüp okumak gerekirdi. “Cemil bunu tarat, bilgisayara yüklet. Yarısını sen yarısını ben bi okuyalım. Birisi Azime’nin intikamını mı alıyormuş? Öğrenelim.”
On beş dakika geçmeden Cemil geldi. Her şeyi hızlıydı. Günlüğü taratmış ve bana mail atmıştı. Yarısını ben yarısını o okumaya başladık.
Azime gerçekten çok melankolik ve buhranlı bir hayat yaşıyordu. Yazdıklarına bakılırsa hayatta sürekli haksızlığa uğradığını düşünüyordu. Psikiyatri tedavisi hayatını yaşamayı kolaylaştırmış olsa da fikirlerinde bir değişikliğe sebep olmamıştı. Sayfalarda aradığımı buldum. İlk kurban Suat ve ikinci kurban Ali hakkında yazdıklarını okuyunca kadının ruh halinin hiç de iyi olmadığına emin oldum. Günlüğün bendeki yarısı bittiğinde Cemil de şaşkınlık içinde kendi yarısını okuyordu. Ve aklımda adeta bir ampul ışıldadı.
“Cemil, Ali sayfalarından önce başka isim var mı?”
“Evet abi. Salih diye birinden bahsediyor. Başlarda güzel şeyler yazmış ama şu son sayfalarda küfürler ediyor.”
“Salih’in soyadı da yazıyor mu?”
Cemil sayfalara hızlıca göz gezdirdi. “Evet abi, yazıyor.”
“O adamı bulun. Yoksa bu gece öldürülecek.”
Cemil hemen odadan çıktı ve on dakika geçmeden elinde üçüncü kurban namzetlerimizin telefonuyla geri geldi. Listede altı aynı isimde şahıs vardı. Sırayla aradım. Aradığım Salih üçüncü sıradaki çıkacaktı.
“Salih Bey ile mi görüşüyorum? Salih Uyanık?”
“Benim, siz kimsiniz?”
“Ben Komiser Ayhan. Siz….”
“Kardeşim başka yerde geç dalganı, hadi!” Dıt…Dıt… Cemil’e döndüm. “Kapattı ulan! Biz adamın hayatını kurtarmaya çalışıyoruz, şerefsize bak!” Tekrar numarayı tuşladım. Açmadı.
“Abi ama haklı adam da. Öyle çok dolandırıcılık yapıldı ki böyle, ister istemez güvenemiyor insanlar.”
“Öyle mi çok bilmiş? O zaman git bu adamı al ve bana getir Cemil.”
Cemil kabağın başına patlamasından sinirlense de hemen kalkıp adresini bulmaya gitti. Telefon numarasından adresini bulmak çocuk oyuncağıydı. Ben de listedeki diğer Salih’leri aradım. Hiçbiri aradığımız kişi değildi. Yarım saat sonra Cemil beni aradı. Salih Uyanık ile beraber büroya gelmişlerdi. Hemen odama çıkartmasını istedim. Bir iki dakika sonra kapı tıklandı ve üçüncü kurban adayımızla Cemil geldiler.
“Sen, başka yerde dalganı geç deyince bir de burada deneyelim dedim Salih Uyanık.”
“Amirim valla dolandırıcı zannettim. Çok özür dilerim.”
“Tamam, sen de haklısın. Hemen konuya girmem lazım. Azime hakkında neler söylersin bize?”
“Eski sevgilim Azime mi? Neden? Ne oldu ki ona?”
“Bu gece seni biri bu yüzden öldürmeye gelecek de, ondan soruyorum.” Cemil bana baktı. Dediklerime anlam verememişti. Daha sonra anlatacaktım.
“Biri beni mi öldürecek? Neden ki? Amirim ne diyorsunuz?”
“Ölmeyeceksin merak etme. Sadece onu seni öldürmeye çalışırken enselemek istiyorum. Haklısın, biraz karışık bir durum ama anlatacağım.”
Cemil’e de Salih Uyanık’a da planımı anlattım. Salih önce tedirgin oldu ama kabul etmekten başka çaresi yoktu. Cemil bana hayretle baktı. Planlarıma yüzde yüz onay verse de aklımdaki şüphelere götüyle gülüyordu. Ama son gülen iyi güler. Salih’i Cemil’le beraber evine gönderdim. Bir sivil devriyeyi de Salih’in sokağına yerleştirdim. Eve dönüp biraz dinlenmek istedim.
Evde bir süre keyif yaptım. Saatler gece yarısına yaklaşırken Cemil’i aradım. Salih’in evindeydi. Devriye de Salih’in sokağında soteye yatmıştı. Planımın bana kalan kısmını gerçekleştirmek için gitmem gereken yere gittim ve binanın önündeki bir çay ocağında beklemeye başladım. Zaman geçtikçe yanılmış olabileceğim ihtimali ağır basıyordu ama denemeden bilemezdim. Şayet yanılıyorsam rezil olurdum, buna asla katlanamazdım.
Gece saat bir sularında beklediğim kişiyi gördüm. Yanılmamıştım, harekete geçmişti. Hemen Cemil’i aradım, katilimizin yola çıktığını haber verdim. O da devriyeye haber verecekti. Hiçbir mukavemetle karşılaşmaması gerekiyordu. Ben de bir taksiyle peşine takıldım. Salih’in sokağında indi, ben de biraz ileride indim. Salih dediğim gibi ışıkları söndürmüştü. Cemil ile beraber karanlıkta bekliyorlardı. Katil apartmana girdi, biraz bekledim, ben de ayakkabılarımı çıkartıp peşinden girdim. Ayak seslerini duyuyordum. Onun benimkileri duyması hoş olmazdı. Bir kuş cıvıldadı apartmanda. Zile basmıştı. Aferin Salih’e, hemen açmadı. Bu saatte uyuyor insan haliyle. İkinci zil sesinden sonra kapı açıldı. Katil muhtemelen artık içerideydi. Salih kapıyı açık bırakacaktı. Hızlıca çıktım. Kapıda beklemeye başladım. İçerideki konuşma seslerinin şiddeti artınca elimdeki ayakkabıları kapıda bırakıp usulca eve girdim. Katil bana arkası dönük, elindeki silahı Salih’e uzatmıştı.
“Şerefsiz! Adi orospu çocuğu! Şimdi seni diğerlerinin yanına cehenneme göndereceğim!” diye bağırıyordu. Belimden tabancamı çıkardım, emniyetini açınca sesini duydu ve arkasını döndü.
“Merhaba Azime Hanım. Nasılsınız?”
Azime şaşkınlıkla bana bakarken Cemil arkasından yanaştı silahı tutan koluna vurdu. Silah yere düşünce ben de silahımı indirdim. Cemil, Azime’nin bileklerini arkasında birleştirip kelepçeledi. Salih’in bet beniz atmış, şubat gecesi soğuğuna rağmen boncuk boncuk terlemişti. Sokaktaki devriyeye haber verdik. Azime’yi emniyete götürmelerini söyledik. Nezaretteki misafirlerimizi de salıvermelerini öğütledim. Bizim emniyete gitmeden almamız gereken biri daha vardı.
Kartal’daki kliniğe geldiğimizde Doktor Arslan karşısında bizi görünce şaşırmışa benzemiyordu. Sadece bir hayal kırıklığı yerleşmişti yüzüne. Karşı koymadı.
İntihar ettikten sonra Azime gerçekten komaya girmiş ve bu kliniğe yatırılmıştı. Yattığı gün Doktor Arslan kalbini bu deli kadına kaptırmıştı. Aşkın gücü mü yoksa tesadüf mü bilinmez ama Azime yattıktan on gün sonra komadan çıkmıştı. Ruhsal olarak hiç de iyi durumda olmayan Azime kendisine hayran hayran bakan doktora hemencecik âşık olmuştu. Kimseye komadan çıktığını söylemesini istemedi. Çünkü yapması gerekenler vardı. Hesaplaşması gereken insanlar komadayken bile zihninde ona işkence etmişlerdi. Artık ilişki yaşadığı Doktor Arslan ile beraber koma yalanını sürdürmeye devam ettiler. Görgü tanığı onu gördüğünde teşhis edileceğini ve kliniğe gideceğimizi anladıklarından Doktor Arslan onu gerçekten komaya sokup makineye bağlamıştı.Doktor Arslan’ın tek dileği sevdiği kadınla mutlu bir ilişki yaşamaktı ama beklediği gibi olmadı. Şimdi her ikisi de demir parmaklıklar ardında gün sayacaktı.
Suçlular savcılığa, suçsuzlar da nezaretten evlerine gönderildi. Sabah olmuştu. Cemil’i evine gönderdim ve odama geçtim. Yazılacak raporları yazdım. Telefonu elime aldım. Saate baktım. Şebnem şarkıya başlamak üzereydi.
İkimiz de uyku sersemiydik. Gömleğinin cebinden çıkardığı paketten bir sigarayı dudaklarına götürdü. Ceplerinde çakmak aradı, bulamadı. Benim çakmağı çıkardım, avucumu rüzgâra karşı kapatarak yaktım sigarasını.
“Çakmağım arabada kalmış olmalı,” dedi.
Etrafına bakındı. Sigarası iki dudağının arasında. Huzursuzca söylendi.
“Ne olmuş? Ne işimiz var burada? Sabahı bekleyemeyecek kadar önemli olan neymiş?”
Arkamızdaki karanlığı işaret ediyordu. Gösterdiği yerde, olay yeri inceleme elemanları çalışmaktaydı.
“Ben de bilmiyorum amirim,” dedim. “Ben de yeni geldim. Henüz bir şey öğrenemedim.”
Başkomiser, cebinden çıkardığı küçük el fenerini karanlığa tuttu. Işığın aydınlattığı yerde çalışan uzmanlardan biri başını kaldırıp baktı.
Başkomiser bana döndü. “Hadi gidelim öğrenelim.”
Yeni kazılmış mezara atılmış ceset tamamen çıplaktı. Alnının ortasından tek kurşunla vurulmuştu. Mezarın yanındai küçük toprak tümseğin etrafında ayak izleri vardı. Maktulün kıyafetleri görünmüyordu. Kan izleri de yoku.
Başkomiser, cesede doğru eğildi.
“Başka bir yerde öldürülüp buraya getirilmiş olmalı,” dedi. “Getirmeden önce de kıyafetlerini çıkarmışlar.”
Ayağa kalktı. “Mezarlık görevlisi nerede?”
Mezarlık görevlisi, olay yeri inceleme memurlarını seyrediyordu. Adamı Başkomiserin yanına getirdim. Adı Mustafa’ydı. Kırk yaşlarında, zayıf, kirli sakallı, kara kuru biriydi. Korktuğunu anladım.
“Kaç yıldır burada görevlisin Mustafa?”
“Üç yıldır amirim. Belediye başkanı değişince beni buraya verdiler. Önceki başkanın korumasıydım.”
“İsabet olmuş,” dedi Başkomiser, dişlerinin arasından. “Anlat bakalım. Ne biliyorsun?”
“Valla amirim daha önce hiç böyle bir olay olmamıştı. İlk defa…”
“Geç oraları şimdi. Hiç mi ses duymadın? Akşamdan bu yana sen ne yapıyorsun?”
“Televizyonda maç izledim. Sesi biraz açıktı. Sonra da yatsı namazını kıldım işte.”
“Eeee? Kim buldu o zaman maktulü? Sen bulmadın mı?”
“Ben buldum amirim. Köpeklerin havlaması durmayınca sesin geldiği yere gittim. Cesedi görünce hemen polisi aradım.”
“Öldüğünü nereden anladın? Dokundun mu?”
“Dokundum amirim. Bazen içip içip mezarlıkta sızanlar oluyor. Ben de mezara indim baktım.”
“İyi bok yedin, aferin! Alın şunu başımdan. Hem işini yapmaz hem de delilleri yok eder.”
Başkomiser, yanımızdaki Komiser Yardımcısı İsmet’e döndü. “İsmet, yakınlarda ev yok muymuş?”
“Var da en yakın ev buraya iki kilometre uzaklıkta Amirim.”
“Bu adamı buraya yürüyerek getirecek halleri yok. Hele cüssesine bakınca… O eve gidin, araç sesi ya da ne bileyim bir gürültü duymuşlar mı görmüşler mi, dikkatlerini çeken bir şey olmuş mu? Öğrenin.”
“Şimdi mi amirim?”
“Daha duruyor musun?”
Ekip otosunun önünde bekleyen polislere döndü, yaklaşmalarını işaret etti. “Siz de boş durmayın. İşe yarar ne var bakın bakalım şu yol boyunca. Hadi!..”
Mezarlık görevlisi hâlâ yanımızdaydı. Bana dönen Amirim, “Kamera yok mu bu etrafta hiç?” diye sordu.
“Köy yerinde ne kamerası amirim.”
“Koskoca şehir mezarlığını köy yerine yapmayı biliyorlar. Bi işe yaramaz adamı bekçi diye dikiyorlar da kamera yerleştirmeyi mi akıl edemiyorlar?
“Ayıp oluyor ama amirim.” Alınmıştı bekçi Başkomiserin sözünden.
“Ne ayıbı lan? Ne ayıbı? Sen işini doğru yapsaydın bu saatte bizim burada ne işimiz olurdu?”
Araya girdim. “Tamam kardeşim. Hadi sen işine bak.”
Başkomiserle birlikte işlerini bitirmiş, gitmeye hazırlanan olay yeri inceleme elemanlarının yanına yaklaştık.
“Doktor, anlat bakalım, ne iştir bu?”
“Valla peşin hükümlü olmak istemem ama görüntü de ortada. Saat 20.00-23.00 aralığında işlenmiş cinayet. Yakın mesafe. Tek kurşun. Sanırım 7.65 kalibre. Öldürdükten sonra buraya taşımışlar. Parmak izlerini aldık. Çıplak mı getirilmiş burada mı soymuşlar bilemiyorum. Mezarın içine sadece kimliğini atmışlar. Kimliğini delil poşetine attık oradan bakabilirsiniz. Maktulün adı Hikmet Ünlü. Gerisini zaten siz tespit edersiniz. Cesedin atıldığı yer yeni kazılmış, boş mezar. Raporu hazırlarım, alırsınız.”
Nöbetçi savcının yüzünden bu saatte burada olmanın hoşnutsuzluğu okunuyordu. Başkomiserle konuştuktan sonra o da gitti.
***
“Bir araç sesi duymuşlar Amirim. ‘Ama araba gibi değil de sanki iş makinesi sesiydi,’ dedi evdeki yaşlı kadın. Buradan çok iş makinesi geçiyormuş. O yüzden sesleri ayırt ediyormuş.”
İsmet elindeki notları okuyordu. Başkomiser araya girmeden dinledi. Yol üstünde de kalın lastik izleri vardı. Birden çok olduğu için ayırt edilmesi güç görünüyordu.
“Desene elimizdeki tek ipucu iş makinesi.”
“Öyle görünüyor Amirim.”
“Bir kere de basit olsun, anasını sattığımın davası. Neyse. Büroya gidelim. Bu saatten sonra eve dönülmez. Gündüz buraya başka bir ekip yollarız. Son birkaç yılda buraya gömülmüş kişilerin kimliklerini tespit etsinler.”
Cinayet bürodaki koltuklarda bir saat kadar kestirdik. Poğaça, simit ne bulduysam aldım geldim. Üç de çay söyledik. Kahvaltıdan sonra biraz açılmıştık. Maktulün kimliğini araştırdım. Evliydi. Sonradan olma zenginlerdendi. Son dört beş yılda Allah yürü ya kulum demiş. Son model arabalar, yazlıklar, evler. Öncesinde kenar mahallelerden birinde berberlik yapıyormuş.
“Berbermiş demek. Bak sen. İlginç. Çok ilginç. Nasıl zengin olmuş? Sünnetçiliğe mi başlamış?”
“Müteahhitliğe başlamış Amirim. Şehrin tam göbeğinde peş peşe üç dört tane lüks apartman dikmiş.”
“Pis kokular alıyorum Furkan. Bu işin arkasından ne bokluklar çıkacak acaba?”
Gün içinde önce maktulün evine gittik. Karısı Nermin, başına siyah bir örtü atmış, ince, uzun boylu, yirmili yaşlarının sonunda bir kadındı. Bir köşede kendi kendine ağlıyordu. Mahalleli, akrabalar, komşular doluşmuştu. Ana baba günüydü ortalık.
“Son zamanlarda telefonda birileriyle çok sık tartışıyordu,” diye anlatmaya başladı Nermin. “Hırslıydı. Hastane kantininin ihalesine girecekti, öyle bir durumu vardı. Çok sinirliydi. Her şeye kızıyor, bağırıp çağırıyordu.”
“Sizin bildiğiniz bir düşmanı var mıydı kocanızın?”
“Çekemeyenler vardı. Kocamın başarısını kıskananlar çoktu.”
“Tehdit eden var mıydı ya da öyle bir olaya denk geldiniz mi hiç?”
“Hayır.”
“En son saat kaçta gördünüz kocanızı?”
“Sabah gördüm. İşe uğurladım. ‘Akşam geç gelirim,’ dedi. Çok çalışıyordu. Ben de ‘Tamam,’ dedim. Bazen sabahı bile buluyordu gelmesi.”
“Kumar, alkol gibi alışkanlıkları var mıydı?”
“Herkes kadar. Ama iyi biriydi. Bana da oğlumuza da çok iyi davranırdı.”
Evden ayrılıp şirket binasına geldik. “Ünlü İthalat İhracat İnşaat ve Taahhüt İşleri Limited Şirketi Hikmet Ünlü” yazıyordu ışıklı kocaman tabelada. Çalışan herkesin toplanmasını istedik. Muhasebecisi, şoförü, şirket işleriyle ilgilenen müdürü ve ayak işlerini yapan bir eleman geldi.
Hikmet’in şoförü Akın Çelik bir yıl önce girmişti işe. Patronunu dün sabah saat sekizde evden aaldığını, şirkete götürdüğünü, öğlen yemeği için tekrar çıktıklarını söyledi.”
“Nerede yemek yedi?” diye sordu Başkomiser.
“Aslanlı Konak’ta.”
“Yalnız mıydı?”
“Hayır, Buse Hanım’la birlikte yediler.”
“Kim bu Buse Hanım?”
“Güzellik merkezi işletiyor. Daha önce de yemişlerdi birlikte öğlen yemeği. Bizim patron kredi tahsis edecekti ona. İş yemeğiydi yani.”
“Patronun böyle sık sık başka hanımlarla iş yemeği yer miydi?”
“Evet. Sadece hanımlarla değil, iş adamlarıyla da yerdi.”
“Patronunun iş dışında yemek yediği hanımlar da var mıydı?”
“Onu bilemem ama…”
“Evet?”
“Ben işe yeni başladığımda Yasemin Güzel adında bir kadından bahsediyorlardı. Giyim mağazası varmış. Dediklerine göre, Hikmet Bey’in sevgilisiymiş. Ben onu hiç görmedim. Çünkü ben işe başladığımda kız ölmüştü. İntihar etmiş.”
Amirim bu finans temin etme meselesini şirketin muhasebecisi Kenan Ayık’a sordu.
“Evet, bazı şirketlere kredi veriyoruz.”
“Yani tefecilik yapıyorsunuz.”
“Olur mu öyle şey Komiserim? Biz bankalardan kredi çekmekte zorlanan işletmelere yardımcı oluyoruz sadece.”
“Buse Hanım’a da kredi tahsis ettiniz mi?”
“Evet. Buse Hanım adına bir eft yapıldı. 600 bin TL kadar.”
“Bu Buse Hanım Hikmet Bey’in sevgilisi miydi.”
Adam bir an düşündü. “Zannetmiyorum. Yani aslında patronla bir samimiyetim yoktu. Ama bu tür bir ilişki olsa mutlaka etraftan duyardım.”
“Patronunu tehdit eden filan oldu mu hiç?”
“Galiba. Bu aralar, hastanenin kantin ihalesine hazırlanıyorduk. Orayı halen işletenler geçtiğimiz günlerde birkaç defa arayıp ihaleye girmemesini istemişler patrondan. Bilmiyorum size bir faydası olur mu?”
Sırada Hikmet’in getir götür işlerini yapan yeğeni Aydın Ünlü vardı.
“Askerden geldikten sonra yanına aldı beni amcam,” diye başladı anlatmaya. “Rahmetli babanın emanetisin derdi bana. Çok severdi. Dört yıldır bu şirkette çalışıyorum. Ben de cenaze evindeydim, erkek lazım oluyor haliyle, siz çağırınca apar topar geldim. Amcam dünya iyisi bir insandı. Ona nasıl böyle bir hainlik yapabilirler bilmiyorum.”
“Amcanın son zamanlarda hali tavrı nasıldı?”
“Son birkaç haftadır sinirliydi. Eve gitmek istemiyordu pek. Yengem aradığında da ya toplantıda olduğunu ya da dışarıda olduğunu söyletiyordu.”
“Sebebini bilmiyor musun?”
Aydın başını iki yana salladı. “Bana bir şey demedi. Ama sanırım ihale yüzünden asabı bozuktu.”
“Amcanın görüştüğü hanımları tanıyor musun?”
“Tanıyorum. Buse Hanım vardı. Güzellik merkezi sahibi. Ayrıca Sevim Hanım vardı. O da diyetisyen. Başka… Merve Hanım vardı. Lokanta açmayı planlıyordu. Aşçı kendisi.”
“Bu hanımlarla arasındaki yakınlık ne boyuttaydı?”
“Sevgililer miydi diye mi soruyorsunuz?”
“Evet.”
“Bu isimlerle ilişki yaşadığını şirkette bilmeyen yoktu ki. Amcam çapkın biri değildi. Ama çekici biriydi. Kadınları kendisine çekiyordu.”
“Yengenin haberi var mıydı amcanın bu ilişkilerinden?”
“Kesin olarak bir şey diyemem ama sanmıyorum.”
Şirketin müdürü Ahmet Dinç, Hikmet’in çocukluk arkadaşıymış. Birlikte büyümüşler. Şirketi kurduğundan beri de hep yanındaymış.
“Son yılların en parlak iş adamlarından biriydi,” dedi bizim bir şey sormamızı beklemeden. “Bu sebeple etrafında onu sevenler, saygı duyanlar olduğu kadar düşman olanlar da vardı haliyle ama kimsenin açık açık düşmanlık ettiğini gördüm dersem yalan olur.”
“Girmeye hazırlandığınız ihaleyle ilgili bazı problemler varmış ama…”
“Şu telefonları mı diyorsunuz? Doğru. Kantini işletmekte olan şirket biraz darlattı bizi. Araya birkaç siyasetçi de soktular ama Hikmet kararlıydı. Namus meselesi yapmıştı bu ihaleyi. Ben boş vermesini söyledim defalarca. Dinlemedi. Ara sıra isimsiz tehdit telefonları alıyorduk ama bu zaten beklediğimiz bir şeydi, alışmıştık, takılmıyorduk böyle telefonlara.”
Ve son olarak da sekreter Burcu Çiçek karşımızdaydı.
“Ne zaman işe başladınız?”
İçini çekti. “Bir yıl oldu.”
“Patronunuzun son zamanlardaki hali tavrı nasıldı? Her zamanki gibi miydi?”
“Hemen hemen. Çok çalışyordu. Sürekli toplantılar. İş seyahatleri. Bazı akşamlar saat dokuza ona kadar ofisinden çıkmazdı.”
“Siz?”
“Ay ben de kalıyordum tabii. Mecburen bekliyordum.”
“Karısı merak etmiyor muydu?”
“Etmez mi? Mutlaka arardı. Ama Hikmet Bey, gecikecekse eğer, bunu mutlaka karısına telefon eder, haber verirdi. Ay, çok korkardı karısından biliyor musunuz. Yine de rahat durmazmış, fırsatını buldukça çapkınlık yaparmış. Ben bir şey görmedim ama şirkette konuşuluyor bunlar. İster istemez kulak misafiri oluyorsunuz.”
“Düşmanı var mıydı. Tehdit telefonları alıyormuş, doğru mu bu?
“A, evet. ‘Ona söyleyin ayağını denk alsın,’ diyenler çıkıyordu bazen. Ama patron da müdür bey de bu tür telefonları dikkate almamamı söylerlerdi hep.”
***
Dışarı çıktığımızda Başkomiser o sırada gelen bir iş makinesinin binanın arkasına doğru gittiğini gördü. Bize eşlik eden şirket müdürüne iş makinesini gösterdi. “Bunları şirket binasında çalışanlar arasında kullanabilen var mı?”
Makine operatörü sertifikası bulunan ve şirket binasında çalışan sadece maktulün yeğeniydi. İş makinelerinin park ettiği yere gittik. Kamera yoktu.
Başkomiserle birlikte hastane kantinini işletenlerle de bir görüşme yapmamız icap etti haliyle. Ancak bu görüşmeyi cinayet bürosunda gerçekleştirmeyi tercih ettik.
Abdurrahman Bıyıklı, başında takkesi, elinde kocaman tespihi, yakasız gömleğiyle oldukça fit görünümlü, iyi giyimli bir adamdı. Altmış yaşından fazla göstermiyordu. Nüfus kâğıdında yazan tarihse yetmiş üç olduğunu söylüyordu.
“Aranızda ihale yüzünden bir sıkıntı varmış. Baktınız adam kararlı, araya koyduklarınız, bürokratlar, siyasetçiler de işe yaramıyor, ortadan kaldıralım dediniz siz de.”
Amirim kitabın ortasından başlamıştı sorguya.
Adamın avukatı rahatsız oldu. “Müvekkilimi bu şekilde itham edemezsiniz. Müvekkilim saygın bir iş adamıdır.”
Kantin işletmecisi Abdurrahman Bıyıklı, sakin bir tavırla elini yavaşça avukatın göğsüne doğru uzattı. “Tamam, tamam. Bir sakıncası yok. Ne biliyorsam anlatacağım tabii ki. Vazifemiz emniyet güçlerine yardımcı olmak. Yok amirim. Asla. Katiyen kabul etmiyorum ben bu suçlamaları. Biz katil değiliz. Cinayet, affı olmayan büyük günahlardan. Allah’ın verdiği canı biz nasıl alalım? Bizde Allah korkusu var. Konuştuk evet. Rica ettik. Allah rızkınızı başka yerden versin dedik. Allah size daha çok versin dedik. Başka işlerde dilerseniz yardımcı da olabiliriz diye teklifte de bulunduk. Ama kafayı takmıştı bu ihaleye. Tabii biz gerekli önlemlerimizi almıştık Amirim zaten. O ne kadar arttırırsa o kadar çıkacaktık biz de. Sonuçta bizim için de bir haysiyet meselesi oldu. On beş yıldır elhamdülillah bizim işlettiğimiz, ekmek yediğimiz bir kapı hastane. Bizimkisi de bir aile şirketi. İki oğlumla birlikte yürütüyoruz bütün işleri. Allah razı olsun onlardan da. Böyle evlatlar yetiştirmek kolay değil bu devirde Amirim. Üstelik bizim tek kantinimiz burası da değil. Şehirdeki okulların on beş tanesi de bizim işletmemizde çok şükür. Kendi imalathanemiz var. Pasta börek falan. Amirim anlıyorum sizi ama bizim günah olan işlerde gözümüz yoktur. Suçlamaları kabul etmiyorum.”
Abdurrahman Bıyıklı’nın büyük oğlu yeni evlenmiş, bir haftadır Katar’da balayındaymış. Biz de buradaki oğlu İsmail’le devam ettik. Babasının aksine ceketinin altındaki gömleğinin yakasından kılları görünen, bıyıkları hafif aşağı sarkmış, kirli sakallı bir tipti. Racon keser gibi konuşuyordu.
“Şimdi Amirim, ben ilgileniyordum ihale işleriyle. Hikmet Bey’i arayan da bendim. Babam rica etmişti. O bakımdan yani. Hatta yüz yüze görüşme talebimiz de vardı ama kabul etmedi. Biz de üstelemedik. Adam öldürecek halimiz yok bunun için. Değil mi ama? Bizim de bu piyasada bir ismimiz var çok şükür. Namımızı lekeleyecek değiliz. Allah’ından bulmuş işte. Dedik ona biz. Birinden bulursun belanı diye uyarmıştım onu.”
Soruşturma bitene kadar şehirden ayrılmamalarını tembihleyip ikisini de yolcu ettik.
Mezarlık bilgileri gün içinde geldi. Son birkaç yıl içinde mezarlığa gömülenler arasında dikkat çeken bir isim görünmüyordu. Maktulün yeğeninin ifadesindeki isimlere ulaştık. Buse Zerrin’in güzellik merkezine, Sevim Devrim’in diyetisyen ofisine, Merve Taş’ın yeni açtığı restorana gittik. İş ilişkisi dışında görüştüklerine ilişkin hiçbir bilgiye ulaşamadık. Kamera kayıtlarında da olağan dışı bir giriş çıkış trafiğine rastlamadık. Bir tuhaflık vardı. Ya yeğeni yalan söylüyordu ya da bu kayıtlar. Sonuç olarak şahısların telefon kayıtlarını istettik. Maktulün haftanın iki akşamı gittiği kumarhaneye de uğradıysak da buradan bize ekmek çıkmayacağı açıktı.
Ertesi gün cenaze kaldırıldı. Başkomiserim, İsmet ve ben de katıldık törene. Oldukça kalabalıktı. Karısı Nermin siyahlar içindeydi, ayakta zor duruyordu.
Ben bu arada intihar eden kadınla ilgili ufak çaplı bir araştırma yaptım. Bir yıl önce gazete ve televizyonlara da çıkmış, haber olmuştu bu intihar olayı. Kaldığı rezidanstan atlamıştı. İlk başta Hikmet Ünlü’den şüphelenilmiş ise de bir delil bulunamadığından intihar olarak geçmişti kayıtlara. Olay sırasında başka yerde olduğuna ilişkin iki şahidi vardı. Bu şahitlerden biri yeğeni Aydın’dı. Telefon sinyalleri de doğruluyordu ifadeleri.
Mezarlığın bir kilometre kadar ilerisinde maktulün ihaledeki rakibinin oğlu İsmail Bıyıklı’nın telefonunun sinyal bilgileri bulunduğunu öğrenince İsmail Bıyıklı’yı yeniden merkeze aldık. Elemanın külhanbeyi tavırları yoktu bu defa. Hatta biraz sesi titriyordu.
“Doğru Amirim. O akşam beni gizli numaradan biri aradı. Hikmet Bey sizinle görüşecek dedi. Bir adres verildi. Bu mezarlığı geçtikten sonra bir kilometre ötede kullanılmayan bir değirmen var. Oraya gittim. Ama gelen olmadı. Ben de oradaki yoldan devam ettim, tali yoldan döndüm. Haberlerde mezarlığı görünce tanıdım orayı. Ben kimseyi öldürmedim Amirim.
Başkomiser, değirmene nasıl gittiğini sordu. Çakma külhanbeyi, kendi aracıyla gittiğini söyledi.
Dosyanın savcısı ile görüştükten sonra savcılıktan yurt dışına çıkmamasına yönelik adli kontrol tedbiri uygulandı baba ve oğluna.
Ertesi gün gelen bir ihbarla, mezarlığın beş kilometre gerisinde, olay akşamı tali yol üzerinde bulunan bir benzin istasyonun kameralarında şirkete ait bir iş makinesinin mazot aldığına ilişkin görüntülere ulaştık. Şoför ise Aydın Ünlü’ydü. Şahsı cinayet şüphelisi olarak sorgu odasına aldık.
“Evet Aydın. Daha önce ifadende söz ettiğin kadınlarla görüştük, iş ilişkisi dışında bir ilişkiyi hiç biri kabul etmiyor. Senin iddialarını kanıtlar hiçbir kamera kaydı da yok. Ne şirketlerde ne de yemek yedikleri restoranlarda. Bize neden yalan söyledin? Amcanı neden öldürdün?”
“Amcamı ben öldürmedim. Yemin ederim ben yapmadım. Tamam. Yalan söylediğimi kabul ediyorum. Ben bu kadınların üçüne de arkadaşlık teklif ettim ama orospular başkalarına verirken iyi bana gelince namuslu kesildiler. Biraz canlarını yakmak istedim sadece.”
“Pekâlâ. Diyelim ki doğru söylüyorsun. Amcanı bulduğumuz yere yakın bir noktadaki benzin istasyonundan iş makinesi ile mazot aldığın görüntülere ulaştık. Buna ne diyorsun?”
“Doğrudur. Ama bunun olayla ilişkisini anlayamadım. İş makinesi operatörü belgem var. İsimsiz bir numaradan telefon geldi. Benzin istasyonuna yakın bir iş makinesi bulmuşlar yolun kenarında. Üzerinde bizim şirketin telefon numarası varmış. Oradan bulup aramışlar. Ben de şirketteydim o sırada. Telefon gelince taksiye atlayıp gittim. Kimin aradığını bilmiyorum. Belki şirket telefonunun kayıtlarında çıkar. Az bir mazot kalmıştı, ben de yakındaki istasyondan yakıt aldım. Yemin ediyorum ben yapmadım amirim.”
Eldeki bulguları, delilleri, ifadeleri dosyanın ilgili savcısı ile değerlendirdikten sonra Aydın Ünlü hakkında gözaltı kararı verdik.
Başkomiserim odada sigara içiyordu. Genelde bir işi sonuçlandırdığımızdaki hali yoktu. Keyifsizdi. Eliyle koltuğu gösterince oturdum. Hikmet Ünlü dosyası önündeydi.
“Bence bu herif böcek bile öldüremez, değil ki amcasını öldürsün. Götünden korkuyor daha. Ne biçim iş anlamadım.”
“Siz ne diyorsunuz peki Amirim?”
“Benim kafam şu intihar eden kadına takıldı. O kadın nerede yatıyormuş biliyor musun?”
“O mezarlıkta demeyeceksin değil mi Amirim? Ama nasıl olur? Gözümüzden kaçmaması gerekirdi.”
“Çok basit. Kendi adıyla değil de başka bir isimle geçirilmiş kayıtlara mezarlıkta. Para halletmiş sanırım. Yasemin Güzel yerine Neriman Dinç yazdırılmış.”
“Müdürle aynı soyadı taşımaları tesadüf mü?”
“Bilmiyorum. Ben de yeni öğrendim. Tesadüf mü değil mi öğrenmek de bizim işimiz. Haydi.”
Amirim, yolda Komiser Yardımcısı İsmet’i arayarak acele etmesini söyledi. Hayırdır anlamında baktıysam da hiç renk vermedi Başkomiserim. “Yola bak sen. Öğrenirsin merak etme.”
Şirkete gideceğiz diye düşünürken şirket müdürü Ahmet Dinç’in dairesine gittik. Meğer müdürle Amirim öncesinde konuşmuş, şüpheliyi yakaladıklarını söylemiş, birkaç prosedür kaldığını, bunları da halletmeleri gerektiğini anlatmış. Müdür patronunun öldürülmesinin üzüntüsünü üzerinden atamadığı için bir haftalık izne çıkmış. Evdeymiş. Bizi kederli bir yüzle karşıladı.
“Canım kardeşimin öldürülmesine ne kadar üzüldüysem katilinin yakalandığına da o kadar sevindim amirim. O şerefsiz nasıl kıymış amcasına?”
İçeri geçtik. Karısı Zerrin Hanım karşıladı bizi içeride. “Tanıştırayım. Eşim Zerrin.”
Oldukça şatafatlı döşenmişti içerisi. Tam sonradan görme diye geçirdim içimden. Başkomiserim de aynısını düşünmüş olacak ki kulağıma eğildi ve ‘Vay canına yandığım, millette ne para var arkadaş,’ diye fısıldadı.
Başkomiserim birkaç gereksiz ayrıntıdan bahsetti. Katil zanlısıyla ilgili alakasız şeyler anlattı. Normalde hiç yaptığı iş değildir. Akışına bıraktım ben de. Ahmet Dinç’in yüz hatlarında şaşırdığına ilişkin bir belirti yoktu. Çok sakin karşıladı. Kahvelerimizi içerken Başkomiserime bir telefon geldi. Müsaade isteyip balkona çıktı. Kısa bir konuşmadan sonra içeri girdi.
“Ahmet Bey, Zerrin Hanım, kahve için teşekkür ederim.”
“Afiyet olsun,” dedi Ahmet Ünlü gülümseyerek. “Önemli bir telefondu sanırım amirim?”
“Evet. Başka bir olayla ilgili bir bilgi. Hazır lafı açılmışken sizinle de paylaşabilirim. Müdürü olduğunuz şirkette bir yıl önce intihar eden sekreteriniz Yasemin Güzel’le alakalı.”
Dikkatlice bakıyordum Ahmet Dinç’e. Yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Zerrin Hanım kalktı, mutfağa gitti.
“İyi bir kızdı,” dedi Ahmet Dinç. “İntihar ettiğinde çok üzüldük. Hepimiz severdik.”
“Hikmet Bey’den şüphelenmişler önce. Doğru mu?”
“Ah, evet. Rahmetli, karıncayı bile incitemezdi. Zavallı kızla adını çıkardılar bir de utanmadan.”
“Aralarında bir gönül ilişkisi yoktu yani öyle mi?”
“Tabii ki yoktu. Olsa bilirdik.”
“Tabii ya. İnsan kız kardeşinin kiminle ilişkisi olduğunu bilmez mi?”
Ahmet Dinç’in yüz ifadesi bir anda değişti. Rengi attı. Suratı düştü.
“Bize kız kardeşiniz Neriman Dinç’le alakalı söylemek istediğiniz bir şey var mı Ahmet Bey?”
Ahmet Dinç, orta sehpadaki sigara paketine uzandı. “Çok özür dilerim,” dedi, bir sigara yaktı.
“Nereden öğrendiniz bilmiyorum ama Yasemin benim kız kardeşimdi doğru. Annemle babam ayrıldığında ben on bir yaşındaydım kız kardeşim ise daha bir yaşındaydı. Ben babamda kaldım, kardeşim annemde. Yıllarca birbirimizden haber alamadık. Sonra bir gün annemin vefat ettiğini söylediler. Buradan dört yüz kilometre uzakta başka bir şehirde. Gittim. Kız kardeşimle ilk defa o zaman karşılaştım. Kimsesi kalmamıştı. Neriman öldü, dedi bana, ben Yasemin’im. Neriman, babaannemin adıydı. Boşandıktan sonra annem kardeşimi Yasemin diye çağırmaya başlamış. Adı da öyle kalmış. Beş-altı yaşlarındayken de mahkeme kararıyla adını değiştirmiş kardeşimin. Başından çok küçük yaşta bir de evlilik geçmiş. Boşandıktan sonra aynı soyadını kullanmaya devam etmiş. Beş sene önceydi. Buraya getirdim, bir daire satın aldım ona.
“Butik açtım işletmesi için. Şehrin başka bir tarafına. Uzak tuttum çevremden. Daha doğrusu uzak tuttuğumu sanıyordum. Kimse kardeşim olduğunu bilmek zorunda değildi. Hikmet’le nerede nasıl tanıştıklarını bilmiyorum ama bir ilişki yaşadıklarını öğrendiğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Evli olmasa, yaşı yaşına uygun olsa… Bunu bana yapma dedim. Uzak dur kardeşimden dedim. Yasemin’den de bu ilişkiye derhal son vermesini söyledim. Evli o dedim. İkisi de dinlemedi beni.
“Aralarında yaş farkı çoktu. Hikmet’le birlikte büyüdük biz. Beni koruyup kollardı. Benden altı yaş büyüktü. Bana hep abilik yaptı. Böyle bir şey ondan bekleyeceğim son şey bile değildi.”
“Biliyordu o zaman Yasemin’in senin kardeşin olduğunu, değil mi?”
“Evet. Biliyordu. Defalarca tartıştık. Bırak kardeşimin peşini dedim. Seviyorum, dedi. Karımı boşayacağım kız kardeşini alacağım, dedi. Ama sonra bir şey oldu. Karısına döndü. Kendisi ayrıldı kardeşimden.”
“Ne olmuş peki öğrenebildiniz mi?”
Karısı Zerrin içeri girdi o sırada. “Ne olacak. Hikmet abi Yasemin’i kendi tuttuğu rezidansta eski şoförüyle basmış.”
Ters ters baktı Ahmet Dinç karısına.
“Yalan mı? Şoförü kovdu, kız kardeşini de attı işte balkondan aşağıya. Sonra da yeğeni yalancı tanıklık yaptı. Yeğeni ile şirkettelermiş. Hikmet, telefonlarına cevap alamayınca sinirlenmiş. Artık nasıl gözü döndüyse telefonu falan şirkette bırakıp gitmiş. Kamera kayıtlarını yok etmişler. Bir aydır bozukmuş güya. Şirketten ayrıldığına ilişkin delilleri ortadan kaldırmışlar yani. İspatlayamadık tabii. Sonra da kapandı olay. Para her şeyi kapatıyor.”
Başkomiserim gülümsedi. “Paranın da satın alamayacağı şeyler vardır Zerrin Hanım,” dedi. “Emin olun.”
Ahmet Dinç’e döndü. “Güzel bir plandı Ahmet Bey. Sizi tebrik etmek istiyorum. Kız kardeşinizi öldüren Hikmet Ünlü’den, yalancı şahitlik yapan yeğeninden aynı anda kurtuldunuz. Hedef şaşırtmak için de kantincileri kullandınız. Hatta o hastane kantini ihalesine girmek, Bıyıklı ailesi ile onu takıştırmak da aslında sizin fikrinizdi sanırım. Zor da olsa aklına soktunuz. Sonra da o bunu gurur meselesi yaptı. Valla bravo.”
Ayaklanır gibi olduysa da adamın dizine koydu elini Amirim. “Otur otur. Celallenme. Ben değilim diyeceksin. Biliyorum. Tek hatan ne oldu biliyor musun?”
Soran gözlerle bakıyordu.
“Bu işleri yaparken kiraladığın araçların içinde GPS olduğunu nasıl bilemezsin?”
“Hayır. Ben GPS’leri sökmüştüm araçlardan. Yalan söylüyorsun.”
Başkomiser güldü. Ahmet Dinç ne söylediğinin farkına vardığında artık çok geçti.
“Maalesef Ahmet Bey. Bu tür durumlara karşı önlem olarak artık bazı kiralama şirketleri görünür takip cihazlarının dışında bir de kimsenin bulamayacağı yerlere ikinci bir GPS monte ediyorlar. Az önceki telefonda bana, iki ayrı firmadan iki sahte kimlikle iki araç kiralayanın sen olduğunu fotoğraflarından teyit edildiği bilgisi verildi.”
Ahmet Dinç başını iki elinin arasına aldı. Öylece kaldı.
“Maktulü bulduğumuzda, o gece karanlığında, mezarlıktan çıkıp da büroya dönerken yol kıyısına bırakılmış bir araç fark etmiştim. Aynı aracın ertesi gün de aynı yerde öylece beklediğini görünce yardımcım İsmet’ten şirketlerin GPS sistemlerinden bu yakınlarda sinyal veren kiralık araçları, bir de yol kenarında bekleyen aracın bilgilerini araştırmasını istemiştim. Yakınlardaki araçlar tespit edilince de İsmet’ten bu araçların kiralandığı araç kiralama şirketlerine tek tek giderek kantincilerden yeğene, senden şoföre kadar şüpheli olabilecek herkesin fotoğrafını göstermesini istedim. Şirketlerden biri seni tanıdı ama o kiraladığın aracın sinyaline ulaşamadıkları için elimizde bir delil yoktu hâlâ. Senin üzerinde yoğunlaşmalarını, bütün araç kiralama şirketlerini gezmelerini istedim. Az önce gelen telefon, ikinci GPS sistemi sayesinde yeri tespit edilen, yine fotoğraftan senin kiraladığının anlaşıldığı, benzin istasyonuna ve mezarlığa yakın olan, benim de yolun kenarında gördüğüm araç çıkmış. Tabii plakayı değiştirmeyi ihmal etmemişsin. Kız kardeşinin intikamını almak için neredeyse kusursuza yakın bir plan yapmışsın. İkinci bir gps olmayan öbür aracı da bulmuşlar tabi. O aracın bulunduğu yerde ise kan izleri varmış.”
Susmaya devam ediyordu Ahmet Dinç. Başı yerdeydi.
“Yolun sonuna geldik Ahmet. Az önce kendin de itiraf ettin zaten. Anlatacak mısın artık?”
“Kız kardeşim içindi Amirim, evet. Benim kardeşimi öldürdü, sonra da gözümün içine baka baka ‘İntihar ettiği için çok üzgünüm ama benim suçum değil,’ dedi. Nasıl olsa suçlu ortaya çıkacak diye içime attım. Olayın üstü kapatılınca da intikam yemini ettim. Cinayet akşamı Hikmet’e kantincilerin şirketi aradığını, ana avrat sövdüklerini, şu kadarcık adamsa karşımıza çıksın, dediklerini söyledim. Adresi verdikten sonra da sen bakma onlara, boş yapıyorlar yine, sakın gitme, dedim. Ana avrat sövdüklerini duyduğunda beni dinlemeyeceğini biliyordum. O şirketten çıktıktan sonra takibe aldım. Sahte plakalı bir araçla. Sahte kimlikle kiralamıştım aracı. Ne gittiği yerde ne de yol üzerinde kamera olmadığını biliyordum. Araçtan inince arkasından yaklaştım, bana döndüğü anda yakın mesafeden ateş ettim. Kiraladığım aracı daha önceden oraya sakladığım iş makinesinin yanında bıraktım. O yoldan sürekli iş makinelerinin geçtiğini bildiğimden kimsenin dikkatini çekmeyecektim. İş makinesine koyduğum cesedi mezarlığa getirdim. Amacım mezarlıkta öylece bırakmaktı ama yeni kazılmış bir mezarlık görünce önce soydum ardından da içine attım. Sonra da iş makinesini benzinliğin yakınlarında bıraktım. Yine daha önce kiraladığım başka bir araçla şehir merkezine döndüm. Telefon kulübesinden şirketi aradım. Aydın’a o akşam için halletmesi gereken işler bırakmıştım. Sesimi değiştirerek aracın bulunduğu yeri tarif ettim. İş makinesini oradan almak için çıkacağına emindim. O işi halledince dediğiniz gibi hedef saptırmak için de kantincinin oğlunu aradım, yine sesimi değiştirerek patronun onlarla görüşmek istediğini, tek başına gelmesini, patronun tek başına geleceğini söyledim, tek başına gelmeyeceğini biliyordum tabii ki. Böylece İsmail’in de bu sayede adamlarıyla birlikte mezarlığın yanından geçmelerini sağladım. Böyle olmasını istemezdim. Ama benim kız kardeşime yaklaşma diye çok uyarmıştım Hikmet’i. Dinlemedi beni.”
“Mezar taşına neden Neriman Dinç yazdırdınız?” diye sordum. Kafama takılmıştı.
“Bizim sülalede isim bir kere konur Komiser Bey,” dedi. “Talakla konan isim neyse öldüğünde mezar taşına da o yazılır.”
Craig Rice adıyla bilinen Georgiana Ann Randolph Craig 1908 yılında doğdu. “Dedektif kurgunun Dorothy Parker’ı” olarak ünlenen Amerikalı roman ve kısa öykü yazarıdır. Anne ve babası dünyayı gezerken Ann akrabalarının yanında büyüdü. Amcası Elton Rice’ın, Edgar Allan Poe’nun şiir ve öykülerine düşkünlüğü küçük kızın gizemlere olan ilgisini artırdı. Yazı hayatına gazete ve radyoya metin vererek başladı. İlk kurgusal karakteri Profesör Silvernail’dir. Pek çok güçlü karakter yarattı. Mizahi diliyle dikkat çekti. Rice’ın George Sanders için hayalet yazarlık yaptığı, Çingene Rose Lee’nin iki macerasını onun yerine yazdığı söylenir. Times dergisinin Ocak 1946 sayısına kapak olan yazar, dört eş, üç çocuk ve alkol alışkanlığı nedeniyle bunalımlı bir hayat sürdü, iki kez intihar girişiminde bulundu. İşitme ve görme rahatsızlıkları yaşayan Rice, 49 yaşında yaşama veda etti.
O, Dünya’da kalan son adamdı.
Bunu uyandıktan birkaç dakika sonra fark etti. Belki de “uyanmak” bu durum için uygun kelime değildi. Daha çok, sıcak köfte gibi şişmiş göz kapaklarını açmakta zorlanmıştı.
Zorlukla doğruldu. Görünüşe göre kıyafetleriyle yatmıştı. Onu mahveden şey içtiği Cutty Sark* olmalıydı. Acaba otele nasıl dönmüştü?
Oda arkadaşına baktı, tanımıyordu. Dün öğleden sonra her zaman kaldığı otele giriş yapmış, kendisine Mid City’de bir kongre olduğu için odayı başka biriyle paylaşması gerektiği söylenmişti. Oda arkadaşı uykusunda konuşmadığı sürece Ned Godwin için sorun yoktu. Cerrahi aletler sattığı kariyeri boyunca çok kez böyle durumlarla karşılaşmıştı.
Huzurla uyuyan oda arkadaşına imrendi. Saatine baktı, dokuzdu. Kalkıp tıraş olma, kahvaltı yapma ve canlanma vakti. Dışarıyı görmek için pencereye gitti, perdeyi çekti.
Bir şeyler yanlıştı, hem de çok yanlış. Bu saatte sokakların kalabalık ve canlı olması lazımdı. Erkeklerin işe, ev hanımlarının alışverişe, çocukların parklara gitmesi gerekirdi. Yolda arabalar, taksiler, otobüs falan olmalıydı.
Hiçbiri yoktu. Bir sokak köpeği kedi kovalıyordu o kadar.
Pencere pervazına tutunup gri, kasvetli sabahta yaşam izi aradı. Ne bir ses ne hareket. Soluk bile yok.
Ned, dönüp mışıl mışıl uyuyan oda arkadaşına baktı, uyandırmaya karar verdi. Sarstı ama uyandıramadı. Öldüğünü anlaması biraz zaman aldı.
Adamın sırtına Ned’in cerrahi alet takımından çıkarılmış bir neşter saplanmıştı ve çok fazla kan vardı.
Neşteri çıkardı, banyoya götürdü, özenle yıkayıp kuruladı ve numune setinin içine koydu. Ellerinde kan olduğunu fark etti ve umursamadan gömleğine sildi.
Polis. Polisi aramalıydı.
Yatakların arasındaki komodinin üzerinde duran lambayı yaktı. Yanmadı.
Elbette, Dünya’da kimse kalmadığına göre elektrik de yoktu.
Telefonu alıp uzun süre kulağına tuttu. Cevap gelmedi. Hayatta kalan tek kişi o olduğuna göre santralde de kimse olamazdı.
Karakola gitmesi gerekiyordu.
Aynaya baktı, darmadağınık siyah saçlarını taradı. Gömleğinin fena olmadığına ve birkaç saat tıraş olmadan da idare edebileceğine karar verdi. Sandalyenin arkasına astığı ceketini aldı, giyip kravatını düzeltti.
“İyi ama neden?” diye sordu kendi kendine. Nasıl olsa kimse onu görmeyecekti. Yine de karakola girdiğinde bakımlı görünmek istiyordu.
Ortalıkta kendisinden başka kimse yoksa polis de yoktu.
İşte o zaman paniğe kapıldı. Koridora fırladı, nefeslenmek için durdu. Otel, ölüm sessizliğindeydi. Asansöre yürüdü, düğmeye uzanacakken durdu. Asansör gelemezdi. Çalıştıracak kimse yoktu.
Merdivenlerden sessiz, ıssız lobiye indi. Santrali ve asansörü işleten gece görevlisinden iz yoktu.
Sokakta aklına yeni bir fikir geldi. Yaşayan son insan oydu, bu yüzden Dünya artık onundu. Mağazaların vitrinlerine baka baka ıssız sokak boyunca yürümeye başladı. Dükkanlardan birine girip en iyi kravatı, en şık gömleği, ustalıkla dikilmiş takım elbiseleri almaktan onu alıkoyacak kimse yoktu. İstediği mücevheri alabilirdi; yüzükler, bilezikler, kol saatleri, küpeler, iğneler. Süpermarkete gidip oradaki biftekleri, enginarları, havyarı ve canının istediği her şeyi alabilirdi.
Sonra hatırladı; tüm bu şık kıyafetlere hayran olacak kimse kalmamıştı. Mücevherleri verebileceği kimse yoktu. Ancak ateş yakarsa et pişirebilirdi. Üreten kimse kalmadığına göre sonunda yiyecek, içecek stoğu tükenecekti.
Otelin yakınındaki küçük parkta bir banka çöktü, düşündü. Aklında viskiye dair kalan son anısını defetmek için bir fincan sıcak kahve içmeyi diledi. Artık bunun imkânsız olduğunu biliyordu.
Sigarasını çıkarmak için ceketinin cebine uzandı. Sigara paketine bir süre baktı, bu onun içtiği marka değildi, aslında ceket de ona ait değildi.
Cüzdanını yokladı. Cüzdan da onun değildi, keşke olsaydı. Hayatında hiç bu kadar para taşımamıştı. Kendine, dünyada kalan son adam için paranın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini hatırlattı.
Cüzdandaki kimlik Graham Devers adında birine aitti; dolayısıyla ceket o adamın olmalıydı. Demek ki aceleyle çıkarken oda arkadaşının ceketini alıp kendininkini geride bırakmıştı.
Akşamdan kalma haline rağmen, sahibi ölmüş olsa bile yapılacak en doğru hareketin ceketi ve cüzdanı iade etmek olduğuna karar verdi.
Sessiz sokaklardan geçerek otele döndü, boş lobiden geçip odasına çıkan merdivenleri tırmandı.
Dünyada yaşayan son adam değildi. Oda insan doluydu ve çoğu polisti.
İçlerinden biri iri yapılı, yeni doğranmış biftek renginde düşmanca bir yüzü ve küçük domuz gözlü bir adamdı. Uzun boylu, sıska, kısa saçlı, bronz tenli bir başkası purosunu çiğniyordu. Biri elinde kamera, diğeri parmak izi kiti tutan iki adam daha vardı. Gri takım elbiseli, önemli biriymiş gibi görünen şişman bir adam da puro içiyordu. Suskun gece görevlisi korkmuş, bir köşede oturuyordu.
Kendi kendine, hepsinin ona düşman olduğunu söyledi. Ama onları görmek hoşuna gitti. Hepsi hayattaydı. Yataktaki dışında.
“Şanslı günümdeyim,” dedi kırmızı yüzlü adam. “Geri geldi!” diyerek Ned’e yaklaştı. Ned içgüdüsel olarak geriledi.
“Bay Devers?” dedi kırmızı surat.
Ned “Ben Bay Devers değilim,” dedi. “Bay Devers öldü.”
Kaçması gerekiyordu. Nasıl kaçılacağını biliyordu. Bir eli cebinde oda anahtarını arıyordu.
“Bay Godwin öldü. Onu cerrah setindeki aletlerden biriyle öldürdün. Neden geri geldin?”
“Çünkü dünyada kalan son insanım,” dedi Ned.
Zayıf adam homurdandı. “Deli numarası mı yapıyorsun?”
Ned kapıya biraz daha yaklaştı.
“Onu neden öldürdün?” diye ısrar etti iri kıyım. “Parasını istediğin için mi, yoksa ne yaptığını bilemeyecek kadar sarhoş olduğun için mi?”
Ned inatla “Onu ben öldürmedim,” dedi.
“O zaman ellerinize, gömleğinize nasıl kan bulaştı Bay Devers?”
Ned umutsuzca “Ben Bay Devers değilim,” dedi. “Adım Ned Godwin.”
Numune kitini inceleyen gri takım elbiseli adam “Belki de adam delirmiştir. İşte silah, Andy. Bir tıp doktoru olarak itibarımı riske atacağım ancak çok dikkatli bir şekilde yıkanıp yerine konulmuş,” dedi.
Konuşmalar Ned’e beklediği fırsatı verdi. Artık ayıktı, çok korkmuştu.
Hızlı bir hamleyle odadan çıkıp kapıyı kapattı, dışarıdan kilitledi. Merdivenlerden inerken yukardan adamların öfkeli bağırışları ve yumruklama sesleri geliyordu. Kapının kırılması ve adamların peşine düşmesi an meselesiydi.
Otelin köşesinden otoparka koştu, cebinden arabanın anahtarını çıkardı. Zaman durmuş gibiydi, anahtarı kilide kaydırırken parmakları da donmuştu. Tam arkasında silah sesi duyduğunda arabası kükreyerek yola atılmıştı bile.
Peki şimdi nereye gidecekti? Polis arabası birkaç saniye içinde peşine düşerdi.
Büyük şehirde olsa durum farklı olabilirdi. Ancak yirmi beş bin nüfuslu bir kasabada takipten kaçmak sorundu. Üstelik onun hiç alışık olmadığı bir sorun.
Hem takipten kurtulsa bile nereye gidecekti?
Madge Lewis. Cevap buydu.
Sirenleri duyduğunda küçük yeşil Chevvy’sini Atkinson Bulvarı’na doğru sürdü. İki blok yukarıda Atkinson, bir blok aşağıda Jefferson Bulvarı vardı. Fazladan yarım blok daha sürüp döndü ve Madge’in küçük bungalovuna yakın, güvenli bir yere park etti.
Sirenler yaklaşıyordu.
İki büklüm eğilerek sokağı aştı, boş arsalardan geçip bungalovun arka kapısına vardı ve kapıya kuvvetli bir şekilde vurdu.
Açılması sonsuza dek sürecekmiş gibi göründü Ned’e. Stenograf, iyi bir izci, iyi bir randevu arkadaşı, muhteşem kız Madge evdeydi. Üzerinde gofre kumaştan bir sabahlık ve yüzünde krem vardı. Henüz saçlarını bile taramamıştı.
“Madge,” dedi Ned, “Sakın bir şey sorma. Beni içeri al çabuk!”
Kız onu içeri çekti, kapıyı çarpıp kilitledi, ona bakıp “Zor bir gece geçirmiş olmalısın!” dedi. Sonra da sirenleri duydu.
“Buraya gelmeleri an meselesi,” dedi Ned cılız bir sesle. Bayılmak üzereydi.
Madge koluna girip onu yatak odasına götürdü. “Ayakkabılarını çıkar, yatağa gir.”
Örtüyü çenesine kadar çekti, Madge elinde bir bardakla geri dönmüştü.
“İç şunu,” dedi. “Sana kahve getirirdim ama sanırım uyuman gerek. Ayrıca polisler rutin arama için geldiğinde evin kahve kokmasını istemiyorum.”
Bardakta sek brendi vardı. Ned öksürdü, hırıldadı ve sıcaklığın damarlarına geri dönmeye başladığını hissetti.
Madge’le birçok kez buluşmuştu. Yolu Mid City’den geçen başka satıcılar da bunu yapmıştı şüphesiz. Önemi yoktu gerçi. Mid City’nin tek otelinde çalışan stenografın bu adamlarla tanışması kaçınılmazdı. Madge randevuları pek geri çevirmezdi. Ned onu iki kez görmüş ama aklından da çıkaramamıştı.
Kızın dağınık saçları parlak kızıl bir renge boyanmıştı; soluk cildi bebek gibi pürüzsüz ve yumuşaktı sanki. Mavi ve sarı gofre sabahlığı kıvrımlarını gizlemekten başka bir iş yapmıyordu.
“Söylesene…” diye başladı Madge.
Kapı zili ısrarla çaldı. Kız parmağını dudaklarına götürdü, örtüyü neredeyse Ned’in başına kadar çekti ve yatak odasının kapısını kapatarak çıktı.
Kapının ardından konuşmaları belli belirsiz duyabiliyordu.
“Madge, seni rahatsız ettiğim için özür dilerim…” Bu iri, kırmızı suratlı adam olmalıydı “… birini arıyoruz-“
“Özür dilesen iyi olur,” dedi Madge. “Bu saatte mi gelinir!”
Ned, kırmızı yüzlü adamın boğazını temizlediğini duyabiliyordu. “Arabasını hemen şu köşeye park etmiş, herkese sormamız gerek.”
“Kimi?” diye sordu Madge.
Ned parmaklarını çaprazladı ve evi aramamaları için dua etti.
Kırmızı yüzlü adam, “Kaçak bir katili,” diye cevapladı kızı. “Graham Devers adında bir adam. Dün gece Jefferson Oteli’nde Ned Godwin’i öldürdü.”
Madge “İkisini de tanıyorum. Satıcıların çoğu Mid City’ye gelince evrak işlerini bana getirir. Peki neden öldürmüş?”
“Para için sanırım,” dedi polis. “Belki de sarhoşluk ya da inatçılıktan.”
Kısa bir duraklama oldu, ardından Madge yavaşça şöyle dedi: “Birkaç dakika önce birini gördüm ama odur diyemem. Yataktan henüz kalmıştım, sabah gazetesinin gelip gelmediğine bakmak için kapıya çıktım. Gelmemişti. Ama caddede koşan birini gördüm.”
“Ne giydiğine dikkat ettin mi?” diyen polisin sesinde heyecan vardı. “Pek değil. Sanırım… ekose bir spor ceket giymişti. Ama buna yemin edemem.”
Ned, kırmızı yüzlü adamın zorla nefes aldığını duyabiliyordu. “Hangi yöne gittiğini gördün mü?” diye sordu polis.
“Atkinson Bulvarı’na doğru.”
“Teşekkür ederim Madge.”
Kapı çarparak kapandı. Kız yatak odasına geldi. Yüzü solgundu, titriyordu. “O ekose ceketi yaksam iyi olur,” dedi yatağın ucuna oturup. “Ned, neler oluyor? Sen ölmedin, Graham Devers değilsin, sen…” Sesi kesildi.
“Dünya’da hayatta kalan son insanım,” dedi ve güldü Ned.
“Delirmiş olmalısın. Ya da belki de ben delirdim. Çünkü senin kim olduğunu biliyorum.”
“Beni dinle,” dedi Ned. “Yanlış ceketi aldığım için isimlerde bir karışıklık oldu. Polis benim Graham Devers olduğumu ve Ned Godwin’i öldürdüğümü düşünüyor.”
Madge bir sigara yakmak için uzandı. “Ned Godwin olduğunu kanıtlamak kolay,” dedi.
“Elbette” dedi Ned, “Sonra da polis Ned Godwin’in Graham Devers’ı öldürdüğüne karar verecek. Anlıyor musun? Her iki durum da işime gelmez.”
“Söylesene,” dedi kız, “Öldürdün mü?”
Ned olumsuz anlamda kafasını salladı. “O kadar sarhoş değildim.”
Madge kalktı, “O ceketi yakacağım. Sen kıyafetlerini çıkarırken ben de sana güzel, sıcak bir banyo hazırlayayım.”
Ned, sıcak suya uzanıp rahatlayınca aslında ne kadar yorgun olduğunu fark etmişti. Dün gece hatırladığından daha kötü geçmiş olmalıydı. Terli, buruşuk kıyafetlerden kurtulmak, ellerindeki kanı temizlemek, bir an da olsa olanları unutmak güzeldi.
Madge kapıdan seslendi. “Dolapta ustura var, yatağın üstünde de sana uyacağını düşündüğüm bir bornoz var. Kahvaltı hazırlıyorum.”
Ned, mutfağa girdiğinde kendini biraz daha iyi hissetmeye başlamıştı. Çok iyi değildi gerçi belki birazcık daha iyi.
Madge, doldurduğu kahveye bakarak “Sabah saat altıda bir kızın başına gelebilecek en güzel şey,” dedi.
Ned bardağını kaldırıp tekrar bıraktı ve “Saat kaç dedin?” dedi.
Kız mutfak saatini işaret etti. Saat altıya beş vardı.
Ned kol saatine baktı. Saati dokuzu gösteriyordu. Kulağına kaldırıp dinledi. Ses yoktu. Gülmeye başladı.
“Neye gülüyorsun Allah aşkına?” diye sordu Madge.
Adam gülmeye devam etti. “Saatimi kurmayı unutmuşum.” Gülmekten nefes alamadı. “Yaşayan son adam,” dedi.
Başını sallıyor ama gülmekten konuşamıyordu.
Kız onu yatağa götürdü. Adam, uykuya dalana kadar gülmeye devam etti, Madge kapıyı usulca kapadı.
Belki dakikalar, belki saatler, belki de günlerce uyudu. Yavaşça, mutsuz bir şekilde uyandı, yatakta öylece uzanıp olanları hatırlamaya çalıştı. Başını çevirince küçük bir masanın üstünde kül tablası, sigara ve kibrit olduğunu gördü. Minnetle sigaralara uzandı, Madge’i düşündü.
Odaya baktı. Kıza yakışan, geleneksel, hoş ve konforlu bir odaydı. Organze kumaş perdeler, üç aynalı tuvalet masası, duvarda oval çerçeveli resimler vardı.
Kız odaya girdiğinde yataktan kalkmak üzereydi. Madge’in bir elinde kuru temizleme torbası, diğerinde de bir kutu vardı.
Kutuyu yatağın üzerine bıraktı, paketin kağıdını yırttı. Pantolonu temizlenmiş ve ütülenmişti. Kutuyu açtı. İçinden yeni bir gömlek ve ceket çıktı.
“Umarım doğru bedeni almışımdır,” dedi. “Eskilere göre karar verdim. Ceketle birlikte diğer gömleğini de yaktım. Kan pek kolay temizlenmiyor.”
Ned eline uzandı, tutup öptü. “Borcum ne?”
“Borcun yok. Her şeyin parasını o kalın cüzdandan ödedim. Sonuçta, polisin dediği gibi madem Devers seni öldürdü, en azından sana temiz bir gömlek alabilir.”
“Keşke altı dil bilseydim,” dedi Ned, “Çünkü sana altı dilde teşekkür etmek istiyorum.” Kıza takdirle baktı. Krem ve kahve rengi kıyafeti hem kıza hem nemli temmuz havasına yakışıyordu; parlak kızıl saçlarını kusursuz bir topuz yapıp ensesinde toplamıştı. Adam topuzu bozmanın eğlenceli olacağını düşündü ama şimdi hiç sırası değildi.
Kız düşüncelerini hissetmiş gibi yataktan uzaklaştı ve saçını düzeltmek için bir hareket yaptı. “Tekrar dışarı çıkıp neler öğrenebileceğime bakacağım,” dedi, “Bir stenografla herkes konuşur. Kendini evinde gibi hisset. Buzdolabında yiyecek, mutfak dolabında içki, oturma odasında dergiler hatta bir ansiklopedi seti var. Zil çalarsa sakın kapıyı açma…”
Elbisesindeki hayali bir kırışıklığı düzeltti “…ve endişelenme,” diye ekledi.
Kız gidince birkaç dakika daha yatıp sigarasının tadını çıkardı. Madge haklıydı; herkes bir stenografa konuşurdu. Ned bile kendi hakkında başka kimseye anlatmayacağı şeyleri Madge’e anlatmıştı; tek çocuk olarak yalnız geçen çocukluğu, tıp fakültesindeki başarısızlığı, babasının hastalığı, küçük kasaba bakkalındayken beceremediği tezgahtarlık, ebeveynlerinin ölümünden sonra daha da derinleşen yalnızlığı. Orduda geçirdiği yıllar ve son olarak cerrahi malzeme satan gezici satıcılık işi. Bir ev ve aile arzusu, bir kızı gezgin bir satıcıya duygusal olarak bağlamanın adil olmayacağının farkına varılması.
Bütün bunları Madge’e anlatmıştı; Dünya’da yalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmişti. Durumu bir bakıma Dünya’da yaşayan son insan olmak gibiydi.
“Kes şunu!” dedi kendi kendine yüksek sesle. Yataktan çıkıp tişörtü denedi. Üstüne mükemmel uymasına şaşmadı.
Tekrar temiz kıyafetler giymek güzeldi. Arabasının anahtarlarını, bir avuç dolusu bozuk para ve çakısıyla birlikte tuvalet masasında buldu. Cebine atıp masanın üzerindeki süslü parfüm şişesine hayranlıkla baktı. Beyaz Şafak. Bir keresinde Milwaukee’de bir kıza Noel hediyesi olarak almak için fiyatını sormuştu, onsunun otuz dolar olduğunu hayal meyal anımsadı. Bu şişe sekiz ons tutar gibi görünüyordu.
Tıpayı çıkardı, parmağına bir damla döküp kokladı. Evet, aynı kokuydu. Milwaukee’deki kıza bunun yerine bir kutu şeker verdiğine memnundu.
Sevimli, küçük oturma odasına geçti. Şaka gibi, gerçekten bir ansiklopedi seti vardı. Neyse ki kız dergiler olduğunu söylerken şaka yapmamıştı.
Birini aldı, karıştırdı, bir sigara yaktı. Sigaranın tadı Beyaz Şafak‘tı. İçini çekti, mutfağa gitti ve dolabı inceledi. Bir şişe Cutty Sark vardı. Cömert davranıp üç parmak doldurdu.
Yumurta pişirmeyi düşündü, o da kesin Beyaz Şafak kokardı. Çok kalıcı bir parfümdü!
Karanlık, pencerelerden içeri sızmaya başlamıştı. Akşamın erken saatlerine kadar uyumuş olduğunu fark etti. Ön kapı açıldığında ikinci içkisini dolduruyordu. Gelen Madge olmalıydı ama içgüdüsel olarak mutfak kapısını ayağıyla kapattı. Gelen gerçekten de Madge’di ama yalnız değildi. İri, kırmızı suratlı polisin sesini tanıdı.
Kaba ses “Madge, evi arayacağım,” dedi.
Devers’ı, Ned Godwin cinayetinden dolayı asmak istiyorlardı. Ned Godwin’i, Graham Devers’ı öldürdüğü için arıyorlardı. Anlaşılan yine yola düşmesi gerekiyordu.
Arka kapıyı sessizce açtı, alacakaranlığa süzüldü.
Sokakta polislerinki ve kendi küçük yeşil Chevvy’si dışında araba yoktu. Cebindeki bozukluklar dışında para olmadığını fark etti. Graham Devers’ın cüzdanı ve Madge’in ona aldığı ceket evdeydi. Kız bunları polise nasıl açıklayacaktı merak ediyordu. Ama elden ne gelirdi.
Gideceği yere yürümesi gerekecekti. Jefferson’a doğru biraz yürüdü, düşünmek için durdu. Nereye gidecekti? Nasıl gidecekti? Vardığında ne yapacaktı?
Para istemek için şirkete telgraf çekebilirdi belki, ama gazeteler çoktan cinayetin manşetleriyle dolmuştur. Şirketin adaletten kaçan birine para vermeyeceğini tahmin edebiliyordu. Muhtemelen artık bir işi bile yoktu.
Otostop yapsa? Muhtemelen çevredeki herkes eşkalini öğrenmişti. Peki, hangi yöne otostop çekecekti?
Belki polise gidip tüm hikâyeyi anlatsa iyi olurdu. Kırmızı yüzlü adama “Sana gerçeği söylersem, bana asla inanmazsın,” dese.
Belki de tekrar yürümeye başlasa daha iyi olurdu.
Yanında bir araba durunca geriye sıçradı. Ön kapı ardına kadar açıldı.
“Binin bayım.”
Bunun bir polis arabası olmadığına dair kendi kendine güvence verdi ama yine de güvende olmak için bir adım daha geri çekildi.
“Binin dedim bayım, iyiliğiniz için.”
Arabaya bindi.
Direksiyondaki adam karanlıkta belirsiz, tehditkâr bir gölgeden başka bir şey değildi. Ama Ned artık umursamayı bırakmıştı.
Araba hızlanırken şöyle dedi: “Sokağın aşağısında bir polis arabası var.”
“Teşekkür ederim,” dedi yabancı. Arabayı döndürüp ters yöne ilerledi. “Bu arada…” diye ekledi, “…ben dostunum. Seni içki içmeye davet ediyorum. Alışılmadık bir davet bu ama içten.”
“Kabul,” dedi Ned.
Şehrin dış mahallelerine doğru ilerlediler ve küçük bir motele yanaştılar. Ned, tanımadığı adamın peşinden kahverengi boyalı, içinde ufak bir barın bulunduğu kasvetli, küçük bir yere girdi. Sabah yaşananların fazla gerçek ya da fazla gerçekdışı olduğu hissini tekrar duydu. Cutty Sark sipariş etti, diğeri çavdar viskisi istedi.
Yabancı, “Adım Little,” dedi. “Alex Little.” Yüzü gri muşambadan kör bir usturayla oyulmuş gibi görünen zayıf bir adamdı. Gözleri griydi. Kabuğundan hiç çıkmamayı dileyen istiridyelere benziyorlardı.
İçecekler gelince “Pekâlâ ahbap,” dedi. “Seninle bir anlaşma yapacağım. Mallar nerede?”
Ned’in içindeki gerçek dışılık duygusu derinleşmeye başladı.
Little, “Onunla aynı odadaydın. Adam öldü ve mallar ortada yok. Büyük bir kayıp değil belki ama yine de öyle,” dedi.
Ned kaşlarını çattı, şaşkın ve mutsuzdu. “Onu kimin öldürdüğünü bilmiyorum. Polis öldürdüğümü düşünse bile öldürmediğime eminim. Ne demek istediğini açıklarsan belki daha fazla yardımım dokunur.”
Little, “Büyük ihtimalle doğruyu söylemiyorsun ama anlatacağım. Devers bir satıcıydı. Aynı zamanda yakışıklı bir kabadayıydı ve kadınlara karşı tam bir şeytandı. Ucuz malları, pahalıya satardı. Birlikte epey kazandık.”
“Beni ilgilendirmez,” dedi Ned, “Ama malları nereden buldunuz?”
Yabancı sırıttı. “İşte ortaklığımı bitiren de bu oldu. Malın bir kısmı ithal edilmişti diyeyim.”
İçkisini bitirdi. “Yanında bir çanta dolusu mal vardı. Dün gece odaya girdiğimde çantayı bulamadım.”
Ned aniden heyecanlandı. “Dün gece odada mıydın?”
“Evet. Onu daha önce rahatsız etmek istemedim. Çünkü bir kadını tavlamaya çalışıyordu. Belki de onu yatağa atmıştı. Bilmiyorum, umurumda da değil. Beni ilgilendirmez. Saat ikiye kadar bekledim ve odaya çıktım. Anahtarım vardı, içeri girdim. Ölmüştü ve malların da yerinde yeller esiyordu.”
Ned neredeyse nefes nefese sordu “Peki ben?”
“Orada değildin. Ama bu onu öldürüp eşyalarını alıp dışarı çıkmadığın anlamına gelmez.”
Ned son sözleri duymadı bile. Aniden zihnindeki kurşun gibi ağırlık kalkmıştı. Geride gün boyunca kafasını kurcalayan o şüphe kalmıştı sadece. Uyanmadan önceki karanlık saatlerde ne yapmış olabilirdi?
Kapının kilitli olduğuna, kendi ve tanımadığı oda arkadaşı dışında kimsenin içeri giremeyeceğine, cinayet silahının numune çantasındaki neşter olduğuna inanmıştı. Odada kim bilir ne yaşanmıştı.
Artık kimseyi öldürmediğine emindi. Çünkü odaya girdiğinde Graham Devers çoktan ölmüştü.
Bir, belki de iki kişi odaya izinsiz girmeyi başarmıştı. Alex Little ve bir kız. Aniden Alex Little’ın konuşmaya devam ettiğini fark etti.
“Olanların canı cehenneme, o herif özellikle de kadınlar söz konusu olduğunda işe yaramazın tekiydi. Ama o çantayı elime geçirene kadar seni gözümün önünden ayırmayacağım.”
Ned’in zihninde her şey yerli yerine oturdu. Little’ı baştan ayağa inceledi. Şu ana kadar elinde silah görmemişti ama bu olmadığı anlamına gelmezdi. Artık amaç hızlı hareket etmekti.
Ayağa kalktı. Alex Little da ardından. Ned adamın yakasına yapışıp, art arda yumrukladı. Adam önce eğildi sonra düştü. Barmenden şaşırtıcı bir ciyaklama sesi duyuldu. Ned bunu duymazdan geldi. Düşen adamın ceplerini yokladı. Evet, silahı vardı. Alıp cebine koydu.
“Bayım!” dedi barmen, “Burada nezih bir yer işletiyorum…”
“Öyle yapmaya devam edeceksin,” dedi Ned. Tekrar Alex Little’ın ceplerini karıştırıp arabanın anahtarlarını çıkardı.
Little inledi.
“Kapa çeneni!” dedi Ned, “Yoksa sana tekrar vururum.”
Kısa boylu ve şişman barmen çok korkmuştu. Ned onun iyi bir adam olduğuna karar verdi. “Başını belaya sokmayacağım. Sadece şu herifi dışarıdaki arabaya koymama yardım et ve bana biraz bozuk para ver. Telefon etmem lazım.”
Barmen ona iki onluk ve bir sent fırlattı. Ned telefon kulübesine girip polis merkezini aradı.
“İriyarı, kırmızı suratlı, kaba sesli adamla konuşmak istiyorum,” dedi. Doğrusu tanımlaması yerli yerindeydi. Adamın sesini duyduğu anda tanıdı.
“Graham Devers cinayetiyle bağlantılı olarak aradığınız adam fena halde pataklanmış. Onu Riverside Drive’daki 1300 blokta yolun kenarında bulacaksınız.”
“Kimsiniz?” diye sordu kaba ses.
“Ned Godwin.”
“Ama sen öldün-“
“Kanıtla,” dedi ve telefonu kapattı.
Barmene “Hadi, şunu taşıyalım,” dedi. “Sen sorun yaşamak istemiyorsun, ben de senin sorun yaşamanı istemiyorum. Çünkü bana en sevdiğim teyzemi hatırlatıyorsun. Herifi arabaya tıkalım, iki blok aşağıda yol kenarına bırakacağım. Sen bir şey görmedin, duymadın.”
Ned, barmene Paskalya kartı göndereceğine söz verdi, tokalaşıp dostça ayrıldılar.
Arabayı 1300 blokta yavaşlattı. Alex Little’ı koltuk altlarından tutarak arabadan çıkardı. Garanti olsun diye ona tekrar vurmayı düşündü ama vazgeçti.
Sonra hızlıca Madge’in evine sürdü. Kız kapıyı üçüncü çalışta açtı.
Üzerinde krem rengi bir pantolon ve soluk yeşil bir kazak vardı. Ned’i gördüğü için endişeliydi.
“Paltonu giy, benimle gel,” dedi Ned, “Bir tanığa ihtiyacım var, o da sensin. Polis merkezine gidiyoruz.”
Kızın güzel gözleri büyüdü. “Sevgilim! Kendi ayağınla polise mi gideceksin!”
“Aynen öyle yapacağım,” dedi kıza sertçe.
Biraz sersemlemişti ama iç güdülerine uyarak olayı çözmeye çalışıyordu. Yatak odasına gitti, White Dawn parfüm şişesini alıp cebine tıktı. Günlerce buram buram kokacaktı ama bunu dert etmeye vakti yoktu.
Madge ceketini omzuna alırken “Umarım ne yaptığını biliyorsundur,” dedi.
“Ben de öyle umuyorum,” diye yanıtladı Ned.
Karakola girdiklerinde kırmızı yüzlü masanın başındaydı. Önce şaşkın bir bakış attı, sonra gülümsedi.
“Onu yakalamışsın,” dedi Madge’e.
Ned önce kıza, sonra da kırmızı suratlı polise baktı. “Demek beni nerede arayacağını sana söyleyen oydu.”
“Elbette,” dedi kırmızı yüzlü adam gülümseyerek.
Bu haliyle Yahuda’ya daha az benziyordu.
“Alex Little adında biri var,” dedi. “Biraz kafası karışmış olabilir, muhtemelen hastanededir. Onu getirirseniz birçok şeyi açıklığa kavuşturabilir.”
Madge şaşkın bir sesle “Olamaz!” dedi.
Ned usulca “Kapa çeneni!” dedi.
Kırmızı yüzlü adam o kadar kibar değildi. “Asıl sen kapa çeneni!” dedi Ned’e. Telefon etmek üzere gitti.
İki üniformalı polis birkaç dakika sonra yanlarında Alex Little’la geldiler. Adam sarsılmış ve mutsuz görünüyordu. Bu hali Ned’e keyifli bir tatmin hissi verdi.
Elini cebine soktu, White Dawn şişesini çıkardı ve kırmızı yüzlü adamın masasına koydu. “İşte bu da cinayet sebebi,” dedi. Madge’e döndü. “Geri kalanı nerede?”
Kız bir süre sustu, yüzü solgundu. Daha sonra sinirle dudaklarını yaladı. Sonunda “Parfümü bana kendi verdi,” dedi.
Kırmızı yüzlü adam homurdandı “Parfümün bu işle alakası ne?”
“Ona sor,” dedi Ned benzi atmış Alex Little’a dönerek. “Ona sorsan daha iyi olur. Çalınan mallar parfümdü. Konuş dostum, anlat. Endişelenmene gerek yok. Temize çıkart kendini.” Alex Little ilk başta duraksayarak anlatmaya başladı.
“Ortağım parfüm satıyordu,” dedi. “Dünyanın en güzel, en pahalı parfümleri. Normal fiyatlarının onda birine. Bunları nasıl elde etti derseniz, bazıları kaçak. Nasıl olduğunu sormayın. Bazıları da buradaki bir laboratuvarda hazırlandı. Laboratuvarın nerede olduğunu ya da kimin yaptığını da sormayın çünkü bilmiyorum.”
“Yani…” dedi kırmızı yüzlü adam “…konuşmayacak mısın?”
Alex “Anlatacak bir şey yok,” dedi.
Ned ayağa kalktı, titreyen ellerini ceplerine soktu “Benim anlatacaklarım var. Kaçak ya da sahte parfüm ticareti yapan Graham Devers’in randevulaştığı kız kimdi? Otelin stenografı. Ortağının dediğine göre, Graham kızlara kötü davranıyordu.”
Durdu, etrafına baktı “Devers ben gelmeden önce ölmüştü. Bay Little bunu kanıtlayabilir. Zaten onu öldürmek için ne onun ne de benim bir nedenimiz yok. Little zaten parfümün peşindeydi. Geriye tek bir kişi kalıyor.”
Kırmızı yüzlü adam düşünceli görünüyordu. “Madge, özür dilerim. Sanırım evini aramamız gerekecek.”
Kızıl saçlı öfkeyle Ned’e saldırdı. “Sıçan. Seni kokarca, seni…” Sonra birdenbire çırpınmayı bıraktı. Masanın arkasındaki adama donuk bir sesle, “Evet, sanırım evimi arayacaksınız,” dedi.
Polis memuru, “Bize nerede olduğunu söylersen zaman kazanırız,” dedi.
Adam şaşırtıcı bir nezaketle konuşuyordu.
“Büyük pencereli oturma odasında, kanepenin arkasında,” dedi kız aynı donuk sesle. Birisi onu sandalyeye oturttu.
“İtiraf ediyorum, kıskanıyordum. Hayatındaki tek kadının ben olduğumu söylemişti. Ama son görüşmemizde tavırları farklıydı. Odaya çıktığımızda benimle alay etti. ‘Asla tek bir kadına bağlı kalamam,’ dedi. Aklımı kaybettim,” dedi hıçkırarak ağlarken.
“Şifonyerin üzerinde cerrahi alet numune seti açıktı.” Sustu. Kimse ne hareket etti ne de konuştu. Sonunda Madge uzun, derin bir nefes aldı.
“Parfümler sonradan aklıma geldi. Değerli olduklarını biliyordum, yanıma aldım. Kendime bir şişe ayırmakla hata ettim. Parfümleri seven her kadının yapabileceği bir hata.”
Bir kez daha duraksadı ve “Pişman değilim,” dedi.
Ned, kadına sırtını döndü.
Jefferson House’a dönünce resepsiyona uğradı. Görevli “Bu koşullar altında başka bir odada kalmayı tercih edeceğinizi düşündük,” dedi.
Genç adam utangaç bir ifadeyle “Sabahın o saatinde kimse oteli aramaz, ofiste bir kanepe var…” diyerek içeriyi işaret etti. “Genelde zil sesini duyarım ama bu sabah çok derin uyumuşum herhalde.”
“Bir şey daha var,” dedi Ned kayıtsız bir tavırla. “Cinayetin işlendiği odada yatak başı lambasının bozuk olup olmadığını biliyor musun?”
“Bozuk,” dedi genç adam. “Kendim kontrol ettim. Ampul yanmış.”
Ned odasına çıktı, uyuyan şehri izledi. Duran bir saat, yanmış bir ampul ve uyuya kalan bir görevli yüzünden dehşet bir olay yaşanmıştı.
Kendi kendine, “Bu sabah Dünya’da kalan son insan bendim,” dedi. Gülümsedi, esnedi, uyuyan şehre baktı.
“Şimdiyse sanırım uyanık kalan son kişi benim.”
*Cutty Sark: Berry Brothers & Rudd tarafından 1923 yılında kurulan Cutty Sark, viski dünyasının en ikonik markalarından biridir. Yeşil şişesi, sarı etiketi ve etiketin üzerindeki adını aldığı Cutty Sark gemisiyle tanınır. Harmanında Glenrothes, Glen Moray ve Glen Turner maltlarını barındıran Cutty Sark’ın alkol oranı %40’tır.
*White Dawn: Lark And Barry firmasının “Narenciye güneşi cildinizi nazikçe ısıtırken taze sabah havasının hafif canlılığını içinize çekin,” açıklamasıyla piyasaya sürdüğü parfümdür.
Dedektif Dergi’nin 50. sayısında özel bir röportaj konuğumuz var. Yazar, editör, çevirmen ve Türkiye Polisiye Yazarları Birliği başkanı Algan Sezgintüredi. Yazarımız Özlem Solak, 2019 yılında Dedektif Dergi’nin 17. sayısı için Algan başkanla röportaj yapmıştı. Her ne kadar ülke şartları değişmese de bizler aynı yerde değiliz, ilerledik. O nedenle soruları bıraktığımız yerden devam ederek soralım. Merak edenler geçmiş röportaja şuradan (https://dedektifdergi.com/algan-sezginturedi-roportaj/) ulaşabilirler.
Algan Bey selamlar, röportaj teklifimizi kabul etme nezaketi gösterdiğiniz için teşekkür ederim. İlk röportaj üzerinden 33 sayı ve zor bir pandemi dönemi geçmiş. O zamandan beri hayatınızda neler değişti?
Merhaba, estağfurullah, ben de benimle yeniden röportaj yaptığınız için teşekkür ederim. Hayatımda o zamandan bugüne geçen süre kadar yaşlanmanın getirdikleri dışında fazla bir şey değiştiğini söyleyemem. Pandemide herkes kadar korktum tabii ama şehirden, kalabalıktan uzak yaşadığım için şanslıydım. Bir fena tarafı, pandemi başlayıp ülkeler kapatıldığında oğlumun Almanya’da olmasıydı; en çok onun sıkıntısını yaşadık. Ama o da çok şükür uçuşların açılmasıyla üç ayda bitti. Sonrası, ekonomi başta, aşağı yukarı hepimizin yaşadığı, ülkemizin ve dünyanın hallerinden kaynaklanan sıkıntılardan ibaret.
Pandemi bazılarımız için kapanma ve üretme dönemiydi. Sizi o dönem Instagram üzerinden yaptığınız canlı yayınlarla tanımıştım. Eve hapsolduğunuz günlerde çalışabildiniz mi, pandemi sizin için radikal değişimlere neden oldu mu?
Çalışma açısından, hayır. Zaten evden çalışıyordum, çok şükür, işler biraz azalsa da kesilmedi, devam ettim. Benim için olumlu tarafı, ilk “Kavgaz” romanını yazmaktı herhalde. Gerçi şartlar yüzünden onun da yayımlanması bir buçuk sene sürdü.
2017 yılından beri Polisiye Yazarlar Birliği’nin başındasınız. Biraz dertleşelim. POYABİR kuruluşundan bugüne amacına hizmet edebildi mi? Biz polisiye yazarları gerçekten birlikte hareket edebiliyor muyuz? Birliğin maddi, manevi ve işgücü olarak nelere ihtiyacı var?
Koltuğa yapıştın maşallah mı diyorsunuz?
Dertleşelim elbette. En baştan başlayayım: Birlik fikrini 2016’daki Kara Hafta etkinliğinde Amerikalı editör ve Sherlock Holmes uzmanı Leslie Klinger’la tanıştıktan sonra ben, Elçin ve eşim oluşturduk. Klinger bana Amerika’daki polisiye yazarları birliğini (Mystery Writers of America, MWA), neler yaptıklarını anlatmıştı. MWA, ilgilisi biliyordur, ta 1945’te kurulmuş. Binlerce üyesi arasında aklınıza gelebilecek herkes (sadece yazarlar değil, yapımcılar, sinemacılar falan da) var.
Klinger bana esasen iki şey yaptıklarını anlattı: (1) Senede bir gün belli bir yerde toplanıp Edgar ödüllerini vermek, akabinde bir yemek veya kokteyl eşliğinde tanışmak, kaynaşmak ve “dedikodu yapmak”, (2) Üyelerden herhangi birisinin bir röportaj verdiğinde birliğin ve diğer üyelerden birkaçının (ve kitaplarının) adını anması. Önce haydi canım, demiştim, koskoca Amerika, onca meşhur yazar, vesaire ama konuştukça öyle olmadığını, ülkelerarası farkların elbette olduğunu ama esasen zorlukların (bizim için sayılabilecek her şeyin) onlarda da neredeyse aynı olduğunu gördüm. Birbirlerini güçleri yettiğince destekliyorlardı, biz neden yapmayalım dedik.
Sonrasında bulabildiğim herkese e-posta yoluyla ulaştım. 2017’de Mimar Sinan Üniversitesi’nin Fındıklı kampüsündeki lokalinde ilk toplandığımızda yirmi kişi bile değildik (Sibel Köklü, Hesna Onbaşı, Elçin Poyrazlar, Gökçe İspi Turan, Ercan Akbay, Oğuzhan Aslan, Doruk Ateş, Cenk Çalışır, Suat Duman, Alper Kaya, Celil Oker, Barış Soydan, Armağan Tunaboylu, Suphi Varım, Çağatay Yaşmut).
O akşamüzeri rahmetli Celil ağabeyimiz kendi tecrübelerine dayanarak dernek fikrine, sakıncalarını, özellikle insan faktörünün getireceklerini vurgulayarak karşı çıktı. Ardından yasal zorunlulukları da masaya yatırdıktan sonra dernek yerine herhangi bir yasal yükümlülük altına girmeden hareket etmemize olanak tanıyacak (şimdilik kaydıyla) birlik modeliyle yola çıkmaya karar verdik.
İlk genel kurul toplantımızı 2018’de on sekiz üyenin katılımıyla (Banu Akeloğlu, Ayşe Erbulak, Nilgün Kolgar, Ayla Koca, Sibel Köklü, Piraye Şengel, Fulya Turhan, Yaprak Öz, Ercan Akbay, Murat Aloğlu, Doruk Ateş, Cenk Çalışır, Yunus Emre Eroğlu, Ender Sevinç, Akif Toktaş, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut) gerçekleştirdik. (Bugün 148 üyemiz var.) İkinci genel kurul ve ilk Kristal Kelepçe Ödül törenini 2019’da yaptık. 2019’daki genel kurulda dernekleşme kararı alıp uygulamaya koyduk, gerekli belgeleri hazırladık, imzaladık ancak başta bir dernek merkezi kiralamak başta olmak üzere gerek maddi yetersizlikler gerekse değişen yasal düzenlemeler yüzünden (üye bilgilerinin resmî kayıtlara “fişlenme” ölçüsünde verilmesi zorunluluğu ve aramızda kanunen dernek üyesi olamayacak dostların bulunması gibi) gene şimdilik kaydıyla (dernekler masasına gitmiş, başvuruyu yapacakken) vazgeçtik. Pandemi döneminde genel kurul ve törenleri çevrimiçi yaptık.
Dertleşme, POYABİR’in amacına hizmet edip etmediği ve neler gerektiği kısmında birkaç şeyi özellikle vurgulamakla yetineceğim:
(1) Görebildiğim kadarıyla çoğumuz mesleğimizin (veya hobimizin) şartlarından habersiziz veya bu şartlara dair yeterli bilgi sahibi değiliz. Bunun için biliyorsunuz, konularının uzmanlarını konuk ederek çevrimiçi bilgilendirme toplantıları (yayımcılık, yazarların yasal hakları ile adli tıp üzerine) yaptık, yapmaya da devam edeceğiz.
(2) Birlik tümüyle gönüllülük esasına göre işliyor, hiç kimse hiçbir konuda maddi bir kazanç sağlamıyor. Böyle olunca yapılabilecek etkinliklerde, organizasyonlarda geriye üç çare kalıyor: (i) Cepten vermek: Başta birkaç üyemiz yaptı sağ olsunlar ama yazarlıkla zengin olunmadığını çoğumuz öğrenmiştir artık, (ii) Bağış toplamak: Biliyorsunuz, onu da vermek isteyen, vermek istediği kadar veriyor. Şu ana dek toplananlarla Kristal Kelepçe ödüllerini ve web sitemizi yaptırabildik sadece (web sitesi maceramız da ayrı komik: bir arkadaşım vasıtasıyla “işin piri” sayılan biriyle çok ucuza anlaştık, çalışmaya başladı, derken Covid oldu, zor kurtuldu, ardından tası tarağı toplayıp Amerika’ya yerleşti; üç ayda yapacağı işi on bir ay yapamadı, sonunda başka birini bulduk) ve (iii) Kişisel bağlantılar: Bugüne kadarki törenlerimizde mekanları tamamen üyelerimizin kişisel bağlantıları sayesinde, biri hariç (o da cüzi bir miktardı) hiç para ödemeden kullandık. Anlayacağınız, maddi zorluk, önümüzdeki en ciddi engellerden biri. Onu aşmadan fazla bir şey yapmak mümkün değil maalesef. Başka bir model varsa elbette öğrenmek, uygulamak isteriz.
(3) Celil ağabeyin (Oker) uyardığı, insan faktörü. Herkes istiyor ama çok az kişi elini taşın altına koyuyor. Herkes konuşuyor ama çok az kişi işin aslını öğrenme zahmetine giriyor. Alınganlık gırla gidiyor. Her genel kurulda ve ayrıca birlik içindeki duyurularda her türlü öneriyi değerlendireceğimizi, her türlü fikre açık olduğumuzu, yapamayacağımızı düşündüğümüz şeyleri yapabileceklerini düşünenlerin yapmasını defalarca söyledik. Hedefe giden yolu herkes mis gibi asfalt zannediyor, gaza bastık mı gideriz, diyor. Öyle değil maalesef. Hemen hepimiz geçimini yazarlık dışında işlerle sağlıyoruz. Dolayısıyla POYABİR çalışmalarına zaman ayırmak da kolay değil. “Ülkemiz şartları” bahanesi klişe, evet ama klişe olması, doğru olması demek zaten. Hepimiz bir şekilde öğreniyoruz, bebek adımlarıyla da olsa ilerliyoruz.
Birliğin her sene düzenlediği Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat ödüllerine yeni bir kategori eklendi. Roman dışında öykü kitaplarının da ödüllendirildiğine şahit olduk, olacağız. Bu olumlu gelişmeye dayanarak sorayım; birliğin kuruluşundan bugüne Türk polisiye edebiyatında sizce ne tür değişimler oldu?
Öncelikle gene bir hususu baştan belirtmeliyim: Bir sanat alanında ilerlemek, özellikle bizim gibi bir ülkede, kısa zamanda ve kolayca başarılacak bir şey değil. Edebiyat gibi bir sanatta, okuma alışkanlığı bunca düşükken daha da zor. Polisiye gibi onlarca yıl küçümsenmiş, kenara atılmış bir daldaysa daha ve daha da zor. Kısacası, birliğin ana amacı olan polisiyemizin daha fazla duyulması, okunması, adım adım gidilecek, varılabilecekse uzun vadede varılabilecek bir hedef. Kuruluşumuzdan bu yana, hele başladığımızda polisiyemizin durduğu nokta göz önüne alınırsa çok uzaklarda duran bu hedefe doğru epey adım atıldığını söyleyebilirim.
Bu yola çıktığımızda, belirttiğim gibi, kişisel çabalarımla bir avuç denebilecek kadar yazara ulaşabilmiştim ki bazılarını ismen bile tanımıyordum. O dönemde okurlara (polisiye okuyorum diyenleri kastediyorum) sorulduğunda Tük polisiyesi deyince akıllarına gelen yazar sayısı, en bileninde beşi geçmiyordu. Dahası, birkaçımız dışında kendi polisiye yazarlarımızı okumuş, tanıyan yazarımız da çok azdı. Polisiyeyle uğraşan, bildiğim kadarıyla tek bir web sitesi (cinairoman) vardı. Polisiye dergilerin (Dedektif, 221B, Suçüstü) hiçbiri yoktu. Kısacası, polisiye edebiyatımız alabildiğine “marjinal” konumdaydı. Aynısı yabancı polisiyeler için de geçerliydi ayrıca. Birkaç yerleşmiş isim dışındaki yabancı yazarları bilen de azdı. Bugün polisiye edebiyata adanmış fan/okur sayfaları var; tek başına bu bile önemli bir gelişme. Geçmişte jüride yer almış üyelerimizin bildiği gibi, kazananları gayet titiz çalışmalar sonunda belirlenen Kristal Kelepçe Ödülleri bugün sırf ilgili değil, genel okur ve yayımcılık dünyasının zihninde de mevcut, saygınlığı giderek artıyor. Polisiye basan yayınevi sayısı arttı. On sene öncesine oranla çok daha fazla polisiye kitap yazılıyor, basılıyor, okunuyor. Çok daha fazla yazarımız tanınıyor. Polisiye öykü yarışmaları düzenleniyor. Kristal Kelepçe başladığında polisiye öykü kitabı neredeyse hiç yoktu mesela. Şimdi var, dolayısıyla ödülü de var. Başka dallarda da üretim artacak, ona göre de ödül sayısı çoğalacaktır. POYABİR’in çabasıyla hazırlanıp çıkarılan “Kanlakarışık” adlı öykü derlemesi, yanlış bilmiyorsam alanında ilk örneklerden biridir. Bugün benzer derlemeler var. Kara Hafta gibi etkinliklerde pek çok üyemiz konuşmacı olarak boy gösterdi, gösteriyor. Polisiye edebiyat atölyeleri yapılıyor, üyelerimiz okullarda, radyolarda, televizyonlarda konuşmalara davet ediliyor. Bunların hepsinde birliğimizin katkısı var ve bunlar daha başlangıç. Kısacası, bence geçen yedi sene içinde hem nicelik hem nitelik açısından beklenebilecekten de fazla ilerledik. Öyle de devam edeceğiz.
Sayıları az da olsa yurt dışına açılan, başka dillere çevrilen polisiyelerimiz var. Türk edebiyatının hayal gücü, kurgu ve nitelik olarak küçümsenmeyecek kıymette olduğunu düşündüğünüzü biliyorum. Dünya’nın bizi okuması için önümüzdeki engeller neler? Bu engelleri aşmada okurların, yazarların ve tabii ki yayınevlerinin üstüne hangi görevler düşüyor?
Malum, günümüz dünyasına batı kültürü ve İngilizce hâkim. Uluslararası başarı için İngilizce basılmak şart gibi görünüyor. O piyasaya girmekse çok zor. Bir kere oryantalist bakış var, onu kırmak mümkün değil gibi. İngilizce piyasada diğer batılı ülkelerin polisiyeleri bile az yer bulabiliyor. (Genel anlamda edebiyatta da aynısı geçerli ayrıca.) Bunun ötesinde başka zorluklar da var. Eserin tercümesi en büyük sorun. Anadili İngilizce olup çeviri yapabilecek kadar Türkçe bilen çevirmen sayısı çok az. Dolayısıyla ücretleri yüksek. Ama işin o tarafı esasen “iş” kısmı ki o noktada yazardan önce yayınevinin uğraşması lazım. Okura, okumaktan başka görev düşmüyor bence. Öte yandan dünya İngilizce konuşan ülkelerden ibaret değil. Belki diğer dillere yönelmek iyi olabilir.
Yazar Algan Sezgintüredi’nin çalışma ortamını merak ediyoruz. Nelerden ilham alır, yazdıklarınızı kimlerle paylaşırsınız?
2020 İzmir depremine kadar ufak bir çalışma odam vardı. Artık evin salonunda, yemek masasında çalışıyor, herkesin keyfini kaçırıyorum. (Odam depremde yıkılmadı, salon daha güvenli geliyor.) İlham aldığım şeyler şunlardır diyemem, beynin sırlarını çözemedik henüz. Okumak, dinlemek, izlemek… her şeyden bir şey alıyorum herhâlde. Yazdıklarımı önce eşim okur, birinci editörümdür. Sonra gerekli görürsem gözüne ve gönlüne güvendiğim birkaç arkadaşıma okutabiliyorum bazen. Ondan sonrası yayınevinin editörlerine kalır.
“Vedat ve Tefo” karakterleri okurlarca sevilmişti. “Mutlu Kavgaz” onlardan farklı, teşkilattan biri. Mesut Demirbilek’in mesleki tecrübesiyle sizin yazı becerinizin ürünü bu acemi polis ilk ne zaman zihninizde belirdi? Mesut Bey’le birlikte çalışma fikri nasıl doğdu?
Vedat ile Tefo teşekkür ediyorlar. Mutlu Kavgaz fikri, Mesut’la 2019’da tanışmamızla belirdi. O aralar Vedat/Tefo dışında bir şeyler yazmak istiyordum, kısmetmiş herhâlde. Mutlu’nun geleceği varmış mı demeli, belki öyledir. “Kavgaz” benim için farklı bir deneyim, yazı dilimden kurgu tarzıma daha önce yapmadığım bir şey, o açıdan memnunum. Kitap dergisinin 2022 Yılın Polisiye Romanı ödülüne de layık görüldü, bir hoş yanı da o oldu.
Editörlük, çevirmenlik ve yazarlık zahmetli, sancılı, sabır ve sağlam sinir isteyen meslekler. Kitapla ilgili oldukları için her ne kadar birbirine yakın dursalar da koltuk altında üç koca karpuzu taşımak güç. Üstelik POYABİR’in işleri ve Kristal Kelepçe okumaları da vaktinizi alıyordur. Bunca işle nasıl baş ediyorsunuz? Zamanı yönetmekle ilgili bize biraz tüyo verin.
Saydığınız ve evet, gayet sancılı, vesaire işleri başta sağlık olmak üzere diğer şeylerden feda ederek yapmaya çalışıyorum açıkçası. Evden çalışmam o açıdan avantaj sayılabilir, yola harcayacağım vakti işe ayırabiliyorum. Dışarıda eğlenme gibi bir hevesim yok, huzurlu ortamları yeğliyorum. Zaten artık her şey inanılmaz pahalı. Arkadaşlarımın çoğu İstanbul’da, yılda bir veya iki kere gidince görüşebiliyorum, İzmir’dekilerle de belki birkaç ayda bir. Gene özel şartlarımdan dolayı bir-iki günden fazla tatil yapamıyorum. POYABİR’in işlerini tek başıma yürütmüyorum; yönetim kurulumuz ve çalışma gruplarımız var. Zaman yönetmek gibi bir becerim yok; şartlarım bu şekilde çalışmaya zorluyor beni ve evde çalıştığım için dışarıda çalışanlara oranla biraz daha zaman kazancım oluyor, o kadar.
Okurun kitaba, yazarın yayınevine ulaşmasının gittikçe zorlaştığı, eline kalem alanın yazarlığa soyunduğu tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Polisiye yazmaya hevesli, suç edebiyatında eser vermek isteyen ancak hevesi bir şekilde kırılmış, cesaretini bir türlü toplayamamış yeni yazarlara neler tavsiye edersiniz?
Maalesef yılmadan çabalamak, hevesi kaybetmemeye çalışmak, bol bol okuyup yazmak dışında tavsiye edebileceğim bir şey yok. Keşke olsa. Okumak en önemlisi. Çok okumak ve çeşitli okumak. Dediğiniz gibi, her açıdan tuhaf ve uzak değil, yakın geleceği bile öngöremediğimiz, çok zor bir dönemdeyiz. Şartlar bu kadar kontrolümüz dışındayken, her şey bu kadar zorken sabırla çalışmaktan, umudu ve iyimserliği korumaya çabalamaktan başka çare yok gibi geliyor bana.
POYABİR her sene Eylül-Ekim aylarında Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat ödüllerini törenle sahiplerine veriyor. Tecrübe ve imkanların artmasıyla törenlerin gittikçe daha görkemli olduğunu gözlemliyorum. Bu sene törende bizi bekleyen sürprizler var mı?
Teşekkürler ve evet, var. Esasen geçen sene son anda ulusal yas ilan edilip tüm etkinlikler yasaklanmasaydı müziğiyle, oyunlarıyla bayağı hoş bir Kristal Kelepçe töreni yapacaktık, her şey hazırdı. Bu sene daha da görkemli ve kapsamlı bir tören planlıyoruz. Ayrıntısı, programı kısa süre içinde netleşecek, o zaman duyuracağız. Ekim ayının ikinci yarısında olacak, şimdilik sadece bunu söyleyebiliyorum.
Dedektif Dergi okurları adına teşekkür ediyor, ileriki çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.
Edebi metinleri neden sınıflandırma, türlerine ayırma ihtiyacı hissederiz?
Çünkü okumaya niyetlendiğimiz kitapta neyle karşılaşacağımızı bilmek isteriz, çoğu zaman kitap seçerken adından, kapağından, kitapla ilgili duyduklarımız ya da okuduklarımızdan yola çıkarak edindiğimiz izlenimlerle hareket ederiz. Bu izlenimler bizde ister istemez bir beklenti oluşturur. Bu beklenti doğru karşılandığında daha fazla keyif alır, aksi durumda ise hayal kırıklığına uğrarız. Örneğin sürükleyici bir macera okumayı umarken yoğun felsefi tartışmalarla ya da tasvirlerle karşılaştığımız bir kitaba devam etmekte zorlanırız. Aynı şekilde polisiye adıyla basıldığı için gizemli bir cinayetin çözümünü okumayı beklediğimiz bir romanda cinayet işleyen bir adamın psikolojik gelgitleriyle karşılaştığımızda da bocalarız.
Yazarlar açısından da benzer bir durum vardır. Doğru yayıncıya ve okura ulaşmak isteyen bir yazar eserini kaleme alırken hangi türde yazdığını bilmek durumundadır. Yeni bir tür yaratmayı ya da yazdığı türde yenilikler yapmayı amaçlayan bir yazar bile türler arasındaki ayrımlara dikkat etmeden bunu başaramaz.
Polisiye söz konusu olunca Batı edebiyatında crime fiction, mystery fiction, suspense ve thriller gibi farklı isimlendirmelerle karşılaşıyoruz. Türk edebiyatında ise bu türlerin hepsine birden ‘polisiye’ adı verilmektedir. Bizde ‘polisiye’ terimi esas olarak -muamma içeren bir suçun çözüldüğü tür anlamında- mystery fiction için kullanılsa da cinayet ve suç içeren bütün türleri şemsiye gibi içine almış durumdadır. Öyle ki Agatha Christie’nin romanları da polisiye adıyla basılmaktadır Patricia Highsmith’in Ripley serisi ya da Mario Puzo’nun Baba romanı da. Oysa bahsi geçen romanların birbirine benzemediğini anlamak hiç de zor değildir. Türk polisiyesindeki asıl sorun suç içeren bütün romanların polisiye (mystery) kapsamına dahil edilmesinden ibarettir. İşte bu noktada mystery fiction ile diğerleri -özellikle de crime fiction- arasında bir ayrımın şart olduğu aşikârdır.
Polisiye romanlarda (Mystery novels) bir suç (çoğunlukla cinayet) işlenir, olay örgüsü bu suçun çözümüyle ilerler. Amaç suçu kimin, nasıl ve neden işlediğini belirlemek ve bir tür adalet elde etmektir. Suç romanları (crime novels) ise adı üstünde suç ve suçluyu anlatan romanlardır. Bu romanlarda soygun ve cinayet başta olmak üzere her türden suçun tasviri vardır. Gangsterler, mafya ve çete üyeleri kadar suç işleyen ya da suça sürüklenen sıradan insanların ve onları yakalamaya yeminli polislerin hikâyeleri anlatılırken insanların neden suç işlediğine, iyi ve kötü arasındaki mücadeleye dair meseleler tartışılır.
Polisiye romanlarla suç romanları arasındaki en temel ayrım muamma (gizem) meselesidir. Polisiye romanların olmazsa olmazı suç değil, muammadır; çünkü suç içermeyen, yalnızca bir muammanın çözümünü hikâye eden polisiyeler vardır. Örneğin Sherlock Holmes öykülerinin azımsanmayacak bir bölümünde ünlü dedektif suçla alakalı olmayan gizemli durumların peşine düşer. Dolayısıyla polisiye romanlar genelde suçla ilgili bir gizemin ardından yatan gerçekle ilgilidir. Suç romanları ise gizem içermek zorunda değillerdir, bu tür romanlarda merak unsuru daha çok kahramanın başına ne geleceği, suçluysa yakalanıp yakalanmayacağıyla ilgilidir.
Polisiye romanların olmazsa olmaz kabilinden temel unsurları vardır: Karmaşık ve örtbas edilmiş bir suç, bu suçu çözmeyi amaçlayan bir araştırmacı, bilinmeyen bir suçlu, çok sayıda şüpheli, ipuçlarının değerlendirilerek şüphelilerin tek tek elenmesi, suçlunun bulunması ve yakalanması. Buradan da anlaşıldığı gibi polisiye romanların son derece katı ve kurallı bir yapısı vardır ve bu yapı onları klişeye düşmeye daha elverişli kılar. Suç romanları ise -bu türden belirlenmiş kurallarla kısıtlanmadığından- yazarına daha geniş bir özgürlük alanı tanır.
İki tür arasında başka ayrımlar da söz konusudur. Suç romanlarında suçlular genellikle hikâyenin başlarında ortaya çıkarken hatta başkahraman bile olabilirken, polisiye romanlarda suçlular hikâyenin sonunda görünürler. Polisiye romanlarda suç genellikle hikâyenin başlarında işlenir, suç romanlarında ise tam tersidir. Polisiye romanlar okurunu bir cinayetin kim tarafından, nasıl ve neden işlendiğini çözmeye çalışan bir dedektife dönüştürür, bu bakımdan daha çok akıl yürütmenin (gri hücreler) hâkim olduğu bir türdür. Suç işlemek durumunda kalan, işlediği suçun pişmanlığını yaşayan, aynı zamanda yakalanmamaya çabalayan karakterlerin işlendiği, daha dramatik yapıdaki suç romanlarında ise duygular daha baskındır. Polisiye romanlar daha az şiddet içerir, cinayetler işlense de cinayet sahneleri ayrıntılı biçimde verilmez, suç romanlarında ise amaç çoğunlukla cinayetin tüm vahşiliği ve gerçekliğiyle aktarılarak okuru dehşete düşürmektir. Polisiye romanlarda suçlu en sonda yakalanır ve adalet yerini bulur, suç romanlarında ise -bilhassa alt türü olan kara romanlarda- mutsuz son olmazsa olmaz gibidir. Felsefi açıdan bakıldığında polisiye romanlar insanoğlunun yaşamla ilgili gerçeği arayışının alegorisi gibidir. Suç romanları ise okurunu varoluşa ve insanın gerçek tabiatına dair sorgulamalara iter.
Patricia Highsmith’in Trendeki Yabancılar romanı kendisini cinayet işlemeye yönelten şartlar altında bulan sıradan bir adamın gerilim dolu hikâyesidir. Ancak bu hikâye romandaki dedektif karakterinin gizemli bir cinayeti çözmesi şeklinde kaleme alınsaydı bir polisiye roman olacaktı. Dolayısıyla aralarındaki bunca farka rağmen her suç romanının polisiye romana, her polisiye romanın suç romanına dönüşme potansiyeli vardır.
Sonuç olarak, bir hikâyenin hangi türde olacağına karar verecek olan kişi yazarıdır. Hiçbir türün birbirine üstünlüğü yoktur, kötü bir polisiye roman iyi bir suç romanından daha evla değildir. Ancak bir suç romanına sırf suç içerdiği için polisiye demek hem yazarına ve kitaba haksızlık etmek hem de okuru yanıltmak anlamına gelir.
KAYNAKLAR:
1-Korkmayınız Mister Sherlock Holmes! Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü (1881 – 2006), Erol Üyepazarcı, 2008.
Kanaatimce, suç romanı ve polisiye roman türleri arasında somut çizgilerle kesin bir ayrım yapmak zordur, çünkü ikisi büyük ölçüde iç içe geçmiştir. Bu sebeple başlıkta sarmal dedim.
Biz, suç olgusunu tarihin eski devirlerinden beri kutsal kitaplar, mitoloji, Antik Grek tragedyaları gibi bir çok kaynakta görürüz. Gelgelelim, suçun tahkikat ve gizem örgüsüyle, analitik bir yapıda edebiyat dünyasına girmesi, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren polisiye yapıtlarla gerçekleşmiştir. İlk öncülerden Edgar Allan Poe, Conan Doyle ve Gaston Leroux polisiye yazarlarıdır. Suç romanları, daha sonraki yıllarda gelir. Pierre Souvestre ve Marcel Allain ikilisinin Fantomas serisi, bu türün ilk örneklerindendir. Keza Maurice Leblanc’ın bazı Arsene Lupin serüvenleri…
Bizim zanaatın kalemşorları, kimi zaman suç romanı tarzından, kimi zaman da polisiye stilden yararlanarak eserlerini oluştururlar. Yine de iki tür arasında bazı kıyaslamalar yapabilir, benzer ve farklı yönlerini sergileyebiliriz. Kendi görüşlerimi kısaca aktarayım.
Suç romanı, ana temasının suç olduğu romandır. Suç cinayet, hırsızlık, soygun veya insan kaçırma olabilir. Bunlar, polisiye romanın da üzerine inşa edildiği olgulardır. Zaten suç olmadan polisiye olmaz. Gelgelelim suç romanında, dedektifin suçluyu ele geçirmek için yaptığı inceleme-soruşturma süreci, polisiyede olduğu kadar ayrıntılı değildir. Örnek vermek gerekirse… Suç romanı üstadı Dashiell Hammett’in dedektifi Sam Spade, polisiye ustası Agatha Christie’nin hafiyesi Hercule Poirot kadar detaylı araştırma yapmaz, ince eleyip sık dokumaz, zekâsını konuşturmaz. Suç romanı klasiklerinden Léo Malet’in Kara Üçlemesi’nde ne polis tahkikatı vardır ne de muamma. Bu yapıtta sadece suç ve suçluların dünyasından kesitler görürüz. Massimo Carlotto’nun Haydudun Aşkı veya Jean-Patrick Manchette’in Keskin Nişancı adlı suç romanlarında da suçluların, kurbanların ve mağdurların dünyasında yolculuğa çıkarız. Ortada polisiye romanda olduğu gibi gizemin aydınlatılmasına ve muammanın çözümüne dayalı, analitik bir tahkikat süreci yoktur.
Polisiye romanın olmazsa olmaz unsurları bellidir. Şöyle ki… Dedektif işlevi üstlenen karakter, suçlu, kurban, mağdur, şüpheli, tanık, olay yeri, kanıt, ipucu, sorgulama, takip, gizem, gerilim… Bütün mesele, kim yaptı sorusuna cevap vermektir. Bunlar, çeşitli dozlarda suç romanında olsa dahi olay örgüsünün ana yapısını oluşturmaz. Ayrıca, polisiye kurgunun temel yapısındaki unsurlar, suç romanında da görülebilir. Mesela bunlar işlenen suçun ne olduğu, suçun kim tarafından, ne amaçla, nasıl işlendiği, suçun nerede işlendiği, suçun kim tarafından aydınlatıldığı ve suçlunun kim tarafından yakalandığıdır.
Polisiye roman, gizeme dayanarak, suçu kimin işlediği sorusuna akılcı yöntemlerle, analitik düşünceyle yanıt arar. Kurgunun odağı bu süreçtir, kurgu buna dayanarak ilerler. Oysa suç romanında genelde böyle bir şart yoktur. Polisiyede suçlu bir gizemle örtülüdür ve sayfaları çevirdikçe ortaya çıkar. Eğer yazar, suçlunun kim olduğuna dair emareleri, açık veya kapalı biçimde, okuyucuya sunarsa polisiye yolculuğu yazardan okuyucuya yönelir ve okuyucu sadece okuyan olarak değil muammayı çözen olarak da esere nüfuz eder. Bir başka deyişle polisiye okuyucusu aktiftir. Yazardan bayrağı devralır.
Bir çok yazar, suç romanı ve polisiye roman arasında gidip gelerek kalemini konuşturur. Mesela George Simenon’un Bella’nın Ölümü gibi eserleri suç romanı özelliğini taşırken, Maigret romanları polisiye içeriğe sahiptir. Elmore Leonard’ın bir çok yapıtı, suç romanıdır. Leonardo Sciascia suç romanlarında polisiye kurgudan yararlanır. Suç romanlarının polisiye tarzda da kurgulanması, bu iki türün nasıl iç içe geçtiğinin bir başka yönüdür. Sonuçta olay, yazarın zengin ve güçlü bir kurgu yaratma arzusundan kaynaklanmaktadır.
Bir de şuna dikkat etmek gerekir: Mesela Panson du Terrail’in Rokambol romanlarında suç da vardır, gizem de. Ancak bunları suç veya polisiye eser olarak değil, macera romanı olarak nitelendirmek gerekir. Söz açılmışken şunu da vurgulayalım: İçinde suç olan her yapıt, suç romanı veya polisiye roman değildir. Michel Zevaco’nun ve Alexandre Dumas’nın romanlarında suçun ve komplonun âlâsı vardır, ama bunlara şövalyelik veya kahramanlık romanı diyoruz.
Bunları belirttikten sonra ilaveten şunları vurgulamakta da yarar var derim: Ayrım, sadece suç romanı-polisiye roman ölçütleriyle sınırlı değildir. Mesela bizim zanaatta bazı yapıtlar gerilim-polisiye diye nitelendirilmektedir. Bu, önceden çeviri polisiyeler için kullanılırdı. Artık telif yapıtlarda da böyle ibareler görüyoruz. Amerika’da bu, daha derindir. Örneğin Raymond Chandler’ın Philip Marlowe romanlarında crime ifadesinin yanında bir de private eye mystery ibaresi vardır. Bazı Ellery Queen yapıtlarında crime and detection ibaresini görürüz. Çoğu eserlerde de doğrudan doğruya detective storydenir. Bunları doğal karşılamak gerekir. Zira suç romanı da polisiye roman da içinde bulundukları toplumsal koşullara bağlı olarak gelişir. Suçlar, suç işleme yöntemleri, tahkikat teknikleri vb. sürekli değişir. Dedektifin işlevi de buna göre farklılaşır. Bu bakımdan nitelendirmelerin olağan görülmesi gerektiği kanısındayım.
Double Indemnity ya da dilimizde bilinen adıyla Çifte Tazminat, 1944’te vizyona gelen, ABD yapımı bir psikolojik gerilim ve noir filmi. Billy Wilder ve Raymond Chandler’ın senaryosunu kaleme aldığı filmi Wilder yönetti. Senaryo James M. Cain’in aynı adlı 1943 tarihli romanına dayanıyor.
Başrol oyuncuları Fred MacMurray ve Barbara Stanwyck’e Edward G. Robinson, Porter Hall, Porter Hall, Jean Heather, Byron Barr, Richard Gaines ve John Philliber eşlik ediyor. Film, hiçbirini kazanamasa da yedi kategoride Oscar’a aday gösterildi.
Sinemanın kült yapımlarından birisi olan filmde Los Angeleslı sigorta temsilcisi Walter Neff ilekocasını öldürme planları yapan çekici (“femme fetale”) ev kadını Phyllis Dietrichson’ın yolları kesişir. Phyliss, sigortadan alacağı parayı bölüşmeyi teklif ederek Neff’i de planına dâhil etmek ister. Neff başta kabul etmese de sonradan hem Phyliss’in hem de paranın çekiciliğine kapılarak razı olur. Ancak yaşananlar sigorta müfettişi Barton Keyes’in şüphelendirir. Çiftimizin yaptıkları plan ayaklarına dolanacak mı yoksa planladıkları parlak geleceğe yol alabilecekler mi?
Filmin genel konusunu aradan çıkarmışken bu yazıya ilham veren bir soruyla devam edeyim: Bu film “suç” mu, yoksa “polisiye” türünün bir örneği mi? Her ne kadar bu ikisi birbirine girebilen veya karışabilen kavramlar olsa da esasında karşımızda iki ayrı edebiyat/film türü var.
Suç edebiyatı/filmi, esasında suçun işlenmesine ve suçluya odaklanan bir tür. Suçun öncesi ve sonrası, sosyal ve psikolojik boyutlarıyla birlikte ele alınıyor. Daha ve asıl önemli olansa “Ne olacak?” sorusu. Hikâyede/senaryoda gizem olmamakla ya da belki az olmakla birlikte ana kahraman(lar) genellikle yozlaşmıştır ve suçun ortaya çıkması ihtimalinin de etkisiyle hayatı tehlike altındadır.
Polisiye edebiyatı/filmi ise aksine suçlunun ortaya çıkarılmasına ve suçun/cinayetin neden ve nasıl işlendiğinin bulunmasına odaklanmakta. Bu sefer asıl soru “Katil kim?”. Ana karakter bir dedektif veya olayla ilgili önemli soruların peşinden giden ‘asıl’ kişidir. Çoğunlukla bir cinayetin üzerine kurulu olan gizem, polisiye hikâyede bir ana unsur halindedir.
Bu noktada adım adım gidersek…
Çifte Tazminat filminde suçluyu biliyor muyuz? Evet. Hatta birden fazla suçlumuz var. Kurbanımız ortada mı? Tabii ki. Karakter odaklı hikâyede iki kişi tanışıyorlar, amaçları belli, bir şekilde cinayetlerini planlıyorlar, harekete geçiyorlar ve devamında “sıyrılabilmek” adına ellerinden geleni yapıyorlar. Biz de bunlara yaklaşık iki saat boyunca, “Ne olacak?” veya “Olay nereye varacak?” sorularının merkezde olduğu bir işleyişle yavaş yavaş tanık oluyoruz…
İnsanoğlundaki para hırsının boyutlarını dikkatlice çizen film, Neff’in içine düştüğü zorlu durumu ve Phyliss’le olan ilişkisindeki değişen dinamiği ele almayı ihmal etmiyor. Kurdukları plan her ne kadar sade ve iyi olsa da (tabii ki) zamanla ayaklarına dolanıyor… Gerçi bizim bildiğimiz detayları bilmeyen Keyes “gerçeğin” peşinde olsa da ortada bir ‘gizem’ olduğu söylenemez. Sonunda düğümü tatmin edici bir şekilde çözüp izleyiciye veda ediyorlar. Bir “suçun” anatomisi izleyiciye güzel bir şekilde aktarılmış oluyor.
Zekâ dolu senaryosu ve başarılı kurgusuyla dikkat çeken Çifte Tazminat için (yukarıda yaptığımız açıklamaların ışığında) varabileceğimiz sonuç; bir “suç” filmi olduğu. Hem de türünün muazzam denebilecek örneklerinden biri.
Konuya diğer bir açıdan da bakmak adına, sinema tarihinin bir diğer kült filmi Beklenmeyen Tanık’a bir uğrayalım diyorum. Zira bu filmin yönetmeni yine Billy Wilder, hatta Wilder’ın kariyerinde en gurur duyduğu iki şeyin Cain’den Çifte Tazminat veAgatha Christie’den Beklenmeyen Şahit filmleri hakkında aldığı iltifatlar olduğundan bahsetmişliği de var [1].
Ve evet, 1957 ABD yapımı Beklenmeyen Şahit, yani Witness for the Prosecution, Agatha Christie uyarlaması bir film. Başrollerinde Tyrone Power, Marlene Dietrich, Charles Laughton, Elsa Lanchester, Torin Thatcher ve Francis Compton yer alıyor.
Beklenmeyen Şahit’te, Londralı yaşlı ve deneyimli avukat hastalığına rağmen cinayetle suçlanan genç bir adamın davasını üstleniyor ve mahkeme sürerken beklenmedik ve ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Geriye dönüşlerin (flashback) kendine yer bulduğu film, oyuncuların güçlü performansları sayesinde gerilimi düşürmeden verirken “Kim?” sorusunun, yani suçlunun peşinden gidiyor, merkezdeki olayın gizemini derinlemesine işliyor. Ayrıca “Neden?” ve “Nasıl?” sorularının üzerinden de geçiyoruz. Wilder bunları ağırlıklı olarak dedektif görevi gören avukatı kullanarak yapıyor.
Mahkeme ağırlıklı filmlerden biri olan Beklenmeyen Şahit dolayısıyla (ve Çifte Tazminat’ın aksine bir istikamette) türünün iyi bir “polisiye” örneği/temsilcisi. Sürprizli sonu ve sürükleyicili hikayesiyle türünün hakkını yeterince veriyor.
Velhasıl kelam, Çifte Tazminat ve Beklenmeyen Şahit filmleri üzerinden iki temel tür özelinde durum –dilimin döndüğü ölçüde- böyleyken böyle… Dahası iki tür de iyi ki hayatımızda ve burada bahsi geçen iki film de halen izlememiş olanlar için ısrarlatavsiyemdir.
Trivia/Ek bilgi: Double Indemnity’ye adını veren “çifte tazminat” terimi, belirli hayat sigortası poliçelerinde ölümün kaza sonucu olduğu nadir durumlarda ödemeyi iki katına çıkaran bir maddeyi ifade ediyor.
Trivia/Ek bilgi 2: Witness for the Prosecution, filmin sonunda kapanış jeneriği akarken dış sesin izleyicilerden filmin sonuyla ilgili ‘spoiler’ verilmemesine dair ricada bulunmasıyla da bilinmektedir.
Trivia/Ek bilgi 3: Witness for the Prosecution’ın dayandığı Agatha Christie öyküsü ekrana dizi olarak da uyarlandı. İki bölümlük BBC draması The Witness for the Prosecution, Aralık 2016’da yayınlandı. Başrollerinde Toby Jones ve Billy Howle yer alırken onlara Andrea Riseborough, Kim Cattrall, Monica Dolan, Robert East ve Paul Ready eşlik ediyor.
Kaynakça:
[1]Hoopes R. (1987). Cain: The Biography of James M. Cain, s. 347.
Bir açıdan bakıldığında, polisiye roman ya da öyküde anlatılan şey, işlenen faili belirsiz bir suçun aydınlatılma sürecinden başka bir şey değildir. Yani suçlunun belirlenip yakalanması ve bununla ilgili tüm aksiyonlar polisiyenin konusunu oluşturur. Birçok polisiye romanda ya da öyküde katilin kimliğinin belirlenmesi birinci derecede önemli olduğu için bu oldukça yaygın bir görüştür. Sadece katilin kimliği değil, suçun neden ve nasıl işlendiği sorularının cevaplandırılması da, bu görüşe göre, polisiyenin temel nitelikleri arasında sayılır. Bu durumda polisiyenin aslında suç edebiyatına dahil olduğunu söylemenin yadırgatıcı bir yanı yok gibi görünmektedir.
Peki, polisiyenin bir edebi tür olarak ayırt edici özelliği, içinde suç barındırması mıdır?
Birçok örneğe bakarak bu soruyu cevaplandırmaya kalkışırsak vereceğimiz cevap “evet” olacaktır. Bütün dünyanın tanıdığı polisiye yazarlarının eserlerine şöyle bir göz attığımızda çoğunun suçla ilişkili olduğunu görürüz. Hem de suçların en büyüğü olan cinayetle!
Ama sayısı az da olsa içinde cinayet hatta suç bile barındırmayan polisiye roman ve hikâye örnekleri de mevcuttur. Aslında, polisiyeyi bir muammanın aydınlatıldığı tür olarak tanımladığımızda, ki bizce doğru tanım budur, bu muammanın mutlaka bir suç içermesi gerekmediği de açıkça ortadadır.
Polisiyede suç, sadece muammanın oluşturulması için bir araçtan ibarettir. Şurası bir gerçek ki, suç, bir muamma yaratmak için en elverişli ortamı sağlar. Bir cinayeti kimin işlediği bilinmiyorsa, bu kurguda da gerçek hayatta da başlı başına bir muammadır. Yazar açısından yaratıcılık anlamında başka hiçbir şey yapmaya gerek yoktur. Sadece katili yakalamak, muammayı çözmek için yeterlidir.
Bütün bu ifadelerden şu sonucun çıkması kimseyi şaşırtmaz sanırım: Muamma, her zaman bir cinayeti içermeyebilir. Daha ileri gidersek şunu da söyleyebiliriz: Muamma, her zaman herhangi bir suç da içermeyebilir. İşte tam da bu yüzden edebiyatta suç türüyle polisiye türü birbirinden farklıdır. Nasıl ki, içinde aşk var diye Suç ve Ceza aşk romanı olmuyorsa içinde suç var diye Doğu Ekspresinde Cinayet de bir suç romanı olmaz. Polisiyede belirleyici olan unsur, muammadır, konu ya da tema değil. Konu ya da tema benzerlikleri roman ve öyküleri aynı türe dahil etmez. Muammanın soruşturmacı bir karakter tarafından ipuçlarına, kanıtlara, akla ve mantığa dayanarak aşama aşama çözülmesi, polisiye roman veya hikâyenin olay örgüsünü oluşturur.
Bu yargıya sadece teorik bir bütünlük içinde ulaşmıyoruz. Mevcut örneklere baktığımız zaman da cinayetsiz, hatta suçsuz polisiye eserler olduğunu görüyoruz. Örneğin; polisiye edebiyatın başlangıcı kabul edilen romanlardan Wilkie Collins’in Aytaşı adlı romanı gizemli bir hırsızlık öyküsü anlatır. Dorothy Sayers’ın Gaudy Night romanında da hiç cinayet işlenmez. Cinayetsiz polisiyelerin en ünlüsü, tüm zamanların en iyi polisiye romanları arasında her zaman başı çeken, Josephine Tey’in The Daughter of Time (Zamanın Kızı) romanıdır. Tey’in The Franchise Affair romanı da cinayetsiz bir polisiye örneğidir. Dorothy Salisbury Davis’in editörlüğünü yaptığı Crime Without Murder (Cinayetsiz Suç) adlı seçki de cinayet işlenmeyen polisiye öykülerden oluşan bir kitaptır.
Örneklerimizi artırırsak, içinde suç olmayan polisiye roman ve öykülere de rastlamamız kaçınılmazdır. Yukarıda örneğini verdiğim Josephin Tey’in her iki romanında cinayet olmadığı gibi herhangi bir suç da yoktur. Zamanın Kızı’nda tarihi bir muamma aydınlatılır. The Franchais Affair ise bir iftira üzerine başları kasaba halkıyla derde giren bir ana-kızın hikâyesidir. Burada soruşturmacılar, ana-kızı, üzerlerine sürülen lekeden kurtarmaya çalışırlar. Gaston Leroux’nun Sarı Odanın Esrarı romanı da hiçbir suç içermeyen bir öykü üzerine kuruludur. Her ne kadar olay örgüsünde bir cinayet yer alsa da bu, muammayı oluşturan yapının içinde değildir. Polisiyenin babası diyebileceğimiz Artur Conan Doyle’ün Sherlock Holmes öykülerinden bazılarında da hiç suç yoktur.
Günümüzde yazılan Cozy Mystery (Rahat Polisiye) tarzı birçok romanda cinayet işlenmediği gibi suç da işlenmez. Kerry Greenwood’un bazı romanları, suçsuz polisiye için iyi birer örnektir.
SUÇSUZ POLİSİYEYE ÖRNEK: İKİ SHERLOCK HOLMES ÖYKÜSÜ
Suçsuz polisiyeyi daha iyi anlatabilmek için Doyle’ün Sherlock Holmes külliyatından iki örnek vereceğim. Bunlardan birincisi, yazarın Kızıl Saçlılar Birliği adlı hikâyesi.
Bu öykü, Jabez Wilson adında ikinci el mal satan ve rehincilik yapan kızıl saçlı bir adamın Sherlock Holmes’e gelişiyle başlar. Adam bir süre önce gazetede bir ilan görmüştür. İlanı veren Kızıl Saçlılar Birliği adlı organizasyon, dolgun ücretle çalışacak ve birliğe üye olacak kızıl saçlı bir eleman aramaktadır. Bay Wilson ilanın verildiği adrese gider, kendisi gibi birçok kızıl saçlı adayı geride bırakıp işe alınır. Onu işe alan ve kendisi gibi kızıl saçlı biri olan Bay Duncan Ross, her gün sabah saat onda işe gelmesini ve öğleden sonra saat ikide paydos etmesini söyler. Yapacağı iş Britannica Ansiklopedisi’ni kopyalamaktır. Vazifesini kesinlikle aksatmamalı ve bu saatler içinde iş yerini asla terk etmemelidir. Aksi halde kovulacaktır.
Yıllık 100 pound civarı bir parayı bu kadar kolayca kazanacak olması Bay Jabez Wilson’un gözlerini kamaştırır ve rehinci dükkanındaki işlerini yardımcısına emanet ederek Kızıl Saçlılar Birliği’ndeki yeni işine başlar.
Bay Wilson, sekiz hafta boyunca işini aksatmaz, her gün saat ondan ikiye kadar çalışır, dolgun haftalığını Bay Ross’tan alır. Sekiz hafta sonra iş yerine geldiğinde kapıda beyaz bir karton parçasına yazılmış şu yazıyı görür: KIZIL SAÇLILAR BİRLİĞİ KAPANMIŞTIR.
Şoke olan Bay Wilson binaya girer ama kimseyi bulamaz. Binanın sahibi zemin katta yaşamaktadır. Ona gider, ancak o böyle bir birlik adını hiç duymadığını, Donald Ross diye birini de tanımadığını söyler. Bay Wilson adamı tarif edince, onun adının William Morris olduğunu, birkaç ay önce üst kattaki odalardan birini tuttuğunu ancak dün sabah taşındığını söyler. Neyse ki elinde adamın iş yeri adresi vardır.
Bay Wilson derhal bu adrese gider ama oranın suni diz kapağı imal eden bir atölye olduğunu, çalışanların hiçbirinin de William Morris ya da Duncan Ross’u tanımadığını öğrenir.
Gördüğünüz gibi ortada garip bir durum daha doğrusu bir muamma vardır. Bu durumun, Sherlock Holmes’ü ne kadar keyiflendirdiğini de tahmin edebilirsiniz. Spoiler vermemek için öykünün sonunu açıklamayacağım. Ancak, bu muammanın bir suç içermediğini, sadece suça teşebbüsün başlangıcı olduğunu söylemekle yetineceğim. Bu suçsuz polisiyede, Sherlock Holmes, bir suçu işlenmeden önlemeyi başarır.
İkinci örneğim ise bence en güzel Sherlock Holmes öykülerinden biri olan Bir Kimlik Vakası.
Bu öykü de yine, dertli bir müşterinin Sherlock Holmes’ten tavsiye almak için Baker Caddesi’ndeki 221 numaraya gelişiyle başlar. Bu kez müşteri bir kadındır: Bayan Mary Sutherland. Bayan Sutherland’ın annesi, kocasının ölümünden kısa bir süre sonra kendisinden on beş yaş küçük biriyle evlenmiştir. Bu kişi, Bayan Mary Sutherland’ın tesisatçı olan babasının yanında çalışan ustabaşıdır. Bayan Sutherland, üvey babasından beş yaş küçük olsa da ona “baba” diye hitap etmektedir. Annesine, babasından iyi bir gelir kalmıştır. Maddi sorunu yoktur. Ancak ikinci kocasının önerileriyle bazı iş girişimlerinde bulunmuş ve biraz para kaybetmiştir. Bayan Mary Sutherland’ın ise, başka bir akrabasından kendisine kalan iyi bir geliri vardır. Ailesiyle birlikte yaşadığı için bu gelirini üvey babası idare etmektedir.
Bayan Mary Sutherland bir baloda Hosmer Angel adında bir adamla tanışır. Kısa sürede birbirlerine aşık olurlar. Birkaç buluşma sonrasında evlenmeye karar verirler. Üvey babası karşı çıksa da, kızının yaşının artık kemale erdiğini düşünen annesi bu evliliğe olumlu bakar. Düğün hazırlıkları yapılır. Gelin, ayrı at arabasıyla kiliseye gelir ve kapıda damadı bekler. Çok kısa bir süre sonra damadı getiren fayton görünür. Bayan Duncan arabanın kapısını açar ama içerde damat yoktur. Oysa, arabaya bindiğini kendisi ve arabanın sürücüsü dahil birçok kişi görmüştür. Bay Hosmer Angel buhar olmuştur adeta. Aradan günler geçer ama ondan bir daha asla haber alınmaz.
Bu muammanın da Sherlock Holmes için tadına doyulamayacak lezzette olduğunu tahmin etmek zor değil. Holmes, büyük bir şevk ve azimle işe koyulur. Hızla meseleyi çözer. Yine spoiler vermemek için çözümü açıklamayacağım. Ama bu muammanın en ufak bir suç içermediğini bilmenizi isterim. Nitekim son kısımda Holmes de bunu teyit ediyor. Kanunların bu olayın kahramanına dokunamayacağını itiraf etmek zorunda kalıyor.
Çünkü ortada işlenmiş bir suç yok. İşlenme ihtimali olan bir suç da yok!…
Ülkemizde polisiye edebiyat denildiğinde; vahşice işlenilmiş cinayetler, parçalanmış cesetler, eli kanlı, ruh hastası katiller ve bol komiserli polis ekipleri geliyor aklımıza. Şimdi bu nahoş manzaraya biraz daha yakından bakalım istiyorum.
Polisiye Edebiyat; Rahat Polisiye, Sert Polisiye, Tatlı Sert Polisiye ve Gerilim Polisiyesi olarak alt dallar ayrılmıştır ve bütün bu hikâyelerin olmazsa olmazı muammadır. Polisiye edebiyatta kahramanlar, suçu teşkil eden olayın, neden, nasıl, ne zaman, kim gibi sorularına yanıt ararlar.
Suç Romanları ise bambaşka bir edebiyat türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu türde, okuyucuya sunulan motivasyon suçun ve suçlunun kendisidir. Suç romanları okura bir adalet arayışı, adalet beklentisi sunmak zorunda değildirler.
Türkiye’de yazılan ilk polisiye romanın 1884 yılında Ahmet Mithat Efendinin kaleme aldığı Esrâr-ı Cinâyât olduğu bilinmektedir. Bu polisiye roman örneğinde, şehirde gerçekleşen şüpheli ölümleri araştıran bir polis memuru, yardımcısı ve olayların cinayet olarak açığa çıkartılması konu edilmiştir. Sherlock Holmes henüz yazılmadan yıllar önce kalemi eline alan gazeteci yazar Ahmet Mithat Efendi’nin karakteristik yazım tarzı Polisiye Romanların çeşitlilik yönünden zengin bir edebiyat türü olacağının sinyallerini o yıllarda vermektedir.
Yüz yıllık dönem boyunca bazı ufak tefek denemeler olmakla birlikte Batı’daki örneklerine benzer bir polisiye edebiyat ülkemizde yeşeremedi. Modern anlamda polisiye roman 1990’ların ortalarından itibaren kendini göstermeye başladı. Son yirmi yılda hızlı bir gelişme yaşandı. Dünyadaki popülaritesine uygun bir biçimde Türkiye’de de polisiye edebiyat ürünleri çığ gibi arttı.
Tüm bu olumlu gelişmelerle birlikte ülkemizde polisiye yazar denilince ilk olarak akla gelen ismin Ahmet Ümit olması biraz düşündürücü bir sonuç. Elbette bu durumun temel sebebi, kitap okuyabilmenin ülkemizde büyük bir maddi külfet oluşudur. Zar zor ayırdığımız bütçemizi, yeni çıkan bir isime harcamak yerine reklam yapmak konuşunsa sıkıntı çekmeyen, hep iyi notları olan bir yazara ayırmayı tercih ediyoruz.
Neyse, konumuz enflasyon değil. Biz almakta zorluk çektiğimiz kitaplarımıza geri dönelim.
Suç edebiyatı örneklerine ülkemizde her zaman rastlanmıştır. Zira suç, özellikle bizdeki gibi toplumsal konuları işlemeye meraklı yazarlarla dolu ülkelerde roman ve öykülerin baş konuları arasında yer alır. Örneğin İnce Memed, baştan sona bir suç romanıdır. Ağanın kızını kaçırarak başlayan serüven, kahramanın bir eşkıyaya dönüşmesi ve Ağa’nın yaşamını sürekli tehdit edişi İnce Memed’i bir suçlu, eylemlerini de bir suç hikâyesi olarak karşımıza çıkarır.
Aynı şekilde, Orhan Kemal’in öykülerinde de suça ve suçlulara sık sık rastlarız. “Küçük insanın” toplumsal sebeplerle nasıl suça yöneldiği ve bunun sonuçları anlatılır bu öykülerde.
Bu bakımdan edebiyatımızda suç, en yetkin biçimde, toplumsal bir mesele olarak ele alınmıştır bile diyebiliriz. Ve şu da kesindir, Türk edebiyatında suç romanı, polisiye romanın bir hayli önüne geçmiş, çok daha fazla yazılmış ve okunmuştur. Suç ve suçlunun, her türe girebilmesi de yaygınlığının bir başka nedenidir. Oysa polisiye edebiyat, ne kadar gevşek davranılırsa davranılsın, birtakım kurallara, geleneklere ve hatta klişeler sıkı sıkıya bağlılık gerektirir.
İKİ ÖRNEK
Türk Polisiye Edebiyatı için örnek göstereceğim ilk isim Çağatay Yaşmut. Yazarın usta kalemiyle hayat verdiği Başkomiser Galip karakterinin maceralarını anlattığı sekiz kitabı, Polisiye Edebiyat türünde gösterilecek kaliteli örneklerdir.
Beni Yavaş Öldür. Beyoğlu Çıkmazı. Kadıköy Cinayetleri. Moda Cinayetleri. Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü. Benim Canım Ailem. Şarkılar Susunca. Felsefe Cinayetleri.
Başkomiser Galip tipik bir Türk erkeği, sıradan yetenekleri olan bir başkomiser. Peşinde olduğu suçlular intihar etmezler, polisimiz kendi adaletini sağlamaya kalkmaz, en yakınına bile torpil geçmez. Hikayelerinde faili meçhul kalmaz. Yani Türk Polisi görevini yapar.
Başkomiser Galip serisinin sekizinci kitabı Felsefe Cinayetleri, polisiye romanın tipik özelliği olan bir unsurla yani bir cinayetle başlar. Ünlü bir iş adamı karanlık bir sokakta iki kurşunla öldürülür. Bu bir infaz gibi görünmektedir. Polisin araştırmalarında, maktulün de ellerinin çok temiz olmadığı, inşaat şantiyesinde çıkan yangında iki işçinin öldüğü, olayın mahkemeye taşındığı öğrenilir. Olay yerinden deliller toplanır. Maktulün yakınlarıyla görüşmeler yapılır. Ve iş adamının özel evrakı arasında bir mektup bulunur. Bilgisayarda yazılmış, felsefi bir şiirdir bu. Derken maktulün erkek kardeşi, daha sonra da ünlü bir dizi oyuncusu öldürülür. Polisin elinde üç ceset vardır ve İtalyan Filozof Boetius’a ait üç farklı şiirden başka bir ipucu yoktur. Ama tecrübeli cinayet başkomiseri Galip elindeki tek ipucunun sırrını çözmek için kime gideceğini biliyordur.
Ülkemizde yazılan Suç Romanları için vereceğim ikinci örnek ise Ayşe Erbulak. Yazarın kaleme aldığı Cinayet Sınıfı Başkanı, Cinayet A. Ş. Ve Dokuz Oda Cinayetleri suç romanları için uygun örnekler. Ünlü bir tiyatro oyuncusu olan yazar Ayşe Erbulak, hikayelerinde cinayetlerin çözümlenmesi, suçluların kelepçelenmesi gibi adli olayları değil, bizzat katili ve katilleri suça iten sebepleri konu alır. Bu cinayetlerde belirli bir gizem olmadığı için PolisiyeRomanların olmazsa olmazı katil kim esrarı da yer almaz. Zira katiller zaten hikayelerin ana karakterleridir. Yazar romanlarında kanıt peşinde koşmak yerine gerçek hayatın içinde var olan kötülüğü anlatır. Çok Şekerli Ölüm, Anne Bak Kim Geldi romanlarından tanıdığımız komiserin kendi adaletinin peşinden giden bir katil olması olayı tamamlar. Ünlü yazar Ayşe Erbulak işlenen suçu, intikam ve kişisel adalet arayışı olarak adlandırır bu romanlarında.
Haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, sevgisizlik insanı bir katile dönüştürmez belki ama çocuk yaşlardan itibaren taciz ve tehditlerle büyüyen yaralı ruhlar, cinayet işlemek için bir şirket bile açabilirler elbette.
Yazarın altıncı kitabı olan Cinayet Sınıfı Başkanı romanında, Ali ve Eda adında iki gastronomi öğrencisinin ‘SUÇ’ dolu yaşamları anlatılır.
Altı yaşındaki Ali, İsveç’ten, Türkiye’ye tatil için gelirken trafik kazasında ailesini kaybeder. Tek akrabasıyla yaşamak zorunda kalan Ali, daha anne-baba diye ağlarken hiç anlayamadığı eziyetler yaşamaya başlar. Bu iğrenç şiddet yıllarca sürer. Yüreğinde fırtınalarla büyüyen çocuk on iki yaşına geldiğinde velisi olan akrabanın korkunç ölümü Ali’nin kurtuluşu olacaktır.
Çok zengin bir doktorun kızı olan Eda’nın en büyük korkusu üvey annesinin kedisidir. Yatılı okuldan eve geldiği hafta sonlarında emektar aşçının ona ev işlerini yaptırmasına sırf bu tırmık korkusu yüzünden ses edemez. Ama Eda asıl tehlikenin kedi tırnakları değil insan elleri olduğunu zor bir tecrübeyle öğrenecektir. Bazı çocuklar çabuk büyümek zorunda kalırlar. Üvey annesi, balkondan düşerek ölen kıymetli aşçısı için gözyaşı dökerken Eda henüz on iki yaşındadır ama o da Ali gibi çok erken büyümüştür.
Polisiye Roman mı Suç Romanı mı sorusu işte tam olarak burada karşımıza çıkıyor. İki farklı motivasyon, iki ayrı yazım tarzı. Okur olarak bu ayrımı yapabilmemiz, hangi türü sevdiğimizi bulmamız da önemli. Nasıl ‘Çay mı, kahve mi?’ sorusuna tereddütsüz cevap verebiliyorsak bu iki edebiyat türünün özeliklerini de öğrenmeli, örnekleriyle tecrübe etmeli hangi türü okumaktan keyif aldığımızı tespit etmeliyiz ki kaliteli okumalar yapabilelim.
Bu yazının temelde iki sorusu/sorunu olacak: İlki “iyi edebiyat nedir?” ve ikincisi “suç edebiyatı ve polisiye edebiyat aynı şey midir?” sorusu. İlk soruyla başlayayım: iyi edebiyatın bir sürü tanımı var aslında. Yani herkesin vereceği farklı bir yanıt olabilir bu soruya. Apayrı bir yazının/denemenin/makalenin konusu da olabilir. O yüzden ben öznel cevabımı vereceğim burada size. İyi edebiyat, kelimelerin, cümlelerin, satırların hatta sayfaların kusursuz bir uyumla bir araya gelmesidir, yazarın kullandığı dildeki cazibedir, sözcüklerin sihirli uyumudur, metaforlarla canlandırılmış, hayal gücüne hitap eden bir evrendir. İyi edebiyat en sonunda sanatsal ve/veya mental bir hazza ulaştırır insanı.
Şimdi şuna gelelim: bu yazıda neden “iyi edebiyat nedir?” sorusunu dert edindim kendime? Çünkü okuyucularımdan, çevremden çok soru geliyor bununla ilgili. “Bir polisiye yazarı olarak kendinizi edebiyatçı olarak görüyor musunuz?” gibi. Belki de karşılaştığım en ağır, en incitici soru bu. Daha hafifleri de var elbet. Ve ben her seferinde kendimi bir edebiyatçı olarak gördüğümü, yıllar geçtikçe daha iyi edebi eserler vermeye çalışacağımı söylüyorum. Günümüzde varlığı inkâr edilemez bir akımın (polisiye akımının) temsilcilerinden, üyelerinden olduğumu söylüyorum.
Bu yazıda, bu soruları ortaya atmamda da iki amaç var. İki soru ve iki amaç… Hem size polisiye edebiyatın ve suç edebiyatının gerçekten ‘iyi edebiyat’ olduğunu göstermek, hem de iki kadın yazarın iki romanından yola çıkarak polisiye edebiyat ve suç edebiyatı arasındaki farklılıkları ortaya koymak.
Başlayalım öyleyse.
Birinci Kadın: Agatha Christie.
Birinci Roman: Doğu Ekspresinde Cinayet.
Agatha Christie’nin bu romanını okumayan polisiye sever yoktur herhalde. Roman hem türün en iyi temsilcilerinden hem de yazarın en ünlü romanlarından biri. Romanda genelde de olduğu gibi dedektif olarak Hercule Poriot baş rolde.
Romanın konusunu unutanlar için küçük bir hatırlatma yapayım: Hercule Poirot’nun, Ortadoğu’dan kalkan Orient (Şark/Doğu) Ekspres’le yolculuğu sırasında, trende bir cinayet işlenir ve Amerikalı yolculardan biri bıçaklanarak öldürülür. Tren idaresinden sorumlu Bay Bouc, cinayetin aydınlatılması için dedektif Poirot’dan yardım ister, Poirot ise bu teklifi kabul eder ve tam yetkili olarak araştırmalarına başlar. Yolcuların pasaportlarını inceler, onların ifadelerini alır ve valizlerini arayarak cinayetin suçlu ya da suçlularını ortaya çıkarmaya çalışır.
Şark Ekspresinde Cinayet-1974
Bu sırada en büyük yardımcısı, Yunan Doktor Constantine ve tren işletme sorumlusu Bay Bouc’tur. Poirot, planlı işlenen bu cinayeti zekâsı, bilgisi ve deneyimi sayesinde aydınlatır ve ortaya çıkan gerçekler okuyucuyu şaşırtır.
Romanda dikkatimizi çeken bir unsur çok karakterli olmasıdır. Trende tam on iki olası şüpheli vardır. Dışarıdan gelip cinayeti işleyecek bir on üçüncü kişi söz konusu olamaz çünkü tren Yugoslavya sınırları içinde, dağın başında kara saplanıp kalmıştır. Bu niteliğiyle tam bir kapalı oda* polisiyesidir roman. Kitabın polisiye roman olmasının farklı gerekçeleri de vardır elbet. Bir kere bir muamma vardır hikâyede ve bu muammayı çözmeye çalışan bir dedektif. Kitap çözüme giden yollara odaklanır. Muamma katilin kim veya hatta kimler olduğudur ki kitabın hemen başlarında Christie çoklu katil fikrini ortaya koymuştur. Bu bir suç romanı değil midir o halde, diye sorabilirsiniz.
İki tür arasındaki tek ortak noktanın “suç” olduğu önermesi kabul edilirse, polisiye romanın da bir suç romanı olduğu söylenebilir. Ancak her suç romanı polisiye değildir. Peki bu nasıl oluyor?
Burada bütün mesele, “tür” olan suç ile, “konu” olan suçu birbirine karıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Polisiye, konusu açısından suç romanı sayılabilir ama tür olarak suç romanı değildir. Örneğin Vertigo, konusu itibarıyla bir aşk romanı sayılabilir, çünkü içinde çok şiddetli ve imkansız bir aşk anlatılmaktadır. Ancak tür olarak kesinlikle bir aşk romanı değildir. Tam anlamıyla bir suç romanıdır.
Agatha Christie bu romanda, suçun doğasına, suçlunun veya suçluların karakterine, psikolojik alt yapılarına fazla değinmez, üstün körü geçer. Halbûki yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğimiz gibi suç edebiyatında durum böyle değildir. Christie daha çok çözülmesi elzem bir matematiksel denklem koymuştur önümüze. Baktığınız zaman birçok ayrıntı ve tek tek ortaya çıkarılan kanıtlardan oluşan bir algoritma vardır karşımızda. Bu algoritmayı ta en başından çok başarılı bir şekilde kurmuştur Christie.
Gelelim bu romanın bana hissettirdiklerine, kitabın sonuna gelip kapağı kapattığımda düşündüklerime. Mental bir haz yaşadım bir kere. Kurgunun sorunsuz olup olmadığıyla ilgili düşündüm. Hiçbir açık bulamadım. Yazarın mantıklı sonucuna (hatta birden fazla sonucuna, okuyanlar bilir) hayran kaldım. İyi bir edebiyat mıydı okuduğum? Sonuna kadar iyi bir edebiyattı. Kusursuz tümceler, kusursuz bir sırayla bir araya getirilmişti. Başak burcu hassasiyeti hissettim, titizlikle, didik didik edilmişti her şey. Analitik zekânın işleyişinin mükemmel bir örneğini gördüm.
Böyle bir zekânın ve polisiye edebiyatın kraliçesinin hayat öyküsünü de merak edenler için kısa bir özet geçeyim: Ben de okuduğum her romandan sonra (ya da sevdiğim her kitabın sonunda) yazarın yaşam öyküsünü, bütün detaylarını merak etmişimdir. Yazar bu kitabı nerede yazdı? Ne zaman, hangi şatlar altında yazdı? Roman ilk defa yayınlandığında nasıl ses getirdi? Bir kere Christie bu romanı 1933 yılında İstanbul Pera Palas Oteli’nde yazmış. Bu romanda cinayete kurban giden Armstrong adlı Amerikalının öldürülme sebebi olarak yıllarca önce küçük bir çocuğu acımasızca katletmesinden kaynaklandığı ifade edilir. Bu olay gerçek bir trajedi olan ‘Lindbergh Olayı’ndan esinlenmiştir. 1927 yılında Atlas Okyanusu’nu ilk defa uçakla geçerek büyük servet ve ün kazanan Amerikalı Pilot Charles Lindbergh’in yirmi aylık oğlu kaçırılıp fidye de ödendiği halde öldürülmüştür. Christie bu olaydan epeyce etkilenmiş olmalı. Kitabın sonunu okuyanlar bana bu konuda hak verecektir.
Biraz da kraliçemizin kısa öz yaşam öyküsüne bakalım: Christie küçük yaşta öyküler yazmaya başlamış. Ciddi anlamda ilk edebi denemeleri, duygusal (romance) konuları ele alan öyküler olmuş. Dislektik olmasına rağmen öykü, roman okumayı çok seviyormuş. Christie. Fransa’dayken vakit geçirmek üzere okuduğu dedektif öykülerinin daha iyilerini yazabileceğini düşünerek ilk polisiye romanı olan “Styles’daki Esrarengiz Olay” ı yazmış. Kitap çeşitli yayınevlerince geri çevrildikten sonra 1920’de “Bodley Head” Yayınevi tarafından kabul edilmiş. 1890 doğumlu yazar için otuz yaşında gelen bir dönüm noktası… Bu roman, Agatha Christie’nin ilk Hercule Poirot’lu romanıdır aynı zamanda.
Sonuçta dostlar birinci kadından okuduğum bu birinci roman tam bir polisiyeydi. Gizemiyle, suç öğeleriyle, dedektifiyle, şüphelileriyle, karakterleriyle tam bir polisiye roman… Aynı zamanda dediğim gibi suç edebiyatıydı tabii. İyi edebiyat mıydı? Evet! Sonuna kadar, evet!
İkinci Kadın: Patricia Highsmith
İkinci Roman: Trendeki Yabancılar
İki roman da trende başlamasına rağmen bu ikinci romanda kahramanlarımız trenden inmek zorunda kalıyorlar. Öyle tren kara falan saplanmıyor anlayacağınız. Daha çok dış mekânlarda geçen temposu hiç düşmeyen bir gerilim romanı okudum. Kitabın konusundan ve karakterlerden başlayalım önce. Guy Haines ve Bruno Anthony (kendilerine bundan sonra kısaca Guy ve Bruno diyeceğim) ana karakterlerimiz. Guy’ın sevgilisi Anne ve sadakatsiz karısı Miriam var bir de… Bruno’nun babası Mr. Anthony olarak geçiyor kitapta.
Guy ve Bruno bir tren yolculuğunda tanışıyorlar ve aralarında biraz da Bruno’nun zorlamasıyla bir sohbet başlıyor. Çünkü Guy’ın aklı bir türlü ayrılamadığı, kendisini uzun boylu, esmer adamlarla defalarca aldatan karısı Miriam’da ve şimdiki sevgilisi Anne’dadır. Sohbet ilerledikçe Guy, Bruno’ya sadakatsiz karısından, ondan bir türlü boşanamadığından bahseder. Bruno da servetinden zırnık koklatmayan cimri, ketum babasından şikâyetçidir. Bruno babasından onun ölmesini isteyecek kadar nefret etmektedir hatta. Çok içen Bruno trende de boş durmaz, sulandırılmamış viski kadehlerini yuvarlar birer birer. Kafası iyice dumanlanınca Guy’a bir teklifte bulunur ve kitabı baştan çekici hale getiren işte bu tekliftir.
Bruno Guy’ın bir türlü ayrılamadığı sadakatsiz karısını öldürecektir. Guy da Bruno’nun nefret ettiği babasını. Bu çapraz cinayet(ler) sayesinde kimse (polis veya dedektifler) onlardan şüphe etmeyecektir.
Nasıl ama? İlginç konu değil mi?
Bruno çok ciddidir. Fakat Guy, Bruno’nun kafası dumanlı olduğu için onu fazla ciddiye almaz. Çünkü Guy hem başarılı bir mimardır hem de öldürmenin bir insandan kurtulmak için doğru bir yol olmadığının bilincinde olacak kadar aklı başındadır.
Trendeki Yabancılar-1951
Konuşmalar havada kalır ve ikili trenden iner, kendi yollarına giderler. Fakat Bruno çok ciddidir, planlar yapmıştır, bir şekilde Guy’a ulaşıp planlarını açıklar. Guy kendisini bir daha aramamasını söyler ama tahmin edebileceğiniz gibi Bruno çok ısrarcıdır. En sonunda Guy’ın karısı Miriam’ı bir panayır alanında öldürür. Burası kitabın en sevdiğim bölümlerinden biri oldu. Sahnenin kurgusu muazzamdı bir kere. Basit, sıradan, şımarık ve alkolik bir adamın nasıl olup da eli kanlı bir katile dönüştüğünü gördüğümüz bölümdü.
Miriam’ı öldürdükten sonra Bruno babasını öldürmesi için Guy’a baskı yapar. Ama ne baskı! Telefonla rahatsız eder, mektup yazar, cevap bekler, Miriam’ı öldürenin Guy olabileceğine dair polise verilmek üzere elinde deliller olduğunu ima eder. Guy, Bruno tarafından kıskaca alınmıştır. Bir tarafta güzel ve zengin sevgilisi Anne’yla kuracağı şatafatlı ve mesleki başarılarla dolu bir hayat vardır bir tarafta ise Bruno ve babası. Bruno’nun dediğini yapmazsa belki de Miriam’ı öldürmekle suçlanacaktır ki polise göre de Guy’ın bu cinayeti işlemek için epey sebebi vardır. Miriam’ın Guy’a sadakatsiz olması ve bir türlü ondan ayrılmak istememesi. Guy, Bruno’nun babasını öldürürse ömrünün sonuna kadar bir katil olarak yaşamak zorunda kalacak ve hatta daha kötüsü yakalanacak, bir kodeste çürüyecektir.
Guy cinayeti işledi mi? İşlemedi mi? Sonunda bu ikiliye ne oldu? Başlarına ne geldi? Konunun devamını kitabı okuyacak gözlerinize bırakıyorum.
Gelin şimdi şunu konuşalım: bu bir suç romanı mı, polisiye roman mı? Her ne kadar geride kalan, zayıf bir dedektif karakteri olsa da bu bir polisiye değildir. Polisiye unsurlarını tam olarak taşımaz. Tamam, ortada belli derecede bir muamma vardır fakat romanın odak noktası bu muamma, polislerin veya dedektifin olayı çözme şekli değildir. Burada daha çok sıradan insanların nasıl bir katile dönüşebildiğine tanıklık ederiz. Psikolojilerini, hissettiklerini, çelişkilerini, düştükleri ikilemleri anlarız. Romanın tam da odak noktası budur ve tam bir suç romanıdır.
Romanla ilgili bir de şunu eklemeden geçmek olmaz: dili beni içine çekti. Edebi yapısı, benzetmeler, metaforlar, tasvirler tam yerinde ve doyurucuydu.
Bu romanın filmini seyredenler de olmuştur belki. Alfred Hitchcock yapımı, romanla aynı adı taşıyan 1951 yapımlı film… Aslında filmden hiç bahsetmeyecektim çünkü kitabın önüne geçmiş durumda. Ne bileyim, bir yazar olarak rahatsız etti beni!
Film hakkında ilginç bir detay vereyim size o zaman. Filmin sonundaki sahneler bir lunaparkta geçmektedir. Filmde atlıkarıncayı yöneten kişi, polis tarafından yanlışlıkla vurulunca atlıkarınca kontrolden çıkar ve delicesine dönmeye başlar. O sırada atlıkarıncanın üzerinde olan Guy ve Bruno kazaya rağmen kavga etmeyi sürdürürler. Yaşlı bir adam, ölüm tehlikesine rağmen bu atlıkarıncanın altından sürünerek geçer ve merkezdeki şalteri indirip onu durdurur. Atlıkarınca yine de paramparça olur ve yıkıntıların altında kalan Bruno orada ölür. Bu sahne Hitchcock filmlerinin en hareketli sahnelerinden biridir. Hiçbir hileye başvurmadan çekilen bu sahnede, yaşlı adam dönmekte olan atlıkarıncanın altından gerçekten geçmiştir; yani ölüm tehlikesi de gerçektir. Bunun haddinden fazla tehlikeli olduğunu daha sonra Hitchcock da kabul etmiş ve bir daha bu derece tehlikeli sahneler çekmemiştir.
Bu kadar anlattıktan sonra “Bay Ripley” serisinin ve birçok kitabın yazarı suç ve gerilim edebiyatının bana göre kraliçesi Patricia Highsmith’ten de söz etmeden olmaz. “Trendeki Yabancılar” ilk eseri bir kere, bununla ses getirdi. Özel hayatıyla ilgili birçok söylenti var. Çekilmez, sevgisiz, geçinilemez bir kadın olduğu söylenir. Eş cinsel olduğunu da biliyoruz çünkü erkek yüzünden hoşlanmadığını, kadın yüzünün ve bedeninin daha çekici olduğunu kendisi söylemiştir. Bizi ilgilendirmeyen detaylar belki bunlar, nerede doğdu, nerede eğitim gördü, nasıl bir aileden geldi sorularını merak edenler internetten pekala araştırabilir. Ömrünün çoğunu Amerika’da geçiren yazar 1963 yılında Avrupa’ya taşındı, son on iki yılını İsviçre Locarno’da geçirdi. 4 Şubat 1995’te de lösemiden hayata veda etti.
Son söz olarak şunu söylemeliyim: okuduğum iki kitap da iki farklı kadının iki iyi edebiyat örneğiydi.
*Kapalı oda cinayetleri konusunu merak edenlerin Gencoy Sümer’in 47.sayıdaki “Kilitli Odaların Dayanılmaz Cazibesi” adlı yazısını okumasını tavsiye ederim.
Sene 1930’lar. Yer Amerika. Bütün dünyayı avuçlarının içine alıp Taş Devri’ndeki Bambam gibi yerden yere çalan Büyük Buhran’ın etkileri hala sürmekte. Hikâyenin anlatıcısı Frank Chambers, sonradan başrolü paylaşacağı lokanta sahibinin karısı Cora’yla tanışmadan önce oradan oraya sürüklenmiş bir serseridir. Arada başını derde sokup ufak tefek cezalar da almıştır. California kırsalında bir yolüstü lokantasında karşılaştığı Cora, Frank’ın hayatını değiştirecektir. Fakat bu etki elbette karşılıklıdır.
James M. Cain
Amerikalı yazar James M. Cain tarafından 1934 yılında yazılmış bu roman bana İngilizcedeki ‘desperate’ kelimesini hatırlattı. Peki, neden ‘desperate’? Türkçeye çaresiz, olarak çevrilebiliyor ama bence romanda yaşananlar çok daha ötesi. Umutsuz, çaresiz, tükenmiş bir halde ve bu ahvalin içinden çıkabilmek için akla gelmedik şeyleri yapabilen insanlar var hikâyede. Bu hikâyede başroldeki kadın kendince ne kadar çaresiz bir haldedir ki karşısına çıkan ilk dala –bu dal ne kadar tekinsiz olursa olsun- tutunup elindeki diğer dalı bırakmak istemektedir. Bunda bir maymun iştahı da mevcut elbette. Hayattan daha fazlasını hak ettiğini düşünürken insanlığa evrilememiş ve maymun olarak geçirdiği her güne lanet eden bir maymunun iştahı. Bu kadının adı Cora’dır ve maymun iştahının aksine ilk bakışta göz alıcı ve güzel bir kadındır. Bir yol üstü lokantası sahibi olan kocası Yunanistan’dan göçmüş bir Amerikalıdır. Cora, âşık olmadan evlendiği erkekten kurtulabilmek için yine yanlış bir erkeğe âşık olacak ve ondan medet umacaktır.
Roman, 30’lu yılların cinselliğe ve suça bakış açısına göre aşırı sayıldığı için Boston şehrinde yasaklandı. 1946’da Tay Garnett’in yönetmenliğinde Lana Turner ve John Garfield’in başrollerini üstlendiği ilk filmi çekildi. Bu filmin IMDb puanı 7.4. 1981’de ise Bob Rafelson’un yönettiği filmde Jessica Lange ve Jack Nicholson başrollerde. IMDb puanı 6.6. IMDb’de 46 yapımı olan “film noir” olarak değerlendirilirken 81’deki “erotic thriller” olarak kaydedilmiş.
Önce kitabı okuyup sonra filmleri izledim. 1981 yapımı filme “erotic thriller” denmesinin nedeni, Frank ve Cora’nın (Nicholson ve Lange) arasında daha ilk andan itibaren kıvılcımlanan elektrik sayesinde birbirlerine müthiş bir çekim gücü duymaları. Genç kadın kocasıyla olan ilişkisinde yaşayamadığı ihtirasla ilk fırsatta genç ve yakışıklı ama bir o kadar da serseri olan Frank’le bütün tabuları yıkarak sevişiyor. Amerika gibi kendini “özgürlükler ülkesi” olarak tanımlayan bir ülkede bile kitabın yasaklanmasına sebep olan cümleler 1981 yapımı filmde senaryoya aynı ihtirasla aktarılmış.
Peki bu hikâye, içinde cinayet, suç, polis ve katil olmasına rağmen neden polisiye değil de suç hikâyesidir? James M. Cain, yazının başında dediğim gibi çaresiz insanların hayatlarından bir çıkış yolu bulmak için neler yapabileceğini anlatmış. Çaresiz bir kadının içinde bulunduğu kapana kısılmışlıktan kaçabilmek için yoldan geçen yakışıklı bir serseriye bel bağlayışını etkili bir biçimde aktarmış. Roman, pervasız, genç ve yakışıklı bir erkeğin başkasının kadınına hiç tereddütsüz göz koyarken onunla yaşadığı ihtiraslı anlar uğruna cinayet işleyecek denli ileri gidebileceğini de adım adım bize yaşatıyor. Yazar, karakterlerin içinde bulunduğu durumları, karşıdan seyreden ya da okuyanların, aynı psikolojik durumu hissederek empati yapmasını sağlayacak kadar gerçekçi anlatmış. İki kişi beceriksizce cinayeti planlarken başlarına gelebilecekleri hesaba katmadıkları için adım adım kendi sonlarını da planladıklarının farkında değiller. Romanda ve tabii ki filmde giderek yükselen “Acaba şimdi ne olacak?” gerilimi okuyucuyu ve izleyiciyi devam etmeye zorluyor.
Elbette karakterlerin iki yanlıştan bir doğru çıkmayacağını anlamaları uzun sürmeyecektir.
Başlıktaki soruyu duyduğunda tüylerinin diken diken olacağından emin olduğum H. W. Auden’e göre, Suç ve Ceza bir sanat eseridir ve bir sanat eseri olmayan polisiye romanla asla mukayese edilemez. Auden iddiasını şöyle temellendirir: Suç ve Ceza, okuyucunun “başka birinin acısını” paylaşmasına imkân tanıdığı için bir sanat eseridir. Polisiye ise bir fantezi olup okurun gerçeklerden kaçmasını, hayal dünyasına sığınmasını sağlar. Bu nedenle polisiye roman bir sanat eseri olamaz.
İnsanın ister istemez “Neden?” diye sorası geliyor. Gerçeklerden kaçmamızı sağlayan bir roman neden sanat eseri olamasın? Evet, sanat, Tolstoy’un da dediği gibi, bize hayatı sevmeyi öğretir. Düşündürür, hissettirir, bilgilendirir eğitir ama aynı zamanda eğlendirir de. Bir süreliğine de olsa hayatın gerçeklerinden kaçmamızı, eğlenmemizi, acılarımızı unutmamızı sağlayan bir roman neden sanat eseri olma onuruna erişemesin?
Neyse ki günümüzde polisiye romanların sanat eseri olabileceği konusunda en ufak bir tereddüt yok. Peki, o zaman başlıktaki soruya dönersek, Suç ve Ceza’nın polisiye roman olması mümkün mü? Polisiye romanların da sanat eseri olabileceklerini kabul ettiğimize göre şimdilik bu sorunun cevabı “evet” gibi görünüyor. Ancak, Suç ve Ceza’nın polisiye bir roman olup olmadığı, onun sanat eseri olup olmamasıyla bağlantılı değildir. Suç ve Ceza’yı polisiye roman yapacak veya yapmayacak olan kriterler polisiye roman türünün yapısıyla alakalıdır.
KURGU TÜRLERİ
Kurgusal eserleri ikiye ayırırız. Popüler kurgu ve edebi kurgu. Popüler kurgu, bildiğimiz bütün roman türlerini kapsar. Aşk, gerilim, mecera, polisiye gibi bütün türler popüler kurgudur. Edebi kurgu ise, bu türlerin hiçbirine sokulamayan romanlardır. Bu kurguya edebi denmesi onun diğerinden üstün olduğu anlamına gelmez. Adlandırma, bu romanlar hiçbir türe dahil edilemedikleri için yapılmıştır.
Edebi kurgu, klasik dediğimiz 18 ve 19. yüzyıllarla 20. yüzyıl başlarında yazılmış romanları kapsar. Klasik romanlarde birkaç türün özelliği bir arada bulunur. Birçok klasik roman, aşk, macera, gizem, gerilim gibi özellikleri bünyesinde barındırır. 20. yüzyılla birlikte romanda da bir iş bölümü başlamış ve böylece türler ortaya çıkmış ve zamanla kendi geleneklerini, mecazlarını, klişelerini ve kurallarını oluşturmuşlardır. Roman türleri içerisinde kuralları en katı olan tür, polisiyedir.
POLİSİYE ROMAN
Polisiye roman, genellikle bir cinayetin aydınlatılma sürecini anlatan edebi bir kurgu türüdür. Bu nedenle anlatı, daima bir cinayetle başlar. Ardından ortaya çıkan dedektif ilk keşfini yapar potansiyel katil adaylarını belirler. Bunu izleyen evre, dedektifin kanıt toplama ve tanıklarla görüşme safhasıdır. Böylece dedektif, cinayet öncesindeki ve sonrasındaki günlerde neler olup bittiğini öğrenir. Soruşturmanın sonunda muhtemel çözümlerden birini, kendi çözüm önerisi olarak sunar. Bunu yaparken, olay örgüsünde yer alan bilgilere dayanmak zorundadır. Bu bilgilerin dışına çıkamaz. Çözüm, kaçınılamaz bir biçimde öncüllerden ortaya çıkmalı ve mümkün olabilecek yegane sonuç olmalıdır. Okur, bunun tartışılamaz doğruluğu konusunda en ufak bir şüphe bile duymamalıdır. Polisiye romanın finali, eserin en önemli kısmı yani doruk noktasıdır. Burada yazar okurla hesaplaşır ve meselenin çözümü konusunda onu ikna edecek tüm kanıtlarını sunar. Bir polisiye romanı iyi ya da kötü yapan her şey yazarla okurun hesaplaştığı bu bölümde yer alır.
Bu kısa analizden anlaşılacağı üzere, polisiye roman, son kertede bir “katil kim” romanından başka bir şey değildir. İster rahat, ister sert polisiye tarzında yazılmış olsun, her polisiye romanın tek bir amacı vardır: Katilin kim olduğunu bulmak. Yani polisiye roman bir cinayet gizemi içermek zorundadır. Eğer gizem yoksa, katilin kim olduğu belliyse, cinayeti neden ve nasıl işlediği açıkça ortadaysa, orada polisiye romandan söz edilemez.
Polisiye romanın olay örgüsü, kaçınılmaz bir biçimde iç içe girmiş iki ayrı hikâyeden oluşur. Bu yapısal bir zorunluluktur. Birinci hikâye cinayetin öncesindeki günlerde başlar, cinayetin işlenmesiyle sona erer. İkinci hikaye ise soruşturmayı anlatır. Cinayetin işlenmesiyle başlar ve katilin yakalanmasıyla sona erer. Polisiye romanda okuyucu bu iki hikâyeyi bir arada okur. Çünkü her iki hikâye aynı anda, aynı sayfada hatta aynı cümlede anlatılır. Sadece polisiye romana özgü olan bu tuhaf durum, onu diğer bütün türlerden ayıran en önemli özelliğidir.
Bir polisiye romanın olmazsa olmazı ise muammadır. Cinayetin gizemi, bir polisiye romanın mummasını oluşturur. Muamma sadece katilin kim olduğuyla değil, örneğin kilitli oda veya imkansız suç polisiyelerinde olduğu gibi, cinayetin nasıl işlendiğiyle de alakalı olabilir. Bazı hikâyelerde katilin motivasyonu, yani cinayetin nedeni de muammanın bir parçasıdır.
Bir polisiye romanda muamma mutlaka çözülmelidir. Bu okurla yazar arasında yapılmış gizli bir anlaşmadır. Her okur, bir polisiye romanı eline aldığında, en sonunda muammanın çözüleceğini, cevapsız soru kalmayacağını, belirsizlik gibi bir durumun asla ortaya çıkmayacağını bilir. Her polisiye roman, romanın sonunda katilin yakalanacağından ve bir şekilde adaletin sağlanacağından kuşku duymaz.
Sonuç olarak, bir polisiye romanı diğer türdeki romanlardan ayıran temel özellikler, anlatının ikili yapısı, muamma ve muammanın finalde kesin çözümüdür. Bu üç özellikten herhangi birinin olmaması durumunda o roman polisiye vasfını kazanamaz.
Polisiye romanda ayrıca dedektif , katil, soruşturma, vs. gibi zorunlu unsurlar da vardır ama bunlar bir polisiye romanı diğer romanlardan ayıran temel özellikler değildir. Bir macera romanında da dedektif, katil, soruşturma gibi unsurlar bulunabilir.
SUÇ VE CEZA
Hikâye, Rusya’nın Batılılaşma döneminde geçiyor. Sanayileşen Avrupa’nın gerisinde kalan Rusya, feodalizmden kapitalizme doğru ağır aksak yol almakta. Doğal olarak sancılı bir süreç bu. Sınıflar arasında çatışma, ekonomik sıkıntılar, sosyal huzursuzluk, hükümetin yoksul sınıflara ilgisizliği had safhada. Bir bakıma bu nedenle, romanın en önemli karakterlerinden birinin ülkenin kendisi olduğu bile söylenebilir. Sessiz ama varlığını sürekli hissettiren bir karakter.
Romanın başkarakteriyse –yine sanırım adını bilmeyen yoktur- Raskolnikof. Yoksul ve çaresiz bir adam olan Raskolnikof, bazı insanların diğerlerinden daha üstün olduğuna inanır. Ona göre, bu gibi insanların eylemleri yasadışı ve ahlaken kabul edilemez olsa bile amaçları insanlığı daha iyi hale getirmek olduğu için mazur görülmelidirler. Kendisinin böyle bir insan olup olmadığını anlamak için ahlaksız bir kişi olduğuna inandığı yaşlı bir tefeci kadını öldürmeye karar verir. Toplumun iyiliği için onu öldürmesi gerektiğini düşünür. Ancak işler planladığı gibi gitmez. Önce, o sırada tefeci kadının evinde bulunan üvey kız kardeşi de baltasından nasibini alır. Ardından kısa bir süre içinde üstün insan olmadığını anlar. Çünkü suçluluk duymakta bu da ona acı vermektedir. Ondan kuşkulanan polis müfettişi onunla kedi-fare oyunu oynar. Raskolnikof vicdanının sesine daha fazla dayanamaz, akıl sağlığı giderek bozulur ve sonunda her şeyi itiraf eder.
Dostoyevski’nin birçok romanında suç edebiyatı için bol malzeme vardır. Sadistlerden fahişelere, devrimcilerden casuslara ve soğukkanlı katillere kadar, suç romanlarınlarına özgü karakterler üretmiştir. İllegalitenin ve ahlaksızlığın yaşam biçimi olduğu mahalleler onun başlıca dekorudur. Şiddet, soruşturma, polis sorgulamaları, takipler detaylı biçimde romanlarında yer alır.
Kuşkusuz onun en soğukkanlı katili Raskolnikof değil. Ama en psikopat olanın o olduğu kesin. Romanda deliliğinin geçici bir cinnet olduğu söyleniyor ama bundan o kadar da emin değilim. Romanın anlatıcısının güvenilir olmadığını da hesaba katmak lazım.
Raskolnikof tüyler ürperten cinayetler işliyor. İki kadını baltayla öldürüp kaçıyor. Sebep? Açıkçası doğru dürüst bir sebep yok. Kahramanın nihilist fikirleri onu önce cinayete, ardından zihinsel bir çöküşe sürüklüyor.
Şimdi baştaki soruya dönüp tekrar soralım: Suç Ve Ceza, polisıye roman mıdır?
Önce iç içe geçmiş iki hikâye olup olmadığına bakalım. Romanda ikili bir hikâye yapısı yok. Yani, cinayetlerin hikâyesi ile soruşturmanın hikâyesi ayrı ayrı ama aynı zamanda anlatılmıyor. Romanda tek bir hikâye var ve başından sonuna kadar anlatılan da o.
Sadece bu durum bile Suç Ve Ceza’nın bir polisiye roman olmadığına karar vermemiz için yeterli. Ama başka kanıtlar da var.
Suç Ve Ceza’da muamma da yok. Katilin kim olduğunu, cinayetin neden işlendiğini biliyoruz. Hatta nasıl işlendiği hakkında da detaylı bilgimiz var. Okur olarak bilmediğimiz tek şey, bundan sonra ne olacağı? Raskolnikof suçunu itiraf mı edecek? Yoksa yakalanacak mı? Ne olacak? Yani, kahramanın başına ne gelecek?
Romanda muamma olmayınca haliyle, çözümün açıklandığı bir bölüm de yok. Onun yerine, kahramanın felaketinin kesinleşmesinden sonra başına ne geldiğini açıklayan bir bölüm var. Bence romanın en zayıf kısmı da burası. Böyle bir açıklama olmasa daha iyi olurdu diye düşünenlerdenim.
Bu kanıtlar ışığında Suç Ve Ceza’nın polisiye roman olmadığı çok açık. Ancak roman baştan sona bir cinayeti anlattığı için suç romanı olma sıfatını fazlasıyla hak ediyor. Cinayetin bireysel ve toplumsal sebeplerini, cinayet işlendikten sonra katilin yaşadıklarını ve hissettiklerini anlatan etkileyici bir suç romanı…
Bu sayıda okurlarımızın yakından tanıdığı çok yönlü bir kalemle, polisiye yazarı, editör ve çevirmen Emel Aslan’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Merhaba Emel. Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldin. Öncelikle bize kendinden bahsedebilir misin? Şu sıralar hayat nasıl gidiyor? Nelerle meşgulsün?
Merhaba Ramazan… Dedektif Dergi ailesine ilk kez 2019 yılında yayınlanan 16. sayısında bir öykümle dâhil olmuştum. Bugün itibariyle 50. sayıdayız ve bu sefer ben de dergimize röportaj veriyorum. Ne mutluluk! Çok teşekkürler bu söyleşi için…
Kısaca kendimden bahsedeyim elbette: Antalya’da doğdum, ODTÜ’de Çevre Mühendisliği okudum, Ankara’da farklı sektörlerde uzun süre çalıştım. Sonra bir gün canımıza tak edince eşimle birlikte istifaları basıp, daha önce tatile bile gitmediğimiz Dalyan’a otel işletmeye gittik. Maksat hayatımızı değiştirmekti ve işe yaradı. Ondan sonra bir süre Ankara’da barcılık, ardından Kabak Koyu’nda kampçılık, hadi bir de karavan derken gezgin bir hayatın içinde buldum kendimi… Tüm bunlar olurken bir taraftan da dümeni çevirmenliğe doğru kırdım –ki dille uğraşmak beni hep cezbederdi. Arada iki senelik eğlenceli bir dergicilik maceram da oldu; Mahalle Baskısı ilk göz ağrımdır. Bu arada ufak tefek yazmaya, kalemimi ısıtmaya başladım. Zaman içinde de beni asıl mutlu eden ve canlı tutan şeyin edebiyat olduğunu fark ettim. Diğer tüm işlerden elimi eteğimi çektim ve sadece yazmaya/çevirmeye/editörlüğe yoğunlaştım.
Hayat bu sıralar hayli sakin modda gidiyor. Yılın bir yarısını Ankara’da, diğer yarısını Antalya’da geçiriyorum. Öyküler yazıyor, tiyatro oyunları çeviriyor ve bolca polisiye eser editliyorum. Tam bir erken emeklilik hâli anlayacağın.
Yazma dürtüsü ilk defa ne zaman içine düştü? Seni yazmaya iten ya da çeken şeyler nelerdi?
Yazma dürtüsü içime çocukken düşmüştü aslında. Babamın da edebiyat öğretmeni olması dolayısıyla hep okunup yazılan bir aileydi bizimki. Şiirler yazar, günlükler tutar, minik öyküler yazardım. Kalemi elime aldığımda kendimi çok rahat ve özgür hissettiğimi, sanki başka bir dünyaya geçiş yaptığımı hatırlıyorum. Ancak yıllar içinde bu dürtü, eğitim sisteminin derinliklerine gömülüp kayboldu. İlerleyen senelerde her nedense mühendis olacağım diye tutturdum. Matematiği de seviyordum ve o yaşlarda sayısal zekâyı daha matah bir şey zannediyorduk sanırım. Üniversite hayatım gayet keyifli geçse de aldığım mühendislik eğitimi uzun vadede beni pek mutlu etmedi. Sonrasında türlü işlerde çalıştım, genellikle yurtdışı ilişkiler yürüttüm ve en azından farklı sektörlerde sosyalleşerek dil becerilerimi geliştirmiş oldum. Yıllar boyunca o kadar çok teknik çeviri yaptım ki sana anlatamam. Bir oda dolusu ihale dosyası tercüme etmişimdir herhâlde, otomatik pilota bağlamıştım artık. Kurumsal hayatla bağlarımı kopardıktan sonra o teknik çeviriler yerini yavaş yavaş edebi çevirilere bırakmaya başladı ve ben ilk kez bundan ne kadar haz aldığımı fark ettim.
Polisiye merakın ne zaman ve nasıl başladı? Neden polisiye okuyorsun, okumakla kalmayıp yazıyorsun? Çoğu zaman küçümsenen polisiye türüne varoluşsal anlamlar yükler misin yoksa polisiyeye yönelik ilgin daha çok kaçış zevki ile mi alakalı?
Polisiye merakımın ne zaman başladığını tam olarak hatırlamıyorum. Çocuklukta ve ilk gençlikte elimize ne geçerse okurduk, herhangi bir kısıtlamamız yoktu. Bunlar, o yaş için ağır sayılabilecek klasik eserler de olabilirdi, ansiklopedi setleri de, polisiye, macera, gerilim romanları da. Bana heyecan veren, kalbimin hızlı hızlı çarpmasına neden olan kitaplardan ayrı bir zevk alırdım. İlk kez Edgar Allan Poe okuduğumda ne kadar etkilendiğimi anımsıyorum. Rüyalarıma girmişti. Öyle çok büyük anlamlar yüklemiyorum. Bana keyif veren her şeyi okuyabilirim; yeter ki özenilerek, belli edebi standartlar gözetilerek yazılmış olsun. Okurken bulmacalar çözmeyi, zihnimi zorlamayı, parçaları birleştirmeyi severim. Hele çocukken bu tür şeyler çok daha yeni ve şaşırtıcı geliyor. Suç öyküleri yazmak ise hiç planladığım veya hayalini kurduğum bir şey olmamıştı. Olaylar öyle gelişti. Dedektif Dergi ile tanıştım ve hayatım değişti. Meğerse aradığım şey buymuş. Büyük keyif alıyorum.
Hikâyelerindeki fikirler nereden gelir? İlhamını nereden alırsın? Yazma sürecinden bahseder misin?
Yeni fikirler aklıma her yerden, türlü şekillerde ama en çok yürüyüş yaparken gelir. Bazen bir çocukluk anısından, bazen bir rüyadan, bazen otobüste gözlemlediğim insanlardan veya bir gazete haberinden ilham alabilirim. Kimi zaman aklıma sadece bir başlangıç cümlesi gelir, devamı günlük yürüyüşlerimde şekillenir. Bazense aklımda sadece bir final fikri olur, aylarca bir kenarda bekler, sonra bir gün birdenbire tüm hikâye çözülür. Hiç belli olmuyor. O sıralar ne yazmak istediğime biraz içgüdüsel karar veriyorum. Her hikâyenin anlatılmak için beklediği uygun bir zaman var sanırım. O zamanı bekliyorum.
Öykülerinde sürprizli son ve şaşırtmacaların yanı sıra derinlikli karakterler yaratmayı da ihmal etmiyorsun. Karakterlerini hem görünen yanları hem de bilinçaltı gibi görünmeyen taraflarıyla ele almanın öykülerine gerçekçilik kattığını, onları daha etkileyici kıldığını düşünüyorum. Anladığım kadarıyla psikolojiye özel bir merakın var. Bu konuda özel araştırma ya da okumalar yaptın mı?
Teşekkür ederim düşüncelerin için. Doğru, psikolojiye biraz merakım var. Kendimce birtakım araştırmalar ve okumalar yaptım. İnsanları gözlemlemeyi, davranışlarının altında yatan nedenleri irdelemeyi seviyorum. Aslında kendimle yüzleşmek, kendimi daha iyi tanımak ve keşfetmek isteğiyle yola çıkmıştım ancak katmanlar dolusu bilgiyle karşılaştım. Ucu bucağı yok. İhtiyacım olduğu kadarından faydalanıyorum.
İnsanları doğru analiz ettikçe, aslında iletişimde yaşadığınız pek çok sorunun altında yatan sebepleri de çözümlüyorsunuz. Karşınızdaki kişiden aldığınız ters bir tepkinin mesela, aslında sizinle değil, kişinin kendisiyle ilgili olduğunu anlıyor ve bir müddet sonra üzerinize alınmamaya başlıyorsunuz. Empati duygunuz gelişiyor, ilişkiler kolaylaşıyor. Bence toplumca en büyük sorunumuz bu: Empati eksikliği. Birbirimizi dinlemiyor, dolayısıyla anlamıyoruz. Herkes sadece kendini anlatma derdinde. Yazarken de karakterin altını doldurmayı mühim buluyorum. Kısa hikâye de yazsanız, minik birkaç ipucuyla karakterinizin sınırlarını çizebiliyor, ete kemiğe büründürebiliyorsunuz. Böylece okur, hikâyenin içine daha rahat girebiliyor, kendinden bir parça bulması kolaylaşıyor.
Neleri, kimleri okursun? Kimlerden, hangi kitaplardan çok etkilendin? Başucu eserlerin var mıdır, varsa nelerdir?
Oooo, isim vermek o kadar zor ki… Kimi saysam eksik kalır. Her şeyi okumak isteyip, kendi çapımda epey bir şey de okuyup, okuduklarımın okyanusta ancak bir kum tanesi olduğunu fark ediyorum. İnsan bu konuda asla tatmin olmuyor sanırım, hep yetersiz hissediyorum. İlk gençlik yıllarımda Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Vüsat O. Bener, Murathan Mungan, Edgar Allan Poe, Charles Bukowski, Jeryz Kosinski beni en çok etkileyen yazarlardandı. Cemil Kavukçu, Barış Bıçakçı ve Hakan Şenocak öykülerine bayılırım. Şiir deyince Şükrü Erbaş ve Ahmet Erhan. Sonra Ursula K. Le Guin bambaşka bir ufuk açan, çok özel bir isimdir benim için. Alper Canıgüz, Mahir Ünsal Eriş, Hakan Bıçakcı başucu yazarlarımdan. Yeni nesil çağdaş öykücü ve romancıları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Bunların dışında mizah dergileri de her zaman hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu, ömür boyu istikrarla takip ettim.
Beş sene önce polisiye dünyasına adım atmamla birlikte önümde yepyeni bir kapı açıldı ve Türk polisiyesine emek veren onlarca değerli yazarla tanıştım. Arayı kapatmak için son yıllarda ağırlıklı olarak yerli polisiye öyküler ve romanlar okuyorum. Tabii, sürekli yeni eserler çıkmaya devam ediyor ve hâliyle yine hepsine yetişemiyorum.
İlk kitabın “Suç ve Bela Öyküleri” İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı’ndan yakın zamanda yayımlandı, epeyce ilgi gördü ve görmeye de devam edeceğinden eminim. Kitabının yayımlanma sürecinden bahseder misin? Aldığın tepkiler nasıl?
Kitabımın yayımlanma süreci –ilk kitabını çıkarmaya çalışan her yazar adayının bilebileceği gibi– biraz uzun ve meşakkatli oldu. Edebiyat ciddi bir sabır işi; yazmak, yani işin üretim kısmı nispeten kolay olan tarafıymış. Eserinizi okura ulaştırma süreci çok daha yıpratıcı olabiliyor. Titizlikle hazırladığım kitabımı sanıyorum doğru yayınevine, doğru zamanda gönderdim, aceleye getirmeden, sabırla bekledim ve beklediğime değdi. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum çünkü yeni yazarların karşılaştıkları zorlukların farkındayım.
“Suç ve Bela Öyküleri” tahmin ettiğimden fazla ve güzel tepkiler alıyor, bu da beni çok mutlu ediyor elbette. Daha önce birçok kolektif öykü seçkisinde yer almıştım ama tamamen kendi eserin olan ilk kitabını elinde tutmak bambaşka bir hismiş gerçekten. Tanımadığım bir okurun “Kendi karanlığınızla yüzleşmeye hazırsanız bu kitap tam size göre,” yorumu çok hoşuma gitti mesela. En sık karşılaştığım övgünün ise “doğru ve temiz Türkçe kullanımı” olması beni şaşırtıyor aslına bakarsan. Zaten olması gereken bu değil midir? Edebi bir eser yayımlamak üzere yola çıkan birinin en azından Türkçeyi doğru kullanıyor olması gerekmez mi? Çıta bu kadar düşük mü cidden? Kafam karışıyor bazen.
İyi yazmanın sırrı sence ne?
Bu işin bir “sırrı” var mı bilemiyorum. Kendimden ve çevremde gözlediklerimden yola çıkarak birkaç şey söyleyebilirim belki: Öncelikle bir derdiniz, anlatacak bir hikâyeniz olmalı sanırım. Yeterince içselleştirilmeden, ezberden yazılmış metinler karşıdakinin yüreğine pek dokunmuyor, yüzeysel kalıyor gibi geliyor bana. Sonrasında, azimle çalışmak elbette. Bolca okumak, araştırmak, gelişime, değişime ve eleştiriye açık olmak mühim. Üzerine ekleyip geliştirmedikten sonra “yetenek” çoğu zaman tek başına bir anlam ifade etmiyor, hatta ters bile tepebiliyor. Çevrenizde sizi layıkıyla eleştirecek, ilerlemenize katkı sunacak doğru insanların bulunması da müthiş bir itici güç. Ama şöyle de bir gerçek var ki; her şeyi doğru da yapsanız, ne kadar çalışsanız, çabalasanız da bazen olmadı mı olmuyor. O yüzden her deneyim, kişiye özel. Kesin bir formülden bahsetmek mümkün değil.
Yerli polisiye hakkındaki düşüncelerini alabilir miyim?
2019 yılında Dedektif Dergi’yle tanışana kadar yerli polisiye camiamızın varlığından bile haberdar değildim açıkçası ve bundan epey utanmıştım. Meğer ülkemizde herkesin tanıdığı Ahmet Ümit haricinde de pek çok değerli yazar, yıllardan beri polisiyemiz için özveriyle çalışıyormuş. Nice sağlam kalemler tanıdım, son derece özenli, zekice yazılmış eserler okudum ve uzun yıllardan beri verilen emeği, gösterilen çabayı yakından gözleme fırsatım oldu. Yerli polisiyemizin elbette çok daha iyisini hak ettiğine inanıyorum. Ancak ne yazık ki ülkemizde hemen her konuda olduğu gibi hak ettiği değeri görebilenler azınlıkta.
Bu konuda polisiye yazarları olarak bize de önemli görevler düştüğünü düşünüyorum. Öncelikle “Polisiyede edebi dil kaygısına yer yoktur,” düşüncesine kesinlikle katılmıyorum. Eğer “İyi polisiye iyi edebiyattır,” mottosuna sahip çıkıyorsak, biz de buna uygun eserler üretmeliyiz. Okurdan saygı bekliyorsak, biz de okurun karşısına saygıdeğer bir biçimde çıkmalıyız. Üzerinde titizlikle çalışılmış, iyi yazılmış eserlerin yanı sıra, zaman zaman o kadar özensizce, çalakalem yazılmış, kurgu hatalarıyla dolu, imla kuralları dahi hiçe sayılarak yayımlanmış eserlerle karşılaşıyoruz ki… Parasını bastıranın kitap çıkarabildiği, editörlerin kalem oynatmadan eser yayına soktuğu edebiyat dünyasında bunlar elbette okurun gözünde çıtayı düşüren ve “Türkler polisiye yazamaz,” önyargısını besleyen unsurlar. Hepimizin önce kendi evimizin önünü süpürmeye ihtiyacı var gibi geliyor bana.
Yazarlığın yanı sıra Herdem Polisiye Serisi için editörlük de yapıyorsun. Editörlük nasıl bir iş? Sana neler kazandırdı ya da kaybettirdi?
Editörlük kesinlikle çok keyif aldığım bir iş. Zaten ben genel olarak “düzeltmeyi” seven bir insanım. Gündelik hayatımda insanlara (fikrim talep edilmedikçe) fazla müdahale etmemem gerektiğini yıllar içinde çok şükür bir nebze öğrendim ama metin düzeltirken sizi sınırlayan hiçbir şey yok ve bence bu harika bir şey. Hata düzeltmek kendi yazın yolculuğum açısından da çok geliştirici oluyor. Yazarken nelerin yapılmaması gerektiğini ayan beyan görebiliyorum çünkü.
Dezavantajı ne dersen; ayaklarımı uzatıp şöyle keyifle kitap okuma zevkimi neredeyse kaybettim. Bir nevi meslek hastalığı oldu. Gözlerim sürekli hata tarıyor ve maalesef kolaylıkla buluyor. Okuduğum çoğu kitapta “Keşke editörü ben olsaydım,” diye söylenip duruyorum. Kendimi metnin akışına bırakabildiğim eserlere nadiren denk geliyorum.
Tabii, bir de son yıllarda sürekli yerli polisiye okumak zaman zaman “polisiye zehirlenmesi” geçirmeme neden oluyor, fenalık basıyor. Öyle durumlarda acilen uzaklaşıp ruhumu arındıracak farklı türde eserlere yönelmeye çalışıyorum.
Yeni kitap çalışmaların var mı? Roman da yazacak mısın yoksa öykücü olarak mı devam edeceksin?
Öykü her zaman başımın tacı olacak, okumayı da yazmayı da çok seviyorum. Şu anda ikinci öykü kitabım üzerinde çalışıyorum. Neredeyse tamamlamak üzereyim. 2025’in başlarında yayımlanmasını umuyorum. Dosyamı yayınevine gönderdikten sonra belki ufaktan bir roman fikrine tutunmaya başlarım gibime geliyor. İçimde o yönde de birtakım kıpırtılar var. Bakalım neler olacak.
Okurlarımız için polisiye kitap-film-dizi önerilerini alabilir miyim?
Yerli polisiyemizden iyi bir örnek okumak isteyen okurlarımıza, Hasan Bulut’un geçtiğimiz yıl Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı ödülünü alan “Aynadaki Düşman” adlı eserini tavsiye ederim. Herdem Polisiye’den çıkan bu güzel romanın editörlüğünü ben üstlenmiştim. Tertemiz bir dille ve özgün bir üslupla yazılmış bu eser, yerli polisiyemizin parlak bir örneği bence.
Son dönemde izlediğim en güzel dizilerden biri, Netflix’te yayınlanan “Ripley” oldu. Vasat işlerin arasında yıldız gibi parlayan, gerçek bir sanat eseri.
Sinemada ise Coen Kardeşler’e bayılırım. 1996 yapımı “Fargo” filmi bir klasiktir mesela. Daha sonra dijital platformlara aynı isimle dizi uyarlaması da yapıldı. O da hiç fena değildi.
Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Yeni eserlerini sabırsızlıkla bekliyoruz.
Asıl ben teşekkür ederim Ramazan, çok keyifliydi. Birlikte nice yeni eserlere diyelim…
EMEL ASLAN’DAN GÜÇLÜ SÖZCÜKLERİN TEKİNSİZ DİYARINDA BİR GEZİNTİ
“Her şey değişti; yerle gök, güneşle ay yer değiştirdi. Nereye gittikleri de umurumda değildi.”
(“Sürpriz!”, Emel Aslan, Suç ve Bela Öyküleri, s. 64)
Emel Aslan’ın Suç ve Bela Öyküleri, İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı’ndan 2023 yılı sonunda çıktı. İçinde dokuz öykü barındıran kitabın kapak illüstrasyonu Ebrahel Lurci’ye, editörlüğü Ceyhan Usanmaz’a ait. Kapağında bir kedi gördüğüm zaman beni benden alan kitaplar serisine bir tane daha eklendi böylece. Antalya doğumlu yazarımız ile aynı kuşağın çocuğu olmak ve hayvanları sevmek haricinde bir ortak noktamız daha var: Türkiye’nin ilk polisiye e-dergisi Dedektif Dergi ile yollarımızın kesişmiş olması.
Emel Aslan ODTÜ’de Çevre Mühendisliği okuduktan ve uzun yıllar Ankara’da farklı disiplinlerde çalıştıktan sonra kurumsal hayata veda etmiş. Serbest çevirmenlik yaparak yazı-çizi işlerine bulaşmış. EskiYeni bünyesinde yayımlanan Mahalle Baskısı dergisinin kurucusu, editörü ve yazarlarından biriymiş. ONK Ajans’a bağlı olarak Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları ve özel tiyatrolar için tiyatro oyunları çevirmeye ve yazmaya başlamış. Tam da aynı sıralarda Dedektif Dergi’de yazmaya ve Herdem Kitap/Polisiye serisi için editörlük yapmaya başlıyor. Benim ilk polise öykü kitabım olan Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları’nın editörlüğünü de yapmıştı. Başka bir deyişle Emel Aslan, Dedektif Tilda’nın vaftiz annesidir. O yüzden bu yazdıklarımın subjektif olduğunu belirtmek isterim.
Suç ve Bela Öyküleri, “Balkon” isimli öykü ile açılış yapıyor. Öyküyü okuduktan sonra arkanıza yaslanıp, “Az önce neler yaşadım ben?” diye düşünmenizi sağlıyor. İyi kurgulanmış hikâye, gizemli bir rüyadan geçerek kahramanın hayatında başka bir geçide kapılar açıyor.
İkinci öykü “Bıraksaydım da Ölseydi” muzip bir suikast girişimi. Kendisine köle gibi davranan karısını öldürmeye çalışan adamın başına neler gelmiş, okumak istersiniz herhâlde.
Üçüncü öykü “Odadaki Fil”, gonca hâlinde bir çiçek olarak karşımıza çıkıyor. Açtığı zaman hangi çiçeğe dönüşeceğini bilemeyeceğiniz bir gizemle taç yapraklarını bir bir okuyucuya sunuyor. Tek tek açılan yapraklar, kahramanların gizli çamaşırlarını da gözler önüne seriyor.
“Sentez”de bir hiç olduğuna inandığı kendisinden, yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden bir katil sentezleyen insanı seyrediyoruz. Dehşetle ama hüzünle. “Bir insan bu kadar yalnız olabilir mi?” sorusunu da ayaklarımızın altında tekmeleyerek…
“Sürpriz!” öyküsü kanınızı donduracak nitelikte. Spoiler vermeyeyim ama kediye yaptıklarını okuyunca adamı ben kendi ellerimle öldürmek istedim!
“Neden?” isimli öykü beni gözyaşlarına boğuyor. Neden’ini okuduğunuz zaman öğrenesiniz diye hiçbir ipucu vermeyeceğim.
Kitaba ismini veren “Suç ve Bela” heyecanlı bir öykü. Çocukluk anılarınızı gözlerinizin önüne seren, ama sonrasında yüreğinizi sıkıştıran, içinizdeki ateşi önce harlayıp sonra söndüren bir hikâye.
“Oyuna Davet” her şeyini kaybetmiş bir adamın daha kaybedecek nesi olabilir dedirterek ters köşeyle biterken kitabın en heyecan yaratan öyküsü payesini almayı hak ediyor.
Son öykü “Mükemmel” ise mükemmel planlanmış bir cinayetin mükemmel bir şekilde sona erişini anlatan ve sonuyla okuyucuyu yine yerinden hoplatan bir öykü.
Dedektif Dergi’de devam eden fantastik polis kahramanım Ozan Ilgın’ın 20. sayısını yazacağım diye kelimelerle cebelleştiğim şu günlerde, kendi sözcükleriyle sulh olmuş bir hikâye anlatıcısını okumak gözlerime de ruhuma da iyi geldi. Sizlere de Suç ve Bela Öyküleri’ni okumanızı ve yerli yerinde kullanılmış güçlü sözcüklerin tekinsiz diyarında bir gezintiye çıkmanızı tavsiye ederim.
“Bilmiyorum, dedim ya Devran Bey! Neden inanmak istemiyorsunuz? Rica ederim, bırakın şu saçma ithamlarınızı! Anlayın artık şunu, Gencoy’u kaçıran kişi ben değilim.”
“Sizin itirazlarınızı dinleyerek daha fazla burada vakit harcamayacağım Önay Bey. Bir saattir suçlu olmadığınızı söylüyorsunuz fakat hâlâ telefon sinyalinin neden bu pansiyonda tespit edildiğini açıklayamıyorsunuz. Kitap konusuna girmiyorum bile. Ne düşünmemi bekliyorsunuz? Bunun sadece bir tesadüf olduğunu mu?”
Önay Bey bir kez daha kafasını avuçlarının arasına aldı. Bu şekilde öfkesini bastırmaya çalışıyordu. Yaklaşık bir saattir suçsuz olduğunu kanıtlamak için dil döktüğü bu adamı, yaka paça dışarı atmamak için kendini zor zapt ediyordu. Olaylar zaten yeterince karmaşıktı. Arkadaşlarından biri kaçırılmıştı. Onu sağ salim bulmak için elinden hiçbir şey gelmezken bir de şüpheli bile sayılmadan doğrudan suçlu bulunmak, adamı sarsmışa benziyordu. Odasındaki masanın üstünde duran kitaba çevirdi bakışlarını ve kim bilir kaçıncı kez, üzerine basa basa yine aynı cevabı verdi. “Bil-mi-yo-rum… Sorularınızın yanıtları bende değil. Son kez söylüyorum, o telefon ve o kitap buraya nasıl geldi, bilmiyorum. Gencoy pansiyonuma sadece bir kez geldi, o da üç yıl önce açılışta.”
“Tabii ki bilmiyorsunuz… Aksi olsa şaşardım doğrusu…”
Önay Bey gözlerini bıkkınlıkla devirdi. Bu ukalalığa daha fazla tahammül edemeyecekti. “Sizin derdiniz ne Allah aşkına?” diye bağırdı. Aynı öfkeli ses tonuyla devam etti sözlerine. “O telefonu bulmak mı? Tamam!.. Bulacağım… Az sonra bütün çalışanlarımı alarma geçireceğim. Eğer o telefon hâlâ bu pansiyondaysa, yerin yedi kat dibinde de olsa bulunacak. Müsterih olun!”
Yarım saat bile geçmeden bütün çalışanları bir araya toplayıp pansiyonun dört bir yanına salan Önay Bey, Devran’ı önüne katıp güvenlik kamera görüntülerinin toplandığı odaya yöneldi. Kontrol masasının önünde oturan görevliyi savururcasına yerinden kaldırıp kendi oturdu. Duvara monte edilmiş monitörleri sırayla işaret ederek, “Bu, pansiyonun dış kapısını gösteren kameranın görüntüleri, bu, binaya girilen bölüm, bunlar resepsiyon, lobi ve kat koridorları, bu da araç park yeri…” dedi. Öfkesi dinmişe benzemiyordu. Devran’ın ağzını açmasına fırsat vermeden köşede duran kayıt cihazlarını ve depolama ünitelerini gösterdi ve dişlerinin arasından, “Son bir yılın bütün kayıtları da burada,” dedi.
Masanın üstündeki bilgisayarın klavyesini kendine doğru çevirdi ve birkaç tuşa dokundu. Köşedeki kayıt cihazlarından uğultulu bir ses yükseldi. Aynı anda bilgisayar ekranında tarihler ve saatler belirdi. “Buy’run,” dedi az önce oturduğu sandalyeden kalkarken. “İstediğiniz tarih ve saatin görüntülerini inceleyin. Burada işiniz bitince, bütün odaları tek tek gezebilir, personeli hatta misafirleri bile sorgulayabilirsiniz. Dilediğiniz gibi davranmakta serbestsiniz. Umarım aradığınızı bulursunuz zira bu iş artık benim canımı sıkmaya başladı.” Son kelimeleri söylerken, çoktan Devran’ı ve kameralardan sorumlu görevliyi ardında bırakmış, odanın kapısını sertçe kapatıp çıkıp gitmişti bile.
Devran, Önay Bey’in kızgınlığını pek kale almadı. Kısa bir süre hangi günü, hangi saati, içerisini mi dışarısını mı, hangi açıyı incelemesi gerektiğini düşündü ve işe dış kapıdan başlamaya karar verdi. Madem ki telefonun en son sinyal verdiği yer bu pansiyondu, öyleyse kaçırıldığı gece ya Gencoy Bey’in kendisiyle ya da kaçıran kişiyle birlikte telefon buraya gelmiş demekti. Az önce patronu tarafından adeta koparılarak kaldırılıp kenara itildiği sandalyesine nihayet yeniden oturabilmiş görevliye, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 23.00’dan sonra kaydedilmiş olan görüntüleri görmek istediğini söyledi.
Yanılmamıştı… Saat tam 23.42’de Gencoy Sümer’in kullandığı arabanın, pansiyonun otoparkına girdiği görülüyordu. Yanında oturan yaşlı kadın saklanma gereği duymadan başını kameralara çeviriyor, bir el sallamadığı kalıyordu. Görevli, aracın otoparka doğru gitmiş olacağını varsayarak, o bölümün görüntülerine tıkladı. Saat ayarını yapıp açtı. Gecenin o vaktinde, kameraların rahatlıkla görüntüleyebileceği bir sürü boş park yeri varken, Gencoy Sümer arabasını kamera açısının dışında kalan kör bir bölüme sürüyor ve gözden kayboluyordu.
Tam yirmi yedi dakika sonra yaşlı kadın, bastonuna abanmış bir vaziyette, zar zor yürüyerek otopark bölümünden çıkıyordu. Yeniden ayarlanan, binanın giriş bölümünü gösteren görüntülerde, kadın içeri giriyordu. Boş olan resepsiyona doğru ilerliyor, çantasından çıkardığı bir nesneyi bankoya koyup tekrar dışarı çıkıyordu. Bıraktığı nesnenin ne olduğu seçilemiyordu fakat bunun Gencoy Sümer’in kitaplığından alınan kitap olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. İşi biten kadın, güvenlik kamerasına doğru sinsi bir gülümseme yolladıktan sonra geldiği gibi iki büklüm bir şekilde, otoparka yöneliyordu. Ondan sonra gelen saatler boyunca arabaya, yaşlı kadına ya da Gencoy Sümer’e ait tek görüntü yoktu.
Sonra ne olmuştu? Araba şu anda Emily Smith’in kapısının önünde durduğuna göre pansiyondan ne zaman çıkmıştı? Sabaha kadar park halindeki araçta bekleyip sonra mı çıkmışlardı buradan? Peki neden? Böyle bir molaya ne gerek vardı? Madem ki bu yolculuk Emily Smith’in evinin önünde son bulacaktı, yaşlı kadın aracı doğruca oraya sürdürebilirdi. Bunca zahmet, Gencoy Sümer’in Emily Smith’in asıl niyetini öğrenmesini engellemek için oynanmış bir oyun olabilir miydi? Peki suçlu gerçekten Emily Smith’se, kaçırttığı adamın arabasını kapısının önünde tutmanın ne aptalca bir davranış olduğunu bilmeyecek kadar saf biri miydi?
Beyninde dönüp duran soruları bir türlü ait oldukları yerlere yerleştiremeyen Devran sesli düşündüğünün farkında olmadan, “Bu araba buradan nasıl çıktı?” dedi. Sorunun kendisine yöneltildiğini sanan görevli, “Otoparktaki boşluktan çıkmış olabilir mi, diyeceğim ama…” diye cevap verdi. Kendi söylediğine kendi bile inanmamış gibi başını hızla sağa sola sallayarak, “Yok yok,” diye devam etti, “orası bir araba geçecek kadar geniş değil. Anca bir kişi geçer, bilemediniz iki…” Devran’ın soran gözlerle kendisini süzdüğünü görünce, “Boşluk,” diye adlandırdığı bölümün neresi olduğu hakkında açıklama yapma gereği duydu. Pansiyonun etrafını saran mazı ağaçlarının bir bölümü çetin geçen kışa dayanamayıp kurumuş, yenileri ekilene kadar eskiler yerlerinden sökülmüştü. Aslında yeni mazı ağaçlarının ekimi konusunda bir fidancıyla anlaşma yapılmış fakat adamın işi savsaklaması yüzünden bir haftayı aşkın bir zamandır boşluk kapatılamamıştı. İşin kötüsü, görevlinin bahsettiği bu boşluk, her ne hikmetse, otoparkın kör noktalarından birine denk geliyordu.
Devran sıkıntıyla soludu. Hâlâ yerine oturmayan bir sürü şey vardı. Görevlinin dediği gibi yaşlı kadın ve Gencoy Sümer o boşluktan çıkıp gitmiş olsalar bile, araba Emily Smith’in evinin önüne nasıl gitmişti? Kim götürmüştü? Görevliye dönüp perşembe sabah saatlerinin görüntülerini açmasını istedi. Bir süre izlediği görüntülerde kayda değer bir hareketlilik göremedi. Ta ki saat 09.26’yı gösterene kadar… Devran’ın, “Dur!” komutuyla neye uğradığını şaşıran görevli yaptığı ufak tefek ayarlardan sonra görüntüyü dondurdu. Burnunu ferforje demir kapıya doğru kırmış bir araç, bahçeye girmeye hazırlanıyordu. Arabada iki kişi olduğu belliydi fakat kim oldukları seçilemiyordu.
Sesine, olabilecek en olağan tonu yerleştirip “Misafir herhalde,” dedi görevli. Öyle ya, bir pansiyonun bahçesine bir aracın girmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Devran için son günlerin, olağanın çok ötesinde olağandışı geçtiği düşünülünce, görevlinin ses tonu onu ikna etmeye yetmedi. “Kaydı ilerletin lütfen,” dedi ve bir kez daha yanılmadı. Aracın içeri girdiği anda patlamayan bomba, çıktığı anda patlıyordu. Sadece yedi dakika sonraki görüntülerde önde Gencoy Sümer’in arabası, arkada diğeri, tozu dumana katıp çıkıyorlardı pansiyondan. Sürücüler bu sefer yüzlerini saklama gereği bile duymamışlardı. Arabalarda sürücülerden başka kimseler görünmüyordu. Tabii eğer, Gencoy Bey’i ve yaşlı kadını bagaja tıkmamışlarsa…
Devran, oturduğu eğreti sandalyeden kalktı. Son saatlerde oradan oraya itilip kakılmaktan nevri dönmüş görevliyi bir kez daha yana itip klavyenin önüne geçti. Dakikalarca bir ileri bir geri, hızlandırıp yavaşlatarak kaydı izledi. Amacı, henüz göremediği bir şeyi görmeye çalışmak değil, ayan beyan olanı tekrar tekrar görmekti. Bu manzara karşısında şaşırmalı mıydı, karar veremedi. Onu artık ne şaşırtabilir ne hayrete ve dehşete düşürebilirdi bilmiyordu. Olan olmuştu ve ne yazık ki hali hazırda mevcut olan şüphelilerin arasına iki kişi daha eklenmişti. Hem de diğerleri gibi epeyce tanıdık kişilerdi.
Bu vakada nasıl bir dolap dönüyordu böyle? Neyin nesiydi bu? Hayatı boyunca bunun kadar saçma bir soruşturma yürütmemişti. Yoksa Devran’a, Gencoy Bey’in de içinde olduğu bir oyun mu oynanıyordu? Bir haftalık süre dolunca Gencoy Bey saklandığı yerden çıkacak ve iddia ettiği kadar iyi bir dedektif olup olmadığını anlamak için Devran’a bu oyunu oynadıklarını mı söyleyecekti? Çünkü eğer öyle değilse, bu vakada suçlu olmayan bir kişi bile olmadığını, öyle ya da böyle Gencoy Bey’le yolu kesişen herkesin birlik olup bu suçu ortak işlediklerini düşünecekti. Belki saçma bir düşünceydi fakat şu anda bu bile bunun bir oyun olduğu gerçeğinden daha sakinleştiriciydi. Şüphelilere her geçen gün yeni birinin eklenmesi, üstelik delillerin, sanki ilmek ilmek işlenmiş ve ortalığa saçılmışçasına kişileri doğrudan hedef göstermesi, sonunda her şüphelinin suçsuzluğunu kanıtlaması, bu vakayı gerçek olamayacak kadar absürt bir hale sokmaya zaten yetiyordu. Bir de sonunda bu işin bir oyun olduğu saçmalığıyla yüz yüze gelirse, öfkesini dizginleyebilecek bir güç çıkar mıydı, emin değildi. Düşüncelerinden görevlinin sesiyle sıyrıldı. O anda aynı görüntüyü en az yirmi kez başa alıp tekrar izlediğinin farkında bile değildi.
“Ne aradığınızı söyleseniz, belki bir yardımım dokunurdu.”
Devran, görevlinin sözünü duymamış gibi ayağa kalktı. Bir yandan az önce çıkarıp sandalyenin arkasına iliştirdiği ceketini giyerken bir yandan parmağını monitöre tıklattı.
“Şu karenin çözünürlüğünü yükseltme şansımız var mı?”
Görevli, elinden geleni yapacağını söyledi ve başını bilgisayar klavyesinin tuşlarına gömdü. Aynı anda kayıt odasının kapısı açıldı. Önay Bey az önceki kadar öfkeli görünmüyordu. “Devran Bey!” dedi, sesindeki heyecanı saklayamayarak. “Hemen gelmeniz gerek. Aradığınızı bulduk.” Devran, dakikalardır her talimatına eksiksiz uyan görevliye döndü tekrar. Kendisine teşekkür edileceğini sanan görevli yepyeni bir talimatla daha karşılaşınca, belli belirsiz omuzları çöktü.
“Çözünürlüğü yükselttikten sonra her iki arabanın sürücülerini ve yaşlı kadını gösteren birer çıktı hazırlamanızı istiyorum.”
Cemre Pansiyon’un tüm personelini bir anda alıştıkları rutinden çıkarıp şaşkına çeviren meşhur telefon nihayet bulunmuştu. Üstelik yapılan aramalar sonucu değil tamamen bir tesadüf eseri. Yaklaşık beş yüz metre karelik arazinin üzerinde tüm ihtişamıyla yükselen pansiyonun her köşesi didik didik edildiği halde, o ana kadar hiç kimse aranan telefonu bulamamıştı. Hali hazırda bir sürü odası misafirlerce işgal edilmiş bir yerde, kimseyi tedirgin etmeden arama yapmak zaten yeterince zordu bir de telefona ait hiçbir iz bulunmayışı Önay Bey’i çileden çıkarmış, personelin üzerinde hissettiği baskı daha da çoğalmıştı. Zavallı gençler tam bu işten ümitlerini kesmiş, çaresizce teslim olmaya ve başlarına gelecek her şeye razı olduklarını söyleyip gerekirse kovulmaya hazırlanırlarken, pansiyonun bahçıvanı imdatlarına yetişmişti. Bahçıvanın hiç hesapta yokken, uzun süredir boş durduğu için canını sıkan bir köşeye erguvan fidesi dikmeye karar vermesiyle belki de yıllarca karanlıkta kalacak bir delil yeryüzüne çıkmıştı. Üzerine ağır bir cisimle vurularak kırıldığı tahmin edilen telefon, piyasada her yerde kolayca bulunabilecek bir naylon torbaya sarılmış, epeyce derine gömülmüştü. Devran torbayı arabasının torpido gözüne koyarken, bir kez daha kendine doğru çevirip baktı. Telefon, telefon olmaktan çok uzak görünüyor, üzerinden kamyon geçmiş bir metal kutuyu andırıyordu. Eğer bilişimci arkadaşı bu telefonu bir araya getirebilir ve açabilirse çok büyük bir mucize yaratmış olacaktı.
Saatlerdir Cemre Pansiyon’da aranan tek delil telefon olmasına rağmen bulunan sadece o değildi. Görevlinin bahsettiği, kuruyan mazı ağaçlarının açtığı boşluğun baktığı yan sokakta, kaldırımın kenarında bir kâğıt mendil parçası bulunmuştu. Aradan dört gün geçmiş olmasına rağmen mendilin üzerine sinen eter kokusu hâlâ hissediliyordu. Yaşlı kadının ve Gencoy Bey’in otoparktan çıkmak için o boşluğu kullandıkları kesin gibiydi, bulunan mendil sayesinde de Gencoy Sümer’in nasıl etkisiz hale getirildiği üzerine tahmin yürütülebilirdi. Yaşlı kadın, o ana kadar gizemini hâlâ koruyan bir biçimde oyalayıp kandırdığı adamı daha fazla zapt edememiş olmalıydı. Belli ki kendi arabasını önceden o sokakta bırakmıştı. Yaşı ve fiziksel özellikleri göz önünde bulundurulunca önce Gencoy Bey’i arabaya binmeye ikna etmiş sonra bayıltmış olmalıydı. Belki de arabada ona yardım etmek için bekleyen bir adamı vardı. Bu senaryo, bu şekilde uzayıp giderdi.
Devran, Önay Bey’in iğneleyici sözleri eşliğinde Cemre Pansiyon’dan ayrılırken vakit öğlene geliyordu. Uzaklaşmadan evvel arabasını yan sokağa çekti. O geceye ait bir iz ya da bir kamera, kim bilir, belki bir görgü tanığı bulur umuduyla etrafı süzdü. Maalesef yan sokak işlek olmayan, çoğu kentsel dönüşüm sebebiyle kapatılmış eski dükkânlardan oluşan, ıssız, sessiz bir sokaktı.
Başını yolcu koltuğunda yan yana duran yeni şüphelilerinin resimlerinin olduğu çıktılara çevirdi. Emily, Turgut, Gülgün, Hanife, İsmail, Cemil, Önay ve Reha derken şimdi de bu iki kişi… Bir de şu Yeliz Hanım’ın anlattığı karanlık adamlar vardı ki onları nerede araması gerektiğine dair aklında ufacık bir fikir dahi yoktu. Daha kaç kişi çıkacaktı karşısına ve bu kişilerin kaçı gerçek suçluydu? Başına saplanan ağrıyı savuşturmak için parmak uçlarıyla şakaklarını sıktı. Zanlının verdiği süre bitmek üzereydi ve eğer iddia ettiği gibi o vakte kadar Gencoy Bey’i bulamazsa, neler olabileceğini hayal bile etmek istemiyordu.
Kağıtları kenara itip yaşlı kadının resepsiyon bankosuna kitabı bıraktıktan sonra sinsice sırıttığı görüntüden alınmış çıktıyı aldı eline. “Kimsin sen?” diye fısıldadı. “Ne yapmaya çalışıyorsun?” Aslında en önemli soru buydu. Bu kadın ne yapmaya çalışıyordu? Gencoy Bey’i kaçırdığı yetmiyormuş gibi bir de bunu adamın rızasıyla yapmıştı. Onu nasıl ikna etmişti? Bu, Devran’ın zihninde en çok yer kaplayan sorulardan biriydi. Yaşlı kadın ilk andan beri birileri tarafından görülmek, tanınmak, tespit edilmek umurunda değil gibi davranmıştı. Apartmanda da pansiyonda da kameraların kayıt yaptığını çok iyi biliyordu. Kitabı resepsiyona bırakırken kameralara attığı sinsi sırıtış bunun kanıtıydı. Tüm olanların düzenlenmiş bir senaryonun parçası olabileceği düşüncesi Devran’ın tüylerini ürpertti. Çünkü eğer öyleyse, bu kedi fare oyununun sadece bir açıklaması olabilirdi; zanlı, Devran’ın tahmin ettiğinden daha psikopattı ve amacı Gencoy Bey’in sadece itibarını zedelemek değil belki de onu öldürmekti.
Daha fazla zaman kaybetmek istemedi. Elindeki kağıtları aldığı yere savurup anahtarı kontağa yerleştirdi. Sırada yeni şüphelileri sorguya çekmek vardı. Aradığı kişilerin hepsini aynı binada bulacak olma düşüncesi kısa süren bir rahatlama sağlasa da bu his geldiği gibi hızlıca yerini endişeye bıraktı. Ya yine boşa kürek çekiyorsa, ya bu sefer de elle tutulur bir sonuç elde edemezse. Endişelerinin zihnini ele geçirmesine izin veremezdi. Hızlıca kendini toparladı, dergi binasına gitmek üzere aracı çalıştırdı. Cep telefonundan yükselen ritmik melodi tekrar durmasına sebep oldu. Arayan kriminolog arkadaşıydı.
“Devran abi, senin iş tamam.”
Kafası öyle karışıktı ki arkadaşının hangi işten bahsettiğini hatırlamak için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.
“Getirdiğin zarftaki parmak izleriyle eski zarflardaki izler tıpatıp uyuşuyor.”
“Ben böyle işin,” diye başlayan bir küfür savurdu Devran. Hiç soluklanmadan, “Emin misin?” diye sordu telefondakine. Olumlu cevabı almasıyla, direksiyonu Gencoy Bey’in apartmanına giden yola kırması bir oldu. Aynı anda telefonunda, son günlerde, son aramalar kısmında birinciliği kimselere kaptırmayan Turgut ismine dokundu.
Parmak izi sonucuna göre tehdit mektuplarındaki izler Cemil Bey’e aitti. Gerçek suçlu Cemil Bey miydi, bunu anlamak için onunla yüz yüze görüşmeliydi. Peki ya diğer şüpheliler ne olacaktı? Gencoy Bey’le kavga eden Reha Bey, arabayı pansiyonun önünden alıp Emily Smith’in evinin önüne götüren kişiler… Onlar da bu işin içinde olabilirler, Cemil’le iş birliği yapıp Gencoy Bey’i kaçırmış olabilirler miydi? Belki de Cemil ve diğerleri yaşlı kadının maşalarıydılar. Bu suçu herkesin birlik olup işlediği fikri, dönüyor, dolaşıyor ve sonunda çakılıp kalıyordu Devran’ın zihnine. O kovaladıkça bu fikir daha da sabitleniyordu.
Telefon üçüncü çalışta açıldı. Selamsız sabahsız, “Turgut Bey,” dedi Devran. “Şu anda neredeyseniz, hemen eve gidin. Benim oraya varmam biraz zaman alabilir. Gencoy Bey’in telefonu bulundu, önce onu Emniyet’e, Bilişim Birimi’ndeki arkadaşıma bırakmam gerekiyor. Oradan da Kriminoloji’ye geçip bulunan diğer delili vereceğim. Cemil Bey’i bulun ve ben gelene kadar gözünüzü üzerinden ayırmayın.”
Karşı taraf sessizliğini koruyordu. Devran, arkadan gelen uğultuları duymasa, Turgut’un kapattığını düşünecekti. Ne vakit sonra sıkıntılı bir soluk alışveriş ve kırık bir ses geldi karşı taraftan.
“Acele etmenize gerek yok Devran Bey. Cemil abi istese de bir yere kaçamaz.”
“Ne demek bu şimdi?”
“Kendisi bu sabah Hakkın rahmetine kavuştu ve gidebileceği en uzak yere zaten gitti, demek…”
***
Turgut’tan şaşırtan haberi alır almaz Bilişim Birimi’ne giden Devran, arkadaşının umutsuz sözleriyle hayal kırıklığına uğramıştı. Paramparça olmuş telefonu ne yapıp edip bir araya getirse bile içindeki bilgilere asla erişilemezdi. Şansını Kriminoloji’de denemesini tavsiye etmişti. Telefon konusunda ona yardımcı olamayacaktı fakat Gencoy Bey’in bilgisayarlarından iyi haberler vardı. İnceleme bitmek üzereydi. Ertesi gün, öğlenden sonra saat ikide, Bilişim Uzmanı’nın evinde buluşmak üzere sözleştiler. Devran, nihayet elle tutulur delillere kavuşacak olmaktan memnun, Kriminoloji’ye geçmişti. Kriminolog, Bilişim Uzmanı kadar umutsuz konuşmamıştı. Telefonun içindeki bilgilere erişilemeyecek olması üstündeki bulgulara da erişilemeyeceği anlamına gelmiyordu. Mendil parçasının eterli olduğunu anlamak için mikroskop altına koymaya gerek yoktu. Eter kokusu bariz bir şekilde hissediliyordu. Üzerinde başka izler olup olmadığını anlamak için birkaç araştırma yapılması gerekti. Art arda aldığı iyi haberler Devran’ın, Gencoy Bey’i sağ salim kurtaracağına olan inancını yeşertmeye yetmişti.
“İnanamıyorum Devran Bey, demek parmak izleri Cemil abiye aitmiş. Bu onun aradığımız fidyeci olduğunun kanıtı. Peki, neden yaptı böyle bir şeyi? Gencoy’la alıp vermediği ne olabilir? Üstelik çok da severdi Gencoy’u. Demek ikili oynuyormuş. Şimdi de öldü gitti. Of, düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Bu adam öldüğüne göre şimdi biz Gencoy’u nasıl bulacağız?”
“Sakin olun Turgut Bey, Cemil Bey ölmüş olabilir fakat yaşlı kadın hâlâ yaşıyor. Hatta diğerleri de…”
“Diğerleri mi?.. Kimden bahsediyorsunuz siz?”
Devran, elinde tepsiyle yanlarına yaklaşan Gülgün’ü görünce zaten fısıldayarak anlattığı konuyu, “Sonra konuşuruz,” diyerek kapattı.
Cemil’in hınca hınç dolu salonunun bir köşesinde, sıralanmış sandalyelerde oturuyorlardı. Geldiğinde apartmanın dış kapısına kadar uzanan kalabalığı zar zor yarmış, Turgut’un yanına güç ulaşmıştı. Ayak üstü, Gencoy Bey’in cep telefonu sinyallerinin alındığı pansiyonu ve orada karşılaştığı Önay Bey sürprizini anlatmıştı. Önay Bey’in aklanmasında büyük rol oynayan kamera görüntülerinden ve Reha Bey de dahil olmak üzere, potaya yeni yerleşen şüpheli kişilerden, şimdilik yeri ve zamanı olmadığına kanaat getirip bahsetmemişti.
Gülgün’ün uzattığı çayı alırken ayaklarının dibinde bir şeyin kımıldadığını hissetti. Bu, Cemil Bey’in en az kendi kadar perişan görünen kedisiydi. Devran, ayağına kadar gelen bu fırsatı kaçırmak istemedi. Parmaklarını kedinin yapış yapış olmuş tüylerinin arasına geçirdi. Birkaç okşayıştan sonra kedi olduğu yere keyifle yayıldı. Devran, kedinin bir parça tüyünü baş parmağıyla işaret parmağının arasına sıkıştırıp hızlıca çekti. Ciyaklayarak uzaklaşan kedinin ardından şaşkın bakışlarla bakan Turgut’un, mektupların üzerinde tespit edilen hayvan DNA’sından haberi olmadığı için gördüğü manzaraya bir anlam verememesi doğaldı. Devran tüyleri cebine soktu ve hiçbir şey olmamış gibi Turgut’un kulağına eğildi.
“Nasıl ölmüş Cemil Bey?”
Turgut kediyle yaşanan bu tuhaf durum karşısında yaşadığı şaşkınlığı gizlemeye çalışarak cevap verdi Devran’a.
“Kalp krizi… Bu sabah Yeliz Hanım bulmuş. Eve girdiğinde, Cemil abi koridorda boylu boyunca yatıyormuş. Önce sızmış olduğunu sanmış. Öldüğünü anlayınca, hemen Gülgün ablaya haber vermiş, o da Cemil abinin yeğenine. Ardından belediyeden doktor gelmiş. Öyle işte… Küt diye gitmiş adam kalp krizinden.”
“Cenaze ne zaman gömülecek?”
“Bilmiyorum, belediye tabibi ölüm raporunu vermiş. Cemil abinin yeğeni işlemler için koşturuyor. Şansı varsa ikindiye yetişir.”
Bu işte bir iş vardı. Cemil’in tam da suçu ifşa olmuşken aniden kalp krizinden ölmesi doğal olamayacak bir tesadüftü.
“Kalp krizi olduğuna emin misiniz?” dedi Devran, fısıldamaktan artık çatallaşmış sesiyle. Turgut, soruyu anlamamış gibi baktı Devran’a. Aslında soruyu anlamıştı, anlamadığı, Devran’ın neden bu soruyu sorduğuydu. Sesindeki ikilemi saklayamadan, “Doktor, ‘Kalp krizi,’ demiş,” dedi. Devran’ın düşünceli sessizliği Turgut’u daha fazla endişelendirdi.
“Ne demeye çalışıyorsunuz Devran Bey?”
“Bu adam gömülmeden önce ona otopsi yapılmalı. Korkarım onu susturan, sadece ilahi güç değil.”
“Öldürüldü mü yani?”
“Bilmiyorum… Bildiğim tek şey bunu öğrenebilmemiz için Cemil Bey’e otopsi yapılması şart.”
Turgut’un gözlerine bu fikre pek sıcak bakmadığını belli eden bir bakış oturdu. “İyi diyorsunuz da” dedi, sesi bu fikri saçma bulduğunu haykırırcasına öfkeliydi. “Bunu, Gencoy’un kaçırıldığını belli etmeden, herkese nasıl açıklarız? Doktor raporunu verdi ve çoktan gitti. Ortaya böyle bir iddia atabilmemiz için elimizde kanıt olmalı ki elimizdeki kanıtları açıklamaya kalkarsak, o zaman saklamak istediğimiz en büyük olayı, yani Gencoy’un kaçırıldığını da açıklamamız gerekir. Bu işin sonunda Gencoy zararlı çıkabilir. Buna izin veremem.”
“Endişelenmeyin Turgut Bey.”
Turgut, bir yandan öfkesini bastırmaya, bir yandan fısıldayarak konuşmaya çalışırken, “Bence siz de artık endişelenmeye başlasanız iyi olur Devran Bey,” dedi. “Günlerdir yanlış kişilerin peşinden gidiyorsunuz ve önümüzde sadece birkaç günümüz kaldı. Bunu bu şekilde söylemek istemezdim ama sizin iddia ettiğiniz kadar iyi bir dedektif olmadığınızı düşünmeye başladım.”
Devran, Turgut’un isyanını anlıyordu. Bu konu hakkında kendini ona ispat etmeye ve onu sakinleştirmeye harcayacak vakti yoktu. Az önce duyduğu ufak çaplı hakareti duymamış gibi konuyu değiştirdi.
“Cemil Bey’in yeğeni nerede? Belki onunla konuşursam, otopsi talebinde bulunabilir.”
Turgut bu adama daha fazla dert anlatmak istemedi. Kollarını kavuşturup sırtını sandalyeye dayadı ve “Bilmiyorum nerede, bekçisi miyim ben onun?” diye çıkıştı. “Yalnız bilmenizi isterim, Cemil abinin yeğeni biraz deli doludur. Bulaştığınıza pişman edebilir sizi,” dedikten sonra yanında oturan Ali Rıza Bey’e doğru çevirdi başını ve bir daha Devran’a doğru dönmedi.
Devran, Turgut’un onu yok sayma çabasına aldırış etmedi. Diğer odalarda gizlice araştırma yapmak üzere ayaklandı. Daire iki oda bir salondan oluşuyordu. Koridorda misafirlere çay servisi yapmak üzere dolanan kadınları atlatıp ilk odaya daldı. Burasının yatak odası olarak kullanıldığı zamanların çok eskilerde kaldığı anlaşılıyordu. Oda, Cemil’in son yıllardaki pejmürde halini birebir yansıtır haldeydi. Dağınık, pis ve kokuşmuştu. Kirli mi temiz mi olduğu belli olmayan kıyafetler, komodinin, yatağın üstüne ve yerlere saçılmıştı. Yatağın ve yorganın çarşafları en son kim bilir ne zaman değiştirilmişti. Tuvalet aynasının üzerindeki toz, Nilüfer Hanım gittiğinden beri düzenli silinmediğinin kanıtıydı. Elbise dolabını ve çekmeceleri karıştırdı. Yatağın, döşeğin, yorganın altına baktı. Kalorifer peteklerinin aralarını bile kontrol etti. Şüpheli bir durum tespit edemedi.
Ne odası olduğuna karar veremediği diğer odada tek başına köşeye dayanmış bir kanepe, önündeki sehpa ve duvardaki konsoldan başka bir eşya yoktu. Konsolun üzeri Cemil’in çeşitli müzik ve şiir yarışmalarından kazandığı plaketlerle doluydu, içindeyse aile ve düğün albümleri duruyordu. Fotoğraflara bakılırsa Cemil gençken yakışıklı, şık giyinmeyi seven, müziğe ve karısına âşık biriydi. Adamın kendini bu hale nasıl soktuğuna hayret edip eli boş kapıdan çıkıyordu ki Yeliz’le burun buruna geldi. Eveleyip gevelemeden doğruca, tuvaleti aradığı yalanını söyledi. Yeliz, bugün yaşadığı şoktan dolayı olsa gerek yorgun görünüyordu. Yine de güzel yüzüne Devran’ın içini ısıtan gülümsemesini kondurmaktan geri durmadı. Koridorun sonundaki kapıyı işaret etti ve az önce Devran’ın çıktığı odaya girdi. Köşedeki komodinin içinden bir masa örtüsü alıp mutfağa gitti. Salınarak önünden geçen Yeliz’den etrafa yayılan çiçek kokusu, Cemil’in yatak odasını etkisi altına almış kötü kokuyu bastırmaya yetmişti.
Banyo, evin diğer odalarına nazaran temizdi. Belli ki komşu hanımlardan biri, baş sağlığına gelecek kişilere ayıp olmasın diye burada üstünkörü de olsa bir temizlik yapmıştı. Devran birkaç dakika içinde klozet rezervuarının içi de dahil, her yere baktı. Bir banyoda olmaması gereken hiçbir eşyaya rastlamadı. Ne olur ne olmaz, ses dışardan duyuluyorsa diye tuvalette doğal ihtiyacını giderdiğine inanılması için sifona bastı. Ellerini yıkadığı düşünülsün diye musluğu açtı. Kapatırken musluğun yanındaki diş fırçasıyla diş macununun durduğu bardağa çarptı. Bardak devrildi, içindeki diş fırçası yere düştü ve banyo dolabının altına yuvarlandı. Aksi şeytan, Devran’ın ayağına çelme takmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Fırçayı almaya uğraşırken, küçük, mavi bir şey fark etti. Ne olduğunu anlamak imkânsızdı. Bundan böyle kullanılmayacağı kesin olan diş fırçasını parmak uçlarına yerleştirdi ve onun yardımıyla duvar dibindeki nesneyi kendine doğru çekti. Bu, iki santim uzunluğunda, çapı bir santime yakın silindir biçiminde bir kapaktı. Neyin kapağı olduğunu anlamak için altını, üstünü çevirdi. Üzerinde ne bir etiket ne de bir işaret vardı. Banyo kapısının tıklamasıyla kapağı, içinde kedi tüylerinin olmadığı diğer cebine soktu.
Yokluğu sırasında sanki daha da kalabalıklaşmış gibi görünen salonu es geçip dış kapıya yönelmişti ki Gülgün’e yakalandı. Kadının elinde bir tepsi ve içinde boş çay bardakları vardı. Kendi dairesinden geliyor olmalıydı. Hüzünlü bir sesle, “Devrancığım, Gencoy’a haber vermek lazım. Cenazeye yetişemez ama olsun. Sen yine de ara ve söyle,” dedi.
Devran Gülgün’ün sözlerini, ağzında yuvarladığı birkaç sözle geçiştirdi. “Cemil Bey’in bir yeğeni varmış,” dedi, konuyu böyle hızlı değiştirebildiğine kendi de şaşarak.
“Var ya… Salih…” dedi Gülgün. Ardından elini ağzına siper ederek Devran’a doğru yaklaştı. “Adı batasıca…” diye fısıldadı.
“Neden öyle dediniz? Kötü biri mi bu Salih?”
Aynı fısıltılı ses tonuyla devam etti Gülgün. Arada bir etrafına bakınıyor, gören, duyan biri var mı diye kontrol ediyordu.
“Kötü değil de… Hayırsız işte. Yıllar var ki bir saatliğine bile uğrayıp dayısının halini hatırını sormamıştır. Neymiş efendim, dayısı annesinin hakkı olan bir arsayı adil olmayan yollarla almışmış ellerinden. Yalan! Cemil Bey onun bir karış arsasına konacak adam değildi. Ama işte takmış bir kere kafasına. Cemil Bey’le eski karısı Nilüfer ne deseler inandıramadılar Salih’i.”
“Cemil Bey’in öldüğünü eski karısına söylemediniz mi?”
“Yok canım, neden söyleyeceğim? Salih’i aradım ama eski karısını aramak aklımın ucundan bile geçmedi. Hem arasam da nerede bulacağım? Bir sabah tası tarağı toplayıp bastı gitti Nilüfer. Öyle bir kadın da değildi ama ne oldu da şeytana uydu bilmiyorum,”
“Belki Cemil Bey sandığınız kadar iyi biri değildi.”
“Olur mu hiç canım. Melek gibi adamdı rahmetli. Ağzı var dili yoktu. Bir gün olsun bir kavgalarını duymadık.”
“Komşularla nasıl geçinirdi Cemil Bey? Abimle mesela… Gördüğüm kadarıyla bu apartmanda herkes abimi çok seviyor. O da sever miydi?”
“Aa bak, hakkını yemeyeyim, Cemil Bey bir güne bir gün kalbimizi kırmamıştır. Uyumlu bir komşuydu rahmetli. Hele abinle, çok iyi anlaşırlardı. O da Gencoy gibi polisiyeyi çok severdi. Fakat onun asıl kabiliyeti şiirdi. Çok güzel şiirler yazardı. Hatta bazı şiirleri bir dergide yayınlanmıştı. Duygulu adamdı rahmetli. Ama işte, Nilüfer kaçınca Cemil Bey’in müzisyenlik ve şairlik hayatı bir kalemde bitti. Zaten adamcağıza ne olduysa Nilüfer gittikten sonra oldu. İçine kapandı. Hiçbirimizle konuşmaz oldu. İçkiyi de çoğalttı o sıralar. Hayatı mahvoldu zavallının. Amaan, neyse ne… Ahiret sorusu sorup durmasana, işim başımdan aşkın zaten. Hem, sen nereye gidiyorsun? Salih az önce geldi. Cenazenin defin işlemleri tamamlanmış. İkindide yerine yerleştirilecekmiş rahmetli. Biraz daha kal da bari cenazede bulunursun. Bak abin de yok, onu sen temsil edersin artık.”
Devran, meşhur yeğen Salih’i gökte ararken yerde bulmuştu. “Nerede şimdi Salih? Kendisiyle tanışmak isterim,” dedi. Gülgün, bakışlarıyla sağı solu taradı ve sonunda aradığını buldu. Başıyla, apartmanın merdivenlerine oturmuş bir adamı işaret etti. Ardından içeri dönüp Yeliz’e seslendi. “Yelizcim, sen o çay bardaklarını yıkadıysan, evine git artık. Çok yoruldun. Cenaze törenine kadar dinlen biraz. Cenazeden sonra helva yapılacak, o zaman yine gelirsin.”
Devran, basamaklara yayılmış oturan Salih’in yanına gitti. Selam verip kendini tanıttı. Tabii, gerçek kimliğini açık etmeden… Fakat Salih’in onu duyduğu yoktu. Elindeki telefonun mesaj kısmına hızlıca bir şeyler yazmakla meşguldü. Salih’in yazdıklarına göz ucuyla bakan Devran, bütün metni okuyamamıştı elbette fakat okuyabildiği birkaç satırdan, Salih’in daha dayısının cesedi soğumadan mal mülk peşine düştüğünü anlamıştı. “Gebermiş sonunda… Hiç ölmeyecek sanıyordum… Şükür ki artık züğürt günlerin sonuna geldim. Seni de görürüm, merak etme…”
Salih, ne vakit sonra ensesinde dikilen Devran’ın varlığını hissetmişti. Mutfaktan ekmek aşırırken annesine yakalanmış haşarı çocuklar gibi bir bakış attı. Aynı anda “N’oluyo be!” diye kükredi. “Kimsin sen? Mesajlarımı mı okuyorsun gizli gizli?”
“Yanlış anladınız Salih Bey, neden gizli gizli mesajlarınızı okuyayım? Baş sağlığı dileyecektim.”
“İyi ya, diledin işte. Yaylan şimdi.”
Bu adamın Turgut’un dediğinden daha deli olduğu açıktı. Onu işkillendirmeden otopsi fikrini nasıl açacağını bilemedi Devran. “Dayınız çok iyi bir adamdı,” dedi. Hiç tanımadığı bir adam hakkında neden böyle bir laf ettiğini kendi de bilmiyordu. “Ölümü beni şoke etti,” diye devam etti sözlerine.
“Neden o kadar şoke oldun? Sen dayımın arkadaşı mısın?”
“Arkadaşı sayılmam aslında.”
“Borç mu taktı yoksa sana? Dayım öyle borçlanacak adam değildir. Hiç boşuna maval okuma bana. İnanmam… Ama diyelim ki şeytana uydu, borçlandı, baştan söyleyeyim benden zırnık alamazsın. Zaten dayımdan kalacak olan üç beş kuruşluk bir miras, onu da senin gibi fırsatçılara kaptırmam, bilesin.”
“Hayır hayır, öyle bir şey değil. Yanlış anladınız. Cemil Bey’in bana borcu falan yoktu. Abimin komşusu olur kendisi. Abim onu pek severdi. Ben de o vesileyle tanışmıştım kendisiyle.”
“İyi, n’apayım, bana ne?”
“Size ne elbette. Konu o değil zaten. Ben aslında sizinle önemli bir konu hakkında konuşmak istiyorum.”
“Al işte, döndürdün dolaştırdın lafı paraya getiricen di mi? Hadi kardeşim, hadi… Başka kapıya.”
“Neymiş ulan demek istediğin, hanım evladı gibi kırılacağına adam gibi anlatsana ne demek istediğini.”
“Demek istediğim, Cemil Bey’in ölümü bence şüpheli bir ölüm. Kalp krizinden ölmediğini düşünüyorum ben.”
“Ya neden öldü? Koskoca doktor baktı, kalp dedi. Sen ondan daha mı iyi bileceksin? Hem, küfelik olana kadar içiyordu benim dayım. Öyle içersen, tabii böyle küt diye kalpten gidersin.”
“Fakat Salih Bey, bu işte bir iş var gibi…”
Salih için Devran’ın ne anlattığının hiçbir önemi yoktu. Öfkeyle Devran’a doğru bir adım attı. “Ne diyon lan sen?” diye bağırdı. “Niyetin ne ulan senin? Ha anladıım, mirastan pay istiyorsun, vermezsen ortaya bir laf atarım, mahkemelik olursun, dayını zor gömersin, mirası da zor alırsın mı demek istiyorsun.”
“Neden böyle şeyler düşünüyorsunuz? Benim sizin mirasınızda gözüm yok. Rica ederim dinleyin. Cemil Bey belki bir cinayete kurban gitmiş olabilir.”
“Ne saçmalıyon lan! Üç kuruş için dayımı benim öldürdüğümü mü demeye çalışıyon. Ulan ben senin ananı avradını…”
Salih’in sansüre takılmaya müsait küfrü bitmeden, Devran’ın gözünün üstüne yumruğu yemesi bir oldu. Salih, bir yumrukla yetinmeyip Devran’ın üzerine atıldı.
“Bu yaştan sonra adımı mı çıkartıcan lan sen benim? Katil yeğen damgası mı vurdurcan bana? Kimsin sen? Derdin ne? Planın ne senin? Gebertirim lan seni! Elimde kalırsın!”
Merdiven boşluğundan gelen seslere koşan ahali kavgaya tutuşmuş bu ikiliyi ayırmaktan çok, Devran’ı Salih’in elinden koparmaya çalışıyorlardı. Salih sadece deli değil, delinin önde gideni olduğunu o anda herkese ispat etmişti. Beşinci katta oturan üniversiteli gençler, giriş katında oturan Öğretmen Vedat Bey ve yaşına rağmen gücünün tükenmemiş olduğu besbelli olan Ali Rıza Bey, Salih’i tutarken Turgut da Devran’ı çekip aldı Salih’in elinden. Alt kata, dairesine doğru götürmek üzere hamle etti. Aynı anda Yeliz yaklaştı yanlarına.
“Yukarı Turgut Bey! Çabuk yukarı, benim daireme götürelim. Salih’in ne yapacağı belli olmaz. Birazdan bunların elinden kurtulup sizin kapınıza dayanabilir. Hem bakın, Devran Bey’e pansuman yapılması gerek. Yoksa gözü morarabilir. Gelin, ben yaparım.”
Fazla düşünmeye gerek yoktu. Zaten düşünecek vakit de yoktu. Koşar adım Yeliz’in evine çıktılar.
Devran, meydan okuduğunun farkındaydı fakat adamın böylesi bir hamleyle kendisini etkisiz hale getirebileceğini hesaba katmamıştı. Yeliz Hanım’ı alelacele bir tepsiye pansuman malzemeleri dizerken gördü ve ona karşı nasıl bir duruma düştüğünü ancak o anda anladı. Bir kadının önünde ilk madara oluşu değildi bu. Fakat bu kadar etkilendiği bir kadının önünde ilk dayak yiyişiydi. Turgut, Devran’ı Yeliz’e emanet edip aşağıya, Cemil Bey’in evine geri döndü. Bu apartmanın sakinlerinden biri olarak bugün orada olmak zorundaydı.
“Kıpırdamayın lütfen,” dedi Yeliz, Devran’ın yüzüne doğru çevirdiği ilaçlı pamuğu, morarmaya yüz tutmuş göz altına sürterken. Devran, Yeliz’in talimatına uymaya çalışıyor, bir türlü başarılı olamıyordu. Yerinde duramamasının sebebi çektiği acı değildi. Üzerine eğilmiş, gözüne pansuman yapan Yeliz’in dudaklarının arasından yayılan çiçek kokusu yeterince baş döndürücü değilmiş gibi bir de dizinin dibinde Yeliz’in kocaman köpeği Alkan’ın hırlamasını duymak huzursuz etmişti Devran’ı. Alkan büyük ihtimalle, Devran’ın cebindeki kedi kıllarının kokusunu almıştı. Bir şeyler yapmazsa, az sonra üzerine saldırabilirdi. İşin sonunda Yeliz’e, bu kılların neden cebinde olduğunu açıklamak zorunda bile kalabilirdi. Devran’ın başı arkaya yaslanmış olduğu için el yordamıyla köpeği buldu. Sevgiyle başını okşadı. Köpeğin hırlaması kesilmişti. İyice yanına sokuldu. Köpeğin ıslak ve sıcak burnunu elinin üstünde hissediyordu. Alkan, sahibinin ilgiyle üzerine eğildiği Devran’ın tehlikeli biri olmadığına kanaat getirmiş olmalı ki elini yalamaya başladı. Bu şekilde Devran’a sevgisini ispatlamaya çalışıyor olmalıydı.
“Tamam, bitti…” dedi, köpeğiyle Devran arasındaki sevgi bağından habersiz olan Yeliz. Elindeki pamuğu sehpadaki tepsiye koydu ve Devran’ın tam karşısındaki kanepeye oturdu. Asıl konuya geçmek için sabırsızlanıyor gibiydi.
“Ne oldu böyle Devran Bey? Salih size neden saldırdı?”
Devran ağır hareketlerle cebinden mendilini çıkardı. Alkan’ın salyalarını elinden temizleme bahanesiyle bir süre oyalandı. Yeliz’e ne cevap vereceğini düşünmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Cemil Bey’in bir cinayete kurban gitmiş olma ihtimali olduğunu söylese, Yeliz ilk iş, bu fikre nereden vardığını soracaktı. Salih zaten herkese onu neden tartakladığını anlatacağı için bahane de uyduramazdı. Yeliz en kısa zamanda gerçeği öğrenecekti. Lafı dolandırmadan, “Cemil Bey’e otopsi yaptırması gerektiğini söyledim,” dedi. Yeliz’in gözleri yuvalarından fırladı. “Anlamadım, neden ki? Cemil abinin kalp krizinden öldüğüne inanmıyor musunuz?”
“Bilmiyorum… Sadece, böyle ani ölümlerde otopsi yapılmalı diye düşünüyorum. Benim tek suçum bu düşüncemi Salih Bey’e söylemek oldu. Böyle bir tepki vereceğini kestiremedim.”
“Hay Allah, ben de şüphelendiğiniz bir şey var sandım. Salih size saldırmadan önce sizin, ‘Cinayet,’ dediğinizi duydum sanki.”
“Hayır hayır, bir şeyden şüphelendiğimden değil. ‘Belli mi olur, ya bir cinayete kurban gitmişse ne olur ne olmaz, bir otopsi yapılsın,’ dedim sadece. Fakat adam beni yanlış anladı. Asıl onun bu fevri çıkışından sonra içime bir şüphe düştü. Para için dayısını öldürmüş bile olabilir.”
“Boş yere evham yapmışsınız Devran Bey. Boş yere de hırpalanmış oldunuz. Salih sağlam ayakkabı değildir, kabul ediyorum. Onu yıllardır biliriz. Uzun zamandır görmedik tabii ama emin olun, Salih’te sağa sola gösterdiği cesaretin onda biri bile yoktur. O kim, miras için dayısını öldürmek kim? Şansı yaver gitti ve Cemil abi eceliyle öldü. Yoksa daha yıllarca beklerdi dayısının mirasını.”
Sözü bitince başını yana çevirip gülmeye başladı. Kendini tutmasa kahkahalar atacak gibiydi. “Kusura bakmayın Devran Bey,” dedi, aynı anda toparlanarak. “Sizi rencide etmek için gülmedim. Sanırım biraz fazla polisiye film izliyorsunuz. Böyle şeyler anca filmlerde olur. Kimin aklına gelir, evinde kalp krizi geçirip ölen bir adamın, bir cinayete kurban gitmiş olabileceğini düşünmek, otopsi istemek? Ay vallahi, aklıma geldikçe gülmemek için zor tutuyorum kendimi.”
“İnanın gerçek hayatta filmlerde olan kötülüklerden daha beterleri oluyor Yeliz Hanım.”
“Öyle mi diyorsunuz? Siz gerçek hayatın kötülüklerini bu kadar iyi bildiğinize göre ya siz de o kötülerden birisiniz ya da onları kovalayan polislerden biri…”
Yeliz cümlesini bitirince iri yeşil gözlerini Devran’a dikti. Bir yanıt beklediği belliydi. “Yok canım,” dedi Devran, “ne polisim ne de suçlu… Sizin kadar iyi niyetle bakamıyorum dünyaya, o kadar.”
Kısa fakat etkili bir bakışma yaşandı aralarında. Sessizliği ilk bozan Devran oldu.
“Cemil Bey’i siz bulmuşsunuz… Eminim sizin için çok zor olmuştur.”
Az önce güzel gülüşü tüm yüzünü aydınlatan Yeliz’in bakışlarını hüzün kapladı. Kısık bir sesle, “Evet,” dedi. “Maalesef ben buldum.”
“Korkmuş olmalısınız.”
“Korkmaz olur muyum, hem de çok korktum. Fakat korkunun ecele faydası yok. Ölüm herkesin başında. Ölüden, ölümden korksak da metanetli olmak zorundayız. Annemi kaybettiğimde onsuz yaşayamayacağımı düşünmüştüm. İnsanoğlu her acıya alışıyor.”
Yeliz’in annesinden bahsederken yüzüne yerleşen acı, kelimelerle tarif edilecek türde değildi. Her ne kadar o acıya alıştığını söylüyor olsa bile Devran onun acısının ilk günkü kadar taze olduğunu sesinden anlamıştı. “Başınız sağ olsun,” dedi. Buruk bir gülümseme ile karşılık verdi Yeliz. “Dostlar sağ olsun.”
“Kaç yıl oldu anneniz vefat edeli.”
“On gün sonra yedi sene dolacak.”
“Sizi üzmeyecekse, annenizin neden vefat ettiğini sorabilir miyim?”
Yeliz, Devran’ın sorusunu yanıtlamak yerine, başını önüne eğdi ve sessizce oturmaya başladı. Kadının konuşmak istemediğini anlayan Devran, ortama hâkim olan sessizliği, “Cemil Bey nasıl biriydi?” diyerek bozdu.
“İyi adamdı rahmetli,” dedi Yeliz. Annesiyle ilgili konuşmak istemeyişini anlayışla karşılayan Devran’a minnettar olduğunu bakışlarıyla belli etti. “Böyle deyince de sanki hoca, ‘Merhumu nasıl bilirdiniz?’ demiş ve ben de ‘İyi bilirdim,’ demiş gibi oldum ama Cemil abi gerçekten iyi biriydi. Evine, ailesine bağlı, çalışkan bir adamdı. Nilüfer abla onun kıymetini bilemedi. Gidişiyle o melek gibi adamı berduşa çevirdi. Cemil abi ondan sonra hiçbirimizle görüşmez oldu.”
“Cemil Bey’in evine her gün gider misiniz? Onu siz bulduğunuza göre sizde anahtar olmalı.”
“Hayır, her gün gitmem. Hatta Nilüfer abla onu terk ettikten sonra ilk kez bu sabah gittim. Aslında ben Gülpembe teyzeyle Ali Rıza amcanın kurbanı oldum.”
“Anlayamadım?..”
“Estağfurullah ben anlatamadım. Baştan başlayayım. Ali Rıza amca ve Gülpembe teyze bu apartmanın en eskileridir. Hepimizi çocukları gibi görürler. Karısı Cemil abiyi terk ettikten sonra adam perişan oldu. Ne yiyor ne içiyordu. Gülpembe teyze Ali Rıza amcayı yollamış yanına. Biraz nasihat vermiş Ali Rıza amca. Dönerken de Nilüfer ablanın masaya bıraktığı diğer anahtarı almış. ‘Arada evini temizletiriz, yemek getiririz, bu anahtar bizde dursun,’ demiş. O zamandan beri Cemil abinin yedek anahtarı onlarda dururdu. Her gün olmasa bile sık sık iner bakarlardı, ne durumda olduğuna. Bu sabah da Gülpembe teyze çorba pişirmiş fakat aşağı götürecek takati bulamamış kendinde. Beni çağırdı ve çorbayı Cemil abinin mutfağına bırakmamı rica etti. Ben de ricasını kıramadım. Bir yandan da iyi ki Gülpembe teyze beni oraya göndermiş, diyorum. Düşünsenize, ben gitmeseydim, Cemil abinin cenazesini anca birkaç gün sonra bulurduk herhalde.”
Yeliz’in bakışları bir yerde takılı kaldı. Sözüne devam edemedi. O esnada Cemil Bey’i bulduğu anı yeniden yaşıyor olmalıydı.
“Üzülmeyin lütfen.”
“Üzülmemek elde değil ama dediğim gibi metanetli olmalıyız. Ne diyelim, vadesi bu kadarmış.
Hüzünlü bakışmalarla geçen bir iki saniyenin ardından Yeliz, Cemil Bey’in ani ölümü konusuna bir nokta koymak istediğini konuyu değiştirerek belli etti.
“Ee, siz ne yapıyorsunuz? Gencoy Bey hâlâ dönmemiş anladığım kadarıyla. Siz de onun yanına gidersiniz diye düşünmüştüm ben. Gitmediğinize göre abiniz kısa süre içinde geri gelecek demek ki.”
“Evet, konuştuk abimle. Çarşamba gününe kadar geleceğini söyledi. İşlerini hallediyormuş.”
“Öyle mi? Çok sevindim. Aslına bakarsanız sizin Gencoy Bey’in kardeşi olduğunuzu duyduğumda çok şaşırmıştım. Yıllardır tanırım Gencoy Bey’i, aramızda bir sürü sohbet geçti fakat sizden hiç bahsetmemişti. Sonra işin aslını Gülgün abla anlattı. Meğer yıllardır görüşmüyormuşsunuz. Umarım abiniz gelince aranızdaki küslük biter. Böylelikle sizi daha çok görme fırsatımız olur.”
Yeliz, yanlış bir söz söylemiş de pişman olmuş gibi yerinde kıpırdandı. Utanmışa benziyordu. İmdadına köpeği Alkan yetişti. Yaramaz köpek, sahibinin bir süredir kendisiyle ilgilenmemiş olmasından sıkılmış olacak ki portmantonun üzerinde duran çantayı yere indirip patilerinin arasına sıkıştırmış, dişleriyle kemiriyordu. Yeliz yanına gidince ağzında çanta, odada oradan oraya kaçmaya başladı. Onun için eğlenceli bir oyun olan bu kaçış, Yeliz için toplaması zor bir dağınıklığa dönüşmüştü. Alkan’ın her adımında, çantanın yarı açık ağzından, içindeki eşyalar bir bir etrafa saçılmıştı. Devran, Yeliz’in içinde bulunduğu duruma kayıtsız kalamadı. Etrafa saçılan eşyaları toplamasına yardım etti. Köpeğin ağzından güç bela kurtardıkları çantanın üzerindeki diş izlerini saymazlarsa, fazla zayiat yok gibi görünüyordu.
Bir kadının çantasına bu kadar eşyanın nasıl sığabildiğine hayret ederek, eline geçen her şeyi Yeliz’e uzatıyordu Devran.
“Cüzdanınız, buy’run… Güneş gözlüğünüz biraz çizilmiş sanırım… Neyse ki bu küçük ayna kırılmamış… Durun durun, sanırım rujunuz da konsolun altına yuvarlandı. Siz eğilmeyin, ben alırım.”
“Rica ederim Devran Bey, bırakın, ben sonra toplarım.”
“Olur mu hiç? Şimdi çıkarıyorum rujunuzu oradan.”
Alkan, sebep olduğu karışıklıktan habersiz, eğlencesine pelüş oyuncağını parçalama girişimiyle devam ediyordu. Yaptığı yaramazlığın ceremesini çeken Yeliz ve Devran’la işi bitmiş gibiydi.
“Buy’run, bu da sonuncu,” dedi Devran, ruju almak için konsolun altına uzattığı eline takılan bir tomar anahtarı çekip çıkarırken. “Yalnız, rujunuz konsolun öteki ucuna yuvarlanmış. Onu alamadım.”
“Rica ederim, bunda mahcup olunacak ne var? El birliğiyle topladık işte.”
Yeliz’in yanaklarına, yaşına yakışmayan bir pembelik yayıldı. İri yeşil gözlerini Devran’ın gözlerinden almakta zorlanıyor muydu yoksa Devran kendi kendine mi gelin güvey oluyordu, onu kestirmek zordu. Bu vakanın en güzel yanı olma şerefini hâlâ kimselere kaptırmamış olan Yeliz, Devran’ın elindeki anahtarları almak için uzandı. Devran bir süredir avucunda tuttuğu anahtarlığın ucunda sallanan gümüş renkli madalyonu kendine çevirdi. Pürüzsüz yüzeyde yazan kabartmalı yazının üzerinde parmaklarını gezdirdi ve sesli okudu.
“The world is full of good people who do bad things…”
Yeliz gülümseyerek Devran’ın avucuna bıraktığı anahtarları çantasına koydu. Atlattıkları ufak çaplı badireden dolayı çok utanıyordu. Devran’ı tekrar oturması için kanepeye yönlendirdi, kendi de çay yapmak üzere mutfağa gitti. Geri döndüğünde, “Sahi, o adamlar ne oldu? Hani savcılığa şikâyet edecekti Gencoy Bey,” diyerek, az önce başlarına gelen utandırıcı olayı unutturmaya çalışıyor gibiydi.
“Merak etmeyin, o iş halloldu,” dedi Devran, neden böyle bir şey dediğini kendi de anlamamıştı. O anda bu kadının dünyanın en güzel kadını olduğu düşündüğünden hazırlıksız yakalanmıştı belki de. Mecburen bu minvalde devam edecekti hikayesine.
“A, bu çok güzel bir haber. Çok endişelenmiştim.”
“Endişe edilecek hiçbir şey yok Yeliz Hanım. O konu kapandı.”
“Siz, Gencoy Bey’in o andaki çaresiz halini bir görseydiniz… Eminim en az benim kadar endişelenirdiniz. Neyse, çok sevindim hallolduğuna. Yine de siz kendisine avukat arkadaşımdan istediği an yardım alabileceğini hatırlatın lütfen.”
“Demek siz de avukat olacaktınız fakat okulu yarım bıraktınız.”
“Öyle oldu…”
“Nerede okuyordunuz?”
“Ankara Üniversitesi’nde…”
Yeliz sessizleşip başını önüne eğdi. Eski anılara gömüldüğü belliydi. Bir an sonra devam etti konuşmaya. “Kısmette avukat olmak yokmuş maalesef. Ama olsun, ben şimdiki mesleğimi çok severek yapıyorum.”
“Mesleğiniz nedir?”
Yeliz’in yüzüne yine o, insana kızgın kumlardan serin sulara atlıyormuş hissi veren gülümseme yayıldı. Devran’ın sorusunu yanıtlamadan boş çay bardaklarını alıp mutfağa yürüdü. Kapıya yaklaşınca, başını çevirip hınzır bir ses tonuyla, “Ne o Devran Bey, bu kadar çok soru sorduğunuza göre niyetiniz ciddi herhalde,” dedi. Aynı anda melodik bir kahkaha çıktı ağzından.
Mutfaktan döndüğünde Devran ayaklanmıştı. Cenaze töreni ikindi vaktinde yapılacaktı. Cenazeye kalıp Salih’le kanlı bıçaklı olmaktansa, dergiye gidip yeni şüphelileri sorgulamak en iyisi olacaktı. “Gidiyor musunuz,” dedi Yeliz. Sesindeki hayal kırıklığı hissedilmeyecek gibi değildi. “Hay Allah, sıktım sizi galiba. Patavatsızlık etmek istememiştim. Gülpembe teyzenin beni her gördüğü adamla baş göz etmeye kalktığını duymuşsunuzdur, diye tahmin ettiğimden, size de aynı teklifin mutlaka gelmiş olduğunu düşünüp bir şaka yapmaya kalktım. Korkmayın lütfen, benimle evlenmek zorunda değilsiniz.” Cümlesi bittiğinde dudaklarında anlayışlı bir kıvrım oluşmuştu.
Devran mahcup bir sesle, “Rica ederim Yeliz Hanım,” dedi. “Eğer günün birinde biriyle evlenirsem bunun sizin gibi biri olmasını isterdim. Sadece halledilecek birkaç işim var. O yüzden gitmem gerek. Ama isterseniz daha sonra yine görüşebiliriz,” dedi.
Yeliz gururu okşanan kadınlara has bir tavır takındı. “Gidin tabii fakat…” dedi. Bir yandan da Devran’ın morarmış gözüne bakıyordu. Bunu fark eden Devran, parmaklarını göz altında gezdirdi.
“Çok mu kötü görünüyor?”
Yeliz yüzünü buruşturarak cevap verdi Devran’a.
“Kötü kelimesi az kalır.”
“Ne yapacağız peki?”
“Meraklanmayın, on dakika sonra o morluğu anneniz gelse bulamayacak.”
“Nasıl yapacaksınız bunu? Sihirli elleriniz mi var?”
“Eh,” dedi Yeliz, aynı anda göz kırparken, “onun gibi bir şey.” Koşar adım salondan çıktı ve bir çanta dolusu makyaj malzemesiyle geri döndü.
“Oturun lütfen, harikalar yaratacağız.”
Devran, Yeliz’in makyajla morluğu örtmek istediğini anlamıştı anlamasına fakat sonucun ne olacağı endişesini içinden atamıyordu. İşin sonunda önüne çıkan herkese rezil olmak da vardı. Dedektif Dergi binasına makyajlı girdiği anda, ona alaycı bakışlarla bakan bir sürü insanı görür gibi oldu. “Gerek yok Yeliz Hanım,” dedi, düşeceği gülünç durumu aklından çıkaramayarak. Yeliz, gücenmiş gibi dudağını büktü. “Merak etmeyin Devran Bey, bu öyle bildiğiniz makyaj değil. Bırakın da işimi yapayım,” dedi ve aynı gün içinde ikinci kez Devran’a göz kırptı. Bu yaştan sonra bir kadının oyuncağı gibi önüne oturmak, üstüne üstlük yüzüne makyaj yaptıracak olmak Devran’ın canını sıktı fakat nedenini anlamadığı bir sebepten, bu kadına itiraz etmek içinden gelmedi. Şu halini, vakasını yürüttüğü Gencoy Bey görse, “Beni bulacağına, gönül derdine mi düştün Devran?” deyip yüzüne tükürecekti. Bunu yaptığına kendi bile şaşarak, az önce kalktığı kanepeye tekrar oturdu. Yeliz’in o esnada yüzünde neler yaptığını bilmiyordu fakat bunu yaparken vücudundan yayılan güzel koku her şeye değerdi.
“İşte bittiii,” dedi Yeliz coşkuyla. Konsolun üzerinde duran küçük bir el aynasını kaptığı gibi Devran’a doğru tuttu. “Ee, nasıl olmuş?”
Devran gözlerine inanamadı. Gözündeki morluktan eser kalmadığı gibi yüzüne makyaj yapıldığını belli eden ufacık bir belirti dahi yoktu. “Sanırım gerçekten elleriniz sihirli,” dedi.
“Yok canım, sihirle büyüyle değil, marifetle oldu. Mesleğim bu benim. Plastik makyaj uzmanıyım ben.”
***
Devran Yeliz’in yanından çıkar çıkmaz, tekrar Kriminoloji’ye gitti. Emniyet Müdürü, onun mütemadiyen Emniyet’in çeşitli birimlerine yaptığı ziyaretlerden dolayı işkillendiğini belli ediyor olsa da bu riske girmek zorundaydı. Cemil Bey’in kedisinin kıllarını daha fazla cebinde tutamazdı. Banyoda bulduğu meçhul mavi kapağın da incelenmesinde yarar vardı. Daha iki saat önce yanında olduğu Kriminolog arkadaşı kedi kıllarını boş delil poşetine koydu. Karşılaştırmayı ertesi güne kadar yapmaya çalışacaktı. Mavi kapağı eldivenli eline alıp ışığa doğru çevirdi. Ne olduğu hakkında, bir bakışta, kesin bir şey söylemesine imkân yoktu fakat tahminleri vardı. Kas içi enjeksiyonlarda kullanılan otomatik enjektörlerin uç kısmındaki koruma kapağına benziyordu. İnsülin, Betaferon, Adrenalin ve daha onlarca ilaç vardı, bu şekilde kullanılan. Bu kapağın hangisine ait olduğunu bulmak için araştırma yapması gerekti. Yine de tahminleri doğru çıkmayabilir ve sonunda kapak, şeker kutusu kapağı bile olabilirdi.
Kriminoloji ziyaretinden sonra yeni şüphelilerini sorgulama vakti nihayet gelmişti. Aradığı kişilerin hepsini Dedektif Dergi binasında bulma umuduyla yola koyuldu. Dergiye geldiğinde Gamze ve Emel’i toplantı salonunun büyük masasının başında buldu. Gamze, elinde bir kâğıt parçası tutuyor ve Emel’e, “Kaç gündür şu resme bakıp duruyorum,” diyordu. Devran biraz daha yaklaşınca, bunun, yaşlı kadının Gencoy Bey’in apartmanına girerken kayıt edilmiş görüntüsünden alınan çıktı olduğunu fark etti. Devran’ın yanlarına yaklaştığını gören Gamze sıkıntıyla yerinden kalktı ve selam bile vermeden, “Bu resimde beni rahatsız eden bir şeyler var Devran Bey,” dedi.
“Nedir Gamze Hanım? Neden bu kadar rahatsız oldunuz?”
Gözlerini belerten Emel, “Aldırmayın siz ona Devran Bey,” dedi. Gamze’nin öfkeli bakışlarını üstüne çevirdiğini hissedince ona dönüp “Haksız mıyım ama Gamze, üç gündür şu kağıtla yatıp onunla kalkıyorsun. Tanımıyoruz işte. Neden zorluyorsun ki?” diye çıkıştı. Gamze bezgin bir bakış attı Emel’e. Ona cevap vermek yerine, Devran’a döndü.
“Ben de onu anlamıyorum ya… Ben bu kadını tanımıyorum fakat sanki daha önce bir yerlerde onunla karşılaşmışım gibi hissediyorum.”
“Neden böyle hissettiğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok mu?”
“Hayır, yok… Asıl sorun da o ya zaten. Benim hafızam çok güçlüdür. Gördüğüm birini asla unutmam. Bu resme bakınca onu bir yerlerden hatırlıyor gibi hissediyorum fakat onu görmediğimden de eminim. Bu berbat duygu yüzünden kaç gündür başka bir şey düşünemez oldum. Gencoy Hoca’yı bulamadınız. Hiçbir şey yolunda gitmiyor ve ben kalkmış burada ne idiği belirsiz bir kadının neden bana bu kadar tanıdık geldiğini düşünerek kafa patlatıyorum.”
Emel, arkadaşının bu çaresiz haline daha fazla kayıtsız kalamadı. Koluna girdi ve “Yapma böyle… Harap ettin sinirlerini. Gel biraz bahçeye çıkalım,” dedi. Bir yandan da Gamze’nin sıkı sıkıya tuttuğu kâğıdı elinden almaya çalışıyordu. Devran yanından ayrılmaya hazırlanan kadınlara Reha Bey’in binada olup olmadığını sordu. Şanslıydı, Reha Bey de diğer şüpheliler de ordaydılar.
Birkaç dakika sonra Emel ve Gamze’den boşalan sandalyelerde Devran ve Reha Bey karşılıklı oturuyorlardı. Devran konuşmuyor, sadece gözlerini dikmiş karşısında oturan adamı süzüyordu. Bu sinir bozucu bakış yüzünden mi yoksa gerçekten suçlu olduğundan mı bilinmez, Reha Bey huzursuzca yerinde kıpırdandı. En sonunda dayanamayıp “Konuşmayacak mısınız artık Devran Bey?” diye sordu. “Benimle görüşmek istemişsiniz ve şimdi boş boş yüzüme bakıyorsunuz. Ne oldu? Ne istiyorsunuz benden?”
Devran, o kendine has, çoğu kişinin nefret ettiği ukala bakışını takındı yine. “Bence siz neden burada olduğumu çok iyi biliyorsunuz Reha Bey,” dedi. Karşısındaki adamın itiraz etmesine fırsat vermeden devam etti sözlerine.
“Yine de bunu sizden duymak istiyorum.”
“Hey Allah’ım… Bilmece gibi konuşmasanıza. Benimle neden görüşmek istediğinizi gerçekten bilmiyorum. Hem, bana öyle bakmayı keser misiniz lütfen.”
“Nasıl bakıyormuşum size?”
“Ne bileyim ben! Bir suçluya bakar gibi.”
“Neden öyle düşündünüz? Yoksa bir suç mu işlediniz?”
Reha Bey’in sabrı iyice taşmışa benziyordu. Bir hışımla oturduğu yerden kalktı.
“Sizin saçmalıklarınıza ayıracak vaktim yok benim Devran Bey. Ne söylemeye çalışıyorsanız lafı dolandırmaktan vazgeçip doğru dürüst söyleyin. Zaten sinirlerim bozuk, bir de sizin tuhaf hareketlerinizi çekemem.”
“Demek sinirleriniz bozuk ve eminim sebebi Gencoy Bey’in kaçırılmış olmasıdır.”
“Elbette ki sebebi Gencoy’un kaçırılmış olması. Hayatının tehlikede olması. Kaç gündür biz burada neler yaşıyoruz, biliyor musunuz siz? Kimselere Gencoy’un kaçırıldığını belli etmemeye çalışmak yeterince zor değilmiş gibi bir de tiyatro oynuyoruz. Daha iki saat önce Murat ve Orçun bahçede bir oyun sergilediler. Siz öyle tembihlemişsiniz. Sözde Orçun Gencoy’a intihal davası açmak zorunda olduğu için üzülüyormuş gibi yapmalıymış. Saçma sapan bir senaryo işte. Kimimiz yayınevlerini dolaşıyoruz. Neymiş efendim, fidyeci Gencoy’un anlaşmalı olduğu yayınevleriyle ilişiğini kestiğine inanmalıymış. Dergiyi kararttık zaten. Yetmezmiş gibi televizyon kanallarına gidiyoruz, bomba beyanlar vereceğimiz yalanını söylüyoruz. Sırada ne var biliyor musunuz? Bendeki de soru, biliyorsunuz tabii. Bunu yapmamız gerektiğini siz tembihlemişsiniz. Ramazan ve Yasin, Gencoy’un akli dengesinin yerinde olmadığını gösteren sahte bir rapor hazırlayacaklar. Bitmediii… Sosyal medya hesaplarımızdan Gencoy’un yazarlarını dolandırdığını duyurmamız gerekecek. Tabii bu saçmalıkları o cani fidyecinin verdiği sürenin dolmasına ramak kala yapmak niyetindeyiz. Hani siz ne yapıp edip Gencoy’u kurtaracaksınız ya, bari son ana kadar bekleyelim de adamın itibarını yerle bir etmeyelim, dedik. Yanlış mı yaptık?”
“Bu kadar öfkelenmenize gerek yok Reha Bey. Bu yaptıklarınızı ben istedim diye değil, fidyeci istedi diye yapıyorsunuz.”
“Ne öfkelenmeyeceğim yahu. Bugün pazar ve fidyecinin verdiği süre çarşamba günü dolacak. Neden hâlâ bulamadınız Gencoy’u? Siz o zehirli bakışlarınızı benim üzerime çevireceğinize, suçluya çevirseniz de bir sonuca ulaşsanız artık. Şimdi, eğer hâlâ bana söylemek istediğiniz bir şey varsa, hemen şimdi, direkt yüzüme söyleyin ya da çekip gidin!”
Devran teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı. “Pekâlâ Reha Bey,” dedi ellerini indirirken. “Gencoy Bey’i siz mi kaçırdınız?”
Duyduğu cümle karşısında yüzü allak bullak olan Reha Bey az önce kalktığı sandalyeye adeta saldı kendini.
“Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Onu tabii ki ben kaçırmadım.”
“Öyleyse neden bana yalan söylediniz?”
“Ben size yalan söylemedim.”
“Peki, diyelim ki yalan söylemediniz. Öyleyse neden her şeyi anlatmadınız, diye sorayım?”
“Demek öyle düşünüyorsunuz. Pekâlâ… O zaman, geçtiğimiz pazartesi sabahı Gencoy Bey’le telefonda görüştüğünüzü ve Gencoy Bey’in size çok ağır sözler sarf ettiğini neden bana anlatmadınız? Üstelik siz de boş durmamışsınız. Karşılıklı hakaretler havada uçuşmuş.”
Reha Bey birden sustu. Derin bir nefes aldı ve aldığı nefesi kısa bir an içinde tuttu. Sonunda sıkıntıyla soludu.
“Bunu size anlatmamı gerektirecek bir sebep yoktu.”
“Kavga etmişsiniz Reha Bey,” diye çıkıştı Devran. “Bunu elbette bana anlatmalıydınız.”
Reha Bey de aynı ses tonuyla karşılık verdi Devran’a.
“Nesini anlatayım Devran Bey! Kavga falan etmedik. Sadece bir konuda aynı fikirde olmadığımız için tartıştık biraz.”
“Aynen bu şekilde söyleyebilirdiniz.”
“Siz daha ilk dakikadan bütün yazarları zan altında bıraktıktan sonra aramızda bir tartışma geçti deyip bütün şüphelerinizi üzerime çevirmek için mi? İnanın, sandığınız gibi büyük bir kavga yaşanmadı. Zaten daha o gün, Gencoy dergiye geldiğinde aramızdaki anlaşmazlığı sonlandırdık.”
“Aranızda bir husumet kalmadı yani…”
“Kalmadı… Kalamazdı da zaten. Böyle tartışmalar hep yaşanır, sonunda iki taraf da orta yolda buluşur. Ne yani, birkaç nahoş söz yüzünden birbirimizi mi kaçıracağız? Mağara adamı mıyız biz? Konuşarak hallettik.”
“Öyle olsun bakalım. Şimdi anlatın, o sabah neden tartıştınız?”
Reha Bey, şu anda yaşadığı duruma inanamıyormuş gibi cıkcıklayarak başını sağa sola salladı. “Futbol…” dedi ve sustu.
“Futbol yüzünden mi tartıştınız yani. Bildiğimiz futbol?..”
“Aynen öyle… Tuttuğumuz takımlarla ilgili aynı fikirde değildik ve muhabbet tartışmaya döndü. Gencoy koyu bir Fenerbahçe taraftarıdır. Bense Galatasaray taraftarıyım. Fenerbahçe’yle Galatasaray arasında son günlerde yaşanan gerginlikten haberiniz vardır.”
“Ben takım tutmam. Hatta futbolu hiç sevmem. On bir tane adam paraya para demesinler diye, taraftarların birbirine düşmesi, dünyanın en saçma işi gibi gelir bana. O yüzden, bahsettiğiniz durumdan haberim yok.”
“Ne diyeyim, haklısınız aslında… Her neyse, Gencoy o sabah beni aradı. Gerçekten çok sinirliydi. Tuttuğu takımın haksızlığa uğradığını söyledi. Onunla aynı fikirde değildim. Ben tam tersini savundum. Ondan sonra o da ben de öfkemize hâkim olamadık. Birbirimize bağırmaya başladık. Gencoy, futbol konusunda çok hassastır. Eleştirilerini asla sakınmaz. Hatta kendi tuttuğu takımı bile acımasızca eleştirdiği günleri bilirim. Fakat bu sefer eleştiriye açık değildi. Ona göre takımı haksızlığa uğramıştı ve aksini iddia eden hiç kimseyi dinlemek bile istemiyordu. Benim de inatlaşasım tuttu. Halbuki sabah sabah ne uzatıyorsun, değil mi? Haklısın, de ve sus işte. Öfkeyle birbirimize neler söyledik, hatırlamıyorum bile. Telefonu kapatınca davranışımdan dolayı kendime çok kızdım. Dergiye gelir gelmez Gencoy’la konuştum. O da benim gibi fevri davranışından dolayı üzgündü. İşi tatlıya bağladık ve konu kapandı.”
“Siz öyle olduğunu söylüyorsunuz. Peki, doğruyu söylediğinizi nereden bileceğim?”
“Çağırın bütün yazarları ve sorun. Gencoy kaçırılmadan önce aramızda bir küslük olduğunu sezen olmuş mu?”
“Konuyu kapatmış gibi görünüp hıncınızı sinsice çıkarmış olamaz mısınız?”
Reha Bey kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerine küçümser bir bakış oturdu. “Biliyor musunuz Devran Bey,” dedi, sesindeki bezginlik kilometrelerce öteden hissedilebilirdi. “Turgut haklıymış.”
“Hangi konuda?”
“Siz bazen çok sinir bozucu olabiliyorsunuz.”
Devran, son sözünü söyleyip cevabını beklemeden kalkıp salondan çıkan Reha Bey’in ardından baktı. Anlattıkları doğru muydu yoksa ustaca uydurulmuş yalanlar mıydı, buna diğer şüphelilerle konuştuktan sonra karar verecekti. Fazla beklemesi gerekmedi. Daha Cemre Pansiyon’dan çıkarken kaydedilmiş iki arabanın şoförlerinin göründüğü çıktıları masaya yerleştiremeden, Sabri Bey ve İhsan Bey kapıda göründüler.
“Reha bizimle konuşmak istediğinizi söyledi Devran Bey, buy’run,” diye söze girdi Sabri Bey. Şaşkın ya da korkmuş görünmüyordu. İhsan Bey de Sabri Bey de daha çok, ortaya çıkacağı baştan belli olan bir sırrın ifşasını sabırsızlıkla bekliyorlarmış gibiydiler. Devran’ın da lafı uzatmaya niyeti yoktu zaten.
“Oturun lütfen,” dedi ve çıktıların üzerlerine aynı anda iki elinin işaret parmaklarını tıklattı. “Sabri Bey, İhsan Bey… Bu fotoğraflardaki kişiler siz misiniz?”
İlk yanıtlayan Sabri Bey oldu.
“Evet…”
İhsan Bey de başıyla onayladı Sabri Bey’i.
“Peki bunu bana ne zaman söylemeyi düşünüyordunuz?”
“Söyleyemezdik,” dedi İhsan. Bu sefer başıyla onaylayan Sabri Bey olmuştu.
“Neden? Suçunuz ifşa olacağı için mi?”
Devran, önündeki çıktıları karşısında sessizce oturan adamlara doğru itti. “Bu, Gencoy Bey’in arabası,” dedi, parmağını kâğıda sıkıca bastırarak. “Ve bu araba şu anda Emily Smith’in evinin önünde.”
“Evet,” dedi Sabri Bey yeniden, “onu oraya biz bıraktık.” Daha fazla konuşmadı.
“İyi de neden?” diye bağırdı Devran. Karşı tarafa söz hakkı vermeden kendi sorusuna kendi yanıt verdi.
“Ben söyleyeyim… Gencoy Bey’i kaçırdığınız ortaya çıkmasın diye…”
İkisi de başlarını sağa sola salladılar, ilk konuşan Sabri Bey oldu.
“Asla! Gencoy’u biz kaçırmadık.”
Bu sefer İhsan Bey atıldı ortaya. “Sandığınız gibi değil Devran Bey.”
“Neymiş sandığım gibi olmayan İhsan Bey? Bu arabanın, Önay Bey’in pansiyonunda olduğunu nereden biliyordunuz? Onu neden oradan alıp Emily Smith’in evinin önüne bıraktınız? Sizi yormadan ben cevap vereyim, Gencoy Bey’i kaçırdınız ve şüpheleri Emily Smith’e yöneltmek için böyle davrandınız. Yalnız planınızı eksik yaptınız. Cemre Pansiyon’daki kameraları hesaba katmadınız.”
İhsan Bey, “Öyle değil,” dedi ve sustu. Uzun uzun açıklama yapacak mecali yokmuş gibi görünüyordu. “Pansiyondaki kameraların varlığını elbette ki biliyorduk.”
“Öyle değilse, nasıl peki? Anlatın da bileyim!”
Devran’ın İhsan Bey’e yönelttiği soruya Sabri Bey yanıt verdi.
“Bunu yapmamızı Gencoy istedi bizden.”
Bu sefer duyduklarına şaşıran Devran olmuştu. “Anlamadım…” dedi, çatallı bir sesle. “Ne zaman istedi?”
Sabri Bey, İhsan Bey’e çevirdi bakışlarını. İhsan, cebinden bir telefon çıkardı. Ekranda birkaç yere dokundu ve ortaya bir kısa mesaj çıktı. Telefonu masaya koyup Devran’a doğru çevirdi.
“İşte, bakın…”
“Selam İhsan. Yarın sabah arabamı Önay’ın pansiyonunun bahçesinden al ve Emily’nin evinin önüne bırak. Benim çok acil bir işim çıktığı için alamayacağım. Anahtar sağ ön tekerleğin üzerinde olacak.”
“Hocam bir sorun yok değil mi? Arabanız neden Önay abinin pansiyonunda?”
“Önemli bir şey yok. Dediğimi yap ve kimseye de bir şey söyleme.”
“Söylemem tabii… Bir sorun olmadığına emin misiniz Hocam.”
“Yok dedim ya be adam, sen laftan anlamıyor musun?”
“Tamam Hocam, nasıl isterseniz öyle yaparım. Arabayı bırakınca, anahtarı ne yapayım? İsterseniz Emily Hanım’a vereyim.”
“Saçmalama! Ben sana kimseye bir şey söyleme diyorum sen ne diyorsun? Anahtarı hiç kimseye vermeyeceksin. Tekerleğin üzerine bırak.”
“Hocam, Sabri abiyle beraber gitsek olur mu? Bir arabayla gider, iki arabayla döneriz. Tek başıma gitmeye kalkarsam toplu taşıma araçlarında perişan olurum.”
“Amma uzattın… Sana bir görev verdiğime pişman ettin beni. Kiminle istersen git ve al arabayı oradan. Fakat ikinizde ağzınızı sıkı tutacaksınız. Unutma, erkenden alacaksınız arabayı. Tamam mı?”
“Tamam Hocam…”
Devran mesajı okurken Sabri Bey olayın detaylarını anlatmaya başladı.
“Gördüğünüz gibi mesaj çarşamba gece yarısından sonra gelmiş. İhsan hemen beni aradı ve Gencoy’un isteğinden bahsetti. Yalnız biraz şaşkın hatta kırgındı. Gencoy’un yazdıkları ona çok tuhaf gelmişti. Okuyunca ben de aynı şeyi düşündüm. Gencoy gibi nazik bir adamdan beklenmeyecek bir tavır takınılmıştı mesajlarda. Sabah erkenden İhsan’la buluştuk ve Gencoy’un dediği gibi arabayı oradan alıp Emily’nin evine bıraktık.”
“Bunu bana anlatmalıydınız Sabri Bey.”
Sabri Bey ve İhsan Bey başlarını önlerine eğdiler. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Sabri Bey konuşmaya devam etti.
“Nasıl söyleyelim Devran Bey? Biz de ne yapacağımızı bilemedik ki. O sabah arabayı Emily’nin evine bıraktıktan sonra Turgut aradı. Gencoy kaçırılmıştı. İhsan’ın yanımda olduğunu öğrenince vakit kaybetmeden dergiye gelmemizi söyledi. Zaten kafamız çok karışıktı. Yol boyunca İhsan’la nasıl bir işe karıştığımızı sorguladık. Yaptığımız işi Turgut’a ve diğerlerine nasıl anlatacağımızı düşündük. İçinde bulunduğumuz durum çok şüpheliydi. Sonra siz geldiniz…”
Sabri Bey sözüne devam edemedi. Devran yapılan açıklamayı yetersiz bulduğunu belli eder bir sesle, “Şu anda yaptığınızı yapabilirdiniz. Bana her şeyi anlatabilir, telefondaki mesajları gösterebilirdiniz. Bunu neden yapmadınız?” dedi.
“Sizce bize inanır mıydınız?”
“Büyük ihtimalle inanmazdım ama en azından şimdi olduğundan daha inandırıcı olurdunuz.”
“Gencoy’u biz kaçırmadık Devran Bey,” dedi Sabri Bey. Sesi gerçekten üzgün gibiydi. “Farkında olmadan bir oyunun bir parçası olduk. O gün gerçeği anlatsaydık, ilk şüpheleneceğiniz kişiler İhsan’la ben olacaktık. Zan altında kalmayı göze alamadık. Tek suçumuz bu.”
Gerçekten tek suçları zan altında kalmamak için gerçeği herkesten saklamak mıydı yoksa anlatılanlar bir yalandan mı ibaretti? Ya Reha Bey… Gencoy Bey’le aralarında yaşanan kavga hakkında doğruyu mu söylemişti? Bütün bu sorulara hangi yanıtları vermesi gerektiğinden Devran da emin değildi. Aslında şimdiye kadar hiçbir şüphelinin tamamen aklanmış olduğunu düşünmüyordu. Herkes bir şekilde üzerlerine çevrilen okları bertaraf etmeyi başarmıştı. En azından hepsinin mantıklı sayılabilecek açıklamaları olmuştu. Fakat bu, doğruyu söylediklerinin kanıtı değildi.
Hava kararmak üzereydi. Eli boş olarak geldiği dergi binasından yine eli boş olarak çıkıyordu. Hiç olmazsa, ertesi gün bilgisayarlardan, yoluna ışık tutacak bir delil çıkmasını diledi. Düşünceli bir halde arabasına doğru ilerlerken bahçede İzzet’le karşılaştı.
“Merhaba Devran Bey.”
Devran’ı gördüğüne ne şaşırmış ne sevinmiş ne de üzülmüş gibiydi. Tepkisiz yüz hatları, aklından geçenleri ifşa etmiyordu.
“Merhaba İzzet Bey.”
“Gidiyor musunuz yoksa?”
“Evet, burada daha fazla kalmama gerek yok.”
“Turgut’tan soruşturmanızın ne yönde ilerlediği hakkında bilgi alıyoruz ama hazır sizi bulmuşken bir de size sorayım. Gencoy Hocayı bulabilecek misiniz?”
“Bulacağım,” dedi Devran. Artık bu sözü verirken, ilk günkü kadar kendinden emin çıkmıyordu sesi.
“Biliyorsunuz, vaktimiz çok azaldı.”
“Biliyorum… Endişelenmeyin, tam vaktinde kurtaracağız Gencoy Bey’i.”
“Patron sizsiniz… Siz öyle diyorsanız, öyledir.”
Daha fazla konuşmaya gerek kalmadığını düşünen İzzet, binanın giriş kapısına doğru yöneldi. Devran, gözlerini kısıp İzzet’in arkasından baktı bir süre. Aklına gelen bir ayrıntı hakkında bilgi alabileceği tek kişinin İzzet olduğunu hatırlayıp arkasından seslendi.
“İzzet Bey!..”
“Buy’run Devran Bey.”
“Siz avukatsınız değil mi?”
Bu soruya bir anlam veremeyen İzzet, Devran’ı başıyla onayladı.
“Size bir sorum olacak.”
“Elbette, sorun…”
“Derginin hukuki işleriyle siz mi ilgileniyorsunuz?”
“Evet… Hem derginin hem yazarların hukuki tüm işleriyle ben ve ekibim ilgileniyoruz.”
“Anlıyorum… Sadece dergiyi ilgilendiren konularda mı danışmanlık veriyorsunuz?”
“İhtiyaç duydukları her konuda, elimden geldiğince yazarlarımıza yardımcı olmaya çalışıyorum.”
“Ya Gencoy Bey’e?..”
“Anlayamadım…”
“Gencoy Bey’in bir avukata danışması gereken çok önemli bir konu olsa, sizden yardım ister miydi?”
“İsterdi tabii…”
“Bu çok özel hatta sır sayılacak bir konu olsaydı, yine size güvenir ve bunu sizinle paylaşır mıydı?”
“Ben avukatım Devran Bey. Sır saklamak benim işim. Elbette Gencoy Hoca’ya da bir sürü konu hakkında danışmanlık hizmeti verdim. Bunların bazıları sadece onun ve benim bildiğimiz konulardı. Sırdı yani…”
“Öyleyse kendisinin meçhul kişiler tarafından tehdit edildiğini ve savcılığa şikâyette bulunmak için neler yapması gerektiği hakkında, bir avukata danışmak istediğini biliyor olmalısınız.”
İzzet’in şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. “Hayır,” dedi, aynı şaşkınlık sesine de yansımıştı. “Gencoy Hoca tehdit mi ediliyormuş? Ne zamandan beri?”
“Emin değilim… Sanırım birkaç haftadır.”
“Böyle bir tehditten haberim yok benim. Fakat bu çok ilginç. Bu durumda yardım isteyeceği ilk kişi ben olurdum.”
“Belki size bile anlatamayacağı kadar kötü bir işe bulaşmıştı.”
“Gencoy Hoca kötü bir işe bulaşmış olsa, ona en iyi yardımı benim yapacağımı çok iyi bilir ve hiç çekinmeden bana sorunlarından bahsederdi.”
Devran, İzzet’le yaptığı kısa fakat kafa karıştıran görüşmenin ardından yola koyulmak üzere hamle etmişti ki bahçenin derinliklerinden hızla kendisine doğru gelen Gamze’yi fark etti. Arkasından gelen Emel önü sıra koşturan Gamze’ye yetişmek için büyük çaba harcıyor gibiydi.
Gamze coşkuyla, “Buldum Devran Bey, buldum,” diye bağırdı. Yanına yaklaştığında elinde tuttuğu çıktıyı Devran’a uzattı. Nefes nefese kalmıştı. Nefesini düzenlemesi biraz zaman aldı.
“Bu kadını nereden hatırladığımı biliyorum artık.”
“Öyle mi? Çok sevindim. Nereden peki?”
“Bir öyküden…”
“Anlamadım…”
“Doğru duydunuz Devran Bey. Ben bu kadını okuduğum bir öyküden hatırlıyorum. Ben derginin editörlerinden biriyim. Tıpkı Emel gibi… Gelen öyküler illâ ki bizim elimizden geçer. Öykülerden birinde bu kadının tıpatıp tarifi vardı. Çok iyi hatırlıyorum.”
Emel, “Hangi öyküden bahsediyorsun?” diye sözünü kesti Gamze’nin.
“Ya, öykünün adını hatırlamıyorum. Ama bir iki yıl önceydi sanırım, dergide yayınlanmak üzere gelen öykülerden birinde bu kadının tarifi vardı.”
Emel, hatırlamadığını belli edercesine başını salladı.
“Hani bir yazar öldürülüyordu. Bir cinayet büro ekibi vakayı soruşturuyordu. Hatta öyküde geçen yazar isimleri, gerçek yazarlara atıfta bulunuyordu.”
“Bilmiyorum Gamze, senin editlediğin öykülerden biri olmalı.”
Emel’in hâlâ kendisine anlamaz gözlerle baktığını görünce, oflayarak bakışlarını Devran’a çevirdi Gamze.
“Devran Bey, benim okuduklarımı hayalimde canlandırabilme kabiliyetim çok kuvvetlidir. Eğer bir yazıyı hele de severek okuyorsam, içinde geçen her tasviri, her tarifi, her açıklamayı, her anlatımı birebir görür gibi olurum. Sevmediğim, beğenmediğim yazılardaysa, o derece kuvvetli olmasa da yine de bazı detaylar hafızama yerleşir. Bu da öyle bir öyküydü. Vasat, mantık hatalarıyla dolu, kurgusu berbat bir öyküydü fakat yazan kişi, o kadının tasvirini nasıl iyi yazmışsa, beynime kazınmış demek ki.”
“İlginç,” dedi Devran. Gamze’nin, bir öyküde tasvir edilen bir kadını, Gencoy Sümer’i kaçıran kadınla nasıl bağdaştırdığına hâlâ bir anlam verememişti. “Öyküyü kimin yazdığını biliyor musunuz?” diye sordu.
“İşte onu hiç hatırlamıyorum,” diye cevap verdi Gamze. “Çok zaman geçti üzerinden. Zaten Gencoy Hoca öyküyü benden önce okumuş ve hiç beğenmemişti. Yine de son kararını vermeden önce benim de okumamı istedi. Gencoy Hoca haklıydı. Berbat bir öyküydü. Değil dergide, hiçbir mecrada yayınlamaya değmezdi.”
“Ve siz, o öyküde geçen bir karakterin, Gencoy Bey’i kaçıran yaşlı kadına tıpa tıp benzediğini düşünüyorsunuz.”
“Düşünmüyorum! Eminim…”
“Gelen öyküler beğenilmediği takdirde, onları ne yapıyorsunuz?”
“Önce sahibine yayınlanmayacağını bildiren bir elekronik posta gönderiyor ve dosyayı çöp kutusuna atıyoruz.”
“O öyküyü de attınız yani.”
“Gencoy Hoca atmış olmalı. Yani emin değilim tabii…”
“Anlıyorum Gamze Hanım, Bilişimci arkadaşım Gencoy Bey’in bilgisayarlarını ve elektronik postalarını incelemeyi bugün yarın bitirir. Eğer bahsettiğiniz öykü hâlâ duruyorsa, mutlaka buluruz. Böylelikle gönderen kişiye ulaşabiliriz. Gencoy Bey’i kaçıran yaşlı kadınla, o öyküyü yazan kişi arasında bir bağ olup olmadığından emin değilim fakat yine de soruşturmakta yarar olabilir.”
Derin V yaka, uzun kollu, diz altı, siyah kadife elbisenin altına siyah yüksek topuklu stilettolar giymiş, kocaman güneş gözlükleri ve geniş kenarlı siyah hasır şapka takmış ince uzun bir kadın, Sultanatmak Meydanı’nda yavaş adımlarla yürümeye başladı. Kulağındaki minik kulaklıklarda AC/DC’nin Thunderstruck / Yıldırım Çarpması isimli şarkısı çalıyordu. Gitar riff’lerine Brian Johnson’ın çılgın vokali karıştığında şarkı başlayalı bir dakika kadar olmuştu. O esnada nereden geldiği belli olmayan müzik sesi tüm meydanı hatta tüm Sultanat Eyalet-Şehri’ni kapladı. Şaşkına dönen halk ve o anda meydanda gezen turistler, müziğin kanlarını kaynatan ritmiyle ufak ufak hareketlenmeye başladılar. O kadar neşeli bir şarkı çalarken dans etmemek olmazdı. Bir dakika daha böyle geçti. Siyahlar giymiş kadın Brian Johnson “You’ve been thunderstruck! / Sana yıldırım çarptı!” dediği anda kolundaki dijital saate baktı. Bu sırada tam da Sultanatmak Meydanı’nın merkezindeki kurucu liderimiz Mustafa Kâmil Atasult’un heykelinin önünde idi. Saatine dokundu. Meydanın etrafında halkalar halinde dizilmiş bombalar müziğin ritmine uyumlu olarak patlamaya başladı. Kulakları sağır eden bir sesle binalar yerle bir olurken siyahlı kadın gökten neredeyse zembille inen bir çelik halata tutundu ve toz dumanın içinden sadece sesi duyulan helikoptere doğru yükseldi. Helikopterden atılan binlerce el ilanında şöyle yazıyordu:
BEN YBANİ, İLHAM ALMAM İNTİKAM ALIRIM
Bir süper kadın polis olarak mensubu olduğum Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK başta olmak üzere, tüm kara, hava, deniz kuvvetleri teyakkuza geçti. Fakat bunun için çok geçti.
Meydanda tıpış tıpış yürürken bir anda her yerde aynı müziği çaldıracak ve şehrin her yerine onlarca bombayı döşetebilecek güce sahip bir teşkilatın tetikçisi, güvenlik zafiyetimiz olduğunu ispat etmişti. Sivil halkta büyük zayiata sebep olurken güvenlik önlemi almamız için iş işten geçmişti.
***
Sultanat Eyalet-Şehri vali-başkanlık binası olan Belediye Bilişim ve Enformasyon-Bel-Bil kulesi patlamalardan nasibini almış, yedi katlı binanın son üç katı yıkılmıştı. Binanın hasar görmeyen 4. katında Militer Güvenlik Kurulu-MGK olağanüstü olarak toplanmıştı. Pürtelaş Sokak’ta uyuşturucu satıcılarıyla iş birliği yaparken basıldığı anda kendini kurtarmak için dizine kurşun sıkan Papazoğlu, MGK’ya tekerlekli sandalyeyle katılmıştı. Sinirinden elleri titriyordu. Piizişleri Bakanı Solomon Sert’in suratı hırsından kıpkırmızı olmuştu, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Şehrin askeri ve sivil güvenliğinden sorumlu Militer Savunma Bakanı kan ter içinde kalmış yüzünü silmekle meşguldü. SSOK şefimiz Kozak Hayri ve ben, diğer bakanlar ve üst düzey askerlerden oluşan MGK’dan çıkacak kararları hazır-ol’da bekliyorduk. Derhal Buhran Anında Alınan Kararlar-BUHAL ilan dildi ve eyalet-şehir çapında sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Büyük bir korku iklimine girmiştik. Tek bir terörist kadın bütün bir eyalet-şehir güvenlik teşkilatını dize getirmişti. Eyalet-şehir, hayalet-şehir gibiydi.
***
Şehirde asayiş sağlandı. Enkaz kaldırma çalışmalarına başlandı. İş makinelerimiz ve insan gücümüz onca enkaza yetişemediğinden komşu eyalet-şehirlerden iş makinesi ve arama kurtarma ekipleri desteği istendi. Evleri yıkılıp sokakta kalanlara, ayakta kalmış stadyumlar, hastaneler, öğrenci yurtları ve devlet binaları açıldı. Şehir sadece hayatta kalmaya çabalıyordu. Eğitim, finans işlemleri, ticaret ve acil olmayan sağlık hizmetlerinin hepsi ikinci bir emre kadar durdurulmuştu. Sıra, ben ilham almam intikam alırım diyerek pek çok masum insanın kanına girmiş adi, zırdeli kadın kimdi, onu bulmaya gelmişti.
Hacker dostlarım Siber Can ve ekibine başvurduğum gün, Sultanat Radyo Televizyonu-SRT1 radyosu hack’lendi ve ismine Ybani denmiş olan kadının sesi tüm kanallarda aynı anda yankılanmaya başladı. Bu terörist kadın benden hep 1-0 öndeydi.
“Ben Ybani. Bu hikâyeye biraz heyecan katmaya geldim. Bir varmış bir yokmuş, bu hikâyede Ozan Ilgın diye bir kahraman yaşarmış. Neymiş? Süper polismiş de osteogenesis bilmem ne hastasıymış da! Aman da ilaçlar verilmiş bedeni güçlenmişmiş de! Masal anlatma bana! Arabesk takılan süper kahraman mı olurmuş ha ha ha! Onu neden hayatı tespih yapıp sallayanların şehrinde yaratmışmış da! Başı beladaymış, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakçaymış da! Hanımefendi hep yenilmeye mahkûm muymuş? Hep ezilmeye mecbur muymuş? Sen git de biraz Şebnem Ferah dinle, Nil Karaibrahimgil dinle, hiç yoktan Sezen Aksu dinle! Ölürüm yoluna ölürüm de yine vazgeçmem, yakarım dünyayı ama sana eğilmem de!
Süper kahraman mısın yoksa aşık mısın? Nesin sen? Senin şairlerle ne işin olur? Yok göklerde kartal gibiymiş de! Senin Sabahı Ettin Ali’yle ne işin olur? Yok bir kızıl goncanın kızılını goncasını ayrı öpmüşmüş de! Senin Trollski’yle ne işin olur?
Annen baban sana düşmanmış. Hatta seni öldürmeye çalışıyorlarmış. Sen hâlâ onları affetme modundasın. Hadi canım sen de! Bu düşmanlık gereğinden fazla uzamış. Nerede senin o akıllı uslu kızın Lilith? Hani o tarikat liderinin kalbine hançeri saplayan! İşte o tam benim kafadan! Sen bana onu gönder! Hayatındaki hainleri öldürmeye niyetin varsa bir darbede bitir işi! Bırak artık serzenişi! Kaldır kıçını, vur kılıcını tepelerine hainlerin! Olsun bitsin!
Daha doğmamış çocuğuna genetik hastalık bulaştırarak ona ihanet eden şerefsiz bir adam olan babandan merhamet mi umuyorsun? Unutma! Senin içinde insanlık var fakat hainlerin içinde insanlık yoktur! Hainlerde merhamet yoktur!
Kolları Gangzhou’dan Pürtelaş Sokak’a kadar uzanan Çinli Triad lideri İnn-Tea-Kahm sana kafayı taktı. Neden mi? Çünkü dağ gibi oğulları Mio ve Toi’yi öldürdün. Ben onun adına çalışıyorum. Onun intikamı için patlattım bütün şehri! Aslında keyfimden geldim buraya. Para mara istemedim. Giderim Ozan Ilgın diyarına ve bana da eğlence çıkar, diye düşündüm.
***
Çin mafyası tarafından gönderilen tetikçi kadın Ybani, annem, babam, şehirdeki patlamalar, Ybani’nin yarattığı enkaz ve terör korkusunun hepsiyle birden tek başıma başa çıkmam gerekiyordu.
Bu hikâyenin baş rolü 19 bölümdür bana aitti. Peki benden rol çalmaya çalışan bu kadın kimdi? Beni hizaya getirmeye çalışırken pek çok sivilin kanına girmişti. Pervasızdı, faşistti, tehlikeliydi, fitili tutuştu mu durdurması olanaksız TNT patlayıcı gibiydi. Bir kere patladı mı zincirleme reaksiyona sebebiyet verecekti. Beni zincirlerimden koparmaya çalışırken prangaları kendi bileklerine geçiriyordu, henüz haberi yoktu.
Benim şehrimde kaosu ben yaratır, ben aralardım. Başka diyarlardan hele hele başka bir hikâyeden birisinin gelip ortalığı karıştırmasına asla göz yumamazdım. Ben ne yangınlar gördüm, öylece bırakmalıydı beni. Ateşten korkuyordu, kaçıp kurtarmalıydı kendini. Ben ne yaralar almıştım, hiçbiri öldürmedi. Bu Ybani denen yaratık kimdi ki gelip benim hikayemde kendi borusunu öttürecekti?
***
17 Megabit Şadiye, Papazoğlu tarafından kapattırılan gece kulübü Babylon Sultanat’ı bir gemide yeniden faaliyete geçirdi. Mer Noire kıyılarındaki gemi, uluslararası sularda demirliydi. Böylece gemide kumarhane bile açılabilmişti.
Eyalet-şehrimde bütün bu olaylar olurken doların çeşitli spekülasyonlarla yükselmesi ve alçalması söz konusuydu.
23 Kasım günü Papazoğlu ve MEVAP başkanı Etat Le Jardin konuştu. Dolar 12.33’ü vurdu. Bir grup vatandaş gecenin bir yarısı SCMB- Sultanat Canım Ne isterse Onu Yapmaya Mecbur Bankası’nın önünde toplaşıp protesto ettiler.
25 Kasım’da Sultanat Pleasury ve Fiance Bakan yardımcısı Işıkettin Bitkisel 11 tivitlik bir manifesto yayınladı. Kısaca şöyle diyordu:
“Sultanat ekonomisini sadece döviz kurunu baz alan dar bakış açısı yerine büyük bir pencereden değerlendirmemiz gerekiyor.”
1 Aralık’ta eyalet-şehrimde, sekiz yıl sonra dövize doğrudan müdahale yapıldı. SCMB basın açıklaması yaptı: “Döviz kurlarında görülen sağlıksız fiyat oluşumları nedeniyle piyasaya satım yönünde doğrudan müdahale edilmektedir. Kamuoyunun bilgisine sunulur.”
***
17 Megabit Şadiye’nin gemi-kumarhanesi ne BUHAL’den ne de sokağa çıkma yasağından etkilenmeden tıkır tıkır işliyordu. Şadiye’nin VIP Mercedes minibüsleri sıra sıra geminin demirli olduğu Burgaziçi Limanı’na yanaşıyor ve dizi dizi ultra zengini ve ultra zengin olmaya aday bürokrat, otokrat, teknokrat ve demirkıratı smokinleriyle gemiye binmek üzere getiriyordu. Enkaz bölgelerinde evlerinden olmuş, ailelerini kaybetmiş halk, içecek temiz su bulamazken, bu utanmazlar için Frenk illerinden uçakla kasa kasa şampanya getirtiliyordu.
***
28 Kasım’da Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP kurucusu Merhum Lion Sulteş’i anma etkinliğinde ülkeciler, ülkecilere saldırdı. Sağcı parti liderinin anma etkinliğinin komşu eyaleti Engürü’de bulunan solcu şair Nazım Wisdom Kültür Merkezi’nde yapılması esprilere neden olacaktı. MEVAP lideri Etat Le Jardin, Lion Sulteş’i anma törenine yapılan saldırıyla ilgili Sultanat’ın komşu eyaleti Engürü Belediye Başkanı- EBB Mensure Slowe’u suçladı. Slowe ise hiç suya sabuna dokunmadan halka hizmete devam edeceklerini açıklayan bir tivit attı.
***
20 Aralık’ta dananın kuyruğu koptu. 17 Megabit Şadiye’nin gemi-kumarhanesinde bir alternatif borsa kurulmuştu. Adı Wolf Street’ti. Kurtlar sofrası gibi bir yerdi. Çünkü kumar oynama kisvesi altında dolar inişleri çıkışları manipüle ediliyor ve milyon dolarlarla trilyon Sult liraları dakikada el değiştiriyordu. Dolar, SCMB müdahalesiyle 18 Sult lirasından 12’ye indirildi. Yani birileri 12’den aldığı dolarları 18’e sattı. Sultanat yeni yeni milyonerler kazandı.
Papazoğlu faizle ilgili çıkış yaptı: “Anırsalar da anırmasalar da elhamdülillah doğru yoldayız.”
Aynı anda Denize Endeksli Mevduat – DEM açıklamasını yaptı. “Siz faize Sult parası yatırın, deniz ne kadar dalgalanırsa dalgalansın paranız heba olmayacak, aradaki farkı ben vericem” dedi. Esnaf dolar halayı çekti. Bunu izleyen SEVAP’lı bir iş adamı “Bu millet Papazoğlu bizi sikti ama öldürmedi diye seviniyor!” dedi.
Julia Yavşar isimli şarkıcı-sanatçı “Gerekirse simit yenecek ve bu günleri atlatacağız!” dedi.
***
Kızım Lilith’i yanıma çağırdım. “Tüm bu hainlerden tek seferde kurtulmak için bir plan yaptım,” dedim. “Her türlü yanındayım anne!” dedi. Ne kadar iç ısıtıcı bir kelimeydi bu! Anne! Fakat şimdi duygusal olma zamanı değildi. Bana çok kuvvetli duygular değil, kuvvetli patlayıcılar gerekiyordu.
Bunun için Sultanat Atom Enerjisi Kurumu- SAEK’e gittim. Hiç nükleer enerji üretmeyen bir eyalet-şehrin neden atom enerjisi kurumu var diye merak ediyordum. Binadan içeriye girdim. Yetkililer kabak çekirdeği çitleyerek oturuyorlardı. “Atom çekirdeğini parçalamamız gerekiyor. Fakat önce kabak çekirdeğinden başladık,” dediler. Ben de “İsterseniz incir çekirdeğinden başlayın. En azından doldurmanız kolay olur!” dedim.
Oradan aldığım patlayıcılarla önce o binayı patlattım. İki şeyi hiç sevmem. Hainlerle şerefsizleri. Zaten hainler şerefsiz olur. Şerefsizler de hain. ‘Demek ki tek bir şeyi sevmiyormuşum’ diye de kendimi tebrik ettim.
Sonunda bu intikamcı geçinen Ybani hakkında gerekli tüm bilgileri edinmiştim. O da diğer paragöz serseriler gibi Şadiye’nin gemi-kumarhanesinin müdavimiydi. Terörist merörist demeden onu da aralarına almışlardı. Ne demişlerdi hoca hocayı tekkede, hacı hacıyı Mekke’de, kansız kansızı kumarhanede dakikada bulurdu. Şimdi sıra bütün bu şerefsizleri patlatmaya gelmişti. Bir gemi dolusu gereksiz insan Mer Noire’ın kapkara sularına gömülecekti.
***
Ybani’nin SRT1 radyosunu hackleme numarası gayet hoşuma gitmişti. Ve benim de aynı şekilde Ybani’ye seslenmem gerekiyordu. O sebeple ben de SRT1’i hack’ledim ve Ybani’ye seslendim:
“Hey yabani Ybani! Karadul sertifikasını aldığın gün, Zincirlikuyu mezarlığını sana tahsis etmişler. Güleyim bari! Sen kim mezarlık doldurmak kim? Öldürdüğün adamların göğsüne Y harfi çiziyormuşsun. Zorro’dan mı ilham aldın? Ha biliyorum, sen ilham almazsın, masumların kanına girerek intikam alırsın! Şair’e tek ‘Y’ yettiyse bana da tek ‘A’ yeter diyerek isminden bir harfi atmışsın. Cemal Süreya bunu duysa mezarında ters dönerdi! Sen kim şaire özenmek kim? Kifayetsiz kişi seni! Kadınlara kötülük eden herkesin korkulu rüyasıymışsın. Ama işini akılla değil, kanla halledermişsin! Ha ha! Sen kim aklını kullanmak kim? Sen korkulu rüya görüyordum derken ben paralel evrende zebanilerle misket yuvarlıyordum yavan Ybani! Âşık bile olmuşsun. “Kadınım ben. Katilim, ama kalpsiz değilim,” diyormuşsun. Senin gibi bir katili hapsetmek eyalet-şehir kaynaklarına ziyandır! Sen git de o Çinli mafya bozuntusu patronunu göreceği kabustan uyandır!”
***
28 Aralık’ta Solomon Sert, “Sadece bizim yaptıklarımıza bakmayın. Biz kendimiz yapmıyoruz. Biz inanıyoruz ki, bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır,” dedi. Dolarları indirip çıkarırken, paraları cukkalarken, yetim hakkını yerken nasıl da dine sığınıyorlardı! Bunlar et ve süt veren canım sığırlara ayıp olacak ama insan nesline hakaret eden sığırlardı!
***
O gece 17 Megabit Şadiye’nin Babylon Sultanat isimli gemi-kumarhanesinde çok yüksek rakamlarla kumar oynanacağını haber aldık. Haydan kazanılan paralar elbette hu’ya gidecekti. Ama bu sefer bütün paralar suya gidecekti. Lilith’le beraber SAEK’ten kaçırdığımız patlayıcıları gemiye döşedik.
Öyle bir geceydi ki o gece! Gemide kimler kimler yoktu? Annem Nergissus, babam Kerberose Rose, Çinli Triad lideri İnn-Tea-Kahm ve sevgilisi Kafaya Sıkar Didemim, Vali-başkan İkram Papazoğlu, Piizişleri Bakanı Solomon Sert ve şaire özenerek isminden harf atmış çakma tetikçi Ybani.
Ben de kulaklığımı taktım. Haris Alexiou’nun Fevgo /Gidiyorum şarkısı eşliğinde telefonumdaki patlatıcı butona bastım. Lilith ve köpeğim Çakır beni limanın çıkışında bekliyorlardı.
Müthiş bir patlama oldu. Liman, şehir ve gökyüzü şairlerin son arzularını yerine getirmek istercesine kızıla boyandı. Trollski’ye de Sabahı Ettin Ali’ye de Cemal Süreya’ya da içimden iki kelam şiir okudum. Kim öldü kim kaldı arkama bakmadan liman çıkışına doğru yürüdüm.
Şimdi yağmur yağsa da gökyüzü beni korkutmuyor,
Şimdi umutlarımın kimliği yok,
Gidiyorum, şimdi gidiyorum.
Gidiyorum, gidiyorum ve kalbimi de alıyorum,
Bir şarkıyı da yol arkadaşı yapıyor, gidiyorum, gidiyorum.
Gidiyorum ve enkazı arkamda bırakıyorum,
Hastalıklı ve kaba insanları, gidiyorum, gidiyorum,
Gidiyorum, şimdi gidiyorum.
Artık yalanlara batmaya katlanamıyorum.
Şimdi anladım bir bohça olduğumu.
Gidiyorum, şimdi gidiyorum.
***
Patlamadan sonra annemin, babamın, Çin Triad liderinin, Kafaya Sıkar Didemim’in cesetlerinden DNA tespit edilerek öldükleri teyit edildi. 17 Megabit Şadiye ve Ybani’nin kalıntılarına ulaşılamadı. Papazoğlu ve Solomon Sert yaralı olarak kurtuldular. Papazoğlu, basurundan dolayı rahat otursun diye altına konan şişme mindere tutunarak kurtulmuştu. İnsanın götünü, götü rahat etsin diye üzerinde oturduğu minder sayesinde kurtarması sanırım bir tek Sultanat’ta olabilirdi.
***
Ybani patlamadan hafif yaralı kurtulup Çinli liderin açıkta bekleyen yatına yüzerek kurtulmuştu. Çok geçmeden şehrimizin kadın rapçisine bana ithafen yazdığı şu şiiri gönderme nezaketinde bulundu:
Ey Ozan, ben senin ne dostun ne düşmanınım / Ben bu dünyada cezalanması gerekenleri öbür dünyaya bırakmadan cezalandıranım / Sen bana bakma zaten ben senin baktığın yönde olamam / Nerede istersem orada olurum / Ben kimsenin yoluna ölmem / Eğer yolumdan dönersem o zaman ölürüm / Sen ki ellinci sayısını kutlayan bir derginin her sayısında kalem oynatmış bir yazarın elinden çıkma bir kahramansın / Sen düşündüğün gibi bir anti-kahraman değil anlı şanlı bir kahramansın / Sana dokunan ve dokunmayan yılanları uçurumlardan aşağı yuvarlayasın / Sen damarlarındaki gücü XX kromozomlarından ve hasarlı DNA’ndan alarak parlayansın / Kendine yürekten güven, ben gidiyorum bütün aşklar yüreğimde / Gidiyorum şehri patlattığım günkü barut kokusu hâlâ üzerimde!
Hoş geldin sevgili Derin! Öykülerin ve incelemelerinle emek verdiğin Dedektif Dergi sayfalarında bu kez röportaj konuğu olarak ağırlıyoruz seni. Bize biraz kendinden bahseder misin? Ne işlerle meşgulsün? Yazma, özellikle de polisiye tutkun ne zaman, nasıl başladı?
Teşekkür ederim Emel. Dedektif Dergi’nin sayfalarında adımın yer bulması benim için onurdur. Bu söyleşiyi seninle yapmak ayrıca bir mutluluk.
Kendim hakkında anlatmaya değer pek bir şeyim yok. Yirmi dokuz yıllık evliyim, bir hazır giyim firmasında çalışıyorum, bir oğlumuz bir de kedimiz var. Türkiye’de yaşayan milyonlarca Türk kadınından birisiyim yani.
Yazma tutkum ne zaman başladı; bunun küçük bir anısı var aslında. İlkokul son sınıftı. Arkadaşımdan aldığım bir Turgut Reis romanını çok beğendim ve bütün kitabı bir deftere kopyaladım. Sonra da kalemi bir daha bırakmadım.
Polisiye merakına gelince: O dönem siyasi şeyler okuyorum, Çanlar Kimin İçin Çalıyor başucu kitabım olmuş. Kurtlar İmparatorluğu diye bir kitap satın aldım. Yazarın ismini telaffuz edemiyordum ama işin içinde kurt varsa ben o kitabı okurum elbette. Ve Grange bana çok farklı bir dünyanın kapılarını açtı. Hikâyede tarih var, kültür var, en önemlisi de adam farklı bir motivasyon anlatıyor. Büyülenmiştim. Grange’ın çok güzel kitapları var ama Kurtlar İmparatorluğu hâlâ en beğendiğim hikâyesidir. Polisiye okuma sevdası böylece devam etti. Türkiye’deki her okur gibi ben de Ahmet Ümit okumaya başladım. Dan Brown ve Jo Nesbo kitaplarıyla tanıştım. Türk yazarlar neler yazmış diye araştırırken Başkomiser Galip’i tanıdım. Derken değerli polisiye yazarı Çağatay Yaşmut bana Dedektif Dergi’nin altın anahtarını bir link olarak gönderdi. Ve Dedektif Dergi bana polisiyenin edebiyatta başlı başına bir tür olduğunu öğretti.
İlk öykü kitabın “Suçun Rengi” Herdem Polisiye etiketiyle 2023 yılında polisiyeseverlerle buluştu. Neler hissediyorsun? Okurlardan ne tür geri dönüşler alıyorsun?
Günümüz şartlarında okurun kitaba ulaşması ne yazık ki çok zor. Okur, zar zor ayırdığı sınırlı bütçesini hiç duymadığı bir ismin kitabını alarak riske atmak istemiyor hâliyle. Suçun Rengi üzerinde çalışırken satış rekorları hayal etmiyordum yani. Yine de hiç beklemediğim isimlerden çok güzel, cesaret veren ve mutlu eden dönüşler aldım. Mesela Dark Dedektif öykü seçkisinde yer alan “Çav Bella” isimli öyküm için değerli bir polisiye okuru, yorumunda “sürpriz hikâye” tabirini kullanmıştı. Hatta haberi bana sen vermiştin. Ne kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum. Suçun Rengi kitabımda ise “Karadeniz Kadını” adlı öyküm için “mükemmel” diye bir övgü aldım. Bunlar elbette tarif edilemez heyecanlar ve güzel motivasyonlar. Eleştirilere gelince; henüz olumsuz bir eleştiri almadım. Değerli yazar ve tiyatro oyuncusu Hakan Güneri kitabımı okuduktan sonra birkaç küçük ders notu vererek beni onurlandırdı. Eleştirilere açık olduğumu belirteyim.
Neler hissediyorum; elbette çok mutluyum. “Derin Gezmiş” ismini, bana ait olan hikâyeleri o tutkunu olduğum sarı sayfalarda görmek, kendi kelimelerime dokunabilmek muhteşem bir heyecan. Zira ismimi polisiye yazarlar arasında görmek benim için bir rüyaydı. Suçun Rengi, bir hayalin gerçekleşmiş hâli.
Kitabının yayımlanma sürecinde editörlüğünü ben üstlenmiştim. İlk kitabın olmasına rağmen belirgin bir tarzın, üslubun varlığı hissediliyordu. Sen öykülerini nasıl tanımlarsın? Hangi türe yakın duruyorsun?
Emel Aslan gibi başarılı bir yazar ve tecrübeli bir editörle tanışmış olmak bir yana, beraber çalışma fırsatı bulmak benim için ayrıca bir şans ve onur. Ne yazık ki her yazar, siz Dedektif Dergi editörleri gibi işine özen gösteren, önem veren editörlere ulaşamıyor. Suçun Rengi üzerindeki emeklerin için minnettarım. Öykülerimi tanımlamak konusuna gelince, değerli hocamız Gencoy Sümer “rahat polisiye” diyor. Aramızda kalsın, ben “duygusal polisiye” demeyi seviyorum. Biliyorsun, hikâye karakterlerim de benim gibi her an ağlamaya hazırlar.
Yazarken ritüellerin var mıdır? Nasıl başlar, nasıl bitirirsin? Bittiğinden nasıl emin olursun?
Ritüelim; sabah çok erken saatler ve çok sessiz ortam. Bir de ocakta kaynayan çaydanlık. Nasıl başlarım; aslında benim hikâyelerim kafamın içinde başlar, düşüncelerimde şekillenir. “Bitirmek” kelimesi beni korkutuyor. Ben kafası çok karışık, hiçbir şeyden emin olamayan bir insanım. Hiçbir hikâyeme de bu yüzden son noktayı koyamıyorum galiba. Kahramanlar kendilerini iyi hissettiğinde ara veriyorum sadece.
Neler okur, izler veya dinlersin? Yazmak, gündelik hayatının neresinde duruyor? Kendini nasıl disipline eder, geliştirmek için neler yaparsın?
Bir süredir yeni çıkan yerli polisiye yazarları okumaya özen gösteriyorum. Bir polisiye yazar adayı olarak, içine girmeyi umut ettiğim mecrada neler yazıldığını görmek ve aynı zamanda yeni çıkan yazarlara destek olmak için bunu yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Grange okumaya devam ediyorum, İskender Pala’nın ve Mahfi Eğilmez’in yeni polisiye kitaplarını bekliyorum. Televizyonla aram yoktur, açıkçası günümüz ekranlarında bunun büyük bir kayıp olduğunu sanmıyorum. Barbara Nabel’in aynı isimli romanından uyarlanan Türk Dedektif’i izlemeyi planlıyorum ama önce kitapları bitirmeliyim. Ve sırf Wolverine’i son bir kez daha izleyebilmek için Deadpool 3’ün vizyona girmesini bekliyorum. İş yerinde çalışırken kitap dinlerim, eski yerli edebiyat tutkumdur; Küçük Ağa, Kuyucaklı Yusuf, İnce Memed gibi… Edebiyatımız o kadar dolu ki bu konuda sıkıntı çektiğim söylenemez, YouTube ve Storytel sağ olsunlar. Çok fazla müzik dinlemem ama Manga’yı çok severim, genelde sabahları iş yerine yürürken bana eşlik eder.
Yoğun bir çalışma hayatım olduğu için yazmak ne yazık ki gündelik hayatımın içinde olması gerektiği kadar yer alamıyor. Hafta sonları, tatil günleri çok erken uyanarak, ana hatları zihnimde çoktan yazılmış olan taslaklar üstünde çalışırım.
Kendimi geliştirmek konusunda her gün okumaya özen gösteriyorum. İş yerindeki masamda mutlaka kitabım vardır ve benim için on beş dakikalık molalar bile okumak için bir fırsattır.
Gelecek planlarından biraz bahseder misin? Roman yazmak gibi bir düşüncen veya girişimin var mı? Yoksa “Ben öykülerimle mutluyum” mu diyorsun?
Öyle uzun soluklu planlar yapan bir insan olmadım asla. Eğer kısmet olur da gerçek anlamda emekliliğe ayrıldığımız zaman sağlığımız el verirse bir karavan almayı istiyoruz. Eşim de benim gibi denizi ve gezmeyi çok sever. Bu şekilde daha çok okuyabileceğim. İnşallah.
Aslında öykülerle tanışmadan önce iki ayrı roman projem vardı zaten. Halen üzerlerinde çalışmaya devam ediyorum ama bu projelerin hayata geçeceğine ihtimal vermiyorum. Sen de içinde olduğun için biliyorsun, sektör çok zorlu. Okur az, yazar çok ve benim daha öğreneceğim çok şeyim, katetmem gereken çok yolum var. Kısmet diyelim.
Evet, öykülerimle gerçekten mutluyum. Kısa hikâyeler yazmaya gayret ediyorum, adaleti sağlamaya özen gösteriyorum ve herkes olabildiğince mutlu olsun istiyorum. Mutluluk önemli.
Sevgili Derin, bu güzel söyleşi için teşekkür ediyor, Dedektif Dergi ailesi olarak yeni çalışmalarında başarılar diliyoruz…
Dedektif Dergi ailesinin içinde bana bir yer verdiğiniz için asıl ben teşekkür ediyorum. Başta Gencoy Hoca, sevgili Turgut, Reha Hoca, sevgili Gamze, sen Emel ve bütün Dedektif Dergi ailesi, sizlerden öğrendiğim her bilgi, bana kattığınız her gelişim için minnet duyuyorum.
Hikâyelerimi okuma zahmetine katlanan herkese ayrıca teşekkür ederim.
Ve son olarak Dedektif Dergi ile tanışmama vesile olan değerli yazar Çağatay Yaşmut’a buradan teşekkürlerimi ve sevgilerimi iletiyorum. Beni böylesine değerli bir okulla tanıştırdığı için kendisini hep minnetle anacağım.
Gerçek hayattan uyarlama suç dramalarını izleyiciyle buluşturmaya devam eden BBC’nin yakın dönem dizilerinden biri The Sixth Commandment oldu. 17-18 ve24-25 Temmuz 2023 olmak üzere iki haftalık dönem içinde yayınlanan mini dizinin sezonu dört bölümden oluşuyor.
Yapımın senaryosunu başta Agatha Christie olmak üzere BBC’nin Charles Dickens ve J.K. Rowling uyarlamalarını da kaleme alan Sarah Phelps, kaleme aldı. Bölümleri Saul Dibb yönetti, yapımı Wild Mercury Productions ve True Vision Productions üstlendi. Dizinin kadrosunda Timothy Spall, Anne Reid, Sheila Hancock, Éanna Hardwicke, Annabel Scholey ve Ben Bailey Smith gibi isimler yer alıyor.
The Sixth Commandment, adını Tevrat’ta yer alan On Emir’in altıncısından alıyor. Pek çok yapımda kendisine yer bulan Altıncı Emir; “Thou shalt not kill”, yani dilimizdeki karşılığıyla “Öldürmeyeceksin.”
Dizinin konusu şöyle, İngiltere’nin Buckinghamshire bölgesindeki Maids Moreton köyünde yaşayan İngilizce öğretmeni ve yazar Peter Farquhar 2015’te, 69 yaşındayken vefat eder. Ann Moore-Martin adında yaşlı bir kadının ise takip eden dönemde sağlığı gittikçe bozulmaya başlar, hastanelik olur.
The Sixth Commandment, bu iki kişinin yaşadıklarını ve onlarla bağı olan Ben Field’ın bu iki (şüphe uyandıran) olaydan dolayı suçlanarak 2019’da yargılandığı mahkeme sürecini izleyiciye sunuyor.
Yazar Notu: The Sixth Commandment esasında yaşlıları çeşitli yollarla kandırıp kendisine “âşık” ederek (bağlayarak) hayatlarına giren (ele geçiren) ve vasiyetlerine de dâhil olduktan sonra onlardan kurtulmayı hedefleyen birinin yaptıkları üzerine bir yapım. Anlatım biçimiyle ve oyunculuklarla öne çıkan dizinin özellikle ilk iki bölümü yaşlıları suiistimal etme bakımından bazı izleyiciler için rahatsız edici olabilir.
The Crowded Room (2023)
IMDb: 7.7
Apple’ın dijital yayın platformu Apple TV+, 9 Haziran 2023’te ekranı yeni bir gerçek suç dramasıyla buluşturdu.
Senaryo Daniel Keyes imzalı The Minds of Billy Milligan adlı biyografiye dayanılarak hazırlandı. 1981’de raflara gelen kitap, ülkemizde “Billy Milligan’ın Zihinleri” adıyla Koridor Yayıncılık tarafından basıldı. Dizi/roman, Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu olarak da bilinen çoklu kişilik bozukluğundan mustarip olup yargılandığı suçlardan beraat eden (ABD’deki) ilk kişi Billy Milligan’ın başından geçenleri anlatıyor. Mini dizinin sezonu on bölüm.
Başrolünde Marvel filmlerinde canlandırdığı Örümcek Adam karakteriyle bilinen Tom Holland yer alıyor. Kendisine Amanda Seyfried eşlik ediyor. Kadroda ayrıca Emmy Rossum, Sasha Lane, Will Chase, Lior Raz ve Laila Robins da bulunuyor.
Akiva Goldsman (A Beautiful Mind, The Da Vinci Code) imzalı psikolojik gerilim dizisi The Crowded Room, yavaş temposunun da etkisiyle eleştirmenler tarafından beğenilmese de Tom Holland’a Critics’ Choice Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu adaylığı kazandırdı. Holland, projede yönetici yapımcı olarak da yer aldı.
Not 1: Keyes’in kitabını uyarlamak için daha önce de birkaç girişimde bulunuldu. 1990’ların başında James Cameron, Todd Graff’la birlikte film senaryosu kaleme aldı. Ancak hem uyarlamanın hak sahibi Sandy Arcara hem de Milligan tarafından dava edildi.
Cameron ayrıldıktan sonra Warner Bros. Joel Schumacher, David Fincher, Nick Cassavetes, F. Gary Gray ve Gus Van Sant’le uyarlamayı geliştirmeye devam etti. Milligan rolü için görüşülen oyuncular arasında Matthew McConaughey, Johnny Depp, Brad Pitt, Billy Crudup, Sean Penn ve John Cusack de bulunuyor. Son olarak 2015’te, Leonardo DiCaprio’nun Milligan’ı canlandıracağı ve Jason Smilovic’in senaryoyu kaleme alacağı gündeme gelmişti. Ancak gerçekleşmeyen DiCaprio projesinin yerine, 2021’de Apple’ın dizisi duyuruldu.
Not 2: The Minds of Billy Milligan’ın devam kitabı The Milligan Wars, telif konusundaki karmaşa nedeniyle 1994’te Japonya’da basılmıştır. Dilimizde baskısı yoktur.
Not 3: Billy’nin yaşadıklarına dair 2021 yapımı dört bölümlük belgesel dizisi İçimdeki Canavarlar: Billy Milligan’ın 24 Yüzü Netflix’te yayınlandı ve Netflix Türkiye’de mevcut.
Not 4: 2016 yapımı psikolojik korku filmi Split (IMDb: 7,3), James McAvoy tarafından canlandırılan Kevin Crumb adında, dissosiyatif kimlik bozukluğu (DKB) ile mücadele eden bir adamı ve işlediği suçları konu alıyor. Filmdeki Crumb’ın da Milligan gibi 24 kişiliği bulunuyor.
To Catch a Killer (2023)
IMDb: 6.6
Arjantinli yönetmen Damián Szifron’ın yönettiği ve senaryosunu Jonathan Wakeham’la birlikte kaleme aldığı To Catch a Killer, 2023 yapımı bir Amerikan suç gerilim filmi.
Vertical Entertainment’in yapımını üstlendiği film, Szifron’un İngilizce dilindeki ilk filmi olarak da biliniyor. Yapım Nisan 2023’te ABD’de sınırlı olarak vizyona girdi. Diğer ismi “Misanthrope” olan To Catch a Killer, ülkemizde “Katili Yakalamak” adıyla 25 Mayıs 2023’te, Bir Film dağıtımcılığında vizyona girdi ve üç hafta boyunca izleyicisiyle buluştu.
Filmde yetenekli ama sorunlu genç bir Baltimore polisi, FBI tarafından bir katilin profilinin çıkarılmasına ve izinin sürülmesine yardımcı olması için işe alınıyor. Arkasında iz bırakmayan azılı bir seri katilin bulunması için uğraş verilen FBI soruşturmasında yer alan genç dedektif Eleanor’un, katilin düşünce yapısını keşfetmeye başlamasıyla gelişen olaylar konu ediniliyor. Başrollerinde Shailene Woodley, Ben Mendelsohn, Jovan Adepo ve Ralph Ineson yer alıyor.
Eleanor, geçmişiyle mücadele eden genç bir dedektiftir ve toplu katliam boyutunda cinayetler işleyen yeni bir katilin son cinayetinde olay yerine çağrılır. FBI katilin bulunması için ülke çapında umutsuz bir arama çalışması başlatmış ancak katilin karmaşık davranışları yüzünden her seferinde hüsrana uğramıştır. Her ne kadar tecrübesiz olsa da, çalışma arkadaşlarının da fark ettiği üzere katilin akıl yürütme şeklini anlayan tek kişi Eleanor’dur ve böylece o da yavaş yavaş davanın içine çekilir.
The Outfit (2022)
IMDb: 7.2
The Outfit, The Imitation Game filmiyle 2015’te En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar ödülü kazanan Graham Moore’un Johnathan McClain’le birlikte kaleme aldığı senaryoya dayanan, 2022 yapımı bir Amerikan psikolojik suç drama gerilim filmi.
Moore’un ilk yönetmenlik denemesi olarak öne çıkan filmin başrolünde Mark Rylance yer alırken kendisine Zoey Deutch, Johnny Flynn, Dylan O’Brien, Nikki Amuka-Bird ve Simon Russell Beale eşlik ediyor. Filmin yapımını Focus Features üstlenmiş.
Prömiyerini 14 Şubat 2022’de 72. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapan The Outfit Mart 2022’de ABD’de izleyicisiyle buluştu. Ülkemizde vizyona girmeyen film hâlihazırda Netflix Türkiye’nin kütüphanesinde (“Kıyafet”) yer almaktadır.
Londra’nın en ünlü terzilerinden biri olan Leonard Burling, diktiği takım elbiselerle bilinen usta bir “makastar”dır. Yaşadığı kişisel bir trajedinin ardından şehri, hatta ülkeyi terk ederek Chicago’ya yerleşir.
Yeni bir dükkânla birlikte kendisini toparlamaya başlayan Leonard’ın en önemli müşterileri şehrin en bilindik gangster ailesi olur. Asistanı Mable’la birlikte işlettiği dükkânına bir gün beklenmedik bazı misafirler gelir ve sakin bir hayat arayışındaki Leonard, kendisini bambaşka olayların içerisinde bulur.
Dedektif Dergi olarak geçtiğimiz sayılarda farklı kitap kulüplerine konuk olmuş, toplantı notlarımızı sizlerle paylaşmıştık. Okuma kulübümüzde yaptığımız toplantıları önceki sayılarda yayımladık. Okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere önceki sayılara bir göz atmalarını salık veririz.
Bu sayı için Emel Aslan’ın tavsiyesiyle, Osmanlı-Türk polisiye geleneğinin bir parçası olmakla birlikte edebiyatımıza yeni kazandırılmış bir eseri okuduk; “Kesik Baş Cinayeti”.
Altı Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantıdan hem okur hem de yazar olarak büyük keyif aldık. Sözü uzatmadan Emel Aslan’ın sunumunu yaptığı beşinci kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz. Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.
Emel Asan: “Kesik Baş Cinayeti”, Koç Üniversitesi Yayınları tarafından ilk baskısı Şubat 2020’de yayımlanmış, Tefrika Dizisi projesi kapsamında uzun süreli çalışmalar ve çokça emek isteyen arşiv taramaları sonucunda gün ışığına çıkarılmış, Arap alfabesinden Latin alfabesine çevrilmiş, ardından günümüz Türkçesine sadeleştirilmiş bir metin.
Eserin Haftalık Mecmua’da tefrika edildiği tarih Ocak- Mart 1926. Tefrika Dizisi Editörleri: Reyhan Tutumlu ve Ali Serdar. Latin harflerine aktaran: İbrahim Öztürk. Günümüz Türkçesine aktaranlarsa yine Reyhan Tutumlu ve Ali Serdar.
Tefrika Dizisi, TÜBİTAK tarafından desteklenen “Türk Edebiyatında Tefrika Roman Tarihi” başlıklı projenin bir ürünü. 1831-1928 yılları arasında Arap alfabesiyle basılmış 302 süreli yayın taranarak, roman tefrikaları tespit edilip dijital bir koleksiyon oluşturulmuş. Çalışmada Türk edebiyatı tarihi kitaplarında, antolojilerinde adı geçmeyen pek çok yazar gün yüzüne çıkartılmış. Yine bilinen bazı yazarların gazete ve dergi sayfalarında unutulan yapıtlarına ulaşılmış. Kimileri bilinçli olarak kanon dışına itilen, kimileri “popüler” oldukları ya da “edebî” bulunmadıkları için önemsenmeyen ve nedensizce edebiyat tarihçilerinin gözünden kaçan bu metinleri Türk edebiyatına kazandıran çok değerli bir çalışmanın ürünü. Tefrika dizisinin en önemli özelliklerinden biri de bilinmeyen kadın yazarların yapıtlarının edebiyatımıza yeniden kazandırılması.
Kesik Baş Cinayeti, bu dizinin onuncu kitabı olarak yayımlandı.
Dizide tüm eserlerin kapaklarında belli bir standart izlendiğini gözlemliyoruz. Her eserde farklı renk ve eserin içeriğine dair ipuçları içeren farklı desenler yer almakla birlikte, belli bir şablon takip edilmiş, çok da iyi yapılmış. “Kesik Baş Cinayeti” kapağında ana rengin kırmızı olması gayet makul bir seçim. Kesik kafa, el ve balta figürleri kapağa hoşluk katmış.
Yazar hakkında
Romanı ilginç kılan en önemli konu, metnin yazarı Ziya Bey’in kimliğinin bilinmemesi. Yani faili meçhul bir metinle karşı karşıyayız. Romanın tefrika edildiği Haftalık Mecmua popüler bir dergi ve bu dergide takma olduğu anlaşılan farklı yazar adlarıyla karşılaşmak mümkün. Ancak Ziya Bey’in Haftalık Mecmua’nın başka bir sayısında “Bir Borsası” başlıklı bir macerası daha yayımlanmış. Yazarın kimliğinin bilinmemesiyle bağlantılı diğer bir konuysa metin içindeki fotoğraflarla birlikte bu romanın gerçek bir olaya dayandığı iddiası. Yazar, metinde polis memuru olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bu roman gerçek bir olayın aktarımı mı yoksa kurmaca bir hikâyenin ticari kaygılarla gerçeklik etkisi yaratılarak okura sunulması mı? Ya da gerçek bir olaydan hareketle yazılmış kurmaca bir metin mi? Bu soruların net bir yanıtı yok.
Kitaptaki dipnota göre: “Erol Üyepazarcı Unutulanlar, Hiç Bilinmeyenler ve Bilinmek İstemeyenler adlı çalışmasında Kesik Baş Cinayeti’nin yazarını “Ziya (Çalık) [Çalıkoğlu]” olarak belirtmiştir (s. 597). Erol Üyepazarcı ile iletişime geçtiğimizde, Çalıkoğlu’nun 1944 yılında yayımlanan 6 Numaradaki Kadın başlıklı kitabının arkasında listelenen yapıtları arasında Kesik Baş Cinayeti’nin de bulunduğunu not aldığını belirtti. Ancak Millî Kütüphane koleksiyonundan 6 Numaradaki Kadın kitabına ulaştığımızda, arka kapağındaki listede Kesik Baş Cinayeti’nin yer almadığını gördük. Dolayısıyla Kesik Baş Cinayeti’nin yazarının Ziya Çalıkoğlu olmadığı, takma ad kullanan başka bir yazar tarafından kaleme alındığı düşüncesi daha ağır basıyor.”
Romanımızı kısaca özetlersek: 1917 yılında, yani I. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü günlerde İstanbul’un farklı semtlerine dağılmış ceset parçaları bulunuyor. Cinayet kamuoyunda büyük ses getiriyor ve kaygı yaratıyor. Emniyet birimleri aylarca süren araştırmalara rağmen bir türlü sonuç alamıyor. Nihayet “Nat Pinkerton” lakaplı eski Polis Müdürü Ziya Bey ortaya çıkıyor, işe el koyarak cinayeti çözmeyi başarıyor. (Ziya Bey’in Kesik Baş Cinayeti’ni kaleme aldığı 1926 yılında Nat Pinkerton hem dünyada hem Türkiye’de hayli popüler bir polisiye roman karakteriydi.)
Ziya Bey’in, gerçek bir olaya dayandığını iddia ettiği bu metin on tefrika olarak yayımlanmış. Yapısı, karakterleri ve olay örgüsünün gelişimiyle Osmanlı-Türk polisiye roman türünün bir parçası olarak kabul ediliyor. İlgilenenler Seval Şahin’in Cinai Meseleler kitabından Osmanlı-Türk polisiye roman türünün özelliklerine bakabilirler. Romanımızda kılık değiştirme, suç ya da araştırmada en çok kullanılan yöntem olarak karşımıza çıkarken o dönem polisiyelerinde sıklıkla kullanılan hipnoz ve manyetizmaya rastlanmıyor.
Kesik Baş Cinayeti hem “polis merkezli” bir anlatı hem de “gazete haberi ya da polis dosyalarından yola çıkarak kurgulanan” “gerçek suç” anlatısı türüne giriyor diyebiliriz.
Gelelim, “Kesik Baş” temasına: Kitaba adını veren “kesik baş” teması polisiye edebiyatta sık sık karşımıza çıkıyor. Erol Üyepazarcı’nın ilk olarak 1911 yılında yayımlandığını belirttiği Nat Pinkerton çeviri dizisinin ilk kitabının başlığı ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1921 yılında tefrika edilen polisiye romanının adları Kesik Baş. Hüseyin Nadir’in yarattığı 1922 yılında yayımlanmaya başlayan bir yerli polisiye olan Fakabasmaz Zihni serisinin dördüncü kitabının başlığıysa Kesik Kafa’dır.
Romanın kurgusu, karakterleri, olay örgüsü:
Tüm roman Ziya Bey’in ağzından anlatılıyor. Ziya Bey romanın en başında okurlara açıkça bu heyecan dolu vakanın gerçek(!) olduğunu ve açıklığa kavuşturan kişinin kendisi olduğunu söylüyor. Böylece finalde bizi neyin beklediğini bilerek okumaya başlıyoruz.
1917 yılı Şubat ayında, Hüsnü Bey adında, altmış beş yaşlarında, Ermeni ortağıyla birlikte kösele ticareti yapmakta olan bir zat, bir sabah işine gitmek üzere evden çıkar ve ortadan kaybolur. Birkaç gün ortalarda görünmeyince ailesi Vefa Karakolu’na başvuruda bulunur ve polis, Hüsnü Bey’i aramaya başlar. Ailesinin polise müracaatından üç gün sonra, bir lodos fırtınasının ardından Kumkapı kıyılarında atıkları kurcalayan iki çocuk, sahile vurmuş bir paketi açar ve içinden kolları, ayakları ve başı olmayan, kanlar içinde bir insan gövdesi çıkar. Daha sonra Gedikpaşa Hamamı’nın yanındaki viranelikte bir çift ayak bulunur. Bundan birkaç saat sonraysa Langa tarafında bir kesekâğıdının içinde haya, böbrek, bağırsak gibi organlar bulunur. Kollar ve kafa henüz ortada yoktur. Hüsnü Bey’e ait olduğu tespit edilen (nasıl tespit edildiğine dair bir bilgi verilmemiş, ailesi teşhis etmiş olsa gerek) ceset parçaları kamuoyunda infial yaratır. Hemen Emniyet içinde özel bir komisyon kurularak cinayet aydınlatılmaya çalışılır. Ancak cinayetin nerede işlendiğine dair bile kesin bir bilgiye ulaşılamaz. Bütün kuyumcular, çamaşırcılar, sarraflar özel araştırma ekipleri tarafından ayrı ayrı gözetlenir ancak sır perdesi aralanamaz. Öyle ki bir kovuşturma amiri fal bile baktırır ancak bir sonuç alınamaz. Ziya Bey, yaşanan çaresizliği şu sözlerle anlatır:
“Çünkü cinayet meydanda, cani yok… Herkes heyecanda, poliste küçük bir başarı eseri yok… Ceset, ayaklar, bağırsaklar ve üreme organları ortada, cinayet mahalli yok… Polis tarihinde şimdiye kadar görülmeyen bir kararlılıkla aralıksız altı ay failler arandığı ve bu konuda gereken masraflar tereddütsüz karşılandığı halde verilen raporların içeriği “Katil meçhuldür” kelimelerinden ibaret!”
Nihayet bir gün kurbanın kayboluşundan on beş gün önce, askere alınmış bir Ermeni gencin izin süresini uzattırmak için Hüsnü Bey’den ricacı olduğu ve olumsuz yanıt alarak üzülüp öfkelendiği öğrenilir. Ancak bu ziyarete şahit olan Mehmet Ağa, genci teşhis edemez.
Ziya Bey o sırada Galata Merkezi ikinci komiseridir ve vaka çok ilgisini çekmektedir. Maktulün fotoğrafını yanında taşımakta, geceleri vakayı düşünmekten uykuları kaçmaktadır. Katili bulma arzusu saplantıya dönüşmüştür.
Olayın üzerinde altı ay geçer, Ziya Bey nihayet üstlerine bu davada görev almak istediğini belirtir ve Genel Müdürlük tarafından vakaya atanır. Kendi ekibini oluşturarak ağırbaşlı, ciddi ve çalışkan polis hafiyesi adayı Ali Bey’i yanına yardımcı olarak alır. Evvelce yapılmış tüm çalışmaları detaylıca inceler ve işe koyulur.
Gündüzleri beden parçalarının bulundukları yerlerde, geceleri tebdili kıyafet Beyoğlu’nda gezerek incelemelerde bulunurlar. Bu gezilerin birinde kasa hırsızlarının soruşturma memuru olarak bilinen Marianetti ile karşılaşırlar. Cinayetten bahsederlerken, kadın kocasının da vakanın en başında gözaltına alındığını, içerideyken cinayeti işleyenin Rıza isimli bir Acem olduğuna dair bir söylenti duyduğunu söyler. Söylentinin kaynağı sabıkalı Kiryako’dur. Ancak söz asılsız çıkar.
Ziya Bey geceleri Beyoğlu’nun eğlenceli ve canlı hayatıyla geçirirken, gündüzleri kurbanın hayatını soruşturup vücut parçalarına ilişkin delilleri inceler.
Hüsnü Bey’i ziyaret eden Ermeni gencinden bahseden Mehmet Ağa’yla tekrar görüşür. Uzun konuşmaların sonucunda adının Aram olduğu ve evvelden o handa çırak olarak çalıştığı iddia edilen bu gencin İskenderiye’ye gidip geldiğini ve elinde gümüş bir kırbaçla gezdiğini öğrenirler. Ziya Bey’in sezgileri bu genç üzerinde yoğunlaşmıştır.
Araştırmalarına Kumkapı’dan başlar. Bu genci tanıma olasılığı olan serseri ve ayyaşları soruşturur ve nihayetinde L isminde sabıkalı, asker kaçağı bir hasta zat olduğu bilgisine ulaşır.
Söz konusu kişiyle görüşebilmek için doktor kılığına girer. Yardımcısı Ali de sıhhiye eri gibi giyinir. Ziya Bey hastayı muayene eder, ateşini ölçer, teşhis koyar, ilaç verir. Hasta birkaç gün içinde iyileşir ve “doktoru” davet eder. Doktor güya eski metresini arıyordur ve kadının erkek kardeşi de asıl aramakta olduğu şüpheli Ermeni gencidir. Hastası L araştırmak için birkaç gün müsaade ister ve gencin izini bulur. Adresini temin eder.
Ziya ve Ali Bey, Ermeni ailenin yerini tespit etmek için İaşe Müfettişi (savaş yıllarında yiyecek ve içecek dağıtımıyla ilgilenen memur), postacı ve kestaneci kılığına girerler. Ermeni ailenin altı ay kadar önce taşındığını öğrenirler ki, bu da tam cinayetin işlendiği zamana tekabül etmektedir. Bu da Ziya Bey’in aklına cinayetin bu evde işlendiği, parçaların dağıtıldığı ve hemen ardından buradan taşındıkları ihtimalini getirir. Yine kılık değiştirerek evin etrafında detaylı incelemeler yaparlar. Cinayetin nerede işlenmiş olabileceği, beden parçalarının nasıl taşınabileceği gibi konularda ölçümler yaparlar.
Ziya Bey, ailenin taşındığı Üsküdar’daki adrese doğrudan giderlerse, delillerin yok edilmesi endişesi taşımaktadır. Ertesi gün, Hıdırellez eğlenceleri için aile gezmeye çıkar. Döndüklerinde onları Ali Bey karşılar, Şevket Bey’i asker kaçağı olduğu iddiasıyla karakola davet eder. Diğerleri de onu yalnız bırakmaz, birlikte giderler. Karakola varınca her biri ayrı ayrı odalara konur, sorgulanır.
Hüsnü Bey’in öldürülmesinin ardından Çakmakçılar Hanı’ndaki kasası kendi anahtarlarıyla açılarak altın, kâğıt para ve birtakım mücevherlerden ibaret kırk bin liralık bir servetin aşırıldığı anlaşılmıştır. Kaybolduğunda Hüsnü Bey’e ait bazı özel eşyaların da Karabet’in üzerinden çıkmasıyla artık cinayeti onların işlediği kesinleşmiş olur. Evde yapılan aramalarda çok miktarda para ve ziynet eşyası, Hüsnü Bey’in kaybolduğu gün giydiği gocuk gibi ek deliller bulunur. Tüm bunların üzerine Karabet itirafta bulunur ve cinayeti kız ve erkek kardeşleriyle birlikte işlediklerini ve parçaları dağıttıklarını anlatır. Hüsnü Bey’in eksik parçaları ifade doğrultusunda bulunur. Karabet’le kız kardeşi Nazik idama ve henüz on sekiz yaşını doldurmayan erkek kardeşi Karakin de on beş seneye mahkûm olur. Karabet, Beyazıt Meydanı’nda asılır. Nazik’in cezası da müebbet küreğe çevrilir.
Bu büyük başarı karşısında Ali Efendi ile Ziya Bey altı aylık maaş oranında para ödülü alır, Ali Efendi polis hafiyesi adaylığından üçüncü sınıf memurluğa, Ziya Bey de başkomiserlikten başmemurluğa terfi eder.
Kesik Baş Cinayeti, heyecan dozu yüksek olmasa da sürükleyici bir anlatıma sahip, keyifle okudum. Sürpriz unsurlara fazla yer verilmemiş. Onun yerine zekice manevralar ve kılık değiştirmelerle sonuca adım adım nasıl yaklaşıldığı anlatılmış. Dikkatimi çeken bir diğer konu, roman boyunca yeme-içme detaylarına fazlaca yer verilmesi oldu. Bunu o zamanın şartlarına, savaş ortamına bağlıyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. Sizin fikirlerinizi almak isterim.
Derin Gezmiş: Kadına müebbet kürek mahkumiyeti verilmiş ya, Osmanlı’da kadın kürek mahkûmu bilgisine ulaşılamamış diye bir bilgi var internette. Bu nokta dikkatimi çekti. Yazar neden böyle bir detay vermiş olabilir?
Emel Aslan: Çok güzel yakalamışsın. Belki de olayın kurmaca olduğunu buradan anlamamız gerekiyor.
Derin Gezmiş: Belki de. Projeyi çok beğendim. Tüm seriye sahip olmak isterim. Roman da hoşuma gitti. O yıllarda adli tıp kurumuna karşılık gelen bir kurum var ve kan izlerini, kemikleri araştırabiliyorlar. Bunlar çok önemli bilgiler. Vakayı ilk araştıran polislerden birinin falcıya gitmesi ilginçti. Polise üst makamlardan gelen baskı o zamanlar da aynıymış.
Emel Aslan: Roman bana da hem anlatı hem de dönem itibariyle çok ilginç geldi. Olayın gerçekliğini sorguladığımız muamma enteresandı.
Gencoy Sümer: Benim tahminim şöyle. Bu gerçek bir olay ancak yazar bunu kurguya çevirmiş. Gerçek olay işin nüvesi, yazar kendi muhayyilesini işin içine katarak hikâyeyi oluşturmuş. Çünkü fazla teferruat ve bilgi var romanın içinde. Olay örgüsünü beğendim. Güzel bir eser çıkmış ortaya. Kitapta Fikirtepe’den bahsediliyor. Benim çocukluğumda Fikirtepe gecekondu mahallesiydi. Pek uğramak istemediğimiz bir semtti. Demek ki 1920’lerde öyle değilmiş. Günümüzde kentsel dönüşümle tekrar düzenlendi.
Zehra Açicbe Torun: Katilin Ermeni çıkmasının arkasında ne yatıyor acaba?
Gencoy Sümer: Server Bedii’nin Cingöz Recai hikayelerinde de suça maruz kalan kişilerin çoğunluğu yabancı.
Zehra Açicbe Torun: Dönem itibariyle gayrimüslimlerin zenginliği ellerinde bulundurduklarını düşünebiliriz.
Gamze Yayık: Romanı okuduktan sonra internette biraz bilgi taradım. Böyle bir cinayet İstanbul’da işlenmiş olsa dönemin gazetelerinde muhakkak günlerce, sayfa sayfa haber olurdu. Belli ki meçhul yazarımız benzer bazı cinayetlerden esinlenerek hikâyeyi kurgulamış. Resim ekleyerek, polisiye ögelerle destekleyerek kurgusunu gerçeğe çok yakın bir metne dönüştürmüş. İlginçtir günümüzde de kesik baş cinayetleri işleniyor. Demek ki öldürme biçimi olarak oldukça revaçta bir yöntem.
Kurbanın kimliğine nasıl ulaşıldığı konusu benim de aklıma takıldı. Sanırım metni bir seferde tamamlamıyor, bölüm bölüm, fasılalı yazıyorlarmış.
Emel Aslan: Evet, öyle olunca da kurguda bazı boşluklar olmuş, bir şeyler gözden kaçmış olabilir. Romanın sonunda birden peyda olan kız kardeş de öyle bir hata.
Gamze Yayık: Aynı dönemde yazılmış kurgularla kıyaslanacak olursa, mekânı, karakterleri ve kurgusuyla inanılmaz gerçekçi. Gazete kupürlerini yan yana koyup onlar üzerinden hikâyeyi geliştirmiş izlenimi yarattı bende.
Derin Gezmiş: Romanda gördüğümüz aksaklıklar, çeviri ve düzenleme esnasında olmuş olabilir mi?
Gamze Yayık: Ekleme veya eksiltme yaptıklarını sanmam, özgün metni güncel dile aktarmışlar sadece.
Gencoy Sümer: Romanın adının “Kesik Baş” olması bana tuhaf geldi. İnsan sadece bir kafa bulunduğunu düşünüyor. Oysa ilk bulunan parça adamın kolsuz bacaksız bedeni. İspritizma ve manyetizma konusunda şunu söylemek isterim. Osmanlı polisiyesinde yaygın kullanımı var, doğru. Burada kullanılmamış.
Sohbetimiz Osmanlı polisiyesinin o günlerde üretilen başka eserlerine kaydı, epey uzadı. Ziya Bey’in Kesik Baş romanını okumanızı ve dönemin tefrika geleneğine bir göz atmanızı salık veriyor, keyifli okumalar diliyoruz.
Jack Ryan: Küresel Amerikan Hegemonyasının Temsilcisi
Casus edebiyatının iz bırakan karakterinin bazılarına odaklandığım serinin sonuna geldim. Bu son yazıda ele alacağım karakter Jack Ryan’ın, serinin önceki yazılarında ele aldığım karakterlerden çok temel bazı farkları var. Bu farklara gelmeden önce kısaca karakterin yazarı Tom Clancy ve onun oluşturduğu Ryanverse (Ryan Evreni) konsepti hakkında bilgi vereyim.
Tom Clancy
Aslen bir sigortacı olan Clancy, 1984 yılında ABD’ye iltica etmek için komuta ettiği nükleer denizaltıyı kaçıran bir Rus Amirali ile onun bu niyetini anlayıp süreci yöneten CIA analistinin hikayesini anlattığı bir roman yazar: The Hunt for Red October. Roman özellikle askeri teknoloji ve denizciliğe dair teknik detayları, heyecanı sürekli ayakta tutan atmosferi ve aşırı Amerikancı üslubuyla Reagan iktidarının Soğuk Savaş’ı yeniden harladığı politik atmosferde müthiş bir başarı kazanır. Bizzat başkan Reagan tarafından da övülen roman uzun zaman The New York Times çok satanlar listesinin başında yer alır. Clancy yaklaşık üç yıl sonra Jack Ryan adını verdiği bu CIA Analisti karakterini konu alan bir başka roman daha yazar: Patriot Games. Bu kez Ryan, intikam peşindeki IRA (İrlanda Cumhuriyetçi Kurtuluş Ordusu) teröristlerinin hedefindedir. Clancy bu romanında, seride bahsettiğim casus edebiyatının büyük ustaları olan John Le Carre ve Len Deighton’un politik tartışmalarının ve karakterlerin ahlaki müphemliğinin tam karşısında bir üslup ortaya koyar. Clancy’de karakterler siyah ve beyazdır; ya iyidir ya kötüdür. İyiler de başta Amerikalılardır sonra onların batılı müttefikleridir. Onların karşısında olanlarsa kötüdür, insanların, özgür dünyanın ve batı medeniyetinin düşmanlarıdır. Bu roman da listelerde bir numaraya yükselir ve bir milyonun üzerinde satılır. Clancy hız kesmeden 1988’de yine bir Jack Ryan romanına imza atar: The Cardinal of Kremlin. Ryan bu kez Cardinal kod adıyla bilinen ve CIA’in Sovyetler Birliği Hükümeti içindeki en üst düzey casusu olan bir yetkiliyi batıya kaçırma görevini üstlenir. Bu klasik Soğuk Savaş hikayesi yanında roman o dönemin en popüler savunma sanayi konseptlerinden biri olan ABD’nin Yıldız Savaşları olarak da bilinen Stratejik Savunma İnisiyatifi konusunu da işler. Roman yine bestseller listesinin başındadır ve Clancy’e bir sonraki yıl yeni romanı için yolu açar: Clear and Present Danger. Bunca başarısı sonucunda Ryan artık CIA’in Başkan Yardımcısı olmuştur ve artık Washington’un karışık iç politik oyunlarına girmek zorunda kalacaktır. Bu kez kendi teşkilatının yöneticileriyle Kolombiya uyuşturucu kartelleri ile mücadele eder.
1990’a gelindiğinde artık Hollywood bu bestseller serisine kayıtsız kalamaz ve arka arkaya Jack Ryan filmleri gelir:
1990 – The Hunt for October (Jack Ryan: Alec Baldwin)
1992 – Patriot Games (Jack Ryan: Harrison Ford)
1994 – Clear and Present Danger (Jack Ryan: Harrison Ford)
Clancy 2013’deki ölümüne kadar toplam 17 Jack Ryan romanı yazar. 1991’de yazdığı ve Jack Ryan’ın ABD ile Rusya arasındaki bir nükleer savaşı engellediği The Sum of All Fears 2002’de filme alınır. Bu kez Jack Ryan Ben Affleck tarafından canlandırılır.
Ölümünden hemen önce yarattığı Jack Ryan’ın oğlu Jack Ryan Jr.’ın ana karakter olduğu 16 roman daha kaleme alınır farklı yazarlar tarafından. 2014’de diğer filmlerden farklı olarak Clancy’in bir roman uyarlaması olmayan, orijinal bir senaryoya dayanan bir Jack Ryan filmi çekilir: Shadow Recruit. Kenneth Branagh tarafından yönetilen filmde Jack Ryan’ı Chris Pine canlandırır. 2018-2023 arasında da Amazon Prime Video dört sezonluk bir Jack Ryan dizisi çeker ve Rynverse şu an için tamamlanır.
Gelelim bir kurmaca casus karakteri olarak Jack Ryan’a… Jack Ryan’ı anlamak için yaratıcısı Tom Clancy’i anlamamız gerekir. Clancy Soğuk Savaş döneminde Sovyetler ve komünizm korkusuyla büyümüş tipik bir Amerikan sağcısı. Dünyayı da bu perspektiften okuyor. Onun dünyasında iyiler ve kötüler var ve iyi olan Amerika, yani özgür dünyanın lideri ve koruyucusu. Kötü olanlar ise Sovyetler, komünistler, yani hayranı olduğu ve bir kitap adadığı Reagan’ın tabiriyle ‘Şeytan İmparatorluğu’. Clancy bu görüşlerini Soğuk Savaş sonrası döneme de taşır. O dönem ‘neo-con’ (yeni muhafazakar) olarak adlandırılan yeni Amerikan sağının içinde yer alır. Dünyayı yine Amerika ve diğerleri olarak okur. Evet, Sovyetler ve komünist blok çökmüştür (burada hakkını verelim; romanlarında bu durumu ve nedenleri çok ileri bir öngörüyle yazmıştır) ama hala özgür dünyanın ve Amerika’nın düşmanları vardır ki zaten hep olacaktır. Bu düşmanlara bazen iç düşmanlar da katılırlar. Clancy’nin ilk romanlarında, özellikle The Hunt for Red October tipik bir örnektir, Amerikalı olan herkes iyidir, ahlaklıdır. Romanlarında zamanla kötü Amerikalılar yer alır ama onlar da ahlaki olarak düşük, kişisel hırs ve açgözlülüklerine yenilen karakter olarak zayıf kişilerdir. Clancy 11 Eylül sonrasında olayın suçluları arasında Amerikan liberallerini de (Amerikan siyasi literatüründe liberal bizdeki ‘solcu’ ile benzer bir anlam ifade eder) gösterir; keza CIA ve diğer güvenlikle ilgili teşkilatların zayıflamasına yol açmışlardır.
Jack Ryan işte böyle bir düşüncenin ürünüdür. Amiyane tabirle sapına kadar Amerikalıdır. Babası 2. Dünya Savaşı’nda yer almış bir polistir. Annesi hemşiredir. Bir kız kardeşi vardır. Ryan, kardeşinin eğitimi için burs almak amacıyla orduya yazılır. Ekonomi okur, Deniz Piyadesi olarak orduda yer alır. Girit’teki bir NATO tatbikatında sırtından ağır yaralanır ve hiç geçmeyecek kalıcı hasarla ordudan affedilir. Sonra Merry Lynch’de çalışmaya başlar ve iyi para kazanıp kendine yetecek bir birikim yaptıktan sonra tarih doktorası yapar. O sırada gelen bir teklifi kabul edip askeri akademide tarih dersleri vermeye başlar. Sonra gelen bir başka teklif üzerine de CIA’de analist olarak yeni bir kariyere yelken açar ve ondan sonra iki dönem yapacağı ABD Başkanlığına kadar uzayan uzun ve macera dolu yolculuğu başlar.
Clancy, Ryanverse adı verilen ve 33 roman, 5 film ve 5 yıl 4 sezon süren bir diziden oluşan bu dünyayı Jack Ryan’ın uzun soluklu yolculuğu olarak kurgulamış ve bir ordudaki kariyeri bir kaza ile sonuçlanan genç bir deniz piyade subayından uluslarası bir kahraman yaratmıştır. Bu anlamda Jack Ryan, Amerikan mükemmelliğinin, özgür dünyanın değerlerinin korunmasına adanmış yaşamların ahlaki üstünlüğünün müthiş entelektüel ve elbette fiziki becerilerle donanmış bir sembolüdür. Öncelikle eski bir deniz piyadesidir; yani gerektiğinde mükemmel bir savaşçıdır. Öte yandan zekası ve entelektüel kapasitesi üst düzeydedir. Strateji ve öngörü konusunda dehadır. Rus amiralin asıl amacının Amerika’ya sığınmak olduğunu ilk o anlar. Bir neo-nazi milyarderin dünya savaşı yaratarak yeniden bir Nazi imparatorluğu kurma hayalini o yıkar. Kraliçe’nin kuzenini suikasttan o kurtarır. Öte yandan ahlaki olarak da üstündür. Clancy, Patriot Games’in sonunda Ryan’ın IRA teröristi Miller’i öldürme şansı varken öldürmemesini şöyle açıklar: “Bana bir sürü mektup geldi ve içlerinde ‘Ryan o p.çi öldürmeliydi’ demeyen bir tane bile yoktu. Kişisel olarak yapardım. Çocuklarıma zarar verdin, senin kafanı uçuracağım ama ben Jack Ryan değilim. O kontrollü olmalı. Her zaman kurallara uymalı.”
Ryan, kıyaslamak istersek, bu seride ele aldığım karakterlerden hangisine benziyor? Hiçbirine… Hayata karşı öfkeli, inancını kaybetmiş, alkolik bir tutunamayan Leamus mu? Umursanmadığının farkında olduğu için kendi de umursamaz olan ikilemlerin insanı Palmer mı? Ryan’ın bu iki karakterle hiçbir ortak yanı yoktur. Görevine ve kurumuna bağlılığıyla biraz Smiley’i andırır ama ikisinin motivasyonları çok farklıdır. Smiley’in bağlılıkları kişiseldir, oysa Ryan gerçek bir vatanseverdir, ne yaparsa Amerika ve onun temsil ettiği değerler için yapar. Biraz zorlarsak Ryan ile Bond arasında bir yakınlık bulabiliriz. Bu yakınlık da onları normal insanın çok üzerinde yeteneklere sahip, Almanların tabiriyle ‘übermensch’ olmaktan kaynaklıdır. İkisi de gerçekçilikten uzak, fantezi dünyasına hitap eden karakterlerdir. Bond daha apolitiktir; bir tür araçtır. Ryan ise önceleri analist olmasından ardından da Amerika Güvenlik Bürokrasi içinde önemli pozisyonlarda bulunmasından kaynaklı olarak politikanın içindedir. Nitekim Ryan sonunda bizzat politikanın kendisine dönüşür; ABD Başkanı olur.
Bu seriye bir yazı daha ekleyip Robert Ludlum ve onun Jason Bourne karakteri üzerine yazıp yazmama konusunu çok düşündüm. Bourne tüm bu karakterler içinde belki de bir Marvel karakteri olacak kadar gerçeküstü. Ludlum romanlarındaki komplo senaryolarındaki devlet ve devlet kurumları eleştirisini anlıyor ve dikkate değer buluyorsam da sonuçta Bourne karakterinin bu dizide ele aldığım diğer karakterlere göre tek boyutlu olduğunu düşünüyorum. Bu arada bir itirafta bulunayım; gerek Le Carre gerekse de Leighton karakterlerini romanlarda okumak edebi bir lezzet sunuyor ve gerçek edebiyatla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlıyorsunuz. Konu Clancy ve Ludlum olduğunda onların yaptıklarının bir tür ‘espionage pulp fiction’ olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz. Öte yandan edebi anlamda görece bir snop olsam da bu yazarların atmosfer yaratma, hikaye anlatma ve kurgu yeteneklerini kabul etmem ve yaptıklarına saygı duyduğumu söylemem gerekiyor. Yüz milyonlarca roman satmak; bu romanlardan uyarlanan filmlerin tamamının büyük gişe başarısı elde eden ve türün en önemli yapıtları arasına giren sağlam sinema ürünleri olmasını sağlamak az iş değil. Önerimi sorarsanız, imkanınız varsa Le Carre ve Leighton’ı orijinal dillerinden okuyun; yanında atıştırmalık olarak tüm Ryan ve Bourne filmlerini seyredin. Yine imkanı olanlar Tom Clancy’s Jack Ryan dizisini kaçırmasınlar. Dört sezonun her biri ayrı başarılı ama bana sorarsanız ilk ve sonuncu sezonlar daha iyi sanki.