Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Paradigma Polisiye

Polisiye  edebiyat, ülkemizde giderek daha çok seviliyor, yaygınlaşıyor. Polisiye romanlar daha çok yazılıyor, daha çok okunuyor. Yabancı yazarları ve eserlerini kastedmiyorum. Benim sözünü ettiklerim yerli yazarlarımız. Geçen yüzyılda polisiye roman yazanların sayısı birkaç kişiden daha fazla değildi. Polisiye hikâye yazan ise neredeyse hiç yoktu. Bugünse, polisiye yazarları bir birlik oluşturacak kadar kalabalıklaştı. Haliyle yayınevleri de yayınlarının önemli bir bölümünü polisiyeye ayırmaya başladılar. Paradigma Polisiye, sadece bu türde kitap basmak üzere yola çıkan bir yayınevi. Paradigma Polisiye’nin kuruluşu, hedefleri, yayın politikası hakkında Genel Yayın Editörü Yunus Emre Eroğlu ile yaptığım söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz.

 

Paradigma Polisiye nasıl kuruldu ya da oluşturuldu? Fikir nasıl ortaya çıktı ve hayata geçirildi?

Paradigma Polisiye’nin oluşumu aslında küçük bir tesadüfe dayalı. İş birlikçim Fahri Bey, Çanakkale’nin büyük kitabevlerinden biri olan Divit Kitabevi’nin ortaklarından. Tabi bu bilgiyi tanışmamızın sonrasında ancak öğrendim. Yeni taşındığımız Çanakkale’de eşim ile birlikte bu kitabevini dolaşıyorduk. Eşim raflar arasında kitapları inceliyordu ve ben de her daim içimde büyük bir kaygı yaratan “o” soruya cevap bulabilmek adına kitabevi personeli ile muhabbet için uygun zamanı bekliyordum. Müşterisini uğurlayan Fahri Bey’e “Size bir sualim olacak.” dedim. “Ben de iki kitap yazdım ve iki farklı yayınevi ile çalıştım. Benim gibi yeni yazarlar, sizler gibi Anadolu’nun küçük kitabevlerinde kendimize nasıl yer bulabiliriz?” diye sordum. O esnada eşim seslendi. İlk kitabım Kana Davet’i gösteriyordu bana. Meğer daha önce Fahri Bey ile ortak noktamız olan edebiyat vasıtasıyla tanışmışız. İlk yayınevim bir edebiyatçı olan Fahri Bey’e çalışmamı göndermiş ve düzenlemesini istemiş. Lakin kitabım kendisinin düzenlemesi ile yayınlanmış. Neyse, bu konuya belki başka bir zaman değiniriz.

Bu diyalogun ardından boş vakitlerimde uğrak yerim oldu Divit Kitabevi. Fahri Bey’in önerdiği kitapları alıyor, bugüne kadar hiç tanımadığım kalemler ile buluşuyordum. Fahri Bey’in edebiyat ve genel kültür alanındaki bilgisi mübalağasız büyülüyordu beni.

Aslında Paradigma Akademi Yayınları adı altında akademik yayınlar yapan Fahri Bey, zaman içerisinde konuşmalarımızda bana “kültür kitabı” da yayınlamak istediğini ve dilersem benim kitaplarımı basabileceğini söyledi. Toplamda üç yayınevi ile sözleşme imzalamış ve ikisi ile çalışmış; aynı zamanda dördüncü yayınevini arayan biri olarak bu teklif beni çok da tereddüt yaşatmadan ikna etti. “Tamam!” dedim.

Vakit geçtikçe edebiyat ve yayıncılık konusundaki sıkıntılarımızın da ortak olduğunu fark ettik. Kimseyi zan altında bırakmadan ancak açık yüreklilikle söylemek isterim ki: Ben bir okur olarak ilk kitabım olan Kana Davet’i satın almış ve okumuş olsam, dilbilgisi kuralları ve anlatımdaki hatalardan dolayı sosyal medya hesaplarımda ağır bir dille eleştirirdim yazarı. İşte biz bunun önüne geçmek istedik. İmla hatalarının okur gözünde, kurgunun önüne geçmesini engellemek istedik. Elbette biz de tam anlamıyla hazır değiliz. İlk yayınlarımızda mutlak hatalar yine oldu. Bunun en aza indirgenmesi için de kendimizi, gelişime yönelttik.

Sonuç: Kırmızı Battaniye isimli öykü kitabımızdaki yazar dostlarım ve sizlerin de ilgisi ile işin başına geçmek üzere kollarımızı sıvadık.

Yayın standartlarınız ve amacınız nedir?

Kendimize şimdilik edebiyatın üç alanını belirledik. İçinde olduğumuz, yazmaktan ve okumaktan keyif aldığımız POLİSİYE ile birlikte GERİLİM ve BİLİMKURGU türlerinde eserler yayınlamaya karar verdik. Amacımız edebiyata ve bahsettiğim türlere gönül vermiş, emek sarf etmiş ve bunun için mücadelesine şahit olduğumuz yazarları, okurları ile buluşturmak. Bu sebeple ilk yayın programımızda bir roman dışında üç kolektif eser hazırladık. İlk günümüzde toplam yetmiş yazarımız oldu. Bizim bu eylemdeki tek gayemiz, yazmaya gönüllü ancak hikâyesine son noktayı koyduktan sonra gerçek hikâyesine bir türlü başlayamayan yazarlarımıza ilk adımında destek olmaktı. Bunu başardığımızı görmek bizim için büyük mutluluk.

 

Paradigma polisiyeyi tanıtır mısınız? (Ekip, yönetim, çalışma yeri, vb.)

Büyük bir ekipten bahsedemeyeceğim size. Şuan aktif olarak Paradigma Polisiye’de rol alan aslında sadece iki kişiyiz. Fahri Bey ile ben. Tabi desteğini aldığımız bir grafikerimiz, özellikle Fahri Bey’in akademik çevresi ile akıl danıştığımız birçok editörümüz var. Çalışma yerimiz ise Çanakkale’nin nezih mekânlarından biri Yalıhan’daki küçük ofisimiz.

 

Yayıncılıkta ve dağıtımda ne gibi sorunlarınız var? Fuarlara katılacak mısınız?

Aslında şahsım adına bir yayınevi kurmaktaki asıl amacım, işin başında olmaktı. Ancak bu amacı zihnimde canlandırırken, bazı gerçeklerle henüz tanışmadığımı, dosyalarımızı teknik açıdan hazırladıktan sonra görebildim. Her sektörde olduğu bürokratik çıkmazlar burada da var. Matbaası, bakanlığı, sözleşmesi, bandrolü… Tüm parçaları hazırlayıp, uygun yerlere yerleştirdiğimizde; yani kitaplarımız bize ulaştığında da bitmiyormuş sıkıntılar. Kitaplarımızın tanıtım bültenleri bizlerin hazırladığından farklı şekilde internet satış sitelerine girildi mesela.Kitaplarımızı ulaştırdığımız adresler kitap satışına bir süre başlamadılar. Büyük, kurumsal kitap mağazaları telefon ve mail aracılığında kitap temininde bulundular ancak biz, hepimizin bildiği sebeplerden ötürü bu mağazaları dağıtım firmalarımıza yönlendirmek mecburiyetinde kaldık. Bu çıkmazı çözmek için henüz elimizde sihirli bir değnek yok.

 

Hangi kitapları yayınladınız ilk olarak?

İlk yayın programımızda benim (Yunus Emre EROĞLU) üçüncü romanım olan Aklın Senfonisi ile birlikte Kırmızı Battaniye isimli derleme öykü kitabını ve Gencoy SÜMER derlemesi ile hazırlanan Dedektif Dergi.Com Birinci Yıl Öykü Seçkisi ile Yerli Bilimkurgu Yükseliyor ekibinin hazırladığı ve 47 yazarlık Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Öykü Seçkisi 2018’i okur ile buluşturduk.

 

Sırada hangi kitaplar var?

Yayıncılık hayatımızın ilk ürünleri için kolektif çalışmaları tercih ettik. Üç farklı öykü kitabı sunduk okurun takdirine. Birçok yazarın bize ilettiği roman dosyaları titizlikle okunuyor. Uygun görülen (bu tabiri kullanmak istemiyorum ama) çalışmaların düzenlemeleri yapılıyor. Şu ana kadar üç yazarımıza roman dosyalarının ilk düzenlemeleri yapılarak gönderildi. Sözleşme imzalanana kadar da bu isimleri paylaşamamak sanırım etik olarak doğru olur. İkinci programımızda bir de gelenekselleşmesini istediğimiz bir polisiye öykü derlemesi de yayınlamak istiyoruz.

 

Bir de polisiye öykü yarışmanız var. Bu konuda da biraz bilgi verir misiniz?

Evet, polisiyemize karınca kararınca bir katkımız  olsun istedik ve bir öykü yarışması açtık. Özellikle genç yazarlarımızın öykülerini bekliyoruz. Kazanan eserleri, hazırlayacağımız bir öykü kitabında yayınlayacağız. Yazarlarımız Ekim ayı sonuna kadar öykülerini [email protected]  adresine gönderebilirler.

Üç Doğu Ekspresi 

Filmlerin yeniden çevrilmeleri konusunda eski kafalılığa varan hassasiyetimden dolayı, muhteşem Agatha Christie eseri Doğu Ekpresi’nde Cinayet‘in son çevrimini izlememek için epey direndim. 1974 yılında Sidney Lumet tarafından çekilen filmle,    2010 yılında çekilen, harika aktör David Suchet’nin Dedektif Poirot’yu canlandırdığı serilerden biri olan yapımın büyüsünün bozulmasını istemiyordum. Ancak sonunda dayanamayarak, Kenneth Branagh’ın hem yönetip hem de başrolde oynadığı sonuncu Doğu Ekspresi’nde Cinayet‘i izledim.

Kenneth Branagh

İtiraf etmeliyim ki, önceki filmlerde aldığım zevki sonuncusundan alamadım. Kötü bir film miydi? Bence hayır. Ancak büyü bozulmuştu. Öncelikle, Hercule Poirot’yu oynayan Kenneth Branagh, özellikle David Suchet’nin muhteşem Poirot yorumundan sonra fazla yakışıklı, fazla cici kaçmıştı. Elbette Branagh’ın oyunculuğuna lafım olamaz, önünde şapka çıkartılması gereken aktörlerden ve ona haksızlık yapmayı asla istemem. Sorun şu ki, Kenneth Branagh’ın makyajı karikatürleştirilmişti. O korkunç bıyık, sevgili dedektifimi ve sevgili aktörüm Kenneth’ı komik duruma düşürüyordu. Poirot’nun tuhaf bıyığının zaten “komik” bulunduğunu tüm Christie hayranları bilir fakat bu seferki bıyık haddini epey aşmıştı. “Ben takma bıyığım” diye bas bas bağırıyor, ekrana elimi uzatıp kenarından çekme isteği uyandırıyordu. Bu gülünçlüğe rağmen Kenneth Branagh, yani Dedektif Poirot, bence haddinden fazla, hatta Johnny Depp’in karizmatik varlığıyla rekabet edecek kadar  çekiciydi. Poirot’yu hiç böyle canlandırmamıştım gözümde.

Son filmin açılışındaki sahne, üç büyük dini simgeleyen şahısların önünde bir tanrı edasıyla dikilen Hercule Poirot’yu yine karikatürleştirmekte geri kalmadı benim için. Dedektifin, müthiş özelliklere sahip, harikulade bir insan olduğunu biliyoruz ancak bunu bu derece vurgulamaya gerek yoktu. Yönetmen Philip Martin’in 2010 yılında çektiği filmde ise, Poirot son derece insani özellikler ve müthiş bir duygusallık gösteriyor, hatta dua ettiği bir sahnenin varlığıyla, herkesin içinde var olan zayıf düşme, bir şeylere sığınma ihtiyacında bir portre çiziyordu.

Edward Rachett rolündeki Johnny Depp, iyi bir seçim olmasına rağmen son filmde neredeyse hiç konuşmuyor. Karakterin içindeki kötülüğü bize yüzüyle anlatan başarılı aktörün mimikleri sağ olsun, kenarından köşesinden Ratchett’ı hissedebildim. Ancak 2010  yapımı filmde, Toby Jones (Berberian Sound Studio) tarafından canlandırılan Ratchett’ın eline kimsenin su dökemeyecğini düşünüyorum. Sanırım son filmde yönetmen Branagh, yaşarken efsaneleşmiş aktörlerden Johnny Depp’i süslü bir şekilde servis edilmiş minik bir dilim pasta gibi izleyiciye kenarından tattırmak, Depp hayranı genç nesli filme çekmek istemiş. Keşke Johnny Depp’in daha fazla diyaloğu olsaydı, diye aklımdan geçirmeden edemedim.

David Suchet

Son filmdeki panoromik İstanbul görüntülerininin, teknolojik gelişmelere bağlı olarak gayet güzel, 1974 yapımında tatmin edici, 2010 yapımında ise biraz beceriksizce olduğu kanaatindeyim. Fakat 1974 yapımı filmde, Sirkeci Garı’nda geçen bir sahne var ki, utanç verici. 1930’ların İstanbul’una dair kesinlikle gerçekçi olmayan, o zamanlar günümüzün Türk vatandaşlarından bile daha modern giyinen insanların varlığıyla dolup taşması gereken gar, son derece Arabik bir tarzda resmedilmiş ve bu sahneyi ilk izlediğimde çok sinirlendiğimi hatırlıyorum. Zaten 1974 yılı ile ilgili tek eleştirim de bu sahnenin abartılı durumu. 2010 yapımında ise, İstanbul’un orta yerinde gerçekleşen kadın taşlama sahnesi abartılı. Fakat ne kadar abartılmış olsa da, kadına yönelik şiddetle sık sık gündeme gelen Türkiye’nin kötü şöhretinin bu sahneye sebep olduğuna eminim.

1974 yapımında, Albert Finney Poirot tiplemesiyle göz doldururken, birbirinden muhteşem oyuncularla dolu kadro, filmi 2017 yapımından çok daha göz kamaştırıcı hale getiriyor: Lauren Bacall (The Big Sleep), Ingrid Bergman (Casablanca), Jacqueline Bisset (Rizzoli&Isles), Jean-Pierre Cassel (Le Charme Discret de la Bourgeoisie), Sean Connery (Goldfinger), Anthony Perkins (Psycho), Vanessa Redgrave (Blow-up), Rachel Roberts (Picnic at Hanging Rock), Micheal York (Cabaret) gibi yıldız oyunculardan oluşan fevkalade bir kadro söz konusu. Üstelik küçük bir rolle biricik aktörlerimizden Nubar Terziyan da bu filmde rol alıyor. 2017 yapımında ise, Kenneth Branagh ve Johnny Depp dışında başta Judi Dench (Miss Peregrine’s Home for Peculiar Children) olmak üzere, Michelle Pfeiffer (Scarface), Olivia Colman (Broadchurch), Willem Dafoe (Antichrist) gibi yıldız isimler var. Yine de bence, 1974 kadrosunun ihtişamıyla karşılaştırma yapmam pek mümkün değil. Örneğin, Ingrid Bergman’ın ilk filmde canlandırdığı mürebbiye karakterinden sonra Penelope Cruz oldukça sönük. 2017 yapımında, doktor rolünde siyahi bir aktörü (Lesli Odom Jr.) görmemizin sebebi ise, günümüzde uç boyutlara ulaşan ırkçılıkla ilgili hassasiyetleri tatmin etme çabası olmalı ve bence bu çok hoş bir değişiklik olmuş.  Son olarak 2010 yapımına gelirsek, David Suchet ile Toby Jones’un yanı sıra, Jessica Chastain (Molly’s Game), Susanne Lothar (Funny Games, 1997), Barbara Hershey (Insidious) ve Denis Menochet (Inglourious Basterds) gibi oyuncular kadroyu renklendiriyor.

Albert Finney

Son Doğu Ekspresi’nde Cinayet filminde beni görsellik açısından hayran bırakan bir sahne var ki, sanırım filmin en can alıcı kısmını oluşturuyor: On iki şüphelinin uzun bir masa ardına dizilerek, Poirot’nun final konuşmasını dinledikleri, Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosuna gönderme yapan sahne bu. Ne yazık ki filmde, bunun dışında başka çarpıcı bir şey bulamadığımı belirtmeliyim. Tabii, eğer önceki filmleri henüz izlemediyseniz, iyi vakit geçirebileceğiniz, kötü sıfatını hak etmeyen bir film. Yine de, gelmiş geçmiş en iyi Poirot yorumu olduğunu düşündüğüm Suchet’nin performansını mutlaka izlemelisiniz. Suchet’li 2010 yapımının bir başka ilgi çekici yanı ise, son derece karanlık bir atmosfere sahip olması. Poirot’nun ruh halindeki karanlık bile öylesine iyi verilmiş ki, 2017 yapımındaki gibi gişe filmi sosunun yarattığı tatlardan hoşlanmayıp, gerçek anlamda bir heyecan ve gerilimi yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftan. Bu gerilim, 2010’da çekilen filme göre nispeten az olsa da, 1974 yapımında da tatmin edici derecede bulunmakta. 2010 yapımındaki müzik ise, benim zevklerime göre en başarılı olanı.

Sonuç olarak, benim birinci gözdem, barındırdığı karanlık ve David Suchet’in Poirot performansı sebebiyle  2010 yapımı Doğu Ekspresi’nde Cinayet. İkinciliği, Sirkeci Garı sahnesi hariç, neredeyse mükemmel olan 1974 yapımına veriyorum. Ne yazık ki, 2017 yapımı Doğu Ekspresi’nde Cinayet, sadece eli yüzü düzgün ve eğlencelik bir film olarak kalacak zihnimde. Tavsiyem, önceki iki filmi izlemediyseniz, ilk olarak sonuncusunu izlemeniz. İyi seyirler!

Çiftlerin ve Çocukların Yeni ‘Eğlencesi: Seri Cinayetler

1964’de ‘Jack’ Londra’ya geri döndü. Her şey, boğularak öldürülmüş ve çırılçıplak soyulmuş vaziyette, fahişe oldukları anlaşılan cesetlerin bulunmasıyla başladı. Çoğu kurban boğularak ölmüştü. Bazıları ise oral sekse zorlanmaktan ötürü boğularak öldükleri anlaşılmıştı. Gazeteler yeni seri katilin adını bulmuştu bile; ‘Jack the Stripper’. Bazı kaynaklara göre cinayet serisine 1959’da başlamıştı. Altı ile sekiz arası kurbanı olduğu söylenmekteydi. Katil hiç bir zaman yakalanmadı. Ancak şüphelilerden bir tanesi intihar ettikten sonra cinayet serisi durdu.

Bu olaydan hemen sonra İngiltere diğer bir çılgınlık ile tanıştı. Manchester’da yaşayan on yedi yaşındaki David Smith, polise başvurarak bir katili tanıdığını söyleyince Pandora’nın kutusunu açmış bulundu. Smith’in görümcesi Myra Hindley’in erkek arkadaşı Ian Brady, bir adamın kafasını balta ile parçaladıktan sonra, David’den kurbanı gömmek için yardım istedi. Bu ihbarın ardından evi arayan polis, kurbanın bedenini bodrum katında buldu. Bu keşfin ardından Brady ve Hindley tutuklandı.

Evin içindeki keşif bitmemişti. Aralık 1964’de on yaşındaki Lesley Ann Downey kaybolmuştu. Polisler evin içinde kayıp çocuğun resimlerini buldular. Ayrıca bir kaset bulundu. Kayıtta küçük çocuğun yalvarışları duyuluyordu.  On iki yaşındaki kayıp bir çocuk hakkında da delillere ulaşıldı. Anlaşıldığı üzere Hindley, çevredeki çocukları bataklık bölgesinde piknik yapma bahanesiyle kandırıyordu. Kendilerini bekleyen Brady ise çocukları öldürüp orada gömüyordu. Bölgede daha çok çocuk kaybolmuştu. Bu durumda şüpheler bu çift üzerinde yoğunlaşıyordu. Ancak her ikisi de hiç bir suçlamayı kabul etmediler.

Brady tam bir postmodern nihilist (Hiççilik ya da nihilizm veya yokçuluk; 19. yüzyıl ortalarında Rusya’da, özellikle genç entelektüel kesim arasında taraftar bularak yükselen ve bu nedenle kendine büyük felsefi akımlar arasında yer edinen bir felsefî yaklaşımdır) idi. Dostoyevski, Marquis de Sade ve Nietzsche’den ciddi bir biçimde ilham almıştı. Kız arkadaşı Myra ile birlikte mükemmel cinayetin peşindeydiler. İlk kurbanları On altı yaşındaki genç bir kız öğrenci oldu. Brady daha sonradan, The Gates of Janus isimli kitabında felsefesini anlatmaya çalıştı. Onun gibi katilleri şu şekilde özetliyordu “Hayatın yollarında elinde olmayan sebeplerden tökezleyenler”, “Seri Katiller, bir ömür boyu koyun gibi yaşamaktansa, bir günlüğüne aslan gibi yaşayanlardır”. Ona göre seri katiller dünyanın normaliyken, diğer insanlar anormaldi.

Hindley, katil erkek arkadaşı ile tanışmadan önce sıradan bir kızdı. Brady için kolay bir av olmuştu. Mary’nin günlüğüne göre, ahlak göreceliydi. O da kısa sürede Brady gibi benzer duygular beslediğini keşfetti. Brady ile Hindley birbirilerini suç dünyası için yaratılmış bir çift olarak görüyorlardı. Ancak bunun bedeli çok ağır oldu. 1966’da her ikisi de ömür boyu mahkûmiyet ile cezalandırıldılar.

04 Nisan 1968’de siyahî ABD vatandaşların lideri olarak kabul edilen Dr. Martin Luther King Jr., Tennessee’de yapmış olduğu konuşma sonunda vurularak öldürüldü. Suikastçı İngiltere’ye kaçsa da, kısa sürede yakalanarak ABD’ye iade edildi. Bu olaydan sonra İngiltere’de dört yaşındaki Martin Brown ve üç yaşındaki Brian Howes ölü bulundu. Brian, keskin bir nesne ile tanınmayacak hale getirilirken, karın bölgesine büyük bir M harfi çizilmişti. Çevre sakinleri korku içindeydi. Katil tarafından yazıldığı düşünülen notlar ortaya çıkmaya başladı. Notlar “Fanny and Faggot” diye imzalıydılar. Notlarının bir tanesinde, “Cinayet işliyorum. Belki de geri döneceğim” diye yazıyordu. Herkes korku içindeyken, daha sonra olacakları kimse tahmin edemezdi.

Cinayetten kısa bir süre sonra, bir kız çocuğu, Martin’in ailesinin evine geldi. Kapı çalındı. Küçük şirin kız, Martin’i görmek istediğini söyledi. Kapıyı açan annesi, Martin’in vefat ettiğini söyleyince kız gülümsedi ve “Ah, öldüğünü biliyorum. Martin’i tabutunda görmek istiyorum.” dedi.

Mary Flora Bell

İkinci cinayetin ardından, aynı kız, Brian’in evinin önünde yine belirdi. Polis şefi James Dobson fark etti. Brian’in tabut içindeki küçük bedeni evinden dışarı çıkartılırken, evin önünde bekleyen küçük kız ellerini ovuşturarak gülmeye başladı. Bunu gözlemleyen polis şefi Dobson, katilin bu küçük kız olabileceğini göz önünde bulundurmaya karar verdi. Kızı araştırmaya başladı. On bir yaşındaydı. Bir yandan şüphelerinin imkânsız olduğunu düşünüyordu. Diğer bir yandan ise kızı araştırmak zorunda olduğunu hissediyordu. Kızın ismini öğrendi, Mary Flora Bell.

Polis şefi kızı sorgulamaya karar verdi ve Mary ve arkadaşı Norma Bell’i (akrabalık yok) tutuklamaya karar verdi. Sorgulama başlaması ile birlikte, her ikisi de birbirilerini suçlamaya başladılar. Mary detaylı bir şekilde her şeyi anlattı. Mahkemeye çıkartılan bu iki kız, dünya basınının ilgi odağı oldu. Nasıl oluyordu da küçük bir kız cinayet işleyebiliyordu? Mary henüz on yaşındayken ilk cinayetini işlemişti. İki kızı analiz eden uzmanın açıklamaları dikkate değerdi. “Norma, sıradan bir zekâya sahip pasif bir karakterdi. Mary farklı, anormal bir çocuk; saldırgan, sinsi, zalim, pişmanlıktan yoksun, baskın bir karakter, yaşıtlarının ötesinde üstün bir zekâya ve inanılması güç bir kurnazlığa sahip.”

Norma beraat etti. Ancak Mary cinayetten ötürü suçlu bulundu. O kadar tehlikeli bir izlenim yaratmıştı ki, sadece erkek çocuklardan oluşan bir çocuk hapishanesine sevk edildi. Bell, 1980’de serbest kaldı ve 2003’de ömür boyu kimliğinin gizlenmesine karar verildi.

Yeni bir adli bilim tekniği denenmeye başlandı. Nötron aktivasyon analizi denilen bu uygulama sayesinde, en küçük parçacıklar üzerinde analizler gerçekleştirmek mümkündü. Saç örnekleri, iplik gibi bulgular artık çok daha önem kazanmış durumdaydı. Tıpkı Beineman cinayetinde olduğu gibi. Eğer bu teknik uygulanmasaydı, bu cinayeti çözmek mümkün olmayacaktı. Collin’s ömür boyu hapis cezası alarak cezaevine gönderildi.

Tutuklanmasının ardından yeni bir cinayet, herkesi dehşete düşürdü. 09 Ağustos 1969 Cumartesi gecesi, ünlü yönetmen Roman Polanski’nin evinde tam anlamıyla bir katliam gerçekleşti. Aralarında Roman Polanski’nin sekiz aylık hamile eşi Sharon Tate’in de bulunduğu beş kişi hunharca öldürüldü. İlk kurban Steve Parent yanlış zamanda yanlış yerde bulunuyordu. Bir tanıdığını ziyaret ettikten sonra ayrılmak üzereydi. Diğer kurbanlar ile hiç bir alakası yoktu. Polanski malikânesinin içinde kan gölü içinde yatan iki beden vardı. Sharon Tate, on altı kez bıçaklanmıştı. Diğer ceset ise saç tasarımcısı Ja Sebring’e aitti. Jay’in bedeninde bir kurşun yarası ve yedi bıçak yarası vardı. Giriş kapısına kan ile “Pig” (Domuz) kelimesi yazılmıştı. Evin dışında, Voytek Frykowski almış olduğu sayısız yaralarından kanayarak yatıyordu. Bedenine beş mermi saplanmıştı. Tam elli bir kez bıçaklanmıştı. On üçkez de kafasına sert bir cisim ile vurulmuştu. Hemen yakınında ise yirmi sekiz bıçak darbesiyle Abigail Folger yatıyordu.

Yetkililer, 31 Temmuz’da işlenmiş başka bir cinayet ile bir bağlantı olduğunu ilk başta fark etmemişti. Müzisyen kurbanın bulunduğu evin duvarlarına da,“Pig” kelimesi yer alan notlar yazılmıştı. Bir gece sonra ise başka bir cinayet daha işlendi. Leno ve Rosemary LaBianca evlerinde bıçaklanarak öldürülmüşlerdi. Leno’nun göğüs bölgesine bıçak ile “War” (savaş) kelimesi yazılmıştı. Kurbanlarının kanı ile duvarlara “Death to Pigs” (Domuzlara ölüm), “Rise” (Dirilme) ve “Helter Skelter” (Beatles şarkısı) yazılmıştı.

Ekim ayı içinde ise şans polisten yanaydı. Çeşitli suçlardan ötürü tutuklu bulunan Susan Atkins isimli mahkûm koğuş arkadaşına, işlenen cinayetler ile bağlantısı olduğunu söyledi. Polisler Spahn çiftliğine yöneldiler. Şehrin dışında bulunan bu çiftliğin sakinleri bir hippi topluğuydu. Liderleri ise Charles Manson isimli adamdı.

Şüphe üzerine beş kişi tutuklandı, Charles Manson, Susan Atkins, Leslie Van Houten, Patricia Krenwinkel ve Tex Watson. Parçalar birleşince, işlenen cinayetlerin baş sorumlusunun Manson olduğu anlaşıldı. Manson çevresinde toplanan hippi gençliği, liderlerine kayıtsız şartsız itaat ediyorlardı. Manson ailesi bir tür tarikattı. Manson kendisini Mesih ilan etmişti. Tarikatın felsefesi ise “Helter Skelter” şarkısına dayanmaktaydı. Beatles grubunun “White Albüm” isimli albümünde yer alan bu şarkıyı, Manson kendisine göre yorumlamıştı. Manson’a göre şarkının mesajı, siyah ırkın beyaz ırk üzerinde bir üstünlük kuracağıydı. Ancak şarkı sözlerini yalın bir şekilde dinlediğiniz zaman bu mesajı almak mümkün değil.

Savcı Vince Bugliosi, duruşmanın ilk gününden itibaren baş sorumlunun Charles Manson olduğuna inanıyordu. Manson ailesini savunan ilk avukat, gizemli bir şekilde ortadan kaybolduktan kısa bir süre sonra, Charles Manson, Susan Atkins ve Patricia Krenwinkel birinci derecede yedi cinayetten ötürü suçlu bulundular. Leslie van Houten iki cinayetten ötürü suçlu bulundu. Ayrı görülen bir davada ise Tex Watson kendi payına düşenden ötürü suçlu bulundu.

Kararın açıklandığı gün Manson, her zamanki gibi herkesi şaşırttı. O ana kadar uzun saçları ile bilinen Manson, saçlarını sıfıra kazıtmıştı ve sakalını bir tür çatala benzetmişti. Salonda bir anda ayağa fırladı ve “Ben şeytanım ve şeytan daima keldir”diye bağırdı. Dava birçok uzmanın, sentetik uyuşturucu LSD’nin etkilerini tartışmaya teşvik etti. Ancak bu kararı hiç bir şekilde etkilemedi. Tüm sanıklar idam cezası alsalar da, hiç biri infaz edilmedi. Toplamda otuz yedi cinayetten ötürü şüpheli konumundaydılar. Manson ailesinin birçok üyesi ise yer yarılmışçasına ortalıktan kaybolmuştu.

60’lardan 70’lere geçiş son derece sancılı geçti. Seri katiller çığ gibi türerken, FBI’ın bazı detektifleri kendilerini ön plana çıkaracak hamleler yapacaklardı.

Sherlock Holmes Oyunu Hikayeleri: Sherlock Holmes – Şeytanın Kızı

Arthur Conan Doyle’un ölümsüz karakteri Sherlock Holmes, okuyucularla ilk kez buluştuğu Kızıl Dosya hikayesinden günümüze dek farklı yazarların ve senaristlerin kaleminden birbirinden ilginç şekillerde karşımıza çıktı. Sadece Holmes ve Watson karakterlerini içeren kitaplar, filmler veya televizyon dizileri söz konusu değil. Gelecekte geçen, 1999 yapımı bir çizgi film serisi bile var! Sherlock Holmes karakterinin yer aldığı ya da ilham kaynağı da olduğu pek çok esere elbette, video oyunları da dahil.

Sherlock Holmes kitaplarını hangi sırayla okumalı, liste için tıklayın.

1987 yılında Datasoft tarafından geliştirilen “221 B Baker St.” ilk Sherlock Holmes video oyunu olma özelliği taşıyor. 1987’den bu yana otuzdan fazla Sherlock Holmes oyunu, farklı geliştiriciler tarafından piyasaya sürülmüş ve bu sayıya hayranlar tarafından geliştirilen ücretsiz oyunlar dahil bile değil! Ancak bugün, biz ilk değil, son Sherlock Holmes oyunundan bahsedeceğiz; Sherlock Holmes: The Devil’s Daughter. Türkçe adıyla, Şeytanın Kızı. Oyunun resmi Türkçe çevirisi bulunmasına rağmen, ismi çevirilmeden bırakılmış.

dedektif hikayeleri için tıkla2

Şeytanın Kızı, Frogwares firmasının geliştirdiği “Adventures of Sherlock Holmes” isimli on bir oyunluk serinin bir parçası. Seri boyunca, Sherlock Holmes sadece Arthur Conan Doyle’un orijinal hikayelerinden esinlenen davaları değil, aynı zamanda Arsen Lüpen, Karındeşen Jack ve hatta Cthulhu tarikatı gibi hayal ürünü veya tarihsel pek çok ünlü olayı da aydınlatıyor. Karşınıza uzun bir seri çıkması gözünüzü korkutmasın. Tıpkı istediğiniz hikayeden başlayabileceğiniz gibi Sherlock Holmes okumaya, oyunların her biri de kendilerine ait bir olay örgüsüne, başlangıç ve sona sahip. (Her sezon popülerliklerini kaybetmemek için hikayenin ucunu açık bırakan, – Ne olur bizi izlemeye devam edin!- diye yalvaran dizilerin aksine.) İstediğiniz oyunu seçip, oynamaya başlayabilirsiniz.

Oyunda çözüme ulaştırdığımız toplam olarak beş dava mevcut. Serinin ve buna bağlı olarak Şeytanın Kızı’nın, Arthur Conan Doyle’un eserlerine sadık kaldığı pek çok özelliğinden bir tanesi, olayların 1890’lı yıllarda geçiyor olması. Şeytanın Kızı, Londra’nın karanlık arka sokakları, at arabaları, tren yolları, salgın hastalıkları, sarhoş denizcileri, maden işçileri, gazete satıcısı çocukları, çulsuz dilencileri, komik şapkalı lordları ve leydileri ile bizi zamanda geriye götürüyor. Ana karakterler dahil olmak üzere kıyafet seçimlerinden, seslendirenlerin farklı aksanlarına, kırık gaz lambalarından, sokak aralarında asılı çamaşırlar ve dükkan vitrinlerine kadar çevresel ayrıntılar ile ses efektleri, doğal ortamında bir Sherlock Holmes deneyimi yaşamamızı sağlıyor.

Oyunun, 1890’lı yıllarda geçmesinin tek olumlu yani elbette sadece bu değil. DNA testlerinin, internetin, güvenlik kameralarının ve teknolojinin sağladığı diğer pek çok avantaj olmaksınız, davaların çözümü eski usul dedektiflik yöntemlerine kalıyor. Oyuncu olarak, kimi zaman eline büyütecini almasını sağlıyoruz Holmes’un, faremizle tıklayarak köşe bucak araştırıyoruz suç mahallini, adım adım ayak izlerini takip ediyor, topraktan kalıp çıkarıyor ve muhtemel şüphelilerin ayakkabılarını ölçüyoruz. Kimi zaman kimya laboratuvarının başına oturtuyoruz Holmes’u, cesedin tırnaklarının altından topladığı örnekleri karşılaştırıyoruz. Kimi zaman şahsi kütüphanesine başvurmamız gerekiyor, sokak çocukları çetesine bir şüpheliyi takip etmeleri için rüşvet vermemiz, otopsi yapmamız. Kimi zaman ilk bakışımızda inceleyip, karakter profili çıkardığımız bir tanığın verdiği ifadelerdeki ip uçları, büyük resmi tamamlayan parçalara dönüşüyor.

Hatta kılık bile değiştiriyoruz! Pek çok Sherlock Holmes adaptasyonunda görmezden gelinen bu detayı Şeytanın Kızı oyununda bulmak beni şaşırttığı kadar bir o kadar da mutlu etti. Kel, fırça bıyıklı, fötr şapkalı, işçi, doktor, teknisyen, zengin… Çoğu zaman Holmes’un bulunması gereken mekanlarda veya konuşması gereken kişilerce kabul göreceği şekilde giyinmemiz gerekiyor. Geri kalan zamanlarda bile, onu istediğiniz gibi giydirebiliyoruz!

Ancak yukarıda saydığım bütün bu özelliklere ve daha fazlasına rağmen, Sherlock Holmes’un en önemli silahı, beyni ve çıkarım yapma sanatı. İşte bu noktada, oyun bir kez daha beğenimi kazandı.

Yukarıda gördüğünüz, Sherlock Holmes’un zihni. Oyunda bir yandan oradan oraya koşturup, delil toplayıp, ifadeler alırken bir yandan da elde ettiğimiz bu bilgileri birbirleri ile karşılaştırarak dava hakkında çeşitli çıkarımlara ulaşılıyoruz. Bir davanın gerçek olan tek bir sonucu olmasına rağmen, elde ettiğimiz delilleri nasıl yorumladığımıza bağlı olarak farklı sonlara ulaşabiliyoruz. Hatta doğru kişiyi yanlış sebeplerden tutuklamamız veya masum bir karakteri mahkum etmemiz dahi mümkün! Bir karar vermeden önce bütün verileri tekrardan gözden geçirip, doğru kararı verdiğimizden emin olmamız gerekiyor. Zira oyun bize, suçluların başına neler geleceğini söylemekten kaçınmıyor.

İpe gönderilecekler.

İdam edilecekler.

Peki değer miydi?

Sherlock Holmes hikayelerinin ve uyarlamalarının pek çoğu, davanın çözümlenmesinin ardından suçluya ne olacağına önem göstermez. Suçlu, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir hırsız ya da soğuk kanlı bir katildir ve polislerin kendisini teslim aldıktan sonra ona ne olacağı bizim umurumuzda olmak zorunda da değildir.

Şeytanın Kızı, bu noktada bizi ters köşeye yatırıyor. Sadece, o dönemin yasalarına göre suçlunun idam edileceğini bilmemize sebep olarak değil, aynı zamanda suçun arkasındaki nedenleri de dava boyunca fark etmemizi sağlayarak. Vereceğim örnekler, oyunu oynamamış olanların hevesini kırmamak için Şeytanın Kızı’ndaki dosyalara ait değil, ancak neden bahsettiğimi açıklamama yardım edeceğini düşündüğüm durumlar.

Yıllar boyunca kocasından aile içi şiddet gören bir kadının kardeşi, en sonunda dayanamayıp ablasına işkence eden adamı öldürdüğünde gerçekten de asılmayı hak ediyor mudur? Peki ya bu kadın, kardeşini korumak için delilleri sakladığında, suça yardım ve yataklık etmekten ömür boyu hapsi? Bir kaç saat önce çözdüğümüz davada bahsi geçen çocuk katili Lord’un bağlantılarını kullanarak kaçtığını biliyoruz, nezarethanede bir saat bile geçirmeden birinin ona yurt dışına çıkarmak üzere için yardım ettiğini. Peki bu çocuğun babası bizden önce bahsi geçen Lord’un izini sürüp, onu öldürdüğünde, gerçekten de o adamın idam edileceğini bile bile polislere haber verecek miyiz?

İdam cezasının çok sert bir şekilde uygulandığı, soyluların hala istedikleri gibi at koşturdukları, kadın ve işçi hakları denen kavramların var olmadığı bir zamanda bizi ahlaki seçimler yapmaya zorluyor Şeytanın Kızı. Sadece Holmes’un dava çözme arzusunu tatmin edip, istediğimiz suçlunun kaçmasına göz yumabiliriz. Veya işin hukuki kısmı beni ilgilendirmez, yargıçlar düşünsün diyerek tümünü Lestrade’a teslim edebiliriz. Maalesef, dramatik bir etki yaratmasına rağmen, verdiğimiz kararlar son kısımlarına kadar oyunun hikaye akışını neredeyse hiç etkilemiyor.

Watson yol ver! Watson?

Yazımın başından beri Watson’ın adının geçmediğini fark etmiş olmalısınız. Bunun sebebi, oyunda da neredeyse emaresinin geçmemesi. Arthur Conan Doyle’un hikaye anlatıcı olarak seçtiği, Sherlock Holmes’un sadece dairesini değil, maceralarını, arkadaşlığını paylaşmakla kalmayıp dahi dedektifin pek çok kez tıp alanındaki bilgisini ve yeteneklerini övdüğü Doktor John Watson, maalesef peşimizden dolanan ve zaman zaman bir alana sıkışmamızı sağlayan bir yapay zeka olmaktan öteye geçirilememiş. Pekala haksızlık etmek istemem, bazı aksiyon sahnelerinde tabancasını ateşliyor veya yumruk atıyor. Bir keresinde ceset ile ilgili tıbbi bilgiler de verdi, Holmes’un cesedin yanına eğildiği dakika içerisinde oyuncunun tekrardan keşfetmesi gereken bilgiler. Arada bir, dava ile ilgili hiçbir katkısı olmayan yorumlar yaptığı da oluyor. Ancak bu saydıklarım dışında Watson’un hikayeye bir katkısı, oyunda bir etkisi olduğu iddia edilemez. Bu noktada, Şeytanın Kızı hayal kırıklığına yol açıyor.

Watson’ın işe yaramaz olmasının açtığı boşluğu dolduramasalar da, Scotland Yard müfettişi Lestrade, ev sahibi Madam Hudson ve sokak çocukları istihbarat ağının lideri Wiggins gibi Arthur Conan Doyle’un hikayelerinden aşina olduğumuz pek çok karakter Şeytanın Kızı boyunca karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman bu karakterlerin rolü, bir kaç kısa replikten öteye geçmiyor ancak tanıdık simalar ile karşılaşmak iç açıcı. Hatta, Sherlock Holmes’un uzun zaman önce hayvan koruma gruplarına teslim edilmesi gereken köpeği Toby de oyunda mevcut. Toby olarak oynadığımız, belirli bir kokunun kaynağını veya saklandığı yeri keskin köpek algılarımızla takip etmemizin gerektiği kısa ancak eğlenceli kısımlar bile var.

Elbette karakter çeşitliliği sadece bunlarla sınırlı değil. Büyük bir kısmı her davaya özel olan ancak bazıları ile oyun boyunca birden fazla defa karşılaştığımız pek çok yeni karakter de mevcut. Bunlar arasında en dikkat çeken, oyunun da ismine sebep olan küçük bir kız çocuğu. Bu masum mu masum, oyun boyunca kesinlikle hiç sinir bozucu, çocuksu hareketlerde bulunmayan, hayatımın neşesi haline gelen (Ha ha…) kızcağızın hikayesini öğrenmek içinse, oyunu bizzat oynamalısınız.

Bir Polisiye Olarak Şeytanın Kızı mı? Bir Sherlock Holmes oyunu olarak Şeytanın Kızı mı?

Sherlock Holmes adaptasyonlarına maruz kaldığımda, istemsizce sorduğum bir soru vardır. Oldukça zor bir soru. “Eğer Sherlock Holmes yerine bir başka dedektif karakter olsaydı bu hikayede, ne fark ederdi?” Aynı soruyu Şeytanın Kızı için kendime sorduğumda, verebildiğim cevap; Eh…

Evet oyun, Sherlock Holmes’u oluşturan temel elementlerin pek çoğunu kendisinde toplamayı başarıyor. Gerek yukarıda bahsettiğim üzere geçtiği dönem, kullandığı yöntemlerin Doyle versiyonuna olan benzerliği gibi sebeplerden ötürü, gerekse oyunda sona yaklaştıkça derinleşen ana hikayenin detayları oyuncunun kendini Holmes yerine koymasını sağlıyor ve bu bile başlı başına büyük bir başarı. Oyunun yüzde doksanını oluşturan ilk dört davada – sadece beşinci ve son dava dışında – işlenme yöntemleri veya sebepleri ilgi çekici, ortalama bir dedektifin zorlanabileceği kadar karmaşık, ünlü Sherlock Holmes’un bizzat teşrif etmesini gerektirecek durumların varlığı su götürmez. Buna rağmen, Sherlock Holmes karakterine bir katkıda bulunamıyor veya karakterden bir fayda sağlayamıyorlar. Bulundukları dönemden bir başka zamana veya mekana taşındığında, orijinal bir karakter yaratılıp, orijinal bir isimle çıkarılabilecek polisiye bir oyunun bir parçası olabilirler pekala.

Sherlock oyunu hikayesi

Eğer, bu düşüncelerime Sherlock Holmes ismi ile yazılmış bir kitap için sahip olsaydım, bunu en basit tabirle tembel yazarlık diye değerlendirirdim. Ancak konu video oyunları olduğu için daha sıcak bakıyorum. Polisiye teması, oyun piyasasında gözde değil. Çok sayıda küçük bütçeli tıklamalı macera oyunu olsa da, Şeytanın Kızı gibi daha geniş bir kitleye hitap edebilen oyun sayısı az. (L.A. Noire aklıma gelen ilk isimlerden biri.) Polisiye, gizem temalı oyunların pek çoğunda ekstra bir yardımcı olarak kullanılıyor. Bu durumda daha çok oyuncuya ulaşabilmek ve doğal olarak daha çok satış yapmak için, Sherlock Holmes gibi markalaşmış bir ismi kullanmanın pek çok yararı var.

Vardığım kişisel sonuç, eğer Şeytanın Kızı’nı oynamayı düşünüyorsanız oyuna bir Sherlock Holmes oyunu olarak değil, polisiye bir oyun gözüyle baktığınız takdirde daha çok zevk alacağınız yönünde. Eksi yanları olsa da, zaman ayırıp oynamaya değecek bir oyun. Ve zamanınızı ayırıp, sonuna kadar okuduğunuz için, sizlere de teşekkür ederim.

Yazar Notu: Eğer Sherlock oyunu serisine öncesinden başlamak isterseniz, kişisel tavsiyem, 2012 yapımı The Testament of the Sherlock Holmes oyunundan başlamanız, ikinci olarak Sherlock Holmes: Crimes and Punishment’ın ardından Devil’s Daughter oynamanızdır. Daha eski oyunları doğal olarak oldukça eski grafiklere sahip ve alışkın olmayan gözler için oldukça yorucu olabiliyor. Seriyi beğendiğiniz takdirde isterseniz diğer oyunlara geri dönebilirsiniz.

Bilim Kurgu Hikayesi: Kule | 1

1

Gözümü açtım.

Biri deklanşöre basmış da enstantane kapanıp açılacakken bir an için karanlıkta kalan dünya ansızın ortaya serilmişçesine bir histi yaşadığım.

Sadece o an, başka bir yere dikmiştim gözlerimi. Daha önce nerede kapadıysam, hâlâ içimde duyumsadığım özgürlük duygusu yanıma uzanmış benimle birlikte bakıyordu tavana ve çok geçmeden de çekti gitti.

Bir süre duvarın tırtıklarını inceledim. Çırılçıplak ampul sallanıyor gibi görünse de gözlerimi kırpıştırdığımda duruyordu hemen.Nefesimle etrafımda ne varsa şişip yine geriye, daha önce neredeyse oraya iniyordu. Sabahın soğuğunu algılayabiliyordum ama üşümemiştim. Üstümdeki battaniyeyi atıp ayağa kalkmaya çalıştım. Beceriksizce arkaya düştüm sonra. Tutulmuş, belki de kireçlenmiş boynumu kütürdeterek güçlükle yana çevirdim. Parça parça doluştu tüm detaylar beynimin içine. İnleyerek bir kez daha denedim ayağa dikilmeyi. Duvarlar üstüme gelince yine geriye yıkıldım.Midemin bulantısından kurtulmak niyetiyle hastane odasının beyazlığından gözlerimi kaçırdım bir kez daha.

Hastane mi?

Kusma duygusuyla başetmeye çalışırken pencerenin ardındaki lacivert-gri gökyüzüne diktim gözlerimi.Hatırlama isteği öylesine yoğundu ki başa çıkamayıp bir küfür savurdum ama dışarı dökülmedi boğazımın kuruluğundan. Doğrulmayı başaramayacağımı anlayınca yana döndüm. Her kasıma ayrı ayrı yansıdı çabam. Kesif bir ağrı… Sağ bacağımı aşağı salladım, kalçamı yatakta hafif kaydırdım ve bir anda yerin soğuğuna kondu ayaklarım.Yeni doğmuş bir tay gibi titreyerek bir süre durdum orada. Odanın bomboş olduğunu görmeme yetecek kadar bir zaman.Kapı açıktı. Seslenmek istedim birilerine. Aklıma hiçbir isim gelmemesi engelledi bunu. Başımı sallayıp neler olabileceğini düşünmeye çalıştım. Sonra birden uyandı bir şeyler. “Hemşire!” Sesimi tanıyamamamın verdiği rahatsızlıkla koridora bakmaya devam ettim ama hiçbir şey değişmedi.Kolumdaki bandajı söküpiçinde sıvıdan eser kalmayan serumun iğnesini yavaşça çektim dışarı. Vidanın metalindeki pas parmağımın üstüne kahverengi bir iz konduruyordu.Kaç dakika sürdüğü belli olmayan bu çaba hastane giysime koyu yaş lekelerle yürüdü ve bayılmaktan son anda kafamı sallayarak kurtuldum.Kolumun beyazlığına konan kan damlasına takıldı gözüm sonra. O kadar netti ki üstünden pencereyi ya da duvarları görebiliyordum. Niye burada olduğumu düşünmeye çalıştım ama beceremedim. Bitpazarından alınma döküntü bir eşya gibi her seferinde dağılıp gidiyordu kafam. Yandaki duvara tutunarak bir-iki adım attım. Konsolun üstündeki kâğıt dikkatimi çekince durdum.Beklentiyle uzandım. Boş olduğunu farkedince elimi yine bedenimin yanındaki yerineçektim.Duvarda asılı çizelgeyi gördüm sonra. Hemşire tarafından üzerine tarih atılmış ve bir şeyler karalanmıştı. Anlamaya çalıştıkça daha büyük bir boşluğa düşüyordum. Kendimi oradan zorlukla uzaklaştırıp her adımımı büyük bir dikkatle atarak banyoya kadar yürüdüm ve tam orada yine bayılacak gibi oldum. Parmaklarımı pervaza geçirip bir süre bekledim. Gözümün kararması geçip beni yine o iğrenç bulantıyla başbaşa bıraktı. Aç mıydım? Düşündüm yine. Eğilip elimikarnımın üstüne koyduğumdakendimi daha iyi hissettim. Kim olduğumu biliyordum. Bir hastane odasında uyandığından başka bir bilgiye sahip olmayan, hafızasını yitirmiş biri değildim.İsmimi defalarca tekrarlamış ve üstümde bıraktığı etkiden oldukça memnun kalmıştım. Kollarımı ellerken aldığım hazza biraz şaşırdım. “Kimbilir ne zamandır…”diye mırıldandım ve birden aklımda bir yerlerde bir şeyler ışıldadı.Bir his. Fakat bir kez daha adlandıramadım onu. Işığı açıp içeri girdim.Aydınlığa yenik düşmeyi reddetti belli bir süre, banyoya sinmiş karanlık. Nem kokusu burnuma dolduğu an sızlanmaya başlayıp dışarı çıkmam için yalvaran güdüye direnerek orada kaldım. Yosun tutmuş aynaya bakıyordum şimdi.Üstünde bir solucanın kıvrıla kıvrıla dolaştığını görebiliyordum. Duşakabinin perdesi lime lime olmuş, parçaları yere sarkmıştı. Borular tamamen paslıydı. Takır tukur bir gürültü dolaşıyordu içlerinde.Karşımdaki görüntü, yattığım odanın temizliği ve yeniliğiyle öylesine bir tezat oluşturuyordu ki gözlerimi kırpıştırıp bir daha baktım her şeye. Yosunları söküp attım ve aynaya yaklaştırdım yüzümü.Görünüşüm hiçbir sürpriz sunmadı bana. Aynıydım.En son aynaya ne zaman baktıysam aynen öyle. Hafif sakallı, saçlarım kıvrımını alacak kadar uzun. Gözlerim sanki hiç uyumamışçasına parlak parlak bakıyordu. Sağlıklı bir halim vardı. Ve titremiyordum artık. Sadece zeminle bedenim arasındaki yabancılıktı devam eden. Bastığım yeri yeterince algılayamıyormuşum gibi. Rüyada olup olmadığımın kararını bir türlü veremiyordum.

Banyodan çıkıp komodinin oraya döndüm. En üstteki plastik bardağıdiğerlerinden ayırıp su makinesinin orta bölümüne uzattım. Bir anda çamurumsu bir şeyle doldu içi. Tiksinerek attım elimden, duvara kahverengi bir fırça darbesi indirerek. Ağzıma gelen yüreğimi yatıştırmak için bir süre bekledikten sonra uzanıp çizelgeye baktım. Daha önce yaptığım gibi en az bir dakika dönüp dönüp inceledim tarihi.25 Mart 2010. Benim için hiçbir şey ifade etmediğini iyice idrak ettikten sonra garip bir korku yürüdü üstüme. Koridora doğru döndüm ve sanki yaklaşıverdi birden dışarıdaki duvarın açık pembe boyalı çıplak yüzü. Neden tedirgin olduğumu biliyordum artık. Yürüdüm yavaşça. Bir kez daha birilerineseslenmek geldi içimden. Durdum. Kuruyan dudaklarımı yalayıp ıslattım. Sonra vazgeçtim bağırmaktan. İçimi yiyip bitiren merak, her yere sinmiş o dehşet verici sessizliğin sonucuydu. Özel bir hastane olduğu belliydi kaldığım yerin ama yine degürültüden bu denli arındırılmış olabileceğine ihtimal vermiyordum. Çıplak ayaklarımın yerde çıkardığı çıtırtıları dinleyerek ilerledim. Kafamı uzattım. Ve gerçekten kimsenin olmadığını gördüm orada. Koridorun sonundaki hemşire istasyonunun da boş olduğunu anladığımda artık tam ortasında duruyordum yolun. Sırtımın tamamen açık olmasından hiçbir utanç duymadan, sadece kafamdaki şüpheye odaklanmış halde bir-iki adım atıp yapıştığım ilk tokmağı çeviriverdim. Gıcırdayarak açılan kapının ardında bembeyaz duvarlardan, açık penceredenuçuşan bir perdeden başka bir şey göremedim. Yeniden koridora dönüp tek bir kez bağırdım. “Heeey!” Duvarlara vura vura büyüyüp gitti sesimasansöre doğru. Cevabı beklemeden bir sonraki odaya daldım. Orada da kimse yoktu. Sadece bir somya. Üstünde ne yatak ne de çarşaflar. Böylecebeş dakika boyunca kapıları açıp kapadım, bazen şiddetle çarptım. Ellerim bomboş geriye dönerken büyük bir hayal kırıklığı duyumsuyordum. Kapımın önünden geçip bir-iki adım attıktan sonra durdum. Donmaya yüz tutmuş ayaklarımı ovuştururken 4003 numaralı, benimkinden bir önceki odanın kapısına bakıyordum şimdi. Bir tek o kalmıştı göz atmadığım. Garip bir his çullandı o an üstüme. Sanki orada birini bulacakmışım gibisinden bir düşünce. Boğazım kuruyuvermişti ve aslında tam tersinin yaşanması gerekirkensaçma bir tedirginliğe kapılmıştım. Kapının tokmağını çevirdiğimde korku da geldi yanıma. Başımı salladım bu duygudan uzaklaşmak için. Sonra ittim kapıyı. Bir anda!Hızla duvara çarparken bir adım geriledim. Tüylerim diken diken olmuştu ve bana oradan çabucak uzaklaşıp bir yetkili bulmamı söyleyen iç sesimle baş etmeye çalışıyordum. Beyaz terlikler, bir bavul ve solmuş çiçeklerle kaplıkenarlıklardıilk gözüme çarpanlar. En az bir dakika soluğumu tutarak bekledikten sonra girdim içeri. Başımı hafifçe uzatmış ilerlerken ve yatağı bir türlü göremezken kalbimin tok vuruşları da yanımdaydı. Yavaşça açıldı sonra her şey. Dağınık battaniyenin altındaki bembeyaz çarşaflar, içinde kimsenin yatmadığını açıkça gösterdiğinde bile bir rahatlama hissetmedim. Ziyaretçi koltuğuna bırakılmış bir kitap dikkatimi çekince üstüme sinen o pis duyguyu da yanımda sürükleyerek o tarafa yöneldim. Elime aldım ve ayracı bulup araladım kitabı. Altmış altıncı sayfada kalmıştı okuyan.

… Kırmızı noktaya dokundum. Yıllar boyu, bir daha bir daha, kimbilir kaç kez hep bunun düşünü görmüştüm… Tıpkı onu öyle, bedeni çoktan soğumaya başlamışken bulduğum o konumda, dolaşmış çarşaflar arasında. Belimden ikiye katlanmış, tüylerim ürpererek uyanırdım hep. Onun başından geçenleri uykularımda yeniden yaşamaya çalışırdım sanki. Sanki zamanı geriye döndürüp ondan bağışlamasını dilemeyi, hiç olmazsa ilacın etkilerini duymaya başladığı, dehşete boğulduğu o son dakikalarında ona eşlik etmeyi umardım. Küçücük sıyrıktan ödü kopan, acıya da kan görmeye de dayanamayan o…

Çevirdim ve kapağındaki isme göz gezdirdim. Stanislaw Lem. Solaris.Bu kitabı okuduğumu hatırlasam da hiçbir şey ifade etmemişti bana o paragraf.

Odayı incelemeye giriştim sonra. Fakat başka bir şey bulamadım. Dolabın içinde giysiler olacağından o kadar emindim ki oysa. Bavulda da. Burada yatan kişi toplanıp çıktıysa bavulunu ve kitabını niye geride bıraksın ki, diye düşünüp mantıklı bir neden bulmaya çalıştım bir süre. Çizelgesi de yerinde yoktu. Yırtılmış ve kimbilir nereye atılmıştı.Kitabı alıp duvara çarptım. Oradan sıçrayıp yere konduğunda sayfaları bir kez daha açıldı ve öylece kaldı düştüğü zeminde. Yine altmış altıncı sayfa çıkmıştı ortaya. Hafif aralık duran balkon kapısına yürüyüp dışarı çıktım. Bir metreye yarım metre, küçücük bir yerdi. Tırabzana tutunup hastaneyi çevreleyen diğer kanattaki pencereleri taradım birkaç kez. Bir güvercin uçup yandaki balkona kondu. Gurultusu dünyaya çökmüş o büyük sessizlikte büyük bir gürültü gibi geldi bana.“Kimse yok mu?” diye bağırdım. “Heeey!”Sesimin yankısı uzaklaşıp gitti ardında küçücük zonklamalar bırakarak.O an, belki de beynimde yarattığım bir çıtırtıyla içimde büyük bir volkan gibi patlayıverdi korku.Dönerken biriyle karşılaşmaya o kadar hazırdım ki! Ellerim önde, gardımı almış, bağırma dürtüsüne karşı koyarak bir kez daha ıssızlığın o yorucu hissiyle baktım uçuşan perdeye.Şaşkınlık yerini yavaş yavaş kızgınlığa bırakıyordu. Her seferinde aşılması çok güç bir duvara toslamak sinirlerimi yormaya başlamıştı. İçeri girip son bir kez baktım yatağa ve hızla dışarı çıktım. Kendi odama gidip dolabı açtım. Terlik oradaydı. Örümcek ağlarının tam ortasında asılı duruyordu. Elimi iki kez uzattıysam da bomboş çektim geriye. Cesaret edemiyordum bir türlü ağlarla buluşmaya.Hızla dışarı çıktım sonra. Bedenimi olması gerektiği gibi hissedebiliyordum artık. Asansörü çağırdım ama ışığının yanmadığını görünce merdivenlere atıldım.İndiğim ilk katta odalara baktım yine ama diğer katlarda buna gerek duymadım. Giriş katına indim ve resepsiyona ulaşıncaya dek hiç durmadım. Kimse yoktu. Delirmemek için hız kesmemem gerektiğini hissediyordum. Cam kapı, önüne varır varmaz iki yana açıldı. Rüzgâr yüzüme vurup içerinin köhne havasını ilerilere savurdu. Dışarı attım kendimi. Hastanenin giriş basamaklarının önünde park halindeki arabalardan başka hiçbir şey olmadığını gördüm böylece. Aşağı inip ilerledim gözlerim yuvalarında dört dönerek. Büfeler, eczaneler, restoranlar… Her yer kapalıydı. Sağdaki sokağa sapıp aşağı doğru koştum ve Pazar günleri bile tıklım tıklım insan kaynayano koca caddede tek başıma, mavi hastane elbisem ansızın çıkan rüzgârla dalgalanırken, koca bir alık gibi durdum. Çevremde dönüp duran balkonlar, dükkânlar, arabalar ve kaldırımlar binlerce soruyla üstüme saldırırken ben sadece ağlama duygusuna karşı koymaya çalışıyordum.

İnsanlar!

Yoktular!

Çöktüm oraya ve simit satılan camlı, küçük seyyar arabanın yanında bir sokak köpeğinin gözlerini üstüme diktiğini de o an farkettim. Heyecanla ayağa fırladım hemen. Bir-iki adım attım veköpek sanki ilk kez insan görüyormuşçasına bir inlemeyle korku içinde kaçıp gitti.“Gel, gel oğlum,” diye bağırdım arkasından ama sokağın başına kadar koşsam da bulamadım izini.Bu zavallı hayvancıktan sanki bana bir açıklama yapacakmış gibi medet ummam komikgörünse de gülecek halim falan yoktu.

Caddeye dönüp yukarı doğru yürümeye başladım. Trafik lambaları düzgün bir şekilde çalışıyordu. Annemin yüzünü gözlerimin önüne getirmeye çalışırken kırmızı yandı. Simsiyah saçların altında beyaz beyaz ışıldadı gülüşü yine de. Ansızın mutlulukla doluverdi içim. Ardından yine ağlama hissiyle sarmalandım. “Bu çok saçma,” diye mırıldanırken sokak aralarından köpeklerin ulumaları ulaştı kulaklarıma. “Herkes nereye gitti?” Eksenimde biraz dönünce karşıdaki pastaneyi fark ettim. Bazı görüntüler önüme ürkek kuşlar gibi konup ben yürüdükçe uçuşmaya başladı. Kumral bir kızın hayali gülümsüyordu. Dişlerinin ışıltısını, gözlerinin parlaklığını, teninin duruluğunu hatırlıyordum. Beyaz cappuccino bardağını ağzınagötürürken bir şeyler söylüyordu bana. Dudaklarının kırmızı dolgunluğu oldukça iç gıcıklayıcıydı. Saatlerce doyamadan bakacağımı düşündüm, hayal silinip gitmese. Ama ben vardım şimdi tam karşımda.Aksime yavaşça yaklaştım. Camın tozlu yüzeyineellerimi dayayıp içeri baktım. Işıkların yanık olduğunu görünce kapıyı ittirdim. Kilitliydi. Bir tekme atıp kırmayı düşündüm o an. Etrafa bakındım. Ve aklıma gelen başka bir düşünceyle bundan vazgeçtim. Biraz yana çekilip apartmanın zillerine bastım tek tek. Balık avlamak gibiydi… Hiçbir şey düşünemeden sadece camdaki yüzümü inceleyerek sokağa çökmüş ölümü yırtacak bir hayat belirtisi beklerken hissettiğim huzur. Ne diyafon açıldı ne de otomata basıldı. Balkonsuz apartmanı gözümden kaçırmadan yavaş yavaş geri çekildim ve haykırarak döndüm etrafımda.“Heeey! Allah’ın belasıherifler! Dışarı çıkın!”Ve hiçbir cevap beklemeden koşmaya başladım Osmanbey Metrosu’na doğru neredeyse  donmak üzere olan ayaklarımın acısı başıma vuruyordu artık ve yan tarafımdaki mağazayı görünce durup kapısına dayanmaktan başka bir şey gelmedi aklıma. Neredeyse çıplaktım. Bunu o ana kadar öfkemi yatıştırmak için kullandığımı daha yeni algılıyordum. Başıma gelenlerin bir şaka olmadığını anlamıştım ve sinir ya da her neyse uçup gitmişti beynimden. Sadece ortaya çıkmasını istiyordumherkesin. Ya da uyanmak!

O anaklıma şu düşüncenin çökmesi çok doğaldı: Rüyada olabilir miydim?

Yüzlerce korna ve birbirine geçmiş bir trafiğin gece-gündüz boş bırakmadığı caddenin ortasına kadar yürüdüm. Elbisemi kaldırıp doya doya işedim betona. Sapsarı akıp gitti sıvı beyaz çizgi boyunca ve bir süre sonra yerin griliğine geçip öyle devam etti yoluna.Güldüm elimde olmadan.Çılgınlığın benliğimi yavaştan ele geçirmeye başladığını farkedebiliyordum.Hızla yürüyüp büyük bir kararlılıkla yumruğumu geçirdim mağazanın camına. Korktum aynı anda tüm bedenimle vehızla geri çektim elimi hemen hemen saniyelik bir farkla. Aşağı şelale gibi inen cam parçalarından kaçarken çocuk ruhum geri gelmiş, gözlerim acemi bir şekilde kısılmış, çenem boynumun içine doğru çekilmişti. Ortaya çıkan ses öylesine yıkıcıydı ki sadece ben değil kuşlar da büyük bir korkuya kapıldı. Kanat sesleri apartmanların soluk boyalarına pat pat vurup yokoldu. Dikkatle yaklaşıp kırık camların arasından vücudumu geçirerek vitrin mankeninin hemen yanına koydum ayağımı. Tepemde sallanan parçadan sakınarak süzüldüm diğer tarafa. Mağazanın karanlığına doğru yürüdüm yere atlayıp. Ne bir polis sireni ne de başka bir şey. Orası benimdi artık. Kalbimin çarpıntısını geride bıraktım giysilere doğru ilerlerken. Bir kanvas pantolon, boğazlı ve pamuklu sarı bir sweatshirt buldum. Işığı fark ettiğim zamansa her şey bir anda gözlerimin önüne seriliverdi. Ayakkabı reyonuna geçip deri kaplı bir koltuğa oturdum. Camlı bölmenin tam karşısındaydım. Kafamı kaldırıp bir süre inceledim kendimi. Ve birden sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Ağladıkça daha fazla anı çıktı saklandıkları yerlerden. İnsanların yokolup gittiği bu iğrenç şehirde birden hayaletlerle çevrelenmiştim. Yere düştüğüm gün geldi aklıma o an. Annemin üzerime doğru koşuşu… Yüzündeki acı… Ölüm korkusuyla içimde, gizli bir kuyudan fırlayıp tüm dünyaya yayılan zavallı haykırış. Bir kez daha o his gelip oturmuştuyanıma. Gözyaşlarımı silerken aynaya baktım. Beni dışarıdan izleyen üzüntülü bir yabancı duruyordu sanki karşımda.

Bayramlık çocuklar gibi baştan ayağa yenilenmiş olarak tekrar caddeye çıktığımda kafamda tek bir düşünce vardı. Bir an önce eve gitmek. Camlarda güzel bir kaban, parıltılı şık ayakkabılar, karmakarışık saçlar olarak dalgalanıyor, pervazlarla kesiliyor, duvarlarla yok oluyor ama her seferinde yine çıkıveriyordum bir yerlerden.Kurtuluş Caddesi’ne yaklaşırken içimdeki tedirginlik somut görüntülere kapılıp dehşete döndü. Paniğin yüreğimde yükselmeye başladığı her sefer olduğu gibi yine kasılıyordu karnım acıyla. İçine düştüğüm kâbusun bana sunduğu sahneleri anlamlandırmaya çalışıyordum. Sarmaşıklarla, yosunlarla kaplanmış apartmanlar vardı Taksim’e uzanan ana caddede. Bazı ağaçlar inanılmaz bir şekilde büyüyüp dairelerin içinden geçip gitmişti. Yürüdüm hızla ve sadece metronun değil bir sürü apartmanın da çökmüş olduğunu gördüm. En çok şaşırdığım şey ise büyük bir hanın altıncı kat penceresinden içeri girmiş, kıçı dışarıda kalmış bir kamyondu. Yanağıma sıkı bir tokat atma isteğini zor durdursam da bacağımı son gücümle sıkmaktan kendimi alamadım.Acı yanağımdan beynime yürüyüp ağzımdan küçük bir inleme koparırken bedenimi ele geçirmiş şok yüzümdeki taşlaşmış ifadenin değişmesine izin vermedi. Ters dönmüş, ezilip kâğıt haline gelmiş bazı arabaların yanından geçtim ve Harbiye’ye uzanan yolu iyice bir gözden geçirdim. Askeri müze, içinde bir şey patlamışçasına ikiye yarılmıştı. Bahçesinden hâlâ sönmemiş küllerin dumanlarının yükseldiğini görerek bilinçsizce ilerledim. Biraz ileride gökyüzüne uzanan otele kaydı bakışlarım. Sanki koskoca bir fare her tarafından büyük bir iştahla kemirmişti.Metronun tavanı göçmüş gibi bazı yerlerde kocaman kara delikler açılmıştı.Taksim’e doğru havayı yoğun bir sis kaplamış, geride kalan nice kâbusu gözlerimden saklamayı başarmıştı.

Kendimi sarhoş gibi hissediyordum. Bu kadarı bana fazla gelmişti. Yaşamda tek başına kalmış bir insan korku duyar mı sorusunun karşılığının ne olduğunu artık biliyordum. Eve gitmem lazım,diye tekrarladım içimden ve bunu on kezyineledikten sonra buldum ne yapacağımı. Feriköy’e uzanan ara sokaklardan birine girdim. Park halindeki araçların kapılarını zorlayarak yürüdüm bir süre. En az elli tanesini yokladım. Hepsi kilitliydi. Otobüs, metro, taksi… Ortalıkta hiçbir şey görünmediğine göre eve ulaşabilmem için tek yol bir araba ele geçirmemdi. Civarda bir galeri olmadığını biliyordum. Evlere girsem bir anahtar bulur muydum acaba? Neyle kıracaktım peki kapıları? Düşünceden düşünceye atlayan beynimle cebelleşmeyi bırakıp önümdeki arabaya baktım. Bir arkadaşımıdaha önce yaparkenizlemiş olsam da düz kontağı becerme ihtimalimin oldukça düşük olduğundan emindim. Ne düşünsem beni aşırı geciktirecekmiş gibi geliyordu. Ayrıca acıkmıştım artık ve sinirlerimher saniye biraz daha bozuluyordu. Yürümeye devam etmekten başka bir şey gelmemişti aklıma.Bir başka yolun girişine vardığımda, elli metre kadar ileride hafif yan dönmüş bir taksi gördüm. Park edecek vakit bile bulamamıştı. İstemsizce koşmaya başladım. Yaklaşırken diğer taraftaki kapının açık olduğundan hiç kuşkum kalmadı. Sevinç ve korku beynimde birbirine dolanıp yüreğimi sıkıştırıverdi o sırada. Yavaşlarken gözlerimi kısmış, hafif yan dönmüştüm. Orada bir ceset bulma fikrinin ne diye birden üstüme çullandığını anlayamıyordum. Her adımım bir dakikaya kadar uzarken durmadan yürüdüm.Arabanın arka penceresinden önüme çırılçıplak siyah koltuklar serilince bir-iki adım daha atıp eğildim. Sonra büyük bir umutla uzandım ve anahtarı kontağın üstünde bulunca tarifsiz bir neşeye kapıldım. Hemen şoför koltuğuna kurulup arabanın kapısını kapadım. Ve tüylerim diken diken olurken hızla kilitledim her yeri. Anahtarı titreyen ellerimi kontrol etmeye çalışarak çevirdim ve motorun sesi bir sevinç çığlığı gibi yükseldi apartman duvarlarının arasında. El frenini indirip gazı köklerken biri ortaya çıkıpcamı parçalayacakmış duygusu öylesine baskındı ki salakça bir patinajla sağa sola savrularak kaldırabildim arabayı. Köşeye varışımın da bu kadar ani olabileceğini hesaplamadığım için direksiyonu sonuna kadar kırmama rağmen arabayı toparlamayı başaramadım. Kaldırıma çıkıp sol kaportayı duvara büyük bir hızla vurarak devam ettim yola. Caddeyeçıkışım delirmiş bir attan farksızdı.Yanık lastik kokusunu geride bırakarak ters yönde, sürebileceğim en yüksek hızda sürdüm taksiyi eve doğru.Sadece göçüklere değil başka şeylere de dikkat etmem gerekiyordu. Büyük bir aymazlık içinde görünen koyun, inek gibi hayvanlar serilmişti her yana. Sadece kenara kaçışan köpekler kızgınlıkla havlıyordu kornama cevaben. Gayrettepe viyadüğünü geçip Barbaros Bulvarı’na indiğimde bembeyaz bir at bir süre eşlik etti bana. Hızımı iyice düşürüp onun yanımda rahvan akışını izlerken şehri böylesine bir yıkıma nasıl bir felaketin sürüklediğini anlamaya çalıştım. Uyanmış ve hastanede bulmuştum kendimi.Bitkisel hayattaysam ne kadar zamandır bu durumdaydım? İnsanlar şehirlerden kaçtılar diyelim… Apartmanların çökmesi, her yanın bitkilere, hayvanlara teslim olması ve daha da bir sürü anlamsız şeyin yaşanması iki günde olup bitemeyeceğine göre ben kolumdaki o dandik serumla mı hayatta kalmayı başarmıştım? Peki beni arkada bırakmaları normal miydi? Doğal bir felaket, nükleer bir saldırı, uzaylılar tarafından istila… Üstüne düşündükçe olasılıklar, yanından geçtiğim, moloz yığınına dönüşmüş şu meşhur ikiz kulelerden daha beter bir şekilde çöküyor, beynim aldığı darbelerle düşünme yetisini kaybetmiş bir pelteye dönüşüyordu.İskeletler nerede?Eridiler mi? Öyleyse ben nasıl mışıl mışıl uyumaya devam ettim?“Allah kahretsin!” diye bağırdım direksiyona vurup ve birden sinirim beni terkedip gitti. Allah lafıydı yüzüme hastalıklı bir gülüş yerleştiren. Sadece onunla kaldıysak geride, beni duyma ihtimali de oldukça yüksekti doğrusu. Tam da bunu düşünürken Sanayi Sitesi’nin içindeki koca caminin yerle bir olduğunu görmem bir tesadüf müydü acaba? Radyo geldi birden aklıma. Uzanıp düğmesini çevirdim. Kulaklarım parmaklarımın ucuna yerleşmiş gibiydi ve tüylerim birden ayaklanıverdi içeri dolan sesle. İnsanın en beklemediği anda birden dudağına yapıştırılmış bir öpücük gibiydi. Yalnızlığın delice mahkûmiyetisona ermişti, birileri bir yerlerden yayın yapıyordu. Hem de ne şarkıyla! O gün dinlemiştim en son bunu. Bilincimi kaybetmeden bir saat kadar önce.Shine On You Crazy Diamond.İkinci bölüm. Ansızın atladı bir şey. Cızırtı öylesine ani geldi ki neredeyse direksiyonu bırakıyordum ellerimden. Ama sadece şarkıydı allak bullak olan, başka bir şey değil. Gitar ve synth’in beraber sürüklediği solo bölümüne dönmüştü bir atlamayla. Gözüm yolda, kulağım radyoda, boktan bir suratla bekledim. İki dakika bir saate kadar uzasa da yolun akışına yenik düşüp bitti sonunda. Mutsuz sonböylece yüzüme bir tokat gibi çarptı. Çizikten sekip geriye düştü yine şarkı. Hemen uzandım öne ve tüm kanal boyutunu hızla taradım. Hışırtılardan başka bir şey yoktu.Şu an ruh halimi bu hışırtılardan daha iyi anlatacak bir şey bulmam imkânsızdı.Patlamanın hemen kıyısında, boktan bir ifadeyle yola bakıyor ama neredeyse hiçbir şey göremiyordum. Tekrar şarkıya döndüm ve o belli aralıklarla atlarken ben inatla devam ettim yoluma. Eve dönen sapağa geldiğimde, artık beni şaşırtacak bir şey kalmamıştır herhalde, diye düşünürkensiteye uzanan yolun ağaçlardan bir tünelle kapkaranlık bir koridor oluşturduğunu gördüm.O ana kadar çevrenin garip bir biçimde ormanlık alanlara yenildiğini hissetsem de böylesine bir yoğunlukla karşılaşmayı beklemiyordum. Öfke ve merak korkumu çoktan bir bataklığa atıp boğmuştu. Tünele girdim ve tüm seslerin yokolduğunu hissettim. Motor sesi bile boğulup giderken sadece nefesim, ben ve Pink Floyd kaldı geride. Farları açtım. Aydınlananyolda ne çalı çırpı ne başka bir şey görünüyordu. Yepyeni duruyordu asfalt. Dörtyol ağzının olması gerektiği yere son hızla inerken yaprakların oluşturduğu yoğun doku ne okulu ne de o boktan eğlence merkezini görmeme izin veriyordu. Yol, alıştığım üzere önce sağa sonra sola falan kıvrılmayıp dümdüz ilerleyince iyice yavaşladım. Böyle olmamalıydı! Yokuşu çıkarken ise tünelin diğer tarafında bir ışığın yoğun bir şekilde parladığını gördüm. Sanki güneşe kestirme bir yol bulmuştu birileri. Araba tünelin dışınakonarken kendimi her türlü sonuca hazırladım ve yumuşamış kaslarımın da ilk kez müthiş bir gerilime kapıldığını hissettim. Manzara bir yıkımı sundu önüme. Fren acı bir şekilde yırttı havayı ve ayağımı ne kadar gömsem de yine engelleyemedim arabanın moloz deryasına dalmasını. Sarsıntılarla ilerlerken birbirine çarpmasını durduramıyordum dişlerimin.Sonra birden durdu araba. Ayağımı debriyajdan çektiğimde ise silkinerek son nefesini bırakıverdi kızgın bir boğa gibi. Kapıyı açıp aşağı atlarken yıkılmış gitmiş apartmanların tamamen taşa toprağa dönüştüğünü, çoğu yerin ince bir kumulla kaplandığını gördüm. Birkaç apartman tümüyle yıpranmış ve bazı katlar içinde patlama olmuşçasına camsız, duvarsız kalmış olsa da dimdik ayakta duruyordu. Bizimki de onlardan biriydi. Aşağıya, İstinye’ye doğru inen binlerce konutluksitelerden de eser yoktu artık. Bir orman deryasıyla kaplanmıştıbayırlardan denize uzanan alan ve ben eskiden parkın olduğu yerde, ayaklarım molozların içine gömülmüş,hayretle etrafıma bakınıyordum. Artık düşünme yetimi kaybetmiştim. Taksiden dışarıyamüziğin sızdığını ve Richard Wright’ın kilise tonuyla soloyu sürüklediğini duyabiliyordum. Öne atıldım birden. Ara parkın ve bakkalın üstünden geçip bir tepecikten aşağı atladım. En az on metre öteye savrulmuş dış kapı pervazınınyanından dolaşıp basamakların olması gerektiği yere vardım. Atlayıp ellerimi bastırdım ve vücudumu yukarı çektim. Ne cam ne de kapı vardı önümde. İçeri daldığımda nemden dökülüp gitmiş duvarları gördüm ve asansöre gitmenin anlamsızlığını hızla idrak ettim. Otomat çalışmıyordu. Karanlıkta ilk basamağa ayağımı attığımda durup yukarı baktım ve cesaretimi yerine çağırmak için kocaman bir nefes çektim içime. Sonra merdivenlerden çıkmaya başladım. Her adımımda, ufalanan betonun kıtırtıları kulaklarımı tırmalıyordu. Üçüncü katta, 9 numaralı evin kapısıyla duvarları yokolup gittiğinden, günışığı koridorun içler acısı halini gözlerimin önüne serdi. Yukarı uzanan basamakların yan bölümleri çökmüş, demirler ortalığa fırlamıştı. Tırabzanlar yamuk yumuktu. Duvarlar sanki üstüne asit atılmış gibi köpürmüştü. Hava, yosunla köpek sidiği karıştırılıp her yere sıvanmış gibi kokuyordu. Duvara iyice yaklaşıp tırmanmaya devam ettim. İki kat daha. Böylece iyiden iyiye karanlığa batmış olarak evimizin kapısının önünde durdum. Zili görebiliyordum. Parmağımı bastırdım ama çalmadı. Kapıya iki-üç kez vururkeniyice yaklaştım bir şeyler duyabilmek umuduyla. Hayır, diyordu mantığım ısrarla. Evde birinin olması imkânsız.Neyi dinliyorsun? Ne umuyorsun?

O an…

Ayak sesleri kulağıma net bir şekilde ulaştı. Soluğum kesiliverdi birden. İçeriden yaklaşıyordu adımlar. Gözlerim büyüyerek geriledim. Biraz daha yoğunlaşırsam kapının arkasını görecekmişçesine odaklandım. Adımlar yaklaşmaya devam etti, etti, etti ve önümden geçip gitti. Öylesine net ve gerçekçiydi ki. Kapının içinden süzülüp arkamda bir yerlere doğru uzaklaşmıştı. Tüylerim sonuna kadar dikilmiş, göğsüm körük gibi inip kalkarken kapıya döndüm yine. Bir daha çalıp çalmamayı düşündüm. Olan bitenin saçmalığı beynimde şirret bir kahkahaya dönüştü o an. Kapıya öfkeyle indirdim ayağımı. Çatırtı kulağıma ulaşırken esnediğini hissettim blok tahtanın.Bir kez daha vurdum. Hırs ve öfke karışımı bir güçle. Kapı kilit bölümünden kırılıp geriye doğru şiddetle çarptı ve ben ansızın önüme serilen o garip görüntüye kıpkırmızı olmuş gözlerle soluğum kesilerek baktım.

 

 

2

 

Bir-iki adım atıp içeri girdim ve şaşkın şaşkın önce mutfağı, hemen ardından da sadece kütüphane bölümü görülen salonu taradım hızla. Kapıyı yavaşça itip bastırdım omzumu kullanarak. Yine o korku çullanmıştı üstüme. Bir yerden sırtımı güvene almak istiyordum ama ne kadar uğraşsam da kapıyı tekrardan yerine oturtamadım. Yürüdüm tedirgin adımlarla. Koca bir ter damlasının şakağımdan yanağıma doğru aktığınıfarkettiğimde salonun kapısında duruyordum.

Her şey öylesine pırıl pırıl ve bozulmamıştı ki…

Sanki işe gitmek üzere evden çıkmış ve cep telefonumu unutup geri dönmüştüm.

“Anne!” diye seslendim ve aynı anda bu yaptığımın ne kadar saçma olduğunu düşündüm. Kendimle alay etmek istesem bile bu kadar başarılı bir şey gelemezdi aklıma.Yankılar büyüyüp yok oldu koridorun betonuna bir yılan gibi sürtünerek.Orada birinin olması imkânsızdı. Ayak seslerini dağılmış gitmiş psikolojimle kendim uydurmuştum. Belki de her şeyi ben uyduruyordum!

Ve tam da bu türden şeyler düşünürkenduydum anneminsesini. Ne dediğini anlayamasam da içeri koştum hiç beklemeden. Yatak odasının kapısını açtım ve yine o bozulmamış boşlukla karşılaştım.Yapılı yatağın üstüne katlanıp konmuştu pijamalar.Her zamanki gibi düzenli ve sadeydi ortam. Sadece yatmak için girilen bir mekân nasıl olmalıysa öyle.Yanağıma sıkı bir yumruk indirme isteğine güçlükle hâkim oldum.Sinirimle başetmek zorundaydım. Zaten batıp gitmiş bir dünyada uyanmışken bir de gaipten seslerle uğraşmak hiç de hoş değildi. Soluklarımı düzenlemeye çalışarak salona döndüm ve büyük bir kararlılıkla kütüphaneyi araştırmaya giriştim.Kitapları yere indirdim. Aralarına konmuş bir şeyler olabilir miydi? Elektrik faturasını buluncagözlerim sevinçle pırıldadı. Tarihe baktım hemen. 9 Ekim 2010. Hatırladığım en son günü düşündüm.Aylar hiçbir anlam ifade etmiyor gibiydi ama birden uyandı bir şeyler kafamda. 26 Şubat. Özel bir gün. Kız arkadaşımın ismi döküldü ağzımdan. Ceren. En az beş kez tekrar ettikten sonra sahne açılıverdi önümde. Bir doğum günü olmalıydı bu.Kumral saçlar uçuştu. Gülümsemesi beynimde çakıverdi flaş gibi. Peki ama anılarımı bir türlü düzenleyemiyorken bu günün hastaneye düşmeden ne kadar önce yaşandığını nereden bilecektim?Yere düşerken acı içinde bağırdığımı gördüm o sırada ve bedenimi kavrayan dehşetle başetmek üzere bir an durdum.Ceren’i düşünmeye çalıştım ama beklediğim ılık duygu yanıma uğramadı bu kez. Doğrulup koridordaki yabancı kokuyu içime çektim. Odamın kapısını açıp içeri daldım sonra. Toplanmıştı. Yatağımın yanından geçip çalışma masama ulaştım. Ne zamandır bu evde kalmadığımı hatırlayabiliyordum. Ya da öyle miydi gerçekten? Yine kafam karıştı. Bilgisayarı açmak istedim ama elektrik yoktu odada. Çekmeceyi hoyratça çekip içindekileri yere fırlattım. Fotoğraf albümünü aldım oradan ve yatağa oturup sayfaları çevirmeye başladım. Mutluluk fotoğrafları… Annem, ağabeyim, kız arkadaşım, teyzem, işyerinden arkadaşlar…Deniz kenarında balık yerken, evde doğumgünümü kutlarken ve daha bir sürü güleç poz. İçimde yinefaaliyete geçiyordu ağlama isteği. Ayağa fırlayıp kapıya doğru baktım. Düşünmeye çalıştım ve geçip gitti hüzün. Mutlaka bir ipucu bulacaktım bir yerlerde, bundan emindim. Tüm çekmeceleri indirdim sonra.Ajanstaki işlerin çıktıları ve bir sürü ıvır zıvır. Not aldığım ajandam ve çantam neredeydi peki? Annemin odasına kısa bir bakış atıp salona gittim yine. Sonra da aralığa ve dolapların durduğu küçük odaya baktım. Giysiler. Evdede hiçbir giysi yoktu. Anlamaya çalıştım. Hastanedeki dolaplar geldi aklıma. Bu neyi işaret ediyor olabilirdi ki?Mağazalardaki elbiseler sapasağlam durduğu gibi en güzel parçaları da üstümdeydi işte. Salona koştum ve ne yapmam gerektiğini çıkarmaya çalışırken bir metre önümde duran televizyona kaydı bakışlarım. Düğmesine uzandım. Simsiyah kaldı ekran.Bir küfür savurup aşağı yuvarladım aleti. Camının parçalanışı korkutmadıbeni. Aynı hızla kavrayıp yerden kaldırdım ve delice bir haykırış savurarak koşup cama fırlattım. Büyük bir şangırtı koptu. Uzandım arkasından ve sanki zamanı kare kare bölebiliyormuşçasına izledim molozların üstüne düşüp parçalara ayrılışını. Dönüp hole gittimsonra. Elektrik düğmesine basınca yandı oradaki çıplak ampul. Sallanıyor gibi göründü yine gözüme. Şişip indi duvarlar. Annemin sesi geldi içeriden. İsmimi sesleniyordu bu sefer. Oraya koşmam artık delirmeye başladığımı ortaya koyuyordu. Boş odaya şöyle bir bakıp kapıyı hızla çarptım. Gürültü beynimde yankılanırken bir de tekme savurdum hırsla. Hole döndüğümde bir kez daha baktım ampule. Şöyle bir gidip geldi yine elektrik. Mutfağa daldım ani bir kararla. Buzdolabını açtım ve garip bir halde, bayılmamak için kendimi zorlayarak oradaki tencerelere bakakaldım. Cam kapaklardan açıkça görüyordum yemekleri ve açlık öylesine yoğun bir şekilde çöktü ki üstüme, salyalarımın dudaklarımdan süzülmesine engel olamadım. Elimi uzatıp ilk tencereyi çekip aldım dışarı. Görüyordum ama yine de kapağı açana kadar inanmadım bunun olabileceğine. Altı adet biber dolması, üzerlerinde dilim kesilmiş domatesler, muntazam bir şekilde sıralanmış bana bakıyorlardı yemyeşil. Burnuma doğru kaldırdım tencereyi. Kokladım.Büyülenmiş, zamanın içinde donup kalmış gibiydim. Öylesine enfesti ki kokusu! Bozulmak şöyle dursun, sanki ocaktan yarım saat önce indirilmişti. Diğer tencereye yapıştım hemen. Kapuskanın sirkeli kokusu mutfağı ele geçirdi bir anda.Bir de kap gördüm sonra. Kapaklı, plastik, mavi bir şey. Elime aldım. Sarımsaklı sosa yatırılmış deniz börülcesiyle karşılaşınca sorular hemen doluşuverdi aklıma. Ekim faturasının durduğu bir ev ve bu ayda deniz börülcesi! Mantıksız ayrıntıları anlamlandırmaya çalışmaktan çoktan vazgeçmiştim. Tencereleri ocağa yerleştirirken çekmeceden bir çatal alıp koca bir lokma börülceyi ağzıma tıkıştırdım. Damağıma yayılan tat öylesine yoğun ve şokeediciydi ki gözlerim yaşardı elimde olmadan. En sevdiğim üç yemek dolapta bırakılmış ve bozulmadan kalmayı başarmıştı ben oraya varana dek.Yapılmış en büyük kamera şakasının ortasına paraşütle inivermiş gibi hissediyordum kendimi.Pişen yemekleri tabaklara doldurup salona gittim. Oturup çalakaşık giriştim biber dolmasına. Yedikçe daha çok acıkıyordum sanki ve doymak bilmeyen bir hayvan gibi tencereleri dibine kadar sıyırdım. Arada bir kafamı sallayarak gülüyordum, seyircilerin benimle eğlenmesini engellemek istermiş gibi. Mutfağa gittim sonra. Su ısıtıp bir çay koydum kendime. Salona gidip gözlerimin önünde buğular uçuşurken ufka uzanan koyu yeşil ormanlığa baktım.Kırdığım pencereden dışarı uzayıp dalgalanıyordu perde.Koyu bulutlarters dönmüş bir orman gibi sıkışıp kalmışlar, gökyüzünü griye boyamışlardı.Manzara beni yavaş yavaş hüzne gömerken bir gölge Karaköy taraflarından hızla geçip İstinye’ye gelerek bozdu rehavetimi. Onu açıkça görebiliyordum. Yerimden falan fırlamadım. Sadece baktım gözlerimi kırpıştırarak. Kıpırdaşıp şekilden şekle girmesi en fazla iki saniye sürdü ve birden denize doğru pike yapıp kayboldu ortadan. Tam o anayağa kalkmıştım nereye gittiğini görebilecekmişim gibi. Sonra yine çöktüm yavaşça. Sandalye beni kavrayıp mıhladı oraya. Çatal elimde tir tir titriyordu. Güneş her saniye biraz daha alçalıyor, gölgeler uzayıp gidiyor, yeryüzü inleyerek karanlığı yanına çağırıyor, bense boşalmış beynimle bir alık gibi oturuyordum öylece.

Annem hafiften bir şarkıya başladı içeriden. Arada durup öksürse de devam etti. Elimin üstünde onun elinin sıcaklığını hissettim. Kasılmış yüzüm,kenetlenmiş dişlerim, gözümü bulutlardan ayırmayı reddettim.Galiba Müzeyyen Senar’ın bir parçasını mırıldanıyordu.Bu sefer kalkmayacaktım yerimden. Bekledim orada, ses azalıp yokolana dek. Çayımdan son yudumu da alıp nefesimi havaya üfledim. Kırık pencereden süzülüp baldırıma vuran rüzgârın soğukluğu her geçen dakika biraz daha artmaktaydı. Ürpermeye başlamıştım yavaştan. Kalktım kollarımı ovuşturarak. Odanın ortasına yürüdüm. Ufukta o gizemli gölgeyi arayarak bakındım bir süre. Sonra kütüphanenin yanına dönüp cd koleksiyonuma göz attım. Çektim aldım bir tanesini. Yes. Tales From Topographic Ocean. Kapağını incelerken birden irkildim. Gözümü yaklaştırdım ve gezegenin düz yüzeyinde, uzakta, mavi gökyüzünün hemen altında küçücük görünen piramidin yerinde şimdi bir cami durduğunu farkettim. Çıkardım kitapçığı telaşla ve bir daha gözden geçirdim fotoğrafı. Yapıştırılmamıştı, oynama da yoktu. Orijinal gibi görünüyordu kapak. Ne zamandır dinlememiştim albümü. Ağabeyim, ne tür felaketle yokolup gideceğinden habersiz, böyle bir şaka yapmış olabilir miydi bana? Kafamı salladım ve diğer cd’leri de attım masanın üstüne. Deep Purple’ın In Rock albümünün kapağında, kayanın üstünde, John Lordyerine benim büstüm vardı. Uriah Heep’in Look At Yourself’inin kapağından ayna etkisi yaratan jelatin kaldırılmış, yerine bir eşek fotoğrafı konmuştu. Pink Floyd’un Animals’ında hayvanlar yerine çıplak insanlar uçuyordu havada. Ve orada da fabrika yerine bir cami duruyordu kahverengi toprağın üzerinde. Kapakların orijinal olmasıydı şaşırtıcı olan. Çok büyük bir işti bu… Ne ağabeyimin, ne kızı Selin’in, ne de arkadaşlarımın uğraşamayacağı kadar zor bir iş.Bir tokat vurup hepsini yere saçtım. Bağırdım sonra: “Ha ha haaa!Çok komik!”Masayı devirdim ardından. Aynı anda rüzgâr öyle bir esti ki neredeyse yere yuvarlanıyordum. Dış kapı büyük bir gürültüyle çarpıp yine açıldı. İki dakika kadar, her an bir şey olacakmışçasına, kımıldamadan bekledim. Sonra kızarmış gözlerimle öfkeden felç geçirmekten korkarak mutfağa gittim. Buzdolabında içki yoktu. Kendime bir nescafe hazırlamak üzere kettle’ı çalıştırdım ve balkon kapısını açtım. Zeminin yokolup gitmiş olduğunu görmek öylesine rahatsız ediciydi ki bir-iki adım geriledim. Koşup aşağı atlamak gibi çılgınca bir fikir yürüdü beynime ve ani bir refleksle yere bıraktım kendimi. Ayaklarımı vurarak kıçımın üstünde geriye gidip mutfaktan dışarı kaçtım. Rüzgâr yine yakaladı bedenimi. Uçacağımı zannettim ve bir şeylere tutunmaya çalıştım ama öyle bir şey yaşamayınca kendimden utanarak ayağa kalktım. Bağırarak yere vurdum ayağımı. Sonra salona gittim. Pencereden dışarı bakmaya korkarak halıya çöktüm. Kalbim dörtnala koşuyor, beynimiçinde arı kovanı varmışçasına uğulduyordu.Ne yapacaktım şimdi?Bu delice korkularla insansız bir dünyada yaşamakla mı cezalandırılmıştım? Direnmeliydim. Mutlaka bir açıklaması vardı olan bitenin ve ben bunu bulmak zorundaydım. Ne pahasına olursa olsun!

Yere tokadı vurup tekrar ayağa kalkmayı düşündüm ama cesaretim yeterli gelmedi. Gerileyip sırtımı koltuğa dayadım. Video kamerayı da o an gördüm. Sehpanın alt bölümünde, eski dergilerin arasında duruyordu. Emekleyerek ilerledim çabucak ve bunu yaparken bir başka sürprizle karşılaştım. Bileklerim ağrımıyordu artık. İyice yattım üstlerine doğru. Eskiden, yarısı kadar kıvrıldıklarında, çektiğim acıyı düşündüm. Yeniden oturup çevirdim yumruklarımı bilekten. Bir daha da bu zamansız hediye üzerinekafa yormadım. Kamerayı alıp açtım. Geriye sardım içindeki kaseti ve oynatmaya başladım. Görüntü hem yaklaşıyor hem de büyüyor gibiydi. Sesler o kadar canlıydı ki! Yanımda konuşuyordu sanki insanlar.Akrabalarla dolmuştu hastane odası. Annem elimi okşarken yeğenim bembeyaz yüzünü göğsüme koymuş saçlarımı okşuyordu. Sevgilim orada put gibi otururken ağabeyimin karısı elini tutmuş onu teskin etmeye çalışıyordu. Teyzem de yatağın kenarında kapkara suratıyla durmuş, bir elini nefes almasını kolaylaştıracakmış gibi boynuna dayamıştı. Bu üzüntü ve keder dolu sahneyi kameraya alma densizliğini gösteren her kimse bana doğru yaklaştıtam o sırada. Alet yüzüme doğru alçaldı titreyerek ve sanki bir anda gözlerimi açıp gülecekmişim gibi garip bir ifadeyle yattığımı gördüm orada.“Uyanacağını biliyorum,” dediğini ve ağlamaya başladığını duydum annemin. Kayıt kesildi. Küçücük lekeler kaplayıverdi ekranı. Geriye alıp bir kez daha seyrettim.Gözlerimden akan yaşlarla bayağı bir ıslanmıştı gömleğim. Tarihe baktım. 10 Şubat 2010. Saçmalıktan başka bir şey değildi bu. Kim böyle bir anı belgelemek isterdi ki? Ayağa kalktım ve az önce vücudumahâkim olan o salakça korkunun yokolduğunu farkederek rahatladım. Kamerayı elimde döndürüp duruyordum manzaraya bakarken ve beni gerçekten çaresizliğe iten de asla önleyemeyeceğim bir gerçekliğe saniye saniye tanıklık etmem oldu:Gece gölgelerle dolu battaniyesiniağır ağır şehrin üstüne indiriyordu.

Tüylerim o geceyievde geçirme düşüncesiyle diken diken olurken hemen harekete geçtim. Gitmeliydim. Olabildiğince çabuk. Bir çanta bulup içine cd’lerimi tıkarken, müzikleriyle de oynanmış mıdır acaba, diye düşündüm. Kitaplara göz gezdirdim sonra ama tüm kitabevleri elimin altındaykendaha önce okuduğum romanları yanımda taşımak aptalca geldi. Korku daha baskındı. Odaya koştum ve tuttuğum eski ajandalarla fotoğraf albümünüçantaya attım. Sonra merdivenlere attım kapağı. Evin içine son bir kez daha bakıp hızla aşağı indim. Basamaklardaki tozlarayaklarımın altında çıtırdarken annemin şarkısı bir daha yükseldi içeriden. Kulaklarımı tıkayarak bağırdım. İkinci katın aydınlığından geçip karanlığa daldım. Girişin tozlu beyazında bir gölgeye dönüşerek aynı hızla uçtum havada. Molozların üstüne konup koştum parka kadar ve durup apartmana döndüm yine. Garip bir duygu ele geçirdi beni o sırada. Evimi bir daha hiç göremeyecekmişim gibi. Gözyaşlarımı silerken bir türlü dönüp gidemediğimi farkettim. Perde dışarıda beyaz bir bayrak gibi dalgalanıyordu. Oradan dışarıya tanıdık bir kafanın uzanacağını, el sallayacağını mı bekliyordum hâlâ? Tam o an yan taraftaki balkonlardan biri kopup aşağı indi. Altımdaki zemin sallandı. Yutkunarak baktım. Elli metre geridenPink Floyd’un muhteşem riff’leri kulağıma ulaşıyor, sanki beni yeni bir yaşama çağırıyordu. Hava iyice kararmıştı. Kızıla çalan ufuk çizgisinin oralarda bir kuş sürüsü koyu maviyi siyah lekelerle kirleterek uzaklaşıyordu.“Yine döneceğim,” dedim dudaklarım titreyerek ve arabaya doğru koştum.

 

 

3

 

Kapının açık olması beni şaşırtmadı. Işık da sapsarı aydınlatıyordu mekânı. Felaket gece vakti gerçekleşmiş ve hâlâ ayakta olanlar hiçbir şey düşünemeden kaçıp gitmiş olmalılardı.İçerinin kokusunun değişmemesiydi asıl garip olan. En son ne zaman geldiysem aynen öyle kokuyordu. Bira, sigara, toz, ter ve kızartma karışımı bir şeyler.Müzik repeat’te kalmış,cdçalarda dönüp duruyordu. Ben çekingen adımlarla iç taraflara doğru yürürken hoparlörlerden dökülenTom Waits’in Crossroads parçasıydı ve ayaklarım yerden kesilecekmiş gibi hissediyordum kendimi o konuşup dururken. Barın arkasına geçip bilgisayarın başına oturdum. Müziği biraz kısıp ayağa kalktım yine. Sifonun kolunu aşağı çekince kesif bira kokusu burnuma doluverdi. Sabahtan bu yana içimin ilk kez gerçekten mutlulukla dolduğumu hissettim. Ağzımın sulanmasını engelleyemeden hemen arka taraftan boş bir bardak çektim. Toz falan yoktu içinde. Pırıl pırıldı ve merak içinde yüzeyini inceleyen suratımıyansıtarak beni utandırmaya çalışıyordu. Bira koyu sarı akarken köpüklenip kabardı. Bir süre bekledim taşıp yere dökülürken. Sonra çekip ağzıma götürdüm. İlk yudum tatlı bir öpücük gibiydi. Mideme doğru buz gibi akıp giderken saldığım keyif nefesi klarnet sesine dolanıp şarkının içine girdi. Arjantin bardağı sımsıkı tutmuş halde bilgisayarın başına çöktüm yine ve şarkıları düzenlemeye başladım. Tüm insanlıkla birlikte sırra kadem basmadan önce bu görevi yapan tipi tanıyordum. İyi bir herifti. Çoğu akşam havadan sudan bir-iki laf eder, arada ondan bir-iki parça istediğimde beni asla kırmaz mutlaka çalardı. Şimdi ise iki yaşındaki oğluyla birlikte parkta dil çıkararak verdikleri o sevimli pozun üstüne açtığım winamp’a mp3 dosyasından seçtiğim şarkıları alt alta ekleyen bendim.İşim de kolaydı. Tindersticks’in Curtains albümünden Bathtime’ın bitmesinibekledikten sonra içeri girerken hissettiğim duyguya ihanet etmeden Tom Waits’in bu saçmasapan geceye damgayı vurmasına izin verecektim. Real Gone’dan Sins Of My Father’la başlayacak ve Rain Dogs, Blood Money gibi albümlerle devam edecektim şarkı falan seçmeden.

Biramı bir dikişte içip ağzımı sildim. Bir tane daha doldurup masaların bulunduğu bölüme geçtim sonra. Arka tarafta, hem barı hem de giriş kapısıyla tuvaletlere inen merdivenin ağzını açıkça gören bir masaya kurulup bir süre sokağı izledim yirmi metre öteden. Ortalık iyice kararmış, sokak lambasının ışığıyla sarıya boyanmıştıkarşı binanın pürüzlü kişiliksiz gri boyası. Gecenin korkutucu yüzü içeri dalmak için an kolluyordu. O sırada kendimi hiç bilmediğim bir şeye, elektrik idaresinin çalışma sistemine kafa yorarken yakaladım. Elektrik kesilirse oraya gidip kapıyı kırarak olayı çözme düşlerini beynimdeki çekmecelerden birine süpürüp kapatıverdim hemen. Gülerek kaydırdım boğazımdan aşağı birayı. Dünya bana mı kalmıştı yani şimdi? Binalar, köprüler, boğaz, İstanbul, Paris, Roma, hayvanlar, kitaplar, içkiler, bağlar, film stüdyoları, şatolar, göller, gemiler… Her şey! İşte buna içilirdi. Tek başıma tüm bunları ne yapacaksam! Zenginliğimi düşündükçe üstüme tembelliğin çökmesiydi en komiği. Clap Hands başlayınca her zaman olduğu gibi hüzün dolmadı içime. Karşımdaki iskemleye bir tekme atıp dış kapıya doğru gönderdim ama gücüm anca beş metreye yetti.Cebimde telefon arayan elimi cezalandırmak için masaya vurdum sonra.Bir dostumu aramak için öylesine yoğun bir istek vardı ki içimde.Ağabeyimi, annemi, herhangi birini. Aniden düşüyormuşum gibi hissedince kafamı salladım ve sarhoşluğun ilk etkisini dağıtıp içkiyle yarenliğe devam ettim. Bir yıl önce tam da şurada, önümdeki masada bir kızla bakışmıştım. Kumral bir tipti. Yüzü gözümün önüne gelince kendimi iyi hissettim. Fakat daha sonra ne olduğunu hatırlayamadım. İçkim bitmişti. Fırlatıp attım bardağı sokağa. Kırılma sesine yapay bir tepki vererek yüzümü buruşturdum. Ve takılıp kaldım yine karşıdakiduvara spreyle yazılmış kelimelere: ELBET BİR GÜN GİDECEKLER!Komikti. Bunu yazan tip bu kadar isabetli bir şeye değindiğini bilse mutlu ölürdü elbet. Herhalde iktidardaki pislikler için söylemişti bunu.

Kalktım yavaşça. Jockey Full Of Bourbon’a eşlik ederek bara doğru yürüdüm. Hey little bird, fly away home. Your house is on fire, children are alone.*

Elimi bankoya çarpıp bir bira istedim. Sonra çabucak diğer tarafa geçip, “Hemen geliyor dostum,” sözleriyle parmağımı alnıma götürerek bir onay verdim ve birayı yeni bir bardağa doldurup bankoya indirdim. Bara yayıldı camın tahtayla yaşadığı şiddetli aşkın gürültüsü.Diğer tarafa geçtim ve gözlerimi yoldan ayırmadan oturdum yerime. Şehrin üstüne çöken karanlığı düşünmemeye çalışırken, gelmeden bir bakkalın camını indirip bir sürü mum araklamadığım için kendime bir küfür savurdum. Elektrik kesilirse fırlayıp dışarı kaçmaktan, deniz kenarında, dolunayın altında bir bankta oturmaktan ya da taksiye atlayıp sabaha kadar dolaşmaktan başka bir çarem var mıydı? Biradan koca bir yudumu mideme gönderirken, neden korkuyorsun ki, diye sordum kendime. Ölümden mi? Ve güldüm içeride yankılanan koca bir kahkahayla. Peki ama neden? Sevdiklerini geride bırakacağın için mi? “Robinson Crusoe’nun bile bir umudu vardı,” diye mırıldandım. Ana kıtaya döndüğü takdirde insanları bulacağını biliyordu. Ya ben? Bir cevap yükseldi aklımın içinden. Yalnız olduğumdan emin miydim gerçekten? Aklıma gelen şeyle bir anda ayağa fırladım. Koşup barın arkasındaki, bir kişinin anca sığabileceği küçük büroya daldım.Telefonun başına oturup aklıma gelen ya da gelmeyip kafadan salladığım her numarayı aradım.Yurt içi, yurt dışı, yüzlerce numara.Yerime dönmeden önce bir içki daha aldım kendime. Biradan sıkılmış, torpilli bir Jack Daniels No:7 doldurmuştum. Ağzıma götürecekken yine durdum. “Şerefe,” dedim çevremi saran masalara. “Hayaletlere içiyorum.” Salakça gülüp viskiyi damağıma yaydım. Normal bir tat değildi bu. Böylesini hiç içmemiştim. Sanki cennetten özel olarak şişelenip gönderilmişti. İçimin titremesini dindirmek için kafamı sallayıp neşe içinde bağırdım. Neredeyse Tom Waits’le aynı anda. Russian Dance başlamıştı ve kalkıp dansetmek için müthiş bir istek duydum. Yine de buna direnip dirseklerim masanın üstünde öylece oturmaya devam ettim. Eski günlerde, önümde karalayacağım bir ajanda olur, içkimi içerken yeni projelerle ilgili fikirleri not alır, melankolik bir tavırla ortalığı süzerdim. Şimdi de böyle bir şeye ihtiyacım vardı aslında. Yarın ne yapacaktım? Kendimle bir toplantı organize edipöncelikleri belirlemeliydim.Cevap aranacak soruların çokluğu düşünüldüğünde ölene kadar içmek de fena bir fikir gibi görünmüyordu. Bir muhtar edasıyla ağzımı şaplatarak saymaya başladım. İstanbul’un bazı yerleri doğa tarafından ele geçirilmişken civardaki diğer bölgeler nasıl bu istiladan kurtulabilmişti? “Biiir,” diyerek bu soruyu not edermiş gibi yaptım masaya. Aynı caddede bir bölüm apartman yıpranıp çökerken öbür binaların yepyeni kalması normal miydi?“İkiii.”İnsanlarhangi cehennemegitmişlerdi? “Üüüç.”Zamanın geçişine bazı mekânlar nasıl dayanabiliyordu? Mesela bu salak bar niye neme ve toza yenik düşmemişti? “Dööört.” Ve ben nasıl olup da ölmemiştim? “Beeeş!” Omuzlarımı kaldırıpneler olduğunu anlayamadığımı ve asla anlayamayacağımı ortaya koydum ve ağrıyan kıçımın yerini değiştirerek çenemi avuçlarımın içine gömdüm.İçki beynime yürüdükçe şımarıyordum yavaştan. Ciddi meseleleri viskinin derin kuyusunda kaybederken yüzeye geyik fikirler çıkmaktaydı. Neler yapacağımı bulmuştum. İlk iş gidip bir banka soyacak, çaldığım parayı bir başka bankaya yatıracaktım. İnsanlar birden geri dönmeye karar verirlerse aralarına bir trilyoner olarak karışmam sonunda bana saygı duymalarını sağlayabilirdi. Sonra da Topkapı Sarayı’nın yolunu tutacaktım. Kaşıkçı elmasını herhangi bir takı gibi boynuma asıp sultan dairesine yerleşecek, İstanbul’u oradan yönetecektim. Şişme kadınlardan bir harem kurabilirdim kendime. Maymunlar evrimleşene kadar ölmemeyi başarırsam da el değmemiş harika bir eşim olurdu ve şu beş para etmez insanoğlunun üç para belki eder serüveninin bir remake’iniyapardık birlikte. Hollywood usulü olur, Bollywood usulü olur. Belki de en iyisi Ertem Eğilmez tarzı. Neşeli bir şekilde başlayıp hüzünlü bir hikâyeyle allak bullak olarak bu sefer de bir başkası yaşardı kaderimi.

İçinde viski kalmayan bardağı da fırlatıp attım yola. Tuzla buz olurken çınlama havada bir süre asılı kaldı. Üstüme yürüyen öfkeye hâkim olmaya çalışarak ayağa kalktım. Bilgisayarın başına nasıl çöktüğümü bilmiyorum. Led Zeppelin’i buldum hızla. Immigrant Song’u seçip üstüne tıkladım. Gitarın tonu içimde bir şeyleri yırtıp geçti sanki. Bitkinlik yerini garip bir güce bıraktı ve dönüp yine yola baktım. Dışarı çıkmak geldi içimden. İstiklal’e yürüyüp sarmaşıklarla kaplanmış binaları yakmak fena fikir değildi.Neron gibi kollarımı kavuşturup İstanbul’un yanışını izlemek değişik bir zevk olabilirdi. Bir-iki adım attım ve irkilerek durdum. Bir gölge duvara sürtünerek geçip gitti yoldan. Duman mıydı? Geriledim ve gözümü kırpmadan oraya baktım transa geçmiş gibi. Yanılmış olmalıydım. Uçup giden sarhoşluğu geri getirmek üzere şişeye sarılıp bardağımı sonuna kadar doldurdum ve kafama dikiverdim. Müzik de o sırada kesildi birden. Tek şarkıya tıkladığım için devamı gelmemişti büyük ihtimalle. Sessizlik öylesine yoğun bir şekilde çullandı ki üstüme afalladım. Yolu izlemeyi bırakıp hemen barın arkasına attım kendimi. Titreyen elimle bulduğum ilk şarkıya tıkladım. Daha önce yüzüne bile bakmayacağım bir şeye. Barın içi müzikle dolmadan birkaç saniye önce dışarıdan bir çığlık yükseldi. Kapadım hemen müziği ve kalbimin çarpıntısıyla yerimde ritmik bir şekilde sarsılarak kulak kesildim. Sonra yavaşça dışarı süzülürken buldum kendimi. Tuvaletlere inen merdiveninyanından geçerken her zamanki ürküntü çullandı üstüme ama dikkatimin büyük bir kısmı dışarıya yoğunlaşmış olduğundan hız kesmedim. Dışarının havasıyla barınki görünmez bir duvarla ayrılmış gibiydi. Hem kokusu hem soğukluğu. Ürpererek kendi etrafımda usulca döndüm ve bedenimi çevirirken diğer yönlerin önemi bir kat arttığı için çok geçmeden kontrolü kaybettiğimi anlayıp durdum. Ben korkuyu düşündükçe bir başka gölge daha belirecek, ardından annem bir şarkıya başlayacaktı muhtemelen.

Bu komik yaklaşımın verdiği cesaretle içeri dalıp hızla masama yürüdüm. Viskiyi alıp koca bir yudum akıttım mideme ve bir sonraki hamlem tekrar müziği açmak oldu.Biraz rahatlamış olarak bara dayanıp oradan baktım yola. Ten Years After, I Woke Up This Morning ile sabahki ruh halime az çok yaklaşmaya çalışırken bir şeyler düşünmek için zorladım kendimi. Boşalıp gitmiş gibiydi beynim. Ve öylece, kaç viski yuvarladığımı ya da ne kadar zaman geçtiğini bilmeden oturdum orada. Gölge tekrar ortaya çıkana kadar. Önce bir-iki kez kırpıştırdım gözlerimi. İnanmak istemedim orada durduğuna. Ve birden elimdeki bardağı savurdum, sanki bunu daha önce bilinçli bir şekilde düşünmüşüm gibi. Geçip gitti içinden. Bir an büzüşür gibi olsa da yine kapladı kapıyı. Bana mı bakıyordu?Müzik kimbilir ne zaman durmuştu ve kıçım ağrımasa bu yalıtılmış sessizlikte havada durduğumu zannedebilirdim. Kocamandı, arka tarafını da gösteren koyu bir perdeye benziyordu ve kesinlikle bir karakteri vardı. Evet. Beni izlediğinden emindim. Yeni bir yaşam formu muydu bu peki? İnsanlığı bu gölgeler mi yoketmişti? Öyleyse benim işimi bitirmek için neyi bekliyordu? Öfke içimde faaliyete geçmek için fokurdamaya başlamıştı. Yavaşça hareketlendim. Bağırmaya hazırlandım ve o benden önce davrandı. Rahatlatıcı, harika bir ses tonuyla konuştu: “Bana gel!”

Bir sürü şey geçti kafamdan. O kadar aniydi ki ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonra bankoyu kavrayan elime indirdim kafamı yavaşça. Gördüğümü kavramakta zorlandım. Gölge falan uçup gitti aklımdan. Öyle bir sıkmıştım ki masif tahta parmaklarımın arasında un ufak olmuştu. Elimi açınca kıymıklar yere düştü. Bankonun kenarı koca bir fare tarafından ısırılmış gibi kaldı öylece.İçimdeki gücün farkına da o anda vardım. Enerji damarlarımdan dışarı fışkırmak için inliyordu sanki. Ansızın bankoya vurup yıkarak diğer tarafa yürüdüm. Bu inanılmaz hareket de şaşırtmadı beni. Birden değişmiş, bambaşka bir insana dönüşmüştüm. Dönüp gölgeye bakarken kaşlarım çatılmıştı. Ne korku ne de başka bir şey hissediyordum artık. Rahatlık üstüme yürümüştü ve beni sakin bir şekilde konuşturan da o oldu. “Sen buraya geleceksin.”

Bir cevap vermedi. Orada kıpırdaşarak bekliyor, iç tarafında koyu ve açık alanlar birbirinin içine geçip duruyordu. Önümdeki masayı tutup sıktım kollarımın arasında ve dondurma külahından yapılmış gibi dağılıp gittiğini gördüm. Böylece neden ölmediğimi anlayarak delice bir kahkaha savurdum. Sonra ellerimi duvara soktum. Geri çekerken sıkıca tuttuğum parça yüz kiloya yakındı. Savurduğumda gidip patladı yolun karşısında ve ELBET BİR GÜN GİDECEKLER! yazısının bir kısmını söktü aldı oradan.Fakat gölgeye bir şey olmamıştı. Ansızın içeri gireceğini, beni nefessiz bırakmaya çalışacağını düşünüyordum ama gözlerimi kırpıştırmamla yokolup gitti.Tek başıma, büyük bir güvenle dışarı bakmayı sürdürdüm ve “Beni alamayacaksın! Asla!”diye bağırdım. Sonra sırtımı döndüm kapıya. Rahat hareketlerle iç tarafa yürüdüm. Pençemi bir masanın ortasına geçirdim. Sıkıp geri çektiğimde koca bir delik bıraktım ardımda. Sonra yeniden dışarı baktım. Her şeyi yapabileceğimi hissediyordum. Bedenim patlamaya hazırdı. Beynimle kaslarım arasındaki gizli geçidi açmıştım. Dışarı çıkmalı ve her şeyin hesabını sormalıydım onlardan.

Hareketlendim ve tam da o sırada duydum yerin altından yükselen o iğrenç uğultuyu.Sarsıntı da hemen peşinden geldi. Kasılarak hafifçe eğildim ve tavana baktım. Çatırtıyla birlikte büyük bir çatlak hemen üstümden barın kıç tarafına doğru uzadı gitti.Adını bile unuttuğum korku böylece tekrar yanımda bitti ve kaçmamı söyledi bana. İleri atıldığım ankapının ön tarafı iniverdiaşağı. Tozlar yüzüme doğru uçuşurken nefesim kesildi. Neredeyse yere yatarak bir kez daha tavana baktım. Esneyip kaldı duvar. Hızla yerimden doğruldum. Beton parçalarını küçük tabaklarmış gibi bara doğru fırlatarak girişi açmaya soyundum var gücümle. Altımdan kayanzeminde zorlukla ayakta dururken o son sarsıntıyla savruldum duvara doğru. Tekrar doğrulmaya da zaman bulamadım. Binanın yana yatarken tamamen çöktüğünü anladığımda üst kat tümüyle indi aşağıve ben tuttum onu.Haykırma isteğiyle şişti boğazım. Damarlarım patlayacak gibiydi ve harcadığım delice güce hayran kalarak ayağımı da dayadım tavana. Ama bir türlü çıkmadı haykırış. Binlerce tonu itecek gücü de bulamadım kendimde.Dakikalar geçip giderken durdum orada öylece. Enerjim damarlarıma dönmek için yalvarırken hiçbir üzüntü duymadım. Ölme vakti gelmişti. Salakçaydı ama yapacak bir şey yoktu. Böyle biteceğini hiç düşünmemiştim. Gülerek bıraktım betonu ansızın. Ezildiğini hissettim kemiklerimin ama peşisıra bir acı gelmedi. Bilincim de yitip gitmedi. Ten Years After’ın hâlâ çalıyor olması ne kadar komikti. Eşlik etmek istedim ama kimbilir ne haldeydi ağzım. Sırıtmaya çalıştımboş vermiş bir şekilde.

Gözlerim de tam o sıradaaçıldı. Yüzüm bankoya yapışmış, iyice ezilmişti. Vücudumu ele geçiren ağrılarla inlerken doğrulup kapıya baktım ve dışarıda, tam eşikte, içeri adım atmaya korkarmış gibi kıpırdaşangün ışığını gördüm. Esneyerek kaslarımı sonuna kadar gerdim veneşeli bir küfür savurdum. Uyuyakalmıştım!Yeni bir güne başlamanın verdiği mutlulukla bir kurşun asker gibi yürüyüp yola attım kendimi. Sonra da koşup yüz metre ilerideki caddeye. Bağırarak döndüm çevremde. Hem ağlıyor hem gülüyordum ve müthiş bir hırs yürümüştü üstüme. Yere yatıp kollarımı açarak betona yayılıp gökyüzüne baktım. Şehirdeki yalnızlığın yarattığı hüznün kıçına tekmeyi yapıştıracak kadar maviydi. Martılar dünyada kalan tek balıkçıyı gördükleri için sevinç çığlıkları atıyorlardı. Demek ölmemiştim! Beynimde yarattığım her türlü korkuya lanet okuyarak epey yattım orada. Üşümenin de açlık duygusunun da iyice bir tadına varıp sonra dikildim ayağa. Hayatta kalabilen tek kişi olarak güzel bir kahvaltıyı hakediyordum. Bunu bir süre düşünüp sonra şöyle dedim kısık bir sesle:“Kesinlikle!”

 

 

4

 

Rüzgâracımasızca esiyordu yüzüme doğru. Birbirine dolanmış kocaman çalılar dükkânların camlarına, duvarlara çarparak savruluyor, yanıma ulaşmadan ulaştıkları aşırı büyüklüğü algılayamıyordum. Uğultuları duysam da Galatasaray Lisesi’ne ulaşıp yolun yukarısınabakmadan bunun doğru olabileceğine inanmamıştım. Sanki ayrı bir dünyaya adım atmış gibiydim. Kabanıma iyice gömülmüş,bir dükkânın camını kırarak ele geçirdiğim çekiç elimde, güçlükle yürüyordum. Şehrin bu bölümü ne bitkilere teslim olmuşne de aşırı bir çöküş yaşamıştı. Bazı yeni yapılardı sadece aşağı inenler. Tarihi apartmanlar, Ağa Camii gibi taş binalar tüm haşmetleriyle sapasağlamayakta duruyorlardı.Tünele doğru hava açıkken buranın nasıl böylesine bir fırtınaya teslim olduğunu anlamaya çalışıyor, hayretle Taksim Meydanı’nın üstünü kaplamış yoğun sis tabakasınabakıyordum arada bir. Afacan’ın kapısına yaklaştım. Kepenkleri inikti ve belki de bu yüzdenkurtulmuştu hayvanların yağmasından. Çekici iki-üç kez indirdiğimde anahtar kırılıp gitti. Dengesiz bir güçle kaldırdığımda kepenk şiddetle yukarıdakimetal yuvaya çarptı.Üstüme beyaz boya parçalarından zayıf bir yağmur inerken levyeyi araya sokup hızla geriye çektim. Kapı kilit yerinden çatırdayıp kendini saldı.Bir tekmede ardına kadar açıldı sonra ve burnuma daha önce uğradığım lokantalardaki gibi bozulmuş yemeklerin, çürümüş etlerin mide bulandırıcı kokusu doldu. Kendimi hemen geriye, caddeye attım. Şiddetli rüzgârın içinde kokusuzluğa dönüşen o karmaşayı içime çektim. Lokantalardan umudu kesme zamanı gelmişti.İngiltere Konsolosluğu’nun bulunduğu tarafa bıraktığım taksiyi alıp büyük marketlere gitmediğim için bir küfür daha savurdum kendime. Dondurucusu olan büyük yerlerden başka bir şansım olmayacak gibi görünüyordu.Tabii oralarda da elektrik kesilmemişse.Binaların arasına çöreklenmiş sis parçalarının arkasında Marmara Oteli’ni görmeye çabalarken bembeyaz bir atönümdeki sokaktan fırlayıp arkasında bir şeylere tekmeler savurarak caddenin ortasına kadar geldi. Belki de bir gün önce arabanın yanında koşan attı bu. Delirmiş gibi görünüyordu ve beni farkettiğinde şaha kalkarak kişnedi. Rüya ya da klibe benziyordu içine düştüğüm sahne.Yaklaştım elimde olmadan. Onu yakalayıp üstüne binmek gibi çılgınca bir fikir belirmişti beynimde ama gözlerindeki tanımsız korkuyu görünce durdum. Acıma hissi bir anda yükseliverdi içimde. Sanki tanıyordum bu atı. Birkaç saniye bakıştık, sonra fırlayıp alt sokağa girerek dörtnala uzaklaştı. Toynakları rüzgârın uğultusunda yitip gitti. Gözlerimi kısıp bir süre onun belirdiği sokağın başında durup ortalığı inceledim. Bir binanın tepesinden, kimbilir hangi dairedeki boruların iflasıyla, şakır şakır aşağı akan sular…Olağandışı gözüken tek şey buydu.

Tekrar caddeye dönüp bir süre kararlı bir şekilde yürüdüm.İstiklal’in bitmez tükenmez kalabalığının yerini almış sisin bu şiddetli rüzgârda nasıl olup da dağılmadığını düşündüm.Şeytani bir duygu dönüp duruyordu aklımda. Sanki her an yoğunluğun içinden bir şeyler fırlayacakmış gibi. Bu rahatsız edici fikri kafamdan bir türlü atamasam da ve aslında bir an önce dönüp bara sığınmaktan başka bir şey düşünmesem de yoluma devam ettim. Belki de midemi yakan açlıktı beni ileri, tostçulara doğru iten. Küflenmemiş ekmek bulma umudu! Sonuçta onlar taksiden daha yakın geliyordu zavallı ayaklarıma.On metre kadar sonra gördüm büyükçe bir mağazanın vitrininde açık bırakılmış televizyonu. Dvd’den oynatıldığını sandığım görüntü beni çekim alanına aldı ve kendimi bir anda onun önünde,merakla dikilirkenbuldum. Bembeyaz dişleri ortada, yüzünün her yanıyla kocaman gülümseyen bir kız geldi ekrana. Güzeldi. Kızıl saçları güneşi içinde taşıyormuşçasına parlıyor ve nereden geldiği belli olmayan bir esintiyle dalgalanıyordu. Sonraki sahnedetakım elbiseli on adam, kaldırımda,araba ya da başka bir şey bekliyormuş gibi sabırsız bir tavırla dikilirken göründü. Bir süre çevrelerine bakındılar ve üstlerine aniden bir beton kalıbı indi. Öylesine şoke edici bir görüntüydü ki istemsizce bir adım geriledim. Vinç, kalıbı alıpyukarı çekince, betonun altından küçük robotlar çıkıp çevreye dağıldı.Yine gülümsedi kız. Ama iki dişi eksikti artık. Her yanı toz bulutuna bulayarak aşağı çöktü gökdelenler ve sadece tek katlı, bahçeli bir ev kaldı geniş alanda. Molozlarla kaplı tarlada ağaçlar da dimdik ayaktaydı. Ardından her taraf kocaman, beyaz bir erkek kıçıyla kaplandı. İçinden yavaşça kocamanbir hıyar çıktı. Ve bir domates. Sonraki görüntüde dört kişilik mutlu bir aile neşeyle önlerindeki salataları yiyordu.Güldü kızbir kez daha. Dişleri tümüyle dökülmüştü ve kaşları da yoktu artık.Kusmukla doldurulmuş, küçük plastik havuzda oynayan bir çocuk girdi o an ekrana.Ağlıyordu ve annesi başka bir kadınla arka planda gülerek bir şeyler konuşuyor, onunla bir an olsun ilgilenmiyordu.Kocaman bir yük gemisi kıçının üstünde kalkarak hızla uzaklaştı boğazda.Bir kumsal göründü sonra. Her yanıyunus ölüleriyle kaplıydı vebir ok işareti oluşturacak şekilde özenle yerleştirilmişlerdi. Ok tam ortada yapayalnız duran bir tuvalet kabinini gösteriyordu. Tarlanın iki metre kadar üstünde hızla ilerleyip durdu kamera. Hafif bir rüzgârla salınanrengârenk çiçekleri izledi bir süre.Çok geçmeden sağ taraftan bir çim biçme makinesi girdi ekrana. Çiçekleri ezerek diğer taraftan çıktı. Birkaç saniye sonra diğer yönden girdi içeri. Geçip gitti yine ve çiçekler her iki seferde de ezilmeyi ya da kopmayı reddederek dikildiler ayağa.Kızıl saçlı kız estetik ameliyatta, alnı ve yanakları neşterle kesilirken, dişsiz ağzıyla gülümsemeye devam etti. Anlamsız ve tahrik ediciydi olan biten. Camı kırıp televizyonu parçalamak istedim midemin bulantısıyla yüzüm buruşmuş. Görüntü durdu o esnada. Ekran karardı. Yine de vurdum büyük bir hırsla ve aşağı indi cam müthiş bir gürültüyle, ben geriye kaçarken.Rüzgâr içeri dolup küçük teknolojik aygıtlarıdükkânıniçine doğru sürükledi. Ben de daldım öfkeyle. Bir süre etrafta herhangi bir bağlantı aradım ama bulamadım. Kapalı devre sistemien akla yatkını gibi görünse de mantıklı kılmıyordu ekranın kapanmasını. Dükkânın iç taraflarını ele geçirmiş karanlığı amaçsızca süzerken oraya gitmeyi aklımdan bile geçirmedim. Son bir kez sağa sola bakınıp yinedışarı attım kendimi ve hızla yürüdüm yukarı doğru.Sonuçta sinirlerimi bu kadar bozanın ne olduğunu anlayamıyordum ve görüntülerin uyandırdığı iğrenç duyguları unutmak için çevreye bakınmaktan başka bir kozum da yoktu.

Fransa Konsolosluğu’na neredeyse koşarak vardığımdasisin her yanımı soğuk soğuk kavradığını hissettim. Ürpererek yavaşladım. Attığım her adım kulağıma vuruyordu boktan bir yankıyla. Bir on metre kadar böyle ilerledikten sonra gördüm onu. Yanına koştum. Derin bir nefes alıp heyecanımı bastırmaya çalışırken içine girdim ve diğer taraftan dışarı çıkarak bir daha baktım. Oraya vurup kaldırım taşlarını bir kenara savurarak yeri bir metreye yakın göçerten şey, kocaman bir eldi. İç tarafı özel bir kille sıvanmışçasına kıpkırmızıydı.Gökyüzüne baktım hemen. Bunun tanrısal bir şey olma ihtimalini düşünüyordum. Sonra indirdim gözlerimi ve diğer tarafta sisin dağılmaya yüz tuttuğunu farkedip tekrar yürümeye başladım. Yabancı bir gezegene, keşif gezisine indirilmiş gibi hissediyordum kendimi.Artık felaket senaryolarını bir kenara koymuş, uzaylılar fikri üzerine yoğunlaşmaya başlamıştım. Ya da mantığım bu kadarına elveriyordu. Marmara Oteli miydi sisin içinde karanlık bir siluet olarak her adımda büyüyen?Yönde bir saçmalık olduğunu farkederek otelin bulunması gereken yere bir göz atıp yine sisin üstüne gölgesini düşürmeyi başaran o yüksek yapıya döndüm.Kiliseden uzağa doğru ilerlediğimi ve üst yola ulaşmak üzere olduğumu çıkarabiliyordum. Sol tarafta Cumhuriyet Anıtı’nı gördüm belli belirsiz ama yürüyüşümü kesmedim. Yoğun olmasa da bir sürü şeyi görüş alanının dışında bırakmayı başarıyordu sis ve artık pek de soğuk gelmiyordu bana. Sağda, Sıraselviler yönünde büyük bir gümbürtü kopunca yerimde kasılıp kaçmaya hazırlandım. Her ne olduysa şiddeti yere vurmuş, altımdaki zeminden bir şok dalgasıyla geçip gitmişti. Bir süre o tarafa baktım, olabildiğince kulak kesildim ama ulumalardan başka bir şey duyamadım.Sonra üstüme eğilmiş o devasa karanlığa doğru döndüm tekrar. Yutkunarak baktım. Anlayamıyordum bunun ne olduğunu. Orada meydandan başka bir şey yoktu benim bildiğim. Merakıma yenip düşüp hızla yürüdüm ve son adımımı öylesine sert vurdum ki yere oradaki parçanın kopmaması bir mucizeydi. Taşlaşmışçasına gergin, panik hissi kafamın içinde bir kasırga gibi dönerken ayağımı geri çekmeye cesaret edemedim bir türlü. Önümdeki uçuruma baktıkça alt taraftaki yoğun karanlığın aklımda uyandırdığı dipsizlik hissiyle başım dönüyor, sıklaşmış soluklarımla direniyordum baygınlığa. Yüzlerce kiloya ulaşmış gibi duran bacağımı oradan söküp aldığımda kendimi yere sırtüstü bırakıverdim ve bacaklarımla betonu ittirerek kıçımın üstünde bir on metre kadar kaydım geriye. Kalbim delice atıyordu ve bardan çıkarken yanıma bir şişe viski almadığım için kendime lanet okumaya girişmem boşuna değildi. Taksim’in ortasında, neredeyse arzın merkezine kadar uzanan bir uçurumla karşılaşmıştım. Orada sis dağılana kadar, yani iki saate yakın oturdum düşme korkusuyla. Her yanımın uçurumlarla çevrelenmiş olabileceği düşüncesi aklımdan çıkmazken gözümü kırpmadan,dağılan siste her saniye biraz daha belirginleşen o büyük gölgeye bakıyordum. Şekilsizdi. Yanlara ve yukarı doğru asimetrik açılımlar gösteren bu şeyin bir gökdelen olma ihtimali oldukça zayıftı. Geriye doğru paranoyak hareketlerle, çevremdeki her santimi yüz kez inceleyerek kayarken Cumhuriyet Anıtı’na kadar gelmiştim. Hafif yana yatmış olsa da hâlâ ayakta durması nedense bana garip bir gurur verdi.Gazi’nin ve kurmaylarının kararlı, umut dolu bakışlarınıuçuruma dikmelerikomik bir çelişki oluştursa da yüreğime yürüyen cesaretle hızla ayağa dikildim. Öne doğru ilerledim. Tam kırk iki adım. Kenardan aşağıdaki sonsuz karanlığa baktım oraya nasıl çıktığını anlayamayan kanatsız bir kartal gibi. Evde de üstüme çullanan o uçup gitme korkusu bir kez daha aklımı yoklasa da direndim ve dağılan sisin arkasında şüpheye yer bırakmayacak şekilde gördüm dalları. Uzun uzun, neredeyse nefes almayı bile unutarak baktım. Boynum tutulana, gözlerim yaşarana dek. Uçurumla çevrelenmiş meydanın tam ortasında devasa bir çınar ağacı duruyordu.Gövdesinin çapı yirmi metreye yakındı. Dalları içiçe geçerek yukarıdan düşecek bir şeyleri yakalama arzusundaymış gibi havaya kalkmıştı.Boğumlarınüstüne rahatlıkla bir kulübe kurulabilir, oyukların içine arabalarpark edilebilirdi. Yüce bir duyguyla, ağlamamak için kendimi zor tutarak geriledim yine. Böylece tostçuların oraya kadar gittim ve uçurumun dönerek otelin kaldırımını ve Atatürk Kültür Merkezi’nin bahçesini ele geçirdiğini tam olarak teşhis ettim.Ağaca geçiş, kuşlar hariç her türden canlı için yasaklanmıştı.Bir kez daha gerçekleşmesi imkânsızbir şeyle karşılaşmış olarak bu ağacın mitolojideki kutsal ağacı andırdığını düşündüm. Kökleri dibe dek iniyor olmalıydı. İstanbul’un merkezini ele geçirmiş, çevresini koruma kalkanıyla çevirmişti. Karşıma çıkan her görüntünün simgesel bir anlam içerdiğini düşünmeden edemiyordum artık. Fakat hangi hastalıklı beyin kime ne anlatmak istiyordu, işte bunu anlamıyordum.Benimle mi ilgiliydi tüm bu çaba? Peki ya hastanede, yanımdaki odada kalan kişi? Belki başkaları da vardı!

Dönüp hızla aşağı yürüdüm. Karşıma konan bu saçma kâbusu anlamlandırmaya çalışmaktan gerçekten sıkılmıştım. Firuzağa’nın oralarda bir market olduğunu hatırlıyordum. Buzluğunda ne varsa mideye indirmekten başka bir plana bir süreliğine beynimi kapatarak hızla yürüdüm. Tostçuların ve sol tarafta duvarları aşağı inip neredeyse çırılçıplak kalmış otellerin önünden bir hayalet gibi süzüldüm. Kiliseyi sağımda bırakıpköşede, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalmış gibi görünen binanın yanından döndüm ve şok içinde öylece baktım aşağı doğru uzanan manzaraya. Cihangir! Tamamen çökmüş, dümdüz olmuştu. Yıkıntılardan oluşmuş bir tarla gibiydi ve inanılmaz bir şekilde Tophane’ye dek uzanıyordu bu beyaz çöl. Ağzım sonuna kadar açık halde yürümeye devam ettim. Rüzgârın aşındırdığı yapılar neredeyse düz, doğal bir yol oluşturmuştu. Üstlerinde gezindiğim alanların eskiden hastane, eczane, market, çayhane gibi yerler olduğunu bilmenin verdiği o hüzün bir türlü beni ele geçiremiyordu çünkü gözlerim bambaşka bir sürprize kilitlenip kalmıştı.

Onu açıkça görüyordum, sonuçta çınar ağacıyla hemen hemen aynı boyuttaydı. Tophane-i Amire’nin yüz metre kadar üstünde, yuvarlak, taştanbir kuleydi bu. Orada asla var olmamış, apartmanlar yerinde kalsaydı bile asla var olamayacak, geniş ve yüksek bir kule.Küstah bir parmak gibi gökyüzünde birikmeye başlamış koyu gri bulutları işaret ediyordu.

Yıkıntıların üzerinde, tekrar işe koyulan esintiye karşı büyülenmiş gibi yürüdüm.Ona, bir an bile gözümü kırpmadan sadece ona bakmak istiyor ve bir an önce yanına ulaşıp taş yüzeyine dokunmaktan, bu devasa yapının gerçek olup olmadığını görmekten başka bir şey düşünemiyordum.

 

 

5

 

Çevresinde iki tur attıktan sonra bir kez daha dayadım avcumu. Taşın soğukluğu vücuduma doğru akarken kafamı kaldırdım veüstünden geçen bulutu bir nefeste içine çekecekmiş gibi görünen kulenin altmış metreye yakın ihtişamına bakarak kendimi meraklı bir karıncaya benzettim. Bir-iki adım daha attım sonra. Pirinçten yapılmış sapsarı, iki metrelik kapının önünde duruyordum şimdi. Üstünde yumruk biçiminde bir tokmaktan ve büyükçe bir kilitten başka bir şey yoktu. Ne süs ne kabartı ne de kapı kolu. Kilidin üstünde bırakılmış demirden,paslıanahtarı alarakgözlerime doğru yaklaştırdım. Orada bırakılması oldukça şüpheli bir durumdu. Kulağımı yapıştırıp iyice bir dinledim ardından içeriyi. Ses yoktu. Tokmağı pirinç yüzeye indirdim ve yirmi saniyeye yayılan bir süreçte, yankıların yukarı kadar çıkıp yine aşağı dökülüşünün o iç gıcıklayıcı hissiyle boğuştum.Sanki öbür taraftaduran bir tip küstah bir şekilde vuruşumu taklit etmişti.

Derin bir nefes aldıktan sonra anahtarı yerine yerleştirip çevirdim ve ağır kapı en ufak bir gıcırtı çıkarmadan açılmaya başladı. Yavaşça geriye çekilirken gözbebeklerim yüzlerce kısa kıpırtıyla içerinin karanlığını tarıyordu. Müthiş bir tedirginlik vardı üstümde.Olağandışı bir durumla karşılaşmayınca ilerleyip girişe attım adımımı ve ortalığı bir kez daha dinledim. Bir fabrika bacasının içinde duruyor gibiydim. Muhtemelenkule, tepesini döven rüzgârın hoyrat darbelerini büyük bir uğultuya dönüştürerek aşağı iletiyordu. Geniş hol tamamen boştu. Zemin ve duvarlar taştan olunca, atılan her adım garip ve tok bir gürültüyle vuruyordu kulağa. Duvarın diğer ucunda tahta bir merdiven başlıyor, kulenin çeperlerinde helezon çizerek yükseliyordu. Taşların dörtnala koşturmuş bir at gibi terlediğini görebiliyordum. Sanki nefes alıyordu duvarlar. On metreyukarıdaydı, basamakların bir oyuğa gömülüp yokolduğutaş tavan.

Dönüp dışarıdaki yıkıntı tarlasının beyaz dokusuna son bir kez göz attım ve kapıyı açık bırakmayı seçerek merdivene yöneldim.Önceden farkettiğim, zemine yukarıdan yıllar boyunca damlayıp üst üste binmiş gibi duran o kırmızı lekenin üzerinde kafamda türlü sorularla bir süre mola verdim. Harita gibi bir şeye benziyor olsa da baktıkça bir sürü görsel imgeyle çakışıp değişik anlamlar yaratabiliyordu. Basamağa adımımı atarken gözüm hâlâ ondaydı. Ne olabileceğini sanki çok iyi biliyordum ama ne adını ne de herhangi bir görüntüsünü hatırlayabiliyordum aklımda dönen soru işaretinin.Yer her adımda biraz daha uzaklaşırken tahtanın gıcırtıları yepyeni görünen ahşap basamaklara duyduğum güveni azaltıyordu. Uğultuya, duvarda açılmış küçük deliklere yuva yapmış güvercinlerin gurultuları karışıyordu şimdi. Çok geçmeden bir gemi sireni yükseldiaradan ve ben üst kata uzanan aralığa kafam bir hayli karışmış olarak ulaştım. İnsansız bir dünyada boğazdan bir geminin geçmesi normal miydi?Sevinmeli miydim yoksa korkmalı mı?İnsanın kalabalıkta kendisini güvende hissettiğini şimdi daha iyi anlamıştım. Bomboş bir dünyada bir avuç insanla karşılaşmakoldukça tedirgin edici olabilirdi.Yukarıdaki odanın içinden böylesi bir parlaklık taşacağını beklemediğim için biraz da şaşkındım aynı zamanda.

Gözüme çarpan sadelik cesaretimi yerine getirdi ve başımı hiç düşünmeden çıkarıverdim ortaya. Sonrasında ise adımlarımı hızla atıp odanın içine konuverdim. On metre yarıçapında, inanılmayacak kadar geniş görünen, ne paravanla ne de duvarla bölünmüş bir yerdeydim. En az altı-yedi metrelik bir yükseklikten aşağı sarkan büyük avizeye hayranlık dolu bir bakış gönderdikten sonra geniş odanın ortasında küçücük kalmış tek kişilik koltuğa doğru yürüdüm. Işık tepedeki yatay pencerelerden içeri sızıyor, avizeye çarpıp binlerce parçaya bölünerekher yere dağılıyordu. Duvarlar tümüyle kitaplıkla kaplıydı. Yanına çay, kahve gibi şeyleri yerleştirmek için iki oyma savaşçının, iki yandan kalın gövdesini ittirdiği bir sehpa konmuş olan gri kadife koltuğa dayanıp etrafı incelemeye devam ettiğimde yukarıdaki kitaplara ulaşmaya yarayan tekerleklimerdiveni gördüm. Doğudaki rafların arasında kalan dar pencerenin hemen önüne büyük ama oldukça sade bir çalışma masası konmuş, kenarına da yaylı bir tepe lambası tutturulmuştu.Yanlardaki sepetlerde çizim malzemeleri ve kalemler duruyordu. Camın iki yanı da saksılarla rengârenkti. Ve hepsi buydu işte. Bu muhteşem odada küçücük bir çocuk gibi rafların yanına ilerlerken burayı kimin döşediğini merak ettim. Her şeyin böylesine bir sadelikle dekore edilmesi hoşuma gitmişti doğrusu.Göğsüme denk gelen dördüncü raftan kalın ciltli bir kitabı çekip aldım. Geçmişin Döngüsü’ydü adı. Yazarının ismi ne ön kapağa ne de künyeye kaydedilmişti. Sayfalarını çevirdim. Çoğu yerin altının çizildiğini teşhis ettikten sonra elli beşinci sayfada durdum. Mırıldanarak okudum benden önceki okurun önemli bulduğu satırları. Tam üç kez. Fakat hiçbir şey anlayamadım. Hem çok önemli hem de aşırı anlamsız gibisinden bir his bırakıyorducümlelerin oluşturduğu anafikir. Bir saniye geçmeden üstüne kafa yormaya kalktığımda aklımahiçbir şeyingelmemesi de garipti. Bir başka kitaba uzandı elim. Küçücük bir şeydi. Dışarı çekerken kara seriden yayınlanmış olduğunu anlamamlabüyük bir heyecana kapıldım. Dashiel Hammett ismi değil, kapaktaki başlık oldu içimi hoplatan. Karanlığa Atılan Adım adlı buromanı ilk defa duyuyordum.Hemen ilk sayfaları incelemeye başladım. Daha önce yayınlanan bir kitaba, yeni baskıda daha çarpıcı bir isim verildiğinden kuşkulanmıştım.Fakat bu kaygım da boşa çıktı. Hiç okumadığım bir Hammett romanı tutuyordum elimde. Koltuğa kaydı bakışlarım ama o an oturup kitap okumanın saçmalığı da ortadaydı. İçini inceledim biraz.Başkarakterin şişko dedektif olduğunu saptayıncadudaklarım keyifle kıvrıldı. Bunda da tükenmez kalemle altı çizilmiş bir sürü sayfa mevcuttu. Ele geçirdiğim hazineyi tekrar rafa itip bir başka kitabı çektim yerinden. Tolyalılarla ilgili tarihi bir araştırmaydı bu. Sözkonusu ırk hakkında hiçbir fikrim olmasa da bir süre baktım ustaca çizilmiş savaş illüstrasyonlarına. Tüccarlar, bilim adamları ve savaşçıların kostümleri, tarihin bilinmeyen bir döneminde yaşamış bir uygarlık için fazlasıyla iddialı savaş aletleri tüm ayrıntılarıyla betimlenmiş, yine tükenmez kalemle yanlarına notlar alınmıştı.Kitabı yerine koyup geri çekildim. Raflarda yirmi binin üstünde eser olduğundan emindim. En yukarısı haritalarla ve ansiklopedilerle donatılmış gibi görünüyordu. Müthiş bir yere girdiğimi algılayabiliyordum. Hiç de mütevazı olmayan bir kütüphaneydi burası. Tavana baktım ve bir üst kata nasıl geçileceği sorunu da ancak o an düştü aklıma. Merdiven falan ilişmemişti gözüme. Yaklaşıp kitap dizilerininhemen yanından yavaşça ilerledim ve ortada şifreli bir kapıya da özel bir parolayla açılan geçit gibi öyle fazla da gizemli bir durum olmadığını farkettim.Rafın kenarındaki tutacak açıkça ortadaydı. Tutacağı çekmemlekitaplık gıcırdayarak açılıp taş merdivenin uzandığı geniş oyuğu gözler önüne serdi.

Adımımı atıp tereddütle yukarıyı gözden geçirdim.Her basamak ayrı bir karaktere sahipti. Bazısı daha geniş, bazısı daha yüksek ve çoğu da şekilsiz… Üçüncü basamağa adımımı attığımda yavaşça aşağı indi ve arkamdan kapadıkitaplık görünümlü kapıyı. Bir süre alık alık oraya baktıktan sonra çıkmaya devam ettim. Duvar taşlarının içine oyulmuş bir dehlizde yürüyor olmalıydım.Ortamı aydınlatan küçük hava deliklerinden birine ulaştığımda durdum. İyice uzandım ve omuzlarım biraz sıkışsa da başımı dışarı çıkarmayı başardım. Yandaki başka bir oyuktan yoluk bir güvercin bana bakıp guruldadı. Daha bir buçuk kata anca ulaşsam da aşağısı oldukça uzak görünüyor, müthiş bir baş dönmesi yaratıyordu. Kayamsı kesme taşların büyüklüğü de şaşırtıcıydı. En eski kulelerde bile benzerine rastlamamıştım. Saçmalık üzerine kafa yormaya gerek olmasa da dünyayı yerle bir etmekle meşgul bir teknolojinin ortaya böyle bir iş çıkarması anlaşılır gibi değildi. Eskiye mi özlem duyuyorlardı acaba? Başka bir dünyada orta çağ hikâyeleri okuyarak mı büyümüşlerdi? Taksim’e uzanan beton deryasının arkasında, arka yüzleri tamamen harap olmuş otellerin üstünde tüm ihtişamıyla sallanıyordu çınar ağacının üst dalları. Kafamı içeri çekip tırmanmaya devam ettim ve çok geçmeden de bir üst kattaki odaya ya da salona ulaştım. Merdivenin hemen başında durup ortalığı inceledim.Aynı yapıda olsa da farklı bir dizaynla karşı karşıyaydım. Duvarlar bu sefer tamamen haritalarla ve resimlerlekaplanmış, sadece üç metre eninde bir bölüm plaklarla dolu raflara ayrılmıştı. Taşlardan fırlayan altlıkların üstünde çeşitli pozlarda – hırlayan, uluyan, ürkek ürkek çevreye bakınan – doldurulmuş hayvanlar duruyordu.Alanın ortasınaalt kattaki koltuğun beyazı yerleştirilmişti.Altındaki tahta bölüm, dönmesini sağlayan düzeneği gizliyor olmalıydı. Plakların önüne yerleştirilmiş eskipikap ise oldukça albenili bir modeldi. Bakır bölümlere sahipti ve bazı yerleri kahverengi bir deriyle kaplanmıştı. Şaha kalkmış plak bekleyen iğnesinin kristali etrafa parıltılar saçıyordu.Hiç beklemeden o tarafa koştum. Binlerce plaklık koleksiyona gömülüp bir çabukonlarcasına göz attım. Bir tanesini bile tanıyamamanın şaşkınlığıyla suratımı buruştururkenPink Floyd’un Animals albümünün yere attıklarımdan biri olduğunu farkettim. Hissettiğim ani sevinç boktan bir sürprize toslayarak yok olup gitti ortalıktan. Evdeki cd’nin illüstrasyonunda olduğu gibi bu kapakta da çıplak insanların uçuşması canımı bir hayli sıkarken neredeyse plağı elimden düşürüyordum.Kafamda karanlık bulutlarla bir süre daha inceledim sanki farklı bir şeyler görecekmişim gibi ve sonra çıkarıp pikaba yerleştirdim. Garip bir sıkıntı ya da kötü bir his yüreğime pençelerini geçirirken iğneyi yana çektim ve plak sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi hızla dönmeye başladı. İğneyi ilk parçanın üstüne bırakıp yavaşça odanın ortasına doğru geriledim. Pigs On The Wing 1’in giriş gitarının yerini alan keman huzursuz bir hüzünle doluverdi kulağıma. Ardından domuz homurtuları girdi araya. Balçıkta eşelendiklerini görebiliyordum bu sesleri çıkarırlarken ve her nasılsa vokal melodisini de bir şekilde yakalamayı beceriyorlardı. Ortalıkta hoparlör falan yoktu. Pikaptan da gelmiyordu ses. Oldukça güçlü bir şekilde duvar aralıklarından sızıp odayı ele geçiriyor, her detay insanın içine işliyordu.Vücuduma yayılan ürpertinin yarattığı telaşlaoraya doğru atılıp, iğneyi eski yerine koydum. Duvardaki doldurulmuş pembe domuza uzun uzun baktım sanki bir şey olacakmış gibi. Sonra yere eğildim tekrar. Bor Sau adındaki grubun plağını alıp doğruldum bu sefer. Uzunca bir süre baktım kapaktaki her detaya.Tek bir adam vardıfotoğrafın merkezinde. Gün batımının arkasından gönderdiği yoğun ışığın içindetamamen bir gölgeye dönüşmüştü. Yaylanıp uçmaya başlayacakmış gibi görünen tipin yırtıcı pozuna yoğunlaştıkça bunun üç boyutlu bir çalışma olabileceğine kanaat getiriyordum. Fotoğraf olamayacak kadar canlıydı her şey. Hayalimden bir sahnenin dondurulmuş hali gibi.Titreyen elimi uzatıp plağı dışarı çıkardım. Şeffaf görüntüsünden yansıyanbüyüleyici parlaklık yüzüme yayıldı. Avcumun üstünde peltemsi dokusuyla esniyor, uçları zangırdıyordu. Pikabın üstünde dönmeye başladığında duyulan çıtırtı odanın içinde bir akıma kapılmışçasına savruldu. Sonrasında kulaklarıma dolan şeyi ise tanımlamak epey güç. İçime yürüyen o muhteşem coşkuyu yaratan; korno, trompet ve trombonların hep beraber sürüklediği inanılmaz melodiydi.Kapak çalışmasının yetmişli yılları yansıtan stiline bakıp hippi tarzı bir folk beklerken beynime akan çılgın tom tom yürüyüşleriyle afallayarak koltuğa kadar gittim.Oturdum ve gözlerim amaçsızca duvarları tarayıp hiçbir şey görmezken sadece müziği dinledim. Hayvan sesleri insani inlemelere, haykırışlara eşlik ediyor, enstrümanlar bir an olsun rahatlamayı reddediyordu. Yaylıların yürüyüşü bir ordunun değil isyan etmiş bir halkın duygusunu iletiyor gibiydi. Sadece şarkının sonuydu romantik bir gitar riff’ine teslim olan. Bununla birlikte birden rahatladı sanki dünya. Genişleyiverdi kasılıp daralmış duvarlar. Ve o esnada etkileyici bir tenor ses şu sözleri beklenmedik bir melodiyle kavrayışımın ötesinde bir yerlere yolladı:Delilik bir bataklıktır. Ne kadar çırpınırsan çırpın, batan sen değilsin. İngilizce sözler beklerken bir Türk grubuyla karşılaşmak oldukça şaşırtıcıydı. Plak takılıp atlamaya başlamıştı müzik biter bitmez. Bu rahatsız edici ses tarafından yönlendiriliyormuşçasına kesik hareketlerle ayağa kalktım. İğneyi kaldırıp küçük pencereden dışarı bir bakış fırlattım. Başka bir plak koyma fikri hakaret gibi geliyordu az önceki şoku sindirmeye ve anlamaya çalışırken. Bunun yerine odanın içinde gezinmeye başladım. Haritaların alt katta karşılaştığıma benzer bir şekildeadını bile duymadığım yerleri gösterdiğini farketmem uzun sürmedi. Bazıları sadece fantastik romanlara konu olabilecek imparatorluk isimlerine sahipti.Bir çizgiroman taslağı olarak kurgulanmış gibi görünen mimari çizimlerdeki yapılar muazzam bir ihtişamı gözler önüne seriyordu.Duvardan bana bakan hayvanları inceledim sonra. Kimbilir hangi aralıktan odanın içine sızan esintiyle tüyleri uçuşan doldurulmuş bir kurt köpeğine yaklaştım. Ona bakarken gözlerimden yaşların süzülmeye başladığını duyumsadım ve bir adım daha attım ileriye. Siyah tüylere elimi daldırdığımda canlıymışçasına yumuşacık olduğunu algıladım. Korkarak geri çektimelimi anında. Her yerim diken diken olmuştu. Aklımda sürekli, ben ortaokuldayken zehirlenerek öldürülen kurt köpeğimin görüntüleri dolaşıyordu. Neşeli havlamasını neredeyse duyacak gibiydim ve gözlerimden boşanan yaşları elimin tersiyle silerek bir başka şeye odaklanmaya çalıştım. İçiçe geçmiş karmaşık desenlerin arasında Kooning’in soyut işlerini andıran bir resim gördüm. Daha bitmemiş gibiydi. Duvara gelişigüzel bir şekilde tutturulmuştu. Bakarken renkler birbirinin içine geçiyor ya da şekiller yer değiştiriyormuşçasına bir duygu yaratıyordu.Saniyeler bariz bir şekilde yavaşlamıştıbakışlarım ona kenetlenmişken. Renkler beynimin bir yerinde birleşip hüzünlü bir hisse dönüştü çok geçmeden.Ve birden orada kendimi gördüm. Öylesine yabani bir ifadeyle bakıyordum ki tüylerim bir anda ayağa kalktı. Gözümü kırpıştırdığım an babam çıktı ortaya. Yüzünde endişeli bir ifadeyle üzerime eğilmişti bariz bir şekilde. Bu basit aldatmacayla gözlerim kamaşmış halde bağırarak geriledim. Kaçma dürtüsü bir kez daha ele geçirmişti beni. Oda çevremde dönüyor, doldurulmuş hayvanlar üstüme üstüme geliyordu.Koltuğa kadar geriledim ve kadife kumaşa parçalayacakmışçasına geçirdim ellerimi. Bakışlarım onlarca kezalt kata uzanan merdivene gitti geldi. İçerideki sessizliğin yoğunluğuyla çevrelenmiş olarak beni korkunun kucağına her saniye biraz daha iten şeyin üstümde yabancı bir şekilde dönenen soluklarım olduğunu düşündüm. Sakinleşmeliydim. Saniyede kimbilir kaç kere, aşağıda kapıyı açık bıraktığım gerçeği aklıma düşerken, bir kez daha baktım kurt köpeğine. Yüzündeki neşeli ifadenin benim suratımdaki gerginlikle oluşturduğu tezat öylesine komikti ki üstüme çullanmış o sessiz çığlık birden kesiliverdi. Kendime saçma bir şekilde koruma kalkanı olarak seçtiğim koltuktan yavaşça uzaklaşıp arkamdaki duvara yapıştım.Plakların durduğu bölüme son bir kez göz atıp üst kata açılan kapıyı bulmak için haritalarla çizimlerin arasında gezintiye çıktım.

Geciktikçe paniğin yine üstüme çullanacağından korkarak olabildiğince hızlı davranmaya çalışıyordum.Neyse ki bir kez daha beni yormayıp hemen gizini açıverdi yapı. Kapı kolu,yaşlı bir bilge kabartmasının eliydi. Tutup çekince koca duvar yavaşça öne gelip aralığı ortaya çıkardı.İçeri dalıp yukarı tırmandımkaçarmışçasına.Üst katta beni karşılayan lekesiz bir beyazlık oldu. Çıkıntılı küçük pencerelerle güneşi içeri almış bu devasa oda, mermer tabanıyla bir mutfak kompleksiydi. Gri taştan lavabo ve tezgâh pırıl pırıl görünüyordu. Taş duvara hatırı sayılır bir tencere tava koleksiyonu asılmış, ocak bölümünün üst çaprazıise bıçaklara ayrılmıştı. Raflar baharatlarla doluydu. Tam ortada insanın içini açan, rengârenk örtüsüyle baharı çağrıştıran, cilasız ceviz bir masa duruyordu. Duvarda özel olarak açılmış deliklerden içeriye sarmaşıklar sarkıyor, birçok yerde saksılardan taşmış gür çiçeklerle buluşup ortama doğanın o tatlı rötuşunu atıyorlardı. Bazı yönlere çift kişilik tahta koltuklar konmuş, yemeklerde buluşanlar için keyifli bir sohbet havası yaratılmıştı ki bu içinde bulunduğum koşullar düşünüldüğünde oldukça ironik bir şeydi.Soğuk olmasını beklediğim taş zeminli odaların, özellikle duvarlarına hava delikleri açılmışken, nasıl olup da bu kadar sıcak kalabildiğini anlayamıyordum. Taksim yönündeki büyük beyaz kapıyasürüklendim elimde olmadan. Çenem aşağı sarkmış halde kalakaldım kapağını aralayınca. Derin bir kilerle karşı karşıyaydım. Çengellere etler asılmış, tahıllar ve sebzeler raflara dizilmişti. İçerisi buz gibiydi. Burnuma kötü bir koku ulaşmayıncaağzımın sulanmasını engelleyecek bir şey de kalmadı. Kapıyı kapatıp yan tarafa geçtim.Panonun arkasında genişçe bir alan bomboştu ve raf sistemine bakılırsaardiye olarak kullanılmak üzere tasarlanmıştı. Tezgâhın yanındaki dolaba yürüdüm sonra. Açtığımda bunun bir buzdolabı olduğunu gördüm. Cam kapların üstüne doğru eğilip içlerindeki yemeklerle burun buruna gelince bir şok daha yaşadım. İnanamıyordum buna. Elimi uzatıp bir tanesini çektim dışarı. Hızla yürüyüp masanın üstüne koydum ve kapağını açtım. Soğanlı yahniye baktım bir süre. Ardından eğilip kokladım ve bir soğanı parmaklarımın arasına alıp ağzıma atıverdim. Üzerinde donmuş yağlarla soğuk bir yahni ne kadar lezzetli olabilirse o kadar lezzetliydi. Kim yaşıyordu burada?Onunla tanışana kadar şansımı zorlamalı mı yoksa arkama bile bakmadan kaçmalı mıydım buradan?Artık geri çekilemeyeceğimi, kaderimle yüzleşmekten başka bir şansım olmadığını düşünerek kilerin yan tarafında, bu kez açıkça ortada duran tahta spiral merdivene doğru hareketlendim.

Altı metreye yakın bir yüksekliği bir çırpıda geride bırakıp önümdeki deliğe dalarak sadece taştan koskoca bir boşluğun içine kondum. Beni tahtaya bastıranyerçekimi, sarhoşluk sonrası sızlamalarına esir olmuşayaklarımı açıkça yoğurmasa uzaya çıkmış gibi hissedecektim. İçeri sızan ışık huzmelerinin oluşturduğu büyülü atmosferde yukarıdan aşağı uzanansarkaca baktım olup biteni anlamaya çalışarak. Ucundaki küre, ışığı içine alıp bambaşka bir parlaklığa kavuşturuyor, ışıltılar çevreye dağılıp silik yıldızlar oluşturuyordu.Kulede en ufak bir sarsıntı olmazken sarkacın o tatlı salınımını, tüylerimde zerre hissetmediğim bir esintiye mi bağlamalıydım?

Duvara yapışıp geniş daireler çizerekyoluna devam eden merdivene yöneldim hızla. On metreye yakın bir yükseklikte, kapağın altında bitti yolculuğum. Alttan tutup ittirincerahatça havalanıp yan tarafta yere vurdu. Başımı çıkardığımda duymayı beklediğim sesi engelleyenin yerdeki halı olduğunu gördüm.Sonunda aradığım bölüme ulaşmıştım. Tam karşımdaydı geniş yatak. İnce bacaklarını ve başındaki oymaların özel kıvrımlarını inceledikten sonra bakışlarım üç farklı yöne, odaya ışık akışını sağlayan neredeyse dört metrelik cam pencerelere kaydı tek tek. Buralardan tüm kuleyi saranahşap balkona çıkılıyor olmalıydı. Arada kalan taş duvarlar da küçük pencerelerle süslenmiş, üstlerindeki deliklerden mutfaktaki gibi sarmaşıklar sarkmıştı.Beşiktaş yönündeki duvarın önüne büyükçe bir çalışma masası konmuştu. Tepeden rengârenk toplarıyla bir ahtapot gibi sarkıyordu dokuz kollu lamba. Diğer odalarda gördüğüm koltuktan burada da vardıfakat rengi maviydi ve halının yeşil tonlarıyla güzel bir uyum yakalamıştı.Cam bölümlerden birinin hemen önünde, Kız Kulesi’ne doğru yerleştirilmişti.İki yanına konmuş sehpaların ayaklarındaki savaşçılar bu kez dışa dönmüş, mızraklarını ileri uzatmışlardı. Altı metreye yakın duvarlar devasa tablolar tarafından ele geçirilmişti. Üç metreye altı metre, tavana kadar uzanan bir tanesi, tamamen soyut olmasına rağmenrenk karmaşası içinde,ileride bir yeri işaret eden figürün saldırgan çizgilerini açıkça dışa vuruyordu.Galata Kulesi’ne bakan bir bölüm yine taştan bir ara duvarla kapatılıp daracık penceresinden çevreyi izleyerek yıkanabileceğiniz küçük tahta küvetiyle şirin bir banyo olarak inşa edilmişti. İçerisi saf su kokuyordu. Aynanın önüne geçtim. Yüzümü yıkayıp yorgun suratımdaki umutsuz ifadeyi izledim bir süre. Sonra gözlerimi yumdum. Ve tam o an gözlerimi aynanınkarşısında tekrar açamayacağımı anladım. Bambaşka bir şeyle karşılaşmaktan korkarak dışarı çıktım. Kör ellerimle kolu bulup banyonun kapısını arkamdan sertçe çektim.Tekrar gün ışığına doğarak odanın ortasına doğru yürüdüm. Yatağın solunda, duvara bir tüfek panosu asılmıştı. Yanına gidip bir tanesini elime aldım. Tetiğinden namlusuna, her tarafınıiyice incelememe rağmen hiçbir yerinde bir marka bulamadım. Doğrusu avcılıkla ilgili pek de bilgi sahibi değildim.Çok ağır değildi ama parlak çeliğin soğukluğu elimi rahatsız edince tetikte gezdirdiğim parmağımı geri çekip tekrar yerine koydum tüfeği. Sol taraftaki komodinin tüm raflarını birer birer açıp içlerinin boş olduğunu teşhis ederken hâlâ silahı düşünüyordum. Ve tekrar yanına gittim. Orada, duvara gömülü küçük kutucuğu açınca fişekler bana doğru yuvarlanıp içiçe geçtiler tıkırtılar çıkararak. Yine aynı tüfeği aldım elime ve şarjörü çekip fişek yatağının boş olup olmadığını test ettikten sonra bir kez daha yerine astım. Ardından vazgeçip yeniden çektim ve fişekleri yuvaya yerleştirip merdivene doğru yürüdüm.

Yavaşça, bir sürü düşünceyle boğuşarak çıktığım bir üst bölümdenaşağıdaki odaya son bir kez göz attım. Bu kadar rahat ve huzur verici bir görüntüyle daha önce hiç karşılaşmamıştım. Rahatlık üstüme yürürken esnememek için kendimi zor tutarak önümdeki aralığa saptım ve dar geçitten iki metre daha tırmandım yukarı. Üst kapağı kaldırdım. İçeriye akan rüzgâr saçlarımı, giysimi, ruhumu, aklımı koparıp atmaya çalışırken dışarı çıktım. Daracık sütunlarla, kemerli bir çatının tamamen örttüğü terasta yürüyüp belime kadar anca varan tahta tırabzanın önünde durdum. Esinti vücuduma dolanmış, neredeyse bir parçama dönüşmüştü. Alnıma kırbaçlar indiren saçlarımın altındanşaha kalkmış boğazabakıyor, bir yıkıma tanıklık ediyordum. Üsküdar ve Kadıköy tarafları tümüyle çökmüş gibiydi. Görebildiğim kadarıylaTopkapı, Kız Kulesi, Haydarpaşa Garı gibi eski yapılarda en ufak bir hasaryoktu. Galata Kulesi’yle bulunduğumyerarasında da bazı kiliseler hariç her şey harap durumdaydı. Modern Sanat Müzesi ve çevresindeki depolar çökmüş, biraz ötedeki Mimar Sinan Üniversitesi ayakta kalmıştı.Ortaköy ve ötesini pek iyi göremiyordum. Dönüp ters tarafa doğru yürüdüm. Taksim’in on metre kadar yükseğindeydi teras. Bakınırken önce gümbürtüyü duydum. Hemen ardından müthiş bir toz bulutu yükseldi havaya. Meydana yakın otellerden biri aşağı inmiş olmalıydı. Yıkımla kıvrıldı dudaklarım. Hissettiğim o garip keyifle tekrar deniz tarafına koştum. Tükenmiş bitmiş yüzlerce yıllık şehir ayaklarımın altında uzanıyordu ve ben bu büyük felaketten sonra inşa edilmiş tek yapının içindeydim. Adaları küçük gölgelere dönüştüren sis yavaştan yaklaşıyordu Sarayburnu’na. Ayağa dikilmiş tüylerim üşüdüğümü anlatmaya çalışsa da aşağı inmeye niyetim yoktu. Bir o tarafa bir bu tarafa yürürken tanıdığım bir sürü yerin alaşağı olduğunu teşhis ediyor, oralarda yaşadığım anılarla başetmeye çalışıyordum. Hissettiğim şey üzüntü falan değildi.Daha çok, bir gün ansızın, kavgalı olduğum bir insanın ölüm haberini almışım gibisinden bir duyguydu.Yaşanmışlığa ve maruz kaldığım yoz ilişkilere karşı içimde duyduğum öfke,yıkımı bir sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde zafere dönüştürüyordu sanki. Bu hisle başetmeye çalışırken aklıma kaybettiğim yakınlarım doluşuverdi. Bekliyordum böylesi bir çelişkiyi. Hiçbir zaman hiçbir şeye karşı tam olarak öfkelenemezdim eskiden de.Yumruklarımı sıkıp rüzgârın sürüklediği her türlü anıyakarşı varoluşsal bir direnç uygularken ağlamamayı başardım. Yere bıraktığım silahı aldım elime. Uzandım taş bloğun üzerinden. Aşağıda bir şeyler aradım sonra. Menzilin içinde beton tarlasından başka bir şey görünmüyordu. Buraların yirmi yıl sonra bir ormana dönüşeceği fikriyle dudaklarım kıvrılırken aradığımı buldum. Yerde tek başına gezinen kargaya doğru uzandı namlu. Arpacığın önünde kesik hareketlerle zıplayıp duruyor, arada bir yukarı bakıyordu.Silahın uzayıp uzayıp dokunacak kadar yaklaştığından haberi yoktu kendisine.Dünyada kalmış tek insanın yıkımı kaldığı yerden devam ettireceğini bilmiyordu zavallı. Derin bir nefes alıp bir süre kalbimin vuruşlarını dinledim. O kapkara durdu, bir şeyler anlamış gibi. Ani bir hareketle çevirdim silahı ve tetiği çektim. Yerdeki molozlar dört bir yana saçıldı. Geri tepmeyle ani bir ağrıya teslim olan omzumu tutarken karga havalanıp bir anda benimle aynı düzeye yükseldi. Kanatlarını hızla çırparken bir süre baktı bana ve geri dönüp Tophane’ye doğru pike yaptı. Sanki ayıplamıştı beni.Ben uyurken hayvanlarakıllanmış olabilir miydi?Her ne kadar saçma gibi görünse de karşımdaki bu saçma kâbusher türlü mantıksızlığı meşru kılabiliyordu.

Dönüp kapaktaniçeri daldım. Aralığınılık havası, soğumuş tenimi didiklerken merdivenleri hızla indim. Aşağı doğrulttuğum silahın varlığı, özellikle omzum boktan bir ağrıyla yoğrulurkeno kadar anlamsız geldi ki bana fırlatıp atmak istedim bir yerlere. Gözüme kestirdiğim yer ise yatak oldu. Tüfek havada uçarken hızla aşağı indim. Hiç beklemeden mutfağa doğru devam ettim. Ardından gelen, bir saate yakın bölüm, ocağı yakacak sistemi bulmam, yahniyi ısıtıp mideme indirmem, yetinmeyip kilerden aldığım bir but parçasını tavada tereyağında pişirmem ve tüm bunların üstüne raflarda yaptığım o muhteşem keşfin ürünü kahveyi ısıtıp yukarı yollanmamla geçti.

Haz bombardımanına tutulmuşken pek içmesem de o an için ısrarla canımın çektiği sigaradan, odanın kıyısında köşesinde bir adet bile bulamamak kayda değmeyecek ufacık bir pürüzdü sadece.Koltuğa oturup dışarıyı izlerken kahvemi yudumladım. Bulutlar tepede yoğunlaşıyor, rüzgârçığlıklar kopararak önümdeki tahta balkonu süpürüyordu. Gözlerim ağırlaşmıştı ve ikide bir aşağı inip kapıyı kilitlemeyi düşünsem de bir türlü bunu yapacak gücü bulamıyordum kendimde. Dalgaların beyaz köpükleriyle bir çocuk tarafından karalanmış gibi durandenizde tek bir teknenin bile görünmemesi boğaza hiç yakışmıyordu. Yarın Haliç’e gidip bir balıkçı sandalına atlayarak balığa çıkabileceğimi düşünmek iyi geldi. Belki de Sarıyer’den büyük bir trol teknesi alırdım yanıma.Gülerek kahvemden son yudumu höpürdetip fincanı kenara koydum. Kulenin sahibi şu an nerelerdeydi acaba? Bu fikri aklımdan geçirmemle sırtım ürperdi hemen. Cebimden çıkardığım anahtarı gözümün önünde bir-iki kez çevirip kilidin üstünde bırakılmasının anlamınıdüşündüm. Bir armağan mıydı burası? Belki de benim için inşa edilmişti. Yaşadığımdan haberleri vardı belki de ve bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Koltukta doğrulurkenyine boşuna kafa yormaya başladığım için kendime bir küfür savurdum. Felaket, uzaylılar, paralel evren, her ne saçmalıksa bir ipucu bulmak için önümde yıllar yıllar yıllar ve belki de yine yıllar vardı. İşin berbat tarafı, büyük bir olasılıkla bu soruyu cevaplamaktan başka bir işim de olmayacaktı bu süre zarfında. Stoklar bir yıl sonra kokuşunca belki avcılık, belki de tarım. O kadar. Kulenin çevresindeki yıkık alana grayderlerle toprak taşıdığımı düşündüm ve hayalimdeki tarla bir anda domates, salatalık, biber, karpuz gibi sebze meyvelerlerenk cümbüşüne kapılıverdi. Birkaç tane de meyve ağacı salladım içine. Kalkıp Kuleli Askeri Lisesi’ne diktim gözlerimi sonra. Salakça bir neşeyle selam çakıp, “Emredin komutanım!” diye bağırdım. Aşağı indim ardından. Epey bir süre içki arandıktan sonra hiçbir şey bulamayıp çay demledim. Ardından soluğu müzik odasında alıp pikaba Hooot adında bir grubun plağını koydum. Klasik müzik enstrümanlarını kullanarak popa yakın bir şeyler yapıyorlardı. Ortam bir anda yumuşayıvermişti ve ben bir süre köşede şaha kalkık olarak doldurulmuş heybetli koça baktıktan sonra yine yukarı çıktım.

Çayırları arkamda bırakıyormuşum gibi bir hisle mutfağa daldığımda pikabın sesini açmakla hata yaptığımı anladım. Duvarlardan aynı yoğunlukta akıyordumüzik ortama. Tekrar aşağı inip sesi biraz kıstım. Geri döndüğümde tutacak yerleri incecik çelikten, tamamen cam olarak üretilmiş çaydanlığın içindeki çay çoktan demini almıştı. Raflardan sırma çizgili ince belli bir bardak çekip doldurduğumda buharüzerine yılların muhabbetini alarak önümde yükseliverdi. Gemi sirenini de o an duydum. Çayı elim yanacakmış falan hiç düşünmeden lavaboya savurup sarkaçlı boşluktan uçarak geçtim.

Camı açıp kendimi tahta balkona attığımdanedense her yanım ter içinde kalmıştı. Tırabzana dayandım ve Karadeniz tarafından boğazın sularını yara yara gelen gemiyi açıkça gördüm. Gözlerimi ovalamama, kendimi çimdiklememe falan gerek yoktu. Boyası eskimiş de olsa gemi kıpkırmızı parlıyordu griye çalmış gökyüzünün altında ve martılar niyetleri onu alıp uçurmakmış gibi üşüşmüştü üstüne. Galiba büyükbaş hayvan taşıyordu. Arka bölümünde birbirine bağlanmış odun kümelerini de görebiliyordum. Öylesine bir coşkuya kapılmıştım ki yanaklarımı döven rüzgâr kalbimin vuruşlarının önüne asla geçemiyordu. Demek yaşayan birileri vardı bu dünyada! Anlamsız bir gayretle seslenip el salladım o tarafa. Marmara’ya açılıp küçücük bir noktaya dönüşene kadar da aval aval baktım arkasından. O sırada gördüm onu. Büyükada’nın oradan yükselip biraz yana çekildi gölge.Haylaz bir çocuğun lazer oyuncağıyla oluşturduğu bir görüntüymüşçesine titreşiyordu sağa sola atlayarak. Ve bir anda zıplayıp gözlerimin yakalayamayacağı bir hızla Beşiktaş’a geldi. İkinci atlama Conrad Oteli’nin üstüne doğru oldu. Gerçekten oradaydı. Göz aldanması falan değildi demek. Bana az önce yaşadığım şoku unutturacak kadar somut bir halde asılı duruyordu gökyüzünde. Yavaşça aşağı doğru inerken büyük bir merakla izledim onu. Korkudan iç tarafa doğru çekilmiştim biraz. Yokoldu sonra birden ve tam da o an duydum gümbürtüyü. Kulenin alt tarafı sallanırken soluğumu tutarak bir yerlere tutunmaya çalıştım. Ama başka bir yerdeydi tehlike. Bir kez daha tırabzana hamle yaparken gözlerime inanamadım. Bir saat kadar önce orada sapasağlam boy gösteren Conrad Oteli altına tonlarca dinamit döşenmişçesine bir patlamaylaçöküp giderken yerine aynı hızla bir toz bulutu inşa oluyordu. Yutkunarak bakarken o sırada aklımda bambaşka bir endişe filizleniyordu. Ceren’le birlikte orada, otele yakın bir sokakta kalmaya başlamıştım bir süredir. Serencebey Yokuşu’nda, balkonundan bir parça denizi gören bir evde. Ne kadar yoğunlaşmaya çalışsam da bir türlü seçemiyordum onu yıkılmaya direnen apartmanların arasında. Bir yandan da Ceren’i düşünüyordum. Uyandığımdan beri ilk defaendişe duymuştum onun için. Normal miydi bu? Balkondaarkasından sarıldığım o görüntü uyandı birden aklımda. Sıcaklığı neredeyse hâlâ oynaşıyordu göğsümde. Yavaşça bana dönerken bembeyaz dişlerini müthiş bir sevimlilikle ortaya döken gülüşünü izledim. Ya sonra? Ayrılmış mıydım yanından?Gereksiz bir sürü anı beynimi işgal ederken bu kadar önemli bir şeyinsilinip gitmesine bir anlam veremiyordum.

Bunları düşündüğüm o bir saniyelik aralıkta çoktan içeri dalmıştım ve soluklarımı arkamda bırakarak delirmişçesine aşağı koşuyordum. Basamaklar ayaklarımın altında inlerken artık bir an önce Beşiktaş’a gidip hatıralarımın canına okumaktan başka bir gayem kalmamıştı…

Dışarı çıktım.

Bir on metre kadar gittikten sonra hızla geriye döndüm.

Kulenin kapısını kilitledim ve yine düştüm yollara…

 

 

6

 

Bina yıkılmak üzereydi. Son nefesini vermemek için direnen bir yaşlıya benziyordu. Betonu dökülmüş merdiven demirlerinden yukarı tırmanmakoldukça güçtü.Patlamayla her yana saçılmış, bazı binaları kâğıt gibi delip geçmiş beton bloklarının arasından zorlukla yürüyerek ulaşmıştım oraya. Taksiyi barın arka tarafında bıraktığım için tüm bu yolu zavallı ayaklarıma yüklemek oldukça sinir bozucuydu. Fakat kendimisadece bu yüzden bok gibi hissetmediğimden de emindim. Başka bir şeyler vardı beni öfkelendiren. Üzüntü mü? Nefes nefese artık yerinde olmayan kapının gerisindeki kalkmış parkelere, pervazları çürümüş camsız pencerelere bakıyordum gözlerimi kırpıştırarak ve hayır, dedim kendime, öyle bir şey değil! İçeri adım atmakta neden zorlanıyordum o zaman?Ceren’in cansız bedeniyle karşılaşmaktan mı korkuyordum?

Salona saptım önce ve tam ortasında koca bir göçükle burun buruna geldim. Aşağı kat da çöküp gitmişti. Üstünde bulunduğum bölümü tutan sütunu görmeye çalıştım sağlam mı diye ama daha fazla ileri gitmeye çekinmem bunu engelledi. Yavaşça içeri doğru çekilirken Ceren’e aldığım o koca yeşil dinazoru farkettim salonun köşesinde. Arkamı pencerelere çevirme korkusuyla boğuşuyordum yine, o bölgeye adımımı attığım andan bu yana her saniye olduğu gibi. Gölgeyle karşılaşma fikri tüylerimi gerçekten diken diken ediyordu. Birden dönüp iç odalara koşturdum. Holün de aşağı indiğini gördüğüm an durdum. İki duvara ellerimi ve ayaklarımı dayayarak geçtim kalan yolu ve kapıyı ittirip kendimi içeri attım.

Doğrulurken dudaklarım keyifle kıvrıldı. Beni rahatlatmıştı onunla kaldığımız odayı hatıralarımdakiyle aynı bulmak.Başka bir şey mi bekliyordum peki? Beraber kalıyorduk. Bundan emindim. Kafamı sallarken,“Gerçekten öyle mi?” diye mırıldandım. Çalışma dosyalarım niye annemdeydi o zaman? Vücudum garip bir şekilde beni çekiştiriyor gibiydi.Karşı koymadan ilerlerken bunun bir dejavu olabileceğini düşündüm. Yaşamıştım içinde bulunduğum sahneyi. Kafamın en derin kuytularında çanlar çalıyordu sanki. Önce yatağı kaldırdım attım yana. Yaptığımın salakça olduğunu haykırıp dursam da kendime hâkim olmayı başaramamıştım. Bir bavulu çektim çıkardım sonra ortaya. İçini açtım. Giysileri göremeyince müthiş bir şaşkınlık yaşadım. Ama kutu oradaydı. Peki ya giysiler? Kutuyu elime alıp hırsla fırlattım duvara. Kırılacağından o kadar emindim ki yere düştüğünde çoktan varmıştım yanına. Açıp içindekileri yere döktüm. Fotoğraflar! Gözümün önünden teker teker geçerlerken bir ağrı hissettim şakağımın sol yanında. Soğancığıma doğru uzanırken kaslarım panik içinde gerildi kopacakmışçasına. Terler boncuk boncuk indi şakaklarımdan ve ben korkuyla fotoğrafları elimden savurup bağırdım. Felç sandığım şey bir anda terketti vücudumu. Ayağa dikilip yukarıdan baktım Ceren’in başka bir herife mutluluk içinde sarıldığı fotoğraflara. Aklımın ucuna kadar gelmiş gibi olsa da hiçbir anı uyanmadı beynimde. Bir kez daha boşluğa düşmüş halde pencereye yaklaştım. Demek aldatılmıştım. Ya da… Onunla dost olarak ayrılmış olamaz mıydık? Arada kalan bir sürü hatırayı unutmuşsamkime nasıl kızacaktım? Dudaklarıma kadar gelen kahkahayı yutmamın nedeni gölgenin yarattığı korkudan başka bir şey değildi. Herkes ölüp gitmişken birine kin gütmenin anlamsızlığını düşünmek eğlendirici ise neden öfkeliymişim gibi içimde patlıyordu alaycı gülüşler?

Allak bullak olmuş suratımla kapıya yürüdüm ve çürümüş apartmanın çukurlarla dolu zeminininasıl geride bıraktığımı anlayamadan kendimi kapının önünde buldum. Arkamda yeri bir mısır gibi patlatmışgökyüzüne fışkıran su karşıdaki binaya çarparak her yana dağılırken Ceren’in bana nefretten başka bir duygu sunmayan anlamlı yüzünden bir türlü kurtarıp alamıyordumaklımı.

Beşiktaş’ın yerle bir olmuş meşhur çarşısına ulaşana kadar gölgenin oluşturduğu korku yanıma bile uğramadı. Yıkıntıların arasında durup kafamı gökyüzüne kaldırdığım o an öylesine küçük ve korunmasız hissettim ki kendimi korkmaya bile değmeyeceğini düşündüm artık. Alacakaranlığın ufka çöreklenmiş pembesi her an biraz daha boyun eğiyordu karanlığın gücüne. Havaya savurduğum küfür benden dalga dalga uzaklaşır, her yana çarpa çarpa yankılara kapılırken gözlerim kısılıverdi. Griye çalan bulutlar hiddetimi üstlerine alınmışçasına biraraya toplanıyorlardı. Bir süre onları izledim ve gökyüzünün sınırsız, kocaman bir kurşuna dönüşerek neredeyse elli metre üstüme kadar çöktüğüne şahit oldum. Panik tekrar yanıma gelmiş, paçalarımdan, kol yenlerimden çekiştirmeye başlamıştı.Hava kararmadan kuleye gitmekten başka bir şey düşünmediğimi farkedince dudaklarım alaycı bir şekilde kıvrıldı.Şimdi de evim olarak mı görüyordum orayı? Cebimdeki paslı anahtara yapışıp avcumun içinde sıkarken rahatladığım ortadaydı ve gerisini umursayacak durumda da değildim.Ceren ise attığım her adımlageride bir yerlerde silinip gidiyor, ıslık çalarak tepemde dönenrüzgâronun hatırasını alıp Dolmabahçe Sarayı’nın yüksek duvarlarına çarpıyordu.

Toprakla bir olmuş İnönü Stadı’nı ve müftülüğün kutsalmolozlarını geride bırakarak Fındıklı’ya doğru koşarken yağmur sonunda beni yakaladı. Kocaman damlalar bir süre sonra gökyüzüyle yerin arasına bir göl yerleşmişçesine yoğunlaştılar. Böylesine ıslanmak, somut, bedensel bir gerçeklikten çok bir duyguya daha yakındı.Durdum ve arındığımı düşündüm. Ama neden? Kollarımı kaldırıp güneşi bedenine almak için kanatlarını açmış bir karabatak gibi bekledim yağmurun altında. Üstüme üşüşmüş sayısız boktan his toprağa akıp gidiyordu birer birer. Yağmurun gizlemeyi başardığı o yakın uzaklıkta bir hayvan rahatsız bir inilti kopardı.Kollarımı indirdim. Bir şeyler düşünmeye çalıştım ama beynimin boşluğunda ne kadar arasam da bir fikir bulamadım. O sırada sıkışıverdi kalbim. Siren öylesine yakından sızmıştı ki içime sanki tutup koparmaya çalışmıştı iç organlarımı. Dalgaların arasına saklanmış gemi gölgesi kıyının hemen yakınından geçip yağmur damlalarının oluşturduğu tül perdede ilerledi. Bir an bile beklemeden denize doğru koştumpeşinden. Dalgaların hemen üstünde çamura dönüşmüş toprağa ayaklarımı sıkıca gömerek Marmara açıklarına doğru her yanı yüzlerce kez taradım ama kaybolmuştu. Karanlığın omuzlarıma bastırdığını hissedebiliyordum. Yeniden koşmaya başladımve yıkıntılara teslim olmuş o yüzlerce metrelik yokuşu arkamda bırakmama rağmen hiçbir yorgunluk duymadan kulenin kapısı önünde buldum kendimi.

Anahtarı kapıya soktuğumda hâlâ kilitli olduğunu farketmekiçimi sevinçle doldurdu. Taş holedalıp ardımdasırılsıklam bir kedi gibi izler bırakarak merdivene ulaştım.Orada üstümdekileri çıkarıp iyice bir sıktıktan sonra çırılçıplak devam ettim yoluma.Yeni bulduğum bu sığınağı oldukça benimsediğimi ve hiçbir yerinin kirlenmesine tahammül edemeyeceğimi gösteriyordu bu hareketim. Hiç durmadan yatak odasına kadar çıktım ve elbiselerimi camın önüne yerleştirerek yatağın üstündeki örtüyü alıp doladım bedenime. Camın önünde deböylece durup izledim birbirine girmiş, bir yerlerin canına okumak için uluyan gökyüzünü. Viski için yanıp tutuşan beynimin yaygarasını da sert bir şekilde kesip attım. Dışarı çıkmayı aklıma getirmek bile sinirlerimi bozmaya yetiyordu. Aşağı kata inip bir çay koydum onun yerine. Kilerden biraz pastırma, bir çubuğa asılmış yufkalardan bir adet, buzdolabından da üç yumurtaalıpyemek yapmaya giriştim. Tekrar yukarı çıkıp panoramik manzaranın önündeki koltuğakuruldum. Kucağıma yerleştirdiğimtepside hayallerimin ötesinde tatlar dansediyordu artık. Sıcacık yufkaya sarılı pastırmalı yumurtadan bir ısırık aldım gözlerimi kapatarak ve ağzımdan geçen tadın ayak parmaklarıma kadar yürüdüğünü hissettim.Dudaklarımdan akmak için çırpınan tükürükleri zorla içeride tutarkenönce Kadıköy kıyılarını yoketmek için çırpınan karanlığa,sonra da tepemde ışıl ışıl parıldayan avizeye baktım. Bedenime yürüyen uykuya direnmek için kendimi zorladığımdan kaskatı kesilmiştim. Şu boktangölgeningeceleyin insana görünüp görünmeyeceğini, içeri sızıp sızmayacağını düşündüm bir süre. Ve kafamı kaldırdım telaşla. Elimde tuttuğum bardak yana savrulunca dökülen çayörtünün altına geçerek bacaklarıma yayıldı soğukluğuyla. Uyuyakalmıştım. Ayağa kalkıp Üsküdar evlerinin karanlığa gömülmüş küçücük yıldızları andıran ışıklarına baktım. İnsansız apartmanların saat kaç olursa olsun sönmeyen lambalarına. Dikilmiş tüylerim bir türlü yatışmazken rüzgârın duvarlarda danseden ıslığının ardında bir ses aradım ısrarla. Kapıyı kilitlediğimi ve anahtarı üstünde bıraktığımı birkaç kez tekrarladım kendime. Aşağı inip bir bardak daha çay hazırlamayı düşündüm ama çok geçmeden vazgeçtim bu yersiz istekten. Komodini sürükleyip kapağın üstüne yerleştirdim. Güneş nazlı yüzünü gösterene dek oradan ne ben çıkacaktım ne de bir başkası içeri girecekti. Yatağın üstündeki tüfeğe bakıp insanlığın nasıl da savunmasız olduğunu düşündüm beklenmedik bir tehlikeye karşı. Gölgelere karşı tüfekler, toplar, bombalar! Ha ha ha! Zamanı merak ettim o sırada ve hiçbir yerde saat falan görmediğimi de böyleceteşhis ettim. Ne önemi vardı ki dakikaların, günlerin, ayların… Kâbusların saate ihtiyacı olmazdı.

Yatağa uzanınca kafamı kollarımın arasına aldım ve eklemlerimin inleyerek şahsıma sunduğu teşekkürleri kabul ettim. Avizenin yansıttığı ışıklar yarı yarıya azaldı o an. Doğruldum. Bir süre tepedeki ışıltılı cam taneciklerine baktıktan sonra yine yattım. Mumstoku yapmayı bu gece de unutmam güzel bir küfrü hakediyordu.Sağ taraftaki resme kaydı bakışlarım. Soyut renkler tozu toprağı ayağa kaldırmış dört nala ilerleyen bir atı andırıyor ve bakmaya devam edildiğinde sahiden de koşuyormuş gibisindenbir izlenim yaratıyordu.Yeniden tavana çevirdim kafamı. Taşa gömülmüş cilalı tahtaların ortama verdiği sıcaklığı gözden geçirirken kendimi burada, bu derece huzurlu hissetmemin ne kadar saçma olduğunu düşündüm. Sonra düşüncelerim aileme kayıverdi. Anı parçaları normal bir şekilde akıp beni uyuştururken nedensebabamın bir anda pencerenin önünde belirivereceği fikri oturdu aklıma. Doğruldum.Ama kendimi hızla toparlayıp yine attım yatağın yumuşaklığına. Somya beni sevecen bir hipopotam gibi kucaklıyordu. O an içinen akıllıca şey, yarın yapacaklarımı gözden geçirmekti. Taksiyi bulup keşif gezisine çıkmalıydım. Evet. Güldüm sinirli bir şekilde. Demek yapayalnızdım artık. Yalnızlığı düşündüğüm an nasıl da dehşete kapılırdım eskiden. En iddialı distopya kurgumda dahi aklımın yakınına bile getirmemiştim böylesi bir hayali. Gölge. Onunla yüzleşme fikriyle cebelleşmeye başladım bu sefer de. Gün boyu açıkta, yüksek bir yerde durup beklemeli ve neler olacağını görmeliydim belki de. Ama hayır… Beni yok etmek istemediğinden emindim. İstese şu an burada olamayacağım açıkça ortadaydı…

Tak tak tak!

Yataktan delice fırlayıp blok pencereyi kırarcasına açarak yağmur ve rüzgârla yoğrulmuş dehşetin içine attım kendimi. Gözlerimin kanla dolduğunu hissedebiliyordum. Korkudan delirmiş bir hayvan gibi oraya bakıyordum çaresizce. Dişlerim birbirine geçmiş, her yanım zangır zangır titremeye başlamıştı ve vücudumu çevreleyen tüm sinir uçları üzerinde komodinin durduğu kapağa doğru dönmüştü.

Bir kez daha duydum tahtaya inen tok darbeleri ve tam o an altımdaki tahtanın çatırdadığını fark ettim.

Ve uyandım yine…

Ter içinde kalmıştım. Kapağın üstünde tüm endamıyla duruyorduhâlâ kahrolası komodin. Hava da hafiften aydınlanmaya başlamıştı. Yana doğru dönüp cenin pozisyonuna geçtim. Kendini parça parça sunan puslu manzarayı izlerken huzurun tekrardan vücuduma yürüdüğünü duyumsadım ve derin nefesler eşliğinde harika bir uykuya doğru emin adımlarla ilerlemeye koyuldum.

Çok yorgun hissediyordum kendimi…

Çok yorgun…

Çok…

 

* Hey küçük kuş, yuvana doğru uç. Yuvan yanıyor, yavruların yalnız.

 

 

Kusursuz Cinayet Hikayeleri: Kusursuz Plan

Yalan söylemeyi beceremeyen kahramanımız düştüğü kusursuz planın parçası olduğunu fark etmeden sevgilisi ile kurduğu hayallerin kendisini nereye sürükleyeceğini bilmeden hayatını devam ettirmeye çalışırken, iş hayatındaki karmaşalardan uzak durmaya çalışmak için çaba harcamaktadır…

Yılın son gününde Tarık, aklından patronunun her yıl düzenlediği eğlenceye katılmamak için nasıl bir mazeret bulacağını, hangi yalanı uyduracağını düşünürken, bir yandan da ofisteki işlerini toparlamaya  çalışıyordu. İşe başladığı ve çekirdek kadro denilen iletişim şirketinin üst yönetimine, halasının hatırlı dostları sayesinde, üniversiteden mezun olur olmaz başladığı süre içinde, beş yıldır tekrarlanan partiye bu yıl katılmak istemiyordu. Şirket çalışanları ile çok iyi anlaşsa da bu yıl arkadaşları ile eski yıla veda edip yeni yılı onlarla karşılamaya karar vermişti. Tek sorun bunu nasıl yapacağıydı.  Özellikle kız arkadaşı bu konuda çok ısrarcı davranıyordu. Haklıydı da. Kişiliği gereği yalan söylemeyi, insanları kırmayı sevmese de buna kendini mecbur hissediyordu. Zira kız arkadaşı Selin her kutlanacak olayı tek başına kutladığından dolayı sürekli söyleniyor, evlenirlerse özel günleri komşuları ile mi kutlayacağı konusunda kendisi ile dalga geçip kalbini kırıyordu. Ofisinin kapısının vurulması ile düşüncelerinden sıyrılıp gelen hizmetliden istediği kahveyi unuttuğunu fark etti. Kahvenin mis gibi kokusu odayı doldururken, çalan telefonun ahizesini kaldırıp kaldırmamakta tereddüt yaşadı. Kendisine bir anne şefkati ile kahvesini getiren Fatma Hanım’a gülümseyip başı ile teşekkür ederken, ısrarla çalan telefona cevap verdi. Arayan patronu Osman Bey’di. Dâhili hattan aramamıştı. Tarık şaşırdı. Osman Bey iş saatleri içinde eğer şehir dışında değilse iş yerinde olurdu. Osman Bey’in telefondaki sesi ile kendine geldi.

“Tarık ofiste misin?”

“Evet.”

“Ben son hazırlıklar için erken çıktım. Bak herkese haber verdim. Bu akşam düzenlediğim partiye seni de mutlaka bekliyorum. Sunacağın hiçbir mazereti kabul etmiyorum. Biz bir aile şirketiyiz ve ben ailemi bir arada görmeyi seviyorum.”

“Ama efendim, bu gece arkadaşlarıma söz verdim. Takdir edersiniz ki, şirkete başladığım günden itibaren her özel günü şirket çalışanları ile kutluyorum. Siz dışarıdan misafir kabul etmiyorsunuz ama benim kendime ait bir hayatım da var. Eğer izniniz olursa bu yıl sizin ile değil kız arkadaşım ile yeni yıla girmek istiyorum.”

“Bu dediğin olmaz Tarık. Herkesin özel hayatı var ama sen işe ilk başladığında bu şartı sözleşmene tüm çalışanlarım da olduğu gibi eklemiştim ve sen bunun sorun olmayacağını hatta bizlerle bir arada olmaktan mutlu olacağını dile getirmiştin. Çok merak ettim beş yılda ne değişti de sen aramızda olmak istemiyorsun?”

“Osman Bey, ben sadece özel hayatımda da bir şeyleri sevdiklerimle kutlamak istiyorum. Ve bunun hakkım olduğunu da düşünüyorum. Tüm ekip arkadaşlarım katılabilir saygı duyuyorum fakat siz de birazcık bana hak verin.”

Kusursuz cinayet var mıdır?  Entrika, hırs kardeşler arasında ki köprüleri yıkacak kadar yakıcı olabilir…

Telefonda ki adamın nefesinin değiştiğini hissedebiliyordu. Osman Bey kendisine itiraz edilmesinden hiç hoşlanmazdı. Babasından miras kalan bu koca şirketi kendi doğruları ile yönetmeye çalışsa da yönetim kurulunun arkasından çevirdiği işleri biliyordu. Şirketin yarı hissedarı olan kardeşi Birgül Hanım onu alt etmek için tüm yolları kullanıyor, yönetim kurulu da Birgül Hanım’ı destekliyordu. Osman Bey ise kendisini ilah görüp yenilmez olduğunu düşünüyor etrafında olanları ciddiye almıyordu. Ne de olsa o erkekti ve kadınların, hele kardeşinin bu şirketi asla yönetemeyeceğini düşünüp  bu fikrini olur olmaz yerde paylaşıyordu. Birgül Hanım ise kardeşinin kişilik bölünmesi rahatsızlığı olduğunu, onun bir dediğinin diğer dediği ile ne kadar zıt olduğunu söylemesi artık şirkette herkesçe biliniyordu. İki kardeş kılıçlarını çekmiş geri adım atmıyorlardı. Bu da çalışanlar arasında iddia konusu oluyor, neredeyse tüm çalışanlar Birgül Hanımın her ne pahasına olursa olsun kardeşini bir kliniğe kapatıp  tüm mal varlığına el koyacağının dedikodusunu yapıyorlardı. Tarık tüm bunları düşünürken Osman Bey ahizenin diğer ucunda sadece nefes alıp vermişti. Yoksa Tarık tüm bu olanları düşünürken onun konuşmasını kaçırmış mıydı? Tekrar sesini kontrol etme ihtiyacı duyarak, “Osman Bey orada mısınız?” diye sordu.

Osman Bey, “Buradayım,” dedi.  Ve ardından,  “Senin neden katılmak istemediğini bilmediğimi mi sanıyorsun? Birgül’ün kızı Selin’in kız arkadaşın olduğunu onunla ve Birgül ile arkamdan dolap çevirdiğinizi anlamadığımı mı sanıyorsun? Ayağını denk al Tarık. Sen ve onlar kimle uğraştıklarını bilmiyorlar. Bugünkü partiye geliyorsun anladın mı beni? Tekrar ediyorum geliyorsun!  Eğer gelmezsen müstakbel kayınvaliden Birgül’ün sana bulacağı yeni işinin başına geçebilirsin,” diyerek tuhaf bir kahkaha attı.

Tarık, ne söylemesi gerektiğini düşünürken, Osman Bey, “Neyse bırakalım bu tatsız konuşmaları seni bu gece bekliyorum,” diye sözlerini sürdürdü. “Genel müdürüm olmadan parti asla başlamayacak. Akşam görüşürüz.”

Tarık’ın cevap vermesine fırsat vermeden telefonu kapattı.

Tarık ise masasının başında, elinde ki telefona bakarak öylece kalakaldı. Cep telefonunun çalması ile kendine geldi.  Ekranda “Aşkım” yazısını görünce ilk kez Selin ile konuşmak istemedi. Telefonunu masasının üzerine bırakıp koltuğuna oturdu. İki yıldır dayı yeğen arasına sıkışmıştı. Buna Birgül Hanım da dâhil olunca Tarık nerede, nasıl davranacağını on kez düşünür hale gelmişti. Oysa Selin ile tanışması şirkette olmamıştı. Tarık’ın üniversiteden arkadaşı Yeliz, Selin’in çocukluk arkadaşıydı. Yeliz avukattı. Kendi ofisinin açılışında Tarık ve Selin’i tanıştırmıştı. Sonrasında ise kahve eşliğinde sohbetleri, sevgi ve özlem dolu görüşmeleri o dönem başlamıştı. Konuşacak o kadar çok konuları vardı ki birbirlerinden ayrılmaz hale ne zaman geldiklerini hatırlamıyordu. Selin’in annesi ile tanıştığı gün ise tek kelime ile faciaydı. Çünkü Birgül Hanım’ı şirketten ve kardeşine karşı açtığı hukuk davasından dolayı çok iyi tanıyordu. Tüm bu düşünceler arasında telefonun sustuğunu fark etmemişti. Ellerini masanın üzerine koyarak başını avuçlarının içine aldı. Düşünmeye çalıştı. Osman Bey öz yeğeni olan Selin’i sırf kardeşinin kızı diye görmek istememesini bir türlü anlayamıyordu. İnsan nasıl olur da bu şekilde davranabilirdi aklı almıyordu. Oysa Selin sular kadar dingin, denizler kadar engin, gülüşüyle güneşi içinizde hissettirecek kadar sıcakkanlıydı. Her konu da anlaşıyorlardı. Bir konu hariç! Şirket yemekleri ve eğlenceleri söz konusu olduğunda haklı olarak Selin kavgaya sebep olacak tepkiler veriyor,  çoğu zaman annesini araya sokup Tarık’ı zor durumda bırakıyor, fakat neticeyi değiştiremiyordu. Birgül Hanım ise Tarık’ı üstü kapalı tehdit ederek, kızının hatırı olmasa şirketin başına geçtiğinde kendisi ile çalışmayacağını söyleyip duruyordu. Çoğu zaman Selin’i çok sevse de acaba ayrılsam mı diye de düşünüyordu. İki kardeşin süren kavgası ona bu soruyu sordursa da Selin’in güzel gözlerini düşününce kendisini azarlayıp nasıl bu şekilde düşünebildiğine kızıyordu. Bu yaz nişanlanıp  eylül ayının ortalarında evlenmeyi düşünüyorlardı. Oturduğu koltuktan geriye doğru yaslandı. “En iyisi, önce şirketin verdiği partiye gidip erkenden ayrılır Selin ve çocukların yanına dönerim,” diye düşündü. Cep telefonunu eline aldı. Biraz önce arayan Selin’i arayarak telefonun açılmasını bekledi. Selin’in sesini duyunca tüm kötü düşünceler aklından uçup gitti. Ona bir saate kadar evine geçeceğini söyledi. Selin ise kuaföre giderken uğrayacağını belirtip telefonu sonlandırdı. Tarık onun kızgın olduğunu sesinden ve konuşma tarzından anlamıştı. Selin ne kadar sakin konuşsa da sinirlenince kısa cümleler kurup karşısındaki insana yokmuş gibi davranmayı başarıyordu. Masasının üzerindeki dosyaları toplayıp bilgisayarını kapattı. Osman Bey’in gireceği ihalenin dosyasını masasının ilk çekmecesine, diğer dosyaların altına yerleştirdi. Evrak çantasını da alıp kapıya doğru yöneldiği sırada Birgül Hanım’a yakınlığı ile nam salmış,  avukat Atakan Bey kapıyı vurmadan içeri daldı.

“Tarık, seninle acilen konuşmamız gerekiyor,” diyerek ofisteki koltukların birine kendi evindeymişçesine oturdu. Tarık bu adamın yine ne hinlikler peşinde olduğuna karar veremedi.  Aile içi anlaşmazlık yetmiyormuş gibi bu adamın sürekli ne yapması nasıl davranması gerektiğini söylemesine artık sinirleri dayanmıyordu.

Kapının önünde durarak, “Görüyorsunuz ki çıkmak üzereyim. Konu her ne ise bekleyebilir Atakan Bey,“ dedi.

Atakan ise hiç istifini bozmadan, “Bomba haberi duyunca hiç de bu kadar aceleci davranmayacaksın. Biraz önce Birgül Hanım aradı. Selin ile beraber Osman Bey’in vereceği partiye gideceklerini benim de onlara eşlik etmemi istedi.”

Bacak bacak üstüne atıp daha da rahat yerleşti oturduğu koltuğa.

Tarık ise bomba düşmüşçesine şaşırmış, bir adım bile kımıldamadan olduğu yerde kalakalmıştı. Bu duyduğu doğru olamazdı. Selin ile konuşmuştu. Neden kendisine bir şey söylememişti? Neler oluyordu? Osman ve Birgül nasıl olurda bir araya gelebilirlerdi? Kendini toparlamaya çalışıp “Sonuçta onlar aile Atakan Bey, bugün olmazsa yarın bir araya geleceklerdi,” dediyse de bu cümlenin kendisine bile yabancı geldiğini fark etti.

Bir planlı cinayet ne kadar gizli kalabilir? Maktulü bulunmayan her cinayet kurbana ödenecek bir borç olarak üzerimizde alacak olarak kalmaz mı? Planlı Cinayet, Kusursuz cinayet olabilir…

Atakan pişkin bir tavırla, “Hadi ama buna sen de en az benim kadar şaşırdın,” diyerek sırıttı. “Birgül Hanım aradığında ben bile inanamadım söylediklerine. Eğer sesini tanımasam birinin bana eşek şakası yaptığını düşünürdüm. Neyse gelelim asıl meseleye. Bak bu partide en fazla yirmi kişi olacağız. Senden gözünü dört açmanı istiyorum. Birgül Hanım’la ben ilgileneceğim, Selin ve Osman Bey’i sen göz hapsinde tut. Bu geceyi kazasız belasız atlatalım. Basının, iş dünyasının eline koz vermeyelim. Ne de olsa ortak çıkarlarımız söz konusu. Anladın mı beni Tarık?”

“Ne demek göz hapsi? Koskoca insanlara bakıcılık mı yapacağız? Ortak çıkarlar da ne demek? Kendinize gelin Atakan Bey. Sizi bilmem ama benim ne gibi bir çıkarım olabilir?”

Son kelimeler ağzından sinirle çıkmıştı. Atakan ise oturduğu koltukta iyice kaykılmış, elleri ile ilgileniyordu. Hiç istifini bozmadan, “Senin Selin ile olan ilişkin herkesçe biliniyor,” dedi. “İzmir sosyetesinin dilindesiniz ama bir şey daha dillerde dolaşıyor o da senin Selin ile sadece şirkete el koymak için beraber olduğun söylentisi. Bir düşün Osman Bey’e sırt çevirsen Birgül Hanım’ın damadı olacaksın. Her iki tarafı da idare ettiğin dillendiriliyor. Vallahi haksız da sayılmazlar. Osman Bey sana Selin’den sonra nasıl hâlâ güveniyor, anlamış değilim.”

Tarık ne cevap vereceğine karar veremedi. Hâlâ açık olan kapının önünde duruyordu. Adamın oturuşu rahatlığı sinirine dokunuyordu. Bir insan nasıl bu kadar rahat olabilirdi? Tüm kızgınlığına hâkim olarak, “Eğer söyledikleriniz bittiyse şimdi gerçekten çıkmam gerekiyor,” dedi ve adımını kapının dışına doğru attı.

Atakan da onun bu davranışı sonrası ayağa kalkıp pantolonunun görünmez kırışıklıklarını elleri ile düzeltti. Tam kapının önüne gelince, “Ayağını denk al Tarık Efendi, “ dedi. “Herkes Selin’e aşık olduğun masalına inanabilir ama ben inanmam. Osman’a ikili oynadığını çıtlatırsam sence seni burada ne kadar daha tutar? Aynı fısıltıyı Birgül Hanım’a kuşlar fısıldasa, kızı ile sadece parası için ilgilendiğin söylense neler olur bir düşün istersen. O yüzden benimle konuşurken bu ağır ayakları bırak. Senin gibileri çok iyi tanırım ben. Para için yapmayacağınız yoktur. Senin bu şirkete nasıl geldiğini bilmediğimi sanma. O yüzden benimle iyi geçinmeye bak.”

Tarık omzunu silkti. “Geçinmezsem ne olur avukat efendi? Asıl sen dikkatli ol.  Sizin de Osman Bey’in ve şirketin avukatlığını yapıp Birgül Hanım’la olan dostluğunuzu bilmeyen yok. Sanırım bir tek Osman Bey bu konuda kör ama onun gözünü de ben açmayı bilirim. Tehditlerinize gelince, seni kim tutuyor?  Meydan senin. İstediğin gibi oyna.”

Bunları söyledikten sonra,  Atakan’ın  tam önüne gelip durdu, gözlerine bakarak, “Asıl sen kimle dans ediyorsun henüz anlamamışsın Atakan, “dedi. “Şimdi çık odamdan ve üstüne vazife olmayan işlere de karışma.”

Tarık, odasının kapısının önünden kenara çekilip davetsiz misafirine yol verdi. Atakan’ın cevabını da yüzünü de görmemek için beklemeden sekreterliğe doğru yürüdü. Çıkacağını bildirip arayan olursa cep numarasından ulaşmalarını söyldi, Bayraklı’daki şirket binasından çıkıp otoparka indi. Aracına binince hemen motoru çalıştırmayıp bugün olanları düşünmeye başladı. Selin’i aramayı düşündüyse de eve gidip bir duş aldıktan sonra aramaya karar verdi. Atakan’ın densizliğini düşünerek, Karşıyaka’da bulunan evine doğru yola çıktı. Yoğun düşünceler eşliğinde eve nasıl geldiğini anlayamadı. Deniz manzaralı evine çıkmadan önce esnafa selam verdi onlarla ayaküstü sohbet etti. Karşıyaka vapur iskelesi ve çarşı girişi oldukça kalabalık görünüyordu. İnsanların kimi vapura yetişmek için, kimi de bir yerlere geç kalmışçasına çarşı girişine doğru koşturuyordu. Bu ona hep düşündürücü gelirdi. [bctt tweet=”İnsanlar mı zamanla, yoksa zaman mı insanlarla yarışıyordu anlayamıyordu.” username=”dedektifdergi”] İnsanların, kendi dahil bu kadar koşturmaca ile yaşamlarından zaman çaldıklarını ne zaman idrak edeceklerini düşünüp dururdu. Bir yerden sonra bu kadar yarışın anlamsız olduğunu karar vermiş olsa da, kendisi de zaman çarkının dişleri arasında öğütülüp gittiğinin farkındaydı. Başını anlamsızca sallayıp apartmanın girişine doğru yürüdü, posta kutusunda bulunan zarf demetini alarak evinin merdivenlerini çıkmaya başladı. Telefonu çalınca kendini daldığı dünyadan soyutlayıp cevap verdi. Arayan hayatta ki en kutsal varlığı, annesiydi. Ona akşam için en sevdiği yemekleri hazırladığını söyleyip umutsuzca gelip gelemeyeceğini soruyordu. Aslında annesi de biliyordu ki, şirket eğlenceleri oğlunu özel günlerde ondan almış, kendisini yalnız bıraktırmıştı. Tarık annesini kırmak istemiyordu ve bunun bir yolunu mutlaka bulacaktı. Onu kırmadan gelemeyeceğini bildirdi. Annesi her zamanki sorusunu sorup telefonu kapattı. Tarık annesini çok sevse de babasını kaybettiği dönem, kısa süreliğine kaldığı psikiyatri kliniğinin verdiği ilaçları bırakalı yıllar olduğunu ona söylemiyordu. Kadını boşu boşuna endişelendirmenin âlemi yoktu. Sonuçta o olay liseye başladığı yıl olmuştu ama annesine göre insanın bir kere ayarı bozulduysa bir daha dikiş tutmazdı. Tarık evinin sıcacık ortamına adım atar atmaz rahatladığını hissetti. Önce akşam giyeceği kıyafetleri hazırladı. Sonra, CD çalara dokunup evin içini Yıldız Tilbe şarkısının doldurmasını sağladı,kendisi de eşlik ederek, mutfağa doğru yöneldi. Buzdolabından aldığı soda şişesini açıp içti. Biraz önce bıraktığı zarf demetini eline aldı, bir göz attı. Banka reklamları dışında isimsiz bir zarf dikkatini çekti. Bir an elleri titrediyse de zarfı hemen açamadı. Derin nefesler alarak kendini kontrol etmeye çalıştı. Önce zarfı açmamayı düşündüyse de hemen vazgeçerek yırtarcasına açtı. Yazı gazeteden kesilen harflerle yazılmıştı. Tarık nefes alamıyormuşçasına kravatını gevşetip  gömleğinin iki düğmesini açtı. Boğuluyordu. Bu gerçek olamazdı. Kesin biri onunla dalga geçiyordu. Bu kadar yıldan sonra sadece kendi bildiği ve unutmak için zihninin en karanlık kuytularına gönderdiği olayı kimsenin bilmesi mümkün değildi. Bu bir yeni yıl şakası olmalıydı. Zarfı titreyen eline alıp üzerine baktı. İsmi ve adresi daktilo ile yazılmıştı. Pul yoktu. Demek ki biri bu zarfı evini bilerek posta kutusuna atmıştı. Paniği arttı. Tekrar mektubu eline aldı ve yazan cümleyi tekrar tekrar okudu.

“NE YAPTIĞINI BİLİYORUM.”

Ellerinin titremesi artmış ne yapacağını bilemez bir halde salonun ortasında kalakalmıştı. Zilin çalması ile yerinden zıpladı. Kimseyi beklemiyordu. Mektubu ve zarfı alıp kapıya doğru giderken, koridorda bulunan vestiyerin çekmecesine koydu. Kapının yanında bulunan aynada kendi yansımasını görünce irkildi. Dağılmış görünüyordu. Kapıdaki misafir ise sabırsızca tekrar tekrar zile basıyordu. Kapıya yaklaşıp gözetleme deliğinden baktı. Gelen Selin’di. Mekanik bir robotmuş gibi kapıyı açıp kenara çekildi. Selin onu  görünce gözlerini kaçırarak içeri girdi. Tarık sanki lal olmuş gibi bir kelime söylemeden onun arkasından salona doğru yürüdü. Selin de tedirgin görünüyordu. Tarık ona yaklaşırken Selin kendini onun kollarına attı.

“Tarık, bana bu kadar kızmana hak veriyorum. Haberi benden duymanı isterdim ama annemi bilirsin, şirketteki herkese, özellikle kendisine karşı olduğunu sandığı çalışanlara Atakan ile haber göndermiş. Osman dayımın bizleri de davet ettiğini, artık kıçının sıkıştığını herkesin anlamasını istiyormuş. Ne olur beni bağışla, seninle konuşurken benim de haberim yoktu, sonrasında ise aramaya cesaret edemedim. Maalesef annem de bu akşamki eğlencede yerimizi almamızı istedi… “

Tarık ona sarılmamış, öylece salonun ortasında duruyordu. Konuştuklarına da tepki vermiyordu.

Selin ondan ayrılarak yüzüne baktı, “Sen iyi misin?”

Tarık bu soru karşısında ne diyeceğini bilemez bir şekilde başını salladı.

Selin ise tekrar ona sarılarak, “Annem adına senden özür diliyorum,” dedi. “Gel biz bir çılgınlık yapıp Kordon’a gidelim. Onlar da kendi aralarındaki kozları paylaşsınlar, ne dersin?”

Tarık, sevdiği kadının sorusu üzerine toparlandı. “Yok olmaz!”

Sesi biraz yüksek çıkmıştı. Bu mektuptan sonra,  yalnız başına  bir yerlere gidecek cesareti şu an yoktu. Bugünü atlatıp yarın neler yapabileceğini enine boyuna düşünecekti. Kendine hakim olmaya çalışarak  kollarında onun yüzüne bakan sevdiği kadını tutkuyla öptü. Duşa gireceğini, isterse kendisine eşlik etmesini söyleyerek banyoya doğru yürümeye başladı.

Eğlence için gittikleri mekân Balçova’nın ünlü bir oteliydi. Mekân sadece şirket çalışanlarına rezerve edilmişti. Osman Bey kapıda misafirlerini karşılıyor, Birgül Hanım ise henüz ortalıkta görünmüyordu. Tarık, Selin’i hazırlanması için evine bırakıp kapıdan ayrılmıştı. Oldukça gergin olsa da renk vermemeye çalışıyordu. Osman Bey onu görür görmez pişkin pişkin güldü.

“Aklın yolu bir! Ben sana geleceğini söylemiştim. Hoş daha seninkiler teşrif etmedi.”

Yanında duran Atakan’a dönerek, garip bir kahkaha attı. Tarık ise nezaketen gülümseyip  yorum yapmadan lobiden geçti. İçerisi yılbaşı konseptine uygun bir şekilde süslenmiş, garsonlar ise erkenden alkol servisine başlamıştı. İş arkadaşlarının geyik muhabbetini çekecek kafada değildi. Hazırlanan bara doğru yöneldi,  buzlu bir kola aldı. Alkol kullanmıyordu. Kendini dağıtmaktan korkuyordu. Kolasını yudumlarken salona bir göz attı. Neredeyse tüm üst düzey kadro gelmişti. Osman ve Atakan, misafirlerle  ilgileniyorlardı. Tarık, kendisine selam veren arkadaşlarına biraz keyifsiz olduğunu söyleyerek muhabbeti kısa kesmeye çalışıyordu. Yalnız Osman Bey’in danışmanı Selda Hanım ısrarla kendisiyle muhabbet etmek istedi.  Biraz da flört ederek konuşmasını sürdürüyordu. Allah’tan şirketin Aydın bölgesi Genel Müdürü Engin imdadına yetişti ve onu bu eziyetten kurtardı.

Tarık aldığı isimsiz mektubu aklından çıkaramıyordu. Ne kadar kendini teskin etmeye çalışsa da başaramıyordu. Huzursuzdu. Korkuyordu. Geçmişinde yaşadığı olay tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Oysa üzerinden kaç yıl geçmişti. Düşündükçe kendisini çıldıracak kadar kötü hissediyordu. Olanlar tamamen kazaydı. Asla kimsenin canını yakmak istememişti. Halası tüm nüfuzunu kullanarak neredeyse bir servet harcayarak olayı örtbas etmiş, kendisini de özel bir psikiyatri kliniğine yatırmış, reşit olmadığı için de hâkim meslektaşlarının sayesinde dosyayı mühürletmişti. Basında da hiçbir haber çıkmamıştı. Bunları düşündükçe biraz olsun  rahatladı. Kimsenin bilmediği bu olayı yıllar sonra kim yeniden kendisine hatırlatacaktı ki? Biraz serinlemek için lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkadı. Aynada kendisine yabancıymış gibi bakan gözlerine baktı. Gözlerind ki garip bakış kendisini bile ürkütmeye yetiyordu. Dağılamazdı. Selin gelmek üzeredir diye düşünerek lavabodan çıktı. Salona tekrar döndüğünde önce Birgül Hanım’ı gördü. Gözleri ile Selin’i arayarak Birgül Hanım’ın yanına gitti. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirerek, “Hoş geldiniz, Birgül Hanım, “dedi. “Selin sizinle gelmedi mi? ” diye sorarak elini uzattı.

Elini tutan Birgül Hanım, “Hayır, ben seninle geleceğini düşünmüştüm ama görüyorumki seninle değil,” diye karşılık verdi.

Tarık cep telefonunu çıkarttı, tam arayacaktı ki, Osman Bey salonun ortasında Selin’i işaret ederek, “İşte büyük şeytanın küçüğü de aramıza katıldı. Parti başlayabilir,” dedi.

Yeğenini kucaklamak için yanına doğru yürüdü. Ne var ki Selin onun yanından geçip Tarık ve annesinin yanına geldi. Tarık bir an nefes alamadığını düşündü. Selin kırmızı sade ama yakası ve sırtı açık olan bir elbise giymiş, kısa bukleli siyah saçlarını serbest bırakmış, gece karası göz makyajını dikkat çekici bir biçimde kırmızı ruj ile tamamlamıştı. Bu hali ile ünlü bir derginin kapağından fırlamış gibi şuh ve kendinden emin görünüyordu. Annesini selamlayıp  Tarık’ı yanağından öptü. Atakan ise hemen diplerinde bitivermişti. Birgül Hanım’a methiyeler dizerken, Selin’i de göz hapsinde tutuyordu. Tarık, Selin’i yanına alarak bir masaya geçti.

Selin, “Bu gece çok şeye gebe!”  diye söylendi. “Adi herifi gördün mü, benim hakkımda nasıl konuşuyor? Onunla kan bağım olduğu için utanç duyuyorum. Hele anneme ne demeli? Sesini bile çıkarmadı. Sanırım bu fırtına öncesi sessizlik. Aşkım ne olur biraz durup çıkalım. Şimdiden burada sıkıldım bile.”

“Sen onu boş ver. Osman Bey her zamanki gibi patavatsız ama doğruyu söylemek gerekirse annenin sessizliğine şaşırmadım desem yalan olur. Ben de sıkılıyorum ama saat daha çok erken. Gece yarısına şurada iki saate yakın bir zaman var, ondan sonra ayrılırız.”

“Tamam, o zaman. Hadi biraz eğlenelim. Sen bu gecede mi alkol almayacaksın?”

“Almayacağım ve biz bu konuyu daha önce defalarca konuştuk. Sevmiyorum ve bu konuda ısrar edilmesinden de hiç hoşlanmıyorum. Sen istediğin kadar içebilirsin ama bana bunu bir daha sorma.”

Son kelimeler ağzından sinirle çıkmıştı. Selin ise onun bu haline güldü, garsona işaret ederek bir kadeh kırmızı şarap aldı. O sırada pistin ortasında Birgül ve Osman hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Tabii ki, Atakan da hemen yanlarındaydı. Selin ayağa kalkmaya yeltendiyse de Tarık onun kolundan tutup yerine geri oturttu. Birgül Hanım sinirli bir şekilde bara doğru yürüdü. Tarık ise Osman ve Atakan’ı izliyordu. Birgül Hanım’ın masaya ne zaman geldiğini fark etmemişti.

Sinirli bir ses tonu ile “Bu adam beni deli edecek. Ben ne kadar anlaşmaya çalışsam da o yan çiziyor. Hakkım olanı vermemekte direniyor. Ama durun bakın ben ona neler yapacağım,” diyerek kadehindeki  içkiyi bir dikişte bitirdi. Yanından geçen garsondan bir ikincisini alıp aynı hızla içti.

Selin annesinin kolunu hafif okşayarak, “Biraz yavaş olsan anne,” dedi.  “İçki ile bu adamın hakkından gelemezsin. Bak basın mensubu arkadaşlar var. Eminim onlar da aç kurtlar gibi sizin bir rezalet çıkarmanızı bekliyorlardır. Ayrıca şu Atakan’dan uzak dur. Adamdan en az dayım kadar nefret ediyorum. Bunlar nasıl olmuş da bunca yıl beraber çalışmışlar? İkisi birbirinden cin! Senin bu adamda ne bulduğunda ayrıca merak konusu!”

Annesi alev saçan gözlerle Selin’e dönüp “Sen Tarık’ta ne buluyorsan onu?”

Birgül Hanım, hırsla masadan kalkarak uzaklaştı. Ne Selin ne de Tarık konuşmaya fırsat bulamadan Selda geldi yanlarına.

“Ay siz ne yapıyorsunuz bu köşede? İnsan kalkıp biraz dans eder. Oturmaya mı geldiniz? Hadi kalkın biraz.”

Selda, Tarık’ın koluna yapışmıştı. Tarık kibarca biraz başının ağrıdığını söyledi. Bunun üzerine Selin’e dönen Selda onu hemen ikna etti.  İkisi birlikte piste doğru ilerlerken, Tarık, Selin’e bakıp içinin eridiğini hissetti.

Selin masaya döndüğünde elindeki kola dolu bardağı Tarık’a uzattı. Artık herkes geri sayım için ayağa kalkmıştı. Tarık bu eziyetin bir an önce bitmesi için dua ediyordu. Herkes bağırarak mutluluk dilekleri eşliğinde yeni yıla girdi. Salonda coşku çok  büyüktü. Müziğin sesi daha da yükselmişti. Selin, Tarık’ın elinden tutarak piste doğru çekti. Tüm enerjisini geri kazanmıştı. Bir yandan müziğin ritmine ayak uyduruyor, bir yandan da alkol tüketiyordu. Tarık ona partiden ayrılmak istediğini zorbela duyurabildi. Ama Selin kendini iyice eğlenceye kaptırmıştı.  Biraz daha kalmaları konusunda ısrar etti. Tarık da razı oldu.

Bir müddet herkesle pistin ortasında dans ettiler. Selin kendisini iyi hissetmediğini söyleyerek lavaboya gitmek istedi. Yalnız kalan Tarık biraz hava almak için dışarı çıkıyordu ki, Birgül ve Osman’ın lobide asansör beklediklerini gördü. Hem şaşırdı hem de meraklandı. Yanlarına gitse yakışık almayacaktı.Onların, gelen asansöre binip yukarı çıkışlarını izledi. Kızgın veya kavga eder gibi görünmüyorlardı. Tam dönüp salona gidecekken Atakan’ın da asansörlerin oraya doğru telaşla yürüdüğünü gördü. Bu durumu anlamlandırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Neyse ne diyerek Selin’i bulmak için içeri girdi.

Selin bara geçmiş, oturuyordu. Tarık’ı görünce, “Kendimi  hâlâ iyi hissetmiyorum, konuklara ayrılan odalardan birine çıkalım lütfen aşkım,” diyerek şakaklarını ovmaya başladı. “Rica etsem lobiden bir oda anahtarı alıp gelebilir misin?”

Tarık, “Eve geçsek, burada iyice sıkıldım, hayatım,” dedi.  “Ben alkol almadım, arabayla gideriz. Bence kalmayalım.”

“Gerçekten hemen yatmak istiyorum. Hem sabah kimsecikler uyanmadan kalkıp gideriz. Lütfen bana araba yolculuğu ile daha fazla eziyet etme bu gece yeterince gerilmiştim. Hoş yine de düşündüğüm kadar kötü geçmedi. Ama başım biraz daha böyle kalırsam bomba misali patlayacak. “

Ayağa kalkarak Tarık’ın dudaklarına bir buse kondurdu.

“Sen anahtarı alana kadar, ben de içecek bir şeyler hazırlatayım. Sonra odamıza çıkarsınlar. Ben kahve isteyeceğim sen de bana eşlik eder misin?”

Tarık evet anlamında  başını sallayıp lobiye doğru yürüdü.

Tarık derin uykusunun arasında Selin’in çığlığı ile uyandı. Biran nerede olduğunu anımsayamadı. Üzerindeki gömlek ve kravat ile yatmış olmasına anlam veremedi. Odanın ışığı yanıyordu. Selin ayağa kalkmış, çılgınlar gibi elbiselerini giymeye çalışıyordu. Tarık’ta yattığı yerden telaşla doğruldu. Selin’in ne için bağırdığını anlamak istedi. Birden üzerindeki ıslaklığı fark etti. Gömleği kan içindeydi. Korkarak olduğu yerde kalakaldı. Ellerini kaldırıp vücudunu yoklamaya çalıştı. Üzerindeki kanı elleri ile yoklamaya çalışınca daha da şaşırıp neler olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gece odaya çıktıklarında kendisi banyodayken kahveleri gelmiş, Selin ile karşılıklı oturarak içmişlerdi. Sonrası ise zihninde yoktu. Tüm vücudu titremeye başladı. Selin’e doğru iki adım atar atmaz, onun korku dolu gözlerini görünce tekrar durdu.

“Ben bir şey yapmadım. Bu kan nereden geldi bilmiyorum. Yalvarırım bana öyle bakma. Ben bütün gece senin yanındaydım. Sanırım bir şekilde yaralanmışım. Bana yardım et, kontrol edelim.  Lütfen,” diyerek gömleğinin düğmelerini açmaya başladı.

Selin susmuş,  boş gözlerle ona bakıyordu. Tarık, gömleğini açtı fakat hiçbir yerinde kan yoktu. Paniği büyüyordu. Bu kâbus olmalıydı. Vücudu kanamıyorsa bu kan nereden gelmişti? Aklına gelen,  gerçek olamazdı. Başını  kaldırıp Selin’e baktı. Selin ise o yokmuş gibi davranarak kapıya yöneldi. Tarık koşup kolundan yakaladı.

“Böyle gidemezsin, bana yardım etmelisin. Ben bir şey yapmadım! Hep buradaydım. Uyudum. Beraber uyuduk. Yalvarırım bir şey söyle!”

Selin ona anlamsızca baktı ve kolunu hızla çekti. O ara kapı vurulmaya başladı. Selin hemen uzanarak açtı. Karşısında otel görevlisi vardı. Adam tam ağzını açıp, bir şey diyecekti  ki, Tarık’ı gördü. Gömleğinin üzerindeki kana bakarak, “Hanımefendi iyi misiniz!” diye panik dolu bir sesle sordu.

Selin başını sallamakla yetindi ve adamın kolundan güç alır almaz, “Lütfen polisi arayın, sanırım bir şeyler olmuş. Birgül Hanım’a yani anneme haber vermeliyim, bana yardımcı olun,” dedikten sonra  odadan çıktı.

Tarık olduğu yerde kalakalmış, ne yapacağını bilmez bir halde olanları izliyordu. Yarım yamalak, görevlinin  Birgül Hanım’ı ve Osman Bey’i koridorun sonundaki iki ayrı odada misafir ettiklerini söylediğini duydu.  Tarık gömleğini iliklemeye başladı, ellerini yıkayıp hemen buradan çıkmalıydı. Dönüp banyoya doğru iki adım attığında, Selin’in çığlığı bir mermi gibi kulağını delip geçti. Bu çığlıkla donakaldı.

Tarık kendini emniyetin sorgu odasında bulduğunda hâlâ olanları anlamamıştı. Ne kadar zamandır bu odadaydı bilmiyordu. Zaman kavramı  hafızası ile beraber yitip gitmişti. Olanlar kâbustan daha kötüydü. Birgül Hanım ve Osman Bey bıçaklanarak öldürülmüşlerdi. Kendisi en güçlü şüpheli adayı olarak listenin ilk sırasındaydı. Gömleğine sürdüğü ellerindeki kan kurumuş olsa da kokusu hâlâ burnunu yakıyordu. Artık düşünce yetisini kaybetmişti. Olanları ne kadar düşünse de sadece içtiği kahveyi hatırlıyordu. [bctt tweet=”Sanki başkasının hayatını seyredercesine, olanları bir film gibi izliyormuş hissini duyuyordu…” username=”dedektifdergi”] Selin’in çığlığı kulaklarındaydı. Onu en son cinayet masası ekipleri gelip kendisini aldığında görmüştü. Bakışları ise kalbine kazınmıştı. Selin ilk kez ona düşmanca bakıp başını hıçkırıklar arasında Atakan’ın omzuna gömmüştü. Yapılan araştırmalar sonucu cinayet silahı, odalarında bulunmuştu. Ama bunun imkânsız olduğunu anlatmaya çalışmasını kimse dinlememiş onu derdest edip emniyete getirmişlerdi. Kapının açılması ile gözlerini gelenlere dikti. [bctt tweet=”Gözleri de kendisine ihanet ediyor, bakışı bulanıklaşıyordu…” username=”dedektifdergi”] Halası neredeydi? Neden hala gelmemişti?

Cinayet Masası Komiseri olan kadın kendisini tanıttıktan sonra, “Tarık Bey o gece neler oldu bize anlatır mısınız?”

Tarık, bu soru karşısında panikleyerek hızla cevap vermeye başladı.

“Odaya çıktıktan sonra Selin ile kahve içtik. Daha sonrasında ise uyudum. Başkabir şey olmadı.”

Önünde duran masanın üzerine ellerini koydu. Kanı görünce ne yapması gerektiğine karar veremeyerek, başını öne eğdi. Komiserin sesi ile, bulunduğu ana tekrar dönmeye çalıştı,  onun sorusunu anlamak için dikkatini verdi. Dağılıyordu.

“Beni anlıyor musunuz, Tarık Bey?”

Başını sallamakla yetindi.

“ Bize söylemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?”

“Bakın ben sadece kahve içtiğimi hatırlıyorum. Belki kahveme ilaç koymuşlardır ya da biri cinayeti işleyip benim üzerime yıkıyordur. Onları öldürmem için hiçbir sebep yok. Hem Selin’le de konuşabilirsiniz. Bütün gece odadaydım. Evleneceğim kadının annesi ve dayısıydı onlar.”

“Selin, sizin ne yaptığınızı, odadan ayrılıp ayrılmadığınızı bilmediğini söyledi. Ayrıca iki kardeş arasındaki husumeti herkes biliyor. Siz onları öldürüp Selin ile evlenerek mirasa konmak istemiş olabilirsiniz veya başka bir sebebiniz olabilir. Bize doğruları anlatırsanız size daha çok yardımımız olur. Şimdi o geceyi tekrar düşünün ve bize neler olduğunu anlatın.”

“Bakın hiçbir şey olmadı diyorum neden bana inanmıyorsunuz?”

“Elimizdeki tüm deliller sizi gösteriyor.”

“Ne delil? Ben hiçbir şey yapmadım. Bu cinayetleri benim üstüme yıkamazsınız. Avukatımı istiyorum.”

“Cinayet silahında sizin parmak izleriniz var. Selin Hanım ise uyurgezer olduğunuzu söyledi. Ellerinizdeki  ve gömleğinizin üzerindeki kanı nasıl açıklamayı düşünüyorsunuz?  Sizi gece yarısı koridorda gören bir tanığımız var.”

“Ben odadan hiç ayrılmadım. Anlamıyor musunuz Komiserim? Ayrılmadım.”

“Asıl siz anlamıyorsunuz. Bir tanığımız var sizi koridorda kurbanların odasına giderken görmüş. Bu ara bu cinayetleri işleme sebebinizi anlatırken, lise son sınıf öğrencisi olduğunuz yıl kampta ne olduğunu da bize anlatır mısınız?”

Tarık neye uğradığını şaşırdı. O olayın üzerinden yıllar geçmişti. Hem o bir kazaydı. Ceza almamıştı. Çadırdan gece yarısı çıktığını hatırlamıyordu. Sadece bir kız arkadaşına saldırdığı söylenmişti. Oysa sabah uyandığında hiçbir şey hatırlamıyordu. Daha sonra halası kız ile görüşmüştü ve kız gece yarısı karanlıkta yanlış görmüş olabileceğini söylemiş ve davanın kapanmasını sağlamıştı. Halası ve annesi ise o olaydan sonra Tarık’ı bir kliniğe yatırtmış ve tedavi olmasını sağlamışlardı. Tarık’ın uyurgezerliğin yanı sıra bipolar bozukluğu olduğu teşhisi de konarak ilaç tedavisini yıllarca devam ettirmişlerdi. Tarık kendisini iyi hissettiği için neredeyse bir yıldır ilaç almıyordu ama bu, cinayet işlediği anlamına gelmiyordu, gelemezdi. Bir yanlışlık olmalıydı.

Tüm gücünü kullanarak, “Bakın o olayda benim suçsuzluğum kanıtlandı ve dava kapandı,” dedi.  “Sırf öyle bir şey yaşadığım için bu cinayetleri benim üstüme yıkamazsınız. Size dava açacağım. Ben kimseyi öldürmedim.”

Kendisine hâkim olamayıp bağırmaya başlamıştı.

Komiser olanca sakinliği ile “İstediğinizi yapmakta özgürsünüz,” dedi.  “Ama size şunu söylemeliyim ki, odada kurbanların kanının içerisinde sizin ayakkabı iziniz var, koridordaki halının üzerinde tam sizin kaldığınız odada son buluyor. Cinayet silahında parmak izlerinizi saptadık. Boşuna inkâr etmeyin. Sizi iki insanı kasten öldürmekten tutukluyorum. Savcılığa sevk edilip nöbetçi mahkemeye çıkarılacaksınız. Eğer söylemek istediğiniz bir şey varsa mahkemede anlatırsınız.”

Komiser, kapıya doğru yürürken birden durdu ve geri döndü .

“Bu arada, cüzdanınızı komodinin üzerinde bulduk. Üzerinde Osman Bey’in kanı ve sizin parmak izleriniz var.”

Bunları dedikten sonra dışarı çıktı.

 

Bir ay sonra…

Atakan ve Selin Roma’da içki kadehlerini tokuşturup zaferlerine kadeh kaldırıyorlardı. Atakan hem Birgül’ün kaprislerinden hem de Osman’ın bitmek bilmez dengesizliklerinden kurtulmuştu. Tarık onlar adına farkında olmadan çok büyük bir iyilik yapmıştı. Selin ile bu planı hayata geçirmek için epeyce uğraşmışlar ve  sonunda zafere ulaşmışlardı. Hiç kimse onların sevgili olduğunu bilmiyordu.  Tarık o gece Selin’in kahvesine koyduğu ilacı görmemiş ve içmişti. İlaç etkisini göstermeye başlayınca, Selin fincanın dibinde kalan kahveyi banyoda ki lavaboya dökmüş ve iyice yıkamış sonrasında ise baygın olan Tarık’ın ağzına dayayıp DNA örneği bırakmasını sağlamıştı. Kendi kahvesine dokunmamış yarısını Tarık’ın içtiği fincana boşaltmıştı.  Atakan odaya gelince Tarık’ın gömleğini ve ayakkabılarını çıkarıp kendisi giyerek cinayeti işlemiş, kanlı ayak izlerini koridorda özellikle bırakmıştı. Allah’tan ayakkabı numaraları aynıydı yoksa Adli Tıp vücut basıncı ile ayak tabanının yere bastığı anda bıraktığı izin aynı olmadığını çözebilirdi. Bu bilginin ne kadar doğru olduğuna emin olmasa da bir yerlerde okumuştu. Cinayetleri işlemek hiç zor olmamıştı. Birgül aldığı fazla alkol ile ona kucak açmış, bıçağı gördüğü anda ise sadece ellerini ağzına kapatıp bakakalmıştı.

Osman’ı ise duştan sonra, banyo aynasında kendine bakarken art arda bıçak darbelerini vurarak öldürmüştü. Tarık’ın cüzdanını Osman yere düşmeden önce banyonun zeminine bırakıp  onun üzerine düşüşünü izlemiş,  sonra kanlı cüzdanı alıp komodinin üzerine bırakmıştı. Ellerine taktığı deri eldivenleri ise Selin’in çantasına koymuş ve daha sonra evinde bulunan saksının içine gömmüştü. Şimdi Selin ile Roma’da evlenip, tüm şirketi buradan idare edecekti. Tarık ile ilgili son haberler ise ikisini de tatmin etmişti. Akıl hastanesine kapatılan bir deli ne söylerse söylesin ona kim inanırdı ki?…

Kusursuz bir planla sahnelenen cinayetin maktülünün düştüğü durum iç acıtırken, “Gölge” adlı öykümde kendi gölgenizin sizi nasıl takip ettiğini ve korkularınızla yüzleşmek için fırsat kolladığını hatırlatacak…

Her türlü sahte evrak itinayla hazırlanır: Yetenekli Bay Haydar 🔊🎧

Bu dolandırıcılık hikayesi, yaşamın zorlu şartlarının bazen bir çocuğu nasıl kendi yeteneklerini keşfetmeye ittiğini gözler önüne serecek. Yetenekleriniz size bir suç dünyasının kapılarını aralayıp, tamamen sahtecilik üzerine bir dünya inşa etmenizi de sağlayabilir. Keyifli okumalar:

Çocukken de yetenekliydi Haydar.

Yeteneğinin nereden geldiği konusunda ise hiçbir fikri yoktu.

Annesi ve babası cahil insanlardı. Kardeşleri, uyuşturucu satıcılığı, araba hırsızlığı ve kapkaççılık gibi iş kollarında yeteneklerini göstermek isterlerken cezaevini boylamışlardı.

Haydar bu tür işleri aptalların, kafası çalışmayanların yapacağı işler olarak görür, küçümserdi. Hayatında girmemişti böyle toplara.

Yeteneğini, ortaokulda okurken kendisine sahte öğrenci pasosu yaparak keşfetmişti. Sonra birkaç arkadaşına daha derken, bayağı hoşlanmıştı bu işten. İkinci icraatı, liseye geçtiği yıl sahte karne yapmak olmuştu. Epey para kazanmıştı o sene karne işinden.Yaptığı iş, manevi yönden de tatmin ediyordu Haydar’ı. Bir sürü çocuğun babalarından dayak yemesinin önüne geçmişti. Ne güzel bir duyguydu insanlara faydalı olmak. Yetenekli olduğu kadar vizyon sahibiydi de Haydar. Kazandığı paralarla kendisine bilgisayar, yazıcı ve tarayıcı almış, mesleki yatırımlarına daha o yaştan başlamıştı.

Yatırımlarının karşılığını alması uzun sürmemişti. İşler yoğunlaşmaya başlayınca okulu bırakmış, evdeki odasını ofis olarak kullanmaya başlamıştı. Yaptığı sahte ehliyetler onun şöhret basamaklarını hızla tırmanmasına yardımcı olmuştu. Haydar artık sadece mahallesinin tanıdığı yerel bir şöhret değil, Ankara çapında tanınan ve aranan bir adamdı. Askerlik çağına geldiği halde askere alınmamasının nedeninin akciğerlerindeki rahatsızlık olduğunu söylüyordu fakat milletin ağzı torba değildi ve Haydar’ın kendisine çürük raporu düzenlediği iddiaları ortalıkta dolaşıyordu. Haydar ise bunu kesinlikle reddediyor, “Askeriyeyle şaka olmaz, adamın anasını sikerler,” diyerek raporunun gerçek olduğuna yeminler ediyor, gelen çürük raporu taleplerini hiç tereddütsüz reddediyordu.

Haydar gün geçtikçe ününe ün kattı. Çalıntı oto işi yapan bir çeteye, çaldıkları araçları satabilmeleri için sahte ruhsat düzenlemesi ününün Ankara dışına da taşmasını sağladı. Artık müşterilerle doğrudan muhatap olmuyor, maaşa bağladığı aracıları kullanıyordu. İhtiyaç sahipleri, talep ettikleri sahte evrak için form dolduruyor, gerekli bilgileri ve fotoğrafları (ve tabii ki parayı) bu aracılar aracılığıyla Haydar’a iletiyorlardı. Haydar kimin, ne için, hangi evrakı istediğiyle ilgilenmiyordu. Haydar’ın işleri iyiydi. Haydar’ın keyfi yerindeydi. Haydar’ın kendisi için yaptığı bir sürü kimliği vardı. Polis onu hangi ismiyle arayacağını daha bulamamıştı.

Her türlü sahte evrak itinayla hazırlanır. Hikaye devam ediyor…

Batıkent’te dubleks bir villa tuttu Haydar. Dayadı, döşedi. Alt katı büro olarak düzenledi, üst katını da evi yaptı. Sabahları otuz basamak merdiven inerek bürosuna geliyordu. Her zaman işine zevkle, isteyerek gitti. Pazartesi sendromu nedir bilmedi. Bir tek gün bile, sabah uyandığında, “Hay sikiyim, yine iş var,” demedi.

Zamanla talep patladı, işler çeşitlenmeye başladı. Ehliyet, nüfus cüzdanı, savcılıktan temiz kağıdı, diploma vs. derken pasaport ve vize işlerine de bakmaya başladı Haydar. Memleketteki bütün kamu kuruluşlarının damga ve mührü vardı Haydar’da. Kızılay, Çankaya ve Keçiören’e de şube açtı. Devlet memurlarından edindiği çevreyle emeklilik işlerine de el attı. Hayatında bir gün bile çalışmamış, prim ödememiş bir sürü insanı emekli etti.

***

O gün de akşama kadar, her zamanki gibi zevkle yaptı işlerini Haydar. Yukarı çıkıp duşunu alacak, sonra da eğlenmek için dışarı çıkacaktı. Haydar’ın eğlence anlayışı, pavyona gidip viski içmek ve kıçı sesinden güzel popçu kadınların şerefine şampanya patlatmaktan ibaretti.

Tam ceketini giyeceği sırada tok bir ses geldiğini duydu aşağı kattan. Ne olduğunu kestiremediği bir şey, bok çuvalı gibi yere düşmüştü. Merdivenin basamaklarını inerken, “Bok çuvalı nedir lan? Kim boku çuvala koyar ki? Ne acayip bir deyim bu,” diye düşündü.

Basamakları tükettiğinde, elinde silahlarıyla iki adamın kendisine baktığını gördü. Polis olamazlardı. Tabancalarının namlusunda susturucu takılıydı.

Yere düşerken o tok sesi çıkaran şeyin, çocukluk arkadaşı ve şoförü Nizam olduğunu gördü. Nizam, yüz yirmi kiloluk cüssesiyle yerde sessizce yatıyordu. Göğsünün ortasındaki deliğe bakılırsa, bundan sonra da ses çıkarması mümkün olmayacaktı.

Diğer yardımcısı Abidin ortada görünmüyordu. Arka odalardan birinde olabileceğini düşününce içinde bir umut yeşerdi. Abidin sıkı çocuktu.

Yiğitliğe bok sürmemek için, “Kimsiniz? Ne istiyorsunuz?” diye horozlandı burnunun ucundaki susturuculara doğru.

“İşimiz var seninle,” dedi susturuculardan birinin ardındaki adam.

“Arkadaşlar yardımcı olurlar… dı size,” dedi Haydar.

“Arkadaşların ne bize ne de sana bir yardımları olmaz bundan sonra,” diye karşılık verdi adam.

“Ben böyle ÇALIŞMIYORUM!”dedi Haydar.

Son kelimeni öbür lavuk duyup da yardımına gelsin diye büyük harflerle söylediysen boşuna umutlanma,” dedi adam. “Artık hiçbir çağrına gelemeyecek.”

***

Kırk beş dakika kadar sonra, içinde bulunduğu minibüsün toprak bir yola girdiğini anladı. Kafasına çuval geçirdikleri için nereye gittikleri hakkında hiçbir fikri yoktu. Artık trafik sesi duyulmuyordu. Şehir dışına çıkmışlardı büyük ihtimalle. “Ne tarafa gidiyoruz acaba?” diye düşündü. Yol boyunca uyanık olmaya çalışmış, kulağına çarpan her sese dikkat etmişti. Kendisini kaçıranlar ağızlarını açmamışlardı. O da çevreyi dinlemişti. Filmlerde gördüğü kahramanlar gibi nereye götürüldüğünü anlayacak bir ipucu kapmaya çalışmıştı. Bir tren sesi filan duysaydı iyi olacaktı ama trafik gürültüsü ve korna seslerinden başka bir şey duyamamıştı. Bürosundan çıktıklarında minibüsün kaç kere sağa, kaç kere sola döndüğünü, kaç dakika düz gittiğini aklında tutmaya çalışmıştı. Fakat üç-beş dakika sonra ipin ucunu kaçırmıştı. Minibüsü kullanan dallama sürekli makas atmış, zırt pırt oraya buraya dönmüştü. Bir süre sonra bu nafile çabadan da vazgeçmişti.

Sahte pasaport, sahte vize, sahte diploma ve sahte kimlikten oluşan bir sahtecilik dünyası. Hikaye devam ediyor…

Bozuk yolda ağır ağır epey bir yol aldıktan sonra minibüs durdu. Kafasındaki çuvalı çıkarmadan karga tulumba indirdiler Haydar’ı. Yüz metre kadar yürüttükten sonra bir kapıdan içeri soktular. Kafasındaki çuvalı çıkarıp küçük bir odanın içine iteklediler. Bir masa, bir sandalye, birkaç sehpamsı eşya ve bir de tek kişilik yatak vardı odada. Pencereye gitti Haydar. Meyve ağaçlarından başka bir şey görünmüyordu. Uçsuz bucaksız, koca bir bahçenin ortasındaydı anlaşılan ev. Bahçenin etrafında duvar mı yoksa çit mi olduğunu bile göremiyordu. Gerçi görse ne boka merhem olacaktı. Bahçede iki tane, markalarını bilmediği, dana kadar köpek vardı. Zincirli değillerdi, bilumum organlarını sallaya sallaya serbestçe geziniyorlardı. Evden kaçma imkanını bulsa bile, bu koca kafalılar daha üç metre gidemeden ensesine binerlerdi.

Birkaç gün ortalıkta görünmese de kimsenin kendisini merak etmeyeceğini biliyordu. Yıllardan beri, kimseye haber vermeden, üç-beş gün ortadan kaybolarak tek başına bir yere gidip kafa dinlemeyi huy edinmişti. “Huyumu sikiyim” diye geçirdi içinden. İnsanlar yine o zamanlardan biri sanacaklar, kimse kaçırıldığından şüphelenmeyecekti.

Kapının açıldığını duyunca düşüncelerinden sıyrıldı. İçeriye kırk-kırk beş yaşlarında, uzun boylu, takım elbiseli bir adam girdi.

“Şu meşhur Haydar sen misin?” dedi. “Yetenekli olan.”

Kendisine işi düşenlerin onu hoş tutmasına, özel hissettirmesine alışık olan Haydar, bu paldır küldürlükten hoşlanmadı.

“Ne istiyorsunuz benden?” diye sordu. “Para mı?”

“Paran senin olsun,” dedi Adam, “bendekileri koyacak yer bulamıyorum. Yeni bir kimlik ve pasaport lazım bana. En iyisinin sen olduğunu söylediler.”

“Söyleseydiniz hallederdik,” dedi Haydar, “adamlarımı öldürmeniz gerekmezdi.”

“Onlardan her yerde var,” dedi Adam. “Sana bir şey olmasın da. Ne zamana hazır edebilirsin?”

“Üç gün içinde elinde olur.”

“O zaman hemen başla.”

Buradan bu kadar kolay kurtulabileceğini aklının ucuna bile getirmemişti Haydar. Yüreği pır pır ederek kapıya doğru seğirtti.

Adam gülerek arkasından seslendi,”Nereye lan dingil?”

“Büroma. Malzemelerim ve tüm donanım orada.”

“Biz büronu buraya getiririz, ne lazımsa söylemen yeterli. Şu anda büronda temizlik var zaten.”

***

Malzemelerinin gelmesini beklerken adamı nereden tanıdığını hatırlamaya çalıştı Haydar. Bir yerlerden aşinaydı bu yüze ama çıkaramıyordu. Yoksa medyada mı görmüştü? Beyninin neresinde olduğunu bilmediği, hafızayla ilgili bölümdeki hücrelere kalayı bastı. Onu en zor anında yalnız bırakıyorlardı.

Adam belgeler için gerekli olan fotoğrafları verdiği zaman hafızası yerine geldi. “Ama,” diye düşündü, “Ekrem yurtdışına kaçmıştı. Üstelik yüzünü de değiştirmişti.” Bu adam aynen, Ekrem’in estetik ameliyatla yüzünü değiştirmeden önceki haline, en hakiki ve öz Ekrem’e benziyordu. Ee, bu ne bok yemenin Arapçasıydı? Ülkenin en güçlü, en belalı mafya ailesinin yıllardır her delikte fellik fellik aradığı bir adama benzerken adını değiştirmenin ne anlamı vardı ki?

Dört kardeşi daha vardı bu Ekrem’in. Ülkenin en belalı, en pislik ikinci mafya ailesiydiler. En küçükleri buydu. Burnu boktan kurtulmazdı. İşleri ağabeyleri yürütür, bu da orada burada keyif çatar, başını belaya sokardı. Ağabeyleri kimi zaman para, kimi zaman da silah zoruyla kurtarırlardı bunu her seferinde. Öfke kontrolü olmadığı, biraz da angut olduğu için işlere karıştırmazlardı.

En son, artık alkolün ve uyuşturucunun etkisiyle mi, yoksa delikanlılık ayağına mı nedir bilinmez, bir gece kulübünde, ülkenin en belalı birinci mafya ailesinin bir ferdini vurmuş, herif hastaneye yetiştirilemeden dünya değiştirmişti. Aile de tek çareyi bu salağı yurtdışına kaçırmakta bulmuştu.

Aklına birden, birkaç hafta önce otoyol kenarında ölü bulunan ünlü estetik cerrah geldi. Ülkenin en iyi estetikçisiydi. Sahne ve sinema dünyasının bütün ünlüleri tezgahından geçmişti adamın. Bu işle bir ilgisi olabilir miydi? Neden olmasındı? Madem ki memleketin en iyi sahtecisini bulabiliyordu, en iyi estetikçisini de bulmuş olabilirdi. Belki de Cerrah, ameliyatı yaptıktan sonra bu işten kurtuluşu olmadığını anlamış, giderayak Adam’a bir kazık atmak istemişti. Yoksa ne diye, iki yıl önce yüzünü değiştirerek yurtdışına kaçmasına yardımcı olduğu bir kaçağa benzetsindi Adam’ı. Böyle bir öngörüsü olmuşsa eğer, haklı çıkmıştı. Kafasına bir kurşun sıkılmış olarak bulunmuştu bir sabah yol kenarında. Ölümü epey patırtı koparmıştı fakat kim tarafından, neden öldürüldüğü ortaya çıkarılamamıştı. Demek Adam yeni yüzünün başka kimse tarafından bilinmesini istemiyordu. Ya yeni isminin? Haydar, ensesinden çatalına doğru soğuk terlerin aktığını hissetti.

Haydar’ın, asıl adını bilmediği, eski Ekrem suratlı adam, saygın işadamı görüntüsü altında türlü dolap çeviren namussuzlardan biriydi. Yıllar önce, çulsuzun tekiyken, kimsenin akıl erdiremediği bir şekilde, bir devlet bankasından yüklü miktarda kredi çekmeyi başarmıştı. Tekstil işine girmeye karar vermiş, bir gecede iki fabrika sahibi bir işadamı oluvermişti. Aldığı krediyi geri ödememiş, bankanın batmasına neden olmuştu. Birkaç gün gözaltında tutulduktan sonra, bir ödeme planı yapmayı kabul etmesi üzerine serbest bırakılmıştı. Parayı geri ödeyip ödemediği bilinmiyordu. Palazlandıkça palazlanmış, giriştiği halkla ilişkiler faaliyetleri sonucunda, medyanın da desteğiyle adını fakir babasına çıkarttırmıştı. Her devirde hükümetlerle yakın ilişkiler kurmuş, her zaman siyasi bir koruma kalkanı altında olmuştu. Ama son zamanlarda iktidarla ilişkileri birdenbire bozuluvermiş, kendisinden daha fazla çalanlardan haz etmeyen iktidar tarafından terör örgütü ilan edilmiş, işyerlerine ve villalarına ardı ardına baskınlar düzenlemişti. Kıl payı kurtulmayı başarmış, estetik ameliyatla yüzünü değiştirmiş, şimdi de ismini değiştirip kapağı yurtdışına atmanın yollarını arar olmuştu.

Adamlar akşam bir kamyona yükledikleri büro malzemelerini (Haydar bunlara “donanım” demeyi seviyordu) indirip içeri taşıdılar. Gece geç saatlere kadar bilgisayarların, yazıcıların, tarayıcıların bağlantılarını kurmakla uğraştı.

***

“Ekrem Kıpkaç mı? Kıpkaç ne amına koyum!” dedi Adam, Haydar’ın hazırladığı kimliğe bakarken, “başka soyadı bulamadın mı?”

“Sağlamdır,” dedi Haydar soğukkanlılıkla. “Sade bir vatandaş. Manisa’da bir köyde öğretmenlik yapıyor. Sütte leke var, adamda yok. Hiç şüphe çekmeden dünyayı gezebilirsin.”

Elindeki kimliğe tekrar baktı Adam.

“Öğretmen ha. İyiymiş.”

Kimlik ve pasaportu cebine koyduktan sonra kapıya yöneldi.

“Haydar Beyin ödemesini yapın!”

***

Yetenekli adamdı Haydar.

Oğlu öldürülen bir mafya babasının, intikamını almak için elinden geleni ardına koymayacağını iyi bilirdi. Havaalanlarındaki pasaport kontrol noktalarındaki memurları memnun edeceğini de bilirdi.

Evi terk ederlerken açık unuttukları televizyondaki haberleri izleyemedi Haydar. Havaalanında pasaport kontrolünden geçtikten az sonra öldürülen üç kişi hakkındaki haber verilirken, Haydar’ın vücut ısısı çoktan oda sıcaklığına düşmüştü.

Hikaye: Kayıp Aranıyor

Dııııt dııııt…dıııt dıııt…dıııt dıııt…

Halacığım, nerelerdesin? Vatsapa niye cevap vermiyorsun?

….

Halacım orada mısın?

….

Artık merak etmeye başladım. Annem seni evde diyor ama cevap vermiyorsun.

….

Akşama gelince yine arayacağım. Evde ol lütfen. Çok önemli!

….

Dııııt dııııt…dıııt dıııt…dıııt dıııt…

“Hah, geldim.”

“E yani, halacım, nihayet bulabildim seni:”

“Duymamışım yavrum. Misafirim vardı.”

“Aaa saçlarını mı kestirdin? Güzel olmuş. Gülü güle kullan.”

“Teşekkür ederim yavrum. Biraz kısalttım. Yaza hazırlık. Sen yorgun gözüküyorsun güzel kızım.”

“Sınavlardandır halacım.”

“Nasıl gidiyor?”

“Yani, işte, iyi gitti diyelim. Sonuncusuna cuma günü girdim.”

“Hadi hayırlısı.”

“Evet, şey, belki hatırlarsın, belki de hatırlamazsın. Hani…trende bizimle yolculuk eden, genç bir çift vardı. Pek suya sabuna dokunmamışlardı. İşte dün onların düğünü oldu. Beni de çağırdılar. Hatta seni de. Dedim, ‘Halam burada yaşamıyor.’ Şaşırdılar. ‘O zaman sen gel,’ dediler.”

“Gittin mi bari?”

“Gittim, gittim.”

“Nasıldı?”

“Amaaan, işte, nasıl olacak? Yani? ‘Düğün’ dediysem, öyle ‘düğün’ değil. ‘Reception’ deniyor burada; işte, yani, bir paba gidilip içiliyor falan.”

“Anlat anlat.”

“Bunlar bir otobüs tutmuşlar. Ama o bildiğin otobüslerden değil. Hani şu eski iki katlı, kırmızı otobüsler var ya, kapısız, artık kullanılmıyor, işte onlardan. Şimdi yeni bir şey çıkmış; bu eski otobüsler eğlence için falan kiralanıyor. Şoförü de biletçisi de oluyor, aynen eskisi gibi. Otobüsü beyaz çiçeklerle süslüyorlar -ama öyle abartılı değil -; önündeki tabelasında evlenen çiftin adı yazıyor falan. Belediyede nikah kıyıldıktan sonra davetlileri içine dolduruyorlar. Zaten çok kişi olmuyor: Aileler – o da birinci dereceden yakın olanlar-, arkadaşlar falan. Kızın zaten annesi babası ölmüş. Kardeşi falan da yok. Bir teyzesi var. O da yaşlı. Öyle bakma bana halacım. Senden çok daha yaşlı.Yetmişini geçmiştir. Kızı o yetiştirmiş.”

“Oğlanın ailesi yok mu?”

“Onun var. Annesi, babası, teyzesi, dayısı, kuzenleri falan ama hiç kardeşi yok. O da tek çocuk.”

“E sonra ne oluyor? Yani nikahtan sonra?”

“Aman işte ne olacak? Otobüsle paba gidiliyor. Pab çok güzeldi ama! Küçük, şirin bir şey. Adı da Kraliçe’nin Kellesi.”

“Kraliçe’nin Kellesi mi?”

“Haaahaaa evet!”

“Eee gelin güzel miydi bari?”

“Öyle bildiğin gelinlik falan değil. Beyaz bir elbise, başında çiçekler falan, işte o kadar.”

“Sadeymiş. Güzel.”

“Evet güzeldi, yani.”

“Peki hediye falan vermiyorlar mı?”

“Veriyorlar ama hep ev eşlaları: biblo, mikser, tencere, tava falan.”

“Sen ne verdin?”

“Ben bizim adetlere uyumlu olarak..hahhaaa… bir takı hediye ettim geline.”

“Ne taktın?”

“Nazar boncuğu. Küçücük bir şey. Gelin hanım pek beğendi. Hemen kolundaki bileziğe iliştiriverdi.”

“Güzel bir hediye seçmişsin, aferin.”

“Ben aslında seni şey için aramıştım… Bir şey oldu… Yani…Üfff! Belki de bana öyle geldi.”

“Ne oldu?”

“Amaaaan saçmalıyorum işte! Belki de hayal gördüm. Senden geçti bu huy! Her şeyden işkillenir oldum.”

“İçgüdülerine güveneceksin güzel kızım. Hadi söyle. Meraklandırma beni.”

“Pabda, o hayhuy arasında, bir an gözüm Aileen’in teyzesine takıldı. Aileen gelinin adı.”

“Adı Türkçe mi?”

“Hayır. ‘Aylin’ diye söyleniyor ama yazılışı değişik. İrlandalı ismi. Kız İrlandalı.”

“Katolik mi?”

“Galiba; çünkü teyzesinin boynunda İsa’lı haç vardı. Protestanlar sade haç kullanırlar; üzerinde çarmıha gerili İsa figürü falan olmaz.”

“Oğlan?”

“O İngiliz galiba. Ailesi sanırım protestan ama dindar olduklarını sanmıyorum.”

“Ben bu ikisini pek hatırlayamadım. Neyse sen devam et. Aileen’in teyzesini ne yaparken gördün?”

“Valla, yani, kadının günahına mı giriyorum nedir? Bilmiyorum artık…Kadını, barda, böyle yuvarlak bir tepsinin içinde dağıtılmayı bekleyen içki dolu kadehlerden birine beyaz toz gibi bir şey katarken gördüm. O sırada Aileen’in de ona baktığını yakaladım. Kızcağız donup kalmıştı. Teyzesi, ne benim ne de Aileen’in onu gördüğünü fark etti.”

“Sonra ne oldu?”

“Sonra kadın –adını unuttum şimdi- o kadehi ve başka bir kadehi aldı; pabın daha sessiz ve tenha olan loş bir köşesine doğru yürüdü. Tam köşedeki masaya varmak üzereydi ki Aileen ani bir hareketle önüne çıkıverdi ve her iki kadehdeki içki de yere döküldü. Sonra da garsonlardan biri gelip yeri temizledi.”

“Köşedeki masada birisi oturuyor muydu?”

“Ne yazık ki evet, oturuyordu. Tonylerin –Tony damat- uzun yıllardır hem komşusu hem de aile dostu olan yaşlı bir adam, tekerlekli sandalyesinde uyuklar gibi oturuyordu. Söylediklerine göre seksen yaşındaymış.”

“Neyse adam ucuz atlatmış.”

“Dur daha bitmedi. Sonradan duydum ki adamı o gece hastaneye kaldırmışlar.”

“Zehirlenmiş mi?”

“Yok. ‘Nefes yetmezliğinden’ diyorlar ama doğru mu söylüyorlar bilmem. Saklıyor olabilirler.”

“Belki de farketmediler. Polis işe karıştı mı?”

“Sanmıyorum. Karışsaydı haberim olurdu.”

“Tabii, olurdu.”

“Sence bu bir cinayete teşebbüs mü?”

“Buna cevap vermek için çok erken güzel kızım ama sen şu soruma bir cevap ver bakayım: Aileen’in teyzesi, tozu içkiye nereden kattı? Yani toz nasıl bir kaptaydı?”

“Kapta değildi. Kağıttan küçük bir külahın içindeydi.”

“Tozu koyduktan sonra külahı ne yaptı?”

“Tam bulunduğu yerde, barın altında bir çöp bidonu vardı. Onun içine attı.”

“Peki hiç dikkat edebildin mi? O yaşlı adamın yanına pabda kaldığınız sürece kimler gitti?”

“Valla halacım, yani, o olaydan sonra gözümü yaşlı adamdan hiç ayırmadım desem yeridir! Adamcağız da pek neşeliydi – uyanık olduğu zamanlar tabii – habire Tony’yi yanına çağırıp sırtını sıvazlıyordu. Dur bakayım bir düşüneyim, kimler onun masasına gitti?: Aileen, teyzesi, Tony, Mr and Mrs Barrington -Tony’nin annesi ve babası-, ha bir de Mr Jacob Brent.”

“O da kim?”

“Yaşlı adamın korumasıymış zamanında – elli- elli beş yaşlarında biri – sonradan bakıcısı olarak yanında kalmış.”

“Koruması mıymış? Şu yaşlı adamın adını bilmiyor musun?”

“Biliyorum. Desmond Lynch.”

Halam bütün isimleri dikkatle not alıyor, yazılışlarını bilemediklerinin tek tek harflerini sorup yazıyordu.

“Aileen’in teyzesiyle hiç konuşabildin mi?” diye gözlüklerinin üstünden sordu.

“Konuştum. Tatlı, konuşkan bir kadın. Çok koyu bir aksanı var, İrlanda aksanı. Bana, hah haa ha, yanımda Türk lokumu olup olmadığını sordu. Hah ha ha, hiç tadına bakmamış da.”

“Peki onun adı ne?”

“Ah! Söylemişti ama unuttum. Hiç duymadığım bir İrlandalı ismiydi. Sonra hatırlarım belki.”

“Bu olay ne zaman oldu demiştin?”

“İşte, dün oldu.”

“Ve yaşlı adam, dur bakayım neydi adı?” Halam dikkatle aldığı notlara göz gezdirdi. “Hah, Desmond Lynch. Hâlâ hastanede mi?”

“Evet ama durumu iyi galiba. Eğer ölseydi mutlaka duyardım.”

“İşte bu güzel haber fakat vakit kaybetmemek lazım.”

“Sence bir şey mi olacak?”

“Öyle gibi gözüküyor. O yüzden hemen harekete geçsek –daha doğrusu geçsen- iyi olur.”

“Ben mi? Ne yapacağım peki?”

“Düğün daha dün olduğuna göre henüz çöpler alınmamıştır. Hemen o paba gideceksin. Yanına bir çift plastik eldiven almayı unutma, bir de şu küçük fermuarlı torbalardan al.”

“Ahhaa hatırladım. Trende delilleri hep onların içine koymuştun.”

“Evet fakat bu sefer sen çöp bidonlarını karıştıracaksın.”

“Gerçekten mi? Off, nerden sana söyledim?”

“Çok önemli bu. Hemen yapman lazım güzel kızım.”

“Ne arayacağım? O kağıttan külahı mı?”

“Hayır. Tabii onu da bulursan bonus olur ama sen bir pabın çöpünde tuhaf kaçacak olan bir şişe veya bir ilaç şişesi, kabı falan arayacaksın ya da bunun gibi bir şey. Vatsabı da açarsın. Ben de bakarım.”

 

***

 

Dııııt dııııt…dıııt dıııt…dıııt dıııt…

Dııııt dııııt…dıııt dıııt…dıııt dıııt…

“Geldiiim geldiiiim.”

“Görüntün iyi değil halacım.”

“Dur şimdi düzelir.”

“Hah tamam. Sen beni görebiliyor musun?”

“Evet, şimdi tamam. Ne yaptın?”

“Pabdayım. Dünkü çöpleri arkaya koymuşlar ‘Gidip bakabilirsin,’ dediler. Müşteriler ön tarafta, burada kimse yok. Rahat rahat bakarız. Onlara, ‘Galiba yüzüğümü düşürdüm,” dedim.”

“İyi demişsin.”

“Topu topu altı torba var burada.”

“Tamam hemen işe koyulalım. Eldivenlerini giymeyi unutma. Parmak izin çıkmasın.”

“Ben de ellerin kirlenmesin diyeceksin sanmıştım, yani.”

 

***

 

Dııııt dııııt…dıııt dıııt…dıııt dıııt…

Dııııt dııııt…dıııt dıııt…dıııt dıııt…

“Ne oldu? Şişeyi kırdın mı yoksa?”

“Yok, hiç kırar mıyım halacım. Öksürük şurubu şişesini ve de o küçük külahı ayrı ayrı torbalara koydum –tıpkı senin, trende yaptığın gibi – ve evde emin bir yere sakladım.

“Onlar çok önemli. Zamanı gelince –ki mutlaka gelecek – kullanacağız. Sen ne diyecektin yavrucuğum?”

“Yok bir şey, öylesine aradım halacım.”

 

***

 

O gün telefonda söyleyemedim ama bence bu olaydan bir şey çıkmayacak. Ben abarttım biraz. Dedim ya halama benzedim iyice. Halam zaten hazır. En ufak bir işaret görse hemen hayal gücü çalışmaya başlıyor; olmadık şeyler üretiyor. Bak “Olaylar hızlanacak,” dedi. Nerdeee? İyice yavaşladı. Kim onun gibi düşünür? Herkes ne dendiyse kabul eder, işine gücüne bakar. ‘Nefes darlığı’ dendiyse nefes darlığıdır. Yooo, biz delil toplamalıyız. Ne olur ne olmaz. Cinayet gibi görünmeyen cinayetlerin, hatta henüz işlenmemiş cinayetlerin delillerini toplamalıyız.

O anda çantamdan gelen Nilüfer’in muhteşem sesi ile düşüncelerim bölündü.

 

Dünyaaa dönüyooor sen ne dersen de, yıllaar geçiyooor fark etmesen de,

Dünyaaa dönüyooor sen ne der

 

Aceleyle çantamın açıp telefonumu çıkarttım.

“Alo! Tony sen misin? Merhaba! Nasılsın?”

…….

“Ben de iyiyim.”

…….

“Halamın email adresi mi? Tamam, bir ona sorayım sonra seni ararım. Eminim izin verir ama yine de sormam lazım.”

 

***

 

To:       nimet[email protected]

From:  [email protected]

 

Sevgili Nimet Hanım

Email adresinizi yeğeniniz Hande’den aldım. Size yazmama izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Keşke karşılıklı konuşabilseydik. Benim için çok hassas bir durum söz konusu. O yüzden size yazıyorum. Bana bir tek siz yardım edebilirsiniz.

Sizi o trende gördüm, ne kadar hassas, dikkatli ve zeki olduğunuza şahit oldum. Sadece bunlar değil, ayrıca cesursunuz da. Kutunun dışında düşünebiliyorsunuz. İşte şu anda bana da tam böyle biri lazım; çünkü ne yazık ki bir türlü kutunun dışına çıkamıyorum. Sanki beynim durdu. Düşünemez oldum.

Nimet Hanım bana yardım edebilir misiniz lütfen? Karım kayboldu. Onu bulamıyorum.

Niye polise gitmediğimi merak ediyorsunuz eminim. Gidemem; çünkü aslında karım polisin gözünde ‘kayıp’ sayılmaz. Yani ortadan yok olmadı. Ondan mesajlar alıyorum. ‘Beni arama,’ diyor ama kendisi yok ortada ve nerede olduğunu bilmiyorum. Çok merak ediyorum. Lütfen yardım edin bana.

Cevabınızı dört gözle bekliyorum.

Saygılar

Tony

 

***

 

“Ne cevap vereceksin halacım?”

“Zaten böyle bir şey bekliyordum.”

“Gerçekten mi?”

“Koskoca İngiltere’yi mumla arasalar benim gibisini bulamazlar.”

“Ay, sen şimdi özel dedektif mi oluyorsun hala?”

“Öyle gözüküyor.”

“Valla sen yüz tane özel dedektife taş çıkartırsın… Ama sen para almıyorsun ki! Dermişim.”

“Bak bu doğru yavrucum. Yürekte amatörüz ama beyinde profesyonel.”

“Yazacak mısın ona?”

“Sanırım evet; çünkü her şeyden önce ben de merak ediyorum karısına ne olduğunu.”

“Buraya gelmen gerekmez mi peki?”

“Şimdilik sanmıyorum. Hele orada senin gibi bir yardımcım varken!”

“Ayy, teşekkür ederim benim canım halam!”

“Yalnız çok dikkatli olman lazım kızım. Karşımızda azılı bir katil hatta katiller olabilir.”

“’Katiller’ mi? Kokutma beni halacım!”

 

***

 

To:      [email protected]

From:  nimet[email protected]

Sevgili Tony

Bana güvenmekle beni onurlandırdınız. Teşekkür ederim. Size yardım etmek isterim ama edebilir miyim bilemem.

Her şeyden önce böyle yazışarak olmaz. Henüz Londra’ya gelmek için bir neden göremiyorum. O yüzden beni vatsaptan ararsanız sevinirim. Karşılıklı konuşmuş oluruz. Numaramı Hande’den alabilirsiniz. Hatta onunla beraber bir gün ayarlarsanız iyi olur. Ben de evde olurum. Üçümüz konuşuruz. Daha iyi olur.

Saygılar

Nimet

***

 

Tony çok üzgün görünüyordu. Henüz yirmi gün olmuştu evleneli ve karısı ortadan kaybolmuştu. Ne diyeceğimi bilemedim. Halamın isteği üzerine bir kafede buluştuk ve oradan aradık. Kafe sessiz ve sakindi. Halam da kendine köpüklü bir kahve yapmış, gözlükleri gözünde, önünde not defteri, elinde kalemiyle vatsap ekranında bizi karşıladı. Ve hemen konuya girdi.

“Karınızı en son ne zaman gördünüz, Mr Barrington?”

“Bana Tony deyin lütfen. Onu en son dört gün önce gördüm. Beraberdik. Buraya yakın bir sanat galerisi var, oradaydık. Bir resim sergisi vardı. Onu geziyorduk. Birden, ‘Ben tuvalete gidiyorum,’ dedi ve bir daha geri gelmedi. Arkasından aradım; tuvaleti kontrol ettirdim; kapıdaki görevliyle konuştum hatta CCTV’ye bile baktırdım. Kendisi tek başına kapıdan çıkıp gitmiş. Telefonlarıma cevap vermiyordu, sonra mesaj yolladı ‘Arama beni,’ diye. Biraz zaman istiyordu.”

“Aranızda bir şey oldu mu? Tartışma falan?”

“Hiç bir şey olmadı. Her şey çok güzel gidiyordu. Çok mutluyduk…” Tony gözlerini ekrandan kaçırdı, yutkundu.

“Resim sergisi şu an bulunduğunuz yere yakın mı dediniz?”

“Evet, hemen burada, Bloomsbury’de.”

“Açık mıdır şimdi?”

Tony bana dönüp ‘Saat kaç?’ diye sordu.

Ben de telefonumun ekranına bakıp cevap verdim: “Üç.”

Tony, kendi telefonunun ekranındaki halama, “Açıktır,” dedi.

“Acaba aynı sergi hâlâ devam ediyor mudur?”

“Sanırım ediyordur. Bir ay sürecekti galiba. O zaman daha yeni başlamıştı.”

“Sık sık resim sergilerine gider miydiniz, Tony?”

“Evlenmeden önce de, hatta öğrenciliğimizde bile hep giderdik. Biz üniversitede tanıştık da.”

“Anlıyorum. Eşiniz resim falan yapar mıydı?”

“Yok, o yapmazdı ama ben yapardım, hâlâ yapıyorum, hobi olarak.”

“Ne tür resimler yapıyorsunuz?”

“Yağlı boya, bazen de akrilik.”

Halamın böyle sorular sormasına bir akıl erdiremedim. Biraz sıkılmıştım, doğrusu. Halam, “Hadi kalkın da o galeriye gidin, orayı bir göreyim,” deyince bu öneriyi sevinçle karşıladım ne yalan söyleyeyim.

Bizim kafe Bloomsbury Meydanı’nın bir yanındaydı, galeri de karşı tarafında. Ortadaki ağaçlıklı meydanda, çimenler üzerine herkes yayılmış, Londra’da en kıymetli olan şeyin, güneşin tadını çıkarıyordu. Meydanı tam ortadan yararak karşıya geçtik.

Burası eski üç katlı, sıra sıra evlerin birinden bozma küçük bir galeriydi. Ahşap merdivenleri çıkarak serginin olduğu kata geldik ve vatsapı açtık. Halam karşımızdaydı.

Tony, telefonunu salonda şöyle bir gezdirerek halama etrafı gösterdi.

Halam, “Şimdi karınızın sizden ayrıldığı noktaya gidiniz lütfen,” dedi.

Tony önce biraz düşündü, sonra bir iki adım atıp durdu. “Sanırım burasıydı.”

“Emin misin?” diye sordu halam.

“Evet, eminim. Hatta bu resim hakkında konuşmuştuk.”

“Öyle mi? O resmi görebilir miyim acaba?”

“Tabii,” deyip Tony resme zum yaptı.

“En son ne konuşmuştunuz, hatırlıyor musun Tony?

Gene başladık, diye içimden geçirdim. Bu sorulara ne gerek var? Halamın yöntemini anlamak mümkün değil, yani. Bazen uçuyor, diye düşünüyorum, valla!

“Pek hatırlayamıyorum, galiba ben resmi çok beğendiğimi söylemiştim.”

“Evet gerçekten güzel bir manzara.”

Halam sırf Tony’e ayıp olmasın diye böyle söylüyor olmalı, diye düşündüm. Tablonun öyle ahım şahım bir güzelliğini görememiştim yani.

Ben dalgın dalgın tabloya bakarken halam bana dönüp “Handecim o tablonun bir resmini çeker misin benim için lütfen?” dedi ve ekledi. “Çok beğendim.”

 

***

 

“Allah aşkına halacım, o soruları niye soruyorsun? Adama karısının nereye gidebileceğini sorsana; Aileen’in teyzesinin bu durumdan haberi olup olmadığını sorsana; ya da Tony’nin kendi ailesine karısının kaybolduğunu söyleyip söylemediğini sorsana.”

“Yavrucuğum onları senin soracağından emin olduğum için bir de benim kurcalamama gerek yok diye düşündüm.”

“Nee, biliyor muydun benim soracağımı? Ama nasıl olur?”

“Sen onu boşver de söyle bakalım o soruların cevaplarını.”

Biraz canım sıkılarak açıklamaya başladım: “Karısının nereye gidebileceğine dair hiç bir fikri yokmuş. Ne Aileen’in teyzesine ne de kendi alilesine bir şey söylemiş. Telaş etsinler istemiyormuş. Onlar olanı biteni duymadan Aileen’in geri geleceğini ya da bizim onu bulacağımızı ümit ediyormuş.”

“Peki, Aileen çalışmıyor muymuş?”

“Bak onu da sordum. Ne kadar akıllıyım! Yani? Dermişim.” Biraz keyfim yerine gelmişti. “Hayır, çalışmıyormuş. Kriz yüzünden işini kaybetmiş. Brexit de cabası, bir türlü iş bulamıyormuş. Zaten biraz da o yüzden şimdi evlenmişler. Madem birimiz iş bulamıyor bari çocuk yapalım demişler.”

“Tony ne iş yapıyor?”

“Belediyede çalışıyor. Sanat projeleriyle ilgili bir işte.”

“Peki, oldu. Şimdi senden hemen Tony’i bulup beni aramanı istiyorum. Onunla konuşacağım bir şey var.”

 

***

 

Halamın gözlerinde şimşekler çakıyordu. Bağırmadan konuşmak için büyük bir çaba harcadığı belliydi. “Tony,” dedi. “Bana her şeyi anlatmanı istiyorum. Hiçbir şeyi saklamadan. Yoksa sana yardım edemem. Kim bu Desmond Lynch? Evet, komşunuz ve aile dostunuz ama gerçekte kim? Galerideki tablonun ressamı Henry Lynch ile ne ilişkisi var? Internette Henry Lynch hakkında bir çok bilgi edindim. Onun yaptığı tablonun önünde karına gerçekten ne söylediğini açıklayacaksın bana.”

Pes doğrusu! Hiç imzaya dikkat etmemişim. Boşuna değil halam resmini çektirtip kendisine yollattı. Yani, ayakta uyuyorum. Üstelik internette ressam hakkında araştırma bile yapmış. Yok, benden dedektif medektif olmaz.

“Ressam Henry Lynch benim asıl dedem,” dedi Tony. Tekrar konuşmadan önce derin bir nefes aldı. “Anneannem onunla kısa bir macera yaşamış ve benim annem olmuş. Annem doğduktan sonra hem komşu hem de yakın aile dostu olarak kalmışlar. Anneannemin kocasının bu maceradan hiç haberi olmamış. Teyzem ve dayımın babası anneannemin kocasıymış. Ortanca çocuk olan annemin babası ise Henry Lynch.”

Ben ağzım açık hem Tony’i dinliyor hem de nasıl oldu da halam bu sırrı fark etti diye kafa patlatıyordum.

Halam, “Peki Desmond Lynch kim?” diye sordu.

“O, Henry Lynch’in karısından olan oğlu. Yani annemin üvey kardeşi, benim dayım; ama kimse bilmiyor. Desmond Lynch bile yeni öğrendi. Ben evleneceğimi açıklayınca annem ona sürpriz yaptı. Hep soyu devam etmiyor diye yakınırdı; kendisi hiç evlenmemiş de.”

“Anladım,” dedi halam.

Bense ipin ucunu kaçırmıştım. Limon olmamak için hiç sesimi çıkartmadım.

Tony sözlerine devam etti. “Aileen’e, Henry Lynch’in yaptığı tablo önünde ‘Resim yapma yeteneği bana galiba dedemden geçmiş,’ diyerek ressamın benim asıl dedem, Desmond Lynch’in de dayım olduğunu açıkladım. Aileen doğal olarak şaşırdı, emin olup olmadığımı sordu. Ben de ona, ‘Dün elimize geçen DNA testi sonucu da bunu ispatlıyor,’ dedim. Karımdan bu gerçeği saklamak istemedim ve doğruyu söyledim. O da beni terk etti. Ama neden anlamıyorum. Sizce Aileen’nin beni bırakıp gitmesinin bu söylediklerimle bir ilgisi var mı?”

“Sana bunu kim anlattı, yani Desmond Lynch’in babasının senin deden olduğunu?

“Annem. Ona da anneannem anlatmış ama ailenin öbür fertleri bilmiyormuş, h  da bilmiyorlar. Dediğim gibi Desmond Lynch de yeni öğrendi ama söz verdi kimseye söylemeyecek. Size de o yüzden bahsetmek istemedim ama Aileen’e karım olduğu için anlattım. Anlatmamalı mıydım yoksa?”

“Belki de Aileen için senin dedenin kim olduğu önemli,” diyerek söze karıştım, sanki bir yerlerden yakaladım gibi hissederek.

“Dedem yani Henry Lynch gazidir. İnternette okumuşsunuzdur. Her iki dünya savaşına da katılmış. Birinci dünya savaşında yaralanmış.”

Halam düşünceli bir şekilde, “Evet ama bazı karanlık noktalar var…İrlanda ile ilgili. Orada iki sene, İngiliz istihbarat ajanı olarak, ‘Black and Tan’ adındaki bir kraliyet askerî örgütüyle çalışmış. Ve ne yazık ki bu örgüt hiç de iç açıcı işler yapmamış orada.”

Ağzım açık kalakaldım. Kafam gene karışmıştı. “Bütün bunları internetten mi öğrendin halacım?”

“Tabii yavrucum. Bu konuda ne kadar şanslı bir dönemde yaşadığınızı bir bilseniz.”

“Evet, internette bunlar yazıyor,” diye onayladı Tony. “Sizce bütün bunların Aileen’in ailesiyle bir ilgisi var mıdır? Olsa bile… Nasıl diyeyim?… Yani…Yıllar önce olmuş bitmiş bir şey… Öyle değil mi?”

“Topu topu yüz yıl olmuş.”

Kulaklarım yanlış mı duyuyor acaba? Ne demek ‘Topu topu yüz yıl olmuş’? Yüz yıl bu! Dile kolay! Tony haklı işte! Her ne olduysa uzun yılar önce olmuş, diye tam içimden geçirmiştim ki halam sanki bütün bunları işitmiş gibi karşılık verdi.

“Bin yıl önce bile olmuş olsa, bu tür haksızlıklar ve zalimlikler, üzerlerinde konuşulup tartışılmadıkça; duygular, düşünceler ortaya dökülmedikçe; olaylar araştırılmadıkça toplum ve bireylerin hafızalarında, basınç altında sıkışmış yeraltı suları gibi kilitli kalacaktır.”

Halam gene  anlaşılmaz olmaya başlamıştı. Bakalım bunun arkasından ne gelecek diye beklerken, “Bunu da anca yerinde anlayabiliriz,” diye sözlerine devam etti. “O yüzden Hande, sen ilk fırsatta İrlanda’ya gidip Aileen’in teyzesi ile görüşeceksin. Tony sen de bütün masrafları karşılayacaksın, tabii eğer karını bulmak istiyorsan. Ben de biraz örgü öreceğim. Sana kış için çetik örmeye başladım Handecim. Çok çetrefilli bir modeli var. Bakalım becerebilecek miyim?”

 

***

 

“Ben bu işi çözdüm halacım.”

“Nasıl çözdün yavrucum?”

“Aileen’in teyzesi –bu arada adını hatırladım: Aoife McCalaugh- ile Tony’nin dayısı Desmond Lynch arasında bir ilişki var. Adamı nikahta görünce fırsattan istifade öldürmek istedi ama öldüremedi. Aileen, teyzesine neden böyle yaptığını sorunca da teyzesi ona her her şeyi anlattı. Adamla aralarındaki ilişki her ne ise, o kadar utanç vericiydi ki Aileen bunu kocasıyla paylaşamadı, ya da en azından şimdilik paylaşamadı. Fakat kocası, Desmond Lynch’in kendi üvey dayısı olduğunu açıklayınca ortaya çok daha çirkin bir durum çıktı ki kızcağız evliliğini bırakıp gitmek zorunda kaldı.”

“Hiç fena değil, hiç fena değil,” dedikten sonra halam bana ördüğü çetikleri göstermeye başladı. “Dün gece ikisini de örüp bitirdim. Örneği çok zordu ama becerdim. Bugün resimlerini çekip bloğumda paylaşacağım.”

“Çok güzel olmuşlar halacağım. Ellerine sağlık ama sen kendi çözümünü söylemedin.”

“Bence daha fazla oyalanmadan hemen İrlanda’ya gitmen lazım kızım. Yoksa geç kalabiliriz.”

“Ben de tam diyordum ki bu işi çözdüğüme göre artık Dublin’e gitmeme gerek kalmaz.”

“Aaah! Dublin!…Dublin!… Kelimelerin havada asılı kaldığı kent. Yoldan geçen herkese, ‘What’s your story?’[1] diye sorabileceğin ve hikayelerini o güzelim barlarının, neşelerin en kederlisiyle dolu kuytu köşelerinde, siyah biralarını içerken dinleyebileceğin şehir.”

“Ayy, şair oldun be halacım.”

“Ahh ahh! Keşke ben de gelebilseydim. İrlanda müziğinin, insanın içini coştururken hüzünlendiren melodisini yöre çalgıcılarından dinleyip; edebiyatın kendini yeni baştan keşfettiği Dublin sokaklarında gezebilseydim.”

“Tamam, tamam. Biletimi aldım yarın gidiyorum. Aoife McCalaugh ile de iletişime geçtim. Beni bekliyor.”

“Bakalım onun hikayesi ne? Keşke daha iyi bir nedenle gidebilseydin. Neyse umarım geç kalmayız.”

 

***

 

“Aaahh! Geç kaldık halacım, geç kaldık. Aoife McCalaugh öldü.”

“Ne demek öldü? Öldürüldü desene.”

“Hayır öldü. Bu sabah Dublin’e iner inmez, otele bile gitmeden Aoife McCalaugh’nın verdiği adrese gittim. Kapıyı çaldım. Kimse açmadı. Yolun karşısındaki komşu kadın dışarı çıktı. ‘Neredeyse iki gün olacak ortada yok. Telefonlarıma da cevap vermiyor, hiç böyle yapmazdı,’ dedi. O da merak etmiş.

Komşu kadın, Aoife McCalaugh yaşlarındaydı. Zaten onun çocukluk arkadaşıymış. Bir süre adını seslendi, telefon etti falan, en sonunda polise haber verip bir çilingir getirtti. Evi aradık taradık, yok. Sıra sıra, bitişik evlerden, üç katlı bir ev. Bu arada söyleyeyim, ortalık dağınık; çekmeceler, dolaplar falan açıktı.Belli ki birisi bir şey aramış. Tam bırakıp gidecektim, komşusu bir çığlık attı. Pencereden doğru onu arka bahçede görmüş. Hemen arka bahçeye çıkan kapıyı açtık. Merdivenlerin dibinde Aoife McCalaugh’ı yatarken bulduk. Bulunduğu yer ağaçlarla, çalılarla çevrili olduğu için -bir de bahçeleri ayıran ahşap paravanlar çok yüksek ve sarmaşıklarla kaplı- kimse onu orada yatarken görememiş.

Ben de çaktırmadan bir sürü resim çektim. En son cesedin orada çekiyordum ki polis fark etti –biraz acemiydi zavallı- ve ikimizi de kapı dışarı edip ambulans çağırdı. Fakat Aoife McCalaugh çoktan ölmüştü; çünkü kaskatıydı.

Merdivenlerden düşmüş dediler. Merdivenler yüksek ve demirdendi. Yerde çamaşır sepeti, çamaşırlar falan vardı.

“Yani cinayet değilmiş.”

“Kaza.”

“Sen neredesin şimdi yavrucum?”

“O komşu kadının evinde. Bana çay yaptı. Sohbet ediyoruz. Dün bir adamın eve girdiğini görmüş. ‘Pek erkek ziyaretçisi olmazdı,’ diyor. ‘Acaba polise söylesem mi?’ diye bana soruyor. ‘Tabii,’ dedim. ‘Mutlaka söylemelisiniz.’”

“Hande! Çok dikkatli olmanı istiyorum. Bana çektiğin bütün resimleri hemen yolla. Ha bir de komşudan adamın tarifini al. Ayrıca öğren bakalım adam eve zorla mı girmiş.”

“Aa, bak onu sordum bile. Yok, adam zorla girmemiş. Kapıyı çalmış ve Aoife McCalaugh onu içeri buyur etmiş.”

 

***

 

Kaldığım otel şehir merkezinin arka sokaklarından birinde. Küçük bir şey. Eskiden evmiş galiba. Bitişik iki ev. İkisini birleştirmişler. O yüzden iki giriş kapısı bulunuyor. Böyle oteller İngiltere’de de var ve ne zaman onlardan birinde kalsam içini keşfetmeyi çok severim; labirent gibi olurlar. Koridorun nereye çıkacağını kestiremezsin. Bir bakarsın öbür eve geçmişsin. Bu otelde de ilk işim merdivenleri, holleri, koridorları şöyle bir kolaçan etmek oldu. Otelin mimari planını iyice öğrenmeden kendimi evimde gibi hissedemem. Evimde gibi hissetmeyince de uyuyamam. Yarın Dublin’in merkezini keşfetmeye karar vererek yorganı üzerime çektim ve yorgunluktan iyice ağırlaşan göz kapaklarımı kapattım.

Sabah erkenden yollara düştüm. Dubh Linn Bahçesi ilk gördüğüm yer. Dublin Kalesi’nin bahçesi. Kale 1204’de İngiltere kralı tarafından yaptırılmış. 1921’e kadar İrlanda, Büyük Britanya Krallığı’nın bir parçasıymış. Bak bunu bilmiyordum. Krallık, bu kaleden İrlanda’yı yönetiyormuş. Kale, şehrin tam ortasında. Mahzenleri falan var. İçi buz gibi. Sarayı andıran salonları da var tabii. Zaten şimdi İrlanda, yabancı devlet konuklarını ağırlamak için kullanıyormuş kaleyi.

Kalenin arkadasındaki Chester Beatly Kütüphanesine de gittim. Bir çok dilden – Türkçe bile- çok eski el yazmaları var. Kanal boyunca gezdim, Guinnes birasından içtim. Güzelim Trinity Kolej’in ne yazık ki sadece kapısından baktım. İyice yoruldum. Yarın erkenden uçağım olduğu için otele dönüp dinlenmek istedim.

Otelin küçük lobisini geçtiğimde saat üçtü. Lobideki adam başıyla selam verdi. Merdivenlere doğru yürüdüm. Kırmızı halı kaplı merdivenleri sessizce çıktım. Odama yaklaştığımda kapısının aralık olduğunu fark ettim. Belki temizlikçidir, diye düşündüm ama gayriihtiyarı elim çantama gitti. Telefonumu çıkarttım, şifremi yazıp fotoğraf çekmeye hazır vaziyete getirdim.

Yarı aralık kapıdan birisinin bavulumu yatağın üzerine koymuş karıştırdığını gördüm. Sadece ellerini görebiliyordum. Yavaşça aralıktan telefonumu uzattım ve düğmeye bastım. O da ne? Kim bu telefonun sesini açtı? Fotoğraf çekerken düğmeye bastığımda ses çıkartmaması lazımdı, öyle ayarlamıştım. Şimdi ise ‘şak şuk’ diye, her tuşa basışımda ses çıkarıyor. Bavulumun içindeki eller durdu ve ben tabanları umduğumdan biraz erken yağlamak zorunda kaldım. Telaşla oradan kaçarken telefonumu düşürdüm, durup yerden almak için zamanım yoktu tabii. Deliler gibi koşuyordum. İyi ki otelin planını önceden keşfetmişim, nereye gittiğimi bilemezdim yoksa. Adam arkamda ben önde. Halıda ayak seslerimiz duyulmasa da eski bina derinden sallanıyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Nefes nefese lobiye geldiğimde “Yakalayın. Bu adam odama girmiş,” diye bağırdım. Fakat arkamda kimse yoktu.

 

***

 

“İşte böyle halacım. Kendimi aptal gibi hissettim. Sonra benim isteğim üzerine polis çağırdılar, tutanak tutuldu. Önce telefonum bulunamadı ama bir saat sonra bahçede bulundu. Ne yazık ki fotoğraflar silinmişti.”

“Adam mıydı kadın mı?”

“Yani, gördüm desem yalan olur.”

“Ama ondan ‘adam’ diye söz ettin.”

“Evet aynen ama şimdi düşününce emin olmadığımı görüyorum.”

“Peki, cesedin yanında çektiğin fotoğraflara baktın mı?”

“Hiç vaktim olmadı. Umarım onları da silmemiştir.”

“Eğer sildiyse ben sana yollarım. Resimlere iyi bak. Büyüterek bak. Yerde bir nazar boncuğu var. Senin Aileen’e aldığın hediye mi acaba, diye merak ettim.”

“Tamam bakarım.”

“Eğer öyleyse işler karışır.”

“Aynen halacım! Fakat eğer Aileen, teyzesine gelmiş olsaydı komşusu bilirdi ve bana söylerdi.”

“Sen gene de resimlere bir bak.”

“‘Resimler’ dedin de, komşu kadın adamı tarif etti. Tarifine göre kime benziyordu biliyor musun? Şimdi güleceksin.”

“Kime benziyordu?”

“Jacob Brent’e.”

“Şu önce koruma sonra bakıcı olan mı?”

“Ta kendisi. Fakat adamın çok genel bir tipi var. Hatta herkes ona benziyor diyebiliriz. Emin olmak için düğün resimlerini gösterdim kadıncağıza ama içinde Jacob Brent’in de olduğu bir tane bile fotoğraf çektirmemişim ne yazık ki!

 

***

 

Vatsapı kapattıktan sonra cesedin etrafında çektiğim resimleri arayıp buldum. Silinmemişlerdi. İyice büyütüp baktım. Gerçekten de Aileen’e hediye ettiğim nazar boncuğunun ta kendisiydi. İrlanda’da nazar boncuğu takma adeti olmadığı için bu kesinlikle Aileen’in boncuğuydu. Bu bilgiden henüz polisin haberi yoktu tabii. Teyzesinin ölümünde Aileen’in bir parmağı olabilir mi acaba, diye düşünürken telefonum çaldı.

 

Dünyaaa dönüyooor sen ne dersen de, yıllaar geçiyooor fark etmesen de,

Dünyaaa dö-

 

Telefonun üzerinde yazan adı okuyunca dondum kaldım. Aileen arıyordu. Kalbim birden gümbür gümbür atmaya, ellerim titremeye başladı. Açma tuşuna bir türlü basamıyorum. Hay Allah! Kapatacak şimdi, derken becerdim açmayı.

“Aloo? Aileen sen misin?”

 

***

 

Aileen teyzesinin ölümünü duyunca ilk uçakla Dublin’e gelmiş. Komşudan da benim burada olduğumu ve yarın Londra’ya geri döneceğimi öğrenmiş. Benimle İrlanda Ulusal Kütüphanesi’nde buluşmak istedi. Demek daha Dublin’deki turistik gezim henüz bitmemiş, diye düşündüm.

Kütüphane kaldığım otele çok yakındı ve neyse ki akşam yedi kırk beşe kadar açıktı. Uzun masalardan birine oturduk.

Aileen çok solgun ve üzgün görünüyordu. “Sana bir şey göstereceğim,” dedi. Çantasından yıpranmış bir gazete kupürü çıkarttı. Tarihi 11 Ekim 1920’yi gösteriyordu. İrlanda bağımsız olmadan bir yıl önce diye düşündüm, bu sabah öğrendiklerimi hatırlayarak.

“Bu benim annemin ve Aoife teyzemin dedesi,” dedi gazete küpüründeki fotoğrafı işaret ederek. “Ben tanımıyorum ama ölüm şekli ailede çok derin bir iz bırakmış.”

Haberde Aileen’in büyük dedesinin, gece yarısı kapıya gelen kişilerce tek kurşunla alnından vurularak öldürüldüğünü ve cesedinin üzerine ‘Bu vatan haini, İrlanda Kurtuluş Ordusu tarafından infaz edilmiştir,’ yazılı bir not bırakıldığını anlatmaktaydı. Büyük anneannesi, ifadesinde buna inanamadığını, cinayeti ‘Kara ve Haki’ adındaki Büyük Britanya Krallığı’na ait askerî bir teşkilatın işlediğini söylüyor ve tarafsız mahkeme istiyordu.

“‘Kara ve Haki’ mi?”

“Evet. Giysileri siyah ve haki renkte olduğu için halk onları böyle çağırırmış ve adları öyle kalmış.”

Kalkıp arşiv bölümüne geçtik. Bütün arşiv bilgisayara yüklenmişti. Önümüze başka bir gazete kupürü geldi: İngiliz makamlarının açtığı kamu davasında, mahkemeye büyük anneannesinin ifade vermek için çıkmadığını; çünkü mahkemeyi tarafsız görmediğini söylüyordu.

“E peki kimin öldürdüğü bulunamamış mı?”

“Mahkeme yoluyla bulunamamış ama Aoife teyzem, yıllar sonra yaptığı araştırma sonunda şunları öğrenmiş: O dönemde ‘Kara ve Haki’ denilen Birleşik Krallık’ın gönderdiği askerî teşkilat, işlediği cinayetlerde hep aynı yöntemi kullanmış. Bu teşkilattakiler o kadar pervasız, o kadar cüretkarmışlar ki cinayet işlerken yüzlerini bile kapatmıyorlarmış ve büyük anneannem silahı çekenin yüzünü görmüş. Önce iki oğlunun nerede olduğunu sormuşlar. Büyük dedem ‘Bilmiyorum,’ demiş. Oğulları, İrlanda Kurtuluş Ordusu için çalışıyorlarmış. Akabinde soruyu soran kişi silahını doğrultup büyük dedemi alnından vurmuş. Sonra da üzerine o notu iliştirip gitmişler.”

Ben artık nefes bile almadan onu dinliyordum.

“Bu olaydan aile içinde bir daha hiç söz edilmemiş. Büyük dedemin vatan haini olmasına imkan yokmuş ama ispatlayamamışlar. Fakat bir şey hariç.”

Bu sefer başka bir gazete kupürünü gösterdi bilgisayarda. Bu da cinayetin bir iki gün sonrasına aitti. Cenaze merasimini anlatıyordu. Merasimin çok kalabalık olduğunu; İrlanda’nın bağımsızlığını isteyen, o zamanki bütün resmi kurumların resmen törene katıldıkların anlatıyordu.

“Büyük anneannemin tek tesellisi bu olmuş,” dedi. “Bir vatan hainin cenazesine hiç bu kurumlar katılır mı?” diye bana sordu.

“Sanırım katılmaz,” diye cevapladım, bu konuda zır cahil olduğumu sezerek. Kafam çok karışmıştı. Bugün ile geçmiş arasında kalmıştım. Alnımı ovuşturdum.

Aileen, “Bu da sana göstereceğim son şey,” dedi ve çantasından kara kalem çizilmiş bir resim çıkardı.

“Resim yeteneği benim aile tarafımda da varmış,” dedi acı acı gülümseyerek.

Bu sanki Desmond Lynch’in genç halinin resmiydi.

“Büyük anneannem çizmiş,” dedi. “Bu gazete kupürüyle birlikte hep saklamış. Tabii katil bulunamamış. Sonradan öldürülen ajanlar arasında da bu resme benzeyen biri çıkmadığından büyük anneannem katilin yaşadığından ve İngiltere’ye geri döndüğünden emin olarak ölmüş. O yüzden bu gazete kupürünü ve resmi, ölmeden önce, kızına o da Aoife teyzeme vermiş; çünkü annem çoktan evlenip İrlanda’dan ayrılmışmış.  Aoife teyzem de iyice yaşlanınca burada sana gösterdiğim araştırmayı yapmış ve bu sonucu çıkarmış.”

Ne güzel! Her şey kütüphanede bulunabiliyor, diye düşünmekten kendimi alamadım, aradan yüz sene bile geçse.

“Ve Aoife teyzem, Desmond Lynch’i görünce hemen resim ile benzerliğini fark etmiş. Gerçekten de babasına  çok benziyor. İnternette babası Henry Lynch’in gençlik fotoğrafını da buldum. Keşke bunları büyük anneannem görebilseydi. Gerçi görmediği iyi olmuş. Katilin sonradan elini kolunu sallayarak ortalarda gezdiğini, normal hayata dönüp ünlü bir bankanın yönetim kurulunda çalıştığını, ressam olduğunu öğrenseydi kahrından bir kez daha ölürdü.”

“Doğru.”

“Aoife teyzem bana bütün bunları daha önce Tonylerin evinde Desmond Lynch’i gördüğü zaman anlattı. Gazete kupürünü ve resmi bana o zaman verdi. Hep yanında taşırmış. Geçmişte olan bir şeyi hâlâ devam ettirmek istemedim ve belgeleri bir daha görmemek üzere kaldırdım. Fakat teyzemi pabda kadehe beyaz zehir koyarken fark edince beynimden vurulmuşa döndüm. “Boşver teyze,” dedim. “Adam zaten çok yaşlı, olan olmuş. Hem o değil ki katil. Onun babası öldürmüş büyük dedemi.” Zavallı teyzem şaşkın şaşkın baktı yüzüme, sanki bunları neden söylediğimi anlamıyormuş gibi. Ben da üstelemedim. Yaşlılığına verdim. Nasıl olsa onu engellemiştim; Desmond Lynch’i zehirleyememişti.” Aileen burada yutkundu, bakışları önünde kenetli ellerine kaydı. “Fakat Tony, Henry Lynch’in kendi öz be öz dedesi olduğunu söyleyince benim için işin rengi değişti. Daha fazla o evliliğin içinde duramadım. Nedenini ne Tony’ye ne de teyzeme anlatabildim. Herkesten uzaklaşmak istemiştim; sağlıklı düşünebilmek için.”

“Nereye gittin?”

“Londra’da bir arkadaşıma.”

“Peki arkadaşında olduğunu ispatlayabilir misin?”

“Tabii. Neden?”

Resimleri gösterdim ona. “Zavallı teyzeciğim,” dedi. Nazar boncuğunu hemen tanıdı. “Onu kaybetmiştim,” dedi. “Hemen taktıktan sonra pabda düşürmüşüm.”

 

***

 

“Geldin mi Londra’ya yavrucum?”

“Daha yeni geldim halacım.”

“Şimdi senin hemen, o çöpten topladığımız delilleri Scotland Yard’a götürmen lazım.”

“Nasıl, yani?”

“Scotland Yard’tan aradılar. Bana teşekkür mektubu yazan dedektif var ya –Oliver Small – o aradı. Dün Aoife McCalaugh cinayeti ile ilgili olarak İrlanda Polisi Scotland Yard’la ilişkiye geçmiş. O da senin adını görünce beni aramış. Belki bir şeyler biliyorumdur diye.”

“Vayy be! Meşhur olduk desene halacım.”

“Evet, dediğim gibi hiç oyalanmadan o çöpten topladığımız delilleri Scotland Yard’a götürmen lazım.”

“‘Topladığım’ dermişim.”

“Evet ‘topladığın’ güzel kızım.”

“Fakat halacım, biz o delilleri olası bir Desmond Lynch cinayetini aydınlatmak için toplamıştık. Zavallı Aoife McCalaugh cinayetini nasıl aydınlatacaklar?”

“Her şey birbirine bağlıdır yarucuğum. Ha bu arada, Dedektif Small’un dediğine göre İrlanda Polisi senin kaldığın otelin defterinde Tony Barrington’un adını bulmuş. Seninle aynı zamanda kalmış.”

“Yani ben oteldeyken o da mı oteldeymiş?”

“Öyle gözüküyor.”

“İşte şimdi işler iyice sarpa sardı.”

“Tam tersine yavrucuğum, uzaktan çok net gözüküyor.”

 

***

 

“Aileen de, Tony de, Jacob Brent de Aileen’in büyük anneannesinin çizdiği resmi aramış olabilirler.”

“Fakat halacım, Aileen dedi ya, resmi teyzesi vermiş ona.”

“Aileen öyle söylüyor. Belki de teyzesinin evinde buldu.”

“Nasıl yani? Daha önceden mi geldi Dublin’e?”

“Olabilir.”

“Yoksa…yoksa teyzesini, onun öldürmüş olabileceğini mi ima ediyorsun?”

“Sana sadece her türlü olasılıkları değerlendirmeni söylüyorum. Hayal gücün geniş olmalı. Fakat öte yandan Tony de aynı amaçla hareket etmiş olabilir. Hatta o biraz daha ileri gidip senin odanı da araştırdı diyelim. Belki Aoife McCalaugh’un evinde bulamadı ve senin bir şekilde o kara kalem resme sahip olduğunu düşündü. Belki Aileen onu sana vermişti. Belki de onu dün evde sen buldun.”

“Off hala yaa! İyice kafamı karıştırdın. Neye, kime inanacağımı şaşırdım.”

“Jacob Brent’in de kendine göre nedenleri olabileceği kesin.”

“Ne gibi?”

“Kendinden çok önce babası, Henry Lynch’in korumasıymış. Yani babasının işini devam ettirmiş. Henry Lynch ölünce de onun oğlu Desmond Lynch’i korumaya devam etmiş. Zamanla korumadan çok bakıcı olarak bir tür ailenin bir ferdi haline gelmiş. Dedektif Small’un demesine göre Desmond Lynch, düğünden önce vasiyetinde değişiklik yapılması için baş vurmuş ve tahmin et bakalım değiştirmek istediği vasiyetinde her şeyi kime bırakıyormuş?”

“Jacob Brent’e.”

“Aferin benim akıllı kızım.”

“Yani diyorsun ki bu üç kişi de neredeyse yüz yıl önce işlenen bir cinayeti kapatmak için katilinin resmini ele geçirmeye çalışmış olabilirler. O yüzden de üçü de Aoife McCalaugh’u isteyerek ya da istemeden öldürmüş olabilirler.”

“Evet.”

“Fakat o zaman neden Aileen, resmi bana göstersin ve de herşeyi anlatsın?”

“Bunun cevabını sen ver.”

“Teyzesinin katili olma şüphelerini kendinden uzaklaştırmak için.”

“İşte sana ikinci bir aferin benim akıllı kızım.”

“Ama katili bulamadık ki!”

“Çünkü henüz bütün deliller ve bilgiler elimizde değil yavrucum. Eğer bir hikaye yazsaydık bu üç sondan hatta dört sondan biriyle sonuçlandırabilirdik.”

“Dördüncüsü nedir?”

“Aileen ile Tony’nin birlikte hareket etmeleri.”

“Ama o zaman sana niye başvursunlar?”

“Bunun da cevabını gene sen ver bakayım.”

“Kendilerini masum göstermek için.”

“Üçüncü bir aferini hak ettin yavrucum. Dediğim gibi eğer bir hikaye yazsaydık bu dört sondan biriyle sonuçlandırabilirdik fakat yaşamın kendisi mantık yürütmekten çok daha karmaşık. O yüzden delillerin ve hislerimizin yol göstericiliğine ihtiyacımız var. Şimdi bu üç kişiyle de yüzyüze konuşmuş, onları az çok tanımış biri olarak söyle bakalım. İngilizlerin deyimiyle ‘What is your gut feeling?’[2] Sence bu dört senaryodan hangisi olmuş olabilir?”

“Bence ne Aileen ne de Tony katil olabilir. Geriye bir kişi kalıyor ama delil yok.”

“Bekle, o da gelir yavrucum.”

 

***

 

“Halacım halacım nerelerdesin? Arıyorum arıyorum çıkmıyorsun.”

“Yavrucuğum kermesteydim. Örgü yarışmasında jüri üyesiydim de. Kusura bakma.”

“Aileen beni aradı. Tutuklanmış.”

“Heyecanlanma benim güzel kızım. Ne olmuş? Yavaş yavaş anlat.”

“Aileen, teyzesinin cenazesi için polisle iletişime geçmiş. Tabii boncuğun kime ait olduğunu sormuşlar. O da ‘Benim,’ demiş ve İrlanda Polisi de onu hemen tutuklamış.”

“Merak etme bir şey olmaz çünkü cinayet sırasında nerede olduğunu ispatlayabiliyor, öyle değil mi?”

“Evet. Bana Londra’da arkadaşında olduğunu söylemişti.”

 

***

 

“İyi günler Nimet Hanım.”

“İyi günler Dedektif Small.”

“Beklediğiniz laboratuvar sonuçları geldi. Kağıt külahta Aoife McCalaugh’nin parmak izleri, içinde de toz şeker kalıntıları çıktı. Öksürük şurubu şişesinde ise Jacob Brent’in parmak izleri, içinde de etiketinde yazılı şuruptan kalıntılar bulundu. Şimdi bu bulguları nasıl değerlendireceksiniz? Onu soracaktım.”

“Hemen, hiç vakit kaybetmeden Jacob Brent’i, Desmond Lynch’i öldürmeye teşebbüsten tutuklamalısınız. Ve ayrıca son günlerde Dublin’e gidip gitmediğini sorun.”

 

***

 

“Halacım bil bakalım yanımda kim var?”

“Aaa, merhaba Aileenciğim. Nasılsın?

“İyiyim Nimet Hanım. Yardımlarınız için çok teşekkürler.”

“Ne demek sözü mü olur?”

“Halacım, Jacob Brent’i tutukladılar ya. İşte ona senin istediğin gibi Dublin’e gidip gitmediğini sormuşlar. ‘Gitmedim’ demiş tabii. ‘Bana ne soruyorsunuz bu soruları. Gidip Aileen’e sorun,’ demiş. ‘Benim değil onun boncuğunu buldular,’ diye de ağzından kaçırmış. Tabii Dedektif Small hemen ‘Sen nereden biliyorsun Aileen’nin boncuğunu bulduklarını? Yoksa sen mi bıraktın onu oraya?’ diyerek onu bir de Aoife McCalaugh’ı öldürmek suçundan tutuklamış.”

“Çok güzel.”

“Zaten bu arada oteldeki ve havaalanındaki CCTV kameralarında görüntüsü çıkmış. Ayrıca otel çalışanları ve komşu kadın da Jacob Brent’i teşhis etmişler.”

“Ooo, deliller de tamam.”

“Evet. Hadi şimdilik bay bay halacım. Biz Covent Garden’a gezmeye gideceğiz.”

“Gülü güle. Size iyi eğlenceler o zaman.”

 

***

 

“Valla halacım, ne yalan söyleyeyim, Jacob Brent’in Aoife McCalaugh’u neden öldürdüğünü bir türlü anlamadım.”

“Aslında esas amacı, belgeleri özellikle resmi bulup yok etmekti. Aileen, pabda teyzesiyle konuşurken resmin onda olduğunu duydu. Bu önemli bir belgeydi. Bugün yargı sürecini tekrar başlatabilirdi. Jacob Brent, babasından devraldığı işine çok sadıktı. Koruması olduğu Henry Lynch’e onu her zaman – ölümünden sonra bile – koruyacağına dair söz vermişti. Bu sözü tutmak için ta Londra’dan kalkıp Dublin’e geldi. Aoife McCalaugh ile tartıştılar. Aoife McCalaugh da tartışmak, yapılanları haykırmak istiyordu. Tıpkı yıllar önce anneannesinin yetkililere yaptığı gibi. Ayrıca resmi çoktan Aileen’e verdiği için Aoife McCalaugh’un içi rahattı. Jacob Brent’i kapıda görünce içeri buyur etmekten çekinmedi.”

“Diyorsun ki düğünde söyleyemediklerini söylemek, içini boşaltabilmek için onu evine kabul etti.”

“Evet. Onu sadece komşu kadın değil, otelde çalışanlar da gördü. Hepsinin tarifi Jacob Brent’e uyuyordu fakat adını otel defterine ‘Tony Barrington’ diye yazdırmıştı. Uçak biletini de onun adına almış, pasaportunu bile ayarlamıştı. Onun işinde çalışanlar için bu zor olmasa gerek. Ayrıca sence ilginç değil mi? Onu, odanda valizini karıştırırken yakaladığın zaman çektiğin fotoğrafları, senin telefonundan silmiş ama cesedin yanında çektiklerini silmemişti.”

“Aynen.”

“Hem Tony Barrington’u hem de Aileen’i suçlu göstermekti niyeti. Neyse ki yakalandı ve suçunu daha doğrusu suçlarını itiraf etti. Biliyorsun Desmond Lynch’i zehirlemeye çalışan da oydu. Şurup şişesindeki parmak izi bunu ispatlıyor. Ayrıca evinde aynı şuruptan açılmamış bir sürü şişe bulundu.”

“İşte bunu da tam olarak anlamadım, yani.”

“Jacob Brent, Desmond Lynch’i mirasında değişiklik yapmasına fırsat bulamadan içkisine öksürük şurubu katarak zehirlemeye çalıştı. Hastanede solunum yetmezliği teşhisi koydular; çünkü öksürük şurubu alkolle karışınca o şekilde etki gösterip bir süre sonra öldürüyor. Eğer acilen Dublin’e gitmek zorunda kalmasa son damlaları da yaşlı adamın dolaşım sistemine katacaktı ama işi yarım kaldı. Böylece Desmond Lynch paçayı kurtardı.”

“Ne kadar ilginç. Bir yandan Henry Lynch’in işlediği cinayeti kapatmaya, bir yandan da onun oğlu Desmond Lynch’i öldürmeye çalışıyor.”

“Fakat her ikisi de kendi çıkarı için son tahlilde. Öyle yapmasa, birinde babasının ve kendisinin ömrünü adadığı bir adamın, bir savaş gazisinin aslında bir katil olduğu açığa çıkacak; diğerinde de büyük bir mirastan yoksun kalacaktı. Bildiğin gibi Desmond Lynch, evlilik hediyesi olarak mirasının büyük bir kısmını Tony’e bırakma kararı almıştı. Soyunu sürdüreceği için. Daha önce hepsini Jacob Brent’e bırakıyormuş.”

“Desmond Lynch mirasını değiştirebilmiş mi bari?”

“Evet, hastaneden çıkınca ilk işi o olmuş.”

“İyi ki çöpleri karıştırmışız, yani.”

“Evet. Yapılan tahlil sonucundan anlaşıldığı gibi zavallı Aoife McCalaugh  sadece kendi kokteyline biraz toz şeker katmak istemiş, o kadar.”

“Evet şekere düşkünmüş. Benden de lokum istemişti. Olan Aileen ile Tony’nin evliliğine oldu, yani!”

“Bir de Aoife McCalaugh’a”, dedi halam örgüsünü masaya bırakarak.

“Fakat sen olmasan halacım ne İrlanda polisi ne de Scotland Yard bu işi çözebilirdi.”

“Biz olmasak yavrucum, biz olmasak.”

 

[1] Senin hikayen nedir?

[2] Yüreğin ne hissediyor?

Bir Suç Hikayesi: Adam Uyandı

Emre, otelin personel kapısından içeriye girdiğinde kat hizmetçisi kızlar yine kıkırdadılar. Delikanlı her gün yaptığı gibi onları görmezden gelerek yoluna devam etti. Emre için resepsiyon görevlisi olmak demek, statü olarak onlardan daha yukarıda olmak demekti. Yakışıklı bir gençti ve kendisi de bunun farkındaydı. Üç yıldır bu otelde çalışıyordu. Almanya’da doğmuş ve büyümüştü. Ailesi ülkeye kesin dönüş yaptığında bir süre ülkeye ayak uyduramamıştı. Rahmetli babası bir tanıdık vasıtasıyla ona bu işi ayarladığında çok mutlu olmuştu. Oteldeyken kendini hala Avrupa’daymış gibi hissediyordu. İleri derecede Almanca ve İngilizce konuşuyordu. Gündüz vardiyasında çalışırken kahvaltısını otelde yapardı. İş kıyafetlerini giyinip hemen kahvaltı salonuna geçti. On beş dakika sonra, tüm gün gülümsemek için görev yerindeydi. Lobi sakin görünüyordu. Gün beklediğinden güzel başlamıştı.

Cemil,  taşıdığı evrak çantasının içindeki dört sayfalık dosyanın – gramajda ağır olmasa da- içerikteki ağırlığının farkındaydı. Çantayı bileğine bağlayan bir kelepçe vardı ve bu hiç hoşuna gitmemişti.  Rahat davranmalı ve meraklı gözlerden uzak durmalıydı. Canali, Versace ya da Zegna üretimi takım elbiselere alışkın olan Cemil, üzerindeki sıradan takım elbisenin içinde kendini hiç rahat hissetmiyor, kelepçeyi gizlemek için seçtiği ceketin uzun kollarını arada bir çekiştiriyordu.  Kolundaki Nixon saat, bazı insanlar için bir aylık maaşları demek olsa da normalde taktığı saatin yirmide biri değerinde değildi. Ama bu ülkede olduğu süre zarfında böyle giyinmeye mecburdu. Otele girdiğinde resepsiyon görevlisi onu;

“Hoş geldiniz Cemil Bey! Sizi yeniden otelimizde görmek büyük zevk… Geleceğinizi haber vermişlerdi. Her zamanki odanızı hazırlattık.” diyerek karşıladı. Cemil delikanlıyı başıyla selamladı;

“Teşekkür ederim Emre. Bu kez bir yardımcım var. Benimkine yakın bir oda da onun için istiyorum. Sadece bir gece kalacağız.” dedi.

Dünyanın neresine giderse gitsin, gittiği ülkede hep aynı otelde ve aynı odada kalmayı tercih ederdi. Bu otellerin ortak özellikleri ufak ama konforlu oteller olmalarıydı. Odaların ise tek ortak özelliği olurdu. Kat merdivenlerine en yakın oda olmaları…  Otellerin müdürleri ve belli başlı çalışanları ile de özellikle sıkı ilişkiler kurardı. Bu yakın ilişkileri sağlamada yeşil renkli banknotları cömertçe kullanmasının etkisi büyüktü. Böylece gerektiğinde otel içinde saklanması kolaylaşırdı. Cemil ve arkasındaki iri yarı adam odalarına yerleştiler. Cemil kelepçeyi çıkardığı bileğini ovalıyordu. Epey bir zamandır uykusuzdu. Yatağa uzandı. Aynı esnada Emre, bankoya usulca bırakılmış olan yeşil renkli kâğıdı katlayıp cüzdanına yerleştirmişti bile.

Larisa ve Yegor Gasha çifti otele girdiğinde sanki tüm zaman durmuş gibi oldu. İnsanların hareketleri ağır çekime geçti. Yıllardır otelde her tür milletten kadın görmüş olan Emre, hayatında bu kadar güzel bir kadın görmediğine yemin edebilirdi. Bir metre seksen üç santimetre boyuna rağmen Larisa, hiç de iri görünmüyor bilakis zarafetiyle çıtı pıtı bir kadın havası veriyordu. Saçlarının sarısı güneş ışıkları saçar gibiydi. Gözleri uçsuz bucaksız, masmavi bir denizdi sanki… Sarı saçları, kirli sakalı, her biri ondan bağımsız ayrı bir beden gibi duran kaslarıyla Yegor da tüm kadınların bakışlarını üzerine toplamayı başarmıştı. Larisa çok güzel bir kadın olsa da bakışları buz gibiydi. Akıcı bir şekilde Türkçe konuşan da oydu. Orta katta bir oda istediklerini, bir arkadaşlarının özellikle 207’yi tavsiye ettiğini söyledi. Personel kapısının üzerine denk gelen 207 çok da tercih edilecek bir oda değildi aslında ama bunu söylemek Emre’ye düşmezdi. Emre giriş işlemlerini yaparken, Yegor ona sırtını dönmüş, dirseklerini bankoya yaslamış, otelin lobisini izliyordu. Kapıdan giren yeni müşteriyi görünce aceleyle doğruldu ve Larisa’ya Rusça bir şey söyledi. İkisinin de yüzünün asılması Emre’nin gözünden kaçmadı. Rusça bilmese de yıllardır oteldeki Rus müşterilerden duyduğu ve anlamını bildiği bir kelimeyi anlayabilmişti; “blin”

Yeni müşteri, pasaportunu bankoya bıraktığında asansör bekleyen Rus çifti süzüyordu. Emre, pasaporta bakmadan bile misafirin fiziksel özelliklerinden bir Alman olduğunu bilebilirdi. Pasaporttaki isme bakınca, Adelhelm Adlar isminin anlamını düşündü. İngilizce konuşan müşteriye akıcı Almancasıyla cevap verdi. Üçüncü katta bir odanın anahtarını uzattı. Adelhelm Adlar anahtara baktı ve mümkünse ikinci katta bir oda ile değiştirilmesini istedi. Emre itiraz etmeden isteği yerine getirdi. İkinci katta boş olan iki odadan birinin anahtarını alan müşteri bankoya mavi renkte bir banknot bıraktığında Emre itiraz edecek oldu. Müşteri göz kırparak,

“Für Den Service! ( Hizmet için)”dedi.

Emre şanslı gününde olduğunu düşündü. Ama düşündüğü kadar şanslı olmayabilirdi. Otel birdenbire müşteri akınına uğramıştı sanki. Kapıdan giren kısa boylu Çinlinin kolundaki altın kaplama saat ve boynundaki zincir metrelerce öteden bile göz alıyordu. Bir adım arkasından gelen iri kıyım iki adam korumaları olmalıydı.  Bugün gelen müşterilerden hiçbirinin valizi olmadığı gibi, bu adamların yanında da valiz yoktu. Kış sezonundaydılar. Yurtdışı bağlantılı şirketlerin kongreleri hariç, üç yıldır hiçbir kış sezonunda bir günün içinde bu kadar farklı ırktan insan için giriş işlemi yapmamıştı. Otelde ona bildirilmeyen bir toplantı olabileceğini düşündü.

Yusen Shing, bankoya yanaşmadı bile. Lobideki koltuklardan birine yerleşti. Adamları giriş işlemleri için gereken belgeleri uzattığında Emre, iki adamın da bileklerinde aynı dövmenin bulunduğunu fark etti. Patronları ufak tefek bir adamdı ama yüzü ürkütücü derecede bozuktu. Kırık olduğu belli olan bir burun, birkaç yerden dikişli kaşlar, sağ yanağında kötü bir şekilde kapanmış derin bir kesiğin izi adamın keskin bakışları ile birleşince kısa boylu adamı daha da korkutucu yapıyordu.  Emre, tüm iyimserliği ile bunun bir kazanın sonucunda olmuş olabileceğini düşünse de beyni adamın tehlikeli bir tip olduğunun sinyallerini veriyordu. Adamlar aynı odada kalmak konusunda ısrarcı olunca, Emre telefonla iki kişilik odaya üçüncü yatağın konulması emretti. Oda hazır olana kadar konukları lobide ağırlamayı teklif etti. İçecek olarak ne arzu ettiklerini soran servis elemanına Türkçe karşılık veren patronun sesi onda şaşkınlığa sebep oldu. Adam, Türk kahvesini özlediğini söylüyordu. Aynı zamanda mini etek giyinmiş olan servis elemanı kadının bacaklarından da gözlerini ayırmıyordu. Bu yeni müşteri hakkında müdürünü bilgilendirse iyi olacaktı.

Öğleden sonra otel sakinleşmişti. Sadece otelin müdavimlerinden Suna Poyraz birkaç gün için giriş yaptırmıştı. Kadının eklem ağrılarının yine artmış olduğu yürüyüşünden belliydi. Yaşlı kadın yıl içinde dört kere gelir, birkaç gün sauna, masaj ve hamam hizmetinden faydalanırdı. Çoğunlukla giriş katındaki odalardan birine yerleşmek isterdi. Böylece restoran ve hizmet bölümlerine geçişi kolay olur, fazla yürümesi gerekmezdi. İstanbul’un asilzadelerindendi. Kemankeş ve Cihangir’de apartmanları olduğu söyleniyordu. Bahşiş konusunda pek bonkör sayılmazdı.  Ama yine de tüm çalışanları tatlı diliyle etrafında pervane etmeyi başarırdı. Kendisine anlatılan hiçbir şeyi unutmaz ve yeri geldiğinde sorardı. Emre’yi de görür görmez, evlenen kız kardeşinin çocuğunun olup olmadığını, annesinin hastalığının artıp artmadığını sormuş, valizlerini almaya gelen çocuğa ise okulunu uzattığı için kızmıştı. İnsanlar ona her şeylerini anlatır ve daha sonra nasıl olup da bu kadar şey anlatmış olduklarına şaşırırlardı. İnsanları tatlılıkla konuşturmakta üstüne yoktu. Suna Hanım, istihbaratta görev alsa kesinlikle dünyanın bir numarası olabilirdi.

Otelin akşam yemeği servisi saat altıda başlar, dokuzda sona ererdi. Otel kalabalık olmadığı için, lobinin alt katında bulunan büyük restoran kapalıydı. Müşteriler giriş kattaki restorana doğru yol almaya başladığında Emre de, akşam vardiyası için gelen arkadaşı Alper’e gerekli bilgileri aktarıyordu. Otelden ayrılmak için acelesi yoktu. Kız kardeşi tüm günü annesi ile geçirmiş, yemekleri çoktan hazır etmişti. Vardiyasının bitmesine on dakika kala gelen misafiri kimin karşılayacağı konusunda kısa bir bakışmadan sonra Emre otelin yeni misafirine, hoş geldiniz, dedi gülümseyerek.

Mustafa Efe, orta boylarda ama kalıplı bir adamdı. Geniş omuzları vardı. Yakışıklı bir adam sayılmazdı. Böyle bir otelden çok orta sınıf pansiyonlarda geceleyecek birine benziyordu.  İkinci katta bir oda istediğinde Emre’nin kafası daha da karıştı. Bu normal bir gün değildi ama bu kadarı da fazlaydı.  Acaba bunu bildirmeli miydi? Sıradan bir kot pantolon, üzerinde sıradan bir kazak ve kot montla otele gelmiş olan adamı sokakta görse dikkat etmezdi ama adamın ikinci kat talebi yüzünden adamı baştan aşağıya süzdü. Adam Emre’nin bu bakışına kaşlarını çatarak cevap verdi. Emre, ikinci katta odalarının kalmadığını söylemeyi düşündü ama o esnada adamın duvardaki anahtar raflarına bakıyor olduğunu fark etti. İkinci katta kalan tek odanın anahtarı panonun orta rafında tek başına duruyordu. Emre anahtarı uzattı. Misafire kibarca kaç gün kalacağını sordu. Adam tok bir sesle;

“Sadece bu gece delikanlı… Daha fazlasına gerek olacağını düşünmüyorum.” dedi.

Onun da valizi yoktu.

Ertesi sabah Emre, her zaman yaptığı gibi tam saat 7.00’de otelin personel girişinden girdi. Kızlara aldırmadan üzerini değiştirmeye gitti. Kahvaltısını etti ve 7.30’da Alper’den mesaiyi devraldı. Bilgisayarı kontrol etti. Rus çift kahvaltıyı odalarına istemişlerdi. Saat sekizde başlayacak kahvaltı servisi öncesinde bekletmeden bu bilgiyi mutfağa iletti. Suna Hanım her zamanki gibi erken uyanmış, kahvaltının başlama saatini lobide gazete okuyarak bekliyordu. Emre’yi görünce bir kahve istedi. Otele üç gün önce yerleşmiş olan bir ailenin çıkış işlemlerini yaparken, Yusen Shing‘in adamlarıyla birlikte lobiye indiğini fark etti.  Yusen Shing sinirli ve telaşlı görünüyordu. Emre’ye kahvaltının kaçta başlayacağını sordu. Konuşurken aksanı komik bir hal alıyordu. Ama adamın suratını gören insan aksana gülmeye korkardı.  Adelhelm Adlar ve Mustafa Efe merdivenlerden birlikte indiler. Emre, bu iki adamın sohbet ediyor olmalarına şaşırdı. Akşam tanışmış olmalılar diye düşündü. Restoranın servise başladığı bilgisini anons etti. Lobidekiler birer ikişer restorana yürürken saatine baktı. Lobide servis yapan kızlardan biri Suna Hanım’ın koluna girmiş, yürümesine yardım ediyordu. Suna Hanım da ona gece ağrılar yüzünden pek uyuyamadığını anlatıyordu ki, Cemil Bey’le birlikte otele giriş yapan arkadaşı merdivenleri paldır küldür inerek, iki kadının da kalakalmasına sebep oldu.

“205’in yedek anahtarlarını alıp gelin hemen! Odayı açmanız gerek.”diye bağırdı.

Normal şartlarda bu iş için kat görevlisi çağıran Emre, anahtarı aldı ve adamın peşinden ikinci kata çıktı. Usulen kapıyı birkaç kez tıklattı. Cevap alamayınca kapıyı açtı. Cemil Bey yatağındaydı. Yatağın beyaz çarşafları kana bulanmıştı. Adamın gözleri hala açıktı. Cemil Bey’in arkadaşı odanın içinde dört bir yanı aramaya başladı. Aradığını bulamayınca,

“Kahretsin!”dedi ve arkasından bir küfür savurdu.

Adam da Emre de telefonlarına sarıldılar. Emre otel müdürüne cinayeti haber verdi.  Adam ise her kimi aradıysa,

“O öldü. Çanta ortada yok. Hayır, tüm gece odadaydı, çıkmadığına eminim. Emredersiniz.”dedi ve odadan hızla uzaklaştı.

Emre adamın arkasından baktı ve odaya döndü. Az sonra müdür kapıda göründü. On iki yıldır bu otelin müdürlüğünü yapan Barış Bey, telaşla olayı polise haber verdi. Polisler gelene kadar diğer müşterilerle ilgileneceğini, odaya kimseyi yaklaştırmamasını söyleyerek Emre’yi odanın kapısına dikti. Polis ekibi geldiğinde Emre ifadesini verip resepsiyona indi. Sakin olmaya ve diğer müşterilere yine gülümsemeye çalıştı ama elleri de sesi de titriyordu. Bunu durdurması gerektiğinin farkındaydı.  Bir şişe suyu tepesine dikti. Olay yeri inceleme ekibi de gelmişti. O esnada Suna Hanım’la konuşan Mustafa Efe ekibin yanına gitti. Ekibin başındakilerle konuşmaya başladı. Emre onları izlerken Adelhelm Adlar’ın sesi ile irkildi. Adelhelm Adlar, Cemil Bey’in arkadaşını görüp görmediğini soruyordu. Emre, adamın telefonda konuşup odayı terk ettiğini anlatınca Adelhelm Adlar telefonunu çıkardı. Bankodan biraz uzaklaştı. Emre yine de adamın konuşmasını duyabiliyordu.

“Ich schlug fehl. Karten fehlen. Bin ıch dran?”

Emre bunun “Başaramadık. Haritalar kayıp. Döneyim mi?”demek olduğunu biliyordu. Adelhelm Adlar; Soylu Koruyucusu Kartal… Adamın adının Türkçe karşılığı buydu. Bu adamın olayla bir bağlantısı olmalı, diye düşündü. Elleri yine titriyordu.  O arada kat hizmetçilerinden biri, elinde bir tepsi ile gidiyordu.  Emre kafasını dağıtmak için kızı durdurdu ve sordu;

“O tepsi nereye gidiyor?”

“207’ye efendim.”dedi kız.

“Çoktan gitmiş olmalıydı! Şimdi orası polis kaynıyor.”

“Daha önce de götürdüm ama cevap veren olmadı. Şimdi yenisini götürüyorum.”

Bu hiç iyi olmamıştı. Yedek anahtarı alıp kızın peşinden odaya çıktı. Müdür koridorda polislerle konuşuyordu. Rus çift odada yoktu. Emre çıkış işlemleri yaptırmadıklarına emindi. Otelin içinde bir yerde olabileceklerini düşündü. Bir şekilde bugünü atlatırsa rahatlayacaktı. Oda kapısını kapatıp arkasını döndüğünde Mustafa Efe ile burun buruna geldi.  Mustafa Efe, elindeki istihbarat kimliğini gösterdi. Emre’nin koluna girerek onu koridorun diğer köşesine doğru sürükledi. O sırada, koridorun diğer ucunda biri bir başkasına kamera kayıtlarının incelenmesini emrediyordu.  Mustafa Efe,

“Seninle bir de biz konuşalım delikanlı. Sizin işiniz lobide. Otelin tüm giriş çıkışını görüyorsunuz.  Otelde kalanlar kimler, dünden beri dikkatini çeken bir şey oldu mu, anlat bakalım.”dedi.

 

Emre danışılan olmanın deneyimi ile,

“Otelde şu an on yedi misafirimiz var.  On kişi otelimize dün giriş yaptı. Yedi müşterimizden ikisi sürekli müşterimizdir. Burada yaşıyorlar. Beş kişiden dördü aynı aileye mensup… Bir de… İrem Hanım var. O da nasıl diyeyim, ünlü bir sanatçımızın sevgilisi. Arada gelir bir aya yakın misafir ederiz. Bir süredir burada. Dün giriş yapanlardan Suna Hanım ve Cemil Bey eski müşterimizdir. Dikkatimi çeken bir şey derseniz, dün gelen herkes bir garipti aslında…”dedi bir çırpıda.

“Nasıl garip?”

“Öncelikle hiç kimsenin valizi yoktu. Otele valizsiz gelmek garip değil mi? Çinli adam, sanki mafya babası gibi. Rus çift güzellik yarışmasına katılmaya gelmiş deseler inanırım. Bir de Adelhelm Adlar… Az önce birini aradı ve kayıp bir haritadan bahsetti.”

Mustafa Efe’nin önemsemesi gereken bu konuşmayı sorgulamayışı Emre’nin dikkatinden kaçmadı. Adam çenesini sıvazlar gibi yaparak,

“Sana son bir soru. Cemil Bey’in odasına ilk girdiğinizde balkondan sarkan bir ip gördün mü?”

Emre olumsuz anlamda başını iki yana salladı.

Mustafa Efe ortadan kaybolmamasını söyleyerek gönderdi delikanlıyı. Delikanlının arkasından yeniden suç mahalline girdi. Olay yeri inceleme ekibi odada parmak izi ya da farklı bir delil bulamamıştı. Cinayet masasından gelenler katilin balkondan girdiğini tahmin ediyorlardı. Suç aleti tahminen 5mm kalınlığında ve 18,5 cm uzunluğunda delici bir aletti. Kalbe tek hamlede saplanan tırtıksız bir bıçak, diye mırıldandı Mustafa Efe. Olayda görevli komiserle konuşma ve onu bilgilendirme vakti gelmişti.

“Cemil Işık; asıl adı Alber Justin, Türk bir anne ile Mısırlı bir babanın oğlu. Bire süre Türkiye’de yaşadığı biliniyor. Son görüldüğü yer İtalya’ydı. Göbeklitepe kazısından çıkan bir parçayı yurtdışına kaçırdığı söylentileri yüzünden aranıyordu. O uluslararası çalışan bir taşıyıcı… Ne taşıdığını asla sorgulamaz. Onun işi taşıdığı şeyi bir elden başka bir ele sessizce ulaştırmaktır. Buraya da bir harita getirdiği ihbarını aldık. Ama haritanın kime ulaşacağını görmek için müdahale etmemiştik. Takipteydik. Anlaşılan sadece biz değilmişiz Komiserim. Rus ve Çin’den de bu haritayı isteyenler varmış. Alman meslektaşımdan öğrendiğime göre sabah erken saatlerde Ruslar sırra kadem basmışlar bile. Çinli ekibi en son kahvaltı salonunda görenler olmuş. Şu an onları da bulabileceğimizi sanmıyorum. Adamlar profesyonel. Alber Justin her ne haritası taşıyorduysa o da artık kim bilir hangi milletin elinde. Adelhelm Adlar, Alman istihbaratı Bnd’den. Onlar da haritanın Türkiye üzerinden Almanya’ya ulaştırılacağı bilgisini almışlar. Ne haritası biz de bilmiyoruz. İran nükleer füzeleri ile ilgili olduğu söylentileri kulağımıza çalındı. Birçok ülkenin peşinde olduğu bir şey olduğu kesin.  Kamera kayıtlarına göz attım. Odasına balkondan girilmiş olması lazım. Koridor kayıtlarında odaya giren çıkan görünmüyor. En son saat 18.20’de odasına akşam yemeği gitmiş ve boşlar bir saat sonra kapının dışından alınmış. Servisi yapan görevliyi içeriye almamış bile. Adamla konuştunuz, maktulü en son canlı gören o. Şüpheli gelmedi bana. Çinlilerin odası olay yerinin tam üstünde, Ruslar da yan odada kalıyorlardı. Benim kafamı karıştıran iki şey var. Birincisi bu kadar profesyonel biri balkon kapısını kilitlemez mi? Diğeri de yaşlı bir kadının hayal meyal gördüğünden bahsettiği ip… Dışarıdan biri ihtimalini de düşündürüyor ama dediğim gibi bu iş sizin boyunuzu aşacak büyüklükte. Dua edin de biz Rusları ya da Çinlileri yurt dışına çıkmadan yakalayabilelim.”

 

Günler sonra otel durulmuştu. Polisler çekilmiş, oda baştan aşağıya temizlenmişti. Her şey eski halini almaya başlamıştı. Emre, Suna Hanım’ın çıkış işlemlerini yaparken kadın konuşmaya başladı;

“Bu güzel otelin adının bir cinayet olayı ile kirletilmesine üzülüyorum. Burası da benim yuvam gibi.  Yine de güzel altından kalktınız. Gazetelerde, televizyonda bu habere rastlamadım. Çok duyulmamıştır, değil mi Emre?”

“Sanırım polis haberin yayılmasını engelledi Suna Hanım. Haklısınız bizim için de çok iyi oldu. Misafirlerimizin huzursuz olmasını istemeyiz. Sizi görmek bizim için mutluluk, yine bekleriz efendim.”

“Ömrümüz varsa, hastalanıp ele ayağa düşmezsek geliriz zaten evladım. Hastalık derken annenin ameliyatı ne zaman olacak?”

“Pek yakında Suna Hanım. Bu kez tamamen iyi olacak inşallah. İlginiz için teşekkür ederim.”

Kadın yine yapacağını yapmış, ilgisiyle Emre’yi mutlu etmişti. Emre, kadının taksisi gelene kadar lobide gördüğü tüm personelle az çok konuşmasını izledi.  Vardiyasını tamamlamadan önce birkaç giriş işlemi daha yaptı. Yerini Alper’e bıraktıktan sonra otelden ayrıldı.

Eve uğradı. Hasta annesinin yemeğini verdi. Zaman gelmişti. Evden bir paket alarak Kuştepe’nin yolunu tuttu. Kendine verilen emirlere uyarak, Danimarka Konsolosluğu’nun yakınında taksiden indi. Yavrukuş sokağı boyunca yürümeye başladı. Ona verilen adresteki evi buldu. Ev neredeyse yıkılmak üzereydi. Kapıyı iki kere çaldı. Kapıyı açan kişi aylar önce onu otel çıkışında bulup, işi teklif eden kişiyle aynı adamdı.  Elindeki paketi alıp ona ufak bir sırt çantası verdi. Emre bir an önce oradan uzaklaşmak istiyordu. Çantanın içindeki parayı üstünkörü kontrol etti. Tam ayrılmak üzereyken kapıda duran adamın arkasındaki karanlığın içinden bir ses,

“Du musstest nicht töten. ( Öldürmen gerekmiyordu.)”dedi. Emre bu emrin farkındaydı elbette. Balkon ve balkon kapısındaki düzeneği sadece gece odaya girip çantayı almak için kurmuştu ama beklenmedik gelişmeler için de hazırlıklıydı.  Karanlığa bakmadan,

“Mann wach.“ dedi.

Dora’nın Rüyaları

Müge, tavanı camla kaplı çatı katındaki odasında yatağının üstüne sırtüstü uzanmış, muhteşem kızıllıktaki ay’ı seyrediyordu. Ay, parlak yıldızların arasında bir yakut taşı gibi duruyordu.

Bu yaz, kendine ayırdığı bir aylık tatilini Antalya’nın Demre ilçesinde geçirmeye karar verdi. Sevgili komşusu Perinur’un burada, geniş bahçe içerisinde güzel bir yazlığı vardı. Perinur, her sene Mayıs ayının sonuna doğru yazlığına gider ufak tefek tadilat işlerini yaptırır ve Ekim ayının sonuna kadar kalırdı. Müge, her yaz olmasa da arada bir hafta kaçamak yapardı Demre’ye, ama bu sefer Perinur’un ısrarına dayanamamıştı.

Dolunay’ın muhteşem kızıllıktaki görüntüsüne bakıp, “Gökyüzü açıkken, deniz sakinken ve dolunay yükseliyorken, her ne yapıyorsan bırak, sahile git; otur ve seyret! Ve sonrasında düşünmenin olmadığı ülkeye varacaksın, saf bilgeliğin olduğu yere!*” Dedi kendi kendine. Sahilde olmasa bile düşünmenin olmadığı ülkedeydi artık.

Perinur, sabah erkenden kalkmış yetmişli yılların sevilen pop müzikleri eşliğinde, kabaran hamurları özenle şekillendirip kızgın yağda kızartıyordu. Uzun zamandır burnunda tüten hamur kızartmasını Müge’yi de bahane ederek sabah kahvaltısına hazırlıyordu.

Müge, evi saran kızartma kokusunu alınca birden çocukluğuna gitti, rahmetli babaannesinin her hafta sonu büyük bir tepsi kızarttığı hamurları, İdil ve kuzenleriyle birlikte nasıl kapıştıkları geldi gözünün önüne.

“Günaydın Perinur’cum, sayende çocukluğuma döndüm. Tek farkla, kuzenler yok! Artık istediğim kadar yiyebilirim. Dora gelmedi mi hala?”

“Ben de merak ettim, bu sabah yoga dersi uzadı galiba. Aslında dersini tam vaktinde bitirir ama meraklı komşularımız onu soru yağmuruna tutmuşlardır mutlaka, birazdan gelir.”

Dora, Pernur’un yakın komşusuydu. Kırklı yaşların ortasında, kumral, uzak doğuluları andıran bir yapısı vardı. Yurt dışında yüksek lisansını yaparken yoga ve meditasyona merak sarmıştı. Tezini verdikten sonra uzak doğuda birçok ülke gezmiş ve bu alanda uzmanlaşmıştı. Sitede, yoga dersleri veriyor ve toplu meditasyon yaptırıyordu.

Dora’nın, herkesi meraklandırdığı kadar korkutan bir özelliği vardı, RÜYALARI!

Geçen yaz, site sakinlerinden dört kişi birer hafta ara ile hayatını kaybetmişti. Hepsinin yaş ortalaması seksen civarındaydı herhangi bir sağlık sorunları da yoktu. Dora’nın yoga derslerine hiç aksatmadan katılıyorlar, akşamüzeri yürüyüşlerini de ihmal etmiyorlardı.

Dördü de gece uykularında hayata veda etmişlerdi. Dora, onları rüyalarında kendisine veda ederlerken görmüştü ve bunu onların yakınlarıyla da paylaşmıştı. Bu, site sakinlerini biraz ürkütse de Dora’ya olan sevgilerini azaltmamıştı ama yine de bazen akıllarına “ Acaba sıradaki ben miyim?” sorusu gelmiyor da değildi.

Müge ve Perinur, dayanamayıp kahvaltıya oturdular. Çok geçmeden, Dora üstü başı toz toprak içinde kapıda göründü.

“ Hayrola güzel kızım bu ne hal, ne oldu sana böyle?”

“ Rambo! Ah Rambo! Gene Sadi Beyin gül bahçesini eşeliyordu, zar zor çıkardım onu bahçeden, neden eşeliyor o bahçeyi anlamıyorum.” Dedi Dora soluk soluğa. Hemen gidip elini yüzünü yıkadı ve masaya oturdu.”Acaba onu mu özledi?”

“ Sahi Sadi Bey nerede? Geldiğimden beri görmedim onu, evinde kalan kim?” Dedi Müge merakla.

Sadi Bey, Perinur’un karşısındaki villada oturuyordu. İstanbul’da tekstil üzerine üretim yapan fabrikasını devredip kendini emekliye ayırmıştı. Yetmişli yaşların ortalarında eski İstanbul beyefendilerindendi. Eşini, evliliklerinin ilk yıllarında kaybetmişti ve bir daha hiç evlenmemişti. Hayatta olan tek yakını ağabeyinin oğlu Haldun’du.

“ Sadi Bey şimdi Kapadokya’da, rahmetli eşi ile orada geçirdiği günleri yâd ediyor.” Dedi Perinur. “ Ama ona dargınım, insan bir allahaısmarladık der değil mi? Yeğeni aracılığı ile selam yollamış bana, bir beyefendiye yakıştıramadım doğrusu!”

“ Evinde yeğeni Haldun kalıyor.” Dedi Dora arkadan “ O da amcası gibi kibar bir adam ayrıca çok yakışıklı, Rambo’ya da çok sevecen yaklaştı. Tamam, site sakinleri olarak koruyup besliyoruz ama tam tersini yapanlar da azımsanamaz bu günlerde.”

Haldun, anne ve babasını küçük yaşlarda kaybetmişti, onu Sadi Bey büyütmüştü. Babası memur annesi ev hanımıydı. Sadi Bey, iş hayatında aldığı riskler sayesinde dişiyle tırnağıyla gelmişti bu günlere, ağabeyi ise memur olmayı tercih etmişti. Sadi Bey, Haldun’un tahsiliyle yakından ilgilenmiş, onu hep yurt dışında okutmuştu. Şimdi başarılı bir mimardı Haldun.

“ Oooo! Birilerini çok etkilemişe benziyor bu Haldun Bey, yanılıyor muyum yoksa?”Dedi Müge yüzünde hınzır bir gülümsemeyle.

“ Etkilenmedim desem yalan olur, bakalım zaman neler gösterecek. Biliyor musunuz beni sabah kahvesine davet etti.”

“ O zaman sabah kahvelerimizi Haldun Bey oğlumuzda içiyoruz.” Dedi Pernur, Dora’nın itiraz etmesine fırsat vermeden “ Biliyorum güzel kızım sadece seni davet etti ama Sadi Beyi merak ediyorum, bakalım neden böyle aniden gitmiş Kapadokya’ya. Sonrasını merak etme, bir bahane bulur izin ister kalkarız Mügeyle.”

Dora ve Müge bu ani ziyaret fikrini daha sindiremeden, kendilerini Perinur ile birlikte Sadi Beyin bahçesinde buldular.

Haldun, bahçeye yeni gül fidanlarını dikmekle meşguldü.

“ Kolay gelsin genç adam, bizleri sabah kahvesine kabul eder misin?” Dedi Perinur.

“ Amcam da bana geç adam diye hitap eder, teşekkür ederim. Tabii buyurun.”

Haldun onları süs havuzunun yanındaki kamelyaya oturttu ve kahveleri hazırlamak için mutfağa gitti. Kahve fincanlarını, kahveyi ve tepsiyi bulması biraz zamanını almıştı. Gündelik rutin işler için gelen yardımcı kadın, hemen her gün bir şeylerin yerini değiştiriyordu ve bu, onu çok sinirlendiriyordu. Mutfakta gereğinden fazla kalmıştı ama kahveler bol köpüklüydü, bu da kendisini affettirmeye yeterdi.

“ Özür dilerim sizi fazla beklettim, gündeliğe gelen yardımcı kadın her gün bir şeylerin yerini değiştiriyor, kahve makinesi dışında gene her şeyin yerini değişmiş.” Dedi Haldun.

“ Amcanın, böyle apar topar hiç haber vermeden gitmesini yadırgadım doğrusu Haldun Bey oğlum. Biz çok eski komşuyuz şurada, insan bir uğrar değil mi ama!”

“ Haklısınız efendim, bana da gitmeden bir gün önce telefon açıp haber verdi. Eşi rahmetli olmadan önce Kapadokya’ya gitmişler, güzel anılardı diye bahseder her zaman. Çok şaşırdım, kendisini yolcu etme teklifimi bile geri çevirdi hatta bu konuda baya ısrar etti. Benden, hepinize selamlarını iletmemi ve tatilimin tadını çıkarmamı istedi.”

“ O zaman bırakalım da anılarını gönlünce yad etsin.” Dedi Perinur.

Kahveler bitince Perinur ve Müge izin isteyip kalktılar.

 

Müge, Dora’nın birer hafta arayla hayata veda eden kişilerin ona nasıl rüyasında göründüklerini merak ediyordu.

“ Bana Dora’dan biraz bahseder misin, bu ölen dört kişiyi nasıl görmüş rüyasında.”

“ Dora, siteye üç yaz önce taşındı, evin giriş katını yoga ve meditasyon için hazırladı ve çalışmalarına başladı. Site sakinlerinden, yogayla ilgilenenleri evinde topladı, ücretsiz bir hafta dersler verdi. Herkes çok memnun kaldı hatta çoğu önceden kayıtlı olduğu merkezi bile bıraktı. Biliyorsun hepimizin yaş ortalaması yetmiş ve üzeri, derslerden sonra herkes kendini daha da zinde hissetti. Ölenleri yakından tanımıyorum, zaten yoga da yapmıyorum. Neyse konumuza dönersek, hepsi çok sağlıklı kadınlardı hiç aksatmadan derslere katılıyorlardı. Hiç birisi tek başına yaşamıyordu, çocukları ve torunları vardı gayet iyi bakılıyorlardı. İlginç olan, gece uykularında vefat etmiş olmalarıydı, aileleri onları yataklarında ölü bulmuşlardı. Dora da çok üzüldü bu duruma tabii. Ailelerine taziyeye gittiğinde, onları ölmeden önce rüyasında gördüğünü ve onlardan mesaj getirdiğini söylemiş.”

“ Mesaj neymiş peki?”

“ Öldüklerine üzülmemelerini, yaşantılarına devam etmelerini ayrıca daima onlarla birlikte olduklarını bilmelerini istemişler.”

“ Bu ölen dört kişinin ölüm sebebi neymiş? Otopsi yapılmıştır herhalde değil mi?”

“ Yapıldı güzel kızım, ölüm sebepleri yaşlılığa bağlı olarak diye söylendi ailelerine.”

“ Rüyalarla ilgili çalışmalar hala sürüyor. Ama şu bir gerçek, yapılan araştırmaların sonuçlarına göre çok sayıda insanın geleceğe dair rüyalar gördüğüdür.  Belki de Dora da onlardan bir tanesi.”

“ Çok şükür! Dora, Sadi Beyi rüyasında görmedi.” Dedi Perinur derin bir nefes alarak.

Akşam yemeğini verandadaki büyük masaya hazırladılar, keyifleri yerindeydi, Sabah Kekova’ya düzenlenen tekne turuna katılmaya karar verdiler.

Dora ve Haldun akşam yemeğini dışarıda yemişlerdi. Dönüşte evlerine gitmeden Perinur ve Müge’nin verandada oturduklarını görünce selam verdiler. Perinur, onları soğuk ev limonatasının tadına bakmaları için davet etti.

Ertesi sabah, tekne turu için bütün hazırlıkları tamamlamışlardı, Dora da onlarla birlikte gidiyordu.

Perinur, direksiyona geçmiş hazır beklerken, Müge plaj çantalarını bagaja yerleştirdi ve ön koltuktaki yerini aldı. Geçerken Dora’da alıp yola koyuldular.

Tekne, bütün yolcuları aldıktan sonra hareket etti. Üçü de hallerinden gayet memnundu, koyların güzelliklerini seyrederken, akvaryumu andıran denizin mis gibi kokusunu içlerine çekiyorlardı.

“ Kızlar, bu güzel ortamın atmosferini bozmak istemiyorum ama…”

“ SADİ BEYİ RÜYANDA GÖRDÜN!!” Dedi ikisi birden.

“ Hayırdır inşallah!” Dedi Perinur, korku dolu gözlerle Dora’ya bakarak “ Hadi anlat, merakta bırakma bizi.”

“ Etraf çok sisliydi, Sadi Bey sisin içinden göründü. Çok ilginç bana sadece el salladı ve tekrar sisin içinde kayboldu.”

“ Şimdi konuyu kapatıyoruz veee bu muhteşem koyları geçerken içimizdeki negatif duyguları salıyoruz yerine doğanın bütün enerjisini çekiyoruz! Anlaştık mı?” Dedi Müge, kollarını açıp gökyüzüne bakarak.

Kekova’nın muhteşem Tersane koyunda yüzmek, binlerce yıllık Bizans kalıntıları arasında tarihi yaşamak çok iyi gelmişti onlara.

 

Müge, sabah erkenden kalktı. Uyku mahmurluğunu atmak için odasının penceresini açtı, temiz havayı içine çekti ve pencereden etrafı seyretmeye başladı. Henüz kimse uyanmamış diye içinden geçirirken, Sadi Beyin bahçesinde, cep telefonuyla hararetli hararetli konuşan bir kadın gördü. Rambo ‘da bahçedeydi ve rutin kazma işlemine devam ediyordu. Bahçede gül namına bir şey kalmamıştı, görünüşe göre çukur da epey derinleşmişti.

Muhtemelen, Sadi Beyin günlük temizlik işlerine gelen kadındı ve artık Rambo’nun bahçeyi talan etmesinden bıkmıştı. Haklıydı da, bu kaçıncı olmuştu. “Kesin belediyeyi arıyordur, hemen gidip onu bahçeden çıkarmalıyım, bir de bahçeyi eskisinden güzel yaptıracağımıza dair söz vermeliyim.” Diye söylendi kendi kendine. Tam hazırlanırken sirenlerin seslerini duydu ve tekrar pencereye koştu.

“ Neler oluyor böyle? Bütün polis teşkilatı ve ayrıca bir ambulans? Aman Tanrım! Hepsi Sadi Beyin evinin önüne dizelendi!” Dedi bağırarak.

Siren seslerine Müge’nin de bağırması eklenince, Perinur ve Dora koşarak onun odasına geldiler. Müge, sabah neler gördüğünü anlatırken bir yandan da sığabildikleri kadar pencereye doluşup olanı biteni anlamaya çalışıyorlardı.

“Sadi Bey evde olmadığına göre Haldun Bey oğlum geliyor aklıma. Yoksa eve hırsız mı girdi? Sakın ona bir şey yapmış olmasın? Dedi Perinur, elleriyle ağzını kapatarak.

“ Ben üzerimi değiştirdim nasıl olsa, hemen gidip neler olduğunu öğreneceğim!” Dedi Müge.

“Güzel kızım, seni oraya almazlar baksana her tarafı kuşattılar!”

“Olsun! Ben yine de gidip şansımı deneyeceğim, burada oturup bekleyemem.”

Dora, pencereye adeta mıhlanıp kalmıştı, donuk gözlerle seyrediyordu etrafı.

Müge, Perinur’un bütün ısrarlarına rağmen koşarak evden çıktı ve soluğu, bahçe kapısını girişe kapatan polis memurlarının karşında aldı.

Görevli polis memurları, Müge’nin bütün ısrarlarına rağmen neler olduğunu söylemedikleri gibi, onun eve gitmesini birazdan amirlerinin yetkisiyle sitedeki herkesin ifadesini alacaklarını söylüyorlardı.

Müge, görevli memurlarla cebelleşirken bahçeden, sert ifade içeren bir ses yükseldi. “ Bekletin hanımefendiyi İsmail! Geliyorum şimdi yanınıza!”

“Emredersiniz amirim.” Dedi görevli memur.

Çok geçmeden, sivil giyimli, esmer, uzun boylu, ellili yaşların ortalarında amirleri geldi yanlarına.

“ Günaydın. Cinayet masasından Fahri Tok. Siz kimsiniz? Bu evde mi yaşıyorsunuz?”

“ Hayır, ben karşı evde yaşayan Perinur hanımın misafiriyim, İsmim Müge Kılıç. Neler olduğunu öğrenmek istiyorum, lütfen!”

“ Bu eve gündelik temizliğe gelen Dilek Korkusuz isimli şahıs, sitede beslenip bakılan Rambo ismindeki köpeğin gül bahçesini kazmasıyla ortaya çıkan bir ceset bulduğunu bildirdi bize. Dediğine göre, bu sabah geldiğinde köpeğin bahçeyi talan ettiğini görümüş onu uzaklaştırmak istemiş. Yanına gittiğinde kazdığı çukurda kalın, siyah çöp poşetine sarılı cesedi görmüş. Yine dediğine göre köpek cesedi çıkarmaya çalışıyormuş. Adli tabip ve ekibi cesedi çıkardı ve ön incelemelerini sürdürüyor.”

“ Cesedin kimliği belli mi?”

“ Evin sahibi Sadi Okçugil, yardımcısı teşhis etti biraz önce.”

“ Nasıl olur? Sadi Bey Kapadokya’ya gitmişti! Demek hiç gitmemiş, Rambo bize onu anlatmaya çalışıyordu!” Dedi Müge gözlerinden yaşlar süzülerek.

“ Müge Hanım, üzüntünüzü anlıyorum başınız sağ olsun. Ayrıntılı ifadeler için geleceğiz, yalnız siz ayrılmadan bir şey sormak istiyorum. Maktulün yeğeni Haldun Okçugil’i tanıyor musunuz? Amcası, sözde Kapadokya gezisine çıktıktan bir gün sonra gelmiş buraya, yardımcı kadın dünden beri kendisini görmediğini söylüyor.”

“ Kendisiyle iki gün önce tanıştım, dün sabah erkenden tekne turuna çıktık ve geç vakitte döndük. O yüzden görmedim.”

Fahri, Müge’ye teşekkür etti. Eve kadar eşlik etmesini istediği memura, kendisi gelene kadar kapıda beklemesini söyledi.

Pernur ve Dora, Müge’yi verandada korkuyla bekliyorlardı. Müge, Fahri’den ne öğrendiyse hepsini anlattı. Perinur, gözyaşları içinde koltuğa yığıldı, Dora’nın da durumu pek farklı değildi.

“ Kim böyle bir şey yapar ki Sadi Beye? Kimseye zararı olmayan, kibar, yardımsever, çok iyi bir insandı!” Dedi Perinur, hıçkırıklara boğularak.

“ Haldun neden ortada yok? Nereye gitmiş olabilir ki?” Dedi arkadan Dora.

Müge, onları sakinleştirmeye çalışıyordu. Bildikleri bu kadardı, keşke sorularına cevap verebilseydi.

Neredeyse öğlen olmuştu, Perinur iyice huysuzlaşmıştı. Her on dakikada bir ne zaman gelecekler diye soruyordu.

Nihayet kapı çaldı, Dora yerinden bir ok gibi fırlayıp hemen kapıyı açtı. Fahri, kendini tanıttıktan sonra, onu bekleyen memurla birlikte içeri girdi.

Fahri, önce baş sağlığı diledi, yanındaki memur cebinden not defterini çıkardı ve hazır beklemeye başladı. Herkesin, kim olduğunu, nerede oturduğunu, ne iş yaptığını, Sadi Beyi nereden tanıdıklarını sordu ve doğru not alındığından emin oldu.

“ Komşunuz Sadi Okçugil’i en son ne zaman gördünüz?” Dedi Fahri.

“ Gitmeden bir gün önce gördüm onu, hiç de geziye hazırlanan bir hali yoktu. Her zamanki gibi bahçesinde sabah kahvelerimizi içip sohbet ettik. Öğleden sonra sitemize gelen seyyar bostandan meyve ve sebzelerimizi aldık, Dora’nın siparişlerini evine bıraktık hatta akşam yürüyüşüne bile çıktık. Rahmetli eşini çok severdi, ama şimdiye kadar anılarını yad etmek için Kapadokya’ya gitmemişti. Bende çok şaşırdım.” Dedi Perinur.

“ Ben de aynı gün gördüm, bazen siteye gelen seyyar bostanın geliş saatini unuturum, son anda hatırlayıp gittiğimde de sebze ve meyveler çoktan bitmiş olurdu. O bunu bilirdi,  sabahtan telefon açar ne istediğimi sorardı ve hepsini alır getirirdi hiç üşenmeden. Bu bahaneyle, yogaya gelen kızların nasıl gençleşip güzelleştiklerini görüyorum, içim açılıyor doğrusu diye espri yapmayı da ihmal etmezdi.” Dedi Dora ağlayarak.

“ Yeğeni Haldun Okçugil’i tanıyor musunuz?”

“ Tabii tanıyorum, her yaz mutlaka gelir. O gelmeden günler öncesinden, Haldun gelecek şunu alayım çok sever, Haldun plaj havlularını değiştirmemi istedi, Haldun bu sefer arkadaşlarını da getirecek der dururdu. Amca­-yeğen, çok güzel vakit geçirirlerdi. Tuhaf…” Dedi Pernur, birden konuşmasını yarıda kesip.

“ Ne oldu Pernur Hanım? Tuhaf olan ne? Söyleyin biz de bilelim. Size tuhaf gelen bizim için çok önemli bir ipucu olabilir.” Dedi Fahri.

“ Şimdi hatırladım! Onu son gördüğüm gün, yeğeni Haldun’un geleceğinden hiç bahsetmedi.”

“ Emin misiniz Perinur Hanım?”

“Eminim tabii, Sadi Beyi on beş yıldır tanıyorum. Her yaz, Haldun gelmeden bir hafta önce ona telefon ederdi. Gerçi amcasını sık sık arardı ama geleceği günü özellikle bir hafta önceden söylerdi.”

“Bunu bir sebebi var mıydı peki? Neden özellikle bir hafta önce geleceğini söylüyordu?”

“Sanırım arkadaşlarını getirdiği için, çünkü Sadi Bey anca evi hazırlatırdı. Kolay mı evladım, tek başına yaşayan yetmiş küsur yaşındaki adamın kalabalık misafir grubunu ağırlaması?”Dedi Perinur, sanki arkadaşı hala hayattaymış gibi.”

Fahri’nin çalan cep telefonu dikkatleri ona çevirdi, sanki herkes onun telefonuyla gelecek bir haberi bekliyormuş gibiydi.

Karşısındakine hiç tepki vermeden dinleyen Fahri telefonu kaptı ve merakla bakan gözlere aldırmadan sorularına devam etti.

“ Siz Haldun’u ne zamandan beri tanıyorsunuz?”

“Geçen yaz tanıştık, arkadaşları da yoga yapıyormuş onları tatilleri bitene kadar derslerime getirdi. Bu yaz Rambo sayesinde onu yakından tanıma fırsatı buldum ve bir kez akşam yemeğine çıktık hepsi bu.” Dedi Dora.

Fahri, Dora ve Perinur’a gündelik işler için gelen kadın hakkında da sorular sordu ama beklediği cevabı alamadı. İkisi de onun, Sadi Beyin katı kurallarından dolayı sadece evin işleriyle meşgul olduğunu, fazla ortalarda görünmediğini söylediler.

“Müge Hanım, sizin burada misafir dedektif olarak bulunduğunuzu söylememe gerek yok sanırım. Şile’de mösyö Bogart, Demre’de Rambo, hadi bakalım kolay gelsin. Bize getireceğiniz önemli delilleri merakla bekliyoruz. Gerçi Rambo bizim elimizde, ama siz yine de umudunuzu kaybetmeyin.” Dedi Fahri, yüzünde meydan okumanın verdiği bir tebessümle.

“Hiç şüpheniz olmasın.” Dedi Müge.

“Son olarak, ekip arkadaşlarımız Haldun Okçugil’i Otel Altuga’da gözaltına almışlar. Sorgulama için merkeze götürüyorlarmış. Otopsi tamamlanıp, kriminal ekibin raporları çıkınca sizleri tekrar merkeze davet edeceğim. Ayrıca, bu yardımcı kadın Dilek Korkmaz’da şu anda sorgulama için merkezde.”

“ Ama Rambo’ya ne olacak? Onu uyutmayacaksınız değil mi?” Dedi Dora, aniden ayağa kalkarak.

“Neden öyle düşündünüz? Biz de en az sizin kadar onlara sevgi ve merhamet gösteriyoruz. Merak etmeyin kendisine çok iyi bakacağız, tanıklığı bittikten sonra onu kendim getirip size teslim edeceğim.”

Faruk ve yanındaki memur, müsaade isteyip evden ayrıldılar. Müge, Perinur ve Dora oturdukları yerde öylece kala kalmışlardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.

“Haldun amcasını öldürmüş olamaz değil mi?” Dedi Dora, sessizliği bozarak.

“Bir şey söylemek için çok erken, sabırla bekleyeceğiz.”Dedi Müge.

 

 

Sabah çalan kapının sesiyle uyandılar, gelen Haldun’du. Kılık kıyafetini değiştirmiş, sakal traşı olsa da  uykusuz , kan çanağına dönmüş gözleri onun perişan halini gizleyemiyordu.

İçeri girmek istemedi, veranda da oturmayı tercih etti. Üçü de meraklı gözlerle ona bakıyorlardı.

“Biliyorum, siz de benim amcamı öldürdüğüme inanıyorsunuz!” Dedi Haldun, gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışarak.

“Kimin neye inandığı önemli değil Haldun Bey, eğer masumsanız bu hemen ortaya çıkacaktır zaten müsterih olun.” Dedi Müge.

“Önceki akşam, üzerinde çalıştığımız bir proje için yurt dışından gelen misafirlerimle Altuga Otelindeydim. Misafirlerim, otelde kalmayı tercih ettiler ve ben de onlarla birlikte kaldım. Sabah, polislerin kapıyı çalmasıyla uyandım, apar topar beni merkeze götürdüler. Öğlene kadar sorgu odasında amirleri Fahri Tok’u bekledim, o gelene kadar da bana hiçbir şey söylemediler.”

“Neden avukatını aramadın Haldun?”Dedi Dora.

“Neden arayayım? Ben suçlu değilim ki, hem sonra bu içinde bulunduğum durumu daha da zorlaştırır.”

“Sen bilirsin evladım.”Dedi Perinur.

“Amcamı kim öldürmüş olabilir? Adamcağızın hiç düşmanı yoktu, fabrikasındaki bütün çalışanları onu çok severdi. Yedi yaşımdan beri onunlayım, beni bir kere azarlamadı, en iyi şekilde okuttu. Başka akrabamız da yok.”

“Belki var, bu kadar emin olmayın bence. Amcanızın durumu gayet iyi ve bütün mirası size kalıyor değil mi?”Dedi Müge.

“Benim amcamın mirasına ihtiyacım yok! Çok çalıştım, büromu açmak için ondan para istemedim, işlerimi büyütürken de keza öyle. Serveti bana kalmasa da, maddi açıdan durumum gayet iyi. Akrabalara gelince, bundan eminim aile albümünde herkesin yeri var ve ne yazık ki uzun yaşayan kimse yok. Yetmiş yaşını gören sadece Sadi amcam var ama şimdi o da bırakıp gitti beni.”

“Her şey yoluna girecek genç adam, sabırlı olmalıyız. Onu kim öldürdüyse mutlaka bulunacak buna eminim.”Dedi Perinur, Haldun’un omzuna dokunarak.

 

Perinur, Müge, Haldun ve Dora bütün bir günü Sadi Beyi anarak geçirdiler, herkes onunla ilgili anılarını anlattı, hem güldüler hem ağladılar. Akşam, Haldun oteline dönmek üzereyken telefonu çaldı, emniyetten arıyorlardı.

Emniyet müdürlüğüne hep birlikte gittiler, kimse Haldun’u yalnız bırakmak istemiyordu. Ayrıca gelişmelerden de haberleri olsun istiyorlardı.

Emniyete vardıklarında, görevli memur onları karşıladı ve Fahri’nin odasına götürdü. İçeri girdiklerinde, Sadi Beyin yardımcısı Dilek Korkusuz’da odada olduğunu gördüler. Kısa bir selamlaşmadan sonra Fahri onları tam karşısında olacak şekilde oturttu.

“Tam tahmin ettiğim gibi hepiniz gelmişsiniz, Dilek Hanım da burada. Kendisi dünden beri misafirimiz.”Dedi Faruk, masasındaki yerini alırken.

“Otopsi raporu ve kriminal laboratuarından gelen sonuçları biraz önce aldım. Maktul Sadi Okçugil’in otopsi raporuna göre kanında, Balon balığının(Lagocephalus  sceleratus) zehrine rastlamış. Balon balıkları tetradoksin adı ile bilinen güçlü bir zehirli madde içermektedir ve bu madde 300 dereceye kadar ısıtıldığında bile bozulmamaktadır. Aynı zamanda, renksiz, kokusuz, tatsızdır.  Midesinden alınan sıvı örnekte ise bu madde, somon balığını yemesi ile vücuduna girdiği tespit edildi. Bunun üzerine amcanızın daimi müşterisi olduğu balıkçıyı sorguladık. Tanınmış bir balıkçı, şimdiye kadar böyle bir şeyin başına gelmediğini söyledi. Sıcak sularda gezen bu balıklar son zamanlarda balıkçıların ağlarına takılsa da amcanızın yediği balık ithal Norveç somonu. Diğer balıklardan ayrı olarak derin dondurucu da tutuluyormuş ve isteyen müşterilerine özel sipariş olarak getirtiliyormuş. Bu da demek oluyor ki katil bu zehri özel olarak temin edip, balığına boca etmiş. Zehrin iç organlara verdiği zararla, sıcak, nemli ve gübreli toprağın da etkisiyle beş günlük süre zarfında çürüme hızlı bir şekilde gerçekleşmiş. Adli tabibin titiz çalışmaları sonucu, vücudunda ölüm sonrası açılmış yaralar ve morluklara rastlandı. Rambo, cesedi çıkarmak için sarılı olduğu naylonu dişleyip parçalamış, köpeğin ağzından aldığımız örnekler bunu doğruluyor. Cesedin sarılı olduğu poşet, her yerden temin edilebilir siyah, kalın sanayi tipi çöp poşetlerinden.  Kriminal incelemelerin sonuçlarına gelirsek, evin her yerinde sizin, amcanızın ve Dilek Hanımın parmak izlerine rastladık. Amcanızın cep telefonunu, yatak odasındaki komodinin çekmecesinde bulduk ve üzerinde sizin parmak izleriniz var. Teknik ekip, arama kayıtlarını ve en son aradığı kişileri tespit etti. Aradığı son kişi sizsiniz ve dediğiniz gibi sözde geziye çıkmasını haber verdiği gece.” Dedi Fahri, Haldun’a bakarak.

“Amcamı ben öldürmedim! Neden anlamıyorsunuz? Size kaç defa söyleyeceğim, onunla telefonda konuştuğum akşam çalışanlarımla toplantıdaydım.” Dedi Haldun bağırarak.

“Sakin olun lütfen Haldun Bey. Bunu biliyoruz, çalışanlarınızla tek tek konuştuk merak etmeyin. Uçuş saatlerinizi de kontrol ettik. Sizi suçlayacak delil yok elimizde, ama şimdilik. Araştırmalarımızı derinleştirdik, bakalım içinden neler çıkacak. Şimdilik bu kadar, lütfen haberimiz olmadan şehir dışına çıkmayın. Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.”

 

Perinur, emniyette kaldıkları süre içersinde Dilek’i göz hapsine almıştı. Sanki onu bir yerden tanıyor gibiydi ama nereden? Eve dönerken yol boyunca hep bunu düşündü.

Yorucu bir gecenin ardından herkes odasına çekilmişti. Perinur, ne kadar çabalasa da, Dilek’i aklından çıkarıp uyuyamıyordu. Başucundaki saate baktı, sabahın üçü olmuştu, kalktı odasında bir iki tur attı ve “Kızları uyandırmalıyım, bunu yapmalıyım çünkü çıldırmak üzereyim!” Dedi kendi kendine.

Dora ve Müge’yi de uyku tutmamıştı, sanki Pernur’u bekliyorlardı. Üçü birlikte mutfağa indiler ve soğuk limonatalarını alıp masanın başında toplandılar.

“Seni dinliyoruz Perinur’cum. Uykularını kaçıran Dilek için ne söyleyeceksin bize.”Dedi Müge.

“Ben o kadını bir yerde gördüm ama nerede hatırlayamıyorum. O gözleri, elini çenesinin altına koyup etrafa attığı şuh bakışlar bana bir şeyler söylüyor ama ne?

“Sadi Beyin evine kahveye gittiğinde, sana ikram yaparken görmüşsündür o bakışları olamaz mı?”Dedi Müge.

“Bak şimdi, benim de aklıma takıldı. Bu kadının gözünde kalın çerçeveli ve numarası hayli yüksek gözlük yok muydu? Rambo’yu bahçeden çıkarmaya gittiğimde, o da elinde köpek mamasıyla koşup gelmişti Haldun’la yanımıza. Şimmmdi hatırladım!”Dedi Dora elini masaya vurarak.

“Evet evet, gözlüksüz ben de görmedim onu, ama dün gözlükleri yoktu. O yüzden bana birini çağrıştırdı!”Dedi Perinur.

“Belki lens takmıştır, lenslerin temizliği zor ve meşakkatli, günlük ev işleri, bahçede toz toprak, o yüzden takmıyordur. Ne var bunda?”Dedi Müge.

“Gözleri meydana çıktı işte! Daha önce ellerini çene….. “ Dedi Perinur cümlesini tamamlayamadan dondu kaldı.

Dora ve Müge, şakın şaşkın onun yüzüne bakarak ne zaman cümlenin sonunu getirecek diye bekliyorlardı.

“Kızlar ben onu bir resimde gördüm! Ama bu kadar genç değildi, sonra saçları da uzundu, sanki burnu da kemerli gibiydi. Aman Tanrım! Sadi Beyin karısı yaşıyor! Bu o, inanın bana o!”Dedi Perinur ayağa kalkıp bağırarak.

“Emin misin? Kadın yıllar önce ölmüş, adamcağız hala yasta gibiydi. Bence Sadi Beyin ölümü seni çok etkiledi, hak veriyorum tabii eski dosttunuz.”Dedi Dora.

“Diyelim ki öyle, nerede gördün bu kadını? Sonra Sadi Bey, neden karısını ölmüş gösterip yanında gündelikçi olarak çalıştırsın?”Dedi Müge.

“Geçen yaz tabii! Geçen yaz, birer hafta arayla ölen komşularımızın ailelerine, birlikte taziyeye gitmiştik. Çok duygulandık doğal olarak. Bana hadi gel Dilek Hanım bize birer kahve yapsın da içelim demişti. Biz, kamelyaya geçip oturduk, birkaç defa Dilek Hanım diye seslendi cevap alamayınca kalktı kahveleri kendisi yaptı. Kahvelerle birlikte elinde, ağaç oymalı eski bir kutuyla geldi. Bana, rahmetli eşinin fotoğraflarını gösterdi, fazla fotoğraf yoktu ama bir tanesi vardı ki hiç akıllardan çıkacak gibi değildi.  Siyah beyaz bir portre çekimdi. O fotoğrafta, uzun siyah saçlı, esmer, iri siyah gözlü, kıvrım kıvrım uzun kirpikleri, dolgun dudakları, hafif kemerli bir burnu olan kadın vardı. Bir elini çenesinin altına koymuş, hafif yan dönmüş ve o şuh bakışlarla çekilmiş fotoğrafı. Sadi Bey bundan kimseye bahsetmememi söyledi çünkü ilk defa bana gösteriyormuş bu fotoğrafları. Evinin hiç bir yerinde de  eşini hatırlatan fotoğraflar yok.”

“Neden böyle bir şey yapsın ki? Tanıdığım herkesin evinde, eşleri vefat etse de en az bir iki fotoğraf vardır, ilginç doğrusu.”Dedi Dora.

“Ben de sordum aynı soruyu. Bana, güzel anılar hafızalara kazınmalı, her gün fotoğraflara bakıp üzülmek beni çok yıprattı. O yüzden bu kutunun içinde muhafaza ediyorum onları.”

“Şimdi bu kadının burnu kemerli değil, gözleri siyah, esmer, saçları kızıl ve kısa, dudaklarına ve kirpiklerine dikkat etmedim doğrusu. Yaşıyor mudur gerçekten?”Dedi Dora.

“ O kutuyu bulmalıyız tabii polisler bizden önce bulmadıysa.”Dedi Müge.

“Ama bunun için eve girmemiz gerekiyor, daha sarı kordonları kaldırmadılar ev hala soruşturma kapsamında.”Dedi Dora.

Müge, Dora’dan Haldun’u aramasını ve hemen anahtarla birlikte gelmesini istedi.

Üçü de hazırlanmıştı. Ellerinde şamdandan çıkardıkları mumlar ve el feneri vardı. Tam bir saat sonra Haldun geldi. Müge’nin fikrine pek sıcak bakmasa da çaresiz kabul etti. Mirası için amcasını öldüren ünlü mimar Haldun Okçugil damgasını yemek istemiyordu.

Eve vardıklarında, bahçe kapısındaki sarı kordonu kaldırıp dikkatlice altından geçtiler ve sessizce giriş kapısına ulaştılar. Haldun, cebinden anahtarı çıkardı ve kapıyı açtı.

Evin dört odası, üç banyosu vardı. Önce Sadi Beyin yatak odasından başladılar. Her yeri, en ince ayrıntısına kadar aramalarına rağmen hiçbir şey bulamadılar.

Dora, salonun bahçeye çıkan kapısını yanında duran büyük buda heykelini hayranlıkla inceliyordu.

“Amcam bu tuhaf şeyi neden burada tutuyordu hiç anlamıyorum. Yanlış anlama ama bu kocaman göbekli, korkunç bir yüz ifadesine sahip buda heykeli, insana nasıl huzur verir ki?”Dedi Haldun yüzünü buruşturarak.

Müge, Dora ve Haldun’a doğru yaklaştı “Bu heykelin burada durmasının bir anlamı olmalı!”Dedi.

Hepsi heykelin etrafında toplandı, sağını solunu kurcalamalarına rağmen bir şey bulamadılar.

Dora, buda heykelinin göbeğine eliyle hafifçe vurarak “Bizi ne kadar umutlandırdın, olmadı şimdi.”Der demez heykelin göbeği hafifçe öne doğru geldi. Aradıkları kutu artık ellerindeydi.

Kutuyu alıp evden çıkmak üzereyken karşılarında, elinde tabancayla Dilek duruyordu .

“Minnettar olmam için bir sebep daha! Kutuyu bana getirir misin Haldun Bey!”

“Amcam resimlerini  göstermiş olsaydı eğer, hala hayatta olurdu. Söylesene neden öldürdün onu? Para için mi?”Dedi Haldun dişlerini sıkarak.

“Duygusala bağlayacağız demek! Kolay olmadı tabii, çok sevdiği somon balığını tıkınırken yarım saat sonra öleceğini bilmiyordu zavallıcık. Sana zarar vermem için bana tutamayacağım sözler verdirdi sonra seni aradı. Ne acıklı değil mi?

Haldun, ona saldırmak için hamle yapmaya kalktı ama Dilek silahı başına dayadı.

“Acele etme Haldun Bey, daha sevgili kocamın servetini bana devrettiğine dair gereken belgeleri imzalamadan öldürmek istemiyorum seni.”

Haldun geri çekildi, Dilek’in uzattığı belgeleri aldı ve kutuyu ona verdi.

“Sadi Okçugil, sevgiden anlamaz, cimri bunak. Beni neden öldü gösterdi merak ediyorsunuzdur, sizi onun yanına paketlemeden önce anlatayım.”

Müge, Perinur ve Dora hiç kıpırdamadan oldukları yere adeta çakılmışlardı. Haldun, kendisini siper edercesine onların bir adım önünde duruyordu.

“Çok sevgili kocam, benden yirmi yaş büyüktü. Fakir bir ailenin kızıydım ve onun fabrikasında çalışıyordum. Ona aşık değildim ama parası vardı ve evlendik. Ben başka birini seviyordum, gizli gizli görüşüyorduk o da meteliksizdi tabii ama aşk işte ne yaparsın. Uzatmayayım, siz de bu arada bildiğiniz duaları okuyun içinizden vakit kaybetmeyelim. Nerede kalmıştık? Bizi takip ettirmiş, hepsini yüzüme vurdu ama hakkını yemeyeyim çok anlayışlı davrandı. Benden ömür boyu utanç duyacağını söyledi. Boşandıktan sonra, yeni bir kimlik verdi bana. Kimsesiz ölen birinin yerine geçirdi beni, nasıl dediğinizi duyar gibiyim ama prosedürlere ayıracak zamanım yok. Biraz da para verdi ve beni başından defetti. Meteliksiz sevgilimle evlendim. Onun verdiği parayla da kenar bir mahallede tuhafiye dükkânı açtık. Onu, yakından takip ettim ve bunu planlamam yıllarımı aldı. Kocam, iki yıl önce ölünce planımı hemen harekete geçirdim. Yanında hizmetçi olmak hiç de kolay değildi ama serveti için değerdi. Sonrasını biliyorsunuz işte.”

“Yakalanmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”Dedi Müge.

“Biliyorum işte! Kutu ben de, evraklarda imzalandı mı tamamdır?

“Bu kadar kolay kurtulamazsın! Cesetlerimizi ne yapacaksın?”Dedi Haldun.

“Sen o güzel kafanı yorma Haldun’cum! Ama yine de söyleyeyim, bu evi cesetlerinizle birlikte yakacağım!”

Dilek son cümlesini tamamlar tamamlamaz, kapı büyük bir gürültüyle kırıldı. Bir anda içerisi polislerle doldu.  Hemen Dilek’i etkisiz hale getirdiler, Fahri onu emniyete götürmeleri için emir verdi.

Dilek, adeta çılgına döndü, çırpınıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu

“Lanet köpek! Sana da lanet olsun Haldun! Sen! Kokoş ihtiyar cadı!….” Diye bağırarak polis arabasına doğru gidiyordu Dilek

Fahri, herkesin iyi olduğundan emin oldu ve onlara eve kadar eşlik etti. Perinur, Fahri ve diğerlerinin ısrarlarına rağmen doktor çağrılmasını istemedi. O, sadece evinde olmak istiyordu.

Ertesi sabah Fahri, Rambo’la birlikte, bir torba mama ve yeni bir tasmayla Perinur’un kapısını çaldı.

Herkes, onu gördüğüne çok mutlu olmuştu.

“Nereden bildiniz bizim Sadi Beyin evinde olduğumuzu.” Dedi Müge.

“Aslında biz Haldun Beyden ziyade Dilek Korkusuz’la ilgileniyorduk. Onu, cesedin bulunduğu günden beri emniyette misafir ettik, hiç zorluk çıkarmadı. Yalnız fazla samimiydi, belli bir rutini vardı onu hiç bozmadan sorulara cevap veriyordu. En önemlisi de Sadi Beyi sanki önceden tanıyormuş gibi anlatmasıydı. Onu, takibe aldık, Haldun Beyinde telefonunu dinlemeye aldık. Sizin de cinayeti aydınlatan ipucunu bulmadan tatiliniz tatil olmayacaktı. Bunun da duyumunu alınca harekete geçtik.”Dedi Fahri.

Perinur,  elinde bir sürahi ev yapımı limonatasıyla verandaya geldi ve herkesin bardağını doldurdu.

“Sadi Bey, rüyamda bana el sallarken aslında hepimize veda ediyordu. Senin limonatanı da çok severdi, bu bardaklar onun için olsun. Rüya bilinç dışına açılan kral kapısıdır**” Dedi Dora, limonata bardağını kaldırarak.

 

 

 

*Ahmet Murat İldan

**Sigmund Freud

 

Bir Alpaslan Kaya Polisiyesi | Esra Rengi̇z öldü | Bölüm – 1

Antalya’nın dar gelirli ailelerinin yanı sıra yeni atanmış kamu personellerinin de tercih ettiği, toprak yollu, kaldırımsız, bir, iki katlı evleri ile tepede belediye hizmetlerinden pek yoksun bir işçi mahallesinin üstünde kurşunî bulutlar küme küme toplanmışlardı, güneş, tam tepede olduğu ân olmasına rağmen gözükmüyordu. Bir kış gününü andıran güz günüydü. Birkaç gün evvel yağmur yağdığı için toprak yollar çamurluydu. Arabaların lastikleri de öyle. Bakkala gidip gelen herkesin terliğinde yahut ayakkabısında bu çamurlardan görmek mümkündü.

Her ne kadar gün içinde somut bir şekilde kendisini gösteremese de güneş batmaya yüz tutmuş, bu işçi mahallesindeki evlerin lambaları birer birer yanmaya başlamıştı.

D…’de memur olan Cafer Baştürk, ’98 model beyaz renkli otomobili ile çamurlu yoldan geçip üç odalı, tek katlı evlerinin önüne geldi, istop ettirdi arabayı. Yan koltuktan ekmek ve sebze poşetlerini alıp arabadan indi ve anahtarla kilitledi arabayı. Üç adet sebze poşeti sağ elinde, iki ekmekli poşet de sol elinde evin kapısına kadar bermutat yürüdü.

Ekmek poşetini de diğer eline alıp sol eliyle anahtarı çıkarıp kapıyı açtı, ayakkabılarını paspasa silip çıkardı ve aynı eliyle ayakkabılarını alıp içeriye girdi. Kapısının arkasındaki düğmeden lambayı yaktı. Karısına seslendi, ama karısından yanıt alamadı.

Poşetleri vestiyere bıraktı ve karısına bir kez daha seslendi.

“Şebnem, neredesin?” diye bağırdı evin içinde. Öyle bir bağırıştı ki, uzun zamandır eksik olan kavganın geldiğinin müjdecisiydi.

Cafer, ayakkabılarını oturma odasında elektrikli sobanın yanına diklemesine koydu ve sobayı çalıştırdı. Paltosunu çıkartıp koltuğun üzerine fırlattı. Vestiyere bıraktığı poşetleri alıp mutfağa geçti, masanın üstüne koydu ve mutfaktan çıktı. Kravatını çözdü, gömleğinin düğmelerini açtı. Yatak odasına geçti. Düğmeyi çevirip lambayı yaktı, birkaç adım atıp sağına döndü… Birkaç adım ilerisinde gardırobun önünde komodinin üstünde karısı oturuyor, kafası yukarı dönük, gözleri tavanı seyrediyor, ağzı açık, teni bembeyaz ve sol kolu sarkık. Tüysüz bacakları eteğinin altından görünüyor, pembe çoraplarından sağ ayağındakinin baş parmağı yırtık.

Cafer hiçbir aksülamel vermeden duruyor, sağ elinin işaret ve orta parmağı gömleğinin alttan üçüncü düğmesinin üstünde.

 

***

İstanbul, her açıdan büyük bir şehir, iki köprüsü vardı, üçüncüsünü yaptılar, boğazın altını delip taşıma hizmeti getirdiler. Her gün binlerce turist gelip gidiyor. Her gün emniyet teşkilatına onlarca bomba ihbarı geliyor. Öyle bir şehirde yaşıyorlar ki insanlar, öyle bir şehirde yaşamak için, şaşkın bir dengenin içindedirler.

Alpaslan Kaya, İstanbul’un büyüklüğünden kaçmak için tayin dilekçesini vermişti, birkaç ay önce. Ve bir hafta önce de Antalya’ya tayin olduğuna dair belge aldı. Hiç zaman kaybetmeden eşyalarını topladı -zaten karısı öldüğü ve kızı Avrupa’ya okumaya gittiği için çok eşyası olduğu söylenemez-. Dört gün önce de göreve başlamıştı, başkomiser. Geldiğinde, cinayet masanın elinde bir iş yoktu, on beş kişiden oluşan ekip, bütün günü oturarak yahut diğer birimlerdeki arkadaşlarıyla goygoy yaparak bitiriyorlardı. Hâl böyle olunca da Alpaslan Başkomiser ekibiyle iyice tanışabilmişti.

Mesai dolunca tüm polisler cinayet masadan ayrılıp evlerine dağılmışlardı. Alpaslan Kaya, akademiden arkadaşı ve narkotikte müdür olan Ziya’nın evine yollanmıştı. Kırmızı ışıkta durduğunda telefonu çaldı. Suavi’nin Tükenme şarkısının melodisiydi telefon zil sesi. Arayan kızı sandı, telefonu ümitle eline aldı, mamafih yanılmıştı; arayan yeni ekip arkadaşlarından komiser Ferdi’ydi.

“Efendim,” diye açtı telefonu.

“Başkomiserim, varoş mahallelerinin birinden bir cinayet ihbarı aldık.”

“Hadi ya…” oldu Alpaslan’ın ilk tepkisi. Bu Antalya’daki ilk işiydi. “Sen neredesin, ben seni alayım, beraber geçelim. Bilmiyorum malûm.”

“Tamam, başkomiserim. Ben size şimdi konum atıyorum.”

Yeşil ışık yandığı için arkadaki araçlar kornaya basıyorlardı, Alpaslan kendine gelip birinci vitese taktı arabayı ve yavaşça kalktı. Uygun bir yere çekip Ferdi’den konumu bekledi. Bu sırada da arkadaşını arayıp gelemeyeceğini bildirdi. Sonra gelen konumu açtı, on üç dakika içinde de komiseri alıp olay mahalline hareket ettiler.

Yol boyunca çok konuşmadılar, yalnızca ilk bulguları söyledi Ferdi. Ve gidecekleri mahalleden söz etti. Genelde bu tarz mahallelerde namus ve kıskançlık cinayetleri oluyordu.

Rampa yukarı çıkan araba zorlandı. Çamurlu yolda ise araba bir kez kaydı. Sanki sımsıkı bir İstanbul kışıydı!

Başkomiser geldiğinde olay yeri incelemenin yanı sıra cinayet masadan da iki araba oradaydı. Başkomiserlerinin geldiğini gören cinayet polisleri kapıya gelip karşıladılar. Ferdi de, amiri ile gelmenin verdiği haklı havanın içindeydi.

Alpaslan maktulü gördü. Olay yeri inceleme ekipleri çalışıyordu odada. Cinayetten komiser Selda, olay yeri incelemenin yetkili polisine Alpaslan Başkomiser’i tanıttı. Ateş Komiser, hemen ilk izlenimleri söyledi: “Boğularak öldürülmüş, cinayet saatinden en az dokuz saat geçmiş.” Alpaslan olay mahalline kendisinden önce gelenlere ne bulduklarını sordu.

“Geldiğimizde kocası şoktaydı başkomiserim. Şu an ambulansta. Onun kendine gelmesini bekliyoruz. Ayrıca konu komşuya da sorduk, karıkoca sürekli kavga ederlermiş, komşuları tarafından sevilen biri değil maktulümüz. Ve ayrıca kocasını aldattığı da söyleniyor.”

Her şeyi bir çırpıda anlatan Selda’ya bakan başkomiser, son cümlenin etkisinde kalmış, yolda gelirken Ferdi’nin dediklerini düşünüyordu: Burada demek en çok namus ve kıskançlık cinayetleri yaşanıyordu. Kocasını aldattığı konuşulan bir kadını kocasından başka kim öldürebilirdi böyle bir durumda? Filhakika, ilk görevi kendisini zorlamayacak cinstendi.

Alpaslan, dışarıda ambulansta bulunan şüphelinin yanına doğru yollandı, yanında da Ferdi ve Selda’dan başka kimse yoktu. Yolda, kadının adının Şebnem olduğunu öğrendi. Ambulansın kapılarını açıp içeriye girdi, hemşireye kimliğini gösterip bir yere oturdu. Adamın gözleri kan çanağı olmuştu. Adamı dikkatle inceledikten sonra sağ elini Cafer’in sol omzuna koydu.

“Başın sağ olsun birader. Konuşabilecek misin? Ben Antalya Cinayet Masası Başkomiseri Alpaslan Kaya.”

Adam neden sonra başını kaldırıp baktı. Ve ne zamandan beri süren suskunluğunu hıçkırıkla bozdu. Başını iki elinin arasına alıp ağladı, ağlarken de tekrarlıyordu: “Karım öldü komiserim, ben şimdi ne yapacağım?”

Ferdi, “Tamam kardeşim sakin ol, bak, başkomiserimiz karını kimin öldürdüğünü bulacaktır. Hadi kendini toparla da sorularına cevap ver.”

Alpaslan, komiserin gözüne baktı. İstanbul’da da Halit adında bir yardımcısı vardı, o da aynen böyle işlerin bir an çözülebilmesi için insanların acılarını hiçe sayıyordu. Başkomiserin gözlerinden çekinen Ferdi, hemen gözünü kaçırdı. Yeniden kocaya döndü Alpaslan, “Sen şimdi topla kendini, arkadaşlarımız seni götürecekler, ifadeni alacağız. Tamam mı?” dedi.

Ağlamayı kesti Cafer. “Benden mi şüpheleniyorsunuz komiserim? Ben öldürmedim vallahi.”

“Senden şüphelendiğimizi çıkarma. Ama elimizde başka şüpheleneceğimiz kimse yok. Bilmiyoruz. Sen yardımcı olacaksın ki, biz bulacağız. Sen iyi değilsin. Toparlanınca konuşuruz.”

Alpaslan kalkacak oldu, ama Cafer şüpheli olmanın verdiği endişe ile çözüldü: “Konuşabilirim amirim. Ne sorarsanız cevap verebilirim.”

“Peki, madem, söyle…”

Cafer anlatmaya başladı.

İki sene önce evlenmişlerdi, yani memur olarak atandığı seneydi. Birkaç aylık memurdu evlendiklerinde. Şebnem dayısının kızıydı. Bir erkek arkadaşı olmuştu üniversitenin ilk sınıfında. Çocukla adı çıktı. Dayısı da öldüresiye dövmüştü Şebnem’i. Kıza çocukluktan bu yana yanık olan Cafer de, dayısının elini öpüp namusunu temizleyeceğini söyledi. Babasının tüm itirazlarına rağmen Şebnem ile evlendi. Ancak kız, Cafer’den tiksiniyordu. Midesi bulanıyordu yüzüne bakınca. Hele o burnu yok muydu, hangi inşaatın molozuydu Allah bilir. Cafer her ne kadar âşık olsa da kavgalar onu da yıldırmıştı, ilk tokadı da evliliğinin üçüncü ayınca kendisine “Sen kadın olsan vurdururdun kendine,” demesi üzerine atmıştı. Bundan sonra da hiçbir şey istediği gibi gitmedi. Altı ay kadar önce de mahallenin bakkalı Cafer’e birtakım dedikodulardan söz etmişti: “Sen gidince… Tamam işte. Böyle.” Cafer karısını daha fazla dövdü. Zavallı Şebnem de inkâr etse… “Senden bir zevk almıyorum. Zevk alana kadar…” diyordu. Cafer, daha fazla hiddetleniyordu. Niçin öldürüvermiyordu? Aşk mıydı bu? Hayır, ailenin okumuş etmiş tek insanıydı Cafer. Eli kalem tutardı. Yol yordam bilirdi. Cezaevi ona göre bir yer değildi.

Alpaslan Başkomiser sordu: “Boşanmayı düşünmedin mi peki hiç?”

“Boşansam öldürürlerdi be komiserim. Ölmesin diye evlendim ben.”

Alpaslan bir türlü ikna olamıyordu. Hava almak için dışarı çıktı. Sigarasını yakıp düşünmeye başladı. Biraz uğraştıracağa benziyordu, ama neticede şüpheliler ana hatlarıyla belirlenmişti. Kocası, babası, kayınbabası, âşığı. Tüm anlatılanlar bu dördünü işaret ediyordu. Ferdi geldi. Komiserin geldiğini görünce, “Kadının babasına haber verdiniz mi?” dedi.

“Yok.”

“Kadının babasının evine gidin. Ama adamı iyi gözle, Ferdi. Şüphelilerimizden biri de o.”

“Tamamdır başkomiserim. Selda ile gidelim mi?”

“Gidin.”

İki komiser de olay mahallinden ayrılıp gittiler.

 

***

Şebnem Baştürk’ün cenazesini apar topar Sütçüler Mezarlığı’na defnettiler. Tanıdık savcı aracılığıyla otopsi yapılmadı. Cenazenin gömüldüğü sıralarda olayla ilgilenen savcı da Alpaslan’ın odasına geldi. Önce kendini tanıttı, Alpaslan’ın önceki görev yeri ve meslek kariyeri hakkında biraz konuştular, Alpaslan’dan önceki başkomiserin hatalarından söz etti, asi bir adammış. Ankara’daki meşhur cinayetçiye benziyormuş bir bakıma. Ama o kadar değil, diyor yine de savcı. Nihayet Şebnem Baştürk dosyasına geldi konu. Bulguları konuştular.

Savcı çıktıktan sonra komiserlerden Ferdi ve Selda’ya şüphelileri alması için talimat verdi, cenazede olan komiser yardımcısı Cemil’den de bilgi aldıktan sonra mahalleye gidip komşularla bir daha görüşmesini, kocasını aldattığını düşündükleri adamı tarif etmelerini söyledi.

Kızı aradı. On beş dakika kadar konuştular, kızını çok özlemişti, okul bir an önce bitip gelmeliydi.

İki saat sonra komiserler şüphelileri alıp geldi. Haber veren Selda’ydı. Başkomiser de sorgu odasına indi. İlk sorgulanacak kişi kadının babası Bünyamin Aslan’dı.

Ellili yaşlarda, kısa boylu, zayıf ve sakalsız bir adamdı baba. Saçlarına ak düşmüştü, yüzünde belirgin kırışıklıklar vardı. Bittabi niçin burada olduğunu merak ediyordu.

Vallahi o öldürmemişti, niçin böyle bir şey yapsındı? Tamam, ilk laf olduğu zamanlar öldüresiye dövmüş, günlerce işkence etmişti, bu doğruydu, ama sonuçta kızı evlenmemiş miydi? Hangi baba evlenmiş kızının namusundan ötürü kızını öldürmek isterdi? Başında aslanlar gibi kocası dururken kendisine düşer miydi bu? Hem, kocası öldürmediyse kim öldürürdü? Evlerine gelen giden yoktu. Kızı her gün annesini arıyor, bu hayattan bıktığını, hiçbir insan yüzü görmediğinden yakınıyordu. Zavallı kızı. Şimdi toprağın içindeydi. Toprak yutmuştu kızını. Dinlesin dağlar, kuşlar, böcekler!

İkinci şüpheli ise koca, yani Cafer’di.

“Dün her şeyi anlattım amirim. Niye getirdiniz beni buraya? Gelip gidenler oluyor taziye için. Evde bulunmamız şart.”

“Sen benim işime karışma kardeşim. Dosya kapanana kadar istediğim zaman seni karşıma oturttururum. Şimdi söyle bakalım. Kayınbaban, ‘Kızım hiç kimseyle görüşmüyordu. Eve hapsolmuştu,’ diyor.

“Dayım biraz olayları abartır komiserim. Yok öyle bir şey. Kendileri rahatça gelip gidemedikleri için yalan söylüyor. Karım istediği zaman evden çıkabilirdi. Öyle olmasaydı… Mahalleli nasıl bilebilirdi beni aldattığını.”

“Sen karından hiç şüphelenmedin mi peki?”

Cafer biraz bekledi konuşmak için, Alpaslan’ın gözünden kaçmadı.

“Kavga ederken bana ağır sözler söyler idi. Lâkin böyle bir şeyi yapacağını hiç düşünmüyordum. Bakkal söyleyince ikna oldum. Zaten kavgalarımız esnasında her zaman aynı şeyi söylemeyi sürdürdü, benle sevişirken… Tövbe estağfurullah. Zevk alamıyormuş. Kocaya söylenecek söz mü Allah aşkına.”

“Somut bir kanıt yok kardeşim ortada. Yani aldatmamış olabilir.”

“Yapar mı yapar!”

Alpaslan karşısındakini iyice süzdü.

“Tamam, gidebilirsin. Ama istediğimiz saatte görüşeceğiz. Ona göre.”

Cafer’den sonra babası geldi.

O kahpe dölünü gelini olarak hiçbir zaman görmemişti! İşte, kansızlık bunların sülalesinde vardı, oğlu da o adı çıkmış kancığı karısı olarak alıp kansızlık etmişti. Lanet olsundu böyle kadere!

Cafer’in babası çok durmadı.

Son olarak da Şebnem ile lise yıllarında adı çıkan âşığa geldi sıra. Adam tekmil bir korkunun içinde bir komiser Ferdi’ye bir de başkomisere bakıyordu.

“Amirim buraya evimden getirdiniz. Buradan gidince karıma hesap vereceğim. Allah rızası için fazla tutmayın beni.”

“Anlat git o zaman.”

“Peki. Şebnem, değil sınıfın; bence okulun en güzel kızıydı. Yemin ederim ki, bölgedeki tüm fakültelerde Şebnem kadar güzel ve albenisi olan bir kız görmedim. Amirim affınıza sığınıyorum, hepimiz erkeğiz; okul yıllarında kız peşinde koşarız. Biliriz. Nerede güzel kız var, ilk bizim haberimiz olurdu işte… Ben de babadan zenginim hamdolsun. Şebnem’in de babası işçi. Kıza biraz para gösterdim hemen tav oldu. Bir kere babamın arabasıyla sahile indik. Orada ben koltuğu biraz yatırdım, Şebnem’e de yatırmasını söyledim. Sonra elimi omzuna atıp dudağından öptüm. Bütün yaşadıklarımız bu amirim, yemin ederim. Gören mi olmuş, birine anlatmış da o da babasına mı yetiştirmiş bilmiyorum. Sonra bir daha görüşemedik. Zaten babası okuldan aldı. Her ne kadar büyük gözükse de Antalya küçük yer esasen. Eski arkadaşlardan haber aldım, bu olaydan birkaç ay sonra da kuzeni ile sözlenmiş. Başka da bir şey bilmiyorum, yemin ederim.”

Ferdi, başkomiserinden çekindiği için kısık sesle uyardı: “Bir daha yemin edersen senin hakkında dini duygularımızı kullanarak çıkar sağlamaktan işlem başlatacağım.”

Adamcağız suspus oldu.

“Ne iş yapıyorsun sen?” diye sordu Alpaslan.

“Galerim var amirim.”

Ferdi: “Ne var marka olarak?”

“Piyasadaki en iyi otomobiller var komiserim.”

Alpaslan: “Seni bulabilelim. Şimdi çıkabilirsin.”

Sorgu bittikten sonra büroya çıkıp odasına girdi Alpaslan. Beş dakika geçmedi ki, Cemil geldi. Mahalledeki sorgusu esnasında bir kişiyi yakasından tutup getirmiş. Alpaslan odadan çıktı. Bütün ekibin güldüğünü fark etti. Neden güldüklerini sordu. Ferdi, “Başkomiserim, Cemil her zaman böyle yapar. Olay mahallinden en az bir kişiyi tutar getirir. Sizden önceki başkomiserimiz Metin Amir, eğer emekliliğini istediyse bu Cemil yüzündendir, derim.” Ekip daha fazla gülmeye başladı. Bu gülmelere Cemil de ortak oldu. Pişkin pişkin gülmesine bir anlam veremedi. Sonra Selda’ya işaret verdi ve üçü aşağıya indiler. Sorgu odasındaki adam mahallenin muhtarıydı.

Muhtar, orta yaşlarda, kilolu ve kısa boylu, kafasında saç namına bir şey olmayan biriydi. Cemil’in adamı evinden zorla getirdiği anlaşılıyordu.Ayağında ayakkabısı bile yoktu. Alpaslan da muhtarın karşısına oturdu, Cemil’e döndü: “Anlat oğlum, niye getirdin bu adamı buraya?”

“Amirim, maktulün kendisine teklif ettiğini söyledi.”

“Vallah amiri…”

Cemil adamı susturdu. “Ayrıca kadının birden fazla dostu olduğunu söyledi.”

Alpaslan, Cemil’den raporu alınca Selda’dan çay rica etti. Komiser odadan çıktı. Sonra şüpheliye döndü. “Bak Selda Komiser gelene kadar anlatıyorsun, yoksa seni üzerim.”

Başkomiserin bu tepkisine şaşıran yalnızca muhtar değildi, Cemil de şaşkındı. İstanbullu amirin böyle sert bir tavır koyacağını düşünememişti.

Muhtar anlattı.

Şebnem, gelin geldikten üç ay sonra evine gündüz vakti bazı yalnız erkek misafirler almaya başlamıştı. Bu durumdan başlarda rahatsız olunmamıştı. Akrabasıdır, kardeşidir, hısımıdır denmişti. Ancak, aradan günler geçtikte ve gelen giden çoğaldıkça iş kabak tadı vermeye başlamıştı. Bu dönemde de Şebnem’i sokakta gören muhtar, onunla konuşmak istemişti. Ancak Şebnem, sokak ortasında konuşmak istemediğini söylemiş, cilveli bir şekilde eve dâvet etmişti. Hatta öyle ki, eve gelen muhtarın karşısında başörtüsünü çıkartmış, eteğini yukarı doğru toplayıp bacaklarını göstermişti. Bereket, muhtar öyle namussuz bir adam değildi de, sıkıntısını anlatıp çıkmıştı evden. Ancak uslanacak gibi değildi karı! Her gün gelen giden devam ediyordu. Bunu herkes bilirdi. Neden bir tek kendisi gelmişti?

Muhtarın da yazılı ifadesini aldıktan sonra gönderdiler. Akşam olmuştu.

Ekip dağıldı.

 

***

Ertesi gün, Cafer’in görev yaptığı yere gitti ekipler. Sorup soruşturdular. Cafer tam saatinde gelmişti, haletiruhiyesinde de herhangi bir şüphelenecek belirti yoktu, her günkü Cafer’di işte.

Selda, galerisi olan eski âşığın fotoğrafını alıp mahalleye gitti. Muhtara, bazı komşulara gösterdi. Mahalleliler onayladı. Gelenlerden biri buydu. Hatta sürekli geliyordu. Genç komiser büyük bir zafer kazanmışçasına başkomiserini aradı, rapor etti. Alpaslan da bürodaki polislere gidip almalarını söyledi.

Öğleden sonra galerisi olan adam öncekinden daha güçlü bir şekilde başkomiserin karşısında oturuyordu, çünkü yanında avukatı vardı. Bu sefer inkâr etmedi. Evlendikten sonra da görüştüklerini hatta ilişkiye girdiklerini söyledi. Bütün açıklığı ile anlatıyordu, kadının nasıl kendisine saldırdığını anlatıyordu. Alpaslan, Şebnem’in başka adamlardan söz edip etmediğini sordu. Bilmiyormuş, yemin etti. İfadesini imzalayıp gitti.

Adam gittikten sonra Alpaslan büroya dönerken yolda Cafer ile karşılaştı. Büroda bir sandalyeye oturdu Cafer, kendisine verilen bir bardak suyu içtikten sonra anlatmaya başladı.

“Amirim aldatıldığımdan haberdardım aslında. Ama beni kimle aldattığını bilmiyordum. Yani, itiraf etmeyi kendime yediremediğim için sizi yanılttım, özür dilerim,” dedikten sonra ağlamaya başladı. “Kaç kez yalvardım. Zarar vermeyeceğimi söyledim. Ama bana, ‘Sen onun kılına bile dokunamazsın,’ dedi. Bana,” dedi. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Birkaç dakika herkes önüne dönmüş, adamın hıçkırıkları arasında insan olmanın verdiği ağır yük ile uğraşıyorlardı. “Bana, onunla nasıl seviştiğini anlattı, durdu. Kemiklerini kıra kıra karımı sikiyormuş orospu çocuğu. Benim incitmeye kıyamadığım karımı… Ben çok özür dilerim amirim,” dedi, gözlerinin yaşını elinin tersiyle sildi, “amirim, çok özür dilerim. Size bunu açıklamalıydım zamanında. Belki… Ben! Gururumun yargının işini yapmasına engel olmasına izin verdim.”

Alpaslan sakalsız yüzünde gezdirdi elini, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemiyordu. Sonra kafasını kaldırıp karşısındaki biçare adama baktı.

“Böyle düşünme Cafer. Biz karının seni kimle aldattığını biliyoruz. Ama o öldürmemiş,” dedi.

Adam bayıldı. Bayılınca yanlış bir şey söylediğini düşündü Alpaslan. Hemen adamı kucaklayıp başkomiserin odasındaki ikili koltuğa yatırdılar, suyla ferahlattılar. Sonra sağlık ekibi çağırdılar.

Cafer içeride baygın yatarken polisler toplantı yapıyorlardı. Cemil bilgisayarının ekranını kirli duvara yansıttı, maktulden şüphelilere ok götürdü. Ayrıca yazı programında da ifadelerden yola çıkarak bazı çıkarımlar yapıyordu. Bunlar şöyleydi. Muhtar ve mahalleliler, her seferinde farklı kişinin geldiği, arabaların değişmesine dayanarak söylüyorlardı, şüphelilerin birinin galerisi vardı, ayrıca galerisi olan adamdan başkasını da bulamamışlardı. Bu durumda arabaların her seferinde değişmesinde mantık buydu. İkinci bir bulgu ise, muhtar kadının kendisine cilve yaptığını hatta ahlâksızlık teklif ettiğini ileri sürüyordu, ama kadının babası kızının kimseyle görüşmediğini söylüyordu. Zorla eve girmiş olabilirdi.

Cemil, açıklamayı yaptıktan sonra maktulden iki tane kırmızı ok çıkartıp birini muhtara uzattı, diğerini de galerisi olan âşığa götürdü. Muhtar, kadından yararlanmak istedi, ama kadın reddetti. Hatta kadın, mahalleyi ayağa kaldırmayı düşündü. Uygulayacaktı da. Ama muhtar onu öldürmeseydi. Âşık ise, artık karısının şüphelendiğini anladı, bir daha gelmeyeceğini söyledi kadına. Ama Şebnem, karısına konuşmakla tehdit etti. Bunun üzerine de adam öldürdü kadını.

Cemil’i hiç kesmeden dinledi Alpaslan. Eli çenesinde Cemil’e bakıyordu. İki tezinde de haklı olabilirdi, yani kadını muhtar veya âşık öldürmüş olabilirdi.

Ferdi, kadının babasını hatırlattı. “Amirim, babası ‘Bana ne?’ diyor, ama burası turizmden dolayı gelişmiş bir şehir olarak gözükse de insanları henüz o kadar geniş değiller. Bence babası kızının böyle haltlar karıştırdığını öğrendi. Hatırlarsanız, olay yeri inceleme, maktulü bulduğumuzda öleli dokuz saat olduğunu söylemişti. Bu da saat on bire tekabül ediyor. Cafer evde yok. Mesai arkadaşları doğruluyor.”

Alpaslan, komiseri de dinledi. Başka konuşacak var mı diye baktı. Selda önüne bakıyordu. Cemil ise düşünceliydi. Diğerleri de kendi hallerindeydiler. Alpaslan ayağa kalktı, pencereden dışarıya baktı. Arkasını döndü, “Bu iş,” dedi ve sürdürdü sözlerini, “ne muhtarın, ne de âşığın işlediği bir cinayet.” Böyle dediği için Ferdi’nin, Cemil karşısında zafer kazandığını hissetti. “Ama Ferdi’nin dediği gibi babası tarafından da işlenmiş bir cinayet değil.”

“Peki, kim başkomiserim?” diye sordu Cemil.

“Maalesef bilmiyorum. Ama araştıracağız, Cemil. Araştırmaların takdirimi kazandı, aferin.”

Cemil gururlandı. Olay yeri raporu geldi bu esnada. Getiren Sait’ti. Cemil’in arkadaşıydı bu çocuk. Sait raporu doğruca Cemil’e uzattı. Sonra gitti.

Komiser yardımcısının elinden raporu alan Alpaslan, bir sandalyeye oturup dikkatle inceledi. Kafasını kaldırmadan inceliyordu, odasının kapısının açıldığını ve Cafer’in odadan çıktığını fark etmedi bu yüzden. Cafer ses etti. Ona döndü.

“Geçmiş olsun, korkuttun bizi. İyi misin?”

“Biraz daha iyiyim, teşekkür ederim amirim. Gidebilir miyim?”

“Rapor geldi. Evde senin, karının parmak izleri var tabii. Ancak vestiyerde, yatak odasının kapısında, gardıropta bolca yabancı bir kadının parmak izine rastlanmış. Sence kimin olabilir?”

“Vallahi bilmem ki amirim,” dedi Cafer. “Anam olabilir. Yengem öyle yatak odasına girecek ciddiyette bir kadın değildir.”

“Aileden başka?”

“Sanmam. Kim niye yatak odamıza girsin ki?”

“Peki. Ferdi, Cafer’i gideceği yere bırak.”

“Emredersiniz başkomiserim.”

İkisi çıktıktan sonra Alpaslan raporu incelemeye devam etti. Kimin olabilirdi bu parmak izi?

“Başkomiserim, neden parmak izine bu kadar odaklandınız?”

“Başka dikkat çeken bir şey yok çünkü. Bu parmak izleri olay gününe ait. Yüzde yüz!”

Rapora baktığı için savcının geldiğini ayrımsayamadı. Bütün ekip arkadaşları aynı anda kalkıp topuklarından ses çıkardıkları için ne olduğunu merak edip kafasını kaldırdı. Savcının geldiğini o zaman gördü. Hemen ayağa kalkıp selam verdi. İkisi başkomiserin odasına geçtiler.

“Neler buldunuz Alpaslan Bey?”

“Hoş geldiniz savcım. Olay yeri raporu daha yeni geldi. Ben de ona bakıyordum. Dikkat çeken tek detay, parmak izi.”

“Parmak izi mi?”

“Evet,” dedi. Raporu savcıya uzattı. “Bakın, bu parmak izi yabancı birine ait. Sistemde kaydı yok. Ama evde bolca ize rastlanmış. Yani yeni olması lazım. Hatta olay günü.”

“Bir kadın…”

“Evet, katile ait olduğunu düşünüyoruz.”

“Evet, bu bir çıkarım. Ama somut bir şey değil. Kesinkes şüpheli var mı?”

“Şu ana kadar ulaşabildiğimiz kişiler arasında kesinkes diyebileceğimiz üç kişi var diyebilirim. Ekibim bu üç kişiden şüpheleniyor.”

“Kim bunlar?”

“Birincisi kadının babası, ikincisi âşığı, üçüncüsü de mahallenin muhtarı.”

“Muhtarın parmak izi var mı?”

Alpaslan yeniden parmak izlerini kontrol etti, dikkatini çeken bir diğer detayı da üzerinden geçip onaylayınca savcıya söyledi: “Muhtarın parmak izine rastlanmamış. Âşığınkine de rastlanmamış.”

“Yani şüpheli tek kişiye düşüyor. Öyle mi?”

“Evet. Parmak izi de var. Ama aileden biri sonuçta, evde iz olması gayet doğal. Âşığın olmaması ise enteresan açıkçası. Adam eve girip çıktığını itiraf etti.”

“Belki eldiven kullanmıştır,” diye bir şaka etti savcı.

Alpaslan gülmedi. Savcı da gülmeyi uzun tutmadı.

“Adamı suçlayacağımız hiçbir şey yok. Bir kadının babası, bir de şu yabancı iz.”

“Her neyse… Siz şu parmak izinin kime ait olduğunu hemen bulun.”

“Emredersiniz savcım.”

 

***

Akşam narkotikten arkadaşını ziyaret etti Alpaslan. Büyük boy rakı içtiler. Arkadaşı, savcı konusunda Alpaslan’ı uyardı. O adamın sözünden çıkmaya gelmezdi. Metin ağabeyi yemişti. Koca Metinağbi yahu!

Ertesi gün rakının etkisiyle müthiş felaket bir baş ağrısı ile uyandı. Hemen aspirin yuttu. Sonra büroya gitti. Geldiğinde öğlen idi. Odasına geçip oturdu.

Masasının üstünde dün olay yerinden gelen parmak izi raporu vardı. Ve üstelik adlî hekim de maktulün boğularak öldürüldüğünü söylemişti. Alpaslan, parmak izinin kime ait olabileceğini düşündü. Mahalleden biri olabilirdi. Kadın eve erkek alıyorsa, mahallenin kadınları için de tehlike arz ediyordu. Her an içlerinden birinin kocası kadının peşine yazılabilirdi. Ferdi, olay yerine giderken, o bölgede işlenen cinayetlerin kıskançlıktan işlendiğini söylemişti. Bu güçlü bir çıkarımdı.

Bir diğer çıkarım ise şuydu: Âşık yeni evlenmişti. Karısı bir şekilde öğrenmiş, kocasını caydırmaya çalışmış, ancak başarılı olamayıp kadınla konuşmak için eve gitmiş, bir kavga, gürültü, sonra kadın Şebnem’in boğazına sarılmış olabilirdi.

Bu biraz daha güçlü bir çıkarım gibi geldi Alpaslan’a.

Birkaç dakika sonra da Selda’yı odaya çağırdı.

“Kızım, Cemil ile gidin âşığın evine, karısını alın, parmak izi versin.”

“Kadından mı şüpheleniyorsunuz amirim?”

Baş ağrısı şiddetlenmişti yine. Alpaslan böyle sağlıksız olduğu, aç kaldığı anlar sert yapar, karşısındaki kırılacak mı, üzülecek mi düşünmezdi.

“Yok, zevkine yapıyorum, ben arada böyle oynarım,” dedi.“Çılgın mısın kızım sen, yürü hadi. Kapıyı yavaş kapat, kafamın içi çocuklu aile gibi.”

Selda, başkomiserin bu cevabına bozulmuştu, ancak hiçbir şey söyleyemeden sakince çıkıp gitti. Alpaslan ise kafasını masanın üzerine koyup uyumaya çalıştı, kafasındaki ağrı geçecek gibi değildi. Kendisine kızıyordu, yaşını almıştı epey. Niçin bu kadar içmişti? Sanki narkotikteki eleman hiç içmemişti de, koca şişeyi kendisi içmiş gibiydi. Gibiyi atsan, cümlenin kalanı dün gece yaşanmıştı. Arkadaşı bir kadeh almış, yavaş yavaş içmişti. Alpaslan ise uzun zamandan beri ilk kez içiyordu. Hem özlemişti içmeyi hem ölen karısını yâd ediyordu hem de kızını düşünüyordu. Şu ülkede bir tane mutlu başkomiser olmayacak mı diye düşünüyordu? İlla başına iş gelmekle meşhur başkomiserler mi olmalıydı? İçmişti işte bunun için. Şimdi kafası ona isyan ediyordu. Müthiş bir ağrı…

İki saat sonra odanın kapısının çalınmasıyla uyandı. Ağzı açılmış, salyası akmış. Kalktı, elinin tersiyle salyasını sildi. Sonra uyuşan sağ çenesini yokladı. Kapısı yeniden çalındı.

“Gel.”

İçeri Selda girdi. Kadını getirmişti, onu haber veriyordu. Alpaslan sandalyeden kalktı, sanki kafası düzelmişti biraz, ama yine de hissedilir ağrı vardı.

Sorgu odasına indiler, Selda ile ikisi girdi sorguya. Kadın ağlamaklıydı. Alpaslan şüphelerinde yanılmamıştı, karşısında duran kişi Şebnem Baştürk’ün katili idi. Sandalyeye oturup kadına bakmayı sürdürdü. Kadın gözlerini daima kaçırıyor, ama yine dönüp dolaşıp başkomiserin gözlerinde hapsoluyordu.

“Çıkmamı ister misin?” diye sordu kadına. Ama kadın cevap vermedi bir süre. Sorusunu yineledi. “İtiraf et de kurtulalım kızım yahu, uğraştırma bizi. Yaşın kaç senin? Otuz dört? Kocan yirmi üç yaşında. Öldürdüğün kadın da yirmi iki yaşında. Hadi yorma bizi. Birazdan parmak izi sonuçları gelir.”

Kadın ağlamaya başladı. Alpaslan’ın kafasındaki ağrı yeniden şiddetlendi. Dayanılacak gibi değildi. Selda’ya ifadesini alması için talimat verdi, kendisi dışarı, emniyetten dışarıya çıktı. Kamelyada oturup bir sigara yaktı.

Selda’ya itiraf etmişti kadıncağız.

Babasından kendisine birtakım değerli araziler kalmıştı, Allah biliyor ya, bu arazileri hiçbir zaman istememişti. Başına bir iş geleceğinden adı kadar emindi. Türkiye’ye bu arazileri satmak için döndü, Batı Londra’da yaşıyordu. Arazileri hemen satışa çıkardı, birkaç gün sonra da Antalya’nın en köklü ailesi tarafından alıcı olundu. Büyük bir memnuniyetle karşıladı bu durumu. Hemen iş yemeği ayarlandı, yemeğe karşı tarafın küçük oğlu katıldı. Çok gençti, bu işi halledebileceğinden emin değildi. Ama zaman geçtikçe çocuk arazileri almakla kalmadı, kadının da gönlünü aldı. O gece ikisi de otelde sabahladılar. Aralarındaki on yaşlık farkı düşündü, doğru olur muydu? Hem kendisi İngiltere’de mutluydu. Bakalım, bu çocuk isteyecek mi? Ama her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, geçmiş yaşantısının, kendisine hor davrandığını düşünüyordu. Birkaç ay içinde nişan yaptılar görkemli bir şekilde, sonra da evlendiler. Başlarda her şey çok güzeldi. Aralarında sanki yaş farkı yokmuş gibi… Ortak zevkleri vardı. Film kültürleri aynıydı. İkisi de ABD turu yapmak istiyordu örneğin. Ve evliliklerinin dördüncü ayında yaptılar da. Ancak Türkiye’ye döndükten sonra olanlar oldu. Mutlu bir şekilde evlilikleri sürmesine rağmen kocası kendisine yalanlar söyleyip oynuyordu. Basbayağı aldatılıyordu da. Takip ettirdi kocasını… Hislerinde yanılmamış olmanın sevinci, yere batsındı! Çok dil döktü kocasına. Nasıl yakıştırabiliyordu kendine öyle bir mahallede yaşayan öyle bir kadını! Aklı almıyordu. Kavgalar, gürültüler. Kocasını bir türlü ayıramıyordu. Sonra… Bir sabah olanlar olmuştu işte. Kadınla konuşmaya gitmişti, ama kocasını nasıl kaldırdığını, nasıl dudaklarını, kollarını öptüğünü anlatmıştı. Bir anlık esinti… Kadın kendisini tahrik etmişti. Kadın cansız kalınca da doğru olarak eve gitmiş, akşamı da kocasına anlatmıştı her şeyi. Kocası olanları öğrendikten sonra kendisine saldırmıştı da zor kurtulmuştu. Ve oturup konuştular, bu işi halledebilirlerdi. Kocasının aklı başına gelmişti nihayetinde. Kadının ölmesi, büyüyü bozmuştu belki de. Allah büyüktü ama! Yanlarına kalmamıştı işte. Nasıl da yakalandılar, anlayamamıştı.

Kadın imzaladı.

Alpaslan hâlâ oturuyordu. Selda gelip ifade tutanağını imzalattı. Sonra Cemil ve Ferdi’yi âşığı almaları için gönderdi.

Bir saat sonra da parmak izi sonuçları gelmiş, yabancı parmak izinin kadına ait olduğu ortaya çıkmıştı.

Alpaslan Başkomiser, ilk cinayetini çözebilmiş olmanın gururu içindeydi. Odasında oturuyordu. Birazdan çıkıp eve gidecekti. Uzun bir uykuya dalacaktı. Telefonu çaldı. Suavi’nin Tükenme şarkısını çok severdi, bu yüzden melodisini zil sesi ayarlamıştı, ancak melodiyi iyice dinleyemiyordu bir türlü. Çünkü kısa bir zaman içinde açmak zorundaydı telefonu, açmazsa bile kapanıyordu. Arayan eski komşusu Kemal’di. İki saniye kadar dinledi. Sonra açtı.

İntihar süsü | Hikaye: Tutsak

Mayıs ayının ortalarında parlayan masmavi bir gökyüzü vardı İzmir’de. Sert bir kışın ardından hafif esinti ve güneşin ışıltısı insanın ruhunu okşuyordu. Bunaltıcı sıcaklar öncesi baharın tadını çıkarıyordu Cengiz. Kendi kabuğuna çekilmiş, sessizliğin dinginliğini yaşıyordu. Son uğraştıkları olayda kara bulutların üzerinde dolaştığı davayı aydınlatmayı başaramamışlardı. Nerede hata yaptıklarını, hangi ayrıntıyı atladıklarını düşünüyordu. Hassan bir ayrıntıyı gözden kaçırdıklarını düşünüyorlardı, ama neydi o? Bu yüzden ağzını bıçak açmıyordu. Karşısındaki üç ayaklı panoya gözlerini dikip düşüncelere dalıp gitmişti. Büyük harfler ile DERİN ŞÜPHE başlığının altında isimler ve bilgiler kargacık burgacık yazılmış öylece duruyordu. Sevgilisi Ayla’yı düşündü. Son zamanlarda ne kadar ihmal etmişti kızcağızı. Öyle alçak gönüllü, yufka yürekliydi ki Ayla, yaşanan süreçte hatalarını yüzüne çarpmayı hiç düşünmemişti. Kızmamış, gönül koymamıştı. Karşılıksız aşktı onunki. Başkomiser Cengiz kendi sevgisini tartmaya başladı, layık mıydı sevdiğinin verdiği değere. Meslek aşkı diye ikinci plana atmıştı Ayla’yı. Düşünceler, düşünceler, düşünceler… Boğulacak gibi hissedip pencerenin yanına gitti. Temiz havadan büyük, derin bir nefesle oksijeni doldurdu ciğerlerine.

Cengiz içindeki bu karamsarlıktan kurtulmaya çalışıyor ama çabaladıkça dibe batıyordu. Kendine zaman tanımayı seçmişti. Whing Chun dövüş sanatıyla düşüncelerini yönlendirmeyi başarabiliyordu Başkomiser. Zamanında Çinli bir rahibenin geliştirdiği tekniği, ilerleyen dönemlerde Ip Man adındaki usta okullar açarak bu dövüş sanatının yayılmasını sağlamıştı. Wing Chun, zihinsel, duygusal, otokontrolün yanında mükemmel bir hız ve dayanıklılık gerektiren Çin kökenli dövüş sanatıydı. Dünyanın tanıdığı isim Bruce Lee, Wing Chun tekniğini kendi bildiği Jet Kune Do dövüş sanatıyla birleştirmişti. Başkomiser Uzak Doğu dövüş tekniklerine ufak yaştan beri hep merak sarmıştı. Uzun yıllar gördüğü eğitim ve çalışmaları sonucunda mükemmel bir ölüm makinasına dönüşmüştü. Polis olmayı seçtiğinde yumrukları gibi silahını da iyi kullanıyordu. Akşam içinde yayılan karanlığı atmak için sağlam bir antrenman yapmaya karar verdi.

Hızla açılan kapı Cengiz’in derin düşüncelerden sıyrılmasına neden oldu. İlker telaşlı ve soluk soluğaydı. Muzip bir kişiliği olmasına rağmen böyle telaşlı olması hayra alamet değildi.

“Abi olay var!”

Cengiz pencerenin yanından ayrıldı, telefonunu masanın üzerinden alıp kapıya doğru yöneldi. İlker’in açık tuttuğu kapıdan çıkarken Evren dışarıda arabayla şubenin önünde hazır bekliyordu. İlker, sessizce ilerleyen Başkomisere öğrendiği bilgileri aktarmaya başladı. Bir kadının düştüğü söylenmişti. Fakat emniyet güçleri olay yerine gittiklerinde yaşlı komşunun bunun bir cinayet diye diretmesi üzerine savcı olay yerine çağırmıştı cinayet büro ekiplerini.

Yol boyunca İlker ve Evren sohbet edip aralarında gülüşüyorlardı, Cengiz sessizce camdan dışarıyı izlemeye devam ediyordu. Şirinyer’e vardıklarında yoğun bir trafik ile karşılaştılar. İlker seyyar çakarlı tepe lambasını aracın üstüne koyarken Evren ani hareketle ters şeride geçip yerinde sayan kalabalıktan sıyrıldı. İşçi Evleri kavşağına geldiklerinde dik yokuştan hız kesmeden devam ettiler çıkmaya. Olay yerine her zamanki gibi meraklı insanlar akın etmişti. Evren aracı park ettikten sonra, kalabalığın içine daldılar. Polis memuruna kimliğini gösteren İlker önden gidiyordu, en arkadan kendisini suskunluğa mahkum eden Cengiz onu takip etti. Vakanın olduğu yer, bir dairenin üçüncü katıydı. Beyaz saçlı, kilolu, yüzünde endişeli bakışlar olan yaşlı bir kadın hararetli bir şekilde polise derdini anlatmaya çalışıyordu. İlker apartmanın basamaklarını hızla çıktı ve konuşmaya dâhil oldu. Yaşlı kadın aklındakileri bir de cinayet masasının genç memuruna aktardı.

“Merve’nin yükseklik korkusu vardı. Balkona bile çıkmazdı o,” diyordu feryat ederek.

İlker temkinli davranarak yaşlı kadını sakinleştirmeye çalıştı.

“Şüphe çekici bir olay ya da birini gördün mü sen teyze?”

“Hayır, oğlum. Ama…”

“Şöyle ilerleyelim Teyze. Ben soruları sorayım sen cevapla. Böylelikle bize daha iyi yardımcı olursun. Öncelikle sakin olmanı istiyorum.”

Kadın mahcup bir tavırla başını tamam der gibi eğdi. Söylediklerini dinleyen birinin çıkması, rahatlatmıştı yaşlı teyze Neriman’ı. İlker kapının önünde komşuyla baş başa kalırken ekip arkadaşları olay yerini incelemek için hareketlendiler.

Savcı Çetin, Cengiz’i gördüğünde tek kaşını kaldırarak baktı.

“Ne oldu Cengiz?”

“Bir şey olduğu yok sayın Savcım.” Başkomiser Savcının sorusunu geçiştirme derdindeydi ama savcının Cengiz’i rahat bırakmaya niyeti yoktu.

“Bana bak, eğer sorun şu kapatmanı söylediğim dosya ile ilgiliyse artık o olayı geride bırakmalısın. Bu halin hoşuma gitmiyor. Gerekirse birkaç gün izin yap kafanı topla.”

“Peki, sayın Savcım.”

Savcı Çetin ikna olmadı ve bakışlarını Cengiz’in üzerinde tutmaya devam etti.. Olay yeri inceleme ekibinin komiseri Serdar geldi yanlarına. Ortamdaki gerginliği hissederek uzatmadan konuya girdi. “Yaşlı teyze haklı olabilir.” Tüm bakışlar beyaz önlüklerle kafasına bone ve yüzüne maske takmış Serdar’a döndü. “Kadın yüksekten düşme sonucunda beyin travması geçirerek hayatını kaybetmiş. Darp izi yok. Eşi çalıştığı için evde değil. Karşı komşu balkona çıktığında görmüş cesedi. Polisi arayıp haber vermiş. Ölen kadının adı Merve Dinçer, yirmi dört yaşında. Evli ve çocuğu yok. Mutfak çöpünde bir enjeksiyon ve kullanılmış ağrı kesici tüpü bulduk. ”

“Eşi geliyor mu?” diye sordu Evren. Yan gözle de Cengiz’e baktı. Amiri sadece dinliyor hiç söze karışmıyordu.

“Evet. Haber verildi. Yolda.”

Evren başını sallayarak teşekkür edip evin içinde tur atmaya başladı. Hırsızlığa dair bir belirti yoktu. Yeni temizlenmiş olan ev, gayet tertipli ve düzenliydi. Yemek için mutfakta hazırlıklar yapılmıştı. Oturma odasında her şey olması gerektiği gibi yerli yerindeydi. Üçlü koltuğun dibine damlamış kan lekesi dikkatini çekti. Gözden kaçabilecek bir noktadaydı. Serdar’a yerini gösterip tahlil edilmesini istedi. Ardından mutfağa göz attı. Yıkanmış iki kahve fincanı ve cezve duruyordu bulaşıklıkta. Oldukça düzenli ve sade bir mutfaktı. Evin hanımının titiz biri olduğu anlaşılıyordu. Diğer odaya ve yatak odasına göz attı. Çöplerin içine kadar bakmış ama dikkat çeken hiçbir şey görememişti. Cengiz de arkasından takip etti yardımcısının her adımını. Evin her köşesi mis gibi kokuyordu. Derken İlker geldi yanlarına.

“Teyze ne diyor?” diye sordu Evren.

“Kadının yükseklik korkusu varmış. Hiç balkona çıkmazmış bu yüzden.”

“Peki. Şu diğer komşularla bir konuşalım.”

İkili, görgü tanıklarıyla konuşmak için amirlerini evde bırakıp merdivenlere yöneldiler. Dört katlı binanın her katında ikişer daire… Karşı komşusu olan yaşlı teyze ile önceden konuşmuşlardı. Bulundukları kat apartmanın en üst katı olduğundan bilgi almaya zemin kattan başladılar.

İlk dairede oturan, öldürülen Merve ile aynı yaşlarda bir kız açtı kapıyı. Bir elli beş boylarında kumral ve alımlı biriydi. Sivri çenesi ve boncuk gibi büyük gözleri vardı. Bakışlarıyla insanı olduğu yere kilitleme becerisine sahipti resmen. İlker kapıyı açan kızın içine düşecek gibi hayranlıkla bakıyordu. Kızın dolgun göğüsleri giydiği bluzdan taşacak gibiydi. Altında da kısa şortuyla iştah kabartacak şekilde poposunun kavisleri görünüyordu. Aklı başından giden İlker gözlerini kızın vücudundan alamıyordu. Güzel bir kızdı. Dairenin önene çıkarak kapıyı ardında aralık bıraktı. İlker kızın muntazam fiziğine bakıyor, etrafa süzülen parfüm kokusunu içine çekiyordu. Kız da kendisini gözleriyle neredeyse yiyip bitiren İlker’e kaçamak bakışlar atıyordu. İçten içe beğenilmenin mutluluğu ile kıvrılmıştı dudakları.

“İsminiz nedir?”

“Damla.”

Genç kızın dikkatini çekmek isteyen Evren, “Olay anında neredeydiniz hanımefendi?” diye sordu.

Damla, “Evdeydim. Uzanıyordum.” dedi masumane bir ses tonuyla. Evren ile konuşuyor ama gözleriyle çaktırmadan İlker’i süzmeye devam ediyordu.

“Eviniz zemin katta, Merve tam sizin dairenizin bulunduğu tarafa düşmüş. Gürültüyü duymadınız mı?”

“Yok hayır.”

Şüpheci tavırlarla baktı Evren güzel kıza. Hiç kuşku yok ki erkekleri etki altına almayı iyi biliyordu.

Yara bandı ile müdahale yapılan parmağını göstererek “Geçmiş olsun. Yeni mi oldu?”

Damla, yaralı parmağını havaya kaldırarak, “Ah! Evet. Bulaşıkları toplarken bıçak kesti.”

Evren başıyla onaylayıp sorularına devam etti,

“Evde sesi duymuş olabilecek başka biri var mı?”

“Hayır, yalnızdım.”

“Peki, tek başınıza mı yaşıyorsunuz bu evde.”

“Hayır, ev arkadaşım Sibel var.”

“Siz ve ev arkadaşınız ne iş yapıyorsunuz?”

Ayaküstü maruz kaldığı sorgulama Damla’nın hoşuna gitmemişti. Canı sıkılmıştı. Memurların bir an önce gitmesini istediği için sert bir ses tonuyla cevap verdi. “İkimizde hastanede hemşireyiz. Sormadan söyleyeyim, Buca Seyfi Demirsoy Hastanesi. Sibel acil bölümünde ben ise yoğun bakım bölümünde hemşirelik yapıyorum.”

“Olayın olduğunu nasıl öğrendiniz?”

“Polisler kapımı çaldığı zaman öğrendim.”

“Yabancı birini gördünüz mü peki?”

“Hayır, görmedim.”

Güzel kız bütün sorulara kısa ve kestirmeden cevap vermeyi seçmişti.

“Peki, ölen kadını tanıyor muydunuz?”

“Hayır.”

“Eşini tanıyor musunuz?”

“Çağdaş mı? Samimiyetimiz yok.”

“Adını biliyorsunuz ama!”

“Tanıştığımızda söylemişti.”

“Ne zaman tanıştınız?”

“İlk taşındıkları gün…”

“Peki, şimdilik bu kadar… Sağ olun.”

Damla kapıyı kapattıktan sonra Evren, İlker’e doğru dönüp “Ağzının suyunu sil de devam edelim,” dedi.

Diğer dairenin camında ‘Kiralık’ yazısı olduğundan ikinci kata çıkacaklardı. Ama ilk adımını attığında Evren duraksadı. “Şu üzerine atlamak üzere olduğun kız hakkında gelen ekipler ne biliyor öğren bakalım.”

“Abi sende taktın şimdi hatuna. Sana yüz vermedi diye değil mi? Çok hoş kadın, âşık oldum resmen. Onu tüm gün sorguya çekebilirim.”

“Hadi, oğlum gevşeme şimdi. Dediğimi git yap bakalım. Karısını tanımıyor ama kocasının ismini şak diye söyledi. Dikkatini çekmedi mi?”

“Tamam, bir araştırayım.”

Evren bir üst kata çıktığında kapısını çaldığı daireden kimse cevap vermedi. Karşı komşunun zilini çaldığında ise, çok geçmeden kıvırcık saçlı yirmili yaşlarda yüzü sivilceli bir oğlan açtı kapıyı. Üniversite öğrencisi olan Cevdet evde takılıyordu bu gün. Okula gitmemişti. Sağ elinin şişliği Komiser Yardımcısının dikkatini çekti. Basketbol oynarken olmuştu. Cevdet, olay anında da evde kitap okuduğunu söyledi. Evren o kattan ayrıldıktan sonra merkezdeki arkadaşı Sinan’dan çocuğun GBT’sini araştırmasını istedi. Öğrenci çocuk da yabancı birilerini görmemiş, olayla ilgili bir şey duymamıştı. İkinci katın kapısını çaldığında kilitlerin teker teker açılma sesi duyuldu. Devlet bankasından emekli olan Bora ve karısı Elif, birlikte karşıladılar Evren’i. Kadın yaşanan olaydan dolayı oldukça üzgün görünüyordu. Kucağında tuttuğu iki aylık torununa sıkı sıkıya sarılmıştı. Ağlayan bebeği sakinleştirmeye çalışıyordu kucağında sallayarak. Elif, bebekle ilgilenirken kocası Bora, içeri davet etti. Evren, Bora’nın davetini kibarca geri çevirse de ısrar edilmesinden dolayı kabul etmek zorunda kaldı. İçeri girdiğinde sehpanın üzerinde iki kahve fincanı duruyordu. Fincanlardan biri bitmiş, yoğun telvesi fincanın dibine yığılmış diğeri ise sadece iki yudum alınıp soğumaya terk edilmişti. Elif, Evren’e kahve teklif ettiyse de Komiser Yardımcısı teşekkür edip zamanının kısıtlı olduğunu söyledi. Kadının kalbinin kırılmaması için gelecek sefer geldiğinde içeceğine dair söz verdi.

Elif kendisinin ve kocasının sabahları mutlaka kahve keyfi yaptıklarını ama nedense Bora’nın bu gün iştahsız olduğunu içeren, gereksiz detaylarla dolu konuşmasını sürdürdü. Evin erkeği karısının boş konular üzerinde konuştuğunu fark edip lafını böldü ve konuya girdi. Yeni evlenmiş Çağdaş ve Merve çiftinin bir mağazada çalıştıklarını bu yüzden düzensiz bir iş hayatlarının olduğunu söylerken, gençlerin üzerindeki iş baskısından da dem vurdu. Hafta sonları bile çalışmak zorundalardı. Sessiz, sakin bir çift olduklarını, evcimen bir hayat yaşadıklarını anlattı emekli bankacı. Ölen kadının kocası Çağdaş, karısını rahatsız ettiği için alt kattaki gençle tartışmıştı. Bora kavgayı gidip ayırdığını ve uzamaması için ikisini de gidecekleri yerlere yolladığını belirtti. Genç çiftin taşındığından beri yaşadıkları tek vukuattı.

Elif Hanım da dışarıdan gürültü gelmemesi için camları kapattığını, o sırada torununu uyutmak üzere olduğunu söyledi. Kocasının musluğu tamir etmek için yukarı çıktığını belirtti. Bakışlarını Bora’ya çeviren Evren adamın suratının renginin anında değiştiğini gördü.

“Bize niye bundan bahsetmediniz Bora Bey?”

“Önemli olduğunu düşünmemiştim.”

“Bırakın da önemli olup olmadığına biz karar verelim! Sadece musluk mu tamir ettiniz?”

“Çağdaş arıaklı olduğunu söylemişti. O çalıştığı için çıkıp halledeyim dedim. Hem de Merve’yi kontrol ederim dedim. Kavga yüzünden gerilmişti.”

“Merve’nin öldürüldüğünü ne zaman öğrendiniz?”

“Neriman teyzenin çığlıklarını duyduk.”

Evren, Neriman denen kişiyi anımsayamadı. “Kim bu Neriman?”

“Merve’nin komşusu olan yaşlı kadın…”

Görüşme bitince son dairenin kapısını çalmak için teşekkür edip ayrıldı. Ardından kapanan kapının tekrar kilitlenirken çıkan metalik sesleri duydu. Zili çaldıktan sonra, kapının açılmasını beklerken yanına İlker geldi. Merdivenleri hızlı çıkmış nefes nefese kalmıştı. O vaziyette anlatmaya başladı. “Sordum, polisler geldiğinde kız pencerenin arkasında, izliyormuş. Yani Merve’nin durumunu biliyormuş.” Sözünü bitirdikten sonra güçlü bir nefes saldı dışarıya.

“Demek yalan söyledi bize.”

İkili konuşurken yaşlı bir adam açmıştı kapıyı. Kulağındaki işitme cihazını fark eden Evren yüksek sesle başladı konuşmaya. Kendisini zor duyan yaşlı adam adının Remzi olduğunu söyleyebilmişti anca. Yaşlı komşunun da yardımı olmayacağına kanaat getirip tekrar olay yerine çıktılar. Cengiz koltukta oturuyor sessizliğini korumaya devam ediyordu. Olayla ilgilenmediği gün gibi ortadaydı. Polis memuru ile birlikte hemen ardından şaşkın yüz ifadesiyle Çağdaş girdi kapıdan. Yaşadığı şokun etkisi ile duyduklarına inanamıyor, gördüklerini kabullenemiyordu. İlker ilk soruyu sorduğunda adamda duygu patlaması oldu, gözyaşları sel gibi akmaya başladı. Olduğu yerde dizlerinin üzerine çökünce ilk yardım için bekleyen sağlık memuru müdahale etti. İlker bir bardak su getirip uzattı. Titreyen elleriyle suyu içmeye çalışırken birazını da üzerine döktü. Yerden kalkmasına yardımcı olan İlker, genç adamı biletsiz seyirci olan amirinin yanına oturttu.

“Başın sağ olsun. Adın ne?”

“Çağdaş.”

“Biliyorum senin için katlanılması çok zor bir durum.”

Çağda, “Cinayet mi?” diye sordu Komiser Yardımcısının sözünü keserek.

“Bilmiyoruz. Araştırıyoruz. Cinayet işlemek için sebebi olan biri var mıydı çevrenizde?”

“İkinci katta oturan Cevdet var, bir tek aklıma o geliyor.”

“Komşundan öğrendik, eşini rahatsız etmiş. Olayı detayıyla anlatır mısın bize?”

“Merve dün işten erken çıktı, alış verişten dönerken Cevdet elindeki paketleri taşımasına yardım etmiş. Anahtarlarını çıkarıp kapıyı açtığında yardımı için teşekkür edip torbaları elinden almış. İçeri girdikten sonra kapıyı kapatmak üzereyken ayağını kapının arasına sokmuş herif. Merve’den bir bardak su istemiş. Karım mutfağa gittiğinde, ardından kendisini mutfağa kadar sessizce takip etmiş. Arkasına döndüğü zaman, Cevdet’i karşısında aniden görünce çığlık atıp elindeki bardağı düşürmüş. Karşı komşumuz Neriman teyze, sesi duyup çıkıp gelmiş. Cevdet sessizce gitmiş. Merve’nin telefon numarasını bir şekilde bulup gece mesaj atmaya attığında, ben geç saatte kim bu diye baktım. Yabancı numara olunca açıp okudum. Cevdet’in yazdığını görünce Merve’yle kavga ettik, sonra olanları anlattı bana, sinirden deliye döndüm. Bu sabah işe gitmek için evden çıktığımda Cevdet de marketten geliyordu. Onu sıkıştırıp karımdan uzak durmasını söyledim. Bana karşılık vermedi, tam tersi sustu ama gözümün içine acıyormuş gibi baktı. Bora amca yetişti, alt kattaki komşumuz. Tabii yaşananları bilmediğinden araya girip ayırdı bizi. Neler olduğunu anlatacaktım ki, uzatmamamızı herkesin şu an sinirli olduğunu sonra konuşmamızın daha isabetli olacağını söyledi. Onun sözünü dinleyip işe gittim. Gürültüyü duyan Neriman teyze de balkona çıkmıştı.”

“Mesajlarda neler yazıyordu?”

“Tek mesaj vardı ‘Merhaba ben Cevdet… Seninle çok özel ve acil konuşmamız lazım!’ yazıyordu.”

Evren, Çağdaş’ın anlattıklarından sonra telefonunu çıkarıp Sinan’ı aradı. Telefon çalarken kalabalığın içinden ayrılarak balkona doğru yürüdü. Genç kocanın anlattığı olayı arkadaşına özetlerken, apartmanda yaşayan herkes için araştırma yapmasını istedi. Özellikle de Cevdet hakkında her şeyi öğrenmesini… Facebook, İnstagram, Swarm gibi ne kadar uygulama varsa bunları kullananları detaylıca araştırmasını ve neler paylaştıklarını araştırmasını istedi. Telefonu kapattıktan sonra odaya geri döndü. Çağdaş’ın üzüntüsü az önce anlattıkları yüzünden yerini öfkeye bırakmıştı. Amiri tiyatro izliyormuş gibi köşede sessizce oturmaya devam ediyordu. Serdar göz göze geldiği Evren’in yanına doğru hareketlendi, işaret parmağıyla Başkomiseri göstererek “Neyi var?” dedi.

‘Derin Şüphe’ adlı cinayet soruşturmasıyla alakalı. Kafası oraya takılı kalmış durumda.”

“Niye ki?”

Evren kimsenin duymaması için Serdar’a iyice yanaşıp koluna girdi. Olay yeri inceleme komiserine güvenebileceğini biliyordu. Olayların olduğu her anda Serdar’ın desteğini arkasına aldıklarından söyleyeceklerinin aralarında kalacağından emindi. “Davayı kapatmamızı emrettiler…”

Evren’in sözünü kesen Serdar, “İyi de vaka intihar, daha ne olacak ki?”

Gözlerinin içindeki karanlık korkutmuştu Serdar’ı. Konuşmak için ne zamanıydı, ne de yeri. Evren’in dudakları arasından dökülen ufak ayrıntı Serdar’ın beyninden kurşun yemiş gibi hissetmesine neden oldu.”

“Adam solaktı!”

Serdar incelediği olay yerini hatırladı, yazdıkları tüm ayrıntıları. Evet, bu ince detay hiçbir yerde geçmiyordu. Birbirlerine bakıp ağızlarını o anda mühürlemişlerdi. Kendi mevzularına dönen Evren “Otopside edindiğiniz ilk bilgileri hemen paylaşmanı istiyorum. Ayrıca şu gösterdiğim kan lekesi maktulle uyuşuyor mu bilmeliyim.

Ekip olarak merkeze dönme kararı aldılar fakat Cengiz yolda inmek isteyince aracı inmesi için durduran Evren sordu. “Abi iyi misin?”

“İyiyim. Siz önemli bir durum olursa ararsınız. Ben gidip kum torbası döveceğim…” zoraki bir gülümsemeyle indi arabadan. Merkeze varan ikili amirlerinin yokluğunda ofise girip kapıyı kapattılar. Evren eline kalemi alıp tüm bildiklerini panoya yazmaya başladı. İsimler, meslekleri, olay sırasında ne yaptıkları. Öğrendiklerini tekrardan süzgeçten geçirirken apartmanda hemen hemen herkesin şüpheli olduğunu düşünmeye başladılar. İlk edindikleri bilgilere ek olarak gelecek haberler ile daha da detaylı bir inceleme şansı bulacaklardı. Evren çay ocağına telefon açıp görevli personele zihinlerini temizlemesi için sert bir kahve istedi.

İlker arkadaşına amirinin durumunu merak ederek sordu, “Sence ne olacak abi?”

“Ney, ne olacak?”

“Amirimin durumu.”

“Bilmiyorum, zamana bırakmak gerek.”

“Bu halleri hiç hoşuma gitmiyor.”

“Benim de ama yapacak bir şey yok…”

Evren’in son sözünden sonra sessiz kalmışlardı. Yapacak bir şey yok! Kapı açıldığında kahveleri elinde tutan Sinan belirdi kapıda. Kahkahayı basan Evren “Çaycılığa mı başladın?” diye sordu.

“Kendinize Müslümansınız. Mustafa kahveleri size getirmek üzereyken yakaladım, bana da bir tane yapıyor, sizinkileri tepsiye koyup elime tutuşturdu. Amirim nerede?”

“Kafa izninde.”

“…”

“Boş ver. Neler öğrendin?”

Saat neredeyse 18.00 olmak üzereydi. Sinan mesaiyi bitirmeden bulduğu bilgileri paylaşmak istedi. “Araştırmayı yaptım. İlk önce Damla’dan başlayayım. En çok dikkatimi çeken detay onda… Merve’nin kocası Çağdaş ile eski sevgili.” Duyduklarıyla İlker ve Evren birbirlerine baka kaldılar. “

“Devam et,” dedi Evren.

Kapıyı çalan Mustafa, elinde kahveyle geldi. Sinan’a fincanı uzatıp tepsisini aldıktan sonra tekrar çıktı odadan.

Mustafa’nın ayrılmasıyla sözlerin devam etti Sinan. “Sibel ve Damla’nın biraz zıpır tipler olduğu fotoğraflarından anlaşılıyor. Eğlenmeyi seven iki arkadaş ama herhangi bir suç geçmişleri yok. Damla hakkında hastalara ters davrandığına dair bir iki şikâyet var. Cevdet ise Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar öğrencisi, ikinci sınıf. Tam bir melek! Çevre düzenini bozma ve darp yüzünden dosyası bir hayli kabarık… Siyasi bir takım gösterilerden gözaltına alınmış. Merak edip ailelerine de baktım, Cevdet’in babası emekli Albay. Oğlunun aksine babası cesaret madalyaları ve üstün hizmet belgesine kadar gurur duyulacak bir geçmişe sahip. Damla’nın babası on yedi yıl önce işlediği bir cinayet suçundan hükümlü. Şu anda da cezaevinde yatmakta… Annesi ikinci evliliğini yapmış, ana-kızın arası açık gibi.  Sibel de tam tersi temiz. Okul geçmişi oldukça başarılı… Bizim inek diye tabir ettiğimiz kişilerden. Aileleri de kendi halinde tipler. Gelelim öldürülen Merve ve Çağdaş’a. İkisi de melek kadar masum bir hayat geçirmişler bu güne kadar. Oğlanın trafik cezası dahi yok. Apartmanda yaşayan diğer aileleri yarın araştıracağım.”

“Teşekkür ederim kardeşim. Eline sağlık.”

Elindeki kahve fincanını kaldırarak karşılık verdi bilgisayar kurdu. İzin isteyip ayrılırken, Evren ve İlker’i tekrar baş başa bıraktı.

“Haydi, çıkalım biz de. Hava güzel, bir bira içelim Alsancak’ta.”

“Güzel fikir dedi,” Evren. Ardından polis memurunu çağırdı, bu gün görüştüğü ve görüşemediği apartmanda yaşayan herkesin sorgu için sabah erken saatte getirilmesini emretti. Gerekli ayarlamaları polis memurunun üzerine yıkıp çıktı. Yarın zorlu saatler beklemekteydi kendilerini. Amirlerinin de olmayışı işlerini zorlaştırıyordu. Cengiz de olsaydı eğer kendi tarzı ve bakış açısıyla sonuca kısa sürede ulaşmaları mümkündü.  Amirlerinin kafası farklı çalışırdı…

Evren ve İlker, yaz kış kalabalık olan Alsancak’ta kalabalığa çarpmamaya özen göstererek yürümeye çalışıyorlardı. Özellikle havanın güzel olduğu dönemde Alsancak sahilinin yeşillikleri, biralarını kapıp gelen insanlarla dolup taşardı. Evren’in telefonu çaldı. Serdar, dairede buldukları kan lekesinin Merve’nin kanı ile uyuşmadığını söylemek için aramıştı. Telefonu kapatan Evren, İlker ile girdikleri Varuna bar da kendilerine zor da olsa boş bir masa buldular. Dünya ülkelerine has tabela ve plakalarla döşenmiş duvarların ortama değişik bir hava kattığı barda, farklı bira isimlerinin yer aldığı menü de oldukça zengindi. Ortaya aperatif bir şeyler ve birer ellilik fıçı bira sipariş ettiler. Olay hakkında konuşmamaya özen gösterseler de İlker içindekini döküverdi masaya. “Ben Cevdet’ten şüpheleniyorum, adam tam bir serseri.”

“Niye? Damla’ya toz konduramıyorsun. Baksana Çağdaş ile eski sevgili çıktılar. Üstelik iki defa yalan söyledi bize. Olayı polisler geldiğinde gördüm dedi ama ekip geldiğinde perdenin arkasından gizlenerek izliyormuş, bu da varan iki. Ayrıca parmağındaki yarayı gördün mü bilmiyorum. Merve’nin evinde gördüğüm kan lekesi de ancak ondaki gibi bir yaraya ait olabilir. Etti varan üç!”

“İyi de abi cinayet işlemesi için geçerli bir sebep mi? Cevdet kadının evine zorla giriyor. Bir şekilde telefonunu alıp mesaj atıyor, taciz ediyor, elindeki şişliğe bakılırsa da kavga ettiğini düşünüyorum. Sicili de bozuk!”

“Bakalım yarın aydınlanacak bu olay. Kim haklı çıkacak göreceğiz.”

“İddiaya girelim mi?”

“Nesine?”

“Yemeğine.”

“Anlaştık.”

“Ama abi duymasın oyar bizi…”

Ekip otosunu İlker’e veren Evren otobüs ile eve döndü.

*

Sabah cinayet şubenin içi ana baba günüydü. Bir yandan işini yapmaya çalışan memurlar diğer yandan sorgu için getirilen suratı asık apartman sakinleri… Evren’i yoldan alan İlker asansörden indiklerinde rahatsız edici bakışlara maruz kaldılar. Umursamaz tavırlarla hareket edip ofisten içeri girdiler. Polis memurlarından birini çağırıp sorgu odasına yaşlı komşu Neriman teyzeden başlamaya karar verdiler.

Neriman teyze beş metre karelik alanda iki sandalye ve bir metal masanın olduğu yere polis memurunun eşliğinde geldi. Evren ve İlker kadını bekletmeden girdiler sorgu odasına. Kadının yüzünde cinayet şubeye getirilmenin gerginliği ve korkusu vardı.

Daha önceden kendisiyle konuşan İlker yaşlı kadının karşısındaki sandalyeye oturup girdi söze. İkinci kez karşı karşıya gelmeleri yaşlı kadın kendisini daha iyi hissetmesini sağlamıştı.

“Neriman teyze, kusura bakma seni buraya kadar yorduk. Bir gece geçti aradan, cinayet olduğu konusunda ısrarcıydın. Biz de seninle aynı fikirdeyiz. Bu cinayeti aydınlatmamız için yardımcı olmanı istiyorum. Geriye dönüp Cevdet’i Merve’nin yanında gördüğün andan itibaren hatırladıklarını bize anlatır mısın?”

Konuşmaya başladığında, sesi titriyordu, “Kapının önüne çöp koymak için çıktım, sağ olsun Çağdaş ya da Merve gördükleri zaman poşetleri alıp atarlardı ben yorulmayayım diye.” Merve’nin adını söylerken gözleri dolmuştu. “Çığlık sesi duydum, aynı anda camın kırılma sesi… Karşı evin kapısının da açık olduğunu görünce telaşlanıp gittim. Mutfakta yüzü bembeyaz olmuş Merve,  girişte de Cevdet duruyordu. Oğlan özür dileyerek çıktı hemen. Merve daha sonra anlattı olanları. Kapıyı kapatmasına ayağını koyarak engel olmuş kızın, su istemiş ardından takip etmiş mutfağa kadar. Belki ben gitmeseydim kötü şeyler olacaktı.”

“Sen ne yaptın bu durumda?” diye sordu İlker.

“Kızı uyardım, kocana hemen söyleme, Allah muhafaza katil olur dedim. Ben buradayım çekerim onun kulağını dedim. Yaptım da. Cevdet daha işten gelmemişti. Bir gün erken diğer gün geç çıkar işten. Merve’de öyle çalışırdı. Bu hafta çalışma saatleri aynı olmadığı için üzülmüştü ikisi de. Çağdaş işten dönmeden indim aşağıya, Cevdet’in kapısını çaldım, uyardım. Cevdet mahcup bir haldeydi. Yanlış anlaşıldığını söyledi benden de özür diledi. Eve çıktım. Gece Merve’yle Çağdaş’ın bağırışlarını duydum. Ne konuştuklarını anlamadım. Karı koca arasına girilmez… On dakika sonra sustular zaten. Ertesi sabah bahçede bir kargaşa… Balkona çıkınca gördüm. Çağdaş apartman kapısının önünde Cevdet’in boğazına yapışmıştı. Bora yetişti yardıma, bir şeyler söyledikten sonra Çağdaş işe Cevdet eve… Merve’yi de ben sakinleştirdim. Yemek yapmak üzereydi, başı ağrıdığını söyledi. Damla’ya söyle iğne yapsın dedim.”

“Ağrı kesici içmesi yeterli değil miydi?”

“Migreni vardı Merve’nin, ilaçlar kesmiyordu kızı. Ayda iki defa ağrıları azıyordu zavallının.”

“Peki, Damla’yı ya da başka birini çıkarken gördün mü?”

“Yok, eve geldikten sonra televizyonun karşısında uyuya kalmışım. Malum yaş yetmiş sekiz. Aklıma çöp poşeti geldi, sabahki telaştan çıkarmayı unutmuştum, onu alıp kapının önüne koymak için balkona çıktığımda gördüm Merve’ciğimi… Kolları yana açılmış, kan sızmış korkunçtu! Korkunç. Öylece yatıyordu yerde.”

Evren’in aklına gelen bir detay vardı. “Gördüğünde tepkin ne oldu Neriman teyze?”

“Nasıl yani evladım?”

“Bağırdın mı? Çığlık attın mı?”

“Yok evladım. Neredeeeee. Boğazım düğümlendi, elim ayağım titredi ne yapacağımı bilemedim. Zor attım kendimi içeri. Sokak kapısına yöneldim, Çağdaş yoktu evde kime haber verecektim ki, polisi aradım hemen.”

“Cinayet olduğunu nereden biliyordun?”

“Biliyorum yavrum. Yükseklik korkusu vardı. Balkona bir defa çıkmışlığı yok, pencere önüne bile yaklaşamazdı.”

Neriman teyzeye teşekkür eden Evren kapıya kadar eşlik etti. Ofise girmekte olan amiriyle göz göze geldi. Cengiz gelişmelerle ilgilenmek yerine ofise girmeyi seçti. Evren bir süre kapanan kapıya baktıktan sonra Damla’ya gelmesini işaret etti. Genç kız ev arkadaşıyla yan yana oturuyordu. Dünün aksine bu gün siyah bir kot pantolon ve boğazlı bisiklet yaka tişört giymişti. Evdeki giyim tarzını düşününce yine giyimiyle yürekleri hoplatacağı beklenirdi ama bu sabahki usturuplu kıyafetiyle şaşırtmıştı Komiser Yardımcısını.

Sandalyeye otururken İlker ile göz teması kurdu Damla. Sanki aralarında gizli bir çekim vardı. Evren içinden kendisine ön yargılı davranmaması için telkinde bulunuyordu.  Damla’nın karşısına geçtiğinde kız dikkatle İlker’in gözlerinin içine bakmaya devam etti.

“Dün bize söylemiş olduğunuz bilgilerin eksik ve bazılarının yalan olduğunu öğrendik Damla Hanım!”

Evren, sorguya sert bir giriş yapıp genç kızın gardını düşürmeyi planlıyordu. Ama Damla sakinliğini korumaya devam etmeyi başardı. Sanki başına bunların geleceğini biliyormuş gibiydi.

“Neymiş o bilgiler? Uyku sersemi karıştırmış olabilirim. Sorarsanız açıklayabilirim.” Evren ve Damla arasındaki soğuk savaş İlker’in odadaki varlığını unutturmuştu.

“Çağdaş ile eskiden birlikteymişsin, ayrıca olayı polislerden öğrendiğini belirterek arkadaşıma yalan beyan verdin. Fakat memurlar olay yerine geldiğinde zaten sen olup biteni biliyordun! Perdenin ardından izlediğini görmüşler.” İlker’in bu sert çıkışı kadını şaşırtmıştı. Evren’in yapamadığını arkadaşı başarmıştı. Beklemediği yerden gelen darbe ile Damla afallamıştı.

“Şey…”

“Evet!” İlker’in sergilediği tavır kızın korkmasına değil sinirlenmesine neden olmuştu. Araya mesafe koymadan senli benli konuşmaya başlamıştı. Damla’nın heyecanla bakan gözlerinde bu sefer kin ve öfke vardı.

“Çağdaş ile eskiden sevgiliydik evet. Ama ayrılalı neredeyse iki yıl oluyor. O yoluna ben yoluma. Evlendiğini duymuştum, en üst dairede oturan dul bir kadın vardı. O taşındıktan sonra Çağdaş ve Merve taşındı oraya. Ev arkadaşım Sibel dışında kimse bilmiyordu birlikteliğimizi.”

“Çağdaş ile ilk karşılaşmanızda ne oldu?”

“Apartmanda ilk denk gelişimizde birbirimize yapışıp yiyiştik! Saçmalamayın, ne yapmamızı bekliyordunuz! Sadece selamlaştık. Evlenmesinden dolayı kendisini tebrik ettim. Huzursuzdu. Benim rahat biri olduğumu biliyordu. Evet, rahat bir kızım ama ne aptal ne de kaşarım! Kendisine yol çizmiş, rahat olmasını sadece iki komşu olduğumuzu söyledim ve yürüyüp gittim. Eşiyle de aynı şekilde sadece selamlaşıyorduk.”

“Ne kadar birlikte oldunuz Çağdaş’la.”

“Üç yıl.”

“Neden ayrıldınız?”

“Babam, adam öldürdüğünden dolayı ceza evinde, Çağdaş ile evlenmeyi planlıyorduk ama onun ailesi ilişkimize karşı çıktığı için ayrılmak zorunda kaldık.”

“Babanın cinayet işleme sebebi nedir?”

Damla’nın gözleri doldu. Sesi titremeye başlamıştı. Cevap verecek güç bulamıyordu kendinde. İlker kızın omzuna elini atarak dostane bir tavır sergiledi, “Tamam. Özür dilerim. Konumuzun babanla ilgisi yok. Mesleğim gereği meraktan sordum.” dedi.

Damla ise bu sefer İlker’in gözlerinin içine suçlayıcı ve nefret dolu bir bakış atarken omzunu silkerek adamın elini çekmesini sağladı.

Tekrar Evren araya girerek, “Merve’nin migreni olduğunu biliyor muydunuz?”

Genç kız avcunun içiyle gözyaşlarını sildi. Sabah öğrendim. Çağdaş ve üst kattaki çocuk bir sebepten birbirine girdi. Çağdaş’ı ilk defa bu kadar sinirli görmüştüm. Üst katlarda oturan biri ayırdı onları. On dakika sonra Merve kapımı çaldı. Hemşire olduğumu Neriman teyze söylemiş. Ağrı kesici iğne yapmam için ricada bulundu. Evine çıktık, verdiği şırınga ve ilaçla iğnesini yapıp geri döndüm.”

“Neden ilk sorduğumda söylemediniz Damla Hanım?”

“Ben suçsuz olduğum için şüpheleri üzerime çekmek istemedim.”

“Ama bu şekilde daha çok şüphe uyandırdınız.”

Damla’nın gözleri kızarmıştı. Ellerini kavuşturup başını öne eğdi. Ne diyeceğini ne cevap vereceğini bilemiyordu. Sessiz kalmayı tercih etti.

“Parmağındaki yara nasıl oldu?”

“İlacın şişesini açarken kırılan uç kesti parmağımı.”

“Yere kan damladı mı?”

“Hayır. Yani görmedim damladığını.”

“Olayı polislerden öğrendim diyerek neden yalan söyledin?”

“İlk gördüğümde çığlık attım korkudan. Polisi aradığımda haber verdiklerini söylediler. Evine gittiğim için benden şüpheleneceğinizi düşündüm.” Biraz bekledi ve suçsuz olduğuna inanmalarını bekler gibi “Ben yapmadım…” dedi.

Evren teşekkür etti genç kadına. Kapıda bekleyen polis memuruna Çağdaş’ı çağırmasını söylerken Damla’ya da yolu göstermesini istedi. Tam güzel kadın kapıdan çıkacakken Evren’in aklına takılan belirsizliği aydınlatmak için bir soru daha sordu. “İğne yaptıktan sonra Merve ile beraber kahve içtiniz mi?”

“Hayır, hemen eve geri döndüm.”

“Tekrar teşekkür ederim.”

Damla’nın ardından ev arkadaşı Sibel’deydi sıra. Tanışma faslı ve sorgusu kısa sürdü. Olayları eve geldiğinde sabaha karşı arkadaşından öğrenmişti. Damla’nın dediği gibi Çağdaş ile aralarında yıllar önce geçen ilişkiyi biliyordu ama hiç bir araya gelmemişlerdi. Kendisinin yoğun nöbetlerinde ev arkadaşının genç adamla kaçamak yapabileceği konusundaki ithamlara sert çıkmıştı hemşire. Yorgunluktan ve uykusuzluktan göz kapakları yarıya kadar inmiş uyumamak için direniyordu.

Sibel ile kısa süren görüşmeden sonra dün olay sırasında dışarıda olan Arzu adında bir bayan geldi. Otuzlu yaşlarda olan kadın tüm olup biteni komşularından duymuş, akşam işten saat on bir gibi geldiğinde tek gördüğünün güvenlik şeritleri olduğunu söylemişti. Apartmandan hiç kimseyle ilişkisi olmadığından adlarını dahi bilmiyordu. Hostes olarak çalıştığı için işi gereği sürekli seyahat halindeydi.

 

Kendisini biraz daha iyi hisseden Çağdaş’a gelmişti sıra. Acılı koca genç yaşta kaybettiği hayat arkadaşının eksikliğini arıyordu. Omuzları düşmüş, gözaltları çukurlaşmıştı. Ayakta zor duruyordu.

“Çağdaş aklına gelen bir detay var mı?”

“Yok Komiserim. Hepimizin burada olma sebebi karımın öldürüldüğü anlamına mı geliyor?”

“Sen karının cinayete kurban gittiğine inanmak istemiyor musun?” diye çıkıştı İlker.

“Ha… Haa. Hayır! Onu demek istemedim.”

“Ya ne demek istiyorsun açıklar mısın?”

“Benim karım balkona çıkmaz, mutfak camına demir parmaklık yaptırmamızı istiyordu. Buzdolabını pencereden uzaklaştırmamıza rağmen o tarafa her gittiğinde başı dönüyordu.”

İlker tek kaşını kaldırarak Çağdaş’ı süzdü.  Devam etmesini bekledi.

“İlk taşındığımızda buzdolabını yerleştirirken pencereye yakın olduğundan başı dönmeye başlamış, kendisini kötü hissetmişti.”

“Yani diyorsun ki kaza olma ihtimali olabilir.”

“Bilmiyorum Komiserim… Bilmiyorum…”

“İşe gitmeden önce eşinle kahve içmiş miydin?”

“Ben kahve içmem Komiserim.”

“Peki, mutfak çeşmesi akıtıyor muydu?”

Neden böyle bir soru geldiğini anlamamış şaşkınlıkla bakmaya başlamıştı genç adam.

“Evet. Conta olup olmadığını sormuştum Bora amcaya. Yok demişti. Ben de gün içinde alır geldiğimde yaparım dedim.”

“Cevdet’le başka sorun yaşadın mı peki?”

“Görmedim hiç o…” susmuştu. Ona olan siniri geçmediği belliydi.

“Taşınalı ne kadar oldu buraya?”

“İki ay oldu.”

“Damla ile olayın nedir?”

“Saklamaya lüzum yok Komiserim. Eski kız arkadaşımdı. Ayrıldıktan sonra aradan yıllar geçti. Zor zamanlardı. Merve unutturdu bana o kötü günleri. Evlendik. Buraya taşındığımızda Damla’nın aynı apartmanda yaşadığını tesadüf eseri öğrendim. Sürpriz oldu benim için. Merve’ye hiç bahsetmedim bu olaydan, Damla da hiçbir zaman dile getirmedi. Yeni tanışan bir komşu gibiydik sadece.”

İlker girdi bu sefer de devreye. “Karının sağlam hayat poliçesi varmış!” Çağdaş’ın vereceği cevabı  ve tepkisini beklediler.

“Evet. Vardı ne olmuş?”

İkili sessiz kaldı.

“Tamam. Sen de dışarıda bekleyebilirsin,” dedi Evren.

Çağdaş odadan çıktıktan sonra İlker arkadaşına dönerek, “Sen de benim düşündüğümü mü düşündün?”

“Neden olmasın. Eski sevgilisini görüyor yıllar sonra. Onunla yarım kalan geçmişi var. Karısından gelecek olan ciddi bir para ile ailesine muhtaç kalmadan yeni bir hayat neden kurmak istemesin?”

Sorgu odasına çöken sessizlik kulakları çınlatıyordu.

Açılan odanın kapısından içeri Bora girdi. Emekli devlet memuru alışkanlıklarından biri haline gelen tıraş olma adetinden vazgeçmemişti. Sürmüş olduğu kolonya yüzünden sorgu odasına ağır bir koku kapladı. Ortamın havasızlığına bir de bu eklenince yüzünü ekşiten Evren, dün sorduğu soruları tekrar sordu. Bora ise aynı cevapları verdi. Tek eklediği konu, zamanında Cevdet’in kendisine kaba kuvvet kullandığıydı.

Bahsi geçen konu üzerine Evren, “Neden saldırdı size?”

“Bilmiyorum. Dul bir bayan vardı, Zehra’ydı sanırım adı. Çağdaş, onun evine çok sık girip çıkardı. Kadının rahatsız olduğunu düşündüm, uyardım kendisini. Sinirlenip saldırmaya kalktı.”

“Siz kadının rahatsız olduğunu nereden anladınız?”

“Hareketlerinden belliydi. Cevdet arsız bir tip… Ev sahibine söyledim çıkarması için ama oralı olmadı. Apartmanımızda böyle şeyler olmaz memur bey.”

“Merve’nin evine gittiğinizi ve musluğu tamir ettiğinizi eşiniz söylemişti.”

“Evet.”

“Ne kadar sürdü?”

“Yarım saat.”

“Çığlık duyduğunuzu belirtmiştiniz. Kimin çığlığı olduğundan emin misiniz?”

“Neriman teyze diye düşünmüştüm. Başkası mı atmış çığlığı?”

Bora’nın da sorgusu bittikten sonra eşine geldi sıra. Kadın evde torunuyla ilgilendiğinden olaylar hakkında bilgisi yoktu. Olup bitenleri kocasının anlattığı kadarıyla biliyordu.

“Elif Hanım daha önce Cevdet ile eşiniz arasında ufak çaplı bir gerginlik olmuş. Biliyor muydunuz?”

“Yok, bahsetmedi bana.” Çok şaşırmıştı. Kadının ya saf olduğunu ya da çok iyi rol yaptığını düşündü Evren.

“Merve’ler den önce Zehra adında dul bir kadın oturuyormuş o evde, neden taşındığı konusunda fikriniz var mı?”

“Adını bile sizden öğreniyorum şu an..”

“Kocanız Merve’nin yanına çıktığında işi ne kadar sürdü?”

“Yarım saat.”

“Emin misiniz?”

“Evet, çünkü torunum uyuduğunda saate baktım, kapı çaldığında uyanmıştı. Çocuk anca yarım saat uyuyabilmişti o yüzden kızmıştım kocama.”

Son olarak tüm şüpheleri üzerinde toplayan Cevdet’e gelmişti sıra. Şu ana kadar Damla dışında herkesin verdiği ifade bir önceki söyledikleriyle aynıydı.

Cevdet içeri girdiğinde gözlerinden suçluluk duygusu fışkırıyordu resmen. İlker zafer kazandığını düşünerek Evren’e döndü, akşam yemeye nereye gideceklerini sordu.

Arkadaşı cevap vermedi.

“Gel bakalım Cevdet efendi, otur şöyle.”

İlker, gerginliğinin sebebinin uzun süren sorgudan mı, yoksa Damla’ya yaşattığı hayal kırıklığından mı kaynaklandığını bilemiyordu.

“Baştan başlayarak ilk Çağdaş ile aranda geçen tartışmayı anlat.”

“Hepsi benim suçum. Benim yüzümden öldürüldü kızcağız.”

“Yorum yapma! Sadece olanları anlat. Kızın kapısına zorla ayağını koyarak kapıyı kapatmasına engel olmuşsun, ardından mutfağa kadar takip etmişsin, Neriman teyze sese gelmeseydi kim bilir ne bok yiyecektin!”

“Düşündüğünüz gibi değil Komiserim.”

“Zehra’nın da evinden çıkmıyormuşsun. Nasıl bir sapıksın sen?”

“Sapık değilim amirim ben.”

“Olum darp yüzünden, siyasi olaylar yüzünden sürekli başın dertte. Bora Bey’i de tehdit etmişsin. Cevdet’le kavgaya girmişsin. Bir halt yedin ki elin davul gibi şiş. Dul kadın pılını pırtısını toplayıp kaçmış. Daha nasıl sapık değilsin sen! İtiraf et, iyi niyetten cezan hafiflesin.”

“Bora! Amirim Bora! Merve’yi sürekli apartmandan girip çıkarken takip ettiğine şahit oldum. Balkonda sigara içiyordum, kız ile selamlaştıktan sonra arkasından cep telefonu ile fotoğrafını çektiğini gördüm. Kadının olanlardan haberi yok. Çağdaş ne zaman evden çıksa Bora bir bahane bulup soluğu evlerinde alıyordu. Remzi amcanın market alışverişini yaparım. Bir keresinde yemek ısıtırken apartmandaki sesleri duyup baktığımda gördüm Bora’yı. Sonrasında her adımını takip ettim onun. Merve’yi uyarmak istedim ama nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”

“Senin Bora ile de vukuatın olmuş. Ayrıca Merve’ler den önce oturan dul kadının neden sürekli evindeydin?”

“Zehra abla,” dedi dul kadın lafına açıklık getirmek için. Belli ki ‘dul’ sözünden rahatsız olmuştu. “Açık öğretimde okuyor, diplomasını almaya çalışıyor. Evde olduğumda ders veriyordum kendisine. Bir akşam yine ders vermek için gittiğimde kapıyı çaldım ağlıyordu. Bora’yla apartman girişinde denk gelmiş, yalnız kadınsın yapabileceğim bir şey var mı diye sormuş imalı şekilde. Askılı bluzunun üzerinden elini atıp omzunu okşamış. Amacı yardım etmek değil, taciz etmekti. Olayı anlattığında taşınmasını söyledim. O günün ertesi, arka sokaktaki parkta oturmuş torununu oynatma bahanesiyle kadınları dikizliyordu her zamanki gibi. Korkutmak için hırpaladım kendisini.”

“Peki, Çağdaş senin yakana sarıldığında neden anlatmadın ulan bunları?”

“Amirim, nasıl anlatırım? O sinirle gider öldürürdü adamı. Keşke söyleseydim, benim yüzümden oldu her şey. Merve şu an hayatta olabilirdi.” Genç adam gözyaşları içinde sözlerine devam etti. “Ben Zehra Abla’ya hâlâ ders vermeye devam ediyorum, inanmıyorsanız ona sorabilirsiniz.”

“Elin neden şiş?”

“Çağdaş ile olaydan sonra hırsımı alamadım duvara yumruk attım.”

“Oğlum sicilin kabarık. Bana iyi çocuk numarası yapma!”

“Sütten çıkmış ak kaşık değilim, sicilimdeki tüm suçlar siyasi olaylardan. İnsanlarla kavga etmeyi sevmem. Toplu bir gösteride çıkan olaylar yüzünden hepimiz göz altına alındık, herkese aynı suçtan cezayı kesip gönderdiler. Aileme olaylara karışmayıp okulumu bitireceğime söz verdim. Uzak duruyorum her şeyden.”

 

İki arkadaş bir birine bakıp Cevdet’i odada yalnız bıraktılar. Apartman sakinleri, önlerinden geçen memurları meraklı bakışlarla takip ederken, ikili ‘Başkomiser’ yazılı kapıdan içeri girdi. Telefonla Mustafa’dan üç kahve isteyen İlker, birazdan döneceğini söyleyip çıktı odadan. Cengiz tek kelime etmiyor Evren’in verdiği bilgileri dinliyordu. Olayla ilgili tek cümle çıkmamıştı ağzından.

İlker geri geldiğinde hemen ardından kapı tekrar açıldı. Mustafa yerine yine Sinan girdi elinde tepsiyle. Bu sefer muzip bakış yerine önemli bir bilgiye ulaştığını belli eden zafer edasında bir gülümseme vardı dudaklarında.

“Şimdi söyleyeceklerim ile adamınızı tutuklayacaksınız!”

“Biz zaten adamımızı bulduk. Ama sen söyle de keyfimiz pekişsin.”

“Bora! Adama iş yerinde beraber çalıştığı bir kadını taciz etmesi nedeniyle dava açılmış. Bora tabii ki kabul etmemiş. Çalıştığı bölümden aynı sebeple başka yere tayin olan başka bir kadın da bunu duyunca o da şikâyetçi olmuş. İki kadına da aynı davranışlarda bulunmuş. Çıkarıldığı mahkemede özür dileyip, üzgün olduğunu söylemiş. Kadınlarla anlaşma yapıp kariyerine leke gelmemesi için işten ayrılmış. Zaten çoktan emekli olmuş. Tacize uğrayan kadınları ikna etmek karısına düşmüş.”

“Bu kadar bilgiyi nereden öğrendin?”

“Üzümü ye bağını sorma.” Şimdi muzip muzip gülüyordu Sinan.

Kahvesini yarım bırakan Evren olayı noktalamak için kapıya yöneldi. Öfkeyle açtığı kapı gürültüyle çarptı. Çıkan ses kalabalığın dikkatini çekerken, Evren tek tek herkesin yüzünde yer alan meraklı bakışları inceledi. Boğazını temizledi. Tüm bakışlar kendisine kilitlenmiş, neler diyeceği merakla bekleniyordu.

“Vermiş olduğunuz yardımlardan dolayı teşekkür ederim. Ben suçlunun Damla, ortağım İlker ise Çağdaş olabileceği üzerinde duruyorduk.” İki isimde itiraz edecek olduysa da Evren parmağını kaldırıp onları susturdu. “İlk başta Çağdaş’tan bahsedeyim. Bir gün önce zorla eve girip Merve’nin korkmasına neden oldu. Neriman teyze bunu görüp müdahale etti. Merve ve Neriman teyze, Çağdaş’ın bunu duymamasını istediler. Fakat Cevdet rahat durmadı ve telefon numarasını bir şekilde öğrenip mesaj attı kadına. Ardından Çağdaş’ın elinden Bora yetişip aldı Cevdet’i.”

Güzel kıza gözlerini çevirdiğinde apartman sakinlerinin bakışları o yöne doğru kaydı. “Damla ise Çağdaş’ın eski sevgilisiydi.”

Hafif bir hayret belirtisiyle uğultu çıktı kalabalıktan.

“Çağdaş eski sevgilisi Damla’yı görünce aklı karışmış olabileceğini düşünmüştüm. Bir araya gelmelerine tek engel Merve’ydi. Kusursuz bir planla karısının ölümünü kaza gibi göstererek adam eski sevgilisine geri dönebilirdi. Damla, Merve’nin başı ağrıdığı için iğne yapmaya çıktı ve bunu bizden gizledi. Sakladığı bilgi yüzünden tüm şüphelerim onun üzerinde toplanmıştı. İlacın içine zehir ya da uyuşturucu bir madde koyabileceğini düşündüm, toksikoloji raporunu bekliyordum ama buna gerek kalmadı. Çağdaş’ın eski sevgilisiyle tekrar bir araya gelebilmek için düşündükleri plan da olabilirdi bu! Çünkü Merve’nin üzerine kısa süre önce yapılmış yüklü hayat sigortası vardı! Birini öldürmek için oldukça geçerli sebepler!”

Bora’nın gergin yüz hatları, duyduklarıyla gevşemiş karısının avucunu sıkmıştı. Evren’in bu seferki bakışlarının hedefi emekli devlet memuruydu. Adam, Komiser Yardımcısının gözlerindeki parıltıdan işlerin yolunda gitmediğini anladı.

“Katil bizim gözden kaçırdığımız biri çıktı! Şu ana kadar anlattığım senaryolara benzer her olayı yaşadık gördük… Çağdaş ve Merve çifti taşınmadan önce dairede Zehra adında oturan kadının adını telafuz eden tek kişi o oldu. Zehra’nın apar topar taşınma sebebinin, Cevdet’in tacizleri yüzünden olduğunu söyledi. Ama bu suçlamayı Bora’nın haricinde dile getiren olmadı. Merveyi de takip ettiğini şans eseri balkonda sigara içen Cevdet fark etmişti. Bora rahat durmamış ve kadının fotoğrafını çekmiş.”

Bunu duyan Çağdaş öfkelenerek Bora’nın üstüne atılma için hamle yaptı. Onu durduran Cevdet oldu.

“Bora, kendisinin neler yaptığını bilen Cevdet’i suçlu göstermek için elinden geleni yaptı. Amacı Cevdet’i Çağdaş ile karşılıklı görüştürmemek ve onu bu apartmandan göndermekti. Cevdet, Merve’nin evine gitti fakat gördüklerini anlatmayı beceremedi. Bora kavgadan sonra evde yalnız olduğunu bildiği Merve’nin yanına musluk tamiri bahanesiyle çıktı. Çağdaş’a daha önce conta olmadığını söylemişti, çünkü o conta eve girebilmenin anahtarıydı. Bize Cevdet’i yem olarak gösterdi, Damla’nın da şüphe çekmesi işine gelmişti. Ama geçmişini araştırdığımızda, iki kadını taciz ettiğini ve mahkemede özür dilemesi sonucunda affedildiğini öğrendik. Huylu huyundan vazgeçmedi ve her fırsatta tacizlerine devam etti. Evet, Merve’nin katili Bora!”

Cinayet Şubenin içinde derin bir sessizlik oluştu. Başta Cevdet olmak üzere herkes Bora yerine karısına çevirdi bakışlarını. Elif Hanım’ın duydukları yüzünden kanı tüm bedeninden çekilmişti. İndirdiği tokat merkezin içinde yankılanırken, oturduğu yerden kalkarak kocasını tek başına bıraktı. Bora bu sefer suçunu daha ileri taşımış genç bir kadını öldürmüştü. Emekli memur daha sonra ifadesi alınmak üzere sorgu odasına götürüldüğünde suçunu itiraf ederek her şeyi bir bir anlattı. Musluğu tamir ettikten sonra, Merve’nin kahve yapıp ilgi göstermesi hoşuna gitmişti. Daha önceden de takip ettiği kadını mutfakta sıkıştırmış ve vücudunun çıplak yerlerinde ellerini gezdirmeye başlamıştı. Zamanında Zehra susup kaderine boyun eğmiş, bitmek bilmeyen sarkıntılıklar dozunu arttırdığı için taşınıp kaçmıştı. Her kadının taciz karşısında susup çaresiz kaldığını tecrübe etmişti Bora. Kurbanlarını dikkatlice izliyor, faydalanabileceği kişileri hedef alıyordu. Ama Merve hakkında yanılmış, genç kadının bu sapıklığa izin vermeyip mücadele etmeye kalkışacağını hiç hesaba katmamıştı. Telaşa kapılarak zavallıyı pencereden aşağıya itmiş, polisin kaza olmadığını anladığını fark edince de Cevdet’i hedef göstermişti.

Evren, Türkiye’de kadının cinsel nesne olarak görülmesinden ve erkeklerin her hakka sahip olduğunu sanmasından rahatsızlık duyuyordu. Meslek hayatı boyunca karşılaştığı sayısız cinayette kadınların kurban edildiğini görmüştü.  Kadın erkek eşitliğine inanmamıştı hiçbir zaman, dengeyi bozan hep erkeklerdi.

Sönen gencecik bir hayatın ardından, aydınlattığı cinayetin kara sevincini yaşıyordu Komiser Yardımcısı.

“Zengin Dulun Ölümü” Dedektif Bulmacasının Cevabı

Feneryolu Cinayetleri

Geçen sayımızda Mathild Sarrafyan’ı kimin, niçin öldürdüğünü ve  Komiser Mitat’ın elindeki ipucunun ne olduğunu sormuştuk.  Sadece bir  okurumuz  tüm sorularımızı doğru olarak cevaplandırdı.

Okurumuz Ergin Keskin’i kutlar, dedektiflik yaşamında başarılar dileriz. Bizimle irtibata geçer geçmez kazandığı Gencoy Sümer’in Feneryolu Cinayetleri romanını kendisine hemen ulaştıracağız.

Şimdi gelelim doğru cevapların neler olduğuna:

Komiser Mitat, yardımcısının “Herifin vücudunda bir çizik bile yoktu be,”  demesi üzerine  katilin kim olduğunu tahmin etti.

Katil, kadını boğarken onunla mücadele etmişti  doğal olarak. Bu da vücudunda bazı darbe izlerinin olmasını gerektirirdi.  Birkaç çizik örneğin. Ya da bundan daha fazlası…

Şüphelilerden sadece komşu Süavi Bey topallıyordu. Bu topallamanın nedeni, ayağına aldığı bir darbe yüzünden olabilirdi. Belki de sivri uçlu bir ayakkabı darbesi yüzünden bacağından yaralanmıştı.

Nitekim, Süavi Bey’in bacağı incelendiğinde dizinin üzerinde taze bir yara olduğu hemen anlaşıldı.  Emniyette yapılan sorgusunda çelişkili ifadeler vermeye başlayan adam çok geçmeden suçunu itiraf etti.

Borsada uğradığı büyük zarar sebep olmuştu bu cinayeti işlemesine.  Üstelik Matild Sarrafyan’dan aldığı yüklü miktarda bir borç da söz konusuydu.  Döviz fiyatlarındaki ani tırmanış borcunu ödemesini imkansız hale getirmiş, tüm varlıklarını kaybetme tehlikesiyle onu baş başa bırakmıştı.

Bayan Sarrafyan’ı öldürerek borçlarından kurtulacak, kasadaki parasını çalarak, zararlarını en aza indirecekti.  Ancak, cinayeti işlerken kadının ayakkabısının sivri ucu,  dizini yaraladı. Kan izlerinden kimliği anlaşılmasın diye ayakkabıyı cinayet mahallinden alıp götürdü ve evinde gizledi. Dizindeki yarayı, kendi  imkanlarıyla tedavi etmeye çalıştı. Ancak, bütün gayretine rağmen topalladığının fark edilmesini engelleyemedi. Bu da onun sonu oldu. Polisin evde yaptığı aramada Bayan Sarrafyan’ın kırmızı ayakkabısı Süavi bey’in yatak odasındaki bir dolapta, gazete kağıdına sarılmış olarak bulununca her şey kesinleşti.

Uluslararası Özel Dedektifler Derneği 2018 İstanbul Toplantısı Sonuç Raporu

IKD (International Federation of Associations of Private Detectives – Uluslararası Özel Dedektifler Derneği ) Toplantısı

Uluslararası Özel Dedektif Dernekleri Federasyonu-IKD’nin 21. yıllık toplantısı 14-16 Eylül 2018 tarihleri arasında İstanbul Kalamış Wyndham Grand Otelinde ÖDD TÜRKİYE’nin ev sahipliğinde gerçekleşti.

Çeşitli etkinliklerle gerçekleşen IKD 2018 İstanbul Genel Kuruluna Almanya, Avusturya, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, İngiltere, İtalya, Macaristan, Norveç, Romanya, Slovenya, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri merkezli Dünya Dedektifler Örgütünden – WAD toplam 13 ülkeden 40 kişi katıldı.

IKD 2018 Genel Kurulu Toplantının açış konuşmasını Birleşmiş Milletler Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu Üyesi, Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve aynı zamanda ÖDD- Özel Dedektif Derneği Onursal Başkanı olan Prof. Sevil ATASOY yaptı.

Prof. Dr. Sevil ATASOY’un genel kurula hitabı;

“Saygıdeğer Meslektaşlar,

Ülkemize, güzel İstanbul’umuza hoş geldiniz.

2011 yılından sonra, Uluslararası Özel Dedektif Dernekleri Federasyon KD’nin yıllık toplantısının ikinci defa ülkemizde yapılıyor olmasından son derece kıvançlıyız,
Geçmişi 200 yıl gerilere kadar giden Özel Dedektiflik / Profesyonel Araştırmacılığın 1964 yılında IKD’nin kurulması ve yıl be yıl sayıları artan üye ülkelerin katkılarıyla belli standartlara oturtulması ve mesleğin kalitesinin artırılmasına neden olmuş ve her gün gelişen şartlar doğrultusunda ülkeler arasında bu konudaki işbirliği giderek artış göstermiştir.

Her alanda olduğu üzere özel dedektiflik/ profesyonel araştırmacılığın en iyi bir şekilde yerine getirilmesi için mesleki eğitimin önemli olduğu kaçınılmazdır. Üye ülkelerin her biri ve IKD’nin bu konuda hayli hassas olduğu, temel ve uzmanlık eğitimlerine önem verildiğini memnuniyetle gözlemliyoruz.

Bu gün, burada yapılacak toplantıda bu konuda ve diğer alanlarda bilgi ve deneyimlerin paylaşılmasının her birimiz için ziyadesiyle yararlı olacağını düşünüyorum.

Günümüzde özellikle IKD üyesi ülkelerin pek çoğunda özel bir “özel dedektiflik/profesyonel araştırmacılık yasası” veya buna imkân veren mevzuatlar bulunduğunu biliyoruz. Bunlar arasında uyum olması da önem arz ediyor ve bu tür buluşmaların buna imkân sağlayacağını düşünüyoruz.

Türkiye’de ÖDD tarafından 2007 yılında bir özel dedektiflik kanunu tasarısı hazırlanmış ve resmi makamlara sunmuştur. Halen TBMM İçişleri Komisyonunda bekleyen “Özel Dedektiflik Kanunu” ivedilikle yasallaşması beklenmektedir.

Tüm dünyada olduğu üzere ülkemizde de duyulan ihtiyaçlar doğrultusunda 1980 yıllardan itibaren ve özellikle Sayın İsmail Yetimoğlu tarafından 2003 yılında ilk dedektiflik şirketi kurulduktan sonra bu hizmetler mevcut yasalar çerçevesinde yapılmaktadır. ÖDD’nin 2008 yılında IKD’ye üye olmasıyla özel dedektifliğin uluslararası alandaki işleyişi ve mevzuatlarla ilgili edindiği bilgiler derlenerek mevcut tasarının güncellenmesi ve yasalaşması amacıyla resmi makamlar nezdinde girişimler yapılmaktadır. Bunun bir gün hayata geçmesi halinde bu hizmetlerin daha verimli bir şekilde yürütüleceği değerlendirilmektedir.

Bu süreçte ODD çeşitli üniversitelerde ve güvenlik fuarlarında düzenlenen seminerler, kurslar ve eğitim programlarıyla özel dedektifliğin daha iyi tanınması ve uluslararası standartlarda hizmet yapılması için yoğun çaba harcamaktadır.

Çalışmalarda başarılar diler ve iyi vakitler geçirmenizi dilerim.”

ÖDD Onursal Başkanı Prof. Dr. Sevil ATASOY’un açılış konuşması sonrasında “IKD 2018 Genel Kurulu” çalışmaları gündem dâhilinde IKD Başkan Tony IMOSSI ve Başkan Yrd. George HIRTL tarafından başlatıldı.

IKD 2018 Genel Kurulu Gündemi sırasıyla

1. 2.Haziran 2017 tarihinde Helsinki/Finlandiya’da yapılan toplantı tutanağı gözden geçirildi ve onaylandı.
2.İşlenen konular kısmında, Macaristan’da mevcut özel dedektiflik yasasının güncelleşmesi çalışmalarında IKD adına Başkan ve Genel Sekreterin Macar İçişleri Bakanlığına yapılan sunum ve tavsiyeler hakkında bilgi verildi. Bu tasarının henüz yasalaşmadığı ifade edildi.
3. IKD Başkan çalışma raporunu sundu. Macaristan’da yapılan sunum hakkında bilgi verdi. Avrupa Konseyi Tarafından çıkartılan “Kişisel Verilerin Korunması Kanunun” özel dedektiflik çalışmalarına olası etkileri hakkında detaylı bilgi verdi.
4. IKD Genel Başkan Yardımcısı raporunu sundu. Macaristan’da yapılan sunum hakkında bilgi verdi. Üye ülkelerin, ülkelerinde yaptıkları etkinlikler hakkında Genel sekreterliğe bilgi vermeleri ve bunları doğrudan web sayfalarına yükleyebileceklerini ifade etti, ayrıca yıllık raporların zamanında gönderilmesini istedi.
5. IKD Saymanı 31 Aralık 2017 itibariyle gelir, gider ve bütçe hakkında bilgi verdi, denetim raporu okundu ve bütçe kabul edildi.
6. IKD Üyesi ülkelerin raporları genel kurulun bilgisine sunuldu ve değerlendirmeler yapıldı.
IKD Üyesi Ülke Raporları gündeminde ÖDD TÜRKİYE’nin 11. Yılındaki faaliyetleri ÖDD Başkanı İsmail YETİMOĞLU tarafından genel kurula sunuldu.

ÖDD – ÖZEL DEDEKTİFLER DERNEĞİ FAALİYETLERİ

  • Türkiye’de ilk kez 2007 yılında Özel Dedektifler Derneğini kuruluşunu gerçekleştirdik,
  • IKD – Uluslararası Özel Dedektifler Dernekleri Federasyonu 2008 yılında üyesi olduk,
  • Uluslararası Özel Dedektiflik Etik Kuralları ve Meslek Standartlarını belirledik.
  • Özel Dedektifliği resmi kurumlarla nezdinde meslek olarak tanımlattık.
  • AB Standartlarında “Özel Dedektiflik Kanunu Taslağı” hazırladık.
  • 6 devlet Üniversitelisinde “Özel Dedektiflik” konulu seminer ve konferanslar verdik,
  • 2010 yılından beri Türkiye’de ilk kez Uludağ ve Kocaeli Üniversitesinde “Özel Dedektiflik” konulu dersler vermeye başladık.
  • “Dünyada ve Türkiye’de Özel Dedektiflik” kitabını yazdık.
  • IKD 2011 Genel Kuruluna ev sahipliği yaparak Dünya Özel Dedektiflerini İstanbul’da bir araya getirdik ve “Uluslararası Özel Dedektifler Sempozyumu” gerçekleştirdik.
  • Almaya, Macaristan, Slovenya ve İtalya ‘da faaliyet gösteren “Özel Dedektifler Dernekleri” ile işbirliği protokolleri imzaladık.
  • Polis Akademisi ve Ankara Barosu nezdinde konferanslar verdik,
  • Uluslararası Özel Dedektifler Yaz Okulu / Romanya “9. dönem dekanlık” görevini yaptık,
  • Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık ve Adli Bilimler Enstitüsü “Olay Yeri ve Kriminalistik Yüksek Lisans Programında” dersler verdik.
  • Türkiye geneli faaliyet gösteren “Özel Dedektiflik Firmalarının” Uluslararası meslek standartlar ve etik kuralları çerçevesinde hizmet vermelerini denetledik.
  • Özel Dedektiflik mesleğinin geliştirilmesi amacıyla hukuki çalışmalar yaptık. Ve IKD 2018 yılı Genel Kurul Toplantısını 2. Kez ÖDD’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirdik.

7.Diğer Konular:

BID – Almanya Özel Dedektifler Derneği delegesi Bay Lothar Müller ve BDD – Alman Dedektifler Federal Birlik delegesi Bay Mager Heinrich söz aldı.

Almanya’daki mevcut iki derneğin birleşmesi müzakereleri ve süreç hakkında bilgi verdi,

Bay Lothar Müller;

Özel Dedektiflik hizmetlerinin ISO standardizasyonu ve mili standart çalışması hakkında bilgi verdi. Bu konuda 7 ülkenin işbirliği ile bir çalışma yürütüldüğü ve Ekim 2018 de iki ayrı ülkede toplantılar yapılacağı belirtildi. ISO standardının 2019 yılında Çin’de yapılacak toplantıda son şekli verilebileceği ifade edildi.

8. IKD Yönetimi 2019 yılı seçimleri. Mevcut yönetimin görevinin önümüzdeki yıl sona ereceği hatırlatılarak, Federasyon yeni bir ruh vermek üzere yeni adaylıklara açık olduğu ifade edildi.

9. On Bir İyi Adam Dedektif Ödülleri

ÖDD – Özel Dedektifleri Derneği ile IKD – Uluslararası Özel Dedektifler Dernekleri Federasyonu tarafından oluşturulan kurulun belirlemesi ile, ÖDD TÜRKİYE’nin 11.kuruluş yılı nedeniyle Türkiye’de Özel Dedektiflik Mesleğinin gelişimi ve uluslararası alanda itibarını artırmada katkıda bulunanlara verilmek üzere “11 İyi Adam Dedektif Ödülleri” ile birlikte “Onur Sertifikaları” ODD ve IKD imzasıyla aşağıdaki kişilere taktım edildi.

Onbir İyi Adam Dedektif Ödülleri

Prof. Dr. Sevil ATASOY ÖDD Onursal Başkanı
Üsküdar Üniversitesi Rektör Yrd. BM – Narkotik Kontrol Kurulu Üyesi

Tony IMOSSI IKD Başkanı
ABI – İngiltere Araştırmacılar Derneği

İsmail YETİMOĞLU ÖDD Başkanı
MaviAy Dedektiflik APF Türkiye Temsilcisi

Yusuf Vehbi DALDA ÖDD Onursal Başkanı
1.Sınıf Em. Emniyet Müdürü Güvenlik Eğitimi Uzmanı

Av. Murat SÖYLEMEZ ÖDD Başkan Yrd.
Söylemez Hukuk Bürosu

Ayla YORULMAZ ÖDD Genel Sekreteri
MaviAy Dedektiflik Şirketi

Av. Oya SÖYLEMEZ ÖDD Hukuk İşleri
Söylemez Hukuk Bürosu

Prof. DR. Gazi UÇKUN ÖDD Onursal Üyesi
Kocaeli Üniversitesi

Oryal ÜNVER ÖGF Başkanı
Viya Gurup – Güvenlik Uzmanı

George HIRTL IKD Başkan Yrd.
EURODET – Avrupa Dedektif Akademisi

Feridun BAYRAM ÖDD Onursal Üyesi
ISAF Güvenlik Fuarı

10. Gelecek yıllarda IKD yıllık toplantılarının belirlenmesi

2019 yılında Viyana/Avusturya (Aynı zamanda Avusturya derneğinin 10. kongresi)

2020 yılında Bükreş / Romanya

2021 yılında Slovenya’da yapılması kabul edildi ve toplantı sonlandırıldı.

11. Geleneksel IKD Şehir gezileri ve gala gecesi

Bu yoğun ve verimli çalışmalardan sonra IKD 2018 İstanbul Toplantısı katılımcıları Özel bir yat ile İstanbul Boğaz turu yaparak İstanbul’un eşsiz güzelliklerini seyredip sohbetler edildi.

IKD Toplantılarının geleneksel Gala Yemeği Kalamış Marina ve İstanbul manzaralı otelin rufundaki restoranda verilen canlı müzikli akşam yemeğiyle dostluklar perçinlenerek neşe içinde sonuçlandı.

Tüm katılımcılar, İstanbul’da olmalarından ve çok keyifli bir toplantı aktivitelerinden son derece memnun ayrılarak mutlu bir şekilde ülkelerine uğurlandılar.

Bu uluslararası organizasyonun ev sahipliğinde birlikte olduğumuz ÖDD Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Yusuf Murat SÖYLEMEZ, Av. Raziye Oya SÖYLEMEZ, Ayla YORULMAZ ve ÖDD Kurumsal Üyeleri MaviAy Dedektiflik, Cosmos Dedektiflik (M. Okan DURDİL & Burcu KALKAVAN) Mac Dedektiflik Mustafa MAÇ, Dünya Dedektiflik Selçuk TOPRAK’a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Saygılarımızla.

İstanbul, 18 Eylül 2018

İsmail Yetimoğlu

ÖDD Başkanı

Prof. Dr. Sevil Atasoy

ÖDD Onursal Başkanı

Yusuf Vehbi Dalda

IKD Delegesi

Polisiye / Aksiyon hikayesi: Postacı

Kulak zarıma tecavüz edercesine patlayan silahın sesini işittiğimde aydınlanan zihnim, küflü ekmek kokan ortamın rutubetini bastırırcasına genzimi yakan barut ve kulaklarımdaki çınlamanın yerini alan metal hışırtısı yanında insan sesi… Aralanan göz kapaklarımın beynime ilettiği görüntülerde yere kapaklanan birileri var. Metalik hışırtı bileklerine bağlanan zincirlerden geliyor. Bir de daha evvel yere serilmiş iki kişiye ait görüntü… Ölü iki kişi… Öldürülmüş, kafalarından vurulmuş iki kişi… Siyah betonun üzerinde bir toplu tabanca ve gerilim filmleri klişesi cızırdayan bir lamba. Benim canımı sıkan… Benim canımı sıkan ise; barut kokusunu tanıyordum!

Kafatasımın içinde Amerikalı bir gurup rock partisi veriyor adeta. Bu benzetmeyi yapabildiğime göre rock müzik dinlemekten hoşlandığımı düşünüyorum. Nasıl yani? Kendimi, şimdi mi tanıyordum?

Beynimdeki hengamenin kaynağı, sinir bozan ampulün aydınlatmakta aciz kaldığı odada bulunan, benim haricimdeki diğer insanlar. Çığlıklar atıyor ve ağlıyorlar. Önümde cansız uzanan bedenlere, kulaklarımın çınlamasına sebep olan patlamanın çıkış noktası olan silah marifeti ile az evvel açıldığını düşündüğüm deliklerden süzülen kan, ayaklarıma sıfır mesafesinde. Öylece dikiliyorum ayakta ve kendime dair bilgiler toplamaya çalışıyorum. Parti yerini, felaketin çığlıklarına bırakıyorken bir şey fark ediyorum. Titriyorum! Kimliğimi bulma çalışmalarım bir anda sumen altı ediliyor yetkili sinir sinyalleri tarafından ve mevcut durumuma ait ilk tepkiyi veriyorum. Korkuyorum!

Diğerlerininki yetmezmiş gibi bir de benim ayağıma bağlı olan zincirin metalik sesi çarpıyor nemli duvarların soyulan sıvalarına. İki betonun birleştiği bir köşeye düşüyorum ve düşme sonucu sert duvara çarpan başımın içinde beynimin, bir jöle gibi sağa sola vurduğunu hissediyorum. Kriz bildirimleri ardı ardına iletiliyor kafatasım içindeki cıvık organa. Keyifsiz yanan ve gerginliği tırmandıran adi ışığın aydınlattığı odanın bir köşesinde kuru kıçımın üstünde oturmuş ve düşünüyorum. En başta sorulması gerekeni şimdi soruyorum kendime. Neler oluyor a…. k….?

Odadakilerin ağlamaları kulaklarımı, parmaklarım ise kafa derimi tırmalıyor. Korku büyüyor ve kalp atışlarım hızlanıyor. Nefes yetmiyor ciğerlerime adeta. Korku büyüyor, daralıyorum. Güneşin alnında eriyen bir buz kütlesinin sefil cüreti kadar yitmeye başlayan bilincime karşı koymaya çalışıyorum. Korku beni esir alıyor ve…

Tekrar kendime geldiğimde genzimde bu defa kusmuk tadı hissediyorum. Nemin terlettiği betona devrilmiş pozisyondan doğrulurken, ağzımdan boşalan salyaların yapışkanlığı ile kendimden tiksiniyorum. Islak tişörtüme sıyırdığım kusmuğumu umursamamaya çalışarak, rahatmışım gibi yerime yerleşmeye çalışıyorum. Son göz kırpmam ile şimdiki zaman arasında geçen süreyi tahayyül edemiyorum ancak ritimsiz inleme dışındaki sessizliğe bakılırsa bir hayli baygın kaldığım aşikar. Odada altı kişiyiz ve yalnızca dördümüz nefes alma eylemini gerçekleştirme şansına sahibiz. İki ceset, kendilerini bulundukları pozisyona soktuğunu düşündüğüm silahın ucunda yatıyorlar öylece. Kımıldanmalarım, ayak bileğimi kavrayan zincirin sesi, diğer üçünün dikkatini çekiyor.

“İyi misin?” diye sordu kadın olanı.

Cevap vermek yerine panikle odayı inceliyorum. Lanet ışık bir boka yaramıyor. Ayaklanıyorum ve etrafa bakınmayı sürdürüyorum. Zincir beni duvara bağlıyor. Sıska bedenime rağmen sertçe asılıyorum tutsak ayağımı ancak nafile. Duvar da zincir de gerçek! Lambanın sallandığı tavana dikiyorum gözlerimi. Yarım metreden biraz daha dar kenarlı kare bir plaka var. Daha doğrusu bir kapı. Üzerindeki sürgü, çentiğine sürülmüş bir kapı… Yerde bir silah ve iki ceset… Odada dört kişiyiz ve kapı içerden kilitlendiğine göre… Tek silah ve iki ceset odanın ortasında…

Dokunulmazlık kalkanı ile kuşatılmışçasına atıyorum kendimi köşeme. Tedirginliğim ve korkum diğerlerinin de keyfini kaçırmaya yetiyor.

“Sakin ol!” diye bağırıyor tok bir erkek ses. İtaat ediyorum. O ise devam ediyor.

“Az evvel bir sara nöbeti geçirdin. İkincisini istemiyorsan sakin olmaya çalış.”

Başımı sallamakla yetiniyorum. Diğer ikisi de hitabın sahibini izliyor.

“Neler oluyor yahu?”

Genç bir erkek sesi yankılanıyor birden odanın içerisinde. Öfke ile devam ediyor.

“Eğer bu bir kamera şakası ise… Eğer bu a…k ağızlı bir youtuber tarafından düzenlenmiş bir ‘farkındalık’ videosu ise o pi..n gö..nden kan alacağım!”

Farkındalık kelimesini özellikle vurguladığını fark ediyorum. Üzerinde düşünmeme fırsat bırakmadan tok sesin sahibi tekrar konuşmaya başlıyor.

“Artık herkes sakin olabilir mi? Bunun bir şaka ya da bahsettiğin gibi bir program olduğunu sanmıyorum delikanlı. Durumumuz son derece gerçek.”

Kadın atılıyor birden.

“Nedir gerçek olan?”

Genç adam konuşacak olduysa da tok sesli adam el işareti ile durduruyor onu.

“Yerdeki cesetler, silah ve duvarlara prangalı ayaklarımız hanımefendi!” Tıslar gibi konuşması arasında bir es verip duraksıyor. Sonra devam ediyor.

“Durumumuzun realitesi artık zihnimizde canlandıysa bir şeyler yapmamız gerekiyor!”

“Sen de kimsin be adam? Survivor izleyen bir ev erkeği mi? Neden seni dinleyelim? Şu silahı alıp kafanı patlatmama ne dersin?”

Kafa patlatmak mı? Odadaki herkes bu ifadeden rahatsız olmuşken, atışmanın diğer tarafı girdi söze.

“Yerdeki silahın içinde mermi olduğuna eminsin demek! Bu da seni aramızdaki en büyük katil şüphelisi yapar delikanlı. Yerdeki cesetlerin katili hem de!”

“Ne diyorsun ulan sen?” diyerek ileri atılsa da genç adam, gerilen zincir adımına engel oldu. Artık daha rahatlamış görünen kadın girdi araya.

“Yerde yatanların ölü teşhisini koyduğuna göre de sen katilsin! Birbirimizi suçlamayı bırakalım da ne yapılacaksa eğer biran önce işe atılalım.”

“O…pumuz yaman çıktı!” dedi genç adam ve bir ıslıkla süsledi konuşmasını.

“O..puluk farkı bacak arandakiler ile oluyorsa onları bir kavanoz içinde eline verebilirim pislik seni!”

“Yeter!” Uzatmalı bir nağme ile sazı elinde tutmak istediğini belli eder bir gürleme püskürttü ağzından tok sesin sahibi. Varlığımdan habersiz süren sürtüşmelerden ben de rahatsızlık duymaya başlamıştım artık.

“Yeter! Tahminleri, gövde gösterilerini, ilkel insan muhabbetlerini bir kenara bırakalım ve durum değerlendirmesi yapalım lütfen artık. Benim adım Görkem Gündüz Tunçbilek. Ben bir doktorum. Mevcut durumumuza dair hiç ama hiçbir şey bilmiyorum.”

“Peh! Bu muydu tüm filmin be adam? Ben de bir bok konuşacaksın sandım.”

“Ukala tavırlarını bırakıp sen de adama eşlik etsene be serseri!” Genç adama cevabı kadın vermişti. Hakaretten hoşnut bir kahkaha attı. Kadın oralı olmadan söze girdi. Bense hala köşemde ve kıçıma batan zincirin huzursuzluğunda onları seyrediyor ve dinliyordum.

“Nurcan Göztepe benim adım da. Beden eğitimi öğretmeniyim. Aynı zamanda tekvando eğitmeniyim. Otuz dört yaşındayım. Maalesef ben de buraya gelişimize dair hiçbir şey hatırlamıyorum.”

Genç adam bir kahkaha daha savurdu nem buharının orta yerine. Konuşulanlardan keyif aldığını hissetmeme sebep olan bu tavrı, sinirlerimi hafiften germeye başlıyordu. Vurdumduymaz tavrı, içinde bulunduğumuz atmosferden çok daha sinir bozucuydu. “Şuradaki sünepe devam etsin, ben en sona kalmak istiyorum!” Kahkahası arasına sıkıştırdığı tükürüklü cümlesinde zikrettiği sünepe bendim. Oflamalar eşliğinde bakışlar bana çevrildiğinde, adıma yakışır bir eziklik haline büründüm. Korku hissini unutsam da heyecan sarmıştı her yanımı. Galiba genç adam haklıydı. Ben gerçek bir sünepeydim.

“Ben…” Çatallaşan ses tonum, içimden geçenleri ve ukala herifi destekler nitelikteydi. Nefesimi toplayıp bir kez daha konuşmayı denedim.

Aksiyon hikayeleri: Postacı devam ediyor

“Ben Cengiz. Sanırım postacıyım.” İkinci denememde de sesim titrek çıksa da cümlemi tamamlamıştım. Tasarlamadığım konuşma yalnızca beni değil, diğerlerini de tatmin etmemişti anlaşılan. Genç ve doktor aynı anda aynı soruyu sordular bana bakarak.

“Ne demek sanırım?” Yan gözlerle kesiştikten sonra baskın çıkan doktor oldu ve devam etti. Teşhisimi koymasını bekliyordum bense.

“Şimdi bir adım ilerledik işte. Bize verilen bir tür…” Duraksadı. “Sizin anlayacağınız şekilde bir tür ilaç ile uyutularak buraya getirildik sanırım. İçindeki etken madde de hafızamızda kayıplara sebep oldu. Tereddüdünün sebebi bu olsa gerek.”

“Ha s..tir lan!” Bir kez daha dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı genç adam. Tasmasının müsaade ettiği alan içerisinde karakteristik kahkahası ile şıngırtılı voltaya başladı. Nurcan ve Görkem oturuyor vaziyette sükut içindeydiler. Bense varlığımı unutturmak ister gibi oturduğum yerde kımıldamadan duruyordum. Aramızda bir katilin olduğunu yalnızca ben biliyormuşum gibi bir düşünceye kapıldığımdan, en iyi planın ölü taklidi yapmak olduğu gibi aptalca bir fikre büründüm. Genç haklıydı ve ben bir sünepeydim.

“Benim adım Piç Kemal. Hap, ot, bahis, rus… Tüm işleri çeviririm. Ayrıca ben buraya nasıl geldiğimizi gayet iyi biliyorum.”

Oturduğu yerden ayaklanırken doktor, gözlerim açıldı birden. Öğretmen kadın da bakışlarını, adının Kemal, lakabının Piç olduğunu söyleyen adama çevirdi.

“Sizi buraya ben getirdim!”

Zincirlerin homurtuları arasında yere atıldı Görkem. Beton zeminle buluşan bedenin sebep olduğu gürültüyü patlayan silahın sesi takip etti. İki el silah sesi. Kadının çığlığı ve acı içinde kıvrılan Kemal’in feryadı hâkimiyeti sağlamışken, köşemde nefesimi tutmaya başladım. “O…pu çocuğu!” inlemelerinin ardından, metalik sürtünme sesi işittim. Görkem elindeki silahı savururken, genç adam küfürlerine devam ediyordu. Bense bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyordum.

Yığıldığı köşesinde eliyle silahtan ateşlenen merminin isabet ettiği yarasını arıyor, bir yandan da lügatimin çok ötesinde küfürler savuruyordu. Aynı duvarın iki köşesine zincirlendiğimiz Nurcan, kendi köşesine ait diğer duvarı paylaştığı Kemal’e bakıyordu korku içerisinde. Varsayımlar teker teker gerçeğe kavuşurken ve can çekişirken Kemal; kendi duvarını yumrukluyordu Görkem.

“Seni y..şak herif! Sadece eğleniyordum. Sizi ben getirmedim buraya o…pu çocuğu!”

İnlemeler eşliğinde konuşmaya çalışıyordu Kemal. Bu sözler Nurcan’ın hoşuna gitmemiş olacak ki tiz bir çığlık attı.

“Ne?”

“Ne eğlenmesi ulan?”

Doktor, öğretmenin çığlığını umursamamış,  pişmanlık ve öfke ile bağırıyordu Kemal’e. Bense unutulmuş olmanın huzuru içerisindeydim. Aklımda ise yolunda gitmeyen işin, Kemal ile ilgili olmadığı düşüncesi vardı. Kafam iyice karışmaya başlıyordu. Bir insan can çekişiyordu ve ben bununla ilgilenmiyordum.

“Kansız köpek! Vurdun beni!”

“Oğlum sen aptal mısın? Vurdurdun kendini! Böyle bir ortamda eğlenmek mi olur?”

Başının dayandığı duvara sırtını yaslamak ister gibi geri çekti kendini Kemal. Gerçekten vurulmuştu ama bana neydi. Yolunda gitmeyen neydi?

“Allah’ım! Ben ne yaptım?”

Volta sırası doktordaydı. Kemal’e döndü hızla.

“Çabuk kıyafetlerini çıkar. Bana yaralarını göster. Belki bir şeyler yapabiliriz.”

“S..tir lan!”

Kemal’in umursamaz tavrına çıkış Nurcan Öğretmen’den geldi.

“Bencilliği bırak da şu adamın dediğini yap. O bir doktor sersem! Ölüyorsun yahu!”

Başım bir sağa bir sola dönüyordu. Konuşmalar hem hızlanmış hem de gürleşmişti. Kemal ölüm hissine kapılınca panikle tişörtünü çıkardı. Cılız aydınlatma oluk oluk akan kanı çok net gösteriyordu.

“Lanet olsun!” dedi doktor. “Kaburganın altında görünüyor yara. Birçok iç organa hasar vermiş olabilir mermi. Derhal tişörtünü tampon yap yarana. Fakat iki el işaret ettim ben. Diğer mermi nereye isabet etti? Kontrol et kendini.”

Talimatlarının uygulanmasını beklerken tıbbi terimler dolanmaya başladı diline birden. Kemal’dense ne bir ses çıkıyor ne de bir hareket görünüyordu. Durumu nihayet fark edebilmişti sonunda.

“Allah kahretsin! Allah kahretsin!”

Aramızda bir katilin varlığı düşüncesi artık netlik kazanmıştı. Doktor, hayat kurmak için yemin içmiş bir mümessil, an itibariyle can alıcı melek kostümünü giymişti. Durumumuz mevcut atmosferin girdabında savrulmuş, öğretmen köşesinde mini bir kriz geçiriyordu. Aramızda duran silahın öldürücü etkisi unutulmuş ve sessizlik, liderlik sıfatını bir katil olmasına rağmen elinden bırakmak istemeyen doktor tarafından bozulmuştu.

“Çok üzgünüm. Böylelikle yaşadıklarımızın bir şakanın çok ötesinde olduğunu görmüş oluyoruz. Şimdi tekrar toparlanmalı bir plan yapmalıyız. Burada oluşumuzun bir amacı olmalı.”

“Ne saçmalıyorsun sen be adam?” diyerek çıkıştı öğretmen. Artık ayağa kalkmıştı ve bileğine bağlı zinciri umursamıyordu. Bense sürümüzün liderinin bir cümlesine takılmıştım. Burada bulunuş amacım neydi acaba?

“Bir avuç odada üç tane ölü adam yatıyor ve üçüncüsü senin imzanı taşıyor adi herif!”

Aksiyon hikayeleri: Postacı

İktidarsız ışık altında ihtişamlı görünmek ister gibi derin bir nefes çekti içine patron doktor. Tok sesini rutubetli odanın dört duvarına püskürterek konuşmaya başladı. Kusmak istiyordum. Ayrıca neden postacı olduğumu söylediğimi anlayama çalışıyordum. Doktor haklıydı sanırım. Bize verilen ilaçlar her ne ise mazimizi birkaç dakika ile sınırlandırıyor olmalıydı. Umarım bu durum geçicidir diye ümit etmekten başka çıkarım yok. Ha bir de doktoru dinlemek tabi…

“Yeteri kadar gergin bir haldeyiz ve daha fazlasını istemiyorum. Sizin canınız da bu aptalınki kadar kıymetsiz olabilir ancak ben burada ölmek istemiyorum. Şimdi sesli düşüneceğim ve sizin de dikkatinizi çeken bir detay olursa lütfen bana yardımcı olun.” Bileğindeki zincirlerin akortsuz ritmi eşliğinde kısa sürecek voltaya başladı. Sonra devam etti.

“Karanlıktaydım. Ne kadar süre ışıksız oturduğumu ve aklımdan ne geçtiğini hatırlamıyorum. İki el patlama sesi duydum ve arkasından bağrışlar geldi. Şu lanet ışık yandı daha sonra. Sonuç; buradayız!”

“Aman! Bu muydu planın? Aynı boktan odadayız be adam görmüyor musun?”

Bence öğretmen haklıydı. Etkileyici ses tonu ardında barındırdığı sıradanlığı kelime kelime zihnimize işlerken, ben de bu bayağı diyalogdan sıkılmıştım. Bir filmde izlediğim sahnenin gerçek olmasını isterdim. Cebini kurcalayıp, bir anahtar ya da bir mektup bulması beni son derece etkilerdi. Bir dakika! Kıçıma batan metal kuyruk sokumumda güzel bir yer edinmişken ellerimi ceplerime soktum. Sonuç nafile… Bir film setinde değildik. Benim hareketlerim diğerlerinin de dikkatini çekmiş olmalı ki aynı anda aranmaya başladılar. Nedense onların bu hevesli hali ve sonuçsuz eylemleri hoşuma gitmişti. Neyse ki kıkırdamalarım zincirlerden çıkan sesin üzerine çıkmamıştı.

“Allah aşkına neden burada olduğumuzu biri açıklayabilir mi?”

Nurcan’ın çığlık barındıran sorusu içimi ferahlattı. Şu, yerde yatanlar da muhtemelen ölmeden önce bu soruyu sormuşlardır kendilerine. Karizmatik liderimiz otokontrolü tek elde tutmakta ısrarcıydı.

“Şu soruyu cevaplamaya ne dersin: Seni buraya kim kapatmış olabilir?”

Ortamın gerilmesi, benim rahatlamama sebep oluyordu. Öğretmenin yüzünü ekşitmesi ve tasmasının müsaade sınırınca ilerleyerek doktora çıkışmasını izliyordum.

“Ne diyorsun sen be? Beni buraya getiren o…pu çocuğu ile seninki aynı kişi unutma. O halde sen söyle bakalım, seni kim kapattı buraya?”

Doktorun tavrı tüm heyecanımın yitmesine sebep oldu. Yılsonu müsameresine soluksuz hazırlanmış bir velet gibi kendi sunumunu serinkanlılıkla aktarmaya başladı.

“İşte şimdi bir adım kat edebileceğiz. Benim burada bulunuşumu açıklayacak pek çok sebep olabilir. Söylediğim gibi ben bir doktorum ve her zaman hayat kurtaramayabiliyoruz. Belki bir hasta yakını benden intikam almak istiyor olabilir.”

İyi başlayıp, kötü bitirdi gibi bir hisse kapıldım. Yine de kalbim kımıl kımıldı.

“Peki ben? Zayıf not verdiğim bir öğrenci mi benden intikam almak istiyor? Bu adam da kesin zarfları açarak alıcıya teslim ettiği için buradadır değil mi?”

Bu adam dediği bendim. Konuşma sırası bana gelmişti anlaşılan. Sükût hali şevkimi giderek düşürüyordu. Cılız bir sesle “Ben öyle bir şey yapmadım.” diyebildim.

Oflamalar, zincir şıngırtılarının üzerine çıkmıştı. Sanki kız çocuk doğmuştu ve tekrar sessizlik kaplamıştı mezarlığımızı. Mezarlık mı? Neden bu yakıştırmayı yapmıştım acaba? Ölümü kabullenmiştim. Tekrar huzursuzluk kapladı bedenimi. Korku değil, huzursuzluktu bu. Belki de ölemeyeceğimi düşünüyordum. Bilmiyorum.

“Evet!” dedi birden doktor. “Kesinlikle bir intikam hesaplaşması içerisindeyiz. Belki de birbirimize dürüst davranmıyoruz ve…”

Doktor konuşmasına devam ederken huzursuzluğumu rahatlatan düşünceler hücum etmeye başladı zihnime. Ardından dilimden dökülüverdi. Lider afallamıştı sözünün kesilmesi karşısında.

“Ben bir ses duyduğumu hatırlıyorum!” dedim ve doktor bir fotoğraf karesi gibi donakaldı.

“Ne sesi?”

Öğretmene döndüm.

“Karanlıktayken. Silah sesinden önce metal sürtünme sesi işittiğimi hatırlıyorum.”

Boş bakışlar yerleşti ikisinin de göz çukurları içine. Sonra doktor zincirli ayağını salladı görmemizi ve duymamızı ister gibi. “Hayır, bu ses değil!” diyemedim. Tavandaki demir plakaya çevirdim gözlerimi. Yeniden içimin daraldığını hissetmeye başladım. Aynı havayı soluduğum iki aptal ile birlikte olduğumu düşünmeye başladım. Sonra birden öğretmen ile aramızda duran silaha takıldı gözlerim.

“Biliyorum!” dedim.

“Neyi?” der gibi bakıyorlardı bana.

“Sizleri tanıyorum ben.” İkisi de dilleri tutulmuş gibiydiler. Dudaklarımdan dökülecek sözlerin umut doğurmasını bekliyorlardı adeta.

“Ben bir postacıyım. Sen doktor, seni bir hastanın tedavisini ret ederken gördüm. İşimi yapıyor ve postanı teslim ediyordum. Seni de gördüm öğretmen. Kilolu bir öğrencini beden eğitimi dersinde aşağılıyordun. Üstelik tek kabahati takla atamamasıydı. Piç Kemal’i gençlere zehir satarken, diğer iki polisi de rüşvet alırken gördüm.”

Yalnızca bakıyorlardı bana. Sessizliklerinin sebebi kötü birey olmalarından kaynaklanıyordu.

“Kötü olmayı becerebildiğiniz kadar keşke zeki de olsaydınız. Tavandaki kapıyı fark etmemiş olduğunuzu düşünmüyorum ancak plakanın içerden sürgülenmiş oluşunu fark edemediniz. Bu da bizi bu odaya kapatanın, içerde olduğunu gösterir bize. Kaldı ki iki cesedin ayakucunda duran tek silahı fark etmemiş olmanız da şaşırtıcı. Bu da bize, katilin, birkaç dakika öncesine kadar dördümüzden biri olduğunu gösterir.”

O sırada öğretmen aramızda duran silaha doğru hamle yapsa da ondan önce davrandım. Tabanca artık elimdeydi.

“Bir huzursuzluk kapladı içimi. Doktor, Kemal’i vurduğunda… Altı mermi kapasiteli silahta bir mermiyi boşa harcadı aptal herif. Altımız için birer mermi duruyordu silahta. Sizin ve sizin kötülüğünüze müdahale etmeyen benim için.”

Silahı doktora doğrulttum ve tetiğe bastım. Öğretmenin aciz çığlığı kulaklarımı tırmalamaya başladı. Namluyu kendisine doğrulttuğumda alelacele bir soru sorma ihtiyacı hissetmiş olmalı ki ellerini havaya kaldırarak sordu.

“Sen! Sen ne dağıtıyordun ki bizi gördüğünde?”

İşte beklediğim soru buydu.

“Adalet!”

Hikaye: Gerbera

Hava kararmak üzereydi. Çiçekçinin önüne park ettik aracımızı.

Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin elemanları işlerini bitirmişler, çantalarını minibüse yerleştirmekle meşguldüler.

Bir yanı emlakçı, diğer yanı butik olan dükkana adım attığımızda, çiçek kokusundan önce kan kokusu çarptı burnumuza. Mekanın orta yerinde, takım elbiseli bir adam yatıyordu. Göğsünden iki kez vurulmuştu. Bir diğer kurşun ise sol gözünün altından girmişti. Göğüs cebinde bordo bir mendil olan lacivert takım elbisesi ‘pahalıyım ben’ diye bas bas bağırıyordu. Altmışlarında görünmesine karşın sporla haşır neşir olduğu belli oluyordu. Üstlerden kendisini terk eden saçlarının neden olduğu boşluğu, yan kısımlardan uzattıklarıyla örtmeye çalışmıştı. Kızıla çalan bir renge boyalıydı saçları. Doğal görünmesini sağlamak için olacak, şakaklarını ve favorilerini boyatmamış, beyaz bırakmıştı.

Üzerinde kasanın da bulunduğu küçük masanın üzerindeki bir dizüstü bilgisayara dikkatle bakarken bulduk Olay Yeri İnceleme’den Oktay Komiser ve yanındakileri.

“Kamera kayıtlarını inceliyoruz,” dedi Oktay Komiser. “Soyguna gelmiş, müşteriyi öldürmüş.”

“Maktul kimmiş?” diye sordu Amirim.

“Kudret Nayman. Altmış dört yaşında. Cebinden çıkan kartvizitlere bakılırsa matbaa sahibiymiş.”

“Kimlik çıkmadı mı üzerinden?”

“Katili cüzdanını ve telefonunu götürmüş.”

“Başa alsanıza,” dedi Amirim.

Maktul elinde gül demetiyle kasanın önünde bekliyordu görüntülerde. Çiçekçi kredi kartını post makinesine takıp işlem yapmaya başladığı sırada, kafasında sadece gözleri ve ağzını açıkta bırakan kar maskesi olan bir şahıs, elinde tabancayla içeri giriyordu. Önce çiçekçiye doğrultuyordu silahını, sonra da maktule.

Aralık çubuğuna basarak görüntüyü durdurdu Amirim. Orta boylu, üç tel kalmış saçını jöleleyip özenle arkaya doğru taramış çiçekçiye döndü: “Ne dedi burada size?”

“Kımıldamamamızı söyledi, sonra da kasadaki parayı istedi.”

“Maktule de bir şey söylemiş.”

“Evet… Ters bir hareket yapmamasını söyledi.”

Çiçekçi parayı uzatırken, soyguncu ani bir hareketle dönüp müşteriye ateş ediyordu.

Amirim tekrar durdurdu videoyu.

“Ateş etmeden bir şey söyledi mi?”

“Sana ters bir şey yapmamanı söylemiştim, dedi.”

Görüntüde maktulün hareket ettiği görülmüyordu. Amirim, “Biraz geriye alalım,” dedi.

Tekrar izledik. Adamcağız bırak ters bir hareket yapmayı, kılını kıpırdatmamıştı. Soyguncu,ilk iki kurşundan sonra yere yığılan adamın bir de kafasına ateş etmişti. Daha sonra da adamın cebinden cüzdanını ve elinden yere düşen cep telefonunu alarak dışarı fırlamıştı.

“Soyguncuyla maktulün birbirlerini daha önceden tanıdıklarına dair bir şey dikkatini çekti mi?” diye sordu Amirim.

“Hayır,” dedi çiçekçi.

“Kurşunlardan başka bir şey var mı elimizde Oktay?” diye sordu Amirim.

“Bir de çamurlu ayak izleri. Başka bir şey yok. Bir yere dokunmamış, zaten şekilde görüldüğü gibi elinde de eldiven varmış.”

Amirim çiçekçiye döndü: “Dışarı çıktıktan sonra arabaya mı bindi, yaya olarak mı kaçtı, görebildin mi?”

“Yok Amirim,” diye cevap verdi çiçekçi, “ardından bakacak halim mi vardı?”

“Görüntüleri bir kez daha izleyebilir miyiz?” dedim.

Adam dükkana ilk girdiğinde dikkatimi çeken bir şey olmuştu. İçeri girmiş ve kafasını sağa doğru çevirip bir şeye ya da bir yere bakmıştı.

“Dışarıda bekleyen bir ortağı mı vardı acaba?” dedim.

Bilgisayarın ekranına iyice yaklaşan Amirim, “Yok,” dedi, “birisine bakmamış, hapşırmış.”

Kapının hemen sağındaki vitrinde duran gerberalara doğru yürürken, “Herif ya nezle filandı ya da çiçeklere alerjisi var,” dedi. Yakın gözlüklerini takıp çiçeklere iyice yaklaştı: “Bunlara sprey filan sıkıyor musunuz?”

“Bizde öyle şey olmaz Amirim,” dedi çiçekçi, ” tamamen kendi doğal kokuları.”

“O zaman çiçeklerin üzerindeki damlacıklar herifin ağzından çıkan salgılar. Oktay, çocukları çağır da şu papatyaların üzerinden örnek alsınlar.”

Oktay Komiser, “Papatyaları alıyoruz,” dedi çiçekçiye.

“Alın Amirim,” dedi çiçekçi, “feda olsun size.”

“Feda mı olsun? Kanıt olarak alıyoruz dallama, sevgilimize götürmek için değil!” oldu Oktay Komiser’in veda sözleri.

***

Maktulün eşi Nazlı Nayman, otuzlu yaşlarının başında, güzel bir kadındı. Kocasının ölüm haberini verdiğimizde ağlamadı, çığlık da atmadı. Sanki, “Kocanız öldürüldü,” değil de, “Arabanızın tamponu çizildi,” demişiz gibi, “Kim öldürmüş?” diye sordu: “Kıskanç bir sevgili, koca?”

***

Morgda cesedi teşhis ettikten sonra Merkez’de ifadesini aldık Nazlı Hanımın. Cinayet saatinde sahibi olduğu sanat galerisinde olduğunu söyledi.

“On yıl önce evlendik. İkinci eşiyim Kudret’in,” dedi. ” İlk birkaç yıl iyiydik. Sonra gözü dışarıya kaydı. Bizim ilişkimiz başladığında da evliydi zaten. Üniversite öğrencisiydim daha. Yayıncılık fuarı açılmıştı. Harçlığımı çıkarmak için arada sırada fuar ve sergilerde çalışıyordum. Orada tanıştık. İlgilendi benimle. Yakışıklı, havalı, lüks yaşamı olan bir adamdı. Hoşuma gitti ilgisi. Dürüst davrandı, evli olduğunu saklamadı. Birkaç kez yemeğe çıkardı beni. Aşık olmuştum. Bir yıl kadar bu şekilde beraber olduk. Ben okulu bitirince karısından boşandı, evlendik.”

“Son zamanlarda nasıldı evliliğiniz?”

“Dört yıl kadar oldu fiili olarak biteli. Haftalarca birbirimizin yüzünü görmediğimiz olur… yani olurdu.”

Yüzüne nasıl baktıysak kadının, açıklamak gereğini duydu: “Niye boşanmıyoruz ya da hangimiz boşanmamak için ayak diretiyor diye düşünüyorsunuz sanırım.”

Böyle sorguları severim; ifadesini aldığınız kişi sizi yormaz, hem soruları sorar hem de yanıtları verir.

“Aslında ikimiz de boşanma yanlısıydık. Aşk biteli yıllar olmuş, saygıyı, sevgiyi tüketmişiz. Artık aynı evde ne işimiz var değil mi?”

Sorusunu bize değil de kendisine sorduğunu bildiğimizden sessiz kalıp devam etmesini bekledik.

“Kendisine başka bir ev almıştı. Orada yaşıyordu. Zorunlu olmadıkça bir araya gelmiyorduk. Sonra o kendi evine, ben kendi evime.”

“Son zamanlarda bir birliktelik yaşayıp yaşamadığını…”

Nazlı hanım Amirimin cümlesini tamamlamasına fırsat vermedi.

“O kadar yüz göz değildik Komiser Bey.”

“Vurulduğu sırada çiçek alıyormuş. Romantik bir akşam geçirmeyi planladığını düşünüyoruz.”

Amirimin nezaket çerçevesinde kalmaya çalışarak sorduğu soru Nazlı Hanım’ı çok eğlendirmiş olmalıydı.

“Romantik mi? Gönlünün değil, organının götürdüğü yere giden bir adamdı Kudret.”

Yanaklarımın kızardığı belli olmasın diye not defterime bir şeyler yazıyormuş gibi kafamı eğdim.

“Ben hala neden boşanmadığınızı anlayabilmiş değilim,” diye devam etti Amirim.

“Kudret devletle iş yapardı. Aklınıza gelebilecek her türlü kamu kurumunun işlerini o alırdı. Kitabından broşürüne, afişinden dosya kapağına kadar…”

Bunun boşanmakla, daha doğrusu boşanamamakla ne gibi bir ilgisi olabileceğini anlayamamıştım. Amirime baktım, o da pek anlamışa benzemiyordu. Nazlı Hanım, mal mal bakıştığımızı görünce açıklama gereği hissetti: “Beyefendinin eşinden çekiniyordu. Malum, hanımefendi, eşlerinden ayrılan, yuvalarını yıkan erkeklerden pek haz etmez.”

“Devletten bir daha iş alamamaktan korkuyordu yani?”

Nazlı Hanım, “Kalın kafanıza girdi nihayet” bakışıyla vurdu bizi: “Bu yüzden de görünürde mutlu aile tablosu çiziyor, gizliden de kendi hayatlarımızı yaşıyorduk. Yalnızca açılışlar, iftar yemekleri gibi sosyal ortamlarda birlikte görünüyorduk.”

“Evlilik sözleşmeniz yapmış mıydınız?”

“Sanırım benimle evlendiğinde bana gerçekten aşıktı ve sonsuza kadar birlikte olacağımızı düşünüyordu. Teklif bile etmedi böyle bir şeyi. Aklından bile geçirdiğini sanmıyorum.”

“Yani öldüğüne göre…”

Nazlı Hanım lafı Amirimin ağzından aldı.

“Hayır. Bütün mirası bana kalmayacak. İlk eşinden bir oğlu var”

***

Kudret Nayman’ın özel bir üniversitede öğrenci olan oğlu Kutsi, babasının ölüm haberini alır almaz Uludağ’daki hafta sonu tatilini yarıda keserek Ankara’ya gelmişti.

Sabah ilk işimiz onu ziyaret etmek oldu. Çankaya’da, kapısında güvenliğe kimlik bilgilerinizi vermeden giremediğiniz, her köşesi kameralarla donatılmış bir sitede yaşıyordu. Oturduğu bloğa girdiğimizde, çevresine göz atan Amirim, “Bu ne lan, Anıtkabir’de bile bu kadar mermer kullanılmamıştır herhalde,” diye mırıldandı.

***

Kutsi’nin oturduğu dairenin salonu benim yaşadığım evden daha büyüktü. Geniş pencerelerinden Ankara manzarasını; şehri baştan sona kaplayan iğrenç beton yığınlarını görebiliyordunuz.

Kutsi’nin üzerinde marka bir gömlek ve pantolon vardı. Pahalı kılık kıyafet, özenle kesilmiş, jölelenmiş saçlar ve alınmış kaşlara rağmen yine de pek bir şeye benzemiyordu delikanlı. Babası rahmetli o yaşında ve nefes almazken bile oğlundan daha yakışıklıydı. İnternette yapmış olduğum araştırmada annesinin fotoğrafını görmüştüm. Güzel bir kadındı. Böyle iki güzel insanın ortak çalışmasından bu şekilde bir ürün ortaya çıkması şaşırtıcıydı. Belki de oğlan dayıya çekmişti.

“Nazlı denen o kadına bakın siz,” dedi sinirli bir biçimde. “Babam kendisinden boşanmadığı için parasına konamıyordu. O keş sevgilisiyle birlikte öldürmüşlerdir babamı.”

Keş sevgiliyi defterime not aldım.

“Pek sevmiyorsunuz galiba Nazlı Hanımı,” dedi Amirim.

“Nesini sevecekmişim?” diye aksilendi Kutsi. “Onun yüzünden evden ayrılmak zorunda kaldım, genç yaşımda hayat mücadelesinin içinde buldum kendimi.”

Ulan duyan da pazarda limon satıp, köprü altında yatıyor sanacak!

“Babanızla görüşür müydünüz?” diye sordu Amirim.

“Elbette,” diye cevap verdi Kutsi. Kanepede yanında oturan uzun siyah saçlı, uzun boylu, uzun bacaklı kızı omzundan tutup kendine yasladı. “Yeşim’le tanıştıracaktım yarın akşam kendisini. Birlikte yemek yiyecektik.”

Başını sevgilisinin omzuna yasladı uzun siyah saçlı, uzun boylu, uzun bacaklı Yeşim.

“Babanız,” dedi Amirim, “saldırıya uğradığı sırada çiçekçideymiş, gül buketi yaptırmış.”

“Ne var bunda?” dedi Kutsi.

“Cebinden de küçük mavi haplardan ve prezervatif çıktı. Bir zarf içinde de beş yüz dolar.”

“Babam sağlıklı bir adamdı. Uzun zamandır da o karısı olacak kadından ayrıydı.”

“Kiminle buluşmaya gittiğini bilmiyorsunuz yani?”

“Hiçbir fikrim yok.”

***

“İyi bir insandı Kudret Bey,” dedi on beş yıldır şoförlüğünü yapan Mustafa. “Allah rahmet eylesin.”

“Zampara adammış patronun,” dedi Amirim.

Başını öne eğdi Mustafa, “O yönünü bilemem,” dedi. “Ben bir kötülüğünü görmedim.”

“Dün izin vermiş sana.”

“Öğleden sonra bir toplantıya götürmüştüm kendisini. Şirkete geldiğimizde gidebileceğimi söyledi.”

“Hanım arkadaşlarıyla buluşacağı zaman sen mi bırakırdın gideceği yere?”

“Yok, özel işleri olduğu zaman kendisi alırdı arabayı.”

“Hiç birini görmedin mi yani sen bu arkadaşların?”

“Görmedim. Şirketle ilgili işlere götürür getirirdim ben onu.”

***

Günün geri kalan kısmını Merkez’de geçirdik.

Kudret Nayman’ın başı yasalarla hiç belaya girmemişti. İnternetten, medyada hakkında çıkan haberlere göz gezdirdik. Yıllardır yayıncılık sektöründeydi. İktidarla arasını her devirde iyi tutmuştu. Birçok bakanlık ve kamu kuruluşunun reklam, tanıtım, baskı işlerini yapmış, devletten büyük ihaleler almıştı. Açılışlarda ve davetlerde, Nazlı Hanımla birlikte gayet başarıyla mutlu aile tablosu çiziyorlardı. Kredi kartı harcamalarında da bir gariplik yoktu.

Kutsi’nin de şimdiye kadar bizi ilgilendirecek bir meselesi olmamıştı.

“Sen yine de kredi kartı harcamalarına filan göz at,” dedi Amirim. “Lüks içinde yüzüyor oğlan. Böyle bir evde yaşayıp böyle kızlarla beraber olmanın faturası yüksek olmalı. Babası buna nasıl bir harçlık veriyormuş ki! Araştıralım bakalım, bu Kutsi’nin kumar, uyuşturucu gibi alışkanlıkları var mı? Kız demişken, o Yeşim’e de bir bakıver.”

Büroya gelir gelmez ilk ona bakmıştım zaten. Temizdi.

“Telefon şirketinden haber var mı?” diye sordu Amirim.

“Kudret beyin son iki aylık görüşme listesini talep ettik,” diye cevap verdim, “cevap bekliyoruz.”

“Buluşacağı kadını bulmamız lazım,” dedi Amirim.

Amirim de Nazlı Hanım gibi düşünüyordu anlaşılan.

“Kıskanç bir koca ya da sevgili mi diyorsunuz?”

“Soygun olmadığı kesin… Adam dükkana Kudret için gelmiş… Silahlı soygunu göze alıyorsan neden gidip de bir çiçekçi soyasın ki!..”

İlk eşi, Kudret beyden boşandıktan iki sene sonra tekrar evlenmiş ve İzmir’de yaşamaya başlamıştı. Ya Kudret bey eski eşine karşı oldukça bonkör davranmış ya da kadın kendisine tuttuğunu koparan bir avukat bulmuştu. Birkaç sene sonra yüzüne bakmayacağı Nazlı hanımla evlenebilmek Kudret beye lüks iki ev ve yüklü bir tazminata patlamıştı. Kutsi, annesiyle babasının boşandıktan sonra görüşmediklerini söylediğinden, kadını şimdilik şüpheli listesinden çıkardık.

***

Sabah Nazlı Hanımı sahibi olduğu sanat galerisinde ziyaret ettik. Ulus’ta, kentsel dönüşümle yeni bir çehre kazanan Hamamönü’ndeydi galeri.

“Hoş geldiniz Komiser Bey,” dedi, “biz de tam sabah kahvemizi içecektik.”

Boncuklu bir perdeyle salondan ayrılmış bölmeye doğru seslendi, “Berkay, misafirlerimiz var. Kahveler dört oldu.”

Berkay gerçekten iyi kahve yapıyordu. Genç, eli yüzü düzgün bir delikanlıydı. Taş çatlasa yirmi bir-yirmi iki yaşında filan olmalıydı. Anlaşılan çıtır merakı bu ailenin özelliklerinden biriydi.

“Kutsi’nin halt etmesi olmalı,” dedi gülerek Nazlı Hanım. “Babasını benim öldürttüğümü mü düşünüyor embesil?

“Şüpheli listesinden çıkartabilmemiz için Berkay Beyin cinayet saatinde nerede olduğunu bilmek zorundayız.”

“Birlikteydik. İki gün sonra Kadın Ressamlar Derneği’nin sergisi var, onun hazırlıklarını yapıyorduk.”

Berkay’ın yüzüne baktık. Delikanlı, “Yok Nazlı,” dedi, “matbaadaydım ben, davetiyeler için…”

***

Matbaa iki sokak ötedeydi. Matbaacı, Berkay’ın söylediğini doğruladı. Hatta işi söz verdikleri saate yetiştiremedikleri için delikanlı iki saat kadar dükkanda beklemek zorunda kalmıştı. Merkez’e dönünce hakkında araştırma yaptık. Güzel Sanatlar Fakültesi resim bölümünde öğrenciydi. Herhangi bir kaydı yoktu.

***

Topuklu ayakkabı sesleri, içerden gelen berbat bir Türkçe pop şarkısına kapıya kadar eşlik etti. Orta boylu, güzellik salonundan yeni çıkmışcasına bakımlı, sutyensiz giydiği askılı bluzuna varla yok arası mini bir etek eşlik eden güzel bir genç kadın açtı kapıyı. Beklediği tabii ki biz değildik. O da bakışlarıyla belli etti bunu zaten.

Burnuna dayadığımız kimliklerimizi görünce, bütün yüzü yanaklarına sürdüğü allık gibi kırmızıya kesti.

Amirimin, “Birkaç sorumuz olacaktı Arzu Hanım. İçeri girebilir miyiz?” sorusuyla kendine geldi genç kadın. Tedirgin bir biçimde eliyle içeriyi işaret etti. Zevkle döşenmiş salondaki kanepeye iliştik Amirimle. Arzu Hanım da karşımızdaki koltuğun ucuna ilişti.

Kadındaki tedirginliği sezen Amirim, “Ahlâk’tan değiliz,” dedi, “Cinayet Büro’dan geliyoruz.”

Cinayet Büro’dan geldiğimizi öğrenip de rahatlayan birine ilk kez rastladım.

“Sanırım şeyle ilgili geldiniz,” dedi, “şu cinayetle…”

“Telefonunda bulduğumuz mesajlara göre, cinayet gecesi Kudret Beyle randevunuz varmış,” dedi Amirim.

“Vardı,” dedi Arzu Hanım. “Ama gelmedi. Sabah televizyondan öğrendim başına gelenleri.”

“Ne kadar zamandır görüşüyordunuz kendisiyle?”

“Birkaç aydır.” Alt dudağı sarktı. “Mekanı cennet olsun, çok iyi bir insandı kendisi.”

Genç kadının dudağını toplamasını bekledi Amirim.

“Medeni durumunuz nedir Arzu Hanım?”

“Bekârım.”

“Erkek arkadaş? Nişanlı?”

“Hayır. Kimseyle ilişkim yok.”

Defterimden kafamı kaldırınca göz göze geldik. Bir an için salak salak birbirimize baktık.

“Yani duygusal olarak.”

“Size kafayı takan, yalnızca kendisiyle birlikte olmanızı isteyen, kıskançlık yapan biri var mı?”

“Hayır… Yok…” Mırıldanır gibi devam etti. “Çok fazla kişiyle görüşmüyorum zaten.”

“Kudret Beyle olan ilişkinizi kimler biliyordu?”

“Hiç kimse. Kudret bey cemiyet içinde önemli yeri olan bir insandı. O yüzden bu konuda oldukça titiz davranırdı.”

***

Kriminoloji laboratuarının başında Amirimin akademiden sınıf arkadaşı olmasaydı, DNA sonucunu iki günde almamız mümkün değildi.

Çankaya’da bir masaj salonunda koruma olarak çalışıyordu Saffet Övüner. Adam yaralamadan içeri girmiş, darbe girişiminden tutuklananlar nedeniyle cezaevlerinde yer kalmayınca, iki ay önce, denetimli olarak serbest bırakılmıştı. Haftada bir karakola gidip imza veriyordu.

“Ben bir şey yapmadım,” dedi.

“Hadi len!” dedi Amirim.

“Söylediğiniz saatte salonda olduğuma dair şahitlerim var,” diye diretti Saffet.

“İsimlerini ver de yalancı şahitlik, yardım ve yataklıktan onların da geçmişini sikelim,” diye karşılık verdi Amirim.

Masadaki dizüstü bilgisayardan soygun görüntülerini izlettik Saffet’e.

“Buradaki adamın yüzü görünmüyor,” dedi, “benim olduğumu kanıtlayamazsınız.”

“Geçen sene ayaklarından vurduğun adamın yüzüne tükürdüğün için DNA analizi ile yakalanmışsın. Ama akıllanmamışsın ki, lama gibi her gittiğin yere tükürüklerini saçıyorsun. Seni nasıl bulduğumuzu sanıyorsun.”

“DNA analizleri Adli Tıp’ta bir sene muhafaza edildikten sonra imha edilir,” dedim. “Kudret’i üç gün sonra vursaydın yırtacaktın.”

Saffet dalga mı geçiyorum yoksa ciddi miyim anlayamamıştı. Yüzüme baktı: “Essah mı?”

“Essah,” dedim.

“Şansımı sikeyim!” diye mırıldandı.

“Sen bize yardımcı olursan, biz de ifadende bunu belirtiriz, mahkeme heyeti de cezanı verirken bunu göz önünde bulundurur. Seçim senin… Seç ya da sıç!” dedi Amirim.

Saffet kurtuluşunun olmadığını anladığından mı yoksa böyle kötü bir espriye bir kez daha maruz kalmayı göze alamadığından mı bilmiyorum, çözüldü.

***

Kutsi’yi sorgu odasını gören tek taraflı aynalı odaya aldım. “Neler oluyor? Beni neden buraya getirdiniz?” diye sorup duruyordu.

“Sakin ol,” dedim. “Bir şey içmek ister misin? Su getireyim mi sana? İhtiyacın olacak.”

Penceredeki stor perdeyi kaldırınca gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Bu da ne demek oluyor? Yeşim’in ne işi var burada? Hemen avukatımı arıyorum!”

“Önce izle istersen.”

***

Uzun siyah saçlarını atkuyruğu yapmıştı manken kadar güzel Yeşim. Boyu ve bacakları yine uzundu. Ellerini masaya koymuştu, başı önündeydi.

“Böyle olmasını istemezdim,” dedi masanın diğer tarafında oturan Amirime. “Kutsi’yi kaybetmeyi göze alamadım.”

“Kudret Beyin seni gelin olarak kabul etmeyeceğinden mi korktun?”

Başını kaldırıp Amirimin yüzüne baktı Yeşim. “Böyle bir şey mümkün değildi.”

Kutsi öfkeyle yüzüme baktı, “Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz? Bu da ne böyle?”

“Hişşşt,” dedim, “dinlemeye devam et. Ayrıca edebini takın, öyle haltlı maltlı konuşma!”

“Daha tanışmamışsın bile adamla,” dedi Amirim.

Yeşim, başını, masanın üzerinde kenetlediği ellerine eğdi yine, “Tanışıyordum… İki yıldan beri tanıyordum kendisini…”

Amirim bir şey sormadı, Yeşim’in yüzüne bakmakla yetindi.

“Kudret Beyin kız arkadaşıydım.”

Kutsi bir şeyler söylemek istedi sanırım, ama sesi çıkmadı. Beti benzi atmıştı.

“Kız arkadaşı mı?” diye sordu Amirim bu kez. “Adam altmış küsur yaşındaydı, kız arkadaşı değil kızı olacak yaştasın onun.”

Derin bir nefes aldı Yeşim, “Anlayın işte…”

Derin bir nefes de Amirim aldı, “Anlayabilsem keşke!..”

“Dar gelirli bir ailenin kızıyım. Okul harcı, yurt parası, kitap masrafı, yeme içme… Zor bir hayatım vardı.”

“Kudret de senin için kolaylaştırdı hayatı. Nasıl tanıştınız?”

“Üst sınıftan bir kız arkadaşım açılışlarda, fuarlarda filan modellik yaptığını, iyi para kazandığını, benim de yapabileceğimi, anketörlük, garsonluk filan yaparak kendime yazık ettiğimi söyledi. Bir fuarda bana da iş ayarladı. Yatçılık ve denizcilik fuarı gibi bir şeydi. Lüks yatların filan olduğu. İşimiz birkaç saat sürmüştü. Arkadaşım gece bir işadamının kendisini yemeğe davet ettiğini, ama yanında bir arkadaşının olduğunu, benim de gelmemi istedi.”

“Kudret miydi bu arkadaş?”

“Evet. Beş yıldızlı bir otele yemeğe götürdüler bizi. Yemekten sonra odalarına çıkmamızı teklif ettiler. Ben kabul etmedim ama…”

“Ama arkadaşın seni ikna etti. Alkol de almıştınız biraz.”

“Sabah uyandığımda gitmişti. Komodinin üzerindeki paraya gördüm.”

“Garsonluk yaparak bahşişlerle beraber bir ayda ancak kazanacağın parayı birkaç saatte kazanmıştın,” diye geçirdim içimden.

“Ertesi gün telefon etti,” diye devam etti, “benimle görüşmek istediğini söyledi. Birkaç kez daha görüştük. Bir ay kadar sonra bana ev tutmak istediğini, onun gelmediği zamanlarda istediğim hayatı yaşamakta özgür olacağımı söyledi.”

“Tamam, o kadar ayrıntıya girme,” diyerek eliyle durmasını işaret etti Amirim, “Kutsi ne zaman devreye girdi?”

“Kutsi’yle arkadaşlarla gittiğim bir partide tanıştım.”

“Baba ve oğluyla aynı zamanda mı ilişkin vardı yani?”

“Kudret Bey’in oğlu olduğunu nereden bilebilirdim?”

Kutsi sandalyeye çökmüş, ellerini başının arasına almış, yüzünü gözünü ovuşturuyordu.

Amirim başını salladı, “Doğru… Bilemezdin… Ne zaman öğrendin?”

“Üç ay kadar önce. İlişkimiz ciddiye binmeye başladığında bana telefonundaki aile fotoğraflarını gösterdiğinde. Şoke olmuştum. Böyle bir şeyin başıma geldiğine inanamıyordum.”

“Seninki de talihsizlik. Koca memlekette…”

“Hemen Kudret Bey’i aradım ve evleneceğimi söyleyerek ilişkimi bitirdim.”

Kibar kızdı Yeşim, öldürttüğü adam için halâ Bey diyordu. Kutsi ise kızın kendisi ve yedi sülalesi hakkında daha başka şeyler söylemeye başlamıştı. Kendimi şu boktan Fransız vodvillerinden birini izliyormuş gibi hissetmeye başlamıştım.

“Sonra?”

“Kutsi seni ailemle tanıştırmak istiyorum deyince ne yapacağımı şaşırdım.”

“Saffet’i nereden tanıyordun?”

“Geçen sene birisi takmıştı kafayı bana, peşimi bırakmıyordu. Bir arkadaşıma bahsetmiştim, rahatsız eden biri var diye.”

“O da Saffet’i mi buldu sana?”

“Evet. Sonra adam peşimi bıraktı.”

Eh, adam kurşunlanmış bacaklarla ne yapsın?

“Başına bu talihsiz olay gelince de aklına yine Saffet’e başvurmak geldi. Kudret’i öldürmesi için on bin dolar vermişsin adama.”

“Aslında o kadar param yoktu. Annemin ameliyat olacağını söyledim, yarısını Kudret Bey’den, yarısını da Kutsi’den aldım.”

Kutsi cama olanca gücüyle bir yumruk savurdu.

***

Mahkemeye sevk edilmek üzere, narin bileklerine takılmış kelepçelerle savcılığa doğru yola çıktı Yeşim. Odaya Kutsi’yi almaya geri döndüğümde yerinde bulamadım. Bir veda bile etmeden gitmişti.

Taş Devri’nde Sevişmek

Kaç yaşındayım bilmiyorum. Doğarken orada değildim sanırım. Nasıl doğduğum konusunda bir fikrim de yok. Hatırladığım ilk görüntü bir mağaranın içinde altı kadar mahlûk oluşumuzdu. Günler ilerledikçe altı kişilik mahlûktan dördümüz dağıldık. Sadece koca adam ve koca kadın kaldı benim çıktığımda. Bir daha görüşülmedi.

Azı dişlerim dökülmeden önce yerleştim buraya. Çevrede az mağara var ve iyi mahlûklar yaşıyor. Üç mağara ötede oturan sitemizin yöneticisi Celal Çavuş’un kızı Necla’ya âşık olmasaydım belki çoktan başka yerlere gitmiş olurdum. Gizli gizli buluşuruz, kayaların üstüne uzanır batan güneşin ışığında ona dans figürleri sergilerim.

Konuştuğumuz Celal Çavuş’un kulağına gitmiş. Güneş batımına yakın çağırttı beni yanına:

“Ohomoğokosoğo,” dedi sakallarının arasında belli belirsiz ağzıyla. Hoş geldin, demek sizin dilinizde. (Sonraki konuşmaları sizin dilinizde aktaracağım.)

“Hoş bulduk, Celal Çavuş.”

“Nasılsın yiğidim?”

“Ateş tanrısına şükürler olsun. Bir sıkıntımız yok. Ya sen nasılsın, Celal Çavuş?”

“Senin ateş tanrın kadar mutlu etmiyor bizi taş tanrısı. Yaşlandık be koçum.”

“Aman Celal Çavuş, sen daha on mağara açarsın.”

“Öyle, öyle. İşler nasıl?”

“Birkaç mızrak satıyoruz günde. Ekonomik kriz kötü etkiledi bizi. Bir horoza üç tavuk veriyorlar. Bu durum bizim işleri karıştırdı tabii. Sen kira mevzuunu merak etme, o iş güvende.”

“Eyvtaştanrısı. Senin sözünün eri bir mahlûk olduğunu iyi bilirim.”

“Eyvateştanrısı. Hayrola, niçin çağırttın beni?”

“Bak yiğidim, seni severim. Mert delikanlısın. Üç koca ayıyı nasıl devirdiğin sitemizde çocuklara anlatılır durur. Üzerinden kaç zaman geçti, şu bebeler senin hikâyenle büyüdü. Yeni doğanlar da büyüyecek aynı hikâye ile.”

“Ateş tanrısı razı olsun, Celal Çavuş. Utandırdın beni.”

“Cümlemizden, hepimizin tanrısı razı olsun. Ahlâk dersen, sözüm yok. Kendini çok güzel yetiştirmişsin. Ben lafı uzatmasını sevmem, bilirsin, çok bile konuştum. Seni buraya niçin mi çağırdım? Kızım Necla ile görüşüyormuşsun. İnkâr etme. Nasıl desem ki, sevindim içten içe. Ciddi misin düşüncelerinde? Kızımı yarı yolda bırakmazsın değil mi?”

“Ciddiyim.”

“Kızıma iyi bakabilir misin?”

“Elimden geldiğince, Celal Çavuş… Baba mağarasındaki rahatlığını bozmam. Daha iyisini yapmaya çalışırım.”

Celal Çavuş ayağa kalktı. Saçına basıp sendeledi. Elini mağaranın duvarına yaslayıp dengesini sağladı.

“Madem öyle, Taş Tanrısı utandırmasın. Senden iyi damat bulacak değilim.”

“Size baba diyebilir miyim Celal Çavuş?”

“Oğlum?”

Kucaklaştık. O gece Celal Çavuş’un evinde bol kuyruk yağlı tilki kavurması yedik. Arpayı suyla karıştırıp iki tavuk karşılığında satın alınan on iki set taş bardaklardan iki tanesiyle içtik. İki bardak sonra bünyemde değişiklikler meydana geldi. Mağarama kendimi güç attım.

İçtiğim iki bardak arpa suyunun bünyemi uyuşturmasından dolayı sabah uyandığımda başım şiddetli ağrıyordu. Son avladığım kuşların tüylerinden yaptığım -sizin zamanınıza göre çift kişilik- yatağımdan zor kalktım.

Necla ile güneş tam tepedeyken buluşacaktık. Sitemizin büyük kıyafet mağarasından altı tavuğa aldığım eteğimin üstüne iki siyah tavşan kürkünden yaptığım kazağımı giydim. Ördek ayaklarıyla yaptığım ayakkabımı taşla sildikten sonra çıktım.

Güneş tam tepeye geldiğinde Canavar Salih Meydanı’ndaki kırık fıskiyenin önünde buluştuk. Kim kırmıştı bu fıskiyeyi? Site yöneticisi Celal Çavuş hâlâ bulamadı!

“Gecikmedim ya sevgilim,” dedi Necla simsiyah dişleriyle gülerek. “anca çıkabildim mağaradan.”

“Hayır, sevgilim,” burnunun sol deliğinden akan sümüğü parmağımla aldım, “tam vaktinde geldin.”

“Nereye gideceğiz?”

“Önce tiyatroya gidelim. Kuş Bahattin oyunu var. Onu izleriz.”

“Olur. Peki, sonra?”

“Yemek yeriz.”

“Tamam.”

“Senin yapmak istediğin bir şey varsa?”

“Yok. Bana uygundur bu plan.”

“Hadi, gidelim o zaman leydim.”

Sitemizdeki özel tiyatroya gittik. Daha sonra vermek şartıyla altı cilalı mızrak karşılığında iki bilet aldık. Kuş Bahattin oyununda çok eğlendik. Hatta bir kere elim memesine değdi yanlışlıkla. Gülerken, istem dışı yapılan bu fiil kızarmasına yol açtı. Kızarınca gözlerime daha bir hoş geldi. Gökyüzünün gündüz ki rengi gibi gözleri, güneşten daha kapalı renkte saçları ve karanlık dişleri; tam bir peri kızı…

Tiyatrodan çıkınca seyyar meyveci geçti önümüzden. Necla, üç öpücük verdi adama birer elma aldık. O andan itibaren kafamın sağ tarafında sivri -koçboynuzuna benzeyen- bir yara var. Tez zamanda iyileşmesi için ateş tanrısına çok dua ediyorum. Elmaları ısıra ısıra at etinden harika köfteler yapan Ana’nın Yeri’ne gittik. İkişer porsiyon köfte söyledik. Yanında taze koyun sütü içtik. Ördek ayaklarından yapılmış olan ayakkabılarımı rehin bırakarak hesabı ödemiş sayıldık. Mekân sahibi sıkı müşterimdi. O da tıpkı benim gibi inanca sahipti. Çıkarken “Ateştanrısınaısmarladık” demeyi ihmal etmedim.

Gökyüzünün rengi koyulaşmış, güneş sola geçmişti. Neclaların mağarasının önüne geldik. Veda konuşmasına sıra gelmişti.

“Ne yapacaksın hava aydınlanana kadar?” dedi, sivri çenesini sağa yatırarak.

“Uyuyacağım.”

“Uyumadan önce?”

“Bilmem. Sen?”

“Bilmem.”

“Öpeyim mi bir kere?”

“Komşular görür. Laf olur, söz olur.”

“Alacağım kızım seni.”

“Ben mal mıyım ki alıyorsun beni? Ne vereceksin babama peki?”

“Babana değil, sana vereceğim ücretini. Çok pahalıya gideceksin ateş tanrısızın kızı!”

“Ya, öyle mi? Kaç tavuk vereceksin peki?”

“Senin ücretini tavukla değil, ömrümle ödeyeceğim. Sana bir ömür vereceğim. Çok pahalı bir karısın.”

“Şapşik. Hadi git sen.”

“Öpmedim ki.”

“Sonra çok öpersini” dedi kızararak.

“Peki,” dedim “önce sen git.”

Necla, arkasını döndü ve mağarasına girdi. Kendi mağarama giderken İsmet ile Şevket’i gördüm. Bu iki serseri sitenin en baş belası mahlûklarıydı. Onlara fazla bakmadım. Olay çıksın istemedim çünkü. Onlar da bana ses etmediler. Uzaklaşınca derin bir nefes aldım ve mağarama girip yatağıma uzandım. Arpa suyundan sonra başıma giren ağrı ise sessiz sedasız gidivermişti.

Sabah uyandığımda çocukların şen şakrak sesleri içime huzur takviyesi yaptı. Büyük umutlarla çıktım tek göz mağaramdan. Necla ile evlenince burası küçük gelirdi. Hem Celal Çavuş da bize kendi mağarasını verir, kendisi de buraya yerleşirdi belki. Bizimle yaşamak isterse karşı çıkmamalı. Bu mağarayı kiraya verir, gelen tavuklarla da rahat yaşarız. Birikim bile yapılabilir. İleride Necla ile bize benzeyen yeni mahlûklar yaptığımızda lâzım olacak. Yarını düşünmekte fayda var.

Meydanda üç kuş kanat çırpımı uzaklıktaki geçimimi sağladığım mağaramı tanrıya dua ederek açtım. Girerken sağ ayağımla girerim hep.

Akşam oluncaya kadar on tane mızrak satabildim. Karşılığında aldığım tavukları ise kümese kapatıp mağaradan çıktım.

Barındığım mağarama geçerken Celal Çavuş’a bir iyi akşamlar dileğinde bulunulmalı diyerek onların mağarasına gittim. Üç kere yumruk attım. Mağaranın kapısı yuvarlandı. Celal Çavuş saçlarını elinde tutarak açtı kapıyı.

“Gecenin bu saati… Hayrola yiğidim?”

“Ben… Şey, iyi akşamlar demek için rahatsız etmiştim.”

“He. İyi akşamlar sana da. Buyurmaz mısın?”

“Teşekkür ederim. Yorgunum bugün, yatıp dinleneceğim. Necla uyumadıysa ona da iyi akşamlar dediğimi; uyumuşsa sabah uyandığında, uğradığımı söylersiniz.”

“Olur, söylerim.”

Celal Çavuş, mağaranın kapısını tekrar yuvarladı. Mağarama gittim. Duvardaki odunu yanıyor bulabilecek miyim bir gün? Geldiğimde sıcak bir et çorbası, pirzola, kavurma… Ah Necla, ah!

Mağaramın kapısının yumruklanmasıyla uyandım. Kapıyı yuvarladım. Karşımda duran boyu kasığıma kadar olan kız çocuğuydu. Ne istediğini sordum sakin bir ses tonuyla. Evlerinde hiç kuyruk yağı kalmamış da birazcık istemeye gelmiş. Komşuluk geleneğinin yeni yeni başladığı dönem. Katkım olsun diye büyük bir parça verdim kızın eline. Güneşin doğmasına az bir zaman kalmış olabilir mi? Ne zaman doğup battığını öğrenebilsek keşke… Mağaramın kapısını yuvarladım tekrar ve yatağıma döndüm.

Günler bu şekilde her zamanki hâliyle devam etti. Mağaram, Celal Çavuş, Necla, iş mağaram, Necla ile gidilen yerler… Hepsi aynı.

İşe gitmediğim bir güne uyanmıştım. Sizin zamanınızda hafta sonu diyorlarmış. Dereden tuttuğum iki somon balığını pişirip güzelce kahvaltı ettim. Yanında da iki elma yiyince karnım pek doydu. Necla ile sözleşmiştik. Onu alıp kayalara çıkacak ve günü beraber geçirecektik.

Celal Çavuş’un mağarasına vardım. Kapıyı güzeller güzeli Necla yuvarladı. Hazırlanmasını bekledim dışarıda. Onu beklerken de söğüt ağacının dallarından yaptığım dudakarasını zor bela yaktığım ateşle tüttürdüm. İşler kesat, can sıkıntısı… Dudakarasını bir hayli çoğalttık bu yüzden. Tam bozulacak zamanı buldu şu ekonomi. Evleneceğiz, kümeste tavuk yok. Bir de Celal Çavuş bir horoz dört tavuk olacak gibi şeyler söylemesi tüm moralimi bozdu. Neyse, sitenin yöneticisine damat olacağız. Bir şekilde kendimizi kurtaracağız.

Necla arkadan sessizce yaklaşıp bana dokundu.

“Hadi gidelim.”

“Seni biraz yoracağım.”

“Olsun. Yürümekten başka çaremiz mi var sanki?”

“Haklısın bir tanem. Şu kapı… Dört tanesini bir araya getirsen… Tabii küçülteceksin biraz onları… Bir oturak… Ayağını yerden kesse yeter. İstediğin yere yuvarlarsın.”

“Yine çok zekisin sevgilim.”

“Sen yanımdayken kafam bir başka çalışıyor.”

“Hadi gecikmeyelim. Gidelim.”

Mağaralardan epey uzak yüce bir dağ başına çıktık. Siteye göre soğuktu. Hemen bir ateş yaktım. Sonra iki büyük taş buldum ve ateşin çevresine yerleştirdim. Karşılıklı oturduk. Ellerimiz ateşin üstünde birleşti. Bu ateş tanrısının huzurunda yapılan ilk hareketimizdi. Hiçbir şey konuşmadan uzun bir süre el ele sitemizi izledik.

Oturduğum taştan kalkıp oturduğu taşa oturdum. Ellerini tekrar avcumun arasına aldım. Gözlerine baktım. Sevgili bir gözde kendinizi görüyorsanız eğer aynaya ihtiyaç yoktur. Sizin zamanınızda ayna var değil mi? Benim zamanımda sevgiyle bakan bir çift göz var. Rastgele kestiğim saçlarım ve tıraşlı yüzüm, sivri burnum, büyük gözlerim ve ince dudağım… İşte saadet bu! Kendimi bir başka gözde görebiliyorum.

“Huzurlu musun?” dedim, tebessüm ediyorum. Bunu Necla’nın gözlerinde görüyorum. Tebessüm böyle bir şeydi demek…

“Neden huzurlu olmayayım,” Ara verdi. Benden yanıt alamayınca devam etti, “sen varsın ya yanımda. Sen huzurlu musun?”

“Çok.”

Sessizlik oldu yine. Bu sessizlik bizi daha çok yakınlaştırdı ve üst dudağından öptüm. Dudaklarımdaki baskıyı hissettim. O da beni alt dudağımdan öpüyordu.

“Necla,” gökyüzü rengi gözlerini gözüme kaydırdı, “seni sevmek için doğmuşum ben. Ne anamı ne de babamı hatırlıyorum. Hatırladığım tüm güzel anılarımda sen varsın. Senin şu ellerin, güzel gözlerin ve bir gül yaprağı kadar narin saçların beni benden alıyor. Senin karşında Bâki’yim ben. Tanıdığım bir Bâki var, senin Bâkin. Bir de tanımadığım Bâki var. Sensiz, çılgına dönmüş, zavallı Bâki. Eğer sen olmasaydın o Bâki olacaktım ben ve mutluluk neydi, nasıl bir şeye benziyordu bilemeyecektim.”

“Nasıl bir şeye benziyor sevgilim?”

“Mutluluk, senin adındır sevgilim.”

“Bir an önce birbirimizin olmalıyız. Gel iste beni babamdan. Ayrı yataklarda geçmesin günlerimiz.”

“İsteyeceğim, lâkin korkuyorum. Ya vermezse…” Yanından kalkıp güneşe doğru yürüdüm. Güneş belden yukarımı dairesinin içine almıştı. “Tamam, görüşmemize izin verdi ama ‘Evlenemezsiniz.’ deyiverirse… O zaman ne yaparım ben sevgilim?”

“Kaçarız.”

Necla’nın gözlerinde kararlılığı görebiliyordum. Çünkü gözlerinde ben vardım.

Güneşin batışını izledik. Karanlık olmuştu. Necla’nın karanlıktan korktuğunu ilk defa görüyordum. Mağaraya yaklaşmıştık. Karşımıza İsmet ile Şevket çıktı. İsmet biraz süzdü. Necla’dan cesaret alıyordum sanki İsmet’ten gözlerimi kaçırmadım.

“Site Reis’inin kızı değil mi şu Şevket? Hani bizi siteden göndermek isteyen korkak Celal Çavuş? Yanındaki bu mahlûk da müstakbel damat adayı olmalı. Mızrakçı ödlek Bâki… Tam layık bir damat Reis’e. Ha-ha-ha!”

Oralı olmadık, yürümeyi sürdürdük. Ancak Şevket koşarak gelip önümüzü kesti.

“Ta kendisi, İsmet. Reis’imizin kızı ve ödlek Bâki.”

“Arkadaşlar,” dedim cesaretli ancak alttan korktuğum anlaşılır titrek bir ses tonuyla “bırakın bizi gidelim. İyi olmaz sonunuz, lütfen.” Bu son sözüm üstüne pişmanlık yaşamaya başladım.

“Bak bak…” dedi İsmet, Şevket’in yanına gelirken. “Şu Bâki’nin cesaretine bakın hele. Gözlerimi yaşarttın. Kaç zamandır anlatılıp duran ayı hikâyesindeki Bâki sensin ya, tabii. Ne diyorsun Şevket, rahat bırakalım mı? Gitsinler mi?”

“İsmetçiğim, ben tırstım. Belki ikimizin de kolunu kırar, canımıza okur bu Mızrakçı. Ayılardan beter eder bizi. Lütfen İsmet, ölmek istemiyorum. Gitsinler.”

“Tamam, gidebilirsiniz,” dedi İsmet. Yolu gösterdi.

Biz tam yürümeye başladık; Şevket Necla’yı, İsmet de beni yakaladı: “Sen kendini ne sanıyorsun lan dinozor dölü! O ayı hikâyesini bir de ben anlatayım mı? Dinlemek ister misin küçük hanım?”

“İsmet, dur kızdırma Mızrakçı’yı. Elinden kurtulursa fena benzetir bizi. Ha-ha-ha!”

İsmet de kahkaha ile karşılık verdi: “Ha-ha-ha!”

İnsanın yüzünü tokatlayan acı bir rüzgâr esiyordu. Şevket ile İsmet aralıksız gülüyordu. Zavallı sevgilim Necla ise ağlamaklı bir yüz ifadesi ile bana bakıyordu. Şimdi ne yapabilirdim ey ateş tanrısı? Yol göster bana! Işık ol, kurtar beni bu çaresizlikten! Ey ateş tanrısı, lütfen! Yalvarırım sana. Bana acımıyorsan eğer, senin varlığına inanmayıp taşa ‘Tanrım,’ diyen sevgilime acı. Acı, yardım et ki, senin kudretini anlayabilsin. Anlasın ki sana iman etsin. Varlığını ispat et, ey ateş tanrısı! Tanrım…

“Ateş tanrısı bunu sizin yanınıza bırakmaz. Yol yakınken dönün bu hatanızdan.”

“Yanıp sönen bir tanrı olabilir mi? Asıl tanrı taştır,” dedi İsmet.

“Kırıp parçalanıyor o da. Tanrı parçalanmaz, bir bütündür. Ateş kadar kuvvetlidir. Bizi bırakmazsanız başınıza kötü şeyler gelecek!”

“Aman, çok korktuk!” diye karşılık verdi Şevket.

“Bunu öldürelim, kızı da… Ha-ha-ha!” diyerek kolumu büken İsmet’in elinden kurtulmak için harekete geçtim. Lâkin adam kuvvetli: “Kıpraşma!”

“Haklısın İsmet.”

“Babam sizi mahvedecek. Fena cezalar alacaksınız.”

“Lan Bâki, gördün mü Reis de tanrıymış! Ha-ha-ha!” Şevket dedi bunu. İri gövdesine rağmen küçük kafalı, saçları eksilmiş, sakalına ak düşmüş bir serseri olan Şevket’ti bunu diyen. “İsmet, gidelim.”

Bizi de yanlarında sürüklemeye başladılar. Mağaralarımızdan uzak bir mağaraya getirdiler bizi. İçeride sürüngenlerin sesi vardı. Türlü türlü hayvan olabilirdi burada. Ancak İsmet ve Şevket kadar iğrenç ve korkunç olamayacak hayvanlar.

İsmet ve Şevket mağaranın önünde duruyorlardı. Bir fırsatını bulup ikisinin de üstüne çullanacaktım. Ancak öyle bir sıkıştırmışlardı ki kıpırdayamıyordum bile. Zavallı Necla ise bana bakmıyor, ağlamıyor, sessizce dışarıya bakıyordu. Bu olaylardan çok etkilendiği ortada… Kapıdaki iki serserinin ayı hikâyesine dair konuşmaları ve bu kadar çabuk pes etmem hakkımdaki olumlu düşünceleri değiştirmiş midir? Belki benimle bir kez daha görüşmek istemez.

Gün ağarmaya başlamıştı. Şevket yiyecek bir şeyler bulmak için mağaradan ayrıldı. İsmet başucuma geldi. Yanıma oturdu. Babacan bir ton aradı ses tellerinde:

“Sen seviyor musun bu kızı?”

“Ne fark eder, öldürmeyecek misiniz bizi?”

“Orası öyle.”

“Neyi öğrenmek istiyorsunuz o zaman?”

“Kıza zarar verme konusunda karar vermek istiyorum.”

“Öldüreceksiniz kızı. Daha nasıl bir zarardan bahsediyorsun İsmet?”

“Kızı becereceğiz. Bunu söyletmene gerek yoktu.”

“Önce beni öldürmeniz lazım. Beni öldürmeden böyle bir şey yaparsanız ant olsun sizi öldürürüm.”

“Ha-ha-ha! Bak sen şu ayı avcısına!”

İsmet kalktı yanımdan. Necla’ya yürüdü.

“Su ister misin?”

“Hayır,” dedi belli belirsiz sesle “babam merak etmiştir, bari ona haber verin.”

“Düşünürüz.”

Sürüngenlerin varlığını bacağımda hareket etmelerinden hissediyorum. Hem de birden fazla sürüngen.

Hissettiğim sürüngenler bana zarar vermeden çekip gittiler bir süre sonra. Tam gözümü kapatıp uykuya dalacağım sırada Şevket’in iri gövdesinin çıkardığı sesle açıyorum tekrar gözlerimi. Şevket’in gelmesiyle İsmet de sinirini gösterdi. Açlıktan sinirlenmiş olan İsmet hemen atıldı adamın üzerine sözleriyle: “Nerede kaldın be Şevket! Açlıktan şu ayı avcısını yiyecektim.”

“Site karışmış İsmet,” dedi öteki.

“Ne olmuş?”

“Ne demek ‘ne olmuş’?” dedim İsmet’e. “Site Reis’inin kızını ve damadını kaçırdınız. Sonra da ‘ne olmuş’ mu diyorsun?”

İsmet çıplak sağ ayağını sol gözümün üstüne geçirdi. Bunu herhangi bir taşa yapıyormuşçasına yaptı. Bir süre gözümü açamadım. Sağlam gözümle az önce öfkeden deliye dönmüş serseriye sert sert baktım.

“Sesini kes! Kafanı da başka yere çevir.”

Adamın dediğini yapmama konusunda kararlıydım.

“Sana dediğimi yap.”

“Bırak şimdi şunu İsmet. Bir çaresini düşünelim,” diye araya girdi Şevket. Ama İsmet onu dinlemeyeceği ortada:

“Sana dediğimi yap, dedim. Yapmıyor musun? Yapma. Şevket, şu kızı çıkart.”

Yalvarır bir ses tonuyla haykırdım: “Tamam, dur! Dediğini yapacağım!”

“Sana güzellikle söyledim. Dinlemedin. Bir de bunu deneyelim bakalım.”

“İsmet, delirme. Bak bu işi sorunsuz çözebiliriz.”

“Nasıl olacakmış o iş?”

“Bırakalım gitsinler. Konuşmazlar. Konuşmazsınız değil mi?”

“Konuşmayız,” dedi yorgunluktan ve çaresizlikten hâlsiz kalan sevgilim.

“Sen?” iri gözlerini bana dikti İsmet.

“Sizi bulacağım.”

“Lan oğlum, sen neye güveniyorsun? Bebelere anlatılan şu yalan ayı hikâyesi senin aklını mı çeldi? Seni öyle bir benzetirim ki, leşini akbabalar dâhi beğenmez,” diye kükredi Şevket. “Şimdi seni bırakacağım. Tamam mı sorun istemiyorum?”

“Amma uzattın Şevket,” diye bir yumruk attı arkadaşına baş belası olan serseri.

Şevket yere yığıldı. Koca gövdesine rağmen çok çabuk yere yığılan Şevket eli burnunda İsmet’e bakakaldı. Sadece Şevket değil biz de bu harekete anlam veremedik zavallı sevgilimle. Onun gözlerine baktığımda daha fazla uzatmamamın gerektiğini anlatan bir ifade vardı. Tam o gözle konuşacağım sıra gelmişti ki Şevket ayağa kalktı ve İsmet’e var gücüyle bir tekme attı. Adam mağaranın dışına uçtu. Şevket de ardından çıktı ve iki adam arasında büyük bir kavga beklenirken yan yana oturup konuşmaya başladılar. Hayatları boyunca hep bir arada olan bu iki serseri bizim gibi iki tutsak yüzünden kavga etmenin manasız olduğunu birbirlerine iki medeni insan gibi anlatıyorlardı.

Bu konuşma havanın iki ton koyulaşmasına kadar devam etti. Sonra kalkıp yanımıza doğru geldiler. Necla merakla onları takip ediyordu. Serseriler yanıma çömeldi. İsmet yerden eline aldığı taş parçalarıyla oynarken gözü bendeydi. Konuşmaya başlamak için uygun sözcükleri aradı. Biraz da ne diyeceğine dair ortamda merak uyandırmayı amaçladığı söylenebilir.

“Şimdi size bir hikâye anlatacağım. Vaktimiz de var nasıl olsa. Sonra biz kendi yolumuza siz kendi yolunuza… Zaten bizim adımızı verseniz bile bulamayacaksınız. Ha-ha-ha! Yanlış hatırlamıyorsam on keskin soğuk (kış) önceydi, değil mi Bâki?”

“Kes İsmet!”

“Dinle, dinle… Celal Çavuş’un kesilmesini emrettiği altmış ağaçlık küçük ormanı bilirsiniz. Hepimizin yaşı hatırlamaya uygun. Bu ormanda birçok cins mahlûk yaşardı. Ama asıl sahibi ayılardı. Kocaman ayılar vardı. Fakat kimseye karışmazlardı kendi hâlinde yaşar giderlerdi. İşte küçük hanım, babanın, bu orman kesilsin, diye emir vermesinin ardından Bâki’nin ustasından alınan kesici âletlerle ormana hücum etti ahali. Lâkin gidişlerinden gelişleri daha çok olay oldu. Ha-ha-ha! Ormandaki birkaç ayı bizimkileri kovalamış anlayacağın. Ha-ha-ha! Sonra Celal Çavuş sitede kuvvetli ne kadar adam varsa ormana gönderdi. Canavar Salih de bunlardan biriydi. Adamcağız ayılar tarafından öldürülünce meydana onun adını verdiler. Her neyse, çok uzatmayalım…”

“İsmet, neyi amaçlıyorsan şunu bilmelisin ki amacına ulaşamayacaksın.”

“Sözümü kesme ayı avcısı! Nasıl cansız ayıların kafasını patlattığını anlatıyorum burada! Saygılı davran biraz. Dinle… Sahi o ayılar nasıl ölmüştü Bâki? Senin oraya gittiğinde o ayılar cansızdı.”

“Ne diyor bu Bâki?” dedi hayal kırıklığına uğramış sevgilim.

“Bilmiyorum, İsmet. Benim gittiğimde ölmüşlerdi. Sen nereden biliyorsun peki?”

“Bâki! Ne oluyor? Onları sen öldürdün. Neden öldürmemiş gibi davranıyorsun?”

“Senin sevgilin bir karıncayı dâhi incitemez küçük hanım. Şanslı mısın, şanssız mısın kararını sen ver.”

“Üzgünüm Necla.”

“Keşke senden duysaydım bunları. Daha az hayal kırıklığına uğrardım.”

“İnan söyleyecektim.”

“Evlenince mi?”

“Öf,” diye sitem etti Şevket. “Sonra çok kavga edersiniz. Sizi mi dinleyeceğiz!”

“Tamam. Hadi anlattın, serbest bırak bizi.”

Şevket tam sıkıştırdıkları taşları çekerken İsmet’in aklına bir şey geldi.

“Dur, son bir şey daha var. Onu yapmazsam olmaz. İçim rahat etmez yani.”

“Daha ne istiyorsun be adam?” dedim mahcup bir ses tonuyla.

“Şevket sen iyice sıkıştır şunu kaçamasın. Biz de Reis’e güzel bir ceza verelim. Herkesten sakındığı kızını bakalım bizden koruyabilecek mi? Ha-ha-ha!”

“Hayır, İsmet, hayır diyorum!” diye bağırdım.

İsmet, Necla’nın üzerine yürümeye başladı. Kurtulmak için çırpındım ama nafile. Son umudum olan Şevket de kalktı yanımdan. Ama kalkarken iki büyük taşı yerinden etti iri gövdesiyle.

Necla’yı sıkıştırdıkları taşları birer birer alıyordu İsmet. Taşın birinin altından kaçan kertenkele nazlı yârimin çığlık atmasına sebep oldu.

Çıkabilmek adına birkaç hamle daha yaptım. Artık kolumu daha rahat hareket ettirebiliyordum. Kafamda bir plan canlanmıştı bile. Sadece ikisini de uygunsuz pozisyonda yakalamalıydım. Bu hâlimden şüphelenmesinler diye de çırpınma numaralarını sürdürdüm.

Necla’yı kayaların arasından çıkartıp mağaranın girişine sürüklediler. Zavallı kızcağız gözyaşlarının görüşünde bulanıklığa yol açmasına aldırmadan bana bakıyordu. Çaresizliğimi biliyor lâkin benden yardım umuyordu. Ayağı takılıp düştü. Sonra İsmet çömeldi yanına. Bacaklarında ellerini gezdirdi. Necla adamın ellerini tokatladı. İsmet de buna karşılık olarak Necla’ya bir tokat attı. Kız, yere kapandı.

Şevket de çömelince kayaların arasından yılanlarla birlikte çıktım. İki adamın ve sevgilimin gözleri üzerimdeydi. Elimdeki büyük taşla Şevket’in kafasını ikiye ayırdım. İsmet toparlanmak üzere iken çıplak sol ayağımın topuğuyla göğüs kafesine var gücümle vurdum. Adam neye uğradığını bilemedi. Kalkmasına izin vermedim. Tekrar tekme savurdum. Serseri İsmet’e acıdım. Ağzı burnu birbirine karışmış durumdaydı. Lâkin sinirliyim de. Üstüne oturdum. Bir sağ, bir sol… İsmet’in cansız bedeni çürüyene kadar vurdum. Yakınlarda bir yerlerde gelen sesle kendime geldim. Birileri ağaç kesiyor olmalıydı.

Havanın rengi iki ton açılmıştı. Necla korkulu gözlerle bana ve iki cesede bakıyordu. İsmet’in yanındaydım. Kalktım, Necla’nın yanına oturdum.

“Necla!” dedim. Kendinde olmadığını anlayınca tokatladım. Ağlayarak sarıldı bana.

“Götür beni Bâki.”

“Tamam, Necla. Gel. Kalk hadi gidelim.”

Ağır adımlarla yürüyorduk. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yolda yemek yemek ve su içmek için verdiğimiz molalarda ikimiz de yaşamdan uzak bir resim çiziyorduk.

Siteye vardığımızda akşam olmuştu. Yıldızlar yere çok yakındı. Birkaç mızrakla beş on tanesini yere düşürebilirdim. Mağaraların önünde yanan odunlar sönmek üzereydi. Takati kalmamış olan sevgilimi sırtıma almıştım. Celal Çavuş’un birazdan açacağı kapıya yumruğumu kalan son gücümle vurdum. Kapı yuvarlandı. Bizi gören Celal Çavuş sinirli ve sevinçli bir ses tonuyla azarladı:

“Neredeydiniz siz!  Meraktan delirdim ya, delirdim!”

“Doğada gezelim dedik, Celal Çavuş. Necla size söylemeyi unutmuş. Yolda çok yoruldu. İzin verirsen yatağına taşıyayım?”

“Geç.”

Yatağına yatırdım. Tam çıkacakken ellerimden tuttu:

“Nereye?”

“Mağarama.”

“Yaşadıklarımız?”

“Hakkımda hayal kırıklığı yaratan sözleri nasıl aklarım Necla?”

“Hayatlarımızı kurtardın, daha mühimi var mı? Hem ondan söz etmiyorum ben. Bu olayları unutabilecek miyiz?”

“Unutabilmek için ne gerekiyorsa yapmalıyız.”

“Kolay toparlanabileceğimi sanmıyorum ben.”

“Hakkındır.”

“İyi geceler Bâki.”

“Sana da sevgilim.”

Mağaranın küçük gözünden çıktım. Celal Çavuş beni girişte bekliyordu hâlâ. Ona da iyi geceler dedim. Mağarama gittim.

Kendimi öyle bir attım ki yatağa böyle bir yorgunluk bilmedim hiç. Henüz ilk saniyede uyudum.

Sabah kapımın yumruklanmasıyla uyandım. Kimdi bu, ne istiyordu? Söve söve vardım kapıya. Tüm gücümü kullanmıştım sanki. Kapıyı yuvarlayacak gücüm kalmamıştı kollarımda. Yakılması için hazır tutulan odunlar vardır. Uzun ve kalın olanlardan bir tanesini aldım ve ondan destek alarak mağaranın kapısını yuvarladım. Karşımda duranlar -tam sayısını bilemiyorum- sitenin güvenlik güçleriydi. Karşımdaki adamlardan en önde duranı Ferdi Amir, uzun zamandır samimi olduğum biriydi. Bana en arkadaşça ses tonunu kullanarak durumu izah etmeye çalıştı:

“Bâki, hakkında suç duyurusu var. Bizimle karakola kadar geleceksin. Etrafın sarılı, bir yere kaçamazsın.”

“Anlamadım amirim. Ne suçu? Ne zaman?”

“Geçen gece neredeydin?”

“Celal Çavuş’un evindeydim. Necla ile gezdik ve onu evine bıraktım.”

Celal Çavuş yaklaşıyordu. Konuşmaları duymuştu belli ki.

“Doğru söylüyor, Ferdi. Dün gece kızımlaydı. Ondan önce ki iki gün de kızımla site dışındaydı, biliyorsun. Sitede arama yaptık beraber. Hayırdır? Olay ne?”

“Site dışındaydı, zaten buraya gelmemdeki detay da bu. Bundan sonra ki soruları karakolda soracağız. Hadi Bâki, gidelim. Celal Çavuş, kızınızın tanıklığına ihtiyacımız olacak. Lütfen, onu da alıp gelin.”

“Tamam, Ferdi. Ben getireceğim.”

“Önemli.”

“Taş tanrısı kötülüklerden korusun.”

İki polis nezaretinde karakola kadar yürüdük. Karakol üç göz odadan oluşan mağaraydı. Beni serserilerin yaptığı gibi sıkıştırdılar. Hayatım bir anda altüst olmuştu. Önce serseriler tarafından sonra da polisler tarafından aynı muameleye maruz kalmıştım. Serserilerin elinden kurtulmaya benzemezdi buradan kaçmak. Sahi suçum neydi benim? Niye buradayım!

Babacan adımlarıyla Celal Çavuş ve zavallı sevgilim Necla geldi çok geçmeden. Onların yüzünde de bir şaşkınlık vardı. Necla yanımda kaldı, Celal Çavuş ise olayın aslı astarını öğrenmek için karakol amiri Ferdi’nin yanına gitti.

Necla ile sessizce birbirimize baktık. Hiçbir şey konuşmadık. Yanımıza gelen polis Necla’ya seslenip götürmese ömrümüzün sonuna kadar bu şekilde kalabilirdik.

İçimden altı yüze kadar saydım. Altı yüz bire geldiğimde iki polis geldi ve beni çıkarttı. Olayın bir yanlış anlama olduğunu ve suçsuz olduğum nihayet anlaşılmış ve özgürlüğüme kavuşturulmuştum.

Beni amirlerinin odasına götürdüler. Kollarımdan öyle kuvvetli tutuyorlardı ki kolum kırılıp ölebilirdim. Odada beni bekleyen Ferdi Amir, Celal Çavuş ve Necla gözleriyle beni süzdüler. Ferdi Amir ayağa kalktı ve bir adamı aldı içeriye. Benim oturmamı ifade eden bir el hareketi yaptı. Celal Çavuş, bana neden kabahat işlemişim gibi bakıyordu?

“Ferdi Amirim, artık neler olup bittiğini bana anlatacak mısınız? Neden buradayım ben? Biz. Necla da neden burada? Bu adam kim? Ne oluyor?”

“Soru sormayı bırak şimdi Bâki,” dedi Ferdi Amir.

“Açıklama yapın o zaman.”

“Pekâlâ. Necla Hanım ile geçen gece site dışındaymışsınız, doğru mu?” kafamla doğruladıktan sonra devam etti: “Güzel. Yalan söylemiyorsun. Necla Hanım bize birtakım sorunlardan söz etti. Bir de senden dinleyelim olayı, Bâki.”

“Hangi sorunla… Ne sorunu?”

“İsmet ve Şevket’in sizi alıkoyduğu sorunu… Ne oldu Bâki?”

Cevap vermedim. Bunun üzerine Ferdi Amir içeri alınan adama yöneltti bakışını.

“Anlat.”

“Yakacak odun kalmamıştı mağarada,” diye başladı adam “sitemizdeki ağaçlara zarar vermek istemedim,” diye devam etti. Arada Celal Çavuş’a bakıyor takdir bekliyordu. “Siteye en yakın orman o bölgededir. Aldım elime baltayı gittim ormana. Bir ağaç, iki ağaç derken beş ağacı biçtim,” Bu sözlerinin ardından ara verdi, teessüf bekledi. Verdiği aradan sonra devam etti: “Tam altıncı ağacın bedenine vuracaktım baltayı, bir boğuşma sesi duydum. Baltayı bıraktım oraya. Sesin geldiği yere yaklaştım ve ne göreyim? Bizim sitenin serserileri İsmet ve Şevket’i alt eden Bâki. Ayı hikâyesini bilirsiniz, ellerinizden öper altıncı oğlanı doğurdu bizim ortanca hanım, o da bu hikâye ile büyüyecek,” bu sırada Necla ile bakıştık. “aynı o şekilde iki serseriyi öldürdü Bâki. Cesetleri hâlen oradadır.”

“Evet, cesetleri aldık,” dedi Ferdi Amir.

Önüme bakıyordum. Artık yolun sonuna gelmiştim.

“Bir şey diyecek misin?” Ferdi Amirin sesiydi bu.

Kafamı hayır manasında salladım. Hakkımda ne ceza vereceklerse razıydım. Celal Çavuş ayağa kalktı.

“Ferdi, orada kızım da varmış. Hem kızımı kirletip ikisini de öldüreceklermiş. Nefsi müdafaa sayılmaz mı?”

“Şimdi tutuklayacağız biz Bâki’yi. Son kararı hâkim verecek. Ufak bir ceza alabilir, kendinizi hazırlayın sonuca. Senin hatırın geçer. Rica edersen belki ceza bile almayabilir, Celal Çavuş.”

Celal Çavuş yanıma sokuldu. Yine en babacan ses tonuyla konuşmak için uygun sözcüğü aradı.

“I… Şey… Yiğidim, sen merak etme. Kurtaracağım seni.”

“Necla’ya iyi bak, Celal Çavuş. Eğer bir bey falan isterse ver gitsin. Benim kurtuluşum yok,” Aklıma ilk gelen şeyi hiç uzatmadan ve tek nefeste söyleyivermiştim.

“Saçmalama! Sen şimdi bunları düşünme bakalım. Bir çaresine bakacağız.”

Celal Çavuş ve Ferdi Amir onayladıktan sonra iki polis kollarıma girdi ve beni sitenin adliyesine götürdüler.

İki tane tutukmağarası ve beş duruşma salonu ve on, on bir avukat ve altı savcı dairesinin bulunduğu büyük adliye mağarasına karakoldan yola çıktığımızda güneş tam tepedeyken yarım sola kaymış olduğu an gelmiştik.

Duruşma salonunun olduğu mağaranın önünde bekledik. Hâkimler bu adliyede bulunmazlardı. Hususi olarak kendilerine tahsis edilmiş mağaralar olur, oradan tam duruşma zamanı atlarla gelirlerdi. Ferdi Amirin söylediğine göre benim duruşmama savcılardan Özgür, hâkimlerden de Onur katılacaktı. Şahsi avukatım olan Erol ise hazır, yanımda bekliyordu. Karşı taraf yoktu bu duruşmada, mevtaydılar çünkü.

İddianameyi hazırlayan Savcı Özgür, maddeleri unutmamak için tekrar yapıyordu.

Suç duyurusunu yapan adam ise Celal Çavuş’un yanından bir dakika bile ayrılmıyordu. Zavallı sevgilim Necla, şu aksiyonlardan kurtulup o eski basit hayatına tekrar dönmeyi arzuluyordu. Kim istemez ki? Hangimiz basit yaşamayı istemeyiz? Ancak hayatta ne olacağını önceden bilemeyiz. Benim gibi bir adam katil oluyorsa hayatta her şeye hazırlıklı olmalıyız. Birkaç olumsuzluklardan sonra pes etmemeliyiz. Son nefese kadar mücadeleyi bırakmamalıyız. Bugün bize gülmeyen kader yarın da mı gülmez? Elbet bir gün gülecektir.

Hâkimin atının ayak sesleri duyulunca mağaradaki polisler ve Avukat Erol hâkimin inmesine yardım etmek için o yana koştular. Hâkim alışık olduğu kalabalık eşliğinde mağaraya girdi. Duruşmanın olacağı salonun kapısı yuvarlandı ve önde hâkim arkasında Celal Çavuş, takip eden sırada da sırasıyla savcı, Ferdi Amir, avukat, diğer polisler ve ben, Necla ve suç duyurusunda bulunan adam girdik.

Hâkim bir kayanın üstüne çıkıp oturdu. Soluna savcı, sağına da bizim Celal Çavuş oturdu. Polisler de beni ortadaki kayanın yanına sıkıştırdılar. Sonra diğer kalanlar da dinlemek için oluşturulan bölüme geçtiler. Ha, avukat da ortadaki kayaya oturdu, yani yanımda sayılabilir.

Hâkim savcıya söz hakkını verdi. Savcı ayağa kalktı ve duruşma salonunda bir ileri bir geri yürüyerek konuşmaya başladı:

“Suç: Cinayet! Suç Duyuru Tarihi: Bu sabah! Suç Tarihi: Birkaç gün evvel! Soruşturma Evrakı İncelendi: Müşteki Niyazi,” adamın adının Niyazi olduğunu öğreniyorum. Seni unutmayacağım Niyazi. “birkaç gün evvel yakacak odun bulma adına…” İddianameyi okuyan savcı büyük bir mutlulukla yerine oturdu.

Hâkim kalın kaşlarını çatarak bana savunmamı yapmamı söyledi. Ancak savunma yapacak değildim. Suçum ortadaydı. Yine de usuldendir birkaç söz söylemek icap eder.

“Olaylar bu şekilde gelişti Sayın Hâkim. Böyle olmasını elbette istemezdim ama müstakbel karımın namusuna göz diktikleri için kendimi kaybedip saldırdım. Ve olanlar ortada. Arz ederim.”

“Gereği düşünüldü…” Herkes ayağa kalktı. Ben sıkıştırıldığım için kalkamadım. “Sanığa yüklenen suçun, sanık tarafından işlendiğinin sabit olması…”

İki keskin soğuk (kış) ceza almıştım. Eğer keyfi yapsaymışım öldüreceklermiş direkt. Kararın verildiği, hâkimin cezamı söylediği o an kendimden çok zavallı sevgilim Necla’nın akıbetini düşündüm. Celal Çavuş’a “Ver gitsin,” demiştim. Yapar mıydı böyle bir şeyi? Beni bekler miydi Necla?

Polisler çıkarttılar taşları. Kolumdan tutup dışarıya çıkarttılar. Necla ile sarılmama izin verdiler.

“Ne olursa olsun, seni bekleyeceğim Bâki.”

“Biliyorum sevgilim. Gök gözlerin, güneş saçların mahpusluğumu tez bitirecek… Beni yalnız bırakma. Sık sık gel yanıma. Tamam mı?”

“Sen delirdin mi? Tabii geleceğim.”

Polisler tekrar koluma girdi ve tutukmağaralarından erkeklerin kaldığı mağaraya kadar yürümeye başladık. Sizin zamanınıza göre iki seneye tekabül eden iki keskin kış boyunca bir daha göremeyeceğim gökyüzüne doyasıya baktım. Her bir bulutun, taşın, toprağın, insanın, karıncanın, kedinin, Necla’nın, yanımdaki polislerin, bitkilerin, güneşin en ince detayına kadar baktım. Bu inceleme bana iki sene yeterdi. Hepsi yeterdi belki ama Necla’yı bir gün görmesem ölümlerden en acısından da acı gelirdi bana…

Tutukmağarasının ağır ve sadece dıştan yuvarlanabilen bir kapısı vardı. Kapının önüne geldiğimizde yanımdaki polisler kapıdaki polislere teslim ettiler ve gittiler. Son bir kez temiz havayı içime çekip gökyüzüne baktım. Güneş boynunu sola yatırmıştı. Mağaranın kapısı yuvarlandı ve içeriye girdim.

Altmış erkek vardı içeride. Beni karşıladılar. İşlediğim cinayet ve hakkımda anlatılan ayı hikâyesi bir saygınlık kazandırmış gelmeden. Ruhum ve bedenim buraya gelmeden adım gelmişti.

Tutukmağarasının en sözü geçen adamlarından Abdullah elimi sıktı ve bana yerimi gösterdi. İçeridekilerin hepsi sıcak davrandı. Yemeğim ve suyum ben yorulmadan önüme geliyordu.

Günler hızla geçiyordu. Çünkü dışarıda bir sevgilim vardı. Ona kavuşacağım güne ulaşabilmek adına günleri sanki tam bitmeden yarım hâlde çuvallayıp atıyordum. Ah bir de gelseydi görüşe, Necla! Beni mutlu etseydi. Beklediğini bilseydim… Gelmiyordu. Celal Çavuş’a haber saldım, o da gelmedi. Oysaki elinden geleni yapıp benim salıverilmemi sağlayacağını söylemişti. İyi gün dostu muydun sen, Celal Çavuş?

Benden sonra tutukmağarasına düşen İsmet’in amcasının kaynı Cezmi ile dost olduk. İçeride tek söz sahibi bendim. Mutluluk vericiydi. Ta ki Erdal gelene dek! Hırsızlıktan içeri düşen bu adam tam bir belaydı. İlk başlarda nabız yoklamak için sessiz gözüküyordu. Lâkin günler ilerledikçe ufak tefek vukuatları olmaya başladı. Yemekçimiz -aynı zamanda İsmet’in uzaktan akrabası olan- Cezmi ile büyük bir kavgaya tutuştular. Hemen araya girdim ama bu son olmayacağı belliydi. Tutukmağarası savcısına şikâyetimizi ilettik. Adam da geri dönüş yapacağını iletti. İlgilenmek… Ne ilgilenmek ama! Adama bu olaylardan ötürü ek ceza verdiler. Gerçi sitede başka bir tutukmağarası yoktu, bu sebepten kurtuluş yolu tahliye edilmesinden geçiyordu. Bir cinayetin kılıfı olabilirdi ancak hırsızlığın bir kılıfı olamazdı. Bu yüzden bu saçma düşünce de fazla yer etmedi zihnimde.

Bir vukuat, iki vukuat derken sabrım taştı. Laf attım cevap vermedi. Sonra arkadaşları topladım. Ne derse desin, ona cevap vermemelerini söyledim. Ancak bu şekilde bu pisliği temizleyebilirdik.

Erdal zıvanadan çıkmaya başladı. Mahkûmlar ses etmedikçe daha beter azıttı. Son olarak da yaptığı pisliğin üstünü kapatmayınca çok sinirlendim. Abdullah araya girmeseydi kafasını patlatacak, kolunu kıracaktım.

Yine bir görüş günüydü. Mahkûmlardan üçünün beşinin yakınları gelmiş ve görüşe çıkmışlardı. Görüşmelerin yapıldığı mağarayı ben bilmiyorum. Ama anlattıklarına göre dar bir mağaraymış. Tek tek giriyorlarmış mahkûmlar bu yüzden. Abdullah’ın oğlu Cengiz bir tane kuş kafası getirmiş hediye olarak. Çocukluk işte. Kuş gibi özgürlüğüne kavuşacaksın demek mi istiyor, ne diyor, kim bilir! Pislik Erdal’ın bile bir tanıdığı geldi görüşe -artık kim geldiyse bu görüşten sonra bir daha da kimseye bulaşmadı-.

Akşam olup tüm mahkûmlar yaşananları anlattıklarında benim içim cız ederdi. Cezmi’nin yaptığı akşam yemeğindeki bol kuyruk yağlı inek kavurmasından bir tane bile almadım. Erkenden yattım. Kimse gelip sen necisin demedi, beni bana bıraktılar. Ateş tanrısı hepsinden razı olsun. Taş tanrısına da saygı duyuyordum artık, ateş tanrısından sonra ona da dua ediyordum.

Herkes uyumuştu. Kalktım yerimden. Herkesten uzak bir yerde sadece kendimin duyabileceği bir ses tonuyla şu şiiri söyledim:

 

Soğuk ve karanlık

Taş duvarlar arasındayım.

Ne bir yâr var hasret giderecek

Ne de bir hâl var dayanacak.

 

Ey nazlı sevgilim!

Duy beni, gel görüşe

Belki asarlar, belki hiç çıkartmazlar

Son bir kez göreyim seni.

 

Kudurmuş hayat dalgaları

Deli gibi çarpıyor suratıma

Derdimden kaçmaya da engel

Taş tanrısı.

 

Ey sevgilim!

Bir daha göremem

Son bir kez sarılıp öpeyim

Gel göreyim seni.

 

Bir Keskin Soğuk, Yeşeren Ağaçlar, Kavurucu Sıcaklar ve Sararan Ağaçlar mevsimleri geçmişti. Bir döngü daha zamanım vardı. Ziyaretime gelen üç kişi olmuştu bu geçen zamanda. Dükkânı işletmek isteyen Ümit, komşum Metin ve Celal Çavuş… Hâlimi hatırımı sormak yeni mi aklına gelmişti? Hayır. Sitede seçimler yaklaşıyor. İçerdekilerin aklına girip kendisine oy verdirmemi istiyordu. Ben de inadına rakibe çalışacaktım. Bu zamana kadar hiç gelme, işin düşsün öyle gel… Ateş tanrısına inanmayan müstakbel kayınbabama cezasını vermeliydim. Seçimler altı güneş doğumu sonra yapılacaktı. “Tamam,” dedim. “Necla,” dedi. Bana Necla’dan haber getirmişti. Hâlâ kimseyle evlenmemiş ve eline erkek eli ve dudaklarına başka dudak değmemiş… Beni içeride görmeye dayanamazmış. Bu yüzden gelmemiş. Ama bir taşa Resimci Vahit’e resmini çizdirmiş ve bana göndermiş. Onu sakladım hemen. Soranları da “Size ne? İşinize bakın!” diye geçiştirdim.

Aradan üç gün geçmişti. Tabii biz içeride günlerin değiştiğini değişen polis gardiyanlarından anlıyoruz. Saçına sakalına ak düşmüş bir polis gardiyanı bize haberi, sizden kurtuluyoruz anlamı çıkan bir ses tonuyla getirdi:

“Hayırdır, Faik?” dedi Abdullah.

“Hayır… Hayır…”

“Ne oldu?”

“Çıkacaksınız.”

“Anlamadım?”

“Celal Çavuş’a rakip olan Hıfzı Çavuş, reis seçilmesi hâlinde mahkûmlara af geleceğini, söyledi.”

İçeridekilerde bir sevinç… Bunu anlayabilmeniz için içeride olmanız gerekli.

Kurullar seçildi ve seçimler gerçekleştirildi. Herkes bir odaya giriyor ve tarafsız olan kurul üyelerine kimi desteklediğini söylüyor ve çıkıyordu. Tam beklendiği gibi Hıfzı Çavuş yeni yönetici seçildi. Kaç zamandır yöneticilik yaptığını unuttuğumuz Celal Çavuş’un yüz ifadesini canlandıran Abdullah gün boyunca güldürdü mahkûmları. Hıfzı Çavuş verdiği vaatleri de birer birer yerine getirmeye başladı. Nasıl başlamasın? Bu mağarayı yıkar gidip onu öldürürdük. Bu zamana kadar mağarayı yıkıp çıkmadıysak ve bunu gerçekten yapmadıysak efendiliğimizden taviz vermek istemeyişimizdir.

Kapıdakilerle ve içeride benden sonra tahliye edilecek olanlarla sarılıp vedalaştım. Tam çıkacakken arkamdan seslenerek gelen Erdal geçmiş günlerdeki terbiyesizlikleri için özür diledi. Elini sıktım, “Görüşürüz,” dedim.

Dışarı salındığımda güneş tam bıraktığım gibiydi. Suçlu bir çocuk gibi boynunu sola bükmüş dünyaya bakıyordu. Gören herkes güneşe mi acıyacaktı? Herkes, kendine acıyor muydu ki?

Tutukmağarasından çıkan akrabasını ya da tanışını alıp evlerine gidiyordu. Benim bir tanışım yoktu. Yalnız yürüdüm değişmiş yollarda. Canavar Salih Meydanı’ndaki birkaç ağaç kesilmişti. İnsanlar meydanın tam ortasına konulan taşa tapıyorlardı. Mağarama çekine çekine gittim. Celal Çavuş başkalarına kiralamış mıydı acaba mağaramı? Ne yapardım o hâlde? Gider miydim? Necla? Kaçarım dememiş miydi bana? Kaçırırım. Kaçarız.

Mağaranın kapısındaki kilit değişmiş. Anlaşılan kiralanmıştı. Hiç kapıyı yumruklayıp yeni kiracılarla konuşmadan Celal Çavuş’un mağarasına gitmeye karar verdim. Adımlarım mağaraya yaklaştıkça daha ağırlaştı ve yüreğimin heyecanı arttı. Nazlı yârimi görmeyeli çok zaman olmuştu. Hasretiyle yanıp tutuştum.

Nihayet Celal Çavuş’un mağarası… Kapıya iki sağlam yumruk atıyorum. İçeriden ayak sesleri duyuluyor. Ayak sesleri yaklaşıyor. Bir çift el kapıya sürtünüyor. Kapı yuvarlanıyor. Karşımda duran karanlık dişlerinin yer yer yok olduğu zavallı sevgilim Necla… Şaşırmıyor. Yüzüme bakıyor. Sonra kaybettiği bir eşyayı epey zaman sonra bulmuş ve artık eski değeri kalmadığı için tebessüm eder gibi hüzünleniyor. Geçmiş günü düşünüyor. Yaşadığımız güzel günler bu. Hepsini bir günmüş gibi düşünüyor. Yüzünde mutluluk belirtisi oluşuyor. Sonra… Sonra İsmet ile Şevket’i anımsıyor. O günü düşünüyor. Bundan sonra ki düşündüğü anlar hepsi ayrı günler gibi. Az önce yüzüne gelip pek çok yakışan mutluluk kedere bırakıyor yerini. O güzel yüzünü avcumun arasına alıp “Geçti. Tüm kötü günler geride kaldı. Artık buradayım. Beraberiz,” demeyi istiyorum. “Değişmemişsin, Necla. Nasılsın?” Cevap vermiyor. “İçeri buyur etmek yok mu?” Eliyle içeriyi gösteriyor. İçeriye geçiyorum. Bir sedire oturuyorum. Celal Çavuş bir bey kadar zengin oldu demek ben içerideyken. Bir horoz şimdi kaç tavuktu acaba?

“Geçmiş olsun, Bâki.”

Ah bu ses…

“Sağ ol, Necla. Niye öyle yabancıymışım gibi duruyorsun?” Yine cevap yok. “Niye gelmedin ziyaretime?”

“Doğru olmazdı.”

“Nasıl doğru olmazdı? O ne demek? Sen benim en kıymetlimsin. İçimdeki candan ötesin. Neyse… Geçti artık. Artık buradayım,” Celal Çavuş’un verdiği resim çizilmiş taşı gösterdim:  “Bak. İçeride son zamanlarım bu taşa bakmakla geçti. Baban getirdi.”

Uzun uzun baktı taşa. “Çok zaman oldu bunu çizdireli. Hem o zamanlar…” Sustu.

“‘Yeni çizdirdi’ demişti bana baban. Boş ver. Artık karşımdasın ya. Hem bu resimde, nasıl desem kötüsün, ama yine de güzelsin. Celal Çavuş nerede, ne zaman gelir, bir geçmiş olsun diyelim. Nasıl, kızgın mı? Benim mağaramı kime kiraya verdiniz? Neyse… Bırakalım şu soruları da gel az yanıma otur. Biraz hasret giderelim. Elin yine elimi yaksın. Gözlerin gözlerime ateş etsin. Sesin kulağımda kasırga yaratsın. Ben böyle söyledim diye, bana zarar verdiğini aklına getirip üzülme. Bunlar hoş şeyler, ne kadar anlamları fena olsa da.”

Tam bu sırada kapı yumruklandı. Necla kapıya gitti ve yuvarladı. Celal Çavuş ve yanında bir adam… Tanımıyorum. Herhalde Celal Çavuş seçimlerden sonra meyhaneden çıkmaz hâle geldi. Bu adamcağız da kendisini eve getirdi.

“Merhaba,” diyor.

“Merhaba,” Celal Çavuş ile göz göze geliyoruz. “Geçmiş olsun, Celal Çavuş.”

“Sağ ol,” Kızına elindekileri veriyor.

“Necla, bir kap su getir. İçim yandı.”

Necla’ya nasıl emir verir bu adam? Nasıl ‘sen’ diye hitap eder!

“Tamam, bey.”

Anladım! Ne kadar budalayım! Bu adam, yokluğumda siteye yerleşmiş bir zengin. Celal Çavuş ile arası da iyi. Yemeğe geldi.

“Tanıştırayım, Bâki,” diye araya girdi Celal Çavuş. “Bu Serhat, Necla’nın kocası. Geçen Yeşeren Ağaçlar mevsiminde evlendiler. İyi çocuktur. İyi anlaşırsınız.”

Beynimden vurulmuştum. Kolum kırılıp ölmüştüm sanki. Yüreğim en derin su kuyularında boğulmuştu. Necla bana bakıyordu. Olayı öğrendiğimde gözyaşlarıyla mağarayı sel basabilirdi. Ayağa kalktım. Celal Çavuş ve Serhat’ın yanına yürüdüm. Adama elimi uzattım.

“Ben sana geçmiş olsun demeye gelmedim sadece Celal Çavuş. Hayırlısı olsun Serhat. Ateş tanrısı bir yastıkta kocatsın.”

“Sağ ol, dostum. Yemeğe kalın.”

“Teşekkür ederim. Yolcu yolunda gerek. Ben veda etmek için de uğramıştım. Gidiyorum, buralarda duramam. Bir suçluyum ben.”

“Ya. Öyle mi? Yolun açık olsun. Gel seni yolcu edeyim,” dedi Celal Çavuş. Beraber mağaranın önüne yürüdük. Elini sırtıma koydu. “Nereye gideceksin?”

“Bilmiyorum. Büyük çöller, göller, vadiler aşacağım. Bir daha yolumuz kesişmez, Celal Çavuş. Necla’ya iyi bakın. Ateş tanrısına emanet olun.”

“Güle güle… Yolun açık olsun yiğidim.”

 

 

 

 

Kurban Bayramı Hikayesi 🔊🎧

Bu kurban bayramı hikayesinde, kurbanın ne kadar küçük olduğunun bir önemi var mı bunu sorgulayacağız. Kurban hikayemizin kahramanı, komiser Aylin Türkoğlu’nun başına gelenler ile bunu düşüneceğiz. 

Bulunduğum odada gözlerimi açtığımda, bilincimin hala uyuyor olduğunu, gözümün önünde beliren kabusun parçasının çanlı oluşundan anlamam uzun sürmedi. Karanlık bir odada ellerim duvara zincirlenmiş ama ben sanki ne olacağını biliyormuş gibi kıpırdamadan bekliyordum. Yanımdan geçen ve bana tüyleri ile dokunan hayvan bile bu sakinliğimi bozamamıştı. Oysa ki hiç bir tüylü hayvana dokunamam ben. Burada korkmam veya bağırmam için tutulmadığımı biliyordum. Bu bilinç ile hiç sesimi çıkarmadan kıpırtısız bir halde dizlerimin üzerinde oturmaya devam ettim ta ki bir ses duyana kadar. Bu ses betona çarpan ayak sesiydi. Tüm duyularım açılmış, karanlıkta bana yaklaşan kişiyi bekliyordum. Adım sesleri ritmik bir şekilde bana yaklaşıyordu. Gözlerim karanlığa alıştığı için, önüme gelmeden gelen adamın; ayaklarını yere kuvvetli bir şekilde basmasından adam olduğunu anladığım ziyaretçimin bulunduğum yer kadar kara olan kıyafetlerini görmem uzun sürmedi. Yanılmamıştım. Karşımda duran adamın boyu ben yerde oturduğum için gözüme dev gibi göründü. Adam kıpırdamadan tam önüme gelip durmuştu. Bir şeyler söylemesini bekledim fakat oda benim gibi ısrarla sessizliğini koruyordu. Bir müddet öylece kaldıktan sonra geldiği gibi karanlığa dönerek benden uzaklaştı. Neden bilmiyorum ama uzun bir nefes aldım. Sessiz kalması konuşmasından daha önemliydi. Eğer konuşursa neler söyleyebileceğini biliyordum. Biraz önce bacağıma değen tüylü hayvan şimdi de dizimin üzerinde duran elime dokunmuştu. Elimi hareket ettirmemle birlikte bileklerimde bağlı olan zincirin sesi boş ve karanlık yeri doldurdu ama ben hala sesimi çıkarmıyordum. Zincirli ellerimi ağzımın önüne kadar getirip, parmağımı dişlerimin arasına alıp, ısırdım. Kanın tadı ağzıma gelince kalp atışım hızlandı. Bu tadı seviyordum. Parmağım ağzımdayken  düşünmeye başladım. Nasıl bilmiyorum ama birilerinin beni izlediğini biliyordum. Onlar benim ne yaptığımı öğrenmek için beni buraya getirmişlerdi. Bense onlarla hiç bir şekilde konuşmayacaktım. Kabuslarımın dışında benim varlığımdan bile haberi olmayanlar şimdi bana ulaşmak için her yolu deniyorlardı. Bense her zaman bir karar verdiğimde bu kararın arkasında duracak kadar dirençli bir iradeye sahiptim. Keşke kabusum devam etseydi. Beni izleyenleri nasıl yıldırdığımı görmek için her şeyi yapardım. Neyse şimdi yattığım yerden kalkıp, elimi yüzümü yıkayıp, kahvaltımı beklemeliydim. Kabusumda karanlık giyenler burada beyaz giyiniyor odama her geldiklerinde bana sevgi dolu gözlerle bakıp konuşmam için her yolu deniyorlardı. Ben ise onları tanımadığım için konuşmuyordum. Hem neden konuşacaktım ki? İnsan hiç yabancılarla konuşur mu? Annem bunu görse çok sevinirdi. Çünkü çocukken bana hep aynı cümleyi söyler ve beni bıktırırdı. Gerçi buraya gelemez. O bu dünyayı terk edeli çok uzun zaman oldu. Eksikliğini duyuyor muyum diye kendime defalarca soruyorum ama cevabım hiç değişmiyor. Duymuyorum. O benim çocukken söylediklerimi duymadı ki ben onun söylediklerini duyayım. Babam onu döverken ben hep bir köşeye çekilir annemin babama karşı koymasını beklerdim. O ise babam ona her ne sebepten vurursa vursun hep beni bahane ederdi. “Gömleklerini benim derslerimi yaptırdığı için yetiştirememiş, yemekleri benim dağınıklığımı topladığı için eksik yapmış, çamaşırlar okula toplantıya geldiği için ortadaymış.” Annem ne söylerse söylesin babam ona olan öfkesini bırakıp bana doğru her geldiğinde korkudan altımı ıslatır, yok olmayı diler, bulunduğum yerde daha da küçülmek isterdim ama bu dediklerimin hiç biri olmazdı. Babam ben sessiz kaldıkça tokat ve tekmelerini vurmakta daha da ısrarcı davranırdı. Çoğunlukla ağlamamaya çalışır ama başaramazdım. Saçlarımın dibine kadar duyduğum ağrı uyumama engel olmaz olduğum yerde sızıp kalırdım. Elim yüzüm yara bere içinde ikinci sınıfa gittiğim bir gün öğretmenim düştüğüm yalanına inanmayarak beni doktora götürüp darp raporu aldı. Evimize gelen yabancı adamlar anne ve babamla konuşup eğer bir daha haklarında şikayet olursa beni ellerinden alıp, yetiştirme yurduna yerleştireceklerini söylediler. Onlar gittikten sonra ise yediğim dayak bilincimi kaybetmeme ve artık acı duymama sebep oldu. Okula gitmediğim için öğretmenim polis olan eşi ile beni görmeye gelince annem korkudan kapıyı açmak zorunda kaldı ve benim bir Kurban Bayramında yetiştirme yurdunda ki duygusuz, duyarsız hayatım o dönem başladı. Annem ve babam beni kurban olarak kesmişlerdi. Bu Kurban Bayramını ölünceye kadar unutmayacaktım. Buna o gün yemin etmiştim.

[bctt tweet=”Ben kurban edildiysem onlarda edilmeliydi! Nurhan Işkın” username=”dedektifdergi”]

Yurtta ki hayatıma alışmam uzun sürmedi. Sayısız çocuk vardı. Burada yediğim dayaklar babamdan yediklerim kadar korkunç değildi ya da ben acıyı kanıksamıştım. Derslerim ise yerlerde sürünüyordu. Bana kimse dokunmazsa ben de kimse ile muhatap olmuyordum. Geceleri yatakhanede çocuklar anneleri için ağladığında onları öldürmek istiyordum. Onları ne şekilde öldüreceğimi, neler yapacağımı günlerce düşünüyor sonrasında ise düşüncelerimi yetersiz buluyordum. Her gün bu konuda düşünüp onları kurban gibi kestiğimi hayal ediyordum. Bundan garip bir şekilde haz alıyordum. Kanın rengini, yapısını büyülü buluyordum. Damarlarımızda dolaşması ise bana inanılmaz derece de ilginç geliyordu. Bazen parmağımı  sınıfta bulduğum bir ataç veya yemekhanede yemek yerken çatalın ucu ile delip, kanayan parmağımı saatlerce emip, kanın tadında kendimi kaybediyordum. Bu yıllarca devam etti. On sekiz yaşıma geldiğimde ise bizi dışarı bıraktılar. Ogün yurtta ki bir çok genç kız ne yapacakları ile ilgili endişe duyarken ben yurda gelip giden bilgisayarcı çocuğun bana olan ilgisi ile bu düşüncelerle hiç uğraşmadım. Dışarıya  adımımı attığımda ise adı Cengiz olan çocuk ve annesinin beni beklediğini görerek içimde beliren düşmanlığı zorla bastırarak yanlarına gittim. Bundan sonrası ise onlar adına kabusun başladığı dönemdi fakat bunun farkında değillerdi.

Kurban bayramı hikayesi Devam ediyor….

O dönem beni bir gün bile merak etmeyen ailemi bulamayı aklıma getirmiştim. Cengiz’in yardımı ile bir fırında çalışmaya başladım. Öncelikle bir telefon alıp aklımda kalan ev numaramızı aradım. Annemin sesini duyar duymaz hemen kapatıp, bulunduğum şehirden eskiden de evim olmayan şehre doğru yola çıktım. Cengiz’e ise farklı bir şehir ismi verip ailemi araştıracağım yalanını uydurdum. Alt tarafı iki günlüğüne gidiyordum. Sabahın erken saatlerinde eski mahallemize gittiğimde ise annemin dışarı çıkması için bir kaç saat bir ağacın altında bekledim. Onunla ilgili tüm anılarım silinmişti. Evimizin olduğu mahalle değişmiş yeni yeni binalar yapılmıştı fakat çarşıya gitmek için kullanılan orman yolu aynı ürkünçlüğü ile yerinde duruyordu. Annemin babamın iş yerine giderken bu yolu kullanacağını biliyordum. Bu garip duygu ile onu takip ettim sonrasında ise geldiğim gibi Cengiz’in evinin bulunduğu şehre geri döndüm. Annesi beni büyük bir şefkat ve sevgi ile karşıladıysa da ben onun beni sevmediğini, hatta oğlunun da sevmediğini biliyordum ama gidecek kimsem ve insanlar ile iletişimim yoktu. Zorunlu olmadıkça konuşmuyordum. Cümlelerim ise bir bütün gün içinde dört beş kelimeyi geçmiyordu. Cengiz ve annesi bu durumumu kabullenmişlerdi. Bense dışımdan değil kendimle konuşmayı seviyordum.

[bctt tweet=”İnsan önce kendini dinlemeli! Dinlemeli ki ne istediğini bilsin. Nurhan Işkın ” username=”dedektifdergi”]

Ben artık ne isteyip istemediğimi de bilmiyordum. Bu evden gitmek istiyor fakat bir türlü gidemiyordum. Çalıştığım fırında ki iki kişide benim sessiz halimi kabul etmişlerdi. Bana soru sormuyor aralarında fısıldıyorlardı. Ben ise onları umursamıyor, yok sayıyordum. O hafta gazeteleri özellikle takip etmiştim sebebi ise sadece merakımdı. Geldiğimin ikinci günü annemin küçük fotoğrafı eşliğinde, büyük puntolarla yazan yazıyı görünce hayatımda ilk kez kendimi mutlu ve özgür hissettim. Haberi yazan muhabir mesleğinin hakkını vermişti. Annemin her gün kullandığı yolda ilk kez bir cinayet işlenmiş, katil ise ne bir parmak izi ne de ipucu bırakmıştı. Annemin cesedi ormanda bulunan ve sık ağaçlarla çevrili köprünün üzerinde boğazı kesilmiş bir halde bulunmuştu. Bu olaydan iki yıl sonra Cengiz ile evlendim. Bunu neden yaptım bilmiyorum ama içimdeki sesim bir şekilde ona minnetimi ödemek için evlendiğimi söylüyor oysa ben minnet duymam. Ben sadece nefret ve şiddeti bilirim.Cengizin bana söylediği hiç bir söz hiç bir şiir yüreğime inemedi. Bedenime dokunduğunda ve beni tatmin etmeye çalıştığında bu duyguların ne kadar basit olduğu ile yüzleşmek zorunda kalıyorum. Ben bir kez tatmin oldum o da annemin boğazını kestiğim gündü. O gün yaşadığım hazzı bana ne cinsellik ne de kuru sevgi sözleri veremez. Kanını eldivenli elimi batırıp, ağzıma aldığımda çocukluk yıllarımın tüm sevgisizliğinin sevgisini hissetmiştim. Sıra da babam vardı ama aradan yıllar geçmeliydi.

Bir gün sabah kalktığımda midemin bulanması ve kusma ile hastaneye gitmek zorunda kaldım. yapılan tahlillere göre hamileydim. Oysa sağlık ocağından çocuğum olmasın diye doğum kontrol hapı almış ve kullanmaya devam etmiştim. Bu habere Cengiz ve annesi çok sevinseler de ben kendimle bu çocuğun doğmaması için neler yapabileceğimi konuşuyordum. Cengiz’e daha çok erken olduğunu söylediğimde ise önce tartışmış, sonrasında ise beni kollarımdan tutup tartaklamıştı. Tehditlerini ise tüm mahalleli duymuştu. Eğer bu çocuğun başına bir şey gelirse ölümlerden ölüm beğenmemi söylemiş ve beni yok saymaya başlamıştı. Bense fırında un çuvallarını kaldırmaya evde kimse yokken kanepeleri yerlerinden kaldırıp bırakarak hamileliğimi sonlandırmaya boşu boşuna uğraşmıştım.  Doğuma günler kala hala bu çocuğun doğmaması gerektiğine olan inancımı diri tutmuştum ama o doğdu. Kızdı. Ona baktığım ilk gün kendi acizliğimi gördüm. Tuhaftır ama ona karşı hiç bir duygum yoktu. O ise siyah gözlerini bana dikmiş pis pis bakıyordu. Hemşire onu doyurmam gerektiğini söylediğinde ben arkamı dönüp yatmaya devam ettim. Bu nasıl bir bebekti? Ağlamıyordu. Benim gibi sessizliğin en büyük ses olduğuna mı karar vermişti. Cengiz ve annesi geldiğinde doktor eve gidebileceğimizi söyledi. Bana bir kaç şey söyledi. İki gün sonra “Kurban Bayramı” olduğu için Cengiz bu habere çok mutlu oldu. Eve giderken bana söylediği onca sevgi sözü midemin bulanmasına sebep oldu. Doğan benim gibi bir kız çocuğuydu ve onu kimse kurban seçmeden önce ben onu kurban etmeliydim.

Odanın kapısı açılınca, hiç kımıldamadan yattığım yatakta beklemeye devam ettim. Gelen beyaz kıyafetlilerin yanında duran siyah giyimli adam bana soruları olduğunu söylediyse de ben onu dinlememeye karalıydım ama o bana

“Yarın günlerden ne biliyor musun?” deyince istemeden de olsa başımı ona doğru hafifçe çevirdim. Bağlı olduğum yatak hareketlerimi kısıtlıyordu. Adam kıpırtımı fark etmişti. Geldiği onca gün hiç onunla konuşmamış onu duymamıştım ama bugün ona tepki vermiştim ve  o bunu  kaçırmamıştı.

Kurban Bayramı.”Diye biraz seslice söyleyip tam yüzümün üstüne eğilmiş gözlerime bakıyordu.

Kurban kesmeyi sevdiğini biliyorum eğer bana kızına ne yaptığını söylersen sana bu konuda yardım edebilirim.”

Bunu söylediği an burnuma kan kokusu geldi, tadı ise ağzımdaydı.

“Kurban kesmeme izin verecek misin?”

“Eğer soruma cevap verirsen, vereceğim.”

“Kurbanın ne yapıldığını bilmiyor musun?” Gülmeye başlamıştım. Koca adam kurbana ne yapıldığını bu yaşına kadar öğrenememişti.

“Bilmiyorum. Bu konuda senin yardımına ihtiyacım var.”

“Kurban dağıtılır. İnsan kurban kestiği zaman onu dağıtır. Beğenmediği yerlerini de toprağa gömer.”

“Peki, sen en son ne zaman kurban kestin?”

“Son bayramda.”

“O kurbanın kimlere dağıttın ve beğenmediğin parçalarını nereye gömdün?”

“Söylemem. Hiç insan kestiği kurbanı kime verdiğini söyler mi?”

“Elbette söyler. Bak eğer söylersen yarın kestiğin kurbanı beraber aynı kişilere götürürüz olmaz mı?” Artık onu dinlemek istemiyordum. Başkası konuşunca kendimle konuşamıyordum. O yüzden sustum. Gülmemi de durdurdum. Yattığım yerde sallanmaya başladım. Adam ise hala bana bakıyordu. Elini elime uzatıp,

“Bak sorduğum soruya cevap verirsen, sana yarın buradaki kurbanlıklardan kimi istiyorsan onu getiririm. Anlaştık mı?”

İçim ürpermeye başladı.

“Ama bıçağım yok.”

“Sen merak etme ben onu da getiririm.”

Kurban bayramı hikayesi sonuca doğru

“O zaman bana sürekli iğne yapan kız var ya onu getir. O çok iyi bir kurban olur. Bana sürekli bağırıyor. Altımı ıslatınca bana vuruyor. Babamın bana çok vurduğunu biliyor musun? Annem de onu izliyor. Bana yardım etmiyor. Eğer yardım ederse babam onu da döver. Hem sen her gün kabusuma gelip beni bekliyorsun. Bana kurban getireceğini söyleseydin sana daha önce de bunları söylerdim.” Tekrar gülmeye başladım. Dilimle saçımı yakalayıp, ağzımda kan varmış gibi emmeye başladım. Adam hala bana bakıyordu.

“Bak, hala kızına ne yaptığını söylemedin. Hadi bana yardım et. Et ki yarın ki kurbanımız için yer bulayım, kime dağıtacağımıza karar verip hazırlık yapayım.”

“Onun boğazını kesip derisini yüzdüm. Çok küçük olduğu için çok eti çıkmadı Ama olsun yine de onu  kurban ettim. Babamın oturduğu mahalleye götürüp arka sokağında ki iki çok fakir komşularına verdim.” Ellerim uyuşmaya kanın kokusunu tekrar duymaya başlamıştım. Adam ise bana bir değişik bakıyordu.

“Beğenmediğin yerlerini ne yaptın?”

“Annemi kurban ettiğim ormanda ki köprünün yanına gömdüm.”

“Yani anneni ve kızını öldürdün öyle mi?”

“Hayır, öldürmedim! Onları kurban ettim. Kurban bayramı olduğu için insan kurban kesmeli. Ben de onları kestim. Allah kabul etsin!” dediğimde adam benden uzaklaşıp kapıya gitti. Beyaz kıyafetli kadın ise bana bakıp,

“İnsan hiç kızını kurban eder mi?” Dediğinde.

“Beni de etmişlerdi. Hem ben onları gerçekten kurban ettim. Annem ve babam ise beni elleri ile kurban etti sağ iken başkalarına dağıttı. Şimdi onlar mı, ben mi kasabım?” Deyip, adam bir sonra ki kurbanımı getirene kadar sadece kendimle konuşmaya karar verdim. İnsanları beni hiç dinlemedi. Şimdi de ben onları dinlemeyecektim. Sallanmamı artırıp, kabuslarımda ki kan tadını almak için uyumaya çalışmalıydım…

Hikaye Dinle: Onu Biz Öldürdük 🔊🎧

Bak ölümü gör, şimdi sana anlatacaklarımı kimseye anlatma.  Biliyorsun, şu hayatta senden daha fazla güvendiğim kimsem yok. Benim için kalkıp ta Norveç’ten geldin ya, haksız mıyım sana kıymetlimsin demekte. Onu biz öldürdük aslında, bunu senden başkasına nasıl anlatabilirim ki!

Bana öyle bakma! Her şeyi anlatacağım. Sema ile tanışmamızdan cinayeti nasıl planladığımıza varıncaya dek her şeyi ama kafam çok karışık, tüm olaylar birbirine girmiş gibi, sakinleştiricilerden sanırım. Birkaç hafta önceye kadar Sema da ben de net değildik.

Sema kim mi? Güzel soru… Her şeyi anlatacağım sana.

Sanırım cinayete net karar verdiğimiz an; bir ay önce çamlıktaki kır kahvesinde buluştuğumuzdaydı.

“Önümüzdeki hafta bitirelim artık şu işi.”diyerek oturdum masaya. Artık dayanamıyordum. Şaşkın baktı yüzüme.

“Nasıl olacağına bile karar vermedik ki daha!” dedi omzunu silkerek.

“Ben epey düşündüm. Evde olmaz. O hırsızlık süsü fikri hiç aklıma yatmıyor. İş yerinde olması bana tehlikeli geliyor. Zaten dükkânı daha yeni adam etti. Çevre esnaf da kameraları artırmış gibi… Gündüz gözüne, zor iş… Uzak bir yere götürsek arabayla… Dolaşmaya çıkmış gibi… Arabayı sakin bir yere çekeriz. İndiririz arabadan, vurur ve döneriz. Yani hangimiz yaparsak öyle yaparız.“ dedim. Anında itiraz etti.

“Bak daha buna bile karar vermedik. Hangimiz çekecek tetiği? Hem her yer mobese doldu artık. O sakin yere gittik diyene kadar birinden birine yakalanabiliriz.”

“Doğru… Ben bunu nasıl düşünemedim. Arabayı başkasından mı bulsak?” dedim.

Tekdüze bir ses tonuyla, “Saçma, kesin bağlantıyı kurarlar. Ben hala iş yerinde yapalım diyorum. Alacak verecek davası gibi görünsün. Tarayalım, el bombası falan atalım, ne bileyim işte…” dedi.

Dayanamadım, kahkaha attım. Bazen o kadar saf davranıyordu ki, küçük bir çocuk gibi masum oluyordu. Bu masumiyet yine de benimle oturmuş cinayet planlıyordu…

“Bana saçma diyene bak sen!  İyi kötü bir ruhsatsız tabanca edinmemiz iki ay sürdü. El bombası köşedeki markette satılıyor ya sanki.”dedim.

İkimiz de sinirden gülmeye başladık.  Boyumuzdan büyük bir işe kalkışıyor olduğumuzun farkındaydık ama kararı vermiştik bir kere. Birini, yakalanmayı göze almadan öldürmek, öldürelim gitsin demek kadar kolay bir iş değildi. İyi bir plan yapmadan harekete geçmemeye söz verdik.  Sema’nın bakışları uzakta bir yere kilitlenmişti.  Dikkatini yeniden konuşmaya çekmek için,

“Gerekirse bir yıl sürsün ama iyi bir plan olsun.”dedim. Anında itiraz etti.

“Bir yıl da sürmesin valla. Ben o lanet herifi her görüşümde, yayışarak her konuşmaya başladığında ağzının üzerine bir yumruk kapatmamak için kendimi zor tutuyorum.” Elinden tuttum.  Yüzümü yüzüne iyice yaklaştırarak,

“Aman ha bırakayım deme, tut bence. Senin bu memur ellerin onun yıllarca yük kaldırmış kollarına benzemez. Sen on vurursun da o bir kere kapattı mı öbür dünyayı ondan önce boylayıverirsin. Sabırlı ol.”dedim. Gözlerini benden kaçırarak sordu,

“Hiç tereddütün var mı?”

“Şu soruyu bana sorup duruyorsun ya, artık senin tereddütlerin olduğunu düşünmeye başladım. İçin için hala seviyorsun sanırım sen bu manyağı.” Elini elimin altından çekerek,

“Yok be ne seveceğim, şeytan görsün yüzünü de ne bileyim, insan işte…” dedi.

Çay kaşığıyla cam bardağın içinde yaptığı dairesel hareketten çıkan şıkırtı dışında bir süre hiç ses olmadı. İkimizin de kafasında ayrı ayrı senaryolar dönüp duruyordu. Yine bir sonuca varamamıştık ama artık daha kararlıydık.

Beni anlamıyorsun değil mi, bakışlarından belli. Yok, yok bunlar sanrı falan değil. Diyorum ya kafam karışık, nereden başlayacağımı bilemedim, sen sadece dinle.

Buluştuğumuz hiçbir yerden birlikte kalkmıyor, hiçbir buluşmada aynı mekâna gitmiyorduk. Sadece bu iş için, başkalarının adına yeni bir hat bile almıştık, tarife bahanesiyle kuzenimin üniversiteye giden oğlunun adına almıştım ben. Sema da sanırım öyle bir şey yapmıştı. Numarayı başkasına vermemeye ve sonra hatları iptal ettirmeye karar vermiştik.   Bu işi başardığımızda ikimiz arasında bir bağ kurulması hiç işime gelmezdi. Sema, benim gibi değildi. Daha ürkek, daha kırılgandı. Nefreti büyüktü, diş biliyordu ama düşünceler eyleme vardığında beni yarı yolda bırakmayacağından emin olamıyordum.  Sigarasından aldığı son nefesi yüzüme doğru üfledi ve tablada iki büklüm olana kadar bastırdı izmariti.

“Haklısın, dışarıda olmalı. Açık alanda ve sakin bir yerde… Aylar önce Ağva tarafında bir yere gitmiştik. “dedi.

“Rasim’in Köşesi” diye böldüm sözünü. Şaşkın şaşkın baktı bir an. Sonra kendi kendine söylenir gibi,

“Niye şaşırıyorsam hala?” dedi ve sesini yeniden yükselterek devam etti.

“Evet, Rasim’in Köşesi… Madem sen de yerini biliyorsun işimiz kolaylaşır. Oraya gitmek için tuttururum. Giderken, yolda bir sapağa sapmıştı, ihtiyacımı gidermem gerekmişti. Gülme, napayım sıkışmıştım işte. Yine bahane ederim. Orada beklersin bizi. Issız bir köy yoluydu ve bitiririz işini. “ Onaylanmak ister gibi gözlerime bakıyordu.  Aslında planı güzeldi. Başımı olur anlamında salladım.

“ Biliyorum, detayları düşünmeye başladın. Sen daha detaycısın benden. “ dedi. Gülümsedim. Düşünmek için bir hafta daha istedim. Haftaya yeniden buluşmak için sözleştik.

Yeri çok iyi biliyordum. Hatta bahsettiği sapağı bile sanki elimle koymuş gibi bulabileceğimden emindim. Ama bazı detaylar cidden iyi ayarlanmalıydı. Hafta içi olmazdı. İşten izin alması dikkat çekerdi.  Cumartesi olmazdı, gidiş yolu yoğun olabilirdi. Ama Pazar sabah çok erken bir saat, işte bu süper …  Sema’nın rolünü çok iyi oynaması gerekiyordu.  Bu kısmı başarabilirse, geceden buluşma yerine gider, arabamı daha uzağa park ederdim. Onları beklerdim. Onlar gelir gelmez de Erkan’ın işini orada bitirirdik. Arabasını orada bırakır ve Sema ile dönerdik.  Hatta arabayı içinde Erkan ile birlikte ateşe bile verebilirdik. Ama bu fikrin üstünü hemen çizdim. Dumanlar yakın köydekilerin dikkatini çekerdi, diğer türlü bulunması geç olurdu.  Ne kadar geç bulunursa bizim o kadar işimize gelirdi.

Anlıyorsun değil mi? Her türlü detayı düşünmek gerekiyordu. 

Eve döner dönmez kendime bir de şahit bulmam gerekliydi. Bu şahit kısmı için doğru fikri bulmam iki gün sürdü ama emindim. Harika olacaktı. Benim şahidim sucu olacaktı. Pazar günü çağıran bir müşteriyi hangi sucu unutur ki? Zaten sıcak su tesisatının kaçıncı arızaya geçişiydi. Daha önce de gelmişti adam.  Ağva ile eve dönüş arası süre uzun olmasa daha iyi olurdu ama ne yapalım.

O hafta boyunca tüm detayları analiz etmeye çalıştım. Ben sayısalcıydım lisedeyken. Gerçi sen bilirsin bunu. Üniversite okuyamadım belki ama fırsat verilse okurdum. İmkânsızlıklar işte. Sema, okumuş.  İşletme okumuş o.  Sonra nasıl memuriyete geçti, orasını pek konuşmadık. Tüm gün masa başında zavallı… Hiç bana göre bir iş değil.  Neyse konuyu dağıtmayayım.

Ayrıntıları bir hafta boyunca düşündüm. Buluşma yerimiz bu kez bir park oldu. Filmlerdeki ajanlar gibiydik. Sanki tanımıyor gibi oturdum yanına. Güya telefonuyla ilgileniyor gibi yaptı, ben de elimle yalandan bir şey işaret edip, konuşma açar gibi… Sanırım, stres, gerilim, nefret fasıllarının yanı sıra, bu durum sıradan hayatlarımızı renklendiren bir oyuna dönmüştü. Planımı anlatmaya başladığımda şaşkındı. Artık akıllarımızın iyice birbirine benzemeye başladığından falan bahsetti.  Ben anlattıkça o da eklemeler ya da çıkarmalar yaptı ve plan netleşti.

Sıkı dur, anlatıyorum şimdi!

Tarihi belirledik. İki hafta sonra olacaktı. Çünkü o hafta Erkan, Sema ile kalıyor olacaktı ve pazartesi ayrılacaklardı. Sema cumartesi gecesi, sabah Ağva’ya gitmek için Erkan’ı ikna edecekti. Onu ikna için güzel bir rakı sofrası hazırlaması yetermiş, öyle söylemişti.

Erkan, rakı içer miymiş? Ben hiç görmemiştim. Sonucu bana aramızdaki hattan mesaj atacaktı. Ben onlardan en az bir saat önce, mümkünse birkaç saat önceden,  Sema’nın arabasıyla yola çıkacaktım. Benim arabanın park yerinden ayrılmaması çok önemliydi. Hatta komşuların dikkatini çekecek kadar da eğri park edecektim. Sapakta gizlenerek onları bekleyecektim.  Onlar geldiğinde de Erkan’ı orada, ben öldürecektim. Arabasından Sema’nın izlerini temizleyecek ve Sema ile birlikte dönecektik. Herkes kendi evine… Sucuyu yolda arayacaktım. Ben eve girer girmez, üzerime pijamalarımı giyecektim. Sucu geldiğinde yeni uyanmış gibi davranacaktım. Polisle baş etme kısmı bende olacaktı. Çünkü bulunan ceset; Erkan Deniz olacaktı. Bir gün sonra polisi telaşlı, korkmuş bir şekilde ben arayacaktım. Erkan’ın yola gittiğini ama sekiz gündür dönmediğini, ona ulaşamadığımı anlatacaktım… Mükemmel bir plan mıydı? Şimdi düşünüyorum da daha iyisini yapabilirdik aslında…

Hayır ya! Doktor falan istemiyorum. Biliyorum… Biliyorum canım, telefonda ya da cenazeye gelenlerden duyduklarınla bu plan arasında alaka yok ama onu gerçekten biz öldürdük. Tamam, kızma, Sema’yla nasıl tanıştığımızı anlatayım önce sana.

Bundan dört ay önce o beni buldu. Elinde bir fotoğrafla dikildi kapıma. “ Bu adamı tanıyor musunuz?” dedi.  Karşımda omuzları düşük, ağlamaktan gözleri şişmiş bir yabancı kadın, elinde eşimin fotoğrafıyla dikiliyordu. İstemsizce kaşlarımı çatarak, “Neden soruyorsunuz?” dedim. Bir alacaklı olduğunu düşünmüştüm. Sesi titriyordu. Neredeyse fısıltı sayılacak bir sesle,

“Bu adam benim kocam. Ama sanırım aynı zamanda sizin de kocanız.”dedi.

Ne saçma bir şeydi bu. Hani böyle, bazen saçma bir şey duyarsın, inanılması mümkün olmayan. Ama içinden bir ses de inatla doğru olabilir der ya, işte öyle bir andı. Sen beni bilirsin, o an bağırıp çağırıp kadını kovmam beklenirdi benden ama yapamadım.

Karşımda sessiz sessiz ağlıyordu. İçeri aldım kadını. Karşılıklı oturduk ve bana yaşadıklarını anlatmaya çalışmasını bekledim. Nereden başlayacağını bilemiyordu. Nüfus müdürlüğünde çalışıyordu. İşte kayıtlarla ilgili düzenleme yapıyorlarmış falan. Eşinin fotoğrafını görmüş. Başka bir isimle, başka nüfus bilgileriyle… Önce anlamsız bulmuş. Ama fotoğraftaki benzerlik değilmiş ki! Aynı fotoğraf kendi evinde bir sehpanın üzerinde çerçeveli olarak duruyormuş. O sırada eşi, iş için yurt dışındaymış. Mesaj yazmayı, belgelerin hesabını sormayı düşünmüş önce ama inkâr edeceğine eminmiş. Kendi araştırmasını yapmaya karar vermiş. Erkan’ın – ona göre Deniz Erkan’ın- nüfus bilgilerindeki tutarsızlıkları bulması uzun sürmemiş. Salak adam, adı ile soyadının yerini değiştirerek sahte bir kimlik bulmuş kendine. Alternatif üretecek kadar bile zekâ yokmuş benim kocamda.

Bunları dinlerken benim halimi bir düşünsene, sinirden tırnaklarımı kemiriyordum. İnanmak istemiyordum. Erkan’ın benimle gerçek kimliğini kullanarak evlendiğini duyunca saçma bir mutluluk bile yaşadım, inan. Sanki orijinali bende olan bir şey gibi… Biliyorum komik ama düşünsene bir halimi…

Beş yıldır evli olduğum, âşık olduğum adam… Pazarlamacılık yaptığı için sık sık il dışına gittiğinde özlediğim, dönüşlerinde deliye döndüğüm adam… Birden bir kadın çıkıyor ve bu adam bana ait, diyor sana. Evlilik cüzdanlarını gösteriyor. Kadın anlattıkça içimde kadın doğruyu söylüyor diyerek beni ikna etmeye çalışan o ses an be an haklı çıkıyordu. Erkan’ın son dönemdeki yolculuk zamanları birbirini tutuyordu. Bana yeni bir işe girdiğini, artık uzun yolculuklara çıkması gerektiğini söylediği zaman, kadınla evlendiği zamana denk geliyordu. Ama neden böyle bir şey yapmıştı ki! İşte o an içimdeki ses yeniden konuşmaya başladı. “Çocuk için”

Biliyorsun hala çocuk sahibi olamadık…

Sema, anlattıkça açıldı, o açıldıkça ben içime kapandım. İçime nefret tohumları ekilmişti. Erkan, eve gelmek üzereydi. Ertesi gün de yola gidecekti. Yani Sema’ya gidecekti anlaşılan. Onun haftası başlıyordu. Düşünsene, iki yıldır bu şekilde kandırılıyorduk ikimiz de… Yeniden buluşmak üzere onu yollarken yalvardı bana,

“Ne olur her şeyden emin olmadan ona bir şey deme! Karşısına güçlü çıkmak ve ondan intikam almak istiyorum.”  Kapıyı kapattığım anda dizlerimin bağı çözüldü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Telefonumu aldım elime. Erkan’ı aramak, sövüp saymak istiyordum. Yapamadım. Emin olmadan yapmak istemedim. Ya kadın yalan söylüyorsa, ya eşime kafayı takmış, evliliğimi bozmak isteyen bir ruh hastasıysa… Aklımda sorular dönüp duruyordu. Elimi yüzümü yıkadım. Makyaj yaptım ve nasıl becerdim bilmiyorum ama onu gülümseyerek karşıladım.

Sonraki günler mi? Sonraki günler hatta haftalar dedektifçilik oynayarak geçti.

Ertesi gün, Bolu’ya gideceğini söyleyerek evden çıktığı anda takip etmeye başladım. Üç mahalle ötede, aynı gün Sema’nın evi olduğunu öğrendiğim bir başka eve kadar sürdü yolculuk. Evin girişini gören bir pastanede oturup beklemeye başladım. Saat altıya doğru Sema çıkıp geldi. Ertesi sabaha kadar arabanın içinde oturdum.

Gülme lütfen, yalan söylemiyorum. Tamam, benden beklenmeyecek bir sabır biliyorum ama yaptım işte.

 Sabah Erkan evden çıktığında yeniden takibe başladım. Bir dükkâna girdi. Düşünebiliyor musun, benim büyük bir şirkette pazarlama müdürü sandığım kocam aslında bir manifaturacıymış. Dükkânı varmış. Gerçi evlendiğimizde de dükkânı vardı. Ama bu iş için kapatmıştı.

 Daha bombasını zaten haberlerde duymuşsundur. Duymadın mı? Haklısın nereden duyacaksın? Seni aramasam haberin bile yoktu. İyi ki kalktın geldin, telefonda bunları anlatamazdım.

Benim sevgili kocam aslında manifaturacı da değilmiş. Dükkân sadece göstermelikmiş.  Adam uyuşturucu işindeymiş. Bunu da o ölünce öğrendik.

Ağzın açık kaldı değil mi? İşte ilk günlerde, her şey böyle tek tek ortaya çıkmaya başladığında ben de aynı senin şu anki yüz ifadenle dolaşıyordum.  

Sema ile buluştukça, konuştukça aslında onun hakkında hiçbir şey bilmediğimizi fark etmeye başladık. Ya da inandığımız doğruların koskoca yalanlar olduğunu anlamaya başladık diyelim. Konuştukça nefretimiz arttı. Arttıkça bir sakinlik bizi sarmalamaya başladı. Hatta bir konuşma sırasında, geçen yılki doğum günlerimizde ikimize aynı elbiseyi hediye ettiğini fark ettiğimizde o kadar gülmüştük ki, karnıma ağrılar girmişti. Hayatlarımızla böylesine oynayan, bizimle dalga geçen bu adam kesinlikle hastaydı, bulaşıcı bir hastalıktı. Onu yok etmemiz gerektiğini ilk söyleyen bendim sanırım. Başka türlü içimiz soğur muydu bilmiyorum ama Sema da, “Kesinlikle ölmeli!” diye haykırmıştı.  İlk ayımız Erkan’ı ürkütmeden ağzını aramaya çalışmakla, onu takip etmekle, hatta onu anlamaya çalışmakla geçti diyebilirim. Neden farklı kişiliklere büründüğünü, sahte kimliği nasıl elde ettiğini anlamaya çalışmakla falan… Anlayabildik mi? Sanmam.

Anne tarafını hiç tanımadığını anlatmıştı bana. Baba tarafından da pek akrabası olmadığını…

Düğünümüzde bir avuç arkadaşı vardı. Hatırlasana, sen de garipsememiş miydin? Kardeşi vardı ya, Mehtap, onu da bir kere düğünümüzde görmüştüm sadece.

Sema çok naif ve zarif bir kadın, o kadar da güzel ki dönüp dönüp bakası gelir insanın. Zamanın insanı da değil. Evlenmeden önce Erkan’ı evine bile almamış. Bina kapısına bile yaklaştırmamış hatta. Erkan kendini çok beğenirdi. Alelade birinden çocuk yapamazdı. Sanırım Sema’dan bir çocuğu olsun istedi. Ama evlenmeden de Sema’yı ikna edemezdi. Gerçi oldurmayan Allah yine oldurmamış. Sanırım o yüzden de Sema’yı hırpalamaya başlamış. Sema ile düğün de yapmamışlar. Sema’nın ikinci evliliğiymiş.  Aile arasında bir nikâh yapmışlar sadece. Akrabam diye tanıttıkları kimlerdi acaba? Kiralanmış oyuncular bile olabileceğini düşündük.  Sema onları bir daha görmemiş düğünden sonra. Mehtap’ı hiç tanımıyor. Belki onu da bizim düğün için kiralamıştır. Kimbilir?

Erkan Deniz; anne ve babası o çocukken ölen, rahmetli babaannesi tarafından büyütülen, Şafak Deniz’in kocası,  bir şirketin pazarlama müdürü, kitapları, klasik müziği seven, içine kapanık, sakin, evine düşkün bir adam…

Deniz Erkan;  anne ve babası o çocukken ölen, rahmetli amcası tarafından büyütülen Sema Erkan’ın kocası, bir ilaç firmasında müdür, türkü sever, , agresif çıkışları olan ama dışadönük, sosyal bir adam…

Akıllı olduğunu iddia eden ben, beş yıl boyunca nasıl mı hiç şüphelenmedim? Haklısın ama bir insanın birbirinden alakasız hayatları bir arada yürütebilmesi için çok zeki bir oyuncu olması gerekmez mi? İnan ben de hala tam anlayabilmiş değilim.

Bir de Kozanlı Erkan varmış işte. Uyuşturucu işlerinde aracılık yapan, dükkânını depo gibi kullandıran… O kısım tamamen sürpriz oldu bize.

Evimiz bile o paralarla alınmış, düşünebiliyor musun?

Öğrendikten sonraki ikinci ayda biraz delilikler yaptık. Arabasını çizik çizik ettik. Çorbasına müshil kattık. Atletine kaşıntı tozu serptik gibi küçük intikamlar. İçimizi rahatlattık güya… Sonra bir gece Erkan benleyken, Sema üzerine erkek kıyafetleri geçirip, dükkânını ateşe verdi. Gece gelen telefonla delirdi benimki. Bir arkadaşının kaza geçirmiş olduğu yalanını söyleyerek, evden uçarcasına çıktı.  Sema’ya da çalıştığı şirkette yangın çıktığını ama gece bekçisinin erken fark edip, daha itfaiye bile gelmeden söndürdüğünü anlatmış. Biz, onun acı çekmesini isteyerek başlamıştık bu işe ama sonra, ruhsatsız silah bulmaya, onu öldürmeye kadar… Of!

Polis günlerce sorguladı beni. Benim de mağdur olduğuma karar vermiş olacaklar ki bıraktılar sonra. Polise ne Sema’dan, ne Deniz Erkan’dan bahsetmedim. Çünkü onu aslında biz öldürdük.

Arkanda peçete var, ağlama, yapma böyle şeyler… Dinle sadece, devam ediyorum. Uzatmayayım. Zamanı gelmişti.

O hafta komşularımı sık sık çağırdım eve. Cumartesi sabahı, onlara özellikle kocamdan haber alamadığımı anlattım. Ama hemen polisi akıllarına getirmemeleri için de güya kendi kendimi ikna için bahaneler buluyordum. Telefonu bozulmuş olabilir, çekmeyen bir yere gitmiş olabilir, toplantıda olabilir… Normalde buna endişelenmezdim çünkü genelde seyahatteyken hattı kapalı olurdu. Toplantıları olduğunu söyler, acil bir şey olursa mesaj atmamı, görür görmez arayacağını söyledi. Komşularım da uzun yolculuklarına alışkınlardı ama nereden bilsinler, kocam dediğim ruh hastasının o sırada ikinci evinde olduğunu. Neyse, uzatmayacaktım.  Cesedinin bulunmadığı her gün daha da endişeli olacaktım. Komşular da polise bu şekilde ifade vereceklerdi.  Ama o gün akşam gelen mesajla anladım, bir şeyler ters gitmeye başlamıştı. Planı ertelememiz gerekebilirdi. Sema, Erkan’ın öğleden sonra evden çıktığını ama hala dönmediğini yazdı. Telefonu da kapalıymış.  Beklemeye başladık. Benimle konuştuğu hat zaten kapalıydı, özellikle ısrarlı aramalar yapmıştım.  Polis aramalara bakarsa diye… O gece dönmedi Sema’nın evine, sabah da, öğlen de, akşam da… Sonra mı? Pazartesi, sabaha doğru polis kapımdaydı. Cesedini ormanlık alanda yolun kenarına atılı bulmuşlar.

O an ne düşündüm biliyor musun? “Sema bunu bana nasıl yapar? Bensiz nasıl öldürür onu!” Sinirimden ağlayamadım bile. Polis, cesedi teşhis etmem için beni morga götürmeye gelmişti. Üzerimi değişme bahanesi ile odama geçtim. Son bir mesaj çekip, hattı saklamayı düşünerek telefonu elime aldığımda bir mesaj daha gelmişti.

“Polis kapımda, bensiz nasıl yaparsın bunu? Telefon hattını klozete atıp evden çıkacağım şimdi.  Seni asla ispiyonlamayacağım, rahat ol. Hoşça kal.”

Morgda karşılaştık. İkimiz de bu adam benim kocam demek zorunda kaldık. Çünkü ruh hastasının üzerinden iki kimlik de çıkmış. Parmağında Sema’nın alyansı… İç cebinde de benim adım yazılı alyans. Kapıda bir polis bizi durdurunca, beni beklettiler.  Önce o girmiş morga. Çıkarken başını çevirip bakmadı bile bana. Yüzü dehşet içindeydi. Aynı dehşeti ben de yaşadım ve Erkan’ı gördüğüm anda anladım, o yapmış olamazdı…

Aklındaki soruyu biliyorum, biz onu nasıl öldürdük?

Dükkânını yaktığımızı söylemiştim ya, işte öyle… Artık kimlerle ne iş karıştırıyorduysa, dükkânı yaktığımızda güçlü birilerinin mallarını da yakmışız galiba. Yanında çalışan bekçinin ifadesine göre, adamlar bizimkini tehdit etmişler. Bu da, yakanı bulun o ödesin, deyip inatlaşmış adamlarla. Adamlar da, artık her kimseler bilemiyorum, bunu döve döve öldürmüşler. Bizi bilseler onu öldürmezlerdi değil mi?

Gülme ya… Beni de güldüreceksin şimdi. Cenaze evindeyiz. Konu komşu ne der sonra?

Şimdi her şey çorbaya döndü. Sanırım Sema da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranıyor olmalı. Dün gelen polislere bizimkiler Perşembe yemeğinden ikram etmek istemişler, adamlar diğer cenaze evinde yedik de geliyoruz, demişler. İkimiz de bir hastadan kurtulduk ama şimdi arkasından yasını tutuyoruz.

İyi ki geldin, kafayı yemek üzereydim. Sema ile de konuşamıyoruz artık. Kimseye de bir şey anlatamıyorum ki! Sence polisler bize ulaşırlar mı? 

Hikaye: En Büyük Korkun Nedir?

Okurlarımızdan gelen hikâyeleri yayınlamaya devam ediyoruz. Bu sayımızda değerli okurumuz Burak Demir’in gönderdiği hikâyeye yer verdik. Beğenerek okumanızı dileriz.

Selim arabasının arka koltuğuna yaslanmış, gözlerini kapamış, düşünüyordu. Dün gece evine biri girmişti. Uyanmış, sesini duymuş ama içeri gireni görememişti. İşin garibi, para, değerli antika eşyalar, pahalı saatlerle dolu evden hiçbir şey çalınmamıştı. Zenginlerin yaşadığı, bol kodamanlı bir sitede yaşıyordu. Bu insanlar yaşadıkları yerlere kendini beğenmişlik ve samimiyetsizlikle birlikte bolca parayla görgüsüz pahalılık getirirler ve bütün bunları koruyacak adamları olur. Selim’in sitesi de böyleydi, para vardı, korumalar da vardı. Güvenlik memurları, siteyi kameralarla gece gündüz izlerlerdi. Ama dün gece bir faydaları dokunmamıştı. Polise haber verilmiş, onlar da gelip inceleme başlatmışlardı. Kamera kayıtlarına bakılmış, hepsinin silindiği görülmüştü. Güvenlik elemanı, kayıtları kendisinin sildiğini itiraf etmiş ama ilginç bir şekilde neden sildiğini hatırlamadığını söylüyordu. Polis elemandan şüphelenmiş ve göz altına almıştı.

Şoför Kazım, “Her günkü kafeye mi gidiyoruz efendim?” diye sorarak Selim’i düşüncelerinden ayırdı.

Selim, “Hayır, sen sürmeye devam et.”

“Peki efendim.”

Selim, her gün iş çıkışı kahve içmeye gittiği italyan kafesine gitmiyordu. Yola baktı, aklında gitmek istediği bir yer yoktu ama içinden gelen ve davranışlarına etki eden bir dürtüyle nereye gideceğini biliyordu. Arabanın camından bakarken gitmek istediği yeri gördü. “Arabayı sağa çek,” dedi. Kazım, Selim’i sarsmamaya çalışarak yavaşladı ve arabayı durdurdu, kapıyı açmaya koştu. Selim arabadan indi, ” Sen gidebilirsin” dedi ve önünde durdukları mekanın açık kapısından içeri girdi. Ön yüzü camlarla kaplı, aydınlık, ufak bir pastaneydi. Kapısında kırmızı ve sarı tonlarda dikkat çekici harflerle poğaça, açma, simit, börek yazıyordu.

Selim pastane içinde dolaştı, camın kenarında iki kişilik bir masanın yanında durdu. Sandalyelerden biri doluydu, bir adam oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Adama “Oturabilir miyim?” diye sordu. Adam başını çevirmeden, eliyle karşışındaki sandalyeyi işaret etti. Selim adamın karşısına geçip oturdu. Adam dönüp Selim’in yüzüne bakmadı, Selim de başını çevirip camdan dışarıya bakmaya başladı. Kaldırımda yaşlı bir adam, dalgın ve yavaş yavaş yürüyordu, yoldan arabalar geçiyordu. Bir süre yolu izlediler ama Selim dayanamadı. “Merhaba, ben Selim,” dedi. Adam yüzünü Selim’e çevirdi. Koyu kahverengi, göçük, büyük gözleri vardı, sulu denilemezdi ama buğuluydular, gizemli bir hüzün saçıyorlardı. Dudakları büyük ve dolgundu, adam siyahi değildi ama bir beyaz ne kadar esmer olabilirse o kadar esmerdi. Başının önündeki saçlar sağdan ve soldan dökülmüş, büyük bir M harfine dönmüşlerdi.

Adam, “Biliyorum,” dedi.

“Neyi biliyorsun?”

“Seni biliyorum, Selim, Hakim Selim.”

“Nasıl biliyorsun, ben seni tanımıyorum.”

Adam cevap vermedi, öylece Selim’in yüzüne bakmaya devam etti. Selim hakimlik hayatı boyunca bir sürü kişinin canını yakmıştı , damarına bastığım biri mi acaba diye düşündü. Kalkıp da neden buraya geldim dedi kendi kendine. Camdan dışarı baktı, gerekirse kaçmak için hazırladı kendini.

Selim, “Bak, sen kimsin bilmiyorum, niyetin ne onu da bilmiyorum ama bak hakim olduğumu biliyorsun, büyük bir adam olduğumu biliyorsun, önemli yerlerde güçlü dostlarım var bana zarar versen bile bunu sana ödetirim,” dedi.

Adam, “Ben,” dedi. “Ben bazı insanlara zarar veririm, çoğunluğunu öldürürüm, benim işim budur.”

Paltosunun cebinden bir silah çıkardı; masaya, önüne koydu. Silahı görünce, Selim’in tüm kaçma ümitleri söndü. Hızlı davranıp silahı adamın önünden kapmayı düşündü ama yapamazdı, silah adama çok yakındı. O zaman başka çare yok diye düşündü, ya adamı kandıracak ya da başka biri gelene kadar oyalayacaktı. Nasıl olduysa kendini öldürmek isteyen birinin ayağına gelmişti.

“Sana kaç para verdilerse daha fazlasını verebilirim, beni vurmana gerek yok.”

“Para için yapmıyorum.”

“Bir yakınını hapse mi attım, sana zarar veren birini cezasız mı bıraktım?”

“Hayır, ama haklısın herkes para için ya da zarar gördüğüm için yaptığımı sanır.”

“Çok kişiyi öldürdün yani. Para için değilse neden öldürüyorsun?”.

Selim bir çeşit manyakla karşı karşıya olduğunu anladı; artık tek umudu biri gelene kadar zaman kazanmaktı.

Adam, “Sence neden öldürüyorum?” dedi.

Selim, bu soruya başka bir soruyla karşılık verdi. “Önemli kişileri mi öldürüyorsun?”,

“Hayır”,

“Zenginleri mi?”,

“Hayır” ,

“O zaman kimleri öldürüyorsun?”,

“Sen nasıl zengin oldun?”,

“Ben mi, hakimim işte ben.”,

“Nasıl zengin oldun!”,

“Hakimim”,

“Hakimliğini hakkıyla yapıyor musun?”

“Evet”.

Adam ayağa fırladı, masadaki silahı eline aldı, Selim’e doğrulttu.

“Şimdi söyle nasıl zengin oldun, sadece hakimlik mi yaptın?”,

“Evet”,

“Söyle lan söyle, yediğin haltları söyle!”,

“Tamam, tamam dur, söyleyeceğim. ”

“Ben…”

“Söyle lan söyle!”

“Bak, ben aslında hiçbir şey yapmadım, şartlar beni buna zorladı. Yoksa ben işini bilen namuslu bir haki…”

“Kes lan kes, n’aptın onu anlat sen!”

“Tamam, tamam. Ben davalarda suçluyu kayırmak için paralar aldım, büyük paralar çok büyük paralar ama bunda benim bir suçum yok ki, kim almaz küçük çabalar karşısında büyük meblağları.”

Selim bu korkunç durumda bile suçunu itiraf etmenin huzurunu hissetti içinde.

Adam nefes nefeseydi, silahı masaya koydu, yeniden oturdu. Selim artık biri gelsin diye dua ediyordu, itiraftan sonra infaz gelirdi hep.

Selim zaman kazanmak için, “Peki nasıl öldürüyorsun, hep kurşunla mı?” diye sordu.

Adam, “Konuşarak öldürürüm, aslına bakarsan şimdiye kadar kimseyi başka şekilde öldürmedim.”

“Nasıl?”

“Hipnoz ve telkin yoluyla. Onlarla konuşurum; onlar da kendilerini benim istediğim zaman, benim istediğim yer, benim istediğim şekilde öldürürler. Bazen uyurlarken konuşur, telkinlerde bulunurum; bu da işe yarar. Bu arada bugün emekliye ayrılıyorum biliyor musun? “.

Adam gülümsedi.

Selim bir kahkaha koyverdi, zaman kazanmak için uzun uzun güldü.

Adam, ” Çevrene bi baksana, sen de anlayacaksın ” dedi. Selim etrafa baktı, sanki geldiğinden beri ilk defa başka masaları görüyordu. Bir sürü boş sandalye vardı, pastanede onlardan başka kimse yoktu.

Adam, “Buraya neden geldin, neden her gün gittiğin kafene gidip kahveni içmedin, neden tüm bu boş masalara rağmen geldin karşıma oturdun?”

Adamın söyledikleri doğruydu, gerçekten de bilmeden, farkına varamadan tüm bu dediklerini yapmıştı. Selim, ne diyeceğini bilemedi. Adamın dedikleri tutarlıydı. Şimdi kendi kendini mi öldürecekti?

Selim, “Sen… Dün gece gelen sen miydin?”,

“Evet, istersen kalkıp gitmeye çalış, kaçabilirsen arkandan gelmeyeceğim, peşini bırakacağım,” dedi adam.

Selim sandalyeden kalkmaya çalıştı, olmadı. Elleriyle masadan destek alıp denedi, yine sonuç yoktu. Oturduğu yerde zıplamaya çalıştı ama sadece sandalye üzerinde sekti, başaramadı, sandalyeden kalkıp gidemiyordu. Vazgeçti, sakince oturmaya başladı, kesilmeye götürülen bir koyunun teslimiyetine büründü.

Adam elini silahın üzerine koydu ve ileriye doğru itti; silah Selim’in önünde durdu. Selim hiçbir bilinçli hareket göstermeden, farkında olmadan alıp verdiği  nefes gibi silaha uzandı ve eline aldı.

Adam, “Son bir şey daha. Bazı insanlara zarar verdiğimi çoğunu da öldürdüğümü daha önce söyledim.  Neden bazılarına sadece zarar verip, bazılarınıysa öldürürüm biliyor musun? Çünkü ben insanlar en çok neden korkarlarsa onu yaparım, çoğu en çok ölümden korkar. Peki Selim, senin en büyük korkun nedir, ölmek mi? ”

Selim düşündü, en çok ölmekten mi korkuyordu? Hayır, ölmekten daha çok korktuğu bir şey vardı, kapalı, dar, havasız bir mekanda kalmaktan delicesine korkardı, yüksek derece klostrofobi sahibiydi. Daha önce ölümü çok düşünmemişti ama kapalı mağaraların, nefessiz oyukların kabuslarını çok görmüştü.

Selim, “Hayır, en çok korktuğum şey ölmek değil, en çok korktuğum şey kapalı mekanlar, dar alanlar, klostrofobim var”, dedi.

Adam, “Biliyorum, gideceğin yeri çok seveceksin” diye mırıldandı ve gamzelerini göstererek genişçe gülümsedi.

Selim silahı doğrulttu. Adama üç el ateş etti.

221c Baker Sokağı, Sherlock’un Komşusuyum: İntikam

Londra’nın intikam tarihi, içi çelik bolero şapkalarıyla hasım tanımayan – biri şemsiyeli bir centilmen, diğeri yüksek sivri topuklu pabuçlarıyla siyah kuşak karate hareketlerini yeni bir düzeye taşıyan bayan, çoğumuzun Tatlı Sert adıyla hiç unutmadığımız o meşhur çift sayesinde yazılmıştır. Bay ve Bayan Steel’in beyaz kasklarını başlarına geçirip motorsikletlerine atladığı günden beri, ellerinde çekiç testere sağı solu terörize etmeye kalkışan çetelere mahallenin huzurunu kaçırma imkanı kalmamıştır.

Komşumun Tatlı Sert’i yakından incelemiş, çiftin geliştirdiği hasım altetme tekniklerini sıkı sıkı çalışmış olması şüphesiz kimseyi şaşırtmaz. Sherlock’un arasıra 221B’de tavanarasına çıkarak oraya sıraladığı mankenlerle karate çalıştığına ben de şahidim.

Tahta mankenlerin kırılan kol ve bacakları sağa sola fırlayıp, arasıra tavanarasının camlarını da şangır şangır aşağı indirdirince Bayan Watson’ın tepesi fena atar haliyle. Ve tabii biz konukomşuya Sherlock hakkında söylemediğini bırakmaz.

Komşumun karate tutkusunu sinemaya en iyi aktaran aktörlerin başında Robert Downey Jr. var. Ama son televizyon serisi ile Benedict Cumberbatch de Holmes’u temsiliyette son derece başarılı oldu. Ve hayat ona Holmes’ü iyi inceleyip taklit etmenin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu daha geçen hafta başımızdan geçen bir olay sayesinde hemen gösterdi.

Baker sokağını kesen Marylebone Road’un üzerinde trafiğin arasında zigzag çizerek dolanan iki motorsiklet o gün benim de dikkatimi çekti. Her ikisinin üzerinde belli ki genç ikişer tip -başları belli ki bulutlu- etrafta kurban arar gibi saldırgan külhan edasıyla dolanıyordu.  İstifimi bozmadan güzergahım olan Marybone caddesine doğru ilerledim.

Aradan beş dakika ya geçti ya geçmedi. Sokağın köşesini döndüğüm sırada motorsikletlerin gürültüsünü duydum yeniden. Başımı kaldırır kaldırmaz motorsikletlerden biri tam önümde kendi halinde, belli ki daha yeni yirmi yaşlarında, bir Deliveroo bisikleti süren sevkiyatçının önünü kesti. Diğeri ise arkasını kapattı. Arkadan atlayan kafası siyah kasklı saldırgan bir anda elindeki şişeyi zavallı gencin kafasına indirdi. Öndeki motorsikletten atlayan diğer saldırgan ise, ne olduğunu anlayamadan sersemleyen genci devirip bisikleti altından almaya yeltendi.

İşte tam bu sırada sokağın orta yerinde bir Uber taksisi duruverdi. Hızla açılan arka kapıdan kafasında geyik avcısı şapkası olduğu halde komşum fırlamasın mı? Önce kurbanı saldırganların elinden çekip aldıktan sonra, en ufak bir tereddüt göstermeden atik bir kaplan hareketiyle avının hemen arkasında bitiverdi. Göz açıp kapayıncaya dek bir ayağıyla elinde kırık şişe bulunan saldırganın münasip yerine okkalı bir tekme oturttu. Aynı anda yumruklarını da, bisiklete yerleşmeye yeltenen diğer saldırganın böbreklerine indirdi. Vurduğu yerde yıldızlar şimşekler çaktığı an ellerini saldırganın kemerine geçirip pis bir boş çuval halini alan adamı bisikletten alaşağı çekti.

Uber sürücüsü Manuel Dias da, Sherlock’a destek olmak için arabadan çıkıp bisikletinden caddeye itilen kurbanın durumunu görmeye seyirtti. Motorsikletli çeteciler kritik durumdaki suç ortaklarını yeniden arkalarına alıp güç bela olay yerinden sıvışmayı becerdiler.

Uber şöforü dahil, sokaktan geçip de olanları gören kim varsa, saldırganları püskürtüp, kurbanı kurtaran kahramanı hararetle alkışladılar. Şapkasını tanıyanlar onun Sherlock Holmes olduğunu birbirlerine duyurdular. Çocuklar Holmes’ün etrafını sardılar. Marylbone sokağının şanlısı olarak mahalleli sevgi gösterisinde bulundu. Çevreleyenlerden tebrikler yükseldi. Olay yerine nihayet ulaşmayı başaran Metropolitan polis şefi elindeki telsizle hemen bir ambulans çağırdı. Kısa zamanda olay yerine varan acil servis ekipleri bisikletli genci caddede tedavi edip, hastahanelik durumu olmadığına karar verdiler.

Kimse bütün bu olanlar esnasında Uber taksisinin arka koltuğunda hiç sesini çıkarmadan oturmaya devam eden, gölgevari tipi farketmedi. Sherlock taksiye binip oradan ayrılıncaya kadar ben de farkına vardığımı söyleyemem. Ama tam köşede olduğum için bütün hadise esnasında hiç istifini bozmadan orada oturan adamı profilinden görme fırsatını Uber taksisi köşeyi dönerken yakaladım. O an hemen farkettim. Meğer komşum arabada oturup duran adamın ta kendisi değilmiymiş! Hayretler içinde kaldım. O zaman herkesin Sherlock zannettiği gözü pek kahraman kimdi diye büyük bir meraka düştüm. Ertesi gün gazete manşetlerinde haberi okuyunca herşey ortaya çıktı. Saldırganları al aşağı edip korkutarak kaçırtan ve zavallı sevkiyatcı genci onların elinden kurtaran Sherlock değil, onu televizyon serisinde canladıran aktör Benedict Cumberbatch imiş. Holmes’de mahallelinin tezahüratını, hiç sesini çıkarmadan arabanın arka koltuğundan seyretmiş.

Kanlakarışık

Geçen yıl ilk kez bir araya gelen polisiye yazarlarımızın kurduğu Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) bir hikaye kitabı hazırlamış. Adı  KANLAKARIŞIK. Çınar Yayınları tarafından 2018 yılının Nisan ayında basılan kitapta 20 polisiye hikaye yer alıyor.

Öncelikle kitabın baskı kalitesinin çok iyi olduğunu söyleyeyim. Kapağı, kağıdı,cildi özene bezene yapılmış. Sadece bu bile insanda kitabın sayfalarını çevirip okuma isteği uyandırıyor. Bir kitabı okurken, elde tutmanın verdiği rahatlığın da okuma keyfini artırdığını yeri gelmişken belirteyim.  Tecrübeyle sabittir.

Yazarlar arasında kimler yok ki? Birçoğunu Dedektif Dergi’den ve Polisiye Durumlar  sitesinden de tanıyoruz.  Uzun bir liste ama hepsini teker yazmak istiyorum: Verda Pars, Günay Gafur, Gencoy Sümer, Gökçe İspi Turan, Reha Avkıran, Suphi Varım, Sibel Köklü, Doruk Ateş, Yaprak Öz, Nihan Taştekin, Alper Kaya, Ceyda Kiremitçi Vasiliev, Oğuzhan Aslan, Çağan Dikenelli, Gonca Çiftçioğulları, Emrah Poyraz, Ulaş Özkan, Arkın Gelişin, Hayri Özdemir, Ercan Akbay, Algan Sezgintüredi.

Polisiyemizin son yirmi yıllık serüveni, bizde polisiye yazılamaz, bizim yazarlarımız gizem kurgulamayı beceremezler şeklinde öteden beri var olan ön yargıyı en azından okurlar nezdinde büyük ölçüde yıkmayı başardı.  Bu kitapla bu ön yargının son kalelerinin de yıkılacağından eminim.

Evet, bizde de entrikası bol, gizemli, karmaşık kurgulu polisiye hikayeler yazılıyor artık. Kanıtı işte bu kitap. Yazarlarımızın hayal güçlerinin ve yazma yeteneklerinin batıdaki meslektaşlarından zerre aşağı kalır bir tarafı yok. Üstünlükleri ise pek çok. Bir kere, hepsi bizden, bizi anlatıyor. Olaylar, bizim şehirlerimizde, bizim sokaklarımızda geçiyor. İnsanlar bizim dilimizi konuşuyor. Sadece bu bile az şey mi?

Kitabın adı KANLAKARIŞIK ama bu sizi yanıltmasın. Kitaptaki hikayelerde ne kan gövdeyi götürüyor ne de vahşice işlenmiş cinayetler kol geziyor. Kitaba adını veren Doruk Ateş’in Kanlakarışık hikayesinde bile, bu dediklerimi okumanız mümkün değil. Onun yerine, akıl, zeka, gizem ve hatta mizah daha ön panda yer almış.

Hikayelerin hepsi farklı bir içerikte. Ortak bir tema yok. Ya da en genel düzeyde tek bir ortak tema var. O da suçun kendisi. Konu ve alt-tür seçiminde de  yazarlar serbest bırakılmış. İyi ki de öyle olmuş. Böylece ortaya hepsi birinden farklı, keyifle okunan 20 gizemli hikaye çıkmış. Ancak, bu seri devam ederse, ki etmeli, belirli bir tema üzerine yazılmış polisiye hikayeleri bir arada okumak da keyifli olur diye düşünüyorum.

Bazı hikayeler çok uzun. Hani biraz daha uzasa, kısa bir roman olabilecek türden. 48 sayfayla rekor Gonca Çiftçioğulları’na ait. Bazıları ise çok kısa. Burada da rekor, 5 sayfa ile Suphi Varım’ın.

Kitabı yayına hazırlayan,  gene tanıdığımız bir isim: Algan Sezgintüredi. Hikayeleri okuyunca, Sezgintüredi’nin  nasıl titiz bir editörlük yaptığı anlaşılıyor. Darısı bütün kitaplarımızın başına diyelim.

20 güzel polisiye hikayeyi barındıran kitap 419 sayfa. Çok beğendiğim kapak tasarımını Cüneyt Çomoğlu yapmış.

POYABİR, bu çalışmanın devamını getirir mi bilmiyorum.  Ama getirir ve yeni polisiye hikaye kitaplarını biz polisiyesever okurlara kazandırırsa çok büyük bir işi başarmış olur.  Çünkü, polisiye roman zaten bol bol yazılıyor Hikayenin kapısını çalan yazarlarımız ise pek yok. POYABİR’in katkısı ve okurun ilgisi bu yazgıyı değiştirebilir.

 

Kitabın Künyesi:

Adı                          : Kanlakarışık

Hazırlayan              : Algan Sezgintüredi

Yayınevi                  : Çınar Yayınları

Basım Tarihi           : Nisan, 2018

Basım yeri              : İstanbul

Sayfa Sayısı             : 419

Yaprak Öz’le Röportaj

Dedektif Dergi okurlarına Merhaba. Bu sayımızda polisiye edebiyatında farklı bir yeri olan Yaprak Öz ile röportajımıza yer vereceğiz. Keyifle okumanız dileğiyle.

Yaprak Öz, İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı Bölümünde öğrenimini tamamladı.

Şiirleri ve yazıları, yurtiçi ve yurt dışında birçok gazete ve dergide yayımlandı.

Yazarın ilk şiir kitabı ‘’Fırtına Günlüğü’’ 2006’da yayımlandı. İkinci şiir kitabı ‘’Şiirli Müzik Kutusu’’ 2009’da yayımlandı ve Cemal Süreya Başarı Ödülüne layık görüldü.

Yaprak Öz, çağdaş Avrupalı yazar ve şairlerin birçok eserini Türkçeye çevirdi. Bunlardan bir kısmı çeşitli yayınlarda yer aldı. Şiirleri, pek çok yabancı dile çevrilen Öz, 2009-2011 yılları arasında, İngiltere’deki  Literature Across Frontiers Derneği’nin gerçekleştirdiği Word Express projesinde şair ve çevirmen olarak yer aldı.

Yazarın korku türündeki ilk romanı ‘’Berlinli Apartmanı’’ dır. Bunu aynı türdeki diğer romanları ‘’Tilki, Baykuş, Bakire’’ ve ‘’Şeytan Disko’’ izledi. Yaprak Öz’ün  en son romanı ‘’Sobe Siyah Orkide’’  ise, bu yılın nisan ayında yayımlandı.

 

  • ŞİİRLİ MÜZİK KUTUSU’NDAN ÇIKIP BERLİNLİ APARTMANI’NA GEÇMEK..TİLKİ, BAYKUŞ, BAKİRE İLE DOLAŞIP ŞEYTAN DİSKO’DA EĞLENMEK..EN ÇOK HANGİSİ HEYECANLANDIRIYOR SİZİ, ŞİİR YAZMAK MI YOKSA POLİSİYE Mİ?
  • İkisi de heyecanlandırıyor. Tabii, şiir ve polisiye birbirinden çok farklı. Ayrı ruh hallerinde yazılıyorlar. Şiiri duygusal yoğunluk yaşadığım dönemlerde yazarken, polisiye romanları adrenalinimin yüksek olduğu zamanlarda yazdığımı gözlemliyorum. Polisiye yazmak, aynı zamanda eğlence demek benim için. Dolayısıyla romanlarım eğlenmeye ihtiyaç duyduğum dönemlerimde ortaya çıkıyor. Bir başka fark ise, şiirin otomatik yazı olarak gelmesi; bir tür vahiy gibi. Romanlarım ise, fikir aklıma düştükten sonra aylar boyu süren kurgu ve taslak çalışmalarının ardından ortaya çıkıyor. Berlinli Apartmanı romanım bir istisna yalnız; bu romanı şiirlerim gibi bir “otomatik yazı” ruh halinde, bir çırpıda, bir ayda, hazırlıksız yazdım.

 

  • ASLINDA BİRÇOK OKUR GİBİ ŞUNU MERAK EDİYORUM; POLİSİYE YAZMAYA NASIL KARAR VERDİNİZ? ŞİİRLERİNİZ NAİF DUYGULAR BARINDIRIRKEN, BİRDENBİRE BEN POLİSİYE YAZMALIYIM DÜŞÜNCESİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?
  • Bunun üzerine ben de çok düşündüm. Kendimi çözmeye çabaladım ama içinden pek çıkamadım doğrusu. Sanırım iki farklı ruh halini eşit şekilde barındırmamdan kaynaklanıyor. Ben gün içinde bile aniden lirikleşen, hassaslaşan, sonra da en üst seviyede adrenalin, hareketlilik, heyecan vs. gibi duygularla dolup taşan bir kişiliğe sahibim. Bu iniş çıkışları da ancak iki farklı alanda yazarak dengeleyebiliyorum belki de. Hem karanlık bir tarafım hem de son derece naif bir yanım olduğunu gözlemliyorum.

 

 

  • TÜRK POLİSİYESİNDE KORKU EDEBİYATINA GEREKLİ İLGİNİN GÖSTERİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ?
  • Bence gösteriliyor. Okurların ve polisiye yazarı arkadaşlarımın ilgisinden bunu çıkarıyorum.

 

  • BİRÇOK YAZARIMIZIN AVRUPALI YAZARLARDAN ESİNLENEREK YA DA YURT DIŞINDA YAYINLANAN POLİSİYE DİZİLERDEN YOLA ÇIKARAK KİTAP YAZDIKLARINI GÖRÜYORUZ. SİZ BUNUN DIŞINDA, YERLİ UNSURLAR BARINDIRAN, PSİKOLOJİK YÖNÜ AĞIR BASAN KİTAPLAR YAZIYORSUNUZ. ÇAĞDAŞ POLİSİYE EDEBİYATI İÇİNDE YER ALMAK VE DIŞA AÇILMAK ADINA, BU DURUMU NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
  • Aslında romanlarım tam anlamıyla korku sayılmaz, psikolojik gerilim desek belki daha doğru olur. Korku edebiyatı tanımına en çok uyan romanım sanırım Şeytan Disko. Ancak hepsinde polisiye ögeleri var. Polisiyede ise bence psikolojik yönün ağır basması çok önemli. Yerli unsurlara gelince; ben Türk bir yazarım ve malzemem Türkiye. En iyi bildiğim kültüre dair yazmayı doğal buluyorum. Anlattığım öyküler zaten her gün rastlanmayacak türden ögelerle süslü, arka plan mümkün olduğunca yerli olmazsa doğal olmaz, doğal olmazsa da okur zevk almaz ve öykünün inandırıcılığı kaybolur. Dışa açılmaya gelince, iyi çevirilerle her zaman yerli unsurlar başarılı bir şekilde aktarılabilir. Ayrıca her romanımda, evrensel boyutlarda meseleleri, farklı kültürlere ait ögeleri de kullanıyorum. İleride dışa açılma gibi bir durumum olursa, bu ögelerin varlığı bir renk olacaktır.

 

  • SİZİN EN BEĞENDİĞİNİZ POLİSİYE YAZARLAR KİMLERDİR, OKURLARIMIZDAN DAHA ÇOK BEN MERAK EDİYORUM DOĞRUSU
  • Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği’nde bulunan yazar arkadaşlarımdan çoğunun kitabını okudum. Birlikteki yazarları başarılı buluyorum. Kitaplarını merakla okuduğum isimler ise Verda Pars, Tuğba Sarıünal, Çağatay Yaşmut, Cenk Çalışır, Gencoy Sümer, Gökçe İspi Turan, Algan Sezgintüredi, Doruk Ateş, Ayfer Kafkas, Armağan Tunaboylu, Barış Soydan, Nuray Atacık, Alper Canıgüz, Ahmet Ümit. Tabii ki, henüz okuyamadıklarım da var, bu yüzden buraya ekleyemediğim pek çok isim bulunmakta. Bu ay okuyacağım isimler Suphi Varım, Önay Yılmaz ve Celil Oker mesela. Ayrıca, Georges Simenon, Sue Grafton, Simon Beckett, Peyami Safa ve tabii ki Agatha Christie’yi hep severek okumuşumdur.

 

 

  • KİTAPLARINIZA DAİR ALDIĞINIZ YORUMLAR NELER? BAŞKA BİR YAZAR DOSTUM ŞÖYLE DEMİŞTİ;‘’BEN OKUYUCULARIMDAN ALDIĞIM TEPKİYE GÖRE YAZIYORUM. ASLINDA KİTAP YAZMAYA BENİ ONLAR TEŞVİK EDİYOR’’ SİZCE DE ÖYLE MİDİR?
  • Yorumlar ağırlıklı olarak çok iyi. Romanlarımın sevildiğini gözlemliyorum. Her romanımda sayısı artan bir okur kitlem oluştu ve bu beni çok mutlu ediyor. Amacım, insanları gündelik hayatlarındaki sıkıcı anlardan kısa bir süreliğine de olsa çekip uzaklaştırmak ve hepimizin zaman zaman ihtiyaç duyduğu üzere, adrenalin duygularını doyurmak. Yorumlarda en çok rastladığım, romanlarımı en fazla iki-üç gün içinde bitirdikleri; bu da sürükleyiciliği yakalamayı başardığımı kanıtladı bana. Okur eleştirileri yahut olumsuz yorumlar genellikle beklentiler doğrultusunda geliyor: Bir romanımda korku dozu yüksekse, öbür romanımda ise bu doz azsa, bazı okurların düş kırıklığı yaşadığını fark ettim. Örneğin Şeytan Disko’dan çok etkilenen bazı okurlar, Tilki, Baykuş, Bakire’yi beğenseler de korku dozunun az olması sebebiyle bu açıdan tatminsizliklerini dile getirebiliyor. Ancak ben aldığım tepkilere göre değil, öykü/ kurgu beni nasıl yönlendirirse, ona göre yazıyorum tamamen. Tepkilere göre tek bir romanda kurguyu bir tema üzerine kurdum; Sobe Siyah Orkide. Berlinli Apartmanı’nı seven okurlardan, yeniden bir apartman öyküsü yazmamı dile getiren o kadar çok ileti ve yorum ulaştı ki, Sobe Siyah Orkide’yi de bir apartmanı merkeze alarak yazdım. Tek istisnam budur ancak zaten “apartman” temasını çok sevdiğim için, aslında kişisel tercihim de büyük rol oynadı diyebilirim.

 

  • YAZARKEN KONU VE OLAY ÖRGÜSÜNÜN BİRDEN TIKANDIĞI OLUYOR MU? YANİ ÖZELLİKLE POLİSİYE YAZARLARIN HEYECAN VE ADRENALİNİ DÜŞÜRMEK İSTEMEDİKLERİNİ GÖZ ÖNÜNE ALIRSAK, Kİ POLİSİYE KİTAP OKURUNUN ELEŞTİRDİĞİ EN ÖNEMLİ NOKTALARDAN BİRİSİ DE BU, BÖYLE ANLAR OLUYORSA TEKRAR YAZMAYA BAŞLAMAK ZOR OLUYOR MU?
  • Berlinli Apartmanı dışında böyle bir tıkanma hiç yaşamadım çünkü sonraki üç romanımda aylarca süren taslak çalışmalarının ardından yazmaya başladığım için, konu ve olay örgüsü hep belliydi. Ancak tabii ki, yazma aşamasında kendi içimde tıkandığım zamanlar yaşadım. Yani yazamadığım, bloklandığım zamanlardan bahsediyorum. Örneğin Şeytan Disko’yu yazarken, ülkenin en hareketli politik zamanları, bombalamalar, üzücü haberler vs. yüzünden defalarca tıkandım ve kitabı bir yılda pek çok kez “dur-kalk” şeklinde yazarak bitirebildim. Berlinli Apartmanı neredeyse çalakalem yazıldığı için, aklımda sadece “Apartmanda bir cinayet işlendiğinden emin olsam ama polise götürecek kanıtım olmasa, ne yapardım?” sorusu üzerine, hazırlıksız ve kurgusuz yazılan bir roman olduğu için ve o zaman bu romanı bastırmayı düşünmediğimden, bölüm bölüm bir oyun gibi yazdığımdan, tıkanma yaşamadım. Her bölümde doğaçlama gittim ve eğlendiğim için de tıkanma yaşamadım.

 

  • SİZCE BİR POLİSİYE KİTABIN OLMAZSA OLMAZLARI NELERDİR?
  • Kesinlikle yüksek dozda heyecan ve okuru delirtecek merak duygusu. En azından bir okur olarak baktığımda benim için böyle. Bir de en az bir açıdan özgün bir ayrıntı içermeli öykü, diye düşünüyorum.
  • SON KİTABINIZ, SOBE SİYAH ORKİDE’YE GELECEK OLURSAK; DİĞER KİTAPLARINIZ GİBİ BU ROMANINIZDA PSİKOLOJİK GERİLİM/KORKU EDEBİYATI TÜRÜNDE. İLK ÜÇ KİTABINIZDA KURGULAR VE KARAKTERLER GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞ GİBİYDİ. PEKİ YENİ ROMANINIZDAKİ KARAKTERLERİ NASIL SEÇTİNİZ? KURGULAMA SÜRECİNDEN BAHSEDEBİLİR MİSİNİZ?
  • Berlinli Apartmanı’ndaki tek gerçek karakter Faruka Hanım Teyze (Teyzemin pek tatlı bir komşusuydu ve onu Berlinli Apartmanı’na neredeyse birebir yerleştirdim), Şeytan Disko’da ise Ayşe Kadın Teyze (Bir akrabamız olan Ayşe Kadın Teyze’nin de evini ve adını aynen kullandım). Tilki, Baykuş, Bakire’de aslına çok yakın yahut birebir kullandığım hiç karakter yok, hepsi kurgu. Sobe Siyah Orkide’de ise durum biraz farklı: Kitaptaki Hakan karakterini, 90lı yıllarda şahit olduğum bir aşk öyküsünün erkek kahramanı üzerine kurdum, gerçek bir kişiden büyük bir esinlenme söz konusu diyebilirim. Romandaki diğer karakterlerden 11 tanesine ise, çok yakın arkadaşlarım tarafından isimleri hediye edildi. Daha doğrusu, çocukluk arkadaşlarım, yazma sürecine hazırlanırken yaptığımız sohbetlerde, kendi isimlerini karakterlere vermemi istedi. Önceleri bir espri gibi başlayan bu istek, sonradan ciddileşti ve ben de arkadaşlarımı mutlu etmeyi arzuladım. Ayrıca romana hazırlanırken müthiş bir kolaylık yaşadım bu yüzden çünkü karakterleri, isimlerini verdiğim arkadaşlarımın fiziksel özelliklerinden yola çıkarak oluşturdum. Dolayısıyla, önceki iki romanımda uzun süren “Profil çıkarma” çalışmam neredeyse yok denecek kadar azdı, yani çalışmam kolaylaştı. Böylece kurgulama sürecinde, profilden ziyade, öykünün tıbbi yahut adli ayrıntılarını araştıracak, öykünün süslemelerini hazırlayacak bol zamanım oldu.

 

  • ‘’SİZE ÇOK ACI VERMİŞ BİRİNİN ÖLMESİNİ İSTER MİSİNİZ? AŞK KURBANI İKİ KADIN BİR ARAYA GELİRSE NE OLUR? BAZEN KORKMAMIZ GEREKEN TEK ŞEY, KENDİ ACIMIZ VE BUNU DİNDİRMEK İÇİN YAPABİLECEKLERİMİZDİR..’’ BU CÜMLELER YENİ KİTABINIZA AİT, DOĞRUSU İNSAN OKURKEN ÜRPERİYOR. KORKU EDEBİYATI TÜRÜNÜN MERAKLILARI İÇİN; SOBE SİYAH ORKİDE KİTABINIZ, OKURUNU GERİLİM VE KORKUNUN UÇ BOYUTLARINDA DOLAŞTIRIYOR DİYEBİLİR MİYİZ?
  • Sobe Siyah Orkide’nin yoğun korku dozu taşıdığını düşünmüyorum. Yayınevim tanıtımlarda korku üzerine göndermede bulunmuş ama aslında klasik korku ögeleriyle süslü, psikolojik gerilim olduğu kanaatindeyim. Yine de okurlardan bazı sayfalarda çok ürktükleri doğrultusunda yorumlar alıyorum. Ancak Sobe Siyah Orkide yavaşça, hatta sakin diyebileceğim bir çizgide ilerleyip, sonlara doğru heyecanı patlatan bir “twist” öyküsüne sahip kanımca. Tabii, en doğrusuna okur karar verir. Sobe Siyah Orkide, aşk acısından mustarip iki kadının aynı apartmanda bir araya gelmesinin ardından yakınlaşmaları, benzer olayların kurbanı olmaları dolayısıyla bir şekilde kaderlerinin birleşmesi üzerine kurulu, psikolojik yönü ağır basan bir öyküye sahip.

 

  • PSİKOLOJİK GERİLİM VE KORKU EDEBİYATI TÜRÜNDE KİTAPLAR YAZMANIN, OKURU TATMİN EDEBİLMEK ADINA CİDDİ BİR ARAŞTIRMA VE DETAY BİLGİSİ GEREKTİRDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM. TÜRÜN İLK ÜÇLEMESİNDE BUNU ÇOK GÜZEL BAŞARMIŞSINIZ. YAPRAK HANIM, SOBE SİYAH ORKİDE KİTABINIZ İÇİN KORKU EDEBİYATI SERİSİNİN DÖRTLEMESİ DİYEBİLİR MİYİZ?
  • Bence dememeliyiz çünkü Tilki. Baykuş, Bakire’de korku ögesinden ziyade gerilim ön planda. Sobe Siyah Orkide’de ise, korku türüne bir saygı duruşu olarak kullandığım, müzik kutusu, palyaço, ürpertici, yaşlı kadın karakter, karanlıkta kalmak vs. gibi klişe ögeleri kullanmamın dışında, korkunun ağır bastığını düşünmüyorum. Okurlardan aldığım tepkiler de, Berlinli Apartmanı ve Şeytan Disko’nun tam olarak “korkunç” olduğu yönünde. En baskın olan ise Şeytan Disko sanırım.

 

  • NİTELİKLİ, AKICI, İYİ BİR EDEBİYATLA POLİSİYE KİTAP YAZMANIN KOLAY OLMADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM. İÇİNDE PSİKOLOJİK UNSURLAR BARINDIRAN, GERİLİM/KORKU TÜRÜNDE BİR ROMAN YAZMAK İSE, OLDUKÇA CESUR VE RİSKLİ GÖRÜNÜYOR. TEMPOYU DÜŞÜRMEDEN, KURGUNUN AKICILIĞINI BOZMADAN YAZMAK ZOR OLMALI. PEKİ SİZ BİR YAZAR OLARAK, BU DURUMU NASIL DEĞERLENDİRİYORSUNUZ?
  • Çok zor ama ben çok severek ve kendi kendime müthiş eğlenerek yazdığım için, bir o kadar da kolay bir yanı var benim için. Riskli çünkü her romanda çıtayı aynı seviyede tutmak, hatta belki de biraz yükseltmek gerekiyor. Akıcılık yazara bağlı bence; yazar ne kadar öykünün içinde yaşarsa, o kadar akıcı oluyor diye düşünüyorum. Örneğin ben, roman yazma sürecinde kendimi tamamen romana veriyorum, banyo yaparken, çamaşır asarken, çay içerken, başka herhangi bir iş yaparken ruhen hep romanın içinde oluyorum. Hazırlık aşamasında ve yazamadığım zamanlarda bile romanın görünmez kişisi gibi yaşıyorum, belki bu akıcılığa fayda ediyordur. Yazma sürecinde ise, asosyal diyebileceğim kadar yoğun bir eve kapanma dönemine giriyorum ve sadece öyküye ilham veren müzik parçalarını dinliyor, sadece roman karakterleriyle yaşıyorum evimde, diyebilirim. Biraz şizofrenlik bir durum gibi görünse de, akıcılığı bu yolla sağlıyor olabilirim ve bunu planlı bir şekilde yapmıyorum, kendiliğinden oluyor. Bedenen bu dünyada olsam da, ruhen romanın dünyasında bulunduğum için, içimdeki tempo düşmüyor ve sanırım bu romana yansıyor.

 

  • KİTAP TANITIMINDA YER ALDIĞI GİBİ ‘’JÜLİDE’NİN BÜYÜK UMUTLARLA TAŞINDIĞI IŞIL APARTMANI’NDA İSE, ASLA TAHMİN EDEMEYECEĞİ ACILAR SAKLIDIR. YAŞLI BİR HANIMEFENDİ İLE İKİ İŞ KADINININ İKAMET ETTİĞİ, TÜM SIRLARI BİLEN BİR VİTRİN MANKENİ İLE KALBİ KIRIK BİR APARTMAN GÖREVLİSİNİN GÖRÜNÜP KAYBOLDUĞU IŞIL APARTMANI’NDAKİ SAKLAMBAÇ OYUNUNA HOŞ GELDİNİZ’’ DİYEREK, DEDEKTİF DERGİ OKURLARINA VE BİZE ZAMAN AYIRDIĞINIZ İÇİN SONSUZ TEŞEKKÜRLER YAPRAK HANIM. SÖYLEŞİMİZİ, SİZİN ÇOK BEĞENDİĞİM  ‘’KATİL KİM’’ ŞİİRİNİZDEN, SOBE SİYAH ORKİDE KİTABINIZA YAKIŞAN İKİ DİZE İLE NOKTALAMAK İSTERİM.

    “Ne çok öldürsen de bir daha istiyorsun/ Satılık mutluluk arıyor, kusursuz mutsuzluk veriyorsun..”

  • Ne kadar naif duygularla, doğayla dolu olsalar da, şiirlerime de kimi zaman yansıyan cinai ayrıntılardan birini yakalamışsınız… Ben teşekkür ederim.

 

Yan Evin Sırrı – Shari Lapena

Rahmetli babaannem ben küçükken ona derdini anlatmaya gelen arkadaşlarına her zaman bir çare bulmak için çok çaba harcardı ve sır saklamayı çok iyi bilirdi. Bazen rutin işlerinden geri kalırdı, ona “Neden bu kadar uğraşıyorsun babaanne bak insanlar senin işlerini hiç umursamıyor hep kendi dertlerini anlatıyorlar” dediğim zaman bana “ Güzel kızım, bak birazdan akşam olacak ve her evin ışığı yanacak ama nasıl yanacak, kimin de hüzün kimin de acı kimin de neşe, dört duvar arasında neler yaşandığını asla bilemezsin” derdi. Yan Evin Sırrı da bu sözleri doğrulayan nitelikte bir roman.

Shari Lapena’yı, Kara Hafta İstanbul Panelinde konuk yabancı yazar olarak dinleme fırsatı buldum. Yan Evin Sırrı romanını yazmaya başladığında bunu eşi dâhil hiç kimseye söylememiş hatta editörüne bile. Geceleri herkes uyurken o kalkıp romanını yazmış, neden sorusuna da “Sadece içimden öyle yapmak geldi bunun belli bir sebebi yok, yazmaya başladım ve öylece akıp gitti.”diye cevapladı.

Kitabı okumaya başladığım andan itibaren gerilimin içinde buluverdim kendimi. Yazar,  Anne’nin yaşadığı doğum sonrası deprasyonu, kendine yaptığı acımasızca eleştirileri ve geçirdiği çocukluk travmalarını en ince detayına kadar kurgulamış. Tabii bunu, yaptığı titiz araştırmaların bir sonucu olduğunu da belirtmek gerekiyor. Anne’nin bu zor zamanında kendini anlayabileceği bir tek arkadaşının olmaması, yan komşusu Cynthia’nın ikiyüzlü oluşu onun daha çok bunalıma sürüklenmesinin sebeplerinden biri olmuş.

Anne, saygın ve zengin bir ailenin tek kızıdır, kocası Marco ise göçmen bir ailenin çocuğudur. Aralarındaki bu sosyo kültürel fark Anne’nin ailesi için büyük bir sorundur ayrıca Marco’yu hiç sevmemişlerdir. Ayrılmalarını dört gözle beklerken torunları Cora’nın doğumu onları biraz yumuşatsa da Marco’ya karşı olan tavırlarını hiç değiştirmez. Onlara göre Marco servetlerinde gözü olan beceriksiz, kendi işini bile onların açtığı kredi ile kuran birisidir. Her bir araya geldiklerinde de bunu Marco’nun yüzüne vurmaktan çekinmezler.

Anne’nin doğum sonrası yaşadığı travma yetmezmiş gibi bütün bunlarla başa çıkmak zorundadır. Üstelik bir de Marco’nun yan komşusu Cynthia ile flörtleşmesi onu iyice çileden çıkarmıştır. Cora’ya hamile kalmadan önce Cynthia ile gayat iyi giden bir dostlukları vardır, kafasını kurcalayan soru ise ne zaman ikisinin yakınlaşmaya başladığıdır.

Cynthia’nın kocası Graham, karısının Marco ile flörtleşmesine göz yumması da ayrı bir muammadır çünkü bu Graham’ı hiç sinirlendirmemektedir. Cora’nın kaçırılmasından sonra bu çiftin arası da bozulmuştur ve her gece kavga etmektedirler acaba neden? Sakladıkları küçük sır ne?

Cora’nın kaçırılması, her ne kadar aileyi perişan etmiş görünse de aslında herkesin bir birinden sakladığı kirli sırların ortaya çıkmasıyla birlikte telafi edilemez yaralar açıyor.

Dedektif Rasbach, olayın başından beri Cora’yı kaçıranların dışarıdan birilerinin olduğuna hiç inanmamıştır, Anne ve Marco arasında gidip gelmektedir. Marco’nun iflasın eşiğine gelmiş şirketi, yan komşusu Cynthia ile bir gecelik bile olsa flörtleşmesi, Anne’nin psikolojik tedavi görmesi ve ilaç kullanması onu hislerinde yanıltmadığını göstermiştir. Ama bu kadar kolay değildir Anne ve Marco’nun düğümleri çok sağlamdır, çözüldükçe altından başka düğümler çıkacaktır. Tabii buna Anne’nin annesi Alice’de katkısı büyük olacaktır.

Dedektif Rasbach’a gelince deneyimli, giyimine özen gösteren, ön sezileri kuvvetli, soğukkanlı, empati yeteneği oldukça gelişmiş bir dedektif. Umarım sevgili Shari Lapena sıradaki kitabı *Evdeki Yabancı’da* onu, bizlere daha da yakından tanıtır.

Agatha Christie’nin Mösyö Poirot’u ve Miss Marple’ı, Sir Arthur Conan Doyle’n Sherlock’u zihnime öyle kazınmış ki sanki başka romanlarda da aynı ayrıntıları bekliyorum. Ne yapabilirim konu dedektif olunca onu zihnimde canlandırıp olayı yaşıyormuş gibi hissediyorum.

Anne ve Marco çifti, yan komşuları Cynthia ve Grahamın yemek davetine gitmek için altı aylık kızları Cora’yı evde bırakırlar. Ev sahibesi Cynthia onlara, bebekleri Cora’yı getirmemelerini özellikle rica etmiştir. Bebek bakıcıları son anda gelemeyeceğini bildirince Anne bebeğini evde bırakmak istemez ama Marco onu ikna etmek için plan yapar.  Bebek telsizini yanlarına alacaklar ve her yarım saatte bir sırayla kontrole gideceklerdir.

Gece saat 01’de eve döndüklerinde Cora’yı yatağında bulamazlar ve onu en son saat 12.30’da gören Marco’dur.

Dedektif Rasbach ve ekibinin evde yaptıkları titiz bir çalışma sonucunda artık Marco ve Anne baş şüphelidir.

Gerilimi had safhada yaşamak istiyorsanız Yan Evin Sırrı tam size göre bir roman. Keyifli okumalar diliyorum.

Künye:

Kitabın adı           : Yan Evin Sırrı

Yazar                     : Shari Lapena

Çevirmen              : Güneş Becerik Demirel

Yayın Tarihi          : 24.11.2017

Sayfa Sayısı           : 316

Kötülüğün Modern Yüzü ve Terör Yılları

1953’de Avustralya’da Caroline ‘Thally Hala’ Grills isimli seril katil, dört kişiyi zehirleyerek öldürmüştü. Zehirlemek için kullandığı talyum maddesinden ötürü lakabını almıştır. Ayrıca iki kişiyi de öldürmeye çalışmıştı. Grills çevresi tarafından şirin nine olarak adlandırılırken, aslında acımasız bir seri katil olabileceğini kimse düşünemezdi. Mahkemeye çıkarıldığında altmış üç yaşındaydı. Öldürme dürtüsü ise tamamen bir kişiyi öldürme gücünden gelmekteydi. Bu ve benzer dürtüleri birçok erkek seri katillerde görmek mümkün. Ama kadın seri katiller arasında da rastlanmakta. Rhonda Bell Martin 1957’de eşini zehirlemekten ötürü, Alabama’da elektrikli sandalye ile idam edilmişti. İdam edilmeden önce eski eşini, dört çocuğunu ve annesini öldürdüğünü de itiraf etmişti.

Yine benzer bir şekilde Almanya Worms şehrinde Christa Lehman da, eşini ve akrabalarını zehirleyerek öldürmüştü. Bu olay zehir bilimini bir sınava tabii tutmuştu. 15 Şubat 1954 Pazartesi günü yetmiş beş yaşındaki Eva Ruh, krema dolgulu çikolatayı kızı Annie Hamann için masada bırakmıştı. Annie masada gördüğü çikolatadan bir ısırık altıktan sonra, damağında yayılan acımtırak bir lezzetten sonra ağzındaki lokmayı tükürdü. Ailenin köpeği yere düşen parçayı bir hamlede kaptı. Annie salona ilerleyen annesini yanlış bir malzeme kullandığından ötürü azarlayacaktı ki, bir anda gözlerinin karardığını fark etti. Doğrudan yatak odasına doğru ilerledi ve orada bilincini yitirdi. Annesi yardım istemek üzere yerinden kalkıp, dışarı çıkarken Annie çoktan ölmüştü. Aynı şekilde yere düşen lokmayı yiyen köpekte dakikalar içinde öldü. Eve gelen doktor manzarayı görünce polisi aradı. Polis de doktordan aldığı önbilgi ile Adli Tıp Enstitüsü direktörü olan Profesör Kurt Wagner’i aradı. Otopsi esnasında kasılmaları dikkate alarak, zehirlenme ihtimalleri üzerinde durdu.

Otopsiler devam ederken, bir yanda da dedektifler araştırmalarını sürdürüyorlardı. İzler, Annie’nin arkadaşı olan üç çocuklu dul Christa Lehman’a götürdü.  Christa, Annie’nin öldüğü gün Eva Ruh’a çikolatayı vermişti. Eva, çikolatayı kızına vermek üzere saklamıştı. Lehman sorgulanma esnasında, çikolatayı aldığı dükkânda zehirli olarak satılmış olabileceğini söyledi. Bir sivil polis dükkâna giderek aynı çeşit çikolatadan satın aldı. Analiz edilen çikolatalarda zehirli bir maddeye rastlanmadı. Gözler Wagner’in raporundaydı. Ancak ne tür bir zehir kullandığı konusunda ciddi anlamda zorlanıyordu. Sonra tesadüf eseri E 605 isimli madde hakkında bir makale okudu. E 605 maddesi böcek ilacında kullanılıyordu ve yan etkileri, ölen Annie ve köpeğin gösterdiği tepkiler ile aynıydı. Bu madde ilk kez bir cinayet aracı olarak kullanıyordu. Dükkândan alınan örneklerde her hangi bir zehirli maddeye rastlanmayınca, gözler Lehman’ın evine çevrildi.

Evde ise beklenilenden daha fazla şey bulunacaktı. Christa Lehman’ın eşi, kayınvalidesi ve kayınpederi benzer bir şekilde ölmüştü. Cesetler mezarlarından çıkarıldı ve yapılan otopsi neticesinde aynı zehirli madde tespit edildi. Lehman dört cinayetten ötürü yargılandı. İtirafında, zehirli maddeyi önce bir köpek üzerinde denedikten sonra, eşini ve diğerlerini öldürdüğü yer almaktaydı. Annie’nin ölümüne sebep olan çikolatayı, aslında Eva Ruh’un ölümü için hazırladığını söyleyen Christa, yaşlı kadından hoşlanmadığı için böyle bir şeye karar verdiğini söyledi. Dava süresince psikologların yapmış olduğu analizlerde özellikle ahlak yoksunu olduğuna dair izlenimler vardı. Christa’nın gazetecilere verdiği demeçlerde zaten bunu göstermekteydi. Öldürdüğü kişilerin bunu hak ettiklerini ve cenazelere gitmekten hoşlandığını söyledi. Bu olay sonrasında E 605 maddesinin bilinmesinin olumsuz etkileri oldu. Gazetelere yansıyan haberlerden sonra bu madde ile bağlantılı birçok intihar ve cinayet olayı yaşanmaya başladı.

 

Terör

ABD komünizm korkusu ile mücadele ediyordu. Halk, ABD hükümeti tarafından sistematik bir şekilde komünizm oluşumuna karşı, diken üstünde tutuluyordu. Sanki Amerika, komünist ajanlar tarafından kuşatılmıştı

‘Kızıl Tehlike’ dönemi içinde tüm hükümet çalışanları testlere tabi tutuluyorlardı. Herkes her alanda Rus ajanı olabilirdi. FBI, herkesi fişlemeye başladı. En ufak bir gerekçe bulunduğu takdirde, şüphe üzerine bir kişiyi işten kovmak kolaydı. 1954’de Senatör McCarthy, ABD savunması hakkında araştırma yapma gerekçesiyle kötüleme kampanyasına maruz kalırken, Ehtel ve Julius Rosenberg, Sovyetler Birliği’ne nükleer bilgiler sızdırmaktan ötürü yargılanıp, idam cezasına çarptırıldılar. Muhbirlerin tek bir sözünün delil olarak kabul edildiği bir dönemdi. Televizyonun evlere girmesi ile birlikte işlerin bu kadar kolay olmayacağı görülecekti. Artık herkes televizyon aracılığıyla gerçekleri duyabiliyordu. Herkes adalet istiyordu. Gerçek delilleri görmek istiyordu.

Amerika, komünist karşıtı duruşu ile dünyanın liderliğini üstlenmişti. Almanya, Avrupa’da hızla kalkınma belirtileri gösteriyordu. Polonya, savaş sonrası ciddi biçimde hasarlıydı. Bu durum ise en çok suç potansiyeli olanlara yarıyordu. 1954’de Wladyslaw Mazurkiewicz, geçimini kaçakçılıktan ve hırsızlıktan kazanıyordu. Ayrıca altı kişiyi gasp etmek için öldürmekten ötürü tutuklandı. Hasta bakıcı Fritz Rudloff ise hastaları arsenik ile zehirlerken intikam peşindeydi. Üstleri ile anlaşamadığı için hastaları öldürüp, şeflerini zor durumda bırakmak istiyordu.

Tulsa’da yaşayan yaşlı Nannie Doss, şirin dış görüntüsünün aksine, eğlence uğruna çevresindekileri zehirleyerek öldürüyordu. Dört eşini öldürmekten ötürü yargılandı ve cinayetleri para uğruna değil, sevgi uğruna işlediğini belirtti. Ancak gerçekler biraz farklı bir portre çiziyordu. Eşlerini fare zehri ile öldürdükten sonra, bir sonraki eşin peşine düşüyordu. Bu arada sigortadan ölüm sebebiyle yüklü miktarda tazminat alıyordu. Gazetede yer alan haberlere göre öldürmekten o kadar zevk alıyormuş ki, eşleri haricinde annesini, iki kız kardeşini, torun ve yeğenini de öldürmüştü. Ömür boyu hapis cezası aldıktan kısa bir süre sonra mahkûmiyeti esnasında öldü.

1957’de Mary Elizabeth Wilson, İngiltere’de üç eşini zehirleyerek öldürerek, paraları üzerine geçirmişti. Altmışaltı yaşında mahkemeye çıkarıldı. Bu davayı ilginç kılan ise zehirli madde olarak ilk kez fosforun kullanılmış olmasıydı. O dönemde cinsel gücü arttırıcı ilaçların içinde fosfor bulunmaktaydı. Dolayısıyla yaşı ilerlemiş kişilerin bedenlerinde fosfora rastlamak mümkündü. Savunma avukatları bu tez üzerinde dursalar da, yargıcı ikna edemediler ve Mary suçlu bulundu.

O dönemde katiller genellikle orta yaş üzeri kurbanları tercih ediyorlardı. Böylece seri katiller hakkında bir takım profilleme genellemeleri türemeye başladı. Ta ki İskoçya’da kültürlü ve yakışıklı bir seri katil ortaya çıkana kadar.

50’li yıllar sinemanın da yeni yüzleri doğurduğu yıllardı. Aralarında en çok ön plana çıkan ise asi duruşu ile hiç kuşkusuz James Dean’di. James Dean o dönem gençliğinin idolüydü. Özellikle ‘Asi Gençlik’ filmindeki rolüyle, birçok gencin diline tercüman olmuştu. Sadece masum gençler etkilenmemekteydi. On dokuz yaşındaki Charles Starkweather o gençlerden birisiydi. Dean onun için bir ilah gibiydi. On dört yaşındaki kız arkadaşı Caril Ann Fugate ile birlikte Nebraska’da kanlı bir yolculuğa başladı. 1958 başlarında ailesi, arkadaşları ve yabancıları birlikte öldürdüler.

Charles Starkweather ve kız arkadaşı Caril Ann Fugate

 

Starkweather duygularını şu şekilde ifade ediyordu: “Nefret ediyordum ve nefret ediliyordum. Kendi küçük dünyamda ben ve silahım, hayatta kalma mücadelesi veriyorduk. Bu benim cevabımdı.” Sanki herkes ona karşıydı. Ve bir gün bu depresyon, bir başkaldırışa dönüştü.

1 Aralık 1957’de, Starkweather bir benzin istasyonuna gece yarısı gitti ve oradaki çalışanı vurarak öldürdü. Aradan yedi hafta geçti. 21 Ocak 1958’de Starkweather kız arkadaşı Caril Ann’in ailesini öldürdü.  Cesetler bulunduğunda, ikili çoktan firardaydı. Firardayken bir adamı ve köpeğini ve kendilerine yardımcı olan bir çifti öldürdüler. Ardından zengin bir işadamını, eşini ve yardımcısını öldürdüler. Yine yolda tesadüfen arabasında uyurken gördükleri bir adamı daha öldürdüler. Starkweather yolculuğunda bir devriye aracının dikkatini çekti ve uzun süren bir kovalamacanın ardından, iki sevgili direnmelerine rağmen yakalandılar. Charles idam edilirken, Caril Ann hapis cezasına mahkûm edildi.

Ahmet Ümi̇t kırlangıç çığlığı konusu: bi̇r kırlangıçın çığlığı

‘’Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem’’

Böyle başlıyor Ahmet Ümit’in son romanı. Kırlangıç Çığlığı. Bir Başkomiser Nevzat polisiyesi. Önceki tarihi romanlarının aksine, bu defa güncel olaylar üzerine kurgulanmış bir kitap yazmış Ahmet Ümit. Profesyonelce işlenmiş cinayetler, katilin olay yerinde bıraktığı gizemli oyuncaklar, ipucu dahi bulunamayan ölümler ve tüm bunların merkezinde, cinayetleri çözmeye çalışan bir Başkomiser Nevzat görüyoruz.

Romanın kahramanı başkomiserimiz, serinkanlı ve aceleci olmayan, bilge yapısıyla soğukkanlı bir görüntü çizmektedir okurun gözünde. Olayları akıl ve mantık yoluyla çözmekten yanadır, her ne olursa olsun şiddet kullanılmasına karşıdır. Telaşa kapılmadan, cinayetleri en küçük ayrıntısına varana kadar inceleyen, işinde son derece titiz biridir. İki tane de yardımcısı vardır, Ali ve Zeynep. Ali, çok sevdiği başkomiserinin tam aksine tez canlı bir polistir. Fazla düşünmeden, karşına çıkan hemen her durumda duygularını ve hislerini hesaba katarak hareket eden bir yapıdadır. Gerektiğinde ya da bazen hiç gerekmediğinde şiddete başvurmaktan kaçınmaz. Yani başkomiserinin tam zıddı bir karakterdir, Nevzat’ın demir yumruğudur. Zeynep ise tıpkı bir bilim adamı edasındadır, bilimin kanıtlayamadığı şeylere pek inanmaz. Cinayetleri ipuçları üzerinden çözmeyi seven, naif kalpli ve nazik, aynı zamanda oldukça güzel bir kriminologdur.

Kitabın ana teması, son yılların kronikleşen mülteci sorunu ve toplumda gittikçe artan pedofili vakalarını konu alıyor. İstanbul’un  orta yerinde, Kasımpaşa’daki çocuk parkında bir ceset bulunur. Katil ya da katiller, geride herhangi bir ipucu bırakmamıştır. Cinayetin işleniş şekli, cinayet ekibimize oldukça tanıdık gelmiştir. Daha bu cinayetin etkisi sıcaklığını henüz korurken, aynı yöntemlerle başka bir cinayet daha işlenmiştir. Sonra bir cinayet daha.. Ve artık bir seri katille karşı karşıya olduklarını anlamıştır ekibimiz. Öldürülenler ise pedofili suçlusudur, geçmişlerindeki bu kara leke ise öldürülmeyi hak edip etmedikleri konusunda herkesi ikilemde bırakmaktadır. Kim daha masumdur? Ölen mi yoksa öldürülen mi? Bu sorunun cevabı aranırken katil yeni cinayetler işlemeye devam etmektedir. Tüm bunlarla uğraşırken ister istemez bir de Suriyeli mülteciler ve beraberinde organ mafyası sorununa bulaşmıştır Başkomiser Nevzat. Bakalım bunun üstesinden de gelebilecek midir aklıselim sahibi başkomiserimiz?

Ahmet Ümit kitaplarının sevdiğim özelliği, olayların belirli bir düzen içinde, okuyucuyu yorup sıkmadan ilerlemesi. Cümleler sizi yormuyor, yazar gayet açık ve net bir dil kullanarak anlatıyor söylemek istediğini. Kelimelerden edebi bir anlam çıkarmanıza da gerek kalmıyor böylece. Tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi Kırlangıç Çığlığında da benzer bir yöntem izlemiş Ahmet Ümit. Dönemin en revaçta konusu olan mülteci sorunu ve neredeyse gün aşırı karşımıza çıkan pedofili vakaları üzerine bir polisiye yazılması, bana biraz işin kolaycılığına kaçılmış gibi geldi. Romanın karakterleri daha önceki kitaplarda yer alan bilindik isimler, bu romanda da diğer kitaplarda olduğu gibi kendi çizgilerine bir nebze değişiklik katmadan yer alıyorlar. Roman, bir zamanlar televizyonda gösterilen polisiye dizi Kanıt’ı hatırlattı bana. Sıradan polisiye vakaları üzerine oturtulmuş bilindik polis karakterleri, bu karakterlerin arada bir iç dünyalarına giriş yapılmaya çalışılması, romanı vasattan öte bir kategoriye sokamıyor ne yazık ki. Kanımca polisiye romanları diğer roman türlerinden ayıran en önemli özellik, yazarın beklenen gizem ve heyecanı okuyucuya hissettirip, sayfalar arasında adeta yaşatmasıdır. Katilin kim olduğundan ziyade romanın kurgusu dikkat çekmektedir. Farklı türlerde polisiye romanlar okumuş biri olarak, Kırlangıç Çığlığında beklediğim heyecanı bulamadığımı söylemek isterim. Romanın temel eksiğinin de bu olduğunu düşünüyorum. Kitapta edebi yönden bir doyuruculuk bulamadım, olayların istikrarlı ilerlemesi güzel ancak okuyucuda bir merak uyandırmıyor. Ezcümle; polisiye unsurlarla süslenmiş, heyecansız ve sıradan bir kitap ötesine geçemedi benim için. Katilin neden cinayet işlediğinden ziyade, aklın dolambaçlı yollarını kullanarak olaylar daha zekice tasarlanabilirdi, böylelikle romana zekâ ve merak unsuru eklenmiş olurdu. Cinayetlerin işleniş biçimleri ise polisiye dosyalarda yazan klasik formatından çıkarılarak daha karmaşık hale getirilebilir, bu da okuyucunun gizem duygusunu tetikleyerek, polisiye gerilimi net bir şekilde hissetmesi sağlanabilirdi.

Bununla beraber Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit okumak alışkanlığı olanların beklentisini istikrarlı bir şekilde karşılayacaktır.

Polisiye kitabınız bol, geriliminiz sadece roman okurken olsun.

Künye:

Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit, yayın tarihi:04.04.2018, sayfa sayısı:400, Everest yayınları.

Polisiye yazarından beğenerek izleyeceğiniz polisiye filmler listesi: Bir Dünya Polisiye

Bu sayıda sizler için bir liste hazırlamak istedim: Çeşitli ülkelerden beğenerek izlediğim polisiye filmler listesi.  Amerikan yapımı filmlerden sıkıldaysanız, farklı kültürlerde polisiye algısıyla buluşmaya ne dersiniz? Listemde bir Amerikan filmi de var, ancak pek çok önemli yönetmenin en sevdiği polisiye filmlerden biri olan ve ilginç örgüsüyle A.B.D.’den çıkmış muhteşem polisiyelerden sayılması açısından, onu da listeme ekledim. İçlerinde izlemedikleriniz olabileceğini düşünerek, şimdiden iyi seyirler dilerim.

 

1- Tesis Sobre un Homicidio (Thesis on a Homicide)/ (Cinayet Tezi), Arjantin, 2013

Yönetmen: Hernán Goldfrid

 

2- Les Diaboliques (Şeytan Ruhlu İnsanlar), Fransa, 1955

Yönetmen: Henri-Georges Clouzot

 

3- Hypnotisören (Hipnozcu), İsveç, 2012

Yönetmen: Lasse Hallström

 

4- Nattevagten (Nightwatch), Danimarka, 1994

Yönetmen:  Ole Bornedal

 

5- Leave Her to Heaven (Kıskanç Kadın), A.B.D., 1945

Yönetmen: John M. Stahl

 

6- The Lady Vanishes (Bir Kadın Kayboldu), İngiltere, 1938

Yönetmen: Alfred Hitchcock

 

7- Gölge, Türkiye, 2008

Yönetmen: Mehmet Güreli

 

8- L’uccello Dalle Piume di Cristallo (The Bird with the Crystal Plumage)/ (Kristal Kanatlı Kuş), İtalya,1970

Yönetmen: Dario Argento

 

9- Salinui Chueok (Memories of Murder)/ (Cinayet Günlüğü), Güney Kore, 2003

Yönetmen: Joon-ho Bong

 

10- Snowtown, Avustralya, 2011

Yönetmen: Justin Kurzel

 

11- Loft (Çatı Katı), Belçika, 2008

Yönetmen: Erik Van Looy

 

12- Contratiempo (The İnvisible Guest), İspanya, 2016

Yönetmen: Oriol Paulo

Polisiye Bulmaca: Zengin Dulun Ölümü

Ofiste milletin birden telaşlandığını görünce, yardımcım Emir’i çağırıp “Ne oluyor, ne bu gürültü patırtı?” diye sordum. “Önemli bir cinayet ihbarı filan mı geldi yoksa?”

Emir, “Yok Komiserim,” dedi. “Dolar bu sabah 38 liraya fırlamış. Onu konuşuyorlar.”

“Borsa mı lan burası?” diye gürledim.

Sık sık bağırıp çağıran biri olmadığım için, bu narama herkes şaşırdı, bir anda suspus oluverdiler. Ama tepem atmıştı bir kere. Söylenmeye devam ettim.

“Bize ne yahu dolardan molardan? Polisliği öğrenmeden iktisatçı kesildiniz hepiniz başıma.  Hadi herkes işine baksın.”

Emir yanıma sokulup usulca, “Öyle demeyin Komiserim,” dedi. “Merkez Bankası’nda dolar kalmamış. Ekonomik kriz çıkacak diyorlar. Bugün bir banka kapatıldı. İki tanesi daha sıradaymış. Gecelik repo faizleri yüzde dört yüz oldu.”

“Bana bak Emir,” dedim. “Senin dövizin var mı?”

“Yok.”

“Hisse senedin var mı?”

“Yok.”

“Altının var mı?”

“Yok.”

“Tahvilin var mı?”

“Yok.”

“Faizde paran var mı?”

“Yok.”

“Benim de yok. O halde bize ne kardeşim krizden? Onu; parası, dövizi, hisse senedi olanlar düşünsün.”

“Ama Komiserim.”

“İşinin başına Emir.”

……….

Bu konuşmadan iki saat sonra, Mısırçarşısı’nda, bir hafta önceki bir olayla ilgili tanıklardan biriyle konuşurken bir cinayet ihbarı aldık. Olay yeri Nişantaşı’ndaydı. Bir kadın, apartman dairesinde öldürülmüştü.  Hemen Emir’le birlikte arabaya atlayıp yola koyulduk. Tophane’deki insan kalabalığını görünce, “Nümayiş mi var burada?” diye sordum polislerden birine.

Borsada işlemler durdurulmuş, millet de paniğe kapılmış. Üç gündür burası böyleymiş.

Emir’e “Bas gaza,” dedim. “Görüyorsun işte, ekonomik kriz kimin canını yakıyor?”

Yardımcım sesini çıkartmadı. Ama yüzünden benimle aynı fikirde olmadığı belliydi.

Onun haklı olduğunu o sırada bilemezdim Çok değil üç ay sonra, karımın işine son verildiğinde krizin aslında herkesi etkileyebileceğini de anlamış oldum.  Sadece karım değil, birçok eş, dost, tanıdık, akraba da işlerini kaybettiler. Kayınbiraderim, Silivri’de hindi çiftliği kurmuştu, iflas etti.  Hayat daha da pahalılandı. Ayda bir iki kere,  Bostancı’ya  balık yemeğe giderdik, gidemez olduk. Neyse, bu uzun ve ayrı bir hikayedir.

Bütün bunları, az sonra ayrıntılarını vereceğim gizemli cinayetle az çok bir bağlantısı olduğu için anlattım size. Daha doğrusu olayı daha iyi anlamanıza yardımcı olacağını düşündüm.

Cinayetin işlendiği apartman Güzelbahçe Sokak’taydı. Eski ve büyük binanın her katında tek bir daire vardı.  Zemin kattaki daire ikiye bölünerek  sağ taraftaki kısım bakkal dükkanına çevrilmişti. Apartmanın giriş kapısının önünde Teşvikiye Karakolu’ndan gelen polisler dikiliyordu. Meraklı bir kalabalık da onlara bakıyordu. Polislere kimliklerimizi gösterip içeri girdik. Cinayetin işlendiği daire, girişin üstünün üstündeydi.

Karakol Komiseri İhsan’ı eskiden beri tanırdım. Beni görünce sevindi. Yanıma gelip olay hakkında bilgi verdi. Kadının adı Matild Sarrafyan’mış. Yetmiş bir yaşındaymış.  Bir kızı varmış ama yalnız yaşıyormuş. Kocasından yıllar önce boşanmış. Cesedini, en alttaki bakkal bulmuş. Hemen karakolu aramış.

Ceset, 3 numaralı dairenin girişindeki geniş  holde, telefonla konuşurken oturmak için konduğunu tahmin ettiğim bir koltuğun üzerindeydi. Yandaki sehpalar devrilmiş, üzerindeki  resimler etrafa saçılmıştı. Kristal bir vazo kırılmış; parçaları, ipekten dokunmuş küçük bir Acem halısının orasına burasına dağılmıştı. Burada ufak çaplı bir arbede olduğu belliydi.

“Yüzündeki şu çiziği saymazsak, etrafta kan izi yok,” dedim.

İhsan, “Çünkü kadın boğularak öldürülmüş,” dedi.

Zavallı kadın koltuğa adeta gömülmüştü. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıktı. Kuvvetli bir elin sıktığı boynu mosmordu.  İyi giyimliydi. Başındaki mor beresi arkaya düşmüştü. Omuz kısımları gerçek tilki kürküyle kaplı mantosunun kaliteli kumaşı ve iyi bir terzinin elinden çıktığını benim bile anladığım tayyörü, yakasındaki broşu Matild Hanım’ın mali durumu hakkında ilk ipuçlarını veriyordu. Salondaki eşyalar da oldukça şık ve pahalıydı.

“Kadın bayağı zenginmiş,” dedim.

İhsan güldü. “Yapma Mitat,” dedi. “Matild Sarrafyan bu. Türkiye’nin en zengin kadınlarından biri.”

Şaşırdım. “Yaa. Vallahi bilmiyordum. Nasıl zengin olmuş böyle?”

“Babadan. Hatta dededen. Meşhur Galata bankerlerinden  Sarrafyan’ın torunu. Sayamayacağım kadar çok han, hamam sahibi. Asıl mesleği ise tefecilik. Özellikle, kredi almakta zorlanan ünlülerin Matild ablası. Nasıl bilmezsin yahu? Hiç gazete okumuyor musun?”

Cevap vermedim. Okumuyorum desem ayıp olacağını bildiğimden sustum.

Cesede yaklaşıp boynundaki izleri inceledim.

“Katil, işini görürken herhangi bir cisim kullanmamış. Doğrudan parmaklarıyla sıkmış kadının boğazını. Güçlü elleri varmış demek ki.”

İhsan, ağzımım içine bakıyor, gizemli cinayetleri çözmedeki ünümü bildiğinden bu olayı da şıp diye çözeceğimi sanıyordu.

“Evet, evet, bunu ben de fark ettim,” diye konuştu heyecanla.  “Katilin profili yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Başka neler gözlemliyorsun?”

“Abartma İhsan.  Doktor nasıl olsa raporunu birazdan verir. Her şeyi öğreniriz az sonra.”

Böyle konuşmama rağmen cesedi incelemeye devam ettim. Matild Sarrafyan’ın giydiği çorap da saf ipeğe benziyordu. Sol ayağından, dudaklarındaki rujun rengiyle aynı, kıpkırmızı, ince topuklu, burnu sivri  bir ayakkabı sarkmıştı.

İhsan’a dönerek, “Diğer ayakkabısı nerede?” diye sordum.

İhsan afalladı. “Ayakkabı mı? Ayağında ya.”

Kadının sağ ayağını göstererek, “Bak,” dedim. “Bu ayağında ayakkabı yok. Nerede o?”

Sağa sola bakındık. Yok.

Emir’e seslendim. “Evi arayın. Kırmızı ayakkabının diğeri neredeyse bulun şunu.”

Evin altı üstüne getirildi ama ayakkabı bulunamadı.

“Çok komik,” diye mırıldandım. “Katil, ayakkabıyı almış götürmüş. İyi de ne yapacak ki onunla?”

Emir, “Belki fetişisttir Komiserim.  Onun için almış olamaz mı?”

İçimden lehavle çekerken İhsan, “Yoksa bir seri katille mi karşı karşıyayız?” diye sormaz mı?

“Ne seri katili canım,” diyerek onu susturmaya çalıştım ama o ısrarla devam etti.

“Seri katiller her cinayetten sonra bir hatıra eşyası alırlarmış yanına Mitat. Bu da öyle yapmış olmasın?”

“Olabilir, olabilir,” diyerek, kestirip attım. “Bana şu bakkalı getirin de cesedi nasıl bulduğunu bir anlatsın.”

Bakkal, zaten hazır bekliyormuş. İhsan’ı yazı çizi işlerini halletmesi için karakola gönderdikten sonra, odalardan birine geçip Emir’le birlikte Bakkal efendiyi sorguya çektik.

“Madamı yirmi yıldır tanırdım,” diye anlatmaya başladı Bakkal Eyüp Ortakçı. “Yirmi yıldır tek başına yaşıyordu. Ara sıra kızı gelirdi ama fazla görüşmezlerdi. Çok  asil, çok kibar bir hanımdı. Benim en iyi müşterimdi. Parayı asla sorun etmez, çok da iyi bahşiş verirdi. Bu sabah erkenden çıktı. Taksi geldi onu almaya. Öğleye doğru geri döndü. Diresine çıkmadan önce bana uğradı. Ufak bir alışveriş yaptı. Taze ekmek gelince getirmemi söyledi. Ben de yarım saat sonra, yeni gelen ekmeklerden birini ona götürdüm. Zilin çalınmasını istemezdi o yüzden kapıyı tıkladım. Ama kapı açıkmış zaten. Ben dokununca ardına kadar açılıverdi. O zaman gördüm onu koltukta oturuyor sandım önce. Ama durumunda bir gariplik olduğunu fark ettim sonra. Yaklaşınca öldüğünü anladım. Bir an ne yapacağımı şaşırdım. Sonra aşağıya inip karakolu aradım. “

Emir, benden önce sordu. “Madamın ayağında ayakkabıları var mıydı?”

Bakkal Eyüp şaşırdı. “Dikkat etmedim. Ama her zaman ince topuklu zarif ayakkabılar giyerdi. O topuklu ayakkabılarla nasıl yürürdü bimem. Esaslı kadındı.”

Bakkal çıkınca Emir, “Komiserim,” dedi. “Ayakkabıyı ararken bir şey farkettim. Yatak odasındaki dolabın kapakları ve çekmeceleri ardına kadar açılmıştı. Aynı şekilde salondaki büfenin çekmeceleri de öyle.”

“Yani katil bir şey mi aramış?”

“Öyle görünüyor, amirim. O da mı ayakkabıyı aradı acaba?”

Sustum. Bu kayıp ayakkabı konusu  başımıza dert açacak gibi görünüyordu.

Adli Tıp’tan Dr. Kazım, kadının boğzı sıkılarak öldürüldüğünü, olay yerine geldiklerinde ayakkabının birinin kadının ayağında olmadığını , bir de koltuğun yanında, üzerinde kan lekesi ve kenarında işlenmiş bir S harfi olan beyaz bir erkek mendili bulduklarını söyledi. Mendil, incelenmek üzere laboratuvara götürülmüştü. Cinayet saati yaklaşık 12.00 ile 12.30 arasıydı. Bu da bakkalın söylediklerine uyuyordu.

Dr. Kazım gidince evin içini dolaştık. Emir’in dediği gibi, yatak odasındaki ve salondaki çekmeceler ardına  kadar çekilmişti. Dolapların kapakları açıktı. Madam Sarrafyan’ın çantası yatağın üzerinde duruyordu.

Açıp içindeki herşeyi yatağın üstüne döktüm. Bir pudriyer, bir cüzdan, bir not defteri, dört anahtar, küçük bir cam şişede kolonya, bir mendil ve üç adet yaldızlı kağıda sarılmış Baylan çikolatası. Cüzdana baktım önce. Bir miktar kağıt para. İki tane kartvizit. Birisi bir bankanın genel müdür yardımcısına ait. Diğeri ise bir avukatın. Madamın gençlik yıllarından kalma, kızıyla birlikte çekilmiş soluk bir fotoğraf. Limiti benim maaşımın on katından da fazla olan bir kredi kartı. Gene, pahalı mallarıyla ünlü bir mağazaya ait başka bir kart.

Cüzdanı bırakıp not defterini açtım. Bir yığın telefon numarası. Ama hiçbirinde isim yok. Onun yerine bazı işaretler ve harfler konmuş. Sadece son sayfada bir telefon numarası vardı ve yanında Sedat yazıyordu.

“Madam Sarrafyan, öyle anlaşılıyor ki, eve gelmiş, çantasını odasına bırakmış, sonra üstünü değişmeye zaman bulamadan saldırıya uğramış.”

Emir, “Tam üstünü değiştireceği sırada kapı çaldı herhalde,” diyerek varsayımımı destekledi. “Kadın da açmaya gitti ve…”

“Kaç daire var bu apartmanda?”

“Beş. Üçü  Madam Sarrafyan’a aitmiş. Bu daire ile bunun üstü ve en üst. Üst kattaki kiracının adı Levent Dağman. Yazarmış. İki yıldır burada oturuyormuş. En üst kat ise boş. Son kiracı beş  ay önce çıkmış. Madam, orayı onarıp öyle kiraya vermek istiyormuş. Alt katta emekli biri oturuyor. Adı Süavi Boztepe. Zemin kattaki ufak dairede ise iki öğrenci kız kalıyormuş. Ama biri burada değil. Bir aylığına Berlin’e gitmiş.

“Bayağı tenha bir apartmanmış,” dedim. “Temizliğini filan kim yapıyormuş?”

“Özel bir temizlik firmasından haftada iki kere gelip temizlik yapıyorlarmış. Parasını da Madam ödüyormuş. Tabii kendi evini de pırıl temizletiyormuş onlara. En son dün gelmişler.”

“Allah Allah. İşe bak sen. Zengin biriyle aynı apartmanda oturmanın avantajı bu olmalı. Herhalde kadın kimseyle uğraşmak istemiyordu. İşini kestirmedenhallediyordu. İyi valla.”

……….

Önce üst kattaki yazarla konuştuk.

“Çok iyi bir insandı,” diye başladı anlatmaya Levent Dağman. “Arada sırada beni evine yemeğe davet ederdi. Eski İstanbul’dan, edebiyatçılardan konuşmaya bayılırdı. En son dün gördüm onu.  Teşvikiye Parkı’nda kuşlara yem veriyordu. Evde temizlikçiler olduğu için dışarıya çıktığını söylemişti.”

“Geleni gideni var mıydı?”

“Arada bir kızının geldiğinden bahsederdi. Ben hiç görmedim. Bebek’te oturduğunu biliyorum sadece.”

“Sedat adında birini tanıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Bugün saat on iki ile yarım arasında neredeydiniz?”

“Evdeydim. Yeni romanımın düzeltmelerini yapıyordum.”

“Alt kattan gelen bir ses duydunuz mu?”

“Hayır duymadım. Çalışırken müzik dinlerim. Genellikle Bach. Bugün de kulaklığımı takmış Bach’ın re majör keman konçertosunu dinliyordum.”

Levent Dağman’a, bize haber vermeden bir yere ayrılmamasını söyleyip alt kata indik.

…….

Süavi Boztepe, altmış yaşlarında, hafifçe aksayarak yürüyen,  eski  Türk filmlerindeki fabrikatörler gibi evin içinde röpdöşambır ile oturan biriydi. Madam Sarrafyan’ın ölümüne çok üzülmüştü.

“Nerdeyse otuz yıllık komşum. Karımın da çok iyi arkadaşıydı. Çok zengindi ama hiç belli etmezdi. Melek gibi bir insandı. Ona bu kötülüğü kim yaptı aklım almıyor.”

“Madamı bugün hiç gördünüz mü?”

“Evet. Bakkala inmiştim. Çıkarken o girdi arkamdan apartmana. Konuşarak yukarı çıktık. Bana, bankaya gittiğini ve baş belası bir müdüre derdini anlatıncaya kadar canının çıktığını söyledi. Sonra ben evime girdim. O da yukarıya devam etti.”

“Hali tavrı nasıldı? Rahat mıydı?”

“Her zamanki gibiydi. Yok, hayır değildi. Tedirgindi biraz.”

“Yaa. Bunu nasıl anladınız?”

“ Takip edildiğini düşünüyordu. Sanki beni biri izliyor dedi.”

“Siz ne dediniz?”

“Önemsemedim tabii. Zaman zaman ben de aynı hislere kapılırım çünkü. Yaşlılığın ve yalnızlığın doğal sonuçları bunlar.”

“Kendisiyle sık sık görüşür müydünüz?”

“Bu apartmanda fazla insan yok. Üst kattaki kiracı pek dışarı çıkmaz. Alt kattaki kızlar da kendi alemlerinde. O yüzden Madam Sarrafyan’la diğerlerinden daha fazla görüşürdüm. Hem ne de olsa eski dost. Ayrıca, hiç belli etmezdi ama para-borsa konularında çok iyi bilgisi vardı. Zaman zaman danışırdım ona. O da gümrükle ilgili sorunları olduğunda bana sorardı. Emekli gümrük müdürüyüm de ondan. Yurt dışından bazen  eşya filan getirtirdi.”

“Diğer komşularla arası nasıldı?”

“Kiracısıyla bir sorunu yoktu bildiğim kadarıyla. Ama alt kattaki kızlardan hoşlanmıyordu.  Aslında haksız değildi. Çok sorumsuzlar. Apartman kapısını açık bırakırlar hep. Yüksek sesle de müzik dinlerler. Kaç kere ikaz ettim ben de. Ama kulak asan yok tabii.”

……

Süavi Bey’i  yalnızlığıyla baş başa bırakıp dükkanın bitişiğindeki dairenin kapısını çaldık. Kapıyı kısa saçlı, esmer bir genç kız açtı. Polis olduğumuzu biliyordu . Olay onu çok heyecanlandırmıştı.

“Adım Burcu Kara. Eczacılık fakültesi son sınıf öğrencisiyim. Aylin adında bir arkadaşımla kalıyorum bu evde. O da benimle aynı sınıfta okuyor. Şimdi yurt dışında. Almanya’ya gitti. Bir hafta sonra dönecek.  Ben ne bir şey gördüm ne de duydum. Dün gece geç yattım zaten. Sabah da çok geç kalktım. Mutfakta kahvaltı yapıyordum. Polislerin geldiğini fark ettim. Olayı öyle öğrendim.”

Mutfak penceresi caddeye bakıyordu. Tam önüne küçük bir masa konmuştu.

“Burada mı kahvaltı ettiniz?” diye sordum.

“Evet.”

“Madam Sarrafyan’ın geldiğini görmediniz mi?”

“A, evet onu gördüm tabii. Hatta arkasında gri bir BMW duruyordu. Ondan indi zannettim. Madam sonra bakkala doğru yürüdü. Ben de bir daha ilgilenmedim onunla.”

“Madam Sarrafyan’la aranız nasıldı?”

“Ölenin arkasından konuşmak istemem ama kadın tam bir cadıydı. Bizim bir açığımızı yakalayıp yüzümüze vurmak için fırsat kollardı. Dili çok sivriydi. Şey, yani, biz onu pek sevmezdik.”

“Tamam peki. Bana haber vermeden hiçbir yere gitmeyin. Yoksa başınıza dert alabilirsimiz. Oldu mu?”

Kız başını salladı. “Hiçbir yere gitmem. Merak etmeyin.”

Kızın yanından ayrılınca telefonum çaldı. Baktım, Dr. Kazım arıyor.

“Buyur, Doktor. Ne oldu?”

“Abi kusura bakma, önemli bir şeyi gözden kaçırmışız. Onu haber vereyim dedim. Şu mendil var ya, cesedin yanında bulduğumuz…”

“Evet?”

“Kenarında S harfi var demiştim ama aslında orada Sedat yazıyormuş. Orada farkedememişiz. Şimdi burada laboratuvarda farketmişler. Onu haber vereyim dedim abi. Kusura bakma.”

“Peki peki. Aradığın için sağol.”

Kazımın anlattıklarını Emir’e naklettim. “Hemen kadının not defterindeki yanında Sedat yazan şu telefon numarasını araştır. Galiba katili yakaladık. Derhal adres tespiti yapılsın. Bu arada Madam Sarrafyan’ın çantasında kartı olan avukatı da bir ara. Madam’la ilgisi neymiş? Kartı niye ondaymış? Sor, öğren.”

“Emredersin amirim.”

…….

Emre’yi adres tespiti ile görevlendirdikten sonra  Bebek’e gittim. Madam Sarrafyan’ın kızı Selma, Boğaz manzaralı bir apartmanın üçüncü katında oturuyordu. Olayı yeni öğrenmişti ama üzgün değildi.

“Sadece şaşkınım,” dedi, daha ben bir şey sormadan. “Böyle bir şeyin olmasını aklım almıyor. Annemle babam ben küçükken ayrıldılar. Annem hep o evde oturdu. Beni babam büyüttü. Annemle yılda birkaç kez buluşur tatillere filan giderdik. Değişik bir insandı o. Yalnızlığı ve parayla ilgili işler yapmayı severdi. Zamanının neredeyse tamamını hisse senetlerini düşünerek geçirirdi diyebilirim. Bugün de bankaya gidip önemli işler yapacağını söylemişti. Ülkenin ekonomik durumu beğenmiyordu. Bazı  kesin kararlar alması gerekiyormuş. Hatta bankaya giderken benim de yanında olmamı istedi. Ama gitmedim. Şimdi çok pişmanım. Gitsem belki hâlâ hayatta olabilirdi.”

“Sedat adında tanıdığınız biri var mı? Ya da annenizin bir arkadaşı?”

“Hayır. Yok.”

“Annenizin cep telefonu var mıydı?”

“Bildiğim kadarıyla yoktu.  Yeni ve modern araçları severdi ama cep telefonu ona biraz  karmaşık gelmişti.”

“Annenizin evinde gizlediği herhangi değerli bir şey var mıydı?”

İlk kez Selma’nın tedirgin olduğunu fark ettim.

“Bunu neden sordunuz?”

Açık konuştum. “Katil, evde bir şey aramış. Bütün çekmeceleri, dolapları karıştırmış.”

Selam sözümü kesti. “Evde gizli bir kasa vardı. Nerede olduğunu ben de bilmiyorum.”

“Anneniz o kasada ne saklıyordu? Altın, mücevher, hisse senedi mi?”

“Hiçbiri. Annem o tür şeyleri banka kasasında saklardı. Evdeki kasadaysa…”

“Evet?…”

“Bakın, annem genellikle ünlü kişilere borç para verirdi. Bu kişiler, borçlu olduklarının duyulmasını istemeyen insanlar. Onlarla ilgili belgeler o kasada dururdu.”

“Borç senedi gibi mi?”

“Hem onlar, hem daha başka şeyler. Kasanın anahtarı annemdedir. Yanından ayırmazdı hiç. Şiferli değildir. Annem kasa şifrelerine güvenmezdi.”

Selma Hanım’a soracağım başka  soru yoktu. Nasıl olsa, kasayı açtığımızda içinde ne olduğunu öğrenecektim

……….

Yeniden Teşvikiye’ye dönerken Emir aradı. Avukat Süleyman Vardar’la konuşmuş. Madam Sarrafyan’ın avukatıymış gerçekten de. Daha çok kadının gayrimenkulleriyle ilgilenir ve hukuki danışmanlığını yaparmış. Bir hafta önce bütün hisse senetlerini satıp dolara çevirmiş. Onunla yeni gayrimenkuller alacakmış. Repodaki parasını ise yurt dışına transfer edip Amerikan tahvili almaya karar vermiş. Onun için bugün bankaya bu konuyu görüşmeye gitmiş. Ancak bankada sorunlar çıkmış. Banka müdürüyle yaptığı toplantı uzamış. Sonunda işi halletmiş ama çok sinirlenmiş. Banka müdürüne çok kızgınmış. Müdür, onu sakinleştirmesi için Süleyman Bey’den yardımcı olmasını istemiş. O da Madam Sarrafyan’a, bankaya ve müdüre güvenmesi için telkinde bulunmuş. Olaydan da bu şekilde haberi olmuş.

“Kadının repodaki parası ne kadarmış?” diye sordum.

Emir, “Sıkı durun amirim,” dedi. “Tam üç milyon dolar karşılığı Türk lirası.”

Nutkum tutuldu desem yeridir. Madam hiç belli etmiyormuş ama tam anlamıyla bir milyonermiş aslında.

“Sedat’ın adresi tespit edildi mi?”

“O iş tamam Komiserim. Buraya gelmenizi bekliyorum. Adamın adı Sedat Ardıç.  Buraya yakın bir yerde oturuyor.”

“Tamam,” dedim. “Birazdan oradayım. Birlikte ziyaretine gideriz.”

“Siz bir şeyler öğrenebildiniz mi Madam sarrafyan’ın kızından?”

“Anladığım kadarıyla, Madam Sarrafyan borçlularıyla ilgili onları zor durumda bırakabilecek bazı bilgilere sahipmiş.”

“Havada şantaj kokusu var Komiserim.”

“Öyle gibi.”

……….

Sedat Ardıç’ın kaldığı ev Bomonti’deydi. Önce kapıyı açmak istemedi. Polisi olduğumuzu söyleyince gelip açtı.

“Kusura bakmayın. Buraya yeni taşındım. Çevredeki tipler hoşuma gitmiyor. O yüzden kapıyı açmak istemedim.”

“Daha önce nerede oturuyordunuz?”

“Avustralya’dan yeni geldim. Kesin dönüş yaptım. 10 yıldır oradaydım.”

“Neden döndünüz?”

Adam birden durgunlaştı. “Karımı bir kazada kaybettim. Ondan sonra da o memlekette dah fazla kalmak istemedim. Zaten karım yaşasaydı, birlikte Türkiye’ye yerleşecektik.”

“Madam Sarrafyan’ı tanıyor musunuz?”

“Hayır. Tanımam mı lazım?”

“Bunu siz bize söyleyeceksiniz. Kendisi bugün öldürüldü. Evinde üzerinize adınızın işlendiği kanlı bir mendil bulduk.”

“Aman Allah’ım. O kadın öldü mü?”

“Demek tanıyorsunuz.”

“Buna tanımak denirse. Bugün saat 11.30 civarı Harbiye’de karşılaştım onunla. Daha doğrusu dalgın bir halde karşıdan karşıya geçmek isterken, az kalsın ona çarpacak bir arabadan kurtardım kendisini. Zamanında davranmasam, ezilebilirdi. Ben çekince, yere düştü. Yüzünü, yakasındaki broş çizdi. Kanayınca ben de ona mendilimi verdim. Çok teşekkür etti. Bana hayatını borçlu olduğunu söyledi. Telefon numaramı aldı. Beni mükafatlandıracaktı sanırım.”

“O çok zengin bir kadındı.”

Sedat omzunu silkti. “Olabilir. Ben de beş parasız değilim. On yıl boyunca bir servet olmasa da burada hayatımı zorlanmadan sürdürecek kadar para biriktirebildim. Kimsenin yardımına ihtiyacım yok.”

Saat on iki ile yarım arasında neredeydiniz?”

“Maçka Parkı’ndaydım. Bir banka oturmuş, ne yapacağımı düşünüyordum.”

“Tanığınız var mı?”

“Yok.”

Emir araya girdi. “O mendile isminizi yazdırmak nereden aklınıza geldi.”

“O mendil karımın hediyesiydi. Daha onlardan düzinelerce var. Hiçbirini atmaya kıyamıyorum.”

Sordum. “Sizce olay bir kaza mıydı?”

“Kesinlikle. Madam Sarrafyan dalgın bir halde, kırmızı ışık yanarkan kaldırımdan aşağıya inip birkaç adım atmıştı.”

“Gene de arabanın kadının üzerine doğru gelmesi gerekmiyordu. Her hata yapanı çiğnemek mi gerekir?”

“Aslında haklısınız. Şimdi siz söyleyince düşündüm de sanki arabanın şöförü kadını görünce daha da hızlandı.”

Emir, “Trafikte öyle sapıklar çok Komiserim. Kendilerini cezalandırıcı olarak görüyorlar.”

Kafama bir soru takılmıştı, onu sordum. “O arabayı hatırlıyor musunuz. Markasını rengini.”

Sedat hiç düşünmeden, “Gri bir BMW,” dedi.

Emir, “Haydaaa!” diye bağırdı.

……….

Son olarak görmemiz gereken kişi, Madam Sarrafyan’ın gittiği bankanın genel müdür yardımcısıydı.

“Adı ne demiştin şu adamın,” diye Emir’e sordum.

Arabaya binmemiştik. Banka yakında olduğu için yürüyerek gidiyorduk.

“Eşref Kalın.”

Bankanın merkezi Harbiye’deydi. Fazla şubesi yoktu. Emir, yatırım bankalarının fazla şubesi olmadığını söyledi. Sesimi çıkarmadım. İktisatçı Emir, öyle diyorsa doğrudur.

Bankaya gelince, güvenliğe kimliğimizi gösterip Eşref Kalın’la görüşeceğimizi söyledik.

Vay, Eşref Bey az önce binadan ayrılmış, Enka’nın yüzme havuzuna gitmiş.

Emir, benim külüstürü getirmek üzere dışarıya çıktı.

Güvenlik görevlisine sordum. “Eşref Bey’in arabası ne marka?”

“BMW.”

“Ya rengi?”

“Gri.”

Tahmin etmiştim zaten.

……….

Yarım saat sonra Enka’nın havuzundaydık. Görevli sadece iki kişinin yüzdüğünü, onlardan birinin de Eşref  Kalın olduğunu söyledi. Haftada üç gün gelir, bir saat yüzermiş.

Onu havuzdan çıkarıp yanımıza getirmesini söyledim.

On dakika sonra Eşref, üzerinden sıular akarak karşımızda duruyordu. Kırk yaşında olmasına rağmen  herifin mükemmel bir vücudu vardı. Bir gram yağ yoktu desem yeridir. Düzenli spor yapan adamın hali başka oluyor vesselam. Baktım, Emre, kıskanç bakışlarla Eşrefi süzüyor. İçimden güldüm. E, tabii, yıllardır hazırdan yiye yiye hımbıllaşmanın eşiğine geldi. Şu yaşımda ben bile ondan daha iyiyim.

Küçük, beyaz bir havluyla kollarını ve yüzünü kurulayan Eşref, “Hayrola, ne oldu beyler?” dedi. “Beni böyle apar topar havuzdan çıkardığınıza göre, önemli bir şey oldu galiba.”

Damdan düşercesine, “Madam Sarrafyan öldü,” dedim.

Herif dondu kaldı. “Nasıl? Daha bugün birlikteydik. İyiydi. Birşeyciği yoktu.”

“Öldürüldü,” diye açıkladım. “Bugün saat on iki ile yarım arasında neredeydiniz?”

“Şu işe bakın, siz benden mi kuşkulanıyorsunuz? Avukatımı çağırmak istiyorum.”

“Siz bilirsiniz. Basit bir formaliteyi  büyüterek başınıza iş alıp almamak sizin bileceğiniz şey.”

Eşref biraz düşündü. “Peki tamam. O saatte Valikonağı’ndaki Flora Restoran da yemek yiyordum. Tek başımaydım. Ama garsonlar beni tanır.”

“Daha önce, Güzelbahçe Sokak’tan geçtiniz mi?”

“Neden geçeyim oradan?”

“Bize doğruyu söylerseniz bu davadan hiç başınız ağrımadan sıyrılabilirsiniz. Tabii eğer masumsanız. Bakın, sizi görmüşler. O yüzden bizden bir şey saklamayın. Bu son uyarımdır.”

“Peki, peki. Bugün o sokaktan geçtim.”

“Saat kaçta?”

“Arabamı garajdan saat 11.30’da aldığıma göre, 12.00 filan olmalı.”

“Ne işiniz vardı Güzelbahçe Sokak’ta?”

“Madam Sarrafyan’la bugün görüşmüştük. Bankamızdaki parasını çekmemesi için onu ikna etmeye çalıştım ama başaramadım. Arabayı aldıktan sonra, evinde gidip konuşayım dedim. Tam evinin önüne geldiğimde, elinde bir poşetle bakkaldan çıktığını gördüm. Seslendim. Yanıma geldi ve kesin kararlı olduğunu söyledi. Ben de bir şey yapamayacağımı anlayınca çektim gittim oradan.”

“Arabanızı garaja niçin bıraktınız?”

“Yağ filtresinde bir arıza vardı. O değişecekti. Sabah saat dokuzda Dolapdere’deki garaja bıraktım o yüzden.”

“Bu durumda, saat 11.30’da, arabanızla Harbiye’de olamazsınız değil mi?”

“Elbette olamam. Alay mı ediyorsunuz? Garajdan arabamı o saatte aldım zaten. Dolapdere’den Harbiye’ye çıkmam en az bir saat sürerdi.”

Bir süre konuşmadan durduk. Her şey arap saçı olmuştu. Sedat da Eşref de ciddi zan altındalarken birden temize çıkıvermişlerdi. Doğru muydu bu. Araştırmak lazımdı. Yani bu iş uzayacaktı. Şimdi ise yapacak bir şey yoktu. Eşref’e havuza geri dnebileceğini söyledim.

Emre’yle dışarı çıktık. Arabaya bindik. Gaza basarken hâlâ düşünceliydim.

Emre, “O değil de Komiserim,” dedi. “Adamın vücuduna uyuz oldum, yemin ederim.”

“Kıskandın değil mi? Çalışırsan senin de öyle sırım gibi vücudun olur. Bir de her sabah börekçiye gidip tıkınmayacaksın.”

“Karar verdim. Her gün spor yapacağım. Benim ondan neyim eksik? Herifin vücudunda bir çizik bile yoktu be. Haltere başlıyorum Komiserim. Canavar gibi olacağım. Altı aya kalmaz.”

Aniden fren yapıp durdum. “Ne, sen ne dedin?”

“Altı ay sonra mükemmel bir vücudum olacak dedim.”

“Hayır hayır, daha önce.”

“Canavar mı?”

Güldüm. “Emir, sen yok musun? Gene benim saksı sayende çalıştı. Galiba katili buldum.”

Okuduğunuz hikâyede çözüm için gereken bütün ipuçları verildi.

Şimdi soruyoruz. Katil kim?  Hikâyedeki ipuçlarından yararlanarak katilin kim olduğunu, neden cinayeti işlediğini ve Komiser Mitat’ın elindeki ipucunun ne olduğunu bulduysanız, cevabınızı  [email protected] a yazınız.

Feneryolu Cinayetleri

Doğru cevap veren okurlarımızdan üçü, Gencoy Sümer’in  Feneryolu Cinayetleri adlı polisiye romanını kazanacaklar.

Doğru cevabı  ve kazanan okurlarımızın adlarını gelecek sayımızda açıklayacağız.

Hepinize bol şanslar.

8. Sayıdaki Polisiye Bulmacanın Cevabı

Evet, sevgili  Dedektif okurları. Nihayet sıra geldi, geçen sayıdaki bulmacamızın doğru cevabına.

Dedektif dostlarımızın çoğu Komiser Mitat’tan önce katilin kim olduğunu bildiler. İçlerinde cinayet sebebini bulanlar da oldu. Ancak, katilin neden o kişi olabileceği konusunda hemen hemen herkes yanıldı.  Anlattığımız öyküde çok önemli çelişki vardı ve bu çelişkinin sahibi de katilin kendisiydi. Daha doğrusu katil yalan söylüyordu. Peki onun yalan söylediğini biz nereden anlıyorduk? Olgulardan tabii ki. Olgular, soruşturmaya dahil olan kişilerden birinin ifadesiyle çelişiyordu. Olgular yalan söyleyemeyeceğine göre, yalancı olan, tanığın kendisiydi. Sözü fazla uzatmadan açıklamamızı yapalım.

Bakın, Komiser Mitat ne demişti?

Eve vardıktan bir iki dakika sonra  büyük bir fırtına koptu. Ama ne fırtına! Ardından da yağmur boşandı.

Demek ki fırtına ile birlikte yağmur da başlamış.

Komiser Mitat daha sonra cesedi tarif ederken bize şu bilgiyi verdi:

Maktulün giysilerinde bol bol kan ve çamur kalıntıları vardı.

Peki, tanıklardan Haydar ne dedi?

O gittikten iki, üç  dakika sonra çıktı fırtına.

Yani, kız henüz yoldayken başlamış fırtına ve yağmur. Ve cinayet de o sırada işlenmiş.

Ceset uzun bir süre yağmurun altında kaldığına göre, cesette bol bol kan olması nasıl açıklanabilir?

Tek bir şekilde: Seren saldırıya uğradığında yağmurun dinmiş olmasıyla. Yani genç kız fırtınadan önce değil, fırtına dindikten sonra dışarıya çıktı.

Komiser Mitat, yardımcısı “şemsiye”den söz edince gerçeği kavradı. Şemsiye yağmurda açılırdı. Cinayet yağmur yağarken işlenmiş olsaydı, cesette bu kadar çok kan olamaz, yağmurla birlikte akıp giderdi. Cesette bol kan olduğuna göre cinayet yağmur dindikten sonra işlenmişti.

Kısacası, Haydar yalan söylüyordu!

Elektrikler kesilince, komşunun gelmesini fırsat bilen Haydar, bu sayede muhteşem bir alibiye (cinayet sırasında başka bir yerde olduğunu kanıtlama) sahip olduğunu düşündü. Komşu, Seren’i görmemişti. O saatte Seren’in evde olduğunu kendisinden ve oğlundan başka bilen yoktu. Fırtına dindikten sonra, genç kızla birlikte, oğlunun durumunu konuşma bahanesiyle dışarı çıktı. Parkta, karanlıktan ve ıssızlıktan yararlanarak  cinayeti işledi, eve geri döndü, cinayet aleti olan bıçağı yıkayıp yerine koydu.

Seren, eniştesinin kendisini öldüreceğinden asla şüphelenmedi. Bu yüzden Haydar’ın onu bıçaklaması kolay oldu. Cinayet sebebi, çoğunuzun tahmin ettiği gibi, oğlu ile ilgili beklentilerinin Seren tarafından engellenmek istenmesiydi. Haydar’ın buna tahammülü yoktu. Oğlunu askeri okula göndermek onda bir saplantı halini almıştı. Karısını da bu sebeple öldürmüştü. O olay da bir intihar değil, cinayetti.

Burada, katilin tek zayıf noktası oğlu Feridun’du. Babasının cinayeti işlediğinden emin olmasa bile yalan söylediğini farkındaydı. Ağır bir baskı altında olduğundan gerçekleri polise anlatamıyordu. Ancak, Komiser Mitat, Haydar’ı köşeye sıkıştırınca, Feridun’un dili de  kolayca çözüldü.

 

 

Katili bulan okurlarımızdan üçü Yaprak Öz’ün Tilki Baykuş, Bakire adlı romanını kazandılar.

Talihli dedektiflerimiz: Kubilay Erda, İpek Pamukoğlu ve Yasemin Deneri.

Kendilerini kutluyoruz.

 

Agatha Christie’nin Evi ve Yaşamının Bilinmeyen Yanları: Agatha Christie’ni̇n Evi

‘Yavaş’ bir çocuk

Agatha Chirstie’nin aile evini bugün görseniz, sıkıntısız bir şekilde bu güzellikler içinde ben de yazar olurdum tabii ki, dersiniz belki. Fakat ünlü yazarın yaşamına baktığınızda onun da, hayatın iniş ve çıkışlarından payına düşeni aldığını anlarsınız hemen. Evinde sergilenen gazete küpürlerinde kendi ağzından yazıldığı gibi “Hiç bir hırsım yoktu,” diyor Agatha. “Hele yazar olmak aklımın köşesinden bile geçmiyordu. O ablamın işiydi. Benim tek isteğim beni seven bir erkekle evlenmek ve mutlu bir yuva kurmaktı.” Yaşadığı dönemin (1890’da doğmuş) kalın çizgilerle belirlenmiş ‘gender’ rolüne uygun bir yaşam felsefesiyle genç kızlığa adım atar Agatha. Hayattan beklentileri bu rolle çatışmaz iken, yaşam onu hiç ummadığı (Ailesinin de ummadığı- çünkü onlara göre ‘akıllı’ olan ablasıdır, Agatha ise ‘yavaş’ bir çocuktur) bir şekilde değişik yerlere savurur. Geçim sıkıntısından tutun, aile içinde zamansız ölümlere, karı koca geçimsizliğine kadar. Her durumda, her koşulda yazmak onun beslendiği, güç aldığı  tek kaynak olur. Hem maddi hem manevi açıdan. Sadece bir kez yazamaz çünkü derin bir bunalıma girer. O da evliliği yıkıldığı zaman.

 

Birinci Dünya Savaşı

Birinci evliliği Birinci Dünya Savaşı yıllarına, ikinci evliliği de  İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelir. Bu bile bence başlı başına sıkıntıları açıklamaya yeter. 1914’ün Christmas arifesinde (24 Aralık) evlenirler ve üç gün sonra Agatha kocasını yolcu eder. Savaş zamanıdır ve eşi, görev gereği Fransa’da iken o, gönüllü eczacı olarak Torquay’da (İngiltere’nin güneyinde bir sahil kenti) çalışmaya başlar. İlaçları hazırlayabilmesi için teorik ve pratik sınavları vermesi gereklidir. Zehirler konusunda bilgileri bu şekilde edinir. Ablasıyla tutuştuğu, dedektif romanı yazabilirsin yazamazsın iddiası sonucunda, o savaş döneminde, can sıkıcı haberler, mutsuz ve karamsar bir günlük yaşam içinde kendini eğlendiren tek uğraş olarak bir dedektif romanı yazar. Kitabında, her gün elinin altındaki zehirlerden biri olan arsenik hakkındaki bilgilerini kullanmak kadar doğal bir şey olamaz tabii Agatha için. Kitap sonra  ‘Styles’taki Esrarengiz Vaka’ (The Mysterious Affair at Styles) adıyla basılır. ‘Toxic şok’u o kadar iyi anlatır ki zamanın eczacılar dergisi zehir hakkında böyle doğru bilgiler içerdiği için kitabı över.

Savaş bitince kocası Fransa’dan döner ve Agatha hep özlemini duyduğu aile hayatını yaşama fırsatı elde eder. Son derece utangaç biri olduğu için kendine seçtiği ‘evin kadını’ olma rolünde, kocasının gölgesinde kalarak bol bol insanları izleme imkanı elde eder. 1919’da bir kızları olur. Agatha, tek çocuklu olmanın da getirdiği müthiş zaman boşluğunda kendini eğlendirmek için hikayeler yazmaya devam eder. Artık bu hikayeler basılır da. Kocasının soyadı ‘Christie’ ile meşhur olur. Ne yazık ki her şey böyle devam etmez. Agatha annesini kaybeder. Annesinin ölümüyle sarsıldığı bu dönemde kocası, kendi gibi golf düşkünü olan ortak bir arkadaşlarıyla Agatha’yı aldatır. Agatha ise golf oynamayı sevmez.

“Mutlu bir evliliğin bir kadının ulaşabileceği en büyük başarı olduğu,” anlayışını benimsediğinden, evliliği bozulduğunda arkasında çocuğunu bırakıp tam on bir gün kayıplara karışacak kadar bunalıma girer Agatha. Dönemin gazeteleri ünlü yazar kayboldu diye başlık atarlar. Bir çok spekülasyonlar yapılır. (Hâlâ yapılır ya! Çünkü Agatha o dönemden, otobiyografisinde bile hiç söz etmez.) Bir süre sonra Harrogate Spa Hotel’de, otel çalışanlarının onu tanımasıyla ortaya çıkar. Sonra Londra’da bir süre psikolojik tedavi görmek zorunda kalır. Agatha evliliğinin sona erdiğini uzun süre kabullenemez. Nihayet 1928 de boşanırlar. Bu süreçte bir türlü yazamadığı ‘Mavi Tren’ adlı polisiye romanını, bin bir zorlukla bitirir . En sevmediği kitabının bu kitap olduğunu söyler. Tabii eleştirmenler aynı fikirde değillerdir. Bu arada Agatha, her zamanki genrede kitap yazmaya ara verir ve ‘Mary Westmacott’ takma adıyla altı tane duygusal roman yazar.

 

Bilinmeyen Doğu

Agatha, tedaviden sonra uzun zamandır yapmayı istediği bir şeyi gerçekleştirir: Doğu Ekpresi treniyle bilmediği yerlere seyahate çıkar. Bu seyahat sonucunda arkeolog olan, kendisinden on dört yaş küçük, mustakbel ikinci kocasıyla tanışır. 1930’da evlenirler. Kızının başlangıçta bu evliliği bir türlü kabullenememesini, altı duygusal romanından biri olan ‘Annem ve Ben’ (Daugter’s Daughter) adlı kitabında işler.  Kocasının işi gereği gittiği Irak’da, Suriye’de, Mısır’da hem eşinin yardımcısı olarak arkeolojik kazılara katılır hem de bir çok polisiye roman yazar. Daha sonra bir röportajda  Agatha şöyle diyecektir: “Bir kadının sahip olabileceği en iyi koca bir arkeologdur, çünkü kadın yaşlandıkça kocası ona daha çok ilgi gösterir.” Kimilerine göre Agatha böyle bir şey söylememiştir fakat bugün evinde (Greenway House) bir camekanda bu yazı sergilenmektedir.

Greenway House

Greenway House çocukluğundan beri  Agatha için bazen yazları kiraladıkları bazen de uzaktan seyrettikleri bir ev olmuştur. Mutlu yaz günlerini geçirdiği bu çocukluk evini, fırsatını bulur bulmaz 1938’de kocasıyla beraber satın alır. (Agatha, yörede ikinci kocasının soyadı ile bilinmektedir artık: Mrs Mallowan.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkinci Dünya Savaşı

Ev daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nda, önce, savaş nedeniyle ailelerinden ayrılmak zorunda kalan çocukların kaldığı bir barınak olarak, 1944-45 yılları arasında da Amerikan kıyı koruma askerleri tarafından karargah olarak kullanır. Askerlerin, evin bir odasının duvarlarına çizdikleri resimler bugün hâlâ duruyor. Kim bilir belki on bir yaşında kaybettiği babasının bir Amerikalı olmasının, Agatha’nın bu grafitileri sildirtmemesinde bir rolü vardır.

İkinci Dünya Savaşı’nda, ikinci kocasının görev gereği Kahire’ye gitmesi üzerine Agatha da Londra’da UCL hastanesinde gönüllü eczacı olarak çalışmaya başlar. 1943’de torunu olunca iyi bir anane olarak sık sık kızını ziyaret eder. Yiyeceğin karneye bağlandığı, bir çok tüketim maddesinin ortalarda görünmediği, yavaş geçen, karanlık, kavetli savaş yılları Agatha’nın daha çok tiyatro oyunları yazdığı bir dönem olur. Karneyle yiyecek dağıtımı ve malların yokluğu savaştan sonra 1954’e kadar sürer.

Agatha’nın evi bugün olduğu gibi korunmuştur. Gittiği yerlerden topladığı bin bir tane bibloların, çeşitli tabloların, halıların yarısıra ödüllleri, aile fotoğrafları, kitapları, el yazmaları, daktilosu doğal ortamları içinde sergilenmektedir.

Yatak odası, çalışma masası, oturma odası, kütüphanesi, tuvaleti, (Victorian stilde, tahtadan), banyosu, mutfağı bütün sadeliği ile kullanıldığı gibi muhafaza edilmeye özen gösterilmektedir ve ziyaretçilere açıktır.

 

 

Dart Nehri

Dart Nehri’nin hemen kıyısındaki bir yamaca kurulmuş olan bu ev savaş bitince (1945) tekrar kendisine verilir ve yaşamının sonuna kadar (1976) Agatha ve ailesinin yazları, gözlerden uzak, hoş vakit geçirdikleri özel bir mekan olarak kalır. 2000 yılından beri ‘National Trust’ın baktığı ev ve bahçesi, bugün yöre halkının ve dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin zevkle gezdikleri bir yerdir.

Agatha’nın bahçesindeki bu tek kişilik banka oturursanız, manzaranız yandaki resimdeki gibi Dart Nehri olacaktır. Görülen dikenli çit komşu tarla ile arasındaki sınırdır.

 

 

 

 

 

 

 

Agatha’nın ayak izleri

Eğer Agatha’nın ayak izlerini takip etmek isterseniz mutlaka onun gibi Paignton’dan kalkan buharlı trene binip gitmelisiniz onun evine. Bu nostaljik seyehati yaparken çocuklar gibi şen olmamak elde değil. Deniz kenarı boyunca giden tren manzarası insana, burası gerçekten İngiltere mi, dedirttirecek kadar bir Akdeniz havasında. Agatha gibi, ‘Greenway Halt’ istasyonunda inip ormanın içinden yürümelisiniz. Önce bembeyaz dumanlar, ‘çu çu pa pa, çu çu pa pa’ sesleriyle tünelin içinde kayboluyor sonra bir yeşillik ve mutlak bir sessizlik içinde kalakalıyorsunuz. Masal dünyasında mıyım acaba, diye aklınızdan geçirirken hislerinizde pek de yanılmadığını fark ediyorsunuz: mutlak sessizliği ordan burdan bölen kuş cıvıltıları, güzelim Dart Nehri’nin uzaktan enfes görüntüsü, hafif bir yokuş yukarı, sonra orman, hafif bir yokuş aşağı derken orman arkanızda kalıyor ve iki yanında cins ağaçlar, çiçekler bulunan geniş, düzgün bahçe yoluna çıkıveriyorsunuz. En fazla yarım saat sürüyor. Düzenli bahçe yolunun geniş kavislerinde, nereye basıyorum diye düşünmeden, etrafı seyrederek yürürken ev, yeşillikler arasından bütün inceliğiyle beliriveriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

Greenway romanlarında

Agatha bazı hikaye ve romanlarında bu ev ve bahçesini, ırmağı, ırmağın yanındaki kayıkhaneyi mekan olarak kullanır. Bunlardan en önemlileri, ‘Beş Küçük Domuz’ (Five Little Pigs) ve  ‘Sonuncu Kurban’ (Dead Man’s Folly)’dır.  ‘Sonuncu Kurban’ı önce bir hikaye olarak yazar sonra romana çevirir.

 

 

 

 

 

 

Ben İngilizcesini okuduğumda adındaki ‘Folly’ kelimesinin nasıl da zekice iki anlam taşıdığına kafam takılmıştı. Tabii Türkçe isminde bu belli olmuyordu. ‘Folly’nin mimari bir terim olduğunu o zaman öğrendim. İngilizce’ye Fransızca’dan gelmiş. Bahçe düzenlemelerinde inşa edilen, gözü okşamaktan başka hiç bir işlevi olmayan aptalca yapılar anlamına geliyor. Ayrıca ‘aptalca’ ya da ‘aptallık’ anlamına da geliyor. ‘Ölü adamın aptallığı’ yada ‘Ölü adamın kameriyesi’ diye çevirebiliriz çünkü ‘folly’nin tam karşılığı ‘kameriye’ olmasa da Türkçe’de kullanabileceğimiz  tek kelime bu sanırım. ‘Kameriye’, kubbeli kafes şeklindeki çardak iken, ‘folly’ kesinlikle beton duvarları, stünları olan bir yapı.

Ben de ister istemez bir ‘folly’ aradım koca bahçede ama yoktu. Öte yandan, romanda kahramanlardan birinin ölü bulunduğu kayıkhane aynen vardı ırmak kenarında. Hatta karşı kıyıdaki ev bile yeşillikler arasında yerli yerinde duruyordu. Tabii bir de her türlü zehirli bitkinin üretebileceği camlı serayı unutmamak lazım.

Merdivenlerle ırmak kenarına indiğinizde işte orada, Poirot dizisinde set olarak kullanılan kayıkhane, ırmağın kenarında sizi karşılar.

Agatha, bu evi yaşamının sonuna kadar yazlık olarak kızı ve torunuyla beraber kullanmış; arkadaşlarını ağırlamış. Evlerinde kızı, torunu ve bir kaç arkadaşı bulunduğu zamanlar mutlaka yazmakta olduğu romanın bölümlerini onlara okurmuş. Herkes heyecanla katili bulmaya çalışırmış. Hiç kimse katili tahmin edemezken her seferinde sadece kızı bunu başarırmış. Bütün bu hararetli tartışmalar, okumalar olurken Agatha’nın kocası da bir köşede kestirirmiş.

Agatha ile kocasının iki yıl arayla ölümünden sonra 1978’ de kızı, eşiyle yerleşir eve. 2000 yılında evi National Trust’a vermeyi kararlaştırırlar ve bahçe halka açılır. Kızı ve kocası da 2004 ve 2005 yıllarında ölünce ev müze haline getirilir. Bugün yöre halkı ve turistler, bir park gibi bahçede istedikleri gibi gezebilirler, kafede dinlenebilirler. Eve girmek istediklerinde belli bir ücret ödemeleri gerekmektedir.

Seri Cinayetler: Savaşın Etkisi ve Kadının Gücü

Savaş sonrası dönemde, Amerika’nın birçok bölgesinde seri cinayetler işlendi. Pek çok seri cinayet zinciri aydınlatılmadan kapandı.

Marti Enriqueta

Avrupa’da durum çok farklı değildi. İspanya’da, Angelita isimli bir çocuk, Barselona polisine inanılması güç bir hikâye anlatacaktı. Bir cadı tarafından kaçırılıp alıkoyulduğunu iddia eden bu küçük kız, insan eti yemeğe zorlandığını söyledi. Kızın peşinden giden polis memurları eski bir eve vardılar. Evde yaşayan Marti  Enriqueta’yı tutuklayan polisler, dehşet veren gerçekle adeta şok olmuşlardı. Hikâye doğruydu. Enriqueta küçük çocukları kaçırıp, bedenlerini parçaladıktan sonra, kimi uzuvları büyü amacıyla kullanıyordu. Kimi uzuvları ise pişirip yiyordu.

Kurban sayısı hiç bir zaman net olarak belirlenemezken, altı çocuğa ait kemikler evin çevresindeki kazı esnasında ortaya çıkınca, Enriqueta suçlu bulundu.

Amy Archer Gilligan

Amerika’da, Amy Archer Gilligan isimli kadın, iki eşini şüpheli bir hastalık neticesinde kaybetmişti. İkinci eşinin üzerinde yapılan otopside yüksek dozda arsenik zehirine rastlandı. Bir kaç hastasının da şüpheli ölümü, yetkilileri harekete geçirdi. Altı cinayetten yargılanan Amy, akıl hastanesine yatırılarak ölene kadar orada yaşadı. Küçük bir kasabada gerçekleşen olay, doktorları harekete geçirdi. Bu denli küçük bir kasabada yıllık ortalama ölüm sayısı on civarındayken;  o yıl kasabada ölenlerin sayısı kırk sekiz olmuştu. Ölen kişilerin çoğunun hayatından mutlaka geçen bir kişi vardı: Amy Gilligan.

Savaşın etkisi devam ederken, kadın seri katiller bir durgunluk dönemine girdi. Savaş esnasında erkek seri katiller ağırlığını göstermeye başladı. Ancak Amerik’da çok farklı bir ikili, seri katil tanımına farklı bir bakış açısı getirecekti.

Bonnie ve Clyde kimdir?

Bonnie ve Clyde

Bonnie Parker (1 Ekim 1910 – 23 Mayıs 1934) ve Clyde Barrow (24 Mart 1909 – 23 Mayıs 1934) ünlü Amerikalı kanun kaçakları, The Barrow Gang’in ünlü elemanlarıdır. 1930’lu yıllarda Amerika’da banka ve dükkânları soymuşlardır. Kapitalizme ateş püsküren halkın gözünde Robin Hood statüsüne yükselerek kahraman olmuşlardır. Ayrıca Bonnie ve Clyde‘ın büyük aşkları da bunda rol oynamıştır. Her soydukları dükkân ve bankalara çiçek bırakırlardı.

Resmi olarak oniki kurbanları var. Daha çok gangster tanımı ile geçen ikili, ölüm serisi sebebiyle seri katil tanımına uymakta.

1934’de Bonnie ve Clyde pusuya düşürülerek her biri elliden fazla kurşun ile öldürüldü. Arabaları, içindeki cesetler ile birlikte şehre çekildi ve bir izdihama yol açtı. Herkes bu ölüm arabasına dokunmak istiyordu. Öğrenciler Bonnie’nin üzerindeki kanlı kıyafetlerden parçalar kopardı. Kimisi Bonnie’nin saçından bir tutam kopardı. Bu ölüm, bir dönemin sonunu işaret ediyordu.

1933 ile 1936 yılları arasında, Belçika, Avustralya, İngiltere ve Güney Afrika’da çeşitli seri katil olayları yaşandı. Elli üç yaşındaki Marie Alexandrine Becker, eşini fazla dozda yüksük otu ile öldürdü. Parası azalınca öldürmeye devam etti. On ikinci kurbanından sonra tutuklanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

1937 itibariyle adli bilimde zehir ile ilgili analizler artık çok gelişmişti. Ancak seri katiller de gelişim gösteriyorlardı. Philadelphia polisi beş yıl boyunca bir seri katilin peşinden koştu. Ancak kısa sürede anlaşıldı ki, beş yıl içinde yaşanan cinayetler sadece bir kişinin işi değildi. Dr. Morris Bolber ile kuzeni Paul Petrillo, bir hastalarının eşini öldürerek sigortadan gelen parayı paylaştılar. Kendilerine iki ortak daha buldular. Bir tanesi ‘Philadelphia Cadısı ‘olarak da bilinen Carina Favato’ydu. Yakalanana dek elliden fazla kişiyi öldürmüşlerdi.

Fazla uzakta değil, Cincinnati’de hemşire Anna Marie Hahn üç hastasını zehirleyerek öldürdü. Ohio eyaletinde elektrikli sandalyede idam edilen ilk kadın mahkum unvanını elde etmiş oldu.

Avusturya’da yaşayan Martha Marek dört kişiyi zehirleyerek öldürmüştü.

Vera Renczi

Vera Renczi

Macaristan’da Vera Renczi, uzun soluklu bir cinayet serisine imza attı. 1903 doğumlu Vera, varlıklı bir adam ile evlendi. Eşi bir süre sonra ortalıktan kayboldu. İkinci eşi de benzer bir şekilde ortadan kayboldu. Vera’ya göre her iki evlilikte de terk edilmişti. Yıllar sonra gerçekler ortaya çıktı. Vera’nın şirketini ziyaret eden bir adamın eşi, kocası eve dönmeyince polise ihbarda bulundu. Yetkililer Vera’nın evini aramaya başladılar. Bodrum katına indiklerinde gerçekler ortaya çıktı.

Bordum katında otuz beş adet galvaniz tabut bulunuyordu ve tamamı doluydu. Her birinden erkek cesedi çıktı. Bunlara ilk iki eşi, otuz iki sevgilisi ve yetişkin oğlu da dâhildi. Açıklaması da bir o kadar ilginçti. Bir erkek ile ilişkiye başlayınca kıskançlık ve kaybetme korkusu dayanılmaz oluyordu ve bunun neticesinde çareyi onları öldürmekte buluyordu. Oğlunun ölümünü ise farklı bir şekilde açıkladı. Oğlunun cinayetleri bildiğini ve onu ihbar etmesinden korktuğu için bu cinayeti işlemek zorunda olduğunu söyledi. Tabutların yanında bir sandalye dikkat çekmekteydi. Bu sandalyenin amacı sorulduğunda, eski sevgilileri ile aynı ortamda bulmaktan zevk aldığını söyledi.

Arsenic and Old Lace (Ülkemizde Arsenik Kurbanları ismi altında gösterime girmiştir) filminin galası henüz yapılmıştı. Film ile birlikte başka bir seri cinayet olayı gündeme geldi. İki kız kardeş, on iki evsiz adamı zehirleyerek zevk için öldürmüştü.

Amerika Denver’de, Louise Peete’in iki eşi intihar ederek ölmüşlerdi. Louise bir kişiyi nefsi müdafaa esnasında vurarak öldürmüştü. Üçüncü eşini de vurarak öldürdükten sonra bodrum katına gömmüştü. Dördüncü evliliğini yaptığı sırada 1921’de cinayetten ötürü tutuklandı. Dördüncü eş, Louise’nin hapishaneye gitmesinin ardından intihar etti. Serbest kaldıktan sonra, ölüm serisi devam etti. 1933’de Margaret Logan isimli kadın kaybolmuştu ve Louise kaybolan kişinin evinde yaşamaya başladı. Ayrıca yaşlı bir kadının öldürülmesiyle ilgili olarak yine şüpheli konumdaydı. Yeni evlendiği eşi Lee Judson, bahçede şüpheli bir toprak yığını görünce durumu polise bildirdi. Lee Judson da diğer eşleri gibi intihar etti. Tekrar tutuklanan Peete, bu sefer serbest kalmadan 1947’de idam edildi.

Lila ve William Young çifti, bebek çiftliği işletiyorlardı. Çocukların çoğu açlıktan ölmek üzereydi. Genç bir kadın evlilik dışı hamile kalması sebebiyle çifte başvurmuş ve doğumdan sonra bebeği para karşılığı satmak istemişti. Doğum, çiftin evinde gerçekleşecekti. Doğum esnasında ölen kadının ardından her şey ortaya çıktı. Davanın çözümü için bir tanık vardı. Gündelik işler yapan bu adam, korkunç bir itirafta bulundu. Genç çift için çalışan bu adam, yüze yakın bebeği, çiftin bahçesine gömdüğünü itiraf etmişti. Young çifti ilerleyen yıllarda kanser sebebiyle öldüler.

Hikaye: Aşk Cinayetleri / 2

Aşk cinayetleri deyince aklımıza hep sevgilisi, kocası ya da karısı tarafından öldürülen kişiler gelir. Genelde bu cinayetler kıskançlık, dedikodu, aldatma gibi nedenlerle işlenir. Cinayetin her türlüsü korkunçtur ama bir de öyle aşk cinayetleri var ki bunlar daha bir içler acısıdır. Aile içi cinayetler… Bu cinayetlerden biri de benim yaşadığım muhitte işlenince ister istemez daha bir hassas yaklaşıyorum bu olaylara. Adıyaman’da yaşanmış bir olaydan bahsedeceğim bugün sizlere.

On altı yaşında liseli bir genç kız.  Geleceğe dair pembe hayallerle süslediği düşünceleri bir gece ansızın yok olup gidiyor. Yaşının verdiği gençlik duygularıyla dopdolu, neşeli canlı cıvıl cıvıl bir genç düşünün. Güzel ve alımlı. Liseyi bitirip üniversiteye gitmek en büyük hayali.  Aslında şanslı bir kız çünkü ailesi de okumasını istiyor. Annesi ev hanımı, babası ise memur.  Kendi halinde hayatın çemberinde yuvarlanıp giden bir aile. Adıyaman küçük bir il olduğu için kızın fazla bir sosyal hayatı yok. Genelde evden okula, okuldan eve gidiş gelişleri oluyor bu sosyal hayat. Evi okula uzak olduğu için bu gidiş gelişini de okul servisiyle yapıyor.

Servisin şoförü ise kara kaşlı, kara gözlü yakışıklı bir delikanlı. İki genç birbirlerinin ilgisini çekmekte gecikmiyor ve servis içinde ara ara kaçamak bakışmalar hoşlanmaya ve beğeniye dönüşüyor.  Belki gizliden gizliye edilen sohbetler, beğeni ve aşk sözleri süslüyor bu bakışmaları. Genç kız yaşının da verdiği toylukla çabucak bağlanıyor bu delikanlıya. Oğlan da ilgili olunca bu bağlanma ister istemez genç kızı hülyalara ve hayaller alemine götürüyor zamanla. Kızın bu hali annesinin dikkatini çekmekte gecikmiyor. Merak ediyor kızındaki bu değişimin nedenini. Aslında şüpheleniyor bir erkekten hoşlandığından. Soruyor, sorguluyor ama müspet bir cevap alamıyor kızından. Kız reddediyor birinden hoşlandığı savını. Anne de fazla üzerine gitmiyor, bırakıyor kızı kendi haline. Günler geçtikçe daha çok bağlanıyor oğlana. Okul önlerinde edilen sohbetler dikkat çekmeye başlıyor zamanla. İkisinin arasındaki yakınlaşma servis içinde diğer öğrencilerin de dikkatini çekiyor haliyle.

Anne ise daha çok endişeleniyor kızı için. Bir gün yine ağzını aramak için konuyu açtığında kızı itiraf ediyor bu sefer. Şoförden hoşlandığını söylüyor. İşte o zaman kızılca kıyamet kopuyor evde. Yaşının küçüklüğünden başlıyor konuşma, bir şoför parçasına mı tutuldun suçlamasına kadar gidiyor. Akşam eve baba geliyor. Durum ona da intikal ediyor. Baba bunları duyunca çılgına dönüyor haliyle. Sen misin bir şoföre aşık olan deyip kızına tekme tokat girişiyor. Anne durdurmak istese de gözü dönmüş olan babayı durdurmanın imkânı yok. Kızın ağzı burnu kan revan içinde kalınca durdurabiliyor ancak adam kendini. Anne bin pişman oluyor babaya söylediğine ama nafile kızını dayaktan kurtaramıyor.

Genç kız yediği dayağın acısıyla erken yatıyor o gece. Morali çok bozuk, hüngür hüngür ağlıyor yatağında. Anne geliyor yanına, sarılıyor, sakinleştirmek istiyor ama kız midem bulanıyor diyerek kusmaya başlıyor. Anne çok endişeleniyor kızı için ve hemen kocasına haber veriyor. Çünkü kızı kan kusuyor. Baba da evhamlanıp hemen arabasına atladığı gibi hastaneye götürüyor kızını ama çok geç kalıyorlar. Geç kız karnına yediği tekmelerden dolayı iç kanama geçiriyor ve hastanede yaşamını yitiriyor. Anne ve baba orada şoka giriyorlar. Baba özellikle olduğu yere yıkılıp kalıyor. Attığı dayağın ölümcül sonuçlar doğurabileceğini hiç hesaba katmıyor ama son pişmanlık fayda etmiyor tabii. Bir anlık öfkesi kızının hayatına mâl oluyor. Ertesi günü polis tarafından sorguya çekiliyor ve tutuklanıyor. Bir aile faciasının yaşandığı evde bir genç kız mezara giderken baba da hapse gidiyor. Ve ortada tek başına bir anne kalıyor. Bir anlık öfke bir aile faciasına neden oluyor. Masum bir bakışmayla başlayan hoşlanma büyük bir aile dramına yol açıyor.

Bu olay beni çok etkilemişti. Aile içi şiddet, düşüncesizlik, empati kuramama, anlayışsızlık ve cahilliğin verdiği hoşgörüsüzlük bir ailenin yok olmasına sebep oluyor çünkü. Keşke bütün anne babalar çocuklarına karşı biraz duyarlı olabilseler, yargılamak yerine konuşup derdini dinleseler ve bir çözüm yolu üretmeye çalışabilseler.  Ama ne yazık ki toplum olarak çok tahammülsüz bir yapıya sahip olduğumuz için en ufak bir olayda şiddet hayatımızın merkezine oturabiliyor. Böyle telafisi mümkün olmayan üzücü sonuçlarla karşılaşmamak dileğiyle mutlu yarınlara uyanalım hep birlikte…

Röportaj: Arkın Geli̇şi̇n’le poli̇si̇ye üzeri̇ne

Melih Tomak’ın Arkın Gelişin’le röportajı

Arkın Gelişin

Çok klasik bir soruyla başlamak istiyorum, Arkın Gelişin kimdir?

1976 İstanbul doğumluyum. Yaklaşık olarak yirmi beş sene Almanya’da yaşadım. Daha sonra Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. 2011 yılında ilk romanım Bir Seri Katilin Günlüğü yayımlandı. Üç tanesi roman ve beş tanesi araştırma kitabı olarak toplam sekiz tane kitabım yayımlandı. Araştırmalarım ağırlıklı olarak seri katiller ve suç-suçlu psikolojisi üzerine kurgulanmıştır. Romanlarım da Efe Sönmez karakteri üzerinden ilerleyen bir hikâyenin tamamıdır.

 

Belki bu soruyu cevaplamaktan bıktınız ama neden seri katiller üzerine araştırma yapma ihtiyacı hissettiniz?

Aslında hayatımızda kültürel olarak ya da dünyanın genelinde seri katiller her zaman fenomendir. Bir noktada içimizde bir seri katil merakı uyanmıştır ve bir seri katil hikâyesi okumuşuzdur ya da filmini izlemişizdir. Bir insanın psikolojisini anlamak istiyorsak en önemli araştırma yapılabilecek alan seri katillerle ilgili olandır. Çünkü bu alan uçsuz bucaksızdır. Dolayısıyla bu alanı değerlendirmek istedim ve seri katiller üzerine araştırmalar yapmaya başladım.

 

Beş adet araştırma kitabınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bu beş tane araştırma kitabının üç tanesi seri katiller biyografisinin bir parçasıdır. Başta Ted Bundy olmak üzere ki kendisi seri katil denilince akla gelen ilk isimdir. Akabinde, Ted Kaczynski, 166 IQ’ya sahip bir dehadan bahsediyoruz. Kendisi aynı zamanda 19 yaşındayken Berkeley Üniversitesi’nde matematik profesörü olmuştur. Ve bundan sonraki süreçte seri katil olarak karşımıza çıkmaktadır. Ted Kaczynski’nin ilginç yanı kendi yayınlamış olduğu bir manifestosu mevcuttur. Teknolojinin insanlığı yok edeceğine inanmaktadır. Buna karşı bir başkaldırıda bulunmaktadır. Bunun neticesinde seri cinayetler işliyor. Charles Manson’da biyografi serisinde vardır. Manson Ailesi kültürünü yaratarak bambaşka bir seri katil profili olarak karşımıza çıkıyor. Felsefi yanı çok güçlü olan bir karakterden bahsediyoruz. Otuz altı yaşından beri cezaevinde yaşamını sürdürmektedir.

Suç psikolojisi   üzerine bir araştırma kitabı yayımladım. Bir Suç Psikoloğunun Not Defteri adlı kitabımda suç psikolojisini anlatmaya çalışıyorum. Yurt dışında suç psikolojisi üzerine eğitimin ne şekilde kurulduğunu, neye dayandığını ve nerede bu eğitimlerden faydalanabileceğinin kısaca bir özetini aktarma çalışıyorum. Aslında bu kitaba bir kılavuz diyebiliriz. Son olarak Seri Katiller Tarihi diye bir kitabı yayımladık. Bu kitabım diğer kitaplarıma göre hacim olarak daha büyük, yani sayfa sayısı çoktur. Yaklaşık olarak altı yüz sayfa olan bu kitapta, insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar oluşan bütün seri katilleri evrimleriyle birlikte anlatıyorum. Seri Katiller Tarihi’nin en ilginç yanı, resmi olarak ilk seri katilden günümüze kadar var olan seri katillerden bahsediyorum. Bir başka deyişle, bir süreçten yani bir tarih kitabından bahsediyorum. Bu paralelde emniyet birimlerinin ve adli makamların kendini nasıl geliştirdiklerini ve bunun neticesinde dünyanın değişimiyle birlikte seri katillerin hangi noktaya vardıklarını anlatan güzel bir çalışma oldu. Bununla birlikte, bunun sonu olmadığı için bir sonraki baskıda genişletilmiş olarak karşımıza yeni çıkan seri katilleri de ekleyerek sürekli devam edeceğiz. 2017’ye kadar olan süreci anlatacağız. Bundan sonra 2018 ve sonraki yıllar hep böyle devam edecek.

 

Üçleme diye tanımlayacağımız romanlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Elbette… Bir Seri Katilin Günlüğü “Uyanış” serinin ilk kitabıdır. Efe Sönmez karakteri bir doktor, başarılı bir cerrah. Yalnız yaşamış olduğu hayatındaki süreçte psikolojik olarak yaşadığı bunalımlar neticesinde seri katile dönüşümünü kendi kaleminde anlatan bir günlük kurgusudur. Burada Efe Sönmez’in iç dünyasını tanımış oluyoruz. “Kansız” serinin ikinci kitabıdır. Kansız romanında Efe Sönmez’e çok fazla rastlamıyoruz ama çok ipucu vermeden finalde Efe Sönmez gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bağımsız bir hikâye gibi gözükse de ilk kitabın devamı olarak nitelendirebiliriz. Kansız’daki en ilginç kısım, bir hastalıktan yola çıkarak bir seri katil hikâyesi yaratılmıştır. Adı üstünde bir kansızlık hastalığı. Porfiria hastalığının psikolojik etkenleri neticesinde insanın kendisini vampir olarak algılaması ve tedavisini kan içerek ancak devam ettirebileceğine inanan bir hastalıktan bahsediyoruz. Bu neticede İstanbul’da seri cinayetler işlenmeye başlanıyor ve Efe Sönmez’i yakalayan ekip uzmanlaşmış bir konumda karşımıza çıkıyor. Yeni seri katilin peşine düşüyor. Son olarak “Apokalips” serinin üçüncü kitabıdır. Adından da anlaşılabileceği gibi bir kıyameti anlatıyor. Bu kıyameti bildiğimiz inanç kısmıyla değil kendimizin yani insanın içinde yaşadığı kıyameti anlatmaya çalışıyorum. Burada da karşımızda anti-kahraman başrol olarak Efe Sönmez vardır. Sultanahmet Meydanı’nda bir gecede birçok cinayet işlenmiştir. Cesetlerin ağızları ve göz kapakları dikili bir şekildedir. Arka planda bunun Efe Sönmez’in işi olduğu ortaya çıkıyor. Son kez Efe Sönmez’i yakalayan ekip Efe ile yüzleşiyor.

Soru 5: Yazar olmanızda sizi etkileyen yazarlar kimlerdir?

Yazar olmama en büyük gelişim sağlayan ve benim için motivasyon kaynağı olan kişi Stephen King’tir. Ben onunla kitap okumaya başladım. Bugün farkına varıyorum ki ben onun kaleminden çok etkilenmişim. Alanlarımız farklı olabilir, korku ve polisiye vs. ama aslında temelde iki yerde gerilim var. Onun tarzı fantastik korku edebiyatı, benim alanım polisiye olmasına rağmen ikisini de besleyen gerilimdir. Dolayısıyla King beni çok etkilemiştir. Ayrıca etkilendiğim, beğendiğim diğer yazarlar Sir Arthur Conan Doyle, bununla birlikte Agatha Christie klasik yazarlar arasında en çok okuduğum ve okumaya devam ettiğim yazarlardır. Bununla birlikte Hannibal Lecter karakterini yaratan kişi Thomas Harris’i sayabilirim. Elimden geldiğince yazarları takip ediyorum ama yabancı yazarları takip etmeyi seviyorum.

 

Seri katiller tarihinde ilk seri katil kimdir?

Resmi kayıtlara geçmiş, adli kayıtlara geçmiş ilk seri katil vakasında karşımıza çıkan Locusta isminde bir kadındır. Seri katilleri bizler erkek dünyası olarak görsek de ilginç olarak ilk seri katil kadındır. Locusta aslında aristokratlara hizmet eden bir kiralık katildir.

 

Dünya’da ve Türkiye’de seri katil vakalarını nasıl konumlandırıyorsunuz? Türkiye’de sizce seri katil vakası var mı yok mu?

Önce bir yanılgıdan bahsetmek istiyorum. Tüm istatistikleri doğru okumamız gerekir. Seri katil dediğimiz zaman çoğunlukla Amerika’da görüyoruz. Sonrasında Rusya ve dünyanın çeşitli ülkelerinde görebiliyoruz. Türkiye’de çok yokmuş gibi algılıyoruz. Oysa Türkiye’de seri katil var olup olmadığı durumu aslında yakalanmasıyla ilgilidir. Bizim yaratmış olduğumuz istatistik yakalanmış olan seri katilin sayısına göre yorum yapabiliyoruz. Bu şu demektir ki, aslında Amerika’da daha çok seri katil yok. Elbette nüfus sayısı oran ve orantı önemlidir, rakam daha fazla olabilir. Gerçek olan şu, oradaki seri katilin olması yakalanmış olmasıyla alakalıdır. Türkiye’de durum biraz daha farklıdır.

 

Polisiye bir romanın ya da hikâyenin filme alınması hakkındaki görüşlerinizi paylaşır mısınız?

Şimdi bakarsak yazarın en büyük hayalidir romanının beyazperdeye aktarılması ama aynı zamanda korkulu rüyasıdır. Çünkü bu durumu çok sık gördük ve görmeye devam ediyoruz. Kurgudan sapmalar olabiliyor ve bu durum olunca yazar üzülebiliyor. Bunu sürekli röportajlarında dile getiren yazar, korku edebiyatının ustası Stephen King bile ciddi anlamda sıkıntı yaşadığını belirtmektedir.

 

Romanlarınız hakkında film projesi olduğunu biliyorum. Bununla ilgili gelişmeler nelerdir?

Aslında daha emekleme dönemindeyiz. Kansız isimli romanımın beyazperdeye aktarılmasıyla alakalı çalışmalarımız devam ediyor. Kansız’ın hikâyesi, kurgusu özellikle uluslararası kurgu yapısına sahip olduğu için beyazperdeye aktarılması romanlarımın arasında en olası hikâyelerimden bir tanesidir. Kansız’ın sinemaya uyarlanması bir süreçtir, ne zaman çekilir, ne zaman vizyona girer bilemiyorum ama romanımı uluslararası proje haline dönüştürmek adına doğru adımlar attığımıza yüzde yüz inanıyorum. Aynı zamanda Kansız romanım İspanyolca, Almanca ve İngilizce olmak üzere üç ayrı dile çevrildi. Özellikle Latin Amerika’nın en büyük yayınevi ile anlaşma yaptım. Dokuz ülkede ve özellikle Kanada’da satışa sunulacak ama temennimiz Amerika’da satışa çıkmasıdır.

 

Son olarak Türkiye’de sinema alanında ve edebiyat alanında polisiye alanda beğendikleriniz ve yapılan gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Polisiye, Türkiye’de gelişmekte olan bir türdür. Tam olarak, Türk okuyucusu polisiye hikâyelere alışmış değildir. Açık söylemek gerekirse yabancı kaynakları daha çok tercih ediyorlar. Son dönem Türk Sineması’nda en çok beğendiğim filmler arasında Ejder Kapanı ve Av Mevsimi filmlerini sayabilirim. Her ne kadar yapı bakımından farklı olsalar da polisiye tür açısından önemli filmler arasındadırlar. Türk polisiyesi, tabi ki gelişmekte olan bir türden bahsediyoruz. Bununla ilgili gelişmesi için bir dernekleşme yoluna gidildi. Türk polisiye yazarlar birliği kuruldu. Sadece edebiyat alanında değil, polisiyeye sinema-fotoğraf gibi alanlarda emek vermiş kişiler bu dernekte bir araya geliyor. Amacımız, Türkiye’de polisiyeyi geliştirip daha güzel bir şekilde izleyicilerimize ve okuyucularımıza sunabilmektir. 221B adlı dergiden bahsetmek istiyorum. Bu dergi isim olarak kendisini ön plana atmış ilk kaynaktır. Çok başarılı bir dergidir. Ben de kısa zaman içinde yazılarımla orada olacağım. Dedektif Dergi, online dergi olarak gelişime katkı sağlıyor. Polisiyeyi iyi bir şekilde temsil etmek ve üretmek için çalışmalara devam etmeliyiz ve bu amaçla platformlar oluşturulmaya devam edilmelidir.

221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: baker sokağına düşmüş bir yalnızlık

Maalesef kadınlara bakış açısıyla övünülebilecek bir tip değil komşum. Kadın cinsine bakışını karartır önyargı. Kadınları çoğu zaman, aşırı duygusal, kibir kurbanı, kaprisli, boş hevesli diye etiketleyip yerleştirir defterine. Buna rağmen, güzelliğini ondan daha çabuk, ondan daha zeki, ondan çok daha üstün muhakeme yeteneğine borçlu, o harika İrene Adler’e kalbini kaptırmıştır. Ve o gün bugündür onun üstüne gül kokladığını görmedim. Muhtemeldir, belki ismini şimdi kimsenin hatırlamadığı çarpıcı bir şarkıcıyla bir geceliğine yatağını paylaşmıştır. Biyografisine bakılırsa, nadir de olsa bir geneleve uğramış olması ihtimali pek düşüktür. Ama benim gördüğüm kadarıyla, -ki taktir edersiniz, olabildiğince yakından, hatta bazen meraklı bir komşunun ötesinde bir ilgiyle komşumu gözlediğim doğrudur-  Doktor Watson’la karşılaştığı yirmi küsur yaşından beri cinselliği yaşadığı dönemin Viktoryen özelliklerini taşır. Oyunu dışardan seyreden biridir o. Ama şüphesiz gözünden hiç bir şeyin kaçması da mümkün değildir.

1890’lı yıllarda sadece, uluslararası oyunları, aristokratlar arası skandalları, büyük suçları çözümlemek için kolları sıvamakla kalmamış, durumdan şikayetçi olsa da, yatılı okul öğrencisi genç kızlara, kocalarınca aldatılan nice kadınlara akıl verip durmuştur.

Mesleğini bir bilim olarak nitelendirir malum. Dedektiflik aynı bilim gibi tümüyle gerçeğe dayanır onun gözünde. Onunla da kalmaz gerçeğin kanıtlanabilirliğine dayanır. “Beş Portakal Çekirdeği Macerası”ndaki tiradına bakılırsa bir dedektifin gerçeğe yüzde yüz bağlı çalışan bir bilimadamından farkı yoktur.  Ona göre, ideal muhakeme, yaşanmış bütün olayları, ona indirgendiğinde tek başına açıklamakla kalmayıp, ondan sonra olacak gelişmeleri de açıklayan gerçeğin tespitidir. Gözlemcinin hadiseyi bir anda algılamasına sebeb olur. Kendisini 19. Yy başında buluşlarıyla tanınan Fransız hayvan bilimci George Cuvier’nin eşiti olarak görür.

Bu yaklaşımı onu çoğu zaman içinde yaşadığı ortamın dışında bırakır. O nedenle de arada bir kendine güven krizi yaşar. Depresyona, yalnızlığa düşer, melankolik olur ve “yeteneğini, asil mesleğini kayıp kurşun kalemlerin peşine düşüp, aklı havada liseli  kızlara akıl vermeye harcayarak heba ettiğinden” şikayet eder.

İşte tam burada, bir saksafon duyulur sokağın köşesinden… onun kendini mahkum ettiği bu yalnızlığı anlatır. Gelmiş geçmiş en muhteşem saksafon nakaratlarından biri yazılır… İskoçlu müzisyen Garry Rafferty’nin “Baker Sokağı” adlı parçasında:
Baker Sokağına düşmüş yolun

Başın dönüyor, ölü gibi ağır tabanların

İşte, bir gün daha delicesine

Içerek geçer ancak bu gece

Unutursun herşeyi böylece

Bu çöl şehir soğuk iyice

Çok insan var içinde, ama ruhsuz yine …

 

Tarihin gelmiş geçmiş en muhteşem saksafon nakaratının sırrı çözülür. 1978’nin yaz aylarıdır tarih şimdi. Bestekar jazz-rokçu Rafferty, Baker Sokağında oturan yakın dostunu ziyarete geldiği sıralarda komşumun mahalleye getirdiği o yalnızlığın sesini duyar ve gelmiş geçmiş en popüler rock-jazz parçalarından Baker Sokağı’nı besteler:

 

…Uzun zaman aldı

bulmak yaptığın şu yanlışı

bulursun sandın orda her şeyi

Her şey kolay gelirdi vaktiyle

Her şeye kolay derdin vaktiyle

Uğraşıyorsun da şimdi, uğraşıyorsun durmadan

Bir yıl sonra belki diye

Mutluluğa bir yıl daha sabır diye

Gözlerin yaşlı, ağlıyorsun bakıyorum şimdi…

 

Sherlock’un melankolisi yayılır parçanın içine ve liste başı olur eser o gün bugündür kulaklardan silinmemecesine. Sherlock gibi, içinde, kendisini tecrite iştahı olan herkes aynı duyguyu hisseder. Sadece tek odada yalnız otururken değil, sokakta yürürken, bir barda bir iki tek atarken, bir kahve köşesinde bir sevdiğine bir mektup yazarken:

 

…Sokağın sonunda ışık var evinde

Açıyor kapıyı, yüzünde işte o ifade

Ve nerelerdeydin diye soruyor sana

Her kimi gördünse anlatıyorsun ona

Herşeyi konuşuyorsun onunla

Bir toprak almak hayali

İçkiyi bırakmak, bir gecelik aşklara elveda niyeti

Ondan sonra duracak artık

Küçük bir kasabada

Herşeyi unutacak sonunda

Ne derse nafile, belli duramayacak bir daha

Biliyorsun ki hiç duramayacak asla

Çünkü dönüyor o, o dönen bir taş

Yepyeni bir gün doğacak uyandığında

Parlayacak güneş yeni sabahta

Gidiyorsun işte şimdi dönüyorsun yuvana.