Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Necati̇ Göksel i̇le röportaj

-Cehennem öldükten sonra gittiğimiz bir yer değil, yaşarken içimizde gömülü duran bir yerdir-

 

Necati Göksel, Yozgat’ta doğdu. Çocukluk yıllarından itibaren hikâyeler yazdı, karikatürler çizdi. 18 yaşından itibaren edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı.  Üniversiteden mezun olduktan sonra TRT İstanbul Televizyonu’nda yapımcı-yönetmen olarak çalışmaya başladı. Değişik türde çok sayıda programa imza attı. Bu programlarla çok sayıda ödüller kazandı. Yazarın,

Hayat Askıda
Kara Kadife
Kayıp Yolcu
Saatçi Peygamber
Gece Gündüz
Hayallerim Senin Olsun

Kafam Bozuk

Adlı romanları bulunmaktadır.

***

Facebook sayfanıza baktığımda, ilk gözüme çarpan yukarıdaki bu cümle oldu. Gizler Defteri isimli, yanılmıyorsam henüz yayımlanmamış bir romanınıza ait. Sayfanızda devam alıntınızı da okudum, oldukça çarpıcı bir bölüm yazmışsınız. Ve etkileyici cümlelerle bezeli romanınızın neden yayımlanmadığını merak ettim doğrusu.

-Bitiremedim o yüzden. Aslında 2009 yılında yazmaya başlamıştım. 2011 yılında büyük oranda tamamladım ama bir türlü 20-30 sayfalık son bölümü tamamlayamadım. Hep bir şeyler eksik kaldı ya da beğenmedim. Onun üstüne dört roman yazdım ama o romanı bitiremedim.

 

Saatçi Peygamber… Kitaplarınız arasında okuduğum ve en dikkatimi çeken bu romanınız oldu. Peygamberlik iddiasında bulunmadığını söylemesine karşın, davranışları doğrultusunda kendisine peygamberlik sıfatı addedilen saatçi ustası Kutay’ın öyküsü.. Birkaç güzel söylev ve şansının da yardımıyla, içinde yaşadığı toplumu peygamber olduğuna kolayca inandırabilme durumunu anlatıyor roman, peygambermiş gibi davranan yakın yüzyıl insanlarına bir örnek olmuş kitapta yaşananlar. Peki, sizce de toplumu bu şekilde yönlendirebilmek, kendine inandırabilmek bu kadar kolay olabilir mi? Ve bu bağlamda, Saatçi Peygamber romanınız için, her devrin romanı diyebilir miyiz?

-Diyebiliriz. Ben inançlı bir çocuk olarak büyütüldüm ama dinlerin kafamın içinde mantığını oturtamadığım epeyce yönü vardı. Hayatım dinleri muhasebe etmekle geçti denebilir. Sonunda inanılan ya da sahte kabul edilen peygamberlere ilişkin birçok çalışmayı da okuduktan sonra Saatçi Peygamber’i yazdım. Her şeye rağmen Kutay’ı kötücül birkarakter olarak resmetmedim. Bu yüzden benzer bir konuda bir kitap yazma ihtimalim olabilir, karanlık bir sözde peygamberden bahsediyorum. Bu tür karakterlerin yüzlercesi şu anda bile aramızda mevcut. Kendilerine kimisi peygamber diyor. Bizim gibi ülkelerde bunu demeye cesaret edemediği için aslında peygamber gibi davranıp kendilerine başka sıfatlar veriyorlar, evliya, ermiş, mehdi gibi… Maalesef insanların ölüm korkusu başka bir dünya hayalini ve kendilerini o hayale ulaştırma iddiasındaki sahtekârları besliyor.

 

Yine Saatçi Peygamber diyeceğim, bu romanınız aklıma doğu edebiyatının ustası denilen Amin Maalouf’u getirdi.Maalof’un; Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve peygamber olduğunu iddia eden Hasan Sabbah ilişkisini masalsı bir dille anlattığı Semerkant romanına bir atıf, ya da bu romanı yazmanızın esin kaynağı olabilir mi Saatçi Peygamber?

-Hayır, o kitabı okumadım. Bu benim kendi meselemdi. Bu toplumun nerede durduğu ya da niçin böyle olduğu sorusu din olgusunu bir takıntı haline getirmişti bende. 2004 yılında bu kitabın fikri oluştu. 40 sayfa kadar taslak yazdım. Sonra 8 yıl zihnimde olgunlaşmasını bekledim. Tabii o sıra kitabı oturtmayı planladığım tarihsel dönemi anlatan çok sayıda kitap okudum ama onlar araştırma kitaplarıydı. 2012 yılında 45 günde tamamını yazıp bitirdim.

 

Polisiye roman dalında yazdığınız Hayat Askıda ve devamı olan Gece Gündüz kitaplarınız da bulunuyor. Her ikisini de okudum. Yalın, sade ve içten bir dil kullanmışsınız. Bizden birilerini okuyoruz romanlarınızda.  Ve kitabın baş aktörü Metin Kara; otoriteye karşı duran ve asla boyun eğmeyen, şartlar ne olursa olsun kendi doğrularını yaşayan biri. Eleştirmekten korkmayan ve de sivri dilli üstelik. Özellikle polisiye roman yazarları, gerçek hayatta yapmak istediklerini romanlarındaki kahramanlara yaptırırlar, şeklinde bir şeyler okumuştum. Sizce de böyle midir, yani sosyal medyada takip ettiğim kadarıyla siz de sistemi ve düzeni eleştirmekten çekinmeyen birisiniz. Metin Kara anarşist biri. Peki ya Necati Göksel?

-Klasik anlamda anarşist değilim. Yani devletsiz bir toplum olabileceğine inanmıyorum. Öte yandan ben toplumcu da değilim, bireyciyim. Benim için öncelikli konu kurumlar değil haklardır. Özgürlük bir haktır. Özgürce seçim yapabilmek bir haktır. Oylamadan bahsetmiyorum. Kişinin hayattaki seçimlerini özgürce yapmasından bahsediyorum. Otoritenin benim adıma sansür uygulamasına karşıyım. Otoritenin benim ne izleyeceğime, ne okuyacağıma, neden yana olup olmayacağıma karar vermesine karşıyım. Zorunlu askerliğe karşıyım örneğin. Devletin vergi alması gerekli ama KDV gibi ÖTV gibi ürünün fiyatı içine gizlenmiş vergiye karşıyım. Açık, şeffaf, denetlenebilir bir sistemden yanayım. Devlet bizi değil, biz devleti denetlemeliyiz. Dolayısıyla kişinin hakları önceliklidir. Bunun karşısına çıkabilecek her türlü güce karşı durmak, başkaldırmak ve gerektiğinde onu yıkmak zorunludur. Bu anarşizmin tarifine giriyorsa beni öyle niteleyebilirsiniz.

 

Siz aynı zamanda başarılı bir yönetmensiniz, ünlü kişilerle çalıştınız, roman yazıyorsunuz. Romanlarınızdaki karakterleri oluştururken size ilham kaynağı olmuş bir ünlü var mı? Örneğin Hayat Askıda kitabınızdaki Metin Kara karakteri, bana Nejat İşler’i anımsatmıştı. Asi, bildiğini okuyan, zeki ve burnunun dikine giden biri.  Karakterleri oluştururken, yönetmen kimliğinizin bir katkısı oluyor mu?

-Hiç öyle biri olmadı. Bütün kahramanlarımı kendi içimden çıkardım. Mesela Hayat Askıda’nın meşum kadın karakteri Deniz ile iyi karakteri Selinay bir bakıma aynı kişilikten ilham alınmıştır. Biri o kişiliğin negatifi diğeri ise pozitifidir. Deniz o kişi, Selinay ise onun zıddı, olmasını arzu ettiğim kişidir. Bunun gibi şeyler…

 

Türkiye’de, Kanıt dizisi dışında akılda kalan, istikrarlı bir cinai polisiye dizisi yapılmadı, en azından benim hatırladığım kadarıyla yok. Aslında çok güzel polisiye roman yazarlarımız var, hikâye sıkıntısının olacağını da sanmıyorum. Mesela Hayat Askıda ve Gece Gündüz kitaplarınızdan sağlam bir dizi kurgusu yapılabilir. Sizce polisiye dizi ya da filmlere yeterli ilgi gösterilmemesinin nedeni ne olabilir? Deneyimli bir yönetmen gözüyle bakacak olduğunuzda, bu durumu neye bağlıyorsunuz?

-Ben hiçbir Türk dizisi izleyemedim. Bizim dizilerimizin hiçbir zekâ pırıltısı taşıdığını da görmedim. Resimli radyo tiyatrosuna benziyorlar. Konuşsunlar dursunlar. Seyretmeden dinleseniz de bir şey kaçırmazsınız. Çünkü görsel bir anlatım yok ortada. Çünkü biz okuyan bir kültürden, görsel dili gelişmiş bir kültürden değil, anlatan, dedikodu yapan, tevatür eden bir kültürden geliyoruz. Aynı şey sinema filmleri için de geçerli. Eğer, biraz sıra dışı, akıl, zekâ, hikâye ve kurgu içeren bir film yapılırsa gişe oranlarının diğerlerinin çok altında kaldığı aşikâr. Sineması, tiyatrosu, okuması, yazması olmayan bir toplumun işin içine akıl konulmuş dizilerden hoşlanmaması kadar doğal bir şey olamaz.  Bir toplumun seviyesi seçimlerinden anlaşılır zaten. Seçim derken kastettiğim kullandığı oy değil sadece, sanatçısı kim, şehirleri nasıl,  vaktini nasıl değerlendiriyor… Türkiye’de akıllı adamı fazla yaşatmazlar, anında alaşağı ederler. Çünkü burası dünyanın tam ortasında, bir orta zekâlılar cennetidir. Aklınızı korumanın tek yolu tıpkı diğerlerinden farksızmış gibi görünmek. Onun için de birbirinden kötü dizi ve filmler yapılıyor. İyisini yapan batıyor zaten, istisnalar kuralı bozmaz.

 

Sizinle ilgili dikkatimi çeken şeylerden biri de, ilgi alanlarınızın çeşitliliği oldu. Tarih, arkeoloji, felsefe, edebiyat, sanat, sinema… Sayarken bile baş döndürüyor. Ve bu kadar çeşitliliğin romanlarınızdaki karakter seçimine de önemli bir katkısı olduğu akla geliyor. Peki, karakter seçimi ve o karakterin hikâyeye nasıl oturacağı konusunda hiç zorlandığınız oldu mu? Eğer olduysa işin içinden nasıl çıkıyorsunuz?

-İlgi alanlarımın genişliği ve çeşitliliği beni elbette geniş ufuklu ve kültürel olarak da zengin kıldı. Bu ilgi ve merak duygusu elinizde olan bir şey değil. Sizin doyumsuz bilgi isteğiniz iradenizi ele geçiriyor ya da iradeniz bizzat bu merak duygusunun kaynağı. Bu birikim karakterlerimi değil, konularımı seçmede bana büyük bir genişlik kazandırdı. Hem polisiye, hem tarihsel, hem romantizm, hem kara roman türlerinde ayrıca sufiyane ya da din olgusunu ele alan eserler verdim. Bilim kurgu tarzı eserlerim de olacak. Fakat aslında hepsi tek bir kaynaktan çıkıyor: Sizin bilgiye olan iştahınız ve zihninizin bunlar arasındaki hayal bağlantılarıyla ortaya çıkardığı hikâyeler.

 

Yazdıklarınızdan; her şeyin bir gün gelip geçeceği ve hayatı çokta ciddiye almamak gerektiği, olacak olanın muhakkak gerçekleşeceği şeklinde bir izlenim edindim. Kötü anlamda işleyen sistemi ve yenidünya düzenini eleştiren anarşist ruhlu biri olarak (Bence sizi tanımlayan yegâne kelime bu diye düşünüyorum), bu iki durum birbiriyle çelişmiyor mu? Yani önce bırak kendini kadere teslim et, olacağın önüne geçemezsin düşüncesi ile kötü giden sistemi değiştirmeye bak ve kendini bu dişlinin çarkına kaptırma. Biri tasavvufi düşünce, diğeri ise daha tezat bir yaklaşım. Siz ne dersiniz?

-Ben hiçbir zaman kaderci olmadım. Coğrafya kaderdir ama içinde ne yapacağınız size kalmıştır. Toplumların yarattığı bütün müesseseler yapaydır. Dolayısıyla gerektiğinde yıkılabilir. Tıpkı bir zamanlar sıfırdan yapıldığı gibi. Bu yüzden akla ve mantığa aykırı hiçbir kurum, kural tanımam. Hayatı çok ciddiye almamaktan kastım, bizzat insanlar tarafından oluşturulan, içinde yaşadığımız sistemin yapay olduğunu ifade etmek içindi. Eğer uyandıysanız ne ala, uyanmadıysanız zaten ben ne kadar uyarırsam uyarayım beni değil sistemi ciddiye alacaksınız. Uyandıysanız, zaten uyuyamazsınız. Kimsenin uyumasını da istemezsiniz. Çünkü artık siz sistemin dışında düşünen bir beyinsiniz. Devlete, ırka, dine, millete tapınmanın bir anlamı yok. Çünkü onlar tarihsel sürecin eseridir. Tarih ve coğrafyaya saplanıp kalmayınız. İki bin yıl önce Roma’da doğmuş olsanız bir Romalı olacaktınız. Dininiz roma dini olacaktı. Nerede doğduysanız, dilinizi, dininizi, milletinizi o coğrafya kodluyor. İçinde yaşayıp tapındığınız kurumların çoğu Fransız devriminden doğdu. Kısacası kendinizi içinde bulduğunuz tüm kurumlar, buna diliniz de dâhil sosyal olarak inşa edilmişlerdir. Etrafınızdaki her şey inşa edilmiştir. Gerçeklikle aranızdaki bağ çoğu zaman kopmuştur. Çünkü sistemin kodlarıyla düşünürsünüz.

 

Yönetmenlik yaparken, belli bir senaryo üzerinde var olan karakterleri siz yönetip yönlendiriyorsunuz. Yazarlık tarafında ise senaryo da sizin, karakterlerde size ait ve istediğiniz şekli verebiliyorsunuz. Bu yönleriyle her iki sanat dalı birbirini tamamlıyor görünse de, sizin için yönetmenlik mi yoksa yazarlık tarafı mı ağır basıyor? İki meslekten birini tercih etmeniz gerekseydi mesela?

-Yazarlığı tercih ederdim. Çünkü kâğıt ile kalem arasına kimse girmiyor. Paranız yetmediği için daha yeteneksiz kameramanla çalışmak zorunda kalmıyorsunuz. Hikâyenin ruhuna vakıf olamamış dangalak bir oyuncuyu kalıba sokmak için dişlerinizi sıkmak zorunda kalmıyorsunuz. Ne kadar yetenekliyseniz o kadar yaratıcısınız.

 

Hayat Askıda kitabınızın Metin Kara’sı romantik bir karakter olmuş. Öyle ki devam kitabınız olan Gece Gündüz’de bu romantizm daha da ön plana çıkıyor. Siz de öyle misiniz, yani romantik biri diyebilir miyiz sizin için?

-Ben inanılmaz ötesi romantik biriydim. Öyle görürüm kendimi. Hatta marazi denecek kadar, hastalık derecesinde romantik biriydim. Hayatıma girip çıkan iki kadın, giderken o romantik yanımdan da bir parça götürdüğü için artık o romantizmden pek azı var. Acılar insanları olgunlaştırır derler ya, aslında acılar insanları pişiriyor. Pişerken birçok şey ölür, malumunuz, sebzedeki vitamin bile ölür.

 

 

Romanlarınızı istediğiniz gibi özgürce yazabiliyor musunuz yoksa aman suya sabuna dokunmayayım şeklinde endişeleriniz oluyor mu?

-Bu ülkede tamamen özgür hissetmeniz mümkün değil. Din tabudur. Milliyet tabudur. Mesela Ermeni meselesi tabudur. Devlet tanrılaştırılmıştır.  Bu kadar çok tabunun olduğu yerde sınırsız bir özgürlük olabilir mi? Orhan Pamuk’un, Aziz Nesin’in yaşadıklarını hatırlayın.  Bana gelince, oto sansür yaptığım bir tek cümlem var. O da Saatçi Peygamber isimli romanımdaydı. Rahatsız hissedeceğim bir durum olmadı çünkü ben en çok toplum ve devleti eleştiriyorum ki, bunu Türkiye bağlamında değil, küresel çerçevede yaptığım için eleştirilerim bu ülkeye mahsus değildir. Bu yüzden kimse üstüne alınmıyor.

 

 

Sizce bir kitabın çok satması onu en iyiler listesine sokabilir mi? Bu bağlamda, sizin bir kıstasınız var mı?

Bence bir kitabın çok satması popüler olduğu anlamına gelir. Yani ortalama zeka düzeyinin üstüne çıkmayacaksınız ki, popülasyon sizi anlasın, kitabı alsın. Ortalama zekâya hitap edecekseniz ve kendi zekânız onun yukarısındaysa taviz vereceksiniz. Ben de çok satmak istiyordum. Yazarak geçinen biri olmak istiyordum.  Bunun için de anlaşılır olmak gibi bir derdim vardı. Şimdi kendi dilimi buldum. Kafam Bozuk, bu yüzden ötekilerden daha katmanlı bir romandır. Beni benim zekâmla boy ölçüşecek okur alsın istiyorum.  Zeki okur istiyorum. Wattpad’da okuduğu şeyleri eser sanan dangalaklar beni okumasın. Okusa da kafası basmayacak zaten, yazıktır, günahtır, kitaba, mürekkebezulümdür. Bir seviyenin üstünde olan kişi aşağıya inerek bir şey başarmış olmaz, aşağıdakini yukarı çekerek bir şey başarır. Bütün büyük insanların yaptığı budur. Uygarlık sanıldığı gibi insanlığın ortak ürünü değildir. Sayıları belki yüzlerle, binlerle ifade edilebilecek mucizevi insanların vasatı değiştirmesiyle yol alınmıştır.

 

Son romanınız, Kafam Bozuk kitapçılarda yerini aldı ve gelen ilk yorumlar gayet iyi. Öncelikle okuyanı bol olsun diyelim. Peki, Kafam Bozuk nasıl bir roman, okuyucu neler bulacak içinde?

 

 

-Sert bir kahraman bulacak, “dinsizin hakkından imansız gelir” türünden. Öncekilere göre daha fazla zihni çalıştıran bir eser olduğunu düşünüyorum.  Çok katmanlı bir kitap, boyutlar var kitabın içinde. Tam gerçeği bulduğunuzu sandığınız anda boşluğa düştüğünüz anlar var. Öyle ki, kitabın kahramanı her şeyi anlattığı halde anlatıcıdan da kuşku duyabiliyorsunuz. Dünyaya ilişkin farklı bir bakış açısı var kahramanın, insanlığa ilişkin de benimle aynı duyguları paylaşıyor. 

 

 

 ‘’Benim adım Ayaz. Kafam fena halde bozuk. Hiddetim şiddetimi besliyor, şiddetimse beni dünyaya karşı daha da sinirlendiriyor. Bu dandik hayatı benim ağzımdan dinlemek istersen kitabın kapağını aç, yoksa kitabı bırak ve bas git.‘’ Yine oldukça iddialı bir romana benziyor, Kafam Bozuk. Bu bir dünyaya meydan okuma romanı mı yoksa?

-Kafka’nın cümlesiyle yanıt vereceğim: “Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?”

 

Hayat Askıda’nın başkarakteri Metin Kara, romantik bir kahraman. Sürekli vicdanı ile hesaplaşıyor. Çok duygusal, bitmek bilmeyen bir sevgi açlığı çekiyor gibi. Kendisinden yardım isteyen kimseyi kıramayacak kadar da naif bir kişilik. Oysa ki yeni romanınız Kafam Bozuk’taki kahramanımız Ayaz; ismiyle münhasır olmak üzere tam tersi bir kişilik. Hayatta belli bir amacı olmayan, ahlaki ve vicdani değerleri umursamayan, yasaların vız geldiği ters köşe bir karakter. Peki sizin hayal gücünüze en yakın karakter hangisi? Metin Kara mı yoksa Batur Ayaz’mı?

-İkisinin ortasında bir yerdeyim. Zamanın darbeleri içimdeki Metin Kara’yı çok kırdı.  Benden bir Ayaz yarattı.

 

Kitaplarınızı okuduğum ve anladığım kadarıyla, değişik tarzınızla edebiyat dünyasına meydan okur gibisiniz. Naif bir kitap yazdıktan sonra, bir bakıyoruz ki son derece sert iç hesaplaşmalar içeren bir türde romanınız çıkmış. Bu değişkenlik gösteren duygu iniş çıkışları sizi yormuyor mu?

-Hayır yormuyor. Ben okuru yorar mı diye soruyorum. Çünkü bu eserleri okuyan biri, hepsini aynı kişi mi yazdı diye sorabilir. Bir yandan polisiyesever bir kitle yakalamışken diğer türde verdiğim eser onlara hitap etmeyebilir. Fakat ben kitaplarımı öncelikle kendimi tatmin etmek üzere yazdığım için bu soruya bir yanıt aramıyorum. Kendimden başka kimseye meydan okuduğum da yok. Bundan kastım mütevazı olmak değil, ben yekpare bir edebiyat dünyası görmediğim gibi bu soyut kavramın içini nasıl dolduracağımı da bilmiyorum. Türkiye’deki edebiyat dünyasına her kim yön veriyorsa onlar benim yazdıklarımdan habersizler. Benim dışımda çok sayıda başka iyi yazar var. Onlardan da habersizler. Her kimse bu edebiyat dünyası onların kendilerinden başka hiç kimseye faydaları olduğunu da sanmıyorum. Olsaydı Ahmet Ümit’ten beri yirmi yıldır bir tanecik olsun yeni bir isim ortaya çıkarırlardı. Yok mu, bence var ama çıkamıyor. Çünkü üstatların edebiyat dünyası fildişi kulede yaşanıyor, yeni çıkan eserler arasında değil. Bizim polisiye yazarları bunu fark ettikleri için bir birlik çatısı altında bir araya gelme ihtiyacı hissettiler.

 

Ben sizi başarılı bir yönetmen ve yazar kimliğinizle birlikte, filmlerini çok sevdiğim  Quentin Tarantino’ya benzetiyorum. Sadece çok satmak amaçlı klişe romanlar yazmak yerine cesur diyaloglar içeren, okuyucuyu kendi ruhuyla hesaplaşmaya itip özgür ruhunu ortaya çıkaracak romanlar yazmak, her yazarın başarabileceği bir şey değil. Ve bunu özellikle son romanınız olan Kafam Bozuk’ta ön plana çıkardığınızı görüyorum. Evet, bence özgün ve cesur tarzınızla edebiyat dünyasına bir meydan okuma görüyorum, bu da kitaplarınızın cazibesini bir hayli artırıyor. Peki siz, kendinizi ünlü birine benzetseydiniz, bu kim olurdu?  Ve tabii hangi yönüyle?

– Tarantino’ya benzetilmemi doğal karşılıyorum. Olabilecek benzetmelerden biri. Eğer kendimi birilerine benzetecek olsam Sinema dünyasının Coen kardeşlerine benzetirdim. Yine Paul Thomas Anderson’a (yönetmen) benzetirdim. Biraz Martin Scorsese’ye de benzetirdim. Hatta Woody Allen’dan bile ufak da olsa bir parça var içimde. Gördüğünüz gibi kendimi benzetebileceğim bütün kişiler sinema dünyasından. Edebiyat Dünyası’nda bir idolüm yok. Fakat ilk gençlik yıllarımda Çehov, Pirandello, Kafka, Jack London gibi yazarlardan etkilenmiştim. Gördüğünüz gibi yazarlarım bile çok farklı tarzlarda eser veren kişiler.

 

Şiir yazmayı denediniz mi hiç? Ki bence bu duygu yoğunluğunu şiirle de çok iyi aktarabilirsiniz okurlarınıza.

On sekiz yaş civarımda denemiştim. Hatta Konya’da yayınlanan Konevi isimli dergide bir şiirim yayınlanmıştı. Şiiri benim yaptığım resimle süslemişlerdi. Nazım Tektaş isminde Beyazıt Kitapçılar Çarşısında kitapçı dükkânı olan şair bir ağabey vardı. Heyecanla ona götürdüm dergiyi.  Baktı, baktı… Sonra  “Resim pek güzel” dedi. Anlatır anlatır hala gülerim. O yaşıma göre bence fena değildi. Ben şiir yazsam biraz anlatımcı biraz da izlenimci olurdum. Muhtemelen kelimelerle resim yapardım.

 

Öncelikle, bize ayırdığınız değerli zaman ve sabrınız için çok teşekkür ederim. Yeni kitabınız tekrar hayırlı olsun. Necati Bey, hayata dair sadece tek bir şey söyleme şansınız kalsaydı bu ne olurdu diyerek, son cümleyi size bırakmak istiyorum. 

-Dünyaya gelmesem daha iyi olurdu.

Polisiye ama Hangi Tür Polisiye?

Bu yazıyı, ülkemizde hızla gelişmekte olan polisiye roman/hikaye yazımına ve okuyucu kitlesine rağmen, tanımlanmadan karmakarışık olarak duran ‘polisiye’ türlerini aydınlatma çabasıyla kaleme almak istedim. Bunu yapmaktaki amacım hem polisiye yazmak isteyenlere hem de polisiye okumak isteyenlere yardımcı olmaktır. Çünkü ülkemizde ‘polisiye’ denince belli türde bir roman/hikaye anlaşılıyor ve insanlar o türü ya seviyor ya da her polisiye kitabını o tür sanıp sevmem diyerek silip atıyor. O yüzden detaya inmek gerekiyor.

Polisiye ama hangi tür polisiye?

‘Polisiye’ kelimesi sadece bizim ülkemizde kullanılan bir tanımlama sözcüğü. Araştırmamın  başında bu tanım hep önümde bir engel oluşturdu. Kelime anlamıyla kapsayıcı olmasına karşın, ülkemizde verilen ya da içi doldurulan anlamıyla özelleştiricidir; yani polisiyenin sadece belli bir türüne yakıştırılmıştır. Araştırmamın sonunda, kapsayıcı özelliği dolayısıyla bu kelimeyi bir şemsiye terim olarak kullanmaya karar verdim. Türlerini buna dayanarak açıklamaya çalışacağım. Yazmak veya okumak isteyenler hangi türden hoşlandıklarına karar verebilsinler diye.

 

Polisiye edebiyat ve üç ana türü:

Polisiye edebiyat, ana konusunda suçla ilgili bir olayın anlatıldığı nesirdir ve başlıca üç türe ayrılır. Bunlar; suç polisiyesi, gerilim polisiyesi ve gizem polisiyesidir.

Kuşkusuz suç, gerilim ve gizem unsurları bu üç türde de bulunabilir tıpkı muallakta bırakmak (suspense) gibi. Ancak burada kastedilen bu unsurlar değil, bizzat biçimin/tarzın (genre) kendisidir. Ve bu biçimler/tarzlar belirgin bir şekilde birbirlerinden ayrılırlar. Dolayısıyla gerilim polisiyesi dendiğinde ne anladığımızla, gizem polisiyesi dendiğinde ne anladığımız birbirlerinden farklı şeylerdir. Bütün bu ayırıcı özelliklere rağmen türler arasında yine de geçişler olabileceği gerçeğini  gözden uzak tutmamak gerekir.

 

Polisiye edebiyatın dünyada gelişimi:

Dünya edebiyatına baktığımızda batıda polisiyenin gizem (mystery) edebiyatıyla, doğuda ise, suç (crime) edebiyatıyla ortaya çıktığını görürüz. İlk örnekler olarak, Edgar Allan Poe’nun 1841’de yazdığı Morgue Sokağı Cinayetleri’ni (The Murders on the Rue Morgue) ve Fyodor Dostoyevsky’nin 1866’da yazdığı Suç ve Ceza’yı (Crime and Punishment) sayabiliriz. Poe’nun bu öyküsü dünyada ilk dedektif kurgusu olarak kabul edilir ve okuyucu, kapalı oda cinayeti ile ilk defa bu öyküyle tanışır. Poe, ayrıca suçlunun kafasından geçenleri edebiyatın konusu yapan ilk yazardır. Öyküleri, genellikle gerilim ve korku öğeleriyle bezelidir. Dostoyevsky’nin Suç ve Ceza’sı ise tipik bir suç romanıdır ve içinde çözülmesi gereken bir polisiye gizem olayı yoktur. Sadece polisiye olay vardır ve suçlu baştan itibaren bilinir.

Tabii Charles Dickens’ı ve hele Wilkie Collins’i anmadan geçmek olmaz. Dickens 1853’de yayınlanan Kasvetli Ev (Bleak House ) romanında, muallakta bırakma yöntemini ve gizemi ustaca kullanır. Dickens’in yakın arkadaşı Wilkie Collins ise Beyazlı Kadın’ı (The Woman in White) 1860’de yazar. 1868’de yazdığı Aytaşı (The Moonstone) ilk gerçek İngiliz dedektif romanı olarak kabul edilir.

1878’de yayınlanan Leavenworth Davası (The Leavenworth Case) ile ilk kadın dedektif roman yazarı olan Anna Katherine Green, sonradan çok kullanılacak olan ‘detect’ yapma; yani bulgulama, ip uçlarından yola çıkarak suçluyu bulma yönteminin ilk adımlarını atmıştır. 1887’de Arthur Conan Doyle bu yöntemin öğelerini, Poe’nun kahramanından esinlenerek yarattığı Sherlock Holmes’un maceralarını yazarken bolca kullanır.

1909’da Fransa’da, Maurice LeBlanc, Arsen Lüpen’i yayınlamaya başlar. Arsen Lüpen’in kendisi, zenginden alıp fakire veren bir hırsızdır ama aynı zamanda da özel dedektiftir; komedi ve macera yanı ağır basar. Kendi gibi bir özel dedektif olan Sherlock Holmes ile yolları çakışır.

Ve ardından polisiyenin Altın Çağ’ı gelir. 1920’lerle 1930’lar arasındaki bu döneme  imzasını atan tek yazar vardır; o da yurdumuzda da çok iyi tanınan Agatha Christie’dir. Agatha Christie sadece polisiyenin bir dönemine değil, belli bir şekline, formatına imzasını atmıştır ki bu polisiye gizem edebiyatının gelişimi açısından büyük önem taşır.

Christie, sadece “kim yaptı?” (Whodunnit?) diye de bilinen polisiye bir muammayı çözmeyi ana konusu yapan gerçek dedektif edebiyatını değil, onun alt türlerinden biri olan rahat polisiye edebiyatını (cozy mystery murders) da yaratmıştır. Miss Marple ile başlayan bu tür bugün batıda almış başını gitmiş, hatta kendi alt-alt türlerine bile ayrılmış durumdadır: Ev dedektif hikayeleri (domestic mystery), ev hayvanları dedektif hikayeleri (pet mystery) gibi.

 

Polisiye gizem edebiyatı ve alt türleri:

1-Rahat polisiye (cozy):

Önceleri sadece Miss Marple hikayelerine rahat polisiye dense de bugün gelinen aşamada Hercule Poirot’nun maceraları da rahat polisiyenin sınırları içinde görülmektedir. Altın Çağ ile zirveye çıkan bu tür polisiyede şiddet, küfür ve argonun yanı sıra,  seks, cinayet ve ceset betimlemeleri de yoktur. Hikaye; güzel, rahat bir dünyada başlar. Bütün ipuçları okuyucuya verilir. “Kim yaptı?” (Whodunnit?) kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalınır. Olayları çözmek için beyin ve sağduyu kullanılır; sonunda gerçek bir gizem/muamma çözümü sunulur. Hikaye, başladığı gibi yine rahat bir ortama dönerek biter. Dedektif, amatör veya profesyonel bir kişi olabilir; fakat kesinlikle resmi polis değildir. Hikayenin kurgusu, her konum ve zamana yerleştirilebilir. Olaylar bir köyde, bir evde, bir şehirde, uzayda, günümüzde, tarihte veya gelecekte geçebilir. Bunlar içerikle ilgilidir, biçimi belirlemezler. Agatha Christie’nin yanı sıra Erle Stanley Gardner ve John Dickson Carr bu türde yazarlar.

2-Sert polisiye (hard-boiled):

1920’lerde, Amerika’da polisiye gizem edebiyatında yeni bir alt tür ortaya çıkar. Dashiell Hammett, Mickey Spillane ve Raymond Chandler’ın başını çektiği bu tür dedektif edebiyatı, sert polisiye (hard-boiled) diye bilinir. Sert polisiye edebiyatında, rahat polisiyedeki gibi çözülmesi gereken bir gizem vardır ve hikayenin sonunda bu gizem çözülür; fakat yöntem farklıdır. Şiddet, küfür ve argo, kabadayılık bolca kullanılır. Seks, cinayet ve ceset betimlemeleri bulunabilir. Hikaye zaten güzel olmayan bir dünyada başlar ve gene orada biter. Sonunda bir burukluk vardır. Dedektif çoğunlukla resmi polis olmakla beraber, profesyonel bir özel dedektif de olabilir; ama kesinlikle amatör değildir. Dedektif, bu güzel olmayan dünyayı değiştiremeyeceğini bile bile görevine devam eder. İşlenen suç genellikle cinayettir. Bu türün de odak noktası, rahat polisiyedeki gibi suçun kendisidir. Organize olmuş suçlar da işlenebilir. Olay, rahat polisiyede olduğu gibi her yerde ve zamanda geçebilir: köyde, şehirde, kasabada, kilitli odada, uzayda, tarihte, günümüzde ve gelecekte.

1940’lardan itibaren sert polisiye edebiyatına  yeni alt-alt türler katılır. Bunlardan biri de polis prosedürüdür. Televizyonun hayatımıza girmesi, özellikle Amerikan hukuk sisteminde polisin izlediği prosedürün bilinmesini sağlamış, bu da bu alt-alt türün ortaya çıkmasına aracı olmuştur. Gelişen bilim ve adli tıp (forensic) ile birlikte bu tarz kurgular da sert polisiyeye eklenmiştir.

Sert-polisiyenin alt-alt türlerinden Kara polisiye (noir mystery) de yeni alt-alt-alt türlerle zenginleşmiştir; İskoç karası (tartan noir) ve kuzey karası (Scandinavian noir) gibi.

3-Tatlı-sert polisiye (soft-boiled):

Yukarıdaki türlere girmeyen ama her ikisinden de unsurlar barındıran gizemli polisiye edebiyatıdır. Örneğin, içinde seks ya da şiddet unsurları olabilir ama sert polisiyedeki kadar detaylı (grafik) değildir. Cinayet veya ceset, sert polisiyede olduğu gibi açık seçik, detaylara inilerek betimlenmez ama yer alabilir. Maurice Leblanc, George Simenon ve Arthur Conan Doyle’un kitapları bu türdür.

Bazen de hikaye/roman, rahat polisiye gibidir ama komedi yanı ağır basar ya da hafif seks içerir; o da bu türe girer. Son yıllarda deli-dolu polisiye (caper mystery) ortaya çıkmıştır. Yerinde duramayan bir  polisiye gizem olan bu alt-alt türde, suç çoğunlukla cinayet değildir. Biçim itibariyle rahat polisiyeye girse de eğer içinde az da olsa seks, küfür, şiddet varsa tatlı-sert polisiyeye dahil olur.

Eğer bir polisiye gizem hikayesinde siyasi bir konu ya da tarihsel bir konu işleniyorsa yine biçimine göre yukarıdaki üç türden biri olur. Aynı durum mesleki konular için de geçerlidir. Daha önce de belirttiğim gibi siyasi, tarihsel, mesleki konular içerik ile ilgilidirler türü belirlemezler.

 

Polisiye suç (crime) edebiyatı ve alt türleri:

Polisiye gizem edebiyatı “Kim?” sorusuna odaklanırken, suç edebiyatı ‘Nasıl?’ sorusuna odaklanır. Burada, suçlunun nasıl yakalanacağı ya da yakalanmayacağı önemlidir. Suç edebiyatında dedektif bulunmayabilir; katil baştan bilinebilir ve çözülmesi gereken bir gizem olmayabilir. Eğer bir gizem varsa da polisiye gizem edebiyatındaki gibi hikayenin odak noktası değildir. Doğru ile yanlışı ayırmaya yardım eden prensiplerdeki bozulma ya da yozlaşma onun konusudur. Toplum ile kişi arasındaki çelişki; bu kokuşmuş dünyada bireysel onur, içtenlik ve gurur; kişisel özgürlük ile toplumsal ve hukuksal kurallar arasındaki çelişki; istekler ve sorumluluklar arasındaki çelişki onun ilgi alanına girer. Polisiye gizem edebiyatı akla ve sağ duyuya hitap ederken suç edebiyatı dramatiktir. Kara roman/hikaye (noir) diye adlandırılan alt türleri vardır.

 

Polisiye gerilim (thriller) edebiyatı ve alt türleri:

Gerilim (thriller) edebiyatı ise duygulara hitap eder. Edgar Allen Poe’dan bu yana, korku, şüphe, endişe, kaygı gibi karanlık duygular onun odak noktasıdır ama bir korku (horror) edebiyatı değildir. Suç okuyucunun gözü önünde işlenir. Suçlu bilinebilir ya da tahmin edilebilir. Bütün kitap boyunca sorulan soru, suçlunun ikinci bir suçu işlemeden önce yakalanıp yakalanmayacağıdır. Fakat sonuna kadar suçlunun detayları verilmez son anda suçlu ile ilgili her şey açığa çıkar. Halbuki polisiye gizem edebiyatında suçlu asla sonuna kadar bilinmez, tahmin edilemez ama onunla ilgili ip uçları verilir. Gerilim edebiyatında kahraman, sürekli tehlikededir; suçlunun suçunu ispatlamaya çalışır; aksi taktirde bütün hayatı risktedir. Alt türleri şunlardır: Epik gerilim, psikolojik gerilim, doğaüstü (supernatural) gerilim, fantastik gerilim ve casusluk (espionage) edebiyatı.

 

Son söz:

Sonuç olarak, polisiye edebiyatının üç ana türden oluştuğunu görmekteyiz. Bunlar, suç polisiyesi, gerilim polisiyesi ve gizem polisiyesidir. Diğer türler bunların altında yer alır ve her zaman kendi aralarında bir geçişgenlik söz konusudur.

Polisiye gizem edebiyatı, kesinlikle bir dedektifin bulunduğu polisiye türüdür. Bu nedenle dedektif edebiyatı/polisiyesi olarak da adlandırılır. Diğer türlerde, yani suç ve gerilim polisiyelerinde ise amatör ya da profesyonel bir dedektifin bulunması şart değildir. Bir hikayede dedektif var ama gizem yoksa, dedektif polisiyesi olarak sınıflandırılamaz. Aynı şekilde, dedektif var ama suçlunun kim olduğu baştan biliniyorsa, bu da dedektif hikayesi değildir.

Herkesin kendi seveceği bir polisiye edebiyat türünü bulup yazması ya da okuması dileğiyle…

 

Kaynaklar:

https://www.writersdigest.com/online-editor/differences-crime-novel-mystery-novel-thriller-novel

http://www.joelgoldman.com/crime-fiction-mysteries-thrillers-whats-difference/

https://writerswrite.co.za/nine-examples-of-sub-genres-in-crime-fiction/

https://writersedit.com/fiction-writing/ultimate-guide-navigating-genres-subgenres/

https://www.writersbureau.com/writing/crime-novels.htm

https://blog.bookstellyouwhy.com/a-brief-history-of-the-mystery-novel

https://www.history.com/this-day-in-history/first-detective-story-is-published

https://www.cozy-mystery.com/most-recommended-cozy-mystery-series.html

https://www.cozy-mystery.com/blog/agatha-christie-hercule-poirot-mysteries.html

 

Benim Yabancı Polisiyelerim

Dedektif Dergi’nin 11. Sayı konuklarına, yine yeni yeniden merhabalar efendim. Uzun ve bir o kadar da soğuk giden havalarda yapılacak en güzel şeylerden biri değil mi kitap okumak? Özellikle hafta sonu, şöyle sıcacık bir kanepede kitap sayfaları arasında kaybolmayı çocukluğumdan beridir çok severim. Hele bu kitap bir de polisiye ise değmeyin keyfime.

İlk polisiye kitabım ülkemizden bir yazara aitti, çok severek ve merakla okumuştum. O zamana kadar ise polisiye romanlar ile henüz tanışmamıştım. Zaman içinde adeta tutkuya dönüşen bu durum, gerek yerli gerekse yabancı polisiye roman yazarlarını keşfettikçe,hayata bakış açımı ve çevrede yaşanan  olaylara ait görüşümü de bir hayli değiştirdi. Ezcümle, polisiye okumak tıpkı bilimsel makale okumak gibidir, iddia ediyorum ki ufkunuzu genişletip daha analitik düşünmenizi sağlar.

Fark ettim ki, derginin ilk sayısından beridir ağırlıkla yerli polisiye kitaplara dair yazmışım. Tabii polisiye romanlara ilgi duyup da bu konuda yabancı yazarların romanlarını okumamak mümkün değil. Ve Dan Brown, Stephan King, Grange gibi oldukça popüler yazarların yanında, belki az bilindik, belki de hiç bilinmedik olduğunu düşünerek naçizane, ufak önerilerde bulunmak istedim. E hadi o zaman başlayalım sevgili okur.

 

KIYAMET/Andrej Nikolaidis

1974, Saraybosna/Bosna Hersek doğumlu yazar, Sin adlı romanıyla 2011’de Avrupa Birliği Edebiyat Ödülünü kazanmıştır. Ülkemizde pek bilinmeyen yazarın Türkçeye çevrilen ilk polisiye romanıdır Kıyamet. Adriyatik kıyısında küçük bir sahil kasabası olan Ulcinj’de, Haziran ayında soylu bir aile katledilir. Polisin, sıradan bir vaka olarak ele aldığı bu vahşi katliam, kitabın kahramanı dedektifimiz tarafından incelenmeye başlanır. Vee Haziran ayının ortasında kar yağmaya başlar, evet hem de lapa lapa kar! Herkeste aynı endişe hâkimdir, bu kar acaba dünyanın sonunu mu haber vermektedir.

 

Kıyamet kitabı için özünde polisiye bir kitap diyebiliriz lakin çoğunlukla, kitabın kahramanı dedektif ile oğlu arasındaki kopuk ilişkiyi de gözler önüne sermektedir. Hikâyedeki psikolojik tahliller ise bana Freud’un ebeveyn-çocuk ilişkisine bakışını anımsattı. Bu minvalde yazarın Freud’dan etkilenmiş olabileceğini düşünüyorum. Romanda kıyamete inanan insanların gözünden bakmaya çalışmış yazar, örneğin Haziran ayında lapa lapa kar yağması, ölülerin dirilmesi, şehrin binlerce kilometre uzağında İzmir’de hasta bir çocuğun iyileşmesi, kayıpların bulunması, başka cinayetlerin işlenmesi, depremlerin olması gibi.  Ezcümle, polisiye bir kitapta, katil/katiller ve suç ilişkisinin yanında, mistik bir edebi doyuruculuk bulmak isteyen okurlara tavsiyemdir Kıyamet.

 

 

GUGUK KUŞU/Robert Galbraith

Robert Galbraith,  aslında Harry Potter serisi ile tanıdığımız yazar J. K. Rowling’in Dedektif Cormoran Strike serisinde kullanmayı tercih ettiği takma isim. Kitap, üçleme bir seriden oluşuyor, Guguk Kuşu serinin ilk kitabı. Romanın baş aktörü ise; eski bir asker, yeni dedektif olan Cormoran Strike’dır. Cormoran, geçmişinde yaşadığı olaylar nedeniyle psikolojisini kaybetme noktasına gelen, özel hayatı tamamen bitmiş ama hayata tutunabilmek için bir çıkış noktası yakalamak istemektedir. Beklediği fırsat ise, güzel bir manken olan Lula Landry’in evinin balkonundan düşerek ölmesi ile ayağına gelir. Lula’nın abisi ise, söylenenlerin aksine kardeşinin intihar ettiğine inanmamaktadır, olayı araştırması için özel dedektifimizi tutar. Cormoran, Lula’nın ölümünü araştırıp ipuçlarını toplamaya başladığında, bunun kusursuz bir cinayet olduğunu anlamıştır. Ve bundan sonrası, zihin oyunları ile örülü bir ağ gibi şekillenmeye başlamıştır. Robert Galbraith, Guguk Kuşu romanı ile okurlarına polisiye bir gerilimin yanında sağlam bir kurgu da sunuyor. Basit gibi görünen detayların aslında ne kadar önemli olduğunu, ipuçlarının dikkatli bir şekilde takip edilmesinin gerekliliği ve aslında masum gibi görünen herkesin günün birinde cinayet işleyebileceğini vurguluyor yazar. Okunması keyifli bir kitaptı benim için, hele ki ipuçlarını dedektifle birlikte bulmaya çalışmak, tıpkı puzzle yapmak gibi heyecan verdi bana. Cormoran Strike karakterini ayrıca sevdim, serinin diğer kitapları olan İpekböceği ve Kötülük Kariyeri’ni de aynı keyifle okuduğumu söylemek isterim.

 

 

NEMESİS/Jo Nesbo

İskandinav polisiyesine giriş yapmak için seçtiğim bu kitabı pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Hadi sizden saklamayayım, hatta hiç sevemedim, kuzeyin insanları gibi soğuk bir deneme oldu benim için. Roman, bir banka soygunu sırasında banka görevlisinin öldürülmesi ile başlıyor. Konuya cinayet masasından dedektif Harry Hole dâhil oluyor ve polisimiz bir gün eski kız arkadaşı tarafından evinde yemeğe çağrılıyor. Ancak kız arkadaşı ertesi gün ölü bulunuyor. Cinayet zanlısı olarak da Harry görülüyor. Çok geçmeden Harry, kimliğini bilmediği birisinden gizli mailler almaya başlar. Tüm olanlardan haberdar olduğunu söyleyerek tehditler savurur. Harry zor durumdadır, hem bankada işlenen cinayeti, hem sevgilisinin ölümü ve e-postaları kimin gönderdiğini bulmak zorundadır.

Kitabı sıkılarak bitirdim, çünkü gereksiz uzatmalar ve diyalogların olması heyecanımı köreltti açıkçası. İç içe olay örgüsünü kafamda oturtamadım, karakterler fazla karışık geldi, keyif alamadım okurken. Hele ki ortalara doğru afakanlar bastı beni, sırf meraktan bitirdim kitabı. İskandinav polisiyesini ya çok sevenler var ya da benim gibi hiç sevemeyecek olanlar. Ortasına rastlamadım şimdiye kadar. Ben genel anlamda soğuk İskandinav edebiyatından hoşlanmadığım için, bu türe devam edemeyeceğim kesin. Ama değişik yazarları denemekte fayda var elbette. Zaman içinde kendinize ait bir polisiye kitap zevki oluşturmanıza katkısı olacaktır.

 

ÖLÜM FERMANI/Andreas Gruber

Ve sıradışı, psikolojik bir gerilim olan Ölüm Fermanı da, beğenerek okuduğum ve gerilimi derinden hissettiğim iyi kitaplar listemde yerini almış bulunmaktadır. Bir seri katil, sapkın bir oyun, açlıktan ölen kurbanlar.. Katilimiz zavallı kurbanlarını ya mürekkepte boğar, ya da betona gömer. Nerede bir manyaklık varsa kendisinde fazlasıyla mevcuttur. Kurbanlardan birinin kızı olan, Münih emniyetinde çalışan Sabine Nemez isimli bir komiser, bir süre sonra katilin, aklın sınırlarını zorlayan bu cinayetleri eski bir çocuk masalından etkilenerek işlediğini ortaya çıkarır. Ve oyun henüz bitmemiştir, tüyler ürperten bu masal da katiln işlemeyi planladığı daha vahşi işkenceler beklemektedir. Bakalım bu seriye bağlanan vahşi cinayetleri ne zaman durdurabilecekler? İş işten daha fazla geçmeden bulsunlar lütfen dediğim anları hala hatırlıyorum.

Ne yalan söyleyeyim, bu satırları yazarken bile yine ürpermedim değil. Bir de okurken düşünün siz. İçiniz bu kadar kan ve vahşeti kaldırabilecekse okumanızı tavsiye edebilirim. Kurgusu sağlam bir kitap, tempo ve heyecan hiç düşmüyor. Okurken rahat nefes alamadığım zamanlar oldu mesela, hiç abartmıyorum, en son ne zaman bu kadar gerildiğimi de hatırlamıyorum. Sinirleriniz sağlam ise kesinlikle okuyun derim.

YOLCU 23/Sebastian Fitzek

Fitzek kitapları ile yeni tanıştım ve ilk okuduğum kitabı Yolcu 23 oldu. Artık polisiyede daha uç noktalarda kitap arayışımı sürdürürken, bir anda Fitzek severlerin arasında buldum kendimi. Gerilim ve korku ile harmanlanmış bir polisiye okumak beni fazlasıyla tatmin etti. Fitzek’in kitapları çok satanlar listesinde ve bu konuda bir hayli ünlü bir yazarmış, kendisiyle geç tanıştık ama geç olsun da güç olmasın değil mi?

Yolcu 23 adı aslında istatistiki bir önermeden geliyormuş. Söylenenlere bakılırsa, her yıl ortalama 23 kişi deniz yolculuğu sırasında ortadan kayboluyormuş. Kitabın kurgusu da bu önermenin üzerine kurulu zaten. Berlin Polis Departmanından psikolog/polis uzman Martin Schwartz, beş yıl önce karısını ve oğlunu bir gemi yolculuğunda kaybetmiştir. Yaşadığı acıyı tahmin edersiniz, bunu unutabilmek adına ya da kendini cezalandırmak için, en tehlikeli görevleri kabul etmektedir. Bir gün yaşlı bir kadın yazardan telefon gelir. Kadın ona Sultan of the Seas gemisine mutlaka binmesini ve ailesinin başına gelenleri bulacak ipuçları olduğunu söyler. Bunun üzerine Martin, gemiye biner. Sonrasında ise tuhaf ve ürpertici, bazen sinir bozucu olaylar zincirinin tam ortasında bulur kendini.

Kitabın bazı bölümleri beni fazlasıyla etkiledi. Özellikle insanların ölüm sebebi ve çocuklarla ilgili kısımlar rahatsız ediciydi. Buna rağmen, olay örgüsünü tahmin edemediğim bir kitap oldu benim için. Değişik, karanlık bir yönü var yazarın. Okuyucunun hayal gücü sınırlarını zorluyor, bitirene kadar da elinizden bırakamıyorsunuz. Psikolojik korku/gerilim polisiyesi seviyorsanız muhakkak önerebileceğim bir kitap Yolcu 23. Bu kitabı ise en hafif gerilimli olanıymış, hafifi buysa diğerlerini düşünemiyorum bile. Fitzek okumaya Yolcu 23’den başlamanızı öneririm, eğer sizde benim gibi severseniz, dozu yavaş yavaş artırabilirsiniz. Ben de öyle yapacağım çünkü.

***

On birinci sayımızın güzide okurları; polisiye kitap önerilerim elbette ki bunlarla sınırlı değil, merak etmeyin ileriki sayılarımızda da kitap önerilerimin devamı gelecek. Kafanızı karıştırmadan, polisiyenin her türünden bir kitap seçmeye özen gösterdim ki, seçenekler arasında sade bir başlangıç olsun. Sevgiyle, kitapla ve bizimle kalın.

 

 

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: sherlock yarışması

Türk sokağının adresi meselesi bütün gece uykumun arasında düşüncelerime hakim oldu. Kahvaltı  masasında da gazetelere  kafamı dolduran aynı sorularla göz attım. Bu durum beni o vahim ilanı görmekten alıkoymadı.

İlan 12. Sayfanın sol alt köşesinde iki sütuna yerleştirilmişti. Başlığı : “Sherlock Holmes Hikayelerini Tekmili Birden Kazan!” Sol sütunda komşumun o meşhur profilden avcı şapkalı, pipolu silueti. Sağ sütunda: Arthur Conan Doyle’un yazdığı Sherlock Holmes hikayelerinin hepsini birden kazanın. Bunun için bir tek, Doktor Watson’ın evinin arkasındaki sokağın adını bilmeniz yeter. Cevabı, zarfın üstüne “Sherlock Yarışması” yazarak, isminiz, adresiniz ve bağlantı detaylarınızla birlikte,  93 Tottenham Sokağı, Londra WRX 4TI adresine gönderin.”

İlanı okur okumaz herşey bir anda yerli yerine oturdu sevgili okur. Bu “Türk Sokağı” macerasında,  şehirde aslı esası olmadığı için durmadan sorun yaratan her adresin arkasında komşumun ezeli düşmanı  Moriarty’nin saklandığını hemen anladım.

Hepinizce malum evlenmeden önce Doktor Watson, Sherlock’un  221B Baker sokağı adresindeki evinde, en üst kattaki arkaya bakan odada yaşıyordu.  Hani o penceresi arka bahçedeki ünlü çınara bakan oda.  Doktor Watson, evlendikten sonra eşiyle birlikte, Fitzrovia’da, yani Baker sokağının bulunduğu Marylbone semtinin bitişiğinde, bu sefer arka bahçesi Mortimer sokağı üzerindeki eve taşındı.

Moriarty felaketi de orada başladı. O meşhur “Son Macera” da.

24 Nisan 1891 günü Holmes iyice zayıf, bembeyaz görünen yüzüyle görüşme odasına adımını attığında. Watson’ın aktardığı kadarıyla odaya girer girmez komşum bütün pencereleri, panjurları kapatıp, bütün perdeleri örttükten sonra Watson’a bir hava tüfeğiyle vurulmaktan korktuğunu söylediğinde.

Evet, o gün, o berbat gün önce sabah sabah üzerine sürülen iki atın çektiği bir atlı arabanın tekerleklerinden kıl payı kurtulmuştu. Ardından Oxford sokağından Welbeck sokağına yürüdüğü sırada çatılardan birinden başına bir tuğla atılmıştı. Milim farkla kafasını yarmadan o saldırıyı da atlatmıştı. Watson’ın evine yaklaştığı sırada bir serseri kalın bir sopayla ona saldırmıştı.

Moriarty kendini ilk böyle hissettirdi.  Moriarty: “bu dev şehirdeki bütün faili meçhul ve de yarısı şeytani suçların sorumlusu… Agında hareketsiz bir örümcek gibi otururken ördüğü binlerce hattın her kımıltısını hisseder o. Yaptığı tek şey planlamaktır. Ajanları sayısız olduğu gibi mükemmelce örgütlüdür.”

Moriarty asıl kimliğini Sherlock’un öğrendiğini o tarihte hissetmişti. Onun üzerine Sherlock’un evine gelip görüşme odasında onu bizzat ziyaret etmek cüretini de göstermişti. Bu görüşme de Moriarty’nin yüzü: “sağdan sola bir sürüngenden farksız halde durmaksızın dalgalanmıştı.

Evet, peşini bırakmadığı taktirde Sherlock’u yoketmekle tehdit etti. Tehdidi son derece ciddiydi. Ve Sherlock’u yoketmeyi başaracağı kesindi.

Komşum o durumda kendisini korumak için değil, Doktor Watson’ı ve ailesini Moriarty’nin şerrinden korumak  üzere hiç beklemeden harekete geçti. Watson’ın ısrarına rağmen vakit kaybetmeden, durumu ona iyice izah ettikten sonra evin arka bahçesine çıktılar. Bahçenin Mortimer sokağı üzerindeki duvarına kolaylıkla tırmandı. Kısa bir ıslıkla tek atlı iki tekerlekli arabasını çağırdığı gibi sırra kadem bastı. Watson’ın, Sherlock’un ortadan kaybolması ile ilgili parağrafını kim unutabilir: “ hiç olmazsa geceyi bizimle birlikte biraz uyuyarak geçirmesi için ettiğim ısrar işe yaramadı. Kaldığı çatının başına onun yüzünden olur da bir dert açılır endişesiyle hareket ettiği besbelliydi. Alelacele ertesi gün yapmamı istediği şeyler konusunda bir kaç kelime söyledikten sonra kalktı ve benimle birlikte bahçeye çıktı, Mortimer sokağı üzerindeki duvara tırmandı ve kısa bir ıslıkla arabasını çağırdı, sonra da aynı hızla sırra kadem bastı. Duvarın arkasından hızla uzaklaşan arabasının sesini hiç unutmadım. “

Sherlock’u Reichenbach şelalerine taşıyan hikaye.

Watson, onun talimatına uyarak ertesi sabah Newhaven ve Dieppe’ye giden trene binmek üzere Victoria istasyonuna vardığında iş işten çoktan geçmişti bile. Holmes, Watson’ın arkasından Moriarty’nin de istasyona girdiğini hemen anladı. Mantık yürütmesine gerek kalmadı. Moriarty’nin Watson’ı bahçe duvarı Mortimer sokağı üzerindeki evinden bu yana takip ettiği belliydi.   

Tüylerim diken diken gazetedeki ilanı yeniden okudum. Moriarty adresi, şüphesiz gazeteye verdiği bu ilan sayesinde öğrendi. Keşke vaktim olsaydı da komşuma bu bilgiyi iletebilseydim diye düşündüm. İlanı aslında onu tuzağa düşürmek için hınzır komşumun vermiş olabileceği ise aklımın köşesinden geçmedi.

Hüzünle Mortimer sokağına gittim. Watson’ın bahçe duvarının karşısında Moriarty’nin saklandığı gölge köşeyi hemen gördüm. Belli ki Watson sabah evden çıkar çıkmaz o  da Mortimer sokağından hareket etti. Watson’a hiç hissettirmeden istasyona kadar geldi. Sonra da oradan Reichenbach şelalerine dek Sherlock’un izini sürdü. Şelalenin altında uçurumun kenarında boğaz boğaza birbirlerine giriştiler. Ve birlikte o vahşi sulara gömüldüler.

Suçlu Profillemecilerinin Doğuşu

FBI’daki Hareketlenmeler

Japonya’da Kau Kobayashi isimli kadın, yirmi yıllık süre içinde üç kişiyi  öldürmüştü. Sevgilisi ile birlikte zehirleyerek, boğazlayarak ve bıçaklayarak becermişlerdi bu cinayetleri. 1952’de ilk kurbanı kocası  oldu. Sekiz yıl sonra sevgilisinin eşini öldürdü. Cinayeti işlerlerken, evsiz bir adamdan yardım aldılar. Karşılığında ise para ve seks hizmetleri sundular. Evsiz adam Kobayashi’nin yeni sevgilisi oldu ve birlikte eski sevgilisini öldürdüler. Bir süre sonra ise başka bir sevgili bularak eski sevgilisini öldürmeyi planlarken yakalandı.

Hollanda’da Sjef Rijke’nin üçüncü eşi evden kaçarak polislere sığınınca, eşinin seri cinayetler kariyeri son bulmuştu. Katilin ilk iki eşi şüpheli bir şekilde ölmüşlerdi. Üçüncü eşi ise bir gün karın ağrıları ile kıvranmaya başlayınca, çareyi kaçmakta buldu ve eşinin tutuklanmasını sağladı. Katil koca, itirafında işlediği cinayetlerin nedenini şöyle açıkladı: Can çekişen eşlerini izlemekten hoşlanıyordu. Onları asla öldürmek istememiş, sadece ciddi anlamda hastalanmalarını istemişti.

Aynı zamanda FBI’da da hareketlenmeler vardı. 1935’de Hoover tarafından, Washington’da FBI Eğitim Akademisi’nin kurulmasının ardında yeni bir oluşumun tohumları atılıyordu. 1950 ile 1960’lı yılların çok sayıda seri katil türetmesi, FBI’yı harekete geçirdi. Akademi’de eğitim gören memurların tek dersi kriminoloji üzerine değildi artık. Aynı zamanda psikoloji ve sosyolojinin suç üzerinde ne kadar önemli bir etken olduğu anlaşılmıştı. Seri katillerin önüne geçilebilmesi için bu dersler de programa dâhil edilmişti. Daha önceden polislerin gözünde psikologlar seri katilleri akli dengeleri sebebiyle idamdan kurtaranlar olarak görülürken, şimdi  onlardan faydalanmanın yollarını arıyorlardı.

Özel ajan Howard Teten, ünlü psikiyatrist James Brussel ile bir araya gelerek, psikolojik profillemelerin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordu. Brussel daha önceden, New York’ta çok sayıda kişinin ölümüne sebep olan deli bombacının nokta atışı ile yakalanmasını sağlamıştı. Teten öğrendiklerini ders programına dâhil etti. Eğitimlerini tamamlayan polis memurları ise birer profilleme uzmanı olarak mezun oluyorlardı. Bu oluşum, Behavioral Science Unit (BSU) çatısı altında toplandı. Seri katiller ile mücadelede başarılı çalışmalara imza atan bu oluşum, günümüzde Behavioral Analysis Unit olarak mücadeleye devam etmekte.

BSU birliği, Jack Kirsch önderliğinde on bir ajan ile göreve başladı. Bu on bir ajanın ilk görevi ise ABD genelinde tüm memurlara Suç Analizi ve Suç Profilleme programları kapsamında, eğitim vermekti. Amaç, seri katil potansiyeli olanları eyleme geçmeden tespit etmekti.

1977’de BSU üç alanda çok önemli gelişmeler sağladı: Olay yeri incelemesi, profilleme ve tehdit mektuplarının analizi. Bu oluşum içinde bulunan özel ajanlar, adli bilimin altın çağını başlattıklarını çok iyi biliyorlardı. Alanlarında en iyi uzmanlar bir araya gelerek, insanlık tarihinin en tehlikeli ve acımasız katillerini yakalamaya ant içmişlerdi. Uzmanlar olay yerinden (çoğunlukla cinayet olsa da başka suçlarda da olay yeri inceleniyordu) elde edilen tüm verileri çok iyi değerlendiriyorlardı. Burada özellikle karakteristik veriler önemseniyordu. Örneğin kullanılan silah, öldürme şekli, kurbanlar hakkında özellikler, cesetlerin ne şekilde başka yerlere götürüldüğü, cinayetlerin işlendiği zaman dilimleri ve olay yerinde tespit edilen nesneleri arşivleme, bunlardan sonuç çıkartma adına çok önemliydi.

Özel ajan John Douglas ile Roy Hazelwood ilk kez organize ve organize olmayan katillerin tanımlamalarını belirlediler. Bazı olaylarda ciddi hazırlıkların olduğu gözlemlenirken, bazılarının da spontan cinayetler olduğu anlaşılıyordu. Spontan gelişen cinayetlerin tehlike potansiyeli çok daha yüksekti. Özellikle bu tarz cinayetleri işleyenlerde, özel psikopatolojik tespitler yapılmaktaydı. Profilleme uzmanı aynı zamanda katilin kullandığı araçları kayıt altına alıyordu. Bu da yöntemin bir parçasıydı. Ya da ne tür cinsel fanteziler sonucu şiddet olaylarına itildikleri irdeleniyordu. Katilin kurbanına yaklaşırken aldığı riskler de göz önünde tutuluyordu. Birçok seri katil olay yerinde imzalarını bırakıyorlardı. Kimi katil cesetleri konumlandırıp imza bırakırken, kimi katil belli uzuvlara zarar vermekteydi. Bazı seri katiller ise doğrudan iletişime geçmekten hoşlanıyorlardı. Bu tür imzalar, cinayetler arasında bağlantıların kurulmasını kolaylaştırıyordu.

1978’de kadın seri katillere de rastlamak mümkündü. North Carolina’da yaşayan Velma Barfield, cinayet serisine otuzunda, yani 1971’de başladı. Önce kocasını, ardından ise annesini zehirleyerek öldürdü. Her iki cinayete de doğal ölüm teşhisi konuldu ve her ikisinden de sigorta tazminatı aldı. Toplamda dört cinayet işleyen Barfield, kurbanlarına arsenik yedirirken, ne yaptığının farkında olmadığını iddia etti. 1984’de, tıpkı kurbanlarının ölüm şekli gibi zehir enjekte edilerek idam edildi.

Benzer bir seri katil ise Audrey Hilley idi. O da cinayetlerini itiraf ederken, öldürme esnasında ikiz kardeşi olarak cinayetleri işlediğini söylüyordu. Komşularına ve akrabalarına zehirli kahve ikram etmesi, en fazla tercih ettiği öldürme şekliydi. Neyse ki, çoğunlukla başarısız oldu ve sadece üç kişiyi öldürdü. Akli dengesi bozuk olması sebebiyle, yargılanmadan akıl hastanesine yatırıldı. 1979’da iyileşti tanısı ile serbest bırakıldı. Tekrar öldürmeye kalkışınca tutuklanarak, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

 

Ekip İşi

California’da birçok cinayet, bir seri katil tarafından değil seri katil ikilileri tarafında işlendi. Zaman zaman ikili, erkeklerden oluşurken, zaman zaman da erkek-kadın seri katil ikilisi olarak ortaya çıkmaktaydı. Genelde bu çiftlerin bir tanesi, diğerini karanlık düşünceleri ile besleyerek kendisi gibi bir seri katil yapıyordu.

Doug Clark ve Carol Bundy

1980’lerin başında Doug Clark ve Carol Bundy, cinayetler işleyerek seri katil unvanı aldılar. Carol, kızları arabalarına alıyordu; Clark ise kızlara tecavüz edip öldürüyordu. Toplamda beş kadın ve bir erkeği öldürmekten ötürü yargılanmaya başladılar. Carol Bundy’nin, diğer seri katil Ted Bundy ile hiç bir akrabalığı yokken, sadece isim benzerliği bu seri katil hikâyesini daha dikkat çekici bir hale getirmişti.

Clark sevgilisi tarafından ihanete uğradığını biliyordu. Diğer bir seri katil Ken Bianchi’ye, yataklıktan ötürü mahkûm olan Veronica Lynn Compton ile Carol Bundy aynı hücreyi paylaşıyorlardı. Clark bunu fırsat bilip, Copmton’un Bundy aleyhine ifade vermesini istedi. Plana göre Veronica, Carol’un kendisine bazı cinayetleri kendisinin işlediğine dair bir itirafta bulunduğunu söyleyecekti. Ancak bu plan işlemedi ve 28 Ocak 1982’de Clark altı cinayetten ötürü suçlu bulundu. Toplamda altı kez idam cezası alınca sonuç kaçınılmaz oldu.

Judith Ann Neelley ile Alvin Neelley mutlu bir çiftti. Birbirlerine olan bağlılıkları, seri katile dönüştükten sonra bile değişmedi. Judith eşinin yardımıyla önce bir soygun gerçekleştirdi. Ardından, on üç yaşındaki bir kızı arabalarına zorla alarak taciz ettiler. İşkence bununla bitmedi. Judith kıza cam sileceği enjekte ettikten sonra, kurşunlayarak öldürdü. Daha sonra bir adama ateş açtı ancak adam yaralı olarak kurtulmayı başardı ve Neelley çiftine karşı tanıklık etti. Her ikisi de yargılandı. Alvin iki cinayetten ötürü ömür boyu hapis cezası alırken, eşi Judith sekiz cinayetten sorumlu tutuldu. Judith ise Alvin’i, kendisini cinayete teşvik etmekle suçladı. Psikolojik analizler Judith’in baskın karakter olduğunu gösteriyordu. Jüri üyeleri bu rapora kulak vererek, Judith’e idam cezasını layık gördüler. Ancak idam cezası daha sonradan ömür boyu hapis cezasına dönüştürüldü.

Yine 1981’de Norveç’te, bir hastanede görevli olan kırk altı yaşındaki Arnfinn Nesset yirmi yedi hastasını öldürdüğünü itiraf etti. Ancak geçmişinde başka hastanelerde de çalışmıştı. Nesset hangi hastanede çalışırsa orada ölüm oranları artmıştı. Polisler altmış iki olası kurban tespit etmişlerdi. Kurbanlarını zehir enjekte ederek öldüren Nesset, toplamda yirmi beş cinayetten ötürü suçlu bulundu. Ancak Norveç kanununa göre toplamda yirmi bir yıldan fazla mahkûm edilemeyeceği için, işlediği cinayetler ile orantılı olarak çok az bir hapis cezası aldı.

 

Beğendiğim Polisiye Yazarları: Agatha Christie ve Arthur Conan Doyle whodunit polisiyesinin doruk noktası

Ben Agatha Christie ve Arthur Conan Doyle’u “whodunit” polisiyesinin doruk noktası olarak görüyorum. Bir yazar, büyük bir iddiayla ana karakterini dâhi olarak tanımlıyorsa ve işin ilginç tarafı gerçekten de bu iddianın içini tam anlamıyla doldurabiliyorsa onun önünde saygıyla eğilmek gerekir.  Doyle, sadece büyük bir gizem-entrika yaratıcısı değil aynı zamanda müthiş bir atmosfer oluşturma üstadıdır. Holmes’un da Poirot’nun da diyalogları felsefeyle psikolojiyi iddialı bir şekilde harmanlayan, çoğunluğu özlü söze dönüşebilecek, yine de oldukça günlük duran inanılmaz sohbetlerin yapı taşlarıdır. Macera ve diyalogla geçen hazırlık aşamaları Hollywood kurgucularının yüz yıl sonra ancak formüle etmeyi başaracağı bir dengededir. Ana karakterleri çok güçlüdür, fakat karşılarına konan suçlular da en az onlar kadar kuvvetli bir karizmaya sahiptir. Bu teknik onlarca yıl sonra, yine çok önemli bir polisiye olarak gördüğüm “Columbo” serisinin her bölümünde uygulanmış ve izleyicisini bir pinpon maçındaymışçasına ve huşu içinde iki büyük karakterin hamlelerini izlemek durumunda bırakmıştı.

Dashiel Hammett

Dashiel Hammett sadece büyük bir polisiye yazarı değil aynı zamanda büyük bir romancı ve dava adamıdır. Çözümlemeleri keskin, tahlilleri derin, karakterleri üç boyutlu, yarattığı akış ve kurgu mükemmeldir. Özellikle “Kızıl Hasat” ve “Kan Götürüyor” romanlarındaki, yaşlı bir pitbull olarak tanımlanabilecek şişko dedektifi favorimdir.

Hard-boiled romanın öncülerinden Raymond Chandler, Philip Marlowe karakteriyle bütünleşen, olayları ve insanları matrak bir üslupla delik deşik etme tarzını, stilize bir anlatımla ve sağlam bir iskeletle mükemmelliğe ulaştırmış, Hollywood’un (karikatürize kullansalar da) alaycı sert polislerine öncülük etmiştir. Dili oynak ve akıcıdır. Tek bir cümleye bezediği yaratıcı-vurucu betimleme, yarım sayfalık etki yaratabilir. Güç ilişkilerini yermekten, sistemi topa tutmaktan kaçınmaz.

Philip K. Dick  “Do Androids Dream of Electric Sheep?” ve Totall Recall’a esin kaynağı olan “We can remember it for you wholesale” hikâyeleriyle bize ne kadar büyük bir polisiye romancısı olduğunu göstermiştir. Tarif edilemez bir felsefi derinliği büyük bir hıza yedirebilmiş, okuru varoluşunu sarsacak soruların peşine düşürmüştür. Onda, dudak uçuklatacak olayları pek basit gerçeklermiş gibi gösterebilmenin tılsımı vardır.

Stanislaw Lem

Stanislaw Lem’in “Soruşturma”sı ise karanlık, kafkaesk bir evrende, “noir” tarza inanılmayacak bir derinlik getiren, yok olan ölü bedenler üzerinden yaşam döngüsünü sorgulayan bir başyapıttı. Polisiye edebiyatın kısır döngüye saplanıp kalma eğilimini, bir yandan macera ve gizem beklentisini de karşılayarak kırmayı başarmıştı.

Henning Mankell

Henning Mankell, Kurt Wallander karakteri çerçevesinde yarattığı yeni İsveç polisiye roman sistemiyle tarihe kalacak büyük bir yazar olduğunu gösterdi. Olayı tek bir ana-karakterin etrafında döndürmemesi, karakoldaki ekip arkadaşlarının çözüme katkısını büyütmesi, toplantılarda değişik fikirlerin çarpışmasına atfettiği önem onu farklı kılıyordu. Ana karakterin yaşamını bu derece gerçekçi sunması ve akışa uygun bir şekilde geliştirmesi de takdire şayandı. Beni en çok etkileyen teknik ise, toplantılarda ya da soruşturma sürecinde kafasına takılan, küçük bir ayrıntı gibi görünse de çözümün anahtarı olan o  “dilin ucundaki şeyin”, bir türlü ete kemiğe bürünmeyişi, okuru, bul artık, diye koltukta ya da rahatsız kıpırtılar içinde bırakmasıydı.

Eduardo Mendoza’nın Genç Kızlar Labirenti ve Zeytinli Labirent romanları, polisiye-komedi alt türü açısından doruk noktaları sayılabilir. Komik ve akıcıdırlar. Tiplemelerin ulaştırıldığı karikatüristik bütünlük bir Fellini filminin romanlaştırıldığı izlenimini doğurur. Barcelona’dan damıtılmış kişilikleri didik didik eden eleştirel bakış, temsil ettikleri sınıfları yerin dibine sokarken, İspanya’yı ve dolayısıyla dünyayı ele geçiren mantık yitimini harikulade bir şekilde özetler.

Daniel Pennac da inanılmaz bir laf cambazı, saygı duyulacak bir komedi kurgulayıcısıdır. Yarattığı atmosfer yoğun bir sis gibi kitabı sarmalarken olay örgüsü kuytularda bir yerde saklanır ve üstlendiği üzücü, saldırgan, korkutucu duygularla okuru sokmak için ağır soluklarla bekler. Pennac’ın olayları son derece komik olmaları yanında aynı zamanda ürkütücü bir şekilde gerçektirler. Bu çelişki okurun kafasını karıştırır ve duygusal bütünlüğünde hedefe nokta atışı yapan etkili sarsıntılar yaşamasını sağlar.

Umberto Eco Tarihi polisiyenin dehası

Entelektüel tarihi polisiyenin dehası ise Umberto Eco’dur. Polisiye edebiyatın sınırlarını o derece esnetmiştir ki, genelde okurları polisiye okuduklarının farkına varmadan bitirirler kitabı. Büyük bir kelime cambazı ve anlatım üstadıdır. Bestsellercıların pek sevdiği ve bir teknik olarak çoksatar tavsiye kitaplarına yerleştirdikleri “bilgi yükleme” olayını hafif abartması eleştirmenlerin tepkisini çekmiş, onu, polisiyeyi anlaşılmaz kılmak ve yavaşlatmakla suçlamışlardır. Ama o Umberto Eco’dur. Tarihin koridorlarında derinlemesine bir gezintiye çıkmaya, detaylara dalıp gitmeye hazır değilseniz uzak durmanız gereken adam.

Video Oyunları ve Polisiye: Phoenix Wright/ Ace Attorney

Phoenix Wright henüz yirmi bir yaşında, hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş, yeni yetme bir avukat. Elinde avucunda sadece avukatlık rozeti, savcılığın sunduğu deliller, müvekkilinin masumiyetine olan inancı ve “İtiraz Ediyorum!” diye bağırmasına yarayan ses telleri var.

Pek çok polisiye hikayenin ve bu hikayelerden esinlenerek ortaya çıkan video oyunlarının, en önemli ortak noktalarından biri “Kim Yaptı?” sorusuna cevap arayışı içerisinde olmasıdır. Bir dedektifi değil, bir avukatı canlandırdığımız Ace Attorney serisinde ise izlenilen yol, “Benim müvekkilim yapmadı.” inancından yola çıkarak, “O yapmadıysa kim yapmış olabilir?” bakış açısıyla sonuca ulaşmak üzerinedir.

Türkçe’ye “Davanın Tersine Dönüşü” olarak çevrilebilecek, Gyokuten Saiban (逆転裁判), Ace Attorney serisinin ilk oyunu olarak Capcom firması tarafından 2001 yılında Game Boy Advance konsolu için piyasaya sürüldü. 2005 yılında İngilizce’ye çevrilip yeniden yapılandırılarak, Phoenix Wright: Ace Attorney adı altında Nintendo DS platformuna çıkarılmasının ardından gerek hikayesi, gerek oynanış tarzı, gerekse eksantrik karakterleri ile oyuncularını beğenisini ve dünya çapında popülerlik kazandı. Bugün, ana seriye ait altı adet oyunu, beş adet yan oyunu, animesi, filmi ve hatta müzikalleri bulunmakta. Peki Ace Attorney serisinin bu kadar ünlenmesi, hala devam etmesi ve yeni oyunlarının duyurulması, hatta sonrasında gelecek olan Danganronpa gibi farklı polisiye oyunlardaki mekaniklere ilham kaynağı olmasının sebepleri neler? Bu soruya cevap vermeden önce, ilk oyunun hikayesinden, tekniklerinden ve karakterlerinden bahsederek kısaca tanıtacağım.

Suç oranındaki artış sebebiyle, davaların üç gün içerisinde çözümlenmesi gerektiği kurgusal Japonya’da geçiyor hikayemiz. Adliyenin bekleme salonunda başlıyoruz oyuna. Oyuncunun, serinin ilk üç oyunu boyunca yönlendireceği ana karakterimiz Phoenix Wright, henüz yirmi bir yaşında, hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş, yeni yetme bir avukat. Elinde avucunda sadece avukatlık rozeti, savcılığın sunduğu deliller, müvekkilinin masumiyetine olan inancı ve “İtiraz Ediyorum!” diye bağırmasına yarayan ses telleri var. Görevi, hakimi savcılığın yanlış adamı yakaladığına ikna etmek. Ve bunun için her yolu denemeye hazır!

Ace Attorney oyunlarında ortalama 4-5 dava bulunmakla birlikte, ilk oyun olan Phoenix Wright: Ace Attorney’de dört adet ana davanın üzerine, daha sonra oyunun yeniden yapılandırılması sırasında temel hikayeden bağımsız beşincisi eklendi. Davalar, genel olarak araştırma-duruşma-araştırma-duruşma seyrinde ilerlese de, serinin istisnasız olarak her oyununun ilk davası, mahkemelerde kullanılacak oynanış tekniklerini öğretici ve oyunun havasına sokma amaçlı sadece duruşma kısımından oluşuyor. Duruşmalar, Phoenix Wright: Ace Attorney’i diğer polisiye oyunlardan ayıran en önemli özelliği.

Duruşmaların gidişatını etkileyen iki seçeneğimiz var. Bunlardan ilki, elbetteki deliller. Otopsi raporu, cinayet mahallinin fotoğrafları, toplanan parmak izleri, cinayet silahı, balistik raporları, kan örnekleri gibi aklınıza gelebilecek, polisin araştırmaları sırasında ortaya çıkan her çeşit kanıt elimizin altında. Tek yapmamız gereken, savcının veya görgü tanığının iddiası ile çelişen noktaları bulmamız. Bunun için çoğu zaman sunulan görselleri veya yazılı delilleri detaylı olarak incelememiz gerekiyor, zira gözden kaçan ufak bir detay, dakika hesabından tutun da duvardaki bir delik, davanın seyrini değiştirebiliyor.

En az deliller kadar önem taşıyan, savcı karşısındaki silahlarımızdan ikincisi ise görgü tanıklarının ifadeleri. Her davada, yeni birkaç karakter tanıtıyor oyun, tek kullanımlık. Birbirinden acayip, renkli, eğlenceli karakterler çıkıyor tanık kürsüsüne. Ve hepsi, HEPSİ, yalan söylüyorlar!

Müvekkilimiz ve hatta ifade veren polis müfettişi de dahil olmak üzere, o kürsüdeki karakterlerin ağzından çıkan her kelimeye şüpheyle yaklaşmamız gerekli. Zira bilerek yalan söylemiyor olsalar bile yanlış yorumladıkları durumlar veya bir başka karakteri koruma amacıyla sakladıkları detaylar olabilir. Eksik veya yalan ifadeler ile karşılaştığımızda ise gerçeği ortaya çıkarmak, avukatımız Wright’a, dolayısıyla da bize kalıyor. Avukatlık becerilerimizi sergileyerek, kurduğu her cümlenin ardından sorular sorup tanığın ağzından bir şey kaçırmasına sebep olabilir, elimizdeki delilleri kullanarak tanığın yalan söylediğini kanıtlayabiliriz.

Yalan söyleyen bir tanık, doğrular yüzüne vurulana kadar yalan söylemeye devam edecektir. Phoenix Wright ise, doğrulara ulaşana kadar pest etmeyecek!

Oyunun araştırma kısmı ise, macera oyunlarının kullandığı klasik tıklama metodunun ötesine geçemiyor. Cinayet mahallini ve yakınlarını inceliyor, polisin gözden kaçırmış olabileceğini düşündüğümüz delilleri topluyor, nezarethanede müvekkilimiz ile konuşup onu temkin ediyor, görgü tanığı olacak karakterleri tanıyoruz. Bir dedektif gibi suçluların peşinden koşmayı beklemeyin. Phoenix Wright: Ace Attorney, ekrana tıklayarak kanıt bulma kavramına bir yenilik getirmiyor. Sadece sonradan eklenen beşinci davada ve serinin ilerleyen oyunlarında ise, zaman zaman parmak izi almak ya da şüpheli bir mekanda luminol test uygulamak gibi adli uygulamalar tanıtılsa da, bu özellikler çok basit mini-bulmacalar olmaktan öteye geçemiyor, Ace Attorney serisinin araştırma safhasını tekdüzelikten kurtamıyor.

Karşımıza çıkan davaların tamamı, cinayet dosyaları. Serinin yazarları, kaza, hırsızlık süsü verilen, bir başkasının üzerine atılan, zehir, tabanca, bıçak gibi çeşitli yöntemlerin kullanıldığı ve hatta cinayet silahının bulunamadığı, kapalı oda izlenimi verilen pek çok ve farklı suçları işleyerek her olaya ayrı bir tat katmaya başarıyor.

Bu noktada bahsetmem gereken ve belkide polisiye sevenlerin bir kısmının kaşlarının çatılmasına sebep olabilecek bir nokta var ki, o da oyunun az miktarda da olsa doğaüstü temalar içerdiği. Ace Attorney evreninde, ruhlarla iletişime geçebilen medyumlar bulunuyor. Ancak, merak etmeyin, bir medyum çıkıp, kurbanın ruhundan kendisini kimin öldürdüğünü öğrenmesi gibi bir durum söz konusu değil. Bu doğaüstü güçler, daha çok kimin yalan söyleyip söylemediğini anlamamızda işe yarıyor. Davaların çözümlemesi veya gerçekleşme şekilleri ile doğaüstü özelliklerin alakaları bulunmadığını gönül ferahlığı ile söyleyebilirim.

Phoenix Wright: Ace Attorney, sürükleyici hikayesi ve savcı rolünü üstlenen rakiplerinden tutun da, yardımcı karakterlerin hayatlarını başarılı bir biçimde anlatıya dahil ederek oyuncunun ilgisini üzerinde tutmayı başarıyor. İlk oyundaki rakibimiz, savcı Miles Edgeworth bunlardan sadece bir tanesi. Bölge savcılığına katıldığı ilk günden bu yana, sıfır yenilgi ile mükemmel rekorunu koruyan Miles Edgeworth, suçluyu parmaklıklar arkasına göndermek için elini taşın altına sokmaya hazır. Wright’ın akıl hocası ya da çocukluk arkadaşları gibi karakterler zaman zaman hikayeye dahil oluyor, bazen ise kalıcı hale gelerek ilerleyen oyunlar boyunca yaşadığı serüvenlerde ona eşlik ediyorlar. Merak edip, oynamak isteyebilecek okuyucularımız için ilerleyişi hakkında bilgi vermeden ancak şunu söyleyebilirim, serinin ilk üç oyunu bir bütün, her ne kadar kendilerine özgü giriş, gelişme ve sonuç sekmelerine sahip olsalar da, karşımıza çıkan soruların tamamının cevaplarına erişebilmek için, üç oyunu da oynamak gerekli.  Ayrıca oyunlar lineer bir şekilde ilerliyor. Oyuncu, doğru seçeneği bulana kadar yanlış seçenekleri denemekte özgür olsa da, bu yanlışlar ancak oyunun “Game Over” sahnesine ulaşmamıza ve son kayıt ettiğimiz yerden tekrar başlamamıza sebep oluyor. Her dava için tek bir gerçek var. Ve aslında tek bir hikaye.

Ace Attorney serisi aksiyon arayan oyunculara göre değil. Okuması bol bu oyun için, görsel roman kategorisine girmesi gerektiğine dair tartışmalar dahi mevcut. Oyunlarda, tatmin edici bir hikaye, canlı ve eğlenceli karakterler, tekrar tekrar eldeki bütün verileri gözden geçirerek en ufak bir ipucu yakalamak için didinmek isteyen oyuncular için ise bire bir.

Bir polisiye olarak Phoenix Wright: Ace Attorney.

Pekala oyundan yeterince bahettiğime göre, artık yazımın başlarında sorduğum sorunun cevabını verebilirim. Neden Ace Attorney serisi?

Aslen oyunun ilk olarak çıktığı yıllarda ve hatta günümüzde dahi devam eden, kaliteli polisiye oyunların sayısının azlığını, var olanların ise yeni bir şeyler denemek, risk almak yerine aynı yemeği ısıtarak oyuncunun önüne sunması geleneğini sebep gösterebiliriz. Evet, Sherlock Holmes ve benzerleri Ace Attorney serisinden daha uzun zamandır var olmalarına rağmen, bu oyunlar genelde oyuncuyu kanıt toplama ve ifade alma ile sınırlandırıp, ele geçen verilerin yorumlanması, pek çok polisiye severin favori kısmı olan beyin jimnastiğinden hikayenin akıcılığını korumak adına mahrum bırakıyor, derine inmiyordu. Kişisel fikrim olarak, Ace Attorney serisinin bu kadar çok sevilmesi, her ne kadar kanıt toplama kısmına sahip olsa da, bu mekaniği ikinci plana atarak kanıtların dava sırasında kullanılmasına ve farklı bakış açıları ile yorumlanmasına öncelik vermesinden kaynaklanıyor. Ve her ne kadar bir dedektifi canlandırmıyor olsak da, bizzat bu sebepten ötürü, Phoenix Wright: Ace Attorney bugün en başarılı polisiye oyunlardan bir tanesi.

Yazarın Notu: Ana serinin tüm oyunları, İngilizce’ye çevrilmiştir. Maalesef oyunların bilgisayar için versiyonları İngilizce bulunmamaktadır. Ancak iOS ve Android telefonlar için mevcuttur. Seri, çoğunlukla süregelen bir hikayeyi anlattığı için, kişisel tavsiyem ilk oyundan başlanması yönündedir. Bu yazıyı hazırladıktan yaklaşık bir hafta sonra, Capcom, Tokyo Game Show’daki panelinde ilk üç oyunun birleştirilip PS4, Xbox One ve bilgisayar için yakın bir tarihte yeniden yayınlanacağını duyurdu. Üzerinden geçilerek göze daha hitap hale edecek şekle getirilmiş görsellerle oynamak istediğiniz takdirde, biraz sabretmeniz yeterli olacaktır.

Dedektif bilgisayar oyunlarını seviyorsanız Sherlock Holmes oyunu hikayeleri üzerine yazdığım yazıyı mutlaka okuyun!

12 Öfkeli Adam | Önemli Filmler

Polisiye sinemanın ilginç yapımlarından biri olan 12 Öfkeli Adam, bir cinayet davasındaki jüri heyetinin, karar verme sürecini anlatır. Sidney Lumet‘nin ilk yönetmenlik denemesi olan film 1957 yılında ABD’de çevrilmiştir.

Malumunuz, Amerikan yargı sisteminde zanlının suçlu olup olmadığına jüri karar verir. Jüri sayısı suçun cinsine göre farklılık gösterse de en fazla 12 kişidir. Bazı eyaletlerde oy çokluğuyla, bazı eyaletlerdeyse oybirliğiyle karar vermesi gerekir jürinin. Bu nedenle, özellikle oybirliğiyle karar verilmesi gereken bir eyaletteki jüri toplantısı, saatlerce, hatta bazen günlerce uzayabilir.

Adından da anlaşılacağı gibi, 12 Öfkeli Adam‘ın jürisi 12 kişiden oluşuyor ve onlardan zanlının suçlu olup olmadığına dair oybirliğiyle bir karar vermeleri isteniyor.
Mahkemede çocuk sayılabilecek yaştaki bir genç, babasını bir bıçakla öldürdüğü iddiasıyla yargılanmaktadır. Görünüşe bakılırsa, savcının gösterdiği tanıklar ve kanıtlar zanlının aleyhindedir. Çocuğun alacağı ceza idamdır. Tabii, jüri suçlu olduğuna karar verirse.

Aşağı yukarı 3 dakika süren bu giriş bülümünden sonra, 12 jüri üyesinin kendilerine ayrılan özel odaya geçmesiyle  filmin de esas konusuna girilir. Jüri üyelerinin neredeyse tamamı çocuğun suçlu olduğu kanaatindedir. Bir an önce oylamayı yapıp evlerine gitmek, işlerine güçlerine dönmek istemektedirler.  Geniş bir toplantı masasının çevresine otururlar ve bir numaradan başlayarak kararlarını  açıklarlar. Bir kişi hariç hepsi “suçlu” der. Kimisi, önyargılarının esiri olarak, kimisi bir an önce oradan ayrılmak için verilecek en uygun karar olduğunu düşünerek, kimisi de kanıtlara ve tanıklara güvenerek bu karara varmıştır. Sadece bir kişi, sekizinci üye, zanlının suçsuz olduğu kanısındadır.

Bu durum, üçüncü jürinin biraz keyfini kaçırsa da -çünkü bir an önce oradan ayrılmayı en çok o istemektedir- fazla üzerinde durmaz; Sekizinci jürinin kolayca ikna edilebileceğini düşünür. Ama işler umduğu gibi gitmez. Sekizinci jüri, mantıklı bir biçimde, kanıtların ikinci dereceden olduğunu, tanıklara ise güvenilemeyeceğini ortaya koyar. Ayrıca, cinayet silahı olan bıçağın her yerde satıldığını, herkesde olabileceğini, hatta kendisinin de benzer bir bıçağa sahip olduğunu söyler ve cebinden çakısını çıkartıp herkese gösterir.

Yapılan her oylamada, kararsızların ve “suçsuz” diyenlerin sayısı artar. Öyle ki, en sonunda üçüncü jüriden başka “suçlu” diyen kalmaz. Artık her şey, bu uzun, boğucu ve insanı çıldırtacak derecede klostrofobik ortamda, bu inatçı, kavgacı aksi jüri üyesini ikna etmeye kalmıştır.

Siyah beyaz çekilen film, kanıtların ve tanık ifadelerinin tek tek gözden geçirilip elenmesiyle oldukça güçlü bir polisiye dokuyu, Amerikan yargı sisteminin eleştirisiyle harmanlar. Tanıkların gördüğü her şey gerçeğin ta kendisi midir? Yetersiz kanıtlar, makul bir şüpheliyi elektrikli sandalyeye kadar götürebilir mi?

Bütün film boyunca bunlara benzer sorularla, toplanma odasındaki hava büsbütün ağırlaşır, dayanılmaz hale gelir.

Başta ve sondaki üçer dakikalık kısımlarla,  aradaki bir lavabo sahnesi hariç tutulursa, 12 Öfkeli Adam’ın neredeyse tamamı,  toplantı odası setinde geçer. Bir başka ilginç nokta da  filmde hiç isim kullanılmamasıdır. Sadece son bölümde veda eden iki jüri üyesi, birbirlerine adlarıyla seslenirler. Onun dışında kimsenin ismi anılmaz. Zanlıdan “Çocuk”, tanıklardan da “karşı sokaktaki kadın”, “yaşlı adam” diye söz edilir.

Film, daracık bir ortamda kameranın etkili bir biçimde kullanılmasıyla dikkat çeker. Ancak, senaryonun çok zekice yazıldığını söylemeden geçmemeliyim. Sonuçta ortaya son derece etkileyici, seyri insana keyif veren bir film çıkmıştır. İçerdiği zengin yan temalarla birlikte klişelerden uzak, realist bir polisiyedir bu.

Filmde 8. jüriyi Henry Fonda oynuyor. Klasik dönem Amerikan sinemasının bu en güçlü ve sevilen aktörü aynı zamanda fimin yapımcılarından biri. Diğeri ise Reginald Rose. Filmin görüntü yönetmenliğini ise Boris Kaufman yapmış. Lee J. Cobb ve Martin Balsam gibi ünlüler de filmde Henry Fonda’ya eşlik ediyorlar. Hepsinin performansı mükemmel. Hatta mükemmelden de fazla.

Bir klasik film olarak sinemaseverlerin, polisiye bir film olaraksa polisiyeseverlerin mutlaka izlemesi gereken bir yapıt 12 Öfkeli Adam.

Hikaye: Kaderine Alışmak

Balkona açılan kapının PVC kasasına tutturulan, acemi bir ustanın elinden çıktığı her hali ile belli olan, biçimsiz duruşlu sinekliğin minik deliklerinden süzülen gün ışığının göz kapaklarına tacizi ile uyandı. Yazın o, uyutmaz sıcağına bir de sivrisinek istilası eklenirdi. Seçimini sıcaktan yana kullananlar için en azından bölünmeyen bir uyku demekti sivrilerden uzak durmak.

Bu sabah ise umursamıyordu iki faktörü de Nilgün. Önceki gece nişanlısı ile şiddetli bir kavga yaşamışlardı. Düğünlerinin uzun süre ertelenmesine sebep olan uzun süreli tedavisiydi bu kavganın sebebi. Aksattığı ilaçları krizlerini tetiklemiş; krizleri ise yoğunluğunu artırmıştı. Nişanlısının tek isteği, ilaçlarını disiplinli kullanmasıydı.

Nilgün bu isteği, alışmak olarak kabul ediyordu. Tatil için geldikleri ailesine ait yazlıkta da bu kavramın yarattığı çöküntü ile reddetmişti ilaçlarına devam etmeyi. Annesi, babası, abisi ve abisinin eşinin olduğu yemek masasında patlak veren tartışma, nişanlısının kafasına indirdiği porselen tabak ile sonlanmıştı.

Doktoru ve ailesi, yaşadığı sarsıntıdan kurtulması için düzenli terapi ve ilaç tedavisi kullanması gerektiğini söylüyorlardı. Nilgün’e göre ise alışmasını tembihliyorlardı her göz temasında. Alışması gerekenin beynini uyuşturan ilaçlarının değil, yaşadığı tecavüzün ruhunda bıraktığı yaraları kapsadığına inandırılması olduğunu düşünüyordu. Onlar için geçmiş, onlar için bitmiş bir eylemdi.

Belleğinde, kullandığı kimyasallar, klinikte dinlediği nasihatler, ailesinin telkinleri; hepsi o anın yeniden biçim bulmasına sebep oluyordu. Aynı sancıyı çekiyor, aynı çaresizliğe bulanıyor, aynı karanlığa sarılıyor ve aynı kimsesizliği yaşıyordu. Alışmak, kabul etmek istemediği içindi bu sabahki karın ağrısının da sebebi. Suçluydu çünkü tecavüzün hedefi olmuştu. Suçluydu çünkü sapık bir ruhun kirlettiği beden olmuştu. Suçluydu çünkü kadın doğmuştu.

Nişanlısı Kerim, o olayın ardından kendine karşı tavrı değişmeyen kişiydi. Belki de en çok sahip çıkanıydı. Sahiplik de istemiyordu ancak yalnızlık daha çok hatırlatıyordu o travmayı. Belki de bir çınar gölgesiydi ihtiyacı olan ve bu sığınak babasından değil, Kerim tarafından inşa edilmişti.

Genç kızın ailesi, Kerim ile olan ilişkilerini kabul etmişler ve nişanları aileler arasında kısa sürede takılmıştı. Ne zaman ki Kerim’in işleri ters gitmeye ve çıkmaza doğru sürüklenmeye meyletmişti ki, başta babası olmak üzere ailesinden herkes, genç adama karşı soğuk tavırlar sergilemeye başlamışlardı. Aynı döneme denk gelen o elim olay da aile içi bazı konuşmaların yapılmasını şimdilik ertelemişti.

Nilgün’ün babası Fahri Durmaz, sahip olduğu iki petrol istasyonu ile hatırı sayılır bir birikimi olan biriydi. İşletmelerinden birini kısa süre önce oğlu Nedim’e devretmiş, diğer işletmesine ise bir müdür atayarak emekliliğini ilan etmişti. Altınova’daki yazlığında da emekliliğinin keyfini eşi Nurdan Hanım ile çıkarmayı planlamıştı. Kızının yaşadığı acı olayın ilk başlarda en büyük takipçisi olmuşsa da Nilgün’e göre adli makamlardan bir sonuç çıkmayacağına kanaat getirerek vazgeçmişti tacizciyi aramaktan.

Nurdan Hanım ise bakışlarında en büyük anlamı taşıyan kişiydi. Ana yüreğini kavuran acıyı anlamasınınsa mümkün olmadığını düşünüyordu Nilgün. Yaşlı gözleri ile birkaç defa “Kerim’den ayrıl!” demeye yaklaştıysa da yanaşamadı hiçbir zaman. Nişanlısının ekonomik çıkmazı daha ağır değildi kendi yaşadığından ve yalnız bırakılmadığı için yalnız bırakamazdı sevdiği adamı.

Nilgün, ne porselen tabağın nişanlısının kafasında açtığı yaraya kızıyordu ne de yüreğinde yeni bir yara açmak üzere doğan güneşe. Bir kere daha alışması lazımdı sırtındaki kambura ve bir kere daha alışması lazımdı karnında büyüyen tohuma.

Kerim’in sahnesi burada başlıyordu Nilgün’ün hayatında. Geç fark edilen gebelik ile sonuçlanan olayın ardından, en çok Kerim sahip çıkmıştı genç kıza. Doğacak olan çocuğa babalık yapacağına inandırmıştı nişanlısını. Tek isteği vardı Nilgün’den; tedavisini ihmal etmemesi.

Bir kere daha zihninde sevdiği adamın ismi geçince, mutsuz şekilde doğruldu yataktan. Ayak ucundaki dolabın kapalı kapakları arasından sarkan kıyafetlerini gördü. Esasında düzenli bir kadındı. Böyle bir ihmali yapması olağan değildi. Bir şartla: İlaçlarının eksikliğinde yaşadığı krizler…

Devam etmeliydi tedavisinin şartlarını uygulamaya. Dün geceyi hatırlamaya çalıştı, yapamadı. Kırılan porselenin etrafa saçılmış parçaları geldi gözlerinin önüne birden. Bir de gece boyu gerçekmiş hissi yaratan kâbusları… Kerim’i defalarca öldürüyor, Ege’nin mavi sularında çırpınışlarını seyrediyordu. Aynı gerçekliği bir kez daha hissettiğinde ürpererek sarıldı bedenine.

Yazlıkçı muhitlerinde, sabahın bu saatlerinde sessizlik hâkim olurdu sokaklara. Bir de o berbat koku! Babasının yazlığına çok yakın yerde denize dökülen çayın, balçık ve sazlık tutmuş kıyılarından yayılan koku genzini yaktığında, tiksinti ile yüzünü buruşturdu. Üç katlı villanın orta katındaki kendine ait olan odadan çıkarak banyoya girdi.

Islak yüzünün yansımasını izledi aynada. Kerim’e bir özür borcu vardı. Verandaya inip onu bekleyecek ve ailesini, nişanlısı ile birlikte yüzlerindeki tebessüm ile karşılayacaklardı. Bu fikri beğenmişti. Zira yaşadığı acı olay, onların suçu değildi. Belki de onlar da alışmanın ağır yükü altında eziliyor; bir vahametin mahsulü çocuğa babalık, dedelik, anane ve dayılık yapmaya hazırlanıyorlardı.

Verandaya indiğinde, mermer zemin döşemesini çevreleyen ve yine mermerden yapılma korkuluklardaki sigarayı fark etti. İhtiyacı olan uyuşmayı zaten kullandığı ilaçlarla alıyor, çocuğuna en büyük kötülüğü ise yapıyordu hali hazırda. Canı çok istemesine rağmen doğmamış bebeğine daha büyük kötülük yapmamak için sigara fikrini bulanık zihninden uzaklaştırdı. Az sonra babasının plaja ve çaya çıkan sokaktan gelmekte olduğunu gördü. Kerim uyanmamış olsa da gülümsemesini suratına taşıyarak beklemeye başladı.

“Günaydın baba!”

Fahri Durmaz, kızının yüzünde biten ifadeden memnun bir şekilde karşılık verdi.

“Günaydın kızım! Bugün nasılsın? Rahat uyuyabildin mi gece?”

Babasının akşam yaşananlara değinmemesi hoşuna gitmişti genç kızın. Ancak özrünü sunmakta kararlıydı.

“Evet baba. Aslına bakılırsa pek değil. Dün akşam sizi…”

Fahri Bey kızının sözünü yarıda keserek araya girdi.

“Hayır güzel kızım! Hayır. Bizi hiçbir zaman üzmedin ve özür dilemeni gerektirecek bir durum yok. Her şey daha güzel. Bugünden sonra her şey çok daha güzel olacak. Küçük torunum ne yapıyor bakalım, sen ondan haber ver.”

Babasının belki de ilk defa karnındaki yavrusu için torunum ifadesini kullandığını fark etti. Anlaşılan, ailesi de dün akşam kendisi odasına çekildikten sonra aralarında bir konuşma yapmışlardı. Alışmanın manasının yeni bir kavrama dönüşmüş olabileceğini düşündü. Bu defa yüzüne gerçek bir gülücük yerleşti. Bir ilki daha yaşayarak, babasının karşısında karnını okşadı.

“Çok hareketli! Buraya gelmeden önce yine kontrol yaptırmıştık. Yerinde durmuyor hiç.”

“Harika!” dedi Fahri Durmaz, kızının gözlerine bakarak.

“Sen nereden geliyordun sabah sabah?”

“Denizden!” dedi birden babası. “Gece çok terlemişim, duşa girmek yerine kendimi denize attım.”

Babasının üzerindeki kuru kıyafetlere bakarak dudak büktü.

“Havlunu almamışsın yanına. Herhalde sadece ayaklarını sokmuşsun suya. Baksana, ayakların çamur içinde kalmış.”

Önce kıyafetlerine, sonra da ayaklarına indi bakışları Fahri’nin. Annesine yakalanmış yaramazlık peşindeki bir afacan gibi hissetti kendini.

“Senden de hiçbir şey kaçmıyor Nilgün! Sedat Amcan ile karşılaştık kumsalda. Biraz muhabbet ettik. Kahvaltı saati gelince de ayrıldık.”

Kaşlarını çattı Nilgün.

“Sedat Amcalar dün akşam İstanbul’a dönmemişler miydi?”

Villanın giriş kapısına hareketlendi Fahri Durmaz.

“Eşi ve çocuklarını otogara bırakıp dönmüş.”

Babası artık lüks konuttan içeri girmek üzereyken, beyaz taşların üzerine yapışan çamurlarda bir şey fark ederek seslendi.

“Sedat Amca’nın çocuklarını iki gündür hiç görmemiştim. Berna’yı ne de çok özlemiştim oysa!”

Kapının eşiğinde bekleyen adam kızına döndü.

“Bugün canın, dedektifçilik oynamak istiyor anlaşılan!”

O sırada Amerikan tarzda tasarlanmış mutfak ve geniş bir holün bulunduğu giriş katına Nurdan Hanım ile Nedim’in karısı Gamze’nin gelmesi ile kesildi muhabbetleri. Nilgün de babasının peşi sıra girdi içeri.

“Makineyi çalıştırdın mı kızım?”

“Evet anne, şimdi çalıştırdım.”

Gamze ile annesi de güne babası kadar mutlu başlamışlardı. Tüm evi kapsayacak günaydın temennileri sıra ile saçıldı dört köşeye. Önceki akşam, ailesinin bir toplantı yaptıklarına emindi artık. Babasının, “Bugünden sonra her şey çok daha güzel olacak.” derken neyi kastettiğini de daha iyi anlamıştı.

Evin kadınları neşe ile kahvaltı hazırlıklarına başladıklarında, Nedim de dâhil oldu ahalinin muhabbetlerine.

“Nereden geliyorsun abi?”

Kardeşinin sorusuna, ağzındaki simit parçasını yutmadan telaşla cevap verdi.

“Oğlanı kursa bıraktım.”

Yeğeni Harun’un basketbol kursuna gittiğini unutmuştu Nilgün. Sonra abisinin boynundaki çiziği fark etti.

“Boynuna ne oldu öyle?”

Sorudan sinirlenmiş gibi oğluna baktı Fahri Durmaz. Kızının bitmeyen merakından rahatsız olmuştu.

“Ne olmuş ki?”

“Yüzülmüş! Hem de boydan boya.”

Elini sakin bir tavırla boynuna götürdü Nedim. Babasının çatık kaşlarına baktı.

“Dün akşam üzeri Harun’la denizde güreştik, belki o zaman…”

“Nedim, bir saniye oğlum!”

Araya giren Baba Fahri’ye döndü tüm bakışlar.

“Nilgün, kızım. Dün gece yaşananları biz unuttuk. Sen de unut lütfen. Sen, hatırlamak istemeyeceğin bir olay yaşadın. Anlıyoruz seni. Kendini hiçbir şeyden sorumlu hissetme sakın. Sana bir zarar gelmesine asla izin vermeyeceğiz artık. Ayrıca bizim sana ilgimiz için sen de bize aynını göstermek zorunda değilsin. Buna mecbur hissetme kendini. Sorularla yorma kendini. Hepimiz hayattayız. Daha mutlu ne olabilir ki? Hadi şimdi kahvaltımızı yapalım.”

Son sözün, evin reisi tarafından söylenmesine alışıktı herkes. Ancak bu defa son sözü gerektirecek bir durumun olduğunu düşünmüyordu Nilgün. Babasının bahsettiği gibi bir endişe de taşımıyordu. Üç gündür ihmal ettiği ilaçlarının bu kaygıya sebep olabileceğini düşünse de inanmadı buna. Sonra birden gece ile akşam ifadeleri arasındaki farkı kavramaya çalıştı. Babasının akşam yemeği için gece tabirini kullanmasına şaşırdı. Gördüğü kâbusları anımsadı ve hak verdi babasına. Mutfak tezgâhının önündeki masanın etrafına dizili sandalyelere sıra ile yerleşmeye başladığında ailesi, bir eksikliği fark etti.

“Kerim! Kerim olmadan mı başlayacağız kahvaltıya?”

Kimseden ses çıkmadı. Anlaşılan, dün akşam Kerim hakkında da konuşmuştu ailesi. Annesinin imalı bakışlarındaki mananın kelimelere büründüğünü ve ailenin diğer üyeleri tarafından kabul gördüğünü düşündü. İçi burkulsa da bunu belli etmek istemedi. Merdivenlere yöneldi.

Nişanlısının odasının önüne geldiğinde durdu. Kerim’i son defa gördüğü anı gözünün önünde canlandırdığında büyük bir pişmanlık hissetti. Sol kaşının hemen üzerine bastırdığı ellerinin arasından sızan kanı umursamadan kalkıp gitmişti masadan. Bağırıp çağırmış ve odasına kapatmıştı kendini. Sonrasını ise gerçeğe yakın kâbusları haricinde hatırlamıyordu. Babası haklıydı. Bugünden sonra her şey çok daha güzel olacaktı ve bunun mimarlarından biri de kendi olmalıydı. Nefesini tutup araladı kapıyı.

Ancak Kerim odada yoktu. Yatağı bozulmuş ancak toplanmamıştı. Kızdı kendine. Nişanlısının kafasında kırdığı tabak telafi edilebilirdi fakat kalbindeki kırığın tamiri imkânsızdı. Elleri bomboş kahvaltı mekânına indi.

“Uyandırdın mı Kerim’i?”

Annesinin sorusu ile uyandı düşlerinden Nilgün. Kerim’i, kendine ait olmayan bir çocuğun babası olarak tahayyül ettiği düşünden uyandı.

“Odasında yok!”

Masadakilerin birbirleri ile bakışmalarına aldırmadan oturdu yerine. Sokak kapısının yanındaki açık penceren gelen bağırtı ile tekrar uyandı.

“Fahri Bey! Fahri Bey!”

Öfkeli bir bakış gezdirdi masadakilere Fahri Durmaz. Ağır hareketlerle yerinden kalkarak kapıya gitti. Annesinin gözlerinde yeni bir mana aradı Nilgün. Sanki her gün, sabahın dokuzunda, babalarının adı sokakta yankılanıyormuş gibi rahat rahat kahvaltılarını yapan abisi ve yengesine baktı sonra. Babası, soru sormasından rahatsız olmuştu. Bir yeni soruyu kelimelere dökmeden, tabağına kahvaltılık koymaya başladı.

Kahvaltıları bitmiş ancak evin babası henüz dönmemişti. Babası yanılıyordu. Bugünkü tavrı lüzumsuz bir merak değildi. Bir hastalığın ürünü de değildi. Hastalıklı olan birileri varsa onlar da ailesiydi.

“Babam hala gelmedi!” deyiverdi birden. Oturduğu berjerde ajandasına notlar tutan abisi, kardeşinden bir emir gelmiş gibi ayaklandı. Hiçbir şey söylemeden çıktı evden.

Krizlerini hatırladı birden Nilgün. Eylemlerini unutturacak kadar kendisini boğan krizler yaşamıştı. Bir defasında bebeğini düşürmek için ağır antibiyotikler içerken ailesi tarafından yakalanmış ve bu durumu ısrarları sonucunda ancak doktoru kendisine anlatmıştı. Yeni bir krizin mi eşiğindeydi? Yarım saat önce güne başladığı ailesi birden ters psikolojiye bürünmüştü. Karabasanlar üşüştü tekrar düşlerine. Kerim denizde canhıraş çırpınıyor, denizden sıçrayan su damlaları yüzüne çarpıyordu. Dün akşamki tartışmadan sonrasını hatırlamaması bu krizin habercisi olabilir miydi?

 

 

Teğmen Bahattin, telefonda Nilgün Durmaz’ın doktoru Cenk Sağlam ile görüşüyordu.

“Cenk Bey merhaba. Ben Altınova İlçe Jandarma Karakol Komutanı Teğmen Bahattin. Sizinle hastanız Nilgün Durmaz hakkında konuşmak istiyorum.”

“Buyrun Bahattin Komutanım. Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Hastanız Nilgün Hanım… Bir konu hakkında ifadesini almamız gerekiyor ancak gerek hamileliği gerekse gördüğü psikolojik tedavi sebebi ile bir uzman olmadan bu işlemi gerçekleştiremiyoruz. Sizden ricamız, ifade alma işlemi için bir olur raporu yazmanız ve en kısa sürede tarafımıza faksla yahut mail ile göndermeniz. Mümkün müdür acaba?”

“Hastamın ifade vermesini gerektirecek konuyu bilmem gerekiyor öncelikle.”

“Bunu sizinle paylaşmamız şimdilik mümkün değil. Adli bir vaka olduğunu söyleyebilirim ancak.”

“Bakın Komutanım! Nilgün Hanım ağır bir hastam. Gebeliğinden dolayı uygun tedaviyi uygulayamıyoruz. Konunun ne olduğunu bilmeden; hatta hastamı görmeden böyle bir rapor hazırlamam mümkün değil. Eğer siz bana yardımcı olursanız ben de size yardımcı olabilirim.”

Bir süre sessizce bekledi Teğmen Bahattin.

“Adli konumuz cinayet Cenk Bey. Nilgün Hanım ise şüpheli durumunda.”

 

 

Cenk Sağlam, Dikili’deki tatiline ara vererek gelmişti Altınova Devlet Hastanesi’ne. Hastası üzerindeki zan, klinik notları ile birleşince cinayetin mümkün olabileceği çıkıyordu karşısına. Az sonra hastane koridorunda teğmen rütbeli birini görünce ona doğru ilerledi.

“Merhaba, Teğmen Bahattin Bey mi?”

İri cüsseli adam, sağ elindeki bereyi sol eline geçirerek tokalaşmak üzere hamle yaptı.

“Cenk Sağlam?”

Aynı nezaket ile karşılık verdi selamlaşmanın muhatabı.

“Evet.”

Sessiz hastane koridorunda ayakta dikilen ikiliden kamuflaj kıyafetli olanı, dikdörtgen koridorun sonundaki pencereleri işaret etti.

“Buyrun, şöyle geçelim.”

Konumlanmak istediği bölgeye geldiğinde sözlerine devam etti Bahattin Komutan.

“Bu sabah ilçemiz sınırlarında bir ölüm ihbarı aldık. Kerim Tokat, denize dökülen bir dere yatağında ölü olarak bulunmuş mahalleli tarafından.”

“Nilgün’ün nişanlısı! Altınova Dikili arasındaki Madra Çayı’nı mı kastediyorsunuz?”

“Evet.”

“Peki, Nilgün üzerindeki şüphenizin sebebi ne?”

“Ailesi şu an merkezimizde. Kendilerinden ve komşularından aldığımız teyitli bilgiye göre dün akşam şiddetli bir kavga yaşanmış ikili arasında. Nilgün Durmaz, yemek tabaklarından birini alarak Kerim Tokat’ın kafasına vurmuş. Zaten maktulün kafasındaki yara izi ve mutfaktaki çöp kovasından alınan porselen parçaları da bunu ispatlıyor.”

“Bir dakika! Ceset çay kenarında bulundu demiştiniz. Dünkü kavganın ardından Kerim Bey vefat ediyor ve Nilgün Hanım onu çaya mı taşıyor?”

“Hayır, öyle olmuyor. Kavganın ve darbenin ardından Nilgün Hanım odasına çekiliyor. Geri kalanlar da Kerim Bey’e ilk yardım uyguladıktan sonra maktul de odasına gidiyor. Bir süre verandada oturup kızları ve kardeşleri hakkında tartışan aile halkı da uyumak üzere yataklarına çekiliyor. Nedim Bey, yani Nilgün Hanım’ın abisi, gece uyku anında kardeşi ve nişanlısının konuşmalarını duyduğunu, ardından evin kapısının açılıp kapandığını beyan ediyor.”

“Bu kadarı bir kişiyi cinayet ile suçlamak adına kâfi mi?”

“Nilgün Hanım’ın odasında kurumuş çamur lekeli kıyafetler de bulundu Cenk Bey. Elbise dolabına tıkıştırılmış şekilde. Bu davranış, hastanız tarafından beklenen bir davranış şekli mi?”

Aklı karışmış gibi davranmaya çalışsa da Cenk, gerçeği biliyordu.

“Evet. Sanırım mümkün. Ağır travma yaşa…”

“Biliyorum Cenk Bey. Geçmişe ait bilgileri paylaştı bizimle Nilgün Hanım’ın ailesi. Şimdi siz bize ifade konusunda yardımcı olacak mısınız?” diyerek araya girdi Bahattin Komutan.

“Önce kendim görüşsem Nilgün ile daha doğru olur.”

“Tabi ki!” diyerek, koridoru işaret etti Komutan.

“Evet, ben bir katilim. Belki de cezai ehliyetim olmadığı için bu sahneye en uygun katil, benim. Doğmamış çocuğuma babalık yapmayı tereddütsüz kabul eden bir babanın katili, benim. Kumsaldan dönerken ayakları çamura bulanan katil, benim. Kıyafetleri yıkanmayan ve boynunda çizikler olan katil, benim. Tecavüzcüsünü aramaktan vazgeçen katil, benim. Kendi çocuğunun öz babasının katili, benim. Kayınpederine şantaj yapan bitik adamın katili, benim. Ama sana bunları söyleyemem doktor.”

“Nilgün, beni duyabilir musun?”

Hiç olmadığı kadar bilgin gözlerle baktı doktoruna Nilgün.

“Kaderine alışması gereken katil, benim doktor.”

Hikaye Dinle: Sigara Öldürür 🔊🎧

Elvankent’te boş bir arsada, 25-30 yaşlarında bir erkek cesedi bulunduğu bildirildiğinde, çayımın yanına arkadaş yaptığım poğaçanın son lokması, boğazımla vedalaşıp mideme doğru yola çıkmamıştı daha.

Cinayet mahalline vardığımızda, Olay Yeri İnceleme Ekibi ve Adli Tabip çalışmaya başlamışlardı.

Bir elemanını, “Evladım, tabancanın namlusuna kalem sokulur mu? İki parmağınla uç kısmından, tetik korkuluğundan ya da kabzanın tırtıllı kısımlarından tutacaksın! Televizyona dizi çekmiyoruz ki burada!” şeklinde fırçalayan Oktay Komiser bizi görünce yanımıza geldi.

“Bize hiç şöyle Agatha Christie romanı tadında, şöminesi yanan sıcacık bir salonda işlenen cinayet nasip olmayacak mı arkadaş? Bu soğukta, şehre otuz kilometre uzakta cinayet mi işlenir! Sabah sabah götümüz dondu!”

“O da olur inşallah Oktaycım, bozma moralini sen,” diye karşılık verdi Amirim. “Elimizde neler var?”

Yerde yatan kurbanı işaret etti Oktay Komiser: “Şekilde görüldüğü gibi; üzerinde iki adet kurşunla birlikte bir adet maktul… Biri maktule ait olmak üzere gayet net iki ayrı ayakkabı izi… Bir adet gazı bitmiş çakmak…”

“Ayakkabı izlerinin kalıbını…”

“Aldık, aldık… Hem ayakkabı izlerinin, hem de maktul ve katilinin buraya beraber geldiklerini tahmin ettiğimiz aracın lastik izlerinin kalıbını aldık… Çakmağın yanında, bir adet yakılmamış sigara…”

“Katile ait olabilir… Filtresinde tükürük izi varsa DNA analizine gönderelim.”

“Arkadaş, eskiden ne güzel parmak izlerini, ayak izlerini, kan örneklerini, boş kovanları toplar giderdik. Bu DNA icat olalı beri milletin kılıyla, tüyüyle, tükürüğüyle, kusmuğuyla, bokuyla püsürüğüyle uğraşır olduk!”

“Teknolojinin nimetlerinden yararlanmak gerek Oktaycım. Başka?”

“Bir de bu 7.65 Kırıkkale.”

“Cinayet silahı bu mu?”

“Şarjörü dolu, ateşlenmemiş. Cinayet silahı ortada yok.”

“Kimlik?”

“Ne kimlik, ne ehliyet. Pantolon cebinde yüz seksen lira, montunun cebinde yarısı içilmiş bir sigara paketi… Hepsi bu.”

Adli Tabip muayenesini tamamlamıştı. Doldurduğu formları çantasına koyup ayağa kalktı: “İki kurşun… Biri karaciğere diğeri kalbe.”

Amirim maktulün yaralarına yakından bakmak için eğildiğinde sordu: “Ölüm saati hakkında bir şey söyleyebilir misiniz Doktor?”

“Dün gece ısı eksi on dereceye kadar düştü. Ceset kaskatı kesilmiş. Otopsi yapmadan kesin bir zaman veremem. Şimdilik söyleyebileceğim tek şey, yaklaşık bir metrelik mesafeden ateş edildiği.”

Maktulde savunma yarası yoktu. Etrafta da herhangi bir boğuşma izi görünmüyordu.

Oktay Komiser, donmuş toprak zemin üzerinde gayet net olarak görülebilen lastik izlerini işaret etti, “Maktulle katilinin geldikleri araba arsaya şuradan giriş yapmış… Burada araçtan inmişler… Yirmi-otuz metre kadar yürümüşler, sonra bam!”

“Hangisi maktulün ayak izleri?”

“Kırk üç numara olan,” diye cevap verdi Oktay Komiser,”katili daha ufak tefekmiş.”

Yerdeki izleri işaret etti Amirim: “Yolcu koltuğunda oturan maktulmüş… Araçtan inmiş… Ön taraftan şoför mahalline dolanmış… Şoför de inmiş… Şoför önde, bizim maktul arkada ilerlemişler…”

Bu kadar karışık ize bakarak bu sonuca nasıl vardığını düşünüyordum ki, maktulün diğer şahsın ayak izlerinin üzerine bastığını görünce duruma uyandım.

Amirim yerde, otuz santim arayla oluşmuş iki küçük çukuru gösterdi, “Maktul, sanırım burada diğer şahsı diz  çöktürmüş.”

“Elinde silah, adamı önünde diz çöktürtüyorsun, sonra o seni vuruyor, öyle mi?”

“Garip görünüyor ama, aklıma da başka bir açıklama gelmiyor.”

Olay Yeri İnceleme Şubesi işini bitirip ceset morga kaldırılmak üzere götürüldükten sonra, çevredeki apartmanları dolaşarak uykusu kaçmış bir ihtiyar ya da geç saatlere kadar ders çalışmış bir öğrenci bulabilir miyiz diye baktık. Anlaşılan o gece herkes mışıl mışıl uyumuştu.

***

Parmak izinden kimliğini tespit ettik maktulün. Yirmi altı yaşındaydı Naci Pekcan ve darp, hırsızlık, bıçakla yaralama, gasp, tarihi eser kaçakçılığı gibi suçlardan sabıkası vardı. On beş yaşından itibaren zamanının büyük bölümünü ıslah ve cezaevlerinde geçirmişti. Geçen sene Antalya’da turist kılığına girmiş Kaçakçılık Şubesi polislerine tarihi eser satmaya çalışırken yakayı ele vermiş, beş sene hapis cezası almıştı. Bir buçuk sene daha yatması gerekirken Şartlı Salıverme Yasası’ndan yararlanarak serbest kalmış ve askere alınmıştı. Orada da rahat durmamış, üç ay önce birliğinden firar etmişti.

***

Anlaşılan Naci, “evlat olsa sevilmez” kategorisine giren insanlardan biriydi. Kimlik tespiti için götürdüğümüz morgda oğlunun cesediyle karşılaşan babası,”Olacağı buydu,” dedi, “su testisi su yolunda kırıldı.” Naci’ye husumet besleyen birilerinin olup olmadığını sorduğumuzda,”İlla ki vardır. Canını yakmadığı kimse kalmamıştı,” cevabını aldık. Oğlunu en son, Antalya’da cezaevine girdiği zaman görmüştü. Tahliyesinden sonra cezaevinin kapısından alıp askere götürmüşlerdi zaten. Haftasına kalmamış, firar etmişti.

Naci’nin yalnız yaşayan babaannesinin yanında kaldığını öğrendik. Kadıncağızın gecekondusunda yaptığımız aramada Naci’nin yatağının altında bir komando bıçağı bulduk.

***

Ertesi sabah, olay yerinde bulunan kanıtlara tekrar göz atarken otopsi ve balistik raporları elimize ulaştı. Ölüm zamanı 23.00 ile 01.00 arasıydı. Ölüm nedenini zaten biliyorduk. Balistik raporunda ise, Naci’yi öldüren silahtan çıkan kurşunların sistemde kayıtlı hiçbir silahla eşleşmediği belirtilmişti. Bu kötüydü. Yatağının altından çıkan bıçak da temizdi. Bu da kötüydü. İyi olan taraf ise; Naci’nin yanında bulduğumuz ateşlenmemiş silahın sabıkalı çıkmasıydı. Son iki aydır bir türlü aydınlatmayı başaramadığımız iki taksici cinayetinin bu silahla işlenmiş olduğu tespit edilmişti. O şoförlerin cesetleri de kendisininki gibi şehir merkezine uzak yerlerde bulunmuştu. Enselerinden tek kurşunla öldürülmüştü adamlar.

Taksici cinayetlerinin dosyalarını tekrar gözden geçirdim. Bu cinayetlerle ilgili, kurşunlar haricinde elimizde en küçük bir kanıt dahi yoktu. Ne bir parmak izi, ne de bir çöp. Gasp edilen taksiler ertesi gün terk edilmiş olarak bulunmuşlardı. Yıkanmış, iyice temizlenmiş olarak. Cinayetlerin işlendiği, araçların bırakıldığı yerler ve çevre semtlerdeki bütün oto yıkama, akaryakıt istasyonlarını tek tek dolaşmış, fakat bir sonuç elde edememiştik.

“Bu sefer sert kayaya çarpmış Naci kardeşimiz,” dedim.

“324’le başlayan telefonlar hangi semte ait?” diye sordu elindeki sigara paketine bakmakta olan Amirim.

Ben cevap vermeden numarayı tuşlamıştı bile. Hoparlöre aldığı telefondan gelen ses odayı doldurdu: “Anadolu Arkeoloji Müzesi’ne hoş geldiniz. Dahili numarayı biliyorsanız…”

***

Naci’nin cebinden çıkan yarısı içilmiş sigara paketinin üzerindeki, bir şey yazarken kaleme uygulanan baskı sonucunda alt sayfalarda oluşan baskı izi olarak tanımladığımız (Öhö!) fulaj izinde telefon numarası kolayca okunabilen Arkeoloji Profesörü Çetin Kavacıklıoğlu, kocaman açılmış masmavi gözleriyle sorgu odasında karşımızda oturuyordu. Sorguya almadan önce adamı araştırmıştım; geçmişi pırıl pırıldı, şimdiye kadar yasalarla başı hiç belaya girmemişti.

“Rica ederim!” dedi. “Ne işim olur benim bahsettiğiniz gibi bir adamla? Bir katile neden numaramı vereyim?”

“Biz de bunu öğrenmek istiyoruz Profesör,” diye karşılık verdi Amirim, “fotoğrafa bir daha bakın.”

Profesör, Naci’nin fotoğrafını tekrar eline aldı: “Söylediğim gibi, bu adamı hayatım boyunca bir kere bile görmedim.”

Amirim elimizdeki tek ipucunu kolay kolay bırakacak adamlardan değildi.

“Naci’yle kazı için gittiğiniz yerlerden birinde mi tanıştınız?”

“Neredeyse yedi senedir araziye çıkmıyorum, tam zamanlı olarak müzede çalışıyorum.”

“Tarihi eser satmaktan sabıkası olan birinin cebinden, ülkenin en önemli müzelerinden birinde çalışan bir arkeoloji profesörünün telefon numarasının çıkması sizce de fazlaca tesadüf olmuyor mu?”

Profesör şişe dibi gözlüklerinin ardından mavi mavi bakarken, üzerine keçi sakalının konuşlandığı çenesi titredi: “Buna ben de akıl erdiremiyorum.”

“Belki de ortak iş çeviriyordunuz!”

“Siz… Siz ne demek istiyorsunuz?”

“Belki de müzedeki eserlerin bazıları artık orijinal değil… Belki de çoktan sahteleriyle değiştirildi.”

Profesörün çıplak kafasında boncuklanan ter damlacıkları alnından aşağı doğru süzülmeye başladı.

“Ben bu toprağın arkeolojisine otuz senedir şerefimle hizmet ediyorum. Lütfen! Benimle bu şekilde konuşmaya hakkınız yok.”

“Ben de yirmi senedir bu toprağın hırsızıyla, uğursuzuyla, katiliyle uğraşıyorum Profesör! Bizi daha fazla uğraştırmayın! İzin çıkar çıkmaz, müzedeki odanızı ve evinizi didik didik arayacağız.”

“İzine gerek yok. Şimdi gidip istediğiniz gibi arayabilirsiniz. Benim korkacak bir şeyim yok!”

Üç saat sıkıştırdık, Nuh dedi peygamber demedi, Naci’yi tanımadığını yineleyip durdu. Sürekli gittiği yerler olup olmadığını, son zamanlarda nerelerde vakit geçirdiğini defalarca sorduk. Karısının ölümünden beri, iki senedir, doğru dürüst dışarı çıkmadığını, zamanını gündüzleri müzede, geceleri de evinde çalışarak geçirdiğini söyledi.

“Özellikle son iki üç gün içinde neler yaptığınızı iyi düşünün Profesör. Bu adamla mutlaka bir yerlerde karşılaşmış olmalısınız.”

“Daha kaç kere söylemem gerekiyor? Evden dışarı adımımı attığım yok… İki gün önce arkadaşlarımla birlikte yemek yedim. Hepsi o.”

“Nerede yediniz yemeği?”

“Ayrancı’da bir yerdi, adını hatırlamıyorum bile.”

“Orada karşılaşmış olabilir misiniz? Lavaboya filan gittiğiniz sırada yanınıza yaklaşan, sizinle ahbaplık kurmaya kalkan birileri oldu mu?”

“Olsaydı hatırlardım. Biraz rakı içmiştim ama, böyle bir şeyi hatırlayamayacak kadar değil. Yemekte alkol alacağım için arabamı götürmemiştim. Lokantanın önündeki duraktan taksiye bindim, doğruca evime gidip yattım.”

“Taksiye mi bindiniz?”

***

Taksi durağındaki şoförler eşgalini verdiğimiz arkadaşlarını hemen tanıdılar: “Ferit’i soruyorsunuz siz. Amcaoğlu Osman’ın taksisinde geceleri çalışır o.”

***

“Ferit rahmetli amcamın oğlu,” dedi Osman. “Amcam geçen sene vefat ettiğinden beri gündüzleri okuluna gider, geceleri de takside çalışır ailesine bakar.”

“Arabayı Ferit’e saat kaçta teslim edersin?”

“Akşam sekiz gibi. Evlerimiz karşılıklıdır zaten. Gece iki-üç gibi de kapıya bırakıp evine gider.”

“Evvelki sabah arabada herhangi bir tuhaflık dikkatini çekti mi?”

“Ne gibi bir tuhaflık?”

“Kırılıp dökülmüş bir yer var mıydı, ya da kan izi?”

“Yoo.”

***

Arkeoloji son sınıf öğrencisi Ferit’i evinden aldık. Orta boylu, zayıf, temiz yüzlü bir gençti. Kan çanağına dönmüş gözleri, “Bu çocuk, olay gecesinden beri bizi bir saniye olsun yummadı,” diyordu.

***

“Olay gecesi, sonradan televizyondan adının Naci olduğunu öğrendiğim şahıs arabama yoldan bindi. Her zaman böyle uzun mesafeye müşteri çıkmaz. Bu gece şanslıyım diye düşündüm. Şahıs yanımdaki koltuğa oturmuştu. Biraz havadan sudan söz ettikten bir daha ağzını açmadı. Elvankent’e girdiğimizde, izin almadan, sormadan, aracın göğsünde duran sigara paketime uzanıp içinden bir sigara aldı, “Artık senin işine yaramayacak nasıl olsa,” deyip paketi cebine attı. Ne yapıyor bu densiz diye yüzüne baktığım sırada, cebinden çıkardığı tabancayı bana doğrulttu, ters bir hareketimde beni öldüreceğini, dediklerini yaparsam kılıma zarar gelmeyeceğini söyledi. İlk defa başıma böyle birşey geliyordu. Çok korkmuştum. Son birkaç ay içinde Ankara’da iki taksicinin gasp edildikten sonra öldürüldüklerini biliyordum. Hasılatın hepsini verdim. O ise “Seninle daha işimiz bitmedi,” dedi ve boş bir arsayı işaret ederek oraya girmemi istedi.

Beni öldürmemesini, arabayı da alıp gitmesini, polise gitmeyeceğimi söyledim. Silahın namlusuyla dürtükleyerek arsanın karanlık köşesine götürmeye başladı. Bir yandan da küfürler ederek ağzındaki sigarayı yakmaya çalışıyordu. Bir süre yürüttükten sonra silahın namlusunu kafama dayayarak dizlerimin üzerine çökmemi istedi. Dediğini yaptım. Bu arada hala sigarasını yakamamıştı. Sinirle çakmağı yere çaldı ve benden ateş istedi. Çakmak çıkaracakmış gibi elimi montumun cebine attım ve son bir aydır işe çıkarken yanıma aldığım silahı çıkarıp ateş ettim. Yere düştüğünü hayal meyal hatırlıyorum. Derhal oradan uzaklaştım. Öldüğünü ertesi gün televizyondan öğrendim.”

“İyi atışlardı,” dedim,”biri kalbine, biri ciğerine…”

Yorgun gözlerini, sorgu sırasında sürekli oynadığı tırnaklarından ayırıp bize çevirdi,”Silahı babam yıllar önce memlekette yaptırtmıştı. Evde dolapta dururdu. Hiç kullanılmamıştı. Siz nasıl…?”

“Seni silahtan bulmadık,” diye cevap verdi Amirim, “Naci’nin de, senin de başını sigara yaktı. Naci sıkı bir sigara tiryakisi olduğu için öldü, sen de sıkı bir tiryaki olmadığın için yakalandın. Eğer bir paket sigarayı birkaç günde değil de bir gün içinde tüketseydin sana ulaşamayacaktık.”

Ferit’in alnında kırışıklıklar oluştu: “Anlayamadım.”

“Naci’nin cebine attığı paketinin üzerinde bir gece önce arabana aldığın Profesör Çetin Kavacıklıoğlu’nun sana verdiği telefon numarası vardı.”

Ferit yüzünü buruşturdu, “Ama,” dedi, “paket bitince dalgınlıkla atarım diye numaranın yazılı olduğu jelatini çıkarıp cüzdanıma koymuştum.”

“Koymuştun ama kalemin jelatinin altındaki kağıda yapacağı baskıyı hesaba katmamıştın.”

Başını salladı Ferit, acıyla gülümsedi: “Profesörü konuk olduğu bir televizyon programında izlemiştim. Arabama binince tanıdım. Arkeoloji bölümünde öğrenci olduğumu öğrenince ilgi gösterdi. Yol boyunca sohbet ettik. Telefon numarasını verdi. Yaz tatilinde bana müzede staj imkanı sağlayabileceğini, okul kapanınca kendisini aramamı söyledi.”

İfadesini imzalatıp savcılığa naklettik. Çıkmaya hazırlanıyordum ki arkamdan Amirimin, “Olay tamamen meşru müdafaa. Fazla ceza almaz,” dediğini duydum.

 

Hikaye: Gölge

Ağaçlarla kaplı yolda o kadar hızla yürüyordu ki nefesi sıkışmıştı. Kalbi sanki göğüs kafesini yırtıp dışarı fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Tüm ağaçlar söz birliği yapmış, kendini takip ediyormuşçasına ürkütücü görünüyordu. Vakit henüz akşam üzeri olmasına rağmen; kimsesizlik, evine giden yoldaki ormanlık alana tüm korkunçluğu ile çöküvermişti. Her adım atışında sanki tüm ağaçlar, onun peşinden gelen bir canavara dönüşüyorlardı. Kendini kapana kısılmış fare gibi hissetmekten bıkmıştı. Issız ve terk edilmiş olan bu yol ona sırat köprüsünü hatırlatıyordu. Ayağı kayıp düşecek olsa kendini cehennemin tam ortasında bulacağından, neredeyse unutmaya çalıştığı olaylar kadar emindi.

Onu en çok kendi düşünceleri yoruyordu. Başka insanların söyledikleri, zihninde geçici bir tiyatro oyunu gibi sahneleniyor, fakat kendi düşünceleri bilinçaltı sahnesinde bir türlü son perdeye ulaşamıyordu. Çoğunlukla aynı sahne tekrar tekrar oynanıyordu. Asıl zor olan, son sahneye ulaşamamaktı. Bu orman, onun tiyatro sahnesindeki perdelerinden sadece bir tanesiydi. Çocukluğunda, bu yoldan bu kadar korktuğunu hatırlamıyordu. Yirmi dört yıl önce burada yaşadığını düşününce, üşümesine, titreme ve gözyaşları da eklendi. Oysa, o burada yaşayıp öleceğini  zanneder, bütün hayatının bu evde geçeceğinin hayalini kurardı. Ta ki bu hayalinin kabusa dönüştüğü güne kadar.

Aradan yıllar da geçse, içine çekildiği ilk kabusunun başladığı yere yeniden savruluyor, yarım kalan gösteriyi  tamamlaması için sahnede bekleniyordu. Korkusunu yenmek zorundaydı. İçinde tuttuğu her şeyi kusup atmalıydı. Artık her şeyin sonlanmasını istediğinden, buraya dönmenin bir ölüm kalım meselesi olduğunu biliyordu. Hayalinin yarım kalan kısmı gerçekleşmek üzereydi. Bu evde ya ölecek ya da tamamlaması gerekeni yapacaktı. Takip edildiğini hissederek her şeyin başladığı ve bitmesi gerektiği evine doğru yürümeye devam etti… 

BİRKAÇ HAFTA ÖNCE

Nazan işten çıktıktan sonra, alışveriş yapmak için yakındaki bir alışveriş merkezine uğrayıp evine dönmüştü. Çalıştığı muhasebe şirketinin sevilen bir elemanı olmasına rağmen ikili ilişkilerde başarısızlığı ile ün salmış, karşı cinse duyduğu güvensizliği ile tanınmıştı. Otuz iki yaşında, oldukça güzel bir kadındı. Üniversite eğitimi sırasında âşık olup terk edilmişliğinin faturasını ve yaşadığı travmanın sonuçlarını tüm erkeklere kesmekte acele etmişti. Çocukları çok sevmesine rağmen gönül ilişkilerine nokta koymuş, bu sevgisini  bir yetiştirme yurdunda gönüllü annelik yaparak doyurma yolunu tercih etmişti.

Eve geldiğinde  kapısının önünde gördüğü  bir paket onu şaşırtmadı. Ellerindeki poşetleri acele ile yere bıraktı,  çantasından anahtarını çıkarıp kapıyı açtı, kapının önündeki paketi  ve alışveriş torbalarını mutfağa taşıdı. Paketin içinde ne olduğunu  merak etmiyordu. Kimin göndermiş olabileceğini az çok tahmin ettiği için, tezgâhın üzerine koyup banyoya geçti. Ellerini yıkadıktan sonra yatak odasına girdi. Dolabından bir eşofman altı ile beyaz bir tişört alıp giyindi. Makyaj masasının önüne oturdu, özenle önce yeşil gözlerine ve tüm yüzüne yaptığı makyajı temizledi. Kahverengi, dalgalı uzun saçlarını bir toka ile toplarken, iş yerinde kendisine hayran olan ve bunu her fırsatta hissettiren Okan’ı düşündü.  Defalarca onu uyarmasına rağmen, kendisine tekrar hediye göndermesi  kadınlık gururunu okşamıştı.

Aynanın önünden kalkıp mutfağa yöneldi. Buzdolabını açtı, dünden kalan kızarmış tavuk ve taze fasulyeyi mikrodalga fırında ısıtıp yemek masasına koydu.  Çatal, bıçak ve bir bardak su alıp akşam yemeğini yemeye başladı.

Paket, hâlâ tezgahın üzerindeydi. Okan bu sefer paketin boyutlarını büyütmüştü. Nazan aldığı hediyeleri iade etmekten yorulmuş, Okan ise ısrarını bıkmadan devam ettirmişti. Yemeğini bitirip masayı ve mutfağı toparladı. Hazırladığı kahve ile birlikte salona geçti. Büyük bir merakla okuduğu Günay Gafur’un “Kuklacı” adlı romanı sehpanın üzerinde kendisini bekliyordu. Kendi kendine, “Sonbaharın kışa hazırlık yaptığı şu günlerde okunacak en iyi kitap,” dedikten sonra koltuğa yerleşti  ve kaldığı yerden okumaya başladı.

Kendi çığlığı ile uyandığında bir an nerede olduğunu anlayamadı. Üşümüş ve korkmuş, hava da kararmıştı. Okuduğu kitap yüzünün üzerindeydi. Gördüğü rüya o kadar gerçekti ki, yıllardır aynı kâbusu görmesine rağmen bir türlü korkmadan uyanmayı başaramıyordu.

“Bu kesinlikle bilinçaltımın oyunu,” diye düşündü. Babasının o daha ilkokula giderken ortalıktan kaybolduğu, ne ölüsünün ne de dirisinin bulunmadığı o korkunç günlere doğru çekildiğini hissedince uyku mahmurluğu ile uzanmış olduğu kanepeden doğruldu. Bu gece geçmişi düşünmeyecekti. Kitabı tekrar sehpanın üzerine bıraktı. Kahve kupasını alıp mutfağa doğru yürürken evin tüm lambalarını yakmayı ihmal etmedi. Çocukluğundan beri karanlıktan korkardı.

Mutfağa girince, tezgahtaki pakete ilişti gözü yeniden. Şimdiye kadar gönderilen hiçbir hediyeyi açmamıştı ama bu nedense ilgisini çekmişti. Üzerinde hiçbir not yoktu. Okan’ın şimdiye kadar gönderdiği hediyelerde isim ve adres bilgisi mutlaka olurdu oysa. İyice meraklanmıştı. Paketi eline alıp salladı. Bu aslında bir kutuydu. Açıp açmamaktaki kararsızlığı fazla uzun sürmedi. Merakını yenemeyerek paketi  açtı. Beyaz kâğıtları çıkardığında, duyduğu çığlığın kendi çığlığı olduğunu anlayamadan, kutunun dibinde yatan ölü kuşa bakarak, eli ile ağzını kapattı.

Salona ne zaman geçtiğini farkında değildi. Bu şakayı kimin yapabileceğini düşünerek bir ileri bir geri yürümeye başladı. Kendini sakinleştirmekte güçlük çekiyordu. Paketi ona Okan göndermiş olamazdı. O çok kibar, aile terbiyesi almış iyi biriydi.

“Kesin yanlışlıkla gönderilmiş,” diyerek kendine telkinde bulunmaya çalıştıysa da başaramadı. Ne yapacağını bilmez bir halde mutfağa gitti, bütün cesaretini toplayarak paketin içine yeniden baktı. Ölü bir kuşun dışında hiç bir şey yoktu. Kutuyu alıp bir çöp poşetine koydu,  sonra kapının önüne bıraktı. Sanki kuş canlanıp kendisine zarar verecekmiş gibi tuhaf bir korkuyla kapıyı kilitledi. Yatağa girmeden önce  sakinleştirici bir ilaç aldı. Buna rağmen uykuya dalması epey zor oldu.

Sabah kalktığında kendini dinlenmiş ve dinç hissediyordu.  Günlük hazırlığını yaptı. İşe gitmek için çantasını uzanırken, dün yaşadıklarını hatırlayınca huzursuzlanır gibi oldu. Bir an önce evden çıkmak için acele etti. Kapıyı açar açmaz dün gece bıraktığı çöp poşetinin orada olmadığını görünce olduğu yerde donakaldı. Bu nasıl olabilirdi? Bu apartmanda yıllardır oturuyordu ve hiç kimse bir başkasının çöp torbasını alıp atmazdı.

Asansörle aşağıya inerken şaşkın ve endişeliydi. Apartmandan çıkıp arabasının yanına gitti, acele ile kapıyı açtı. Sinirlerin gerginliğinden nefes alış verişi düzensizleşmişti.  Sakinleşmek için gözlerini kapatıp nefesine odaklanarak bir süre koltukta oturdu. Gözlerini tekrar açtığında, çöp poşetine koyduğu ölü kuşun arabasının sileceğinin üzerinde olduğunu gördü. Panik halinde dışarı çıktı. Ayakları titriyordu. Sokakta kimse yoktu. Ağlamaya başladı. Arabasına dayanarak ayakta zorlukla durabildi.

Bir el omzuna dokununca olduğu yerde zıpladı. Sessizce attığı  çığlık boğazında düğümlenmişti. Kendini koruma içgüdüsü ile ellerini yüzüne götürdü.

Ona dokunan adam,sakin olmasını söylüyordu. Ellerini yüzünden indirince karşısındakinin yüzüne boş boş baktı.

Adam olanca sakinliği ile, “Nazan Hanım, iyi misiniz?” diye sordu.

Nazan, kendisini toparlamaya çalışarak, “Müdürüm, ben… ben iyiyim Hasan Bey,” demeyi başardı.

Adam  yıllardır yanında çalışan kadının, sabahın bu saatinde neden hıçkırarak ağladığını merak etmişti. “Bir şey mi oldu? Kötü bir haber mi aldınız?”

Bu soru karşısında gözyaşlarını silen Nazan,  arabanın sileceğine  doğru bakmamaya çalışarak, “Ben ne söyleyeceğimi bilemiyorum,” dedi. “Arabanın içinde biri olduğu zannına kapıldım.”

Zorlukla gülümseyerek devam etti. “Böyle söyleyince kulağa çok saçma geliyor fakat arabama biner binmez sanki biri bana seslendi gibime geldi. Bu yüzden korkarak arabadan indim.”

Bu söylediğinin çok  saçma bir bahane olduğunu kendisi de biliyordu. Gerçeği gizleme gereğini neden duyduğu konusunda bir fikri yoktu.

Hasan Bey, “Şimdi biraz daha iyi misiniz? İsterseniz ofise benim arabamla geçelim,” diyerek nazikçe gülümsedi.

Adam, Nazan’ın  çalıştığı şirketin sahibi ve genel müdürüydü. Evinin bir alt sokağında oturuyordu. Haftada birkaç kez karşılaşırlardı. Nazan hep aynı saate işe gitmek için evden çıkmasına rağmen patronunun  ofise gidiş saatleri değişiklik gösterebiliyordu.

Hasan Bey’in sorusuna cevap vermediğini fark edince, “Çok iyi olur,” dedi telaşla.

Ofise gelince, işlerin yoğunluğu, dün akşamdan beri yaşadıklarını düşünme fırsatı vermedi Nazan’a.. Okan ise her zamanki gibi etrafında dolanıp iltifatlarını sıralamaya devam ediyordu.

Akşam üzeri işler hafifleyince  tüm cesaretini toplayarak, “Okan dün bana bir paket gönderdin mi?” diye sordu.

Oysa onun göndermediğini adı gibi biliyordu.

Okan bu soru karşısında şaşırarak, “Göndermedim ama bu göndermeyeceğim anlamına gelmez,” diyerek  hınzırca güldü.  Sonra, nefes almadan sözlerine devam etti.  “Eğer seninle çıkma teklifimi kabul ettiysen bunu bana doğrudan söyleyebilirsin. Şimdiye kadar hediyelerimi kabul etmedin ve böyle bir soruyu bana ilk kez soruyorsun. Bunu neye yormalıyım?”

“Hiçbir şeye yorma. Dün bir hediye paketi aldım, üzerinde gönderenin adı yoktu; o yüzden sordum. Sana değer veriyorum ama arkadaşım olarak kalmanı istiyorum. Lütfen daha fazlası için umut besleme.”

Okan,“Hediye paketi mi aldın?”  diye homurdandı. “Kesin Kenan zibidisi göndermiştir. Senin etrafında son zamanlarda çok sık görünür oldu.”

“Kenan mı? O her zaman benim etrafımda. Biliyorsun,  o benim çocukluk arkadaşım ve ben onun sayesinde buradayım. Hem Kenan hakkında konuşurken dikkatli cümle kur. O bu şirkette ve özel hayatımda önemli bir yere sahip. Bizim onunla köklü bir geçmişimiz var. Artı, ondan rahatsız olmanı gerektirecek hiçbir şey yok hem seninle hem de onunla ilgili.”

Nazan bunları söyledikten sonra Okan’ın cevap vermesine fırsat tanımadan masasına doğru yürüdü, çantasını aldı ve ofisten çıktı. Eve gitmek istemiyordu. Kenan ofisteydi fakat annesini, Mualla teyzeyi ziyarete gidebilirdi. Çantasını karıştırıp cep telefonunu çıkardı. Mualla teyzesi işi bile olsa kendisine zaman ayırır, bir anne şefkati ile bağrına basardı. Kısa bir konuşmadan sonra arabasına gitmek için alt kattaki otoparka indi. Şirkette tek sevmediği yer olan bodrumdaki garaj onu her zaman ürkütürdü. Arabasına ulaşmak için koşar adım yürürken birden arabasını bugün getirmediğini hatırladı ve durakladı. Sanki arkasında biri nefes alıyordu. Dönüp dönmemekte kararsızlık yaşayınca kendini zorlayarak cep telefonunu eline aldı ve şirketin önüne bir taksi çağırdı. Garajdan bir an önce çıkmak için koşar adım çıkışa yöneldi. Biraz önce hissettiği tedirginlik geçmemişti. Arkasında birisinin olduğuna emin olsa da cesaret edip geriye bakamayacaktı. Bunların dünkü olaydan kaynaklandığına kendisini  ikna etmeye çalıştı ama başarılı olamadı.

Dışarı çıkınca derin derin nefesler alıp vererek nabzının düzelmesini sağladı. Önünde duran taksiyi fark edince tüm korkusuna rağmen bindi.  Arka koltukta büzülerek  şöföre gideceği adresi söyledi. Şehrin kalabalık sokaklarından geçtikçe üzerine çöken rahatlama ile biraz sakinleşti ama  korkusu yüreğinde ve zihninde çivi gibi çakılı kaldı. Gideceği evin önüne geldiklerini, şöförün kendisine eslenmesiyle anladı. Alelacele parasını ödeyip taksiden indi. Nefes almaya o kadar çok ihtiyaç duyuyordu ki, bir elin boğazını sıktığına yemin edebilirdi. Gözlerini kapatıp iç dünyasına dönmeye çabaladığı anda gördüğü görüntü onu şoka uğrattı. Bu gerçek olamazdı. Çocukluğuna ait bu görüntünün gerçeklikle bir ilgisi olamazdı. Gözlerini daha da sıkı kapattı. Birkaç saniye öylece kaldıktan sonra bütün cesaretini topladı ama adım atacak kudreti kendisinde zor buldu. Başını sağa sola çevirdi, cesaret arıyordu fakat sokaklar bomboştu. Bu kadar zayıf olduğu için kendisine kızdı.  Adımlarını bir kuklacının ipini hareket ettirdiği bir kuklaymışçasına titrek titrek atarak bahçe kapısını açtı. Biraz önce durduğu sokağa bakmamak için kendisi ile ettiği mücadeleyi  kazanarak zile bastı.

Bu saatlerde Mualla teyze evde yalnız olurdu. Eşi, yani Orhan amca ise her zamanki gibi dışarıda kimbilir hangi katilin izini sürmekteydi? Nazan,  onunla karşılaşmamayı tercih ederdi hep. Adamın, günün birinde içindeki düşünceleri okuyacağına ilişkin bir zannı vardı ve bu duygu ona her daim tetikte olmasının kendi lehine olacağını söylüyordu. Yine de bu eve ne zaman gelse, ruhunu sarıp sarmalayan aile sıcaklığını hissetmekten kendisini alamazdı.

Kapıyı,  yüzünde kocaman bir gülümseme ile açtı Mualla teyze. Nazan çantasını koridordaki portmantoya bıraktıktan sonra, kadının şefkatle açılan kollarına atılarak ona sarıldı. Kendisini daha iyi hissetti.

Biraz toparlanınca, “Mualla teyzem kusura bakma ofiste sıkıldım, seni görme isteğimi bastıramadım ve böyle alelacele çıkageldim,” dedi.

Kadın, “Ne kusuru evladım,” diyerek Nazan’ın elini tuttu. “Burası senin de evin! İnsan kendi evine gelmek için izin mi alır? Aşk olsun! Bu söylediklerini duymamış olayım.”

Salona doğru birlikte ilerlediler. Mutfağın önünden geçerken tüm evi saran ıspanaklı böreğin kokusunu duyan Nazan acıktığını hissetti.

“Ne şanslı bir gündeyim, Mualla Sultan! Meşhur böreğin beni çağırmış,” diyerek gülümsedi.

Salona geçip oturunca, Mualla teyze sordu. “Nasılsın kızım? Gerçi Kenan’dan haberlerini alıyorum ama geldiğine çok sevindim. Son ziyaretinin üzerinden haftalar geçti. Seni biraz zayıflamış gördüm. İyi misin?”

“İyiyim. Biraz yoğunum bu aralar. Ama gelmediğim zamanları kesinlikle telafi edeceğim.  Sen sakın üzme kendini olur mu?”

Mualla teyze, gözlerini nazan’ın hüzünlü bakışlarına dikerek, “Ben senin için endişeleniyorum kızım,” dedi. “Babanı hâlâ aradığını biliyorum ve bu konu beni çok üzüyor. Artık vazgeç kuzum. Üzerinden yirmi dört koca yıl geçti. Ne bulmayı ümit ediyorsun? “

“Ben… ben bilmiyorum ama en azından belki ölüsünü bulurlar. Hoş, tuttuğum dedektif ben sormazsam arayıp da bir şey söylemiyor ya.”

Durakladı. Sonra devam etti.

“Bana sürekli aynı şeyleri tekrarlıyor. Eğer bir ipucuna denk gelirse bana haber verecekmiş, üzerinden yıllar geçmiş, babamın kaybolduğu yer ile en son görüldüğü yerin arasında fark olduğunu, annemin ise bu olaydan önce bizi terk edip intihar etmesinin dışında elinde bir şey olmadığını, babamı son gören kişinin öldüğünü anlatıp durmaktan ileri gidemiyor. Ama ben bir umut bekliyorum teyzem. Ya başına bir kaza geldi de bizi unuttuysa! Ya da bir yerlerde tutsak edildiyse!”

“Güzel kızım, bu söylediklerine aklın yatıyor mu? Eğer inanıyorsan devam et ama inanmıyorsan artık kendini bu kadar heder etme.”

Mualla teyze oturduğu koltuktan ayağa kalktı, mutfağa yöneldi. Nazan onun arkasından bakarak  yaşına rağmen ne kadar genç ve dinç olduğunu düşündü. Sonra, o da  mutfağa gitti. Mualla teyze fırından böreği çıkarmış, çayı da demlemişti.

“ Neyse kuzum, artık güzel şeylerden konuşalım. Birazdan Kenan’da gelir. Bir arkadaşına uğrayacakmış. Sen çıkarken buraya geleceğini söylememişsin. Onun da daha önceden verilmiş bir sözü varmış. Eğer işin yoksa akşam yemeğini birlikte yiyelim, ne dersin?”

Nazan börekten bir parça  alıp ısırdı.

“Bu mis gibi böreğin üzerine bir şey yiyebileceğimi zannetmiyorum.”

Çocukluk döneminden beri bu evde böreği elleri ile yemeye alışmıştı. Çocuk yetiştirme yurdundan izinli olarak geldiği bu evde, annesinin arkadaşı olan bu kadın kendisine evladına tanımadığı toleransları tanımıştı.

Nazan, Mualla teyzesine yıllardır sorduğu soruları damdan düşercesine tekrar sordu.

“Mualla teyze, annemin babamı terk etmesininin sebebi neydi? Canına kıyacak kadar ne gibi bir sıkıntısı vardı? Onun en çok değer verdiği arkadaşı sendin. Sana hiç mi bir şey anlatmadı?”

Oysa,  Mualla teyzenin vereceği cevapları zaten biliyordu. Onların hepsini yıllar önce zihninin kapalı kutusunun içine atarak hapsetmişti. Yine de sormaktan bıkmamış, çocuk ruhunun aldığı yarayı birinin bilmesini dilediği için bu soruyu tekrar tekrar sormak, onda bir alışkanlık haline dönüşmüştü.

“Bunu defalarca konuştuk kızım. Eğer annenin herhangi bir sorunu olduğunu bilseydim, sence duyarsız kalır mıydım? İnan bu konu hakkında hiçbir fikrim yok. Ölümüne nasıl bir ad koyacağımı yıllarca düşündüm ama bulamadım. Çok üzgünüm. Sen de artık bunları düşünmekten vazgeçip kendin ile ilgili planlar yapmaya başla. Bak seneler su gibi geçip gidiyor. Evlen, yurt yuva kur. Çocukları çok sevdiğini biliyorum artık kendi çocukların olsun. Hem Okan’ın sana olan ilgisini biliyorum. Ona bir şans tanısan olmaz mı?”

Nazan başını öne eğerek içini çekti. “Bu olayları düşünmeden bir tek gün geçirmedim ve geçirmeyeceğim. Okan’a gelince… Benim için hiçbir şey ifade etmiyor.”

Bunları söyledikten sonra, yarım kalan böreğini ve çayını içti. Huzursuzlanmaya başlamıştı. İçini mengeneye koymuş da sıkıyorlarmış gibi hissetti, derin nefes alma ihtiyaçı duydu. Biran önce dışarı çıkmalıydı. Gitme zamanı gelmişti. Hava kararmış, sonbahar tüm hüznünü koca şehrin üzerine yorgan gibi sermeye hazır bekliyordu. Mualla teyzesiyle vedalaşarak çağırdığı taksiye bindi, evinin yolunu tuttu.

Araba hareket eder etmez, gerçek hisleri gün yüzüne çıktı. Korkusu tekrar geri döndü. Takip ediliyordu. Nasıl ve kim tarafından olduğunu bilmese de bu düşüncesini bastıramıyordu. Kendi kendine tüm bu yaşananların anlamsız olduğunu, ölü kuşun bunlara sebep olduğunu telkin etmeye çalıştı. Yüreğinin aksine şehrin tüm ışıkları yanmış, süslü bir gerdanlık gibi ışıldıyordu. Evinin önüne geldiğinde içindeki korkuyu bastırmayı başardı. Taksiden indi. Kendi arabasının önünden geçerken ölü kuşun orada olup olmadığına baktı. Yoktu.  Bu sabah gördüklerinin gerçekliğini sorgulayarak apartmandan  içeri girdi.  Bilmediği ise, görmediği ama hissettiği duygunun gerçekliğiydi.

Gece yağmur başladı. Gökgürültüsü ile huzursuz uykusundan uyandı Nazan. Algılamakta zorlandığı bir sesin etkisiyle doğrulup yatağının kenarına oturdu. Tamamen uyanınca ayağa kalkarak önce banyoya, sonrasında mutfağa gitti. Dış kapının yanından geçerken sanki küçük bir çocukmuş gibi hayaletlerle karşılaşacağını düşünerek o tarafa bakmadan adımlarını hızlandırdı. Buzdolabını açtığı anda yanan tüm lambalar söndü. Elektrikler kesilmişti. Birden panikledi. Buzdolabını kapatıp el yordamı ile mum aramaya başladı. Şiddetle çakan şimşek yüzünden, ağaç dallarının gölgesi insan silüeti halinde mutfak camından içeri yansıyordu. Bir müddet öylece olduğu yerde kaldı. Cama yaklaşmadan etrafı izledi. Sanki adım atsa ağaç dalları canlanıp içeri dalacaktı.

Aradığı mumları en sonunda dolapta buldu. Tüm ev aydınlanmış gibi sevindi. Bir tanesini yakıp mutfak tezgahının üzerine bıraktı. Bir başkasını daha yakıp eline aldı ve yatak odasına yönlendi. Tam dış kapının önünden geçerken yerde duran ve oraya ait olmayan bir nesneyi fark etti. Çekine çekine yaklaşıp baktı.  Bunun bir zarf olduğunu anlayınca korktu. Birden ağlamaya başladı. Eğilip titreyen elleri ile zarfı ateş tutarcasına aldı. Biraz önce neden fark etmemişti bu zarfı? Aklına gelen ihtimal çok korkutucuydu. Yoksa daha önce bu zarf burada yok muydu? Nazan, kapı açılıp biri içeri girecekmiş gibi koşar adım yatak odasına geçti, hızla kapıyı kapatıp kilitledi. Yatağın kenarına oturarak  mumu komodinin üzerine bıraktı.

Zarfı hâlâ elinde tutuyor, açmaya korkuyordu. Sonunda ani bir kararla  yırtarcasına açtı. Ne ile yüzleşmesi gerektiği sorusunun cevabını bilemiyordu. Satırlar gözyaşlarının arasında dağılıp gitti. Kağıt, son kelimeyi okuduğu an ellerinden kayıp ayaklarınının dibine uçarcasına düştü. Nazan, sağ elini ağzına bastırıp, hıçkırığını yutmaya çalışıyor, kalbinin kanat çırpışını duymamak için uğraşıyordu.

Okuduğu gerçek değildi. Yıllar sonra olmazdı. Olamazdı. Ağlayarak ayağa kalkıp dolabı açtı. Hemen birkaç kıyafet alıp küçük bir valize doldurdu. Artık korkuları geçmiş, hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştü. Ne gecenin karanlığı ne de elektriklerin olmaması onu gideceği yoldan alamazdı. Annesinin onu bu hayatta tek başına bırakıp terk edişinden sonra yaşadığı ve zihninin en derin köşelerine gönderdiği, düşünmemeye çalıştığı  herşey, yine en başa dönmeye başlamıştı. Eğilip notu yerden aldı. Ellerinin titremesi durmuş, onun yerine damarlarında adrenalin dolaşmaya başlamıştı. Üzerini giyerken bedeninden tiksinerek kurtulmak istedi. Avcıyken av olacaktı. Tüm çabaları boşa gitmişti ama avcısının bilmediği birşey vardı. O da o küçük odada korkan ve ağlayan küçük kız çocuğu olmadığıydı. Bu duygu kendisini güçlü hissetmesini sağladı. Üzerine aldığı yağmurluğu giyip mutfağa doğru yürüdü, dolabın son çekmecesini yerinden çıkardı. Elini uzatınca soğuk çeliği hissetmesi uzun sürmedi. Tabancayı çantasına koydu.

Yirmi dört yıl önce kabusunun başladığı yere doğru gitmek için yola çıkmadan önce telefonunu kapattı. ona ihtiyacı olmayacaktı…

 

GÜNÜMÜZ

 

Buraya geleli bir kaç hafta olmuş korkuları onu çıldırma noktasına getirmişti. Artık en ufak bir sese karşı bile duyarlı hale gelmiş, kendi gölgesinden korkar olmuştu. Kapısına bırakılan ölü hayvanlar ve nerede olduğunu bildiğini bildiren pusulalar, bastırdığı tüm travmalarını su yüzüne çıkarmıştı. Bu ıssız orman yolunda bulunan bir kaç komşu ev terk edilmiş, ölü toprağı üzerine örtülmüş gibi kimsesizdi. Avcısı geçmişin intikamını almak, onun ruh sağlığını bozmak için elinden geleni yapıyordu. Nazan ise geldiği günden beri çektiği işkencesinin noktalanması amacıyla kısıtlı süre uyuyor, hayalet gibi ortalıkta dolanıyordu. Avcı gelmek zorundaydı. Gelmeliydi. Anlamadığı ise neden kendisine bu kadar işkence edişi idi. İşkence edecek bir kişi varsa o da kendisi olmalıydı. Yıllar sonra çocukluğunun masum dönemini bitirip kendisini değersiz hissettiren, defalarca intihara kalkışmasına sebep olan avcı, şimdi de psikolojik travmalarını deliliğin sınırlarında gezdirerek ona işkence ediyordu.

Elinde tuttuğu bıçağı kot pantolunun üzerinden bacağına sürterek, “Gel artık, yaptığın pisliği ödeme zamanı geldi,” dedi.

Bacağından pantolonuna sızan kana baktı. Artık gerçeklikten kopmuştu. Kendi kendine konuşup gülüyor, ağlıyordu. Yaşamaya çalıştığı hayat, bir kaç hafta önce tuzla buz olmuş, kendisiyle bile paylaşamadığı sırlar yıllar sonra kapısına dayanmıştı. Şimdi de canını alırcasına bütün ruhunu yakıyordu. Cehennem ateşi bu ateşten daha yakıcı olamazdı. Ya da olmalıydı ki; kötülük yapan dünyada görmediği cezayı ateşte yanarak ödeyebilmeliydi. Yoksa masumun cennete gitmesinin bir anlamı olmazdı.

Çocukluğu süresince korktuğu kandan artık korkmuyordu. Bıçağın üzerindeki kana bakıp avcıyı nasıl yaralayacağını düşünerek histerik bir kahkaha attı. Odaya sızan son gün ışıkları, yerini karanlığın gölgelerine terk etmeye hazırlanıyordu. Karanlıktan korkmamayı buraya geldiği günden itibaren öğrenmişti. Avcı nasıl kurbanını yakalamak için saatlerce tuzak kurup bekliyorsa kendisi de öyle sabırla avcıyı bekleyecekti. Avcı ise kendisinin av olacağını henüz bilmiyordu.

Nazan bulunduğu evin iç kapısının önüne geldiği gün kurduğu ayı tuzağının üzerinde örtülü olan eski kilime baktı. Bu kilimi neden sevdiğini hatırlamaya çalıştı ama başaramadı. Evin arka bahçesine açılan kapının önüne de aynı tuzağı kurmuştu. Avcı gelecekti. Kendisini ne kadar çok özlediğini yazdığı pusulayı ise bir bıçakla yatak odasının kapısına asmıştı. O odaya her girdiğinde nefreti de, intikam duyguları da derinleşiyor ve kendisinin kin deryasında boğulmasına sebep oluyordu. Zihni artık tüm demir parmaklıklarını açıp, ona unutmaya çalıştığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlatmış; ölü kuşu aldığı o günden sonra ise akıl sağlığının yerinde olmadığını fark etmeden düşmanını beklemek için bu evde neredeyse canlı bir ceset gibi yaşamaya başlamıştı. Sonun yakın olduğunu hissetmiyor, biliyordu.

Oturduğu yerde uyuyakaldığını duyduğu bir ses ile fark etti. Hemen ayağa kalktı, dolabın üzerinde duran silahını alarak dikkat kesildi. Gün çoktan batmıştı. Eve dolan karanlığın içinde ezbere bildiği koridora doğru ilerledi. Dış kapıda birisi vardı. Bu evi terk ettikleri günden beri kimse ziyaret etmemiş, kendi kaderi ile başbaşa bırakmışlardı. Nazan gelenin kim olduğunu biliyordu. Ensesindeki tüyler havaya kalkmış, gafil avlanmaması konusunda kendisine uyarı veriyordu. Tam dış kapının karşısına kurduğu tuzağın önünde durdu. Kapıya biri vurmaktaydı.

Ses birden kesildi. Şimdi avcı, kapıyı açmak için uğraşıyordu. Nefesini tuttu. Artık sona gelmişti. Çocukluk döneminde yaşadığı olay ile yüzleşme zamanıydı. Tuttuğu özel dedektif kendisine elle tutulur bir bilgi vermese de babasının sağ olduğunu düşünmüyor, biliyordu. Geçmişi, zihnindeki tiyatro sahnesinin perdelerini sonuna kadar açmış, en olmadık yerde oyunun tekrar başlamasını sağlamıştı. Kendisi hem seyirci hem de oyuncuydu.

Sahnede beliren görüntüde, saçları yatağının üzerine dağılmış ve kucağındaki oyuncak ayısına sarılmış bir vaziyette yatan  sekiz yaşında bir çocuktu. Yüzünde gördüğü huzuru son kez gördüğü için kalbi sıkıştı, ritmi bozuldu. Gözlerini sımsıkı kapattıysa da görüntü kaybolmadı. Odasının kapısı aralanınca o güne kadar hayatta en çok sevdiği kişi olan babasının içeri sessizce girişini izledi. Artık gerçeklikten iyice kopmuş, kendisini tamamen gördüğü sanrıya kaptırmıştı. Babası önce saçlarını okşadı, sonrasında ise ellerini dokunmaması gereken yerlere doğru kaydırmaya başladı. Çocuk hali gözlerini açınca babasının saçlarını okşadığı o güzel elleri gitmiş yerine kocaman elleri gelmiş ve ağzını kapatmıştı. Küçük Nazan debeleniyor elleri ile babasına bilinçsizce bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Babam dediği adamın yüzü ve gözleri başka bir varlığa dönüşmüş, onun büzülüp yok olma isteği ile korkmasına sebep olmuştu. Küçücük hali ile ne yapması gerektiğini bilmeden öylece donakalmıştı. Babası ise babaların kızlarını bu şekilde sevebileceklerini söyleyip ellerini çekti, alnına bir öpücük kondurup odadan ayrıldı.

Kapı kapandığı anda küçücük bedenini yok etmek istercesine yorganını başına çekti ve anlayamadığı bu olay karşısında hıçkırarak ağlamaya başladı. Kapının dışındaki ses artmıştı. Nazan ne kadar uğraşsa da gördüğü sanrıdan kopamıyordu. Sahne değişmeye başlayınca silahı tutan elinin acıdığını fark edip dikkatini kapının önündeki avcıya vermeye çalıştı fakat başaramadı. Sahnede tiyatro devam ediyordu. Gördüğü görüntüler kopuk kopuk olsa da gerçeği ona hatırlatmak için zihninin en karanlık köşelerinden çıkmış, canını acıtmaya başlamışlardı. Gördüğü sanrıya dirense de görüntüler gözlerinden akıyordu. Bir film setinde izleyici konumundaydı. İstem dışı görüntüye odaklandı.

Sabah olmuş fakat kendisi yataktan kalkamıyordu. Sorun altını ıslatmış olması değildi. Babası işe gitmeden bu yataktan ve odadan çıkmayacaktı. Annesinin sahneye ne zaman girdiğini fark etmedi. Sesini duyunca ağlamaya başladı. O da en az babası kadar suçluydu. Yine de annesinin sevgi ve şefkat dolu sesi yüreğini derinden yaralayınca, durduğu yerden iki adım geri gitti. Gözlerini kapatıp bu kabustan kurtulmak istedi ama başaramadı. Kendisi ile yüzleşmesi gerektiğini biliyordu.

Annesi onu yataktan çıkarmak için elinden geleni yapıyor, o ise sadece ağlıyordu. Annesi neden ağladığını sorduğunda gece yaşadıklarını anlattı. Kadın o kadar şaşırdı ki bir an öylece donakaldı. Sonrasında ise küçük Nazan’a babasının asla böyle bir şey yapmayacağını, rüya görmüş olduğunu, bu konudan kimseye söz etmemesi gerektiğini söyleyişini izledi.

Yıllardır zihninde yer eden ve ezberlediği cümlelerdi bunlar.

Kapının önündeki avcının  kilidi açış sesini duydu ama şimdi öncelikli konusu bu değildi. Annesinin bu konuşmadan sonra ne yaptığını yıllardır kendisini ne kadar zorlarsa zorlasın hatırlayamamıştı. Şimdi sahne bu kadar canlı iken bundan vazgeçemezdi. Sonuna kadar izlemeliydi. Sahne tekrar değiştiğinde kendisi hâlâ yatağındaydı fakat anne ve babasının yatak odasını da görebiliyordu. Annesi uyumakta olan babasının üzerine çıkmış ona tokat atarak bağırıyordu. Bu kadın görüntü olarak annesiydi ama davranış olarak başka bir şeye dönüşmüştü. Babası ise uyanıp önce kadının ellerini tuttu sonra onu yere doğru savurdu. Küçük Nazan yatağının içinde elleri ile kulaklarını kapatmış cenin pozizyonunu almış, ağlıyordu. Babasının annesine attığı tokat ile yerinden sıçradı. Oysa birbirlerini ne kadar çok severlerdi. Annesi yattığı yerden yanı başında duran komodine doğru uzanıp çekmeceyi çekti. Nazan, daha önce hiç görmediği tabancayıannesinin elinde görünce görüntüyü dondurmak istedi. Bu gerçek değildi. Bunda bir yanlışlık vardı. Annesi evden ayrılmış ve bu evin etrafında bulunan ormanlık alanda silah ile intihar etmiş olarak bulunmuştu. Görüntüde ise annesi silahı babasına doğrultuyordu.

O sırada kapı yavaşça aralandı. Bir gölge içeri doğru süzüldü.

Nazan gelenden çok sanrısına odaklanmıştı. Babası silahı görünce annesinin eline sarılmış ve tüm gücü ile silahı onun başına dayamaya çalışıyordu. Bu mücadeleden babası galip çıktı. Annesinin elindeki silah şimdi kendi başına dayanmıştı. Babası tetiğe basmak için uğraşıyordu. Mücadele çok kısa sürdü. Annesi başından akan kan ile birlikte yerde serili olan kilimin üzerine düştü. Babası, hiç bir şey olmamış gibi hemen pijamalarını çıkarıp elbiselerini giydi. Yerde serili olan kilime annesini sardı. Nazan farkında olmadan annesine elini uzatıp seslenmeye çalıştı. Perde kapanmaya başlamıştı.

Karanlık olan evin içi daha da karardığı anda acı dolu bir feryad ile biten sanrısının içinden gerçekliğe geçiş yaptı. Ayı tuzağı işe yaramıştı. Karanlıkta tam seçemese de yerde bir adamın yattığını görebiliyordu. Adamın sesi çok uzaklardan geliyor gibiydi. Nazan delirdiğini düşünerek gözyaşını silahı tutan elinin tersi ile sildi. Adamın sesini şimdi daha net duyuyordu. Küfürlerle dolu böğürtüyü andıran ses, onun kahkaha atmasına sebep oldu. Kahkahayı duyan adam birden sesini kesti. Nazan onu dikkatle izliyordu. Şimdi tuzağın üzerine koyduğu kilimi neden sevdiğini hatırlamıştı. Bu kilimi annesi de çok sever ve bunu hep söylerdi. Gerçi şimdiki hali ile eskisi arasında büyük fark olsa da Nazan kilimi tuzağın üzerine serdiğine pişman olmuştu. Yavaş adımlarla yerde yatan adama, aralarında mesafe olacak şekilde yaklaştı. Silahını adamın tam suratına doğrulttu.

“Gelmek için bu kadar senenin geçmesini beklemene çok şaşırdığımı söyleyemem. Acaba o kapkara vicdanından da bu evden kaçıp gittiğin kadar kolay kaçabildin mi? Yıllarca bugünün gelmesini bekledim. Senin bir hayvan gibi ölmeni diledim! Ama şimdi ölmediğin için mutluyum. Bil bakalım niye?”

Adam, gecenin karanlığında genç kadının gözlerine bakmaya çalışıyor ama başaramıyordu.

Bir kahkaha atan Nazan, “Seni bir an önce öldürmem için bana yalvarmanı izleyeceğim. Bu yüzden  çok heyecanlıyım!” diye haykırdı.

Az önce uyuyakaldığı koltuğun önüne giderek, yere düşürdüğü bıçağını alıp geri geldi. Adamın önüne diz çökerek, bıçağı olanca gücü ile suratına doğru salladı. Kanın aktığını göremese de hissediyordu.

Adam “Beni dinle!” diye bağırdı. Bir yandan da eli ile yüzüne bastırmaya çalışıyordu.

Nazan onu duymak yerine bıçağını bir sonraki hedefi ile buluşturmanın hesabını yapıyordu.

İkinci hedef sol göğsüydü. Bıçak saplandığında adamın acı çığlığı boş evin içinde yankılandı.

Nazan, ona daha da sokularak, “Bak babacığım, kızlar da babalarını böyle sever. Hoşuna gitti mi?” dedi ve bu kez bıçağı tuzağın içindeki bacağa sapladı.

Adamın hızlı nefes alışverişleri onun gerçeklikten daha hızlı uzaklaşmasına yarıyordu. Nazan eline bulaşan kana aldırmadan yere bıraktığı silahı alarak ayağa kalktı. Bir elinde tabanca, diğerinde bıçağı tutunca adını koyamadığı bir his yaşadı. İlk kez kendisini özgür hissederek biraz önce uyukladığı koltuğa doğru ilerledi.

Şimdilik bu kadar işkence yeterdi. Biraz dinlenip, kaldığı yerden devam edecekti. Koltuğa oturduğunda bacaklarını çekerek başını dizlerine yasladı. Fark etmeden sallanmaya başladı. Adamın bağırtısı durmuştu. Sadece derin nefesleri evin sessizliğini bozuyordu. Ne kadar süre öyle kaldığını anlamadı. Uyuyakalmıştı. Bir inleme sesi ile uyandığında nerede olduğunun ayırdına varmadan gözlerini açtı. Sabahın ilk ışıkları odanın içine dolmuştu. Üşümüş ve tüm vücudu kasılmıştı. Bacaklarını yere indirdi. Camdan vuran ışık ile elinde tuttuğu bıçağı ve kanı görünce ne olduğunu hatırlayamadı. Tekrar inleme sesini duyunca başını dış kapıdan tarafa çevirdi. Orada bir adam yatıyordu. Her yanı kanla kaplıydı. Paniğe kapılan  Nazan, kasılmış vücudu ile adım atmaya çalışarak adamın yanına gitti. Adam zayıf bir inleme dışında ölü gibi yatıyordu. Yüzüne bakınca dehşete kapıldı.  İyi de Orhan amcanın burada bu halde ne işi vardı? Ne yapacağını şaşırmış bir halde, adamın yerde duran başını iki elinin arasına alarak, “Orhan amca yalvarırım aç gözlerini!” diye bağırdı. Gözyaşları yanağını ıslatıyordu. Adam ise hareket etmiyordu. Nazan dehşetle kendisinin yaralı olup, olmadığını merak ettiyse de üzerinde durmadı. Şimdi önceliği Orhan amcasıydı. Adamın inleyişi durdu. Gözleri yavaşça aralandı. Zorlukla konuşmaya çalışarak,

“Nazan… Mualla tey…zen sana ulaşa…madığı için buraya…geldim…”

Öksürdü. Nefes almaya çalıştı. Gözlerini tekrar kapattı. Zorlukla devam ederek, “Kapıya vur…dum. Başına kötü bir şey gel…diğini…düşünerek içeri gir…dim… ” dedikten sonra gözlerini yavaşça açtı.

“Sana bir de haber…getir…miştim… Buradan…üç kilo..metre uzaklıkta bir inşaat alanın…da ba..banın..kemikleri bulundu. Ya..pılan araş…tırmaya göre…Adli Tıp…kemiklerin babana…ait olduğunu…tespit etti…kemik…lerin yanında bulunan… bıçakta ise senin…parmak iz…lerin var…Yurt kayıt..ların..dan bu bilgiye ulaştık…”

Nazan şaşkınlık ve korku ile, “Bu doğru değil!” diye bağırdı. “Babam ölmedi! Onu bulup öldüreceğim, beni takip ediyor. Bana notlar, ölü kuşlar gönderiyor. Bak, Orhan amca! Yatak odasının kapısındaki nota bak! Bana, beni özlediğini yazıp göndermiş. Babam yaşıyor ve onu ben bulup öldüreceğim anlıyor musun öldüreceğim!”

Orhan zorlukla başını yatak odasının kapısına çevirdi. Kapıda, saplanmış bir bıçaktan başka bir şey yoktu. Nefes almaya çalışarak, “Orada sade…ce  bıçak var.” diyebildi.

Nazan, bıçağın altında duran kocaman beyaz kağıda baktı.  Babasını öldürdüğünü bilen Orhan amcasının son nefesini verdiğini anlamadan, “Bu notu ve ölü kuşu babam gönderdi,” dedi. “Anlıyor musun? O gönderdi. Annemi öldürdüğü gibi beni de öldürmeye gelecek. Sen nasıl görmüyorsun, Orhan amca? Hem sana bunları kim yaptı?”

Orhan amcadan artık ses gelmiyordu. Nazan, kana bulanmış kilime baktı. Bu kilimi neden bu kadar çok seviyordu?  Adamın başını yere bıraktığı anda, tiyatro sahnesi yeniden perdelerini açtı. Bu sefer bir çukurun kenarında elleri ve ayakları bağlı bir adam oturuyordu. Sahne değişti. Nazan şu an bulunduğu baba yadigarı olan bu evin mutfağındaydı. Kahve yapıyordu. Birinin kahve fincanına elinde tuttuğu küçük şişeden ilaç boşaltarak içeride oturan adama ikram ettiği sırada  göz göze geldiler. Bu babasıydı. Kendisi yurttan yeni dışarı bırakılmış, gidecek bir yeri olmadığı için bu eve geri dönmüştü. Kahveyi uzatırken ellerinin titremesine engel olamadı. Sebebi ise bu adamdan hâlâ korkuyor olmasıydı. Sonra sahne yine değişirken, Nazan çukurun başını izlemeye başladı. Babasının ağzı bantlıydı. Dehşete kapılmış bir şekilde biraz sonra olacakların korkusu ile kıvranıyordu.. Nazan onun sızmasını bekledikten sonra ellerini ve ayaklarını bağlayıp gece yarısı kilerde duran el arabasına koymuş,  buraya getirmişti. Yüzünden damlayan terleri elinin tersi ile sildikten sonra, pantolunun arka cebinden çıkardığı bıçak ile adamı kesmeye başladı. Sabaha karşı işi bitince adamı ve bıçağı çukura atıp elleri ile toprağı kapattı. Görüntünün tekrar değişmesiyle kendisini bu evin yatak odasında, biraz önce gördüğü kilime sarılmış ağlarken buldu. Karanlık perde tekrar kapanmaya başladı.

Nazan gerçekliğe döndüğünde hem ağlıyor hem de yerde yatan Orhan amcasına bakıyordu. Adamın ceplerini karıştırmaya başladı. Bulduğu cep telefonu ile hemen Kenan’ı arayarak, “Çabuk eski bağ evine gel! Orhan amca saldırıya uğramış!” dedi. Cevap beklemeden telefonu kapattı.

Adamın başını tekrar kucağına alıp sallanmaya başladı. Bilinçsiz bir şekilde ne yaptığını fark etmeden çığlıklar atıyor, ağlıyor, arkasından gülüyordu. Gülmesi durduğunda, hıçkırığı artmaya başladı. Orhan amcasını göğsüne bir bebek gibi bastırıp küçük bir kız çocuğu sesiyle konuşmaya başladı. Acısının tarifi yoktu.

“Ah Orhan amca bunu sana kim yaptı? Babam yaptı değil mi? Biliyordum, duyuyor musun? Bunu biliyordum. Babam buradayken neden beni uyandırmadın? Neden onu silahını çıkartıp vurmadın, neden? Eğer onu vursaydın şimdi sen de ben de yaşıyor olurduk. Sen onun bana yaptıklarını bilseydin ona izin vermez bana yardım ederdin, öyle değil mi? Hem öldün diye sakın üzülme. Bak ben yıllardır ölü olarak yaşıyorum. Her gün ölüyorum, oysa sen ne güzel bir kere öldün. Hem sana bir şey söyleyeyim mi? Sanırım seni kimin öldürdüğünü biliyorum. Ama bu aramızda kalsın olur mu?”

Adama sarılarak hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Yaklaşan arabanın sesini duyunca yerde duran silahı aldı. Kabusu burada başlamıştı, burada bitmeliydi. Cehennemin sokaklarında yeterince yanarak dolanmıştı. Şimdi annesine kavuşma zamanıydı. Elinin tersi ile gözyaşlarını sildikten sonra tabancayı ağzına sokup tetiğe bastı.

Gördüğü son görüntü, yatak odasının kapısına tuhaf bir açı ile saplı olan bıçaktı…

Hikaye: Doğum

Bugün sizlere sunmak için hazırladığım konuyu belki biraz tuhaf bulacaksınız. Çünkü sizler genelde sunumlarınızda ünlü insanların hayatlarını ve sevdiğiniz başarılı kişilerin başarı hikayelerini seçmiştiniz. Bense kendimi seçtim. Küçük mahallemden çıkıp büyük şehirdeki bu üniversiteye gelişimin hikayesini anlatmaya çalışacağım.

Durun hemen öyle gözlerinizi devirmeyin. Hiçbirimizin tanımadığı bu kızın hayatını mı dinleyeceğiz diye fısıldaşmayın. Aklınızdan, fakir kızın zenginler arasına karıştığı yerli kül kedisi senaryolarını geçirmeyin. Hikayem pek de onlarınkine benzemeyecek çünkü.

Aslında kafanızda oluşan bazı fikirler doğru olabilir. Mesela sizler gibi iyi okullara gitmedim, pahalı yerlerden giyinmedim, bu şehre gelene kadar alışveriş merkezi bile görmedim, lüks restoran nedir bilmem; hatta bizim Rasim abinin okulda yaptığı kumruları saymazsak evimden başka yerde yemek yemedim ben. Eminim bunları hemen düşündünüz. Ve haklı çıktınız. Başka şeyler de geçmiştir aklınızdan; küçük köyümden kurtulmak isteyen ve bunun için varıyla yoğuyla çalışan bir kız canlanmıştır hayalinizde. Bu konuda da haklıydınız. Ancak tahmin edilebilir bir sebepten dolayı kurtulmak istemiyordum kasabamdan. Yani örneğin, terzi anacağımın işini küçümsediğim yoktu. Aksine bir gün onun gibi iyi bir terzi olabilmenin, evimden çıkmadan para kazanabilmenin hevesi içindeydim. Konu komşunun baskısından yılmıştır, köy ona dar gelmiştir derseniz o da değil. Köyümüz pek dışa göç vermediğinden kapalı kalmıştı ama kimsenin baskıcı bir tarafı yoktu. Diğer köyler gibi az haneli de değildik. Belki kasaba oluruz umudunu bile taşıyorduk ama şehre çok uzak kaldığımızdan kasaba ihtimali pek mümkün değil gibiydi.  Ha şimdi de yavuklusu yoktu, yaşıtı erkekler hep şehre gitmişti diye mi düşündünüz? O hiç değil. Çok sevdiğim bir oğlan vardı. Daha okula bile başlamamışken, daha köyümüze öğretmen gelip köylünün yardımıyla bir okul inşa etmemişken ben ona aşık olmuştum. Herkes boş tarlalara, bakkalın önündeki araziye ya da çeşme başına oyun oynamaya giderken o, bizim evin önünde tek başına top oynamaktan vazgeçmeyince aşkımın karşılık bulduğunu anlamıştım. Yani yavuklum da vardı. Kaliteli bir meslek sahibi olmak istediğim geldi mi aklınıza? Keşke bu doğru olsaydı ama benim aklım pek okumakta değildi maalesef. Dediğim gibi terzi olacaktım. Onun için okul olduğunu da şehre geldiğimde öğrendim zaten.

Biraz dağıldınız, fısıldaşmalar büyüdü, bazı arkadaşlar arkalarda uyudu. Diyorsunuz ki; e kızım madem pek memnundun yerinden, niye geldin buraya? Ben köyümden kaçtım geldim. Ama sebep tahmin edilebilir bir sebep değildi. Benim için en uygun olduğunu düşündüğüm yer bir anda cehenneme döndü. O cehennem sıcağını hissettiğim ilk günden başlayayım anlatmaya.

Her cuma olduğu gibi o cuma da sabah ezanıyla kalkıp ineklere baktım, sonra da annemin köylü için diktiği kıyafetleri sahiplerine dağıtmaya çıktım. İlk önce karşı evimizdeki mahalle bakkalına uğradım. Hanımı kıyafetleri kontrol edip paralarını verdi, otur bir çay iç dedi ama işim uzun deyip kabul etmedim. Sonraki iki evde de benzer şeyler yapıp üçüncü eve, yani oturup çay içmeyi istediğim, sohbetini pek sevdiğim, mahallemizin tontonu Hasibe teyzenin evine vardım. Önce adını seslendim; Hasibe Ana! Cevap gelmeyince kapıyı ittim, kilitliydi. O zaman uzun uzun tıkladım. Açan olmadı. Yalnız yaşardı Hasibe ana. Evi tek göz odaydı. Bir mutfağı, bir dehem yattığı hem oturduğu küçük odası vardı. Genelde kapısı kapalı bile olmazdı. Kendisi camın önündeki divana kurulmuş olur, biz seslenince pencereden bakıp içeri girin diye el ederdi. Şimdi ne seslenmeye cevap vermişti ne de kapısı açıktı. Yok hemen telaş etmedim. Yani biraz meraklandım o kadar. Penceresinin yanına gittim ama perdeler kapalıydı, içeriyi göremedim. Olmaz olmaz ya bugün olacağı tutmuştur, uyuya kalmıştır dedim. Elimde kalan son iki kıyafeti de götüreyim geri dönerim diyerek yola devam ettim.

Uyuyan arkadaşlar uyandı, hikayem azıcık heyecanlandı galiba. Aman heyecanlanmaz olsaydı ama olmuşla ölmüşe çare yok derdi Hasibe ana… Neyse konumuza geri döneyim. Kıyafetleri verdim, paraları aldım, çay ikramlarını geri çevirdim ve kalbimde hafif bir huzursuzlukla Hasibe ananın evine döndüm. Perdeler ve kapı hala kapalıydı. Tekrar seslendim. Yine cevap gelmedi. Bu sefer korkmaya başladım. Kapıyı tıklamaya gitsem mi yoksa uzaktan bağırmaya mı devam etsem karar veremedim bir süre. Sonra düşünmeyi bırakıp cama yaklaştım. İki kere vurdum.

Tık tık…

-Hanife ana, bu ne uykusuymuş. Ses ver hele!

Yok yine cevap gelmedi.

Sonra kapıya gittim. İki kere de oraya vurdum.

Tak Tak…

-Hanife ana, bu ne duymazlıkmış. Korku salma yüreğime!

Yok, cevap almak mümkün olmadı.

Eve gidip anama haber vermeye karar verdim. Ya da biraz daha bekleyip kahveye giden köyün erkeklerinden birine haber verebilirdim. Ama ben çok erken yol aldığım için daha etrafın insanla dolmasına bir saatten fazla zaman vardı. hava yeni yeni aydınlanıyordu. Son bir kere de evin arkasına dolanıp tuvalete bakayım dedim. Bu düşünce aklıma gelince de hemen ahlandım. Yahu neden ilk evvel bunu düşünmedim ki. Yaşlı kadın. Tuvalete diye çıkıp düşüp kaldıysa orada. Hemen koşup arka tarafa geçtim. Sizler bilmezsiniz evin dışına yapılan tuvaletleri. Tuğladan üç duvar örülür, şöyle boyumla bir. Önüne de tahtadan kapı. Bir de sürgü kilit, al sana hela. Bizim Hasibe ananın yarım akıllı oğlu sürgü kilidi kapının içine değil de dışına yaptığından ve anamız oğluna laf gelmesin diye köy adamlarının yardım teklifini kabul etmediğinden, kadıncağız kapısı açık ihtiyaç giderirdi. Gülüşmeyin hemen. Açık dedimse, tam açık değil. Azıcık aralık işte. Yine aralıktı kapı. Tuhaf iş, içerden ışık sızıyordu sanki. Bir an içeri lamba mı koydurmuş diye düşündüm. Oğlundan başkasına iş yaptırmaz ki, o hayırsız da yıllardır gelmez köye. Yok, lamba yoktur. Peki bu aydınlık havaya rağmen içeriden parıltısı görünen ne olabilirdi? Tam koşup içeri bakacaktım ki bir rüzgar çıktı. Ama ne rüzgar… Elimde sıkı sıkı sarıldığım, Hanife ananın yeni yamanmış entarisi havalandı helanın önüne kadar uçtu. Biraz önce yüzüme vurmaya başlayan güneş de kayboluverdi. Kulağımda uğultusu, tenimde soğukluğuyla rüzgar beni bir o yana bir bu yana savurdu. Artık ne düşünüyorsam, Hasibe ananın entarisine doğru ilerlemeye çalıştım. Rüzgar onu benden uzaklaştırdıkça ben inat ediyorum, entari havalandıkça ben hızlanıyorum. Sonunda helanın biraz ilerisinde bir daha takıldıktan sonra durdu entari. Ben de rahatladım. Sakinledim. Rüzgar durulur gibi olunca saçımı, eteğimi düzelttim. Tam toparlanmıştım ki bir daha ve daha da şiddetle esti hain. Saçlarım yüzümü kapattı, eteğim kafama geçti. Helanın kapısı hızla açılıp kapanmaya başladı. Zor bela elimle saçlarımı tutup tepeme kaldırdım. Gözlerimin önünü açtım. Açmaz olsaydım. Helanın içini gördüm. Görmez olaydım… Rüzgar burnuma bir koku getirdi. Getirmez olaydı.

Helanın içi; yerlerden tutun da tuğla duvarlara kadar kan içindeydi. Hiç kimse yoktu içeride. Yalnız kan vardı. Bizim inek kurbanda kesildiğinde bile görmediğim kadar kan. Nasıl beynim işliyordu bilmem. Ama düşünmeye başlamıştım. Endişem öyle artmıştı ki kıpırdayamıyordum. Bedenim kıpırdayamıyorsa bari aklım çalışsın demiş olacağım ki hızlı hızlı düşünüyordum. Hasibe ana burada düşmüş ölmüş olsa böyle kan olur mu, hem cesedi nerede, hayvan mı kesmiş burada, az önce gördüğüm ışık neyin nesiydi, belli ki şu yerlere konulmuş mumlardan geliyordu, mumları rüzgar söndürmüştür, peki onları kim yakmıştır, Hasibe ana mum yakar, ama bunca mum, bakayım kaç tane, belki yirmi belki otuz, bu nasıl mum yakmakmış böyle, peki entari nerede, kayıp, az önce daldaydı, biri mi almış, Hasibe ana mı almış, eve koşayım, anamı çağırayım, ablam da gelsin, evin kapısını kırmak gerek, pencereyi mi kırsak, kapıyı kırarsak Hasibe ana kızar, oğlunu bekler kasabalıya yaptırmaz, oğlu da gelmez, kadın kapısız mı otursun, eve koşayım, anamı mı alayım, muhtara mı koşayım…

Ne yana koşsam diye düşünürken, ayaklarım yola çıkmıştı bile. Koşuyordum. Eve varmadan bakkalın karısı gördü beni. Ne yana diye seslendi, duymazdan geldim. O da peşimden koşmaya başladı. Eve kadar ben önde o arkada koştuk. Anamla ablam da kapı önünde tarhana sererlermiş, bizi görünce anam bir çığlık attı. Başladı o da bize doğru koşmaya. Diyeceğim o ki sonunda kavuştuk. Önce sarıldık. Ben ağladım biraz, onlar telaşla sorular sordu. Güç bela Hasibe ana ölmüş diyebildim. Dememle birlikte üç kadının bir ağıtı var sormayın. O ağıta muhtarın karısı da kapıya çıktı. Arkasına muhtar, onun arkasına öğretmen, sonra herkes… Bizim evin orada buluştu ahali. Olayı anlayınca da muhtar öne katıldı, bizi arkasına aldı yürüdü Hasibe ananın evine.

Hah arkadaşlarım artık uyuyanlarınız uyandı, kıpırdananlarınız put kesti. Galiba hikayem ilginizi çekti. Tamam, tamam uzatmıyorum hemen kızmayın. Nerede kalmıştım? Biz koştuk Hasibe anaya ve evin önüne geldik. Ne görelim? Kapısı açık, kendi de pencerenin önünde oturuyor, bizi görünce de içeri gelin diye el ediyor. Herkes hep birden bana döndü, şimdi sizin baktığınız gibi baktılar bana. Kızmışlardı, şaşırmışlardı. Ben de şaşırmıştım. Hiç durmadım helaya koştum. Bir yandan da helada kanlar vardı diye bağırıyorum. Muhtar biraz öfkeyle hafifçe itti beni, önden kendisi gitti. Helayı kapısı dıştan sürgülü halde bulduk. Bizimkiler yine hep birden bana döndü. Hızla sürgüyü açtım. İçerisi tertemiz. Bizim heladan temiz. Mumlardan eser yok. Bir gaz lambası var o kadar. Annem gelip ateşime baktı. Hiç ateşim olmadığı halde komşulara, çok fena yanıyor olduğumu söyleyip beni çekiştire itiştire eve götürdü. Evde iyice pataklayıp yatağa yatırdı. Uyudum sanıncaya kadar da başımda söylene söylene oturdu. Ben Hasibe ana yaşıyor diye; önce iç ferahlığıyla ağladım, sonra da o kanlar nereye gitti diye korkuyla ağladım. Ertesi sabaha kadar da yataktan çıkmadım.

Ne oldu yine hareketlendiniz? Hikaye bitti mi? Keşke bitseydi. Durun daha yeni başlıyor. Ertesi gün annem beni Hasibe anadan özür dilemeye gönderdi. Bütün köyü kadının evine yığmışım, ileri yaştaki kadını ölümle korkutmuşum diye çok üzgündü. Sabah erkenden kete yapmış, onu elime verdi. Kadına çay koy, oturun birlikte yiyin, hoşuna gitsin dedi.

Ben de biraz korkarak da olsa gittim eve. Yine kapı duvar, yine pencere önünde değil kadın.

Dizlerim titredi. Hafif rüzgar esse yüreğim hoplardı ama gitmedim, bekledim kapıda. Ne kadar zaman oldu bilmem ama güneşin yakmaya başlamasından öğlene yaklaştığımızı anladım, o sırada öğretmen yoldan geçerken beni gördü. Yanıma gelip ne beklediğimi sordu. Annemin tembihini anlattım. Sabah okula giderken Hasibe ananın tarlalara doğru yürüdüğünü görmüş. Bekleme git dedi. Ben dinlemedim, akşama kadar bekledim kapıda. Sonunda anam merak edip ablamı göndermiş bana bakmaya. O gelince durumu anlattım.

Hasibe ana belki yüz yaşında kadın, ne yapacak bu saate kadar tarlada?

-Gel arayalım.

-İki kız gidilir mi oralara?

-Niye gidilmesin, köye dışardan gelen mi var?

-Anama söylesek kızar. Gene ateşin çıkmış der. Gel gidelim hemen. Kadını alır döneriz.

-Gitmesek olmaz. Aklımız kalır.

-Ya tarlada düşüp kaldıysa, ya bağırdı bağırdı da sesini duyuramadıysa…

Koştuk. Nefesimiz yettiğince hızla koştuk. Yolda elimdeki keteyi düşürdüm, durup onu yerden bile almadan koştuk. Sonunda tarlalara vardık. Etraf kararmaya başladığından pek bir şey göremedik. Sessizlik olduğuna göre kimseler yoktur diye düşündük. Önce iki yana dağılalım dedik ama korktuk. El ele verip öyle dolanalım dedik. Karanlık bastırdıkça hava da estirmeye başlamıştı. Ellerimizi iyice birbirine kenetleyip omuzlarımızı birbirimize dayadık. Adım adım, yavaş yavaş, olabildiğince sessiz etrafı kolaçan etmeye başladık. Bu arayışımız uzun sürdü. Yaşlı kadını bulamadıkça eve gitmeye de korktuk, ne yapıp edecek kadını bulacaktık. Yoksa anama ne derdik?

Korku ve soğuk iliklerimize işlemişken çok uzağımızdan gelmeyen bir çığlık duyduk. Arkasından da bir el tüfek sesi… İnanın korkudan altıma yapmak üzereydim. Ablam beni eteğimden çekti, bir baktım yere çömelmiş. Hemen yanına çömelip sanki nefes alsam duyulacakmış gibi nefesimi tutarak bekledim. Tarlaya yayılmış sessizliği yararak bize doğru yaklaşan ayak seslerinin kaybolması için dualar etmeye başladım. Ama sesler şiddetlenerek ve hızlanarak bize yaklaştı. Tam dibimize kadar geldi. İkimiz de kafamızı yere yöneltmiş, gözlerimizi kapamış, el ele dua ediyor olmasaydık gelenin bekçi Rüstem olduğunu görecektik. Ama o bizi daha erken fark etti.

-Kızlar, ne arasınız bu saatte burada? Beter bir iş olmuş. Gelin benle.

-Kimi vurdun sen?

-Bilmem. Bir gölgeydi. Kimseydi. Biri var sandım.

-Beter iş neymiş peki?

-Ahret sorularını bırakın da düşün peşime. Ha yok biz burada oturalım derseniz ona da tamam. Ama ben durmam. Hemen jandarmaya gitmem gerek.

-Ne olmuş ki?

Rüstem bir eliyle tüfeğin askısını tutup diğer eliyle de bize yürüyün işareti verdi. Sonra da neredeyiz diye bakmadan hızlı hızlı köye doğru yol aldı. Biz arkasındaydık. Hiç konuşmadan, düşünmeden, ağlamadan yalnızca adımlarımızı onunkine yakın tutmaya çalışarak ve tutuştuğumuz ellerimizi kangren oturtacak kadar sıkarak onu takip ettik. Sonunda köye varıp kahveye ilerlediğimizde muhtar bizi gördü. Hemen kalkıp yanımıza geldi. Bekçi Rasim’e ne olduğunu sordu. Rasim bizden bir iki adım uzaklaşıp kendince sessiz bir tonla Hasibe anayı tarlada ölü bulduğunu söyledi. Muhtar hemen bize baktı. Bize dediysem, bana… Önce dik dik baktı, sonra kafasını eğdirip kaşlarının altından baktı. Rasim, bizi de cesedin az ilerisinde yerde oynarken bulduğunu söyledi. Muhtar; akşamın körü, ıssız tarlada, hem de soğuk hava da ne oyunuymuş bu diye sordu.

-Oyun oynamıyorduk.

-Ne halt ediyordunuz?

-Hasibe Ana’yı arıyorduk.

-Kayıp mıydı ki?

-Ben dün size, kadın öldü, dememiş miydim?

-Kızım sen aklını mı yedin? Dün sen öldü dedikten sonra kadını gördük hepimiz. Evine girdik, ketesini yedik. Ne konuşuyorsun sen?

Ablam araya girip bugün sabah yaşlı kadının yanına gittiğimi, onu evde bulamadığımı, öğretmenin bana söylediklerini, meraklanıp tarlaya bakmaya gidişimizi bir çırpıda anlattı. Muhtar etrafımızda bir tur attı. Üstümüze başımıza bakıyor gibiydi. Çamur içindeydik ama onun beklediği çamur değildi galiba. Belki kandı. Sonunda bizi kahveye oturttular. Anamızı çağırdılar. Komşular da toplandı. Jandarmaya da haber salındı. Fenerler ellere alınıp tarlaya gidildi. Biz götürülmedik. Ben yeltenecek oldum ama anam öyle bir bakma baktı ki; jandarma gelip bizi konuşturduktan ve evlerimize gidebileceğimizi söyledikten sonra bile yerimden zor kalktım.

Bu sefer bitti sanmıyorsunuz, ayaklanmıyorsunuz hiç. Siz de anladınız ki hikayemiz derin. Hem öyle derin ki… Öyle eski ki… Hem de çok bilinen bir hikayeymiş, ben bilmiyormuşum ama eskiler bilirmiş. Durun oralara gelmeden size Hasibe anayı tarlada ölü bulduklarının ertesi gününü anlatayım. Pazar gününe denk geliyordu. Pazar günleri öğretmenin evinde buluşurduk. Bütün öğrenciler. Yaşı falan fark etmez; bizim gibi lisenin sonuna gelmişler de giderdi eve benim yavuklumun kardeşi gibi okulla yeni tanışanlar da.

O gün ablamla erkenden kalktık yine. Dün yaşananlar hiç yaşanmamış gibi sessizce hazırlandık. Tam kapıdan çıkacaktık, anam oturun köşeye, hava aydınlansın öyle gidersiniz, dedi. Oturup kapının önünde bekledik. Bir baktım benimki bizim eve doğru geliyor. Uzaktan, karanlığın içinden geliyor ama kollarını iki yana sallandırmış, bir o tarafa bir bu tarafa devrile devrile yürüyüşünden tanıdım hemen. Anam görürse kızar, karanlıkta yan yana ne işiniz var diye hiç belli etmedim gördüğümü. Ablam da farkında değil gibiydi. Annem bir şey yiyin beklerken deyince, ablama git sen bir yolluk yapıver dedim. Anama fark ettirmeden benimkine doğru yürümeye başladım. Bir yandan arkamı kontrol ediyorum bir yandan önce eve girip elimi yüzümü mü düzeltseydim diyorum. Aman sanki görmediği halim dedim, hem düzeltip ne yapacaktım zaten, makyaj mı sürecektim? Ben düşüne düşüne, sağı solu kollaya kollaya ilerlerken benimki ana yolu bıraktı evlerin arkasına dolandı. Belki anamın kapıda olduğunu görmüştü. O mesafeden, bu karanlıkta görülür müydü? Belki işi sağlama aldı, bizim eve arkadan gelecek dedim. Ben de saptım evlerin arkasına. Hırkamı da kapının önünde unutmuşum, sabah ayazı kollarımı kesiyordu sanki. Hemen bir koşu hırkamı alsam bu sefer de ablama yakalanırım dedim yürüdüm. Karanlık yavaştan aralanıyor, gün yüzünü göstermeye başlıyordu. Etrafıma dikkatle bakındım ama göremedim kimseyi. Kısık sesle seslendim.

-Kerem, ne taraftasın?

Sessizlik.

-Kerem, anam kapıda bak duyacak bizi.

Yine ses yoktu.

İki yan eve kadar gittim. Sanki birinin eve doğru girdiğini gördüm. Ne yapıyordu bu çocuk? Yoksa beni görmeye gelmemiş miydi? Girdiği evin arka duvarına kadar yaklaştım. Ondan hiç iz göremedim. Aklıma kötü bir anı geldi. Bir daha o günleri düşünmeyeceğim diye Kerem’e söz vermiştim ama ne yapayım birden gelmişti aklıma. Üç dört yıl önce bir yaz günü bizim köyün girişinde oturan Nazire ile Kerem’i tarlada yakalamıştım. Çat diye yanlarına gidince neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Apar topar ayaklanmışlardı ama ben bir an için el ele olduklarını görmüştüm. Nazire o telaşla ağlamaya başlamış, benimle ilgili konuştuklarına dair yeminler etmişti ama Kerem’in yere bakan gözlerinden, kıpkırmızı kesilmiş kulaklarından anlamıştım gerçeği. Belki sizler olsanız hemen bırakırdınız sevgilinizi ama bizde işler pek öyle olmaz. Bazı şeyleri görmezden gelmeyi biliriz biz. Misal ben; annemden terzilik dışında ne öğrendim? Tek gözümü kapalı tutmayı. Daha ben ufacıkken babam şehirdeki bir kadına aşık olunca annemin yaptığı gibi görmezden gelmeyi, ses etmemeyi. Ha ne oldu ses etmeyince, babam kadını bırakıp hatasını anladı da evine geri mi döndü; yok. Ama en azından annemden boşanmadan kadına gitti. Birkaç yılı bulmadan da kadının çalıştığı gazinoda bir adamla tartışıp vuruldu. Sakat bir halde evine döndü. Annem ona en fazla bir ay baktı. Yok sakın sokağa attı sanmayın. Babam dayanamadı, hakkın rahmetine kavuştu. Nikahı annemde olduğu için iki ineği ve köydeki evi de bize kaldı. Yani ben kolay adam bırakmam. Nazire’ye de gönül koymadım. Gönlü yanılmış demek dedim, sahipliye konuvermiş. Ama böyle ağlıyorsa pişman olmuştur dedim. İkisini de affettim. Şimdi benimkini şu eve doğru giderken görünce, Nazire’nin amcasının eviydi o. Aklıma düştü bir kere. İlla içeri bakacaktım.

Parmak uçlarıma basarak bir gölge gibi dikkat çekmeden gideyim istedim ama tam kümeslerin önünde ayağımın biri çamura saplandı. Onu çekeyim derken yere kapaklandım. Yüzüm hariç her yanım çamur içinde kaldı. Kümesteki hayvanlar sesimden korkup bağıracaklar, ev sahipleri çıkıp bu yana bakacak, çamur içindeki halimi görünce, zaten dün olanlar yüzünden bana şüpheyle bakanlar şimdi beni taşlayacak diye korktukça elim ayağıma dolandı, düşe kalka bir hal oldum. Sonunda elimle,körlemesine etrafı yoklarken kümesin kapısını bulup tutundum. Oradan desteklenip ayağa kalkabildim. Sessizliğin devam ettiğini de ancak ayağa kalkınca fark ettim. Kümestekilerden çıt çıkmıyordu. Nasıl olur da bunca sese karşı tepkisiz kalır hayvanlar? Olacak iş değildi. Elim ayağım titreyerek eğildim, kümesin içine baktım. Öyle bir manzara gördüm ki, nasıl kusmadım, ne sağlam kalbim varmış da yere kapaklanmadım bilmem. Hayvancağızların her biri bir diğerinin boynuna yapışmış sanki bir çember olmuş, yatıyorlardı kan içinde. Tavuğun tavuğu yediği nerde duyulmuş. Resmen birbirlerinin boğazını deşmişler. Akan kandan sarı tüyleri kırmızı olmuş, kümes her zamankinden on kat leş kokmuş. Öylece kaldım. Kıpırtı yok, bağırma yok. Beynim yine çalışıyor. Bağırsam herkes gelir, ne oldu deseler açıklanır mı, bu hayvanlar birbirini yemedi sen yaptın derler mi, Kerem evden sevgilisiyle çıkar mı, üstümün başımın çamuru anlatılır mı, ya biri yaptıysa, önce boğazları deşip sonra bunlara şekil verdiyse, aklımı nasıl korumalı, eve nasıl dönmeli, Kerem’i o kızdan nasıl ayırmalı, Hasibe ana öldü… En son düşüncem bu oldu. Hasibe ana öldü. Hem de benim onun öldüğünü düşündüğüm günün ertesinde… Hasibe ananın helası kan içindeydi. Ama sonra birden temizdi. Bana bir şeyler olmuştu ama ne?

En iyisi oradan gitmekti. Bu işe bulaşmamak, anam üstümün halini sorarsa da arka tarafa geçtim çamura düştüm demekti. Kümesin kapısını tekrar kapattım. Arkaya geçecekken anamın seslendiğini duydum. Beni orada yakalamasın diye evin ön tarafına geçmek istedim. Zaten üstüm başım çamur olduğundan yere yattım, evdekilere görünmeden sürüne sürüne ön tarafa kadar geldim. Yürüyüp eve gidebilirdim ama Kerem’i ve Nazire’yi aklımdan çıkaramamıştım. Beynim kendi evime gidiyordu ama ayaklarıma hakim olamadım ve Kerem’i bulacağımı düşünerek o evin penceresine yanaştım. Perde kapalıydı. Yan tarafında ufak bir açıklık vardı. Bir ayağımı verandaya koyup biraz yana sarkarsam içeriyi görebilirdim. Çamurlu ellerimi beyaz duvarlara yapıştırdığımı düşünmeden içeriyi görmeye uğraştım. Az önce gördüklerimin etkisiyle soğuk soğuk terlemiştim, midem de bulanıyordu, dengemi bulmak zor oldu. Düşeceksem düşerim dedim kendime, çamur da yok buralarda, düşersem kalkarım dedim. Cesaretimi toplayıp içeri baktım. İlk bakışta odada kimse yok gibiydi; karşılıklı konmuş iki döşek, ortalarında henüz toplanmamış bir yer yatağı ve duvara dayalı büyük bir sandığın üzerinde de televizyon vardı. Sanki bizim evi kopyalamışlar gibiydi. Köydeki her ev birbirine benzer ama bu sanki bizim evin bire biri ama biraz daha eskisi, diye düşündüm. Yaptığım röntgencilikten utanıp eve koşmam gerekirdi ama yapmadım. Nedense az daha bakayım istiyordum. O odanın hem gerçek, hem hayal görüntüsüne kapılmıştım. Kimse beni fark etmese bütün gün orada kalabilirdim. Çamurlu ellerim duvardan kaydıkça gücümü daha bir topluyor, içeriyi görmek isteğim daha da artıyordu. Sonunda odanın kapısı açıldı ve kapıdan yaşlı bir kadın girdi. Daha önce hiç görmemiştim bu teyzeyi. Görmüş olsam unutmam mümkün olmazdı. Bir kadın için normal sayılmayacak kadar uzundu. Köyümüzdeki diğer teyzeler gibi evde başını örtmemişti, oldukça seyrek ama beline kadar uzun beyaz saçlarını salık bırakmıştı. Altında şalvar vardı ama üstünde, televizyonda izlediğimiz şehirli kadınların giydiğine benzer askılı dantelli, kadının yaşına bakmazsanız hafif meşrep bulacağınız beyaz bir atlet vardı. Kapıdan girerken on sekizlik kız gibi dimdik durduğuna emindim ama bir daha baktığımda iki büklüm olmuş kamburunu çıkarmış, bir adımda iki sayarak yürüyordu. Önce pencereye doğru geldi. Kalbim ağzımda atıp dişlerimi zangırdattı ama ses vermedim, bir gıdımcık kıpırdamadan bekledim. Teyze camın önüne gelince durdu, kapıdan girerkenki çevikliği geri geldi aniden yere çöküverdi. Aman dedim kadın düşüp kaldı mı? İyice yapıştım cama ki yeri görebileyim. Görmez olaydım; teyze köpek gibi çömelmiş, dört ayak olmuş, hızlı hızlı televizyona doğru ilerliyor. Bağıracaktım, sesim çıkmasın diye elimle ağzımı kapattım. Aynı anda da dengem kayboldu yere kapaklandım. Neyse ki hemen toparladım kendimi, eve koşup anacığıma bağıracağıma tekrar çıktım verandaya. Kadını camın önünde bana bakarken bulacağımdan korkuyordum ama yine de aralıktan içeriye baktım. Kimse yoktu odada. Kadın gitmişti. Her şey yerli yerindeydi. Kadınla birlikte, odadaki eski zaman havası da gitmişti sanki. Oda artık bizim evin odalarına benzemiyordu. Az evvel iki döşek olduğuna emin olduğum yerde bir kanepe duruyor, yer yatağının yerinde yeller esiyordu. Televizyon az öncekinden farklı bir tarafta ve bir sehpanın üzerindeydi. Odada yalnız bir şey aynıydı, sandık… Sandık aynı yerinde ve aynı eskilikte, öylece duruyordu. Derin bir nefes aldım. İşte sandık orada, dedim. Demek aklım karışmış. Düştüm ya ondan kafam bulanmış, hayal görmüşüm. Bak sandık burada, onu görmüşüm de gerisini uydurmuşum, dedim. Ama sandığın rengi gözüme takıldı. İlk seferinde yeşil olan sandık şimdi sarıya çalıyordu. Üstelik alt taraflarında kırmızı lekeler vardı. Gözümün önüne kümesteki kanlı civcivler geldi, yine başım döndü. Dengemi yitirip aşağı doğru kayarken son gördüğüm, sandığın lekeli yerlerinden sızan kandı.

Aman toparlanın biraz, hikayem daha yeni başladı. Sınıf sessiz olunca mı gerildik yoksa anlattıklarım mı ağır geldi? Hem bakın araya çıkma vakti gelmiş, isterseniz bir kahve için kendinize gelin. Ne dediniz, devam etmemi mi istiyorsunuz? Öyleyse yaşlı teyzeyi odada gördüğüm günün iki gün sonrasına gideyim. Zaten o günden sonra iki gün yatmışım hasta gibi. Anamgil beni hiç ellememişler, aklımın gittiğinden korkup bana duyurmadan ağlaşmışlar sadece. Ama ikinci günün sonunda onlar duyurmak istemese de ben bir şeyler duydum ve istirahatimin bitmesi gerektiğine karar verdim.

Evin girişinde bir sürü insan olduğu fısıltıların şiddetinden anlaşılıyordu. Kimi ağlıyor, kimi yakınıyordu. Hasibe anaya olanlardan sonra, köylü bana “inli cinli” diye lakap taktığına ve bir suç işlememişsem de pek sağlam ayakkabı olmadığıma kanaat getirdiğine göre, bu ağlaşmalar benim rahatsızlığımdan kaynaklanıyor olamazdı. Konuşulanları çözebilmek için yatağımdan kalktım ve elimden geldiğince sessizce odanın camını açtım. Dış kapının önündeki kalabalığın uğultusu bir anda netleşti. Önce kelimeleri seçmekte zorlandım ama sonra aralardan birkaçını duyabildim; Kerem’in anası emin, caminin hocası görmüş, bu yana gelmiş, bu kız cinli, hayvanlarla konuşurken görmüşler, gece dışarda görenler olmuş, kırk sene önce ne olduysa aynısı, seni severiz Döne, bu kızını köyden al götür, sıradaki kim olacak, köyden kim ölecek, cinliyi al git buradan…

Hemen odadan çıkıp kalabalığın olduğu dış kapıya gittim. Beni görünce aniden sustular. Ben de ne diyeceğimi bilemeyip sustum. Tek tek yüzlerine baktım. Köy kadınlarının yarısı kapıdaydı. Çoğu siyah yemeni bağlamıştı. Hasibe ana için miydi?

-Hasibe ananın katili bulundu mu?

-Hele bak edepsize! Sen iyi bilirsin kimdir katili.

-Nereden bilecekmişim?

-Hem onu bilirsin hem Kerem’in yerini bilirsin. Söyle çabuk.

Kerem’in teyzesi hem bağırıyor hem de onu tutmaya çalışan anamla ablamın elinden kurtulup beni tartaklamaya çabalıyordu. Kerem’e ne olmuştu? Sorsam yine aynı cevabı vereceklerdi. Ben gördüm onu desem, ne olduysa benden bileceklerdi. Ben de bağırdım. Çığlık çığlığa bağırdım. Oturdum olduğum yere, dövüne dövüne bağırdım. Herkes pür dikkat bana bakıyordu. Hiç ağlamadım ama gözlerinin içine baka baka dizlerimi dövdüm, kulakları patlayana kadar bağırdım. Sonra birer ikişer dağılmaya başladılar. Sona Kerem’in teyzesi kaldı. O tek kalınca sustum, anamgilde bıraktılar kadının elini kolunu. Kadın evin içine girdi, yanıma kadar gelip saçlarımı okşadı, tam önüme diz çöktü. Kerem’in iki gün önce sabahtan beri kayıp olduğunu, en son bizim eve gelmekte olduğunu, bana önemli bir şey söylemek için yola çıktığını anlattı. Yardım dilendi. İlle de bir şey bildiğimi söylüyor, aklımı yitirdiğimden korkuyordu. Ne kadar perişan haline üzülmüş olsam da o gün gördüklerimi anlatmadım. Bağırmayı kestim sadece. Kadının gözlerine dik dik baktım. Kerem bana önemli bir şey söyleyecekti. Neydi bu önemli şey? Nazire’ye mi tutulmuştu? Beni görmüş müydü Kerem? Kümesin önünde bana olan biteni anlatıp ona verdiğim sarı yemeniyi gerisin geriye vermiş miydi? Ağlayıp kendimi yere atmama aldırmadan Nazire’nin yanına gitmiş miydi? Boynumu bükmüş müydü? O sarı yemeni neredeydi? Pek hatırladığım bir başka gerçeklik nereden çıkmıştı? Sizin de aklınız karıştı değil mi? Benim de karışmıştı. Ne yapacağımı bilememiştim. Ne diyeceğimi bulamamıştım. Sarı yemeniyi hatırlıyordum ama eğer bu gerçekse onu nerede bırakmıştım? Hemen kalkıp evin arka tarafına yürüdüm. Bizim kadınlar da peşime takıldı. Çamura bata çıka kümese kadar gittik.  Bir çığlık koptu o an. Kerem’in teyzesi bastı feryadı. Oğlum diyordu, can özüm kümeslere tepilmiş. Bu uğursuz, bu lanetli kız yapmış. O feryat duyulur duyulmaz anam benim üzerime kapandı. Kız kardeşim acılı kadını zapt etmeye çalıştı ama az çok kötek yememe engel olamadı. Ben olanlara aldırmıyordum. Yalnız sarı yemenimi düşünüyordum. Neredeydi o?

O günün akşamı kendimi odamda kilitli halde buldum. Kümesle ev arasında ne olmuştu bilmiyordum ama başıma gelecek kötü şeyler olduğunu tahmin ediyordum. İçerdeki uğultu sabahkinden de yüksekti. Bütün köy bizim eve doluşmuş diye düşündüm. Odadan çıkmaya cesaretim olmadığından camı açtım. Sesleri dinlemeye koyuldum.

-Bak hanım bu işin sonu belli. Sen gözünle görmüş kadınsın. Nenesinin laneti bu kıza bulaşmış.

-Nasıl olur beyim. Hepimiz biliyoruz lanetin bittiğini. Kırk adak vermedik mi, kırk gün dua okumadık mı? Kırk parçaya bölüp kırk sandığa gömmedik mi o uğursuzu? Yapmayın etmeyin. Kızım masumca bir kızdır. İni cini bilmez.

-Yaptık bacım yaptık ama kırk senesi dolduğunda cadı yeni vücut buldu belli ki. Senin bu kız hikayeyi öğrenmiştir. Tarlaya yalnız gidip evi bulmuştur. Belki o ismi lazım değil de yeniden can bulmuştur.

-Aman ağzından yel alsın ağam. Aman dediklerin kulaklara gitmesin beyim. Ben ne ederim?

Anam hüngür hüngür ağlıyordu. Ahali muhtara hak veren mırıltılarla konuşmaya katılıyordu. Ben yatağıma uzandım. İçim kıpır kıpır oldu. Neşeyle doldum inanın. Ne oldu garip mi buldunuz? Ben nedense garip bulmadım. O huzurun keyfine vardım. Anamın hıçkırıkları tenimi gıdıklayan bir tüy tanesi gibi gezindi vücudumda. Canıma can kattı, içime bir ferahlık doldu. Daha fazla dayanamayıp camdan atladım ve kimseye sezdirmeden dışarı çıktım. Hiç düşünmeden, yalınayak, gecelikle, saçlarımı rüzgara teslim edip koştum.

Tarlalara varınca zifir bir karanlığın içine düştüm. Önce korktum galiba ama öyle hızla geçti ki bu korkum şimdi düşününce belki de o korku hiç yoktu diyorum. O karanlığa doğru bir yürüyüşüm vardı sanırsınız bizim köyün deresine inmişim de manzaranın keyfine varıyorum. Az çok yol alınca karanlık birden delindi. Gözümün önünde ufak bir patika belirdi. Patikanın sonunda da tahtadan yapılmış eski bir ev… Eve doğru ilerledim. Önce etrafına bakındım bir sürü küçük kümes gördüm. Birden fazla da tuvalet vardı. Her birinin içinden ışıklar sızıyordu, her birinden kan kokusu yayılıyordu. Kokuyu ciğerlerime çektim. Damarlarımın kan dolduğunu hissettim. Sonra eve yanaştım. Önce camdan baktım içeriye. Sandığı gördüm, döşekleri gördüm, yer yatağını gördüm. Tıpkı Nazirelerin bizimkine benzeyen evi gibiydi. Yalnız televizyon yoktu ortada. Onun yerinde kocaman bir tablo asılıydı. Bizim köyde tablo asılı ev olur muydu? Hem ne tablo… Kapkaranlık bir orman resmedilmiş. Uçsuz bucaksız bir orman sanki. Uzun uzun, yeşillliksiz, yalnızca dalı olan ağaçlar var. Ağaçların ortasında küçük bir kulübe, kulübenin yanında köpek vücutlu kırk başlı, yeşil gözlü bir yaratık. Koşup o yaratığı okşamak hissi doğdu içime. Tutamadım kendimi, kapıyı itip girdim içeri. Sandığın üzerine oturmuş yaşlı bir kadın buldum içeride. Bu kadın o evde gördüğüm kadındı. Beni görünce hızla ayaklandı. Kemikli ellerini bana doğru uzattı, etrafımda hızla dönerek dört ayak koşturmaya başladı. Ben de beyaz saçlarını okşadım. Sonra fark ettim üzerinde Hanife ananın kayıp elbisesi vardı. O elbiseyi nereden buldun diye soracaktım, ben sormadan yanıtladı.

-Senin adağındır.

Sesi tarif dilemezdi. Yine de siz biraz olsun anlayın isterim. Yılan gibi tısladı ama aslan gibi de kükrüyordu diyeyim. Ben o sesi duyar duymaz ağlamak istedim. Korkudan, üzüntüden, şaşkınlıktan değil de heyecandan ağlamak…

-Gel

Sandığın üzerine atlayıverdi dört ayak. Ben de ona uydum çömeldim yere. Sandığa kafamı yasladım. O zaman gördüm sarı yemenim sandığa örtülmüştü.

-Kete? Kete de sende mi?

Diye sordum. Sevinçle başını salladı.

-Senin adakların. Bana can verdiğin adaklar.

İkimiz sandığın üzerine tüneyip camdan dışarıyı seyrettik uzun süre. Camdan görünen manzara bizim tarlanın manzarası değildi artık. Tablodaki ormanı görüyorduk.

-Neyiz biz?

-Biziz. Onlar olmayanlar.

-Onlar ne?

-Bizim yemlerimiz.

-Güçlü müyüz?

-Sınırsız.

-Kaçacak mıyız?

-Sen kaçacaksın. Ben bekleyeceğim. Sen kaçıp kırk kurban bulacaksın. Kırkı birbirini tanıyacak. Kırkı da seni görünmez yapacak. Kırkının da hayalleri olacak. Kırkı da adaklar verecek. Sonra sen ben olacaksın. Biz bir bedende biz olacağız.

Ertesi gün köyümden ayrıldım. Köylüler ben gidiyorum diye bayram yaptılar. Varlarını yoklarını bana verdiler ki bir daha dönmeyeyim. Okula gelene kadar o para beni idare etti. Bekledim. Gözledim. Sınıfımıza gelene kadar çok yer gezdim. Kırk kişilik sınıfınızdaki kırk birinci olunca yerimi bulduğumu anladım. Birlikte geçirdiğimiz onca sene sizin için bir hayaletten farksız kaldım. Ne gördünüz ne duydunuz beni. Varlığımla yokluğum birdi sizler için. Elim de uzundur. Her birinizden adaklar toplamam zor olmadı. Bu sabaha kadar zor dayandım. Öyle heyecanlıydım ki neredeyse size içimi dökecek, mutluluğumu anlatacaktım. Neyse ki son günümüzü bekleyebildim. Adaklarınızı kırk ayrı sandığa kilitleyip kırk ayrı ormana gömdüm. Ne oldu, birbirinize bakıyorsunuz? Evet ayaklanmalısınız, benim deli olduğumu fısıldaşmalı, birkaç gece korku duyup sonra sakinleşmelisiniz. Başımıza bir şey gelecek mi diye endişelenmeli ama sonra bunu düşündüğünüz için kendinize gülüp geçmelisiniz. Hikayemi duymayanlara anlatıp adak toplayacağım başka canlara yol olmalısınız. Tam hepsi komik birer hatıraydı derken beni yeniden hatırlayacaksınız. Korkuyor musunuz? Ben korku nedir unuttum. Ben kimdim onu da unuttum. Ama siz unutmayacaksınız. Maalesef kırk ayrı ölüm sizin kapınızı çalacak ve siz kırk beladan bana can olacaksınız. Ben de ona can olacağım.

İşte biz, yani siz olmayanlar, böyle doğacağız.

Doğum günü hikayesi: sakın ağlama

Suzan, gördüğü rüyanın etkisiyle yataktan fırladı, nefes almakta zorlanıyordu. Sanki başka bir yerde uyanmış gibi sağına soluna baktı, gözleri Alper’i aradı ama o çoktan işe gitmişti bile. Yastığı ve çarşafı terden sırılsıklamdı, hemen kalkıp banyoya gitti, soğuk bir duş aldı, bornozuna sarınıp tekrar yatağına oturdu. Biraz sakinleşmişti ama yine de vücudunun her yeri titriyordu.

Ne zaman önemli bir haber alacak olsa hep aynı rüyayı görürdü.

Babası, her zamanki gibi sallanan sandalyesine oturmuş, piposu ağzında, kitabını okuyor ve karşısında Suzan. Birden okuduğu kitaptan başın kaldırıyor, yakın gözlüğünü burnun ucuna indiriyor ve piposunu ona doğru uzatıyor. “Bu adam seni mutlu etmeyecek ve sen çok acı çekeceksin, istediğin bu mu? Sonra bana gelip sakın ağlama!”

Babasının, kulaklarında çınlayan sesini duymamak için ellerini kulaklarına bastırdı ve var gücüyle haykırdı. “Sen haklısın, mutlu değilim işte! Neden sebebini de söylemiyorsun? Bak ağlamıyorum, yıllardır gözümden bir damla yaş gelmedi!”

Yavaş yavaş ellerini kulaklarından indirdi, artık babasının sesini duymuyordu.

Bugün Alper’in doğum günüydü.  Allah’tan annesi ve kızları sürpriz parti hazırlıkları için ona iş bırakmamışlardı yoksa bu ruh hali ile ne yapardı? Hem sonra bugün izin günüydü, can dostu ve dert ortağı Damla ile buluşacaktı.

Hemen kalkıp hazırlanmaya başladı, kendini toplamalıydı Damla’nın onu solgun görmesini istemiyordu.

Komodinin üzerinde duran saatli radyosunun düğmesine bastı.

Aylin Urgal o ahenkli sesiyle söylüyordu. “Sakın ağlama ardından ardından, üzme boş yere kendini­- Bin defa pişman olsan da olsan da, gidenler dönmüyor geriiii.”

Birden, aynanın karşısında dondu kaldı. “Müzik duygularımızın en açık dilidir” dedi aynadaki  solgun yüzüne  bakarak.*

Kavaklıdere Tunalı Hilmi Caddesindeki, Yedi Bölge Yedi Lezzet Restoranına vardığında arabasının kapısını açan valeye anahtarı verdi ve telaşla içeri girdi. Yarım saat gecikmişti, her zaman oturdukları masaya doğru ilerlerken aklından bin bir türlü bahane geçiyordu ama hiç birisini söyleyemezdi. En iyisi akışına bırakmak galiba diye geçirdi içinden.

Suzan’ın geldiğini gören Damla ayağa kalktı ve ona sıkıca sarıldı. “Geç kaldın canım, yemeği sen ısmarlayacaksın. Şaka bir yana, önemli bir şey yoktur umarım sen hiç geç kalmazdın.”

“Boş ver şimdi, biz günümüzü güzel geçirelim. Önemli bir şey yok inan bana, daha sonra anlatırım.”

“Olmaz! Beni meraktan çatlatmak mı istiyorsun sen? Şu suratının haline bak, hadi anlat neler oluyor.”

İki arkadaş, her hafta sağlıklı beslenme programını bozup soluğu bu restoranda alıyorlardı. Türkiye’nin her yöresinden yapılan o muhteşem yemekleri ve hamur işlerini doyasıya yiyorlardı. Damla garsona, hızlıca yemek siparişini verip, onun yanlarından bir an önce ayrılmasını sağladı. Meraklı gözlerle Suzan’a baktı. “Yine aynı rüyayı gördün, yanılıyor muyum?”

“Bu sefer beni ne gibi sürprizler bekliyor merak ediyorum. Biliyorsun, bugün Alper’in doğum günü ama babam onu hiç sevmezdi ki.”

“Şimdi hafızamızı bir tazeleyelim; baban ölmeden önce bu rüyayı gördün, doktora tezini vermeden önce, ikinci kızın Selda’ya hamile kaldığını öğrenmeden önce, Alper’in trafik kazasından önce ve onun genel müdür olduğu haberini almadan önce gördün. Babanın ölümü ve trafik kazası dışında bunlar kötü haberler değil, neden kendini yiyip bitiriyorsun hiç anlamıyorum. Tamam, baban Alper’i hiç sevmedi, onunla evlenmeni de istemedi ama bu sözleri de sana hiç söylemedi. ”

“Ben hiç mutlu değilim, asıl sorun bu sanırım.”

“Bu da ne demek oluyor şimdi? Alper harika bir insan, senin bir dediğini iki etmez keza kızlarının da öyle. Anneni de el üstünde tutuyor, biliyorsun Mübeccel Hanım teyzenin nazını senden fazla o çekiyor.”

Suzan, Damla konuşurken elini çenesine dayamış, dalgın daldın pencereden dışarısını seyrediyordu. Sonra sakin bir tavırla arkadaşına döndü. “O mükemmel! Sorun mükemmel olmasında zaten. Hiç sinirlenmiyor, bağırmıyor, benim bile kendime, hatta kızlara ve anneme tahammül edemediğim zamanlarda, o hep sakin. Tek tek her birimizi mutlu etmek için adeta çırpınıyor.”

“Bunca yıllık boşanma avukatıyım, senin gibi bir kadına rastlamadım. Bu ne lüks böyle Suzi!”

“Annem de seninle aynı görüşte, bazen kardeşim Orhan’ı bile incitiyor Alper için. Keşke gelini Aysu’da aynı şekilde davransa, zavallı kızcağız hiç sesini çıkarmıyor.”

“Alper’in, Orhan’ı kardeşi gibi gördüğünden olmasın sakın, yeğenin Berk’i bile senden daha çok seviyor” dedi Damla sitemle.

“Bak gördün mü, sen bile beni anlamıyorsun. Evliliğimizin ilk yıllarında her şey normaldi, onun bir erkek çocuk sahibi istemesi dışında. İlk göz ağrım Belma’ya hamile kaldığım haberini ona verdiğimde sevinçten deliye döndü ama kızımız olacağını öğrendiği zaman resmen yıkıldı. Belma doğduğu zaman bunu hiç belli etmese de ara sıra benim soyumu sürdürecek bir erkek çocuğum olacak buna inanıyorum cümleleri babamı ve beni deli ediyordu. Belma, üç yaşındayken babamı kaybettik biliyorsun. Ölmeden bir hafta önce bana, Alper’e hiç güvenmediğini, beni üzmesine asla izin vermememi söyledi. Bu son sözleri, hafızama iyice kazındı sanırım.”

“Bunları benimle hiç paylaşmadın, Alper’in böyle bir saplantısı olduğunu ilk defa duyuyorum senden. Hoş, kendisi de çevresine karşı böyle bir imaj yaratmadı. Selda’nın dünyaya gelmesi onu değiştirdi mi peki?”

“Değiştirdi, inanmayacaksın ama çok değiştirdi. İşte her şey o zaman başladı, bizim üzerimize daha fazla titrer oldu. Kızları, en güzel okullara yazdırdı, hiçbir sosyal aktiviteden geri bırakmadı, ne isterlerse yaptı. Her kızın gönlünde yatan şövalye ruhlu baba oldu çıktı anlayacağın.”

“Ne var bunda?  Adam düzelmiş işte!”

“Bana karşı da tamamıyla değişti, sanki evlendiğim Alper gitti yerine ısmarlama bir Alper geldi. Bir gün annem hepimizi bir araya getirdi. Avukatıyla konuşup yeni bir vasiyetname hazırlatmış. Yeni vasiyete göre, mal varlığını bana ve kızlarıma bırakmış. Tabii kardeşim Orhan’ın, oğlu ve eşinin paylarını da eşitlemiş. İşin ilginç yanı, Alper bu vasiyetin hiçbir kısmında geçmiyor. Yani, bana bir şey olduğunda o hiçbir şekilde faydalanamıyor,  benim payım doğrudan kızlarıma geçiyor. Bunu özellikle belirtmiş.”

“Çok ilginç! Aysu için böyle bir madde var mı?”

“Sıkı dur, Aysu için böyle bir madde yok! Orhan’a bir şey olduğunda, onun payı doğrudan Aysu’ya geçiyor. Oğulları Berk’in payı da kendisinde kalıyor.”

“Mübeccel teyzeme bak seeenn! Eeee, Alper nasıl karşıladı bu durumu?”

“Yerinden sakince kalktı, annemin elinden öptü ve ona en doğru kararı verdiğini söyledi.”

Damla, şaşkın gözlerle dinliyordu Suzan’ı. “Gerçekten hiç tepki vermedi mi? Ben olsam acayip bozulurdum. İnan bana Burhan’ın annesi böyle bir şey yapsa derhal onu boşarım, hem de tek celsede. Mübeccel teyze Alper’i çok sevmesine karşı bu yaptığı tutarlı bir davranış mı? Hani diyorsun ya Orhan’ı bile incitiyor bazen, ben anlam veremedim şimdi buna.”

“Annem, vasiyetini açıkladıktan sonra Alper’e söyledikleri de çok ilginçti. Kızım ve torunlarım benim için çok değerli, rahmetli eşim ve ben bunu çok önce planlamıştık. Bir oğlunuz olsaydı bile vasiyet bu şekilde olacaktı darılmaca yok. Alper, bu sözlerden sonra, yine hiç tepki vermedi aksine anneme teşekkür bile etti. O günden sonra bana da aksi yönde tek kelime etmedi, hatta davranışları abartılı bir anlayış çerçevesi içinde kaldı.”

“İyi ya işte! Daha ne istiyorsun, adamın tek suçu iyi olması mı?” dedi Damla sinirli bir şekilde.

“Bu normal bir davranış şekli değil Damla. Bir insanın kendini kızdıracak davranışlar karşısında hiç tepki vermemesi, o insanın mükemmel olduğu anlamına gelmiyor. Alper, ne zaman onu kızdıracak davranışlarda bulunsam, ki bunu çoğunlukla bilerek yapmışımdır tepkisini ölçmek için, adam yine sakin ve anlayışlı. Biraz araştırdım kendi çapımda normal değil, tedaviye bile ihtiyacı olabilir.”

“Kızım sen tarih profesörüsün, psikoloji değil! Kendi çapında araştırmayla olacak iş değil bu, konuş onunla. Neden sana karşı bu kadar iyi sor, en iyisi onunla sağlıklı iletişim kurman. Yanılıyor muyum?”

Suzan birden sinirlendi. “Sormadım mı zannediyorsun, cevabını da duymak ister misin? Beni çok seviyormuuşşş!!”

Damla, arkadaşını hiç böyle görmemişti, fazla üstüne gitmemeye karar verdi. Onu yatıştırmaya ve moral vermeye çalıştı. Dışarıdan bakmak ve ön yargıda bulunmak her zaman kolaydı, bunları bilmesine rağmen nasıl bu kadar acımasız olmuştu can dostuna karşı.

“Özür dilerim Suzi! Durumunun bu kadar ciddi olduğunu anlayamadım. Boşanma avukatı olmam bazen beni bu kadar duygusuz yapabiliyor. Oysa sen can dostumsun, seni bir dost olarak dinleyemedim. Ama söz, bu gece Alper’in sürpriz doğum günü partisini atlatalım etraflıca oturur bunların hepsini konuşuruz. Elimden ne geliyorsa yaparım senin için, yeter ki sen bu geceyi güzel geçir. Anlaştık mı?”

“Sana kırılmadım ki, özür dilemene gerek yok tabii anlaştık. Dediğin gibi bu geceyi keyifli geçirip atlatalım birlikte yine etraflıca konuşuruz.”

 

Eve geldiğinde kızları, Suzan’ı heyecanla karşıladılar. Yaptıkları bütün hazırlıkları tek tek anlattılar.

“Annecim, partiyi vereceğimiz mekan harika, ismi de ne biliyor musun? Duke&Dushes! Gerçi büyük annem Türkçe öğretmeni olarak hiç hoşlanmadı bu isimden ama yeri çok güzeeelll!” dedi Selda, Suzan’ın boynuna sarılarak.

Mübeccel Hanım, akşam giyeceği elbisesini prova yapıyordu, yatak odasından çıkıp yanlarına geldi.

“Biri Türkçe öğretmeni mi dedi? Hoş geldin güzel kızım, günün nasıl geçti bakalım? Damla ve Burhan gelecekler değil mi?”

“Bakma sen kızlara, şimdiki nesil bayılıyor böyle ilginç isimli yerlere. Hele bir de isme uygun ufak tefek figürlerle süslendi mi mekan, değme keyiflerine. Damla, geleceklerini söyledi annecim. Bu arada kıyafetin muhteşem! Benden güzel olacağın kesin.”

“Pasta işini ben hallettim kızım. Mekan sahibine sıkı sıkı tembih ettim, damadımın fıstık alerjisi var lütfen orman meyvelerinden oluşan hafif kremalı bir pasta olsun dedim. Masada, fıstık ve fıstıkla ilgili hiçbir şey bulunmamasını özellikle rica ettim. Orhan, Aysu ve Berk de bizi mekanda bekliyor olacaklar.”

Suzan annesine ve kızlarına sarıldı, ona hiç iş bırakmadıkları için teşekkür etti.

“Annecim yalnız küçük bir sorun var, sorun da denemez aslında. Şimdi bu mekan gözde bir mekan ya, biz de fazla kalabalık değiliz o yüzden salonun ayrılan diğer yarısında, başka bir aile kızlarının doğum gününü kutlayacak. Bir sakıncası yok değil mi?” dedi Belma.

“Ne sakıncası olsun kızım, sonuçta herkes doğum gününü kutluyor. Babanıza bir şey çaktırmadınız değil mi?”

“Babama, hepimiz Duke&Dushes’teyiz, sen üstünü değiştir oraya gel dedim. Önce itiraz etti ama sonra tamam çok gürültü olursa biz kalkarız ona göre dedi. Bizim için oradasınız zannediyor, merak etme anladığını sanmıyorum.”

 

Herkes, Alper’in gelmesini heyecanla bekliyordu. Çok geçmeden beklenen adam kapıda  göründü. Onun gelmesi ile birlikte herkes elindeki konfetileri patlattı, aynı anda garsonlar maytaplarla çevrili pastasını getirdiler. Alper çok mutlu olmuştu. Pastayı, Suzan ve kızlarıyla birlikte kestikten sonra herkese ayrı ayrı teşekkür etti.

Doğum günü partisine katılan her iki tarafın davetlileri hayatlarından pek memnundular. Pastalar yeniyor, içkiler içiliyor, canlı müzik eşliğinde danslar ediliyordu.

Alper, kızlarının isteğini yerine getirip bir süre onlarla dans ettikten sonra, pisti gençlere bıraktı. Çabuk kaynaşan  ve sevdikleri şarkılar eşliğinde dans eden gençlerin, pistten ayrılmaya hiç niyetleri yoktu.  Kiminin elinde şampanya kadehi, kiminin elinde pasta tabağı, kiminin elinde balonlar, kiminin elinde konfetiler, gönüllerince eğleniyorlardı.

Alper, masada Suzan’ın şerefine kadeh kaldırarak,  “Yaşamak ümitli bir iştir sevgilim. Yaşamak, seni sevmek gibi ciddi bir iştir” dedi. ** Onunla birlikte herkes kadehini Suzan için kaldırdı.

Herkes neşeli ve mutluydu. Eğleniyor, gülüyor, tatlı tatlı sohbet ediyorlardı.  Fakat bu hava birden kesiliverdi. Alper, pastasının daha ilk lokmasında fenalaşmıştı.  Ellerini boğazına dayamış, nefes almakta zorlanıyor, çırpınıyordu. Masadakiler panik içinde ayağa kalkarken o, sandalyesinden sırt üstü düştü.

Orhan, “Ambulans çağırın!“ diye bağırdı.

Herkes, ne olduğunu anlamak için Alper’in başına üşüşmüştü.

Suzan, olduğu yere çakılıp kalmıştı. Hiç tepki vermeden donuk gözlerle Alper’in yerde çırpınışını izliyordu.  Alper’in git gide yüzü kızarmakta ve dudakları şişmekteydi.

Burhan, ambulans gelene kadar Alper’in nefes almasını sağlayamaya çalışıyordu.

Ona yardım eden Belma, annesine seslendi.  “Anne durup bakma öyle! Fıstık alerjisi var biliyorsun, hemen el  çantasını aç, epinefrin enjektörlerini getir! Çabukkk!!

Selda, annesinden önce koşup enjektörleri bulmaya çalıştı ama ne yazık ki babasının el çantasında epinefrin enjektörleri yoktu. Haykırarak ağlamaya başladı. “Yooookk! Yok işte! Aman Tanrım ne yapacağız şimdi?”

Mübeccel Hanım ona sarılarak “Ambulans gelir şimdi,” dedi.  “Merak etme baban güçlü bir insan çarçabuk iyileşecek.”

Damla, şoka siren Suzan’ın başını göğsüne yaslamıştı.

Alper’in arkadaşları da dışarıda ambulansı bekliyorlardı.

Çok geçmeden ambulans geldi, sağlık görevlileri ilk müdahaleyi yaptıktan sonra Alper’i hemen ambulansa bindirip hastaneye doğru yola çıktılar.

 

Hastanede kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

Mübeccel Hanım, torunlarına sarılmış, bir köşede sessizce gözyaşı dökerken,  Burhan ve Orhan, koridorda volta atıyorlar, Damla ve Suzan’da hiç kıpırdamadan öylece koltukta oturuyorlardı. Alper’in arkadaşları da çok geçmeden yanlarına gelmişlerdi.

Doktor, bekleme salonuna girdiğinde, kızlar hemen yanına koştu.

“Babam iyi mi? Ne zaman çıkar hastaneden? Onu görebilir miyiz?”

Suzan, oturduğu koltukta büzülmüş adeta küçücük kalmıştı. Doktora, oturduğu yerden boş gözlerle bakıyordu. O hariç, herkes Doktorun etrafını sarmıştı. Haber, beklemedikleri kadar kötüydü.

“Maalesef Alper Bey’i kurtaramadık! Epinefrin iğnesi, ilk reaksiyon gösterdiği anda yapılmadığı için epey gecikilmiş. Sağlık görevlileri, enjekte etmiş ama pek bir faydası olmamış. Sonra yolda gelirken kalbi bir kez durmuş, hemen müdahale edip çalıştırmışlar. Buraya geldiğinde, tansiyonu çok düşüktü ve bilinci kapalıydı. Yaptığımız bütün müdahalelere rağmen onu kurtaramadık. Başınız sağ olsun! Çok üzgünüm.”

Kızlar, hıçkırıklarla ağlamaya başladılar. Mübeccel Hanım onları kucaklayıp teskin etmeye çalışırken, Suzan olduğu yerde yığılıp kalmıştı.

Kimse bu duruma anlam veremiyordu. Alper, doğum gününde acı bir şekilde hayata veda etmişti. Herkes, birbirine aynı soruyu soruyordu, nasıl olur da böyle bir şey başlarına gelirdi. Her şey titizlikle ayarlanmıştı, Alper’in pastasını nasıl olur da fıstık ve fıstık ürünleri ile yaparlardı.

Ortalık iyice gerilmişti, tam da bu esnada bekleme salonuna Duke&Dushes mekanın sahibi Okşan Hanım girdi. O da çok üzgündü, herkese baş sağlığı diledi.

Orhan sinirli, bir sesle, “Okşan Hanım, nasıl böyle bir hata yaparsınız?” diye kadına çıkıştı. “Annem size çok sıkı tembih etti, ayrıca siz bize güvence verdiniz! Bu basit bir olay değil ki üzgün olduğunuzu söylüyorsunuz! Bir insanın ölümüne sebep oldunuz, bundan daha önemli ne olabilir? Siz işletmenizin namı peşindesiniz! İnanın bana bunun için elimden ne geliyorsa yapacağım!”

Damla ve Burhan, Orhan’ın yanına gelip onu sakinleştirmeye çalıştılar.

Okşan, gözlerinde yaşlarla onu dinliyordu.

Burhan, hemen Okşan’ın kolundan hafifçe tutarak dışarı çıkardı. “Bakın Okşan Hanım, ben ağır ceza avukatıyım. Ayrıca, eşim ve ben ailenin yakın dostuyuz. Sizin bu hatanız ölümle sonuçlandı, işletmeniz kapatılabilir hatta siz ölüme sebebiyet vermekten ceza bile alabilirsiniz. Bu nasıl oldu? Siz ya da müdürünüz hiç mi kontrol etmediniz?” dedi Burhan yumuşak bir ses tonuyla.

Okşan, başını iki elinin arasına almış sımsıkı bastırarak,  “Sorumlu müdürüm beni hemen olayla ilgili bilgilendirdi,” dedi.  “Evim Gölbaşı’nda olduğu için zamanında yetişemedim ama polisler gelene kadar her şeyin olduğu gibi kalması ve hiçbir şeye dokunulmaması için kesin talimat verdim. Ne olduysa ben de bilmek istiyorum inanın. Elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım müsterih olun.“

Burhan’a bakan gözleri çaresizlik doluydu.

“Polis çağırdınız mı?”

“Bana haber verilir verilmez çağırdım. Neden sordunuz?”

“Okşan Hanım, siz çok akıllı bir işletmecisiniz. Elinizden geleni yapacağınıza eminim ama ne yazık ki bu Alper’i geri getirmeyecek.“

Okşan, Burhan’ın yanından adeta kaçarcasına koşup arabasına bindi. Kaybedecek vakti yoktu, bir an önce gidip polislerle konuşmalıydı.

 

 

Seden, günün verdiği yorgunlukla eve geldi. Kapıyı açar açmaz kedisi Columbo hemen arka patilerinin üzerinde kalkarak onu karşıladı. Seden, kediyi kucağına aldı, sevdi, mamasını açıp önüne koydu. Duştan çıktıktan sonra, pijamalarını giydi ve kahvesini yaptı. Columbo’yu kucağına alıp pencerenin yanındaki koltuğa oturdu.

“Ankara’nın ışıltılı görüntüsünü seyrederken bütün yorgunluğumu unutuyorum. Sen ne dersin?”

“Mırrrrr… miyaaavvv“

“Demek sen de aynı fikirdesin. Bu gece erken yatmak en iyisi, telefonumu sessi…” derken telefonu çaldı.

Arayan yardımcısı Koray’dı. Birkaç kere eli telefona gidip gelmesine rağmen yine de dayanamayıp açtı.

“Amirim, siz rahatsız etmeyin demiştiniz ama ben yine de haber vermek istedim,” dedi Koray biraz tedirgin.

“Sana da iyi geceler Koray! Dinliyorum, havadisler sende.”

“Amirim şimdi Çankaya’da Duke&Dushes diye gençlerin gittiği bir mekan var. Burada, birbirini tanımayan iki aile doğum günü partisi vermiş. Biri, doğum günü pastasını yer yemez fenalaşmış. Adamı hastaneye kaldırmışlar ama kurtaramamışlar. Mekan sahibi Okşan Taner’in dediğine göre, ölen şahsın fıstığa karşı alerjisi varmış, fenalaşınca el çantasında taşıdığı epinefrin iğnelerini aramışlar ama bulamamışlar. Ambulansı beklemişler, sonra da hastaneye kaldırmışlar. Okşan Taner, sorumlu müdürün haber vermesiyle, hiçbir şeyi kaldırtmamış ve bize haber vermiş. Unutmadan, Okşan Hanım pastayı, ölen şahsın durumu belirtildiği için fıstıksız yaptırtmış ayrıca masada fıstıkla ilgili hiçbir şey yokmuş. Kendisi öyle iddia ediyor.”

“Çok ilginç, araştıralım bakalım neler bulacağız? Ben yarım saate kadar adrese varmış olurum.”

“Biz yoldayız amirim. Anlaşıldı!”

Seden, hemen üstünü değiştirdi ve vakit kaybetmeden yola koyuldu.

Mekana vardığında onu, Koray ve Okşan karşıladı. Koray, not defterindeki bilgileri Seden’e aktardıktan sonra Okşan’ı tanıttı.

“Amirim mekanın sahibi Okşan Taner.”

“Merhaba, ben Ankara Emniyeti’nden Cinayet Masası Amiri Seden Bukan. Öncelikle geçmiş olsun. Olay esnasında siz burada değildiniz ama sorumlu müdürünüz buradaydı öyle mi?”

Koray, Seden’in cümlesi biter bitmez hemen atıldı. “Amirim, sorumlu müdür Ersin Pars ve diğer çalışanların ifadeleri alınıyor şu anda.”

Seden, Koray’ı başıyla tasdik ettikten sonra tekrar Okşan’a döndü.

“Akşamları genellikle burada olmam, evimde dinlenmek isterim. Bütün hazırlıkları ve personelimin son kontrollerini yapar görevi Ersin’e devrederim.”

“Ersin Bey olayı size saat kaçta haber verdi?”

“Saat 22. 45’te haber verdi. Çok iyi hatırlıyorum çünkü ilaç saatini hatırlatmak için annemi aramıştım. Her gece saat 23.00’te ilacını alması gerekiyor, unutmaması için onu on beş dakika önce ararım. Telefonu kapatır kapatmaz da Ersin aradı.”

“Size ne söyledi?”

“Alper Bey’in birden fenalaşıp oturduğu sandalyeden düştüğünü, yanlarına gittiğinde kızının annesine babamın fıstık alerjisi var biliyorsun çabuk el çantasından epinefrin enjektörlerini bul getir dediğini duymuş. Zavallı kadının şokta olduğunu öylece durup donuk gözlerle kocasını seyrettiğini de söyledi. Aile dostları ve büyük kızı nefes alması için uğraşıyorlarmış, sonra küçük kızları babasının el çantasını  parçalarcasına açmış ama içinde enjektörleri bulamamış. Ersin ve çalışanlarımız da ellerinden geleni yapmışlar ama iğneleri olmayınca hiçbir işe yaramamış. Alper Bey’i ambulansa bindirdikten sonra hemen bana haber vermiş. Ben de hastaneyi aradım, vefat ettiğini öğrendim, sonra hastaneye gittim.”

“Size sipariş edilen pastaları kendi imalathanenizde mi yapıyorsunuz yoksa başka bir yere mi sipariş veriyorsunuz?”

“Bizim mutfağımız küçük, sadece atıştırmalık şeyler yapıyoruz, pastaları anlaştığımız bir pastane var, oraya sipariş üstüne yaptırıyoruz.”

Koray, tekrar araya girdi. “Amirim, pastanenin sahibini de arkadaşlar evinden almaya gitti.”

“Peki, ya diğer ailenin pastası? Belki onlar sipariş ettiler fıstıklı pasta. Sonra da, ikram edilirken bir karışıklık yaptı garsonlarınız. Olamaz mı?”

“Mümkün değil! Her iki pastanın siparişini ben verdim. Alper Bey’inki karışık orman meyveliydi, diğer aileninki ise, çikolata ve muzluydu. Her iki pastada da fıstık ve fıstık kreması yoktu inanın, hatta çerezler bile dikkatle ayarlandı. Aman Tanrım! Ne yapacağım şimdi ben? Bu kadar dikkatli olmama rağmen Alper Bey’in ölümüne sebep oldum!”

“Durun bakalım sakin olun biraz, henüz hiçbir şey belli değil. Kendinizi suçlamayın öyle hemen. Bir kere çok akıllıca hareket edip bize haber vermişsiniz. Bundan sonrası bizim işimiz, ekibimizin topladığı kanıtlar bakalım bizi nereye götürecek. Duke&Dushes, olay açıklığa kavuşuncaya kadar bir süre kapalı kalacak. Şimdilik bu kadar, gerekirse tekrar sizi emniyete davet ederiz. Teşekkür ederim, size iyi geceler.”

Saat sabahın üçünü gösteriyordu, bütün çalışanların ifadeleri alınmış, olay yeri inceleme işlerini tamamlamış emniyete doğru yola çıkmıştı.

 

Seden, Koray’a kendi arabasıyla geldiği için onları takip edeceğini söyledi.

Seden, kahvesini alıp masasının başına oturdu. Koray’ın notlarını gözden geçiriyordu. “Alper Sipahi, elli beş yaşında, bir bankanın genel müdürü. Seni kim öldürmüş olabilir? Hem de doğum gününde ve neden?” diye kendi kendine sorarken Koray yanında bitiverdi.

“Pes doğrusu amirim! Size vereceğim haberi daha dinlemeden nasıl anladınız olayın cinayet olduğunu?”

“Benimkisi sadece bir his, birden bire kelimeler döküldü ağzımdan. Henüz hiçbir şey belli değil, kriminal incelemenin sonuçları ve otopsi raporu da daha elime ulaşmadı. Müdürün ve pastane sahibinin sorgularını tamamladın mı? Neler var elinde?”

“Pastane sahibi Mete Akkaya, pasta siparişinin değiştirildiğini söylüyor, kızlarının doğum gününü kutlayan diğer aile değiştirmiş pasta siparişini.”

“Kim yapmış bu değişikliği peki?”

Mete Akkaya’nın ifadesine göre, kızın annesi telefon açmış ve demiş ki, ben fikrimi değiştirdim siz kremayı yer fıstığı yağı ile yapın tadının daha güzel olacağına eminim. Mete de, aynen dedikleri şekilde hazırlamış, gerçi ona göre çok ağır ve uyumsuzmuş ama yine de müşteri her zaman haklıdır deyip hazırlamış pastayı.”

“Bunu, Okşan Hanım’a ya da Ersin Bey’e bildirmiş mi?”

“Müdür Ersin ifadesinde, bana böyle bir şey bildirilmedi diyor. Ben de hemen Okşan’a telefon açtım, o da böyle bir değişiklik yapıldığından haberi olmadığını söyledi. Öte yandan Mete de haber verme gereği duymamış, sadece Alper’in pastasını taşıyan tepsiye büyük harflerle bir not iliştirip yollamış.”

“Bu değişiklik bir insanın ölümüne yol açtı, altından daha neler çıkacak bakalım. Sen hemen bu aileye telefon aç davet et, bir de onları dinleyelim. Sipahi ailesine de öğleden sonra gideriz. Bu arada güvenlik kameralarının kayıtları ne durumda?”

“Teknik ekip hepsini inceliyor amirim. Kahvaltı için bir şeyler söyleyeyim mi ne dersiniz?”

“Çok iyi olur, sıcak, kara Ankara simidi ve yanında İzmir tulumu! Çaycımız Fikret de yeni demlemiştir şimdi çayları.”

Koray, bir koşu simitleri ve peynirleri alıp getirdi, arkasından Fikret demli çaylarla yanlarına geldi.

Kahvaltı faslından sonra, ellerindeki bilgileri bir kez daha gözden geçirirlerken kapı çaldı.

“Amirim, beklediğiniz aile geldi,” dedi görevli memur.

Seden, aileyi karşıladı, kendini tanıttı ve onlara da birer çay söyledi.

“Şimdi amir Seden Hanım, biz çok üzüldük bu adamcağızın ölmesine ama bizi niye buraya getirdiniz ki? Ben, bu kıza da hanıma da söyledim, buraları bize göre değil. Sanki ailemiz Dük ve Düşeş kaynıyor anasını satayım!” dedi Mahmut.

“Düşeş değil babaaa! Sana kaç kere söyleyeceğim Düşes Düşes! Bi kere o, mekanın ismi, bizim soyumuzla bir alakası yok!” dedi Yeliz babasına çıkışarak.

Seden, bir aile faciası yaşanmadan hemen araya girdi.

“Aile sorunlarınızı bir kenara bırakalım ve konumuza dönelim. Mahmut Soylu, Yeliz Soylu ve Funda Soylu, çok güzel, hepiniz buradasınız. Şimdi, sizi daha fazla merakta bırakmamak için hemen konuya gireceğim. Dün gece, Duke&Dushes adlı mekanda sizin de doğum günü partiniz vardı. Benim merak ettiğim konu, siz Funda Hanım, pasta siparişinizi neden değiştirdiniz? Bu değişikliği neden Okşan Hanım’a bildirme gereği duymadınız?”

“O yüzden ağır bir fıstık kokusu vardı pastamda, o yüzden herkes yarım bıraktı! Neden değiştirdin ki? Ben sadece muz ve çikolata istemiştim! İnanmıyorum anne yaaa!” dedi Yeliz ağlamaklı.

“Bakıyorum bana gelince dilin pabuç kadar! Okşan Hanım’a gelince, hiç sesin çıkmıyor ama.”

Koray, anne­­-kız arasındaki tartışma büyümeden araya girdi.

“Bir dahaki sefere senin istediğin gibi muz ve çikolatalı olur küçük hanım. Şimdi müsaade et de annen sorulara cevap versin.”

“Bana hiç bakmayın, ben pastayla ilgili bir değişiklik yapmadım,” dedi Funda şaşkın bir yüz ifadesiyle.

“Emin misiniz Funda Hanım? Bakın bu çok önemli, pastane sahibi sizin telefon açıp pastanın yer fıstığı kremasıyla yapılamasını istediğinizi söylüyor.”

“Deli miyim ben ayol? Kızımın çenesinden, daha böyle bir değişiklik yapmadığım halde kurtulamıyorum, değişikliği ben yapsam ne olurdu acaba? Kızım ve ben, Okşan Hanım’la ne konuştuysak o yapıldı. Başka değişiklik falan yapmadım ben. Pastacı da neresinden sallıyorsa artık, yok telefon açmışım, yok yer fıstığı kreması istemişim! Daha neler uydurdu kim bilir? Zaten pasta bana da ağır geldi, tansiyonum fırladı.”

“Bu bilgi, bizim için çok önemliydi. Hepinize teşekkür ederim, ben gerekirse sizi yine ararım,” dedi Seden, onları kapıya kadar uğurlarken.

Koray, aile gittikten sonra derin bir nefes aldı.“Aile değil sanki saatli bomba, herkes nerede ne zaman patlayacağını iyi biliyor. Ben, bu kadının telefon açmadığına kani oldum amirim. Tabii sizi bilemem.”

“Ben de emin oldum, hem de fazlasıyla. Peki, Funda telefon açmadıysa kim açtı? Neden böyle bir değişiklik yaptı? Amaç Alper’i öldürmekse, neden böyle bir yol izledi?”

“Belki de garsonların bir karışıklık yapması onun işine geldi diyeceğim ama garsonların ifadesi bu tahminimizi çürütüyor amirim. Okşan Hanım, servis yapan garsonlara katı kurallar koymuş, kimse başka bir masa ile ilgilenemiyormuş, her masanın siparişi ve garsonu planlı bir şekilde ayarlanıyormuş. Böyle durumlar olduğunda hemen kamera kayıtlarından tespit edip onları uyarıyormuş.”

“Aklıma takılan bir şey daha var, böyle ağır alerjisi olanlar her zaman yanlarında enjektörlerini taşırlar. O gece, Alper’in el çantasında epinefrin enjektörleri yokmuş. Nasıl olur da Alper bu enjektörlerini yanına almadan çıkar? Sipahi ailesini ziyaret etme vakti geldi. Bakalım onlar neler söyleyecek?”

Seden ve Koray, Sipahi ailesinin evine vardığında, onları Damla karşıladı. İçeri girdiklerinde evdeki yas havası, ikisini de biraz gerdi. Önce kendilerini tanıttılar ve baş sağlığı dilediler.

Herkes, olay gecesi, kimlerin davetli olduğunu ve neler yaşandığını anlattı.

Seden, mesleğindeki en büyük zorluğun, ailelerin üzüntülerini bir kez daha tazelemek olduğuna inanıyordu. Ama duygusal beyinle hareket etmenin kimseye bir faydası olmazdı, aksine olayın seyrini olumsuz yönde değiştirirdi.

“Suzan Hanım, dün akşam eşiniz epinefrin enjektörlerini yanına almamış, bunu biliyor muydunuz?

“Hayır. Halbuki, iş ve el çantalarında daima bulundururdu. Dün akşam neden almadığına dair hiçbir fikrim yok.”

“Eşinizin doğum günü hazırlıklarını siz mi planladınız?”

“Hayır, bütün hazırlıkları annem ve kızlarım yaptı. Benim hiçbir katkım olmadı.”

“Siz, bütün bu hazırlıklar yapılırken neredeydiniz?”

“Dün benim izin günümdü. Sabah biraz geç kalktım, öğlen yemeğinde arkadaşım Damla ile Yedi Bölge Yedi Lezzet Lokantası’nda buluşacaktık, hazırlanıp oraya gittim.”

“Saat kaçta eve döndünüz?”

“Yemekten sonra epey sohbet ettik, sanırım saat dört buçuk gibi döndüm.”

Suzan’ın gerginliği Seden’in gözünden kaçmamıştı, fazla üzerine gitmedi.

“Mübeccel Hanım, damadınızın doğum günü için, Duke&Dushes adlı mekanı siz mi ayarladınız?”

“Mekanı, torunlarım istedi, ben de onları kıramadım. Okşan Hanım’ı arayıp randevu aldım, sonra torunlarımla birlikte gidip masa düzenlemesi ve süslemelerinin planını yaptık. Pastanın, orman meyvelerinden oluşan hafif kremalı olmasını özellikle tembih ettim, hatta masadaki çerezlerin bile fıstıksız olmasına dikkat etmelerini söyledim. Böyle bir hatayı nasıl yaparlar hiç anlamıyorum.”

Ailenin diğer üyeleri ve Damla da olay gecesiyle ilgili, bütün bildiklerini anlattılar. Ellerinde, ipucu sayılabilecek herhangi bir şey yoktu.

 

Koray, Seden’i emniyete bıraktıktan sonra Alper’in genel müdür olduğu bankaya doğru yola çıktı.

Seden, odasına geçmeden  çaycı  Fikret’e koyu bir kahve söyledi ve girer girmez de telefonu çaldı, arayan teknik ekipten devresi Nejat’tı.

“Merhaba devrem, nasılsın? Arayıp müjdeli haberi kendim vermek istedim,” dedi Nejat espriyle.

“İki gündür uykusuzum ve senin müjdeli haberini bekliyorum. Söyle bakalım neler bulamadın?”

“Katili bulamadım mesela. Kapıdaki güvenlik sıkı çalışmış, garsonlar görevli oldukları masalar haricinde başka masalarla ilgilenmiyorlar. Pastalar, sahiplerine ikram edilmiş. Mutfaktaki kamera görüntülerinden  çok net anlaşılıyor. Kutlama görüntülerinde sadece dans dans dans! Alper Sipahi’nin masasında şüpheli bir durum yok, her şey normal görünüyor tabii fenalaştığı ana kadar. Telefon kayıtlarına gelince, Soylu ailesinden kimse pastaneyi aramamış. Yalnız pastacı Mete, siparişin değiştirildiği gün kullan at telefondan aranmış, izini süremedik haliyle. Sipahi ailesinin hiçbir ferdi, ayrıca aile dostları Damla ve Burhan dahil olmak üzere pastaneyi arayan olmamış. En son Alper’in arkadaşlarını kontrol ettik, maalesef ondan da bir şey çıkmadı.”

“Sen, kamera görüntülerini bana yolla, bir de ben bakmak istiyorum.”

“Allah Allah! Bize güvenmiyorsun yani! Söyle bakalım ne bulmayı umuyorsun?”

“Alper Sipahi öldürüldü Nejat! Hem de çok titiz bir plan yapılarak ve bana göre her şey gözümüzün önünde ama göremiyoruz.”

“Kadınlar ve onların gelişmiş altıncı hisleri! İyi tamam gönderiyorum, bu iyiliğimi de unutma.”

“Unutmam, dosyayı kapatınca sana bir yemek ısmarlarım. Teşekkür ederim, sana iyi mesailer. ” dedi Seden devresinin gönlünü alarak.

Telefonu kapattıktan sonra, görevli memur otopsi raporunu ve laboratuar sonuçlarını getirdi.

 

Suzan, o geceden beri hiç  uyumamıştı . Kızlar, kendilerini unutmuş, annelerini  teselli etme derdine düşmüşlerdi.  Mübeccel Hanım, Suzan’ın haline baktıkça kahroluyordu. Orhan, Aysu ve Berk, evin bütün sorumluluğunu üstlenmişlerdi. Taziyeye gelenleri ağırlıyor, cenaze için gereken hazırlıkları yapıyorlardı.

Duruşması sona eren Damla, zaman kaybetmeden  arkadaşının evine gitti. Zor da olsa, Suzan’ı dışarı çıkarmayı başardı. Arabasına bindirerek Kuğulu Park’a götürdü.

“Hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır. Bırak, gitsin… Bırak, git…” dedi Suzan, kuğuları seyrederken. *** Sonra, yüzünü Damla’ya çevirdi. “Ben, ne bırakıp gidebildim ne de gitmesine izin verdim.” dedi.

Damla, ne söylerse söylesin arkadaşının acısını azaltamayacağını biliyordu.

 

Seden, gelen raporları okurken odasının kapısı çaldı, gelen Koray’dı.

“Amirim, Alper Sipahi’nin arkadaşlarıyla konuştum, kimse farklı bir şey söylemedi. Telefon ve kamera kayıtlarından da bir şey çıkmamış, gelirken aradım teknik ekibi. Raporlar da herhangi bir şey var mı?”

“Otopsi raporunda, Alper’in ağır seyreden fıstık alerjisinden öldüğü yazıyor.  Reaksiyon başladığında anında epinefrin enjekte edilmediği için, boğazı hızla şişmiş, solunum yolları kapanmış, hızla tansiyonu düşmüş ve bilinci kapanmış. Onun dışında, başka herhangi bir bulguya rastlanmamış.

Toksikoloji raporunda ise, Alper’in midesinden sadece akşam yedikleri çıkmış, onlarda temizmiş. İşin ilginç yanı, pasta sadece ağzında kalmış yutmaya fırsat bulamadan reaksiyon başlamış. Alerjinin ağır vakalarda, fıstık ve fıstıkla yapılan ne varsa, değil ağza değmesi kokusu bile yetiyormuş.

Masalardan alınan pasta numunelerinde ise, Alper’in yediği pasta, Soylu ailesinin pastasıymış. Sipahi ailesinin ve dostlarının tabaklarındaki pasta, kendi yaptırdıklarıymış. Alper Sipahi’nin, tabağı ve çatalından parmak izleri de kendisine aitmiş.”

“Abrakadabra!” dedi Koray.

“Sihir, el çabukluğu ve göz yanılmasından ibarettir. Bütün sır, kamera kayıtlarında gizli ve biz de onu bulacağız.”

Seden, çok yorgun ve uykusuzdu. Koray’ı kamera kayıtlarını izlemekle görevlendirip evine gitti.

Koray, defalarca kayıtları izlemesine rağmen bir şey bulamadı. Akşam olmuştu, emniyetin yakınındaki çorbacıya gidip sıcak bir çorba içti. Canı çok sıkılmıştı, aynı mekanda birbirini tanımayan iki insanın doğum günü partisi nasıl olursa öyleydi işte. Ama Alper Sipahi öldürülmüştü, hem de Soylu ailesinin pastasıyla. Cinayet silahı bir pastaydı ve ustaca kullanılmıştı. Ama nasıl? Bütün bunlar kafasının içinde dönüp dururken telefonu çaldı, arayan Amiri Seden’di. Koray’a, odasına henüz girdiğini ve kayıtları izlemeye başlamadan önce sıcak bir çorba içmek istediğini söyledi.

Az sonra Koray, elinde büyük bir bardakla kapıda göründü. “Amirim sıcak sıcak için, et suyuyla yapılmış mercimek çorbası ben iki kase içtim.”

“Afiyet olsun. Kamera kayıtlarına bakarken ben de soğutmadan içeyim. Teşekkür ederim.”

Kamera görüntülerini, tekrar izlemeye başladılar. Her iki pastanın görüntüsünü, dondurarak iyice incelediler.

“ Pastanın her ikisi de beyaz şeker hamuruyla kaplı. Yeliz’in pastası iki katlı, beyaz gül figürleriyle süslü, tepesindeki prenses tacı hariç tamamen beyaz. Alper’in pastası da beyaz, sanki bir evrak görünümü verilmiş, üstünde bir şeyler yazılı gibi ve yanında dolma kalem figürü. Dikkat ettin mi, Yeliz’in pastasındaki tacın gümüş simleriyle aynı.”

“Taç ve dolma kalem figürü, pastanın üstündeki yazılar, gümüş simle yapılmış. Böylece, pastanın değiştirildiğini kimse fark etmeyecekti. Ne plan ama!” dedi Koray.

Tekrar tekrar başa sarıp izlediler. Koray’ın, uykusuz gözleri ara sıra kapanıyordu.

Sabah olmuş, görüntülerden hiçbir sonuç çıkmamıştı.

Seden, kahvesini alıp bir kez daha oturdu monitörün başına, belki de bakış açısını değiştirmeliydi. Sonra birden..

“Yakaladım seni!” diye bağırdı büyük bir zafer edasıyla.

Koltukta uyuklayan Koray, gözlerini açıp ekrana baktı.

“Çok şükür! En sonunda buldunuz demek bizim sihirbazı”

Görüntülerin başına tekrar oturdular. Seden, önce pastanın değiştirildiği anı dondurdu, sonra yavaş yavaş geri alarak pastanın nasıl Alper’in önüne geldiğini gösterdi Koray’a.

“Şimdi, gördüğün gibi kutlamalar yapıldıktan sonra herkes dansa kalkıyor ve gençler pistin her köşesini doldurmuşlar. Pasta servisi, ikramlıklardan sonra yapılıyor bu da saate baktığımızda, 22.00’yi biraz geçe olduğunu gösteriyor. Yeliz ve arkadaşları, Alper’in kızları bu esnada ailelerini piste davet ediyorlar. Herkes pistteyken pasta servisi devam ediyor. Her iki aile de gördüğün gibi dans ediyor, masalarında kimse yok. Dans ederek çaktırmadan, Soylu ailesinin masasına doğru gideni gördün mü?”

“Gördüm amirim. Gençlerin, görmemişler gibi garsonların tepsisinden pastaları nasıl kaptıklarını da görüyorum, daha önce de gördüm tabii. Bu da, yeni bir akım her halde, pastayla dans etmek.”

“Bak senin de dikkatin gençlere kaydı.”

“Nasıl yani? Anlamadım.”

“Pastalar masalara servis yapılırken, tepsilere üşüşen gençlerin arasına dikkatlice bak, dans ederek Soylu ailesini masasına doğru kayan şahsa.”

“Vay vay vaaaayy! Amirim o da gençlerin arasına dalıyor ve bir pasta kapıyor ama aralarda kaybolup gidiyor. Evet, şimdi yakaladım, gene kayboldu… yakaladım Amirim! Şimdi yakaladım! Bak seeenn! Nasılda süzülüyor aralardan, tabağa da iyi sahip çıkıyor, helal olsun!”

“Bak, şu elinde pastayla oynayan gençlerle birlikte o da masasına doğru ilerliyor ve kendilerine servis yapan garsonla konuşuyor. Garsonla birlikte masaya eğiliyor, tam servisi yapılırken Alper’in önüne bırakıveriyor pastayı.”

“Görüntüyü iyice yakınlaştırınca seçiliyor amirim. Elinde de eldiven var, o yüzden parmak izi sonuçlarından bir şey çıkmadı demek.”

“Bravo Koray!”

“Ama çok iyi saklanmış değil mi amirim?”

“Biz bakış açımızı değiştirince her şey bir bir çıktı ortaya.”

“Aileye bunu söylemek hiç kolay olmayacak, bir kere daha yıkılacaklar,” dedi Koray.

“Maalesef öyle, ama görevimizi yapmak zorundayız. Hadi, bir an önce çıkalım.”

 

Seden ve Koray, Sipahi ailesinin evine vardıklarında onlara kapıyı Suzan açtı, hiç konuşmuyor kapıda öylece dikilmiş onlara bakıyordu. İçerden gelen sesle birden irkildi.

“Anneeee! Kim geldiii?”

“İçeri buyurun lütfen. Özür dilerim, sizi kapıda beklettim.”

“Sorun değil, zor günler geçiriyorsunuz. Günaydın, sizi sabah sabah rahatsız etmiyoruzdur umarım,” dedi Seden, yumuşak bir ses tonuyla.

İçeri girerlerken, evin sessizliği dikkatlerini çekmişti.

Suzan, onları salona aldı ve kahve yapmak için yanlarından ayrıldı. Çok geçmeden bütün aile fertleri salona toplandı, kısa bir selamlaşma faslından sonra herkes sessizliğe büründü. Suzan’ın kahveleri getirmesiyle birlikte, sessizliği Mübeccel Hanım bozdu.

“Gözlerinizde hem yorgunluğu hem de sonuca ulaşmanın pırıltısını görüyorum. Nasıl diye sorduğunuzu duyar gibiyim, mesleğine yıllarını vermiş ve başarılı talebeler yetiştirmiş bir öğretmenin gözünden kaçmaz. Onun için size zorluk çıkarmak gibi bir niyetim yok.”

“Siz nasıl isterseniz Mübeccel Hanım. Gösteri bitti, bu sizin sihriniz. Sırrınızı açıklayıp açıklamamak size kalmış,” dedi Seden.

“Neler oluyor anne!” dedi Suzan bağırarak.

Mübeccel Hanım hiç istifini bozmadan şaşkın gözlerle ona bakan ailesine döndü.

“Şimdiye kadar sizden hiçbir şey istemedim ama şimdi istiyorum. Lütfen benim söyleyeceklerim bitene kadar sözümü kesmeyin. Anlaştık mı?”

“Seden Hanım, bari siz söyleyin neler oluyor? Ne sihri, ne gösterisi?” dedi Orhan.

“Anneniz her şeyi açıklayacak, biz de onu dinlemek için buradayız. Lütfen onu dinleyin ve sözünü kesmeyin.”

Salon buz kesmişti adeta, bütün aile Mübeccel Hanımın ne söyleyeceğini beklemeye başladı.

“Rahmetli eşimin, Alper için hissettiklerini, torunlarım doğana kadar hiç anlayamadım. Onun, bir erkek çocuk sahibi olma isteğini, her erkeğin yüreğinde yatan bir duygu olarak normal karşıladım. Ta ki, ilk torunum Belma’nın doğumunda onu hastane bahçesinde gördüğüm ana kadar. Beni fark etmemişti ama ben onu gizlice izledim. Neden ona bir erkek evlat vermedi diye ağlayıp Tanrı’ya isyan ediyordu,  şoka girmiştim. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi yanımıza geldi, sevinçli baba rolünü oynadı. Bunu eşimle paylaştığımda bana, benim ömrüm vefa eder mi bilmem ama sen kızımızın üstünden gözünü bir an bile ayırmayacaksın dedi. Eşim üç yıl sonra vefat etti ve arkadan Selda doğdu. Alper yine, hastanenin bir köşesine geçip kaderine ağlıyordu, bir erkek çocuğu olmadığı için. Bunu bize hiç belli etmedi tabii, sanki hastane köşelerinde ağlayan Alper o Alper değildi. Rolünü çok güzel oynuyordu, mükemmel bir eş ve baba, daha ne istenebilirdi ki. Kızımın çok mutsuz olduğunu biliyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Onunla ilgili içimde adını koyamadığım bir his vardı ve bu beni yiyip bitiriyordu. Bir gün, bütün ailemi topladım ve yeni hazırlattığım vasiyetnamemi açıkladım. Onun, tek bir kuruş bile alamayacağını özellikle söyledim ama bana mısın demedi, teşekkür etti. Bu arada kızımın, onun abartılı iyi olması karşısında boğulduğunu da görüyordum.  Onu, mükemmel koca kisvesi altında eziyordu adeta, tabii bizi de. Sonra, birden bire iş gezileri artmaya başladı, yok İstanbul’da genel müdürler toplantısı, yok denetleme kurulu toplantıları, yok iş adamları ve sanayicilerle toplantılar yemekler, yeni şubelerin kokteylleri gibi… Kızım, bunların hiç farkında değildi tabii, çünkü o gidince kızım biraz nefes alıyordu, çok iyi biliyorum. Ben bu iş gezilerinin, hep İstanbul’da olmasından şüphelenmeye başladım. Biraz araştırma yaptım, eşi emekli emniyet müdürü bir arkadaşım vasıtasıyla en iyi özel dedektifi tuttum. Aylarca takip ettirdim, tabii bu arada ben de Alper’le aynı oyunu oynuyordum. Onu, ara sıra kızıma ve oğluma karşı savunmaya geçiyordum böylece şüphe çekmemeye çalışıyordum.

“Özel dedektif, bir gün rapor vermek için beni aradı ve buluştuk. Bu, ondan aldığım ilk ve son rapordu. Bana, uzun bir takip sonucu elde ettiği ne varsa anlattı, çektiği fotoğrafları  gösterdi. O gün ilk defa ölmek istedim, ama sonra kendimi çabuk toparladım. Özel dedektifin çekini verdim ve buluştuğumuz mekandan ayrıldım. Alper iblisi, genel müdür olmadan önce, çalıştığı şubeden bir kadınla dost hayatı yaşıyormuş. Kadının ismi, Kıymet Süzenmiş. Hiç evlenmemiş, otuzlu yaşlarda, fazla dikkat çekmeyen, yani işe gelmese de kimsenin arayıp sormayacağı tiplerdenmiş. Tek başına yaşıyormuş, ailesiyle arası iyi olmadığı için onlarla pek irtibatı yokmuş. Kıymet’in tayinini dikkat çekmesin diye Kızılay Şubesinden, Ümit Köydeki Şubeye çıkartmış. Daha sonra, Kıymet hamile kalınca onun yine tayinini İstanbul Kadıköy Şubesine çıkarmış  ve böylece hiç dikkat çekmemişler. Bir oğulları olmuş, adı da Aslan, şimdi üç yaşında.  Onlara, Kadıköy’den ev almış, çocuğa önce yabancı bakıcılar tutmuş, üç yaşına gelince de özel bir kolejin kreşine yazdırmış. En acısı da, mirasçıları olarak onları göstermiş, yani kızım ve torunlarım ondan beş kuruş bile alamıyorlar anlayacağınız. Özel dedektifin bu miras kısmını ve onlara harcadığı paraları öğrenmesi epey zamanı almış çünkü kendine kurnaz ve bir o kadar da zeki bir avukat tutmuş. Bütün işlerini ona takip ettiriyormuş. Bunları sindirmem biraz zamanımı aldı tabii, artık ne kadar sindirebildiysem… Şimdi bana, kızınız bütün bunlara katlanmak zorunda değildi, onun parası kızınıza ve torunlarınıza kalmasa da sizin mal varlığınız onlara yeter, kızınız karşılıklı anlaşarak ayrılabilirdi dediğinizi duyar gibiyim. İşin aslı, öyle değil işte.

“Bir plan hazırlamam hayli zamanımı aldı. Önce, tanınmış bir psikiyatri uzmanı olan arkadaşımla özel olarak konuştum. Ona, sadece Alper’in bu abartılı iyilik durumundan bahsettim. Aldığım cevap çok korkutucuydu. O, duygusal ve psikolojik şiddet uygulayan hasta bir pislikti. Tabii bu sıfatlar bana ait, arkadaşıma değil. Alper olmadığı için teşhis koyamayacağını, sadece anlattıklarıma göre bir değerlendirme yaptığını söyledi. Abartılı iyi ve anlayışlı olması, bunların tam tersini yapanlarla aynıymış. Değersiz hissettirme, küçümseme, aşağılama, kıskanma adı altında eşinin hayatını kontrol altına alma… gibi eşlerine psikolojik şiddet uygulayanlar ne ise bu iblis de aynısıymış. Kendisini görmem gerekiyor, tedavi edilebilir merak etme diye teselli etti beni arkadaşım. Bu mümkün değildi çünkü oyununu ustaca oynuyordu.

“Bir hafta sonu ailece piknik düzenledik. Ben, onu yalnız yakaladığım zaman bildiğim ne varsa yüzüne vurdum. Kızımın daha fazla zarar görmemesi için ondan ayrılmasını istedim. Verdiği cevap tüyler ürperticiydi. Bana, böyle bir konuşmayı hiç yapmadığımızı, eğer ısrarcı olup Suzan’a anlatmam halinde ne torunlarımı ne de evlatlarımı bir daha göremeyeceğimi söyledi. Kazara yangın çıkabilirmiş mesela, zehirlemeler olabilirmiş… daha neler saydı bir bilseniz. Bir de o kadar ince ve kibar bir dille anlatıyordu ki, o anda yanımda bir silah olsaydı eğer, gözümü kırpmadan onu öldürebilirdim.

“Doğum günü yaklaşıyordu, planımı devreye sokma zamanı gelmişti. Torunlarımın, bu mekanı seçmeleri çok işime geldi doğrusu. Kızımı, hazırlıklara bilhassa karıştırmadım, hoş karışacak hali de yoktu zaten.  Torunlarımla birlikte gittiğimizde,kızlarına doğum günü partisi verecek olan diğer ailede oradaydı. Onlara belli etmeden, pastalarının siparişini dinledim ve bizim pastasının modelini ona uygun sipariş ettim. Duke&Dushes adlı mekandan ayrıldıktan sonra,  kullan at telefon satın aldım. Pastaneyi, bu telefonla  arayıp, diğer ailenin yaptırdığı pastanın kremasını, yer fıstığı kremasıyla yapmalarını istedim. Alper akıllı olabilirdi ama ben ondan daha akıllıydım. Ağır seyreden fıstık alerjisinin bu kadar işe yarayacağını hiç bilmiyordum doğrusu. Akşam giyeceğim elbisemi özel seçtim çünkü aksesuar olarak eldivenleri vardı. Kızımın evine geldiğimizde, elbisemi prova bahanesiyle yatak odalarına girdim. Eldivenlerimi takıp, Alper’in enjektörlerini el çantasından çıkardım. Sonrasını biliyorsunuz işte. Hiç pişman değilim! O iblisin, aileme zarar vereceğini çok iyi biliyordum, sadece fırsat kolluyordu.”

Mübeccel Hanım, neredeyse nefes bile almadan kendisini dinleyen ailesine baktı.

“Sizi çok sevdiğimi bilmenizi istiyorum. Bana ne minnet ne de kırgınlık borçlusunuz. Çünkü her ikisi de sizi köle yapar. Ben sizi, rahmetli babanızla birlikte özgür yetiştirdim, ruhunuzu kimseye satmayın. Yaşayın, sadece yaşayın! Hak  ettiğiniz gibi.”

“Sana en iyi avukatları tutacağım anne! Biz de seni çok seviyoruz! Her ne yaptıysan bunun en iyisini bildiğin için yapmışsındır.” dedi Orhan annesine sarılarak.

Suzan, torunları ve Aysu da sıkıca sarıldılar ona.

Seden, Mübeccel Hanım’ın kollarına kelepçeleri takarken, “ Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir” dedi. ****

Mübeccel Hanım, son bir kez arkasını dönüp ailesine baktı. Suzan’ın sicim gibi gözlerinden inen yaşları sildi.

“Sakın ağlama!”

 

* Emil  ZEİG

**Nazım Hikmet RAN

***Mayakovski

****Eflatun

Tefrika: Dipsiz Kuyu | 1

Sonunu bilen kahraman olur mu? Ne alâka?..Kaybetmeyi bilen, bile bile koşar mı sona?.. Ona göre almaz mı gardını? Cinayet masasının kahramanları da bilmeden yaptılar bu zamana kadar finallerini. Kaybettikleri, kazandıklarının yanında fazla olsa da her adımda tecrübe koydular ceplerine. Hem kazanacağını bildiğin çatışmaya savaş denir mi? Anın tadını çıkarmak, korkmak, üzülmek, gülmek duyguları iliklerine kadar hissetmek, canlı kanlı yaşamak… Yoksa insanlık mı kalırdı geriye…

Ter yüzünden tişörtü sırtına yapışan Cengiz, İzmir’in kavuran sıcağında Kemeraltı Çarşısı’na söylene söylene indi. Başkomiser nişan yüzüklerini en yakın kuyumculardan almak yerine sırf çocukluk arkadaşı Ali’yi göreceğim diye katlandı bu eziyete. Eski dostuyla yaptığı koyu sohbet ve içtiği buz gibi limonata unutturdu çektiği çileyi. Anıları hatırlayıp güldüğünde buraya kadar çekilen zahmete değmişti doğrusu. Dostunun yanından ayrılmak üzereydi ki, Evren telefonla ihbar aldıklarının haberini verdi. Kendisini telefonla arayan Komiser Yardımcısı, Konak meydanından alacağını söylediğinde, zaman kaybetmeden kendini tekrar İzmir’in sıcağına teslim etti. Hızlı adımlarla yürüdüğü asfalttan çıkan buharlar insanlarla alay edercesine dans ediyordu adeta. Özel bir işi için izin isteyen İlker’e söylendi sigarasını yakarken.

Çöplerini sağa sola savuran insanlardan nefret ederdi. Bir iki fırt daha çektiği sigarasını çöp kutusuna atarak ve yürümeye devam etti. Buluşacakları noktaya vardığında Evren gelmiş bekliyordu. Biner binmez ok gibi fırlayan araçta arkasına yapıştı adeta, emniyet kemerini daha bağlayamaya fırsat kalmadan lastiklerin cıyaklama sesi yankılandı caddede.

Evren, Savcı ve Olay Yeri İnceleme ekiplerinin çoktan cinayet mahallinde gerekli araştırmaları yapmaya başladıklarını söyledi. Kemer bağlama işleminden sonra rahatlayarak havalandırmadan süzülen soğuk havanın keyfini çıkarmaya koyuldu.

Olayın geçtiği yer İzmir’in belâlı semtlerinden Kuruçay’dı. Romanlardan oluşan çoğunluğun içinde, uyuşturucu satıcıları, gaspçılar, kapkaççılar, bağımlılar, hırsızlar ve insanlıktan nasibini almamış caniler yer alıyordu. Kuruçay, normal hayat sürenlerin sadece adını bildikleri, polisin bile zorunlu olmadığı durumda uğramadığı, izbe evlerde küflü yaşamların sürdüğü ayrı bir dünyaydı. Cinayet masasının kahramanları yeni serüven için yelken açmışlardı buraya.

Evren’in suratından okunan gerginliği merak eden Cengiz sebebini sordu.

Derin bir nefes alıp yaşanan acı olayı anlatmaya başladı Komiser Yardımcısı.

Devresi olan Egemen, Boğaziçi Polis Karakolunda görevliydi. Arkadaşı bir akşamüzeri devriye attığı sırada telsiz çağrısıyla yönlendirilmişti Kuruçay adresine. İki memur ağır ilerledikleri mahallede kaldırımda oturup bira içen adamın saldırısına uğramıştı. Fırlattığı şişe ekip otosunun kapısında patlaması Egemen’in sonunun başlangıcı olmuştu. Bir anlık şaşkınlığa uğrayan Polis Memurları araçtan indiğinde adam kaçmaya başlamıştı. Egemen, şüpheliyi köşe başına kadar kovalamış, çıkmaz sokakta kıstırmayı başarmıştı. Aralarında yaşanan arbedede adamın bıçakla saldırısına karşı koymaya çalışırken ağır yara almış ve elinden kaçırmıştı. Genç Memur kaldırıldığı hastanede yoğun bakıma alındığında, olay yerine birçok polis sevk edilmişti. Aramalar sonucu kaçan şüpheli şahıs bir evde kıskıvrak yakalanmış ardından çıkarıldığı mahkemede de tutuklanmıştı. Egemen ise hastanede yaşam savaşını sürdürmeye devam ediyordu. Hayati tehlikeyi atlatmasına rağmen tedavisi devam etmekteydi ve eski sağlığına kavuşmasının zor olduğunu söylüyordu doktorlar. Kahramanlığının bedelini ağır ödemişti Egemen.

Evren yaşananları hatırladıkça acısı tekrarlıyor sesinin titremesine de engel olamıyordu.

Sessizlik çöktü yolun devamında. Evren yaşananlardan dolayı önyargılıydı bu insanlara. Yokuştan çıkarken sıvaları dökülmüş, renkleri solmuş müstakil evlerin dağınıklığı ve az sayıdaki göze batan eski apartman daireleri, çarpık yapılanmanın izlerini taşıyordu. Bu yaşam onların seçimi olmadığı için dış dünyaya kapılarını mühürlemişlerdi. Çocukluğu rafa kaldırılan gençler erken yaşta kirleniyorlardı. Çöken geceyle hayatlar ışıldamaya başlardı burada. Geride bıraktıkları mahallenin sokak köpekleri bile kendi yazdıkları hayatı yaşıyordu bu semtte.

Cengiz kolundaki saate baktığında neredeyse öğlen olmak üzereydi. Bir hayli sakin olan sokaklarda, kapı önlerinde oturan kadınlar işleniyor, sokağa salınmış ayakları çıplak çocuklar da top peşinde koşturuyorlardı. Camları filmli aracın içinde fark edilmeseler de kendilerini süzen gözlerdeki nefreti hissedebiliyorlardı. Tırmandıkları sokağın sonunda insan topluluğu karşıladı onları. Meraklı kalabalığı evden uzak tutmak için çevrilen sarı ‘Olay Yeri’ bantlarıyla çevre güvenliği sağlanmıştı. Duvar kenarında bekleyen mahalle gençlerinin yüzünde polislerden tiksinti duyar bir görüntü vardı. Kuruçay’a yerleşen öfke ruhlara işlemişti resmen. Sözlü tacizlere aldırış etmeyen ekipler işlerine konsantreydi.

Duvar kenarına park eden siyah Megan’ı fark ettiklerinde odak noktaları değişti gençlerin.

Evren kapıyı açmadan önce derin bir nefes aldı, Amiri sakin kalması yönünde uyardı kendisini. Arabanın motorunu durdurdu ve inmek için kapının koluna uzandığı anda kalabalık hareketlilik kazandı.

Mahallenin kabadayıları aracın etrafını sarmaya başladığında,  belanın ilk adresiyim diye bağıran bir genç aralardan sıyrılarak öne çıktı. Zayıf ve çelimsiz haline rağmen kallavi bir havası vardı bu adamın. Mahallenin ağası bellemişti kendisini, Elindeki tespihi sallayarak kapının açılmasını bekledi.

Cengiz tespihli kabadayının aksine yanından ayrıldığı kişiye takıldı gözleri.

Buranın yaşamına ters düşen zengin bir duruşu vardı onun. Başkomiserin bakışlarını fark eden adam usulca kalabalığın içine karışarak ve gözden kayboldu. Tekrar dikkatini aracın yanındaki kabadayı bozuntusuna verdi.

Tişörtün kollarını omuzlarına doğru sıvadığından üst üste oluşmuş derin kesikler çarpıyordu göze, faça diyorlardı bu izlere, erkekliğin simgesi olduğunu düşünüp yaptıklarından büyük gurur duyuyorlardı. Psikopatlığın damgasıydı onlara göre…

Diğer mahalle sakinleri!nden farklıydı bu tespih sallayan tip. Hem buradan bir parça hem de aykırılık vardı. Belli ki lideri sayılırdı bu sürünün.

Evren araçtan indi ve dikilmekte olan kabadayıyla burun buruna geldi. Bir boğa gibi burun delikleri nefes aldıkça büyüyor ve küçülüyordu. Kendisini zapt etmekte güçlük çekiyor içindeki öfkeyi dizginlemeye çalışıyordu.

İkisini izleyen Cengiz çıyanlar dedi kendi kendine. İğreti eden görüntüsü, huzursuz ederdi insanı. Bu adamın da çıyandan bir farkı yoktu gözünde. Evren’in tüm kasları gerilmiş, uzun boyunun avantajını kullanarak tepeden bakıyordu önündeki çıyana.

“Ne işiniz var lan burada?” diyerek atıldı Kabadayı.

Hamle yapmak üzere olan Evren’i tutan Cengiz, Polis Memurlarına eliyle işaret ederek “Alın şunu! Ekip otosunda beni beklesin. Ne işimiz olduğunu anlatalım arkadaşa!”  diyerek girdi araya.

Polislerin kolundan tuttuğu adam zorluk çıkarmadı minibüse götürülürken. Öfkeli bakışları daha da alevlenmişti.

Tehdit dolu bakışlara ve sövenlere aldırmayan Cengiz kalabalığı itmeye başladı ve kendisine açtığı koridorda ilerledi, aynı boşluktan ekip arkadaşı takip etti kendisini.

Eve girmek üzere hazırlıklarını yaparken göz ucuyla baktılar içeri, duvarlara sinmiş sigara, alkol ve kekremsi koku köhne hayatın izlerini taşıyordu. Virane evin açık pencerelerinden giren tozlar kırık eşyaların üzerini örterek sırdaşlık ediyordu. Birkaç eski eşyanın olduğu salon sade ve düzenli gözüküyordu. Olay yerinde deliller işaretlenmiş, fotoğraf çekimleri de neredeyse bitmek üzereydi. Cesedin otopsiye gönderilmesi için cinayet büro ekiplerinin son incelemeyi yapmaları bekleniyordu.

Olay yeri inceleme ekibinin amiri Komiser Serdar şehre kısa süre önce yerleşen Savcı Zafer ile konuşuyordu.

Cengiz de aralarına katıldı, sessiz ve içten bir selamlaşma seremoninin ardından Serdar elde ettiği bilgileri aktarmaya başladı, “Maktul, Ümit Başak, 47 yaşında, Yalnız yaşıyor ve işsiz, adam karın bölgesinden kesici bir alet ile öldürülmüş. Beş derin kesik mevcut. Yarık izlerini incelediğimde keskin bir bıçak olduğunu söyleyebilirim. Suç aleti kayıp…  Ayrıca kafasında ceviz büyüklüğünde bir morluk var. Büyük olasılık ile ilk darbeyi kafadan alıyor devamında da yaralama geliyor. Mücadeleye dair bir iz yok. Tırnaklarının altında deri kalıntısına da rastlanmadı.”

Cengiz yerdeki cesedi inceliyor bir yandan Serdar’ı dinliyordu, öğrendikleriyle ölen adamın profilini kafasına çiziyordu. Maktulün sol kolunu kaldırıp parmaklarına yakından baktı. Belirgin yüzük izini fark ettiğinde,  “Evin içinde yüzük bulan oldu mu?”

“Yüzük mü? Hayır. Gözümüze çarpmadı, arkadaşlara söyleyelim tekrar arama yapsınlar.”

“Adamın kimsesi yok mu?”

“İki sene önce karısı akciğer kanserinden hayatını kaybetmiş. Çocuk da yok.”

“Cesedi kim bulmuş?”

Serdar’ın işaret ettiği yere baktı Cengiz, uzun ve dar koridorun sonunda bekleyen pala bıyıklı, uzun boylu adamı baştan aşağı süzdü, “Adı ne?” diye sordu.

Koca bir çınar ağacını anımsatan, iri yarı heybetli biriydi. Fakat üzüntüsünden omuzları düşmüş, bakışları donuk ve sessizliğe gömülmüştü.

“Adnan.”

Cengiz yerde yatan cesede daha yakından bakmak için çömeldiğinde yerlere saçılmış sigara küllerinin parladığını gördü. Dikkatini cesedin üzerinde yoğunlaştırdı. Rastgele indirilmiş bıçak darbeleri birbirine çok yakındı. Katil, kurbanının savunmasız bir anını kollayıp saldırmıştı. Ölümlere yabancı olmayan bu semtte herkes gözünü kırpmadan birinin hayatını elleriyle alabilirdi.

“Serdar, kapıda ya da pencerelerde zorlama var mı?”

“Hayır amirim. Ama doğramalar ahşap ve çok eski, camın açık olma ihtimalini düşünerek ayak ya da parmak izi taraması yaptık fakat bir sonuç çıkmadı.”

Cengiz kendi duyabileceği bir ses tonuyla “Belki de katili tanıyordu ve eve kendi eliyle davet etti, ” diyerek kafasının içindeki düşünceleri sesli şekilde dile getirdi.

Ayağa kalkıp yerde birikmiş olan kan izlerine basmamaya özen göstererek odanın içinde tur atmaya başladı. Kutu gibi olan evin gezilecek fazla odası yoktu, küflenen ekmek kokusunun hâkim olduğu mutfağa geldi. Evyenin yanında duran yıkanmış kül tablasını gördü. Çöp kutusu olarak kullanılan tenekenin içi boştu.

“Serdar, çöpün içinden neler çıktı?”

“Beş bira şişesi ve sigara izmaritleri vardı amirim. İncelemek üzere aldık.”

“Cesedin yanında küllere rastladım onlardan da bir şey elde edebilir miyiz?”

“Sanmam Başkomiserim.”

“İzmaritleri görebilir miyim?”

Cengiz delil poşetinin içindeki sigara izmaritlerine baktıktan sonra geri verdi. Samsun 216… Mutfak dolaplarının kapaklarını açıp kontrol ettiğinde yoksulluk kokan dolapların içi bomboştu. Evin banyosu dışında tamamen gezmişti, burada bir insanın yaşaması mümkün değildi.

İnceleme boyunca Savcı hiç ses çıkarmıyor Cengiz’in yaptıklarını izliyordu büyük bir sabırla.

Banyoda çürümeye yüz tutmuş ve parçalanmış fayanslar, sararmış tuvalet, küflenmiş ve sızdıran musluklar, mavi desenli naylondan yapılma perdeyle ayrılan duş yeri ve duvara sabitlenmiş kırık aynanın önde eskimiş diş fırçası.  Evler insanların hayatlarının aynası olmuştur her zaman.

Araştırma yapan Cengiz’in peşinden takip etti Evren, birlikte pala bıyıklı adamın bulunduğu odaya tekrar geri döndüler. İpleri elinde tutan Başkomisere ayak uyduruyordu, onu tekrar eski günlerdeki gibi olayların içinde görmek mutlu ediyordu. En son üzerlerine yıkılan davayı kapatma emri geldiğinde Cengiz karşı çıksa da susturulmuştu, bu durumu hazmetmek de pek mümkün değildi.

“Evren sen şu minibüsteki adamın gazını al bakalım.”

Tamam derken sinsice gülümsediğini gören Cengiz, “Çok hırpalama!” diye uyardı. Ardından maktulün arkadaşına döndü ve yanına doğru yaklaşmaya başladığında ağır ter kokusu burnunun direğini sızlattı.

“Adnan. Başın sağ olsun.”

“Dostlar sağ olsun Amirim.”

“Anlat bakalım neler oldu?”

“Anlamıyorum, dün kahveden beraber çıktık, onun evine geldiğimizde ayrıldık, sorun yoktu, sabah geldiğimde kapı açıktı ve onu ölü buldum.”

“Sorun yaşadığı birileri var mıydı?”

“Tanımadığımız adamlar birkaç kez yolumuzu kesip haraç almaya çalıştılar. Vermedik, resmen mahalleye dadandılar.”

“Sürekli burada mı bu adamlar?”

“Hayır. Camları siyah bir minibüs var, ara sıra gelip insanlardan zorla para alırlar.”

“Tanıyan ya da gören var mıdır?”

“Bilse bilse kahveci Murat bilir Amirim.”

“O nereden tanıyor.”

“Onun mekânına birkaç kez geldiklerini görmüşlüğüm var.”

Cengiz kaşlarını kaldırdı ve kuşkuyla baktı, kahvehanenin yerini tarif etmesini istedi adamdan.

“Sen nerede oturuyorsun?”

“Elli metre ileride…”

“Gece sizi takip eden biri oldu mu?”

“Hayır. Yani dikkat etmedim açıkçası.”

“Gece eve birileri gelmiş, sence kim gelmiş olabilir?”

“Belki Remzi ya da Murat merak edip kontrol etmeye gelmiştir.”

“Remzi kim?”

“Murat’ın arkadaşı, bizim mahalledendir ama burada oturmuyor artık, zengin birinin yanında iş bulduktan sonra taşındı.”

“Nasıl biri, ne iş yapar?”

“Şık giyimli, uzun boylu, esmer, şoförlük yapıyor…”

Dili döndüğünce anlattığı tarife göre kafasında canlandırdı, kalabalığın içinde kıyafetiyle dikkat çeken genç geldi aklına. Pencereden dışarı kafasını uzattığında dışarıda gördü onu.

“Bak bakayım, söylediğin kişi şuradaki mi?”

Adnan da bulunduğu pencereden kafasını uzattığında, kendisine baktıklarını fark eden Remzi ile göz göze gelmişlerdi. Gencin aniden beliren huzursuzluğu hareketlerine yansıdı. Cengiz onunla konuşmak için kapıya doğru yöneldi, dışarı adımını attığında ise genç adam ışık hızıyla yok olmuştu ortadan. Adnan da gölge gibi sürekli arkasındaydı. Cengiz’in baştan aşağı süzdü tekrar, her seferinde kendisinden gözlerini kaçırıyordu.

Bir şeyler gizlediği belliydi, “Sen ne saklıyorsun benden, çıkar ağzındaki baklayı hele.”

“Haşa Amirim! Sakladığım bir konu yok, benden duymuş olmayın ama şu söylediğim Murat, insanları korkutsun diye minibüsle gelen adamları özellikle besliyor gibi.”

“Onun çıkarı ne, neden beslesin?”

“Para, bu adamlar ne dolap döndürüyorsa Murat bunlara destek çıkıyor ve ona kimse bulaşmıyor.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Milletin anasını ağlattılar, maşallah onun tuzu kuru, dokunan eden yok, kahvede kumar oynatıyor aynı zamanda. Biz it gibi korkarken beyimiz padişah gibi yaşıyor. Geçenlerde yine oyun oynuyorduk, Yavuz diye bir adam çok nadir gelir. O gün de biz oradayken denk geldi, masamıza oturdu, oyun oynamaya başladık bu kaybetti, bizden borç istedi, şansı öyle dönmüştü ki herkesi söğüşledi. Hatta bize o an borcunu geri ödedi. Oynamak için ısrar etti ama girmedik. Murat’ın adamı sayılır.”

Cengiz Adnan’ı dinlerken cebinden çıkardığı sigaradan yaktı, kendisini izleyen adama baktı, “İçer misin” diye sordu.

Üzerindeki anlık şaşkınlığı atan Adnan kendi cebinden tek hamle ile çıkardığı paketi uzattı. “Buradan yaksaydın Amirim.”

Cengiz pakete baktı. Samsun 216…

“Sağ ol, Ümit sigara içer miydi?”

“Yok, karısı Ayşe öldükten sonra bıraktı sigarayı.”

“Kimler biliyor sizin bu adamlarla sorun yaşadığınızı?”

“Kuytuda sıkıştırdıkları için gören olmadı, biz de dillendirmedik.”

“Neden?”

“Kim ne yapabilir ki?”

Sessiz kalan Cengiz kaşlarını kaldırarak baktı iri kıyım adama, gözlerinde çözemediği bir efsun vardı. Sırası geldiğinde nasıl olsa o dili çözülecekti… Kirli sırlar içinde saplanıp kalmıştı, çırpındıkça batacak, battıkça hayatta kalmak için daha çok mücadele edecekti, işte o zaman dökecekti içindekileri.

“Sen buralardan ayrılma sakın.”

Adnan gibi peşinden gelen polis memuruna döndü, “Adın ne?”

“Doğan, Başkomiserim.”

“Doğan bu adam sana emanet, eğer kılına zarar gelirse haritanın doğusundan yer beğen kendine.” Ardından eğilip Doğan’ın kulağına Pala Bıyıklı adamın duyamayacağı şekilde bir şeyler fısıldadı.

Uzaklaşmaya başlayan Cengiz burnuna yerleşen ağır ter kokusundan bir an önce kurtulmak istiyordu. Çevresine göz attı, Ümit’e yakın olan komşuların kapısını çalmak için harekete geçti. İlk zili bir şeyler öğrenmek için çaldı. Otuzlu yaşların ortasında bir kadın açtı, çiçek desenli, bol şalvarının üzerine giydiği ciyak sarı tişörtüyle mahallenin konseptine tam uyan bir modeldi. Yağlı, sarı saçları paket lastiği ile toplanmış, sırıttığında da sararan dişleri görünüyordu. İçeriden çocukların koşuşturmacaları eşliğinde yükselen çığlıklar vardı.

“Buyurun,” dedi ağzındaki sakızı yayvan şekilde çiğnerken.

“Adın ne senin?”

“Safiye.”

“Ümit’in öldürüldüğünde neredeydin?”

“Evde.”

“Gördüğün dikkat çeken birileri oldu mu?”

Kafasını içeri çevirip gürültünün kaynağını gösterdi, “Bunlarla uğraşırken bırak birini görmeyi önümü görmüyorum ben.”

“Babaları nerede?”

“Bu sabah erken çıktı, sabaha karşı gelir. Gece kulübünde çalışıyor Komiserim. Geldiğinde de yatar uyur.”

“Kocanın adı ne?”

“Yavuz.”

“İyi bakalım. Kocanla sonra konuşurum.”

Kadının suratı tekrar geleceğini duyduğunda bozuldu, rahatsız olduğu her halinden belliydi.

Başkomiser kadının yanından ayrılıp bir sonraki kapıyı çaldı. Zayıf bir genç çıktı karşısına. Yan komşusunun aksine daha gençti. Cengiz’i araladığı kapının ardında karşıladı, içerisinin görünmesini istemediği için siper olarak kullandı gövdesini. Üzerine giydiği beyaz bir atlet ve penye şortla duruyordu.

“Adın ne?”

“Halil.” Elinde tuttuğu sigaradan derin bir nefes çekti.

“Samsun 216 mı o?”

“Evet.”

“Bana da bir tek ver bakalım Halil.”

Paketinde kalan son sigarasını isteksizce uzatırken suratının asılmasına engel olamadı.

Durumun farkına varan Cengiz, “Delikanlının son sigarası alınmazmış, ama içtiğiniz sigaraya bayıldım,” dedi. Ardından kendi paketini Halil’e verdi. “Senin cigaradan içelim tadımız gelsin,” dudaklarına yerleştirdiği sigarayı çakmağıyla ateşledi.

Başkomiserin Camel paketini alan Halil’in yüzü bir anda değişti ve gülmeye başladı, itiraz etmeden şortunun cebine koydu.

Adamın hareketlerini izleyen Cengiz merakla, “Herkes burada 216 mı içer?”

“En ucuzu o Komiserim.”

“Dün akşam evde miydin?”

“Hayır, kahvedeydim.”

“Ümit ve Adnan da oradaymış, öyle değil mi?”

“Evet, okey oynadık geç saate kadar.”

“Onlardan önce mi ayrıldın sen?”

“Hayır. Başka masadaki oyunu izlemeye başladım.”

“Ümit ve Adnan hakkında bilmem gereken önemli bir şey var mı?”

“Üç kuruş parayla kumar oynamayı severdi, onun haricinde haplanan çocuklara ufak tefek mal satardı.”

“Malı nereden bulduğunu kimlere sattığını biliyor musun?”

“Detayları bilmiyorum, ben dalgama bakıyorum Amirim.”

“Sen ne iş yapıyorsun?”

“Tesisatçıyım.”

Halil kendiyle alakalı gereksiz detaylara girdi, konunun dağılmasına izin vermeyen Cengiz, “Murat ve Remzi’den de bahsetsene biraz bana?”

“Mahallede sözü geçen biridir Murat, istediğine yardım eder, sevmediği kişiye de hayatı zindan. Remzi ile arası pek sıkı, ama o da buralardan taşındıktan sonra pek görünmez oldu. Geldiğinde Murat ve tayfasıyla takılır basar gider.”

“Siyah minibüslerden bilgin var mı?”

“Denk geldim birkaç sefer. Buraların adamı değiller, ne diye geliyorlar onu da bilmiyorum.”

“İçindekileri hiç gördün mü?”

“Hayır.”

Cengiz Halil’in yanından ayrıldı, elinde tuttuğu sigaradan son bir fırt daha aldığında ekip otosu hazırlamaları yönünde emir verdi.

Evren’in yanına doğru yürümeye başladı, Komiser Yardımcısının kabadayıya attığı fırçanın sesi uzaklardan duyuluyordu. Kapı açıldığında aniden ses kesilse de havadaki yüksek gerilim devam ediyordu.

“Ne anlatıyor bu lavuk?”

“Abi laga luga yapıp duruyor.”

Evren’in gözlerinde çakan şimşekler belli oluyordu.

“Adın ne lan senin?” diye girdi araya Cengiz.

“Aykut!”

Evren gencin bir şeyler sakladığı öne sürdü, bildiğini ama konuşmadığını…

Başkomiser devam etti, “Murat’la sen yakınmışsınız?”

“Evet, ne oldu?”

“Remzi denen yavşak nereye kayboldu?”

“Ağzını topla,” dedi çocuk, diklenmeye başladı.

“Senin de onun da geçmişini sikerim, oğlum tohumunuzu kuruturum lan sizin. Sana mı soracağım nasıl konuşacağımı?” Evren’e döndü, “Bu beklesin, kahveye gidip gelelim.”

İki memuru beklemesi için aracın başına dikti, döndüğünde onunla hesaplaşması oldukça acı olacaktı.

Evren’le resmi araca doğru yürüdüklerinde her taşın altından Murat’la Remzi’nin çıktığını anlatıyordu, kahvehane sahibini görüp konuşmanın yararlı olacağı fikrindeydi.

Yürüme mesafesinde bulunan yere varmaları çok sürmedi, güneşin yakıcılığının yanı sıra parlaması neredeyse kör ediyordu insanı.

Kahvehanede oyun oynayanların polis aracını gördüklerinde keyiflerinin kaçması yüzlerine yansıdı.

Cengiz kapıdan girdiğinde arkasında resmi kıyafetli iki memurla beraber Evren eşlik etti. Huzursuzluğun kaynağının kendisi olduğu halde istifini bozmuyordu, içerideki havayı iyice teneffüs etti. İnsanların üzerinde bıraktığı olumsuz etkiden hoşlanmıştı. Sessizliğin uzamasına bir süre daha izin verdi.

Tek tek masaları süzdükten sonra, “Selâmün aleyküm,”  diye selamladı.

Az kişi “Ve aleykümü’s-selam.” diye karşılık verirken ancak çoğunluk sessizliğini korudu. Gençlerin oluşturduğu topluluğun sessiz kalma sebebi diğerleri kadar yabancılarla çabuk kaynaşamamalarıydı. Olay yerindeki kalabalık güruhtan beslenmedikleri çok açıktı. Hiç şüphesiz kendi semtinin kanun koyucuları ve koruyucularıydı onlar. Kendi kutsal topraklarındaki yabancılar her zaman kuralların dışında bırakılırdı. Polisler bile…

Evren kalabalığı göreceği bir yerde eli CZ 75 de tetikte bekliyordu. Amiri kuru bir sesle “Murat kim?” diye seslendiğinde masalara göz atmaya başladı. Ama hiç hareket yoktu.

Aralarında yaşanan bakışmalardan sonra çekim gücünün etkisine kapılmış gibi tüm başlar aynı yöne doğru dönmeye başladı.

Kaygısız bir şekilde masada oturan adam elindeki iskambil kartlarını masaya sertçe bıraktıktan sonra kafasını kaldırıp baktı. Ağır hareketlerle umursamaz tavrını da sürdürüyordu. Cengiz’in karşısına dikildiğinde çenesi yukarda, “Murat benim, ne oldu?”

Konuşma sırasında ağzındaki tüm dumanı Başkomiserin yüzüne üfledi. Özellikle de ‘Ne’ sözcüğünün üzerine basa basa vurgulaması sinirlerin iyice gerilmesine neden oldu.

Başkomiser kendi kendine mırıldandı. “Herkes mi arıza olur kardeşim!”

İçinden ona kadar sayarak sakin kalmaya çalıştı, karşısındaki ne idüğü belirsiz adamın kemiklerini kırmamak için sakinleşmeye çabalıyordu.

Cengiz bu psikolojik savaşları gayet iyi biliyordu ama çizgiyi aşanlara asla tahammülü yoktu. Eliyle köşedeki boş masayı işaret ederek, “Geç şöyle!” diye emretti.

Murat laubali tavırlarla söyleneni yaptı. Sandalyeyi çekip oturan Başkomiserin tam karşısına dikildiğinde meydan okuyan, küçümseyici bakışlarını sürdürmeye devam ediyordu.

Cengiz karşısındaki adamın oturmayacağını anladığında söze girdi, “Beni buradaki arkadaşlarınla karıştırdın sanırım.”

“Yok. Kim olduğunuzu biliyoruz, sıkıntı yok.”

“Nereden biliyorsun lan?”

Murat sinirlerine son derece hâkimdi, öfkesi yüzünden boynundaki damarlar belirginleşse de kontrolü elden bırakmıyordu. Delici bakışlarla Başkomiserin gözbebeklerinin içine bakmaya devam ediyordu.

Cengiz oturduğu yerden kalkarak Murat’ı ensesinden yakaladı, mengene gibi kavradığı güçlü elleriyle kendine doğru çekti. Burun buruna gelen Genç Kahvecinin nefesindeki yoğun çay ve sigara kokusunu hissedebiliyordu.

“Götüyle inatlaşan donuna sıçar aslanım. Bana bak seni merkeze alırım yumoş ile yumuşatır sokaklara salarım. Sabrımı daha fazla zorlama…”

Adamı serbest bıraktığında, acı yüzünden ensesini ovalamaya başladı.

“Mahallede senden ilah gibi bahsediyorlar, ne iş?.”

“Severler, sayarlar. Biz de elimizden geldiğince yardımcı oluruz.”

“Kumar oynatarak mı?”

“Benden habersiz dönüyorsa bir şey diyemem,” kalabalığa döndü, “Kim kumar oynuyor ya da oynatıyorsa onun hayatını sikeceğim bilgisi olsun!” dedi ve Cengiz’e döndü.

“Bana şov yapma lan, mahallede siyah bir minibüs gezip duruyormuş, senin mekana girip çıkanlar olmuş, kim onlar?”

“Yok, Öyle bir durum, kim görmüş?”

Sesinde hafif tedirginlik tınısı kendisini ele veriyordu, Cengiz doğru yolda olduğunu anladı.

“Oğlum millete yardım ediyorsun, senin mahallelini haraca kesiyorlar ama sen bilmiyorsun. Bu adamlar buraya girip çıkarken görülmüş, kim onlar?”

“Tanımam etmem, kim söylüyor gelsin yüzüme desin hele!”

“Tamam, seni Adnan’la yüz yüze getireceğim.”

“Adnan ha, ilk önce kendi pisliğini temizlesin köpek. Çocuklara uyuşturucu satamadığı için bana bok atıyor.”

“Neden sana bulaşsın, sen mi sattırmıyorsun uyuşturucuyu?”

“Bak Amirim, burada da satmaya kalktılar tekme tokat dövdüm, kumar oynattığımı ve o adamlar her kimse görüştüğümü söyleyerek iftira atıyor bana.”

“Remzi denen adam nerelerde? Çok yakınmışsınız?”

“Evet, çalıştığı için pek gelemez buralara.”

“Ne iş yapar?”

“Zengin bir iş adamının şoförlüğünü yapıyormuş.”

Cengiz, Remzi ile konuyu deşmeye çalıştıkça yuvarlak cevaplar veriyordu arkadaşı. Ne kimin adına çalıştığını ne de nereye taşındığını biliyordu. Sözde dostum dediği kişinin neler yaptığından bir haberdi.

‘Derin Şüphe’ adı verdikleri dosyanın etkisinden kurtulan Evren’in Amiri, gösterisini tek başına sürdürüyordu.

“Ümit’in evine gittin mi dün gece?”

“Hayır. Ne işim var o adamın evinde?”

“Remzi’yi bir ara bakalım.”

Murat tereddüt yaşadı, elini cebine attı ama telefonu çıkarmadı. Başkomiserin tekrarlaması üzerine söyleneni yaptı. Telefonu kulağına dayayıp beklemeye başladığında yüzü kızarmaya başladı.

Telefondan sızan tiz sesi duyabiliyordu ama söylenenleri anlayamıyordu Cengiz. Mimik ve jestlerini izlemeye başladı. Konuşurken ahkâm kesen serseri kılıklı adamın ellerini nereye koyacağını, nasıl saygısını bozmamak için çaba sarf ettiğini gözlemliyordu. Yakın arkadaşı ile geçen soğuk konuşmayı keserek kendi görüşmek istediğini söyledi.

“Alo Remzi, ben Başkomiser Cengiz. Seninle görüşmeye geliyordum nereye kayboldun birden?”

“Kusura bakmayın Başkomiserim, telefon geldi gitmek zorunda kaldım. İsterseniz görüşmeye ben gelebilirim.”

“Ben numaranı alıyorum, arayacağım seni.”

“Tamam.”

Cengiz’in beklediğinin aksine oldukça düzgün Türkçe konuşan kibar biriydi Remzi. Telefon numarasını yazdıktan sonra çay ocağının yanında duran Murat’ın masasına yöneldi. Gazetelerin dağıldığı yerde, masa takvimi yanında da siyah, küçük bir ajanda duruyordu.

“Çırağına söyle de bir çay versin içelim Murat…” takvimin yapraklarını çevirmeye başladı, “…bu tarihleri neden karaladın?”

Başkomiseri duyan Çırak patronuna baktı, onay aldıktan sonra bardakları sıcak sudan geçirip çayları doldurmaya başladı.

Takvimin üzerinde lastik firmasının bastırdığı, çıplak kadınların olduğu sayfalarda gelişigüzel tarihler işaretliydi, “Bunlar ne?”

“Ödemeleri unutmamak için.”

“Ne çok ödeme varmış burada,” takvimi bırakıp bu sefer ajandayı aldı. Sayfaları rastgele çeviriyor bozuk el yazısıyla karalanmış yazıları okumaya çalışıyordu.

Büyük harflerle ‘Çakı’ yazısı dikkatini çekti, karşısında telefon numarası yazılmıştı. Kapattığı ajandayı yerine koyduğu sırada çayı geldi.

Çırak da aynı Murat gibi keskin bakışlara sahipti, servis yaparken insanın içine işleyen bakışları oldukça rahatsız ediciydi.

Başkomiser ona aldırış etmeden, “Şu Yavuz burada mı?”

“Yavuz’u ne yapacaksın?”

“Sen seslen bakalım, yapacağım bana kalsın.”

Murat kalabalığın içinden Yavuz diye seslendi, kel kafalı, şişman, kısa boylu bir adam çevirdi kafasını. Kahveci eliyle yanına gelmesini işaret ettiğinde oturduğu sandalyeden zoraki kalktı kiloları yüzünden. Aldığı alkol artık yanaklarındaki damarların kızarmasına neden olmuştu, koca cüssesine ve dağ gibi göbeğine bakıldığında oldukça sağlıksız yaşadığı belli oluyordu. Eskiyen ayakkabıları patlamış, kısa kollu, renkli çizgileri bulunan gömleğinin bağrını göğsüne kadar açarak kıllı göğsünü sergiliyordu.

Yaklaşmakta olan adama sandalyeyi gösterip,  “Gel bakalım, otur şöyle,” dedi.

Hantal bedenini yerleştirdiğinde düzensiz nefesi duyuluyordu. “Eşinle konuştum, maşallah çocuklarında pek güzel. Anlat bakalım olay gecesi oyun oynamışsınız, neler oldu? Bir de senden dinleyelim,” Cengiz çaydan bir yudum aldıktan sonra, Adnan ve Ümit’le ilgili sorularına yanıt vermeye başladı. Herkes gibi yüzeysel konuşuyor arada bir bakışları Murat’a doğru kayıyordu.

Konuşma sırasında telefonuna gelen mesajı okuyan Murat sonra aceleci bir şeyler yazıp cebine geri attı.

Göz ucuyla izleyen Cengiz,  “Hayırdır? Rengin attı birden?”

Murat, “Geceden uykusuzum, iyiyim,”

Yavuz’a döndü tekrar, Murat’la yakınlığını sorduğunda yüzünden okunan şaşkınlıkla ne yapacağını şaşırdı. Bir kahvecinin bir de Cengiz’in suratına baktı. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Araya giren Murat oldu, “Yakınız tabi, bir yakınımın çalıştığı mekanda takılır, ayak işlerini görür, sevilir sayılır, biz de severiz kendisini.”

Espri ile konuyu saptırmaya çalışıyordu yalancı gülümsemesiyle.

Kuşku dolu bakış attı her ikisine de, hızla kalkıp Murat’a yöneldi. Gözden kaybolmamasını ve tekrar geleceğini söyleyip sertçe sıktı omzunu. Adam acıyla karışık inledi. Amacına ulaşmıştı, her an kendisine ulaşabileceğini ve canını yakabileceğini bilmesini istiyordu.

Cengiz düşündüğü etkiyi bırakmanın hazzını yaşıyordu kahvehaneden ayrıldığında. Araca binip hareket ettiklerinde duyulan silah sesleriyle insanlar koşuşarak kaçışıyordu. Korkudan çok, telaş hâkimdi sokağın her köşesinde. Yolun başına geldiklerinde hareketlilik ve kargaşa ortamı vardı. Daha arabanın durmasını beklemeden atladı Cengiz.

Adnan’a göz kulak olmasını emrettiği Doğan’ı evin dışında görünce içeri doğru koştu, Adnan kanlar içinde yerde yatıyordu. İlk iş olarak nabzını kontrol etti, ama onun için artık çok geçti.

Dışarıda Çevik Kuvvet de olaya müdahil olmuş kural tanımaz mahallede işler çığırından çıkmıştı. Doğan, Cengiz’in yanına korkarak yaklaştı, olanlardan kendisini sorumlu tutuyor ve suçlu hissediyordu.

“Oğlum neler oldu burada?” gördüklerine inanmakta güçlük çeken Cengiz şaşkınlık ve hayret içerisindeydi.

“Başkomiserim dışarıda silah seslerini duyduğumda neler oluyor diye bakmaya çıktım, arkadaşların yaralandığını görünce yardım ettim. Geri döndüğümde Adnan’ın işi çoktan bitmişti.”

Cengiz okkalı küfür salladı, bu gün işler onun açısından iyiye gitmiyordu. Doğan’a attığı bakış delip geçiyordu adeta. Evren geldiğinde yanına taşıdığı kötü haberin ağırlığı vardı üzerinde.

“Abi Aykut.”

“Ne olmuş Aykut’a?”

“Kaçmış!”

Ne yapacağım der gibi ellerini yana açtı, olay yeri kan gölüne dönmüştü. Gözlem altına aldığı adamlardan biri kaçmış diğeri ise öldürülmüştü. Cinayeti aydınlatmak için uğraşırken olay daha da derinleşmeye başlamıştı.

“Geri dön ve Murat’ı al getir,” dedi Cengiz, en azından ondan faydalanmalıydı. İlk defa eli böylesine boş kalmış ve kendisini çaresiz hissediyordu.

Evren hızla dışarı çıktığında etkisiz hale getirilen şüphelilerle uğraşıyordu ekipler. Gelen ambulansın çalan acı siren sesleri duyulmaya başladı. İki polisin de bulunduğu yaralılar ilk müdahale için bekliyorlardı.

Cengiz gelişen olaylarla ilgili bilgi almaya çalışıyordu, polisler dahil görgü tanıklarının tek anlattığı siyah bir minibüsün geldiği, içinden inenlerin Aykut’un başında duran iki adamı hedef alarak ateş etmesiydi. Aykut, gelen adamlarla minibüse atlayarak kaçmayı başarmıştı. Şehit düşen polislere baktığında, gencecik iki delikanlı görüyordu. Daha mesleklerinin başında talihsiz bir şekilde can vermişlerdi.

Ruhunun derinliklerindeki karanlık daha da büyümeye ve bedeninin tümünü sarmaya başlamıştı.

Evren’in geldiğini gören Cengiz araca doğru yürümeye başladı, gelen aracın içinde sadece Kahveci Çırağını gördü.

“Murat nerede oğlum?”

“Abi adamı almışlar,” Çırağı göstererek,  “Behlül söyledi.”

“Kim almış?”

“Siyah minibüs arka kapıya yanaşmış apar topar paketlemişler.”

Kısa süre içinde bu kadar ekibin arasından iki kişiyi kaçırmayı ve iki polis bir şüpheliyi de öldürmeyi başarmışlardı. Cengiz, elleri arkadan kelepçelenmiş olan adamlara baktı, herkesin içinde kel kafalı, açık tenli olan adam diğerlerinden farklıydı.

Evren’e döndü, “Genci arabaya bindir, geliyorum,” dedi. Gözaltında tutulanların başında bekleyen polise işaret ettiği adamı getirmesini istedi.

Yeni nesil Çevik Kuvvet Polisleri artık daha atletik ve iri görünüyordu. Hepsi aldıkları eğitim dışında düzenli olarak vücut geliştirmeye gidiyordu.

Sakalları daha yeni gürleşmeye başlayan üniformalı polis şüpheliyi getirdiğinde Cengiz bir de yakından süzdü. Gıcır gıcır giydiği taşlanmış kot yerde diz çökmekten dolayı tozlanmıştı sadece, marka olduğu belli olan tişört ise oldukça pahalıya benziyordu.

“Adın ne?”

“Erol.”

“Buralı mısın?”

“Hayır.”

“Evren, bu adamı da bindir arabaya.”

Arkasında bekleyen Doğan’a baktı, “Sen bu ikisini merkeze götür, yolda öldürtmezsin adamları değil mi?”

“Hayır Başkomiserim,” sesinin çatallı çıkmasına engel olamadı.

Bekleyen şüphelileri bir aracın arka koltuğuna oturtup yola çıktı, arkasından da Cengiz ve Evren takip ediyordu.

Savaş arenasına dönen sokağı hızla geride bırakırken kafalar iyice karışmıştı.

“Abi neler oluyor?” diye sordu Evren.

“İşler karıştı. Bu basit bir cinayet davası değil, Polisin kuşattığı yerden bir adamı almak, birini öldürmek bu kadar kolay değil. Kötü kokular geliyor burnuma. Bir akıllı kuyuya taş attı, bakalım ardından kaç deli çıkacak içinden. Dua edelimde bu kuyu dipsiz olmasın!”

 

-Devam Edecek-

Bilimkurgu Tefrika: kule/2

7

 

“Kalk artık!”

Gözüm açıldı. Karşıdaki duvara yapışmış sarmaşıkların üstünde kırpışarak durdu bir süre. Gün odanın içine sapsarı sızmıştı. Bu ışıkta, bu dinginlikte, aşağıda bir parktan yükselen neşeli çocuk sesleri eksikti yalnız. Bir şey mi duymuştum az önce? Bundan emin olamadım. Biraz daha uyumak istiyordum. Ellerimi önüme getirip derin bir nefes aldım ve gerinirken yatağın dışına taşacakmışçasına uzayıverdim.

“Hadi oğlum. Çorba soğuyacak.”

Delice bir korkuyla yana döndüm ve onu hemen yanımda rahat bir pozisyonda otururken buldum. Elindeki tepsiye yerleşmiş kâseden bol yoğurtlu bir yayla çorbasının buharı yükseliyordu havaya. Yutkundum ve vücudumu ele geçiren titremeden bir türlü kurtaramadım kendimi. Defalarca ona baksam da inanamıyordum karşımda durduğuna. Bir türlü çıkmıyordu dudaklarımdan anne lafı.

Tepsiyi özenle yanıma bıraktı. Elini uzatıp saçlarımı okşadı. Sadece bir kez. Sonra kalktı. Bakışları öylesine bir sevgi ve merhametle doluydu ki yanaklarımdan ip gibi süzüldü yaşlar.

“Aaa… Noluyor canım,” dedi anlayışlı bir gülüşle. “Hadi kalk. Ben sana bir çay koyup geliyorum hemen.”

“Gitme,” diyerek doğruldum yerimden. İstemsiz bir şekilde çıkmıştı kelime ağzımdan. Hâlâ zangır zangır sallanıyordu bedenim. Çorba tepsiye dökülüp benden tarafa süzüldü.

Dönüp baktı bana. Gözlerindeki alaycı ifade tam da ayağa fırlamak üzereyken beni yerime mıhlamayı başardı. Ve diline bir türkü kondurup keyifle kapaktan aşağı süzüldü.

Tahtaya inen sert ayak darbelerini dinlerken komodinin eski yerine konmuş olduğunu fark ettim. “Anne!” diye bağırdım.

Şarkı söylemeyi sürdürüyordu. Neşeli sesi sarkaç odasını tok yankılarla geçip oyuğun içine dalınca kısıldı. Mutfağa varmış olmalıydı. Birden müthiş bir telaş yürüdü aklıma. Kendime ne kadar aptal olduğumu haykırarak ayağa fırladım. Delice bir hızla indim merdivenden. Sarkaç durmuştu. Duvarlar terliyordu. Oyuğa daldım. Türkü büyüdü kulağımda. “Anne!” Mutfağa daldım büyük bir korkuyla. Çıldırmış gözlerle etrafıma baktım.

Yoktu.

Şarkının ortasında bir alık gibi sallanırken duvarları gözden geçirdim. Dönüyordu her şey. Beynimi durduramıyordum. Önce tezgâha tutundum. Sonra masanın dibinde buldum kendimi. İskemleye çöktüm. Uzunca süre dönmeye devam etti mutfak gözlerimin önünde. Fokur fokur kaynayan demlikte mola veriyordu bakışlarım sadece. O da kısa bir süre için.

Annemin neşeli sesi çok uzaklardaydı artık. Aşağıdaki kapının kapandığını duydum. Ne balkona koştum ne de dışarıya. Kalkıp bir çay koydum kendime. Kendimi bir beş yıl yaşlanmış gibi hissederken dudaklarıma götürdüm bardağı, buharını burnuma çekip bir yudum aldım. Sıcaklık gövdeme aktı ve ben bardağı tezgâha savurup ağlamaya başladım.

Tekrar yukarı çıktığımda artık aynı kişi değildim.

Kaşığın içinde ağzıma doğru yol aldı çorba ve soğumuş haliyle indi mideme. Cama doğru yürüyüp Topkapı Sarayı’na baktım ağzımı şaplatırken. Bakışlarım yavaşça Kadıköy’e kaydı sonra. Sarayın üstünde olması gereken güneş bugün Haydarpaşa’nın kubbelerine kurulmayı seçmişti!

 

8

 

Kaç gün geçti?

Ya da kaç gece?

Bilmiyorum, saymadım…

Boktan bir rüyada amaçsızca sürükleniyordum…

İlk işim taksiyi alıp Etiler’de bir araba galerisine sürmek oldu. Camları büyük bir gürültüyle kırarak içeri dalıp yepyeni Porche’larla BMW’lere bayağı bir hasar verdikten sonra aşağı atlayıp büyülenmişçesine 68 model Mustang Fastback’in yanına gittim. Yutkunarak çevresinde dönüp kırmızı kaportasındaki kalite cilayı ellerimde hissetmenin zevkini tattım bir süre. Ardından satış masasının çekmecesinden anahtarı bularak geri döndüm ve sürücü koltuğunun rahatlığına gömülüverdim. Kontağı çevirmemle motor kaportanın altında gürledi. Direksiyondaki parmaklarımı kaşıyıverdi titreşimler. Gaza basmamak için zor tuttum kendimi. Mustang’in yolunu tıkayan arabaları, el frenlerini çekip caddeye salladım. Emektar taksime ya da doğruca karşıdaki kaldırıma toslamalarını seyrettim. Çoğu haşat olup önümden çekildiğinde görevim tamamlandı. Fastback’le bomboş yollara fırlamam, ardımda ciyaklamalar bırakarak uzaklaşmam bir film sahnesi gibiydi. Camlar açık, saçlarım uçuşurken ıssızlığa terk edilmiş caddelerde son hız uzaklaşmam da…

Şehrin dışında hemen hemen tüm yollar tıkanmıştı. Çoğu ormanların istilasına, bazısı da inanılmaz çöküntülere kurban gitmişti. Sadece Tekirdağ’a uzanan sahil yolu umut vaat ediyordu. Bir ara ne pahasına olursa olsun Assos’a gitmek geldi aklıma. Geri dönüp bu şaheseri bir ciple değiştirmek ve kaçmak buralardan. Nasıl olsa benzin istasyonlarının hepsi bana çalışıyordu. Fakat sırrın İstanbul’da saklı olduğundan emindim. Ve kulede! Kendimi orada güvende hissediyordum komik bir şekilde. Ayrıca tüm İstanbul ıssız bir balıkçı kasabasına dönüşmüşken, eskiden bu şehirdeki tüm çalışanların ağızlarına pelesenk olan bu kahrolası geyiği yinelemenin anlamı neydi? Hem de ilerideki yolların bana geçiş imkânı verip vermeyeceği konusunda hiçbir fikrim yokken.

 

Bir başka zaman, kim bilir hangi gün, Ayasofya’da buldum kendimi. Halının üstünde ayakkabılarımla hatırı sayılır lekeler bırakarak yürüdüm. Tam merkezde çevrem yoğun bir uğultuyla doldu. Şehir koca bir fabrikaya dönmüş de tüm gürültü mazgallarla oraya yönlendiriliyormuş gibi. Vitraylardan süzülen ışık huzmeleri üstüme akıp beni rengârenk parçalara bölerken bağırdım öfke içinde: “Bir cevap istiyorum!” Bekledim sonra. Dakikalar, saatler geçti ve ben öylece durup tavandaki işlemeleri inceledim. Sonra avluya yürüdüm ayaklarımı sürüyerek. Aklım arkamdan ansızın yükselecek seste, büyük çıkış kapısının kemerinin altından geçtim ve kubbelerle devasa pencerelerin gözü üstümdeyken çiseleyen yağmurun altında meydana doğru yürüdüm.

Hiçbir şey duymadım…

Ve ağlar gibi gülmeye başladım orada, taşın üstüne yuvarlanarak. Gökyüzündeki kara bulutlara bakıp dil çıkardım sonra.

Deliriyordum yavaş yavaş…

 

Daha sonra… Zamanın içinde yoğrulup gündelik yaşamın sıkıcılığında anlamı kaybetmeye yüz tutmuşken, yukarıda, pencerenin önündeki koltuğa kuruldum ve bir sürü kitaba bakıp bir sürü plağı inceleyerek kendimi avuttum. Artık yanımda sadece bitip tükenmesi olanaksız bir çay deposu değil bardan yüklenip getirdiğim hatırı sayılır bir içki koleksiyonu da vardı. İçkili ya da ayık, Yüzüklerin Efendisi ve birkaç başka eser hariç hemen hemen bildiğim tüm kitapların olay örgüleriyle oynandığını fark ettim. Plaklar da aynı durumdaydı. Dostoyevski’nin bir romanına Türk karakterler sızabiliyor, Alice Harikalar Diyarında Alice’in ölümüyle sonuçlanabiliyordu. Umberto Eco ve Ernest Hemingway gibi yazarların hiç bilinmeyen başyapıtlarıyla karşılaşmak şaşırtıcı değildi. Ya da raflarda John Berger’in Türkiye’de varoşlarla ilgili bir araştırmasını bulmak. Bunun yanında adını sanını duymadığım çok özel işlerle de karşılaşıyor, başından kalkmadan soluksuz okumaya dalıyor, hiç duymadığım yazarlarda yepyeni Mankell’ler, Ritsos’lar, Jules Verne’ler, Lem’ler, Nietszche’ler keşfediyordum. Bu arada gizemli, korkunç, duygularımı yerden yere vuran ya da inanılmayacak derecede coşkulu bir sürü müzik bu okumalara eşlik ediyordu. Normalde delicesine bir heyecanla sarmalanmam gerekirken daha çok şaşkınlık ve çaresizlik hissediyordum. Çoğunun sadece bazı bölümlerine baktığım bu kitaplarla, ansiklopedilerle, fütüristik kurguları ortaya döken haritalara sahip tarih araştırmalarıyla en azından üç-dört yılımı mutlu geçirmem mümkündü normalde. Peki ama bu içimi yiyip bitiren o iğrenç sıkıntı ne diye terk edip gitmiyordu vücudumu?

Böylesine bir arşivi kuleye yükleyen güç, filmleri niye ilgi alanı dışında bırakır diye de bayağı bir düşündüm sonuca varmayı falan beklemeden. Buna kafa yorarken görsellik fikrinin beni oldukça rahatsız ettiğinden bir kez daha emin oldum. Plak kapaklarındaki gizemli fotoğraf kurgularına bile bakamıyor, mümkünse onları göremeyeceğim pozisyonlarda, gazetelerin, karton kutuların altında bırakmaya çalışıyordum açıktayken. İstiklal’de seyrettiğim o sapıkça iş aklıma geldikçe gözlerimi kırpıştırıp kurtulmaya çalışıyordum üstüme çullanan bulantıdan…

 

Bir gece, aşağıdaki kapıyla oynandığını duydum açıkça ama bunun bir sanrı olup olmadığından emin olamadım. Tüfekle aşağı inip epey bir zaman beklememe rağmen başka bir ses duyamadım çünkü.

 

Günde beş kez geçip gidiyordu gemi Marmara’ya doğru. İşin garip yanı, bulduğum dürbünün bunların hepsini aynı göstermesiydi. Takılıp kalmış bir çapak görüntüye benziyordu. Tora adının fontu, dökülmüş kırmızı boyanın altından fırlayan geniş pas lekesi, odunların çıkıntısı, sıkışıp birbirine geçmiş koyunların kafalarını sallayışları bile tıpatıp aynıydı. Kulenin terasında yaptığım ışık oyunları, kıyıda yaktığım ateş anlamını kaybetmişti bu sonuca ulaştığımda. Fakat anlayamıyordum. Neyin peşindeydi bunlar? Kendini tekrar eden bir sahne yaratarak ne anlatmaya çalışıyorlardı?

 

Eminönü’nde bir vapurun üst katına doğru tırmanırken de aslında bir cevap falan bulmanın peşinde değildim. Sadece denemek ve görmek istiyordum sistemin nasıl bir mantıkla işlediğini. Motoru çalıştıran mekanizmayı, biraz da ortaokul günlerinde kaptanlar tarafından köşke davet edildiğimizde edindiğim görgü sayesinde çözdükten sonra aşağı inip halatları denize attım. Fakat kısa sürede olayın o kadar da kolay olmadığını gördüm ve ileriye gidişi çözene kadar az kalsın vapuru Galata Köprüsü’nün dubalarına oturtuyordum. Boğazın sularını yara yara ilerlerken müthiş bir keyif yürüdü üstüme. Gençken bir vapuru Bodrum’a kaçırma hayalleri kurardık lise arkadaşlarımla. Sonuçta bir şekilde o dümenin önüne kurulmuştum ve mazotun götürdüğü yere kadar gitme özgürlüğünü elimde tutuyordum. Geminin geçiş saatini saniyesi saniyesine çıkarmış olduğumdan bir beş dakika önce vardım kerteriz noktasına. Hızı iyice düşürüp vapuru ileri doğru akıtırken tetikte bekledim. Kaçış planımı oldukça sağlam kurmuştum. Tek yapmam gereken biraz hızlı davranmaktı. Fakat gemi bir hayalmiş gibi öyle bir anda belirdi ki karşımda tüm stratejim çöküp gidiverdi. Aramızda ancak iki yüz metre kalmıştı. Saçlarım havaya dikilmiş, karnıma ağrılar girmiş halde bağırarak aşağı koştum köşkten fırlayıp. Yan halat demirlerine bağladığım küçük tekne köpüklere kapılmış, hafif yan dönmüş, vapura çarpa çarpa ilerliyordu sadık bir köpek gibi. İpi elime dolarken korkudan ağzım kurumuştu ve titreyen dizlerimin üstünde zar zor duruyordum. Teknenin bağlantısı vapurdan kopup tamamen koluma yüklenince anladım yaptığım yanlışı. Bir anda geriye kaçmıştı tekne ve hem onu öne doğru çekip hem de içine atlamam neredeyse imkânsızdı. Tüm duyularım kırılan tahtaların, göçen demirden pruvanın olası sesine kilitlenmişken daha fazla düşünmeyi reddederek kendimi ileriye fırlattım. Suya gömüldüğüm anda da ipi var gücümle çekip yüzeye fırladım. Pervanelere kapılmaktan korkuyordum ve müthiş bir çabayla yüzüp teknenin üstüne çektim kendimi. Motorun yanına nasıl ulaştığımı hatırlamıyorum bile. Tek bildiğim delice bir güçle kolu çevirdiğimdi yandaki düğmeyi döndürüp marşı vurdurmaya çalışarak. Ağzımdan garip iniltiler dökülüyordu ve ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Bir türlü çalışmıyordu kahrolası. Büyük bir hataydı onu işler durumda bırakmamak! İleriye bir göz atmamla saçlarım diken diken oldu aniden. Tekrar kola yapışıp çevirmeye girişsem de bakışlarım orada kalmıştı. Tora adlı geminin vapuru teneke bir kutu gibi yarıp geçtiğini, camların patlayıp denize uçuştuğunu, kaptan köşkünün buruşan güvertenin üstünde bir fazlalıkmış gibi dağılıp gittiğini gördüm. Sonumun geldiğini düşündüm o an. Şimdi geminin burnu hızla üstüme geliyordu. Denize atlamayı aklımdan bile geçirmedim. Kürekleri çıkarmak için de zamanım kalmamıştı. Orada, gözlerim korkudan dışarı pörtlemiş, üstüme yürüyen dev metal yığınını beklemekten başka bir şansım yoktu. Ve Tanrı o an birden beni hatırlayıverdi. Vapur sola doğru kıvrılıp geminin yanından geçti. Yutkunarak baktım üstümde kıpkırmızı yükselen canavara. Burnu yanıma sokulup köpükler saçarak tehditkâr bir şekilde tıslarken teknemin bu sırada akıntıyla beş metre kadar açılmayı başarabildiğini anladım. Böylece, delice bir korkuyla, on beş metreye yakın dümdüz bir duvarın üstümden geçip gidişini izlemeye çalıştım, dalgalara kapılan zavallı ceviz kabuğumun içinde motora sarılmış savrulup gitmeye karşı koyarken. Melemeler ve odun çatırtıları rüzgârın neşeli ıslığına kapılarak uzaklaşıyordu. Geminin bir çapak görüntü olmadığından emindim artık. Ama gerçekte ne olduğunu asla bilemeyecektim… Günde beş kez önümden geçip gitmeye yıllarca hiç bıkmadan devam etse de…

 

Çoğu zaman yatak odasının içindeki küçük banyoya kapağı atıp tahta küveti sıcak suyla dolduruyor, dar pencereden Galata Kulesi’ne bakarak öylece yatıyordum saatlerce. Beynimdeki yıkıcı düşünceler kendilerini teker teker suya atarak boğulup gidiyordu önümde. Nasıl da iğreniyordum her şeyden, yeniden doğmadan önce! Oynanan çocukça sömürü oyunları, kendini satmaya hazır yüz binlerce insanın bitmek tükenmek bilmeyen rant kavgaları, dünyada birileri cebini doldursun diye medyadan hiç durmadan pompalanan doyumsuzluk ve tüketim çağrıları, yozlaşan değerler, paranın güdümüne girmiş etik yoksunu pislikler, din tokadıyla yere serilmiş öfkesini bir kez olsun doğru bir yere yönlendirememiş zavallı halk, yalanlar, yalanlar, yalanlar, ahlaklı insanların gerildiği toplumsal çarmıhlar… Sinirli gülüşlerle kıkırdayarak kalkıyor, her seferinde suya bir tokat indirip etrafa damlalar saçarak ancak geride bırakıyordum içimde yuvalanmış, kendini dışarı atmak için an kollayan öfkeyi. Çünkü aslında delice korkuyordum orada ani bir felç geçirip kasılıp kalmaktan. Soluğumun kesildiği o an, annemin üstüme koşturuşu aklıma geliyor ve kendimi hızla dışarı atarken yine nereden bu düşüncelere saplanıp kaldım diye kızıyordum kendime. Ve hemen hemen her gün aynanın karşısına geçip uzunca bir süre kendime bakıyordum. Kuleye geldiğim o ilk gün duyduğum korkuyla baş etmek için yüzümü yıkıyor, gözlerim yumuk bir şekilde aynanın karşısında dikiliyor, bir süre sonra o iğrenç beklentiye karşı verdiğim savaştan müthiş bir iradeyle galip çıkarak gözlerimi yeniden açmayı becerebiliyordum. Gerçekten bir başkasını bulmayı bekliyordum karşımda. Ama öylece, sakallarım, saçlarım bir hayli uzamış, avurtlarım çökmüş, parlak gözlerle bakıyordum kendime. Benliğimi kaybetme duygusu acizlik dolu bir panikten başka bir şey değildi. Beni yerle bir eden bir beklentiydi bu.

 

Bir gün yine yumdum gözlerimi. Parmaklarımı yüzümde gezdirirken tenimdeki ıslaklığı donduran bir serinliğin pencereden girip her yanımı kavradığını hissettim. Açtım gözlerimi. Ve o durumda, üzerimde sadece eşofmanım, Rumeli Hisarı’nın burçlarından birinin üstünde ayakta dururken buldum kendimi. Çökmemle parmaklarım dehşet içinde taşların tırtıklı yüzeyine geçti ve gözüm kararırken neyse ki arka tarafa, burcun iç avlusuna düştüm. Ayağa kalkabildiğimde günlerdir yaşadığım stres yüzünden uyurgezere dönüşmüş olabileceğimden başka bir şey gelmedi aklıma.

 

Başka bir gün, viski kafamın içinde çılgın partiler verirken, kuleden fırlayıp Topkapı Sarayı’na gittim. Kapısı açık özel salonlara dalıp cam havzaları yerle bir ederek yıllardır elimde tutma hayalini bir türlü kafamdan söküp atamadığım bazı gürzleri ele geçirdim önce. Alarmlar hâlâ aktif olsa da bağlantıya geçtiği emniyet kuvvetlerinin bu ikaza kulak asabilecek elemanları çoktan cehennemdeki görevlerine geçiş yapmıştı. Kurşun geçirmez camı pervazından ayırıp kaşıkçı elmasını elime aldığımda müthiş bir heyecan yürüdü üstüme. İçinde dans eden ışıklara bakakaldım büyülenmişçesine. Bu anlamsız kâbusta bile çok parlak ve anlamlı duruyordu. Cebime koydum ve enerjisinin her an, her saniye bedenime aktığını hissederek yağmaya devam ettim. Kuledeki odamı süsleyecek akik, elmas, zümrüt gibi taşlarla bezenmiş çaydanlıklar, buhurdanlıklar, giysiler, kutucuklar, daha bir dolu şeyi çantalara sokuşturup arabaya taşıdım. Ve sonra… Ne mi yaptım? Benzinciden yüklendiğim iki bidon benzini her yere saçmak için yarım saat uğraştıktan sonra yaktım orayı!

Otuz dakika geçmeden kulenin terasındaydım ve yavaştan karanlığa teslim olan alacakaranlıkta gökyüzüne yükselen alevlere bakarak içmeye devam ediyordum. Olağanüstü bir keyif yürümüştü üstüme. Yudumlar boğazımdan aşağı sıvıya dönüşmüş alev yalımları gibi akarken bir an için aklıma düşen şey gerçek oldu. Gölge ansızın belirdi orada. Midem kasılırken korkuyla bir adım geriledim. Kocaman olmuş, sanki kabarmıştı sarayın üstünde. Sevdiği birine sarılıyormuşçasına çökmesi ve serbest bırakılmış bir balon gibi yukarı kaçması bir oldu.

Sönmüştü alevler!

 

Bazen boğazın ortasına kadar gidip kürekleri yukarı alıyor, tekneyi akışa bırakıyordum. Küpeşteye uzanıyor ve tatlı bir salınımla gökyüzündeki bulutları sağa sola çekip düzeltmeye çalışan dalgaların şıpırtılarını dinlerken maviliğin içime sızıp ruhumu yatıştırmasına izin veriyordum. Bazen öylece dikilip suyun kıpırdanışını izliyordum ve sevdiğim herkesin nasıl da uzaklaşıp yok olduğunu düşünürken gözyaşlarım pinoteksli tahtanın üstüne damlıyordu küçük lekeler bırakarak. Bazen de göç eden karabatak sürülerini seyrediyordum. Tam tepemden kesif çığlıklar atarak geçerlerken gökyüzü narin karınlarının siyahıyla boyanıyordu. Onlar için dünya hiç değişmemişti. Her şey inatla döngüsüne devam ediyordu. Sadece insanlar olmuştu cezalandırılan! Böylesine bir ilahi adaleti yerine getiren her neyse ona saygı duymamak imkânsızdı…

 

Doğruldum yerimde o gün. Dalgalar iyice yatışmış, doğa huzura varmıştı. Deliliğinden taviz vermeyen sadece boğazın içten içe kaynayan akıntısıydı. Hazırladığım tostu mideye indirip biraz votka içmenin zamanı gelmişti. Adalara doğru baktım. Sonra Ortaköy’e. Ardından Boğaz Köprüsü’ne. Gölge ortalıklarda görünmüyor, martılar tepemde çığlık çığlığa oltayı artık denize savurmam gerektiğini haykırıyorlardı. Kristal bardağıma bir limon parçası atarken çarptı gözüme o karaltı. Dalgalara kapılmış büyük bir kasa mı? Beynim görüş alanımdaki bu küçük değişimi pek ciddiye almasa da bakışlarım istemsizce oraya odaklandı ve başımdan parmaklarıma kadar tüm tüylerim bir anda ayağa dikilirken boğazımdan kesif bir çığlık döküldü. Yüzeyin yarım metre kadar altında, şişmiş suratı, boş göz yuvalarıyla yukarı bakan bir ceset sürüklenip geçiyordu. Hızla teknenin burnuna attım kendimi ve görmeye çalıştım onu. Sonra küreklere baktım. Tekneye alabilir miydim onu? Ama saçları havaya dikilmiş halde iğrenç bir ölüm dansı yaparak battı gitti, bir hayal olup olmadığı sırrını da beraberinde götürerek. Lime lime olmuş lacivert kotu, yenmiş ayak parmaklarıyla yok oldu boğazın karanlık derinliklerinde. İlk defa bir ölü görüyordum! Dalgaların altında uzanan derinliğe bakarken yutkundum. Boğaz cesetlerle kaplı bir bataklığa dönüşmüş olabilir miydi? Garip bir çağrıyla kendilerini denize mi atmıştı tüm insanoğlu? Ama belki de felaketten önce suya düşüp boğulmuş bir avareden başka biri değildi karşıma çıkan. Kafamı sallayarak kendimi olumlamaya çalışırken aklımda dönüp duran sorulardan bir tanesi inatla beni sarsmaya devam ediyordu. Balıklar kulağını yemiş, gözlerini çıkarmış olsa da tanıyordum o suratı bir yerlerden. Ve açıkçası hiç mi hiç sevmiyordum onu…

 

Durmadan aşağı iniyordu binalar. Kulenin çevresi neredeyse tamamen boşalmış, çınar ağacının görkemiyle aramda hiçbir şey kalmamıştı. Galata Kulesi’ne kadar da sadece eski kiliseler, camiler, Ceneviz mimarisinde bazı taş yapılar ayakta duruyordu. Molozların çoğu kuma dönüşmüş, üstlerini otlar bürümüş, zemin yavaştan yerine oturmaya başlamıştı. İstanbul geçmişiyle barışarak yeniden kurulurken gölgeler estetikten uzak hiçbir şeyin geleceğe taşınmasına izin vermeyecek gibi görünüyordu.

 

Gezilerimden birinde içimi yiyip bitiren meraka karşı koyamayarak eski sitemin önüne attım kendimi. Yıllarımı geçirdiğim apartmanın çöküp gittiğini görünce müthiş bir yıkım yaşadım. İçimdeki korku gerçeğe dönüşmüştü. Asla inanmak istememiştim bunun olabileceğine. Arabaya nasıl döndüğümü bilmiyorum. Yolda delice bir hızla akıp giderken uyanmıştım sanki birden. Yavaşladım. Beşiktaş’a doğru iniyordum. Aynadan bakınca beyaz atın peşimde olduğunu gördüm. Hızı iyice düşürerek yanıma kadar gelmesine izin verdim. Onu izledim sonra… Tophane’de, Mustang’im için belirlediğim, çevresinde betondan hiçbir yapı olmayan park yerine varana kadar. Savrulan dolgun yelesi, beyaz gövdesinde lif lif ortaya çıkan kasları, yere basmıyor da havada uçuyormuşçasına toynaklarını ileri doğru savuruşuyla bir hayal gibiydi. Reklamlarda özel kameralarla, buğulu filtrelerle kayda alınan bir reklam yıldızından farkı yoktu. Arabadan inip ona doğru ilerledim kendimi kaybetmişçesine. Yüzünde o çocuksu ifadeyle bana bakışında bir şeyler vardı. Hem muzip hem çekingen. Hem ürkek hem arsızca oyuncu. Hem çok yakın hem çok uzak. Karşılaştığımız o ilk sefer gözlerinde gördüğüm çılgınca korkudan eser kalmamıştı. Benimse o his yine üstüme çullanıvermişti. Sanki mazide beraber yaşadığımız çok özel şeyler vardı da bunları hatırlayamadığım için utanç duymam gerekiyordu. Adım adım yaklaştım. Aramızda iki metre kalmışken içimdeki şüpheye yenilerek durdum. Küçücük soluklarla başını sallarken sağ toynağını hafif hafif betona vuruyordu. Yanına yaklaşmam için beni cesaretlendirmeye çalışıyor gibiydi. Gözlerine baktım. O anda da müthiş bir korku yürüdü üstüme. Hiç düşünmeden dönüp koşmaya başladım. Mustang’in yanından geçtim ve ona sığınmayı aklıma getirmediğim için bir küfür savurarak kuleye doğru panik içinde tırmanmaya başladım. Bir yüz metre sonra ancak bakabildim arkama ve durdum öylece. Çıkıntının üstünde utançla dikilirken, vücudumu basan ter sert rüzgârla kuruyup gider, saçlarım yüzümü döverken, aşağıda, aynı yerde durmuş, masum bir şekilde beni izleyen ata bakakaldım. Ne zamandır ilk kez kendimi salaklıkla suçluyordum. Bir insana ayıp etmişim gibi kıpkırmızı olmuştu suratım. Ama geri dönmeye de cesaret edemedim. Kuledeki odamda pencerenin önüne yerleştiğimde at hâlâ aynı yerdeydi ve inatla yukarı bakıyordu. Ve ansızın şaha kalkıp hızla uzaklaşırken öylesine garip bir duyguyla sarmalandım ki anlatması çok zor… Sanki çok büyük bir fırsatı kendi ellerimle tepmiş, kendimi anlamsız bir yaşama mahkûm etmiştim…

 

Annem bana görüneli uzun zaman geçmişti. Sabah, öğlen, akşam, her an, her yerde onun tekrar karşıma çıkmasını bekliyor, bunun için tanrıya yalvarıyordum ama sadece bazen, içli içli ağladığını duyuyordum uzaklarda bir yerde.

Ve gölgelerden korkmuyordum sanki artık. Peşimde olmadıklarına iyice kanaat getirmiş gibiydim. Bambaşka bir amacın peşinde ölesiye çalışırlarken ve dünyayı iştahla yakıp yıkarlarken benimle uğraşacak vakitleri yoktu onların. Açık havaya daha güvenli çıkıyordum artık ve daha yüksek kahkahalar savuruyordum çevremi saran kâbusun saçmalığına.

 

Bir gün, dönüş yolunda, ne zamandır canımı sıkan o izlenme duygusuyla sarmalandım yine. Çevreme bakınarak yürümeye devam ettim, adımlarım hafif hızlanırken. Kulenin, Beşiktaş’a doğru yirmi metre kadar ötesinde peydahlanan o küçük çınar fidanının üstünde onu gördüm sonra. Kafasının yanındaki beyaz leke ele veriyordu kim olduğunu. Yanına ateş ettiğim o gün havaya yükselip gözlerimin içine bakan ve bir an için bana akıllanmış olabileceğini düşündürten karga! Yine yakınımda bir yere konuşlanmış, alaycı kara gözlerini üstüme dikmişti. Bir korkuluk kadar bile değerim kalmadığı ortadaydı. Yerden bir taş kapıp kafasına indirmeyi sadece kısa bir an için düşündüm. Bu türden gereksiz öfkelere kapılmak gülünç geliyordu artık. Yürüyüp yanından geçerken yukarı çıkıp çayımı yudumlayarak koltuğumda düşüncelere dalmaktan başka bir şey yoktu kafamda. Ama birden konuştu o!

Ve ben durup gözlerim faltaşı gibi açık, ona baktım.

“İyi günler Serdar Bey! Keyifler nasıl?”

Gayet net, şivesiz ve iyi eğitimli bir insan sesiydi bu!

Şaşkınlığımla alay edercesine kıkırdayıp devam etti hemen sözlerine: “Gördüğüm kadarıyla saçmalığın keyfini çıkarmayı biliyorsun. Fakat merak ettiğim bir konu var. Bu sabrı daha ne kadar sürdüreceksin?”

Ayakta sallanıyor, bir cevap veremeyecek kadar aptal hissediyordum kendimi ve o,

“Neyse, yakında yine görüşeceğiz,” diyerek havalandı. “O zamana kadar düşün sen…”

Sesim kurumuş kalmış gırtlağımdan sızıp dışarı çıkmayı başardı zor da olsa. “Dur!”

Alaycı gülüşlerle uzaklaştı Galata Kulesi’ne doğru ve bir pike yapıp çıktı görüş açımdan.

Çaresizlik içinde bağırdım bir kez daha. “Geri dön!”

Kös kös kuleye tırmandım sormayı beceremediğim yüzlerce sorunun omzuma yüklediği inanılmaz ağırlıkla. Viski şişesini elime alıp terasa çıktım ve gözlerim ufka kilitlenmiş, onun geri dönüşünü bekledim hava kararana dek…

Dönmedi.

Belki bu da gözlerim açık gördüğüm yüzlerce rüyadan biriydi!

 

9

 

Basamakları tırmanırken çelişkili duygular içerisindeydim. Nem kokusu her yanı ele geçirmiş, duvarlardaki boyalar pul pul dökülmüştü. Adımlarım kulağıma vuruyor, duvarı tarayan gölgem her seferinde içimi kaldırmayı başarıyordu. Çürümüşlüğün kokusu dayanılacak gibi değildi. Çöken duvarların, aşağı katları gösteren büyük deliklerin arasından sıyrılırken ne olursa olsun ilerlemem gerektiğini biliyordum. Sorunun cevabı burada olmalıydı. 4003 numaralı odada. Tozdan bembeyaz olmuş giysilerimle eşiğin önünde durdum. İçime derin bir nefes çekip zorlukla mideme kadar gönderdikten sonra kapının tokmağını kavradım. Alnımda biriken ter damlalarının yanağımda kendilerine yol açıp çeneme doğru süzüldüklerini hissedebiliyordum. Tokmağı çevirip kapıyı ittim. Burnuma vuran sıcak kokularla biraz olsun sakinleşirken bir-iki adım atıp etrafa baktım. Yapılmamış yatağı, duvara doğru gelişigüzel atılmış terlikleri gördüm ilk başta. Sonra da komodinin üzerinde duran kitabı. Yürü, dedim kendime. Başka çaren yok! Kararlı adımlarla yaklaşıp elime aldım romanı. 174’le 175’inci sayfalar arasına beyaz bir kâğıt yerleştirilmişti.

Apansız bir ürperti bedenimde dalgalandı. Ensefalogramın, beynimin işlediklerinin eksiksiz bir tutanağı, ışınım biçiminde okyanusa gönderilecekti. Neydi Snow’un dediği? Rheya gitseydi çok mu acı çekerdim? Ensefalogram bilinçli bilinçdışı her zihinsel süreci kaydederdi. Gerçekte Rheya’nın yok olmasını istiyorsam yok olur muydu? Ama sahiden ondan kurtulmak isteseydim, ölümünün an meselesi olduğu düşüncesiyle yine de öyle dehşete düşer miydim? Bilinçdışımdan sorumlu muydum?

Kapatıp kitabı yerine koydum. Parmağımı tahtanın yüzeyine sürttüm. Elime toz bulaşmadığını görünce döndüm. Dolapların yanına varıp kapaklarını açtım. Geçen sefer nasılsa yine öyleydiler. Boş! Aylardır ıssızlığın içine gömülmüş ve tüm umutlarımı kaybetmiş olmasam burada birinin yaşadığına yemin edebilirdim. Şimdiyse hiçbir şeyden emin olamıyordum. Son olarak hangi sayfada kalındığından, kitabın yerini kaybetmemek için ayraç kullanılıp kullanılmadığından, terliklerin nerede durduğundan, hiçbir şeyden. Kendimden bile! Karışmış kafamı kaşıyarak yatağın kenarına oturdum. Bir zamanlar burada kalan her kimse kokusu hâlâ odadaydı… O sırada, orada, hemen yanımdaymış gibi! Uzandım ve tavana bakarken burnuma dolan şeyin analizini yapmaya çalıştım. Hastane çarşaflarının ucuz çamaşır suyu işi bozsa da ferah bir şeyler duyumsayabiliyordum. Kızdı. Bundan emindim. Büyük bir olasılıkla da ölmüş olmalıydı. Fakat gölgeler bazı yapılar gibi burayı da koruma altına almışlardı. Ama neden?

Bekleyecektim burada. Sabaha kadar. Kararlıydım. Kalkıp yandaki düğmeye bastım. Işığın yandığını görünce rahatlayıp tekrar uzandım. Yastığı başımın altında düzeltip battaniyeyi üstüme çektim. Yarım saat kadar bir sürü gereksiz şey düşündüm, ayak seslerini duymaya çalıştım ve ikide bir kapıdan tarafa bakıp durdum. Rahatsız ve tedirgin hissediyordum kendimi. Her an bir şeyler olacakmış gibi. Depresif kurgular ön plana çıkmaya başlayınca havamı değiştirmem gerektiğini anladım. Kalkıp balkona attım kendimi. Rüzgâr sert bir şekilde girişti bedenime. Gelir gelmez kapıyı açmayı akıl etsem odanın havasının da değişeceğini düşünerek kendime kızdım. Ön taraftaki blokların, apartmanların tamamen aşağı inmesiyle manzara bir hayli açılmıştı. Kuleyi ve üzerinde dönen leylek sürüsünü görebiliyordum uzaktan. Kara kara bulutlar, Sarıyer’in üstünden akıp geliyordu. O sırada yandaki odanın perdesinin ileri doğru uzanıp savrulduğunu fark ettim. Kim bilir ne zaman önce yapayalnız uyandığım odadan. Düşündüm rüzgâr bedenimi didik didik ederken. Balkonun kapısını açık bıraktığımı hatırlamıyordum. Hatta emindim, öyle olmadığından. Aklıma hemen içinde bulunduğum odanın sahibi geldi. O da yana geçip benimle ilgili bir şeyleri incelemiş olamaz mıydı? Belki de oradaydı şu an!

Salakça bir beklentiyle hemen kapıya yöneldim. Rüzgâr da benimle birlikte dalmıştı sanki içeriye. Esinti kitabı yere uçururken kapıyı açıp koridora çıktım. Ve burada bazı şeylerin olması gerektiğinden evvel, geleceği önceden sezme yetisine sahipmiş gibi davrandığını düşündüm. Sonuçta ilk benim açmam gerekmez miydi kapıyı, oda içindeki anaforu yaratmak için? Ya da adımlarım, nasıl ben yere basmadan ulaşıyordu kulağıma? Kapının önünde boşluk duygusunu içime çektim. Sanki eşiklerin altından ölüm süzülüyor, titrek bir şarkıymışçasına havaya karışıyordu. Açtım kapıyı. Bir süre durdum orada. Aynı görünüyordu her şey. Yere savurduğum çarşafı aradı sonra gözlerim. Yatağın üstünde durduğunu görünce gözlerim kısıldı. Kalbim göğsüme hırçın darbeler indirirken içeri girip girmeme konusunda pek de kararlı değildim artık. Saniyeler beynimin içinde dönüp dönüp tavana doğru uçuşan ürkek kuşlar gibiydi. Bakıyordum, en ufak bir farkı bile gözden kaçırmamanın peşinde… Sonra yürüdüm birden. Eşikten geçer geçmez ayrı bir atmosfere girdiğimi düşündüm. Buz gibi bir soğuk akmıştı vücuduma. Yatağın yanına çabucak ulaşıp hızla arkama döndüm. Banyonun kapalı kapısına bakıyordum şimdi. İçeri giren esinti kulaklarımın içinde uğulduyordu elimi çarşafın neminde dolaştırırken. O sırada bir şey duydum. Bir fısıltı. O kadar yakındı ki döndüm hemen telaşla. Balkona diktim gözlerimi. Uçuşan perdenin kıvrımları yüzümün yanına kadar gelmeyi başarıyordu her seferinde. Biri konuşuyordu. Daha netti şimdi. Duvarın arkasından geliyor olabilir miydi? Az önce çıktığım odadan! Yaklaşıp betona dayadım kulağımı ve tam o an kesildi ses. Bekledim yine de bir süre. O sırada bir gıcırtı yüreğimi yırtıp geçti. Büyük bir korkuyla sıçradım yerimde. İçeriden biri çıkmışçasına açılan ve öylece kalan banyo kapısına baktım. Dikene dönüşmüş tüylerimle geriliyordum adım adım. Rüzgârla kalkıp enseme, kollarıma dolanıyordu tülün ucu her seferinde. Görüş açımda hapisti banyo. Yanıyordu açık tutmaya çalışmaktan kuruyup kalmış gözlerim. O sırada tam yanımda patladı bir çığlık. Benim istemsiz bağırışım da aynı anda koptu boğazımdan. Büzüşürken dehşete kapılmış vücudumu zorlukla toparladım. O tarafa dönüp hiçbir şey görememem korkumu bir nebze bile azaltmamıştı. Her yanı bir anda basıvermişti ayakkabı tabanlarından fırlayan gürültüler. Ürküntüye yenik, banyonun karanlığına bakarken bir şey hissettim. Koluma biri dokundu sanki. Derinlerde bir yerlerden kopup gelen konuşmalar dönüyordu çevremde. Delirecek gibiydim. Kaçma dürtüsü her yanımı sarmıştı. Tek sorun, yolumun üstünde duran banyoydu. Orada bir şeyin beni beklediğinden emindim. Titreyen dizlerimin üstünde zar zor dururken boynuma bir ağırlık kondu ansızın. Boğazımdan bir inleme kopararak silkindim ve artık orada duramayacağıma da böylece karar verdim. Ama ileri atıldığım an büyüdü gölge kapının önünde. Banyodan bir anda akıp dikilivermişti kopkoyu. Ani korkuyla yere mıhlanan ayaklarımı oynatmam mümkün olmuyordu. Yatağın demir başlığına zorlukla tutunarak kaldım ayakta. Ağlamaya başladığımı algılayabiliyordum. “Hayır,” diye mırıldanıyordum devamlı. Bitmişti her şey. Gelmemeliydim hastaneye! Yine de cesaretle konuştu içimde bir şeyler. Yatağın arkasına geç, dedi ve ben bu komuta uysalca boyun eğdim. Önümde kıpırdaşan, milim milim yaklaşan gölgenin saldırıya geçeceğini düşünürken başlığın demirine pençe gibi geçti elim. Garip bir hisle doldum o sırada. İçime akan bir şeyler vardı. Yavaşça sola doğru döndü başım ve gözlerim kocaman açıldı elime bakarken. Üstünde karanlık bir şeyler oynaşıyordu. Soğumuştu bir anda. Beynimde çakıp vuruverdi koluma refleks ama parmaklarımı demirden geriye çekmemin, bir bataklığın içinde çırpınan bir insanı dışarı çekmekten bir farkı yoktu. Midemin kuyusundan fışkıran hayvani bir çığlıkla silkindim. Sendeledim arkaya doğru. Kurtulmuştum. Tam o an belime başka bir şey sarıldı. Küçük inlemeler koptu bedenimden. Çişimi tutamazken delice bir güçle fırlatmaya çalıştım kendimi havaya. Yavaşladı sanki saniyeler. Beni içine almaya çalışan enerjiyi hissettim. Gölge de o an geldi yıldırım gibi. Yapıştı göğsüme ve yere yuvarladı beni. Perdeyi tutup aşağı çektim. İçimde bir yerlerde beni karanlığa batıp yitmekten kurtaracak gücü aranıyordum umutsuzca. Bağırıyordum devamlı. Üstüme iğrenç bir soluk gibi çökmüş atmosferin içinde vücudumu çevirmeye çalışıyor, çürümüş enerjinin bedenimi ele geçirmeye çalıştığını hissedebiliyordum. Bacaklarımı yere büyük bir güçle çarpıp zorlukla dikildim kıçımın üstünde. Ardından kolumu hırsla arkama savurdum. Bir çığlık duydum. Gevşedi bir şeyler. İşte o zaman, nasıl becerdiysem ayakta buldum kendimi. Balkona fırladım. Sonrasında hiç düşünmedim. Tırabzanın üstüne tüneyip umulmadık bir şekilde öne atıldım. Adrenalin beni alıp taşıdı sanki havada. Duvarda yürüyordum. Neredeyse yere paralel bir durumda üç adım atıp bedenimi ileri savurdum ve son anda tutundum yan balkonun demirine. Betona geçen dizlerimden ve kalçamdan yükselen acı yüzümdeki damarlara yürüdü kıpkırmızı. Parmaklarım birden boşaldı. Yarım metre aşağıda, tekrar tutmayı başardım demirleri. Orada, çamaşır ipinde rüzgâra kapılmış bir çorap gibi sallandım bir-iki kez ve beynim acı hissini yok etti birden. Kendimi yukarı çektim. Balkonun içinde dikilip yan tarafa baktım. Perde yine dışarı çıkmış uçuşuyordu. Sesler durmuştu. Sadece korku ve bedenimde çırpınan ağrı kalmıştı sanki dünyada. İçeri baktım gözlerim kocaman açılmış bir halde. Kaçmam gerektiğini biliyor ama bir türlü eşiğe ayağımı atacak cesareti yanıma çağıramıyordum. Sonra ansızın fırladım. Görünmez yarasalar çığlık çığlığa peşime düştüler. Denetimsiz hareketlerim yüzünden yatağın kenarına çarptım. Gıcırtıyı duydum. Kitap havaya fırlayıp başımın yanından hızla geçerek duvarda patladı. Dolabın kapakları açıldı cıvataları sökülürcesine. Tiz bir haykırış patladı yan taraftan. Attım kendimi ileri doğru. Kapıdan dışarı uçuverdim. Yerde yuvarlanmamla ayağa dikilmem bir oldu. Koşuyordum artık. Soluklarım çevremi, ışığa üşüşen sinekler gibi sarmıştı. Merdivenler ayaklarımın altından akan bir film şeridine benziyordu. Yıkılıyordu bir şeyler. Sarsıntıları algılayabiliyordum. Homurdanıyordu koca bina. Alt kata ulaştığımda önümdeki basamakların aşağı indiğini gördüm. Doğruca ters yöne fırladım. Arkamda gümbürdeyerek düşüyordu betonlar. Toz bulutları benimle yarışa tutuşmuş gibiydi. Oradan çıkacağımı hiç sanmasam da koşmaya devam ettim. Koridorun sonundaki demir kapıyı görünce yine bir umut yürüdü üstüme. Hızla açtım. Sapasağlam demirleriyle yangın merdivenini karşımda bulunca bir çocuk gibi sevinerek öne atıldım. Tam o an, yanımdaki çıkıntıya vurup yüzlerce parçaya ayrıldı yukarıda bir yerlerden kopmuş kalıp beton. Omzumda patlayan küçük bir parçayla sendelesem de basamaklardan paldır küldür inmeye devam ettim. Kapının koluna yapıştığımda içimden bildiğim ne kadar dua varsa okumuş durumdaydım. Kolu çektim ve açık olduğunu görünce benim için bu saçma geleceği planlayan tanrıya teşekkür ederek dışarı fırladım. Koştum yollarda. Büyük bir gümbürtünün koptuğunu, zeminin dalgalandığını hissetsem de durmadım. Göz ucuyla yıkıldığına şahit olmuştum hastanenin ve çöküşün zincirleme bir şekilde süreceğini adım gibi biliyordum.

Yirmi dakika kadar sürdü kaçışım. Sahile varınca yere yıkıldım. Öylesine sık nefes alıyordum ki içime neredeyse hava girmiyordu. Dudaklarımın çevresinde terden tuz kalıntıları oluşmuştu. Karaya fırlatılmış bir balık gibi orada öylece yatarken hafif rüzgârla tatlı tatlı salınıyordu dallar üstümde. Bilincim boşalmış, yerine su dolu bir kova konmuştu sanki. Koyu mavi bir filtreden bakıyordum dünyaya. Yatmaya devam etmekten, yüzümde oynaşan serinliğin beni rahatlamasını beklemekten başka bir şansım var mıydı? Dünyanın sunduğu şu yeni gerçekliğin içinde, bir kez daha, küçücük, zayıfçacık, kaderinin karşısında dili tutuk, zavallı bir heriftim işte. Bekleyecek, kaçacak, üzülecek, ağlayacak, bazen de bahşedilen o yüce anlayışla gülmeme izin verilince mutlu olacaktım. Yani hiçbir şey değişmemişti. Ayağa kalktım. Bir sarhoş gibi deniz kıyısına doğru yürürken kıkırdamaya başladım ve çok geçmeden kasıklarımı tutarak yere yığıldım. Tutamıyordum kendimi. Gözlerimden yaşlar boşanıyor, ağzımdan dökülen denetimsiz sesler martı çığlıklarına karışıyordu. Hayat yeniden bir anlama kavuşuyordu sanki. “Siktirin gidin!” dedim tükürükler saçarak. Bir yandan da kıkırdamaya devam ediyordum. “Siktirin! Orospu çocukları! Korkmuyorum sizden!”

 

10

 

Karanlık. Önümde dans eden beyaz küçük noktalar. Soluk, içime sığmaya çalışan koca, beyaz bir bulut. Engebelerle dolu çorak bir arazide durduğumu düşlemeye çalışsam da değilim. Rüzgâr esmiyor. Çakallar ulumuyor uzaklarda. Alacakaranlığın buzdan soğuğu etime saldırmıyor. Küçük, nemli yerlerdeki o uzamsız akustikle sarmalanmış öylece duruyorum. Küf kokusu burnumdan içeri sızarken saymaya devam ediyorum. Şimdi, diyorum sonra kendime. Korkma! Aç hadi!

Açtım gözlerimi…

Önümde ayna vardı. Ve ben orada değildim! Ellerimi ıslak tenimde gezdirdim yavaşça. Damlaları tek tek hissederek karnıma kadar indim. Gözlerimi kırpıştırdım. Sonra yumup bir kez daha açtım. Bedenim ortadan kaybolmuştu. Kireç duvarlar bembeyaz parlıyordu arkada. Parmaklarım aynaya kondu bu kez. Cam yüzeyde kayıp buğunun üstüne daracık yollar çizdi.

Ve kapıyı çekip dışarı attım kendimi. Salak bir gülüş oturmuştu yüzüme. Sırıtmakla ağlamak arası bir şey. Düşünme, diyordum devamlı. Sadece yaşa. Doğruca balkona yürüdüm. Cam paneli çekip havada dolanan esintinin içine battım. Yüzüme yapışmış su zerreciklerinden vücuduma geçti ürperti. Boyaları dökülmüş, üstü kıymık kıymık olmuş tırabzana dayanıp aşağı baktım. Beni görünce neşeyle havlamaya başladı bahçedeki köpek. Delice oraya bir buraya sallanan kuyruğu domates fidelerine sert darbeler indiriyordu. Onu her görüşümde başıma geldiği üzere ağzıma sıcacık bir salepmişçesine yayılan gülüşe engel olamadım. Havlayışı eski günlerden çıkıp gelen bir müziği hatırlatıyordu. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim içime dolan umutla. Pembemsi bulutlarla kaplanmıştı her yer. Uzanıp ağacın yayvan yaprağını yakaladım ve kendime çektim. Elimde ovalarken yeşil özütünün parmaklarıma yürüyüşünü seyrettim. On gün önce bir fideydi, şimdiyse dallarını açabildiği kadar açmış, kulenin üçüncü kat penceresinin önüne koca bir tente gibi yerleşmişti. Gölgeler ufukta titreşiyorlardı. Umrumda değildi artık, binalara deli arılar gibi saldırıp şehri yerle bir eden bu tipler. Omzumu silkip içeri girdim. Bir torba bulup içine votka, zeytin ve kendi ellerimle yaptığım küçük ekmeklerden atarak merdivenlere atıldım. Müzik odasında bir an mola verdim. Her seferinde bir kez daha inandırmam gerekiyordu kendimi, doldurulmuş hayvanların kaçıp gittiğine. Suh Ar’ın iki şarkılık longplay’i pikabın üstünde uslu uslu dönüyor, ortama barok tınılar yolluyordu. Hayvanat bahçesinde öfke içinde turlayıp seyircilerine dişlerini gösteren bir kurdun hırıltılarına benziyordu rafları titreten melodiler. Geri planda zangırdayan yaylılar, beynimde sıkışmış bir kapıyı açmaya çalışıyordu sanki. Unutulagelmiş anılar sabırsız hareketlerle bekleşip sızlanıyorlardı eşikte.

Basamakları hızla inip girişe bıraktığım portatif tabureyi kaparak dışarı çıktım. Dolanıp arka tarafa geçtim çabucak. İki-üç adım daha atmıştım ki yandan müthiş bir sıçrayışla gelip üstüme atladı köpek. Son anda yapıştım boynuna. Yere de böylece yuvarlandık. Bir kahkaha koptu gırtlağımdan. Dil darbelerine bulanıp hızla ıpıslak olan yüzümü korumaya çalışırken geçmişe düşmüştüm sanki. Dejavu’nun sarsıcı etkisini üstümden atma istemiyle doğrulup onu uzaklaştırdım kendimden. Sevginin tekrarlanabilirliğiydi aklımı karıştıran. Sadece ben istediğim için mi geri dönmüştü Kurt? Sadece ben istedim diye mi oluşmuştu, neredeyse caddeye kadar uzanan sebzelerle dolu şu koca tarla? Kıpkırmızı domateslerin arasında huşu içinde ayağa dikildim. On metre kadar ilerledim. Pörsümüş bir salatalık kurusunu yerden alıp atabildiğim kadar uzağa savurdum. Köpeğim çılgınca fırlayıp peşine düştü ve ben ileride bir çıkıntıya tünemiş, işi gücü beni gözetlemek olan kargayı yakaladım suçüstü. Kara gözlerinde alaycı pırıltılar dolaşıyordu. Gerinirmişçesine kanatlarını açıp yerinde döndü bir kez. Bir şey söylemedim. Hızla indim yola. Tabureyi ve torbayı içeri sallayıp kendisini orada bıraktığım için inleyen, bacaklarımın arasında slalom yapan köpeğimi takmadan arabanın koltuğuna yerleşip gaza asıldım.

Bir zamanlar delik deşik olan asfaltın şimdi dışa fırlamış çakılları ve kumlu yüzeyi altımda çatırdıyordu. Vitesi üçe almaya bile gerek duymadan büyük bir sükûnetle, saraylardan ve bahçelerden ibaret şu garip Beşiktaş bozması yerden geçerek köprü yoluna saptım. Uzanıp kaseti yavaşça ittim teybe. P. J. Harvey sakin öfkesiyle kulağıma mırıldanırken sağ tarafa kaydı bakışlarım. Manzaranın önüne dikilen küçük tepede, geçen gün bana o tatsız sürprizi sunan aslanın uyuduğunu açıkça görebiliyordum. Eminönü İskelesi’nde balık tutarken arkamda soluklarını duymuş, onu gördüğüm an kaskatı kesilmiştim. O sırada yapacağım tek bir şey vardı. Kendimi denize atmak. Ama bekledim ısrarla. Gözüm hayvanın yabani güzelliğine kilitlenmiş, hamlelerini kestirmeye çalışarak izledim ve iki metre kadar yanıma gelip rıhtımın tam kenarında sükûnetle oturduğuna tanık oldum. Huzurlu bir şekilde mırıldanarak bir süre manzaraya bakındı. Ardından kıçını tembelce dönüp Fatih’e doğru uzaklaştı. Sanki bir şey sinirlerimi plastik kabarcıklar gibi patlatmaktan hoşlanıyordu ve sanki ben dokunulmazdım. Belki de insanların yokluğu garip bir dengeye yol açmıştı. Ya da her neyse. Yaşıyordum işte ve galiba bunun için de şükretmem gerekiyordu.

Büyük çukurlarla delik deşik paralanmış yol Anadolu’ya doğru akarken ve tenimi yakmayı beceremeyen güneş yüzümü sahte öpücüklere bularken düşünme, korkma, heyecanlanma yetilerini kaybetmiş bir akıl hastası gibi hissediyordum kendimi. Her an üstüme çullanabilecek ölümün gölgesinde, beni tartarak çevremde dolanan doğanın arzulu şımarıklığı etkilenmeme yetmiyordu artık. Gölgelerin sunduğu salakça armağanlar da. Akılcılığın pençesine düşmüş şu biçare beynim neler olduğunu tam olarak anlamadan ne köpeği bağrına basabiliyor ne de yeni bir yaşam modeli yaratmak için çırpınıp duran şu manyak yaratıkları affetmeyi başarabiliyordu. İçimde kıvranan kin duygusunu yok edebilecek bir şeyler bulamıyordum. Tekrar uyanmadan önce nasıl bir tip olduğumu düşünmeye giriştiğimde pek de fazla bir şeyin değişmediğini fark etmem koca bir tokat gibi iniyordu suratıma.

Arabadan indim. İyice uzamış saçlarımı geriye savurup sarayın arkasına çöreklenmiş beyaz bulutlara baktım. Rüzgârla baş etmek için köprünün aklına homurdanmaktan başka bir çare gelmiyor gibiydi. Arada sırada kapağı buraya atıp her şeye üstten bakmayı seviyordum. Yakında beton yol göçüp gidecek, askılar kuşların mola vermek için kullandığı yıpranmış çamaşır askılarına benzeyecekti. Taburem ve torbamla her zamanki gibi dikkatle ilerledim büyük göçüklerin arasından. Denizin beni görünce sevinmiş gibi köpük köpük kabardığını görebiliyordum deliklerden. Ve adalardan Ortaköy’e kadar her yer pırıl pırıl gülücükler gönderiyordu üstlerine öğle güneşini alarak. Tam ortada taburemi açtım ve rahat bir nefes verip oturdum. Votkayı açıp bardağıma boşalttım. Bir zeytin attım ardından ağzıma. Hatıralarımı düzene sokmak için burada geçireceğim huzur dolu saatlerin ilk saniyesini çalıştırıp gülümsedim. Gökyüzüne baktım ardından başımı kaldırıp. Durgunluğu içime çekerken Electric Light Orchestra’dan Showdown’ı mırıldanmaya başladım…

Bazen bir gölge gelip üstüme çöreklenirdi ben buradayken. Nefesimi tutup ağzımda ne varsa yutmayı aklımdan bile geçirmeden öylece dururdum. Beni izlediğini bilirdim. Gözlerim dalgaların cilvelerine batmış olurdu kırpılmadan. Asla yukarı dönmezdi başım. Ve bir süre sonra karanlığını betonun üstünde sürükleyerek çekip giderdi o. İçime çöreklenmiş huzursuzluk korkuyu ittirip hemen su yüzüne çıkıverirdi vakit geçirmeden.

Sanki onları aklıma getirmek haddim değilmiş gibi bir anda kararıverdi gökyüzü. İnleyerek köprüye sürtünmeye başladı lodos. İleride, görünmez bir perdeyi aralamışçasına ortaya fırlayan kara bulutlar kötü bir şakadan başka bir şey değildi. Bardağı mideme boşalttım ve korkulacak bir şey olmadığına karar verdim hemen. Günlerdir dünyayı avuçlarına almış o tatlı huzur geri çekilmeyi planlıyordu demek. Bunu hissettiğimi düşündüm sabah gözlerimi açtığımda. Belki de kalkar kalkmaz unuttuğum bir kâbustu beni dışarı atıp gökyüzünü incelemeye zorlayan. Annemin ağladığını duymuştum bir yerlerde. Ne yapabilirdim ki? Yine de dışarıdaydım işte. İki kıtanın arasında bardağımı ikinci kez başıma dikip ayağa dikildim. Alt bölümdeki demir korkuluklara gitme isteğine karşı koymayarak yürüdüm. Aşağı atlayıp kenara vardım üç adımda. Bazen üstüme çevremdeki her şey canlıymış gibi bir duygu çöküyordu. Denizin birden uzanıp beni içine çekeceğini düşünüyor, böyle zamanlarda aşağı atlamamak için zor tutuyordum kendimi. Her şeye boş verebilmek nasıl da büyük bir huzurdu kim bilir. Yüzlerce kez eşiğe kadar gelmiş, tüylerim diken diken olup soluğum kesilirken, panik içinde bu dünyada tutunabilecek bir şeyler aranmış ve her seferinde bulmayı başarmıştım. Köpeğimin geri dönmesiyle intihar duygusunun o ağır balyası sırtımdan kalkmıştı bir süredir. Ama şimdi, tırabzanın üstüne çıkıp oturduğumda yine geldi çöktü yanıma. Midemde bir şeyler boşalsa da kaçıp gitme duygusuna dayandım. Ayaklarımı sallamaya başladım yavaştan. Lodosun karanlık nefesini kendimden uzak tutmak için dilime bir ıslık oturtup uzaklara baktım. Ölmek bir uyanış olabilir mi sorusu oturdu aklıma. Bir kâbusun içinde yaşadığım ve uyanmamı bir şeylerin engellediği kuramı denenemeyecek kadar riskliydi. Bir kumardı. Atlayacaktım ve evimde, çayın kokusu burnuma dolarak uyanacak, televizyondan yükselen sabah programı seslerinin eşliğinde ayaklarıma terliklerimi geçirip mutfağa yürüyecektim. Ya da başka bir boyutta bulacaktım kendimi. Belki de yine hastane yatağında. Tekrar eden bir kâbusta bir şarlatan gibi dolaşıp duracaktım aynı şekilde.

Gemi soluk kırmızı boyasıyla bacaklarımın arasından süzülünce güvertenin nemli, sert yüzeyi uzanıp alnıma dokundu sanki. Yerçekimi sarılıverdi vücuduma ve ben demirin soğuğuna yapışıp kendimi geriye attım. Hafif yanlamasına düşsem de acımadı hiçbir yerim. Betonu ayaklarımın altında hissedince rahatlayarak aşağı baktım bir kez daha. Geçip gidiyordu koyunlar meleyerek.

Boğazımı ıslatmak üzere tekrar yukarıya yollanırken doğanın çığlıklarını içime çektim doya doya. İleride kulenin üstüne bir hare gibi yerleşmişti güneş. Limon parçasını ortada tutmaya çalışarak bardağı ağzıma doğru kaldırdım. Ve öylece donup kaldım. Vücudum kaskatı, tüylerim diken diken, Ortaköy’e uzanan sahil yoluna bakıyordum dehşet içinde. Yavaşça, nereden geldiğini bilmediğim bir güçle bir kukla gibi kalktım tabureden. Var gücümle bağırdım sonra. Yaramaz kırlangıçlardan farksız yankılar gökyüzünde uçuşurken gördüğüm şeyin bir hayal olmadığına kendimi inandırmaya çalışarak kenara yaklaştım. Kırmızı giysili biri vardı orada! Bir zamanlar yakılmış, şimdiyse sapasağlam ayakta duran eski ilkokulun arkasında yok olması uzun sürmedi ama. Bu mesafeden, özellikle de rüzgâr böylesine azıtmışken sesimi duymaması şaşırtıcı değildi. Ama o büyülenmişçesine, hiçbir tarafa bakmadan, yavaş yavaş yürüyüşü… Yoksa bu da mı bir sanrıydı? Yerden şişeyi alıp kafama dikerken artık hiçbir şeyden emin olamayacağımı çok iyi biliyordum. Aaşağı sallayıp var gücümle arabaya koşarken de. Martılar kafama takıldı o sırada. Sadece onlar değil aslında. Havanın kurşuna çalan renginde ve delirmişçesine uğuldayan rüzgârda da normalin dışında bir şeyler algılıyordum. Başımın üstünde tehditkâr çığlıklar dönerken arabanın yanına ulaştım ve dönüp geriye baktım. Biri o an güneşi elektrik düzeneğinden kısıverdi sanki. Göğsüme karanlık bir korku oturdu ansızın. Biraz daha kendimi zorlasam havaya çöreklenmiş kötülüğü görebilecekmişim gibi hissettim. Anafor yaparak birden geldi rüzgâr. Öne doğru yatsam da engelleyemedim dizlerimin üstüne çöküşümü. Rüzgârın arabanın altına dolduğunu ve bir tonluk ağırlığı büyük bir güçle santim santim yana taşımaya başladığını görünce emekleyerek kapıya ulaştım hızla. Vücudumu içeri sokmak için delice bir güç sarf etmem gerekti. İnliyor, kaslarımı sonuna kadar geriyordum ve kapıyı kapamak da aynı derecede zor oldu. O an, dışarıdaki sesleri filtreleyip beni bir nebze rahatlatmayı beceren arabanın ön camından nasıl bir kâbusla karşı karşıya olduğumu gördüm. Betondan yükselen çatırtıları duyabiliyordum artık. Kontağı çalıştırıp gaza asıldım. Çevirdim burnunu ve tam da o sırada arkadan gelip alt kaportaya vurdu beton dalga. Araba havaya fırladı. Tekerlekler bir-iki saniye boşa dönüp yola konar konmaz tekrar ileri atıldı. Azmış bir denizde tekne sürmeye çalışıyordum sanki. Ansızın bir martı büyük bir hızla çarptı cama. Bir başkası üst kaportaya indi. Yanda, çığlıklarla arabayı didiklemeye çalışırlarken, kanatları havayı beyaz darbelerle dolu bir karmaşaya boyadı hızla. Bir anda dünya çıldırmaya karar vermişti. Kızdığı bile söylenebilirdi. Ama niçin? Kırmızı giysili tiple buluşmamı engellemek miydi amacı? Hiçbir şey göremiyor, arabayı bir çukura sokup ölmemek için dua ediyordum sadece.

Köprüyü beton dalgaların insafına bırakarak son hız uzaklaştım. Ortaköy sapağına yaklaşmakta olduğumu düşündüğümde kuşlar panik içinde kalktılar üstümden. Rahatlatmadı bu beni. Bir şeyler olacağını biliyordum. Viyadükten aşağı doğru virajı alırken garip bir hisle sarmalanınca her yanım panik içinde kasıldı. Gözlerimi kırpıştırıp bir daha baktım önümdeki manzaraya. Her yana sinmiş şu saçmalık bombardımanından daha farklı bir şeyle karşı karşıyaydım. Renkler, perspektif, açılar, hepsi değişik görünüyordu artık. Normalin oldukça dışında. Daha önce hiç böyle algılamamıştım dünyayı. Ve sahil yoluna çıkar çıkmaz da algı sınırımı ve anlayışımı yerle bir eden o şeyle burun buruna geldim. Yirmi metre kadar önümde şeffaf bir perde duruyordu. Ardındaki manzara eski haline benzer bir görüntüye sahip olsa da yapılar başka bir boyuta aitmişçesine açı değiştiriyor, uzamın içinde genişliyor, küçülüyor, hiç durmadan deforme oluyordu. Hızım yüze yakındı ve frene asılmayı aklımdan bile geçirmedim. Yapacak bir şey yoktu. Yırtılmaya benzer bir şey hissettim diğer tarafa geçerken. Motorun bir zamandır süren ciyaklaması kesildi birden. Renkler tam olarak normale döndü diyemem. Daha canlıydı sanki. Yabanilik hâlâ havada asılı olsa da alışık olduğum algı sistemine dönmek rahatlattı beni. Kapkara bulutlar geri çekilmişler, yukarıda sinirli sinirli dolaşıyorlardı. Akıyordu yolların grisi altımdan. Yaşadığım saçmalıklar beni aptala çevirmişti. Neye odaklanmam gerektiğini çıkaramıyordum. Neden burada olduğumu hatırladım birden. Kırmızı giysili tip! Sadece ona yoğunlaşmalıydım. Sadece ona, şu lanet olası yanılsamalara değil. Arabayı durdurdum. Hangi sokağa saptığını nasıl bilecektim? Sahile uzanan soldaki aralığa kaydı bakışlarım. Sonra ileriye göz attım. Belki de Beşiktaş’a doğru devam etmişti. Sağdan Balmumcu’ya doğru çıkmadığını nereden çıkarıyordum peki? Tanımadığım birinin nasıl davranacağını bilmemin bir yolu olmadığı açıktı. Bir karar vermeye çalışıyordum ki radyo ansızın açıldı kendiliğinden. Cızırtılar doldu içeriye. Sinirlerim bir anda boşalıverdi. Ve kısıldı gözlerim. Kahverengi, kıpır kıpırdı zemin uzakta. Buğu nasıl havada asılı kalıp oynaşırsa öyle. Öksürdü biri o sırada. İyice gerilip koltuğa yapıştım. Radyoya kilitlenmişti gözlerim.

Çok net bir şekilde konuştu ağabeyim: “Yapacağını biliyorum Serdar. Başaracaksın.”

Cızırtılara bıraktı ses yerini. Tüylerim diken diken olmuş halde bekledim. Ve bir daha konuştu o, beklenti dolu hayallerimi paramparça ederek. Aynı şey! Teyp kaydı gibi bir şeyle karşı karşıyaydım. Fakat yayın nasıl başlamıştı? Nasıl açılmıştı radyo? “Neyi abi?” diye bağırdım. “Neyi başaracağım? Ne yapıyorum ben burada? Neredesiniz siz? Konuş!” Öfke içinde vurdum ön panele, aptalca davrandığımı bilerek. Kimden ne karşılık bekliyordum ki?

“Güçlüsün sen!”

Direksiyona sıkıca yapışmış halde, üstlerine elektrik yürüyen saçlarım havaya dikilirken anlamaya çalıştım. Şaşkınlık yüzüme sıvanmış çamurdan farksızdı. Değişik bir kayıt mıydı bu da? Yoksa beni duymadan mı konuşuyordu? Tek taraflı bir bağlantı mıydı gerçekleşen? Ter içinde kalmıştım. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi.

“Hadi artık, lütfen,” dedi fısıldarcasına.

Başımı kaldırdım burnumu çekerek. Gözlerimi sildim ve zemine yayılan o kahvemsi dokunun arabaya bir hayli yakın olduğunu da o esnada kavradım. Bir kez daha çarpılıverdi algı sistemim. Yolları kaplamış çirkin halı yüz binlerce küçük şeyden meydana gelmiş koca bir organizmaydı.

“Hepimiz seni çok seviyoruz Serdar. Biliyorsun bunu.”

Soluğumu tutarak baktım farelerden oluşan denize. Korkacak vaktim olmadı. Hızla gelip her yanı koyu kahve karınlarıyla ele geçirdiler. Beş saniye içinde tek bir açıklık bile kalmadı camın üstünde. Kornaya konan elimi geri çekemiyordum. Belki de iğrenç ciyaklamalarının kulağıma ulaşmasını engellemek için yapıyordum bunu. Gözlerindeki çılgın bakışlardan hiçbir şekilde hiçbir şeyden korkmayacakları anlaşılabiliyordu. Panik vücudumu yavaştan ele geçiriyordu bir kez daha. Bağırmamak için zor tutuyordum kendimi. Tekerlek aralarını zorladıklarını, içeri girecek bir delik arayarak ciyakladıklarını duyabiliyordum. Gaza asıldım var gücümle. Görüşümün tamamen kapalı olması çıldırtıcı bir duyguydu. Radyo cızırdamaya devam ediyordu ve sanki tam tepemde üzgün bir şekilde soluk alıp veriyordu ağabeyim. Elli kilometreye yakın bir hızla bilinmeyene yol alıyordu araba. Sileceği çalıştırmayı akıl ettim birden. Rüzgâr da yardımını eksik etmeyince açıldı camın önü biraz. Ezilen yığınların acısı tekerleklere, oradan da yüreğime geçiyordu sanki. Bazen bir jelin üstünde patinaj yapıyormuşçasına kayıp refüje vuruyor, sarsılarak devam ediyordu yoluna araç. Nereye kadar uzandığını çıkaramıyordum fare taburunun. Trafik ışıklarına ulaşmama çok az kalmıştı. O an çok yakınımda bir yerden bir ses yükseldi. Döndüm korkuyla. Nereden nasıl içeri girmişse, arka koltuğun üstüne tünemiş, havayı kokluyordu bir fare. Bir inilti koptu boğazımdan. Hayvan korkup hareketlenince kendimi koruma dürtüsüyle bir elimi öne getirdim hızla ve direksiyonun hâkimiyetini de o an kaybettim. Döndü araba sert bir şekilde, beton şeride vurdu arkası. Devrilecekmişçesine sağa sola yalpa vurup tekrar indi aşağıya. Freni sonuna kadar köklesem de kaymasını engelleyemiyordum bir türlü. Direk büyük bir hızla yaklaşıyordu. Yana doğru dönüyordu araç. Boynum da ters yöne. Yüzüm kasıldı, ağzım sonuna kadar açıldı, ellerim öne uzandı felç geçirmişim gibi ve bağırdım. Çarpmanın şiddetini azaltmadı bu. Yıkıcıydı vuruş. Sarsıntı yalayıp geçti her yanımı. Yan koltuğa fırlayıp dirseğimi pencereye vururken arabanın devrilmediğini anlayabildim. Orada eciş bücüş olmuş kıvranırken iki kez sallanıp yerine oturdu araç. Kapı açıldı ansızın ve ben belime kadar aşağı sarkmasını engelleyemedim vücudumun.

Dehşete kapılmış halde toparlanmaya çalıştım. Ayaklarımı direksiyonun altından kurtardığımda ise hiç istemediğim bir şekilde yere düştüm. Hızla yuvarlanıp ayağa fırladım anında. Denetimimi yitirmiştim. Arabanın üstüne atlamaktan başka bir şey düşünemiyordum. Paçalarıma tırmandıklarını net bir şekilde duyumsayabiliyordum. Küçük küçük çığlıklar kopuyordu ağzımdan. Ama bir şey yapamadım. Öylece ayakta dikilip, şapşala dönmüş suratımla baktım yüz binlerce fareden oluşan kütlenin, güneş batarken eşikten çekilen gölgelere benzer bir şekilde uzaklaşmasına. Arabanın açık kapısından yere atlayan ufaklık de peşlerine düşünce, tiksinti içinde soluyan yüzüme alaycı bir gülüş oturtmaya çalıştım ama olmadı. Çevremde dönerek hızla Beşiktaş’a uzanan caddenin her yanını iyice gözden geçirdim. Arabanın kaportasından yükselen buhara baktım sonra. Şu boktan kazanın vücudumda en ufak bir arıza bile bırakmadığına inanamıyordum. Biraz dirseğim ağrıyordu, hepsi o kadar.

Yürüdüm uyurgezer gibi. Yanından geçerken hurdaya dönmüş Mustang’imin boyasını şefkatle okşadım. Ve atlayıverdi zaman. Işıkların oraya nasıl ulaştığımı bilmiyorum. Sanki ne yaptığımın farkındaymışçasına, kararlı adımlarla, sokağın içine daldım. Akışı bilinçaltıma bırakmış gibiydim. Hiç düşünmeden ilerliyordum dosdoğru. Rüzgâr arkamdan yaramaz bir çocuk gibi koşturup beni yalayarak geçtiğinde gördüm ileride yerde yatan kırmızı eşarbı. Heyecan midemden kalbime, oradan da yanaklarıma aktı ateş gibi. Umutla ileri atılacakken havalandı birden eşarp esintiye kapılarak. Dans edercesine uçuşup sürüklenmeye başladı denize doğru. Bana yolu göstermeye çalışıyordu sanki. Peşine takıldım usulca. Bir kız mıydı takip ettiğim tip? Çocuk gibi pantolonumu çekiştiriyordum yürürken. Arada bir kendimi, yalnızlığın aylardır emrime sunduğu o beş para etmez huzurun bozulacağını düşünürken ve gördüklerimin bir yanılsama olmasını ümit ederken yakalıyor, sinir içinde korkaklığı bırak, diye söyleniyordum. Tarihte daha önemli bir an yaşanmış olamazdı. Bundan sonra da yaşanmayacaktı. Olağanüstü bir yıkımın ardından geride kalmış iki insanın buluşması… Daha ne olabilirdi ki?

Dalgaların kıyıdaki blok taşlara vurup havayı su zerreciklerine buladığı yerde, kızgın gökyüzünün altında durdum. Denize gömülmüş, akıntıyla birlikte uzaklaşan eşarbı fark ettiğim an kızın da aşağı atlamış olabileceği geldi aklıma. Yüreğimden bir şeyler bu düşünceyle kopup gitti. Bez parçasının batışını görmek istemedim. O tarafa sırtımı dönerken bir sinekmiş gibi kovaladım bu salakça düşünceyi. Bu kadar şanssız olamazdım. Bulacaktım onu. Hastane odasındaki küçük, yumuşak terlikler dönüp duruyordu gözümün önünde. Oydu, bir şekilde biliyordum bunu. Bağırdım caminin arkasında kalan yapılara doğru: “Heeey… Neredesin?” Bekleyip bir daha denedim şansımı. “Burada olduğunu biliyorum. Ortaya çık!”

Su damlacıkları yüzüme çarpıp tuzunu üstümde bırakarak akıp giderken sesimin bana bile zor ulaştığını fark ettim. “Ölmüş olamaz, imkânsız,” diye mırıldandım. Minaresi denize gömülmüş caminin duvarlarında oluşmuş büyük çatlaklardan sızan buhara bir anlam vermeye çalışmadan, şimşeklerle damarlı bir mermeri andıran lacivert gökyüzünü geride bırakarak en baştaki sokağa doğru yürüdüm. Gölgelerle dost, eskisinden bir kat daha sağlam görünen Rum evlerinin arasında niteliğini kaybetmemiş yola daldım. Ve müzik o sırada ulaştı kulaklarıma. Adımlarıma temkinli bir yumuşaklık yürüdü hemen. Yere basmıyormuşçasına ilerleyip köşeye ulaştığımda dışarı ışığı süzülen barı gördüm. Artık iyice ayırt edebiliyordum. Kate Bush’tu çalan. Neşeli sesi coşkuya dönüşerek içime akarken sağı solu iyice kolaçan ederek yaklaştım. Bir şeyin kırıldığını duydum o sırada. Ardından güçlü bir anafor doldu sokağa. Çöp tenekesini devirip yerde yuvarladı ve ben başımı eğip baktığımda toz ve moloz kumundan oluşan bir bulutun dizlerimin bir karış altına kadar yükseldiğini gördüm. Yer de gökyüzünün gri kaşlarına özeniyor gibiydi. Soğuduğunu hissettim havanın.

Tüylerim ayaktaydı artık. İğrenç bir enerji vücuduma yerleşmiş sinirlerimi kemiriyordu. Kapıya yaklaşırken ya o değilse, diye düşündüm birden. Ya insan değilse! Vazgeçemezdim ama artık. Kapının önüne gölgemi göndererek yaklaştım. Güzelce sıralanmış, sandalyeleri eşit ölçülerle çevresine yerleştirilmiş tahta masaları gördüm önce. Sonra köşede bir iskemleye kurulmuş kızı fark ettim güçlükle. Kalbim göğsüme tokmakları indirirken içeri girdim. Masadan aşağı sarkan dalgalı kumral saçlara ve orada üşümüşçesine titreyen vücuda baktım. Öne, kollarının üstüne kapanmıştı. Sinir bozucu bir şekilde gıcırdadı ayaklarımın altındaki tahtalar. Konuşmak istiyor ama kurumuş boğazımdan saçma bir gürültü çıkacağını düşünerek sadece yaklaşmaya devam ediyordum. Birden kaldırdı başını. Ağlıyordu demek. Kıpkırmızı gözleriyle kayalık bir yerde sıkışıp kalmış bir karaca gibi baktı bana.

“Korkma,” dedim hemen. “Sana zarar vermeyeceğim.”

Gerilmiş bir lastik gibi görünüyordu şimdi. Kaçmakla kalmak arasında şöyle bir gidip geldikten sonra kesik kesik çıkan zayıf sesiyle, “Kimsin sen?” diye sordu.

Titreyen dudaklarına, bardağı bir silahmışçasına sıkıca kavramış eline baktım. Yüzündeki duygu korkuya benzemiyordu tam olarak. Merak. Ya da umut! Karşısında martılar ya da köpekler yerine bir insanı bulmanın sevinci. Belki de hepsinin karışımı.

Heyecan ağzımın içine bir jilet gibi yerleşmişti. Bir adım daha atıp, “Serdar,” dedim. Yeşil gözleri tek bir hareketimi bile kaçırmıyor, devamlı kıpırdanıyordu yuvalarında. “İnanamıyorum burada olduğuna,” diye devam ettim sözlerime sesimi yükseltmemeye gayret ederek. “Köprünün üstündeydim, hayal gördüğümü zannettim. Ama karşımdasın işte.” Güldüm denetimsiz bir şekilde. Onu ürkütmemeye çalışıyor olsam da hareketlerimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Bir anda önümden puf diye yok olup gidecekti sanki. Hayal görüyor olabilir miydim? Uyanacak mıydım birden? “Sadece biz kaldık geride. Sen ve ben. Yani öyle zannediyorum. Fakat sen neredeydin? Aylardır her yanı dolaştım. Nasıl görmedik birbirimizi?” Bir kahkaha patlattım. “Gerçekten inanamıyorum.”

Dakikalardır dimdik duruyordu. Gözlerinden yaşların ip gibi indiğini fark ettiğimi anlar anlamaz boşalıverdi sinirleri. “Çok korkuyorum,” derken dudakları küçük bir kız gibi büzüştü.

Hissettiğim acıma duygusu çok yoğundu. Tüm paranoyak düşünceleri bir kenarı bırakıp yanına çöktüm. “Hepsi geçti,” dedim anlayışla. “Birbirimize destek olacağız artık.” Elini tuttum. Anlamlı yüzüne bakarak gülmeye çalıştım. “Her şey düzelecek, inan bana.”

Gözlerini kocaman açıp dilinin altında büyük bir sır saklıyormuşçasına bana yaklaştı. “Beni almak istiyorlar.”

“Kimler?” dedim elini avcumun içinde sıkarak. Yaşadığı büyük travmanın onu delirtmiş olabileceği geldi o an aklıma. Ama umrumda bile değildi bu. Yaşayan birini bulmanın coşkusu beynimde bir girdap gibi dönüyordu. Çok güzeldi. Hangi mağazadan aldıysa üzerinde sarı çiçeklerle süslenmiş lacivert, pazen bir elbiseyle kırmızı bir hırka vardı. İncecik bileklerinin hemen altında, bembeyaz parıldayan ayaklarına, topuklu, zarif,  kahverengi bir ayakkabı geçirmişti. Teninin duruluğunda pembe parıltılar dolaşırken koca, yeşil gözleri beni incelemeyi bir türlü kesmiyordu.

“Beni bırakma,” dedi ansızın yalvarırcasına. Ardından bakışları bir şeyi işaret edercesine kapıya kaydı.

Garip bir korku kapladı içimi. Başımı hızla o tarafa çevirdim. Yoğun ışık gözlerime doldu. Sonra açıldı görüntü. Kimse yoktu. Sadece harabeler. Ne bir gölge ne bir insan. Yerimden kalktım yavaşça. Dışarının ıssızlığını gözden kaçırmamaya dikkat ederek bara doğru geriledim. “Seni bırakmayacağım,” dedim. “Elbette bırakmayacağım.” Bir viski şişesini elime alıp kapağını açtım. İçkinin üçte birini mideme gönderip masaya doğru yürüdüm tekrar. Ona adım adım yaklaşırken, “Gölgeler değil mi?” diye sordum. “Onlardan korkuyor olmalısın.”

Kafasını salladı garip bir ifadeyle. “Gölgeler?” diye mırıldandı ilk kez böyle bir şey duyuyormuşçasına. Bana baktı sonra. Türlü sorularla doluydu gözleri.

“Evet gölgeler,” dedim.

Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

“Neyi anlamıyorsun?” dedim öfkelenerek. “Kim almak istiyor seni? Söylesene!” Böylesine ani bir öfkenin nasıl ve nereden çıktığını anlayamadım. Çatık kaşlarımı, gerilmiş yanaklarımı yatıştırmaya çalışırken kızın yüzü de dehşet içinde buruşuverdi.

“Bilmiyorum,” dedi iskemlesinde kımıldanarak.

Bir kez daha yürüdü üstüme sinir. Yumruğumu masaya indirip bağırdım. “Kim olduğunu söyle! Çabuk! Nasıl uyandın? Neler yaşadın bugüne kadar? Nasıl olup da hiç görünmedin bana? Hastanedeki odana geldim. Orada saldırıya uğradım. Gölgelerden bahsediyorum, bilmiyorum diyorsun!” Güldüm mimiklerimi kontrol edemeden. “Sana nasıl güveneceğim ben peki? Yalan söylüyorsun!”

Yaşlar boncuk boncuk süzüldü yanaklarından. Sarsılıyordu vücudu zangır zangır. “Hiçbir şey bilmiyorum,” dedi acıklı bir ses tonuyla. “Yemin ederim.”

Karışıverdi kafam. Korku, nefret, bilinmezlik, paranoya, hoşgörü, çaresizlik, sevgi birbirini ittirip kovmaya çalışıyordu beynimden. Sakinleşmeye çalışmalıydım. Önce soluklarımı düzenledim. Bakamıyordu bana. Güçsüz, tek başına, infazını bekleyen bir mahkûm gibi titriyordu karşımda. Yanına oturup bir yudum daha aldım içkiden. Tricky’den Hell Is Round The Corner çalıyordu şimdi. Bir süre masayı amaçsızca gözden geçirdikten sonra döndüm ona. Büzüşmüş kırmızı dudaklarını, hüzünlü bir şekilde birbirine yaklaşmış kaşlarını incelerken bir sıcaklık yürüdü başıma. Tekrar tuttum elini. “Özür dilerim,” dedim kendimi aptal gibi hissederek. “Burada işlerin normal bir şekilde yürümediğini sen de biliyor olmalısın.” Onay bekledim bir an. Önüne bakmaya devam ediyordu. “Çok kötü şeyler yaşandı ve birine güvenmek hiç kolay değil.” Beynimi ağzımdan çıkan laflara inandırmak için kendimi iyice zorladım. “Ama birbirimize güvenmekten başka bir çaremiz yok.” Yüzümde asılı duran inanç çabası bir çocuğu bile etkileyemeyecek kadar başarısız olmalıydı. “Sadece ikimiz kaldık geride.” Eğilip baktım bakışlarını yakalamayı deneyerek. “Sen ve ben… Gerçek bu.”

“Korkuyorum,” dedi o.

Çevreye bakındım arkama yaslanarak. Diyecek bir şey gelmedi aklıma. Viski üstüne düşen görevi yerine getiriyordu. Kolunu tuttum. Teninin yumuşaklığıyla afalladım. Bu acımasız yıkım dünyasına katlandığım için bana bahşedilen bir hediye gibiydi. “Sen mi koydun müziği?” diye sordum.

Baktı yine ürkek bir ifadeyle. Cevap vermedi.

“Nerede kalıyorsun?”

Şaşırmama neden olan bir öfke belirdi birden gözlerinde. “Ne yapacaksın bana?” diye bağırdı. “Ne yapacaksan yap, neyi bekliyorsun?”

“Bak,” dedim kolunu iyice kavrayıp onu kendime çekerek. “Bir şok yaşıyorsun. Hastanede kaldığını biliyorum. Odana baktım. Ama yıkıldı orası. Benimle gel. Yanımda güvende olursun.”

“Hiçbir şey anlamıyorum,” dedi gözlerini kırpıştırarak. Kolunu çekti sertçe.

“Ve ben senin hiçbir şey anlamamandan sıkılmaya başlıyorum,” dedim derin bir nefes salarak.

“Sen kimsin peki?” diye sordu birden. “Ne arıyorsun burada? Bir rüyadayım ben. Çıkamıyorum bir türlü. Ama dayanamıyorum artık… Beni çağırıyorlar.”

“Keşke rüyada olsaydık,” dedim. Koca bir yudum kaydı gitti boğazımdan. “Ama değiliz. Gölgelerin her yanı yıktığı korkunç bir dünyada uyandık. Bizi neyin kurtardığını, nasıl hayatta kaldığımızı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum artık. Buradayız ve yaşamak zorundayız. Ölmememizin bir anlamı olmalı.”

Uzanıp yanağıma dokundu hiç beklemediğim bir anda. Gülmeye çalıştı beceriksizce. Geriye kaçmamak için zorladım kendimi. Güvenemiyordum bir türlü ona. Eli yavaşça omzuma indi. Sıktı orayı ve gözlerimin içine bakıp konuştu. “Gerçek olduğuna inanmak istiyorum.”

“Evet,” dedim. “İnanmalısın buna.” İttim şişeyi önüne. “Bir yudum al istersen şundan.”

Ne yapması gerektiğini belirlemem hayal kırıklığına kapılmamı önlemedi. Elini omzumdan çekmesiyle boşluğa düştüm. Sıcaklığı çekildi gitti camın üstündeki titrek bir buğu gibi. Koca bir yudum alıp ağzını sevimli bir hareketle sildi.

“Kalk hadi,” dedim ansızın. Salakça bir arkadaşlık coşkusu yürüdü aynı anda içime. Bu salak dünyada her şeyi tek başıma yaşamıştım. Paylaşmayı düşündüğüm o kadar çok şey vardı ki! “Çıkalım buradan,” derken yüzüne baktım. Kalktı itaatkâr bir şekilde. “Yıkılıp gidecek köhne barlara ihtiyacımız yok,” dedim bilmiş bir tavırla. “Dışarıda yeni bir hayat kuruldu.”

Gün ışığına doğru yürürken avcu terlemiş, küçük eline yapıştım ve bırakmadım. Kalbim o boktan ritme kavuşmuştu yine. Tedirginlikle birlikte üstüme çullanan vuruşlar vücudumu aşağı çekiyor, sanki dışarı çıkmamam için yalvarıyordu. Doğanın niye işimi bitirmek kararına vardığını bilmiyordum. Bu kızı bulmamla bir ilgisi olduğu kesindi. Ama niye? Ona baktım. Sanki zor yürüyordu. Kırılgan, bitmiş, tükenmiş, ürkek. Bütün bunların çok etkili bir taklit olup olmadığını düşündüm. Sonra kovdum kafamdan bu fikri. Sıcaklığını hissediyordum, nabzını duyuyordum ve güvenmek istiyordum ona.

Eşikte durduk. Çaktırmamaya çalışarak hızla sağa sola bakındım ve tek gördüğüm havanın, yıkıntıların üstünde bembeyaz, mutlu bir çocuğun dişleri gibi parıldadığı oldu. Ilıktı her yer. Şaşkınlıkla dışarı çıktım ve kuşların neşeli çığlıklarıyla sarmalandım. Kendisini bambaşka bir zamanda bambaşka bir yerde bulmuş bir zaman gezgininden farkım yoktu. Fakat şimdi yüzü allak bullak olan kızdı. Beni çekiştirerek cami yönündeki binaları gösterdi. “Sabah şu apartmanlar ayaktaydı,” dedi sonra. “Sapasağlam duruyorlardı.”

Ona doğru döndüm yavaşça. Delirdiğinden emindim artık. Ya da başka bir şey vardı ortada. “Öyle mi?” dedim bildiklerimi kendime saklamayı seçerek. “Peki nasıl yıkıldıklarını görebildin mi?”

Kafasını iki yana salladı her zamanki gibi. “Hayır.”

“Bak,” dedim onu yan sokağa çekiştirerek. “İstanbul hemen hemen tümüyle çökmüş durumda. İnsanların hepsi öldü. Sadece sen, ben, gizemli bir gemi ve çıldırmış gölgeler var etrafta. Bu gerçeğe alışsan iyi olur.”

“Peki biz niye hayatta kaldık?” diye sordu adımlarıma uymaya çalışırken. “Neden biz?”

Kendini toparlıyor gibi görünüyordu. Gözlerine akıllı pırıltılar düşüyordu arada. “Bence bu bir lanet,” dedim. “Sınanıyoruz büyük ihtimalle.”

“Ben buna dayanamam,” dedi kafasını sallayarak. “Bu acıya katlanamam.”

“Katlanırsın,” dedim. Ve yineledim bir kez daha. “Katlanırsın.”

Baktı bana garip bir şekilde.

“Adını söylesene,” dedim lafı değiştirmeyi planlayarak.

“Bilmiyorum.”

“Peki ne biliyorsun?” derken bıkkınlık taşımıyordu artık sesim. “Hatırladığın bir şeyler olmalı.”

“Hastanedeydim ben, orada buldum kendimi.” Kontrolünü yitirecekmiş gibi sendeledi. Bakındı etrafına çaresizce.

“Bizim kaldığımız katı koruyan bir şeyler olmalı,” dedim hemen. “Başka bir şey gelmiyor aklıma. Manyetik bir alan belki. Bende de aynı hafıza sorunu oldu. Hâlâ da bir sürü kopukluk var ama kim olduğumu biliyorum en azından.”

“Eskiden o bara giderdim,” deyip şaşkınlıkla bir an durdu. “Belki de orada çalışıyordum. Bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum. Annemin yüzünü, kız kardeşimi… Onları kaybetmenin acısıyla bir türlü baş edemiyorum.”

“Bu çok normal,” dedim bir yandan caddeyi keserek. Yeni bir sürpriz yaşamak, o an isteyeceğim son şeydi. “Ama aylar oldu. Alışmış olmalısın artık.”

“Hayır,” dedi birden. “Sadece dört gündür buradayım. Evet. Uyandığımdan bu yana dört kez battı güneş.”

Kafam allak bullak oldu o an. Ana yola adımımı attım ve onu kendime çevirip kısacık yolculuğumuza son verdim. “Bu mümkün değil,” dedim başımı sallayarak. “Aylardır buradayım ben.”

Herhangi bir karşılık vermedi. Garipleşmişti yine yüzü. Bana güvenmiyor muydu? İşte bu komikti! Aklını kaçırmış bir kızla beraber yaşamaya mı mahkûm edilmiştim?

“Demek dört gün… Bu gerçekten ilginç,” diye devam ettim sözlerime. “Nerede kalıyorsun peki şimdi?”

“Hastanede.”

Elini yere doğru savurup ona baktım dimdik. “Nişantaşı’nda ha?”

“Evet,” dedi hırçınlığımı hissetmişçesine ürkek bir ifadeyle. “Başka bir yere gidecek cesareti bulamadım kendimde. Orada kendimi güvende hissediyorum.”

Bir korku kapladı içimi. O gölgelerden biri olsa, anlayabilir miydim bunu? “İkimiz de Amerikan Hastanesi’nden bahsediyorsak yıkıldı orası,” dedim sayıklarcasına. “Üç haftadan fazla zaman geçti. Eminim.”

“Hayır,” dedi kız. “Yıkılmadı. Bu sabah oradaydım.”

Sinir içimde kabarmaya başlamıştı yeniden. Sakinleşmeye çalıştıktan sonra birden yapıştım bileğine. “Gel o zaman!” Onu hırsla kendime çektim.

“Ne yapıyorsun bırak!” diye bağırdı.

“Yalan söylüyorsun!” dedim hırsla. “Arabaya bin.”

“Hayır!”

Kendini geriye vererek yere oturmaya çalıştı. Hafifti. Çekip kaldırmam zor olmadı. “Bin dedim!”

“Yanıyor bu!”

“Hayır. Bin.” Kapıyı açıp onu içeri sokar sokmaz tüm gücümle çarptım kapıyı. Koşup şoför koltuğuna attım kendimi. Dışarı kaçacağını zannetmiştim ama hayır, kuzu kuzu oturmaya karar vermişti birden orada.

Alt şasinin ayvayı yediği, gazı köklediğim an ortaya çıkan bir gerçekti. Eğrilmiş bir parça yere sürtünüyor, gacır gucur sesler çıkarıyordu. Ön kaportadan yükselen bulutlar hava akımına kapılıp dağılarak çarpıyordu cama. Yamulmuş cantlar aracı yanlara çekiyor, direksiyonu düz tutmak oldukça güç oluyordu.

“Yalan söylemiyorum,” dedi gözlerini kırpıştırarak.

“Söylüyorsun.”

Beşiktaş’a doğru son sürat akarken, bir köpek arabaya saldırıp arkamızdan koşmaya başladı.

“Niye yapayım ki bunu?” dedi kız. Yumuşacıktı şimdi sesi. “Çok mutluyum şu an. Daha bu sabah ömür boyu yalnızlığa mahkûm edildiğimden emindim. Şimdiyse sen varsın yanımda.”

“Evet yanındayım,” dedim gözümü yoldan ayırmamaya gayret ederek. “Ama kusura bakma, sana inanamıyorum bir türlü. Ya delirdin, saçmalıyorsun ya da başka bir şeyler var bu işin içinde.”

“Ben de sana inanmıyorum,” dedi o, önüne dönerek.

Büyük bir olasılıkla boktan bir taklitti yaptığı. Yüzüne yerleştirdiği kaprisli kız modeli pek de inandırıcı gelmiyordu. Dört gün ha! Gerçekten muhteşem!

Teşvikiye’den hızla yukarı tırmanıp terk edilmiş araba tarlası ve çökmüş binaların molozları arasında slalomlar yaparak ilerledik. Dört yol ağzına gelmeyi beklemedim frene asılıp kendimi aşağı atmak için. Gerçekten de oradaydı! Ağzım bir karış açık halde yürüyordum şimdi bilinçsiz. Bir anıt gibi tek bir tuğlası bile dökülmemiş, sapasağlam duruyordu bina. Bense yere yığılacak gibiydim. Hastanenin beyaz sıvası aklıma dökülüyor, anlamsızlık içimde büyüyordu. Bu andan sonra ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu artık.

Arabadan indiğini anladım konuşunca. Biraz arkamdaydı. “İnanamıyorum,” diyordu ağlamaklı. “Yıkılıyor her yer! Allah kahretsin!”

Hastaneden bahsetmediği kesindi. Başka başka şeylere şaşıp durmamız kaldırabileceğim bir yük olmaktan çıkmıştı. Kaçamazdım. Yorulmuştum artık. Kaderime boyun eğmeliydim. Yanına gittim. Omuzlarına yapışıp gözlerine baktım. Sokağa bırakılmış küçük bir kedi yavrusu gibiydi beni izleyişi. “Kimsin sen? Gerçeği söyle. Lütfen!”

“Bilmiyorum. Yemin ederim.”

Hemen döndüm. Sokağın ıssızlığında hızlı adımlarla yürümeye başladım. Boşalmış gitmişti içimde bir şeyler. Yukarıya yerleşmiş bulutlar kafamın içinde dönüyor gibiydi. Düşünme yetimi kaybetmiştim. Tek istediğim bir an önce buradan uzaklaşmaktı. Gölgelerin aptal oyunlarından sıkılmıştım. Yerle bir olmuş mahallelerden haberi yokmuş gibi davranan aptal bir kıza ihtiyacım yoktu. Benimle dalga geçmek için onarılan hastanelere de.

“Akşam oluyor,” diye bağırdı arkamdan. Sesine kattığı telaşlı hava gerçekten ustacaydı. “Hastaneye dönelim, benimle gel.”

Cevap vermeden yürüdüm. Gölgemin yan binanın duvarındaki hareketleri benden çok daha aceleci görünüyordu. Bir süre sonra kesik kesik ulaştı kulaklarıma nefesi. Topuklarından çıkan tıkırtılar arkama yerleşiverdi. Bu ıssız kentte, kendisini göstermek için çırpınan dilsiz bir hayaletin çığlıklarıydı beni kovalayan. İlgilenmemeyi seçersem yok olup gider miydi acaba? Tüylerim ürpermişti. Bir saldırı bekliyordu tüm benliğim. Tek kelime etmiyordu artık kız. Bembeyaz yüzündeki tatlı anlam, beynime oturmuş, korkaklığımı izliyordu gülerek. Yanıma ulaştığını hissettim sonunda. Yay gibi gerildi kaslarım. Ve elimi tuttu birden, sıcacık. Başımı çevirdim, soluğumu tutarak. Bana bakmadan, dudakları sımsıkı, küçücük nefeslerle adımlarımın hızına uymaya çalışıyordu.

Arabanın teybinin tekrar açıldığını duydum o sırada uzaktan. “Serdar!” diye bağırdı ağabeyim. Değişmişti yine her şey. Elinin yumuşaklığından vücuduma akan enerjiyle salağa dönmüş halde oradan, hastaneden, arabadan, yola çöken alacakaranlıktan uzaklaşmak için hızla yürüyordum.

“Yalan söylemedim,” dedi kız. Ağlayacak gibiydi.

Sıktım elini. Gülmeye çalıştım gözlerime yaşlar yürürken. “Tamam söylemedin,” dedim. “İnanıyorum sana.”

 

11

 

İki liseli âşık gibi el ele Dolmabahçe’den geçip Fındıklı’ya ulaştık. Daha önce bir kez bu bölgeye geldiğini söylüyordu kız. Kulenin inanılmaz ihtişamı gözlerinin önünde yükselene kadar inanmadı sözlerime. O an heyecandan kıpkırmızı olduğunu görmek biraz rahatlattı açıkçası beni. İşin doğrusu bir süredir onun hastaneyi geri getirme becerisine sahip, yeni doğa düzeninin artığı, olağanüstü güçlere sahip bir post-insan, yani bir çeşit cadı olabileceğini düşünüyordum. Kuleyi de yok etmiş olabileceği gelmişti aklıma ciddi ciddi. Seviyordum orayı. Bahçemi, yıllar önce kaybettiğimde aylarca ardından gözyaşı döktüğüm köpeğimi, bir haftada kocaman olup bana meyvelerini sunan ağaçlarımı, tarlalar dolusu sebzelerimi, plaklarımı, kitaplarımı, mutfağımı, yatağımı, parşömenlerimi, her gün ayrı bir formda bulduğum duvar resimlerimi, içki koleksiyonumu…

Gökyüzünü koyu gri kesip bulutlara uzanan yapıyı görür görmez öne bir-iki adım atıp büyülenmişçesine baktı ve “Bu nasıl olabilir?” dedi sayıklar gibi. “Anlayamıyorum.”

“Benim de anlayamadığım çok şey var,” dedim. “Özellikle de sen.”

Gülmeye çalıştı bana dönüp. Gerçekten bir boşluğa düşmüş gibiydi ifadesi.

Ve bu her şeyi açıkça konuşmak için bulabildiğimiz en iyi fırsat oldu. Ağaçların istila ettiği eski parkta, denize doğru küçük adımlarla ilerlerken bir o bir ben alıyordum lafı. Güvenmek istiyorduk çünkü birbirimize. Çünkü kim olursa olsun birine ihtiyacımız vardı.

Taksim’in ortasına kurulmuş, kökleri sonu belirsiz bir uçurumun derinliklerinde kaybolan dev çınar ağacı, her yanı yakıp yıkan gölgeler, mantıksız doğa hareketleri, kulenin gizleri, kaçıp giden doldurulmuş hayvanlar, gaipten gelen sesler, her gün aynı saatlerde aynı rotayı izleyerek geçip giden gemi ve daha bir sürü şey anlattım ona hiç susmadan. Konuşurken bir yandan da verdiği tepkileri gözlemlemeye çalışıyordum. Fakat tüm bu çaba karşılığında kocaman açılmış iki adet şaşkın gözden başka bir şeye ulaşamadım. O belki safça, belki de beni tuzağa çekmek amacıyla bambaşka bir gerçeklikten bahsetmekte diretiyordu. Sadece dört gündür buradaydı. Şehrin bayağı bir yerini gezmiş, yıkık olan bölgelerin genelde onun pek kullanmadığı alanlar olduğunu teşhis etmişti. Bu sabah birden her şeyin alaşağı oluvermesiyle dehşete düşmüştü. Çoğu zaman bir gümbürtü bile duymamış, dönüp baktığında kilometrelerce alanı kaplayan binaların bir anda moloz yığınına dönüştüğü gerçeğiyle yüz yüze gelmişti. Ne gölgelerle ne de o büyük ağaçla karşılaşmıştı bugüne dek. Onu çağıran bir şeyler vardı sadece. Bazen bir güç tarafından çekiliyor, çığlıklar atarak kurtulmaya çalışırken bir anda serbest kalıveriyordu. Tükenmişti artık. Açtı. Ağaçlardan sarkan meyvelerden başka bir şey yememiş, birikintilerden su içmişti sadece. Solaris’i hatırlıyordu. Belki de son okuduğu kitaptı o. Fakat hastane odasında bir tane bile kitap olmadığından emindi. Doğanın işleyişindeki farklılığı o da görmüştü. Güneşin keyfî yer değiştirmelerinden, denizin nedensiz çılgınlıklarından, havanın öfke nöbetlerinden, iklimin genelde değişmeyen sabit çizgisinden haberi vardı ama bunların çoğu onun yakınlarında olup bitmiyordu hiçbir zaman. Çok uzaklarda, başka bir boyutta yaşanıyormuşçasına yapaydı her şey. Sükûnetle, ıssızlıkla ve mutlak bir yalnızlıkla çevrelenmişti o. Dayanamıyordu. Delirecek gibiydi ve intihar etmekten başka bir şey düşünmüyordu artık. Hisleri onu bara götürmüş, içeri girdiği anda yıllardır orada takıldığını anlamıştı. Erkek arkadaşıyla görüntüleri açılmıştı beyninde. Üniversiteden manzaralar. Grafikle ilgili bir şeyler yaptığına kuşku yoktu. Müzik o içeri girdiğinde çalmaktaydı. Playlist’in her zamanki rotayı izlemediğini söyleyebilirdi. Onun bildiği şeyler değildi çoğu ve bu onu biraz şaşırtmıştı. Daha birçok bölük pörçük anıyla uğraşırken de ben çıkmıştım karşısına…

Bu noktada sustu. Gözlerime baktı anlamlı bir şekilde. Güldüm. Çaresiz hissettim kendimi. Ve sarıldı bana ansızın. Ellerim bir an havada kalsa da çok geçmeden sırtına konuverdi. Onu hissetmenin sıcaklığıyla başım dönmeye başladı. Geminin yırtık sireni de o an vurdu kulaklarımıza. Birbirimizden ayrılıp çocuk bayramı kartpostallarında el ele tutuşan kız erkek pozlarından birini vererek durduk kıyıda ve geçip giden koyunlara baktık.

“Gemi,” dedi.

“Evet,” dedim.

“Daha önce görmemiştim onu, gerçekten,” dedi şaşkın bir ses tonuyla. “Yaşam var o zaman.”

Güldüm. “Çapak görüntü o, söylemiştim sana. Günün belli saatlerinde tekrarlanıyor.”

Bana doğru döndü yavaşça. Buruştu yüzü. “Her şey çok saçma,” dedi küfredermiş gibi.

“Kesinlikle öyle.”

“Böyle bir saçmalıkta nasıl yaşanabilir ki?”

“Kuleye vardığımızda göreceksin.”

“Anlayamıyorum, sen aylardır buradaysan, ben nasıl yeni kalkabiliyorum yatağımdan? Nasıl yaşayabildim bunca zaman peki? Uyandığımda hiçbir şey yoktu kolumda. Serum şişesi yerdeydi. Biri beni besledi mi bu zaman zarfında? Yanımdaki odadaysan sen nasıl bulamadın beni?”

“En iyisi mantıklı bir çözümleme yapma arayışından vazgeçmen. Senin bildiğin anlamda bir mantık yok artık dünyada. Ampirik bilgi yok oldu.”

“Ne kaldı peki?”

“Biz ve saçmalık.”

“Hava kararacak,” dedi bir süre denizi izledikten sonra.

“Korkuyor musun hâlâ?”

“Evet.”

“Çağrı falan yok değil mi şu an?”

“Hayır.”

Ciddi bir bakışla süzdüm yüzünü. “Eminsin değil mi bir kâbus falan görmediğinden? Sonuçta rüyaları gerçeklerle karıştırıyor olabilirsin.”

“Hayır, uyurken değil. Bir anda geliyor sesler.”

Mor denizanaları önümüzden resmi geçit yaparken dalgalar şıpır şıpır öpüyordu kıyıyı. Sanki yürüyüp gitsek kendimizi bir anda karşıda bulacakmışız gibi sakindi her şey.

“Gidelim,” dedim. “Sana göstereceğim şeyler var.”

“Yalnız bir şey sormak istiyorum,” dedi yürümeye başladığımızda.

“Sor.”

Muzip bir bakış belirdi gözlerinde. “Böyle el ele mi gideceğiz her yere? Biliyorsun, daha yeni tanıştık.”

Şakacı tavrı, içinde yatan dalgacı karakter artık unutmaya yüz tuttuğum bir gülüşü ortaya çıkardı. Kahkahayı patlatıp bıraktım elini. Sakallarımı sıvazlarken yanaklarımın kıpkırmızı yandığını algılayabiliyordum. “Doğru söylüyorsun,” dedim. “Yanlış anlaşılabilir etraftan.”

“Seni şikâyet edebileceğim bir yer de yok ama…”

“Beni bana şikâyet edebilirsin. Burada her şey benim.” Güzel duru beyazlığında dolaştı gözlerim bir süre. Taze kokusu burnuma dolarken onu bırakmamak uğruna her şeyi göze alabileceğimden emindim. Cadı ya da değil, yalnız olmaya tahammülüm yoktu bundan böyle.

Konuştu birden düşüncelerimi anlamış gibi: “Kuşkulanıyor musun hâlâ benden?” Cilveli bir tarz yürümüştü yüzüne. Barda bulduğum o bitip tükenmiş kızla alakası yoktu artık. Her adımda içine enerji dereleri akıyor, uyanmadan önce sahip olduğu ruh hali bir dev gibi ayağa dikiliyordu sanki.

“Hayır,” dedim kendimden emin görünmeye çalışarak.

 

12

 

Pencerenin önüne karanlık, koca bir ayı gibi çökmüştü. Kulenin üst odası sadece iki mumla aydınlanıyor, esinti, deliklerden içeri girip saçlarımıza şöyle bir sürtündükten sonra mumların alevini taciz etmeye koşturuyordu. Orada, ellerimizde şarap kadehleri oturup sohbet etmemiz, gerçekten de saçma bir görüntüydü. Daha o gün tanışmamıza rağmen birbirimize tüm duyularımızla bir ahtapot gibi sarılmıştık. Dünyada kalan son kazazedeler!

İçki kafamda akan bir dereydi. Gevşemiştim. Yıllardır tanıyormuş gibi bakıyordum ona. Çakırkeyif görünüyordu. Bazen hüzünleniyor, bazen gülüyordu kendisini zorlayarak. Kulakları havada, burnunu bir sağa bir sola döndürerek dikkatle bizi dinleyen Kurt’un boynuna elini gömmüş sevecen bir tavırla okşuyordu. Köpeğimin gevşemiş hali beynimdeki şüphelerin çoğunu alıp götürmüştü. Onun kötücül bir şeyi sezebileceğinden kuşkum yoktu. Topu topu bir ay önce doldurulmuş bir şekilde duvarda dursa da! Bu düşünceyle kıkırdadım. Yüzüme baktı kız.

“Ne oldu?”

“Her şeyin ne kadar komik olduğunu düşünüyordum.”

Düşündü bir süre. “Öyle olduğu kesin. Ama şarap ve tavuk komik değildi, bundan emin olabilirsin.”

Tarlaya adım atıp kuleye doğru yürüdüğümüz o andan bu yana, karşısına çıkan her şeye tek tek şaşırıp dursa da en büyük tepkiyi kilerimi ve içki koleksiyonumu gördüğü zaman verdiğine şahit olmuştum. “Lezzetli bulduğuna sevindim.”

“Lezzetli mi? Çok alçakgönüllü bir laf bu. Yine de daha çok, bulabilmiş olduğuma seviniyorum işin doğrusu. Umudumu tamamen kaybetmiştim artık.”

Uyandığım ilk gün geldi aklıma. Evime yaptığım ziyarette karşıma çıkan o taze yemeklerden bahsetmemeyi uygun görerek, “Kuleyi bulana kadar ben de aynı durumdaydım,” dedim.

Şarabından koca bir yudum daha aldı. Biten bardağı elinde çevirdi. Hemen uzanıp biraz daha doldurdum. “Peki, diyelim ki aylardır buradasın,” diye başladı lafa.

“Evet.”

“Diyelim ki canavar gölgeler de var.”

“Canavar olduklarını söylemedim.”

“Neyse, gölgeler de dünyanın altını üstüne getiriyorlar diyelim.”

“Bu doğru.”

“Peki bizi niye sağ bıraktılar? Neden ikimizi?”

Dışarıdaki karanlığı izledim bir süre. “Bir nedeni olmalı.”

“Öyle. Mutlaka bir nedeni olmalı. Ama ne?”

Kulaklarını dikip ona kilitlendi Kurt ve bir inilti çıkardı konuşmamıza katılmak istermiş gibi. Kız koltuğunda dönüp ona baktı bir süre.

“Merak etme, o konuşmuyor daha. Sadece yalıyor.”

Güldü kafasını sallayarak. “Daha önce doldurulmuş olduğunu söylüyorsun demek?”

“Evet.”

“Başka bir köpek olamaz mı?”

“Hayır.”

Elini savurmasından iyice kafayı bulduğu belliydi. “Bu kadar saçmalıkla bugüne kadar yaşayabildiğin için seni kutluyorum o zaman.” Alkışladı küçük elleriyle.

“Sağ ol.”

“Plakların, kitapların içeriğinin değiştirilmesine ne demeli? Çok mu şakacı yani bu güçler.”

Beni rahatsız eden o ciddi tonu ağzımdan silemeden konuştum. “Dalga geçmekte haklısın. Anlaşılır olduğunu söylemiyorum bunların. Ama hiç bu kadar güzel şeyler dinlemediğim de ortada. Kitaplar da öyle. Delice bir yaratıcılıkla oluşturulmuş hepsi. Başlangıçta saçmalık diye nitelendirdiğim her şeyin aslında beni büyülediğinin farkındayım artık. Eski dünyaya hâkim olan bitmişlikle dalga geçiyorlar belki de.”

“Aslında hiçbir zaman yaşanmamış tarihi olayların, mitolojik bulguların yer aldığı el yazmaları ne peki? Onlar ne için?”

Kıvrıldı dudaklarım. “Böyle olmalıydı…” Coşku büyüdü içimde. “Evet. Mesaj bu. Yaşanması gerekenleri yaşamadık. Sistem bizi yokoluşa getirdi.”

“Ve bu dersi bize, ikimize veriyorlar, öyle mi?”

“Bu bir tesadüf. Manyetik alan teoremi mantıksız değil. Başlangıçta gözlerinden ya da duyularından kaçtık. Şu anda da onlar için bir anlam ifade etmiyoruz. Kodları değişmiş olabilir. Yok etme tercihleri bizi kapsamıyor artık.”

“Ne dediğini anladığımı söyleyemem.”

Bir süre baktım ona. Al al olmuş yanaklarına, dudaklarına, nemlenmiş kocaman gözlerine. “Neyse boş ver. Buradayız işte. Bize sunulan neyse onu yaşamak zorundayız.”

“Daha önce de farklı değildi,” dedi kız. “Bize sunulan neyse onu yaşadık. Hiçbir şeyi değiştirme gücümüz yoktu.”

“Doğru,” dedim ona saygıyla bakarken. Binlerce insanın arasında, seçeneklerin bolluğu içinde kaybolmuşken, beni yine de bu kadar etkileyebilir miydi? Bir an gerçekten düşündüm bunu. İçki ikimize de dolanmış, her an kısalan, bizi birbirimize yaklaştıran bir ip gibiydi. “Daha iyi görünüyorsun. Seni bulduğumda aklın çok karışık gibiydi.”

Doğruldu yerinde. Hareketlerinin kesik kesikliği üstüne sinmiş neşeyi belli ediyordu. “Bu doğru, iğrenç durumdaydım. Şu anda da tam tersi. Çok saçma değil mi? Aslında çekingen biriyimdir ben. Hap almış gibiyim şimdi daha çok.” Sevimli bir ifade oturdu yüzüne. “Her şey bu öğlen oldu aslında. Seni karşımda bulduğum için belki de.”

“Buna sevindim,” dedim gerçekten de bir taraflarım kabarırken. “Benim de içimde garip bir sevinç var. Sanki kaybettiğim bir eşyayı yeniden bulmuşum gibi.” Bağrımdan kopup geldi gülüş. Köpeğime seslendim sonra, karşımdaki bir çocukmuşçasına yüksek ve abartılı bir ses tonuyla. “Ya sen Kurt… Sen kendini nasıl hissediyorsun?”

Anında dikilip pencereye koştu. Kuyruğu havaya dikilmiş halde havladı bir-iki kez. Görünmez düşmanlara yaptığı güç gösterisi oldukça komikti.

“Bence onun da keyfi yerinde,” dedim. “Burada kalman için bir mani kalmadı.”

Alttan bir bakış atıp hemen ardından içten bir kahkaha savurdu kız. “Zaten kovsan da gitmem artık.”

Gözüm koltuğun üstüne topladığı bembeyaz ayaklarına takıldı bir an ve dikkatimi zar zor koparıp aldım onlardan. Kız Kulesi’nin üstünde, bulutların arasından ilahi bir şekilde süzülen ay ışığına baktım. Başımı nereye çevirirsem çevireyim pamuktan farksız duruyorlardı ayaklar önümde. Yutkunup konuşmaya devam ettim. “Ciddiyim ben. Bu yapının bir şekilde güvenli olduğunu düşünüyorum. İkimize de fazlasıyla yeter de artar.”

“Tamam, teklifin için sağ ol, düşünmeme gerek yok, kabul ediyorum.”

Kadehimi öne uzattım. Çarpıştılar çınlamalarını odaya salarak. “O halde hiç anlamadıkları bir dünyada, dımdızlak kalmış iki kazazedeye içiyorum.”

“O iki kazazedenin mutluluğuna,” dedi o da ve boğazlarımızdan kayıp gitti şarap.

Ayağa kalktım. “Şimdi güzel bir müzik koymalı. Daha sıkı bir kutlama gerekiyor bence.”

“Sana bir şeyi itiraf etmem gerekiyor ama…” dedi bir anda ve ben tam kapağa yönelmişken merak içinde durdum.

“Neymiş?”

“Mutlu olmamın ya da mutlu insanı oynamamın falan bir şeyi değiştireceğini zannetmiyorum. İçimdeki huzursuzluk geçmiyor bir türlü. Beni yine çağıracaklarını hissedebiliyorum. Biliyorum bunu.”

“Yanlışın var,” deyip döndüm ve delikten merdivene atladım. “Hiçbir şey olmayacak. Kimse seni buradan alamaz!”

Fakat ara bölümden mutfağa, oradan da müzik odasına ulaştığımda artık bu yargı o kadar da inandırıcı gelmiyordu bana. İğneyi plağın üstüne hızla yerleştirip neredeyse depar atarak yukarı fırladım. Kapaktan başımı çıkardığımda birden Kurt’u buldum karşımda ve o muhteşem dil darbesinden kaçmam mümkün olmadı. Kızın kıkırdaması da hemen ardından ulaştı kulağıma. Dışarı atlayıp sırıttım ben de. Korkuların canını cehenneme gönderecek bir küfür patlattım içimden. Oradaydı o ve hiçbir zaman da yok olmayacaktı. Beraberdik artık.

“Nasıl buldun?”

“Kim bunlar?”

Asau Deven diye bir grup. Kim bilir hangi ülkeden. Nereli oldukları anlaşılmıyor kapaktan.”

“Çok ilginç. Folk gibi. Yumuşak. Ama aynı zamanda garip bir kaos da var şarkının içinde. Tüyler ürpertici bence bu bölüm. Kızın sesi yüzünden herhalde.”

“Plakların genelinde aynı hava var,” derken oturdum koltuğa. “Bir şeyler anlatmaya çalıştıklarını düşünüyorum.”

“Bu dili hiç duymadım.”

“Ben de. Belki de hiçbir ırka ait değildir.”

Sustuk bir süre. Gözünü kapadı ve müziği dinlemeye verdi kendini. Kurt benim hemen önümde, bir post gibi serilmiş, derin derin nefes alıyordu. Kulenin de soluk aldığını biliyordum… Genişlediğini ve arada sırada kendini saldığını… Bazen ruh haline bağlı olarak gerildiğini. Ama her türlü endişeyi bırakıp uykuya dalmıştı o da. Bize kulak kabartmayı bırakmıştı.

Aynı anda döndük birbirimize. Gözlerimiz kilitlenince dudakları kıvrıldı.

“Çok güzelsin,” dedim birden. “Bu çok saçma. Hiç senin kadar güzel birini görmemiştim.”

“Teşekkür ederim ama nesi saçma bunun?”

“Dünyada kalan tek kızın bu kadar güzel olması iki milyarda bir ihtimal olmalı. Bu kadar şanslı değilimdir genelde.”

“Reklamcı lafları bunlar.”

Kaldım hafif bozularak. Elimdeki kadehe baktım önce. Sonra yine bakışlarımı ona çevirdim.

Şarabını tadarken gözleri muzipçe parladı. “Sen de hiç fena sayılmazsın.”

Bir kahkaha yükseldi karnımda bir yerlerden. Ama tuttum kendimi.

“Hadi ama şaka yaptım.”

“Sana fazla koz vermişim.”

Utanmışçasına eğdi başını.

“Nefret ederdim reklamcılıktan,” dedim kafamı sallayarak. “İşte bunu çok iyi hatırlıyorum.”

Nazikçe güldü.

Kulaklarıma kadar yayıldı dudaklarım. Konuşacak bir şey gelmedi ama aklıma. Onu izlemenin keyfini çıkararak oturdum bir süre. O da bana bakıyordu doğruca. Yüzünde o tatlı ışıltı asılı dursa da aklından hâlâ kötü şeylerin geçtiğini anlayabiliyordum. “Hiçbir şey olmayacak. Burada seni hiçbir şey rahatsız edemez, güven bana,” dedim ve o an bu cümlenin hiç de yeri olmadığını anladım. Tam da eğlenirken.

İfadesi değişti biraz. Karanlık bir şeyler yerleşti sanki birden içine. Konuşacak gibi olsa da hemen vazgeçti. Zorlama bir gülüş oturdu sonra dudaklarına. “Planın ne peki Serdar? Gölgeler seni alana kadar burada mutlu olmaya mı çalışacaksın? Bir insan bu belirsizlikle, bu korkuyla yaşamayı başarabilir mi? Martılar ne zaman çıldıracak, bu kule hangi gün çökecek, yok olup gidecek miyiz bir gün?”

“Normal hayatta da öyleydi. Her an bir trafik kazasında cartayı çekmeyeceğini, günlük stresin kalbine keskin bir darbe indirmeyeceğini söyleyebilir miydin? Hastaneye de öyle düştüm ben. Bir anda bitiverdi işim.”

“Hiç de öyle görünmüyorsun şimdi.”

“Evet, o da garip. Delikanlılığımda nasılsam öyle hissediyorum şimdi. On yıldır bileklerimin canına okuyan ağrılar da yok. Bunların bir anlamı olmalı. Bir şans sunuldu bize.”

Sinirli bir gülüş sıyrıldı dudaklarından.

“Yani burada yaşayıp Adem’le Havva’yı oynayacağız, öyle mi?”

“Neden olmasın?”

“Hangimiz Havva olacağız peki?”

Ondan beklemediğim bu ani şakalarla her zamanki gibi afallayarak baktım bir an. “Adem kontenjanı dolu,” dedim sonra.

“O zaman fazla bir seçeneğim yok.”

“Yok.”

Ayağa kalktı. Eteğini düzeltip kumral saçlarını savurarak yanımdan geçti. Hafif çakırkeyif, yalpalıyordu. Kurt’u peşine takmıştı. Balkonun kapısını açınca sert hava içeri daldı uluyarak.

Bedenimi kavrayan soğuğa küçük bir önlemdi mideme gönderdiğim içki. Sıkılmıştım ama şaraptan. Çay çekiyordu aslında canım. O tarafa döndüm yavaşça. Dışarıdaydı artık. Rüzgâr onu didiklerken uçup gidecek bir gecelikmiş gibi görünüyordu. Kalkıp yanına yürüdüm. Topkapı Sarayı’nın ışıkları açıktı yine. Ayakta kalmış bazı binaların da. Elektrik idaresi aynı ciddiyetle işine devam ediyordu. Yanına iyice sokulup tırabzana dayandım. “Sen niye düştün hastaneye?”

“Hatırlamıyorum. Ama görüyorsun, ben de oldukça sağlıklıyım şu an.”

“Görüyorum.”

Bana doğru döndü yavaşça. Belini tutmaya çalışsam ellerimin arasında eriyecekti sanki, öylesine ince görünüyordu ki. Onu öpmek istediğimi biliyordum. Bunun için delirdiğimi itiraf ettim kendime. Vücudundan yayılan kokunun rüzgârla dağılıp gidişi kahrediyordu o sırada beni.

Birden sordu: “Buradan aşağı atlasam şimdi… Çok mu üzülürsün?”

“Evet,” dedim temkinli bir şekilde. Onu tutabileceğimi biliyordum. İzin vermezdim buna. Ama ne zamana kadar. “Çok üzülürüm.” Panikten havadaydı tüm tüylerim.

“Atlamam o zaman.”

“Buna sevindim.”

Öylesine sevimli bir ifade vardı ki artık yüzünde, ben de gevşedim ayak uydurup. Tedirginlik uçup gitti bir gece kuşuna dönüşerek. Yaklaştım biraz. Bir adım bile değil. Ama yine de çok yakındık.

“Yarın ne yapacağız?” diye sordu. “Çiftçilikle ilgili bir kitap alsaydın bari bir kitapçıdan.”

“Gerek yok, kendileri büyüyorlar.”

“Bana ev işleri mi düşecek peki?”

“Ne istersen onu yapacaksın.”

“Ataerkil düzeni değiştirmek lazım. Avcılığı ben üstleneyim.”

“Nasıl uygun görüyorsan.”

“Kaç çocuk yapacağız peki?”

“En az on.”

“Hımmm…” derken denize doğru çevirdi başını. “Az değil mi?”

“Yetmezse daha da yaparız.”

“Evli falan değildin değil mi daha önce?”

“Hayır.”

Dudaklarının kıpırtısına takılıp kalmıştı gözlerim.

“Sorun yok o zaman.”

“Evet, hiçbir sorun yok.”

Deldi geçti bakışlarındaki anlam.

“Ya aşk ne olacak?”

Kıvrıldı dudaklarım. “Şu an yanımızda dolanıyor.”

“Biraz fazla iddialı değil mi bu?”

“Hayır.”

Aramızdaki mesafe on santime inmişti. Nefesi esintiyi yenmişti. Küçük küçük yüzüme vurup okşuyordu beni.

“Merak ediyorum. Seviyor muydum acaba erkek arkadaşımı? Hiçbir şey hissetmemem çok garip şu anda.”

Değişik bir darbeydi bu. Fiziksel bir şey olsa, içeri uçup duvara çarpmam işten bile değildi. “Önceki hayatımda benim de bir kız arkadaşım vardı. İlk uyandığımda hatırlayamamıştım. Aldattığından eminim şimdi beni.”

Bir süre durduk karşılıklı. Sadece rüzgâr değil başka şeyler de doluştu aramıza.

“Biraz daha bir şeyler içmek istiyorum,” dedi birden. Gözlerinde garip pırıltılar oynaşıyordu. Yabani bir şeyler. Tam olarak algılayamıyordum içinde dönen anlamları.

“Tamam. Ne getireyim?”

“Şarap.”

Güldüm. “Çay da yapabilirim.”

Bir an düşündü. “Tamam.”

“Nasıl istiyorsan. İçkiye de devam edebiliriz.”

“Fark etmez. Sen karar ver.”

Kırpıştırdı gözlerini benim bir şeyler daha söyleyeceğimi zannederek. Sonra boğuk bir ses tonuyla yavaşça sordu: “Bir şey mi söylemeye çalışıyorsun?”

Uzanıp öptüm onu. Geri çekildim. Yanaklarım yanlarında radyatörler varmışçasına yanıyordu artık. Etraf karanlığa gömülürken o pırıltılarla dolmuştu. Ne düşündüğünü anlayamıyordum. Dudaklarıma sürülmüş bir karamelaya benziyordu geride kalan nem. Bir şeyler daha yapman lazım, diye bağırıyordu içimden bir şeyler. Başım, geri zekâlı ergenlik zamanlarımdaki o tatsız hisle dönüp duruyordu.

“Karar verdim. Şarap içelim,” dedi ansızın.

Döndüm usulca. Bir-iki adım attım kapağa doğru. Başımı geriye çevirmeden, “Hemen geliyorum,” dedim.

Bir şey söylemedi.

Oraya bir-iki şişe zulalamayıp ikide bir aşağı inmek zorunda kaldığım için kızmakla meşguldüm bir yandan kendime.

“Peynir de ister misin?”

“Olur.”

Basamaklar ayağımın altından kayıp giderken sarkacın hafif yana yattığını gördüm. Sanki bir gemideydik. Eğimin mimarlık ölçümleriyle ortaya dökülecek somut bir karşılığı yoktu. Kule diplerden aldığı enerjiyle dünyadaki bazı güçlerin dengesini yansıtıyor olmalıydı. Mutfağa daldım. Kafamın karıştığını, kendimi çaydanlığı yıkarken bulunca anladım. Kilere yürüyüp koca bir kalıp kaşarla bir adet Kalecik Karası çıkardım dışarı. Peynirleri eşit aralıklarla kesip tabağa dizdim. Tirbuşonu mantara gömüp dışarı çektim. Flop sesi müziğin sustuğu bir aralıkta hoş bir şekilde sekti taş duvarlarda. Güldüm. Hâlâ ortaokullu küçük bir çocuk gibi titriyordu dizlerim. Kumral saçları her yanda dalgalanıyor, beni bir an evvel yanına çağırıyordu. Bense korkuyordum bundan. Yaşanacak bir terslik her şeyi çıkmaza sokabilirdi. Sordum kendime: Ne oluyor sana Serdar? Kaybettiğin her şeyin faturasını bu kıza mı keseceksin? Kendini aldatmayı bırak!

O an patladı bir ses. Haykırış değildi tam olarak. Hayvani bir böğürme. Yoğun bir iniltiyi de andırıyor ve kesintisiz bir şekilde sürüyordu. Kurt’un tehditkâr hırıltısı daha düşük bir tonda yükseliyordu arkadan. Kaydı elimden şişe. Yerde patlayıp ayaklarımın çevresini kırmızı damlalarla kapladı. Koştum hemen. Üçer dörder atlayarak çıkıyordum basamakları. Taş kalıplar başımın yanından film şeridi gibi geçiyordu. Hâlâ duyuyordum bağırışı. Ağlama sesi de karışıyordu araya ve Kurt deli gibi havlıyordu artık. Sarkaç sallanıyordu büyük bir daire çizerek. Açık duruyordu kapak. Mumlar sönmüş, görüntüler yerini belirsizliğe bırakmıştı. Tüylerim tamamıyla havadaydı. Korkmak aklıma bile gelmiyordu ama. Hayır kelimesi bir kuş sürüsü gibi uçuşuyordu beynimde. Korkunç bir şeyler oluyordu, anlayabiliyordum bunu. Onu kaybetmek istemiyordum.

Bağırarak fırladım odanın içine. Yandı ışık. Yerde gördüm kızı. Tamamen dağılmıştı. Saçları kabarmış, ayakları iki yana açılmış savruluyordu oradan oraya. Elleriyle havayı tutmak istermişçesine çırpınıyordu bir yandan. Kurt hemen bacaklarının yanında, ileri geri kesik hareketler yaparak hırlıyordu bir şeylere. O an fark ettim ortamdaki doğal dışı hareketi. Yerde kayıyordu kız. Bir güç! Çekiyordu onu! Ve ansızın savrulup atıldı duvara doğru. Yarım metre kadar yuvarlanıp yatağın kenarına çarptı. Sonra tutuldu yine. Ne olduğunu göremiyor, dehşet içinde yaklaşmaya devam ediyordum. Saçları havaya kalktı. Bir şey çekiyordu onu. Atıldım öne. İki büyük adımda vardım yanına ve yakaladım belinden. Sarılıp çekince aşağı kondu birden. Hiç beklemedim. Büyük bir güçle döndürdüm vücudunu. Sırtımı gücün durduğunu sandığım yerle kızın arasına perde edip kapandım üstüne. Bekledim. Darbe gelmedi. Sustu birden Kurt. Kalbinin bir kuş gibi attığını hissedebiliyordum kızın. “Hayır, hayır, lütfen,” diye sayıklıyordu hiç durmadan.

“Geçti,” dedim. “Yok bir şey. Geçti artık.” Saniyeler boyu öylece kaldık. Müziğin de sustuğunu algıladım ve ortamı ele geçiren yoğun sessizliği neredeyse somut olarak hissettim. Korkuyordum şimdi. Hem de deliler gibi. Onu koruma dürtüm ağır basmasa kapağı kilitleyip aşağı kaçmam işten bile değildi. Kollarımın arasında titriyor, yalvarıyordu onu bırakmamam için ve ben yanında olduğumu tekrarlıyordum hiç durmadan. Elektrikler arada bir gidecek gibi olup sonra yeniden geliyordu. Kurt’un beni paçamdan yatağa doğru çekiştirdiğini algıladım o an ve karşı koymadım buna. Kızı taşıyıp oraya yatırdım.

Korkuyla bağırdı elini uzatarak. “Bırakma beni.”

“Buradayım, bırakmıyorum.”

Sızlanmasını takmadan koşup kapağı kapadım ve üstüne komodini yerleştirdim. Balkon kapısını kilitlerken çabamın ne kadar komik göründüğü umrumda bile değildi. İçeri girebileceğini bilmem bir şeyi değiştirmezdi. Bu önlemleri, bir şekilde, rahatlamak adına alıyordum. Tüfeği kapıp yatağın kenarına yerleştirerek kızın yanına uzandım. Sarıldım yine. Sustu hemen. İnlemeyi kesti. Birkaç dakika sadece nefeslerimiz asılı kaldı havada.

“Özür dilerim.”

“Geçti,” dedim. “Korkma artık. Ben yanındayım.”

Rüzgâr sanki bir süre mola verip yine başlamıştı esmeye. Camlar titriyordu ruh halimizi paylaşmak istiyormuş gibi.

“Özür dilerim,” dedi yine. “Onları buraya getirmek istemedim.”

“Onlar her yerdeler,” dedim. “Kaçamazsın. Tek yapacağın korkmamak. Güçlü olmak. Alamayacaklar seni.”

“Korkuyorum,” dedi ve ağlamaya başladı hıçkırıklara boğularak. “Çok korkuyorum. Elimde değil.”

Sarıldım sımsıkı. “Uyu hadi,” dedim. “Uyu. Sabah kendini daha iyi hissedeceksin.”

Büzüştü iyice ve elimi tuttu. Tek vücut olmuştuk. Nefeslerimizi karıştırıyordum bazen. Başımda boktan düşünceler uçuşup duruyor ve onları kovmak için aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Konuşmadı bir daha. Ben de öyle. İkide bir kafamı çevirip balkona bakmaktan başka bir şey yapmayarak yatağa gömüldüm her saniye. Kurt da ayaklarımın hemen önüne tünemiş, başını patisinin üstüne yaslamış bana bakıyordu alttan.

Sonra yok olup gitti her şey. Bir anda. Karanlığa düştüm. Bakındım etrafa ve hiçbir şey göremedim. Sadece rüzgâr esiyordu ve garip bir ses geliyordu üstümde bir yerden. Kaldırdım aniden kafamı ve gülen birini gördüm delikte. İğrenç bir surat!

Açıldı gözlerim. Hiçbir şey hatırlayamadım. Boktan bir tat dolanıyordu ağzımın içinde. Ona yapışmıştım sımsıkı. Yorganın altında alev gibi yanıyordu vücutlarımız. Solukları derin derindi. Pandispanya kokuları yayıyordu derisi. Saçlarının yumuşaklığı kolumun üstüne konmuştu. Gece yarısı olmalıydı. Çınar ağacının dalları balkonun tırabzanına vuruyordu ritmik bir şekilde. Hafifçe inledi kız. Yana döndü biraz. Kalçası kasıklarıma oturdu. Sertleşmiş olduğumu böylece fark ettim. Ve yarım yıla yakındır seks yapmadığım da ilk kez o zaman aklıma düştü. Uzun bir süreydi bu. Hem de çok uzun. Mastürbasyon bile gelmemişti aklıma. Başıma çöreklenen yangını önemsememeye çalışmaktan başka bir çarem yoktu. Yavaşça çektim kolumu. Yatağa sırtüstü yerleşip gözlerimi tavana diktim. Akşam yaşananları düşündüm ve oldukça uzak geldi her şey bir anda. Tehlike fikri komik ve çocukça bir olasılıktı sanki. Bir inilti daha yükseldi kızın ufacık ağzından. Uykusunda küçük bir köpek gibi sızlanması ona şirinlikten başka bir şey katmıyordu. Döndü homurdanarak. Kolu aranıp buldu vücudumu. Dolanıverdi dalları kısa bir sarmaşık gibi. Yeniden derin nefeslerle sarmalandı her yanım. Harika bir his olduğunu düşündüm onunla bir arada olmanın. Bir gün önce tanışmamız umrumda bile değildi. Aklımın, bedenimin, ruhumun her zerresiyle algılıyordum aramızdaki uyumu. Kolumu başının altından geçirip koltuk altıma kayışını duyumsadım büyük bir zevkle. Saçlarının arasına sokulup kokusunu koca bir solukta içime çektim. Kurt’un ayağa dikilmiş bana baktığını gördüm o an. “Uyu sen,” dedim gülerek. “Yok bir şey.” Çok geçmeden üstüme çöreklendiğini hissettim uykunun. Saatin iki falan olduğunu düşündüm.

Gözlerim açıldı birden. Ne ara kapanmıştı ki? Hâlâ karanlıktı gökyüzü. Allak bullak olmuştum. Şaşkındım ve ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Parmakları üstümdeydi. Aletimi okşuyordu yumuşacık. Dudakları göğsümle kolumun bitiştiği yere gömülmüştü, saklanmak istiyormuş gibi. Nefesi ağır ağır içime süzülüp tutuşturuyordu duygularımı. Başımı eğip yüzüne bakmaya çalıştım. Gözlerinin açık olup olmadığını anlayamadım o açıdan. “Uyanık mısın?” diye sordum dayanamayıp.

“Evet,” dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle. Mengeneye kapılmıştı sanki boğazı.

Koltuk altlarından tutup çektim onu. Kolayca kayıp önümde durdu. Yüzüne baktım bir an. Ay oraya oturmuş beni izliyordu sanki. Kıpkırmızı, bir kalp gibi atıyordu dudakları. Utanç vardı bakışlarında. Teslimiyet ve kararsız bir pişmanlık.

“İstiyorsun değil mi?” diye sordu ağlamaya hazırlanan bir çocuk gibi.

Bütün gece arkasında dimdik yatışımı mı kastediyordu? Bir iyilik miydi peşinde olduğu? “İstiyorum,” dedim.

“Beni üzmeyeceğini söyle. Lütfen…”

Yanakları ellerimin arasındaydı artık. “Hayır,” dedim. “Asla!” Öptüm onu kendime çekip. Sonra bir kez daha. Vücudunu yavaşça yana kaydırır kaydırmaz da üstünde buldum kendimi. Delice bir ihtiras bedenimin içine sızmış, kalp taklidi yapıyordu. Dudaklarının yumuşaklığından kayıp gittim birden. Eteğini sıyıran, iç çamaşırını alelacele söküp atan ben değildim artık. Yukarıdan izliyordum olan biteni. Gözlerini sıkıca kapayışını, parmaklarını çarşafa geçirişini görüyordum. Ve geri geldim yine. Başımı arkaya atıp yüzüne baktım. İçindeydim. Beyninin içinde zonkluyor, atıyordu organım. Görüyordum bunu. Sevmek istiyordu beni. Kalbinden kopan o hüzünlü haykırışı da duyabiliyordum. Saçlarını kavradım ve yüklendim üstüne. Gücü hissettim vücudumda. Bağırdı. Zevk ve acı iç içeydi sesinde. Belime sıkıca yapıştı. Gidebildiği kadar geriye gitti başı. Boynunu öptüm. Ve ısırdım. Sarıldım ardından ve şefkat geri geldi ansızın. “Seni seviyorum,” dedim nefes nefese. Bir karşılık vermedi. Küçük küçük inlemeye devam ediyordu. “Seni seviyorum,” dedim tekrar ve boşaldım.

Göz kapaklarım açılır açılmaz üstüme saldırdı parlak ışık. Elimi yüzümün önüne getirip sırtüstü döndüm. Sabahın umudu neşeli kelebekler gibi uçuşuyordu tepemde. Bir an, gece yaşadıklarımın garip bir rüya olabileceği geldi aklıma. Tam bunu düşünürken fark ettim çıplak olduğumu. Elimi yana götürdüm ve boşluğa düştüm onunla birlikte. Panik içinde dönerken yatakta yalnız olduğumu çoktan anlamıştım. Doğrulup yataktan aşağı attım kendimi. Nedense seslenmeyi, bağırmayı falan düşünmeden balkona koştum. Tarlaları ve bir zamanlar yollarla ya da apartmanlarla dolu olan çorak toprakları taradım telaş içinde. “Beni bırakıp gidemez,” diye sayıklayarak içeri daldım. Kafamda yüzlerce şey uçuşuyor, sağlıklı bir şekilde düşünmemi engelliyordu. Merdivende buldum kendimi birden. Gölgeler geldi aklıma. Almışlardı onu! Her yanımdan terlerin boşaldığını hissedebiliyordum. Çıldıracak gibiydim. Taşa şaplaklar vurarak paldır küldür beni aşağı taşıdı ayaklarım. Mutfağa daldım ve onu buldum birden karşımda. Biri beni elbise askısına geçirmiş gibi sallandım kaldım öylece. Elinde tava bana doğru döndü ve en az benim kadar şaşkın bir halde ansızın gülmeye başladı. Allak bullak olmuş yüzüme sevimli bir mimik yerleştirmeyi başaramadan aşağı indirdim kafamı. Tabii ya! Çıplaktım!

 

Sarıldım ona. Rüzgâr denizden yosunun o nostalji dolu kokusunu taşıyıp suratlarımıza çarpıyordu. Kollarımın arasında, birazcık daha sıksam şekli bozulacak bir pamuk helva gibi duruyordu kız. Dönüverdi birden, sanki ona yapışmamışım gibi. Yüz yüze durduk, dudaklarımızın gevşeyip kıvrılmasına mani olamadan.

“Mutlu olmaya çalışacağız, yapacağımız tek şey bu,” dedi hafif bağırarak. Saçları yüzündeki neşeli gülüşü kapamak istiyormuşçasına aramıza daldı. Çekti incecik parmaklarıyla. “Bu o kadar da zor görünmüyor artık bana.” Uzanıp yanağıma bir öpücük kondurdu ve utangaç bir şekilde hızla çeviriverdi yine bedenini.

Kendime çektim onu. İyice sıktım. Şekli falan bozulmadı. Burnumu saçlarına gömdüm sonra. Geçmişte kalmış bir şeyleri hatırlatıyordu bana kokusu. Her seferinde bir sıcaklık doluyordu içime ve hoş bir his, keyifli bir anıymış gibi yerleşiveriyordu aklıma.

“Bak,” diye bağırdı ellerini çırparak. Kollarımdan kurtulup kıyıya doğru koştu. “Gemi!”

Yürüdüm yavaşça peşinden.

“Hadi el sallayalım.”

Kurt kafasını eğmiş inleyerek bir bana bir ona bakıyordu şimdi merakla.

Tam yanında durdum ve bu dejavu’nun içinde elimi kaldırıp koyunlara doğru ağır ağır sallarken kendimi hiç de aptalmış gibi hissetmedim.

 

Saatlerdir yürüyorduk el ele. Yollar ayaklarımızın altından bir düşteymişçesine akıyor, yorgunluk vermiyordu. Susuyorduk çoğunlukla. Geçmişimiz, anılarımız değerini yitirmişti. Şimdi ise daha yaşanmamış gibiydi. Tarih durmuş bizi izliyordu sanki. Arada bir, büyük bir açlıkla parmağını daha önce farkına varmadığı bir şeye yöneltiyordu o. Haliç’e üst üste yığılmış yüzlerce gemiye mesela. Betonların içinden fışkırmış, rıhtımı vişneçürüğüne boyamış lalelere. Surların üzerine ustaca yerleştirilmiş koca bir denizaltıya. Mısır Çarşısı’nın duvarına sırtını yaslamış bir dilenci gibi dinlenen file. Sarayburnu önünden başlayarak kilometrelerce uzanan içi boş mezarlıklara ve bembeyaz mermerden mezar taşlarına…

 

Küçücük pembe bulutlar gökyüzünde Japon balıkları gibi dolanıyorlardı. Rüzgâr Marmara açıklarına çekilmiş saygıyla izliyordu bizi. Kurt, Sepetçiler Kasrı’na gelmeden, ortalıkta dolaşan bir tavuk sürüsünün peşine takılıp yok olmuştu ortadan. Cankurtaran’dan ağır ağır tırmanıyorduk yukarı. Arnavut kaldırımlarını ayaklarımızın altında hissetmek hoş bir duyguydu. Tıkırtılarımız geriden geliyordu gölgelerimizle beraber.

“İleride evlenmek istedik diyelim…” dedi bana bakıp.

Kafamı salladım gülerek. “Eee?”

“Nasıl yapacağız bunu? Ne nikâh memuru var ne imam.” Bana baktı muzip bir tavırla. “Ciddi bir sorun değil mi sence de bu?”

Karga geldi birden aklıma ama sustum. Onun bu işi yapabileceğini düşünmüştüm ciddi ciddi. “Ben açıkçası evlenmekten değil özgür yaşamaktan yanayım.”

Güldü saçlarını savurarak. “Doğru,” dedi sonra. “İnsan bu devirde sürprizlere kendisini kapatmamalı.”

Meydana çıktık. Çalılar ayaklarımıza dolanıp tozlar paçalarımızı yalarken yürüdük ağır ağır.

“Erken dönelim,” dedi o. “Karanlık bastığında burada olmak istemiyorum. Tüylerim ürperiyor düşündükçe.”

“Merak etme,” derken Ayasofya’yı gösterdim parmağımla. “Bazen oraya gidiyorum.” Düşündüm bir an. “Komik ama içeride çok rahat hissediyorum kendimi. Döneriz biraz kalıp.”

Kafasını salladı şüpheci bir tavırla. Pek de sıcak gelmemiş gibiydi ona bu teklifim.

“Sana bir şey olursa ben de yaşamam artık,” dedim ansızın. Buz gibi olduğunu hissediyordum suratımın. Pişman olmuştum. Bu kasvetli konudan bir an önce uzaklaşmam gerektiğini bilsem de bir şey yapamadım. “Bunu bilmeni istedim sadece,” diye ekledim acemice.

Bana sarıldı hemen. Kafasını omzuma yasladı. “Ben de yaşayamam!” Ciddi olduğunu belli eden karanlık bir ton vardı sesinde.

O an üstümüzden uçup gittiğini algıladım huzursuzluğun. Birbirimize ait olma fikri ikimizin de hoşuna gitmişti muhakkak. “Yüzyıllardır tanışıyoruz gibiyiz,” dedim. “Bu sana da garip gelmiyor mu?”

“Belki de tanışıyoruzdur,” dedi alaycı bir sırıtışla.

“Belki de,” derken temiz havayı bir körük gibi çektim ciğerlerime. “Belki biri çıkar birden ve ‘siz kardeşsiniz!’ diye bağırır.”

“O çıkan kişi erkekse sen yalnız kalırsın, kızsa ben.”

“Doğru.”

Ayasofya’nın ince uzun bahçesinde yürüdük. Hava ne soğuktu ne ılık. Bazen yine de üşüyordu insan.

“Beni bir cami yerine alışverişe de götürebilirdin,” dedi tatlı bir gülüşle. “Bu elbiseden nefret ediyorum artık.”

“Bence sana çok yakışıyor.”

“Paran yoksa söyleyebilirsin, anlarım.”

Dokuz tonozlu giriş bölümünden geçerken gülüşüm başka bir şeye dönüştü. Sesim yabancılaştı kendime. Önce iç nartekse, oradan da tavan mozaiklerini hayranlıkla izleyerek ana salona geçtik. Birden yankılarla boğuldu sesler. Geniş salon loşluğuyla önümüze serilirken tanrıların gözleri üstümüze çevrildi. Cebrail de imparator kapısının üstündeki madalyondan onlara katılmış dikkatle bizi izliyordu. Camların mozaiklerinden zorlukla geçen renkli ışıklar boyayıvermişti her yanımızı.

“İşte geldik,” dedim.

“Bomboş burası,” dedi ve kelimeleri duvarlarda sekip dolaşmaya başladı salonu.

Kafamı sallarken ben de etrafa bakınıyordum. Bir şey, müezzin mahfilini, halıları, restorasyon iskelelerini, 1. Mahmut Kütüphanesi olarak bilinen odayı, düşünülebilecek her şeyi alıp götürmüş, içeride dalgalı mermer duvarlar ve işlemeli sütunlardan başka hiçbir şey bırakmamıştı. “İkimizi yalnız bırakmak istemişler.”

“Bilmiyorum,” dedi durup. “Pek tekin gelmedi bana burası.”

“Gel,” dedim elinden tutarak. “Biraz oturacağız sadece.”

“Çıkalım,” dedi zayıf bir sesle.

“Hadi ama,” dedim ilerlemeye çalışarak.

Birden döndü öfkeyle. “Ne yapmak istiyorsun?” Çekti elini sert bir hareketle.

İçinde paranoyak bir bulutun patlamaya hazırlandığını anladım ona bakar bakmaz. Hayret içindeydim. “Hiçbir şey,” dedim. “Ne zannediyorsun ki?”

“Sevmedim burayı.” Üstüne basa basa yineledi isteğini. “Gitmek istiyorum!”

“Tamam,” dedim anlayışlı bir ses tonuyla onu yatıştırmaya gayret ederek. “Çıkarız o zaman.”

Güldü birden biri. Yankılarla döndü çevremizde kahkaha. Dehşet içinde her yana bakınmaya çalışırken bir yandan da kızı tutmuş arkama doğru çekiştiriyordum. “Kim o?” diye bağırdım. Ayaklarım tir tir titriyordu artık. Mideme iğrenç bir ağrı çökmüştü. Yere yığılmamak için insanüstü bir çaba sergiliyordum.

“Daha ilk günden kavga etmeye başladınız,” dedi ses ve kızın beni tüm gücüyle dışarı yönlendirmeye uğraştığını o an kavradım. “Kaçalım,” diye sayıklıyordu yalvarırcasına.

Birden gördüm onu. Yirmi metre kadar üstümüzde, camlardan birinin önüne yerleşmiş kıkırdamaya devam ediyordu karga. Kurumuş boğazımla dikilip ona baktım öfkeyle. Harap olmuş sinirlerimi toparlama gayretiyle bir küfür savurdum.

“Nasılsın Serdar?” dedi karga. Hafifçe oynattı sonra kafasını. Tırnaklarını koluma geçirmiş, üstüme tırmanacakmışçasına vücudunu bana doğru bastıran kıza bakıyordu şimdi. “Ya sen isimsiz ve anısız kız?”

“Karga!” dedi kız dudakları titreyerek.

“Ne istiyorsun?” diye bağırdım. “Aylardır tek bir kelime etmedin. Şimdi mi geldi aklına konuşmak!”

Kırpıştı gözleri. Kanatlarını kaldırıp geriniyormuşçasına bir hareket yaparak tekrar yerine yerleştirdi. “Daha önce konuşacak bir şey yoktu,” dedi cırtlak sesiyle. “Çünkü sen bir şey anlayacak durumda değildin. Ama artık iş ciddi. Sizi uyarmaya geldim. Evet. Seni ve Pelin’i.”

Kıza döndüm hemen. Ağzı kocaman açılmış halde, bayılacakmışçasına gözlerini kırpıştırırken buldum onu. Allak bullak görünüyordu. “Pelin,” diye mırıldanıyordu dudaklarını küçücük oynatarak.

“Adın bu,” dedi karga bir kez daha o iğrenç gülüşünü patlatarak. “Gerisini zaten kendin bulacaksın.”

“Ciddi olan ne?” diye bağırdım ben. Sinirden çıldıracak gibiydim. Pis bir şeylerin eşiğinde olduğumuzu düşünmekten nefret ediyordum artık. “Söyle çabuk.”

“Hayal kurmayın!”

Nefesimizi tutarak bekledik ikimiz de.

“Daha söylenecek çok şey var ama gereksiz. Hayal kurmayın. Bu dünyayı paylaşarak imkânsız bir şeyi başardınız. Ama zaman daha gelmedi. Sorunlarınızı buraya taşıyamazsınız.” Kanatlarını çırparak iki metre kadar yanındaki bir çıkıntıya sıçradı bir anda. “Hayal kurmayı bırakın.”

Çevrede fırlatacak bir şeyler bulsam kafasını patlatmaya hazırdım. Sinirim burnumdan gözlerimden dışarı fışkırıyor, ellerim zangır zangır titriyordu. “Seni lanet olası hayvan!” diye bağırdım.

Sarıldı kız bana korkuyla.

Güldü karga. “Sinirlenerek hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini hâlâ anlayamadın mı Serdar?” diye sordu. “Felç geçirmek yetmedi mi?” Havalanıp üstümüzde dönerken sözlerine devam etti. “Cilveleşmelerinizi izlemek güzeldi. Ama kader bu! Aşktan anlamıyor.” Yükseldi hızla kubbenin tepesine. Konduğu yerde zıplayıp bize doğru döndü. “Vedalaşmak için zamanınız var daha. Bunun zevkini çıkarın. Tek istediğim, çocuklar gibi hayal kurmamanız! İnanın içim parçalanıyor.”

“Seni piç! Seni adi yaratık!”

“Ha ha ha!” Kahkahasını geride bırakırken bir çatlağa dalıp yok oldu ortalıktan.

Ona tehditler savurarak koşarken birden aklıma düştü korku. Hızla arkama döndüm. Kızın yere çöktüğünü fark ettim. Büründüğü pozisyonu görünce tüylerim diken diken oldu. Yanına gittim hemen. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kolundan tutup ayağa kaldırdım onu. Sarıldım sıkıca. Öptüm sonra dudaklarından, yanaklarından, boynundan. Sıktım bir daha kollarımın arasında. Gözyaşlarını sildim ardından. “Yalan söylüyor,” dedim. “İnanma ona.” Bir kargayı suçlamak öylesine komikti ki buna daha fazla devam edemedim. “Yanındayım ben,” dedim. “Hiçbir şey olmayacak. Seni alamazlar benden.”

“Duyuyorum onları,” diye inledi o. “Duyuyorum. Beni çağırıyorlar.”

“Hayır,” dedim paniğe kapılarak. “Öyle sanıyorsun. Şu boktan karga yüzünden.” Fakat kendim de inanmıyordum ağzımdan çıkan sözlere. Hızla kucağıma aldım onu ve koşmaya başladım. Ağırlığını hissetmiyordum bile. Tüylerim peşimizden şeytanlar koşturuyormuşçasına ayağa dikilmişti. Cebrail gülüyordu sanki. Koridor ayak seslerinden bir koroyla karşıladı bizi. İçlerinden geçip gittim ve meydana kadar hiç durmadım. Aşağı inen raylara baktım. Eksenimde dönerken başımı yukarı kaldırdım sonra. Kopkoyu bulutlar iç içe geçmiş gurulduyorlar, aradan ışık huzmelerinin sızmasını önlemek istercesine çatlakları kapatıyorlardı. “Gitmemiz lazım buradan!”

Onu yere bırakır bırakmaz durup bir meczup gibi bulutlara kaldırdı başını ve saymaya başladı: “Hatırlıyorum her şeyi. Adım Pelin. Evet! Mimar Sinan’da okuyorum. Grafik. Çalışıyorum. Erkek arkadaşım… Onunla kalıyorum. Adı Tunç. Annemler burada, yanımda. Ablam evli. Müjgan. Ah bir de yeğenim var… Burak…”

“Gel, gitmeliyiz buradan,” diyerek çekiştirdim onu ama gülmeye başlamış, susmuyordu bir türlü. Rüzgâr uğultularla saldırıyordu ağaçlara ona katılmak istercesine. Bir şeylerin çevremizde döndüğünü algılayabiliyordum. Kaçmaktan başka hiçbir şeye odaklanamıyordum.

“Trafik kazası. Arkadaşlarım. Zeynep. Çığlıklar. Öldü o. Evet. Çocukluğumda en sevdiğim şey fuara gitmekti. Lunaparkta…”

Onu hızla kendime çevirip bir tokat oturttum yüzüne. Sustu birden. İçli içli ağlamaya başladı sonra. Öylesine acı dolu bir ifade vardı ki yüzünde yüreğim dağlandı. Bacaklarına yapışıp omuzladım onu ve aceleyle yürümeye başladım.

“Öldü o…” dedi.

“Sus,” dedim hiddetle. “Hepimiz acı çektik!”

Sırf sesini kesmek için söylemiştim bunu.

“Duyuyorum,” dedi bir süre sonra yeniden hıçkırmaya başlayarak.

Hızımı arttırdım hemen. Ezilmiş tramvayın yanından, dibi görünmeyen çukurlarla dolu yollardan, içinde büyüyen ağaçlarla patlayıp dağılmış apartmanların önünden geçtim. Arnavut kaldırımları üstünde kaymaktan ödüm patlasa da Eminönü’ne kadar durmadım ve orada, yorgunluktan yere yıkılmasam asla durmazdım. Korkuyordum, hem de ne zamandır hiç olmadığı kadar. Ellerim yerde, sanki dünyada oksijen kalmamışçasına havayı açgözlülükle içime çekerken bir yandan da onu izliyordum. Kıçının üstüne oturmuş, bir eli yanağında, umutsuzca denize bakıyordu. Ürperdim birden. Ben de baktım onunla aynı yere ve gölgenin iskelenin hemen önünde koskocaman durmuş bizi izlediğini gördüm. Büyük bir güç yükseldi içimde. Ayağa fırlarken büyüdüm sanki. Ne zamandır bu anı bekliyormuşçasına, “Defol git buradan!” diye bağırdım. “İşinin başına dön. Dünyayı yıkmak senin görevin, bizimle uğraşmak değil.”

Gölge oynaşmaya devam ediyordu orada.

Gerileyerek kızın önüne geçtim. Bir elimle elbisesini bulup sıkıca kavradım. Ayağa kalktı yavaşça. Benim baktığım yere dikmişti içinde anlam taşımayan boş bakışlarını. “Sakin ol,” dedim. “Bir şey yapamayacak bize.”

“Kim?” dedi zangır zangır titreyerek.

Dehşete kapılarak ona doğru döndüm. “Görmüyor musun?” diye sordum şaşkın bir halde.

“Neyi?” dedi yüzünü buruşturarak. “Yapma bunu bana.”

“Sen de oraya bakıyordun,” derken cırladı sesim. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi.

“Korkutuyorsun beni.”

Tekrar çevirdim başımı iskeleye doğru ve gölgeyi hemen beş metre önümde bulunca yutkunmaya çalıştım. İçim boşalıvermişti birden. “Bize bir zarar veremeyeceksin,” derken kelimeler o kadar zavallı bir şekilde çıktı ki ağzımdan kendimden utandım. Yaklaştı biraz daha. Çöktüm dizlerimin üstüne.

Ağlamaya başlamıştı yine kız. “Yapma,” diye bağırıyordu çığlık çığlığa.

Benim de gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Denetimimi tamamen yitirmiştim. “Yeter artık,” dedim. “Yeter.”

Ve birden, sanki biri üflemiş gibi dağılıp gitti gölge.

Bakmaya devam ediyordum ama ben oraya. Böylece kurtuluverdiğime inanmam mümkün değildi. Gülmeye başladım ansızın. Aslında ağlıyormuşçasına sarsılıyordu tüm vücudum. Ellerimi yere koydum tekrar ve tıkanmamak için yana devrildim. Doğruldum sonra birden. Avuçlarımı gözlerime bastırıp ağlamaya başladım. İki büklüm kaldım orada bir süre. Ve kız geldi aklıma. Hızla arkama döndüm ama göremedim onu. Kafam yana çevrildi hemen. Aklım beynimden atlayıp dehşet içinde bir haykırış kopardı sanki. İnanamıyordum kaçtığına. Oradaydı işte! Benden en az altmış metre uzaklaşmış, deli gibi koşuyordu. Korkmuş muydu benden?

“Peliiin!” diye bağırdım var gücümle. Ve tam o an görünmez birtakım yaratıklar üstüne üşüşmüş gibi ellerini kollarını havaya savurduğunu fark ettim. “Pelin! Geri dön!” Büyük bir güç patlamasıyla öne atıldım. Soluklarımla sarılmış, tere batmış, insanlıktan çıkmış, korkularla sarmalanmış koşuyor ve onun çırpınışlarına saniye saniye tanık olmanın o çıldırtıcı hissiyle boğuşuyordum. Sonra birden bambaşka bir şey fark ettim ve “Hayır!” diye haykırdım var gücümle. Gelip tüm ağırlığıyla çarpıvermişti üzerime kâbus. Yıkıp geçmişti her şeyimi. “Peliiin!”

Siliniyordu…

Tuzlu tuzlu gözümü yakıyordu ter ve ben, “Yanlış görüyorsun… Bu mümkün değil…” diye sayıklıyordum devamlı. “Lütfen. Geri gel! Lütfen!”

“Serdaaar!” Boğazından çaresiz bir çığlıkla döküldü ismim. Bacakları yoktu artık. Gövdesinin arkasında betonun grisi oynaşmaya başlamıştı.

“Hayııır!” Yere attım kendimi. Dizlerimin sıyrılıp gitmesine aldırmadan kayıp gözyaşlarına boğulmuş halde baktım. Koparacakmışçasına çekiyordum saçımdan bir tutamı, aklımı yitirmemek için.

Yoktu artık o görünürde.

Pelin!

 

(Devamı Gelecek Sayıda)

 

Tefrika: Yapay Yargı | 1

4 mart 2016 Cuma – 17:50

Pilot; İniş izni talep ediyorum.

Kule: Tango, Charlie, victor , romeo , echo, sierra 271 çok hızlı yaklaşıyorsunuz.

Pilot;  Hızımız 125 Knot gösteriyor.

Kule; Tango, Charlie, victor , romeo , echo, sierra 271.Hızınız 197 knot. Çok yüksek. Acil düşürün. Bu şekilde inemezsiniz.

Pilot; Hızımız 125 Knot teyit ediyorum. Sıkıntı görünmüyor.

Kule; Tekrar ediyorum. Bu şekilde inemezsiniz. ILS değerleri çok yüksek.

Pilot; Tüm göstergeler normal, otomatik pilot devrede. İniş takımlarını açıyorum

Kule; Hızınız çok yüksek, hızınızı düşürün. Teyit edin.

———————–

Kule; Cevap ver Tango, Charlie, victor , romeo , echo, sierra 271

———————–

Kule; Cevap ver Tango, Charlie, victor , romeo , echo, sierra 271

Kule görevlisi: “bir sorun var bağlantı kesildi cevap alamıyorum efendim”

Kule amiri: “Tekrar dene “

Kule; Cevap ver Tango, Charlie, victor , romeo , echo, sierra 271. Hızınızı acil düşürün. Bu şekilde inemezsiniz.”

Kule görevlisi: “cevap gelmiyor efendim, piste çok yaklaştılar bu şekilde inemezler”

Kule amiri: “ILS devrede değil mi?“

Kule görevlisi: “3 dk önce kendiliğinden devreden çıktı. Radarda da kayboldu.”

Ağzından korku dolu bir ses ile “Hayır Olamaz. “ kelimeleri çıktı.

Tüm kule ekibi, Challenger 300 model 9 kişilik bu özel jet’in büyük bir hızla pistin ortasına doğru ilerlemesini korku dolu gözlerle izliyordu.

Kule görevlisi, elinde telsiz hoparlörü ile adeta dona kalmıştı. Kule de ki herkes gözlerini ayırmaksızın, olanları izliyordu.

Kule’de, Piste büyük bir hızla ilerleyen jetin hareketi dışında her şey durmuş gibiydi.

Bir anda, kulenin camlarını sarsan ve neredeyse kulakları sağır edecek kadar şiddetli bir ses ile jet, pistin ortasına çakıldı.

—————————————————————————————————————————-

“Sayın seyirciler, Berlin – İstanbul seferini yapan özel jet iniş esnasında, belirlenemeyen bir sebepten dolayı çakıldı. Olay yerine çok sayıda itfaiye ve Ambulans sevk edildi. Son dönemin en önemli iş insanlarından olan Serdar Tahir’in de bulunduğu 9 kişinin olduğu uçaktan ilk belirlemelere göre kurtulan olmadı.”

7 mart 2016 Pazartesi – 13:40

“Toplantıya geliyorum ama gecikeceğim. .. 20 dk ya gelmiş olurum. Beni bekleyin mutlaka. .. Evet.. Neyse yaklaşınca haber veririm. Tamam hadi görüşürüz.

“Oğlum sende sahile dönmeye çalış orası daha açıktır.”

“Emredersiniz efendim. Gerçi ileride yol açık gözüküyor. İsterseniz buradan devam edelim.”

“Ya uzatma işte.. ne diyorsam onu yap. Yahu yeşil yandı işte bassana gaza zaten geciktik allahın cezası”

“Ama yandaki ışık hala kırmızı yanı”

“Ya bassana şu gaza ya”

—————————————————————————————————————————

“Bugün öğlen saatlerinde kırmızı ışıkta geçen araca, beşiktaş yönüne gitmekte olan kamyonun çarpması sonucu meydana gelen trafik kazasında ilk belirlemelere göre özel araçta bulunan eski İstanbul Milletvekili ve adalet bakanı Mustafa Ahiran ve şöförü, hayatlarını kaybettiler. “

9 mart 2016 Çarşamba – 21:20

“…Arif abi, bu paraya inan çıkmam ben. Kusura bakma ama, geçen sefer de yine hatır işi yapalım dedik ama her seferinde ayıp oluyor…. Yok abi.. Ben yokum.. Abi .. Tamam gel, konuşalım o zaman..”

“Arif abi mi? Ne diyor?”

“Ne diyecek, her seferinde aynı terane.. 3 ‘e satıyor beni kendisi 15 alıyor.. Yok abi.. her seferinde aynı şey.. Yeter ya”

“Arif sıkıntılıdır ama.. dikkat et istersen..”

“Defolsun gitsin.. elinde adam mı var? Neye dikkat edeceğim. Sokarım böylesi işe. Yok abi kullanamazlar artık beni.. Bitti o işler”

————————————————————————————————————————————–

“Dün akşam saatlerinde meydana gelen olayda, “Kim?” dizisiyle ünlenen oyuncu Mithat Aydaner ve rol arkadaşı Yeşim Günaydın hayatlarını kaybettiler. Bilinmeyen bir sebeple elektrik kontağından çıktığı saptanan yangında, evde mahsur kalan oyuncular, yanarak fecii şekilde can verdiler.“

11 mart 2016 Cuma – 08:45

“Yusuf, bana şu artisler ile beraber geçen haftanın dosyalarını getirsene”

“Araç kazasıyla, düşen jeti mi komserim?”

“Evet onlar.. Raporları geldi mi onların?

“Komiserim, jet ile ilgili rapor daha tamamlanmadı ama araç ve yangın ile ilgili olanların sonuçları geldi dosyaya koydum komiserim”

“Oğlum sor bakalım şu uçağın karakutu vs sonuçları ne zaman alırız?”

“Emredersiniz komiserim”

Komiser, masasına bırakılan dosyaları eline aldı. Araç kazasına ait olan dosyayı açıp okumaya başladı.

“Maktül Mustafa Ahiran, 64 yaşında, 2 dönem İstanbul Milletvekili, Eski Adalet bakanı. Hakkında zimmet, darp, sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılık suçlarından defalarca sabıka almış, toplam 13 ay 10 gün ceza almış, hükmün geri bırakılması vs . “

“Vay şerefsiz, böyle böyle parayı buluyorlar, ama işte şimdi o parayı al da kurtarsın seni bakalım.. ne oldu, arabada paramparça oldun… namussuz herif”

“Araba’nın raporu.. hmmm.. hız göstergesi 137 km mi gösteriyor? Yok artık.. nasıl o hıza çıkar lan bu araba.. Mesafe ne kadar ki ..? Fren e hiç mi basılmamış.. Doğrudan caddeye fırlamış.”..

Dosya da, hem aracın durması gereken trafik ışıklarının hem kamyonun olduğu aşağıdaki caddenin trafik ışıklarının olduğu resimleri eline aldı. “Hmmm .. her 2 trafik Işıkları nasıl aynı anda yeşil olur?“

Olayın tüm açılarını gösterir mobese görüntülerinin kayıtlı olduğu cd ‘yi bilgisayar a takıp kazayı izlemeye başladı. Araç, kırmızı yanan ışıklara yaklaşırken yavaşlıyor ama son 20 mt kala ne oluyorsa sadece kendi tarafındaki ışıklar yeşile dönüyor ve araç aniden hızlanarak olağanca hızıyla alt caddeye fırlıyor, o sırada gelen kamyon ile çarpışıyor. Araç alev alıyor, şoför de yolcu da arabada mahsur kalıyor ve patlama sonucu ölüyor.

“trafik ışıklarından sadece bir tanesi nasıl yeşil yanabilir ? Ulan görüntüde kamyon çarptığında hayattaymışlar.. ama arabadan çıkamamışlar..Kapıları açamışlar.. Noluyor lan?”

Diğer dosyayı eline alıp incelemeye başladı.

“Maktüllerden Mithat Aydaner 29 , Yeşim Günaydın 26 yapında. Mithatın Uyuşturucu temin ve satmaktan kesinleşmiş 3 yıl 2 ay ‘ı var, ama yatmadan kurtulmuş.. Allah allah.. Yeşim.. o da uyuşturucu dağıtımından sabıkalı.. ulan be ne, zaten paranın dibine vuruyorsunuz daha ne.. rahat mı battı ..“

“Yanan ev, maslak’ta bir rezidans.. Hmm elektrik kontağı.. Aşırı yüklenme sonucu kontakt atmış.. hmmmm”.

Dosya da evin resimlerine bakarken bir tuhaflık sezdi.

“İyi de ev 1 oda bir salon.. stüdyo.. hepsi hepsi.. buzdolabı, mikrodalga, televizyon görünüyor.. Ne aşırı yüklenmesi lan bu. ?.. E ne demeye çıkmamışlar ki evden..? “

Dosya da kapıya ilişkin raporu okumaya başladı “ Yeni nesil Elektronik güvenlik kilidiyle donatılmış olan çelik dış kapı, elektrik kontağı sebebiyle kendi kendisini kilitlemiş. Nasıl ya..? Hapis mi olmuşlar evde… “

“bu ne lan, tek taraflı kendiliğinden yeşile dönen trafik lambası, doğru düzgün eşyası olmayan evde aşırı yüklenen elektrik kontağından çıkan yangın.. Tesadüf mü lan şimdi bunlar?”

“Komiserim uçak ile ilgili ön raporu hazırlamışlar, bir nüshasını az sonra gönderiyorlar.”

“hah tamam getir hemen”

Dosyaları okumaya devam etti.

“Mercedes Marka Maybach S 600 model araç.. yuh.. ulan ne para varmış lan herifte.. Sağ taraftan aldığı şiddetli darbe ile takla atan… 110 mt. Savrulmş.. oha .. ters dönmüş şekilde durmuş.. ters mi?” Dosya da aracın resimlerine baktı. Araç tepe taklak şekilde yolun ortasında kalmış şekilde görünüyor. “E iyi de adamlar neden çıkamamış ki araçtan? “

“….kapılar kaza sonrası otomatik olarak kitlenmiş. Aracın tüm elektronik sistemlerinin devre dışı kalmasından dolayı kapılar içeriden de açılamamıştır…”

“Aracın elektronik sistemi devre dışı kalıyor.”…..kısa bir sessizlik sonrası diğer dosya da ki nota tekrar baktı :” Yeni nesil Elektronik güvenlik kilidiyle donatılmış olan çelik dış kapı, elektrik kontağı sebebiyle kendi kendisini kilitlemiş”

“Arabanın da evinde kapısı, kilitlenmiş. Kilitlendiği için kaçamamışlar. Mantıklı değil.. Nasıl olur abi?”

“Komiserim, uçak kaza raporu çıktıları geldi, buyrun”

“Eyvallah” diyerek raporu alı hızla sayfaları çevirmeye başladı.

“ … Uçak 17.58 de, Atatürk havalimanı 2. Numaralı piste çakıldı….  Mürettebat dahil 9 kişi… hmmm

Uçak sahibi.. Serdar Tahir.. hmmm.. “ raporun birkaç sayfasını daha çevirerek okumayı sürdürdü. “Kule ile konuşmalar…hmmm.”  Son sayfalara bakmaya başladı. “Nihai sonucun karakutu çözümlemesi ile tesit edilebileceği, ancak ön inceleme bulgularına göre 2011 yılı Challenger 300 model uçağın inişe 22 km kala gösterge panellerinin nominal değerleri göstermesine karşın reel değerlerin olması gerekenlerin kontrol edilemez şekilde yüksek olduğu görülmüştür. Kule radar değerlerine göre 197 knot olan iniş hız değerlerinin, uçak gösterge değerlerinde de 125 olduğu, pilotun bu değerleri dikkate alması sebebiyle kazanın gerçekleştiği… “ cümlelere hızla göz gezdirdiğinde dikkatini bir cümle çeker..

”…kokpit alanında ki tüm elektronik göstergelerin sabit şekilde kilitlenmiş olması, herhangi bir uyarı veya hata sinyalinin çalışmamış olması, muhtemel bir genel elektronik sistem hatasına işaret etmektedir..”

Son cümleyi tekrar tekrar okudu.

“Elektronik sistem hatası… “, “Elektronik sistem hatası”

“Yine mi elektronik.. ne oluyor lan burada.. “

“Son 1 hafta da, neredeyse Türkiye deki herkesin tanıdığı 4 insan tuhaf kazalarda öldü.. 3 kazanın da ortak noktası, elektronik sistemlerde oluşan hatalar.  İyi ama kaza sebebiyetleri “tesadüfen” ortak olan bu 3 olayın başka ne gibi bir bağlantısı olabilir ki?” diye düşündü.

“Uçak kazası, trafik kazası, ev kazası… ölenlerin birbirleriyle bir bağlantısı var mıymış bakalım?“

“Yusuf, çocuklara söyle 3 kazada ölen herkesin geçmişlerine ait tüm detayları istiyorum.. Söyle ellerinde ki tüm işi bıraksınlar acil baksınlar buna..”

“Emredersiniz komiserim”.

“Mümkün değil.. Sadece tesadüf.. başka açıklaması olamaz.. Bir ev, bir araba, bir uçak..  yok.. bugünlerde her şey zaten elektronik.. hepsi arızalanmış olabilir.. zaten her gün bir ton alet bozuluyor.. tesadüf.. başka açıklaması olamaz..” ..

Birden gözü televizyonda ki SON DAKİKA başlığı ile geçen habere takıldı.

-DEVAM EDECEK-

En Beğendiğiniz Polisiye Yazarı Kim?

Geçen ay başlattığımız soruşturmaya, bu sayıda “en sevilen polisiye yazarı” anketimizle devam ettik. Şunu hemen belirteyim, sonuçlar hiç şaşırtıcı değil. Tam beklendiği gibi. Polisiye yazarlarımızın büyük çoğunluğu Agatha Christie’yi beğeniyor ve önemsiyor. İkinci sırada da olması gereken bir yazar var: Sir Arthur Conan Doyle. Eminim sizler de bundan sonra kimlerin gelebileceğini az çok tahmin edersiniz. Anketimize verilen cevaplar arasında Türk yazarları da bulunuyordu. Bunlar arasında, sıralama listesine giremese de en çok oyu alan Peyami Sefa oldu. Polisiye romanlarını gerçek ismini gizleyerek yazan bir yazar için ilginç bir sonuç.

Dedektif’in soruşturmaları önümüzdeki sayılarda da devam edecek. Burada amacımız, polisiye yazarlarımızın polisiyeyle ilgili olarak ne düşündüklerini, bakış açılarını ve eğilimlerini olabildiğince nesnel bir biçimde saptamak ve bunu okurlarla paylaşmak.

Ankete 35 yazarımız katıldı. Biz, daha fazla sayıda yazarımızın katılımını tercih ederdik. Bu durum, sonuçların güvenilir olmasının önünde engel teşkil etmiyor. Çünkü, her toplulukta, görüş belirtmek istemeyen insanlar olabilir. Onların dışarıda kalması, genel eğilimlerin saptanmasında sorun oluşturmaz. Kaldı ki, bu ankette tercihlerin büyük bölümü bazı adlar üzerinde yoğunlaştı. Bu da anlamlı bir sonuç elde etmemizi kolaylaştıran ve katılımın daha fazla olmamasından doğacak aksamaları telafi eden bir unsur oldu. Ayrıca, alınan sonuçlar, katılım %100 olsa bile kesin sonuç olarak asla değerlendirilemez. Elimizdeki bu sonuçların da kesin olduğunu söyleyemeyiz. Bizim saptadığımız sadece bir eğilimdir. Diğer yandan, anketimize katılan 35 yazarın adlarına bakıldığında sonuçlara güvenmemiz gerektiği bir kere daha ortaya çıkar. Çünkü, sıralamaya giren yazarlar listesini, büyük bölümü polisiye edebiyatımızda yer etmiş yazarlardan oluşan bu kurul belirlemiştir.

 

Sonuçları nasıl yorumlayacağız?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ankete 35 yazarımız katıldı. Yazarlarımıza, en sevdikleri, en değer verdikleri 3 polisiye yazarının adını sorduk. Hayatta olan olmayan, Türk ya da yabancı, öykü ya da roman yazmış tüm polisiye yazarları buna dahildi.

Ankete katılan yazarlarımız, 42 polisiye yazarının adını verdiler. Gelen adları en fazla önerilenden başlayarak sıraladık. Daha önce, ilk ona girenleri açıklayacağımızı vadetmiştik. Ancak, anlamlı bir grup oluşturacak ad sayısı 7’de kaldı. Bu nedenle sıralamada ilk yediye girenleri açıklamaya karar verdik.

Polisiye yazarlarımızın genellikle Agatha Christie çevresinde kümelendikleri görülüyor. Gizemli polisiyenin kraliçesi açık ara önde. Onu gene klasik edebiyatın tanınmış yazarları izliyor. Şunu rahatlıkla saptayabiliriz: Polisiye yazarlarımız genel olarak klasik polisiyenin yazarlarını beğeniyorlar. Aynı zamanda her birinin göreceli olarak daha çağdaş ama farklı farklı yazarlara da  bir sempatisi var. Ancak bu yazarlar çevresinde bir kümelenme yok. Bu yüzden bu yazarlar sıralamaya giremediler.  İlginç bir not da şu: Türk yazarlardan öne çıkan sadece Peyami Sefa oldu. Ancak o da sıralamaya girmesine yetecek kadar önerilmedi.

 

Soruşturmaya Katılan Yazarlar

Algan Sezgintüredi, Arkın Gelişin, Armağan Tunaboylu, Ayla Koca, Ayşe Erbulak, Celil Oker, Ceyda Kiremitçi, Çağan Dikenelli, Çağatay Yaşmut, Ece Gürkan, Elçin Poyrazlar, Ercan Akbay, Eser Özçarkçı, Funda Menekşe, Gencoy Sümer, Günay Gafur, Güzella Bayındır, Hayri Özdemir, Jake W. Stephenson, Mete Karagöl, Murat Aloğlu, Necati Göksel, Necva Esen, Nurhan Işkın, Oğuz Eren, Pelin İz Erdem, Reha Avkıran, Serkan Ertem, Suat Duman, Suphi Varım, Şebnem Şenyener, Timur Nihat Vreskala, Tuğba Turan, Turgut Şişman, Yaprak Öz

 

 SONUÇLAR

 

1-Agatha Christie:

66 dedektif romanı ve 14 öykü kitabı yazdı. 2 milyarın üzerinde satan eserleri 103 dile çevrildi. Hercule Poirot ve Miss Marple gibi  dedektif karakterleri yarattı. Yazdığı çok sayıdaki oyunlardan biri olan  Fare Kapanı (Mouse Trap),  1955’ten beri aralıksız sahnelenerek erişilmesi güç bir dünya rekorunun sahibi oldu.

Agatha Christie’nin romanlarındaki olaylar, genellikle büyük konaklarda, köylerde, rahat ve konforlu ortamlarda geçer. Cinayetin ve cesetlerin ayrıntılı bir betimlemesi asla yapılmaz. Şiddete ve cinselliğe yer verilmez. Cinayetin nasıl ve neden işlendiğinden çok, kim tarafından işlendiği sorusuna cevap aranır. Resmi polis (genellikle Scotland Yard) daima yetersiz, zayıf, kimi zamanda gülünçtür. Cinayet her zaman amatör ya da resmi sıfatı olmayan bir dedektif tarafından çözülür. Agatha Christie, esas itibariyle bir gizem yazarıdır ve bu gizem genellikle bir cinayetle ilintilidir.  Ancak, içinde hiçbir suçun yer almadığı gizem öyküleri de kaleme almıştır. Bütün romanları çözüm odaklıdır. Roman boyunca, ana karakter, okurla birlikte “kim yaptı?” sorusuna cevap arar. Agatha Christie, tüm polisiye yazarları içinde, gerçeği en ustalıkla saklamayı beceren yazar olarak tanınır. Başyapıtı On Küçük Zenci,  dünyada en fazla satan polisiye romandır. Diğer önemli romanlarından başlıcaları,  Roger Ackroyd Cinayeti, ABC Cinayetleri, Doğu Ekspresinde Cinayet ve Nil’de Ölüm’dür.

 

2-Sir Arthur Conan Doyle:

Edebiyatın en populer kahramanı olan Sherlock Holmes’ün yaratıcısı. İçinde Sherlock Holmes’ün yer aldığı 50 kısa öykü ve 4 roman yazmıştır. Dedektif ve yardımcısı  modelini  polisiye kurguya kalıcı biçimde yerleştiren o olmuştur. Bu nedenle, polisiyede bir çığır açtığı kabul edilir. Çağının bilim anlayışı olan pozitivizme sıkı sıkıya bağlılığı, öykülerindeki gizemin çözülmesinde gözlemi ön plana çıkarmasından anlaşılır. Tümden gelim ise, Holmes’ün akıl yürütmelerinde kullandığı başlıca yöntemdir. Agatha Christie’nin, ipuçlarını okurla paylaşan kurgularına karşılık, Arthur Conan Doyle, ipuçlarını okurdan gizler, okuyucuyu çözüme dahil etmez. Konusu cinayet olmayan, hatta herhangi bir suçla bağlantısı bulunmayan gizem öyküleri de yazdı. Asıl mesleği doktorluktu ve uzun yıllar mesleğini icra etmeyi sürdürdü. Son yıllarında ise polisiyeden uzaklaşarak ruhçuluğa yöneldi ve periler hakkında ciddi ciddi kitaplar kaleme aldı.

 

3-Raymond Chandler:

Hard-boiled polisiyenin yaratıcılarından olan Chandler, profesyonel yazarlığa başladığında  kırk beş yaşındaydı. İlk öykülerini yayınlayan Black Mask dergisinin diğer yazarları arasında Dashiel Hammet ve  James M. Cain gibi hard-boiled türünün diğer önemli yaratıcıları da bulunuyordu. Altı yıl sonra, 1939’da en önemli romanı Büyük Uyku’yu (Big Sleep) yazdı. Sinemada, Humphrey Bogard’ın yüzü ve oyunuyla belleklere kazınan ünlü dedektifi Philip Marlow, ilk kez bu romanda göründü. 1959’daki ölümüne kadar, başkahramanı Philip Marlow olan yedi roman kaleme alan Chandler, aynı zamanda iyi bir senaristti. Türün klasikleri arasında gösterilen Çifte Tazminat ve Trendeki Yabancılar’ın senaryoları onun kaleminden çıktı.

 

 

4-George Simenon:

Kitaplarını Fransızca kaleme aldığı için pek çok kişinin Fransız sandığı Simenon Belçikalıdır. Ölünceye kadar da Belçika vatandaşı olarak yaşadı. Günde seksen sayfa yazabilidğine göre polisiye edebiyatın en üretken yazarı olmasına şaşmamak gerekir. Ünlü kahramanı Maigret’yi yarattığında yıl 1931’di ve Simenon henüz yirmi yedi yaşındaydı. Meigret’li 75 roman ve 28 öykü yazdı. Yarım milyardan fazla baskı yapan Meigret romanları birçok dile çevrildi, sayısız kez sinemaya uyarlandı.

 

5- Edgar Allen Poe:

Yarattığı Auguste Dupin karakteriyle polisiye kurgunun temellerini atan yazar, kendi döneminde daha çok eleştirmen ve şair olarak tanınıyordu. O aynı zamanda kısa öykünün de yaratıcısı sayılmaktadır. Polisiye yazarı değildi ama bu türün de içinde yer aldığı gizem (mystery) yazarıydı. Gotik korku öyküleri onun en bilinen yapıtları arasındadır. Doyle’a göre onun dedektif öyküleri, polisiye edebiyatın köklerini oluşturur. Amerika’nın gizem yazarları adına verilen polisiye üdülünün adı Edgar’dır. En tanınmış öyküsü morg Sokağında Cinayet’tir.

 

6- Dashiel Hammet:

Birçok eleştirmene  göre o, tüm zamanların en iyi polisiye yazarı kabul ediliyor. Özel dedektiflik yaptığı yıllardan gelen birikimiyle yazdığı roman ve öyküleri, klasik polişsiyenin çehresini değiştirdi. Onunla polisiye romanlar, malikanelerden, şık salonlardan, kaba ve argolu konuşan insanların yaşadığı karanlık sokaklara taşındı. Kibar ve soylu kahramanların yerini, çıkarcı ve zorba, duyguları körelmiş dedektifler aldı.

İlk öyküleri Black Mask’da yayınlanan Hammet’in az sayıdaki romanları arasında en bilineni Malta Şahini’dir. Sinemaya da uyarlanan ve türünün klasikleri arasında yer alan filmin, Humphrey Bogart’la özdeşleşen kahramanı Sam Spade, Raymond Chandler’in Marlow’u ile birlikte hard-boiled tarzı polisiyenin en ünlü dedektif karakterleri arasında yer alır.

Hammet’ın yazarlığı yanında, önemli bir politik aktivist olduğunu vurgulamadan geçmek olmaz. Bu yüzden hapse giren, McCarthy dönemindeki cadı avının kurbanı olarak kara listeye alınan yazar, 1934’den 1961’deki ölümüne kadar geçen  yirmi beş yıl boyunca bir daha asla roman ya da öykü yazmadı.

 

7-Patricia Highsmith:

Onu daha çok psikolojik-gerilim romanları ve öyküleriyle tanıyoruz. En bilinen eseri ise Trendeki Yabancılar. 1950’de yayınlanan bu romanın bir yıl sonra Hitchcock tarafından filme alınması, Highsmith’in kısa sürede ünlü bir yazar olmasına yetti. Tom Ripley karakterine beş romanında yer veren yazarın yapıtlarında, yerleşik ahlaki değerleri sorgulayan varoluşçu bir tavır görülür. Yirmiye yakın romanı, bunların arasında Ripley serisi de var, birçok kez sinemaya ve sahneye uyarlandı, dizi film oldu.

Hercule Poirot – Unutulmaz Bir Karakter

Aslında yanyana yaşadığınızda sinir olacağınız; huylarına bir an bile katlanamayacağınız; temizlik, düzen, özellikle simetri hastası; kendini beğenmiş Hercule Poirot’yu nasıl olup da önce Britanya’da sonra da bütün dünyada gizemli cinayet okurlarının baş tacı ettiğini bilmem hiç merak ettiniz mi?

Agatha Christie, kitaplarında değişik sosyal  konumlardan gelen kişiliklerin, kahramanımız Poirot’a karşı ırkçılığa varacak tavırlarını abartmadan, ustalıkla, aynen yansıtarak kimseyi incitmeden eleştirmiş; yapanları, onlar gibi düşünenleri utandırmıştır. Fakat aynı zamanda başta Yüzbaşı Hastings olmak üzere, karşısında bir sığınmacı değil, yetenek ve zaaflarıyla bir insanı görenleri de yine aynı ustalıkla abartmadan yansıtmıştır. Belki de bu yüzden çok sevilmiştir ve hâlâ sevilmektedir. Toplumun sığınmacılara karşı bakış açısının ‘stereotip,’ yani basma kalıp ve yüzeysel olmamasına yüz yıl önceden katkıda bulunduğu için. Poirot kişiliğinde bir sığınmacıyı değil, insanı; başına kötü şeyler gelmiş ama yenilmemiş; bütün çaresizliğine, güçsüzlüğüne, zaaflarına rağmen başka bir ülkede her şeye yeniden başlayabilecek cesareti, özgüveni, yeteneği ve çalışma azmi olan bir insanı görebilmelerini sağladığı için.

Daha önce bir çok gizem hikayesi yayınlanan Agatha Christie, Poirot’u 1916’da henüz 26 yaşındayken kız kardeşiyle bir iddialaşma sonucu yazdığı ilk dedektif romanının kahramanı olarak yaratmıştır. Romanın adı Styles’deki Esrarengiz Vaka/The Mysterious Affair at Styles’dir.

Agatha, yaşadığı Torquay’da belediye otobüsünde seyahat ederken bir grup Belçikalı sığınmacıyla karşılaşır ve bunlardan biri Hercule Poirot’dur. Önünde oturan bu yumurta kafalı, tuhaf bıyıklı, tuhaf aksanlı sığınmacı adam, genç yazarın hayal gücünü ateşleyecek ve aradan yüz yıl geçse de unutulmayacak bir kahraman yaratmasına neden olacaktır.  Tabii genç Agatha, sığınmacılığın tarih sahnesinden hiç bir zaman inmeyeceğini ne bilsin!

Eğer şöyle bir düşünürsek, Poirot’nun yaratıldığı 1916 yılı nerede, 2018 nerede? Sadece bu yıllar arasındaki döneme bakıldığında bile savaşlar, insanların hayatından hiç eksik olmamış; tabii ki başka ülkelere sığınmak da. Fakat hiç bir zaman son bir kaç senedir yaşananlar ve hâlâ yaşadıklarımız kadar bütün insanlığı derinden etkilememiştir diyebiliriz. Ya da belki bunları yaşayanlar bizler olduğumuz için bize öyle geliyor; belki o dönemlerde yaşayanlara sorsaydık onlar da aynı şeyi söyleyeceklerdi. Fakat yine de küçümsenmeyecek bir fark var aramızda: o zamanlar globalleşme, teknolojik haberleşme ve sosyal media diye bir şey yoktu. Görüntüler bugünkü kadar hızlı ve çarpıcı bir şekilde tüm dünyaya aynı anda yayılıp avucumuzun içindeki aletlere kadar gelmiyordu. Belki de o yüzden biz daha rahatça bizim yaşadığımız dönemde ‘bütün insanlığı’ derinden etkilemiştir (aksini savunanlar olsa da) deme hakkına sahip olabiliriz sanırım

Agatha Christie, Poirot maceralarının hiç birinde Poirot’nun başına, ülkesi Belçika’da neler geldiğini anlatmaz. Bunun nedeninin ne olabileceğini o dönemdeki gazete kupürlerine bakınca tahmin etmek zor değil. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Britanya sığınmacılarla dolduğu için (ne zaman değil ki?) ve onların hikayeleri ama doğru ama yanlış, ama haklı ama haksız her yerde söylenip okunduğu için yazar, okuyucunun hayal gücüne güvenip Poirot’nun Belçika’da bulunduğu koşulları açıklamaya gerek görmemiş olabilir. Fakat hiç bir kafa karışıklığına yer vermeyecek bir şekilde, İngilizce’de ‘sığınmacı’ anlamına gelen ‘refugee’ kelimesinin harflerini kararlılıkla daktilosunun tuşlarına bastığı bir gerçektir.

Sonradan, günümüzde çevrilen ve David Suchet’in Poirot’yu canlandırdığı dizide, konu çok güncel olduğundan sanırım, Poirot’nun sığınmacı statüsü, üzerine basa basa etraflıca açıklanmıştır. Hiç bir kuşkuya yer vermeyecek bir şekilde Poirot’nun emekli ve ünlü bir polis şefi iken Belçika’dan savaş nedeniyle İngiltere’ye kaçtığı; Yüzbaşı Hastings’le de Belçika’dayken tanıştığı kitaba uygun olarak, savaş görüntülerinin de eklenmesiyle günümüz seyircisine aktarılmıştır.

Poirot’nun ilk macerası, ülkemizde 1963 yılında, Styles’deki Esrarengiz Vak’a adıyla Altın Kitaplar tarafından yayınlanır. Bu ilk Türkçe baskısında ‘refugee’ kelimesi ‘göçmen’ olarak çevrilmiştir. O yüzden yılların Agatha Christie hayranları, bugün İngilizce kaynaklardan Poirot’nun bir sığınmacı olduğunu öğrenince haklı olarak kulaklarına inanamamaktadırlar. Kitap, günümüzde ‘Ölüm Sessiz Geldi’ adıyla piyasadadır ve yine Altın Kitaplar tarafından basılmıştır. Umarım yeni baskılarında daha düzgün bir çeviri yapılmış ve ‘göçmen’ yerine ‘mülteci’ ya da ‘sığınmacı’ kelimesi kullanılmıştır.

Agatha Christie, Poirot’nun ilk macerasını yazmadan önce,1914’te, Brinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen ardından İngiltere’ye büyük bir sığınmacı akını olur. Gemilerle binlerce Belçikalı ülkelerinden kaçarak Britanya kıyılarına çıkarlar. Zaten Agatha Christie’nin, Belçikalı mültecilere, bir kıyı bölgesi olan Torbay’da rastlaması hemen o yıllara denk düşer.

Almanlar, stratejik önemi olan Ypres kentini ele geçirmek isterler. Onlara karşı Britanya, Fransa ve Kanada müttefik olarak savaşır. Ypres muhaberelerini tanımlayan kelimelerden biri ‘çamur’dur. Bu savaşta çamur ikinci bir düşman görevi görür. İlk defa bu savaşta kimyasal silah kullanılır Almanya tarafından. Gaz maskeleri ilk defa bu savaş sırasında savunma aleti olarak imal edilmeye başlanır. Kentin tamamen yıkılması yüzlerce, binlerce hayata mal olur… Ve bizim ünlü, hali vakti yerinde emekli dedektifimiz, Belçika’daki kurulu düzenini bırakır… herşeye yeniden başlamak üzere… o gemilerden birine biner… ve Britanya’ya doğru yola çıkar…

Mi̇ss Marple’ın son maceraları | Agatha Christie | Bayan Marple

Miss Marple, Agatha Christie’nin en az Hercule Poirot kadar ünlü bir dedektifi.  Bir çok kez sinemaya ve televizyon dizilerine de uyarlandı. Size bu sayıda sözünü edeceğim kitabın adı Miss Marple’ın Son Maceraları. Ancak buradaki öykülerin hiçbiri yeni değil. Tamamı, Agatha Christie’nin daha önce  yayınlanmış çeşitli kitaplarında dağınık bir biçimde yer almışlar.

Jane Marple, ilk kez 1927 yılının Aralık ayında, The Royal Magazin’deki kısa bir öyküde göründü. Bundan sonraki ortaya çıkışı ise, 1930 yılında yayınlanan The Murder at the Vicarage (Ölüm Çığlığı) adlı romanla oldu.

Agatha Christie, Roger Ackroyd Cinayeti’ndeki   Doktor Sheppard’ın ablası Caroline’ın bu karakterin ilk örneği olduğunu söyler. Gerçekten de iki roman kişisi arasında sayısız benzerlikler vardır. Bunların başında, ikisinin de yaşlı, bekar, sivri dilli, aşırı meraklı, zeki ve dedikoducu olmaları gelir.

Bu dedikoducu olma hali ve sivri dillilik Miss Marple’ın ilk macerasında iyice göze batar. En masum insanlar için bile, evde kalmış bu yaşlı kız, tehlikeli, çekinilmesi gereken bir kişidir. Herşeye burnunu sokmaktan, konuşmaları gizlice dinlemekten, sabah akşam etrafı gözetlemekten (bu konuda kuş gözleme iyi bir bahanedir), hizmetçilerden yanlarında çalıştıkları aileler hakkında bilgi toplamaktan asla bıkmaz ve usanmaz. Bu korkunç derecede meraklı yaşlı kızın en kötü yanı ise imalarıdır.  Yani, düşüncesini açıkça değil de onu hatırlatacak, çağrıştıracak şeyler söylemesidir ki, bu bazen çok incitici olabilmektedir.

Espri yeteneği hemen hemen hiç olmayan, sevimsiz ve çekilmez Miss Marple’ın zekasına, belleğine, gözlem gücüne, ayrıntılara olan düşkünlüğüne ve nesnel gerçeği kusursuz bir biçimde algılama yeteneğine ise ancak şapka çıkarılabilir.

İşin güzel yanı, Agatha Christie onun bütün olumsuz yanlarını giderek azaltmış, Miss Marple’ın eline şiş verip yün ördürmek suretiyle onu daha sevimli yapmayı başarmıştır.

Miss Marple’ın Yaşamı

Klasik polisiyenin altın çağında ortaya çıkan Jane Marple, gürültülü şehir hayatından uzakta, St. Mary Mead adlı küçük bir köyde oturur. Viktoryan dönemin ahlak anlayışına derinden bağlıdır. Bu yüzden kendisini geri kafalı biri olarak tanımlar. Dindardır ve kiliseye düzenli olarak gider. Sık sık değişen hizmetçilerini ve arasıra gelen, hayattaki tek akrabası, yeğeni Raymond’u saymazsak yalnız yaşayan biridir. Raymond West, ‘inanılmayacak kadar kötü bir hayat süren’ insanları anlatan, romanlar kaleme alan bir yazardır. Miss Marple bu romanlardan hiç hoşlanmaz ama yeğenini takdir etmeyi de bilir. Köy yaşamını daima küçük gören, Jane teyzesini ise bir dedektif olarak kabullenmek de güçlük çeken Raymond’un bu tutumu, ilerleyen yıllarla  birlikte değişir. Kitapları fazla satılmayan ama tanınmış bir yazar olduğunda artık teyzesinin özel yetenekleri hakkında hiçbir kuşkusu yoktur.

Miss Marple’ın Agatha Christie’nin diğer ve en önemli dedektifi Hercule Poirot’dan daha özgün bir karakter olduğu su götürmez. Sıradan biridir, basit giyinir, pahalı zevkleri, eğlenceleri yoktur. Tatile çıktığında çoğu kez masraflarını yeğeni Raymond West karşılar. Gelirinin nereden geldiği de belirsizdir. Muhtemelen devletten maaş almaktadır. Az yer, fazla konuşmaz, iki lafı bir araya getirmekte zorlanır. Bugün bile hâlâ benzerlerini görebileceğiniz tipik bir taşralı İngiliz hanımefendisidir.

Miss Marple’ın Son Maceraları

Miss Marple’ın Son Maceraları  (Miss Marple’s Final Cases) adıyla yayınlanan kitapta dokuz kısa öykü var. İngiltere’deki ilk baskısı Agatha Christie’nin ölümünden sonra yapılmış olsa da aslında öyküler 1939 ile 1954 yılları arasında yazılmış.Ancak, bunların sadece yedisi Miss Marple öyküsü. Diğer ikisi ise, Agatha Christie’nin bilinen tarzının dışında doğaüstü olarak nitelenebilecek türde gizem öyküleri. Özellikle yaşayan oyuncak bebek temasının işlendiği belki de ilk örnek olan Terzinin Bebeği (The Dressmaker’s Doll) gerçekten ürkütücü bir öykü. Christie üslübuna biraz daha yakın duran Karanlık Sularda (İn a Glass Darkly)  ise, yazarın birçok romanında okuyucuya yutturmayı başardığı basit bir hileye dayanıyor.

Tabii kitaptaki asıl önemli olan öyküler, Miss Marple’a ait olanlar. Tapınak (Sanctuary) adındaki ilk öykü, rahibin karısının kilisede yaralı bir adamı bulmasıyla başlıyor. Adamın anlamsız birkaç kelime söyleyip ölmesi üzerine, kadının kuşkuları iyice artıyor ve o sırada eşiyle birlikte Amerika’ya gitmiş olan yeğeni Raymond West’in Londra’daki dairesinda kalan Miss Marple’ı ziyaret etmeye karar veriyor.

İkinci öykü ise Tuhaf Bir Şaka (Strange Jest) adını taşımakta. Muzip bir amcanın, ölümünden sonra, yeğenlerine bıraktığı miras konusunda oynadığı küçük oyunu anlatan bu öykü, adından da anlaşılacağı üzere, neşeli bir Miss Marple macerası.

Üçüncü öykü Mezura Olayı (Tape-Measura Murder), klasik bir Agatha Christie usulü cinayeti anlatıyor. St. Mary Mead’da dindar bir kadın evinde ölü bulunur. Herkesin düşündüğü gibi katil gerçekten kocası mıdır? Kısa ama ustalıkla yazılmış bir cinayet öyküsü. Miss Marple, her zamanki gibi iyi bir gözlemci, çıkarımları ise net ve sağlam.

Gene St. Mary Mead’de geçen bir bir cinayet öyküsü var dördüncü sırada: Kâhya Kadın (The Case of Caretaker). Miss Marple hastadır. Dr. Baydock ona kendi yazdığı bir öyküyü getirir okuması için. Bu aslında gerçek bir olaydır ve öykünün sonunu yazacak olan kişi Miss Marple’den başkası değildir. Kâhya Kadın, güzel bir öykü ama Agatha Christie’nin benzer konuda yazdığı ünlü bir romanı var. Cinayetin işlenme biçimi bile tıpatıp aynısı.  Yani yazarımız resmen kendi kendisinden intihal yapmış. Esinlenmiş mi desek yoksa?

Miss Marple’ın ilginç özelliklerinden biri de sık sık hizmetçi değiştirmesidir. Bunun sebebi, bu işi meslek edinecek ve henüz acemi olan genç kızların onun yanında bilgi ve görgülerini artırdıktan sonra daha büyük bir yerde çalışmak üzere ayrılmalarıdır. Bu yüzden, İngiltere’nin bir çok yerinde Miss Marple’ın yakından tanıdığı sayısız hizmetçi vardır. Kusursuz Hizmetçi (The Case of Perfect  Maid) adlı öyküde de bunlardan biri anlatılıyor.Bu kez, tanıdığı hizmetçilerden birinin çalıştığı evin hanımının broşu kaybolmuştur. Suç, açıkça söylenmese de Gladdie’nin üzerine yıkılmak istenmektedir. Miss Marple hizmetçi kızın onurunu kurtarmak amacıyla işe karışır. Hoş ve eğlenceli bir Agatha Christie klasiği.

Kitaptaki altıncı öyküyü Miss Marple, yeğeni Raymond’la onun karısı Joan’a   anlatıyor. Birkaç yıl önce, ilkbaharın ilk günlerinden birinde, şimdi vefat etmiş olan Bay Petheric, yanında genç bir adamla Miss Marple’ı ziyarete gelir.Genç adamın karısı bir süre önce kaldıkları bir otelde gizemli bir biçimde öldürülmüştür. Bütün şüpheler, her zaman olduğu gibi kadının kocasının üzerinde toplanmıştır. Miss Marple, konuklarına brandy ikram eder ve olayı tüm ayrıntılarıyla anlatmalarını ister. Bu, bir kapalı oda cinayetidir. Ama onu çözmek Miss Marple için hiç zor olmaz. (Miss Marple Bir Öykü Anlatıyor/Miss Marple’s Tell a Story)

Gelelim son öyküye. Yani Greenshaw’s Folly’ye. Nedense, kitabı yayınlayan yayınevi öykünün orijinal adını aynen muhafaza etmiş. Türkçe’ye çevirmeye gerek duymamış. Belki bunun nedeni, bir evin adı olmasıdır. İn a Glass Darkly’yi, Karanlık Sularda yapabilen bir yayınevi için çok şaşırtıcı. (Aynı yayınevinin örneğin Murder of Roger Ackroyd’u Ölümün Sıcak Eli adıyla yayınlamasını düşünürsek hele.)

Adını Greenshaw’un Çılgınlığı diye çevirebileceğimiz bir evin çevresinde dönüyor bütün olaylar. İşin içinde zengin ve yaşlı bir kadın, bir vasiyetname, cinayet ve gene değişik bir kapalı oda muamması var. Olayların bir kısmı Raymond West’in tanıklığında gelişiyor. Son noktayı ise Miss Marple koyuyor her zamanki gibi. Kitaptaki en güzel öykü diyebilirim.

 

Kitabın Künyesi:

Miss Marple’ın Son Maceraları / Miss Marple’s Final Cases

Yazan: Agatha Christie

Çeviri: Çiğdem Öztekin

Yayınevi: Altın Kitaplar

Basım yılı: Kasım 2013 / 3. Basım

Sayfa Sayısı: 192

 

Agatha Christie: O Bir Kraliçe

“… Anlatayım. Onu yakından bir kere görmüştüm. Albayın evinde.  Her şey aslında o gün başladı.

Öğleden sonraki briç partisine geç kalmak üzere olduğumu fark edince çiçek tarhımın son düzenlemelerini yapıp eve girdim. Giderken takacağım şapkayı kutusundan çıkarıp fırçalayan oda hizmetçim Elsa, akşam yemeği için hazırlığa girişen aşçı kadına yardım ediyordu. Ona seslenmeden hızla hazırlandım. Evden çıkar çıkmaz rahibin karısı ile burun buruna geldik. Koşturmaktan yanakları kızarmıştı. Yüzünde beni gördüğüne şaşırmış gibi bir ifade vardı. Aslında her zaman yüzünde şaşkın bir ifade ile gezerdi. Yaza veda partisinin son davetiyelerini dağıttığını söyledi. Tüm kasaba bütün bir yaz bu parti için hazırlanmıştı. Kasabanın seçkin kadınları terzilerine yeni elbiseler sipariş etmişlerdi. Kısa, uzun, dalgalı, düz peruklar hazırlatılmıştı. Kasabada yeni olduğumdan daha önce hiç katılmadığım parti için ben de heyecanlanmaya başlamıştım. Yeni romanımı yazmak için geldiğim bu kasabanın halkı bir anda bana kucak açmış her türlü etkinliğe ısrarla çağırmaya başlamışlardı. Hele doktorun eşi hayır cevabını asla kabul etmiyordu. Etine dolgun neşeli bir kadındı. Kasaba ile ilgili tüm dedikoduları ondan öğrenebilirdiniz. Briç toplantısındakilerin de tek konuştuğu şey bu partiydi, o gelene kadar. Albay, Bayan Rutherford’u da briçe davet etmişti. Oyuna katılmadı, izlemekle yetindi. Çok sessiz bir kadındı. Mutsuz olduğunu düşünmüştüm. Oyunun sonunda ev sahibi bize bahçesini gezdirirken, onun bir köşede Bay Rutherford’un genç sekreteri ile tartıştığını gördüm. Sonrasında kimseye açıklama yapmadan gitmişti.

Beklenen gün geldiğinde olacakları bilmeden tüm kasaba  Bay Rutherford’un köşkünün devasa bahçesinde toplanmıştık. Ünlü romancı Ariadne Oliver da davetliler arasındaydı. Albay Smith’in anlattığı safari maceralarını dinler gibi görünüyordu. Albay iyi bir anlatıcı değildir.  Bayan Oliver’ın çok sıkıldığına bahse girebilirdim. Onunla tanışmak için bir fırsat arıyordum. Kitabım için bana yardımcı olabilirdi. Ona soğuk bir içecek götürebilirim diye düşündüm.  İçeceklerin olduğu çadıra yaklaştığımda komik bıyıkları olan bir yabancıya çarptım. Adam eğilerek selam verdi. Tam ondan özür dilerken evin hanımının çığlığını duyduk. Herkes çığlığın geldiği pencereye doğru bakıyordu. Fransız olduğunu tahmin ettiğim yumurta kafalı adamın bakışları ise benim omzumun üzerinden arkamda kalan kamelyaya takılmıştı…”

Yukarıdaki satırları okurken aklınızda bir yazar ismi canlandı mı? Hafif bir çağrışım? Canlanmadıysa aralara serpiştirdiğimiz anahtar kelimelere aşina değilsiniz demektir. Biraz daha ipucuna ne dersiniz?

Yazarımızın kitaplarındaki kasabalar, kasabaların kendi içinde birbirini yakından tanıyan halkı, onların arasındaki karmaşık ilişkiler ya da gizemli geçmişler; 1900’lü yılların ilk yarısında İngiltere’deki yaşama dair birçok ipucu barındırır. Bu kasabanın/köyün mutlaka rahibi, doktoru hatta bunların ilginç eşleri olmalıdır. Egzotik yerlerde bulunmuş emekli askerimizi, suratsız, aksi ve zengin aristokratımızı, onun hovarda yeğeni ya da mirastan pay uman kardeşini, bir zamanlar sahnenin tozunu yutmuş olan güzel ama sinirleri bozuk bir kadını da ekledik mi neredeyse karakterleri tamamladık sayılır. Az daha atlıyordum, çalışanlar… Zengin amcamızın sadık ve becerikli sekreterini, çocuklarının gizemli dadısını, öldürüldüğünde çığlık atarak cesedini bulmak için hazır bekleyen hizmetçi kızı, emektar kâhyayı unutmamalı. Bir de maktul olan zengin amcamızın evi yolgeçen hanı gibi olmalı. Bir zamanlar Afrika’dayken tanıştığı biri aylarca o köşkte konuk olarak kalabilmeli, hatta evin genç hanımı ile flört edebilmeli mesela. Kuzeninin karısının kardeşi gibi ne alaka diyeceğiniz bir genç kız, evin içinde narin nazenin gezebilmeli ve duymaması gereken konuşmalara şahit olabilmeli. Kadınlar, hisli, hassas, kırılgan; erkekler cesur, centilmen ve mağrur olmalı. Evin bakımlı bir bahçesi, bahçede çardak ya da kamelyası olmalı. Köşkün içinde çok güzel tablolar ve antika mobilyalar sergilenmeli. Cinayete, gizli konuşmalara ya da son açıklama toplantısına mekân olması için evimizin olmazsa olmazı kütüphanesi de unutulmamalı. İyi niyetli ama pek de akıllı olmayan Scotland Yard müfettişimiz soruşturmanın başında Poirot’ya ukala yabancı muamelesi yapmalı ya da Miss Marple’ı küçümsemeli, sonuçta ise kaderine razı olup ne denirse onu yapmalıdır.

Kasaba olmazsa bir tren, gemi ya da uzak bir ülkede bir otel de mekânımız olabilir. Sonradan görme zenginlerin leydiler tarafından hor görüldüğü, gizemli bir yabancının ufak bir deftere sürekli notlar aldığı, güneşten faydalanılan balkonlarda çayların içildiği, kimin odasına kimin girip çıktığı belli olmayan otelde peş peşe gelen ölümler… Bilindik karakterler arasında gözler bir ismin üzerinde toplanmışken ortaya çıkan masum görünüşlü katiller…

Hala bulamadıysanız siz hiç Agatha Christie okumamış olmalısınız. Polisiyenin kraliçesi Agatha Christie kitaplarının sıkı hayranları, kitabın adı ya da yazarı gizlenmiş olsa bile, daha ilk satırlarda o kitabın bir Agatha eseri olup olmadığını anlayabilirler. Yazarın öyle kendine özgü anlatım tarzı vardır ki son zamanlarda piyasada “Polisiyenin Yeni Kraliçesi” olarak lanse edilen, Monogram Cinayetleri kitabında Poirot karakterini kullanan Sophie Hannah bile, her ne kadar Belçikalı dedektifimize oldukça sadık kalsa da,  o özgünlüğe ulaşamamıştır. Agatha kitaplarında var olan lezzet biraz da yazarın klişelerinden gelir. Yukarıda bahsettiğimiz anahtar kelimelere benzer klişeler…

Tüm kitaplarında yaşamın böyle olmadığını biliyoruz elbette. Eğer yazarın hayranıysanız lütfen itiraf edin, yukarıdaki satırlar gerçekten çok tanıdık gelmedi mi? Klişeleri olsa da, bazıları birbirini anımsatsa da yayınlanışının üzerinden geçen onlarca yıla rağmen Agatha kitapları yeri kolay dolmayacak klasiklerdir. Yazının başında biraz denediğimden biliyorum; Agatha olmak hiç de kolay değil!

Agatha Christie Zehirleri ve Agatha Christie Kitaplarında Zehir

Agatha Christie zehir konusunda oldukça bilgili bir yazar olarak tanınır. Bunu da Birinci Dünya Savaşı  yıllarında gönüllü hemşire olarak çalışmasına borçlu olduğu söylenir. Büyük ihtimalle sorumlu olduğu ecza dolabında, tıbbi amaçlar için kullanılan pek çok zehirli ilaç bulunmaktaydı.

Christie’nin zehirler hakkındaki bilgisi sadece ilaçlarla sınırlı değildi elbette. Bu zehirlerin elde edildiği bitkileri de yeterince tanıyordu. Yaprakların mı yoksa çiçeklerin mi zehirli olduğu ve bu zehirlerin nasıl elde edildiği  konusunda tam bir uzmandı.Herhalde gönüllü hemşirelik yıllarında sayısız zehirlenme vakasıyla karşılaşmıştı. Bu da onu zehirlenme belirtileri ve tedavisi konusunda bir hayli bilgilendirmişti.

Agatha Christie bütün bu bilgi ve deneyimlerini romanlarında bol bol kullandı. Eserlerinde zehirle işlenmiş cinayetler, bütün diğer yöntemlerden kat be kat daha fazla yer alır. Bunun nedenini Agatha Christie, zehirin çekici, zarif bir cinayet aracı oluşuyla açıklamaktadır. Tabanca mermisi ya da herhangi bir ağır cismin (bıçak, balta, taş vs.) kabalığı onda yoktur.

Şimdi dilerseniz, Agatha Christie’nin sevdiği zehirlere bir göz atalım.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: STRİKİNİN

Agatha Christie’nin ilk romanı olan Ölüm Sessiz Geldi‘de cinayet arac, strikinin isimli zehirdi. O dönemde kullanımı yaygın olan ve az bir dozla dahi ölüme yol açabilen strikinin, sonraki yıllarda tedavi imkanlarının gelişmesiyle gözden düştü. Günümüzde cinayet amacıyla hemen hemen hiç kullanılmayan bu zehir, özellikle ağızdan alındığında çok etkili olabiliyordu. Romanda da maktulün yemeğine konmuş, durum uzun süre anlaşılamamış, belirtiler ancak gece yarısından sonra kendisini göstermişti. Tabii o saatten sonra yapacak bir şey yoktu.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: MORFİN

Tıpta yaygın biçimde kullanılır. Her doktorun  ya da hemşirenin çantasında mutlaka bulunur. Ağrı kesici olarak değişik dozlarda enjeksiyon yoluyla vücuda verilir. Aynı zamanda bağımlılık yapması ve organizmadaki tahribatı nedeniyle çok tehlikeli bir uyuşturucudur. Aşırı dozlar, zamanında müdahale edilmezse ölüme sebebiyet verir. Koltuktaki Ölü‘de, cinayet morfin kullanılarak işlenir. Burada zehir, çaya karıştırılmak suretiyle ağız yoluyla kurbana verilmiş, ölüm bir iki saat içinde gerçekleşmiştir. Christie’nin morfin kullanan en soğukkanlı katillerinden biri de Briç Masasında Cinayet romanında yer alır.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: CONİİN

Beş Küçük Domuz‘da, ressam Amyas Crale, birasına karıştırılan Coniin isimli bir zehirle öldürülür. Etkisini yavaş gösteren bu zehir oldukça acı tadıyla kolayca ayırd edilebilir.  Kaynağı baldıran otudur. Sokrates’i de öldüren bu zehir, tıpta analjezik ve spazm çözücü olarak kullanılmıştır.

NİKOTİN

Üç Perdelik Cinayet romanının her perdesinde bir cinayet işlenir. Cinayet aracı ise nikotindir. Bu mübarek de çok kuvvetli bir zehirdir ve etkisini süratli bir biçimde göstermesiyle  tanınır. Bu nedenle, nikotin zehirlenmesi, polisiye romanlarda dramatik gerilimin en yukarıya tırmanmasını  sağlar.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: SİYANÜR

Agatha Christie’nin favori zehiri siyanürdür. Günümüzün de en tehlikeli zehirlerinin başında gelen Siyanürün taşınması ve elde edilmesi kolaydır. Hemen her evde fare-böcek ilacı olarak ya da bahçedeki zararlı ot ve hayvanları öldürme ilacı olarak bulunur. Ya da bu amaçlarla herhangi bir eczaneden sorgusuz sualsiz satın alınabilir.  Çok kuvvetli bir zehirdir. Vücuda girişinden beş-on saniye sonra belirtileri başlar ve hızlı bir biçimde ölümle sonuçlanır. Polisiye metinlerde bu tarz ölümler dramatik etkiyi ve merak duygusunu en yüksek noktaya çıkartır. Agatha Christie bu bilinçle hareket ederek, bir çok romanında siyanürü başarıyla kullanmıştır. Örneğin, Şampanyadaki Zehir tipik bir siyanür zehirlenmesi romanıdır. Bir yıl arayla, aynı koşullar altında, birbirine tıpatıp benzeyen  iki cinayet, bir restoranda, kalabalık bir ortamda işlenir. Masadakilerden hangisinin zehiri şampanya kadehine koyduğunu polis bulabilecek midir?

Siyanür, On Küçük Zenci ve Porsuk Ağacı Cinayeti‘nde de karşımıza çıkar.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: ARSENİK ZEHİRİ

Viktorya döneminin en yaygın zehiri. Kronik belirtileri mide iltihabındakilere benzediğinden, kolay teşhis edilemeyen bu zehiri Agatha Christie 4.50 From Paddington romanında kullanır. Arsenik toz halinde beyaz bir maddedir. Bu nedenle arseniği kurbanın gözleri önünde şeker diye çay fincanına koymak bile mümkündür. Kokusuz ve tatsız oluşu, zehirin yemeklere karıştırılarak ağızdan alınmasını kolaylaştırır. Azar  azar, küçük dozlarla fakat her gün düzenli bir biçimde verildiğinde, bir süre sonra mide krampları, halsizlik, yorgunluk, ciltte yaralar ve nihayet sinir sisteminin bozulması ve bilinç kaybı ortaya çıkar. Son safhada ölüm gerçekleşir.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: FOSFOR

Agatha Christie, bazı romanlarında, pek bilinmeyen, kullanımı yaygın olmayan zehirler kullanmıştır. Fosfor bunlardan biridir.  Ölüden Gelen Mektup‘ta katil, cinayet için denediği bir çok yöntemden sonra, fosfor kullanır ve başarılı olur. Doğada yaygın bir halde bulunan beyaz fosfor çok zehirli bir maddedir. Belirli düşük dozlar halinde alınması insan organizmasını düzenlemede olumlu etkiler yapar. Ancak, yüksek dozlar ölüme varan şiddetli zehirlenmelere yol açabilir.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: TALYUM

Agatha Christie’nin kullandığı bir başka fazla bilinmeyen (hatta belki de hiç bilinmeyen) zehir Talyum‘dur. Talyum, doğada çok az bulunur. Özel nitelikli camların üretiminde ve fare zehiri yapımında  kullanılır. Tabii insanlar için de çok zehirli bir madde olduğunu söylemeye gerek yok. Agatha Christie’nin Ölüm Büyüsü romanı talyum zehirlenmesine mükemmel bir örnektir. Yorgunluk, mide şikayetleri ve özellikle saç dökülmesiyle başlayan kronik zehirlenme, bir süre sonra şiddetli ağrılarla ölüme sebebiyet verir.

AGATHA CHRİSTİE ZEHİRLERİ: ZEHİRLİ OTLAR

Agatha Chritie’nin öykülerinden birinde bütün bir aile yüksük otuyla zehirlenir. O gün , yemeğe konmak üzere bahçeden gebre otu vs. toplanmıştır. Polis, bu otların arasına yanlışlıkla yüksük otunun da karışmış olduğunu keşfeder. Keşif doğrudur. Gerçekten de yüksük otu, gebro otlarının arasına karışmıştır. Ama yanlışlıkla değil.
Yüksük otunun bir çok zehirli bitki gibi tıpta önemli bir yeri vardır. Kalp ilacı olarak kullanılan dijitalin, yüksük otundan elde edilir. Agatha Christie‘nin bir çok öykü ve romanlarında aşırı doz alınan dijitalin de cinayet aracı olarak boy gösterir.

Mis Marple’ın Karayipler’de geçen Ölüm Adası isimli macerasında belladonna denilen bir bitkiyle tanışırız. Ülkemizde de bol yetişen güzelavrat otudur bu. Yaprakları oldukça zehirlidir. Atropin denen ve tıpta yaygın biçimde kullanılan madde  güzelavrat otundan elde edilir. Eskiden kadınlar gözlerini daha iri göstermek için bu atropin maddesinden damlatırlarmış gözlerine. Aşırı dozda alındığında halüsilasyonlara yol açan atropinin son yıllarda uyuşturucu  olarak kullanılması yaygınlaşmıştır.

Bitkilerden söz açılmışken, porsuk ağacını da unutmamak lazım. Porsuk Ağacı Cinayeti’nde katil, porsuk ağacı meyvasının çekirdeğini maktulün sık sık yediği bir yiyeceğe (marmelatlara) karıştırarak, önceden belirlenmemiş bir tarihte ölmesini sağlar. Gerçekten de porsuk ağacı tümüyle zehirli bir ağaçtır. Zehirsiz tek yeri meyvalarıdır. Kuşlar bu meyvayı itina ile yerler. Çünkü çekirdek kısmı en zehirli bölgedir. Zehir vücuda girdikten 4-5 saat sonra belirtiler kendini gösterir. Geri dönüş imkansızdır.

TEHLİKELİ İLAÇLAR

Agatha Christie’nin tercih ettiği  cinayet araçları arasında ilaçlar da önemli bir yer tutar. Atropin, dijitalin gibi ilaçlardan yukarıda söz etmiştik. Şurası bir gerçektir ki, onun en  gözde zehiri Veronal’dir. Şahsen, Agatha Christie dendiğinde benim aklıma ilk gelen daima “birkaç veronal tableti” olur.

Veronal aslında eczanelerde reçeteyle satılan ve yaygın bir biçimde doktorların hastalarına yazdığı bir ilaçtır. Özellikle geçen yüzyılın ortalarına kadar başağrılarını kesme ve uykusuzluk hastalığına son verme  amaçlı olarak kullanılmıştır. Köken itibariyle bir tür barbitürattır ve her barbitürat gibi bağımlılık yapabilir. Eroin ve morfin gibi yaygın biçimde oyuşturucu olarak kullanılır. Ve her ilaç gibi fazla alındığında toksik etkisi yapar.
Roger Ackroyd Cinayeti‘nde katilin intihar etmek için kullandığı ilaçtır. Ama onu daha çok Birisi Ölecek‘te Carlotta Adams’ın ölümüne sebep olan ilaç olarak tanırız. “Birkaç veronal tableti” tabiri, Agatha Christie’nin bir çok öykü ve romanında karşımıza çıkar

GERÇEK KATİLLER VE AGATHA CHRİSTİE

Agatha Christie’nin zehirle işlenen kurgusal cinayetleri, bir çok gerçek katile esin kaynağı olmuştur. Bunların en ilginci Fransa’da yaşanmış ve bir katil, cinayet metodunu Agatha Christie’nin Cinayetler Klübü kitabındaki  hikayelerden birini okuduktan sonra belirlediğini itiraf etmiştir. Miss Marple’ ait bu öyküde cinayet atropin ile işlenir. Katil  kurbanını kırmızı şaraba bu zehirden karıştırmak suretiyle öldürür.

Bir diğer olayda da bir bebeğin talyum zehirlenmesinden kurtulabilmesi, Christie’nin Ölüm Büyüsü adlı romanı sayesinde olmuştur. Bu romanda, katil kurbanlarını talyum ile zehirler. Adli tıp ölüm sebebini uzun süre keşfedemez. Sonunda durumu öykünün amatör detektiflerinden biri farkeder. İşte bu kitabı okuyan bir hemşire, hastaneye getirilen bebeğin talyum zehirlenmesi belirtileri gösterdiğini hemen anlar.  Böylece, bir cinayet romanı sayesinde bir bebeğin hayatı kurtulur. Talyum zehirlenmesi belitilerinin en önemlisi yoğun saç dökülmesidir. Hemşirenin teşhisinde bu durumu farketmesi büyük rol oynamıştır.

Agatha Christie Kitapları – Koltuktaki Ölü

Koltuktaki Ölü, bence, Agatha Christie’nin en güzel romanlarından biri. Konusu, karakterleri ve kurgusu itibariyle, diğer bir çok kitabından daha fazla öne çıkıyor. Yazarın ve Mösyö Hercule Poirot’nun hayranları için, bu soğuk kış günlerinde okunacak kadar keyifli bir romanın zor bulunacağını tahmin ediyorum.

Öykü o kadar akıcı ve etkileyici ki, Porot’nun fazla ortalarda görünmemesi bile insanı rahatsız etmiyor. Zaten o da öyle anlarda ortaya çıkıyor ki, söyledikleri ve yaptıklarıyla okuyucuyu fazlasıyla doyuruyor.

Kitap, Old Bailey’de, taşrada işlenmiş bir cinayet davasının duruşmasıyla başlar. Sanık, genç bir kadındır. Elinor Carlisle. Mary Gerard’ı zehirleyerek öldürdüğü gerekçesiyle yargılanmaktadır. Yargıç kendisine bu cinayeti işleyip işlemediğini sorar. Elinor’un cevabı: Hayır, işlemedim, olur.

Cevap ‘hayır’dır ama, Elinor bundan pek emin değildir. Maktulü o kadar kıskanmış, ölümünü o kadar istemiştir ki, belki de suçlu gerçekten kendisidir. Zor da olsa geçmişi, her şeyin nasıl başladığını hatırlamaya çalışır: Her şeyin başlangıcı o imzasız mektuptur.

Elinor, haftalar önce imzasız bir mektup alır. Bu mektubu yazan kişiye göre, kötü niyetli birisi, Elinor’un  halası Laura Welman’ı etkilemeye çalışmaktadır. Amacı ise, Elinor’un mirastan mahrum kalmasını sağlamaktır.

Laura Welman zengin bir duldur. Fakat sağlığı son derece kötüdür. Geçirdiği felç yüzünden yardımcısız iş göremez hale gelmiştir. Evde iki hemşire sürekli olarak onun bakımıyla ilgilenmektedir.

Taşrada, eski ve büyük bir konakta yaşayan Bayan Welman, son günlerini yaşadığının bilincindedir ve geçmiş bir günahın ıstırabıyla acı çekmektedir. İki yeğeni vardır. Elinor ve Rody. Mirasını Elinor’a bırakacaktır. Çünkü Roddy aslında kocasının yeğenidir. En büyük arzusu ise bu iki gencin birbirleriyle evlenmeleri ve bu konakta yaşamalarıdır.

Elinor ve Roddy halalarına çok bağlıdırlar. Ve birbirlerine aşıktırlar. Yani, Laura halanın son arzusunun yerine gelmemesi için hiç bir neden yoktur.

Elinor, imzasız mektubu ciddiye almaz. Roddy’ye gösterir ve birlikte Laura halayı ziyaret etmeye karar verirler.

Ziyaret sırasında Laura hala, yeğenlerinin nişanlandığı haberini alarak mutlu olsa da ileriki saatlerde kötüleşir ve ikinci bir felç daha geçirerek ölür. Elinor büyük üzüntü içindedir. İşte tam bu sırada çok daha korkunç bir felaket kapıyı çalar: Roddy, Mary Gerard’la karşılaşır ve ona aşık olur.

Mary Gerard, konağın bekçisinin kızıdır. Ve inanılmaz derecede güzeldir.

Ortaya çıkan bu aşk üçgeni, klasik yapıtlardaki kurgudan farksızdır. Çünkü, gerek Elinor’un Roddy’ye,   gerekse Roddy’nin Mary Gerard’a duyduğu aşk, son derece tutkulu ve saplantılıdır. Öyle ki, Roddy, kendisine mirastan tek bir sterlin kalmadığını bile bile Elinor’la olan nişanını bozar. Elinor ise, kendisini ihanete uğramış gibi hissetmektedir. İhanet iki boyutludur. Birincisi Roddy’nin ihanetidir. İkincisi ise Mary’nin. Zira Mary, Laura halanın yardımlarıyla büyümüş ve iyi okullarda okutulmuştur. Elinor ve Roddy çocukken Konağa geldiklerinde Mary ile oynamışlar, neredeyse birlikte büyümüşlerdir. Şimdi ‘bekçinin kızı’ onun sevdiği adamı elinden almaktadır.

Tutkunun önünde hiçbir şey duramaz. Mary olmasaydı Roddy’nin tekrar kendisine döneceğini düşünen Elinor için seçenek tektir: Mary’yi öldürmek.

Mahkemede ünlü ve yetenekli sanık avukatı ile savcı arasında tartışmalar sürüp giderken, Elinor psikolojik olarak çökmüş ve neredeyse cinayeti itiraf edecek hale gelmiştir.

Cinayet morfinle işlenmiş ve bunun ağız yoluyla alındığı ispatlanmıştır.  Ancak zehirin genç kızın içtiği çayda mı yoksa yediği balıklı sandviçte mi olduğu belirlenememiştir. Çayı yapan ve balık ezmeli sandviçleri hazırlayan Elinor’dur. Mary’yi çaya davet eden de odur. Üstelik, balık ezmeli sandviçten hiç yememiş, çay da içmemiştir. Kısacası, Elinor aleyhine kanıt çoktur.

Sevgilisini Mary’ye kaptırması, bundan duyduğu üzüntüyü açıkça belli etmesi, tanıkların yanında Mary’nin ölümünden söz etmesi de suçlamayı destekleyen önemli argümanlardır.

Sonunda tam herşey bitti derken…

Neyse ki, duruşma salonunda yumurta kafalı, pos bıyıklı bir adam oturmaktadır. Dünyanın en büyük dedektifi olduğuna inanan Hercule Poirot’dur bu.

Poirot, olayın kahramanlarıyla kısa bir görüşme yapar, tanıkları dinler, olay yerini gözden geçirir ve gerçeği şıp diye bulur.

Tabii biz de şaşarız kendimize, her şey gözümüzün önünde olduğu, Agatha Christie bütün ipuçlarını  verdiği halde biz neden çözemedik şu cinayeti diye. Hatta bazılarımız daha da ileri gider ve “Ne kadar basitmiş” bile deyiverir.

Roman hem anlattığı hüzünlü aşk öyküsüyle (ama hangisiyle? romanda iki aşk öyküsü var çünkü), hem kurgusuyla, hem de kimi özel yanlarıyla okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Bir defa içerdiği hüzne rağmen hayli eğlenceli; bazı karakterler düpedüz komik. Bazı olaylar da öyle. İnsan gülmekten kendini alamıyor.

Agatha Christie, 1940’ların başında geçen bu romanında bir İngiliz köyünde bulunabilecek bütün karakterleri sergilediği gibi, köy yaşamına özgü pek çok sahneyi de kitabına koymuş. İngiliz köyünde geçen cinayet gizemlerinin  klasik ve saygın bir örneği bu roman.

Christie’de pek rastlanmayan bir diğer husus da mahkeme sahnelerinin oldukça geniş bir yer tutması.  Son derece keyifli olan duruşma bölümleri ustalıkla yazılmış. Bu bölümlerde gerilim  ve tempo müthiş artıyor.

Romanda toplumsal sınıflar arasındaki kesin ayrışmayı gözlemek de mümkün. Agatha Christie bu konuda çok bilgili olduğunu kelimelerle oynayarak kanıtlıyor. Ve daha 1940’larda bile İngiliz toplumunun nasıl alt ve üst  (aristokratlar ve diğerleri)   sınıflara mutlak biçimde bölünmüş olduğunu gösteriyor. Bunu en belirgin örneği, Elinor ve Mary kıyaslamasında görülmekte. Aynı yaşta ve benzer okullarda okumuş olmalarına rağmen üst sınıf mensubu olan Elinor’dan kitap boyunca diğer karakterler “Lady” diye bahsediyorlar. Mary’den ise sadece adıyla, o da olmazsa “kapıcının kızı” diyerek.

En sona bir eleştiri sakladım: Kitabın adı ve kapak fotoğrafı. 

Kitabın adı neden Koltuktaki Ölü, anlamak mümkün değil.  Altın Kitaplar Yayınevi yeni baskılarda bu adı değiştirmiş ve Esrarengiz Sanık yapmış. Yani daha beter çuvallamışlar. Oysa romanın harika bir orijinal adı var. Sad Cyperss. Türkçesi Hüzünlü Selvi.

Agatha Christie, romanı yazarken, William Shakespeare‘in bir şiirinden yararlanmış. Hüzünlü Selvi adındaki bu şiir, Shakespeare’in 12. Gece isimli oyununun 2. perdesinin 4. sahnesinde geçiyor. Olaylarla bağlantılı, Türkçeye kolaylıkla çevrilebilen, edebi derinliği olan bu harikulade  isim dururken, yazara saygısızlık edercesine abuk sabuk Koltuktaki Ölü, Esrarengiz Sanık manasızlıkları nereden çıkmış anlamak mümkün değil.

Kitabın künyesi: Ocak 1990 da Altın Kitaplar tarafından basılmış. 180 sayfa. İngilizceden Türkçeye Gönül Suveren tarafından çevrilmiş.

10 soruda poli̇si̇ye testi̇

Sonuçlarınızın ekran görüntüsünü sosyal medya hesaplarından bizimle paylaşabilirsiniz. Bakalım kimler 10 üstünden 10 alacak 🙂

Kendi kullanıcı geri bildirimi anketinizi oluşturun

İyi Polisiye Nedir? Türk Polisiye Roman Yazarları İyi Polisiye Hakkında Ne Düşünüyor?

0

Türk polisiye roman yazarları iyi polisiyeyi nasıl tanımlıyor: “İyi polisiye iyi edebiyattır” diyoruz. Peki ama, iyi polisiye nedir? İyi bir polisiyenin olmazsa olmazları nelerdir? İyi polisiyeyi, kötü polisiyeden nasıl ayırırız?  Bu soruları polisiye yazarlarımıza sorduk.  İlginç ve ufuk açıcı cevaplar aldık. Soruşturmamıza katılan tüm yazarlarımıza teşekkür ederiz.

İşte, Türk polisiye roman yazarlarının “iyi polisiye” hakkındaki düşünceleri…

 

  • AYŞE ERBULAK:

Polisiye okuru çok cindir, öyle onu kandırmaya gelmez. Okurken hiçbir detayı kaçırmadığı gibi yazarın saçmaladığını fark ederse de elinden kitabı bırakıverir… Polisiye okuru kitabı eline alıp ilk sayfaları daha çevirmeden aklına “katil kim” sorusu takılır ve önüne gelen her karaktere “katil” gözüyle bakar, “hah evet bu katil” ya da “yok yok sanırım şu katil” der ve adeta aklını katille bozar…

İyi polisiyenin olmazsa olmazı KURGUDUR… Bu da yazarı eserini en baştan bir şablona çok iyi yerleştirmeye mecbur eder. Tıpkı bir metal  mekanizmanın çarklarının “trak” diye oturması gibi her şeyin yerli yerinde olması gerekir. Polisiyede karakterlerin ayaklarının yere basması ve okura gerçekçi gelmesi diğer önemli ögelerden biridir. Kahramanlar inandırıcı olmalı, okur onları sevmeli hatta kendinden bir şeyler bulmalı ya da tanıdığı birinden ufak hatırlatmalar yaşamalıdır Mekanlar ve mekan detayları da önemli unsurlardan biridir. Polisiye yazarı bu mekan anlatımlarını ve tasvirlerini en lezzetlisinden yaparken ufaktan gerilimin dozunu da artırmalı. Çünkü bu dozu yavaş yavaş okuruna vermekle yükümlüdür… Katilin ve maktulün (tabii bunlara çoğul takıları eklemek mümkün) psikolojik ve sosyolojik yapıları çok iyi anlatılmalıdır. Öyle ki bazen katil ya da katillere hak vermek zorunda kalır okur…

Ne olursa olsun finalde okuru ters köşeye yatırmalıdır. Ama işte bu nokta fena halde bıçak sırtıdır. Çünkü okur finalde ters köşeye yatmak için çok heveslenmektedir. Yani yazar okurun istediği finalin daha da aksini ona vererek çok ciddi şaşırtmalıdır. Özetle yazar final düğümünü çok şık atmalıdır…

 

  • SUPHİ VARIM: 

Bence iyi polisiyenin birinci özelliği, suç-suçlu-olay yeri-soruşturma-kanıt-suç nedeni gibi kurgu unsurları arasında tutarlı bir bağlantının mevcudiyetidir. Bu bağlantı detaylı bir şekilde oluşturulmalıdır. Örneğin suçlunun karakteri, cinsiyeti ve suçu işleme anındaki psikolojik durumu gibi unsurlar ile suçu işleme tarzı ve kullandığı araç arasında dahi mutlaka gerçekçi bir ilişki olmalıdır.

Dedektif işlevi üstelenen karakterin sonuca mantıklı bir biçimde ulaşmasını, iyi polisiyenin ikinci özelliği olarak görmekteyim. İster salt akıl yürütme, ister adli tıp ve kriminoloji tekniklerine dayansın, suçun aydınlatılması, tutarlı ve okuyucuyu ikna edecek düzeyde kaleme alınmalıdır. Demek istediğim, kurguda boşluk olmamalıdır.

Polisiyede gerilim önemlidir ve bunu üçüncü özellik olarak görmekteyim. Tabii gerilim derken heyecanlı, ürkütücü, dehşet verici olayları kastetmiyorum sadece. Karakterler arasındaki ilişkiler, karakterlerin yaşadığı ruhsal travmalar veya mekân da gerilim yaratma açısından pekâlâ önemlidir ve etkileyicidir.

Suçun elbette ki toplumsal tarafı vardır. Bu açıdan suçun işlendiği sosyal çevre, az veya çok, polisiyeye yansıtılmalıdır. Bunu da dördüncü özellik olarak sayabiliriz.

Tüm bunların bileşimi olarak da neden-sonuç ilişkisinin polisiye kurgunun her aşamasında titizlikle dikkate alınması, beşinci özelliktir ve olmazsa olmazların can damarıdır kanımca. Örneğin suç-suçlu, suç-şüpheli, suçlu-şüpheli, olay yeri-suçlu-şüpheli, kanıt-şüpheli gibi sayıları artırılabilecek bağlantılar, gökten zembille indirilmiş gibi değil, neden-sonuç ilişkilerine göre birbirine bağlanmalıdır. Mesela dedektif niçin ona gitti, olay yerinde bulunmadığı hâlde niçin ona şu soruyu sordu gibi hususlar kurgunun tutarlılığı açısından önemlidir.

Bu olmazsa olmazlar, iyi polisiyeyi kötü polisiyeden ayırır. Kötü polisiye açısından tabii başka özellikler de vardır. Mesela kurguda şiddetten başka şey bulunmayan, rasyonalite yoksunu polisiye kötü polisiyedir. Mesnetsiz metafizik temalarla okuyucunun zihnini uyuşturan polisiye kötü polisiyedir. Okuyucuya sadece vakit geçirtmek için kaleme alınmış sabun köpüğü kurgular, kötü polisiyedir. Polisiyenin zekâyı keskinleştirici özellikler taşıması gerektiği kanısındayım. Bu bakımdan buna uygun düşmeyen suç hikâyelerini kötü polisiye saymak durumundayım.

  • ÇAĞATAY YAŞMUT:

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Dedektif romanı ya da cinayet romanı olarak adlandırılan iyi polisiyeler ve kötü polisiyeler aynı konuyu işler. Suç istisnasız bütün polisiyelerde başak öğedir. İyi polisiyeyle kötü polisiye arasındaki fark; anlatılan hikayeden ziyade; kurgunun başarısında, diyalogların canlılığında, karakterlerin coşkusunda, gözlemlenmiş ayrıntılarda ve romanın hızında kendini gösterir. Kötü polisiyelerde bunların çoğu bulanmaz.

Bir polisiye romanda katilin kim olduğundan ziyade, romanın kurgulanışı önemlidir. Bu yüzdendir ki, Ejderha Dövmeli Kız, Da Vinci’nin Şifresi v.b gibi romanlar başarılı kurgularından dolayı dünyada milyonlarca kişi tarafından okunmuş ve sevilmiştir. İyi polisiyede gereksiz gibi görünen şeyler bir bütün içerisinde önemli bir yer teşkil eder. Tüm ayrıntılar ve ifadeler finalde anlam kazanır. Kurban-Şüpheli-Suçlu üçgeninde ve bu üçgeni kapsayan zaman ve mekan bütünlüğü içerisinde, mantıklı bir çözüme ulaşılır. Çözümlerde formal mantık kuralları ve gerçekçilik işler. İyi polisiyeler ilk sayfalardan itibaren okuru bir gizem içine sokarak onu avucunun içine alır. Çoğu polisiyenin giriş bölümünün bir cinayetle başlaması bu yüzdendir. Cinayetin ardından olay mahalline gelen soruşturma ekibinin olaya hakimiyetine tanıklık ederiz. Soruşturma ekibinin kendi aralarındaki konuşmalarından, olaya bakışlarından bize mutlaka kişilikleri hakkında ipuçları verir. Romanın başında katilin kolayca tahmin edilmemesi, soruşturma sürecinin ustalıkla sürdürülmesi, bilimsel tekniklerin kullanılması, hukuki ve adli bir altyapının kurulması iyi polisiyelerin ortak özelliğidir.

İyi polisiyeler öyküyü inandırıcı kılar, gerçeklik duygusunu okura geçirir. Gerçeklik; yazarın yarattığı kurmaca dünya ile yaşadığımız dünyanın birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olması değil, yazarın kurduğu kurmaca dünyada olan bitenin kendi gerçekliğinle çelişmemesidir. Yazar okurla hayali bir sözleşme yapar. Yazar okura bir dünya kurar ve belirli kurallar koyar. Yazar roman boyunca bu kurallara uyarsa, roman gerçekçiliğinden bir şey yitirmez. Okurlar, yazarın atmasyon yazdığını bilirler ve bunu bilerek romanı okurlar. İyi polisiyelerde hikaye boyunca bir düzen, bir kural bütünlüğü vardır.

Öyküyü inandırıcı kılmak ve okurun zihninde canlandırmak için detaylı betimlemeler iyi polisiyelerin bir başka özelliğidir. Kişiler ve mekanlar iyi ve ayrıntılı tasvir edilir. Sahneler adeta bir tiyatro sahnesi gibi resmedilir. Her ayrıntı, her hareket okurun zihninde canlandırmaya yöneliktir. Mesela, iyi polisiye yazdığı kabul ettiğimiz Raymond Chandler, Dashiell Hammett, Ross Mcdonald gibi kara romanın ustaları romanlarında gerek mekanları gerekse karakterleri çok detaylı tasvir ederler. İyi polisiyeler  okura günlük yaşamdan bildiği, gördüğü şeyler sunarak, okurun öyküye çabucak dahil olmasını sağlar.

İyi polisiyelerin konuları ilgi çekicidir ve mutlaka toplumun bir noktasına dokunur. Dan Vinci’nin Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Çin Mahallesi, Seven, Kuzuların Sessizliği, Kızıl Nehirler, Ejderha Dövmeli Kız v.b. romanlar psikolojik ve sosyolojik derinliği olan polisiyelerdir.

Gerçek hayatta gereksiz ve sonuçsuz kalan bir sürü olay olur. Ama iyi polisiyelerde bu tarz olguların yeri yoktur. İyi polisiyeler okuru boşu boşuna meşgul etmez. Her sahne romanın bütününe hizmet eder. Kahramanın özel hayatı bile, hikayenin kurgusuna ortaklık eder.

İyi polisiyelerde başarılı kurguyla birlikte karakterlere de önemli roller düşer. Okurlar hikaye boyunca karaktere sempati ya da nefret duyacak kadar karakterler ete kemiğe bürünür.  İyi polisiyelerde karakterlerin olan bitene verdiği tepkileri, bakış açısı tutarlıdır, gerçekçidir. Okurlar hikayenin kahramanında mutlaka kendilerinden bir şeyler bulurlar. Örneğin Kurt Wallender eşinden ayrılmış, kızıyla sorunları olan, şeker hastası bir polistir. Ne çok bizden şeyler var hayatında. Komiser Haritos evlidir ve karısının dolmalarına bayılır. Tam bir aile babasıdır. Kızına tapar ve damadını sevmekle birlikte zaman zaman ona kıl olmaktadır. Poirot son derece kibirli, kendini beğenmiş ve narsistir. Çoğu insan gibi. Miss Murple yaşlı, dedikoducu bir kız kurusudur. Yaşlı komşularıyla kek yerler, çay içerler ve cinayet çözerler. Lisbeth Salander çok aykırı ama çok da akıllı bir kadındır. İyi polisiyelerde karakterlerin dramatik gereksinimleri hikayenin en başından bellidir ve hikaye boyunca bir değişim süreci geçirirler. İyi polisiyelerde sahneler anlatılmaz, gösterilir. Dolayısıyla, bu, okurların zihninde hikayenin canlanmasına yol açar. Gerçek dünyayı algılamamızı sağlayan beş duyu, anlatılarda da okura aynı doğrultuda yarım eder.

  • GENCOY SÜMER: 

İyi polisiyenin ne olduğu kişiden kişiye değişir. Belki bazı ortak noktalar saptanabilir ama eninde sonunda bu sorunun cevabı kişisel olmak zorundadır. Bence iyi bir polisiyenin ilk adımı cinayettir. İçinde cinayet olmayan bir polisiyenin romandan çok, hikayeye yakıştığını düşünüyorum. İkinci adımsa, bir dedektif ve kimliği bilinmeyen bir katilin varlığıdır. Roman da tümüyle, katilin kim olduğunu bulmak üzerine kurgulanmalıdır. Bu aşamada, cinayetin nedeni ve nasıl işlendiği de bilinmeyenler arasındaysa ve romanın sonuna doğru bunlar da ortaya çıkarılacaksa polisiye romanın “iyi” niteliği biraz daha yukarılara tırmanır.

Üçüncü adım, katilin romandaki ana karakterlerden biri olması, roman boyunca sık sık karşımıza çıkmasıdır. Çok az görünen, roman boyunca adından fazla söz edilmeyen birinin katil çıkması o polisiyeyi “iyi” olmaktan uzaklaştırır. Dördüncü adım, katilin yakalanmasını sağlayacak bilgi ve ipuçlarının okurdan gizlenmemesidir. Okuyucuyu, soruşturmaya dahil eden bir polisiye gerçekten “iyi” bir polisiyedir. Beşinci adım, cinayet son anda elde edilen bir bilgi veya ipucuyla ortaya çıkmamalı; intihar mektubu, itiraf, kaza ya da  fizik ötesi güçler gibi araçların yardımıyla  düğüm çözülmemelidir. Sonuca giden yol, mantıklı ve akılcı olmalı, olgulara dayanmalıdır.

Ve nihayet altıncı adım, iyi bir polisiye romanda işlevsiz unsurlara yer verilmemesi gerekliliğidir. Bunu biraz açayım. Örneğin, 4-5 sayfa süren ayrıntılı bir otopsi anlatımı varsa, bu mutlaka cinayetin çözümünde işe yarar bilgiler içermelidir. Sırf anlatmış olmak için anlatılan bir otopsi bölümü, o polisiye romanı daha iyi yapmaz. Bu durum, bazı romanlarda ayrıntılı ceset betimlemeleriyle kendisini gösterir. Çözüme zerre kadar katkısı olmayan bu tip betimlemelerin yapıldığı  polisiye romanlar bence “kötü” polisiye romanlardır. Aynı şekilde, soruşturmadan kopuk, olayla ilintisiz başka bir olgu üzerinde yoğunlaşmak, bir polisiye romanda yapılacak en büyük hatadır.

Çehov’un dediği gibi,  “Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılı duruyorsa veya oyunculardan birisinin belinde tabanca görülüyorsa, son perdede o tüfek patlamalı, o tabanca kullanılmalıdır.”

  • YAPRAK ÖZ:

Ben polisiye kitapları okurken mutlaka heyecan ve yüksek dozda gerilim arıyorum. Polisiye filmler/diziler için de geçerli bu durum. Her bölümde merak duygum daha da kamçılanmalı, bu sebepten dolayı da heyecan duymalıyım ve öykü ilerledikçe artan gerilime kendimi kaptırmalıyım. Benim için “olmazsa olmaz” unsur, sürükleyicilik. En sevdiğim okumalar, bir kitabı okurken başka bir sebeple ara vermek zorunda kalırsam, bir sonraki okuma fırsatına kadar aklımın kitapta kaldığı dönemlerde gerçekleşmiştir. “Bir an önce okumaya geri dönsem de, kaldığım yerden devam etsem” duygusu beni çok mutlu eder.

Bence iyi bir polisiye, heyecan ve gerilim dolu, dolayısıyla sürükleyici olmalı ve duru bir dille yazılmalı, olayı çözmekle, ipucu yakalamakla meşgul olan okuru yormamalı. Çok fazla ayrıntı, upuzun cümleler, çekirdek karakter grubu dışında kafa karıştırıcı başka karakterlerin varlığıyla dolu kitapları zevkle okuyamıyorum.

  • ARMAĞAN TUNABOYLU:

Uzun yıllardır binlerce polisiye roman okuyup film izlediğimden beğeni düzeyimin yükseldiğini gereksiz tevazuya düşmeden söyleyebilirim. Yani bu notumu yazarken sadece kendimi kriter olarak alıyorum. Her şeyden önce ben senaryo veya romandan daha ileride olmamalıyım. Atılacak adımı tahmin etmemeliyim, beni şaşırtmalı, heyecanlandırmalı. Kapalı oda muammalarından fenalık geldi.

Olay örgüsünden sonra kahramanımız gelir, benim Metin Çakır’ım herhalde en abuk tiplemelerden biridir ama “bence” bir realiteye oturur. Önümdeki eserde oluşturulmuş kahramanın da ayakları yere basmalı, değişik bir tip yaratacağım diye zorlamamalı. Ya da Mike Hammer, Sam Spade, Hercule Poirot, NicolaiHel ve benzerleri yeniden keşfedilmemeli. Ve hatta (cümleye “ve”, “ya da” ile başlanmaz) kiralık katil, alkolik, kadınlarla iletişimi berbat ya da kadınlarla iletişimi mükemmel kahramanlardan da kaçınılmalı. Bıktık zira.
Olayın geçtiği zaman günümüzde değilse, çok iyi bir araştırma gerektiriyor. Bir iki tarihi diziden esinlenip yazılmış tarihi polisiyeler hiç inandırıcı olmuyor. Olay günümüzde geçiyorsa oldukça sade yazmakta yarar var, flashback’ler, forward’lar gece uykuya dalmadan önce okurun kafasını allak bullak etmemeli. Mekân da aynı şekilde kompleks olmamalı, bilinen yerler kullanılmalı. Mekân kahramandan rol çalmamalı.
Yazar yazdığı metni gerekli gereksiz kelimelerle, sonrasında cümlelerle süslememeli, aksine her cümleyi tek tek önüne koyup hangi kelimeyi çıkarırsam anlam bozulmaz deyip fazlalık her şeyi atmalı. S.S. Van Dine’ın yirmi altın kuralından bazıları çok fena halde hâlâ geçerliliklerini koruyor, onlara sürekli göz atmakta fayda var. Hele ki hikâye sürprizli sonla bitiyorsa kadayıfın üzerindeki kaymak olur.
Sonuçta roman yazıyoruz, bir sanat eseri değil. Anlatımın rahat olması gerekir.

  • AYLA KOCA: 

İyi bir polisiyeyi iki farklı gözle yorumlamam gerekiyor. Okur gözü ile başlamam gerekir. Zira 30 yılı aşkındır okur olarak kütüphane köşelerinde kalmış ,popüler kültüre yenik düşmemiş kült yazarların gerçekçi anlatımıyla okuduğum, mis kokulu polisiyelerden başlayacağım. Gerçek olay örgüsü olan, az kan ama çokça merakta bırakan yazarların maceralarını okuduğum için çok şanslıyım. İşte iyi polisiye de her şey gibi eskilerde kaldı galiba korkusuna yenik düşerken yeni nesil, polisiyenin üzerinde ki ölü toprağını kaldırmak için deyim yerindeyse gümbür gümbür geliyor. Son yıllarda ülkemizde de oldukça ilgi çeken ve okuyucu kitlesi her geçen gün artan polisiye romanlar konusunda bir okur olarak oldukça ümitliyim. Ülkemizde konu bulmak gerçekten zor değil ama marifet onu kurguya dökmekte diye düşünüyorum. Bana göre iyi bir polisiye ilk sayfasından son satırına kadar okuyucuyu elinde tutan, ritmini hiç bozmayan, merakta bırakan ama sadece gerilim değil hayatın rutin akışını da işleyen polisiyedir. Polisiye romanlarda cinayetten cinayete koşulması o kurgunun dışına çıkılmaması beni her zaman sıkmıştır. Ben romanın kahramanlarının ne hissettiğini de öğrenmek ve onların psikolojisini hissetmek isterim. Yani olayların heyecan, dram, duygusal olarak bir bütün olmasını isterim.

Gelelim ben nasıl bir polisiye roman yazarıyım; Ben kural sevmem okurken de öyle yazarken de aynıdır. Mantık herkese göre farklı bir kavramdır. Bana göre mantıklı gelen şeyleri okuyucuma dayatmasam da onlara astral seyahati ve de ölülerle konuşmanın olabileceğini göstermek istedim. Katilin de duyguları olabilir onlar da acı çeker ve pişmanlık hisseder diye altını çizdim. Heyecanı bozmadan katili ilk sayfalarda onlara gösterdiğim romanlarımda “Katil Uşak” espirisini terse çevirip “Kurban Kim” diye düşündürme hevesiyle hareket ettim. İstedim ki okuyucu olayın örgüsüne yabancı hissetmesin birinci ağızdan anlatılan olaylara yakın ayak katılsın, onları kendi dünyalarında izlesin ve karar versin suçlu kim? İyi bir polisiye bence tam da bu noktada başlıyor. İyi bir polisiye roman okuyucuyu  son ana kadar elinde tutup ,roman bittiğinde bile aklını kurcalamaya devam etmelidir.

  • GÜNAY GAFUR:

Bence bir Polisiyenin olmazsa olmazı gizem… Polisiye ne kadar iyiyse bu gizemin yarattığı hava da o kadar esrarengiz ve merak dolu olur. Okur kendisine sunulan ipuçları ile tüm birikimini ve zekasını kullanarak düğümü çözmeye çalışır. İyi polisiyeyi kötüsünden ayıran, bu gizemin okuru ne kadar sarıp sarmaladığı, ne kadar içine çektiği, okumadığı zamanlarda bile zihnini ne kadar kurcaladığıdır.

Bunu iyi vermenin farklı araçları var tabii. Öncelikle iyi bir dil, gerçekçi karakterler, sağlam bir kurgu ve olay örgüsü… Ama bu araclarin hepsi bana göre o bahsettigim gizem olgusuna hizmet eder.

  • ERCAN AKBAY:

Basitmiş gibi görünen ama karmaşık ve cevaplaması hayli zor bir soru… Karmaşık, çünkü klâsik dedektif anlatısından psikolojik gerilime, casus romanından hukuk polisiyesine kadar geniş bir yelpazedeki polisiye edebiyat meraklısı okurun zevk ve renk tercihini tanımlaması bile nesnelliğe kavuşamamış bir mesele… Zor, çünkü polisiye anlatıyı analiz edebilen okur sayısı ve entelektüel nitelik popüler kültür birikiminin seviyesiyle kısıtlı ve sınırlı…

İyi polisiye kavramı “iyi polisiye iyi edebiyattır” klişesinin ötesinde, ondan daha fazlasıdır, çünkü bir polisiye anlatının yüksek ifadesel niteliği meraklısını cezp etmek için yeterli bir parametre değildir. Hayal gücünüz ve ifade zenginliğiniz farklı edebi türlerde ticari beğeni kapılarını açabilse de polisiye dünyasının perdelerini aralamakta zorlanır. Güçlü içerik; merak uyandırmaktaki ustalık, olay örgüsünün orijinalliği ve anlatıdaki dönüm noktalarının yerindeliği gibi matematiksel-ritmsel kurgu becerisi polisiye yazarlığının olmazsa olmazlarıdır. Polisiye kurgu yazabilmek gelişmiş mizah duygusu, teknik bilgi ve yüksek entelektüel birikim gerektirir.

İyi polisiye su gibi akar, zevk verir, merak uyandırır; kötü polisiye her sayfada takılır, okurun konsantrasyonunu bozar, ardında çözümsüz soru işaretleri bırakır. İyi polisiyeyi bitirdiğinizde zihinsel doygunluk, kötü polisiyedeyse yarım kalmışlık duygusu yaşarsınız.

  • MUHAMMED AKİF TOKTAŞ:

Biz insanlar dünyaya geldiğimiz zamanı hatırlamayız. Özellikle içinde bulunduğumuz toplum sadece dünyaya geldiği zamanı değil, çok yakın zamanı unutmak konusunda da oldukça başarılıdır. Tarihimizi, kültürümüzü, sanatımızı, el işlerimizi, köylerimizi, savaşlarımızı, anlaşmalarımızı, sözlerimizi… İnsanlığımızı! Sık sık unutuyor, yaşanan bazı olayların etkisiyle, rehavete kapılmış bedenlerimize soğuk su atılmış gibi irkilerek, kısa bir anımsama anı yaşıyor ve tekrar unutuyoruz. Pek tabii tüm bunlar gibi çocukluğumuzu da çabuk unutuyoruz. Hayat herkese eşit davranmadığı gibi, çoğumuza cömert olmak yerine son derece cimri davranır. Çocukluk çağlarımızdan itibaren başlayan maraton yetişkinlik çağlarımızda daha ciddi bir hal almaya başlar. En uzunu on yıllık kredi ödemesini kapsayan kısa vadeli gelecek planları geçmişi unutturmak konusunda oldukça ustadır. Yapmamız gerekeni yapar, gereksiz olanı unuturuz! Bize maddi getirisi olmayan çocukluğumuzu da…

Konudan fazla sapmadan, polisiyeye dönecek olursak eğer konumuzun temellerini çocukluğumuzun güçlendirdiğini fark edebiliriz. Hepimiz bir önceki paragraftaki bir maraton temposuna, imkanlarımızın yettiği kadar, sahibiz. Şanslı olanlarımız güzel bir çocukluk geçirmiş, zihnimizi uçsuz bucaksız gökyüzü maviliğinde hayallerle doldurmuşuzdur. Çocukluk çağlarımızda zihnimizi yoğum işgal eden merak, bambaşka bir renkliliktir. İnsanlara, ailemize, hayvanlara, bitkilere… Her şeye duyulan muazzam bir merak ve anlam yükleme çabası. Anlam yükleme, öğrenmeye, anlamaya çalışma çabası… Annelerin, babaların, yoldan geçen insanların hayatı, gelecekte sahip olacağımızı düşlediğimiz hayat… Hepsi çocuk zihnimizde, oldukça renkli varlıklarıyla yoğun bir meşguliyet yaratırdı. Ve kapalı kapıların ardı… Biz yetişkinlerin bile merakını hala cezbetmeye devam ediyor. İşte edebiyat tam bu noktada hayatımıza giriyor. Kapalı kapılar arkasına sınırsız geçiş bileti. Zihnimin derinliklerine hoş geldiniz!

Okumayı, dinlemeyi, izlemeyi seviyoruz. Bir arkadaşımızın “paramparça” hayatını dinlemekten sıkılıyorken, daha güzel servis edilmiş halini izlemek hoşumuza gidiyor(!) ve izliyoruz. Birkaç dakikalık bir şarkı ile tüm yaşantımızı gözlerimizden akıtıyor, sadece kısa bir paragraf ile bıkkın gülerimizde yaşama umudu yeşertiyoruz. Edebiyatın en güzel yanı ise, zihnimizin sınırları dahilinde, hatta sınır ötesinde hayal kurma şansımız olmasıdır. Görmek istediğimizi tam da istediğimiz gibi görür, hayran olduğumuz karakteri layıkıyla özümseriz. Yapmamız gerekenler hususunda ufkumuz genişlediği gibi, yapmadıklarımızı, yapmamamız gerekenleri de tadarız. Bir paragraf önce konudan sapmamayı planlamıştım ama sohbetiniz pek hoş olduğundan olsa gerek kendimi etraflıca anlatmaktan alıkoyamadım. Umarım buraya kadar sıkılmadınız, ha gayret ne kaldı şunun şurasında.

Sizce bir şeyin iyisi nedir? Kırmızının en iyi tonu hangisi? İyi sebze organik olan mıdır? Armudun iyisini yiyenlere ne demeli? İyi ziyadesiyle göreceli bir kavramdır. Şahsım adına da olsa bu konuda fikir belirtmeyi ve eserleri örnek göstermeyi haddi aşmak olarak görür, bu sebeple eserler üzerinden ilerleyemem. Ancak genellememi polisiye tarzı üzerinden yürütebilirim. İyi polisiye içinde kötü polisiye barındırandır. Evet, bu sebeple yazımın adı yinyang polisiye. Polisiye diğer edebiyat türlerinden daha fazla merak öğesi ve bulmaca barındırır. Okuyucuyu sadece tatmak istediği bir yaşantının içine sürüklemekle kalmaz, okuyucuya seçenekler sunar. Kanıtlar verir, bulgu bilimin nimetlerini sunar, heyecanla sürükler ve rehavetten kurtarır. Bunların dışında polisiyenin Altın Çağ’ı, sunulmuş eserlerin bilinen satış rakamlarıyla kendini kabul ettirmiştir. Tüm bunlar, iyi polisiye için bahsedilebilecek konu ve özelliklerdir. Tamam, ama kötü polisiye nedir? Kötü polisiye ise eserin polisiyeden uzaklaşıp daha çok aksiyon veya farklı alana kaymasıdır. Bunlar, bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar neticesinde erişebildiğim sınırlı genel kanı sonuçlarıdır. Benim fikrim tüm bunların yanında oldukça basit ve kısadır. İyi polisiye okuyucu içine çeken ve okumadığı zamanlarda bile zihninde yer edebilen eserdir. Kötü polisiye ise az öncekinden farklı bir okuru içine çeken ve okumadığı zamanlarda bile zihninde yer edebilen eserdir. Dolayısıyla ister milyonlar satsın ister hiç satmasın iyi polisiye, iyi eserdir ve kişiden kişiye farklılık gösterir. “Her şey iki kutupludur ve birbirine karşıttır. Kutuplar karşıtını muhakkak içinde barındırır.”*

Bu bağlamda kıymetli okur, iyi polisiye senin sevdiğin ve senin sevmeyip arkadaşının sevdiği eserdir. Dün kimsenin sevmediği bugün herkesin elinden düşürmediği eserdir.

Polisiye eserler; kurgularıyla, olgularıyla, zihinsel bulgularıyla, cinai vurgularıyla hepimiz için yeni ufuklar açmaya devam edecektir.

Polisiyeyle kalın, rehavete kapılmayın!

* http://www.wiki-zero.co/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvWWluX2lsZV95YW5n

 

  • ÇAĞAN DİKENELLİ:

Bir polisiye roman asla sadece polisiye roman değildir.

İçinde akıl oyunları, psikolojik deneyler ve çok bilinmeyenli denklemler barındıran bir bulmaca-yazındır. Yaratımın laboratuvarında küçültülmüş mekânlarda büyük arayışların kitabıdır. İnsan psikolojisinin gizemlerini çözmek peşindeki beyinler için bir deney tüpüdür. Bireye yöneltilmiş tüm haksız eylemlerin, iddialı kabıyla raflarda gözlere sırıtan bir küçük kitaba tıkıştırılıp cezalandırıldığı bir rahatlama terapisidir. Büyük sorunları rahatlıkla çözen kahramanın rehberliğinde, alt benliğimizde her gün biraz daha kabarıp şişen kompleks girdabının önüne konulmuş bir kap çikolatadır. Gizlenme yeteneğine sahip, matematiksel adımlarla ilerleyen taşlara sahip bir satranç oyunudur. İnanılmaz olayları ciddiyetle, sadece kurulan atmosferin inandırıcılığıyla gerçek kılma sanatıdır. Yazarın, okuyucusunu da en az kendisi kadar akıllı varsayarak yazması gereken bir türdür. Ve onu aldatmak, geciktirmek, yanıltmak, dikkatini dağıtmak için her yanına tuzaklar yerleştirilmiş, ormanlık bir av bölgesidir. İşin doğrusu, ormanın içinde gezinildiği olgusu bile bir yanılsama olmalıdır.

Agatha Christie için polisiye Shakespeareyen güç çatışmalarının, kişilik buhranlarının şatolardan alınıp, malikânelere, teknelere, aristokratların küçük buluşma alanlarına indirilmesiydi.

Arthur Conan Doyle için; insan ruhunun derinliklerine bilimsel teknikler kullanılarak gerçekleştirilen bir araştırma gezisiydi.

Dashiel Hammett için; güce hapsolmuş bir toplumda, bir diğerini ezmekten başka bir şey bilmeyen bıçkınlar, politikacılar, para babaları arasında daha zeki ve daha cesur biri tarafından atılmış bir varoluş çığlığıydı.

Raymond Chandler için, dalgacı bir karakterin ince bir toplum eleştirisiyle, kanser hücreli yamuk yumuk bir sistemin simgesel minyatürlerini hallaç pamuğu gibi atmasıydı.

Henning Mankell için ekip çalışmasının, çıkardan arınmış rasyonel aklın ve ahlakın her alanda başarıya ulaşacağını kanıtlamanın bir yoluydu.

Eduardo Mendoza için tarama ucuyla her köşesini her tiplemesini birer karikatüre dönüştürdüğü Barcelona’da sistem tarafından boyutlarından biri alınmış komik-insanların arasında bir delinin gerçeği arayışıydı.

Richard Levinson’ın Columbo’su için; Platon soru-cevap tekniğine dayanan ve ardı arkası kesilmeyen zekice sorularla bir koca bina inşa edip; sistemin tüm olanaklarını kullanarak gücün gökdeleninde, ihtişamın sisleri arasında suçu gizleyebileceğini sanan kapitalizm artığı “Kötü”nün savunma duvarlarını aşmasıydı.

Philip K. Dick için; sistem tarafından yaratılması muhtemel bir evrende, büyük kuramsal açmazlar, çözümsüz etik tartışmaların labirentinde gezinmekti.

Umberto Eco için, tarihin belli bir noktasında, çağların gizli bilgilerinden oluşmuş bir piramitte, entelektüel adımlarla biricik hakikate tırmanıştı.

Benim için ise; klasik polisiye, kokuşmuş emperyalist dünyada, politikayla, satılmışlarla, çetelerle, güç ağlarıyla, mistik dokunuşlarla, rahatsız hayallerle sarmalanmış, doğrunun ne olduğunu hissedebilmenin gücüyle ayakta kalsa da kafası aşırı karışık bir karakterin, düşmanların putlarını adım adım yıkarak, içeriklerini pazara çıkararak başarıya doğru ilerlemesi. Katillerse yanlışın alegorileri…

 

İyi Polisiyenin Dili

Dil, okurları asla sözlüğe uzandırtmayacak, akışı kesmeyecek bir sadelikte olmalıdır. Polisiye roman cafcaflı kelimeler ve şiirsel bir üslupla yan yana yürümez.

 

“Onu kim vurdu?” diye sordum.

Kır saçlı adam boynunun arkasını kaşıyarak bana baktı. “Silahlı birisi.”

(Dashiel Hammett)

 

Anlatıcının dışarıda kalması, objektif bir anlatımı benimsemesi, toplumu ve küçük insanı çözmüş dedektiflerin bakışıyla tezat gösterir. Polisiye inceden toplum ve birey eleştirisidir. Savaş öncesi kuşağından Amerikalı dedektif romanı yazarları zeki ve muzip, tasvirlerle, iğneleyici bir dili kullanıma boşuna sokmamışlardı. İçlerinden gelen, toplumun şişirilmiş aktörlerine bir tokat atmaktı.

“Ölüler, kırılmış kalplerden daha ağır çeker.”

(Raymond Chandler)

 

“Kelimeler, madam, sadece fikirlerin dış giysileridirler.”

Agatha Christie – ABC Cinayetleri

 

“Gerçeklik, onu düşünmeyi kestiğinde, bir yere gitmeyen şeydir.”

Philip K. Dick – Yakında Gelebileceğimi Umut Ediyorum

 

İkinci sorunsal da okuru içeriye, yaratılan ve gerçek kılınan ortama sokma, orayı benimsetme becerisidir. Tasvirler mekânları ete kemiğe büründürecek detayda ve canlılıkta olmalıdır. Ama bunu yaparken yazar, çok cümle-sıfat kullanımını değil, yaratıcı tamlamalar ve benzetmelerle beyinde yaşanmışlık duygusunu açmayı yeğlemelidir.

 

“Bir polis kahvesiz çalışamaz,” dedi Wallander.

“Kahvesiz yapılacak bir iş düşünemiyorum ben.”

Sessizce kahvenin çalışma hayatındaki önemi üzerine düşünmeye giriştiler.

Bir Adım Geriden – Henning Mankell

 

“Anımsamak istediklerini unutuyor, unutmayı tercih edeceklerini hatırlıyorsun.”

“İnsanlar her zaman izler bırakır. Gölgesiz birisi yoktur.”

“Onları gerçeğe çevirme şansımız olmasa da bu rüyaların bir değeri olduğu gerçeğini değiştirmez.”

Huzursuz Adam – Henning Mankell

 

Anlatımda macera akışı-mekân tasvirleri-duygu betimlemeleri gibi ögelerin dengesi çok önemlidir. Birinin geride kalmasıyla ya da öne çıkmasıyla roman ya bel verecek; ya da  hızlanıp inandırıcılığını yitirme noktasına gelecektir.

Bana göre stil romanın üçüncü boyut anahtarıdır. Yazın, yazarın anlatım stiliyle bir iskelet ya da uzun-sinopis olmaktan çıkıp etlenir.

Carolyn Wheat, “Büyük bir stili görür görmez anlarız,” diyor. “Astaire’in dansı denli rahat, cenazede giyilen siyah bir elbise kadar uyumlu, tarlada yetişen bir domates kadar organiktir.”

 

“Adamın söylediği gibi, aslında her çetrefilli sorunun basit bir çözümü vardır ve o yanlıştır.”

Umberto Eco – Foucault Sarkacı

 

“İmkânsız görünen her şeyi elediysen, elimizde kalandır, yani olasılık dışıdır gerçek.”

Arthur Conan Doyle – Sherlock Holmes’un Anıları

 

Aslında stille iskelet arasında önemli bir ilişki, etkileşim vardır. İskeletin tutarlı kurulumu, akışı bölecek gereksiz tortuların devre dışı bırakılması, yazarın gereksiz edebi oynamalar yapmasını engeller, dili arındırır.

Yazar, polisiye romana başlarken anlatıcıyı üçüncü kişi mi yoksa öznel mi yapacağı konusunda bir kararsızlık yaşayabilir. İki tarzın katabileceği değişik özellikler vardır ve birisi diğerinden daha iyidir diye bir şey iddia edilemez. Seçimi yazarın kafasındaki karaktere ve hikâyeye uygunluk belirleyecektir. Öznel ses, genelde tek başına takılmayı seven alaycı, eleştirel bir karakterle doludizgin bir macera için biçilmiş kaftandır. Dış ses ise olayı boyutlandırmak, ekip çalışmasını öne çekmek, katilin cephesinden hikâyenin gelişimine bakmak, soğuk bir anlatımla gergin atmosferi yoğunlaştırmak isteyen yazarların tercihidir. Öznel sesi seçenler, karakterleri hapse girerse ya da bir yerde mahsur kalırsa, okura sıkıcı bir on sayfa geçirtmeyi göze alacaklar, ama çok daha sıcak bir anlatımı yakalama şansına da kavuşacaklardır. Bu stil okurun karakterle özdeşleşmesini de kolaylaştırır fakat tatsız tuzsuz, boktan tipler için uygulandığı takdirde geri tepebilir. Bir de karakterin zaten her gün içinde yaşadığı gerçekliği tasvir etmesinin saçmalığı, yazarın okura atmosferi anlatma gereksinimine darbe vuracaktır.

 

“Bir içkiye, yüklüce bir yaşam sigortasına, tatile, kırlık bir yerde bir eve ihtiyacım vardı. Elimde olansa bir pardösü, bir şapka bir de silahtı…”

Raymond Chandler – Büyük Uyku

 

“Hayal gücüne fazla bel bağlıyorsun. O iyi bir hizmetkâr olabilir fakat kötü bir sahiptir.  Genelde en uygun şey basit bir açıklamadır.”

“Her katil, muhtemelen birisinin arkadaşıdır.”

Agatha Christie – Styles’teki Esrarengiz Vaka

 

“Önsezi bir kelimeyi seslice söylemeden okuyabilmeye benzer. Bir çocuk bunu yapamaz çünkü yeterli tecrübesi yoktur. Yetişmiş bir insan o kelimeyi bilir çünkü daha önce defalarca kullanmıştır.”

Agatha Christie – Vicarage’da Ölüm

 

Diyalog sahnelerinde genelde iki kişiyi konuşturmak yeğlenir. İnsan sayısı arttıkça, karakterlere eklemlenen ayrıksı konuşma tarzında yazarın yeteneği ortaya çıkar. Her karakterin konuşması, kişiye özel ayrıntılar – tatlar içermeli ve çok doğal duyulmalıdır. Kişileştirmenin başarısı, diyalogların, okurun kafasını karıştırmadan akmasını sağlayacaktır.

Sinemada bile gereksiz, eski bir teknik olan cümle-tasvir benzeşmeleriyle sahne bağlama olayından özenle kaçınılmalıdır.

Geri-dönüşler de romanın akışına yerleştirilen bombalardır. Eski anılara ziyaret diyalog içinde bir iki cümleyle geçiştirilmelidir.

Genelde, konuşma sonlarına getirilen “dedi,” eki polisiyede, sırıttı, kurumlandı, ciyakladı, gibi sokak ağzı kullanımlarıyla çeşitlendirilebilir ki bu, okuru sert gerçekliğin içine çekmek için oldukça uygun bir tekniktir.

Bir de, yazılan her detayı polisiye okurunun önemseyeceğini, olası deliller arasına yerleştireceğini unutmamak, boş tasvirlere girmemek yerinde olacaktır.

Polisiye roman yazarları en zorunu başarmak için yola koyulmuşlardır: Basitliğin içinde stilize bir yaratıcılığı ortaya çıkartmak!

 

Polisiyeyi diğer roman türlerinden ayırıcı özellikler

Okura sorular sordurtur, maceraya ve gizeme katılımını talep eder.

Komediyle birlikte anlatım diline yalnızca sadeliğin yakıştığı bir türdür.

Olay ve çözüm akışı romanı besleyen diğer parametrelere nazaran daha baskındır.

Aldatıcıdır. Yazar, romanın içine uyutucu, gerçeği saklayıcı tuzaklar yerleştirmek zorundadır.

Matematiksel bir iskelet kurgusuna sahiptir.

Güç ilişkilerinde çarpıcı keskinlikler vardır.

Suçla ve bağlantılı odaklarla doğrudan hesaplaşılır.

Yazar ve ana karakter sinik, kaderci olamaz.

Klişelerden beslenme ve onları çeşitlendirerek kullanma kabul edilebilir bir şeydir.

Kötü karakter, yani bir suçlu barındırma zorunluluğu vardır.

Hemen hemen her kitap için, belli bir alanda uzmanlaşma ya da derinine araştırma gerektirir.

Sinematografik bir yapıda, sahneler halinde ilerlemelidir.

Şiddet, kavga, ölüm, seks, macera, gizem, korku gibi adrenalin uyarıcıları kullanır.

 

İyi Polisiyenin Olmazsa Olmazları

Yazar okurunu asla sözlüğe uzandırtmamalı, dili sade ve anlaşılır tutmalıdır.

Yazar okurdan hiçbir delili gizlememelidir. Deliller romanda mutlaka yer almalı ve okur tekrar okuduğunda çözüm çok açık bir şekilde önüne serilmelidir.

Gizem çözülmeli, suçlu cezasını çekmelidir.

Suçlu da en az ana karakter kadar güçlü bir kişiliğe ve karizmaya sahip olmalıdır.

Suçlu asla ana karakter çıkmamalıdır

Soruşturma sürreel, mistik, fantastik bir şekilde çözülmemelidir.

Flash-back gibi dikkat dağıtıcı, polisiyeyle uyuşmazlık arz eden teknikler kaçınılmaz olmadıkça kullanılmamalıdır.

Ana karakter, (sorunları olsa da)  temelde iyi, onurlu ve güvenilir birisi olmalıdır.

Ana karakter asla ölmemeli, mesleğini yapamayacak şekilde sakat kalmamalıdır.

Suçlu, çok gecikmeden ortaya çıkmalı, böylece okur puzzle’ı çözme oyununda iki tarafın hamlelerine de dahil olmalıdır.

Romanın alt metninde sistem eleştirisi yatmalıdır.

 

  • YUNUS EMRE EROĞLU:

Polisiye terimi ilk başta akıllarda resmi bir kurum algısı oluştursa da aslında hayatımızın her alanında yer alan bir beyin işlevselliğidir. Bu noktayı yazının ilerleyen bölümlerinde ele alacağım. Öncelikle benim gözlemlerime göre edebiyatta polisiye – aksiyon türlerinin ayrımının yapılamıyor olmasına değinmek istiyorum.

Bahsi geçen türlerin asla bir kalıbı, kesin çizgileri ya da değiştirilemez kanunları yoktur aslında. Lakin o kadar çok ortak noktaları vardır ki bu da polisiyenin diğer türler arasında eriyip gitmesine, homojenliğini kaybetmesine sebep oluyor.

Şimdi “Polisiye Nedir?” sorusunu kendinize sormanızı istiyorum. Polisiyeden beklentiler nelerdir? Vakti ile katıldığım bir edebiyat kulübü ile gerçekleştirdiğimiz toplantılar ve Kana Davet’in imza günlerinde karşılaştığım, okuyuculardan aldığım o kadar farklı yorumlar var ki! Bir polisiye eseri, 300 (üç yüz) sayfadan aşağı olmamalı; içinde kan sıçramış duvarlar, çürümüş ceset kokusu, her sayfasında aksiyon, bitmeyen bir macera olmalı gibi arzulara şahitlik ettim. Altını çizerek belirttiğim kısımları “ayrım” bölümünde ele alacağım. Öncelikle 300 (üç yüz) sayfa faciası hakkında konuşalım.

Agatha Christie’yi tanımak, adını ve namını duymuş olmak için bir polisiye okuru olmaya ihtiyaç yoktur. Olmamalı da! Sıkı bir okuyucu ve takipçisi olduğum İngiliz yazar, sizlerin de bildiği üzere birkaç çalışması dışında, üç yüz sayfa üzerinde kitap yazmamıştır. Ölümünün ardından 42 yıl geçmesine ve ilk romanı Ölüm Sessiz Geldi (The Mysterious Affair At Styles)  1920 yılında yayınlamasına rağmen hala satmaya ve kendini okutmaya devam ediyorsa ve bu başarının haklı unvanı “Polisiyenin Kraliçesi” ile övgülerle adı anılıyorsa Agatha Christie’nin, sayfa sayısı ile değer biçme eyleminin kati suretle haksızlık olduğu görüşü, kesin hükmümdür.

Kaldı ki hangi edebiyat türüne bu yaklaşım ile bir kaygı yükleyebiliriz? Hayatımızı değiştirecek, beynimize, düşüncelerimize, duygularımıza yön verecek sadece 100 sayfalık kitaplar var tozlu raflar arasında. Sokrates’in Savunası, Dreyfus Olayı, Satranç ya da Simyacı şuan aklıma gelen birkaç kitap yalnızca.

Aslında okur, tek taraflı ve dar açılı pencereden baktığı takdirde bu talebinde haklı diyebilirim. Edebiyat dünyasında yer edinebilme mücadelem sırasında, camiaya çeşitli alanlarda dahil olan isimlerin “Kitabını kalınlaştır!” tavsiye!!!lerine şahitlik ettim. Ticaret sektöründe, piyasa içinde kendisine yer bulabilmiş bir sermayenin, yayınevi bağlantılı ilişkilerinde bu tavsiyeler ne yazık ki nefes alıp vermeye ve edebiyata yön vermeye devam ediyor. Bu noktada okuyucunun düştüğü zafiyeti de üç yüz sayfa karavanasında kısaca belirttim.

Polisiye ve Aksiyon “Ayrım”

TDK, Polisiye için şöyle diyor: Konusu polisin ilgilendiği alanlarda olan.

TDK, Aksiyon içinse şöyle diyor: Bir kuvvetin, maddi bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması.

Yukarıda, polisiye-aksiyon terimlerinin Türk Dil Kurumu tanımları yer almakta. Kendi yorumlarımız ile ilerleyelim.

Başlamadan belirtmek isterim ki yazılarım hiçbir suretle kesin hüküm taşımamakta ve yalnızca kendi kanaatimi barındırmakta.

Okuduğum bir kitapta ve bulunduğum sayfada bir “olay” yaşanıyorsa; bu olayı yazar kendi tarzı ile süslüyor ve tasvirler yardımı ile sayfa kalınlaştırıyorsa, takip eden sayfalarda ise okuyucuya heyecan veren, içine dâhil eden “olayı” kendisi bizzat açıklıyor ise ben bu kurgulara aksiyon-macera derim.

Polisiye, bir beyin jimnastiği eylemidir. Okuyucuya kitabı kapattıran, kendi zihninde 5N1K oynatan bir sistemdir. Yazar ile okuyucunun karşılıklı satranç savaşıdır. Kareli tahta üzerinde figürler ile oynanan bir oyundan bahsetmiyorum; ikinci kalite, hamur kâğıt üzerindeki kuru mürekkeple yapılan savaştan bahsediyorum.

Polisiye kurgusunda olayın seremonisi okuyucuyu cezp eder. “Kapalı kapının çatlak eşiğinden sızarak koridora ulaşan kan kümesi, cinayet ekibi bölgeye gelene kadar pıhtılaşıp kurumuş, pis zemin üzerinde kara bir delik halini almıştı. Genç memurlar kapıya yaklaştıklarında, içeriden gelen çürük et kokusunu burunlarında hissetmeye başlamışlardı. Metal bir cisim ile defalarca darbeler almış, adeta bir aslan tarafından pençelenmiş gibi bitap duran kapıyı, ayaklarının hemen bitişiğindeki insan kanına basmamaya özen göstererek ayakucu ile itti  Kenan. İnleyen bir insan sesini andıran gıcırdama ile açılan menteşeli ahşabın ardından gördükleri, bir an içinin kalkmasına sebep oldu. Ağzının içine dolan mide öz suyunu biyolojik delilleri kaybetmemek adına kapı ardına çıkardı. Tekrar aralık kapıdan içeri girerken ise polo tişörtünün yakasını, ağzını ve burnunu kapatacak şekilde yukarı çekmişti. Paslı bir karyola üzerindeki koyu kırmızıya bulanmış yatakta çıplak bir kadın cesedi yatmaktaydı. Gırtlağı kesici bir alet ile parçalanmış, suratı ise asitli bir kimyasal tarafından yakılmıştı. Sararmış cesedin yanı başında ise kesik bir el duruyordu.

Tırnak içindeki kurgu ayaküstü tahayyül ettiğim bir olay. Tablo vahşet içeriyor. Süslenebilirliği yüksek bir kompozisyon. Şimdi polisiye ve aksiyon yazarının ayrımına gelelim lafı daha fazla uzatmadan.

Aksiyona göre SON: Evlenme teklifini reddeden genç kızı, suratına kezzap döküp elini ve boğazını keserek öldüren vahşi adam tutuklandı.

Polisiyeye göre SON: Şeriat kuralları gereği evlenme teklifini reddeden genç kızı, şeriat hükmü ile öldüren zanlı, hırsızlık yaptığını bildiği kadının elini de kestiğini itiraf etti.
İlk finalde, sonuç odaklı bir durumun söz konusu olduğunu görmek mümkün. Çünkü burada yazar okuyucuyu konuya dâhil etmek istememiş, tüm kurguyu kendi yönlendirmiştir. İkinci finalde ise okuyucu eğer isterse katilin ritüelini görebilir, yüz yakma ve el kesme noktalarına yoğunlaştığı takdirde “şeriat” kanunlarını fark edebilir.

Sonuç olarak: Tepedeki güneşin kavurduğu yaz gününde, terk edilmiş bir köy villasının bahçesinde duran yaşlı adamın, titrek elleri ile cebinden çıkardığı paslı tütün tabakasından alıp sararmış bıyıkları altındaki çatlak dudakları arasına yerleştirdiği tütün sarmalını diğer cebinden çıkardığı ve sızlayan nasırlı elleri ile kutusuna sürterek yaktığı çıralı çubuk ile tutuşturduktan sonra umarsızca savurduğu kibrit çöpü; eğer bir orman yangınına sebep olmayacaksa bu karakter sigara kullanmamalı polisiyede.

Sorusu ile birlikte bu üçgen bir süre beklesin.(cevap süreniz 15 saniye)

(resim ve tema onedio sayfasından alıntıdır)

 

Günlük Hayatımızda Polisiye

Yukarıdaki görselde yer alan soruyu belirtilen sürede cevaplayıp aklınızda tutunuz.

Teknik tabirden uzaklaştığımız takdirde hayatımızda yer alan olaylar örgüsünden de birer polisiye motifi çıkartabiliriz. Aslında her birimiz sabah yatağımızdan kalktığımız andan itibaren birer dedektif kılığına bürünüyoruz.

Lavaboda yüzümüzü yıkadıktan sonra ıslak bornozu fark ettiğimiz an, eşimizin “yine havluyu kullanmak yerine ellerini bornoza sildiğini” görüyoruz mesela.

Mutfak tezgâhı üzerinde duran kirli bir tatlı kaşığı, ev arkadaşımızın gece yatağından kalkarak Nutella’yı kaşıkladığını gösteriyor bize.

Evden çıkarken kapı önündeki ayakkabılarınızın dağınıklığı, apartman görevlisinin işini savsakladığını gösteriyor.

Bindiğiniz dolmuşta kolunu camdan sarkıtan şoförün avuç içinde sakladığı sigara, kuralları çiğnediğini ve bunu saklama gayreti içinde olduğunu gösteriyor.

İşyerinizde sümsük olarak tanımladığınız arkadaşınızın bir dirhem bir çekirdek giyimi, akşam için özel bir buluşmaya gideceği algısı oluşturmalı zihninizde.

Hasta olduğu için işe gelmeyen arkadaşınızın sabahın erken saatlerinde Whatsapp’ta çevrimiçi olması, yalan söylemiş olabileceğini düşündürmeli.

Öğle arasında gittiğiniz bir yemek evinde hesabı ödemek üzere kasaya yanaştığınızda, elinizdeki yirmi lirayı gören ve hala çantanızı ya da cüzdanınızı aradığınızı fark eden kurnaz esnafın on beş liralık menü için “Yirmi lira versen yeter abla.” dediğinde, kazıklandığınızı anlamalısınız.

Sokakta on beş yaşında bir genci sigara içerken gördüğünüzde, “Nasıl anne baba bunlar, çocuklarına sigara içiriyorlar!” demek yerine, “Kendisini ifade etme adına büyüklerine özenerek kötü alışkanlıklara sürüklenen bir genç.” yorumu yapabilirsiniz ya da…

Bu örnekler o kadar çoğaltılabilir ki. Her eylemde kendinize sorular sormaya ve açınızı değiştirmeye devam ederseniz, siz de kendi dedektifçilik oyununuzun hazzını her gün tadabilirsiniz.

Şimdi gelelim üçgenlere. Yukarı bakmayacağınıza eminim. Yukarıdaki üçgen, ne renk?

Eğer cevap için tekrar resme bakmışsanız kendinizi kandırmayın lütfen! Yalnızca verilene itaat ediyor ve polisiyeden zevk alamıyorsunuz.

Fakat ilk anda “MAVİ” üçgenleri saymaya başlamışsanız, tebrikler! Algınız yüksek ve polisiye, sizin için eşsiz bir hayat tarzı olabilir!

221c Baker Sokağı, Sherlock’un Komşusuyum: Türk Sokağı Faciası

Sherlock’un komşusuyum. Baker Street, 221 C’de.

Vaktiyle Londra’nın en berbat sokağıydı” Türk sokağı, “sonunda dört mayın ve bir avuç patlayıcı ile kül oldu, silindi bitti gitti.”

Komşum bu yazı Londra’da Türk sokağını arayarak geçirdi. Sokakla ilgili yeni bir koku duyar duymaz, cebinde, “Çinli Mürebbiye” adlı kitap, ellerinde çeşit çeşit Londra haritaları, yanında komiser Charles Luke ve tabii bizim Doktor Watson, iki de bir 221-B Baker sokağından fırlayıp yollara koyuldular.   Evden her çıktıklarında Sherlock, kitaptan bir şeyler okudu onlara. Önce kulağıma şöyle paragraflar çalındı:

Aaaah, tabii biliyoruz. Ailesini. Türk sokağından geliyorlar. Ebbfield’den ama artık o sokak orada değil. Bombalanıp yerle bir oldu.

Vay canına. Türk sokağı mı? Bana bunu söylememiştin!

Hayır! …bu bilgi hani belki “çok güvenilir olmayan kaynaklar” denilebilecek bir yerden geldi de ondan.

…Türk sokağının berbat bir yer olduğunu bilmiyordum. Sadece değişik olduğu için isim aklında kalmış. Ne kadar berbat?  Sahtekarlık mı, hırsızlık mı, katillik mi, suç ne?

….kurtarılanlar Türk sokağından Londra’ya otobüslerle geldiler ama onların arasında olmasına rağmen oğlanın da oradan geldiğine dair kesin bir kanıt yok. Türk sokağının vaktiyle pek renkli bir namı vardı.

… evet, Türk sokağının civarını kapsayan yirmi yıllık soruşturma. Çok bir şey keşfetmedim, ama, düşünürken aklıma bir şey geldi, oldukça yeni bir şey, dosyayı inceleme fırsatı bulduğumda ancak belki bir şeye bağlanabilir diye düşünüyorum. Ebbfield Observer’ı okur musun hiç bilmem?

Tahmini bırak da konuş be adam!

Tamam tamam endişelenme. Orada bir parağraf var bir kaç sayı önce, seni ilgilendirebilir. Yayınlandığına göre bir habere dikkatini çekmek benim bölümün sırlarını sana açıklamış olmak anlamına gelmez. “Örnek yerleşimde büyük ayıp. Kiracının kimliği belirlendi. Ülkeyi terkettiği sanılıyor” başlıklı haber.  

Evet. Örnek yerleşim dediği orayı delik deşik eden yeni beton yapılar değil mi?

Evet. Daha fazla yerleşim yeri açmak için beş tane daha yapılması planlanmıştı. Beş hafta önce en üst katta bir sorun çıkmıştı. Yaşlı bir çift kiracılarıyla birlikte aşağıdaki birahanede iken. Daireye bir hırsız girmiş. Herşeyi altüstü etmiş. Ev sahipleri ve kiracı eve döndüklerinde manzarayı görünce kiracı polisi aradıktan sonra sırra kadem basmış. Bu durumu gören yaşlı kadıncağız da kalp krizi geçirip ölmüş. Bu gelişme de bizim soruşturmayı altüst etti tabii.

…biz belli ki sesten hızlı bir şekilde buraya varmışız! Müsade ederseniz sebebi ziyaretimizi açıklayayım. 1939’da savaş çıktığında Türk sokağından kurtarılarak Suffolk’da bir adrese tahliye edilen bir kadın ve bir çocukla ilgili.

…Londra’nın en berbat sokağı diye biliniyordu vaktiyle ve girişi tam buradaydı. Sanırım sokağın girişi bu lamba ile öteki lamba arasında bir yerde olmalı. Yeni başlayan baharın karanlık soğuk gecelerinden biriydi. Bölgenin baş dedektif müfettişi bilgili bir rehber edasıyla kendinden emin ve halinden hoşnut tavırla konuşuyordu. Temiz, pembe bir tipti…polis görevlisinden çok belediye yetkilisine benziyordu. Şoförün kullandığı siyah polis arabasından onunla birlikte çıkan siyah saçlı komiser de, onun orada burada işaret ettiği, etrafa dağılmış karanlık gölgelere endişe ile bakarak ona eşlik ediyordu.

Doğu Ucun ortasında bir yerdeydiler, yeni bir kaldırımın üzerinde, önlerindeki duvarın gerisinde dev büyülükte karaktersiz uzanan beton bir binanın çevresini dolanan yarımmillik bir boşluktan ibaret bir yerdi baktıkları, o kadar. Arkalarında, zaman ve dumanla iyice kararmış, kalınlaşmış, matlaşmış ve aynı buraya benzeyen kel tepelerle dolu büyük Londra vardı…

‘Birinci dünya savaşı öncesi Safran sokağı gibi…

Şimdi buradan şu eski gaz tulumbasından kanal üzerinden sinemanın arkasından bir çizgi çekersen beş aşağı beş yukarı yerini belirlemiş olursun. Dar bir sokak düşün, kıvrılarak ilerleyen dar bir sokak¸ hatta o kadar dar ki, dönemçlerde evlerin üst katları neredeyse birbirine değecek gibi dururdu.  Tam orta yerinde kenarları sivri böyle çok derin bir vadi vardı. Yol sanki bir duvarı yararcasına onun içinden geçerdi. O nedenle trafik işlemezdi. Yüzeyi kuşaklar boyu bir tamir görmemişti. Yuvarlak kesilmiş parke taşları yerlerinden çıktığı için üzerinde yürüyene mayın tarlasında yürüyor hissini verirdi. .. sokağa bu ucundan girdiğin zaman ilk gözüne çarpan şey şimdiye kadar görmediğin büyüklükteki dev rehinci dükkanıydı.

Onun karşısında koca bir pala dururdu. Oryantal hatlarla inşa edilmiş bir cin köşkü diyelim. Ondan sonra yolun her iki tarafında karşılıklı birbiri ardına sıra sıra, hepsinin kapısında sadece “taç ve çapa” oynanması için birer zar tahtası açılmış derme çatma dükkancıklar sıralanmıştı. Mahalleliler sabah akşam sokakta zar atmakla meşguldü. Sabahın köründen gecenin yarısına kadar gaz lambası ışığında. İyice ileride yokuşun dibinde konutlar vardı. İnsanlar orada yaşardı. Ama konut demek doğru mu artık sen karar var, daha çok mağarayı hatırlatan deliklerdi çünkü onlar. Hani arıların delik deşik süngere çevirdiği bir kalas düşün, arıları büyütüp üzerlerine çuval giydir manzarayı görmüş olursun. On yaşında kadardım bir kere merakımdan bir ucundan bir ucuna geçmiştim sokağı. Annem beni ondan sonra tam bir ay tam temizleyemedi. Evet anlayacağın berbattı berbatlığına.”     

Karşıda üç kafadar bunları aralarında okuyup bir yerlere gittikçe beni de büyük bir merak sardı anlayacağınız. Ben de onların sayesinde bütün yazı, Margery  Allingham’ın 1963’de yazdığı polisiye roman “Çin Mürebbiye” kitabını okuyup Londra’da sokak sokak Türk sokağını arayarak geçirdim. Sonunda komşumun büyük bir faciayı soruşturduğunu, yeni bir faciayı önlemek için oraya buraya koşturduğunu anladım. Ondan sonra olanları anlatmayı da yine burada gelecek sefere bırakıyorum…

Günay Gafur i̇le röportaj

10. Sayımıza birlikte ulaştığımız Dedektif Dergi okurlarına Merhaba!…

Bu sayımızda polisiye-gerilim türündeki kitaplarıyla  dikkat çeken, temponun bir an bile düşmediği romanlarıyla ses getiren bir yazar, Günay Gafur’a konuk olduk.

Günay Gafur, 1978 senesinin Mart ayında Ankara’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümünü bitiren yazar, evli ve iki çocuk babası olup Ankara’da yaşamaktadır.

1991 senesinde, 13 yaşındayken Bahçelievler Ortaokulu okul gazetesinin düzenlediği öykü yarışmasına katılarak edebiyat dünyasına ilk adımını atmıştır. Aldığı üçüncülük ödülü onu heyecanlandırınca, yazmaya devam etmiş ancak yazılarını uzun seneler boyunca kimseyle paylaşmamıştır.

Aradan geçen yıllar hem yazıları hem de düşüncelerinin değişip dönüşmesine zemin oluşturunca, öykü, şiir ve karalamaları bir kenara bırakıp roman yazmaya karar veren yazar, edindiği bilgi ve birikimlerini 2012 yılında yayımlanan ‘’Kuklacı’’ kitabı ile gün yüzüne çıkartmıştır. Oldukça ses getiren Kuklacıdan3 yıl sonra, 2015 senesinde ‘’Kâhin’’ adlı romanı yayımlanmıştır. Polisiye edebiyatına farklı bir soluk getiren Kâhin kitabı, türünün en iyi örneklerinden biri olmuştur.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) üyelerinin ilk ortak çalışması olan ve 2018 yılında okurla buluşanKanlakarışık adlı kitapta yazarın da “Ölüm Manifestosu” adlı hikâyesi bulunmaktadır.

Ayrıca yazar, yine 2018 yılında çıkan Dedektif Dergi Birinci Yıl Seçkisi kitabında “Tanık” adlı hikâyesi ile yer almıştır.

Ve şimdi, polisiye edebiyatı dünyasında üst çizgilere tırmanan Günay Gafur’un hayal gücü sınırlarını zorlayan romanlarını okuma zamanıdır. Ve o halde diyebiliriz ki, Günay Gafur’un kitaplarıyla zihninizde yaratacağıakıl oyunları başlasın.

Günay Bey, Kuklacı ve Kâhin; her iki romanınızın da konusu Amerika ve Türkiye’de geçiyor. Bunun özel bir sebebi var mıdır?

Öncelikle derginize konuk ettiğiniz ve güzel sözleriniz için teşekkürler.  Evet, her iki kitabımda da olaylar Türkiye ve Amerika arasında gidip geliyor. Bunun birkaç sebebi olduğunu söyleyebilirim.

Öncelikle bu bir tercih ve keyfiyet meselesi. Bir yazar nereli olduğunu ve nerede yaşadığını düşünmeksizin kahramanlarını yeryüzünün istediği ülkesinde hatta var olmayan kurmaca topraklarda yaşatabilir. Çünkü edebiyat evrensel bir dildir.

Bir diğer sebep, bilimsel altyapısı olan bir roman kaleme alıyorsanız, öncelikle gerçekçi ve ikna edici olmasını sağlamanız gerektiği. Kuklacı’da biyokimyaya, Kâhin’de ise kuantum fiziğine yer verdim. Şimdi kurgu gereği biyokimya alanında çığır açan bir buluştan ya da kuantum fiziğinde tarihin akışını değiştirecek çalışmalardan bahsediyorsanız, mekânların ya da ülkelerin de bu altyapıya sahip olması gerekmekte. Bu özeni göstermek lazım, yoksa inandırıcı olmaz. Karakterleriniz Türk olabilir ama yaşadıkları ülkeler, bilimde belli bir seviyeye gelmiş, önemli işlere imza atacak yetkinliğe ulaşmış olmalı. Dolayısıyla romanlarımda mekân olarak Amerika’yı seçmemin önemli sebeplerinden biri bu. Tabii bilimsel çalışmaların en üst seviyeye çıktığı bir ülke düşleyip, mekân olarak yalnızca Türkiye’yi de kullanabilirdim ama ben hayal gücünü yeterince zorladığım hikâyelerimde en azından bu kısımların gerçekçi olmasını tercih ettim.

Diğer bir önemli sebep ise okur alışkanlıkları. Şöyle ki:Türk okurları suç-gizem-gerilim tarzı romanlarda çok büyük oranda yabancı yazarları tercih ediyor. Oysa Türk yazarların kalemi de en az onlar kadar iyi. Yola çıkarken en büyük arzum bu önyargıyı kırmaktı. Bunu da okurun yabancı yazarlardan görmeye alıştığı türde romanlar yazarak yapmaya çalıştım. Bu tercih, haliyle yer ve mekân seçimimi de etkiledi tabii. Bestseller olmuş, dünyada milyonlar satmış suç-gizem-macera romanlarının bizim ülkemizde de kaliteden, nitelikten ödün vermeden yazılabileceğini göstermek istedim. Sanırım başarılı da oldum çünkü okurlardan gelen tepkilerin hemen hepsi bu yönde. Yabancı yazarlarla boy ölçüşecek kitaplar yazdığımı söylüyorlar. Aslında derdim ne yabancı, ne yerli, kimseyle boy ölçüşmek değil. Ben sadece o ulaşılmaz sanılan bestseller olmuş romanları, hikâyeleri yazmanın yalnızca üç beş kişiye mahsus olmadığını göstermeye, polisiye okurunun gözünü bu topraklara çevirmeye çalıştım o kadar.

Yeri gelmişken şunu da belirteyim. Ben, yabancı yazar okumayın, sadece Türk polisiyesi okuyun demiyorum, bunu demeye hakkım da yok zaten. Benim de keyifle okuduğum (Bestseller olmuş ya da olmamış, bu çok önemli değil) çok sayıda Amerikalı, Avrupalı, Asyalı polisiye, gizem, gerilim yazarı var. Ben, yalnızca yabancı yazar okuyan, kendi polisiyemize önyargılı yaklaşan ya da bir iki isim dışında yeni yazarlarımıza şans tanımayan bir yaklaşımdan bahsediyorum. Bu, uzun yıllardan beridir süregelmiş,(reklam tanıtım kampanyalarının da etkisiyle) kemikleşmiş bir önyargı. Bunu kırmaktan bahsediyorum.

POYABİR’in kurulma amaçlarından biri de buydu zaten. Ve birlik üyesi her bir yazar arkadaşım da kendi tarzında daha iyi işler çıkarmak için uğraşıyor, bu amaç uğruna çaba harcıyor.

Sonuç olarak okurların büyük bir hızlaönyargılarından sıyrıldığını görmek Türk polisiyesi adına umut ve heyecan verici…

Kitaplarınızın ana kurgusu oyun teması üzerine, yani bir ya da birkaç oyun kurucu var ve bir şekilde buna dâhil edilen ya da ettirilen karakterlerle karşılaşıyoruz. Karakterlerin bazılarının hayatları da birbirleriyle önceden kesişiyor. Her bir karakter hem birbirinden ayrı hem de bir şekilde birbirine bağlı görünüyor. Bunu bir hikâyede birleştirmek çok zor olmalı. Peki, romanlarınızın kurgulama sürecinde bu dengenin bozulmamasını nasıl sağlıyorsunuz?

Her büyüğün içinde bir çocuk olduğunu ve her çocuğun oyun oynamaktan müthiş keyif aldığını biliyorum. Polisiye okurları için bu çok daha belirgin. Hikâyenin kahramanlarıyla beraber gizemli bulmacaları çözüyor, ipuçlarını topluyor, akıl yürütüyor ve katilin peşine düşüyorlar. Tüm bunlar polisiye okurlarının oyun oynamayı ne kadar sevdiğini göstermiyor mu?

Kurgularımda oyun temasını öne çıkarma sebebim sanırım bu: Her birimizin içinde saklanan, oyun oynamaktan bıkmayan iflah olmaz çocuklar… Tabii bu çocuklara sunduğum oyunlar biraz karmaşık. Hayatların birbirine bağlandığı, her bir hikâyenin bir şekilde kesiştiği, adrenalinin yükseldiği, zekâyı öne çıkaran gizemli oyunlar…

Evet, bu tarz hikâyeleri kurgulamak kolay değil. Ancak denklemi en baştan düzgünce kurduğunuzda işin en zor kısmını da halletmiş oluyorsunuz. Bir nevi matematik gibi… Elinizde bilinmeyenlerle dolu bir denklem ve sizi çözüme götürecek sayılar, ipuçları var. Her bir sayı denklemde bir düğümü çözmeli ve sona gelindiğinde boşta hiçbir şey kalmamalı… Denklemi yani kurguyu ana hatlarıyla en başından belirledikten sonra, geriye onu çözebilecek sayıları sayfalar arasına serpiştirmek kalıyor. Zor olduğu kadar keyif dolu bir süreç.

 Sizin de gerçek hayatta iyi bir oyun kurucu olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

İyi bir oyun kurucu muyum bilmiyorum ama iyi bir hayal kurucu olduğumu söylerler. Bu soruya Kuklacı’da bir epigrafta da yer verdiğim BorisBecker’in sözüyle cevap vereyim: “Kazanmaya bayılıyorum, kaybetmeyi kaldırabilirim. Fakat her şeyden çok oynamayı seviyorum.”

Yazarkenolduğunuzdan farklı bir ruh haline bürünür müsünüz? Roman yazarken genel olarak sizi en iyi tanımlayan ruh hali nedir?

Yazarken kendimi kurguya kaptırırım. Duruma göre heyecanlanırım, üzülürüm, sevinirim hatta öfkelenirim. Kahramanın yaşadıklarını hissettiğim anlar çok olmuştur. Sanal gerçeklik gözlüğü takmak gibi bir şey bu;gerçek olmadığını bilirsiniz ama mesela korkunç bir dinozorla karşılaşınca korkarsınız, heyecanlanırsınız, nabzınıza söz geçiremezsiniz ya veya uzay boşluğunda gezinirken nefesiniz kesilir, işte böyle bir şey…

Çalışırken yalnız olmaya özen gösteririm ama etrafımda birileri varsa da olanı biteni görmem, konuşulanları duymam. Yazarken beni en iyi tanımlayan sözcük sanırım “odaklanmış”.

Kitaplarınızı okuduğumda ilk aklıma gelen şey, matematiksel ve sistematik bir düzen içinde yazıldığı oldu. Kuklacı romanınızda biyokimya, Kâhin romanınızda Kuantum fiziği ve metafiziğe yer vermişsiniz. Ve asıl mesleğiniz Kimya Mühendisliği olunca, romanlarınızın kurgulama sürecinde kendi mesleğinizin size esin kaynağı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Pozitif bilimlerle ilgili bir branşta eğitim alıyorsanız ve keşfetmeyi seviyorsanız diğer disiplinlere de ister istemez merak duyuyorsunuz. Üniversitede bölüm binamız astronomi ile ortaktı.Bu sayede teorik fiziğe, matematiğe özellikle de astrofiziğeolan merakımı daha da arttıransıkı dostlar edindim. Aynı şekilde biyoloji bölümünden çok arkadaşım vardı. Bilimsel konuları tartışabildiğimiz, konuşup paylaşarak birbirimize katkı sunduğumuz, muhabbetlerimizin içinde bilimin hep olduğu, en sorgulanamaz şeyleri cesurca sorguladığımız, kimi zaman duvarlara çarptığımız kimiz zaman duvarları aştığımız harika bir üniversite dönemim oldu.

Halen görüştüğüm ve hikâyelerimi yazarken fikirlerine başvurmaktan keyif aldığım dostlar sayesinde, pozitif bilimlerle aramda güzel bir bağ kuruldu. Bu durumun romanlarıma ve kurgularıma yansıması kaçınılmazdı tabii.

Son yıllarda ülkemizde de polisiye edebiyatı alanında oldukça başarılı kitaplar yazılıyor. Bildiğimiz üzere polisiyenin ana teması, çözülme süreci merak uyandıran esrarengiz cinayetler ağıdır. Sizin romanlarınızda ise bunun yanı sıra, artı olarak da bilim ve felsefi konulara yer verilerek farklı bir bakış açısı getirdiğinizi görüyoruz. Sizce teknoloji ile bu kadar iç içe olmamız, polisiye edebiyatı dünyasındaki okuma tercihlerimizi etkiliyor mu? Dünyada çok satan polisiye gerilim kitaplarına baktığımızda da bunun sonuçlarını görebiliyoruz çünkü. Yeni nesil okuyucu profili artık böyle olmaya başlamıştır diyebilir miyiz?

Bir önceki cevabımda da bahsettiğim gibi fen bilimlerinin bir dalı ile uğraşan bir insanın diğer bilim dallarına da ilgi duyması doğal ve olması gereken bir durum. Aslında hepsi birbirine bir şekilde bağlı zaten. Bilimin olduğu yerde sorular, soruların olduğu yerde felsefe, felsefenin olduğu yerde ise keşif duygusu ve merak vardır. Bu keşif duygusu ise sizi yine en başa yani bilime götürür ve döngü devam eder. Bilim ve teknolojinin her alana damgasını vurduğu günümüzde polisiye edebiyatın da bu süreçten etkilenmesi ve çağa ayak uydurması son derece doğal. Cep telefonundan yapay zekâya, kriminal DNA testlerinden uzay yolculuklarına, her hareketimizi izleyen kameralardan lazerli ameliyatlara kadar yakın geçmişte bilimkurgu filmlerinde bahsedilen onlarca şey bu gün gerçek olmuş ve hepimiz tarafından benimsenmiştir.

Okur müthiş bir hızla değişen ve dönüşen dünyanın farkında.  İyisiyle kötüsüyle bu duruma kitaplarında yer veren, hali hazırda yaşadığımız bilgi çağını kurgularına yansıtan polisiye yazarlarının sayısı ilerleyen dönemde daha da artacaktır.

 Özellikle anne ve baba olmuş arkadaşlarımdan ‘’Çocuğum kitap okumuyor, ne yapmam gerek, nasıl kitaplar okutmalıyım’’ şeklinde sorularla karşılaşıyorum. Bir baba olarak, ebeveynlerin çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmaları için sizin tavsiye edebileceğiniz öneri ve ipuçlarınız var mıdır?

Bir evin içinde anne ve baba kitap okuyorsa çocukları da bu alışkanlığı edinir zaten. Ancak kitap okumak kadar onu yaşatmak da önemli. Kitaplar o evin içinde yaşamalı, nefes almalı, gezinmeli, adı geçmeli. Ne demek bu; anne baba birbirlerine okudukları kitaplardan bahsediyor, kitaplara dair sohbetler ediyorlarsa, kitaplar raflarda süs eşyası gibi durmayıp balkon, salon, mutfak ve diğer odalarda geziniyorsa o evin çocuğu okur. Kitapları arkadaş olarak görüp önce varlığına alışır, sayfaların kokusuna alışır ve zamanı geldiğinde kimsenin zorlamasına gerek kalmadan okur.

 Okuyucu ile tanışmasına az kala yeni kitabınızdan bahsedelim biraz.Kuklacı ve Kâhin kitaplarınızda okuyucuyu macera, gerilim ve zekice planlanmış oyunlarla epeyi bir heyecanlandırarak sayfalar arasında adeta soluksuz bırakmıştınız. İlk iki kitabınızda olduğu gibi, yine yüksek dozda gerilim ve akıl sınırlarımızın zorlanmasına maruz kalacak mıyız acaba? Yeni romanınızda bizleri neler bekliyor olacak?

Polisiye yazarlarınınözellikleson sayfalara doğru, hazırladıkları ters köşe ile okuru şaşırtmak gibi bir adetleri vardır. Beklenmeyen bir son, umulmadık bir final ve çarpıcı bir kapanış… Kuklacı ve Kâhin’de ben de elimden geldiğince bu geleneği devam ettirmiştim.

Son kitabımda da hedeflerimden biri yine bu olacak tabii. Ancak bu kez durum biraz daha farklı. Kitabın bana kalırsa en büyük ters köşesi son sayfalarda değil başlarda. Yani kitabı açıp okumaya başladığınızda ilk sekiz on sayfanın, bahsettiğim o garip şaşkınlığıyaratacağını düşünüyor ve umuyorum. Anlayacağınız bu kez en büyük sürprizi en başa koydum. Türkiye’de (ve belki de dünyada) bir ilki gerçekleştirmiş olmanın heyecanı ve mutluluğu ile doluyum aslında ve ilk kez sizin aracılığınızla bunu paylaşıyorum.

Bu bir polisiye roman evet ama şiirsel bir dil ve ahenk ile yazmaya çalıştım. Başından sonuna kadar kurgusal bütünlüğe sadık kalarak ilerlediğim şiirsel bir polisiye roman ile çıkıyorum bu kez okurun karşısına. Risk aldığımın farkındayım ama hayalini kurduğum bir ilki gerçekleştirmek, bu riske fazlasıyla değer. Bu roman, belki polisiye gerilim edebiyatında bir çığır açacak belki de okunduğu gün unutulacak. Ama ne olursa olsun kendi türünde “ilk” olma vasfını omuzlarında gururla taşıyacak.

Tabii bunun haricinde polisiye roman geleneğine uyarak kurguya dair birden çok ters köşe serpiştirdiğimide not düşmeliyim. Anlayacağınız ters köşelerle dolu bir roman oldu.

Bu romanımda, kurbanlarınıAnkara’nınara sokaklarına bırakan bir seri katil ve onu yakalamayaçalışan Yavuz Başkomiser ile ekibinin hikâyesine tanık olacaksınız. Her kurbanın yanında bir şiir, her şiirin ardında yeni bir cinayet olacak. Okurlarımı “Katil kim?”, “Amacı ne?”, “Şiirleriyle ne anlatmak istiyor?” gibi sorularla ve akıl oyunlarıyla dolu; karanlık, gergin ve şiirsel bir yolculuk bekliyor. Umarım okuyan herkes için beklentileri aşan, keyifli bir yolculuk olur.

Sizi etkilediğini düşündüğünüz, beğendiğiniz Türk ve yabancı yazarlar var mı?

Biliyorsunuz polisiye edebiyatımızın daha da güçlenmesi, bu türe olan ilginin artması, ülkemiz polisiyesinin uluslararası alanda sağlam bir yer edinmesi gibi amaçlarla yola çıkarak yaklaşık bir sene önce Türkiye Polisiye Yazarları Birliği adıyla bir platform kuruldu. Kuruluş aşamasında yer almaktan onur duyduğum bu güzel oluşum sayesinde birbirinden değerli kalemlerle tanışma şansı yakaladım. Öncesinde okuyup hayranlık duyduğum yazarlar olduğu gibi kalemleriyle ilk kez tanıştığım ve çok beğendiklerim de oldu. Her geçen gün birliğimize yeni yazarların da eklendiğini göz önünde bulundurursak her okurun zevkine hitap edecek çeşitlilikte ve zenginlikte olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim.

Polisiye okurlarının, karasından aydınlığına, klasiğinden modernine, kapalı odalısından distopiğine, mesaj barındıranından mizah barındıranına kadar daha sayamadığım onlarca farklı lezzet arasından kendi beğenisine uygun bir Türk yazarla tanışıp hayran kalacağına ve keşke daha önce tanışsaydım diyeceğine eminim.

Mesela Algan abi (Sezgintüredi), Türkçeyi öyle titiz, öyle güzel kullanıyor ki yazdıkları sadece bir polisiye romanı değil Türkçe konusunda bu hassasiyeti taşıyanlar için bir ders adeta. Mesela Doruk Ateş, kaleminin gücüne, derdini ifade ediş şekline ve kurgularına tek kelimeyle hayranım.Ulaş Özkan ve Emrah Poyraz’ın ortaklaşa çıkardıkları her öykü, silinmeyecek izler bıraktı bende. Hem aklıma hem kalbime işliyor onların yazıları. Yaprak Öz’ün hikâyeleriyle seksenlere, doksanlara, çocukluğuma yolculuk ederken bir yandan da müthiş bir keyifle korkuyor ve geriliyorum. Armağan Tunaboylu’yu okurken kahkahalarla güldüğümü hatırlıyorum. Tuğba Sarıünal’ın, bilim ve felsefenin ışığı ile parıldayan kurgularını okumak apayrı bir keyif. Gencoy Sümer’in naif kalemi ve nostaljik hikayesi eşliğinde katili aramak çok lezzetli bir okuma deneyimi yaşatmıştı. Necati Göksel’in müthiş hayal gücünden tutun Celil Oker’in, buram buram ustalık kokan kalemine, Gökçe İspi Turan’ın özgün dilinden Cenk Çalışır’ın gerilim dolu hikâyelerine kadar okuduğum her Türk polisiye yazarının ayrı bir yeri var bende.

Henüz okumadığım ve aflarına sığınarak isimlerini saymayı unuttuğum daha onlarca değerli polisiye yazarımızı da düşünürseniz bu alanda aslında ne kadar zengin bir birikime sahip olduğumuz daha iyi anlaşılır sanırım.

Lafı biraz fazla uzatıp başınızı ağrıtmış olabilirim ama bu vesileyle şunu da söylememe izin verin lütfen: Birliğe üye olsun olmasın derdini polisiye yazarak anlatmaya çalışan tüm yazar dostlarıma şükranlarımı sunmak istiyorum. Çünkü polisiyenin uzun yıllar boyunca edebi bir tür olarak bile görülmediği ülkemizde; hayata, insana, memlekete ve olan bitene dair içinde bir dert taşımak, bu derdi böylesine zor ve kabul görmemiş bir tür aracılığıyla insanlara aktarmaya çalışmak en basit ifadeyle cesaret gerektirir. Hiçbir şey için olmasa bile sırf bu cesaretlerinden ötürü polisiye yazarları takdiri hak ediyor.

Yabancı yazarlardan ise Hammet, Simenon, Doyle, Leroux gibi türün ilk örneklerini vermiş klasik yazarları saymazsak (ki ben aslında yakın dönem modern polisiyelerden çok daha fazla keyif alıyorum) Trevanian, FranckThilliez, JodiPicaoult, Michael Connelly, Grange, CodyMcFadyen ilk aklıma gelen isimler arasında.

 Her polisiye severin illa ki hepsinden daha çok sevdiği bir başucu polisiyesi bulunuyor. Sizin de, işte bu yazar ve kitabı dediğiniz bir başucu polisiyeniz oldu mu? İtiraf edeyim, aslında bunu daha çok kendi merakım için soruyorum, dâhiyane kurgulu, zekâ sınırlarını zorlayan kitaplar yazmış Günay Gafur’un en çok kimi beğendiğini merak ettim.

Başucu kitabı demek ne kadar doğru olur bilemedim ama ilk kez sanırım ortaokul çağında okuduğum sonrasında ise ayrı ayrı dönemlerde defalarca okuduğum ve her defasında aynı hazzı aldığım roman MarioPuzo’nun Baba adlı eseri.

 Hep şunu merak etmişimdir. Kitaplarınızın isimlerini yazmaya başlamadan önce mi belirliyorsunuz, yoksa sonradan mı şekilleniyor? Çünkü yapılan araştırmalara göre, bir kitabın dikkat çekmesi için, romanın içeriği kadar ismi de oldukça önemliymiş. Aslında bu soruyu yeni çıkacak kitabınızı merak ettiğim için soruyorum daha çok.

Kuklacı’nın ismi kitabı yarıladığım sırada netleşmişti. Kâhin’in adını, henüz yazmaya başlamadan önce kafamda kurguyu tamamladığımda belirlemiştim. Son romanımın adını da, henüz ilk sayfayı yazar yazmaz belirledim ancak yayınevi ile isim konusunda henüz resmi olarak teyitleşmedik. Farklı ve çarpıcı başka isim önerileri de mevcut, bu kısmı okuyucuya sürpriz olarak kalsın diyelim.

 Yine son romanınıza gelmek istiyorum, çünkü diğer kitaplarınızı okumuş biri olarak beklentim bir hayli yüksek. Ve gördüğüm, konuştuğum kadarıyla okurlarınızın yeni kitabınızdan beklentisi de hayli fazla. Peki, Günay Bey, bu beklentinin yüksek oluşu sizi korkutuyor mu?

Evet, beklentinin yüksek olduğunun ben de farkındayım. Özellikle Kâhin’den sonra pek çok okurumdan benzer geri dönüşler aldım. Hatta komik gelecek ama daha iyisini yazamayacağımı iddia edenler bile oldu. Bu durum bir yandan tedirginlik veriyor ama bir yandan da beni kamçılıyor. Ben zaten zor beğenen bir adamken, bu baskı altında yazdıklarımı daha bir titizlikle eleştirip değerlendiriyorum. Tabii böylece çöpe atılan sayfalar çoğalıyor, yazım süreci uzuyor, okurların beklentisinin yanına bir de sabırsızlık ekleniyor.

Ama nihayetinde son noktayı koyduğum an yaşadığım rahatlığın ve iç huzurunun yerini hiçbir şey tutamaz. Çünkü içime sinen bir iş çıkardığımı, bu duygunun okura da geçeceğini biliyorum. Kimi okurun zevkine hitap edemeyebilirsiniz.Sonuçta kurgu roman okumak bir zevk ve keyif meselesi. Ancak ne olursa olsun iyi bir okur, yazarın emeğini görecek gözlere sahiptir. Dolayısıyla bu kitapta da beklentisini karşılayamadığım ya da tam tersi beklentisini kat be kat aştığım okurlar olacaktır amaönemli olanın, emeğe değer veren insanlar tarafından okunmak, eleştirilmek olduğunu düşünüyorum.

Güzel ve çarpıcı polisiye öykülerinizin yer aldığı Dedektif Dergi okurları ve kendim adına, bu keyifli röportajımız için çok teşekkür ederim. Yeni romanınızı bir an evvel okumayı da heyecanla beklediğimi ayrıca belirtmek istiyorum. Ve son romanınıza ait bir cümle bırakmak isterseniz bu ne olurdu diyerek, sözü size bırakıyoruz.

Misafirperverliğiniz için ben teşekkür ederim. Katilin yazdığı şiirlerden bir dörtlükle veda etmiş olayım o halde. Herkese selamlar, sevgiler…

“Olur da bir gün yakalanırsam bilin ki kıyamet yakın.

Yakın o gün cesedimi, yakın! Yakın şiirlerimi!

Şiirlerimi onlara adıyorum, ölülerime

Ölülerime iyi bakın!”

Benim Yerli Polisiyelerim

Dedektif Dergi’nin güzide okuyucularına, tüm sevenlerine, her sayımızı sabırsızlıkla bekleyenlere selamlar olsun. 10. Sayımıza ulaştığımız bu günlerde, sizlere yerli bir polisiye kitap listesi hazırlamak istedim. Birbirinden kıymetli yazarlarımızın yazdığı bu birbirinden güzel kitapları, her polisiyeseverin zevkle okuyacağından hiç kuşkum yok. Kitabınız bol, okumalarınız keyifli olsun.

  • BAŞKOMİSER GALİP POLİSİYELERİ / ÇAĞATAY YAŞMUT

Beyoğlu Çıkmazı, Şarkılar Susunca, Beni Yavaş Öldür, Kadıköy Cinayetleri ve Başkomiser Galip Hikâyeleri şeklinde, 5 ayrı kitaptan oluşuyor cinayet masası ekibimizin maceraları. Depresif kişilikli, maço, sıkı hovarda, adalet duygusu yüksek bir komiserdir Galip. Adil davranır, kimseye haksızlık etmez. Dünyayı umursamaz havalarda olsa da işine gösterdiği özen her şeyden önce gelir. Çağatay Yaşmut’un kitaplarını okuduğumda ilk aklıma gelen şey, eğer Türkiye’de bir polisiye dizisi yapılacaksa, karakterlerinin muhakkak yazarın kitaplarından alınması gerektiği oldu. Gerek cinayetlerin detaylarıyla kurgulanışı, gerekse kitapta anlatılan kriminal bilgiler, cinayetlerin gerçek hayattan uyarlanmış olduğunu düşündürtecek kadar iyiydi. Kanlı canlı, tamamıyla bizden, içimizden karakterlerin kullanıldığı bir polisiye kitap önerisi sorsalar, hiç düşünmeden Çağatay Yaşmut kitapları derim. Bu 5 kitaptan özellikle beğendiğim ise, Kadıköy Cinayetleri oldu. Belki de kitabı diğerlerinden bir parçacık ayırmamın sebebi, yazarın iyi bir mizah dilini de eklemesi olmuştur. Vahşice işlenmiş cinayetlerin ortasında pat diye geliveren bu ince mizah, vahada su bulmuş etkisi yaratıyor zihninizde. Başkomiser Galip ve ekibiyle muhakkak tanışmalısınız.

  • DEDEKTİF REMZİ ÜNAL SERİSİ / CELİL OKER

Ben dedektifin zeki, çevik ve bizden olanını severim. Celil Oker’in kitap serisindeki THY’den kovulma eski pilot yeni dedektif Remzi Ünal, tam da böyle bir dedektif işte. Halk dilini kullanır, yapmacık tavırları yoktur, içtendir. Yazarın, uzak doğu dövüşlerini bilen dedektiflere nazire yaptığını düşündüğüm Remzi Ünal’a nadiren aikido yaptırması, serinin kitaplarına esprili bir de hava katmış. Dedektifimiz bekardır, yalnızdır, kadınları sever ancak klişe dedektifler gibi aniden ortaya çıkıveren sevişme hikayeleri yoktur. Celil Oker, kitaplarında ipuçlarını önünüze sererek, hadi katili bulun demez, yap boz gibi romanın sonunda o açıklarken öğrenirsiniz. Katili bulmaya boşuna çabalamayın bence, Remzi Ünal açıklamadan zaten bulamazsınız. Mütevazıdir dedektifimiz, bizdendir. Akıcı bir dille yazılmış, sıkılmadan okunabilecek kitaplardır. İşi gücü bırakıp okuduğum kitaplardan oldu. Ezcümle, Celil Oker romanları candır.

  • FENER BALIĞI / NURAY ATACIK

Modern zamanların modern görünümlü katilleri arasında siyasi bir polisiye okumak isterseniz, bende Fener Balığı diyeceğim size. Bu çok kahramanlı roman, okuyucusuna katil kim sorusunu sordurtmuyor. Gerçek hayatta karşılaşılan temiz görünümlü, iyi eğitim almış suçluların zaaflarını, psikolojik saplantılarını ve neden cinayet işlediklerini güçlü bir şekilde vurguluyor yazar. Cinayet masası polislerinin karakterleri fazlasıyla gerçekçi olmuş. Okurken hiç yabancılık hissetmiyorsunuz. Romanın verdiği kaçış ve saklanma duyguları ise okuyucusuna ayrı bir keyif katıyor. Yazarın ilk romanı ve oldukça başarılı bir kurgusu var. Devam romanlarında ise bu keyfin katlanarak artacağını düşünüyorum.

  • FENERYOLU CİNAYETLERİ / GENCOY SÜMER

Bir polisiye romandan ne beklenirse, işte tam da onu veriyor size Feneryolu Cinayetleri. Aşk, ihtiras, intikam ve hırsla işlenmiş cinayetler, okuyucuyu her sayfada ayrı bir merak ve heyecana sürüklüyor. Eski İstanbul’un unutulmuş güzellikleri arasında, Yeşilçam filmlerini aratmayacak türden bir anlatım ve zekice yazılmış kurgusuyla, oldukça başarılı bir polisiye romanla karşılaşıyor okuyucu. Bilmece çözmekten hoşlanan tüm polisiye severlerin beğeneceği bir kitap Feneryolu Cinayetleri. Naif görünen insanların cinayet işlerken ne kadar acımasız bir hal aldıklarını gözler önüne seriyor. Ve kitabın en dikkat çekici yanlarından biri ise, Gencoy Sümer’in duru ve akıcı bir edebiyat dili kullanması. Sürekli merak ediyorsunuz, merak ettikçe okuma hevesiniz artıyor ve bir bakmışsınız ki kitap bitivermiş. İnsanın devam kitabı ne zaman çıkacak diyesi geliyor. Kesinlikle okumanızı öneririm.

  • KÂHİN / GÜNAY GAFUR

752 sayfa polisiye roman yazmak, roman karakterlerini ve olayları okuyucuya kusursuz bir mükemmellikte sunmak, tempoyu bir an bile düşürmemek, sanırım her polisiye roman yazarının bir arada başarabileceği bir şey değil ki Günay Gafur, bu saydıklarımın daha da fazlasını sunuyor bizlere. Dünyaca ünlü polisiyeler arasında hatırı sayılır bir kitap olan Kâhin, heyecandan elinizden bırakamayacağınız bir roman, daha doğrusu gecenizi gündüzünüze katacak bir polisiyedir. Okurken göreceksiniz ki, hiçbir tahmininiz tutmamış, olayları hiçbir şekilde öngörememişsiniz. Bitirdiğinizde zihninizin allak bullak olacağına bahse girerim.

  • KAN YAĞMURU / CENK ÇALIŞIR

Şimdiden söyleyeyim, beni kan tutar diyenlerdenseniz aman uzak durun bu kitaptan. Kan Yağmuru korkunç ve tüyler ürpertici bir kitap. Korkuyu iliklerinize kadar hissedebileceğiniz, insanın en vahşi hallerini büyük bir ustalıkla sunuyor okuruna Cenk Çalışır. Düşünün ki koca kentin içine günden güne işleyen kanla karışık bir korku, bir akşam sizin de kapınızı çalabilir. Ve bundan sonra, belki de daha az ya da hiç televizyon izlemeyeceksiniz, en azından bir süreliğine de olsa bende bu etkiyi bırakmıştı Kan Yağmuru. Kitap bir anlamda inandırıcı durumlar içerip sinirlerinizi bozsa da, yazar bunu öyle bir ustalıkla okuyucuya sunmuş ki, kitabı bitirdikten sonra korkunun ecele faydası yok dedirtmişti bana.

  • KIZIL ŞEBEKE / AYFER KAFKAS

Geçmiş zamanların esrarlı çekiciliğinden midir nedir, tarihi polisiye romanları ayrı seviyorum. Tabii öyle sürekli tarihi bir yeri anlatıp da, hadi araya bir de cinayet serpiştireyim, adı da polisiye olsun şeklinde yazılanları değil. Kurgusuyla, zekâsıyla polisiyenin hakkını vererek heyecanı ve merak unsurunu okuyucuya hissettirmeli. Katil ya da katilleri tahmin ettirir ya da ettirmez, lakin tempoyu düşürmeden okuyucusunu kitaba dâhil ettirebiliyorsa benim için iyi bir polisiyedir. Ayfer Kafkas’ın Kızıl Şebeke kitabı işte tam da bunu yapıyor, zeki bir Osmanlı hafiyesi olan Eşrefzade İdris Bey ile birlikte cinayet çözüyormuşuz gibi geldi bana. Ve kitapta herkes şüpheli, herkesin cinayet işlemek için bir nedeni var. Gerisi, bizim yerli SherlockHolmes’imize kalmış. Güzel kitaptı, önereceğim polisiyeler arasında yerini aldı bile.

  • KUKLACI / GÜNAY GAFUR

Polisiye gerilim kitaplarını sevmemin belki de en önemli nedeni, korkmayı seviyor olmam ya da suçluları yakalamaktan haz almam değil aslında. Farklı düşünmeyi ve zekice kurgulanmış oyunları takip etmeyi seviyorum. Düşünce sınırlarımı zorluyor çünkü. İşte Kuklacı kitabı tam da bu beklentimi karşıladı. Kitapta her an her şey olabilir diye bekliyorsunuz, işin en zevkli kısmı ise ne olacağını asla tahmin edemeyeceğiniz bir oyunun içinde yer aldığınız hissi. Çok bilinmeyenli bir denklemde olduğunuzu düşünün. Ne kadar heyecan verici değil mi? Psikolojik gerilimi sevenlerdenseniz, Kuklacı ile muhakkak tanışmalısınız.

  • SİMİRNA CİNAYETLERİ ÜÇLEMESİ / SUPHİ VARIM

1800’lü yılların sonu ile 1900’lü yılların başındaki renkli, çok dinli, çok milliyetli İzmir’inde; Ermeni, Rum, Yahudi mahallelerindeki hayatlar, Fransızlar, İngilizler, Osmanlı hafiyeleri arasında geçen bir dolu yaşam ve karakter zenginliğini iyi ki bizlere sunmuş Suphi Varım. Karakterler o kadar iyi yazılmış ki, okurken adeta o yılları yaşıyor ya da yaşamak istiyorsunuz. Tüm bu çeşitliliğin ortasında yaşanan cinayetleri okurken ve çözmeye çalışırken, okuyucusuna kendini SherlockHolmes gibi hissettirmeyi başarıyor Simirna üçlemesi. Her kitapta heyecanı dorukta yaşatıyor. Simirna insanları o nazik, zarif ve görgülü tavırlarının altında keskin bir bıçak gizliyor karanlık sokaklarda.  ‘’Ve işte zekânın ve küçük gri beyin hücrelerinin çözemeyeceği cinayet yoktur’’  diyorum Suphi Varım kitapları için.

  • YILDIZ, RESİM, KONSEY, KARAKOL CİNAYETLERİ / ARMAĞAN TUNABOYLU

Yok yok, bunların hepsi ayrı kitaplar, tek bir kitap ismi değil. Metin Çakır polisiyesi serisine aitler, dörtleme kitaplardır. Serseri bir adam, isteyerek ya da istemeyerek işlenen cinayetlere karışıyor. Her defasında da üstüne kalıyor garibimin. Ama zeki de, zehirli bir zekâsı var. Duygusal olmasına karşın maço, istediğinde de gayet güzel acımasız olabiliyor. Irkçı ve faşist, ama bunlara rağmen ne hikmetse kendini sevdirmeyi başarıyor. Kadınlarla arası da gayet iyi.  Sokaklardan gelmesi argo kültürünün gelişmesine bir hayli katkıda bulunmuş. Çokta tatlı dilli, okurken neredeyse evinize davet edeceğiniz türden, şeytan tüyü var kendisinde. Ha bu arada, Yıldız Cinayetleri kitabı, sinemalarda Şeytan Tüyü adıyla uyarlanmıştı, es geçmek olmaz. Serinin diğer polisiyelerden farklılığı, okurken sizi eğlendiriyor olması. Öyle ciddi polisiyelerden olacağım kaygısından uzak, okurken kimi zaman kahkahalarımı tutamadığım kitaplardı. Farklı bir tarzı var, kahramanımız Metin Çakır’dan hem nefret ediyorsunuz hem de niyeyse çok seviyorsunuz. Ancak serinin tamamını peş peşe okumamanız önemle tavsiye edilir. Araya başka kitaplar alın, bir yazarın seri kitaplarını art arda okumak yorabiliyor. Metin Çakır benim için kült bir isim artık, farklı tarzını sevdim. Güzel ve keyifli bir polisiye kitap serisi okumak isteyenlere önerimdir.

Cinai Bir Müzikal

Acımasız/Ruthless

 

Artist ajanı Sylvia St. Croix

Polisiye tiyatroyu hepimiz biliriz. Ülkemizde de zaman zaman sahnelenen bu tür oyunları, İngiltere’de her yıl bir çok tiyatroda görmek mümkündür. Artık, erişilmesi zor bir rekora sahip olan ve bu bakımdan da çığırından çıkmış gibi görünen Mouse Trap bu türün en bilinen örneği. Yıllardır, Londra’da St. Martins Tiyatrosu’nda sahneleniyor. Tabii ondan öncesi de var. Agatha Christie’nin bu konuda çok hamarat olduğunu belirtmek gerek. Çok sayıda tiyatro oyunu yazdığı gibi, birçok roman ve hikayesini de sahneye adapte etmiş.

Londra’da  en uzun süre sahnelenen ikinci oyunun da bir polisiye olması ne büyük bir tesadüf. Woman İn Black isimli oyun 1987’den beri gösterimde.

Sylvia, Tina’yı ve annesini ikna edebilecek mi?

Daha bunun gibi pek çok polisiye oyun Londra’nın West End denilen sanat ve eğlence merkezinde izleyicileriyle buluşuyor.

Ruthless (Acımasız) da bunlardan biri. Ama bir farkı var. Bu bir müzikal. Evet, yanlış okumadınız, Ruthless, polisiye bir müzikal. Böyle bir şey olur mu demeyiniz, oluyor işte.

Birçok yönden ilginç bir müzikal. Örneğin bütün karakterler kadın. Bir erkek karakter var, ama daha sahneye çıkamadan öldüğü için sadece sesini duyabiliyoruz onun. Ne var ki, gene de bunun kadın kadına bir oyun olduğunu sanmanızı istemem. Çünkü başrolü bir kadın değil, bir erkek oynuyor. Kadın kılığında bir erkek!

Ruthless, bir tiyatro oyunundan esinlenerek yazılmış.   Bad Seed (Kötü Tohum) adlı bu oyun, ülkemizde Lale Oraloğlu tiyatrosunda sahnelenmiş, daha sonra filme de çekilmişti. Başrollerini Lale Oraloğlu ve o sırada  dokuz yaşında olan kızı Alev Oraloğlu oynamıştı.  Filmde, küçük bir kızın işlediği cinayetler anlatılır.

Sylvia, hayatını mahveden tiyatro eleştirmeni Lita ile hesaplaşıyor.

Ruthless’ın konusu elbette çok farklı. Ama çıkış noktası Kötü Tohum’la aynı.

Bu,  yetenekli küçük bir kızın hikayesi. Tina Denmark mükemmel şarkı söyleyen, dans eden sevimli bir çocuk. Babası sürekli iş gezisinde, annesi Judy ise sıradan bir ev hanımı. Bir gün, Judy’nin kapısını artist ajanı bir kadın çalar. Sylvia St. Croix adlı hayli şatafatlı, renkli ve uçuk bir tip olan bu kadın  Tina’yı bir şov yıldızı yapacağını iddia eder ve Judy ile bu konuda anlaşır.

Judy’nin annesi Lita Encore ise müzikallerden nefret eden bir tiyatro eleştirmenidir. İkisi arasında geçen bir tartışma sonucunda  Judy asıl annesinin Ruth Delmarco olduğunu öğrenir. Delmarco, Lita’nın yazdığı ağır bir eleştiri yüzünden bunalıma girip hayatına son veren  bir zamanların ünlü bir müzikal yıldızıdır.

Sylvia, Tina’nın annesini ikna ediyor.

Judy, bunu öğrendiğine çok sevinir. Çünkü, sadece kızında değil kendisinde de annesinden gelen bir yetenek olduğunu bu sayede keşfeder.

Öte yandan, Tina’nın okulunda bir gösteri yapılacak ve bir müzikal sahnelenecektir. Artist ajanı Bayan Croix bu oyunda Tina’nın başrolü oynayacağından emindir. Ancak, beklediği gibi olmaz. Müzik öğretmeni, ki o da hep bir müzikal yıldızı olmayı düşlemiştir, yaptığı seçmelerde yeteneksiz  Louise’i başrole seçer. Bunun nedeni, Loise’in babasının çok zengin olması ve okula büyük bağışlar yapmasıdır. Tina da Loise’in yedeği olur. Yani başrol oyuncusu hastalandığında ya da herhangi bir nedenle sahneye çıkamadığında onun yerini alacaktır. Bu haber, Tina’nın annesini ve Bayan Croix’i şoke eder. Ancak ilerleyen günlerde garip bir şey olur. Sahnede başına kum torbası düşen Loise ölür. Bu beklenmedik kaza sayesinde Tina başrolü kapar.

Ancak olay kaza değil bir cinayettir. Polisin soruşturması sonucu cinayeti Tina’nın işlediği anlaşılır. Küçük kız ıslahevine yollanırken annesi de ünlü sanatçı Delmarco’nun kızı olduğunu öğrenmenin verdiği cesaretle müzikallerde oynamaya başlar ve kısa zamanda ünlü ve zengin biri haline gelir.

Sylvia St. Croix rolünü oynayan Jason Gardiner.

Finalde bütün karakterler çeşitli nedenlerle Judy’nin malikanesinde toplanırlar. Tabii, ıslahevinden çıkan Tina da  oradadır. Judy, sekreterinin aslında Loise’in annesi olduğunu ve kızının intikamını almak için kimliğini gizleyerek çalıştığını öğrendiğinde iş işten geçmiştir. Ancak onu, çok daha fazla şoke edici bir başka sürpriz  bekler. Artist ajanı Bayan Croix,  aslında ölmemiş ve uzun bir süredir bir köşeye çekilip münzevi bir yaşam sürmüş olan ünlü yıldız Ruth Delmarco’dan, yani Judy’nin özbeöz annesinden  başkası değildir.

Loise’in annesinin intikam için Tina’yı öldürmeye kalkışması ile ortaya çıkan tabanca, bir çok kez patlayacak, ortalık kan revan içinde kalacak ve bu katliamın ardından sadece bir tek kişi canını sağ kurtarabilecektir. O da bütün bu şeytani planın mucidi Tina’dan başkası değildir.

Tatlı, sakin bir havada başlayan, giderek temposu yükselen ve çılgın bir finalle noktalanan  müzikal, basit (ve aynı zamanda bilinen)  ama gizemli hikayesinin beslediği müzik ve danslarıyla  baş döndürücü bir atmosfere sahip.

Özellikle son yarım saatteki olağanüstü performansın ardından adeta bitmek bilmeyen bir kahkaha  ve alkış tufanıyla perdenin kapanması, izleyicilerin mutluluğunu anlatmaya yeterli olacaktır sanırım.

Ruthless, aslında bir tür kara komedi.  Tek farkı, seyirciye bol bol kahkaha attırması ki, ben bu yüzden cinai komedi demeyi tercih ediyorum.

Seri Cinayetler başlamadan az önce, Sylvia ile Judy arasındaki mücadelede kılıçlar çekiliyor.

Finalde peş peşe işlenen cinayetler; tabancayla vurulan beş kişinin unutulmaz bir şova dönüşen ve seyirciyi gülme krizine sokan o ölüm sahnelerindeki komiklik tek kelimeyle müthiş. Primadonna  Delmarco’nun son nefesini vermek için kanapede kendisine uygun bir yer  arayarak dramatik bir pozisyon almaya çalışması; Loise’in annesinin çılgınca sağa sola koşturup malikanenin muhteşem perdelerini aşağıya indirmesi ve onlara dolanması; Lita’nın iki seksen uzandığı yerden kadehindeki son bir yudum viskiyi de yuvarlamaya çalışması ve en nihayet o ciddi ve asık suratlı müzik öğretmeninin hep hayalini kurduğu Kuğu Gölü balerini olarak sahneyi terk edişi, benim gibi salondaki diğer seyircileri de gülmekten neredeyse bayılttı diyebilirim.

Oyuncuların tamamı bu yüksek tempolu müzikalin hakkını veren, hatta onu yer yer aşan bir performans sergilediler.  Ama burada ben  Sylvia Croix ve Ruth Delmarco rollerini oynayan Jason Gardiner’e ayrı bir parantez açmak isterim. Avustralya kökenli Gardiner, iki saat boyunca çok zarif ve şık bir hanımefendi olarak sahnede ayak basmadık yer bırakmadı  adeta.  Şarkılar söyledi, dans etti ve ortalığı birbirine kattı. Her hareketi, her mimiği, her dramatik pozu  seyirciyi kahkahalara boğdu.

Ruthless,  renkli, cafcaflı, karikatürize edilmiş konusu ve oyuncularının üstün performansıyla  çılgıncasına eğlenceli bir müzikal.  1930’ların slapstick komedilerine benziyor.  Bana eski, renkli çizgi romanları hatırlattı bu yüzden. Sanırım bunda sahnede kullanılan renklerle sanatçıların abartılı ve bazen mantıksızca yaptıkları hareketler  önemli rol oynadı.

Sylvia Croix ve Ruth Delmarco rollerini oynayan Jason Gardiner, müthiş performans sergilediği müzikalin sonunda kendisini coşkuyla alkışlayan seyircileri selamlıyor. Arkadaki kanapede az önce, dramatik pozlarla bir cinayete kurban gitmişti. (!)

Oyun ilk kez 1992’de NewYork’da sahnelenmiş, daha sonra Los Angeles’a, oradan da Londra’nın West End sahnelerine transfer olmuş. İlginçtir, her seferinde, Croix/Delmarco rolünü erkek bir oyuncu oynamış. Tina rolünü ise çok sayıda çocuk oyuncu paylaşmış. Bunlar arasında Britney Spears da var. Spears’ın şöhrete giden yoldaki ilk adımlarını atmasını sağlayan Ruthless müzikali olmuş.  Londra’daki sahnelenmede  Tina rolü için dört kız çocuğu görev almış. Benim izlediğimde Anya Evans oynuyordu. O da diğer oyuncular gibi olağanüstü başarılıydı.

Bir Seri Katilin Astrolojik Haritası

Cinayetlerinin filmlere konu olduğu seri katil ve astrolojik haritasında görünmeyenler

Yurt dışında yaşayan üniversite arkadaşımın dostlarıyla birlikte çıkardıkları polisiye dergilerine cinayet ile astroloji ilgisini kuran yazılar yazmamı teklif ettiği günün üzerinden aylar geçmişti. Henüz iki tane astroloji ve cinayet ilişkili yazı vermiş; iki sayıda ise yazdıklarım içime sinmediğinden göndermemiştim. Fakat bu arada; sanki bir ağ pazarlamacısının gün içinde işini defalarca düşünmesihatta aklından hiç çıkartmaması gibi deneyimler de yaşadım. Sanki yazıyı bir gün sonra gönderilecekmiş gibi; önüme çıkan şeylere polisiye gözlerle bakmak, bazen rahatsız edici bazen keyifli akıl oyunları kurmak, yakıştırmalar yapmak, yıllardır uzak kaldığım bu alanda bilgi dağarcığımı doldurmak; eskiden var olanı hatırlamak diş fırçalamak kadar doğal olmuştu benim için.

Katil ya da daha ötesi seri katil biri hakkında yazmak ne kadar güzel olabilirdi ki? Kimi yazmalıydım? Nasıl yazmalıydım? Birkaç gün bunları düşünerek geçti. İlk yazıdan beri zaten bu suç kategorisindekilere ilgim artmış, onlarca diyemesem de çok sayıda kitabı ve bu sayının birkaç katı röportaj, makale, dergi okumuş, konularla ilgili filmler seyretmiştim. Çehov’un “Tiyatro, hayatın tam kendisidir” dediği “Martı ”oyunu bir yana; dönüşümleri yok etmek olan insanlar hakkındaki tiyatro metinlerine de biraz baktım. Bir aday listesi oluşturmuştum. Sıra bu listeden seçim yapmaya gelmişti. Kararımı verdim. Filmlere en çok esin kaynağı olan bir seri katili seçtim. Adını sonradan paylaşacağım için siz onu Bay A diye bilin. Şimdiden cinsiyetini bile öğrendiniz. O bir erkek.

“Gözlerim salonun bir köşesine özenle yerleştirilmiş küçük bir kitaba takıldı. Altındaki etikete eğildim ve okudum : <<1791 Anayasası>>. Fransa’nın ilk yazılı Anayasası. Biraz daha dikkatle bakınca alt satırdaki şu müthiş cümle beni dondurdu : <<İnsan derisi ile kaplanmıştır>> bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, özgürlük denen şeyin bedava olmadığını insan bir kere daha anlıyor. Sanki her Anayasa insan derisi ile kaplı”  Kitabının kapağına adının başına koyabileceği sıfatları büyük bir mütevazılıkla koymamış olan saygın hoca* böyle yazmıştı.

“İnsan derisi” ürperti verici olsa da; kararımı Bay A olarak belirlememe neden oldu. Şimdi bir seri katilin geçmişini, astrolojik anatomisi üzerinden paylaşabilirdim. Bay A sadece bir katil değildi. Seri katillerin özelliği olan bir imzası, kendine has bir tarzı vardı.Hatta daha fazlası.

Bay A, birbirine zıt karakterde anne ve babaya sahipti. Bir de ağabeyi vardı. Baba silik kişilikli, edilgen ve alkolikti. Diğer tarafta ise annesi baskın karakterli, koyuluktan öte dindar, oğullarını katı ahlaki kurallarına hapsetmeye kararlı biriydi.  Kadınları kötüleyen, adeta vaaz veren konuşmaları çocukluk ve gençlik yıllarına damga vurmuştu. Annenin aynı zamanda evi geçindiren kişi de olması onun evdeki otoritesini perçinliyordu. İşlettiği bakkal dükkânından elde ettiği kazancını bir çiftlik alarak değerlendirmek, çocuklarını kötülüklerden uzaklaştırmak için kullanmayı planlıyordu. Bu planında başarılı da oldu.Okul bir zorunluluktu. Bu çocukların dış ortama açılması demekti. Okumayı kısa zamanda ve iyi öğrenmiş, düşler tarlasına yalnız adım atmıştı. Arkadaş edinmesi ise yasaklanış gibiydi. Ağabeyi ve Bay A, birine kardeş olmanın dışında bir de arkadaş olmak zorunda kaldı. Babalarının ölümünden sonra tümüyle annelerinin baskısına kalmışlardı. Bay A, anneye sağlıksız bir şekilde bağlıydı. Çiftliklerine yakın bir yerde başlayan yangının söndürülmesi sonrasında; yangının etkili olmadığı bir alanda, başında yaralar olan ağabeyinin cesedi duruyordu. Polis bu konuyu derinleştirmedi. Konu kapanmıştı. Artık Bay A ve annesi vardı. Bu olayı izleyen yılın son günlerinde ise annesi öldü. “Yeni yaşam” bu önemli olaydan sonra hız kazandı.

Önce sürecin biraz ilerisine gidelim: Kasabadaki hırdavat dükkânı soyulmuş ve dükkân sahibi kadın ortadan kaybolmuştu.Bay A, hırdavat dükkânına giren son kişi son müşteri olarak görülmüştü. Tanıklar vardı. Polis devriyesi, kasabanın dışında yer alan çiftlik evine de gelmişti. Eve girdiklerinde  ise; darmadağın, çöplerin saçılmış olduğu, pis kokunun daha doğrusu çürüme kokusunun insan genzini yaktığı bir ev buldular. Şerif el feneri ile karanlığı delerek dolaşıyordu ki;  bir şeye değdi. Filmlerde bile zor görülecek bir gerçeklik karşısındaydı artık.  Tavan kirişinden bir av hayvanı gibi baş aşağı sarkan ama başı olmayan bir kadın cesedi.  Bedeni yarılmış, iç organları çıkartılmıştı. Bu şansız beden aramakta oldukları hırdavatçı kadına aitti. Polisler bir ölüm evi içinde olduklarının bilinciyle araştırmalarına devam ettiler. İnsan kemiklerinden ya da kafatasından yapılmış kâseler, dudaklardan yapılmış kolyelerden sonra, insan derisi ile yapılmış abajur sadece araştırmanın devamında fark ettikleriydi.Daha sonra ise akıllara durgunluk verecek şeyleri gördüler. Vahşetin dorukları ise kadın memelerinden yapılmış olan kemer ve insan derisinden yapılmış olan cüzdan ve giysiydi. Bu sırada biraz sonra gözaltına alınacak ve sonra da tutuklanacak olan suçlu; yatak odasında sessizce olacakları bekliyordu. Sorguda sessiz kalmış, sonradan bilinen bu cinayetini itiraf etmişti. Bazı şeyleri hatırlıyor, bazılarını ise hatırlamıyordu. Çevrede yapılan uzun süreli araştırma başka cinayetleri de aydınlattı. Bay A, sadece birilerini öldürmüyor, mezarları açıp ölüleri tümüyle ya da o sırada kullanacaklarını bedenlerinden alıyordu. Kurbanları annesinin öldüğü yaştaki kadınlardı. İnce el işçiliği vardı. İnsan derisi kullanarak giysi dikmek, cüzdan ya da abajur yapmış olması; bu incelikli “el becerisi” onu gazetelerin manşetine taşımış ve ülkede tanınmış biri yapmıştı. Akıl sağlığı yerinde değilse yargılanmaması, ceza almaması söz konusu olabilirdi.  Bay A ya şizofren, seksüel psikopat teşhisi kondu. Kadınlara karşı farklı duygular içindeydi. Daha çocukluk yıllarından tohumlanan anne baskısı ile hem kadın vücuduna ilgi duyuyor hem de nefret ediyordu. Nekrofili ve yamyamlık suçlamalarını kabul etmedi Bay A. Gerilim-korku filmlerinin büyük yönetmeni** 1960 yılında ondan esinlenerek yazılmış olan Norman Bates karakterini beyaz perdeye, siyah-beyaz bir film olarak aktardı. Film ise sinema tarihinde önemli bir sayfa ve başyapıt olarak yer aldı. Siz onun “Kuzuların Sessizliği” filmine esin kaynağı olduğunu bilseniz; adını hatırlar mısınız?  Adı, “Ölüme Dair” diye çevrilebilecek müzik grubunun bir parçasında da, Bay A ya başka bir ölümsüzlük atfedildi. Bay A, tutulduğu Akıl Sağlığı Enstitüsündekansere bağlı solunum ve kalp yetmezliğinden öldüğünde tarih 1984 yılının 26 Temmuzuydu.

Anthony Perkins. Norman Bates rolünde.

Astrolojik harita

Böyle bir katilin astrolojik haritası bulunabilir miydi? Nasıldı? Doğru olabilir miydi? Yurt dışında olup büyük bir astrolojik harita veri bankasına sahip bir siteden Bay A’nın doğum bilgilerini aldım. En iyi astrolojik harita çıkartılacak yazılımı lisanslı kullanmasın verdiği güvenle bilgilerini girdim. Yok hayır !bu harita verilen saatle doğru olamazdı. Rektifikasyon adı verilen ve bir çok sorunun cevaplanması ile bulunacak doğru doğum saati ile uğraşmam gerekecekti. O kadar bilgiyi nereden bulacaktım? Bu mümkün değildi. O zaman yazıya konu olan bilgilerden yola çıkarak doğum saatinin biraz daha ilerideki dakikalara ait olduğunu buldum ki; bundan emindim. İlk kez yapmıyordum böyle bir şeyi. Astrolojik danışma öncesi bilinmesi gereken en son ve belki en önemli şey doğum saatiydi. Bu haritayı astroloji dersi alan öğrencilerimle paylaşsam ilk “bakışta bu bir katil” demezlerdi. Ben de demedim. Hatta bir sanatçı haritası demek daha uygun olurdu. Suçlu bulunup hapishaneye konulsa da, bir akıl sağlığı merkezinde tutulsa da bu bir kısıtlanmaydı ki; Plüton on ikinci evde olmalıydı. Plüton, hayatta dönüşmek, dönüşüme direnmek halinde ile bir sonraki yaşama geçiş demekti. Yani ölüm. Üstelik Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yer altı tanrısı Hades ile ilişkiliydi.  Astrolojinin derinliklerinde Hades ayrı bir göstergedir de. Sosyal yabancılaşma, çürüme, bağımlılıklar, başkalarının zayıf yönlerinden yararlanmak ve bunu kötü amaçlar için kullanmakla ilişkili görülür ki bunlar Bay A’da fazlasıyla vardı.

5. evde Venüs’ün Terazi burcunda olması, güzel duyu ve sanat vurgusu yapıyor. Astrolojide en çok istenen iyi açılardan biri trine yani üçgen açıdır ki bu da Venüs’ünün12. evde Plüton’a 120’lik açı yapması ile açıklanabilir.

Onuncu evdeki Satürn anneye bağımlı, ondan ayrılamayacağı için de evlenemeyen, oidupuskompleksine vurgu yapılacak erkek modelini de temsil ederken bu astrolojik yaklaşım kendine diktiği deri elbiseler gibi üstüne oturuyordu. Aynı zamanda baba ile de problem göstergesidir bu. Kariyer evi diye bilinen onuncu evini Uranüsyönetiyor ki; tuhaf, değişik, manyak bir sanatçılıktan bahsedilebilir. Bunu elleriyle yapıyor.  Sanatçı ve iyi görünmek için yapıyor. Başak titizliğinin vurgusu yapılacak bir güneş olmakla birlikte güneşinin bulunduğu evi aslan burcu yönetiyor ki; yaptığı işi önde olacak kadar farkla yapmaya ve takdire, alkışa aday. Sağlıkla ilişkili olan 6. Evini akrep burcu yönetiyor ve kaderi gösteren sabit yıldızlar varken; onların akrep burcunda olması kanser hastalığına işaret ediyor.Zekâ ve iletişim kurma biçimini temsil eden Merkür ise en güçlü olduğu burçta olmasa da en güçlü olduğu iki evden birinde. Erken okuma yazma öğrenmesini, kendisi ile röportaja gelen gazeteci hanım ile dans etmesi ve konuşması ile etkilemesini de bu durumla ilişkilendirelim.

İki bağlaç bir arada; ve fakat bütün bu yorumlar haritaya ilk bakışta Bay A’nın katil olduğunu görmemiz için yeterli değil. Astrolojik haritasında bu net bir şekilde görünmüyor. Net olan şey; Bay A’nın anne kurbanı oluşu.

En doğru düstur insanı ezmez,  galiba evrenin içine nakşeder. Cümlenin anlamını ya da anlamsızlığını mı çözmeye çalışıyorsunuz? Uğraşmayın. Sadece kelimelerin ilk harflerini birleştirin.  Yaptığı işi; sanat yanı baskın bir yaratıcıkla ortaya koyan; bazı cinayetlerin aydınlatılamadığı bircoğrafyada kayda geçmiş, zirveyi görmüş katilin adını okuyun.

“Adam öldürmek bir kuruntu henüz kafamda, öyleyken adam olmaktan çıkarıyor beni; elim ayağım kesiliyor daha düşünürken, olmayan bir şey olandan çok sarıyor beni:  Tek o kalıyor ortada, o olmayan şey!” demiş olan Macbeth gibi. O yola girdikten sonra çıkışı yoktu.

*Profesör Dr. Tarık Zafer Tunaya. İnsan derisiyle kaplı anayasa , Arba yayınları, 1988.

**Alfred Hitchcock

Paradigma Polisiye

Polisiye  edebiyat, ülkemizde giderek daha çok seviliyor, yaygınlaşıyor. Polisiye romanlar daha çok yazılıyor, daha çok okunuyor. Yabancı yazarları ve eserlerini kastedmiyorum. Benim sözünü ettiklerim yerli yazarlarımız. Geçen yüzyılda polisiye roman yazanların sayısı birkaç kişiden daha fazla değildi. Polisiye hikâye yazan ise neredeyse hiç yoktu. Bugünse, polisiye yazarları bir birlik oluşturacak kadar kalabalıklaştı. Haliyle yayınevleri de yayınlarının önemli bir bölümünü polisiyeye ayırmaya başladılar. Paradigma Polisiye, sadece bu türde kitap basmak üzere yola çıkan bir yayınevi. Paradigma Polisiye’nin kuruluşu, hedefleri, yayın politikası hakkında Genel Yayın Editörü Yunus Emre Eroğlu ile yaptığım söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz.

 

Paradigma Polisiye nasıl kuruldu ya da oluşturuldu? Fikir nasıl ortaya çıktı ve hayata geçirildi?

Paradigma Polisiye’nin oluşumu aslında küçük bir tesadüfe dayalı. İş birlikçim Fahri Bey, Çanakkale’nin büyük kitabevlerinden biri olan Divit Kitabevi’nin ortaklarından. Tabi bu bilgiyi tanışmamızın sonrasında ancak öğrendim. Yeni taşındığımız Çanakkale’de eşim ile birlikte bu kitabevini dolaşıyorduk. Eşim raflar arasında kitapları inceliyordu ve ben de her daim içimde büyük bir kaygı yaratan “o” soruya cevap bulabilmek adına kitabevi personeli ile muhabbet için uygun zamanı bekliyordum. Müşterisini uğurlayan Fahri Bey’e “Size bir sualim olacak.” dedim. “Ben de iki kitap yazdım ve iki farklı yayınevi ile çalıştım. Benim gibi yeni yazarlar, sizler gibi Anadolu’nun küçük kitabevlerinde kendimize nasıl yer bulabiliriz?” diye sordum. O esnada eşim seslendi. İlk kitabım Kana Davet’i gösteriyordu bana. Meğer daha önce Fahri Bey ile ortak noktamız olan edebiyat vasıtasıyla tanışmışız. İlk yayınevim bir edebiyatçı olan Fahri Bey’e çalışmamı göndermiş ve düzenlemesini istemiş. Lakin kitabım kendisinin düzenlemesi ile yayınlanmış. Neyse, bu konuya belki başka bir zaman değiniriz.

Bu diyalogun ardından boş vakitlerimde uğrak yerim oldu Divit Kitabevi. Fahri Bey’in önerdiği kitapları alıyor, bugüne kadar hiç tanımadığım kalemler ile buluşuyordum. Fahri Bey’in edebiyat ve genel kültür alanındaki bilgisi mübalağasız büyülüyordu beni.

Aslında Paradigma Akademi Yayınları adı altında akademik yayınlar yapan Fahri Bey, zaman içerisinde konuşmalarımızda bana “kültür kitabı” da yayınlamak istediğini ve dilersem benim kitaplarımı basabileceğini söyledi. Toplamda üç yayınevi ile sözleşme imzalamış ve ikisi ile çalışmış; aynı zamanda dördüncü yayınevini arayan biri olarak bu teklif beni çok da tereddüt yaşatmadan ikna etti. “Tamam!” dedim.

Vakit geçtikçe edebiyat ve yayıncılık konusundaki sıkıntılarımızın da ortak olduğunu fark ettik. Kimseyi zan altında bırakmadan ancak açık yüreklilikle söylemek isterim ki: Ben bir okur olarak ilk kitabım olan Kana Davet’i satın almış ve okumuş olsam, dilbilgisi kuralları ve anlatımdaki hatalardan dolayı sosyal medya hesaplarımda ağır bir dille eleştirirdim yazarı. İşte biz bunun önüne geçmek istedik. İmla hatalarının okur gözünde, kurgunun önüne geçmesini engellemek istedik. Elbette biz de tam anlamıyla hazır değiliz. İlk yayınlarımızda mutlak hatalar yine oldu. Bunun en aza indirgenmesi için de kendimizi, gelişime yönelttik.

Sonuç: Kırmızı Battaniye isimli öykü kitabımızdaki yazar dostlarım ve sizlerin de ilgisi ile işin başına geçmek üzere kollarımızı sıvadık.

Yayın standartlarınız ve amacınız nedir?

Kendimize şimdilik edebiyatın üç alanını belirledik. İçinde olduğumuz, yazmaktan ve okumaktan keyif aldığımız POLİSİYE ile birlikte GERİLİM ve BİLİMKURGU türlerinde eserler yayınlamaya karar verdik. Amacımız edebiyata ve bahsettiğim türlere gönül vermiş, emek sarf etmiş ve bunun için mücadelesine şahit olduğumuz yazarları, okurları ile buluşturmak. Bu sebeple ilk yayın programımızda bir roman dışında üç kolektif eser hazırladık. İlk günümüzde toplam yetmiş yazarımız oldu. Bizim bu eylemdeki tek gayemiz, yazmaya gönüllü ancak hikâyesine son noktayı koyduktan sonra gerçek hikâyesine bir türlü başlayamayan yazarlarımıza ilk adımında destek olmaktı. Bunu başardığımızı görmek bizim için büyük mutluluk.

 

Paradigma polisiyeyi tanıtır mısınız? (Ekip, yönetim, çalışma yeri, vb.)

Büyük bir ekipten bahsedemeyeceğim size. Şuan aktif olarak Paradigma Polisiye’de rol alan aslında sadece iki kişiyiz. Fahri Bey ile ben. Tabi desteğini aldığımız bir grafikerimiz, özellikle Fahri Bey’in akademik çevresi ile akıl danıştığımız birçok editörümüz var. Çalışma yerimiz ise Çanakkale’nin nezih mekânlarından biri Yalıhan’daki küçük ofisimiz.

 

Yayıncılıkta ve dağıtımda ne gibi sorunlarınız var? Fuarlara katılacak mısınız?

Aslında şahsım adına bir yayınevi kurmaktaki asıl amacım, işin başında olmaktı. Ancak bu amacı zihnimde canlandırırken, bazı gerçeklerle henüz tanışmadığımı, dosyalarımızı teknik açıdan hazırladıktan sonra görebildim. Her sektörde olduğu bürokratik çıkmazlar burada da var. Matbaası, bakanlığı, sözleşmesi, bandrolü… Tüm parçaları hazırlayıp, uygun yerlere yerleştirdiğimizde; yani kitaplarımız bize ulaştığında da bitmiyormuş sıkıntılar. Kitaplarımızın tanıtım bültenleri bizlerin hazırladığından farklı şekilde internet satış sitelerine girildi mesela.Kitaplarımızı ulaştırdığımız adresler kitap satışına bir süre başlamadılar. Büyük, kurumsal kitap mağazaları telefon ve mail aracılığında kitap temininde bulundular ancak biz, hepimizin bildiği sebeplerden ötürü bu mağazaları dağıtım firmalarımıza yönlendirmek mecburiyetinde kaldık. Bu çıkmazı çözmek için henüz elimizde sihirli bir değnek yok.

 

Hangi kitapları yayınladınız ilk olarak?

İlk yayın programımızda benim (Yunus Emre EROĞLU) üçüncü romanım olan Aklın Senfonisi ile birlikte Kırmızı Battaniye isimli derleme öykü kitabını ve Gencoy SÜMER derlemesi ile hazırlanan Dedektif Dergi.Com Birinci Yıl Öykü Seçkisi ile Yerli Bilimkurgu Yükseliyor ekibinin hazırladığı ve 47 yazarlık Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Öykü Seçkisi 2018’i okur ile buluşturduk.

 

Sırada hangi kitaplar var?

Yayıncılık hayatımızın ilk ürünleri için kolektif çalışmaları tercih ettik. Üç farklı öykü kitabı sunduk okurun takdirine. Birçok yazarın bize ilettiği roman dosyaları titizlikle okunuyor. Uygun görülen (bu tabiri kullanmak istemiyorum ama) çalışmaların düzenlemeleri yapılıyor. Şu ana kadar üç yazarımıza roman dosyalarının ilk düzenlemeleri yapılarak gönderildi. Sözleşme imzalanana kadar da bu isimleri paylaşamamak sanırım etik olarak doğru olur. İkinci programımızda bir de gelenekselleşmesini istediğimiz bir polisiye öykü derlemesi de yayınlamak istiyoruz.

 

Bir de polisiye öykü yarışmanız var. Bu konuda da biraz bilgi verir misiniz?

Evet, polisiyemize karınca kararınca bir katkımız  olsun istedik ve bir öykü yarışması açtık. Özellikle genç yazarlarımızın öykülerini bekliyoruz. Kazanan eserleri, hazırlayacağımız bir öykü kitabında yayınlayacağız. Yazarlarımız Ekim ayı sonuna kadar öykülerini [email protected]  adresine gönderebilirler.

Üç Doğu Ekspresi 

Filmlerin yeniden çevrilmeleri konusunda eski kafalılığa varan hassasiyetimden dolayı, muhteşem Agatha Christie eseri Doğu Ekpresi’nde Cinayet‘in son çevrimini izlememek için epey direndim. 1974 yılında Sidney Lumet tarafından çekilen filmle,    2010 yılında çekilen, harika aktör David Suchet’nin Dedektif Poirot’yu canlandırdığı serilerden biri olan yapımın büyüsünün bozulmasını istemiyordum. Ancak sonunda dayanamayarak, Kenneth Branagh’ın hem yönetip hem de başrolde oynadığı sonuncu Doğu Ekspresi’nde Cinayet‘i izledim.

Kenneth Branagh

İtiraf etmeliyim ki, önceki filmlerde aldığım zevki sonuncusundan alamadım. Kötü bir film miydi? Bence hayır. Ancak büyü bozulmuştu. Öncelikle, Hercule Poirot’yu oynayan Kenneth Branagh, özellikle David Suchet’nin muhteşem Poirot yorumundan sonra fazla yakışıklı, fazla cici kaçmıştı. Elbette Branagh’ın oyunculuğuna lafım olamaz, önünde şapka çıkartılması gereken aktörlerden ve ona haksızlık yapmayı asla istemem. Sorun şu ki, Kenneth Branagh’ın makyajı karikatürleştirilmişti. O korkunç bıyık, sevgili dedektifimi ve sevgili aktörüm Kenneth’ı komik duruma düşürüyordu. Poirot’nun tuhaf bıyığının zaten “komik” bulunduğunu tüm Christie hayranları bilir fakat bu seferki bıyık haddini epey aşmıştı. “Ben takma bıyığım” diye bas bas bağırıyor, ekrana elimi uzatıp kenarından çekme isteği uyandırıyordu. Bu gülünçlüğe rağmen Kenneth Branagh, yani Dedektif Poirot, bence haddinden fazla, hatta Johnny Depp’in karizmatik varlığıyla rekabet edecek kadar  çekiciydi. Poirot’yu hiç böyle canlandırmamıştım gözümde.

Son filmin açılışındaki sahne, üç büyük dini simgeleyen şahısların önünde bir tanrı edasıyla dikilen Hercule Poirot’yu yine karikatürleştirmekte geri kalmadı benim için. Dedektifin, müthiş özelliklere sahip, harikulade bir insan olduğunu biliyoruz ancak bunu bu derece vurgulamaya gerek yoktu. Yönetmen Philip Martin’in 2010 yılında çektiği filmde ise, Poirot son derece insani özellikler ve müthiş bir duygusallık gösteriyor, hatta dua ettiği bir sahnenin varlığıyla, herkesin içinde var olan zayıf düşme, bir şeylere sığınma ihtiyacında bir portre çiziyordu.

Edward Rachett rolündeki Johnny Depp, iyi bir seçim olmasına rağmen son filmde neredeyse hiç konuşmuyor. Karakterin içindeki kötülüğü bize yüzüyle anlatan başarılı aktörün mimikleri sağ olsun, kenarından köşesinden Ratchett’ı hissedebildim. Ancak 2010  yapımı filmde, Toby Jones (Berberian Sound Studio) tarafından canlandırılan Ratchett’ın eline kimsenin su dökemeyecğini düşünüyorum. Sanırım son filmde yönetmen Branagh, yaşarken efsaneleşmiş aktörlerden Johnny Depp’i süslü bir şekilde servis edilmiş minik bir dilim pasta gibi izleyiciye kenarından tattırmak, Depp hayranı genç nesli filme çekmek istemiş. Keşke Johnny Depp’in daha fazla diyaloğu olsaydı, diye aklımdan geçirmeden edemedim.

David Suchet

Son filmdeki panoromik İstanbul görüntülerininin, teknolojik gelişmelere bağlı olarak gayet güzel, 1974 yapımında tatmin edici, 2010 yapımında ise biraz beceriksizce olduğu kanaatindeyim. Fakat 1974 yapımı filmde, Sirkeci Garı’nda geçen bir sahne var ki, utanç verici. 1930’ların İstanbul’una dair kesinlikle gerçekçi olmayan, o zamanlar günümüzün Türk vatandaşlarından bile daha modern giyinen insanların varlığıyla dolup taşması gereken gar, son derece Arabik bir tarzda resmedilmiş ve bu sahneyi ilk izlediğimde çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. Zaten 1974 yılı ile ilgili tek eleştirim de bu sahnenin abartılı durumu. 2010 yapımında ise, İstanbul’un orta yerinde gerçekleşen kadın taşlama sahnesi abartılı. Fakat ne kadar abartılmış olsa da, kadına yönelik şiddetle sık sık gündeme gelen Türkiye’nin kötü şöhretinin bu sahneye sebep olduğuna eminim.

1974 yapımında, Albert Finney Poirot tiplemesiyle göz doldururken, birbirinden muhteşem oyuncularla dolu kadro, filmi 2017 yapımından çok daha göz kamaştırıcı hale getiriyor: Lauren Bacall (The Big Sleep), Ingrid Bergman (Casablanca), Jacqueline Bisset (Rizzoli&Isles), Jean-Pierre Cassel (Le Charme Discret de la Bourgeoisie), Sean Connery (Goldfinger), Anthony Perkins (Psycho), Vanessa Redgrave (Blow-up), Rachel Roberts (Picnic at Hanging Rock), Micheal York (Cabaret) gibi yıldız oyunculardan oluşan fevkalade bir kadro söz konusu. Üstelik küçük bir rolle biricik aktörlerimizden Nubar Terziyan da bu filmde rol alıyor. 2017 yapımında ise, Kenneth Branagh ve Johnny Depp dışında başta Judi Dench (Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children) olmak üzere, Michelle Pfeiffer (Scarface), Olivia Colman (Broadchurch), Willem Dafoe (Antichrist) gibi yıldız isimler var. Yine de bence, 1974 kadrosunun ihtişamıyla karşılaştırma yapmam pek mümkün değil. Örneğin, Ingrid Bergman’ın ilk filmde canlandırdığı mürebbiye karakterinden sonra Penelope Cruz oldukça sönük. 2017 yapımında, doktor rolünde siyahi bir aktörü (Lesli Odom Jr.) görmemizin sebebi ise, günümüzde uç boyutlara ulaşan ırkçılıkla ilgili hassasiyetleri tatmin etme çabası olmalı ve bence bu çok hoş bir değişiklik olmuş.  Son olarak 2010 yapımına gelirsek, David Suchet ile Toby Jones’un yanı sıra, Jessica Chastain (Molly’s Game), Susanne Lothar (Funny Games, 1997), Barbara Hershey (Insidious) ve Denis Menochet (Inglourious Basterds) gibi oyuncular kadroyu renklendiriyor.

Albert Finney

Son Doğu Ekspresi’nde Cinayet filminde beni görsellik açısından hayran bırakan bir sahne var ki, sanırım filmin en can alıcı kısmını oluşturuyor: On iki şüphelinin uzun bir masa ardına dizilerek, Poirot’nun final konuşmasını dinledikleri, Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosuna gönderme yapan sahne bu. Ne yazık ki filmde, bunun dışında başka çarpıcı bir şey bulamadığımı belirtmeliyim. Tabii, eğer önceki filmleri henüz izlemediyseniz, iyi vakit geçirebileceğiniz, kötü sıfatını hak etmeyen bir film. Yine de, gelmiş geçmiş en iyi Poirot yorumu olduğunu düşündüğüm Suchet’nin performansını mutlaka izlemelisiniz. Suchet’li 2010 yapımının bir başka ilgi çekici yanı ise, son derece karanlık bir atmosfere sahip olması. Poirot’nun ruh halindeki karanlık bile öylesine iyi verilmiş ki, 2017 yapımındaki gibi gişe filmi sosunun yarattığı tatlardan hoşlanmayıp, gerçek anlamda bir heyecan ve gerilimi yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftan. Bu gerilim, 2010’da çekilen filme göre nispeten az olsa da, 1974 yapımında da tatmin edici derecede bulunmakta. 2010 yapımındaki müzik ise, benim zevklerime göre en başarılı olanı.

Sonuç olarak, benim birinci gözdem, barındırdığı karanlık ve David Suchet’in Poirot performansı sebebiyle  2010 yapımı Doğu Ekspresi’nde Cinayet. İkinciliği, Sirkeci Garı sahnesi hariç, neredeyse mükemmel olan 1974 yapımına veriyorum. Ne yazık ki, 2017 yapımı Doğu Ekspresi’nde Cinayet, sadece eli yüzü düzgün ve eğlencelik bir film olarak kalacak zihnimde. Tavsiyem, önceki iki filmi izlemediyseniz, ilk olarak sonuncusunu izlemeniz. İyi seyirler!

Çiftlerin ve Çocukların Yeni ‘Eğlencesi: Seri Cinayetler

1964’de ‘Jack’ Londra’ya geri döndü. Her şey, boğularak öldürülmüş ve çırılçıplak soyulmuş vaziyette, fahişe oldukları anlaşılan cesetlerin bulunmasıyla başladı. Çoğu kurban boğularak ölmüştü. Bazıları ise oral sekse zorlanmaktan ötürü boğularak öldükleri anlaşılmıştı. Gazeteler yeni seri katilin adını bulmuştu bile; ‘Jack the Stripper’. Bazı kaynaklara göre cinayet serisine 1959’da başlamıştı. Altı ile sekiz arası kurbanı olduğu söylenmekteydi. Katil hiç bir zaman yakalanmadı. Ancak şüphelilerden bir tanesi intihar ettikten sonra cinayet serisi durdu.

Bu olaydan hemen sonra İngiltere diğer bir çılgınlık ile tanıştı. Manchester’da yaşayan on yedi yaşındaki David Smith, polise başvurarak bir katili tanıdığını söyleyince Pandora’nın kutusunu açmış bulundu. Smith’in görümcesi Myra Hindley’in erkek arkadaşı Ian Brady, bir adamın kafasını balta ile parçaladıktan sonra, David’den kurbanı gömmek için yardım istedi. Bu ihbarın ardından evi arayan polis, kurbanın bedenini bodrum katında buldu. Bu keşfin ardından Brady ve Hindley tutuklandı.

Evin içindeki keşif bitmemişti. Aralık 1964’de on yaşındaki Lesley Ann Downey kaybolmuştu. Polisler evin içinde kayıp çocuğun resimlerini buldular. Ayrıca bir kaset bulundu. Kayıtta küçük çocuğun yalvarışları duyuluyordu.  On iki yaşındaki kayıp bir çocuk hakkında da delillere ulaşıldı. Anlaşıldığı üzere Hindley, çevredeki çocukları bataklık bölgesinde piknik yapma bahanesiyle kandırıyordu. Kendilerini bekleyen Brady ise çocukları öldürüp orada gömüyordu. Bölgede daha çok çocuk kaybolmuştu. Bu durumda şüpheler bu çift üzerinde yoğunlaşıyordu. Ancak her ikisi de hiç bir suçlamayı kabul etmediler.

Brady tam bir postmodern nihilist (Hiççilik ya da nihilizm veya yokçuluk; 19. yüzyıl ortalarında Rusya’da, özellikle genç entelektüel kesim arasında taraftar bularak yükselen ve bu nedenle kendine büyük felsefi akımlar arasında yer edinen bir felsefî yaklaşımdır) idi. Dostoyevski, Marquis de Sade ve Nietzsche’den ciddi bir biçimde ilham almıştı. Kız arkadaşı Myra ile birlikte mükemmel cinayetin peşindeydiler. İlk kurbanları On altı yaşındaki genç bir kız öğrenci oldu. Brady daha sonradan, The Gates of Janus isimli kitabında felsefesini anlatmaya çalıştı. Onun gibi katilleri şu şekilde özetliyordu “Hayatın yollarında elinde olmayan sebeplerden tökezleyenler”, “Seri Katiller, bir ömür boyu koyun gibi yaşamaktansa, bir günlüğüne aslan gibi yaşayanlardır”. Ona göre seri katiller dünyanın normaliyken, diğer insanlar anormaldi.

Hindley, katil erkek arkadaşı ile tanışmadan önce sıradan bir kızdı. Brady için kolay bir av olmuştu. Mary’nin günlüğüne göre, ahlak göreceliydi. O da kısa sürede Brady gibi benzer duygular beslediğini keşfetti. Brady ile Hindley birbirilerini suç dünyası için yaratılmış bir çift olarak görüyorlardı. Ancak bunun bedeli çok ağır oldu. 1966’da her ikisi de ömür boyu mahkûmiyet ile cezalandırıldılar.

04 Nisan 1968’de siyahî ABD vatandaşların lideri olarak kabul edilen Dr. Martin Luther King Jr., Tennessee’de yapmış olduğu konuşma sonunda vurularak öldürüldü. Suikastçı İngiltere’ye kaçsa da, kısa sürede yakalanarak ABD’ye iade edildi. Bu olaydan sonra İngiltere’de dört yaşındaki Martin Brown ve üç yaşındaki Brian Howes ölü bulundu. Brian, keskin bir nesne ile tanınmayacak hale getirilirken, karın bölgesine büyük bir M harfi çizilmişti. Çevre sakinleri korku içindeydi. Katil tarafından yazıldığı düşünülen notlar ortaya çıkmaya başladı. Notlar “Fanny and Faggot” diye imzalıydılar. Notlarının bir tanesinde, “Cinayet işliyorum. Belki de geri döneceğim” diye yazıyordu. Herkes korku içindeyken, daha sonra olacakları kimse tahmin edemezdi.

Cinayetten kısa bir süre sonra, bir kız çocuğu, Martin’in ailesinin evine geldi. Kapı çalındı. Küçük şirin kız, Martin’i görmek istediğini söyledi. Kapıyı açan annesi, Martin’in vefat ettiğini söyleyince kız gülümsedi ve “Ah, öldüğünü biliyorum. Martin’i tabutunda görmek istiyorum.” dedi.

Mary Flora Bell

İkinci cinayetin ardından, aynı kız, Brian’in evinin önünde yine belirdi. Polis şefi James Dobson fark etti. Brian’in tabut içindeki küçük bedeni evinden dışarı çıkartılırken, evin önünde bekleyen küçük kız ellerini ovuşturarak gülmeye başladı. Bunu gözlemleyen polis şefi Dobson, katilin bu küçük kız olabileceğini göz önünde bulundurmaya karar verdi. Kızı araştırmaya başladı. On bir yaşındaydı. Bir yandan şüphelerinin imkânsız olduğunu düşünüyordu. Diğer bir yandan ise kızı araştırmak zorunda olduğunu hissediyordu. Kızın ismini öğrendi, Mary Flora Bell.

Polis şefi kızı sorgulamaya karar verdi ve Mary ve arkadaşı Norma Bell’i (akrabalık yok) tutuklamaya karar verdi. Sorgulama başlaması ile birlikte, her ikisi de birbirilerini suçlamaya başladılar. Mary detaylı bir şekilde her şeyi anlattı. Mahkemeye çıkartılan bu iki kız, dünya basınının ilgi odağı oldu. Nasıl oluyordu da küçük bir kız cinayet işleyebiliyordu? Mary henüz on yaşındayken ilk cinayetini işlemişti. İki kızı analiz eden uzmanın açıklamaları dikkate değerdi. “Norma, sıradan bir zekâya sahip pasif bir karakterdi. Mary farklı, anormal bir çocuk; saldırgan, sinsi, zalim, pişmanlıktan yoksun, baskın bir karakter, yaşıtlarının ötesinde üstün bir zekâya ve inanılması güç bir kurnazlığa sahip.”

Norma beraat etti. Ancak Mary cinayetten ötürü suçlu bulundu. O kadar tehlikeli bir izlenim yaratmıştı ki, sadece erkek çocuklardan oluşan bir çocuk hapishanesine sevk edildi. Bell, 1980’de serbest kaldı ve 2003’de ömür boyu kimliğinin gizlenmesine karar verildi.

Yeni bir adli bilim tekniği denenmeye başlandı. Nötron aktivasyon analizi denilen bu uygulama sayesinde, en küçük parçacıklar üzerinde analizler gerçekleştirmek mümkündü. Saç örnekleri, iplik gibi bulgular artık çok daha önem kazanmış durumdaydı. Tıpkı Beineman cinayetinde olduğu gibi. Eğer bu teknik uygulanmasaydı, bu cinayeti çözmek mümkün olmayacaktı. Collin’s ömür boyu hapis cezası alarak cezaevine gönderildi.

Tutuklanmasının ardından yeni bir cinayet, herkesi dehşete düşürdü. 09 Ağustos 1969 Cumartesi gecesi, ünlü yönetmen Roman Polanski’nin evinde tam anlamıyla bir katliam gerçekleşti. Aralarında Roman Polanski’nin sekiz aylık hamile eşi Sharon Tate’in de bulunduğu beş kişi hunharca öldürüldü. İlk kurban Steve Parent yanlış zamanda yanlış yerde bulunuyordu. Bir tanıdığını ziyaret ettikten sonra ayrılmak üzereydi. Diğer kurbanlar ile hiç bir alakası yoktu. Polanski malikânesinin içinde kan gölü içinde yatan iki beden vardı. Sharon Tate, on altı kez bıçaklanmıştı. Diğer ceset ise saç tasarımcısı Ja Sebring’e aitti. Jay’in bedeninde bir kurşun yarası ve yedi bıçak yarası vardı. Giriş kapısına kan ile “Pig” (Domuz) kelimesi yazılmıştı. Evin dışında, Voytek Frykowski almış olduğu sayısız yaralarından kanayarak yatıyordu. Bedenine beş mermi saplanmıştı. Tam elli bir kez bıçaklanmıştı. On üçkez de kafasına sert bir cisim ile vurulmuştu. Hemen yakınında ise yirmi sekiz bıçak darbesiyle Abigail Folger yatıyordu.

Yetkililer, 31 Temmuz’da işlenmiş başka bir cinayet ile bir bağlantı olduğunu ilk başta fark etmemişti. Müzisyen kurbanın bulunduğu evin duvarlarına da,“Pig” kelimesi yer alan notlar yazılmıştı. Bir gece sonra ise başka bir cinayet daha işlendi. Leno ve Rosemary LaBianca evlerinde bıçaklanarak öldürülmüşlerdi. Leno’nun göğüs bölgesine bıçak ile “War” (savaş) kelimesi yazılmıştı. Kurbanlarının kanı ile duvarlara “Death to Pigs” (Domuzlara ölüm), “Rise” (Dirilme) ve “Helter Skelter” (Beatles şarkısı) yazılmıştı.

Ekim ayı içinde ise şans polisten yanaydı. Çeşitli suçlardan ötürü tutuklu bulunan Susan Atkins isimli mahkûm koğuş arkadaşına, işlenen cinayetler ile bağlantısı olduğunu söyledi. Polisler Spahn çiftliğine yöneldiler. Şehrin dışında bulunan bu çiftliğin sakinleri bir hippi topluğuydu. Liderleri ise Charles Manson isimli adamdı.

Şüphe üzerine beş kişi tutuklandı, Charles Manson, Susan Atkins, Leslie Van Houten, Patricia Krenwinkel ve Tex Watson. Parçalar birleşince, işlenen cinayetlerin baş sorumlusunun Manson olduğu anlaşıldı. Manson çevresinde toplanan hippi gençliği, liderlerine kayıtsız şartsız itaat ediyorlardı. Manson ailesi bir tür tarikattı. Manson kendisini Mesih ilan etmişti. Tarikatın felsefesi ise “Helter Skelter” şarkısına dayanmaktaydı. Beatles grubunun “White Albüm” isimli albümünde yer alan bu şarkıyı, Manson kendisine göre yorumlamıştı. Manson’a göre şarkının mesajı, siyah ırkın beyaz ırk üzerinde bir üstünlük kuracağıydı. Ancak şarkı sözlerini yalın bir şekilde dinlediğiniz zaman bu mesajı almak mümkün değil.

Savcı Vince Bugliosi, duruşmanın ilk gününden itibaren baş sorumlunun Charles Manson olduğuna inanıyordu. Manson ailesini savunan ilk avukat, gizemli bir şekilde ortadan kaybolduktan kısa bir süre sonra, Charles Manson, Susan Atkins ve Patricia Krenwinkel birinci derecede yedi cinayetten ötürü suçlu bulundular. Leslie van Houten iki cinayetten ötürü suçlu bulundu. Ayrı görülen bir davada ise Tex Watson kendi payına düşenden ötürü suçlu bulundu.

Kararın açıklandığı gün Manson, her zamanki gibi herkesi şaşırttı. O ana kadar uzun saçları ile bilinen Manson, saçlarını sıfıra kazıtmıştı ve sakalını bir tür çatala benzetmişti. Salonda bir anda ayağa fırladı ve “Ben şeytanım ve şeytan daima keldir”diye bağırdı. Dava birçok uzmanın, sentetik uyuşturucu LSD’nin etkilerini tartışmaya teşvik etti. Ancak bu kararı hiç bir şekilde etkilemedi. Tüm sanıklar idam cezası alsalar da, hiç biri infaz edilmedi. Toplamda otuz yedi cinayetten ötürü şüpheli konumundaydılar. Manson ailesinin birçok üyesi ise yer yarılmışçasına ortalıktan kaybolmuştu.

60’lardan 70’lere geçiş son derece sancılı geçti. Seri katiller çığ gibi türerken, FBI’ın bazı detektifleri kendilerini ön plana çıkaracak hamleler yapacaklardı.

Sherlock Holmes Oyunu Hikayeleri: Sherlock Holmes – Şeytanın Kızı

Arthur Conan Doyle’un ölümsüz karakteri Sherlock Holmes, okuyucularla ilk kez buluştuğu Kızıl Dosya hikayesinden günümüze dek farklı yazarların ve senaristlerin kaleminden birbirinden ilginç şekillerde karşımıza çıktı. Sadece Holmes ve Watson karakterlerini içeren kitaplar, filmler veya televizyon dizileri söz konusu değil. Gelecekte geçen, 1999 yapımı bir çizgi film serisi bile var! Sherlock Holmes karakterinin yer aldığı ya da ilham kaynağı da olduğu pek çok esere elbette, video oyunları da dahil.

Sherlock Holmes kitaplarını hangi sırayla okumalı, liste için tıklayın.

1987 yılında Datasoft tarafından geliştirilen “221 B Baker St.” ilk Sherlock Holmes video oyunu olma özelliği taşıyor. 1987’den bu yana otuzdan fazla Sherlock Holmes oyunu, farklı geliştiriciler tarafından piyasaya sürülmüş ve bu sayıya hayranlar tarafından geliştirilen ücretsiz oyunlar dahil bile değil! Ancak bugün, biz ilk değil, son Sherlock Holmes oyunundan bahsedeceğiz; Sherlock Holmes: The Devil’s Daughter. Türkçe adıyla, Şeytanın Kızı. Oyunun resmi Türkçe çevirisi bulunmasına rağmen, ismi çevirilmeden bırakılmış.

dedektif hikayeleri için tıkla2

Şeytanın Kızı, Frogwares firmasının geliştirdiği “Adventures of Sherlock Holmes” isimli on bir oyunluk serinin bir parçası. Seri boyunca, Sherlock Holmes sadece Arthur Conan Doyle’un orijinal hikayelerinden esinlenen davaları değil, aynı zamanda Arsen Lüpen, Karındeşen Jack ve hatta Cthulhu tarikatı gibi hayal ürünü veya tarihsel pek çok ünlü olayı da aydınlatıyor. Karşınıza uzun bir seri çıkması gözünüzü korkutmasın. Tıpkı istediğiniz hikayeden başlayabileceğiniz gibi Sherlock Holmes okumaya, oyunların her biri de kendilerine ait bir olay örgüsüne, başlangıç ve sona sahip. (Her sezon popülerliklerini kaybetmemek için hikayenin ucunu açık bırakan, – Ne olur bizi izlemeye devam edin!- diye yalvaran dizilerin aksine.) İstediğiniz oyunu seçip, oynamaya başlayabilirsiniz.

Oyunda çözüme ulaştırdığımız toplam olarak beş dava mevcut. Serinin ve buna bağlı olarak Şeytanın Kızı’nın, Arthur Conan Doyle’un eserlerine sadık kaldığı pek çok özelliğinden bir tanesi, olayların 1890’lı yıllarda geçiyor olması. Şeytanın Kızı, Londra’nın karanlık arka sokakları, at arabaları, tren yolları, salgın hastalıkları, sarhoş denizcileri, maden işçileri, gazete satıcısı çocukları, çulsuz dilencileri, komik şapkalı lordları ve leydileri ile bizi zamanda geriye götürüyor. Ana karakterler dahil olmak üzere kıyafet seçimlerinden, seslendirenlerin farklı aksanlarına, kırık gaz lambalarından, sokak aralarında asılı çamaşırlar ve dükkan vitrinlerine kadar çevresel ayrıntılar ile ses efektleri, doğal ortamında bir Sherlock Holmes deneyimi yaşamamızı sağlıyor.

Oyunun, 1890’lı yıllarda geçmesinin tek olumlu yani elbette sadece bu değil. DNA testlerinin, internetin, güvenlik kameralarının ve teknolojinin sağladığı diğer pek çok avantaj olmaksınız, davaların çözümü eski usul dedektiflik yöntemlerine kalıyor. Oyuncu olarak, kimi zaman eline büyütecini almasını sağlıyoruz Holmes’un, faremizle tıklayarak köşe bucak araştırıyoruz suç mahallini, adım adım ayak izlerini takip ediyor, topraktan kalıp çıkarıyor ve muhtemel şüphelilerin ayakkabılarını ölçüyoruz. Kimi zaman kimya laboratuvarının başına oturtuyoruz Holmes’u, cesedin tırnaklarının altından topladığı örnekleri karşılaştırıyoruz. Kimi zaman şahsi kütüphanesine başvurmamız gerekiyor, sokak çocukları çetesine bir şüpheliyi takip etmeleri için rüşvet vermemiz, otopsi yapmamız. Kimi zaman ilk bakışımızda inceleyip, karakter profili çıkardığımız bir tanığın verdiği ifadelerdeki ip uçları, büyük resmi tamamlayan parçalara dönüşüyor.

Hatta kılık bile değiştiriyoruz! Pek çok Sherlock Holmes adaptasyonunda görmezden gelinen bu detayı Şeytanın Kızı oyununda bulmak beni şaşırttığı kadar bir o kadar da mutlu etti. Kel, fırça bıyıklı, fötr şapkalı, işçi, doktor, teknisyen, zengin… Çoğu zaman Holmes’un bulunması gereken mekanlarda veya konuşması gereken kişilerce kabul göreceği şekilde giyinmemiz gerekiyor. Geri kalan zamanlarda bile, onu istediğiniz gibi giydirebiliyoruz!

Ancak yukarıda saydığım bütün bu özelliklere ve daha fazlasına rağmen, Sherlock Holmes’un en önemli silahı, beyni ve çıkarım yapma sanatı. İşte bu noktada, oyun bir kez daha beğenimi kazandı.

Yukarıda gördüğünüz, Sherlock Holmes’un zihni. Oyunda bir yandan oradan oraya koşturup, delil toplayıp, ifadeler alırken bir yandan da elde ettiğimiz bu bilgileri birbirleri ile karşılaştırarak dava hakkında çeşitli çıkarımlara ulaşılıyoruz. Bir davanın gerçek olan tek bir sonucu olmasına rağmen, elde ettiğimiz delilleri nasıl yorumladığımıza bağlı olarak farklı sonlara ulaşabiliyoruz. Hatta doğru kişiyi yanlış sebeplerden tutuklamamız veya masum bir karakteri mahkum etmemiz dahi mümkün! Bir karar vermeden önce bütün verileri tekrardan gözden geçirip, doğru kararı verdiğimizden emin olmamız gerekiyor. Zira oyun bize, suçluların başına neler geleceğini söylemekten kaçınmıyor.

İpe gönderilecekler.

İdam edilecekler.

Peki değer miydi?

Sherlock Holmes hikayelerinin ve uyarlamalarının pek çoğu, davanın çözümlenmesinin ardından suçluya ne olacağına önem göstermez. Suçlu, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir hırsız ya da soğuk kanlı bir katildir ve polislerin kendisini teslim aldıktan sonra ona ne olacağı bizim umurumuzda olmak zorunda da değildir.

Şeytanın Kızı, bu noktada bizi ters köşeye yatırıyor. Sadece, o dönemin yasalarına göre suçlunun idam edileceğini bilmemize sebep olarak değil, aynı zamanda suçun arkasındaki nedenleri de dava boyunca fark etmemizi sağlayarak. Vereceğim örnekler, oyunu oynamamış olanların hevesini kırmamak için Şeytanın Kızı’ndaki dosyalara ait değil, ancak neden bahsettiğimi açıklamama yardım edeceğini düşündüğüm durumlar.

Yıllar boyunca kocasından aile içi şiddet gören bir kadının kardeşi, en sonunda dayanamayıp ablasına işkence eden adamı öldürdüğünde gerçekten de asılmayı hak ediyor mudur? Peki ya bu kadın, kardeşini korumak için delilleri sakladığında, suça yardım ve yataklık etmekten ömür boyu hapsi? Bir kaç saat önce çözdüğümüz davada bahsi geçen çocuk katili Lord’un bağlantılarını kullanarak kaçtığını biliyoruz, nezarethanede bir saat bile geçirmeden birinin ona yurt dışına çıkarmak üzere için yardım ettiğini. Peki bu çocuğun babası bizden önce bahsi geçen Lord’un izini sürüp, onu öldürdüğünde, gerçekten de o adamın idam edileceğini bile bile polislere haber verecek miyiz?

İdam cezasının çok sert bir şekilde uygulandığı, soyluların hala istedikleri gibi at koşturdukları, kadın ve işçi hakları denen kavramların var olmadığı bir zamanda bizi ahlaki seçimler yapmaya zorluyor Şeytanın Kızı. Sadece Holmes’un dava çözme arzusunu tatmin edip, istediğimiz suçlunun kaçmasına göz yumabiliriz. Veya işin hukuki kısmı beni ilgilendirmez, yargıçlar düşünsün diyerek tümünü Lestrade’a teslim edebiliriz. Maalesef, dramatik bir etki yaratmasına rağmen, verdiğimiz kararlar son kısımlarına kadar oyunun hikaye akışını neredeyse hiç etkilemiyor.

Watson yol ver! Watson?

Yazımın başından beri Watson’ın adının geçmediğini fark etmiş olmalısınız. Bunun sebebi, oyunda da neredeyse emaresinin geçmemesi. Arthur Conan Doyle’un hikaye anlatıcı olarak seçtiği, Sherlock Holmes’un sadece dairesini değil, maceralarını, arkadaşlığını paylaşmakla kalmayıp dahi dedektifin pek çok kez tıp alanındaki bilgisini ve yeteneklerini övdüğü Doktor John Watson, maalesef peşimizden dolanan ve zaman zaman bir alana sıkışmamızı sağlayan bir yapay zeka olmaktan öteye geçirilememiş. Pekala haksızlık etmek istemem, bazı aksiyon sahnelerinde tabancasını ateşliyor veya yumruk atıyor. Bir keresinde ceset ile ilgili tıbbi bilgiler de verdi, Holmes’un cesedin yanına eğildiği dakika içerisinde oyuncunun tekrardan keşfetmesi gereken bilgiler. Arada bir, dava ile ilgili hiçbir katkısı olmayan yorumlar yaptığı da oluyor. Ancak bu saydıklarım dışında Watson’un hikayeye bir katkısı, oyunda bir etkisi olduğu iddia edilemez. Bu noktada, Şeytanın Kızı hayal kırıklığına yol açıyor.

Watson’ın işe yaramaz olmasının açtığı boşluğu dolduramasalar da, Scotland Yard müfettişi Lestrade, ev sahibi Madam Hudson ve sokak çocukları istihbarat ağının lideri Wiggins gibi Arthur Conan Doyle’un hikayelerinden aşina olduğumuz pek çok karakter Şeytanın Kızı boyunca karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman bu karakterlerin rolü, bir kaç kısa replikten öteye geçmiyor ancak tanıdık simalar ile karşılaşmak iç açıcı. Hatta, Sherlock Holmes’un uzun zaman önce hayvan koruma gruplarına teslim edilmesi gereken köpeği Toby de oyunda mevcut. Toby olarak oynadığımız, belirli bir kokunun kaynağını veya saklandığı yeri keskin köpek algılarımızla takip etmemizin gerektiği kısa ancak eğlenceli kısımlar bile var.

Elbette karakter çeşitliliği sadece bunlarla sınırlı değil. Büyük bir kısmı her davaya özel olan ancak bazıları ile oyun boyunca birden fazla defa karşılaştığımız pek çok yeni karakter de mevcut. Bunlar arasında en dikkat çeken, oyunun da ismine sebep olan küçük bir kız çocuğu. Bu masum mu masum, oyun boyunca kesinlikle hiç sinir bozucu, çocuksu hareketlerde bulunmayan, hayatımın neşesi haline gelen (Ha ha…) kızcağızın hikayesini öğrenmek içinse, oyunu bizzat oynamalısınız.

Bir Polisiye Olarak Şeytanın Kızı mı? Bir Sherlock Holmes oyunu olarak Şeytanın Kızı mı?

Sherlock Holmes adaptasyonlarına maruz kaldığımda, istemsizce sorduğum bir soru vardır. Oldukça zor bir soru. “Eğer Sherlock Holmes yerine bir başka dedektif karakter olsaydı bu hikayede, ne fark ederdi?” Aynı soruyu Şeytanın Kızı için kendime sorduğumda, verebildiğim cevap; Eh…

Evet oyun, Sherlock Holmes’u oluşturan temel elementlerin pek çoğunu kendisinde toplamayı başarıyor. Gerek yukarıda bahsettiğim üzere geçtiği dönem, kullandığı yöntemlerin Doyle versiyonuna olan benzerliği gibi sebeplerden ötürü, gerekse oyunda sona yaklaştıkça derinleşen ana hikayenin detayları oyuncunun kendini Holmes yerine koymasını sağlıyor ve bu bile başlı başına büyük bir başarı. Oyunun yüzde doksanını oluşturan ilk dört davada – sadece beşinci ve son dava dışında – işlenme yöntemleri veya sebepleri ilgi çekici, ortalama bir dedektifin zorlanabileceği kadar karmaşık, ünlü Sherlock Holmes’un bizzat teşrif etmesini gerektirecek durumların varlığı su götürmez. Buna rağmen, Sherlock Holmes karakterine bir katkıda bulunamıyor veya karakterden bir fayda sağlayamıyorlar. Bulundukları dönemden bir başka zamana veya mekana taşındığında, orijinal bir karakter yaratılıp, orijinal bir isimle çıkarılabilecek polisiye bir oyunun bir parçası olabilirler pekala.

Sherlock oyunu hikayesi

Eğer, bu düşüncelerime Sherlock Holmes ismi ile yazılmış bir kitap için sahip olsaydım, bunu en basit tabirle tembel yazarlık diye değerlendirirdim. Ancak konu video oyunları olduğu için daha sıcak bakıyorum. Polisiye teması, oyun piyasasında gözde değil. Çok sayıda küçük bütçeli tıklamalı macera oyunu olsa da, Şeytanın Kızı gibi daha geniş bir kitleye hitap edebilen oyun sayısı az. (L.A. Noire aklıma gelen ilk isimlerden biri.) Polisiye, gizem temalı oyunların pek çoğunda ekstra bir yardımcı olarak kullanılıyor. Bu durumda daha çok oyuncuya ulaşabilmek ve doğal olarak daha çok satış yapmak için, Sherlock Holmes gibi markalaşmış bir ismi kullanmanın pek çok yararı var.

Vardığım kişisel sonuç, eğer Şeytanın Kızı’nı oynamayı düşünüyorsanız oyuna bir Sherlock Holmes oyunu olarak değil, polisiye bir oyun gözüyle baktığınız takdirde daha çok zevk alacağınız yönünde. Eksi yanları olsa da, zaman ayırıp oynamaya değecek bir oyun. Ve zamanınızı ayırıp, sonuna kadar okuduğunuz için, sizlere de teşekkür ederim.

Yazar Notu: Eğer Sherlock oyunu serisine öncesinden başlamak isterseniz, kişisel tavsiyem, 2012 yapımı The Testament of the Sherlock Holmes oyunundan başlamanız, ikinci olarak Sherlock Holmes: Crimes and Punishment’ın ardından Devil’s Daughter oynamanızdır. Daha eski oyunları doğal olarak oldukça eski grafiklere sahip ve alışkın olmayan gözler için oldukça yorucu olabiliyor. Seriyi beğendiğiniz takdirde isterseniz diğer oyunlara geri dönebilirsiniz.

Bilim Kurgu Hikayesi: Kule | 1

1

Gözümü açtım.

Biri deklanşöre basmış da enstantane kapanıp açılacakken bir an için karanlıkta kalan dünya ansızın ortaya serilmişçesine bir histi yaşadığım.

Sadece o an, başka bir yere dikmiştim gözlerimi. Daha önce nerede kapadıysam, hâlâ içimde duyumsadığım özgürlük duygusu yanıma uzanmış benimle birlikte bakıyordu tavana ve çok geçmeden de çekti gitti.

Bir süre duvarın tırtıklarını inceledim. Çırılçıplak ampul sallanıyor gibi görünse de gözlerimi kırpıştırdığımda duruyordu hemen.Nefesimle etrafımda ne varsa şişip yine geriye, daha önce neredeyse oraya iniyordu. Sabahın soğuğunu algılayabiliyordum ama üşümemiştim. Üstümdeki battaniyeyi atıp ayağa kalkmaya çalıştım. Beceriksizce arkaya düştüm sonra. Tutulmuş, belki de kireçlenmiş boynumu kütürdeterek güçlükle yana çevirdim. Parça parça doluştu tüm detaylar beynimin içine. İnleyerek bir kez daha denedim ayağa dikilmeyi. Duvarlar üstüme gelince yine geriye yıkıldım.Midemin bulantısından kurtulmak niyetiyle hastane odasının beyazlığından gözlerimi kaçırdım bir kez daha.

Hastane mi?

Kusma duygusuyla başetmeye çalışırken pencerenin ardındaki lacivert-gri gökyüzüne diktim gözlerimi.Hatırlama isteği öylesine yoğundu ki başa çıkamayıp bir küfür savurdum ama dışarı dökülmedi boğazımın kuruluğundan. Doğrulmayı başaramayacağımı anlayınca yana döndüm. Her kasıma ayrı ayrı yansıdı çabam. Kesif bir ağrı… Sağ bacağımı aşağı salladım, kalçamı yatakta hafif kaydırdım ve bir anda yerin soğuğuna kondu ayaklarım.Yeni doğmuş bir tay gibi titreyerek bir süre durdum orada. Odanın bomboş olduğunu görmeme yetecek kadar bir zaman.Kapı açıktı. Seslenmek istedim birilerine. Aklıma hiçbir isim gelmemesi engelledi bunu. Başımı sallayıp neler olabileceğini düşünmeye çalıştım. Sonra birden uyandı bir şeyler. “Hemşire!” Sesimi tanıyamamamın verdiği rahatsızlıkla koridora bakmaya devam ettim ama hiçbir şey değişmedi.Kolumdaki bandajı söküpiçinde sıvıdan eser kalmayan serumun iğnesini yavaşça çektim dışarı. Vidanın metalindeki pas parmağımın üstüne kahverengi bir iz konduruyordu.Kaç dakika sürdüğü belli olmayan bu çaba hastane giysime koyu yaş lekelerle yürüdü ve bayılmaktan son anda kafamı sallayarak kurtuldum.Kolumun beyazlığına konan kan damlasına takıldı gözüm sonra. O kadar netti ki üstünden pencereyi ya da duvarları görebiliyordum. Niye burada olduğumu düşünmeye çalıştım ama beceremedim. Bitpazarından alınma döküntü bir eşya gibi her seferinde dağılıp gidiyordu kafam. Yandaki duvara tutunarak bir-iki adım attım. Konsolun üstündeki kâğıt dikkatimi çekince durdum.Beklentiyle uzandım. Boş olduğunu farkedince elimi yine bedenimin yanındaki yerineçektim.Duvarda asılı çizelgeyi gördüm sonra. Hemşire tarafından üzerine tarih atılmış ve bir şeyler karalanmıştı. Anlamaya çalıştıkça daha büyük bir boşluğa düşüyordum. Kendimi oradan zorlukla uzaklaştırıp her adımımı büyük bir dikkatle atarak banyoya kadar yürüdüm ve tam orada yine bayılacak gibi oldum. Parmaklarımı pervaza geçirip bir süre bekledim. Gözümün kararması geçip beni yine o iğrenç bulantıyla başbaşa bıraktı. Aç mıydım? Düşündüm yine. Eğilip elimikarnımın üstüne koyduğumdakendimi daha iyi hissettim. Kim olduğumu biliyordum. Bir hastane odasında uyandığından başka bir bilgiye sahip olmayan, hafızasını yitirmiş biri değildim.İsmimi defalarca tekrarlamış ve üstümde bıraktığı etkiden oldukça memnun kalmıştım. Kollarımı ellerken aldığım hazza biraz şaşırdım. “Kimbilir ne zamandır…”diye mırıldandım ve birden aklımda bir yerlerde bir şeyler ışıldadı.Bir his. Fakat bir kez daha adlandıramadım onu. Işığı açıp içeri girdim.Aydınlığa yenik düşmeyi reddetti belli bir süre, banyoya sinmiş karanlık. Nem kokusu burnuma dolduğu an sızlanmaya başlayıp dışarı çıkmam için yalvaran güdüye direnerek orada kaldım. Yosun tutmuş aynaya bakıyordum şimdi.Üstünde bir solucanın kıvrıla kıvrıla dolaştığını görebiliyordum. Duşakabinin perdesi lime lime olmuş, parçaları yere sarkmıştı. Borular tamamen paslıydı. Takır tukur bir gürültü dolaşıyordu içlerinde.Karşımdaki görüntü, yattığım odanın temizliği ve yeniliğiyle öylesine bir tezat oluşturuyordu ki gözlerimi kırpıştırıp bir daha baktım her şeye. Yosunları söküp attım ve aynaya yaklaştırdım yüzümü.Görünüşüm hiçbir sürpriz sunmadı bana. Aynıydım.En son aynaya ne zaman baktıysam aynen öyle. Hafif sakallı, saçlarım kıvrımını alacak kadar uzun. Gözlerim sanki hiç uyumamışçasına parlak parlak bakıyordu. Sağlıklı bir halim vardı. Ve titremiyordum artık. Sadece zeminle bedenim arasındaki yabancılıktı devam eden. Bastığım yeri yeterince algılayamıyormuşum gibi. Rüyada olup olmadığımın kararını bir türlü veremiyordum.

Banyodan çıkıp komodinin oraya döndüm. En üstteki plastik bardağıdiğerlerinden ayırıp su makinesinin orta bölümüne uzattım. Bir anda çamurumsu bir şeyle doldu içi. Tiksinerek attım elimden, duvara kahverengi bir fırça darbesi indirerek. Ağzıma gelen yüreğimi yatıştırmak için bir süre bekledikten sonra uzanıp çizelgeye baktım. Daha önce yaptığım gibi en az bir dakika dönüp dönüp inceledim tarihi.25 Mart 2010. Benim için hiçbir şey ifade etmediğini iyice idrak ettikten sonra garip bir korku yürüdü üstüme. Koridora doğru döndüm ve sanki yaklaşıverdi birden dışarıdaki duvarın açık pembe boyalı çıplak yüzü. Neden tedirgin olduğumu biliyordum artık. Yürüdüm yavaşça. Bir kez daha birilerineseslenmek geldi içimden. Durdum. Kuruyan dudaklarımı yalayıp ıslattım. Sonra vazgeçtim bağırmaktan. İçimi yiyip bitiren merak, her yere sinmiş o dehşet verici sessizliğin sonucuydu. Özel bir hastane olduğu belliydi kaldığım yerin ama yine degürültüden bu denli arındırılmış olabileceğine ihtimal vermiyordum. Çıplak ayaklarımın yerde çıkardığı çıtırtıları dinleyerek ilerledim. Kafamı uzattım. Ve gerçekten kimsenin olmadığını gördüm orada. Koridorun sonundaki hemşire istasyonunun da boş olduğunu anladığımda artık tam ortasında duruyordum yolun. Sırtımın tamamen açık olmasından hiçbir utanç duymadan, sadece kafamdaki şüpheye odaklanmış halde bir-iki adım atıp yapıştığım ilk tokmağı çeviriverdim. Gıcırdayarak açılan kapının ardında bembeyaz duvarlardan, açık penceredenuçuşan bir perdeden başka bir şey göremedim. Yeniden koridora dönüp tek bir kez bağırdım. “Heeey!” Duvarlara vura vura büyüyüp gitti sesimasansöre doğru. Cevabı beklemeden bir sonraki odaya daldım. Orada da kimse yoktu. Sadece bir somya. Üstünde ne yatak ne de çarşaflar. Böylecebeş dakika boyunca kapıları açıp kapadım, bazen şiddetle çarptım. Ellerim bomboş geriye dönerken büyük bir hayal kırıklığı duyumsuyordum. Kapımın önünden geçip bir-iki adım attıktan sonra durdum. Donmaya yüz tutmuş ayaklarımı ovuştururken 4003 numaralı, benimkinden bir önceki odanın kapısına bakıyordum şimdi. Bir tek o kalmıştı göz atmadığım. Garip bir his çullandı o an üstüme. Sanki orada birini bulacakmışım gibisinden bir düşünce. Boğazım kuruyuvermişti ve aslında tam tersinin yaşanması gerekirkensaçma bir tedirginliğe kapılmıştım. Kapının tokmağını çevirdiğimde korku da geldi yanıma. Başımı salladım bu duygudan uzaklaşmak için. Sonra ittim kapıyı. Bir anda!Hızla duvara çarparken bir adım geriledim. Tüylerim diken diken olmuştu ve bana oradan çabucak uzaklaşıp bir yetkili bulmamı söyleyen iç sesimle baş etmeye çalışıyordum. Beyaz terlikler, bir bavul ve solmuş çiçeklerle kaplıkenarlıklardıilk gözüme çarpanlar. En az bir dakika soluğumu tutarak bekledikten sonra girdim içeri. Başımı hafifçe uzatmış ilerlerken ve yatağı bir türlü göremezken kalbimin tok vuruşları da yanımdaydı. Yavaşça açıldı sonra her şey. Dağınık battaniyenin altındaki bembeyaz çarşaflar, içinde kimsenin yatmadığını açıkça gösterdiğinde bile bir rahatlama hissetmedim. Ziyaretçi koltuğuna bırakılmış bir kitap dikkatimi çekince üstüme sinen o pis duyguyu da yanımda sürükleyerek o tarafa yöneldim. Elime aldım ve ayracı bulup araladım kitabı. Altmış altıncı sayfada kalmıştı okuyan.

… Kırmızı noktaya dokundum. Yıllar boyu, bir daha bir daha, kimbilir kaç kez hep bunun düşünü görmüştüm… Tıpkı onu öyle, bedeni çoktan soğumaya başlamışken bulduğum o konumda, dolaşmış çarşaflar arasında. Belimden ikiye katlanmış, tüylerim ürpererek uyanırdım hep. Onun başından geçenleri uykularımda yeniden yaşamaya çalışırdım sanki. Sanki zamanı geriye döndürüp ondan bağışlamasını dilemeyi, hiç olmazsa ilacın etkilerini duymaya başladığı, dehşete boğulduğu o son dakikalarında ona eşlik etmeyi umardım. Küçücük sıyrıktan ödü kopan, acıya da kan görmeye de dayanamayan o…

Çevirdim ve kapağındaki isme göz gezdirdim. Stanislaw Lem. Solaris.Bu kitabı okuduğumu hatırlasam da hiçbir şey ifade etmemişti bana o paragraf.

Odayı incelemeye giriştim sonra. Fakat başka bir şey bulamadım. Dolabın içinde giysiler olacağından o kadar emindim ki oysa. Bavulda da. Burada yatan kişi toplanıp çıktıysa bavulunu ve kitabını niye geride bıraksın ki, diye düşünüp mantıklı bir neden bulmaya çalıştım bir süre. Çizelgesi de yerinde yoktu. Yırtılmış ve kimbilir nereye atılmıştı.Kitabı alıp duvara çarptım. Oradan sıçrayıp yere konduğunda sayfaları bir kez daha açıldı ve öylece kaldı düştüğü zeminde. Yine altmış altıncı sayfa çıkmıştı ortaya. Hafif aralık duran balkon kapısına yürüyüp dışarı çıktım. Bir metreye yarım metre, küçücük bir yerdi. Tırabzana tutunup hastaneyi çevreleyen diğer kanattaki pencereleri taradım birkaç kez. Bir güvercin uçup yandaki balkona kondu. Gurultusu dünyaya çökmüş o büyük sessizlikte büyük bir gürültü gibi geldi bana.“Kimse yok mu?” diye bağırdım. “Heeey!”Sesimin yankısı uzaklaşıp gitti ardında küçücük zonklamalar bırakarak.O an, belki de beynimde yarattığım bir çıtırtıyla içimde büyük bir volkan gibi patlayıverdi korku.Dönerken biriyle karşılaşmaya o kadar hazırdım ki! Ellerim önde, gardımı almış, bağırma dürtüsüne karşı koyarak bir kez daha ıssızlığın o yorucu hissiyle baktım uçuşan perdeye.Şaşkınlık yerini yavaş yavaş kızgınlığa bırakıyordu. Her seferinde aşılması çok güç bir duvara toslamak sinirlerimi yormaya başlamıştı. İçeri girip son bir kez baktım yatağa ve hızla dışarı çıktım. Kendi odama gidip dolabı açtım. Terlik oradaydı. Örümcek ağlarının tam ortasında asılı duruyordu. Elimi iki kez uzattıysam da bomboş çektim geriye. Cesaret edemiyordum bir türlü ağlarla buluşmaya.Hızla dışarı çıktım sonra. Bedenimi olması gerektiği gibi hissedebiliyordum artık. Asansörü çağırdım ama ışığının yanmadığını görünce merdivenlere atıldım.İndiğim ilk katta odalara baktım yine ama diğer katlarda buna gerek duymadım. Giriş katına indim ve resepsiyona ulaşıncaya dek hiç durmadım. Kimse yoktu. Delirmemek için hız kesmemem gerektiğini hissediyordum. Cam kapı, önüne varır varmaz iki yana açıldı. Rüzgâr yüzüme vurup içerinin köhne havasını ilerilere savurdu. Dışarı attım kendimi. Hastanenin giriş basamaklarının önünde park halindeki arabalardan başka hiçbir şey olmadığını gördüm böylece. Aşağı inip ilerledim gözlerim yuvalarında dört dönerek. Büfeler, eczaneler, restoranlar… Her yer kapalıydı. Sağdaki sokağa sapıp aşağı doğru koştum ve Pazar günleri bile tıklım tıklım insan kaynayano koca caddede tek başıma, mavi hastane elbisem ansızın çıkan rüzgârla dalgalanırken, koca bir alık gibi durdum. Çevremde dönüp duran balkonlar, dükkânlar, arabalar ve kaldırımlar binlerce soruyla üstüme saldırırken ben sadece ağlama duygusuna karşı koymaya çalışıyordum.

İnsanlar!

Yoktular!

Çöktüm oraya ve simit satılan camlı, küçük seyyar arabanın yanında bir sokak köpeğinin gözlerini üstüme diktiğini de o an farkettim. Heyecanla ayağa fırladım hemen. Bir-iki adım attım veköpek sanki ilk kez insan görüyormuşçasına bir inlemeyle korku içinde kaçıp gitti.“Gel, gel oğlum,” diye bağırdım arkasından ama sokağın başına kadar koşsam da bulamadım izini.Bu zavallı hayvancıktan sanki bana bir açıklama yapacakmış gibi medet ummam komikgörünse de gülecek halim falan yoktu.

Caddeye dönüp yukarı doğru yürümeye başladım. Trafik lambaları düzgün bir şekilde çalışıyordu. Annemin yüzünü gözlerimin önüne getirmeye çalışırken kırmızı yandı. Simsiyah saçların altında beyaz beyaz ışıldadı gülüşü yine de. Ansızın mutlulukla doluverdi içim. Ardından yine ağlama hissiyle sarmalandım. “Bu çok saçma,” diye mırıldanırken sokak aralarından köpeklerin ulumaları ulaştı kulaklarıma. “Herkes nereye gitti?” Eksenimde biraz dönünce karşıdaki pastaneyi fark ettim. Bazı görüntüler önüme ürkek kuşlar gibi konup ben yürüdükçe uçuşmaya başladı. Kumral bir kızın hayali gülümsüyordu. Dişlerinin ışıltısını, gözlerinin parlaklığını, teninin duruluğunu hatırlıyordum. Beyaz cappuccino bardağını ağzınagötürürken bir şeyler söylüyordu bana. Dudaklarının kırmızı dolgunluğu oldukça iç gıcıklayıcıydı. Saatlerce doyamadan bakacağımı düşündüm, hayal silinip gitmese. Ama ben vardım şimdi tam karşımda.Aksime yavaşça yaklaştım. Camın tozlu yüzeyineellerimi dayayıp içeri baktım. Işıkların yanık olduğunu görünce kapıyı ittirdim. Kilitliydi. Bir tekme atıp kırmayı düşündüm o an. Etrafa bakındım. Ve aklıma gelen başka bir düşünceyle bundan vazgeçtim. Biraz yana çekilip apartmanın zillerine bastım tek tek. Balık avlamak gibiydi… Hiçbir şey düşünemeden sadece camdaki yüzümü inceleyerek sokağa çökmüş ölümü yırtacak bir hayat belirtisi beklerken hissettiğim huzur. Ne diyafon açıldı ne de otomata basıldı. Balkonsuz apartmanı gözümden kaçırmadan yavaş yavaş geri çekildim ve haykırarak döndüm etrafımda.“Heeey! Allah’ın belasıherifler! Dışarı çıkın!”Ve hiçbir cevap beklemeden koşmaya başladım Osmanbey Metrosu’na doğru neredeyse  donmak üzere olan ayaklarımın acısı başıma vuruyordu artık ve yan tarafımdaki mağazayı görünce durup kapısına dayanmaktan başka bir şey gelmedi aklıma. Neredeyse çıplaktım. Bunu o ana kadar öfkemi yatıştırmak için kullandığımı daha yeni algılıyordum. Başıma gelenlerin bir şaka olmadığını anlamıştım ve sinir ya da her neyse uçup gitmişti beynimden. Sadece ortaya çıkmasını istiyordumherkesin. Ya da uyanmak!

O anaklıma şu düşüncenin çökmesi çok doğaldı: Rüyada olabilir miydim?

Yüzlerce korna ve birbirine geçmiş bir trafiğin gece-gündüz boş bırakmadığı caddenin ortasına kadar yürüdüm. Elbisemi kaldırıp doya doya işedim betona. Sapsarı akıp gitti sıvı beyaz çizgi boyunca ve bir süre sonra yerin griliğine geçip öyle devam etti yoluna.Güldüm elimde olmadan.Çılgınlığın benliğimi yavaştan ele geçirmeye başladığını farkedebiliyordum.Hızla yürüyüp büyük bir kararlılıkla yumruğumu geçirdim mağazanın camına. Korktum aynı anda tüm bedenimle vehızla geri çektim elimi hemen hemen saniyelik bir farkla. Aşağı şelale gibi inen cam parçalarından kaçarken çocuk ruhum geri gelmiş, gözlerim acemi bir şekilde kısılmış, çenem boynumun içine doğru çekilmişti. Ortaya çıkan ses öylesine yıkıcıydı ki sadece ben değil kuşlar da büyük bir korkuya kapıldı. Kanat sesleri apartmanların soluk boyalarına pat pat vurup yokoldu. Dikkatle yaklaşıp kırık camların arasından vücudumu geçirerek vitrin mankeninin hemen yanına koydum ayağımı. Tepemde sallanan parçadan sakınarak süzüldüm diğer tarafa. Mağazanın karanlığına doğru yürüdüm yere atlayıp. Ne bir polis sireni ne de başka bir şey. Orası benimdi artık. Kalbimin çarpıntısını geride bıraktım giysilere doğru ilerlerken. Bir kanvas pantolon, boğazlı ve pamuklu sarı bir sweatshirt buldum. Işığı fark ettiğim zamansa her şey bir anda gözlerimin önüne seriliverdi. Ayakkabı reyonuna geçip deri kaplı bir koltuğa oturdum. Camlı bölmenin tam karşısındaydım. Kafamı kaldırıp bir süre inceledim kendimi. Ve birden sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Ağladıkça daha fazla anı çıktı saklandıkları yerlerden. İnsanların yokolup gittiği bu iğrenç şehirde birden hayaletlerle çevrelenmiştim. Yere düştüğüm gün geldi aklıma o an. Annemin üzerime doğru koşuşu… Yüzündeki acı… Ölüm korkusuyla içimde, gizli bir kuyudan fırlayıp tüm dünyaya yayılan zavallı haykırış. Bir kez daha o his gelip oturmuştuyanıma. Gözyaşlarımı silerken aynaya baktım. Beni dışarıdan izleyen üzüntülü bir yabancı duruyordu sanki karşımda.

Bayramlık çocuklar gibi baştan ayağa yenilenmiş olarak tekrar caddeye çıktığımda kafamda tek bir düşünce vardı. Bir an önce eve gitmek. Camlarda güzel bir kaban, parıltılı şık ayakkabılar, karmakarışık saçlar olarak dalgalanıyor, pervazlarla kesiliyor, duvarlarla yok oluyor ama her seferinde yine çıkıveriyordum bir yerlerden.Kurtuluş Caddesi’ne yaklaşırken içimdeki tedirginlik somut görüntülere kapılıp dehşete döndü. Paniğin yüreğimde yükselmeye başladığı her sefer olduğu gibi yine kasılıyordu karnım acıyla. İçine düştüğüm kâbusun bana sunduğu sahneleri anlamlandırmaya çalışıyordum. Sarmaşıklarla, yosunlarla kaplanmış apartmanlar vardı Taksim’e uzanan ana caddede. Bazı ağaçlar inanılmaz bir şekilde büyüyüp dairelerin içinden geçip gitmişti. Yürüdüm hızla ve sadece metronun değil bir sürü apartmanın da çökmüş olduğunu gördüm. En çok şaşırdığım şey ise büyük bir hanın altıncı kat penceresinden içeri girmiş, kıçı dışarıda kalmış bir kamyondu. Yanağıma sıkı bir tokat atma isteğini zor durdursam da bacağımı son gücümle sıkmaktan kendimi alamadım.Acı yanağımdan beynime yürüyüp ağzımdan küçük bir inleme koparırken bedenimi ele geçirmiş şok yüzümdeki taşlaşmış ifadenin değişmesine izin vermedi. Ters dönmüş, ezilip kâğıt haline gelmiş bazı arabaların yanından geçtim ve Harbiye’ye uzanan yolu iyice bir gözden geçirdim. Askeri müze, içinde bir şey patlamışçasına ikiye yarılmıştı. Bahçesinden hâlâ sönmemiş küllerin dumanlarının yükseldiğini görerek bilinçsizce ilerledim. Biraz ileride gökyüzüne uzanan otele kaydı bakışlarım. Sanki koskoca bir fare her tarafından büyük bir iştahla kemirmişti.Metronun tavanı göçmüş gibi bazı yerlerde kocaman kara delikler açılmıştı.Taksim’e doğru havayı yoğun bir sis kaplamış, geride kalan nice kâbusu gözlerimden saklamayı başarmıştı.

Kendimi sarhoş gibi hissediyordum. Bu kadarı bana fazla gelmişti. Yaşamda tek başına kalmış bir insan korku duyar mı sorusunun karşılığının ne olduğunu artık biliyordum. Eve gitmem lazım,diye tekrarladım içimden ve bunu on kezyineledikten sonra buldum ne yapacağımı. Feriköy’e uzanan ara sokaklardan birine girdim. Park halindeki araçların kapılarını zorlayarak yürüdüm bir süre. En az elli tanesini yokladım. Hepsi kilitliydi. Otobüs, metro, taksi… Ortalıkta hiçbir şey görünmediğine göre eve ulaşabilmem için tek yol bir araba ele geçirmemdi. Civarda bir galeri olmadığını biliyordum. Evlere girsem bir anahtar bulur muydum acaba? Neyle kıracaktım peki kapıları? Düşünceden düşünceye atlayan beynimle cebelleşmeyi bırakıp önümdeki arabaya baktım. Bir arkadaşımıdaha önce yaparkenizlemiş olsam da düz kontağı becerme ihtimalimin oldukça düşük olduğundan emindim. Ne düşünsem beni aşırı geciktirecekmiş gibi geliyordu. Ayrıca acıkmıştım artık ve sinirlerimher saniye biraz daha bozuluyordu. Yürümeye devam etmekten başka bir şey gelmemişti aklıma.Bir başka yolun girişine vardığımda, elli metre kadar ileride hafif yan dönmüş bir taksi gördüm. Park edecek vakit bile bulamamıştı. İstemsizce koşmaya başladım. Yaklaşırken diğer taraftaki kapının açık olduğundan hiç kuşkum kalmadı. Sevinç ve korku beynimde birbirine dolanıp yüreğimi sıkıştırıverdi o sırada. Yavaşlarken gözlerimi kısmış, hafif yan dönmüştüm. Orada bir ceset bulma fikrinin ne diye birden üstüme çullandığını anlayamıyordum. Her adımım bir dakikaya kadar uzarken durmadan yürüdüm.Arabanın arka penceresinden önüme çırılçıplak siyah koltuklar serilince bir-iki adım daha atıp eğildim. Sonra büyük bir umutla uzandım ve anahtarı kontağın üstünde bulunca tarifsiz bir neşeye kapıldım. Hemen şoför koltuğuna kurulup arabanın kapısını kapadım. Ve tüylerim diken diken olurken hızla kilitledim her yeri. Anahtarı titreyen ellerimi kontrol etmeye çalışarak çevirdim ve motorun sesi bir sevinç çığlığı gibi yükseldi apartman duvarlarının arasında. El frenini indirip gazı köklerken biri ortaya çıkıpcamı parçalayacakmış duygusu öylesine baskındı ki salakça bir patinajla sağa sola savrularak kaldırabildim arabayı. Köşeye varışımın da bu kadar ani olabileceğini hesaplamadığım için direksiyonu sonuna kadar kırmama rağmen arabayı toparlamayı başaramadım. Kaldırıma çıkıp sol kaportayı duvara büyük bir hızla vurarak devam ettim yola. Caddeyeçıkışım delirmiş bir attan farksızdı.Yanık lastik kokusunu geride bırakarak ters yönde, sürebileceğim en yüksek hızda sürdüm taksiyi eve doğru.Sadece göçüklere değil başka şeylere de dikkat etmem gerekiyordu. Büyük bir aymazlık içinde görünen koyun, inek gibi hayvanlar serilmişti her yana. Sadece kenara kaçışan köpekler kızgınlıkla havlıyordu kornama cevaben. Gayrettepe viyadüğünü geçip Barbaros Bulvarı’na indiğimde bembeyaz bir at bir süre eşlik etti bana. Hızımı iyice düşürüp onun yanımda rahvan akışını izlerken şehri böylesine bir yıkıma nasıl bir felaketin sürüklediğini anlamaya çalıştım. Uyanmış ve hastanede bulmuştum kendimi.Bitkisel hayattaysam ne kadar zamandır bu durumdaydım? İnsanlar şehirlerden kaçtılar diyelim… Apartmanların çökmesi, her yanın bitkilere, hayvanlara teslim olması ve daha da bir sürü anlamsız şeyin yaşanması iki günde olup bitemeyeceğine göre ben kolumdaki o dandik serumla mı hayatta kalmayı başarmıştım? Peki beni arkada bırakmaları normal miydi? Doğal bir felaket, nükleer bir saldırı, uzaylılar tarafından istila… Üstüne düşündükçe olasılıklar, yanından geçtiğim, moloz yığınına dönüşmüş şu meşhur ikiz kulelerden daha beter bir şekilde çöküyor, beynim aldığı darbelerle düşünme yetisini kaybetmiş bir pelteye dönüşüyordu.İskeletler nerede?Eridiler mi? Öyleyse ben nasıl mışıl mışıl uyumaya devam ettim?“Allah kahretsin!” diye bağırdım direksiyona vurup ve birden sinirim beni terkedip gitti. Allah lafıydı yüzüme hastalıklı bir gülüş yerleştiren. Sadece onunla kaldıysak geride, beni duyma ihtimali de oldukça yüksekti doğrusu. Tam da bunu düşünürken Sanayi Sitesi’nin içindeki koca caminin yerle bir olduğunu görmem bir tesadüf müydü acaba? Radyo geldi birden aklıma. Uzanıp düğmesini çevirdim. Kulaklarım parmaklarımın ucuna yerleşmiş gibiydi ve tüylerim birden ayaklanıverdi içeri dolan sesle. İnsanın en beklemediği anda birden dudağına yapıştırılmış bir öpücük gibiydi. Yalnızlığın delice mahkûmiyetisona ermişti, birileri bir yerlerden yayın yapıyordu. Hem de ne şarkıyla! O gün dinlemiştim en son bunu. Bilincimi kaybetmeden bir saat kadar önce.Shine On You Crazy Diamond.İkinci bölüm. Ansızın atladı bir şey. Cızırtı öylesine ani geldi ki neredeyse direksiyonu bırakıyordum ellerimden. Ama sadece şarkıydı allak bullak olan, başka bir şey değil. Gitar ve synth’in beraber sürüklediği solo bölümüne dönmüştü bir atlamayla. Gözüm yolda, kulağım radyoda, boktan bir suratla bekledim. İki dakika bir saate kadar uzasa da yolun akışına yenik düşüp bitti sonunda. Mutsuz sonböylece yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çizikten sekip geriye düştü yine şarkı. Hemen uzandım öne ve tüm kanal boyutunu hızla taradım. Hışırtılardan başka bir şey yoktu.Şu an ruh halimi bu hışırtılardan daha iyi anlatacak bir şey bulmam imkânsızdı.Patlamanın hemen kıyısında, boktan bir ifadeyle yola bakıyor ama neredeyse hiçbir şey göremiyordum. Tekrar şarkıya döndüm ve o belli aralıklarla atlarken ben inatla devam ettim yoluma. Eve dönen sapağa geldiğimde, artık beni şaşırtacak bir şey kalmamıştır herhalde, diye düşünürkensiteye uzanan yolun ağaçlardan bir tünelle kapkaranlık bir koridor oluşturduğunu gördüm.O ana kadar çevrenin garip bir biçimde ormanlık alanlara yenildiğini hissetsem de böylesine bir yoğunlukla karşılaşmayı beklemiyordum. Öfke ve merak korkumu çoktan bir bataklığa atıp boğmuştu. Tünele girdim ve tüm seslerin yokolduğunu hissettim. Motor sesi bile boğulup giderken sadece nefesim, ben ve Pink Floyd kaldı geride. Farları açtım. Aydınlananyolda ne çalı çırpı ne başka bir şey görünüyordu. Yepyeni duruyordu asfalt. Dörtyol ağzının olması gerektiği yere son hızla inerken yaprakların oluşturduğu yoğun doku ne okulu ne de o boktan eğlence merkezini görmeme izin veriyordu. Yol, alıştığım üzere önce sağa sonra sola falan kıvrılmayıp dümdüz ilerleyince iyice yavaşladım. Böyle olmamalıydı! Yokuşu çıkarken ise tünelin diğer tarafında bir ışığın yoğun bir şekilde parladığını gördüm. Sanki güneşe kestirme bir yol bulmuştu birileri. Araba tünelin dışınakonarken kendimi her türlü sonuca hazırladım ve yumuşamış kaslarımın da ilk kez müthiş bir gerilime kapıldığını hissettim. Manzara bir yıkımı sundu önüme. Fren acı bir şekilde yırttı havayı ve ayağımı ne kadar gömsem de yine engelleyemedim arabanın moloz deryasına dalmasını. Sarsıntılarla ilerlerken birbirine çarpmasını durduramıyordum dişlerimin.Sonra birden durdu araba. Ayağımı debriyajdan çektiğimde ise silkinerek son nefesini bırakıverdi kızgın bir boğa gibi. Kapıyı açıp aşağı atlarken yıkılmış gitmiş apartmanların tamamen taşa toprağa dönüştüğünü, çoğu yerin ince bir kumulla kaplandığını gördüm. Birkaç apartman tümüyle yıpranmış ve bazı katlar içinde patlama olmuşçasına camsız, duvarsız kalmış olsa da dimdik ayakta duruyordu. Bizimki de onlardan biriydi. Aşağıya, İstinye’ye doğru inen binlerce konutluksitelerden de eser yoktu artık. Bir orman deryasıyla kaplanmıştıbayırlardan denize uzanan alan ve ben eskiden parkın olduğu yerde, ayaklarım molozların içine gömülmüş,hayretle etrafıma bakınıyordum. Artık düşünme yetimi kaybetmiştim. Taksiden dışarıyamüziğin sızdığını ve Richard Wright’ın kilise tonuyla soloyu sürüklediğini duyabiliyordum. Öne atıldım birden. Ara parkın ve bakkalın üstünden geçip bir tepecikten aşağı atladım. En az on metre öteye savrulmuş dış kapı pervazınınyanından dolaşıp basamakların olması gerektiği yere vardım. Atlayıp ellerimi bastırdım ve vücudumu yukarı çektim. Ne cam ne de kapı vardı önümde. İçeri daldığımda nemden dökülüp gitmiş duvarları gördüm ve asansöre gitmenin anlamsızlığını hızla idrak ettim. Otomat çalışmıyordu. Karanlıkta ilk basamağa ayağımı attığımda durup yukarı baktım ve cesaretimi yerine çağırmak için kocaman bir nefes çektim içime. Sonra merdivenlerden çıkmaya başladım. Her adımımda, ufalanan betonun kıtırtıları kulaklarımı tırmalıyordu. Üçüncü katta, 9 numaralı evin kapısıyla duvarları yokolup gittiğinden, günışığı koridorun içler acısı halini gözlerimin önüne serdi. Yukarı uzanan basamakların yan bölümleri çökmüş, demirler ortalığa fırlamıştı. Tırabzanlar yamuk yumuktu. Duvarlar sanki üstüne asit atılmış gibi köpürmüştü. Hava, yosunla köpek sidiği karıştırılıp her yere sıvanmış gibi kokuyordu. Duvara iyice yaklaşıp tırmanmaya devam ettim. İki kat daha. Böylece iyiden iyiye karanlığa batmış olarak evimizin kapısının önünde durdum. Zili görebiliyordum. Parmağımı bastırdım ama çalmadı. Kapıya iki-üç kez vururkeniyice yaklaştım bir şeyler duyabilmek umuduyla. Hayır, diyordu mantığım ısrarla. Evde birinin olması imkânsız.Neyi dinliyorsun? Ne umuyorsun?

O an…

Ayak sesleri kulağıma net bir şekilde ulaştı. Soluğum kesiliverdi birden. İçeriden yaklaşıyordu adımlar. Gözlerim büyüyerek geriledim. Biraz daha yoğunlaşırsam kapının arkasını görecekmişçesine odaklandım. Adımlar yaklaşmaya devam etti, etti, etti ve önümden geçip gitti. Öylesine net ve gerçekçiydi ki. Kapının içinden süzülüp arkamda bir yerlere doğru uzaklaşmıştı. Tüylerim sonuna kadar dikilmiş, göğsüm körük gibi inip kalkarken kapıya döndüm yine. Bir daha çalıp çalmamayı düşündüm. Olan bitenin saçmalığı beynimde şirret bir kahkahaya dönüştü o an. Kapıya öfkeyle indirdim ayağımı. Çatırtı kulağıma ulaşırken esnediğini hissettim blok tahtanın.Bir kez daha vurdum. Hırs ve öfke karışımı bir güçle. Kapı kilit bölümünden kırılıp geriye doğru şiddetle çarptı ve ben ansızın önüme serilen o garip görüntüye kıpkırmızı olmuş gözlerle soluğum kesilerek baktım.

 

 

2

 

Bir-iki adım atıp içeri girdim ve şaşkın şaşkın önce mutfağı, hemen ardından da sadece kütüphane bölümü görülen salonu taradım hızla. Kapıyı yavaşça itip bastırdım omzumu kullanarak. Yine o korku çullanmıştı üstüme. Bir yerden sırtımı güvene almak istiyordum ama ne kadar uğraşsam da kapıyı tekrardan yerine oturtamadım. Yürüdüm tedirgin adımlarla. Koca bir ter damlasının şakağımdan yanağıma doğru aktığınıfarkettiğimde salonun kapısında duruyordum.

Her şey öylesine pırıl pırıl ve bozulmamıştı ki…

Sanki işe gitmek üzere evden çıkmış ve cep telefonumu unutup geri dönmüştüm.

“Anne!” diye seslendim ve aynı anda bu yaptığımın ne kadar saçma olduğunu düşündüm. Kendimle alay etmek istesem bile bu kadar başarılı bir şey gelemezdi aklıma.Yankılar büyüyüp yok oldu koridorun betonuna bir yılan gibi sürtünerek.Orada birinin olması imkânsızdı. Ayak seslerini dağılmış gitmiş psikolojimle kendim uydurmuştum. Belki de her şeyi ben uyduruyordum!

Ve tam da bu türden şeyler düşünürkenduydum anneminsesini. Ne dediğini anlayamasam da içeri koştum hiç beklemeden. Yatak odasının kapısını açtım ve yine o bozulmamış boşlukla karşılaştım.Yapılı yatağın üstüne katlanıp konmuştu pijamalar.Her zamanki gibi düzenli ve sadeydi ortam. Sadece yatmak için girilen bir mekân nasıl olmalıysa öyle.Yanağıma sıkı bir yumruk indirme isteğine güçlükle hâkim oldum.Sinirimle başetmek zorundaydım. Zaten batıp gitmiş bir dünyada uyanmışken bir de gaipten seslerle uğraşmak hiç de hoş değildi. Soluklarımı düzenlemeye çalışarak salona döndüm ve büyük bir kararlılıkla kütüphaneyi araştırmaya giriştim.Kitapları yere indirdim. Aralarına konmuş bir şeyler olabilir miydi? Elektrik faturasını buluncagözlerim sevinçle pırıldadı. Tarihe baktım hemen. 9 Ekim 2010. Hatırladığım en son günü düşündüm.Aylar hiçbir anlam ifade etmiyor gibiydi ama birden uyandı bir şeyler kafamda. 26 Şubat. Özel bir gün. Kız arkadaşımın ismi döküldü ağzımdan. Ceren. En az beş kez tekrar ettikten sonra sahne açılıverdi önümde. Bir doğum günü olmalıydı bu.Kumral saçlar uçuştu. Gülümsemesi beynimde çakıverdi flaş gibi. Peki ama anılarımı bir türlü düzenleyemiyorken bu günün hastaneye düşmeden ne kadar önce yaşandığını nereden bilecektim?Yere düşerken acı içinde bağırdığımı gördüm o sırada ve bedenimi kavrayan dehşetle başetmek üzere bir an durdum.Ceren’i düşünmeye çalıştım ama beklediğim ılık duygu yanıma uğramadı bu kez. Doğrulup koridordaki yabancı kokuyu içime çektim. Odamın kapısını açıp içeri daldım sonra. Toplanmıştı. Yatağımın yanından geçip çalışma masama ulaştım. Ne zamandır bu evde kalmadığımı hatırlayabiliyordum. Ya da öyle miydi gerçekten? Yine kafam karıştı. Bilgisayarı açmak istedim ama elektrik yoktu odada. Çekmeceyi hoyratça çekip içindekileri yere fırlattım. Fotoğraf albümünü aldım oradan ve yatağa oturup sayfaları çevirmeye başladım. Mutluluk fotoğrafları… Annem, ağabeyim, kız arkadaşım, teyzem, işyerinden arkadaşlar…Deniz kenarında balık yerken, evde doğumgünümü kutlarken ve daha bir sürü güleç poz. İçimde yinefaaliyete geçiyordu ağlama isteği. Ayağa fırlayıp kapıya doğru baktım. Düşünmeye çalıştım ve geçip gitti hüzün. Mutlaka bir ipucu bulacaktım bir yerlerde, bundan emindim. Tüm çekmeceleri indirdim sonra.Ajanstaki işlerin çıktıları ve bir sürü ıvır zıvır. Not aldığım ajandam ve çantam neredeydi peki? Annemin odasına kısa bir bakış atıp salona gittim yine. Sonra da aralığa ve dolapların durduğu küçük odaya baktım. Giysiler. Evdede hiçbir giysi yoktu. Anlamaya çalıştım. Hastanedeki dolaplar geldi aklıma. Bu neyi işaret ediyor olabilirdi ki?Mağazalardaki elbiseler sapasağlam durduğu gibi en güzel parçaları da üstümdeydi işte. Salona koştum ve ne yapmam gerektiğini çıkarmaya çalışırken bir metre önümde duran televizyona kaydı bakışlarım. Düğmesine uzandım. Simsiyah kaldı ekran.Bir küfür savurup aşağı yuvarladım aleti. Camının parçalanışı korkutmadıbeni. Aynı hızla kavrayıp yerden kaldırdım ve delice bir haykırış savurarak koşup cama fırlattım. Büyük bir şangırtı koptu. Uzandım arkasından ve sanki zamanı kare kare bölebiliyormuşçasına izledim molozların üstüne düşüp parçalara ayrılışını. Dönüp hole gittimsonra. Elektrik düğmesine basınca yandı oradaki çıplak ampul. Sallanıyor gibi göründü yine gözüme. Şişip indi duvarlar. Annemin sesi geldi içeriden. İsmimi sesleniyordu bu sefer. Oraya koşmam artık delirmeye başladığımı ortaya koyuyordu. Boş odaya şöyle bir bakıp kapıyı hızla çarptım. Gürültü beynimde yankılanırken bir de tekme savurdum hırsla. Hole döndüğümde bir kez daha baktım ampule. Şöyle bir gidip geldi yine elektrik. Mutfağa daldım ani bir kararla. Buzdolabını açtım ve garip bir halde, bayılmamak için kendimi zorlayarak oradaki tencerelere bakakaldım. Cam kapaklardan açıkça görüyordum yemekleri ve açlık öylesine yoğun bir şekilde çöktü ki üstüme, salyalarımın dudaklarımdan süzülmesine engel olamadım. Elimi uzatıp ilk tencereyi çekip aldım dışarı. Görüyordum ama yine de kapağı açana kadar inanmadım bunun olabileceğine. Altı adet biber dolması, üzerlerinde dilim kesilmiş domatesler, muntazam bir şekilde sıralanmış bana bakıyorlardı yemyeşil. Burnuma doğru kaldırdım tencereyi. Kokladım.Büyülenmiş, zamanın içinde donup kalmış gibiydim. Öylesine enfesti ki kokusu! Bozulmak şöyle dursun, sanki ocaktan yarım saat önce indirilmişti. Diğer tencereye yapıştım hemen. Kapuskanın sirkeli kokusu mutfağı ele geçirdi bir anda.Bir de kap gördüm sonra. Kapaklı, plastik, mavi bir şey. Elime aldım. Sarımsaklı sosa yatırılmış deniz börülcesiyle karşılaşınca sorular hemen doluşuverdi aklıma. Ekim faturasının durduğu bir ev ve bu ayda deniz börülcesi! Mantıksız ayrıntıları anlamlandırmaya çalışmaktan çoktan vazgeçmiştim. Tencereleri ocağa yerleştirirken çekmeceden bir çatal alıp koca bir lokma börülceyi ağzıma tıkıştırdım. Damağıma yayılan tat öylesine yoğun ve şokeediciydi ki gözlerim yaşardı elimde olmadan. En sevdiğim üç yemek dolapta bırakılmış ve bozulmadan kalmayı başarmıştı ben oraya varana dek.Yapılmış en büyük kamera şakasının ortasına paraşütle inivermiş gibi hissediyordum kendimi.Pişen yemekleri tabaklara doldurup salona gittim. Oturup çalakaşık giriştim biber dolmasına. Yedikçe daha çok acıkıyordum sanki ve doymak bilmeyen bir hayvan gibi tencereleri dibine kadar sıyırdım. Arada bir kafamı sallayarak gülüyordum, seyircilerin benimle eğlenmesini engellemek istermiş gibi. Mutfağa gittim sonra. Su ısıtıp bir çay koydum kendime. Salona gidip gözlerimin önünde buğular uçuşurken ufka uzanan koyu yeşil ormanlığa baktım.Kırdığım pencereden dışarı uzayıp dalgalanıyordu perde.Koyu bulutlarters dönmüş bir orman gibi sıkışıp kalmışlar, gökyüzünü griye boyamışlardı.Manzara beni yavaş yavaş hüzne gömerken bir gölge Karaköy taraflarından hızla geçip İstinye’ye gelerek bozdu rehavetimi. Onu açıkça görebiliyordum. Yerimden falan fırlamadım. Sadece baktım gözlerimi kırpıştırarak. Kıpırdaşıp şekilden şekle girmesi en fazla iki saniye sürdü ve birden denize doğru pike yapıp kayboldu ortadan. Tam o anayağa kalkmıştım nereye gittiğini görebilecekmişim gibi. Sonra yine çöktüm yavaşça. Sandalye beni kavrayıp mıhladı oraya. Çatal elimde tir tir titriyordu. Güneş her saniye biraz daha alçalıyor, gölgeler uzayıp gidiyor, yeryüzü inleyerek karanlığı yanına çağırıyor, bense boşalmış beynimle bir alık gibi oturuyordum öylece.

Annem hafiften bir şarkıya başladı içeriden. Arada durup öksürse de devam etti. Elimin üstünde onun elinin sıcaklığını hissettim. Kasılmış yüzüm,kenetlenmiş dişlerim, gözümü bulutlardan ayırmayı reddettim.Galiba Müzeyyen Senar’ın bir parçasını mırıldanıyordu.Bu sefer kalkmayacaktım yerimden. Bekledim orada, ses azalıp yokolana dek. Çayımdan son yudumu da alıp nefesimi havaya üfledim. Kırık pencereden süzülüp baldırıma vuran rüzgârın soğukluğu her geçen dakika biraz daha artmaktaydı. Ürpermeye başlamıştım yavaştan. Kalktım kollarımı ovuşturarak. Odanın ortasına yürüdüm. Ufukta o gizemli gölgeyi arayarak bakındım bir süre. Sonra kütüphanenin yanına dönüp cd koleksiyonuma göz attım. Çektim aldım bir tanesini. Yes. Tales From Topographic Ocean. Kapağını incelerken birden irkildim. Gözümü yaklaştırdım ve gezegenin düz yüzeyinde, uzakta, mavi gökyüzünün hemen altında küçücük görünen piramidin yerinde şimdi bir cami durduğunu farkettim. Çıkardım kitapçığı telaşla ve bir daha gözden geçirdim fotoğrafı. Yapıştırılmamıştı, oynama da yoktu. Orijinal gibi görünüyordu kapak. Ne zamandır dinlememiştim albümü. Ağabeyim, ne tür felaketle yokolup gideceğinden habersiz, böyle bir şaka yapmış olabilir miydi bana? Kafamı salladım ve diğer cd’leri de attım masanın üstüne. Deep Purple’ın In Rock albümünün kapağında, kayanın üstünde, John Lordyerine benim büstüm vardı. Uriah Heep’in Look At Yourself’inin kapağından ayna etkisi yaratan jelatin kaldırılmış, yerine bir eşek fotoğrafı konmuştu. Pink Floyd’un Animals’ında hayvanlar yerine çıplak insanlar uçuyordu havada. Ve orada da fabrika yerine bir cami duruyordu kahverengi toprağın üzerinde. Kapakların orijinal olmasıydı şaşırtıcı olan. Çok büyük bir işti bu… Ne ağabeyimin, ne kızı Selin’in, ne de arkadaşlarımın uğraşamayacağı kadar zor bir iş.Bir tokat vurup hepsini yere saçtım. Bağırdım sonra: “Ha ha haaa!Çok komik!”Masayı devirdim ardından. Aynı anda rüzgâr öyle bir esti ki neredeyse yere yuvarlanıyordum. Dış kapı büyük bir gürültüyle çarpıp yine açıldı. İki dakika kadar, her an bir şey olacakmışçasına, kımıldamadan bekledim. Sonra kızarmış gözlerimle öfkeden felç geçirmekten korkarak mutfağa gittim. Buzdolabında içki yoktu. Kendime bir nescafe hazırlamak üzere kettle’ı çalıştırdım ve balkon kapısını açtım. Zeminin yokolup gitmiş olduğunu görmek öylesine rahatsız ediciydi ki bir-iki adım geriledim. Koşup aşağı atlamak gibi çılgınca bir fikir yürüdü beynime ve ani bir refleksle yere bıraktım kendimi. Ayaklarımı vurarak kıçımın üstünde geriye gidip mutfaktan dışarı kaçtım. Rüzgâr yine yakaladı bedenimi. Uçacağımı zannettim ve bir şeylere tutunmaya çalıştım ama öyle bir şey yaşamayınca kendimden utanarak ayağa kalktım. Bağırarak yere vurdum ayağımı. Sonra salona gittim. Pencereden dışarı bakmaya korkarak halıya çöktüm. Kalbim dörtnala koşuyor, beynimiçinde arı kovanı varmışçasına uğulduyordu.Ne yapacaktım şimdi?Bu delice korkularla insansız bir dünyada yaşamakla mı cezalandırılmıştım? Direnmeliydim. Mutlaka bir açıklaması vardı olan bitenin ve ben bunu bulmak zorundaydım. Ne pahasına olursa olsun!

Yere tokadı vurup tekrar ayağa kalkmayı düşündüm ama cesaretim yeterli gelmedi. Gerileyip sırtımı koltuğa dayadım. Video kamerayı da o an gördüm. Sehpanın alt bölümünde, eski dergilerin arasında duruyordu. Emekleyerek ilerledim çabucak ve bunu yaparken bir başka sürprizle karşılaştım. Bileklerim ağrımıyordu artık. İyice yattım üstlerine doğru. Eskiden, yarısı kadar kıvrıldıklarında, çektiğim acıyı düşündüm. Yeniden oturup çevirdim yumruklarımı bilekten. Bir daha da bu zamansız hediye üzerinekafa yormadım. Kamerayı alıp açtım. Geriye sardım içindeki kaseti ve oynatmaya başladım. Görüntü hem yaklaşıyor hem de büyüyor gibiydi. Sesler o kadar canlıydı ki! Yanımda konuşuyordu sanki insanlar.Akrabalarla dolmuştu hastane odası. Annem elimi okşarken yeğenim bembeyaz yüzünü göğsüme koymuş saçlarımı okşuyordu. Sevgilim orada put gibi otururken ağabeyimin karısı elini tutmuş onu teskin etmeye çalışıyordu. Teyzem de yatağın kenarında kapkara suratıyla durmuş, bir elini nefes almasını kolaylaştıracakmış gibi boynuna dayamıştı. Bu üzüntü ve keder dolu sahneyi kameraya alma densizliğini gösteren her kimse bana doğru yaklaştıtam o sırada. Alet yüzüme doğru alçaldı titreyerek ve sanki bir anda gözlerimi açıp gülecekmişim gibi garip bir ifadeyle yattığımı gördüm orada.“Uyanacağını biliyorum,” dediğini ve ağlamaya başladığını duydum annemin. Kayıt kesildi. Küçücük lekeler kaplayıverdi ekranı. Geriye alıp bir kez daha seyrettim.Gözlerimden akan yaşlarla bayağı bir ıslanmıştı gömleğim. Tarihe baktım. 10 Şubat 2010. Saçmalıktan başka bir şey değildi bu. Kim böyle bir anı belgelemek isterdi ki? Ayağa kalktım ve az önce vücudumahâkim olan o salakça korkunun yokolduğunu farkederek rahatladım. Kamerayı elimde döndürüp duruyordum manzaraya bakarken ve beni gerçekten çaresizliğe iten de asla önleyemeyeceğim bir gerçekliğe saniye saniye tanıklık etmem oldu:Gece gölgelerle dolu battaniyesiniağır ağır şehrin üstüne indiriyordu.

Tüylerim o geceyievde geçirme düşüncesiyle diken diken olurken hemen harekete geçtim. Gitmeliydim. Olabildiğince çabuk. Bir çanta bulup içine cd’lerimi tıkarken, müzikleriyle de oynanmış mıdır acaba, diye düşündüm. Kitaplara göz gezdirdim sonra ama tüm kitabevleri elimin altındaykendaha önce okuduğum romanları yanımda taşımak aptalca geldi. Korku daha baskındı. Odaya koştum ve tuttuğum eski ajandalarla fotoğraf albümünüçantaya attım. Sonra merdivenlere attım kapağı. Evin içine son bir kez daha bakıp hızla aşağı indim. Basamaklardaki tozlarayaklarımın altında çıtırdarken annemin şarkısı bir daha yükseldi içeriden. Kulaklarımı tıkayarak bağırdım. İkinci katın aydınlığından geçip karanlığa daldım. Girişin tozlu beyazında bir gölgeye dönüşerek aynı hızla uçtum havada. Molozların üstüne konup koştum parka kadar ve durup apartmana döndüm yine. Garip bir duygu ele geçirdi beni o sırada. Evimi bir daha hiç göremeyecekmişim gibi. Gözyaşlarımı silerken bir türlü dönüp gidemediğimi farkettim. Perde dışarıda beyaz bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Oradan dışarıya tanıdık bir kafanın uzanacağını, el sallayacağını mı bekliyordum hâlâ? Tam o an yan taraftaki balkonlardan biri kopup aşağı indi. Altımdaki zemin sallandı. Yutkunarak baktım. Elli metre geridenPink Floyd’un muhteşem riff’leri kulağıma ulaşıyor, sanki beni yeni bir yaşama çağırıyordu. Hava iyice kararmıştı. Kızıla çalan ufuk çizgisinin oralarda bir kuş sürüsü koyu maviyi siyah lekelerle kirleterek uzaklaşıyordu.“Yine döneceğim,” dedim dudaklarım titreyerek ve arabaya doğru koştum.

 

 

3

 

Kapının açık olması beni şaşırtmadı. Işık da sapsarı aydınlatıyordu mekânı. Felaket gece vakti gerçekleşmiş ve hâlâ ayakta olanlar hiçbir şey düşünemeden kaçıp gitmiş olmalılardı.İçerinin kokusunun değişmemesiydi asıl garip olan. En son ne zaman geldiysem aynen öyle kokuyordu. Bira, sigara, toz, ter ve kızartma karışımı bir şeyler.Müzik repeat’te kalmış,cdçalarda dönüp duruyordu. Ben çekingen adımlarla iç taraflara doğru yürürken hoparlörlerden dökülenTom Waits’in Crossroads parçasıydı ve ayaklarım yerden kesilecekmiş gibi hissediyordum kendimi o konuşup dururken. Barın arkasına geçip bilgisayarın başına oturdum. Müziği biraz kısıp ayağa kalktım yine. Sifonun kolunu aşağı çekince kesif bira kokusu burnuma doluverdi. Sabahtan bu yana içimin ilk kez gerçekten mutlulukla dolduğumu hissettim. Ağzımın sulanmasını engelleyemeden hemen arka taraftan boş bir bardak çektim. Toz falan yoktu içinde. Pırıl pırıldı ve merak içinde yüzeyini inceleyen suratımıyansıtarak beni utandırmaya çalışıyordu. Bira koyu sarı akarken köpüklenip kabardı. Bir süre bekledim taşıp yere dökülürken. Sonra çekip ağzıma götürdüm. İlk yudum tatlı bir öpücük gibiydi. Mideme doğru buz gibi akıp giderken saldığım keyif nefesi klarnet sesine dolanıp şarkının içine girdi. Arjantin bardağı sımsıkı tutmuş halde bilgisayarın başına çöktüm yine ve şarkıları düzenlemeye başladım. Tüm insanlıkla birlikte sırra kadem basmadan önce bu görevi yapan tipi tanıyordum. İyi bir herifti. Çoğu akşam havadan sudan bir-iki laf eder, arada ondan bir-iki parça istediğimde beni asla kırmaz mutlaka çalardı. Şimdi ise iki yaşındaki oğluyla birlikte parkta dil çıkararak verdikleri o sevimli pozun üstüne açtığım winamp’a mp3 dosyasından seçtiğim şarkıları alt alta ekleyen bendim.İşim de kolaydı. Tindersticks’in Curtains albümünden Bathtime’ın bitmesinibekledikten sonra içeri girerken hissettiğim duyguya ihanet etmeden Tom Waits’in bu saçmasapan geceye damgayı vurmasına izin verecektim. Real Gone’dan Sins Of My Father’la başlayacak ve Rain Dogs, Blood Money gibi albümlerle devam edecektim şarkı falan seçmeden.

Biramı bir dikişte içip ağzımı sildim. Bir tane daha doldurup masaların bulunduğu bölüme geçtim sonra. Arka tarafta, hem barı hem de giriş kapısıyla tuvaletlere inen merdivenin ağzını açıkça gören bir masaya kurulup bir süre sokağı izledim yirmi metre öteden. Ortalık iyice kararmış, sokak lambasının ışığıyla sarıya boyanmıştıkarşı binanın pürüzlü kişiliksiz gri boyası. Gecenin korkutucu yüzü içeri dalmak için an kolluyordu. O sırada kendimi hiç bilmediğim bir şeye, elektrik idaresinin çalışma sistemine kafa yorarken yakaladım. Elektrik kesilirse oraya gidip kapıyı kırarak olayı çözme düşlerini beynimdeki çekmecelerden birine süpürüp kapatıverdim hemen. Gülerek kaydırdım boğazımdan aşağı birayı. Dünya bana mı kalmıştı yani şimdi? Binalar, köprüler, boğaz, İstanbul, Paris, Roma, hayvanlar, kitaplar, içkiler, bağlar, film stüdyoları, şatolar, göller, gemiler… Her şey! İşte buna içilirdi. Tek başıma tüm bunları ne yapacaksam! Zenginliğimi düşündükçe üstüme tembelliğin çökmesiydi en komiği. Clap Hands başlayınca her zaman olduğu gibi hüzün dolmadı içime. Karşımdaki iskemleye bir tekme atıp dış kapıya doğru gönderdim ama gücüm anca beş metreye yetti.Cebimde telefon arayan elimi cezalandırmak için masaya vurdum sonra.Bir dostumu aramak için öylesine yoğun bir istek vardı ki içimde.Ağabeyimi, annemi, herhangi birini. Aniden düşüyormuşum gibi hissedince kafamı salladım ve sarhoşluğun ilk etkisini dağıtıp içkiyle yarenliğe devam ettim. Bir yıl önce tam da şurada, önümdeki masada bir kızla bakışmıştım. Kumral bir tipti. Yüzü gözümün önüne gelince kendimi iyi hissettim. Fakat daha sonra ne olduğunu hatırlayamadım. İçkim bitmişti. Fırlatıp attım bardağı sokağa. Kırılma sesine yapay bir tepki vererek yüzümü buruşturdum. Ve takılıp kaldım yine karşıdakiduvara spreyle yazılmış kelimelere: ELBET BİR GÜN GİDECEKLER!Komikti. Bunu yazan tip bu kadar isabetli bir şeye değindiğini bilse mutlu ölürdü elbet. Herhalde iktidardaki pislikler için söylemişti bunu.

Kalktım yavaşça. Jockey Full Of Bourbon’a eşlik ederek bara doğru yürüdüm. Hey little bird, fly away home. Your house is on fire, children are alone.*

Elimi bankoya çarpıp bir bira istedim. Sonra çabucak diğer tarafa geçip, “Hemen geliyor dostum,” sözleriyle parmağımı alnıma götürerek bir onay verdim ve birayı yeni bir bardağa doldurup bankoya indirdim. Bara yayıldı camın tahtayla yaşadığı şiddetli aşkın gürültüsü.Diğer tarafa geçtim ve gözlerimi yoldan ayırmadan oturdum yerime. Şehrin üstüne çöken karanlığı düşünmemeye çalışırken, gelmeden bir bakkalın camını indirip bir sürü mum araklamadığım için kendime bir küfür savurdum. Elektrik kesilirse fırlayıp dışarı kaçmaktan, deniz kenarında, dolunayın altında bir bankta oturmaktan ya da taksiye atlayıp sabaha kadar dolaşmaktan başka bir çarem var mıydı? Biradan koca bir yudumu mideme gönderirken, neden korkuyorsun ki, diye sordum kendime. Ölümden mi? Ve güldüm içeride yankılanan koca bir kahkahayla. Peki ama neden? Sevdiklerini geride bırakacağın için mi? “Robinson Crusoe’nun bile bir umudu vardı,” diye mırıldandım. Ana kıtaya döndüğü takdirde insanları bulacağını biliyordu. Ya ben? Bir cevap yükseldi aklımın içinden. Yalnız olduğumdan emin miydim gerçekten? Aklıma gelen şeyle bir anda ayağa fırladım. Koşup barın arkasındaki, bir kişinin anca sığabileceği küçük büroya daldım.Telefonun başına oturup aklıma gelen ya da gelmeyip kafadan salladığım her numarayı aradım.Yurt içi, yurt dışı, yüzlerce numara.Yerime dönmeden önce bir içki daha aldım kendime. Biradan sıkılmış, torpilli bir Jack Daniels No:7 doldurmuştum. Ağzıma götürecekken yine durdum. “Şerefe,” dedim çevremi saran masalara. “Hayaletlere içiyorum.” Salakça gülüp viskiyi damağıma yaydım. Normal bir tat değildi bu. Böylesini hiç içmemiştim. Sanki cennetten özel olarak şişelenip gönderilmişti. İçimin titremesini dindirmek için kafamı sallayıp neşe içinde bağırdım. Neredeyse Tom Waits’le aynı anda. Russian Dance başlamıştı ve kalkıp dansetmek için müthiş bir istek duydum. Yine de buna direnip dirseklerim masanın üstünde öylece oturmaya devam ettim. Eski günlerde, önümde karalayacağım bir ajanda olur, içkimi içerken yeni projelerle ilgili fikirleri not alır, melankolik bir tavırla ortalığı süzerdim. Şimdi de böyle bir şeye ihtiyacım vardı aslında. Yarın ne yapacaktım? Kendimle bir toplantı organize edipöncelikleri belirlemeliydim.Cevap aranacak soruların çokluğu düşünüldüğünde ölene kadar içmek de fena bir fikir gibi görünmüyordu. Bir muhtar edasıyla ağzımı şaplatarak saymaya başladım. İstanbul’un bazı yerleri doğa tarafından ele geçirilmişken civardaki diğer bölgeler nasıl bu istiladan kurtulabilmişti? “Biiir,” diyerek bu soruyu not edermiş gibi yaptım masaya. Aynı caddede bir bölüm apartman yıpranıp çökerken öbür binaların yepyeni kalması normal miydi?“İkiii.”İnsanlarhangi cehennemegitmişlerdi? “Üüüç.”Zamanın geçişine bazı mekânlar nasıl dayanabiliyordu? Mesela bu salak bar niye neme ve toza yenik düşmemişti? “Dööört.” Ve ben nasıl olup da ölmemiştim? “Beeeş!” Omuzlarımı kaldırıpneler olduğunu anlayamadığımı ve asla anlayamayacağımı ortaya koydum ve ağrıyan kıçımın yerini değiştirerek çenemi avuçlarımın içine gömdüm.İçki beynime yürüdükçe şımarıyordum yavaştan. Ciddi meseleleri viskinin derin kuyusunda kaybederken yüzeye geyik fikirler çıkmaktaydı. Neler yapacağımı bulmuştum. İlk iş gidip bir banka soyacak, çaldığım parayı bir başka bankaya yatıracaktım. İnsanlar birden geri dönmeye karar verirlerse aralarına bir trilyoner olarak karışmam sonunda bana saygı duymalarını sağlayabilirdi. Sonra da Topkapı Sarayı’nın yolunu tutacaktım. Kaşıkçı elmasını herhangi bir takı gibi boynuma asıp sultan dairesine yerleşecek, İstanbul’u oradan yönetecektim. Şişme kadınlardan bir harem kurabilirdim kendime. Maymunlar evrimleşene kadar ölmemeyi başarırsam da el değmemiş harika bir eşim olurdu ve şu beş para etmez insanoğlunun üç para belki eder serüveninin bir remake’iniyapardık birlikte. Hollywood usulü olur, Bollywood usulü olur. Belki de en iyisi Ertem Eğilmez tarzı. Neşeli bir şekilde başlayıp hüzünlü bir hikâyeyle allak bullak olarak bu sefer de bir başkası yaşardı kaderimi.

İçinde viski kalmayan bardağı da fırlatıp attım yola. Tuzla buz olurken çınlama havada bir süre asılı kaldı. Üstüme yürüyen öfkeye hâkim olmaya çalışarak ayağa kalktım. Bilgisayarın başına nasıl çöktüğümü bilmiyorum. Led Zeppelin’i buldum hızla. Immigrant Song’u seçip üstüne tıkladım. Gitarın tonu içimde bir şeyleri yırtıp geçti sanki. Bitkinlik yerini garip bir güce bıraktı ve dönüp yine yola baktım. Dışarı çıkmak geldi içimden. İstiklal’e yürüyüp sarmaşıklarla kaplanmış binaları yakmak fena fikir değildi.Neron gibi kollarımı kavuşturup İstanbul’un yanışını izlemek değişik bir zevk olabilirdi. Bir-iki adım attım ve irkilerek durdum. Bir gölge duvara sürtünerek geçip gitti yoldan. Duman mıydı? Geriledim ve gözümü kırpmadan oraya baktım transa geçmiş gibi. Yanılmış olmalıydım. Uçup giden sarhoşluğu geri getirmek üzere şişeye sarılıp bardağımı sonuna kadar doldurdum ve kafama dikiverdim. Müzik de o sırada kesildi birden. Tek şarkıya tıkladığım için devamı gelmemişti büyük ihtimalle. Sessizlik öylesine yoğun bir şekilde çullandı ki üstüme afalladım. Yolu izlemeyi bırakıp hemen barın arkasına attım kendimi. Titreyen elimle bulduğum ilk şarkıya tıkladım. Daha önce yüzüne bile bakmayacağım bir şeye. Barın içi müzikle dolmadan birkaç saniye önce dışarıdan bir çığlık yükseldi. Kapadım hemen müziği ve kalbimin çarpıntısıyla yerimde ritmik bir şekilde sarsılarak kulak kesildim. Sonra yavaşça dışarı süzülürken buldum kendimi. Tuvaletlere inen merdiveninyanından geçerken her zamanki ürküntü çullandı üstüme ama dikkatimin büyük bir kısmı dışarıya yoğunlaşmış olduğundan hız kesmedim. Dışarının havasıyla barınki görünmez bir duvarla ayrılmış gibiydi. Hem kokusu hem soğukluğu. Ürpererek kendi etrafımda usulca döndüm ve bedenimi çevirirken diğer yönlerin önemi bir kat arttığı için çok geçmeden kontrolü kaybettiğimi anlayıp durdum. Ben korkuyu düşündükçe bir başka gölge daha belirecek, ardından annem bir şarkıya başlayacaktı muhtemelen.

Bu komik yaklaşımın verdiği cesaretle içeri dalıp hızla masama yürüdüm. Viskiyi alıp koca bir yudum akıttım mideme ve bir sonraki hamlem tekrar müziği açmak oldu.Biraz rahatlamış olarak bara dayanıp oradan baktım yola. Ten Years After, I Woke Up This Morning ile sabahki ruh halime az çok yaklaşmaya çalışırken bir şeyler düşünmek için zorladım kendimi. Boşalıp gitmiş gibiydi beynim. Ve öylece, kaç viski yuvarladığımı ya da ne kadar zaman geçtiğini bilmeden oturdum orada. Gölge tekrar ortaya çıkana kadar. Önce bir-iki kez kırpıştırdım gözlerimi. İnanmak istemedim orada durduğuna. Ve birden elimdeki bardağı savurdum, sanki bunu daha önce bilinçli bir şekilde düşünmüşüm gibi. Geçip gitti içinden. Bir an büzüşür gibi olsa da yine kapladı kapıyı. Bana mı bakıyordu?Müzik kimbilir ne zaman durmuştu ve kıçım ağrımasa bu yalıtılmış sessizlikte havada durduğumu zannedebilirdim. Kocamandı, arka tarafını da gösteren koyu bir perdeye benziyordu ve kesinlikle bir karakteri vardı. Evet. Beni izlediğinden emindim. Yeni bir yaşam formu muydu bu peki? İnsanlığı bu gölgeler mi yoketmişti? Öyleyse benim işimi bitirmek için neyi bekliyordu? Öfke içimde faaliyete geçmek için fokurdamaya başlamıştı. Yavaşça hareketlendim. Bağırmaya hazırlandım ve o benden önce davrandı. Rahatlatıcı, harika bir ses tonuyla konuştu: “Bana gel!”

Bir sürü şey geçti kafamdan. O kadar aniydi ki ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra bankoyu kavrayan elime indirdim kafamı yavaşça. Gördüğümü kavramakta zorlandım. Gölge falan uçup gitti aklımdan. Öyle bir sıkmıştım ki masif tahta parmaklarımın arasında un ufak olmuştu. Elimi açınca kıymıklar yere düştü. Bankonun kenarı koca bir fare tarafından ısırılmış gibi kaldı öylece.İçimdeki gücün farkına da o anda vardım. Enerji damarlarımdan dışarı fışkırmak için inliyordu sanki. Ansızın bankoya vurup yıkarak diğer tarafa yürüdüm. Bu inanılmaz hareket de şaşırtmadı beni. Birden değişmiş, bambaşka bir insana dönüşmüştüm. Dönüp gölgeye bakarken kaşlarım çatılmıştı. Ne korku ne de başka bir şey hissediyordum artık. Rahatlık üstüme yürümüştü ve beni sakin bir şekilde konuşturan da o oldu. “Sen buraya geleceksin.”

Bir cevap vermedi. Orada kıpırdaşarak bekliyor, iç tarafında koyu ve açık alanlar birbirinin içine geçip duruyordu. Önümdeki masayı tutup sıktım kollarımın arasında ve dondurma külahından yapılmış gibi dağılıp gittiğini gördüm. Böylece neden ölmediğimi anlayarak delice bir kahkaha savurdum. Sonra ellerimi duvara soktum. Geri çekerken sıkıca tuttuğum parça yüz kiloya yakındı. Savurduğumda gidip patladı yolun karşısında ve ELBET BİR GÜN GİDECEKLER! yazısının bir kısmını söktü aldı oradan.Fakat gölgeye bir şey olmamıştı. Ansızın içeri gireceğini, beni nefessiz bırakmaya çalışacağını düşünüyordum ama gözlerimi kırpıştırmamla yokolup gitti.Tek başıma, büyük bir güvenle dışarı bakmayı sürdürdüm ve “Beni alamayacaksın! Asla!”diye bağırdım. Sonra sırtımı döndüm kapıya. Rahat hareketlerle iç tarafa yürüdüm. Pençemi bir masanın ortasına geçirdim. Sıkıp geri çektiğimde koca bir delik bıraktım ardımda. Sonra yeniden dışarı baktım. Her şeyi yapabileceğimi hissediyordum. Bedenim patlamaya hazırdı. Beynimle kaslarım arasındaki gizli geçidi açmıştım. Dışarı çıkmalı ve her şeyin hesabını sormalıydım onlardan.

Hareketlendim ve tam da o sırada duydum yerin altından yükselen o iğrenç uğultuyu.Sarsıntı da hemen peşinden geldi. Kasılarak hafifçe eğildim ve tavana baktım. Çatırtıyla birlikte büyük bir çatlak hemen üstümden barın kıç tarafına doğru uzadı gitti.Adını bile unuttuğum korku böylece tekrar yanımda bitti ve kaçmamı söyledi bana. İleri atıldığım ankapının ön tarafı iniverdiaşağı. Tozlar yüzüme doğru uçuşurken nefesim kesildi. Neredeyse yere yatarak bir kez daha tavana baktım. Esneyip kaldı duvar. Hızla yerimden doğruldum. Beton parçalarını küçük tabaklarmış gibi bara doğru fırlatarak girişi açmaya soyundum var gücümle. Altımdan kayanzeminde zorlukla ayakta dururken o son sarsıntıyla savruldum duvara doğru. Tekrar doğrulmaya da zaman bulamadım. Binanın yana yatarken tamamen çöktüğünü anladığımda üst kat tümüyle indi aşağıve ben tuttum onu.Haykırma isteğiyle şişti boğazım. Damarlarım patlayacak gibiydi ve harcadığım delice güce hayran kalarak ayağımı da dayadım tavana. Ama bir türlü çıkmadı haykırış. Binlerce tonu itecek gücü de bulamadım kendimde.Dakikalar geçip giderken durdum orada öylece. Enerjim damarlarıma dönmek için yalvarırken hiçbir üzüntü duymadım. Ölme vakti gelmişti. Salakçaydı ama yapacak bir şey yoktu. Böyle biteceğini hiç düşünmemiştim. Gülerek bıraktım betonu ansızın. Ezildiğini hissettim kemiklerimin ama peşisıra bir acı gelmedi. Bilincim de yitip gitmedi. Ten Years After’ın hâlâ çalıyor olması ne kadar komikti. Eşlik etmek istedim ama kimbilir ne haldeydi ağzım. Sırıtmaya çalıştımboş vermiş bir şekilde.

Gözlerim de tam o sıradaaçıldı. Yüzüm bankoya yapışmış, iyice ezilmişti. Vücudumu ele geçiren ağrılarla inlerken doğrulup kapıya baktım ve dışarıda, tam eşikte, içeri adım atmaya korkarmış gibi kıpırdaşangün ışığını gördüm. Esneyerek kaslarımı sonuna kadar gerdim veneşeli bir küfür savurdum. Uyuyakalmıştım!Yeni bir güne başlamanın verdiği mutlulukla bir kurşun asker gibi yürüyüp yola attım kendimi. Sonra da koşup yüz metre ilerideki caddeye. Bağırarak döndüm çevremde. Hem ağlıyor hem gülüyordum ve müthiş bir hırs yürümüştü üstüme. Yere yatıp kollarımı açarak betona yayılıp gökyüzüne baktım. Şehirdeki yalnızlığın yarattığı hüznün kıçına tekmeyi yapıştıracak kadar maviydi. Martılar dünyada kalan tek balıkçıyı gördükleri için sevinç çığlıkları atıyorlardı. Demek ölmemiştim! Beynimde yarattığım her türlü korkuya lanet okuyarak epey yattım orada. Üşümenin de açlık duygusunun da iyice bir tadına varıp sonra dikildim ayağa. Hayatta kalabilen tek kişi olarak güzel bir kahvaltıyı hakediyordum. Bunu bir süre düşünüp sonra şöyle dedim kısık bir sesle:“Kesinlikle!”

 

 

4

 

Rüzgâracımasızca esiyordu yüzüme doğru. Birbirine dolanmış kocaman çalılar dükkânların camlarına, duvarlara çarparak savruluyor, yanıma ulaşmadan ulaştıkları aşırı büyüklüğü algılayamıyordum. Uğultuları duysam da Galatasaray Lisesi’ne ulaşıp yolun yukarısınabakmadan bunun doğru olabileceğine inanmamıştım. Sanki ayrı bir dünyaya adım atmış gibiydim. Kabanıma iyice gömülmüş,bir dükkânın camını kırarak ele geçirdiğim çekiç elimde, güçlükle yürüyordum. Şehrin bu bölümü ne bitkilere teslim olmuşne de aşırı bir çöküş yaşamıştı. Bazı yeni yapılardı sadece aşağı inenler. Tarihi apartmanlar, Ağa Camii gibi taş binalar tüm haşmetleriyle sapasağlamayakta duruyorlardı.Tünele doğru hava açıkken buranın nasıl böylesine bir fırtınaya teslim olduğunu anlamaya çalışıyor, hayretle Taksim Meydanı’nın üstünü kaplamış yoğun sis tabakasınabakıyordum arada bir. Afacan’ın kapısına yaklaştım. Kepenkleri inikti ve belki de bu yüzdenkurtulmuştu hayvanların yağmasından. Çekici iki-üç kez indirdiğimde anahtar kırılıp gitti. Dengesiz bir güçle kaldırdığımda kepenk şiddetle yukarıdakimetal yuvaya çarptı.Üstüme beyaz boya parçalarından zayıf bir yağmur inerken levyeyi araya sokup hızla geriye çektim. Kapı kilit yerinden çatırdayıp kendini saldı.Bir tekmede ardına kadar açıldı sonra ve burnuma daha önce uğradığım lokantalardaki gibi bozulmuş yemeklerin, çürümüş etlerin mide bulandırıcı kokusu doldu. Kendimi hemen geriye, caddeye attım. Şiddetli rüzgârın içinde kokusuzluğa dönüşen o karmaşayı içime çektim. Lokantalardan umudu kesme zamanı gelmişti.İngiltere Konsolosluğu’nun bulunduğu tarafa bıraktığım taksiyi alıp büyük marketlere gitmediğim için bir küfür daha savurdum kendime. Dondurucusu olan büyük yerlerden başka bir şansım olmayacak gibi görünüyordu.Tabii oralarda da elektrik kesilmemişse.Binaların arasına çöreklenmiş sis parçalarının arkasında Marmara Oteli’ni görmeye çabalarken bembeyaz bir atönümdeki sokaktan fırlayıp arkasında bir şeylere tekmeler savurarak caddenin ortasına kadar geldi. Belki de bir gün önce arabanın yanında koşan attı bu. Delirmiş gibi görünüyordu ve beni farkettiğinde şaha kalkarak kişnedi. Rüya ya da klibe benziyordu içine düştüğüm sahne.Yaklaştım elimde olmadan. Onu yakalayıp üstüne binmek gibi çılgınca bir fikir belirmişti beynimde ama gözlerindeki tanımsız korkuyu görünce durdum. Acıma hissi bir anda yükseliverdi içimde. Sanki tanıyordum bu atı. Birkaç saniye bakıştık, sonra fırlayıp alt sokağa girerek dörtnala uzaklaştı. Toynakları rüzgârın uğultusunda yitip gitti. Gözlerimi kısıp bir süre onun belirdiği sokağın başında durup ortalığı inceledim. Bir binanın tepesinden, kimbilir hangi dairedeki boruların iflasıyla, şakır şakır aşağı akan sular…Olağandışı gözüken tek şey buydu.

Tekrar caddeye dönüp bir süre kararlı bir şekilde yürüdüm.İstiklal’in bitmez tükenmez kalabalığının yerini almış sisin bu şiddetli rüzgârda nasıl olup da dağılmadığını düşündüm.Şeytani bir duygu dönüp duruyordu aklımda. Sanki her an yoğunluğun içinden bir şeyler fırlayacakmış gibi. Bu rahatsız edici fikri kafamdan bir türlü atamasam da ve aslında bir an önce dönüp bara sığınmaktan başka bir şey düşünmesem de yoluma devam ettim. Belki de midemi yakan açlıktı beni ileri, tostçulara doğru iten. Küflenmemiş ekmek bulma umudu! Sonuçta onlar taksiden daha yakın geliyordu zavallı ayaklarıma.On metre kadar sonra gördüm büyükçe bir mağazanın vitrininde açık bırakılmış televizyonu. Dvd’den oynatıldığını sandığım görüntü beni çekim alanına aldı ve kendimi bir anda onun önünde,merakla dikilirkenbuldum. Bembeyaz dişleri ortada, yüzünün her yanıyla kocaman gülümseyen bir kız geldi ekrana. Güzeldi. Kızıl saçları güneşi içinde taşıyormuşçasına parlıyor ve nereden geldiği belli olmayan bir esintiyle dalgalanıyordu. Sonraki sahnedetakım elbiseli on adam, kaldırımda,araba ya da başka bir şey bekliyormuş gibi sabırsız bir tavırla dikilirken göründü. Bir süre çevrelerine bakındılar ve üstlerine aniden bir beton kalıbı indi. Öylesine şoke edici bir görüntüydü ki istemsizce bir adım geriledim. Vinç, kalıbı alıpyukarı çekince, betonun altından küçük robotlar çıkıp çevreye dağıldı.Yine gülümsedi kız. Ama iki dişi eksikti artık. Her yanı toz bulutuna bulayarak aşağı çöktü gökdelenler ve sadece tek katlı, bahçeli bir ev kaldı geniş alanda. Molozlarla kaplı tarlada ağaçlar da dimdik ayaktaydı. Ardından her taraf kocaman, beyaz bir erkek kıçıyla kaplandı. İçinden yavaşça kocamanbir hıyar çıktı. Ve bir domates. Sonraki görüntüde dört kişilik mutlu bir aile neşeyle önlerindeki salataları yiyordu.Güldü kızbir kez daha. Dişleri tümüyle dökülmüştü ve kaşları da yoktu artık.Kusmukla doldurulmuş, küçük plastik havuzda oynayan bir çocuk girdi o an ekrana.Ağlıyordu ve annesi başka bir kadınla arka planda gülerek bir şeyler konuşuyor, onunla bir an olsun ilgilenmiyordu.Kocaman bir yük gemisi kıçının üstünde kalkarak hızla uzaklaştı boğazda.Bir kumsal göründü sonra. Her yanıyunus ölüleriyle kaplıydı vebir ok işareti oluşturacak şekilde özenle yerleştirilmişlerdi. Ok tam ortada yapayalnız duran bir tuvalet kabinini gösteriyordu. Tarlanın iki metre kadar üstünde hızla ilerleyip durdu kamera. Hafif bir rüzgârla salınanrengârenk çiçekleri izledi bir süre.Çok geçmeden sağ taraftan bir çim biçme makinesi girdi ekrana. Çiçekleri ezerek diğer taraftan çıktı. Birkaç saniye sonra diğer yönden girdi içeri. Geçip gitti yine ve çiçekler her iki seferde de ezilmeyi ya da kopmayı reddederek dikildiler ayağa.Kızıl saçlı kız estetik ameliyatta, alnı ve yanakları neşterle kesilirken, dişsiz ağzıyla gülümsemeye devam etti. Anlamsız ve tahrik ediciydi olan biten. Camı kırıp televizyonu parçalamak istedim midemin bulantısıyla yüzüm buruşmuş. Görüntü durdu o esnada. Ekran karardı. Yine de vurdum büyük bir hırsla ve aşağı indi cam müthiş bir gürültüyle, ben geriye kaçarken.Rüzgâr içeri dolup küçük teknolojik aygıtlarıdükkânıniçine doğru sürükledi. Ben de daldım öfkeyle. Bir süre etrafta herhangi bir bağlantı aradım ama bulamadım. Kapalı devre sistemien akla yatkını gibi görünse de mantıklı kılmıyordu ekranın kapanmasını. Dükkânın iç taraflarını ele geçirmiş karanlığı amaçsızca süzerken oraya gitmeyi aklımdan bile geçirmedim. Son bir kez sağa sola bakınıp yinedışarı attım kendimi ve hızla yürüdüm yukarı doğru.Sonuçta sinirlerimi bu kadar bozanın ne olduğunu anlayamıyordum ve görüntülerin uyandırdığı iğrenç duyguları unutmak için çevreye bakınmaktan başka bir kozum da yoktu.

Fransa Konsolosluğu’na neredeyse koşarak vardığımdasisin her yanımı soğuk soğuk kavradığını hissettim. Ürpererek yavaşladım. Attığım her adım kulağıma vuruyordu boktan bir yankıyla. Bir on metre kadar böyle ilerledikten sonra gördüm onu. Yanına koştum. Derin bir nefes alıp heyecanımı bastırmaya çalışırken içine girdim ve diğer taraftan dışarı çıkarak bir daha baktım. Oraya vurup kaldırım taşlarını bir kenara savurarak yeri bir metreye yakın göçerten şey, kocaman bir eldi. İç tarafı özel bir kille sıvanmışçasına kıpkırmızıydı.Gökyüzüne baktım hemen. Bunun tanrısal bir şey olma ihtimalini düşünüyordum. Sonra indirdim gözlerimi ve diğer tarafta sisin dağılmaya yüz tuttuğunu farkedip tekrar yürümeye başladım. Yabancı bir gezegene, keşif gezisine indirilmiş gibi hissediyordum kendimi.Artık felaket senaryolarını bir kenara koymuş, uzaylılar fikri üzerine yoğunlaşmaya başlamıştım. Ya da mantığım bu kadarına elveriyordu. Marmara Oteli miydi sisin içinde karanlık bir siluet olarak her adımda büyüyen?Yönde bir saçmalık olduğunu farkederek otelin bulunması gereken yere bir göz atıp yine sisin üstüne gölgesini düşürmeyi başaran o yüksek yapıya döndüm.Kiliseden uzağa doğru ilerlediğimi ve üst yola ulaşmak üzere olduğumu çıkarabiliyordum. Sol tarafta Cumhuriyet Anıtı’nı gördüm belli belirsiz ama yürüyüşümü kesmedim. Yoğun olmasa da bir sürü şeyi görüş alanının dışında bırakmayı başarıyordu sis ve artık pek de soğuk gelmiyordu bana. Sağda, Sıraselviler yönünde büyük bir gümbürtü kopunca yerimde kasılıp kaçmaya hazırlandım. Her ne olduysa şiddeti yere vurmuş, altımdaki zeminden bir şok dalgasıyla geçip gitmişti. Bir süre o tarafa baktım, olabildiğince kulak kesildim ama ulumalardan başka bir şey duyamadım.Sonra üstüme eğilmiş o devasa karanlığa doğru döndüm tekrar. Yutkunarak baktım. Anlayamıyordum bunun ne olduğunu. Orada meydandan başka bir şey yoktu benim bildiğim. Merakıma yenip düşüp hızla yürüdüm ve son adımımı öylesine sert vurdum ki yere oradaki parçanın kopmaması bir mucizeydi. Taşlaşmışçasına gergin, panik hissi kafamın içinde bir kasırga gibi dönerken ayağımı geri çekmeye cesaret edemedim bir türlü. Önümdeki uçuruma baktıkça alt taraftaki yoğun karanlığın aklımda uyandırdığı dipsizlik hissiyle başım dönüyor, sıklaşmış soluklarımla direniyordum baygınlığa. Yüzlerce kiloya ulaşmış gibi duran bacağımı oradan söküp aldığımda kendimi yere sırtüstü bırakıverdim ve bacaklarımla betonu ittirerek kıçımın üstünde bir on metre kadar kaydım geriye. Kalbim delice atıyordu ve bardan çıkarken yanıma bir şişe viski almadığım için kendime lanet okumaya girişmem boşuna değildi. Taksim’in ortasında, neredeyse arzın merkezine kadar uzanan bir uçurumla karşılaşmıştım. Orada sis dağılana kadar, yani iki saate yakın oturdum düşme korkusuyla. Her yanımın uçurumlarla çevrelenmiş olabileceği düşüncesi aklımdan çıkmazken gözümü kırpmadan,dağılan siste her saniye biraz daha belirginleşen o büyük gölgeye bakıyordum. Şekilsizdi. Yanlara ve yukarı doğru asimetrik açılımlar gösteren bu şeyin bir gökdelen olma ihtimali oldukça zayıftı. Geriye doğru paranoyak hareketlerle, çevremdeki her santimi yüz kez inceleyerek kayarken Cumhuriyet Anıtı’na kadar gelmiştim. Hafif yana yatmış olsa da hâlâ ayakta durması nedense bana garip bir gurur verdi.Gazi’nin ve kurmaylarının kararlı, umut dolu bakışlarınıuçuruma dikmelerikomik bir çelişki oluştursa da yüreğime yürüyen cesaretle hızla ayağa dikildim. Öne doğru ilerledim. Tam kırk iki adım. Kenardan aşağıdaki sonsuz karanlığa baktım oraya nasıl çıktığını anlayamayan kanatsız bir kartal gibi. Evde de üstüme çullanan o uçup gitme korkusu bir kez daha aklımı yoklasa da direndim ve dağılan sisin arkasında şüpheye yer bırakmayacak şekilde gördüm dalları. Uzun uzun, neredeyse nefes almayı bile unutarak baktım. Boynum tutulana, gözlerim yaşarana dek. Uçurumla çevrelenmiş meydanın tam ortasında devasa bir çınar ağacı duruyordu.Gövdesinin çapı yirmi metreye yakındı. Dalları içiçe geçerek yukarıdan düşecek bir şeyleri yakalama arzusundaymış gibi havaya kalkmıştı.Boğumlarınüstüne rahatlıkla bir kulübe kurulabilir, oyukların içine arabalarpark edilebilirdi. Yüce bir duyguyla, ağlamamak için kendimi zor tutarak geriledim yine. Böylece tostçuların oraya kadar gittim ve uçurumun dönerek otelin kaldırımını ve Atatürk Kültür Merkezi’nin bahçesini ele geçirdiğini tam olarak teşhis ettim.Ağaca geçiş, kuşlar hariç her türden canlı için yasaklanmıştı.Bir kez daha gerçekleşmesi imkânsızbir şeyle karşılaşmış olarak bu ağacın mitolojideki kutsal ağacı andırdığını düşündüm. Kökleri dibe dek iniyor olmalıydı. İstanbul’un merkezini ele geçirmiş, çevresini koruma kalkanıyla çevirmişti. Karşıma çıkan her görüntünün simgesel bir anlam içerdiğini düşünmeden edemiyordum artık. Fakat hangi hastalıklı beyin kime ne anlatmak istiyordu, işte bunu anlamıyordum.Benimle mi ilgiliydi tüm bu çaba? Peki ya hastanede, yanımdaki odada kalan kişi? Belki başkaları da vardı!

Dönüp hızla aşağı yürüdüm. Karşıma konan bu saçma kâbusu anlamlandırmaya çalışmaktan gerçekten sıkılmıştım. Firuzağa’nın oralarda bir market olduğunu hatırlıyordum. Buzluğunda ne varsa mideye indirmekten başka bir plana bir süreliğine beynimi kapatarak hızla yürüdüm. Tostçuların ve sol tarafta duvarları aşağı inip neredeyse çırılçıplak kalmış otellerin önünden bir hayalet gibi süzüldüm. Kiliseyi sağımda bırakıpköşede, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalmış gibi görünen binanın yanından döndüm ve şok içinde öylece baktım aşağı doğru uzanan manzaraya. Cihangir! Tamamen çökmüş, dümdüz olmuştu. Yıkıntılardan oluşmuş bir tarla gibiydi ve inanılmaz bir şekilde Tophane’ye dek uzanıyordu bu beyaz çöl. Ağzım sonuna kadar açık halde yürümeye devam ettim. Rüzgârın aşındırdığı yapılar neredeyse düz, doğal bir yol oluşturmuştu. Üstlerinde gezindiğim alanların eskiden hastane, eczane, market, çayhane gibi yerler olduğunu bilmenin verdiği o hüzün bir türlü beni ele geçiremiyordu çünkü gözlerim bambaşka bir sürprize kilitlenip kalmıştı.

Onu açıkça görüyordum, sonuçta çınar ağacıyla hemen hemen aynı boyuttaydı. Tophane-i Amire’nin yüz metre kadar üstünde, yuvarlak, taştanbir kuleydi bu. Orada asla var olmamış, apartmanlar yerinde kalsaydı bile asla var olamayacak, geniş ve yüksek bir kule.Küstah bir parmak gibi gökyüzünde birikmeye başlamış koyu gri bulutları işaret ediyordu.

Yıkıntıların üzerinde, tekrar işe koyulan esintiye karşı büyülenmiş gibi yürüdüm.Ona, bir an bile gözümü kırpmadan sadece ona bakmak istiyor ve bir an önce yanına ulaşıp taş yüzeyine dokunmaktan, bu devasa yapının gerçek olup olmadığını görmekten başka bir şey düşünemiyordum.

 

 

5

 

Çevresinde iki tur attıktan sonra bir kez daha dayadım avcumu. Taşın soğukluğu vücuduma doğru akarken kafamı kaldırdım veüstünden geçen bulutu bir nefeste içine çekecekmiş gibi görünen kulenin altmış metreye yakın ihtişamına bakarak kendimi meraklı bir karıncaya benzettim. Bir-iki adım daha attım sonra. Pirinçten yapılmış sapsarı, iki metrelik kapının önünde duruyordum şimdi. Üstünde yumruk biçiminde bir tokmaktan ve büyükçe bir kilitten başka bir şey yoktu. Ne süs ne kabartı ne de kapı kolu. Kilidin üstünde bırakılmış demirden,paslıanahtarı alarakgözlerime doğru yaklaştırdım. Orada bırakılması oldukça şüpheli bir durumdu. Kulağımı yapıştırıp iyice bir dinledim ardından içeriyi. Ses yoktu. Tokmağı pirinç yüzeye indirdim ve yirmi saniyeye yayılan bir süreçte, yankıların yukarı kadar çıkıp yine aşağı dökülüşünün o iç gıcıklayıcı hissiyle boğuştum.Sanki öbür taraftaduran bir tip küstah bir şekilde vuruşumu taklit etmişti.

Derin bir nefes aldıktan sonra anahtarı yerine yerleştirip çevirdim ve ağır kapı en ufak bir gıcırtı çıkarmadan açılmaya başladı. Yavaşça geriye çekilirken gözbebeklerim yüzlerce kısa kıpırtıyla içerinin karanlığını tarıyordu. Müthiş bir tedirginlik vardı üstümde.Olağandışı bir durumla karşılaşmayınca ilerleyip girişe attım adımımı ve ortalığı bir kez daha dinledim. Bir fabrika bacasının içinde duruyor gibiydim. Muhtemelenkule, tepesini döven rüzgârın hoyrat darbelerini büyük bir uğultuya dönüştürerek aşağı iletiyordu. Geniş hol tamamen boştu. Zemin ve duvarlar taştan olunca, atılan her adım garip ve tok bir gürültüyle vuruyordu kulağa. Duvarın diğer ucunda tahta bir merdiven başlıyor, kulenin çeperlerinde helezon çizerek yükseliyordu. Taşların dörtnala koşturmuş bir at gibi terlediğini görebiliyordum. Sanki nefes alıyordu duvarlar. On metreyukarıdaydı, basamakların bir oyuğa gömülüp yokolduğutaş tavan.

Dönüp dışarıdaki yıkıntı tarlasının beyaz dokusuna son bir kez göz attım ve kapıyı açık bırakmayı seçerek merdivene yöneldim.Önceden farkettiğim, zemine yukarıdan yıllar boyunca damlayıp üst üste binmiş gibi duran o kırmızı lekenin üzerinde kafamda türlü sorularla bir süre mola verdim. Harita gibi bir şeye benziyor olsa da baktıkça bir sürü görsel imgeyle çakışıp değişik anlamlar yaratabiliyordu. Basamağa adımımı atarken gözüm hâlâ ondaydı. Ne olabileceğini sanki çok iyi biliyordum ama ne adını ne de herhangi bir görüntüsünü hatırlayabiliyordum aklımda dönen soru işaretinin.Yer her adımda biraz daha uzaklaşırken tahtanın gıcırtıları yepyeni görünen ahşap basamaklara duyduğum güveni azaltıyordu. Uğultuya, duvarda açılmış küçük deliklere yuva yapmış güvercinlerin gurultuları karışıyordu şimdi. Çok geçmeden bir gemi sireni yükseldiaradan ve ben üst kata uzanan aralığa kafam bir hayli karışmış olarak ulaştım. İnsansız bir dünyada boğazdan bir geminin geçmesi normal miydi?Sevinmeli miydim yoksa korkmalı mı?İnsanın kalabalıkta kendisini güvende hissettiğini şimdi daha iyi anlamıştım. Bomboş bir dünyada bir avuç insanla karşılaşmakoldukça tedirgin edici olabilirdi.Yukarıdaki odanın içinden böylesi bir parlaklık taşacağını beklemediğim için biraz da şaşkındım aynı zamanda.

Gözüme çarpan sadelik cesaretimi yerine getirdi ve başımı hiç düşünmeden çıkarıverdim ortaya. Sonrasında ise adımlarımı hızla atıp odanın içine konuverdim. On metre yarıçapında, inanılmayacak kadar geniş görünen, ne paravanla ne de duvarla bölünmüş bir yerdeydim. En az altı-yedi metrelik bir yükseklikten aşağı sarkan büyük avizeye hayranlık dolu bir bakış gönderdikten sonra geniş odanın ortasında küçücük kalmış tek kişilik koltuğa doğru yürüdüm. Işık tepedeki yatay pencerelerden içeri sızıyor, avizeye çarpıp binlerce parçaya bölünerekher yere dağılıyordu. Duvarlar tümüyle kitaplıkla kaplıydı. Yanına çay, kahve gibi şeyleri yerleştirmek için iki oyma savaşçının, iki yandan kalın gövdesini ittirdiği bir sehpa konmuş olan gri kadife koltuğa dayanıp etrafı incelemeye devam ettiğimde yukarıdaki kitaplara ulaşmaya yarayan tekerleklimerdiveni gördüm. Doğudaki rafların arasında kalan dar pencerenin hemen önüne büyük ama oldukça sade bir çalışma masası konmuş, kenarına da yaylı bir tepe lambası tutturulmuştu.Yanlardaki sepetlerde çizim malzemeleri ve kalemler duruyordu. Camın iki yanı da saksılarla rengârenkti. Ve hepsi buydu işte. Bu muhteşem odada küçücük bir çocuk gibi rafların yanına ilerlerken burayı kimin döşediğini merak ettim. Her şeyin böylesine bir sadelikle dekore edilmesi hoşuma gitmişti doğrusu.Göğsüme denk gelen dördüncü raftan kalın ciltli bir kitabı çekip aldım. Geçmişin Döngüsü’ydü adı. Yazarının ismi ne ön kapağa ne de künyeye kaydedilmişti. Sayfalarını çevirdim. Çoğu yerin altının çizildiğini teşhis ettikten sonra elli beşinci sayfada durdum. Mırıldanarak okudum benden önceki okurun önemli bulduğu satırları. Tam üç kez. Fakat hiçbir şey anlayamadım. Hem çok önemli hem de aşırı anlamsız gibisinden bir his bırakıyorducümlelerin oluşturduğu anafikir. Bir saniye geçmeden üstüne kafa yormaya kalktığımda aklımahiçbir şeyingelmemesi de garipti. Bir başka kitaba uzandı elim. Küçücük bir şeydi. Dışarı çekerken kara seriden yayınlanmış olduğunu anlamamlabüyük bir heyecana kapıldım. Dashiel Hammett ismi değil, kapaktaki başlık oldu içimi hoplatan. Karanlığa Atılan Adım adlı buromanı ilk defa duyuyordum.Hemen ilk sayfaları incelemeye başladım. Daha önce yayınlanan bir kitaba, yeni baskıda daha çarpıcı bir isim verildiğinden kuşkulanmıştım.Fakat bu kaygım da boşa çıktı. Hiç okumadığım bir Hammett romanı tutuyordum elimde. Koltuğa kaydı bakışlarım ama o an oturup kitap okumanın saçmalığı da ortadaydı. İçini inceledim biraz.Başkarakterin şişko dedektif olduğunu saptayıncadudaklarım keyifle kıvrıldı. Bunda da tükenmez kalemle altı çizilmiş bir sürü sayfa mevcuttu. Ele geçirdiğim hazineyi tekrar rafa itip bir başka kitabı çektim yerinden. Tolyalılarla ilgili tarihi bir araştırmaydı bu. Sözkonusu ırk hakkında hiçbir fikrim olmasa da bir süre baktım ustaca çizilmiş savaş illüstrasyonlarına. Tüccarlar, bilim adamları ve savaşçıların kostümleri, tarihin bilinmeyen bir döneminde yaşamış bir uygarlık için fazlasıyla iddialı savaş aletleri tüm ayrıntılarıyla betimlenmiş, yine tükenmez kalemle yanlarına notlar alınmıştı.Kitabı yerine koyup geri çekildim. Raflarda yirmi binin üstünde eser olduğundan emindim. En yukarısı haritalarla ve ansiklopedilerle donatılmış gibi görünüyordu. Müthiş bir yere girdiğimi algılayabiliyordum. Hiç de mütevazı olmayan bir kütüphaneydi burası. Tavana baktım ve bir üst kata nasıl geçileceği sorunu da ancak o an düştü aklıma. Merdiven falan ilişmemişti gözüme. Yaklaşıp kitap dizilerininhemen yanından yavaşça ilerledim ve ortada şifreli bir kapıya da özel bir parolayla açılan geçit gibi öyle fazla da gizemli bir durum olmadığını farkettim.Rafın kenarındaki tutacak açıkça ortadaydı. Tutacağı çekmemlekitaplık gıcırdayarak açılıp taş merdivenin uzandığı geniş oyuğu gözler önüne serdi.

Adımımı atıp tereddütle yukarıyı gözden geçirdim.Her basamak ayrı bir karaktere sahipti. Bazısı daha geniş, bazısı daha yüksek ve çoğu da şekilsiz… Üçüncü basamağa adımımı attığımda yavaşça aşağı indi ve arkamdan kapadıkitaplık görünümlü kapıyı. Bir süre alık alık oraya baktıktan sonra çıkmaya devam ettim. Duvar taşlarının içine oyulmuş bir dehlizde yürüyor olmalıydım.Ortamı aydınlatan küçük hava deliklerinden birine ulaştığımda durdum. İyice uzandım ve omuzlarım biraz sıkışsa da başımı dışarı çıkarmayı başardım. Yandaki başka bir oyuktan yoluk bir güvercin bana bakıp guruldadı. Daha bir buçuk kata anca ulaşsam da aşağısı oldukça uzak görünüyor, müthiş bir baş dönmesi yaratıyordu. Kayamsı kesme taşların büyüklüğü de şaşırtıcıydı. En eski kulelerde bile benzerine rastlamamıştım. Saçmalık üzerine kafa yormaya gerek olmasa da dünyayı yerle bir etmekle meşgul bir teknolojinin ortaya böyle bir iş çıkarması anlaşılır gibi değildi. Eskiye mi özlem duyuyorlardı acaba? Başka bir dünyada orta çağ hikâyeleri okuyarak mı büyümüşlerdi? Taksim’e uzanan beton deryasının arkasında, arka yüzleri tamamen harap olmuş otellerin üstünde tüm ihtişamıyla sallanıyordu çınar ağacının üst dalları. Kafamı içeri çekip tırmanmaya devam ettim ve çok geçmeden de bir üst kattaki odaya ya da salona ulaştım. Merdivenin hemen başında durup ortalığı inceledim.Aynı yapıda olsa da farklı bir dizaynla karşı karşıyaydım. Duvarlar bu sefer tamamen haritalarla ve resimlerlekaplanmış, sadece üç metre eninde bir bölüm plaklarla dolu raflara ayrılmıştı. Taşlardan fırlayan altlıkların üstünde çeşitli pozlarda – hırlayan, uluyan, ürkek ürkek çevreye bakınan – doldurulmuş hayvanlar duruyordu.Alanın ortasınaalt kattaki koltuğun beyazı yerleştirilmişti.Altındaki tahta bölüm, dönmesini sağlayan düzeneği gizliyor olmalıydı. Plakların önüne yerleştirilmiş eskipikap ise oldukça albenili bir modeldi. Bakır bölümlere sahipti ve bazı yerleri kahverengi bir deriyle kaplanmıştı. Şaha kalkmış plak bekleyen iğnesinin kristali etrafa parıltılar saçıyordu.Hiç beklemeden o tarafa koştum. Binlerce plaklık koleksiyona gömülüp bir çabukonlarcasına göz attım. Bir tanesini bile tanıyamamanın şaşkınlığıyla suratımı buruştururkenPink Floyd’un Animals albümünün yere attıklarımdan biri olduğunu farkettim. Hissettiğim ani sevinç boktan bir sürprize toslayarak yok olup gitti ortalıktan. Evdeki cd’nin illüstrasyonunda olduğu gibi bu kapakta da çıplak insanların uçuşması canımı bir hayli sıkarken neredeyse plağı elimden düşürüyordum.Kafamda karanlık bulutlarla bir süre daha inceledim sanki farklı bir şeyler görecekmişim gibi ve sonra çıkarıp pikaba yerleştirdim. Garip bir sıkıntı ya da kötü bir his yüreğime pençelerini geçirirken iğneyi yana çektim ve plak sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi hızla dönmeye başladı. İğneyi ilk parçanın üstüne bırakıp yavaşça odanın ortasına doğru geriledim. Pigs On The Wing 1’in giriş gitarının yerini alan keman huzursuz bir hüzünle doluverdi kulağıma. Ardından domuz homurtuları girdi araya. Balçıkta eşelendiklerini görebiliyordum bu sesleri çıkarırlarken ve her nasılsa vokal melodisini de bir şekilde yakalamayı beceriyorlardı. Ortalıkta hoparlör falan yoktu. Pikaptan da gelmiyordu ses. Oldukça güçlü bir şekilde duvar aralıklarından sızıp odayı ele geçiriyor, her detay insanın içine işliyordu.Vücuduma yayılan ürpertinin yarattığı telaşlaoraya doğru atılıp, iğneyi eski yerine koydum. Duvardaki doldurulmuş pembe domuza uzun uzun baktım sanki bir şey olacakmış gibi. Sonra yere eğildim tekrar. Bor Sau adındaki grubun plağını alıp doğruldum bu sefer. Uzunca bir süre baktım kapaktaki her detaya.Tek bir adam vardıfotoğrafın merkezinde. Gün batımının arkasından gönderdiği yoğun ışığın içindetamamen bir gölgeye dönüşmüştü. Yaylanıp uçmaya başlayacakmış gibi görünen tipin yırtıcı pozuna yoğunlaştıkça bunun üç boyutlu bir çalışma olabileceğine kanaat getiriyordum. Fotoğraf olamayacak kadar canlıydı her şey. Hayalimden bir sahnenin dondurulmuş hali gibi.Titreyen elimi uzatıp plağı dışarı çıkardım. Şeffaf görüntüsünden yansıyanbüyüleyici parlaklık yüzüme yayıldı. Avcumun üstünde peltemsi dokusuyla esniyor, uçları zangırdıyordu. Pikabın üstünde dönmeye başladığında duyulan çıtırtı odanın içinde bir akıma kapılmışçasına savruldu. Sonrasında kulaklarıma dolan şeyi ise tanımlamak epey güç. İçime yürüyen o muhteşem coşkuyu yaratan; korno, trompet ve trombonların hep beraber sürüklediği inanılmaz melodiydi.Kapak çalışmasının yetmişli yılları yansıtan stiline bakıp hippi tarzı bir folk beklerken beynime akan çılgın tom tom yürüyüşleriyle afallayarak koltuğa kadar gittim.Oturdum ve gözlerim amaçsızca duvarları tarayıp hiçbir şey görmezken sadece müziği dinledim. Hayvan sesleri insani inlemelere, haykırışlara eşlik ediyor, enstrümanlar bir an olsun rahatlamayı reddediyordu. Yaylıların yürüyüşü bir ordunun değil isyan etmiş bir halkın duygusunu iletiyor gibiydi. Sadece şarkının sonuydu romantik bir gitar riff’ine teslim olan. Bununla birlikte birden rahatladı sanki dünya. Genişleyiverdi kasılıp daralmış duvarlar. Ve o esnada etkileyici bir tenor ses şu sözleri beklenmedik bir melodiyle kavrayışımın ötesinde bir yerlere yolladı:Delilik bir bataklıktır. Ne kadar çırpınırsan çırpın, batan sen değilsin. İngilizce sözler beklerken bir Türk grubuyla karşılaşmak oldukça şaşırtıcıydı. Plak takılıp atlamaya başlamıştı müzik biter bitmez. Bu rahatsız edici ses tarafından yönlendiriliyormuşçasına kesik hareketlerle ayağa kalktım. İğneyi kaldırıp küçük pencereden dışarı bir bakış fırlattım. Başka bir plak koyma fikri hakaret gibi geliyordu az önceki şoku sindirmeye ve anlamaya çalışırken. Bunun yerine odanın içinde gezinmeye başladım. Haritaların alt katta karşılaştığıma benzer bir şekildeadını bile duymadığım yerleri gösterdiğini farketmem uzun sürmedi. Bazıları sadece fantastik romanlara konu olabilecek imparatorluk isimlerine sahipti.Bir çizgiroman taslağı olarak kurgulanmış gibi görünen mimari çizimlerdeki yapılar muazzam bir ihtişamı gözler önüne seriyordu.Duvardan bana bakan hayvanları inceledim sonra. Kimbilir hangi aralıktan odanın içine sızan esintiyle tüyleri uçuşan doldurulmuş bir kurt köpeğine yaklaştım. Ona bakarken gözlerimden yaşların süzülmeye başladığını duyumsadım ve bir adım daha attım ileriye. Siyah tüylere elimi daldırdığımda canlıymışçasına yumuşacık olduğunu algıladım. Korkarak geri çektimelimi anında. Her yerim diken diken olmuştu. Aklımda sürekli, ben ortaokuldayken zehirlenerek öldürülen kurt köpeğimin görüntüleri dolaşıyordu. Neşeli havlamasını neredeyse duyacak gibiydim ve gözlerimden boşanan yaşları elimin tersiyle silerek bir başka şeye odaklanmaya çalıştım. İçiçe geçmiş karmaşık desenlerin arasında Kooning’in soyut işlerini andıran bir resim gördüm. Daha bitmemiş gibiydi. Duvara gelişigüzel bir şekilde tutturulmuştu. Bakarken renkler birbirinin içine geçiyor ya da şekiller yer değiştiriyormuşçasına bir duygu yaratıyordu.Saniyeler bariz bir şekilde yavaşlamıştıbakışlarım ona kenetlenmişken. Renkler beynimin bir yerinde birleşip hüzünlü bir hisse dönüştü çok geçmeden.Ve birden orada kendimi gördüm. Öylesine yabani bir ifadeyle bakıyordum ki tüylerim bir anda ayağa kalktı. Gözümü kırpıştırdığım an babam çıktı ortaya. Yüzünde endişeli bir ifadeyle üzerime eğilmişti bariz bir şekilde. Bu basit aldatmacayla gözlerim kamaşmış halde bağırarak geriledim. Kaçma dürtüsü bir kez daha ele geçirmişti beni. Oda çevremde dönüyor, doldurulmuş hayvanlar üstüme üstüme geliyordu.Koltuğa kadar geriledim ve kadife kumaşa parçalayacakmışçasına geçirdim ellerimi. Bakışlarım onlarca kezalt kata uzanan merdivene gitti geldi. İçerideki sessizliğin yoğunluğuyla çevrelenmiş olarak beni korkunun kucağına her saniye biraz daha iten şeyin üstümde yabancı bir şekilde dönenen soluklarım olduğunu düşündüm. Sakinleşmeliydim. Saniyede kimbilir kaç kere, aşağıda kapıyı açık bıraktığım gerçeği aklıma düşerken, bir kez daha baktım kurt köpeğine. Yüzündeki neşeli ifadenin benim suratımdaki gerginlikle oluşturduğu tezat öylesine komikti ki üstüme çullanmış o sessiz çığlık birden kesiliverdi. Kendime saçma bir şekilde koruma kalkanı olarak seçtiğim koltuktan yavaşça uzaklaşıp arkamdaki duvara yapıştım.Plakların durduğu bölüme son bir kez göz atıp üst kata açılan kapıyı bulmak için haritalarla çizimlerin arasında gezintiye çıktım.

Geciktikçe paniğin yine üstüme çullanacağından korkarak olabildiğince hızlı davranmaya çalışıyordum.Neyse ki bir kez daha beni yormayıp hemen gizini açıverdi yapı. Kapı kolu,yaşlı bir bilge kabartmasının eliydi. Tutup çekince koca duvar yavaşça öne gelip aralığı ortaya çıkardı.İçeri dalıp yukarı tırmandımkaçarmışçasına.Üst katta beni karşılayan lekesiz bir beyazlık oldu. Çıkıntılı küçük pencerelerle güneşi içeri almış bu devasa oda, mermer tabanıyla bir mutfak kompleksiydi. Gri taştan lavabo ve tezgâh pırıl pırıl görünüyordu. Taş duvara hatırı sayılır bir tencere tava koleksiyonu asılmış, ocak bölümünün üst çaprazıise bıçaklara ayrılmıştı. Raflar baharatlarla doluydu. Tam ortada insanın içini açan, rengârenk örtüsüyle baharı çağrıştıran, cilasız ceviz bir masa duruyordu. Duvarda özel olarak açılmış deliklerden içeriye sarmaşıklar sarkıyor, birçok yerde saksılardan taşmış gür çiçeklerle buluşup ortama doğanın o tatlı rötuşunu atıyorlardı. Bazı yönlere çift kişilik tahta koltuklar konmuş, yemeklerde buluşanlar için keyifli bir sohbet havası yaratılmıştı ki bu içinde bulunduğum koşullar düşünüldüğünde oldukça ironik bir şeydi.Soğuk olmasını beklediğim taş zeminli odaların, özellikle duvarlarına hava delikleri açılmışken, nasıl olup da bu kadar sıcak kalabildiğini anlayamıyordum. Taksim yönündeki büyük beyaz kapıyasürüklendim elimde olmadan. Çenem aşağı sarkmış halde kalakaldım kapağını aralayınca. Derin bir kilerle karşı karşıyaydım. Çengellere etler asılmış, tahıllar ve sebzeler raflara dizilmişti. İçerisi buz gibiydi. Burnuma kötü bir koku ulaşmayıncaağzımın sulanmasını engelleyecek bir şey de kalmadı. Kapıyı kapatıp yan tarafa geçtim.Panonun arkasında genişçe bir alan bomboştu ve raf sistemine bakılırsaardiye olarak kullanılmak üzere tasarlanmıştı. Tezgâhın yanındaki dolaba yürüdüm sonra. Açtığımda bunun bir buzdolabı olduğunu gördüm. Cam kapların üstüne doğru eğilip içlerindeki yemeklerle burun buruna gelince bir şok daha yaşadım. İnanamıyordum buna. Elimi uzatıp bir tanesini çektim dışarı. Hızla yürüyüp masanın üstüne koydum ve kapağını açtım. Soğanlı yahniye baktım bir süre. Ardından eğilip kokladım ve bir soğanı parmaklarımın arasına alıp ağzıma atıverdim. Üzerinde donmuş yağlarla soğuk bir yahni ne kadar lezzetli olabilirse o kadar lezzetliydi. Kim yaşıyordu burada?Onunla tanışana kadar şansımı zorlamalı mı yoksa arkama bile bakmadan kaçmalı mıydım buradan?Artık geri çekilemeyeceğimi, kaderimle yüzleşmekten başka bir şansım olmadığını düşünerek kilerin yan tarafında, bu kez açıkça ortada duran tahta spiral merdivene doğru hareketlendim.

Altı metreye yakın bir yüksekliği bir çırpıda geride bırakıp önümdeki deliğe dalarak sadece taştan koskoca bir boşluğun içine kondum. Beni tahtaya bastıranyerçekimi, sarhoşluk sonrası sızlamalarına esir olmuşayaklarımı açıkça yoğurmasa uzaya çıkmış gibi hissedecektim. İçeri sızan ışık huzmelerinin oluşturduğu büyülü atmosferde yukarıdan aşağı uzanansarkaca baktım olup biteni anlamaya çalışarak. Ucundaki küre, ışığı içine alıp bambaşka bir parlaklığa kavuşturuyor, ışıltılar çevreye dağılıp silik yıldızlar oluşturuyordu.Kulede en ufak bir sarsıntı olmazken sarkacın o tatlı salınımını, tüylerimde zerre hissetmediğim bir esintiye mi bağlamalıydım?

Duvara yapışıp geniş daireler çizerekyoluna devam eden merdivene yöneldim hızla. On metreye yakın bir yükseklikte, kapağın altında bitti yolculuğum. Alttan tutup ittirincerahatça havalanıp yan tarafta yere vurdu. Başımı çıkardığımda duymayı beklediğim sesi engelleyenin yerdeki halı olduğunu gördüm.Sonunda aradığım bölüme ulaşmıştım. Tam karşımdaydı geniş yatak. İnce bacaklarını ve başındaki oymaların özel kıvrımlarını inceledikten sonra bakışlarım üç farklı yöne, odaya ışık akışını sağlayan neredeyse dört metrelik cam pencerelere kaydı tek tek. Buralardan tüm kuleyi saranahşap balkona çıkılıyor olmalıydı. Arada kalan taş duvarlar da küçük pencerelerle süslenmiş, üstlerindeki deliklerden mutfaktaki gibi sarmaşıklar sarkmıştı.Beşiktaş yönündeki duvarın önüne büyükçe bir çalışma masası konmuştu. Tepeden rengârenk toplarıyla bir ahtapot gibi sarkıyordu dokuz kollu lamba. Diğer odalarda gördüğüm koltuktan burada da vardıfakat rengi maviydi ve halının yeşil tonlarıyla güzel bir uyum yakalamıştı.Cam bölümlerden birinin hemen önünde, Kız Kulesi’ne doğru yerleştirilmişti.İki yanına konmuş sehpaların ayaklarındaki savaşçılar bu kez dışa dönmüş, mızraklarını ileri uzatmışlardı. Altı metreye yakın duvarlar devasa tablolar tarafından ele geçirilmişti. Üç metreye altı metre, tavana kadar uzanan bir tanesi, tamamen soyut olmasına rağmenrenk karmaşası içinde,ileride bir yeri işaret eden figürün saldırgan çizgilerini açıkça dışa vuruyordu.Galata Kulesi’ne bakan bir bölüm yine taştan bir ara duvarla kapatılıp daracık penceresinden çevreyi izleyerek yıkanabileceğiniz küçük tahta küvetiyle şirin bir banyo olarak inşa edilmişti. İçerisi saf su kokuyordu. Aynanın önüne geçtim. Yüzümü yıkayıp yorgun suratımdaki umutsuz ifadeyi izledim bir süre. Sonra gözlerimi yumdum. Ve tam o an gözlerimi aynanınkarşısında tekrar açamayacağımı anladım. Bambaşka bir şeyle karşılaşmaktan korkarak dışarı çıktım. Kör ellerimle kolu bulup banyonun kapısını arkamdan sertçe çektim.Tekrar gün ışığına doğarak odanın ortasına doğru yürüdüm. Yatağın solunda, duvara bir tüfek panosu asılmıştı. Yanına gidip bir tanesini elime aldım. Tetiğinden namlusuna, her tarafınıiyice incelememe rağmen hiçbir yerinde bir marka bulamadım. Doğrusu avcılıkla ilgili pek de bilgi sahibi değildim.Çok ağır değildi ama parlak çeliğin soğukluğu elimi rahatsız edince tetikte gezdirdiğim parmağımı geri çekip tekrar yerine koydum tüfeği. Sol taraftaki komodinin tüm raflarını birer birer açıp içlerinin boş olduğunu teşhis ederken hâlâ silahı düşünüyordum. Ve tekrar yanına gittim. Orada, duvara gömülü küçük kutucuğu açınca fişekler bana doğru yuvarlanıp içiçe geçtiler tıkırtılar çıkararak. Yine aynı tüfeği aldım elime ve şarjörü çekip fişek yatağının boş olup olmadığını test ettikten sonra bir kez daha yerine astım. Ardından vazgeçip yeniden çektim ve fişekleri yuvaya yerleştirip merdivene doğru yürüdüm.

Yavaşça, bir sürü düşünceyle boğuşarak çıktığım bir üst bölümdenaşağıdaki odaya son bir kez göz attım. Bu kadar rahat ve huzur verici bir görüntüyle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Rahatlık üstüme yürürken esnememek için kendimi zor tutarak önümdeki aralığa saptım ve dar geçitten iki metre daha tırmandım yukarı. Üst kapağı kaldırdım. İçeriye akan rüzgâr saçlarımı, giysimi, ruhumu, aklımı koparıp atmaya çalışırken dışarı çıktım. Daracık sütunlarla, kemerli bir çatının tamamen örttüğü terasta yürüyüp belime kadar anca varan tahta tırabzanın önünde durdum. Esinti vücuduma dolanmış, neredeyse bir parçama dönüşmüştü. Alnıma kırbaçlar indiren saçlarımın altındanşaha kalkmış boğazabakıyor, bir yıkıma tanıklık ediyordum. Üsküdar ve Kadıköy tarafları tümüyle çökmüş gibiydi. Görebildiğim kadarıylaTopkapı, Kız Kulesi, Haydarpaşa Garı gibi eski yapılarda en ufak bir hasaryoktu. Galata Kulesi’yle bulunduğumyerarasında da bazı kiliseler hariç her şey harap durumdaydı. Modern Sanat Müzesi ve çevresindeki depolar çökmüş, biraz ötedeki Mimar Sinan Üniversitesi ayakta kalmıştı.Ortaköy ve ötesini pek iyi göremiyordum. Dönüp ters tarafa doğru yürüdüm. Taksim’in on metre kadar yükseğindeydi teras. Bakınırken önce gümbürtüyü duydum. Hemen ardından müthiş bir toz bulutu yükseldi havaya. Meydana yakın otellerden biri aşağı inmiş olmalıydı. Yıkımla kıvrıldı dudaklarım. Hissettiğim o garip keyifle tekrar deniz tarafına koştum. Tükenmiş bitmiş yüzlerce yıllık şehir ayaklarımın altında uzanıyordu ve ben bu büyük felaketten sonra inşa edilmiş tek yapının içindeydim. Adaları küçük gölgelere dönüştüren sis yavaştan yaklaşıyordu Sarayburnu’na. Ayağa dikilmiş tüylerim üşüdüğümü anlatmaya çalışsa da aşağı inmeye niyetim yoktu. Bir o tarafa bir bu tarafa yürürken tanıdığım bir sürü yerin alaşağı olduğunu teşhis ediyor, oralarda yaşadığım anılarla başetmeye çalışıyordum. Hissettiğim şey üzüntü falan değildi.Daha çok, bir gün ansızın, kavgalı olduğum bir insanın ölüm haberini almışım gibisinden bir duyguydu.Yaşanmışlığa ve maruz kaldığım yoz ilişkilere karşı içimde duyduğum öfke,yıkımı bir sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde zafere dönüştürüyordu sanki. Bu hisle başetmeye çalışırken aklıma kaybettiğim yakınlarım doluşuverdi. Bekliyordum böylesi bir çelişkiyi. Hiçbir zaman hiçbir şeye karşı tam olarak öfkelenemezdim eskiden de.Yumruklarımı sıkıp rüzgârın sürüklediği her türlü anıyakarşı varoluşsal bir direnç uygularken ağlamamayı başardım. Yere bıraktığım silahı aldım elime. Uzandım taş bloğun üzerinden. Aşağıda bir şeyler aradım sonra. Menzilin içinde beton tarlasından başka bir şey görünmüyordu. Buraların yirmi yıl sonra bir ormana dönüşeceği fikriyle dudaklarım kıvrılırken aradığımı buldum. Yerde tek başına gezinen kargaya doğru uzandı namlu. Arpacığın önünde kesik hareketlerle zıplayıp duruyor, arada bir yukarı bakıyordu.Silahın uzayıp uzayıp dokunacak kadar yaklaştığından haberi yoktu kendisine.Dünyada kalmış tek insanın yıkımı kaldığı yerden devam ettireceğini bilmiyordu zavallı. Derin bir nefes alıp bir süre kalbimin vuruşlarını dinledim. O kapkara durdu, bir şeyler anlamış gibi. Ani bir hareketle çevirdim silahı ve tetiği çektim. Yerdeki molozlar dört bir yana saçıldı. Geri tepmeyle ani bir ağrıya teslim olan omzumu tutarken karga havalanıp bir anda benimle aynı düzeye yükseldi. Kanatlarını hızla çırparken bir süre baktı bana ve geri dönüp Tophane’ye doğru pike yaptı. Sanki ayıplamıştı beni.Ben uyurken hayvanlarakıllanmış olabilir miydi?Her ne kadar saçma gibi görünse de karşımdaki bu saçma kâbusher türlü mantıksızlığı meşru kılabiliyordu.

Dönüp kapaktaniçeri daldım. Aralığınılık havası, soğumuş tenimi didiklerken merdivenleri hızla indim. Aşağı doğrulttuğum silahın varlığı, özellikle omzum boktan bir ağrıyla yoğrulurkeno kadar anlamsız geldi ki bana fırlatıp atmak istedim bir yerlere. Gözüme kestirdiğim yer ise yatak oldu. Tüfek havada uçarken hızla aşağı indim. Hiç beklemeden mutfağa doğru devam ettim. Ardından gelen, bir saate yakın bölüm, ocağı yakacak sistemi bulmam, yahniyi ısıtıp mideme indirmem, yetinmeyip kilerden aldığım bir but parçasını tavada tereyağında pişirmem ve tüm bunların üstüne raflarda yaptığım o muhteşem keşfin ürünü kahveyi ısıtıp yukarı yollanmamla geçti.

Haz bombardımanına tutulmuşken pek içmesem de o an için ısrarla canımın çektiği sigaradan, odanın kıyısında köşesinde bir adet bile bulamamak kayda değmeyecek ufacık bir pürüzdü sadece.Koltuğa oturup dışarıyı izlerken kahvemi yudumladım. Bulutlar tepede yoğunlaşıyor, rüzgârçığlıklar kopararak önümdeki tahta balkonu süpürüyordu. Gözlerim ağırlaşmıştı ve ikide bir aşağı inip kapıyı kilitlemeyi düşünsem de bir türlü bunu yapacak gücü bulamıyordum kendimde. Dalgaların beyaz köpükleriyle bir çocuk tarafından karalanmış gibi durandenizde tek bir teknenin bile görünmemesi boğaza hiç yakışmıyordu. Yarın Haliç’e gidip bir balıkçı sandalına atlayarak balığa çıkabileceğimi düşünmek iyi geldi. Belki de Sarıyer’den büyük bir trol teknesi alırdım yanıma.Gülerek kahvemden son yudumu höpürdetip fincanı kenara koydum. Kulenin sahibi şu an nerelerdeydi acaba? Bu fikri aklımdan geçirmemle sırtım ürperdi hemen. Cebimden çıkardığım anahtarı gözümün önünde bir-iki kez çevirip kilidin üstünde bırakılmasının anlamınıdüşündüm. Bir armağan mıydı burası? Belki de benim için inşa edilmişti. Yaşadığımdan haberleri vardı belki de ve bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Koltukta doğrulurkenyine boşuna kafa yormaya başladığım için kendime bir küfür savurdum. Felaket, uzaylılar, paralel evren, her ne saçmalıksa bir ipucu bulmak için önümde yıllar yıllar yıllar ve belki de yine yıllar vardı. İşin berbat tarafı, büyük bir olasılıkla bu soruyu cevaplamaktan başka bir işim de olmayacaktı bu süre zarfında. Stoklar bir yıl sonra kokuşunca belki avcılık, belki de tarım. O kadar. Kulenin çevresindeki yıkık alana grayderlerle toprak taşıdığımı düşündüm ve hayalimdeki tarla bir anda domates, salatalık, biber, karpuz gibi sebze meyvelerlerenk cümbüşüne kapılıverdi. Birkaç tane de meyve ağacı salladım içine. Kalkıp Kuleli Askeri Lisesi’ne diktim gözlerimi sonra. Salakça bir neşeyle selam çakıp, “Emredin komutanım!” diye bağırdım. Aşağı indim ardından. Epey bir süre içki arandıktan sonra hiçbir şey bulamayıp çay demledim. Ardından soluğu müzik odasında alıp pikaba Hooot adında bir grubun plağını koydum. Klasik müzik enstrümanlarını kullanarak popa yakın bir şeyler yapıyorlardı. Ortam bir anda yumuşayıvermişti ve ben bir süre köşede şaha kalkık olarak doldurulmuş heybetli koça baktıktan sonra yine yukarı çıktım.

Çayırları arkamda bırakıyormuşum gibi bir hisle mutfağa daldığımda pikabın sesini açmakla hata yaptığımı anladım. Duvarlardan aynı yoğunlukta akıyordumüzik ortama. Tekrar aşağı inip sesi biraz kıstım. Geri döndüğümde tutacak yerleri incecik çelikten, tamamen cam olarak üretilmiş çaydanlığın içindeki çay çoktan demini almıştı. Raflardan sırma çizgili ince belli bir bardak çekip doldurduğumda buharüzerine yılların muhabbetini alarak önümde yükseliverdi. Gemi sirenini de o an duydum. Çayı elim yanacakmış falan hiç düşünmeden lavaboya savurup sarkaçlı boşluktan uçarak geçtim.

Camı açıp kendimi tahta balkona attığımdanedense her yanım ter içinde kalmıştı. Tırabzana dayandım ve Karadeniz tarafından boğazın sularını yara yara gelen gemiyi açıkça gördüm. Gözlerimi ovalamama, kendimi çimdiklememe falan gerek yoktu. Boyası eskimiş de olsa gemi kıpkırmızı parlıyordu griye çalmış gökyüzünün altında ve martılar niyetleri onu alıp uçurmakmış gibi üşüşmüştü üstüne. Galiba büyükbaş hayvan taşıyordu. Arka bölümünde birbirine bağlanmış odun kümelerini de görebiliyordum. Öylesine bir coşkuya kapılmıştım ki yanaklarımı döven rüzgâr kalbimin vuruşlarının önüne asla geçemiyordu. Demek yaşayan birileri vardı bu dünyada! Anlamsız bir gayretle seslenip el salladım o tarafa. Marmara’ya açılıp küçücük bir noktaya dönüşene kadar da aval aval baktım arkasından. O sırada gördüm onu. Büyükada’nın oradan yükselip biraz yana çekildi gölge.Haylaz bir çocuğun lazer oyuncağıyla oluşturduğu bir görüntüymüşçesine titreşiyordu sağa sola atlayarak. Ve bir anda zıplayıp gözlerimin yakalayamayacağı bir hızla Beşiktaş’a geldi. İkinci atlama Conrad Oteli’nin üstüne doğru oldu. Gerçekten oradaydı. Göz aldanması falan değildi demek. Bana az önce yaşadığım şoku unutturacak kadar somut bir halde asılı duruyordu gökyüzünde. Yavaşça aşağı doğru inerken büyük bir merakla izledim onu. Korkudan iç tarafa doğru çekilmiştim biraz. Yokoldu sonra birden ve tam da o an duydum gümbürtüyü. Kulenin alt tarafı sallanırken soluğumu tutarak bir yerlere tutunmaya çalıştım. Ama başka bir yerdeydi tehlike. Bir kez daha tırabzana hamle yaparken gözlerime inanamadım. Bir saat kadar önce orada sapasağlam boy gösteren Conrad Oteli altına tonlarca dinamit döşenmişçesine bir patlamaylaçöküp giderken yerine aynı hızla bir toz bulutu inşa oluyordu. Yutkunarak bakarken o sırada aklımda bambaşka bir endişe filizleniyordu. Ceren’le birlikte orada, otele yakın bir sokakta kalmaya başlamıştım bir süredir. Serencebey Yokuşu’nda, balkonundan bir parça denizi gören bir evde. Ne kadar yoğunlaşmaya çalışsam da bir türlü seçemiyordum onu yıkılmaya direnen apartmanların arasında. Bir yandan da Ceren’i düşünüyordum. Uyandığımdan beri ilk defaendişe duymuştum onun için. Normal miydi bu? Balkondaarkasından sarıldığım o görüntü uyandı birden aklımda. Sıcaklığı neredeyse hâlâ oynaşıyordu göğsümde. Yavaşça bana dönerken bembeyaz dişlerini müthiş bir sevimlilikle ortaya döken gülüşünü izledim. Ya sonra? Ayrılmış mıydım yanından?Gereksiz bir sürü anı beynimi işgal ederken bu kadar önemli bir şeyinsilinip gitmesine bir anlam veremiyordum.

Bunları düşündüğüm o bir saniyelik aralıkta çoktan içeri dalmıştım ve soluklarımı arkamda bırakarak delirmişçesine aşağı koşuyordum. Basamaklar ayaklarımın altında inlerken artık bir an önce Beşiktaş’a gidip hatıralarımın canına okumaktan başka bir gayem kalmamıştı…

Dışarı çıktım.

Bir on metre kadar gittikten sonra hızla geriye döndüm.

Kulenin kapısını kilitledim ve yine düştüm yollara…

 

 

6

 

Bina yıkılmak üzereydi. Son nefesini vermemek için direnen bir yaşlıya benziyordu. Betonu dökülmüş merdiven demirlerinden yukarı tırmanmakoldukça güçtü.Patlamayla her yana saçılmış, bazı binaları kâğıt gibi delip geçmiş beton bloklarının arasından zorlukla yürüyerek ulaşmıştım oraya. Taksiyi barın arka tarafında bıraktığım için tüm bu yolu zavallı ayaklarıma yüklemek oldukça sinir bozucuydu. Fakat kendimisadece bu yüzden bok gibi hissetmediğimden de emindim. Başka bir şeyler vardı beni öfkelendiren. Üzüntü mü? Nefes nefese artık yerinde olmayan kapının gerisindeki kalkmış parkelere, pervazları çürümüş camsız pencerelere bakıyordum gözlerimi kırpıştırarak ve hayır, dedim kendime, öyle bir şey değil! İçeri adım atmakta neden zorlanıyordum o zaman?Ceren’in cansız bedeniyle karşılaşmaktan mı korkuyordum?

Salona saptım önce ve tam ortasında koca bir göçükle burun buruna geldim. Aşağı kat da çöküp gitmişti. Üstünde bulunduğum bölümü tutan sütunu görmeye çalıştım sağlam mı diye ama daha fazla ileri gitmeye çekinmem bunu engelledi. Yavaşça içeri doğru çekilirken Ceren’e aldığım o koca yeşil dinazoru farkettim salonun köşesinde. Arkamı pencerelere çevirme korkusuyla boğuşuyordum yine, o bölgeye adımımı attığım andan bu yana her saniye olduğu gibi. Gölgeyle karşılaşma fikri tüylerimi gerçekten diken diken ediyordu. Birden dönüp iç odalara koşturdum. Holün de aşağı indiğini gördüğüm an durdum. İki duvara ellerimi ve ayaklarımı dayayarak geçtim kalan yolu ve kapıyı ittirip kendimi içeri attım.

Doğrulurken dudaklarım keyifle kıvrıldı. Beni rahatlatmıştı onunla kaldığımız odayı hatıralarımdakiyle aynı bulmak.Başka bir şey mi bekliyordum peki? Beraber kalıyorduk. Bundan emindim. Kafamı sallarken,“Gerçekten öyle mi?” diye mırıldandım. Çalışma dosyalarım niye annemdeydi o zaman? Vücudum garip bir şekilde beni çekiştiriyor gibiydi.Karşı koymadan ilerlerken bunun bir dejavu olabileceğini düşündüm. Yaşamıştım içinde bulunduğum sahneyi. Kafamın en derin kuytularında çanlar çalıyordu sanki. Önce yatağı kaldırdım attım yana. Yaptığımın salakça olduğunu haykırıp dursam da kendime hâkim olmayı başaramamıştım. Bir bavulu çektim çıkardım sonra ortaya. İçini açtım. Giysileri göremeyince müthiş bir şaşkınlık yaşadım. Ama kutu oradaydı. Peki ya giysiler? Kutuyu elime alıp hırsla fırlattım duvara. Kırılacağından o kadar emindim ki yere düştüğünde çoktan varmıştım yanına. Açıp içindekileri yere döktüm. Fotoğraflar! Gözümün önünden teker teker geçerlerken bir ağrı hissettim şakağımın sol yanında. Soğancığıma doğru uzanırken kaslarım panik içinde gerildi kopacakmışçasına. Terler boncuk boncuk indi şakaklarımdan ve ben korkuyla fotoğrafları elimden savurup bağırdım. Felç sandığım şey bir anda terketti vücudumu. Ayağa dikilip yukarıdan baktım Ceren’in başka bir herife mutluluk içinde sarıldığı fotoğraflara. Aklımın ucuna kadar gelmiş gibi olsa da hiçbir anı uyanmadı beynimde. Bir kez daha boşluğa düşmüş halde pencereye yaklaştım. Demek aldatılmıştım. Ya da… Onunla dost olarak ayrılmış olamaz mıydık? Arada kalan bir sürü hatırayı unutmuşsamkime nasıl kızacaktım? Dudaklarıma kadar gelen kahkahayı yutmamın nedeni gölgenin yarattığı korkudan başka bir şey değildi. Herkes ölüp gitmişken birine kin gütmenin anlamsızlığını düşünmek eğlendirici ise neden öfkeliymişim gibi içimde patlıyordu alaycı gülüşler?

Allak bullak olmuş suratımla kapıya yürüdüm ve çürümüş apartmanın çukurlarla dolu zeminininasıl geride bıraktığımı anlayamadan kendimi kapının önünde buldum. Arkamda yeri bir mısır gibi patlatmışgökyüzüne fışkıran su karşıdaki binaya çarparak her yana dağılırken Ceren’in bana nefretten başka bir duygu sunmayan anlamlı yüzünden bir türlü kurtarıp alamıyordumaklımı.

Beşiktaş’ın yerle bir olmuş meşhur çarşısına ulaşana kadar gölgenin oluşturduğu korku yanıma bile uğramadı. Yıkıntıların arasında durup kafamı gökyüzüne kaldırdığım o an öylesine küçük ve korunmasız hissettim ki kendimi korkmaya bile değmeyeceğini düşündüm artık. Alacakaranlığın ufka çöreklenmiş pembesi her an biraz daha boyun eğiyordu karanlığın gücüne. Havaya savurduğum küfür benden dalga dalga uzaklaşır, her yana çarpa çarpa yankılara kapılırken gözlerim kısılıverdi. Griye çalan bulutlar hiddetimi üstlerine alınmışçasına biraraya toplanıyorlardı. Bir süre onları izledim ve gökyüzünün sınırsız, kocaman bir kurşuna dönüşerek neredeyse elli metre üstüme kadar çöktüğüne şahit oldum. Panik tekrar yanıma gelmiş, paçalarımdan, kol yenlerimden çekiştirmeye başlamıştı.Hava kararmadan kuleye gitmekten başka bir şey düşünmediğimi farkedince dudaklarım alaycı bir şekilde kıvrıldı.Şimdi de evim olarak mı görüyordum orayı? Cebimdeki paslı anahtara yapışıp avcumun içinde sıkarken rahatladığım ortadaydı ve gerisini umursayacak durumda da değildim.Ceren ise attığım her adımlageride bir yerlerde silinip gidiyor, ıslık çalarak tepemde dönenrüzgâronun hatırasını alıp Dolmabahçe Sarayı’nın yüksek duvarlarına çarpıyordu.

Toprakla bir olmuş İnönü Stadı’nı ve müftülüğün kutsalmolozlarını geride bırakarak Fındıklı’ya doğru koşarken yağmur sonunda beni yakaladı. Kocaman damlalar bir süre sonra gökyüzüyle yerin arasına bir göl yerleşmişçesine yoğunlaştılar. Böylesine ıslanmak, somut, bedensel bir gerçeklikten çok bir duyguya daha yakındı.Durdum ve arındığımı düşündüm. Ama neden? Kollarımı kaldırıp güneşi bedenine almak için kanatlarını açmış bir karabatak gibi bekledim yağmurun altında. Üstüme üşüşmüş sayısız boktan his toprağa akıp gidiyordu birer birer. Yağmurun gizlemeyi başardığı o yakın uzaklıkta bir hayvan rahatsız bir inilti kopardı.Kollarımı indirdim. Bir şeyler düşünmeye çalıştım ama beynimin boşluğunda ne kadar arasam da bir fikir bulamadım. O sırada sıkışıverdi kalbim. Siren öylesine yakından sızmıştı ki içime sanki tutup koparmaya çalışmıştı iç organlarımı. Dalgaların arasına saklanmış gemi gölgesi kıyının hemen yakınından geçip yağmur damlalarının oluşturduğu tül perdede ilerledi. Bir an bile beklemeden denize doğru koştumpeşinden. Dalgaların hemen üstünde çamura dönüşmüş toprağa ayaklarımı sıkıca gömerek Marmara açıklarına doğru her yanı yüzlerce kez taradım ama kaybolmuştu. Karanlığın omuzlarıma bastırdığını hissedebiliyordum. Yeniden koşmaya başladımve yıkıntılara teslim olmuş o yüzlerce metrelik yokuşu arkamda bırakmama rağmen hiçbir yorgunluk duymadan kulenin kapısı önünde buldum kendimi.

Anahtarı kapıya soktuğumda hâlâ kilitli olduğunu farketmekiçimi sevinçle doldurdu. Taş holedalıp ardımdasırılsıklam bir kedi gibi izler bırakarak merdivene ulaştım.Orada üstümdekileri çıkarıp iyice bir sıktıktan sonra çırılçıplak devam ettim yoluma.Yeni bulduğum bu sığınağı oldukça benimsediğimi ve hiçbir yerinin kirlenmesine tahammül edemeyeceğimi gösteriyordu bu hareketim. Hiç durmadan yatak odasına kadar çıktım ve elbiselerimi camın önüne yerleştirerek yatağın üstündeki örtüyü alıp doladım bedenime. Camın önünde deböylece durup izledim birbirine girmiş, bir yerlerin canına okumak için uluyan gökyüzünü. Viski için yanıp tutuşan beynimin yaygarasını da sert bir şekilde kesip attım. Dışarı çıkmayı aklıma getirmek bile sinirlerimi bozmaya yetiyordu. Aşağı kata inip bir çay koydum onun yerine. Kilerden biraz pastırma, bir çubuğa asılmış yufkalardan bir adet, buzdolabından da üç yumurtaalıpyemek yapmaya giriştim. Tekrar yukarı çıkıp panoramik manzaranın önündeki koltuğakuruldum. Kucağıma yerleştirdiğimtepside hayallerimin ötesinde tatlar dansediyordu artık. Sıcacık yufkaya sarılı pastırmalı yumurtadan bir ısırık aldım gözlerimi kapatarak ve ağzımdan geçen tadın ayak parmaklarıma kadar yürüdüğünü hissettim.Dudaklarımdan akmak için çırpınan tükürükleri zorla içeride tutarkenönce Kadıköy kıyılarını yoketmek için çırpınan karanlığa,sonra da tepemde ışıl ışıl parıldayan avizeye baktım. Bedenime yürüyen uykuya direnmek için kendimi zorladığımdan kaskatı kesilmiştim. Şu boktangölgeningeceleyin insana görünüp görünmeyeceğini, içeri sızıp sızmayacağını düşündüm bir süre. Ve kafamı kaldırdım telaşla. Elimde tuttuğum bardak yana savrulunca dökülen çayörtünün altına geçerek bacaklarıma yayıldı soğukluğuyla. Uyuyakalmıştım. Ayağa kalkıp Üsküdar evlerinin karanlığa gömülmüş küçücük yıldızları andıran ışıklarına baktım. İnsansız apartmanların saat kaç olursa olsun sönmeyen lambalarına. Dikilmiş tüylerim bir türlü yatışmazken rüzgârın duvarlarda danseden ıslığının ardında bir ses aradım ısrarla. Kapıyı kilitlediğimi ve anahtarı üstünde bıraktığımı birkaç kez tekrarladım kendime. Aşağı inip bir bardak daha çay hazırlamayı düşündüm ama çok geçmeden vazgeçtim bu yersiz istekten. Komodini sürükleyip kapağın üstüne yerleştirdim. Güneş nazlı yüzünü gösterene dek oradan ne ben çıkacaktım ne de bir başkası içeri girecekti. Yatağın üstündeki tüfeğe bakıp insanlığın nasıl da savunmasız olduğunu düşündüm beklenmedik bir tehlikeye karşı. Gölgelere karşı tüfekler, toplar, bombalar! Ha ha ha! Zamanı merak ettim o sırada ve hiçbir yerde saat falan görmediğimi de böyleceteşhis ettim. Ne önemi vardı ki dakikaların, günlerin, ayların… Kâbusların saate ihtiyacı olmazdı.

Yatağa uzanınca kafamı kollarımın arasına aldım ve eklemlerimin inleyerek şahsıma sunduğu teşekkürleri kabul ettim. Avizenin yansıttığı ışıklar yarı yarıya azaldı o an. Doğruldum. Bir süre tepedeki ışıltılı cam taneciklerine baktıktan sonra yine yattım. Mumstoku yapmayı bu gece de unutmam güzel bir küfrü hakediyordu.Sağ taraftaki resme kaydı bakışlarım. Soyut renkler tozu toprağı ayağa kaldırmış dört nala ilerleyen bir atı andırıyor ve bakmaya devam edildiğinde sahiden de koşuyormuş gibisindenbir izlenim yaratıyordu.Yeniden tavana çevirdim kafamı. Taşa gömülmüş cilalı tahtaların ortama verdiği sıcaklığı gözden geçirirken kendimi burada, bu derece huzurlu hissetmemin ne kadar saçma olduğunu düşündüm. Sonra düşüncelerim aileme kayıverdi. Anı parçaları normal bir şekilde akıp beni uyuştururken nedensebabamın bir anda pencerenin önünde belirivereceği fikri oturdu aklıma. Doğruldum.Ama kendimi hızla toparlayıp yine attım yatağın yumuşaklığına. Somya beni sevecen bir hipopotam gibi kucaklıyordu. O an içinen akıllıca şey, yarın yapacaklarımı gözden geçirmekti. Taksiyi bulup keşif gezisine çıkmalıydım. Evet. Güldüm sinirli bir şekilde. Demek yapayalnızdım artık. Yalnızlığı düşündüğüm an nasıl da dehşete kapılırdım eskiden. En iddialı distopya kurgumda dahi aklımın yakınına bile getirmemiştim böylesi bir hayali. Gölge. Onunla yüzleşme fikriyle cebelleşmeye başladım bu sefer de. Gün boyu açıkta, yüksek bir yerde durup beklemeli ve neler olacağını görmeliydim belki de. Ama hayır… Beni yok etmek istemediğinden emindim. İstese şu an burada olamayacağım açıkça ortadaydı…

Tak tak tak!

Yataktan delice fırlayıp blok pencereyi kırarcasına açarak yağmur ve rüzgârla yoğrulmuş dehşetin içine attım kendimi. Gözlerimin kanla dolduğunu hissedebiliyordum. Korkudan delirmiş bir hayvan gibi oraya bakıyordum çaresizce. Dişlerim birbirine geçmiş, her yanım zangır zangır titremeye başlamıştı ve vücudumu çevreleyen tüm sinir uçları üzerinde komodinin durduğu kapağa doğru dönmüştü.

Bir kez daha duydum tahtaya inen tok darbeleri ve tam o an altımdaki tahtanın çatırdadığını fark ettim.

Ve uyandım yine…

Ter içinde kalmıştım. Kapağın üstünde tüm endamıyla duruyorduhâlâ kahrolası komodin. Hava da hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Yana doğru dönüp cenin pozisyonuna geçtim. Kendini parça parça sunan puslu manzarayı izlerken huzurun tekrardan vücuduma yürüdüğünü duyumsadım ve derin nefesler eşliğinde harika bir uykuya doğru emin adımlarla ilerlemeye koyuldum.

Çok yorgun hissediyordum kendimi…

Çok yorgun…

Çok…

 

* Hey küçük kuş, yuvana doğru uç. Yuvan yanıyor, yavruların yalnız.