Ana Sayfa Blog Sayfa 9

KARINDEŞEN JACK: KATİL KİM?

1888 yılında, Londra’nın Whitechapel semtinde, kimliği asla tespit edilemeyen ve Karındeşen Jack “Jack the Ripper” olarak anılan bir seri katil, tarihin en korkunç ve gizemli cinayetlerine imza attı. O dönemin sosyal yapısındaki karmaşıklıklar ve polis teşkilatının karşılaştığı zorluklar nedeniyle bu cinayetler hiçbir zaman aydınlatılamadı.

19.yüzyılın sonlarına doğru Londra, sanayi devriminin getirdiği hızlı büyüme ve şehirleşmenin etkisiyle sosyal ve ekonomik açıdan büyük değişimlerden geçiyordu. Özellikle Doğu Yakası, yoğun nüfus, kötü yaşam koşulları, yüksek suç oranları ve yaygın fakirlik ile biliniyordu. Whitechapel bölgesi, göçmen işçiler, özellikle Doğu Avrupa ve İrlanda’dan gelenlerin yoğun olarak yaşadığı bir yerdi. Bu göçmenler, genellikle işsizlik, barınma sorunları ve dil bariyerleri gibi zorluklarla karşı karşıya kalıyorlardı. Bu durum, bölgenin suç oranını artırıyor ve bölgeyi tehlikeli bir yer haline getiriyordu.

1880’lerin Whitechapel’inde, kadınların iş bulma olanakları son derece kısıtlıydı. Birçok kadın, geçimini sağlamak için fuhuş yapmak zorunda kalıyordu. Fahişeler, toplumun en alt tabakasında yer alıyor ve hem sosyal hem de ekonomik açıdan dışlanıyorlardı. Jack the Ripper’ın kurbanları, bu kesimden gelen kadınlardı, bu da onların öldürülmelerini daha da trajik hale getiriyordu.

Karındeşen Jack Cinayetlerinde Kurbanlar ve Cinayetlerin Detayları:

Jack the Ripper’ın Whitechapel’de işlediği cinayetler, genellikle “Canonical Five” (Kanonik Beşli) olarak adlandırılan beş kadının öldürülmesiyle ilişkilendirilir. Bu beş cinayet, Jack the Ripper’ın eserleri olarak kabul edilir. Ancak bazı araştırmacılar, bu sayının daha fazla olabileceğini öne sürmüştür.

1. Mary Ann Nichols (31 Ağustos 1888) : Mary Ann Nichols, Jack the Ripper’ın ilk kurbanı olarak kabul edilir. 43 yaşındaki Nichols, Londra’nın Whitechapel bölgesinde, Buck’s Row adlı bir sokakta, boğazı kesilmiş ve karın bölgesi deşilmiş olarak bulundu. Cinayet, Londra’da büyük bir şok etkisi yarattı ve polisin dikkatini bu bölgeye çekti.

2. Annie Chapman (8 Eylül 1888) : Annie Chapman, 47 yaşında, bir fahişe ve alkolikti. Chapman, Spitalfields Market yakınlarında, 29 Hanbury Street’te ölü bulundu. Boğazı kesilmiş, karın bölgesi deşilmiş ve rahmi çıkarılmıştı. Bu cinayet, polisin katilin cerrahi bilgiye sahip olabileceği ihtimalini değerlendirmesine yol açtı.

3. Elizabeth Stride ve Catherine Eddowes (30 Eylül 1888) : “Çifte Olay” olarak bilinen gecede, Elizabeth Stride ve Catherine Eddowes aynı gece içinde öldürüldüler.

            •Elizabeth Stride: Stride’ın cesedi, Berner Street’te (bugünkü Henriques Street) bulundu. Boğazı kesilmişti, ancak vücudu diğer kurbanlar kadar vahşice tahrip edilmemişti. Bu durum, katilin olay yerinden kaçmak zorunda kaldığını düşündürdü.

            •Catherine Eddowes: Stride’ın öldürülmesinden sadece bir saat sonra, Catherine Eddowes’ın cesedi Mitre Square’de bulundu. Boğazı kesilmiş, yüzü ve karın bölgesi deşilmiş, iç organları çıkarılmıştı. Eddowes cinayeti, katilin aynı gece içinde iki farklı yerde cinayet işleyebileceğini göstermesi açısından önemliydi.

4. Mary Jane Kelly (9 Kasım 1888) : Mary Jane Kelly, 25 yaşında, genç bir fahişeydi ve Whitechapel cinayetlerinin son kurbanı olarak kabul edilir. Kelly’nin cesedi, evinde, 13 Miller’s Court’ta bulundu. Cesedi tanınmayacak hale getirilmiş, vücudu parçalanmış ve iç organları çıkarılmıştı. Kelly’nin öldürülme şekli, diğer kurbanlardan çok daha vahşi ve sistematikti, bu da Jack the Ripper’ın giderek daha acımasız hale geldiğini gösteriyordu.

Karındeşen Jack’ın iki kurbanını öldürdüğü yere yakın olan Whitechapel’deki ortak konaklama evlerinden birinin önünde toplanan kadınlar.

Soruşturma ve Adli Kanıtlar:

Karındeşen Jack cinayetleri, dönemin polis teşkilatı için büyük bir zorluk teşkil ediyordu. Whitechapel gibi yoğun nüfuslu ve karmaşık bir bölgede, iz bırakmadan hareket edebilen bir katili yakalamak son derece zordu. Ancak, bazı önemli kanıtlar ve ipuçları ortaya çıkarıldı.

Ripper Mektupları:

Karındeşen Jack cinayetleri sırasında polise ve basına gönderilen mektuplar, olayın seyrini ve halkın ilgisini büyük ölçüde şekillendirmiştir. Ancak, bu mektupların çoğunun sahte olduğu düşünülmektedir. Yine de, birkaç mektup özellikle dikkat çekmiştir:

1. “Sevgili Patron” Mektubu: Bu mektup, 27 Eylül 1888’de Central News Agency’e gönderilmiş ve katilin kendisini “Jack the Ripper” olarak tanımladığı ilk belge olarak kayıtlara geçmiştir. Mektup, polisin eline ulaştığında, o zamana kadar katil için bir isim kullanılmamıştı. Bazı uzmanlar, bu mektubun gerçek katil tarafından yazıldığını düşünürken, diğerleri bunun bir gazeteci tarafından halkın ilgisini çekmek amacıyla yazılmış olabileceğini öne sürmüştür.

2. “From Hell” Mektubu: 16 Ekim 1888’de George Lusk’a gönderilen bu mektup, bir insan böbreğinin yarısı ile birlikte gönderildi. Mektubun dili ve üslubu, “Sevgili Patron” mektubundan oldukça farklıydı. Bu nedenle, bu mektubun gerçek katil tarafından yazılmış olabileceği düşünülmüştür. Böbrek üzerinde yapılan incelemeler, onun insan böbreği olduğunu doğrulamıştır, ancak bu böbreğin gerçekten Catherine Eddowes’a ait olup olmadığı konusunda bir belirsizlik bulunmaktadır.

3. “Saucy Jacky” Kartpostalı: 1 Ekim 1888’de gönderilen bu kartpostal, Stride ve Eddowes cinayetlerine doğrudan atıfta bulunmuştur. Kartpostaldaki detayların cinayetlerin basına sızdırılmadan önce yazıldığı düşünülmüştür, bu da kartpostalın gerçek katil tarafından yazılmış olabileceğini ima etmektedir.

Görgü Tanıkları ve Tanık İfadeleri:

Cinayetlerin işlendiği yerlerde birkaç görgü tanığı bulunmuş, ancak bu tanıkların ifadeleri genellikle tutarsız ve çelişkili olmuştur. Tanıklar, katilin fiziksel görünümü hakkında farklı bilgiler vermiştir, bu da polis için zorluk yaratmıştır. Katilin genellikle orta boylu, sağlıklı yapıda ve yoksul giyimli biri olduğu tarif edilmiştir. Ancak, tanıkların verdiği bu bilgiler kesin bir profil oluşturmada yetersiz kalmıştır.

8 Eylül 1888 tarihli bir gazetede yer alan illustrasyonda, Karındeşen Jack’ın ilk kurbanı Mary An Nichols’ün çesedinin keşfedilmesi tasvir ediliyor.

Cerrahi Bilgi ve Suçun İşlenişi:

Karındeşen Jack’ın kurbanlarını öldürme şekli, dönemin tıbbi bilgisiyle de yakından ilişkilidir. 19. yüzyılda cerrahi bilgi, genellikle uygulamalı deneyimle kazanılırdı. Anatomi dersleri ve kadavra çalışmaları yaygındı, ancak bu çalışmalara erişim genellikle tıp öğrencileri ve profesyonel cerrahlarla sınırlıydı. Cinayetlerin detaylı incelenmesi, katilin tıbbi bilgisi konusunda iki ana teori geliştirilmesine yol açtı:

1. Cerrahi Bilgi: Kurbanların iç organlarının çıkarılma şekli, katilin en azından temel cerrahi bilgiye sahip olduğunu gösteriyordu. Bu, onun bir doktor, cerrah ya da bir kasap olabileceği teorisini güçlendirdi. Rahmin çıkarılması gibi işlemler, dikkatli ve metodik bir cerrahi bilgi gerektiriyordu.

2. Amatörlüğe Dair İşaretler: Bazı uzmanlar, katilin cerrahi bilgiye sahip olmasına rağmen, profesyonel bir doktor ya da cerrah olmadığını, aksine sadece sınırlı bilgiye sahip bir kişi olabileceğini öne sürdü. Bu görüşe göre, katilin kullandığı teknikler ve yaptığı kesikler, profesyonelce değil, daha çok amatörce yapılmıştı.

Şüpheliler ve Teoriler:

Karındeşen Jack’ın kimliği hakkında birçok teori ortaya atılmış ve pek çok kişi şüpheli olarak değerlendirilmiştir. Ancak, hiçbir şüpheli hakkında kesin bir kanıt bulunamamıştır. İşte en çok üzerinde durulan şüpheliler:

1. Montague John Druitt : Montague John Druitt, bir avukat ve öğretmen olarak bilinir. Cinayetlerden kısa bir süre sonra, 1888’in Aralık ayında Thames Nehri’nde ölü olarak bulunmuştur. Druitt’in ölümü, bazı araştırmacılar tarafından Karındeşen Jack’ın cinayetleri neden durdurduğuna dair bir ipucu olarak değerlendirilmiştir. Ancak, Druitt’in suçu işlediğine dair somut bir kanıt yoktur.

2. Aaron Kosminski : Polonyalı bir Yahudi göçmen ve berber olan Aaron Kosminski, Whitechapel’de yaşıyordu ve zihinsel sağlık sorunları nedeniyle bir akıl hastanesine yatırılmıştı. Kosminski, dönemin polis teşkilatı tarafından ciddi bir şüpheli olarak görülmüştür. 2014 yılında yapılan bir DNA testi, onun Karındeşen Jack olabileceği ihtimalini güçlendirmiştir. Ancak bu testin sonuçları da tartışmalıdır ve kesin bir sonuca varılamamıştır.

3. Sir William Gull : Sir William Gull, Kraliyet ailesinin doktoruydu ve bazı teoriler, onun Ripper olabileceğini öne sürmüştür. Bu teori, Mason komploları ve kraliyet ailesine kadar uzanan spekülasyonlarla ilişkilendirilmiştir. Ancak, bu tür teoriler genellikle komplocu nitelikte olup, somut kanıtlardan yoksundur.

4. Jill the Ripper : Bazı araştırmacılar, Karındeşen Jack’ın aslında bir kadın olabileceğini öne sürmüştür. “Jill the Ripper” teorisi, katilin bir kadın olmasının, cinayet mahallerine daha kolay erişim sağlamış olabileceği düşüncesine dayanır. Bu teoriye göre, bir kadın katil, o dönemin sosyal normları gereği polis veya görgü tanıkları tarafından şüpheli olarak görülmeyebilirdi. Ancak, “Jill the Ripper” teorisi de diğer teoriler gibi somut kanıtlardan yoksundur ve sadece spekülasyon olarak kalmıştır.

Polis Soruşturması ve Yöntemler:

Karındeşen Jack cinayetleri, dönemin polis teşkilatı için büyük bir zorluk teşkil etti. Olaylar sırasında Londra’nın iki ayrı polis teşkilatı, Metropolitan Police ve City of London Police, soruşturmayı yürütmeye çalıştı. Ancak bu iki teşkilat arasındaki koordinasyon eksikliği, soruşturmanın etkinliğini düşürdü.

Scotland Yard ve Soruşturmanın Aşamaları:

Scotland Yard, dönemin en prestijli ve ileri seviye soruşturma birimiydi. Soruşturmayı yöneten Dedektif Fredrick Abberline, cinayetleri çözme çabalarının başındaki isimdi. Abberline ve ekibi, geniş çaplı sorgulamalar yaptı, yüzlerce tanıkla görüştü ve çok sayıda şüpheliyi inceledi. Ancak, dönemin teknolojik yetersizlikleri, soruşturmanın sonuç vermemesine neden oldu.

Kanıt Toplama Yöntemleri:

O dönemde modern adli tıp teknikleri henüz gelişmemişti. Parmak izi analizi, DNA testi gibi teknikler bilinmiyordu. Polis, olay yerinde bulunan kanıtları toplama ve analiz etme konusunda oldukça sınırlıydı. Karındeşen Jack’ın cinayetlerini işlediği Whitechapel gibi kalabalık bir bölgede, olay yeri güvenliğini sağlamak neredeyse imkansızdı. Halkın ve basının yoğun ilgisi, olay yerlerinde kaosa neden oldu ve bu durum da kanıtların bozulmasına yol açtı.

Ripper’ın Kayıp Olma Yeteneği:

Karındeşen Jack, cinayetlerin işlendiği dar ve labirent gibi sokaklarda iz bırakmadan kaybolabilmesiyle ünlüdür. Cinayetler genellikle gecenin ilerleyen saatlerinde, Whitechapel’in karanlık ve izole bölgelerinde işlendi. Ripper, kurbanlarını sessizce yakalayıp hızlıca öldürüyor ve hemen ardından olay yerinden kaçıyordu. Bu yeteneği, polisin onu yakalamakta zorlanmasına neden oldu.

Medyanın Rolü ve Kamusal Tepki:

Karındeşen Jack cinayetleri, basın tarafından geniş bir şekilde ele alındı. Cinayetlerin detayları, sansasyonel bir dille yazılıp yayımlandı ve bu durum halkta büyük bir panik ve merak uyandırdı. Karındeşen Jack vakası, modern tabloid gazeteciliğin doğuşuna da katkıda bulundu.

Basının meseleyi ele alışı, olayların halk arasında yayılmasını hızlandırdı. Gazetelerde yayınlanan grafik tasvirler, cinayetlerin dehşetini gözler önüne serdi. Özellikle “Dear Boss” mektubunun basına sızdırılması, Karındeşen Jack isminin dünya çapında tanınmasına neden oldu. Medya, olayları dramatize ederek ve spekülasyonları körükleyerek halkta büyük bir korku dalgası yarattı.

Whitechapel cinayetleri sırasında, Londra halkı arasında büyük bir korku ve güvensizlik hâkim oldu. Polis, katili yakalamakta başarısız oldukça halkın güveni sarsıldı ve bazı kesimler polisin yeterince çaba göstermediğini düşündü. Bu durum, polise karşı olumsuz bir kamuoyu oluşturdu ve bölgedeki toplumsal gerginlikleri artırdı. Ayrıca, bazı gruplar, cinayetlerin arkasında bir komplonun olduğunu, hatta Jack’ın bir üst sınıf mensubu ya da kraliyet ailesiyle bağlantılı biri olduğunu öne sürdü.

Cinayetlerin, özellikle Yahudi toplumu üzerine baskı yapması, bölgede antisemitizmin yükselmesine neden oldu. Katilin bir Yahudi olabileceği söylentileri, bölgede zaten mevcut olan gerilimleri daha da artırdı. Bu durum, Londra’daki etnik azınlıklar arasındaki ilişkileri olumsuz etkiledi ve bazıları arasında şiddet olaylarına yol açtı.

Karındeşen Jack cinayetleri sırasında artan gerilimler çeşitli vigilante (gönüllü halk) hareketlerinin oluşmasına yol açmıştır.

Whitechapel Vigilante Komiteleri:

George Lusk tarafından kurulan Whitechapel Vigilance Committee (Whitechapel Uyanıklık Komitesi), bölgedeki güvenliği artırmak amacıyla devriye gezmek için gönüllü erkeklerden oluşan bir grup kurdu. Bu komite, hem polisin dikkatini çekmek hem de katili yakalamak amacıyla bağımsız bir soruşturma başlattı. Ancak, bu tür çabalar, resmi soruşturmalarla çatışma potansiyeline sahipti ve zaman zaman polisin işini zorlaştırdı.

13 Ekim 1888 tarihli bir illustrasyon: Doğu Yakası’ndaki Uyanıklık Komitesi, bir şüphelinin peşinde…

Dünyadaki Yansımalar ve Tepkiler:

Karındeşen Jack cinayetleri, sadece Londra’da değil, dünya genelinde büyük bir yankı uyandırdı. O dönemde haberleşme hızla geliştiği için, Londra’da meydana gelen bu olaylar, kısa sürede uluslararası basının da dikkatini çekti. Dünyanın dört bir yanından insanlar, bu korkunç cinayetler hakkında bilgi edinmeye çalıştı ve gelişmeler diğer ülkelerdeki polis teşkilatları ve hükümetler tarafından dikkatle takip edildi.

-Avrupa: Avrupa’da, özellikle Paris ve Berlin gibi büyük şehirlerde, Karındeşen Jack olayı, Londra’nın güvenliği hakkında tartışmalara yol açtı. Bu cinayetler, o dönemde Londra’nın bir metropol olarak sunduğu güvenlik algısını zedeledi. Aynı zamanda, Avrupa’da yaşayan Yahudi topluluklar da bu olaydan etkilenmiştir. Cinayetlerin bir Yahudi tarafından işlendiği spekülasyonları, antisemitizm dalgalarını tetikledi.

-Amerika: Karındeşen Jack cinayetleri Amerika’da da geniş yankı buldu. Amerikan gazeteleri, olayları geniş bir şekilde haber yapmış ve halkın bu tür suçlara karşı duyduğu korkuyu artırmıştır. Bu cinayetler, aynı zamanda Amerika’daki polis teşkilatlarına da ilham kaynağı olmuş ve özellikle büyük şehirlerdeki suçla mücadele yöntemlerinin geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.

Dönemin Gazetelerine Yansıyan Haberler:

Karındeşen Jack cinayetleri, dönemin gazetelerinde geniş yer bulmuş ve bu olaylar sansasyonel bir şekilde işlenmiştir. O dönemin gazetecilik anlayışı, haberi dramatize etme ve halka korku salma eğilimindeydi. İşte dönemin gazetelerine yansıyan bazı haber örnekleri:

-The Times (Londra): The Times, Karındeşen Jack cinayetlerini düzenli olarak haber yapmıştır. Gazete, cinayetlerin polisin çözme kapasitesini sorgulayan makaleler yayımlamış ve Whitechapel’deki yaşam koşullarının zorluklarını vurgulamıştır. Aynı zamanda, The Times, cinayetlerin toplumsal etkilerini ve bölgedeki göçmen topluluklara yönelik artan nefreti de ele almıştır.

-The Illustrated Police News: Bu gazete, cinayetlerin grafik tasvirlerini yayımlayarak halkın ilgisini çekmiştir. Resimli olarak yayımlanan bu haberler, halkta korku ve dehşet uyandırmış, Karındeşen Jack’ın vahşetini gözler önüne sermiştir. Gazetenin bu yaklaşımı, olayın sansasyonunu artırmış ve Karındeşen Jack efsanesinin oluşmasına katkı sağlamıştır.

-Pall Mall Gazette: Pall Mall Gazette, cinayetlerle ilgili olarak hem toplumsal eleştirilerde bulunmuş hem de olayı ayrıntılı bir şekilde rapor etmiştir. Gazete, polisin başarısızlıklarını ve Whitechapel’deki yaşamın zorluklarını öne çıkarmış, bu tür suçların nedenlerinin daha derin toplumsal sorunlarla ilişkili olabileceğini tartışmıştır.

New York Times (Amerika): Amerikan basını, özellikle New York Times gibi büyük gazeteler, Londra’daki bu cinayetleri büyük ilgiyle takip etti. New York Times, olayları detaylı bir şekilde rapor etmiş ve bu cinayetlerin uluslararası etkilerini tartışmıştır. Gazete, bu olayın Londra’nın itibarı üzerindeki etkisini ve dünya genelinde uyandırdığı dehşeti ele almıştır.

Alternatif Teoriler ve Spekülasyonlar:

Karındeşen Jack vakası hakkında ortaya atılan bazı alternatif teoriler, geleneksel şüphelilerin ötesine geçmiştir. Bu teoriler, olayın karmaşıklığını ve halkın hayal gücündeki yerini yansıtır:

Royal Conspiracy Teorisi: Bu teori, Karındeşen Jack’ın aslında İngiliz Kraliyet Ailesi ile bağlantılı biri olduğunu öne sürer. Cinayetlerin çözülmemiş olması, Karındeşen Jack’ın  kimliği ve motivasyonları hakkında sonsuz spekülasyonlara yol açmıştır. Her yeni bulgu, her yeni teknoloji, olayın çözülmesine bir adım daha yaklaşmamızı sağlasa da, hâlâ kesin bir sonuç elde edilememiştir. Bu belirsizlik, Karındeşen Jack efsanesini canlı tutmaya ve onu bir suç ikonuna dönüştürmeye devam ediyor.

Jack the Ripper’ın Kültürel ve Tarihsel Etkisi:

Karındeşen Jack, tarihin en ünlü ve en gizemli suçlularından biri olarak popüler kültürde derin izler bırakmıştır. Onunla ilgili kitaplar, filmler, televizyon dizileri ve belgeseller, Karındeşen efsanesini canlı tutmaya devam etmektedir.

Edebi ve Sinematik Yansımalar:

Sinema ve televizyon dünyasında Karındeşen Jack’ın, birçok kez işlenmiş bir konu olmuştur. “From Hell” adlı grafik roman ve onun film uyarlaması, Ripper olaylarını farklı bir bakış açısıyla ele alırken, 1979 yapımı “Time After Time” gibi filmler de Karındeşen efsanesini zaman yolculuğu gibi fantastik ögelerle birleştirir.

Karındeşen Jack, sayısız edebi esere ilham kaynağı olmuştur. Sir Arthur Conan Doyle, Karındeşen Jack olaylarından esinlenmiş ve Ripper olaylarına göndermelerin olduğu birçok Sherlock Holmes hikâyesi yazmıştır. Ayrıca, Robert Bloch’un “Yankı Cinayetleri” (The Lodger) gibi eserler de Karındeşen Jack’ın cinayetlerinin edebi yansımaları arasında yer alır.

Sherlock Holmes Hikâyelerinde Karındeşen Jack’a Yapılan Göndermeler:

Sir Arthur Conan Doyle’un ünlü dedektif karakteri Sherlock Holmes, Karındeşen Jack dönemiyle çağdaştı ve bu olayların Doyle üzerinde etkisi olduğu düşünülmektedir. Doğrudan Jack’tan bahsedilmese de, Holmes hikayelerinde bazı dolaylı göndermeler bulunmaktadır:

The Adventure of the Mazarin Stone (Türkçe çeviriler: Mazarin Taşı / Mazarin Elması) Bu hikayede, Holmes’un bir elmas hırsızını yakalamaya çalıştığı görülür. Holmes, yakaladığı kişi hakkında şunları söyler: “Bu adam bir sadist, bir ucube. Diğer katillere oranla farklı ve çok daha tehlikeli. Karındeşen Jack gibi.” Bu ifade, Holmes’un yakaladığı suçlunun Karındeşen Jack’le aynı psikolojik profil olabileceği fikrini çağrıştırır.

-The Adventure of the Cardboard Box (Türkçe çeviri: Karton Kutu) Bu hikayede, Holmes bir kutu içinde gönderilmiş kesik kulakların gizemini çözmeye çalışır. Bu hikaye, bir yandan Karındeşen Jack’ın kurbanlarının parçalanmış bedenlerini akla getirir. Kesik parçalar ve gönderilen mektuplar, Ripper cinayetlerine dolaylı bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

-A Study in Scarlet (Türkçe çeviriler: Kızıl Dosya / Kızıl Soruşturma) Holmes’un ilk macerası olan bu hikâyede, Holmes ve Watson, Victoria dönemi Londra’sında işlenen korkunç bir cinayeti çözmeye çalışır. Doyle’un bu hikâyeyi yazdığı dönem, Karındeşen Jack cinayetlerinin hemen öncesine denk gelmektedir. O dönemin Londra’sındaki korku dolu atmosfer, Doyle’un yazımına yansımıştır. Hikâyede, Holmes’un keskin zekası ve metodik araştırma teknikleri, Karındeşen Jack gibi çözülmesi zor davalarda kullanılan dedektiflik yöntemlerinin erken bir örneğidir.

Sherlock Holmes hikayelerinde Karındeşen Jack’ın doğrudan adı geçmese de, o dönemin dehşet verici atmosferi ve suçun doğası Doyle’un hikayelerine nüfuz etmiş ve karakterlerin analizlerinde hissedilmiştir. Holmes’un çözmeye çalıştığı vakaların birçoğunda, Karındeşen Jack olaylarının yankıları ve halkın korkuları görülebilir.

Modern Kriminal Araştırmalar ve DNA Kanıtları:

Karındeşen Jack olayına dair modern dönem araştırmaları, cinayetlerin çözümlenmesi için yeni teknolojilerden faydalanmıştır. 20. yüzyılın sonlarından itibaren, DNA analizi ve modern profil oluşturma teknikleri kullanılarak, Karındeşen Jack’ın kimliği konusunda bazı yeni hipotezler öne sürülmüştür.

– 2014 DNA Analizi: 2014 yılında yapılan bir DNA analizi, Catherine Eddowes’ın şalı üzerinde bulunan DNA izlerini inceledi. Bu analiz, Aaron Kosminski’nin ailesine ait bir genetik yapı ile eşleşen bir DNA izi buldu. Bu bulgu, Kosminski’nin Karındeşen Jack olabileceği teorisini güçlendirdi. Ancak, bu analizde kullanılan yöntemler ve şalın gerçekliği hakkında tartışmalar devam etmektedir.

-Profil Oluşturma: Karındeşen Jack, modern seri katil profil oluşturma çalışmalarının erken bir örneği olarak kabul edilir. Cinayetlerin işleniş biçimi, kurbanların seçimi ve katilin davranışları, kriminologların ve psikologların dikkatini çekmiş ve Jack the Ripper, seri katillerin psikolojik profillerinin oluşturulmasında bir model haline gelmiştir.

Karındeşen’in motivasyonları ve psikolojik durumu hakkında birçok teori ortaya atılmıştır. Bazı teoriler, onun kadınlara karşı derin bir nefret besleyen biri olduğunu, diğerleri ise katilin muhtemelen beyaz, 20-40 yaş arası, bekâr veya eşinden ayrı yaşayan, bölgeyi iyi bilen ve potansiyel olarak cinsel sadist olabileceğini öne sürer. Bu tür analizler, seri katil kavramının akademik çalışmalarda daha yaygın bir şekilde incelenmesine yol açmıştır.

Karındeşen Jack vakası, aynı zamanda failin psikolojik durumuyla suç mahalli arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik çalışmaların da başlangıcını oluşturmuştur. Katilin seçtiği kurbanlar, cinayetlerin işlendiği yerler ve cinayetlerin işlenme şekli, Karındeşen’in zihinsel durumu hakkında birçok ipucu sağlamıştır.

Karındeşen Jack’ın Modern Kimlik Avcılarına Etkisi:

Karındeşen Jack, kimliği asla belirlenemeyen bir katil olarak, günümüzün “soğuk dosya” davalarına olan ilgiyi artırmıştır. Soğuk dosyalar, çözülememiş eski vakalardır ve genellikle yeni teknolojiler ve analiz teknikleri kullanılarak yeniden ele alınırlar.

Karındeşen Jack vakası, modern kimlik avcılarının (cold case investigators) ilgi odağı olmuştur. Araştırmacılar, Jack’ın kimliğini belirlemek için hem geleneksel hem de modern yöntemleri bir arada kullanmaya devam ediyor. Bu tür çalışmalar, soğuk dosya davalarının çözülmesinde yeni kapılar açmakta ve tarihsel adaletin sağlanması açısından önemli rol oynamaktadır.

Sonuç:

Karındeşen Jack, “Jack the Ripper”, tarihin en ünlü seri katillerinden biri olarak kalmaya devam ediyor. Londra’nın Whitechapel bölgesinde işlenen bu korkunç cinayetler, sadece dönemin toplumsal yapısını ve suçun doğasını değil, aynı zamanda modern polis teşkilatlarının karşılaştığı zorlukları da gözler önüne seriyor. Karındeşen Jack’ın kimliği ve motivasyonları hala bir sır olarak kalırken, bu vakalar suç tarihinin en ilginç ve karmaşık olayları arasında yerini almıştır.


Kaynakça:

1. Begg, Paul. Jack the Ripper: The Facts. Barnes & Noble, 2006.

2. Sugden, Philip. The Complete History of Jack the Ripper. Carroll & Graf, 2002.

3. Rumbelow, Donald. The Complete Jack the Ripper. Penguin Books, 2013.

4. Evans, Stewart, and Keith Skinner. The Ultimate Karındeşen JackSourcebook. Robinson Publishing, 2001.

5. Marriott, Trevor. Jack the Ripper: The 21st Century Investigation. John Blake Publishing, 2005.

6. Cook, Andrew. Jack the Ripper: Case Closed. Amberley Publishing, 2009.

7. Cornwell, Patricia. Portrait of a Killer: Karındeşen Jack- Case Closed. G.P. Putnam’s Sons, 2002.

8. The Times Arşivi (Londra). “Karındeşen JackReports, 1888.”

9.Conan Doyle, Arthur. Sherlock Holmes: The Complete Novels and Stories. Bantam Classics, 2003.

10. New York Times Arşivi. “Karındeşen JackArticles, 1888.”

ALPER KAYA İLE RÖPORTAJ

Merhaba, hoş buldum! Öncelikle nazik takdiminiz için teşekkür ederim. Ben de bu vesileyle, 52 sayı gibi ciddi bir rakama ulaşma azminizin fevkalade takdire şayan olduğunu belirtmek isterim.

Kimdir Alper Kaya? Açıkçası ben kendimi bir hikâye anlatıcısı olarak nitelendiriyorum. Kendimi bildim bileli -ki bu da yaklaşık 4-5 yaşlarına tekabül ediyor- hep hikâyeler oluşturup onları geliştirmeye çalışıyorum. İlk zamanlar bunlar oyuncaklarla mizansen yaratarak oluyordu, 6 yaşımdan sonra kâğıt ve kalem gibi iki mucizevi icadın varlığını keşfedince iş yazmaya dönüştü. Sonra da dönüşü olmadı.

Edebiyat literatürü bağlamında bakacak olursak da ilk romanım 2011 yılında yayımlandı, o günden beri öykü olsun roman olsun bir şekilde kurgu üretmeye devam etmeye çalışıyorum. Aslında bütün hikâyem bu…

Evet, Evrensel’de – bu röportajı yaptığımız 9 Eylül haftası itibarıyla- bir haftası pas geçilmiş olmak üzere (o hafta düğünüm vardı çünkü) 375 haftadır alt ligleri odağına alan spor yazıları yazıyorum. Onun öncesinde de 2010 yılına kadar uzanan, farklı gazeteler ve online mecraların dahil olduğu spor yazarlığı geçmişim var… Şimdi böyle sayarken fark ediyor insan, yıllar biraz hızlı geçiyor sanırım.

Yazarlık hikâyem, gayri resmi olarak 6 yaşımda yazdığım ilk öykümle başladı. O öykü bir korku öyküsüydü. Ardından irili ufaklı öyküler, bir süre sonra daha geniş hacimli kitap denemeleri, minik çizgi roman çalışmaları derken ilk kitabım “08.00” 2011 yılında yayımlandı. Neden polisiye / suç edebiyatı derseniz, çünkü aklıma bu hikâye geldi. Sonrasında korku ve gerilim yazdığım da oldu, bilimkurgu soslu polisiye yazdığım da… Bir de tabii, fazlasıyla kriminal bir coğrafyada yaşayınca insanın kafası bu frekansa daha çok yöneliyor galiba.

Çok naziksiniz, ilk sayımız çıktığında da siz çok hoş bir jestle bizi takdim etmiştiniz. Bence ülkemizde -sektör fark etmeksizin- ihtiyaç duyduğumuz bir nezaket ve yüce gönüllülük örneği gösterdiniz. Maalesef herkes için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Fakat umarım, tüm polisiyeseverlerin sevinçle karşıladığı savınızda haklısınızdır; belki sadece bize yansımamıştır.

SUÇÜSTÜ nasıl doğdu, şöyle doğdu: Ben 50 Maddede Polisiye Edebiyat kitabımı yazarken bir gerçeğin ayırtına vardım. Bizde yaygın bir ‘suç edebiyatı’ tanımlaması olmadığı için okurların da yazarların da polisiye teriminden kaynaklı bazı saplantıları olduğunu keşfettim. Malum polisiye, ‘polisi alakadar eden’ tınısı olan bir kelime. Zaten bizde ilk zamanlar ‘zabıta romanları’ adıyla yayımlanıyor polisiye kitaplar, o da o dönemin resmi polisini tanımlamak amaçlı… Neyse, sadede geleyim, suç edebiyatı kavramının bizde yaygınlaşması hâlinde yazarlar için de okurlar için de ferah bir alan açılacağı kanaatine kapıldım. Çünkü böylece, bilimkurgu, gerilim, fantastik gibi alternatif kabul edilen türlerin de kapsandığı; gerçek anlamda bir üst tür söz konusu olabilirdi. Bu da hem yazanlar için yeni suç tiplerine ve suçu yeni(den) anlatma biçimlerine vesile olurdu hem de okuyucular için farklı eserlere ulaşmayı daha cazip hâle getirebilirdi. İsim ve tema böyle ortaya çıktı.

İşin mutfağında (kendimi azade tutarak) Aras Gençtürk ve Melih Günaydın da var. Aras, zaten yazarlığa önce Polisiye İstanbul kitabı ardından da Dedektif Dergi’nin Zehirli Kalem Öykü Ödülleri ile adım atmış bir arkadaşımız, sizin de ismine fazlasıyla aşina olduğunuzu düşündüğüm genç bir yazar dostumuz. Röportajlarımızı yapıyor, yazılarımızı editöryal süzgeçten geçiriyor, eh bunca işin gücün arasında vakit kalırsa kendisi de yazıyor.

Melih Günaydın, iki kitabıyla Kayıp Rıhtım Okur Ödülleri’nde yılın polisiye romanı ödülünü aldığı için pek çok okuyucunun aşina olduğunu bir yazar. Yayıncılık sektöründe editör olarak da ciddi bir tecrübesi olduğu için bize gelen öykülerin kabul süreçleri ve ardından düzenlenmeleri tamamen onun sorumluluğunda. Tabii o da fırsatı oldukça yazıyor…

Ancak mutfakta sadece üçümüzün olduğunu söylemek, bize bu kadar gönülden içerik üreten dostlarımıza haksızlık olur. Bazen onlarca sayfayı bulan çevirileriyle katkı sunan N. Bengisu Günaydın ile Bünyamin Tan; tefrikalarını bize düzenli olarak ileten Didem Kazan Sol, Günay Gafur ve Ufuk Tekin; sinema ve TV yazılarıyla bizi yalnız bırakmayan Gizem Şimşek Kaya ile Evliya Çelebi; kitap eleştirileriyle aramızda olan Aysu Şahlı ve Selin Bak, teorik açıdan suç kurgusuna eğilen yazılarıyla Bilgütay Hakkı Durna ve Bahadır Eren ile konsol ve bilgisayar oyunları konusunda ufkumuzu açan Ahmet Ziya Yıldırım’ın yanı sıra öykülerini bize emanet etmiş ve isimleri saymakla bitmeyecek nice güzel yazar da bu işin mutfağında. Biz, bize içerik göndermiş herkesi bizim mutfağımızda kabul ediyoruz, sağolsunlar şimdiye dek samimiyetinden şüpheye düştüğümüz pek kimse de olmadı. (Yok diyemiyorum ama “pek olmadı” diyebilirim, burada bir ufak kelime oyunu var elbette)

Elbette, zaten dergimizdeki bütün görselleri yapay zekâ destekli üretiyorum. Bu da bu sorunun tam yeri tam zamanı olduğunun bir ispatı niteliğinde. Edebiyat ve sanata girişi konusunda söyleyeceklerimle, etik mevzusuna dair söyleyeceğim aslında örtüşen konular. Ben yapay zekâyı herhangi bir gerçek sanatçıya referans vererek çalıştırmayı doğru bulmuyorum. Yani bir görsel oluştururken, misal “Picasso style” olarak komut verip bir üretim yaptırmak; ardından bu üretimden ekstra gelir elde etmeye çalışmak bence doğru değil. Benim tercih ettiğim bir şey de değil.

Bir de işin tüketiciye sunulma boyutu var. Yapay zekâ destekli bir içerik ürettiyseniz bunu yapay zekâ etiketiyle sunmanız gerekir. Aksi takdirde bence burada etik çatışma devreye girer.

Çok teşekkürler, kaynakçanın genişliğine dikkat çeken ilk kişi siz oldunuz. Gerçekten de böyle bir eseri oluştururken benden önce bu minvalde üretim yapmış, benim değineceğim konulara şimdiye kadar değinmiş kimseyi es geçmemeye çalıştım. Böyle böyle, 100’ü aşkın kaynaktan yararlandığımı iş bittiğinde fark ettim. Bu benim için gurur verici bir durum. Ancak ne acı ki o kaynakta yer alan mecraların hemen hemen hiçbirisi benim kitabıma yer vermedi.

Dolayısıyla kitapla ilgili geri dönüş de olmadı. Birkaç okur (ki onlar da genelde yazar dostlarımızdı) kitapların oylandığı bazı platformlarda yorum yazdı. İki veya üç tane de kritik yazısı çıktı ama bu yazıların büyük kısmının kitabımı “polisiyeye giriş kitabı” olarak nitelendirmesi, bence emeğimin hakkının gasp edilmesi gibi bir durumdu çünkü polisiyeye giriş için bir kitap almak isteyen kişinin beklentisi Queer polisiyelerden Türkiye’deki polisiye ödüllerinin tarihçesine kadar detaylı bilgilerin olduğu bir kitap olmamalı. Bunun için yazılmış ve bilgi hatalarıyla da dolu başka kronolojik çalışmalar var. Boyunu aşmadan polisiyeye giriş yapmak isteyenler için o kitapları tavsiye edebilirim.

Başka kurmaca çalışma planım vardı, eşim Gizem Şimşek Kaya ile birlikte onu hayata geçirdik. Onun uzmanlık alanı olan Türk korku sinemasına dair “50 Maddede Türk Korku ve Gerilim Sineması: Yine mi Cin Filmi?” isimli kitabımız birkaç ay önce yayımlandı. Şimdilik aklımda bir tane çalışma daha var ama o sürpriz olsun, detay vermeyeyim.

Bir de zaten yayımlanır mı yayımlanmaz mı onu da bilmediğim için afaki konuşmayayım…

Daha önce 5 kitaplık ‘Komiser Tahsin’ serisini kaleme aldınız. Son romanınız olan ‘Karınca Karambolü’ ile ‘K Polisiyeleri’ isimli yeni bir seriye başladınız. Okurdan olumlu eleştiriler alan Karınca Karambolü’nün karakterlerinden ve hikayesinden bahsedebilir misiniz?

Karınca Karambolü, benim pandemi döneminde sıkılmayayım diye başlayıp 20 günde yazmayı bitirdiğim; sonra da üç yıla yakın süre yayımlanmasını beklediğim son kurgu eserim. Olumlu eleştiriler almasına sevindim, doğrusu güzel yaklaşımlara mazhar oldu.

Kitabın baş kahramanı Korhan Karay, mecburi ‘eski’ boksör, şike soruşturmasından hapis yatıyor. Ardından hapisten çıkıyor ve hayata karışmaya çalışıyor. Bu esnada karşısına çok güzel bir kız çıkıyor ve o kızın babası tarafından bir dedektiflik faaliyeti için tutuluyor.

Korhan’ın yanı sıra kitapta onun davasını üstlenen kuzeni Avukat Utku ve Utku’nun yanında çalışan Ahu isimli bir kız var. İş ağırlıklı olarak bu üç karakter üzerinden dönüyor. Yan karakterleri de sayıp hikâyeyi yeni okuyacak okurların hevesini kaçırmayayım.

İlhamla başlar, ilhamla biter. Genelde hikâyemin başı, ortası ve sonu gözümde canlanır. Oturup sadece boşlukları doldururum. Rutinim yoktur ama bir roman üzerinde çalışıyorsam her gün -bir paragraf bile olsa- yazmaya gayret ederim.

Sevdiğim yerli ve yabancı yazarlar… Zor soru! Çağdaşlarımı şimdilik pas geçiyorum çünkü birinden birini saymazsam ayıp ederim. Peyami Safa ve Celil Oker’i saymazsam da ayıp ederim. Bu iki ismin yazdığı akıcılıkta ve tutarlılıkta bir karakter serisinin henüz yazılamamış olması da enteresan mesela, şimdi isimlerini sayarken fark ettim.

Yabancılarda ise Daniel Pennac, Manuel Vazquez Montalban ve Eduardo Mendoza’yı henüz okumamış bir polisiye / suç yazarının çok şeyi ıskaladığını söyleyebilirim.

Son dönemde okuduğum kitaplar mevzusu da biraz karışık. Aras Gençtürk’ün psikolojik gerilim türündeki romanı “Geçmiş Günahların Bedeli”ne torpil geçeceğim çünkü basılmadan önce okudum, yetmedi kapağını da tasarladım. Sevdiğim bir kitap, beğenileceğini düşünüyorum.

Dizi ve film konusundaysa eskisi kadar iştahlı değilim ama son dönemde Monsieur Spade dizisini ve yeniden dönen CSI serisini çok beğenmiştim. Ne yazık ki biri mini diziydi biri de erken final yaptı.

31 Aralık’a kadar yarışmamızın katılımı devam edecek. Bizim de en büyük temennimiz gelenekselleştirebilmek. SUÇÜSTÜ’nün gelecekte güzel projeleri var, fakat ben (galiba şimdiye dek verdiğim cevaplardan anlaşılmıştır) biraz temkinli bir yapıya sahibim. O yüzden bazı fikirlerimi nihai sonuca ulaşana dek bazen kendi kendime bile sesli olarak söylemiyorum. Sonuçta gündemi stabil bir ülkede yaşamıyoruz, bizim yaptığımız planların tuzla buz olması bazı kişilerin iki dudağının arasından bazen saliselik çıkan sözlere bakabiliyor.

Ben de sabırsızlıkla bekliyorum doğrusu… Söyleşi soruları gerçekten oldukça özenli hazırlanılmış, detaylı sorulardı. Yeni yazarlara, yeni isimlere, yeni projelere kapı açmak konusunda örnek olduğunuz kadar bizim ilk sayımızı paylaştığımız günden bu yana Dedektif Dergi olarak pek çok kişiye ve kuruma örnek olması gereken tavırlarınızdan dolayı da hem kendim hem de dergim SUÇÜSTÜ adına tekrar teşekkür etmek isterim. Sonuçta bu ülkede polisiye ve suç edebiyatı çerçevesinde samimi olarak bir şeyler üretmeye çalışan (küstürülüp kaçırılanlar da dahil) kaç kişiyiz ki?

Sevgiler…

UCUZ ETİN YAHNİSİ

Sıradan bir mahallede öylesine bir gündü. Güneş, Boğazkesen sokağının dar kaldırımlarına sessizce doğdu. Tarihi çeşmeden başlayıp levhası iyice tozlanmış taksi durağına kadar kıvrılarak uzanan sokakta, dükkânlar sağlı sollu dizilmişti. Afyonu henüz patlamamış esnaf, uyuyan mahalle sakinlerine aldırmadan kepenkleri gürültüyle kaldırdı. Babadan kalma çay ocağını açan, kaldırımı kuyu suyuyla ıslatan kahveci, gelen geçene selam veriyor, az sonra sıcacık İstanbul gevreklerini demli çaylarına katık edecek amele tayfası için kapı önüne tabureleri sıralıyordu. Sokak yavaş yavaş canlanırken dükkânlardan birinin önündeki tozlu kaldırım boş, kepengi kapalı kaldı. Sabah telaşını atlatıp keyif kahvelerini sigaralarına yoldaş etmek için dükkân önlerine oturan esnaf, yirmi küsur senedir aksamadan açılan mahalle kasabının boş vitrinine bakakaldı. Gün boyunca ara sıra kapı önüne hava alma, müşteri uğurlama, komşu esnafa laf atma bahanesiyle çıkıp kasap dükkânına şüpheli bakışlar attıktan sonra dükkânlarının tozlu kuytusuna geri çekildiler.

Ertesi gün esnaf sabah meşguliyetlerini tamamlamak üzereyken Kasap Şehmuz köşeden eli sargılı, suratı beş karış döndü. Yanında, gözündeki çapağı yıkamaya fırsat bulamamış sıska çırağı da vardı. Bu tuhaf ikili, içinde et olduğu belli ağır bir çuvalı el arabasıyla taşıyarak kimseyle konuşmadan, selamlaşmadan dükkâna sokup dolaba yerleştirdiler. Öğleden sonra çırak dükkânın geniş vitrin camına, kese kâğıdına yazılmış bir yazı astı: “DANA KIYMADA ŞOK İNDİRİM!”

Haber mahalleye çabuk yayıldı. Malum, devir hesap devri, her şey ateş pahası. Ev ekonomisinde uzman, yatırım konusunda değme borsacılara pabucunu ters giydiren, eve giren üç kuruş maaşı ay sonuna kadar takla ata ata denkleştiren cevval kadın tayfası kasabın önünde kuyruğa girdi. Ustalıkla kesilmiş, incecik kıyılmış dana etleri önce yağlı kağıtlara sonra filelere girdi. Topuk tıkırtıları, sohbet kıkırtıları eşliğinde akşam sofrasında baş köşe olacakları evlere doğru yola koyuldular.

Gülnaz Hanım ve Hadi Bey sofraya oturduğunda akşam bülteni başlamak üzereydi.

“Kapat Allah aşkına şu televizyonu Hadi Beyciğim! Her akşam cinayetti, kazaydı, şehit haberiydi derken vallahi boğazıma diziliyor yediklerim. Bak mis gibi köfte yaptım, yanına sebzeli pilav. Kayısı hoşafı da kaynattım, sen seversin. Bu akşam sessiz sakin yiyelim yemeğimizi ne olursun!”

Hanımının serzenişini duymazdan gelemeyen Hadi Bey, kokusu evi saran cızbız köftenin, nefis hoşafın hatırına televizyonun sesini iyice kıstı. ‘Önemli bir haber var mı diye ara sıra göz atarım, hanımla biraz hoşbeş ederim,’ diye düşündü.

“Şehmuz Efendi indirim yapmış. Bütün mahalle sıradaydı. Neyse ki erken gitmişim, yağsız güzel yerinden verdi. Sağ olsun, işinin ehli adam ama çok suratsız. Şükran Hanım’ı tanımasak bu adamın kasap değil, hapishane kaçkını olduğunu sanırdık. Kadıncağız nasıl hanım, nasıl sessiz. Ne yapsın? Adam mezar taşı gibi söylemez solumaz, bir de asabiymiş. Bağırıp çağırıyormuş çoluk çocuk tanımadan. ‘Dayağı yok,’ demiş kadıncağız komşulara ama hane içinde ne olup bitiyor Allah bilir. Fırıncının gelini yok mu? O görmüş, yanağı mosmormuş. Kapıya çarptım demiş ya, inanmadık.”

Hadi Bey gözü televizyonda, kulağı hanımında mahalle havadislerini dinlerken bir yandan da kasabın önceki gün dükkânını neden açmadığını düşündü.

***

Birkaç hafta sokakta işler yolunda gitti. Dükkânlar zamanında açıldı, sofralar akşam ezanıyla kuruldu. Kasap Şehmuz’un yüzü günden güne daha da asıldı. Esnaf, adamın huysuzluğundan çekiniyor, ne var ne yok diye soramıyordu. Çırağı kıyıda köşede yakalayan da sıska oğlandan bir türlü laf alamıyordu. İşin tuhafı Şükran Hanım’ı ve çocuklarını da ortalıkta gören olmamıştı. Mahalleli günler geçtikçe daha çok meraklandı, komşuları ısrarla Şükran Hanım’ın kapısını çaldı ama cevap alamadılar. Altın gününde buluşan bir grup kadın durumdan epey şüphelenmiş, zavallı kadıncağızın başına bir şey geldiğini, belki de polise hatta televizyondaki o malum programlara haber vermek gerektiğini düşünmüştü. Açıkça konuşulmasa da kuyruğa girerek aldıkları indirimli dana kıymanın hazmı günden güne zorlaşmaktaydı. Yedikleri etin neye ya da kime ait olduğundan emin olmadan da kasabın kapısından girmeye, ağızlarına et koymaya pek niyetleri yoktu.

Mahalleli günlerce kasabın evine gidiş gelişini, dükkâna mal indirişini, kaburgaları ayırıp, butları kuşbaşı doğrayışını ağızlarında kötü bir tatla izledi. Kasap Şehmuz, gururdan burnu yere düşse eğilip alacak biri değildi. Günden güne azalan müşterinin, poposuna maydanoz demetleri taktığı küçükbaşların arasından onu süzen meraklı bakışların farkına varmıştı varmasına lakin kimseye bir şey sormadı.

Tedirgin geçen üç ayın sonunda artık sokakta bir katil olduğundan herkes emin olmuştu. Çoğu indirimli eti alıp yediğini inkâr ediyor, aldığını kabul edenler ise ‘mutfak tezgâhında unutmuşum, tekir gelip kapmış’, ‘kavururken diziye dalmışım yaktım,’ gibi bahanelerle bu kadim günahı işlemediklerini ima ediyordu. Karakol kapısından geçerken ayakkabı bağı çözülen, yağmur yağar mı diye gökyüzünü inceleyen, hatta kapıda nöbet tutan polis memuruyla hoş beş edeni vardı da içeri girip “Amirim, bizim Kasap Şehmuz karısını çocuklarını kesti bize yedirdi,” diyebileni yoktu.

Bu toplu cürmün altında manen ezildikleri hâlde günlük hayatlarına abartılı bir neşeyle devam ediyor, havadan sudan konuşarak, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden bahsederek gün geçiriyorlardı. Dalgaların sahile vurdukça sildiği bir yazı gibi hafızalarının da bu talihsiz günahı silip süpürmesini çaresizce beklediler.

***

Bir sabah Gülnaz Hanım cam silerken sokağın başında elinde bavulu, yanında oğullarıyla Şükran Hanım’ı gördü. Şaşkınlığından neredeyse pencereden düşecek gibi olan kadın sevinç çığlıkları atarak koşup korkmuş yavrucakları kucakladı.

Şükran Hanım, “Delirdin mi Gülnaz?” diye oğullarını kadının elinden almaya uğraşırken bir yandan da Gülnaz Hanım’ın bu tuhaf hâllerine bir anlam vermeye çalışıyordu. Konu komşu koşup geldi, Gülnaz Hanım’ı sakinleştirdiler. Elindeki bir bardak suyu zapt etmekte güçlük çeken kadın sordu. “Nerelerdeydin a komşum?”

Şükran Hanım, “Şehmuz’un sinirinden bıktık usandık. Son kavgada ağır konuştu. ‘Kadın, senden kurtulayım ellerimle koca danayı kesip mahalleliye yok fiyatına satacağım,’ dedi. Çok gücüme gitti, aldım çocuklarımı terk ettim herifi. Gittik köye, baba evine. Dün aradı yalvar yakar oldu da döndüm inan. ‘Sen yokken işim rast gitmiyor, dükkâna adım atan yok. Selamı sabahı kesti millet. Sen benim uğurummuşsun hanım, dön evine,’ dedi, ağlamaklı oldu da döndüm,” dedi.

Gülnaz Hanım komşularına bakıp “İyi yapmışsın Şükran Hanımcığım, insan eti ağırdır,” dedi yutkunarak. “Baba evinde kalmak da nereye kadar?” Kadınlar uzun süre birbirlerinin gözlerine bakamadan sessizce çaylarını içip oturdular.

FIRTINALI BİR GECE

Eylülün ortalarında güneşli ve sıcak bir pazar sabahı kahvaltıdan sonra karım, “Büyükada’ya gidelim mi Mitat?” dedi. Yüzümü buruşturduğumu görünce, “Çamlar altında romantik takılacak hâlimiz yok,” diye devam etti. “Deniz kıyısında biraz yürürüz, sonra sahildeki lokantalardan birinde yemek yeriz. Ne dersin?”

Fena fikir değildi ama hazır İstanbul’da asayiş berkemalken, benim gibi hafta sonunu evde tembellik yaparak geçirmeye niyetlenen biri için hazırlanıp dışarı çıkmak, otobüse binip Bostancı’ya, oradan da vapurla Ada’ya gitmek yorucu ve zahmetli bir tatil günü yaşamak anlamına geliyordu. Biraz mırın kırın edecek olduysam da sonunda karımın ısrarına dayanamadım. Yarım saat içinde hazırlanıp yola koyulduk.

Bazen başlangıçta canınızın hiç istemediği bir işi yapmaya başladıktan sonra çok keyif aldığınızı fark eder, iyi ki yapmışım dersiniz ya, benim durumumda da aynısı oldu. Daha vapurdayken neşem yerine geldi. Oysa evden somurtuk bir suratla çıkmıştım. Büyükada’ya varınca büsbütün keyiflendim. Hava sıcak, gökyüzü pırıl pırıldı. Tatlı tatlı, incecik bir meltem esiyordu. Deniz masmavi, pürüzsüz ve davetkâr görünüyordu. Plajda yüzenleri görünce mayolarımızı yanımızda getirmediğimize bin pişman oldum.

Yüzenlere imrenerek baktığımı gören karım, “Sana demiştim, bak mayolarımız yanımızda olsaydı şimdi biz de ne güzel denize girerdik,” dedi. “Eylülde, ekimde deniz sıcacık olur. Bunu herkes bilmez.”

Ona cevap veremedim. Her iki konuda da haklıydı. Gerçekten de deniz sonbaharda yazdan bile daha enfes olurdu. Ve bunu en iyi, karım ve ben gibi sahil kasabalarında doğup büyüyenler bilirdi.

Denize giremesek de Büyükada gezimizin fevkalade güzel geçtiğini söylemeliyim. Önce faytonla büyük tur yaptık. Sonra sahildeki lokantalardan birinde bir şişe beyaz şarap eşliğinde kalamar, balık ve salatadan oluşan yemeğimizi yedik.

Çaylarımızı içerken karım yaklaşan koyu gri bulutları göstererek, “Hava bozacak galiba,” dedi. “İstersen yavaş yavaş kalkalım.”

Bugün onun günüydü. Ne isterse yapacaktım. Ayrıca, karım hava konusunda her tahmininin gerçekleşmesi gibi ürkütücü bir istatistiğe de sahiptir. Hava bozacak dediyse, mutlaka bozar.

Hemen hesabı ödeyip kalktık. Son anda yetiştiğimiz vapura binerken deniz hafif hafif çalkalanıyordu. Bostancı’ya gelene kadar dalgalar iyice büyüdü.  İskeleye ayak bastığımızda rüzgâr hızını artırmış, ufaktan yağmur yağmaya başlamıştı bile.

Karım yine haklı çıkmıştı!

Eve varmamızdan bir iki dakika sonra büyük bir fırtına koptu. Ama ne fırtına! Ardından da yağmur boşandı.

Tam zamanında dönmüştük. Şimdi muhtemelen vapurlar da çalışmıyordu. Birkaç dakika oyalanmış olsak Ada’da mahsur kalmamız işten değildi.

Ağaçları köklerinden sökecekmişçesine eğip büken, elektrik tellerini koparırcasına sallayan fırtına yarım saat sürdü. Sonra hafifledi, ardından tamamen durdu. Yağmur da dinince geceyi garip bir sessizlik kapladı.

***

Televizyonun karşısında uyukladığımı, karımın beni dürtüklemesiyle fark ettim.

“Mitat, telefon çalıyor.”

Saate baktım, sekiz buçuktu. İçimden “Hay lanet,” diye söylendim. Bu saatte beni bir tek kişi arardı. Telefonu isteksizce açtım. Ahizeyi kulağıma götürüp donuk bir sesle “Buyurun,” dedim.

Arayan müdürdü. Yanılmamıştım.

Bir süre onu dinledikten sonra, “Tamam efendim,” dedim. “Hemen gidiyorum, merak etmeyin.”

Telefonu kapatırken karımla göz göze geldik.

“Koşuyolu Parkı’nda genç bir kızın cesedini bulmuşlar,” dedim.

Böylece henüz sormadığı ama birazdan soracağı sorulara da cevap vermiş oldum.

Karım, “Aman Allah’ım!” dedi. “Yoksa yine tecavüz olayı mı?”

“Şimdilik bildiğim sadece olayın bir cinayet olduğu ve oraya gitmem gerektiği,” dedim.

Çabucak giyindim, karıma veda edip evden ayrıldım.

Fırtına yüzünden mi yoksa vakit geç olduğundan mıdır nedir, yollar bomboştu. Koşuyolu Parkı’na saat dokuzda ulaştım. Acıbadem Karakolu’nun polisleri olay yerinin çevresindeki genişçe bir alanı sarı şeritlerle kapatmışlardı. Adli Tıp’tan gelen bir doktor ceset üzerindeki incelemesini tamamlamış, beni bekliyordu.

Kızın adı Seren Demir’miş. Yirmi bir yaşındaymış. Üniversite son sınıftaymış. Psikoloji okuyormuş.

Bütün bu bilgiler cebinde bulunan ve okul tarafından verilen kimlik kartında yazıyordu. Kartta ayrıca ev adresi de vardı. Karakol amirine, ailesine haber verip vermediklerini sordum. Vermişler. Zaten parka yakın bir apartmanda oturuyorlarmış. Şimdi Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’ndelermiş.

Cesede baktım. Kızın kılık kıyafeti gayet düzgündü. Ayakkabıları iyi kaliteydi. Siyah bir etek, kalın siyah çoraplar giymişti. Üstünde yakası işlemeli pembe bir bluz, kalınca bir hırka, onun da üzerinde mevsime uygun bir palto vardı.  Herhangi bir boğuşma izi görünmüyordu.

Doktora göre genç kız, vücuduna aldığı çeşitli bıçak darbeleri yüzünden ölmüştü. “Ölüm nedeni, kalbine vurulan son darbe olmalı,” diye açıkladı. “Mücadele etmemiş. Tecavüze ya da cinsel saldırıya uğradığını gösteren bir belirti yok.”

Ben de aynı kanıdaydım. Maktulün giysilerinde bol bol kan ve çamur vardı. Yerdeki kan izlerinden karnına ilk darbeyi alınca yere düştüğü sonra ayağa kalkıp üç, dört adım attığı anlaşılıyordu. Muhtemelen katil burada ikinci kez saldırmış, genç kız tekrar yere düşmüş ve ölmüştü.

“Dört adım atmış,” dedi doktor. “Kan izlerinden belli. Ama fazla uzağa gidememiş. Yere düştükten sonra, katil bu kez bıçağını kızın kalbine saplamış.”

Karakol amiri, adamlarının parkın her köşesini didik didik aradıklarını ama cinayet aletini bulamadıklarını bildirdi. Ben de ona, aramaya devam etmelerini söyledim. Sonra doktora cinayet saati tahminini sordum.

Doktor biraz düşündü. “Öleli en fazla iki, en az bir saat olduğunu söyleyebilirim. Otopsiden sonra her şey daha iyi netleşir.”

Olay yerini dikkatle gözden geçirdim. Doktorun dediği gibi kız, bıçaklandıktan sonra birkaç adım yürümüştü.  Saldırganın ayak izleri hemen onun ayak izlerinin yanındaydı. Bu izler karşıdaki ağaçlığa kadar gidiyor ve orada sona eriyordu. Belli ki katil, işini bitirdikten sonra ağaçlığın arkasındaki yola çıkmış ve böylece izini kaybettirmişti.

Ceset, incelenmek üzere Adli Tıp’a götürülürken ben de Emniyet Müdürlüğü’ne geldim. Seren’in ailesi orada beni bekliyordu. Kırklarının sonuna yaklaşmış, iki endişeli insan…

Baba Necmi Demir ve anne Halime Demir. İkisinin de yüzleri solgundu, omuzları çökmüştü. Anne Halime’nin gözleri kıpkırmızıydı. Anneyi, nöbetçi kadın polislerden birine emanet edip Necmi Bey’i odama aldım.

Bir babaya evladının öldürüldüğünü söylemekten daha zor ne olabilir? Meslek yaşamım boyunca birçok kez yaptığım ve en nefret ettiğim konuşmalarımdan birini daha bitirdiğimde kısa bir sessizlik oldu. Adamcağız bayağı sarsılmıştı. Kendisini toparlamasını bekledim. Sonunda başını kaldırıp “Nasıl olmuş?” diye sordu.

Ona fazla ayrıntı vermeden durumu kısaca anlattım.

“Cinayet, saat yedi ile sekiz arasında işlenmiş. Kızınızın bu saatlerde neden dışarıda olduğunu biliyor musunuz?”

Adam usulca, “Evet,” dedi. Gözlerinde biriken yaşı elinin tersiyle sildikten sonra, “Kuzenini görmeye gitmişti,” diyerek sözlerini sürdürdü.  “Kız kardeşim, yani halası üç ay önce vefat etti. Yeğenim Feridun on yedi yaşında. Hassas bir çocuk. İçine kapanık biri. Annesinin ölümünden sonra büsbütün tuhaflaştı.  Kızım psikoloji okuduğundan, kuzenine yardımcı olmaya çalışıyordu.”

“Sık sık gider miydi kuzenini görmeye?”

“Halasının ölümünden sonra sık sık gitmeye başladı. Rahmetli kız kardeşimle aramız biraz açıktı. Daha doğrusu, kocasıyla. Ailemizin karşı çıktığı bir evlilikti onlarınki. Kardeşime, bu adamla mutlu olamayacağını kaç kez söylemiştim, ama beni dinlemedi. Evlendiler ve ben maalesef haklı çıktım. Enişte çok baskıcı biriydi. Kardeşimi çok üzdü, hırpaladı.”

“Kız kardeşiniz neden öldü?”

“İntihar etti. Az önce dedim ya, yeğenim fazla hassas bir genç. Babası bu durumu bir türlü kabullenemiyordu. Oysa Feridun’la annesinin arası çok iyiydi. Çocuk annesine çok bağlıydı. Kız kardeşim onun resme olan ilgisi ve yeteneği dolayısıyla güzel sanatlarda okumasını istiyordu. Kocası Haydar ise kendisi gibi asker olmasından yanaydı. Son zamanlarda ikisi arasında bu konu çokça tartışılır olmuştu. Kızım da halasıyla aynı kanıdaydı. Onun sanatçı ruhlu, kolay incinen biri olduğu düşüncesindeydi. Halasının ölümünden sonra kuzenini güzel sanatlara göndermesi için enişteyi ikna etmeye çalışıyordu ama adam Nuh diyor peygamber demiyordu. Yine de kızım onun bir süre sonra yumuşayacağından emindi.”

“Kızınız bugün saat kaçta gitti eniştesinin evine?”

“Öğle üzeriydi, on iki civarı filan. Pazar günleri erkenden gidip onlara yemek yapardı. Saat yedi, yedi buçuk gibi evde olurdu. Bu akşam aynı saatte döneceğini umuyordum.”

“Gelmeyince merak etmediniz mi?”

“Ettik ama fazla üzerinde durmadık.”

“Neden?”

“Çünkü fırtına çıkmıştı. Kızım eniştesinin evinden yürüyerek geleceği için fırtınanın dinmesini beklediğini düşündük.”

“Gittiği ev size yakın mı?”

“Evet, biz parkın üst tarafında oturuyoruz. Haydarlar ise daha aşağıda. Yürüyerek on dakika filan sürüyor yol.”

“İki ev arasında gidip gelirken parktan geçmek mi gerekiyor?”

“Evet. Aksi halde yol epeyce uzar. Parkın içinden geçince yol kısalıyor.”

“Peki, fırtına ve yağmur dindikten sonra da kızınız gelmeyince ne yaptınız? Enişteyi aramadınız mı?”

Necmi sıkıntılı bir tavırla, “Haydar’ın evinde telefon yok,” dedi. Beş, on saniye düşünceli düşünceli durduktan sonra, “Bir süre önce onunla aramızda nahoş bir hadise geçti,” diye devam etti sözlerine.  “O günden sonra onun evine adım atmamaya yemin etmiştim. Buna rağmen bu akşam dayanamayıp gitmeye karar verdim. Ama tam evden çıkacağım sırada karakoldan bir polis geldi ve bizi buraya getirdi.”

“Aranızda geçen nahoş hadise neydi?”

“Kız kardeşimin onun yüzünden intihar ettiğini söyledim. Kavga ettik.”

Acılı babaya daha fazla soru sormadım. Haydar’ın adresini aldım ve evlerine gidebileceklerini, benden haber beklemelerini söyledim.

***

Haydar Güral’ın oturduğu apartman, parkın arkasındaki yolun sonundaki bir çıkmaz sokaktaydı. Dört katlı bina oldukça eski görünüyordu. Bakımsız bahçesini çevreleyen taş duvarın bir kısmı yıkılmış hâldeydi.  Adamın dairesi zemin kattaydı.  Pencerelerde ışık görünmüyordu. Saat henüz onu çeyrek geçiyordu ama Haydar ve oğlu yatmış olabilirlerdi. Bu yüzden zili uzun uzun çaldım. Yarım dakika sonra ayak seslerini duyduk.  Kapının arkasından biri “Kim o?” diye bağırdı.

“Açın, polis!” dedim.

Bir duraklama oldu. Sonra kilitte dönen bir anahtar, zincir sesleri geldi ve boyası dökülmüş tahta kapı gıcırdayarak açıldı.

Karşımda, üzerinde beyaz bir fanila ile altında siyah bir eşofmandan başka bir şey olmayan, kırk yaşlarında, kel kafalı, tıraşsız bir adam duruyordu.

“Haydar Güral siz misiniz?”

“Evet. Ne var? Ne istiyorsunuz?”

Kimliğimi gösterdikten sonra önemli bir olay olduğunu, kendisiyle konuşmam gerektiğini, bu yüzden bu saatte rahatsız etmek zorunda kaldığımı söyledim.

“Uykudan uyandırmadım inşallah.”

Başını salladı. “Hayır, televizyon seyrediyordum. Ne oldu?”

“Bu konuyu içerde konuşsak, nasıl olur?” dedim.

Adam boş boş bana baktı, sonra geriye çekildi. “Tamam, buyurun.”

Daire kirli ve dağınıktı. Yıpranmış eski eşyalar, evi olduğundan da kötü göstermek için özellikle seçilmiş gibiydi.

Haydar beni salon olduğunu sandığım bir odaya soktu.

Fazla büyük olmayan odadaki mobilyalar rengi soluk bir kanepe, eski bir televizyon, içi ıkış tıkış dolu küçük bir büfe, yuvarlak bir masa ve iki sandalyeden ibaretti.  Masanın üzerinde örtü yoktu. Tam ortasına içi boş bir cam vazo konmuştu. Büfenin üstünde yorgun bakışlı, saçları hafifçe ağarmış bir kadının resmi asılıydı.

Üzeri yağ lekeleri ve sigara yanıklarıyla dolu halıya baktığımı gören Haydar’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Kadınsız ev böyle oluyor işte.”

Sonra rengi atmış, solgun kanepeyi işaret ederek “Geçin,” dedi kayıtsız bir tavırla. “Buyurun, oturun.”

“Teşekkür ederim,” dedim. “Böyle daha iyi.”

Cevap vermedi. Sadece omzunu silkti. Eski püskü sandalyelerden birine oturup sigarasını yaktı.

“Karınızı yakın zamanda kaybetmişsiniz,” dedim. “Başınız sağ olsun. Ama size şimdi başka bir kötü haberim var.”

Adam oturduğu sandalyede dikleşti. “Ya? Ne oldu ki?”

“Yeğeniniz, daha doğrusu ölen karınızın yeğeni…”

“Seren mi? Ne olmuş ona?”

“Bu akşam parkta saldırıya uğradı.”

“Ne? Nasıl şimdi? İyi mi? Hastaneye mi kaldırmışlar?”

“Sakin olun. Maalesef haber daha kötü. Saldırıda yeğeniniz hayatını kaybetti.”

“Aman Allah’ım. İnanamıyorum. Daha birkaç saat önce buradaydı. Öğlen geldi. Karım öldüğünden beri her pazar aynı saatte gelir. Hiç aksatmaz. Mutfağı temizledi. Yemek hazırladı. Birlikte yemek yedik. Sonra Feridun’la dışarı çıktılar. Dönerken fırından simit almış. Çay yaptı. Simitlerimizi yiyip çayımızı içtik.”

“Ne zaman ayrıldı evden?”

“Saat yedide.”

“O berbat havada mı çıktı dışarıya?”

“O sırada fırtına başlamamıştı. Zaten aşağı yukarı hep aynı saatte giderdi. Yine öyle yaptı. ‘Annemler merak eder,’ dedi ve gitti. O gittikten iki, üç dakika sonra çıktı fırtına.”

“Hava bayağı kötüydü. Fırtına çıkınca onu merak etmediniz mi?”

“Ettim tabii. Hatta arkasından gidip bakmayı bile düşündüm. Ama fırtına yüzünden bizim apartmanda elektrikler kesildi.  Oğlan da ders çalışıyor, ışık lazım. Cep fenerini ona verdim mecburen. Elim kolum bağlandı anlayacağınız.”

“Seren gittikten sonra siz ya da oğlunuz evden hiç ayrılmadınız mı?”

“Feridun hep evdeydi. Ben bir ara dört numaradaki Celal Beylerden mum almaya gittim. O da, karısı Naciye Hanım da iyidirler, hoşturlar ama çok da gevezedirler. Yarım saat beni lafa tutup oyaladılar. Eve döndüğümde fırtına dinmişti. Ben de sigara almak için Tekel’e gittim.”

Masadaki biri açılmış diğeri ambalajında iki sigara paketini gösterdi.

“Elektrikler gelmiş miydi o sırada?”

“Yok, sekizde geldi elektrik. Ben Tekel’deyken.”

“Karanlıkta nasıl gittiniz?”

“Cep feneriyle. Mum gelince oğlanın fenere ihtiyacı kalmadı.”

“Oğlunuz yatmadıysa onunla da konuşmak isterim.”

“Daha yatmadı. Harp okulunun sınavlarına hazırlanıyor. Durun çağırayım. Feridun! Feridun!”

Öyle bir bağırmıştı ki en derin uykuda olan biri bile bu sesi duyunca hazır ola geçerdi.  Arka tarafta açılan bir kapının gıcırtısını duydum. Sonra ayak sesleri… On altı, on yedi yaşlarında, ince, uzun boylu, siyah saçlı, mavi gözlü bir oğlan belirdi salonun kapısında. Tedirgin gözlerle bize baktı.

Haydar sert bir sesle “Gel, gel,” dedi. “Geç şöyle. Başkomiser amcan sana bir şeyler soracak. Seren ablan hakkında.”

Çocuk ürkek bir tavırla, “Ne olmuş ki ona?” dedi babasına bakarak.

“Merak etme delikanlı,” dedim. “Bir şey olmadı. Uyumuyordun değil mi?”

“Yok. Ders çalışıyordum.”

Haydar atıldı. “Harp Okulu sınavına girecek. Ona çalışıyor.”

Takdirle başımı salladım. “Aferin. Çalışmadan olmaz. İnşallah kazanırsın.”

Feridun belli belirsiz gülümsedi.

“Bugün Seren’le berabermişsiniz,” dedim. “Neler yaptınız? Nereye gittiniz?”

Bir babasına, bir bana baktı. Durup dururken neden sorguya çekildiğini anlamaya çalışıyordu.

“Parka gittik.”

“Ne yaptınız parkta?”

“Konuştuk.”

“Ne konuştunuz?”

“Her şey.”

Haydar mahcup bir tavırla araya girdi. “Benim oğlan sanata, edebiyata meraklıdır.  Seren’le iyi anlaşırlardı bu konuda.”

“Edebiyattan mı konuştunuz?”

“Bir hikâye yazmıştım. Onu okudu. Çok beğendiğini söyledi.”

“O sırada dikkatini çeken herhangi bir şey oldu mu?”

Başını iki yana salladı.

“Seni ya da onu rahatsız eden bir şey oldu mu?”

Dudağını bükerek birkaç saniye düşündü. “O adam geldi.”

“Kim?”

“Zorba… Uzaktan gülerek yanımızdan geçti.”

“Seren ne yaptı?”

“Kızdı. Bana, ona bakma dedi.”

“Sonra ne yaptınız?”

“Fırına gidip simit aldık.”

“Seren’in ne zaman evden ayrıldığını hatırlıyor musun?” Duraksadığını görünce devam ettim. “Fırtınadan önce miydi, sonra mıydı?”

Yutkundu. “Sanırım fırtınadan önceydi.”

“Sanıyor musun, kesin mi? Hangisi?”

“Kesin.”

Babasına bir bakış attıktan sonra gözlerini bana çevirdi. “O gittikten az sonra yağmur başladı.”

“Elektrikler ne zaman kesildi?”

“O da birkaç dakika sonra filan.”

“Babanın ne zaman dışarıya çıktığını biliyor musun?”

“Mum almaya gitmiş ama ne zaman gitti bilmiyorum.”

“Tekel’e gitmiş.”

Yere bakarak evet anlamında başını salladı.

“Saatini hatırlıyor musun?”

“Elektrikler gelmeden az önceydi.”

Çocuk terlemiş, kızarıp bozarmıştı. Onu daha fazla zorlamak istemedim.

“Seren ablaya ne oldu?” diye sordu.

Haydar ters ters “Sana yarın sabah anlatırım,” dedi. “Sen git yat artık. Vakit iyice geç oldu.”

Feridun çıkınca, Haydar’a döndüm. “Kim bu Zorba?”

“İtin biri. Yokuşun başındaki müştemilatta oturuyor. Bir iki kez Seren’in yolunu kesip ona laf atmış.”

“Gerçek adı ne?”

“Bünyamin. Soyadını bilmiyorum. Babasının taksisi var. Ara sıra o da şoförlük yapar ama günün çoğunu mahallenin kahvesinde okey oynayarak geçirir.”

 “Siz emeklisiniz, değil mi?”

“Malulen kıdemli başçavuşluktan emekli oldum.”

“Malulen derken?”

“Tatbikat sırasında sol gözümü kaybettim. Askerliği seviyordum. Erkenden ayrılmak beni çok üzdü. O yüzden oğlumun mutlaka subay olmasını istiyorum. Biraz narin yapılı ama başaracak, çok sıkı çalışıyor.”

Haydar’a, karakola haber vermeden bir yere gitmemesini söyleyip yanından ayrıldım.

***

Üst kata çıktım. Dört numaralı dairenin ziline bastım. Kapıyı altmış yaşlarında, ak sakallı bir adam açtı. Kimliğimi gösterip polis olduğumu söyleyince hafifçe irkildi.

“Hayırdır?” dedi gözlüğünün üzerinden bakarak.

“Kusura bakmayın, rahatsız ettim,” dedim. “Siz Celal Bey’siniz, değil mi?

“Evet, buyurun?”

“Civarda bir vukuat var da…”

“Öyle mi? Ne oldu?”

Adamın arkasında orta yaşlı bir kadın belirdi. “Kim geldi Celal? Kimle konuşuyorsun?”

“Polis, Naciye. Bir olay olmuş onu soruyorlar.”

“Ne olmuş? Nerede olmuş? Biri mi ölmüş?”

“Dur bakalım, söyleyecekler işte.”

Kadın heyecanlandı. “Allah Allah. Ne oldu ki? Merak ettim.”

“Bir kaza oldu parkta,” dedim. “Gören, duyan var mı onu araştırıyoruz.”

“Biz bir şey görmedik evladım. Duymadık da.”

“Elektrikler kesildiğinde neredeydiniz?”

“Evdeydik tabii.”

“Dışarıya çıkmadınız mı?

“O havada? O karanlıkta? Aklımızı mı kaybettik evladım? Niye çıkalım ki dışarı? Fırtınadan yer gök inlerken? Yağmur deli gibi yağarken?”

“Elektrikler kesilince ne yaptınız?”

“Ne yapacağız, yaktık mumları oturduk.”

“Tanığınız var mı?”

“Fesuphanallah! Niye tanığımız olsun? Biri şikâyet mi etti?”

Naciye, kocasını dürttü. “Haydar Bey geldi ya.”

Adam sakalını sıvazladı. “Ha, sahi o geldi. Karanlıkta kalmışlar. Mum var mı diye sormaya gelmiş. Naciye mutfakta mum ararken biz de salonda oturup konuştuk. Trakya’da tatbikat yaparken yakalandıkları bir fırtınayı anlattı. Bu akşamkinden betermiş. Ağaçlar devrilmiş, askerler yaralanmış.”

***

Haydar’ın sözünü ettiği müştemilat iki bloktan oluşan bir apartmanın yan tarafındaydı. Ön bahçesinde park etmiş bir taksi duruyordu. Kapıyı başı örtülü, yaşlıca bir kadın açtı. Polis olduğumu öğrenince geriye doğru bir adım attı. Canından bezmiş bir tavırla, “Gene ne yaptı bu?” dedi. Daha ben ağzımı açmadan, “Ömrümü yedi bunlar, ömrümü yediler,” diye söylenmeye başladı.

Sordum. “Bünyamin burada mı oturuyor?”

“Oturmaz olaydı. Burada oturuyor tabii.”

“Siz nesi oluyorsunuz?”

“Annesiyim. Ne halt karıştırdı gene? Kim şikâyet etti?”

“Kimse şikâyet etmedi. Onunla konuşmamız lazım. Evde mi?”

Kadın alaycı bir tavırla güldü. “Bu saatte evde mi olur o hınzır? Kim bilir hangi cehennemdedir?”

“Ne zaman çıktı evden?”

“Akşam üstü.”

“Fırtınadan önce mi?”

“Evet.”

“Nerede olabileceğine dair bir tahmininiz yok mu?”

“Bekir’in kahvesine bakın.  Bu saatte oradadır.”

“Nerede bu kahve?”

“Caddeye çıkınca görürsünüz. Yanında kebapçı var.”

***

Kadının söylediği kahveyi kolayca buldum.  İçerisi kalabalık değildi. İki masada okey oynuyorlardı. Bir-iki kişi de televizyon seyrediyordu.

Çay ocağındaki kafası takkeli, sakallı adama yaklaşıp kimliğimi gösterdim. Adamın beti benzi attı.

“Buyurun Başkomiserim.”

“Bekir sen misin?”

“Ben Hayati, Başkomiserim. Bekir abi az önce gitti. Evi şurada, isterseniz hemen bir koşu çağırayım.”

“Gerek yok. Şimdi söyle bakalım. Bünyamin burada mı?”

“Burada Başkomiserim.”

“Hangisi?

“Şu okey oynayan bıyıklı. Deri ceketi olan.”

Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında, saçları sıfır numara traşlı, belalı bir tipe benziyordu. Hayati’nin gösterdiği masaya doğru yürüdüm. Bünyamin’in omzuna dokunup “Hey Zorba!” dedim.

Bünyamin, sunturlu bir küfür savurdu. “Ne var ulan!”

Ensesinden tutup ayağa kaldırdım. Bıçkın oğlan ne olduğunu anlayamadı. Gözlerinden ateş saçarak, “Ulan ben seni…” diye başladığı cümlesini bitiremedi çünkü diğer elimle kimliğimi burnuna doğru uzatmıştım.

“Polis!”

Birden omuzları çöktü. Yüzüne mazlum bir hâl geldi. Yaltaklanmaya başladı.

“Aman Başkomiserim. Siz olduğunuzu bilmiyordum. Hatamı affedin.”

Susmasını söyledikten sonra onu bir kenara çektim. Bu akşam saat yedi ile yedi buçuk arasında nerede olduğunu sordum.

Bir an şaşkın şaşkın baktı, sonra “Fırtına sırasında mı?” dedi.

“Evet.”

“Neredeydim? Şeydeydim tabii. Alışveriş merkezinde. Evet orada. Altunizade’de.”

“Ne yapıyordun orada?”

“Alışveriş tabii ki. Başka ne yapılır?”

“Bilmem. Ne aldın peki?”

“Hiçbir şey. Beğenmedim.”

“Ne alacaktın?”

“Kravat. Evet Kravat.”

“Ne yapacaktın kravatı?”

“Salı günü iş görüşmesine gideceğim. Oraya giderken takacaktım.”

“Alışveriş merkezinde olduğunu nasıl kanıtlayacaksın? Tanığın var mı?”

“Hasan var Başkomiserim. Onunla karşılaştım orada. Sonra birlikte döndük mahalleye. Saat sekiz buçuk filandı. Hasan burada Başkomiserim. Sorun isterseniz kendisine.”

Okey masasında oturan ve bizi meraklı bakışlarla izleyen grubun içinden Hasan’ı çağırıp sordum. Arkadaşının dediklerini doğruladı.

Bünyamin’e “Beni iyi dinle,” dedim. “Alışveriş merkezinde ne halt karıştırdığın beni ilgilendirmez. Ama sen ve Hasan yalan söylüyorsanız ikinizin de burnunuzdan fitil fitil getiririm. Bir yere kaybolmayın sakın. Başınız o zaman iyice derde girer.”

***

Cinayetin işlendiği parkta polisler hâlâ bıçağı arıyorlardı. Karakol amiri gitmişti ama yardımcısı oradaydı. Beni görünce yanıma geldi.

“Cinayet mahalline tekrar göz atacağım,” dedim.

Birlikte şeritle çevrilmiş alana girdik. Komiser elindeki feneri yere doğru tuttu. Işık oldukça kuvvetliydi.

“Kız saat yedide evden çıkmış,” dedim kendi kendime konuşur gibi. “Hemen hemen fırtınadan birkaç dakika önce. Doğruca buraya gelmiş olmalı. Parkın tam burasında saldırıya uğramış. Kızın ayak izlerinin yanında başka birine ait ayak izleri de var. Yani, katil kızın yanında yürümüş…”

Ben susunca lafın gerisini Komiser getirdi.

“Yürürken de bıçağı saplayıvermiş.”

Doğru. Zavallı ne olduğunu anlayamamıştır bile.

“Bir, iki adım attıktan sonra yere düşmüş,” dedim yerdeki izlere bakarak. “Katil bunun üzerine tekrar saldırmış.”

Komiser düşünceli düşünceli sordu. “Bundan ne sonuç çıkar Başkomiserim?”

“Katil, tanıdığı biriymiş. Kız onun yanına sokulmasına izin verdiğine göre.”

“Belki de şemsiye vardı yanında. Kızı yağmurdan korumak için yanına sokuldu. Kız da buna hayır diyemedi.”

“Evet, olabilir…”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Adamlarına söyle,” dedim daldığım düşüncelerden sıyrılarak. “Aramayı bıraksınlar. Burada bir kişi kalsın. Diğer herkes benimle gelsin.”

Şaşırdı ama dediğimi yaptı. Birlikte Haydar’ın oturduğu apartmanın önüne geldik. Burası her yerden daha karanlıktı.

“Beni burada bekleyin,” dedim. “Gözünüzü de dört açın. Gürültü patırtı olmasın. Kimseyi ürkütmeyin.”

Komiser çekinerek sordu. “Siz ne yapacaksınız Başkomiserim?”

“Katili yakalayacağım. Telaş etmeyin, bu işi sakince halledeceğiz. Siz sessizce bekleyin burada.”

Apartmana girdim. Haydar’ın zilini çaldım. Kapıyı yine geç açtı. Bu kez üzerinde don faniladan başka bir şey yok. Gözleri kıpkırmızı. Kafası kıyak galiba.

“Aa, Başkomiserim, hoş geldiniz.”

Kapıyı itip içeri daldım. “Hoş bulmadık Haydar,” dedim.

Yürüyüp salona geçtim. Masanın üzerinde yarısına kadar içilmiş rakı şişesiyle neredeyse boşalmış bir sürahi var. Bir de boş bardak. Yanılmamışım.

“Geç, otur şöyle,” dedim, masanın diğer ucundaki sandalyeye yerleşirken.

Dediğimi yaptı. Bir süre benden kaçırdığı gözlerini sonunda bana çevirdi. Ona dik dik bakmaya devam ettim.

“Başkomiserim…”

“Sus Haydar. Bana yalan söyledin. Sen de oğlun da bana yalan söylediniz.”

“Yok Başkomiserim. Ne anlattıysak hepsi doğru.”

“Kes ulan! Anlamayacağımı mı zannettin?”

“Yapma Amirim…”

“Bana bak. Lafı hiç uzatmaya gerek yok. Seren’in fırtınadan önce evden ayrılmadığını biliyorum. Hava sakinleşince çıktı dışarı. Yani yedi buçuktan sonra. O sırada hava hâlâ karanlık olduğu için belki de birlikte çıktınız. Kız sana güvendi. Oysa niyetin başkaydı. Herhâlde bu gece önemli bir şey oldu ve sen de onu öldürmeye karar verdin. Fırtına çıkınca bundan yararlanabileceğini düşündün. Apartmandan ayrılmadığına herkesi inandırmak için üst kattakileri kendine şahit yapmaya çalıştın. Celal Bey de karısı da senin dediğin gibi geveze insanlar değiller. Tersine, onları askerlik anılarını anlatarak oyalayan sendin.

“Fırtınadan sonra Seren’le birlikte ya da onun hemen arkasından dışarı çıktın. Yanında bıçak da vardı. Parkta işini kolayca hallettin. Karanlıktı, kimse yoktu, seni kimse görmedi. Sonra bakkala gittin. Sigara alıp eve geri döndün.”

Haydar ağlamaklı bir ses tonuyla “Yemin ederim Amirim,” diye başladı ama yumruğumu masaya vurarak onu susturdum.

“Kes! Bak, şimdi oğlunu çağırır, onun yanında anlatırım her şeyi, anladın mı? Bana numara yapma artık. Oğlunu da tehdit ettin, değil mi? Dediklerini söylemezse onu da annesi gibi öldüreceğini söyledin, değil mi? Senin askerden malulen emekli edildiğini de sanmıyorum. Kim bilir ne haltlar karıştırmışsındır? Hepsini öğreneceğiz.”

Haydar burnundan soluyordu. “Başkomiserim, hata ediyorsunuz. Bunu size…”

“Otur oturduğun yere. Buraya tek başıma geldiğimi sanmıyorsun, değil mi? Kapının önünde yarım düzineden fazla polis var. Sana sevgilerini sunmak için bekliyorlar.”

Derin bir nefes aldı, başını öne eğdi. “Böyle olsun istemedim. Vallahi istemedim. Beni anlıyor musunuz?”

“Oğlunu askeri okula gönderme inadın yüzünden cinayet işledin. Bunun nesini anlayayım be Haydar efendi?”

“O yüzden yapmadım.”

“Neden yaptın peki?”

Sustu. Konuşup konuşmamak için kendisiyle mücadele ettiğini anladım. Epey süren bir kararsızlıktan sonra fısıltıyı andıran bir sesle ötmeye başladı.

“Bana oğlumun ibne olduğunu söyledi. Bugün parkta konuşmuşlar. Feridun ona eş…eşcinsel olduğunu itiraf etmiş. Duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Durumdan babasını da haberdar edeceğini söyleyince iyice aklım başımdan gitti. Ona engel olmak istedim. Başka çarem yoktu.”

“Sen de engel oldun. Onu öldürdün.”

Ses etmeden bir süre öylece durdu. Ben de konuşmadım.

“Şimdi ne olacak?”

“Seni merkeze götüreceğim. İfadeni alacağız.”

“Feridun? Ona ne yapacaksınız?”

“Nerede o? Uyuyor mu?”

“Evet.”

“Onun da ifadesi alınacak.”

“Daha sonra?”

“Sosyal hizmetler ilgilenecek onunla. Neyse, bu konuşma bittiğine göre şimdi ayağa kalk ve arkanı dön.”

Kelepçeyi takarken “Nasıl anladınız Başkomiserim?” diye sordu.

Güldüm. “Sen ve oğlun bana Seren’in fırtınadan önce evden çıktığını söylediniz. Bu doğruysa, saldırı yediyi çeyrek geçe gerçekleşmiş demekti. Sen de o sırada Celal Beylerden mum istemeye gittiğine göre katil olamazdın. Tabii bu senin planındı. Ama küçük bir noktayı ihmal ettin. Seren, dediğin gibi fırtınadan az önce çıkmış olsaydı yağmura yakalanacaktı ve o zaman bıçak yaralarından akan kanlar silinip gidecekti. Oysa yerde bol bol kan vardı. Bu da Seren’in en az yedi buçuğa kadar evde olduğunu gösteriyordu. Bu yalanı söyleme nedenin, yedi ile yedi buçuk arasında dışarıda olmadığını kanıtlayabilmendi.”

Güldü. “Aptalca bir planmış.”

“Öyle.”

“Feridun’un bu konuda hiçbir bilgisi yok,” diye tısladı. “Ben ne demesini istediysem onu söyledi size.”

Başımı salladım. “Biliyorum.”

SİYAH EL

Yazan: Arthur B. Reeve

Çeviren: Bünyamin Tan


Kennedy ve ben bir akşam geç saatlerde aşağı Batı Yakası’ndaki küçük bir İtalyan restoranı olan Luigi’nin Yeri’nde yemek yiyorduk. Burayı öğrencilik yıllarımızdan iyi bilirdik ve o zamandan beri de uzun spagetti çubuklarını incelikle yeme sanatını unutmamak için ayda bir kez gitmeye özen gösterirdik. Bu nedenle işletme sahibinin bizi selamlamak için masamızı ziyaret etmesini garipsemedik. Luigi, çoğunluğu İtalyan olan diğer müşterilere kaçamak bir bakış attıktan sonra eğildi ve Kennedy’ye fısıldadı:

“Harika dedektiflik çalışmalarınızı duydum, Profesör. Bir arkadaşımın davasıyla ilgili küçük bir tavsiyede bulunabilir misiniz?”

“Elbette, Luigi. Dava nedir?” diye sordu Craig, sandalyesinde geriye yaslanarak.

Luigi yine endişeyle etrafına bakındı ve sesini alçalttı. “O kadar yüksek sesle değil, efendim. Hesabınızı ödedikten sonra dışarı çıkın, Washington Meydanı’nda dolaşın ve özel girişten içeri girin. Ben salonda bekliyor olacağım. Arkadaşım üst katta tek başına yemek yiyor.”

Chianti şaraplarımızla bir süre oyalandıktan sonra sessizce hesabı ödeyip ayrıldık.

Sözüne sadık kalan Luigi karanlık salonda bizi bekliyordu. Sessizliği işaret eden bir hareketle bizi merdivenlerden ikinci kata çıkardı ve büyükçe bir yemek odasına açılan kapıyı çabucak açtı. Bir adam etrafta sinirli sinirli volta atıyordu. Masanın üzerinde hiç dokunulmamış yiyecekler duruyordu. Kapı açıldığında adamın korkuyla irkildiğini ve karanlık yüzünün bir anlığına da olsa beyazladığını düşündüm. Gennaro’yu, sadece sözle tanımanın bile ünlü olmak anlamına geldiği büyük tenoru karşımızda gördüğümüzdeki şaşkınlığımızı hayal edin.

“Ah, sensin Luigi!” diye haykırdı mükemmel İngilizcesiyle, tok ve yumuşak bir sesle. “Peki, bu beyler kim?”

Luigi yine İngilizce olarak “Arkadaşlar,” demekle yetindi ve ardından İtalyanca, alçak sesle bir açıklamaya girişti.

Beklerken Kennedy’nin aklından da benimkiyle aynı düşüncenin geçtiğini görebiliyordum. Gazeteler Gennaro’nun tek çocuğu olan beş yaşındaki kızı Adelina’nın garip bir şekilde kaçırıldığını ve on bin dolar fidye istendiğini yazalı üç ya da dört gün olmuştu.

Sinyor Gennaro, tanışma faslı biter bitmez Luigi’yle yaptığı kısa konuşmanın ardından bize doğru ilerlerken, Kennedy onun ne söyleyeceğini tahmin ederek şöyle dedi: “Siz sormadan ben anladım Sinyor. Gazetelerde her şeyi okudum. Küçük kızınızı ellerinde tutan suçluları yakalamanıza yardım edecek birini istiyorsunuz.”

“Hayır, hayır!” diye heyecanla haykırdı Gennaro. “Öyle değil. Öncelikle kızıma kavuşmak istiyorum. Ondan sonra, eğer yapabilirseniz onları yakalayın; evet, bunu birinin yapmasını isterim. Ama lütfen önce bunu okuyun ve bana ne düşündüğünüzü söyleyin. Küçük Adelina’mı saçının teline bile zarar gelmeden geri almak için nasıl davranmalıyım?” Ünlü şarkıcı geniş cüzdanından ucuz bir kâğıda karalanmış, kirli, buruşuk bir mektup çıkardı.

Kennedy mektubu çabucak tercüme etti. Mektupta şöyle yazıyordu:

Saygıdeğer efendim: Kızınız emin ellerde. Ancak, azizler adına, bu mektubu da diğerine yaptığınız gibi polise verirseniz, sadece o değil aileniz de size yakın biri de acı çekecek. Çarşamba günkü gibi başarısız olmayacağız. Eğer kızınızı geri istiyorsanız, cumartesi gecesi saat on ikide Enrico Albano’nun yerine tek başınıza ve kimseye bir şey söylemeden gidin. 10 bin dolarlık nakit parayı cumartesi günkü Il Progresso Italiano gazetesinin içine gizleyin. Arka odada bir masada tek başına oturan bir adam göreceksiniz. Ceketinde kırmızı bir çiçek olacak. “İyi opera ‘I Pagliacci’dir.” diyeceksiniz. “Gennaro olmadan olmaz” diye cevap verirse, gazeteyi masanın üzerine koyun. Kendi gazetesi olan Bolletino’yu bırakarak onu alacaktır. Üçüncü sayfada kızınızın sizi beklemek üzere bırakıldığı yerin yazılı olduğunu göreceksiniz. Hemen gidin ve onu alın. Ama Tanrı aşkına, Enrico’nun evinin yakınlarında polisin gölgesini bile görürsek, kızınız o gece size bir kutuda gönderilecektir. Gelmekten korkmayın. Siz sözünüze sadık olursanız biz de sadık olacağımıza söz veriyoruz. Bu son uyarıdır. Unutmamanız için yarın gücümüzün bir başka işaretini göstereceğiz.

La Mano Nera

Bu mektubun sonu bir kafatası ve çapraz kemiklerle, kanayan bir kalbe saplanmış kaba bir hançer çizimiyle, bir tabutla ve hepsinin altında kocaman siyah bir elle süslenmişti. Mektubun türü hakkında hiç şüphe yoktu. Son yıllarda tüm büyük şehirlerimizde giderek yaygınlaşan türdendi.

“Sanırım bunu polise göstermediniz?” diye sordu Kennedy.

“Doğal olarak göstermedim.”

“Cumartesi gecesi gidecek misiniz?”

“Ne gitmeye cesaretim var ne de uzak durmaya,” diye cevap verdi. Sezonda elli bin dolar kazanan tenorun sesi, haftada beş dolar kazanan bir babanınki kadar insaniydi, çünkü üst sınıftan ya da alt sınıftan tüm insanlar özünde birdir.

Çarşamba günkü gibi başarısız olmayacağız,” diye tekrar okudu Craig. “Bu ne anlama geliyor?”

Gennaro tekrar cüzdanını karıştırdı ve sonunda daktiloyla yazılmış, Leslie Laboratories Incorporated şirketinin antetli kâğıdını taşıyan bir mektup çıkardı.

“İlk tehdidi aldıktan sonra,” diye açıkladı Gennaro. “Karım ve ben oteldeki dairemizden çıkıp babasının, Beşinci Cadde’de yaşayan bankacı Cesare’nin evine gittik. Mektubu İtalyan polisine verdim. Ertesi sabah kayınpederimin uşağı sütte bir tuhaflık olduğunu fark etti. Birazcık diline değdirdi ve o zamandan beri ağır şekilde hasta. Sütü analiz ettirmek için hemen arkadaşım Doktor Leslie’nin laboratuvarına gönderdim. Bu mektup ev halkının neden kurtulduğunu gösteriyor.”

“Sevgili Gennaro,” diye okudu Kennedy. “Ayın 10’unda incelenmek üzere bize gönderilen süt dikkatle analiz edildi ve sonucu size bu mektupla iletiyorum:

Özgül ağırlık 15 santigrat derecede 1.036.

Su yüzde 84,60

Kazein yüzde 3,49

Albümin yüzde .56

Globulin yüzde 1.32

Laktoz yüzde 5.08

Kül yüzde .72

Yağ yüzde 3.42

Ricinus yüzde 1.19

“Ricinus, hint yağı fasulyesinin kabuğundan elde edilen yeni ve az bilinen bir zehirdir. Profesör Ehrlich, bir gram saf zehirin 1.500.000 kobayı öldüreceğini belirtmektedir. Ricinus son zamanlarda Rostocklu Profesör Robert tarafından arıtılmıştır, saf olmayan hâli dışında nadiren bulunur, ancak yine de çok ölümcüldür. Striknin, prusik asit ve yaygın olarak bilinen diğer ilaçları geride bırakır. Kurtulduğunuz için sizi ve arkadaşlarınızı kutluyorum ve elbette hayatınıza yönelik bu girişimi gizli tutma konusundaki isteklerinize kesinlikle saygı duyacağım. İnanın bana.

“Saygılarımla,

“C. W. Leslie.”

Kennedy mektubu geri verirken anlamlı bir şekilde şöyle dedi: “Davanızda polisin rol almasını neden istemediğinizi çok iyi anlayabiliyorum. Olay, sıradan polis yöntemlerinin çok ötesinde.”

“Yarın da bir başka güç gösterisinde bulunacaklarmış,” diye homurdandı Gennaro, tadına bakmadığı yemeğinin önündeki sandalyeye çökerek.

“Otelinizden ayrıldığınızı mı söylediniz?” diye sordu Kennedy.

“Evet. Karım banker olan babasının evinde daha güvende olacağımız konusunda ısrar etti. Ama zehirleme girişiminden beri orada bile korkuyoruz. Bu yüzden gizlice buraya, bizim için yemek hazırlayan eski dostum Luigi’ye geldim. Birkaç dakika içinde Cesare’nin otomobillerinden biri burada olacak ve ben hiçbir masraftan ya da zahmetten kaçınmadan ona yemek götüreceğim. Karımın kalbi kırık. Küçük Adelina’mıza bir şey olursa bu onu öldürür Profesör Kennedy.”

“Ah, efendim, ben fakir biri değilim. Benden istedikleri para, ancak operadan kazandığım bir aylık kazanç. Eğer isterlerse, yönetmen Sinyor Cassinelli’yle olan kontratımın tamamı olan on bin doları seve seve veririm. Ama polisler kötüleri yakalamak için varlar. Onları yakalarlarsa ve küçük Adelina’m bana ölü olarak geri dönerse bunun bana ne faydası olacak? Bir Anglosakson için adaletten ve yasalardan bahsetmek çok güzel, ama ben –nasıl diyorsunuz– duygusal bir Latin’im. Ne pahasına olursa olsun küçük kızımı istiyorum. Kötüleri isterseniz daha sonra yakalayın, evet. Bana bir daha şantaj yapamasınlar diye iki katını öderim. Ama öncelikle kızımı geri istiyorum.”

“Peki ya kayınpederiniz?”

“Kayınpederim, sizden biri olacak kadar uzun süredir aranızda. Onlarla savaştı. Bankasına ‘Tehditle para ödenmez’ diye bir tabela astı. Ama ben bunun aptalca olduğunu düşünüyorum. Amerika’yı elbette onun kadar iyi tanımıyorum ama şunu biliyorum: Polis hiçbir zaman başarılı olamaz; fidye onların bilgisi dışında ödenir ve çoğu zaman övgüyü onlar toplar. Ben diyorum ki, önce ödeyelim, sonra intikamımızı alalım. O köpekleri daha aldıkları para ceplerindeyken adalete teslim edeceğim. Sadece bana söyleyin, nasıl yapacağımı söyleyin.”

“Her şeyden önce,” diye yanıtladı Kennedy. “Sizden arkadaşça bir soruya dürüstçe, çekincesiz yanıt vermenizi istiyorum. Ben sizin dostunuzum, bana güvenin. Sizin, eşinizin ya da kayınpederinizin akrabası veya tanıdığı olan ve sizden bu şekilde para sızdırabileceğinden şüphelendiğiniz herhangi bir kişi var mı? Bölge savcılığının Siyah El olarak adlandırdığı bu vakaların çoğundaki deneyimin bu olduğunu söylememe gerek yok sanırım.”

“Hayır,” diye yanıtladı tenor tereddüt etmeden. “Bunu biliyorum ve bu konuda düşündüm. Hayır, aklıma kimse gelmiyor. Siz Amerikalıların Siyah El’den genellikle bir gazete yazarının uydurduğu bir efsane olarak bahsettiğinizi biliyorum. Belki de bir örgüt değildir. Ama Profesör Kennedy, bence bu bir efsane değil. Ya gerçek Siyah El, para sızdırmak için bu ismi kullanmayı seçen herhangi bir suçlu çetesiyse? Bu gerçek olamaz mı? Kızım gitti!”

“Kesinlikle,” diye onayladı Kennedy. “Bu yüzleştiğiniz bir teori değil. Sert, soğuk bir gerçek. Bunu çok iyi anlıyorum. Bu Albano’nun adresi nedir?”

Luigi, Mulberry Caddesi’nde bir numara söyledi ve Kennedy bunu not aldı.

“Orası bir kumar salonu,” diye açıkladı Luigi. “Albano bir Napolili, bir Camorrista[1], kendisinden utandığım hemşerilerimden biri, Profesör Kennedy.”

“Sizce bu Albano’nun mektupla bir ilgisi var mı?”

Luigi omuzlarını silkti.

Tam o sırada dışarıdan bir limuzin sesi duyuldu. Luigi odanın köşesinde duran büyük sepeti eline alıp çıkarken Sinyor Gennaro aceleyle onu izledi. Tenor yanımızdan ayrılırken hepimizin elini sıktı.

“Aklımda bir fikir var,” dedi Craig sadelikle. “Bu gece ayrıntılı olarak düşünmeye çalışacağım. Yarın sizi nerede bulabilirim?”

“Öğleden sonra opera binasında ya da daha erken isterseniz Bay Cesare’nin evinde. İyi geceler ve binlerce teşekkürler, Profesör Kennedy. Ve size de Bay Jameson. Size kesinlikle güveniyorum çünkü Luigi size güveniyor.”

Limuzinin kapısı çarparak kapanıncaya ve araba, değişen vitesin çıkardığı tıkırtılarla hareket edinceye kadar küçük yemek odasında oturduk.

Kapı tekrar açıldığında Craig, “Sana bir soru daha Luigi,” dedi. “Mulberry Caddesi’nde Albano’nun yerinin olduğu bloğa hiç gitmedim. Oradaki ya da yakınındaki dükkân sahiplerinden herhangi birini tanıyor musun?”

“Albano’nun altındaki köşede, caddenin aynı tarafında eczanesi olan bir kuzenim var.”

“Güzel! Cumartesi gecesi dükkânını birkaç dakikalığına kullanmama izin verir mi dersin, tabii kendisini riske atmadan?”

“Sanırım bunu ayarlayabilirim.”

“Pekâlâ. O zaman yarın sabah dokuzda burada olacağım ve birlikte onu görmeye gideceğiz. İyi geceler Luigi. Bu davayla ilgili olarak beni düşündüğün için çok teşekkürler. Sinyor Gennaro’nun operada söylediği şarkılardan ona bu hizmeti vermek isteyecek kadar keyif aldım ve dürüst İtalyanlara yardımcı olabilirsem memnun olurum; tabii eğer aklımdaki planı gerçekleştirmeyi başarabilirsem.”

Ertesi gün saat dokuzdan biraz önce Kennedy ve ben yine Luigi’ye uğradık. Kennedy bir gece önce laboratuvarından alıp getirdiği bir bavulu taşıyordu. Luigi bizi bekliyordu ve bir dakika bile kaybetmeden yola koyulduk.

Eski Greenwich köyünün dolambaçlı sokaklarından geçerek sonunda Bleecker Caddesi’ne çıktık ve aşağı New York’un koşuşturmacası arasında doğuya doğru yürümeye başladık. Mulberry Caddesi’ne henüz varmamıştık ki işlek köşelerin birinde, New York’u dolduran güney ve doğu Avrupa’dan gelen bir buçuk metrelik yük taşıyıcılarına karşı bir seksenlik İrlanda polisinin iyi niyetle oluşturduğu kordon tarafından geride tutulan büyük bir kalabalık dikkatimizi çekti.

Kalabalığın ön tarafına ilerlediğimizde, burada tüm cephesi kelimenin tam anlamıyla hırpalanmış ve harap olmuş bir bina olduğunu gördük. Pencerelerin kalın camları kırılmış ve kaldırımın üzerinde yeşilimsi bir kıymık yığınına dönüşmüştü; üst katların ve her iki sokaktaki birkaç evin pencereleri de aynı şekilde kırılmıştı. Eskiden pencereleri koruyan bazı kalın demir parmaklıklar şimdi eğilmiş ve bükülmüştü. Kapının iç tarafındaki zeminde kocaman bir delik açılmıştı ve içeri baktığımızda masa ve sandalyelerin birbirine karışmış çıra yığınları hâline geldiğini gördük.

“Sorun nedir?” Basına karşı sessizliğin dayatıldığı bu günlerde gerçek bir bilgi alma umudundan çok manevi etkisi nedeniyle muhabir rozetimi göstererek yanımdaki bir memura sordum.

Siyah El bombası,” diye kısa ve öz bir cevap geldi.

“Viuv!” Islık çaldım. “Kimse yaralandı mı?”

“Genelde kimseyi öldürmezler, değil mi?” dedi memur, bu tür şeylere aşinalığımı test etmek için.

“Hayır,” diye itiraf ettim. “Candan çok mala zarar veriyorlar. Peki, bu sefer birini yakalayabildiler mi? Görünüşe bakılırsa bu bayağı güçlü bir bomba olmalı.”

“Oldukça yaklaşmışlar. Bu gaz borusu ve dinamit şeyi patladığında banka daha açılmamıştı bile. Daha dumanlar dağılmadan kalabalık toplandı. Bankanın sahibi yaralandı ama kötü değil. Daha fazlasını öğrenmek istiyorsan merkeze gel. Bu sayede pembe fişlere, yani ‘ispiyon defterine’ bakabilirsin. Konuşmam kurallara aykırı,” diye ekledi sırıtarak. Sonra kalabalığa döndü: “Hadi bakalım, dağılın. Trafiği engelliyorsunuz. Devam edin.”

Craig ve Luigi’ye döndüm. Gözleri tepedeki yarısı kırık ve yamuk duran büyük yaldızlı tabelaya takılmıştı. Şöyle yazıyordu:

CIRO DI CESARE & CO. BANKERLER

NEW YORK, CENOVA, NAPOLİ, ROMA, PALERMO

“Bu, Gennaro ve kayınpederine bir hatırlatma notu,” diye soluklandım.

“Evet,” diye ekledi Craig, bizi uzaklaştırırken. “Cesare’nin kendisi de yaralı. Belki de bu, ödemeyi reddeden ilanı astığı içindir. Belki de değildir. Tuhaf bir durum; bombaları genellikle geceleri, etrafta kimse yokken patlatırlardı. Bunun arkasında Gennaro’yu korkutmaktan daha fazlası olmalı. Bana sanki Cesare’nin de peşindelermiş gibi geliyor, önce zehirle, sonra dinamitle.”

Kalabalığın arasından omuzlayarak çıktık ve hayat dolu Mulberry Caddesi’ne gelene kadar yürüdük. Küçük dükkânların önünden geçtik, çocuklardan kaçtık ve dengeyle başlarının üzerinde ya da geniş pelerinlerinin altında sarmalayarak büyük ucuz kıyafet bohçaları taşıyan kadınlara yol açtık. Burası, New York’un geri kalanının hiç bilmediği ve umursamadığı yüz binlerce İtalyan’ın (Roma’nın İtalyan nüfusundan daha büyük bir nüfus) sadece küçük bir kolonisiydi.

Sonunda Albano’nun küçük şarap dükkânına geldik; beş katlı, sözde “yeni nesil” apartmanın sokak katında karanlık, kötü, pis kokulu bir yerdi. Kennedy hiç tereddüt etmeden içeri girdi, biz de gecekondu sakinleri rolünü oynayarak onu takip ettik. Bu erken saatte birkaç müşteri vardı; işsiz güçsüz adamlar ve zararsız görünen bir grup bize sertçe bakıyordu. Albano’nun kendisi yağlı, düşük kaşlı ve kurnaz görünüşlü bir adamdı. Böyle bir adamın sadece başparmaklarıyla iki şakağına bastırarak ve uzun kemikli işaret parmağını boğazının altına çekerek basit insanların kalbine nasıl korku saldığını hayal edebiliyordum. Siyah El işareti olarak adlandırılan bu işaret, açık mahkemede bile birçok tanığı ifadesinin ortasında susturmuştur.

Boş olan alçak tavanlı arka odaya doğru ilerledik ve bir masaya oturduk. Albano’nun ünlü Kaliforniya “kırmızı mürekkebinden” bir şişe içerken sessizce oturduk. Kennedy mekânı zihnine not ediyordu. Tavanın ortasında, üzerinde büyük bir reflektör bulunan tek bir gazlı ısıtıcı vardı. Odanın arka duvarında yatay, dikdörtgen bir pencere vardı; parmaklıklıydı ve kanadı bir vasistas gibi açılıyordu. Masalar kirli, sandalyeler kırıktı. Duvarlar çıplak ve döküktü, kirişler süslemeden yoksundu. Bütünüyle, şimdiye kadar gördüğüm en sevimsiz mekândı.

Görünüşe göre incelemesinden memnun kalan Kennedy gitmek için ayağa kalktı ve sahibine şarabı için iltifat etti. Kennedy’nin hareket tarzından, kararını verdiğini görebiliyordum.

Caddede ilerlerken, “Suç ne kadar iğrenç bir şey,” dedi. “Albano’nun şu yerine bak. Star’daki polis muhabirinin bile orada ilgi çekici bir şey bulabileceğine inanmıyorum.”

Bir sonraki durağımız Luigi’nin kuzeni tarafından işletilen köşedeki küçük dükkândı; bizi reçetelerin yazıldığı bölmenin arkasına götürdü ve oturmamız için sandalyeler verdi.

Luigi’nin aceleyle yaptığı bir açıklama, eczacının aydınlık yüzüne bir bulut indirdi, sanki kendisini ve küçük varlığını şantajcılara açmakta tereddüt ediyordu. Kennedy bunu görerek araya girdi.

“Tek yapmak istediğim,” dedi. “Buraya küçük bir alet yerleştirmek ve onu bu gece birkaç dakika kullanmak. Senin için hiçbir risk söz konusu değil, Vincenzo. Arzu ettiğim şey gizlilik ve bunu hiç kimse bilmeyecek.”

Vincenzo sonunda ikna oldu ve Craig takım çantasını açtı. İçinde birkaç bobin yalıtılmış tel, bazı aletler, sarılmış birkaç paket ve birkaç çift tulum dışında pek bir şey yoktu. Kennedy hemencecik tulumunu giymiş, yüzüne ve ellerine kir ve yağ sürmeye başlamıştı. Onun yönlendirmesiyle ben de aynısını yaptım.

Alet çantasını, teli ve küçük paketlerden birini alarak sokağa çıktık, sonra da apartmanın karanlık ve havalandırması kötü koridorundan yukarı çıktık. Yolun yarısında bir kadın bizi şüpheyle durdurdu.

“Telefon şirketi,” dedi Craig sertçe. “İşte evin sahibinden çatıya tel çekmek için izin.”

Cebinden eski bir mektup çıkardı, ama kadın okumak istese bile okuyamayacak kadar karanlık olduğu için, onun beklediği gibi, rahatsız edilmeden yukarı çıktık. Sonunda çatıya vardık, bizden birkaç ev aşağıda oyun oynayan çocuklar vardı.

Kennedy işe Vincenzo’nun dükkânının arkasındaki arka bahçede iki teli yere bırakarak başladı. Sonra da çatının kenarına telleri döşemeye girişti.

Çocuklar toplanmaya başladığında sadece kısa bir süre çalışmıştık. Ancak Kennedy, Albano’nun dükkânının yanındaki apartmana varıncaya kadar çalışmaya devam etti.

“Walter,” diye fısıldadı. “Çocukları bir dakikalığına uzaklaştır.”

“Buraya bakın çocuklar,” diye bağırdım. “Çatının kenarına bu kadar yaklaşırsanız düşeceksiniz. Geri çekilin.”

Hiçbir etkisi olmadı. Görünüşe bakılırsa altımızdaki baş döndürücü tel yığınından hiç korkmamışlardı.

“Bu blokta bir şekerci dükkânı var mı?” Çaresizlik içinde sordum.

“Evet, efendim,” diye koro hâlinde cevap geldi.

“Kim aşağı inip bana bir şişe zencefilli gazoz getirecek?” diye sordum.

Koro ve parlayan gözler cevaptı. Hepsi alacaktı. Cebimden yarım dolar çıkardım ve en büyük olana verdim.

“Pekâlâ, şimdi acele edin ve para üstünü bölüşün.”

Koşuşturarak gittiler ve biz yalnız kaldık. Kennedy artık Albano’nun evine varmıştı ve son baş da çatının pervazının altında kaybolur kaybolmaz Vincenzo’nun evinde yaptığı gibi iki uzun teli arka bahçeye bıraktı.

Geri dönüyordum ki beni durdurdu. “Asla olmaz,” dedi. “Çocuklar kabloların burada bittiğini görecekler. Onları her şeyden habersiz birkaç ev öteye taşımalı ve aşağıya inen telleri görmemeleri için şansıma güvenmeliyim.”

Kalabalık bağırarak geri döndüğünde birkaç ev aşağıdaydık, hâlâ telleri yerleştiriyorduk; ucuza mâl edilmiş şekerler yapış yapıştı, Doğu Yakası çikolatası ise kapkaraydı. Zencefilli gazozu açtık ve şüphe uyandırmamak için kendimizi içmeye zorladık, birkaç dakika sonra apartmanın merdivenlerinden indik ve Albano’nun evinin hemen üstünden çıktık.

Kennedy’nin şüphe uyandırmadan Albano’nun yerine nasıl gireceğini merak ediyordum.  Bu sorunu kolaylıkla çözdü.

“Şimdi Walter, Albano’nun kırmızı mürekkebine bir kez daha dalmaya dayanabilir misin?”

Bilim ve adalet adına dayanabileceğimi söyledim, başka türlü değil.

“Yüzün yeterince kirli,” diye yorumladı. “Tulumla ilk girdiğin zamanki gibi görünmüyorsun. Seni tanıyacaklarını sanmıyorum. Ben nasıl görünüyorum?”

“İş başındaki bir kömür işçisine benziyorsun,” dedim. “Hayranlığımı zorlukla dizginleyebiliyorum.”

“Pekâlâ. O zaman bu küçük cam şişeyi al. Arka odaya git ve görünüşüne uygun ucuz bir şeyler sipariş et. Sonra yalnız kaldığında şişeyi kır. İçi gaz dolu. Ondan sonrasında burnunuz devreye girecek. Ev sahibine yan sokakta gaz şirketinin arabasını gördüğünü söyle ve buraya gelip bana haber ver.”

İçeri girdim. Uğursuz görünüşlü, vicdansız bir zekâya sahip bir adam bir masada yazı yazıyordu. Yazarken ve purosunu üflerken yüzündeki yara izini fark ettim, kulak memesinden ağzına kadar uzanan derin bir yarık. Bunun Camorra tarafından ona vurulan bir damga olduğunu biliyordum. Dakikalarca oturup sigara içtim ve yavaşça içkimi yudumladım, mala vita[2] görüntüsünden ziyade içten içe adamın varlığına lanet okudum. Nihayet barmene bir pul sormak için dışarı çıktı.

Çabucak parmak uçlarımda odanın diğer köşesine gittim ve küçük şişeyi topuğumun altında ezdim. Sonra yerime oturdum. Odaya yayılan koku mide bulandırıcıydı.

Yara izi olan uğursuz görünümlü adam tekrar içeri girdi ve havayı kokladı. Ben de kokladım. Sonra mal sahibi geldi, o da kokladı.

“Baksana,” dedim olası en sert sesimle. “Bir sızıntı var. Bekle. İçeri girdiğimde yan blokta gaz şirketinin arabasını gördüm. Adamı çağırayım.”

Dışarı fırladım ve aceleyle Kennedy’nin sabırsızlıkla beklediği yere gittim. Aletlerini tıkırdatarak, belirgin bir isteksizlikle beni takip etti.

Şarap dükkânına girerken gazcılara özgü bir tavırla homurdandı: “Sızıntı nerede?”

“Sızıntıyı sen bul,” diye homurdandı Albano. “Ne için para ödüyoruz? Senin işini ben mi yapayım?”

“Pekâlâ, siz serseriler gidin buradan. Hepiniz pipolarınız ve sigaralarınızla havaya uçmak mı istiyorsunuz? Defolun!” diye homurdandı Kennedy.

Hemen geri çekildiler ve Craig aceleyle alet çantasını açtı.

“Çabuk Walter, kapıyı kapat ve tut,” diye bağırdı Craig, hızla çalışarak. Küçük bir paketi açtı ve içinden siyah sertleştirilmiş kauçuktan yuvarlak, yassı bir disk benzeri bir şey çıkardı. Bir masanın üzerine çıkarak bunu gaz jetinin üzerindeki yansıtıcının tepesine sabitledi.

“Bunu yerden görebiliyor musun, Walter?” diye sordu, nefes verdikten sonra.

“Hayır,” diye cevap verdim. “Orada olduğunu bilsem bile göremem.”

Sonra ona birkaç kablo bağladı ve onları tavandan pencereye doğru yönlendirdi, bir kirişin gölgesine yapıştırarak dikkatlice gizledi. Penceredeki kabloları hızla çatıdan aşağı sarkan iki kabloya bağladı ve onları gözden uzak bir yere itti.

“Kimsenin onları görmeyeceğine güvenmek zorundayız,” dedi. “Bu kadar kısa sürede yapabileceğimin en iyisi bu. Zaten hiç bu kadar çıplak bir oda görmemiştim. O şeyi görülmeden koyabileceğim başka bir yer yok.”

Gaz şişesinin kırık camlarını topladık ve kapıyı açtım.

“Artık her şey yolunda,” dedi Craig, barın önünden geçerken. “Sadece bir dahaki sefere bir sorun olduğunda şirketi ara. Talimat almadan bunu yapmamam gerekiyor, anlatabildim mi?”

Bir süre sonra ben de peşinden gittim. O bunaltıcı atmosferden kurtulduğum için mutluydum ve Vincenzo’nun eczanesinin arka tarafında ona katıldım. Dükkânın arka penceresi olmadığı için kabloları arka bahçeden dışarıya, oradan da yan pencereden içeri sokmak oldukça zahmetli bir işti. Ancak sonunda bu iş şüphe uyandırmadan halledildi ve Kennedy kabloları yıpranmış meşeden yapılmış dikdörtgen bir kutuya ve özel olarak yapılmış bir çift kuru pile bağladı.

“Şimdi,” dedi Craig, iş lekelerini yıkayıp tulumları bavula geri koyarken. “Bu iş beni tatmin edecek şekilde tamamlandı. Gennaro’ya artık güvenle gitmesini ve Siyah El’cilerle buluşmasını söyleyebilirim.”

Vincenzo’dan çıkıp Center Caddesi’ne doğru yürüdük, Kennedy ve ben Luigi’yi restoranına dönmesi için bıraktık, o gece saat on bir buçukta Vincenzo’da buluşma talimatı verdik.

Yeni polis merkezine girdik ve uzun koridordan geçerek İtalyan Bürosu’na ulaştık. Kennedy kartını görevli Teğmen Giuseppe’ye gönderdi ve hemen içeri alındık. Teğmen kısa boylu, yuvarlak yüzlü, etine dolgun bir İtalyan’dı; açık renk saçları ve donuk gözleri vardı, ta ki bunun, gerçekten huzursuz ve her şeyi sanki hassas bir levhanın üzerindeymiş gibi zihnine yerleştiren bakışlarının bir kılıfı olduğunu fark edene kadar.

“Gennaro davası hakkında konuşmak istiyorum,” diye başladı Craig. “Merkez Büro’dan Müfettiş O’Connor’la birçok davada yakın ilişki içinde olduğumuzu, bu yüzden birbirimize güvenebileceğimizi düşündüğümü de ekleyebilirim. Benim de size açıklayacak bir şeylerim olduğuna dair söz verirsem, bu konuda bildiklerinizi bana anlatır mısınız?”

Teğmen arkasına yaslandı ve bunu yapıyormuş gibi görünmeden Kennedy’yi dikkatle izledi. “Geçen yıl İtalya’dayken,” diye cevap verdi uzatarak. “Bazı Camorra şüphelilerinin izini sürmek için epeyce çalıştım. Bazılarının kayıtlarına bakmam için bir tüyo aldım –nereden geldiğini söylememe gerek yok, ama iyi bir tüyoydu. Viterbo’da yargılanan bazı kişiler aleyhindeki delillerin büyük bir kısmı Karabinyer[3] tarafından burada, Amerika’da, sözünü ettiğim kaynaktan bana verilen ipuçlarının bir sonucu olarak toplandı. Sanırım bunu gizlemeye gerek yok. Asıl ipucu buradan, New York’ta bir bankacıdan geldi.”

“Kim olduğunu tahmin edebiliyorum,” diye başını salladı Craig.

“O zaman, bildiğiniz gibi, bu bankacı bir savaşçı. Beyaz El’i, yani İtalyan nüfusunu Siyah El’den kurtarmaya çalışan örgütü organize eden adam. Derneğinde hem Napoli’deki Camorra ve Sicilya’daki mafyayla hem de New York, Chicago ve diğer şehirlerdeki Siyah El çetelerinin eski üyeleriyle ilgili pek çok kanıt vardı. Bildiğiniz gibi Cesare, Gennaro’nun kayınpederi.

“Napoli’de bir suçlunun sicilini araştırırken, birkaç yıl önce işlenen tuhaf bir cinayeti duydum. Görünüşe göre sakin ve zararsız hayat yaşayan dürüst ve yaşlı bir müzik ustası vardı. Ancak Cesare tarafından desteklendiği ve ondan yüklü miktarda para aldığı ortaya çıktı. Bu yaşlı adam, tahmin edebileceğiniz gibi, Gennaro’nun ilk müzik öğretmeniydi, onu keşfeden adamdı. Nasıl bir düşmanı olabileceğini anlamak mümkün değildi ama küçük servetine göz diken biri vardı. Bir gün bıçaklandı ve soyuldu. Katili sokağa fırlamış ve zavallı adamın öldürüldüğünü haykırmış. Gün ortasında olduğu için doğal olarak bir anda kalabalık toplanmış. Yaralı adam kendisine kimin vurduğunu anlayamadan katil sokağın aşağısına inmiş ve kendisini saklayacak dostlarının evlerini çok iyi bildiği eski Napoli labirentinde kaybolmuş. Bu suçu işlediği bilinen adam –Francesco Paoli– New York’a kaçtı. Bugün onu arıyoruz. Ortalamanın çok üstünde zeki bir adam. Napoli’ye birkaç mil uzaklıktaki bir kasabada bir doktorun oğlu, üniversiteye gitmiş, çılgınca bir şaka yüzünden okuldan atılmış, kısacası ailenin yüz karasıymış. Elbette burada demiryolunda ya da bir hendekte elleriyle çalışamayacak kadar yüksek bir soydan geliyor, başka bir işte çalışacak kadar da eğitimli değil. Bu yüzden daha çalışkan hemşerilerini avlıyordu; görünürde hiçbir geçim kaynağı olmadan zekâsıyla yaşayan tipik bir adam vakası.”

“Şimdi size gizlilik içinde söylemekte bir sakınca görmüyorum,” diye devam etti Teğmen. “Benim teorime göre yaşlı Cesare, Paoli’yi burada görmüştü. Yaşlı müzik ustasının cinayetinden arandığını biliyordu ve bana onun sicilini araştırmam için tüyo verdi. Her neyse, Paoli ben İtalya’dan döndükten hemen sonra ortadan kayboldu ve o zamandan beri yerini tespit edemedik. Kendisini araştırmam için Beyaz El tarafından verilen ipucunu bir şekilde öğrenmiş olmalı. İtalya’da bir Camorrista’ydı ve burada, Amerika’da bilgi edinmenin pek çok yolu vardı.”

Durakladı ve elindeki kartı dengeledi.

“Benim bu davayla ilgili teorime göre, eğer bu Paoli’nin yerini bulabilirsek, küçük Adelina Gennaro’nun kaçırılması olayını çok çabuk çözebiliriz. Bu onun resmi.”

Kennedy ve ben eğilip resme baktık ve ben şaşkınlıkla irkildim. Yanağında yara izi olan şu kötü görünümlü arkadaştı.

“Pekâlâ,” dedi Craig, sessizce kartı geri uzatırken. “Adam o olsun ya da olmasın, kaçıranları bu gece nerede yakalayabileceğimizi biliyorum, Teğmen.”

Şimdi şaşkınlık sırası Giuseppe’deydi.

“Senin yardımınla bu adamı ve bütün çeteyi bu gece yakalayacağım,” diye açıkladı Craig; planının taslağını hızla çiziyor ve Teğmen övgüleri toplamak için ne kadar istekli olursa olsun, erken bir müdahaleyle işi bozmayacağından emin olmak için yeterince gizliyordu.

Son düzenlemeye göre ekibin en iyi dört adamı akşamın erken saatlerinde, kimse izlemeden çok önce Vincenzo’nun dükkânının karşısındaki boş bir dükkânda saklanacaktı. Ortaya çıkmaları için işaret, eczacının vitrinindeki renkli şişelerin arkasındaki ışıkların sönmesi olacaktı. Bir taksi, telefonla alarm verildiği anda verilen adrese doğru yola çıkmaya hazır üç iyi adamla birlikte aynı anda merkezde bekletilecekti.

Gennaro’yu opera binasında büyük bir endişeyle bizi beklerken bulduk. Cesare’nin evindeki bomba bardağı taşıran son damla olmuştu. Gennaro bankadan on tane bin dolarlık banknot çekmişti bile ve parayı sayfaların arasına sakladığı Il Progresso gazetesi de elindeydi.

“Bay Kennedy,” dedi. “Bu gece onlarla buluşacağım. Beni öldürebilirler. Bakın, kendime bir tabanca aldım, küçük Adelina’m için gerekirse dövüşürüm de. Ama istedikleri sadece paraysa, onu da alacaklar.”

Kennedy, “Söylemek istediğim bir şey var,” diye söze başladı.

“Hayır, hayır, hayır!” diye bağırdı tenör. “Gideceğim, beni durduramazsınız.”

“Sizi durdurmak istemiyorum,” diyen Craig onu rahatlattı. “Ama bir şey var; size söylediklerimi harfiyen yaparsanız, yemin ederim çocuğun kılına bile zarar gelmeyecek ve şantajcıları da yakalayacağız.”

“Nasıl?” diye sordu Gennaro hevesle. “Benden ne yapmamı istiyorsunuz?”

“Sizden tek istediğim belirlenen saatte Albano’nun yerine gitmeniz. Arka odaya oturun. Onlarla sohbet edin ve her şeyden önemlisi Sinyor, Bolletino’nun nüshasını alır almaz üçüncü sayfaya dönün ve adresi okuyamıyormuş gibi yapın. Adamdan okumasını isteyin. Ondan sonra tekrar edin. Çok sevinmiş gibi davranın. Tüm kalabalık için şarap hazırlamayı teklif edin. Sadece birkaç dakika, tek istediğim bu ve yarın New York’taki en mutlu adam olacağınızı garanti ederim.”

Kennedy’nin elini tutarken Gennaro’nun gözleri yaşlarla doldu. “Bu, bütün polis gücünün arkamda olmasından daha rahatlatıcı,” dedi. “Asla unutmayacağım, asla unutmayacağım.”

Dışarı çıktığımızda Kennedy şöyle bir açıklama yaptı: “Sorunlarını kendileri çözmeye çalıştıkları için onları suçlayamazsınız. Biz buradan bir polis memurunu en kötü şüphelilerden bazılarını araştırması için İtalya’ya gönderiyoruz. Orada hayatını kaybediyor. Onun yerini bir başkası alıyor. Geri döndükten sonra da bunları tercüme etmek gibi basit işlerle görevlendiriliyor. İş arkadaşlarından birinin rütbesi düşürülüyor. Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? Yüzlerce kayıt işe yaramaz hâle geliyor çünkü suçluların sınır dışı edilebileceği üç yıllık süre boyunca hiçbir şey yapılmadan geçmiş oluyor. Ne kadar zekice, değil mi? Sanırım bilinen yedi yüz İtalyan şüpheliden elli kadarı hariç hepsinin, çoğu bu şehirde olmak üzere, hâlen firarda olduğu tespit edilmiş. Ve İtalyan nüfusunun geri kalanı, bilinen suçluların sayısının ancak otuzda biri kadar olan bir polis ekibi tarafından korunuyor. Yani, Siyah El’in büyümesi bizim suçumuz.”

Broadway’in köşesinde durmuş araba bekliyorduk.

“Walter, sakın unutma. Saat on bir buçukta metronun Bleecker Caddesi istasyonunda buluşalım. Üniversiteye gidiyorum. Fosforlu tuzlarla ilgili bugün bitirmek istediğim çok önemli deneylerim var.”

“Bunun davayla ne ilgisi var?” Şaşkınlıkla sordum.

“Hiçbir şey,” diye yanıtladı Craig. “İlgisi olduğunu söylemedim. Saat on bir buçukta, unutma. Vay canına, yine de Paoli zeki biri olmalı, hint yağı zehirini biliyormuş, düşünsene. Ben daha yeni duydum. Neyse, işte arabam geldi. Görüşürüz.”

Craig, Amsterdam Caddesi’ndeki bir arabaya bindi ve beni günümün haftalık Star’dan arta kalan sekiz gergin saatini öldürmek zorunda bıraktı.

Uzun süre geçti ve tam olarak belirlenen saatte Kennedy ile buluştuk. Bastırılmış bir heyecanla, en azından benim açımdan, Vincenzo’nun yerine doğru yürüdük. Geceleri şehrin bu bölümü gerçekten de kara bir muammaydı. Zeytinyağı, meyve ve diğer şeylerin satıldığı dükkânların ışıkları birer birer sönüyordu; şarap dükkânlarından müzik sesleri yükseliyor ve küçük gruplar köşelerde oyalanarak hararetli cümlelerle konuşuyorlardı. Sokağın diğer tarafındaki Albano’nun dükkânının önünden geçtik; çok yakından bakmamaya dikkat ediyorduk, çünkü birkaç adam boş boş etrafta dolanıyordu; görünüşe göre, herhangi bir endişe verici eylemin haberini anında çok uzaklara yayacak gizli bir şifreye sahiplerdi.

Köşeyi dönünce Vincenzo’nun penceresinden bir süre baktık ve sokağın karşısındaki, içinde polisin saklanıyor olması gereken karanlık ve boş dükkâna kaçamak bir bakış attık. Sonra içeri girdik ve bölmenin arkasına rahatça yürüdük. Luigi zaten oradaydı. Dükkânda hâlâ birkaç müşteri vardı ve bu nedenle Vincenzo hızlıca bir reçeteyi bitirip sonuncusunu işlerken sessizce oturmak zorunda kaldık.

Sonunda kapılar kilitlendi ve pencerelerde işaret olarak kullanılacak olanlar hariç tüm ışıklar söndürüldü.

“On ikiye on dakika var,” dedi Kennedy, uzun kutuyu masanın üzerine koyarken. “Gennaro birazdan içeri girecek. Bu makineyi şimdi deneyelim ve çalışıp çalışmadığını görelim. Eğer kablolar bu sabah yerleştirdiğimizden beri kesilmişse Gennaro şansını tek başına denemek zorunda kalacak.”

Kennedy uzandı ve işaret parmağıyla hafifçe bir düğmeye dokundu.

Bir anda dükkânı bir ses cümbüşü doldurdu, herkes aynı anda, hızla ve yüksek sesle konuşuyordu. Aralarda bir konuşma parçası, bir kelime, bir ifade, hatta zaman zaman diğerlerinden ayrı bir cümle bile seçilebiliyordu. Bardak şıngırtıları geliyordu. Çıplak bir masanın üzerindeki zarların tıkırtısını, hatta bir küfür duydum. Bir mantar patladı. Biri bir kibrit çaktı.

Şaşkın bir şekilde oturmuş, Kennedy’ye bakıyorduk.

“Albano’nun arka odasındaki bir masada oturduğunuzu hayal edin,” dedi sadece. “İşte duyduğunuz şey. Bu benim ‘elektrikli kulağım’ –yani bana söylendiğine göre Birleşik Devletler Gizli Servisi tarafından kullanılan diktograf. Bekleyin, birazdan Gennaro’nun geldiğini duyacaksınız. Luigi ve Vincenzo, duyduklarınızı tercüme edin. İtalyancam oldukça paslanmış durumda.”

“Bizi duyabiliyorlar mı?” diye fısıldadı Luigi şaşkın bir sesle.

Craig güldü. “Hayır, henüz değil. Ama diğer düğmeye dokunmam yeterli, o odada Belşazzar’ın[4] duvarındaki meşhur yazıya rakip olacak bir efekt yaratabilirim; tek fark, yazı yerine duvardan gelen bir ses olacak.”

“Birini bekliyor gibi görünüyorlar,” dedi Vincenzo. “Birinin şöyle dediğini duydum: Birkaç dakika içinde burada olacak. Şimdi dışarı çıkın.”

Adamlar odadan çekilirken sesler sakinleşir gibi oldu. Sadece bir ya da iki kişi kalmıştı.

“İçlerinden biri çocuğun iyi olduğunu söylüyor. Avluya bırakılmış,” diye tercüme etti Luigi.

“Ne avlusu? Söyledi mi?” diye sordu Kennedy.

“Hayır, sadece ‘avlu’ olarak bahsediyorlar.”

“Jameson, dükkânın dışındaki telefon kulübesine git ve merkezi ara. Onlara otomobilin, içindeki adamlarla birlikte hazır olup olmadığını sor.”

Telefonu kullandım ve bir süre sonra polis merkezi her şeyin yolunda olduğunu söyledi.

“O zaman merkeze hattı açık tutmasını söyle, bir saniye bile kaybetmemeliyiz. Jameson, sen kulübede kal. Vincenzo, pencerenin etrafında çalışıyormuş gibi yap, ama göze batacak şekilde değil, çünkü sokağı çok dikkatli izleyen adamları var. Ne oldu Luigi?”

“Gennaro geliyor. Az önce içlerinden birinin, ‘İşte geliyor,’ dediğini duydum.”

Kulübeden bile diktografın sokağın aşağısındaki Albano’nun pis küçük arka odasındaki konuşmayı tekrarladığını duyabiliyordum.

“Bir şişe kırmızı şarap sipariş ediyor,” diye mırıldandı Luigi, heyecandan bir aşağı bir yukarı dans ederek.

Vincenzo o kadar heyecanlıydı ki bir şişeyi pencereden aşağı düşürdü ve sanırım kalp atışlarım elimde tuttuğum telefondan neredeyse duyuluyordu, çünkü polis operatörü her şeyin hazır olup olmadığını defalarca sorduğum için beni aşağı çağırdı.

“İşte sinyal,” diye bağırdı Craig. “‘Güzel opera ‘I Pagliacci’. Şimdi cevabı dinleyin.”

Bir an geçti, sonra diktograftan İtalyanca, “Gennaro olmadan olmaz,” diye sert bir ses geldi.

Bir sessizlik oldu. Ortam gergindi.

“Bekle, bekle,” dedi Gennaro’ya ait olduğunu hemen anladığım bir ses. “Bunu okuyamıyorum. Nedir bu, 23½ Prince Sokağı mı?”

“Hayır, 33½. Avluya bırakılmış.”

“Jameson,” dedi Craig. “Onlara doğruca 33½, Prince Sokağı’na gitmelerini söyle. Acele etsinler, Siyah El’ciler sözlerinden dönmeden kızı avludan alsınlar.”

Emirlerimi polis merkezine bağırarak bildirdim. “Gittiler,” diye cevap geldi ve ahizeyi kapattım.

“O da neydi?” Craig, Luigi’ye soruyordu. “Ben anlayamadım. Ne dediler?”

“Diğer ses Gennaro’ya, ‘Ben bunu sayarken otur,’ dedi.”

“Yine konuşuyor.”

Luigi, “Eğer on binden bir kuruş eksik çıkarsa ya da banknotlarda bir işaret bulursam Enrico’yu çağıracağım ve kızınız tekrar götürülecek,” diye tercüme etti.

“Şimdi Gennaro konuşuyor,” dedi Craig. “Güzel, zaman kazanıyor. Kozunu kullanıyor. Bunu gayet iyi ayırt edebiliyorum. Sert sesli adama bir şişe daha şarap içip içemeyeceğini soruyor. O da alacağını söylüyor. Güzel. Şimdi Prince Sokağı’nda olmalılar. Onlara birkaç dakika daha vereceğiz, daha fazla değil, çünkü haber Albano’nun evine yangın gibi geri dönecek ve Gennaro’yu bırakmayacaklar. Ah, yine içiyorlar. Neydi o, Luigi? Paranın tam olduğunu mu söylüyor? Şimdi, Vincenzo, ışıkları söndür!”

Sokağın karşısındaki bir kapı çarparak açıldı ve dört iri, karanlık figür Albano’nun dükkânına doğru fırladı.

Kennedy parmağıyla diğer şalteri indirdi ve bağırdı: “Gennaro, ben Kennedy! Sokağa! Polizia! Polizia!”

Bunu bir itiş kakış ve şaşkınlık çığlıkları izledi. Bardan geldiği anlaşılan ikinci bir ses, “Işıkları söndürün, ışıkları söndürün!” diye bağırdı.

Bir tabanca patladı, sonra bir tane daha.

Biraz önce sesler gelen diktograf, bir puro kutusu kadar sessizdi.

“Sorun nedir?” Kennedy yanımdan hızla geçerken ona sordum.

“Işıkları söndürmüşler. Alıcı cihazım yok edildi. Haydi Jameson; Vincenzo, bu işin içinde görünmek istemiyorsan geride kal.”

Kısa boylu biri yanımdan hızla geçti, benden bile hızlıydı. Bu, sadık Luigi’ydi.

Albano’nun önünde heyecanlı bir kavga devam ediyordu. Karanlıkta çılgınca ateş ediliyordu ve her tarafta apartman pencerelerinden kafalar fırlıyordu. Kennedy ve ben kendimizi kalabalığın arasına attığımızda, omzundaki kesikten kan akan Gennaro’nun bir polisle boğuştuğunu, Luigi’nin ise boş yere aralarına girmeye çalıştığını gördük. Başka bir polis tarafından tutulan bir adam, ilk memuru ilerlemeye teşvik ediyordu. “İşte o adam,” diye bağırıyordu. “Adam kaçıran bu. Onu yakaladım.”

Bir saniye içinde Kennedy arkasındaydı. “Paoli, yalan söylüyorsun. Kaçıran sensin. Yakalayın onu, üzerinde para var. Diğeri de Gennaro’nun ta kendisi.”

Polis, tenoru serbest bıraktı ve ikisi birden Paoli’yi yakaladı. Diğerleri içeride barikat kurulmuş olan kapıyı çılgınca dövüyorlardı.

Tam o sırada bir taksi sallana sallana caddeye çıktı. İçinden üç adam fırladı ve Albano’nun barikatını yıkmaya çalışanlara destek verdiler.

Gennaro bir çığlık atarak taksiye atladı. Omzunun üzerinden koyu kahverengi buklelerin birbirine karıştığını görüyor, peltek bir çocuk sesini duyabiliyordum. “Neden benim için gelmedin baba? Kötü adam bahçede beklersem beni almaya geleceğini söyledi. Ama ağlarsam beni vuracağını söyledi. Ve ben bekledim, bekledim…”

“İşte, geldim Lina! Baban şimdi seni doğruca eve, annene götürecek.”

Kapı açılınca bir gürültü koptu ve ünlü Paoli çetesi kanunun eline geçti.


[1] Şantajcı ve gaspçı bir örgüt (Camorra) üyesi.

[2] İtalyanca; yeraltı dünyasına ait.

[3] Karabinyer, Karabinari veya resmî adıyla Arma dei Carabinieri, İtalya’nın sivil nüfus üzerinde kamu güvenliğini sağlamaktan sorumlu karabinyer usulünde askerî bir kolluk teşkilatıdır. 

[4] Daniel 5:1-3‘e göre Babil Kralı Belşazzar bir ziyafette sarhoşken selefi Nebukadnezar tarafından Kudüs‘teki Yahudi Tapınağı’ndan çıkarılan kutsal altın ve gümüş kaseleri alır. Bu kutsal nesneleri kullanarak kral ve maiyeti “altının, gümüşün, tunçun, demirin, tahtanın ve taşın tanrıları”na şükreder. Birden vücutsuz bir insan eli belirir ve parmaklarıyla sarayın duvarına Mene, Mene, Tekel u Pharsin sözlerini yazar. Bunlar Aramca ölçü ve para birimi adları olarak bilinir: MENE; para birimi, TEKEL; şekelin bir söylenişi, FERES; yarım, parça. (Kaynak: Wikipedia)

BEN GÖRDÜM KATİLİ

“Şeker?” diye sordu. Avucunun içindeki pembe hapları gösterdi sırıtarak. Kuruyla aram iyiydi ama bu haplardan sonra kendimi başka biri olarak buluyordum hep. Bana yaramıyordu. “Yok,” dedi. “Bunlar yeni. Nirvana’ya bilet garantili. Maksat gecemiz daha da güzelleşsin.” Başımı salladım. “İyi madem,” dedim. “Ver.”

Balkonda oturuyorduk. En son kanepeye geçtik. Televizyon açık. Uzak denizlerle, deniz canlılarıyla ilgili bir belgesel vardı ekranda. Balinalar en büyük beyinli hayvan, yunuslar da en zekileriymiş. Saat hızlı yürüdü. Bir hap daha yuvarladım ben.

Biralar tükenince, “N’apalım?” dedi. Daha yeni sevişmiştik. Sigaramız da yoktu. Hap ancak ikinciden sonra nabzımla oynamaya başlamıştı. “Ben gider alırım,” dedim. “Sigara da al.” Bir tane yetmişti ona. Şimdiden zirvedeydi. Uzandığı kanepeden eliyle cüzdanını gösterdi şekerli nefesiyle. Gösterdiği yer kapıydı ama ben anladım. Televizyonun üstündeydi cüzdan. Benim maaş suyunu çekeli çok oluyordu. Babasından kalma dairelerin kiralarını çekmiş dün. Kabarıktı cüzdan epey. Normalde çoğunu para biriktirdiği ayrı bir hesaba yatırırdı. Bankamatik kartını bulamamış. Hesaptan hesaba yapmak da gelmemiş aklına o an. Kafa dumanlıymış bence. Çok aramadım. Kanepenin altına düşmüş kart. Ne zaman, nasıl girdi oraya kim bilir. Cüzdanın içinden beş on tane mor banknotu cebime attım. Dövizlere dokunmadım. Gece gece kim uğraşacak. “Gelirim ben birazdan. Geç kalmam. Uyuma.” Lekeli elini kaldırdı, zafer işareti yaptı yayıldığı yerden. Kalın bir kahkaha attı. Göz bebekleri kocaman olmuş. Gece lambasının aydınlığında bir çift soluk karanlık. Evin anahtarını aldım gene de yanıma, her ihtimale karşı.

Asansörü beklerken bir anda çişim geldi. Biralar mesanemi şişirmiş olmalı. Çok sıkıştım. Asansöre yapacaktım ama önceden vukuatlıyız; doğrudan bizden bilirlerdi. Geçen sefer imzaları zar zor geri aldırmıştım.  Donunu sıyırıp asansörün içine çökmüş, şırıl şırıl işemişti. O kafayla asansör kameraları aklımıza gelmedi tabii. Ne gülmüştük ama.

On yedi katı indiğimde gördüğüm ilk duvar dibine işedim. Yeniden doğmuş gibi rahatladım. Yokuş aşağı yürüdüm. Kanımdakiler sevişmeye başlamıştı. Boğuk bir aydınlık vardı aydan yansıyan.

Etrafta açık büfe bakınırken geçtiğim ara sokaklardan birinde onu gördüm. Midemden yukarıya bir boşluk. Kelebekler, kuşlar ağzımdan çıkacak. Yalpalayarak yaklaştım. “Sen,” dedim. “Ne arıyorsun burada? Gecenin bu vakti?”

Eliyle yüz işareti yaptı. Sırıtıyordu. Saçları kıvır kıvır. Gözlerinin altındaki şişleri gizlemek için boyayı boca etmiş suratına. Ağzında sakız. Cak cak çiğniyor. Cüzdanını mı unutmuş evde? Elimi cebime atıp bir tane iki yüzlük çıkardım. Kolumdan tuttu, iki apartmanın arasındaki çöp atılan boşluğa çekti beni.

Önümde eğilip pantolonumu çözdü aceleyle, işe koyuldu. Hâlâ şaşkındım. Onu bunca zaman sonra burada görmek, iki lafın belini kırarız diye düşünürken hiç konuşmadan olaya girmesi epey sarstı beni. Islak ağzına, hiç durmayan diline dayanamadım. Ben sarsılırken öğürdü. Geriye itti elleriyle. Kafamı vurdum arkamdaki duvara. Küfretti tükürürken. Görmeyeli ağzı da bozulmuş.

“Küfretme,” dedim. “Hele ölmüş anama.” Devam ediyordu küfretmeye. Dalga geçer gibi bakıyordu bir yandan da suratıma. Bir sigara çıkarıp yaktı. “Sana anlatacaklarım var,” dedim kafamı ovalarken. “Bekle burada. Hemen geleceğim. Birlikte bana gideriz.”

Ara sokaklardan dolanıp büfeyi buldum. Sigara, bira, iki şişe de şarap aldım. Paramın yettiğince doldurdum poşeti. Ne menem şekermiş, terliyorum, üşüyorum ama en önemlisi her şey, etrafımdaki herkes çift artık. Yollar, binalar, arabalar. Gülmeye başladım. Boş karanlık sokaklarda kahkahalar atıyordum. Niye güldüğümü bilmiyor, engel de olamıyordum kendime. Sokak kedileri korkup arabaların altına kaçıştılar.

Aklıma o geldi. Unutmuştum. Hangi sokaktaydı acaba? Beni bekliyordu. Bekle demiştim. Bulmam lazımdı. Yalan yanlış girdiğim üçüncü sokakta gördüm onları. Yollar, sokaklar birbirine çatallanıp duruyordu. Yan yana iki taneydiler. Aynı köşe başında birileriyle konuşuyorlardı. Onları da çekiştirdiler kollarından. Benim gibi iki apartman arasındaki boşluğa girdiler. Hep şekerden, diye düşündüm. Hayal görüyorum. Tökezleyince durdum, yaslandım apartmanın birinin duvarına.

İki dakika geçmeden küfürleşmeler başladı. Ana avrat dümdüz gidiyorlardı. Sonra yan yana duran iki adam silahlarını çıkardı, yan yana duran iki kadının kafalarına birer el ateş etti. Etraflarına bakındılar, kimse yok. Benim olduğum tarafa doğru koşmaya başladılar karanlık sokakta. Beni mi gördüler? Nasıl fark ettiler acaba? Karanlıktaydım.

Aha şimdi sıçtık, dedim. Beni de öldürecek bunlar. Bana doğru koşuyorlardı hâlâ. Döndüm, ben de koşmaya başladım. Arada bir tökezliyor, yere kapaklanıyor, karşıma çıkan iki yoldan hangisini seçmem gerektiğini düşünüp koşmaya devam ediyordum. Ayak sesleri çoğalıyor, azalıyor, çoğalıyor, azalıyor. Titriyor etrafımdaki her şey. Bütün evler. Ağaçlar. Arabalar. Siren sesleri doluyor kulağıma. Yükselip alçalıyor. Sesler birbirine karışıyor. Ayak sesleri, araba sesleri, siren sesleri, kahkahalar… Aşure oldu kafamın içinde. Kafam büyüyor. Kafam kocaman oluyor. Kafamı taşımakta zorlanıyorum. Patlayacak sanki. Dişlerim birbirine geçmiş. Gıcırdıyor. Takırdıyor.

Koşmaya devam ediyorum ya da koştuğumu zannediyorum. Böyle böyle sahile kadar inmişim. Nefesimin tükendiğini hissettiğim an bıraktım kendimi parktaki yeşilliğin üstüne. Elimdeki poşetin içinde şarap şişesinin biri kırılmış, yırtılmış poşetten akıp gitmiş. Elimi de kesmişim. Canım acımasa da kan vardı. Etraftaki binaların yüzü uzayıp kısalıyor. Parmaklarım gevşiyor, ayaklarım gevşiyor, vücudum gevşiyor.

Gözümü açtığımda güneş ortadaydı. Kalktım. Elimdeki poşeti ben uyurken boşaltmış olmalılar. Cüzdan da yerinde yok. Sigara paketinin birini cebime atmıştım neyse ki. Dokunmamışlar. Çıkarıp bir sigara yaktım. Kafam zonklasa da yerindeydi. Parkta kimse yoktu. Günlerden pazar olduğu aklıma geldi. Gün insanlar için yeni başlıyordu.

Geldiğim yoldan ağır ağır döndüm. Sokağın birinde sarı şerit çekilmiş. Polis arabalarının ışıkları yanıp sönüyor. Ambulans sesi duydum uzaktan. Kaza falan mı vardı acaba? Usulca yaklaştım yanlarına. Kalabalık konuşuyordu kendi aralarında. Bir hayat kadınını tek kurşunla öldürmüşler. Silahı da hemen yanındaki çöpte bulmuşlar.

“Namus cinayetidir,” dedi birisi. “Parada anlaşamamıştır,” dedi diğeri. “Ben gördüm katili,” dedi elinde bastonuyla yaşlıca bir adam. “Ben sokağın köşesindeydim, adam bir arabadan indi, kadın adamı görünce kaçmak istedi ama fırsat bulamadı. Tak. Aynı hızla kaçtı gitti. Araç manda kasa Mercedeslerdendi. Plakası yoktu,” diye de tamamladı. “Yazık,” diye hayıflandı yanındaki. “Bu pisliklerden temizleyemedik mahalleyi, başımıza taş yağacak taş,” diye söyleniyordu iki apartman arasındaki boşlukta iki seksen yatan ölü kadının gazete kâğıtlarının kapatamadığı çıplak bacaklarına şehvetli gözlerle bakıp sakalını sıvazlayan cüppeli. O çevrede yaşamadığına yemin edebilirdim adamın. Polisler başındaki gazeteyi kaldırıp bakarken ben de göz ucuyla baktım kadına. Tanıdık gelmedi siması. Yeni olmalıydı buralarda. Mermi kafasının bir tarafından girmiş, öbür tarafından çıkmış.

Yürüyüp geçtim. Tam binaya girerken aklıma silahım geldi. Gece tekinsiz diye yanıma almıştım. Düşürmüş olmalıyım. Ya da ben sızdığımda onu da almışlar. Bu kaçıncı, diye söylendim. Başıma iş alacağım bu gidişle. Anahtarı açıp içeri girdim. Hâlâ uyuyordu. Top atsan duymaz. Üzerimdekileri çıkarıp duşa girerken “Kalk,” dedim. “Aşağıdaki sokakta zavallı kadının birini öldürmüşler dün gece.” 

HEDONİST KURDUN UNUTAMADIĞI AYAZ

Kasım ayının serinliğine rağmen şehrin sokaklarında gündüzleri yaz mevsiminin izleri hala hissedilebiliyordu. İnsanlar ceketlerini omuzlarına atmış, kafelerde açık havada oturup kahvelerini yudumluyorlardı. İzmir’in kendine has sıcaklığı insanın içini ısıtıyordu. Fakat Ekim ayı, İzmir’in önemli üniversitelerinden birinin Felsefe bölümü başkanı olan Profesör Cemal Postacı için daha sert ve soğuk hissedilmişti. Bir ay önce, büyük bir felaket yaşamış, hayat arkadaşını yatak odasında, yatağın üzerinde kanlar içinde ölü bulmuştu.

Kendisinden on yedi yaş küçüktü karısı. Haliyle çevresinden farklı tepkiler almıştı bu yüzden. Bazıları Zeynep’le evlenmesini onaylamamış, bazıları da yorum yapmaktan kaçınmıştı. Onların birbirlerine tutkuyla bağlı olduğunu bilenlerse desteklemişlerdi. İnsanların neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirleme biçimlerini tartışmayı seven Profesör, toplumun ahlak kurallarını sorgulayan, bir anlamda pek takmayan, kendisini zevk ve kişisel tatmin arayışına adamış biriydi.

Zeynep’in bedeninde yirmi yedi bıçak darbesi tespit edilmiş, herhangi bir delil, ipucu bulanamamıştı. Polisin soruşturması devam ediyordu. Başta Cemal olmak üzere yardımcısı Hakan ve şüpheli olabilecek herkes sorgulanmış fakat cinayetin kapısını aralayacak hiçbir sonuç elde edilememişti.

Cemal’in odasında o gün iki kız öğrencisi vardı: Bilge ve Asu.

Profesör, onları öven birkaç kelimenin ardından asıl konuşmak istediği konuya girdi.

“Kulağıma bir şeyler çalındı. İkinizin çok yakın olduğunu biliyorum. Beraber düzenlediğiniz etkinliğe izin verilmemesinin sebebini merak etmişsiniz. Sebebini doğrudan bana gelip neden sormadınız? O zaman size fakültenin bunu düzenleyecek hem mali gücü hem de organizasyonu yönetecek yeterli kadroya sahip olmadığını söyleyebilirdim. Bu durumda siz özel bir organizasyon düzenlemek zorunda kalacaktınız ki böyle özel bir iş için komiteden onay çıkmayacağını da bilmeniz gerekirdi. Onun yerine fakültede, ‘Cemal Hoca imza atmayarak organizasyonu baltaladı,’ diyenlere inanmayı seçtiniz. Normalde açıklama zaruriyetim yok, lakin bilmenizi istiyorum. Organizasyona Hakan’dan başka onay veren çıkmadı. Dosyayı bana getiren Hakan yeterli imza toplanamadığını söylediğinde yapacak bir şey olmadığını belirttim ve olayı kapattım. Hepsini geçtim. Benim kasıtlı olarak onay vermediğimi size söyleyen kim? Bunu merak ettim.”

İki kızın da yüzü düştü. Birbirlerine baktılar. Bilge hiç olmadığı kadar gergin görünüyordu.

Asu, “Birileri konuşurken kulaktan kulağa yayılmış hocam. İnanın kimden çıktı ben de bilmiyorum,” dedi.

Profesör ikisini de baştan aşağı süzdü.  “Akıllı kızlarsınız. Söylentilere takılmanızı istemiyorum. Bu arada… Hakan etkinlik için size ne kadar bütçe ayırdığını söylemişti?”

Asu, “Yüz bin lira civarında…” dedi.

Cemal “Tamam,” diyerek başını salladı. “Çıkabilirsiniz.”

Kasım akşamında İzmir hâlâ sıcaklığını koruyordu. Alsancak sahilinden esen hafif meltem, kentin sokaklarını serinletirken, barların bulunduğu bölge cıvıl cıvıldı. Barlardan birinde günün yorgunluğunu atmak isteyenlerin neşeli sohbetleri eşliğinde kahkaha sesleri yükselmekteydi. İçerisi loş ışıklarla aydınlatılmış, kırmızı ve sarının sıcak tonları mekâna huzurlu bir hava katmıştı. Masalarda oturan gruplar, ellerinde içkileriyle derin sohbetlere dalmışlardı. Orta tarafta küçük bir sahnede yerel bir grup çalıp söylüyor, bar tezgâhında barmenler içkileri hazırlıyor, garsonlar masalara telaşsızca kadehleri, mezeleri koyuyorlardı.

Denizi seyreden Cemal, Hakan’ın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Çevredeki kalabalığın gürültüsü, içsel bir huzursuzluğun üzerinde gezinmesini engellememiş, sadece kısa bir süreliğine bile olsa onu gerçeklikten uzaklaştırmıştı. Burası, hem yalnız kalmak isteyenler için bir sığınak hem de sosyalleşmek isteyenler için bir buluşma yeriydi. İzmir’in bu eşsiz akşamında, barın huzurlu atmosferi herkesi kucaklıyordu. Hakan konuyu profesörün savunduğu, kendisinin ise sürekli karşı tez ortaya koyduğu hedonizmden açtı. Genç adam parmağıyla bir dakika izin istediğini işaret etti. Cüzdanını çıkarıp kurcalamaya başladıkça kaşları çatıldı, suratı asıldı. Cemal ne olduğunu sordu.

“Augustinus’un İtiraflar adlı kitabını sahafta gördüm. Sizin için sahafın numarasını almıştım, onu bulamıyorum.”

Bu kitapların fikrini değiştirmeyeceğini bilen Cemal, “Hakan, kendimi anlatamıyorum galiba,” dedi. “Hayatın en yüksek amacı haz ve mutluluğu aramaktır. İnsan, doğası gereği acıdan kaçınır ve hazza yönelir. Bunu reddetmek, insan doğasına aykırı.”

Bir zamanlar Cemal’in öğrencisi olan Hakan, şimdi onun yardımcısıydı. Mavi gözlü, yakışıklı bir gençti. Gençliğinden beri spor yaptığı için sırım gibi bir vücudu vardı. Genç adamın zekasına hayran olan Profesör, onun kadınlar tarafından çok beğenildiğinin de farkındaydı.

“Hocam, bunu söylemek kolay. Ama hedonizmi savunmak, bencilce ve sorumsuzca bir yaşamı haklı çıkarmak değil mi? Bu konuda benimle aynı fikirde olan Zeynep’in trajik ölümünden sonra bunu nasıl savunabilirsiniz?”

Cemal derin bir nefes aldı, bakışları yerde sabitlendi. “Zeynep’in cinayeti beni de derinden yaraladı. Ama bu, hayatın hazlarını aramanın yanlış olduğunu göstermez. Zeynep ile geçirdiğimiz her an, hayatın ne kadar değerli olduğunu gösterdi bana. Onunla yaşadığım mutluluk anlarını hiç unutmayacağım.”

“Mutluluğun peşinden koşmak, hayatı sadece hazlara indirgemektir,” dedi Hakan. “İnsanların, toplumun sorumlulukları var. Geçmiş hukukumuza dayanarak rahat konuşmak istiyorum. Zeynep, savunduğunuz felsefeniz ve sınırsız haz arayışınızın bir kurbanı değil mi?”

Cemal, yardımcısının gözlerindeki öfkeyi gördü ve derin bir iç çekti. “Düşüncelerim yüzünden kim, neden Zeynep’i vahşice öldürmek istesin? Evet, karımı kaybettiğim için çok üzgünüm ama hedonizm, bencilce bir yaşam sürmek demek değil. Asıl önemli olan, başkalarına zarar vermeden, hayatın değerini bilerek yaşamaktır. Zeynep’le birbirimize neden âşık olduk biliyor musun? Çok güzel, seksi ve çekici bir kadın olmasına rağmen senin gibi müthiş bir zekâya sahipti. Benim savunduğum tez karşısında ikinizin de itirazları olduğu için kendini aynı safta sanıyorsun ama yanılıyorsun. Sen hedonist yapıda olduğunun farkında değilsin, o ise bunu kabulleniyordu. İkinizin de en büyük silahı zekânız. Ancak, Zeynep bildiklerini tartışarak, sorgulayarak bu hayattan zevk alıyordu. Sense bu özelliğini araç olarak kullanıyorsun. Senin haz aldığın nokta, güzel, çekici kadınlar…”

Bu sözler Hakan’ın daha da öfkelenmesine yol açtı. “Felsefi düşünceniz, Zeynep’i geri getirmeyecek ama gerçek şu ki, hayatın amacı sadece haz aramak olmamalı. Sorumluluklarımız ve değerlerimiz var. Söylediklerinizin bir kısmında haklısınız. Zeynep size olan aşkı yüzünden akademik kariyerine son vermesiyle hata yaptığını düşünüyordu. Sevgisinden ve saygısından dolayı sizi kırmamak için susmayı tercih etti.  Bunları söylemek istemezdim. Kaybettiğimiz insanların hatırasına saygım var. Marquis, ‘Kötülük ve suç her çeşit zevkin kaynağıdır,’ diyerek ahlaksal değerleri eleştirirken cinsel hazcılık anlayışı çerçevesinde değerlendirdi. Ve cinselliği, insanları tanımanın en kesin yolu olarak gördü. Ölüm gerçeğinden rahatsız olan cinsel hedonistler sevilmek, cinsel anlamda beğenilmek arzusuyla yaşarlar. Ahlak kuralları, yasakları ve toplumsal sınırları sevmezler. Aksine nefret ederler. Herkesin bir yaşam tarzı var. Hoşuna giden şeyleri yapmak birini koyu bir hedonist yapar mı?”

“Düzenlenecek bir organizasyonda genel kurulun onayı alınmadan belirli bir bütçenin verileceğinin söylenmesi hedonist bir davranıştır,” dedi Cemal.

Hakan buna cevap verecekti ama Cemal parmağıyla susmasını işaret ederek sözlerini sürdürdü. “Gerçekleri bildiğimiz halde sırf değer verdiğimiz birine umut vadedip mutlu olmasını sağlamak da hedonist bir yaklaşım türüdür. Bilmem anlatabildim mi?”

Konuyu istediği yere getirmişti. Şimdi aklına takılan soruyu sorabilirdi.

“Bilge ve Asu’nun organizasyonu daha onaylanmadan neden bütçe ayıracağını söyledin?”

Hakan duraksadı. “Böyle bir söz vermedim.”

Cemal gülümseyerek “Bu yüzden fakültede günah keçisi ilan edildiğimi biliyorsun değil mi?” dedi ve genç yardımcısının cevap vermesini beklemeden son noktayı koydu: “Kurt kışı çıkarır ama yediği ayazı unutmaz!”

***

Ertesi gün Cemal kafeteryaya gidip kalabalık bir masada arkadaşlarıyla oturan Bilge’yi buldu. Yanına yaklaşıp kendisiyle özel olarak konuşmak istediğini söyledi. Genç kız masadan kalktı ve profesörle kafeteryanın arkasına yürüdü.

Masadaki diğer öğrenciler onları merakla izliyorlardı. Cemal bir elini Bilge’nin omzuna atması ve biraz daha yaklaşması hepsini iyice meraklandırmıştı. Profesör bir şeyler söylüyor, Bilge de kafasını sallayarak onaylıyordu. Genç kızın bakışları huzursuzdu. Masada oturan Asu’yla göz göze gelince başını hemen diğer yana çevirdi.

Fakültede dedikodular çok hızlı biçimde yayılmaya başladı. Profesör’le Bilge arasında geçenler, öğrenciler için iyi bir dedikodu malzemesi olmuştu. Söylentiler kulaktan kulağa yayıldı. İkisi arasında gönül ilişkisi olduğunu fisıldayanlara kimse itiraz edemiyordu. Bunun en önemli sebebi de Bilge’nin Cemal’in öldürülen eşinin gençliğine çok benzemesiydi.

***

Asu, arkadaşı kapıyı açar açmaz “Neredesin?” dedi. “Çok merak ettim. Telefonun da kapalı ulaşamadım.  Söyle bakalım, Cemal Hoca sana ne dedi? Meraktan çatlayanlar beni arıyor. Ne konuştunuz? O konuşmadan sonra derste de göremedim seni.”

“Bana Twitter’da Aristo takma adıyla paylaşım yapan birinden bahsetti. Tanıyıp tanımadığımı sordu. Sen bu Aristo’nun kim olduğunu biliyor musun?”

“Hayır, neden ki?”

“Cinayeti Cemal Hoca’nın işlediğine dair şeyler yazıyormuş. Şöyle bir göz attım yazdıkları mantığa da uygun. Yeni açılmış bir hesap olmasına rağmen takipçi sayısı binleri bulmuş.”

Telefonuna sarılan Asu hemen hesabı takibe alıp paylaşımlara göz gezdirdi. Bilge’nin dediği gibi zehir gibi iddialarda bulunuyordu. Paylaşımlarının altında birçok yorum vardı. Bazıları profesörü katil ilan etmişti bile. Bazıları ise etkileşim uğruna böyle şeyler yazmasının ahlaksızlık olduğunu söylüyorlardı.

Asu arkadaşının gözlerinin içine kilitlendi. “Cemal Hoca ile gerçekten aranızda bir şey var mı?”

Bilge cevap vermek yerine bakışlarını kaçırdı.  

***

Aradan bir hafta geçmişti… Aristo’nun Fakültede Aşk Rüzgârı başlığıyla yaptığı paylaşım Cemal Hoca ile Bilge hakkında çıkan söylentileri adeta doğruluyordu. İkisinin birlikte, uzaktan çekilmiş fotoğrafı her şeyi kanıtlar gibiydi.

 Profesörün istifa edeceği söylentileri yayılmıştı. Bilge’nin ise ağzını bıçak açmıyordu.

Aristo’nun iddiaları bununla da sınırlı değildi.

Cemal’in öldürülen karısıyla ilgili bulunan kanıtlar, onu temize çıkarabilecek mi? Yoksa yeni sırlar mı açığa çıkacak? Yakında öğreniriz… #ProfesörCemal #KatiliKim

Kendini aklamaya çalışan bir profesör, sakladığı sırlar ve yakında patlayacak bir bomba. Hangisi doğru? Gerçekler su yüzüne çıkmak üzere… #ProfesörCemal #Dedikodular

Cemal’in sakladığı sır, belki de düşündüğünüzden daha karanlık. Bazen en yakınınız bile düşmanınız olabilir… #MaskelerDüşecek #GerçeklerYakında

Kim olduğu, bilgileri nereden edindiği bilinmeyen Aristo’nun son paylaşımlarının ardından Bilge fakülteye gidemez olmuştu. Korkuyor, yalnız kalmak istemiyordu. Kendisini güvende hissettiği tek yer, Asu’nun eviydi.

***

Asu, arkadaşını rahatlatmak amacıyla ona bir fincan çay getirdi. Fincanı eline alan Bilge’nin yüzünde kaygı dolu bir ifade vardı.

“Ne olur bana anlat. Aristo’nun yazdıkları doğru mu? Bu işin içinde gerçekten Cemal Hoca mı var?”

Bilge, gözlerini çay fincanına dikmişti. “Ben… Ben Cemal Hoca’dan hoşlandığımı itiraf ediyorum ama… Ya gerçekten katil oysa? Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Asu, gözyaşlarını silmeye çalışan Bilge’nin yanına sokulup onu teselli etmeye çalıştı.

“Dikkatli olmalısın canım. Aristo’nun iddiaları kulağa korkutucu geliyor ama neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyoruz. Dikkatli olman gerek. Aranızda neler olduğunu bilmiyorum ki sana yardımcı olayım. Hiçbir şey anlatmıyorsun.”

Bilge derin bir nefes aldı. “Kimseye güvenemiyorum. Değer verdiğim birinin katil olma düşüncesi kanımı donduruyor. Bana çok fazla bir şey anlatmıyor. Sadece kendisine güvenmemi istiyor. Bir yandan güveniyorum ama diğer yandan…”

Bir süre sustuktan sonra devam etti. “Cemal Hoca’nın söyledikleri, diğer yandan Aristo’nun paylaşımları bana “Acaba?” dedirtiyor. Kafam o kadar karışık ki anlatamam. Rahmetli Zeynep’le yakın olan herkes katil olabilir, Hakan Hoca bile. Bunu düşündükçe delirecek gibi oluyorum.”

Asu, şaşkınlıkla Bilge’ye baktı. “Asla! Hakan Hoca böyle bir şey yapmaz. O, Cemal Hoca’nın en güvendiği kişi!”

Bilge ne diyeceğini bilemediğinden başını öne eğdi, bir süre sustu.

Asu, arkadaşının çenesinden tutarak başını yukarı kaldırdı. “Güçlü olmalısın. Aristo hakkında gerçekten bir şey bilmiyor musun? Belki de bu işi çözersek…”

Bilge kararsızdı. “Cemal Hoca’ya katili gördüğünü söyleyen birinden isimsiz mektup geldi. Bu kişi korkusundan tüm bildiklerini saklamış ama sonunda vicdanına yenik düşmüş. Bildiklerini açıklayacakmış. Hocaya nerede ve ne zaman buluşacaklarını söylemiş.”

Bilge, çalan telefonuna bakmak için sustu. Ardından “Konuşmam lazım,” dedi. Odasına girdi, kapıyı kapattı. Birkaç dakika sonra, yeniden salona döndüğünde, telefonuyla meşgul olan Asu onu geç fark etti. Kiminle görüştüğünü bildiğinden sorma gereği duymadı. Onun yerine, “Daha iyi misin?” dedi.

***

Hakan, Bilge’yi fakültenin koridorunda yakaladı. Etrafta kimsenin olmadığından yaralanıp kızı bir kenara çekti.  Yüzündeki ifade ciddi, sesi alçak ve temkinliydi. “Bu işte bir gariplik var. Cemal Hoca’nın neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışıyorum ama her şey o kadar karmaşık ki… Onun masum olduğundan emin misin? Bize her şeyi anlatmadığını hissediyorum.”

Bilge’nin sustuğunu görünce devam etti. “Dikkatli ol. Bildiğin bir şey varsa söyle ya da polise git.”

“Sadece boş ve hiçbir dayanağı olmayan varsayımlar hocam. Aristo denen kişinin paylaşımları sanırım herkes gibi benim de kafamı bulandırdı.”

“Haklısın. Seninle aynı tarafta olduğumuzu bilmeni istiyorum. Bir sorun olursa her zaman arayabilirsin beni.”

Aynı günün akşamı fakültede tuhaf bir olay yaşandı. Bölüm Başkanı’nın odasına kimliği belirsiz birinin gizlice girdiği ihbar edildi. Bunun üzerine polis odada detaylı bir arama yaptı. Aramaya katılan memurlardan biri çekmeceleri kontrol ediyordu. Birden küfür ederek elini çekmecenin içinden hızla çekti. Beyaz lateks eldiveninin üzerini kan kaplamıştı. Ne olduğunu soran Komisere çekmecenin içinde bir çivinin bulunduğunu söyledi. Araştırmada hiçbir şey bulunmadı. Aramayı izleyen Profesör huzursuzdu. Komiser, başta sosyal medyada Aristo adıyla tanınan kullanıcının paylaşımları olmak üzere şüphelinin ne aradığını öğrenmek için sorular sorarak Profesörün sessizliğini bozmaya çalışsa da aldığı yanıtlar kısa ve netti. Evet, hayır, hiçbir fikrim yok! Bunun üzerine yaşana olayın cinayet davasıyla ilgili olabileceğini belirten Komiser, şüpheli kişinin evine de girmiş olabileceği ihtimali üzerinde durdu ve dairesinde de arama yapmaları gerektiğini belirtti. Cemal itiraz etmeyince toplanan Olay Yeri İnceleme ekibiyle yola çıktılar. Birkaç saatlik araştırmanın ardından, üzerinde kurumuş kan lekelerinin olduğu bir bıçak bulundu. Komiserin sert bakışları Cemal’in üzerindeydi.

***

Asu, balkonda sigara içiyordu.  Aristo’nun paylaşımlarını görünce nefesi kesildi. Okuduklarına inanamadı.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar! Cemal Hoca’nın evinden çıkan cinayet aleti neyin kanıtı? Bu bir komplonun parçası mı, yoksa işler planladığı gibi gitmedi mi? Perde arkasındaki oyuncular kimler? #ProfesörCemal #KatiliKim

Polisin elinden kurtulan Cemal’in neyi sakladığını hepimiz öğrenmek üzereyiz… Ama sorular birikiyor: Kimseye güvenilmeyen bu oyunda, son hamle kimden gelecek? #KaçışSüreci #BüyükSır

Hakan’ı arayıp Aristo’nun yazdıklarını görüp görmediğini sordu.

“Gördüm,” diye yanıtladı Hakan soluk soluğa.

“Sen neden nefes nefesesin?”

“Merdiven çıkıyordum. Bilge yanında mı?”

“Evet,”

“Dikkatli olun. Bu işin içinde bir iş var Asu. Bilge’nin dışarı çıkmasına sakın izin verme. Cemal Hoca onu arayabilir. Bir şey öğrenirseniz beni hemen bilgilendir.”

Asu içeriye girdi. Kendisi gibi Bilge de gelişmeleri Twitter’dan takip ediyordu. Aristo sayesinde herkes Cemal’in polisin elinden kaçtığını öğrenmişti. Ancak hiç kime Aristo’nun kim olduğunu ve haberleri nasıl aldığını asla sorgulamıyordu. Odaklandıkları nokta Cemal Hoca’nın evinde cinayet aletinin bulunmasından sonra Profesörün firar ettiğiydi. İnsanların gözünde Cemal Hoca’nın suçlu olabileceğine dair kuşkular derinleşirken, Bilge’nin telefonu çalmaya başladı. İki arkadaş ekrana baktıklarında donup kaldılar. Arayan Cemal Hoca’ydı.

Asu, “Sesi dışarı ver ve cevapla,” dedi. “Neler olduğunu öğrenmeliyiz.”

Bilge denileni yaptı.

“Alo? Hocam?”

“Yalnız mısın Bilge?”

Bir an ne cevap vereceğini kestiremeyen Bilge arkadaşına baktı. Asu kafasıyla onaylayınca tereddütle, “Evet,” dedi.

“Karımı ben öldürmedim!”

“Size inanmak istiyorum Hocam, kafam çok karışık. Mantığım buna izin vermiyor. Korkuyorum.”

“Bunu ispatlayacağım. Bana inanıyorsan her zamanki yerimizde buluşalım.”

Bilge hışımla kapıya yöneldi. Asu arkasından seslendi ama onu duymadı.

***

Karanlık, viraneye dönmüş bir binanın içinde sinir bozucu sessizlikte bekleyen Cemal’in telefonu çaldı.

“Neredesin?”

“İki kat yukarı çık.”

Cep telefonunun ışığından yararlanan Bilge, ayağının altındaki moloz yığınlarını ezerek yavaşça merdivenleri adımladı.

Profesör onu görünce etrafını kolaçan etti.

“İzlenmedin değil mi?”

“Sanırım, hayır.”

Cemal, herhangi bir tehlike olmadığına kanaat getirdikten sonra cebinden çıkardığı zarfı uzattı. “Başıma bir şey gelirse bunu polise götürmeni istiyorum. Ama asla açma. Yoksa senin de başın büyük derde girebilir.”

Bilge zarfı aldı. “Şimde ne yapacaksınız?”

“Sona yaklaştık. Bu işi bitirmek üzereyim. Hadi şimdi git.”

Cemal, Bilge’nin siluetinin uzaklaşırken karanlığın içinde kayboluşunu izledi. İçinden saymayı sürdürdü. Genç kadının güvenli bir noktaya gittiğinden emin olduktan sonra harekete geçti.

Virane binadan çıktığında kalbi göğüs kafesini parçalarcasına atıyordu. Etrafına bakındı. Görünürde kimse olmamasına rağmen izlendiği duygusuna kapılmıştı. Nemli çimlerin üzerinden koşarak ilerledi. Basketbol oynayanların yanından geçti. Basketbolcular oyunu bırakmış sanki kendisini izliyorlardı. Bölüm binasına yaklaşınca buraya ilk geldiği günler canlandı gözünde. İleride karısı olacak öğrencisiyle tanışması, birbirlerine aşık olmaları, evlenmeleri… Karısının öldürülmesine kadar yaşanan güzel hatıraların üzeri artık koyu bir karanlıkla kaplıydı. Bundan sonra atacağı adımlar çok önemliydi. Ya ebediyen o karanlığın içine hapsolacak ya da aydınlığa kavuşacaktı. Kasım ayının serinliğine rağmen alnı boncuk boncuk terlemişti. Sırtından sicim gibi terin aktığını hissedebiliyordu. Sonunda belirtilen alışveriş mağazasının otoparkındaydı. Adres arar gibi kolonların numaralarına baktı. Doğru yere geldiğinden emin olduktan sonra telefonunu çıkarıp mesaj attı. Yaklaşık otuz saniye içinde gelen cevap Cemal’den bir ömür götürmüştü sanki. Mesajda belirtilen plakayı aradı. Siyah otomobilin camları filmliydi. Kapıyı açtı ve sürücü koltuğunda kimin oturduğuna bakmadan yolcu tarafına bindi. Namlunun ucundan çıkan mermi ve arkasından otoparkta yankılanan sesle hayatının her bir karesi hem beklenenden fazla yavaşladı hem de hızlandı!

***

Gelişmeleri merak eden takipçiler Aristo’nun yeni paylaşımlarını bekliyorlardı. Cemal’in firarıyla ilgili son gönderinin üzerinden yaklaşık iki saat geçmişti. Sonunda beklenen paylaşım geldi.

Cemal kayıplara karıştı, ama sırları hâlâ bizimle! Katil mi yoksa saklanan gerçekler mi daha tehlikeli? Yakında her şey açığa çıkacak. #SaklıGerçekler #KaçakDekan #SonPerde  

Cemal’in akıbetini merak eden Bilge arkadaşının evine döndü. Ne olduğunu soran Asu’ya bir şey bilmediğini ve sadece olayların ters gitmesi durumunda Cemal’in kendisine ne yapması gerektiği konusunda söylediklerini aktardı.

“Çok yorgunum,” dedi sözlerinin sonunda. “Duş alıp hemen yatmak istiyorum.”

Banyoya girdi, suyu açtı ama soyunmadı. Biraz bekledikten sonra sessizce dışarı çıktı. Odasının kapısını açtığında Asu’yu gördü.

“Sen burada ne yapıyorsun?”

Arkadaşının elinde Cemal’in kendisine verdiği mektup vardı.

“Bu ne?” diye karşılık verdi Asu üste çıkmaya çalışarak.

“Başta önemsiz bir zarftı. Ama seni gördükten sonra artık ne olduğunu biliyorum.”

Asu’nun elleri titriyordu, “Cemal Hoca’nın laflarına kanarak beni oyuna mı getirdin? Ama neden?”

Bilge cevap vermek yerine silahını çekip arkadaşından telefonunu istedi. Bu sayede Asu ile Hakan’ın tüm iletişimi kesilmiş olacaktı.

***

Ertesi gün, Aristo’nun yeni paylaşımlarını bekleyenler hüsrana uğradılar. Meçhul hesabın sahibinden hiçbir ses çıkmadı. Fakülte içinde normal hayat devam etse de olayları yakından takip eden öğretmen ve öğrenciler fırtına öncesi sessizliğin yaşandığının farkındalardı. Cemal de yardımcısı Hakan da ortalarda görünmüyordu. Onlara en yakın isimler Asu ve Bilge de yoktu.

Ana bina girişinde Cemal Hoca göründe birden. Beyaz gömleğinin üzeri kandan haritaya dönmüştü. Uğultulara kulak asmadan, soruları duymazdan gelerek yürüdü. Şuurunu yitirmiş gibiydi. Onu hızlı hızlı yürürken görenler ne yapacağını tahmin edemediler. Kanlı gömleği, profesörün uzun süredir paylaşım yapmayan Aristo’yu da öldürmüş olabileceğini düşündürüyordu.

Az sonra fakültenin hoparlöründe bir cızırtı oldu ve ardından Cemal Hoca’nın sesi etrafa dalga dalga yayıldı. Az önce onu görenler şoka girdiğini sanmışlardı. Oysa ifadesinin düzgünlüğü, kendinden emin ses tonu bunun doğru olmadığını gösteriyordu.

Her şeyi açıklayacağını söyleyen Hoca, Augustinus’un gençlik yıllarındaki hedonist yaşam tarzını ve manevi dönüşümünü anlatarak sözlerine başladı. Gençlik yıllarında zevk ve haz arayışının peşinde koşmuş ve bu süreçte birçok günah işlemişti. Bu dönemde içsel bir boşluk ve tatminsizlik duymuştu. Hazların geçici ve yanıltıcı olduğunu, gerçek mutluluğu sağlamadığını vurguladı.

“Neden mi Augustinus’tan bahsediyorum? Çünkü değer verdiğim biri, Aziz Augustinus’un hayatını okuduğumda hedonist yaklaşımla ilgili fikirlerimin değişeceğini iddia etmişti. Karımın ölümünün bencilliğimden kaynaklandığını söyleyerek beni suçlamıştı.”

Profesör kısa süreliğine durdu. Sesindeki hüznü onu tanımayanlar bile anlayabilirlerdi.

“Burada rahmetli eşimden ve ikimizin ilişkisinden bahsederek zamanınızı almayacağım fakat onu gerçekten çok sevdiğimi bilmenizi istiyorum. Konuya dönecek olursam… Birçokları karımın benim için kariyerinden vazgeçtiğini söyledi. Doğrudur. Karım bunu yaparak kendi için büyük fedakârlık örneği sergiledi. Kötü zamanlarımızda bile bir kez olsun bu gerçeği yüzüme çarpmazken, değer verdiğim o kişi, ‘Kötülük ve suç her çeşit zevkin kaynağıdır,’ diyen Marquis’ten alıntı yaparak eşim adına beni suçladı.

“Toplumsal yasakları ve sınırları kimin belirlediğini sorup durdum yıllarca. Aranızdan bazı şanslı öğrencilerim derslerimde konuyla alakalı tartışmalarıma şahit oldu. Diğer bazı talihliler ise olayı şahitlik yapanların ağzından dinlediler. Bilge ile hakkımızda dedikodu yayıldı. Evet, Bilge’nin kalbimde çok özel yeri var ve karım gibi ebediyete kadar da olacak. Sadece karıma benzediği için değil. Bir kızım olsaydı ve annesine çekseydi kesin Bilge gibi olurdu. Ama onu özel ve eşsiz kılan sadece bu benzerliği değil. Zekâsı, vicdanı. Bir çocuğum olmadı ama bu saatten sonra Bilge benim manevi kızımdır.

“Değerli dostlarım ve sevgili öğrencilerim. Gözle gördükleriniz bile aldatıcı olabilir. Bu yüzden her söylenene inanmayın. Hedonizmle ilgili eşimle görüş ayrılıklarımız vardı. Ama sevgili karım nur içinde yatsın. Benimle asla ters görüşte değildi. Epikürcü ve Kirenik görüşlerde fikirlerimizde farklılıklar oluşuyordu. Bunu ancak yeterli bilgiye sahip olmayan birisi ters düşünce olarak algılardı. Eşimle bu konuda tartışmalarımızı da bilen kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez.  Değer verdiğim o kişinin öğrencilik yıllarından Zeynep’e karşı ilgisi olduğunun farkındaydım. Evlenmemize rağmen yakın kalmak için çabasını da takdir ediyorum çünkü sevmekten hiçbir zaman vazgeçmemek de hedonist görüşün bir parçasıdır. Bu kişi, haz ve zevk arayışını aşırıya kaçırarak hayatındaki diğer önemli değer ve sorumlulukları ihmal etmeye başladı. Kısa süreli ilişkiler onun geçici haz duygusunu tatmin ederken asıl ulaşmak istediği benim eşimdi. Bir süre sonra rahmetli eşimin kariyerinden vazgeçmesinden dolayı beni suçladığı yönde dedikodular yaymaya başladı. İlk başta çok önemsemedim lakin zaman geçtikçe dayanılmaz oldu. Her şeyin farkında varmam değer verdiğim kişiyle dışarıya çıktığımız geceydi. Sahafın numarasını vermek üzere cüzdanını karıştırdı, bulamayışı hafızamın derinliklerinde bir şeylerin uyanmasına sebep oldu. Karımın katledildiği gece koltuğun kenarında küçük bir not kâğıdına yazılmış telefon numarası vardı. Elbette bu katili yakalamak için tek başına kanıt sayılmazdı. İspat gerekliydi. Öte yandan, konuşmalarında karımın benim için söylediği cümleleri kullanıyordu. Cinayetle ilgili içimdeki şüphe tohumu her geçen gün yeşerip büyürken benimle alakalı ve Bilge’yle ilgili haberlerin can sıkıcı boyuta ulaşması şüphelerimi üst seviyeye taşıdı. Birileri benden kurtulmak istiyordu. Cinayetle ilgili hiçbir ipucu bulunamamışken yersiz şüphelerle de kimseyi itham edemezdim. Benden kurtulmak isteyen kişinin niyeti ya yerime geçmekti ya da katil olduğu için beni uzaklaştırıp rahat etmekti. Ya da her iki seçenek birdendi. Şu organizasyon işiyle başladı her şey. Tüm işlemler tamamlanmış da ben onaylamamışım gibi algı yaratıldı. O günden sonra ne yaparsam yapayım üzerime atılan yaftalamadan kurtulamayacağımın farkındaydım ve bunun için bir plan yaptım. Planımı Bilge’yle paylaşıp yardımcı olmasını istedim. Aslında planı üç kişi yürüttük. Üçüncü kişiyi biliyorsunuz. Aristo!”

Kısa bir süre sustu. Söylediklerinin ne denli etkili olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu. Dinleyenlerin kafasının karıştığından emindi.

“Aristo’nun ağzından haberler yayarak daha fazla merak uyandırdım. Sadece sizlerin değil, yazdıklarım katilin de ilgisini çekti. Amacım katili yönlendirmek ve hata yapmasını sağlamaktı. Paniklemeye başlayınca kendisini ele verdi. İlk hatasını odama gizlice girerek yaptı. Çekmeceye yerleştirdiğim çivinin elini keseceğini biliyordum. Ayrıca, çivinin üzerine luminol ile görülebilecek metal iyonları serpmiştim. Her kim elini oraya sokarsa izi kalacaktı. Planın ikinci aşaması, karımı öldüren cinayet aletini ortaya çıkarmaktı. Zor bir olasılıktı ama işe yaradı. Beni suçlu göstermek için gerçek delil, polisler makam odamda arama yaparken evime bırakıldı.”

Anlattıklarıyla Cemal’in öğrenciler üzerindeki etkisi büyüyordu.

“Ancak katil yalnız değildi. Birinden yardım alıyor ya da o kişiyi kullanıyordu. Bu kişiyi bulmanın da yolu beni izleyen katilin karşısına bir tehdit daha çıkarmaktı. Bilge ile buluşup boş bir zarf verdim. Zarfın içinde ne olduğunu öğrenmek ve katile haber vermek isteyen kişi Asu idi. Beni takip eden katil, Asu’dan gelecek haberleri bekliyordu fakat aralarındaki iletişimi Bilge engelledi. Katilin yapması gereken tek bir hamle kaldı. O da karıma yaptığı gibi beni de öldürmekti! Denedi de… Son aşamada, makam odasında yaptığı hatanın daha büyüğünü gerçekleştirdi. Komiserin ayarladığı zırhlı otomobil hayatımı kurtardı. O tetiği çeken kişi Hakan’ın ta kendisiydi.”

Fakültenin bahçesinde bir uğultu başlamıştı. Cemal’in ses tonundan sözlerini noktalamak üzere olduğu anlaşılıyordu. 

“Polisler, Hakan’ı yakaladığında, elindeki kesik ve luminol ile görülen iyon tozları evime yerleştirilen cinayet aletinin üzerindeki kalıntılarla eşleşti. Kaçacak yerinin kalmadığını biliyordu. İtiraf etti. Ben de hayatımda hiç yapmadığım bir eylemi gerçekleştirdim. İlk kez şiddete başvurdum. Eşimin canına kıyan Hakan’ın da kanının akmasını istedim. Aralarındaki tek fark onun hâlâ nefes alıyor oluşu. Ancak yaşadığı her dakika Zeynep’ten daha fazla acı çekerek ölmeyi dileyecek. Farkında değilsiniz belki ama her insan hedonist bir yapının içindedir. Hayatın içindeki tutkulara, arzulara kapılmamak imkânsızdır. Ancak bu tutkular sizi karanlığa sürüklememelidir. Toplumsal yapının kurallarını en ateşli şekilde tartıştığım Hakan, tutkularının kölesi olmuş ve arzularının peşinde kaybolmuştur. Bu zamana kadar derslerimde de söylediklerimin tamamen arkasındayım. Kışı atlattım ancak yediğim ayazı asla unutmayacağım…”

OZAN ILGIN 22: MABAT

Sultanat Eyalet-Şehri’ni ikiye bölen Burgaziçi Nehri, Marmare Nostrum isimli bir iç denize dökülüyordu. Bu iç deniz ise Dardanella isimli şehri ikiye bölen aynı adlı nehirle sıcak denizlere açılıyordu. Vali başkanımız İkram Papazoğlu’nun, kendi şehrimizde 4’lü çete denen müteahhitlere yaptırdığı köprüler, yollar ve otoyollardan yüksek ücretler ödeyerek geçen halkımızı adeta Deli Dumrul gibi haraca kestirdiği yetmiyordu. Bir de komşu şehirdeki Dardanella Nehri’nin üzerine köprü yaptıracak ve gelirini doyuruncaya kadar 4’lü çeteye sonra belediye gelirleri adı altında kendi cebine aktaracaktı. Bu köprünün açılışı biz Sultların Truvalılarla yaptığı son savaşı kazandığımız gün olan 28 Mart Dardanella Zaferi günü yapılacaktı. Fakat Papazoğlu yeni köprünün doğum günü olan 16 Ocak’ta açılmasını istiyordu.

***

Aymaz-kâtip okulu mezunu bir kendini bilmez, Twitter’a koyduğu videoda “Dinimiz hoşgörü dinidir diye diye imanımızdaki cihat ruhunu aldılar bizden! Hoşgörü moşgörü yok. Ne zaman hoşgörü var? Bizim dinimizden olursa! Ne zaman hoşgörü var? Kılıcımın altında haracını öderse. Neyin hoşgörüsünü yapacam? Dine ve emirlere küfretmesinin mi?” diyerek Sult halkını kışkırtmaya kalktı. Öte yandan, dini ve imanı para olan Engin ve Lami Vaçovski isimli kardeş müteahhitler, Sultanat‘ın merkezinde bulunan araziye, “50 yıllığına kiralama” adı altında çöküp ultra zenginlere hizmet edecek iki kulüp açmışlardı. Paraya para demeyip paraya dolar ve euro diyebilirlerdi. Ama birbirleriyle kavga etmeyi seçtiler. Yüzyıllardır Habil ve Kabil’den, Oasis kardeşler Liam ve Noel Gallagher’a kadar ister erkek olsun ister kadın, ya da erkekken kadına dönmüş kadınken erkeğe dönmüş olsun tüm kardeşler birbirlerini çekemediklerinden hep kavga ettiler. Vaçovskiler kavgalarının sonunda hapse girdiler. Bin bir emek ve parayla inşa ettirdikleri Göl Gazinosu ve Mulen Ruj isimli revü tiyatrosuna belediye tarafından el kondu. Ve ben paylaşamadıkları için kavga etmelerine sebep olan güzeller güzeli assolistleri Banu Satenses’i yangından kurtarıp bir kulübeye kaçırdım. Fakat teni de sesi gibi saten olan Banu’nun bilmediğim bir tarafı vardı. Banu eskiden beri bana âşık olan bir transvesti idi, asıl adı da Serkan’dı. Güçlü kadın polis olmadan önce yanında çalıştığım motosiklet tamircisi ustamın oğlu Serkan! Kulübeye kendimizi atıp soluklandığımız anda yüzündeki makyajı silen ve beni daha önce hiçbir erkeğin öpmediği gibi öpen Serkan!

İnsan âşık olmadığı ama kendisine âşık olan birine karşı ne gibi bir arzu duyabilirdi ki? İnsanın güzelliği kendi içindeydi. İnsan kendini güzel hissettiği ve kendisine güzel hissettirildiği kadar güzeldi. Daha bir gün önce cılız-sıska-zayıf-kara kuru, kimsenin dikkatini çekmeyecek denli çirkin bir kadınken, bir gün sonra Serkan’ın dokunuşları sayesinde kendimi belki de Marilyn Monroe’nun mutlu olduğu günlerindeki kadar güzel hissetmiştim. Halbuki Marilyn Monroe belki de kendini hiç bu kadar güzel hissetmemişti. Dünya güzellik tarihini ve ölçülerini değiştirecek kadar harikulade bir bedene sahip olan bir kadın, kendini ömründe bir güncük bile güzel hissetmemiş olmalıydı ki sonunda intihara sürüklenmişti. Çünkü çoğu erkeğin erişemeyeceği, erişebilenlerin ise baş edemeyeceği kadar güzel olan o kadına, hiçbir erkek kendini güzel hissettirememişti. Hepsi onu tahakküm altına almaya çalışıp alamayınca da kendi çirkin doğası gereği güç kullanarak aşağılamıştı. Marilyn gibi kadınların bedenine hâkim olabilirlerdi ama ruhuna asla kilit vuramazlardı.

Piiizişleri Bakanı Solomon Sert ise “CEVAP” partisi lideri Klaus Klaudiusson artık erkekle kadının evliliği değil erkekle erkeğin kadınla kadının evlenmesini 2023’ün en önemli projesi olarak ortaya koydu. Bunların hepsi Avrupa’nın ve batının doğu üzerinde oynadığı bir oyundur.” diyerek güya rakip parti liderini aşağılamıştı.

***

Benim sayemde Vaçovski kardeşleri tutuklatan İkram Papazoğlu onlara 50 yıllığına peşkeş çektiği yerleri ellerinden aldı. Belediye hem 50 yılın kirasını cebine indirmişti hem de Vaçovski Kardeşler tarafından yıkılan ve tekrar hayata döndürülen şehrin en kıymetli alanına yeniden sahip olmuştu. Bir taşla iki kuş. Hatta bir taşla üç kuş. Üçüncü kuş, benim assolisti güvenli bir yere kaçırmam üzerine gazetelere “Bir SSOK güçlü polisi, assolistimizi hainlerin ellerinden kurtardı!” diye demeç verdiği Banu Satenses idi. Güya ben Banu Satenses’i hain patronlarının elinden kurtarmıştım ve güvenli bir yerde tutuyordum. Aslında İkram Papazoğlu Banu Satenses’i kendisi için istiyordu. Fakat onu bir sürpriz bekliyordu.

Bana, Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK’taki Amirim Hayri Kozak ile haber gönderdi. “Saklandıkları yerden çıksınlar. Banu Satenses’i Bel-Bil Kulesi’ne getirsin. Burada bir basın açıklaması yapılacak ve gazino yeniden hayata geçecek!”

Papazoğlu’nun sanat sepet anlayışı böyle sansasyonel olaylarla ismini duyurmuş bir assolistin uzun vadede kazandıracağı paralardan nemalanmak, assolistin aşkı uğruna da kendini paralamaktı. Erkeklerin en tepeye çıkınca ismi en çok manşetlere düşen güzel aktris veya assolist kadınları elde etme hırsı hiç bitmeyecekti. Dört yüz yıl önce “Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca” diyen Karacaoğlan mezarında ters dönsündü.

Vaçovski kardeşlerin assolist uğruna birbirlerinin mekanını yakıp yıkmaya kalkıştıkları geceden sonra gazinonun açılmasını ve assolistin sahne alması büyük bir heyecanla bekleniyordu. Göl Gazinosu’nun biletleri zaten normal ve sıradan insanlar için kat kat pahalıyken şimdi zenginlerin ödeyebileceği şekilde yüz kat pahalıya çıkmıştı. 

***

Serkan, taşıdığı incelikli ruhu sayesinde kadınlara erkeklere ve kendini kadın ya da erkek gibi hissetmeyen her türlü cinse aynı insani gözle bakabildiği için, benim gibi bir ucubeye de kendini güzel hissettirmeyi başarmıştı. Birlikte benim sevişme tarihimi baştan yazıyorduk. Çünkü sevişmenin karşılıklı bir alış-veriş değil karşılıklı bir seviş olduğunu bana hissettirebilen ilk erkekti. Eril dilde sürekli almak ve vermek olarak tanımlanan şeylerin aslında o eril dili kullananların halt etmesi olduğunu anlattı bana. İnsanlar birbirlerini arzuladıklarını karşılıklı olarak belli ettikleri sürece bu halt etmenin haz vermeye dönüşebileceğini gösterdi bana. Ama erkekliklerini sadece güçte arayanların ve kadınlarını sadece kendilerine haz verme aracı olarak görenlerin asla o eşiği aşamayacaklarını da söyledi. Sonunda, erkekliklerini içinde aradıkları bu güç, kontrol edemedikleri bir halde içlerindeki mağara adamı sahipleniciliğini kamçılayınca bu gücü kadınlara zara vermek için kullandılar.  Peki ama onlar için üzülmeye değer miydi? Değmezdi. Ama bizim için? Değerdi canım. Değerdi elbet. Değerdi bir tanem aşk için her şeye. Ne hayal ne de gerçek engel miydi kanatlanmadan uçmaya?

***

6 Temmuz 2010 Kazakerkekistan başkenti Aspava’da dünyanın en büyük çadırı Xhan Şadır, CB Nursultanıma Nazardeğmesin’in 70. doğum gününde açılmıştı. İkram Papazoğlu da aynı şeyi yapacaktı. Yani bir şehirdeki bir anıt binanın açılışını kendi doğum gününde yaptırarak kendini olduğundan daha büyük ve daha önemli göstermeye çalıştı. Ama komşu şehirdeki Dardanella Köprüsü’nün açılışını doğum günü olan 16 Ocak’a çeken Papazoğlu, tepkiler üzerine açılışı tekrar 28’Mart’a aldı. Etrafında bu kadar yalaka varken köprüyü kendi doğum gününde açmak istemesi kadar normal bir şey yoktu. Onun Türqi cumhuriyetlerinin diktatör-tiran-firavun-vari cumhurbaşkanlarından neyi eksikti?

Urusya lideri Mutin, Twitter, Facebook, Voice of America, BBC ve Deutshce Welle gibi medya platformlarını blokladı. “Yalan haber” yasası çıkardı. Bu suçtan yargılanan 15 yıl içerde yatacaktı. Demek ki bütün tiran-diktatör-firavun-vari yöneticiler aynıydı. Kral çıplak denmemesi için kendilerine biat etmeyen tüm haberci ve haber kanallarını yasaklamayı bir görev biliyorlardı.

Oysaki mesele kralın fiziki çıplaklığı değil manevi çıplaklığıydı. Kralın açıkta kalmış erkeklik organı ve hayaları kimsenin umurunda değildi. Hayâsızca her şeyi biliyormuş gibi emirler yağdırması, anlamadığı işlere sürekli burnunu sokması, ekonomiyi en iyi ben bilirim diyerek eyalet-şehri sürekli bir ekonomik çıkmaza sokmasıydı insanların umursadığı. Kılıç taşımaması gereken dini liderler cami hutbelerine belinde kılıcıyla çıkarken ses çıkarmaması ama kılıcıyla bu şehri savunacak genç askerler ellerindeki kılıçları göğe yükseltince hop oturup hop kalkmasıydı insanların dayanamadığı.

1950’larda komünistler, 80’lerde solcular, 90’larda şeriatçılar, 2000’lerde öcüler böcüler ismini vererek eyalet-şehirdeki insanları hep korkutacak ve birbirinden nefret ettirecek bir ‘öteki’ yaratılmasıydı insanların artık kaldıramadığı.

Ta Sultanatlı İmparatorluğu zamanından kalma hamaset dolu cümlelerle diğer tüm milletleri sebepsiz yere aşağılarken, Sult milletini gereksiz yere göklere çıkarıp kişiliği zayıfların egolarını şişkolaştırıp durmasıydı insanların artık tahammül edemediği.

Maneviyatı güçsüz olan devlet başkanları durup durup şehirlerinin ismini değiştirmekle meşhurlardı. Urusya’nın St. Petrsburg şehri Çar’ın ardından 1914’te Petrograd, Kapalı Kapılar Ardında Komünizm Partisi-KKKP lideri Vladimir İyice-eğ Lenin’in ardından 1924’te Leningrad, sonra 1991’de tekrar St. Petersburg ismini almıştı.

Kazakerkekistan’ın başkenti, 1830’da Akmoli, 1832’de Almolinsk ismini almıştı. 1961’de Nikita Kruşçev zamanında, şehre Tselinograd ismi verilmişti. 1991’de KKKP dağılınca bağımsızlığını kazanan Kazakerkekistan, başkentine Akmola demişti. 1998’de aynı şehir Kazakça başkent manasındaki Aspava ismini almıştı. Mart 2019’da Yeni Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokaiçakarçakmazçakançakmak’ın önerisiyle eski cumhurbaşkanının ismini almıştı: Nursultanıma Nazardeğmesin. 2022 Eylül’ünde ise bir referandumla Aspava ismine geri dönen şehir, en çok ismi değişen başkent olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmişti.

Ve sonunda Türqi cumhuriyetler özentisi bir adam tarafından yönetilen Sultanat Eyalet-Şehri’nde de olan oldu. Kendi arkasını kurtarmak için kendini dizinden vurduğundan beri tekerlekli sandalyeye mahkûm olan vali-başkanımız İkram Papazoğlu, patlamada yıkılan 77 katlı Belediye Bilişim-Bel-Bil Kulesi’nin yerine yapılan 177 katlı yeni kulenin açılışında vatandaştan gelen yoğun istek üzerine Sultanat Eyalet-Şehri’nin ismini değiştireceğini açıkladı:

ŞEHRİMİZİN YENİ ADI İKRAMABAD OLACAKTIR

Bu açıklamayı canlı yayında duyan halkın ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kaldı. Fakat yalakalıkta sınır tanımayan yandaşlar elleri patlayıncaya kadar alkışlayıp bu fikri nasıl da biz akıl edemedik diyerek vali-başkanı fiziken omuzlarına kaldırarak kutlamaları ayyuka çıkardılar. O zaman halkın da aklına alkışlamak geldi. Fikirsizler çılgınca, gönülsüzler sürüden ayrılmayalım diye isteksizce, işini bilenler ön saflara geçerek gösteriş olsun diye herkesten fazla alkışladılar. Yüzyıllar boyunca üç imparatorluk ve bir eyalet-şehre başkentlik yapmış kadim şehirlerinin adının değişerek vali-başkanın isminin verilmesi fikrini saçma bulan, hatta saçmalığın daniskası olarak görenler sustu. Susmak bir çözüm değildi çünkü susanlar biliyorlardı ki ‘Susma, sustukça sıra sana gelecek’ti.

Alkışlarla kabul edilen isim değişikliğinin ihale edildiği yandaş reklam şirketinin çok bilmiş bir grafik-tasarımcısı bu ismi tüm evrak-tabela-web sayfası-kaşe-damga-pul-logo-kimlik kartı ve sınır kapılarına şöyle yazıverdi:

İKRAMABAT

Eyalet şehrin ismi birdenbire ‘İkram’ın Şehri’nden ‘İkram’ın Kıçı’na terfi etti. Bizim gibi şanlı şöhretli bir şehrin insanlarının, çok sayıp sevdiğimiz ve hatta canımızı verecek kadar taptığımız vali-başkanımızın arka tarafları olarak anılmakla ilgili bir sorunu olamazdı. Fakat eyalet-şehre gelip de şehrin yeni adını Google’a yazıp çevirmesini isteyen turistlerin yüzünde oluşan o hınzır gülümseme, şehrin isminin tüm evrak-tabela-web sayfası-kaşe-damga-pul-logo-kimlik kartı ve sınır kapılarında eski haline getirilmesini yani SULTANAT olarak yeniden değiştirilmesini sağladı. Millet olarak isim değişikliklerinden dersimizi almamız ise 10.256.662 liraya mal oldu.

Nice sultanları sırtından attığı için Sultanat ismini almış bu şehir ‘Kıçıma yer edeyim de sana neler edeyim’ diyen bir vali-başkanın kıçını mı isminden atamayacaktı?

İkram Papazoğlu, şehrin isminin iki aylığına ‘İkram’ın kıçı’ olarak değiştirilmiş olması Guinness Rekorlar Kitabı’na girmesin diye boşuna çabaladı. Kendisi zaten tarihimizin en mendebur, zorba, ziyankâr, israfçı ve başıboş yöneticisi olarak tarihe geçecekti. Rekorlar kitabını kitabına uyduramayınca kendinden önce kıçı tarihe geçti.

***

Çoktandır sesi çıkmayan çılgın kadın rapçi 3KSİK3T3K tam da benim hayal aleminde yaşadığım o günlerde bir şarkı patlattı. Her daim asi ve sivri dilli olan bu kadın, bu sefer her ne yaşadıysa onları dile getirirken benim duygularıma da tercüman olduğunu bilemezdi.

Hem seni hep görmek isteyeceğim hep seni her göremediğimde yüz bin kere öleceğim

Popüler kültürde ne varsa seni bana hatırlatacak

Sonra tekrar tekrar sana geleceğim koşturarak

Ben sana doyana sen bana doyana kadar

Aslında önce sana doymam lazım

Sana habire habire habire koşmam lazım

Koşup sana geldiğimde sen kimdin diye sormam lazım

Ben senden bıkana sen benden bıkana kadar

Senin gıyabında bütün şiirleri sana okuyacağım

Aslında ben sana değil sen’lerden topladığım bir adama tapacağım

Şiir yazmak benim harcım değil ama elimde değil yazacağım

‘Sen de mi şair oldun be eşşoğlueşek?’ diyene bir kafa atacağım

Yine yalnızlıklardan bir yalnızlık satın alacağım

Bir top kumaşın üç beş metresi arızalı diye bir kenara fırlatmayacağım

Aldığım kumaşı yalnızlıktan bir kaftan olarak üstüme saracağım

Köklerinden koparmaya kıyamadığım bir ağaç gibi yanıma gelemiyorsun diye üzülüp üzülüp kendim için ağlayacağım

Bana şiir yazdıran ne ilk erkek olacaksın ne de son erkeksin muhtemelen

Ama yapılacak bir şey yok kelimeler durmuyor fışkırıyor heybemden

Ne yapayım güzel bir adamsın boyuna posuna en heybetlisinden

Aklıma geliyor öpmen değil de sarılman ve güç almam göğsünden

Belki gün gelecek kalacağım bu savaş alanında bir asker gibi süngüsü düşmüş

Göğsümün üzerinde bir acı ve gözyaşları göz pınarlarıma üşüşmüş

Kimse görmeden öptüğüm bu adamla bir damla yaş akacak gözümden

Bir hatıranın son notasını da yazarak yere düşecek yaşanmışlıklar senfonisinden

Banu Satenses namıdiğer Serkan Tabanakuvvet’le beraber kulübeye kaçışımızın üzerinden iki hafta geçti geçmedi eyalet şehirde ortalık yine karıştı. Bir 28 Şubat günü İkramoğlu’nun partisi Sade Vatandaş Partisi-SEVAP ve LeJardin’in partisi Milliyetçi Vatandaş Partisi-MEVAP’ın kurduğu ittifaka karşıt olarak altı parti tarafından güçlendirilmiş parlamenter sistem için imzalar atıldı. CEVAP lideri Klaus Klaudisson, BTTFP lideri Ehmet Davidsson, İVİP lideri Meredith Blanchener, DEVEP lideri Ali Fahtherdear, SzP lideri Basis Blackpreacher, IGHP lideri Rosecanny Easygoing aynı çatı altında SEVAP ve MEVAP’a karşı birleşti.

Bu arada biz kulübede kalır ve Serkan’la aşkımızı yaşarken takip edilmeyelim diye kırıp attığımız akıllı telefonlarımız yüzünden neredeyse iletişimsiz kalacaktık. Neyse ki akıllı köpeğim Çakır imdadımıza yetişti. Bütün iletişimi şehre kimselere görünmeden gidip gelebilen Çakır’ın boynuna bağlanan mektuplar sayesinde yaptık. 

SSOK’taki polis partnerim Hüseyin, Suzuki Inazuma motorunu kulübemize getirdi. Kulübemiz dedim çünkü orası Serkan’la ikimizin kulübesiydi. İkimizin aşk yuvasıydı. Martılar çöplüklerde ağlarken, bizim gülüştüğümüz yerdi. Dişi kuşun kısa bir süreliğine de olsa yuvası sandığı ve keyif çığlıklarıyla şenlendirdiği bir yerdi. Damlarımıza sonbahar damlarken bizim birlikte sarardığımız yerdi. Tam da o günlerde Urus devlet başkanı Mutin, Pukrayna’yı ordusu ile işgale başladı. Kulübemiz artık şehirlere bombalar yağarken bizim durmadan seviştiğimiz yerdi.

***

On dördüncü günün sonunda ben, Serkan ve Çakır motosiklet atlayıp gerçek dünyanın yolunu tuttuk. Biliyordum. Hayatım asla, o kulübede geçirdiğim iki hafta, on dört gün, üç yüz otuz altı saat, yirmi bin yüz altmış dakika kadar güzel ve pürüzsüz olmayacaktı bir daha. Ama on dört gün de olsa, bu dünyada sevginin, aşkın ve hazzın elle tutulur, gözle görülür, koklanabilir, tadılabilir ve bir nefeste içine çekilebilir şeyler olduğunu öğrenmiştim ya! Artık ölsem de gam yemeyecektim. Hayatımın şu on dört günü, elden atılıp bin parçaya bölünen ya da sarhoş gönüllerde kırılan kadehler gibi arabesk kahrolmalardan uzak, George Clooney veya soyadını telaffuz edemesem de Matthew McConaughey’in başrolde oynadığı bir Hollywood filmi romantizmi kıvamında geçmişti.

Biz Banu Satenses namıdiğer Serkan Tabanakuvvet ile kulübeden çıkıp şehre gelmeden önce anneannem Cilmaya ile kaldığımız eve uğradık. Serkan burada peruk, makyaj ve elbise marifetiyle tekrar Banu Satenses’e dönüştü. Çakır’ı Cilmaya ile bırakıp Papazoğlu’nun bizi kabul edeceği Bel-Bil Kulesi’ne doğru yola koyulduk.

Fakat o da neydi? Suzuki motorumla yaklaşırken Bel-Bil’in önünde, bizi, kameralar ve kameraların önünde, Kaynanası-Kaçtı-Gelini-Zıpladı-Kayınpederi-Fırladı programları sunucusu sarı saçlı gacının yanında eteklerinde iki, kucağında bir bebesiyle gözleri yaşlı, başı yaşmaklı genç bir kadın karşılamasın mı?

“Evet sayın seyirciler. Kayıp assolist Banu Satenses asıl adıyla Serkan Tabanakuvvet’in karısı ve çocuklarını sizin için bulduk ve aileyi bir araya getirmeyi kendimize bir görev bildik! İşte kendisi de kahraman süper polis Tangsuk Ozan Ilgın tarafından yangından kurtarılarak güvenli bir şekilde saklandığı yerden ortaya çıkarak Bel-Bil Kulesi’nin önüne gelmekte şu an…”

Ne?

Serkan?

Teni de sesi de saten gibi yumuşacık Serkan?

Beni hiçbir erkeğin daha önce öpmediği gibi öpen Serkan?

Evli miymiş?

O meşhur Yıldız Tilbe şarkısının plağı, kafamın içindeki pikaba yerleşip o tanıdık plak çısırtılarıyla dönmeye başladı: “Ama evlisin…”

Suzuki motoruma atladığım gibi mahalleme kaçtım. Canlı yayında kendine metres olsun istediği güzeller güzeli Banu Satenses’in evli ve üç çocuk babası bir erkek olduğunu öğrenen İkram Papazoğlu için “onu bir sürpriz bekliyordu” demiştim. Ama beni bekleyen sürpriz de az buz değildi. Yüreğimi buz gibi soğutmak için yanardağından dökülen lavların buz denizinde donması gibi bir doğa olayına ihtiyacım vardı. Muhtaç olduğum mabet Bakkal Necati Amca’nın buzdolabındaydı.

Papazoğlu’nun hemen TV kanalı sahibini arayarak canlı yayını kestirdiğini fark etmedim. Sinirinden delirip Satenses için astırdığı tüm afişleri parçalattığını duymadım. Hemen iki dozer göndertip Gül Gazinosu’nu ve Mulen Ruj’u yıktırdığını görmedim. Bunların hepsini mahallemizdeki bakkalın önünde takılırlarken bıraktığım şekilde miskin miskin dikilen gençlere selam verdiğim zaman öğrendim.

“Yine 6’lı malt kutu mu abla?” diye soran Bakkal Necati Amca’nın çırağını yere bakan ama yürek yakan gözlerle cevapladım.

“Altılı yetmez oğlum, sen bana oradan Black Label ver 70’lik.”

“Hayırdır abla? Hayatına hançerle bir son vermek ister gibi bakıyorsun.”

“Hançere gerek yok, gözleri vardı.”

“Sanki kendini ta kalbinden vurmak ister gibi konuşuyorsun.”

“Kurşuna gerek, yok sözleri vardı.”

ABDÜLHAMİT ve SHERLOCK HOLMES

Dedektif Dergi’nin önceki sayısında bir arkadaşımızın Abdülhamit ve Sherlock Holmes konusuna değinmesi, benim de çok ilgilendiğim ve üzerinde çalıştığım bu konu hakkındaki bilgilerimi sevgili Gencoy Sümer ile paylaşmam ve onun bu bilgileri siz sevgili okuyuculara iletmemi istemesi üzerine bu satırları yazıyorum.

Abdülhamit 1876-1909 yılları arasında 33 yıl hükümdarlık yapmış çok ilginç bir padişahtır. Hep ekstremlerde değerlendirilmiştir. Ya “Kızıl Sultan” ya “Ulu Hakan” tanımlamalarının dışında objektif kriterlerle değerlendirilmesi gereken bir siyasi kişiliktir. Konumuz dışında olduğu için bu konuya fazla değinmeyeceğim.

Abdülhamit çok merakları olan bir padişahtır. Bu arada bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyen bir kitap meraklısıdır. Çok zengin bir kişisel kütüphanesi vardır. Zamanının çoğunu bu kütüphanede geçirir, hatta başta yabancı elçiler olmak üzere huzuruna kabul ettiği kişileri kütüphanede kabul edip konuşur. Kütüphanesi 1924 yılında İstanbul Üniversitesi’ne devredilmiştir ve bugün üniversitenin “Nadir Eserler” bölümünde sergilenmektedir. Sevinilecek husus belli dönemlerde İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan kütüphane kıyımlarından kurtulması ve bir bütün olarak mevcudiyetini sürdürmesidir. Bu günlerde Sabancı Üniversitesi bu kütüphanenin dijital ortama geçirilmesi çalışmalarını yapmaktadır.

Abdülhamid’in polisiye merakını bildiğimden bu kütüphanede altı aya yakın çalıştım, çevirttiği polisiye romanları teker, teker saptadım. 600’e yakın polisiye roman çevirisi yaptırtmıştır. Bu çevirilerin bir bölümünü sarayda kurdurduğu “Tercüme Odası” adı verilen bölümde çalışan çevirmenler yapmıştır Bu büronun asıl görevi dünyanın saygın gazete ve dergilerinde Türkiye ve Abdülhamit hakkında çıkan yazı ve haberleri çevirip padişaha sunmaktır. Bu görevleri dışında padişaha polisiye roman da çevirmektedirler ama bu iş çevirmenler için zorunlu değildir. Bu çevirmenlerden Örikağasızade Hasan Sırrı Bey anılarında Padişah’ın polisiye roman çevirilerini mesai saatleri dışında isteyenlere ilave ücret vererek yaptırttığını; kendisinin polisiye roman sevmediğinden hiç çeviri yapmadığını ama II. Meşrutiyet’in ilanından sonra sadrazamlık da yapacak olan İbrahim Hakkı Bey’in (İbrahim Hakkı Paşa, 1910-1911 arası sadrazam) bu işe çok meraklı olduğunu ve pek çok çeviri yaptığını söylemektedir. “Tercüme Odası” çevirmenleri dışında da padişaha polisiye roman çevirisi yapan kişiler vardır. Tespitlerime göre dönemin iki önemli yazarı Ahmet Rasim ve Hüseyin Cahit Yalçın da bu çevirmenler arasındadır.

Bu polisiye roman çevirme işini Abdülhamid’in esvapçıbaşısı ve süt kardeşi İsmet Bey yönetmektedir. Bilinen bir gerçek de bu çevrilen polisiye romanları İsmet Bey’in gece yatağına uzanan padişaha okuduğudur.

Bu kısa açıklamadan sonra asıl konumuza dönüp Abdülhamit’in Sherlock Holmes ilgisine ve hikâyelerin yazarı Sir Arthur Conan Doyle ile ilişkisinin öyküsünü anlatmaya geçelim.

Bunun öyküsünü anlatmadan ülkemizde ilk kez Holmes öykülerinden haberdar olan kişinin II. Abdülhamid olduğunu söylemek isteriz. Sıradan Türk okuyucusu ilk Holmes öyküsünü II. Meşrutiyet’ in ilanından sonra yani 1908 yılının sonlarında Faik Sabri Duran’ın çevirisiyle okumuştur. Halbuki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde “Yıldız Esas Evrakı diye adlandırılan belgeler içinde ve söz konusu padişahın kütüphanesinin şu anda bulunduğu İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde saptadığımız II. Abdülhamid için çevrilmiş özel polisiye öyküler arasında pek çok Sherlock Holmes öyküsü bulunmaktadır. Özellikle çevirip kendi el yazısıyla bir defter şeklinde Padişah’ a sunduğu çevirilerinde kendisini “Corci kulları” diye takdim eden bir çevirmen, birçok Holmes öyküsünü 1908’den çok önce tercüme edip Padişah’a sunmuştur.

Aslında II. Abdülhamid’in Sherlock Holmes’ü tanımasının çok hoş bir hikayesi  vardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu ilginç Padişah, dönemin bütün önemli yabancı dergilerine abone olmuş, sarayında oluşturduğu bir çeviri bürosunda bu dergilerde yer alan kendisi ve Türkiye ile ilgili bütün yazıları çevirttirmiştir, 1892’den sonra Doyle’ün öykülerinin  yayınlandığı “Strand dergisi de II. Abdülhamid’in abone olduğu mecmualardan biridir. Bu mecmuanın Ekim 1903 tarihli sayısında Padişah ile ilgili bir makale bir Hintli tarafından kaleme alınmış, yayınlanmıştır. Saraydaki çeviri bürosu memurlarından İngilizce bilen Corci isimli çevirmen bu yazıyı çevirirken, bu makaleden önceki sayfalarda Conan Doyle’ün The Empty House” (Boş Ev) isimli öyküsünün yer aldığını görmüş ve Padişahın polisiye roman merakını bildiğinden bu öyküyü de çevirip II. Abdülhamid’e sunmuştur. Bu ilginç öykü, o güne kadar Fransız romancılarının kaleme aldığı melodram yapılı polisiye romanları okuyan Padişah’ın çok hoşuna gitmiş ve Londra Büyükelçisi Muzurus Paşa’ya gönderilen bir buyrukla Conan Doyle’ün şimdiye kadar yayınlanan bütün yapıtlarının alınıp gönderilmesi istenmiş ve bunlar gelince de Padişah için çevrilmiştir.

II. Abdülhamid’in Sherlock Holmes merakını öğrenen İngiliz elçisinin de Doyle’ün yeni çıkan öykü kitaplarını bizim elçilikten daha önce getirtip hemen padişaha sunduğunu Osmanlı arşivlerinde bulduğumuz bir belge kanıtlamaktadır. Teşrifat Nazırı İbrahim Paşa’nın 14 Haziran 1905 tarihinde padişaha sunduğu bir arzın sadeleştirilmiş olarak verdiğimiz metni bu durumu aydınlatmaktadır:

“Yıldız Sarayı

Teşrifat Dairesi

Sherlock Holmes maceraları ismi altında Mösyö Conan Doyle’ün yayınlamakta olduğu polis öykülerine dair olup geçende İngiltere Sefiri’nin nail olduğu kabulde huzurlarınıza sunacağını arz eylediği kitabın, bu kere İngiltere’den gelmiş olmakla Elçilik Baştercümanı Mösyö Lemp aracılığıyla kullarına verildiğinden dolayı yüksek katınıza takdim edildiği ve sefir hazretlerinin söz konusu kitabın içeriğinden en çok dikkate ve okunmaya değer olanlarını ve özellikle bir öyküyü kurşun kalemle işaretleyip önce onların çevrilmesini önerdiği arz olunur. 14 Haziran 321 (14 Haziran 1905). İbrahim kulları”

Abdülhamid ve Conan Doyle konusunda 1869-1909 yılları arasında Osmanlı Deniz Kuvvetleri’nde müşavir olarak çalışan ve aynı zamanda II. Abdülhamid’in fahri yaveri de olan İngiliz Amirali Sir Henry F. Woods da (Woods Paşa) anılarında şunları yazmıştır:

Polisiye öykülerden özellikle Sir Conan Doyle’ün yazdıklarından çok hoşlanırdı. Birkaç yıl önce Sherlock Holmes dizisinin yaratıcısı yeni karısıyla birlikte balayı için İstanbul’a gelmişti. Kendisine sevdiği yazarın İstanbul’a geleceğini ben haber verdim. Onun üzerine Conan Doyle ve karısına nişanlar verilmesini buyurdu. Benim de katıldığım Selamlık Töreni’nde Abdülhamid, Conan Doyle’a Mecidiye Nişanı’nı takmıştı.”

Conan Doyle’ün anılarından öğrendiğimize göre,  yazarımız, ilk karısı Louisa 1906’da öldükten bir yıl sonra Jeanny Leckie ile evlenmiş ve balayı gezisinde Sir Henry Woods’un önerisiyle  İstanbul’a da gelmiştir. Bazı kaynaklarda Abdülhamid’in Conan Doyle’ü davet ettiği belirtilmektedir, bu yanlıştır. Conan Doyle ikinci karısıyla balayı için arkadaşı Sir Henry Woods’un davetiyle gelmiştir ve Padişah, Conan Doyle’un geldiğini müşaviri Woods Paşa’dan öğrenmiştir. Padişahın Conan Doyle’ü davet ettiği masalının kaynağı Ermeni yazar Yetvard Odyan’ın ilginç romanı Abdülhamit ve Sherlock Holmes’de anlattığı maceranın sanki gerçekmiş gibi kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Woods Paşa’nın sözünü ettiği kabul 1907’de gerçekleşmiştir. Yalnız işin ilginç tarafı Doyle’ün anılarında Padişah tarafından kabul edilmesini arzu ettiğini ancak Ramazan ayı olduğu için bu kabulün gerçekleşmediğini söylemesidir. Kendisine Mecidiye Nişanı verildiğini anılarında yazan Doyle karısına da “Şefkat Nişanı” takıldığını söylemektedir. Woods Paşa, “Benim de katıldığım bir törenle Doyle’e nişan verildi,” derken, yazarımızın olayı başka türlü anlatması ilgi çekici bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Acaba Woods Paşa’yı mı hafızası yanıltmıştır, yoksa Conan Doyle mu bir hususu gizlemektedir? Tam polisiye romanlık bir muammayla karşı karşıyayız. Bu konuda bir tatlı anekdotu da anlatmak isterim.

Polisiye romana merakı bilinen ve bu konuda Hafiyeler Önde Gider adlı çok hoş bir kitabı da olan, tanımaktan ve tanışı olmaktan gurur duyduğum rahmetli Salah Birsel’e bu konuyu açmış Conan Doyle ile Woods Paşa’nın anılarındaki tezat hakkındaki fikrini sormuştum. Rahmetli yazar her zamanki ironik havasıyla şunları söylemişti:

“Woods Paşa doğruyu söylüyor. İşin aslı şöyle: Abdülhamit Conan Doyle’ü kabulünde ona epeyi iltifat etmiş ama sonra uzun hikâye formatındaki öykülerini pek beğendiğini ama romanlarından aynı zevki almadığını söyleyip uzun hikâye formatında yazmaya devam etmesini önermiş. Gururlu bir adam olan Sir Arthur Conan Doyle huzurdan çıkarken Woods Paşa’ya ‘Adama bak, sanki edebiyat eleştirmeni,’ diye kızgınlığını ifade etmiş.”

Rahmetli Salah Birsel’e bu bilginin kaynağını da sormuştum.

“Evimdeki notlarıma bakıp sana söyleyeceğim Erol,” dedi.

Ancak kendisini ölüme götüren hastalığa o günlerde yakalandı ve ben bir türlü bu kaynağı öğrenemedim.

Bu anekdot doğruysa Abdülhamid’in değerlendirmesinin çok gerçekçi olduğunu da vurgulayalım. Bütün eleştirmenler Conan Doyle’ün uzun öykülerinin romanlarından çok daha etkili olduğunu kabul ederler. Gerçekten de Conan Doyle “Strand” dergisinde yayınlanan uzun öyküleriyle tanınmıştır. Ondan önce yazdığı iki roman okuyucu katında hiç ses getirmemiştir. “Sherlockamania” dediğimiz ilgi uzun öyküleriyle başlamış ve sürmüştür.

Son olarak sevgili okurlara bu konuda özellikle Abdülhamid’in çevirttiği diğer polisiye romanlar hakkında daha ayrıntılı bilgiler için polisiye roman konusunda  kaleme aldığım sahafların deyişiyle tuğla gibi iki cilt Korkmayınız Mister Sherlock Holmes adlı kitabımı öneririm.

POLİSİYE EKRANI

SUGAR (2024-)

IMDb: 7.5

Sugar, Apple’ın dijital yayın platformu Apple TV+’ta yayınlanan bir gizem/suç, drama dizisi. İlk sezonu 5 Nisan’da başlayan yapım sekiz bölümden oluşuyor.

Sugar’ın başrolünü ve yönetici yapımcılığını Oscar adaylığı da bulunan Colin Farrell üstleniyor. Kadroda kendisine Kirby, Amy Ryan, James Cromwell, Anna Gunn, Dennis Boutsikaris, Nate Corddry, Sydney Chandler ve Alex Hernandez eşlik ediyor.

Mark Protosevic imzalı dizinin bölümlerini Fernando Meirelles ve Adam Arkin yönetti. Yapımını Apple Studios’la birlikte Protokino, Kinberg Genre ve Chapel Place Productions üstlendi.

Farrell, diziye ismini de veren Amerikalı özel dedektif John Sugar’ı canlandırıyor. Başlangıçta Tokyo’da bir Yakuza liderinin oğlunu bulmasına ve elindeki davayı kapatmasına tanık olduğumuz Sugar, çok geçmeden yeni bir iş teklifi alıyor.

Bu seferki işi, efsanevi Hollywood yapımcısı Jonathan Siegel’ın sevgili torunu Olivia Siegel’i bulmak. Kendisine kız kardeşini hatırlattığı için kabul ettiği bu davada gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Olivia’nın başına ne geldiğini araştıran Sugar, bir yandan da Siegel ailesinin kimisi yeni kimisi uzun zamandır gömülü kalmış sırlarını ortaya çıkarmaya başlıyor. Bu sırada kendi geçmişinin peşinden gelmesi ve başının iki türlü de beladan kurtulmaması cabası…

BLUE LIGHTS (2023-)

IMDb: 8.1

BBC’de ekrana gelen Blue Lights, Mayıs 2023 itibarıyla izleyiciyle buluşan bir polisiye drama. Şimdiye kadar altışar bölümden iki sezonu yayınlandı. Kanalın polisiye yapımlarından Line of Duty’yi andıran ve büyük ilgi gören dizi, 3. ve 4. sezonları için çoktan onay aldı.

Declan Lawn ve Adam Patterson’a Blue Lights’ın senaryo yazım aşamasında  şimdiye kadar Fran Harris, Noel McCann ve Bronagh Taggart eşlik etti. Gilles Bannier ve Jack Casey ise bölümlerin yönetmenliği üstlendi.

Blue Lights’ın geniş kadrosunda Siân Brooke, Katherine Devlin, Nathan Braniff, Richard Dormer, Martin McCann, Frankie McCafferty, Andi Osho, Hannah McClean, Joanne Crawford ve Jonathan Harden gibi isimler bulunuyor. Dizinin yayını ülkemizde TV’de BBC First kanalında, dijitaldey ilk sezonuyla GAİN’de gerçekleşti.

Kuzey İrlanda merkezli Blue Lights, merkezine üç çaylak polisi (Grace, Tommy, Annie) koyarak izleyiciyi Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı’nda olup bitenlerle ve dolayısıyla bölgedeki suç dünyasıyla tanıştırıyor. Belfast’a atanan çaylaklar, Blackthorn Karakolu’ndaki farklı kıdemli polis memurların gözetiminde, bu sorunu tükenmeyen bölgede devriyeye başlıyorlar. Yol üstündeyken de kırkından sonra polis olmanın zorluklarını, teori ile pratiğin aynı olmadığını ya da bu işte kestirme ve hızlandırılmış bir yol bulunmadığını keşfediyorlar.

WICKED LITTLE LETTERS (2023)

IMDb: 7.0

Wicked Little Letters, 2023 yapımı bir İngiliz kara komedi ve suç drama filmi. Prömiyerini Eylül 2023’te Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapan film bu yılın şubat ayında Birleşik Krallık’tan başlayarak sinemalarda izleyiciyle buluştu. Ancak ülkemizde henüz vizyona girmiş değil.

Thea Sharrock tarafından yönetilen, senaryosu Jonny Sweet tarafından yazılan filmin kadrosunda Oscar ödüllü Olivia Colman, Jessie Buckley, Anjana Vasan, Joanna Scanlan, Gemma Jones, Malachi Kirby, Lolly Adefope, Eileen Atkins ve Timothy Spall gibi isimler bulunuyor. Gerçek bir skandala dayanan Wicked Little Letters’ın hikâyesi, sahil kasabası Littlehampton’da geçse de çekimleri Arundel ve Worthing’de gerçekleştirildi.

1920’lerde Littlehampton’da yaşayan halk, ki bunlara muhafazakâr ve dindar bir kadın olan Edith Swan da dâhil, komik hakaretlerle dolu tuhaf, hatta müstehcen mektuplar almaya başlar. Bunun üzerine şüpheler insanların kabadayı olarak gördüğü İrlandalı göçmen Rose Gooding üzerinde toplanır, hatta bununla suçlanır. Ancak polis memuru Gladys Moss, bundan o kadar da emin değildir. Kasabalı bir grup kadınla birlikte bu gizemi çözmek, Rose’u aklamak ve gerçek suçluyu yakalamak üzere harekete geçer.

Wicked Little Letters, mektupların anonim yazarı hakkında yürütülen bu soruşturma sırasında kasaba halkının başından geçenleri konu alıyor.

Not: Fransız yapımı Le Corbeau (1943) da benzer konulu bir suç-gerilim filmi. Henri-Georges Clouzot’nun yönettiği ve Pierre Fresnay, Micheline Francey ve Pierre Larquey’nin oynadığı film, bir dizi vatandaşın, özellikle kürtaj hizmeti vermekle suçlanan bir doktoru hedef alan, iftira niteliğinde bilgiler içeren isimsiz mektuplar aldığı bir Fransız kasabasını konu alıyor. Mektupları çevreleyen gizem, halk arasında şiddete de dönüşüyor.

Film, II. Dünya Savaşı sonrasında, Fransa’nın işgaline yakın bir dönemde kurulan bir Alman yapım şirketi olan Continental Films tarafından çekilmiştir. Komünist basın tarafından Fransız halkını aşağılayan bir film olarak değerlendirilmesi nedeniyle yönetmenin Fransa’da yönetmenlik yapması yasaklansa da protestolar sonucu 1947’de bu yasak kaldırılmıştır. Filmin üzerindeki sansür 1969’da sona ermiştir.

Öte yandan yönetmen Otto Preminer da Le Corbeau’yu Amerikan bir noir filmi olarak The 13th Letter (1951) adıyla yeniden çekti.

JOYLAND (2022)

IMDb: 7.6

Joyland, komedi, suç ve dramayı bir araya getiren 2022 Pakistan yapımı bir film. Senaryosunu Maggie Briggs’le birlikte kaleme alan Saim Sadiq’in ilk uzun metraj filmi.

Filmin başrollerinde Ali Junejo, Rasti Farooq, Alina Khan, Sarwat Gilani ve Salmaan Peerzada yer alıyor. İlk gösterimini Mayıs 2022’de Cannes Film Festivali’nde yaparak festivalde prömiyer yapan ilk Pakistan filmi oldu. Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünde gösterildi ve Jüri Ödülü’nü kazandı. Ayrıca LGBTQ temalı en iyi film için verilen Queer Palm ödülünü de aldı.

Başlangıçta Pakistan’da gösterime girmesi yasaklansa da bazı sahne kesintilerin ardından ülkede gösterime girmesine izin verildi. Yine de filmin hikâyesinin geçtiği Punjab’da gösterilmesi halen yasaktır. Ülkemizde Başka Sinema dağıtımcılığında 16 Haziran 2023’te vizyona girdi ve dokuz hafta vizyonda kaldı.

Joyland, 95. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film dalında  aday olarak seçildi. Son beşe kalamasa da 15 filmlik kısa listeye giren Joyland, bunu başaran ilk Pakistan filmi oldu. Yönetici yapımcıları arasında 2014 Nobel Barış Ödülü sahibi aktivist Malala Yousufazai de bulunuyor.

Film, Lahor’un kenar bir mahallesinde yaşayan ve düşük gelirli bir hayat süren Rana ailesinin etrafında dönüyor.

Evin uzun süredir işsiz olan küçük oğlu Haider (Haydar), bir arkadaşının yardımıyla erotik bir dans tiyatrosunda arka plan dansçısı (backup dancer) olarak iş bulur. Erkek torun özlemi çeken ailenin otoriter reisi Amanullah oğlunun iş bulmasının ardından gelini Mumtaz’a  estetisyen olarak çalıştığı salondaki işini artık bırakmasını emreder.

Yeni işinin detaylarını muhafazakâr bir çevrede yaşayan ailesinden saklayan Haider’in bir de transseksüel dansçı Biba’ya âşık olmasıyla farklı sorunlar baş göstermeye başlar. Ailenin geleceğe dair planları, çevreye ve kendilerine karşı duruşları, beklentileri ve zorunlulukları değişir.

DEVR-İ ALEM SAHAF’LA SOHBET

Bize kendinizden bahseder misiniz? Ne kadar zamandır bu işi yapıyorsunuz? Sahaflık hikâyeniz nasıl başladı?

Sahaflık hem zor hem de keyifli bir meslek. 2002 yılında Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndan emekli olduktan sonra, kitaplara olan düşkünlüğüm ve merakımın da etkisiyle bir sahaf dükkânı açmayı düşündüm ve aynı bankadan emekli olan arkadaşım Mehmet Akgül’le Kuğulu Pasajı’nda bir dükkân açtık. O antika, ben ikinci el kitap satıyorduk. Bir iki sene sonra Mehmet benden ayrılarak kendi başına çalışmaya başladı. Ben de küçük oğlum Evrim’le birlikte kitap alım-satımına devam ettim. Yaklaşık üçüncü yılımızda, yeni yayınlanan çizgi romanları da getirterek, özellikle çizgi roman açısından faaliyet alanımızı genişlettik. Salgın döneminde dükkânı zorunlu olarak Evrim’e devrettim.

Kitabevinizde kaç kitap var? Bunları ne kadar zamanda, nasıl topladınız?

Kitabevini açarken ağırlıklı olarak çizgi roman, polisiye, bilim-kurgu, fantastik yani kurgu kitaplara ağırlık verdik. Daha önce de belirttiğim üzere kitabevimizde hem yeni, hem de ikinci el kitaplar satılmaktadır ve çizgi roman alanında halen Ankara’nın en eski kitapçısıyız.

Kitabevindeki kitap sayısını tam olarak saptamak zor ancak depomuzdakileri de dahil edersek, yüz-yüz elli bin civarında olduğunu tahmin ediyorum. Dükkânı açarken ilk kitapları kendi kütüphanemden ayırdıklarımla sağlamıştım. Daha sonraları yeni yayınları büyük ölçüde yayınevlerinden, ikinci el kitapları ise değişik kaynaklardan topladık ve toplamaya devam ediyoruz.

Günümüzde sahaflara yönelik ilgi nasıl? Son yıllarda kitapların internet üzerinden satışı giderek yaygınlık kazanıyor. Bu durumdan etkileniyor musunuz? Dijitalleşmenin artmasıyla birlikte kitapçıdan ya da sahaftan kitap alma alışkanlığı ya da geleneksel kitapçılık bitecek mi sizce?

Günümüzde sahaflara yönelik ilgi devam ediyor. İnternet üzerinden yapılan satışların yaygınlık kazanması elbette satışları etkiliyor. Ancak okuyucular kitaplarını özellikle görerek, karıştırarak seçip almayı tercih ediyor. Özellikle ikinci el kitap satışlarında bizzat görerek almak bence de daha doğrudur. Aslında birinci el kitaplarda da durum hemen hemen aynı. Bu nedenlerle, sahaftan kitap alma alışkanlığının ya da geleneksel kitapçılığın, kitaplar basıldığı müddetçe daha uzun süre biteceğine inanmıyorum.

Kitabevinizde gerçekleştirdiğiniz etkinlikler var mı? Varsa bahseder misiniz?

Önceki yıllarda imza günleri düzenlerdik, kitap fuarlarına ve çizgi roman festivallerine (Ankara ve İstanbul) katılmak gibi etkinliklerimiz de vardı.

Müşteri profiliniz nasıl? Daha çok hangi türde kitaplar satılıyor?

Yediden yetmişe her yaştan müşterimiz var, yani müşteri profilimiz oldukça geniş. Yaş gruplarına göre satılan çizgi romanlar değişiyor. En genç müşterilerimiz daha çok Walt Disney, Cedric vb. çocuk karakterlerini okurken, on yaşından itibaren başta Mangalar olmak üzere Red Kit, Asteriks, DC ve Marvel kahramanlarını okuyorlar. 15-16 yaş üstü müşterilerimiz Marvel ve DC’leri tercih ediyor. Orta yaş ve üstü müşterilerimizin favori çizgi romanları ise grafik romanlar, Fumetti[1] ve Frankofon[2] çizgi romanlar.

Son yıllarda yerli polisiye kitaplarda nicelik bakımından bir artış söz konusu. Okurlarda polisiyeye yönelik bir ilgi gözlemliyor musunuz? Polisiye kitap satışlarınız ne durumda? Okurlar daha çok hangi polisiye yazarlarına ilgi duyuyor? Hangi tür polisiye kitaplar daha çok talep görüyor?

Çizgi roman dışında satılan kitaplarımızın önemli bir bölümü polisiye romanlar. Dükkanımızda polisiye romanların binlerce çeşidini bulabilirsiniz.

Son yıllarda yerli polisiye kitapların yayınında gerçekten de büyük bir artış bulunuyor. Çok sayıda yeni yazar ortaya çıkıyor. Burada 221B ve Dedektif Dergi gibi polisiye dergilerin de büyük bir katkısı olduğuna inanıyorum. Ayrıca müşteriler özellikle İskandinav polisiyelerini tercih ediyorlar. Doğal olarak diğer polisiye yazarlarının kitapları da çok satılmaktadır.


[1] İtalya kökenli çizgi romanlar.

[2] Fransız ve Belçikalı yayıncılar tarafından yayımlanan, dili Fransızca olan çizgi romanlar.

Maurice Halperin Olayı

1953 yılı, modern ABD tarihinin en karanlık dönemi. Arthur Miller’in 1952’de yazdığı The Crucible (Cadı Kazanı) oyunda alegorik bir şekilde anlattığı üzere McCarthyciliğin cadı kazanı kaynatılıyor ve hakkında herhangi bir şekilde şüphe duyulan herkes içine atılıyordu. McCarthycilik, Amerikan entelektüel yaşamına ve demokrasisine büyük zarar veren kara ve çıkmayan bir leke olarak tarihteki yerini almak üzereydi.

Arthur Miller

McCarthy döneminin mağdurları arasında sadece sinema, basın ve sanat dünyasının önemli simaları yoktu elbette. Bu toz duman içinde tabiri caizse at izinin it izine karıştığı yıllarda kimin suçlu ve gerçekten bir komünist (Sovyetler Birliği) ajan kimin masum olduğu hakkında net bir fikre sahip olmak mümkün olmayabiliyordu. İşte bu politik ve tarihi atmosferin bir ürünü olarak anormal şartlarda doğan ve yarım yüzyıla yakın bir süre bir muamma olarak kalan Maurice Halperin Olayı da yıllarca süren bir tartışmanın konusu oldu. Yıllar sonra bazı gizli arşivlerin açılmasının ardından ortaya çıkan gerçek, casusluk dünyasının en ilgi çekici vakalarından biri olarak espiyonaj tarihindeki özgün yerini aldı.

Olayın kahramanı Maurice Halperin 1906’da Boston’da doğdu. Çok iyi bir eğitim alan Halperin, lisans derecesini Harvard, yüksek lisans derecesini Oklahoma ve doktora derecesini de Sorbonne Üniversitelerinden aldı. 1930’da Sorbonne’da başlayan akademik kariyeri sırasında Oklama ve Florida Üniversitelerinde ders veren Halperin, 1941 yılında kamuya geçerek Latin Amerika uzmanı olarak Amerikan Hükümeti için çalışmaya başladı. O dönemde ABD’nin ana haber alma teşkilatı olan ve 1947’de kurulan CIA’nin de temelini teşkil eden OSS (Office of Strategic Services – Stratejik Hizmetler Dairesi) içinde Latin Amerika araştırmalarının yapıldığı birimi yönetti. OSS’nin ikinci adamı olan Yarbay Duncan Chaplin Lee’nin özel yardımcısı olarak görev yaptı. Lee, sonradan öğrenildiği üzere Stalin dönemi Sovyet Gizli Servisi NKVD için çalışan OSS içindeki bir köstebekti ve bu da Lee’yi Amerikan casusluk tarihinde Sovyetler için çalışan en yüksek rütbeli iki taraflı casus yapar. İlginçtir, Lee OSS sonrası yaşamına başarılı bir avukat olarak devam etti; hatta CIA için Çin’de bazı operasyonlarda aktif olarak yer aldı. Lee’nin II. Dünya Savaşı boyunca OSS’deki görevi sırasında bir Sovyet ajanı olduğu gerçeği ölümünden sonra kanıtlanmıştır. Lee’yi ceza almaktan kurtaran, bilgileri sadece sözlü olarak aktarmaktaki ısrarıdır. Bu sayede hem arkasında bir kanıt bırakmamış hem de bilgilerin zararı ve etkisi görece az olmuştur.

Maurice Halperin

Halperin’e geri dönersek, savaş sonrasında ABD’nin Soğuk Savaş politikalarının ana çerçevesini oluşturan Truman Doktrini ve Marshall Planının tasarlanmasında ve NATO’nun kuruluşunda çok büyük bir rol oynamış olan Dışişleri Bakanı Dean Acheson’un Latin Amerika konularında danışmanlığı görevine getirilir. Birleşmiş Milletler’in kuruluşunda da aktif rol alır. Sonra sürpriz bir şekilde, diplomasi alanında kariyerinin hızla ilerlediği bir dönemde ABD Dışişleri’nden istifa eder ve Latin Amerika Çalışmaları’nda ders vermek üzere Boston Üniversitesi’e geçer.

1948 yılına gelindiğinde ABD tarihinin en büyük çift taraflı casusluk olayı patlar. ABD Komünist Partisi CPUSA’nın bir üyesiyken Stalin dönemi Sovyet İstihbarat Örgütü olan ve sonra da KGB’ye dönüşen NKVD tarafından devşirilen ve ‘spymaster’ konumun gelerek ABD içindeki komünist casuslar ağını yöneten Elizabeth Bentley 1945 sonunda FBI’a giderek tüm casusluk faaliyetlerini itiraf eder. Amerikan Kongresi’nin ‘Amerika Karşıtı Faaliyetler Komitesi’ (HUAC – Anti-Amerikan Activities Commitee) karşısında verdiği ifadelerle üç yıl boyunca ülkede faaliyet gösteren iki casus ağını açığa çıkarmış ve toplamda 80’den fazla Amerikan vatandaşını casusluk ve vatana ihanetle suçlamıştır. Bunlar arasında yer alan kişilerden biri de Halperindir. Bentley, 1942-44 arasında Halperin’in OSS’den aldığı kritik bilgileri Sovyetler’e aktardığını iddia eder. Bu iddialar üzerine yapılan izlemeler sonucunda Halperin’in Amerika’da faaliyet gösteren Sovyet casuslarıyla temas ettiği ortaya çıkar ve 1953 yılında bazı Sovyet gizli şifrelerinin Amerikan karşı casusluk çalışmaları sonucunda çözülmesi üzerine HUAC karşısında ifade vermek zorunda kalır. Bu esnada Boston Üniversitesi’ndeki pozisyonunu da kaybeder.

Komite karşısında hakkında yapılan suçlamaları reddetmesine karşın Halperin durumunun kötüye gittiğine kanaat getirir ve Meksika’ya kaçar. Bir süre orada ders veren Halperin Amerika’ya iade edilmekten kurtulmak için Sovyet Birliği’ne kaçar. Moskova yıllarında hem ders verir hem de Che Guevera ve casusluk tarihinin en büyük skandalı ve köstebek hikayesi olarak kabul edilen Cambridge Beşlisi’nin üyelerinden İngiliz Donald Maclean ile yakın dostluklar kurar. Guevara’nın davetini kabul ederek 1962’de Küba’ya gider; Havana Üniversitesi’nde ders verir ve Castro’ya danışmanlık yapar. Küba’daki politik atmosferin gerginleşmesinin ardından Kanada’ya göç eder ve orada siyaset bilimi alanında ders vermeye devam eder ve Küba alanında önde gelen uzmanlardan biri olarak kabul görür. 1995 yılında, 88 yaşında Kanada-Vancouver’de vefa eder. 

Maurice Halperin davası neden casusluk tarihinin  ilgi çekici olaylarından biridir?

Elizabeth Bentley

Öncelikle 1940ların sonunda Elizabeth Bentley’nin ifşalarıyla ortaya çıkan ABD bürokrasine sızmış köstebeklerin en önemlileri ülkesini tek terk eden Joseph Katz ile birlikte Halperin olmuştur. Bentley, FBI’ın maaşlı itirafçısı olur; yaşamını sekreterlik ve öğretmenlikle sürdürür. Nathan Gregory Silvermaster ABD’de yaşamaya devam eder. Kanada asıllı ekonomist Lauchlin Bernard Currie ABD pasaportunun yenilenmemesi sonucu Kolombiya’da hayatını sürdürür. Keeney Çifti (Philip ve Mary Jane) suçlamalar sonrasında New York’da bir sinema işletirler. Halperin kaçarak suçunu baştan kabul mu etmiştir? Bu olay üzerine 1995 tarihli ‘Cold War Exile: The Unclosed Case of Maurice Halperin’ başlıklı kitapta Don S. Kirschner “Halperin’in suçlamaları reddetmesine rağmen adını temizlemeyeceğini bildiğinden dolayı Meksika’ya kaçtığını” iddia eder. Kitap ayrıca Halperin’in, McCarthy döneminin komünist avı çılgınlığının bir kurbanı mı yoksa komünizme inanmış ve bunun için de bir kereliğine Sovyetler’e bazı bilgiler sızdırmış  ama sonrasında inancını yitirmiş ‘bir zamanların idealisti’ bir solcu Amerikan entelektüel midir sorusunu ortaya atar.

Kirschner, 1995 tarihli kitabında Bentley’nin iddialarına dair bir kanıt olmadığını; Helperin’in de ısrarla masum olduğunu belirtir. Kitabında sadece dönemin FBI belgelerini incelemekle kalmaz, bizzat Helperin ile de kapsamlı röportajlara yer verir. Kitap, Amerika’nın tarihine büyük damga vurmuş, FBI’ın kurucusu ve uzun yıllar başkanlığını yapan J. Edgar Hoover’in gücünü nasıl kullandığını da ortaya koymuştur.

Halperin’in ölümünden birkaç ay sonra yayınlanan kitabı okuyan hemen herkes onun masum olduğuna dair bir kanaata sahip olur. Onun dönemin mevcut politik atmosferine kurban gittiğine; panikleyip yurtdışına kaçmasaydı Bentley ifşaalarında adı geçen diğerleri gibi Amerika’da yaşamına devam edebileceğine inanma eğilimi ağır basar.

Halperin’in ölümü ve Kirschner’in kitabı sonrasında davanın çözülmeden tarihteki yerini aldığı düşünülebilir ama 2000’lerin başında sadece Halperin’in değil, Amerikan bürokrasine sızmış en yüksek rütbeli Sovyet köstebeği olan Duncan Lee’nin hakkında gerçek de ortaya çıkar. 

Venona Projesi, ABD tarafından II. Dünya Savaşı sırasında başlatılan ve 1980’e kadar Soğuk Savaş sırasında da devam ettirilen bir karşı casusluk operasyonudur. 37 yıl boyunca Sovyet istihbarat örgütlerinin gizli mesajlarının deşifresini amaçlayan proje, bu dönemde gönderilen mesajların yaklaşık üç bin tanesini çözmeyi başarmıştır. Bu çözümler sayesinde Lee’nin de aralarında bulunduğu bir grup Amerikalı’nın Sovyetler adına casusluk faaliyetlerinde bulundukları ortaya çıkarılmıştır. Atom bombasının yapıldığı Manhattan Projesi’nin gizli bilgilerinin Sovyetler’e verildiği de yine bu mesajlar sayesinde keşfedilmiştir.

Atom bombasıyla ilgili çalışmalar Manhattan Projesi adı altında yürütülmekteydi.

Venona Projesi’nin açıklanan belgelerinde Maurice Halperin’in adı geçmekte midir? Deşifre olan mesajlar açık bir şekilde onun Sovyetler adına casusluk yaptığını ve Amerikan diplomasinin gizli yazışmalarını Sovyetler’e aktardığını kanıtlamıştır. O da tıpkı yakın çalıştığı Lee gibi ölümünden sonra bir Sovyet ajanı, bir köstebek olarak tarihteki yerini almıştır. Bu da hem onun masumiyet iddialarını hem de Kischner’in kapsamlı kitap çalışmasını amiyane tabirle boşa çıkarmıştır.

Maurice Halperin olayını ve Bentley itirafları sonucu ortaya çıkan casusluk vakalarını politik ve tarihi bir düzeyde nasıl değerlendirmek gerekir? Öncelikle Halperin ve onunla birlikte adı geçen diğer üst düzey Amerikan casusları Sovyetler adına II. Dünya Savaşı sırasında casusluk yapmışlardır. Soğuk Savaş öncesi bir dönemde, ABD ve Sovyetlerin Nazi Almanya’sı karşısında müttefik oldukları yılları kapsayan bu casusluk faaliyetleri çok büyük ölçüde politik/ideolojik inanmışlık ve idealizmin bir sonucudur. Hemen tamamı çok iyi eğitimli birer entelektüel olan bu insanlar, bu faaliyetleriyle büyük ölçüde dünya sosyalizmine ve insanlığın hayrına olduğunu düşündükleri küresel bir devrime hizmet ettiklerine inanıyorlardı. Muhtemelen hiçbiri Stalin terörünün neredeyse Hitler Nazizm’inin  yarattığı yıkıcılık ve insanlık trajedisiyle aynı olduğunun; Gulag’ın veya Büyük Terör’ün gerçek anlamının farkında değillerdi.

Peki idealizm bu yaptıklarını haklı çıkarır mı? Bu sorunun cevabını tarihsel bir boyutta ama günümüzde; yani tüm Soğuk Savaş tarihini ve deneyimini gördükten sonra vermek kolay: Çıkarmaz. Onlar olmasaydı muhtemelen Sovyetler ve Stalin o kadar güçlenmeyecekti. Belki Doğu Avrupa o kadar kolay Sovyetler hakimiyetine girmeyecek ve bir Demir Perde hiç olmayacaktı. Belki Sovyetler Birliği hiçbir zaman bir atom bombası yapamayacak ve Soğuk Savaş hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti. Öte yandan bu kişilerin insanlığın bir Soğuk Savaş deneyiminden geçeceğini tahmin etmesi de mümkün değildi. Bu da bizi, konu hakkında ahlaki bir yargıya varmanın politik ve tarihsel düzlemdeki kadar rahat ve kesin olamayacağı gerçeğiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

KAVİM / AHMET ÜMİT’TEN BİR KOMİSER NEVZAT MACERASI



Gencoy Sümer: Ahmet Ümit’i uzun uzun anlatmayacağım. Sanırım herkes tanıyor. Elimdeki kitap 2006 Doğan Kitap baskısı. Daha sonra aynı roman Yapı Kredi Yayınları’ndan basılmış. Başkomiser Nevzat maceralarının (Sis ve Gece, İstanbul Hatırası) üçüncüsü. Yazar 1914 yılında Sarıkamış’ta vefat eden İsmail dedesine ithaf etmiş romanını.

Girişte bir teşekkür bölümü var. Roman için araştırma yaptığı sırada yardımlarına başvurduğu kişilere teşekkürlerini sunmuş yazar.

Karakterleri tek tek anlatmak yerine doğrudan romanın süjesine geçeceğim. Yani olay örgüsünü kısaca özetleyeceğim.

Romanın başında Tevrat’tan bir alıntı var. “Öldürmeyeceksin!” Bölüm başlarında bu şekilde dini ifadeler var. Roman Elmadağ’da işlenen bir cinayetle başlıyor. Bu iyi bir giriş. Polisiye romanlarda başlangıçta bir cinayetin işlenmesi okuyucu yormamak, beklentiye sokmamak açısından iyidir. Maktulün kimliğinden Yusuf Akdağ olduğunu anlıyorlar. Nevzat ve ekibi olay yerine gidiyor. Ekipte Zeynep ve Ali var. Roman boyunca bu ikisi için de bir alt hikâye var ancak ben romanın polisiye hikayesi üzerinde duracağım. Yusuf Akdağ kalbinden iki kez bıçaklanmış. Olay yerinde Hristiyanlıkla ilgili birtakım semboller bulunuyor, ritüel görüntüsü var. Bıçağın kabzasında haç, masanın üzerinde açık duran bir İncil var. Kutsal kitapta bir satırın altı kanla çizilmiş ve “Mor Gabriel” ismi yazılmış. Bu Çehov’un duvara asılı tüfeği gibi. Diğer ayrıntıların hiçbir önemi yok. Odada esrar ve tütsü kokusu var fakat kapıda zorlama, cesette bir mücadele izi yok. Maktulün Midyatlı bir Süryani olduğu tahmin ediliyor. Cesedin sol bileğinin iç kısmında bir doğum lekesi/silinmiş bir dövme izi var. Tam bu sırada olay yerine maktulün Can adındaki arkadaşı geliyor. Can bir üniversitede sanat tarihi öğretim görevlisi. Can ilk şoku atlatınca maktulün Süryani olduğunu teyit ediyor. Yusuf’un ailesi yok, bekar. Ortaköy’de Nazereth adlı barı işleten Meryem isminde bir sevgilisi olduğunu öğreniyoruz. Can maktulün son zamanlarda ruh halinin çok kötü olduğunu söylüyor. Bunun üzerine Nevzat Meryem’le görüşmek için bara gidiyor. Nazareth kiliseye benzer bir mekân, içeride çok az müşteri var. Nevzat bu görüşmeden işe yarar bir bilgi alamıyor. Bilgiyi Meryem’in fedaisi Tonguç veriyor. Kınalı Meryem meşhur mafya fedaisi Yanık Fehmi’nin kızı. Yusuf’la daha önce Beyoğlu’nda işlettiği mekânda tanışmışlar. Yusuf bara gelip racon kesen Kadir’i dövmüş. PKK itirafçısı ve polis tarafından korunduğu zannedilen Bingöllü Kadir Yusuf’un tek düşmanı olabilecek kişi. Meryem de Tonguç da maktul hakkında fazla bilgiye sahip değiller. Yusuf’un arkadaşı olduğunu söyledikleri Timuçin’i hiç görmemişler. Antikacı Malik ismi de geçiyor konuşma sırasında. Nevzat o gece sevgilisi Evgenia ile beraberken Bingöllü Kadir öldürülüyor. Katil Tonguç, hemen yakalanıyor, suçunu itiraf ediyor. Tonguç’u sorguladığında Meryem’in azmettirici olduğunu öğreniyor. Ancak Nevzat cinayeti Meryem’in işlediğini düşünüyor.

Yusuf’un evinde yapılan aramada bir mektup bulunuyor. Mektubu Fatih adında biri kardeşi olarak hitap ettiği birine yazmış, emaneti kimseye teslim etmemesini ve Timuçin’e güvenmesini tavsiye ediyor.

Nevzat, Kapalıçarşı’da Malik’in antika dükkanına gidiyor. Malik Antakyalı bir Süryani. Yusuf ile Can’ı Malik’in tanıştırdığını öğreniyor komiserimiz. Malik suç dolu yılların ardından Hristiyan olmuş ve reenkarnasyon inancından dolayı kendini Aziz Pavlus sanıyor.

Roman epey ilerlemişken geç bir bilgi öğreniyoruz. Otopsi sırasında Yusuf’un sünnetli olduğu anlaşılıyor. Yusuf’un gerçekten Hristiyan olup olmadığını sormak üzere Nevzat, Ali ile beraber Meryem’e gidiyor. O sırada Meryem maktulün dairesinde Kuran okutmakta. Bu da poliste bir şüphe uyandırıyor. Meryem durumu bütün dinlerin aynı tanrıya inandığını, kendi inancına uygun olarak dua edilmesini istediğini söyleyerek açıklıyor. Yusuf’un sağlık nedenleriyle sünnet olduğunu anlatıyor.

Nevzat da Yusuf’un katilinin Bingöllü olmadığını Meryem’in onu öldürmekle hata ettiğini söylüyor. Ancak Meryem durumu inkâr ediyor.

Nevzat, Can’dan Mor Gabriel’in Süryani azizi olduğunu, bu ismi taşıyan bir kilise olduğunu öğreniyor. Can da Antakyalı, dayısı Katolik bir papaz ve Malikle eski dost. Can’ın Hristiyan annesi ve Nusayri olan babası o küçükken öldürülmüş.

Polisin yaptığı araştırma sonucunda Malik’in Yusuf’un hesabına yüz bin dolar yatırdığı ortaya çıkıyor. Malik’in suç dosyası kabarık. Geçmişte tarihi eser ve silah kaçakçılığı yapmış. Yusuf’un telefon kayıtları incelendiğinde son zamanlarda sık sık Emniyet’i aradığı ortaya çıkıyor, ancak kiminle konuştuğu anlaşılamıyor.

Can, Malik’in bir el yazması İncil sattığını bilgisini verirken uzun uzun Hristiyanlığın doğuşu, Süryanilik ve Aziz Pavlos hakkında da bilgi veriyor. Burada romanın kurgusu açısından öğrenebildiğimiz tek şey Can’ın anne ve babasının seksen öncesi ülkücü militanlarca öldürülmüş olduğu.

Nevzat, hesaba yatan parayı ve İncil’i sormak üzere Malik’in evine gidiyor. Malik bir kapısı şapele açılan tarihi bir binada oturmakta. Evdeki antika eşyalar arasında bir de kılıç var. Bu Nevzat’ın ilgisini çekiyor. Bu Çehov’un tüfeği işte. Yazar burada güzel kullanmış. Malik bu kılıcın Pavlus’un kafasını kesen kılıç olduğunu söylüyor. Elyazması kutsal kitabı Yusuf’tan alıp Mor Gabriel Kilisesi’ne geri gönderdiğini anlatıyor. Kitabı kiliseden çalan kişi bir mağarada boğularak ölmüş.

Nevzat’ın Malikle görüşmesinin ardından romanın ilk twisti gerçekleşiyor. Abisi Yusuf’un cesedini teşhis için gelen Gabriel, ölenin Yusuf olmadığını söylüyor. Ancak Gabriel ölen şahsı tanıdığını, isminin Komiser Yavuz olduğunu söylüyor. Yavuz’un geçmişte terörle mücadele göreviyle köyde bulunduğunu ve köylüye eziyet ettiğini hatta altı genci bir mağaraya kapatarak boğduğunu anlatıyor. Teyze oğlu canını kurtarabilmek için Yavuz komisere kumaşa sarılı değerli bir şey vermiş ancak ölümden kurtulamamıştır. Olay uluslararası basına yansımış, Avrupa’dan delegeler gelmiş ve olaya karışan güvenlik görevlilerine dava açılmıştır. Ancak Komiser Yavuz, PKK militanlarınca yakalanıp feci bir şekilde parçalanarak öldürülmüş, dava düşmüştür.

Nevzat komiserin kafası Evgenia’nın Yunanistan’a gitme kararı alması yüzünden karışık. Bu sırada Antikacı Malik’in kafası kesilerek öldürüldüğü haberi geliyor. Olay yerinde yakalanan kişi Can. Mahallelinin linçinden polis yardımıyla kurtulmuş. Can sorgusunda Malik’i öldürdüğünü kabul etmiyor, olay yerine Malik’le konuşmak için gittiğini ve cesediyle karşılaştığını anlatıyor. Ona göre katil Nevzat’ın amiri emniyet müdürü Cengiz. Bu kısım da romanda okur için şaşırtıcı bir gelişme. Nevzat önce buna inanmıyor, ancak araştırdıkça delillerin ve şahitlerin Can’ın ifadesini doğruladığını anlıyor. Cesedin elinden alınan bir iplik örneği, Cengiz’in kaşmir paltosuyla uyumlu çıkıyor.

Nevzat ve ekibi beş yıl önce Süryani köyünde yaşanan işkence olayını araştırıyor. Patos makinasında parçalanarak öldürülen komiserin asıl adının Selim Uludere olduğunu öğreniyorlar. Olaya karışan diğer polisler şimdiki emniyet müdürü Cengiz ve Mehmet isimli başka bir eski polis.

Bu üç kişinin Yavuz (Sultan Selim), Fatih (Sultan Mehmet) ve Timuçin (Cengiz Han) kod adlarını kullandıkları açığa çıkıyor.

Nevzat şöyle bir varsayımda bulunuyor; Selim yaşananlardan ötürü vicdan azabı çekerek ruh sağlığını yitirmiş, esrar kullanmaya başlamış ve dine sarılmıştır. Sık sık emniyeti aramasından rahatsız olan Cengiz, kirli geçmişinden kurtulmak için Selim’i ve olaylardan haberdar olan Malik’i öldürmüştür. Nevzat, Mehmet isimli komiserin de hayati tehlikesi olduğunu düşünüyor ve ekibiyle evine gidiyor. Mehmet’i evinde çarmıha gerilmiş olarak ölü buluyorlar. Cinayet mahallinde yine dini semboller var. Komşu kadın evde bulunan bir fotoğraftan Cengiz ve Selim’i teşhis ediyor.

Nevzat, Cengiz müdür ile polis evinde karşılaşınca yüzleşmek zorunda kalıyor. Cengiz bütün suçlamaları reddediyor. Nevzat amirlerini uyardığı halde Cengiz kaçıyor.

Nevzat evine döndüğünde Cengiz elinde tabancayla onu beklemekte. Konuşuyorlar. Cengiz Malik’i öldürdüğünü itiraf ediyor ancak bunun bir kaza sonucu olduğunu, Cengiz’in arbede sırasında düşüp kafasını vurarak öldüğünü söylüyor. Cengiz Malik’in kafasını kılıçla keserek ve kutsal kitaba not yazarak olayı diğer cinayetlere benzetmeye çalışmış. Nevzat anlatılanlara inanmayınca arkadaşlarının kahraman olduklarını söyleyerek onu yaralayıp bayıltıyor ve kaçıyor.

Ertesi gün Nevzat ve ekibi bu üç arkadaşın geçmişini araştırmaya başlıyor. Can’ın evinin önüne ekip gönderiliyor. Ancak Cengiz’i teşkilatta halen koruyanlar var. Can ekip aracının gittiğini görünce Nevzat’ı arıyor. Can’ın evine gittiklerinde Cengiz’in onu rehin aldığını görüyorlar. Çatışma çıkıyor, Nevzat Cengiz’i öldürüyor.

Araştırmalar sonucunda Selim, Cengiz ve Mehmet’in seksen öncesi silahlı çatışmalara katıldığını, bunlara silah temin eden kişinin de Malik olduğu ortaya çıkıyor. Zeynep, Malik cinayetinde üslup farkı olduğunu, önceki iki cinayeti Cengiz’in işlemediğini iddia ediyor.

Bunun üzerine ekip kütüphane arşivinden daha önce Cengiz müdürün araştırdığı dokümanları alıyorlar. Bir gazete haberinde Can’ın ailesinin suikast haberine rastlayınca bundan Cengiz, Mehmet ve Selim’in sorumlu olduğunu anlıyorlar. Can ailesinin intikamı için onlarla yakınlaşmış ve öldürmüş. Can tutuklanıyor ancak konuşmuyor. Delil yetersizliğinden serbest kalıyor. Merkezden çıkarken Meryem’in diğer fedaisi tarafından vurularak öldürülüyor. Bütün hikâye bundan ibaret.

Derin Gezmiş: İki konu aklıma takıldı. Aslında roman cinayetle başlamıyor. İlk bölümde Nevzat ve Ali ailesini cinnet geçirerek öldüren bir başka polisi sorguluyorlar. O hikâye orada öylece kalıyor. Ben yazarın bunu da akış içinde bir yere bağlamasını bekledim. Bağlamadı.

Bir polisten karakollarda ‘ifade odası’ olduğunu duymuştum. Ahmet Ümit romanlarında buraya hep ‘sorgu odası’ diyor.

Genel olarak Ahmet Ümit’in kalemini çok beğenirim. İyi bir hikâye anlatıcısıdır. Tarihi, dini konuları gayet başarıyla anlatıyor. Türk milliyetçiliğiyle ilgili alt mesajları her kitabında var. Olayları Başkomiser Nevzat’ın ağzından dinliyoruz. Ancak Nevzat, Ali’nin, Zeynep’in duygularını da gayet net anlatıyor. Bu anlatım bana çok geniş geldi, gerçekçi bulmadım. Ali’nin sıradan cinayetlerden sıkılıp sıra dışı cinayetler araması da bana gerçekçi gelmedi.

Gencoy Sümer: Haklısın bu tür anlatımlar gerçekçi ve ‘toplumcu’ romanlarda okurun gözüne batıyor. Romanın kahramanı mesela Poirot, Sherlock gibi gerçeküstü karakterler olsaydı batmazdı.

Derin Gezmiş: Polislerin işleriyle çok meşgul olup ailesini ihmal ettiği klişesi ile Bingöllü’nün gençken polislere yakın durarak karakol bilgilerini öğrenmesi bana gerçekçi gelmedi. Terör bölgesinde güvenlik sıkıdır diye düşünüyorum. Yazarın emniyet güçlerini zayıf göstermek istediği izlenimi edindim. Ayrıca okuduğum polisiyelerde suçluların adalete teslim edilmesi beni mutlu eder. Ahmet Ümit romanlarında katilin adalete teslim edilmeyip ölmesi beni çok sinirlendiriyor.

Emel Aslan: Romanı akıcı ve keyifli buldum. Yazar hikâyeyi güzel anlatıyor ve okutuyor. Türkçeyi güzel kullanıyor. Beni akıştan koparan şey çok fazla tarihi bilgi verilmesi oldu. Bunların içinde gerekli olanlar vardı, evet ama bence gereksiz uzatılmış yerler de vardı. Bu şekilde hikâyenin büyüsü kaçıyor bende. Dikkatim dağılıyor, konuyu unutuyorum. Bu şekilde anlatımı tercih etmiyorum. Dinler tarihi okumak için polisiye okumuyorum.

Diğer bir eleştirim de Can hakkında. Can’la cinayet mahallinde karşılaştılar ve ilk şüphe ettikleri kişiydi. Ama ona ilgilerini çok çabuk kaybettiler. Hakkında araştırma yapılmadı, söyledikleri teyit edilmedi, hatta iyi çocuk diyerek yaklaşmasına izin verdiler. Candan şüphe etmemeleri benim ondan şüphelenmeme neden oldu.

İmlada özellikle ne- ne de kullanımında hatalar gözüme çarptı. Hitaplarda Nevzat’ın yardımcılarına sürekli Aliciğim, Zeynepciğim diye seslenmesini doğal bulmadım. Konuşurken sürekli birbirimizin ismini zikretmeyiz.

Sonlara doğru Cengiz’den şüpheleniyoruz, bütün oklar onu gösteriyor tamam eyvallah ancak Cengiz’in kazara öldürdüğü Malik’in kafasını kesmesi, kutsal kitaba yazı yazması bana zorlama geldi. Bu hareketler planlanmadan o telaş içinde yapılacak bir iş olmaktan çok uzak. İkinci bir twist olsun diye yapılmış ama oradaki kurgu bana zorlama geldi.

Karakterlerle ilgili birkaç sıkıntım var. Evgenia sevdiğim bir karakter, güzel de yazılmış. Kadın Nevzat’a rest çekiyor, anladım beni sevmiyorsun diyor çekip gidiyor. Bunun üzerine Nevzat Efendi kadını ne arayıp soruyor ne yolcu ediyor ne de vedalaşıyor. Eyvallah bu da tipik bir erkek hareketi buna da tamam diyelim. Ama Evgenia niye dönüyor anlamadım. Bu mevzuya neden gerek duyulmuş. Yunan asıllı olmasına rağmen kendisini burada evinde hissediyor demek için mi? Bu yaptığı Evgenia’nın kişiliğine uygun değil. O kadın çekip giderse bir şey olmamış gibi geri gelmez. Yazar bunu yapmasaydı keşke. Bu yüzden bana final biraz özensiz geldi. Ama genel hatlarıyla eli yüzü düzgün, güzel anlatılmış iyi bir hikâye.

Ramazan Atlen: Çoğu şey söylendi pek ekleyeceğim bir şey yok. İkinci defa keyifle okudum. Ancak bu sefer Hristiyanlık, Süryanilikle ve Evgenia ile ilgili bölümleri atladım. O kısımlar bana sıkıcı geldi. Ben polisiye kurgu kısmını okumayı seviyorum. Okumaya başlarken ne hatırlıyorum diye düşündüm. Katili anımsayamadım. Aklımda emniyet müdürüyle Nevzat’ın mücadelesi kalmış. Demek ki ilk okumada oralar beni çok heyecanlandırmış. Bahsettiğiniz kusurları okurken fark etmedim. Ancak şimdi sizden duyunca hak veriyorum.

Tek aklıma takılan şey şu oldu; Mehmet’in evine gittiklerinde bir fotoğraf bulundu. Nevzat’ın orada şunu düşünmesi gerekirdi. Şayet Mehmet’i Cengiz öldürse arkada bu fotoğrafın delil olarak kalmasına müsaade etmezdi.

Bunun dışında kitabı keyifle okuduğumu söyleyebilirim.

Gamze Yayık: Bu roman benim ilk okuduğum polisiyelerden biridir. Öyle çocukluktan itibaren Agatha Christie, Sherlock falan okumuş değilim. İkinci okuyuşta hikâyeyi tamamen unuttuğumu fark ettim, okudukça hatırlarım diye düşünmüştüm öyle olmadı. Sadece konuda bir mafya bağlantısı olduğunu anımsıyordum.

Ahmet Ümit’in tarzını severim. Daha sonraki romanlarında gördüğüm anlam bozukluğu, imla sorunları bu kitapta yok. Belli ki iyi bir editörden geçmiş. Ne yazık ki yaptığımız işin etkisiyle okumaktan keyif alamıyoruz. Editör alışkanlığıyla hatalara odaklanarak okuyoruz romanı. Bu da içime sinerek roman okumamı engelliyor.

Ahmet Ümit’in hikayeciliği konusundaki fikirlerinizde haklısınız. Tümüne katılıyorum.

Dini detayların olduğu kısımları severek okudum, çünkü o konularda yazmayı da severim. Çoğumuz öykücü olduğumuz için kısa hikayelerden hızlı, öz bilgi almaya alıştık. Romanlarda hikâyenin genişletilmesi, konunun dallanıp budaklanması, karakterlerin artması kafamızı karıştırıyor. Bölüm başlarındaki betimlemeler okuru atmosfere sokmaya yarıyor, Evgenia’nın anlatıldığı bölümler hızla akan polisiye kurguda okura nefes alması için tanınmış molalar. Yazar bu bölümlerin roman içindeki dozunu iyi ayarlarsa her bölüm rahatça ve zevkle okunabilir. Bu romanda o bölümleri uzun bulmadım.

Çok romantik biri değilimdir ama Evgenia ile Nevzat komiserin arasındaki tek taraflı aşkı okumayı seviyorum. Nevzat zaten eşi ve kızını unutamadığını söylüyor. Evgenia’nın ona olan hisleri Nevzat’ta yok bu çok açık. Polis olarak mesleğini diğer her şeyin önünde tutuyor. Nevzat böyle bir adam, bunu böyle kabullenmek gerek. Emel sordu ya “Evgenia niye gitti niye geri geldi?” diye. Çünkü Evgenia duygularıyla hareket eden bir kadın.

Birkaç kelime gözüme takıldı. Şeker maşası için tutamak kullanılmış. Yalıtılmış yerine yalıtlanmış denilmiş. Aydırmaya yetmedi denmiş, anlamasına, ayılmasına yetmedi anlamında olduğunu sanıyorum.

Gerekli olup olmadığına karar veremediğim bir detay var. Otoparkçının çolak oluşu. Birkaç sefer bu detaydan bahsediyor Nevzat. İlk defa Mor Gabriel’in kesik sağ elinin hikayesini anlattıktan sonra otoparka arabasını bırakınca fark ediyor adamın çolak olduğunu. Ben okurken sürekli bu detayın bir noktada olayın çözümüne destek olacağını düşündüm. Yani o silah duvarda asılı kaldı.

Genel olarak konuşursam kurgu ve karakterlerden çok memnundum. Derin’in bahsettiği ailesini öldüren polis sorgunun anlatıldığı ilk sahne benim hoşuma gitti. Çünkü roman Nevzat’ın hayatının tam ortasından başladı. Polis olarak böyle bir hara güre içinde, biz okur olarak sıradan bir sorgu sahnesiyle olanları okumaya başladık.

Karakterlerin kurguya girişi ve romanın üçte ikisinden sonra yavaş yavaş karakter azaltılmasını isabetli buluyorum. Bu uzunlukta bir roman için yazar oldukça ekonomik sayıda karakter yaratmış ve onları iyi idare etmiş. Romanın zamanı çok kısa, üç dört gün gibi. Konuyu bu kadar sürede güzel derleyip toplamış.

Malik karakteri üzerinden arzu ettiği o mistik havayı yaratmayı başarmış Ahmet Ümit. Ben o tür hikayeleri dinlemekten çok hoşlanırım.

Bazı klişeler var. Ahmet Ümit’le mi başladı yoksa o mu tekrarladı onu sizlere soracağım. Örneğin şu emektar Renault. Okuduğum pek çok polisiyede özel araçlar için bu sıfatın kullanıldığına rastladım. Aslında şöyle düşündüm; Nevzat çok dürüst bir adam, rüşvet yemiyordur. Eski bir araca binmesi, ucu ucuna yetirerek geçinmesi doğal.

Gencoy Sümer: O emektar araçlar Amerikan Hard Boiled polisiyelerde vardır. Türkçe çevirilerde emektar silah, emektar araba diye geçer.

Gamze Yayık: O halde bir klişe. Polisiyelerde komiserin yardımcı karakterlerinin kadın olanı nedense tertipli, akıllı ve daha pasif, erkek olanı bıçkın, sinirli, disiplinsiz betimleniyor. Bu da klişe artık. Hem de cinsiyetçi bir yaklaşım seziyorum ister istemez. Ali ve Zeynep arasındaki yakınlaşma da gereksiz. Evgenia ile Nevzat aşkı bu roman için yeterli aslında. Bu polisiye bir romansa eğer o kadar aşk meşk yeterliydi. Bunlar bana klişe geldi.

Emel Aslan: Hasarlı başrol karakteri de bu klişelerden biri. Karısını ve çocuğunu kaybetmiş, arızalı, bir yarası var. Bunun nerede başladığını ben de bilemiyorum. Evet, kurguda kusurlu karakter yaratmak iyi, elbette karakterlerin doğal olması için kusurları olmalı. Pürüzsüz karakterler inandırıcılıktan uzaktır.

Gamze Yayık: Roman boyunca yazarın sık sık tespitler, göndermeler yaptığını yarı açık mesajlar verdiğini de gördük. İlk sahnedeki polis sorgusunda polisler üzerindeki mesleki baskının, psikolojik destek eksikliğinin sonuçlarına değinildi bana göre. Gazetelerin üçüncü sayfasında ailesini katleden güvenlik çalışanlarını çok sık görüyoruz.

Gencoy Sümer: Ben de eleştirilerimi sona sakladım. Romanı seneler önce okuduğumda çok başarılı bulmuştum. Kitapta tıpkı China Town filmindeki gibi güzel bir gizem var. Yani bir dolap döner, birilerinin yalan söylediğini hissedersiniz ancak romanın sonuna kadar onun ne olduğunu bilemezsiniz. Bence romanın en iyi yazılmış bölümleri Evgenia bölümleri. Yazar oraları hakikaten düşünerek kalben yazmış. Okurken öyle hissettiriyor. Maalesef derme çatma yazılmış bölümler de var.

Ahmet Ümit’in iyi bir hikâye anlatıcısı olduğu konusundaki fikirlerinize ben de hak veriyorum. Romanlarda gereksiz detayları istemeyen biriyim. Ancak uzun, detay dediğimiz bölümler gerçekten iyi yazılmışsa tahammül edilebilir. O nedenle din sosyolojisiyle ilgili kısımlardan sıkılmadım, keyifle okudum. Oralardan ipucu da çıktı. Fakat bu sefer okuduğumda daha farklı bir gözle baktım romana. Bu sürede benim de polisiyeye bakış açım değişti, bilgim görgüm arttı. Benim fikrime göre bu roman gerçekçi bir roman değil. Ayrıca iyi işlenmemiş. Üçüncü olarak bu romanın polisiye olduğundan kuşkuluyum. Bütün gerekleri karşılamasına rağmen böyle olduğunu düşünüyorum.

Ahmet Ümit her şeyden evvel bir popüler roman yazarı. Kendisine polisiye yazarı denmesinden hoşlanmadığını düşünüyorum. Söyleşilerine bakarsanız popüler, edebi bir roman yazarının söylemlerini görürsünüz. Kavim’de bir polisiye dili yok. Polisiyede bir yere kadar edebi dil kabul edilebilir ama bir noktadan sonra rahatsız edici olabiliyor.

Bu romanda önemli kurgusal hatalar var. Yanlışım varsa düzeltin. İlk olarak anlatıcı birinci şahıs olduğunda o kişinin tıpkı Poirot’un yardımcısı Hastings gibi biraz bilgisiz hatta aptal olması gerekir ki olayları sadece gözlemleyerek anlatsın. Ya da olaylarla doğrudan ilişkisi olmamalıdır. Gidişatı o yönlendirmemeli, olayları hızlandırmamalıdır. Bu romanda anlatıcının olayların içinde olup kendi dışında olanlar için diyalogları kullanması bu romanın en büyük handikabı. O kısımlarda anlatım oldukça kötü.

Emel Aslan: Meryem’in korumasının anlattığı bir kavga sahnesi vardı. Hiç kimse o şekilde anlatmaz. Kavganın tüm ayrıntıları tek tek veriliyordu. O bana saldırdı ben de karşılık verdim diyerek geçilecek bir diyalogdu o.

Gencoy Sümer: Evet doğru. Ben başka bir örnek vereceğim. Öldürülen Mehmet’in evinde komşu Sıdıka maktul hakkında bilgi veriyor. Ancak biz bu ifadeyi Zeynep’in ağzından dinliyoruz. “Çarşıya, pazara giden Şükran biraz geç kalsa ‘Neredeydin? Sen beni aldatıyorsun,’ demeye başlamış. Yandaki Sıdıka teyzeye göre Şükran hiçbir zaman Mehmet’i aldatmamış. Ama sen bunu Mehmet’e anlat.”

Bunun gibi başka örnekler de var. Özetle olayların diyaloglarla anlatılması romanı çok yavan bir hale getirmiş. Bence yazarın anlatım yöntemini değiştirmesi gerekirdi.

Final iyi değil. Nasıl tiyatroda savaş sahnesi birebir canlandırılamıyor diye iki oyuncunun diyalogları kullanılıyorsa burada da fabulada mevcut olan Can’ın suçlu olduğu bilgisi üç polisin arasında geçen konuşmalarla aktarılıyor. Burada fabula ve süje arasındaki ilişkinin yazar açısından önemi de ortaya çıkıyor. Fabula hazır bir malzeme olarak yazarın elinde. Yazar bunu öyle bir şekilde işlemeli ki etkili bir anlam yaratmalı, sonucu göz alıcı olmalı. Benim fikrime göre finalde etkileyiciliği artırmak için Can’la Nevzat’ı yüzleştirmeliydi. Final bu nedenle bana çok zayıf geldi. Daha fazla düşünülerek yazılmalıydı.

Bir diğer husus dava çözümünde ihtimal olan zayıf gerekçeler kullanılması. Örneğin Cengiz’in Malik’i öldürmesi. Bu sahne tamamıyla gerçek dışı. Soruşturma esnasında bir emniyet müdürü kalkıp kendi kirli çamaşırlarıyla ilgili olarak çeteye mensup bir adamla görüşecek, mümkün mü? Arabasını otoparka bırakmış, gizlilik de yok. Soruşturmanın en önemli zanlılarından birinin yanına gitmesi akıl alır gibi değil. Diyelim ki gerçekten bir korkusu vardı, bunun için bizzat gitmesine gerek var mı? Ahmet Ümit’in kurguladığı Türkiye’de bir polisin bir kişiyi susturmak için evine gitmesine gerek var mı?

Ramazan Atlen: Telefon edebilirdi.

Derin Gezmiş: Altı genci mağarada boğarak öldürebildilerse Malik’i de ustaca susturabilirdi.

Gencoy Sümer: Kurguladığı Türkiye, gerçeğine çok uzak değil.  Ama soruşturma yürütülürken gidip zanlıyla görüşmesi kurguda çok büyük bir hata. Orada bulunması için başka bir gerekçe olmalıydı. Yazarın büyük bir twist yapma uğruna böyle bir şeye kalkışmaması gerekirdi.

Finalde bütün çıplak gerçeğin ortaya çıkması son otuz sayfada oluyor. Ancak bu gerçeklere kitabın ilk otuz sayfasında da ulaşılabilirdi. Buna bir engel de yoktu. Aradaki üç yüz sayfaya gerek yok. Nevzat sürekli olarak ipuçlarını erteliyor. Görmezden geliyorlar. Soruşturulması gereken meseleye kurgu gereği yeri geldiğinde bakıyorlar. Roman bize bunu inandırabilseydi o zaman başarılı derdik. Örneğin Cengiz’in kütüphanede Can’ın ailesinin ölümüyle ilgili habere ulaşması nasıl mümkün oluyor?

Gamze Yayık: Can kimliğini hiçbir zaman saklamamış. Arşivi adıyla taradığında habere ulaşmıştır.

Ramazan Atlen: Can’ı neden araştırıyor?

Derin Gezmiş: Çünkü Can, Malik’in katili olarak onun adını veriyor.

Gencoy Sümer: Bu normal ama, çünkü onu görmüş, yalan söylemiyor ki. Ayrtıca, Can sadece kolunda leke gördü diye yıllar sonra bir adamın katil olduğuna nasıl hükmediyor?

Derin Gezmiş: Bunu Can’dan duymuyoruz, her şey başkomiser Nevzat’ın anlattıklarından ibaret.

Ramazan Atlen: Tanıştıklarında lekeyi fark edince araştırıyor muhtemelen.

Emel Aslan: Kaç defa isim değiştirmiş bu adamlar neyi araştıracak?

Gencoy Sümer: Son sayfalarda Nevzat sorgulama esnasında Can’a şöyle bir suçlama yöneltiyor. Cinayetlere dini işaretler bırakarak dikkatimizi Mardin’de gerçekleşen olaya yöneltmek istedin diyor.

Gamze Yayık: Belki de Selim/Yusuf/Yavuz samimi olduklarında Can’a tüm olan biteni anlatmıştır.

Gencoy Sümer: Ama bu okura söylenmiyor. Bilmiyoruz nasıl oldu bu. Sonuç olarak romanda bariz kurgu hataları olduğu açık.

ERKEK SERİ KATİLLER

Bombacı

1940 ile 1950 arasında psikolojiyle suç vazgeçilmez bir alana dönüşmüştü. Bu zaman diliminde sadece New York’ta otuzdan fazla bombalama suikastı gerçekleşmişti. Radio City Music Hall ve Grand Central Station gibi önemli yerlerin bombalanması büyük yankı uyandırdı. Bazı bombalama olaylarında suikastçıdan gelen mektuplar birçok makama ulaştı. Psikiyatrist James Brussel’e başvurarak bombalayıcının yakalanması için yardım talep edildi. Brussel, “detayda delilik” olduğuna inanarak çok detaylı bir analiz verdi. Bombacının etnik kökeni, dürtüsü, yaklaşık yaşı, karakteristiği, yaşam standartları, paranoya seviyesi, dinî inançları ve kruvaze takım elbise gibi özgün bir kıyafet giyebileceğini belirtti. Suikastçı aşağılık kompleksi yaşıyor ve mekanik düşünüyordu. Brussel, bombacının kardeşleri ve halası gibi bir akrabasıyla New England civarında yaşadığını ileri sürmüştü.

Bu bilgiler çerçevesinde Connecticut’a yaşayan George Metesky isimli adam tutuklandı. Gazetede yayınlanan mektuplardan bir tanesi, Metesky’i işaret ediyordu. Yakalandığında üzerinde bornoz vardı. İki bekar kız kardeşiyle yaşıyordu. Ayrıca yaşı, etnik kökeni ve dinî inancı, Brussel’in analiziyle eşleşiyordu. Polisler kendisini sorgulanmak üzere karakola davet ettiklerini belirtince, kıyafetlerini değiştireceğini söyledi. Dışarı çıktığında üzerinde kruvaze bir takım elbise vardı.

James Dean Etkisi

50’li yıllar sinemanın da yeni yüzleri “doğurduğu” yıllardı. Aralarında en çok ön plana çıkan, asi duruşuyla hiç kuşkusuz James Dean’dı. James Dean o dönem gençliğinin idolüydü. Özellikle “Asi Gençlik” filmindeki rolüyle birçok gencin hislerine tercüman olmuştu. Sadece çok masum gençler ondan etkilenmemekteydi. 19 yaşındaki Charles Starkweather ise etkilenen gençlerden birisiydi. Dean onun için bir ilah gibiydi. On dört yaşındaki kız arkadaşı Caril Ann Fugate’le birlikte Nebraska’da kanlı bir yolculuğa çıktılar. 1958 başlarında birlikte ailesi, arkadaşları ve yabancıları öldürdüler.

Charles Starkweather ve kız arkadaşı Caril Ann Fugate

Tutuklandığında Starkweather duygularını şu şekilde ifade ediyordu: “Nefret ediyordum ve nefret ediliyordum. Kendi küçük dünyamda, ben ve silahım hayatta kalma mücadelesi veriyorduk. Bu benim cevabımdı.” Sanki herkes ona karşıydı. Ve bir gün bu depresyon, bir başkaldırışa dönüştü.

1 Aralık 1957’de, Starkweather gece yarısı bir benzin istasyonuna gitti ve oradaki çalışanı vurarak öldürdü. Aradan yedi hafta geçti. 21 Ocak 1958’de Starkweather kız arkadaşı Caril Ann’ın ailesini öldürdü. Cesetler bulunduğunda ikili çoktan kaçmıştı. Firardayken bir adamı, köpeğini ve kendilerini yardımcı olan bir çifti öldürdüler. Ardından zengin bir iş adamını, eşini ve yardımcısını öldürdüler. Yine yolda tesadüfen arabasında uyurken gördükleri bir adamı daha öldürdüler. Starkweather yolculuğunda bir devriye aracının dikkatini çekti ve uzun süren bir kovalamacanın ardından iki sevgili direnmelerine rağmen yakalandılar. Charles idam edilirken, Caril Ann hapis cezasına mahkûm edildi.

Amerika titriyordu. Bu genç asi, varlıklı ve “iyi” Amerikalı rastgele sebepsizce öldürüyordu. 1959’da Virginia’da yapılan korkunç bir keşif yine tüm ulusu sarsacaktı. Carroll Jackson, eşi ve çocukları arabaları ile birlikte ortadan kayboldular. Bir süre sonra Carroll’un cesedi aracının içerisinde bulundu. Kafasının arkası mermi yarası sebebiyle parçalanmıştı. Polisler cesedi arabadan çıkartırken korkunç bir keşif daha yaptılar. Bebek yaştaki küçük kızı da annesinin cesedi altında cansız olarak bulundu. Jackson’un eşi ve beş yaşındaki oğlu ise kayıptı.

Mildred ve Susan Jackson’un cesetleri kısa bir süre sonra yakınlardaki ormanlık alanda bulundu. Her ikisi de tecavüze uğramıştı. Anne Mildred çeşitli cinsel eylemlere maruz kaldıktan sonra kafası ezilerek öldürülmüştü. Cesetlerin bulunduğu yerin yakınında harabe bir kulübe keşfedildi. Kulübe içerisinde çok sayıda işkence aleti, pornografik görseller ve kadın cesetlerinin morgda çekilmiş resimleri bulundu. Resimlerin arasında genç bir kadının fotoğrafı dikkat çekmekteydi.

Katil Müzisyen

1957’de aynı bölgede bu olaylarla bağlantısı olabileceği tahmin edilen başka bir ceset bulunmuştu. Margearet Harold erkek arkadaşıyla birlikte araçlarında sohbet ederlerken yanlarına bir adam geldi. Para isteyen adam reddedilince belindeki silahı çekerek sevgilileri vurdu. Erkek arkadaşı yaralı olarak kurtulmayı başardı. Polisle birlikte olay yerine döndüğünde Margaret için çok geçti. Çırılçıplak soyulduktan sonra tecavüze uğrayan Margaret, daha sonra öldürülmüştü.

Polise ulaşan isimsiz bir ihbar mektubu Melvin Davis Rees Jr. isimli caz müzisyenini işaret ediyordu. Rees’in geçmişi araştırılırken Maryland Üniversitesi’nden bir kızla çıktığı tespit edildi. Üniversitenin yıllığına bakıldığında çıktığı kızın, barakada bulunan fotoğraftaki kız olduğu anlaşıldı. Kız bulundu ve Rees isimli kişiyi tanımadığını söyledi.

Dosya bir seneliğine donduruldu. Ta ki bir sene önce ihbar mektubunu gönderen kişinin bizzat polise başvurarak, Rees’in yaşadığı yeni adresi vermesine kadar. FBI bir kez daha dosyayı gündemine aldı ve Rees’in evinde arama yapıldı. Evde bulunan bir saksafon çantasının içerisindeki deliller tüm davayı aydınlatmak için yeterli olacaktı. Çantadaki not defterinde Jackson ailesinin öldürülmesiyle alakalı detaylar vardı. Arkadan yaklaşıp adamı nasıl öldürdüğünü ve ardından karısı ve kızına nasıl sahip olduğunu detaylı bir şekilde anlatıyordu. Gazeteler bu seri katilden bahsederken onu “Seks Canavarı” diye adlandırdılar. Maryland’da daha önceden dört genç kızın cinayetlerinin de Rees’in eseri olduğu anlaşılınca Rees idam cezasına mahkum edildi. Ancak idam cezası daha sonradan ömür boyu hapis cezasına dönüştürüldü. 1985’de 16 yaşındaki Shelby Venable ve 18 yaşındaki Mary Fellers cinayetlerini de işlediğini itiraf etti. Rees 66 yaşında kalp krizi sonucu mahkûm olduğu hapishanede öldü.

Kara Orman Canavarı

Benzer başka bir olay 1959’da Almanya’da yaşandı. “Kara Orman Canavarı Olayı” olarak anılan hadise, Karlsruhe’de tenha bir sokakta bir kadın cesedinin bulunmasıyla başladı. Kurban tecavüze uğramıştı ve ardından bir jiletle gırtlağı kesilmişti. Aynı gece bir adam tarafından saldırıya uğradığını iddia eden başka bir kadın polise başvurdu. Adam saldırıyı gerçekleştirirken bir taksinin yanlarından geçmesiyle korkup kaçmıştı. Ancak hiçbir eşkâl ya da ipucu yoktu.

Geçen birkaç ay içerisinde başka kadın cesetleri aynı şekilde tecavüz edilmiş ve gırtlakları kesilmiş bir şekilde bulundu. Kurbanlardan bir tanesi, tecavüze uğrayıp öldürüldükten sonra, trenden aşağıya atılmıştı. Ancak hâlâ bir ipucu yoktu.

Melvin Davis Rees Jr. ve Heinrich Pommerencke

1960 yazı genç bir adam bir terzi dükkanına girerek, takım elbisesini bıraktı. Yanında getirmiş olduğu paketi unutup çıktı. Terzi paketten şüphelenince merakına yenik düşerek açtı. İçinde özel modifiye edilmiş bir tüfek bulunuyordu. Terzi durumu polise bildirince aranan adam yakalandı; Heinrich Pommerencke. Bulunan tüfek kısa süre önce bir av dükkanından çalınmıştı. Aynı tüfek terzinin ihbarından bir gün önce bir soygunda kullanılmıştı. Tüm iddiaları reddeden Pommerencke, polisin tuzağına düştü. Terziye bıraktığı takım elbisenin üzerinde kurbanların bazılarıyla eşleşen kan lekeleri bulunduğu söylenince, itiraf geldi. Oysa takım elbisenin üzerinde kan lekesi tespit edilmemişti.

Yine Arsenik

Ünlü bir dava, zehir bilimcilerini bir kez daha gündeme getirdi. 52 yaşındaki Marie Besnard, eşi ve annesi dahil olmak üzere, 12 kişiyi arsenik ile zehirleyerek öldürmekten ötürü suçlanıyordu. Seri cinayetler 1929 yılında başlamıştı. Tüm kurbanların cesetleri incelemeye alındı ve tamamında yüksek dozda arsenik tespit edildi. Savunma avukatları, yapılan analizlerin gerçeği yansıtmadığını sert bir şekilde iddia ediyorlardı. Dört zehir bilimcisi cesetleri tekrar incelemeye aldı. Araştırmalar devam ederken, savunma avukatları bu sefer farklı bir tez ortaya attılar. Belli bir süre toprak altında kalınca, cesetlerin saçlarında anaerobik bakterilerin türemesiyle birlikte arsenik oluşumu başladığını tez olarak sundular. Uzmanlar sadece vücutlarda arseniği tespit etmeyeceklerdi, aynı zamanda arsenik oluşumunun gömüldükten sonra olup olmadığını da ispatlamak zorundaydılar.

İncelemeler sona erince vücuttaki arsenik seviyeleri delil olarak sunuldu. Ancak uzmanların bir tanesi ihmalkâr davranınca cesetler üçüncü kez incelenmek durumunda kalındı. Cesetlere topraktan geçen arseniğin saçlardaki oranı da ölçülmeliydi. Ancak bir uzman saçların tamamını inceleme esnasında kesip atmıştı. Yeni ekip geldi. Ancak onlar da üçüncü denemede savunma avukatlarının yeni tezini çürütemeyince, Mary Besnard serbest kaldı. Bilim ağır bir darbe almıştı. Kamuoyu, uzmanların acemice davranmaları neticesinde bir seri katilin serbest kaldığına inanıyordu. Bugün bu isim hâlâ seri katil listelerinde yer almakta ve halkın bakış açısını gözler önüne sermektedir.

Amerika sadece teknoloji ve birçok alanda dünya lideri değildi. Ülke sanki seri katillerin oyun sahasına dönüşmüş gibiydi. Bundan sonra yaşanacak 25 yıllık süreçte seri katillerin çağ atladığı bir kez daha gözler önünde serilecekti.

EN SEVDİĞİMİZ POLİSLER

Dedektif Dergi yazarlarına polisiye edebiyatta en sevdikleri polis karakterleri ve bu karakterlerin onları etkileyen özelliklerini sorduk.

İşte öne çıkan isimler:

Yerli Karakterler:

  • Başkomiser Nevzat (Ahmet Ümit)
  • Başkomiser Galip (Çağatay Yaşmut)
  • Eşrefzâde İdris Bey (Ayfer Kafkas)
  • Mutlu Kavgaz (Algan Sezgintüredi & Mesut Demirbilek)

Yabancı Karakterler:

  • Harry Hole (Jo Nesbø)
  • Jane Rizzoli (Tess Gerritsen)
  • Kurt Wallander (Henning Mankell)
  • Martin Beck (Maj Sjöwall & Per Wahlöö)

Ve işte anketimize verilen yanıtların ayrıntıları…

AHMET ZİYA YILDIRIM:

Behzat Ç. (Emrah Serbes) – Asi tavırları, adalete olan bağlılığı

Başkomiser Nevzat (Ahmet Ümit) – Yalnız, hüzünlü, suskun oluşu. Dürüstlüğü ve adalet anlayışı.

Pierre Niémans (Jean-Christophe Grangé) – Sert ve acımasız bir polis müfettişi. Kızıl Nehirler romanında, karanlık ve karmaşık bir cinayet vakasını çözmek için kendi travmalarıyla ve geçmişiyle de yüzleşir. Soğukkanlı, sert ve deneyimli bir polis olarak olayları çözme yeteneği ve derin psikolojik analizi ile dikkat çeker.

Alex Cross (James Patterson) – Hem polis hem de psikolog olarak çalışan, zeki ve duyarlı bir karakterdir. Karmaşık cinayetleri çözmede insan psikolojisini çok iyi anlar ve suçluların motivasyonlarını derinlemesine analiz eder. İyi bir aile babasıdır, ancak kişisel hayatıyla iş hayatı arasında denge kurmakta zorlanır. Zekâsı, içsel çatışmaları ve kararlılığıyla güçlü bir dedektif profili sergiler.

AYTAÇ KARA:

Kurt Wallander (Henning Mankell) – Anti kahraman yapısı, melankolik hali, hastalıklı denebilecek iş aşkı.

John Rebus (Ian Rankin) – Geleneksel kalıpların dışına çıkan, kurallara pek uymayan, yalnız ve içgüdülerine güvenen, kapkarmaşık özel hayat ve başarısız ilişkiler yumağı.

Jane Rizzoli & Dr. Maura Isles (Tess Gerritsen) – Aksi, biraz mesafeli, biraz erkeksi ama zeki ve prensipli bir kadın polis + analitik, soğukkanlı, ciddi ve işinde iyi bir adli tıp uzmanı arasındaki (tamamlayıcı) ortaklık.

DERİN GEZMİŞ:

Başkomiser Salih (Hakan Güneri) – Salih Başkomiser’in hayal ürünü ikiz kardeşi Halis’le olan ilişkisi.

Harry Hole (Jo Nesbø) – Cinayetleri çözmek konusundaki vazgeçmeyen sabit tutumu.

DİNÇER BATIRBEK:

Başkomiser Nevzat (Ahmet Ümit) – Hüzünlü, babacan tavrı, eski İstanbul’a olan özlemi.

Eşrefzâde İdris Bey (Ayfer Kafkas) – Dönemin tutuculuğuna karşı bilimsel soruşturma yöntemlerini kullanması.

Mutlu Kavgaz (Algan Sezgintüredi & Mesut Demirbilek) – Sessiz, sakin, gösterişten uzak, toy görünümünün ardındaki keskin zekâsı, bilinçli ve azimli tavrı.

Kim Stone (Angela Marsons) – İnsanlarla iletişimdeki başarısızlığı, söz dinlemez inatçılığı, adalete olan takıntısı.

Alex Cross (James Patterson) – Karmaşık olayları çözebilen analitik zekâsı ve insanları dinleme becerisi.

EMEL ASLAN:

Suat Zamir (Elçin Poyrazlar) – Güçlü, cesur, mücadeleci, dik başlı, özgür ruhlu.

Jane Rizzoli (Tess Gerritsen) – Hırslı, çalışkan, inatçı, hem ailede hem de teşkilatta maruz kaldığı cinsiyetçiliğe rağmen.

ESRA GÜREL ŞEN:

Behzat Ç. (Emrah Serbes) – Arızalı aklı ve yaşama çabası.

Başkomiser Cevahir (Erhan Gökgücü) – Küçük ayrıntılardan sonuçlara ulaşması.

Başkomiser Nevzat (Ahmet Ümit) – Türk Müziği sever bir yalnız olması.

Kurt Wallander (Henning Mankell) – Durgun suda fırtınalar koparabiliyor oluşu.

Dedektif Morse (Colin Dexter) – Soğuk, mesafeli ve zeki oluşu.

Harry Hole (Jo Nesbø) – İnatçı, korkusuz ve söz dinlemez oluşu.

FUNDA MENEKŞE:

Eşrefzâde İdris Bey (Ayfer Kafkas) – Akıl yürütme becerisi.

Başkomiser Yakup (Doruk Ateş) – Yaşattığı gerçekçilik hissi.

Başkomiser Galip (Çağatay Yaşmut) – İtici bir karakter olmasına rağmen garip bir biçimde kendini kabullendirebilmesi.

Pierre Niémans (Jean-Christophe Grangé) – Alabros kesimli saçlar ve kural tanımaz yapısı.

Martin Beck (Maj Sjöwall & Per Wahlöö) – Yönetimsel becerisi.

Harry Hole (Jo Nesbø) – Hırsı ve eski dönem dedektiflerine yakın karakter çizgisi.

GAMZE YAYIK:

Başkomiser Nevzat (Ahmet Ümit) – Babacan bir polistir, ekibine sahip çıkar. Ailesini kaybedişi, Evgenia’ya olan aşkı beni etkilemiştir hep.

Osman Sabri Efendi (Ahmet Mithat) – Sabırlı, akıllı, risk almayı sever bir hafiye. Ayrıca da çok dürüst.

Başkomiser Galip (Çağatay Yaşmut) – Çapkındır ama akıllı adamdır.

Jules Maigret (Georges Simenon) – Sanırım dürüst ve ailesine bağlı polis karakterleri daha çok beğeniyorum.

Jane Rizzoli (Tess Gerritsen) – Polisiye okumaya ilk başladığımda Rizzoli karakterine hayrandım. Üstüne başka iyi polisiyeler okusam da o ilk göz ağrım olarak kaldı.

GENCOY SÜMER:

Başkomiser Nevzat (Ahmet Ümit) – Beyoğlu’na olan düşkünlüğü, dürüstlüğü.

Martin Beck (Maj Sjöwall & Per Wahlöö) – Problemli dedektif karakterlerinin ilki olması.

Dedektif Erlendur (Arnaldur Indriðason) – Sakin, az konuşan biri olması.

NURHAN IŞKIN:

Komiser Feride (Yeşim Yörük) – İçimizden biri olması. Hem evladı için hem de mesleği için fedakârlık yapan ama çözümlemelerde asla taviz vermeyen bir karakter olması.

Robert Hunter (Chris Carter) – Sakinliği ile ser verip sır vermemesi. İpuçlarını dikkatle zihninde toparlaması ve gözünün kara olması.

ORÇUN YENİLMEZ:

Mutlu Kavgaz (Algan Sezgintüredi & Mesut Demirbilek)  

Harry Hole (Jo Nesbø)

ÖNAY YILMAZ:

Kurt Wallander (Henning Mankell) – Biraz bohem ve melankolik bir havası var. Aynı zamanda çalışkan ve işini ciddi yapan bir polis.

Harry Bosch (Michael Connelly) – Düzene karşı isyankâr ve eleştirel tavrı olan bir dedektif.

Jane Rizzoli (Tess Gerritsen) – Tuttuğunu koparan, acar bir polis.

RAMAZAN ATLEN:

Kurt Wallander (Henning Mankell) – Hüznü.

Dedektif Erlendur (Arnaldur Indriðason) – Kitapları sevmesi, trajik geçmişi.

Martin Beck (Maj Sjöwall & Per Wahlöö) – Kendi halinde, sivri yanları olmayan biri oluşu.

TUĞBA TURAN:

Harry Hole (Jo Nesbø) – Tilda ve Diğerleri hikayemin “Kedi Basti Kanser Tilda ise Aşık Oldu” isimli 11.bölümünde Harry Hole’u misafir etmiş ve kendi kahramanım Dedektif Tilda ile bu ödünç anti-kahramana kısa ama tutku dolu bir ilişki yaşatmıştım.   

“Harry Hole iflah olmaz bir alkolik, görev ve sorumluluk açısından berbat bir polis ama gözlem ve muhakeme yeteneği bakımından müthiş bir dedektifti. Zaten bu kadar kötü huyları olmasına ve kanun adamı statüsündeyken bile kanunları çiğneyerek iş yapmasına rağmen Norveç Polis Teşkilatı’ndan atılmamasının sebebi bu gözlem ve muhakeme yeteneğiydi. Bir işten veya bir ortamdan çok çabuk sıkılıyor, eğer onu tatmin etmeyecek cevaplar aldıysa şiddete başvurabiliyor, çözümsüz kaldığını hissettiği anlarda ise hacim olarak %50’dan az alkol içermeyen herhangi bir şişeyi dibini görene kadar kafasına dikebiliyordu. 

Tilda, Harry’yi Oslo’ya kalkacak uçağı için yolcu etmek ve uçağa bindiğinden emin olmak için havalimanına gelmişti. Efsane dedektif, daha önce kendi de bunu denemiş, uçağı bilerek kaçırarak soluğu tekrar Tilda’nın yanında almıştı. Âşık olmak güzeldi ama ikisinin de görev ve sorumlulukları dağ gibi yığılmış onları bekliyordu. Harry bunlardan alkol şişelerine sığınarak kaçabilmeyi başarıyordu. Tilda’ya gelince henüz gelecekte ne yapacağına karar verme aşamasındaydı, sorumluluklarını boşlayamazdı. 

‘Bana âşık mısın?’ Sesini biraz alçaltarak sormuştu soruyu Tilda. Saçını elindeki lastikle toplarken dikkatlice Harry’ye baktı. Harry hislerini dinledi. ‘Şu anda değil.’ Tilda güldü, yüzü şaşkın bir hal aldı. ‘Şu anda değil mi? O ne demek?’ ‘Şu anda ayrılıyor olduğumuz için ruhumun o kısmı kapalı kalacak demek.’ Tilda başını iki yana salladı. ‘Sen arızalı birisin Hole.’ (Bu paragraf Jo Nesbø’nun Leopar isimli kitabının 439. sayfasındaki diyalogdan uyarlanmıştır.) 

Harry’yi yolcu ederken arkasından bağırdı: 

You’re an asshole Harry Hole. But I think I loved you- Sen bir pisliksin Harry Hole ama sanırım seni sevdim.”

YEŞİM YÖRÜK:

Başkomiser Galip (Çağatay Yaşmut) – Hınzırlığı, sıra dışı oluşu.

Eşrefzâde İdris Bey (Ayfer Kafkas) – Görev aşkı, kıvrak zekâsı, gözlem yeteneği.

Mutlu Kavgaz (Algan Sezgintüredi & Mesut Demirbilek) – Azmi, zekâsı, yaratıcı fikirleri.

Jane Rizzoli (Tess Gerritsen) – Güçlü ve bağımsız oluşu, sert dış görüntüsüne rağmen hassas kalbi, adalet duygusu.

Harry Bosch (Michael Connelly) – Sarsılmaz adalet duygusu.

YANILGI

Bütün masallar bizi aynı şeyler hakkında uyarır. İyi çocuklar ormana asla yalnız gitmemelidir. Yoldan çıkarsanız neyle karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Aç bir kurtla yakışıklı bir prens arasında kalabilirsiniz. Ya da çok daha kötüsü olabilir. Yakışıklı prens gibi görünen aç bir kurt… Ormana giren hiç kimse aynı şekilde geri dönmez. Hepsi kökten bir değişim geçirir. Bu değişim bazen iyi olsa da çoğunlukla kötüdür. Kız eve bakarken bunları düşünüyordu. Anneannesinin her masalın sonunda söylediği o cümleleri…

Ormanın ortasında, iki yana açılan ahşap kepenklerden görülen kırmızı puantiyeli perdeleriyle taş bir ev, bütün şirinliğiyle karşısında duruyordu. Köşesine dikilmiş kocaman pembe bir begonvil, neredeyse tüm evi sarmıştı. Bacasından kıvrılarak gökyüzüne yükselen duman, kızda eve geldim duygusu uyandırdı. Patikadan sapmasaydı bu masalın içine düşmeyecekti. Koruda ilk koşusu değildi ama ağaçların gizlediği o yola ilk sapışıydı. Ne zamandır buradaydı acaba? Terini soğutmamak için hızlı adımlarla evin etrafında üç beş tur attı. Ormanın kendi kadim müziği dışında ses ya da hareket yoktu. Ev masallardan çıkmış gibiydi ama o, mutlu sonlara inandırılmayarak büyütülmüştü. Tam sessizce ayrılmaya karar vermişti ki oymalı kapı açıldı ve en az kapı kadar güzel bir adam eşikte belirdi.

“Buyur bacım,” dedi. Kızdaki hayranlık yerini hayal kırıklığına bıraktı.

“Bu ormanda ara ara koşuya çıkarım, burayı ilk defa gördüm. Çok güzel bir ev, size mi ait? Yani, tabii cevap vermezseniz de olur, alınmam. Amacım sizi rahatsız etmek değildi, özür dilerim…” Suçüstü yakalanmışlık duygusuyla saçmalamaktan yorulup sustu. Derin bir nefes alan kız mahcup bir bakışla, “Merhaba,” dedi.

Adam gülümseyince daha da yakışıklı oldu. Kızın nefesi kesildi. İçinden sürekli ‘Aç kurt mu, yakışıklı prens mi?’ diye tekrarlayarak karşısındakine bakmaya devam etti.

“Gel bi’ soluklan, bi’ suyumuzu iç.” Kızın tereddüdünü fark eden korunun yakışıklı prensi, görüntüsüyle çelişen konuşmasına devam etti. “Adım Kerem, karımla beraberiz, çekinme bacım,” der demez dönüp evin içine seslendi. “Aslııı!”

Aslı kocasının arkasından ürkek, sessizce kapıdaki davetsiz misafire baktı.  Şaşkınlıktan, belki de ne yapacağını bilememenin karasızlığıyla, kendini tanıtmayı unuttu. Kız ilk defa kanlı canlı bir Aslı ile Kerem görüyordu. Bir yanı gitmek isterken bir yanı meraktaydı. Kimdi bu insanlar? Burada ne yapıyorlardı? İsimleri neden böyleydi? Kafasında cevabını duymak istediği sorular birikince, gençliğin verdiği meraka yenik düştü.

“Size zahmet vermek istemem,” dedi ancak kapıdan da uzaklaşmadı.

“Yok bacım, o nasıl söz,” dedi Kerem.

Aslı hâlâ sessizdi. Adam yol açmak için kenara çekilince görünmez de oldu. Genç kız hafifçe gülümseyip ürkek adımlarla içeri girdi. Kapının tam karşısında yanan büyük kuzine soba evin içini sıcacık yapmıştı. Perdelerin kırmızısıyla aynı renkte bir kilim, yeri süslüyordu. Ev sahibi teklifsizce uzanıp misafirinin montunu aldı. Kız dönüp Aslı’yla yüz yüze gelince şaşkınlığa uğradı. Hiç böylesine duru bir güzellik görmemişti. Yüzündeki her şey yerli yerindeydi. Kaşı şöyle, gözü böyle demek yetersiz kalırdı. Aslı bu tarz hayran bakışları daha önce de görmüş olmanın mahcubiyetiyle gülümsedi, gençliğin saflığıyla biraz utanarak bakışlarını kaçırdı.

Adam, sobanın yanındaki kanepeye bağdaş kurmuştu bile. Kız şaşkın, ondan uzaktaki tekli koltuğa yavaşça ilişti. Kaçamak bakışlarla etrafını süzerken karşı duvardaki doldurulmuş baykuşun gözlerini dikip ona baktığını gördü. Tedirginlik sinsice onu ele geçirdi.

“Aslı, konuğumuza su getir. Çayımız da var, taze demlendi,” dedi adam sobanın üzerindeki çaydanlığı işaret ederek.

“Teşekkür ederim, su yeterli.”

Aslı yüzünde aynı sakin gülümsemeyle, üstü dantelli cam tabağa koyduğu bardakla, su ikram etti. Beklerken kocasının karşısındaki kanepeye ilişti. Elindeki cam tabağı sıkıca tutmuş, uzun kirpiklerinin altından genç konuğunu süzerken arada Kerem’ine de bakıyordu. Bir müddet sobanın çıtırtısından başka ses duyulmadı. Sonra adam boğazını temizleyerek söze başladı.

“Bacım, biz bir ay oldu burada yaşarız. Şehirde de evimiz var ama sıkıldık, daha doğrusu ben sıkıldım, kalktık buraya geldik. Bu ev de bizim, daha doğrusu kayınpederin. Ee, o kadar kızına bakıyoruz, biraz da artık biz kullanalım dedik. İyi de oldu. Aslı, kalk misafire bir çay getir kız.” Adam konuşurken tedirgin misafir, onun parmakları arasında gidip gelen tespihe bakıyordu.

Kız gerek yok diyemeden Aslı kalkıp yine sessizce mutfağa gitmişti bile.

“Eşiniz ne kadar güzel, çok oldu mu evleneli?” diye sordu. Sonra hâlâ kendini tanıtmadığını fark etti. ‘Bu orman perileri de beni sormadığına göre merak etmiyorlar demek ki,’ diye düşünüp sustu.  O sırada Aslı yine dantel serdiği bir tepsi üzerine koyduğu çay ve kurabiyelerle önünde sessizce durdu. Bu sessizliği çözmeye çalışan kız, adamın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.

“Bak Aslı, bacım seni güzel bulmuş,” dedi gülerek. “Bakma benim bunu seçtiğime, bizim oralarda böyle çok Aslılar vardır,” deyince kız neredeyse ağzındaki çayı püskürtecekti. Telaşla ahu gözlü kadına döndü ama kadın hiç istifini bozmadan sakince oturmaya devam ediyordu. ‘Allah Allah, nereye düştüm ben böyle!’ diye düşündü. Elindeki kurabiyeyi tabağa koydu.

Adam öküzlüğünü fark etmiş gibi “Bakma, ben bunu çok sevdim, o da beni çok sevdi, halen de çok severiz, di’ mi kız?” dedi.

Aslı ilk defa kocasının gözlerine bakarak sevgiyle başını salladı. Onlar bir süre birbirlerinin gözlerinde kaybolurken kız gıptayla âşıkları izliyordu. Farkında olmadan tekrar kurabiyesini yemeye başladı.

“Masal kahramanı gibisiniz. Kalmadı böyle aşklar.”

Adam “Kalmadı ya, Aslı bacımın çayını tazele,” deyince,

“Yok ben gideyim artık, merak ederler,” diyerek ayağa kalktı.

Aslı çabucak bir çay daha getirince içini ısıtan bu sessiz kadını kırmamak için kalktığı yere geri oturdu. ‘Neden konuşmadığını kırmadan nasıl sorabilirim?’ diye düşündü. Çayın lezzeti ve sıcağın rehavetiyle uykusunun geldiğini hissetti. “Artık gideyim,” diye ayağa kalkınca başı döndü. Kendini koltuğa bırakırken etrafta hiç fotoğraf olmadığını fark etti. Düştüğü yerden ev sahiplerinin çamurlu botlarını hayal meyal gördü. Tepesine dikilmiş, gülerek birbirlerine bakarlarken o hâlâ ne olduğunun farkına varamamıştı. Görüntüler gittikçe bulanıklaşır, kız kendinden geçerken anneannesinin sesini duydu: “Unutma kızım, her görünen güzellik, içinde letafet barındırmaz.”

Adam, “Asuman, tut kız şunun bacaklarından diğerinin yanına indirelim,” dedi sertçe. Asuman baygın kızın bacaklarına yapışıp zorlanarak havaya kaldırmaya çalıştı. İsmini bile sormadıkları kızı oflaya puflaya merdivenlerden indirip bodrumun karanlık köşesine attılar. İçeride başka bir kadının ağlama sesleri duyuluyordu.  Kızı sıkıca bağlayan adam, işini bitirmenin rahatlığıyla ayağa kalkıp eserine baktı. Asuman sessizliğini bozdu.

“Ahmet abiye söyle de yarın gelsin, bunları götürsün. İkisi de güzel, iyi para ederler.”

Merdivenlerden çıkarken adam kadının omzuna sevgiyle vurdu. “Olur, kız sen de ne güzel dilsiz taklidi yaptın imansız!”

Kadın gururla kıkırdadı. Sonra kızgın bir sesle, “Bu şehirli kadınlar da çok saf oluyor. Aslı ile Kerem mi kaldı ya?” dedi.

Adam “Hiç sorma,” diyerek bodrumun kapısını ertesi güne kadar açılmamak üzere kapattı. Bodrum katı karanlığa gömülürken kızın arka cebindeki çağrı cihazının ışığı yanıp sönmeye başladı.

Masallar hakkındaki yaygın yanılgı budur. Çünkü masallar nadiren mutlu sonla biter.

KUPON

90’ların ortasında yaşadığım öğrenci evine, neden bilmiyorum, düzenli olarak Milliyet Gazetesi geliyordu. Evde tuvalet kâğıdı bile arada sırada oluyordu ama kapıcı her sabah Milliyet bırakıyordu, biz de parasını bir şekilde bakkala veriyorduk.

Spor haberleri filan okuduğumuzdan –internet de olmadığından– üç kişilik ev ahalisi buna iki yıl kadar hiç itiraz etmedi. Evde Hasan Cemal’in kolları bağlı fotoğrafı, Mehmet Yılmaz’ın bilmiş edası, Atilla Gökçe, Deniz Gökçe filan derken bayağı bayağı gazete okunuyordu.

Sonra bir gün Arcopal ya da başka bir züccaciye ürünü için kupon biriktirmeye karar verdik. Aramızdan biri, “Oğlum hazır alıyoruz, neden biriktirmeyelim ki?” dedi. Haklıydı.

Evde bulaşığı iki hafta yıkamayanlar, her sabah disiplinle, tam makas çizgisine denk getirip, kupon kesiyorduk. Kütüphanedeki bir kitabın arasında da biriktiriyorduk. Ta ki bir gün aldığımız gazetenin sayfasını açtığımızda kuponun kesik olduğunu görene kadar.

Kesen üçümüzden biriydi. Bakkal olamazdı, geri getireceğimizi bilirdi, o kadar parasızdık ki çamura yatmaya yer arıyorduk.

Kapıcı olamazdı, çünkü kuponun günah olduğunu söyleyen ileri derecede dindar bir abimizdi.

Üçümüzden biri ya ailesine ya manitasına göndermek ya da hangi çıkarına alet edecekse onun için kuponu kesmişti.

İsimleri gerçek isim olarak kullanmıyorum; ben Ali olayım ve arkadaşlarım da Ahmet ve Mehmet olsun.

Ben olabilirdim, çünkü annemler bu kuponları biriktiriyordu ve belki de annem bir kuponunun eksik olduğunu söylemişti. Harçlığımı arttırması için babama karşı bir takım görüntüsü vermemiz gerekiyordu.

Ahmet nişanlıydı. O da nişanlısı istediği için kesmiş olabilirdi. Yeni evlerine bu Arcopal takım çok yakışırdı.

Mehmet ise aşırı cimri ve bencildi. Yemek takımını kendisi için istemiş olabilirdi. Yepisyeni takımı bu öğrenci evinde heder etmek yerine mezuniyet sonrası kuracağı eve mi saklamıştı acaba?

Kupon işi böyle bir rezillikti işte. Dostu düşman eder, bir yemek takımına bir fritöze adama tam tersi görüşte gazete aldırırdı.

O günler iyi ki bitti. Basın dünyası çok yol kat etti.

Kuponu kim mi kesti?

Aradan neredeyse yirmi beş yıl geçti. Hâlâ sık sık bir araya geliyoruz üç arkadaş. Rakıya, maça gidiyoruz. Kopmadık yani. Ama aramızda o tek kupon ve alınamayan Arcopal’in şüphesi hep yaşadı. Biliyorum, son nefesimize değin de yaşayacak.

Benmişim bu arada.

Anama göndermişim o kuponu. O da benimle bir olup babama yaptığı baskıyla aylık harçlığıma %50’den fazla zam yaptırmıştı. Hâlâ o Arcopallerde yemek yiyoruz annemlere gidince.

EDİTÖRDEN

Merhaba sevgili polisiyeseverler…

Geçen sayımızda suç ve polisiye edebiyat ayrımı üzerine bir dosya hazırlamıştık. Sizlerden gelen olumlu eleştirilerden aldığımız cesaretle, suç ve polisiyenin kesiştiği karanlık bölgede bir süre kalmaya karar verdik. Bu alana kara (noir) diyoruz. Kara roman ve filmlerin en bilinen özelliklerinden biri de olay örgüsünde femme fatale (ölümcül kadın) denen arketipik bir figürün bulunmasıdır. Hepimiz bu güzel ama tehlikeli kadını klasik kara filmlerden hatırlarız. Dış görünüşü o kadar belirgindir ki, birçok kadın arasından kimin femme fatale olduğunu anlamamız hiç zor olmaz. Elinde sigarası, uzun bacakları, kalın dudakları, yüzünü çevreleyen muhteşem saçları, yüksek topuklu ayakkabıları, kürk şalları, parıldayan ve ışıldayan gece kıyafetleriyle kendisini hemen belli eden bu figür, erkekleri tuzağa düşürmek ve ona istediğini yaptırmak için her türlü kadınsı numaraya başvurur. Manipülatiftir, yalan söyler, ikiyüzlüdür, ağlar, çığlık atar, sevgi sözcükleri mırıldanır. Erkeği mahva götürecek her yolu dener. Hatta onu bizzat öldürür de.

Bu sayımızda, kara romanın ve sinemanın bu karmaşık ve önemli figürünü mercek altına alan bir dosya hazırladık. Femme Fatale dosyamızı ilgiyle okuyacağınızdan eminim.

Her zaman olduğu gibi 51. sayımızda da ilginizi çekeceğini umduğum röportajlarımız var. Adli tıp uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan’la Gamze Yayık; yönetmen, senarist ve polisiye yazarı Sabri Saydam’la Emel Aslan; yazar Hüseyin Bul’la Ramazan Atlen röportaj yaptılar. Sahaf söyleşilerimiz de devam ediyor. Ramazan Atlen’in bu sayıdaki konuğu Kelime Sahaf.

Kitap Kulübü’nde gizemli İzlanda’dan Arnaldur Indridason’u konuk ettik. Yazarın Sular Çekildiğinde adlı kitabını okuduk ve tartıştık.

Bu sayıdaki öyküler Turgut Şişman, Gamze Yayık, Ramazan Atlen, İhsan Cihangir, Ali Hulki Cihan ve Japonya’nın büyük polisiye yazarı Shizuko Natsuki’den. Nasuki’nin öyküsünü Emel Aslan Türkçeye çevirdi.

Yeşim Yörük’ün uzun öyküsü İpuçlarını Takip Edin, bu sayımızda 5. Bölümüyle sona eriyor. İşin içine benimle birlikte birçok polisiye yazarımızın da karıştığı maceranın finali de oldukça eğlenceli.

Tuğba Turan’ın tatlı-sert öykü dizisi Ozan Ilgın 21. bölümüyle devam ediyor.

Arkın Gelişin, erkek seri katiller araştırmasında tüyler ürpertici seri cinayet vakalarını ve soğukkanlı katilleri anlatmayı sürdürüyor.

Bu sayıda Erdem Dönmez, popüler edebiyatın bir alttürü olarak polisiyeyi inceledi. Ali Osman Kılıç da Abdülhamid’in polisiye merakını ve Arthur Conan Doyle ile görüşmesini yazdı. Ben de 130 yıllık bir dava olan Lizzie Borden vakasını anlatmaya çalıştım. Umarım hepsini keyifle okursunuz.

50. sayımızı geride bırakırken iki değerli yazarımızdan da söz etmem gerekiyor. İlk sayımızdan beri bizi hiç yalnız bırakmayan arkadaşlarımız Tuğba Turan ve Arkın Gelişin, Dedektif Dergi’nin her sayısında yer almayı başararak kırılması zor bir rekorun da sahibi oldular. Kendilerine çok teşekkür ederim.

Zehirli Kalem yarışmamızda son virajı dönmek üzereyiz. Yarışmaya katılma süresi 15 Ağustos’ta sona eriyor. Daha sonra ön eleme yapılacak ve finale kalan öyküler büyük jüriye gönderilecek. Yarışmaya katılan ve katılacak olan tüm yazarlara başarılar diliyorum.

Günleriniz polisiye keyfiyle dolu geçsin.

İpuçlarını takip edin.

POLİSİYE YAZARI, SENARİST VE YÖNETMEN SABRİ SAYDAM’LA POLİSİYE, SİNEMA VE “ŞEYTANIN GÖZLERİ” ÜZERİNE

Hoş geldiniz sevgili Sabri Bey! Öncelikle geçtiğimiz aylarda Herdem Polisiye etiketiyle raflarda yerini alan ilk polisiye öykü kitabınız “Şeytanın Gözleri” hayırlı, uğurlu, bol okurlu olsun. Nasılsınız? Kitabınıza gelen ilk tepkiler nasıl? İmza günleri ve söyleşilerle dolu hareketli günler geçirdiğinizi görüyorum.

Merhabalar. Öncelikle bu röportaj için size ve Dedektif Dergi ailesine çok teşekkür ediyorum. Evet, Şeytanın Gözleri çıktı. Şu ana dek gerek sizlerden, gerekse hiç tanımadığım okurlardan çok olumlu tepkiler aldım. En sevindiğim konu, Dört’le beraber minicik de olsa yazdıklarımı beğenen bir okur kitlesinin oluşmaya başlaması ve bu kitlenin Şeytanın Gözleri’yle birlikte büyümesi. Burada galiba biraz da sosyal medya denen o derin evreni kullanmayı öğrenmeye başlamak etkili oldu diye düşünüyorum. Sevgili Genel Yayın Yönetmenim Şebnem Canatalay beni buna teşvik etmek için az dil dökmedi. Ona, size, beni kırmayarak önsöz yazan sevgili Gencoy Sümer’e ve Herdem Kitap Yayın ailesine binlerce teşekkür.

Sizi daha yakında tanımak isteriz. Uludağ Üniversitesi’nde Turizm İşletmeciliği okumuşsunuz. Daha sonra babanız değerli sinemacı, senarist, yönetmen ve oyuncu Nejat Saydam’ın izinden giderek sinemaya yönelmişsiniz. Halen de reklam, dizi, sinema ve TV filmi yönetmenliğine, senaryo ve metin yazarlığına devam ediyorsunuz. Edebiyatla her zaman bir şekilde iç içe olduğunuz muhakkak. Bu yolculuk nasıl şekillendi? Polisiyeye yönelmeniz nasıl oldu? Sizi çeken neydi?

Açık konuşmak gerekirse hem lisede hem üniversitede turizm okuduktan sonra sinemaya geçişimin babamla pek ilgisi yok. Aksine, geçtiğimi öğrenince on beş gün yüzüme bile bakmadı. Zaten onun alanında değil, reklam sektöründe başladım ilk asistanlığıma. Senaryoya merakım ise tam bir baba etkisiydi. O dönemin yönetmenleri senaryolarını elle yazarlar, daktiloya çekilmesi için de sayfa başına para öderlerdi. Babam ve onun jenerasyonunda birçok yönetmenle bu şekilde çalışırken senaryo yazmayı öğrendim. Hatta işi daha da ileriye götürüp çaktırmadan da olsa senaryolarını düzelttiğim çok olmuştur. Polisiye ise daha da eski bir merak. Agatha Christie romanları, Sherlock Holmes serileri ve Dean Koontz çorbası içinde polisiye meraklısı olmamanın pek de imkânı yoktu zaten. Roman ve hikâye yazmaksa oldukça gecikmiş bir eylem benim için. Bunda yönetmenlik tarafının gitgide azalarak bu tarafa yer açmasının da etkisi olduğuna inanıyorum.

Biraz Şeytanın Gözleri’nden bahsetmek istiyorum: “Başkomiser Eray Gürhan’ın hatıra defterinden alıntılanan” sekiz öyküden oluşan kitabınızın editörlüğünü ben üstlenmiştim ve üzerinde en keyifle çalıştığım eserlerden biri olduğunu söylemeliyim. Bir üçlemenin ilki olan bu kitapta bir taraftan birbirinden bağımsız öyküler okurken, alttan alta devam eden bir ana hikâye örgüsünü de takip ediyoruz. Üslubunuz, anlatımınız son derece sinematografik. Diyaloglar akıcı ve doğal. Karakterler ete kemiğe bürünmüş kadar gerçekçi. Kimdir bu Başkomiser Eray Gürhan? Kendisiyle, babasıyla, hayatla derdi nedir? Sizin hayatınızda nereye dokunur? Bu üçleme fikri aklınıza nerelerden geldi?

Çok teşekkür ederim söyledikleriniz için. Bunları sizden duymak harika. Senaryo yazarı olarak karakter geliştirmeyi, boyutlandırmayı seviyorum. Bu sevginin roman ve hikâyelere de yansıması kaçınılmaz tabii. Yapım gereği sadece olaya ve çözümlerine odaklanamıyorum. İhtiyacım olsun ya da olmasın, karakterlerimin her şeyini bilmek, onlara nefes aldırmak çok önemli benim için. Onların birer kanun adamı tarafları var elbet ama diğer yandan hepsi insan. Aşkları, aileleri, zevkleri, hataları, acıları, pişmanlıkları, travmaları, onları yaşayan birer varlık haline getiriyor. Bu yönüyle Şeytanın Gözleri’ndeki Başkomiser Eray Gürhan, Dört’deki Başkomiser Halil Rüzgâr bir yandan çetrefilli cinayet vakalarıyla uğraşırlarken diğer yandan hayat ve onun getirdiği sorunlarla boğuşuyorlar. Sanırım bu da benim tarzım. Aslında üçlemenin temelinde de bu tarz yatıyor diyebilirim zira Eray Gürhan’ın hayatında üç insan var. Anne, baba ve meçhul kadın. Geçmişi, geleceğini yönlendirenlerden biri Başkomiser. En önemli handikapı bir türlü geçmişten kopup bugüne gelememesi, hayatına girebilecek herkesi geçmişteki örnekleriyle kıyaslaması. İlk sekizde anneyi tanıdık, sonra meçhul sevgiliyi, son sekizde de babayı ve Başkomiserin sonunu görüp üçlemeyi tamamlarız gibime geliyor.       

Şeytanın Gözleri’nden önce yine Herdem’den yayımlanmış bir de polisiye romanınız var: “Dört”. İkinci baskısını da yapmış bu arada, tebrik ederim. Dört küçük çocuğun cesetlerinin bulunmasıyla başlayan bu romanı yazma fikri aklınıza nasıl düştü? Çıkış noktanız neydi?

Daha önce senaryo olsun diye düşündüğüm, hatta yıllar boyu üzerinde kafa yorup, zaman zaman da karaladığım bir üçlemenin ilk kitabı DÖRT. Ardından SÖZ ve SENARYO adlı iki kitap daha gelecek. Aslında üçünün de fantastik bir yapısı var. Bu fantastik yapıyı polisiyeyle harmanlamayı da seviyorum ama daha çok sevdiğim bir durum var ki o da, bu çorbanın içine bol miktarda insan psikolojisi katmak. Dört bu haliyle tam bir Başkomiser Halil Rüzgâr analizi. Cinayette ne kadar başarılı olursa olsun insan olarak tam bir “loser.” Dört, Halil Başkomiserin bugününü kurcaladı, Söz dününden, yani onu bu hâle getiren etkenlerden, Senaryo ise böylesine çürük bir temel ve yapının geleceğinin olamayacağı gerçeğinden yürüyecek. Tabii, yine bu alt motiflerin üzerinde birer fantastik polisiye kurgusu okunacak.   

Roman mı öykü mü diye sorsam size? Yazmaya hangisiyle başladınız, hangisinde kendinizi daha rahat hissediyorsunuz? Yakın zamanda tekrar bir roman kaleme alma düşünceniz var mı?

Ne yalan söyleyeyim, gönlüm romandan ve onun bana tanıdığı özgürlükten yana. O açıdan bakarsanız aslında Şeytanın Gözleri de, altyapısındaki genel kurgu itibarıyla sekiz bölüme ayrılmış bir roman. Az önce bahsettiğim karakter boyutlandırmaları merakım yüzünden zaten kısa bir şeyler yazamıyorum. Hoş, kısa yazabilme yeteneğim var mı onu da bilmiyorum. Diğer tarafı görünmeyen bir vadide kaybolmayı seviyorum galiba. Kafamda oluşturduğum program gereği bir oradan bir buradan yürüyeceğim diye bir fikrim var. Yani önce Dört’ün devamı Söz gelecek, sonra Eray Gürhan’ın ikinci kitabı, ardından Senaryo adlı roman, nihayetinde üçüncü ve son Eray Gürhan Vaka Defterleriyle altı kitaplık yolculuğumu tamamlayacağım.  

Sinemayla polisiye edebiyat arasında nasıl bir denge ve bağlantı kuruyorsunuz? Zamanınızı nasıl yönetiyorsunuz? Birbirlerini hangi yönlerden besliyorlar? Gelecekte polisiyeyle harmanlanmış bir film/dizi projeniz ya da kendi eserlerinizi ekrana uyarlamak gibi bir düşünceniz var mı?

Zaman yönetimi konusunda bilinçli bir çuvallama hâlinde olduğumu söylemeliyim ama bu çuvallamayı seviyorum ve argo tabiriyle ben kaşındım. Hâlihazırda bir yandan üçüncü kitabın ön çalışmasını yaparken, bir yandan özel bir televizyon kanalına günlük dizi yazıyor, Dedektif Dergi’ye hikâye üretiyor, Eray Gürhan’a altyapı hazırlıyor, dijital bir platforma bir dizi hikâyesi kurguluyor, Halk Eğitim Merkezinde Sinema Dersleri veriyor ve İstanbul’da Senaryo Atölyesi açma hazırlıklarını sürdürüyorum. Burada önemli olan birbirlerini teşvik etmeleri ama hiçbir yönden beslemeye kalkışmamaları aslında. Yazarlığı henüz meslek olarak görebilecek kadar deneyimli değilim, zaten buna karar verecek olan da ben değilim ama sinema, özellikle senaryo yazarlığımın kaynağı,  romanlarım ve hikâyelerim olsun istiyorum. İlla senaryolarını yazmak derdinde değilim ama yazdığım her romanın, her hikâyenin temel amacı okuyucuyla buluşmalarını sağlamak dışında bir sinema ya da dizi hâline büründüklerini görmek. Umarım bunu da başarabilirim.

Yazma ritüelleriniz var mıdır? Yazmaya başlamadan önce veya sonrasında neler yaparsınız? Kurguyu ve karakterlerinizi nasıl oluşturursunuz? Masaya oturduğunuzda her şey kafanızda hazır mıdır, yoksa yazarken mi şekillenir?

Genelde senaryoya da, hikâyeye de, romana da tek satırlık bir fikirle başlarım. Bu da bana yazmaya başlamadan önce, türü ne olursa olsun karakterleri oluşturma şansı tanır. İlgimin yoğunlaştığı ana unsur, motivasyon. Katil bu cinayeti hangi motivasyonla işler, adam karısını hangi motivasyonla aldatır, polisin soruşturma sırasında yaptığı hatanın gerekçesi nedir, kadın adamı neden öldürücü bir tutkuyla sevmiştir, gibi, gibi. Bu soruları ancak kahramanları insan hâline getirerek cevaplayabileceğim için ikinci aşama karakter analizi olur. Senaryo derslerinde özellikle üzerinde durduğum bir konu var, karakterlerinizi üç boyutlu, bizim gibi, gerçekten yaşayan varlıklar olarak yaratabilirseniz senaryo yazarı sadece aktarıcıdır. O zaman karakterlerinize ana konuyu anlatmanız, çerçeveyi çizmeniz, sınırları belirtmeniz yeterlidir. Gerisini onlar getirir. Ben galiba roman ve hikâyede de aynı şeyi yapmaya başladım. Örnek vermem gerekirse Dört’ün finalini, yani Eylül’ün ölümünü ben yazmadım, orada sadece aktarıcıydım. Korkutucu, değil mi?

Gündelik hayatınızda en çok neler okur, dinler, izlersiniz? Polisiyede tercihiniz yerli yazarlar mı, yabancılar mı? Yerli polisiyemiz hakkındaki düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz.

Kuzey polisiyelerinin doğallığını seviyorum. Roman olarak okumak değil de izlemek daha çok hoşuma gidiyor. Okuma konusunda son zamanlarda adli psikoloji, adli tıp, cinayet psikolojisi ve katili irdeleyen bilimsel yayınlara merak salmış durumdayım. Sanki az şey yapıyormuşum gibi cinayete katil tarafından yaklaşan bir kitap için de sürekli her boş bulduğum yere notlar yazıyorum. Tüm bu karmaşa içinde beni rahatlatan tek unsur ise müzik. Bazen kafamda kulaklık, saatlerdir yürürken buluyorum kendimi. Polisiyede yerli yabancı ayırımı yapmıyorum açıkçası. İsim vermeyeyim ama saplantılı olduğum, yazdığı her kitabı aldığım yazarlar var illaki. Yerli polisiyenin kazandığı ivme inanılmaz. Şimdi en azından çoktan seçmek gibi bir lüksümüz oluştu bence. Bu konuda Herdem Kitap Yayın, Dedektif Dergi ve onlar gibi polisiye kaynaklarına minnettarım.  Bir zamanlar gıptayla baktığımız yabancı yayınların yanına artık bizim polisiye kültürümüzü de koyabilmek sevindirici.

Bildiğim kadarıyla şehir hayatının keşmekeşinden uzakta, Şile’de yaşıyorsunuz. Sinema/senaryo yazım atölyeleri düzenlediğinizi de görüyorum. Biraz anlatır mısınız, bu atölyelerde ne tür çalışmalar yapıyorsunuz?

Yazmaya yönelince sükûnet arıyor insan. Bebekliğimden itibaren ailevi sebeplerle bir tarafım hep Şile’ye bağlıydı zaten. Şehirden bir nebze olsun uzak durmak ama bir yandan da şehrin dibinde olup kolay ulaşmak için benzersiz bir lokasyon Şile. Burada ders vermek biraz da talep üzerine gerçekleşti diyebilirim. Dönemin Halk Eğitim Merkezi yöneticileri sinema üzerine ders verip veremeyeceğimi sorunca düşünmeksizin atladım. Kabullenmek gerekir ki aktif çalışma dönemi, yerini deneyimleri aktarma dönemine bırakıyordu. Yaş kemale eriyordu yani. Yedi yıl önce üç farklı branşta atölye çalışmalarına başladık. Kısa Film, Kamera Oyunculuğu ve Senaryo Atölyeleri, gördükleri talep doğrultusunda bugünlere kadar geldi. Temel amaç kendin yaz, kendin oyna, kendin çek konsepti olunca kısa bir sürede, hava şartlarına bakılmaksızın on beş ila yetmiş yaş arası bir sürü insan Şile sokak ve köylerini birer mikro film platosuna çevirdiler. Kimisinin hobi, kimisininse yakın geleceklerine yatırım olarak düşündükleri atölyelerde her birini kendilerinin ürettiği altmış üç kısa film, on klip ve çok sayıda uzun metraj senaryo denemesini ceplerine koydukları gibi, buradan sektöre de çok sayıda iş gücü ihraç ettik.

Sabri Bey, bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederiz! Serinin devamını merakla bekliyor, Dedektif Dergi ailesi olarak başarılarınızın devamını diliyoruz…

Ben de size ve Dedektif Dergi ailesine çok teşekkür ediyorum. İyi ki birlikteyiz, iyi ki varsınız.

PENCEREDEKİ KADIN

Salı günü sabah saat onda, dükkanımdaki telefon çaldı.

İncelemekte olduğum Ahmet Mithat’ın 1884 basımı Esrar-ı Cinayat adlı kitabının sayfalarının arasından başımı kaldırıp ahizeye uzandım.

Jale Paksoy adında bir hanım arıyordu. “Erenköy’de oturuyorum,” dedi kibar bir sesle. “Umarım size çok uzak değildir. Babamdan kalan bir kütüphanem var. İçinde en az dört bin kitap olduğunu sanıyorum. Aslında kitaplar sadece bana ait değil, ablamın da hakkı var. İkimiz uzun uzun düşündük ve hepsini satmaya karar verdik. Çoğu eski kitap. Aralarında ilk baskı ya da el yazması olanlar da var. Eğer satın almak isterseniz, tek bir koşulum olacak, o da ödemeyi peşin parayla yapmanız. Bilmem ilgilenir miydiniz?”

Antika ve değerli ikinci el kitap alım satımı yapan biri olarak ilgisiz kalamayacağım bir teklifti bu. İçimden bir ses büyük bir balık yakaladığımı fısıldıyordu. Sanki gizli bir hazinenin kapısı aralanmıştı önümde. Jale Hanım’la ablasının baba yadigarı kütüphanelerini görmek için sabırsızlandıysam da bunu belli etmedim. Bizim meslekte kitabı görmeden, ona dokunmadan, sayfalarını çevirmeden heyecana kapılmanın doğru olmadığını tecrübelerim bana öğretmişti. Büyük ümitlerle gittiğim birçok kişinin evinden kaç kere hayal kırıklığıyla geri döndüğümü unutmamıştım. Bu yüzden, pek hevesli olduğumu sezdirmeden adresi aldım ve yarın geleceğimi söyledim.

Ertesi gün hava yağmurlu olmasına rağmen yola koyuldum. Jale Hanım’la ablasının oturduğu ev, bahçeli köşklerin çoğunlukta olduğu, iki yanı asırlık çınarlarla kaplı sakin bir sokaktaydı. Yapı iki katlıydı ve neredeyse bütün boyaları dökülmüştü. Sanırım, etraftaki en kötü görünümlü bina oydu.  Bahçesi de pek bakımlı sayılmazdı. Belli ki, son zamanlarda onunla kimse ilgilenmemişti. Hüseyin Rahmi’nin romanlarındaki perili köşklere benziyordu.

Bahçe yolunda yürürken üst katın orta pencerelerinden birinde bir kadın görür gibi oldum. Görür gibi oldum diyorum, çünkü bundan emin değilim. Tülün arkasındaydı ve gerçek olmaktan daha çok bir hayale benziyordu. Yine de koyu yeşil elbisesini, kısa saçlarını ve yüzündeki tuhaf gülümsemeyi fark edebilmiştim. Tekrar baktığımda orada değildi, kaybolmuştu.

Kapıyı elli yaşlarında, kumral tenli, hafifçe toplu ve güler yüzlü bir kadın açtı. Jale Hanım olduğunu hemen anladım. Tam tahmin ettiğim gibiydi biriydi. Tavırları, konuşması hatta ses tonu bile hoş sohbet, gün görmüş bir insan olduğunu gösteriyordu. Beni nezaketle içeri davet etti.

Evin içi de dışı gibi eskiydi. Her şeyde bir solgunluk, yıpranmışlık vardı. Salon en az yarım asır öncesinin beğenisine uygun tarzda eşyalarla döşenmişti. Bazıları antikaydı galiba, hem de en değerlilerinden. Fazla dikkat edemedim çünkü gözlerim, adeta bir müzeyi andıran salonun duvarındaki yağlı boya tabloya takılmıştı. Bir erkekle bir kadının resmiydi bu. Kendisini pek beğenmiş bir havada olan keçi sakallı adam, kalın kaşlarını çatmış, mağrur bir tavırla ressamın gözlerinin içine bakıyor; yanındaki zayıf, nahif kadınsa mutsuz ve endişeli görünüyordu.

 “Annemle babam,” diye açıkladı Jale Hanım, tabloya dikkatle baktığımı görünce. “Babamın adını belki duymuşsunuzdur: Selim Ruhcan.”

“İsmi hiç yabancı gelmedi ama…”  diyecek oldum, Jale Hanım sözümü kesti.

“Babam meşhur bir doktordu. İspiritizmaya meraklıydı. Bu konuda sayısız araştırmalar yaptı, hatta bir de kitap yazdı. O öldüğünde ben çok küçüktüm. Yedi-sekiz yaşlarında filandım herhalde.”

“Bunu duyduğuma üzüldüm,” diye mırıldandım.

İsmin bana neden yabancı gelmediğini hatırlamıştım. Bir hafta kadar önce zengin bir müşterim bana ondan söz etmiş, eğer bulabilirsem Selim Ruhcan’ın kitabına oldukça yüksek bir fiyat ödeyebileceğini söylemişti. Tesadüfe bakın, ben şimdi o ünlü doktorun evindeydim.

“Evet kötü günlerdi,” diye mırıldandı Jale Hanım. “Annemizi de yakın bir zaman önce kaybetmiştik. Bize halam baktı. Önce bir süre Ankara’da onun evinde kaldık, sonra buraya geldik. Babamdan bize bir bu ev, bir de kitapları kaldı. Ah, tabii bir de devletin verdiği aylık.”

Bir şey söylemeden kibarca gülümsedim.

“Oturduğumuz evi görüyorsunuz,” diye sözlerine devam etti. “Çok büyük ve eski. Ciddi bir bakım ve onarımdan geçmesi gerekiyor. Kütüphaneyi elden çıkarmak istememizin esas nedeni bu. Oradan gelecek paraya çok ihtiyacımız var. Ev bu kadar harap olmasa ve ciddi bir tamirata ihtiyaç duymasa ölene dek direnebilirdik belki. Ama yıllardır elden geçirilmeyen çatının yanı sıra, artık dökülmeye başlayan su ve elektrik tesisatı, bu kış bizi iyice canımızdan bezdirdi.”

Bütün bunları bana niye anlattığını anlamadığım halde, “Sizi çok iyi anlıyorum,” dedim. Biraz düşündükten sonra, “Kitapların satılmasına ablanız da razı, değil mi?” diye sordum. “Yani ileride bir sorun çıkması hoş olmaz da…”

Jale Hanım güldü. “Elbette. Hatta o benden daha istekli. Aslına bakarsanız, kitapların satılmasına yıllarca karşı çıkan bendim. Ablamsa, özellikle şu ekonomik krizden sonra, kitapları satarak elimizi biraz ferahlatmaktan yanaydı. Onunla tanışmanızı isterdim ama ne yazık ki çok hasta, odasından dışarı çıkamıyor. İlaçlarını alıp uyuyor.”

“Gelirken onu gördüm galiba,” dedim. “Üst kattaki pencereden bakıyordu.”

Jale Hanım’ın özenle alınmış, incecik kaşları hafifçe yukarıya doğru kalktı.

“Ama bu imkânsız. Ablamın odası alt katta. Üst katlara çıkmasına da imkân yok. Ayakları tutmuyor. Tekerlekli sandalyeyle dolaşabiliyor ancak.”

Pencerede gördüğüm kadının gerçek olup olmadığı konusunda kendimden emin olamadığım için, “Belki de bana öyle geldi,” dedim.

Jale Hanım, hafifçe titreyerek “Belki annemin hayaletini gördünüz,” dedi.

Bunu duyunca ne yalan söyleyeyim biraz tedirgin oldum.

Çabucak gülümsedi. “Neyse, gelin size kütüphaneyi göstereyim.”

Selim Bey’in kütüphanesi gerçekten çok zengindi. Kitaplara uzun boylu bakmama gerek bile yoktu. İçlerinde çok nadide eserler vardı. Hatta bazıları eşsizdi. Uygun bir fiyata hepsini satın alabilirsem bu alışverişten kârlı çıkacağımı anlamıştım.

“Aşağı yukarı dört bine yakın kitap var burada. Hepsini satmak istiyoruz,” dedi Jale Hanım. “Şu hariç.”

Arkada, duvara dayalı ahşap etajerin üzerinde duran kalın ciltli eski bir kitabı göstermişti.

İster istemez içimde büyük bir merak uyandı. Yaşlı kız kardeşlerin elden çıkarmayı düşünmedikleri kitap hangisiydi acaba?

“Bakabilir miyim?” diye sordum.

Jale Hanım sempatik bir ifadeyle, “Tabii,” dedi.

Kitabın adı Diaboli Conorum’du. Yazarıysa… O an gözlerime inanamadım. Kitap, Dr. Selim Ruhcan’a aitti.

Jale Hanım, “Babamın, tüm hayatını adadığı mesleği hakkında yazdığı tek kitap,” dedi. “Manevi değerinin çok yüksek olduğunu bilmenizi isterim.”

Heyecandan nutkum tutulmuştu. “Anlıyorum,” dedim. “Sizin için çok değerli olması gayet normal.”

Jale Hanım aceleyle kitabı alıp etajerin en üst çekmecesine koydu.

“Kitabı satmamızı engelleyen sadece manevi değeri değil bu. Ablam, onun çok değerli olduğunu profesör bir dostumuzdan öğrenmiş. Ülkemizde hatta dünyada bir başka örneği yokmuş. Açıkçası, değeri konusunda tam bir bilgi edinmeden onu satmak istemiyoruz.”

Aynı durum benim için de söz konusuydu. Hakkında hiçbir şey bilmeden bir kitabı satın almak prensibim değildi. Gerçi, hazırda bir müşterim vardı ama onun bu kitaba ne değer biçeceğini henüz bilmiyordum. Bu nedenle en azından şimdilik, Selim Bey’in kitabı ilgi alanımın dışında kalacaktı. Önceliği, diğerlerine verecektim.

Rafları dolduran kitaplar arasında on altıncı yüzyıldan kalma el yazması bir Mesnevi ile on sekizinci yüzyıla ait olduğunu tahmin ettiğim yine el yazması bir Kur’an olduğu için, gerçekten iyi bir fiyat önerdim. Bu kadar parayla burası gibi en az üç evi daha tepeden tırnağa yenilemek mümkündü.        

Jale Hanım, babasının kitabına ayrı bir fiyat istediğini söyleyince, bana sıkı pazarlık yapacak biri gibi görünmüştü ama yanılmışım. Önerdiğim ilk fiyatı hemen kabul etti. El sıkıştık. Kütüphaneyi öğleden sonra gelip boşaltacak, ödemeyi de peşin yapacaktım.

Dışarı çıktığımda inceden bir yağmur başlamıştı. Bahçe yolunda yürürken birden durdum. Sanki bir şey beni dürttü ve dönüp eve baktım. Yeşil elbiseli kadın ikinci kattaki orta penceredeydi yine. Bir hayal olamayacak kadar gerçek görünüyordu. Birden içimin ürperdiğini hissettim. Solgun yüzünde acı çeker gibi bir ifade vardı. Bilmiyorum, belki de bana öyle gelmişti. Penceredeki kadın yavaş yavaş tülün arkasında kayboldu.

Jale Hanım’ın ablası olamayacağına göre, kimdi bu kadın?

Öğleden sonra bir kez daha eve gelip kitapları dükkâna taşıttım. Parayı, anlaştığımız şekilde nakit olarak ödedim. Üst kat penceresindeki kadından söz etmeyi uygun bulmadım. Hayal gördüğüme kanaat getirmiştim.

Kitaplar dükkâna istif edilince oturup hepsini teker teker tasnif etmeye başladım. Yardımcılarıma bırakamayacağım kadar dikkat ve hassasiyet isteyen bir işti bu ve herhalde günlerce sürecekti.

Daha önce gözüme çarpmayan çok önemli üç kitap daha bulmuştum diğerlerinin arasında. Hele bir tanesi o kadar değerliydi ki, sadece onu satsam Jale Hanım’a verdiğim bütün parayı çıkarabilirdim. Bu kütüphanedeki kitapların bana çok para kazandıracağı belli olmuştu. Uzun zamandır böyle bir voli vurmamıştım. Mutluluktan havalara uçabilirdim.

Buna rağmen aklım Dr. Selim Ruhcan’ın kitabındaydı. Müşterisi de hazır olduğuna göre ne yapıp edip bu kitabı Jale Hanım’la ablasından satın almanın bir yolunu bulmalıydım.

Müşterimi aramadan önce, kitap ve yazarı hakkında bilgi edinmek için bilgisayarımı açıp Google’a baktım.

Adam 1915 doğumlu bir psikologmuş. İspiritizma ve büyücülükle ilgilenmiş, bu konuda birçok makalesi yayınlanmış. Ayrıca bir de bugün evinde gördüğüm kitabı yazmış. Türkiye’de ilk ve tek olan bu önemli eser, basıldıktan kısa bir süre sonra yasaklanarak toplatılmış ve imha edilmiş.

Toplatılmış’ ve ‘imha edilmiş’ kelimelerini okuyunca merakım büsbütün artmadı desem yalan olur. Bu nedenle, bilimsel kitaplar konusunda uzman olan bir arkadaşıma telefon ettim. Ona Dr. Selim Ruhcan ve yazdığı kitap hakkında bir şey bilip bilmediğini sordum.

“Bahsettiğin psikolog, Türkiye’de ispritizma akımının öncüsü olan birkaç kişiden biridir,” diye anlatmaya başladı arkadaşım. “Ama sonra büyücülüğe merak sardı. Bu konuda çok ciddi araştırmalara girişti. Hatta kara büyüyle uğraştığı, Avrupa’da şeytan ayinlerine katıldığı söylendi bir ara. Tabii bunların ne kadarı tevatür, ne kadarı gerçek bilemeyeceğim.  Ama bu konuda yazdığı kitap, tam anlamıyla bir şahesermiş. Ne yazık ki, ben görmedim ve hiç kimsede bir tek örneği yok. İspritizma Cemiyeti’nin kütüphanesi de dahil buna. Üniversitelerden bile toplatılmış ve imha edilmiş. Söylendiğine göre, içinde yasalara ve dine aykırı suç sayılabilecek bilgiler varmış. Anlayacağın çok değerli, hatta paha biçilemez bir eser bu. İspritizma Cemiyeti’nden bir müşterimin kitabı bulup ona getirmem karşılığında bana teklif ettiği paranın miktarını bir duysan dudakların uçuklar.”

Telefonu kapattığımda içim içime sığmıyordu. Yan tarafta dükkânın diğer çalışanları bulunmasa ve bizi ayıran bölme cam olmasa kalkıp sevincimden şakır şakır göbek atabilirdim. Sonunda talih yüzüme gülmüştü. Bu kitabın satışından iyi para kazanacağımı hissediyordum. Büyücülük, fal gibi masallara inanan, bu uğurda servet harcamaktan çekinmeyen sayısız çılgınla doluydu bu dünya.

Bu tip zamazingolara ne inanır ne de onlardan hoşlanırdım. Bence hepsi deli saçmasıydı. Monoton hayatlarına heyecan katmak isteyen zenginlere göreydi.

“İnanan inansın,” diye geçirdim içimden, ben kazanacağım paraya bakardım.

Müşterimi yarın sabah aramaya karar verip gece geç vakte kadar çalıştım. Kitapların büyük bir kısmını inceledim ve bilgisayarıma kaydettim. Geriye kalanların sayısı fazla değildi. Onları da önümüzdeki günlerde elden geçirmeyi planlıyordum.

Günün son kitabını raftan çekip aldığımda yere bir şey düştü. Eğilip baktım: Kitapların arasına sıkışmış küçük, ince bir defterdi. Sayfalarını karıştırınca Zehra adında biri tarafından tutulmuş bir günlük olduğunu anladım. Çok fazla yazı yoktu içinde. Bazı sayfalar boştu. Cümleler de genellikle kısaydı.

İlk not, 5 Nisan 1962 tarihine aitti. “Çok endişeliyim.”

7 Nisan’da ise şu cümleler vardı: “Selim, Avrupa’dan döndüğünden beri çok tuhaf. Zaman zaman beni korkutuyor. Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Günlüğün üçüncü sayfasındaki tarih 11 Nisan’dı ve şunlar yazıyordu: “Bugün Neveser yüzünden tartıştık. Selim’in kızlarıma bir fenalık yapmasından korkuyorum.”

Defter fena halde ilgimi çekmişti. Zehra’nın, Jale Hanım’ın annesi olduğunu anlamış, bu nedenle büsbütün meraklanmıştım. Acaba kız kardeşler annelerinin günlük tuttuğunu biliyorlar mıydı? Bunu hiç sanmıyordum. Eğer onlar bilmiyorlarsa bu defteri kütüphaneye kim koymuştu? Günlüğü hızlı bir biçimde okumaya devam ettim.

14 Nisan: “Bu sabah her zamankinden daha halsizim. Yataktan çıkmaya mecalim yok. Yine de gidip kızlara göz kulak olmalıyım. Selim’e artık hiç güvenmiyorum.”

16 Nisan: “Selim dün akşam çıldırmış gibiydi. Kafasını şeytanla bozmuş. Onunla bağlantı kuracakmış. Allah’ım sen aklıma mukayyet ol.”

18 Nisan: “Bu ıssız yerdeki evde sıkışıp kaldım. Kimseye bir haber veremiyorum. Abime mektup yazmıştım ama hâlâ bir cevap yok.”

22 Nisan: “Selim kızlara bir şey yapacak. Kötü bir şey. Kızlara kapılarını kilitlemelerini söyledim. Selim’in artık aklını kaçırdığından hiç şüphem yok. Bodrumda duvara garip şekiller çizmiş. Saatlerce orada oturuyor, bilmediğim bir dilde dualar ediyor. Abime yazdığım mektubu da o yakmış. Zarfı yarı yanmış bir halde ocağın içinde buldum. Allah’ım bu kâbus ne zaman bitecek?”

24 Nisan: “Selim kızları öldüreceğini söylüyor. Onları kurban edecekmiş. Benim de ona yardım etmemi istiyor. Kızlarımı alıp kaçmalıyım. Artık nereye olursa olsun gitmeliyim.”

25 Nisan: “Beni kütüphaneye hapsetti. Kıpırdayacak halim yok. Bitap vaziyetteyim. Zehirlendim galiba. Aşağıdan ses gelmez oldu. Artık hiçbir şey düşünemiyorum. Kızlarıma bir şey olduysa ben nasıl yaşarım?”

Günlüğün bundan sonraki sayfaları boştu. Zehra, 1944 Nisan’ının beşi ile yirmi beşi arasındaki kısacık bir süreyi yazmıştı sadece. Üstelik bazı günleri atlamıştı. Ancak bu kadarı bile beni rahatsız etmeye yetmişti.

Huzursuz geçirdiğim gecenin ardından sabah ilk işim Mücap Bey’i aramak oldu. Ona, istediği kitabı bulduğumu, bu konuyu kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim. Adam buna çok sevindi. “Bu haberin beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edemezsiniz,” diye devam etti sözlerine. “Ben Hilton’da kalıyorum. Buraya gelmeniz mümkün mü? Saat on buçuk uygunsa burada görüşebiliriz. Sizi lobide bekleyeceğim.”

Hiç düşünmeden kabul ettim.

On buçukta Hilton’daydım. Lobiye adımımı atar atmaz Mücap Bey’i gördüm. Göbekli, uzun boylu bir adamdı. Üst dudağının üzerinde ince bir bıyık, sol yanağında da irice bir ben vardı. Parlak, mavi kumaştan göz alıcı bir takım elbise giymişti. Oturduğu koltuktan kalkıp beni karşıladı. Hararetle elimi sıktıktan sonra “Şark Kahvesi’ne gidelim,” dedi. “Orası şimdi sakin. Rahat rahat konuşuruz.”

Dolmabahçe’ye tepeden bakan camın yanındaki sedire oturduk.

“Demek kitabı buldunuz,” dedi gözleri parlayarak. “Bu kadar çabuk bulabileceğinizi hiç tahmin etmemiştim.”

“Aslına bakarsanız ben de öyle. Tamamen tesadüf oldu.”

“Nasıl buldunuz? Biri mi getirdi?”

“Yazarının evine gittim.”

“Dr. Selim Ruhcan’ın evine mi? Kitap evinde miymiş?”

“Evet.”

“Aldınız mı kitabı? Sizde mi şu anda?”

“Sizinle konuşmadan almayı doğru bulmadım.”

“Ah, olamaz. Ya biri sizden önce davranıp kitabı alırsa?”

“Sanmam. Sizinle konuşup anlaştıktan sonra kitabı satın alacağım. Hiç endişelenmeyin.”

“Anlıyorum. Bu işten ne kadar para kazanacağınızı öğrenmek istiyorsunuz.”

Ağzından çıkan kelimeleri duyunca nefesim tutuldu. Öyle böyle değil, bayağı dudak uçuklatan bir rakam telaffuz etmişti. Jale Hanım’a verdiğim paranın yüz katından da fazlaydı. Ömür boyu yan gelip yatmama yetecek bir servetti bu.

“Bu kitaba değer azizim,” dedi. “Açık konuşayım. Bu kitap için hayatımı bile veririm. Siz hiçbir şeyin farkında değilsiniz. Ama böylesi daha iyi. Evet, ne diyorsunuz?”

Yutkundum. Ne diyebilirdim ki? Bu kadar inanılmaz bir teklife kim hayır diyebilir? Ben de diyemedim tabii.

“O zaman anlaştık,” dedim gülümseyerek.

Sabırsızca sordu.” Kitap ne zaman elime geçer?”

“Birkaç gün içinde.”

“Tamam. Ben de paranızı o gün takdim ederim. Nakit istemezsiniz herhalde. Yoksa ister misiniz?”

“Benim için önemli değil,” dedim. “Nasıl kolayınıza geliyorsa öyle yapın ödemenizi.”

Bir kitap için bu kadar yüksek bir fiyat ödenebileceğini hiç düşünmemiştim. Mücap Bey çok zengin biri olmalıydı. Aynı zamanda da çatlağın teki. Gerçi hiç öyle birine benzemiyordu. Gayet aklı başında bir insan hali vardı.

Dayanamayıp sordum. “Nedir bu kitabın sırrı? Neden sizin için bu kadar önemli?”

İçini çekti. “Bunu anlatması uzun sürer. Ama tam üstüne bastınız. O gerçekten bir sırlar kitabı. Hayata dair bilmecelerin cevabı var o kitapta.”

“Kitabı yazan kişi bana biraz normal değilmiş gibi geldi. Hakkında küçük bir araştırma yaptım da.”

Kahkaha attı. “Normal biri değildi elbette. Normal olsa o kitabı yazamazdı.”

“Hayır, ben onu demek istemedim.”

“Ne demek istediniz?”

“Bu kitap hariç Doktor’un kütüphanesindeki bütün kitapları satın aldığımı size söylemiş miydim?”

“Hayır ama iyi bir alışveriş yaptığınızı tahmin ediyorum.”

“Doğru. Dükkanıma getirdiğim kitapların arasında bir hatıra defteri buldum.”

Bir an şaşıran Mücap Bey ilgiyle sordu. “Kimin hatıra defteri? Doktor Selim Ruhcan’ın mı?”

“Hayır, karısının. Kadın, birkaç hafta boyunca notlar almış. Kocasının, kızlarını öldürmek istediğini yazmış. Onları, kurban edecekmiş. Kendisini de yavaş yavaş zehirliyormuş.”

“Sonuç?”

“Sonuç yok. Hatıra defterine birkaç haftadan sonra bir şey yazılmamış.”

“Defter, kitapların arasındaydı, öyle mi?”

“Evet, kadın oraya saklamış ama sonra orada unutulmuş sanırım. Onca kitabın arasında bir hatıra defterinin olacağı kimsenin aklına da gelmemiş herhalde.”

“Kadın bunu kimseye söylemediyse oraya kimsenin bakmaması normal. Ama bunun bir önemi de yok. Dr. Selim Ruhcan’ın karısı biraz sorunluymuş.” İşaret parmağını kafasına iki-üç kere vurdu. “Anlarsınız ya. Resmen deliymiş kadın. Akıl hastanesine yatırmak zorunda kalmışlar uzun bir süre. Sonunda kendisini öldürmüş. Karısının ölümüne dayanamayan Doktor da birkaç yıl sonra vefat etmiş. Adamcağızı sabahleyin yatağında ölü bulmuşlar. Kalp krizinden gitmiş.”

“Karısı nerede intihar etmiş, evde mi?”

“Sanırım.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Hayaletlere inanmam ama köşkün penceresinde gördüğüm kadın, edindiğim şu bilgilerden sonra “Ben Zehra’nın hayaletiyim,” diye bağırıyordu adeta.

Heyecanlandığımı belli etmemeye çalıştım. Yeşil elbiseli kadından da söz etmedim.

Mücap Bey’le kitabın satış fiyatı konusunda tamamen mutabık kaldıktan sonra Hilton’dan ayrıldım.

Garip, gizemli bir olayın içine sürüklendiğimi hissediyordum ama umurumda değildi. Yüzlerce eski kitap satsam kazanamayacağım bir parayı tek bir kitap sayesinde elde edecektim. Benim için önemli olan buydu.

Dükkâna döner dönmez Jale Hanım’ı aradım.

Karşılıklı hâl hatır sormanın ardından “Sizi babanızın kitabı için rahatsız ettim,” dedim. “Eğer anlaşabilirsek kitabı satın almak istiyorum.”

“Ne tesadüf,” diyerek kıkırdadı. “Sizinle konuştuktan sonra kitaba ne fiyat biçeceğimizi öğrenmek için bir uzmanla görüştük biz de. Daha doğrusu ablamın eski bir arkadaşı dün buradaydı. Bize içimize sinecek bir fiyat önerdi. Bundan daha da aşağıya satmamamızı söyledi.”

“Öyle mi?” dedim bu telefon konuşmasının nahoş bir biçimde sona ereceğinden korkarak. “Ablanız da razı mı satılmasına?”

“Evet onun da aklı yattı.”

“Eh o zaman bir sorun yok. Bu durumda, kitabın fiyatı nedir?”

Kendimi çok yüksek bir meblağa hazırlamıştım ama bu kadarını da beklemiyordum. Gerçi, Mücap Bey’in ödeyeceği fiyatın altında bir rakamdı. Ancak benim bu maliyeti karşılayacak kadar param yoktu. Mücap Bey’den bir ön ödeme yapmasını istememekle enayilik etmiştim. Aklıma gelmişti ama kendimi güçsüz, zayıf göstermekten korkmuştum. Şimdi ne yapıp edip bu parayı temin etmek zorundaydım. Kaz gelen yerden tavuğu mu esirgeyecektim?

“Tamam,” dedim. “O zaman yarın bu işi halledelim.”

Kelimeler ağzımdan çıktığı anda pişman oldum. Kadının istediği parayı bulmam lazımdı. Banka hesabım, yapacağım ödemenin yarısını bile karşılayacak seviyede değildi. Bir günde bu kadar parayı nasıl bulacaktım? Keşke üç veya dört gün sonraya randevulaşsaydık diye geçirdim içimden. En azından daha rahat düşünür ve çeşitli imkanları zorlardım. Ama olan olmuştu.  Laf ağzımdan çıkmış, Jale Hanım da büyük bir mutlulukla “Yarın öğlen saat birde görüşürüz,” deyip telefonu kapatmıştı.

Parayı bulmak için fazla zamanım yoktu. Bu kadar kısa sürede bankadan kredi çekemezdim. Birinden borç istesem, kimse durup dururken elime o kadar mangırı sorgusuz sualsiz koymazdı. Ayrıca para isteme konusunda hiç becerikli değildim.

Aklıma arkadaşım Adnan’ın kuzeni Tefeci Haydar geldi. Birkaç kez ona işim düşmüş, bana destek olmuştu. Ama onlar ufak tefek paralardı. Şimdiki gibi büyük değildi. Yine de ondan başka derdime derman olacak kimse yoktu. Parayı bulamazsam yakaladığım büyük balık ellerimin arasından kaçıp gidecekti.

Hemen telefona sarıldım. Sekreter kıza, Haydar’la görüşmek istediğimi, Adnan’ın yakın arkadaşı olduğumu söyledim. Yarım dakika sonra zımparalanmamış kart sesiyle Haydar “Alo?” dedi.

Kendimi tanıtıp durumu çabucak özetledim. Beni hatırladı. Ne kadar para istediğimi sordu. Rakamı duyunca bir ıslık çaldı. “Büyük para,” dedi. “Bu kadar parayı teminat olmadan veremem. Ev, araba, hisse senedi hepsi olur.”

Bunu bekliyordum ama yine de canım sıkıldı. “Tamam,” dedim.

Yapacak bir şey yoktu. Evin tapusunu götürüp Haydar’a teslim edecek, bir de senet imzalayacaktım. Yarın saat onda yazıhanesinde buluşmak üzere sözleştik.

Ertesi sabah Şişli’deki yazıhaneye geldiğimde Adnan da oradaydı. Meğer, Haydar benimle konuştuktan sonra kuzenini arayıp hakkımda bilgi almış. Arkadaşım da hem telaşlanmış hem de merak etmiş.

Açıklamasının ardından “Bu kadar çok parayı ne yapacaksın?” diye sordu.

“Önemli bir iş,” dedim. “Acil lazım. Aklıma senin amca oğlundan başkası gelmedi.”

“Valla bak, demedi deme. Zamanında geri ödemezsen parayı aldığına alacağına pişman eder. Gözünün yaşına bakmaz. Bana da hiç güvenme.”

“Merak etme,” dedim. “Tereyağından kıl çeker gibi halledilecek bir iş. Malı bir yerden alıp başka bir yere vereceğim.”

Arkadaşım rahatlamış göründü ama kuşkulu bir gözle beni süzmekten de geri kalmadı.

“Sonunda aradığın kitabı buldun galiba.”

“Hem de ne kitap! Hayırlısıyla bu iş bitsin, sana tüm detaylarıyla anlatırım.”

Onun benden çok kendisi için endişelendiğinden adım gibi emindim. Bir aksilik çıktığında Haydar’ın başına bela olacağından korkmasa, buraya kadar gelip beni sorguya çekmezdi. Neyse, açıklamamdan sonra herhalde içi rahatlamıştır.

Tefeciden aldığım gıcır gıcır desteleri çantaya koyup Erenköy’ün yolunu tuttum. Jale Hanım’la sözleştiğimiz saatten biraz erken orada olacaktım ama başka çarem yoktu. Bir çanta dolusu parayla ortalarda dolaşamazdım. Bir an önce alışverişi yapıp işi bitirmek en iyisiydi.

Günün tam ortası olmasına rağmen iki yanı asırlık çınarlarla kaplı sokak, önceki gelişlerimden daha sakindi. Bahçeler gibi evler de derin bir sessizliğe bürünmüştü.  Köşke doğru yürürken üst kat pencerelerine bakmamaya çalıştım. Fizikötesi olaylara inanmasam da orada gördüğüm yeşil elbiseli kadın hayali beni rahatsız etmişti. Adım attıkça huzursuzluğumun büyüdüğünü hissediyordum. Sonunda dayanamayıp baktım. Olacak şey değil! Yine pencerede, tülün arkasındaydı. Bana sanki bir şey söylemeye çalışıyordu. Gerçek miydi bu şimdi? Orada gerçekten yeşil elbiseli bir kadın var mıydı? Yoksa o bir hayalet miydi?

Bakışlarımı köşkün kapısına doğru çevirip adımlarımı hızlandırdım.

Jale Hanım beni gergin bir yüzle karşıladı. İçeri girince “Biliyor musunuz,” dedi kederli bir sesle. “Bugün annemin ölüm yıldönümü.”

“Öyle mi?” dedim salonun kasvetli havasını soluyarak. “Bunu bilmiyordum.”

“Tam kırk altı yıl önce bugün bizi terk etti annem. Üst kattaki yatak odasında kendisini astı.”

Üst kat mı? Yatak odası mı?

Gülümsedi. “Biz lanetli bir aileyiz.”

Bir an önce alışverişi tamamlayıp gitmek istiyordum bu evden. Köşkün bunaltıcı havası ve Jale Hanım’ın tavırları beni rahatsız etmişti.

Ona çantayı uzattım. “Paralar burada. Sayabilirsiniz.”

Buna gerek duymadı. “Size güveniyorum,” deyip babasının ünlü kitabını kütüphanenin rafından aldı, bana verdi.

“Sonunda bu lanetli kitaptan kurtuluyoruz. Bunun için o kadar çok seviniyorum ki…”

Kitabı hızla çantama yerleştirdim. Jale Hanım bir kahve içmemizi teklif etti ama yapılacak acil işlerim olduğunu söyleyip kabul etmedim. Yalan değildi ama aslında bu tuhaf evde oyalanmak istemiyordum. Bir yandan çantamdaki meşum kitap, diğer yandan üst kattaki hayal mi gerçek mi olduğunu bilemediğim kadın, burada daha fazla kalmamam için yeterli sebeplerdi bana göre.

Ev sahibine veda edip bahçeye çıktım. İçimden bir ses koşarak buradan uzaklaşmamı söylüyordu. Bu sesi duymazlıktan gelmem kolay olmadı. Yürürken arkama bakmamaya gayret ediyordum. Ama orta katın penceresindeki tülün ardından bir çift gözün beni izlediğinden emindim.

Caddeye çıkınca bir taksiye atladığım gibi soluğu dükkânda aldım.

İşin önemli kısmı hallolmuştu. Artık sıra, kitabı yeni sahibine teslim etmekteydi. Ondan sonra gelsin paralar… Gerçi bir kısmını borçlandığım tefeciye verecektim. Ama bunu göze almış, hesabımı kitabımı ona göre yapmıştım. Tefeci Haydar’a faiziyle birlikte borcumu ödedikten sonra bile elimde kalacak olan para muazzamdı.

Saat dörtte Mücap Bey’i aradım. Zili beş kere çaldırdım ama telefonu cevap vermedi. Aramalarımı sürdürdüm. Sonuç aynıydı. Onun yerine çıkan telesekreter mütemadiyen telefonun kapsama alanının dışında olduğunu söylüyordu. Yarım saat sonra, hem aramaktan yorulmuş hem de öfkelenmeye başlamıştım. Doğrudan Hilton Oteli’ni aramaya karar verdim.

Santraldeki kadına Mücap Gezgin ile görüşmek istediğimi söyledim. Ama adamı bir türlü bulamadılar. Aksi gibi oda numarasını da bilmiyordum. Baktım olacak gibi değil, bir taksi çağırıp Hilton’a gittim.

Sanki olacaklar içime doğmuştu. Yol boyunca aklıma gelen bütün kötü ihtimaller otelde gerçeğe dönüştü. Resepsiyondaki delikanlı, bilgisayardan bütün müşterileri taradı ama içlerinde Mücap Gezgin adında biri yoktu.

“Nasıl olur,” diye çıkıştım. “Daha dün burada, lobide buluştuk. Yarım saatten fazla Şark Kahvesi’nde oturduk. Kendisi neredeyse on gündür burada kalıyor. Belçika’da şirketleri olan bir iş adamı.”

Bağrışmamıza resepsiyon müdürü müdahale etti. Ama o da Mücap Gezgin’in odasını bulamadı. En sonunda “Bu adda biri kalmıyor otelimizde beyefendi,” dedi. “Bir yanlış anlaşılma oldu herhalde.”

Otelin koruma görevlilerinin bana dik dik baktıklarını görünce daha fazla üsteleyemedim. Aslına bakılırsa, üstelesem de bir sonuç alamayacağımı anlamıştım. Mücap Bey ortadan yok olmuştu. Elimde ona ait sadece bir telefon numarası vardı ama o da cevap vermiyordu. Başına bir şey mi gelmişti acaba? Öyle bile olsa, bu bana neden Hilton’da kaldığı masalını anlattığını açıklamıyordu. Elbette bir tahminim vardı. Ve ben bunun gerçek olmasından korkuyordum. Mücap Bey’i bulamazsam ne olacaktı? Ya da bulsam bile, ondan almayı düşündüğüm parayı alamazsam ne yapacaktım? Arkadaşımın kuzenine üç gün sonra borcumu hem de faiziyle birlikte ödemem gerekiyordu. Ya ödeyemezsem?

Dışarı çıkıp deli gibi Taksim’e kadar yürüdüm. Bir yandan da düşünüyordum.

Banka hesabımdaki para, faizi anca karşılardı. Eğer kitabı üç gün içinde satamazsam tefeci beni lime lime ederdi. Hem evime hem dükkanıma el koyardı. Bir yolunu bulup kitabı mutlaka satmalıydım. Bir de… Kitabı geri verebilirdim. Evet bu da mümkündü. Jale Hanım makul bir insandı, kendisinden yeni bir müşteri buluncaya kadar beklemesini istersem beni kırmazdı. Düşününce çok saçma geliyordu bu fikir ama başka çarem yoktu. Gerekirse yalvarır, önünde diz çöker ağlardım. Haydar’ın adamlarından dayak yemektense gururumun çiğnenmesini tercih ederdim.

Elimdeki çantaya sıkı sıkı sarılıp yeniden Erenköy’ün yolunu tuttum. Ben oraya varana kadar hava iyice karardı, gece oldu. Sokak şimdi daha da ıssızdı. Çınar ağaçları rüzgârın etkisiyle garip bir sesle hışırdıyorlardı. Jale Hanımların köşkü karanlığın içinde erimişti sanki. Hiçbir noktası net görünmüyordu. Pencereleri, duvarları, çatısı belirsiz, bulanıktı. Bahçe yolundan sessizce ilerledim. Yaklaştıkça, gözüm karanlığa alıştığından mıdır nedir, köşk daha belirgin bir hal almaya başladı. Kapıya gelince zile uzandım. Ama zil yerinde değildi. Şaşırmadım desem yalan olur. Kapıdaki, demir tokmağı fark edince şaşkınlığım bir kat daha arttı. Bugün geldiğimde bu tokmağın burada olmadığına yemin edebilirdim. Kapı da değişmişti sanki. Tokmağı kavrayıp birkaç kez vurdum. Açan olmayınca bir daha vurdum. Ardından kulağımı kapıya dayayıp içeriyi dinledim. Belki bir tıkırtı, bir konuşma duyarım diye düşünmüştüm. Ama en ufak bir ses yoktu.

Birden kapı parlak bir ışıkla aydınlandı.

“Birini mi arıyorsunuz?”

Telaşla arkama döndüm. Gözlerimi delen ışığa bakabilmek için elimi yüzüme siper ettim.

“Evet Jale Hanım’ı arıyorum. Şu şeyi kapatabilir misiniz?”

Bana seslenen adam kısa bir tereddütten sonra sertçe sordu. “Kimsiniz siz? Burada ne yapıyorsunuz?”

“Sahafım ben beyefendi. Eski kitaplarla ilgilenirim. Bilirsiniz işte… Şu fenerin ışığını biraz kısar mısınız lütfen?”

Birkaç saniye süren bir sessizlik oldu. Adam feneri azıcık yana kaydırdı. Şimdi yüzünü seçebiliyordum. Uzun boylu, kırk yaşlarında biriydi. Şüphe dolu gözlerle beni süzüyordu.

“Bu dediğiniz bana pek inandırıcı gelmedi. Hırsız olmadığınızı nereden bilebilirim?”

“Hırsız olsam kapıdan girmem değil mi?”

Bir şey söylemeyince “Jale Hanım’la bir kitap alışverişimiz olmuştu. Onun için geldiydim,” diye devam ettim.

Kendinden emin bir tavırla “Öyle biri yok burada,” dedi.

Sinirle güldüm. “Nasıl olur? Kendisiyle daha bu öğlen görüştüm.”

“Kimle? Filmcilerle mi?”

“Ne filmi?”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Karanlıkta evi karıştırmış olmayasınız?”

“Burası Dr. Selim Ruhcan’a ait değil mi?”

“Evet, ama…”

“Ben de kızıyla, yani Jale Hanım’la görüşecektim.”

Başını iki yana salladı. “Bu evde Jale Hanım diye biri oturmuyor. Daha doğrusu bu evde kimse oturmuyor.”

Sinirlerim iyice ayaklanmıştı. “Nerden biliyorsunuz?”

“Anneannem yandaki köşkün sahibiydi. Geçen yıl öldü. Çocukluğum burada geçti benim. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek?”

Güçlükle yutkundum. “Ama imkânsız bu.”

Yanına gittim. Bahçe kapısına doğru yürümeye başladık.  

“Ben bildim bileli bu evde oturan yok. Anneannem, biz küçükken buraya perili köşk derdi, evde hayalet olduğunu söyleyip hepimizi korkuturdu. Çocukluk işte.” Muzipçe güldü. “Bu sokaktaki evlerin çoğu tekin değildir, ha… Bizim evde de anneannemin hayaleti var.”

O gülüyordu ama bende bet beniz atmıştı.

“Köşkün şimdiki sahibi kim?”

“Yaşlı bir hanım.”

“Hah işte, Jale Hanım olmalı.”

“Kaç yaşında bu Jale Hanım?”

“Elli, elli beş arası.”

“Evin sahibi doksan yaşına yakın. Yıllardır huzurevinde yaşıyor. Anneannemi ziyarete geldiğinde bir iki kere görmüştüm onu. Hakkında fazla bir bilgim yok. Tek bildiğim hiç evlenmediği, Amerika’da yaşayan uzak bir akrabası dışında hiçbir yakınının olmadığı.”

Beynim karıncalanmaya başlamıştı. “Demin filmcilerden bahsettiniz. Ne demek istediniz?”

“Ha o mu? Bu köşkü sinemacılar çok severler. Arada bir buraya gelip film çektikleri olur. Geçen hafta da bir ekip gelmişti. Korku filmi mi ne çekiyorlarmış. Eski eşyalar filan getirmişler. Yoksa, evin içinde bir kırık aynayla, yayları bozuk iki koltuktan başka bir şey yok. Ortalıkta gözükmediklerine göre, işleri bitmiş olmalı.”

Onu, perili köşklerle dolu karanlık sokakta bırakıp hızlı hızlı caddeye yürüdüm. Otobüs durağının arkasında bir kafe vardı. Oraya girip bir masaya oturdum. Garson kıza bir tostla kafe latte sipariş ettikten sonra telefonumu çıkarıp Turgay’ı aradım. İkinci çalıştan sonra açtı.

“Alo Turgay? Selam dostum. Benim. Sana müthiş bir haberim var. Hani şu doktor vardı ya. Selim Ruhcan. Hah işte, onun kitabını buldum. Şaka yapmıyorum, vallahi. Yok, yok, kitabı aldım bile. Evet şu anda bende. Merak etme güvenli.”

Bunu der demez gözlerim oturduğum sandalyeyle duvar arasında, yerde duran çantaya kaydı. Buradan daha emniyetli bir yoktu kafede.

“İspritizma Cemiyeti’nden biri var demiştin,” diye devam ettim. “Bu kitabı arıyormuş. Eğer hâlâ satın almak istiyorsa kitabı ona getirebilirim. Tamam o zaman senden haber bekliyorum. Bu gece müsaitse daha iyi. Lanet kitaptan ne kadar çabuk kurtulursam o kadar sevinirim. Tamam Turgaycım. Senden haber bekliyorum.”

Bana kitabın kaça mal olduğunu sordu. Ben de gerçek rakamı söyledim. Birazdan arayacağını söyleyip telefonu kapattı.

Tostu nasıl yedim, kahveyi nasıl içtim bilmiyorum. Yarım saat sonra Turgay aradığında gerginlikten şakaklarım zonkluyordu. Verdiği adres Etiler’deydi.

“Köprü şimdi açıktır,” dedim. “Yarım saat sonra orada olurum.”

Tahmin ettiğim gibi, çevre yolunda da köprüde de trafik yoğun değildi. Turgay’ın söylediği adrese geldiğimde saat dokuzu çeyrek geçiyordu. Bahçeli, iki katlı, büyük bir ev. Zile bastım. Kapı hemen açıldı.

Ev sahibi, uzun boylu, göbekli, keçi sakallı, elli yaşlarında bir adamdı. Turgay bizi tanıştırınca adının Suat Ökten olduğunu öğrendim. Anladığım kadarıyla o da bir aracıydı. Yani kitabı benden alıp başkasına verecekti. Oldukça tedirgin görünüyordu. Hatta benden daha gergin olduğunu bile söyleyebilirdim. Galiba kitabın meşum içeriği hakkında bilgi sahibiydi. Bu da onu ürkütüyordu. Benzer bir endişeli hal Turgay’da da vardı. Üçümüz de gergin bir şekilde masanın etrafına toplandık.

Suat Bey, kitabı gördükten sonra fiyat teklif edecekti. Onunla pazarlık edecek halde değildim. Ne teklif ederse kabulümdü. Yine de kuyruğu dik tutmaya çalışıyor, içinde bulunduğum durumu farkına varmamaları için elimden geleni yapıyordum.

Çantadan kitabı çıkarıp Suat Bey’in önüne koydum. Adam elektrik çarpmış gibi titredi. “Ben bu kitaptan hiç anlamam. Turgay Bey baksın ve değerlendirsin. O ne derse ben de onaylayacağım.”

Turgay, kitabı yavaşça önüne doğru çekti. Düşünceli bir tavırla ilk sayfayı açtı.

Dikkatle onu izliyordum. İçimden bir ses, kitaba tahminimden de yüksek bir fiyat biçeceğini söylüyordu. Açıkça konuşmamıştık ama bu satıştan ona da bir yüzde verecektim. İşin raconu böyleydi. Ne kadar yukarılara çıkarsa alacağı pay da o kadar yüksek olacaktı.

Bir sayfa daha çevirdi. Sonra bir sayfa daha. Bir sayfa daha…

Bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde, gördüklerine inanamıyormuş gibi bir ifade vardı.

“Bu kitap sahte.”

Suat Bey’le ikimiz aynı anda “Ne?” diye bağırdık.

Turgay kitabı bana uzatarak, “Bu sayfaların hepsi fotokopi. Ustaca yapmışlar ama hepsi fotokopi. Ayrıca içinde bir sürü uydurma yazı ve resim var. Onlar bile gerçek kitapla alakalı değil. Kapağı eskitmişler, gerçeğe benzesin diye ama iç sayfaların ne olduğu bakar bakmaz anlaşılıyor.”

Suat Bey, “Bize sahte kitap mı getirdiniz?” diye kükredi. “Bu ne cüret?”

Dilim tutulmuştu sanki. Ağzımı açıp tek kelime edemedim.

Turgay, “Kitabı aldığında kontrol etmedin mi?” diye sordu. “İnanamıyorum, bunu nasıl yaparsın?”

Kekeledim. “Hayalet…Penceredeki kadın… yani… çok gergindim. Zehra’nın hatıra defterini okuyunca… yani… şey… adam kızlarını kurban etmiş… hayır etmemiş… yani… karısı kendisini asmış… ama şimdi huzur evindeymiş…”

Suat Bey, “Sen ne zırvalıyorsun be adam,” diyerek üzerime yürüdü.

Kendimi savunmak zorunda kaldım. Onu ittim. Biraz hızlı itmiş olacağım ki ayağı halıya takılıp yere düştü, bayıldı.

Turgay, “Bence gitsen iyi olacak,” dedi.

Haklıydı. Kitabı çantama sokup kapıya doğru yürüdüm.

Arkamdan seslendi. “Gerçekten de bu kitaba o kadar para verdin mi?”

“Yok canım,” dedim. “Hiç verir miyim? O kadar aptal mıyım?”

ŞIPSEVDİ

Kaldırımda yankılanan topuk sesi çamurlu, dar sokağın köşelerinde yitip gitti. Ayağının birini öğretildiği gibi ileri uzatarak file çorabının altında ay gibi parlayan beyaz bacağını sergiledi. Şayet tozlu vitrinlerde gördüğü yansıması gerçekse güzel kadındı. Yüzündeki makyajın kızıl ağırlığını taşımak zordu. Takma tırnaklarına alışamamıştı henüz. Elini ağzına götürdüğünü, hepsini söküp attığını hayal etti. Soğuğun incecik kıyafetinden kemiklerine kadar işleyen sızısını, polar pijamasını giyip yatağına cenin pozisyonunda yattığı anın hayaliyle ısıttı. Tırnaklarını dişlememek için ellerini beline koyup sokağın başında parlayan bir çift fara dikti gözlerini. “Belki de gelen odur…”

Araç yavaş yavaş ilerledi. Yıkılma tehlikesi nedeniyle belediyenin demir kafesle çevirdiği eski binadan iki trans yola fırladı. Leopar desenli taytı düzgün bacaklarını daha da uzun gösteren, arabanın açılan camına eğildi. Konuşma kısa sürdü, küfrün bini bin para. Belli ki kimse pazarlıktan hoşnut kalmadı. Araba önünden hızla geçerken pala bir bıyık gördü sadece.

“Üşüdün mü?” dedi arkadan kalın bir erkek sesi.

Bu sefer soğuktan değil heyecandan ürperdi. “Yok,” dedi. Uzatmadı lafı, titrediği anlaşılmasın diye.

Translar küfür faslını bitirmiş kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Belli ki onlar da üşümüştü, ince topuklularını taş kaldırıma vura vura zıplıyorlardı. Kısa olan, sarı peruğunu savurarak seslendi.

“Kız Leyla, yok mu sana müşteri? Anam biz varken sana kim baksın?” Abartılı kahkahalarla güldüler.

Bak sen şu dünyanın işine! Dışlanan dışladı şu güzelim bacakları,” diye düşündü, gülesi geldi.

“Eyvallah Raşit abi,” dedi bile isteye. Böyleyse böyleydi.

Sarışının gülüşü yarım kaldı, ağzını dolduran küfrü tükürecekken gölgeden sıyrılıp çıkan genç adamı gördü, yutkundu.

“Bak işine, uğraşma burayla,” dedi net, sakin bir sesle adam. Yüksek topuklar tıkırdayarak gölgelere çekildi.

“Gidip çay alacağım, sana da getireyim, ısınırsın,” dedi adam. Ayak sesleri uzaklaştı. Leyla boş sokakta yapayalnız kaldı. Küçük çantasından ciklet paketini çıkardı. Uzun tırnakları yüzünden kâğıdı açmakta zorlandı. Pembe renkli cikletin şekerli rayihasını kokladı önce. Ağzına atıp bir iki döndürdü. Damağına yayılan çilek aroması onu alıp çocukluğuna götürdü.

Kardeşleriyle tek yorgan altında birbirlerine sokularak uyudukları soğuk odadaydı şimdi. Burnunu oğlan kardeşinin toz ve ter kokan saçlarına dayamış, gözlerini sımsıkı yummuştu. Babası geldiğinde ayak altında olmasınlar diye anası onları erkenden yatırırdı. Adam sallana yuvarlana eve gelir, çakmak çaksan tutuşacak kadar sarhoş, önüne ne çıkarsa yıkar, devirirdi. Aman dilemek, zapt etmek mümkün olmazdı. Kadını yumruklamaktan yorulunca olduğu yere sızar, ertesi gün uyandığında pişmanlık emaresi göstermez, tek laf etmeden defolup giderdi. Çocukluk yıllarında huzur Leyla’ya ancak bir yıldız kadar yakındı.

Cikletin sarılı olduğu kâğıdı düzeltti, sokak lambasının soluk, sarı ışığında el ele tutuşmuş iki komik karakteri inceledi önce. Birbirine aşkla bakan iki sevimli çizgi insan onu her seferinde gülümsetirdi. Gözlerini kısıp kâğıttaki yazıyı okudu mırıldanarak.

“Aşk, o yanında olduğunda mutlu olmaktır.”

Kâğıdı buruşturup avucuna sakladı, arkasına kaçamak bir bakış attı. Tam o anda metruk binadan yükselen ince bir çığlık duydu. Bir şeyler devrildi sonra. Kulak kabartıp bekledi. Uzaktan eğlence mekanlarının gece ilerledikçe hızlanan müziği duyuluyordu.

Kızlardan biri belki dengesini kaybedip düşmüştür. Şişede durduğu gibi durmuyor tabii.”

Sessizlik uzadıkça merakına yenik düştü, yavaş yavaş paslı demir kafese yürüdü. Yüzü, kırık camlı pencere hizasına gelene kadar parmak ucunda yükseldi. İçerde soluk bir ışık yerinden oynamış tavan kirişlerini aydınlatıyordu. Gözü karanlığa alıştıkça bunun ekranı açık kalmış bir cep telefonu olduğunu anladı. İnsana ilkel atalarından kalan o iç güdüsel korku bütün vücudunu çabucak kavradı. Savaş ya da kaç! Hiç düşünmeden binanın girişine koştu, içeri girip birkaç adım atar atmaz yüzüstü kapaklandı. Ayağına takılan şey az önce alımla kaldırımda yürüyen sarışının cesediydi.

***

Leyla kapı arkasına tutturulmuş çatlak aynada bayramlık elbisesine hayranlıkla baktı. Annesinin az önce saçına taktığı kocaman beyaz kurdele yengesinin gelinliğindendi. Kulaklarında sallanan mavi boncuklu ip küpeleri, ucunu ateşe tutup yaktığı yorgan iğnesiyle komşu annesi takmıştı. Gözünden bir damla yaş akmayınca “Aferin kızanıma, ne cesur kızmışsın sen!” diyerek saçlarını okşamıştı yaşlı kadın, “Büyüyünce n’olcaksın?” diye sormuştu.

Kocaman, kararlı gözlerle bakan küçük kız düşünmeden vermişti cevabını. “Polis olacağım, babam gibi katilleri yakalayacağım.”

Ne cesur kızsın sen!

Gözlerini güçlükle araladı, üzerine eğilmiş kara bir gölge gördü hayal meyal. Yok yok bu komşu annem olamaz. “Üzerime uzanmış, boğazıma yapışmış, kirli nefesiyle derin derin soluyor.”

 “Polisim ben!” diyebildi güç bela.

Adam hareketsiz kaldı. Duyduğunu hazmetmeye uğraştı. “Ne dedin sen?”

“Polisim ben pis herif, kalk üstümden!”

Adam hızla doğruldu, gerilip şiddetli bir yumruk savurdu. Leyla karanlığa yuvarlandı.

***

Öksürerek uyandı, ağzına dolan kanı tükürdü. Başı dönüyor, midesi şiddetle bulanıyordu. Gözleri karanlığa alışana dek derin derin soludu. Elleri arkadan bağlıydı. Adam polis olduğunu bildiği hâlde ayaklarını bağlamamıştı, hayret! Doğrulup dizlerinin üzerine kalkmaya çalıştı. Bacaklarından sırtına yükselen büyük bir acıyla tekrar yere yıkıldı. Ayakları normalde durmaması gereken bir açıda duruyordu.

Hayır! İki ayağımı da kırmış olamaz! Hayır!

Acı ilk şiddetini yitirip azalana dek inledi.

“Aklımı toplamalıyım. Buradan kurtulmalıyım!”

Nefesi düzelene dek sırt üstü yatıp vücudunu gevşetti. Yavaş yavaş bileklerini oynatarak iplerden kurtulmayı denedi. Acı eşiğini çoktan aşmış, adrenalinin sarhoşluğuna kapılmıştı. Sağ yanında bir kıkırdama duydu. Başını çevirince metruk binada cesedine takıldığı sarı peruklu transla burun buruna geldi. “Ölmüştün sen!

Hayalet kayan peruğunu düzeltip uzun, kemikli parmağını dudaklarına götürerek susmasını işaret etti. Sonra yamuk bir gülüşle kulağına eğilip fısıldadı. “Kız Leyla, ben sana ne dedim?”

“Bu bir hayal! Gerçek olamaz! Olamaz!”

Boşluğa dönüp inledi “Ne demiştin?”

Birden anımsadı. Göreve hazırlandığı hafta Komiser Kemal, onu yol yordam öğretsinler diye bu iki transın Beyoğlu’nda kaldıkları eve götürmüştü. Yol boyunca sohbet etmişler, Leyla Kemal’in de ona karşı boş olmadığını anlamış bu yüzden bütün gününü hoş bir rüyadaymış gibi geçirmişti. Kızlar ona kıyafetlerini denetmiş, müşteriler hakkında tüyolar vermiş, Kemal’in yolda durup aldığı rakı ve mezelerin tatlı sarhoşluğuyla kâh gülüp kâh ağlayarak ne var ne yok anlatmışlardı. İşte bu tuhaf gecenin ilerleyen bir vaktinde, adını yirmili yaşlarının başında Yıldız olarak değiştiren, geniş omuzlarını ve gösterişli bacaklarını cesurca sergilemekten kaçınmayanı, ağzında jilet taşıdığını anlatmış, inanmadıklarını görünce hemen çantasından bir jilet çıkarıp ciklet çiğneyen bir çocuk rahatlığı ve maharetiyle ağzının içinde evirip çevirmeye başlamıştı. Leyla ortalığı kan götürecek diye beklerken Yıldız, dilinin altına sakladığı jiletle içkisini yudumlayıp peltek sohbetine devam etmişti.

Leyla, Yıldız’ın “Al koy çantana, lazım olur,” diye verdiği yeni jileti, bu maharet ve dikkatle ağzında taşıyamayacağını bildiğinden yanından ayırmadığı sakız paketinin içine saklamıştı.

Kıpırdandı. Askısını omzuna çapraz taktığı küçük çantasının zinciri şıngırdayınca vücudunu bir sevinç dalgası kapladı. Omzunu ve gövdesini oynatarak çantayı arkasına, ellerine doğru itmeye çalıştı. Parmakları tam çantaya ulaşmıştı ki kapı gürültüyle açıldı. İçeri dolan ışık adamın yüzünü görmesine engeldi. Adam elinde bir şişe su, karşısında öylece dikildi. Sonra bir şey unutmuş gibi telaşla kapıyı açık bırakıp gitti.

Leyla uyuşan parmaklarıyla çantasını kavradı. Mıknatıslı kilidi küçük bir tık sesiyle açtı. Durup soluklandı. Acı artık tamamen yok olmuştu ancak kulaklarında hızla atan nabzının sesi bayılmanın eşiğinde olduğuna delaletti. Çantanın içini yokladı. Sakız paketini buldu. Jileti sakladığı cikleti bulmak için sona kalan dört ambalajı açması gerekiyordu.

Ayak seslerini duyunca durdu. Adam yanına gelip diz çöktü. Suyun kapağını açıp Leyla’nın ağzına uzattı. Leyla başını çevirdi. “Suya ne kattığını bilemezsin.”  Hışırdayan torbadan çıkan sandviç için de Leyla’nın yanıtı aynı oldu.

Adam ısrar etmedi, sırtını duvara dayayıp karşısına oturdu. “Seninle n’apacağız polis hanım? Demek bana tuzak kurdunuz?”

Leyla sesinin sakin çıkmasına gayret ederek “Telefonumu takip edeceklerdir. Az sonra burada olurlar. Aklın varsa çöz beni, kaç! Katil olmak seni hapse götürür, ama polis katili olursan teşkilat sana acımaz!” dedi.

“Telefonunu yanımda getirecek kadar enayi miyim sence? Seni attım arabaya, telefonu kırdım orada bıraktım. Beyaz atlı prenslerin gelip seni kurtaramaz,” diye tısladı adam, soluğu sıklaşmıştı. “Kaç kadın öldü? Sizin bildiklerinizi soruyorum, dört mü? İki de bugün, etti altı. Hiç açık vermedim.”

Sırıtışından gururlandığı belliydi. Oysa öldürdüğünü sandığı hayat kadınlarından biri ağır yaralıydı. İfadesinde eşkâli teferruatla vermiş, polisin Beyoğlu’nda sokak sokak gezerek gösterdiği resmi bir pansiyon sahibi tanımıştı. Pansiyona kayıt için verdiği kimlik çalıntı değilse adamın adı Turan Yılmaz’dı. Almanya’da doğup büyümüş, suç dosyası kabarık, dağılmış bir göçmen ailenin büyük oğlu. Dosyasındaki son suçu bir hayat kadınına saldırı ve darp olarak rapor edilmişti. Almanya’dan sınır dışı edildikten sonra bir süre memleketinde işsiz güçsüz dolaşmış, sonra İstanbul’a gelip kalabalığa karışarak izini kaybettirmişti. Kemal Komiser art arda gerçekleşen cinayetlerdeki benzerliklere bakarak Turan’ın aradıkları katil olduğunu düşünüyordu. Leyla ekipteki tek genç kadın polisti ve düzgün fiziğiyle özel görev için biçilmiş kaftandı. Onun Cinayet Büro’dan Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki kaldırıma ve sonra da bu küf ve sidik kokan bodruma geliş hikâyesinin özeti buydu.

Adam uzun bir sessizliğin ardından ayağa kalktı. Suyu son kez kadının dudaklarına uzattı. Yine reddedilince iç çekip kapıya yürüdü. Tam çıkacakken Leyla adama seslendi.

“Turan!”

Adam elektriğe kapılmış gibi sarsıldı. Hiddetle dönüp Leylaya yaklaştı.

“Nasıl?”

“Suçlular her zaman polisten bir adım önde olduklarını düşünür. Filmlerde öyledir mesela. Ama gerçekte işler öyle yürümez.”

Adam Leyla’nın boğazına sarılıp tekrar sordu. “Nasıl?”

“Kurbanlarından biri yaşıyor,” dedi hırıldayarak Leyla. Öldürememişsin. Bu da senin sonun oldu.”

Adam öfkeyle biraz daha yüklendi, Leyla’nın kulaklarındaki ses boğuklaşıp yavaşladı. “Yaklaş!” dedi adama son bir gayretle. “Bir şey söyleyeceğim.”

Turan, öldürmenin hazzıyla merak duygusunun çekiciliği arasında gitti, geldi. Ellerini gevşetmeden iştahla Leyla’nın yüzüne eğildi. Leyla jiletle kestiği iplerden kurtardığı ellerinin son kuvvetiyle adamın kalın boynunu ustalıkla çevirdi.

“Kızlar artık beyaz atlı prensleri beklemiyor.”

                                                        ***

“Kendimi biraz toparlayınca üzerime yıkılan adamın ceplerini kurcaladım. Telefonu cebindeydi. 112’yi aradım. Sonrası malum,” deyip sustu Leyla. Kemal hemen su uzattı kuruyan dudaklarına.

 “Tamam kızım fazla yorma kendini,” dedi şube müdürü. Leyla’nın alçıya alınmış ayaklarına ve bandajlı yüzüne merhametle baktı. “Artık dinlen. Teşkilatta böyle güçlü kadınlar olması hepimizi gururlandırdı. Bir an evvel iyileş, dön görevine.” Yanındaki diğer memurlara dönüp “Hadi bakalım, ziyaretin kısası makbuldür, görev bizi bekler,” deyip hızla kapıya yürüdü.

Hastane odasında yalnız kalan Leyla ve Kemal bir süre konuşmadılar. Kemal, Leyla’nın sarılı olmayan elini tutmuştu. Sonra birden ayaklanıp cebinden ufak bir şey çıkardı. Muzip bir suratla Leyla da görebilsin diye yüzüne yaklaştırdı. Bu mavi ambalajlı bir Şıpsevdi cikletiydi. Leyla canı acımasına rağmen güldü. Genç adam özenle ambalajı açtı, çıkan resimli kâğıda bir süre mutlulukla baktı. Leyla’ya dönüp okudu. “Aşk…ona sevdiğini söylemektir.”

HÜSEYİN BUL’LA SÖYLEŞİ


Merhaba Hüseyin Bey. Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz. Öncelikle bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Kimdir Hüseyin Bul?

Evvela teşekkür ederim nezaketiniz için. Dedektif Dergi takip ettiğim bir mecra, davet ettiğiniz için memnun oldum. Sanıyorum dünyanın en zor işlerinden biri olsa gerek insanın kendinden bahsetmesi; zira güzel sanatların herhangi bir dalından tutmuş bencil, egoist, benmerkezci birinin kendini objektiften uzaklaştırması zor göründüğünden dilimin terbiyesiyle anlatayım. Edebiyatla İstanbul’daki Özgür Üniversite sayesinde tanıştığımdan bu yana şairin (C. Süreya) dediği gibi huzursuzum. Bu huzursuzluğun ana nedeni, yüzyıllardır aynı konuları -evet, aslında biz daha önce yazılanları tekrar ediyoruz- yazanlardan farklı nerede yeni bir yol, kanal bulabilirim sorusu.

1993 yılında İnsancıl Dergisi’nde ilk öykümün yayımlanmasının üzerinden 30 yıl geçmiş. O yıllar bir dergide eseriniz yayınlandığında bir edebiyat eşiği varsa eğer, o eşikten içeri girmiş sayılırdınız. 93 yılından bu yana neredeyse yazmadığım, ucundan kıyısından dahil olmadığım dergi, gazete kalmadı gibi (çok iddialı görünebilir ama belli bir perspektiften bakan yerlerden bahsediyorum). Bu dahil olma, dokunma hali bazen ve çoğunlukla yeni yola çıkmış bir dergiye, gazeteye destek olmak için telifsiz eser gönderme, bazen de kıyıda köşede kalmış, görülmemiş, görülmek istenmemiş, yok sayılmış bir yazar-yazar adayının eseri üzerine üç beş kelam etme şeklinde oluyor… Bu kendimden bahsetme hali çok uzadı, bu kadar yeterli.

Öykü ve romanlarınız var, çok sayıda dijital/matbu dergi ve gazetede edebiyat yazıları kaleme alıyorsunuz. Yazarlık hikâyenizi öğrenebilir miyiz? Sizi yazmaya, bilhassa polisiyeye yönelten itkiler nelerdi?

Yazarlık hikâyeme yukarıdaki soruda bodoslama ve iştahla değindiğim için bu sorunun ikinci kısmı üzerine konuşabiliriz.  Yazmak, çoğunlukla karşılık beklemeden yapılan bir eylem. Yayınlanmayacağını bilseniz bile yazmadan duramıyorsanız o virüsü kapmışsınız demektir. Hani derler ya, sahne tozunu yutan iflah olmaz diye, yazmak da öyle bir şey. Sadece bir kişinin sizi okuduğunu bilmeniz yazma arzunuzu diri tutmaya yetiyor.

Polisiye türüne yönelimimin özel bir kavşağı yok. Tamamen deneme. Ama şu açık ki polisiye okur sayısı her geçen gün büyüyor, bu da bu türü devam ettirmem için güzel bir gerekçe, her ne kadar pek okunmasam da.

Üç polisiye roman kaleme aldınız. Bu romanların ortak özelliği siyasi polisiyeler olmaları. İlk romanınız Kar Suyu, Susurluk Skandalı’nın hemen öncesindeki iş adamı-siyasetçi bağlantılı suçlarla ilgiliydi. Paralel Cinayetler’de ülke gündemine damga vurmuş -polisleri sıraya sokup sorgulayan vekil çocuğu- gibi siyasi olaylara değiniliyordu. Güvercin Tedirginliği doğrudan içeriğiyle olmasa bile ismiyle Hrant Dink Cinayeti’ni akla getiriyor… Öncelikle size göre siyasi polisiye ne demek? Ve neden bu türde romanlar yazıyorsunuz? Bu kadar mümbit bir siyasi atmosferimiz varken ülkemizde neden siyasi polisiye az yazılıyor?

Kar Suyu romanım birçok yayınevinden geri dönmüş bir eser, ki bana göre ilk roman için oldukça başarılıdır. Sekiz on yayınevinden olumsuz cevap aldıktan sonra tamamen tesadüfen sevgili Ömer Türkeş’in dikkati sonucu yayınlanmış bir roman. Güvercin Tedirginliği gerek atmosfer gerek dönem ve gerekse de teması itibari ile Kar Suyu’nun devamı ya da tamamlayıcısı gibi. Bu ülke doksanlı yılların karanlık dönemindeki faili meçhuller cehennemini yaşadı. Hala her cumartesi Galatasaray Lisesi’nin önünde kayıplarını soran anneleri görüyoruz. Kocasının, evladının, kardeşinin akıbetini sormayı bile fazla gören bir hükümet türüyle karşı karşıyayız. Bu sistem, bu devlet aklı, bu devlet kültürü hiç değişmedi. Bir önceki hükümetten miras alır gibi devam ettirildi. Buna küçük bir örnekle Güvercin Tedirginliği romanımda değinmiştim. Doksanlı yıllarda geçmesine rağmen tamamen anakronik bir yerleştirmeyle Kaşıkçı cinayetini bilerek ve isteyerek kurguya dahil edip o zaman da olsa şimdi de olsa bir şey değişmez, yine aynı şekilde davranılır demiştim. Dikkatli okuyucular bunu fark ettiler.

Paralel Cinayetler daha çok devletin vatandaşını kandırması, yönlendirmesi, kanalize etmesi üzerine kaleme alınmış bir roman. Vatandaşın verileni sorgulamamasıyla sürü güdüsünün çemberine girişini anlatıyor. Elbette okuyucu farklı değerlendirebilir ki edebiyat tam da budur bence.

Neden bunları yazdığım konusuna gelirsek, devletin haberi ve izni olmadan ne hizbi-kontralar sağa sola saldırabilir ne Festus Okey bir karakolda öldürülebilir ne de on iki yaşındaki bir çocuk terörist/çapulcu diye vurulabilir. Yani diyeceğim o ki birilerinin bunları reytingi, ticari kaygıyı düşünmeden yazması gerekiyor. Varoluş kaygılarımız, iç bunaltıcı psikolojik sorunlarımız kaynaklı edebiyat da bir yere kadar. Siyasi polisiye ne demek sorunuzu da kaşla göz arasında cevapladım sanırım.

Son romanınız Güvercin Tedirginliği geçtiğimiz aylarda Mahal Yayınları’nca yayınlandı. Komiser Ayhan yine “Devletin içinde, devletten ayrı, devletin olanaklarını gayrı resmi şekilde kullanarak suçlu suçsuz ayırt etmeden cezalandıran bir yapı”yla bağlantılı bir cinayeti soruşturuyor. Kitabın yazım ve yayımlanma sürecinden bahseder misiniz? Aldığınız tepkiler nasıl?

Yukarıda da değindiğim o devlet geleneği devam ediyor; bugün derin devlet deyimi pek kullanılmıyor ama yerini hepsinin atası olan adaletsizlik aldı. Adalet yok ama sarayı var. Bugün bu ülkede yaşadığımız hiper enflasyonun sebebinin adaletsizlik olduğunu söylesem çoğu kişi bana güler. Edebiyat bunu birbirine ilmekleyen şahane bir enstrüman. Devletin İtalya-Gladio ve Temizeller örneğindeki gibi bağırsaklarını temizlemesi gerekiyor. Devletin olanaklarını sonuna kadar kullanarak semiren iş insanlarına dur diyecek bir savcı neden yok? Edebiyatta da yok. Oysa polisiye için biçilmiş kaftan bu coğrafya. Bütün bunlara şahit oluyorken neden polisiye yazmayayım ki?

Güvercin Tedirginliği yeni bir yayınevi olan Mahal Edebiyat Yayınları tarafından sıfır ilişki ile yayımlandı. Bu sıfır ilişki aslında büyük yayınevlerindeki nepotizm çıkmazına bir göndermeydi. Yayınevlerinin bunun üzerine ciddi ciddi düşünmeleri gerekiyor. Mahal’e dönersek, sağ olsunlar, genç ve enerjik insanlar; roman birebir çalışmayla son şeklini aldı. Romana ismini veren bir gazetecinin tedirgin ruh hallerinin işlendiği bölümü son dakika beni nasıl ikna etti bilmiyorum -sarhoştum dermişim- editörümün çıkarması, şutlaması, taca atması boşluğuma geldi. Kim bilir belki başka dosyada da ben Mete Karagöl’e çalım atarım. Hatta dur şöyle sloganlaştıralım: Mete, bekle geliyorum!

Hangi yazarları sever, hangi kitapları tercih edersiniz? En sevdiğiniz yerli ve yabancı polisiyeler nelerdir? Son zamanlarda izlediğiniz polisiye dizi ve filmlerden okurlarımıza tavsiye etmek istedikleriniz var mı?

Çıkmaz sokağa geldik. Sorun şu ki okuduklarıma oranla polisiye okumuyorum desem yeridir. Doğru tabirle hiç dizi izlemiyorum, izlediğim filmlerin özellikle polisiye olmalarına da dikkat etmiyorum. Evet, biraz tezat bir durum.

Türk polisiye edebiyatının günümüzdeki ahvaliyle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyim? Yerli polisiyenin geleceği parlak mı ve -varsa- sorunları, eksikleri nedir sizce?

Türkçe polisiyenin gidişatı bence çok iyi. Gün geçtikçe serpiliyor. Daha cesur olunabilir. Aynı sularda yüzmenin getirisi bıkkınlıktır. Çoğunlukla aynı tema etrafında dönmemizin bizi sınırın öteki tarafına taşımayacağı kanaatindeyim. Oysa sınırın dışından sadece göçmenler gelmiyor, çokça yazar eserleriyle geliyor. Biz neden sınırı geçemiyoruz? Sınırı geçmek bir ‘level’ değil elbette ama beynelmilel olmanın hiçbir zararı olmaz.

Polisiyenin tanımı, türleri, olmazsa olmazları, bir polisiyeyi iyi yapan unsurlar nelerdir? Polisiye yazmaya hevesli yeni yazarlara neler tavsiye edersiniz?

Sondan başlayayım, yazmayın! Evet, yazmayın kardeşim; edebiyat hayatınızın merkezinde değilse yazmayın. Nedir o merkez? Bir karakter, kurgu ya da cümle için uykusuz kalmıyor, bütün gün onunla dolaşmıyorsanız yazmayın; güdük kalıyor.

Polisiyeyi iyi kılan temel unsurlardan birkaçı bana göre şöyle:

Tesadüf olmayacak. Kurgu yanlışı olmayacak. Gerilimi sulandıracak sözcükler olmayacak.

Okuyucu yanıltmak sahtekârlıktır. Okur da yazar kadar bilgi sahibi olmalı.

Polisiyedeki tempo hayatla eşdeğer olmalı. Tempoyu merak duygusuyla desteklemeli, bir tür tramplen işlevindedir merak. Yoksa, verilmemişse bir üst aşamaya, geçmek lezzetsiz/yavan olur.

Dolguyu okuyucu anında anlar, yapmayın. Şişirecekseniz başka bir meslekle iştigal edin.

Romanın başında -Çehov’a atıfla- silah görünüyorsa o silah patlar, patlatın. Okuyucu bekler. Okuyucuya göre hareket etmeyin ama ilk bölümde görünen silahı nasıl patlatacağınız size kalmış. Kurşun ve barut olması gerekmiyor.

Listeyi uzatıp gevezelik yapmayayım.

Yakın gelecekte planlarınızı öğrenebilir miyim? Komiser Ayhan’ın maceraları devam edecek mi? Yeni kitap çalışmalarınız var mı?

Komiser Ayhan üç roman daha devam ediyor çünkü yazıldı. Sonrasını ben de bilmiyorum. İki yayınevinde, biri Komiser Ayhan serisinin devamı diğeri de cinai, suç, gerilim temalı kısa öykülerden oluşan bir dosya var. Olumlu cevap verip vermemeleri yayınevinin sorunu. Ben yazmama bakarım.

Dedektif Dergi okurları adına teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

İnceliğiniz ve alakanız için tekrar teşekkür ederim. Dostlukla…

TUTANAK

“Öhm… Tamam mıyız Sacit?”

“Bir saniye savcım. Tam açılmadı bilgisayar.”

“Hadi Sacit hadi. Daha çok işimiz var.”

“Bir saniye savcım… Hah. Şimdi hazır.”

“Başlayalım, o zaman. Bir bakayım… Şu şeyi kaldır önce, otopsiyi.”

“Neyi savcım?”

Olay yeri inceleme, ölü muayene ve otopsi tutanağı yazıyor ya…”

“Evet savcım?”

Otopsiyi sil…”

“…”

“Ya Sacit bakma öyle aval aval. Kaç defa dedim düzelt şunları diye. Öf… Neyse. Otopsiyi sil, sadece olay yeri inceleme ve ölü muayene tutanağı kalsın.”

“Sildim savcım.”

“Tamam. Evet… Yaz bakalım. 21/06/2024 tarihinde saat 20.00 sıralarında görevli polis memuru tarafından Bostancı Mahallesi’nde bir kız çocuğunun ölü olarak… Dur, şöyle yaz… Bir kız çocuğunun evinin önünde ölü olarak bulunduğunun bildirilmesi üzerine telefonla gerekli talimatlar verilerek nöbetçi cumhuriyet savcısı Asım Nesligil, zabıt kâtibi Sacit Kocagül, adli tabip doktoru-”

“Adli tıp uzmanı desek savcım?”

“Nasıl doktorum?”

“Adli tabip değil de adli tıp uzmanı.”

“Aynı hesaba gelmiyor mu doktorum?”

“Bütün doktorlar adli tabip olabilir savcım. Adli tıp uzmanıysa-”

“Ha, anladım. Tamam tamam. Haklısın doktorum. Şöyle devam et Sacit… Öhm… Adli Tıp Uzmanı Peyami Işık ile birlikte şoför Şerafettin Sarıkaya’nın kullandığı adliyeye ait resmi makam aracıyla olay mahalline gelindi. Olay yerinde kolluk kuvvetleri tarafından gerekli önlemlerin usulüne uygun şekilde alındığı görüldü. Olay yerinin Bostancı Mahallesi Bilge Sokak No:23’teki üç katlı betonarme bina olduğu görüldü. Kolluk kuvvetlerinden yüksekten düştüğü değerlendirilen cesedin kaldırıldığı hastanede öldüğü öğrenildi. Cesedin bulunduğu yerde muhtelif kan lekeleri dışında gözle görülür bir boğuşma iz ve emaresi olmadığı görüldü. Olay yeri inceleme polislerine yapacakları iş anlatıldı, olay yerini fotoğraflamaları ve gerekli işlemleri nasıl yapacakları tarif edilerek, özen ve dikkat içerisinde yapmaları talimatı verildi, ayrıca olay yerinin detaylıca ve etraflıca krokisinin çizilmesi ve kamera çekiminin yapılması hatırlatıldıktan sonra ölü muayenesi için cesedin bulunduğu hastaneye geçildi… Öhm, şey nerde?”

“Ne savcım?”

“Nüfus cüzdanı.”

“Bir saniye savcım. Şu kâğıtların altında olacaktı.”

“Tamam buldum. Devam edelim. Görevli polis memuru tarafından ibraz edilen ve ölene ait olduğu söylenen nüfus cüzdanı incelendi. Nüfus cüzdanındaki bilgilere göre; ölen Zeynep Masum, Şadan ve Nurgül kızı, 19/08/2012 doğumlu, Bilecik nüfusuna kayıtlıdır… Öhm, kimlik tanığı nerde?”

“Dışarda bekliyor savcım. Babası.”

“Babası mı? Yok mu başkası? Zahmet vermeseydik adama.”

“Başkası yok galiba savcım.”

“Peki, peki, tamam. Çağır bakalım.”

“Hemen çağırıyorum savcım. Sesleneyim kapıdan… Şadan Bey! Bi gelebilir misiniz?… Geliyor savcım… Buyrun Şadan Bey. Şöyle geçin.”

“Başınız sağ olsun Şadan Bey. Allah sabır versin. Çok zor bir acı tabii.”

“Sağ olun savcı bey.”

“Konuşamayacak durumdaysanız…”

“Yok, savcı bey. Konuşurum.”

“Yok muydu bir akraba falan. Bu acı gününüzde zahmet vermeyelim.”

“Sağ olun savcı bey. Eksik olmayın. Ben kendim gelmek istedim.”

“Tamam, o zaman. Sizi kimlik tanığı olarak yazacağız. Bir nüfus cüzdanınızı alalım.”

“Buyrun.”

“Öhm. Nerde kalmıştık Sacit? Hah, Bilecik nüfusuna kayıtlıdır. Devam edelim. Ölenin babası olduğunu beyan eden Şadan Masum teşhis tanığı olarak cumhuriyet savcılığının yüksek huzuruna alındı. Kimliğinin tespitine geçildi. Teşhis tanığı: Şadan Masum, Davut ve Nazire oğlu, 1970 doğumlu, Bilecik nüfusuna kayıtlıdır. Bostancı mahallesinde ikamet eder. Engel hali yok, ölen kişiyi tanır, tanıklığa engel durumu yok, tanıklık yapacağı konu, tanıklık yapmanın ve yemin etmenin hukuksal sorumlulukları anlatıldı, tanıklık yapacağı konuyu, tanıklık yapmanın ve yemin etmenin hukuki sorumluluklarını anladığını beyan etti, tanığa 5271 sayılı CMK m. 54 ve 55 gereğince yasada belirtilen biçimde yemini yaptırıldı… Kızınızı teşhis ettiniz değil mi?”

“Ettim savcı bey.”

“Devam edelim Sacit. Beyanında; şu anda bana göstermiş olduğunuz cesedi kesin olarak tanıdım ve teşhis ettim, bu cesed benim kızım olan Zeynep Masum’a aittir. Ben onun babası olurum… Öhm. Kızınızı en son ne zaman gördünüz Şadan Bey?”

“Sabah gördüm. Okula giderken.”

“Sonra görmediniz öyle mi?”

“Görmedim.”

“Telefonla falan?”

“Yok, savcı bey. Öğle arası eşim konuşmuş. Ben işteydim gün boyu.”

“Ne iş yapıyorsunuz?”

“Bakkalım var.”

“Anladım… Anladım… Öhm. Ne zaman haberiniz oldu olaydan?”

“Altı civarı.”

“Kim aradı sizi? Eşiniz mi?”

“Yok, eniştem. Zeynep hastaneye kaldırılmış dedi. Hemen koştum. Ama vefat etmiş dediler…”

“Tarifsiz bir acı, Allah kimseye vermesin… Konuşamayacak durumdaysanız lütfen söyleyin…”

“Yok, savcı bey. Konuşabilirim.”

“Bu ev… Hani kızınızın önünde bulunduğu, size mi ait?”

“Evet.”

“Üç katlı değil mi? Başka oturan var mı orada?”

“Bina bizim. Bir katında oğlum oturuyor. Birinde biz. Biri de boş.”

“Anlaşıldı. Devam edelim Sacit. Ne demiştik en son?”

Babası olurum demiştik savcım.”

“Tamam, babası olurum. Öhm. Şöyle devam edelim. Kızım benim sahibi olduğum evimin önünde ölü halde bulunmuş… Kim görmüş ilk Şadan Bey? Ambulansı kim aramış?”

“Bizim komşu. Müfit. O aramış.”

“Devam edelim… Kızımı en son sabah okula giderken gördüm. Kendim de işyerime gittim. Altı civarında eniştem arayıp kızımın hastaneye kaldırıldığını haber verdi, Müfit isimli komşum kızımı bulup ambulansı aramış, olayla ilgili başka bilgim yoktur, dedi. Kimlik tanığı yüksek huzurdan çıkarıldı, doktor bilirkişi… Şadan Bey isterseniz çıkabilirsiniz. Sizinle işimiz bitti aslında.”

“Yok, savcı bey, sizinle konuşmak istediğim bir husus vardı.”

“Öyle mi? Siz bilirsiniz. Ne demiştik, hah, doktor bilirkişi huzura alınarak kimlik tespitine geçildi, bilirkişi uzman doktor: Peyami Işık, Sacit oğlu, 1972 doğumlu, Adli Tıp Kurumunda adli tababet uzmanı olarak görev yapar, bilirkişiliğe engel hali yok, bilirkişilik yapacağı konu ve hukuki sorumlulukları anlatıldı, usulen yemin tahtına çıkarılarak 5271 sayılı CMK m. 62 yollamasıyla m. 54 ve 55 gereğince yasada belirtilen biçimde yemini yaptırıldı, yapacağı iş tafsilatıyla anlatıldı, görevimi adalete bağlı kalarak bilim ve fenne uygun olarak yerine getireceğime namusum, şerefim ve vicdanım üzerine yemin ederim dedi, patolog doktor ve yeterli sayıda doktor temin edilemediğinden tek hekimle ölü muayene işlemine geçildi… Doktorum buyrun yazdırın bulgularınızı.”

“Tamam savcım… Sacit Bey, önce şurayı silebilir miyiz, evet muayeneye geçildi kısmını, başa harici muayene yazalım lütfen. Bir de iki nokta üst üste. Tamam. Şöyle devam edelim; 130-135 cm boyunda, 40-45 kg ağırlığında, 10-12 yaşlarında, kahverengi gözlü, siyah saçlı kız çocuğu cesedinde ölü katılığının devam ettiği, ölü lekelerinin vücut arka yüzde bası görmeyen yerlerde oluşmaya başladığı görüldü. Her iki femur orta 1/3’te parçalı kırıklar, sağ gluteusta yaklaşık 10×6 cm’lik ekimoz, batın alt kısımda yaklaşık 8×8 cm’lik ekimoz, sağ ve sol bacaklarda muhtelif sıyrıklar görüldü.  Haricen başkaca travmatik bulgu görülmedi. Tamamdır, bu kadar.”

“Şurası kalsın mı Peyami Bey?”

“Neresi?

“Şu; mevcut haliyle ateşli ateşsiz uzun namlulu kısa namlulu ezici kesici delici hırpalayıcı bereleyici alet yarası veyahut ası telemi görülmedi.”

“Onu silebilirsiniz.”

“Doktorum o kalsın istersen.”

“Savcım, başkaca travmatik bulgu görülmedi yazdık ya ondan dedim.”

“Olsun olsun, açık açık yazması daha iyi.”

“Yalnız o ibare kalacaksa hırpalayıcı bereleyici falan doğru olmaz savcım. İsterseniz bunları kaldıralım.”

“Tamam, onları çıkar Sacit. Ölüm saatiyle ilgili bir şey yazdıracak mısın doktorum?”

“Onu otopsi raporunda yazarız savcım.”

“Öyle mi? Tahmini bir şey yok mu?”

“Valla en az 3-4 saat olmuş gibi.”

“3-4 saat… Peki… Sahi otopsi demişken Şadan Bey. Öhm. Şimdi şöyle bir durum var. Kimse yakınına otopsi yapılsın istemez. İşin aslı biz de gelene geçene otopsi yaptırmaya hevesli değiliz, aileler daha fazla üzülsün istemeyiz. Yalnız kanun diyor ki gerekli durumlarda otopsi yapılacak ama buna ben karar vermiyorum. Anlatabiliyor muyum? Otopsi kararını verecek olan doktordur. Otopsi derse yapılacak mecbur. İşte doktor bey burada. Gerekli mi değil mi söylesin? Doktorum kesin ölüm sebebi belli mi? Ne dersin?”

“Ee… Şey… Yani şimdi dış muayenede bazı travma bulguları var tabii… Ama yine de otopsi şart.”

“Öyle mi? Peki. Belki gerek yok dersin demiştim ama öyle diyorsan.”

“Şüpheli vaka sonuçta savcım.”

“Ya doktorum siz adli tıpçılar da çok şüpheci yaklaşıyorsunuz. Belli işte yavrucak düşerken çarpmış orasını burasını.”

“Şöyle savcım. Birkaç kemik kırığı var görünen ama bunlar tek başına ölüm nedeni değil. Hani kafatasında kırık falan olsa neyse. Üstelik yüksekten dü-”

“Anladım doktorum… Şadan Bey görüyorsunuz maalesef yapacak bir şey yok. Yani doktor otopsi deyince el mahkûm.”

“Yok, savcı bey. Ben zaten otopsi yapılmasını istiyorum.”

“İstiyor musunuz? Allah Allah?”

“Evet, otopsi yapılsın.”

“Hayırdır bir durum mu var?”

“Savcı Bey, kızımın ölümü… Yani bana dışardaki polis dedi ki çatıdan düşmüş falan… Kaza da olabilirmiş intihar da falan… Şimdi bir kere benim kızım intihar etmez savcı bey. Anlıyor musunuz? Benim kızım-”

“Şadan Bey-”

“Benim kızım dünyadaki en mutlu çocuktu! Benim-”

“Şadan Bey, bir saniye. Sakin olun, sakin olun lütfen… Sizi çok iyi anlıyorum. Acınızı anlıyorum. Evlat acısı hiçbir şeye benzemez. Bakın benim de iki evladım var. Yani kim dedi hangi şom ağızlı dedi bilmiyorum ama-”

“Semih’ti galiba adı. Komiser olması lazım.”

“Yani mesleki tecrübeme dayanarak söylüyorum kızınız… Kızınız kaç yaşındaydı?”

“On iki.”

“Hah on iki. Ben on iki yaşındaki bir çocuğun intihar ettiğini ne gördüm ne duydum. Doktor bey daha iyi bilir. Doktorum ne dersin?”

“Valla savcım çocuklarda da olabiliyor intihar ama daha düşük oranda tabii.”

“Ya, gördünüz mü? Olsa olsa kazayla düşmüştür. Hani birisi itti desek, var mı öyle birisi? Bir düşmanınız falan?”

“Yok, savcı bey.”

“Hah. Düşmüş yavrucak. Kaza işte… Takdiri ilahi…”

“Ama benim şüphem başka savcı bey. Başka bir iş var bunda.”

“Ne gibi?”

“Şimdi ben bir komşumla konuştum. O saatlerde bir lastik sesi duymuş. Bizim eve dönen patikada böyle siyah renkli ticari bir araba hızla uzaklaşıp gitmiş.”

“Kim dedi bunu? Müfit dediğiniz kişi mi?”

“Yok. Başka biri. Evi bize elli metre ya var ya yok.”

“Şey… Yani… Tam anlamadım… Ne olmuş lastik sesi duyduysa. Sizin oradan araba geçmiyor mu hiç?”

“Geçiyor geçmesine de. Müfit kızımı görmeden kısa süre önce oluyor bu. Hem bizim ev biraz sapa bir yerde, siz de gördünüz.”

“Yanlış anlamayın Şadan Bey ama-”

“Kızım çatıdan düşmedi savcı bey. Mümkün değil. Ne işi var kızımın o saatte çatıda? Arkadaşları okuldan dönerken görmüşler en son. Yürüyerek geliyor. Her gün eve gelince odasına çıkar hemen ödevlerini yapardı. Çok çalışkandı yavrum. Çatıya niye çıksın o saatte?”

“Çatının şeyi var mı, kilidi? Açık mıdır yani her zaman?”

“Açıktır ama çatıya çıkmaz ki kızım. Korkar ordan. Karanlıktır.”

“Ne var çatıda?”

“Bir şey yok pek. Eski eşyaları falan koyuyoruz. Bir de küçük bir teras.”

“Terasa çıkmış olamaz mı?”

“Tek başına çıkmaz savcı bey. Bakın benim kızım çatıdan düşmedi, öldürdüler kızımı-”

“Şadan Bey-”

“Kim bilmiyorum ama-”

“Şadan Bey, lütfen.”

“… Öldürüp attılar sokağa-”

“Bir saniye dinleyin beni. Lütfen sakin olun.”

“Savcım araya giriyorum ama işin aslı-”

“Doktorum bir saniye.”

“Ama önemli savcım.”

“Nedir?”

“Kızın vücudundaki yaralar.”

“Ne olmuş yaralara?”

“Femurdaki kırıkların seviyesi araba çarpmasıyla uyumlu.”

“Gördünüz mü savcı bey. Doktor bey de araba diyor. Zaten ben başından beri-”

“Bir saniye Şadan Bey. Doğru dürüst anlayalım şunu. Doktorum biraz daha açık konuşabilir misin?”

“Şimdi arabanın bir insana çarpma anını düşünün savcım. Yetişkin bir insanda diz altı seviyede kemik kırıkları olur ama daha kısa boylu olduğundan çocuklarda diz üstü yaralanmalar meydana gelir.”

“Peki, doktorum bu kızcağızdaki yaralar yüksekten düşmeyle de meydana gelmiş olamaz mı? Yani yüzde yüz trafik kazası diye bilir misiniz?”

“Yok, savcım diyemem. Otopside bile anlamak zordur bazen. İkisi de travmatik ölüm sonuçta.”

“Hah ben de onu diyorum doktorum.”

“Peki, savcı bey, bir şey soracağım, bizim evin tam altında bir sundurma var. Siz de görmüşsünüzdür.”

“Gördüm evet.”

“Kızım evin önünde bulundu. Terastan düşse sundurmanın üzerine düşmesi gerekmez miydi?”

“Öhm… Mutlaka bir açıklaması vardır. Biz zaten-”

“Koşarak atlamadı ya bu kız.”

“Şadan Bey, lütfen… Bakın sizi anlıyorum. Acınızı çok iyi anlıyorum. Ama şunu söylememe izin verin. Ne gerekiyorsa yapılacak. Her şeyi araştıracağız. Bakın biz bunun için varız. Bizim görevimiz ortada bir suç varsa bunu aydınlatmak… İçiniz rahat olsun.  Şimdi ben polis arkadaşları arayacağım. Sizinle görüşecekler. Aklınıza takılan her şeyi söyleyin. Hiçbir şeyden çekinmeyin. Anlaştık mı?”

“Sağ olun savcı bey.”

“Biz şu tutanak işini halledelim, ben de tekrar görüşeceğim sizinle… Şimdilik daha fazla yormayalım sizi.”

“Tamam, savcı bey. Ben dışarda bekliyorum o zaman.”

“Dediğim gibi tekrar görüşeceğiz. Müsterih olun. Merak etmeyin… Evet, Sacit nerde kalmıştık.”

“Bir saniye savcım, bakayım. Ası telemi görülmedi demiştik.”

“Tamam, yaz bakalım. Ceset üzerinde gerçekleştirilen dış muayene işlemi sona ermesi nedeniyle bilirkişi tıbbiye doktorunun bilgi ve görgüsü soruldu. Biraz önce cumhuriyet savcısı ile birlikte yaptığımız dış muayene bulgularına aynen katılıyorum. Kesin ölüm nedeninin tespit edilebilmesi için cesedin Adli tıp kuruluşuna gönderilerek ölü muayene ve otopsi işlemi yapılması gerektiği kanaatindeyim, dedi. Paragraf yap. Gereği düşünüldü; ölüm nedeninin kuşkuya ve hiçbir şüpheye mahal vermeyecek şekilde kesin olarak belirlenmesi için otopsi işlemi yapılmak üzere cesedin küll halinde… Hahhahhaa…

“Ne oldu savcım?”

“… Hahhaaa, bak sen şimdi aklıma ne geldi?Doktorum sana kül meselesini anlatmış mıydım?”

“Yok savcım.”

“Vallahi çok enteresan. Sacit sen bilirsin değil mi?”

“Biliyorum savcım.”

“Çok acayip bir olay doktorum. Şimdi bizim bir Alpaslan savcı vardı, Allah rahmet eylesin. Çok kıymetli adamdı. Mesleği ondan öğrendim desem yalan olmaz. Ama nasıl ters adam, nasıl ceberut adam, yanında ağzını açmaya korkarsın valla. Sene 91 mi ne. Birkaç yıllık savcıyım daha. Mesleğe yeni başlamışım. Hey gidi günler! O zamanlar şimdiki gibi değil ha. Savcı dedin mi şöyle bir duracaksın. Astığımız astık kestiğimiz kestik, ağzımızdan çıkan kanun kısacası. Şimdiki gibi yok Avrupa Birliği uyum yasaları yok evrensel hukuk değerleri… Elimiz kolumuz bağlı değil yani. Neyse bir gün odamda oturuyorum. Çaylak bir zabıt kâtibi vardı. Ahmet. Hemşerimdi benim. Kapıyı çaldı girdi bu. Baktım çekine çekine duruyor eşikte. Elinde de poşet. Gel dedim. Bir şey sorabilir miyim savcım dedi. Ben de acıyorum çocuğa Allah var. Biraz elinden tutuyorum açıkçası, ezilmesin diye. Ya savcım dedi Alpaslan savcıyla çalışıyorduk, işte dosyanın küll halinde gönderilmesine karar verildi, diye yazdırdı dedi, ben de soramadım, dedi. E, dedim. Anlamadım daha mevzuyu. Sonra ne yapacağımı bilemedim falan, dedi. Birden içime kurt düştü. Eyvah dedim içimden. O poşet ne lan, dedim. Kül savcım dedi. Dosyayı yaktım bunlar da külleri. Hahhahhaaaa…”

“Keh keh keh, ilahi savcım. Gerçekten yakmış mı?”

“Yakmış doktorum. Vallahi yakmış. Poşeti açtım kül dolu içi.”

“Allah Allah! Sonra ne oldu?”

“Ne olacak? Alpaslan savcıya duyurmadık tabii. Duysa valla derisini yüzerdi. Bir şekilde çözdük işi.”

“Şeyi mi yanlış anlamış savcım? Hani şu-”

“Evet, evet, küll tamamı demek normalde, dosyanın tamamının gönderilmesi diyor aslında… Hahhahhaay… Neyse bırakalım şimdi mavrayı da bitirelim şu işi artık. Nerde kaldık Sacit? Doğru ya küll halinde. Sil onu bakayım.”

“Neyi savcım?”

Küllü sil. Şimdi bakarsın sen de cesedi yakmaya kalkarsın, neme lazım. Cesedin bütün halinde Adli tıp kuruluşuna gönderilmesine, gereğinin ifası için…”

Savcım?”

“Efendim Sacit?”

“Telefonunuz çalıyor.”

“Ha öyle mi? Kimmiş? Öhm. Hanım arıyor. Dur ben bi görüşeyim. Hanımlar bekletilmeye gelmez değil mi doktorum?”

“Gelmez savcım.”

“Sacit ben yan odadayım.”

“Tamam savcım.”

“… Tüh, kapattı. Eyvah, biraz önce de aramış. Sessizdeymiş, duymamışım. Ayıp oldu adama. Öhm. Alo? Sayın vekilim, saygılarımı arz ediyorum efendim.”

“Asım nerdesin ya, bi türlü ulaşamadım sana.”

“Efendim ölü muayenesindeydim, açamadım, kusurlarımı arz ediyorum.”

“Hangi ölü? O olay mı?”

“Evet efendim.”

“Ben de o yüzden aradım seni. Nedir durum?”

“Efendim şimdi şöyle, olay yerine gittim, gerekli incelemeyi-”

“Lafı geveleme Asım. Nedir durum?”

“Yarın otopsi yapılacak efendim. Ben sonraki süreçte-”

“Otopsi mi? Ne gerek var otopsiye?”

“Efendim maalesef. Doktor da otopsi kararı verince-”

“Versin. N’olcak. Sen savcı değil misin? Gerek yok deseydin.”

“Ama efendim-”

“Ulan biz de hukukçuyuz. Kanuna göre yetki sende.”

“Doğru efendim ancak doktor otopsi demişken tersi bir karar vermek… Yani-”

“Yok, muydu başka doktor? Bizim arkadaşlardan birini bulsaydık.”

“Nöbetçi doktor kimse o geldi efendim. Hem otopsi yapılmasının zararı değil faydası bile olur.”

“Nasıl faydası olur? Benimle kafa mı buluyorsun? Araba çarpmadı mı bu kıza? Ya otopside anlaşılırsa?”

“Yok, efendim, ne haddime kafa bulmak. Şöyle açıklayayım. Trafik kazasındaki bulgularla yüksekten düşmedeki birbirine benziyor. Ayırmak kolay değil yani.”

“İnşallah dediğin gibidir. Bak sorun çıkarsa…”

“Efendim hiç merak etmeyin. Her şey kontrol altında. Yalnız…”

“Yalnız ne?”

“Babası durumun farkında biraz.”

“Nasıl farkında?”

“Valla bilmiyorum ama kızım çatıdan düşmüş olamaz falan diyor.”

“Eee?”

“İşte kızımı öldürdüler mi acaba diyor.”

“Nerden çıkarmış bunu?”

“Efendim şu komiser, siz de görüşmüşsünüz hani?”

“Semih mi?”

“Evet, o. İşi eline yüzüne bulaştırmış biraz.”

“Ne yapmış?”

“İşte kızınız intihar etmiş olabilir falan demiş adama. Böyle şey denir mi efendim. Adam da kızmış tabii, alevlenmiş. Suhuletle, akıllıca hareket etmek lazım böyle durumlarda.”

“Ben kulağını çekerim onun… Şu adam, kızın babası nasıl biri? Çok sorun çıkarır mı?”

“Sanmıyorum efendim. Biraz kurcalayabilir ama ben gazını alacağım birazdan. Siz merak etmeyin.

“Ben onu bunu bilmem Asım. Bu işi hallet.”

“Halledeceğim efendim.”

“Bak sorun çıkarsa senden bilirim.”

“Hiç merak etmeyin efendim, içiniz rahat olsun.”

“Bak çok kritik bir dönemdeyiz. Seçimler yakın. Yok, başkanın oğlu kaza yaptı, çarptığı kız çocuğu öldü falan gibi haberler duymak istemiyorum.”

“Biliyorum efendim.”

“Ortaya çıkarsa… Biliyorsun aleyhimize kullanırlar.”

“Bilmez miyim efendim?”

“Bu seçim çok önemli. Ülkemiz için hayat memat meselesi.”

“Ona ne şüphe efendim.”

“Bu tepeyi de aştık mı Allah’ın izniyle başka engel kalmadı önümüzde.”

“İnşallah efendim inşallah.”

“Peki, tamam, var mı diyeceğin?”

“Şey efendim benim… Ee, şu başsavcılık atamam-”

“Sen onu düşünme şimdi. Şu meseleyi hallet önce. Zamanı gelince olur, tamam?”

“Tamam efendim… Gelmiyor musunuz bu tarafa? Valla özledik sizi.”

“Çok yoğun bu sıralar. Şu seçim geçsin bir.”

“Her zaman bekleriz efendim. Şöyle bir yaylaya-”

“Dıt dıt dıt…”

“Alo, alo? Ne oldu buna… Kapanmış… Kapattı heralde… A.ına kodumun g.tvereni. İnsan bir hoşça kal der… Seni vekil yapanın aklına sıçayım… Öf… Canımı sıktı akşam akşam… Dur şununla da görüşeyim aklımdayken… Alo! Başkomiserim, iyi akşamlar!”

“Buyrun savcım.”

“Nerdesin şimdi?”

“Arabadayım savcım. Olay mahalline gidiyorum.”

“Nedir vaziyet?”

“Valla savcım, ortalık karıştı biraz. Nerden çıktıysa bu trafik kazası mevzusu, herkesin dilinde şimdi. Gazetede haberi bile çıktı.”

“Hangi gazetede?”

“Hür Haber.”

“Ha, yerel gazete. Ben onu hallederim. Başka?”

“Önemli bir husus var savcım. Kızın çantası.”

“N’olmuş çantaya?”

“Arabada kalmış.”

“Deme ya, bu kötü işte.”

“Yalnız kullanabileceğimiz bir şey var içinde.”

“Nedir?”

“Bir kitap var kızın okuduğu. Şöyle bir baktım. İçinde intiharla ilgili bir bölüm var. Diyorum ki bunu uygun bir yere koysak.”

“Evet, evet, iyi fikir. Ama nereye?”

“Çatıya.”

“İyi düşünmüşsün. Yalnız çok dikkatli olun. Çok hassas bir mevzu bu. Bana sormadan adım atmayın. Semih denilen komisere de söyle o şom ağzını kapatsın.”

“Tamam savcım.”

“Hadi kolay gelsin…”

“Sağ olun savcım.”

“… Öhm… Doktorum seni de beklettik ya, kusura bakma.”

“Estağfurullah savcım.”

“Otopsi öğleden önce biter mi?”

“Biter savcım.”

“Bekletmeyelim garibanları. Öğle namazına yetişsin cenaze… Yahu doktorum nasıl dayanıyorsun bu otopsi işine anlamıyorum.”

“Zor savcım, hele çocuk olunca.”

“Zor olmaz mı… Bunca yıllık savcıyım hala böyle çocuk ölümleriyle karşılaşınca içim acıyor vallahi…

“Öyle savcım öyle.”

“Neyse nerde kalmıştık Sacit?”

Cesedin bütün halinde Adli tıp kuruluşuna gönderilmesine, gereğinin ifası için dedik orda kaldık savcım.”

“Tamam, yaz bakalım. Gereğinin ifası için talimat yazılmasına, sarf kararının daha sonra adliyede yazılmasına, başkaca talimat verilecek bir durum kalmadığına, tutanağın adliyede ikmal edilmesine karar verildi…”

SON

OZAN ILGIN/21: KULÜBE

Bir zamanlar üzerime üç beden büyük gelen siyah kot pantolonum ve dedemden kalan siyah deri ceketimle kendimi gizleyerek gezen sıska çelimsiz bir kadındım. Kemoterapi iğneleriyle iğneden ipliğe dönmüştüm ama belime sıkı bir kemer takıp kısacık, simsiyah saçlarıma da bir kasket geçirdim mi kadın mı erkek mi olduğum belli olmadan yaşayıp gidiyordum. Anneannem Cilmaya “İnsan için üç önemli şey vardır kızım,” derdi bana. “Aile, para ve aşk. Dikkat et, bir insan bunlardan hangisi hakkında en az konuşursa, o meseleden bir derdi vardır.”

Sultan Eyalet-Şehri’nin, Ziya Paşa’ya “Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez / Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan” beytini yazdıran fakir semtinde bir motosiklet tamircisinde çalışıyordum. Burgaziçi Nehri, eyalet-şehri coğrafi ve maddi olarak ikiye bölüyordu. Batı yakasında, yakaları beyaz ama VIP minibüsleri siyah olan rezidans düşkünü ultra zenginler, bizim bulunduğumuz doğu yakasında mavi yakaları daima kömür isi ve motor yağına bulanmış hapis kaçkını ultra fakirler vardı. Şehrin de bizim mahalledekilerin de iki yakasının bir araya gelmesi mümkün görünmüyordu. Çok eski zamanlardaki birtakım sosyalist düşünürlerin kellelerini giyotinle yitirmeden önce ortaya attıkları özgürlük-eşitlik-kardeşlik söylemleri de kısa vadede bizi karşı yakayla eşit kılacak gibi durmuyordu. O düşünürler ki beğenmedikleri kral ve kraliçeyi tahttan indirip halkın egemenliğini ilan etmişler ama sonrasında egosu boyundan kat kat büyük bir imparatorun tahta geçmesine engel olamamışlardı.

Steinbeck “Sosyalizm Amerika’da hiçbir zaman kök salamamıştı çünkü yoksullar kendilerini sömürülen bir proleterya olarak değil geçici olarak sıkıntı çeken milyonerler olarak görürler.” demişti. Bizim eyalet-şehrimizin fakir semtinde ise her zaman kısa yoldan köşeyi döneceklerini ve sınıf atlayacaklarını uman genç fakirlerle dini sebeplerle paranın huzur getirmediğine inandırılan ve fakirliği öteki dünyada cennete nail olmak için bu dünyada acı çekmelerine vesile olan bir aracı olarak gören yaşlı fakirler yaşıyordu.

Alışmadık götte dondurmazdı. Parayı bulsak ya sapıtır ya da har vurup harman savurarak yine ‘back to square one – ilk kareye dönüş’ noktasına gelirdik muhtemelen. Ama ultra zenginler öyle miydi ya?  Yüzyıllar önce insanoğlu henüz mağaralarda yaşarken sadece sopayı elinde tutmuş en güçlü adamın torununun torununun torununun torunu olan şanslı kraliyet aileleri ve mensupları, tarih boyunca sopadan sonra ok ve yayı, ok ve yaydan sonra tüfeği, tüfekten sonra da parayı ellerinde tutarak hangi dine inanıyorlarsa o dine ait en büyük din adamının da sopa-ok-yay-tüfek ve paranın ucundan azıcık tutmasına -bazen azıcıktan biraz fazla- müsaade ederek, önceleri tamamen güçle ilgili sonraları da bu gücü elinde tutabilmekle ilgili olan bu ayrıcalığın onlara tanrı tarafından verildiğini zavallı halka inandırarak yıllarca onları sömürmüşlerdi. Martin Luther gibi, Buda gibi bazı devrimci-düşünür-din adamlarının sayesinde bazı toplumlar tanrı tarafından sadece bazı ailelere ayrıcalık verebileceği yalanından sıyrılmışlardı. Ama bu sıyrılmışlık benim coğrafyamı sıyırıp geçmişti. Padişahlık lağvedileli uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ padişahım çok yaşıyordu, hem de -lüks-sefahat-keyif-bolluk-israf-konfor- içindeydi.

Sultan Eyalet-Şehri’ndeki ayrıcalıklı tayfa, güneş ışığının tayfındaki bütün renklerle bezenmiş bir hayat yaşarken, bizim gibi hâlâ dededen kalma yöntemlerle kömür çıkarılan madenlerde yüz karasına değil kömür karasına bulanmış yüzler, bir lokma bir hırka için can feda etmeye devam ediyorlardı. İyi de ben bütün bunları neden anlatıyordum?

Cahildim dünyanın rengine kandım. Hayale aldandım boşuna yandım. Bu gidişle ben kendi hikâyemin hep Clark Kent’i olarak kalacaktım. İki şeyi hiç sevmem demiştim. Hainlerle şerefsizleri. Zaten hainler şerefsiz olur. Şerefsizler de hain. Demek ki tek bir şeyi sevmiyormuşum diye kendimi tebrik de etmiştim. Şehrimdeki tüm hainler bir araya gelmiş, vatansever ve iş adamı kisvelerini üzerlerinden attıktan sonra Wolf Street isimli bir alternatif borsa kurmuşlardı. Bu borsayı 17 Megabit Şadiye’nin kumarhane-gemisinden idare ediyorlardı. Sadece iskambil kağıtlarıyla değil istikbalimizle de kumar oynuyorlardı. Kumarhane-gemiye patlayıcılar döşeyip patlatmam farz olmuştu. Gemiyle beraber bana ihanet eden kendi öz babam Kerberose Rose ve aynı yolun yolcusu annem Nergissus’u da patlatırken gözümü bile kırpmamıştım. Çünkü derlerdi ki üç kuruşluk adamlara beş kuruş değer verirsen aradaki iki kuruşa seni satarlardı.

Beni satabilecekler arasında önce beni satın almak isteyip bunu başaramayınca yılanın başını ezer gibi taşla başımı ezmek isteyenler de vardı. Örneğin bu şehirdeki tüm ipleri elinde tuttuğu için tüm kurumları kuklalaştırmış, hem vali hem belediye başkanlığını kendi bünyesinde toplamış olan vali-başkan ve Sade Vatandaş Partisi – SEVAP lideri İkram Papazoğlu bunların en başında geliyordu. İktidarda olduğu son 20 yılda eyalet şehre dişini ve tırnağını geçirerek parsel parsel ele geçirmişti. Elbette bunu tek başına yapmamıştı.

***

Sultanat Merkez Mahalle Camisi imamının yıllardır bir lakabı vardı: İmam-ı Merkez Mahalle, yani halkın ona verdiği isimle kısaca İMM. 27 Ocak’ta İMM’nin Anglosakson bir büyükelçiyle balıkçıda balık yemesi gündem olacaktı. Yönetime aday olması, dini bilgilerinin tam olması, halk tarafından seviliyor olması ve yükselmekte olan bir dini lider olması nedeniyle Papazoğlu tarafından kendisine rakip olabilecek biri olarak değerlendiriliyordu. Ve yılanın başını küçükken ezmesi gerektiğini biliyordu.

1 Şubat’ta Milliyetçi Vatandaş Partisi – MEVAP lideri Etat Le Jardin İMM’nin istifasını istedi. “Kendi işlerine bakacağına Anglosakson büyükelçilerle balık yemeğe gitmesi abesle iştigaldir” dedi. Papazoğlu’nun koltuk değneği olarak çalışan bu parti zaten CÜMBÜRCEMAAT ittifakında da beraberlerdi.

Tüm vergi borçları tek kalemde silinen namı diğer Dörtlü Çete’yi oluşturan iş adamları Joe Le Mach, William Camion, Jack De Warrior ve Avarell Call-in ile halihazırdaki Piizişleri Bakanı Solomon Sert, Papazoğlu’nun birinci dereceden suç, pardon iktidar ortaklarıydı. Aslında tüm SEVAP üyeleri önce mazlum ve mağdur rolünü layıkıyla oynamışlar, sonradan zalim ve muktedir rolünde de başarıdan başarıya koşmuşlardı. Eyalet-şehrin bütün kalelerini zapt etmek, bütün tersanelerine girmek, bütün ordularını dağıtmak ve şehrin her köşesinin mültecilerle bilfiil işgal edilmesini sağlamak konusunda çok başarılı oldukları aşikardı. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olanı ise eyalet-şehir dahilinde 20 yıldır iktidara sahip olan bu parti üyeleri, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindelerdi. Şehir halkı, özellikle de eyalet-şehrin doğu yakası enflasyonun beraberinde getirdiği pahalılık yüzünden fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüştü.

Vali-başkan İkram Papazoğlu şehrin tüm yasa dışı ticaretinin hiçbir kolluk kuvveti engeline takılmadan tıkır tıkır yürütüldüğü Pürtelaş Sokak’ta, bu işleri yürüten kişiyle olan iş birliği açığa çıkmasın diye pür telaşından kendi dizine sıktığından beri tekerlekli sandalyeye mahkûmdu. Ve bu iş birliğine bizatihi kendi gözlerimle şahit olduğum için bana yani Tangsuk Ozan Ilgın’a eli mahkûmdu.

***

Erkek mi kadın mı olduğum belli olmadan sıska vücudumu gizleyerek bir motosiklet tamircisinde, dört zamanlı, su soğutmalı, dört silindirli, 1043cc hacimli Kawasaki Z1000R’yi gördüğümden beri motosikletlere âşık olmamı sağlayan İbrahim Usta’mın yanında çırak olarak çalışırken mahalleye dadanan seri hırsızları yakalamıştım. Sonrasında kendimi Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK’ta süper polis olarak, silah belimde rozet cebimde çalışırken bulmuştum. Meğer Osteogenesis Imperfecta’dan mustarip bedenim kemoterapi ilaçlarıyla özellikle bu amaç için güçlendirilmişti ve ben bu bilginin haricinde tutulmuştum. Beni kendine bekçi köpeği olmam için yaratmış olan sistem, gün gelip haksızlıklara boyun eğmeyeceğimi ve sahibimi ısırabileceğimi ön görmemişti. Sanıyorlardı ki tüm köpekler, önlerine her kim kemik atarsa ona kul köle olurdu. Köpeklerle ilgili bilmedikleri bir şey vardı. O da kendilerine ‘köpek gibi’ davrananları asla affetmedikleriydi.

***

Yirmi yılda ben de kendime politikacılar kadar çok düşman edinmiştim. Anneannem Cilmaya bana hayatta kin duymadan yaşamayı öğretmişti. Ben de kin duymamak için düşmanlarımı bir bir ortadan kaldırmayı yeğlemiştim. Zira kin duymak daha kirliydi, düşmanlarımı temizlemek ise daha kolaydı. Temizlik imandan geliyordu, kendime olan imanımdan.

Mahallemizin Bakkal Necati Amca’sının oğlu ve silah arkadaşım Ramazan beni arkamdan vurmaya kalktı, ben de onu alnından vurdum. “Bir hain olarak adam kelimesini cümle içinde kullanman sence de ironik değil mi Ramazan?” diye sorduktan sonra tabii ki. Mafya bozuntusu Nuri Körleğene benim işimi bitirmeye çalışırken adamı Chedot Woodpecker’i satmıştı. Çatışmanın en önemli kuralı arkada ölü ya da diri adam bırakmamaktı. Körleğene adamını yaralı olarak bırakmış, ben de Woodpecker’in hayatını kurtarmıştım. Düşmandan dost olmaz derler ama Woodpecker bana bir iyilik borçlu olacaktı. Yine Nuri Körleğene’nin üzerime saldığı süper güçlü kadın İkarus İkra’yı yakmıştım ama balmumu kanatlarından bir kozay yangından kendini kurtarmıştı. Teğmen Âdem ortağımmış gibi davranarak beni düşmanlarıma satacaktı fakat ihanetini ortaya çıkardığımda tasmasını tutanlar tarafından bir kurşunla işi bitirildi. Güçlerimden korkmaya başlayan deep-devlet, alelade bir polise çevrilmem için suratıma nano-partikül püskürtebilecek bir fabrikanın Çirkef Executive  Officer – ÇEO’su olan Madam Köri’yi kullanmıştı. Fakat sistem tarafından kullanışlılığı bitince tutuklanmıştı. 

***

Sultanat Eyalet-Şehri’nde Ybani denen terörist kadın tarafından organize edilen büyük patlama ve 17 Megabit Şadiye’nin kumarhane-gemisinin havaya uçmasından sonra İkram Papazoğlu beni bir süre kaostan uzaklaşıp kafamı dinlemem için mahalleme yolladı. Tabii, o yasadışı kumar oynanan ve kripto parayla dolar manipülasyonu yapılan gemide kendilerinin ne işleri olduğu sorgulanmasın diye, has adamı Solomon Sert’le beraber bu patlamadan kıl payı kurtulduğunu basından saklamıştı. Hoş, öğrenilse bile Papazoğlu’na bunu sorabilecek babayiğit bir gazeteci bulunamazdı. Vali-başkan gemideki varlığını saklı tuttuğu gibi, sansasyonel açıklamalardan da geri kalmıyordu.

4 Ocak’ta yaptığı açıklamalarda “Sokaklara döküleceklermiş, ya siz 15 Mayıs’ı görmediniz mi? Türk siyasetinin gözünü kin bürümüş kifayetsiz muhterisler tarafından lekelenmesine izin vermeyeceğiz! CÜMBÜRCEMAAT ittifakı sizi gideceğiniz yere kadar süpürecektir!” diyordu.

***

Veteriner Mahmut, Kuyumcu Hilmi, motosiklet tamircisi dükkanından ustam İbrahim Usta, Sucu Selahattin ve onun oğlu polis ortağım Hüsnü beni mahalle kahvesinde karşıladılar. Bakkal Necati amca oğlunu alnından vurduğumu bilmiyordu ve asla öğrenemeyecekti. Sistemin hainleri kahraman ilan etmek gibi bir huyu vardı. Polis Ramazan da beni Urus oligarç Abramoviç’e satıp vatan hainliğiyle suçlanmama sebep olmasını hayatıyla ödemişti ama görev esnasında öldü denilerek madalyaya layık görülmüştü. Kendimi hiç Oscar alamamış Fight Club filmi gibi hissettiğim bu anlarda aklıma şu teselli geliyordu: Ödüllü filmlerin kaç kez seyrediyorduk? Bir kez. Fight Club’ı kaç kez seyrettik? Defalarca.

“Tak-sök Ozan geri geldi!” dedim mahalleliye. Tamircide çalışırken elim çabuk olduğundan mucize anlamına gelen ‘Tangsuk’ ismimle dalga geçmek için bana bu lakabı takmışlardı. “Sen istesen de artık Tak-sök Ozan olamazsın ki!” dediler bana. “Sen bizim kahramanımızsın.”

Mavi renkli Suzuki Inazuma F hâlâ İbrahim Usta’nın kapısında duruyordu. Bu benim güçlü halime ilk geçişime sebep olan, o zamanlar frenleri hiç dikiş tutmayan o motosikletti. “Sen çöp konteynırlarına bununla çarpınca satın aldım bu motoru sahibinden,” dedi İbrahim Usta. “Tamir ettim, topladım. O gün bugündür hüzünlü yavru bir köpek gibi yolunu gözler garibim.”

Gözlerim doldu. Elini öpmek istedim ustamın, ellerimi iki eliyle tuttu. “Ne münasebet…” dedi. “Benim senin ellerini öpmem lazım…”

“Ne demek ustam… Sen her zaman benim ustam olacaksın ben de senin çırağın. Çırağan Sarayı’nda yaşamıyorum ya!  Altı üstü SSOK’ta süper kadın polisim!”

Gülümsedi. Duvardaki çividen anahtarları aldı, bana uzattı. “Hadi, hasret gider motorunla.”

***

Sultanat Eyalet-Şehri patlamadan sonraki yıkıntılarını, şehir ödeneklerinden ve banka kredilerinden cömert ısırıklar koparan Dörtlü Çete müteahhitlerine kaldırttı. Yıkılan binaların yerlerine süper-ultra-modern ve tabii ki eski sahiplerinin asla oturamayacağı kadar pahalı olan yenileri yapıldı. Böylece şehrin merkezi yeni yetme zenginlere kucak açtı.

Şehrin doğu yakasından da rant elde edebilmek için mahallemiz Savdi Akreplere peşkeş çekilerek MERKEZ-SULTANAT isimli bir rezidans projesi başlatılmıştı. Savdiler, şehrin eğlence ve finans dünyasında cirit attıktan sonra canları sıkılan mızıkçı çocuklar gibi çekip gitmişlerdi. Şehrin diğer kısımlarından Çin Seddi gibi bir duvarla ayrılmış ve asla tamamlanamamış 18 katlı rezidanslar, nükleer felaket sonrası bir şehir distopyası gibi görünüyordu. Ta ki komşu eyalet-şehirden açıkgöz iki müteahhit kardeş gelip bu oturulmayan rezidanslara çökene kadar. Engin ve Lami Vaçovski  isimli ikiz kardeşler, MERKEZ-SULTANAT isimli proje alanını, araya adamlar koydurarak eyalet-şehir Vali-başkanı Papazoğlu’ndan elli yıllığına kiralamayı başarmışlardı.

Önce şehri bölen devasa duvarı yıktırdılar. Bu yıkıntılarla bir yapay tepe ve tepenin dibine de yapay bir gölet inşa ettirdiler. Engin Vaçovski, Mulen Ruj isimli dans ve revü gösterileri yapılan özel bir gece kulübü açarken, Lami Vaçovski yapay gölün kıyısına meşhur şarkıcıların sahne alacağı eskilerin kaliteli gazinosu misali ama ismine yeni nesil denen bir mekân açtı: Göl Gazinosu.

***

18 Ocak’ta Sezen Eaublanche isimli kadın şarkıcının 2017 çıkışlı ‘Şahane bir şey yaşamak’ isimli şarkısındaki “Selam söyleyin o cahil Havva ile Âdem’e” sözleri yüzünden linç kampanyası başlatıldı. Açık saçık film, dizi ve şarkıların üstünü örtmekle görevli Sultanat Radyo ve Televizyon Üst Örtme Kurulu- STÜK 21 Ocak’ta bir açıklama yaptı. “Sezen Eaublanche’ın şarkıları incelemeye alındı. Sadece bu şarkı değil milli ve manevi değerler konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen tüm şarkılar incelenecek” dendi.

Örneğin “Küçükten yar seveni cennete gönderseler” diyen türküyü ya da “On beş yaşında da Nazife de Hanım’a doyum olur mu?” diyerek insanlara pedofiliye teşvik eden türküleri yasaklasalardı ya! Ama yapamazlardı.

26 Ocak’ta Papazoğlu bu konuda açıklama yaptı. “Benim hitabımın muhatabı Sezen Eaublanche değildir. Hangi inançtan olursa olsun dini değerlere laf edilmesine müsaade etmem.”

Tam o sıralarda, Sezen Eaublanche’nin açılışı yapılacak Göl Gazinosu’nda assolist olarak görüşmeleri devam ediyordu. İsmi sansasyonla anılınca Lami Vaçovksi bu şarkıcıyı assolist yapmaktan vazgeçti.

Müteahhit kardeşler el ele vererek güçlenip şehri ele geçirebilecekleri yerde etraflarındaki hasis, haris ve hain insanların dolduruşuna geldiler. Birbirleriyle öylesine başladıkları rekabet ölesiye rekabete dönüştü. Bardağı taşıran son damla assolistsiz kalan Göl Gazinosu’nu işletecek olan kardeşin, ikizinin işlettiği Mulen Ruj’da dans eden güzeller güzeli ve müthiş yetenekli baş dansçıyı kendi mekânına transfer etmesi oldu. Bu dansçı, dans edişindeki mükemmelliği şarkı söylemesine de yansıtınca onu gazinonun assolisti yaptı. Şarkıcıya Banu Satenses adını verdikten sonra Göl Gazinosu’nda prömiyerini yapacağı geceyi duyurduğunda, bin kişi kapasiteli gazinonun biletleri yok sattı.

Prömiyer gecesi, ormanlık arazi kitabına uydurularak arsa haline getirildikten sonra ağaçlar kesilerek yapılan sefertası gibi SOKİ’lere sıkıştırılmış mahallemde güya kafamı dinleyeceğim üçüncü geceme tekabül etti. Şarkıcı sahne alır almaz içeri dalan düşman kardeşin itfaiyeciler gibi giyinmiş adamları mekânı hıncahınç doldurmuş bin kişinin üzerine ellerindeki su tabancalarından su fışkırttılar. Önce bunu yeni nesil gazinoya ait bir sahne performansı sanan ultra-ultra zengin misafirler, üzerlerine dökülenin su değil de benzin olduğunu anlayınca çığlık çığlığa panik yaptılar. Fakat tüm kapıların kilitli olduğu ve sessiz durmazlarsa en ufak bir kıvılcımla hepsinin yanmaya başlayacağı uyarısıyla süt dökmüş kedi gibi sandalyelerde ağlaşmaya başladılar.

Polis telsizinden anons üzerine anons geçilirken, SSOK birimleri için çağrı yapıldı. “Abla sen de gitmeyecek misin?” dedi gençlerden biri. Mahallenin minik büfesi önünde en ucuzu olduğu için sarı kutulu biralardan ikincisini henüz açmıştık.

“İzindeyim ben. Bırakın köpekler birbirini yesin oğlum. Bıktım artık zenginin zengine olan üstünlüğü savaşında iti-köpeği birbirinden ayırmaktan!”

Ayağımın dibinde usul usul kemiğini kemirmekte olan mavi gözlü canım köpeğim Çakır’ın başını okşadım. “Kusura bakma güzel gözlüm. Sözüm senin meclisinden dışarı…”

O sırada mahalleli gençlerden biri koşarak nefes nefese yanımıza geldi.

“Ozan abla! Ozan abla! Ağabeyim de orada çalışıyordu!”

“Nerede oğlum? Dur bir soluklan!”

“Orada abla! Göl… gazinosunda…”

Nefessiz kalmaktan konuşamayan delikanlıya arkadaşları yardımcı oldu.

“Abisi o gazinoya bulaşıkçı olarak girdiydi abla.”

Delikanlı devam etti: “Çok fena diyor! Hepsinin üstüne benzin dökmüşler! Hepsini mutfağa kapamışlar! En son bu mesajı attı bak! Cevap vermiyor artık!”

“Koduğumun mafya bozuntuları! Hollywood filmlerini izleyip izleyip icat çıkarıyorlar şerefsizim! Lan iki dakika rahat yok inan! Masum insanların üstüne benzin dökmek de neymiş ulan! Siz bir yere kımıldamayın. Üçüncü biraya yetişiriz biz.”

Suzuki Inazuma’ya Çakır’la beraber bindik. Çakır, onun için yaptırdığım özel kafeste ben de motorun üzerindeydik. Herkes büyük bir heyecanla bizi izliyordu. Sonra Suzuki Inazuma’nın Japonca’da yıldırım manasına gelen isminin hakkını verircesine hızlanarak boş arsanın kıyısında yan yana duran üç çöp konteynırına motorla adeta daldık. Motor konteynırlara takılı kaldı, Çakır’la ben arsanın ortasına fırladık. Ben, üzerime üç beden büyük gelen siyah kot pantolonu ve dedemden kalan siyah deri ceketi doldurarak ayağa kalktım. Çakır da güçlü köpek haline geçerek yanıma geldi. İki güçlü kadın, iki güçlü polis, yine mazlumları kurtarmak ve şerefsizlerle savaşmak üzere yola düştük.

Mekâna motorumla girdim. Göz açıp kapayıncaya kadar ellerindeki benzin dolu su tabancalarını bir kenara atmış ve lav silahlarıyla bekleyen adamların ayaklarını çelik halatla bağladım. Dışarıdaki polis panzeri işaretimle çelik halatı çekince hem kapılar kırıldı hem de adamların hepsi tek tek avlandı. Fazla oyalanmadım. Mutfağa dalıp gencin ağabeyini motorun Çakır’a ait kafesine attım. Çakır’a da peşimizden gelmesi için bir işaret çaktım. O sırada sahnenin bir köşesine sinmiş ağlamaktan ve korkudan tir tir titremekte olan assolisti gördüm. Çakır da gördü. Yanına gitti ve beklemeye başladı.

Bulaşıkçı çocuğu sağ salim dışarı çıkardıktan sonra, SSOK ekibinden arkadaşlarımın ve amirim Kozak Hayri’nin müdahale için girdiği mekâna motorumla tekrar daldım. Sahnenin o kuytu köşesinde yanında Çakır olduğu halde hâlâ korkudan tir tir titreyen assolisti motorun kafesine attığım gibi peşimden seğirten Çakır’la soluğu mahallede aldım.

Beni Cilmaya karşıladı. SSOK amirinden benim assolisti kaçırdığımı öğrenmişti.

“Motoru bırak. Ormana gideceksiniz. Bütün bu hır gürün odağındaki kadını kaçırmakla sırtına bir hedef tahtası çizdiğinin farkındasın değil mi?”

“Ben zaten her acının tiryakisi olmuşum. Sırtımda hedef tahtasıyla doğmuşum. Sırtıma bir ok daha gelmiş ne fark eder ki anneanne?”

Büfede biraları bir yana bırakmış telaşla bizi bekleyen gençlere selam çaktım.

“Abine tıbbi olarak müdahale ediliyor. Benzinden gözleri yanmış biraz ama onun haricinde turp gibi. Selamı var. Demedim mi ben üçüncü biraya yetişirim diye! Fakat şimdi bana bir araç lazım. Hadi zıplayın bakalım.”

Assolist, Çakır ve ben, gençlerden birinin kamyonetiyle SOKİ’lerin kıyısındaki ormanın içlerine girip oradaki bir kulübeye yerleştik. Neden sonra sakinleşen assolist gitti, yüzünü yıkadı. Bir sedir, bir masa, bir sandalye aynı anda banyo ve mutfak görevini gören minnacık bir tezgâhtan ibaret helâsız bir kulübedeydik. Geldi, sedirde yanıma oturdu. Kalp atışları nefes alışverişlerinin düzelmesine müsaade edince bana döndü ve beni dudaklarımdan öptü. Şaşkınlık, merak ve sorgu dolu gözlerle baktığımı görünce başındaki peruğu çıkardı. Yüzünü kurulamak için kullandığı eski püskü havluyla yüzündeki makyajı şöyle bir sildi. O muhteşem güzel kadın yüzünün altından yine çok güzel yüzlü bir erkek çıkacağını asla tahmin edemezdim.

“Ama sen? Sen?”

“Doğuştan erkeğim. Rol olarak transvesti. Tercih olarak biseksüel. Ben ilişkide karşımdakinin insan olup olmamasına bakarım, hangi cinsellik organına sahip olduğuna değil. Aşk, ruha duyulur. Beden sonradan beğenilir. Ha eğer bir gecelik ilişki yaşayacaksan o zaman hiç konuşmasan da olur. Ama ben seni zaten ezelden beri tanıyorum. İbrahim Ustanın oğlu Serkan’ım ben. Sen bizim dükkânda çalışıyorken ben hep seni uzaktan izlerdim. Hatta hırsızlık olayının olduğu gece ben de oradaydım. Tam cesaretimi toplayıp yanına geleceğim gece, o uğursuz herifler dükkana girdiler. Yüzlerinde siyah kar maskeleriyle 4 tane izbandut gibi adamı görünce korkudan altıma ettim. Seni kurtarmaya çalışacağıma en azından yolunda öleceğime bir korkak gibi oradan kaçtım. Sonra mahalleyi de terk ettim. Sen beni hatırlamazsın. Çünkü babam motosikletlerden hiç anlamadığım için beni dükkânın yanına yanaştırmazdı. İşi devredebilecek bir oğlu olmadığı için hicap duyarken senin erkek olmamana rağmen bu işi böyle güzel kıvırmana bayılırdı. Hatta işi sana devretmeyi düşünüyordu. Kısmet olmadı. Ben ta o zamanlardan beri sana aşığım. Ve şimdi buradayım işte. Ben yine korkak, sen yine kahraman.”

“İyi de ben o zamanlar erkek mi kadın mı olduğu belli olmayan sıska çirkin bir şeydim. Sen benim neyimi beğendin ki?”

“İşte bunu…” dedi ve siyah kot pantolonumla dedemin siyah deri montunu üzerimden çıkardı. Demek kaderimde bu da vardı. Çocukluktan beri bana aşık kadın kılığında dans eden ve şarkıcılık yapan biseksüel bir erkekle bir orman kulübesinde yangın çıkarmak!

REHİNCİ DÜKKÂNI CİNAYETİ

Yazan: Shizuko Natsuki

Çeviren: Emel Aslan



“Ben çıkıyorum o zaman.”

Kırk iki yaşındaki Eiko Horikoshi, başarıyla işlettiği rehinci dükkânının sahibiydi. Her zaman olduğu gibi mağaza müdürüne, müdür yardımcısına ve tezgâhtara gülümseyerek veda etti.

Kadının topluca bedeninin kapıdan çıkışını izlerlerken arkasından “Güle güle,” diye seslendiler. Saat 19.40 olmuştu. Horikoshi Rehin ve Kredi Dükkânı saat 20.00’de kapandığından, genç tezgâhtar Naomi mücevher ve saatleri ortalıktan kaldırmaya başladı.

Mağaza müdürü Tsunemoto tezgâhta, deri ceketinin içinde öğrenci veya işçi gibi görünen genç bir adamla konuşuyordu. Genç adam tezgâha bir fotoğraf makinesi koymuştu. Onun doldurduğu formu incelerken Tsunemoto’nun gözleri altın rengi çerçeveli gözlüklerinin ardında parıldıyordu.

Tsunemoto henüz otuz altı yaşında olmasına rağmen mağaza müdürü olmuştu. Mevcut pozisyonundan asla yükselemeyecek gibi görünen müdür yardımcısı Tsuji’nin tam aksine, zeki ve enerjikti.

Müdür fotoğraf makinesini eline alıp yakından incelerken sordu. “Bunun için ne kadar istiyorsun?”

“Kırk bin yen vereceğinizi umuyordum.”

“Yok, o kadar veremem. Biliyorsun, bu model artık üretilmiyor, bu da değerini hayli düşürüyor. Sana verebileceğim en iyi teklif, on beş bin.”

Birkaç dakikalık pazarlığın ardından genç adam Tsunemoto’nun teklifine razı geldi ve on beş binden bir aylık faiz düşüldükten sonra kalanı ceketine sokuşturarak çıkıp gitti.

Dükkânın bir duvarına, beş binden beş milyon yene kadar verilen kredilere uygulanan faizleri gösteren bir levha asılmıştı; verilen kredi miktarı arttıkça faiz oranı düşüyordu. Tokyo’nun büyük tren istasyonlarından birine yakın konumda olması dolayısıyla Horikoshi Rehin ve Kredi Dükkânı, kenar mahallelerde yer alan rakiplerine göre çok daha üst sınıftan müşterilere hizmet veriyor ve genellikle hisse senetleri, mücevherat gibi yükte hafif, pahada ağır ürünlerle ilgileniyordu.

Faiz oranlarının yer aldığı levhanın üzerine, kolaylıkla görülebilecek bir şekilde de mağaza kuralları asılmıştı:

Rağbet gören ve kolaylıkla elden çıkarılabilir olan ürünlere en yüksek fiyatlar ödenir.

Satması güç olan ürünlere daha düşük fiyat ödenir.

Dükkân yaklaşık on dört metrekarelik, ufak bir alana sahipti. Odanın kapıya yakın taraftaki eni boyunca uzanan tezgâhın arkasında ise kasa dairesi yer alıyordu. 

Tsunemoto, mağazanın ağır kepenklerini indirmeye çabalayan Tsuji ve Naomi’ye, “Bu akşam hesap defterlerinin üzerinden geçmem lazım,” dedi. Tsuji ile Naomi kafalarını kaldırdıklarında onun kasa dairesinin açık kapısı önünde duran uzun ince silüetini görebiliyorlardı.

Kasa dairesi sadece beş metrekare büyüklüğündeydi ve odanın iki duvarı boyunca uzanan rafların üzeri TV kameraları, golf sopaları, mahjongg[1] oyun setleri ve rehin verilen pek çok malzemeyle doluydu. Kasa dairesinin arka duvarında bulunan kalın bir başka kapının ardında ise yaklaşık aynı ebatlarda ikinci bir kasa dairesi daha vardı. Bu odada, içinde hisse senedi ve her türlü mücevherat gibi değerli malzemelerin bulunduğu bölmeli dolaplar bulunuyordu.

Naomi ile Tsuji dükkânı kapattıklarında bu kapıların her ikisi de açıktı, ancak Tsunemoto sık sık kasa dairelerinde tutulan ürünlerle hesap defterlerini karşılaştırmak için geç saatlere kadar çalıştığından, bu alışılmadık bir durum değildi.

Tsuji veda ederek aceleyle uzaklaştı. İçeri girip çantasını aldıktan hemen sonra Naomi de gitti. Mağaza Tokyo Ikebukuro İstasyonu’nun yanında olduğundan, değerli bir arazi üzerinde ve birbirine çok yakın konumlanmış binalarla çevriliydi. Rehin dükkânının girişi kasvetli bir sokak arasına bakıyordu. Binanın karşısında penceresiz, hayli köhne, yirmi dört saat açık bir kafe vardı; öyle havasızdı ki altı ay kadar önce tüm müşterileri oksijensizlikten şuur kaybı yaşamıştı.

Naomi geçtiğimiz yıl Saitama vilayetindeki bir liseden mezun olmuş ve aslında bir bankada veya büyük bir finans kuruluşunda çalışmayı istemesine rağmen, o tür bir pozisyon için rekabet etmek onun gibi yumuşak huylu birine zor geldiğinden, kendini Horikoshi’de bulmuştu. Henüz okula devam ettiği zamanlarda dahi kendini büyük şirketlerin birinde kariyer yaparken hayal ederdi, ancak rehin dükkânında çalışmaya başlayalı bir seneyi bulmuştu ve ne zaman dükkândan çıkıp bu boğucu ve pis ara sokağa girse, hayal kırıklığı yaşamaktan kendini alamazdı.

Mağazanın paslanmaz çelik kapısını kapattığı esnada kendi kendine söyleniyordu ki minik bir çığlıkla olduğu yerde kalakaldı ve acıyla yere çömeldi. Sol elinin orta parmağını kapanan kapıya sıkıştırmıştı. Canı öyle yandı ki bir an soluğu kesildi.

Ağrısı yavaş yavaş azalır ve yerini yine moral bozukluğuna bırakırken, istasyona doğru ilerledi.

Ekim ayının ortasıydı; yürüdükçe ayakkabılarının tabanlarından içeri sızan soğuğu hissedebiliyordu. Saat 20.30’da Shinjuku İstasyonu’nun yanındaki kafede erkek arkadaşı Kumazaki ile randevusu vardı.

Kumazaki, hayallerini süsleyen ışıltılı bir işadamı olmaktan uzak, serbest çalışan bir muhabirdi ve rehin dükkânına sık sık gide gele kendisiyle arkadaş olmuştu. İri kemikli, saçı sakalı bol bir delikanlıydı. Naomi’yi genellikle ayda iki kere yemeğe çıkarıyor, sinemaya götürüyor ve niyetinde ciddi görünüyordu.

Naomi randevusuna gecikmemek için hızlandı.

***

Ertesi sabah Naomi rehin dükkânına her zamankinden biraz daha geç gitti; dükkâna giden ara sokağa girdiğinde saat 08.40’tı. Mağazayı saat 09.00’da açıyorlardı ama Naomi ortalığı toparlamak için saat 08.30’da orada olurdu. İkinci bir tezgâhtar daha varken erken gelme işini aralarında sıraya koymuşlardı ama şimdi diğer kız ayrıldığı için Naomi daha uzun saatler çalışmak zorunda kalıyordu.

Sokağı yarılamıştı ki dükkânın çelik kapısının önünde sırtını kamburlaştırmış, cebinde anahtarını arayan Tsuji’yi gördü. Tsuji son derece dakikti. Sabahları tam 08.40’ta işte olurdu.

Naomi arkasından gelen ayak sesleri duyunca döndü ve Eiko Horikoshi’nin de sokağa girdiğini gördü. Üzerinde parlak mavi bir takım vardı.

“Günaydın Bayan Horikoshi,” dedi. “Bugün erkencisiniz.” Eiko, kocası öldüğünden beri Mejiro’da bir apartman dairesinde yaşıyor ve Ikebukuro şubesine gelmeden önce çoğunlukla diğer mağazasına uğruyordu. Genelde bu şubeye saat on birden önce gelmezdi.

Naomi’ye muğlak bir yanıt veren Eiko, dükkâna doğru hızlı adımlarla ilerledi. Kaygılı görünüyordu; bu hâli Naomi’ye de sirayet etti ve o da nihayet anahtarını bulan Tsuji’ye doğru telaşla yürüdü.

Tsuji anahtarı kilide takıp çevirmeye çalıştı.

“Çok garip,” dedi, kafasını hayretle iki yana sallarken. “Kapı kilitlenmemiş.”

Tokmağı döndürdü, itti ve paslanmaz çelik kapı geriye doğru açıldı.

“Galiba Tsunemoto gece kilitlemeyi unutmuş.”

“Belki de hâlâ buradadır,” dedi Eiko çabucak. “Sabah karısı beni aradı.”

“Karısı mı?”

“Evet, söylediğine göre gece eve gitmemiş, kadın dükkânı da aramış ama cevap veren olmamış.”

İçerisi zifiri karanlıktı. Pencerenin panjurları hâlâ kapalıydı.

Tsunemoto’nun ayakkabıları hemen girişte duruyordu.

Tsuji hızla panjurları kaldırmaya gitti. İçeri ışığın dolmasıyla birlikte açık kapıdan içeri baktıklarında, tezgâh üzerindeki boş noodle kâsesini gördüler. Gece geç saatlere kadar çalıştığında Tsunemoto’nun hep aynı yerden yemek sipariş ettiğini bildiklerinden, bunda tuhaf bir durum yoktu.  Fakat tuhaf olan şey, rehin dükkânının hiçbir yerinde Tsunemoto’nun varlığına dair bir iz bulunmamasıydı.

Yo hayır, bunu söylemek için henüz erkendi, zira arka tarafta bulunan kasa dairesinin kapısı kapalıydı.

Eiko, Tsunemoto’nun masasına gitti, üst çekmeceyi açarak büyük, ahşap bir künyeye takılı olan anahtarı çıkardı. Bu, yakında bulunan ilk kasa dairesinin –Tsunemoto’nun her mesai sonunda alıp yanında eve götürdüğü– anahtarıydı.

Eiko bir anlığına Naomi ve Tsuji’ye baktı, ardından kasa dairesinin kapısına doğru yürüdü.

Kasa dairesini açabilmek için önce anahtarı kilide sokmak, sonra şifreyi girmek, ardından da anahtarı çevirmek gerekiyordu. Bu anahtara erişimi olan ve şifreyi bilenler de Eiko ve Tsunemoto’ydu.

Eiko şifreyi girdi, anahtarı çevirdi ve sonra da Tsuji’nin yardımıyla ağır kapıyı açmak üzere çekti.

Odanın ışıkları yanıyordu. İçerideki iki kasa dairesini birbirinden ayıran kapı, diğer odanın içi görülebilecek şekilde açıktı.

Her iki oda da dağıtılmış, mücevherat bölümündeki çekmecelerden biri yarı açık kalmış, raftan yere bir saat düşmüştü. İki kasa odasından daha yakın olanda bir golf çantası yere saçılmıştı ve Tsunemoto hemen yanında, çantaya sarılmış gibi yatıyordu. Onun benzi atmış ve çarpık yatışını gören Naomi, sokağın karşısındaki kafede bir sürü insanın havasızlıktan neredeyse öleceği vakayı hatırlayınca bayılacak gibi oldu.

***

“Belli ki boğulma vakası. Kasa dairesi tamamen yanmaya dayanıklı imal edilmiş, dolayısıyla kapı kapandı mı hava alması imkânsız.”

Polis Müfettişi Danto, Eiko’ya olayın nasıl gerçekleşmiş olabileceğini kalın ve tok sesiyle açıkladı. Polis araştırmasını henüz tamamlamamıştı ancak Tsunemoto’nun cesedi morga kaldırılmıştı. Bulunduğunda bedeni soğumuştu bile, dolayısıyla ambulansla gelen sağlıkçılar mağaza müdürünün öldüğünü teyit etmek dışında bir şey yapamadılar.

“Son zamanlarda buna benzer çok vakayla karşılaşmaya başladık. Kısa süre önce yolun karşısındaki şu kafede bir olay olmuştu.”

O kazada çalışanların da dâhil olduğu beş kişi, penceresiz odanın içinde aniden yere yığılmıştı. Olanları gören bir başka müşteri, telefona güçlükle ulaşmış ve kendisi de şuurunu yitirmeden önce ambulans çağırmayı başarmıştı. Şans eseri, rahatsızlanan herkes hastanede geçen birkaç günün ardından iyileşmiş, böylece polis de olayı kaza olarak rapor etmişti.  Olay sırasında gece geç bir saatti ve müşteriler saatlerdir içeride oturmaktaydılar. Kimse girip çıkmadığından kapı hep kapalı kalmıştı ve çok geçmeden odadaki tüm hava tükenmişti.

“O olayda kimse ölmedi ama aynı ay içinde Kobe limanındaki Çin gemisinde iki denizci, ambar kapağının üstlerine kapanması nedeniyle boğularak öldü. Üstelik geminin ambarı sizin kasa dairesinden çok daha büyüktü.”

Müfettiş Danto kafe soruşturmasında görev almıştı. Bu türden vakalara özel bir ilgisi vardı.

“Bu arada akşam sekiz civarı hepiniz evlerinize giderken, Bay Tsunemoto kasanın içinde mi çalışıyordu?” Eiko’nun arkasında duran Tsuji ile Naomi’ye baktı.                                                                 

“Evet,” dedi Tsuji gergin bir sesle.                                                  

“Peki, o sırada kasa dairesinin anahtarı neredeydi?”

“Sanırım her zamanki gibi Bay Tsunemoto’nun masasındadır.”

Genelde Tsunemoto saat dokuzdan hemen önce işyerine vardığında, anahtarıyla ilk kasa dairesini açardı. Ancak iki kasa dairesini birbirinden ayıran ara kapı, Eiko saat on birde gelene kadar kesinlikle açılmazdı. O dairede daha değerli ürünleri ve hisse senetlerini tuttuklarından, odanın anahtarı sadece dükkân sahibinde bulunurdu.

Bunun yanı sıra her iki odayı kilitlemek için anahtara ihtiyaç yoktu. İsteyen herkes kapıları kilitleyebilirdi; tüm gereken kapıyı ittirmek ve şifreli kilitleri çevirmekti. Mesai saatleri içinde ilk kasa dairesinin anahtarı Bay Tsunemoto’nun masasında dururdu ve odanın şifreli kilidi açık bırakılırdı; dolayısıyla kapıyı açmak için mandalı çevirmek yeterliydi.

“Yani Bay Tsunemoto içeride çalışırken kapı kendiliğinden kapanmış olabilir mi? Sonuçta sadece mandal bile olsa içeriden kapıyı açmak mümkün değil.”

“Kendiliğinden mi? Hayır, sanmıyorum. Kendiliğinden hareket edemeyecek kadar ağır bir kapı o.”

Eiko, Tsuji ve Naomi; üçü de aynı şeyi söyledi.

“Bence birinin onu yanlışlıkla içeri kilitlemiş olması da imkânsız. Bakın, şu öbür odanın içinde acil durumlarda kullanabileceğiniz bir alarm zili var. Fakat gecenin bir yarısında, bu bile zavallı Bay Tsunemoto’yu kurtaramamış.” Eiko’nun sesi zayıf çıkmıştı.

“Ne? Alarm sisteminiz olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Evet, geçen ay biri kasabın buzdolabında kilitli kalıp ölmüştü. Bunu gazetede okuyunca aklıma bu fikir geldi ve alarm taktırdım.”

Acil durum düğmesi, arka taraftaki ikinci kasa dairesinin köşesine takılmıştı. Düğmeye basınca dükkânın içinde yüksek sesli bir alarm zili çalması gerekiyordu. Ancak polis düğmeye ne kadar bastıysa da ses çıkmadı. Kabloları kontrol ettiklerinde, kabloların tam odaya girdiği yerden makasla kesildiğini tespit ettiler.

Polis ortada ters bir durum olduğundan ilk kez o zaman kuşkulandı. Eiko kasa dairelerinde muhafaza ettikleri ürünleri kontrol ettiğinde biri elmas, diğeri yakut olmak üzere iki değerli yüzüğün kaybolduğu ortaya çıktı. Birdenbire, gece Tsunemoto tek başına çalışırken birinin içeri gizlice girdiği, müdürü muhtemelen silahla etkisiz hâle getirdiği, öbür kasa dairesinden iki yüzüğü çaldığı, sonra da Tsunemoto’yu içeri kilitleyerek çıktığı ihtimali gündeme geldi. Daha sonra suçlu alarm ziline giden kabloları kesmiş ve gecenin karanlığında kaçmış olmalıydı.

“İçerideki hava ne kadar süre yetmiştir acaba,” dedi Eiko.

‘Ve acaba saat kaçta içeri kilitlendi,’ diye düşündü Müfettiş Danto, Eiko’ya yanıt vermeden önce.

“Hava ne kadar yetmiştir? Bunun sonucu otopside kolaylıkla ortaya çıkar. Sipariş ettiği yemeğin saat kaçta teslim edildiğini öğrenir, ondan sonra da ölene kadar yemeğin ne kadarının sindirildiğini tespit ederiz.”

Tezgâhın üzerinde duran kâseye bakıp devam etti. “Eğer saat kaçta öldüğünü bilirsek, sanırım solunum hızına ve odadaki mevcut oksijen miktarına bakarak odaya saat kaçta kilitlendiğini de bulabiliriz. Daha önce bu türden bir vakayla hiç karşılaşmadım ama şansımıza J Üniversitesi’nde Adli Tıp hocalarından birinin, bu tür boğulmalar üzerine uzmanlığı var. Muhtemelen ondan yardım isteriz.”

Bu kişi, Profesör Mivahara’ydı. İsmini Naomi bile biliyordu, zira kafedeki kazadan sonra gazetelerde kendisiyle türlü söyleşiler yapılmıştı. Bir makalede kendisinin fareler üzerinde yaptığı deneylerden bahsedilmiş, dar bir alanda havasızlıktan ölmeden önce bir insanın hayatta kalabileceği süreyi çok dar bir aralıkta hesaplayabildiği anlatılmıştı.

“Akşam saat sekizde Bay Tsunemoto’nun sağ salim hayatta olduğundan eminiz, ancak her ihtimale karşı ben sizlerin o saatte ne yapıyor olduğunuzu bilmek isterim.”

Bunu söyledikten sonra gözlerini önünde duran üç kişiye dikti. O anda bakışları Naomi’nin orta parmağına takıldı –tırnağı morarmış ve parmağı şişmişti.

“Elinize ne oldu?” diye sordu.

“Ha, o mu? Şu kapıya sıkıştırdım.”

Naomi telaşla döndü ve dükkânın çelik kapısını işaret etti.

“Ne zaman oldu bu?”

“Dün akşam, ayrılırken.”

“Akşam Bay Tsuji’yle birlikte ayrıldığınızı söylemiştiniz, yanılıyor muyum?”

“Evet, ama ben onun birkaç saniye gerisinde kaldım, kapıyı aceleyle kapatırken–”

Naomi’nin sesi giderek kısıldı, cümlesi yarım kaldı. Eiko’yla Tsuji ona dehşetle, sanki bu anlattıkları Naomi’nin kapıyı Tsunemoto’nun üzerine çarparken parmağını kıstırdığının kanıtıymış gibi bakıyorlardı.

***

“Kiyoken noodle lokantasındakiler, Tsunemoto’nun saat sekizi çeyrek geçe sipariş verdiğini, kendilerinin de siparişi sekiz buçuk gibi teslim ettiklerini söylediler. Yani, yemeğini hemen yediğini varsayarsak, sindirim miktarına ve diğer vücut fonksiyonlarına bakıldığında, sabaha karşı saat iki civarı ölmüş olmalı.”

Naomi, erkek arkadaşı Kumazaki’ye müfettiş Danto’nun ikinci ziyaretinde öğrendiği tüm detayları anlatıyordu. Kumazaki cinayetin ortaya çıktığı sabah iş için Sendai’de bulunuyordu ve Naomi ona ancak ertesi gün saat altıda ulaşabilmişti. Neler olduğunu anlattığında, Horikoshi’deki işi biter bitmez buluşmaya karar vermişlerdi.

“Ölüm zamanı neredeyse tam olarak belli olduğundan, müfettiş Danto cinayete teşebbüsün yaklaşık zamanını tespit etmesi için J Üniversitesi’nden Kazutoshi Miyahara hocaya danışacaklarını söyledi.”

“Cinayete teşebbüsün saati mi?” diye sordu Kumazaki. Yirmi yedi yaşında, yapılı, koyu tenli ve her zaman tıraşsızdı. En iyi tarafı olan sesi ise, fiziksel görünümünün aksine, yumuşak ve terbiyeliydi. Horikoshi’ye saatini veya kayıt cihazını rehin vermek üzere geldiği zamanlarda Naomi’yi ilk etkileyen şey, bu nazik ses tonu olmuştu.

“Evet, yani kapının kapandığı saat. Biliyorsun, kapı kapanınca içeri giren hava akımı kesilmiş oldu.”

“Ha, anladım. Bir yanıt alabildiler mi?”

“Çok zor bir işmiş. Söylediklerine göre hoca tüm gece çalışmış, hatta farelerle bir dizi deney daha yapmış.”

İlk olarak polis her iki kasa dairesinin hacmini hesapladı. Ortadaki kapı, her iki odayı neredeyse eşit şekilde bölüyordu; her oda yaklaşık 1,5 m eninde, 3 m boyunda, 2 m yüksekliğinde, yani 9 m3 hacmindeydi. Suçun işlendiği sırada ara kapı açık olduğundan, toplam hacim 18 m3’tü. Fakat asıl mesele, odayı dolduran çok sayıda eşya olmasıydı. İkinci odada mücevherler ve hisse senetleriyle dolu bol miktarda çekmece sıralıyken, ilk oda TV setleri, golf çantaları ve benzeri ürünlerle doluydu. Tüm bu eşyalar hesaplandığında, toplam hacmin yaklaşık yüzde 20’sine karşılık geldikleri, yani kalan hacmin 14,4 m3 olduğu ortaya çıktı.

Profesör Miyahara hem bu rakamları kullanarak hem de deneylerinden elde ettiği psikolojik ve fiziksel verileri dikkate alarak sorunu ele alıyordu.

“Söylediğine göre ortalama bir erkek her nefeste dört yüz ila beş yüz mililitre havayı içine çekermiş, ancak bu miktarın yüz ila yüz elli mililitresi vücut tarafından kullanılmadan geri verilirmiş. Aynı şekilde yetişkin bir erkek dakikada yaklaşık on iki kez nefes alıp verirmiş, ancak bu da ortamın sıcaklığına ve kişinin o sırada gerçekleştirdiği eyleme göre değişirmiş. Yani tüm bunlar dikkate alındığında, kasa dairelerindeki hava altı saatte bitmiş olabilir.”

“Yani buna göre 14,4 m3 havayla ancak dört ila altı saat mi hayatta kalabiliyoruz?” diye sordu Kumazaki.

“Evet, farelerle yaptıkları deneyler hep aynı sonucu vermiş. Fareleri farklı ebatlarda cam kaplara koymuşlar ve hayatta kalma mücadelesi verip ölene kadar geçen süreyi ölçmüşler. Fakat farelerin her nefes alış verişte ne kadar hava kullandıklarını bilmediklerinden, farenin ve içinde bulunduğu kabın ebatlarını ölçerek pek çok deney yapmışlar, sonra da bu verileri insanlara göre oranlamışlar.”

Fareleri kendilerinin beş katı büyüklüğünde bir kaba koyduklarında, yaklaşık 45 dakika hayatta kalmışlardı. Kendilerinin on katı bir kaba konduklarında ise 2-2,5 saat kadar yaşamışlardı. Deney kaç kere tekrar edilirse edilsin, hayatta kalma süreleri değişmemişti.

Dolayısıyla bir erkeğin 0,7 ila 1 metreküp hacmi olduğunu varsayarsak, yedi metreküp havayla iki saat kadar, on dört metreküp havayla ise dört saatten fazla hayatta kalabilirdi.

Müfettiş Danto tüm bunları sadece profesyonel olarak ilgisini çektiği için değil, bütün çalışanların alibilerini duymak istediği için de detaylı şekilde açıklamıştı.

Profesör Miyahara’nın elde ettiği sonuçlar, kafedeki kazadan sonra gazetelerde yazılanlarla hemen hemen aynıydı ve hepsi de bunları okumuşlardı.

“Tsunemoto sabaha karşı ikide öldüğüne ve cürüm bundan altı saat önce işlendiğine göre, kapının kapanma saati akşam sekiz ila on arasında olmalı.”

“Fakat yemek siparişini saat sekiz buçukta teslim aldı, öyle değil mi?”

“Evet, lokantadaki tüm çalışanları tekrar kontrol ettik, hepsi de ilk ifadelerini tekrarladılar. Ancak şunu da eklediler; yemeğini teslim aldıktan sonra dükkânın dış kapısını içeriden kilitlemiş.”

Bu da demekti ki Tsunemoto katilini tanıyordu. Kapıda bir gözetleme deliği vardı ve gecenin bir yarısında tanımadığı bir yabancıya kapıyı açması hiç olası değildi.

“Müfettiş yabancı biri de olabileceğin söyledi ama cinayetin kasa dairesi içinde işlenmesi ve katilin alarm zilinden haberdar olması nedeniyle daha çok bizden şüpheleniyor.”

Naomi hayli üzgündü.

“Demek ki akşam sekiz buçukla on arasında dükkândan biri geri döndü ve Tsunemoto’yu öldürdü.”

“Bu yüzden bizden alibilerimizi sunmamızı istiyorlar.”

Bir önceki gün polis alibilerini dinlemişti ancak o sırada cinayetin tam olarak saat kaçta işlendiğini bilmedikleri için fazla detaya girmemişlerdi. Artık katilin sekiz buçukla on arasında harekete geçtiğini bildiklerinden, bu zaman aralığı üzerinde yoğunlaşıyorlardı. 

“Onlara bahsettikleri saatlerin neredeyse tamamında seninle burada olduğumu söyledim.”

Naomi oturdukları loş ortama baktı; müzik kutusunda yüksek sesli şarkılar çalıyordu.

“Bu doğru,” dedi Kumazaki. “Fakat ne yazık ki polis genelde arkadaşların şahitliklerine pek inanmaz.”

“Ayrıca garsonun da bizi pek hatırlayacağını sanmıyorum,” diye devam etti Naomi. Sesi daha da üzgün geliyordu.

Tek şüpheli Naomi değildi. Tsunemoto yaptığı işin bir sonucu olarak birçok düşman edinmişe benziyordu. Alınan kredilerin geri ödemesi geciktiğinde, sıklıkla borçluların işyerlerine gidip ödeme talep etmek onun için alışıldık bir davranıştı, dolayısıyla müşterileri iş arkadaşlarının önünde zor durumda kalıyordu.

Benzer şekilde Tsunemato zaman zaman çalıntı mallar da kabul ediyordu ve bunların çalıntı olduğunu fark edince hırsızları polise vermekle tehdit ettiği oluyordu.

Dükkânda ayrıca Eiko ile Tsunemoto arasında bir tür özel ilişki olduğu dedikoduları da dönüyordu. Tsunemoto’nun ölümünden sonra da bu dedikodular devam etti, ta ki Tsuji’nin Eiko’ya dair şüpheleri ayyuka çıkıncaya kadar. Bir gün Naomi’ye, “Bana sorarsan Tsunemoto’nun iş hayatındaki becerileri olmasaydı, patron Ekoda’da yeni bir dükkân açamazdı. Birlikte bir şekilde vergi dairesini uyuttuklarını ve ceplerini tıka basa doldurduklarını düşünmeden edemiyorum. Eğer böyle bir şey olmuşsa, patron Tsunemoto’nun konuşmasını istememiş olabilir,” dedi.

“Tsunemoto’nun son zamanlarda iyice kibirlendiğini fark etmişsindir. Dükkân sanki kendi malıymış gibi davranıyordu ve sanırım patronun koltuğuna göz koymuştu.”

Ancak hem Eiko Horikoshi’nin hem de Tsuji’nin saat sekiz buçukla on arasında sağlam mazeretleri vardı.

Cinayet akşamı Eiko, Ikebukuro şubesinden saat 19.40’ta arabasıyla Ekoda’daki diğer dükkâna gitmek üzere ayrılmış ve saat 20.15’te oraya varmıştı. Mejiro’daki dairesine gitmek üzere saat 23.00’e az kala ayrılana kadar da o dükkânda kalmıştı. Eski kocasının ailesi ve dükkânın arka tarafında yaşayan çalışanlar da dâhil olmak üzere daha erken ayrılmadığına tanıklık edecek bir sürü kişi vardı.

Tsuji ise iki arkadaşıyla birlikte bara gitmiş ve 22.40’a kadar kalmıştı. Oradan da Takashi-madaira’daki sosyal konutlarda bulunan evine gitmişti.

Dükkândakilerden, sağlam bir mazereti olmayan tek kişi Naomi’ydi.

***

O akşam yeni bir gelişme oldu. Tsunemoto’nun karısı, kocasının her zaman yanında taşıdığı not defterinin kişisel eşyaları arasında bulunmadığını fark etti. Karısı, genç oğullarıyla birlikte Fujimidai’de yaşıyordu ve cenazeden sonra kocasının eşyalarını elden geçiriyordu. Defterin orada olup olmadığını sormak için dükkânı aradığında, telefona Naomi çıktı.

“Evet, biraz büyükçe, kahverengi deriden bir defterdi. Kocam onu her zaman arka cebinde taşır, sürekli içine notlar alırdı. Biliyorsun, çok sistemli bir adamdı.  Her neyse, o gün işe giderken defterin yanında olduğundan eminim.”

Naomi de kahverengi defteri gördüğünü kesin olarak hatırlıyordu. Hatta o akşam kendisi eve giderken kasa dairesinin önünde dikilen Tsunemoto’ya baktığında, defteri arka cebinde gördüğünden emindi. Fakat cesedi bulunduğunda, ana hesap defteri rafların birinde durmasına rağmen, cebindeki defterden eser yoktu.

Tsunemoto’nun karısı Ikebukuro karakoluyla da irtibat kurup defteri sorunca, resmi soruşturmanın yönü değişti.

Tsunemoto kasa dairesinde kilitli kalmışken bir veda mesajı yazmak istemez miydi?

Yüzükleri kimin çaldığını ve kendisini odaya kimin kilitlediğini bildiği varsayıldığında, kapıyı açmaya ve acil durum zilini çalmaya çabaladıktan sonra, kendisini kimin öldürdüğünü başkalarına söylemek istemesi son derece mantıklıydı. Bunu yapmanın en iyi yolu da her gün defalarca kullandığı defterine yazmak olurdu.

Katil bunu düşünmüş ve daha sonra odaya dönerek kimse görmeden defteri almış olmalıydı. Eğer katil şifreli kilidi olduğu gibi bıraktıysa ve anahtarın nerede saklandığını da biliyorsa, Tsunemoto’yu kasa dairesine kilitledikten sonra tekrar suç mahalline dönmesi hiç de zor olmazdı.

Bu yeni gelişmeyle birlikte, tüm şüphelilerin saat 22.00’den sonraki alibilerini de inceleme gerekliliği doğmuştu. Bu durum Naomi’yi sevindirdi, çünkü Kumazaki’den ayrıldıktan sonra Akabene’deki bir arkadaşını ziyarete gitmiş, saat 22.30’da oraya varmış ve sabaha dek kalmıştı. Arkadaşı da, aynı daireyi paylaştığı kız kardeşi de Naomi’nin gece boyunca oradan ayrılmadığına yemin ettiler.

Ne Eiko Horikoshi ne de Tsuji sabaha karşı ikiden sonrası için polise sağlam bir alibi sunabildiler. Söylediğine göre Tsuji ailesiyle birlikteydi ama bu kanıt yeterince güçlü değildi. Eiko da saat 23.00’te Ekoda şubesinden ayrıldıktan sonra yalnızdı.

Naomi’nin rahatlaması uzun sürmedi. Polis bir sonraki aşamada Eiko ile Naomi’nin birlikte çalışma olasılığı üzerinde durdu. Eiko’nun Naomi’ye Tsunemoto’yu kasaya kilitlemesi için para verdiğini, daha sonra Eiko’nun gelerek defteri aldığını düşündüler. Naomi, polisin ne düşündüğünü anlayabiliyordu, çünkü Müfettiş Danto’nin soruları her geçen gün daha isabetli hâle geliyordu.

Ancak Naomi masum olduğunu çok iyi biliyordu, dolayısıyla Eiko’dan da şüphelenmiyordu. Bu işi Kumazaki bile yapmış olabilirdi. Dükkânın düzenli müşterisiydi, yerleşim planını biliyordu. O gece kafedeki buluşmalarından önce bu suçu işlemiş olabilirdi. Zaten randevularına biraz gecikmişti. Fakat Naomi ondan şüphelendiği için dahi kendinden nefret etti. İçinde bulunduğu gerilimli durum, onu etkiliyordu.

İki gün sonra Kumazaki, Naomi’ye telefon açtı. Sesi çok heyecanlıydı; dava hakkında yeni bir teorisi olduğunu söylüyordu. Bir kafede buluşmak üzere randevulaştılar. Naomi biraz gecikerek de olsa geldiğinde, Kumazaki’nin onu sabırsızlıkla beklediği belli oluyordu. Hemen lafa girdi:

“Bu vakada tuhaf olan şöyle bir durum var; suçun işlendiği zaman ile ölüm zamanı arasında saatler geçiyor. Suçun işlendiği saati tam olarak saptayabilmek için ölüm zamanından geriye giderek hesaplama yapmak gerekti, ki bu da çok karmaşık bir sistemdi.”

“Doğru,” diye onayladı Naomi. “Karşımızdaki kafede gerçekleşen o kaza zamanında da aynı fikir üzerinden gidilmişti. Biz de bu konuyu işyerinde epey konuşmuştuk.”

“Profesör Miyahara’nın hesaplamaları gazetelerde yayınlanmıştı, değil mi? Bence bu işi kim yapmışsa o makaleyi okumuş ve Tsunemoto’nun o odada ancak dört ila altı saat hayatta kalabileceğini hesaplamış olması lazım. Yine de Profesör Miyahara’nın görüşlerine başvurulacağı yüksek ihtimal de olsa, suçlu aynı sonuçları elde edeceğinden tam olarak emin olamazdı.” 

“Ama plana sadık kalmış olması lazım –demek istediğim katil ancak bu şekilde cinayet saati için kendine alibi uydurabilir,” dedi Naomi. “Tsunemoto ölmeden önce içeride dört ila altı saat kilitli kaldı; yani kapı saat 20.00 ile 22.00 arasında kilitlendi. Bu aralıkta alibiye sahip olanlar kendini temize çıkarmış oldu.”

“Elbette,” dedi Kumazaki. “Profesör Miyahara’nın yanıldığını söylemiyorum, ama ya bu cürüm polisin düşündüğü şekilde işlenmediyse? O zaman bütün o hesaplamaların önemi kalmaz.”

Naomi’nin heyecandan bir anlığına nefesi kesildi. İlk kez birisi olaya farklı bir açıdan bakıyordu ve Kumazaki herkesin gözden kaçırdığı kör noktayı bulmuş olabilirdi.

Kumazaki derin düşünceler içinde otururken Naomi, onun soğuk kahvesine şeker koyup karıştırışını izledi.

“Patronun acil durum zilini geçen ay taktırdığını söylemiştin, değil mi?”

“Evet, kasabın oğlunun yanlışlıkla buzdolabında kilitli kaldığını okuduktan sonra buna karar verdi.”

“Kasa dairelerine alarm takılmış olan başka rehinci dükkânları da var mı?”

“Bildiğim kadarıyla yok. Tezgâhın altında hırsız alarmı olan çok var, ama alarmı takan işçiler bize güldüler; bu tip bir alarm takan tek rehinci bizmişiz. Ama patron ısrar etti. Unutmadan hemen takılması gerektiğini söyledi.”

“Belki de özellikle cinayet için taktırdı?”

“Nasıl yani? Kabloları kesmek için mi?”

Kumazaki onu başıyla onayladı.

“Ama bu sadece cinayetin alarmdan haberi olan dükkân çalışanlarından biri olduğunun ispatlanmasına yarar.”

“Hayır, sadece ona yaramaz.”

“Başka nasıl bir etkisi olabilir?”

Her ikisi de yoğun düşünceler içinde kahvelerinden birer yudum alırken birbirlerine baktılar.

“Kabloların kesildiğini görünce polis ne düşündü? Birilerinin alarm sesini duyup Tsunemoto’yu kurtarmasını önlemek için kesildiğini. Yani Tsunemoto arkadaki odaya gidip zile basabilirdi.”

“Evet, basabilirdi zaten, öyle değil mi? Sonuçta içeri kilitlenmeden önce bilincini yitirmemişti. Üstelik ben o akşam dükkândan ayrılırken arka odanın kapısının açık olduğunu görmüştüm. Ertesi sabah ceset bulunduğunda da ara kapı hâlâ açıktı, dolayısıyla–”

“Evet, üstelik kablolar kesilmişti. Bu da tüm bu süre boyunca ara kapının açık olduğunu gösteriyordu. Ama belki de alarm zili en baştan beri bu fikri güçlendirmek için takılmıştı.”

“Yani ara kapı açık değildi mi demek istiyorsun?” Naomi’nin sesi titredi. “Kapalı mıydı?”

“Şu şekilde bakmaya çalış. Tsunemoto içeride kapalı kaldığı andan itibaren havasızlıktan ölene kadar ara kapı kapalı kaldıysa, içeride hesaplananın ancak yarısı kadar hava var demektir. O zaman da dört ila altı saat içinde değil, iki ila üç saat içinde öldüğü ortaya çıkar. Bu da demektir ki cürüm saati 20.00 ile 22.00 arasında değil, 23.00 ile 24.00 arasındadır.”

Naomi gözlerini kapatıp kafasında canlandırmaya çalıştı.

Diyelim ki Tsunemoto gece geç saatte çalışırken Eiko Horikoshi’den, kendisi gelene kadar gitmemesini söyleyen bir telefon aldı.

Eiko, saat 23.00’ten önce Ekoda’daki dükkândan ayrıldı ve 23.30’da Ikebukuro’ya kolaylıkla vardı. Dükkâna gelince Tsunemoto’yla birlikte ilk kasa dairesine girdiler ve Eiko ara kapıyı kilitleyerek adamı bulunduğu odaya hapsedecek bir fırsat çıkana kadar bekledi. Bu da demekti ki Tsunemoto’nun sadece iki-üç saatlik havası vardı; hatta o odadaki malzemeler daha iri hacimli oldukları için, muhtemelen daha da az.

Eiko, Tsunemoto’nun sabah ikiye kadar ölmüş olacağını hesaplamıştı, dolayısıyla o saate kadar evine gitti. Dükkâna döndüğünde ilk odanın kapısını çaldı ve yanıt gelmediğinden emin olunca, açtı. Tsunemoto yerde, golf çantasının yanında yatıyordu, suratı acıyla çarpılmıştı ve hemen yanında defteri duruyordu.

Ara kapıyı anahtarıyla açtıktan sonra Eiko diğer odaya girdi ve hırsızlık gibi görünmesi için iki yüzüğü aldı. Ayrılırken defterde yazılmış bir not olduğunu fark etti, bu yüzden defteri de yanına aldı.

Alarm ziline giden kabloları kestikten sonra oradan ayrıldı, dış kapıyı da kilitlemeden bıraktı.

Bu şekilde, ertesi gün ara kapı açık şekilde cesedi bulunduğunda, polisin ölüm saatini dört ila altı saat olarak tespit edeceği kaçınılmazdı, dolayısıyla suçun işlendiği saat de Eiko’nun mükemmel bir mazeretinin bulunduğu bir zaman aralığı olan 20.00 ile 22.00 arasında olacaktı.

Olaya bu açıdan bakıldığında, saat 20.00 ile 22.00 arasında alibisi olan kişiler baş şüpheliler listesine giriyordu. Naomi gerçeği ortaya çıkardığını fark etti: Katil, Eiko’ydu. Peki ispatı? Herkes odaların kapısını kapatabilirdi, ancak ara kapıyı tekrar açabilecek tek kişi Eiko’ydu.

***

Saat 22.00 gibi kafedeki telefon kabinleri boşaldığında Kumazaki, Naomi’ye başıyla işaret etti ve kalktılar.

En uzak köşedeki telefona gittiler, Naomi ahizeyi aldı ve Eiko’nun günlük evrak işlerini tamamlamak üzere gittiğinden emin olduğu Ekoda şubesinin numarasını çevirdi. Kumazaki hemen arkasında durmuş, bedeniyle onu perdeliyordu.

Telefon açıldı.

“Buyurun, ben Horikoshi.” Ahizeden Eiko’nun enerjik sesi yükseldi.

“Siz misiniz Bayan Horikoshi? Ben Naomi.”

Naomi devam etmeden önce gerginlikle dudaklarını yaladı.

“Bay Tsunemoto’nun kazasıyla ilgili. Aklıma polise söylemeyi unuttuğum bir şey geldi de. Şimdi onları arayacağım ama önce sizinle konuşmam gerek diye düşündüm.”

“Önemli bir şey mi?” dedi Eiko neredeyse fısıltıyla.

“Evet. Öldüğü gün ben oradan ayrılırken Tsunemoto ilk kasa dairesinin içinde durmuş, malzemelerle defterleri karşılaştırıyordu. Ben baktığım sırada ara kapı kapalıydı ve bana sadece ilk odayı kontrol edeceğiyle ilgili bir şeyler söyledi. Ama cesedini bulduğumuzda ara kapı açıktı. Polis beni sorgularken bu tamamen aklımdan çıkmış.”

“Saçmalama, ara kapı hep açıktı!”

“Öyle mi? Bunu nereden biliyorsunuz?”

“—ben giderken açıktı.”

“Ama o gün son ayrılan bendim, Bay Tsunemoto dışında tabii ve kapı kapalıydı.”

“Fakat bu olamaz—”

Eiko, ısrar etmenin işe yaramayacağını anlamış gibi cümlesini yarım bıraktı. Sonra soğukkanlı bir sesle devam etti.

“Bir hata yapmadığından eminsin, değil mi Naomi?”

“Evet, eminim. Bugün müfettişin bana söylediği bir şey bunu hatırlamama neden oldu. İkinci odadaki alarm zilinin üzerinde Tsunemoto’nun parmak izini bulamadıklarını ve bunun biraz tuhaf olduğunu söyledi.”

“Zilde parmak izi mi?” Eiko gafil avlanmış gibi mırıldandı.

“Her neyse, şimdi Ikebukuro karakoluna gidip tüm bildiklerimi anlatacağım.”

Naomi durakladı, ahizeyi kulağına iyice bastırdı; ancak tüm duyabildiği Eiko’nun soluk alışverişleriydi. Kumazaki’nin gergin yüzüne baktığı anda Eiko konuşmaya başladı.

“Polise gitmeden önce seninle konuşmak istiyorum.”

Naomi, Kumazaki’ye başını salladı. Karanlık ve sessiz bir yerde buluşup Eiko’nun söyleyeceklerini dinleyecekti ama Kumazaki de hemen yakınlarında bir yerde gizlenip tüm konuşmalara şahitlik edecekti.


[1] Japonya’ya özgü, okey benzeri bir oyun.

ADLİ TIP UZMANI PROF. DR. NEVZAT ALKAN’LA SÖYLEŞİ

Teşekkür ederim. 1968 Ankara doğumluyum. 1991 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldum. 93’e kadar Zonguldak’ın Devrek ilçesi, Müfettişler Köyü Sağlık Ocağı’nda mecburi hizmet yaptım. Eylül 1993’te İstanbul Üniversitesi, Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalında uzmanlık eğitimine başladım. 1996’da uzman, 2003’te doçent ve 2010’da profesör oldum. Yurt dışında muhtelif mesleki tecrübeler edindim. 2002 yılından beri Amerikan Adli Bilimler Akademisi üyesiyim. Burası belli üyelik basamakları içeren, yaklaşık 6500 üyesi olan, önemli adli tıp bilimcilerinden oluşan bir yapı. Akademide az sayıdaki Türk bilim insanı var ve ben kıdemli iki Türk üyeden biriyim.

Mesleği seçmemi tetikleyen birkaç olay var. Bunlardan ilki Ege Tıp’ta okumuş olmam. 91’de tıp fakültesini bitirdiğimde Ege’de ve Cerrahpaşa’da adli tıp stajı çok önemsenirdi. O nedenle eski kuşak adli tıpçılar bu iki üniversiteden mezundur. Fakültenin son senesinde seçmeli olarak staj yapılır. Sevdiğiniz alanı seçer ve bir ay o alanda çalışırsınız. Sonrasında tıpta uzmanlık sınavına giriliyor. Şu an yaklaşık on sekiz bin kişi bu sınava giriyor. Adli tıp, kırk üç uzmanlık alanından biri ve son yıllarda çok tercih edilen dallardan biri haline geldi. Eskiden bu kadar seçilmiyordu. Zaman zaman tercihlerin önceliği değişiyor. İşte bu nedenle yani üniversitem sebebiyle adli tıbba ilgim vardı, uzmanlık olarak İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalını tercih ettim.

İkinci olarak; Kuzuların Sessizliği filmi vardır, Jodie Foster ve Antony Hopkins’in başrolünde oynadığı bir yapım. Çok iyi bir filmdir. Foster bir FBI ajanını canlandırır, Hopkins ise insan eti yiyen bir seri katil rolündedir. Bu filmden çok etkilenmiştim.

Üçüncü bir neden de ben uzmanlık sınavına girmeden önce Doğu bloğu ülkelerinden ihtisasını tamamlamak üzere ‘TUS negatif’ denilen üç bin kadar insan geldi. Onlar bu usulsüzlüğü kullanarak kadın doğumcu, radyolog ve göz doktoru oldular. Bu beni çok öfkelendirdi. Bakü’de, Bükreş’te, Leningrad ve Sofya’da bir hafta kalıp iki yıldır burada çalışıyor diye yazı alabilen bu insanlara devlet göz yumdu. Adli tıp adalete yakın bir branştı, ayrıca dördüncü olarak devletçi bir yapım var. Bu branşta polis, jandarma, savcı ve hâkimle çalışma olanağının olması da seçimimi etkiledi.

Adli tıp, iki grup insanın çalıştığı bir yapılanma, Adalet Bakanlığına bağlı adli Tıp Kurumu var. Nasıl hukuk sisteminde yargıtaya dosyalar gidiyorsa Adli Tıp Kurumuna da olgular ve dosyalar gidiyor. Merkezi İstanbul’da, Yeni Bosna’da. Bir de benim çalıştığım gibi üniversitelerin tıp fakülteleri var. Buraların dört misyonu var. İlki; tıp, hukuk, adalet yüksek okulu vs. öğrencisine ders anlatmak. İkincisi, tıpta uzmanlık öğrencisi yetiştirmek. Üçüncüsü, hizmet; savcılık veya hakimliklerden gelen bilirkişi dosyalarıyla ilgileniyoruz, İstanbul Tıp Fakültesi olarak canlı muayenelerimiz (cinsel saldırı, akıl hastalığı değerlendirmeleri, travma vs.) oluyor. Artı avukatların getirdiği dosyalar için ‘uzman mütalaası’ adıyla raporlar hazırlıyoruz. Bunun dışında pek çok adli olgunun değerlendirilmesi gerekiyor. Dördüncü olarak araştırma misyonu var. Bu kapsamda bilimsel makaleler yazılıyor. Üniversitede herkesin belli bir poliklinik günü var. Eğitim, araştırma ve hizmet dışında toplantı ve konferanslara katılıyoruz. Kamuoyunu bilgilendirme misyonumuz olduğundan benim kendi özelimde sosyal medya faaliyetlerim var. Pek çok yerde, çok sayıda konuşma yapıyorum. Üniversite mesaim dışında İstanbul’un trafik keşmekeşiyle boğuşarak özel yaşantıma dönüyorum.

Kurgu, dizi yahut filmin çok daha akıcı ve izlenir nitelikte olmasını sağlıyor. Bu nedenle kurguya karşı değilim. Etkileyici, çarpıcı ve izlemesi daha keyifli yapımlar bunlar. Ancak bu kurgular ne kadar gerçekçi olur, hayatın içinden doğru bilgiler aktarırsa beğenim artar. Kurgu etkiyi, gerçeklik de inandırıcılığı artırır. Türkiye’de polisiye kurguya ilgi büyük ancak yurtdışında bu sektörün daha köklü ve oturmuş olduğunu düşünüyorum.

Üniversitedeki derslerimi de yıllardır bu şekilde yapıyorum. Günlük, hayatın içinden olayları değerlendirerek adli tıp bilgilerini aktardığımda dinleyenler konuya daha çok dahil oluyor. Sıradan gördüğü bir olgunun profesyonel gözüyle nasıl değerlendirilmesi gerektiğini anlıyor. Kamuoyunu her gün takip ettiğim için bildiklerimi insanlarla paylaşmak istedim. Tabii biraz da namımız yürüsün, iz bırakalım. Youtube kanalımda 28 Aralık 2023’den bu yana hiç sektirmeden her gün, günlük adli olguları incelediğim videolar yayınlamaya devam ediyorum. Bunun bana şöyle faydaları oldu. Bu çalışma sayesinde kamuoyunu ilgilendiren olayları yakından takip edebiliyorum. Tarihe not düşüyor, yanlış gördüğüm mevzuları açıklayabiliyorum. Takipçi sayım şimdilik az, bunu dert etmiyorum ama bu tür videoları ne kadar yaygınlaştırabilirsem o kadar fayda sağlayacağı kanaatindeyim. O nedenle istikrarlı bir şekilde her gün video yüklemeye devam ediyorum.

Failin intiharıyla ilgili şunu söyleyeyim, eskiden kadın cinayetlerinde şahıs, kadını öldürüp sonrasında intihar ediyordu. Buna ‘ikili ölüm’ diyoruz, yani cinayet-intihar ikilisi. Oran dört cinayette bir intihar yani %25’di. Son yıllarda Türkiye’de farklı bir durum var. Önce çocuklar öldürülüyor, sonra kadını öldürüp en son şahıs intihar ediyor. “Ölmeye karar verdim, yaşamaya katlanamıyorum, o nedenle çocuklar da bu çileyi yaşamasın diye onları da öldürdüm,” diyen intihar notlarıyla karşılaşıyoruz. Ülkemiz adına çok trajik bir durum.

Ülkemizde tıp fakültesi sayısı fazla. Çoğunda adli tıp ana bilim dalı teşkil edilmiş. Dolayısıyla hoca sayısı fazla. Bu, çalışanların her bölgeye gitmesi açısından iyi. Adli tıp dalı, tıp mezunları arasında orta seviyede ilgi gören bir alan. ABD’de otopsi yapan adli tıpçı sayısı 330 milyon nüfusta 500, sayı oldukça az. Türkiye’de sıkça dava edildikleri için doktorlar bazı alanları seçmek istemiyor. Ancak ABD’de adli tıpçılar çok dava ediliyor. Son katıldığım kongrenin temalarından biri buydu. Az sayıda oldukları için gelirleri çok yüksek. Tıp hekimi gelir düzeyi sıralamasında 7. sırada. Orada dört sene tıp öncesi kolej eğitimi, dört sene tıp olmak üzere sekiz sene okumak gerekiyor. Sonrasında iki sene anatomik patoloji, iki sene klinik patoloji, bir sene de adli patoloji diye beş sene uzmanlık eğitimi var. Bir adli tıpçının yıllık geliri 200-300 bin dolar. Bir polis memurunun 85 bin dolar, dahiliye uzmanının 150-200 bin dolar aldığını düşünürsek ekonomik olarak daha müreffeh bir tıp branşı olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de durum şu an iyi, ama çalışan sayısı arttığı için bu durum nereye evrilecek görmek zor. Benim zamanımda sadece büyük illerde adli tıp uzmanı vardı. Şu an 81 ilin yanında küçük ilçelere de koydular. Kurada Hakkâri Yüksekova, Ağrı’nın Patnos ilçesine kadro vardı. O bölgelere hizmet gitmesi vatandaş adına iyi ama sayının artması uzmanların maddi mutluluğu adına kötü. Orta ve uzun vadede Türkiye’de neler olacağını öngöremiyorum.

Ülkemiz son yıllarda plansız ve kontrolsüz olarak göç aldı. Bazı tip suçların artmasında göçmenlerin etkisinin olduğunu, farklı kültürden insanların bir arada tutulmaya zorlanmasının kaçınılmaz olarak çatışma yaratacağını yadsıyamayız. Hükümet politikasının kısa vadede değişmeyeceğini öngörerek bu tür suçların azaltılması, engellenmesi için neler yapılması gerekir, tavsiyeleriniz nelerdir?

Göç ve artan suç Dünya’nın bir gerçeği. Türkiye’den Almanya’ya, Hollanda’ya gidenler arasında da kadının kafasını kesip caddeye atan var. Hunharca cinayetler işleniyor, bu nasıl bir vahşettir diye Hollandalılar şok oluyor. Afganistan, Suriye gibi ülkelerden gelenlerin kültürleri bizden farklı. Aslında Türkiye’nin batısı ve Trakya bölgesine uygun değil, daha çok Doğu ve Güneydoğu bölgemize nispeten yakın. Bahsettiğimiz suçların başlıcaları, fuhuş yani kadınların cinsel istismarı, insan ticareti, uyuşturucu madde kullanımı ve satışı. Göçmen suçlular kriminal olaylara daha hunhar yaklaşıyorlar. Hareketleri daha vandal. Nasıl önlenebilir? Açıkçası önlenemez. Belki cezayla ürkütülebilir. Entegrasyon, asimilasyon için sayı çok fazla olduğundan bu da mümkün görünmüyor. Dil öğrensin, eğitim alarak kendilerini geliştirsinler desek, Türkiye’nin bazı bölgelerinde halk onlarla eş seviyede zaten. Görünen o ki, Türkiye bu sorunu yaşayacak. Bir tepki oluşacak, sonra siyaset değişecek ama bu arada acı olayları yaşayanlar yaşadıklarıyla kalacak. Bu konuyla ilgili sihirli bir formülüm yok, bu trajediyi hep birlikte yaşayacağız.

Önerebileceğim bir film/dizi listem var, sizlerle paylaşmak isterim.

The People v. O.J. Simpson – American Crime Story (2016) isimli on bölümlük bir dizi. Anglosakson ceza sistemine ilgi duyanlar mutlaka izlesin. Çok etkileyici ve öğreticidir.

Dört Ay, Üç Hafta, İki Gün (2007) Gebelik sonlandırması ile ilgili bir Romen filmi.

The Life of David Gale (2003) Türkçeye Ölümle Yaşam Arasında ismiyle çevrilmiş. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatan nefis bir film.

Kuzuların Sessizliği (1991) az önce bahsetmiştim benim hayatımı etkileyen bir yapımdır.

The Verdict (1982) Başrolde Paul Newman var. Tıbbi uygulama hataları iddiaları hakkında ABD’de ilk başlardaki durumu anlatıyor. Önemli ve Türkiye’deki uygulamalara yön verecek bir yapım.

The Way (2010) Martin Sheen başrolde. Fransa’nın güneyinden, İspanya’nın kuzeybatısına yürünen Saint James Haç Yolu’nda geçen bir macera. Çarpıcı bir yapım.

M: Bir Şehir Katilini Arıyor (1931) O yıllarda Almanya’da olay yeri incelemesinin, suç araştırmasının nasıl organize olduğunu gösteren önemli bir film.

Anonyma – Eine Frau in Berlin (Berlin’de Bir Kadın) 2008 yapımı iç karartıcı ama önemli bir film. Cinsel saldırılar hakkında önemli ipuçları aktaran bir yapım.

Zindan Adası (2010) Leonardo Dicaprio başrolde. Akıl hastalığı ve suç ilişkisiyle ilgili, izlemenizi tavsiye ederim. Tam olarak anlamak için birkaç kere izlenmesi gerekebilir.

The God Father film serisini de muhakkak izleyin derim. Ayrıntıları yakalamak için birkaç defa dikkatlice izlemek gerek.

Tüm gençlere tavsiyem; okusunlar, bilgili olsunlar, vakitlerini boşa geçirmesinler, kendilerine donanım katsınlar, her fırsatta Türkiye’yi ve dünyayı gezsinler, Atatürk’ ün izinden ayrılmasınlar.

İPUÇLARINI TAKİP EDİN – 5. VE SON BÖLÜM

Devran, dergi binasından çıkarken, aklını kurcalamaya başlayan bir detay yüzünden huzursuzdu. Zihnine yerleşen şüpheyi yok saymak istiyordu. Ne var ki o şüphe, zehirli bir sarmaşık gibi bütün vücudunu sarmaya başlamıştı. Böyle kıvranmaktansa, onu bertaraf etmek en iyisi olacaktı. Direksiyonu Kriminoloji’ye kırdı. Arkadaşının, aynı gün içinde üçüncü kez karşısında gördüğü için Devran’a soktuğu laflara aldıracak değildi. Bu delilin bir an önce incelenmesi ve içine çöreklenen şüpheyi yok edecek sonucu duyması şarttı. Cebinden çıkardığı delile son bir kez daha baktı. Korktuğunun başına gelmemesini dileyerek, arkadaşına uzattı. Kötü duygularla biten günü, biraz olsun iyileştirecek bir haberi vardı arkadaşının. Devran’ın öğlen vakti getirdiği telefonun üzerinde polietilen denen termoplastik kalıntılar tespit etmişti. Eğer aynı madde eterli mendil parçasının üzerinde de tespit edilmemiş olsaydı, telefona sarılı olduğu naylon torbadan geçmiş olabileceği düşünülebilirdi. Fakat mendilde de kalıntıların bulunması, maddenin farklı bir yerden geçmiş olabileceği fikrini daha inandırıcı kılıyordu. Polietilen, kullanım alanı çok geniş bir maddeydi. İnşaat sektöründe, plastik ve kozmetik sanayiinde sıklıkla kullanılan bir bileşimdi. Kriminolog arkadaşı, polietilenin hangi ürünlerin yapımında kullanıldığıyla alakalı detaylı bir liste hazırlayıp bildirecekti.

Devran,yorgun argın eve geldiğinde tek isteği başını yastığa gömüp uyumaktı. Ne yazık ki değil başını yastığa gömmek, kesip atmak bile uyumasına yardımcı olamazdı, bunun farkındaydı. Telefonun sesi huzursuzca dönüp durduğu yataktan çıkması için bulunmaz bir fırsat olmuştu. Arayan Turgut’tu. Devran’ın dergiye yaptığı baskını öğrenmiş ve çok sinirlenmişti. Devran daha, “Alo,” diyemeden, “Siz delirmiş olmalısınız Devran Bey…” diye söze başladı. “Ne Reha abi kalmış zan altında bırakmadığınız ne Sabri abi ne İhsan… Sabah da Önay abiyi suçlamışsınız zaten. Sizin derdiniz ne Allah aşkına? Ne istiyorsunuz bizden ya? Siz dergi yazarlarıyla uğraşacağınıza, suçluyu bulmaya odaklanın.”

Devran, allak bullak olmuş zihni, çatlarcasına ağrıyan başı ve eksileceği yerde daha çok artan soru işaretleriyle boğuşurken bir de Turgut’a, bir dedektifin vaka çözerken başvurduğu yöntemleri ve bu yöntemleri uygularken takındığı tavırları açıklamakla uğraşamayacaktı. Özür dileyerek konuyu kapatmaya çalıştı fakat Turgut’a laf anlatmak imkânsız gibi görünüyordu.

“Saçma sapan şüpheleriniz yüzünden beni, sizi Gencoy’un kardeşi sandıkları için Gencoy’u da bütün apartmana rezil ettiniz zaten. Yok Cemil abi kalp krizinden ölmemişmiş, yok öldürülmüşmüş… Sizin arkanızdan saatlerce Salih’i sakinleştirmeye çalıştık. Dua edin, adam dayısından kalan mirasın sevinciyle size bulaşmaktan vazgeçti. Ayrıca, Cemil abi zaten son aylarda kalbiyle alakalı sorunlar yaşıyormuş. Hatta anjiyo için randevu almış. Ömrü vefa etseydi, haftaya anjiyo olacakmış.”

“Kim anlattı bunları size, o çok sevgili yeğeni mi?”

“Hiç vazgeçmeyeceksiniz değil mi? Hayır efendim, Salih anlatmadı. Kapıcı Haydar anlattı. Cemil abiyi hastaneye getirip götüren kendisiymiş. Doktorun Cemil abiye, ‘Anjiyo yapmak şart, tıkanık damarların birden fazla olduğundan şüpheleniyorum,’ dediğini kulaklarıyla duymuş adam. Salih’ten kavganın sebebini öğrenince çok şaşırdı. ‘Eceliyle ölmüş adamı delik deşik ettirmeni mi istedi senden? Biz de onu akıllı bir adam sanmıştık,’ dedi. Rezil olduk sayenizde. Sizin hakkınızda ne düşündüğümü duymak ister misiniz Devran Bey?”

Devran’ın sessizliğini koruduğunu anlayınca hiç ara vermeden bağırmaya devam etti Turgut.

“Siz hayatımda gördüğüm en kötü dedektifsiniz. Keşke Ayşe’yi dinleyip sizi bu işe bulaştırmasaydık. Biz bile sizden daha iyi iz sürerdik.”

“İzin verin lütfen,” diyerek Turgut’un sözünü kesti Devran. Kesmeseydi Turgut daha ne kadar bağırırdı, belli değildi. “Bu anlattıklarınız ne Salih’i aklar ne de Cemil’i Turgut Bey. Cemil’in nasıl bir suça bulaştığını unutmuş gibi konuşuyorsunuz. Adamın parmak izleri tehdit mektuplarında çıktı. Ve adam bunu öğrendiğimiz gün öldü. Ne düşünmemi istiyorsunuz? Bunun bir tesadüf olduğunu mu? Kalp sorunları olabilir. Ve inanın bana, bunu bilen herkes onu bu sorunu kullanarak rahatlıkla öldürebilir. Kalp krizini tetikleyecek yüzlerce dış etken sayabilirim size.”

“Görüyorum ki Salih’in yumruğu aklınızı başınıza getirmeye yetmemiş Devran Bey. Hâlâ aynı şeyi söylüyorsunuz. Kabul edin artık. Cemil abi eceliyle öldü.”

“Asla! Hislerime güveniyorum. Cemil öldürüldü. Bir sebepten dolayı ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bunu ya dayısının varlık sayılamayacak malına konmak için Salih yaptı ya da Cemil’in, Gencoy Bey’in kaçırılmasında iş birliği yaptığı kişiler. Kimin yaptığının ya da neden yaptığının bir önemi yok aslında. Sonuç olarak Cemil öldü ve bizi Gencoy Bey’e ulaştıracak tek şahidimiz ortadan kaldırıldı. Gelelim toz kondurmadığınız yazarlarınıza…  Gencoy Bey’in telefonunun en son sinyal verdiği yer Önay Bey’in pansiyonu çıktı, ondan şüphelenmememi nasıl beklersiniz? Pansiyonda kaydedilmiş görüntülerde, Sabri ve İhsan Bey’in, Gencoy Bey’in arabasını aldıklarını gördükten sonra onları suçlamayıp kutlamamı mı isterdiniz? Bu bilgiyi herkesten saklamış olmalarını nasıl affedersiniz? Peki ya Reha Bey’in, Gencoy Bey’le kavga ettiğini bilerek ve isteyerek bana anlatmamış olması, sizce anlayışla karşılanacak bir hareket mi? Emily’nin, Hanife’nin, İsmail’in, Cemil’in hatta Gülgün’ün bile suçlu olabileceklerinden şüphe duyabiliyorsunuz da iş derginizin yazarlarına gelince mi değişiyor? Bence asıl siz, Gencoy Bey’in bulunması için attığım her adıma çelme takarak, soruşturmayı çıkmaza sokuyorsunuz. Şimdi, eğer yeni gelişmeleri duymak istiyorsanız, sessizce beni dinleyin. Yok eğer canınız hâlâ beni azarlamak istiyorsa lütfen telefonu kapatın. Sizinle daha fazla uğraşamayacağım.”

Turgut öfkeyle soludu. Eski ya da yeni hiçbir gelişmeyi duymak istemediğini belliydi, “Umarım inadınız yüzünden kaybettiğiniz vaktin farkındasınızdır,” dedi ve telefonu Devran’ın yüzüne kapatarak selamsız sabahsız başlayan görüşmeyi  bitirdi.

***

Devran, neredeyse yarım saattir ilerleyemediği yolda, gözlerini önündeki aracın kırmızı fren lambalarına dikmiş öylece bekliyordu. Hiç bitmeyeceğini düşündüğü gece boyunca aklını kurcalayan detaylar, sadece uykusunu katletmekle kalmamış, dalabildiği birkaç saatte gördüğü rüyalarını da kâbusa çevirmeye yetmişti. Son yıllarda onu bu derece zorlayan başka bir vaka daha olduğunu hatırlamıyordu. Bulduğunu sandığı her delil, boşa zaman harcadığı gerçeğini tokat gibi yüzüne vurmaktan başka bir işe yaramamıştı. Çok az vakti kalmıştı. Eğer Kriminoloji’den ve Bilişim Birimi’nden bir iki gün içinde müspet sonuçlar çıkmazsa, Gencoy Bey’in akıbeti hüsran olabilirdi.

İçine düştüğü umutsuz durumdan kurtulmak için yapması gerekenin ne olduğunu biliyordu. Kendini işine daha çok vermek… Art arda sıralanan şüpheli konvoyunun peşinde, oradan oraya savrulduğu beş gün boyunca, Lamia Bar’a gitmeyi hiç düşünmemişti. O barda, Gencoy Bey’in kaçırılmasıyla alakalı bir delile ulaşamayacağına inanıyordu. Aslında hâlâ aynı fikirdeydi. Ne var ki bir gün önce içine düşen şüphe tohumları, beyninin itirazlarına rağmen yeşermeye devam etmişti. Belki de Lamia Bar’a gitmek istemesi, hızla yeşeren bu tohumların, büyüyüp kocaman bir ağaç olmasını önlemek için aldığı bir tedbirdi. Orada öğreneceği başka bir gerçeğin, şüphelerinin yersiz olduğuna onu inandırmasını diliyordu.

Lamia Bar’ın konum bilgilerine ulaşmak sadece birkaç dakikasını almıştı. Kısa bir telefon görüşmesinden sonra barın gündüzleri de açık olduğunu öğrenmiş ve yola koyulmuştu. Şehrin aman vermez trafiğinin Çin Seddi misali yolunu keseceğini hesaba katmadığı için otuz beş dakika önce hedeflediği konuma varmış olması gerekirken, yolun üçte ikisini anca kat edebilmişti. Arkadan gelen korna sesiyle kim bilir kaç dakikadır başka yerde olan zihni, arabasının içine, direksiyonunun başına geri geldi. Yol açılır gibi olmuştu. Navigasyon aletinde yanıp sönen, kalan mesafe bildirimine göre hedefe ulaşmasına beş kilometreden az kalmıştı. Daha fazla bu keşmekeşi çekmeye niyeti yoktu. Ağır ağır aralanmaya başlayan konvoydan, bir fırsatını bulup yol kenarındaki boş park yerine doğru kırdı direksiyonu. Bundan sonrasını yürüyerek gitmek en iyisi olacaktı.

Arabasını ardında bırakıp yol boyunca uzanan kaldırımda yürümeye başladı. Belli belirsiz de olsa aksayan bacağı hızını kesiyordu. Telefonundaki uygulama, iki kilometre  sonra hedefine varacağının müjdesini verdiğinde,  kan ter içindeydi. Eski hareketliliğini kaybetmiş olması sinirini bozdu. Çalan telefonu, soluklanması için bulunmaz bir fırsat olmuştu. Arayan Emniyet’teki Bilişimci arkadaşıydı… Bilgisayarları teslim etmek ve bulgular hakkında konuşmak üzere verdiği randevunun saatini değiştirmek zorunda olduğunu söylüyordu. Mümkünse öğleden önce evine gelmesini rica etti.

Devran, nihayet ihtiyacı olan ivmeyi yakalayacak olmaktan memnun, tam telefonunu indirirken, birine çarparak  sendeledi. Yere düşmesine ramak kala kendini toparlayıp  çarpıştığı kişiye baktı. Bu bir kadındı. Devran çarpışmadan hasarsız kurtulurken, kadın kaldırımın diğer ucuna adeta savrulmuştu. Yerde yatan narin vücudun sahibinin kim olduğunu anladıktan sonra korku ve endişeyle kadının yanına koştu. “Yeliz Hanım!.. Yeliz Hanım, iyi misiniz?”

Yeliz bir anlığına ne olduğunu, nerede olduğunu hatta kim olduğunu hatırlamıyormuş gibi boş gözlerle baktı Devran’a. Kendine geldiğinde, acıyla kıvrılan dudaklarına nezaketen kondurduğu belli bir gülümseme yerleşti. “Devran Bey?” dedi, hâlâ yarı uzanır, yarı oturur vaziyette durduğu kaldırım taşının üzerinden.

“İyi misiniz Yeliz Hanım. Ambulans çağırmamı ister misiniz?”

Yeliz, elini darmadağın olmuş saçlarında gezdirdi. Yüzüne düşen birkaç bukleyi geri itti. “İyiyim galiba,” dedi. İyi olmadığı, bir yandan iki parmağıyla şakaklarını ovalamasından belliydi. Devran, nasıl özür dileyeceğini bilemiyordu. Kadının gerçekten iyi olup olmadığını anlamak için sağını solunu incelemeye başladı. “İyiyim, dedim ya Devran Bey, endişelenmeyin lütfen,” dedi Yeliz. Devran kendini hiç olmadığı kadar mahcup hissediyordu. Nasıl olmuştu da koskoca şehirde, böyle bir çarpışma yaşanmıştı? Hem de Yeliz Hanım’la…

“Kalkabilecek misiniz?” dedi elini Yeliz’e  uzatırken. Yeliz az önce Devran’ın yüzünden adeta uçarak düştüğü kaldırımdan, yine onun yardımıyla çabucak kalktı.

“Ağrınız var mı?”

“Pek sayılmaz… Biraz sızlıyor ama o kadar vahim değil.”

“Lütfen ambulans çağırmama izin verin. Beyin sarsıntısı geçiriyor olabilirsiniz.”

Yeliz hınzırca gülümsedi. “Yok artık, daha neler,” dedi ceketine ve pantolonuna bulaşan tozu silkelerken. İlgiyi bir çırpıda kendi üzerinden Devran’a çevirdi. Parmak ucuyla Devran’ın göz altına dokundu.

“Morluk neredeyse yok olmuş. Ama hâlâ belirgin. İsterseniz dünkü makyajı tekrar yapabilirim.”

“Hiç gerek yok,” dedi Devran, gerçekten de bir gün önceki morluk bugün sarımtırak bir renk almıştı. Salih’in gözünün ortasına yumruğu indirdiği ana, canlı canlı şahit olan Yeliz’in, o sevimsiz hatırayı unutmasını umuyordu. Tıpkı, kendi hafızasından silmeyi dilediği bu vaka ve bu vakanın şüphelileri gibi.

“Bakın ne diyeceğim, arabamı buraya yakın bir yere park ettim. Kabul ederseniz şu karşıdaki kafeteryada beni bekleyin, alıp geleyim, bir hastaneye gidelim. Muayene olsanız iyi olur gibi geliyor bana.”

“Aa, kızıyorum ama,” diye çıkıştı Yeliz. “Daha kaç kere söyleyeceğim? Hiçbir şeyim yok benim. Düştüm sadece…”

“Evet, düştünüz… Hem de benim yüzümden. Kendimi nasıl affettireceğimi bilemiyorum.”

“Lütfen Devran Bey, kendinizi suçlamaktan vazgeçin artık. Burada suç sizde değil, benim şansımda. Şanssızlığımda demeliydim aslında. Aksilikler daha sabahın erken saatlerinde başladı. Bir dizi film için plastik makyaj uzmanı lazımmış, beni aradılar. Pek hevesli değildim ama yine de kabul ettim. İlk önce arabam çalışmadı. Taksiyle gitmek istedim, durakta tek bir taksi bile yoktu. Yetmezmiş gibi bindiğim toplu taşıma aracından, iki durak önce inmişim. Randevuya yetişmek için kaldırımda koşarkensizi fark etmeyip çarpan benim. Anlayacağınız, bu kazanın masumu sizsiniz.”

Yeliz, sözünü bitirir bitirmez etrafına bakınmaya başladı. Taksi aradığı belliydi. Gözü mütemadiyen saatine kaydığına göre bahsettiği randevuya geç kalmak üzereydi. Devran yol kenarına dikildi ve saniyeler içinde boş olduğunu fark ettiği bir taksiye el etti. Apar topar başlayan çarpışma hikayesi, Yeliz’in aceleyle taksiye binip uzaklaşmasıyla son bulmuştu. Bu kadında Devran’ı çeken ne vardı, bilmiyordu. Bildiği tek şey, onunla bambaşka bir zamanda, bambaşka bir yerde tanışmış olmayı çok istediğiydi.

Yaklaşık bir saat önce ulaşması gereken hedefe gecikmeli olarak vardı Devran. Lamia Bar’ın garsonları, Gencoy Bey ve Algan Bey’i geçtiğimiz çarşamba gecesi barda ağırladıklarını hatırlamışlardı. Zaten ikisi de daimî müşterilerindendiler ve konsepti dolayısıyla polisiyeye yakın olan barda onları tanımayan yoktu. Devran soruları karşısında işkillenen garsonlara, Gencoy Bey’in kaçırıldığından bahsetmedi, kendine göre mantıklı bir bahane uydurdu. Ne de olsa bu vaka ona, ayak üstünde on yalanı, sesi bile titremeden söylemeyi öğretmişti. Güya Gencoy Bey o gece, bu barda tanıştığı biri tarafından tehdit edilmişti. O kişiye ulaşması için Dedektif Devran’ı tutmuştu. Adam bulununca ilk işi savcılığa şikâyet dilekçesi vermek olacaktı. Devran, acemice uydurduğu bu yalana garsonların inanmış olduğunu umarak, o gecesi Gencoy Bey’le Algan Bey’in masasına bakan Garson Mehmet’i aldı karşısına. Mehmet de diğerleri gibi o geceye dair tuhaf bir durum yaşanmadığında ısrarcıydı.

“Dediğim gibi önce Gencoy Bey geldi. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum, sonra da Algan Bey geldi. İki saat kadar oturdular, sonra ikisi de aynı anda kalktılar. Bir tuhaflık sezmedim.”

“Oturmadan önce ya da masasındayken, Gencoy Bey’in başka biriyle, özellikle de burada ilk kez gördüğün biriyle konuştuğuna şahit oldun mu?”

“Buraya gelen giden çok olur. Doğrusu, her girip çıkanı tanımamıza imkân yok. Ama evet, Gencoy Bey, Algan Bey gelene kadar birkaç kişiyle selamlaşıp konuştu. Kimini tanıyorum, kimisini ilk kez gördüm. Yalnız, hiçbiriyle ilk kez tanışıyormuş gibi görünmüyordu Gencoy Bey. Hatta bir kadın geldi masasına. Ayak üstü konuştular. O ana kadar biraz hasta ve solgun görünen Gencoy Bey’in, birden neşesi yerine gelir gibi oldu.”

“Kimdi o kadın, müşterilerden biri miydi?”

“Bilmem ki, müşteriydi herhalde. Zaten konuşmaları çok kısa sürdü. Sonrasında kadın, masasına geçmiş olmalı. Hatırlayamadım şimdi o kadarını.”

“Sence tanıdığı biri miydi?”

“Emin değilim ancak yeni tanıştığı biri değildi sanki. Gencoy Bey gayet samimi konuşuyordu kadınla.”

“Nasıl bir kadındı bu? Tarif eder misin?”

“Ya nasıl tarif edeyim ki şimdi, bilemedim. Hiç de beceremem öyle eşkâl vermeyi. Gözlüklüydü galiba. Saç rengi de sanırım siyahtı. Ya da kahverengi…”

“Bu kadar mı?”

“Dedim ya o gece burası çok kalabalıktı. Herkesin eşkâlini nasıl tutayım aklımda? Zaten hiç anlamam bu  işlerden. ‘Karını tarif et,’ desen, edemem, o derece yani.”

“Kamera vardır herhalde burada.”

“Var, var da…”

“Ee, tamam işte, görüntülere bakalım, belki görürüz kadını.”

“İyi dedin, hoş dedin de…”

“Görüntüler günlük mü kaydediliyor? Kaç gün sonra siliniyor kayıtlar?”

“Yok, öyle değil… Kayıtlar en az üç ay duruyor.”

“Sorun ne o zaman?”

“Sorun, senin çok kısmetsiz oluşun… Keşke bugün değil de dün gelseydin be abi.”

“Anlamadım?”

“Anlatayım, bu sabaha kadar tıkır tıkır çalışan kameralara ne olduysa, hepsi aynı anda bozuldu. İşin garip tarafı, kameralar bozulmakla kalmadı, kayıtların toplandığı ünitelerin olduğu odada, küçük bir yangın çıktı. Yangın büyümeden önledik ama cihazlar hasar aldı. Bir teknisyen gelecek, tamir edecekmiş.En az bir ay sürer o kayıtlara tekrar erişmeniz dediler.”

Devran, kısmetsiz olup olmadığını hiç düşünmemişti fakat bu genç adamın sözünden sonra kendisi değilse bile bu vakanın kısmetsiz olduğuna inanmaya başlamıştı. Bu kısmetsizliğin Gencoy Bey’i de etkisi altına almamasını diledi.

*** 

Turgut, sabırsızlıkla daha önce en az üç kez sorduğu soruyu tekrar sordu.

“Peki, kim bu XYZ? Nasıl oluyor da yerini tespit edemiyorlar?”

Devran, her seferinde sabırla açıkladığı konuyu tekrar anlatmaktan gocunmadı.

“Ne yazık ki kim olduğunu bulmak çok zormuş. Kişi, e-postalarını gönderirken proxy veya sanal özel ağ kullanırsa hem IP adresini gizleyebiliyormuş hem de bulunduğu konumu. Böylelikle, bazı anonimleştirme ağları üzerinden gönderilen e-postaların takibi karmaşıklaşıyormuş. Bu tür araçlar, gerçek IP adreslerinin maskelenmesine ve IP adresinin bulunduğu konumların başka coğrafi bölgelerde görünmesine sebep olurmuş. Burada da böyle araçlara başvurulmuş olmalı ki IP adresi tespiti için yapılan çalışmalar sonucunda, her e-postada başka bir adrese ulaştıkları yetmezmiş gibi bir de her e-postanın, dünyanın çeşitli ülkelerinden gönderildiği tespit edilmiş.”

Turgut ikna olmak istemiyordu. “Suçlunun bu e-postaları gönderen kişi olduğundan eminiz fakat elimiz kolumuz bağlı olduğu için ona ulaşamıyoruz, öyle mi?” diye bağırdı. Devran artık onun fevri çıkışlarına alışmaya başlamıştı. “Maalesef…” dedi, sakin bir sesle. Onun sakinliği, Turgut’un öfkesini arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Devran, sokak ortasında Yeliz’le çarpıştıktan sonra gittiği Lamia Bar’dan da eli boş çıkınca, Bilişimci arkadaşının evine gitmişti. Bilgisayarlar günlerdir didik didik edilmişti. Word belgeleri, metin dosyaları, fotoğraf ve videolar, müzik ve ses dosyaları tek tek incelenmişti. Tüm teknik bilgiler, internet geçmişi ve çerezler mercek altına alınmıştı. Silinen dosyaların büyük çoğunluğu kurtarılmıştı. Yeniden oluşturulan dosyaların çoğuysa word belgelerinden oluşuyordu. Bunlar, Gamze’nin bahsettiği çöpe atılmış öykülerin bazıları olabilirdi.

Bilgisayarlar üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda, Gencoy Sümer’in gizli kalmış bir müzisyen olduğundan başka su yüzüne çıkan bir sır bulunamamıştı. Elliye yakın bestesinin yer aldığı ses dosyaları ve usta gitaristlere taş çıkarttığı videolar onun, yazarlık kimliğinden farklı bir kimlik daha taşıdığının kanıtıydı. Ne yazık ki bu ilginç bilginin Devran’a bir yararı yoktu. Omuzlarının çöktüğünü gören arkadaşı, nihayet sona sakladığı iyi haberi verdi. Asıl delil elektronik postalardaydı.

Gencoy Sümer’in son altı aydır, aynı kullanıcı adıyla e-postalar gönderen biri tarafından tehdit ediliyordu. E-posta sayısı seksene yakındı. Üstelik daha öncesi de vardı. Silinen e-postaların tam olarak yeniden oluşturulması imkânsızdı fakat bazı durumlarda silinmiş e-postalara dair izlerin bulunması ve kısmi bilgilere erişilmesi mümkün olabiliyordu. Bilişim Uzmanı yaptığı araştırmada aynı kullanıcı adına ait, silinmiş yirmi beş e-postaya erişmişti. Maalesef bu, tam olarak bir yeniden oluşturma olmadığı için silinen e-postaların içeriğini okuyamadılar. IP adresi sorunu da ondan sonra ortaya çıkmıştı. Göndericinin, e-postalar için kullandığı ağlar, IP takibini neredeyse imkânsızlaştırıyordu. Daha detaylı araştırmalar sonucu belki gerçek konum bulunabilirdi fakat bunun için yeterli vakit yoktu.

Eldeki seksene yakın postanın içeriği, tehditlerin gerekçesini açık seçik ortaya koyuyordu. Gönderici, Gencoy Sümer’i, dergide yayınlanmak üzere yolladığı öykü dosyalarını geri çevirdiği için önce iş bilmezlikle, kıskançlıkla, ardından gelen e-postalardaysa kibirli olmakla suçluyordu. İlk sıralarda sitem mesajları vardı. “Siz benim gözümde dünyanın en iyi yazarıydınız; yazıklar olsun, yazar olmuşsunuz ama vicdanınızı kaybetmişsiniz; bir insanın hevesini, gözünüzü bile kırpmadan nasıl kırabiliyorsunuz?” diye başlayan sitemlerin ardından suçlamalar geliyordu. İsim yapmış, hoca sıfatını kazanmış yazarların, kendilerinden daha iyi olduğunu anladıkları yeni yazarların ayağını kaydırmak için ellerinden geleni yaptıklarını, kabiliyetleriyle değil, geniş çevrelerinin pohpohlamasıyla bulundukları yere geldiklerini, onlardan katbekat iyi yazarlarınsa emeklerinin yok sayıldığını savunduğu suçlama cümlelerini nihayet hakaretler takip ediyordu. Göndericinin, yalancılık, riyakârlık hatta dolandırıcılıkla suçladığı Gencoy Bey’se gelen mesajlara nazik yanıtlar veriyor, kişiyi yazma konusunda gerçekten kabiliyeti olmadığına, kırıcı olmadan inandırmaya çalışıyordu. Yazarlığın herkese göre olmadığını, bu saplantısından kurtulursa kendisine en uygun olan başka bir kabiliyetini rahatlıkla keşfedebileceğini, istiyorsa yeni kabiliyetlerinin keşfiyle ilgili kendisine yardım edebileceğini söylüyordu. Ne derse desin, karşı tarafın onu dinlediği yoktu. Öykülerinin bir kelimesi dahi değiştirilmeden dergide yayınlanmasını adeta emrettiği mesajları, onu mahvedeceğini, adını edebiyat dünyasından silip atacağını, onu insan içine çıkamaz hale getireceğini sık sık belirttiği tehdit cümleleri takip ediyordu. En son e-posta kaçırıldığı gecenin sabahı gelmişti. Mesajda sadece büyük harflerle, “BUNU SEN İSTEDİN…” yazıyordu.

“Ya, delirmiş mi bu? Üstüne üstlük, kimdir, neyin nesidir? Gencoy bana bu mesajlardan neden hiç bahsetmedi?”

Devran’la değil kendi kendine konuşan Turgut’un yüzüne çaresiz bir ifade oturmuştu yine. Pencerenin önüne dikildi. Sadece kendisi duyacak şekilde, “Neredesin be Gencoy?” diye fısıldadı, gözlerini uzaklara dikti. Kendine geldiğinde Devran’a döndü.

“Bir insan nasıl bir psikopat olmalı ki yazdığı öyküleri beğenmedi diye onu kaçırsın? Aklım almıyor.”

“Kompleksli bir psikopat,” diye yanıtlamak istedi Devran, Turgut’un sorusunu. Onu daha fazla umutsuzluğa sürüklememek için vazgeçti. Onun yerine, “Gamze Hanım’ın yanına geçelim mi?” dedi.

Devran, elinde bilgisayarlarla dergi binasına geldiğinde, bütün yazarları toplantı salonunda toplamış, son bulguları anlatmıştı. Hepsi hayret ve endişe içinde salonu terk ederken, kurtarılan dosyaların içinde, bahsettiği öyküyü araması için bilgisayarları Gamze’ye teslim etti. Aynı bilgileri defalarca Turgut’a yinelemek zorunda kaldığı bir saat boyunca Gamze’den bir ses çıkmadığına göre aradığını bulamamış olmalıydı. Devran’ın, öyküden yana zaten pek umudu yoktu. Öykünün yazarı Gencoy Bey’i kaçıran kişi olsa bile gerçek kimliğine ulaşamadıktan sonra bunu ispat etmek, hiçbir işe yaramazdı.

Odaya girdiklerinde Gamze’yi masanın başında, iki bilgisayarı da önüne çekmiş, bir ona bir diğerine   bakarken buldular. Kadın Turgut’la Devran’ı fark edince, bilgisayarları  itekleyip öfkeyle bağırdı.

“Yok! Bütün dosyaları inceledim ama dediğim öyküyü bulamadım.”

Turgut, Devran’dan daha çok umutlanmış olmalıydı. Sonucun olumsuz olduğunu duyunca, Gamze’nin karşısındaki sandalyeye bıraktı kendini. Gamze, bu çaresiz adama bakmaya daha fazla dayanamadı. Ayağa kalktı. Bir eli, dakikalardır bilgisayar önünde oturmaktan tutulan boynunda, diğeri şakağında “Öykünün adını bi’ hatırlasam, belki başka belgelerin arasında bulabilirdim. Neydi, neydi? Kelime Oyunu?.. Yok, değildi… Oyuncak Kelimeler?.. I ıh, bu da değildi… Kelimelerin Şahı?.. Of, hayır, öyle bir şey değildi sanki… Kelimelerin Gücü?..” Sonunda dolanmaktan başı dönmüş olmalı ki oturdu. Ne yaparsa yapsın, hatırlamıyordu. 

Turgut, kendini bir şeyler yapmaya mecbur hisseden insanlara has bir tavırla bilgisayarlardan birini kendine doğru çevirdi. “Bir de ben mi incelesem şu dosyaları? Belki gözünden kaçmıştır,” dedi.  Turgut bu sözü normal bir günde söylemiş olsa, yaptığı işi yetersiz buluyor diye ona ağzının payını verirdi Gamze, ama “Çok iyi olur,” demekle yetindi.

Oda kapısı aniden açıldı, içeri Selin girdi. Korkmuş, endişeli bakışlarla Devran’nın yanına geldi. Mendil yardımıyla  tuttuğu bir hafıza kartını uzattı.

“Devran Bey, bu  kartı dış kapının önünde buldum. Gencoy Hoca’yla ilgili bir şey olabilir mi acaba?”

Selin’in arkasından odaya doluşan yazarlar, bilgisayardaki bölmeye hafıza kartını yerleştiren Turgut’un etrafını sardılar. Verinin yüklendiğini belli eden daire, birkaç saniye monitörün ortasında döndü. Az sonra ekranda Gencoy Sümer belirdi. Loş  bir odada, sandalyeye bağlanmıştı. Dudağının kenarında kurumuş kan lekesi vardı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Yüzü çökmüş, adeta on yaş yaşlanmıştı. Kıyafetleri, ilk fotoğraftaki halinden farklıydı, yıllar geçmişçesine soluk görünüyordu. Birinden komut almayı bekler gibi gözlerini karşıya dikmişti. Karşı taraftan onay gelmiş olmalı ki bakışlarını kameraya çevirdi. Ağzından çıkan sözler umutsuz kelimelerden oluşsa da ses tonunda  bir umut saklıydı.

“Arkadaşlar, oyunu kuralına göre oynamıyorsunuz. Şartlara uymuyorsunuz. Gerçekten benim dostumsanız ve iyiliğimi istiyorsanız, lütfen bütün şartlara uyun. Tuttuğunuz dedektiften haberim var. Biliyorsunuz, en birinci kural beni Dedektif Dergi yazarları olarak, sizin aramanızdı. Bu kuralı ihlâl ederek, bana nasıl büyük bir kötülük ettiğinizi bilemezsiniz. Siz iyi insanlarsınız, kötü şeyler yapmayın…”

Gencoy Bey sözünü bitirdikten sonra bakışlarını karşı tarafa dikti. Kameranın açısı sallanmaya başladı ve ekran birdenbire karardı. Ekran kararmadan önceki son görüntü, Gencoy Bey’in, karşısındaki kişiden gelecek bir hamleye karşı kendini korumak ister gibi öne doğru sinişiydi.

“Ne oldu şimdi?.. Neden kapandı?” diye bağırdı Turgut. Diğer yazarlardan da endişeli sesler yükselmeye başladı. Devran, Gencoy Sümer’in fidyecinin öğrettiği metnin dışına çıktığını anlamıştı ancak hangi sözün onu bu kadar sinirlendirdiğini çözememişti.

“Videoyu tekrar açar mısınız Turgut Bey?”

Turgut, Devran’ın talimatına uydu. Öfkesini bastırmayı başarmıştı ancak ellerinin titremesine engel olamıyordu. Bir oda dolusu insan nefesini tutmuş, Devran’ın videoyu tekrar tekrar izlemesini seyrediyorlardı. Üçüncü tekrardan sonra görüntüyü dondurdu Devran. Birkaç tuşa dokunup Gencoy Bey’in oturduğu sandalyenin arkasındaki, duvara yaslanmış masanın olduğu bölümü yakınlaştırdı. Zaten net olmayan görüntü daha da bulanıklaştı. Masanın üzerinde, ne oldukları tam olarak seçilemeyen bazı eşyalar duruyordu. Devran, belki eşyalardan biri Gencoy Bey’in bulunduğu konumu işaret eder umuduyla, daha dikkatli incelemeye başladı masayı. Su bardağı ve sürahi olduğunu tahmin ettiği eşyaların arasında duran rengarenk, yuvarlak bir nesne dikkatini çekti. “Nedir bu?” diye sordu. Odaya hâkim olan sessizlik, sorunun cevabını hiç kimsenin bilmediğinin kanıtıydı.

Devran, “Öyle görünüyor ki Gencoy Bey size bir mesaj göndermeye kalktı,” diyerek, düşüncelerini, ekranda görünen nesnenin gizeminden koparıp aldı. “Suçlu bunu fark edince, çekimi durdurdu. Gencoy Bey’in konuşmasını hepiniz tekrar tekrar dinlediniz. Onu kızdıracak ne demiş olabilir?”

Funda , olduğu yerde hareketlendi. Sonunda aklından geçeni söylemeye karar verip “Hercule Poirot’nun sözü…” dedi.

“Nasıl?.. Anlayamadım… Hangi sözden bahsediyorsunuz?”

“Videonun sonunda Gencoy Hoca, ‘Siz iyi insanlarsınız, kötü şeyler yapmayın,’ diyor ya, bence orada bize şunu söylemek istedi: ‘Dünya kötü şeyler yapan iyi insanlarla dolu…’ Bu, Gencoy Hocanın en sevdiği sözdür. Her fırsatta bu sözün, dünya tarihinin mükemmel bir özeti olduğunu söyler.”

“Funda haklı,” diye atıldı Turgut. “Gencoy gerçekten de bu sözü çok sever… Hatta özel olarak hazırlattığı gümüş bir madalyona, bu sözün İngilizcesini kazıtmıştı. O madalyonu daima anahtarlığında taşır.”

Devran’ın, başından ensesine yayılan bir sancı midesinin bulanmasına sebep oldu. “The world is full of good people who do bad things…” dedi.

“Evet,” dedi Turgut, “anahtarlıktaki madalyona kazıttığı söz tam olarak bu.”

Az önce ensesine doğru yayılan sancı şu anda tüm uzuvlarını etkisi altına almıştı. Ayağa kalkarken sendeledi. Sandalyenin arkalığına tutunmasa belki de düşecekti. Aynı anda telefonu çaldı. Arayan Kriminologdu. Israrla çalan telefonu açarken, her ne kadar deliller tersini haykırsa da karşıdan gelen sesin ona, yanıldığını söylemesini diledi. Ne yazık ki, hiçbir konuda yanılmadığı Kriminolog’un daha ilk cümlesinde belli oldu.

Mavi kapak, tam da Kriminolog’un tahmin ettiği gibi bir otomatik enjektöre aitti. Üzerindeki kalıntılara bakılırsa enjektörün içindeki ilaç, anafilaksi gibi alerjik şok tedavisinde kullanılan Adrenalin’di.

Odadaki herkes bakışlarını Devran’a çevirmiş, konunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Devran’sa, gözlerini az önce bilgisayar ekranında dondurduğu kareye dikmiş, hiç kıpırdamadan arkadaşının sözlerini dinliyordu.

Kedi tüyleri tehdit mektuplarının üzerinde tespit edilen hayvan DNA’sıyla uyuşmuyordu. Ancak, Devran’ın bir gün önce akşam saatleri apar topar arkadaşının önüne koyduğu mendildeki salya kalıntıları, aranan hayvan DNA’sıyla uyumlu olacağını belli eder yönde işaretler veriyordu. Tarama hâlâ bitmiş değildi. Fakat arkadaşı, o ana kadar beliren sonucun müspet yolda ilerlediğini anlayacak kadar tecrübelerine güveniyordu.

Ne vakittir sessizliğini koruyan Devran, Kriminolog’un sözünü kesip “Polietilen,” dedi… Sesi çatallı çıkmıştı. Boğazını temizleyip devam etti sözüne. “Polietilen, plastik makyaj malzemelerinde de kullanılır mı?” Karşı tarafın Devran’ın sorusuna olumlu yanıt verdiği, çöken omuzlarından ve bakışlarına oturan hayal kırıklığından belliydi. Telefonun üzerinde tespit edilmiş madde plastik ürünlerin çoğunda olduğu gibi plastik makyaj ürünlerinde de sıkça kullanılırdı.

Konuşmasını sonlandırınca elini bilgisayar monitörüne uzattı. Parmağını az önce ne olduğunu düşündüğü rengarenk, yuvarlak nesnenin üzerinde gezdirdi. Bir süredir olanlara anlam veremeyen yazarlardan biri, Devran’ın dakikalar önce sorduğu soruyu yeniden sordu “Sanki bir topa benzemiyor mu?” diye sordu. Devran, acıyla gülümsedi. Onun bir top olduğunu anlamamakta ısrar eden beynini, kalın kafasının içinden çıkarıp atmayı istedi. Ani bir hareketle dış kapıya yöneldi. Turgut şaşkın bir şekilde arkasından seslendi.

“Nereye gidiyorsunuz Devran Bey?”

Devran, arkasına dönmeden, “Buradan sakın ayrılmayın, bu gece her şey sona erecek,” diye bağırdı.

*** 

Devran, ne vakittir arabanın içinde oturduğunu bilmiyordu. Beyni sanki zaman ve mekân mefhumunu yitirmişti. Hissettiği tek duygu öfkeydi. Kendine öfkeliydi. Yıllar önce yaptığı hatayı tekrarlamış, yine bir kadının, kendisini aptal yerine koymasına izin vermişti. Elini yumruk yapıp başına vurdu. “Bir daha asla, asla…” diye bağırdı.

Arabasını görülmesine imkân vermeyen kuytu bir köşeye park etmişti. Uzaktan, gizlice göz hapsine aldığı evin kapısı, nihayet aralandı ve beklediği kişi kapıda göründü. Seri hareketlerle merdivenleri indi. Otoparka gidiyordu. Beş dakika sonra otoyolun ucunda aracının burnu göründü. Tozu dumana katıp giderken, onu takibe alan Devran’dan haberi yoktu. 

Bir saate yakın otoyolda ilerleyen araba, sık ağaçların arasında, varlığı zar zor belli bir patikaya saptı. Arkasından gitmek riskli olabilirdi. Patika yol, otoyol kadar işlek değildi ve önünde kıvrıla kıvrıla sürünen yılan, üç beş adım gitmeden, arkasından gelen Devran’ı fark ederdi. Yeterince beklediğinden emin olduktan sonra farlarını söndürüp direksiyonu patika yola kırdı. Hız yapmadan ilerliyordu. İlerledikçe ağaçlar iyice sıklaşmış, görüş açısı daralmıştı. Arabayı yol kenarındaki ağaçların arasına park etti ve yola yürüyerek devam etti.  Gitgide daralan patika yolun sonunda, depoya benzeyen bir bina olduğunu gördü. Devran, temkinli adımlarla binaya yaklaştı. Pencere denemeyecek kadar küçük bir bölmeden ışık sızıyordu. Camın üzerindeki toz ve kir, içeriyi görmesini engelliyordu. İçeride kıpırdanan gölgenin ne olduğunu anlamak için yüzünü pencereye iyice yaklaştırdı. Şimdi daha iyi görebiliyordu. Durmadan kıpırdanıp bağlı olduğu sandalyeden kurtulmaya çalışan kişi Gencoy Sümer’di. Peki, suçlu neredeydi? Aklından geçen soruya daha kendi bile yanıt bulamamışken, ensesinde hissettiği metalin yaydığı soğukluk tüylerini ürpertti.

“Kıpırdama!”

Devran bu sesi çok iyi tanıyordu. Alıştığı cilveli sesten uzak oluşu, aynı kişiye ait olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Dişlerinin arasından, “Yeliz…” dedi.

“Konuşma!” diye bağırdı Yeliz. “Düş önüme!”

Devran önde, Yeliz arkada içeri girdiklerinde, Gencoy Bey’in gözlerinde  bir saniye yanan umut ışığı karanlığa gömüldü. Bezginlikle omuzları düştü. Çırpınmaya, tepinmeye başladı. Sandalyeye bağlı ayaklarını kıpırdatabildiği ölçüde, öfkeyle yere vurdu. “Hayır, hayır olamaz!” diye bağırdı.

İsyanı, “Kapa çeneni,” sözüyle yarım kaldı. Dakikalar sonra Devran, bir sandalyeye bağlanmış, Gencoy Bey’in yanında yerini almıştı. Yeliz de bir sandalye çekip karşılarına oturdu.

“Gencoy Bey, tanıştırayım, dedektifiniz Devran Devridaim,” dedi Yeliz, elindeki silahla Devran’ı işaret ederek. “Ne yazık ki yazarlarınız tam tahmin ettiğim şeyi yaptılar. Çuvalladılar… İpuçlarını takip edemeyecek kadar kabiliyetsiz bir ekibiniz var. Bunu kendileri de biliyor olmalılar ki sizi bulması için bu şaşkın dedektifi tutmuşlar. Bunu anlamayacağımı sanacak kadar aptal olmalarını hiç saymıyorum bile.”

İki çift öfkeli göz, hiçbir şey demeden Yeliz’e doğru bakıyordu. Bu kadar ilerlemişken, duvara toslamış olmak kabul edilebilecek bir son değildi. Devran’ın pes etmeye niyeti yoktu. Öfkesinin, zihnini olduğundan daha iyi çalıştırdığı günlerde yaptığı gibi sinsice sırıttı. Böylelikle, Yeliz’in aklını karıştıracak ilk hamlesini yapmıştı. Planını uygulamaya geçmeden önce Gencoy Bey’e çevirdi başını. “İyi misiniz?” diye sordu. Gencoy Bey yorgun bir ses tonuyla, “Ne diyeyim Devran Bey,” dedi, “yazması kolay, yaşaması zormuş.”

Yeliz, delilere yaraşır bir kahkaha attı.

“Bu daha başlangıç Gencoy Bey. Yaşadığın zorluklar, yaşayacaklarının teminatı. İnan bana, seni mahvedeceğim.”

Devran’a döndü. “Seni ne yapacağıma henüz karar vermedim Dedektif.”

Devran’ın yüzünde korkuyu göremeyen Yeliz, yeniden Gencoy’a çevirdi gözlerini. “Beni yok saymak neymiş, göreceksin.”

“Ben seni yok saymadım. Aksine sana yol göstermeye çalıştım.”

“Sana, ‘Kapa çeneni,’ dedim! Yol göstermeye çalışmışmış. Sen insanlara, kabiliyetsiz olduklarını söyleyerek mi yol gösteriyorsun? Emeklerini, gözünü bile kırpmadan harcayarak mı?”

Gencoy Bey daha fazla dayanamadı, bağırmaya başladı.

“Yazma kabiliyetin yok! Artık bunu kabul et. Gönderdiğin onlarca öykünün içinden bir tanesinde umut ışığı görseydim, sana o şansı mutlaka verirdim. Ama yoktu, anlıyor musun beni, YOKTU!”

Yeliz hışımla oturduğu yerden kalktı. Gencoy Bey’in yanına geldi. Soğuk metali şakağına dayadı. Sıktığı dişlerini aralamadan, “Sen kim oluyorsun da bana şans veriyorsun?” diye adeta tısladı. “Senin okumaya bile tenezzül etmediğin o öyküleri, gecemi gündüzüme katarak yazdım ben. Emek harcadım. Kafa patlattım. Haftalarca uğraştım. Her seferinde, bu sefer geri çevrilmeyeceği ümidiyle daha fazla özendim yazdıklarıma. Ama ne yaptıysam, Gencoy Sümer’e beğendiremedim öykülerimi. Neden? Cevap ver! Neden?”

Gencoy, kendi susuyor, kızgın bakışları konuşuyordu. Yeliz’le aralarında geçen düşmanca bakışmayı fırsat bilen Devran boş durmuyor, ellerini bağlı olduğu urgandan kurtarmak için çabalıyordu. Devran’ın planını anlamış gibi bir çırpıda yanına gelen Yeliz’in silahından nasibini alma sırası Devran’a gelmişti. Neyse ki Yeliz’in gözünü bürüyen öfke, Devran’ın çevirdiği dümeni göremeyecek kadar kör etmişti onu.

“Yaşlı kadın sendin, değil mi?” dedi Devran. Onu konuşturarak oyalamak niyetindeydi.

Yeliz, başarısıyla övünen insanlara özgü bir tavırla, “Sence?..” diyerek, soruya soruyla karşılık verdi.

“Bunu nasıl anlayamadım?”

“Üzülme Dedektif, hiç kimse mükemmel değildir. Hele sen, hiç değilsin.”

“Kendine çok güveniyorsun. Dikkat et, fazla kibir insanı bitirir.”

“Sen de biraz fazla konuşuyorsun. Dikkat et, çok konuşan çabuk yorulur.”

Devran, az önce çok konuşmaması için uyarılan kendisi değilmiş gibi susmak yerine, “Bir şey sorabilir miyim?” dedi. Daldan dala atlar gibi konudan konuya atlıyordu. Bu hareketiyle, Yeliz’i şaşkına çevirip soğukkanlı tavrını kırmayı hedefliyordu.

Yeliz, yakaladığı fareyi öldürmeden önce onunla oyun oynayan kedi misali baktı Devran’a. “Ah canıım,” dedi, canım kelimesi hiçbir ağızdan, hiçbir vakit bu kadar itici çıkmamıştı. “Sen benden, konuşmak için izin mi istiyorsun? İyi hadi, izin verdim. Sor bakalım…”

“O gece, Gencoy Bey’i evden çıkmaya nasıl razı ettin?”

Yeliz, silahının namlusunu Devran’ın başından çekmiş, az önce kalktığı sandalyeye yeniden oturmuştu. Bilmiş bir ses tonuyla, “Orasını da Gencoy Beyciğin anlatsın şekerim,” dedi.

Gencoy Sümer’in gözlerinde az önce yanıp hızlıca sönen umut ışığı, yeniden parlamaya başlamıştı. Devran’ın, ellerinin bağını çözmeye çalıştığını fark etmişti. Ona vakit kazandırmak için lafı tutabildiği kadar uzun tuttu. 

“İyilikten maraz doğar, derler ya, tam da öyle oldu. Kapıma geldi. Beni görür görmez, oğlum, diye boynuma atıldı. Neye uğradığımı şaşırmıştım ki içeri daldı. Evi dolaşmaya başladı. Kitaplığımdan bir kitap aldı. ‘Ne zamandır bunu arıyordum, seni yaramaz seni, buraya mı sakladın?” diyerek çantasına sokuşturdu kitabı. Çok tuhaf davranıyordu. Sanki oğlu olduğuma gönülden inanıyor gibi sık sık hasretle kucaklıyordu beni. Bunama sorunu olduğunu düşündüm. Anneannem geldi gözümün önüne, yıllarca demansın pençesinde kıvranmıştı. O tip hastalara nasıl davranılması gerektiğini çok iyi öğrenmiştik o yıllarda. Bozuntuya vermeden oyuna dahil olmak, onları sakinleştirmenin en iyi yoluydu. İşe yaramıştı. Kendi evinde olmadığını yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştı. Hatırladığı akrabalarını sordum. Eğer bana bir isim söyleyemezse, polisi arayıp Müberra teyzeyi, o sırada adının bu olduğunu sanıyordum, onlara teslim edecektim. Cebinden bir adres çıkardı. Evinin orası olduğunu söyledi. Adres Önay’ın pansiyonuydu. Onu tanıyıp tanımadığını sordum. Birkaç gündür oğluyla beraber orada kaldıklarını, Önay diye birini tanımadığını söyledi. Böyle bir tesadüfün altında şeytani bir plan yattığı aklıma bile gelmedi. Pansiyona vardığımızı, arabayı park ettiğimi hatırlıyorum. Gerisi yok… Gözümü açtığımda bu lanet yerdeydim.”

“Bravvvo, müthiş bir anlatım yeteneği. Yazarlık kimliğinin yanına, hikâye anlatıcılığını da gururla ekleyebilirsin. Devran Bey, sen de abinle gurur duyabilirsin.”

Devran’ın, Yeliz’in dikkatini yeniden toplanmasına izin vermeden, konuşmayı uzatması gerekti. Hâlâ ellerini yapmacık bir neşeyle çırpan Yeliz’e, “Onun benim abim olmadığını, en baştan beri biliyordun, değil mi?” dedi.

“Elbette biliyordum. Biz yıllardır aynı apartmanda oturuyoruz. Onun hayat hikayesini bana anlatmadığını nasıl düşünürsün? Gencoy Beyciğimle çok sık sohbet ederdik. Anneannesinin demans olduğunu ve onu çok sevdiğini de o sohbetlerden birinde anlatmıştı. Tek çocuk olmanın zorluklarını, ailesine ona bir kardeş vermedikleri için ne kadar çok kızdığını, kaç kez dinledim, bilmiyorum. Biz Gencoy Beyciğimle çok iyi anlaşan komşulardık.” Sinsice Gencoy Bey’e  baktı, “Öyle değil mi şekerim,” dedi bir yandan göz kırparak.

Gencoy öfkeyle soluyarak karşılık verdi Yeliz’in sorusuna. Yeliz’in de yanıt beklediği yoktu zaten. “Kendisine öyküler gönderen XYZ ile evde kalmış, kimsesiz, zavallı komşusu Yeliz Hanım’ın aynı kişi olduklarını bilmediği için öykülerim hakkındaki gerçek fikirlerini de ilk kendisinden dinlemiştim,” dedi. Gencoy’un gözlerindeki öfke şimdi Yeliz’in gözlerine de yerleşmişti.

“Gencoy Bey’in evini temizleyen de sendin. Ne de olsa anahtarı sendeydi,” diye araya girdi Devran. Yeliz’in ilgisini kendi üzerine çekip  Gencoy Bey’e bir zarar vermesini önlemek istiyordu.

“Ardımda iz bırakma riskine giremezdim.”

Devran hiç vakit kaybetmeden bir tespitini daha attı ortaya.

“Ve her ihtimale karşı, senden şüphe edilmemesi için Gencoy Bey’in tekinsiz adamlar tarafından tehdit edildiği yalanını uydurdun.”

“Yırtık dondan çıkar gibi ortaya bir kardeş çıkınca, bu yalanla onun kafasını karıştırmak en iyisi olacaktı.”

“Yalnız bir şeyi hesaba katmadın.”

“Neymiş o hesaba katmadığım, çok bilmiş dedektif?”

“Gencoy Bey’in dergisinde, her türlü sorununu danıştığı bir avukatı vardı zaten. Ona bir avukat tavsiye etmeni istemesine gerek yoktu. Senden ilk kez şüphelenmeme de bu bilgi sebep oldu.”

Yeliz’in, planını ilmek ilmek işlerken, bu detayı gözden kaçırmış olduğu için kendine öfkelendiği Devran’ın gözünden kaçmadı. Devran onun, kendine güvenini kırma yolunda başarıyla ilerlediğini düşünerek, “Ankara Üniversitesi’nde hiç bulunmadığına kalıbımı basarım,” dedi. Ne yazık ki Yeliz’in bu tuzağa düşmeye hiç niyeti yoktu. Sinsice gülümsedi.

“Bilemeyiz… Belki bulunmuşumdur, belki de bulunmamışımdır.”

“Zekice bir cevap, kutlarım,” dedi Devran. Bu sözüyle, Yeliz’in narsist ruhunu okşayıp onu, iplerin kendi elinde olduğuna inandırmak niyetindeydi. “Peki ya, o kadar oyuna ne gerek vardı?” dedi, soran gözlerle. Biraz daha uğraşırsa, Yeliz’i, aptal bir dedektif olduğuna inandırabilecekti. Düşmanının aptal olduğunu düşünmesi, onun daha kolay hata yapmasını sağlayacaktı.

“Gencoy Bey’in telefonundan sahte mesaj göndermek, arabayı Emily’nin evinin önüne bıraktırmak, kitabı Önay Bey’in pansiyonuna bırakmak… Amacın sadece suçu onların üzerine atmak değildi sanırım.”

Yeliz, katıla katıla gülmeye başladı. Çok eğlendiğini ispat etmeye çalışıyor gibiydi.

“Dedektif Dergi’nin monoton yazarlarının hayatlarına biraz olsun renk katmak istedim. Fena mı oldu? Hem böylelikle, Gencoy Bey’in çok sevgili yazarlarına, ipuçlarını takip etme fırsatı vermiş oldum. Daha ne istiyorlar? Onu da beceremediler ya, neyse… Seni bayağı iyi bir dedektif sandılar zahir. Ha bak, bir konuda hakkını yemeyeyim, telefonu bulman büyük başarıydı. Oysa, asla bulunamayacak bir yere saklamıştım.”

“Hâlâ anlamadığım bir şey var…” dedi Devran. Yeliz’in hakaretini de övgüsünü de kale almamış gibiydi.

Yeliz, bıkkınlıkla gözlerini devirdi. “Yalnız, bu kadar anlayışı kıt olmaya devam edersen, dedektiflik yolunda bir adım bile ilerleyemezsin, benden söylemesi.”

“Önay Bey’in pansiyonunda, arabanın park edildiği yerin kör nokta olduğunu ve kurumuş mazı ağaçlarının açtığı boşluğu nereden biliyordun?”

“Tesadüfen şekerim,” diye cevap verdi Yeliz, sesinden, ortada tesadüfen yapılan bir eylem olmadığı belliydi.

“Tesadüf diye bir şey yoktur. Tıpkı, bugün o caddede, benimle tesadüfen çarpışmadığın gibi, değil mi? Aslında Lamia Bar’dan geliyordun. Eninde sonunda oraya gideceğimi, görüntülerde seni tespit edeceğimi biliyordun.”

Yeliz’in gözlerindeki o bilmiş bakış Devran’ın sinirine dokunuyordu. Nasıl olmuştu da bu kadının gerçek yüzünü görememişti. 

“Kafan nihayet çalışmaya başladı ama biraz geç kaldı sanki. Bunu daha bana çarptığın zaman anlamalıydın.”

Sözünü bitirince oturduğu yerde kıpırdandı. “Bu kadar gevezelik yeter,” diye bağırdı. “Sana bütün planımı anlatmak için toplanmadık buraya. Asıl işimize bakalım artık.”

Devran buna izin veremezdi. Yine bambaşka bir konuya geçerek, kalkmaya hazırlanan Yeliz’i tekrar oturtmayı başarmıştı.

“Mektubu Ozan’a vererek küçücük bir çocuğu da suçuna alet ettin.”

Kendinden emin bir şımarıklık yerleşti Yeliz’in hareketlerine.

“O veledin geç saatlere kadar oyun oynadığını biliyordum. Mektubu kapıya bırakmak için ondan daha iyi bir aday bulamazdım.”

Yeliz, dahiyane planlarıyla övünüyordu. Devran, daha fazla onun kendini böyle hissetmesine izin vermeyecekti. Aniden, “Cemil’i neden öldürdün?” diye bağırdı. Yeliz’in yüzündeki neşenin yerini bir anda çarpık bir ifade aldı. Devran’ın Cemil’in öldürüldüğünü biliyor olmasına, şaşırmışa benziyordu. Saniyeler sonra toparlandı ve bu sefer yapmacık olduğu ayan beyan görülen, alaycı bakışlarını Devran’a çevirdi. Konuşmak için ağzını açmıştı ki Gencoy Bey’in dehşetten titreyen sesi, konuşmasına fırsat vermedi.

“Cemil’i mi öldürdün? Katil! Katilsin sen!”

“Sen ne olduğumu sanmıştın? Ev hanımı mı? Hâlâ yanlış kişiye hata yaptığını anlayamamış olmana inanamıyorum doğrusu. Evet, Cemil öldü. Öyle görünüyor ki sen ve şaşkın dedektifin de öleceksiniz.”

Gencoy, nefretle bakmak ve başını sallamaktan başka bir şey yapamadı. O sırada Devran, bileklerini saran ipi gevşetmeyi başarmıştı. Biraz daha vakit kazanırsa, umduğu sona erişebilecekti. “Neden yaptın bunu?” diye sordu. Yeliz’in yüzünde ne acıma ne pişmanlık görülüyordu.

“Bunu kendi istedi.”

“Senin kurallarına uymadı yani, öyle mi?”

“Evet, uymadı. Oysa rahat dursaydı, planımın bir parçası olduğundan habersiz, yaşamaya devam edebilirdi. Tıpkı, evinden mektup kağıtlarını ve zarfları aldığımı gördüğünde yaptığı gibi o gece de sessiz kalmalıydı.”

“Tabii, onun anahtarı da sendeydi. O yaşlı insanların Cemil’in evini temizletmekle, ona çorba pişirmekle uğraşacak halleri olmadığını düşünmem gerekirdi.”

“Ama ne yazık ki düşünemedin. Cemil’in anahtarı hiçbir zaman Ali Rıza amcalara gitmedi. Hep bendeydi. Nilüfer’in ardından insanlıktan çıkan Cemil’in gözü, anahtar görecek halde değildi. Aşırmak zor olmadı.”

“Cemil’i öldürmen şart mıydı?”

“Rahat dursaydı, ölmezdi. O gece kılık değiştirmiş, merdivenlerden çıkıyordum, o da aşağı iniyordu. Körkütük sarhoş olduğu halde beni tanıdı.. Bir şekilde ikna ettim. Daha doğrusu, ikna ettiğimi sanmıştım. Meğer inanmamış çakal. Ertesi gün yine çıktı karşıma. Sorular sormaya başladı. Üstelik sorduğu sorular, onun, sandığımdan çok şey bildiğini gösteriyordu. Planlarımı anlamıştı. Öldürmekten başka çare bırakmadı bana.”

“Bunun için Adrenalin kullandın.”

Yeliz, Devran’ı takdirle dudağını büküp başını salladı.  Elinde tuttuğu silahı yeniden koltuk altına sıkıştırdı, alkışlamaya başladı.

“Devran Bey… Hızla kendinizi geliştiriyorsunuz. Sizden beklemediğimiz performanslar bunlar. Size de bir alkış. Alkıııış… Hadi hep birlikte… Alkıııış…”

Devran, nihayet amacına ulaşmıştı. Yeliz’in sahte neşesine kendini kaptırmış olmasını fırsat bilerek, bağlarından kurtardığı ellerini ayaklarına uzattı. Hızla çekip aldı ipi ayaklarından. Aynı hızla Yeliz’e doğru hamle yaptı. Hazırlıksız yakalanan Yeliz, gelen darbeyle ilk olarak koltuk altına sıkıştırdığı silahı düşürdü. Ardından Devran’la birlikte arkaya yuvarlandı. Çıtı pıtı, narin bir kadın olması, güçsüz olduğu anlamına gelmiyordu. Devran, onu zapt etmekte zorlanıyordu. Yeliz’in üstüne abanmış, çırpınan kollarını tutmaya çalışıyordu. Saniyelik bir boşluktan yararlanan Yeliz, kollarını Devran’ın ellerinden kurtardı ve jilet gibi keskin tırnaklarını yüzüne geçirdi. Bir gün önce morarangöz altından başlayıp çenesine kadar yoldu yüzünü. Devran, acıyla geri çekildi. Acı onu sersemlaetmişti. Yeliz’in bunu fark etmesi uzun sürmedi. Şeytani bir gücün etkisinde gibiydi. Bacaklarını Devran’ın altından kurtarıp sert bir tekme attı. Devran arkaya devrildi. Hızla yattığı yerden kalkan Yeliz, yanı başındaki silahı alıp Gencoy Sümer’e doğru koştu. Devran buna izin veremezdi, yerden kalktı. Yeliz’in arkasından gitmeye hazırlanırken, nereden geldiğini anlamadığı Alkan’ın havlama sesiyle başını o yöne çevirdi. Aynı anda Alkan’la birlikte odanın diğer ucuna yuvarlanmaları bir olmuştu. Köpek ön ayaklarının altındaki Devran’ın yüzüne, salyalarını akıtarak havlıyordu. Şimdilik tehdit etmekle yetiniyor olabilirdi fakat bu az sonra Devran’ın zaten bozulan façasını, dişleriyle parçalamayacağı anlamına gelmezdi. Sesine şefkatli bir ton yerleştirip “Alkan, oğlum,” dedi. Alkan’ın bakışlarındaki öfke yumuşar gibi oldu. Kuyruğunu sallayarak dilini dışarı çıkardı. Havlaması durmuş, kesik kesik soluyordu. Hâlâ yerde yatan Devran, başının üzerinde, duvara dayanmış masaya uzandı. Elini masanın üzerinde gezdirdi. Renkli oyun topunu bulması uzun sürmedi. En sevdiği oyuncağını burnunun ucunda buluveren Alkan, sevinçle hopladı. Alkan’ın azat ettiği Devran, bunu fırsat bilerek, ayağa kalktı. Devran gerindi ve elindeki renkli oyuncağı atabildiği kadar uzağa attı. Alkan’ın, topun arkasından uzaklara doğru hamle etmesi gecikmedi.

Devran’ın acele etmesi gerekiyordu. Yeliz, çoktan silahını Gencoy Sümer’in ağzına yerleştirmiş, tetiği çekmesine ramak kalmıştı. Etrafına bakındı. Duvara dayanmış bir odunu  eline almasıyla, Yeliz’in başına indirmesi bir oldu. Bu beklenmedik saldırıyla Yeliz, önce yana savruldu ve aynı hızla yere çakıldı. Devran, yerde yüz üstü yatan Yeliz’in boynuna parmaklarını dayadı. Ölmemişti… Bu iyiydi. Onun ölmesini değil, cezasını çekmesini istiyordu. Korkmuş, şaşkın bir vaziyette olanları seyreden Gencoy Bey’in yanına koştu. Bağlarını çözdü, koluna girdi. “Kalkın Gencoy Bey, gidiyoruz…” dedi. Devran’ın yardımıyla zar zor yürüyen Gencoy Bey, Yeliz’in yanına gelince durdu ve tiksinerek baktı. Ardından, soran bakışlarını Devran’a çevirdi. Belli ki o da Yeliz’in ölmesini istemiyordu. “Merak etmeyin, ölmeyecek,” dedi Devran, “bundan sonrasını polisler düşünsün. Hadi, gidelim.”

*** 

Dedektif Dergi Binası:

Yeşim, bütün gece heyecandan gözünü bile kırpmamıştı. Dedektif Dergi için yazdığı son öyküyü, bir gün önce Gencoy Sümer’in beğenisine sunmuştu. Sabah erkenden dergiye gelmiş, sonucu öğrenebilmek için Gencoy Sümer’in odasının önünde, iki saatten fazla bir süre sabırla beklemişti. Nihayet içeri kabul edilmişti fakat bu sefer de son on dakikadır masasının ardından kendisine bakan hocasının, konuşmaya başlamasını beklemek zorundaydı. Onun bu sessiz ve tepkisiz tavrı, heyecanını ikiye katlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Sonunda dayanamayıp “Öyküyü okudunuz mu Hocam?” diye sordu.

Gencoy Sümer, masasında duran, neredeyse bir kitap kalınlığındaki dosyayı eline aldı. Oturduğu sandalyeden kalktı ve dosyayı hiddetle masaya çarptı. “Öykü mü?” diye bağırdı. Yeşim’in ağzını açmasına fırsat vermeden, “Öykü mü bu şimdi?” diye bağırmaya devam etti.

Aniden gelen azardan sonra neye uğradığını şaşıran Yeşim, hocasının sorusunu yanıtlamalı mı bilemedi. Gencoy Sümer aynı hiddetle, nefes molası bile vermeden sürdürdü konuşmasını.

“Cevap versene! Öykü mü bu şimdi? Sen buna öykü mü diyorsun? Buna öykü değil, yılan hikâyesi, denir. Yaz yaz bitirememişsin yine. Üstelik yazdıklarında hayır da yok. Yok efendim, Gencoy Sümer kaçırılıyormuş da yazarlar birlik olup onu arıyorlarmış da… Hayatımda okuduğum en saçma kurgu bu. Yetmezmiş gibi derginin sloganını öyküne isim yapmışsın. Sordun mu bana, ‘Sloganı kullanabilir miyim,’ diye? Hepimizin isimlerini öykünde kullanınca, onun eşsiz bir eser olacağını falan mı sandın?”

“Ama Hocam…”

“Başlatma hocana!.. Nedir kızım bu derginin senden çektiği? Bela mısın sen bizim başımıza? Editörlerin ödü kopuyor, senden bir öykü gelecek, diye. Yazık değil mi kızım bunca insana? Bu insanların ömürleri, senin yazdığın saçmalıklara katlanmakla mı geçecek?

Yeşim, ağlamaklı gözlerle baktı hocasına. Ne diyeceğini bilemiyordu. Son zamanlarda yazdıklarından dolayı sık sık azar işitiyordu. Yoksa hocası haklı mıydı? Yazarlık kabiliyeti yok muydu gerçekten?

“Başlarda, yazdıklarında az da olsa bir ışık görebilmiştim. Şaheser olmasa da yazdıkların iyiydi. Kendini geliştirirse, başarılı olabilir, diye düşünüyordum. Ama nerdee?.. Yazdıkça daha kötü oldun. Ne bir olay ne bir çatışma, yaz Allah yaz…”

“Hocam, kalbimi kırıyorsunuz ama…”

“Kırılsın! Bu ne ya?.. Buna kafa derler kızım. Otuz beş bin kelime öykü mü yazılır? İki saatten fazla sürdü okumam. Git, roman yaz o zaman. Hoş, bu saçmalığı roman yapsan, yüzüne bakan olmaz ya, orası ayrı. Hayır, sürükleyici olur, zekice kurgulanır, imlâ kurallarına uyulur, akıcıdır, o zaman insan, değil iki saatini, bütün gününü verir okumaya. Ama sen de o da yok Yeşimcim. Hatırla gönülle yürümüyor bu gemi. Bundan sonra başarısız olana yer yok bu dergide.”

“Hocam, bana bir şans daha verin, göreceksiniz, kısa öykü yazmayı öğreneceğim.”

“Beş senedir sana verdiğim şansların haddi hesabı yok. Hiçbir şey öğreneceğin de yok. Kısa öykü yazsan ne olacak? Senin asıl sorunun kaliteli kurgu oluşturamamak. İçerikte hayır yok kızım, anla artık şunu.”

“Siz şimdi çok sinirlisiniz. Haklısınız belki. Bana sorarsanız, öykümü bir kere de editörler okusunlar. Belki birkaç değişiklikle, istediğiniz hale gelirdi.”

“Kızım, Yeşim, sen laftan anlamamak için neden direniyorsun? Senin yazma kabiliyetin yok ve bu sadece benim düşüncem değil. Dergideki herkes benimle aynı fikirde. O kadar bıktılar ki senin şu vasat öykülerinden, benden başka hiç kimse düzenlemeye bile yanaşmıyor. Fakat artık benim de sabrım kalmadı.

Gencoy Sümer az önce masanın diğer ucuna fırlattığı dosyayı tekrar eline aldı. “Şu anda Dedektif Dergi’yle olan tüm ilişiğini kesiyorum. Eşyalarını topla. Al şu öykünü de git kime istiyorsan, ona yayınlat. Becerebilirsen tabii… Vazgeçtim, uğraşamayacağım ben artık seninle. 

Yeşim, yaşadığı hayal kırıklığını tarif edecek kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. “Peki Hocam,” dedi, dargın bir ses tonuyla. Dosyasını aldı, başını yukarı kaldırdı ve vakur bir tavırla, başka bir şey demeden çıktı odadan.

Kapının önünde, nicedir tuttuğu öfkesini, olduğu yerde tepinerek sessizce saldı. Az sonra, hiçbir şey olmamış gibi dağılan saçını düzeltti. Elbisesinin kırışan yerlerini avuç içleriyle aşağı sıvazladı. Boğazını temizleyip yüzüne, meleklere has bir maske yerleştirdi. Gözlerini bürümüş öfkeyi bir anda nasıl yok etmiş, yerine anlayışlı ve ılımlı bir bakış yerleştirmişti, belli değildi. Yeşim’in az önce, patronun odasında işittiği azarlardan haberleri yokmuş gibi davranan yazarlarla vedalaştı. Birkaç parça eşyasını da alıp etrafına sahte bir neşe saçarak dış kapıya yöneldi. Bahçeyi geçti, yola çıktı. Arabasının arka kapısını açtı. Kucağındaki koliyi koltuğa savurdu. Koli yan devrildi ve içindeki eşyalar koltuğun üzerine saçıldı. Aldırmadı… Direksiyonun başına geçti. Dikiz aynasını ayarlarken, gözlerini aynadaki aksine dikti. Dakikalar önce vedalaşırken, yüzüne yerleştirdiği sahte gülümsemenin hâlâ orada olduğunu, yeni fark etmişti.

Demek iyi yazamıyordu. Demek yazdıkları vasattı. Sürükleyici değildi. Zekice kurgulanmamıştı. “Peh!” dedi, kendinden emin bir sesle. Arka koltuğa çevirdi başını. Dağınıklığın içinden öykü dosyasını bulup çıkardı. Dosyanın kapağını araladı. Yazdıklarına göz attı. Dosyayı kapatırken, dudağının kenarı gerildi. “Demek yazma kabiliyetim yok,” dedi. İsterik bir kahkaha takip etti bu sözünü. Kahkahası durduğunda, gözlerine oturan bakış tüyler ürperticiydi. “Bunu sen istedin hocam. Seni kaçırmak, şart oldu.”

– B İ T T İ –

ÇETREFİL

“Yalnızlık ölüm gibidir,” demişti bir arkadaşım. “Mezarda da yalnız olur insan,” diyerek benzetmesine gerekçe getirmişti. Bana kalırsa yalnızlık özgürlüktü. Kalabalıkların içinde hiçbir zaman duyumsayamayacağınız bir özgürlük… Özüne dönüş, diğer sesleri susturup kendini dinlemek. Ölümle uzaktan yakından alakası yok.  

Sanki…  

Yine de bilemiyordum. “Ben mi haklıyım yoksa arkadaşım mı?” diyerek emekli olur olmaz bu dağın başına attım kendimi. Yalnızlığım ve ölümüm –belki de özgürlüğüm- nasıl bir şey olacaktı bakalım?  

En son görev yaptığım Akdeniz ilçesinin bir yayla köyündeyim. “Gedelme,” diyorlar buraya, “Gedelme Yaylası…” Gelme, der gibi. Hakikaten de pek gelen giden yok. Engebeli arazide evler birbirine çok uzak. Yüksekçe ve ağaç kütükleriyle desteklenmiş bir su basmanının üzerine yerleştirilmiş, yaz kış fırıl fırıl esen bir köy evi satın aldım. Evin altındaki boşlukta bir ağılım var, iki keçi yaşıyor içinde. Bir de beş altı tavuk ve bir horozun yaşadığı bir kümesim var aynı yerde. Çok da yalnız sayılmam. Huzurluyum. Hani basmakalıp olacak ama yıldızlarla dolu gökyüzünü seyrediyorum her gece. Uykularım bölünmüyor, sabahları sağlıklı bir köy kahvaltısı yapıyorum. Evden otuz beş basamak aşağı inip keçilerden süt sağıyor, tavukların yumurtasını topluyorum. Dik yokuşlar ve merdivenler var etrafımda, anlayacağınız her günüm sporla dolu. Zinde hissediyorum kendimi.  

“Yalnızlık ölüm değilmiş aslında, arkadaşım yanılmış,” demeye başladığım günlerde ilçeden, bizim Rıfat’tan gelen bir elektronik posta beni tekrar eski yaşamıma çekmeye çalışıyordu. İlçenin emniyetinde çalıştım yıllarca, Asayiş Büro’nun başkomiseriyken emekli oldum. Necati Komiser derlerdi bana. Küçük bir ilçede yaşadığımız için herkesle tanışırdık. Başkomiserliğimi ne bilsinler, emekli oluncaya kadar ‘Necati Komiser’ olarak kaldım ben. O dönemlerde bu Rıfat  yardımcımdı. Çalışkan, zeki, gözü pek bir çocuktu. Asayiş büroyu ona emanet edip emekli oldum. Şimdi benden kalan işleri yönetiyor. Küçük bir ilçe olduğu için pek olay olmazdı aslında, cinayet falan da öyle kırk yıla bir. E-postada dediğine göre bu sefer içinden çıkamadığı, birbiriyle bağlantılı olduğu kesin olan iki şüpheli ölüm varmış elinde. Gencecik, üniversite öğrencisi iki kızcağız bir hafta arayla sahilde ölü olarak bulunmuş. Otopsileri yapılmış çoktan. Kızların ikisi de zehirli iğneyle öldürülmüş. Yüksek dozda insülin enjekte edilmiş damarlarına, bu da dakikalar içinde ölmelerine neden olmuş.  

Bir de şu mektup işi… Olayı olduğundan daha çetrefil hale sokmuş.   

İlk kız öldürülmeden önce bir mektup gelmiş emniyete.  Şu gün, şu tarihte sahilde ölü bir kız bulacaksınız, diyormuş mektupta. Bir örneğini okudum, gerçekten de çok rahatsız ediciydi. Diken üstünde oturuyorsunuz hissi veriyordu. “Beni bulamazsanız, eylemlerime devam edeceğim,” diyordu devamında. Hepsi o kadar. Elbette imzasız, altında lakap olduğu kesin olan bir isim: Çetrefil. Ben de olayları anlamlandırmaya çalışırken kullanmıştım bu sözcüğü. Katil resmen oyun oynuyordu bizimle. Yaptıklarının polis tarafından çözülmesinin imkânsız olduğunu da belirtmek ister gibi bu ismi bulmuştu kendine. Fakat hem benim hem de Rıfat için imkânsız diye bir şey yoktur.  

Bunu bilmiyordu cahil! 

İlk kız hakikaten de mektupta belirtildiği günde ve yerde bulunduktan sonra bir mektup daha gelmişti emniyete. Üç gün veriyordu bu kez katil, üç gün içinde yakalanmazsa bir cinayet daha işleyecekti. Bulunamamıştı ve dediğini yapmıştı. Şimdi işin en kötü tarafına geliyoruz. İkinci kızın öldürülmesinden iki gün sonra üçüncü bir mektup gelmişti emniyete ve katil yine üç gün veriyordu. İşte o zaman beni aramıştı Rıfat. Mektubu aldığı anda aramıştı.  

Arabama binip ilçeye ulaşmam bir saatimi alacaktı, bu yüzden yetmiş saat civarı vaktimiz kalacaktı Çetrefil’i enselemek için. Bu yüzden el mecbur atladım dört çekerime. Aşağıya, ilçeye doğru yola çıktım. İrtifa kaybederken kızların hayali görüntüleri geçiyordu gözlerimin önünden. Dehşete kapılmamak işten değildi. Bizim ilçede bir seri katil. Olacak şey değildi. Hemen halletmeliydim bu işi, vicdanımın sesini adaleti sağlayarak bir an önce susturmalıydım. Çünkü hem yalnızlığıma dönmek hem de üçüncü bir canın yok olup gitmesine engel olmak için çok acelem vardı.  

*** 

En son ne diyordum? Hah, “Özgürlüğüme, yalnızlığıma dönmek istiyorum.” Evet. Bunu söylemiştim fakat karakolun bahçesine adım attığım anda fikrim değişti. Özlemişim burayı. Geniş bahçe daha da genişlemiş, yolun başına doğru uzanmıştı. Bizim diktiğimiz portakal ve zeytin ağaçları boy vermişti iyice. Benden sonrakiler –muhtemelen bizim Rıfat ve ekibi- yenilerini dikmişti. Tahta çubuklarla toprağa sabitlenmiş limon fideleri gözümden kaçmadı. Narenciye rayihasından oluşan bir buluttan içeriye adım attım. Alışıldık karakol kokusu çarptı bu kez burnuma; silahların metali ve yağından oluşan, kâğıt ve mürekkep kokusuyla karışık bir parfüm…  

Girişteki nöbetçi memura kendimi tanıtmam, emekli bir polis olduğuma inandırmam uzun sürdü. Çünkü son zamanlarda rahatıma iyice düşkün olmuştum. Rıfat’ı görmeye eşofman takımım ve üzerimdeki kolsuz, hâkî renk şişme yeleğimle gelmiştim. Daha çok bir avcıya benziyordum bu halimle, biliyordum. Kimliğimi pek çıkarmazdım orda burda fakat bu kez mecbur kalmıştım.  

Rıfat’ın odasına alındım en sonunda büyük saygıyla. Rıfat çok değişmişti. Yıpratmış gibiydi kendini, saçlarını kırlar kaplamıştı iyice. Biraz da kilo almıştı. Tipik yaşlanma emareleri. Fakat gözlerindeki ışık, merak, sorgulayan bakışlar hala duruyordu yerinde. Kılığıma bir anlam vermeye çalışıyordu sanırım. Sonra beni görünce, aynı Necati Komiser olduğuma kanaat getirince sarıldı uzun uzun. Karşılık verdim ben de. İki hoş beş ettikten sonra toplantı masasına geçtik. Başköşeyi gösterdi bana. Hiç ses etmedim, kuruldum eski yerime. Rıfat elinde bir beyaz tahta kalemiyle dikiliyordu karşımda, tahtanın başında.  

“Hemen işe mi koyulacağız?” diye sordum. Aslında çok acelemiz olduğunu biliyordum ama Rıfat’ın tepkisini ölçmek istemiştim.  

Alınmış gibiydi Rıfat. O her zamanki saygılı biraz da mahcup haliyle “Olur mu başkomiserim?” dedi. Kalemi bırakıp yanımdaki koltuğa oturdu hemen. “Alışkanlık olmuş. Kahvelerimizi söyledim ben aslında, birazdan gelir.” 

“İçeriz kahveleri de Rıfat, sen pek böyle sıkışmazdın. Ne oldu da…” 

“Hiç sormayın başkomiserim. Küçücük ilçe, emniyet müdürü, kaymakamı, sürekli üstüme geliyor. Olay yerel basında çoktan yerini aldı. Bir tartışmadır gidiyor ilçede. Ulusal basına düşmemize az kaldı. Şu mektup işi de her şeye tuz biber oluyor. Bizimle oynayan bir katil var dışarıda ve biz…” 

“Ne yapacağınızı bilemez durumdasınız,” diye tamamladım cümlesini. 

“Aynen öyle başkomiserim, sizi de bu yüzden aradım.” 

“Bak, geçenlerde bir kitapta ne okudum: yazarlar okunmak, katiller ise yakalanmak ister. İkisinin de tek derdi anlaşılmaktır. Bunun başıma geleceğini düşünemezdim. Resmen yakalanma arzusuyla dolu bir katil var önümüzde.” 

“Ya da oyun oynamayı seven…” 

“Neyse… Neler buldunuz, sen biraz anlat istersen.” 

“İki kız da sahilin yüz metre içerisinde, makilik bir alanda, çalıların arasında ölü bulundu. Tıpkı mektuplarda söz edildiği gibi… Üzerlerinde parmak izi, DNA yok. Boğuşma izi yok, iğne izinden başka iz yok vücutlarında. Morarma, kararma, vesaire… Hiçbiri… Sürüklenme izi yok. Dahası kan yok. Öylece ölmüşler orada. Otopsiden çıkan sonuçlara göre, daha önce de söylediğim gibi, insülin iğnesi yapılmış kızlara. Fazla doz verildiği için ani şeker düşmesinden ölmüşler.” 

“İnsülin şu vücuttaki şekeri düzenleyen hormon değil mi?” 

“Evet, başkomiserim, aynen o. Her iki olayda da iğnelerin şırıngalarını olay yerinden yüz metre kadar ileride bulduk. İkinci cinayette şırınganın üzerinden son öldürülen kızın parmak izi çıktı. Bizi şaşırtan da bu oldu.” 

“Nasıl yani? Kurbanın parmak izi mi?” 

“Evet.” 

“İlkinde böyle bir şey yoktu galiba.” 

“Yoktu amirim, şırınga tertemizdi.” 

“Şeker hastalığı var mıymış kızda? Son kurbanda yani, belki yanında taşıyordu, katil o şırıngayla öldürdü onu?” 

“Tıbbi geçmişlerini araştırdık. Cevabım ise: hayır. İkisinde de diyabet yok.” 

“O zaman katil tanıdıkları biri olmalı. İğneyi kurbana taşıtmış baksana.” 

“Benim de aklıma bu ihtimal geldi tabii.” 

“Bir de katil hata yapmaya başlamış. Kızın parmak izi şırıngada ne geziyor, değil mi?” 

“Bana göre bu olayı daha da karmaşık hale getiriyor başkomiserim.” 

“Neyse, sonra?”  

“Sonrasında elimizden ne gelirse yaptık. Kızların çevresini araştırmaya giriştik. Kurbanlar aynı üniversitenin aynı bölümünde okuyormuş. Tanışıyorlarmış, hatta iyi arkadaş olduklarını söyleyebilirim. Okuldaki arkadaşlarını sorguladık, sürekli gittikleri bir bar varmış, oradakilerle görüştük. Anne, babalarla… Kurbanlardan birinin birlikte yaşadığı bir dayısı var, onunla…” 

“Sonuç?” 

“Hiçbirinin kızları öldürmek için makul bir sebebi yok.” 

“Nasıl vardın bu sonuca?” 

“Aslında tam bir sonuca varamadım, varamadık yani… Sorguların video kayıtlarını izleyelim, siz de bir bakın isterseniz başkomiserim. Belki de gözümden kaçan bir şeyler oldu.” 

Bu arada acı kahvelerimiz gelmişti. Bilişimden bir polis memuru kahvelerin yanında büyük ekranlı bir diz üstü bilgisayar getirmişti. İlk sorguyu izleyerek başladık. Bunlar, kızların anne ve babasıydı. 

*** 

Her anne ve baba için çocuğu özeldir, biriciktir. Sorguda tam da beklediğim gibi inci tanelerini kaybetmiş gözü yaşlı iki anne ve metanetini korumaya çalışan iki baba gördüm. Bizim Rıfat akıllı olduğu kadar tatlı dillidir de; nerede nasıl konuşulacağını bilir. Bu yüzden ebeveynlerin sorgusu bir sorgulamadan çok sohbet niteliğinde geçmişti. Bu sayede kızları da aşağı yukarı tanımış oldum. İlk kurban: Yağmur… Hukuk Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi… Derslerinde başarılı, dışa dönük bir kız. Hayli geniş çaplı bir sosyal çevresi var. Kulüplere üye, bazı sivil toplum kuruluşlarının toplantılarına devam ediyor. Eğlenmesini de biliyor çalışmasını da. İkinci kurban: Ceylin… Yağmur gibi o da Hukuk Fakültesinde, yalnız o ikinci sınıfta. O da derslerinde başarılı. Fakat Yağmur’a kıyasla daha özüne dönük bir kız. Pek evden çıkmayan, kitaplarıyla ve dersleriyle kurduğu dünyada yaşayan bir kız. 

Aileler birbirini tanıyordu, kendileri görüşmeseler de kızlarının dışarıda buluştuklarını, bazı geceler çıktıklarını biliyorlardı. Ceylin’in ailesi biraz muhafazakârmış gibi geldi bana. Kızlarının dışarıda bir hayatının olmasını pek onaylamıyor gibiydiler. Baba, “N’apalım gençti işte, bazen göz yumuyorduk dışarıda olmasına,” demişti. Anlaşılan Ceylin öyle her canı istediğinde dışarı çıkamıyordu. Belki de bu yüzden kendi içinde yaşayan bir kız olmuştu. İnsan uğraşacak bir şey bulamayınca özüne dönerdi elbet. Bir de dayısı vardı Ceylin’in. Aileyle birlikte yaşayan, bekâr ve kıskanç dayı… O da kızın dışarıda fazla zaman geçirmesine engel olmuş olabilirdi. 

Dayının sorgusunu da dinledim. Vedat’tı ismi. Orta boylu, en fazla yirmilerinin sonunda gösteren, saçları vaktinden önce dökülmüş bir adamdı. Vedat konuşmaya kendisi başlamıştı. 

“Neden getirdiniz beni buraya?” 

“Sadece bilgi almak için,” demişti karşısındaki Tolga. 

“Yeğeninin arkadaşlarını tanır mıydın?” 

“Kimi, şu öldürülen oynak kızı mı diyorsunuz?” 

“Onun adı Yağmur!” 

“Neyse işte, bir onu tanırdım. O orospunun yüzünden öldü benim meleğim, kesin!” 

“Ağzını topla, kırdırtma bana şimdi!”  

“Tanırdım Yağmur’u, o kadar… Durmadan dışarı çağırırdı Ceylin’i. Babası da yumuşak yüzlüdür. İzin verirdi.” 

“Ne var bunda? Gençler dışarı çıkamaz mı?” 

“Çıkar da amirim elbet…” 

“Neyse, sen söyle bakalım, Ceylin’in başka görüştüğü, tanıştığı, birileri var mıydı?” 

Sorgu Vedat’ın “Hiçbir şey bilmiyorum,” cevaplarıyla devam edip son buluyordu. Bir arpa boyu yol kat edilememişti buraya kadar. Fakat ben sabırla her iki ailenin de sorgu-sohbetini sonuna kadar dinledim. Edindiğim ilk izlenim şöyleydi: her iki aileye göre de kızları mükemmeldi, örnek öğrenci ve evlattılar, parmakla gösteriliyorlardı. Bunları duyunca kendi kendime sormadan edemedim: ‘Madem öylelerdi, neden öldürüldüler? Kim, neden yaptı bunu onlara?’ 

Bu sorularıma ipucu alabileceğim yanıtlar diğer sorgularda olabilirdi. Rıfat olayın aciliyetini -şu mektup ve üç gün meselesini – göz önünde bulundurup kızların bütün tanıdıklarını, şüpheli gördüğü herkesi merkeze aldırmıştı. Yalnızca okul arkadaşlarıyla görüşmek için kızların okuluna gitmişlerdi. Okuldaki ayaküstü sorgulamaların özetine gelirsek, aynen düşündüğüm gibiydi: Yağmur sosyal bir kızdı, Ceylin ise neredeyse asosyal. Bu kadar basit… Yalnız bir ifade vardı ki kafamı karıştırmıştı. Yağmur’dan söz ediyordu arkadaşlarından biri ve şöyle diyordu: “Erkeklerle arası iyi olan bir kızdı. Hayır, hayır güzel olmasından kaynaklanmıyor bu. Yağmur talepkâr bir kızdı. Erkekleri kendine bile isteye çekerdi. Sanki zevk alıyordu bundan.” 

Vedat’ın söyledikleri geldi o anda aklıma. Yağmur’un bu karakterini kendi kıt beyniyle ‘oynak’ ve ‘orospu’ olarak nitelendirmişti. Bizim ülkemizde böyledir ne yazık ki! Kız çocuğu biraz konuştuğunda, azıcık sesi yükseldiğinde bu tür sözlerle yaftalanır. Kız çocuğunun susması, evinde oturması gerekir. 

Neyse… Başka bir öğrenci de Ceylin için şöyle demişti: “Ceylin mi? Çalışkandı diyemem, derslerde durmadan uyurdu. Kapüşonlu bir şey giyerdi sürekli, kapüşonu başına geçirip uyurdu. Öyle işte… Konuşmazdı da pek kimseyle. Doğrusu yüzünü bile tam hatırlayamıyorum.” 

Şimdi sorulması gereken şuydu: Yağmur gibi bir kızla Ceylin’i bir araya getiren neydi? Ortak yönleri… Aynı bölümde okumalarını geçmem gerekiyordu burada, çünkü bu sadece onların aynı ortamı paylaşmalarını ve tanışmalarını sağlamıştı.  

Bir rock bardan söz etmişti Rıfat. O bar kızların ortak noktası olabilir miydi? 

Rıfat’tan barın çalışanlarıyla ve müdavimleriyle gerçekleştirdiği sorgunun kayıtlarını açmasını istedim. Ne de olsa herkes gelmişti merkeze ve mutlaka içlerinden biri veya daha fazlası açık vermiştir sorgusunda, diye düşünüyordum. 

*** 

Barmaid Eda’nın sorgusundaydı sıra. Rıfat kızın tam karşısına oturmuştu, yardımcısı Tolga ise ayaktaydı. Yağmur ve Ceylin’i ne kadar tanıdığını sorarak başlamışlardı sorguya. Eda kayıtsız kalıyordu sorular karşısında, üstü kapalı, üç beş kelimeli cümleler kurup susuyordu. Tolga sinirlenmişti kızın bu haline.  

“Öldürülen sen de olabilirdin! Bunu hiç düşündün mü? Şimdi ya adam akıllı cevaplar verirsin ya da geceyi burada geçirirsin.” 

Tolga’nın tehdidi işe yaramıştı. 

“Yağmur ve Ceylin bara gelirlerdi sadece o kadar. Yakından tanımıyordum.” 

“Kimlerle konuşurlardı barda?” 

“Valla o Yağmur… Nasıl desem… Çok işveli bir tipti. Erkekler kuyruk oluyordu peşinde. Güzel kızdı Allah var. Bizim grubun solisti Emre… Onunla bir ilişkisi olduğunu duymuştum.” 

“Kim bu Emre?” 

“O da üniversite öğrencisi. Biraz değişiktir ama.” 

“Nasıl değişik yani?” 

“Kafası dumanlı gezer sürekli.” 

“Uyuşturucu mu?” 

“Benden duymuş olmayın ama evet.” 

Barmaid Eda’da bir şeyler yakalamıştım. Fakat ne olduğunu ben de bilemiyordum, daha doğrusu kelimelere dökemiyordum. En öz anlatımla bir şeyler sakladığını, bazı gerçeklerin üstünü örttüğünü, her şeyi söylemediğini hissettim.  

Sorgunun devamını da izledikten sonra, “Bu kızla bir de ben konuşayım,” dedim Rıfat’a. 

“Bir şey mi gördünüz amirim? Bizim gözümüzden kaçan…” 

“Şu anda ben de bilmiyorum bunu, kızla konuşunca söylerim.” 

“Aldıralım mı merkeze hemen?” 

“Yok, yok, mekânında görmek istiyorum kızı. Hem gitmişken şu solist Emre’yle de konuşuruz.” 

“Emre’yi sorguladık aslında ama pek bir şey anlatmadı bize.” 

“Tahmin edebiliyorum. Bunların sakladığı bir şeyler var.” 

*** 

Simurg Bar’ı kolaylıkla bulduk. Hatta içeri girmeden önce etrafı gözlemleme fırsatımız bile oldu. Bir insan kalabalığı vardı barın önünde, ilçenin merkezindeydik ne de olsa. Gelen, giden bir sürü genç, yaşlı insan. Gülen, eğlenen, gezinen, para kazanmaya çalışan, köşede ayaküstü yemek yiyen insanlar… Belki bizim katil de bunların içindeydi.  

Saat akşam dokuzdu; bu tür mekânların geç saatlerde açıldığını biliyorduk, bu yüzden akşama kadar beklemiştik.  

Güvenlik görevlisi yoktu barın girişinde, isteyen elini kolunu sallayarak girebiliyordu. Bu bir şey söyler miydi bize? Elbette. Simurg Bar’ın pek de tekin bir yer olmadığını söylerdi.  

Simurg’u görünce nedense Amerikan filmlerindeki underground mekânlar gelmişti aklıma. Belki gerçekten benzetilmeye çalışılmıştı, bilmiyorum. 

İçeriden canlı müzik sesleri geliyordu. Elektrogitarın tiz çınlaması ve baterinin tok vuruşları bir anda canlandırmıştı beni. Karanlık bir geçitten yukarıya doğru çıkan merdivenleri tırmanmaya başladık. Çıktıkça sesler daha da yükseliyordu. Bu kez çift kanatlı, yarım bir kapı karşıladı bizi. Western filmlerindeki bar kapıları gibi… Amerikan özentisi bir detay daha… Tek elimle itip açtım kapıyı. Rıfat, Tolga ve ben geçtikten hemen sonra arkamızda hala salınan iğreti şeye göz ucuyla baktım, kelebeğin kanat çırpışlarına benzeyen hareketini bir süre daha devam ettirdi. 

Barmaid Eda’yı bulmamız zor olmadı, barın arkasında, dekoltesiyle ben buradayım diyen tek barmaiddi zaten. Rıfat kimliğini gösterdi. Fakat söze ben girdim. Kızın dikkati bir anda bana döndü.  

“Sizin bir de solist bir çocuk varmış, Emre, onunla sessiz bir yerde görüşebilir miyiz?” 

“Emre şu an sahnede ama.” 

“Ara versin o zaman, acil bir durum var.” 

Kız dediğimi yaptı. Emre’yi sahneden çekip aldı. Arka tarafta personelin sigara içtiği zift kokulu bir odaya girdik. Emre benim karşımda dikiliyordu öylece, çocuğun duruşuna bile sinir olmuştum. Vıcık vıcık yağ içindeki uzun saçlarını avurtları çökmüş suratına doğru salmış sıska bir oğlandı. Bir anda sağ elimle boğazını kavrayıp çocuğu tuhaf grafitilerle dolu duvara yapıştırdım. 

“Konuş lan it oğlu it!” diye bağırdım, “Sen öldürdün kızları değil mi? Sen mi yolladın o mektupları?” 

Çocuğun kan çanağına dönmüş mavi gözleri iri iri açılmış, pörtlemişti iyice.  

“Ne mektubu abi?” diyebildi. 

“Uyuşturucu veriyordun değil mi lan kızlara?” 

“Yok abi, ben…” 

“Konuş, ne işin vardı o zaman kızlarla?” 

“Yağmur’la takılırdık arada.” 

“Diğer kız?” 

“Onunla konuşmadım hiç. Bir de… Beni bıraksanız rahatça anlatacağım.” 

Çocuğun boğazını tutan ellerimi yavaşça gevşettim. Yakasından tutuyordum hala. 

“Konuş!” 

“Ceylin’i çok az tanırdım. Buse gelirdi bir de bunlarla. O çok isterdi benden, mal isterdi yani.” 

“Buse kim?” 

“Yağmur ve Ceylin’le takılırdı. O da hukukçuydu.” 

“Mal verdin mi hiç ona?” 

“Bir iki defa verdim. Satmadım ama abi sadece verdim…” 

Bu kez “Amirim,” diyerek barmaid Eda girdi söze.  

“Ben bir defa Ceylin’in Buse’den bir şırınga aldığını görmüştüm.” 

“Ne zaman?” 

“Geçen haftalarda.” 

“Neden şimdi söylüyorsunuz bunları ha? İlla gelip canınızı mı yakalım?” 

Rıfat ikisini de emniyete aldırmak istiyordu. Gerekli emirleri verip hemen apar topar aldık bu ikiliyi. Merkezde biraz daha terletecektik. Bir de tabii şu ‘Buse’ denen kızı bulmalıydık. Uykusuz saatler bekliyordu bizi. 

*** 

İşe bakın ki masum gibi görünen fakat paçalarından ifritlik akan bu ikili polis merkezinde de ifadelerini değiştirmedi. Bana kalırsa katil olmasalar da birçok suça bulaşmışlardı. Fakat sürekli aynı şeyi tekrarlıyorlardı: Emre, Yağmur’la takılıyordu –neyse bu takılmak?- Ceylin’le pek konuşmazdı. Buse denen üçüncü bir kız vardı onlarla gezen. Eda da bu Buse’nin bizim ikinci kurbana bir şırınga verdiğini görmüştü.  

Tabii önemli bilgilerdi bunlar, inkâr edemem. Şu Buse’nin Ceylin’e verdiği şırınga kızımızın katlinde mi kullanılmıştı? Ki bu cinayet aletinin üzerinden çıkan Ceylin’e ait parmak izlerini açıklardı. Ayrıca Buse’nin uyuşturucu kullanan bir kız olması bizim kızların da bir bağımlı olma ihtimalini düşündürüyordu. Fakat otopside bunlara bakılmıştı. Toksikolojileri temiz çıkmıştı ikisinin de.  

“Neler oluyor lan?” demeden edemedim. 

Buse’nin evine doğru yola çıkmıştık. Son on beş dakikadır ön koltukta başımı cama yaslamış düşünüyordum. Yolun kenarındaki ormanlık arazide ağaçların arka arkaya gözümün önünden geçmesinden daha hızlıydı düşüncelerim. Bir anda ağzımdan çıkıvermişti. “Neler oluyor lan?”  

Şoförümüz Rıfat’tı. İrkilmişti aniden konuştuğum için. Yine de “Valla amirim ben de bilmiyorum,” dedi sakince. 

Arkada Tolga uyukluyordu. Arabanın sağ aynasından çok rahat görebiliyordum Tolga’nın kısılan mavi gözlerini. Buse’nin evi benim yaylaya çıkan yoldaydı. Merkeze epey uzaktı. Bu yüzden biz gidesiye kadar Tolga da uykusunu alabilirdi. 

Buse’lerin evi dağın güneş alan yamacına sırtını dayamış, üç katlı, beyaz badanalı bir yapıydı. Pencereleri adi keresteden, boyanmamış. Özensizce yapılmış bir köy evi. Geniş bir bahçesi vardı evin, bahçede portakal ağaçları. Mevsim itibariyle yeni açan portakal çiçeklerinin kokusu doldurdu burnumuzu. Arabamız eve doğru yaklaşırken şalvarlı, başörtülü bir kadın çıktı kapıya. Buse’nin annesi olmalıydı bu. Geleceğimizden haberi vardı fakat muhtemelen anlatacaklarımız hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Nasıl diyecektik şimdi kızının uyuşturucu kullandığını, iki kişiyi öldüren bir seri katilin üçüncü maktul adayı olduğunu? Evet, Buse’nin ismini duyduğumdan ve Yağmur-Ceylin ikilisi ile gezdiğini öğrendikten sonra üçüncü kurban olmaya en yakın aday olarak onu belirlemiştim. Rıfat’la aramızda konuşmamıştık fakat onun da benim gibi düşündüğüne emindim.  

“Buse’yle özel konuşabilir miyiz?” diyerek anneyi uzaklaştırmak istedim. Kadının içini kaldırmak istememiştim hiç. En azından şimdilik… 

Buse sıradan, ev haliyle, gri eşofman altı ve pembe kapüşonlusuyla karşıladı bizi. Kızdaki tek aykırılık dudağındaki ve kulaklarındaki pirsinglerdi. Konuşmaya gönüllü görünüyordu fakat çekiniyor gibi bir hali vardı. Muhtemelen ailesinden… Bu da Buse’nin bize anlatacaklarının kapsamını daraltabilirdi. Kızı ev ortamında değil de barda ya da okulda yakalamak isterdik ama vaktimiz yoktu.  

“Buse, Ceylin ve Yağmur’a neler olduğunu biliyorsun değil mi?” 

“Evet,” dedi sakin bir sesle. 

“Kim yapmış olabilir bunu?” 

“Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.” 

“Üçüncü kurban olmaktan korkmuyor musun?” diye sordum pat diye. 

“Evet, tabii ki,” dedi. “Korkmaz mıyım hiç?” 

“Ceylin ve Yağmur nasıl kızlardı? İlişkiniz ne düzeydeydi? Ortak arkadaşlarınız?” 

“Kankaydık, daha ne diyebilirim. Ortak bir sürü arkadaşımız var ama…” 

“Evet, ama…” 

“Üçümüz de Emre’ye aşıktık.” 

Buse bir anda söyleyivermişti bunu. Neden böyle bir çıkış yaptığını anlıyordum. Korkusuna yenik düşüyor, bütün bildiklerini, gerçekleri pat pat söylüyordu. İyi bir şeydi bu bir yerde bizim için. 

“Nasıl yani?” diye sordum. Şu aşk meselesini iyice bir irdelemek istiyordum.  

“Öyle işte, aşıktık. Ama Emre Yağmur’a takmıştı kafayı. Bizi gözü görmüyordu.” 

“Bu Emre yüzünden mi başladın uyuşturucuya?” 

Uyuşturucu kullandığını inkâr etmeye çalıştı.  

“Biz her şeyi biliyoruz, sen anlat istersen.” 

“Evet, Emre verdi birkaç kez öyle başladık.” 

“Çoğul kullandın!” 

“Ceylin de alışmıştı.” 

“O yüzden mi şırınga verdin Ceylin’e?” 

“Siz bunu nereden biliyorsunuz?” 

“Geç bunları, şimdi soruma cevap ver!” 

“Şırınga verdim ama mal için değil. Biz sigaranın arasına katardık malı, anlarsınız ya…” 

“Şırınga ne alaka o zaman?” 

“Bilmiyorum, Ceylin istedi bir kere, eczacı arkadaşım var ondan alıp verdim. Hatta sordum ‘İşi ileri götürüp damardan başlamadın değil mi kız?’ dedim.” 

“O ne dedi?” 

“Başka bir şey için lazım olduğunu söyledi.” 

“Kendisi gidip eczaneden şırınga alamıyor muymuş? Senden niye istemiş?” 

“Kimse görmesin istiyormuş, babası falan duyar diye korkuyordu, küçük ilçe ne de olsa, eczacı tanıdık.” 

Çok garipti. Öğrendiklerimiz aklımı ve bütün dikkatimi Ceylin’in üzerinde toplamama sebep oldu. Bir iş vardı bu işin içinde. Kafamda da bir çözüm vardı ama kimseye bir şey söylemedim. “Buse seninle bir oyun oynayacağız ve bu katili bulmamızı sağlayacak, var mısın?” diye sordum yalnızca. Başını sallayarak soruma yanıt verdi. Oyunumuz başlayabilirdi böylelikle. 

*** 

Buse’nin peşindeydik. Rutin işlerini yapmasını, bizim onu her an takip edeceğimizi söyledik. Katilin bir şekilde Buse’ye yaklaşıp onu öldüreceği yere götürmesini bekliyorduk. Suçüstü yapacaktık. Kısaca ve basitçe amacımız buydu. Basit ama kesin çözüm gibi göründü bana bir anda. Tabii katilin bizi fark edip yeni bir oyunun içine girmesi ihtimalini de göz ardı etmiyorduk.  

Buse okula gitti. O günkü derslerine girip çıktı. Kantinde vakit geçirdi. Arkadaşlarıyla konuştu (içlerinden biri bizim katildi belki de). Hiçbir şey olmadı, dişe dokunur hiçbir şey… Katilin bize verdiği sürenin dolmasına altı saat kalmıştı. Altı saat içinde Buse’yi mutlaka öldürmeye çalışacaktı. Başka bir olasılık düşünemiyordum o anda ya da –hadi itiraf edeyim- düşünmek istemiyordum. Ya hedef başka bir kızsa, demeden de edemiyordum kendi kendime. Buse’ye de dediğim gibi bir oyun oynuyorduk, kumara yakın bir oyun…  

Okuldan sonra Buse evine gitti, kapısının önünde, arabada bekledik birkaç saat. Gelen giden olmadı. Her çarşamba olduğu gibi Simurg Bar’a gidecekti bugün. Çünkü Emre çıkıyordu sahneye çarşambaları. Simurg Bar’da oyalanırken katilin verdiği sürenin dolduğunu fark ettik. Bir panik içinde olmam lazımdı ama garip bir sakinlik vardı üstümde. Gereken tedbirleri almıştım, sanırım o yüzden sakindim. Biz bardaydık ama bir ekip de sahilde bekliyordu. Başka bir kızın kurban edilme ihtimalini tamamen çöpe atmamıştım. Sahildekiler teyakkuz halindeydi, herhangi bir anormallikte bizi arayacaklardı.  

Katilin verdiği sürenin dolmasının üzerinden üç saat geçti. Buse’yi de alıp Ceylin ve Yağmur’un cesetlerini bulduğumuz olay yerine –sahile- doğru yola çıktık. Yoktu, hiçbir şey yoktu, ortada ceset falan yoktu. İnce kum ayakkabılarıma doluyordu ancak, ayağımın dibinde karanlıkta ne olduğunu anlayamadığım, garip kıpırtılar hissediyordum. Rahatsızdım. Hem planlarımın umduğum gibi sonuçlanmamasından kaynaklanıyordu bu hem de bulunduğum yerden. Tek olumlu şey havaydı; gecenin bu saatinde başlayan kara meltemi serinletiyordu bizi.  

Karanlık denize çevirdim bakışlarımı. Bir şey görebilecek gibi odaklandım. Aslında o anda aklımda bir sürü olasılık dolaşıyordu. Bunun karmaşasından kurtulmak için çok önceleri öğrendiğim odaklanma çalışmasını yapıyordum. Başka bir teori vardı kafamda, en başından beri aklımda olan. Bunu doğrulamak üzereydim. Birkaç işim kalmıştı yalnızca.  

*** 

Ceylin’in evine doğru yola çıkmıştık bu kez. Arabayı kullanan Rıfat merakına engel olmadı. “Amirim,” dedi, “kızın bütün eşyalarını merkeze aldırdık zaten. Didik didik ettik her şeyi. Neden şimdi tekrar gidiyoruz?” 

“Bilmediğimiz, göremediğimiz şeyler var Rıfat. Bu çok belli…” 

“Neden Ceylin amirim, neden Yağmur değil?” 

“En son ölen o da ondan…” 

Rıfat’ın söylediklerimdeki anlamla ilgili hiçbir fikri yoktu, bu çok belli oluyordu. Yine de hiçbir şey demeden arabayı sürmeye devam etti. Fakat şundan emindim: Ceylin’in evine kadar kafasında kurup çözecekti. Kim bilir belki farklı bir şey gelecekti aklına. Belki de ben çok fena yanılıyordum. Doğrusu bundan da deli gibi korkuyordum. 

*** 

Ceylin’lerin evi Buse’lere yakındı. Yine gösterişsiz, bu kez tek katlı bir yapı karşıladı bizi. Evin etrafı apartmanlarla dolmuştu fakat Ceylin’lerin evi inatla köy evi havasını koruyordu. Bir zamanlar gerçekten de köydü buralar muhtemelen, ilçe buraya doğru büyümüş ve içine çekmişti köyü. Evin yapısı, etrafına göre durumu, neden bunlara çok takıldım diyecek olursanız söyleyeyim: Ceylin’in ailesinin muhafazakâr yani korumacı tabiatının sınırlarını öğrenmek istedim. Bu değişime kapalı zihin her yerde gösteriyordu kendini ve Ceylin’in ailesi kızlarını da bu şekilde yetiştirmiş olmalıydı.  

Kapıda karşıladılar bizi, kızlarının odasını görme isteğimizi pek de şaşkınlıkla karşılamadılar. Çay ikram etmek istediler fakat aklımdaki teoriyi doğrulamak, teorime kanıtlar bulmak için bir an önce araştırmaya girişmek istiyordum. Öyle de yaptım. Kızın odasında ilk algıladığım küf ve toz kokusu oldu. Belli ki aile hiç dokunmamıştı odaya ve ev fena halde nem alıyordu. Kızın özel eşyaları yoktu odada. Tek bir kitap bile bırakmamıştı polisler. Karşı duvardaki tablo dikkatimi çekti. Koca odada bir başına kalmıştı ve uzay boşluğunda salınır gibi duruyordu. Çıkardım tabloyu olduğu yerden, kanvas çıtalarından tutup ters çevirdim. İçindeki resmin arka yüzünü koruyan sarı saman rengindeki tabakanın ucu sıyrılmıştı. Elimle çentiği biraz daha genişletip açtım. Korumayla resmin arasından bir sürü fotoğraf çıktı. Birkaç da el yazması not… 

Fotoğraflarda başrolde Emre vardı. Emre sahnedeyken, Emre suyunu yudumlarken, Emre yanındakilerle gülüp eğlenirken… El yazısıyla yazılmış notları okudum hemen. Ceylin’in kaleminden çıkmış olmalıydı. Bir mektup gibi, bir itirafname gibiydi. Tabii ki Emre’ye olan aşkından söz ediyordu, Emre’ye methiye düzmüştü kız resmen.  

Yağmur olmasa… Yağmur kendisi gibi olmasa, benim gibi olsa, ben de onun gibi… O zaman fark ederdi beni herhalde. Bir gün öyle bir şey yapacağım ki sadece Emre değil herkes farkıma varacak…   

Bu satırlar dikkat çekiciydi işte. Teorimi sonunda ispatlayacak, Ceylin’in ellerinden dökülmüş kanıtlardı bana kalırsa.  

Yanımda bekleyen Rıfat’a döndüm bundan sonra. “Herkesi merkeze topla,” dedim, “Merak etmeyin, artık kimse ölmeyecek.” 

*** 

Karakolun atmosferi bir anda değişti. Herkes işini gücünü –çoğu evrak işi- bırakmıştı. Rıfat’ın odasında toplanmışlar merakla ve biraz da gerginlikle az sonra anlatacaklarıma odaklanmışlardı. Bütün karakol günlerdir bu olayla ilgileniyordu. Söyleyeceklerim bu yüzden topyekûn herkesi ilgilendiriyordu. 

“Ne diyordu Tolga, ilk kurbanın öldürüldüğü saatlerde bir görgü şahidi vardı sahilde. İfadesinde ne demişti?” 

“İki kız gördüğünü söylemişti sahilde. Birini Yağmur’a benzetmişti.” 

“Peki, Ceylin’in anne ve babasının sağlık kayıtlarına bakmıştık. Annesi ve dayısı ne hastasıydı?” 

“İkisi de şeker hastası ve insülin iğnesi kullanıyorlar.” 

“Her şey açıkça ortada… Bu olay hem bir cinayet hem de bir intihar.” 

“Nasıl yani?” dedi çömezlerden biri. Sabredememişti cümlemi bitirmeme. 

“Yanisi şu. Kızların hepsi, yani Yağmur, Ceylin ve Buse, Emre’ye aşık bunu biliyoruz. Emre bu kızlardan sadece Yağmur’a karşılık vermiş. Fakat Ceylin takıntı derecesinde aşık bu Emre’ye. Odasında oğlanın her açıdan çekilmiş fotoğraflarını bulduk, bir de çocuğa düzdüğü methiyeleri. Yazdıklarından anlaşılıyor ki Yağmur’dan nefret ediyormuş Ceylin. Bunu belli etmemiş ama durum çok kötüymüş. Ve bana kalırsa onu öldürünceye kadar varmış bu nefreti.” 

“Nasıl emin olabiliriz amirim, Ceylin’in Yağmur’u öldürdüğünden? Elimizde somut bir kanıt yok,” dedi. Rıfat. Haklıydı da. Yıllar öncesinden kalma ‘içgüdülerimle hareket etme’ huyum çıkmıştı ortaya. 

“Ceylin’in olası katil olduğunu düşünerek biraz daha araştırma yaparsınız, somut delil de bulacağınıza eminim.” 

“Peki, kendini neden öldürdü Ceylin? Bu emniyetle oynadığı mektup olayının anlamı ne olabilir?” 

“Kendisinden –özellikle fiziksel özelliklerinden- pek hoşnut olmayan bir kızdı Ceylin. Bana öyle geliyor yani. Bu yüzden hem Yağmur’a hem de Buse’ye karşı kinle doluydu güzel oldukları için. Emre’nin onu bu yüzden görmediğini düşünmüş olmalı. Yağmur gibi olmak istiyordu Ceylin aslında. Buse’yi de biraz korkutmak istemiş olabilir bu mektup oyunuyla. Bir tür intikam… Kendini öldürmesi de geçirdiği depresyonun sonucu. Yani anlayacağınız Ceylin, Yağmur’u insülin iğnesiyle öldürdü ve bir hafta sonrasında da aynı yolla intihar etti. Son mektubu ölmeden hemen önce merkeze göndermiş olmalı. Böylelikle fark edilecekti Ceylin. Onu ne Emre unutabilecekti ne de başkaları. Kafayı takmıştı bana kalırsa buna. Sessizliğinin içinde boğulmuş kız resmen, sonunda iş kendini öldürmeye, cinayet işlemeye kadar gitmiş.” 

*** 

Ben şovumu yapmıştım. Yayladaki inzivama geri dönmüştüm. Birkaç gün geçmeden Rıfat’tan telefon geldi. Yağmur’un öldürüldüğü olay yerinde bir düğme bulmuşlardı. Bu düğme Ceylin’in elbiselerinden biriyle eşleşmişti. Yağmur’un öldürüldüğü sırada Ceylin’in orada olduğu kesinleşmişti. Bayan Çetrefil yakalanmıştı. Fakat bize bırakmadan kendi cezasını kendisi vermişti.  

Bense yalnızlık ölüm müdür, özgürlük müdür, diye düşünmeye devam edebilirdim. Rıfat’ın yardımıma ihtiyaç duyacağı başka bir olaya kadar en azından…  

KADERİNİ SEÇEBİLİR MİSİN?

Asım, kendine geldiğinde eski, terkedilmiş bir fabrika binasındaydı. Sırtı duvara yaslı, bileğinden kalorifer peteğine zincirlenmiş, ayakları bağlıydı. Serbest olan sol elinin yakınına üzerine bir şeylerin yazılı olduğu bir dosya kâğıdı, kalem ve bir tabanca yan yana bırakılmıştı. Başı ağrıdan çatlıyordu. Yavaş yavaş hatırlamaya başladı. Önceki geceyi ve son birkaç gününü…

Sabahki tartışmanın birkaç günlük gerginlik mazereti olacağını yirmi beş yıllık evliliklerinde çoktan öğrenmişti. Bundan ötürü akşam eve geç gitmeye karar verdi. Aysu’yla takıştıkları zaman hep böyle yapardı. Aslında zorda kaldığında, sıkıştığında hep kaçardı. Üstelik yalnızca karısına yönelik bir davranış değildi bu.

“Beni anlamıyorsun,” demişti Aysu’ya. Yılın bu zamanında izin alıp İsviçre’ye kayağa gidemezdi, göze batardı.

Ertesi sabah adliyedeki makamına geldi. O gün rutin kırtasiye işleri vardı. Bunu da kalem personeli yaptığından, onun için tembellik günüydü. Gazetedeki haberde ülkede hâkim başına yılda sekiz yüz küsur dosya düştüğünü okuyunca ‘Artık emekli olmalı mıyım?’ diye geçirdi içinden. Sakin bir Ege kasabasına yerleşip ideal bir emeklilik hayatı… İlkin güzel geliyor ama yapamazdı, kendisi de biliyordu. Hayat oralarda buradaki gibi hızlı akmıyordu. Çok çok balık tutardı, kahveye giderdi. Sıkıntıdan patlardı. Yoğundu ama bir yandan da seviyordu keşmekeşi. Zaten yakında hâkimlikten istifa edip avukatlığa başlamayı planlıyordu.

Bütün gün kitap okuyup internette gezindi, sosyal medyada zaman harcadı. Eve ne kadar geç giderse kârdı. Erken giderse Aysu’nun surat yapacağını bildiğinden, iş çıkışı bir zamandır gözüne kestirdiği bara girdi. Dışarıdan şık bir yer olduğu anlaşılıyordu, daha çok gençlere göre bir mekân olduğu belliydi. Buraya gelenlerin partner arayanlar olduğunu tahmin ediyordu. Kendi de aynı sebeple oradaydı. Uzun boyu, kırlaşmış saçları, düzgün fiziği ve altın orana çok yakın yüz hatları sayesinde birçok kadının bakışları üzerinde toplanmıştı. Mekân bir İngiliz birahanesi havasındaydı. Koyu yeşille acı kahve renklerin hâkim olduğu, rahat deri koltuklarda insanlar yayılarak oturmuş, etrafı süzerek içkilerini yudumluyorlardı. Müşterilerin çoğunluğunun stres atmak isteyen beyaz yakalılardan oluştuğu, koltuklardaki evrak çantalarından, tayyör giymiş kadınlardan, gevşetilmiş kravatlar ve birbirine karışmış parfüm kokularından anlaşılabiliyordu.

Bara yaklaştı, tek buzlu bir Red Label istedi. Barmaid anında hazırlayıp verdi. Kızın derin bir göğüs dekoltesi vardı. Sarışın, orta boylu, balık etliydi. Etkileyici bakışlara sahipti ve hiç çekinmeden bakıyordu Asım’a. Cüretkârdı.

Bundan cesaret bulan Asım, “Hep böyle kalabalık mıdır burası?” diye sordu.

“Genelde. Yazları, temmuz ve ağustosta şehir boşaldığı için azalır gelen giden.”

“Bu arada ben Asım.”

“Ben de Ilgın.”

“Çok memnun oldum.”

“Ben de Asım Bey.”

Bey lafına canı sıkıldı. Ama hemen samimi olmaları zordu. Atağa kalkması gerektiğinin farkındaydı. Bir an önce senli benli olmaları için bir şeyler yapmalıydı. Tek buzlu bir Red Label daha istedi.

Ilgın, kadehi uzattı “Sizi burada ilk defa görüyorum.”

İstediği olmuştu. Kız onunla ilgilendiğini belli etmiş,sohbet konusu açmaya çalışmıştı.

“Evet, ilk defa geliyorum. Ama son olmayacağı kesin,” dedi her zamanki gibi dişlerini göstermeden, tek yöne doğru gülerek. Bu gülüşe yıllardır çalışmıştı. Bir kadın dergisinde okuduğuna göre kadınlar böyle gülen erkeklerden daha çabuk etkileniyordu. Asım’a göre ondan etkilenmeyecek kadın yok denecek kadar azdı da onun asıl derdi çabuk etkilemekti. Malûm, vakit nakitti.

Ilgın “Bankacı mısınız?” diye sordu.

“Hayır. Sizce?” diye cevapladı Asım.

“Üniversite hocası?”

“Hayır.”

“Dikkat çeken bir mesleğiniz olmalı, ayrıca ciddi giyinmeyi gerektiren bir iş yapıyorsunuz,” dedi Ilgın.

Bu cümleyi de artı hanesine yazdı Asım. Kızın kıyafetiyle ilgili yorumunun aslında şık giyindiği yolunda bir iltifat olduğunu düşündü.

“Avukat?”

“Yaklaştın ama değil.”

“Hâkim?”

“Dördüncü tahminde bingo!” dedi Asım. “Ağır ceza mahkemesi hâkimiyim.”

Ilgın ellerini önünde kavuşturdu, başını eğdi, “Yemin ederim suçsuzum,” dedi ve ardından yüzünde şuh bir tebessüm belirdi.

“Daha önce bir hâkimle tanışmamıştım.”

“Her şeyin ilki vardır.”

Asım artık atak yapma sırasının geldiğine emindi.

“Burada senin gibi bir barmaidin olduğunu bilsem, çok daha önce bir hâkimle tanışırdın,” dedi.

Ilgın göz kırptı. Her şey yolundaydı. Asım bir Red Label daha istedi.

“Sen anlat biraz kendini, ne zamandır burada çalışıyorsun?” diye sordu kıza.

“İki yıldır buradayım. Daha önce Güzel Sanatlar Fakültesinde öğrenciydim. Öğrenciyken sergi, fuar gibi yerlerde çalıştım para kazanmak için. Mezun olduktan sonra da kafama göre bir iş bulamadım. Resim bölümünde okudum. Öğretmenlik yapabilirdim ama o kumaş yok bende. Zaten sevdiğim için okudum bu bölümü, iş sahibi olmak için değil. İşte sonra da burada çalışmaya başladım.”

“Ailen?”

“Annemle babam seneler önce rahmetli oldular. Bir ağabeyim var.”

“Allah rahmet eylesin, ağabeyin ne yapıyor?”

“Geçici bazı işlerde çalıştı, bir süredir taksicilik yapıyor.”

Uzun sohbetleri, Ilgın bardaki diğer müşterilerle ilgilenmek zorunda olduğundan kesintiye uğrasa da kızın “sizli bizli” konuşmayı bırakmasına yetmişti. Hatta kız artık çekinmeden Asım’ın gözlerinin içine bakıyor, onunla ilgilendiğini belli ediyordu. Bardaki diğer müşterilerle kurduğu yüzeysel diyalogla Asım’la iletişimi arasında dağlar kadar fark vardı. Üstüne üstlük telefon numaralarını alma teklifi de Ilgın’dan gelmişti.

Saat gece yarısına yaklaşırken Asım yakında tekrar geleceği sözünü vererek mekândan ayrıldı. Nasıl olsa telefonlar alınmıştı. Her zamanki taktiğini uygulamış, genelde yanında taşımadığı ikinci hattının numarasını vermişti Ilgın’a.

Hafta içi mesajlaştılar. Ilgın, illa perşembe akşamı bara gelmesini istiyordu. O gün akşam saat on gibi çıkacaktı bardan. Geçen haftaki bir günlük fazla mesaisinin karşılığını perşembe akşamı erken paydos ederek alacaktı. Salı günü öğleden sonra oldukça ilerleyen muhabbetlerinde nihayet Asım’ın iştahını kabartan teklif Ilgın’ın mesajıyla gelmişti.Perşembe seni barda sarhoş edeceğim. Çıkışta bana gideceğiz, kahve yapıp ayıltacağım ki, yaşayacaklarımızın her saniyesini hisset…”

Asım heyecanlandı. Mesajı devamlı okuyor ve perşembe akşamının gelmesini iple çekiyordu. Çarşamba her zamanki gibi kırtasiye işleri vardı ve diğer günlere göre nispeten rahat geçti.

Perşembe yoğundu ve mesai bitmek bilmedi, nihayet akşam oldu. Asım barda birkaç duble viski üzerine Ilgın’ın ikram ettiği tekilaları ardı ardına içti. Terliyor, elleri ve ayakları uyuşuyordu. Dişi bir koku aldı, tarazlı bir ses duydu. Ilgın, Asım’ın kulağına yaklaşıp “Artık çıkabiliriz,” diye fısıldamıştı bangır bangır çalan müziğin gürültüsüne inat. Dudakları kulağına temas ettiğinde Asım’ı elektrik çarpmıştı sanki. Ilgın koluna girdi, evde kahve içince hiçbir şeyinin kalmayacağını hem ona ayık lazım olduğunu söyledi.

Bardan çıktıklarında saat ona geliyordu. Sokağın başında bekleyen taksilerden birine bindiler.

Asım gözünü açtığında bileğini acıtan zincirlere bakakaldı. Sonra kesif rutubet kokusunu aldı. Neden bu halde ve burada olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Karşısında dikilen Ilgın’a ve yanındaki adama bağırdı:

“Neler oluyor? Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Manyak mısınız ulan siz? Neden buradayım ben?”

Ilgın, “Dur dur, yavaş. Bizim o kadar acelemiz yok. Tek tek sor soruları,” diye yanıtladı.

“Bu resmen suç! Siz devletin hâkimine nasıl bunu yapabiliyorsunuz? Hemen çözün beni, başınız büyük belaya girecek yoksa!”

“Keşke söylediğin gibi devletin hâkimi olabilseydin be Asım Efendi!”

“Kimsiniz ulan siz, neden buradayım ben söyleyin!”

“Şuna bak bir de bağırıyor pezeve.k! Seni neden buraya getirdiğimizi merak ediyorsun. Neden bu vaziyette olduğuna hiçbir anlam veremiyorsun. Biz hırsız ya da seri katil değiliz. Yani senin kolundaki maaşının üç yüz altmış sekiz katı değerde İsviçre malı kol saatinde gözümüz yok. Ya da dikkat çeker diye binmediğin, eşinin kullandığı İngiliz malı dört çeker arabada da gözümüz yok. Kısacası senin kim bilir ne yollarla sahip olduğun parayla aldığın hiçbir şeyde gözümüz yok!”

“Ne saçmalıyorsun? Kimsiniz siz!”

“Hatırlar mısın, seneler önce bir yangın çıkmıştı. Yağlı suratlı, koca göbekli fabrikatör yeterli derecede ekipman bulundurmadığından fabrikada mahsur kalan işçilerin bir kısmı yanarak, bir kısmı da karbon monoksit zehirlenmesinden ölmüştü. Bizim annemizle babamız da oradaydı işte! İşçilerin fabrikada Allah’a emanet şekilde, hiçbir önlem alınmadan çalıştırıldığını bildiğin halde Bodrum’da bir yazlık karşılığı buna ses çıkarmadın. Yağ tulumu fabrikatörün tutuklu olduğu süre mahsup edildi, bir sene bile kodeste kalmadı Allahsız! Beş dakikada karar verdin herifi beraat ettirirken. Aleyhindeki delillerin yok edilmesine ses etmedin. Biz ağabeyimle küçücüktük o zaman. Bak, tanıdın mı ağabeyimi, bindiğimiz taksinin şoförü… Adı Poyraz.

“Tabii ya… Bak, deliller öyleydi. Ben ne yapabilirdim?”

“Ne demek deliller öyleydi! Polis de bu işin içindeydi, biliyoruz. O zaman suçluları kurtarmak için delil karartan hatta onları kurtarmak için delil üreten iki polis; Rıfat ile Serbülent gebermiş… Keşke elimize düşselerdi… Neyse, cehennemde yansınlar. Sıra sende Asım Efendi. Zaten çıbanın başı sendin.”

Asım çaresiz ağlamaya başladı. Bir dakika kadar kimse konuşmadı. Gözyaşları salyasına karışmış ter içinde kalmıştı.

“Ne olur bırakın gideyim. Çok pişmanım.

 “Pişmansın demek! Sen zengin katillere parayla adalet sağlarken kimsemiz olmadığından bizi yetiştirme yurduna aldılar. On sekizimize gelince de saldılar sokağa. Aç kaldık. Sen safra kustuktan sonra boğaz nasıl yanar bilir misin? Nereden bileceksin! Bir parça ekmek bulmak için çöpleri eşeledik. Ağabeyim uyuşturucu mafyasının elinde ziyan olacaktı da şans eseri polis baskınında kaçıp kurtuldu. O gün bugündür konuşamaz, korkudan dili tutuldu.

Seni bir süredir izliyorduk ama sen kendiliğinden düştün benim bara. Sen gelmesen biz mutlaka bir imkanını bulacaktık sana ulaşmanın. Her yolu deneyecektik yağ tulumuna ulaştığımız gibi. Geçen sene, Taksim’in arka sokaklarında karnı deşilmiş halde bulundu Fabrikatör Temel Taciroğlu, hatırladın mı?

“Evet, yoksa siz…”

Sus! Kes sesini! Ne sandın, her şeyin bir karşılığı vardır hayatta. Ayağının yanındaki kâğıdı iyi oku. İtirafların var orada. Annemizle babamızın öldüğü yangında rüşvet alarak suçluyu suçsuz yaptığın, ne haltlar karıştırdığın ayrıntılarıyla yazıyor orada. Bunu imzalayacaksın. İnsanlar yıllar sonra gerçekleri öğrenecekler.

 Ondan sonra içinde tek kurşunun olduğu silahla kafana sıkarak acısız ölebilme şansı vereceğiz sana.

Eğer kendi kafana sıkmazsan, tam beş dakika sonra burayı ateşe vereceğiz. Annemizle babamızın öldüğü bu binada sen de yanarak öleceksin! Seçim senin. En azından nasıl öleceğini seçme şansına sahipsin!”

İki kardeş Asım’ın imzaladığı kağıtla beraber, el ele, gözyaşları içinde ve başları dik dışarı çıktılar. Çaresiz ama huzurluydular. Birer sigara yaktılar. Giden geri gelmese de biraz olsun teselli bulmuşlardı. Göz göze geldiklerinde Poyraz kolundaki saatin kronometresini çalıştırdı. Heyecandan oturamadılar. Asım’ın seçimini merak ediyorlardı. O beş dakika geçmek bilmiyordu.

Kronometredeki süre dolduğunda tek el silah sesi duyuldu.

KELİME SAHAF’LA SÖYLEŞİ


Bize kendinizden bahseder misiniz? Ne kadar zamandır sahaflık yapıyorsunuz? Sahaflık hikâyeniz nasıl başladı?

Resmi olarak altı aydır yapıyoruz. Ancak sahaflığın sadece satma değil biriktirme ve toplama da içerdiği açıktır. Bu hesapla 30 – 40 senedir sahafız. Başka işlerde çalışırken baktık ki, kütüphanemiz bir evi kaplayacak hatta sığmayacak büyüklüğe erişmiş; o zaman emekli olma zamanı geldi dedik. Emekliliğin sunduğu yeni hayat imkanlarıyla da sahaf olduk.

Hikayemiz kısacık söylersek böyle. Ama bu hikâyenin en temel noktası kitapları sevmekle başlıyor. Bu sevgi herhangi bir nesneyi sevmek kadar, ona bir anlam yüklemeyi de içeriyor. Bunlar olmasa sahaf / kitapçı olunmaz.

Sahaflık nasıl bir meslektir? Bu mesleğin zor ve keyifli yanları nelerdir? Bu işi yapmak için kitaplara yönelik bir muhabbetin ya da duygusal bağın şart olduğunu söyleyebilir miyiz?

Sahaflığı meslek diye tanımlamak doğru mu bilmiyorum. Bence sahaflık meslek olduğu kadar bir yaşam biçimidir. Kitaplara sadece ticari meta gibi değil de yaşayan, canlı organik varlıklar olarak bakmak sahaflığın temelidir bizce.

Kitabı elinize aldığınızda ondaki yaşanmışlığı, kendine özgü kitap kokusunu hissetmeniz lazım. Elimizde tuttuğumuz kitabın kim bilir kaç yaşamı yönlendirdiğini, belki de sadece kişisel değişimlere değil, toplumsal değişimlere de yol açtığını duyumsamamız lazım. Dükkânın kapısını açtığınız zaman evinize geldiğiniz hissine kapılmanız lazım.

Bunlar yoksa siz sadece ikinci el kitap alıp satıyorsunuz demektir. Sahaflığın ayırt edici özellikleri bunlardır bizce.

Kitabevinizde kaç kitap var? Bunları ne kadar zamanda, nasıl topladınız?

Kelime sahafta yirmi bine yakın kitabımız var. Bunların hemen hemen hepsini çevremizdeki arkadaşlarımızın, dostlarımızın dayanışma ilişkisinin bir sonucu olarak vermeleriyle biriktirdik. 

Şu notu da paylaşmış olayım: Dayanışma ilişkisi çerçevesinde kitaplarını veren arkadaş ve dostlarımızın ismini sahafımızdaki raflara verelim dedik. Nerdeyse raf yetmeyecek. ‘Dayanışma yaşatır’ sözü bir kez daha ete kemiğe büründü. Dedektif Dergi aracılığıyla bir kez daha bu arkadaşlarımıza minnet duygularımızla teşekkür ediyoruz.

Günümüzde sahaflara yönelik ilgi nasıl? Son yıllarda kitapların internet üzerinden satışı giderek yaygınlık kazanıyor. Bu durumdan etkileniyor musunuz? Dijitalleşmenin artmasıyla birlikte kitapçıdan ya da sahaftan kitap alma alışkanlığı ya da geleneksel kitapçılık bitecek mi sizce?

Yıllar önce sanırım Edip Cansever “Şiirimizde plastik de yer alacak, naylon da,” demişti. İnternet ve dijitalleşmenin hayatımızın her alanına nüfuz ettiği bir zaman dilimindeyiz. Bu bir vakıa. Dolayısıyla toptan değerlendirme yerine kitap-okur ilişkisini çoğaltacak bir mekanizma olarak değerlendirmek lazım. Bizim görüşümüz bu yönde. Ankara’daki kitabı Artvin’e ya da Hakkari’ye gönderebilme imkanını göz ardı edemeyiz. Bize düşen bu tür buluşmaların artması ve bu artışın Artvin’de, Hakkari’de vb. nicel ve nitel değişime yol açmasıdır. Kitap satışının yanı sıra böyle bir görev ve sorumluluğumuz var bizim.

Dolayısıyla internet ve dijitalleşme kitabın okurla buluşmasını azaltmaz aksine çoğaltan bir imkandır. Yeter ki bu imkânı kullanabilelim.

Söz buradan açılmışken üstünde durmak istediğimiz kimi noktalar var. O da büyük sermaye gruplarının kurdukları kitap satış siteleridir. Güçlü sermaye yapıları ile kitap satışında büyük indirimler yapan bu siteler günlük satışlarının yüksek olmasından dolayı daha düşük kargo maliyetlerine sahipler. Bir zamanlar büyük alışveriş marketlerinin çoğalması bir motto yaratmıştı: Kahraman bakkal süpermarkete karşı. Şimdi de biz sahaflar, kitapçılar için durum böyle. Sizin aracılığınızla seslenelim: Ey okur, elbet sen de geçim sıkıntısının pençesi altındasın. Ama kitap ihtiyacını büyük sermaye şirketlerinin sitelerinden giderdikçe bu sıkıntın azalmayacak aksine artacaktır. Kitabın sadece satışını değil, büyülü, sihirli dünyasını da temsil eden sahafları, kitapçıları görmezden gelmeyin. Kitabın geleceği o mekanlardır çünkü.

Kitabevinizde gerçekleştirdiğiniz etkinlikler var mı? Varsa bahseder misiniz?

Biz bütün sahaflar gibi kitap olarak değer taşıyan bütün basılı materyali bulundurmaya gayret ediyoruz. Ancak sahafımızda iki türe güncel deyimle “pozitif ayrımcılık” uyguluyoruz. Biri “polisiye / gerilim”, diğeri ağırlıklı olarak 1960 / 1990 arasını kapsayan yakın siyasi tarih kitapları.

Etkinliklerimizi de daha çok polisiye olmak üzere ağırlıklı olarak bu iki tür üstünden yaptık. Bu etkinliklerimizi söyleşi ve imza günü olarak yapıyoruz. Büyük ilgi gördüklerini mutlulukla söyleyebilirim.

Malum yaz ayları tatil ayları. Eylül ayı ile birlikte bu etkinliklerimizi devam ettirip çoğaltacağız.

Müşteri profiliniz nasıl? Daha çok hangi türde kitaplar satılıyor?

İnternet satışında sistemin kendisinden kaynaklı olarak kimler alıyor, profil nedir nerdeyse hiç bilgi sahibi değiliz. Dükkândan yapılan satışlarda ise yaş ortalaması 50 ve yukarısı olan bir demirbaş okur profilimiz var. Bunlar daha çok yakın siyasi tarihle ilgili kitaplara ilgi duyuyorlar.

Son yıllarda yerli polisiye kitaplarda nicelik bakımından bir artış söz konusu. Okurlarda polisiyeye yönelik bir ilgi gözlemliyor musunuz? Polisiye kitap satışlarınız ne durumda? Okurlar daha çok hangi polisiye yazarlarına ilgi duyuyor? Hangi tür polisiye kitaplar daha çok talep görüyor?

Sadece nicelik değil, nitelik olarak da Türkçe polisiyede bir artış söz konusu. Bu, okurların polisiyeye olan ilgisini de artırıyor doğallıkla. Burada kitap okuma kulüplerinin olumlu etkisini belirtmeden geçmek haksızlık olur. Kitap okuma kulüplerinin ilk yaygınlaştığı zamanlar bu kadar tür ayrımı olmuyordu. Daha sonra türlere göre de kitap okuma kulüpleri oluşmaya başladı. Polisiye okuyan kitap kulüplerinin çoğalması polisiye yazılmasını ve yayımlanmasını artırdı.

Ahmet Ümit, John Lee Carre, Patricia Highsmith, Agatha Christie, Sherlock Holmes gibi çok satar ve tanınmış polisiyecilerin yanına ne mutlu ki hem telif hem de tercüme olarak oldukça önemli yazarlar eklendi.

İlk ağızda Suphi Varım, Algan Sezgintüredi, Çağatay Yaşmut, Gencoy Sümer, Armağan Tunaboylu, Yaprak Öz, Elçin Poyrazlar gibi yazarlar sayılabilir. İsimlerini sayamadığımız pek çok yazarımız kendilerine haksızlık edildiğini düşünmesinler. Bu isimler ilk ağızda aklımıza gelenler. Yoksa Türkçe polisiye edebiyatta iyi bir külliyatın oluştuğu çok açık.

Tercüme polisiyelerde de Donna Leon, Dan Kavanagh önemli yazarlar.

Burada belirtmemiz gereken bir başka önemli nokta ise dergicilik. Edebiyatın yazarlar dışında pek çok ayağı vardır. Örneğin yayınevi, dağıtım gibi. Dergicilik ve dergi yayıncılığı edebiyatı besleyen en önemli unsurlardan biridir. Bu çerçevede gerek internet ortamında gerekse de basılı olarak yayın yapan polisiye edebiyat dergilerinden söz etmek gerekir.

Polisiye edebiyatın nicel ve nitel olarak gelişmesinde belli ki bu dergilerin önemi büyük. O yüzden bu dergilerin varlığını sürdürmesi kitap yayını kadar önemli. Bu çerçevede Dedektif Dergi’nin de payı çok. Biz de size teşekkür edelim o zaman.

50. SAYIYI GERİDE BIRAKIRKEN…




Tuğba Turan

Ellinci Yıl Marşı’nın ilk dizelerini pek fazla kişi hatırlamaz:

“Müjdeler var yurdumun toprağına taşına

Erdi Cumhutiyetim 50 şeref yaşına”

Dedektif Dergi’miz 50. şeref sayısına ulaşınca aklıma gelen bu dizeler aslında 50 sayıdır aralıksız bu dergide yazabilmek hakkında hissettiklerimi özetliyor. Çünkü Dedektif Dergi bir okul. Hem de devamsızlık yapmak istemeden bu okula devam eden yazarların olduğu bir okul.

Üstelik Dedektif Dergi bir aile. Dedektif Tilda’nın, yaramaz kedi Basti’nin, makyöz Tijen Hanım’ın, asistan Mehmet’in doğum yeri. Tilda’nın hikâyeleri kitaplaştıktan sonra Dedektif Dergi yeni bir kahramanın doğum sancılarına şahit oldu: Bu, Ozan Ilgın isimli bir süper kadın polisti. Bu kahramanın, kendi evreninde suya da sabuna da dokunarak yaşadığı maceralar dolu dizgin devam ediyor.

Dedektif Dergi ve Tuğba Turan işbirliği başka hangi kahramanlara ve ne gibi hikâyelere gebe, bunu hep beraber yaşayıp göreceğiz.

Dergimizi kuran Gencoy Sümer ve Turgut Şişman başta olmak üzere, okuyan, yazan, düzelten, siteye koyan, yorum yapan, merak eden, takip eden herkese sevgilerimi ve saygılarımı sunmak isterim. Yeni sayılarda buluşmak dileğiyle.

Dedektif Tilda ve Ozan Ilgın’ın annesi Tuğba Turan.


Arkın Gelişin

Bu yazıyı yazmak için oturduğumda, içimi minik bir nostalji dalgası kaplıyor. Dedektif Dergi’nin 50. sayısına ulaştığına inanmak zor. Bu inanılmaz yolculuğun başından beri bir parçası olmak benim için bir onur ve ayrıcalık oldu ve bu dönüm noktasını sadık okuyucularımız ve tüm Dedektif Dergi ailesi ile paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

İlk sayıyı çıkardığımızda, görevimiz netti: polisiye meraklılarını büyüleyecek, merak uyandıracak ve eğlendirecek bir dergi yaratmak. Sürükleyici cinayet hikayelerinden dedektiflik sanatına dair düşündürücü makalelere kadar, en titiz okuyucuları tatmin edecek içerikler sunmayı hedefledik. Geride bıraktığımızda, birlikte başardıklarımızla gurur duyuyorum.

Her sayı, geç saatlere kadar süren çalışmalar, yoğun araştırmalar ve okuyucuları “diken üstünde” tutan hikayeler yaratmanın heyecan verici zorlukları ile dolu bir aşk emeği olmuştur. Yetenekli ve tutkulu yazarlar ile birlikte, sürekli olarak en üst düzeyde içerik sunarak Dedektif Dergi’yi polisiye dergileri dünyasında ayrı bir yere koyduk.

Ancak bunların hiçbiri siz, sadık okuyucularımız olmadan mümkün olmazdı. Sarsılmaz desteğiniz, içgörülü geri bildirimleriniz ve coşkunuz her sayının itici gücü oldu. Sınırları zorlamamız, yeni temalar keşfetmemiz ve sürekli olarak mükemmellik için çabalamamız konusunda bize ilham verdiniz. Bunun için derinden minnettarım.

İleriye bakarken, bizi bekleyen yeni maceralar için heyecanlıyım. Polisiye dünyası sürekli evriliyor ve anlatılacak sayısız hikaye var. Gizem yazılarında en iyisini, taze bakış açıları, yenilikçi formatlar ve elbette en başından beri bizi tanımlayan aynı mükemmellik adanmışlığı ile sizlere sunmaya devam edeceğiz. Ben kendi adıma seri katillerin ürpertici ve ilgi çekici karanlık dünyalarını siz değerli okurlarla yazı dizilerimde paylaşmaya devam edeceğim.

Bu özel dönemde, kendi kariyerimde de önemli gelişmeler yaşandı. Yakın zamanda 10. kitabımı yayımladım ve daha birçok kitabın yolda olduğunu müjdelemek isterim. Kanada’da geçirdiğim son 6 yılın ardından, burada Türk yazarlarını tanıtmak amacıyla kendi yayınevimi kurdum. Bu yeni macera, Türk edebiyatını Kanada’daki okurlarla buluşturma yolunda atılmış önemli bir adım oldu.

Dedektif Dergi’nin bir parçası olduğum ve bu serüvenin bir parçası olduğunuz için teşekkür ederim. Dedektif Dergi’nin daha birçok sayısına, polisiye, merak, gizem, seri katil ve heyecanla dolu yeni sayılara…

POLİSİYE EKRANI-FİLMLER VE DİZİLER

SUGAR (2024-)

IMDb: 7.5

Sugar, Apple’ın dijital yayın platformu Apple TV+’ta yayınlanan bir gizem/suç, drama dizisi. İlk sezonu 5 Nisan’da başlayan yapım sekiz bölümden oluşuyor.

Sugar’ın başrolünü ve yönetici yapımcılığını Oscar adaylığı da bulunan Colin Farrell üstleniyor. Kadroda kendisine Kirby, Amy Ryan, James Cromwell, Anna Gunn, Dennis Boutsikaris, Nate Corddry, Sydney Chandler ve Alex Hernandez eşlik ediyor.

Mark Protosevic imzalı dizinin bölümlerini Fernando Meirelles ve Adam Arkin yönetti. Yapımını Apple Studios’la birlikte Protokino, Kinberg Genre ve Chapel Place Productions üstlendi.

Farrell, diziye ismini de veren Amerikalı özel dedektif John Sugar’ı canlandırıyor. Başlangıçta Tokyo’da bir Yakuza liderinin oğlunu bulmasına ve elindeki davayı kapatmasına tanık olduğumuz Sugar, çok geçmeden yeni bir iş teklifi alıyor.

Bu seferki işi, efsanevi Hollywood yapımcısı Jonathan Siegel’ın sevgili torunu Olivia Siegel’i bulmak. Kendisine kız kardeşini hatırlattığı için kabul ettiği bu davada gizemli bir şekilde ortadan kaybolan Olivia’nın başına ne geldiğini araştıran Sugar, bir yandan da Siegel ailesinin kimisi yeni kimisi uzun zamandır gömülü kalmış sırlarını ortaya çıkarmaya başlıyor. Bu sırada kendi geçmişinin peşinden gelmesi ve başının iki türlü de beladan kurtulmaması cabası…


BLUE LIGHTS (2023-)

IMDb: 8.1

BBC’de ekrana gelen Blue Lights, Mayıs 2023 itibarıyla izleyiciyle buluşan bir polisiye drama. Şimdiye kadar altışar bölümden iki sezonu yayınlandı. Kanalın polisiye yapımlarından Line of Duty’yi andıran ve büyük ilgi gören dizi, 3. ve 4. sezonları için çoktan onay aldı.

Declan Lawn ve Adam Patterson’a Blue Lights’ın senaryo yazım aşamasında  şimdiye kadar Fran Harris, Noel McCann ve Bronagh Taggart eşlik etti. Gilles Bannier ve Jack Casey ise bölümlerin yönetmenliği üstlendi.

Blue Lights’ın geniş kadrosunda Siân Brooke, Katherine Devlin, Nathan Braniff, Richard Dormer, Martin McCann, Frankie McCafferty, Andi Osho, Hannah McClean, Joanne Crawford ve Jonathan Harden gibi isimler bulunuyor. Dizinin yayını ülkemizde TV’de BBC First kanalında, dijitaldey ilk sezonuyla GAİN’de gerçekleşti.

Kuzey İrlanda merkezli Blue Lights, merkezine üç çaylak polisi (Grace, Tommy, Annie) koyarak izleyiciyi Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı’nda olup bitenlerle ve dolayısıyla bölgedeki suç dünyasıyla tanıştırıyor. Belfast’a atanan çaylaklar, Blackthorn Karakolu’ndaki farklı kıdemli polis memurların gözetiminde, bu sorunu tükenmeyen bölgede devriyeye başlıyorlar. Yol üstündeyken de kırkından sonra polis olmanın zorluklarını, teori ile pratiğin aynı olmadığını ya da bu işte kestirme ve hızlandırılmış bir yol bulunmadığını keşfediyorlar.


WICKED LITTLE LETTERS (2023)

IMDb: 7.0

Wicked Little Letters, 2023 yapımı bir İngiliz kara komedi ve suç drama filmi. Prömiyerini Eylül 2023’te Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapan film bu yılın şubat ayında Birleşik Krallık’tan başlayarak sinemalarda izleyiciyle buluştu. Ancak ülkemizde henüz vizyona girmiş değil.

Thea Sharrock tarafından yönetilen, senaryosu Jonny Sweet tarafından yazılan filmin kadrosunda Oscar ödüllü Olivia Colman, Jessie Buckley, Anjana Vasan, Joanna Scanlan, Gemma Jones, Malachi Kirby, Lolly Adefope, Eileen Atkins ve Timothy Spall gibi isimler bulunuyor. Gerçek bir skandala dayanan Wicked Little Letters’ın hikâyesi, sahil kasabası Littlehampton’da geçse de çekimleri Arundel ve Worthing’de gerçekleştirildi.

1920’lerde Littlehampton’da yaşayan halk, ki bunlara muhafazakâr ve dindar bir kadın olan Edith Swan da dâhil, komik hakaretlerle dolu tuhaf, hatta müstehcen mektuplar almaya başlar. Bunun üzerine şüpheler insanların kabadayı olarak gördüğü İrlandalı göçmen Rose Gooding üzerinde toplanır, hatta bununla suçlanır. Ancak polis memuru Gladys Moss, bundan o kadar da emin değildir. Kasabalı bir grup kadınla birlikte bu gizemi çözmek, Rose’u aklamak ve gerçek suçluyu yakalamak üzere harekete geçer.

Wicked Little Letters, mektupların anonim yazarı hakkında yürütülen bu soruşturma sırasında kasaba halkının başından geçenleri konu alıyor.

Not: Fransız yapımı Le Corbeau (1943) da benzer konulu bir suç-gerilim filmi. Henri-Georges Clouzot’nun yönettiği ve Pierre Fresnay, Micheline Francey ve Pierre Larquey’nin oynadığı film, bir dizi vatandaşın, özellikle kürtaj hizmeti vermekle suçlanan bir doktoru hedef alan, iftira niteliğinde bilgiler içeren isimsiz mektuplar aldığı bir Fransız kasabasını konu alıyor. Mektupları çevreleyen gizem, halk arasında şiddete de dönüşüyor.

Film, II. Dünya Savaşı sonrasında, Fransa’nın işgaline yakın bir dönemde kurulan bir Alman yapım şirketi olan Continental Films tarafından çekilmiştir. Komünist basın tarafından Fransız halkını aşağılayan bir film olarak değerlendirilmesi nedeniyle yönetmenin Fransa’da yönetmenlik yapması yasaklansa da protestolar sonucu 1947’de bu yasak kaldırılmıştır. Filmin üzerindeki sansür 1969’da sona ermiştir.

Öte yandan yönetmen Otto Preminer da Le Corbeau’yu Amerikan bir noir filmi olarak The 13th Letter (1951) adıyla yeniden çekti.


JOYLAND (2022)

IMDb: 7.6

Joyland, komedi, suç ve dramayı bir araya getiren 2022 Pakistan yapımı bir film. Senaryosunu Maggie Briggs’le birlikte kaleme alan Saim Sadiq’in ilk uzun metraj filmi.

Filmin başrollerinde Ali Junejo, Rasti Farooq, Alina Khan, Sarwat Gilani ve Salmaan Peerzada yer alıyor. İlk gösterimini Mayıs 2022’de Cannes Film Festivali’nde yaparak festivalde prömiyer yapan ilk Pakistan filmi oldu. Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünde gösterildi ve Jüri Ödülü’nü kazandı. Ayrıca LGBTQ temalı en iyi film için verilen Queer Palm ödülünü de aldı.

Başlangıçta Pakistan’da gösterime girmesi yasaklansa da bazı sahne kesintilerin ardından ülkede gösterime girmesine izin verildi. Yine de filmin hikâyesinin geçtiği Punjab’da gösterilmesi halen yasaktır. Ülkemizde Başka Sinema dağıtımcılığında 16 Haziran 2023’te vizyona girdi ve dokuz hafta vizyonda kaldı.

Joyland, 95. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film dalında  aday olarak seçildi. Son beşe kalamasa da 15 filmlik kısa listeye giren Joyland, bunu başaran ilk Pakistan filmi oldu. Yönetici yapımcıları arasında 2014 Nobel Barış Ödülü sahibi aktivist Malala Yousufazai de bulunuyor.

Film, Lahor’un kenar bir mahallesinde yaşayan ve düşük gelirli bir hayat süren Rana ailesinin etrafında dönüyor.

Evin uzun süredir işsiz olan küçük oğlu Haider (Haydar), bir arkadaşının yardımıyla erotik bir dans tiyatrosunda arka plan dansçısı (backup dancer) olarak iş bulur. Erkek torun özlemi çeken ailenin otoriter reisi Amanullah oğlunun iş bulmasının ardından gelini Mumtaz’a  estetisyen olarak çalıştığı salondaki işini artık bırakmasını emreder.

Yeni işinin detaylarını muhafazakâr bir çevrede yaşayan ailesinden saklayan Haider’in bir de transseksüel dansçı Biba’ya âşık olmasıyla farklı sorunlar baş göstermeye başlar. Ailenin geleceğe dair planları, çevreye ve kendilerine karşı duruşları, beklentileri ve zorunlulukları değişir.

LIZZIE BORDEN’İN BALTASI

Lizzie Borden vakası, Amerikan kamuoyunu uzun süre meşgul eden bir cinayet davasıdır. Anne ve babasını öldürmekle suçlanan Lizze Borden’in bu cinayetlerdeki rolü uzun yıllar tartışılmıştır. Bugün hâlâ olayla ilgili cevaplandırılamamış pek çok karanlık nokta vardır. Lizzie Borden, zaman içinde çocuk tekerlemelerine konu olacak kadar ünlenmiş, giderek popüler kültürün bir parçası haline gelmiştir.

Mekan: Cinayetlerin İşlendiği Ev

Olay 1892 yılının 4 Ağustos günü, Massachusetts eyaletinin Fall River kasabasında meydana geldi. Cinayetin işlendiği ev, Second Sokak’ta, arkasında ahırı olan büyük bir bahçe içinde ve üç katlıydı. Evin birinci katı mutfak ve oturma odası olarak kullanılırken, yatak odaları ikinci katta yer alıyordu. Bu kat ikiye bölünmüştü. Ön tarafta kızlar, arkada ise Andrew ve Abby Borden kalmaktaydılar. Herkes yemeğini kendi bölümünde yerdi. Üçüncü kat genellikle boş olup hizmetçi Bridget Sullivan’ın odası buradaydı.

Borden ailesinin evi: 1892 ve günümüz.

Görüldüğü gibi, cinayetin işlendiği evde beş kişi yaşıyordu. Lizzie Borden, Ablası Emma, Babası Andrew Borden, üvey annesi Abby ve hizmetçileri Bridget Sullivan. Bridget İrlandalı bir göçmendi, yirmi altı yaşındaydı.

Kişiler: Lizze Borden ve Ailesi

Scond Sokak’taki evde Bay Andrew Borden, karısı ve iki yetişkin kızıyla birlikte oturuyordu. Aslında kızlar için yetişkin yerine evde kalmış demek daha uygun düşer. Çünkü, Emma 39, kardeşi Lizzie ise 32 yaşındaydı. Bir kardeşleri daha vardı ama o fazla yaşamamış, Lizzie doğmadan önce, iki yaşındayken ölmüştü. Kızların annesiyse Lizzie üç yaşındayken hayatını kaybetmişti. Üç yıl sonra Bay Andrew Borden yeniden evlenmiş ve ikinci karısı Abby’yi kızlarının üvey annesi olarak eve getirmişti. Olay sırasında Andrew yetmiş, Abby ise altmış dört yaşındaydı.

Lizzie Borden.

Andrew Borden, çevresinde sevilmeyen bir adamdı. Bunun en önemli nedeni de cimriliğiydi. Modern alet ve imkanların hepsini reddederdi. Evine ne su, ne de elektrik tesisatı kurdurmuştu. Evde tuvalet bile yoktu. Kovalarda biriktirilen dışkılar daha sonra arka bahçeye atılırdı. Oysa Andrew zengin bir adamdı. Şehirdeki büyük bir bankanın müdürüydü. Ama geliriyle mütenasip bir hayat tarzı yaşamama konusunda müthiş inatçıydı. Aynı gelire sahip aileler, şehirde çok daha güzel evlerde oturuyorlar, aşçılara, uşaklara, at arabalarına, şık elbiselere sahip oluyorlardı. Borden’ların evi ise neredeyse yirmi yıl önce kullanmaya son vermeleri gereken gaz lambalarıyla aydınlatılıyordu. Bu durum herkesten fazla Emma’yı ve Lizzie’yi rahatsız etmekteydi.

Lizzie Borden’in babası Andrew ve üvey annesi Abby.

Zengin arkadaşlarını ziyarete gittiklerinde duydukları kıskançlık onları çıldırtıyordu. Yeterince paraları olduğu halde, istedikleri şeylere sahip olamamaları, babalarına karşı daha çok cephe almalarına yol açıyordu. Belki de bu yüzden, Lizzie Borden kentin en büyük mağazasından ufak tefek şeyler çalmayı bir zevk haline getirmişti.  Evet, o bir kleptomandı ve bu bilinmeyen bir durum değildi. Mağaza yetkilileri, Lizzie’ye kesinlikle müdahale etmiyorlar, sadece çaldığı eşyaların faturasını her ayın sonunda Bay Andrew Borden’e gönderiyorlardı.

Çifte cinayetin en önemli tanığı hizmetçi Bridget Sullivan.

Cinayet Öncesi

24 Haziran 1891 günü Second Sokak’taki evde önemli bir hırsızlık meydana geldi. Hem de güpegündüz! Emma, Lizzie ve Bridget’in evde olduğu bir sırada, biraz mücevherle elli bin dolar, kimsenin ruhu bile duymadan çalındı. Kleptomanlık sabıkasından dolayı kuşkular Lizzie’nin üzerine çevrildi ama aile meseleyi büyümeden kapattı. Andrew Borden, düşmanlarının çok olduğunu, ona ve ailesine zarar vermek için fırsat kolladıklarını iddia ediyordu. Bu olaydan sonra evin bütün kapılarına içeriden ve dışarıdan yeni kilitler takıldı.

Lizzie Borden’le babası arasındaki bir diğer tartışma konusu, üvey annesine alınan ve akrabalarının oturduğu evle ilgiliydi. Bunun üzerine adam iki kızı için kiralık bir ev satın aldı. Fakat bir süre sonra paraya ihtiyacı oldu ve kızlarından evi satmalarını istedi. Bu olay kızlarla Andrew Borden arasında bitmez tükenmez münakaşalara yol açtı.

Lizzie zaman zaman  görüştüğü komşularına babasından yaşlı ve eski moda diye söz ediyordu. Evde tuhaf bir havanın var olduğunu iddia ederek birinin bir kötülük yapacağından korktuğunu söylüyordu. 21 Temmuz günü evde uzun bir tartışma oldu ve iki kız kardeş evi terk ettiler. Şehir dışına çıktılar ve bir süre eve dönmediler.

2 Ağustos sabahı, Andrew ve karısı Abby, şiddetli bir mide ağrısıyla uyandılar. Zehirlendiklerini düşünerek doktor çağırdılar. Bayan Borden, birinin onları zehirlediğini iddia ediyor ve bunu kocasının zengin ve sevilmeyen biri oluşuyla açıklıyordu. Ancak onları muayene eden doktor, bu iddiayı ciddiye almadı. Muhtemelen bir gıda zehirlenmesiydi bu. Sebebi de Andrew Borden’in pazardan satın aldığı ucuz koyun etleriydi. Daha sonraki günlerde sütten ve ekmekten de şüphelenildi. Ama yapılan araştırmalarda herhangi bir zehir izine rastlanmadı.

3 Ağustos günü, Lizzie Borden, bodrumdaki böcekleri öldürmek için eczaneden pürik asit almak istedi. Ancak, eczacı Eli Bence, onun bu isteğini yerine getirmedi. Aynı gün öğleden sonra Borden ailesine bir konuk geldi. Bu, Lizzie’nin öz dayısı John Morse’tu. John Morse, Andrew Borden’in çiftliğini yönetiyordu. Çiftlikle ilgili bazı transferlerin yapılabilmesi için eniştesinin iznini almaya gelmişti. Aynı akşam, komşu Alice Russel’ı ziyaret eden Lizzie, evin çevresinde kuşkulu insanlar gördüğünü, babasına birinin bir kötülük yapmasından korktuğunu söyledi.

Cinayet

O sabah karı-koca Borden’ler ve misafirleri John, birlikte kahvaltı yaptılar. 8.45’de John akrabalarını ziyaret etmek için evden ayrıldı. Dokuzu birkaç dakika geçe Bay Borden postaneye ve birkaç yere uğramak için dışarı çıktı. Emma da evde değildi. Bridget ve Abby Borden ev işleriyle uğraşırken, Lizzie odasındaydı. İkinci katta temizliğe devam eden Abby, Bridget’e pencereleri dışarıdan temizlemesini söyleyince, hizmetçi kız aşağı inerek dışarı çıktı. Bir saat kadar dışarda kaldı. Bu sırada saat dokuz buçuktu. Saat 11’de Andrew Borden geri döndü. Kapıyı ona Bridget açtı. Bu sırada yukarıdan bir kahkaha duyar gibi oldu. Lizzie aşağı indi ve babasına, üvey annesinin az önce  gelen bir mesaj üzerine hasta bir arkadaşını ziyarete gittiğini söyledi. Yalnız kalan Andrew, oturma odasındaki kanapeye uzandı. Bu Lizzie’nin babasını canlı olarak son görüşü oldu. Ahırın üstündeki çatıda, balık avlamak için misineye takılan kurşunlardan aramaya gitti. Kısa bir süre sonra eve geri döndüğünde dehşet verici bir manzara ile karşılaştı: Babası kanlar içindeydi; kafası parçalanmıştı. Çığlık atarak Bridget’i çağırdı. Bridget o sırada çatıdaki kendi odasında dinleniyordu. Lizzie komşulardan yardım istedi. Saat tam 11.15’de polis arandı. Ev içinde karmaşa yaşanırken, üst katta Abby Borden’in de aynı biçimde öldürüldüğü anlaşıldı. Abby’nin cesedi yatakla tuvalet masası arasındaki kısımda, yerde ve yüzükoyun yatıyordu.

Cinayet haberini veren gazete kupürü.

Cinayetler aşağı yukarı iki saat ara ile işlenmişlerdi. Yapılan muayenede, Abby’nin cesedinin soğuduğu, Andrew’unkinin ise henüz sıcak olduğu saptandı. Bu durumda Andrew için ölüm saati 11.00  ile 11.15  arası kabul edilirse, kadının ölüm saati 9.00 ile 9.15 veya biraz daha ilerisi olmaktaydı.

Cinayet baltayla işlenmişti. Ancak balta bütün aramalara rağmen bulunamadı. Sadece bodrumda, sapı kırık bir balta ortaya çıktı. Fakat kırık sapı bulmak mümkün olmadı. Polis, katilin kan lekeleri ve parmak izi dolayısıyla baltanın sapını yok ettiği kanaatindeydi.  Giderek bütün kuşkular Lizzie Borden’in üzerinde toplanmaya başladı. Lizzie 15 Ağustos günü tutuklandı.

Lizzie Borden‘in Tutuklanma Sebepleri

Lizie Borden, vahşice öldürülen anne babasının cenaze töreninden sonra Vali tarafından, sorgusu yapılmak üzere mahkemeye sevk edildi. Burada cinayetle suçlanarak hakları yüzüne karşı okundu ve tutuklandı. Yargılanacağı mahkemeye kadar tutuklu kalacağı başka bir şehirdeki hapishaneye gönderildi. Altı gün boyunca soruşturmayı sürdüren polis, cinayet aleti olduğunu tahmin ettiği sapı kırık bir baltadan başka bir şey bulamadı. Ancak cinayetin bu baltayla işlendiğini ispatlayamadı. İddialar birer tahminden daha öteye gidemedi. Bunun dışında, eldeki kanıtlar şunlardı:

– Fırsat bakımından öne çıkan tek kuşkulu kişi Lizzie’ydi. Annesinin öldürüldüğü saat 9.30 sularında evde olan sadece oydu. Dayı John Morse akrabalarını ziyarete gitmişti. Andrew şehirdeki işlerini hallediyordu. Hizmetçi, evin dışına çıkmış pencereleri silmekle meşguldü. Emma ise hâlâ şehir dışındaydı.

– Olgular, cinayetin ev içindeki biri tarafından işlendiğini gösteriyordu. Kapı zorlanmamış, herhangi bir mücevher yahut para çalınmamıştı. Ayrıca, komşulardan etrafta yabancı birini gören de yoktu.

– 3 Ağustos günü Lizzie eczaneden kuvvetli bir zehir olan prusik asit almak istemiş, ama başarılı olamamıştı.

– Lizzie, bir gece önce komşusu Alice Russel’ı ziyaret etmiş ve birilerinin babasını öldürmek istediğinden söz etmişti.

– Lizzie, polise verdiği ifadede, cinayet günü, üvey annesinin, bir arkadaşından gelen mesaj üzerine hasta bir dostunu ziyarete gittiğini söylemiş, cesedinin evde bulunmasına bir anlam verememişti. Ancak bu yazılı mesaj asla bulunamadı ve doğrulatılamadı.

– Hizmetçi, 10.30 civarında pencere temizleme işini bitirip eve döndüğünde üst kattan gelen boğuk bir kahkaha sesi duymuş ve bunun Lizzie’ye ait olduğunu düşünmüştü. Lizzie ise annesinin ölümü ile babasının ölümü arasında kalan sürede evde olmadığını iddia ediyordu. Bu iddia önemliydi, zira doğruluğu halinde Lizzie’nin bu cinayetlerle bir alakası olmadığı ortaya çıkardı. Ancak Lizzie, üvey annesine gelen mesajdan sonra kendisinin de evde olmadığını kanıtlayamıyordu.

– Lizzie babasının öldürüldüğü dakikalarda, yani, 11.00 ile 11.15 arasında arka bahçedeki ahırın üstünde olduğunu iddia ediyordu. Birden bire balık tutma arzusuna kapılmış ve misinasına takmak için oraya kurşun aramaya gitmişti. Ancak o ağustos sıcağında ahırın üstü fırın gibiydi. Orada on beş dakika durmak neredeyse imkansızdı. Ayrıca Lizzie’ye ait ne bir ayak izi, ne de iddiasını destekleyecek bir başka kanıt polis tarafından bulunamadı.

Cinayet aleti olduğu iddia edilen sapı kırık balta.

– Lizzie’yle annesi arasında uzun bir süredir gerginlik vardı. Evi resmen ikiye bölmüş vaziyette kullanıyorlardı. Bir çok tanığa göre Lizzie, Abby’den nefret ediyordu. Ona “anne” demiyor, ondan bahsederken “üvey annem” diye vurguluyordu. Son zamanlarda gerginlik, bazı mülkiyet transferleri nedeniyle daha da artmış, babasıyla da arası bozulmuştu. Babasıyla arası daha iyi gibi görünse de zaman zaman büyük tartışmalar yapıyorlardı.

– Cinayetten kısa bir süre önce çıkan bir tartışma, Lizzie ve Emma’nın evi terk etmesiyle sonuçlanmıştı. Bir süre başka bir şehirde kalmışlar, sonra Lizzie geri dönmüş, ablası ise cinayetten sonra eve gelmişti.

– Bir yıl önce evde bir hırsızlık olmuş, Abby’nin yatak odasından mücevherlerinin bir kısmı ve parası çalınmıştı. Şüpheli durumundaki tek kişi Lizzie’ydi. Ailesi, onun kleptoman olduğunu biliyor, o ise kimsenin bilmediğini sanıyordu.

– Cinayetlerden üç gün sonra, komşu Alice Russel, Lizzie’yi mutfaktaki ocakta mavi bir elbiseyi yakarken görmüştü. Elbisede kırmızı lekeler vardı. Lizzie, bunların kırmızı boya olduğunu ve çıkmadıklarını söyledi. Polise göre bu lekeler kan izleriydi ve Lizzie cinayet esnasında üzerinde olan elbisesini ortadan kaldırmaktaydı.

Savunma

Çifte cinayetle suçlanan Lizzie Borden, kendisine çok güçlü avukatlar tuttu. Bunlardan biri eski eyalet valisi George Robinson, diğeri ise Andrew Jennings’di. Tanınmış avukatlarla, zaten epey sansasyon yaratmış olan davanın ünü iyice yayıldı. Lizzie Borden artık herkesin tanıdığı biriydi.

Davanın görüşülmesine 5 Haziran 1893 günü, New Bedford mahkemesinde  başlandı. İddia makamının tanıkları John Morse, hizmetçi Bridget Sullivan, eczacı Eli Bence, komşu Alice Russel, diğer bazı komşular ve polis yetkilisiydi. Çapraz sorgudan geçirilen tanıklar, yetenekli avukatların üstün muhakeme gücü karşısında bocaladılar. Savunma, iddia makamının bütün kanıtlarını birer birer işe yaramaz hale getirme konusunda çok becerikliydi. Öncelikle, savcılığın elinde birinci dereceden bir kanıt yoktu. Mahkemeye delil diye sunulan kanıtların hepsi dolaylı yani ikinci dereceden kanıtlardı. Şüphelerin Lizzie’ye çevrilmesinde büyük rol oynayan purik asit olayı aslında en zayıf ve geçerliği en şüpheli delildi. Lizzie, purik asite sahip olamadığı gibi, yapılan otopside herhangi bir toksik maddeye de rastlanmamıştı. Hırsızlık ve kleptomani iddiaları doğru olsa bile bununla cinayetler arasında bir bağ kurulamazdı. “Hırsızlık başka şey, cinayet başka!” Bir hırsızın cinayet işlemesi, çok nadir rastlanılan bir durumdu. Mahkeme, daha en başta, purik asit ve hırsızlık iddialarının kanıt olarak sunulmasını reddetti. Lizzie’nin babasıyla arasının açık olmasının, bir çifte cinayete yol açacak kadar derinlikte olmadığı da kolayca kanıtlandı. Kavga ettikleri doğruydu ama bu baba-kızın arasında sevgi olmadığı anlamına gelmiyordu. Andrew Borden, kızının hırsızlık hastalığını herkesten gizliyor, bütün cimriliğine rağmen çalıntı eşyaların faturasını sessiz sedasız ödüyordu. Avukatların dediği gibi, miras meseleleri yüzünden kavga eden aile bireyleri birbirlerini öldürmeye kalkışsalar, Fall Riwer’da cinayet işlemeyen adam kalmazdı.

Lizzie Borden mahkeme salonunda.

Savunmanın önemli bir ağırlığı, mutfak fırınında yakılan mavi elbiseyle ilgiliydi. Elbisenin yakılmasının iki tanığı vardı. Alice Russel ve Emma Borden. Cinayetlerden üç gün sonra katilin, ablasının ve komşu kadının gözleri önünde önemli bir kanıtı yok etmeye çalışması akla ve mantığa aykırı idi. Normal olarak beklenen, katilin bu işi gizlice yapmasıydı. Düşünülecek olursa, eğer katil Lizzie Borden’se elbiseyi gizlice yakmak için yeterince fırsatı vardı. En azından bunu Alice Russel’ın yanında yapması gerekmezdi. Çünkü mahkemede bu konuda tanıklığı o yapmıştı. Kadın koyu Hristiyan olduğundan, mutlaka doğruyu söyleyeceğini herkes gibi Lizzie Borden de biliyordu. Kısacası, Alice’in yanında elbisesini yakmaya kalkışması, aslında onun masum olduğunu göstermekteydi.

Böylece savcılığın iddialarındaki en zayıf halka da ortaya çıkıyordu. Arka arkaya iki kanlı cinayet işleyen birinin üstünün başının temiz olması imkansızdı. Ama cinayetlerden hemen sonra görülen Lizzie Borden’in elbisesinde en ufak bir kan damlası dahi yoktu. O dönemdeki elbiseleri düşünürsek, değiştirmenin çok zaman alacağını, buna elleri ve hatta yüzü ve ayakkabıları yıkamanın da eklenmesi gerekeceğini hatırlayalım. Diyelim ki, Lizzie Borden elbisesini değiştirmeye muvaffak oldu. O zaman bu durumu hizmetçinin fark etmesi gerekmez miydi? Lizzie’yi zor durumda bırakacak yığınla ifade veren Bridget Sullivan’ın, o gün evin küçük kızının birkaç kez elbise değiştirdiğine dair herhangi bir ifadesinin olmaması garip değil miydi? Tam tersine, Lizzie bütün gün aynı elbiseyi giymiş ve üzerinde en ufak bir kan lekesine rastlanmamıştı. Bir kan banyosuna dönmüş böyle bir cinayetler dizisinden sonra katilin temiz kalabilmesi mümkün değildi. Sonuç olarak, katil Lizzie Borden olamazdı.

Feministlerden Destek

Savunmanın en önemli desteği beklenmedik kamuoyu tepkisiydi. Ülkedeki bütün feministler ayaklanmış, Lizzie Borden’i desteklemeye yönelik büyük bir kampanya başlatmışlardı. Kadınlar, ellerinde pankartlarla, davanın görüldüğü mahkemenin önünde saatlerce gösteri yapıyor, gazetelerin köşe yazarları ünlü sanık lehine yazdıkları makalelerle halkı ve jüriyi etkilemeye çalışıyorlardı. Hapishanede Lizzie Borden’den röportaj almayan gazeteci kalmamıştı. Fall Riwer halkı da nefret ettikleri cimri bankerden kurtulmaları dolayısıyla duydukları sevinci saklamaya gerek görmüyordu. Ve hepsinin ötesinde jüri üyelerinde Lizzie Borden’e karşı bir ön yargı olmadığı gibi, aksine belirgin bir sempati vardı.

Davanın görüldüğü mahkeme önünde gösteri yapan ve Lizzie Borden’in masum olduğunu savunan feministler.

Karar

Davanın mahkemede görüşülmesine 5 Ağustos 1892’de başlandı. Jüri kararını 20 Haziran 1893 günü açıkladı. “Suçsuz.” Bu kararın alınmasındaki en büyük sebeplerden biri, Lizzie Borden’in ilk sorgulamasının yanında avukatı olmadan yapılmasıydı.

Lizzie Borden’den Geriye Kalan

Yeniden Fall Riwer’da ablasıyla birlikte yaşamaya başlayan Lizzie Borden evlenmemiş bir kız olarak hayatını tamamladı. 1905 yılında ablası Emma bilinmeyen bir sebeple onun yanından ayrıldı ve bir daha asla geri dönmedi. Lizzie Borden yarattığı korku yüzünden çevresindeki insanlar tarafından dışlandı. Dükkan sahipleri onun alışveriş yapmasını engellemek için o geldiğinde kepenklerini indirdiler. Arkadaşları ondan çekindiler ve uzak durdular. O ise bunlara aldırmadan yaşamaya devam etti. Kendisine yapılan muameleyi ölçülü bir soğukkanlılıkla karşıladı. Hayatının geri kalan kısmını cinayetlerin işlendiği evden uzakta, babasından kalan mirasla satın aldığı, içinde telefon, elektrik, sıcak su, tuvalet ve kalorifer tesisatının bulunduğu büyük ve modern malikanesinde geçirdi.

Lizzie Borden’in son yılları.

1927 yılında öldüğünde bütün servetini hayvanları koruma derneğine bağışlamıştı. Ne gariptir ki, onun ölümünden sekiz gün sonra Emma da hayatını kaybetti. Onların ölümleriyle birlikte bütün sırları da mezara girmiş oldu. Geride ne bir açıklama, ne bir not, ne bir mektup, hiçbir şey kalmamıştı. Cinayetleri, gerçekten Lizzie Borden’in işleyip işlemediği bu güne dek kesin olarak anlaşılamadı. Geriye ondan, şu ünlü ve tüyler ürpertici çocuk şarkısı kaldı.

Lizzie Borden için söylenen çocuk tekerlemesi.

SULAR ÇEKİLDİĞİNDE / BİR RAYKJAVİK POLİSİYESİ – ARNALDUR INDRIDASON

Gamze Yayık: Arnaldur Indradason 1961’de Reykjavík İzlanda’da doğdu. Üniversitede tarih okudu, gazetecilik ve film eleştirmenliği yaptı. Romanları 36 dile çevrildi. İsveç’ten Martin Beck ödülü, İngiltere’den CWA Altın Hançer ödülü, Fransa’dan Grand Prix de Mystere ve Caliber ödülleri, İskandinav bölgesi yazarlarına verilen Sırça Anahtar ödülü (2 kez) aldı. Romanları 14 milyonun üzerinde sattı. Indridason, The Guardian gazetesi tarafından 2011 yılında Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesinde bir numarada gösterildi. Dedektif Erlendur serisinin on dört kitabından beşi (Sırlar Şehri, Hipotermi, Sesler, Kutup Soğuğu) Doğan Kitap ve Sinemis Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmıştır.

Indridason bir röportajında yazım stilini şöyle anlatıyor,“Ben İskandinavya’dan gelen sosyal gerçekçilik üslubunda yazıyorum. Gençliğimde Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün detektifi Martin Beck’in o muhteşem atmosfer ve polis gerçeğiyle dolu öykülerini okudum. Amerikan yazarları arasında Ed McBain beni çok etkilemiştir. Bu kitaplar sosyal gerçekçiydi. Ne patlayan bombalar ne de çete savaşları… Sadece sizin benim gibi insanların başına gelenleri anlatıyorlardı. Bu eserlerime yansıdı, yazdıklarımda mutlak gerçekçi olmaya, gerçekten yaşayabilecek karakterleri anlatmaya çalışırım.”

Yazarın ilk eseri Myrin aynı zamanda İzlanda’nın da ilk suç romanı. Myrin (Jar City- ya da bizdeki adıyla Bataklık), 2006 yılında Baltasar Kormakur tarafından filme çekilmiştir. Derbeder ve depresif dedektif karakter Erlendur Sveinsson maceralarının üçü sinemaya aktarılmıştır.

Okuduğumuz roman Dedektif Erlendur’un 4. macerası. Kitabın orijinal ismi iskeletin bulunduğu gölün adı Kleifarvatn’dan alınmış.

Romanın çevirmeni Sıla Okur, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden lisans, İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler Programı’ndan yüksek lisans derecesine sahiptir. 1998 yılında başladığı çevirmenliği, 2006 yılından bu yana S&S Çeviri şirketinin kurucu ortağı olarak sürdürüyor. İnternette çevirileriyle ilgili eleştiriler var. O ve onun gibi seri çeviri metin üretenler hakkında dilin ve içeriğin kalitesini düşürdükleri suçlamaları yapılmış. Ben kitabı okurken şüpheli gördüğüm bazı cümleleri İngilizce aslıyla kıyasladım. Çevirmenin metne çok sadık kaldığını gördüm. Ancak yazar romanı İzlandaca yazdığı için biz çevirinin çevirisini okuduk. Orijinal metindeki tadın bozulmamasını beklemek gerekir.

Türkçe basılan romanın kapak tasarımı Geray Gençer’e ait. Sanatçı 2003 yılında Bilkent Üniversitesi’nde lisans eğitimini, 2013 yılında Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. European Design Awards tarafından Altın Ödüle layık görülen, Amerika Grafik Sanatlar Enstitüsü (AIGA) seçkisine ve New York Type Directors Club yıllığına kabul edilen ilk Türk tasarımcısı oldu. Gençer, kendi stüdyosunda çalışmalarını sürdürmekte ayrıca Bahçeşehir ve Işık Üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak görev almaktadır.

MEKÂN VE ZAMAN

Romanın hemen başında iskeletin bulunduğu Kleifarvatn, İzlanda’daki Reykjanes yarımadasının en büyük gölüdür. Yeraltı suyu sayesinde sulak kalan gölde 2000 yılındaki İzlanda depremi sonrası su seviyesi düşmüş, ilerleyen zamanlarda da çökelti birikimi nedeniyle gölün daha da küçülmesi bekleniyormuş.

Diğer mekân Leipzig, İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyet kontrolünün etkisinde, Doğu Almanya sınırları içinde bir şehir.

Romanda yazar tanrısal anlatıcı aracılığıyla güncel zamanda dedektiflere soruşturma yaptırıyor, zaman zaman da İkinci Dünya Savaşı sonrası 1950’ler ve 70’lere geri dönüşler yapıyor. Cesedin gölde bulunduğu ve soruşturmanın sürdüğü zaman günümüz, kurban ve katilin tanıştığı ve çatışmanın yaşandığı zamansa geçmiş.

ROMAN KARAKTERLERİ

Dedektif Erlendur Sveinsson: Zeki, asosyal, dul, kayıp vakalarına, özellikle kendi kardeşinin kayıp olayına takıntılı, işini her şeyin önünde tutan, çocuklarıyla anlaşamazken ortaklarıyla uyumlu çalışabilen biri. Kadınlarla ve içkiyle arası iyi ama en çok yalnız kalıp buzullarda kaybolan araştırma grupları hakkındaki kitapları okumayı seviyor.

Sindri Snaer ve Eva Lind: Erlendur’un çocukları. Erlendur eşinden ayrıldığında çocuklarını da terketmiş. Çocuklar büyüyünce babalarıyla görüşmek istemişler. Babalık Erlendur’un meziyetlerinden biri değil. Çocukların travma ve kötü alışkanlıkları da babalarıyla sağlıklı bir ilişki kuramamalarına neden olmuş.

Elinborg ve Sigurdur Oli: Dedektif Erlendur’un meslektaşları ve yardımcıları. Elinborg kadın, kuralcı, dikkatli ve insancıl bir polis. Yemek yapmayı hobi edinmiş ve bir yemek kitabı yazmış. Sigundur Oli radikal siyasi görüşleri olan, fikirlerini belirtmekten çekinmeyen, özel hayatı ve kişiliği konusunda hassas bir polis. Her ikisi de evli, Erlendur’un daha sosyal ve mutlu olması için uğraşıyorlar.

Valgerdur: Erneldur’un kadın arkadaşı. Eşiyle sorunlar yaşıyor ve romanın sonunda boşanmaya karar veriyor. Karakterimizle seviyeli bir arkadaşlık yürütüyor. Kadın bu romanda figüran bir karakter ancak serinin ilerleyen kitaplarında daha etkin bir rolü olacağa benziyor.

Marion Briem: Erlendur’un eski amiri. Sağlık sorunları nedeniyle bakımevinde. Dosya hakkında bilgisi var.

Katilimiz Tomas: Üniversite eğitimi için Doğu Almanya’ya giden sosyalist, idealist İzlandalı bir genç. Leipzig’de, üniversitede yaşadıkları hem siyasi görüşünü hem de hayat akışını temelden sarsıyor. Sevgilisinin akıbetiyle ilgili öğrendiği gerçekler onu yakın arkadaşı Emil’i öldürmeye kadar götürüyor. Polisin olayı çözeceğini anlayınca arkasında gerçekleri anlatan bir mektup bırakarak intihar ediyor.

Cesedi gölde bulunan Kurbanımız Emil, İzlandalı bir öğrenci, Tomas’ın arkadaşı. Zayıf karakterli biri, Tomas’ın sevgilisi Macar Ilona’ya karşılıksız bir aşkla tutkun, Leopold sahte isimle ve traktör satıcısı paravanıyla kendi ülkesine karşı casusluk yapıyor.

Lothar Weiser: Alman casus. Doğu Almanya’ya gelen sosyalist eğilimli gençlerle yakın ilişkiler kurup onları birbirini ele vermeye zorluyor, kendi ülkelerinde Sovyet Rusya adına casusluk yapmaya teşvik ediyor. Bunu yapabilmek için tehdit, şantaj, işkence gibi insanlık dışı yöntemleri kullanmaktan çekinmiyor.

Gelelim romanımızın konusuna, hikâye Sunna isimli biyoloğun göl kıyısında bir ceset bulmasıyla başlıyor. Kurban başına aldığı darbeyle ölmüş, ayaklarına bağlanan ağır bir Sovyet üretimi telsizle göle atılmıştır. Vakaya Dedektif Erlendur ve ekibi atanır.

1950’lerin ortalarında Doğu Almanya’da Sovyet rejiminin katı yönetimi etkilidir. Leipzig Üniversitesi Doğu Avrupa ülkeleri ve İzlanda’dan sosyalist öğrencileri kabul etmektedir. Tomas da bu gençlerden biridir. Ülkesindeki fakirlik ve eşitsizliğe sosyalizmin çare olacağına büyük inanç besler. Macar bir genç kız olan Ilona’yla tanışır, âşık olurlar. Gençler birlikte yaşama kararı alır. Ilona hamile kalır.

Yaşadıkları zor şartlar ve sosyalizmin uygulamada arzu ettikleri gibi işlemediğini görmeleri onları muhalifliğe iter. Ilona tutuklanır ve ortadan kaybolur. Tomas bütün çabalarına rağmen kıza ulaşamaz ve okulu bırakıp ülkesine döner. Almanya birleştikten sonra Liepzig’e ve Ilona’nın ailesinin yaşadığı Macaristan’a gider ancak kızı bulamaz.

Yıllar sonra, üniversitede danışmanlık görevi yapan, aslında Sovyet ajanı bir Alman olan Lothar Weiser’ı Reyhjavik’te görür. Weiser’ı takip eden Tomas üniversiteden arkadaşı Emil’in Iona’yı ihbar eden kişi olduğunu öğrenir. Emil, Almanya’dan döndükten sonra Sovyet Rusya için casusluk yapmaya başlamış, ismini Leopold olarak değiştirmiştir. Tomas yüzleşmek için Emil’in karşısına çıkar. Emil, Ilona hakkında kötü sözler edince öfkesine yenilir, kürekle başına vurarak Emil’i öldürür. Lothar Weiser gelir, Tomas’a kimseye bir şey söylememesini tembihler, Emil’in cesedini telsiz cihazına bağlayarak göle atar ve ortadan kaybolur.

Tomas cesedin gölde bulunduğunu haberlerden öğrenince yakalanacağını düşünerek Leipzig’de yaşadıklarını kağıda döker. Erlendur ve ekibi yoğun sorgu ve soruşturmadan sonra kapısına dayandığında da silahla intihar eder.

Roman hakkında genel görüşüm şöyle; iyi bir kurgusu var, karakterler sağlam. Diyaloglar sade ve yerli yerinde. Yazar geçmişe gidiş dönüşlerle muammayı korumayı başarmış. Ben romanın son dörtte birine kadar göldeki cesedin Lothar Weiser olduğunu düşünmüştüm. Ancak son bölümlerde Emil olduğunu anladım. Hikâye içerik olarak çok zengin. Aşk var, sosyalizm sorgulaması var, İskandinav ülkelerinde oldukça yaygın olan intihar vakaları, Erlendur ve ailesi üzerinden yalnızlık, madde bağımlılığı, parçalanmış aile ve çocukluk travmaları üzerine düşündürüyor bizi. Yan hikayeler ana hikâyeye eşlik ediyor ve okuru çoğunlukla hüzünlü toplumsal tespitlere götürüyor. Çiftçi Haruldur ve zekâ geriliği olan kardeşi Johann, eşinin trafik kazasında ölümünden kendini sorumlu tutarak sürekli Sigundur Oli’ye telefon eden adam, ortadan kaybolan sevgilisini yıllarca sabırla bekleyen ve evlenmeyen kadın gibi.

Bu anlamda toplantının başında da bahsettiğim yazarın sosyal gerçekçi üslubu başardığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sunumum bu kadar. Söz sizlerin…

Ramazan Atlen: Dedektif Erlendur serisine ait kitaplar Türkçeye sırasıyla çevrilmemiş. O nedenle sesler romanını önce okumakta fayda var. Bu kitapta yazar okuduğum diğer romanlarından farklı bir anlatım yolu seçmiş. Burada hikâye iki koldan ilerliyor. Gencoy Sümer’in bize sık sık anlattığı gibi bir yandan soruşturma sürer, diğer yandan cinayetin hikayesini öğreniriz. Bu romanda da katili cinayet işlemeye götüren olayları görüyoruz. Katilin kim olduğu geçmişteki hikâye anlatılmaya başlayınca zaten anlaşılıyor. Buradaki muamma daha çok kurbanın kimliği ve cinayetin nedeni. Romanı on yıl önce okumuştum. Konuyu bildiğim için bu sefer yazarın tekniğine odaklandım.

Mekân tasvirleri az ve detaylardan arınmış. Sahne sahne ilerlerken gün ve saat verilmiyor. Arada geçen bazı olayları bilmiyoruz, bunlar muhtemelen kurgu içinde bir önem taşımıyor. Her sahneye kısa bir cümleyle başlıyor yazar. Yazarın söyleşilerinden derlediğim bir yazım Dedektif Dergi’nin 30. sayısında yayınlanmıştı. Size o yazıdan Indridason’un yazarlık anlayışıyla ilgili bir şeyler okumak istiyorum. Diyor ki “Benim için karakterler çok önemli. Okur karakterlere kayıtsız kalıyorsa veya pek ilgilenmiyorsa hikâyeyi anlatmanın benim için bir önemi olmadığını sık sık söylerim. Karaktere her zaman büyük önem verdim, onu geliştirebilmek için kendime olay örgüsüne harcadığımdan çok daha fazla zaman tanırım. Hikayedeki tüm yarım kalmış işleri halletmemiş olsam da çoğu zaman söylemek istediğim her şeyi söylemiş olurum. Yani yazmaya başladığımda aklımdaki en önemli şey konu değil hikâyenin içinde yaşayacak olan karakterlerdir. Süslü anlatımlara katlanamayan birisiyim. İzlanda sagalarının bu derece eğlenceli olmasının nedeni konuya bağlı kalmaları ve harika bir dil kullanılmasıdır. Nasıl hikâye yazılacağını öğrenmek istiyorsanız sagaları okumalısınız. Kelimeleri tutumlu kullanmak benim yazarken başarmaya çalıştığım bir şey. O nedenle kitaplarım uzun değildir. Olabildiğince az kelimeyle mümkün olduğunca çok şey söylemek, hikâyenin temel fikri ve atmosferi hakkında uzun uzun yazmaktansa okurun dolduracağı boşluklar bırakıyorum. Okura güvenmeli. Okuyucusuna güvenmeyip her şeyi kusarcasına yazan o kadar çok insan var ki…metne hayat veren okurdur. Lafı ağzımda gevelemek benim tarzım değil.”

Çeviriyle ilgili şunu söylemek isterim. Özellikle diyaloglarda çok bizden cümleler vardı. Bu benim sevdiğim bir çeviri tarzıdır.

Gamze Yayık: Haklısın, ben de severim. Bir yerde “delikli kuruş” tabiri geçti. Bizde var acaba İzlanda’da da mı var diye baktım, varmış.

Güneş Barguş: Kitapta birkaç yerde şu söz geçti, ‘memleketin her tarafı kör itin öldüğü yerdi’. Duymamıştım böyle bir söz.

Gamze Yayık: Ben de hiç duymadım. Çevirmenin nereli olduğuyla ilgili olabilir.

Güneş Barguş: Sosyal gerçekçilik anlamında tespitler var. Mesela “Aldatan erkekten daha korkak bir yaratık yoktur.” Yazar da erkek, erkekleri çok iyi tanıyor. Kadın olsaydı, feminist düşüncelere sahip olduğunu düşünebilirdim. Bir yerde şöyle başlıyor bölüme, “Çevresine kolay alıştı. Rutubetsi döşek kokusu, orta kattaki banyonun burun direğini kıran leş gibi kokusu…” diye devam ediyor. Bir eğitimci olarak dikkatimi çekti. 2-6 yaş çocuklar söze sanki siz konuyu biliyormuşsunuz gibi başlar. Yazar da bu şekilde olaya ortasından girip başa dönüyor ve sonlandırıyor. Bu anlatım beni önce rahatsız etti. Okudukça alıştım.

İsimler nedeniyle zorlandım. Cinsiyetlerini bilmediğim için Elinborg’un kadın olduğunu çok sonra anladım. Romanda tarihi bilgiler vardı. 1947-91 arasındaki soğuk savaş dönemine dönüp tekrar baktım. Bu açıdan roman hoşuma gitti. Aslında tarih sevdiğimi düşünmüyordum ama bu romanda hoşuma gitti.

Derin Gezmiş: O bölge hikâye açısından güçlü bir bölge. Romanlarda konu sıkıntısı yaşamıyorlar. Savaş, casusluk vs. Grange’da da böyledir. Romanı çok beğenerek okudum, yazarın başka kitaplarını da okumayı isterim. Yan hikayeleri de sevdim. Örneğin Dedektif Erlendur’un çocuklarıyla olan ilişkisinde Erlendur kötü bir baba gibi görünüyor ama belki de sevmeyi hiç öğrenmemiştir. Aslında çocuklarına nasıl davranacağını bilmiyor. Onlar için çok endişeli ama onlara nasıl yaklaşacağını bilmiyor, o nedenle önemsemiyormuş gibi davranıyor. Bence yazar bunu çok iyi anlatmış. Yıllardır kaybını bulmayı bekleyen kadınının duygularını başarıyla okura hissettiriyor. Kitapta kayıp konusunun baskın oluşunu sevdim. Eşini ve çocuğunu trafik kazasında kaybeden adamı sonraki kitaplarda göreceğiz sanırım. Kurbanın Lothar olduğunu sandım, onu kötü bir karakter sandık ama aslında onun öğrencileri zaman zaman uyardığını gördük.

Ramazan Atlen: Evet, yazar onu saf kötü olarak çizmemiş.

Derin Gezmiş: Bir polisiye okuduk elbette ama ben daha çok arkadaki hazin aşk hikayesinden etkilendim. Tomas’ın intihar edişi hoş olmadı, o bölgede intihar oranının yüksek olduğunu biliyordum.

Gencoy Sümer: Arnaldur Indridason adını ve romanlarını Ramazan Atlen’in Dedektif Dergi’deki yazısıyla tanıdım, çok ilgimi çekti. Kitapları okudum ve yazarı beğendim. Bu ikinci okuyuşum olduğu için daha sindirerek okudum. Ramazan’ın dediği gibi biri geçmişte, biri günümüzde geçen iki ayrı öykü anlatılıyor. Soruşturma ve ona sebep olan olayların başlangıcı anlatılıyor. Günümüzde geçen öykü içinde yine birkaç başka hikâye anlatılıyor. Emil karakterinin Leopold ismiyle yaptığı faaliyetler ve aniden ortadan kayboluşu bunlardan biri. Bu pek çok insanı etkiliyor, polisi, çiftlik sahibini, işverenini, terkedildiği zannedilen kadını etkileyen bir olaylar dizisi var. Bu tarz romanlar hoşuma gider. Sıcağı sıcağına değil de geçmişte işlenmiş bir suçun soruşturulduğu romanları severim, kanıtlar ortadan kalkmış, ipuçları kaybolmuş, tanıklar ölmüş yahut hafızaları zayıflamış ve bunun üzerine yürütülen bir soruşturma. Feneryolu Cinayetleri romanımda da öyle bir soruşturma vardı. Bu tip hikayelerde farklı görüşler, anlatımlar olur. Ancak doğru tektir, soruşturmalar araştırmacıları içlerinden birine ulaştırır. Okuduğumuz roman toplumsal gerçekçi bir romandı. Yazar güzel bir konu yakalamış. Güzel bir anlatımla soğuk savaş döneminden Doğu Almanya’da yaşanan bir dramı, bir aşk hikayesini aktarıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iki kutuplu bir dünya kuruldu. A.B.D savaşa katılıp Avrupa’ya çıkınca Almanya’nın Rusya üzerindeki etkisi azaldı. Almanya Stalingrad’a saldırmış, uzun süren çatışmalar olmuştu. Almanya kaybedip geri çekilince bu sefer Rusya ilerledi. Rusya fakir bir ülke olmasına rağmen ordusu kalabalıktı. Amerika ve müttefikleri bir yandan, Rusya diğer yandan ilerleyerek Almanya’ya kadar geldiler, Berlin’de karşılaştılar. Böylece şehir haritada ikiye bölündü. Utanç Duvarı işte bu sınırı belirliyordu. Batıya kaçışları engellemek için Ruslar tarafından inşa edildi.  İşte bu dönem bizim ünlü casusluk edebiyatının ana damarıdır. Özellikle Doğu Almanya’da Ruslar tamamen kendine bağlı suni bir ülke kurdurdu. Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Bulgaristan’da rejimler değişti, Komünist hükümetler kuruldu. Batı’daki NATO’ya karşılık bunlar da Varşova Paktı’nı kurdular. Her an savaş çıkacakmış gibi gergin bir siyasi ortam oluştu ve yıllarca devam etti. A.B.D ve Rusya silahlanma yarışına girdiler. Macaristan ve Çekoslovakya demokratik olarak gelişmiş ülkelerdi. Bu ülke halkları diktatörlük rejimini kabullenmekte zorlandılar. Macaristan’da 1953 yılında bastırılan bir ayaklanma oldu. 1958’de bir ayaklanma daha oldu. Bu olaydan sonra Sovyetler Birliği Varşova Paktı üyeliğindeki hakkını kullanarak Macaristan’ı işgal etti.  Romandaki Ilona Sovyet rejimine karşı çıkan direnişçilerden biri ve Doğu Almanya’da hem ülkesi hem düşünceleri için mücadele ediyor. Ancak Doğu Almanya, Rus tahakkümü altında o sırada tabii.

Şahsen o yıllarda İzlanda’nın Doğu Almanya’ya öğrenci gönderdiğini bu romanı okuyunca öğrendim. Komünizme yakınlığı olan İzlandalılar olduğunu bilmiyordum. Yazar bize güzel, dramatik, aşkla harmanlanmış bir casusluk hikayesi de anlattı. Zaten romanda bir aşk hikayesi olmalı ki hikâye güzelleşsin, tadı olsun, keyifli olsun. Yazar bunları başarıyla kullanmış.

Polisin elinde son derece kısıtlı ipucu vardı. Hatırlarsanız Soğuk Savaş 1990 yılında birdenbire bitti. 1950’den beri iktidar olan partiler çöktü. Almanya’nın Cumhurbaşkanı Erich Honecker Güney Amerika’ya kaçtı. Doğu Almanya inanılmaz bir şekilde yok oldu. Bir devletin böyle ortadan kalkması tarihte görülmemiştir, özellikle de modern çağda. Bu kadar tarih bilgisi yeter. Romanı İskandinav polisiyesinin bir parçası olarak görüyorum. İzlanda İngilizvari görünür ama değildir. Shetland dizisini izlediniz mi bilmiyorum o adalar da Britanya’ya bağlı ama halk kendini Norveçli addeder. Roman İzlanda hakkında da hoş bilgiler içeriyordu. İskandinav polisiyesi Martin Beck ile başlar, doğrudur. İskandinav ülkelerinin kasvetli atmosferi, insanlarının yalnızlığı işlenir. Orada ömür uzun, insanlar 80-90 yaşında henüz dinç. Bizde de artık yavaş yavaş değişiyor gerçi ama ülkemizde yaşlılara çocukları bakar. Ama o ülkelerde öyle değil. Erlendur da tıpkı eski amiri Marion gibi bir bakımevinde yaşlanıp ölecek. Yalnızlık teması Martin Beck’te de vardır.

Modern polisiyede klasik polisiyenin aksine dedektifin özel hayatı anlatılır. Klasik polisiyelerde dedektif biraz gizemli bırakılırdı. Bu romanda ailevi ilişkiler tam dozunda verilmiş. Bıktırmıyor, okuru ana konudan uzaklaştırmıyor. Örneğin hanım arkadaşıyla geçirdikleri geceyi anlatırken konu biraz uzayacak gibi oldu, eyvah diyordum ki son beş satırda telefon çaldı. Huzurevinde kalan çiftlik sahibiydi arayan, gel sana her şeyi anlatacağım dedi. Bölüm orada bitti. İşte bu çok güzel bir kanca. Öykülerinizde mutlaka bu tür kancalar kullanmaya bakın. Bunlar okuru meraklandırır, romana, hikâyeye devam etmesini sağlar.  Roman gereksiz tasvirlerden, karakter tanımlarından, detaylardan arınmış. Dikkatinizi çekmiştir, anlatılan iki hikâyeden geçmişte olanı daha özene bezene yazılmış. Almanya’da geçen kısımlarda az diyalog var, cümleler daha uzun, mantık yürütmeleri, psikolojik tahliller, kelime oyunları yapmış yazar. Kitabın edebi kısmı orası. Genelde geçmişteki hikâye polisiyede edebi tekniklerin kullanıldığı bölümdür. Soruşturma kısmıysa yavandır, tek başına bir anlamı yoktur. Ancak diğeriyle birlikte var olabilir. Yazarın o kısmı özenerek yazdığı çok belli. Sıkılmadan okunuyor. Benim için kitabın tek olumsuz noktası, yer ve kişi isimleri oldu. Bir karakterin kadın olduğunu uzun süre anlamadım. Karakterin kadınlara özgü davranışlarından hiç bahsetmiyor.

Gamze Yayık: Bazı polisiyelerde kadın bedeni üzerine çok fazla güzelleme olur ya burada yoktu.

Gencoy Sümer: Evet, kadınla dalga geçme, alay etme, küçümseme yok.

Gamze Yayık: Roman karakterleri fiziğiyle değil kişiliğiyle orada.

Ramazan Atlen: Erlendur serisinin şöyle de güzel bir tarafı var. Erlendur’un çocukluğunda kardeşinin kayboluş hikayesi var ya, bu adamın tüm hayatını etkilemiş, takıntısı haline gelmiş. Bu nedenle kayıp vakalarına büyük ilgi duyuyor. Seride her kitap kardeş kaybı meselesini biraz daha açıyor.

Gencoy Sümer: İzlanda ilginç bir ülke. Orada sürekli yer sarsıntıları oluyor. Toprak kayıyor, buzullar yer değiştiriyor, topraktan su fışkırıyor. Bu yüzden kaybolma vakaları çok. Az nüfuslu bir ülke ama bu şartlardan ötürü kaybolmalara doğal gözüyle bakılıyor. Coğrafi nedenler yüzünden kayıplar fazla.

Toplantımız İzlanda, İskandinav polisiyesi üzerine yoğunlaşan sohbetle devam ederken siz sevgili okurlarımızla şimdilik vedalaşıyoruz. Keyifli okumalar.