Ana Sayfa Blog Sayfa 34

Zekanin fazlası: nathan leopold ve richard loeb

1923 yılının sonbaharında, Nathan Leopold ve Richard Loeb adındaki iki genç arkadaş, gerçekleştirdikleri küçük  çaplı bir hırsızlığın ardından, aynı zamanda sevgili olan ikiliden Leopold’un şikayetleri ve söylenmeleriyle başlayan bir tartışma sırasında ilk büyük suç planlarını yaptılar. Leopold ilişkilerinden memnun değildi ve sürekli olarak Loeb’in suç içeren planlarına dahil ediliyordu. İkili o güne dek pek çok hırsızlık yapmış, birkaç kez yangın çıkarmış ancak hepsi önemsiz suçlar olarak kabul görmüş ve asla gazetelerde yer almamıştı. Loeb ise “mükemmel bir cinayet” hayaliyle yaşıyordu. Bu öylesine sansasyonel bir cinayet olmalıydı ki, tüm şehir olayı konuşmalı, polis işin peşine düşmeliydi. Çevrelerinde parlak zekalarıyla ün salmış iki gençten ise kimse şüphelenmeyecekti. İkisi de “mükemmel”di çünkü. Herkesten daha zekiydiler. Loeb yine baskın çıktı ve tatminsiz Leopold’u bir kez daha suç işlemeye ikna etti.

Nathan Leopold henüz 15 yaşındayken Chicago Üniversitesi’ne kaydolmuştu. Ailesi varlıklı ve kültürlüydü. Nietzsche hayranıydı, sıkı bir felsefe okuruydu ve 15 dil biliyordu. Loeb de varlıklı bir aileden geliyordu ve 15 yaşındayken Chicago Üniversitesi’nde okumaya başlamıştı. Daha sonra Michigan Üniversitesi’ne geçiş yapan Loeb, mezuniyetinin ardından tekrar Chicago Üniversitesi’ne dönerek tarih dersleri almaya başlamıştı. İki genç 1920 yılında tanışmış, önce yakın arkadaş olmuşlar, ardından son derece çekici bir erkek olan Loeb’e tutulan Leopold, sevgilisinin şiddet içeren eylemlerine iştirak etmek durumunda hissetmişti. İlk başlarda eğlenmek için işlenen suçlar, vitrin camlarını kırmak, araba çalmak ve yangın çıkarmaktan ibaretti. Ancak bir süre sonra, türlü vandallıklarla yetinemeyen Loeb, daha tehlikeli oyunlara açlık duymaya başladı.

Böylece o sonbahar gecesinde, bir çocuğu kaçırıp öldürme planlarını uygulamaya karar verdiler. Tek amaçları, zekalarını gösterecekleri bu “oyun” aracılığıyla biraz eğlenmek, heyecan duygusunu sonuna dek yaşamaktı. Planın ayrıntıları şekillendikten sonra, 21 Mart 1924 tarihinde, kiraladıkları bir arabayla kurban arayışına çıktılar. Dolaşırken, babası çok zengin bir iş adamı olan, Loeb’in kuzeni Bobby Franks’e rastladılar. Kuzenine güven duyarak arabaya binen 14 yaşındaki Bobby’e, Loeb elindeki bir keskiyle arabada saldırdı. Bir türlü ölmeyen çocuğun kafasına dört darbe indirmek zorunda kalan Loeb, Bobby’nin hâlâ ölmediğini fark edince, çığlıklarının duyulmaması için ağzına bir kumaş parçası tıktıktan sonra dudaklarını yapıştırıcı bantla kapattı. İkili, can çekişen Bobby Franks’i Chicago’nun güneyinde, ıssız bir bölgeye bıraktı. Mükemmel bir suç işlenmişti. En eğlenceli kısmı ise, oğulları çoktan ölmüş aileden fidye istemek olacaktı. Fidye mektubunu ertesi sabah postaya veren Leopold ise, olay yerinde ceketinin cebinden gözlüklerinin düştüğünün farkında değildi.

Olaydan hemen bir gün sonra cesedi bulunan ve teşhis edilen Bobby Franks için fidye istemenin anlamı kalmamıştı. Leopold ve Loeb, saygın birer üyeleri oldukları Chicago toplumunda büyük bir sansasyon yaratan cinayetin etkilerini zevkle takip etmeye koyuldular. Ancak Leopold’ün yanlışlıkla düşürdüğü gözlüklerinden yola çıkan bölge savcısı Robert Crowe’un ayrıntılı araştırması sonucu, bir süre sonra iki genç şüpheli konumuna yerleşti. 31 Mayıs 1924’te, polisin uğraşları sonucunda köşeye sıkışan Leopold ve Loeb, Bobby Franks’i öldürdüklerini itiraf ettiler. Leopold, “yalnızca heyecanlı bir deneyim yaşamak” için bu cinayeti işlediklerini açıkladı. Chicago halkı, son derece varlıklı ailelerden gelen ve entelektüel kimlikleriyle ün salmış bu iki zeki gencin işlediği cinayetle çalkalanıyordu. Dava büyük ilgi görmüştü. İşin içine avukat Clarence Darrow’un, gençlerin müthiş zekalarının sebep olduğu ruhsal karmaşa yüzünden cinayet işlediği görüşünü içeren ilginç savunması da girince, cinayet gerçek bir sansasyona dönüştü. Darrow’un ilginç savunması, ikiliyi asılmaktan kurtardı. İkisi de hapse mahkum edildi.

Leopold ve Loeb davası bir romana ve dört filme de ilham verdi. Bu filmlerden gerçeğe en yakın olanı, 1959 yılında Richard Fleischer tarafından, Meyer Levin’in aynı adlı romanından uyarlanarak çekilen ve oyuncuları arasında Orson Welles ile Dean Stockwell gibi büyük isimlerin yer aldığı Compulsion adlı filmdir. Ancak Compulsion filminden önce, büyük yönetmen Alfred Hitchcock çoktan ilhamını almış ve muhteşem oyuncu James Stewart’ı oynattığı Rope filmini çekmişti. 1992 yılında, Tom Kalin tarafından çekilen bağımsız film Swoon, olaya bir belgesel havasında bakmakta, daha çok Loeb ve Leopold’un eşcinsel ilişkisine odaklanmaktadır. 2002 yapımı Murder By Numbers filmi ise, Barbet Schroeder tarafından çekilmiş, Sandra Bullock, Ryan Gosling ve Micheal Pitt gibi isimlerin yer aldığı, fazlaca Hollywood klişesi içeren, yine de izlemesi zevkli, günümüze uyarlanmış bir Leopold ve Loeb öyküsüdür.

Zekanın fazlasının da psikopatlığı teşvik edebileceğini akıllarda tutarak, söz konusu davayla ilgili filmleri henüz izlememiş okuyuculara özellikle Rope ve Compulsion filmlerini şiddetle tavsiye eder, şimdiden iyi seyirler dilerim.

Dedektif Romanı: Feneryolu Cinayetleri

Genelde hızlı tempolu polisiye kitaplar okumayı sevdiğimden Feneryolu Cinayetleri’ni okumaya başlarken biraz tereddütlüydüm açıkcası. Nedeni ise kapalı oda cinayetleri tarzında yazılmış bir kitap olmasından kaynaklıydı. Bir cinayet işlenir akabinde bir acar dedektif ortaya çıkar ve maktulün etrafında kim varsa onları sorguya çeker ve suçluyu tahmin edip kanıtları ortaya çıkarır ve cinayet çözümlenir. Genelde Agatha Christie romanlarında alışık olduğumuz bu tarzı çok sık okuduğumu söyleyemem. Daha önce de dediğim gibi ben hızlı tempolu romanları daha çok tercih ederim. Açıkçası çok ilgimi çekeceğini düşünmemiştim başlarken. Fakat henüz daha başında anlatım tarzı ve Türkçe’nin kullanışındaki ustalık dikkatimi çekmekte gecikmedi. Buna zekice kurgulanmış olay örgüsünü de eklerseniz sanırım lezzetli bir romanla karşılaştığımı tahmin edersiniz.

Kitabımızda on üç yıl önce işlenmiş bir cinayetin yaşlı bir kadının ihbarı ile su yüzüne çıkmasına tanıklık ediyoruz. Maksude Hanım bir deniz yolculuğunda tanıştığı Kerim Ülkü’ye ölmeden önce bir mektup gönderir ve olaylar da bu şekilde başlar. Kerim Ülkü acar bir dedektiftir ve açıkçası Agatha’nın Hercule Poirot’unu da hiç aratmaz. En az Poirot kadar keskin bir gözlem yeteneğine ve zekaya sahip. Üstelik bir de çok meşhur bir restoranın sahibi bizim acar dedektifimiz. Restoranı ise İstanbul’un seçkin müşterilerine hizmet veriyor. Kerim Ülkü hem mutfakta hem de cinayet davalarında hamarat ve becerikli olduğunu bize ispat etmekte gecikmiyor. Hatta gizliden gizliye emniyetin birçok çözülememiş davasını bile çözüme kavuşturmuş. Fakat bunu reklam amacı yapmayı sevmiyor o restoran sahibi olarak tanınmaktan yana.

Kerim Ülkü’nün yakın dostu polisiye roman yazarı Faruk Arman da işin içine dahil olur ve ikisi birlikte mektuptan yola çıkarak cinayeti soruşturmaya başlarlar. Faruk Arman yazdığı tek kitapla ünlü olmuş bir yazardır ve Kerim Ülkü kadar olmasa da kendine özgü gözlem yeteneği ile dedektifimize elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmaktadır.

Maksude Hanım, doksan dört yaşında artık iyiden iyiye bunama halleri gösteren bir yaşlı kadındır. On iki yıl önce Bir deniz yolculuğunda tanıştığı Kerim Ülkü’ye zamanında bir cinayete tanık olduğunu ve katilin de kim olduğunu bildiğini söyler. Fakat daha fazla detay vermez ve bu konu hakkında da konuşmaz. Kerim Ülkü o zamanlar pek ciddiye almaz kadını çünkü ilk tanıştığında seksen iki yaşında yaşlı bir hanımdır ve bu cinayet ihbarının da onun uydurması olduğunu sanır. Fakat bu olaydan on iki yıl sonra bu yaşlı hanımdan bir mektup alır ve daha önce bahsetmiş olduğu cinayeti kimin işlediğini bildiğini ve her şeyi anlatacağını söyler ve dedektifi evine davet eder.  Kerim Ülkü Maksude Hanım’ı ziyarete gittiğinde ise onun iki gün önce öldüğünü öğrenir. Maksude Hanım’ın kız kardeşi Müzeyyen Hanım Kerim Ülkü’ye bir kitap verir. Bunu ablasının bıraktığını ve katil kim sorusunun cevabını bu kitapta bulacağını söyler. Kerim Ülkü ve Faruk Arman kitabın son sayfasında yazan “…Beni öldürmeye çalışıyor” yazısını kimin yazdığını bulmak isterken yeni bir gizemle karşılaşırlar.

Maksude Hanım’ın cinayete kurban gittiğini söylediği kişi ise on üç yıl önce intihar eden film yıldızı Piraye Biricik’tir. Zamanında genç artistin ölümünün cinayet olduğundan şüphelenilmiş, özellikle baş şüpheli ise kocası olmuştur. Adam defalarca soruşturulmuş ama karısını öldürdüğüne dair bir kanıt bulunamadığından dahası Piraye’nin ölümünün cinayet olduğuna dair kanıt bulunamadığından kayıtlara intihar olarak geçmiştir.

Kerim Ülkü eline geçen mektup ve kitaptan dolayı bu olayın üzerine yeniden gitmek ister. Yaşlı kadının ölümü de ona şüpheli gelir. Çünkü kadın son günlerde uluorta her yerde cinayetten ve katili bildiğinden bahsetmektedir. Nitekim otopsi sonucu da Kerim Ülkü’nün haklı olduğunu gösterir. Artık bu durumda iki cinayet vakası vardır ellerinde ve emniyet de işin içine girer ve işler iyice karışır.

Kerim Ülkü ve Faruk Arman, ölen kadının kocası ile yeniden görüşürler. Burhan Arsan karısını çok seven bir koca olarak çıkar karşılarına. Ona göre Piraye neredeyse kusursuz bir insandır. Hasta kızıyla bile çok yakından ilgilenmiştir. Karısının ölümünü geçen onca yıla rağmen üzerinden atamamıştır.  Daha sonra aile doktorları Rükneddin Bey, evin dadısı, temizlik işçileri, bahçıvan, Piraye’nin yakın arkadaşı, komşuları derken cinayetin işlendiği yılarda o evde ve çevresinde kim yaşamışsa hepsiyle görüşür, konuşurlar. Kimisi Piraye’ye toz kondurmaz çok iyi biri olduğunu eşine düşkün olduğunu söyler, kimisi de kadının kocasını aldattığını ve onunla parası için evlendiğini söyler. Yani seveni de sevmeyeni de çoktur. Kerim Ülkü ve Faruk Arman bu kişilerin ifadelerini aldıkça bilinmeyen de gün yüzüne çıkmaya başlar ve acar dedektifimiz bu ifadeleri birleştirip sentezleyerek ve elde ettiği kanıtları da kullanarak katilin kimliğini ortaya çıkarır.

Aşk ihtiras, cinayet, aldatma, yalan,  sevgi, dostluğun harmanlandığı;  sonunda şaşırmaya hazır olmanız gereken bu kitabı ben zevkle ve beğeniyle okudum. Meraklılarına tavsiye ederim.

Hikaye: kıyamet

Üç Gün Sonra…

Asırlar gibi gelen üç günün ardından akşam saatlerinde koğuşun büyük demir kapısı gıcırtıyla açıldı. Gardiyan Hayrettin ve yanında getirdiği temiz yüzlü, yaşlıca bir adam belirdi. O dakikaya kadar ne Baba’yla ne de Profesör’le tek kelime konuşmuştum. Yatağımın altında duran siyah yılanın varlığından ve kopacak olan kıyametten başka hiçbir şey düşünmemiştim. Uykularım da yılanlar ve şeytanlarla dolu kâbuslar yüzünden bölünüp durmuştu. İşte şimdi uykusuz gecelerimin, kâbuslarımın ve sorularımın sonuna gelmiştik.

Hayrettin adamı sırtından hafifçe ittirerek içeri soktu. Adam ürkek bakışlarla koğuşu ve içindekileri süzüyordu. O kapıdan girdiğim ilk günü anımsadım. Bu hissi biliyordum. Aynı ürkek bakışlar ve aynı göt korkusu… Katillerle, uğursuzlarla aynı kapana kısılmış olmanın getirdiği utanç ve başına geleceklerin bilinmezliği… Kimin kim olduğunu bilememenin, kime yanaşıp kimden uzak durman gerektiğini sezememenin getirdiği endişe… Ve tüm korkularını önce zirveye çıkaran sonra da silip süpüren o an: Baba’nın huzuruna çıkış…

“Gel Hayrettin! Misafir mi getirdin?”

Hayrettin yüzündeki o nefret ettiğim her zamanki yılışık sırıtışla yaklaştı.

“Artık ev sahibi mi olur misafir mi olur bilemem Baba. Takdir senin.”

Baba kısacık bir göz teması ve bir el hareketiyle beni ve Profesör’ü çağırdı. Ne ara yanına varmıştım, bilmiyorum. Belimde emanet, kalbimde kıyametin ayak sesleri, oturdum Baba’nın yanına.

Baba ayakta sırıtarak bekleyen Hayrettin’e baktı sertçe.

“Lan benden habersiz kitap falan mı okuyon Hayrettin? Böyle süslü lafları bilmezdin sen.”

“Aman Baba, ne öğrendiysek senin saye…”

“Kes lan kes! Bir kere de sinirimi bozmadan çık git şu kapıdan be!”

Hayrettin sessiz, başı öne düşmüş halde, dikilmeye devam etti. Adam tam bir sabır sınavıydı hakikaten. Profesör duruma el koydu.

“Şşşştt!”

Kısa ve net bir kafa hareketiyle beraber her şeyi anlatan bu sesin gardiyan için anlamı belliydi:

“Siktir git!”

Hayrettin başını hiç kaldırmadan ama bana da göz ucuyla ve nefretle bakmayı ihmal etmeden çıktı gitti. Baba’nın ağzından meraklı bakışları şiddetle püskürten ve kıyameti başlatan ilk söz çıktı:

“Dağılın lan! Yeni misafirimizle özel ilgileneceğiz.”

Ayağa kalktık. Babanın ranzasına geçtik. Ranzanın etrafını battaniyelerle örtülerle çeviren Profesör, son kontrolü de yaptı. Yatak, dışarıdan görünmeyen bir çadıra dönüşmüştü. Adam titriyordu. Zangır zangır. Ben de kıyamet düdüğünün çalmasını bekliyordum heyecanla. Baba misafirin gözüne bir kez baktı ve hiç uzatmadan, doğrudan mevzuya girdi.

“En son sattığın kadının adı neydi lan puşt?”

Profesör’ün elindeki eğik uçlu hançeri o an fark ettim. Adamın gırtlağına dayayınca…

Adamın sesi korkudan mı bilmiyorum, yalan kokuyordu. Kaypak, kaygan ve çatallı… Belimdeki yılanı anımsadım yine.

“Bak, sana çok para ve…”

Hançer biraz daha dayandı o kaypak sesi çıkaran gırtlağa. Hafifçe sızan kanlar göğsüne inerken adam sustu. Baba bana baktı. Profesör de… Bakışlardan anladım ki vakit gelmişti. Emaneti çıkardım. Horozu kaldırdım. Adam terden sırılsıklam olmuştu. Islaklık keskin bir kokuyla birleşti. Herif altına işemişti. Baktım, hâlâ işemeye devam ediyordu. Baba konuştu.

“Profesör çek şu bıçağı. Bıçak zoruyla konuşturdu, dedirtmem kendime. Sen de silahı çek evlat! Konuş lan sen de korkudan geberip gitmeden.”

Adam sümüğünü koluna sildi. Kesik kesik mırıldandı.

“Kadının… Adı… S… iha…”

Ne diyordu lan bu herif? Kıyamet basit bir tesadüf yüzünden mi çıkacaktı? Yo, hayır! Buna izin vermeyecektim. Belki de yanlış duymuştum.

“Götünden değil ağzından çıksın lan sesin! Doğru düzgün söyle! Kadın kimdi? Kimin nesiydi?” diye bağırdı Profesör.

“Sa-li-ha… İsmet abinin Saliha…” dedi herif utanmadan, sıkılmadan, ölümden korkmadan.

Kıyameti koparmak için ayağa kalkmaya yeltendim ama bir el omzuma bastırıyordu. Baktım, Baba’ydı. Baba bir yandan beni bastırırken bir yandan kaypak herife son sorusunu sordu:

“Aferin sana, aferin koçum! Kadını kime sattığını da de bakalım! Ama bu kez bir seferde söyle ki bitsin bu işkence, tamam mı lan?”

Adam Baba’nın güven veren sesinden sonra sanki daha sakinlemişti. Bana ve Profesör’e bakıp konuştu:

“Bu mahpushaneye düşmüş dediler, adı Süleyman.”

Beklenen bu son isim de gelince Baba ve Profesör sakince ayağa kalkıp çadırdan çıktılar. Çıkarken Baba’yla göz göze geldim. Hiç konuşmasa da o bakışlar çok şey demişti.

“Ablanı babandan alıp bir mal gibi satan adamı verdim sana. Süleyman’ın kıyametini ben kopardım. Bu puştunkini de sen kopar evlat! Kopar şu kıyameti! Kopar!”

O andan sonra karanlık çöktü kalbime. Ne bir şey görür ne de duyar oldum. Demek kıyamet böyle bir şeydi. Kapkara bir delilik…

Gözlerim yanıyor, beynim uğulduyordu. Silahı dayadım herifin alnına. Sonra kesmedi ağzından içeri soktum namluyu. Ağlamalar, zırlamalar duyuyordum sanki ama emin de değildim. Her şey bulanık, her şey karışıktı. Hayat, ölüm, doğru, yanlış, suç, masumiyet, sesler, gürültüler, yalvarışlar, zırıltılar, vızıltılar… Kafamın içinde uğuldayıp duran binlerce arı…

Susmalıydı! Her şey susmalıydı! Ama önce şu herif! Önce şu orospu çocuğu susmalıydı! Adını bile bilmiyordum. Ne garip…

Derin bir nefes aldım. Nefesimi bırakırken gözlerimi açtım. Herifin gözlerinde gördüğüm şeyden emindim. Kıyamet! Ve tetiği çektim…

Hikaye: Apartman

Komiserimin evinin kocaman bir balkonu var. Balkon dediğimde kızıyor, “Teras ulan burası andaval, hangi balkonda böyle ağaç gördün sen?” diyor. Haklı. Balkon değil orman sanki. Adını bile bilmediğim türlü ağaç var orada. Her yanını da açılır kapanır cam yaptırmış. Bir de (nereden gördüyse artık) şu yeni çıkan doğalgazlı sobalardan alıp camların önlerine birer tane koymuş.  Soğuk havalarda bile sıcacık oturuyoruz. Bitkilerin tam ortasına demir ferforje ayaklı geniş bir masa yerleştirmiş. Genelde orada içiyoruz. Yan odadan da mutlaka bir müzik sesi yükseliyor. Önceleri keyifli ezgilerle başlıyoruz ama kadehler dolup boşaldıkça içeri odaya daha sık gidip hüzünlü parçaları koyuyor arka arkaya. Bir cd doldurayım sana demiştim birkaç kere. Kabul etmemişti. “Böyle daha değerli. Kaset takıyorum, bir tarafı bitince kalkıp diğer tarafı çeviriyorum, bazen geri sarıyorum bazen de kasetin filmi takılıyor teybe, onu düzeltmekle uğraşıyorum. Emek verdikçe daha bir keyifleniyorum, daha bir anlamlı oluyor müzik dinlemek.” demişti.

Yine o masadayız. Rakıları bir doldurup bir boşaltıyoruz. Arkada ‘Güller ve Dudaklar’ çalıyor. Belli ki epey olmuş biz masaya oturalı. Komiserim bir şey söyleyecek gibi ama hali tavrı hoşuma gitmiyor. Endişeli mi üzgün mü anlayamıyorum.

“Herkül; şu senin kızı çok sevdim biliyorsun. Hem güzel hem zeki bir kız hem de çok acılar çekmiş, yaşanmışlığı olan biri ama nedense bir tarafım… Aman boş ver! Sen de susuyorsun, koskoca Herkül Adnan’a yol mu öğreteceksin be adam desene evladım!”  Patlatıyor kahkahayı. Ben gülemiyorum. Göğsüm sis doluyor sanki. Tam ağızımı açıp konuşacağım; olur mu öyle, diyeceğim, nedir seni rahatsız eden hemen söyle bana, diyeceğim belki ama o anda benim hatun giriyor kapıdan. Komiserimin arkasında duruyor. Ellerini onun omuzuna dayıyor. Şarkıya eşlik etmeye başlıyor. Öyle güzel ki… Kısacık saçlarını elleriyle dağıtmış. Kalın dudaklarına hafif pembe sürmüş. Gözünde, yanaklarında hiç boya yok. Güzelliğim doğal demek istiyor bize. Koca koca kara gözlerini dikiyor gözlerime. Öpmek istiyorum onu. O da istiyor belli. Beni öper gibi söylüyor şarkıyı.

“Güller ve dudaklar şimdiii ne kadar acı ve gizlii eski bir aşkı…”

Bir anda kan gölü oluyor ortalık. Gözlerim artık hatunun gözlerinde değil; Komiserimin, yüzünde donmuş gülümsemesine dikmişim onları. Kıpırdayamıyorum. Elindeki bıçağı ağzına götürüyor hatun. Yalıyor mu? Belki… Göremiyorum. Gözüm kararıyor. Kanlı ellerini kısa saçlarında gezdiriyor. Kıpırdayamıyorum. Bağırıyorum, sesim çıkmıyor. Göğsüme biri oturuyor sanki. Kim o? Karabasan mı?

Güm! Kırrrçç tak. Kırrrçç tak.

Üst kattan gelen elektrik süpürge sesiyle uyandım. Karabasan gitmişti.  Gördüğüm kabus öylesine gerçekti ki gözlerimden yaş gelmişti. Elimin tersiyle sildim onları. Kabusun beni ağlatmasına mı, o kabustaki kadının bir zamanlar gerçek olan tek parçam oluşuna mı, yoksa komşumun gümbür gümbür temizlik yaparak başıma sapladığı ağrıya mı sinirimden bilemiyorum gözyaşlarımı silerken tırnağımı öyle bastırmışım ki hafifçe çizilivermiş yanağım.  Zaten kabusun ve gürültünün etkisiyle nefes nefese uyandım, şimdi bir de kan sızıyor gözümün altından. Kan ağlayan Herkül Adnan…  Ne beter kabustu o! Komiserimin ölümü bir felaketti ama neyse ki gördüğüm kabustaki gibi gözlerimin önünde gerçekleşmemişti. Hayal gücü, bazen İnsanın en büyük düşmanı oluyor demek. Hem Komiserimi hem de o kadını gerçekmiş gibi yan yana görüşüm… Bunca yıl sonra, sanki ikisiyle de tekrar aynı odadaymışım gibiydi.

Güm! Darrrrrr darrrr.

Saate baktım. Daha sabahın dokuzu. Yahu başım çatlayacak! Şimdi şu üst kata çıkıp süpürgeyi parçalasam mı, diye düşündüm ama apartmana taşınalı bir ay bile olmamıştı daha. Bu kadar çabuk papaz olmamak lazımdı milletle. Kendime bir kahve koyana kadar biter herhalde diye düşündüm ama bitmedi. Başım ağrıdan çatlayacak gibiydi. Üst kattakilerin benimle alıp veremediği bir şey olduğunu düşünecektim neredeyse. Bir saattir oraya buraya çarparak etrafı temizliyorlardı.

Sabahın (benim dışımdaki insanlar için) çok erken bir vakti olmadığından, belki bunu yapmaya hakkım yoktu ama arka arkaya içtiğim üç kahveden sonra daha fazla beklemenin anlamsız olduğuna karar verip üst kata çıktım. Kapıyı genç bir kadın açtı. Üstünde yırtık pırtık temizlik kıyafetleri, saçında düşmek üzere gibi duran bir yemenisi vardı.

“Merhaba, ben alt komşunuz Adnan Yılmaz. Daha önce karşılaşmamıştık,” dedim ama kızın bakışları ‘Ee sadede gel’ der gibi devrilince tanışma faslının saçma olduğunu fark ederek girdim konuya.

“Biraz geç uyudum. Belki saat çok erken değil ama gerçekten başım çatlayacak. Şu temizliği erteleseniz en azından öğleden sonrayı bekleseniz olmaz mı?”

Belli belirsiz bir sessiz kalışın ardından pis pis sırıttı kız. Sonra da; pis evlerden, huysuz ev sahiplerinden, bizim gibi erkeklerin anlayışsızlığından ve onun emir kulu oluşundan bahseden ufak bir nutuk çekti bana. Ben de bir iki söz sokuşturdum aralara. konuşurken biraz sesimi yükselttim galiba ki beni artık dinlememeye karar verip kapıyı yüzüme kapattı. Birkaç saniye kaldım kapıda. Daha ben merdivenlere doğru dönmemişken, içerden makinanın sesi duyuldu. Hem bu sefer daha bir hırsla vuruyordu makineyi köşelere. Sanki kafama vurur gibi… Ben de kabusun ve katlanamadığım gümbürtünün acısını çıkarmak için yapabileceğim en aptalca şeyi yapıp ayağımı merdiven pervazlarına hızla vurdum.  Bu kontrolsüz hareket biraz olsun işe yaramıştı. Yani temizlik yapan kadın bacağımı demirlere geçişimi görmüş ve halime çok üzülüp bu gürültüye son vermiş değildi elbette ama en azından ayağımın acısı beni uysallaştırmış, sinirimi de azaltmıştı.

Eve döndükten sonra bir süre daha seslerin azalmasını bekledim. Apartmanlardan ne kadar nefret ettiğimi ve özellikle müstakil evleri ya da otelleri seçen bir adam oluşumun sebeplerini bir kere daha hatırlamış oldum beklerken. Ama bu bekleyiş uzadıkça zihnim beni o gürültüden uzaklaştırıp bu sabaha hatta daha çok sabahın başlayış şeklini düşünmeye itti. Kabusumun ayrıntıları, mekanın gerçekliği, Komiserimi yeniden görmenin mutluluğu ve hemen sonra onu tekrar, ilkinden daha feci bir sonla kaybedişimin derin acısı… Zor başlayan bir gündü. Terapistimi arayabilirdim ama ne diyeceğini tahmin edebiliyordum; “Anı defteri tutmanı bu yüzden istemiştim, zihnin bazı parçaları canlandırıyor çünkü onlarla yüzleşmeni istiyor. Yani olumlu bir şey bu, telaşlanma ve günü sakin geçir.” Bunları defalarca duyduğum için tekrar aramama gerek yoktu. Günü sıradanlaştırmak için gazetelere bakıp çözülmeyi bekleyen cinayet haberleri bulabilirdim ve onlarla bir süre oyalanırdım ya da sudoku çözerek zaman geçirirdim, hiç olmadı yazmaya çalıştığım programın üzerinde çalışırdım ama ne yazık ki güne devam edebilecek gücü bulamıyordum. Gözümü açık tutmakta güçlük çekiyordum, uyumaya çalışıyor ama bir türlü dalamıyordum. Şu yukardaki gürültücüyü suçluyor olsam da kendime itiraf etmek zorundaydım ki o kadın çıt çıkarmasa bile uyuyamayacaktım. Korkuyordum çünkü.  Gözümü her kapatışımda düşmanımın yüzünü görüyordum. Saçlarını, kocaman gözlerini, incecik boynunu, dolgun dudaklarını, ufacık ellerini…

Başım çatlayacaktı. Bir sakinleştirici içip uzandım. O beni kesmez diye bir tane daha attım ağzıma.  Çok geçmeden gözlerim iyice ağırlaştı. Ne zaman uykuya teslim oldular bilmiyorum ama kabussuz bir uykuda epey kalmış gibiydim uyandığımda. Bu sefer beni uyandıran kapı zilimin oldu.

“Merhaba kapınızı epeydir çalıyoruz. İçeri girebilir miyiz?  Ben Komiser Aykut.”

Önümde dikilen adam parmak uçlarına hafif hafif (kendince belli etmeden) kalkarak arkamdan evin içini görmeye çalışır gibiydi ve kısacık cümlesini bitirene kadar, beni iki kere baştan aşağı süzmüştü.

“Tabii buyurun böyle geçin,” diyerek onlara yolu gösterdim. Önde kendisi, arkada pıtır pıtır onu takip eden arkadaşları içeri girdiler.

“Hemen konuya girmek istiyorum. Üst katınızda bir suç işlendi. Haberiniz var mı?”

“Hayır. Ne zaman oldu bu?”

“Bugün gün boyu neredeydiniz? Iı… Neydi adınız, komşularınız söylemişti.”

“Adnan ben… Herkül Adnan!”

Sözlerimin ani bir etki yaratacağını düşünmüştüm, beklediğim gibi olmadı.

“Herkül Adnan mı? Takma isim falan mı bu?”

Sorumlu kişi beni hiç tanımıyor olduğunu belli eden konuşmasını sürdürürken arkasındaki polis sürekli onu dürtüyor, adama bir şeyler söylemek için çabalıyordu. Sonunda kendisini dinlemeyen üstüne meydan okuma cesaretini gösterip adamın kulağına eğildi ve bir şeyler fısıldadı.  Ardından sorumlu olan bana döndü. Tavrı biraz olsun değişmişti.

“Herkül Adnan deyince bir an çıkaramadım. Memnun oldum tanıştığımıza. Ama sorgumuza devam etmemiz gerek çünkü bir cinayet soruşturuyoruz ve siz ilk konuşmamız gereken kişisiniz.”

Sorumlu ve arkadaşları beni sıkıştırmaya çalışan sorularını art arda sıraladılar. Bu heyecanlı halleri, suçlayıcı bakışları ve adımı duyduktan sonra sadece şaşkınlığın değil korkunun da hakim olduğu gözleri, çok büyük bir sorunun içine düştüğümü anlamama yetmişti. Evet ortada bir sorun vardı ama bugün sabah tartıştığım kadının öldürülmüş olabileceği de aklımdan geçmemişti doğrusu. Peki bu ölüm seni bir şaşkınlığa uğrattı mı Adnan diye sorarsanız; hayır, tabii ki uğratmadı. O an tek düşündüğüm şu oldu: Lanetli Adnan diye değiştirmeliydim adımı.

“Onu en son gören de sizsiniz!” demişti Aykut imalı imalı bakarak. Şimdi de zanlı mı olmuştum? Hem eğlendim hem de heyecanlandım o anlarda. Daha önce zanlı olduğum olayların içinde bulunmuştum ama hepsinde gerçekten bir şekilde parmağım vardı. Şimdiyse tamamen yanlış zamanda yanlış yerde olan biriydim, o kadar. Bu eğlenceli olacaktı. Sorularına verdiğim üstün körü cevapları aldıktan sonra beni tekrar arayabileceklerini söyleyerek çıktılar. Tekrar arayacaklarını biliyordum ama sorumlu olanın bana (nedense) takmış olduğunu da hissediyordum. Büyük ihtimal gider gitmez benim geçmişimi okuyacak, eline harika bir olay geçtiğine karar verecekti. Onu heyecanlandıracak senaryo belliydi; büyük kayıplar yaşayarak polisliği bırakmış bir adam cinnete yakın bir deneyim yaşayarak komşu evdeki görevliyi öldürür ve bu gizemi çözen polis de televizyonların, gazetelerin aranan ismi olur. Başıma geleceklerin önünü kesmek ve tabii gerçek bir soruşturma yapıp katili bulmak için hemen eski bir arkadaşım olan valiyi aradım. Durumu anlatınca olayın başına daha yetkili birini vereceğini ve benim de onlara danışmanlık yapacağımı söyledi. Konuşmamızdan birkaç saat sonra sabahki sorumlu Aykut ve yeni sorumlu Kerem kapımdalardı. Kerem’i daha önce de iki olayda birlikte çalıştığımızdan tanıyordum. Kahvelerimizi koyduk ve Aykut’un göz hapsine aldırmadan Kerem’in olay hakkında detaylar verdiği bir konuşmaya başladık. Geçirdiğim korkunç uykunun etkileri hala devam ettiğinden söylenenleri tam olarak doğru yerlere yerleştiremiyordum kafamda. Daha net bir bakış yakalayabilmek için, yakın zamanda kırtasiyeden aldığım beyaz tahtayı mutfağıma kurdum. Onu iyi ki almışım dedim kendime. Önce; Amerikan filmlerinden görüp özenmiş olduğum anlaşılacak diye almaya utanmış olsam da sonra, , olsun kim görecek diye düşünüp nefsimi tatmin etmeye karar vermiştim. Düşündüğüm gibi olmamış ve herkes artık bu özenti tahtamı görmüştü ama işe yaramış oluşu benim ileri görüşlülüğümün kendime bir kanıtıydı sonuçta. Bu yüzden rezil oldum fikrine takılmadım.

“Şimdi; apartmanın hemen yanındaki fırının kamerası çıkışı net bir şekilde görüyor. Tek çıkış da burası olduğuna göre, sabah saat sekizden akşam sizin haberi alıp gelişinize kadar apartmana yabancı birinin girip çıkmadığını söylüyorsan, katil bu apartmandan biri demektir. Buraya apartmanın küçük bir şemasını yapıyorum.”

Tahtaya beş satır ve iki sütun çizdim. İlk katın sağ dairesi kapıcının karşısındaki daire ise fabrika işçisi bir genç oğlanın dairesi. Olay günü kapıcı dairesinde, fabrika işçisi çocuk hafta sonu olmasına rağmen işindeydi ama onun evinde bir arkadaşı kalıyordu. Bu arkadaş soğuk algınlığı geçiriyordu ve tek yaşadığı için en azından akşamları kendisi ile ilgilenebilecek biri olsun diye işçinin evinde kalıyordu. İkinci kattaki iki dairenin sahibi de aynıydı ve başka bir ülkede yaşıyorlardı. Evlerine yalnızca yaz aylarında uğruyorlardı, cinayet günü ülkede bile değillerdi. Üçüncü katın sol dairesini ben yaklaşık iki ay önce tutmuştum. Karşı dairemde karı koca orta yaşlı bir çift kalıyordu. Onları sürekli sabah sporunda ya da akşam yürüyüşünde görüyordum. Her görüşümde üstlerinde farklı eşofman takımları olurdu ve her defasında bu takımlar birleri ile uyumlu olduğundan, gözüme komik görünürlerdi. Tam üst katımdaki daire yaşlı bir kadınla onun iki torununun oturduğu evdi. O gün yaşlı kadın dışardaydı, torunlar ve temizlik için gelen iki yardımcı kadın evdeydiler. Öldürülen kişi bu kadınlardan genç olanı, yani benim o sabah görüştüğüm kadındı. O dairenin karşısında tek başına yaşayan yaşlı bir kadın vardı. Onun dairesinin üstü iki genç öğretmen arkadaşın kaldığı daire ve onların karşısında eski albay -yeni apartman yöneticisi- oturuyordu. Tahtaya çizdiğim şemaya kısa notlar halinde apartmanda oturanları yerleştirdim. Cinayetin işlendiği yeri (birinci kattın merdiven boşluğunda, aydınlık adı verilen, apartmanın içine açılan bölmeyi) kırmızı çarpı ile işaretledim. Ardından maktulü görmeye gittik.

Sabah benle konuşurken hırçın ve küstah görünen kadın o anda öyle masum ve korunmasız göründü ki kendimi, ona kızmış olduğum için suçlu hissettim. Aydınlık, kapalı alanda kurulmuş bir balkona benziyordu. Apartmana taşındığım ilk gün buraya bir göz atmıştım ama o zaman bana şimdiki gibi küçük görünmemişti. Kadın ip veya benzeri bir şey ile boğulmuştu. Bedeni aydınlığa savrulmuştu ve üzerinde bir kilim vardı.

Aykut,  “Cesedi kilimle örtmek istemişler. Bu katilin onu tanıdığını gösterir değil mi? Hem ben kadın olduğunu da düşünüyorum. Genelde pişmanlık göstergesi olan bu davranış katil kadınlarda görülür,” dedi belli bir gururla. Kerem bu tahmin hakkında ne düşündüğümü soran gözlerle bana bakıyordu. İsteksizce.

“Belki,” dedim ama sanırım bunu söylemesem daha iyiydi. Fikrinin akıllıca olduğunu dile getirmemiş olduğumdan ya da en azından tam olarak onaylanmamış olduğundan, Aykut rahatsız olmuştu.

“Belki mi? Aslında sizden daha kesin konuşmalar beklerdim. Yarım ağız bir ‘belki’den fazlasını duymayı… Ben araştırmalara dayanarak söylüyorum. Göz önünde bulundurmalıyız bunu.”

“Evet tahmininin bir kısmına katılıyorum ama fikir yürüttüğün aynı noktadan yola çıkarak değil,” dedim.  “Kilimin kadının üzerine özellikle örtüldüğünü düşünmüyorum. Söylediğin gibi pişmanlık göstergesi olsa beden biraz düzeltilebilirdi.”

Kadının sıyrılmış eteğine ve kırılmış gibi ters dönmüş olan koluna bakarak devam ettim. “Baksana kilim kadının belini ancak kapatıyor yüzünü ya da bacaklarını kapatıyor olması ile aynı şey değil bu. Cesede bakınca içim eziliyor, pişman bir katil için fazla savruk bir görüntü bu. Aksine çöp gibi atılmış olduğunu ve en ufak bir pişmanlık gösterilmediğini düşündürüyor bu görüntü bana. Ve tabii bu aydınlık bölmeye gelme nedeni büyük bir ihtimalle kilimi silkelemekti, boğuşmadan sonra yere düşen kadının elindeki kilimin savrulup cesedin bir kısmını kapatmış olması gayet normal.”

“Neyse ki,  bir kısmına katılıyordun. Bir de katılmasan neler söyleyecektin acaba?”

“Bu kadını defalarca üzerinde temizlik yaparken giyilen bu kıyafetlerle apartmana girip çıkarken gördüm ama siz bana bugün geldiği eve haftada bir gün geldiğini söylediniz. Sabahki konuşmamızda bana yarım açık gözlerle bakarak ve burnunu olabildiğince havada tutarak konuşurken bu genç kızın kendini ne kadar beğendiğini hissetmiştim. Bu hissimi göz önüne alırsak, üzerindeki kıyafetlerle arkadaş ziyaretine ya da bir tanıdığa gelmediğini varsayabiliriz. O zaman apartmandan başka birine ya da birilerine temizlik için geldiğini düşünüyorum. Apartmana dışardan giren olmadığını bildiğimize göre; katil bu kadını tanıyan biriydi,” dedim, sonra elimi yavaşça Aykut’un omuzuna koydum. Nedense onunla aramı düzeltmeye meyilliydim.

“Katilin kadın olduğu konusundaki fikrin içinse şunu söyleyebilirim; cinayet saatinde apartmanda ben hariç dört erkek ve yedi kadın vardı, başka etkenleri de sıfırlarsam ki bu imkansızı varsaymak olur, katilin kadın olma olasılığı daha fazla olabilir.”

Genç polis omzundaki elimi belli belirsiz iterek benden uzaklaşırken, “Yani saçmaladın demenin başka bir yolu bu sözler galiba. Neyse ben dışarda bir sigara içip geleceğim” dedi ve binanın dışına çıktı.

Biz de Kerem’le birlikte şüphelilerle konuşmaya başlamak için en alt kata indik. İlk konuştuğumuz kişi apartman görevlisiydi.

“Abi ben ne ses duydum ne bir şey gördüm. Apartmanı temizleyecektim, temizlikte kullanacağım kovalara su doldurup oraya koyarım ki sürekli eve girip çıkmayayım. Doldurdum suları gittim aydınlığa. Bir de ne göreyim.”

Çok üzgün görünüyordu. Üzgün olmanın yanında telaşsız da görünmesi gerektiğini bildiğinden yüzünü zoraki bir şekilde buruşturup aşağı bakıyor gibiydi.

“Her gün aynı saatte mi yaparsın temizliği?”

“Hemen hemen, yani daha erken de yaparım aslında,” derken gözlerini kaçırdığını fark ettim.

“Kurbanı tanıyor muydun? Kimlerin evine gelir biliyor musun?”

“Tabii tanırdım. Apartmandaki üç daireye temizliğe gider. Başta yaşlı hanım bulmuştu onu. Sizin üst katınızdaki işte. Sonra onun üstündeki Albay Bey’le, onun karşısındaki öğretmen hanımlar, bildiğin kadın var mı, diye sorunca ben de onu tavsiye ettim. Üçüne de giderdi yani. “

“Samimi miydiniz?”

“Çok sayılmaz. Yani aslında ben onu eskiden de tanırdım da… annemin mahallesinde oturur. Pek sever anam onu. Ama biz konuşmazdık. O pek konuşmaz bizlerle. Okullularla falan arkadaş olmak isterdi. Neyse işte burada işe başlayınca az buçuk bir muhabbetimiz vardı.”

Gözleri dolmuştu. “Birden öyle yattığını gördüm. Kapandım üzerine nefesine baktım. Soluksuzdu. ” Kalbine götürdü elini.

Kerem koluna girdi hemen ve “Neyiniz var? İyi misiniz? Oturun şöyle,” diyerek adamı tek odalı evdeki tek koltuğa oturttu. O sırada diyafondan bir ses duyuldu.

“Bir iki, bir iki. Daire sekiz için ekmek talebinde bulunuyorum!”

Diyafondaki ses gülünç derecede yapmacık bir otorite içerdiğinden hafifçe gülümsedim. Ama görevli için bu ses komik bir ses değildi galiba çünkü biraz önceki üzgün tavrı hemen değişmiş ve diyafonun başında hazır ola geçivermişti.

“Hemen albayım yetiştiriyorum,”  dedi ve bize döndü. “İşiniz bittiyse ben bir bakkala koşayım. Albayım apartman yöneticisidir. Kurallara ve dakikliğe önem verir. Bir de şekeri var, aç kalmasın.”

Kerem adamın beklemesini, şimdi önemli bir soruşmanın ortasında olduğumuzu söyledi ama ben gidebileceğini, onunla daha sonra tekrar konuşacağımızı söyleyince, Kerem sen bilirsin der gibi salladı başını ve itiraz etmedi.

İkinci adresimiz olan inşaat işçisinin evinde de az zaman geçirdik. Kapıyı açan misafir arkadaş hastanelik vaziyetteydi. Kıpkırmızı burnu, çatlamış dudakları, elinde tuttuğu selpağı ve sırtına attığı battaniyesiyle ‘ben mikrop saçıyorum’ diye bağırıyordu adeta. Onun dairesi de kapıcı dairesi gibi tek göz olduğundan etrafa bakmak için dolaşmamıza gerek kalmadı ve bu adamın o haliyle bir kadını boğacak gücü bulamayacağına ikna olduğumuzdan hastalık kapmadan daireyi terk ettik. Sıradaki daireyi çok merak ediyordum. Benim dairemin karşısındaki sporcu çiftin kapısını çaldık. Kapıyı ikisi birlikte, daha zil sesi susmadan açtılar.

Kadın, “Oh sonunda geldiniz. Biz de sizi bekliyorduk, buyurun,” diyerek bizi salona aldı. Daire benimkinin aynısıydı. Bir Amerikan mutfak salon ve o salona açılan iki oda. Ben kadınla konuşurken karısıyla bir örnek mor eşofmanlar içindeki adam da Kerem’e odaları gezdiriyordu.

“Olay sırasında evdeymişsiniz, doğru mu?”

“Aslında bunu bilmek bizi katil yapar öyle değil mi?” dedikten sonra bir kahkaha attı kadın. “Şaka yapıyorum. Yani ben nerden bileyim olay ne zaman oldu. Ama tahminimce bugün oldu ve biz, sabah koşumuz dışında evden çıkmadık.”

“Espri anlayışınızı sevdim,” dedikten sonra samimiyetsiz bir gülüş attım. “Kurbanı tanıyor muydunuz ya da daha önce görmüş müydünüz?”

“Hayır hiç görmedik. Evimize temizlikçi almayız. Kendimiz yapıyoruz temizliği. Vücudu çalıştırmak için harika bir yöntem değil mi?”

Aynı rahatsız edici kahkahadan bir tane daha ekledi cümlesinin sonuna. Bu sırada Kerem ve kadının ‘biz’lerinin ikinci kişisi de konuşmamıza katıldı.

“Peki siz beyefendi, daha önce görmüş müydünüz maktulü?”

Söze devam etmeme fırsat vermeden araya kadın girdi. “Görmediğini söylemiştim. Görmedik. Tanımıyoruz da. Apartmandaki kimseyi tanımıyoruz. Zaten apartmanda yaşamamız da geçici bir durum. Müstakil bir eve geçeceğiz. Şu anda yapılı…”

“Eşiniz reşit değil mi yoksa? Onun cevaplarını da siz vermek istediğinize göre…” diyerek sözünü kestim ve kahkahasının kötü bir taklidini yaptım.

Kerem’in birkaç sorusundan sonra o daireden de çıktık. Bu gereksiz yapışık çift beni rahatsız etmişti ve bir kahve içmeye ihtiyacım vardı. Bu sırada Aykut da bize katıldı. İkisine yukarı çıkıp temizlik yapılan dairenin karşısında oturan yaşlı kadınla konuşmalarını benim de kahve yaptıktan sonra onlara katılacağımı söyledim. Hem bir molaya ihtiyacım vardı hem de yaşlı kadının büyük bir ihtimalle beni suçlayacağını bildiğimden sorgu sırasında onunla olmazsam daha rahat davranabileceğini düşünmüştüm. Beklediğim gibi de olmuştu. İkili kadınla görüşüp daireme geri döndüğünde onlara hazırladığım kahveleri içerken yaşlı kadının fikri hakkında yanılmadığımı anlamış oldum. Kadın kendi katında sesler duyunca gözünü (her zaman olduğu gibi) kapı deliğine dayayıp konuşmamızı izlemiş. Ağır işiten kulağı müsaade ettiğince de dinlemiş bizi. Tabii bizimkilere anlatırken kendi yorumunu da ekleyerek tam duyamadığı diyaloğun boşluklarını doldurmuş. Ona göre konuşmayı şöyle başlatmışım: “Geç uyuduk be kadın. Şu temizliği vakitli yapsana. Başın çatlayacak bilmiş ol.” hal böyle olunca kızcağız da kendini savunuyor ona göre. Ama kızın sesi daha alçak olduğundan onu daha da az duyuyor. Artık ben içeri mi girmeye çalıştım yoksa kıza vurmaya mı kalktım bilemiyor ama kızın kapıyı konuşmanın ortasında hızla çarptığına bakılırsa hayli rahatsız etmiş olduğumu düşünüyordu yaşlı kadın. Katilin ben olduğuma da neredeyse emin. Zaten bu olaydan önce de beni şüpheli buluyormuş. Taşındığımdan beri etrafı kolaçan ettiğimi yakalamış kaç kere. Kim olduğuma bakmak için kapımı çalmış ama içerden sesler gelmesine rağmen kapıyı açmamışım (gerçekten böyle bir olay hatırlamıyordum.), sonra tekinsiz saatlerde dışarı çıkıyormuşum, birkaç kere de polisin evime geldiğini görmüş. Diğer apartman sakinlerinden asla şüphe etmeyeceğini önemle vurgulamış. Bizimkiler iyice düşünmesini isteyince gönülsüz de olsa; temizliğe gelen kadınların iki kişi olduğunu ve her gelişlerinde ikisinin kavgalı olduklarını, pek anlaşamadıklarını duyduğunu da eklemiş konuşmasına. Konuşulanlara güldük. Beni tutuklayın der gibi iki kolumu birleştirip uzattım Kerem’e, o da hayali bir kelepçe takıverdi bileğime. Biz eğlenirken Aykut’un sahte bir gülücüğü yüzüne yerleştirmiş, kuşkuyla bana bakıyor olduğunu fark ettim. Ona hak veriyordum. Ben de olsam bu kaçık görünümlü, kendini beğenmiş adamdan şüphe ederdim. Kahveleri bitirince temizliğin yapıldığı kata, yani üstümdeki daireye çıktık. Dairede yaşlı bir kadın ve onun (alt kattan sık sık kıyafet, yatak ya da televizyonda ne izleneceğiyle ilgili kavga ettiklerini duyduğum) torunları vardı. Kadın temizlik sırasında aylık iğnesini vurulmak için sağlık ocağına gitmiş. Sağlık ocağı çok uzak olmasa da yürüyerek gidip geldiğinden bütün gün evde yokmuş. Ama torunlarını temizliğe yardımcı olmaları, yapılacakları göstermeleri için evde bırakmış. Sorgulama sırasında anladık ki kızlar bırakın temizliği yönetmeyi bir de çalışanlara ayak bağı olmuşlar. Biri yatak odasına geçmiş hiç çıkmamış diğeri de kulaklıkları geçirmiş kulağına, bütün gün elindeki telefondan arkadaşlarıyla konuşmuş. Kızların odasına girip bakmak istedim. Temizlik görevlilerinden hayatta kalanın o odada olduğunu söylediler, zor sakinleştirdik diye eklediler. İçeri girdiğimde gördüğüm kadın pek sakinleşmiş gibi değildi. Odada karşılıklı konulmuş iki tek kişilik yatağın ortasında apartman boşluğuna açılan büyükçe bir pencere vardı. Bizim hayatta kalan, yatakların ortasındaki komidinin üzerinde oturmuş ve kafasını bu pencereye dayamıştı. Yere; parfüm şişeleri, makyaj malzemeleri dağılmıştı. Oda çamaşır suyu kokuyordu ama hiç de derlenip toplanmış gibi görünmüyordu. Kadına yaklaştığımda çamaşır suyu kokusunun ondan geldiğini anladım.

“Merhaba,” dedim.  “Kendini biraz daha iyi hissediyorsan sana birkaç soru sormam gerekiyor.”

“İyi mi? Nasıl iyi olurum ben. Daha sabah birlikte geldik. Arkadaşım dostum o benim. Ben buldum ona bu işi. Bulmaz olsaydım. Her şey benim suçum. Çok küçüktü daha. Ben annesine ne derim?”

“Kendini suçlama desem de suçlayacaksın biliyorum. İyi biliyorum hem de. Ama şimdi bu suçluluğu azaltmak için bir şansın var. Acını sustur ve bize yardım et. Her ayrıntıyı hatırla; buraya gelirken neler yaptığınızı, apartmandakileri ya da belki aranızdaki kavgaları. Hiçbir ayrıntıyı atlamadan anlat. Ne kadar çabuk o kadar iyi.”

“Biz buraya sabah yedi buçuk gibi geldik. O saatte ses olmasın diye ütüye giriştik. Sonra tüm eve makine tuttuk. Ben yaşlı hanımın odasını aldım. O da kızların odasına girdi. İnce işlere kadar yaptık, uzun sürdü. Soğuklar geldiğinden hanım mutfak tarafına kilim serilsin demişti. Kızlara yerini sorduk ama biri zaten müziği kapatıp dinlemedi, diğeri de banyoya girdi ve saatlerce çıkmadı. Çıktıktan sonra da etrafı su içinde bıraktı. Kilimi unutup onun kirlettiği yerlere giriştik.”

Tekrar ağlamaya başladı. “Ah akılsız kafam! Ah talihsiz kızım! Nereden aklıma düştü, yine tutturdum bulalım kilimi diye. Bulduk sonunda. Dilim tutulmadı da söyledim ona git şu aydınlıkta çırpıver diye. Ahh lal olayım ben!”

Bir süre sakinleşmesini bekledim. Sonra göz göze geldik. Hala cevaplar beklediğimi anlayıp devam etti. “Aşağı yeni inmişti sanki. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ki. Dikkat etmedim. Kızların odasına girdim. Temizlemeye çalışıyordum. Haberi geldi.”

“Kızların odasını o temizlememiş miydi? Öyle dedin az önce.”

“Öyle olacaktı ama hemen hemen her odada arkasından girer bakardım. Çok sorun yaşıyorduk ev sahipleriyle. Biraz dikkatsizdi. Yani arkasından konuşmak gibi olmasın…”  Sözlerinden utanıyor devam edemiyordu.

“Olmaz olmaz. Sen anlat. Onun iyiliği için bu. Bu yüzden mi sık tartışırdınız?”

“Kim dedi sık tartıştığımızı? Kesin şu yaşlı cadı söylemiştir. Peki kendi bir katil olduğunu da söyledi mi?”

Çok şaşırmıştım. “Karşı dairedeki teyzeyi mi diyorsun?” dedim

“Teyze ya teyze! Ama her zaman teyze değildi. Benim ninem bilirmiş onun çocukluğunu. Çocukken evindeki bir hizmetliyi öldürmüş. Benim dostumu da öldürdü eminim. Ah tombişim.” Gülüyor hafiften “Tombişim derdim ben ona. Kızardı. Olsa da yine kızsa. Ah benim canım. Ben ne derim anasına.”

Tekrar ağlamaya başladı. Ona biraz dinlenmesini tekrar geleceğimi söyleyip çıktım odadan. Aykut’a, karşı dairedeki teyzeyle ilgili durumdan bahsettim ve araştırma yapmasını istedim. Sonra kadınla konuşmak için evden çıktım. Kapıda apartman görevlisiyle karşılaştık.

“Amirim bir maruzatım olacaktı. Ben bir koşu dışarı gidip gelsem olur mu?”

“Amir değilim ben. Hem bu kaçıncı izin, ne oldu yine?”

“Bizim albayın tutkalı bitiyormuş. Şimdi stresli adamcağız. Tutkalsız yapamaz. Bir koşu gideyim ben.”

Tutkalsız yapamaz mı? Ne biçim şeydi o? Bu görevli de hiç tekin gelmemişti bana. Polislerden birini yanına verip gönderdim. Karşıdaki teyzeyle görüştüm sonra. Benden çok korkuyor gibiydi. Eve almak istemedi. Sonunda Kerem’i de yanıma alınca müsaade etti. Çocukken işlediği cinayeti sorduğumuzda da hemen anlattı bize. O zamanlar haylazın biriymiş. Pek de meraklıymış. Şimdi de pek bir şey değişmemiş ya neyse konuyu dağıtmayayım. Evlerindeki hizmetçi kızın apartmandan bir dostu olduğunu anlamış. Onlar balkonda konuşurken dinliyormuş hep. Bir gün, hizmetlinin ev boşken oğlanı eve alacağını duymuş. Çocuk aklıyla başlamış bağırmaya. Hizmetli kız da onun ağzını kapatmaya çalışmış. Kız hizmetlinin elinden kurtulayım derken itivermiş onu. Balkon trabzanları oldukça kısaymış. Hizmetli kız düşmüş aşağı. Küçük kız bundan suçlu bulunmamış. Serbest kalmış ama mahalleli tarafından en büyük cezaya çarptırılmış. Kimse onla konuşmaz, herkes ondan çekinir olmuş. Yıllardır üzerinden atamamış bunu. Yaşlı haliyle bile kimse evine temizliğe gelmezmiş. Ölen kızı ve onun arkadaşını da çağırmış, rica minnet etmiş ama kabul etmemişler. Üstüne yapışan bu olay hayatının lekesi olmuş yani.

Kadının yanından çıktığımızda Kerem oldukça endişeli görünüyordu. “Herkül Abi biz bu kadını nasıl tutuklayacağız? Yaşı da epey ileri. Seri katil falan mı dersin?”

“Dur bakalım.” dedim. “Son iki daireyle de konuşalım, sonra düşünürüz bunları.”

En üst kattaki iki daireye de aynı kişiler geliyordu temizlik için. Önce albayın evine gittik. Her yer pırıl pırıldı. Salonun tamamı kitap raflarıyla doluydu ve belli ki her gün o kitapların tozu alınıyordu. Biz daha kapının önünde dikilirken, kravatı da boynunda olsa damat sanacağınız şıklıkta giyinmiş albay mutfağa geçip çay hazırlamaya koyuldu.

“Geçin oturun çocuklar. Elim bir olay olmuş. Aşağı inip yardım etmek isterdim ama benim yaşımda eski bir askerin her işe burnunu sokuyor olduğunu düşünüp rahatsız olursunuz diye evde oyalandım. Sıramı bekledim.”

Bizi koltuklara yönlendirdi ve elindeki çayı benim önüme koyduktan sonra,  “Yardımcına da yapacağım bir tane çay şimdi,” dedi.

“Kerem Komiser bu soruşturmanın yetkilisi. Ben yardımcı oluyorum sadece. Adnan Yılmaz ben.”

“Biliyorum, biliyorum adını: Herkül Adnan… Sen apartmana taşınınca, alt katın meraklısı şüphelenmiş biraz. Ben de araştırdım. Yanlış anlama ha, kadıncağızın içi rahatlasın diye… Takdir ettim başarını. İşe bak ki sen apartmana taşınır taşınmaz cinayet işleniyor. Arkana lanet mi aldın nedir?”

Basıyor kahkahayı. Kerem de katılıyor ona. Bozulduğumu belli etmemeye çalışıyorum.

“Sizde hangi gün temizlik olurdu?

“Dün bendelerdi. Yarın da bizim genç kızlara gidecekler. Haftada bir gelirler ama ben başka bir kişiyle daha çalışıyorum o haftanın beş günü geliyor. İki gün izinli. İzin süresi uzun olduğundan bir günü de onları alırım.”

Sonra bir askerlik anısı tutturdu Albay. Aniden girdi anıya, uzadıkça uzadı konuşma. Kerem ağzı açık dinliyordu. Ben de odalara bakmaya başladım. Biri yatak odası diğeri de hobi odası. Yatak odasına girdim önce, akrabası falan olmadığı anlaşılan albay bütün duvarları askerlik anılarıyla süslemişti. Kendini seven bir adamın mabedi olan odadan çıkıp tutkusu olan odaya girdim, tutkalın ne işe yaradığını anladım o zaman. Bir oda maket gemilerle doluydu. Ufacık ufacık detayları öyle güzel yerleştirmiş ki hayran kaldım. Kocaman maketler de vardı, küçücük el kadar olanları da. Hepsi, duvarlardaki raflara dizilmişti. Her rafın altına da altın madalyalar takılmıştı, yalnız birinde yoktu madalya ve o raftaki küçük geminin yelkeni de kırılmıştı. Kırık yelken pamuklarla sarılmış haliyle, hasta ve üzgün görünüyordu.  Büyük ihtimalle eski madalyalarını yeniden kazanma şansı yaratmıştı adam kendine. Tahminimce tamamladığı ve sağlam olan her gemi için bir madalyayı hakkediyordu, bu çabanın acı bir tarafı vardı. Yalnızlığı, geçmişe özlemi ve yaşlılığı içimde hissettim. Belki geleceğimi gördüm.  O sırada yanıma geldiler.

“Emekli olmak çok zor. Kendimi bu bebeklere verdim. Bu odayı incelemek isterseniz ben de sizinle olmalıyım. Her biri çok değerli. Maddi değerleri çok büyük değil belki ama manevi anlamları çok büyüktür.”

“Tabii tabii. Şimdilik bir inceleme gerekmiyor. Yalnız sizin fikrinizi de sormak isterim. Bu cinayeti kim işlemiş olabilir?”

“Ben kapıcıdan şüphe ediyorum. Kızın peşinden ayrılmazdı. O kız evdeyken kaç kere kapıya gelirdi Allah bilir.”

“Hangisinin peşindeydi?”

“Eh işte beceriksiz olanın. Ölenin.”

Albay’a teşekkür edip çaylarımızı bitirdikten sonra karşı dairedeki öğretmenlerin evine gittik. Biri hüngür hüngür ağlıyor, pek konuşamıyordu. Onun hıçkırık sesleri eşliğinde diğeriyle konuştuk.

“Şoktayız. Anlarsınız, korkuyoruz. Düşünsenize apartmanda bir sapık var. Bir katil var. Zavallı kıza kim bilir ne yapmak istedi…”

Konuşan kızı duymak için büyük çaba harcıyor, arada da içli içli ağlayanın perişan haline bakıyorduk.

“Arkadaşım, kızcağıza ders çalıştırıyordu. Kız dışardan liseyi bitirmeye çalışıyordu da. Yani çok yakınlardı. Çok severdi onu. Yıkıldı haliyle.”

“Anlıyorum. Siz neler söyleyebilirsiniz. Şüphelendiğiniz biri. Ya da şahit olduğunuz bir olay. Küçük ayrıntılar bile önemli.”

“Aslında biz pek bir şeye şahit olmadık. Haftada bir gelirlerdi. İşi genelde diğeri yapardı. Şey nasıl söylenir. Pek iyi iş yapmazdı kızcağız ama çok iyi insandı. Genelde üzerine gitmezdik. Zaten çoğu zaman da ders çalışırdı burada. Özel hayatını hiç bilmem.”

“Peki apartmandan herhangi biri var mı şüphe duyduğunuz?”

“Asla. Bence bir şekilde dışarıdan biridir. Kapıcı ilk dairede yabancı bir hastanın olduğunu söylüyor. Odur bence. Hasta numarası yapıyordur.”

Kızlarla biraz daha konuştuktan sonra dairelerinden ayrıldık. Kerem’e bütün apartman sakinlerini benim evime toplamasını söyledim. Bir saat sonra katili bulmuş olacaktık.

Küçük salonumda on dört kişi sıkış tıkış doluşmuştuk. Hepsini görebileceğim bir köşeye geçtim.

“Hepinizi burada toplayışımın bir sebebi var. Şimdi hep birlikte aramızda katilin kim olduğunu göreceğiz. Önce yabancı arkadaşımızdan başlayalım. Katil olabilir mi? Ondan şüphelenenlerimiz var aslında.”

Öğretmen kızlar tedirgindi, yerlerinde kıpırdanarak bakıştılar.

Hasta genç kuvvetlice burnunu çektikten sonra, “Kim benden şüphelenmiş? Kolumu kaldırmaya halim mi var? Hem kim o kadın? Ne bilirim ben?”

“Evet ben de tam oraya gelecektim. Nerden tanırsın? Aykut inceledi. Bu şehre bile yeni gelmişsin. Belki kurbanda cinsel saldırı belirtisi olsaydı hasta haline rağmen bunu yapacak motivasyonun olduğuna kanaat getirebilirdim ama bu tabloda senin ne o kalıplı kadını boğmaya yetecek gücün ne de bunu yapmak için sebebin var gibi.” Elimi cebime attım. Daha önce dairelerden birinden aldığım nesneyi cebimden çıkarmadan, bir şeyle oynadığımı belli edecek şekilde çevirmeye başladım. Bunu yaparken tek tek yüzlerine bakıyordum. Temizliğin yapıldığı evdeki kızlar ve öğretmenler dışındaki herkes cebime odaklandığına göre olayın dehşetinden çok katilin bulunması ile ilgilenenler kendilerini belli etmişlerdi. Spor düşkünü ikiliye baktım. “Aslında ilk görüşte şüphe duyulacaklar listesi yapsam sizi en başa yazardım. Cinayet sebebinizi bulamamış olsam da birbirinize aşırı düşkünlüğünüz; takım çalışması tutkunuz, insanlardan uzak tavrınız ve kendinizi sebepsizce herkesten üstün gören yanınız ile şimdi sayarak vakit harcamayacağım bir sürü benzerliğinizden ötürü sizleri şu manyak çift ‘Paul ve Karla’ya benzetiyor oluşumu da göz önünde bulundurursak bu cinayeti zevk için bile işlemiş olabilirsiniz.”

“Kime kime? Onlar kimmiş? Sen ne demek istiyorsun bize? Seni dava edeceğiz!”

Onları; ‘Barbie ve Ken Katiller’ olarak anılan, birbirine saplantılı, sapkın, tecavüzcü ve katil bir çifte benzettiğimi açıklasaydım galiba beni gerçekten dava ederlerdi bu yüzden konuyu hemen değiştirdim.

“Ama yapmadınız eminim. Yapsanız, bu kadar basit ve acısız halledeceğinizi düşünmüyorum.”

Gözünden alev çıkan kadını ve Kerem’in yalvaran bakışlarını görünce bu suçlayıcı tavrı bırakmaya karar verdim. “Hem bir sebebiniz yoktu. Tıpkı hasta gençte olduğu gibi sizde de motivasyon bulamadım.”

O sırada kendini sözlerime kaptıran ve içten içe aslında hep bu çifti korkutucu bulduğunu, beni onaylayan bakışlarından anladığım kapıcı heyecanla araya girdi. “Belki kıskanmıştır. Yani kocasını çok kıskanır.”

Sonra kadınla göz göze geldiler ve kapıcı az önce ayaklandığı hızda yerine oturup koltuğa gömüldü.

“Hayır hayır. O kadını kıskanmayacak kadar küçük görürdü eminim. Ama sözü sen almışken. Ciddi derecede şüpheli göründüğünü söylemeliyim. Maktule sırılsıklam ve umutsuzca aşık olduğun ortada. Karşılıksız aşkın seni öfkelendirmiş olabilir. Üstelik bütün gün dışardaydın. Yerinde duramadın. Bir uzaklaşıp bir geri gelmek istiyordun. Oldukça rahat bir şekilde senin katil olduğunu söyleyebilirdim.”

“Yapmayın amirim. Etmeyin. Ben… Ben, evet çok aşıktım. Kılına zarar verir miyim? Etme.”

“Amir değilim ama neyse konumuz da bu değil. Senden daha şüpheli biri varsa o da daha önce, bizim şimdiki kurbanımızla aynı işi yapan birinin ölümüne sebebiyet vermiş olan kişidir.” Apartmanın yaşlı teyzesine dönmüştüm. Öfkeyle yanıtladı

“Ben mi? Peki ya sen? Delinin birisin. Sen de yapmış olabilirsin. Sırf polisçilik oynamak için ya da sabah kavga ettiğin için. Hem benim gücüm yeter mi be kocaman kıza?”

“Çok haklısın iri yarı bir kızmış. Belki çocukluk hatan yüzünden yıllardır yaşadığın dışlanmışlığın öfkesi vardı içinde ve o kadın da bu öfkenin yerine oturtabileceğin uygun bir hedef olurdu ama onu boğacak gücü bulman neredeyse imkansız. Senin için imkansız.”

Burada sözlerime ara verdim. Suskunluğumun yeterli gerginliği oluşturduğunu hissettiğimde de devam ettim. “Biri, içimizden biri, hem güce hem de sebebe sahip. Bu kişi siz olabilir misiniz Albay.”

Öğretmen kızlardan mızmız olanı bir çığlık patlattı. Albay hızla yerinden kalkıp bağırmaya başladı.

“Ne ulan! Yani gücümüz kuvvetimiz yerinde diye biz mi yaptık? Askerim ben asker. Tabii güçlü olacağım, suç mu?”

“Eski bir askersiniz. Disiplinlisiniz. Hata kaldıramıyorsunuz. Uzun süredir emeklilik hayatı yaşıyorsunuz. Üstelik evinizdeki çerçevelere bakınca yalnızca kendi fotoğraflarınızı dizecek kadar yalnız olduğunuz anlaşılıyor. Yalnızlık büyük bir psikolojik yıkım getirebilir hele de sizin gibi koğuşlara, taburlara alışık biri için.”

“Hepsi bu mu?” Bir kahkaha attı. “Çok zekisin sen be çocuk.”

Sonra Kerem’e döndü. “Bu soytarılığın hesabını sana keserim haberin olsun,” diyerek kapıya yöneldi.

Ben devam ettim. “Belki bunu da almak istersiniz yanınıza.” diyerek cebimde tuttuğum, onun evinden alınmış yelkeni hafif kırık gemiyi çıkarttım. Olduğu yerde kaldı.

“Onu nerden aldın sen. Bırak çabuk bir şey olacak, ver şunu!” üzerime atılınca Kerem araya girdi.

“Daha birkaç saat önce apartmanında biri öldürülmüşken siz kahvaltı derdindeydiniz. Apartmanın hem yöneticisi hem de askeri olarak bu olay sizin kontrolünüzde olmalıydı ama bizi görmeden önce sakinleşmeniz gerektiğini bildiğinizden yalnızlığınızın tek ortağı maketlerinin başına geçtiniz, hatta azalan zamkınızı alsın diye kapıcıyı kırtasiyeye bile gönderdiniz. Belki derdiniz sadece sakinleşmek değildi. Belki bize suçlu olarak sunacağın kapıcının şüpheli görünmesi için hamleler yapıyordunuz. Evinizde çalışan kıza şefkat ve acıma hissedeceğiniz yerde ondan sakar diye bahsettiniz. Ölmüş, cinayete kurban gitmiş bir kızın, aklınıza gelen ilk özelliği sakarlığı oldu. Üstelik sizin dışınızda herkes ona kurban, kızcağız ya da zavallı derken siz ölü dediniz. Sizin gibi disiplinli bir asker için böyle bir hitap yanlışı hiç normal değil. Üstelik odanda bu gemiyi gördüm. Diğerleri gibi madalyayla ödüllendirilmemişti. Küçük bir bebekmiş gibi etrafına pamuklar yerleştirilmişti. Sizin sakar kız dün evinizde temizlikteymiş ve siz muhtemelen defalarca ikaz etmiş olmanıza rağmen tutku odanızda dikkatsizce temizlik yapmış, küçük bebeğinizi kırmıştı. Bunu fark eder etmez onunla konuşmaya indiniz mi? Aydınlıktan gelen seslerle orada olduğunu anlamanız zor olmamıştır. Belki de size çok abarttığınızı söyledi. O kız, sizin bebeklerinizi aşağıladı mı Albay?”

Son sözleri söylerken gülüyordum. Bu gülüş onu çıldırttı. Üzerime doğru bir hamle daha yaparak, “Oyuncak dedi. Koca adam oyuncak oynuyorsun, bir de gelip bana bağırıyorsun dedi, köpek.”

Odadaki herkes donmuştu. Albay bir anlık öfkeyle yaptığı itirafın farkına vardı ama iş işten geçmişti. Takım elbisesini düzeltti. Dimdik durdu. Gömleğinin boğazına kadar kapalı düğmelerinden en üsttekini açtı.

Ben ekledim. “Takımını tamamlayan kravatını çıkarıp boğdun onu. Şimdi de cebinde olsa gerek. Onu ortada bırakmayacak kadar akıllısın çünkü.”

Sözlerime hiç şaşırmadı. Ve cebindeki kravatı çıkarıp Kerem’ e uzattı.

O gece uyumadım. Sabaha kadar oturdum. Gözlerimi kapatsam tekrar onları görürüm diye korkuyordum. O lanetli günde; Komiserimin öldürüldüğü anı görmemiştim ama o günden sonra onun ölümünü bin bir farklı şekilde görmüştüm rüyamda. Kiminde boğazı kesiliyor, kiminde asılıyor, kiminde bıçaklanıyor, kiminde zehirleniyordu. Ben onu kurtarmak için hiçbir şey yapamıyordum. Ve gerçekte olduğu gibi; çoğu rüyada da, onun katili uzaklaşırken tek düşünebildiğim, nasıl güzel yürüdüğü oluyordu.

 

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir | Hikaye | İki Messi Bir İpte Oynamaz

On beş-on altı yaşlarındaydı. Kaldırımda yatıyordu. Parçalanmış kafasından akan kanlar, iki gün önce yağan kardan arta kalanları kırmızıya boyamıştı.

“Hah,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser, “biz de sizi bekliyorduk.”

Delikanlının cansız bedeninin yanına çömelen Amirim, “Kötü dağıtmışlar kafasını çocuğun,” dedi. “Cinayet silahını bulabildik mi?”

“Beyzbol sopası,” diye cevap verdi Oktay Komiser. “Yüz metre ötede bir evin bahçesine atmışlar.”

“Sol dizinden de darbe almış sanki,” dedi Amirim.

“Adli Tabip de aynı şeyi söyledi, dizinde de kırıklar varmış,” diye cevap verdi Oktay Komiser. “Ailesiyle görüşmek isterseniz minibüse aldım.”

“Siz mi haber verdiniz ailesine?”

“Yok,” dedi Oktay Komiser, “evleri az ötede. Bağırış çağırışı duyunca gelmişler.”

“Çocuğu kim bulmuş?”

“Komşular.”

“Olayı görmüşler mi?”

“Çocuğun sesini duyup koşmuşlar ama kimseyi görememişler.”

“Elimizde sopadan başka bir şey yok mu?”

“Komşular, anası babası derken ortalık allak bullak olmuş. On metre kadar ilerde, duvar dibinde kalmış karların üzerinde kanlı bir ayak izi bulduk, çocuklar kalıbını çıkartıyorlar.”

Minibüse doğru ilerlerken, “Annenin durumu çok kötü,” dedi Oktay Komiser, “ilk yardım ekibi kadına sakinleştirici iğne yapmak zorunda kaldı.”

Amirim minibüsün kapısına elini atmak üzereydi ki Oktay Komiser kolundan tuttu. “Ha,” dedi, “aklıma gelmişken… Adam çocuğun üvey babasıymış. İlk kocası kadın daha çocuğa hamileyken öldürülmüş. Çocuk iki yaşında filanken de bu adamla evlenmiş.”

Emine Demirtuğ alnını öndeki koltuğun arkasına dayamış, sessizce ağlıyordu.

Karısının elinden tutmakta olan Tahir Demirtuğ, “Dershaneden dönüyordu,” dedi, “önümüzdeki sene üniversite sınavlarına girecekti.”

“Olay sırasında siz evde miydiniz?” diye sordu Amirim.

“Evet. Komşuların seslerini duyunca çıktık dışarı.”

“Son zamanlarda sorun yaşadığı birileri var mıydı?”

“Kavgacı bir çocuk değildi Oğuzhan. Bildiğim kadarıyla kimseyle bir sorunu yoktu.”

Belediyede temizlik işçisi olarak çalışıyormuş Tahir. Karısı da evlere temizliğe gidiyormuş.

“Futbol oynardı oğlumuz… Hocası çok umutluydu kendisinden… Büyük futbolcu olacak bu çocuk, milli formayı giyecek birkaç sene içinde, derdi. Ama biz, aman oğlum, topunu oyna ama okulunu da ihmal etme, Allah korusun bu işin sakatlığı da var, elinde bir diploman, mesleğin olun derdik hep. O da spor akademisinde okumayı kafasına koymuştu. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmak istiyordu…” Gözlerindeki yaşları sildi. “Büyük şehrin kahrını oğlumuza iyi bir gelecek sağlayabilmek için çekiyorduk. Emeklilik yaşım çoktan geldi. Köyümüze yerleşip emekli maaşımla geçinebilirdik ama Oğuzhan okusun istedik. Yoksa biz ne diye bu yaşımızda halâ el alemin pisliğini temizleyelim.”

Minibüsten inmiştik ki, mahalle sakinlerinden bir adam yanımıza geldi.

“Birgün bu mahallede birinin başına böyle bir şey geleceği belliydi,” dedi, “defalarca karakola başvurduk ama hiçbir şey yapmadılar.”

“Ne için başvurmuştunuz karakola?” diye sordu Amirim.

“Tinerciler için,” diye cevap verdi adam. “Bir üst sokakta metruk bir bina var, orayı mesken tuttular. Milletin önünü kesip para istiyorlar.”

Karakoldan bir polis memuru önümüze düşüp bizi tinerci çocukların barındığı binaya götürdü. Yıkıntılar arasındaki bir varilin içinde yaktıkları ateşin etrafında ısınmaya çalışan üç-beş çocuk gördük. Birkaç tanesi de eski püskü çaputlara sarılıp duvar diplerine serilmişlerdi.

“Uçmuş bunlar,” dedi Amirim, “ayakta duracak halleri yok.”

Evi göstermek için bizimle birlikte gelen polis memuru, “Alalım mı Amirim?” diye sordu.

“Gerek yok,” diye cevap verdi Amirim, “üstlerini başlarını kontrol edelim yeter.”

Çocukların varla yok arası giysilerini ve ayakkabılarının altlarını kontrol ettik. Bırakın kan lekesini, çoğunun ayakkabısının tabanı bile yoktu.

Arabaya binerken, “Bir şey çalınmamış, çocuğun cüzdanına ve telefonuna dokunulmamış,” dedi Amirim, “bu iş tinerci işi filan değil.”

***

Ertesi sabah Oğuzhan’ın okuluna uğradık. Okul yöneticileri ve öğretmenleri delikanlının örnek bir öğrenci ve insan olduğunu söylediler. Notları iyiydi ve şimdiye kadar disiplinle ilgili herhangi bir sorun yaşamamıştı. Yakın arkadaşlarıyla konuştuk. Arkadaşlarının kimseyle bir sorunu olmadığını söylediler.

Dershaneden de işimize yarayacak bir şey çıkmadı. Oradaki öğretmenleri ve arkadaşları da Oğuzhan’ın ne kadar iyi bir insan olduğunu anlattılar.

Merkeze dönerken, “Herkes tarafından sevilen bir çocukmuş,” dedim.

“Sevmeyen, hatta nefret eden biri varmış,” dedi Amirim. “Çocuğun kafası parçalanmıştı. Böyle bir şeyi ona ancak çok fazla hınç duyan biri yapmış olabilir.”

***

Tahtaya işlediğimiz zaman çizelgesinin üzerinden tekrar geçerken beyzbol sopasının üzerinde iki ayrı kişiye ait parmak izinin bulunduğu haberi geldi. Birisi, karısı ve karısının aşığını öldürerek on yedi yıl hapis yatan Sadullah Polatkan adlı sabıkalıya aitti. Diğeri ise, hırsızlık, kapkaç gibi suçlardan sabıkalı Ramazan Tüzgen’in parmak izleriydi.

Sadullah’ın nüfus bilgilerine girdiğimde Oğuzhan’ın annesiyle kardeş olduklarını öğrendik. Biraz daha kurcalayınca, öldürdüğü karısının aşığının da eniştesi olduğu ortaya çıktı.

“Adamı öldürdüğü yetmemiş, sülalesinin kökünü kazımaya azmetmiş herhalde,” dedi Amirim.

***

Sadullah’ın çalıştırdığı kahvehanede tüm masalar doluydu. Tavla pulları ve okey taşlarının gürültüsüne kallavi küfürler eşlik ediyordu. İçeri girdiğimizi görünce, kapıya yakın masalarda oturanlar ellerindeki sigaraları gizleme telaşına düştüler.

“Dumanları nerenize sokacaksınız acaba?” diye homurdanan Amirim çay ocağına doğru yürüdü. İçerdeki uğultu kesilmiş, tüm gözler üzerimize kilitlenmişti.

Elli-elli beş yaşlarında, beyaz saçlı ve sakallı bir adam, bardakları kuruladığı bezi tezgaha bırakarak, “Hayırdır beyler?” diye sordu.

Adama kimliğini gösteren Amirim, “Sadullah sen misin?” diye sordu.

“Benim,” diye cevap verdi adam.

“Ramazan kim?”

Elinde tepsiyle çay servisi yapmakta olan on sekiz-yirmi yaşlarındaki genci işaret etti Sadullah.

“Bir şey mi vardı Amirim?”

“Bizimle geliyorsunuz.”

Sadullah’ın rengi attı: “Bir yanlışlık olmasın Amirim?”

“Yanlışlık yok,” diye cevap verdi Amirim, “takım kurduk, iki kişi eksik olduğundan maç yapamıyoruz.”

Sadullah şaşkın gözlerle bakakaldı.

“Niye şaşırdın?” dedi Amirim, “sizin de beyzbola meraklı olduğunuzu duyduk.”

***

Sadullah, Oğuzhan’ın öldürüldüğünü öğrendiğinde dondu kaldı.

“Bırak bu şaşırmış numaralarını,” dedi Amirim, “senin beyzbol sopanla öldürülmüş çocuk.”

Sadullah’ın gözlerinde yaşlar birikmişti. “Benim yaptığımı mı düşünüyorsunuz?” dedi.

“Sopanın üzerinde senin ve çırağının parmak izleri vardı.”

“Bunu neden yapayım ki? Yeğenimdi o benim.”

“Bıçakla deştiklerin de karın ve eniştendi.”

Sadullah yalvaran gözlerle baktı. “Yaptığım şeyle övünmüyorum ama o iş başkaydı Amirim. Durup dururken dellenmedim ya. Yatağımda yakaladım ikisini.”

“Kardeşin hiçbir zaman affetmemiş seni. Cezaevinde bir kere bile ziyaretine gelmemiş, çıktıktan sonra da yüzünü görmek istememiş.”

“Suçun kocasında değil karımda olduğunu düşünmüştü çünkü, hala da öyle düşünüyor. ‘Adam olaydı da karısına sahip çıkaydı, dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşinden gitmez,’ demiş.”

“Sen de kardeşinin bu laflarını hazmedemedin ve…”

“Gözünü seveyim Amirim, hiçbir günahı olmayan sabiden ne isteyeyim. Kardeşimin beni hiçbir zaman affetmeyeceğini anladıktan sonra bir daha semtlerine bile uğramadım.”

“Bırak palavrayı! Gizliden gizliye izliyormuşsun Oğuzhan’ı.”

“Yok Amirim, ne izlemesi. Kahvedeki arkadaşlardan duymuştum amatörde futbol oynadığını. Birkaç kere maçını seyretmeye gittim merakımdan. Ben cezaevine girdiğimde çocuğum yoktu. Artık bu saatten sonra da olacağı yok. Yeğenimi merak etmiştim. Koca delikanlı olduğunu, futbol oynadığını görünce sevindim, mutlu oldum.”

“Dün akşam neredeydin?”

“Kahvedeydim. Gece yarısından önce kapatmayız. Bir kahve dolusu insan var şahitlik edecek.”

“Peki ya Ramazan?”

“O da kahvedeydi. Üstelik sabaha kadar. Evi barkı yok, kahvede yatıp kalkıyor gariban.”

“Belki de ona işlettin cinayeti. Koruyor kolluyor ayağıyla çocuğu kendine vicdanen borçlu hissettirdin, bir iyilik istediğinde o da ikiletmedi.”

“Ben gençliğimi hapislerde harcadım Amirim. Birkaç yıl öncesine kadar Ramazan’ın yolu da yol değildi. Benim yaptığım gibi bir cahillik de o yapmasın, hayatını mahvetmesin diye sahip çıktım çocuğa. Hayatını düzene soktu. Dışarıdan liseyi bitirdi, üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Ona böyle bir kötülüğü neden yapayım?”

“Yürüyerek mi gitti lan o sopa Emek’ten Beşevler’e?”

“Bazen müşteri az olduğunda oyun oynayanları izler, sohbet ederim. Böyle zamanlarda çayını kendi alanlar olur. O sırada biri almış olabilir sopayı.”

“Müşteriler arasında daha önceden takıştığın birileri var mı? Bir nedenle sana kin besleyen?”

“Dört yıl oldu cezaevinden çıkalı, o zamandan beri değil birileri ile takışmak, kimseye sesimi bile yükseltmedim.”

Ramazan’ın sorgusundan da bir şey çıkmadı. Her ikisinin de cinayet saatinde kahvede olduklarına tanıklık eden onlarca kişi vardı. Kahvehanede ve Sadullah’ın evinde yaptığımız aramalarda da kanlı giysi ya da ayakkabı bulamadık. Şimdilik ifadelerini imzalatıp serbest bırakmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu.

***

Ertesi gün Anıttepe Spor Tesisleri’ne gittiğimizde Oğuzhan’ın takımı Beştepegücü’nün antremanı henüz bitmişti.

“Çocukların morali çok bozuk, o yüzden kısa kestim idmanı,” dedi saçlarını kazıtıp sakalını koyvermiş çakma Guardiola. “Yazık oldu çocuğa. Çok yetenekliydi. Her iki ayağını da kullanabiliyordu ve müthiş bir oyun zekası vardı.”

“Anlaşamadığı birileri var mıydı takım içinde?”

“Oğuzhan uyumlu çocuktu. Takımda sevilirdi ve sözü dinlenirdi. İki ay önce kaptan yaptım kendisini bu yüzden.”

“Kendisine rakip görüp de…”

Çakma Guardiola, sözümü bitirmeme fırsat vermedi.

“Onun rakibi yoktu. Yeteneğini tüm arkadaşlarına kabul ettirmişti. Onu Messi diye çağırırlardı.”

***

Tesislerden çıkarken, “Haklısın, o kadar iyi bir çocukmuş ki, elimizde tek bir şüpheli bile yok,” dedi Amirim.

Arabaya bineceğimiz sırada elinde spor çantası olan eşofmanlı bir genç yanımıza geldi.

“Siz polis misiniz?”

“Evet,” dedi Amirim, “sen kimsin?”

“Ben Oğuzhan’ın arkadaşıyım,” diye cevap verdi genç, “adım Koray.”

“Bize söylemek istediğin bir şey mi vardı Koray?”

Koray tedirgin bir şekilde etrafına baktı. “Size benim söylediğimi kimseye söylemeyeceksiniz ama!”

“Tamam Koray, söz. Nedir bize söyleyeceğin şey?”

Koray’ın gözleri tekrar etrafı taradı. “Bizim takımdan Volkan’dan şüpheleniyorum ben.”

“Oğuzhan’ı sevmez miydi bu Volkan?”

“Hiç sevmezdi. Hoca kaptanlığı ondan alıp Oğuzhan’a verince çıldırdı, antremanda sakatlamaya çalıştı Oğuzhan’ı, kavga ettiler.”

***

Tesislerden ayrılmak üzereyken yakaladık Guardiola’yı.

“Çocuk bunlar Amirim,” dedi. “Her takımda olur böyle ufak tefek sorunlar. Önce kavgaya tutuşurlar, iki saat sonra barışırlar.”

“Kasıtlı olarak sakatlamaya çalışmış bu Volkan Oğuzhan’ı.”

“Bu yüzden kadro dışı bıraktım ben de kendisini. Ertesi gün bütün takımın önünde hem benden hem de Oğuzhan’dan özür diledi, olay tatlıya bağlandı.”

Bağlanmamış da olabilirdi. Volkan antreman bitiminde tesislerden ayrılmış olduğundan kendisiyle konuşamadık.

Hocasından aldığımız adrese gitmek için arabamıza binerken, “Ben bu Volkan’dan kıllandım,” dedim Amirime.

“Çocuğu daha görmedin bile,” dedi.

“Görmeme gerek yok,” dedim, “adı Volkan olup da arıza olmayan futbolcu görmedim bugüne kadar.”

***

Kapıyı kırk yaşlarında, zayıf ve yorgun yüzlü bir kadın açtı. Oğlunun ve kocasının evde olmadığını söyledi. Polis olduğumuzu ve Volkan’la görüşmemiz gerektiğini söylediğimizde arkamızdan gelen telaşlı sesi duyduk: “Oğluma bir şey mi oldu yoksa?”

Volkan’a bir şey olmadığını, sadece bir konu hakkında bilgisine başvurmak istediğimizi söyleyince sakinleşti adam. Bizi içeri davet etti.

Oğuzhan cinayetini araştırdığımızı söyledik. Tahir Kutur, “Duydum,” dedi, “yazık oldu çocuğa.” Günün erken bir saati olmasına karşın nefesi alkol kokuyordu. “İyi bir futbolcu olabilirdi, çok para kazanabilirdi o çocuk,” dedi sigarasını yakarken.

“İzlemiş miydiniz hiç kendisini?” diye sordum.

“Beştepegücü’nün hiçbir maçını kaçırmam,” diye cevap verdi.

“Anlaşırlar mıydı Volkan’la?” diye sordu Amirim.

“Takım dışında pek birlikte takılmazlardı sanırım,” dedi Tahir. “Hiç gelmiş miydi hanım bizim eve Oğuzhan?”

“Yok,” dedi çay servisi yapmakta olan karısı, “gelmemişti.”

Tahir oturmakta olduğu nuh nebiden kalmış çekyatın kapağını açıp yerel bir gazete çıkardı, spor sayfasındaki iki sütunluk fotoğraflı bir haberi gösterdi: “Bakın,” dedi, “çok para kazanacak inşallah benim oğlum.”

Haberde Volkan’ın yetenekleri öyle bir anlatılıyordu ki, söz konusu olan amatör kümeden bir futbolcu mu yoksa Messi miydi anlayamazdınız.

Tahir oğlunu birkaç kez telefonla aradıysa da ulaşamadı. “Gene şarzı bitmiştir,” dedi, “kaç kere de söyledim hergeleye.”

Sabah ifade vermesi için Volkan’ı emniyete getirmesini söyleyerek ayrıldık evden.

“Emriniz olur Amirim,” dedi Tahir, “bizzat kendim getiririm.”

Dışarı çıktığımızda, “Oğuzhan’dan önce takımın yıldızı Volkan’mış anlaşılan,” dedi Amirim. “Gazetede yazılanlara bakılırsa o da hayli yetenekliymiş.”

“Bilemiyorum Amirim,” dedim, “bazı gazetecilerin bu tür çocuklar hakkında anlaşmalı haber yaptıklarını duymuştum.”

Arabanın kapısını açan Amirim, “O da neymiş öyle?” diye sordu.

“Amatör gençlerin haberini yapıp parlatıyorlar, kulüplere öneriyorlar, çocuk da profesyonel sözleşme yapınca transfer parasının bir kısmına konuyorlarmış.”

Arabayı hareket ettiren Amirim, “Deme ya, biz de o futbolcuları izlerken, ‘Niye almışlar bu kazmayı,’ diye şaşırıyoruz.

***

Volkan reşit olmadığı için Çocuk Şube’de bir pedagog gözetiminde ifadesini almamız gerekiyordu. Dokuzu biraz geçe babasıyla beraber geldi. Yaşına göre daha büyük gösteriyordu. Uyanık bir çocuk olduğu belliydi, gözleri fel fecir okuyordu. İleride başarılı bir futbolcu olur da İstanbul takımlarından birine kapağı atarsa yeşil sahalardan daha fazla gece kulüplerinde boy gösterecek bir havası vardı.

Oğuzhan’la kavga ettiklerini saklama gereği duymadı. “Hatalı olan bendim,” dedi, “Oğuzhan takıma benden sonra gelmişti, hoca kaptanlığı ona verince bozuldum. Antremanda kendisine sert girdim, yumruklaştık. Hoca da beni takımdan kovdu. Üzüntümden sabaha kadar uyuyamadım. Ertesi gün gidip hocamdan özür diledim. O da tekrar takıma dönebilmem için tüm takımın önünde Oğuzhan’dan da özür dilemem gerektiğini söyledi.”

Çocuğun tavırları bana samimi gelmişti.

“İki gün önce akşam sekizde neredeydin?” diye sordu Amirim.

Volkan hiç düşünmedi: “İnternet kafede oyun oynuyordum arkadaşlarla.”

Bu iddiasını kamera kayıtlarından kontrol edebilirdik.

Amirim bana döndü: “Senin bir sorun var mı?”

Olumsuz anlamda başımı salladım.

O ana kadar masanın öbür ucundaki sandalyede sesini çıkarmadan oturmakta olan Tahir ayağa kalktı: “Tamam mı? Artık gidebilir miyiz Amirim?”

“Tabii,” dedi Amirim, “eğer Volkan’ın ayakkabısındaki kan lekesi Oğuzhan’ın kanıyla uyuşmazsa gidebilirsiniz.”

Odadaki herkes gibi Volkan da şaşkınlıkla ayakkabılarına bakıyordu. Korkudan açılmış gözlerini Tahir’e çevirdi: “Baba!”

***

“O Oğuzhan denen çocuk geldikten sonra oğlumun takımda eski havası kalmamıştı. Hocası olacak şerefsiz de kaptanlığı Oğuzhan’a verince moralim bozuldu. Birgün 1. lig takımlarından birinin yardımcı hocalarının Volkan’ı izlemek için Beştepegücü’nün maçına gelecekleri haberi geldi. Nihayet talihimiz dönüyordu. Volkan profesyonel sözleşme yaptığı taktirde artık yolu açılacaktı. Maçın ardından, ekibin Volkan’ı değil de Oğuzhan’ı beğendiği konuşulmaya başlandı. Yıllardır karda kışta bu çocuğu idmanlara taşıyıp durmuştum. Tam artık emeklerimin karşılığını almaya yaklaştığım bir sırada ortaya bu Oğuzhan denen oğlan çıkmıştı. Kimdir, neyin nesidir diye soruşturunca bizim kahveci Sadullah’ın yeğeni olduğunu öğrendim.”

“Sadullah’ın cinayetten sabıkası da vardı. Sen de fırsatı ganimet bildin, suçu üzerine yıkarım diye düşündün.”

“Ailemin geleceği söz konusuydu. Volkan benim ve kardeşlerinin hayatını kurtaracak bir projeydi. Bu çocuğun iyi bir futbolcu olması için yıllarımı vermiştim. Bu bok çukurundan çıkabilmemiz için tek umudumdu.

Bir akşam metroda rastladım Oğuzhan’a. Arkadaşlarıyla konuşmalarından dershaneden döndüklerini anladım. ‘Cumaya görüşürüz,’ diyerek Beşevler durağında indi. Ben de arkasından inip takip ettim ve nerede oturduğunu öğrendim.

Cuma günü kahveye uğrayıp Sadullah’ın tezgah altında tuttuğu sopayı kimseye çaktırmadan aldım, paltomun altına gizleyerek dışarı çıktım.”

“Beşevler durağında Oğuzhan’ın metrodan inmesini beklemeye başladın. Sonra da evlerinin bulunduğu sokağa kadar izleyip çocuğun kafasını patlattın.”

“Yemin ederim Amirim, niyetim öldürmek değildi… Dizinden yaralayıp futbol hayatını bitirmeyi düşünüyordum. Ama çocuk dizine darbeyi aldıktan sonra düşerken eliyle beni tanımaması için yüzüme sardığım atkıya asıldı. Beni tanımıştı.”

“Sağ kaldığı taktirde yıllarca emek verdiğin projen çöpe gidecekti.”

Tahir gözlerini masanın üzerinde birleştirmiş olduğu ellerine dikti: “Nereden bilebilirdim benim salak oğlumun kömürlüğe sakladığım ayakkabıları giyip de ortalarda dolanacağını!”

İfadesini imzalatıp Tahir’i savcılığa sevk ettik. Volkan’ın babasının işlediği cinayetten haberi yoktu. Annesi odun getirmesi için kömürlüğe göndermiş, o da bir köşeye atılmış ayakkabıları görünce, “Babam neden attı ki yepyeni ayakkabıları, daha giyilir bunlar,” diye düşünerek ayağına geçirmişti.

Ahmak Yarası (Beni Tek Çek)

Yaz mevsiminin boğucu sıcağı, İstanbul’un nemli havası ile akşamları da çekilmez bir hal alıyordu. Yapış yapış tenler, terden dolayı kıyafetlerde oluşan beyaz lekeler… Emre, yazdan nefret ediyordu.

Meslek içi eğitim gereği, Antalya’da lüks bir otelde “Cinayet ve Toplum” konulu konferansta, eğitmen olarak görevlendirilmişti Efe. Emre’nin büroya atanması, kariyerinde bir sekte yaşatmamıştı genç memura. İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü bünyesindeki başarıları, Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı tarafından fark edilmiş ve ülke genelinde cinayet büroda görevlendirilen personelin bilgilendirilmesinde “eğitmen” olarak atanmıştı. Her sene yapılan seminerler gibi bu sene de meslektaşları ile tecrübelerini ve donanımını paylaşmak üzere Antalya’daydı Efe.

Cumartesi mesaisinin durgunluğu ile günü bitirme planı yaparken Emre, Gülşah’ın birlikte vakit geçirme teklifini reddedemedi. Şehit kızına karşı –hatta tüm dostlarına karşı-  bir mahcubiyet hissediyordu. Henüz çocukken hayatını kaybeden babasının ölümünden dahi kendini sorumlu tutuyor, sevdiklerine yetemeyecek olma korkusu yüreğini parçalıyordu. Hasta Şehir vakasında tanıştıkları ve birlikte çalışmaya başladıkları dönemde Gülşah’ın hikâyesini dinlemiş, dinledikçe kahrolmuş ve kurtuluşu kendi hikâyesini saklamakta bulmuştu. Kaçıyordu ve kaçtıkça yaşadığını sanıyordu.

Babasının vefatı ile doğmadan kaybettiği kardeşinin arından, hayatında bir tek annesi kalmıştı Gülşah’ın. Küçük yaşta, çocuk yaşta annesine kocalık, evine reislik yaparak büyümüştü. Akli dengesini yitiren annesinin bir bakıcıya; şefkatli bir bakıcıya ihtiyacı vardı ve bu Gülşah’tı.

 

***

 

Kadıköy sahilinde kayalıklara oturduklarında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kendini uzun zamandır en huzurlu hissettiği yer olan Emre’nin yanındaydı Gülşah ve bu hissin sebebini ne kendine ne de dev adama açıklayamıyordu. Çalmaya başlayan telefonu için Evrenin bir mesajı olmalı! diye düşündü. Tanrım, sen kimin tarafındasın?

Telefonunu eline aldığında ekranda Fuat Komiser’in adını görünce şaşırdı. Titreyen kutuyu Emre’ye gösterdi ve cevapladı.

Konuşmasını bitirdiğinde tekrar arkadaşı ile göz göze geldi. Bakışlarında bir ifade göremedi.

“Bu adam seni gerçekten sevmiyor Emre! Efe yokken bir konu olduğunda seni arar diye düşünmüştüm ama bu defa da beni aradı. Üsküdar’da bir fotoğrafçı evinde öldürülmüş. Sanırım gitmemiz gerek.”

Derin bir iç çekti Emre. Güzel mesai arkadaşı bir cevap beklese de karşılık vermedi. Oturduğu kayalıkta ayağa kalktı ve elini Gülşah’a uzatarak onun da kalkmasına yardım etti. Emre de Komiser Fuat’ı sevmiyordu.

 

***

 

Selami Ali Efendi Caddesi üzerindeki ara sokaklarda bir süre dolaştıktan sonra cinayetin işlendiği apartmanı buldu iki memur. Bölgeye intikal eden meslektaşlarına kendilerini tanıtma seremonisini her defasında Efe yapardı. Bu gece için bu görevi, Emre üstlendi. Üniformalı meslektaşlarına kendilerini tanıtarak üç katlı binanın giriş kapısından içeri girdiler.

Olayın yaşandığı daire, binanın en üst katında çatı dubleksi bir yapıya sahipti.  Dairenin alt katında boş boş dikilen meslektaşlarına selam vererek önce Emre ardından da Gülşah girdi içeri. Bir oda ve bir mutfağın bulunduğu kata hızlıca göz attıktan sonra üst kata çıkan merdivenleri tırmandılar.

Basamaklardan yukarı çıktıkça kararmaya başlayınca daire, telefonlarının ışıklarını açarak devam ettiler. Bu katta da iki oda vardı. İlk girdikleri odada kendilerini, yatağa bağlanmış çıplak bir erkek cesedi karşıladı. Tüm pencereleri kalın, siyah stor perdeler ile kapatılmış odanın duvarındaki lamba anahtarına basarak karanlığı ışığa kavuşturdu Emre.

Beyaz ışıkla birlikte aydınlanan odanın bir fotoğraf stüdyosuna dönüştürüldüğünü anlamakta gecikmediler. Cesede yaklaşan Emre, ortağına döndü.

“Bu çocuğu tanıyorum. Bir keresinde grupları ile birlikte fotoğraf gezisine katılmıştım. Yanılmıyorsam adı Cihan’dı.”

“Aaa!” dedi Gülşah heyecanla.

Bileklerinden, metal yatak başına bağlanmış cesede eğildi Emre. Kesilen boğazından akan kan, beyaz, saten çarşafı kırmızıya bulamıştı. Arkadaşına:

“Aşağıya inip ihbarcıyı öğrenir misin Gülşah? Ben de odaya bir göz atayım.”

Arkadaşını bilgi edinmesi için alt kata gönderdikten sonra cinayet adresini incelemeye koyuldu Emre. Yatağın sol tarafında bir paraflaş duruyordu. Kapı hizasındaki beyaz masanın üzerinde çeşitli kamera lensleri, lens filtreleri, hafıza kartları ve daha birçok fotoğrafçılık aksesuarları vardı. Siyaha boyanmış duvarlar, kalın kumaş ve yine siyah renkteki perdeler ve yatağın ayak ucu tarafında kalan duvara asılı fon perdeler, bu odanın profesyonel bir stüdyo olarak kullanıldığını gösteriyordu.

Bir zamanlar merak saldığı fotoğrafçılık sanatına uzun süredir uzak kaldığını anımsadı Emre. Maktul ile de bu hobisini geliştirmek istediği dönemlerde kısmen de olsa tanışmışlardı. Cihan’ın yeteneklerinden haberdardı ve belki de ilk defa bir kurban için üzüldüğünü hissetti. Sahipsiz kalan fotoğrafçılık aksesuarları, yerini dahi unuttuğu kamerasını özlemesine sebep oldu. İçinde dolaşan arzudan dolayı küçük bir tedirginlik yaşadı ve işine konsantre olmaya çalıştı.

Odanın içindeki eşyalara dikkat ederek, bir ihtimal cinayet silahını bulabilmek umuduyla etrafına bakındı. Kuşkusuz cinayet kesici bir aletle gerçekleşmişti ve kurbanın boğazındaki yaranın biçimli oluşu bu aletin keskin bir bıçak olabileceği şüphesi uyandırıyordu. Görünürde bir bıçak olmadığına göre olay yeri inceleme ekibinin toplayacağı deliller ile hareket etmeleri gerekecekti.

Merdivenlerden gelen ayak sesleri ile kapıya doğru döndü. Az sonra ekip arkadaşı Gülşah geldi yanına.

“Evet! Kurban Cihan Çakal. İhbarcı ise sevgilisi olduğunu söyleyen bir genç kız. İsmi Beyza Çelik. Arkadaşlar ekip aracına bindirmişler sakinleşmesi için. Sağlık ekibi de burada. Ben de alt kata çağırdım, belki konuşmak istersin.”

Dudaklarını bükerek, güzel mesai arkadaşına kapıyı işaret etti. Merdivenlerden inerek, ihbarcı genç kızın bulunduğu odaya girdiler.

Beyza, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleri ve darma dağınık saçları ile bir koltuğun üstünde gömülmüş gibi oturuyordu. Aldığı sakinleştiriciler ağlamasını dindirdiyse de bedenindeki sarsıntılar devam ediyordu. Emre’nin ikinci defa ismini tekrar etmesi ile ancak kendini toplayabildi.

“Beyza Hanım, başınız sağ olsun. Bize neler olduğunu anlatır mısınız?”

Üzgün kız, boşluğa bakar gibi daldı iri kıyım adamın siluetinde. Ağlayacak gibi oldu ancak toparlandı.

“Yarın fotoğraf grubumuz ile çekim yapacaktık. Cihan yeni ekipmanlar almıştı ve bunları topluluktan önce kendi denemek istiyordu. Kadıköy’de bir barda çalışıyorum ben de. İş çıkışı gelecektim ve model çekimleri yapacaktık. Kendi anahtarım ile girdim içeri. Seslendim…”

Sustu birden genç kız. Yutkundu. Ağlamaya başladığında Gülşah, hemcinsinin yanına giderek omuzlarına sarıldı. Bir kriz eşiğine dayanan ağlaması kuvvetlenince, kapıdaki sağlık görevlilerini çağırdı ekip amiri. Gelen görevliler ile genç kızı odada bırakıp tekrar üst kata çıktılar Gülşah ile.

Emre kapının kasasına yaslanmış, stüdyo odayı incelemeye başladı. Daha çok, düşünüyordu. Güzel polis ise eline taktığı plastik eldivenler ile odadaki eşyaları kurcalıyordu. Yatağın çaprazında, üç ayak üstüne kurulu makinenin başına geçti.

“Emre! Sen bu makinenin nasıl kullanıldığını biliyor musun?”

Arkadaşının sorusu ile bakışlarını kameraya çevirdi dev adam.

“Bu cihazın markası Nikon. Ben Canon kullanıcısıyım. Fakat mantıkları aynı tabi. Ara yüzleri farklı sadece.”

“Nasıl açılıyor peki bu alet?”

Güldü Emre.

“On-Off düğmesi ile tabi ki Gülşah!”

Arkadaşının tarifi ile genç polis de tutamadı kendini.

“Ne kadar büyük bir objektifi var bunun?”

Emre, makine üzerindeki lense baktı.

“70-200 mm. F2.8 değerinde bir zoom lens bu. Dar açıda ancak keskin görüntüler verir. Senin maaşının yaklaşık üç katı fiyatı var, haberin olsun.”

Fiyat aralığını duyduğunda küçük bir tedirginlik yaşadı Gülşah.

“Durum için ne diyorsun peki?”

“Beyza biraz daha toparlasın bakalım kendini. İşimize yarayacak bir şeyler duyacağımızı sanmıyorum gerçi. Olay yeri gelsin de parmak izi, DNA vs. ne gerekiyorsa örnek toplasınlar.” diyerek cevapladı arkadaşını Emre.

“Nasıl fotoğraf çekiyoruz peki bununla?”

“Gözünle bakman gereken bir vizör var. Lens kapağı açık ise deklanşöre önce yarım basıp netlersin görüntüyü. Sonra da tam basıp çekimi gerçekleştirirsin.”

Arkadaşının tarif ettiği şekilde vizöre dayadı gözünü Gülşah.  Rahatsız olmuş gibi geri çekildi hızla.

“Cesedin dibine kadar soktu beni makine!”

Gülşah’ın acemi merakına bir kez daha güldü Emre.

“Yakınlaştırma yeteneği olan bir lens takılı üzerinde. Haliyle önündeki objeyi bu mesafede yanına kadar getirir.”

Şefinin söylediklerine bir anlam vermeye çalışıyor gibi kaşlarını çattı. Birden, heyecanla doğruldu kameranın üzerinden.

“Aaa! Neden galeriye bakmıyoruz Emre? Belki işimize yarar görüntüler vardır?”

Tüm günü birlikte geçirdiği arkadaşının heyecanlı sunumu, Emre’yi etkilememişti. Soğuk bir sesle cevap verdi.

“Katilin kendini fotoğrafladığını düşünmüyorsun herhalde, değil mi?”  Sesli bir şekilde nefesini verdi. Sıkılmış gibiydi. “Yan yatmış üçgen resmi olan düğmeye basarak bakabilirsin galeriye.”

Emre fikrini beğenmese de bastı düğmeye Gülşah. Arkadaşının dediği doğruydu. Cinayete dair bir görüntü yoktu. Biri aydınlık, diğeri karanlık şekilde aynı açından çekilmiş iki yatak fotoğrafı vardı ve ikisinde de kurban yatak üzerinde değildi. Sonra tekrar vizörden baktı. Galeriyi açtı, vizörden baktı.

“Emre! Oradan saf gibi görünüyor olabilirim ama kayıtlı görüntüler çok daha geniş duruyor. Ancak göz deliğinden baktığımda çok daha dar görünüyor yatak. Bu nasıl oluyor?”

Yaslandığı kapıdan ayrıldı Emre. Merdivenlere yöneldi. Bir hayli sıkılmıştı. Kafasında kurguladığı hiçbir senaryoda katili bulamıyordu.

“Göz deliğinin adına vizör. Fotoğraflar da başka bir lens, geniş açılı lens ile çekilmiştir Gülşah. Bu sebeple açılar farklı görünüyor.”

Emre’nin gerginliğini fark edince, Gülşah da arkadaşının peşinden indi. Tekrar Beyza’nın bulunduğu odadaydılar.

“Kendini nasıl hissediyorsun Beyza? Konuşabilecek misin?” diye sordu Emre. O sırada olay yeri inceleme personeli daireye giriş yaptı. Gülşah, meslektaşlarına olay mahallini işaret ederek acılı kızın yanına oturdu.

“Evet!”

“Cihan’ın düşmanı var mıydı? Bunu kim yapmış olabilir sence?”

Gülşah’ın omzuna yaslandı genç kız. Burnunu çekti.

“Düşmanı yoktu. Çok iyi biridir Cihan. Fakat grupta Şaban diye bir çocuk var. İkisi arasında anlamsız bir rekabet sürüyordu. Arkasından birkaç defa atıp tuttuğu dedikodularını duymuştuk, o kadar.”

“Yarın o da gelecek mi çekime?”

“Evet. Yarın baya bir kişi gelecekti.”

“Peki, sen kimseye bir bilgi verdin mi yaşananlarla ilgili olarak?”

“Hayır! Hemen polisi aradım.”

Sakallarını iri parmakları arasına aldı Emre. Düşünüyor gibiydi.

“Peki, hangi aksesuarları yeni almıştı Cihan?”

“Ayaklı flaş, perdeler ve bir lens almıştı.”

“Anlıyorum!” dedi. “Tamam Beyza, sen bu gece sağlık ekiplerinin kontrolünde kalmalısın. Senden ricam, kimseye yaşananlardan bahsetme. Kimseye! Anlaştık mı?”

“Olur!” dedi çaresizce Beyza. Bakışları, üzerinde gezen arkadaşını yanına çağırdı Emre. Birlikte dışarı çıktılar ve sağlık görevlilerinden genç kızın yanına geçmelerini rica etti Emre.

“Ne yapıyoruz Emre?”

Parmakları yeniden sakallarında seyre koyuldu Emre’nin.

“Bir deneme atışı yapacağız Gülşah. Yarın herkesten önce burada olacağız. Gitmeden önce olay yeri ile konuşmam gerek!”

 

***

 

Sabah herkesten önce maktul Cihan’ın evindeydi iki cinayet büro personeli. Toplantı tamamlanmış ve etkinliğe katılacak tüm fotoğrafçılar, önceki gece Beyza’nın bulunduğu odada şaşkınlıkla bekliyorlardı. Sessizlik ve korkunun hakim olduğu odadakiler, yaşananlardan habersizlerdi. Açısını, odadaki beş kişiyi de görebilecek şekilde ayarladıktan sonra sunuma geçti Emre. Fotoğrafçılar arasında kendini tanıyan kimsenin çıkmamasını fark edince durakladı. Gülşah da meraklılar arasındaki yerini çoktan almıştı.

“Arkadaşlar, ben cinayet büroda görevli Komiser Yardımcısı Emre! Bu evin sahibi Cihan, dün gece bir cinayete kurban edilerek, hayatını kaybetti.”

Bir anda odayı şaşkınlık uğultuları kapladı. Şok etkisine izin veren Emre, insanları izliyordu. Bir süre sonra tekrar konuşmaya başladı.

“Lütfen! Lütfen sessiz olun. Arkadaşınızın katilini bulabilmek için bildiklerinize ihtiyacımız var. Birazdan mutfağa gideceğim ve siz de sıra ile gelip sorularıma cevap vereceksiniz. Lütfen bize yardımcı olun ve dışarıda bekleyen polis ekibine ihtiyacımız olmasın.”

Emre, arkadaşını da yanına alarak dairenin mutfağına yöneldi. İçeri girmeden bir isim geldi arkalarından. Bölmedeki tek sandalyeyi işaret ederek, konuğuna oturmasını işaret etti Emre.

“Buyurun, sizi dinliyoruz.”

Plastik sandalyeye oturdu genç adam. Yirmili yaşların başında, esmer ve güzel yüzlü biriydi.

“Ben Şaban Gülhanoğlu. İlk ben gelmek istedim çünkü muhtemelen içerideki herkes, katil olarak beni gösterecektir. Fakat bu gerçek değil! Cihan’ı ben öldürmedim.”

“Neden?”

“Çünkü Cihan ile rakiptik. Ancak bu rekabet sadece fotoğrafçılık içindi. Ben öldürmedim Cihan’ı.”

“Yani içeridekilere göre bu zavallıyı öldürmen için bir sebebin vardı. Onlar rekabetinizi farklı yorumluyorlar. Doğru mu anladım? Peki ama neden? Beşiktaş ile Fenerbahçe de rakiptir ama hiçbir futbolcunun birbirini öldüreceğini söyleyemez kimse. Abartı bir benzetme oldu ama sence de öyle değil mi?”

“Aslında birkaç defa aramızın büyük anlamda açılmasına sebep olan olaylar yaşadık. Bir telefon markası, yeni çıkan modelinin reklamı için çok takipçisi olan fotoğrafçı arıyordu. Benim daha çok takipçim olmasına ve ön anlaşma yapmamıza rağmen onlar, Cihan’ı seçmişlerdi. Daha sonra öğrendim ki Cihan onlarla irtibata geçmiş ve telefonu kendi almış.”

“Sonra?”

“Kavga ettik!”

“Sonra?”

Yutkundu Şaban.

“Şey… Dün bana telefonu verdi.”

Gülşah, heyecanla Emre’ye baktı.

“Bizden buna inanmamızı mı bekliyorsun?”

Titremeye başladı Şaban. Bir şey diyecek olduysa da susturdu Emre.

“Tamam! Sen içeri geçebilirsin. Başka arkadaşın gelsin, sen içeri geç.”

Denilene itaat ederek kalktı sandalyeden Şaban. Gözlerini ovuşturarak kattaki tek odaya gitti. Gülşah:

“Ne bekliyoruz Emre?”

Komiser yardımcısı cevap veremeden içeriden bağrışma sesleri yükseldi. Koşarak fotoğrafçıların bulunduğu odaya girdi ikili. İki kişi Şaban’ı aralarına almış küfürler saçarak tekmeliyorlardı. Dev adam, iki fotoğrafçıyı da sırası ile kucaklayarak savurdu. Yüksek sesle:

“Buranın ağası da benim, paşası da benim! Bir daha böyle bir halt yemeye kalkarsanız, sizi kimse alamaz elimden, haberiniz olsun!”

Emre, alnına dolan ter damlalarını silerken, mesaj ulaşmıştı adresine. Olay çıkaranlardan birine parmağıyla kapıyı işaret etti. Peşinden, Gülşah ile birlikte mutfağa girdiler.

“Otur!” komutu ile sandalyeye çöktü adam. “Sen kimsin?”

“Vedat adım. Vedat Durmaz.”

“Niye saldırdın lan çocuğa? Hüküm koyucu sen isen, biz kimiz oğlum bu memlekette?”

Emre’nin sesi diğer odadakilere kadar ulaşıyordu. Küçük boğuşma sıcak hava ile birleşmiş ve terlemişti. Terlemekten nefret ederdi.

“Adam katil abi! Cihan ile sürekli atışıyorlardı. Adamı öldürüp telefonunu da çalmış şerefsiz! Biri Nikoncu, diğeri Canoncu! Makine seçimlerinde bile…”

“Kes!” diyerek girdi araya Emre. “Gel benimle!”

Mutfaktan çıkarken dev adam, Gülşah kaçırdığı ayrıntıyı düşünüyordu. Daha sonra o da çıktı mutfaktan.

Salona geldiklerinde herkes ayağa kalkarak hazır ol vaziyetine geçtiler. Öyle ki Şaban, burnundan akan kanı silmeye dahi cesaret edememişti.

“Herkes ekipmanları ile mi geldi buraya?”

Cılız sesler yankılandı sırası ile. “Evet.” “Ee.. Evet!”

“Tamam!” dedi Emre. “Herkes çantasını, ıvırını zıvırını alsın. Yan yana tek sıra dizilin önüme ve malzemelerinizi çıkarın.”

Telaş kapladı odanın içini. Emri yerine getirmek için yarışa giren fotoğrafçılar kısa sürede denileni yapmış, malzemelerinin başına geçmişlerdi. Sağ baştan başladı Emre.

“Kimsin sen?”

“Deniz Sedef.”

Deniz, bakışları önündeki aksesuarlarında, şaşkınlık ve tedirginlik içinde bekliyordu. Böylesi bir sorgu anını ilk defa yaşayan fotoğrafçılar, arkadaşlarının ölüm haberini sindirememişken bir de cinayet ile suçlanıyorlardı. Emre’nin aklından geçenlerden habersiz, aksesuarlarının arkasında dikiliyorlardı.

“Say!” dedi Emre, önünde durduğu adama.

“Anlamadım komiserim.” Deniz’in sesi, titrek çıkmıştı.

“Kardeşim! Önündeki malzemeleri, özelliklerine göre say teker teker.”

Komutu uygulamaya başladı Deniz.

“Nikon D7200 kamera, Nikon 17-55 mm F2.8 ve Nikon 18-300 lensler. Bir de bu lenslere ait filtreler. Yedek hafıza kartları.”

Bir şey söylemeden yandaki adamın karşısına geçti Emre.

“Sen kimsin?”

“Osman Türkoğlu.”

“Say malzemelerini.”

“Canon 70D kameram var. Bir de Sigma 17-50 mm F2.8 lensim. Buna ait ND filtre ve yedek hafıza kartı ile batarya.”

Vedat’ın önüne geçti.

“Söyle!”

Hala öfkeli olan Vedat, Şaban’a öfkeli bir bakış attı.

“Komiserim, katil bu adam! Neden anlamak istemiyorsunuz? Bunu anlamak çok mu zor?”

Karşısında agresif tavırlara bürünen adamı, yakasından yakaladı Emre. Kendinden on beş cm kadar kısa olan adamı, kendine doğru çekti.

“Ahmak yarası nedir, bilir misin? İşi bilmez avcı, tüfeğinin üstündeki dürbünden nişan alırken gözünü iyice yaklaştırır nişangâha. Ahmak adam, tüfeğin geri tepmesini hesaba katmaz ve basar tetiğe. Dürbünün halkası, gözünün etrafına yara yapar. Sence şair burada, neyi anlatmak istiyor?”

Ter damlacıkları suratında, yer çekimi istikametinde harekete geçmişken öfkeli nefesini üfledi Vedat’ın suratına. Ağır ağır kendinden uzaklaştırdı ve parmak uçları üzerinde asılı kalan adamı tekrar tabanlarının üstüne bıraktı. Malzemelerine göz attı. Nikon D7100 body, Nikon 35 mm F1.4 ve Sigma 18 250 mm olmak üzere iki adet lens duruyordu Vedat’ın önünde.

Burnundan akan kanı, omzuna silmekle meşgul olan Şaban’ın önüne geçti Emre.

“Anlat!”

“Canon 5D Mark II body. Canon 24-70 mm f2.8 lens. Yedek batarya. Başka malzemem yok.”

Çatık kaşlarını boynu bükük adama doğrulttu. Çenesini parmak ucu ile tutup, başını kaldırdı.

“Bir de Cihan’a ait telefon!”

Son adamın önüne geçti. Vedat ile birlikte Şaban’a saldıran diğer kişiydi bu fotoğrafçı.

“Sence de katil, Şaban mı?”

Emre ile göz göze gelmekten sakınarak, sola çevirdiği başı ile “Evet komiserim.” dedi.

“Belki de katil sensin ve Vedat, Şaban’a yüklenince suçu atacak bir hedef belirledin kendine. Belki de Cihan’ın, telefonunu Şaban’a verdiğini bilen tek kişi sendin ve biz içerideyken arkadaşlarını Şaban konusunda ikna ettin. Bu senaryo mümkün mü sence?”

Emre, konuşmasını sürdürürken sıralı şekilde duran adamları incelemeyi ihmal etmemişti.

“Peki ben neden öldüreyim Cihan’ı? Ne çıkarım var bu işten?”

Emre, önündeki adama cevap vermeden güçlü elleri ile ağır ağır alkış tutmaya başladı. Odada yankılanan tok sesler herkeste bir şaşkınlık yaratmıştı. Durumu kavramaya çalışan fotoğrafçılar ve Gülşah, son sözlerin sahibine bakıyorlardı.

“Kim sigara içiyor?” diye sordu Emre. Gülşah, sigara ile ilgili bir delili gözden kaçırmış olabileceği düşüncesi ile gözlerini kıstı. Korkak hareketlerle elini kaldıran Osman, “Ben!” dedi.

“Bir tane rica edebilir miyim?”

İki seri adım ile önündeki malzemelerin üzerinden atlayarak sakallı adamın yanına geldi Osman. Paketini uzatıp, Emre’nin sigarasını yaktı ve tekrar yerine geçti.

Kaçırdığı detayın sigara olmadığını o an anladı Gülşah. Emre, final seremonisi için hazırlanıyordu. Sigarasında bir nefes alıp, alnına biriken teri elinin tersi ile sildi. Gülşah’a baktı.

“Gece, Cihan’ın kamerasının vizöründen baktıktan sonra ne demiştin, hatırlıyor musun Gülşah?”

“Evet!” diyerek atıldı güzel memur. “Beni Cihan’ın içine kadar yaklaştırdı gibi bir şey söylemiştim.”

“Aynen!” dedi Emre. “Çünkü bodye takılı olan 70-200 mm’lik bir zoom lensti. Fakat cihazda son çekilen iki adet fotoğraf, daha geniş açılı bir lens ile çekilmişti. Değil mi Gülşah?”

Cevap vermekte zorlanır gibi afalladı bir süre Gülşah. Odadaki herkesin bakışları üzerine yönelmişti.

“Yani, teknik terimleri bilmiyorum ama fotoğrafta, vizörden gördüğüme oranla daha çok alan görünüyordu.”

“Evet!” diyerek bağırdı Emre. “Dün gece katil, buradan bir şey çaldı. Fakat bu telefon değil, bir lensti. Beyza’nın bahsettiği yeni lensi… Pahalı bir lensi!”

Devam etti.

“Cihan’ın yeni aksesuarlarını önceden görmek isteyen katil, dün akşam buradaydı. Perdeler, paraflaş ve lens! Cihan’ın yeni objektifi kendi kamerasında takılıydı ve ilk önce para flaşı makinesine tanımlamaya çalışıyordu. Bu sırada iki deneme çekimi yapılmış oluyordu.”

Sigarasını ciğerlerine kadar çekti. Yoğun nikotinin kısa süreli baş döndürücü hissini yaşadı.

“Bilirsiniz. Makineler her fotoğraf karesini hafıza kartına yazarken bir de kimlik çıkartır. Hangi makine ile hangi değerlerle ve hangi lens ile çekildiğini de kaydederler. Yani bize, Nikon ile uyumlu, 70 mm’den daha geniş açıda lens lazım. Cihan’ın katledilmesine değecek değerde bir lens…”

Derin nefes çekti ve devam etti.

“Deniz ve Vedat’ın ekipmanları bize iki hedef gösteriyor. Deniz’in 17-50 mm’si ile Vedat’ın 35 mm’si. Gerçi, kriminal inceleme sonrası çekilen fotoğrafın hangi lens marifeti ile işlendiği ortaya çıkacaktır, gerekli personele gerekli bilgiyi altını çizerek verdim ancak ben, aranızdaki katili buldum.”

Mırıldanmalar başlayınca sesini yükselterek devam etti Emre.

“Bir tutarsızlık var Deniz ve Vedat’ın tüm malzemeleri arasında. Deniz, sıkı bir Nikon kullanıcısı ve kamerası gibi lenslerini de Nikon seçmiş. Bütçe meselesi bu. Ancak Vedat’ın önünde duran 35 mm lens, buradaki en pahalı malzeme. Bir yanda piyasaya daha uygun fiyatlı lensler süren Sigma, diğer yanda ise buradaki her aksesuardan daha pahalı olan Nikon 35 mm lens.”

Vedat’a karşı saldırgan hamleler başlayacaktı ki bağırarak araya girdi Emre.

“Sakın!” Şişirdiği pazularını sergiledi ve devam etti.

“Katilimiz, Vedat! Cihan’ın yeni aldığı oyuncaklarını görmeye gelen Vedat, nefsine yenik düştü ve arkadaşını öldürdü. Hayalini kurduğu ve günümüz fiyatı sanıyorum ki on bin liranın üzerinde olan lensi de yanında götürdü. Öldürdüğü arkadaşının kamerasına ise eline geçen ilk lens olan 70-200 mm’lik lensi taktı. Şaban ile Cihan arasındaki telefon krizinden de haberdar olan Vedat, senaryosu hazır sanıyordu. Cinayet için bir hırsızlık bahanesi! Ertesi gün, yani bugün ise hiçbir şey olmamış gibi buraya gelecek ve oyununa devam edecekti. ‘Beni tek çek!’ dememişti belki katil ancak bir iz bırakmıştı kameraya takılı olan kartta. Ahmak yarasını hatırladınız mı?”

 

***

 

İşlediği cinayeti itiraf eden Vedat, nöbetçi savcı tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ertesi gün büroda oturan ikilinin keyfi yerindeydi.

“Gülşah! Eğer cinayet gecesi makineyi kurcalamasaydın, asla bu iş çözülemezdi. Merak, bu defa bizi gerçeğe götürdü.”

Avcı Hikayesi

Şeytan da bir melek ne de olsa. Ben de birçok insan gibi bir adem olmama rağmen bana verilen görevi yerine getirerek, seçilmişliğimin sorumluluğunu yerine getiriyorum. Bu kimilerine göre cinayet bana göre ise sorumluluk…

Bu gece ava çıkmak için her şey sanki bana hizmet ediyor. Hava oldukça kasvetli ve gök gürültüleri eşliğinde tüm dehşetini bu kirli dünyanın üzerine yağmur olarak bırakıyor, ben ise tam da bu havalarda avlanmayı daha heyecanlı buluyorum. Tanrı’nın bana verdiği kutsal görevi yerine getirmek için yıllardır uğraşıyorum. O beni seçti. Beni tüm diğer insanlardan üstün tutuyor. Ben de onun için her şeyi yapıyorum. Verdiği görev ne olursa olsun, iblis beni yolumdan çevirmeye çalışsa da yerine getiriyorum.  Bu küçücük odadan gece vakti ayrıldığımı hiç kimsenin görmemesi için uğraşmama gerek yok. Görseler bile, [bctt tweet=”Tanrı beni koruduğu için bana hiç kimse hiçbir şey yapamaz ve yapamıyor. ” username=”dedektifdergi”]Şimdi hazırlıklarımı tamamlamalıyım. Öncelikle bıçağımı kontrol edip keskinliğini kanımla onaylamam lazım. Diğer tüm hazırlıklarım ondan sonra gelecek. Bıçağın yeterince keskin olmaması kurbanın değil benim işimi zorlaştıracağı için her avdan önce onun keskinliğini avucumun içine çizik atarak deniyorum. Bu Tanrı’nın da hoşuna gidiyor. Sonuçta avcı da ara ara kendi kanını Tanrı’ya sunmalı. O benden böyle bir şey istemedi fakat yaptığım hoşuna gidiyor. Kanım odanın zeminine damladığında onun bana gülümsediğini ve saçlarımda nefesini hissediyorum. Bu duyguyu yaşamak için gerekirse tek tek parmaklarımı bile kesebilirim. Tabii ki o zaman Tanrı’nın bana verdiği görevi yerine getiremem fakat o benim bunu onun için yapacağımı, ona olan bağlılığımı ve sadakatimin bir parçası olduğunu bildiği için, ona bunu ispat etmeme gerek yok. Sonuçta o her an benimle. Anahtarlarımı unutmamalıyım. Avımın onun evinin anahtarlarını alıp, yaptırdığımdan bile haberi yok. Tanrı bana bu konuda da yol gösterdi. Yoksa bir insan anahtarlarını kaybedip, kapı kilidini değiştirmez mi? Bana verdiği görevleri yerine getirip getirmediğimi bizzat kendi kontrol ediyor. Avlarımın ruhları huzur bulmalı. Ben de bunun için seçildim. Onlara sunduğum her şeyi sorgulamadan kabul etmeleri işimi kolaylaştırıyor. Ben Tanrı’nın bana verdiği özel görevin meleğiyim. [bctt tweet=”İnsanlar kendilerine bahşedilmiş hayatın kıymetini bilmiyorlarsa, bu dünya da nefes almaları ve nankörlükleri cezalandırılmalı. Ama Tanrı o kadar merhametli ki onların huzur bulmaları için benim onlara yardım etmemi emretti.” username=”dedektifdergi”] Bu gece avım için çok özel olacak. Şimdiden onun ruhu için duaya başlamalıyım…

Kendini seçilmiş insan olarak tanımlayan akıl hastaları verilen görevleri yerine getirmek için avcı gibi sinsi bir şekilde geceyi beklemekten asla yorulmazlar…

Gece yarısı tek kaldığı evin kapısının tıkırdaması ile uykusu bölündüğünde, Selma duyduğu sesin, uykuya dalmak için kullandığı uyku ilacının yüzünden olabilecek sesin gerçek mi sanrı mı olduğunu keşfetmek için yatağının içinde huzursuzca kıpırdandı. Biran rüzgârın ve gök gürültüsü yüzünden olduğunu düşündüğü sesin artarak çoğaldığını duyunca yattığı yerden doğruldu. Yatağının baş ucundaki komodinin üzerinde duran ufak abajurun düğmesine el yordamı ile basıp odanın aydınlanması için yanmasını beklediyse de yağan yağmur ve fırtına sebebi ile elektriklerin kesilmiş olduğunu anlaması uzun sürmedi. Karanlığa gözü alışıncaya kadar yatağın kenarına oturup, sesin devam edip etmediğini dinlemeye koyuldu. Sanki dış kapısında biri kapının kolu ile uğraşıyor ve metalin metale sürtünmesi ile çıkabilecek bir sesi yatak odasına kadar ulaştırıyordu. Oturduğu yerden kalkıp odanın kapısına kadar titreyen bacakları ile ilerlemeye çalıştı. Kapıyı açmaya cesareti olmasa da, kulağını kapıya dayayıp dinlemeye koyuldu. Uykusu tamamen açılmıştı. Odanın kapı kolunu el yordamı ile bulup, üzerinde ki anahtarı çevirmeye çalıştığı anda bir cismin yere düşmesi ile olduğu yerde hafif bir çığlık atarak sıçradı. Paniği artmaya başlamıştı. Ellerine ve bacaklarına beyni hükmetmeyi bırakmıştı. Biran ne yapacağını bilemedi. Odayı gök gürültüsü sesi ve şimşek çakması sonucu aydınlanınca gayri ihtiyari başını cama doğru çevirdi. Korku ensesindeki tüm tüyleri ayağa kaldırmış, otokontrolünü kaybetmesini sağlamıştı. Evin içi eksi derecelere düşmüş gibi soğumuştu. Dikkatini tekrar önünde bulunduğu kapıya çevirdiğinde derin ve boğuk gelen nefes sesini duyunca kapının koluna tutunmaya uğraşarak tekrar anahtara odaklanmaya çalıştıysa da geç kalmıştı. Odanın kapısı hafifçe aralanmaya başlayınca korkunun verdiği adrenalinle kapıya tüm gücü ile yüklenmeye başladı. Gök gürültüsü, rüzgâr ve yağmur onun dikkatini dağıtmış ve kapının hızla açılması sonucu odanın ortasına doğru yuvarlanmıştı. Gelenin; fırtına sebebi ile kasabadaki acil bir hayvan doğumu için köye giden ve hava muhalefeti ile geri dönemeyen eşi Haluk’un olmasını diledi ama bunun gerçeklikten uzak bir istek olduğunu kavraması çok uzun sürmedi. Odasına süzülen gölgenin nefes alışverişi derin ve kesik kesikti. Kapının ağızında durmuş, karanlıkta olsa delice bakan gözlerini avının üzerine sabitlemişti. Selma nefes almaya bile korkarak olduğu yerde öylece kalakalmış, gözlerini ise hipnotize olmuş şekilde davetsiz gelen misafirine odaklamıştı. İkisi de arena da birbirlerinden hamle bekleyen gladyatörler gibi oldukları yerden kımıldamıyordu. Selma zihnini toparlamaya ve içtiği uyku ilacının uyuşukluğundan sıyrılmaya çalışıyordu. Tüm vücudu buz kütlelerinin içine gömülmüş gibi titremeye başlamıştı. Gölge hareket ederek ona doğru bir adım atınca çığlık atıp düştüğü yerden ayağa kalkmaya çalıştı ama avcı çoktan onun dibine kadar gelmiş ve saçlarından kavrayarak onu yatağa doğru sürüklemeye başlamıştı. Selma korku ve panikle ona tekme savurmaya, kolları ile vurmaya çalışsa da sadece havayı dövdüğünü fark etmeyecek kadar kendi kontrolünü kaybetmişti. Avcı onun başucunda ve saçlarını çekiştirerek yaşamadığı, tatmadığı bir acıyı yaşatıyor o ise halının üzerinde sürüklenirken sıyrılan geceliğinin altında kalan vücudunun halıya sürtünmesi ile yanan sırtının acısını duymamaya çalışıyordu. Yatağın kenarına geldiklerinde avcı onu kollarından kavrayarak yatağın üzerine fırlattı. Selma korkudan, yatak başına dayanacak kadar bedenini yukarı doğru bilinçsizce çekip “Yalvarırım bana zarar verme! Bak ne istiyorsan alabilirsin! Mücevherlerim ve nakit param var hepsi senin olsun!” diyerek yüzünü görmediği avcısına yalvarmaya başladı. Avcı ise sanki sağır dilsiz gibi kıpırdamadan onu izliyordu.

 

Kasaba halkı geceki fırtınanın yarattığı yıkıma uyandığında herkesi bir telaş almış, yollara devrilen ağaçları ve çatılardan sökülen kiremitleri ve saçları sokaklardan temizlemek için adeta birbirleri ile yarışmaya başlamışlardı. Kasabanın meydanı ve sokakları savaş filmlerindeki yıkımı andırır nitelikteydi. Haluk ise zor bela eve ulaşmaya çalışıyordu. Kasaba halkının çok sevdiği bu veteriner yol üstünde üzerine çökmüş olan yorgunluğuna aldırmadan insanlara yardım etmeye çalışıyor bir yandan da eve ne zaman gidebileceğinin hesabını yapıyordu. Selma’nın bütün gece tek başına evde olmasının huzursuzluğu zihnine üşüşüyor onun yaptığı işe yoğunlaşmasını engelliyordu. Gerçi Selma aldığı sakinleştiricilerin etkisi ile muhtemelen sabaha kadar deliksiz uyumuştur diye düşündüyse de içini kaplayan kasvetten kendini sıyıramıyordu. Meydandan sağa doğru dönüp biraz kasabanın dışına doğru olan evinin yolunu yaya olarak yürümeye başladı. Araba ile gitmeyi mantıklı bulmamasının sebebi ise yollara devrilmiş ağaçların kendine engel olacağını ve yavaşlatacağını bilmesiydi. Adımlarını hızlandırdı. Gecenin yorgunluğu ve uykusuzluğu iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Bir türlü doğmak istemeyen dananın hayata merhaba demesini sağlamış fakat anneyi kaybetmişti. Yıllardır severek yaptığı mesleğini dört yıl önce Selma ile evlendiği güne kadar gece gündüz gözetmeksizin yerine getirmiş fakat evlendikten sonra çok acil olmayan vakalara gece gitmemeye başlamıştı. Bu kararı almasının iki sebebi vardı. Birincisi Selma’nın ruhsal olarak yaşadığı rahatsızlığı, ikinci sebep ise iki yıldır zaman zaman ortaya çıkan bir katilin kasabada ki dört kadını öldürüp hala yakalanmamış olmasıydı. Dün gece ise yakınlarda  bir çiftlik sahibi olan Adem Beyin gönderdiği kahyası Orhan’ı ısrarına, Selma’nın da onay vermesi ile; havanın bu kadar kötü olacağını tahmin edemeyerek ayrılmasıydı. Tedirginliği bu yüzdendi. Selma’ya kapıyı sıkı sıkı kilitlemesini ve her hangi bir durum olursa kendisini aramasını tembih etmişti. O ise tüm güzelliği ile ilaçlarını alıp yatacağını söyledikten sonra onu öperek yolcu etmişti. Haluk gece evi ve Selma’nın cep telefonunu aramış ama cevap alamamıştı. Aldığı ilaçlar sayesinde derin uyuduğunu biliyordu yoksa gök gürültüsünden ne kadar korktuğunu, aramadığına göre uyuduğunu düşünerek işine yoğunlaşmıştı. Yol üstünde mahalle camisi imamını ve oto elektiricisini gördü. Allah’tan onlar kendisini fark etmemişlerdi yoksa şimdi sohbete başlayıp eve gitmesini geciktirirlerdi. Kendi mahallesinde de insanlar araçlarını ve evlerindeki hasarı tespit etmeye çalışıyordu. O kadar meşgullerdi ki kimse Haluk’un hızlı adımlarla yürüdüğünü görmemişti. Köşeyi dönüp evin bahçe kapısına geldiğinde içini heyecan kapladı. Adımlarını sıklaştırıp dış kapıya ulaştığında ise nefesini tuttuğunu fark etmeyerek aralık duran kapıya bakakaldı. Evin sağ tarafında bulunan komşusu, Zerrin Hanımın bahçesinden ona seslendiğini duyduysa da cevap vermeden aralık kapıyı ittirerek içeri girdi. Suratına çarpan metalik kokuyu alınca biran olduğu yerde kalakaldı. Yatak odası evin üst katındaydı. Zeminde bulunan çamurlu ayakkabı izini görünce midesi bulanmaya başladı. Panik ve korku duygusu birbirine karışmış, bilinçsiz bir şekilde koşarak yukarı kata çıkmıştı. Yatak odasının kapısı açıktı. Sanki bir güç onu yavaşlatmış adımlarını atmasına engel oluyordu. “Selma” diye fısıldadı. Sesi kendine bile çok yabancı gelmişti. Selma’nın cep telefonunun çalan sesi yatak odasından dışarı taşarak koridorda yankılanınca olduğu yerde sıçrayarak koşar adım odaya girdi. Gördüğü manzara karşısının da tutunacak bir yer aradıysa da eli boşlukta asılı kalınca olduğu yere çöktü.

“Bu gerçek olamaz,” diyerek, ne yapacağını bilmez bir şekilde midesinde dün akşamdan kalan ne varsa halının üzerine boşaltı. Ağlıyordu. Selma’nın geceliği çıkarılmış, narin bedeni göğüs altından başlayarak kasık üstüne kadar dikey olarak kesilmişti. Elleri ferforje olan yatağın demirlerine kendi fularları ile bağlanmıştı. Uzun siyah saçları ile göğüsleri kapatılmış, iç çamaşırı kendi kanı ile kırmızıya boyanmış, yatağın kenarına; altından yol bulan kan göllenmişti. İnsan vücudunda bulunan beş- altı litre kan Selma’nın vücudunda sanki daha çokmuş gibi her yere yayılmıştı. Duvarda kan ile yazılan yazı ise Haluk’un dehşetini ve acısını daha da artırdı. Yatağa yaklaşmaya cesareti yoktu. Arkasından duyduğu çığlık ile sanrı sandığı zaman diliminden çıkıp gerçekliğin derin kuyusuna yuvarlanmaya başladı. Gözlerinin önünde duvarda yazan [bctt tweet=”‘ruhun huzur buldu’” username=”dedektifdergi”]  yazısı uçuşuyor, dağılıyor, suratına çarpıyor ve kelimeler yer değiştirip, dünyasını karartarak onu içine çekmişti.

Gözlerini açtığında beyaz floresan lambanın ışığına bakamadı. Nerede olduğunu düşünmeye fırsatı olmadan, bir hemşirenin sesi ile hastanede olduğunu anlaması uzun sürmedi. Hemşire nabzını kontrol ederken, konuşmasını sürdürdüyse de Haluk onun ne dediğini anlayamamıştı. Kadın arkasını dönüp odanın kapısını açtığında, Haluk başını pencereye doğru çevirip bu çok sevdiği kasabanın yemyeşil ağaçlarla kaplı tepelerine bakarken, Selma’nın son görüntüsü tüm manzarayı bozarak, kanla kapladı. Gözlerini sımsıkı kapattı. Nefes almaya bile korkuyordu. Bu gerçek ile nasıl yaşayacak, onu gece bırakıp gittiği için vicdanını nasıl susturacaktı. Bir erkek sesi ile daldığı düşüncelerden sıyrıldı.

“Haluk Bey, beni duyuyor musunuz? Ben Psikiyatr Doktor Yakup Yiğit! Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Haluk cevap vermeden boş gözlerle adamın suratına baktı. Doktor ise konuşmasını sürdürdü.

“Derin bir şok yaşadınız. Size sakinleştirici verdik ve kabul ederseniz birkaç gün sizi burada misafir etmek istiyorum.”

“Ben eve gitmek istiyorum,” diye fısıldadı.

“Haluk Bey sizi anlıyorum fakat burada kalmanız sizin yararınıza olur. Lütfen acele karar vermeyin ve dinlenin. Sonra tekrar konuşuruz.”

“Ben konuşmak istemiyorum. Eve gitmem gerek.”

Sesi sert çıkmıştı. Doktor Yakup ona anlayışla bakarak, “Tamam, sizi taburcu edeceğim,” dedi. “Ffakat mutlaka yine gelmenizi rica edeceğim. Bu ara sizinle görüşmek isteyen cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu sizin kendinize gelmenizi bekliyordu işlemlerinizi yaparken ona haber vereceğim. Eşiniz ve sizin adınıza çok üzüldüm.”

Bunları dedikten sonra, Haluk’un cevap vermesini beklediyse de cevap alamayınca odadan dışarı çıktı. Haluk ise gözlerini kapatıp  Selma’yı düşünmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Tüm yaşadıkları anılar yok olup gitmiş yerine ise sadece onu cansız bulduğu görüntü kalmıştı. Yüreğinde hissettiği acı gözlerinden yaş olup akmaya başlamıştı. Bir müddet öylece kıpırdamadan kalakaldı. Odanın kapısı vurulunca uyumuş olduğunu anlayarak başını kapıya doğru çevirdi. İçeri giren kadın, yatağın yanına gelerek,

“Geçmiş olsun Haluk Bey. Ben İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli cinayet masası Başkomiseri Aylin Türkoğlu! Kaybınız için çok üzgünüm. Bu davayı soruşturmak için geçici olarak kasabanızda görev yapacağım. Eğer kendinizi iyi hissediyorsanız size birkaç sorum olacak.”

“Ben bir şey bilmiyorum. Size nasıl yardımım olur?”

“Haluk Bey eşinizi ilk bulan sizsiniz. Sizin o gece Adem Beyin çiftliğinde bir hayvanın doğumu için bulunduğunuzu biliyoruz ama eve geldiğinizde neler gördünüz iyice düşünerek bana anlatmanızı istiyorum. Bu kasabada iki yıldır kadınları öldüren bir katil var ve sizin yardımınız ile katile ulaşabiliriz. Sizi evde bayılmadan önce bulan Zerrin Hanım ve oğlu o geceki fırtınadan bir şey duymadıklarını ifade etmişler. Evinizde çamurlu iki ayak izi bulundu. Birisi size ait diğeri ise katile! Şimdi hazırsanız başlayalım. Kasabaya geldiğiniz andan itibaren anlatmaya başlayabilirsiniz”

Tanrı şeytana da görev vermişti ama o melek ve insanlara itaat etmek istemeyerek kendi krallığını ilan ederken, seçilmiş insanların akıl hastalıklarını fırsat bilerek onlara musallat olmayı seçti…

Ceketinin cebinden küçük bir defter ve kalem çıkaran Aylin birçok detayı zihninde tutmayı sevse de isimleri mutlaka çoğu kişiye göre eski usul not almayı tercih ediyordu. Dikkatini yataktaki adama çevirdi. Ona biraz zaman verip  gözlerine bakarak beklemeye başladı.

“Ben… ben sabaha karşı kasabaya ulaştım. Gece çok kötü geçmişti. Fırtınadan dolayı kasabada ve yollarda hasar vardı. Kasaba meydanına gelince arabayı bıraktım. Ağaçlar yollara devrilmişti. Birkaç kasabalı yollara düşen ağaçları kaldırmaya çalışıyorlardı. Onlara yardım ettim. Kasabada herkes birbirini tanır, ben… ben biran önce eve gitmek istesem de bunun etik olmayacağını düşünerek, birkaç kasabalının işine el attım.”

“Evinize giderken karşılaştığınız kimseler oldu mu?”

“Herkes bir taraflara koşturuyordu fakat ben acele ediyor biran önce eve gitmek için uğraşıyordum.”

“Tekrar düşünün evinize yaklaşırken veya evinize yakın bir yerde komşularınıza ait veya tanımadığınız bir araca rastladınız mı?”

Bu soru karşısında hafifçe yatağından doğrularak, “Araç mı?” diye sordu.  “Hiç dikkatimi çekmedi. Mahallemizin imamına ve kasabanın oto elektiricisini gördüm ama onlar beni gördü mü bilmiyorum.”

“Evinize yakın bir yerdeler miydi?”

“Komşulara yardım ediyorlardı. Zaten ikisini bir arada görmedim. Onlar evimin biraz aşağısında oturuyorlar.”

“Haluk Bey, yaptığımız araştırmalara göre eşiniz sabaha karşı saat beş buçuk sularında öldürülmüş. Evinizde bulunan ayak izlerinden anlaşılıyor ki, siz eve geldiğinizde katil hala içerideymiş çünkü aşağı katın giriş koridorundaki sizin ayak izinizin üzerinde katilin ayak izine hafif bir çamur izi olsa da tekrar rastladık. Sizden tekrar o ana dönmenizi istiyorum. Yatak odasına girdiğinizde hiç etrafınıza baktınız mı?”

“Ben… ben şoka girmiştim. Selma’yı o halde görünce başka bir şey dikkatimi çekmedi.”  Sesi titremeye başlamıştı. “Eğer içerdeyse bile ben görmedim.”

“Anladım. Haluk Bey soracağım soruya hemen cevap vermeyin ve çok iyi düşünün. Sizin çiftliğe gideceğinizi eşiniz dışında başka kimse biliyor muydu?”

“Bilmiyordu. Çünkü kâhya Orhan gece yarısı fırtına kopmadan gelmiş ve beni uykudan uyandırmıştı. Selma ise kitap okuyordu. Uyumamıştı. Acelece hazırlandım. Aslında gece pek işe gitmiyorum fakat çiftlik sahibi Adem Beyin bu kasabaya taşındığımda çok iyiliğini görmüştüm. Eşi ve oğlu da bana ve Selma’ya çok yardımcı olmuşlardı.”

“Çiftlikte bulunduğunuz süre zarfında oradan ayrılan biri oldu mu?”

“Olmadı. Adem Bey, kahya ve iki çiftlik çalışanı sabaha kadar yanımdalardı.”

“Eşi ve oğlu da sizinle sabaha kadar beraberler miydi?”

“Değillerdi. Arda biraz içine kapanık bir delikanlı babasına benim bir inek ile o kadar uğraşmamın gereksiz olduğunu söyleyip yanımızdan annesi ile beraber ayrılmıştı.”

“Evinizden çıkarken dikkatinizi çeken biri veya bir şeye şahit oldunuz mu? Siz evden ayrılırken saat bayağı geçmiş.”

“Ben… ben hiç dikkat etmedim.”

“Eşinizi aramışsınız telefona cevap vermediği için endişelenmediniz mi?”

“Endişelendim fakat ilaç kullandığı için zor fakat derin uyuduğunu biliyordum. O yüzden  tekrar aramadım.”

“Haluk Bey,  siz kasabaya saat kaç gibi geldiniz?”

“Bilmiyorum.”

“Adem Bey’in söylediğine göre saat beş gibi oradan ayrılmışsınız ve kasabaya gelmeniz yarım saat bile sürmeyeceğine göre eve kaç gibi gittiniz?”

“Yollara devrilen ağaçlar yüzünden daha geç ulaştım kasabaya. Saate dikkat etmedim hiç.”

“Siz eve gittiğinizde kapı açık mıydı?”

“Evet, bahçe kapısı kapalı ama dış kapı aralık bırakılmıştı.”

Boşluğa odaklanarak devam etti, “Bir şey olduğunu anlamıştım. Korktum. Ne ile karşılaşacağımı bilmesem de garip bir şekilde tedirgin olmuştum.” Gözlerini kapattı. Sanki nefes almıyormuş gibi kıpırdamadan yatmaya devam etti.

Aylin, onun devam etmeyeceğini anladığında, “Haluk Bey,” dedi. “Kapıda hiç zorlama olmamış. Bu da eşinizin katili tanıdığı anlamına geliyor. Gece yarısı siz evde yoksunuz biri kapınızı çalsa eşiniz kapıyı açar mıydı?”

Adam gözlerini o kadar hızlı ve öfke ile açtı ki, Aylin bile şaşırdı.

“Siz ne söylüyorsunuz? O ben evdeyken bile kapıyı kimseye açmazdı. Herkesten ve her şeyden korkardı.”

“Sizden de korkar mıydı?”

“Ne? Ne diyorsunuz? Benden niye korksun ki?”

“Sadece merak ettim sonuçta eşiniz rahatsızdı öyle değil mi? Eğer herkes ve her şeyden korkuyorsa sizden de korkması normal değil mi?”

“Bana böyle bir korkusu olduğundan hiç bahsetmemişti.”

“Eve gelip odaya çıktınız ve eşinizi öyle gördüğünüz zaman yaşayıp yaşamadığını kontrol ettiniz mi?”

“Etmedim çünkü öyle bir kesik ile hiçbir canlı hayatta kalamaz.”

“Bana yardımcı olun, eve geliyorsunuz, eşiniz kanlar içinde siz şoka girmişsiniz ama refleks olarak eşinizin yaşayıp yaşamadığını kontrol etmediniz öyle mi?”

“Ben neden bakmadım bilmiyorum ama ölmüş olduğunu bir şekilde biliyordum.”

“Kasabanızda daha önce dört kadın aynı şekilde öldürülmüş, onları tanıyor muydunuz?”

“Tanıyordum. Burası küçük bir yer ve herkes birbirini tanır.”

Aylin elinde tuttuğu defterin sayfalarını geri çevirdi.  “Bu kadınların hepsi eşiniz ile sık görüşüyormuş katilin ilgisini ne çekmiş olabilir?”

“Bilmiyorum. Selma insanları hayatına kolay kabul etmezdi. Bir okuma grupları vardı orada tanışıp görüşmeye başlamışlardı. Öldüklerinde ise sıranın kendisine geleceği endişesi ile ruh sağlığını kaybetmişti. Sürekli sıranın kendisine geldiğini söyleyip duruyordu. Bense ona inanmakta direniyordum… keşke inansaymışım belki şimdi hayatta olurdu.”

“Son kurban sekiz ay önce öldürülmüş ve eşinizin korkusu varken neden onu da yanınızda götürmediniz?”

“Onun sürekli ben evde olsam dahi aynı şeyi tekrarlamasından yorulmuştum. Psikolojik destek alıyordu. Sürekli sesler duyup gölgeler gördüğünden bahsediyordu. İki koca yıl aynı sanrıları ve korkuları anlatıp, evden çıkmamaya başladı. Artık sosyal olarak hiçbir hayatımız kalmamıştı. Ben kasabadan ayrılmamızı önerdiğimde ise kabul etmedi. Ne yapacağımı şaşırmıştım o yüzden artık onun söylediklerine itiraz etmeden kabul etmeye başladım.”

Sustu çenesi titriyordu, kendini zorlayarak, “Nasıl böyle bir hata yaptım, bu duygu ile nasıl yaşayacağım? Keşke…keşke zamanı geri alabilseydim. Ben…ben ne yapacağım şimdi?” dedi ve yattığı yatağın içine doğru kayıp ellerini yüzüne kapattı. Sessiz hıçkırıklar eşliğinde bir müddet kıpırdamadan öylece içinde biriken zehri akıtmaya çalıştı.

Aylin, “Siz dinlenmeye devam edin,” dedi. “Ben gerekirse sizinle tekrar görüşeceğim. Eğer aklınıza o geceye ait bir şey gelirse mutlaka beni arayın.”

Kartvizitini yatağın başındaki komedinin üzerine bıraktıktan sonra odadan çıktı. Kasabanın cinayet masası Komiseri Doğan’ın koridorda kendisine doğru geldiğini görünce kapının önünde onu bekledi.

“ Ben de tam Doktor Yakup’un yanına gidiyordum zamanlaman çok iyi oldu. Sen de bilgilerini tazelersin.”

“Ulaşacağız Doğan. Bütün dosyaları gözden geçirip, gerekirse tüm kasaba halkı ile tekrar görüşeceğiz. Dosyalardan edindiğim bilgilerde dikkatimi çeken bir kaç kişi var ilk şüphelilerimiz onlar.. Otopsi dosyalarında kadınlardan sadece ilk kurbanın toksikoloji raporunda herhangi bir maddeye rastlanmamış. Diğer üçünde yüksek dozda sakinleştirici tespit edilmiş. Şimdi öncelikle Doktor Yakup ile görüşüp  Selma hakkında bilgi alacağım. Sonra emniyete gider, durum değerlendirmesi yaparız.”

Birlikte doktorun odasına doğru yürümeye başladılar. Hastane ortamı onu çocukluğundan beri rahatsız ederdi. Bir cinayete kurban giden anne ve babasını kaybettiğini bir hastane odasında daha çocuk yaşında öğrenmiş, sonrasında ise yetiştirme yurtlarında geçecek hayatının temelini atmıştı. Biran yürüdüğü koridorda durdu. Doğan iki adım ilerlemişti ki dönüp “İyi misiniz Komiserim?” dedi.

Bu soru ile geçmişin dar sokaklarından çıkıp gerçekliğe geri döndü. “İyiyim, yok bir şeyim.”

Doktorun odasının kapısına gelince içeriden çıkan hastabakıcı onlara selam verdikten sonra açık kapıyı tıklatıp cevap beklemeden içeri girdiler.

“Sizi bekliyordum, Aylin Hanım. Umarım hastam size yardımcı olabilecek bir şeyler söyleyebilmiştir. Kasaba halkı tam da katili unutmaya başlamıştı ki yine kendini bizlere hatırlattı.”

Onlara tam masasının önünde duran iki koltuğu eli ile göstererek oturmalarını işaret etti. Doğan bu davete uyduysa da Aylin ayakta kalmayı tercih ederek, “Yakup Bey,” dedi. “Daha önce sizinle görüştüğümüzde bir yıldır bu kasabada görev yaptığınızı söylemiştiniz. Kurbanlardan ikisini tanıyorsunuz onlar hakkında bize neler söylersiniz?”

“Selma Hanım ve ondan önce öldürülen Esra Hanımın hastamdı. Benden önce kasabada görev yapmış olan meslektaşım memleketine atanınca ben buradaki hastaların tedavisine devam ettim. Esra Hanım strese bağlı depresyon yaşıyordu bunun sebebi ise kasabada işlenen ve arkadaşları olan kadınların ölümüydü. Selma Hanımın rahatsızlığı ise yeni değil eski bir rahatsızlığın devamıydı. O şizofreni hastasıydı. Ciddi sanrıları vardı. Herkesten ve her şeyden şüphesi vardı. Verdiğim ilaçların onu öldüreceğini bile iddia etmiş sonrasında ise onu ikna ederek bu ilaçları önceki meslektaşımın yazdığını söyleyerek kabul ettirmiştim. Son görüşmemizde ona hastanede kalmasını söyledimse de bir türlü kabul ettiremedim. Rahatsızlığı, korkuları ve sanrıları artmıştı. Katilin ona çok yakın olduğunu söyleyip duruyordu. Gece uyandığında katilin kendisini izlediğini bildiği için hiç kıpırdamadığını söylüyordu.”

“Bir isimden veya şüphelendiği birinin adını verdi mi?”

“Vermedi ona göre ben bile katildim. İlaç dozlarını biraz artırdım fakat o düzenli içmediğinden şüphe duyuyordum. Çünkü rahatsızlığı bir türlü durağanda seyretmiyor aksine ilerliyordu.”

“Seanslara geldiği süre içinde hiç size sanrılarında gördüğünü söylediği bir eşkâl vermedi mi? Biraz önce katilinin onu izlediğinden bahsettiniz hiç bu katili tarif ettiği oldu mu? Size çok önemsiz gelen bir bilgi belki bizi katile götürür. Kim bilir sizin sanrı sandığınız olaylar gerçekte olabilir. O yüzden biraz derin düşünmenizi istiyorum.”

“Emin olun sadece siyah bir gölge gördüğünü söylüyor, detaylandırmıyordu. Bu konu üzerinde çok fazla durdum, sebebi ise Esra Hanım’ın ve ondan önce öldürülen iki kadının da aynı kişi tarafından öldürülmüş olduğunu bilmemdi ama o her sorduğumda gölgeyi tarif edemeyeceğini onun nefesindeki kana susamışlığı duyduğunu söylüyor, akıl sağlığı ile anlatamıyordu. Biraz ısrar etsem konuyu değiştirip önce kahkaha atıp sonrasında ise hıçkırarak ağlıyordu. ‘Ölüm ensemde geziyor Doktor ve siz bunu tedavi edemezsiniz’ deyip ben daha seansımızı bitirmeden buradan ayrılıyordu. Korktuğu için çok sık gelmiyor, randevularını aksatıyordu.”

“’Katilin aynı kişi olduğunu bilmemdi’ dediniz, nereden biliyorsunuz bunu?”

“Burası küçük bir kasaba ve hiçbir şey gizli kalmıyor. Emniyetteki görevliler duvara yazılan yazıyı ne kadar kasabalı ile paylaşmasa da Esra Hanım’ın annesi bu yazının ne anlama gelebileceğini bana sormak için defalarca geldi.”

Doktor, Komiser Doğan’ın kendisini onaylaması için ona doğru konuşmuştu. Doğan, hafif bir baş işareti ile onu onayladı.

“Peki, sizce bu yazı ne anlama geliyor?”

“Kesin olmamakla beraber katil öldürdüğü kadınların bu dünyaya ait olmadığını, huzursuz olduklarını ve onlara iyilik yaptığını düşünüyor olabilir veya kendini bir kurtarıcı olarak görüp bu görev için seçilmiş olduğunu zannedip cinayetlerini sürdürebilir Aylin Hanım. Kurbanların otopsi raporlarını görmedim fakat eğer kadınlara tecavüz etmiyorsa ve hiç boğuşma izi yoksa onlara önce ilaç verip sonrasında dini bir tören gibi onları azat ettiğini ve bu görevin onun bu dünyadaki işi olduğunu kabul etmiş olabilir. Buradan önce çalıştığım kurumda buna benzer bir hastam vardı. Kendisini Tanrı sanıp bu her gün kötüye giden dünyaya çocukları yarattığına pişman olduğunu söyleyip kaçırdığı çocukları boğarak öldürmüştü. Ve inanın hiçbir pişmanlığı yoktu çünkü çocuklara yaşam ve ölüm hakkını kendi verip geri aldığını söylüyor,  kapalı kaldığı odasından diğer hastalara çocuklarını ona getirmeleri için sürekli bağırıyordu. Hastam Katatonik Şizofreni rahatsızlığına sahipti.  Şizofreni türlerinden bir tanesi olan Katatonik Şizofreni rahatsızlığı çok sık görülmese de bu hastalar var. Onlar saatlerce gözlerini ve bedenlerini oynatmadan aynı pozisyonda kaskatı kalabilmektedir. Çevreye tuhaf gelecek pozisyonlarda oturarak saatlerce durabilmektedir. Bu tür hastalar çok tehlikelidirler. Sebebi ise kendisine veya çevresindeki insanlara rahatlıkla zarar verebilmeleridir. Bu tür hastalar mutlaka gözetim altında tutulmaları ve gözlemlenmelidirler.”

“Eğer katil sizin dediğiniz gibi bir rahatsızlığa sahipse yaşadığı toplumda kendini bu kadar kolay gizleyebilir mi?”

“Gizleyebilir. İnsan beyninin nasıl, neleri, neden düşünür hala araştırılıyor. Bu tarz bir hastanın kendini frenlemesine sebep olan ya çok güçlü bir inancı; bu herhangi bir şey olabilir veya avladığı kadınların ortak özelliğe sahip olması gereken kriterlerine uymaması onu durdurabilir. Katil günlük hayatında şu an kendini gizliyor olsa da rahatsızlığı arttıkça öldürme duygusuna mani olamayıp, kurbanlarında aradığı ‘huzursuz ruh’ kavramını bırakıp sadece görevini yerine getirdiğine kendini ikna edip, daha sık eyleme geçebilir.”

“Sizin hastalarınızdan veya daha önce ki meslektaşınızın dosyalarında sizin tarifinize uyan hasta var mı?”

“Tüm dosyaları tek tek taradım. Hasta haklarını çiğneyip araştırdım fakat kasabada bu tür ağır bir hasta yok.”

“Ben yine de erkek hastaların dosyalarını görmek istiyorum.”

“Çok fazla destek alan hastamız yok Aylin Hanım. Olanların raporlarını emniyete fakslayabilirim.”

“Çok iyi olur. Yardımınız için teşekkür ederim. Eğer aklınıza bir şey gelirse mutlaka bizi arayın.”

Aylin, dışarı adım atar atmaz, “Doğan olay yeri inceleme raporunu okudum,” dedi. “Evde hiçbir boğuşma izi yok, para ve mücevherler yerinde. Katile ait çamurlu bir ayak izi dışında DNA olacak bir veriye rastlamamışsınız. Peki, kurbanın bulunduğu odada dikkatinizi her hangi bir şey çekti mi?”

“Çekmedi, Komiserim. Diğer dört kurban ile aynı şekilde öldürülüp, duvara kurbanın kanı ile yazılan yazı vardı. Olay yeri inceleme en ufak bir saç teli, kıl, parmak izi bulmak için derin araştırma yaptı ama bulamadı. Yine de elimizde ilk kez bir ipucu olan ayakkabı kalıbı var bunun izini süreceğiz.”

“Siz olay yerine intikal ettiğinizde evde bulunan yan komşunun oğlu Mert’i sorguya almışsınız. Daha sonra, ayakkabı numarası onun ayak numarası ile eşleşmedi diye elemişsiniz. Bu aşamada biraz aceleci davranmamış mısınız? Kalıp numarası belli olana kadar o benim gözümde şüphelilerden biri. Öncelikle onunla görüşmek istiyorum.”

“Sizi uyarmalıyım. Mert geç algılayan bir çocuk; zekâ seviyesi düşük. Onun bu cinayetleri işleyebileceğini asla düşünmedim. Kasabada herkes onun bu durumunu bilir ve ona bir şey anlatırken, bu rahatsızlığını göz önünde bulundurur.”

Mahalleye geldiklerinde, evin etrafının hâlâ polis şeritleri ile çevrili olduğunugördüler. Yer yer rüzgâr bantları koparmıştı. Ev dışarıdan terk edilmiş, sanki içinde hiç yaşam olmamış gibi virane duruyordu. Bahçede bulunan ağaçlar yapraklarını dökmüş, sonbaharın hüznü ile çıplak kalıp fırtınanın kırdığı dalları bahçenin çamurlu toprağına sermişti.

Aylin evin ön kapısı yerine arka bahçeye yönlendi. Arka bahçede bulunan yürüme yolundan giderek bahçe duvarının önünde durup etrafını izledi. Duvarın bitiminde başlayan bisiklet yolu ve onun ilerisinde bulunan çocuk parkı, basketbol ve futbol sahalarına göz attı. Katil eve girmek için bu yolu kullanıp duvardan atlayarak içeri girmiş olabilirdi. Aylin duvarın diğer tarafına geçerek duvar boyu, yer yer çimlerini kaybedip, kelleşmiş toprağı incelemeye başladı. Doğan ise bahçenin iç kısmından yürümüştü.

Bahçe duvarının bittiği yerde tek olarak duran izmariti fark eden Aylin, cebinden eldiven çıkarıp eline alarak, “Belki bu izmarit daha sonra atılmış olabilir fakat biz yine de bunu delil torbasına alalım,” dedi ve  Doğan’ın uzattığı torbaya izmariti yerleştirip cebine koydu. Tekrar bahçe duvarından atlayıp evin etrafını dolaştı.

“Bahçenin her bölümü iyice incelendi mi?”

“İnceledik ama katilin çamurlu ayak izi bahçe kapısından başlayıp ön kapının yürüme yolunda olduğu için ön bahçeyi daha titizlikle araştırdık.”

Aylin bu cevap üstüne yorum yapmadan ön kapıya yöneldi. İçerisi ölümün soğuk kokusunu taşıyordu. Evin içi yorgun ve sahipsiz kalmıştı. Salondan sonra mutfağı incelerken buzdolabının üzerindeki fotoğrafları dikkatini çekti.  Selma bir zamanlar kahkahası ile buzları eritebilir şekilde gülümserken, birkaç fotoğrafta ise gülüşünü kaybetmiş olarak kendisine bakıyordu. Haluk ise her karede onu korumak istercesine sarmalamıştı. İnsan kaybedeceğini bir şekilde hissedebiliyor mu diye düşündü Aylin,  sonra üst kata çıktı. Bu ev şirin bir kasaba evi olma özelliğini kaybetmişti. Evde hâkim olan havasızlık, yatak odasına yaklaştıkça kanın metalik kokusu ile birleşmiş,  iyice ağırlaşmaya başlamıştı. Yatak odasının kapısı açık duruyordu. Yatak ve halı üzerindeki kan, kırmızıdan kahverengiye dönüşmüştü. Duvara baktığında yazıdan  önce duvarı süsleyen düğün fotoğrafı gözüne çarptı. Bu odada olanlara şahitlik eden fotoğraf onu rahatsız etmişti. Bu çiftin tüm anıları artık kanla anılacaktı. Kendini toparlayarak kanla yazılmış yazıya yöneldi. Yazıda göze çarpan ilk tuhaflık, harflerin çok muntazam ve aynı boyutta yazılmış olmasıydı. Bir insan kanla hafif eğik olan bu yazıyı yazmak için epeyce uğraşmalıydı. Aylin’in diğer kurbanların dosyasındaki yazı da dikkatini çekmişti. Katilin solak olma ihtimali çok yüksekti. Çünkü harfleri ne kadar düzgün yazmış olsa da ikinci harften sonra bir önceki harf hafif silinmiş duruyor ve üç kelimede de aynı şekilde ilerliyordu.

“Doğan, bu cümlede dikkatini çeken bir şey oldu mu?”

“Çok düzgün yazılmış Komiserim. Katil bayağı zaman harcamış,” dedi yazının önünde durarak,

“Yatakla bu duvarın arası yüz yirmi yedi santimetre, katil her defasında kurbanın başına geri dönüp, parmağını onun kanına batırıp yazmış. İyi de neden bu kadar zahmete giriyor ki?”

“Bu onun imzası. Kadınlara onları öldürerek yardım ettiğini düşünüyor. Onları huzura erdirdiğine inanıyor. Bu düşünce, onun rastgele değil tanıdığı; bir şekilde kendini huzursuz hisseden kadınlara yönlendiriyor. Hasta ruhlu piç! Onun bunun çocuğu…Kendi ruhunu huzura erdirmeyi denese ya!”

Aylin sakinliğini duvardaki yazının üstünde duran düğün fotoğrafı ile tekrar göz göze gelince kaybetmeye başlamıştı. Merdivenlere yönelirken, “Doğan,” dedi. “Adli Tıp’ı ara ve ayakkabı hakkında veri elde etmişler mi, bir sor.  Selma’nın otopsi raporunu hemen istediğimizi bildir. Şimdi, Mert ile görüşelim.”

Merdivenlerden hızlıca inip dışarı çıktı. Doğan arkasından yetişmiş ve telefonla görüşmeye başlamıştı. Aylin temiz havayı içine çektiği anda yan tarafta bir hareket gözüne çarpınca bakışını o tarafa çevirdi. Bahçe kapısının duvarına yakın duran bir delikanlı onları izliyordu. Aylin ona doğru adım atınca delikanlı iki adım geri giderek bakışını yere indirdi. Aylin acele ile bahçeden çıkıp yanına giderek, “Merhaba. Bizi mi izliyordun?” diye sorduysa da delikanlı onu duymamış gibi tepkisiz kaldı.

Doğan , “Mert ile tanıştınız mı?” diye sordu.

“Tanışıyoruz.”

Aylin, elini delikanlıya doğru uzattı ama o yine tepki vermeyerek kıpırdamadan olduğu yerde dikilmeye devam etti. Aylin, Mert’in şüpheliler listesinden neden çıkarıldığına anlasa da  onu elemekte hızlı karar vermek istemiyordu,

“Mert, ben Aylin! Seninle biraz konuşabilir miyiz?” deyince Mert, başını hafifçe öne arkaya salladı.

Aylin ona bir adım daha yaklaştı. “Sen hep bu bahçeyi izler misin?”

Mert, tekrar başını salladı.

“İstersen annenin yanına geçelim ve onun yanında konuşalım, olur mu?”

Mert hızla başını sağa sola sallayarak, “Anne evde yok. Anne evde yok.” Diye tekrarlamaya başladı.

Doğan  elini Mert’in omuzuna koymak isteyince, Mert bir adım geri çekildi.

“Mert bize anlatacağın bir şey var mı?”

Çocuk tepkisiz kaldı. Durduğu yerde sallanmaya başladı.

Aylin onun Doğan ile iletişime geçmek istemediğini düşünerek, “Benimle  konuşursan çok sevinirim,” dedi. “ Sana birkaç soru soracaktım ama istemezsen cevap verme.”

Bu kez Mert bir müddet tepkisiz kaldıktan sonra sallanmasını durdurup başını aşağı yukarı salladı.

“Mert, sen bu mahalledeki evleri izlemeyi seviyor musun?”

“Ben, kedi, köpek, kuş izliyor.”

“Çok iyi yapıyorsun. Onları izlerken bu eve giren birini gördün mü?”

“Allahu Ekber – Allahu Ekber geldi.”

“İmam mı geldi?”

“Selma abla ağladı, ağladı.”

“Tamam, sen ona ağlamamasını söyledin mi?”

“Yok, o beni sevmedi, sevmedi.”

“Peki, sen onu sevdin mi?”

Mert tekrar sallanmaya başlayınca Aylin sorusunu değiştirdi. “Selma kimi seviyordu?”

“Allahu Ekber…. Haluk seviyor.”

“Kimi sevmiyordu?”

“Ben, ben. Haluk Haluk”

“Ama biraz önce Haluk’u seviyor dedin. Ben mi yanlış anladım.”

“Sevmiyor, sevmiyor. Bağırıyor, çok bağırıyor.”

Sallanması hızlanmıştı.

Aylin elini ona doğru uzatınca birden olduğu yerde durup “Kan, kan,” diye bağırdı. “ Selma bağır, bağır. Haluk, Haluk, Kan var. Kan var Kırmızı. Beyaz var.”

Mert’in  sesi yükselmiş, ağlamaya başlamıştı. Bakışlarını Aylin’e çevirince, Aylin onun gözlerinde korkuyu gördü. Bu çocuk olay yerine ilk gelenlerdendi. Ne kadar tekrarlı konuşsa da onu korkutan bir şey görmüştü. Aylin, “Mert, Allahu Ekber seni seviyor mu?” fiye sorunca  başını önüne eğdi. Sanki düşünüp karar veremiyormuş gibi garip bir ses çıkardı.

“O beni tuttu, ben çok korktu, o beni tuttu.”

“Seni neden tuttu?”

“Çok kan var. Çok kan var.”

“Sen kanı görünce Allahu Ekber burada mıydı?”

“Gök patladı, gök patladı. Ben kedi, köpek, kuş baktı. Anne uyudu. Ben bahçe geldi. Gök patladı. Kedi, köpek kuş yok. Anne yok. Selma, Allahu Ekber, Haluk çok kan var. Çok kan var. Kan kırmızı. Beyaz var.”

Çocuk bu sözleri söyledikten sonra hızlıca koşarak yandaki evin bahçesine girdi, eve doğru ilerledi, içeri girip kapıyı hızlıca kapattı.

Aylin Doğan’a dönerek, “Bu çocuk ilk ifadesinde şu an söylediklerini söylememiş,” dedi. “Beyaz derken neyi kastediyor acaba? Seninle de iletişime geçmiyor, bunun özel bir sebebi var mı?”

“ Söylediği birçok şeyin cinayetle ilgisi olduğunu sanmıyorum. Beyaz bir kedi veya köpekten bahsediyor olabilir. Benimle iletişime geçmemesinin sebebi ise kızımın etrafında çok dolanıyor diye bir kez onu uyarmıştım. Lise dönemiydi, kızım ondan çekindiğini her gün okul yolunda onunla yürümek istemesinden rahatsızlık duyduğunu söylemişti. Ben de uygun bir dille ona uyarmış, kızımdan uzak durmasını öğütlemiştim. O günden sonra beni nerede görürse görsün, ben konuşsam da benimle konuşmaz. Emniyetteki hiç kimseyle konuşmadı. Açıkçası annesi hariç, biri ile bu kadar uzun konuşmasına şaşırdım. Biraz da İmamla konuşur. Onun dışında kasabalıdan uzak durur ama hep ortalık yerlerdedir. Çocukluğu rahatsızlığından dolayı zor geçmiş, o yüzden herkese mesafeli.”

“Mert bir şeyler görmüş olabilir. Onun anlattıklarından yola çıkarak İmam ile görüşelim bakalım söylediklerini teyit edecek mi?”

“O zaman yürüyelim Komiserim. İmam Efendi’nin evi çok yakın.”

İmamın evinin önüne geldiklerinde adamı bahçesini temizlerken buldular.

Doğan selam verince adam yaptığı işi bıraktı. “Buyurun Komiserim.”

Aylin adamın imam olduğuna inanmakta zorluk çekerek, Doğan’ın onu tanıştırması ile düşüncesinden sıyrıldı. Adamın sol eli havada kendi elini bekliyordu. Aylin elini uzatınca adam gülümseyen gözleri ile “Kasabamıza hoş geldiniz,” dedi.  “İnşallah katili biran önce yakalarsınız.”

Hâlâ  Aylin’in elini bırakmamıştı. Aylin özellikle onun ellerine odaklanarak, “Hoş bulduk,” dedi. “Bundan hiç şüpheniz olmasın. Katili en kısa sürede yakalayıp, adalete teslim edeceğiz.”

“Buyurun içeri geçelim, bir kahvemizi için.”

Aylin elini çekerek, “Zahmet etmeyin. Birkaç soru sorup ayrılacağız,” deyince, sesindeki kararlılık adamın ısrar etmesini engelledi.

“Biz de adettir, misafire ikram etmek lazım Komiserim. Hanıma sesleneyim kahveleri dışarı getirsin.”

Açık olan kapıdan içeri doğru seslendi. Sonra, bahçenin sağ köşesinde bulunan çardağı işaret ederek,

“Buyurun böyle geçelim,” dedi.  Çardağın altında duran plastik bir sandıktan minderler çıkardı, ahşap sandalyelerin üzerine koydu. “Ben de sayenizde biraz bahçe temizliğine ara vermiş olayım.”

Aylin, kırklı yaşların başında olduğunu tahmin ettiği imamı inceliyor, onun köy kütüphaneleri için kitap toplarken hayal etmeye çalışıyordu. Adam tokalaşırken sol elini kaldırmıştı. Aylin, “İmam Efendi, Selma’nın öldüğü geceyi bize anlatır mısınız?” diye sordu hiç zaman kaybetmeden.

“O gece kopan fırtına yüzünden neredeyse eşim de ben de hiç uyumadık. Gece yarısı yağmaya başlayan yağmur fırtınaya dönüştü. Sabah ezanına bir saate yakın ancak biraz dinmişti. Dışarı çıkıp bahçeyi kontrol ettim, sonra hazırlığımı tamamlayıp sabah ezanını okumak için evden çıktım. Camiye gidene kadar neredeyse tüm kasaba halkı ile konuşup varsa yapabileceğim bir şey namazdan sonra yardım edebileceğimi söyledim. Namazı kıldırdıktan sonra ise cemaat ile birlikte yollara devrilen ağaçları kaldırmak için uğraştık.”

“Selma’nın evinin olduğu bölgede de çalıştınız mı?”

“Çalıştık. Doktor Yakup Bey’in arabasının üzerine ağaç devrilmişti, o mahallede oturuyor. Kasabamızın oto tamircisi de bize yardım etti. Tam işimizi bitirmiştik ki Selma’nın komşusunun oğlu, bağırarak bize doğru geldi, “Kan var!…” diye bağırıyordu. Hemen onun görünen yerlerini kontrol ettim fakat bir şeyi yoktu. Ben de hastanemizin hasta bakıcısını görünce ona Mert’i evine götürmesini söyledim. Mert biraz geç anlar ve sürekli kelimeleri tekrar eder fakat hastabakıcımız Murat’ı görünce kaçarak yanımdan uzaklaştı. Mert herkesle konuşmaz, daha çok hayvanlar ile sohbet eder. Korktuğunu düşündüm. Fırtına çok şiddetliydi. Murat’a kasabalıya yardım etmesini tembihleyerek Mert’in arkasından gidecektim ki, Murat kütüphanenin de çatısının uçtuğunu söyledi. Ben de ona kütüphane ile ilgilenmesini söyledim. Murat uçan sacı kaldıramadığını,  elini kestiğini, eve gidip sardıktan sonra geri döneceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Kütüphane bizim için çok önemli Komiserim. Oranın yapımında tüm kasabalının katkısı var. Orada bulunan eserlerin yok olmasına gönlüm razı olmadığı için hemen birkaç kasabalıyı o tarafa yönlendirip Mert’in koştuğu yöne ilerleyerek onu aradım fakat yoktu. Eve gitmiş olduğunu düşünerek komşulara yardım etmeyi sürdürdüm. Anlatacaklarım bu kadar.”

“Siz çalışma yaparken Haluk Bey’i gördünüz mü?”

“Hayır görmedim.”

Sesi biraz sert çıkmıştı. Eşi kahveleri getirince ona yardım etmek için yerinden kalkıp yardımcı oldu. Karısı Emine’ye konuklarını tanıttıktan sonra kalktığı yere geri oturdu.

Aylin, “Selma ile okuma grubunuzda bir araya geliyormuşsunuz,” dedi. “Onda olan değişikliği gözlemlediniz mi? Size hiç şüphelerinden veya korkularından bahsetti mi?”

“Okur grubumuz Selma’dan önce öldürülen arkadaşlarımızdan sonra sık bir araya gelmedi. Selma ise artık evden çıkmıyordu. Biz Emine ile onu ziyarete gittiğimizde ise sıranın kendisinde olduğunu söyleyip ne yapacağını bilmediğini anlatıyordu. Bense onun bu tarz düşüncelere kapılmamasını öğütlüyordum. Son gördüğümüzde ise bu fikrinden emin olduğunu, katilin Esra’nın ne kadar korktuğunu bildiği için onu seçtiğini, o öldükten sonra ise en çok korkanın kendisi olduğunu, o yüzden öldürüleceğini söylüyor ve bundan  emin görünüyordu. Bu duruma çok üzülmüş, Haluk’a onu doktora götürmesini söylemiştim. Kasabalının yaptığı dedikodular ise gelen birkaç kadınımızın gruptan ayrılmasına sebep oldu. Neticede kurbanlar bu kasabanın kadınlarıydı ve Selma dışında dört kadın katledilmişti. İnsanlar okuma grubumuzun lanetli olduğunu bile söyledi. Cehaletin nasıl bir kurt olup insanların içini içten içe nasıl çürüttüğünü tahmin edemezsiniz. Bizlerin şeytana hizmet ettiğimizi söyleyenler bile oldu. Bu kadınların bu yüzden öldürüldüğünü söyleyen cemaatten birkaç kişiyi camiye kabul etmedim. İnsan bu kadar sapkın olamaz ama neylersiniz ki grubumuza katılan tüm kadınlar geri çekildi. Kala kala iki erkek lise öğrencimiz, ben hastabakıcımız Murat ve Arda kaldık. Katil sadece kadınlarımızı değil öğrenmek, kendini geliştirmek, cehalet ile savaşmak isteyen kadınlarımızı da korktuklarından, gelmelerini engelleyerek  gelecek nesilleri yetiştirecek olan bireylerin öğrenme isteğini de öldürdü. O yüzden bu katili biran önce bulmalısınız.”

Soğumakta olan kahvesinden bir yudum alıp gerisin geri önündeki masaya bıraktı.

“Tekrar o geceye dönecek olursak, Selma’nın öldürüldüğünü ne zaman öğrendiniz?”

“Hatırlamıyorum. Bir anda tüm kasaba öğrenmişti. Sanırım onu ilk bulan Haluk’muş.”

Aylin ve Doğan başka bir bilgiye ulaşamayınca oradan ayrıldılar. Yolda Aylin, “İmamın anlattıklarında dikkatini çeken bir şey oldu mu Doğan?” diye sordu.

“Olmadı, bu bilgileri bize daha önce anlattı Komiserim. Bir şey mi kaçırdım?”

“Henüz emin değilim ilk fark ettiğim İmamın solak olması oldu. Ellerine özellikle dikkat ettim fakat ne bir çizik ne de yaralanma izi var. Katil Selma’yı keserken bıçağı çok ustalıkla kullanmış. İmam cüsse olarak zayıf! Gece boyu onu destekleyen ifadeler almışsınız adam neredeyse kasabanın her yerinde varlığını göstermiş. Onu şüpheli konumundan henüz elemedim gözüm üstünde olacak. Şu hastabakıcı Murat’ı bir görelim, bakalım o neler anlatacak.”

“Onun evi hemen şu ilerdeki tek katlı ev.”

“Elinde olan kesik için ifadesinde nasıl olduğunu bilmediğini ifade etmiş ama İmama çatı sacı kaldırırken olduğunu belirtmiş. Bu iki ifade arasındaki fark karıştırılacak bir durum değil. O yüzden Arda’dan önce onunla konuşmak istiyorum.”

Doğan bu ayrıntıyı gözünden kaçırdığı için sessizleşti.  Murat’ın evine kadar geldiklerinde, zile basarak kenara çekildi. “Şu an evde olmayabilir. Mesai saati henüz bit…”

Cümlesini bitiremeden kapı açıldı. Murat şaşkınlıkla onlara bakarak, “Hayırdır, Komiserim bir şey mi oldu?”

Aylin ona fırsat vermeden kendisini tanıttı. “Size birkaç soru sormak istedim. İçeri girebilir miyiz?”

“Buyrun, “diyen Murat, kenara çekilerek onlara yol verdikten sonra kapıyı kapattı. Aylin ve Doğan onun takip edip salona girmesini izlediler. Aylin salona girer girmez duvarda asılı olan hat yazı sanatı ile yazılmış iki tablo dikkatini çekti. Murat, ayakta onu izliyordu. Aylin bir müddet sesini çıkarmadan onun davranışlarını tahlil etmeye çalıştı. Murat olduğu yerde sabit  durmuş, onlara oturmaları için bir yer göstermemişti.

Aylin ona dönüp “Selma cinayetini soruşturduğumu duymuşsunuzdur, o gece hakkında sizin söyleyecekleriniz bize yol gösterebilir. Neler olduğunu bize en baştan anlatmanızı istiyorum.”derken, odanın bu kadar düzenli ve temiz olmasını zihnine kaydediyordu.

“Ben bir şey bilmediğimi Doğan komiserime anlatmıştım.”

“Bir kez de bana anlatın.”

“Gece uyuyamamıştım, fırtına yüzünden. Yağmur diner dinmez mahalleye çıkıp herkesin iyi olup olmadığına baktım. Kasaba sanki korku filminden çıkmış gibiydi. İnsanlar, evlerinde,  bahçelerinde oluşan  hasarları kontrol ediyordu. Ben de onlara yardım ettim.”

“Kimlere yardım ettiniz?”

“Ben…kimi gördüysem ona yardım ettim.” Soruya duraksayarak cevap vermişti.

“Saat kaçta evden çıkıp geri döndünüz?”

“Saate hiç bakmadım.”

“Hep böyle kısa cevaplarla mı konuşursunuz?”

“Efendim?”

“Boş verin önemsiz bir soruydu. Bir bardak su alabilir miyim?”

Adam o kadar şaşkın bakıyordu ki, sanki Aylin ona atomun formülünü sormuştu. Tekrarlayınca odadan çıkıp elinde bir bardak su ile geri döndü. Bardağı sağ eliyle tutuyordu. Aylin suya uzanıp alınca sağ el serçe parmağın üst kısmında, çizgi halindeki kesikleri gördü.

“Elinizin üzerindeki kesikler o gece mi oldu?”

Adamın tedirginliği iyice artmış, terlemeye başlamıştı. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.

“Onlar eski,” diye fısıldadı. “Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.”

“Seni emniyete alıp sorgulayabilirim. İfadende çelişkiler var, o yüzden sorularıma cevap vermen senin yararına olur. Şimdi, elindeki kesik izleri hakkında konuşsan iyi edersin.”

“Bir dönem, yani annemi kaybettikten sonra ruh sağlığım bozulmuştu. Bir zor anımda ortada duran cam sehpaya yumruk atıp, elimin kesilmesine sebep olmuştum.”

“O gece bir görgü tanığı elinin kanadığını söyledi. Hangi elindi o?”

“Sol elim kesilmişti.” Avcunun içindeki yeni kabuk tutmuş yarayı gösterdi.  “Ben bir şey bilmiyorum. O gece ne Selma’yı ne de başka bir şey gördüm.”

“Sen onunla aynı okuma gurubundaymışsın ona ne kadar yakındın?”

“Selma bana sadece Doktor Yakup hakkında soru sorardı onun dışında hiç konuşmazdık. Benden çok hoşlanmazdı. Bir keresinde beni ürkütücü bulduğunu, sürekli kendi kendimle konuştuğum için onu huzursuz ettiğimi söylemişti. Ben ondan hep uzak durmaya çalıştım.”

“Ekrem hakkında ne gibi soruları vardı?”

“Onun beni tedavi ettiğini biliyordu. Bana sürekli ilaçlara güvenip güvenmeyeceğimi soruyordu. Ben de içmesini söylediğimde onunla işbirliği yaptığımı söyler sonrasında benden uzak dururdu. Ona çok kızar, bazen ölmesini dilerdim ama şimdi öldüğü için çok üzülüyorum.”

Aylin’in gözlerine bakarak söylediği bu cümle vicdan azabının sıkıntısını taşıyordu.

“Senin evinle Selma’nın evi çok yakın; o gece ona yardım etmeye gittin mi?”

“Hayır gitmedim. O tarafa gidenler size bunu söylerler. Ben onu o gece ve daha önce uzun bir zaman görmedim.”

“O tarafa gidenler dedin, kim onlar?”

“Doktor Yakup’u ve İmamı gördüm.”

“Başka?”

“Mert çıldırmış gibi bağırarak yanımdan geçti onu hiç öyle görmemiştim. Sürekli, “Kan var!…”  diye bağırıyordu. Başka kimseyi görmedim.”

“Seninle tekrar iletişime geçebilirim. O geceye dair bir şey hatırlarsan emniyete haber ver.”

Aylin elindeki su bardağını ona uzattı. Doğan’la birlikte evden ayrıldılar. Yağmur başlamıştı. Caddeye çıktıklarında Aylin, “Doğan,” dedi.  “Doktor Yakup’un ifadesini almadın mı, yoksa dosyada ben mi gözümden kaçırdım?”

“Almadım ama onunla da o gece hakkında ayaküstü sohbet etmiştim ve bana o gece hastanede nöbette olduğunu, hastaları ziyaret edip odasına çekildiğini söylemişti.”

Aylin sinirlenerek Murat’ın evine doğru dönüp tekrar kapıyı çaldı. Onu şaşkınlıkla izleyen Doğan, “Komiserim, bir dakika ben neyi yanlış yaptım?” diye sordu.

“Neyi mi yanlış yaptın? Bunu soruyor musun? Herkesin ifadesi birbirini doğruluyor. Tamam, çelişkiler var fakat cinayeti en rahat işleyebilecek adamın ifadesine başvurmuyorsun. Bunu nasıl açıklayacaksın?”

Tam bu sırada kapı açıldı. Murat, soran gözlerle onlara bakıyordu.

Aylin, “Murat sana iki sorum var: Birincisi, duvarında asılı olan hat yazılarını sen mi yaptın? İkincisi ise, Yakup kasabaya tayin gelmeden önce bu kasabaya hiç geldi mi?”

“O yazıları ben yazmadım. Onlar Arapça. Doktor Yakup’undu, ben de çok güzel olduklarını söylemiştim,  bana hediye etti. İkinci sorunuza gelince, tabii ki geldi. Ondan önce görev yapan Doktor Numan Hoca tatil yaptığında kasaba halkına o hizmet veriyordu.”

“Bu gelişler kaç sene önce başladı?”

Murat, Biraz düşündü. “Tam hatırlamıyorum… Sanırım üç veya dört sene önce başlamıştı. Bu tarihlere hastaneden ulaşabilirsiniz.”

Aylin,  arkasından küfürler savurarak koşan Doğan’a aldırmadan hastanenin yolunu tuttu. Katilin duvara yazdığı yazıları nasıl bu kadar düzgün yazmış olduğunun cevabını bulmuş, dört yıl önce başlayan cinayetlerin, Doktor Yakup’un geçici görevle başladığına adı kadar emin olmuştu. Mert’in söylediği “beyaz” kelimesinin anlamını da keşfetmişti. Mert,  beyaz kelimesi ile doktor önlüğünü bir araya getirmeye çalışarak katili işaret etmek istemişti. Şimdi adaleti yerine getirip zavallı kurbanların ruhlarını huzura erdirmenin zamanıydı…

Avcı ve Tanrı’nın buluştuğu bu seçilmiş insanlar ve akıl hastalarının öyküsünde teslimiyetin sınırları zorlayarak can bulmasının öyküsüden güç alarak, Bir Kurban Bayramı Hikayesi olan öykümde hiç beklemediğiniz kurban öyküsü ile karşılaşacağınıza emin olabilirsiniz…

Hikaye: Konakta son perde

Tahir Bey, masasına kollarını dayamış, karşısındakinin konuşmalarını umursamadan sağ tarafındaki pencereden dışarıyı seyrediyordu. Vivaldi, Viva la Vida ezgisi odada konuşup duran diğer kişinin sesini bastıracak kadar yüksekti. Tahir Bey karşısındakini zerrece dinlemiyor, bambaşka şeyler düşünüyordu.

“Sanki bahçe, babamın zamanındaki güzelliğini kaybediyor gibi. Hiçbir şey o zamanki kadar güzel olamadı zaten. Genç bir bahçıvan mı tutsam? Evde pek çok şeyi değiştirmek de lazım.  Ne becerikli ve asil bir kadındı annem. Ondan sonra tüm kadınlara güvenimi kaybetmiştim ama şimdi farklı. Şu konuşma, artık çok manasız işte. Kendi hatalarının sonuçları için beni suçluyorlar. Gerçeklerin gün yüzüne çıkma vakti yaklaştı. Bu şekilde devam etmesine izin vermeyeceğim. Herkes ettiğinin karşılığını yaşamalı.”

Vivaldi son notasını basıp yerini Carl Orff-Carmina Burana ‘ya bıraktığında daldığı düşüncelerden sıyrılan Tahir Bey,  kafasını yeniden karşısındakine çevirdi. Kendisine doğru çevrilmiş namlunun ışıltısıyla da yerinden fırladı. Aynı anda ateş alan silahtan çıkan kurşunun kalbine saplanması ile sandalyesine yığıldı. Silahı tutan el, kapıyı çekip odadan çıktı.

Çalışma odasından gelen müzik sesinden içten içe nefret etmiş olan Ragıp Efendi, bu evdeki onlarca yılın sonunda artık ünlü besteleri bir müzisyen kadar iyi tanıyordu. Carmina Burana’dan hemen sonra gelen, Beethoven- Ay Işığı Sonatı olacaktı. Çünkü Beyefendi ne zaman stresli olsa bu CD’yi son ses dinlemeyi severdi. Ama bu kez araya, o müzikte olmaması gereken bir ses karışmıştı. Odanın penceresinin çaprazındaki gülleri budarken duyduğu farklı sesi algılaması iki dakika kadar sürdü. Makası ve eldivenleri güllerin dibine bıraktı ve pencereye yaklaştı.

Evin mutfağı, çalışma odasının hemen altındaydı. Günün büyük kısmını mutfakta geçirmekte olan Mevlüde Hanım, ocağı kapattı. Şu eziyet bir sussa artık, diye söyleniyordu. Eskisi gibi değildi, yaşlanmıştı. Kulakları da pek iyi işitmiyordu işitmesine de bu sesi sağır olsa yine duyardı. Evde sadece yemek yapmaktan sorumluydu ve diğer işleri haftada dört gün temizlik için gelen Saliha’ya bırakalı üç yıl olmuştu. Hülya da bir yıldır günlük hizmete yardım ediyordu. Beyefendi, evde olduğu günlerde çalışma odasına  kapanır, yüksek seste müzik dinleyerek çalışır ve hep bu saatlerde kahvesini isterdi. Bakır cezvede ağır ağır pişen Türk kahvesini ince porselen fincana koyduktan sonra tepsiyi aldı ve merdivenleri çıkmaya başladı. O sırada üst kattan kapıya doğru koşar adımlarla bir gölgenin geçişini fark etti.

 

Aynı anda evin üst katındaki büyük yatak odasında, ütülenen çamaşırları, pencerenin önüne konmuş antika şifonyerin ikinci çekmecesine  yerleştiren oda hizmetçisi Hülya, bahçede hızlı adımlarla ilerleyen yabancıyı gördü. Bahçe dışına çıkmak üzere olan adamı seyrediyordu ama aklı birkaç gün önceki konuşmadaydı. Gidecek başka yeri olmadığı için bu işi kabul etmişti ama artık bir umudu vardı ve işten ayrılmak için gün sayıyordu. Tahir Bey ona söz vermişti. Daha fazla bu şekilde ezilerek yaşamayacaktı. Çığlığı duyduğu anda hayal âleminden gerçeklere hızlı bir geçiş yaparak, sesin geldiği alt kat merdivenlerine koştu.

 

Emniyet Müdürü’nün odasında, klavyedeki tıkırtılardan başka bir ses yoktu ta ki Hüseyin çaydan büyük bir yudumu höpürdeterek alana kadar. Zafer, sessizce  ve kınayan bir bakışla kafasını iki yana salladı. Odaya gireli on yedi dakika olmuştu ve eliyle oturmalarını işaret eden amirleri hâlâ onları neden çağırdığını açıklamamış, bilgisayarda bir şeyler yazıyordu. Kapı tıklatıldığında çaycı, tepsisinde üç yeni çayla birlikte kapıda göründü, arkasından da bir memur odaya girdi. Gösterişli bir selam faslından sonra “İstediğiniz dosya,”diyerek masaya bir dosya bıraktı. Müdürün el işaretiyle de aynı abartılı selamı vererek çıktı odadan.

Zafer Başkomiser artık sabırsızca parmaklarını kütürdetmeye başlamıştı.

Sonunda Emniyet Müdürü, sandalyesini çeyrek tur döndürerek, bir Zafer’e bir Hüseyin’e baktı.  “Soğman davasını duymuşsunuzdur. Olay artık sizin. Dosyası da bu, ” diyerek, az önce polis memurunun masaya bıraktığı dosyayı Hüseyin’e doğru uzattı.

“Soğman, şu ünlü tekstilci, Tahir Soğman değil mi amirim? Geçen hafta evinde öldürülen… Enver Komiser’in o işin başında olduğunu duymuştum da.” Hüseyin soruyu sorarken resmen sırıtıyordu çünkü Enver Komiseri ve onun yardımcısı Oğuz’u kılı kadar sevmezdi.

Emniyet Müdürü çay kaşığını eski bir alışkanlıkla bardağın üstüne koydu ve her kımıldayışında gıcırdayan sandalyesini bilgisayara doğru yeniden çevirirken, “Enver’in  çapı bu işin içinden çıkmaya yetmeyecek gibi. Ama mesele bu değil. Tahir Soğman’ın belediyede ismini veremeyeceğim bir çocukluk arkadaşı, bu davada özellikle Zafer’i istiyor. Eee karışık davaların adamı olarak anılmaya başlandı ya artık, ” dedi.

Konuşmanın uzamayacağı belli olmuştu. Hüseyin hala gülümsüyordu. Zafer’in ise ağzını bıçak açmamıştı. Üzerinde hâlâ önceki haftanın yorgunluğu ve hüznü vardı. Memleketine gitmiş, yaşlı annesini toprağa vermişti. Bir hafta boyunca da bir evladın son görevi denilen her türlü âdeti yerine getirmek için çabalamıştı. Aslında bu dosyanın zamanlaması çok iyi olmuştu. Zor işler kendini düşünmeye vakit bırakmazdı. İzin alıp odadan ayrılacakları zaman, Emniyet Müdürü de ayağa kalktı. Zafer’in koluna girer gibi temas etti, “Tekrar başın sağ olsun evlat. Acının en iyi ilacı dünya işlerine dalmaktır,”dedi.

Hüseyin ve Zafer kendi odalarına girer girmez Hüseyin,  “Vallahi ne yalan söyleyeyim, keyfim yerine geldi. Enver’in yüzünü görmek için sabırsızlanıyorum. Geçen hafta böbürlenerek gezmişti ortalarda.”

“Sen şimdi boş ver Enver’i de bildiklerini anlat bakalım. Kimdir bu Tahir Soğman?”

“Başkomiserim, Tahir Soğman epey zengin ve köklü bir aileden geliyor. Anne ve babası vefat etmiş. Tekstil işinden önce sac profil işindeymiş aile. Tahir Bey işlerin başına geçince en yakın dostu Emrah Bey ile tekstil işine de ortak olmuş ama tekstil işini o kadar büyütmüşler ki aile şirketini sollayıp geçmişler. Bunun dışında pek bir şey bilmiyorum ben de.”

Hüseyin’in sözlerini pürdikkat dinleyen Zafer, önündeki dava dosyasını açarak önce olay yeri incelemenin raporlarını, ardından da ilk ifadeleri okudu.

“Olay yerinin bulguları pek az. Maktul tek kurşunla öldürülmüş. Yakın mesafeden ateş edilmiş. Cinayet silahı ortada yok. Silah daha önce bir olaya karışmamış. Balistik raporu da burada. Odada pek çok parmak izi bulunmuş. Çoğunluğu ev halkına ait.  Katil ya evi çok iyi tanıyan biri olmalı ya da evi epeyce gözlemiş. Güvenlik kameralarının yerlerini ve açılarını biliyormuş. Şu fotoğraflara bir baksana Hüseyin. Gördüğüm garipliği sen de fark edecek misin bakalım?”

Hüseyin fotoğraflara bakar bakmaz Başkomiser’in ne demek  istediğini anlamıştı. Mayıs ayının son günlerinde olmalarına rağmen katil, kalınca, eski bir palto giyinmiş ve yüzünü örtecek kadar büyük bir fötr şapka takmıştı.  Evin bulunduğu semte daha önce başka bir soruşturma sebebiyle gitmişlerdi. Evler genelde ağaçlık alanlarda, birbirinden uzak ve yüksek bahçe duvarlarıyla çevriliydiler. Gündüz vakti bir eve girmiş olmak yine de cesaret isterdi. Bu düşünce, anında başka bir soru işaretinin uyanmasına sebep oldu.

“Güvenlik kameralarında katilin evden çıkışı mevcut ama neden eve girdiği zamanı gösteren hiç görüntü yok?”

Zafer, dosyayı tekrar karıştırdı. Güzel bir soruydu bu. Çevre evlerin kamera görüntülerini istettiler ve tüm günü kamera görüntülerini izleyerek geçirdiler ama sonuç kocaman bir soru işareti olarak kaldı.

Soğuyan kahvesinin son yudumunu tepesine diken Zafer, “Sabah erkenden seni alırım. Yarın ilk işimiz, olay yerini görmek olsun,”dedi. Dosyayı koltuk altına sıkıştırınca Hüseyin, amirinin o gece pek uyumayacağını anlamıştı.

Ertesi sabah, olay yerine gitmeden önce güzel bir kahvaltı için Sedir Kafe’de buluştular. Burası küçük, sade döşenmiş bir dükkândı ama şehrin en güzel serpme kahvaltısı da yine buradaydı. Zafer ve Hüseyin, son aylarda, haftada en az iki kere kahvaltıyı burada yapmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Bu alışkanlıkta, dükkân sahibesi Sema’nın payı olduğu da bir hakikatti ama yine de bu pay iki komiserin arasında henüz konuşulmamış, sadece Hüseyin tarafından birkaç kez ima edilmişti. Sema, yanlarına yaklaşıp tepsisindekileri masaya yavaşça yerleştirirken Zafer belli belirsiz gülümsemişti.

Sema, “Annen için üzgünüm,” dedi. “Başın sağ olsun. Kaybının büyüklüğünü yaşadım, iyi bilirim. Geç saatlere kadar açığız, konuşmak istersen yerim belli.”

Zafer, “Teşekkür ederim, dostlar sağ olsun,” kadar kısa bir cümle kurmuş da olsa bu, şimdiye kadar aralarında geçen en uzun konuşma olmuştu.

Sema yanlarından ayrılır ayrılmaz, Hüseyin’le göz göze gelen Zafer, “Sırıtma, çarparım,”dedi gülerek. Ağzına attığı zeytinin çekirdeğini tabağının kenarına bıraktı.

“Gece ifadeleri bir kere daha okudum.  Evdekilerin ve dışarıdan gelen herkesin yeri belliymiş. Bir yabancı gördüğünü söyleyen iki de şahit var. Ama ikisi de eşkâl veremiyor. Herkesi bir kere daha dinlemekte fayda var tabii.”

Ev, tıpkı o semtteki diğer evler gibi çok geniş bir bahçenin içine kurulmuştu. Etraftaki binalara göre daha eski bir mimariye sahipti. Bahçesindeki ağaçlara bile baksanız evin, o civarda daha yerleşim olmadığında bile orada olduğu düşünülebilirdiniz. Bahçe kapısında bir güvenlik kulübesi vardı. Arabayla kulübenin önüne yaklaştıklarında, içeriden esmer, uzun boylu, iri yapılı, cin gibi bir delikanlı çıktı. Eli belindeki silahın üzerinde arabaya yaklaştı. Zafer ve Hüseyin kimliklerini gösterince, delikanlı kapının otomatiğine bastı. Yüksek, demir kapılar beklenilenden hızlı açıldı. Zafer, kapıdan içeri geçince motoru durdurdu ve arabadan indi. Delikanlı yanına geldiğinde Zafer, adamın 1.90 boylarında olduğunu düşündü. Güvenlik görevlisine kendini tanıttı.

“Evdekilerle konuşmaya geldik ama önce seninle başlayalım. O gün izinliymişsin. Neden izin almıştın?”

“Babam ufak bir kaza atlatmıştı Başkomiserim. Ailem Karacabey’de oturuyor benim. Olayı duyunca endişelendim biraz.”

Hüseyin adamın lafını kesti. “Nasıl bir kaza bu?”

“Zengin zibidinin biri arabasını babamın üstüne sürüp kaçmış. Babam kendini yana atıp son anda kurtulmuş ama yaşlılık işte kolunu kırmış adamcağız. Sağ olsun Jülide Hanım, benim için rahmetliden izin aldı da gidip kendi gözümle gördüm babamı. Gerçi bu olaylar olunca çok suçluluk hissettim. Keşke gitmeseydim.”

“Önceki günlerde ya da olaydan sonra bir gariplik hissettin mi, ya da ne bileyim, yabancı birini evin etrafında gördün mü?”

“Ben iyi eğitimliyim Komiserim. Olsa dikkatimi çekerdi. Komandoydum askerde. Tahir Bey beni özellikle işe aldı. Özgeçmişimi incelerseniz fark edersiniz siz de.”

Genç adam, olduğunun iki katı heybetli görünüyordu şimdi. Zafer, mobil numarasını adama verdi. Dikkatini çeken ya da aklına gelen bir şey olursa aramasını tembih etti.

Ev, bahçe kapısından dört yüz metre içerideydi. Kapıyı onlara yaşlı bir adam açtı.

Zafer, “Ragıp Efendi?” dedi ve yeniden kendilerini tanıttılar.

Ragıp Efendi onları büyük bir salona aldı. Evin hanımına seslenmek üzere izin isteyince Zafer, onu durdurdu ve olanları anlatmasını istedi. Ragıp Efendi’nin gözleri birden buğulandı. Gözlüklerini yukarı itip  gözlerine biriken yaşları alelacele sildi.

“Kusura bakmayın evladım. Ben artık yaşlı bir adamım. Yüreğim dayanmıyor. Bu yaşanan evlat acısı gibiydi. Biz birlikte yaşlandık bu evde. Ben burada çalışmaya başladığımda yirmi dört yaşındaydım. Şimdi yaşım oldu altmış altı.”

Hüseyin not tutuyor, soruları Zafer soruyordu. Ayakta bekleyen adamı oturttu. Kendisi de karşısındaki tekli koltuğa oturdu.

“Mevlüde Hanım, eşiniz, maktulü o bulmuş sanırım. Bize o gün olanları anlatın lütfen.”

“Evet. Zavallıcık hala ağlıyor. Sıçrayarak uyanıyor geceleri. Ben içeri koşup gelene kadar, olan olmuş. Şu bacaklarımdaki romatizma olmasa daha çabuk gelebilirdim. Neyse. Daha önceki polislere de anlattım. Bahçedeydim ben oğlum. Çardağın sarmaşık güllerini buduyordum. Aslında yeni budamıştım ama Jülide Hanım beğenmedi. Evden çıkmadan beni yemek salonuna çağırdı ve yeniden budanmalarını istedi. Beyefendi de yine stresliydi galiba. Söyleniyordu kendi kendine. Sonra o odasına, ben de mutfağa geçtim. Kahvaltımı etmemiştim daha. Saat dokuz buçuk gibi işe başladım. Odadan hâlâ müzik sesi geliyordu.”

“Stresli olduğunu nereden anladınız?”

“Bu evde hiçbir şey kolay değişmez. Beyefendi de tıpkı babası rahmetli gibidir. Ne zaman bir şeylere gerilse aynı şeyi yapar. Odasına çekilir ve müzik dinler. Gerçi rahmetlinin babası Kenan Bey, Türk Sanat Müziği dinlerdi. Tahir Bey, İsviçre’de okuduğu zaman mı öğrendi bu müzikleri bilmiyorum ama o klasik müzik severdi. Müzik dışarıya kadar geliyordu. Önce çiçeklerin arasındaki yabani otları temizledim bir süre. Hanım bir çay daha getirdi. Onu içtim. Sonra bodur gülleri budadım. Sarmaşıklara yeni geçmiştim ki garip bir ses duydum. Önce anlamadım ama sonra silah sesine benzetip pencereye yanaştım. İçerisi çok net seçilmiyordu. Beyefendi’yi koltuğunda yığılmış gibi gördüm. Masası pencereye yakın durur. İçeri girip bakmaya karar verdim. İçeriye girdiğimde bizim hanımın çığlığını duydum. O an anladım…” Yaşlı adamın gözleri yeniden buğulanmıştı.

“İçeriye girerken evden uzaklaşan yabancı birini görmediğinizi söylemişsiniz. Ama gelirken fark ettim ki bahçe epey büyük. Kapıya kadar olan mesafede onu görmeniz gerekmez miydi?”

“Yok oğlum. Biz ana kapıyı kullanmayız. Mutfak kapısını kullanırız genellikle. Arka bahçeye açılır o kapı. Bizim kaldığımız müştemilat da arka bahçe tarafındadır. Alışkanlık.”

“O saatte evde kimler vardı peki?”

“Benim hanım, Hülya ve ben vardık. Saliha, salı günleri gelmez. Bir de Ceyda Hanım vardı.”

“Ceyda Hanım, bu ortak Emrah Bey’in eşi değil mi? Neden sabah saatinde bu evdeydi?”

Ragıp Efendi, başını yana eğdi, “Onu ben bilmem beyim. Sormak haddime değil.”

“Anladım, eve girdikten sonra olanları anlat bana Ragıp Efendi. Ama ayrıntıları atlamadan tane tane…”

“Bu dizlere rağmen merdivenleri üçer beşer çıktım. Hanım,  kapıda çöküp kalmıştı. Önce ona baktım. İçeriyi gösterdi ama konuşamıyordu. İçeri kafamı çevirdiğimde beyefendiyi gördüm. Gözleri açıktı zavallının. Yaşıyor mu diye baktım. Polisler her yere kanlı ayak izleri bıraktım diye çok kızdılar Komiserim ama siz olsanız bakmaz mıydınız? Polisi aradım. O arada odada dolanıp durmuşum işte. Ne yapacağımı bilemedim ki! Hülya geldi yanıma, kolumdan çekip çıkardı beni. Benden daha sakindi. Aslında şokta gibiydi.  Odanın kapısını kapattı. O araya yukarıdan Ceyda Hanım seslendi, onun yanına çıktı. Polislerden önce Emrah Bey geldi. Emrah Bey’le birlikte benim hanımı yandaki küçük misafir odasına taşıdık. Polisler geldi, bizim ifademizi aldılar. Başka da bir şey bilmiyorum. ”

İçeri giren kadını görür görmez Ragıp Efendi, oturduğu koltuktan fırladı. Sanki bir suç işlemiş gibi kalktığı koltuğu eliyle süpürdü. Başıyla selam verip çıktı.

Jülide Hanım, rahat 1.70’in üzerindeki boyu, geniş omuzları, kısa kesimli saçları ile sert hatlara sahipti. İnsanı tedirgin eden bir güzelliği vardı. Ellilerinin başında olmalıydı ama gören kırktan fazla yaş biçmezdi ona. Yine de bakışlarındaki donukluk ona soğuk bir hava katıyordu. Üzerine bol kesimli siyah bir elbise giymişti. Zafer’e ve Hüseyin’e oturmaları için ikili koltuğu işaret etti. Kendisi de az evvel Zafer’in oturduğu tekli koltuğa oturdu. Bu; kimin evindesiniz unutmayın, der gibi bir hareketti. Zafer tam bir şey söylemeye hazırlanırken kadın, yanında duran sehpanın üzerindeki minik çanı çaldı. İçeriye hızlı adımlarla giren genç bayan evin hizmetçisi Hülya olmalıydı. Kızın gözleri ağlamaktan şişmişti. Jülide Hanım onlara bakıp hafifçe gülümsedi.

“Misafirlerimiz kahvelerini nasıl içerler acaba?” Çok sert dış görünüme yakışmayacak yumuşaklıkta, zarif bir ses tonuydu bu. Kahvelerin söylenmesiyle birlikte Hülya odadan çıkmak üzereyken, evin hanımı yeniden konuştu, “Emrah Bey ve Ceyda Hanım’a misafirlerimiz olduğunu haber verin. Ulaş’ı da uyandırın, gelsin lütfen,”dedi.

Zafer bu ses tonundan büyülenmiş gibiydi. Denizden gelen esinti gibi ferahlatan bir etkisi vardı kadının. Zafer, kontrolü artık eline almak istiyor gibi, önce boğazını temizleyen bir ses çıkardı. Sonra, “Biliyorum daha önce de ifade verdiniz ama soruşturmayı biz devraldık. Emrah Bey ve eşinin burada olması da çok iyi oldu. Onların da ifadesine başvuracaktık. O gün, olay sırasında evde değilmişsiniz. Yine de rahmetliyi en son gördüğünüz andan itibaren olanları bize anlatır mısınız?” diye sordu.

Kadın arkasına yaslanmadan bacak bacak üstüne attı, ellerini diz kapağında birleştirdi.

“Bu evin kuralları vardır. Rahmetli kayınvalidemden kalma kurallar. Ne olursa olsun, işiniz de olsa hasta da olsanız mutlaka saat tam 8.15’te kahvaltı sofrasında bulunmanız gerekir. Yeseniz de yemeseniz de.  Tahir Bey’i en son kahvaltıda gördüm. O sabah için planlarım vardı. Kahvaltıda sadece bir bardak çay içtim. Ona, dışarıya çıkacağımızı anlattım. Ulaş’la birlikte Tahir Bey’in kahvaltısını bitirmesini bekledik ve 8.35 gibi evden çıktık. Ulaş’ı spor salonuna bıraktığımda saat 9’a beş vardı. Ben de çarşıya uğradım. Her zamanki dükkânları dolaşıp malzemelerimi aldım.”

“Ne malzemeleri bunlar?”

“Kurdele, iplik, renkli boncuklar gibi şeyler. Bir kermese hazırlık yapıyoruz Ceyda ile. Bir önceki gece geç saate kadar çalıştık. Malzemeler eksilince, sabah o uyanmadan alıp gelmeye karar verdim. Ceyda,  iyidir hoştur ama biraz uykucudur. Ulaş’ın arabası bakımda. Hem onu bırakır, alırım diye düşündüm hem de alışverişi vakitlice yaparım.”

Kadının sakinliği Hüseyin’in uykusunu getirmiş gibiydi. Esniyordu. Zafer, yavaşça kolunu dürtünce Hüseyin, hâlâ buradayım demek ister gibi sordu, “Ulaş Bey’i kaç gibi geri aldınız ?”

“Onu biraz geçe. Tam bilmiyorum. Sporu bir saat sürer. Arabanın içinde bekledim. Onu aldım. Yolda durup yiyecek bir şeyler aldık. Yol üzerinde bir parkta oturup yedik. Sonra eve geldik. Geldiğimizde… İşte biliyorsunuz, polisler, ambulans…”

Kahveleri getiren Hülya’nın arkasından içeriye yirmili yaşlarda bir delikanlı girdi. Solaryum bronzluğu,  briyantinden parlayan saçları, spordan şişmiş kasları hemen göze çarpıyordu. Annesi gibi uzun boyluydu.

“On’u on geçiyordu. Bekliyorsun diye duş almadan çıktım. Üzerimi değiştim sadece,” diyerek,  ne el sıkmak ne de kendini tanıtmak gereği hissetmeden annesinin sağ tarafındaki diğer tekli koltuğa oturdu. Onun anlattıkları da annesini destekler şekildeydi. Ama ses tonu annesininki gibi yumuşak değil, aksine iticiydi.

“Tekrar tekrar neden sorgulanıyoruz ki? Biz her şeyi söyledik. Belli ki babamın pis bulaşık işlerinden birinin sonucu bu. Kiralık katil falandır. Bizi sorgulayacağınıza eve giren o adamı neden bulmuyorsunuz?”diye sordu Ulaş.

Hüseyin bu ukala kas yığınına sinir olmuştu. Burnundan solumaya başlamasından belli ediyordu. Zafer, kahve fincanını koltuğun kenarına koydu.

“Emrah Bey ve Ceyda Hanım gelemediler. O zamana kadar biz, Mevlüde Hanım ve Hülya Hanım ile konuşalım izninizle,”diyerek kalktı.

Peşi sıra gelen Hüseyin, “İzninizle mi? Amirim evin havası mı çarptı ne?” diye fısıldadı.

Zafer ona belli etmedi ama için için kendisi de aynı şeye gülüyordu. Pek bir aristokrat hissetmişti kendini. Hülya, onları koridorda karşıladı. Mutfağa kadar konuşmadan eşlik etti. Zafer’in isteği üzerine, müştemilatta istirahate çekilmiş olan Mevlüde Hanım’ı çağırmaya gitti. Hülya çok güzel bir kızdı. Üzerindeki kıyafetler olmasa, onu evin kızı sanabileceğiniz kadar asil bir duruşu vardı. Sarı saçlarının ışıltısı ona, İskandinav ırkından geliyor gibi bir hava katmıştı.

Hüseyin, “Önce onunla da konuşabilirdik amirim, hatta keşke önce onunla konuşsaydık,”dedi kızın arkasından bakarken.

Zafer kaşlarını çatıp “Cıvıma da beni dinle. Ben kadınla konuşurken sen de çık şu Oğuz’u ya da Enver’i ara. Jülide Hanım ile oğlunun ifadelerini doğrulayacak tanıkları sorgulamışlar mı, sorgulamışlarsa raporlara niye yazmamışlar, spor salonu ya da civarının güvenlik kameraları var mıymış, hepsini bir öğren,” dedi.

Hüseyin mutfaktan üst kata çıktıktan sonra Zafer de mutfak kapısından arka bahçeye çıktı. Etrafa bir göz gezdirmek istiyordu. Müştemilat dedikleri yer, ana binanın az gerisinde ağaçların arasında kutu gibi bir evdi. Hülya’nın koluna yaslanmış Mevlüde Hanım’ın evden çıkışını izledi. Kadın, adamın eşinden de oğlundan da daha fazla sarsılmış görünüyordu. İki kadın yanına gelene kadar bekledi. Onlara toparlanmaları için biraz fırsat vermek için,

“Ben bahçede bir tur atıp geleceğim. Rica ederim beni mutfakta bekleyin,”dedi. Kadınlar yanından ayrıldığında Zafer’in yüzünde sersem bir gülüş vardı. Kendi kendine söylendi. “İzninizle… Rica ederim… Neler oluyor bana? Bu evin havası insanı alıp bir Türk filminin içine koyuyor sanki.”

Başını iki yana salladı ve evin etrafında dolaşmaya başladı. Arka bahçe, ön taraf kadar gösterişli ve büyük değildi. Müştemilatın sol tarafında ufak bir kulübe vardı. Açık kapıdan içeriye baktığında bahçe malzemeleri ve kolilerle dolu olduğunu gördü. Kapının kilidi kırık gibiydi. Ufak evin ana binadan tarafında, ise çok özenli ekildiği belli olan bir bostan duruyordu. Rahmetli anasını düşündü. O da sitilleri böyle askeri düzende ekerdi. Bir tanesi bile diğerinden yarım santim farklı hizada olmazdı. Burası kesin kâhya kadının bostanıydı. O anda bir şey fark etti. Diz çöküp daha dikkatli baktı. Bu bir ayak iziydi. Bostanın kenarındaki maşalayı ezmişti. Bu kadar kusursuz bir düzen için fazla dikkatsiz bir adım, diye düşündü. Hemen telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti. En fazla kırk- kırk bir numara olsa gerekti. Bostanın etrafından dolaştı. Etraf çayır olduğu için başka bir iz bulamadı. Ama dolaşırken gördükleri, aklındaki bir soru işaretinin ortadan kalkmasına sebep oldu.

Mutfağa döndüğünde iki kadın da mutfağın ortasındaki tezgâha birer tabure çekmiş, oturuyorlardı. Mevlüde Hanım, toparlanıp kalkmaya çalıştığında Zafer onu engelledi. Bu kadın fazlasıyla annesini anımsatıyordu. Utanmasa eğilip ellerinden öperdi.

“Sizi yormak istemiyorum. Çok sarsılmış olduğunuz belli. Sadece olanları bana da anlatmanızı isteyeceğim. Ne gördüyseniz, ne duyduysanız, hepsini… İyi düşünün ama.”

“Nasıl sarsılmam memur bey oğlum? Tahir Bey benim kardeşim hatta oğlum gibiydi. Ben bu eve getirildiğimde on dört yaşındaydım. Tahir Bey ise 3 yaşında pek sevimli bir çocuktu. Onu büyütürken büyüdüm ben. Rahmetli Kenan Bey ile Asuman Hanım…”

Zafer’in gözlerine bakınca bir anda sustu. “Kusura bakma oğlum.Yaşlılık, maziye dalıveriyor insan. Nereden başlasam bilemedim ki!”

Zafer elini kadının koluna koydu,

“Olay olmadan öncesine hatta isterseniz kahvaltı zamanına kadar dönelim. Aklınızda kalan her şeyi anlatabilirsiniz. Bazen en önemsiz görünen detaylar en önemli ipuçları olabilir.”

Kadıncağız, avucunun içinde buruş buruş olmuş peçeteye burnunu sildi. Derince bir nefes aldı ve, “Her zamanki gibi bir sabahtı,” diye anlatmaya başladı. “Bu evde bazı şeyler asla şaşmaz. Kahvaltıyı hazırladım. Hülya, masayı yerleştirdi ama çayı yukarıya ben götürdüm. Servisi de ben yaptım. Hülya’yı da yatakları toplamaya gönderdim. Sağ olsun bu güzel kızım elim ayağım oldu bir yıldır. Tahir Bey de çok severdi Hülya’yı. Onunla sık sık sohbet ederdi. Değil mi Hülya?”

Hülya’nın sinirleri bir anda boşandı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Özür dileyerek kalktı yanlarından.

“Kusuruna bakmayın onun oğlum. Çok etkilendi yavrucak.”

“O gün çok sakin davranmış ama…”

“Bazı insanlar böyledir. Acıyı ilk anda yaşayamazlar. Günlerdir ağlıyor kuzum.”

“Neyse biz olay gününe dönelim. Kahvaltı servisini siz yaptınız. Garip bir şey sezdiniz mi?”

“Kahvaltı sessizdi. Zaten Jülide Hanım çıkacaktı. Saatine bakıp duruyordu. Tahir Bey de söyleniyordu yine. Ama bu da her zamanki olaydı. Baba oğul pek anlaşamazdı. Yeni nesil işte, tembel ve hazırcı. Tahir Bey, gençliğinde de sorumluluk sahibiydi. Ailesinin sözünden dışarı hiç çıkmazdı. Babası onu yurt dışında okuttu. Küçücük yaşına rağmen gitti kaldı o uzak memleketlerde de bir kere bile şikâyet etmedi. Döndü, babasıyla çalışmaya başladı. Bir kere işten kaytarmadı. Ailesi, Jülide Hanım’la evlenmesini istedi. Onda bile itiraz etmedi ailesine. Ama Ulaş Bey aynı dayısı. Aklı fikri gezmekte eğlenmekte. Hele hele iki haftadır babasıyla araları iyice açıldı. Tahir Bey’i kızdırmıştı sanırım yine.”

“Kahvaltıda bir tartışma mı oldu?”

“Yok oğlum. Tartışma bir önceki haftada bir kahvaltıda oldu. O sabah değildi o olay.”

“Hangi olay?”

“Ulaş Bey babasına herkesin içinde bağırdı ya… Aslında bunu anlatmak bana düşmez. Size tartışmayı kim söylediyse ona sorsanız. Laf taşımak bize yakışmaz. Yoksa kırk dokuz sene aynı ailenin yanında nasıl çalışır bir insan?”

Zavallı kadıncağız ağzından laf kaçırmış gibi utanıp, sıkılıyordu. Zafer, ortaya bir koz atmaya karar verdi.

“ Anlattılar zaten de ben zamanını yanlış anlamışım. Hem burada bir cinayet söz konusu. Ben bir de sizden dinleyeyim olayı diye soruyorum.”

Kadın gözlerini Zafer in gözlerine dikti. Emin olmaya çalışır gibiydi.

“Babası, Ulaş Bey’ e yine kızıyordu. Çalışmadığı için parasını keseceğini, arabasını elinden alacağını söylüyordu. Artık onu bu çatı altında beslemek istemediğini söylüyordu. O da umursamadan kahvaltısını etmeye devam ediyordu. Jülide Hanım kıpkırmızıydı ama ses çıkarmıyor, orada yokmuş gibi davranıyordu. Tahir Bey, artık kızlarla benim paramı yiyemeyeceksin, gibi bir şey söyleyince Ulaş Bey, orada bir laf etti. Bunun üzerine Tahir Bey köpürdü. Ağzına geleni saymaya başladı. O esnada bizim sakar kız çaydanlığı devirince Tahir Bey sustu. Odasına gidip kapıyı çarptı. Onu sakinleştiren de Ceyda Hanım oldu.”

Zafer sanki notlarında yazılıymış da bulamıyormuş gibi not defterinin sayfalarını çeviriyordu.

“Hımm…Ulaş Bey, ne demişti, ne demişti?”

“‘Bizim hakkımız olan parayı sen başka kadınlarla ye diye mi baba? Ben her şeyi duydum.’ Aynen böyle dedi.”

Yaşlı kadının sonrasında anlattıkları daha önce verdiği ifadeyle tıpatıp aynıydı. Üst katta birinin kapıya doğru gittiğinden emindi ama yüzünü görmemişti. Sadece yerlerde sürünen bir paltonun ucunu görmüştü. Ve bir koku vardı. Ona çeyiz sandığını düşündürmüştü nedense.  Kadın konuşurken Hüseyin, Hülya ile birlikte mutfağa girdi. Belli ki o da kızın ifadesini almıştı. İki kadını mutfakta bırakıp yeniden bahçeye çıktılar. Zafer konuştu önce. Bulduğu ayak izini gösterdi.

Hüseyin, “İkisinin ifadesi de onaylandı,” dedi. “Ulaş, sabah 08.54 ile 10.08 arası spor salonundaymış. Kamera görüntülerinden onaylandı. Hatta annesinin onu kapının önünde bıraktığı da görünüyor. Kadının gittiğini söylediği dükkânlara da memur yollamış Enver. O sabah dükkânın siftahını Jülide Hanım’la yaptık, demiş hatta biri. Evin güvenlik kamerasından eve giriş saatleri de görünüyor zaten. Cinayetin işlendiği saat, 10:55,  bunların eve girdiği saat11.25 olarak görünüyor. Hizmetçi kız ki bence o bir külkedisi, bahçede birini gördüğünü onaylıyor. Adamın sıcak günde giydiği palto ve şapka dikkatini çekmiş. Bahçeden çıkışını da izlemiş. Sizin bulduğunuz ayak izi ve arka bahçedeki yıkık duvar katilin nereden geldiğini de açıklamış oldu. Belki gerçekten bir tetikçiydi Başkomiserim.”

“Bu iş o kadar basit değil Hüseyin. Hissediyorum. Bir bit yeniği var bu işin içinde. Arka bahçeden yıkık duvardan atlayıp gelen, sonra kameralara rağmen ön bahçeden çıkıp giden, komik bir kıyafete bürünmüş tetikçi. Tetikçi dediğin kamufle olmaya çalışır. Bu sanki dikkatleri üzerine çekmek için her şeyi yapmış. Yabancıysa bile evin alışkanlıklarını çok iyi biliyormuş. Nereden gireceğini, saat kaçtan önce çıkması gerektiğini… Bunun gibi şeyler kiralık katil düşüncesiyle uyumsuz. Konuşuruz yine. Gidip bir de şu Emrah ile Ceyda çiftini dinleyelim, bakalım onlar ne diyecek?”

Emrah ve Ceyda Uzun, küçük salonda onları bekliyordu. İkisi de gergin ve yaşananlardan şaşkındı. Kısacık kâkülleri alnının ortasında dağınık duran, pek sıcakkanlı bir kadındı Ceyda Hanım. Konuşurken heyecanlanıyor, cümleleri peş peşe sıralamaya başlıyordu. Düzenlenecek kermesle ilgili detayları anlattı epeyce. Evde bu yüzden kaldığını, sabah seslere uyandığını, Hülya odasına gelip olanları açıklayana kadar da her şeyden habersiz olduğunu tekrar tekrar söyledi. Zafer, kadını susturmazsa az sonra cebindeki bütün parayı çıkarıp kermese bağışlayabilirdi.

“Geçenlerde evde yaşanan bir tartışmaya şahit olmuşsunuz. Hatta denilene göre odasına gidip Tahir Bey’i siz sakinleştirmişsiniz. Neler yaşandı o gün?”

Emrah Bey’in Ceyda Hanım’a bir anlık sert bakışı Hüseyin’in de Zafer’in de gözünden kaçmadı.

“Bakın ben dedikodu yapmak istemiyorum. Hoş değil bunlar. Hele de rahmetlinin arkasından konuşmak… Klasik baba oğul tartışmasıydı ve ben rahmetliyi sakinleştirmeye çalıştım, diyelim.”

“Bu tartışmada söylenen bazı şeyler dikkatimizi çekti. Ulaş babasını alenen itham etmiş. Jülide Hanım bu ithama tepki vermedi mi? Hem neden Jülide Hanım değil de siz araya girme gereği duydunuz? Bunlar önemli.”

Ceyda Hanım eşine baktı. Konuşacaktı ama sanki eşinden çekiniyordu. Tam ağzını açmıştı ki Emrah Bey araya girdi.

“Ceyda, saklamanın âlemi yok. Açıkça anlatalım gitsin. Başkasından yalan yanlış duyulmasından iyidir. Ben anlatayım. Jülide ile Tahir’in evliliği biteli yıllar oldu. Aslında baştan yanlıştı. Tahir, başkasını seviyordu. Onu ailesiyle ve bizlerle tanıştırmak istiyordu. Ama Kenan Bey, Jülide’yi layık gördü oğluna ve Jülide’nin ailesini de kendi ailesine. Oysa ikisi çok farklı insanlardı. Onlarınki sadece kâğıt üstünde bir evlilik, sosyal statü gereği yürütülen bir ilişki… Nasıl adlandırırsanız işte öyle bir şey…”

Ceyda Hanım lafa atladı. “Tabi ki dedikodu ama bence Tahir Bey’in bu kadar soğumasının sebebi şüpheleriydi. Bana bir gün, ‘Ceyda, sence bir kadın bir sırrı ne kadar zaman saklayabilir?’ diye sormuştu? Anlasanıza Jülide’den, onun sadakatinden şüpheleniyordu bence.”

Emrah Bey yeniden sözlerine devam etti.  “Ya da bir metresi vardı ve onun ne kadar zaman susup, sırra sadık kalabileceğini düşünüyordu. Bilemeyiz ki!  İkisinin de ağzı pek sıkıdır. Konuşturmaya kalksan anında tersler, konuyu kapatırlar. Ben Tahir’in eski dostu olabilirim ama aynı zamanda ortağıyım. Bazen özel hayatla ilgili az şey bilmek, iş hayatında çok şeyi kurtarır, diye düşünürüm.

“Ne oldu nasıl oldu da bu kadar iki yabancıya dönüştüler kısmı Ceyda’nın dediği gibi dedikodulardan ibaret ama geçmişte Tahir mi çapkınlık yaptı yoksa Jülide’nin mi bir gönül ilişkisi oldu biz de hep merak etmişizdir. Ulaş daha bebekti. İkisi de onu düşünerek olayı kendi aralarında kapattılar. Gerçi Ulaş’ın pek doğru yetiştiğini düşünmüyorum. Onu bir dönem para ile o kadar şımarttılar ki şimdi önünü alamıyorlar. Yani Tahir hep bundan yakınırdı. Hele son günlerde kafayı iyiden iyiye çocuğa takmıştı. Gençlik falan deyip sakinleştirmeye çalışsam da nafileydi.”

Zafer daha fazla uzatmak istemedi. Olayları hemen toparlayıp işin özünü Jülide Hanım’dan öğrenmek daha doğru olurdu.

“Anladım. Cinayet gününe dönersek, siz cinayetten hemen sonra eve gelmişsiniz. Siz neden sabahın o saatinde gelmiştiniz? Bildiğim kadarıyla da size haber veren olmamışken.”

Emrah Bey’in kaşları çatıldı. Kırlaşmış bıyığını eliyle biraz çekiştirdi. Bir süre cevap vermedi. Sonra gözlerini kısarak bir Hüseyin’e bir Zafer’e baktı. Burnundan derin bir nefes alıp “Soru şeklinizi hiç sevmedim. Sanki suçluyor gibisiniz ama yine de benim korkacak bir şeyim olmadığı için sinirlenmeyeceğim. İmzalatılacak birkaç evrak vardı. Tahir şirkete gelmeyince, sabah dokuz gibiydi, aradım, eve gelmemi istedi. Arama kaydı vardır sanırım. Ben de evrakları alıp geldim. Hem Ceyda da buradaydı.  Mevlüde Kalfa, tam saat 11’de kahve servisi yapar, ona yetişir bir kahve içerim, 12’de öğle yemeğinden sonra da şirkete dönerim, diye düşündüm. Gelirken Ulaş’ınkine benzeyen spor, iki kapılı bir araba beni sıkıştırıp yoldan çıkarmasaydı kahveye yetişirdim, diye düşünüyordum ama belki cinayeti engelleyebilirdim. Zavallı Tahir bugün hayatta olurdu belki ve yine tavlada kapışıyor olurduk…”

Emrah Bey’in omuzları çökmüştü, dudakları titriyordu. Ceyda Hanım, eşinin elini avuçlarının arasına aldı.

“Son bir şey daha… Gerçi kendimiz de öğreniriz bunu ama işle ilgili sıkıntılarınız, anlaşamadığınız bir rakip firma, yani Tahir Bey’in vefatından kâr sağlayacak bir düşmanı var mıydı?”

Emrah Bey kafasını iki yana salladı. “Bizim öyle karışık işlerimiz yoktur. İstediğiniz gibi araştırın, inceleyin.”

Hüseyin ve Zafer onları yalnız bırakıp odadan çıktılar. Zafer parmaklarını kütürdetiyordu yine. Kafasına takılan bir şey vardı. Yolunda gitmeyen bir şeyler. Jülide Hanım ile tekrar konuşmadan önce bir sigara içse iyi olacaktı. Mutfağa inmeye, oradan arka bahçeye çıkmaya karar verdikleri sırada yan odanın kapısı açıldı. Orası cinayet mahalliydi ve içeriye girilmemesi için tüm ev halkına tembihlenmiş, önlem alınmış olmalıydı. Kapıdan çıkan Hülya, onları karşısında görünce olduğu yerde sıçradı.

“Özür dilerim. Ben sadece şey… Sadece odadan bir kitap alacaktım. Tahir Bey istediğim kitabı alabileceğimi söylerdi de…” Zafer gözlerini Hülya’nın boş ellerine indirince, kız hemen savunmaya geçti.

“Aradığımı bulamadım. Reşat Nuri Güntekin’i çok severim. Ben onun şeyi aramıştım… Şeyi…”

Zafer, elini kapının pervazına koyarak kızın odadan çıkmasına engel oldu. Biraz sert bir tonda, “İsterseniz yalanlara bir son verelim de gerçeği bir söyleyelim artık,” dedi.  “Çünkü bu konuşma bizi bir yere ulaştırmayacak. Aklıma takılan soru işaretlerinden biri de sizsiniz. Konuşsak iyi olur.”

Kız teslimiyetle başını öne eğdi. Zeki bir kız olduğu her halinden belliydi. Birlikte mutfağa indiklerinde Mevlüde Hanım da oradaydı. Kız, Mevlüde Hanım’ı görünce Zafer’in gözlerine yalvarır gibi baktı.  Hüseyin de bu bakışı yakalamıştı. Kadına tüm şirinliğini takınarak, “Mevlüde Hanım, evinizin yanında küçük bir kulübe varmış. Amirim söyledi. Orayı bana bir gösterseniz de ben de bir baksam,” dedi.

“ Aman bizim kömürlük mü? Eski eşyalar, giysiler ve bahçe malzemelerinin bazılarını tutarız orada.  Ne kıymetli yermiş. Geçenlerde de hırsız girdi. Biraz dağıtmış. Ne bulacaktıysa sanki…” diye konuşarak yürümeye başlamıştı kadın. Onların arkasından düşünceli bakan Zafer bir süre konuşmadan bekledi. Kızın çay ikramıyla da kafasını yeniden karşısındaki kıza verdi. Kızın gözlerinden sicim sicim yaşlar akıyordu.

Çaydan küçük bir yudum alan Zafer, “Doğruları söyleme vakti küçük hanım,” dedi. “Tahir Bey’i bir patron gibi görmediğiniz pek açık. Aranızda bir gönül ilişkisi mi vardı?”

Hülya bu soruyu küçük bir çığlıkla karşıladı.

“Nasıl böyle bir şey düşünürsünüz?” diyerek hayretle elini ağzına götürdü. Zafer bir kaşını kaldırdı, başını hafiften yana yatırarak, eliyle devam etmesi için bir işaret yaptı.

“Ben babamı hiç tanımadan büyüdüm. Ben bebekken ölmüş. Annem de kanserden öldü geçen yıl ve Tahir Bey bana babalık yaptı. Beni aldı bu eve getirdi. Mevlüde Teyzem, uzaktan bir akrabam olurmuş. Bir süre burada ona yardım etmemi istediler. Yoksa ben hizmetçilik yapamam. Jülide Hanım’ın sürekli beni aşağılamasına, Ulaş Bey’in… Neyse, fazla dayanamazdım bu işe. Ben Edebiyat okudum. Üniversite mezunuyum. Atanamadım ama yakında bir kolejde işe girecektim. Tahir Bey benim için ayarlayacaktı bunu. Söz vermişti. Ne Jülide Hanım ne de Ulaş Bey onu hak etmiyorlar. Hatta Ulaş Bey… Onu kaç kere babasının çalışma odasını karıştırırken gördüm. Ne aradığını da biliyorum….” Yukarıdan çalan minik çanın sesi duyuldu.

Kız sustu ama Zafer, devam etmesi konusunda bir teşvik gibi, “Ne arıyordu?” diye sordu.

“Bir rapor. Tahir Bey, geçen haftalarda çalışma odasında birkaç kere birini ağırladı. Adam özel dedektif gibi bir şeydi. Beyefendi birilerini araştırıyordu. Buna eminim ve Ulaş Bey de bu bilgilerin peşindeydi. Siz Beyefendi’yi hiç tanımıyorsunuz. O, çok sert gibi dururdu ama çok merhametliydi, çok babacandı, çok…”

Kız daha fazla konuşamadı. Kalkıp mutfağın lavabosunda yüzüne bir su çarptı. Minik çan bir kere daha çaldı.

Zafer, arkası dönük, ellerini mermere yaslamış, lavabonun başında bekleyen kıza, “Sen de çalışma odasında o raporu mu arıyordun?”

Kız hızla döndü. Yakalanmış gibi gözleri kocaman açılmıştı. “Bu evde bir şeyler oluyordu Başkomiserim. Tahir Bey bana, yakında ikimiz için de her şey değişecek, demişti. Ulaş Bey’in o gün kahvaltıda duyduğunu söylediği şey buydu. Sanırım o da sizin gibi yanlış düşünmüştü. Bilemiyorum… Ama ben düşündüm ki belki o raporda yazanlar yüzünden öldürüldü.”

“Gelen özel dedektifin adını biliyor musunuz?”

“Bilemiyorum. Ama ajandasında vardır. Randevularını oraya yazdığını biliyorum. Tahir Bey düze….”

Kız bir anda sustu. Zafer’in arkasına doğru bakınca, Zafer de arkasını döndü. Jülide Hanım’ın yüzünde buz gibi bir ifade vardı. O da açık mutfak kapısından dışarıya doğru bakıyordu. Sonra konuya döner gibi birden gülümsedi.

“Sizinle olan konuşması bittiyse, Hülya’nın artık öğle yemeği için masayı kurması gerekiyor. Kusura bakmayın alışkanlıklar işte. Elbette siz de yemeğe kalabilirsiniz ama duyduğuma göre evdeki herkesle konuşmuşsunuz, gitmek isterseniz de anlayışla karşılarız tabii.”

Kollarını birbirine bağlamış duran kadın aslında kibarca, artık gidin, demek istiyordu. Ama Zafer bunu anlamamazlıktan geldi. Yüzünde pis bir gülümseme vardı. Kadına meydan okur gibi ayağa kalkıp “Aslında son bir konuşmamız kaldı. Fakat önce cinayet mahalline bir göz atmamız gerekiyor. Siz isterseniz o arada yemeğinizi yiyebilirsiniz. Alışkanlıklarınız şaşmasın elbette. ”

Yapılan telefon görüşmelerinin, güvenlik görevlisi ile tekrar konuşmanın,  onaylatılan tahminlerin, çalışma odasında evraklar, dolaplar incelenerek geçen bir saatin sonunda Zafer artık her şeyi biliyordu. Neyi arayacağını bildiğinde, bulmak her zaman daha kolaydır. Bu, her türlü detayı inceden inceye hesaplanmış bir cinayetti. Delilleri değil cümleleri tamamlayarak da  incelikle çözülebilecek bir cinayet… Ve kesinlikle bir tetikçinin işi değildi. Zafer, Hüseyin’in omzuna elini koydu,

“Benim akıllı dostum. Senin tek bir hareketinle tüm taşlar yerine oturdu aslında. Tatlı saatine yetişelim mi aslanım? Ara bizim çocukları da gelsinler. Ev halkı da bir aradayken belki bir itiraf da alırız.”

Büyük salona geçtiklerinde Hüseyin, gerçekten de komiserinin dediği gibi herkesin, dizlerinde peçetelerle, incecik porselen tabaklarda sunulan tatlılarını yemek için bir arada olduğunu gördü. Kendinin plastik kutudan yediği kazandibini düşününce, zenginlik böyle bir şey demek ki, diye mırıldandı.

Hülya, peşinde Ragıp Efendi ve Münevver Hanım’la salona geldiğinde herkes tamamlanmıştı. Evin emektarları elleri önlerinde bağlı, ayakta bekliyorlardı. Zafer onlardan da oturmalarını istediğinde ikisi de tedirgin bir şekilde koltukların ucuna iliştiler. Hülya sırtını bir duvara verip ayakta kalmayı yeğlemişti. Zafer, kendini olayın son açıklamasını yapacak olan Hercule Poirot gibi hissediyordu. Delilleri toplamış, bilimden yararlanmış Sherlock gibi değil, tam da gri hücrelerinden yararlanan Poirot gibi… Bu olay başından beri ona bu hissi yaşatmıştı. Bir filmden ya da bir kitaptan fırlamış gibi duran insanlar, yaşamlar ve bu eski ev… İşte tam da bu noktadan sözlerine başladı.

“Sabahtan beri bu evin içinde dolaştıkça, sizlerle konuştukça içime gelip yerleşen bir his beni düşündürüyor. Bu ev, eşyalar, evdeki düzen, sizler… Sanki büyük bir tiyatro oyununun içindeyiz. Ama mezarda yatan bir gerçeğimiz var ve onu öldüren gerçek bir katilimiz ya da katillerimiz…Bu en başından beri gözümüze zorla sokulmaya çalışılan bir tetikçinin işi değil. Tahir Bey bir yabancının kurbanı değildi. Çok iyi tanıdığı biri tarafından öldürüldü.”

Emrah Bey yerinden ok gibi kalktı.

“Ne demek istiyorsunuz siz? Bizleri mi suçluyorsunuz? Bu mümkün değil. Bu evden kimse böyle bir şeyi yapmış olamaz.”

“Rica ediyorum sakin olun ve beni bir dinleyin lütfen. Madem bir oyun sahneleniyor, ben de bana düşen rolü oynamak istiyorum izninizle. Sizleri dinledikçe aklımda bazı sorular oluştu, bazılarına cevaplar verildi, bazı cevaplar ise yeni sorular doğurdu. Neydi bu sorular? Güvenlik görevlisi evden bilerek mi uzaklaştırılmıştı? Yaza girmek üzereyken kalın eski bir palto ve fötr şapka giyen yabancı kimdi? Katilimiz o yabancıysa neden arka bahçeden girmiş ama ön bahçeden kaçmıştı? Müştemilatın yanındaki kulübede gerçekleşen hırsızlıkta çalınan bir şey var mıydı? Emrah Bey’i yoldan çıkaran araba, bu hareketi isteyerek mi yapmıştı? Kim yaşanmamış bir olayı yaşanmış gibi anlatarak, dikkatleri başka yöne çekmeye çabalamıştı? Ve en önemli soru; bu evde gerçek kimliği saklanan biri mi vardı?”

Zafer bir süre susarak, herkesin soruları sindirmesini bekledi. Salonda bir tedirgin hava ve sessizlik hâkimdi. Sessizliği bölen, kapının zil sesi oldu. Güvenlik görevlisi, yanında emniyetten gelen memurlarla birlikte salona girince Zafer sözlerine devam etti.

“Kesinlikle bu olay ince bir planın sonucuydu. Katil ya da katillerimizin ilk işi kostüm ayarlamaktı. Kostüm için seçilen eski kıyafeti kulübeden bulabileceklerini biliyorlardı. Aslında bu riskli bir hareketti, anahtarı ele geçirip açabilecekken kilidi kırmak… Ama bunu yaparken de bir amaç vardı. Belki işler ters giderse olaya hırsızlık süsü verilebilir, bu olay da sanki hırsızın bir ön araştırması gibi gösterilebilirdi. Kulübede eski, kaba ve uzun bir palto bulundu. Mevlüde Hanım’a çeyizini anımsatan koku paltodan gelen naftalin kokusuydu. İkinci mesele cin gibi olan, hele de hırsızlık olayından sonra iyice dikkat kesilen güvenlik görevlisini evden nasıl uzaklaştıracağını bulmaktı. Bir kaza tertiplenerek o iş de halledildi. Bu arada siz burada yemekteyken, güvenlik görevlisinin babası, üstüne süren aracı fotoğrafından tanıdı. Devam edelim.

“Katil arka bahçeden geldi. Çünkü o sırada evde değildi. Eve girmek için bostanın oradan evi gözledi ve Mevlüde Hanım’ın eşine çay götürmesini fırsat bilerek, eve daldı. O sırada aceleden maşalada bir ayak izi bıraktığının farkında değildi. Kıymetli Mevlüde Hanım, eğer çok üzgün olmasa bence kesin ayak izini fark ederdi. Belki de istemeden düzeltmiş olur biz de en önemli delillerimizden birini kaybederdik. Ama şu an, biz burada konuşurken ekipler oradan bir spor ayakkabısının izini alıyorlar.

“Katil evin düzenini çok iyi biliyordu. Silah sesini duyar duymaz birinin odaya dalması görülmesine sebep olurdu. O yüzden herkesin odadan uzak olduğuna emin olmalıydı. Kahve saatinden, silah sesini bastıracağı müziğin seçimine kadar her şey planlanmıştı. Ve planını uyguladı. Kameralardan yüzünü saklasa da özellikle kameralara görünerek evden çıktı. Sokağın sonuna kadar koşar adımlarla gitti ve sonra puff… Ortadan kayboldu.  Her şey plana uygun gitti ve tam da planladığı gibi cinayetten hemen sonra, her şeyi yeni öğreniyormuş gibi eve girdi…”

Bu kez itiraz eden Ulaş oldu.

“Saçmalık bu! Katil dışarıdan eve geri gelmişmiş de.. Evi biliyormuş da… Hikâye bunlar!”

Odadan çıkmak için kapıya doğru giden Ulaş’ın önüne geçen Hüseyin, ona koltuğu sert bir şekilde işaret edince Ulaş yeniden koltuğa oturdu.

“Cinayetten hemen sonra eve gelenler kimlerdi diye düşündüğümüzde, elimizde üç isim kalıyor. Emrah ve Ulaş Beyler ile Jülide Hanım. Jülide Hanım ve Ulaş cinayet saatinde birlikte olduklarını söylüyorlar. Bir şeyler alıp parkta yediklerini sonra da eve geldiklerini belirtiyorlar. Çeşitli şahitleri var ya da güvenlik kamera kayıtları.  Gerçekten de denilen saatte, Jülide Hanım’ın arabası parka yakın bir yerde park halinde görünüyor. En azından arka plaka kısmı görülebiliyor, diyelim. Peki Emrah Bey? Saat dokuz buçuk olmadan şirketten çıktığı halde eve neden bu kadar geç giriyor? Yoksa dediği gibi yoldan çıkmadı ve arabasını evin arkasına park etti, cinayeti işledi, ön kapıdan çıkıp arkaya dolaştı ve yeniden arabasıyla eve giriş mi yaptı?”

İtiraz sırası yeniden Emrah Bey’deydi.

Ama Zafer daha bir şey söylemesine fırsat vermeden,  “Merak etmeyin siz olmadığınızdan eminim, tıpkı cinayetin ana-oğulun işi olduğundan emin olduğum gibi…” demesiyle salonda işler birden karıştı. Herkes hep bir ağızdan konuşmaya başlamıştı. Bir tek kişi hariç…

Jülide Hanım,  tekli koltuğunda duruşunu hiç bozmadan oturuyordu. Hâlâ dizlerinde serili olan peçeteye yasladığı tabakta kalan son tatlı kırıntılarını çatalıyla bir sağa, bir sola iteliyordu.

“Ben yaptım, kabul,” dedi o duru sesiyle. “Bendim, itiraf ediyorum, bıkmıştım bu evlilikten ve ben kocamı öldürdüm. Dönüp Ulaş’ı aldım ve eve geldik. Tamam mı? Son verin şu oyuna artık!”

Herkes bir anda donup kalmıştı.

Zafer kafasını sallayarak, itiraz etti.

“Bu kadar basit değil. Çünkü cinayeti Ulaş spordayken işlemediniz. Cinayet, daha sonra işlendi. Ama nasıl? Ben anlatayım. Öncelikle Ulaş’ın arabasının hala bakımda olması bir yalandı. Çarşıda spor salonuna yakın bir sokakta park halindeydi. Ha bu arada, güvenlik görevlinizin babasının üstüne karanlık bir sokakta arabayı sürmek ve kaçmak… Sanırım birilerinin üzerine araba sürmek alışkanlık yaptı sende Ulaş. Annen seni spor salonuna bıraktı. Hem de tam kapısının önünde, ana sınıfı çocuğu gibi. Güvenlik kamerasına boy gösterisi bir…  Hızlıca alışverişini yaptı. Bunları arabasına yerleştirdi. Hatta dükkânın birinde çay bile içti. Amaç akılda kalmak ve şahit sayısı artırmaktı.  O arada bir büfeden yiyecek bir şeyler de aldı. Hani sonradan, seninle aldığını ve parkta yediğinizi söylediğiniz şeyler. Polislerin kalanları arabanızda buldukları yiyecekler. Spordan çıkar çıkmaz aslında anneni kendi arabanla sen aldın. Annenin arabası güvenlik kamerasına plakanın denk geleceği şekilde park edilmişti. İnenin binenin belli olmayacağı bir açıyla… Güvenlik kamerasına boy gösterisi iki… Aslında hiç parkta oturmadınız. Eve döndünüz. Annen arka kapıdan eve girdi. O sırada sen evden çıktın annenin arabasını almaya gittin. Giderken karşıdan gelen Emrah Bey’i fark ettin. Her şeyi batırabilirdi. O yüzden arabanı onun üzerine kırdın ve yoldan çıkıp tarlaya girmesine sebep oldun. Güneş karşıdan vuruyordu plakanı fark edemedi ama arabanın senin arabana benzediğini fark edebilmişti. Onu kurtaran titizliği yüzünden sigortacısını araması ve gerekmediği halde yol yardımı çağırması oldu.  Sen arabayı alıp dönene kadar annen, babanı öldürdü. Önceden girişteki dolaba sakladığı kabanı ve şapkayı giyindi. Ve koşar adımlarla evden çıktı.”

Zafer bakışlarını hâlâ kımıldamadan oturan Jülide Hanım’a çevirdi.

“Güvenlik görevlisi sizin aldığınız izin sayesinde evde yok, Mevlüde Hanım’ın mutfakta kahve yapıyor olması gerek, Hülya sizin isteğiniz üzerine yatak odanızdaki çamaşırları toparlıyor, Ragıp Efendi evin yan tarafında, yine siz istediğiniz için budadığı gülleri yeniden buduyor. Her şey planlandığı gibi gitmişti. Eski kıyafetlerden kurtuldunuz. Sokağın başında oğlunuzla buluştunuz ve hiçbir şey olmamış gibi eve dönüp, kocanızın ölüm haberini aldınız. Matem elbiselerinizi giyindiniz ve sakince taziyeleri kabul ettiniz. Peki neden? Gerçeklerin açığa çıkmasından ve çıkacak rezaletten mi korktunuz? Ailenizin durumu da eskisi gibi değildi. Beş parasız kalacaktınız.”

İşte o anda Jülide ondan beklenmeyecek kadar yüksek bir sesle Zafer’i susturmaya çalıştı.

“Yeter artık! Lütfen susun!”

Ona itiraz, sinirleri boşanan karısı omzunda ağlayan, Emrah Bey’den geldi.  “Devam edin lütfen. Can dostumun neden öldüğünü bilmek istiyorum.”

Zafer masada duran sürahiden bardağa sakince su doldurdu. Hıçkırıklarını bastıramayan Ceyda Hanım’a uzattı ve “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, der atalarımız,” diye sürdürdü konuşmasını. “Jülide Hanım ile Tahir Bey’in evliliği daha ilk başta bozulmuştu. Tahir Bey ailesine karşı gelmeyip sevdiği kadından vazgeçmişti ama Jülide Hanım bunu yapamamıştı. Eski aşkı ile, evlendikten sonra bile görüşmeye devam etti. Tahir Bey bu ilişkiyi öğrendiğinde Ulaş küçük bir bebekti ve evladı için sustu. Annesinin yasak aşkının lekesiyle büyümesini istemedi.”

Bu kez şaşırma ve bağırma sırası Ulaş’taydı.

“Anne ne diyor bu adam? Bir şey söylesene! Babamın seni Hülya için terk etmek üzere olduğunu, tüm malımızı mülkümüzü ona yedireceğini anlatsana! Anne!”

Jülide Hanım, yine kabuğuna çekilmişti. Her şeyin bittiğinin farkındaydı.

Zafer, “Hülya’yı ilk gördüğümde bu eve yakıştıramadım.,” dedi. “Çok farklı havası vardı. Bana anlatılanlar yüzünden böyle bir ilişki olabileceğini ben de düşündüm. Annenin seni bu masalla doldurduğuna da eminim. Bir ara Hülya’nın Tahir Bey’in gayrimeşru çocuğu olmasından bile şüphe ettim. İsviçre’de geçen yıllar, o zamandan bir sevgili, sarı saçlı bir genç kız… Ama değildi. Her şey babanın tuttuğu özel dedektife ulaşınca çözüldü. Gayrimeşru olan Hülya değildi, sendin. Tahir Bey, bunu öğrendiği an boşanmaya karar verdi. Annen her şeyini kaybetmek üzereydi.  Seni bile… Tüm hayatı ellerinin arasından kayıp gidiyordu.  Bu olamazdı. Seni asla kaybedemezdi. Seni neden cinayete bulaştırdı, işte orasını bilmiyorum…”

Ulaş öğrendiklerinin şokundaydı. Omuzları düştü, sesi kısıldı, yığılıp kaldığı koltukta, “Benim yüzümden,” diye mırıldandı. “Çünkü babamı öldürmekten bahsedip duruyordum, çok da kararlıydım. Bir tetikçi ya da hırsız gibi eve girmek benim fikrimdi. Babam, Hülya ile evlenecek sanıyordum. Annem ben yapmayayım diye yaptı…”

Zafer, Soğman Konağı’ndan ayrılmak için tüm ekibin evi boşaltmasını bekledi. Mevlüde Kalfa hala ağlıyordu. Ragıp Efendi avuçlarının içinde kasketini çevirip duruyordu. Hülya, boş gözlerle pencereden dışarıyı seyrediyordu. Sahne kapanmadan son repliği kalmış bir oyuncu gibi salonun ortasına gelip öksürdü Zafer. “Avukat Bey, sizinle konuşur elbette ama Tahir Bey, bu evi ve babasının şirketindeki bütün hisselerini üçünüze bırakmış. Bu evde artık sizin kurallarınız geçerli olacak,”dedi ve şaşkın bakışlar eşliğinde evden çıktı.

Günün son ışıkları sokaktaki yerini karanlığa bırakırken, Sedir Kafe’de bir masada tek başına oturuyordu. Kasada müşterileriyle ilgilenen Sema’yı izliyordu. Güçlü bir kadındı Sema, annesi gibi güçlü ve sevecen. Ona doğru geliyordu işte. Ne konuşacaktı ki şimdi?

Karşısına gelip oturan Sema, ona gününün nasıl geçtiğini sorduğunda cevabı, “1960’larda çekilen bir filmde, başrol oynamış gibiydim. Rica etsem zat-ı aliniz bana bir kahve ısmarlar mı?” oldu.

Hikaye: Medine

1.

BİRKAÇ GÜN ÖNCE

Kendine geldiğinde elleri arkadan bağlanmış, ağzı ve gözleri de sıkı sıkı kapatılmıştı. Üşüyor ve bütün bedeni titriyordu. Keskin bir rüzgârın sesi ağaçlarda uğulduyor soğuk iliklerine kadar işliyordu. Gözleri o kadar sıkı kapatılmıştı ki gündüz mü gece mi onu bile anlayamıyordu. Başındaki ağrı dayanılacak gibi değildi.

Daha önce de soğuk havada dışarıda kalmıştı. Babası ve dedesinden dayak yediği her gece dışarıda kalırdı zaten. Ama bu defa farklıydı. Neredeydi, niye buradaydı onu bile hatırlamıyordu ve titremesi bir türlü durmuyordu. Bütün vücudu kontrolünden çıkmıştı sanki.

Ağzındaki bez yüzünden midesi bulanıyordu. Bağırmak istiyor ama çığlıkları boğazına tıkanıyordu. Hiç bu kadar korkmamıştı. Ölesiye korkuyordu.

Duvara yaslayınca fark etti başının arkasındaki yarayı. Başındaki yara nasıl olmuştu? Ne olmuştu, buraya nasıl gelmişti? Hemen yanında bir yerden gelen bağrışmaları fark etti. Birileri sanki bir kapının arkasında tartışıyordu. Kulaklarındaki uğultu ve rüzgârın sesi ne dediklerini anlamasına izin vermiyordu. Kalkmak istedi ayaklarının da bağlı olduğunu fark etti. Kimdi bu adamlar, neden her yerini bağlamışlardı?

“Ne istiyorsunuz benden?” diye bağırmak istedi. “Bırakın beni ne olur.” Bütün çığlıkları bir homurtu halinde ağzındaki beze takılı kaldı. Hemen yanında bir kapı açıldığını duydu. Ayak seslerini duydu sonra, birilerinin ayak seslerini. Galiba birkaç kişiydiler. Yerdeki çalıların kırıldığını duydu sonra. Sanki bir bahçedeydiler. Tavuk seslerini duydu, kümesin o kötü kokusuyla birlikte.

Şimdi kimse konuşmuyor, bağırıp çağırmıyordu. Rüzgâr birinin kokusunu çarptı yüzüne, pis ve sigara kokan bir nefes.

Sonra biri yere bir şey vurdu. Sanki metal bir şeydi. Çapa gibi ses çıkardı. Çapa sesini nerde duysa tanırdı. Durmadan çapa yapardı, tütün çapası. Biraz daha dikkat edince bunun bir kazma olduğunu fark etti. Biri kazıyor öteki kürekle toprağı atıyordu. Birkaç kürek toprak ayağına bile gelmişti.

Korku hiç azalmıyordu. Kalbi birazdan yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Bu adamlar nereyi kazıyordu ve niye kazıyordu?

Annesini hatırladı. Durmadan ağlıyordu. Annesi hep ağlardı zaten. Babası ve dedesi önce annesini döverlerdi. Neden çay soğuk diye döverlerdi, neden pilav tutmamış diye döverlerdi. Bazen sadece döverlerdi. Sonra sıra ona gelirdi. Onu da döverlerdi. Neden suyu geç getirdin diye döverlerdi. Neden ağabeylerine saygısızlık ettin diye döverlerdi. Bazen ağabeyleri de döverlerdi.

Şimdi annesi burada olsa onu kurtarırdı kesin. Annesi neredeydi ki? Babası görse o da kurtarırdı belki ama annesi kesin kurtarırdı. İyi de bu adamlar kimdi ki? Neden buradaydı? Neden kazma kürekle bir yerleri kazıyorlardı.

“Yeter bu kadar.” dedi birisi. “Getir artık.”

Bu sesi bi yerlerden tanıyordu sanki. Sanki çok uzaklardan bir yerlerden geliyordu ses. Belki kulaklarındaki uğultu olmasa belki rüzgârın sesi olmasa tanıyabilirdi.

Biri ayaklarından tutup çekince sanki yıldırım çarpmış gibi hissetti. Bir diğeri omuzlarından tuttu. Kaldırıp birkaç adım sonra yine bıraktılar. Sanki bir çukurdaydı. Toprak kokusunu duyuyordu, taze toprak kokusu.

“Ne olur bırakın beni.” diye bağırdı. “Bırakın ben size ne yaptım. Siz de kimsiniz?” diye bağırdı. “Anne yardım et.” diye bağırdı.

Ağzındaki bez hala midesini bulandırıyordu. Kimse onu duymadı. Önce ayaklarını örttü dökülen toprak. Sonra dizlerine geldi, kalçalarını örttü. Oturur vaziyette idi. Kıpırdasa belki kaçabilirdi. Ama toprak durmadan yükseliyordu. Karnına geldi sonra.

Çırpındıkça daha çok sıkıştı toprağa. Çırpındıkça daha çok sıkıştırdı toprak. Göğsü daraldı. Nefes alamıyordu. Boğazına kadar yükseldi toprak. Kürek seslerini daha iyi duyabiliyordu şimdi. Annesi şimdi burada olsa kurtarırdı onu. Babası belki kurtarırdı ağabeyleri belki kurtarırdı ama annesi kesin kurtarırdı.

Toprak çenesine yükseldiğinde artık hareket edemiyordu. Kafasını çevirdikçe ağzını saran bez de çıktı. Şimdi çığlıklarını duyabiliyordu.

“Anne yardım et.” diye bağırdı. Son kez. Sonra boğazına toprak doldu. Yutkundu. Toprak boğazından ateş topu gibi indi midesine. Tekrar çevirdi kafasını tekrar yuttu toprağı. Artık çığlık atamıyordu. O sırada gözündeki bağ da çıkmıştı. Karanlıktaki gölgeleri fark etti önce. Ayakkabıları gördü. Ayakkabıların sahiplerini gördü.

 

 

2.

GÜNÜMÜZ

“44 Medine YAZGAN.”

“Öğretmenim, o bugün gelmedi.”

“Neden gelmedi ki?” diye sordu Cemile öğretmen.

“Öğretmenim o kayıpmış. Üç gündür ailesi her yerde onu arıyor. Kocaya kaçmış herhalde.”

Cemile öğretmen elindeki kalemi masaya bırakıp merakla kızın yanına geldi.

“Ne diyorsun kızım sen, ne kaybolması ne kaçması?”

“Öğretmenim” dedi bir ötekisi. “Valla cumadan beri her yere baktılar. Medine kaybolmuş. Ailesi perişan halde onu arıyorlar.”

Cemile telaşla baktı etrafına. Sınıftakiler pek de umursamış görünmüyorlardı.

“Siz gelin bakayım benimle.” diyerek iki kızı sınıftan çıkardı. Cemile’ye göre bu, hiç de hafife alınacak bir konu gibi görünmüyordu.

Medine’yi tanırdı. Öyle, kocaya kaçacak bir kız olduğunu sanmıyordu. Doğruca rehberlik servisine geldi. Bu tür konuları rehberlik servisinde konuşmak daha akıllıcaydı.

“Hocam girebilir miyiz?” dedi açık kapıyı tıklatarak.

Rehber öğretmen Selda Hanım önündeki dosyalardan kaldırıp başını baktı.

“Tabi ki hocam buyurun.” diyerek masanın önünde dizili koltukları gösterdi.

Mavi koltukların ortasında duran ve yapma çiçeklerle süslenmiş bir sehpanın etrafına oturdular.

“Hocam bu kızlar bir şeyler söylüyorlar. Burada konuşsak daha doğru olur sanırım.” diye söze girdi Cemile. “12 E sınıfı öğrencilerimizden Medine’yi biliyor musunuz?”

Selda hoca şöyle kısa bir düşündü.

“Hatırladım” dedi “galiba ailesi biraz sorunluydu yanlış hatırlamıyorsam.”

Cemile birkaç kez kızın okula yüzü gözü morarmış geldiğini hatırlardı. Oraya buraya çarptım dese de dayak yediğini biliyordu. Yine de kimseye bir şey belli etmemeye çalışıyordu.

“Evet, sanırım.” dedi Cemile “ama bu sefer durum biraz farklı. Galiba evden kaçmış, bu kızların dediğine bakılırsa.”

“Valla öğretmenim” dedi başındaki topuzu düzelterek kızlardan birisi. “ben öğretmenime de dedim. Bizim ev onların sokakta Cuma gününden beri herkes onu arıyor. Sanki yer yarılmış da içine girmiş gibi. Galiba evden kaçmış.”

“Nereye kaçmış peki?” diye sordu merakla Selda.

“Ya öğretmenim” diye mızırdandı öteki kız. “bizden duymuş olmayın ama kocaya kaçmış herhalde, öyle diyorlar.”

Cemile ve Selda öğretmen şaşkınlıkla baktılar birbirlerine.

“Ne kocası?” diye sordu Selda.

“Ya ben nerden bileyim öyle diyorlar işte.” diye savundu kız kendini.

“İnanmazsanız Mahmut’a sorun o bilir.” dedi durmadan başörtüsünü oynayan kız.

“Hangi Mahmut?” diye sordu Cemile.

“11 A da Mahmut diye bir çocuk işte. Onun amcasının oğlu mu ne öyle bir şey.”

Cemile, hiç vakit kaybetmeden yerinden kalkıp kendini 11 A sınıfının kapısında bulduğunda, yanında Selda öğretmen de vardı.  Ne var ki Mahmut bu gün okula gelmemişti. Cemile, Medine’nin daha önceden yediği sopalar sonucu gerçekten kaçmış olabileceğini düşündü. Belki kocaya kaçmamıştı ama evden kaçmış olabilirdi.

“Sınıftaki kızlarla bir kez daha konuşmalıyız.” dedi Selda.

“Bence de.” dedi kederli bir ses tonuyla.

“İdareye haber verelim ama önce.” dedi tereddütlü bir sesle Selda.

Birkaç dakika sonra müdür ve müdürün de geldiği rehberlik servisinde on kadar kız vardı ve Medine’yi tanıyan herkes aşağı yukarı ayın şeyi söylüyordu.

“Olabilir öğretmenim.”

“Valla o kadar sopayı ben yesem ben de kaçardım öğretmenim.”

“Sevgilisi yoktu ama öğretmenim.”

“Kimle kaçmış olabilir ki valla bilmiyorum.”

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kapı çalındı. Nöbetçi öğrenci telaşla girdi içeri.

“Polisler geldi müdürüm. Sizi soruyorlar.”

Okul müdürü, Celal Bey yanında Selda ve Cemile öğretmenlerle birlikte polislerin yanına gittiler.

“Müdürüm kolay gelsin.” dedi resmi kıyafetli koca göbekli bir polis memuru. Yaptığı işten pek de memnun görünmüyor bir angarya daha olarak görüyordu belli ki. Kim bilir kaçıncı kez birkaç ev ötede saklanan bir kızı arıyordu. Akşama varmadan ortaya çıkacağını düşünüyordu belli ki. “Sizin öğrencilerinizden birisi kayıpmış. Medine Yazgan.”

Celal Müdür eliyle odasını gösterdi. Etrafına doluşan meraklı gözler altında bu konuyu konuşmak istemediği belliydi.

“Buyurun memur bey. İçeride konuşalım isterseniz. Biz de tam bu konuyla ilgili bir toplantı yapıyorduk.”

Polis memuru tuhaf bir tavırla süzdü öğretmenleri.

“Ya, öyle mi. Ne toplantısıymış bu?”

Cemile, polisin tavrını hiç beğenmemişti.

“Öğrencimizin okula neden gelmediğini anlamaya çalışıyorduk biz de. Az önce çocuklardan birkaçı onun evden kaçtığını söyledi.”

Polis memuru belli ki çoktan kararını vermişti.

“Bence de öyle görünüyor. Birkaç güne yanında biriyle ortaya çıkar. O kadar merak edecek bir şey değil gibi.” dedi. “Ya bir çay verseniz de içsek.” diyerek çirkin bir suratla güldü.

“Bence burada ciddi bir durum var ve siz hafife alıyorsunuz gibi geldi bana.” diyerek itiraz etti Cemile.

Polis memurunun suratı asıldı.

“Hoca hanım” dedi öfkeli ve uyaran bir sesle “işimizi sizden öğrenecek değiliz.”

Celal Müdür, Cemile’yi ikaz etti.

“Hocam lütfen.”

“Neyse” dedi Cemile “ben çıkıyorum belli ki olay zaten çözülmüş.”

Cemile, çantasını da alıp dışarı çıktı. Zaten bugün iki dersi vardı ve az önce bitmişti. Öğretmenler odasına girdi. Boş dersi olan birkaç öğretmen odada oturuyordu. İçeri girdiğini görünce merakla sordular. Cemile olanları anlattığında ilgilenen tek kişi Türkçe öğretmeni Yılmaz oldu.

“Valla hocam” dedi elindeki yazılı kâğıtlarını okumayı bırakarak. “Ben o kızın yerinde olsam çoktan kaçmıştım zaten. Düştüm, çarptım falan diyordu ama sürekli yüzü gözü morarmış geliyordu okula.”

Cemile çantasını aldı. En azından evine gidip sorabilirdi. Alelacele çıktı okuldan. Kızın oturduğu yer kendi evine yakın sayılırdı. Annesini de daha önce bir kez görmüştü galiba.

Kızın evine vardığında birkaç adamın sigara içtiğini gördü.

“Kim bilir kiminle kaçtı.” dedi biri ötekine.

“Ya çıkar yakında bir yerden, o kadar telaş etmeye gerek yok.”

Adamlar da polisler gibi düşünüyorlardı. Belki de gerçekten biriyle kaçmış olabilirdi. Gerçi sınıfındaki kızlar onun bir erkekle kaçabileceğini pek sanmıyorlardı çünkü onu kaçırabilecek bir erkek arkadaşı yoktu. Üstelik ağabeyleri yanında yöresinde gördüğü tüm erkekleri tehdit etmişler hatta sadece yanında yürüdüğü için bile birini dövmüşlerdi.

Bahçe kapısından içeri girdiğinde avluda iki kişi daha gördü. Evin hemen yanında bir garajın zeminine beton döküyorlardı. Biri bu sabah okulda konuştukları Mahmut’tu. Ötekini de bir yerlerden hatırlıyor gibiydi.

“İyi günler.” dedi adamlara.

“İyi günler hocam” dedi elinde kürekle duran genç adam.

“İyi günler.” dedi Mahmut dilinin ucuyla.

Öteki genci hatırlamıştı birkaç yıl önce mezun olmuş öğrencilerinden biriydi. Ama adını hatırlayamadı.

Genç adam bunu fark edince elindeki küreği bırakıp yanına geldi ve elini öpmeye kalktı.

“Beni hatırlamadın mı hocam. Salih ben. Üç yıl önce mezun oldum. Sen bizim dersimize girerdin.”

Salih’i hatırlamıştı. Sessiz sakin bir çocuktu. Kimseyle bir derdi olmazdı. Kendi halinde gelir giderdi.

“Hatırladım” dedi “Sen hep arkada otururdun. Sormasak söylemezdin pek. Üniversite olmadı değil mi?”

Salih mahcup eğdi başını.

“Yok, hocam üniversite kim biz kim?  İnşaata devam ediyoruz işte.”

“Medine senin neyin oluyor?” diye sordu birden Cemile.

Salih elindeki küreğin sapını kavrayıp harca biraz daha kum savurdu.

“Bacım oluyor.” dedi yüzünü çevirirken.

“Bugün okula gelmedi. Haberiniz var sanırım.”

Cemile daha sözlerini bitirmeden içeriden iri yarı bir adam çıktı.

“Ne var hoca?” diye öfkelendi. “Bizim derdimiz bize yeter zaten. Medine bundan sonra okula gelmeyecek. Kaçtı evden.”

Cemile daha hiçbir şey sormadan yediği azar üzerine ne diyeceğini bilemedi.

“Ben sadece merak ettim.” diyebildi. Adamın arkasında duran kadını sonradan fark etti. Daha önce görmüştü evet. Medine’nin annesiydi o kadın.

“Etme hoca merak falan. Kim bilir hangi şerefsizle gitti. Bizim namusumuzu kirletti.”

Cemile kapıya doğru döndüğünde elinde küreğiyle çalışan gençler de azarı yemişti.

“Siz de işinize bakın.”

Cemile bahçe kapısını kapatırken gençler işlerine dönmüşlerdi bile çoktan. Medine’nin babası da annesini omuzundan itekleyip içeri sokuyordu.

“Durma, sen de gir içeri.” diye bağırdı adam “sıkma benim canımı.”

Cemile, arabasına bindiğinde adamın öfkesine bir anlam verememişti. Adamın bir dövmediği kalmıştı. Şaşkın ve ürkmüş bir şekilde uzaklaşırken dikiz aynasından adamın savurduğu tekmeyi gördü. Kadın o tekmeden sonra büyük ihtimalle yere kapaklanmıştı.

 

 

3.

Kadın yediği tekmenin şiddetiyle yere kapaklandığında kapı eşiğine çarpmıştı. Elini ağzına götürdüğünde kanı fark etti ve üst dişleri elinde kalmıştı. Tuhaf diye düşündü. Canı hiç yanmıyordu neredeyse. Demek ki insanın dişleri kırılınca canı acımıyor diye düşündü.

“Öldür beni de kurtulayım.” diye yalvardı. Gerçi ağzından çıkan kelimeler pek de anlaşılmıyordu ama öyle demişti.

Gürültüyü duyan Salih koşarak içeri geldi. Annesi yerde yatıyordu. Yerler kan olmuştu. Annesinin elinden tutup kaldırdı.  Annesi boş gözlerle bakıyordu. Eskiden olsa ağlardı. Artık ağlamayı da bırakmıştı kadın. Çünkü ağlayınca daha çok dayak yiyordu.

“Götür şunu.” dedi babası “elini yüzünü yıkasın. Sokağa çıkarsa öldürürüm bu sefer.”

Salih hiçbir şey demedi. Annesinin koluna girerek onu lavaboya kadar götürdü. Kadının elini yüzünü yıkamasını bekledi. Kadının yüzü çok hızlı bir şekilde şişmiş ve dudakları morarmıştı. Gerçekten kötü görünüyordu. Bir doktora gitmesi gerekiyordu ama değil doktora götürmek kapıdan çıkaracak cesareti yoktu Salih’in.

“Oğlum” dedi sonunda kadın. “Medine beni bırakıp gitmez. Kızım beni koyup gitmez. Kurbanın olayım de hele, bir bildiğin varsa de. Kim götürdü, kiminle gitti, nereye gitti?”

Salih, annesinin elini tutup onu yer yatağına oturttu.

“Bilmiyorum” dedi gözleri kan çanağı olmuş anasının gözlerine bakarak. “bilsem demem mi?”

Kadın moraran dudağını ısırdı. Belli ki avaz avaz ağlamak istiyordu. Belli ki koyuverip sesini ağlamak istiyordu.  Bütün gün odadan çıkmadı. Kimse de gelip onu bir daha dövmedi.

Salih, yatağında dönüp duruyordu. İçeriden babasının sesi geliyordu. Durmadan bağırıyordu zaten. Kardeşi için üzülüyordu. Kendine kızıyordu. Ne biçim adamdı, bu kadar mı çaresiz bu kadar mı korkak olunurdu. Bir şeyler yapmalıydı. Bir şeyler yapabilirdi.

Bu sırada dış kapının açıldığını duydu. Geleni tanıdı. Babası da dışarı çıktı. Bahçede bir şeyler konuşuyorlardı. Pencereyi aralayıp dinlemeye başladı. Kardeşi hakkında konuşuyorlardı.

 

 

4.

Cemile, elindeki kahve fincanını çevirip duruyordu. Kahve soğuyalı saatler olmuştu. Pencereden Medine’nin oturduğu sokak görünüyordu. Şimdi karanlıkta seçemiyordu ama belki evi de görünüyordu.

Bütün gün Medine’nin arkadaşlarıyla görüşmüş kızın nereye gidebileceğine dair bir şeyler öğrenmeye çalışmıştı. Tuhaf olan şuydu ki kimse kızın bir yere gidebileceğine inanmıyor ama gitmekte de çok geç kaldığını söylüyordu. Belki de gerçekten gitmişti. Cemile elindeki bardaktan bir yudum daha aldı. Kahvenin içilecek yanı kalmamıştı gerçekten.

Telefonun ışığını fark etti Bu saatte kimse aramazdı onu. Merakla açıp baktı. Tanımadığı bir numaraydı. Tanımadığı numaraları açmaktan hep korkardı. Başka zaman olsa açmazdı ama bu gün farklıydı galiba açması gerekiyordu.

“Efendim.” dedi yeşil tuşa basarak.

“Hocam görüşmemiz lazım.” dedi bir ses fısıldayarak.

Sesi tanımıyordu. Üstelik adam fısıldayarak konuşuyordu. Bu yeterince korku vericiydi.

“Sen de kimsin ne görüşeceğiz.”

“Ben Salih.” dedi yine fısıldayarak karşıdaki ses. “Medine’nin abisi. Yarın sabah yedide sizin okulun köşesinde olurum. Beni görmesinler.”

Telefondaki ses yine geldiği gibi sessizce gitmişti. Cemile birden ürperdi. Korku filmlerindeki gibi hissetti kendisini. Keşke Fatih burada olsa diye düşündü. Fatih iki sene önce bir trafik kazasında öldüğünden beri her gece bunu diyordu kendine. Her gece yalnız ve kimsesiz hissettiğinde bunu söylüyordu.

Bu adam gecenin bu saatinde arayıp neden yarın görüşmek istemişti acaba. Belli ki Medine’nin kiminle kaçtığını biliyordu. Böyle düşününce kendine kızdı. Herkes gibi düşünmeye başlamıştı. Ne demek biriyle kaçmıştı? Herkes öyle söylüyor diye buna mı inanmaya başlamıştı yani? Yok yok kesinlikle böyle bir şey olamazdı. Bir iş vardı bu işin içinde.

Cemile bütün gece rüyasında Medine’yi bir ormanda kaçarken yakalamaya çalıştı ama bir türlü onu çalılar arasında kaybolmadan yakalayamadı.

 

5.

Cemile’nin o gün sabah dersi yoktu ama yine de erkenden kalkıp okula gitti. Hava halen karanlıktı. Bu saatleri geri almama yüzünden daha sabah ezanı bile okunmamıştı. İçeri girmeden okulun yanına park etti arabayı. Belli ki Salih de kimseye görünmek istemiyordu. En iyisi de buydu galiba.

Neyse ki çok beklemedi ve Salih dediği gibi tam yedide göründü. Çok tedirgin görünüyor, durmadan arkasına bakıyordu. Belli ki birilerinden saklı gelmişti. Okulun kapısına doğru yönelince Cemile selektör yaparak arabaya çağırdı. Arabasına bu adamı almakla ne kadar iyi yaptığını bilmiyordu ama korksa da bunu yapmak zorunda olduğunu biliyordu.

Salih arabaya bindiğinde fark etti, Cemile. Salih ondan daha çok korkuyordu.

“Hocam” dedi birden ağlamaya başlayarak. “Dayanamıyorum artık.  Salih hıçkırıklara boğulmuştu, konuşamıyordu.  “Babam” dedi sonra “babam annemin dişlerini kırdı. Durmadan dövüyor. Artık dayanamıyorum hocam.” dedi.

Cemile, ne yapacağını bilemiyordu. Omuzundan tuttu.

“Salih” dedi  “sakin ol. Sen kocaman adamsın. Dur bir nefes al.”

Salih, hıçkırarak ağlıyordu. Cemile, kontağı çevirip arabayı yola çıkardı. Buradan uzaklaşmak en iyisi diye düşündü.

“Dün gördüm” dedi Cemile sonunda “ben giderken tekme atıyordu.”

Salih burnunu çekerek sakinleşmeye çalıştı.

“Evet, hocam  dün tekme tokat dövdü sizden sonra.”

“Şimdi nasıl annen?” diye sordu Cemile.

“Nasıl olsun hocam, yatıyor öylece.”

“Baban nerede peki?”

Salih, birden sessizleşti.

“Artık kimseyi dövemez.” dedi.

Cemile birden arabayı sağa çekip durdurdu. Belli ki işler hepten karışmıştı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Öldürdüm.” dedi sakince Salih. “Öldürdüm işte ikisini de. Onu da Mahmut’u da.”

Cemile korkudan bir an kalbinin duracağını sandı. Nefesi kesilmişti. Sanki bir anda bütün dünya durmuş gibi hissetti. Sonra ilk kar tanesini gördü. Ağır çekimle inip arabanın camına düştü ve hemen eriyip suya döndü. Sonra bir tanesi daha eridi.

“Hocam” dedi Salih.” Sokağın ilerisinde karakol var. Beni oraya götür. Her şeyi anlatacağım.”

 

 

6.

BİRKAÇ GÜN ÖNCE

“Ben sana okuldan çıkınca doğru eve gel demedim mi kız. Orospu mu olacaksın sen başımıza.”

Medine babasının her zamankinden daha öfkeli olduğunu görebiliyordu. Bir an önce elinden kurtulmak için de artık hangi dayağı nasıl yiyecekse yemeye razıydı. İtiraz bile etmiyordu.

Babasının ilk tokadı yüzünde patladığında annesi araya girdi.

“Vurma yeter.”

Babası artık kontrolden çıkmıştı bir kere. Annesi araya girince daha da öfkelendi. Bir tokat da annesine atınca kadın kendini yerde buldu. Kadın bayılmıştı. Adam bu sefer kızın başından tutup duvara çarptı. Her zaman yaptığı şeydi bu aslında ama bu sefer farklı bir şey hissetti.

Ne duvardan gelen ses tanıdıktı ne de kızın gözlerindeki bakış. Kız bir anda duvarda kanlı bir leke bırakarak olduğu yerde yığılıp kalmıştı.

“Öldü mü lan bu?” diye sordu.

Mahmut, kızı tutup kendine çekti. Pek bir şey anlamamıştı

“Bilmem. Pek öyle görünmüyor.” dedi.

Yerdeki kadına baktı. Baygın halde yatıyordu. Kıza öfkesi dinmiyor gittikçe artıyordu. Çabuk şunun elini ayağını bağla.

Mahmut içeriden getirdiği iplerle kızın elini kolunu bağladı. Gözlerine de yengesinin başörtüsünü sıkı sıkı sardı. Uyanacak olursa en azından görmesindi. Kapının hemen yanına çıkarıp duvara yasladı.

Adam deli gibi odanın ortasında dolanıyordu.

“Kalktak, başımıza orospu olacak. Görür gününü.”

Mahmut,  adamı fişeklemeye devam etti.

“Kırk kere dedim sana al okuldan diye. Düşüp kalkmadığı oğlan kalmadı. Ne diyeceğiz büyüklerimize. Töre neyse onu yap. Yoksa sen de ölürsün.”

“Tamam, gömelim.” dedi sonunda babası.

“Ölmedi ki daha canlı.” dedi Mahmut.

“Manyak mısın zaten ölecek. Bir de ona mı uğraşalım.”

“Tamam” dedi Mahmut. “Gömelim de nereye gömeceğiz?”

“Garaja gömelim. Hem oraya beton atacağız yarından sonra. Kimse bilmez.”

İkisi de dışarı çıktılar. Hemen duvarın yanında duran kazma küreği alarak garajın içine bir çukur kazdılar. Çok zamanları yoktu. Annesi de birazdan uyanırsa onu da öldürmek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden dar bir çukur kazdılar.

Kızı oturur vaziyette çukura gömdüler. Üstüne çıkan toprağı dökerken kız kımıldamaya başladı ama her kımıldaması toprağın daha da sıkışmasına sebep oluyordu.

Sonunda boğazına kadar toprağa gelince kızın ağzındaki bez çıktı. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Kimse onu duyamazdı çünkü garajın kapısı kapalıydı. Ağzına toprak kaçınca öksürmeye başladı. Aaldığı son nefesi veremeden yüzüne gelen bir kürek toprakla ağzı ve burnu da kapanmıştı. Ama şimdi görüyordu, gözündeki bez açılmıştı. Kocaman açılmış gözleriyle onlara bakıyordu. Babası ve Mahmut onu diri diri toprağa gömüyordu. Son toprak parçası kızın ışıldayan gözlerini de kapattığında sadece kümesteki tavukların huzursuz sesleri duyuluyordu.

Adam kalan toprağı da sıkıca örttükten sonra bahçedeki arabayı garaja çekti. Artık kimse orada bir kızın gömülü olduğunu bilmeyecekti.

Annesi ertesi sabah kendine geldiğinde ona kızın evden kaçtığını söylemek çok daha kolay olacaktı.

İyi ki Salih evde yoktu. Öğrenirse ikisini de öldürürdü.

 

 

Hikaye: Mösyö Bogart’ın Hediyesi

Mösyö Bogart kalın gür sesiyle “gaaaakk” diyerek, gagasında küçük bir çengelli iğine ile açık olan pencereye kondu. Gagasındaki çengelli iğneyi pencerenin önüne bıraktı ve Müge’nin verdiği peyniri kaptığı gibi uçarak uzaklaştı. Şile Dolunay Otelinin gözdesi olan karga, nam­-ı diğer Mösyö Bogart, otele ilk geldikleri günden beri Müge ve Gamze’nin penceresinden ayrılmaz olmuştu.

İki arkadaş, nefesle sağlıklı yaşam semineri  için Şile Dolunay Otelde kalıyorlardı.

Gamze, Müge’nin üniversiteden arkadaşıydı ve uzman psikoterapistti. Yardımcı olamadığı danışanlarını her zaman Gamze’ye yönlendirirdi.

Dolunay Oteli denize yakın, geniş ağaçlıklı bir alana kurulmuş, rengarenk küçük gül bahçeleri ile çevrili görkemli bir oteldi. Sahibesi Itır Dolunay, rahmetli eşi ile birlikte bütün birikimlerini bu otele yatırmışlar ve çok çalışıp şimdiki haline getirmişlerdi. Çocukları olmamıştı ama çalışanlarını her zaman çocukları gibi görmüşlerdi. Mösyö Bogart, Itır’a eşinden hatıraydı, onu eşi ölmeden bir sene önce otelin bahçesinde küçük bir yavruyken bulmuşlar ve bakmışlardı.

Mösyö Bogart, açık bulduğu oda pencerelerinden girip gözüne kestirdiği minik parlak süs eşyalarını alması dışında kimseye bir zararı yoktu, hatta onları bir parça Kars gravyeri karşılığında hediye olarak geri veriyordu.

“Seminerden önce gelmemiz ne iyi oldu, şu manzaranın güzelliğine bak insan burada hiç yaşlanmaz,” dedi Gamze kollarını kaldırıp açık pencereden temiz havayı içine çekerek.

“Bunun en güzel kanıtı Itır Dolunay, hiç yetmiş yaşında gösteriyor mu? Doğayla iç içe yaşamak insanın ömrüne ömür katıyor,” dedi Müge arkadaşını onaylarcasına.

“Ünlü diyetisyen karı-koca Gürkan ve Hande Tanık da burada diyet ve günlük yaşam semineri veriyor, biz de kendimize bir diyet programı hazırlatalım mı ne dersin?” dedi Gamze heyecanla.

“Kilo problemimiz yok ki bizim, neden bir diyet programı hazırlatalım? Çok şükür sağlığımız da yerinde.”

“Haklısın canım, birden coştum yine, oksijen fazla geldi galiba,” dedi Gamze gülerek.

İki arkadaş kahvaltıdan sonra yürüyüş yapmak için sahile indiler, otel sakinlerinin neredeyse tamamı sahilde yürüyüş yapıyordu. Bu  esnada yanlarına otuzlu yaşların ortalarında, uzun boylu ve atletik yapılı iki kadın yanaştı, ikisinin de tipi nerdeyse aynıydı, sanki ikiz gibiydiler.

“Günaydın! Ben Esen bu da arkadaşım Yelda, diyet ve günlük yaşam semineri için geldiniz değil mi?” dedi Esen cana yakın bir tavırla.

“Bizden de size kocaman bir günaydın! Nefesle sağlıklı yaşam semineri katılımcılarındanız, ben Müge bu da canım arkadaşım Gamze,” dedi Müge gülümseyerek.

Hep birlikte sohbet ederek yürümeye devam ettiler.

“Gördüğüm kadarıyla ikinizin de diyete ihtiyacı yok, gayet sağlıklı ve atletik bir yapınız var neden katılıyorsunuz bu seminere?” dedi Gamze merakla.

“Biz aynı şirkette çalışıyoruz ve üst düzey yönetici olmak için daha çok yolumuz var, dış görünüş çok önemli,” dedi Yelda gözleriyle Gamze’yi süzerek.

“Kum saati tipine girmiyorsan ideal ölçülerde değilsin demektir, Gürkan Bey danışanlarını bu tipe uygun zayıflatıyor ve ona göre egzersiz veriyor. Ben on yıldır kendisiyle bu programı uyguluyorum tabii biraz estetik yardım da alıyorum,” dedi Esen arkadaşının kaldığı yerden devam ederek.

“Herkesin farklı bir vücut yapısı var, bu diyetle değiştirilemez sadece ideal vücut kilosuna kavuşması sağlanır, insanın doğuştan sahip olduğu vücut yapısını değiştirmek mümkün değil,” dedi Müge kaşlarını çatarak.

“Bunu biliyoruz ama en yakın şekli almak için de çaba harcıyoruz, her daim güzel ve çekici kalmak kolay değil. Neyse bizim seminer için hazırlanmamız gerekiyor, sizlerle tanıştığımıza memnun olduk.” dedi Esen konuşmayı keserek.

İki arkadaş, Esen ve Yelda’nın arkasından bakakalmıştı. Kimse sağlığını önemsemiyordu, en acısı da kariyer ve güzellik uğruna insanların yaşamayı ve hayatın her anının tadını çıkarmayı unutuyordu.

Yürüyüşlerini, küçük gül bahçelerini gezerek bitirmek için o tarafa doğru yöneldiler. Gül bahçelerinin etrafında gezerken Itır’a rastladılar. Başında büyük, fiyonklu hasır şapkası, elinde eldivenleri ve makası ile gülleri buduyordu, yanına gidip bir süre onunla sohbet ettiler.

Odalarına çıkmadan önce, diyetisyen Tanık çiftinin seminer salonuna bir göz atmak istediler, gazeteciler katılımcılarla kısa röportajlar yapıyordu, çok kalabalıktı neredeyse bütün İstanbul gelmişti. Katılımcılar için hazırlanan atıştırmalıklar özenle masalara dizilmişti. Tatlı yerine, kuru kayısı, üzüm, incir, kuru pasta yerine, ceviz, badem, fındık ve diyet çubuk krakerler vardı. İçecek olarak, kırmızı pancar, yeşil elma ve havuç suyu karıştırılmış olarak veriliyordu. Herkes başlama saatini heyecanla bekliyordu. Katılımcılar nihayet salona alınırken Müge ve Gamze, Tanık çiftinin satışa sunulan kitaplarından birer tane alıp odalarına çıkmak için oradan ayrıldılar.

İkisi de yorulmuşlardı duşlarını alıp balkondaki sandalyelerine kuruldular.

“Öğle yemeğinden sonra kahvelerimizi lobide içelim katılımcıların seminer hakkındaki görüşlerini çok merak ediyorum, sonra şu kum saati vücut tipine göre zayıflamak da neyin nesi hiç anlayabilmiş değilim,” dedi Gamze biraz gergin bir ses tonuyla.

“Aslında öyle bir şey yok, bu kişinin takıntılı bir ruh hali içinde olduğunun bir göstergesi biliyorsun ama yine de konuyu Hande ve Gürkan çiftine sormadan geçiştirmeyelim ne dersin? Hem danışanlarımıza da faydamız olur,” dedi Müge arkadaşını yatıştırarak.

İki arkadaş yemekten sonra lobiye geçtiler, kahvelerini yudumlarken bir yandan da dakikaları sayıyorlardı.

Nihayet seminer bitmiş katılımcılar dağılmıştı, Hande ve Gürkan çifti lobideki garsona buzlu yeşil çay siparişi verip Müge ve Gamze’nin bulunduğu koltukların yanına kuruldular.

İki arkadaş kısa bir selamlaşmadan sonra Tanık çiftini soru yağmuruna tuttular, Esen’in bahsettiği kum saati vücut tipine göre zayıflama tekniğine de özellikle açıklama getirmelerini istediler.

“Ah keşke öyle bir şey olsaydı ne güzel olurdu değil mi? Bazı danışanlarımız bize tür isteklerle geliyorlar, öncelikle bunun mümkün olmadığını anlatıyoruz çünkü biz estetik cerrahi uzmanı değiliz bu konuda ısrarcı olanları kesinlikle kabul etmiyoruz,” dedi Gürkan yüzünde hafif bir tebessümle.

“Bizim işimiz, danışanımızı sağlıklı bir şekilde istediği kiloya getirmek ve onu muhafaza etmesini sağlamak hepsi bu tabii bizim programımızı uygulayıp sonra estetik operasyonla kendini yenileyenlere de yapacak hiçbir şeyimiz yok sonuçta bu onların tercihi.” dedi Hande alaycı bir tavırla.

“Anlıyorum, ama yine de daha iyisi, daha iyi diyerek insan kendini hayli yıpratıyor, tabii gönüllü olarak. Bu yorgunluğun üstüne bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.” dedi Müge gülümseyerek.

İki arkadaş kitaplarını da imzalattıktan sonra Tanık çiftinin yanından ayrıldı.

Akşam yemeğinden sonra, havanın ılık olmasını fırsat bilip tekrar sahile indiler. Esen ve Yelda da yürüyerek onlara doğru yaklaşıyorlardı, ikisinin de sinirli olduğu her hallerinden belliydi.

“Benden bu kadar! Artık daha fazla kendimi yıpratmak istemiyorum, kimin umurunda benim burnum, saçlarım, kırışıklıklarım söyler misin? Seni bilmem ama ben özgürce yaşamayı seçiyorum! Hepinize iyi akşamlar,” dedi Yelda sert bir ses tonuyla.

Yelda hızla yanlarından uzaklaştı, Esen mahcup bir şekilde Müge ve Gamze’ye baktı ve arkadaşının arkasından gitti.

“Seminer bekledikleri gibi gitmedi her halde, baksana biri özgürlüğünü ilan etmiş,” dedi Gamze gülerek.

“Acıların en acısı kendi kendimize çektirdiğimizdir.”* dedi Müge içini çekerek.

İki arkadaş uzun bir yürüyüşten sonra odalarına çıktılar ve uzun ve yorucu bir günün ardından erkenden yataklarına gömüldüler.

Ertesi sabah uyuya kalmışlardı ve kahvaltı saati çoktan geçmişti, birlikte hem gezmek hem de yöresel kahvaltı için Şile’ye gitmeye karar verdiler.

Arabaya binmek için otoparka doğru yürürlerken etrafta koşuşturan güvenlik görevlilerini fark ettiler. Otopark, gül bahçelerinin hemen arkasında kalıyordu hepsinin o tarafa doğru gittiklerini fark ettiler.

“Neden güvenlik görevlileri gül bahçelerine doğru gidiyor acaba? Baksana otelin doktoru da orada.” dedi Müge ayaklarının ucunda yükselerek.

Gamze, arabaya çoktan binmişti inip bakmaya hiç niyeti yoktu. Karnı fena halde açtı ve daha fazla oyalanmak istemiyordu. Müge’nin, gül bahçesine doğru gittiğini görünce arabadan inmek zorunda kaldı, mecburen onu takip edecekti başka çaresi yoktu.

“Ah Müge ah! Yine merakına yenik düştün, şurada ne güzel Şile’yi gezip yöresel bir kahvaltı yapacaktık,” dedi Gamze Müge’nin arkasından bağırarak.

Gül bahçesine geldiğinde güvenlik görevlilerinin etten barikatı ile karşılaştı.

“Günaydın efendim, buraya girişi iptal ettik ne zaman açacağımıza dair size kesin bir bilgi veremem. İsterseniz diğer gül bahçelerinde istirahat edebilirsiniz, anlayışınız için teşekkür ederim!” dedi yanlarına gelen güvenlik müdürü.

Müge, güvenliği aşamamıştı ortada ciddi bir sorun vardı bunu hissedebiliyordu, geri dönerken güvenlik müdürünün telefon konuşmasına kulak misafiri oldu.

“Şile’ye gitmiyoruz! Burada bir şeyler atıştırırız hatta hemen lobideki kafeterya gidebiliriz canım, hadi acele et biraz.” dedi Müge, ona henüz yetişmiş olan Gamze’nin yanından hızla geçerek.

“Dur dur! Dur bir dakika neler olduğunu anlatmayacak mısın? Neden Şile’ye gitmiyoruz? Geçerli bir sebep bulsan iyi olur yoksa ben giderim ona göre,” dedi Gamze durup Müge’nin arkasından bağırarak.

Müge kafeteryada, otelin giriş kapısını görecek şekilde bir masa seçti ve oturdu, Gamze de onun arkasından soluk soluğa masaya yerleşti.

“Gül bahçesinde bir ceset var! Kimin olduğunu anlayamadım, İstanbul Emniyeti’nden ekiplerin gelmesini bekliyorlar, tabii biz de bekliyoruz,” dedi Müge fısıldayarak.

“Biz niye bekliyoruz? Bizim bununla bir ilgimiz yok ki hadi ama Müge ciddi olamazsın,” dedi Gamze sinirlenerek.

Gamze, Müge’yi ikna edemeyeceğini anlayınca çaresiz onunla birlikte polislerin gelmesini beklemeye başladı.

Otelin güvenlik müdürü, kapıda hazır vaziyette ekiplerin gelmesini bekliyordu, çok geçmeden ekip arabaları otelin kapısında arka arkaya dizildiler. İlk ekip arabasından inen sivil kıyafetli dedektif kapıdan içeri girmeden güvenlik müdürü hemen dışarı çıktı ve onları gül bahçesine doğru yönlendirdi.

Müge, olanları anlayabilmek için otelin gül bahçesine açılan kapısından dışarı çıktı ve mümkün olduğunca olay mahalline yakın bir yere konuşlandı.

Kriminal ekip, olay mahallini çevirmişti, etraf polislerin gelmesiyle daha da kalabalık olmuştu. Müge’yi gören bir polis memuru onu uyardı ve hemen uzaklaşmasını istedi,  o da çaresiz tekrar kafeteryaya döndü.

Öğlen yemeği saati gelmişti ama Müge gitmemekte kararlıydı, arkadaşıyla bunun tartışmasını yaparken bahçe tarafından Itır ve Başkomiser Namık Keskin’in gelmekte olduğunu gördü.

“Itır Hanımla birlikte yürüyen Başkomiser Namık Keskin değil mi? Evet evet o, kaplan gözü taşından yapılma tespihi ve deri ceketinden tanıdım, demek cinayet masası amiri olmuş hadi hayırlısı!” dedi Müge kendi sorusuna yine kendisi cevap vererek.

Itır ve Namık’ın içeri girdikleri sırada diyetisyen Hande Tanık resepsiyon görevlisi ile tartışıyordu.

“Hande Hanım sakin olun lütfen! Bakın Itır Hanım da geliyor zaten.”

“Size kocamı gördünüz mü diye basit bir soru sordum, bunun cevabını otel sahibinden bekliyorsanız neden resepsiyon görevlisi oldunuz?” dedi Hande bağırarak.

Itır, Namık’ın yanından ayrılarak Hande’nin yanına gitti ona bir anne şefkatiyle sarılarak sakinleştirdi ve birlikte koltuklardan birine oturdular.

Müge de bu durumu fırsat bilip Namık’ın yanına gitti.

“Merhaba Namık amirim, sizi tekrar görmek ne güzel,” dedi Müge gülümseyerek.

“Ooooo Müge kardeşim! Memlekete hoş geldin, Kanada polisi ile çalışmalar nasıl gidiyor?” dedi Namık espriyle.

“Bakıyorum Levent her şeyden haberdar ediyor sizi, bu arada hayırlı olsun cinayet masası amiri olmuşsunuz.”

“Hiçbir şey kaçmıyor gözünden teşekkür ederim, sen şimdi meraktan çatlamadan ben söyleyeyim ünlü diyetisyen Gürkan Tanık kalbinden bıçaklanmış olarak gül bahçesindeki bankın üstünde bulunmuş ve onu bulan da Itır Hanım,” dedi Namık.

“Aman Tanrım! Daha dün akşamüstü seminerinden sonra burada sohbet etmiştik çok üzüldüm! Eşinin haberi yok sanırım.”

“Haberi yok ama şimdi olacak neyse sen buradan ayrılma, ben Hande Hanımla konuştuktan sonra tekrar geleceğim anlaştık mı?” dedi Namık Müge’nin omzuna hafifçe vurarak.

Müge, merakla bekleyen Gamze’nin yanına döndü olan biteni anlatırken Hande’nin acı çığlıkları oteli inletiyordu.

Görevli memurlar otelde olan herkesin ifadesini alıyorlardı, kriminal ve teknik ekip hummalı bir şekilde araştırmalarını sürdürüyordu. Olayı çok çabuk basına sızmıştı, gazeteciler oteli dört bir yandan sarmıştı adeta.

Namık’ın dönmesi iki saati bulmuştu, Müge hemen demli bir çay söyledi ve onu arkadaşı Gamze ile tanıştırdı.

“Hadi adamı öldürdün niye cesedinin yanına ejderha figürlü bir kum saati bırakırsın, ne anlatmaya çalışıyorsun? Bir de güllerin dibinde bulduğumuz küpe var tabii.” dedi Namık demli çayını yudumlarken.

“Kum saati mi? Gürkan Bey aksini iddia etse de bazı danışanları kum saati vücut tipine takmış durumda dün bu tipe uygun zayıflamak isteyen iki danışanıyla sohbet etmiştik isimleri de Esen ve Yelda. Acaba istediğini elde edemeyen bir danışanının kurbanı mı oldu?” dedi Müge merakla.

“Hande Hanımın dediğine göre, eşiyle gül bahçesine hava almaya çıkmışlar yorgun oldukları için erken kalkmak istemişler tam kalktıkları sırada Esen ve Yelda isimli bu iki danışan yanlarına gelmişler, Hande Hanım izin isteyip odasına çıkmış ve uyku ilacını alıp yatmış.”Dedi Namık tespihinin tanelerini bir bir çekerek.

“Sizce katil onlar mı?” dedi Gamze korku dolu gözlerle.

“Adli tabibin ilk bulgularına göre maktul gece saat 22.00 ila 23.30 civarında öldürülmüş, Hande Hanım saat 21.45 de odasına çıktığını iddia ediyor çünkü en geç saat 22.00 de ilacını alması gerekiyormuş. Bu durumda maktulu en son gören kişiler Esen ve Yelda, görevli arkadaşlar kendilerini merkeze aldılar bakalım hangi hikâyeyi anlatacaklar.” dedi Namık derin bir nefes alarak.

“Seminerden sonra tekrar sahilde Esen ve Yelda’ya rastladık, aralarında bir sürtüşme yaşadıkları belliydi çünkü Yelda çok kızgın görünüyordu. Daha fazla kendini yıpratmak istemediğini, kimsenin ne saçıyla, ne kırışıklıklarıyla ne de vücut yapısıyla ilgilenmediğini ve artık özgürce yaşamak istediğini söyledi, sonra da çekip gitti tabii Esen de arkasından.” dedi Müge.

“Bu da bir ipucu bizim için, bakalım kalbine saplanan bıçak, kum saati ve küpenin laboratuar incelemesinden ne çıkacak, güvenlik kameralarının görüntüleri de elimizde, otopsi raporunu da aldık mı tamamdır.” dedi Namık elini masaya vurarak.

Namık, bütün araştırmalarını tamamlayan ekibini gönderdikten sonra otelde kaldı.  Itır ve güvenlik müdürü ile tekrar otelin çevresini gezdi ve akşam yemeğinden sonra ayrıldı.

Müge ve Gamze yorgun argın odalarına çıktılar.

“Esen ve Yelda’nın katil olabileceğine inanıyor musun?” dedi Gamze kollarını kavuşturup Müge’ye bakarak.

“İnanmıyorum tabii çünkü bu kanıtlanmadı, ifadelerinde ne dediklerini de bilmiyoruz henüz çok erken, şimdi hiçbir şey düşünmeden bir güzel uykumuzu alalım.” dedi Müge arkadaşına sarılarak.

Ertesi sabah mösyö Bogart gagasında küçük parlak bir nesne ile açık olan pencereye kondu, gagasındaki nesneyi bıraktı ve “gaaaakk” diye seslendi. Müge, dolapta hazır bulundurduğu Kars gravyerini çıkarıp ona uzattı, hiç beklemeden peyniri kaptığı gibi yine “gaaaakk” diyerek pencereden uçup gitti. Müge, hediyesini çok merak ediyordu,  pencerenin pervazına bıraktığı nesneye heyecanla baktı. Mösyö Bogart bu sefer bir küpe getirmişti, Müge kanıt olarak tutulan küpenin bir eşi olabilir diye onu poşetinden çıkardığı kağıt bir mendille dikkatlice aldı.

“Ne diyorsun? Bu polisin bulduğu küpenin diğer eşi olabilir mi?” dedi Gamze.

“Bilmiyorum, belki de yine penceresi açık bir oda buldu ve gözüne kestirdiğini aldı getirdi ama bundan kesinlikle emin olamayız.” dedi Müge avuncunda mendile sarılı küpeye bakarak.

Müge, Namık’ı aradı olanları anlattı ardından iki arkadaş lobiye indiler. Namık, küpeyi aldı ve cebinden çıkardığı kilitli poşete yerleştirdi.

“Şu karga kardeş de olmasa ne olurdu halimiz!” dedi Namık kahkahayla gülerek.

Müge ve Gamze’nin şaşkın bakışları arasında hep birlikte Itır’ın ofisine gittiler. Ofise girdiklerinde Itır, çalışma masasından kalktı, yerini Namık’a bıraktı ve Hande’nin yanına oturdu. Kısa bir selamlaşmadan sonra Namık hemen konuya girdi.

“Hande Hanım, eşinizin otopsi ve bulduğumuz delillerin laboratuar sonuçları elimize ulaştı. Otopsi raporunda bıçağın açtığı yara izine göre, eşiniz otururken katilin arkadan yaklaşarak bıçakladığı ve sağ elini kullandığı doğrultusunda ayrıca bıçağın herhangi bir özelliği yok sıradan her yerde satılan mutfak bıçaklarından ve üzerinde parmak izine rastlanmadı. Olay mahallinde bulduğumuz kum saatinden alınan parmak izleri eşinizin danışanı Esen Hanıma ait, küpe için şansımız yaver gitmedi çünkü güllerin dibindeki gübre ve içindeki kimyasallar dokuların özelliğini yitirmesine sebep olmuş. Esen ve Yelda’nın merkezde alınan ifadeleri doğrultusunda evlerinde yapılan aramalarda küpenin eşine rastlanmadı. Teknik ekibin sabaha kadar özverili çalışmaları sayesinde güvenlik kameralarının kayıtları titizlikle incelendi. Siz dediğiniz saatte odanıza çıkmışsınız, Esen ve Yelda da tam saat 22.00 de eşinizin yanından ayrılmış. Dikkatimizi çeken saat 22.15 de asansörden, sarışın uzun saçlı, üzerinde siyah eşofman bulunan, spor ayakkabısı giymiş bir kadının inip gül bahçelerinin olduğu tarafa doğru gitmesi ve saat tam 22.45 de aynı taraftan geri dönüp tekrar asansöre binmesi bu konuya tekrar geri döneceğim.” dedi Namık.

Namık, kamera kayıtlarından siyah eşofmanlı sarışın kadının görüntülerini gösterdi ve tekrar konuya geri döndü.

“Itır Hanım eşinizin cesedini bulduktan sonra olay mahallinden hiç ayrılmayarak bize çok yardımcı oldu çünkü eşinizi ve sizi yakından tanıyordu. Eşinizin mali kayıtlarında yapılan araştırma sonucunda iştah kabartan servetinin yanında hayat sigortası da hayli yüksek tam 2 milyon dolar ve öldükten sonra bunların hepsi size kalıyor öyle değil mi Hande Hanım?” dedi Namık sert bir ses tonuyla.

“Elbette bana kalıyor ama bu benim eşimi öldürdüğüm anlamına gelmiyor, kum saatinde Esen’in parmak izi var, küpe de bana ait değil, zaten doku tanımlaması da yapılamadı biraz önce siz söylediniz.” dedi Hande pişkin bir tavırla.

Namık, Müge’nin getirdiği küpenin diğer eşini Hande’ye gösterdi.

“Itır Hanım, beraber çekildiğiniz eski resimleri karıştırınca bu resmi buldu ve bana verdi bakın küpelerin kulağınızda olduğunu göreceksiniz ayrıca bu küpeleri eşiniz size özel olarak yaptırdı biraz araştırınca kuyumcuyu bulmak hiç zor olmadı.” dedi Namık resmi Hande’ye uzatarak.

“Bravo size! Sıradakini görelim,” dedi Hande alaycı bir tavırla.

“Kamera kayıtlarını defalarca izledik ve siyah eşofmanlı sarışın kadının siz olduğunu da tespit ettik, yakından büyütülmüş görüntülerde taktığınız peruk ve eşofmanlar sizi çok iyi gizlemiş olabilir ama şu anda kolunuzda olan Embarador Temple marka saati ve evlilik yüzüğünüz sizi hemen ele veriyor. Görevli arkadaşlar şu anda odanız ve evinizi arıyorlar bakalım daha neler bulacağız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim keşke attığınız o acı çığlığın üstünde biraz daha çalışsaydınız,” dedi Namık acıyan gözlerle Hande’ye bakıp.

Namık, kapıda bekleyen memurları çağırdı ve Hande’yi merkeze götürmelerini söyledi.

“Her zaman Gürkan’ı çok sevdin ona öz oğlun gibi değer verdin ama onu senden aldım ihtiyar cadı!” dedi Hande elleri kelepçeli götürülürken.

Itır, gözlerinde yaşlarla Hande’nin arkasından bakakalmıştı.

“Kum saatinin sırrını hala çözemedim ben,” dedi Gamze.

“Esen, seminerin olduğu gün çantasını kaybetmiş ve otel güvenliğine bildirmiş ama kimse bulamamış tesadüf gül bahçesinde yanlarına gittiklerinde Hande, ona çantasını seminer salonunda bulduğunu söylemiş ve geri vermiş. Bu da bizim önemli ipuçlarımızda biri oldu tabii,” dedi Namık.

Itır’ın ricası üzerine hep birlikte gül bahçelerine gittiler banklara oturdular ve gül kokuları arasında çaylarını yudumlarlarken mösyö Bogart Namık’ın tespihini kaptığı gibi “gaaaakk” diyerek havalandı.

*Sofokles

Gece ve Bulmaca: Fırtınalı Bi̇r Gece

Askerlik dairesi bulmaca için çok enteresan bir konu olabilir askerlikte tatbikat bulmaca konusu olursa bu biraz tehlike içerebilir. Fırtınalı bir gece bulmacamızı bakalım çözebilecek misiniz?

Eylülün ortalarında güneşli ve sıcak bir pazar sabahı, kahvaltıdan sonra karım, “Büyükada’ya gidelim mi,  Mitat? Biraz dolaşır, piknik yapar, döneriz,” deyince bir an ne cevap vereceğimi bilemedim.

Kararsız kaldığımı gören karım, “Canım,” dedi. “Çamlar altında romantik takılacak halimiz yok. Deniz kıyısında biraz yürürüz, sonra sahildeki lokantalardan birinde yemek yeriz. Ne dersin?”

Fena fikir değildi ama, benim gibi bütün bir günü evde tembellik yaparak geçirmeye niyetlenen biri için hazırlanıp dışarı çıkmak, otobüse binip Bostancı’ya, oradan da vapurla Ada’ya gitmek yorucu ve zahmetli bir tatil günü yaşamak anlamına geliyordu. Biraz mırın kırın edecek gibi olduysam da sonunda karımın ısrarına dayanamadım. Yarım saat içinde hazırlanıp yola koyulduk.

Bazen, başlangıçta canınız hiç istemese de bazı şeyleri yapmaya başladıktan sonra çok keyif aldığınızı fark eder, iyi ki yapmışım  dersiniz.   Benim gibi aylaklığı seven, üşengeç insanların sık sık yaşadığı bir deneyimdir bu. Bu kez de aynısı oldu ve daha vapurdayken neşem yerine geldi. Oysa evden biraz somurtuk bir suratla çıkmıştım. Büyükada’ya varınca büsbütün keyiflendim. Hava sıcak, güneş pırıl pırıldı. Tatlı tatlı, incecik bir meltem esiyordu. Deniz masmavi, pürüzsüz ve davetkâr bir görünümdeydi. Plajda yüzenleri görünce mayolarımızı almadığıma bin pişman oldum. Yaz sonu olduğundan herhalde deniz ılık olmalıydı.  Yüzenlere imrenerek baktığımı gören karım, “Sana demiştim, bak mayolarımız yanımızda olsaydı şimdi biz de ne güzel denize girerdik,” diye söylendi. “Eylülde, ekimde deniz harika olur. Bunu herkes bilmez.”

Ona bir cevap veremedim. Her iki konuda da haklıydı. Gerçekten de deniz sonbaharda yazdan bile daha enfes olurdu. Ve bunu en iyi, karım ve ben gibi sahil kasabalarında doğup büyüyenler bilirdi.

Denize giremesek  de Büyükada gezimizin fevkalade güzel geçtiğini söylemeliyim.  Önce, faytonla büyük tur yaptık. Sonra, sahildeki lokantalardan birinde bir şişe beyaz şarapla beraber  kalamar, balık ve salatadan oluşan yemeğimizi yedik.

Çaylarımızı içerken karım yaklaşan koyu gri bulutları göstererek, “Hava bozacak galiba,” dedi. “İstersen yavaş yavaş kalkalım.”

Bugün onun günüydü. Ne isterse yapacaktım. Ayrıca, karım her dediğinin gerçekleşmesi gibi ürkütücü bir istatistiğe de sahipti. Hava  bozacak dediyse, mutlaka bozardı. Zaten denizde de hafif hafif bir çalkantı başlamıştı.

Hemen hesabı ödeyip kalktık. Vapura son anda yetiştik. Karım haklı çıkmıştı gene. Bostancı’ya geldiğimizde rüzgar iyice hızını artırmış, ufaktan  yağmur çiselemeye başlamıştı. Eve vardıktan bir iki dakika sonra  büyük bir fırtına koptu. Ama ne fırtına! Ardından da yağmur boşandı. Tam zamanında dönmüştük eve. Şimdi muhtemelen vapurlar da çalışmıyordu. Birkaç dakika oyalanmış olsak, Ada’da mahsur kalmış olacaktık. Karım sayesinde bu badireden kurtulmuştuk. Ona sevgiyle baktım.

Ağaçları köklerinden çıkacakmışçasına eğip büken, elektrik tellerini koparırcasına sallayan fırtına yarım saat sonra hafifledi. Çok geçmeden de  tamamen yatıştı. Yağmur dindi.

Saat  sekiz buçukta telefon çaldı. “Hay lanet,” diye söylendim. Bu saatte beni bir tek kişi arardı. Telefonu isteksizce açtım. Tahmin ettiğim gibi arayan Müdürdü.

“Tamam efendim,” dedim. “Hemen gidiyorum.”

Telefonu kapatırken karımla göz göze geldik.

“İş mi?” diye sordu.

“Koşuyolu Parkı’nda bir genç kızın cesedini bulmuşlar,” diye cevap verdim bir yandan giyinirken.

Karım elleriyle yüzünü kapattı. “Aman Allahım. Yoksa gene bir tecavüz olayı mı?”

Ayakkabılarımı giydim.

“Şimdilik bildiğim sadece olayın bir cinayet olduğu,” dedikten sonra karıma veda edip evden ayrıldım.

Gece olduğundan yollar bomboştu.  Koşuyolu Parkı’na saat  dokuzda  vardım.  Acıbadem Karakolu’ndan gelen polisler  cesedin çevresindeki genişçe bir alanı sarı şeritlerle kapatmışlardı. Adli Tıp’tan gelen bir doktor ceset üzerindeki incelemesini tamamlamış, beni bekliyordu.

Kızın adı Seren Demir’miş. Yirmi bir yaşındaymış. Üniversite son sınıftaymış. Psikoloji okuyormuş.

Bütün bu bilgiler cebinde bulunan ve okul tarafından verilen kimlik kartında yazıyordu. Kartta ayrıca ev adresi de vardı. Karakol amirine, ailesine haber verip vermediklerini sordum. Vermişler. Zaten parka yakın bir apartmanda oturuyorlarmış. Şimdi Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’ndelermiş.

Cesede baktım. Kızın kılık kıyafeti  gayet düzgündü. Ayakkabıları iyi kaliteydi. Siyah bir etek ve kalın siyah çoraplar giymişti. Sırtında yakası işlemeli pembe bir bluz ve kalınca bir hırka ve onun da üzerinde mevsime uygun bir palto vardı.  Herhangi bir boğuşma izi yoktu.

Doktor, genç kızın aldığı bıçak darbeleri yüzünden öldüğünü söyledi. “Ölüm nedeni, kalbine aldığı son darbe olmalı,” diye açıkladı. “Tecavüz edilmemiş. Cinsel saldırıya uğradığını gösteren bir belirti yok.”

Ben de aynı kanıdaydım. Maktulün giysilerinde bol bol kan ve çamur kalıntıları vardı. Kan izlerinden karnına ilk darbeyi alınca yere düştüğü, sonra ayağa kalkıp üç, dört adım yürüdüğü anlaşılıyordu. Muhtemelen katil, burada ikinci kez saldırmış, genç kız tekrar yere düşmüş ve ölmüştü.

“Dört adım atmış,” dedi doktor. “Kan izlerinden belli. Ama fazla uzağa gidememiş. O yere düştükten sonra, katil bu kez bıçağını zavallı kızın  kalbine saplamış.”

Karakol Amiri, adamlarının  parkın her köşesini didik didik aradıklarını ama cinayet aleti olan bıçağı bulamadıklarını söyledi. Ben de ona, bıçağı aramaya devam etmelerini söyledim. Sonra doktora cinayet saatini sordum.

Doktor biraz düşündükten sonra, “Öleli en fazla iki, en az bir  saat olmuş,” dedi. “Otopsiden sonra herşey biraz daha netleşir.”

Olay yerini dikkatli bir biçimde gözden geçirdim. Doktorun dediği gibi kız, bıçaklandıktan sonra birkaç adım yürümüştü.  Saldırganın ayak izleri de hemen yanındaydı. Bu izler karşıdaki ağaçlığa kadar gidiyor ve orada sona eriyordu. Belli ki, katil, işini bitirdikten sonra ağaçlığın arkasındaki yola çıkmış ve böylece izini kaybettirmişti.

Ceset, incelenmek üzere Adli Tıp’a götürülürken ben de Emniyet Müdürlüğü’ne geldim. Seren’in ailesi orada beni bekliyordu. Kırk yaşlarının sonuna yaklaşmış, iki endişeli insan. Baba Necmi Demir ve anne Halime Demir. İkisinin de yüzleri solgun, omuzları çökmüştü. Anne Halime’nin gözleri kıpkırmızıydı. Anneyi, nöbetçi kadın polislerden birine emanet edip Necmi Beyi odama aldım.

Bir babaya evladının öldürüldüğünü söylemekten daha zor ne olabilir? Uzun meslek yaşamımda daha önce birçok kez  yaptığım en nefret ettiğim konuşmamı bitirdiğimde uzun bir sessizlik oldu. Adamcağız bayağı sarsılmıştı. Kendisini toparlamasını bekledim. Sonunda başını kaldırıp “Nasıl olmuş?” diye sordu.

Ona fazla ayrıntı vermeden olayı kısaca anlattım.

“Cinayet, saat yedi ile sekiz  arasında  işlenmiş. Kızınızın bu saatlerde neden evde olmadığını  biliyor musunuz?”

Adam usulca, “Evet,” dedi. Gözlerinde biriken yaşı elinin tersiyle sildikten sonra, “Kuzenini görmeye gitmişti,” diyerek sözlerini sürdürdü.  “Kız kardeşim, yani halası üç ay önce vefat etti. Yeğenim Feridiun on yedi yaşında. Çocuk zaten hassas ve içine kapanık biri, annesinin ölümünden sonra büsbütün tuhaflaştı.  Kızım psikoloji okuduğundan, kuzenine yardımcı olmak istiyordu. Onun sanatçı ruhlu, çabuk incinen biri olduğu düşüncesindeydi.”

“Sık sık gider miydi kuzenini görmeye?”

“Halasının ölümünden sonra sık sık gitmeye başladı. Benim rahmetli kız kardeşimle aram biraz açıktı. Daha doğrusu, kocasıyla. Ailemizin karşı çıktığı bir evlilikti onların evliliği. Kız kardeşime, bu adamla mutlu olamayacağını kaç kez söylemiştim, ama beni dinlemedi. Evlendiler ve ben maalesef haklı çıktım. Enişte çok baskıcı biriydi. Kız kardeşimi çok üzdü, hırpaladı.”

“Kız kardeşiniz neden öldü?”

“İntihar etti. Azönce dedim ya, yeğenim fazla hassas bir genç. Babası bu durumu bir türlü kabullenemiyordu. Oysa Feridun’la annesinin arası çok iyiydi. Çocuk annesine çok bağlıydı. Kız kardeşim onun resme olan ilgisi ve yeteneği dolayısıyla güzel sanatlarda okumasını istiyordu. Haydar, yani kocası ise kendisi gibi subay olmasından yanaydı. Son zamanlarda ikisi arasında bu konu çokça tartışılır olmuştu. Kızım da halasıyla aynı kanıdaydı. Feridun’un çok başarılı bir ressam olacağını düşünüyordu. Halasının ölümünden sonra enişteyi ikna etmeye çalışıyordu ama adam Nuh diyor peygamber demiyordu. Yine de kızım onun bir süre sonra yumuşayacağından emindi.”

“Kızınız bugün saat kaçta gitti eniştesinin evine?”

“On birdi sanırım. Pazar günleri erkenden gidip onlara yemek yapardı. Saat yedi-yedibuçuk gibi evde olurdu. Bu akşam aynı saatte döneceğini umuyordum.”

“Gelmeyince merak etmediniz mi?”

“Ettik ama fazla üzerinde durmadık.”

“Neden?”

“Çünkü fırtına çıkmıştı. Kızım eniştesinin evinden yürüyerek geleceği için fırtınanın dinmesini beklediğini düşündük.”

“Gittiği ev size yakın mı?”

“Evet, biz parkın üst tarafında oturuyoruz. Haydarlar ise daha aşağıda. Yürüyerek on dakika filan sürüyor yol.”

“İki ev arasında gidip gelirken parktan geçmek mi gerekiyor?”

“Evet. Aksi halde yol epeyce uzar. Parkın içinden geçince yol kısalıyor.”

“Peki, fırtına ve yağmur dindikten sonra da kızınız gelmeyince ne yaptınız? Enişte’yi aramadınız mı?”

Necmi  sıkıntılı bir tavırla, “Haydar’ın evinde telefon yok,” dedi.

Beş on saniye düşünceli düşünceli durduktan sonra “Bir süre önce, onunla aramızda nahoş bir hadise geçti,” diye devam etti sözlerine.  “O günden sonra onun evine adım atmamaya yemin etmiştim. Buna rağmen sonunda dayanamayıp gitmeye karar verdim. Ama tam evden çıkacağım sırada karakoldan bir polis geldi ve bizi Emniyet Müdürlüğü’ne getirdi.”

Acılı babaya daha fazla soru sormadım. Haydar’ın adresini aldım ve evlerine gidebileceklerini, benden haber beklemelerini söyledim.,

Yardımcım Emir, dışarda beni bekliyordu. Az önce çağrıyı almış, hemen atlayıp gelmişti. Ona kısaca vaziyeti anlattım. Birlikte arabaya binip yola koyulduk.

Haydar Güral’ın oturduğu apartman, parkın arkasındaki yolun sonundaki bir çıkmaz sokaktaydı. Dört katlı bina  oldukça eski görünüyordu. Bakımsız bahçesini çevreleyen taş duvarın bir kısmı yıkılmış haldeydi.  Adamın dairesi zemin kattaydı.  Pencerelerde ışık görünmüyordu. Saat, onu çeyrek geçiyordu henüz ama Haydar ve oğlu yatmış olabilirlerdi. Bu yüzden zili uzun uzun çaldım. Yarım dakika sonra ayak seslerini duyduk.  Kapının arkasından biri “Kim o?” diye bağırdı.

Emir, kapıyı tıklatarak “Açın, polis!” dedi.

Bir duraklama oldu. Sonra kilitte dönen bir anahtar, zincir sesleri geldi ve boyası  dökülmüş, tahta kapı gıcırdayarak açıldı.

Karşımızda,  üzerinde beyaz bir fanila ile altında siyah bir eşofmandan başka bir şey olmayan, kırk yaşlarında, kel kafalı, traşsız bir adam duruyordu.

“Haydar Güral mısınız?”

“Evet. Ne var ? Ne istiyorsunuz?”

Kimliklerimizi gösterdikten sonra, önemli bir olay olduğunu, kendisiyle konuşmamız gerektiğini, bu yüzden bu saatte rahatsız etmek zorunda kaldığımızı söyledik.

“Uykudan uyandırmadık inşallah,” dedim.

Adam başını salladı. “Hayır, televizyon seyrediyordum. Ne oldu?”

Emir, tatlı bir gülümsemeyle, “Bu konuyu içerde konuşsak, nasıl olur?” diye sordu.

Adam bir ona, bir bana baktı, sonra geri çekildi. “Tamam, buyrun.”

Daire, kirli ve dağınıktı. Yıpranmış, eski eşyalar, evi olduğundan da kötü gösteriyorlardı.

Haydar bizi salon olduğunu sandığım bir odaya soktu.

Fazla büyük olmayan odadaki bütün eşya rengi soluk bir kanape, eski bir televizyon, içi ıkış tıkış dolu küçük bir büfe, yuvarlak bir masa ve iki sandalyeden ibaretti.  Masanın üzerinde örtü yoktu. Tam ortasına içi boş bir cam vazo konmuştu. Büfenin en üstünde, yorgun bakışlı, hafifçe saçları ağarmış bir kadının resmi asılıydı.

Yerdeki, üzeri yağ lekeleri ve sigara yanıklarıyla dolu halıya baktığımı gören Haydar’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Kadınsız ev böyle oluyor işte.” Sonra, rengi atmış, solgun kanapeyi  işaret ederek, “Geçin,” dedi kayıtsız bir tavırla. “Buyrun, oturun.”

“Teşekkür ederiz,” dedim. “Böyle daha iyi.”

Cevap vermedi. Sadece omzunu silkti. Sonra  eski püskü sandalyelereden birine  oturup sigarasını yaktı.

“Karınızı yakın zamanda kaybetmişsiniz,” dedim. “Başınız sağolsun. Ama size şimdi bir başka kötü haberim var.”

Adam oturduğu sandalyede dikleşti. “Ya? Ne oldu ki?”

“Yeğeniniz, daha doğrusu ölen karınızın yeğeni…”

“Seren mi? Ne olmuş ona?”

“Bu akşam parkta bir saldırıya uğramış.”

Haydar ayağa fırladı. “Ee? Nasıl şimdi? İyi mi? Hastaneye mi kaldırmışlar?”

“Sakin olun. Maalesef haber daha kötü. Saldırgan yeğeninizi öldürmüş.”

“Aman Allahım. İnanamıyorum.  Daha birkaç saat önce buradaydı. Öğlenleyin geldi. Karım öldüğünden beri her pazar aynı saatte gelir. Hiç aksatmaz. Ortalığı topladı. Yemek hazırladı. Birlikte öğlen yemeği  yedik. Sonra Feridun’la-oğlumla yani, dışarı çıktılar. Dönerken fırından simit almış. Çay yaptı. Simitlerimizi yiyip çayımızı içtik.”

“Ne zaman ayrıldı evden?”

“Saat yedide.”

“O berbat havada mı çıktı dışarıya?”

“O sırada fırtına başlamamıştı. Zaten aşağı yukarı hep aynı saatte giderdi. Yine öyle yaptı. Annemler merak eder dedi ve gitti. O gittikten iki, üç  dakika sonra çıktı fırtına.”

“Hava bayağı kötüydü. Fırtına çıkınca onu merak etmediniz mi?”

“Ettim tabii. Ama fırtına çıkınca bizim apartmanda elektrikler kesildi. Gaz lambasını tam yakmıştım, kapı çaldı. Üst kattaki Celal, evinde mum kalmamış, benden almaya gelmiş. Çok da gevezedir. Yarım saat beni  lafa tuttu. O gitti, beş dakika sonra fırtına dindi. Yarım saat sonra da elektrikler geldi.”

“Oğlunuz yatmadıysa onunla da konuşmak isteriz.”

“Harp okulunun sınavlarına hazırlanıyor. Daha yatmadı. Durun çağırayım. Feridun! Feridun!”

Haydar öyle bir bağırmıştı ki, en derin uykuda olan biri bile bu sesi duyunca hazırola geçerdi.  Buna rağmen, epey geç sayılabilecek bir süre sonra içeride bir kapının açıldığını duyduk. Sonra ayak sesleri… Ve on on altı-on yedi yaşlarında, ince, uzun, siyah saçlı, mavi gözlü bir oğlan belirdi salonun kapısında. Tedirgin gözlerle bize baktı.

Haydar, sert bir sesle, “Gel, gel,” dedi. “Geç şöyle. Komiser amcan sana bir şeyler soracak. Seren ablan hakkında.”

Çocuk, ürkek bir tavırla, “Ne olmuş ki ona?” diye sordu babasına bakarak.

“Merak etme delikanlı,” dedim. “Bir şey olmadı. Bugün onunla berabermişsiniz. Ne yaptınız?”

Çocuk bir babasına , bir bana baktı. “Parka gittik.”

“O kadar mı? Ne yaptınız parkta?”

“Konuştuk.”

“Ne konuştunuz?”

“Her şey.”

Haydar araya girdi. “Benim oğlan sanata edebiyata meraklıdır.  Seren’le iyi anlaşırlardı bu konuda.”

“Edebiyattan mı konuştunuz?”

“Bir hikaye yazmıştım. Onu okudu. Çok beğendiğini söyledi.”

“Peki, o sırada dikkatini çeken herhangi bir şey oldu mu?”

Çocuk başını iki yana salladı. Bunun ne demek olduğunu anlayama dım. Emir, gözlerimin içine bakıyordu.

“Seni  ya da onu rahatsız eden bir şey oldu mu?”

“O adam geldi.”

“Kim?”

“Zorba. Uzaktan gülerek yanımızdan geçti.”

“Seren ne yaptı?”

“Kızdı. Bana, ona bakma dedi.”

Çocuğu fazla zorlamak istemedim.

Feridun salondan çıkarken, “Ona ne oldu?” diye sordu tekrar.

Haydar, “Önemli değil,” dedi. “Sana sonra anlatırım. Sen git yat artık. Vakit iyice geç oldu.”

Çocuk odasına girince, Haydar’a döndüm. “Kim bu Zorba?”

“İtin biri. Yokuşun başındaki müştemilatta oturuyor. Bir iki kez Seren’in yolunu kesip ona laf atmış.”

“Adı ne?”

“Bünyamin. Soyadını bilmiyorum. Babasının taksisi var. Ara sıra o da şoförlük yapar ama günün çoğunu mahallenin kahvesinde okey oynayarak geçirir.”

Emir sordu. “Siz emeklisiniz, değil mi?”

“Malulen binbaşılıktan emekli oldum. Tatbikat sırasında sol gözümü kaybettim. Askerliği seviyordum. Erkenden ayrılmak beni çok üzdü. O yüzden oğlumun mutlaka subay olmasını istiyorum. Biraz narin yapılı ama başaracak, çok sıkı çalışıyor.”

Haydar’a ve oğluna başarılar dileyip oradan ayrıldık.

Müştemilat iki bloktan oluşan bir apartmanın yan tarafındaydı. Önündeki  bahçesinde park etmiş bir taksi duruyordu. Kapıyı başı örtülü, yaşlıca bir kadın açtı. Polis olduğumuzu öğrenince hafifçe geriye doğru çekildi. Canından bezmiş bir tavırla, “Gene ne yaptı bu?” dedi.  Daha ben ağzımı açmadan, “Ömrümü yedi bunlar, ömrümü yediler,” diye söylenmeye başladı.

Sordum. “Bünyamin burada mı oturuyor?”

“Oturmaz olaydı. Burada oturuyor tabii.”

“Siz nesi oluyorsunuz?”

“Annesiyim. Ne halt karıştırdı gene? Kim şikayet etti?”

“Kimse şikayet etmedi. Onunla konuşmamız lazım. Evde mi?”

Kadın güldü. “Bu saatte evde mi olur o? Kimbilir hangi cehennemdedir?”

“Ne zaman çıktı evden?”

“Akşam üstü.”

“Fırtınadan önce mi?”

“Evet.”

“Nerede olabileceğine dair bir tahmininiz yok mu?”

“Bekir’in kahvesine bakın.  Bu saatte oradadır.”

“Nerede bu kahve?”

“Caddeye çıkınca görürsünüz. Yanında  kebapçı var.”

Kadının söylediği kahveyi kolayca bulduk.  İçerisi fazla kalabalık değildi. İki masada okey oynuyorlardı. Bir-iki kişi de televizyon seyrediyordu.

Çay ocağındaki  kafası takkeli, sakallı adama yaklaşıp kimliğimi gösterdim. Adamın beti benzi attı.

“Buyrun Komiserim.”

“Bekir  sen misin?”

“Ben Hayati Komiserim. Bekir abi az önce gitti. Evi şurada, İsterseniz hemen bir koşu gidip çağırayım.”

“Gerek yok. Şimdi söyle bakalım. Bünyamin burada mı?”

“Burada Komiserim.”

“Hangisi?

“Şu okey oynayan bıyıklı. Deri ceketi olan.”

Yirmi beş-yirmi altı yaşlarında, saçları sıfır numara traşlı, belalı bir tip.

Emir’le Hayati’nin gösterdiği masaya gittik.

Bünyamin’in omzuna dokundum. “Hey Zorba!”

Bünyamin, kaba bir tavırla kükredi. “Ne var ulan?!”

Emir, Bünyamin’i ensesinden tutup ayağa kaldırdı. Bıçkın oğlan ne olduğunu anlayamamıştı. Gözlerinden ateş saçarak, “Ulan ben seni…” diye başladığı cümlesini bitiremedi. Çünkü kimliğimi burnuna doğru  uzatmıştım.

“Polis!”

Birden omuzları çöktü. Yüzüne mazlum bir hal geldi. Yaltaklanmaya başladı. “Aman Komiserim. Siz olduğunuzu bilmiyordum. Hatamı affedin.”

Susmasını söyledikten sonra onu bir kenara çektim ve bu akşam saat yedi ile yedi buçuk arasında nerede olduğunu sordum.

Bir an şaşkı şaşkın baktı, sonra, “Fırtına çıktığı zaman mı?” dedi.

“Evet.”

“Neredeydim?  Şeydeydim tabii.  Alışveriş merkezinde. Evet orada. Altunzade’de.”

“Ne yapıyordun orada?”

“Alışveriş tabii ki. Başka ne ne yapılır ki?”

“Bilmem. Ne aldın peki?”

“Hiçbir şey. Beğenmedim.”

“Ne alacaktın ki?”

“Kravat. Evet Kravat.”

“Ne yapacaktın  kravatı?”

“İş görüşmesi yapacağım.”

“Alışveriş merkezinde olduğunu nasıl kanıtlayacaksın? Tanığın var mı?”

“Hasan var Komiserim. Onunla karşılaştım orada. Sonra birlikte döndük mahalleye. Hasan orada  Komiserim. Sorun isteseniz kendisine.”

Okey masasında oturan ve bizi meraklı bakışlarla izleyen grubun içinden Hasan’ı çağırıp sordum. Bünyamin’in iddiasını doğruladı.

Bünyamin’e döndüm. “Bak, alışveriş merkezinde ne halt karıştırdığın beni ilgilendirmez. Ama sen ve Hasan yalan söylüyorsanız ikinizi de bunu yaptığınıza pişman ederim.  Bir yere kaybolmayın sakın. Başınız o zaman iyice derde girer.”

Kahveden çıkınca Emir, “Komiserim, ona inandınız mı?”

“Hayır inanmadım.”

“ O zaman niye alıp götürmedik herifi? Ya kaçarsa?”

“Bir yere kaybolmaz merak etme.”

“Peki şimdi nereye gidiyoruz?”

“Parka. Cinayet mahallini tekrar inceleyeceğim. Orada sanki gözümden kaçan bir şey varmış gibi geliyor bana.”

Cinayetin işlendiği parkta polisler hâlâ bıçağı arıyorlardı. Karakol amiri ise ortalıkta değildi. Şeritle çevrelenmiş cinayet mahallini bekleyen polise kimliklerimizi gösterip içeri girdik.

“Şimdi,” dedim. “Kız saat yedide evden çıkmış. Hemen hemen fırtınadan birkaç dakika önce. Doğruca buraya gelmiş olmalı. Parkın tam burasında saldırıya uğramış. Kızın ayak izlerinin yanında başka birine ait ayak izleri de var. Yani, katil kızın yanında yürümüş.”

Emre, “Yürürken de bıçağı saplayıvermiş.”

“ Kız, ne olduğunu anlamamış herhalde bir iki adım attıktan sonra yere düşmüş. Katil bunun üzerine tekrar saldırmış.”

“Peki bundan ne sonuç çıkar?”

“Katil, tanıdığı biriymiş. Kız onun yanına sokulmasına izin verdiğine göre.”

“Belki de şemsiyesi vardı yanında. Kızı yağmurdan korumak için sokuldu yanına. Kız da buna hayır diyermedi.”

Birden kafamın içinde bir alev parladı sanki.

“Ne? Nededin sen?”

“Belki şemsiyeli biriydi dedim.”

“Şemsiyeli biri ha?”

“Ne oldu Komiserim? Neden öyle bakıyorsunuz?”

“Ne olacak, sayende cinayeti çözdüm. Hay Allah ne kadar da körmüşüm. Bazen insanın basireti bağlanıyor. Hadi gel benimle.”

“Nereye gidiyoruz Komiserim?”

“Katili yakalamaya.”

 

Okuduğunuz hikâyede katilin kim olduğuna dair bütün ipuçları verildi.

Şimdi soruyoruz. Katil kim?  Hikâyedeki ipuçlarından yararlanarak katilin kim olduğunu  ve neden cinayeti işlediğini bulduysanız, cevabınızı  [email protected] a yazınız.

Doğru cevap veren okurlarımızdan üçü, Yaprak Öz’ün “Tilki,Baykuş, Bakire” adlı kitabını kazanacaklar.

Doğru cevabı  ve Yaprak Öz’ün imzalı kitabını kazanan okurlarımızın adlarını gelecek sayımızda açıklayacağız.

Hepinize bol şanslar.

 

Geçen sayımızdaki Polisiye Bulmaca’nın doğru cevabını ve Nurhan Işkın’ın “Katilin Özrü” romanını  kazanan okurlarımızı öğrenmek için lütfen tıklayınız.

7. Sayıdaki̇ poli̇si̇ye bulmacanın cevabı

Geçen sayımızda, banyosunda saçlarını boyarken, bir kravatla boğularak öldürülen dizi film oyuncusu Leyla Dilmen’in katilinin kim olduğunu ve Komiser Mitat’ın bunu asıl tahmin ettiğini sormuştuk.

Olayın açıklaması şöyle olacaktı:

Cinayet, maktul saçlarını boyarken gerçekleştiği için, katilin üstüne ve özellikle ellerine saç boyasının bulaşmış olması gerekirdi.

Saç boyası kolayca çıkmayan bir madde olduğundan katil bunları gizlemek zorundaydı.

Tıpkı Mehmet Meriç’in, yediği dayak sonrası moraran gözlerini saklamak için kapkara güneş gözlükleri takan sekreteri gibi…

Komiser Mitat’ın görüştüğü insanların biri dışında hepsinin elleri açıktaydı. Ellerinde  boya lekesi olsa mutlaka farkedilirdi.

Ellerini gizleyen tek kişi ise Birsen Hanım’dı. Çünkü, cinayeti o işlemişti.

 

Kitap kazanan okurlarımız:

 

Polisiye bulmacamıza çok sayıda polisiyesever okurumuzdan cevap geldi.

İlginize çok teşekkür ederiz.

Ancak doğru çözümü bulan sadece iki okurumuz oldu: Ceren Kırca ve Banu Zaman.

Her iki okurumuzu da kutlarız.

Bizden birer adet Nurhan Işkın’ın Katilin Özrü adlı polisiye romanı kazandılar.

Keyifle okumalarını diliyoruz.

Suphi Varım ve simirna polisiyeleri

Dedektif Dergi okurlarına yeni yılın ilk sayısından Merhaba.

2018 hızla ilerliyor ve ben okunacak bir sürü polisiye kitap arasından seçim yapamadığımı fark ediyorum. Polisiye romanlar ilk ne zaman dikkatimi çekti, ilk okumaya başladığım polisiye romanın adı neydi hatırlamıyorum. Ama bana polisiye kitapları sevdiren yazarlar arasında Suphi Varım romanlarının yeri ayrıdır, onu çok iyi biliyorum.

karanlıkta iki ceset

Yazarın okuduğum ilk kitabıdır. 1800’lü yılların İzmir’inde, o zamanki adıyla Simirna’da peş peşe cinayetler işlenmektedir. Özel Rum dedektif Sokratis Eliseos ve Osmanlı Polis teşkilatından Cevdet Sami, cinayetleri aydınlatmak için vakit kaybetmeden harekete geçerler. Katile yaklaştıkları her adımda işleri daha da zorlaştırmaktadır. İngilizler, Rus ajanlar, kaçakçılık olayları, tarihi eserler, güzel olduğu kadar tehlikeli kadınlar.. hepsi de romanın içinde harmanlanarak, okuyucuyu her sayfada ayrı ayrı heyecanlandırıyor. Simirna’nın baharat kokan, etnik kültürlerle bezeli sokaklarında faytonla büyülü bir yolculuğa çıkarıyor sizi yazar. Türkçe polisiye edebiyatına tarihi dokularla örülü lezzetli bir başlangıç yapmak isteyen okurlara ilk önereceğim kitaplardan biridir.

simirna cinayetleri-1 düello

Suphi Varım’ın Simirna Cinayetleri üçlemesinin ilk kitabıdır. Hikâye, Tapınak Şövalyeleri ile başlıyor, 1133 yılında şövalyelerden birinin sahip olduğu kutsal bir emanet, 1890 yılının Simirna’sında ortaya çıkıyor. Yıldız İstihbarat Teşkilatının hafiyesi Rıza Kerim de, payitahtın selameti ve sultan Abdühamit’in can güvenliği için şehirdeki yabancıları takip etmektedir. Bu sırada denizden esrarengiz bir ceset çıkmıştır. Acar hafiyemiz araştırmalarına devam ettikçe, silah, değerli eserler, simya deneyleri ile ilgilenen büyük bir suç çetesiyle karşılaştığını anlar. Bu sırada cinayetlerde devam etmektedir. Simirna sokakları tehlikelerle doludur artık. Olaylar 19. Yüzyılda geçmesine rağmen işin içine Tapınak Şövalyeleri ve Gül Haçlılar da karışmıştır üstelik. Kanlı cinayetlerin işlendiği faytonlar, esrarengiz mahzenler, büyülü kelimeler eşliğinde tekinsiz bir yolculuğa hazırlanın o halde! Suphi Varım, Düello’da polisiye roman lezzetini iki katına çıkarıyor. Kitapta kullandığı zengin dil ve kelimeler sizi adeta içine çekiyor, konular başlarda karmaşık gibi görünse de okudukça merak uyandırmayı başaran bir kurgusu var.

simirna cinayetleri-2 kâbus

Bu defa açılış Paris’te, polis müfettişi Mösyö Edmond Leblanc, kendisine verilen bir görevde başarısız olunca ortadan kaybolmak üzere şehirden ayrılarak Simirna’ya gitmiştir. Parasız kalınca geçinebilmek için miras işleriyle uğraşan bir avukatın yanında araştırmacı olarak işe başlamıştır. Karşısına çıkan ilk dosya ise korkunç bir şekilde öldürülen Bakırcıyan ailesine aittir. Ailenin mirasçılarını araştırırken oturduğu Ermeni mahallesinde garip olaylar başlamıştır. Küçük bir kız kaçırılarak boğazı kesilmiştir, ardından küçük bir erkek çocuğu da aynı şekilde boğazı kesilmiş olarak bulunmuştur. Gizemli evler, mabetler, ortadan kaybolan haçlar, Marsilya’dan Van’a kadar uzanan korkunç hikayeler.. Huzur içindeki Simirna, kabus şehri olmaya başlamıştır. Herkes endişeli bir bekleyiş ve korku içindedir. Fransız dedektifimiz Edmond ise olayları çözmeye karar vererek bu cinnet halini sona erdirmek üzere işe koyulmuştur.

Suphi Varım, serinin ikinci kitabındaki Kâbus ismini hikâyeye hakkıyla vermiş. Romanı okurken, tıpkı Simirna halkının yaşadığı gibi bir kâbusun içindeymişim gibi geldi. Genellikle gece geç saatlerde okumayı sevdiğimden, satırlar arasında dolaşırken ürpermedim değil hani. Sanki o metruk ve tekinsiz Simirna sokaklarında dolaşıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. İlk kitaptan daha fazla etkiledi beni diyebilirim. Ancak karanlıktan ve gizemli olaylardan korkan biriyseniz okumayın sakın 

simirna cinayetleri-3 gölge

Ve evet, geldik serinin son kitabına. Üçlemenin bu son kitabı hamile kadınların esrarengiz bir biçimde öldürülmesiyle başlıyor. Bir gizemli heykel daha çıkıyor karşımıza, bu defa peşinden lanetli bir efsane getirerek üstelik. Bu lanet Simirna sokaklarında ve eşsiz güzellikteki bahçelerinde dolaşırken, hamile kadınların tümünü endişe ve korku sarmaktadır. Şimdi akıllarında tek bir soru vardır, bu defa sıra kimde gelecek? Cinayetlerin çözülmesi ve katilin yakalanması için dedektifimiz Edmond Leblonc’a bu defa Ronald isminde İngiliz bir arkeolog yardım ediyor. Diğer kitaplarda olduğu gibi bu kitapta da katili hemen tahmin edemiyorsunuz, çünkü herkes şüpheli, herkes katil olabilecek durumda. Hepsinin de bir gerekçesi var ve romanın kurgusu ipuçlarını çok iyi gizlediğinden, okurken ‘’Katil o, yok bu, yok yok o değil’’ dedirtti bana. Son sayfaya kadar katilin kim olduğunu asla tahmin edemeyeceğiniz ama bol ipucu barındıran kitap istiyorsanız Gölge, tam size göre.
sokratis’in oyunları

Karanlıkta İki Ceset kitabında tanışmıştım ilk, dedektif Sokratis’le. Rum dedektifimiz, 1900 yıllarının Simirna’sında yine gizemli ve karmaşık bir cinayet olayını çözmeye çalışmaktadır. Lakin tek bir olay üzerinde yoğunlaşırken, kanlı cinayetler art arda işlenmeye devam etmektedir. Üstelik bu defa padişaha karşı ayaklanma hazırlığı yapan isyancılar, işkenceci bir katil, peşinde dolaşan karanlık adamlarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Cinayetler gizemli ve karmaşıktır, Sokratis’in işi bu defa gerçekten güç hale gelmiştir.

Sokratis karakteri bana, Arsen Lüpen ve Sherlock Holmes’in daha yumuşatılmış halini hatırlattı. Kurnaz bir adam, ipuçlarını okumakta maharetli, zorda kaldığında soğukkanlılıkla yalan söyleyip kurduğu oyunlarla karşısındakinin zekâsını zorlayan biri. Bu becerikli adamın korktuğu tek kişi ise âşık olduğu karısıdır. Bir tek ona yalan söyleyemez, müşkül durumda kalsa bile bir şekilde işin içinden sıyrılır. Romanda karısıyla geçen bu diyaloglar ise ayrı bir güzellik katıyor kitaba. Cinayetin ortasında soluk aldırıveriyor okuruna Suphi Varım. Ve temposu hiç düşmeyen bir polisiye çıkıyor karşımıza. Kitaptaki diğer karakterler de bir hayli güçlü kişilikler. Okurken hayal edebiliyorsunuz, kimin kim olduğuna dair güzel betimlemeler yapmış yazar. Oğlak Yayınlarının çıkardığı Suphi Varım eseri olan Sokratis’in Oyunları, dedektif Sokratis’in maceraları devam edeceğe benziyor. Bir sonraki kitapta ise daha acımasız ve sert bir dedektifle karşılaşabiliriz belki.

Son

Tarihsel kurgusu bol, eski dönemleri anlatan kitaplar bana hep daha bir ilgi çekici gelmiştir. Hele bu kitapların bir de polisiye olanları yazıldığında, değmeyin okuma keyfine işte. Geçmişe olan merakımızdan mı, o yılların esrarlı çekiciliğinde yaşamak istememizden midir bilinmez, tarih örgüsünde geçen polisiye romanların ayrı bir duruşu olduğunu düşünüyorum. Günümüz teknolojisi ile eski dönemdeki olanakları karşılaştıramayız elbette, ancak o yılların içerik olarak daha zengin ve daha insan odaklı şekilde yaşandığı da bir gerçek. Suphi Varım kitapları, okurunu tarihsel bir kurgu içine çekerek gizem ve heyecan duygusunu aynı anda yaşatmayı başarmış. Tarihsel olaylarla bağdaşan popüler polisiye romanlar var ancak ya polisiye kısımları yetersiz, ya da salt şehir tanıtım rehberinden öteye geçemiyor birçoğu. Oysaki Suphi Varım’ın Simirna Cinayetleri üçlemesi ile Sokratis’in Oyunları adlı son romanı, cinayet ve polisiyenin hakkını sonuna kadar veriyor. Tabii tarihsel dokular da işin içine girince, okunması son derece zevkli, edebi dili zengin satırlar içine çekiyor okurunu. Deniz ve tarih kokan Simirna sokaklarında dolaşmak ve esrarlı cinayetleri çözmek üzere hafiyelik yapmak isterseniz, Suphi Varım kitaplarını büyük bir zevkle öneririm.

Röportaj – Piraye Şengel

Dedektif’in bu sayısında Piraye Şengel’le yazarlık serüveni ve polisiye edebiyat hakkında konuştuk.

Piraye Şengel, sizi biraz tanıyabilir miyiz? Uzun bir yazarlık geçmişiniz var. Yazarlığa nasıl başladınız ve devam ettiniz?
Ben yazarlık güdüsünün doğuştan geldiğine inanırım. Çocuk yaşlarda başladı diyebilirim. Ve tuhaftır, şiirle başladım. Daha sonra öykü yazdım. Sanat Dergilerinde çalıştım. TV için senaryo ve belgesel metinler yazdım. Ama asıl yeteneğimin kurgu yapabilmek olduğunu keşfedince roman yazmaya karar verdim. Romancı olduğumu Atilla İlhan ve Tomris Uyar da onaylayınca, ilk romanım olan ‘Gölgesiz Bir Kadın’ Varlık yayınlarından 1994’de çıkmış oldu.

Polisiye dışında ve edebiyatın diğer alanlarında da çalışmalarınız var. Bunlardan bize söz eder misiniz?
Doğru. Ama polisiyenin dışındaki romanlarımda da polisiye kurguyu kullandığımı söylerler. Örneğin ‘Gölgesiz Bir Kadın’, ‘Hayat Tutulması’, ‘Pusulasız Yolcu’ adlı romanlarımda polisiye kurguyla yazılmıştır. Bunlar toplumsal ayağı olan, farklı konular işleyen romanlardır. Ama okuyana gittikçe aydınlandıkları bir izlek verir. Ya da vermeye çalışır. Hatta son yazdığım aşk romanında dahi polisiye kurgu kullandım. Bu, belki de bendeki çocukluktan beri süregelen merak ve çözme duygusunun bir yansımasıdır. Zekayı önemserim. Bir şeyi çözmek için iz sürmeyi severim. En önemlisi romanı okutmak için ilk sayfadan okuyucuya çengel atmayı severim. Çünkü ben de öyle romanları okumayı severim.

Gerçekten de polisiye izleğine hemen hemen bütün romanlarınızda rastlamak mümkün. Polisiyeye ilginiz nasıl ve ne zaman başladı? Sizi etkileyen yazarlar ve kitaplar hangileri oldu?
Beni etkileyen yazarlar Graham Greene, Romain Gary, Dostoyevski, Marquez etkilendiğim yazarlardır. Klasik Romanları severim sonra. Özellikle de Fransız ve Rus klasiklerini. Daha çok yazar okurum ben. Bir yazara takılır onu iyice özümserim. Modern edebiyatı da takip ediyorum tabii. Polisiyede ise Simenon sevdiğim bir yazardır. Şimdilerde yenilerin hemen hepsini takip etmeye çalışıyorum.
Polisiyede kuzeyli yazarlar iyi. Modern romanlarda çok iyi bir şey çıkmıyor sanki.

“Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” fikri nasıl doğdu ve gelişti? Seriden kaç kitap yayınlandı? Bu polisiye seriye devam edecek misiniz?
‘Ayçöregi Dedektiflik Bürosu’ çok sıkıldığı bir dönemde ortaya çıktı. Eğlenmek için başladım aslında. Eğlendim de. İlk kitap tam polisiyeye oturmamakla, tam polisiyenin içinde kalamamakla birlikte sevildi diyebilirim. Erol Üyepazarcı bu romanla Türk polisiyesine ilk defa yardımcı dedektif tiplemesini soktuğumu yazdı. Bu da hoş bir şey. Sonra ikinci kitap ‘Cenin Ve Ceset’ geldi. Bana göre daha iyidir. Üçüncüsü olan ‘Miralay Çıkmazı’ ise cep formatında, ekonomik yazılmış, tam bir polisiye kitaptır. 4.cüsüne bir süre önce başladım. Bu kitabı yazarken kendimi daha yetkin bir polisiye yazarı gibi hissediyorum. Yalnız hemen söyleyeyim polisiyeye soktuğum şu yardımcı dedektif vardı ya bu kitapta artık o olmayacak.

“Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” serisindeki karakterleri nasıl yarattınız? Esinlendiğiniz gerçek ya da kurgusal karakterler oldu mu?
Tabii ki gerçek hayattan esinlendiğim karakterler olmuştur. Sanat hayatın içinde, doğada vardır zaten. Sanatçı onu alıp kendinden geçiren ve dışarı bir eser olarak verendir. Verirken kendini de katar. Yani kurgu yapar. Önemli olan orada kendi sesini duyurmasıdır. Kendi sesi ne kadar güzelse o kadar başarılı olur. Benim kitaplarımda da gerçek ve kurgu iç içedir.

Sizce polisiye nedir? İçinde bir suçun yer aldığı her roman ya da hikâye, polisiye kategorisine girer mi? Polisiye yazmanın kuralları var mıdır?
Bence Polisiye önce zeka ve kurgudur sonra bilgidir daha sonra da dile hakimiyettir. Çok sevdiğim bir tanımla ‘Zekanın parlamadığı her şey pornodur.’ Polisiye için geçerli bir şey bu bana göre. Yazan kişi benden zeki ve bilgili olmalı. Kurgu yapabilmeli. Kurallar bunlar. Bir reçete vermem yanlış olur. Ama şunu diyebilirim. Bir de iyi bir hikayeniz ve kahramanınız olacak.

Romanlarınızı nasıl (kalem, daktilo, bilgisayar vs.) ve nerede yazıyorsunuz? Yazarken içinde bulunduğunuz ortamı bize anlatır mısınız?
Her yerde yazarım. Yemek yaparken, bir kafede otururken veya evde. Kaprislerim yoktur. Yazar bunalımı geçirmem. Yalnız önce romanı kafamda yazar bitiririm. Bu sırada notlar alırım. Yazmaya geçtiğimde önce elle yazarım daha sonra bilgisayara geçiririm. Geriye dönmeyi sevmem. Ayrıntılara dalmam. ‘Kaslıdır’ romanlarım, koşar. Çünkü aceleciyim ve yazarken sıkılırım.

Türk polisiyesi son yıllarda ciddi bir yükseliş trendine girmiş durumda. Yeni yazarlar ve kitaplardaki bu niceliksel artış, sizce niteliksel olarak da bir gelişmeye karşılık geliyor mu?
Evet bir yükseliş var gerçekten de. Bu sevindirici. İyiler, fark edilenler kalacak bence. Artık edebiyat yeni dünyanın hızıyla ve görselliğiyle yarışıyor. Ortaya çıkmak çok zor. Mutlaka iyiler vardır. Ama bana denk gelmedi henüz.

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği henüz resmen kurulmasa da bir oluşum sürecine girdi. Siz de bu oluşumun içindeki yazarlardan birisiniz. Bu konudaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?
Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği iyi niyetlerle başlanmış bir oluşum. Daha iyi şeyler olacaktır umarım. Seviyeyi yükseltmek elimizde. Gençler çalışıyor. Biz de destek veriyoruz. Yeni birtakım çalışmalar var umutluyum. Egolar devreye girmezse ve ciddi çalışılırsa iyi bir yere doğru gider.

Polisiye yazmak isteyen, özellikle genç yazarlara ve yazar adaylarına ne tavsiye edersiniz?
Bu işin reçetesi yok bence. Klasik olacak ama çok kitap okumak gerekiyor. Üstelik sadece polisiye değil her türlü kitap okumak iyi olur. Bilim Teknik dergileri bile iyidir. Bir de kafaya koydularsa çok yazsınlar yazdıklarını hemen beğenmeyip yırtıp atsınlar ve yeniden yazsınlar. Bir da yazmak disiplin işidir… Mesela her gün bir sayfa yazarak başlasınlar derim.

Yeni kitap çalışmalarınız var mı? Yeni polisiye romanınızı ne zaman okuyacağız?
Basılacak olan iki dosyam var. Bir tanesi klasik aşk romanı, diğeri ise denemeler, düşünceler kitabı. Bir de yukarıda sözünü ettiğim yeni başladığım bir polisiye var. ‘Ayçöreği Dedektiflik Bürosunun’ devamı. Ama esaslı değişiklikler yaptım. Mesela büro falan yok bu kez, kahramanım yalnız çalışıyor ve mobil.

Piraye Şengel, röportajımıza verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederiz.
Size ve okurlarınıza sevgiler.

 

Sinastri Haritasında Görünen Cinayet

“Yağmurun altında insanlar şekilsizdiler” dizesini hatırladı ozanın. İşyerinden yorgun çıkmıştı. Kendisini de yağmur altında şekilsiz hissediyordu şimdi. Başka bir gözle; dışarıdan kendini izliyor gibiydi. Sevdiği kadını düşündü. Birbirlerine çekilmelerine neden olan şeyleri bilmiyordu, onu tutkulu bir kıskançlıkla sevdiğinden başka. Hâlbuki o bunları bilinenlerden farklı; en iyi astroloji ile açıklanabileceğini söylemişti. Neydi bu astrolojiye merakı? Kendisi bu konuya hiç ilgi duymuyor, ilgi duyanlara da pek sıcak bakmıyordu meraklılarına. Sadece onunla olduğu anları uzatmak için dinliyor, yok yok dinler gibi yapıyordu. Birilerine danışmaya karar vermişti. Yoksa uzun uzadıya ayıracak zamanı yoktu. İşteki pozisyonu, stres, yoğun çalışma temposundandı bütün bunlar. Bunu sormuştu astrolojiyle ilgilenen dostu mühendis arkadaşına. Mühendis arkadaşı ise ona; “Bilimsel mi?”, “İspat edebilir misin?” sorularıyla nasıl direndiğinden söz etti; astrolojiyle ilgilenmeye başladığı ilk günleri anlatırken. Sonra kendi hikâyesini anlattı; sakince ve uzun uzun. Haritasına bakan kişi; sürdüğü aracın parçalandığı, kendisinin ise burnunun bile kanamadan kurtulduğu o yağışlı aralık sonu gecesini bilmişti. Bunu ihtiyatla karşılamıştı ki; boşandığı yılı, ayı söylemişti. Kız kardeşi buna çok şaşırmıştı. Kardeşinin eşinden ayrı yaşadığını düşünürken, boşanmış olduğunu duyunca hem şaşırmış, hem de “Böyle bir şeyi bana bile nasıl söylemezsin?” diye tepki göstermişti. Çok daha önceleri izlediği bir videoda yaşanacak yılı yorumlarken, günleri belirterek kitle hareketlerine dikkat çektiği tarihte öngörünün gerçekleştiğini görmüştü. O kişi şimdi saygı duyduğu, eğitim aldığı hocası olmuştu. Aklına Amerika’da gündelik yaşamdaki kayboluş içindeki bir kâhini anlatan film gelmişti. Kâhin imgesi ise karışık görüntüler getirdi usuna. Marmara’da Gölcükte olan depremi de önceden canlı yayında söylemişti hocası. Gerçi o zaman tanımıyordu ve izlememişti. Fakat o olay bir dönüm noktasıydı her ikisinin de hayatında. Bütün bunlar birer kehanet sayılmaz mıydı? Kendine sorduğu soruyu zorlaştırdı. Bütün bunlar birer kehanet sayılabilir miydi? Düşünceler, gelgitler ya da bölük pörçük rüyalarla tüm geceyi huzursuz geçirdiği günler geldi aklına. Kafasında bunlarla yürürken; sevdiği kadının evinin önünde olduğunu fark etti.

Astroloji konusu derindi. Bunu biliyordu. Astrolojiyi öğrenmeyi okumayı sevdiği polisiye romanları daha iyi anlamak, okuma zevkini arttırmak için istiyordu. Romandaki karakterlerin davranışlarından, konuşmalarından, düşünme şekillerinden, duygular anlaşılabilir miydi? Aslında merak ettiği konu, “Katil doğanlar” var mıydı? Ya da kimler cinayet işleyebilirdi? Herkes katil olabilir miydi? Ya da kurban? Zor soruların bir yanıtı var mıydı? Farklı ülkelerde polisin suçlunun bulunması konusunda; astrologlarla, duyu dışı algı çalışması yapan özel gruplarla işbirliği yaptığını okumuştu. Kendi ülkesinde de böyle çalışmalar yapılıyor muydu? Yapılıyorsa da gizli miydi veya yapanlardan başka bilen var mıydı? Apartmanın girişinde sevdiği kadının dairesinin ziline bastı. Kısa bir süre sonra dış kapının otomatiğine basılmış, kapı açılmıştı. Apartman boşluğunu geçti asansör kapısını açacaktı ki, arızalı yazısını gördü. Canı sıkıldı. Zaten buraya yeteri kadar yorgun ve kafasında düşüncelerle gelmişti. Yakıcı bir kıskançlıkla sevdiği kadını görecekti, birlikte olacaklardı. Gece daha yaşanmamıştı. Asansörün çalışmadığı zamanlarda, merdivenleri beşinci kata kadar hızla çıktığında, önce kan beynine sıçrıyor, ayaklarında bir dermansızlık, sonra evde koltuğa halsizce yığılıyor, nefesi yerine zor geliyordu. Merdivenleri çıkarken sakin olmaya çalıştı. Her zaman olduğu gibi sevdiğine sarılacaktı. Sonra birlikte yemek yiyeceklerini, yemekte başlayan konuşma konuların yine bütün yolların Roma’ya çıkması gibi astrolojiye çıkacağını biliyordu. Bu kez bir tartışma yaşamak istemiyordu, dinler gibi yapmamaya, dinlemeye karar verdi. Güzelliğini gün içinde defalarca düşündüğü kadın, onu karşılamak için kapıda bekliyordu.

Masa güzel bir akşam yemeği için hazırdı. Gecikmişti. Her şey güzel görünüyordu. Gün içinde telefonunu niye açmamış, mesajına niye cevap vermemişti? İş çıkışına doğru aramış yemeğe beklediğini söylemişti. Bunları kafasından atmaya çalıştı. Yemekte az konuştular. Sevdiği kadın yine harita yorumları içeren konuşmalarından birine başlıyordu. Bu kez dinleyecekti. Bir kadının haritasında Juno, birlikte olacağı, çocuğunu doğuracağı kadersel eşi gösterirmiş. Karşısındaki güzel kadının kara gözbebeklerinde kendini gördü. Onun Junosu olabilecek miydi? Şimdi o, anlatıyordu. Bir astrolojik haritada iyicil gezegenler, tehlikeli olanlar vardı. Sabit yıldızlar da önemliydi. Hele bazıları vardı ki, açılarla birleşince yorumlar kaderi açıklamaya kadar varabiliyordu. İyi eğitim almış, bilgili ve bu alanda titizlikle çok çalışmış bir astrolog, kehanet denilecek kadar yorumlamalar yapabilirdi. Kehanet? Daha bugün kehanet kavramını aklından geçirmemiş miydi? Jung eş zamanlılıklara dikkat çekiyordu. Anlamlı tesadüfler diye geçirdi aklından. Şimdi gün içindekilerle birleşince bir eş zamanlılık mı yaşıyordu? Dikkatini toplamaya çalışarak dinlemeye devam etti. İyicil açılar vardı astrolojide: sekstil ve trine. Kötücüller kare ve karşıt. Hangi gezegenlerle olduğu ve bu gezegenlerin hangi burçta olduğu da önemliydi. Başka yarı kare, kavuşum, 144 ya da 72 dereceler, orblar… Yine dikkati dağılmıştı, yorgundu. Aklına yine sabah mesajlarına ve aramasına niye cevap vermediği geldi. Sahi neden cevap vermemişti. Neredeydi? Dışarıda mıydı? Yalnız mıydı? Yanında biri mi vardı? Varsa kimdi o biri? Yine kıskançlık krizi kapıyı çalmıştı. Bir tartışma, karlı bir dağda küçük bir karın yuvarlanarak çığ olması gibi büyümeye doğru gidiyordu. Bu kaçıncı tartışma, bu kaçıncı kriz. Artık dayanamadığını, ayrılmak istediğini söylemişti.

Biraz önce büyük bir kıskançlıkla sevdiği kadını öldürmüştü. Boğazını sıkarak nefessiz bırakmıştı onu. Pişman olmak içinse çok geçti artık. İkisinin ilişkisini yorumlamak için haritalarını çalıştığını söylemişti Junom balıkta, marsım Algol derecesinde, yani boğada ve 26 derecede. Junomu kareliyor dediğini hatırladı. Kendisinin marsı ise 8 evde ve akrepte, onun marsını kareliyormuş. Öyle demişti. Bunun ne anlama geldiğini sorduğunda ise geçiştirmişti. Kulaklarında bir uğultu. Bilinci ile niye yönetememişti tartışmayı? İçgüdülerine mi yenilmişti? Haritalarında neler vardı başka? Bir önemi var mıydı ? Bunları gerçekten düşünüyor muydu, bir ses mi fısıldıyordu kulağına? İç sesiyle mi konuşuyordu? Merdivenlerden nasıl indiğini bilmiyordu. Apartmandan dışarı çıktığında elleri sıcaktı, dışarısı ise bir ustura keskinliğinde soğuktu. Şaşkın, belli belirsiz telaşı olan bir katilin adımlarıyla, boşluğa düşmüş biri gibi amaçsız yürüyüşüyle gecenin içinde kayboluyordu.

221c Baker Sokağı, Sherlock’un Komşusuyum: Boş Ev Macerasında Büyük Son Yıkımı Getiren Cinayet

İşte tam bu satırları okurken kapıda pirinç posta kapağının hafif kımıldadığını, kristal avizeden yansıyan ışıktaki oynamadan hissettim. Malum 221B Baker sokağı adresinde oturan komşumun ayak sesini henüz duyan olmamıştır. Mahallede kendini kimseye göstermeden dolaşabilen tek kişidir…

Mektubu okumayı bitirdiğimde yerimden usul usul kalkarken insiyaki olarak pencereden sokağa baktım. Bizim binadan başında “deerstalker” yani o ünlü geyikavcısı şapkası olduğu halde, üzerinde yün bej bir süveter, yün bej pantalon, ince, uzun boylu, sırtı hafif kambur bir adamın çıktığını gördüm. Adam, yüzünü hiç göstermeden, hızlı adımlarla karşıya geçti ve başını bir kere bile çevirmeden, 221B’nin önünden, Baker sokağını tren istasyonu istikametinde yürüyüp gözden kayboldu. Bu sokakta geyikavcısı tipi şapka giyen tek kişi ki, o da hepimizce malum. Ama bir de ona o şapkayı yakıştıran ressam var tabii. Zaman zaman Sherlock Holmes’ü ziyarete gelir. Adı Sidney Paget’dir.

Sherlock’un ressamı Sidney Paget, ünlü deerstalker-geyik avcısı şapkası ile.

Paget, Sherlock Holmes’ün maceralarını yayınlayan Strand dergisinde, 1891’den itibaren Holmes’ü geyikavcısı şapkası ve ünlü İnvernes pelerini ile resimlemiştir. Sherlock’un, bütün maceralarında okurların zihnine yerleşen manzaraların altında onun imzası vardır. Ren nehri şelalerinde Moriarty ile meşhur mücadelesi dahil Sherlock’un 356’dan fazla resmini yayınlanmıştır.

Sidney ile Baker sokağında, elinde geyikavcısı şapkası kutuları, yanında Doktor Watson’la birlikte Sherlock’a geldikleri sırada bir kaç kez karşılaştım. Bir kaç gün önce de… evet sahi, bir kaç gün önce onu yanında ağabeyi Henry Paget ile gelirken gördüm. Hatta agabeyi Henry’i uzaktan Sherlock sandım. Sidney’den çok daha bohem, çok daha yakışıklıydı. Hali ve tavrında, hani Sherlock’a o çok yakışan, yapmacıktan uzak, düşünceli, kendine güvenle hareket eden, dünyalılık, duyarlılık, enerji ve uyanıklık hemen göze çarpıyordu. Birlikte konuşa konuşa geldiklerinde, Sidney’in,hem savaş gazetecisi hem de ressam olan ağabeyi Henry’e hayranlık dolu bakışlarından, Sherlock’u büyük ölçüde ağabeyine benzeterek çizdiğini farkettim.

Boy pos olarak Sherlock’la aynı ebatta olduklarını söyleyebilirim. Sidney daha çocuk yüzlü sarışın. Ağabeyi Henry ise, Sherlock gibi koyu renk saçlı, alnı geniş, burnu kemikli, gözleri keskin bir tip. Dolayısıyla biraz önce bizim kapıdan çıkan,yüzünü ısrarla benden saklayan geyikavcısı şapkalı tip Sidney’de olabilirdi.

Aklım bu sorularla dolu olarak kapıya gittim. Kapının önünde halının üzerinde tahmin ettiğim gibi posta kapağından atılmış bir zarf bekliyordu beni. Ellerim titreyerek ve biraz da endişe ile zarfı aldım. Şimdiye dek komşumdan, değil selam sabah, merhaba, bir çift laf, komşuluk zerafeti herhangi bir tanışma bir yana kısa bir bakış dahi görmediğimden, doğrudan ondan geldiği belli bir zarfla karşılaşmak beni heyecanlandırmıştı açıkçası. Onun mektuplarını postacıdan adres yanlışlığı bahanesiyle alıp da üstelik ondan sonra fütursuzca, arasıra Sherlock imzasını kullanarak cevaplayan karşı komşum Nikki sayesinde o İstanbul pullu, Halid imzalı mektup elime geçtiğinden beri komşumun gözünü her an üstümde hissettiğimi itiraf etmeliyim. Keşke hiç şu mektubu açmadan ona teslim etseydim pişmanlığı içinde, zarfı elime aldığımda, üzerinde hiç bir isim, hiç bir işaret olmadığını farkettim. Bir ara acaba bana değil mi diye yine şüpheye düştüm. Bir süre açıp açmamakta tereddüt ettim.

Sonunda tabii merak galip geldi. Zarfı açtım. Zarfın içinden iki fotograf çıktı. Üsteki fotografta bir balkonda poz veren üç kişiye bakmadan önce, gözüm ilk, arkada fonda görünen İstanbul boğazına, kız kulesine, gemilere, ve Anadolu yakasına çarptı. Kalbim hasretle hızlandı. Gözlerim dolu dolu, boğazımda bir düğüm… Odak dışı buğulu manzara içimde, iyice derinde bir yerlere dokundu sanki, yüzyılları uyandırırcasına geçmişten.
O an, tam bu duygular içindeyken, bu duyguları körükleyen boğaz manzarasına hakim balkonda resimlenen üç kişi arasında, kameraya daha yakın duran, zeki ve düşünceli yüzüne İstanbul’un kış güneşi yansımış bu adamı önce Sherlock sandım. Ama kısa bir bocamaladan sonra onun Sherlock’a çok benzeyen demin sözünü ettiğim ressamı Sidney’in agabeyi Henry’i olduğunu anladım. Şaşırılacak bir şey değildi.

Henry Paget İstanbul’da, Friedrich Schrader ve eşiyle birlikte.

Henry’de kardeşi gibi Royal Sanat Akademesi okullarından yetişmiş bir ressamdı. Ama kardeşinin gülen şansı sayesinde resimlediği ünlü dedektif yerine Osmanlı’nın yıkılma döneminde Nazım paşanın komutanlığında kaybettiği Balkan savaşlarını izlemiş, resimlemiş iyi bir savaş muhabiriydi. Ressamlığını muhabirken şahit olduğu manzaları kayda geçirerek gazetecilik için kullanmıştı. Hem resimlerini, hem de haberlerini Sphere ve Graphic dergilerinde yayınlamıştı. Fotoğraf sanki 1913’de Ocak ayı civarı, güneşli bir kış öğle üzeri çekilmişti.
Fotografta yanındakiler ise, o tarihte Galata kulesine yakın mevkiide, ünlü Doğan Apartmanında oturan, Alman filolog, doğu dilleri uzmanı, o dönemde yazdığı makaleler ve haberlerle, İstanbul’daki Alman temsilcileri ve Alman politikalarını, Anadolu halklarına karşı ırkçılıkla suçlayan, gerek ekonomik gerek askeri çıkarlar ve sömürüyle Anadolu kültürlerinin yokedildiğine işaret ederek sert eleştiriler yönelten Friedrich Schrader ve eşi.
Henry’nin üzerinde, Sherlock’un şehirde konsere filan gittiği zamanlarda giydiği tip, yün siyah palto var. Gözleri düşünceli, uyanık. İçinde bulunduğu ortamın onu takip edecek süreçte büyük kayıplar, acılar getireceğinin farkında. Beyaz gömleği, tek elini cebine sokarak yaslandığı balkon taşı, profili, koyu renk saçları ve alnı ile aynı Sherlock’a benziyor.

23 ocak 1913’de , Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın, Babıali Baskını’nı düzenleyen İttihatçılar tarafından öldürülmesi.

İşte tam bu sırada, zarftaki ikinci belge dikkatimi çekti. Aynı tarihlere ait ikinci belge bir resimdi. Hem de Türkiye’yi, paramparça ederek, büyük bir yıkımı getirecek hadiselerin peşpeşe sıralanacağı tarihi bir yola sokan cinayetin resmi. Nefesim kesildi. Bir süre donakaldım. Komşuma yollanan Halid imzalı mektubun anlattığı 1908’de yaşanan olayların devamı ve nasıl noktalandığını gösteriyordu resim.

23 Ocak 1913’de, Enver Paşa liderliğinde jöntürklerin Bab-ı Ali’yi basarak Balkan savaşının yenik komutanı Nazım Paşa’yı nasıl öldürdüklerini resimliyordu. Ressamı cinayetin tek görgü tanığı, gazeteci ressam Henry Paget’ydi. Henry, hadise anını neredeyse bütün hareketleriyle canlandırmıştı.

O tarihte, Goltz Paşa lakablı, Mareşalleri Colmar von der Goltz’un Balkan stratejisine başkaldırdığı için Almanlar Nazım Paşa’ya kızgındı.

Nazım Paşa, belki ki o gün böyle bir girişim olacağından haberdar olduğu için, Balkan savaşlarından tanıdığı gazeteci ressam Henry Paget’yi oraya çağırmıştı. İngiliz büyükelçisi muhtemelen Henry’den duydukları üzerine oraya gelmişti. Alman büyükelçisi de, tarihin ondan sonraki akışının kanıtladığı şekilde, girişimi daha başından itibaren bizzat Enver Paşa’yla görüştüğü için oradaydı.

Böylece Henry, cinayetin görgü tanığı ressam gazeteci olarak olayı kayda geçirdi. Cinayet anını son derece net bir şekilde resimledi.

Hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan. Hareketi havada yakalamışçasına canlı. Kimin kim olduğunu tartışmaya gerek kalmadan gösteren, gerçekçi resim, hem bir cinayetin, hem de çok önemli bir tarihi anın belgesi.
Resimde hükümet odasının baskın anındaki hali bütün dehşeti ve ölümcüllüğüyle ortada.

O ufak tefek, korkak kılıklı Enver Paşa, gögsünü kabartarak zafer kazanmış küstah bir komutan edasıyla sol eliyle pelerinini tutmuş, sağ elinde ise sanki yeni ateşlemiş silahı indiren katilin hareketi. İşini bitirmişçesine dinelirken silahını indiriyor. Karşısında taze vurulmuş Nazım Paşa sendelemiş yere düşüyor. Enver paşanın yanında Ömer Naci silahını doğrultmuş onu vurmaya yeltenen komiser Celal Bey’i tehdit ediyor. Hemen arkada Harbiye Nazırı Kıbrıslızade Tevfik Bey silahını ateşlemiş, Enver paşanın arkasındaki Mustafa Necip’i vurmuş. Mustafa Necip’de Nazım Paşa ile aynı anda yere düşmekte. Bu manzarada nedense tek bir eksik var. Cinayeti üstlenerek, yıllarca şantajla Enver paşa’ya her istediğini yaptıran çerkes Yakup Cemil.

Henry bu sahneyi tarihe kayıt ederken, tarih de, bu hadiseden bir yıl geçmeden rütbesine üç yıl kıdem eklenen Enver paşa’nın hem Harbiye nazırı, hem Genelkurmay başkanı olmasını, Osmanlı’yı Almanya ile birlikte savaşa sokmasını, bu arada Abdülmecit’in oğlu Şehzade Süleyman’ın kızı Naciye Sultan’la evlenerek Saray’a damat ve Padişah yaveri olmasını kayda geçirdi. Ondan sonra yıkım Osmanlı’nın peşini paramparça oluncaya dek bırakmadı.

Artık komşumun, ona gönderilen Halid imzalı mektubun elime geçtiğini gayet iyi bildiğine şüphem kalmadı. Sherlock, yazarı Doyle’un İstanbul ziyaretinden bir yıl sonra, İstanbul’da gelişen hadiselerle ilgili olarak onu bilgilendiren, Halid imzalı hayranının mektubunu, kendi yöntemleriyle, her zamanki gibi geyikavcısı şapkasını da bahane ederek böyle cevaplamıştı. Bir an mektuplarını onun yerine açan Nikki’nin de onun bir düzmecesi olduğunu düşünmedim değil.

Geyik avcısı şapkayı ona giydiren Sidney’nin, onu pek benzettiği ağabeyi Henry’nin fotografı Bab-i Ali baskını sırasında İstanbul’da olduğunu bana gösterdiği gibi, Nazım paşa cinayetinin görgü tanığı olduğunu da böylece kanıtladı. Bana da ona şapkamı çıkartırken, bir vaybe! demekten başka yapacak bir şey kalmadı.

www.sebnemsenyener.com

Ayçöreği Dedektiflik Bürosu

Piraye Şengel’in “Ayçöreği Dedektiflik Bürosu” serisinde yayınlanan ilk polisiye romanı Ayçöreği’nin iki ana kahramanı var: Servet ve Azade.

Servet, olağanüstü bir hafızaya sahip, belirgin bir biçimde zeki, içinde telaş barındırmayan, soğukkanlı bir gençtir. Maceraya meraklı ve biraz da ukaladır. Durmadan sorular soran, etrafında olup bitenleri anlamaya çalışan, aklına yatmayan şeylere itiraz eden bir polis akademisi öğrencisi iken, sırf bu özelliklerinden dolayı okuldan atılmıştır. Ne yapacağını, kendisine destek olan ailesine bu durumu nasıl açıklayacağını düşündüğü bir sırada, Kuzguncuk’taki eski komşuları Süheyla Hanımın kızı, Azade ile karşılaşır. Servet’in çocukluk yıllarında genç ve güzel bir kız olan Azade, evde kalmış, şişman, otuzlu yaşlarda bir kadındır artık. Hâlâ sevimlidir ama o eski çekiciliğinden eser yoktur. Servetin polis akademisinde okuduğunu öğrenince, kendisinin de aslında polisliğe, daha doğrusu dedektifliğe nekadar meraklı olduğunu anlatmaya başlar. Bütün gün polisiye kitap okuduğunu, polisiye filmleri kaçırmadığını, sabahlara kadar seyrettiğini, çetrefilli, bulmacalı şeylere bayıldığını söyler. Bir keresinde, peruk ve gözlük takıp bir arkadaşının, kendisini aldattığını sandığı kocasının peşine bile düşmüştür. Bu yüzden, Kuzguncuk’ta adı Dedektif Azade’ye çıkmıştır. Kahramanlarımız, karşılaşmalarından kısa bir süre sonra Ayçöreği Dedektiflik Bürosu’nu kurarlar. Büronun isim annesi tabii ki Azade’dir. Çocukken onun yaptığı ayçöreklerine bayılan Servet’in bu isimden hoşlanacağını düşünmüştür. Ne de olsa ikisini biribirine bağlayan ortak noktalardan biridir ayçöreği. Dünya çapında bir isimdir bu. Bir kere bizdendir. Simit de bizdendir ama ayçöreği başka bir şeydir. Asil ve özeldir. İnsanda nostalji duygusu yaratan tek çörektir. Servet’se ismin hiçbir öneminin olmadığı düşüncesindedir. Azade, Küçük Kırmızı Domatesler gibi bir şey önerse, onu bile kabul edecektir. Bu tip ayrıntılar, onun için zaman kaybıdır ve hep kadınların başının altından çıkar.

Sonunda kahramanlarımız, belli bir işyerine, yasal bir kuruluşa sahip olmamalarına rağmen, dedektiflik faaliyetine başlarlar. Azade, ilk işi almıştır bile. Kuzguncuk’ta yaşayan zengin, orta yaşlı bir kadın, kocasının kendisini aldattığından kuşkulanmaktadır. Kuaförde tanıştığı Azade’den bu işi araştırmasını ister. Karşılığında iyi de bir para ödeyecektir. Böylece, dedektif filmlerinden çok iyi bildiğimiz o klasik takip sahneleri başlar. Önceleri eğlenceli olan takip, olaya başka bir polisin, magazincilerin, bir televizyon yıldızının ve bir hackerın karışmasıyla muammaya dönüşür. İşlenen bir cinayetse bütün bu gidişatın üzerine tuz biber eker. Artık kahramanlarımız, karısını aldatan zengin bir iş adamının değil, gizemli bir katilin peşindedirler.

Her ne kadar ana hikâye, Servet’le Azade’nin yıllar sonra karşılaşıp bir dedektiflik bürosu kurmaları ve aldıkları ilk işin peşine düşmeleri ise de roman, bir çok yan hikâye ve yan karakter barındırıyor. Önceleri birbiriyle ilgisiz görünen bütün bu olaylar ve karakterler sonunda bir noktada birleşiyorlar ve hem kurgudaki düğümü oluşturuyorlar hem de onun çözülmesini sağlıyorlar. Romanı çok katmanlı hale getiren bu yan olaylar, aslında bir polisiye roman için önemli bir handikap. Sıradan bir karı koca aldatması takibini okurken, kendimizi birden uluslararası bir şebekenin internet soygununda, bir televizyon fenomeninin reality showa dönüşen acıklı yaşamının tam ortasında, magazin dünyasının basitliklerinde, oğullarıyla iletişimsizlik yaşayan bir ailenin dramında buluveriyoruz. Yazarın yaşadığı döneme tanıklık etme çabası olarak tanımlayabileceğimiz bu toplumsal ayrıntılar, polisiye kurguyu örseliyor mu? Hayır örselemiyor ama merkezdeki dengeyi biraz bozuyor. Bu ne demek? Bu şu demek: Polisiye okuru, her ne olursa olsun polisiye kurgunun merkezinde suçu ve suçluyu görmek ister. Ayçöreği’nde işte bu denge biraz yan hikâyeler lehine bozulmuş.

Kitabın neredeyse yüzde kırkını kaplayan yan hikâyelerdeki olayların ve karakterlerin her biri, başlı başına bir roman konusu ve karakteri olabilecek zenginlikte. Piraye Şengel, magazinci Sevda ve televizyon yıldızı Cem karakterlerini çok güzel betimlemiş. Keza emekli polis Metin’i de. Bu yan karakterler arasında en muhteşemi ise Servet’in annesi. Zekası ve imalarıyla insanı serseme çeviren bu külyutmaz kadının yer aldığı satırlar, romanın en eğlenceli bölümlerini oluşturuyor. Sanki, serinin gelecek kitaplarında göreceğimiz bir tür Miss Marple’ın habercisi gibi. Bu bağlamda, tüm betimlemelerin tam dozajında olduğunu belirtmeliyim. Bundan fazlası, polisiye kurgunun dengesini daha da bozabilirdi.

Ayçöreği, yalın bir entrikaya sahip olmakla birlikte, çok iyi kurgulanmış bir roman. Hiç belli etmese de aslında olaylar, klasik polisiye şablonuna uygun biçimde gelişiyor. Yazarın gerçeği okuyucudan gizleme yöntemi ise, eksik bırakarak anlatma. Kahramanların düşünce ya da eylemlerinin tamamını vermemek suretiyle gerçeği bizden gizliyor. İpucu konusunda ise, yazar pek cömert değil.

Piraye Şengel’in çok eğlenceli, özellikle Servet ve annesinin birlikte olduğu bölümlerde oldukça mizahi bir üslubu var. Kitabını gereksiz ayrıntılara boğmamış. Buna karşılık, herhalde serinin ilk kitabı olması dolayısıyla, kahramanlarını tanıtmaya büyük önem vermiş, onlara epeyce yer ayırmış. Kim olduklarını, karakterlerini, birbirleriyle nasıl karşılaştıklarını, çevrelerini ve entrikaya dahil olan diğer kişileri ve olayları son derece akıcı bir dille, tatlı tatlı anlatmış.

Roman 43 bölümden oluşuyor. Toplam yazılı sayfa sayısı 153 olduğuna göre, her bölüm ortalama 3.5 sayfa sürüyor demektir. Bölümler kısa olunca, kurgusal geçişler de çabuk oluyor, bu da romanın hızlı okunmasını sağlıyor.
Bazı bölümlere bir ad verilmiş. Örneğin 1. Bölümün adı, “Suç, kentin içinde hareket halindedir”. 9. Bölümse, “Her şey zehirdir ama önemli olan dozdur” adını taşıyor. 24. Bölüm, “Herkes katil olabilir”. 37. Bölüm, “Hiçbir suç cezasız kalmaz”.

Piraye Şengel, romanını büyük polisiye yazarı Georges Simenon’un anısına adamış. Kitapta bazı yerlerde ona yer vermiş. Kahramanlarını Simenon hakkında konuşturmuş. Ayçöreği de zaten toplumsal dokunmaları, edebi lezzeti ve kısalığıyla biraz Simenon romanlarını andırıyor. Sonuçta ortaya çıkan, keyifle okunan, eğlenceli, hoş bir polisiye. .

Ayçöreği’ni okumanızı tavsiye ederim.

 

Pamela Smart Ne Yaptı: Aşk Tehlikeli Midir?

Evet, aşk tehlikelidir. Ruh sağlığımız bozulabilir. Ancak bazı durumlarda yalnızca ruh sağlığı değil, bedensel işlevlerimiz de bozulabilir, hatta son bulabilir. Aşkın aşırı halleri yahut hastalıklı bir tutkuya dönüştüğü o korkunç sınırdaki duygular, partnerlerden birini suç işlemeye dek götürebilir ve tarihteki türlü vakalara baktığımızda, bu suçun çoğunlukla cinayet olduğunu görebiliriz.

Gölge
Peyami Safa

Seri katillerin, psikopatların, yani dünya üzerinde yaşayan “canavar”ların cinayet işleme sebebi gerçek bir canavarlık psikolojisi olsa da, geriye kalan katillerin çoğunu öldürmeye teşvik eden en büyük neden şüphesiz para. Servet sahibi olmak, rahat bir hayat sürmek isteğini de, bir insandan belirli bir sebeple kurtulma arzusu izliyor. Bu arzunun kapsamında en sık rastlanılan motiflerden biri de aşağılık kompleksi kaynaklı kıskançlık ya da daha doğru tanımıyla “haset”. Peki, diğer tür kıskançlıklar? Tutku kıskançlıkları? Bunların sebep olduğu cinayetler de sayıca çok fazla. Ayrıca pek çok polisiye roman, öykü ve filmde de oldukça gözde bir konu. Gerçek hayatta, bu tür vakalarda en sık rastlanılan, kıskandığı partnerini yahut aşk üçgeninin üçüncü kişisini öldürdükten sonra intihar eden katiller.

Pamela Smart ne yaptı?

Aşk yüzünden cinayet işleyen katiller değil de, katiline âşık olan kurbanlar söz konusu olduğunda ise, ilk aklıma gelen hep Selma ve Gölgesi romanı olur. Peyami Safa’nın muhteşem romanı, tuhafve hastalıklı bir aşk hikâyesi ekseninde kuruludur. Bir aşk biterken başlayan bir diğer aşkın, erkekleri kendine mıknatıs gibi çeken müthiş gizemli bir kadının tutkunu iki erkeğin acayip öyküsü, aşk kurbanlığına verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Mehmet Güreli tarafından Gölge adıyla filme de çekilen bu harika polisiye, Peyami Safa’nın dolambaçlı kurgusuyla, aşk ve tutku uğruna bir insanın kendisini ne durumlara düşürebileceğini anlatır. Selma ve Gölgesi, cinayet işleme ihtiyacıyla var olan bazı insanların ruh halini, nasıl bir yaşam içgüdüsüyle hayata tutunduklarını da çok başarılı bir şekilde gözler önüne serdiği için, aynı zamanda iyi bir psikolojik romandır.

Pamela Smart Olayı

To Die For
Pamela Smart

Aşkın büyüsüne kapılıp cinayet işleyenler de var. Katil âşığa tüm varlığını teslim etmek değil söz konusu olan, âşık olduğu insanı memnun etmek için öldürenlerden söz ediyorum. Gus Van Sant’ın 1995 yapımı filmi To Die For, bu türden gerçek bir aşk hikâyesinden yola çıkılarak çekilmiştir. Ancak bu aşk hikâyesinde tek bir taraf âşıktır; sevdiği için cinayet işleyecek kadar onu memnun etmek isteyecek, manipulasyona yatkın bir karakter. 1990 yılında, A.B.D.’de, Pamela Smart adında bir kadının kullandığı ve kocası Gregg Smart’ı öldürttüğü 16 yaşındaki öğrencisi Billy Flynn’in saf aşkı gibi aşklar da ne yazık ki varlık göstermiştir ve eminim ki, yine gösterecektir.

Aşkın tehlikeli olmadığı zamanlar da vardır elbette. Bazen aşk hayat da kurtarır. En azından kurgu dünyasının dışında da bunun böyle olabileceğine inanma eğilimindeyim. Kurgu söz konusu olduğundaysa, aşkın bir insanı cinayet suçlamasından kurtarabilme kudretine sahip olduğunu kanıtlayan öykülerden ilk aklıma geleni, Delmer Davis tarafından çekilen ve Humphrey Bogart ile Lauren Bacall’ın baş rollerinde oynadığı Dark Passage filmidir.

Dark Passage

1947 yılında çekilen bu sıradışı kara film, hem başlangıcı hem karakterlerini sunuşundaki ilginçliği hem de çekildiği mekanların stilize görüntüsüyle zihnime kazınmıştır ancak bu yazıyı yazarken aklıma gelmesinin yegâne sebebi, filmde sadece içgüdülerinin gösterdiği yolda ilerleyerek bir suçun aydınlatmalısını sağlayan, son derece âşık bir kadın karakter olmasıdır. Ve bu aşk, Selma ve Gölgesi romanında olduğu gibi yeni ölümlere sebep olmayacak, içgüdüler ve aşk kazanacaktır. Böyle örneklerin gerçek hayatta da sık sık bulunması dileğiyle, geçmiş Sevgililier Günü’nüz kutlu olsun!

Polisiyenin Karanlık Yüzü

“Seri katillerin arzularını, neyi neden hissettiklerini anlamak, az ya da çok hissettiklerini hissetmek, benim yeteneğim-ya da lanetim. Bir parça eğitimim ve gözlem yeteneğim, daha çok da onları yakından tanıma isteğim sayesinde içimde kendiliğinden oluşan bir şey bu.”
Ölümün Yüzü – CODY MCFADYEN
Polisiyenin insanı ürküten karanlık bir tarafı vardır. Bu cinayet yada zeka gerektiren bir soruşturma değil, insan ruhunun suç psikolojisi ile olan yakın bağını anlatan bir taraf. Habil ve Kabil'den bu yana gelen bir taraf.
Derler ki her katil Kabil’in her maktul Habil’in soyundan gelir.
İlk cinayet işlenip ilk kan toprağa değdiği an insanoğlunun ruhunda bir oda açılmış ve içinde ki karanlık serbest kalmıştır. Bu karanlık insana yüzyıllar boyunca kötülüğün binbir yüzünü göstermiştir. Yaşam olsun ışık olsun diye yaratılan bir dünyaya karanlığı ve ölümü getiren şey işte o odadan kaçan karanlıktı.
Bugün onlarca polisiye yazarının ve okurunun, edebiyatın bu ölümcül türüne duyduğu aşk ve sadakatte buradan gelir. Bu “her insanın içinde bir katil yaşar” sözünün de çıkış noktasıdır. Bir çok polisiye yazarı kalemini eline aldığında, içinde bir yerlerde dişliler çalışmaya başlar ve biz okura vadettiği yolculuğa çıkar.
O yazarların en iyilerinden biridir Cody Mcfadyen…
İnsanın içinde ki o karanlığı o kötülüğü satırlara akıtırken bize düşen, içimizde ki katili beslemektir.
Mcfadyen insan ruhunun en psikolojik ve bozuk yanlarını yazarak gösterir bize. Özellikle ilk kitabı Gölge Adam hem bir zeka meydan savaşı hem de bir insanın içinde ki karanlığın, suç psikolojisi ile olan yakın bağlarını anlatır. Vahşi ve kanlı yanımızı okuruz orada. Özellikle yazarın ana karakteri olan Smoky Barret’ın yaşadıkları, bir insanın ruhunda ki karanlığı ve kötülüğü en iyi anlatan satırlardır. Aynı zamanda yazarın en iyi kitabıdır Gölge Adam.
Kitap, size ruhunuzun içinde ki katili hatırlatan bir saldırı ile başlar. Orada yaşananlar, bir insanın ruhunda neler beslediği ile alakalıdır. Ve yazar Mcfadyen kalemini bu karanlığa batırarak yazar.

Mcfadyen’ın kitaplarında Smoky Barret ve ekibinin hikayesini okuyoruz. Bence polisiyenin en iyi serilerinden biridir. Aynı şekilde Smoky Barret’ta en farklı ve özel polisiye karakterlerden biri. Ekip Fbı’ın özel bir ekibi. Callie, James ve Alan’dan oluşan birbirinden yetenekli avcılar. Ama Smoky bir çok yeteneği ve yaşadıkları ile öne çıkıyor. Zaten onları yönlendiren de o. Ekip özel ama peşlerine düştükleri de özel katiller. Kötülüğün en saf, en karanlık ve vahşi yanını taşıyan ruhlar.
Kabil’in torunları..
Zekaları ile hep iki adım öndeler. Suçun en dehşet verici yüzünü temsil ediyorlar. Suç psikolojisinin en ürkütücü ve kanlı yanını sergiliyorlar. Şüphesiz hepsi Mcfadyen’ın başarısı. Okuyucuyu rahatsız etmeyi hatta korkutmayı başarıyor. Özellikle ikinci kitabı Ölümün Yüzü tam bu bağlamda iyi bir örnek.. Annesinin öldürülmesini izlemiş, yetmemiş annesinin vücuduna yüzü yüzüne gelecek şekilde bağlanmış bir kız çocuğunun psikolojisi ile başlıyor kitap. Orada yaşanan her detay okuru ürpertiyor. Suçun bu kadar vahşi bir kötülüğü barındırması ve bunun hep var olacak olması gerçekten inanılmaz..
Mcfadyen’ın kaleminin bir diğer sert yanı da cinayet soruşturmasını yazarken ortaya çıkıyor. Kötülüğün binbir yüzünü anlatan yazar, iyi bir araştırma ile bunu ilmek ilmek işleyen kurguya sahip. Anlatımına ve akıcılığına hayran kalıyorsunuz. Aynı zamanda yazar şunu da yapıyor. Soruşturma sırasında katil yada katiller her kimse sizin yanınızdan geçip gidiyor ve siz fark etmiyorsunuz ama Mcfadyen burada da sizi rahatsız ediyor, çünkü geçip gittiğini hissediyorsunuz bir yerlerde. O tanıdık his okuyucuyu başka şeylerin peşine düşürüyor. Bulursanız ne ala..
Polisiyenin bu karanlık zekaya sahip yazarını okumak her polisiye sever için bir şans.
Okumayanlar çok şey kaçırıyor.
Yazarın Smoky Barret serisi şuan için 5 kitaptan oluşuyor.
Gölge Adam
Ölümün Yüzü
Karanlık Taraf dilimize çevrilen kitaplar. Ama maalesef şuan yeni basılan Karanlık Taraf dışında ki kitaplar bulunmuyor. Karanlık Tarafı da yayınlayan Limos Yayınları okuyucusuna sürpriz yaparak ilk iki kitabı da yeniden basmaya hazırlanıyor. Bunun yanında hala basılmamış olan Abondened ve Die Stille vor dem Tod kitapları da aynı yayınevinden çıkacak..
Her polisiye severin mutlaka okuması gereken bir yazar Cody Mcfadyen. Okuyunuz okutunuz…

Femme Fatale

Belle Sorenson Gunness

‘Femme Fatale’, ilişkiye girdiği erkeklere sonunda büyük sıkıntılar yaşatan, çekici ve baştan çıkarıcı kadın anlamına gelir. Fransızcada ‘Felakete Neden Olan Kadın’ anlamına gelmektedir. Edebiyatta, sinemada ve güncel olayların aktarımında, genelde cinsel açıdan tatmin olmaz azgın bir kadın olarak tasvir edilmektedir. Birçok cinayet vakasında, çekici olan kadınların katil tiplemelerini de tarif etmektedir. Amerika’da yaşanan bir olayda güneyli üç kadın ‘Sisters in Black (Siyahlar içindeki kadınlar)’ olarak anılacaklardı. Bu üç kadın, akrabalarını öldürmüştü. Virginia, Caroline ve Mary Wardlow kardeşler, bir yargıcın kızlarıydı. Yapmış oldukları evlilikler sonrasında yaşanan şüpheli ölümler sebebiyle gündeme geldiler. Sadece eşlerinin değil çocuklarının da ölümleri şüpheliydi. Çocukların bir tanesinin cesedi tamamen yanmış olarak bulundu. Bu ölümün ardından sigorta şirketi tarafından, yüklü miktarda bir meblağ ödendi. Ardından eşlerden bir tanesi, mide sancıları çekerek, bir kızları ise boğularak öldü. Her bir ölümün ardından sigorta şirketleri yüklü paralar ödediler. Bu olayı araştıran polisler, üç kız kardeşi tutuklamaya karar verdi. Kardeşlerin yöntemleri Amerika’da büyük bir sansasyona yol açacaktı.
28 Nisan 1908 gecesinde Indiana’da Norveç asıllı Belle Sorenson Gunness’in çiftliği, bir yangın neticesinde küle dönmüştü. Yangın esnasında Belle, kızı ve iki oğlu ile birlikte içerideydiler. Yangın kontrol altına alındıktan sonra dördünün de yanmış cesetlerine ulaşıldı. Üç çocuğun yanındaki yetişkin cesedinin ilk başta, Belle’ye ait olmadığına dair kimse şüphelenmemişti. Ancak bulunan cesedin boyu Belle’ye göre daha kısaydı. Ayrıca cesedin kafasının olmaması da yetkilileri hareket geçirdi. Cinayet şüphesi artmaktaydı. Baş şüpheli olarak Ray Lamphere ön plana çıkmıştı. Ray, daha önceden çiftlikte çalışmış, ancak bir sebepten ötürü Belle ile tartışmış ve kovulmuştu. Ray kovulduktan sonra, Belle tarafından delilik ile suçlanmaktaydı. Yangın günü, çiftlik yakınında görülen Ray, yangını gördüğünü, ancak daha önceden Belle ile yaşadığı sorundan ötürü kimseyi uyarma gereksinimi duymadığını söyledi. Lamphere tutuklandı.

Belle ve üç çocuğu

Araştırmalar Mayıs ayına sarktı. Yangın olayı araştırılırken, bir yandan da üç aydır kayıp olan Andrew Helglein ile ilgili araştırmalar devam ediyordu. Belle, kayıp olan Andrew’ya mektuplar yazmıştı. Son mektubunda Andrew’dan, her şeyini satıp yanına gelmesini istiyordu. Gerçekten de Andrew ziyarete geldi ve o günün ardından kayboldu.
Andrew Helgleinen bedeni toprağa gömülmüş vaziyette, bir çuvalın içinde bulundu. Bacakları, dizlerinin altından ustalıkla, temiz bir şekilde kesilmiş; kolları eklemlerden, kafası bedeninden ayrılmıştı. Avucunun içinde, kahverengi saçlar vardı. Aynı bölgede kazılara devam eden polis yetkilileri, aynı şekilde gömülmüş genç bir kızın, bir erkeğin ve iki çocuğun cesedini buldu. Bulgular bu cesetler ile sınırlı kalmadı. Çoğunluğu erkek olmak üzere, toplam on üç ceset daha ortaya çıkarıldı.

Polis, Belle’in geçmişini araştırmaya başladı. İlk önce Belle’in ilk eşi Mads Sorenson’in 1900’de ölümünü tespit etti. Mads’in ölümünden sonra sigorta şirketi Belle’e, sekiz bin beş yüz dolar ödemişti. İki üvey çocuğu da şüpheli bir şekilde ölmüştü. Belle’in çeşitli mülkleri yangın sebebiyle harabeye dönüşmüş, kadın da her olayın ardından sigorta şirketinden para almıştı.

Çiftlik etrafına toplanan kalabalık.
Çiftliğin yangın sonrası harabe hali.

 

 

 

 

 

 

Belle, eşinin ve çocuklarının ölümünün ardından, Austin-Illinois’u terk ederek, LaPorte-Indiana’ya taşındı ve orada sigorta şirketinden elde ettiği gelir ile bir çiftlik satın aldı. Ardından Norveç kökenli Peter Gunness ile tanışıp evlendi. Peter’in henüz bir bebek olan kızı, düğün töreninden bir hafta sonra, Belle ile birlikte evdeyken öldü. Sekiz ay sonra ise, Peter geçirdiği trajik bir kaza sonrasında hayatını kaybetti. Olayın görgü tanığı olan Belle’in ifadesine göre, Peter’ın üzerine dökülen kaynar su ile büyük bir kıyma makinesi ölümüne sebep olmuştu. İşin ilginç yanı, Peter’ın vücudunda hiç bir yanık izi yoktu. Ayrıca kafasındaki yara, kıyma makinesi ile uyuşmamaktaydı.

Ray Lamphere

Belle bu evlikleri ile sınırlı kalmamış ve arka arkaya evlilikler yapmıştı. Her evliliği eşinin ölümü ile sonuçlanmıştı. Çiftlik arazisinde yapılan kazılarda tüm cesetler ortaya çıktı. Halen tutuklu olan Ray Lamphere ise bu cinayetlerle hiç bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi.

Gazeteler bu olayı sayfalarına taşıdıkça, satış rakamlarını ikiye katladılar. Çiftliğin bulunduğu yere turist akını başladı. Bölgeye gidenler kazı esnasında orada bulunan ceset parçalarını görmek için birbirileri ile yarışıyordu. Sadece bir günde çiftliği on beş bin kişinin ziyaret ettiği iddia ediliyordu. Çiftlik etrafında kartpostal satışları çılgınca devam ediyordu. Çiftliğin müştemilatı morg gibi kullanıyordu. Bazı polis memurları, ziyaretçilerin morgun içerisine göz atmalarına dahi izin veriyordu. Harabeye dönen çiftliğin tuğlaları para karşılığında satılıyordu. Özellikle kadın ziyaretçilerinin merakı görülmeye değerdi.

Tuhaftır ki siyaset de bu olaya karışmıştı. Cumhuriyetçiler Belle’in öldüğünü savunurken, demokratlar ise firarda olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında, tutuklu olan Lamphere’nin ifadeleri bunu bir yerde doğrulamaktaydı. Olaydan kısa bir süre önce Belle tren istasyonuna gitmiş, Ray de kendisine eşlik etmişti. Çiftlikte bulunan cesedin Belle’e ait olduğu yönünde şüpheler artıyordu. Harabenin içinde ilginç kitaplar bulundu. Yangından kısmen hasar gören bu kitapların içeriği çoğunlukla insan anatomisi ve hipnoz üzerineydi. Cesetlerde zehirli maddelere rastlanınca, demokratlar haklı oldukları yönünde ayaklandılar.

Belle’ye ait olduğu iddia edilen takma dişler.

Olay o kadar büyüdü ki, okyanusların ötesinden uzmanlar müdahil oldular. Ünlü İtalyan kriminalog Cesare Lombroso’ya göre, kadın katiller erkek katillerden daha acımasızdı. Anaç duygulardan yoksun olan bu kadınlar, gözlerini kırpmadan acımasızca çocuklarına işkence yapıp öldürebilmekteydi. Lombroso ilginç bir tez ile Belle davasına dâhil oldu. Ona göre Belle, bu cinayetleri tek başına işlememişti. Kendisine erkek bir ortak eşlik etmekteydi. Belle ise bu erkeği bedeni ile ödüllendirmekteydi.

Üç hafta sonra olayın tüm seyri değişti. Harabeden çıkan kadın cesedinin yanında bulunan diş köprülerinin Belle’e ait olduğu açıklandı. Adli tabip resmen Belle’nin ölümünü açıkladı. Ancak dedikodular bir süre daha devam etti. Başta demokratlar olmak üzere birçok kişi, bu tespite inanmamaktaydı. Onlara göre diş köprüleri davayı sonuçlandırmak adına oraya sonradan konulmuştu.

İlginç olanı ise, takma dişlerde bulunan metaller yangın sebebiyle yıpranmamıştı.
23 Mayıs 1908’de Lamphere dört cinayetten ötürü suçlandı. 9 Kasım’da dava başladı. Ray’in savunmasını H.W. Worden ile Lemuel Darrow isimli avukatlar üstlendi.

Esther Carlson

Aslında her şey Ray’in aleyhine işliyordu. Adli tıp tarafından sunulan rapor ve geçmişte Belle ile Lamphere arasında yaşanan husumet delil niteliğindeydi. Ayrıca Lamphere tarafından verilen ifadeler de savcının dosyasında yer almaktaydı. Kendi ifadesiyle olay günü çiftliğin yakınında bir yerlerdeydi. Üzerinden çıkan iki adet kadın yüzüğü Belle’e aitti. Ancak Belle de masum bir kadın olarak tasvir edilmiyordu. Mahkeme ilerledikçe ilginç iddialar ortaya atıldı. Belle ile Lamphere arasındaki husumet bir cinayet sebebiyle başlamıştı. Belle, eşi Helgelein’ı öldürmek için Lamphere’den para karşılığı destek istemişti. Ancak ödeme konusunda sorun çıkınca kavga başlamıştı.

Savunma, Belle’in hâlâ yaşadığına dair iddialarda bulunmaktaydı. Hatta Belle için mahkeme celbi bile hazırlamışlardı. Takma dişlerinin bulunma şekli de şaibeliydi. Bazı görgü tanıklarına göre bir polis memuru dişleri cebinden çıkartmış ve daha sonra bulunacak yere bırakmıştı. Harabe içinde bulunan kadın cesedinin kafasının olmaması da, yine ayrı bir şaibeydi. Yetkililere göre, kafa yangın esnasında kül olmuştu. Eğer kafa yangın sebebiyle yok olduysa, takma dişlerinin bu ısıya dayanması imkânsızdı.

Ray’in avukatı Worden’a göre, Belle baskı altındaydı. Helgelein’in kardeşi Andrew’nun, abisinin kaybolması ile ilgili araştırmalar yapacağını bir şekilde duymuştu. Bu nedenle, cesedi ortafan kaldırmak için hızlı bir çözüm bulması gerekiyordu. Belle olay günü yüksek miktarda gazyağı satın almıştı. Gazyağı ya da parafin, yüksek yanıcılığıyla bilinen bir maddedir. Jüri üyeleri tüm bu bilgiler çerçevesinde karar vermek için çekildiler.
26 Kasım‘da jüri kararını açıkladı. Ray Lamphere kundaklama sebebiyle suçlu bulunmuştu. Kundaklama amacının cinayete teşebbüs olduğuna dair bir kanı oluşmadı. Lamphere beş bin dolar para cezasına ve yirmi bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Belle’in zaman zaman çeşitli yerlerde görüldüğü iddia edilse de, bu asla ispatlanamadı.
1931’de Los Angeles’de Esther Carlson isimli bir kadın, eşini zehirleyerek öldürmekten ötürü tutuklandı. Duruşma başlamadan önce kadın öldü. Kadına ait olan eski bir sandığının içinde fotoğraflar bulundu. Fotoğraftaki kadın Belle’e benzemekteydi.

Belle Gunnes davası, aynı zamanda Lombroso’nun müdahil olduğu son dava olacaktı. Lombroso 1909’da vefat etti.
Kısa bir süre sonra Dünya iki büyük savaşa şahitlik edecekti. Bu savaşlar, orta çağdan bu yana görülmemiş vahşete sahne olurken, birileri bu vahşetten çıkar sağlayacaktı.

Aşk Cinayetleri

Sevgililer Gününü geride bıraktığımız şu günlerde aşk ve sevgi sözcüklerini ne çok duymuşuzdur hepimiz. Seni seviyorum, sana aşığım, senin için ölürüm gibi sözler belki de havalarda uçuştu. Aslında ne güzel değil mi? Keşke herkes bu güzel sözleri karşı cinsten duyabilse. Yürekleri, kin ve nefret duyguları değil de sevgi sözcükleri doldursa. Fakat gerçekler hiç de öyle değil. Tabii ki sevginin olmadığını söylemiyorum. Evet, var ve keşke daha çok olsa diyorum. Ben bu yazımda sizlere madalyonun diğer yüzünden bahsetmeyi düşünüyorum. Hani derler ya aşk ile nefret arasında ince bir çizgi vardır diye. İşte o ince çizgiden ve silindiği durumlardan bahsedip biraz da kendimce bu durumu irdelemeye çalışacağım.

Aşk ve nefret ikisi de yoğun hissedilen duygulardır. Bir insan âşık olduğu kişiye o ince çizginin ötesine geçip nefret de duyabilir zamanla. Bu nefret duygusu ise karşısındakine zarar verme noktasına kadar götürebilir insanı. Birçok defa duymuşuzdur gazete ve televizyonlarda aşk cinayetleri işlendiğini. Nedir bir insanı bu tür cinayet işlemeye götüren sebepler? Delicesine severken nasıl olur da bu duygu nefrete dönüşür zamanla? Aslında bu konuyu irdelemek hiç de kolay değildir. Çünkü bizi genelde toplumun kanayan yaralarına götürür görmek istemediğimiz, bazen de görüp kafamızı çevirdiğimiz.

Bir insan sevdiğine nasıl zarar verebilir? Veriyor demek ki. Ayrıldığı sevgilisini başka bir gençle görmeye dayanamayan delikanlı, kızı sokak ortasında bıçaklayarak öldürebiliyor. Hâlbuki daha birkaç ay önce o kızın kulağına kim bilir hangi aşk sözlerini fısıldamıştı? Ne anlamı kaldı o sözlerin. HİÇ! Bir hiç uğruna işlenen bir cinayet… Burada altını çizmeye çalıştığım şey hazmedememe duygusu. Benim olmayan başkasının da olamaz düşüncesi. İnsanı cinayete kadar götüren çarpık ama bir o kadar da yaygın bir düşünce.

Ülkemizde işlenen aşk cinayetleri en çok yasak aşk yaşama nedeni ile gerçekleştiriliyor. Eşinin kendisini aldattığı iddiasıyla elini kana bulayan da az değildir toplumumuzda. Kimi gerçekten aldatmıştır. Kimi ise dedikodudan ibarettir. Ama sonuçta eşlerden biri yine bir cinayete kurban gitmiştir ve kim bilir onun da kulağına kaç kere sevgi sözcükleri fısıldanmıştır. El âlem ne der kaygısı ve namus kavramı bu tür cinayetlerin sebebi olarak çıkar karşımıza. Toplumsal baskının insan iradesi üzerindeki kontrolüdür bu. Doğru ya da yanlışlığına bakılmadan anlık sinirle kim bilir kaç hayat heba olmuştur bu yüzden. Halbuki o birliktelikler güzel duygularla ve aşkla başlamıştır zamanında. Duygular karşılıklıdır ve sevgi, yürekleri aynı anda aynı şekilde kanatlandırır. Ama sonra bir şeyler ters gider, başkaları girer iki sevenin arasına. Ego patlamaları yaşanır, hazımsızlık duyguları çıkar ön plana ve sonuç: CİNAYET!

Bir de benim dikkatimi çeken ve çok üzüldüğüm hatta bir kitabımda bu konuya yer verdiğim töre cinayetleri var ki, o da apayrı bir konudur. İki aile düşmandır, sevmezler birbirlerini ama çocukları sever ve içlerine aşk düşer. Evlenmek isterler fakat aileler karşı çıkar. Ya kanlısıdır karşısındaki ya mezhebi farklıdır. Ya fakirdir ya zengin, sonuçta iki taraf da istemez evliliği. Ayırmak isterler gençleri. Fakat söz geçiremezler seven ve aşkla dağlanan yüreklere. Evlenir gençler belki pembe panjurlu ev hayali kurmazlar ama mutlu bir gelecek düşlerler. Fakat haramdır onlara o umutlu gelecek. Nedeni ise aileye karşı çıkmaktır. Onlar töreye boyun eğmemiş karşı çıkmıştır. Tabii ki bunun bir bedeli olacaktır. O bedel ise hayatlarıdır. Duyarız yine basından, sevdiği ile evlenmek için ailesini karşısına almış, yerinden yurdundan kopmuş, babası ya da abisi tarafından öldürülen bir genç kadının dramını. Şansı varsa erkek yaşar, çocuklarına babalık etmeye devam eder. Şansı yoksa bütün bir aile katledilir. Tek suçları birbirlerini sevmek olan bu iki insanın sonu mezar olur. Yine sevgi sözcükleriyle başlayan bir hayat kara toprağın sessizliğine uğurlanır. Kim bilir yine ne hayaller ne umutlar gömülür toprak altına bu hayatlarla.
Hiç değinmek istemediğim ama buna kendimi mecbur hissettiğim başka bir aşk cinayeti vakası var ki, aslında buna aşk demek, ne dilime ne de kalemime yakışıyor ama burada konu açılmışken yazmamak olmazdı diye düşünüyorum. Çağımızın vebası olarak gördüğüm ve toplumsal en büyük yaramız haline gelen çocuk gelinlerin dramı var yüreğimi burkan. Aşk diyerek küçücük yaşta babası yaşındaki erkeklerle evlenmeye zorlanan tazecik bedenler, kulaklarına o tatlı sözler fısıldanmadan, sevginin, aşkın ne olduğunu bilmeden hoyratça kullanılıp atılmıyor mu sonra bir kenara? Yüreklerimizi burkan ölümler çıkmıyor mu sonra karşımıza? Ölen, ya intihar eden kader kurbanı çocuk gelinimiz oluyor ya da onu bir mal gibi kullanan, duygudan yoksun, sevgiden yoksun bir hayata mecbur bırakan o zorbanın kendisi oluyor. Kaderine isyan eden çocuğun kendini savunmak için, özgürlüğü için elini kana buladığı durumlar olabiliyor. Ya da bunun tam tersi adam öldürebiliyor o küçük gelini. Hem de nedensiz yere. Belki istediği gibi kadınlık yapamadığından, belki yeterince hizmet edemediğinden, belki de dizginleyemediği kıskançlığından kıyabiliyor o küçük narin bedene. Yine hayaller ve hayatlar ölüyor bunlar yaşanmaya zorlandıkça. Hemen her gün ya kadına şiddet ya da küçük gelin olmaya zorlanan çocuklar çıkmıyor mu karşımıza? Neden yaşanıyor peki bütün bunlar? Bana göre temeli cehalet. Bilinçli ve medeni toplumlarda yukarıda saydığım nedenlerden işlenen cinayetler yok denecek kadar azken, ülkemizde, özellikle Anadolu’nun küçük illerinde bunlara çok daha sık rastlanabiliyor.

Bir de tecavüze uğradığı için evlenmek zorunda kalan çocuk gelinlerin dramı var ki, bunu yazmak bile bana çok zor geliyor. Geçenlerde çıkmıştı bir haber karşıma dört aylık eşini silahla vurup öldüren çocuk gelinin dramı. Altında yatan neden ise tecavüze uğradığı için evlenmek zorunda kalmasıydı.

Toplumdaki bu yozlaşma sürdükçe bu tür vakalar çıkmaya devam edecek karşımıza. Keşke hiç birisi yaşanmasa ve sadece kulaklara fısıldanan aşk sözcükleri olsa ve hep öyle kalsa…

Dedekti̇f bulmacası-6. Sayının cevabı

Geçen sayımızdaki polisiye bulmaca, “Kapıcıyı ekmek sepetiyle başbaşa bırakıp apartmandan çıktım. Bahçe kapısına doğru yürüdüm. Konuştuğum bu insanlardan biri yalan söylüyordu. Çünkü o katildi. Ve ben onun kim olduğunu artık biliyordum.” cümleleriyle sona ermiş, biz de size “Kimin yalan söylediğini bulabildiniz mi?” diye sormuştuk.

Komiser Mitat’a yalan söyleyen kişi Ahmet’ti.

Ahmet, Komisere “Siz gelmeden az önce girdim eve. Banyo yapmadan önce kalorifer kazanını yakayım dedim. Siz kapıyı çaldığınızda bodrumdaydım,” demişti.

Oysa Komiserin girdiği salon “sıcacıktı”. Kaloriferi yakar yakmaz evin bu kadar çok ve çabuk ısınması mümkün olamayacağına göre yalan söylüyordu.

Ahmet, Tekirdağ’dan çok daha erken bir saatte geri dönmüş ve cinayeti işlemişti. Eve gelince hemen kalorifer kazanını yakmış, sonra odasına gidip elbiselerini çıkartarak bornozunu giymişti. Komiser geldiğinde, gerçekten de bodrumdaydı. Üzerine kan bulaşan elbiselerini ve ayakkabılarını yakmakla meşguldü.

Katilin Yalanı  polisiye bulmacamızı doğru cevaplayan okurlarımızdan üçü Çağatay Yaşmut’un Komiser Ceyda’yı Kim Öldürdü adlı kitabını kazandılar. Kendilerini kutlar, kitaplarını keyifle okumalarını dileriz.

Kitap ödülü kazanan okurlarımız:

 

Ören Tekelioğlu

Abdullah Sabuncu

Mustafa İzmirli

Polisiye Bulmaca: Cihangir Cinayeti

Cinayet ihbarı sabah saat 8.30’da geldi. Yarım saat sonra yardımcım Emir’le birlikte olay yerindeydim.

Cihangir’de bir apartmanda, genç bir  kadın öldürülmüştü. Katil, dairenin kapısını kırarak içeriye girmiş, o sırada banyoda saçını boyamakta olan genç kadına saldırarak kravatla onu boğmuştu. Cinayet, dün akşam  saat 7.30’da işlenmiş olmalıydı. Çünkü, maktulün bileğindeki saat yere çarparak  kırılmış ve tam 7.30’u gösterirken  durmuştu.  Cesedi muayene eden doktorun tahmini  de genç kadının ölümünün aşağı yukarı aynı saatte gerçekleştiği şeklindeydi. Cesedin üzerinde sadece pembe bir bornoz ve tabii bir de boynunda siyah bir kravat vardı. Herhangi bir darp izi yoktu. Tecavüz de edilmemişti.

Etrafa dağılan saç boyasına, şampuan kutularına, sabunlara, havlulara ve pencerde kenarındaki  hâlâ açık olan ufak cd çalara göz gezdirdikten sonra, eğilip cesedin boynundaki kravatı inceledim. Ucuz bir şeye benziyordu. Etiketi koparılmıştı.

Doğrulurken, ”Yazık,” diye mırıldandım. “Güzel kadınmış.”

Yardımcım Emir, “Onu tanımadınız mı?” diye sordu. Boş boş baktığımı görünce, “Leyla Dilmen bu,” diyerek devam etti sözlerine. “ Dizi film oyuncusu. En son, Aşk Dediğin Laftır dizisinde oynuyordu. Betül’ün ablası rolünde.”

“Çok televizyon izliyorsun galiba,” dedim.

Emir kızardı. “Yok, amirim. Arasıra takılırım. Fakat bu esaslı bir diziydi. İzlemeyen yok gibi. Fakat son iki bölümdür, Leyla Dilmen dizide yoktu.  Ayrıldı herhalde.”

“Bırak şimdi dizi film dedikodularını,” diye homurdandım. “Banyodaki dağınıklığa bakılırsa, katille kurban arasında bayağı bir mücadele geçmiş. Kadıncağız epey çırpınmış olmalı.”

Emir, “Bundan da katilin çok güçlü biri olduğu anlaşılıyor, öyle değil mi Amirim?” diye atıldı.

Cevap vermedim. Onun yerine, “Kapıyı incelediniz mi?” diye sordum.  “Katil içeriye nasıl girmiş?”

Emir hemen toparlandı. “İnceledik, amirim. Kilidi bir levye ile kırmış. İçeriye öyle girmiş.”

“İlginç,” diye mırıldandım. “Kadın levyenin sesini nasıl oldu da duymadı acaba?”

“Herhalde banyoda saçını boyarken bir yandan da cd dinliyordu.”

Buna benim de aklım yattı. “Evet, bu mümkün. Pekala, neler öğrendin maktul hakkında?”

Emir, arka cebinden not defterini çıkarıp okumaya başladı. “Leyla Dilmen, 28 yaşında ve bekar.  Dizi film oyuncusu. Aslında tiyatrocu. Üç yıl önce Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmış. Konservatuar mezunu. Ailesi, Ankara’da yaşıyor. Telefonundaki konuşma kayıtlarından bir avukatı olduğunu öğrendim. Ofisi Tünel’de. Bize ihbarı yapan kişi, karşıki dairede oturuyor. Adı Bahri Parmaksız.  Dışişlerinden emekliymiş. Yalnız yaşıyor.”

“İyi,” dedim. “Önce şu parmaksız Bahri’yle konuşalım. Bize ne anlatacak bakalım?”

Adam, yetmiş yaşlarında, hafif kamburu çıkmış, tombulca biriydi.

“Ne kadar zamandır bu apartmanda oturuyorsunuz?”

“Neredeyse  yirmi yıl oldu.”

“Leyla Hanımı ne zamandan beri tanıyorsunuz?”

“İki yıl önce taşındı  karşıki daireye. O zamandan beri tanırım.”

“Siz yalnız yaşıyorsunuz galiba.”

“Evet, karım dört yıl önce öldü. O zamandan beri tek başıma oturuyorum.”

“Karşı dairede bir olay olduğunu nasıl farkettiniz?”

“Sabahleyin, gazete ve ekmek almak için dışarıya çıktım. Bizim apartmanda kapıcı yok. Herkes ekmeğini kendisi alır, çöpünü kendisi döker.  O zaman kapıdaki tuhaflığı farkettim.”

“Ne olmuştu?”

“Kapı aralık duruyordu. Kilidi de kırılmıştı. Çok garip diye düşündüm. Kapıya yaklaşıp içeriye seslendim. Ama cevap veren olmadı. Leyla Hanım, aklı başında bir kızdı, kapısını böyle açık bırakıp gitmezdi. İçeriye girdim, tekrar seslendim ama cevap yoktu gene. Sonra banyoda onu gördüm. Yerde yatıyordu. Yüzü mosmordu, nefes almıyordu. Tavana dikilmiş  gözleri sabitti, en ufak bir kıpırtı yoktu. Öldüğünü anladım. Çok korktum tabii. Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordum. Hemen daireme dönüp sakinleşmeye çalıştım. Birkaç dakika sonra da polisi aradım.”

“Leyla Hanım’ın gelip gideni var mıydı?”

Bahri Bey çapkınca göz kırptı. “Genç ve güzel bir kadının her zaman gelip gideni olur. Arkasından koşan çok erkek vardı. Anlarsınız ya.”

“Onu yakından izlediğiniz belli oluyor.”

Yaşlı adam güldü. “Yok canım, benimkisi yalnızlık meşgalesi. İnsan yalnız yaşayınca, ister istemez ara sıra konuşacağı birini arıyor.”

“Onunla konuşur muydunuz?”

“Dedim ya, ara sıra. Aslında uzun uzun bir şey konuştuğumuz da yoktu. Ama son zamanlarda onun için biraz endişeleniyordum.”

“Yaa, neden?”

“İşinden ayrılmıştı. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Bir de onu rahatsız eden biri vardı. Ama kim olduğunu bilmiyorum. O da zaten açıkça söylemedi. Daha doğrusu, birinin sürekli kendisini rahatsız ettiğini ağzından kaçırdı. Ben de kim olduğunu sormadım.”

“Erkek arkadaşı var mıydı?”

“Ah, erkeklerin çoğuyla arkadaştı. Ama ciddi bir şey  var mıydı diye soruyorsanız, evet, vardı. Nişanlıydı o.”

“Demek nişanlıydı. Nişanlısını tanıyor musunuz?”

“Adı Levent. Yakışıklı bir çocuktu. Onu sadece Leyla Hanımı ziyarete geldiğinde görürdüm. Ara sıra tartışırlardı. Bir keresinde bayağı şiddetli bir kavga ettiler. Kapıyı hızla vurup çıkmıştı dışarıya.”

“Neden kavga ettiklerini biliyor musunuz?”

“Kıskançlık olmalı. Gençler başka niçin kavga ederler ki?”

“Nerede oturduğunu biliyor musunuz?”

“Hayır.  Ama nerede çalıştığını biliyorum. Alman Hastanesi’nde doktor.”

“Son bir soru. Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Tabii ki evdeydim. Televizyon seyrediyordum. Zamanımın çoğunu televizyon seyrederek geçiririm.”

“O sırada herhangi bir gürültü duymadınız mı?”

“Hayır duymadım.”

Bahri Beye teşekkür edip apartmandan çıktık.

 

Emir, “Nereye gidiyoruz Amirim?” diye sordu.

“Tünel’e” diye cevap verdim. “Avukat  beyden belki işimize yarayacak bir bilgi alırız.”

Avukat Yalçın Başaran bizi tedirgin bir tavırla karşıladı. Adliye’de mahkemesi olduğunu, beş dakikadan daha fazla zaman ayıramayacağını söyledi. Ama müvekkilinin bir cinayete kurban gittiğini öğrenince yüzü allak bullak oldu. Davranışları yüz seksen derece değişti.

“Nasıl olmuş?” diye sordu koltuğuna çökerken.

Kısaca anlattıktan sonra, “Sizi neden tuttu?” diye sordum. “Hukuki bir sorunu mu vardı?”

“Sekiz ay önce Boğaziçi Köprüsü çıkışında, otobanda giderken kaza yapmış. Bir motosiklet sürücüsüyle çarpışmış. Adam, sekiz aydır hastanede, bilinci kapalı olarak yatıyor.  Aleyhine açılan kamu davasında ben Leyla Dilmen’i temsil ediyordum.”

“Tazminat davası açmadılar mı?”

“Açıldı tabii. Adamın bir karısı iki de küçük çocuğu var. Karısı açtı davayı. Ama bilirkişi raporu motosiklet sürücüsünü yüzde yüz kusurlu buldu. Adam alkollüymüş de üstelik. O yüzden Leyla Hanım’la motosikletlinin karısı Birsen Hanım anlaşma yoluna gittiler. Bakın, Leyla Hanım, gerçekten iyi biriydi. Aileye çok yardımcı oldu.”

“İyi biri olduğunu söylüyorsunuz ama biri onu öldürdüğüne göre mutlaka bir düşmanı olmalı. Kuşkulandığınız biri var mı?”

“Biliyorsunuz sanatçıydı o.  Artistlerin dünyasında kıskançlıklar çok olur. Oynadığı diziden ayrıldı iki hafta önce.  Yönetmenle aralarında bir sorun olmuş ama bana anlatmadı. Ha, bir de çok kıskanç bir nişanlısı var. Sık sık tartışıyorlardı. Leyla Hanım ondan ayrılmayı düşünüyordu sanırım.”

“Bunu nereden anladınız? Kendisi mi söyledi?”

“Hayır, ama ima ediyordu. Bir de geçen hafta, elinde kanıt olmadan, kendisine saldıran birisini savcılığa şikayet edip edemeyecğini sordu. Ben, bu kişinin nişanlısı Levent olduğunu düşündüm.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Bunu neden sordunuz? Benden mi şüpheleniyorsunuz yoksa?”

“Sadece formalite Yalçın Bey.”

“Dün akşam 7.30’da Hacı Abdullah’ta yemek yiyordum. Herhalde garsonlar beni hatırlayacaklardır.”

Avukattan kazaya sebep olan motosiklet sürücüsünün ev adresini alıp ofisten ayrıldık.

Alman Hastanesi’nde Doktor Levent’i bulmamız kolay oldu. Üç tane Levent adında doktor vardı. Hemşireye, Leyla Dilmen’in nişanlısı olan Doktor Levent deyince bizi hemen odasına götürdü.

Yirmili yaşlarının sonunda, saçlarının hafifçe dökük olmasına ve yorgun görünmesine rağmen çok yakışıklı biriydi karşımızdaki doktor. Nişanlısının öldüğünü öğrenince üzüntüsünden kahroldu. Kendisini toparlaması için bir süre bekledim. Sonra sorularımı sormaya başladım.

“Nişanlınızın evine en son ne zaman gittiniz?”

“Üç gün önce.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Nöbetteydim ve hâlâ da bitirmiş değilim gördüğünüz gibi.”

“Son zamanlarda Leyla Hanımla aranız nasıldı?”

“Her zamanki gibi.”

“Yani?”

“İnişli çıkışlı. Bir dargın bir barışık. Bakın o benim çocukluk arkadaşımdı. Birlikte büyüdük. Ona aşıktım ama hayat tarzı hoşuma gitmiyordu. Erkeklerle samimiyeti beni  çileden çıkartıyordu. En son, gittiği spor merkezi yüzünden aramızda bir tartışma oldu. Daha doğrusu kavga.  Grande Fitness Center diye bir yer. Teşvikiye’de. Haftada üç-dört gün gidiyordu oraya.”

“Sizi rahatsız eden neydi?”

“Grande’nin sahibi. Resmen asılıyordu Leyla’ya. Leyla da ona fırsat veriyordu. İkisini baş başa yemek yerlerken görünce kan beynime sıçradı diyebilirim. Ama size bunu niye anlatıyorum ki. Leyla öldü artık. Hiçbirinin anlamı kalmadı.”

“Leyla Hanım bir kaza yapmış galiba sekiz ay önce.”

“Evet. Bir motosiklet sürücüsüne çarptı ama onun kusuru yoktu bu kazada. Mahkeme de zaten Leyla’ya bir ceza vermedi.”

“Çalıştığı dizi filmden niye ayrıldı biliyor musunuz?”

“Hiçbir fikrim yok.  Herhalde aldığı parayı az bulmuştur. Diziyi sürükleyen oydu ama başrol oyuncusunun aldığı paranın yarısını alıyordu.”

Doktor Levent Cevahir’e tekrar baş sağlığı dileyip odasından çıktık. Sırada şimdi Birsen Hanım vardı.

Emir, dudağını bükerek sordu. “Onunla niye görüşeceğiz ki?”

Arabayı çalıştırırken, “Anladığım kadarıyla, Leyla, son zamanlarda sık sık Birsen’i ziyaret etmiş,” dedim.  “Belki ona, katilini bulmamıza yarayacak bir şeyler söylemiş olabilir.”

Yanılmamıştım. Fulya Mahallesi’ndeki apartmanın giriş katında oturan Birsen Hanım, niye geldiğimizi öğrendikten ve yaşadığı küçük şoku atlattıktan sonra bize çok önemli bir bilgi verdi.

“Çamaşır yıkıyordum ben de,” dedi ellerindeki mavi plastik eldivenleri göstererek. “O yüzden kusura bakmayın. Çamaşır makinem arızalandı. Tamirciye götürecek param da yok.  Böyle idare ediyorum işte. Leyla Hanım sık sık gelirdi bize. Kazada onun bir suçu yoktu ama, gene de kendisini sorumlu hissediyordu. Ufak tefek hediyeler getirirdi bana ve çocuklara. Neyse ki kocamın sigortası var. Aç değiliz, açık değiliz çok şükür.”

İki küçük çocuğun zırıltısını bastırmaya çalışarak sordum. “Leyla Hanım size önemli bir şey anlattı mı son zamanlarda? Kendisini rahatsız eden bir konu ya da birisi var mıydı?”

Ağlayan çocuklardan birini kucağına alıp susturmaya çalışan Birsen, bir an duraksadıktan sonra, “Diziden niçin ayrıldığını anlatmıştı,” dedi. “Dizinin yapımcısı, ona… şey… kendisiyle yatmasını teklif etmiş. Daha doğrusu Leyla Hanım ondan ücretini artırmasını istemiş, o da benimle yatarsan artırırım demiş. Hatta, tecavüze bile kalkışmış. Kavga etmişler. Leyla Hanım, bu ahlaksız teklifini herkese anlatacağım demiş. O da, anlatırsan seni gebertirim demiş ve diziden kovmuş. Leyla Hanım, o adamı şikayet etmeyi düşünmüş ama, elinde bir kanıt olmadığı için yapamamış.”

“Leyla Hanımı en son ne zaman gördünüz?”

“Dün akşam üstü, saat beş buçuk gibi geldi.  Spor merkezinden çıkmış. Çocuklara bir şeyler getirmiş. Fazla oturmadı. Biraz para verdi bana, kabul etmek istemedim ama o zorla bıraktı parayı. Eve gider gitmez,  saçlarını boyayacak, banyo yapacaktı. Gece de biriyle buluşacaktı ama kim olduğunu bilmiyorum. Dışarda yemek yiyeceklerini söyledi.”

Birsen Hanım’a teşekkür edip Teşvikiye’ye doğru yola koyulduk. Grande Fitness Center’a geldiğimizde saat 11.15’di. Çok büyük ve gösterişili bir yer olan spor kompleksinin sahibi Mehmet Meriç, kırk yaşlarında, geniş omuzlu, yapılı, iri bir adamdı. Bizi bir hayli şatafatlı bir biçimde döşenmiş odasında kabul etti.

“Demek Leyla’yı öldürdüler. Vay canına.”

“Ondan Leyla diye bahsettiğinize göre, bayağı yakın olmalısınız.”

Adam sırıttı. “Bütün güzel kadınlara yakınımdır. Leyla da çok güzel kadındı doğrusu.”

“Aranızda bir şeyler geçti galiba.”

Mehmet, gömleğinin içinden bile belli olan pazularını ve göğsünü şişirerek, “Cazibeme hiçbir kadın dayanamaz,”  dedi. “Ara sıra kaçamaklarımız oldu. Leyla özgür bir kadındı. Benden de hoşlanıyordu.”

“Parmağınızdaki yüzükten anladığım kadarıyla evlisiniz, öyle değil mi?”

Adam yüzünü buruşturarak parmağındaki yüzüğe baktı. “Ama her erkek biraz çapkınlık yapabilir. Buna bir itirazınız mı var yoksa? Özel ilişkilerimi karım bilmek zorunda değil.”

“Leyla Dilmen de nişanlıymış.”

“Evet, bir doktorla. Yakışıklı ama sünepenin biri. Dedim ya, Leyla özgürlüğü severdi. Ne demeye o salakla nişanlandı bilmiyorum. Zaten devamlı kavga ediyorlardı. Doktor, onu çok kıskanıyordu.” Sözlerinin burasında durdu ve güldü. “Haksız da sayılmaz. Herifçioğlu bir kere de buraya geldi. Takip etmiş Leyla’yı. Kız fena sinirlendi tabii. Ben de Doktoru ilk kez o zaman gördüm. Baktım, Leyla’ya efeleniyor, yanlarına gidip sakin olmasını söyledim. Bana dayılanmaya kalktı. Leyla araya girmese, ağzını burnunu dağıtacaktım ya neyse.”

“Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Durun düşüneyim.  Saat altıda buradan çıktım. Tamam, Harbiye’deki  Nazmi Bar’a gittim.”

“Ne yaptınız orada?”

“Barda ne yapılır? Birkaç kadeh martini içip etrafa takıldım.”

“Saat kaçta ayrıldınız oradan?”

“Sekizi biraz geçiyordu.”

“Karınız çalışıyor mu?”

“Evet. Levent’te bir anaokulunu yönetiyor.”

Grande Fitness Center’dan çıkınca Emir’e dönerek, “Şu herifin alibisini bir araştır bakalım,” dedim. “Dün akşam saat 7.30’da gerçekten barda mıymış? Adamı hiç gözüm tutmadı.  Ben de gidip şu yapımcıyla konuşayım.”

Leyla’nın oynadığı dizinin yapımcısı Sercan Bozkuş’tu.  Ulaştığımız kayıtlarda, Benek Film Şirketi’nin sahibi olarak görünüyordu. Şirketin merkezi Maslak’taki bir gökdelenin on altıncı katındaydı. Asansörden nefret ederdim ama on altı katı yürüyerek çıkacak kadar değil. Sercan’ın sekreterine emniyetten geldiğimi söyleyince, kadın beni hemen patronunun odasına soktu.

Ben genç biriyle karşılaşacağımı umuyordum, yanılmışım. Sercan, ellili yaşlarını geride bırakmış, ablak suratlı, göbekli bir adamdı. Simsiyah saçlarının boyanmış olduğunu düşündüm önce. Ama biraz dikkatli bakınca, aslında peruk olduğunu farkettim. Kırmızı daracık bir pantolun, üstüne de Hint filmlerinde erkeklerin giydiğine benzer, garip desenli, parlak bir ceket giymişti. Başında bir tüyü eksikti mihrace olması için.

“Size nasıl yardım edebilirim sayın amirim?” diye sordu yılışık bir neşeyle.

Nedense, tavırları sinirime dokunmuştu.  Hiç zaman kaybetmeden konuya girdim. “Leyla Dilmen bu sabah evinde ölü bulundu. Bir cinayete kurban gitmiş.”

Adam istifini bile bozmadı. “Buna hiç şaşırmadım. O kadar çok erkekle düşüp kalkıyordu ki, sonunda olacağı buydu.”

“Sizinle de birlikte oldu mu?”

Mihrace kılıklı birden ciddileşti. “Ne münasebet Komiserim? Ben evli barklı bir adamım. Yanımda çalışanlarla arama daima mesafe koymayı bilirim.”

“Leyla Dilmen, oynadığı diziden ayrılmış.”

“Evet, iki hafta önce. Ben kovdum.”

“Neden?”

“Aşk Dediğin Laftır adlı dizi, biliyorsunuz, çok tutuldu, reytingleri alt üst etti.  Leyla Hanım da bunun sebebinin kendisi olduğunu düşündü herhalde, ücretini artırmamı istedi benden.  Son zamanlarda paraya ihtiyacı vardı, biliyordum. Bir kaza yapmıştı. Onun masrafları, avukat filan, ee bir de çok para harcıyordu sağa sola, makul bir şey istese kabul ederdim. Ama o astronomik bir rakam öne sürdü. Reddettim tabii. Ondan sonra her şey ters gitmeye başladı. Çekimleri aksattı. Bazı günler hiç gelmedi. Yönetmenimize saç baş yoldurdu.  Oyuncularla kavga etti. Sonunda dayanamadım artık, iş akdini feshettim.

“Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Geçen pazartesi. Çekini almaya gelmişti.”

“Son bir soru. Dün akşam saat 7.30’da neredeydiniz?”

“Evdeydim.”

“Tanığınız var mı?”

“Elbette. Karım.”

Dışarı çıkınca  telefonum çaldı. Emir arıyordu.

“Amirim, haklı çıktınız.  Mehmet Meriç bize yalan söylemiş. Dün akşam Nazmi Bar’a geldiğinde saat 8.30’muş. 7.30’da orada olduğu doğru değil.”

“Tamam. Ben Teşvikiye’ye gidiyorum. Sen de oraya gel.”

Grande Fitness Center’ın sahibinin  beni  tekrar görmekten hiç mutlu olmadığını dudağının sol tarafında belli belirsiz kıpırdayan tikinden anladım.

Hışımla karşısına geçtim. “Dün akşam saat 7.30’da Nazmi Bar’da olduğun doğru değil. Ne aptal adammışsın sen. Soruşturmayacağımı mı sandın?”

Mehmet Meriç, “Lütfen anlayışlı olun Amirim,” diyerek o kuca cüssesiyle koltuğunda ezilip büzüldü.

“Bu yüzden seni, göz altına alacağım.”

“Aman, Amirim ne yapıyorsunuz? Tamam, tamam, kabul ediyorum, yalan söyledim.”

“Neden?”

“Çünkü, başka bir yerdeydim.”

“Tabii ki başka bir yerdeydin. Neresi orası?”

“Elmadağ’daki  Deniz Otel’deydim.”

“Kiminle?”

“Sekreterim Banu’yla. Ama lütfen, ne olur bu karımın kulağına gitmesin. Haberi olmasın lütfen.“

“Madem karından bu kadar korkuyorsun, ne demeye böyle işlere kalkışırsın be adam?”

“Amirim, bildiğiniz gibi değil. Karım, çok kıskançtır. Öğrenirse, Banu Hanım’a bir zarar verebilir. Benim bütün endişem bu? Daha önce de yaptı.”

“Ne yaptı?”

“Eski sekreterimin gözünü morarttı. Zavallı kız, günlerce kapkara güneş gözlüğü takmak zorunda kaldı.”

“Sen de hep metreslerini kendine sekreter mi yapıyorsun?”

“Aman amirim.”

Kepaze herifi odasında bırakıp dışarı çıktım. Emir, Grande Fitness Center’ın kapısında beni bekliyordu. Birlikte arabaya bindik.

“Ne oldu, amirim? Adam ne dedi?”

“Çapkınlık yapmış, karısından korktuğu için de gizlemiş. Kulağına gider diye.”

Emir, bir süre düşündükten sonra, “Şimdi doğru söylediği ne malum?” diye sordu.

“Haklısın,” dedim.  “Ama bir önemi yok. Mehmet Meriç’le konuşurken, herifin söylediği bir söz kafamın içini birden aydınlatıverdi. Sanırım meseleyi çözdüm.”

Emir yan yan bana baktı. “Öyleyse şimdi nereye gidiyoruz?”

Güldüm. “Tabii ki, katili yakalamaya.”

 

Hikâyemiz burada bitmiyor doğal olarak. Ama şimdi sıra sizde.

Komiser Mitat’ın katil olduğunu tahmin ettiği kişi kim?

Onu bu tahmine yönelten sebep ne?

Bu soruların cevabını bulduysanız bize yazın. Cevaplarınızı [email protected] adresine bekliyoruz.

Her zaman olduğu gibi bu defa da doğru cevabı veren okurlarımız arasından 3 kişi, bizden birer polisiye kitap ödülü kazanacak. Bu sayıdaki ödül, Nurhan Işkın’ın Katilin Özrü adlı romanı.

Hepinize bol şanslar.

 

Katilin Özrü polisiye romanının tanıtımını okumak için buraya tıklayınız.

Baba-4: “Ben Şeytan Değilim” 🔊 🎧

Onca şahide rağmen gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, acının kalplere, geçmiş ve geleceğinse zihnin karanlık mağarasına gömüldüğü anlar vardır. Kimsenin hatırlamak istemediği, bulanık anlar… Akışın durduğu zaman boşlukları… Sır deriz bu anlara. Ve iki kişiden fazla ise bu görülmeyenlerin şahidi, sır lanete dönüşür. Bilenleri sonsuza dek susturacak, yeniden yalnız, yapayalnız kalacaktır. Bilen kimse kalmadığında lanet toprağa gömülür ve adı yeniden sır olur. Ta ki biri onu gömüldüğü yerden kazıp çıkarana dek…

Baba’nın sabaha karşı kulağıma fısıldadıkları, böyle bir lanetin habercisiydi. Korkunç ama cezp edici. Yalnızca ben biliyordum. Yalnızca ben biliyorum, sanıyordum.

Süleyman’ın kapalı kapılar ardında çığlıklar attığı ve sonra kendisinden haber alamadığımız gecenin sabahıydı. Sesler kesildikten ve Baba dudaklarının kenarında kurumuş kan lekesiyle koğuşa geri geldikten sonra herkes yatmış, uyku ülkesinin sakin limanına sığınmıştı.

Ranzamda uyuyor numarası yapıyordum. Karanlıktan korkan ufak bir çocuk gibi kafama kadar çektiğim battaniyenin altında titriyordum. Battaniye ile yatak arasındaki ip kadar boşluktan koğuşun diğer ucunda oturan Baba’yı izlemeye devam ettim.

Yatağının kenarına ilişmiş, uzakları seyreder gibi dalıp gitmişti. Demliğin buharıyla buğulanmış havaya cigarasının dumanı karıştı. Hava artık daha puslu ve daha esrarengizdi.

Sonra ayağa kalktı. Gözleriyle koğuştaki her bir yatağı süzdü. Herkes uyuyordu. Belki de benim gibi gözleri açık kabus görüyorlardı. Benden ve ondan başka uyanık kimse var mıydı, bilmiyorum. Kontrol işini bitirince yerine oturup yeni bir cigara daha yakacağını ya da yatağına girip uykuya teslim olacağını sandım. Ama oturmadı. Yatmadı da… Yürümeye başladı.

Doğrudan benim yatağıma ilerliyordu. Nefesimi tuttum. Yürümeye devam etti. Kıpırdamamaya özen göstererek bekledim. Daha da yaklaştı. Battaniyenin altından kendine baktığımı fark etmesi imkansızdı. Ben yine de gözlerimi kapadım, sımsıkı hem de. Belki açtığımda pof diye kaybolup gidecekti. Bir karabasan gibi.

Bekledim.

Karanlık, horultular, alınıp verilen nefesler ve kalp atışlarım. Gecenin sesleri.

Geceye yakışıyordu Baba. Parlayan gözleriyle karanlık ruhuyla sınırlarını kimsenin bilmediği ama varlığından herkesin emin olduğu o vahşi doğası ile geceye yakışıyordu.

Bekledim. Nefesimi tutmaktan ciğerlerim sıkışmış, sıkmaktan gözlerim ağrımaya başlamıştı. Usulca bıraktım soluğumu. Buharından burnumun ucu nemlendi. Ellemedim.

Aniden kalbimi hoplatan ve gecenin olağan ritmine uymayan bir sesle irkildim: bir fısıltı. Yanı başımda yankılanan her bir söz kulağımı döven dalgalara dönüşüp söndü. Sonra yine büyüdü, büyüdü, kıyıya vurdu ve çekildi. Zihnimin çakıl taşlarını da götürüyordu çekilirken.

“Süleyman zaten ölüydü! Masum, günahsız bir çocuğun canına kıyan ölüdür benim indimde!”

Gözlerimi hafifçe araladım. Baba yanı başıma çökmüştü. Bir kâbus gibi.

Baba, öfke içinde fısıldayıp dururken yaşadığım sahnenin gerçek olmadığını düşünüyordum. Onca adam varken koğuşta ve oncası da Baba’ya büyük bir saygıyla, korkuyla bağlıyken neden gelip benim başucumda konuşuyordu? Neden benimle paylaşıyordu bu sırrı?

“Kâşif, bak bana! Ben şeytan değilim!”

Ben şeytan değilim, demişti ama sesinde ne bir pişmanlık ne de bir üzüntü vardı. Ben şeytandan daha acımasız bir varlığım, beni onunla bir tutma, der gibiydi. Şeytanı küçümseyen bir tavırla konuşmuştu.

Korkudan iliklerime kadar ürperdim. Bu adamın benimle bağ kurma hevesini iyiye yoramıyordum. Neden ben?

Battaniyeyi usulca üzerimden attım. Artık göz gözeydik. Sesindeki o ürpertici tona destek verircesine gözlerinde de deliliğin emareleri vardı.

“Sen,” dedim titrek bir fısıltıyla. “Sen, kimsin Baba?”

Sonra da tüm cesaretimi toplayıp (çünkü bu cesaret gerektiren bir soruydu) soruyu olması gereken şekliyle tekrar sordum:

“Daha doğrusu, sen nesin?”

Gülümsedi. Çelikten bir bıçağın üzerine düşen ışıltı vardı o gülümsemede. Keskin ve tehlikeli bir parlaklık.

“Ben,” dedi coşkulu bir hazla. “Ben, buranın Tanrısıyım evlat!”

Anlaşıyorduk onunla. Gariptir, boktan bir mahpushanenin dört duvarı arasında, herkesin uyuduğu bir saatte, gecenin kör bir saatinde, koğuşun ve hatta belki de yeryüzünün, en taşaklı adamıyla fısıldaşarak konuşuyor, gerçek mi masal mı olduğunu bilmediğim bir ülkenin esrarlı topraklarında geziniyorduk. Felsefe yapma lan benimle, dese yeriydi. Ama demiyor, sözleri çekiştirip götürdüğüm topraklarda gezinmekten memnun görünüyordu. Gerçek olmayan sözler üzerinden gerçeğe ulaşmaya çalışıyorduk. Belki de gerçek buydu. O bir Tanrı’ydı. Ölüm Tanrısı.

Belki de (bu ihtimal çok daha korkunçtu) gerçek değildi. Koğuşta gezinen, kendine yanlış yapanları cezalandıran, korku salarak hüküm süren bir hayaldi. Mahpushanenin hayaleti.

Kim olursa ya da ne olursa olsun, anlaşıyorduk. Karanlığın efendisiyle anlaşabiliyor olmak gururumu okşadı. Ama sonu ölüm olan bir anlaşma olduğunu bilmek ürkütücüydü. Çünkü en büyük yanlışı yapmış, ona herkesin önünde posta koymuştum. Çeneme de aklıma da bu kahrolası yere düşmeme sebep olan o boktan gururuma da sıçayım ki, Ölüm Tanrısına artistlik yapmıştım.

“Korkma Kaşif’im!” dedi babacan bir ses tonuyla. “Bana yapılan yanlışlar sikimde değil, görmem! Gördüklerimi de affederim.”

Ulan bu adam aklımı da okuyordu. Sonra da gecenin bir köründe yanıma çöküp korkma diyordu.

“Amma,” diye devam etti. “Yaşamın doğal işleyişine karşı yanlış yapanı affetmem!”

Kabul, iyiydi ama şimdi ne gerek vardı böyle afili bir lafa. “Yaşamın doğal işleyişi… Peh!” Felsefe yapma ulan, desem yeriydi.

Baba ise gayet sakin sürdürdü sözünü.

“Yaşamı ne işletir bilir misin evlat?”

“Bilirim,” diye cevap verdim hiç düşünmeden. Dedim ya birbirimizi anlıyorduk.

“Söyle…” diye fısıldadı.

“Ölüm!” diye fısıldadım.

“Aferin Kâşif’im, aferin. O halde Süleyman denen puşta üzülmekten vazgeç!”

“Gözümün önünde kayıp giden yıldızlar beni her zaman üzer Baba.”

“Beni de üzerdi evlat. Bir zamanlar… Ama onların yıldız değil boktan taşlar olduğunu öğrendiğim gün üzülmeyi bıraktım.”

Ona karşı çıkmaktan büyük haz alıyordum. Ölüme meydan okuyan dağcıların aldığı haz gibi. Adrenalin, yalnızlık ve özgürlük! Tek ve benzersiz bir dağın karşısındaki tek ve benzersiz bir adamdım.

“Ben onların boktan taşlar olduğunu ilk günden beri biliyorum. Beni üzen yıldız ya da taş olmaları değil, beni üzen_”

Sözümü bıçak gibi kesti. Öfkelenmiş miydi?

“Yeter!” dedi. Fısıltısı öfkeli değil ama şiddetliydi. “Yeter evlat! Öğreneceksin. Seni üzen sensin. Önce kendi gerçeğini sonra da her şeyi, öğ-re-ne-cek-sin!”

Bu adama karşı hissettiğim her şey şiddet doluydu. Şiddetli bir korku, şiddetli bir öfke, şiddetli bir merak. Tüm bunlara rağmen onu şiddetle seviyor olduğumu ise kendime çok sonra itiraf edecektim.

“Ama Baba, ben…”

“Yeter dedim Kaşif, yeter! Keşfedeceğin o kadar çok şey var ki önünde. Süleyman puştuna takılıp yolunu tıkama! Süleyman kimdi bilir misin? Neden düşmüştü buraya?”

“Cinayet galiba,” dedim tereddütle.

“Hayır, cinayet sadece kılıf. Asıl sebep bendim. Ve sen!”

“Ben mi? Baba ne diyorsun? Süleyman beş aydır burada. Ben düşeli daha üç hafta oldu. Nasıl olur da sebep ben_”

“Sebepler her zaman sonuçlardan önce gelir he mi Kaşif?”

Kafam karışmıştı. Baba’nın bunamış bir kaçık olduğu gerçeğini kabul etmem gerekiyordu galiba. Ama içimde bir yerlerde gerçeğin farklı olduğunu hissediyordum.

“He,” dedim şaşkınca. “Önce sebep gelir, sonra da sonuç. Ben babamı öldürdüm çünkü babam annemin de ablamın da hayatlarını sikiyordu. Hem de her gün. Durmak nedir bilmeden. Annemin örgüdür, el işidir oradan, ablamın da atölyeden kazandığı parayı zorla alıyordu ellerinden. Sonra dayak, küfür, işkence… En sonunda ablamı bir arkadaşına para karşılığı… Off! Neyse! Bunu öğrenince zıvanadan çıktım. Zavallı annem ve kadersiz ablam için yapmam gerekeni yaptım. Ama önce o yaptı yapacağını, sonra da ben. Onu öldürmek için sebebim vardı. Sebep her zaman önce gelir. Hayatın işleyişi bu!”

“Hay yaşa evlat! Yaşamın doğal işleyişi,” deyiverdi Baba yine. Yaşamın doğal işleyişi. Kafamdaki bulanık sular durulur gibi oldu. Ama sonra daha beter karıştı.

“İşte buna karşı geldi Süleyman puştu! İşleyişteki boşluklara karşın katı kurallar konmuştur. Kurallara uymak lazım evlat. Ya da cezayı göze almak.”

“Ne işleyişi, ne boşluğu, ne kuralı Baba? Adam benim beş ay sonra işleyeceğim cinayeti bilip, beni karşılamak için kendisi bir cinayet işledi ve düşeceğim mahpushaneye düştü, sonra da burada aylar boyunca beni mi bekledi? Bu mu?”

Sabaha iki üç saat vardı. Baba ellerini uzattı ve beni kaldırdı yataktan. Sersemlemiş bir halde koğuşun diğer ucuna doğru beraberce yürüdük. Bir cigara yaktı bu arada. Esrarengiz dumanlarla sarıldı etrafımız yine.

“Bu mu Baba?” diye üsteledim sinirle.

“Bu.” dedi sadece. Biraz sessiz kaldı ve sonra aynı sakinlikle ekledi: “Öğreneceksin evlat. Öğreneceksin.”

Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Profesör’ün ranzasının yanından geçerken hafifçe yatağa dokundu. Yatakta bir kıpırdanma oldu ve ardından Profesör’ün uyuşuk suratı belirdi. Koğuşta uyumamış başka mahkumlar varsa da hiçbirinin sesi çıkmıyordu.

Koğuşun en tenha köşesinin, çaydanlığın, çay tabaklarının ve bardakların durduğu masanın yanına vardık Baba’yla. Bir dakika içinde Profesör de yanımızdaydı. Baba ellerini uzattı ve omuzlarıma bastırdı. Aramızdaki bağ giderek güçleniyordu. Ve ben neden olduğunu bilmiyordum.

“Kaşif, üç gün sonra biri gelecek koğuşumuza. Onu sen karşılayacaksın. Cezasını da sen keseceksin. Profesör gereken yardımı verecek. Benim diyeceğim ise şu: Yap bu işi!”

“Kim gelecek?” diye sordum korkuyla.

“Geldiğinde göreceksin. Şimdilik kuralları alt üst eden bir başka puşt olduğunu bil yeter.”

“Baba, neden beni seçiyorsun? Neden bana yaptırıyorsun pis işlerini?”

Profesör gerildi. Tam bir şey söyleyip beni susturacakken Baba gülümsedi ve eliyle durmasını işaret etti.

“Yavaş ol Profesör, sözlerimi cesaretle sorgulayan bir aptalı, korkudan her dediğimi kabullenen yalaka bir akıllıya yeğlerim!”

Bana aptal mı demişti Baba? Yine de iyi hissetmiştim. Galiba hakikaten aptaldım. Baba Profesör’e dönüp emretti

“Profesör, ver emaneti!”

Ne emaneti, ne oluyor dememe kalmadan Profesör, beline sokuşturduğu silahı çıkarıp bana uzattı. Gözlerinde belli belirsiz bir endişe vardı. Bu kez hiçbir şey sormadım. Elim kendiliğinden uzandı silaha. Soğuk, zehirli bir yılana dokunduğumu hissettim. Buz gibiydi, siyahtı, ağırdı. Ve gerçekti. Aldım, gözlerimi kırpmadan Baba’nın gözlerinin içine baktım. Saniyeler süren bir bakışmaydı. Baba da aynı keskin ve soğuk bakışlarıyla bana baktı. Elimde tuttuğum silahtan daha soğuk ve daha ürkütücü bakışlar.

“Üç gün,” dedi sessizce. “Üç gün sonra kıyamete hazır ol evlat.”

Hikaye Dinle: Eşik 🔊🎧

Üşüyorum burada. Şıp şıp kafama damlayan yağmur suları da cabası. Şu Handan Hanımlar da bir şilte yaptıramadılar dama. Yahu hadi benim gibi beton parçasını düşünmüyorsun bari çoluk çombalağını düşün. Koştur koştur evden çıkacaklarken yağmur suyu gösterse hainliğini de kayıverse yavrucaklar. Hoş beni düşünmemen de hayırsızlık. Ne olsa; sen daha el kadarken, rahmetli babam elleriyle düz betondan oydu da basamak yaptı beni, siz minnacık ayaklarınızla zorlanmadan eve giresiniz diye. Ah ne adamdı o… Elleri maharetli, gönlü merhametli… Az bulunur öylesi. O zamanlarda adamların çoğu çalışmaz olmuştu nedense. Tarlaya kadınlar gider ev işini kadınlar yapar çocuğu kadınlar doğurur. Bu işe yaramazlarda tek bir yerde varlık gösterirlerdi, onu da demeyeyim şimdi. Ama bizim adam öyle miydi? Yok efendim. O babasından tembellik görmemişti. Kendi tarlasına kendi koşardı. Üstüne dedelerden kalma işini de devam ettirir, kahveye bazı evlere ahşap sandalyeler masalar yapardı. Bir para kazanamaz olmuştu bu zanaatinden ama vaz geçmeye de niyet etmemişti hiç. Öyle garip bir zamandı ki; şehirden hazır gelir olmuştu her bir şey. Kahveci bile gitmiş bir örnek ruhsuz sandalye masaları döşemiş kahveye. El emeği gibi olur mu? Olmazdı ama ne anlatacaksın. Anlamaz ruhtan sanattan. Rahmetli de inatla her hafta yeni bir eşya yapıp götürüyor. Öflene pöflene bu son olsun diye diye alıyor sizinkiler. Evden elinde yeni yaptığı eşyalarla çıkıp da birkaç saat sonra eli boş gönlü hoş kapıda görününce ne eğlenirdim. Tam benim olduğum yerin tepesini tahta ile örtmüş o tahtalara da üzüm ekmişti. Üzümler sarmaşık gibi tahtaları sarıp da meyve verince, öyle güzel manzaram oluyordu ki. Ah Ah…

Handan Hanımın kocası eve girdiği ikinci haftadan ne dert ettiyse gitti yıktı tahtaları. Üzümlerin vedasını anlatmayayım şimdi hüngür hüngür dökülmeyelim hiç. Ne istersin be adam! Ne dert olur sana meyveler? Neymiş efendim böceklenirmiş. Neymiş efendim altına bir masalık yer bile yokken ne gerekmiş kapı ağzında üzümler. Bizim kız da sessiz kalınca hepten şaştım kaldım. Yahu sen o üzümlerden az mı yolluk yaptın okula giderken. Saatler süren okul yolunda arkadaşlarınla paylaşıp o üzümleri, sayelerinde az mı hava attın kahvecinin kızına. Bir gık deseydin bari. Yok der mi? Yeni evlenmiş, koca yüzünü görmüş geçmişini unutmuş hemen. Buldumcuk diyeceğim ama öyle geç de gitmedi kocaya. Anasına çekmiş diyeceğim ama hiç olmaz. Anası öyle miydi? Sesi çıkmaz mıydı? Bir bağırırdı bizim beye, sesi ta köy çıkışından duyulurdu. Niye bağırırdı hiç bilemem. Adamın ağzı var dili yok. O da bundan yakınırdı. Şunun beyi iş bulmuş şehirde bunun beyi tarlasını büyütmüş, şunlar bunlar inek almış. Yahu sanki adamlar çalışıp da yapıyor. Tarlayı büyüten bey değil hanım, şehirde iş bulanın akrabası var orada; yanında çalışmaya da zar zor, ite kaka ikna etmişler işte. Üç güne bilemedin beş güne aç açık kalacaklar gurbet elde. İnek alanın babası öldü adamın mezar parası diye biriktirdikleri ile aldılar ineği, zavallıcık mermer mezar taşı hayaliyle gitti, tahtasına talim etti ruhu şad olsun. Senin beyin her gün tarlada ter döker, akşamına bahçeye çıkar tahta oyar. Ben bizzat şahidim be! Yok ama memnun olmaz o. Ta baştan istememiş ki bizim gül gibi beyi. Kahveciye yanıkmış derler. Kahvecinin anası da bunu fazla konuşur iş falan bilmez diye almamış o zamanlar. Dedikodu tabii, kesin bir şey bilinmez ya. Ama ben bilirim bazı şeyler. Belki taştan olmasam yüreğimi kanatan sırlar var derdim size. Ama ne sırlar…

Handan her gün şu işsiz adama dil dökmekten bıkmadı. Aman bağırma, aman komşular ne der, aman yüzüme vurma bir daha gören olur, ne derim. Bırak kızım bu kim gördüleri! Sen katlanıyorsun ya şu densize asıl ona yan. Senin komşular görür de görmez olur. Duyar da bilmez olur. Anca iki kişi yan yana gelsin fıs fıs konuşsun. Gelip senin yüzüne laf vuracak halleri yok ya. Anan zamanı da öyle olmadı mı? Kahvecinin evine girer çıkarmış dediler. Haksız da sayılmazlardı.

Bey evde yokken, kahveci bir şey isteme bahanesiyle kapıya gelip dururdu. Ayakları benim üzerimde kulakları evin için de az mı kıkırdaştılar. Onlar gibi mahalleli de az kıkırdamadı. Bizim Bey mahallede yürürken arkasından boynuzlu deyip, kıkır kıkır güldüler.

Ah bir söylesem Handan Hanıma; o zaman anaları babaları babana kıkırdıyordu, şimdi kızları oğulları sana kıkırdıyor diye. Babasının yazgısı kızına mı? Aman dağlara taşlara, Allah esirgesin. Küçücük bebeleri ne olur o zaman. Kendisi de küçücükken babasız kalmıştı Handan Hanım. Ah ne kader!

Ana olacak sık sık dışarı çıkar olmuştu da ben konduramamıştım. Gelip geçenden ufak ufak fısıltılar da duymuştum ama olmaz, yapamaz demiştim. Ama düşününce şimdi hele ki şu evin yeni ( sözde) beyinin yaptıklarını görünce… Türlü türlü şey geliyor akla. Handan evlere temizliğe şehre gittiğinde o utanmaz da bir kadınla geliyor hemen eve. Aman evden bir sesler bir sesler duyanın yüzü kızarır. Belli nefsi şahlanmış başa çıkamaz olmuş arsız.

Peki ya bizim beyin başına ne gelmişti? Onun karısının da nefsi şahlanmış mıydı? Sık sık evden çıkan karısı kahveciyle mi buluşur olmuştu? Konudan komşudan duymuştu belki bizim bey de olanları. Duysa ne yapardı? Peki ya duyduğunu bilseler; bu yasak aşıklar bizim beye ne yaparlardı?

Bir gece eve gelmeyince bey ben sabahı zor etmiştim hiç unutmam. Evin hanımının ruhu sıkışmamış, rahatça yatmış uyumuştu. Ertesi sabah erkenden kahveci kapı ağzında ayakları kafamda öylece dikilmesin mi? Nedir ne değildir anlayamadım, tek kelime etmediler. Yalnız bizim beyin kapı girişinde duran keserini baltasını, kazmasın küreğini alıp çıkıp gittiler. Sonra hiç görmedim kahveciyi. Ama eve gelen giden eksik olmadı. Bizim bey dışında köydeki herkes eve girip çıkmıştı. Ara ara kulağıma çalınanlardan anladım. Kayıpmış beyim. Haber alınamıyormuş. Kimi çok çalışıyordu dayanamadı dedi. Kimi gözü dışardaydı şehirde bir kadınla kamıştır dedi, kimi sesiz atın çiftesi pek olur dedi. Dediler de dediler… Ben bildim hemen öldüğünü. Kayıp değildi ölmüştü mutlaka. Belki de öldürülmüştü, bir yasak aşk uğruna öldürülmüştü hem de!

Kızlarına çok düşkün adamdı. Koklaya koklaya öperdi. Kucağına alır saatlerce oynar gönüllerini hoş ederdi. Bırakıp kaçmazdı. Kaçacak adam değildi.

Handan Hanım mı o elinde çekiçle gelen. Ne diyor yahu öyle bağırına çağırına. Aman duymuş olmasın kocasının yediği naneleri. Adamın kafasını ezecek belli. Belli de adam önünde değil arkasında koşuyor bunun. Ne diyor biraz işitir oldum. Yıkacağım bu evi başına mı diyor o? Ah anam! Niye benim kafama geçiriyor bu çekici yahu, ben mi aldım o fingirdek kadını içeri. Bağırıyor Handan, bu eşikten mi girdiniz, buraya mı bastı o kremli ayakları. Nasıl ağlıyor Handan! Taştan olmasam ben de açacağım muslukları. Küt küt iniyor darbeler üzerime. Bazen de bizim beyin elleriyle yaptığı kapıya geçiriyor çekici. Bir bana bir ona. Vur kız vur! Dök içini. Bağır avazın çıktığı kadar. Elleri hala çamaşır suyu kokuyor. Herif olacak da ha bire kolonya döker mis kokutur ellerini. Vur kız vur. Dök içini. İkiye ayrılıyor gövdem. Handan Çok güçlü olduğundan değil de yılların yorgunluğundan belki. Bırakıyorum kendimi. Kapının dağılan tahtaları üzerime düşüyor. Beyin onu boyadığı o günü hatırlıyorum. Kimse yoktu etrafta. Önce kendi kendine konuşuyor sanmıştım. Sonra bir de baktım resmen bana sesleniyor. Düz beyaz olmadı bu böyle diyor. Senin grilerin gibi griler atmalı üstüne ki bir örnek olun. Gri olan bir ben varım. Bana diyor belli. Benimle konuşuyor. Beni hissediyor demek. Bir örnek olalım diye griler vuruyor kapıya. Üzerimizde güneş. Üzümler dökülüyor tek tük. Birkaç tane de o koparıyor. Gülerek yiyor. Üzerime çöküp biraz dinleniyor. Bulutları izliyoruz üçümüz. Arta kalan tahtalardan da kapı girişine bir bölme yapıyor. Keseri çekici baltayı, kazma küreği de o gün koyuyor oraya. Üçümüzün en özel günü o gün.

Darmadağın oluyoruz kapıyla. Handan’ın öfkesi de azalmamış ha. Yapma sakın kızım. Bunca insanın önünde. Anan kadar aklın çalışmaz ki. Dönüyor handan kocasına. Çekici atmış yana elinde bir balta. Ah taştan olmasam da ellerim olsa. Tutardım Handan’ı; yapma kızım, derdim. Senin şimdi kocana yapacağını zamanında annan da babana yaptı, ne geçti eline, kahveciyle bir mi olabildi sonra, o da yandı, baban da yandı; sen de yanma, derdim. Ama dilsizim… Diyemedim.

Of, güneş yakıyor ha! Belki son kez yanıyorum. Belli belirsiz görüyorum etrafı. Taştan olmasam zangır zangır titrerdim ha! Kararıyor her yer. Beyi görüyorum sanki. Uzakta bir yerde ama görebiliyorum onu artık. Tahtadan masalar yapıyor. Renk renk boyuyor onları, muhakkak içlerine de gri koyuyordur. Benim için, bir örnek olalım diye…

Hikaye-Siz Aşka İnanır mısınız?

Güvenlik noktasındaki gri boyalı kulübede oturan polis memuru, evde hazırlanmış sandviçinden bir ısırık daha aldı. Gece nöbetlerinde çay ve kahveyi biraz fazla kaçırsa, midesi kıvranmaya başlardı. Öyle zamanlarda da ufak bir sandviç can kurtarıcı olurdu.

Çekirge Caddesi boyunca kestane ağaçları, ıhlamur ve iğde ağaçları bulunurdu. Polis memuru Mustafa Emir, şehrin en güzel polis merkezinde çalışmakla övünürdü.  Merkezin önünde bulunan ağacın boyu iki katlı binayı aşıp geçiyordu.  Sıcak günlerde o ağacın gölgesi güvenlik noktasında bekleyen polis memuru için bir sığınaktı.

Mustafa Emir, sandviçin tamamını bitirip, kâğıdını masanın altındaki çöp kutusuna atmak için eğildiğinde, ağacın arkasından hızlı adımlarla çıkan bir gölge, soluğu binanın merdivenlerinin üçüncü basamağında aldı.

Binanın içinden yükselen ses dışarıdaki güvenlik noktasına ulaştığında Mustafa Emir tam da ağzına doğru götürdüğü kahvesini üstüne döktü.

“Sevgilim annemi öldürdü. Onu bulun, bulun lütfen!”

Yükselen sesle birlikte yerlerinden fırlayan nöbetçi memurlar yetişemeden, kabanının altındaki kıyafetleri kan içindeki kadın yere yığılmıştı bile. Düşerken elinden fırlayan siyah renkli örtünün arasından çeliğin ışıltısı görünüyordu. Kanların kadına ait olup olmadığını anlamaları bir iki dakika sürdü. Kadının elleri dışında hiçbir yerde kesik yoktu. Ellerindekiler de ufak tefek çiziklerdi.

Sağlık ekibi geldiğinde, polislerin bir odaya taşıdığı kadın hala baygındı. Ekip, kadını Devlet Hastanesi’ne götürürken merkezde görevli polislerden biri de Asayiş Şube Müdürlüğü’ ne durumu çoktan bildirmişti bile.

Birkaç gecelik uykusuzluk  baş ağrısı şeklinde kendini gösterdiği için, başını ellerinin arasına almış, önündeki dosyaları okumaya çalışan Zafer Komiser’in telefonu çaldığında saat gece yarısını çoktan geçmişti. Adına Polis Merkezi deniyor olsa da halkın deyimiyle karakoldan bildirilen durumu öğrenir öğrenmez, telefonu ile uğraşan yardımcısı Hüseyin’i de aldığı gibi hastanenin yolunu tuttular. Hastaneye ulaştıklarında kadının ayılmış olduğunu bildiren nöbetçi doktorun çok da konuşası yoktu. Kısaca durumu özetledi.

” Kadın geldiğinde şok halindeydi. İsmi bilinmiyor. Hiç konuşmadı. Sadece boşluğa bakarak yatıyor. Kendisine sakinleştirici yapıldı. Kan alındı. Tahlil sonuçları birazdan çıkar. Yanına girebilirsiniz  ama sakinleştiricinin etkisiyle uykuya dalabilir. ”

Odanın kapısında bekleyen hastane polisi ve polis merkezinden gelen memur, onlara gerekli bilgilendirmeyi yaptı. Ellerine tutuşturulan poşette kadının üstünden çıkanlar vardı.  Odaya giren Zafer ve Hüseyin,  yirmilerinin sonlarında olduğunu tahmin ettikleri  kadına kendilerini tanıttılar. Kadının iki elinde de bandajlar vardı. Onun dışında görünür hiçbir yarası yoktu.

Her zaman daha yumuşak başlı duran Hüseyin, kadının yatağının yanındaki sandalyeye ilişti ve kadının gözlerine bakarak, “Siz bizim adımızı öğrendiniz, biz de sizinkini öğrensek tanışabiliriz aslında. ” dedi.

Genç kadının gözlerinden sicim gibi yaşlar inmeye başladı. Dudakları titriyordu. Büyük bir ağlama krizi her an başlayabilirdi.

Hüseyin kadının koluna hafifçe dokundu.  “Bize her şeyi anlatmalısın. Sevgilinin anneni öldürdüğünü söylemişsin. Sevgilinin adıyla başlayalım mı?”

Kadın fısıldar gibi, “Caner. Onun adı Caner.”dedi.

Hüseyin, kadını duyabilmek için eğilmişti.

Zafer kollarını bağlamış, göz göze duran bu iki insanın konuşmasına dahil olup olmamanın kararsızlığını yaşıyordu. Dayanamayıp “Caner… Soyadı yok mu?”diye sordu.

Kadın kafasını çevirmedi bile.  “Hatırlamıyorum. Gelince kendi söyler zaten. Annem onu çok zorladı. Yoksa Caner… O iyi biridir. Annem… Annem öldü değil mi?”

Hüseyin kadının kendini kaybetmesini istemiyordu.

“Annenizin öldüğünü siz söylüyorsunuz. Adınızı söylerseniz annenizi bulabiliriz. Belki ölmemiştir de. Yardım edebiliriz. Ne dersin, adını söyler misin?”

“Annem öldü biliyorum. Nefes almıyordu. Ben her şeyi anlatırım. Caner gelince o da anlatır. Gerçekten o kötü biri değildir. İstemeden yaptı. Annem onu çok zorladı.”

Hüseyin ve Zafer bakıştılar. Kadın olası bir sinir krizinin eşiğinde görünüyordu. Kadını sorularla zorlamamaları gerektiği çok belliydi.

“O halde biz seni dinleyelim. Bize her şeyi yavaş yavaş  anlat. Caner, gelince bir de ondan dinleriz.”

Kadının yattığı yerden doğrulma çabası, Hüseyin’in yardımı ile son bulunca, kadın tane tane konuşmaya başladı. Zafer, kadına göstermeden telefonunun kayıt düğmesine dokundu.

“Her şey biz çocukken başladı aslında. Babam ben çok küçükken ölmüş. Hatırlamıyorum bile.  Babamdan kalanlar tükenince annem çalışmaya başladı. Ben de okula başlamıştım. Okula annem bırakırdı. Dönüşte komşumuz Elif teyze beni ve Caner’i okuldan alırdı. Hep aynı okullara gittik. Caner’le büyüdük yani. Birbirimize âşık olduk. Çok ama çok büyük aşk bizimkisi. Siz hiç âşık oldunuz mu? Aşk çok güzel bir şey, değil mi?  Ama annem, annem aşkı anlamıyor…  Bir süredir bizi görüştürmüyordu. Hatta onu unutayım diye bana neler yaptı neler. Caner, annem evde yokken geliyor artık. Benim başım çok döner. Düşerim bazen. Annem yalnız çıkarmaz beni pek. Ben evde dikiş dikerim. Okullara sıra örtüsü dikerim, elbise dikerim…” Kadın yeniden dağılmaya başlamıştı.

“Biraz kıt akıllı mı ne? ” dedi Zafer, Hüseyin’in kulağına doğru.

Kadın sinirli bir bakış atınca, Hüseyin, “Komiserime su vereceğim. Siz de ister misiniz? “diye sordu.

Kadının bakışları yumuşadı. Olur, anlamında başını salladı.

Hüseyin kesinlikle insan idare etmeyi biliyor, diye düşünüyordu Zafer.

“Anneniz sizi görüştürmüyordu demek. Elif hanım? O razı mıydı ilişkinize?”

“Elif teyze… O taşındı çoktan. Görmüyoruz ki artık onu hiç. Ama binadan taşınsalar da Caner, beni görmeye hep geldi. ”

Genç kadın, son cümlesini çocuk gibi şımararak söylemişti. Ayak sesleri duyunca kapıya doğru bakarak sustu. Bu hareketleri kadını garipleştiriyordu ama yaşadığı olayı hala anlatmadığı için ruh halini analiz etmek çok zordu. Saat, sabaha karşı üç olmuştu. Kadının gözleri açılmıştı. İlk gördükleri hali gibi değildi.

Zafer sandalyesini yatağa biraz daha yaklaştırdı. Dirseklerini dizlerinin üzerine yaslayarak öne doğru eğildi, “Bu akşam neler olduğunu iyice merak etmeye başladık. Devam eder misiniz?”

” Caner annem yokken geldi. Odamdaydık. Biraz yaramazlık yapıyorduk. Anlayın işte…” Kadın birden panikle ellerini sallayarak,  “Ama sakın yanlış anlamayın. Biz evlenmedik ki daha. Çıplak değildik. ” Utanmış olmalıydı. Yanakları kızardı. Sustu. Kapıya doğru baktı yeniden. Hüseyin, kadına gülümsedi.  “Anlamıyoruz tabi ki. Siz âşıksınız. Biz aşka saygı duyuyoruz.”

“Sonra annem geldi. Caner’le olduğumu anlayınca bana bağırmaya başladı. Kurtul artık şu çocuktan, diye bağırıyordu. Ömrümü çürüttün, diyordu bana. Caner, ben üzülüyorum diye çok üzgündü. Bu kez annemden korkmamıştı, kaçmamıştı.  Gitmek istemiyordu. Başımı okşadı. Eli başımdayken, elimi elinin üstüne koydum. Ona bakıp, gülümsedim.  Annem daha da delirdi. Meyve tabağındaki bıçağı aldı. Sürekli bağırıyordu. Artık söylediklerini dinlemiyordum. Kulaklarımı kapatmıştım. Sonra her şey birden oldu. Annem bıçağı sallayıp duruyordu. Durması için elimi uzattım. Bıçak elimi kesti. Kandamlalarını görünce Caner, bıçağı annemin elinden aldı. Ve anneme sapladı. Galiba kalbine, annem öldü. Caner koşarak çıktı odadan, arkasına seslendim ama dinlemedi gitti. Ama ben biliyorum,  Caner istemedi, öldürmeyi istemedi ki…”

O dakikaya kadar kendini tutmayı başarmış genç kadının sinirleri boşandı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Elleri titriyor, bandajların arasından görünen ince parmakları bükülüyordu. Hüseyin Komiser hemşireye haber verdi. Kadına bir doz daha sakinleştirici verdiler. Zafer odadan çıkarken kadının kendi kendine mırıldandığını duydu.

“Gel artık sevgilim.”

 

Hastanenin sessiz koridorundaki banklardan birine oturdular.  Odada yatmakta olan kadını bir süre daha konuşturamayacaklarını biliyorlardı. Kadının anlattıklarından bir şey çıkarmak mümkün değildi aslında. Ne bir isim ne de adres ellerinde hiçbir şey yoktu. Koskoca bir şehirde Caner ve Elif adında ana oğul mu arayacaklardı?

İki komiser hastane kantininden kendilerine birer çayı yeni almıştı ki hastane polisi koşarak geldi. Doktorun onlarla konuşmak istediğini söyledi. Doktor, Ömer Muslu’nun anlattıkları, genç kadının halini açıklar nitelikteydi.

” Kadının titreme, sallanma gibi davranışları dikkatimi çektiği için kan tahlilinde farklı bulgulara da bakılmasını istemiştim. Tahlil sonuçları geldi. Kadının kanında Antipsikotik ilaçlara ait bulgular var. Psikolojik tedavi görüyor olduğunu tahmin ediyorum. Ama tabi ki hastalığının boyutu hakkında şimdilik bir şey diyemeyiz. Uzmanla görüştürmek doğru olur. Bugün için hastayı  daha fazla yormanızı istemeyiz.”

Kadının bir tedavi geçmişi olması küçük bir ipucu olabilirdi. Eğer ki üstü başı kan içinde olmasaydı, cinayeti hayal ettiği bile düşünülebilirdi ama kıyafetteki kandamlalarının açısı, sıçramaların şekli şüpheye yer bırakmıyordu. Ortada ismi ve yeri bilinmeyen bir maktul vardı. Psikolojik tedavi gördüğü kesin bir şahit, adının Caner olduğunu söylediği kaçak bir zanlıyı işaret ediyordu. Bunun dışındaki her şey bulanıktı. Ama şahidin zihni daha fazla bulanıktı.

Zafer, “Ne tuhaf bir kadındı.  Merkeze yürüyerek geldiğine göre yakınlarda oturuyor olmalı. Kadının kendisine gelmesini beklemek yerine civarı dolaşsak mı? ” dedi.

Günün ilk ışıkları ile aydınlanmaya başlayan şehrin sokaklarında amaçsızca birkaç tur attıktan sonra Derya Çorbacısı’nda birer çorba içtiler. Gün içinde kuş cıvıltılarının duyulabildiği tek vaktin tadını çıkarmak ister gibi sessizce oturdular.

Hüseyin, kadını taklit eder gibi, “Aşk güzel şey, siz hiç âşık oldunuz mu amirim?”diye sorunca Zafer, güldü. “Aşk güzel şey tabii ama sadece başlarda, sonra adamı katil edecek kadar belalı bir şey baksana.” dedi.

Hüseyin tam da ilk aşkını anlatmaya başlayacaktı ki Zafer’in telefonu çaldı.

Genç kadının gittiği polis merkezine yakın bir yerden yapılan bir ihbara giden ekipler, kırklı yaşlarında bir kadının cansız bedenine ulaşmışlardı. Zafer ve Hüseyin olay yerine ulaştıklarında sabahın ilk ışıkları ile aydınlanan evin kendi olay mahalleri olduğunu anında anladılar. Genç kadın ve maktulün gülümserken çekilmiş bir fotoğrafı onları selamlıyordu.

Olay yeri ekibi arı gibi çalışıyordu. Ev oldukça sıradan bir haldeydi. Mutfak tezgâhında duran bir bardak dışında aşırı düzenli bile denilebilirdi. Maktulün bir kan gölünün ortasında, cansız bir şekilde yattığı odada, köşede bir dikiş makinesi vardı. Dikiş makinesinin çaprazında bir yatak, bir dolap ve yatağın yanında duran komodin, komodinin üstünde bir meyve tabağı dışında odada eşya yoktu.

Olay Yeri ekibinden Ali, kaleminin ısırarak ezdiği arka tarafı ile bonenin üzerinden kafasını kaşır gibi yaptı. Elindeki not defterine bakmadan, “Maktulün adı Mevlüde Eroğlu. Bir tekstil fabrikasında çalışıyormuş. 49 yaşında. Kızıyla birlikte yaşıyormuş. Kızının adı Yasemin Eroğlu. Olayı açıklayacak pek bir şey yok komiserim. Maktul kalbine tek bıçak darbesi almış. Odada boğuşma izleri yok. Cinayet aleti olay yerinde değildi. Ama bana verilen bilgiye göre sizdeymiş. İstettik. Gelmek üzeredir. Hastaneye de bir memur yolladık, kızın parmak izlerini alması için. Bıçağı inceler incelemez mesaj atarım. Maktulü gördünüz. Bizlik pek bir şey yok gibi. İhbarı yapan bey yan dairede oturuyormuş. Şimdi koridorda gördüm. Çocuklar son kontrollerini yapıyorlar. Biz toplanalım artık.”dedi.

Zafer, ihbarı yapan yaşlı adamın parmaklarının ucunda sönmüş sigarasını elinden alıp, attı. Adama kendini tanıttı.  “Siz de mi bu binada oturuyorsunuz?”diye sordu.

Yaşlı adam yeniden bir sigara yaktı. “Otuz iki yıldır.”

“ Burada oturanları tanıyorsunuzdur o halde.”

Yaşlı adam sigaradan derin bir nefes aldı. “Mevlüde hanımlar benden on yıl sonra gelmişlerdi. Hanımım rahmetli onları çok severdi. Zavallı kız. Yasemin’in bunu yapacağını hiç tahmin etmezdim,”dedi.

Zafer, düzeltmek ister bir ses tonuyla, “Sevgilisi Caner’in yaptığını söylüyor. Siz o genci tanır mısınız? O ve annesi Elif Hanım da burada oturmuşlar,”dedi.

Yaşlı adam gözlerini açtı ve başını şaşkınlıkla iki yana sallamaya başladı.

” Caner mi? Sevgili mi? Ne diyorsunuz Komiser Bey?” dedi.

” Bize anlatılanı söylüyorum sadece. Siz bana şu Caner’den bahsetseniz.”

“Caner olamaz beyoğlum. Mümkün değil. O çocuk öleli neredeyse on beş yıl olmuştur.”

Şaşırma sırası Zafer’e gelmişti. Zafer yaşlı adamın koluna girdi. Olay yeri ekibi ile konuşmakta olan Hüseyin’e seslendikten sonra, “Amca gel bir oturalım da bildiklerini bize baştan bir anlat bakalım.”dedi.

Yaşlı adam bir bacağını sürükleyerek bir koltuğa ilişti. Ellerini iki yana açıp,”Ne anlatayım bilemedim ki ben,”dedi.

Hüseyin sosyal becerisini devreye sokma vaktinin geldiğini anlamıştı.

“İnsanın bunca zaman komşuluk ettiği birini kaybetmesi zor bir şey olmalı. Bize önce Mevlüde Hanım ve kızı Yasemin’den bahsedebilirsiniz. Nasıl insanlardı? Caner’in ölümünü anlatabilirsiniz. Sanki hepsinin bağlantısı var gibi. ”

“Mevlüde Hanım kocasını yeni kaybetmişti buraya taşındıklarında. Yalnızlık ne zor şeymiş Komiserim. Ben eşimi kaybedeli daha iki yıl dolmadı ama her gün dua ediyorum Allah’a, alsın canımı diye. O kadıncağız neler çekti yıllarca. Çalıştı, çabaladı ele güne muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlardı.  Caner oğlumuzun ölümü çok acı vermişti hepimize. Elif Hanım ile Tahir Bey’in tek çocuklarıydı.  Elif Hanım, Mevlüde bacım çalışmaya gittiğinde Yasemin’e de bakardı. Caner’le kardeş gibi büyüttüler çocukları. Orta okuldalardı galiba olay olduğunda. Okuldan dönerlerken freni patlayan bir kamyon, okuldan çıkan çocukların arasına daldı dediler. Caner kamyonun altında kalmış, orada ölüvermiş çocuk. Yasemin kızımızın gözlerinin önünde olmuş her şey.  Toparlayamadı kız kendini. İçine kapandı. Okumadı da. Yıllardır evden pek çıktığını görmedik. Hanımım hasta o kız, derdi. Ama kimseye zararı yoktu anasından başka. Bazen kavga ettiklerini duyardık. Neden bilmeyiz tabii. Mevlüde Hanım anlatmaz, derdi benim hanım. Kızıyla ilgili kimseyi konuşturmaz, derdi. Hastalığı tam olarak ne ben bilmem. Akşam bağrıştılar biraz duydum. Sonra kesildiydi sesleri. Ama sabah camiye çıkarken kapılarını açık görünce tedirgin oldum. Hırsız girdi sandım amirim. Ben başka şey bilmem. ”

“Tartışma sırasında başka birinin sesini duydunuz mu? Bir erkek sesi mesela.”

“Yok, beyoğlum. Ne dedikleri anlaşılmıyordu zaten, ana-kız bağrışıyordu sadece. Hem ne dediklerini dinlemedim de, ayıptır.”

Yaşlı adam perişan haldeydi. Yanına bir polis memuru verip, evine yolladılar.

Hüseyin, “Bu Caner, o Caner değilse bizim katil kim amirim? Kadının anlattığı, annenin istemediği sevgili… Kadın kendine gelip, adam akıllı konuşmazsa işimiz iş.”

” O kadını adamakıllı konuşturabileceğinizi pek sanmıyorum komiserim. Kadının aklına güvenmeyin, maalesef kendisi şizofren. İlaçlarını şimdi banyoda buldu bizim çocuklar. Doktorunun kartı da annesinin cüzdanından çıktı. Doktorun adı, Salim Kılıç. Kendisinden daha sağlıklı bilgileri alırsınız sanırım ama ilaçlar bana ağır bir tedavi gördüğünü söylemeye yetti. Odada başka birine ait bulguya rastlamadığımızı da belirteyim.  “

Olay yeri ekibinden Ali’nin  elinde bir delil poşetiyle yanlarında durduğunu gördüklerinde, ikisi de ne kadar dalgın ve yorgun olduklarını fark ettiler.

Olay yerinden ayrıldıktan sonra, aslında kendi mesailerinin bitmiş olmasına aldırış etmeden, mesaisinin başladığını düşündükleri doktoru aradılar. Doktoruna göre, Yasemin; uysal ve annesine çok bağlı bir hastaydı. Hastalığında genlerin de etkisi vardı. Çünkü babası da şizofreni sebebiyle intihar etmişti. Yasemin de ölen arkadaşının hayaline saplanıp kalmıştı. Aslında hiç şiddet eğilimleri göstermiyordu. Eve giren herhangi birini de Caner sanmış olabilirdi. Doktorun hastası hakkında anlattıkları kadının tüm garipliklerini açıklar nitelikteydi. Ama hâlâ katili açıklamıyordu.

Yoldayken Ali’den gelen mesaj, bıçakta annesi ve Yasemin’inkiler dışında parmak izi olmadığını bildiriyordu.

Deliller ve komşunun ifadesi de Yasemin’i işaret ediyordu. Akli dengesi yerinde olmadığı için, resmiyette Yasemin’in artık ne bir şahit, ne de zanlı sayılmayacağını, suçlu olsa bile yargılanmasının mümkün olmadığını bilmelerine rağmen yeniden hastaneye döndüler.

Yasemin, yatakta oturuyor, karşısında duran sandalyeye bakıp gülümsüyordu. Zafer ve Hüseyin’in geldiğini fark edince, dönüp yeniden boş sandalyeye doğru konuşmaya başladı. Bu konuşma olayın nasıl sonuçlanacağını belli etmeye yetti.

“Bak sevgilim, bunlar sana anlattığım polisler. Onlara annemi istemeden bıçakladığını anlat lütfen. Ben seni affettim, onlar da affedecektir.  Onlar aşka inanıyorlar…” dedi çocuklar gibi kıkırdayarak.

Zafer, zavallı kıza bakıp, başını sallasa da aklından geçen, “Aşka inanmayacak kadar büyümüştük ya neyse,” oldu.

 

Funda Menekşe şubat 2018

Esrarengiz Hikayeler: Küçük Sır 🔊🎧

Kendisine aşık olan adam yerine başka birini sevmek öldürülmek için sebep olabilir miydi? Kıskançlık duygusu ne kadar ileri gitmeye sebep olabilirdi? Kalbine aldığı tek bıçak darbesi bir intikam cinayetinin izlerini taşısa da, gerçek hiç de sanıldığı gibi değildi…

Komiser Ahmet arazide yatan genç kızın yanına ürkerek yaklaştı. Eline doğan bu kız çocuğu hayatının baharında vahşice öldürülmüştü. Küçük kasabalarında böylesi bir vahşete daha önce hiç şahit olmamıştı. Kızın beyaz elbisesi ay ışığında bile kendini kanından kırmızıya boyanmış olarak duruyordu. Otogara yakın bu boş arazide hiç mi kimse onun çığlıklarını duymamıştı? Ağustos ayının son günlerini yaşadıkları bu günlerde kasabaları oldukça kalabalıktı. Genç kıza yaklaştı. Duygularını kontrol etmekte zorlanıyordu. Elindeki feneri kızın dehşetle açılmış gözlerine doğrulttu. Yüzünde oluşan şaşkınlık öylece donup kalmıştı. Nabzının atmadığını bildiği halde bir umut elini uzatarak baktı. Kızın bedeni soğumaya başlamıştı. Oysa hava nefes alamayacak kadar sıcaktı. Katil kızın göğüs bölümünü muhtemelen bir bıçak ile yarmış ve kalbinin bulunduğu yere oldukça zarar vermişti. Etrafa bakmaya başladı. Kız burada öldürülmüştü. Arazide bulunan otlar hafifce ezilmiş, yan yatmıştı. Kızın etrafını dikkatlice araştırmaya başladı. Cinayet silahı ortalarda görünmüyordu fakat bu burada olmadığı anlamına gelmiyordu. Savcıyı aradı. Gecenin bir yarısı uykudan kaldırdığı kadının huysuzluğu hissedilmeyecek cinsten değildi. Kayıp kızın babası emniyete geldiğinde böyle bir şeyle karşılaşacağı aklının uçundan bile geçmemişti. Bu sakin ve herkesin birbirini tanıdığı sahil kasabasında en fazla gençler alkolün etkisiyle asayişi bozar onları da tanıdığı için nasihat verip evlerine gönderirdi. Olay Yeri İnceleme sarı şeritleri çekmiş savcının gelmesini bekliyordu. Komiser Ahmet iki adım kenara çekilip kızın bulunduğu konuma odaklandı. Kaldırımdan yedi sekiz metre ileride olan kurban ile yazlık evlerin arasında oldukça fazla mesafe vardı. Bu arazi kasabaya giden kestirme yollardan bir tanesiydi. Eğer kurban çığlık atsaydı, mutlaka birileri duyardı demek ki bağırmamıştı. Kaldırımdan araziye doğru yürümeye mi karar vermişti yoksa tanıdığı katili ona eşlik ederken beklenmedik bir anda mı ilk darbeyi yemişti? Vücudunda görünen en kanlı yer kalp bölgesiydi. İlk darbeyi buraya mı almıştı? Başka yaraları var mıydı? Uzun elbisesi bacaklarından yukarı doğru hafifçe sıyrılmış, saçları dağılmıştı. Kollarının biri bedeninin altında kalmış, diğeri ise hafif kıvrık olarak yana doğru açılmıştı. Eli yumruk şeklinde kalmıştı. Kurbanın bir metre kadar ilerisinde duran cep telefonu çalmaya başlayınca, orada bulunan herkes işbirliği yapmışçasına telefona odaklanmıştı. Komiser Ahmet, telefona yaklaşıp arayanın ismini okuyunca nefesini tuttuğunu fark etmeden ekrana kilitledi. “Gençlik” yazısının ne anlama geldiğini bu kasabada yaşayan herkes kadar kendisi de biliyordu. Bu manzaraya daha fazla tahammül edemedi ve akıtmamak için uğraştığı gözyaşlarını serbest bırakarak, savcının yanına doğru gelişini izlemeye başladı…

Kıskançlık ve İntikam dolu bu esrarengiz hikayede  gördüğünüz gerçekler sizi yanıltacak, katili tekrar sorgulayacaksınız.

Ege’nin incisi olan bu küçük sahil kasabasında gün sabaha kavuşmuş, güneş tüm ihtişamı ile kasabayı yarım ay şeklinde saran denizin üzerine altın rengini hafif dalgaların üzerinde sergiliyordu. Ağustos ayının tüm güzellikleri kasabalarını sarmalamış, insanlar ile dolup taşmıştı. Balıkçılar ekmek teknelerinin bulunduğu küçücük koyda, gece balıktan dönmenin keyfi ile ağlarını onarıyor, teknelerini temizliyorlardı. Kasabanın birinci geçim kaynağı olan deniz dün gece hepsine bereketli davranmış ve taze balıklar tüm Ege şehirlerine sofralara koyulmak üzere yola çıkmışlardı. Aslı sahil boyu yürürken, kasabanın en güzel kızı olduğunun bilinci ile adım atıyor, ellerinde büyüdüğü balıkçılarla selamlaşıyordu. Denizin mis gibi kokusunu içine çekip, sahilin karşı tarafını süsleyen ağaçlara; sanki bir ressamın fırçasının renkleri karıştırması ile oluşan yeşilin her tonundaki ağaçların taze kokusu da deniz kokusuna eşlik ediyor ve içini büyük bir mutlulukla dolduruyordu. Arnavut kaldırımlı sahil yolunu yürürken başka hiçbir yerde yaşayamayacağını düşünerek babasının küçük balıkçı teknesine doğru yürüyüşünü sürdürüyordu. Yolunun üstünde karşılaştığı balıkçılar onu adeta göz hapsinde tutup üzerine kem gözlerin çevrilmesine izin vermeyecek kadar değer veriyorlardı. Hepsinin çocukları vardı ama Aslı başkaydı. O tüm canlılara değer verir herkesin yardımına koşardı. Bitirdiği mesleğine atanamayan sayısız öğretmenden bir tanesiydi. Babası Fatih Bey ve annesi Birsen Hanım üzülseler de ona çok belli etmemeye çalışarak bu konu hakkında da fazla konuşmazlardı. Biricik evlatlarının üzülmesine asla gönülleri razı olmazdı. Aslı yirmi beş yaşına gelmişti. Ufak tefek gönül ilişkileri olduysa da gönlünün efendisine henüz rastlayamamıştı. Günlerini kasabanın okulunda anasınıfı öğretmenine yardım ederek geçiriyordu. Şimdi yaz dönemi olduğu için çocuklarla, iki katlı evlerinin bahçesinde bulunan sedirin üstünde, asmanın gölgelendirdiği çardakta, resimler yaparak, onlara masallar okuyarak geçiriyordu. Tüm bunların yanı sıra güne her sabah babasını ziyaret ettikten sonra başlardı. Yürümeye başladığı yıldan beri ne yağmur, ne sıcak, ne de fırtınalar onu durduramamıştı. Babasının yanına geldiğinde komşuları Bekir amcanın da babası ile ağ ördüğünü görerek,

“Gençlik, kolay gelsin bakıyorum bugün her zamankinden daha erken başlamışsınız işe. Size börek getirdim. Çayınız hazır mı? Yoksa geç mi kaldım,” diyerek gülümsedi. Babası ise onun kendisine takılmasından çok hoşlanır, bıyık altından gülerken ciddi bir ses tonu ile cevap vermeye çalışırdı ama bu durumun gerçek olmadığını tüm kasaba bilir baba ve kızın arasındaki konuşmalar hoşlarına giderdi. Ne de olsa ataerkil bir toplumduk ve kız çocukları öyle anne ve babayla laubali bir şekilde konuşamazdı. Ama Aslı, küçüklüğünden beri babasına böyle hitap ettiği için onu kimse yadırgamazdı. Fatih Bey bu sıfatı nasıl aldığını bildiği içinde çok mutlu olurdu. Aslı beş  altı yaşlarındayken dedesi vefat etmiş bunu bir türlü kabul edememişti. O akşam babası onu yatırırken, dedesinin neden öldüğünü sormuş, seksen iki yaşında sağlıklı olan dedesinin yaşlandığını söyleyen Fatih Beye genç kalmasını, yaşlanmamasını söyleyerek kendisine gençlik diye hitap edeceğini söylemiş, babası ise çocukluğuna verip kabul etmişti. O günden sonra Aslı babasına bir daha baba dememiş çocuk kalbinde ona bu şekilde hitap ederse hep genç kalacağını düşünerek seslenmişti. Toplum içinde olmadıkları sürece Fatih Bey onun için gençlikti. Babası da bu durumdan rahatsız olduğunu hiç dile getirmemiş hatta her seferinde bıyık altından kızına gülümseyerek karşılık vermişti. Aralarındaki bu iletişim bağlarını daha da güçlendiriyor birbirlerine olan sevgileri her daim gözlerinden okunuyordu. Getirdiği börekleri bırakıp, onlara kolaylıklar dileyip yanlarından eve doğru gitmek için ayrıldı. Sahil yolunda sabahın keyfini çıkarmak için yolunun üzerinde bulunan banklardan birine oturdu. [bctt tweet=”Gözlerini kapatıp, denizin engin maviliğinin nerelere kadar uzandığını düşünmeye çalıştı. Denizin olmadığı bir yerde yaşamanın kendisi için ne kadar korkutucu olduğunu düşünmek ürpermesine sebep oldu. ” username=”dedektifdergi”]Bir müddet öyle oturduktan sonra eve gitmek için ayağa kalktı. Tam dönüp yoluna gidecekti ki, karşısında kendisine bakan esmer delikanlı ile göz göze gelince tüm vücudu garip bir titreşim hissederek ona tepki verdi. Delikanlının ne zamandan beri orada olduğunu ve bu kasabadan olmadığını düşününce utandı. Adım atmaya kalktığında ise delikanlı,

“Benim adım Seyit. Buraya tatile geldim. Sizi bu kadar keyifle denizi seyrederken görünce, ne düşündüğünüzü merak etmedim desem yalan olur,” diyerek elini uzattı. Aslı bir an utandıysa da belli olmamasını dileyerek,

“Uçsuz bucaksız oluşunu düşünüyordum. Size iyi tatiller diliyorum,” diyerek delikanlının yanından geçmek istediyse de bunu başaramadı. Sebebi ise Seyit’in tam önünde duruyor olmasıydı.

“İsminizi söylemediniz.”

“Söylemek zorunda olduğumu zannetmiyorum,” dediği anda çocukluğundan beri kendisine ilgisi olan Davut’un sesi ile bir adım geri çekilip bankın arka tarafına geçti. Davut öfke dolu bakışlarını bir kendisine bir Seyit’e çeviriyordu.

“Aslı, bu zibidi seni rahatsız mı ediyor?”

“Hayır, Davut. Tatile gelmiş bana kasaba hakkında bir şeyler soruyordu. Zaten ben de gidiyordum,” deyip cevabını beklemeden kalbi ağzında çarpıyormuşçasına hızla yürümeye başladı. Cesaret edip arkasına bakamadı. Davut’un kendisine olan ilgisini biliyordu. Kabul etmediği halde annesini göndererek işi resmiyete dökmek istemiş, babası ise kendisinin Davut ile hiçbir şekilde evlenmeyeceğini bildiği için kibarca bu teklifi geri çevirmişti. Fakat bu durum Davut’u yıldırmamış, her bulduğu fırsatta kendisini rahatsız etmeye başlamıştı. Aslı her ne kadar onun anlamsız kıskançlıklarını ciddiye almasa da içten içe Davut’tan korkuyor, bu durumdan kimseye bahsetmiyordu. Eve gelir gelmez üzerini değiştirdi. Arkadaşı Elif’in yanına gidecekti. Biraz önce karşılaştığı Seyit ise aklının bir kenarına girmiş, bir çivi gibi sürekli kendini hatırlatıyordu. Aynanın karşısında giymiş olduğu beyaz elbisesine baktıktan sonra,  kahverengi dalgalı saçlarını atkuyruğu şeklinde toplayıp eline aldığı rimeli iri ela gözlerini çevreleyen kirpiklerine sürdü. Bunu yaparken gamzeli yanaklarının kızardığını görünce kendi kendine utandı. Makyaj yapmayı sevmezdi ve şu an yaptığını çok anlamsız bulduysa da Elif’in yanına giderken Seyit ile karşılaşma ihtimalini düşünerek yaptığını kendine itiraf ederken, ayna daki yansımasına gülümsemeden edemedi. Bir kez gördüğü ve sadece adını bildiği bu delikanlı onu neden bu kadar etkilemişti ki. Biraz uzun olan siyah saçları ve siyah gözlerini düşününce kalp atışları hızlandı. Belirgin elmacık kemikleri ve yüzüne gülünce yerleşen muzip bakış, kendine olan özgüvenini temsil ediyor gibiydi. Aslı bu düşünceleri zihninden göndermeye çalışsa da başarılı olamamıştı. Yatağının üzerinde duran cep telefonunu ve fotoğraf çekmeye çocukluğundan beri özel ilgisi olduğu için fotoğraf makinesini de boynuna asarak odasından çıktı. Annesi Birsen Hanım bahçeye oturmuş, taze fasulye ayıklıyordu. Kızını görünce,

“Aslı nereye gidiyorsun kuzum, sabah sabah?” diye sordu.

“Elif’i ziyaret edeceğime dün söz vermiştim anne onun yanına gidiyorum.”

“İyi de kuzum Elif şu an iştedir, sana ayıracak zamanı var mıymış ki?”

“Tabi ki var anne. Sonuçta kendi otelleri! Hem Elif’in abisi Murat bana ne zaman istersem gidebileceğimi söylemişti.”

“Bak kızım, Elif’i çok seviyorum fakat Murat hakkında söylenenler hiç iç acıcı değil. Dikkatli ol annem.”

“Ah benim güzel annem, sen takılma bu konulara. Hem Murat ile birlikte büyüdük, sen gerçekten onun yasa dışı işler yaptığına inanıyor musun?”

“İnanmak istemiyorum fakat baban onun gece sandal ile birkaç kez koydan açıldığını görmüş. Belki dediğin gibidir ama balıkçılar onun hakkında iyi şeyler söylemiyorlar. Hatta insan kaçakçılığı yaptığına dair söylentiler var. Aman kuzum ne yaparsa yapsın sen sadece dikkatli ol.”

“Seni duyan da beni on yaşında zanneder annelerin bir tanesi. İçin rahat olsun dikkat ederim. Telefonum yanımda istediğin zaman bana ulaşabilirsin. Ben akşamüzeri dönerim,” deyip bahçe kapısından çıktı. Kasabanın çarşısına geldiğinde bir grup turistin meydandan sahilde bulunan kaleye doğru yürüdüklerini görünce birden heyecanlandı. Hemen fotoğraf makinasını çıkarıp onların yüzlerinde oluşan mimikleri çekmeye başladı. Genci, yaşlısı, çocuğu olan bu gruba kasabanın rehberi Funda öncülük ediyordu. Çoğunluğu yabancı olan bu insanların içinde birkaç yerli turist de vardı. Aslı kaleye doğru giden grubun önüne çıkmak için sahil yolunun ters istikametine doğru yol almaya başladı. Yarım ay şeklinde kasabayı saran sahil yolunun tam ortasında bulunan kale, gelen tüm turistlerin ilgisini çekerdi. Aslı gruptan önce kalenin bulunduğu yere yaklaşmış sırtını kaleye vererek, sahile vuran hafif dalgaların ve kayaların arasında yuvalanan yengeçlerin fotoğrafını çekmeye başlamıştı. Martı çığlıkları da ona güzel bir ezgi dinliyormuşçasına eşlik ediyordu. Funda’nın sesi ile yönünü gelenlere çevirdi. [bctt tweet=”Arkasından ona seslenen kişinin sesini duyunca midesinde kanat çırpmaya başlayan kelebekler varmışçasına olduğu yerde kalakaldı.” username=”dedektifdergi”] Ne yapacağına karar veremeden beklemeye başladı. Sesin sahibi önüne gelince, “Benim de bir fotoğrafımı çekmek ister misin? Bak telif filan istemem,” diyerek gülümsedi. Aslı, Seyit’in bu sözleri karşısında gülümsemeden edemedi.

Esrarengiz cinayetlerin çözümlenmediği günler hala devam ediyor…

Seyit ise tekrar elini uzatarak, “Ben Seyit. Sen de artık bana ismini söylesen olmaz mı?” diye sorunca, “Aslı,” diyebildi. Elini heyecanla ona uzattı. Seyit onun elini sanki bir cam bardakmışçasına itina ile tutup “Ne güzel bir isim. Aslı. Her şeyin temeli, gerçeği gibi; Aslı! Hiç bu isimde bir arkadaşım olmamıştı. Tanıştığımıza çok sevindim. Demek fotoğrafçısın? Acaba biraz önce grubun içinde beni de görüp çektin mi?” dedi.

“Sen grubun içinde miydin?” diye sordu Aslı. Yüzü yanıyordu. İçinden Seyit’in bunu fark etmemiş olmasını dileyerek, “Sanırım çekmedim,” dedi.

Seyit, “Desene senin ilgini çekememişim. Bak şimdi çok üzüldüm,” dediyse de gülümsemesini yüzüne oturtturmuştu.

Grup onlara yaklaşmıştı. Aslı, Funda’ya selam verip onlarla beraber kalenin içine girdi. Seyit ise Funda’dan ziyade Aslı’ya odaklanmıştı. Ona sorular soruyor, bilgi almaya çalışıyordu. Kale gezisi bitince, hep beraber dışarı çıktılar. Öğlen yemeği için balık ekmek yemeye gideceklerdi. Aslı’nın telefonu çalınca grubun biraz arkasında kalarak cevap verdi. Arayan Elif’ti. Kendisini merak etmişti, gecikme sebebini soruyordu. Aslı ona hemen bilgi verdi. Turist grubu onların otellerinde kalıyordu. Öğlen yemeğinden sonra geleceğini bildirip telefonu kapattı. Grup tekne gezisine çıkacaktı. Saat daha bir bile olmamıştı. Balık ekmek yemek için Funda’nın babasının işlettiği küçük ama rahat olan lokantaya yöneldiklerinde Seyit gruptan ayrılmış, arkalarında yürüyen Aslı’nın yanında bitivermişti. Kasabaya hayran kaldığını buralarda insanın yaşlanmayacağını anlatıyordu. Aslı’ya dönerek kendinden bahsetmeye başladı.

“Ben bir evin tek çocuğuyum. Bu yıl okulumu bitirdim ve sevmediğim halde babam gibi doktor oldum. Sen buralarda yaşamakla ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın? Dün geldiğimden beri kasaba halkına odaklandım hepsi çok mutlu görünüyor. Keşke ben de buralarda yaşasam,” diye bitirdiği cümlelerinde biraz hüzün vardı.

Aslı ise, “Kasabamızda herkes birbirini tanır. Biz büyük bir aile gibiyiz. Kim doğmuş, kim ölmüş, kim aramıza yeni taşınmış, kim gitmiş hepsini bilir ve ailemizden biriymişçesine o anki duruma göre duygulanırız. Gerçekten burada yaşam başkadır. Dışarıdan gelen herkes buraya hayran olur ve sonraki yıllar tekrar tekrar gelir veya yazlık alıp yerleşir.”

Cümlesini bitirmişti ki, Davut’un sesi ile irkildi.

“Aslı, senin ne işin var burada?”

Gözlerinden çıkan öfke tüm grubun ve yaklaşmış oldukları lokantanın içindekilerin dikkatini çekmişti. Aslı, artık bu densize haddini bildirmesi gerektiğini düşünerek, “Sana hesap mı vereceğim, Davut. Sana ne! Benim nerede, ne işim olduğu seni hiç ilgilendirmez,” diyerek lokantaya doğru adım atmıştı ki, Davut onun kolunu tuttu.

“Kendine gel. Elbette sorma hakkım var.”

Bunu derken canını acıtmaya başlamıştı. Aslı kolunu kurtarmak için hamle yaptığında Davut daha da sıkı tutmaya devam etti. Funda’nın babası ve çevredekiler, Davut’a kızı bırakmasını söyledilerse de o Aslı’nın kolunu bırakmamakta direniyordu.

Seyit, tam Davut’un önüne gelip  kızgınlıkla, “Bıraksana kızın kolunu!” diyerek Aslı’nın yanına doğru hamle yaptı. Davut,  bunu bekliyormuşçasına, “Lan zibidi, sen kim oluyorsun da benim sevdiğimi bırakmamı söylüyorsun. Çekil ayağımın altından seni çiğnemeyeyim. O benim anlıyor musun benim!” diyerek Seyit’i itti.

Seyit, sıktığı yumruğunu Davut’un suratına patlattı. Davut artık Aslı’nın kolunu bırakmış, Seyit ile lokantanın tam kapısının önünde yumruk yumruğa girmişti. Esnaf ve balıkçılar yaptıkları işi bırakıp onları ayırmaya koşmuşlar, bunu da başarmışlardı fakat Davut’un öfkesi ne vurduğu ne de yediği yumruklardan yatışmamıştı.

“Seni bir daha Aslı’nın yanında görürsem ölümlerden ölüm beğen anladın mı? O benim! Sen kimin köpeğisin lan?”

Karakoldan gelen Komiser Ahmet’i görünce susmak zorunda kaldı. Ağzında ve burnunda kan vardı. Yere tükürüp, tiksintiyle Seyit’e baktı. Onun da dudağı patlamıştı ama korkmadan Davut’un gözlerinin içine bakıyordu. Komiser Ahmet, Davut  ve esnafla konuşurken, grupla birlikte Seyit ve Aslı da lokantaya girmişlerdi.  Davut’un yüzüne buz getiren Funda, bir yandan da Aslı’ya yardım etmeye çalışıyordu. Aslı olanları zihninde toparlıyor, artık babasının bu konuda bir şeyler yapmasını istemesinin zamanının geldiğini düşünüyordu. Komiser Ahmet yanlarına gelip Seyit’ten Davut adına özür diledi. Ne de olsa oğlunun Aslı’ya olan sevgisini biliyordu. Seyit’e davacı olup olmayacağını sordu. Seyit ise misafir olduğu bu kasabada daha fazla sorun çıkarmamak adına davacı olmayacağını söyledi.

Fakat bu durumun çok geçmeden kendi aleyhine döneceğinden haberi yoktu.

Aslı ortalık yatışır yatışmaz Seyit ile kaldığı otele doğru yürümeye başladı. Elif’e söylediği saati çoktan geçirmişti. Yaz günleri olması sebebi ile henüz akşama çok vardı fakat akşam yemeğinde evde olmayı planlamış, o yüzden de Elif’i görür görmez eve dönmeye karar vermişti. Bugün alışık olduğu günlerden çok farklıydı. Yorulmuştu. Lobide onları karşılayan Elif ve Murat misafirlerinin suratına bakmış fakat bir şey sormamışlardı. Aslı, Seyit ile lobinin sonunda bulunan terasa yürüyüp Ege denizinin mavisini hayranlıkla seyrederken, yanında duran delikanlının nefes alış verişlerini duyuyordu. Seyit ne kadar dil döktüyse de onu eve bırakmasına izin vermemişti. Ona dinlenmesini, yarın tekrar görüşebileceklerini söylemişti. Seyit’in yüzüne bakınca onun gözlerinde kaybolduğunu düşündü. Kalp atışları hızlandı. İçinde adını koyamadığı bir neşe yerleşti.

Seyit’e gülümseyerek, “Sen odana geç, dinlen. Yarın sabah meydanda ki Boyozcu da kahvaltı yapalım olur mu?”

“Olur.”

Seyit, duraksadı. Heyecanlı olduğu şişen sol gözüne ve patlayan dudağına rağmen belli oluyordu. Derin bir nefes aldı ve “Aslı ben seni tanımak istiyorum. Kahvaltıya bunu düşünerek gel,” deyip cevabını beklemeden terastan lobiye döndü ve odasına doğru gitti.

Aslı arkasından bakakalmıştı. Ne kadar süre öylece kaldığını bilemedi. Bu çocukta onu çeken bir şeyler vardı. [bctt tweet=”Kapkaranlık gözlerinde yakamoz kadar parlak bir ışıltı dikkatini çekmiş, şimdiye kadar tattığı tüm duyguların yetersiz olduğuna karar vermişti.” username=”dedektifdergi”] Omuzuna konan bir el ile daldığı düşüncelerden ürkerek sıyrıldı.

Murat, “Korkuttum mu seni Aslı?” diye sordu.

“Yok, hayır dalmışım, geldiğini fark etmedim.”

“Tamam, o zaman. Şimdi Birsen teyzemi arıyorsun ve bu akşam bizimle yemeğe kalacağını söylüyorsun. Bak ne kadar uzun zaman oldu görüşmeyeli. Eski günleri yâd edelim. Lise haylazlıklarımızı analım Olmaz mı?”

“Çok isterdim Murat fakat bugün çok yoruldum. Başka zaman söz! Hem benim hiç haylazlığım yoktu okulu birbirine katan sizdiniz.”

Gülümsedi. “Şimdi biraz Elif’in yanına gideyim,” diyerek vedalaştı. Lobide danışmada duran arkadaşı Elif’in yanına doğru yürümeye başladığında, arkasından onu inceleyen ve rüyalarını bilmeden süslediği Murat’ın şehvet dolu bakışlarını görmedi.

Aslı, Seyit ile bir haftalık tatil sürecinde sürekli görüşerek ona olan duygularını tartmaya çalıştı. Âşık olmuş bu duygularını anne ve babasına açmıştı. Seyit tatilini uzatmış, Aslı ile olan ilişkisini ilerletmeye karar vermişti. Bu küçücük kasabada onları bir arada gören herkes mutluluktan parlayan gözlerindeki ışıltıya şahit olmaktan mutluluk duyuyorlardı. Davut ise son vukuatından sonra ortalarda görünmüyor bu ise Aslı’yı tedirgin ediyordu. Elif ve Murat ise onun ilişkisini destekliyor görünüyorlardı. Funda ise Aslı’dan uzak duruyor, bu duruma sebep ne ise, Aslı’nın tüm ısrarlarına rağmen bir şey söylememekte direniyordu. Günler hızla tükeniyordu. Elif’in yaklaşan doğum günü için Aslı şehre inip ona çok sevdiği longplaylardan alacaktı. Seyit ise iki günlüğüne İstanbul’a gideceği için hazırlıklarını tamamlamış akşam otogarda Aslı’dan nasıl ayrılacağının sancısını çekiyordu. Kasabadan hareket edecek son otobüse bilet ayırttırmıştı. Otogara gelen Aslı’ya sarılıp en geç iki gün sonra tekrar geleceğini söyleyerek veda etmişti.  Otobüsün merdivenini çıkarken defalarca binip binmemekte kendisi ile çelişmiş, hostesin sesi ile binmiş ve otogardan çıkana kadar Aslı’ya el sallamıştı. Onu son kez gördüğünü bilmeden gecenin karanlığında ilerleyen otobüsün camına başını yaslayıp yoları izlemeye başlamıştı…

Aslı otogardan henüz dönmemişti. Annesi Birsen Hanım ne kadar belli etmemeye çalışsa da artık tedirginliği artmaya başlamıştı. Cep telefonunu aramış çaldığı halde cevap alamamıştı. Aslı ilk kez telefonuna cevap vermemişti. Gece balığa gidecek olan eşini uyandırıp Aslı’nın hâlâ gelmediğini söyledi.

Fatih Bey, “İyi de hanım hemen telaşa kapılma otele Elif’in veya Funda’nın yanına uğramıştır. Belki telefonun sesini duymamıştır. Ne olacak ki? Herkes sokaklarda. Biliyorsun otogar otele çok yakın. Ama için rahat etmeyecekse Elif’i arayayım,” diyerek yattığı yerden doğrulup telefonuna uzandı.

“İyi de bey, o taraf biraz ıssız. Yalnız gitmesini istemedim hiç. Bak otobüsün kalkışının üzerinden neredeyse bir saat geçti ama Aslı ortada yok. Nasıl telaş etmeyeyim?” dediyse de Fatih Beyin rahatlığını görünce kendini biraz rahatlamış hissetti. Fatih Bey ise kısa konuştuğu telefonu kapatınca, yattığı yerden doğrulup, üzerine bir şeyler giyindi. Birsen Hanım onun yüzünü görünce endişesi daha da artmıştı.

“Bey, ne dedi Elif?”

“Aslı otele uğramamış. Ben de çıkıp bir bakayım. Sen endişelenme. Mutlaka bir yere oturup, biraz nefes almak istemiştir,” dediyse de sesi cılız çıkmıştı. Hemen evden dışarı çıkıp sahil yolundan meydana doğru yürümeye başladı. İnsanlar hala sokaklardaydı. Lokantalar, kafeler hala açıktı. Gördüğü kasabalılara Aslı’yı sordu fakat onu gören olmamıştı. Otogara doğru yürümeye başladı. Bu sokak kasabanın en sakin yerlerinden biriydi. Otogara geldiğinde Seyit’in de orada olduğunu görünce büyük bir şaşkınlık yaşadı. Seyit ise hemen yanına gelerek,

“Fatih Bey, Aslı’nın cep telefonuna ulaşamadım. Ben de yolda inip geri döndüm. Siz neden buradasınız?”

“Ben… Aslı eve dönmeyince merak ettik o yüzden geldim,” diyebildi.

Ayaklarının canı çekiliyormuş gibi tutunacak bir yer aradı fakat bulamadı. Merakla, “Sen son arabaya binmiştin değil mi?” diye sordu.

“Evet, bir saat önce ama Aslı’yı aradım. Eve gitti mi diye merak etmiştim. Cevap vermeyince önce duymamıştır diye düşündüm. Fakat arka arkaya arayıp cevap alamayınca otobüsten inip bu tarafa gelen bir minibüse bindim ve buradayım.”

“Aslı böyle bir şey yapmaz. Kesin başına bir şey geldi,” diyen adam hızla otogardan çıkıp, otele yönlendi. Resepsiyonda duran Elif’e Aslı’yı bugün görüp görmediğini sordu ama cevap olumsuzdu. Fatih Bey de Seyit de ne yapacaklarını bilemediler. Sanki yerlerinde donup kalmışlardı. Fatih Bey, Murat’ı görünce sordu.

“Murat, Aslı’yı gördün mü?”

“Görmedim. Neden soruyorsun Fatih amca?”

“Şimdi zamanım yok, Elif sana anlatsın. Yürü Seyit kasabaya inelim.”

Murat’ın da aralarına katıldığını fark etmeden koşar adım otelden çıktılar. Kasabada kimi görseler Aslı’yı sordular fakat onu gören olmamıştı. Fatih Bey oyalanmanın bir faydası olmayacağını düşünerek polise  gitmeye karar verdi. Karakola geldiğinde çocukluk arkadaşı Komiser Ahmet uyukluyordu. Olayı hemen ona anlattı. Komiser Ahmet, ona sakin olmasını, Aslı’nın gidebileceği her yere bakmasını, kendisinin ise ekip arkadaşları ile otogara gideceğini bildirerek hemen karakoldan çıktı. Önce otogara giden ana caddeyi sonrasında ise tüm kestirme yolları aramaya başladılar. Ekip dağılmış aramalarını sürdürüyordu. Komiser Ahmet ise otel ve otogardan kasabaya giden ve ıssız olan araziye bakmak için o yöne gitmiş, orada Aslı’nın cesedi ile karşılaşmış ve bunun bir kâbus olduğunu düşünmek istemişti. Oysa ki, kurban açık alanda, kanlar içinde, önünde cansız yatıyordu…

Komiser Ahmet, Aslı’yı en son gören ve tanıyan herkesi cinayet şüphelisi olarak karakola toplamıştı. Meslek hayatındaki en zor soruşturmayı yürütüyordu, çünkü oğlu kasaba halkına göre, bu cinayeti işleyecek ilk kişiydi. Yapılan tüm araştırmalara rağmen cinayet silahı bulunmamıştı. Ellerinde Adli Tıp’ın verdiği bilgiler haricinde bir bilgi yoktu. Cinayet silahı yirmi beş santim uzunluğunda bir avcı bıçağıydı. Kendi evinde böyle bir bıçak yoktu fakat oğlunun bu bıçağa ulaşması hiç de zor değildi. Yine Adli Tıp’a göre, cinayeti işleyen kişi solaktı. Bu tanıma oğlu uyuyordu. Aslı’nın vücudunda bulunan kesiklerin çıkış yönü sola kayıktı. Bu da katilin solak olduğuna işaret ediyordu. Komiser Ahmet, oğlunu sorgulaması için en yakın arkadaşına görev vermişti. Bir baba olarak bu soruşturmada tarafsız kalabileceğine kanaat getirmemişti. Aslı’nın avcunda bulunan küçücük bir iplik parçasının araştırması devam ediyordu. Yapılan soruşturmada kimse o gece çığlık duymamıştı. Tüm karakol ekibi, Aslı’nın katilini tanıdığı ve güvendiği konusunda fikir birliği içindeydi. Seyit de şüpheliler arasındaydı fakat onun Aslı’yı öldürmek için bir sebebi yoktu. Soruşturma çok yönlü yapıldığı için, Komiser Ahmet’in gözünde Seyit de bir şüpheliydi, her ne kadar solak bir katil arasalar da.

Aslı tecavüze uğramamıştı. Tırnak aralarında DNA olabilecek bir veriye rastlanmamıştı. Diğer solak şüpheli ise Murat’tı fakat o da ısrarla katilin kendisi olmadığını ve şahidi olduğunu, o akşam otelden hiç ayrılmadığını kanıtlamıştı. Fatih Bey ise otele gittiğinde Murat’ın saçlarının ıslak olduğunu, kızını öldürüp duş almış olabileceğine dair ifade vermişti. Murat’ın şahidi ise kız kardeşi Elif’ti, bu da Komiser Ahmet’e inandırıcı gelmemişti. Otelin lobisindeki kameraları incelemişler ve Murat’ın öğleden sonra lobideki kapıdan çıkıp akşam saatlerinde geri döndüğünü görmüşlerdi. Otelin arka tarafındaki çıkış ise kumsala indiği için orda kamera yoktu. Komiser Ahmet,  Murat’ın oradan çıkıp geri gelmiş olabileceğinden şüphe ediyordu. Hele kız kardeşi Elif, Murat’ın gençlik yıllarından beri Aslı’ya âşık olduğunu söyleyince,  bu durum daha da içinden çıkmaz bir hal almıştı.

Komiser Ahmet, bir şeylerin yerine oturmadığının farkındaydı. Aslı öldürülmüş fakat tecavüze uğramamıştı. Eğer katil onu Seyit ile paylaşmak istemediyse onu öldürmeden önce bu tarz bir eyleme girişebilirdi. Davut ise ısrarla Aslı’nın kendisi ile gecenin o saatinde yürümeyi bırakın yanına bile yaklaştırmayacağını yineleyip duruyordu. Bu ifadeye hak verse de oğlu hâlâ şüpheliydi gözünde. Oturduğu masadan  kalkıp bir ileri bir geri yürümeye başladı. Görmediği neydi? Bütün resme bakıyor fakat ufacık bir ipucunu gözünden kaçırıyordu. Aslı’nın görüştüğü bütün arkadaşlarının ifadesini almıştı. Hiçbiri olanlara inanamıyordu. Yardımcısı, oğlunun kendisiyle görüşmek istediğini bildirince, sorgu odasında bulunan Murat’ın ifadesini almasını söyleyip Davut’un bulunduğu odaya doğru yürümeye başladı. Duyguları o kadar karışıktı ki, Elif’in yanından bir avukat ile geçtiğini bile fark etmedi. Funda’nın sesi ise ona dönmesine sebep olmuştu. Kız o kadar üzgün görünüyordu ki, korkmuş olduğu her halinden belli oluyordu. Ona doğru yaklaştığında, Funda’nın bakışında daha önce hiç görmediği fakat anlamlandıramadığı bir bakış yakaladı. Salise süren bu bakış, ürpermesine sebep oldu. Bu çocukların hepsini doğdukları günden itibaren tanıyordu ama bu bakışı daha önce hiç görmemişti. Funda biraz ürkek biraz da çekinerek, “Ahmet amca eğer izin verirseniz Davut’u görmeye geldim,” dedi.

“Bu şu an imkânsız kızım. Hem onu neden görmek istiyorsun?”

“Şey… Ona onun katil olmadığına inandığımı söylemek için gelmiştim.”

Komiser Ahmet bile kendi oğlu hakkında bu kadar kesin konuşamamıştı. Davut’a ilgisi olan bu kızı, gelin olarak görmek istese de oğlu bunu asla kabul etmemiş, hatta Funda ile tartışmıştı. Şimdi oğlu tarafından hiç değer görmeyen bu kız onun masum olduğunu söylemeye gelmişti. Bulunduğu koridordan gerisin geriye odasına dönerek, Funda’ya kendisini takip etmesini söyleyerek yürümeye başladı. Zihninden geçirdiği düşünceleri ve ipuçlarını sıralamaya çalışıyordu. Katil, en çok kurbanın kalbinin bulunduğu bölgeye zarar vermişti. Bu onun kalpsiz veya sevgiye değer vermediğine dair bir intikam düşüncesi olabilirdi. Boğuşma izi yoktu. Kurban katilini tanıyor hatta onunla yürüyecek kadar güveniyordu. Kurbanın yüzünde ki şaşkınlıktan katilin aniden eyleme geçtiğinin inanmayan ifadesi vardı. Tecavüz yoktu. Katil solaktı. Odaya girer girmez masasında bulunan bir dosyayı Funda’nın beklemediği bir şekilde uzatarak,

“Davut suçunu itiraf etti. Okumak ister misin?” Deyince, Funda sol elini dosyayı almak için uzattı. Elleri titriyordu, üzerindeki gömleğinin kolu yukarı doğru sıyrılmıştı. Komiser Ahmet’in dikkatini çeken ise kolun iç kısmında olan çizikti. Dosyayı masaya geri bırakıp, “Kızım koluna ne oldu?” diye sordu.

Funda soru karşısında afallamış, sanki yarasını yeni görüyormuşçasına anlamsız bir şekilde koluna bakıyordu.

Komiser Ahmet sorusunu tekrarlayınca, “Bilmiyorum” dedi. Sonra, “Şimdi hatırladım annem bahçeden gül toplamamı istemişti sanırım o zaman çizdirmişim. Önemli bir şey değil,” diyerek bakışlarını yere indirdi. Bunu yaparken gömleğinin kolunu öfke ile aşağıya doğru çekti.

Komiser Ahmet bu çiziğin cinayet ile bir ilgisi olabileceğini düşündü. Sonuçta Aslı’nın bulunduğu boş arazide dikenli otlar vardı. Dikkatini tekrar Funda’ya çevirerek,

“Seni Davut ile görüştüremem. Savcılıktan yazı bekliyorum. Nöbetçi mahkemeye çıkacak. Aslı’yı öldürdüğünü itiraf etti,” dedi.

Funda da gözlerini ona dikerek, gerçeklikten uzak bir bakış ile “Bu gerçek olamaz, Davut onu öldürmedi! Yıllardır onun yüzünden acı çekiyordu. Yalan söylüyor Ahmet amca. Anlamıyor musunuz? Yalan söylüyor,” diye bağırmaya başladı.

Komiser Ahmet, olanca sakinliği ile “Neden yalan söylesin? Aslı’ya olan sevdasını hepimiz biliyoruz. Aslı Seyit ile tanışınca kıskanmış ve onu öldürmüş. Kendisi böyle söylüyor,” deyince kızın bütün direnci kırıldı.

Bir bez bebekmişçesine yere çöktü, “Onu Davut değil ben öldürdüm,” dedi.  “Yıllardır Davut ile arama giriyordu. Seyit ile tanışmasına çok sevinmiştim fakat Davut’un onunla yaptığı kavga sırasında ben de oradaydım. Davut ne olursa olsun Aslı’dan vazgeçmeyeceğini söyleyip duruyor, beni görmüyordu. Onu or… ortadan kaldırırsam Davut benim olacaktı. Onu ben öldürdüm. Aptal hiçbir şeyden şüphelenmedi ona otelde işimin yeni bittiğini söyledim oysaki benim tatil günümdü. Benimle yürümeye başladı. Ona kestirmeden gidelim çok geç oldu dediğimde o yolun ıssız olduğunu söyledi ben de onu kışkırtarak yoksa korkuyor musun diye alay ettim. Burası bizim kasabamız burada hiç kimse bize zarar veremez dedim. İnandı. O hep salaktı zaten herkese inanırdı…” Durdu etrafına bakındı.

Soğukkanlılığı Komiser Ahmet’i şaşırtmıştı. Yıllardır tanıyorum dediği, kızı bildiği bu yaratık karşısına geçmiş yaptığı şeytanlığı anlatıyordu.

“O olmasaydı Davut benimdi değil mi Komiser Ahmet amca? O bana kalbini verecekti değil mi?” dediğinde, Komiser Ahmet’i yıllar önce kendi bahçesinde oynayan, Aslı, Funda, Elif, Murat ve oğlu Davut’un dondurma yedikleri bir anıya götürdü. Funda elindeki dondurmayı Davut’a uzatıp şu anki ses tonu ile “Ben sana dondurmamı vereyim büyüyünce de sen bana kalbini ver,” demiş,  bahçedeki büyükler ve çocuklar bu söze gülmüşlerdi…

Herkesin birbirini tanıdığı, güneşin bir başka güzel mavi denize yansıdığı bu küçük sahil kasabası gençlerinin birbirlerine verdiği değeri sorgularken, yeni öyküm olan “Avcı”nın kendine yüklediği misyon sizi düşündürecek…

Hikaye: Sokak Hayvanları İçin Mama 🔊 🎧

Silivri taraflarında zengin insanların oturduğu oldukça lüks bir yazlık siteydi. Yaklaşık yirmi beş adet kendi özel bahçeleri ve içinde özel havuzları olan iki buçuk katlı, beş odalı villalar vardı. Bahçe çitleri yüksek ağaçlardan oluştuğu için hiç bir villa diğerini görmüyordu. Kimsenin kimseyi fazla tanımadığı, bazı sakinlerinin yıllardır oturduğu, bazı villaların da haftalık, aylık, sezonluk kiraya verildiği bu lüks site deniz kıyısında konuşlanmıştı.
Dört kadın ve üç erkek, araçtan teker teker indiler. Villanın anahtarı Kamil’in karısı Mine’nin elindeydi. O önden yürüyüp kapıyı açtı. Emlakçı sözünü tutmuş evi temizletmişti. Aralarında hiç biri çok büyük bavul almamıştı. Hemen hepsinde dört tekerlekli, uçakların kabinlerine sığan ufak valizler vardı. Hava şahaneydi ama kimsenin aklında tatil yapmak, denize girip güneşlenmek yoktu. Bir an evvel denileni yapıp buradan gitmek ve bir daha bu günlerini anmak istemiyorlardı. Kamil, Nezih ve Demir araca gidip devasa köpek maması torbalarını ve büyük kıyma makinasını eve taşıdılar.
“Odalara nasıl yerleşeceğiz?” diye sordu Mine.
Bunun üzerine Demir, “Her şeyden önce banyoyu çok iyi kaplamalıyız. Nerede yatacak olmamızın ne önemi var?” dedi.
Villaya girdikten sonra birbirlerine baktılar. Hepsi çok endişeli görünüyordu.
İlk lafa Kamil girdi. “Bir teklifim var. Bu gece güzel bir çilingir sofrası kuralım, iki kadeh de rakı içelim bahçede. Yarın işe koyuluruz.”
Emine, arkadaşının sözünü kesti. “Olmaz, hiç dikkati çekmememiz lazım. Etrafta komşulara sorduklarında bizim için “bilmem, pek sessiz insanlardı, geldiler, pek evde görmedik herhalde denizdeydiler, sonra da gittiler, zaten o ev hep dönemsel olarak yazlıkçılara kiralanır, gelirler ve giderler” demesi lazım . Bahçede içip dikkati çekemeyiz. Ama isterseniz evin içinde içelim”
Zerrin de arkadaşına hak verdi. “Emine haklı. Evin salonunda sessizce yiyelim yemeğimizi, tamam bir iki kadeh de içeriz.”
Kamil pek ikna olmamakla birlikte, “Yazlıkçı insanlar mangal yaparlar, biz de yapsak fena mı olurdu kardeşim?” dedi ama diğerlerinin umarsamazlığını görünce pek fazla da ısrar etmedi.
Dört odalı villanın her bir odasına yerleştiler. Hepsi de diken üstündeydi. Yapacakları iş sinir bozucuydu.
İstanbul’dan getirdikleri mezeleri salondaki masaya koydular. Rakılarını yudumladılar. Eskiden, hayatlarının altı üstüne gelmeden önce en az ayda bir, birinin evinde toplanıp yer ve içerlerdi. Sohbetlerine doyum olmazdı. Oysa artık konuşamıyor, birbirlerinin yüzüne bakamıyorlardı. Sessizce yediler yemeklerini, sonra el birliği ile sofrayı topladılar. Villanın içi ne çok şıktı ne de çok dökük, sıradan, kimliksiz, kişiliksiz, sürekli değişen kiracıların orta karar zevkine hitap eden sıradan mobilyaları vardı. Dışarısı soğuk olmamakla birlikte çok da sıcak değildi. Yazın bitmesine az kalmıştı.

***

İki villa ötedeki evde oturanlar, yeni kiracıların kim olduğu konusunda en ufak bir fikre bile sahip değillerdi.
Ama yeni kiracılar, iki villa ötede oturanların kim olduğunu çok iyi biliyorlardı. Onların görevi, o evde yaşayan iki kötü insanı ortadan kaldırmaktı. Bu ortadan kaldırma öyle kusursuz olmalıydı ki, hiçbir şey, hatta bedenleri bile bulunmamalıydı. Kendilerine verilen talimat öyleydi.
Plan yapmaları gerekmemişti. Ne yapacakları ve nasıl yapacakları bir askeri mangaya emir verilir gibi anlatılmıştı.
“Çok kolay olacak, merak etmeyin, tereyağından kıl çeker gibi geçecek,” demişti telefondaki ses.
Sabah olduğunda önce evin banyosunu her milimetre karesini kapatacakmış gibi kalın naylonlarla kapladılar. Görevleri gereği arkalarında iz bırakmamak için böyle yaptılar. Sadece gözlerini açıkta bırakan sıvı geçirmez naylon tulumları kimlerin giyeceğini daha önce kararlaştırmışlardı. Üç erkek giyecekti.
Banu, “Haydi, tüm kıyafetlerinizi çıkartın, çırılçıplak kalıp öyle giyin. Biz geri geldiğimizde de gözlüklerinizi takarsınız,” dedi.
Emine ve Nezih’in karısı Zerrin arabaya gidip tekerlekli iskemleleri alıp oturdular. İkisi tekerlekli iskemlede dört kadın önce site içinde dolaştılar. Gerçi fotoğraflara bakarak çalıştıklarından evlerin yerlerini ve denize mesafelerini gayet iyi biliyorlardı. Sonra herkesin denizde olduğu, evin artık orta yaşa gelmiş kızının da yüzmeye gittiği saatte iki villa ötedeki evin kapısını çaldılar.
Yetmişlerinin sonlarında, asık suratlı, yaşlı bir kadınla adam birlikte açtılar kapıyı. Emine, Zerrin, Banu ve Mine karşılarında güler yüzle duruyorlardı.
“Merhaba biz yeni komşularız, size kahve içmeye geldik,” dediler ama karşılarında dikilen ev sahiplerinin bundan memnun olmadığını hemen anladılar. Zaten öyle olacağını da biliyorlardı.
Kadın olanı, “Şimdi müsait değiliz yarın gelseniz çok iyi olur,” diyecekken dört kadın da içeri girip ellerindeki spreyi iki yaşlının yüzüne püskürttüler. Spreyin içindeki özel gazın etkisiyle sersemleyen Aynur ve Hikmet’e köpekleri bayıltan iğne yaptılar. Her ikisini de tekerlekli iskemlelere oturtup geldikleri villaya kimse görmeden geri döndüler. Baygın haldeki ihtiyarları yukarıya, daha önce naylonla kapladıkları banyoya taşıdılar. Kadını çıkartmak kolay olmuştu ama adamda zorlandılar. Bundan sonra yaptıkları ise herhangi bir korku filminde izlerken bile bakamayacakları cinstendi.
Kıyma makinalarının temizlenmesi ve kaplardaki etlerin kedi köpek mamalarıyla karıştırılıp sahildeki başıboş hayvanlara verilmesi birkaç gün sürdü ama sonunda bitti. Hepsi rahat bir nefes aldılar. Görev tamamlanmıştı.

***

Dört kadının kahve içmek bahanesiyle kapıyı çaldıkları günün ilerleyen saatlerinde denizden eve gelen Güliz anne ve babasının evde olmayışına şaşırdı. Genelde ikisinden biri evde olurdu, daha çok da annesi. Babasının küçüklüğünden beri uzun gidişlerine alışmıştı. Ama annesi genelde hep evde olurdu. Sadece bir kez uzunca bir süre hastanede kalmıştı, kan vermişlerdi annesine. Eve gelip yemek hazırladı. Beklemekten sıkılıp uyudu. Ertesi sabah evde kimsenin olmamasına şaşırdı. O gün de gelmedi ne annesi ne babası. Doğduğundan beri hep birlikte olduklarından etrafında annesinin olmaması durumunda ne yapacağını bilemedi. Aslında babasının da olmaması tuhaftı. Son yıllarda her ikisi de hep evde olurdu. Ve hep ona emrederlerdi.

“Güliz mutfaktan su getir!”
“Güliz evi temizle, iyi temizle!”
“Güliz çamaşır yıka!”
“Güliz ütü yap!”
“Güliz çabuk gel!”
“Güliz bakkala git!”
“Güliz çok oyalanma!”
“Güliz televizyon izleme toz al!”
“Güliz kitap okuma gel sırtımı ov!”
“Güliz nerede kaldın Allahın belası!”
“Güliz yatağıma gel!”
“Güliz memelerini aç!”
“Güliz odama çık soyun, beni bekle!”
“Güliz bıktım senden!”
“Güliz aç bacaklarını!”
“Güliz kasma kendini!”
“Güliz ver babana kendini!”
“Güliz orospusun sen, ahlaksızsın sen’”
“Güliz markete git!”

Son kırk sekiz saattir ilk kez bu cümleleri duymadan yaşamak garipti ama çok da güzeldi onun için.
Yemek yapmadı önceleri, dolaptan atıştırdı. Anne ve babasını merak ediyordu ama geri gelmelerini de istemiyordu. Sanki böyle mutluydu. “Peki ya bir daha gelmezlerse?” diye içinden geçirdi. Bunu düşünmek bile onu mutlu etmişti. Annesinin cüzdanından para alıp alışverişe gitti. Etraftaki esnaf onun tek başına alışverişe gelmesine hiç şaşırmadı, zaten hep o yapardı bu işleri. Esnafın bilmediği ise annesinin cüzdanından para aldığı olmuştu. Yastık altındaki cüzdanından verirdi paraları hep Güliz’e ve evlatlığı bunun yerini bilmez sanırdı. Oysa o bunu hep bilirdi ama bilmezden gelirdi. Hayatı konuşmamakla geçmişti. “Acaba nereye gitmişlerdi, belki de onu terk etmişlerdi?” diye sorular sordu kendi kendine. En sonunda polise haber vermesi gerektiğini düşündü ve polisi aradı. “Ailem kayboldu, evde yoklar,” dedi.

Hikaye – suç ortakları

Şubat ayı, bu sene sevgililere kıyak yapmamıştı. Yoğun kar yağışlı ve kutup soğukları ile geçen Ocak, tüm sağanakları adeta Şubat’a saklamıştı. Ayın on dördünde, tam da sevgililer gününün ortasında başlayan yağmur, aralıksız devam ediyordu. Yağmur romantizminin popüler olduğu, bu sene için söylenemezdi.

Ekibin romantik erkeği Efe, karısı Hilal ile birlikte evliliklerinin ilk sevgililer gününü geçirmek üzere Ağva’da bir otel rezervasyonu yaptırdıysa da hava muhalefeti nedeni ile güzergâhını Maltepe’ye çevirmişti.  Burak ise evde kalmış kızlarla kankalık seviyesini ilerletmiş, geceyi Emre’nin tahminine göre pijama partisinde geçirecekti.

Salondaki tekli koltukta oturmuş, cama vuran yağmur damlalarını seyretmiyordu Emre. Sokak lambası altına serdiği anılarının yansımasına bakıyordu.  Efe, karşısındaydı. Tam da o sokak lambasının altına şu an üzerinde oturduğu koltuğu koymuş, sigarasını tüttürüyordu. Spotçulardan ucuza düşürdükleri koltuğu çarşıdan apartman önüne kadar, Burak ile birlikte taşımışlardı. Oldukça yorulmuş ve en büyük problemi çözüme kavuşturmak için hararetli bir tartışma yapıyorlardı. “Koltuğu eve kim çıkaracak?” Dolambaçlı ve dar apartman merdivenleri, iki kişinin birlikte bu işi yapmasına müsaade etmiyordu. Acemi iki kişinin! Koltukta sigarası keyfi yapan Efe’nin aklındaysa bir isim vardı. Emre!

Koltuk taşımak gibi Emre’nin nazarında lüzumsuz bir işe davet, dev adam tarafından takdir görmezdi. Mahallenin gençleri ile basketbol oynamaya gitmişti ve en az iki saatten önce gelmeyecekti.  Kana Davet hesaplaşmasının üzerindense bir buçuk yıl geçmişti neredeyse. Emre’yi en hızlı şekilde eve getirmenin yolu, damardan vurmaktan geçiyordu.

Telaşlı bir sesle Emre’yi aramıştı Efe.

“Emre!”

Basketbol oynayan arkadaşı, telefona soluk soluğa cevap vermişti.

“Ne oldu Efe?”

Oyununa iyi hazırlanan Efe, yorgunluğunun da verdiği bitkin ses tonu ile devam etmişti.

“Abi sanırım bir sıkıntı var! Evin önünde bir mektup bulduk!”

O anı dün gibi hatırlıyordu Emre. Bekir KIRMIZIHAN’ı tam da alnının ortasından vurmuş, üstelik kendi de yaralanmıştı. Aradan bir hayli vakit geçmiş olsa da, böyle bir detay ihmale gelemezdi. Bekir’in bir intikam varisi olduğu düşüncesi ile arkadaşına cevap vermeden koşmaya başlamıştı. Aklı, arkadaşlarının başına gelebilecek yeni bir tehlikedeydi.

Bülbül Deresi Caddesi’ni gözü kapalı geçmişti adeta. Ne fren yapan arabaları ne de çarparak yere düşürdüğü insanları umursamamıştı. Cadde üzerinden evlerinin olduğu sokağa çıkan rampayı vites düşürmeden tırmanmış ve Efe ile Burak’ın kahkahaları ile karşılaşmıştı. Normal şartlarda böyle bir şakayı kaldıramayacak olsa da, dostlarının mutlu halleri kendisi için yeterliydi.

Arkadaşlarının sırtına yüklediği koltuğu, zorlu parkurdan tek başına geçirmiş ve şimdiki yerine yerleştirmişti.

Anılarında, tam da Efe’ye bir küfür savuracağı sahneye gelmişti ki, telefonu çalmaya başladı. Arayan, ilgili sözlerin sahibiydi.

“Ben de tam aklımdan seni geçiriyordum dostum. Söyleyeceklerimi merak ediyor musun?”

Telefonun diğer ucundaki Efe, arkadaşının imasını anlayamadı. Sesi öfkeliydi.

“Abi ne diyorsun gece gece? Zaten iki rezervasyon girmiş götümüze, daha tek yudum içememişim rakıdan! Komiser Fuat aradı. Konu varmış Halkalı’da!”

“Sıkma canını kardeşim, konu sonrası birlikte devam ederiz.”

“Ya kardeşim, düşün yakamdan! Evli barklı adamım ben artık. Sevgililer gününü sabaha kadar senin gibi çirkin biri ile geçirmek, hayatta isteyeceğim son şey bile değil. Kes arkadaş artık şu sakallarını!”

“Sabaha kadar bu konuyu konuşabileceğimiz çok vaktimiz olacak sevgili dostum.  Ben Kozyatağı tarafına geçiyorum, alırsın beni yol kenarından. El sallayacağım sana. Avrasya Tüneli’ni kullanırız.”

Telefonunu kapatıp hazırlanmak için odasına gitmeden önce camdan dışarı baktı.  Efe, lambanın altında bekliyordu.

Kozyatağı yan yol ceplerinden birinde buluştu ikili. Dev adam ıslak, yakışıklı genç ise hayli öfkeliydi.

***

Komiser Fuat’ın belirttiği adres, Halkalı’nın varoşluktan lükse geçiş bölgesi olan Atakent Mahallesi’nde kıyak bir siteydi. Yolu hiç bu semte düşmemiş birisinin dahi, ihtişamın tasviri ile kolaylıkla bulabileceği onlarca dönümlük araziye sahipti bu site. Yüksek duvarlarından ve parıldayan çevre aydınlatmalarından daha şatafatlı bir şey varsa, o da bahçedeki yüzme havuzuydu.

Site girişine geldiklerinde direksiyon yönetimindeki Efe, otomobilde bulunan tanıtım kartını güvenlik görevlilerine gösterdi. Hala sinirliydi ve üzerine oturduğu arka cebindeki cüzdanını çıkarmak dahi istememişti. Yanlarına bir güvenlik görevlisini alarak, olayın yaşandığı bloğa kadar personel rehberliğinde devam ettiler.

Kendilerine refakat eden güvenlik görevlisine teşekkür ederek görev yerine yolladılar. Koridorda kapısı açık olan tek daireye yöneldiler. Efe önde, Emre ise arkada vakanın yaşandığı daireye girdiler.

Efe, resmi üniformalı görevliye kendilerini tanıttı. Kapı kolonuna dayanmış şekilde beklerken Emre, saat itibari ile mesai arkadaşı pozisyonuna geçen dostunu izliyordu. Görüşmesini bitiren yakışıklı genç, şefinin yanına geldi. Hızlı hızlı edindiği bilgileri paylaşmaya koyuldu.

“Abi ortada cinayet diyebileceğimiz bir durum yok. Gençler eğlenmeye gelmişler. Selin KİRAZ isimli kız rahatsızlanarak hayatını kaybetmiş. Sağlık ekipleri gelmiş. Ev sahibi olan Tuğba, memur arkadaşlara bunun bir cinayet olabileceğini söylemiş. İki isimden şüpheleniyormuş. Türker ve Cenk. Ayrıca arkadaşlarına karşı da ispiyoncu durumuna düşmek istemiyormuş zatları.”

“Cenaze hangi hastanedeyse Gülşah’ı oraya yönlendir. Test mest ne ise hızla yaptırsın. Ölüm sebebini bildirsin bize.”

Arkadaşının onayını aldıktan sonra kalabalık odaya girdi Emre. Bugüne kadar yaşadığı hiçbir evin, herhangi bir odasının asla bu kadar büyük olmadığını düşündü bir an. Tarihin 14 Şubat’a ve eşkallerin de yirmili yaşlara ait olması; muhitin lüks, gençlerinse paralı olması, oda kapısı önünde kaos tereddüdüne sebep olsa da yanıldığına emin oldu. Sarhoş bir tip ilk bakışta göze çarpmıyordu.

Cinayet Büro’nun asi komiseri, sükûnetin hâkim olduğu odada birkaç adım ilerlediğinde, geniş kanepede genç bir kadına sarılmış olan bir erkek ayağa fırladı. Erkeklerin hepsi sporcu ve kaslı bir vücuda sahipti. Karşısına geçip, hesap sormaya yeltenecek olanı ise içlerindeki en iri yapılı olanıydı. Yine de Emre’nin yanında cılız kalırdı. “Yanılmadım!” Diye içinden geçirdi Emre.

“Memur bey neler oluyor Allah aşkına? Arkadaşımız ölmüş, siz bizi burada hapis tutuyorsunuz. Bir açıklama yapın bize artık!”

Ayakta durmakta zorlanan ve ağzı kokan adamdan uzaklaşmak ister gibi bir adım geri çekildi Emre. Yanından kalktığı kız, belli ki sevgilisiydi. Öfkeli genç ise oldukça alkollüydü.  Tatsızlık çıkmaması ve sinirli adamın bir cengâverlik serüvenine kapılmaması için kibar bir lisana başvurdu.

“Beyefendi, lütfen oturun yerinize. Acınızı paylaşıyorum ancak mevzuat hükümleri, arkadaşınızın ebedi huzuru için bazı işlemleri yapmamızı gerektiriyor. Eğer bize yardımcı olursanız arkadaşınızın yasını tutmanız için derhal ayrılacağız.”

Meraklı ve sarhoş gözlerin hedefi halinde ayakta dikiliyordu Emre. Odanın genişliği ve kalabalık hali sorgu için müsait değildi. Ayrıca tüm insanları emniyete götürüp, eli boş bir şekilde eve dönmek de istemiyordu. Ortada cinayete yönelik bir bulgu henüz yoktu. Gülşah’tan doktor raporu gelene kadar, kutlamaları yasa dönen insanlar ile küçük bir sohbet yapmaya karar verdi. Yine de daha tenha ve baş başa kalabilecekleri bir yere ihtiyacı vardı.

Arkadaşı Efe’ye göz kırpıp ev içinde dolaşmaya karar verdi. Dubleks şekilde tasarlanmış evin koridorları dahi birkaç parçaya bölündüğünde kullanışlı birer oda haline getirilebilirdi. Ev sahibinin mahremiyetine saygı göstererek kapıları açık odaları dışardan inceledi. Tüm odalar farklı tarzlarda mobilya ve tablolarla dizayn edilmişlerdi. Üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Gıcırdamasını beklediği ahşap basamaklara adim attığında hiçbir ses duymadı. Bu evin gerçek zenginlere ait olduğuna artık tamamıyla emindi.

Üst kata çıkan merdivenlerin bitimi de yine geniş bir koridora açılıyordu. Tam karşısındaki kapısı aralı odanın ise çok büyük bir terasa açıldığını fark etti. Sorgu, gecenin ışıklarında yapılacaktı.

Aşağı inerek, dostunun yanına geldi. Efe, salondaki armut süngerlere oturmak yerine televizyon ünitesine yaslanmayı tercih etmiş, elindeki deftere bir şeyler yazıyordu. Emre’yi fark ettiğinde “Ne yapıyoruz?” bakışı attı.

“Dostum yukarıda bir teras var. Oraya teker teker yolla sen gençleri. Dinleyelim bakalım hikâyelerini.”

Emre arkasını dönüp indiği merdivenleri tekrar çıkmaya başladığında Efe de arkadaşının isteğini yerine getirmek üzere elindeki deftere baktı. Bilgilerini aldığı ilk ismin, üst kata çıkmasını istedi.

Emre, Halkalı manzaralı terasta oturabileceği bir masa takımı görünce doğru karar verdiğine sevindi. Şahıslar alkollüydü ve dikkatlerini dağıtabilecek objeler yoktu. On altıncı kattaki daire ise şehrin ve asfaltın gürültüsünden oldukça uzaktı.

Montunun yakasını dikleştirerek, plastik malzemeden yapılmış olan hasır sandalyelerden birine yerleşti. O esnada terastan giren isme yöneltti bakışlarını. Ortada bir cinayet olmasa da henüz, bir ölü vardı. Emre ise bu ölüye borcunu ödemeliydi.

“Buyurun, oturun şöyle!” Sesi emir tonundaydı. “İsmim Emre. Cinayet büroda görevli komiser yardımcısıyım.”

Talimata uyan adam tereddütsüz oturdu sandalyeye. Hava soğuk ve üzerinde yalnızca vücuduna tam oturmuş bir tişört olmasına rağmen, hiçbir üşüme belirtisi göstermiyordu. Dar pantolonunun cebinden sigara, çakmak, cüzdan ve telefonunu çıkararak masaya bıraktı.

“İrfan Kasap” Dedi. “Sorguda mıyız?”

Atışmak istemiyordu Emre. Sadece işini yapmak istiyordu.

“Bilgi alma diyelim İrfan Bey. Lütfen kendinizden ve Selin’den bahsedin.”

Masadaki paketi göstererek sigara içip içemeyeceğini sordu. Onay alınca bir dal çıkarıp, yaktı.

“Arkadaşım Cenk’e ait oto galeride çalışıyorum. Kendim hakkında anlatabileceğim başka da bir şey yok. Selin ise Cenk’in sevgilisiydi. Hastanede şimdi. Onunla birlikte biz de yıkıldık.”

Yıkılma sözünde bir samimiyet aradı Emre. Teras lambalarını bilerek açmamıştı. Yoğun ışıktan sakınma çabası, mimiklerini gizleyebilirdi konuşacağı kişilerin. İsabetli kararından memnundu. İrfan, ifadesiz bir suratla konuşuyordu.

“Selin’i öldürmek isteseniz, sebebi ne olurdu?”

Emre sorusunun ağır olduğunu fark ettiğinde, karşısındaki adam çoktan gerilmişti. Masaya sert bir yumruk vurarak kaslı vücudunu sergilemeye ve bağırmaya başladı.

“Ne diyorsun ulan sen? Katil miyim ben? Kendine gel!”

Hak ettiğini düşündüğü tepki karşısında kımıldamadan bekledi Emre. Önce yumruk darbesi ile masada biçimsiz dansa başlayan nesneleri, sonra da adamını öfkeli suratını seyretti. İrfan terasta gergin bir voltaya başladığında kendi de ayağa kalktı.

“Steroitli vücuduna güveniyorsan eğer, şimdi üzerimdekileri çıkarabilir ve seninle dövüşebilirim. Ama yok, arkadaşlarıma yardımcı olmak istiyorum diyorsan, geç otur şu sandalyeye ve sadece sorularıma cevap ver.”

Yanında dikilen heybetli vücuda bakınca, tehdidin gerçekliği konusunda tereddüt yaşamadı İrfan.  Emre uyarak, sandalyesine geçmeden önce sigarasını terasın zeminine atıp, ayağı ile söndürdü.

“Sorularında daha dikkatli olmanı istiyorum yalnızca.”

Siz sıfatından ani bir geçişle sen olmuştu Emre. Bu durumdan memnundu.

“O halde şöyle sorayım. Birini öldürmen için nasıl bir sebebe ihtiyaç duyardın?”

“Kardeşim manyak mısın sen? Kimseyi öldürmedim ben!”

Gerilen kaslarını rahatlatmak ister gibi boynunu sağa ve sola esnetti Emre.

“Nedir bu katil öfkenin sebebi? Sana kimse katilsin demedi.”

Karşısındaki adamım tedirginliğini hissetti Emre. Öfkesi, yerini huzursuzluğa bırakmıştı.

“Yahu kimse söylemedi ama şap diye de cinayetten girdin ahbap! Selin’i ben öldürmedim!”

İrfan’ı dikkatle dinleyen Emre, daha fazla gerilmemek için görüşmeyi sonlandırdı. Sinirli genci aşağı kata yollarken, ortağından yeni bir ismi yönlendirmesini istedi.

Kısa süre sonra serin havanın hâkim olduğu terasa, salona ilk girdiğinde karşısına dikilen adam geldi. Ona da sandalyeye oturmasını söyleyip, kendini tanıttı.

“Türker Temizkan ben de. Ne oluyoruz memur kardeşim? Herkesi zan altında bırakıyorsunuz!”

Türker de İrfan kadar asabi ve öfkeliydi. Ayrıca bu gece içkiyi fazla kaçıran biri varsa o da kendisiydi. Soluduğu nefesin ardından ağzından çıkan alkol yoğunluğu, açık havada dahi hissediliyordu.

Sonra arkadaşının notu geldi aklına. Cinayetten şüphelenen Tuğba’nın verdiği iki isimden biriydi Türker.

“Türker Bey aşağıda da belirttiğim gibi bu bir rutin. Şimdi kendinizden ve Selin’den bahsedin lütfen.”

Türker de cebinden sigara, çakmak ve cüzdanını çıkarıp masaya bıraktı.

“Kardeş, benim tur şirketim var. Temizkan Tur adında. VIP turlar ve özel servis hizmetlerimiz var. Konaklama, seyahat falan. Bilirsin! İşin açığı, parası olanları taşırız. Öyle okul gezileri, köy dernekleri ile ilgilenmeyiz. Hakiki VIP hizmetinden bahsediyorum.”

Türker, sözlerinden sonra Emre de bir şaşkınlık ya da eziklik ifadesi beklese de, dev komiser yardımcısı tepkisizdi anlattıkları karşısında. Emre;

“Peki ya Selin?”

Ölen kızın adını duyunca huzursuz şekilde sandalyesinde kımıldandı Türker. Sigaraya uzandığında ellerinde ki titremeyi fark etti Emre. O sırada Efe girdi terasa. Emre’ye ihbarcının mesajını hatırlatmak ister gibi başıyla kalın enseli adamı işaret etti. Titrek elleri, Efe de fark etmişti.

“Selin! Nasılsa öğreneceksiniz.  Benim eski sevgilim. Dostça ayrıldık diyemem ama aramızda bir husumet de olmadı. Gençlik heyecanı deyin, para sevdası deyin. Uzun zaman önceydi zaten. Şimdi de Cenk ile sevgililer. Cenk benim çok eski dostum denebilir. Aramızda iş hukuku var. Bazen özel araç lazım olur ve onun galeriden kiralarız. Selin ile ilgili de hiç konuşmadık kendisi ile. Dedim ya uzun zaman önceydi bizim ilişkimiz.”

“Sence Selin’i kim öldürmüş olabilir?”

Emre; kendi iç tasviri ile zengin, sarhoş züppenin sorusu karşısındaki tepkisini merak ediyordu. Gecikmeden gelmişti o tepki. Titreyen elindeki sigarayı kucağına düşüren Türker’in, bu defa da sesi titremeye başlamıştı.

“Selin öldürülmüş mü?”

Emre ayağa kalktı. Sarhoş adamın yanına giderek teşekkür etti. Salona geçerek beklemesini ve Selin hakkında konuşmamasını istedi. Adamın talimata uyacağından emindi.

Türker terastan çıkarken, Efe sokuldu arkadaşının yanına.

“Ne soğuk arkadaş! Bu herifler üşümüyor mu?” Sorusuna cevap alamayınca devam etti. “Ne diyorsun abi, bu olabilir mi katil? Baksana nasıl da panik oldu? Hem kız da eski sevgilisiymiş ve şimdi de arkadaşı ile birlikteymiş. Bir kıskançlık hesabı olabilir mi?”

Gülümsedi Emre.

“Bilmiyorum dostum. Her şey olabilir!”

“Ne sırıtıyorsun Emre? Neyi kaçırdım?”

“Sence Selin öldürüldü mü?”

Efe cevap veremeden kapıda bekleyen kadın, küçük bir çığlık attı. Öldürülme sözü onu sarsmıştı anlaşılan. Efe, hemen kapıya ilerleyerek genç kızın koluna girdi. Sandalyeye oturmasına yardımcı oldu. O esnada kriz geçiren kızı gözyaşları ile bir süre baş başa bıraktılar. Makul bir zamanın geçmesini bekledikten sonra Emre;

“Hanımefendi konuşmamıza şahit olduğunuz için üzgünüm. Selin hakkında duyduklarınız henüz gerçek değil. Gerçek olan bir şey varsa o da arkadaşınızın şuan aramızda olmayışı. Eğer kendinizi daha rahat hissediyorsanız size birkaç sorum olacak.”

Akan gözyaşlarına karışan makyajını, ince parmakları marifeti ile yanaklarından sıyırdı. Birkaç defa derin nefes alıp, verdi.

“Bize kendinizden ve Selin’den bahseder misiniz?”

“Cansu benim adım. Blog yazarıyım. Aşk öyküleri, şiirler yayınlıyorum. Mekânları gezerek tanıtımlarını yapıyorum hesaplarımda. Talep olursa blog sayfamda röportaja da yer veriyorum. Hepsinin farklı ücretlendirmesi var. Siz sormadan söylemek istedim. Bilmiyorum, Türker bahsetti mi ama onunla sevgiliyiz. Selin’i ise arkadaş ortamımızdan tanıyorum.  Soğuk bir kızdı bana karşı ama yine de ölümüne çok üzüldüm. Hele bir de öldürüldüğünü duyunca çok sarsıldım.”

Emre telefonun arama motorunu açarak Cansu’ya uzattı. Blog sayfasının adresini girmesini istedi. Denileni yapan genç kız, telefonu sahibine uzattı.

Açık havada üşüyen kız, kollarını göğüsleri üstünde bağladı. Durumu fark eden Efe, paltosunu çıkararak genç kızın omuzlarına bıraktı. Fısıltı halinde bir teşekkür duydu. Telefonunda blog sayfasına göz atan Emre, cihazını masaya bıraktıktan bir süre sonra:

“Selin ile aranız yok muydu yani?”

“Asla! Öyle bir şey söylemedim ben.” Tekrar ağlamaya başladı. Küçük hıçkırıklarla devam etti. “O sadece bana karşı soğuktu. O kadar!”

“Türker ile mazilerinden haberiniz yok muydu yani?”

Ağlaması biranda kesildi Cansu’nun. Kadınsı içgüdüleri uyarılmıştı adeta.

“Nasıl bir mazi?”

“Aklınıza ilk gelen cinsten!”

Boğazına tıkanan tükürüğü yutmakta zorlanır gibi bir hareket yaptı. Karşısında oturan çirkin sakallı adamın söylediklerini ilk defa duyar gibiydi.

“İnanmıyorum!”

“Neye inanmıyorsunuz Cansu Hanım?” Saniyeler önce hıçkırıklara boğulan genç kızın ruh halinden eser yoktu şimdi. Büyük bir öfke vardı hislerinde.

“Neye inanmıyorsunuz?”

Birden toparlandı Cansu. Tekrar gözlerini ovuşturdu.

“Hiç! Önemli değil. Eğer başka bir sorunuz yoksa arkadaşlarımın yanına gitmek istiyorum.”

“Olur.” Anlamında başını salladı Emre.  Bir arkadaşına, yukarı gelmesini söylemesini isteyerek uğurladı tanığını. Paltoyu, sahibine vermeye tenezzül etmeden öylece sandalyeye bırakıp, içeri girdi Cansu.

“Ne diyorsun abi? Türker kızı öldürdü ve Cansu’yu kullandı. Sırrını saklamak istiyordu belki de Türker. Sevgilisine söyleyemedi. Araları zaten iyi olmayan iki kız, belki de camiada rakipti. Türker eski sevgiliden, Cansu da bir rakipten kurtulacaktı.”

Telefonunu açarak arkadaşına uzattı Emre. Az önce dinledikleri kızın blog sayfasında yayınlanmış bir öykü vardı ekranda. Öykünün adı “Sevgililer Günü Cinayeti” idi.

Ev sahibi terastan içeri girdi o sırada. Efe’nin “Vay canına!” tepkisi karanlıkta süzülüp gitti.

Kibar tonla Tuğba;

“Burası çok soğuk. Neden içeride bir odada oturmuyorsunuz? Hem aydınlatmayı da açmamışsınız.”

Kapı kenarında bulunan lamba anahtarına uzandığında, Emre girdi araya.

“Gerek yok Tuğba Hanım! Lütfen oturun. Kendinizden ve Selin’den bahsedin bize. Ve neden bir cinayetten şüphelendiğinizi anlatın.”

Hamlesini yarıda keserek, gür sakallı polisin karşısındaki sandalyeye oturdu Tuğba. Elinde ince dallı bir sigara paketi vardı. İçinden bir tanesini nazikçe çıkararak dolgun dudaklarına yerleştirdi. Cesur kıyafetinden silikonlu göğüsleri fırlamak için sabırsızlanıyor gibiydi. Emre dudaklarının da silikon olduğu konusunda, Efe ile iddiaya girebileceğini düşündü.

“Tuğba Üçok ben. Burası benim evim. Güzellik merkezim var Bakırköy’de. Nişantaşı ve Etiler’de de birer şubem. Cenk, Türker, Cansu ve Kader benim yakın arkadaşlarım. Tabi hepsi de müşterim öncelikle. Selin’i, Türker’in eski sevgilisi olması sebebi ile tanırım. Solaryuma gelirdi Türker. Daha sonra Selin’i de getirmeye başlamıştı. Bildiğim kadarı ile Selin kürtaj ile bir bebek aldırmıştı. Türker’den! Sonrasında ise ayrıldılar. Cenk ile tanışmaları yine benim salonumda oldu. Fakat Cenk, tutucu bir tiptir. Alkol kullanmaz, kız arkadaşları ile geceyi aynı odada geçirmez. Türker ile yaşadıklarını öğrenmiş ise Selin’e bir şey yapması mümkün bence. Çünkü evlenme teklif etmişti. Bakire olmayan biri ile yapamaz asla! Anlıyorsunuz değil mi?”

Duydukları karşısında hissettiklerini, kendi iç dünyalarına hapsetti iki arkadaş da. Devamını da merak ediyorlardı.

“Peki Türker’den neden şüpheleniyorsunuz?”

İnce dalından bir nefes daha aldı. Efe, çalan telefonuna cevap verirken soruyu cevapladı Tuğba.

“Kaslı vücutları ile kasılan şu erkekler var ya, hepsi kılıbıktır! Aileleri paranın musluğunu kapatmamak için evlenmelerini istiyorlar oğlanlarından. En kılıbığı da aşağıda size terslenen Türker’dir. Cansu’yu ailesi ile tanıştırdı o da. Cansu ise sürekli Selin hakkında sorular soruyordu. Eski sevgili olduklarını bilmiyor tabii!”

“Bu kadar sık sorular sorduğunu nereden biliyorsunuz? Ulu orta yapmıyordu bunu herhalde.”

Kendinden emin tavırlarında bir sekteye uğradı Tuğba. Gözlerini kapatıp bir süre bekledi.

“Spa havuzlarımızda kamera ve ses kaydı var. Gizli!”

“Siz de bunları izliyorsunuz öyle mi?”

“İş yerimde bir ahlaksızlığa izin veremem memur bey!”

Ayağa kalktı Emre. Tuğba’yı da uğurlamak için kapıya yanaştı. Silikonlu ev sahibi içeri girerken, bir diğer arkadaşını yönlendirmesini istedi. Arkasından seslendi.

“Bir de özel hayatları kayıt altına almanın ahlâki boyutunu düşünün lütfen!”

Arkasına dönmeden anlık duraksama yaşadı ev sahibi. Sonra devam etti merdivenlere intikaline.

“Vay a.k.! Arkadaşlarını mı dikizliyor bu kız şimdi? Nasıl bir sapıklıktır? Arayan Gülşah’tı bu arada. Selin zehirlenmiş!”

“Şuan itibari ile Selin’in gerçekten öldürüldüğü hakkında konuşabiliriz o halde.”

Arkadaşından bir sigara isteyip, yaktı. Dostunu iyi tanıyan Efe, bu seremoninin zafer anlarında yaşandığını da öğrenmişti.

“Buldun yani katili?”

 

“Dur bakalım Efe! Bu keyif sigarası değil. Şimdilik!”

“Belki de Selin, bu videolardan birini gördü. Ya da Tuğba, Selin’e şantaj yaptı. Selin de bu kayıtlardan diğerlerine bahsedeceğini söyledi şantaj karşısında. Bu kayıtlar resmi makamlarca bilinirse her şeyden önce Tuğba kaybedecekti. Sırrını yaşatmak için Selin’i öldürdü.”

Arkadaşından bir yorum gelmeyince devam etti yakışıklı memur.

“Öykü için ne diyorsun peki?”

“Bilmiyorum Efe. Tesadüf olmasını umuyorum. Şu şartlarda Selin’in intihar ettiğini bile düşünebiliriz.”

Dostuna eşlik etmek için bir sigara da kendi yaktı Efe. Emre’nin teorilerinden hepsi mümkün olabilirdi. Kapıdan terasa giren yeni bir şüpheli ile düşüncelerden sıyrıldılar.  Emre yerine geçerken, fiziği kusursuz genç kıza diğer sandalyeyi işaret etti. Yaşanalar hakkında en umursamaz tavırda görünen kişiydi. İlk izlenimini hafızasına not etti. Kendini tanıtıp, karşısındakini dinlemeye koyuldu.

“Kader Can ben. Modelim. Tuğba’nın arkadaşıyım. Selin kurtuldu bence. Çok affedersiniz ama Türker’in altından çıkıp, Cenk’in kucağına oturup, parayı bulacağını sanıyordu. Cenk böyle bir kızı hak etmiyordu asla. “

“Tamam!” Dedi Emre. “Aşağı inebilirsiniz! Biz de birazdan gelip, size durumu açıklayacağız.”

Topuklularını sert sert zemine vurarak içeri girdi Kader. Efe’nin kısa süren sorgudan rahatsız olduğunu fark edince Emre, açıklama yapma gereği duydu.

“Dostum bu kızın da Cenk‘te gözü var. Selin’i kıskandığı her halinden belli. Baksana, bir insan ölmüş ama onun derdi Cenk! Bana sorarsan Kader dahi katil olabilir. Sen herkesin adli kayıtlarını istesene merkezden. Bir de minibüs tarzı bir araç iste. Hepsini merkeze götüreceğiz.”

Terasın korkuluklarına kadar ilerledi Emre. Agatha Christie’nin senaryosu gerçek mi oluyordu? Trendeki herkes, suça ortak olmuş olabilir miydi?

Efe, daha önceden hazırladığı adli kayıtları temize çekerken Gülşah girdi bu defa da terasa. Üşüdüğü ve yorulduğu her halinden anlaşılıyordu. Emre’yi akıl oyunlarıyla baş başa bırakıp Efe’nin yanına geçti. Notlara göz gezdirmeye başladı. Birden;

“Cansu Çelebi mi? Şu blogger Cansu hem de! Bunun foyası ortaya çıktı biliyor musunuz? Milletten öykü satın alıyor, üniversite öğrencilerine mekân tanıtımları yazdırıyormuş!”

Gülşah’ın sözlerine dikkat kesildi Emre. Teras ağzından çekilip, Efe’nin elindeki notları aldı. Konuşmaları yaptığı masaya geçerek, sandalyesine oturdu. Defteri masaya koyup, notları okumaya başladı. Gülşah’tan da başka tanıdığı bir isim olup olmadığına bakmasını istedi. İşini bitirdikten sonra defterden temiz bir sayfa koparıp, arkadaşından kalem rica etti.

*Irfan. Adli vakası var. Hayvan severler derneği ile mahkemelik. Şiir kitabı yayınlamış. (Platonik Mısralar)

*Cenk. Adli vaka yok. Muhafazakâr. Selin’in sevgilisi.

*Türker. Adli vakası var. Narkotik dosyası. Kürtaj. Selin’in eski sevgilisi.

*Cansu. Adli vakası var. Devam eden telif hakkı dosyası. Selin ile anlaşamıyor.

*Tuğba. Adli vaka yok. Şantajcı. Selin sırrını biliyor olabilir.

*Kader. Adli vaka yok. Cenk’te gözü var. Selin’ in ölümüne üzülmedi. Tek sigortalı. Eczane çalışanı görünüyor.

Kalemi masaya sertçe çarptı Emre. Arkadaşındaki telefonunu istedi. Cansu’nun blog sayfasına girerek, “Sevgililer Günü Cinayeti” adlı öyküyü okumaya başladı. Öyküde; platonik bir aşığın, sahip olamadığı sevgilisini sevgililer gününde öldürmesi anlatılıyordu.

Öyküyü arkadaşlarının da okumasını isteyerek sandalyede öylece oturdu Emre. Daha sonra notlarını okuttu.

“Sizce kim katil?”

Efe atıldı hemen.

“Tabi ya! Selin zehirlendi! Bunu bir eczacı yapabilir ancak. Cenk’e sevdalı Kader, Selin’i eczaneden aldığı ilaç ile zehirledi. Harikasın dostum!”

Yüzünde tebessüm ile Gülşah’a döndü.

“Sorguyu kaçırdım ama bana da mantıklı geldi. Bu en mümkün durum görünüyor. Fakat Cenk ile görüşmediniz daha. Aşağıda o da.”

Arkadaşı ve ortağı Efe’den bir sigara daha istedi Emre.

“Keyif sigarası zamanı!” Diyerek hızlı adımlarla önce odaya, ardından merdivenlere yürüdü. Arkadan gelen Efe, yanındaki Gülşah’a kördüğümü çözmenin gururu ile karizmatik bir bakış attı.

Salona girdiklerinde Kader, Cenk’in omzuna sarılmış ve acısını paylaşıyor rolü yapıyordu. Memurları gördüğünde tiksinti ile basını çevirdi. Efe, Gülşah’a bu kızı işaret ediyordu.

Kapı kasasına dayanan Emre, arkadaşından sigarasını yakmasını istedi. Ricayı yerine getiren Efe, dostunun kulağına eğilerek;

“İstersen bunu ben yapayım dostum, uzun zaman olmuştu.” Dedi. Bir yandan Gülşah’a bakıyordu.

“Şimdi değil dostum!”

Şaşkınlık ve dargınlıkla çekildi Efe arkadaşının önünden. Emre, şimdi herkesi daha iyi görüyordu. Katil adayları da dikkatle dev cüsseli ve pis sakallı adamı izliyorlardı.

“Tuğba Hanım! Bir sorum olacak. Bu akşam burada toplanmak kimin fikriydi?”

Nezaketinden kırılır gibi oturduğu yerde toparlandı ev sahibi.

“Yani, bunu sık sık yaparız ama bugün için ilk İrfan ile konuştuk.  Neden sordunuz?”

“Teşekkür ederim.”

Sigarasından bir nefes alıp külünü dökeceği tabla aradı Emre. Yardımına yetişen Gülşah oldu. Efe ise suratını asmış şekilde bir köşede bekliyordu.

“Selin öldürüldü!” Sustu. Salonda sesler yükselecek olsa da, müdahale etmedi. Tepkileri gözlemlemekle yetindi. İşini bitirdiğinde, otoriter bir tavırla ve kontrolsüz söylenmelerin üstüne çıkmak ister gibi bağırdı.

“Şimdi herkes sussun! Sadece ben konuşacağım ve siz dinleyeceksiniz. Hepinizin Selin’i öldürmek için bir sebebi vardı görünürde. Bu arzunuzu da en az bir kişi biliyordu. Fakat katil, en masumunuz!”

“Türker ve Selin. Zamanında birlikteydiler ve bu birliktelik ne yazık ki kürtaj ile sonuçlandı. Selin de Türker de hayatlarına bu olaydan sonra ayrı ayrı devam ettiler. Ancak sırlarının bir ortağı vardı. Tuğba! Cenk, Selin ile evlenmek istiyordu ve bunu bir teklifle gerçeğe dönüştürmek için ilk adımı attı. Fakat mizacı gereği bekârete değer veriyordu. Maziyi öğrendi ve Selin’i öldürmek istedi.”

Mırıldanmalar başlayınca, gök gürültüsünü andıran bir tonla daha bağırmak zorunda kaldı Emre.

“Yeter! Kapatın çenenizi ve dinleyin!”

“Türker! Cansu ile evlenmek zorundaydı ancak kız arkadaşı sürekli Selin hakkında sorular soruyordu. Ailesinin mirasına ortak olması, bu evlilikten geçiyordu. Ya Selin bir şeyler anlatırsa? Ölmeliydi! Bir de Cansu cephesi vardı. Türker Selin’i ortadan kaldırmak için Cansu’nun kıskançlığını da kullanmaya karar verdi ve birlikte Selin’i öldürdüler! Ya Tuğba? Sizleri güzellik salonunda kameraya kayıt ettiğini bir tek Selin biliyordu. Bunun duyulması, Tuğba’nın kariyerini bitirirdi. Ne yapmalı peki? Selin ölmeli! Ah, bunu yapması en mümkün olan Kader! Cansu’nun para ile yazdırdığı öykülerin birinde geçen platonik aşık cinayeti… Öyküde olduğu gibi bu akşam da kurban, zehirlenerek öldürülüyordu. Bunu kim yapabilir? Eczanede çalışan biri tabi ki!”

Bu defa da mırıldanmalara izin verdi Emre. Cenk kendine sokulan kızın boğazına sarıldığında, Efe koşarak öfkeli gencin elinden aldı Kader’i. Emre, tekrar otoriteyi eline aldı.

“Kesin!” Daha bitmedi. Atladığınız birkaç detay var. Selin’in öldürüldüğünü, katil hariç kimse bilmiyordu.”

Arkadaşına döndü.

“Sen de düştün bu yanılgıya dostum Efe. Bir kişi dışında kimse Selin’in öldürülmesi ya da bir katil hakkında konuşmadı benimle. Sonra açıklayacağım bu ismi. Ayrıca dostum, herkes gibi sen de bir yerde daha yanıldın. Hikâyede ölen kişi, sevilen kişiydi. Onun sevgilisi değil. Yani Kader hikâyenin sahibi olsa, Cenk’i öldürmeliydi.”

Çirkin devin tespitlerini anlamaya çalışıyordu salondakiler. Fakat genç komiserin durmaya niyeti yoktu.

“Katilimiz ve platonik aşığımız, İrfan! Kendisi sokak hayvanları zehirlediği için hayvan sever dernekleri ile mahkemelik. Yani bu zehri elinde barından kişi bir eczacı değil,  “Platonik Mısralar” kitabının sahibi. Ayrıca Sevgililer Günü Cinayeti adlı öykünün de, bu gecenin senaryosunun da yazarı. Öyle değil mi Cansu?”

Blog sahibinden olumlu bir yanıtın gelmesi uzun sürmedi. Gururla kendini izleyen gözlerin içine baktı Emre. Sunumu herkesi büyülemişti. Öyle ki kimseden çıt çıkmıyordu.

“Şimdi kimse yerinden kımıldamıyor. Olay yeri inceleme ekibi bir tüp, kutu ya da ilacın saklanabileceği bir delil arayacak. Gerekirse tuvalete, çöplere ve havalandırma boşluklarına bakılacak. Gerçi buna gerek de yok. Zaten otopside Selin’in kanında bulunan zehir ile masum hayvanların öldürülmesinde kullanılan zehir eşlenecektir.”

Yunus Emre EROĞLU

Hikaye – Kimerik

Halının üzerinde yüzüstü yatıyordu genç kadın.

“Kurşun sağ şakağından girip soldan çıkmış,” dedi Adli Tabip. “Namlu kafaya dayanarak ateş edilmiş. Vurma halkası ve deri yüzeyinde barut artığı açıkça görülüyor.”

 

***

“Birkaç gün önce tartışmıştık,” dedi maktulün nişanlısı Bora Gökcan. “İki gündür annesinin evinde kalıyordu. Sabah aradı, konuşmak istediğini söyledi.”

Yirmili yaşlarının sonlarında, fit, jilet gibi giyinip kaşlarını aldıran tiplerdendi Bora. Oturduğu kanepenin önünde duran orta sehpasındaki su bardağında uzandı.

“Oturduk, konuştuk,” diye devam etti bir yudum su içtikten sonra. “Geçenlerde bir hata yapmış, kendisini üzmüştüm. Bir daha böyle bir şey yaşanmayacağına dair kendisine söz verdim.”

“Ne tür bir hata yapmıştınız?” diye sordu Amirim.

“Ben,” dedi Bora, “geçenlerde bir halt ettim, Şule’yi aldattım.”

Yarısına kadar içtiği suyu tekrar sehpaya koydu.

“Bana ‘Bir daha böyle bir şey yaparsan sana öyle bir ders veririm ki, beni hayatının sonuna kadar unutamazsın,’ dedi. Yalvardım, yakardım, tekrar birlikte olmamız konusunda ikna ettim kendisini. Barışmamızı şarap içerek kutlamaya karar verdik. Mutfakta şişeyi açarken bir arkadaşım telefon etti. Müsait olmadığımı, kendisini daha sonra arayacağımı söyleyerek kapattım telefonu.” Salon kapısının girişinde, yerde duran kırılmış şarap şişesini ve cam kırıklarını işaret etti. “Şişe ve kadehlerle içeri girdiğimde elinde tabancayla karşımda duruyordu.”

“Tabancayı nereden bulmuş?”

Bu sorunun cevabını Bora yerine, yanında oturmakta olan avukatı verdi. “Tabanca müvekkilimin, ruhsatlı.” Kucağında tuttuğu çantasından bir kağıt çıkararak uzattı.

“Köpeğimiz öldükten sonra Şule evde yalnız kalmaktan korkar olmuştu. Ben de bu Baretta’yı almıştım.”

“Sonra?”

“Sonra…” Elleriyle yüzünü kapatarak derin bir soluk aldı Bora. “Çok sinirlenmişti. ‘Yine o orospulardan biriydi değil mi? Sana ne demiştim!’ diyerek kafasına dayadığı silâhı ateşledi.

Ellerinde atış artığı olup olmadığını anlamak için örnek aldıktan sonra Bora’yı yazılı ifadesi için merkeze yolladık.

“Olay oğlanın anlattığı gibi meydana gelmiş olabilir,” dedi Olay Yeri İnceleme Şubesi’nden Oktay Komiser.

“Bu elimizde bir şey olmadığı anlamına geliyor galiba,” dedi Amirim.

“Kovan ve mermi çekirdeği dışında bir şey yok. Onların da zaten hangi silahtan çıktığını biliyoruz. Bora’nın elinden atış artığı çıkarsa başka tabii.”

“Bir şey çıkacağını sanmam,” dedi Amirim, “ilk ekip gelmeden önce temizlenmek için bol vakti olmuştur. Polisten önce avukatını aramış adam.”

Olay yeri inceleme elemanları işlerini bitirmiş, çantalarını toplamışlardı. Salonda etrafa göz gezdirmekte olan Amirim, “Ev ne kadar düzenli ve temiz değil mi?” dedi.

“Gündelikçi kadının telefonunu alalım istersen senin için,” diye dalgasını geçti Oktay Komiser.

“Hamarat bir kadın olduğu belli,” diyerek şömineye doğru ilerledi Amirim, “işini iyi yapıyormuş.” Duvar kenarında duran maşa takımından bir parça alarak şöminenin içini karıştırmaya başladı. “Böyle titiz bir kadın bütün evi bal dök yala kıvamına getirdiği halde şöminenin içindeki bu külleri niye temizlememiş acaba?”

“Aşıklar atıştıktan sonra arayı düzeltmişler,” diye cevap verdi Oktay Komiser, “içkilerini şöminenin başında içeceklerdi belki.”

Amirim yüzünü buruşturdu. “Hava gâvur bilmemnesi gibi. Kırk derecede şömine mi yakmışlar?”

 

***

Şule’nin sağ elinde ve ceket kolunda atış artığı bulunmuştu. Bora’dan aldığımız örnekler ise temiz çıkmış, savcı tutuklama talebinde bulunmaya gerek görmemişti.

Bora’nın bugüne kadar bir-iki bar kavgasından başka vukuatı görünmüyordu kayıtlarda. Londra’da işletme okumuştu. Türkiye’ye döndükten sonra babasının sahibi olduğu hastanede yöneticilik yapmaya başlamıştı.

“Hastaneleri mi varmış?” diye sordu Amirim.

“Özel Gökcan Hastanesi.”

“Kapatılmamış mıydı o hastane? Birkaç sene önce yaşa dışı organ nakli sırasında suçüstü yapılmıştı.”

Google’dan hastaneyle ilgili haberleri aradım.

“Geçici olarak kapatılmış. Ameliyatı yapan doktora olmuş olan, diplomasını iptal etmişler.”

 

***

Bora’nın serbest bırakıldığını öğrenen Şule’nin ablası Deniz çıldırmıştı: “Ne yani, kardeşimi öldürdükten sonra elini kolunu sallayarak gezecek mi bu pislik? ”

Güç bela sakinleştirebildik genç kadını. Uzattığım kâğıt mendili almayı reddederek elinin tersiyle sildi yanaklarına inen gözyaşlarını. “Kendisini çok sevdiği, başka kadınlardan kıskandığı için intihar etmiş kardeşim, öyle mi? Ayrılmıştı kardeşim o hayvandan! Bugün de kalan eşyalarını almaya gitmişti o eve.”

“Tekrar barışmış olamazlar mı?”

“Olamazlar!.. Kesin kararlıydı Şule, bıkmıştı aldatılmaktan, aşağılanmaktan! İncir çekirdeğini doldurmayacak saçmalıklar yüzünden dünyayı dar etti sekiz aydır Şule’ye. Bir adam arabasının koltuğuna kahve damlattı diye sevdiği kadını tokatlar mı? Arabasının döşemesi bile kardeşimden daha değerliydi onun gözünde!”

 

***

“Bora bize yalan söyledi. Şule’nin kendisinden ayrıldığından bahsetmedi,” dedi Amirim. “Yarın sabah olay yerini tekrar gözden geçirsek iyi olacak.”

Çıkmak üzereyken laboratuardan aradılar. Şömineden aldığımız örneğin kanepe, koltuk gibi eşyaları kaplamakta kullanılan cinsten bir kumaş olduğu anlaşılmıştı.

 

***

Sabah ilk iş olarak Bora’nın evine gittik.

“Dün eksikliği fark etmedik,” dedi Amirim. Salondaki oturma grubu bir üçlü kanepe ve iki koltuktan oluşuyordu. Kanepede üç, koltuğun birinde ise bir yastık vardı. Diğer koltuk yastıksızdı.

“Ne halt etmeye yaktı peki?” diye sordu Amirim etrafa bakarken. “Kıza ateş ederken susturucu olarak kullandı desek… O zaman da kızın şakağında atış artığı olmazdı.”

“Zaten elinde de atış artığı bulundu,” dedim umutsuzca.

“Evet,” dedi Amirim, “birileri bizimle fena dalga geçiyor.”

Telefonunun çalmasıyla dolaşmayı kesti. Ekrana bakınca, “Hayırdır inşallah,” dedi, “Adli Tabip arıyor.”

Huyu olduğu üzere, “Evet… İlginç… Harika…” gibi teker kelimelik katkılarla dinledi Adli Tabip’in konuşmasını. Teşekkür edip telefonu kapattığında dudakları sağ taraftan yukarı doğru kıvrılmıştı. Bu iyi bir şey demekti.

“Adli Tabip, Şule’nin tırnak aralarında kalıntı ararken bir şey dikkatini çekmiş: Kızın yalnızca parmaklarında atış artığı varmış.”

Nasıl boş baktıysam açıklama gereği duydu: “Yani elinin üst kısmında hiç barut izi yokmuş.”

Konuya uyanmıştım. “Yani; birisi tabancayı kıza tutturup ateş ettirmiş.”

“Öyle yapmış,” dedi Amirim, “bunun başka bir açıklaması yok.”

“Laboratuardakiler nasıl atlamış peki bunu?”

“Onların bir suçu yok. Olay Yeri, Şule’nin elindeki artıkları yapışkan bantla alıp gönderdi onlara. Bantta artık var mıydı, vardı.”

“Ya kızın elinin üstündeki izlerin hepsi bantla gitmişse?”

“O zaman da elinde bandın yapışkanının olması gerekirdi. Hiçbir şey yokmuş.”

Cebinden çıkardığı lastik eldivenleri ellerine geçirdi. “Bu durumda o silâh bu evde bir değil, iki kez ateşlendi. Bora, Şule’yi vurduktan sonra elinde atış artığı bırakmak için silâhı eline tutuşturdu ve minderi kullanarak ikinci kez ateş etti. ”

“Minder susturucu görevi gördüğünden çevre evlerden de ikinci el silâh sesini duyan olmadı.”

Ben de eldivenlerimi taktım.

“O zaman ikinci merminin nereye gittiğini bulacağız.”

“Buralarda bir yerlerde olmalı. Kovan ortada olmadığına göre çekirdeği arayacağız. Onu da almışsa, merminin saplandığı yeri, bıraktığı izi bulmalıyız”

Salonun her milimetrekaresini, tabandan tavana kadar aramamıza karşın bir iz bulamadık. Ne olur ne olmaz diyerek kattaki diğer odaları, mutfağı ve banyoyu da gözden geçirdik. Sonuç koca bir sıfırdı.

Teorisinin fos çıkması Amirimin canını sıkmıştı. “Kan izlerinden ve ölü lekelerinden Şule’nin cesedinin yerinden oynatılmadığını biliyoruz,” dedikten sonra halıyı işaret etti. “Şule’yi bulduğumuz pozisyonda halının üzerine yat.”

Dediğini yaptım. Şarjörünü çıkardıktan sonra silahını çıkarıp halının üzerine koydu. “Tabanca da aynen buradaydı.” Kanepeden aldığı yastıkla yanıma diz çöktü. Silahı elime tutuşturup sol eliyle de yastığı namluya dayadı. Kolumu kaldırdı. Silahın doğrulduğu noktaya baktık. Bahçeye açılan camlı kapıya bakıyordu namlunun ucu.

“Kapı açık mıydı dün?” diye sordu Amirim.

“Değildi,” dedim, “eminim.”

“Mizanseni hazırlayabilmek için vakti vardı,” dedi, “kapatmıştır.”

Verandaya çıktık.

“İkinci atış o açıdan yapılmışsa, mermi ya karşı evin duvarında ya da…” Sözünü tamamlamadan bahçeye indi. Büyük çam ağacının gövdesindeki deliği gösterdi. “Ya da bu ağaçta.”

 

***

Ağaçtan çıkardığımız mermi çekirdeğinin Bora’nın silahından çıktığı balistik tarafından doğrulanınca Savcı mahkemeden tutuklama kararı çıkarttı. Hastaneye, ailesinin ve arkadaşlarının evlerine yaptığımız baskınlar sonuç vermedi. Kuş elimizden kaçmıştı.

Hakkında arama emri çıkarttık, fotoğrafını, nüfus bilgilerini, bokunu püsürünü sisteme yükledik. Havaalanlarından ve sınır kapılarından aldığımız bilgilere göre yurt dışına çıkış yapmamıştı.

“Sahte bir kimlik kullanmadıysa tabii,” dedi Amirim.

 

***

Günler günleri, aylar ayları, biz katilleri kovalamaya devam ettik. Büroda benim açımdan sıkıcı bir gündü. Kahvede okey oynarken, taş çaldığı gerekçesiyle arkadaşını bir kahve dolusu insanın önünde, ıstakayla kafasına vura vura öldüren bir sığırın dosyasını kapatmak için sıkıcı kırtasiye işleriyle uğraşıyor, bir dünya form dolduruyordum. Herifi yakalamamız daha az zamanımızı almış, daha az zahmetli olmuştu. Bu tipler cinayeti işledikten sonra ya bir akrabalarını yanında saklanır ya da ilk otobüse atlayıp köylerine giderler. Bu da köyünde enselenmişti.

“Sabahtan beri  tıkıldın kaldın büroya,” diyen Amirimin omzuma dokunmasıyla kendime geldim, “kalk hadi, seni hava almaya götüreyim.”

Arada bir çıkıp bir yerlerde kahve içtiğimiz olurdu. Yine öyle yapacağız sandım, ta ki şehir merkezinden çıkıp Ayaş Yolu’ndan Zir Vadisi yoluna sapana kadar. Birkaç kilometre gittikten sonra, yol kenarına park etmiş bir ekip otosu ve Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin minibüsünü gördük.

Sigarasını içerek şarampolden aşağıya bakmakta olan Oktay Komiser bizi görünce yanımıza geldi.

“Aşağı uçmuş, alev almış. Adam kömür. Adam diyorum gerçi ama cinsiyeti bile anlaşılır durumda değil.”

Yavaş yavaş aşağı inmeye başladık. Olay Yeri İnceleme’nin elemanları arabanın etrafındaydılar.

“Plaka bile erimiş,” dedi Oktay Komiser, “motor şase numarasından bakacağız kime ait olduğuna.”

“Neden alev almış belli mi?” diye sordu Amirim.

“Belli değil. Teknik ekipten de bir şey çıkacağını sanmam.”

“Etrafta benzin bidonu falan?”

“Bulamadık. Dosyayla sizin mi yoksa trafik şubenin mi ilgileneceğini anlamak için otopsiyi beklemeniz gerekecek.”

 

***

Üç gün sonra elimize ulaşan otopsi raporuna göz atan Amirim, yakın gözlüklerinin üzerinden bakarak, “Yanan ceset adamımıza aitmiş,” dedi.

“Adamımız?”

“Bora… Bora Gökcan. DNA örneği eşleşmiş.”

 

***

Yanan aracın kiralık olduğu belirlenmişti. Kiralama şirketine gidip sürücünün ehliyet fotokopilerini aldık. Toneri can çekişen bir makineyle çekilen fotokopilerde bile şahsın Bora olduğu net bir şekilde anlaşılıyordu. Saçlarını kazıtmış, sakal bırakmıştı. Şirket çalışanları, her günün sonunda yaptıkları gibi, araç kiralayan şahısların kimlik bilgilerini emniyete bildirdiklerini söylediler. İsim sahte olduğu için aranan şahıslar listesinde görülmemişti. Güvenlik kameralarını inceledik. Büroya girişi, ilgili elemanla konuşması ve bankoda form doldurması net bir şekilde görülüyordu.

Adres olarak şehir merkezine 25 km uzaklıktaki, Ankara’nın yeni yerleşim bölgelerinden Yaşamkent’te bir ev gösterilmişti. Müstakil evlerden oluşan lüks bir sitede bulunan evde değişik isimler adına düzenlenmiş birkaç sahte kimlik ele geçirdik. Komşularıyla konuştuk. Yalnız yaşayan bir genç olduğu ve evde pek fazla zaman geçirmediği dışında bir bilgi elde edemedik. Bir çekmecede bulduğumuz kira sözleşmesinden evi kiralayan emlakçıya ulaştık. Koray beyin iş adamı olduğunu ve ayın yarısını yurt dışında geçirdiğini söyledi.

Merkeze dönerken, “Kaçak yaşamında bile lüksten ödün vermemiş,” dedim, “o ne güzel bir siteydi öyle.”

Arabaya bindiğimizden beri ağzını açmamış olan Amirim, “Benim içim halâ rahat değil bu konuda,” dedi.

Ben mi çok safım yoksa Amirim mi çok işkilli diye düşündüm. Adamın öldüğü DNA analiziyle bilimsel olarak kanıtlanmıştı. O zaman?

“Lüksten ödün verdiği tek konu araba olmuş,” dedi Amirim. “Herif hayatı boyunca son model spor arabalara binmiş… Döşemesine kahve damlattığı için sevgilisini tokatlayacak kadar araba hastasıymış… Bağlantıları var, sahte kimliği var, parası var… İsteseydi bir tane satın alabilirdi. Lüks arabalara bu kadar tutkun bir adam neden sıradan bir arabaya binmeyi tercih etmiş? Neden kiralamış?”

 

***

İki gün sonra Gökcan ailesi kömür olmuş cesedi Adli Tıp’tan teslim aldı. Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verdiler. Uzak bir mesafeden izledik topluluğu. Çıkış kapısında siyah bir araba durdu yanımızda. Filmle kaplanmış arka cam açıldı. Bora’nın babası nefretle baktı bize.

“Sağlığında huzur vermediniz oğluma, bari ölüsünü rahat bırakın.”

 

***

Benim için olay kapanmış, bizim elimizle olmasa da adalet yerini bulmuştu. Fakat bu konunun Amirimin kafasında bitmediğini hissediyordum. Adam obsesifti. Başladığı hiçbir işi yarım bırakmaz, mutlaka kusursuz bir şekilde sonuçlandırmak isterdi. İş sonuçlanana kadar da ne kendisi rahat eder ne de bana rahat yüzü gösterirdi. Benim kendimi oyalayacak zevklerim, hobilerim vardı ama Amirim işini hobi haline getirmişti.

Kıskançlık yüzünden, üç yıl önce boşandığı karısını ve iki küçük çocuğunu öldürdükten sonra kayıplara karışan bir manyağın peşindeydik. Birkaç gün önce Demetevler’de görüldüğüne dair ihbar almıştık. On sekiz saattir herifin eski cezaevi arkadaşlarından birinin evini izliyorduk. Yakındaki pastaneden açlığımızı yatıştıracak bir şeyler almaya çıktım. Elimde iki karton bardak çay ve poğaça poşetiyle arabaya yürürken Amirimin arabayı çalıştırdığını gördüm. Yanımda durup, “Hadi,” dedi, “atla, gidiyoruz.”

Apar topar binerken, “Zanlı göründü mü?” diye sordum.

“Siktiret zanlıyı,” dedi, “Bora Gökcan trafik kazası geçirmiş.”

Nasıl salağa bağladıysam, “Yine mi ölmüş?” demişim.

“Yok,” dedi Amirim, “bu sefer ağır yaralıymış.”

 

***

Hastane polisinden aldığımız bilgiye göre; Eskişehir Yolu’nda bir araç aşırı hız yüzünden refüjü aşıp karşı şeride geçmiş ve belediyenin hafriyat kamyonunun altına girmiş. Yolcu koltuğunda oturan kadın kaza yerinde can verirken, aracın içinde sıkışmış olan sürücüyü ilk yardım ekipleri çıkarıp hastaneye kaldırmışlar. Sürücünün üzerinden iki ayrı kişi adına düzenlenmiş kimlik çıktığından, hastane polisi parmak izlerini alarak kimlik tespiti yapmış.

Yoğun bakım ünitesinin kapısına bir memuru nöbetçi bırakıp hastaneden ayrıldık.

 

***

Adli Tıp yetkilileri DNA analizinde yanlışlık olamayacağında ısrar ediyorlardı.

“Biz de gözümüz kapalı güveniyoruz,” dedi Amirim, “kim bilir şimdiye kadar kaç suçluyu elimizden kaçırdık, kaç masumu da parmaklıklar arkasına yolladık.”

Sonunda DNA analizinin yeniden yapılmasına karar verildi.

Ertesi gün, çıkan sonuç karşısında ağzımız açık kaldı. Sonuç yine aynıydı: Yanmış cesetten alınan DNA, Bora’nın DNA’sıyla eşleşiyordu.

Doktorlardan biri, “Sanırım dünyada bugüne kadar en fazla kırk-elli kez rastlanan bir durumla karşı karşıyayız,” dedi. “Bu durumun başka bir açıklaması olamaz.”

Adamın ağzına bakıyorduk.

“Kimerizm,” dedi Doktor.

Amirimle bakıştık. “Bilmiyorum,” anlamında dudak büktüm.

“Türkçe mealini alabilir miyiz hocam?” dedi Amirim.

“Kimerizm,” dedi Doktor, “bir insanın birden fazla DNA profili barındırıyor olması. Bu tür insanlara da ‘kimerik’ diyoruz.”

“İlk kez duyuyorum böyle bir şey olduğunu,” dedi Amirim.

“Normaldir,” diyerek açıklamasını sürdürdü Doktor. “Kimerizme neden olan birkaç şey olabilir; biri döllenmiş iki yumurtanın birleşmesi ve ikiz doğacağı yerde tek çocuğun doğması. Böyle bir durumda, doğan çocuk, doğamayan ikizinin DNA’sını da taşıyabilir ve örneğin saçının DNA profili kanındakini tutmayabilir.”

“Kimerizmin bizim olayla ilgisini anlayamadım,” diyerek araya girdi Amirim, ” bizim olayda iki ayrı insanın DNA’sı aynı çıktı.”

“Oraya geliyorum. Aynı bedende farklı DNA profillerine, organ, kemik iliği ve kan nakillerinden sonra da rastlanabilir.”

Doktorun “geliyorum” dediği yer her neresiyse ben daha oraya varamamıştım. Amirim imdadıma yetişti: “Yani?”

“Yani; bu nakillerden herhangi birini yaptıran kişi, üç ay kadar bir süre boyunca vericinin DNA’sını da taşır.”

Özel Gökcan hastanesi… Yaşa dışı organ nakilleri… Amirimle bakıştık.

“Bu şahıs, kazada yanan kişiye yakın zamanda organ bağışlamış olabilir mi?” diye sordu Doktor.

“Böyle bir bilgi yok elimizde,” diye cevap verdi Amirim.

“Şahsın MR veya röntgen filmlerini görmem lâzım,” dedi Doktor.

 

***

Bora’nın organları yerli yerindeydi.

“Kemik iliği neyse de, kan nakli yapılan hastaları nasıl bulacağız?” diye sordum, “on binlerce kişi vardır.”

“SGK hastanelerine bakacak değiliz ya,” diye cevap verdi Amirim.

Arama izni çıkarıp soluğu Özel Gökcan Hastanesi’nde aldık. Medeniyetin gözünü seveyim, son sekiz ayda yapılmış olan bütün ameliyat kayıtlarını birkaç dakika içinde flaş belleğe kopyaladık.

Ameliyat olan hastaları kayıp şahıslar bültenindeki kişilerle karşılaştırdığımızda, yirmi yedi yaşında bir öğretmenin adına ulaştık.

Annesi ve kız kardeşi ile birlikte yaşayan ve bir lisede edebiyat öğretmenliği yapan Fırat Tezener, altı ay önce geçirdiği motosiklet kazasından sonra ameliyat olmuştu. Üç ay önce bir arkadaşıyla buluşmak üzere evden ayrılmış ve o günden sonra kendisinden bir daha haber alınamamıştı.

 

***

“Bora’dan aldıkları kanı öğretmene nakletmişler,” dedi Amirim Savcı’nın odasında. “Öğretmen çocuk iyileştikten sonra Bora onunla bir şekilde arkadaş olmuş. Sonra da öldürüp kiraladığı arabayla birlikte yakmış.”

“Vay şerefsiz! Şeytanın aklına gelmez. Olan öğretmen çocuğa olmuş,” dedi Savcı. “Ne biçim insanlarmış bunlar böyle!”

“Doktorlar Bora’nın durumunun iyiye gittiğini söylüyorlar,” dedim, “birkaç haftaya kadar taburcu olabilirmiş.”

“Hastaneden doğruca cezaevine göndeririz pezevengi,” dedi Savcı. “Babasını aldınız değil mi gözaltına?”

“Aldık,” dedi Amirim. “Suçlamaları kabul etmiyor.”

“İstediği kadar etmesin. Her şey apaçık ortada. Cinayete yardım ve yataklıktan o da girecek içeri.”

 

Reha Avkıran

 

Hikaye – Marangozhane

Marangozluğa on yaşında, okul tatillerinde babasının yanında çeyiz sandığı yaparak başlayan Murat Usta, babasını erken yaşta kaybedince bu işe zorunlu olarak girmişti. Sebze-meyve hallerine kasa yaparak para kazanmış, bu sayede de sanayide bir dükkân açabilmişti. Henüz otuzlu yaşlarının ortasındaydı. Ekseriya kapı işleri yapsa da elinden mobilyacılık da gelirdi. Halk arasında marangozluk ile mobilyacılık aynı olarak bilinse de ikisinin arasında kıldan ince bir fark vardır aslında. Mobilyacı daha çok dekorasyon işlerinde ustalaşmıştır. Marangoz ise ham maddeye şekil verir. Dolayısıyla, ikisi aynı değildir.

Geçen zamanda sanayinin en çok iş yapan marangozlarından biri hâline gelen Murat Usta’nın yanında bir usta, üç kalfa ve iki çırak çalışmaktadır.

 

***

 

Usta, İstasyon Caddesi’nde bir apartman dairesinin yedi kapılı işini aldı. Ancak ev halkı, kapılar yapılırken evde kalıp eşyalara göz kulak olmak istediklerini söyledi. Murat Usta işe başlamadan önce bu duruma karşı çıkıp “Evin içi inşaat hâlini alacak. Tüm kapılar sökülüp yerlerine yenileri takılacak. Bu iş nereden baksan bir hafta sürer. Evde kimse olmamalı. Eskiler söküldükten sonra hemen yenileri taksak yine tamam. Ama yeni kapıların önce kasaları takılacak. Kasalar köpüklenip kurumaya alınacak. Kuruma işleminden sonra kapılar takılacak ve kasa sıkıştırılacak. Sıkıştırma işleminde kapının milim oynamaması gerekir. Yoksa iş mahvolur. Sonra pervazı var, bir sürü iş. Evde kimse olmasın yani,” diye işi özetleyince ikna etti. Ancak eşyalar içeride kalacaktı. Murat Usta eşyalara zarar gelmeyeceğine dair garanti verdi.

İş başladı. Murat Usta işin başında durmadı. Diğer usta Orhan, kalfalar ve çıraklar dört gün içinde tamamladılar.

 

***

 

Sanayinin üzerine akşam karanlığı çökmüş, dükkânlar birer birer kapanmaya başlamıştı. Murat Usta ve elemanları ellerindeki diğer işlerin malzemelerini üretirken dükkânın önüne gri renkli ‘95 model Mercedes E-320 geldi.

Murat Usta elindeki keresteyi bıraktı ve kapıya yöneldi. Arabadan çıkan, İstasyon Caddesi’nde işini yaptığı adamdı. Murat Usta’nın güler yüzünü aksine çeviren bir yüz ifadesi vardı adamda.

“Hoş geldin. Bir problem mi var?”

“Var ya!”

“Kapılarla mı ilgili?”

“Siz kapıları takarken biz kapıyı pencereyi açık bıraktık sanırım.”

“Nasıl, anlamadım?”

“Yatak odasında karımın kıymetli eşyalarının olduğu kutu yok olmuş. Murat Usta, seni bana çok methettiler. Nedir, ne oluyor? Eşyalarımı sana emanet ettim ben.”

“Hocam,” diyebildi şaşkın bir şekilde. Karşısındaki adam meslek liselerinden birinin müdürüydü. “Elemanlarım yapmaz öyle bir şey. Hepsine kefilim. Namuslu, haysiyetli çocuklardır.”

“Yalan mı söylüyorum yâni? Sen bana yalancı mı diyorsun?”

Adamın sesi normal seviyesinden en aşağı üç kat fazla idi.

“Hocam, gel içeriye geçelim. Burada bağrışıp el âleme afiş olmayalım.”

“Sikerim afişini, Murat Usta!”

“Hocam, iyi adamsın, sohbetin hoş, eyvallah, küfür etme. Sana yalan söylüyorsun demedim. İşin aslını astarını bir konuşalım. Bizim de bir adımız var burada; bağırıp duruyorsun, olmuyor.”

“Sana iki gün süre veriyorum. İki gün içinde onlar elimde olmazsa sen afişi, küfrü o zaman görürsün.”

“Sana yok öyle bir şey diyorum. Şu çocuklarda hırsızlık yapacak yüz var mı? Bir bak! Siktir git benim canımı sıkma. Şu makinaya doğratırım seni!” Eliyle de hızar doğrama makinasını gösteriyordu.

“Sordun mu? Belki çaldılar? Sen iki gün içinde onları benim evime getirme bak sana ne yapıyorum.”

“Siktir git nereye gidiyorsan! Yavşak! Dingil!”

Adam arabasına binip gitti. Murat Usta bir kılıç kadar keskindi, bu sinirle önüne kim çıkarsa doğrayabilirdi.

“Ne kadar malzeme varsa dışarıda, toplayın. İçeride bekleyin!” dedi Orhan Usta’ya.

Murat Usta bir sigara yaktı ve bir tabure çekip oturdu. Rengi normalinden iki ton daha karaydı. Baş parmaklarını şakaklarına dayadı. Kalan diğer parmaklarıyla gözüne perde çekti. Saçı uzun olsaydı eğer unuttuğu ve durmadan yanan sigarası yüzünden yanabilirdi. Neyse ki kellik problemi burada işine yaramıştı. Sürekli aynı şeyleri söylüyordu: “Amına koyduğumun çocukları… Rezil ettiniz beni… Rezil ettiniz beni.”

Aradan on dakika geçti. İki çocuk okuttuğu için emekli olmasına rağmen çalışmaya devam eden altmış dört yaşındaki Orhan Usta, Murat Usta’nın omzuna dokundu.

“Çocuklar hazır. Seni bekliyorlar Murat.”

“Adamın ne dediğini duydun değil mi, Orhan ağbi? Tüm sanayi duymuştur.” Kafasını önüne eğdi tekrar. Yere bakarak: “Bu çocuklar yapmaz değil mi öyle bir şeyi?” Kafasını kaldırdı ve yaşlı adama baktı: “Yapmaz de bana, Orhan ağbi?”

“Bana sorarsan yapmaz derim. Yapmaz biliriz. Ama şeytana uymuşlarsa… Hele desene bana, sen evden gidiyorsun, mücevherlerini ortalık yerde bırakır mısın?”

“Bırakmam.”

“İnşallah kendi boklarını bize ödetmezler.”

“Yâni kendileri kaybetti…”

“Aynen öyle diyorum.”

“İçim biraz soğudu, Orhan ağbi. Yine de şunlara bir soralım, sen de içeri gir, yalnız ben sorgularken karışma.”

“Kötü bir şey yapmayacaksın ya?”

“…”

“…”

Murat Usta, Orhan Usta da girince kapıyı kapattı ve arkadan kilitledi. Anahtarı yanına aldı.

İlkbahar sıcaklığında, akşam sessizliği.

İki usta -biri patron-, üç kalfa ve iki çırak…

Dükkânın yemek yenilen masalı ve tabureli bölümü…

Murat Usta’nın elinde iki tane odun…

Orhan Usta’nın elinde bir şişe su.

Oturmakta olan kalfa ve çıraklara, “Kalkın lan ayağa. Boy sıralaması yapın,” dedi Murat Usta, kızgın ve dargın bir ses tonuyla.

Çıraklar ayağa kalkıp uzundan kısaya doğru sıralandılar: Kalfa, kalfa, çırak, kalfa, çırak…

“Orhan ağbi ver o şişeyi. Sen iki tane tabure çek şöyle, karşılıklı.”

Murat Usta, Orhan Usta’nın elindeki şişeyi aldı ve odunları ıslattı.

Orhan Usta da kendine verilen talimatı yerine getirdi. Masadaki iki tabureyi öne çıkartıp karşılıklı olarak koydu, masada kalan taburelerden birine de besmele çekerek kendisi oturdu. Murat Usta boşalan su şişesini fırlattı yere. Odunlardan birini de kendine yakın olan taburenin yanına bıraktı. Elindeki odunla karşısında boya göre sıralanmış çalışanlarına Allah yarattı demeden girişmeye başladı. “Lan amına koyduğumun çocukları! Siz beni rezil mi edeceksiniz! Ettiniz de lan! Alın. Kıracağım kemiklerinizi. Amına koyduğumun çocukları. Hanginiz lan! Kim çaldı ulan! Ha! Size diyorum!”

Çırak acıdan haykırdı: “Vallahi ben çalmadım, Usta. Yemin ederim. Ekmek Kuran çarpsın ki!”

“Sus lan! Sus!” Murat Usta daha fazla vurmaya başladı. Odun çocuğun üstünde kırılana kadar hem vurdu hem de “Siz benim adımı lekelersiniz ha!” diye söylendi. Odun en sert malzemedendi. Yani meşe ağacındandı. Bu yüzden kırılması bir hayli zaman sürdü.

Elinde kalan odun parçasını da rastgele savurdu. Çocuklar ağlıyordu doğal olarak. Murat Usta böyle bir şeyle ilk kez karşılaşmanın psikopatlığını yapıyordu. Bir sigara daha yaktı ve gözünü kapatıp sakinleşmeye çalıştı. Baştan iki elemana seslendi: “Siz. İkiniz oturun şu taburelere.”

Orhan Usta’nın karşılıklı olarak koyduğu iki tabureye oturttu. Sigarasını yere atıp ayağıyla bastı.

Kendisine yakın olan taburede uzun boylu kalfa oturuyordu. Onun karşısında da ondan üç santim kısa olan kalfa oturuyordu. Murat Usta odunu aldı eline ve uzun boylu olana verdi.

“Bak İsa. Alper o paraları aldı ve…”

Diğeri lafını kesti:

“Allah belâmı versin ki ben almadım usta!”

Murat Usta sert bir tokat attı.

“Sus lan! Lâfımı kesme sikerim geçmişini!” İsa’yla konuşmasına devam etti: “Alper parayı aldı,” dedi, ama aklına çalınan şeyin salt para olmayacağı geldi, gerçekten de müdür bir şey söylememiş, sadece kıymetli eşyalar demişti, bu hâlde, mücevher demek daha doğru olurdu. Kısa süreli bir düşünceden sonra devam etti, Murat Usta. “Şey, mücevherleri. Ama yerini söylemiyor. Sen onun yüzünden dayak yedin. O odunu kullanarak öğren bakalım, nereye saklamış?”

İsa, Murat Usta’dan aldığı ıslatılmış odunu Alper’in sol koluna sertçe vurdu. Alper sağ eliyle sol kolunu ovdu. İsa, “Nerede paralar? Şerefsiz!” diye sordu.

“Yemin ederim ben çalmadım. Allah cezamı versin ki…”

İsa kafasını kaldırıp Murat Usta’ya baktı. Murat Usta ise anlamsızca bir bakışla cevap verdi. İsa kaldırdı odunu bir kez daha vurdu. “Nerede oğlum paralar! Anam avradım olsun ki seni öldürürüm. Çabuk söyle.”

“Ben çalmadım.”

Murat Usta bir sigara daha yaktı, “Ver şu odunu,” dedi.

Odunu aldı. Yürüdü. Alper’in yanına geldi. “Demek sen çalmadın, Alper. İnandım oğlum, kusura bakma. Sen çalmadıysan İsa çalmıştır kesin. Al oğlum şu odunu, suçsuz yere sana dayak atan İsa’dan hem intikamını al hem de mücevherin yerini öğren.”

İsa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Alper odunu tam vuracağı sırada kolunu indirdi. “Usta, ben kefilim İsa’ya. Yapmaz böyle bir şeyi,” dedi ağlayarak. Birden İsa’ya, “Ama bana ne biçim vurdun lan sen!” diye bağırdı.

“Kardeşim…”

“Ne kardeşimi lan it! Az önce sikip sokuyordun.”

Odunu İsa’nın bacaklarına beş kere vurdu, hızlı ve sert bir şekilde. Sonra odunu bıraktı: “Canın acıdı mı kardeşim?” diye sordu.

Murat Usta sigarasını yere atıp üstüne bastı. İkisine kalkmalarını söyledi. Sıradakileri çağırdı. Gelenler çırak ve kalfaydı. Az önce doğruluk oyunundan başarıyla ayrılan Alper ve İsa hırsızlık damgasından kurtuldukları için sevinçli, çürüyen bedenleri için ise kederliydiler. Sessiz bir şekilde kendilerini rahatça ağlayıp sızlayacakları bir yere atma çabasındaydılar.

Çırak, İsa’nın; kalfa ise Alper’in oturduğu yere oturdu.

Murat Usta odunu yerden aldığı sırada Orhan Usta oturduğu tabureden kalkıp Murat Usta’nın yanına geldi. Kolundan tuttu, kapıya doğru yürümeye başladılar.

“Murat, bu işten bir şey çıkmayacak. Vakit de geç oldu. Yengen çağrı atıp duruyor. Ben gideyim.”

“Ağbi biliyorum ben de. Ama bir ihtimal diyorum. Olur ya,” dedi, bir iç çekti, arkasını dönüp elemanlarından yana baktı. Sonra yeniden Orhan Usta’ya dönerek, “Tamam, sen git. Ben ilgilenirim. Neyle gideceksin?” dedi.

“Bir dolmuşa binerim. Sen de üstlerine çok gitme. Yazık günah.”

“…”

Orhan Usta gidince Murat Usta tekrar sorunun ya da doğruluk oyununun olduğu yere geldi. Elindeki odunu avcuna vuruyordu.

“Evet, nerede kalmıştık?”

Odunu çırak Ahmet’e verdi. “Ramazan ağbin parayı neden almış?” diye sordu. Kalfa yalvaran gözlerle çırağa bakarken çırak yediği dayağın sorumlusu olarak düşündüğü Ramazan’a vurdu. Ramazan gözlerini yumdu ve dişlerini sıktı. Birazdan vurma sırasının kendisine geleceğini biliyordu ve intikam almanın nasıl bir duygu olduğunu tadacağından içten içe memnundu şu anki durumundan.

Çırak:

“Ramazan ağbi? Ramazan ağbi?” diye yokladı diğerini.

Ramazan gözlerini açtı: “Ne var?”

“Sen mi aldın parayı?”

“Vurmadan önce sorsana!” diye tersledi.

“Düşünemedim ağbi. Parayı sen mi aldın?”

“Hayır.”

Murat Usta’nın yüzü yine bozuldu. Çaresizce çırağın elinden odunu alırken, “Acaba kutuyu gittikleri yere götürdüler de orada mı unuttular? Ya da gittikleri yerdekiler çaldı,” diye geçiriyordu içinden. “Çocuklara da yazık ettik, bir daha çalışmak istemeyecekler. Nereden bulacağız işçiyi?” diye de ekledi. Kırılmama konusunda keçi inadına sahip olan odun el değiştirdi.

 

***

 

Nokia 6230 telefonu, süresi yalnızca üçer saniyelik çağrılarla on dakikada bir çalıyordu. Bu çağrılara kayıtsız kalan Orhan Usta, düşünceliydi. İyice düşünmesine engel olan şu çağrılar için de, önce eve geciktiği için Murat Usta’ya sonra da durmadan çaldıran karısına küfürler yağdırıyordu. Altı üstü geç kalmıştı; ne vardı bunda? Hayatı boyunca karısına ve çocuklarına rahat bir hayat yaşatmaktan başka gayesi olmayan bu adam sadece bir kere söz misali eğlenmek istemiş olamaz mıydı? Olabilirdi elbette. Bu onun en temel haklarından biriydi. Ancak karısına geri dönüş yapıp “Biraz işim çıktı geç geleceğim,” demeliydi. Bu düşüncesizliği atlayıp kendini haklı gören Orhan Usta çareyi telefonu tamamen kapatmakta buldu.

Beş dakika sonra da, “Müsait bir yerde inebilir miyim?” diyerek dolmuştan indi. Dolmuş hareket ettikten sonra soluna bakıp karşıya geçti; evet, burası tek yöndü.

Zile bastı, kapıyı karısı açtı. Karısının sorularını cevapsız bırakarak banyonun yolunu tuttu. İş kıyafetlerini çıkartıp kirli sepetinin üstüne bıraktı. Elini yüzünü yıkadı, kirli pantolonunun cebinden siyah bir poşeti avcunun içine aldı ve don-atlet yatak odasına gitti. Temiz kıyafetlerini giydi, poşeti de cebine koydu ve tekrar dış kapının yolunu tuttu. Karısı ise o üstünü değiştirirken yemeği çoktan hazır etmişti. Kadınlar böyledir işte, saniyeler içinde her şeyi yapabilme gibi özel yeteneğe sahiptirler.

Kadın adamın yeniden çıkmak için hazırlık yaptığını görünce şaşırdı: “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Adamdan yanıt alamadı. Tekrarladı: “Orhan, nereye gidiyorsun?”

“Bir saate gelirim. Bugün işte bir olay yaşandı. Murat çocukların üstüne fazla gitti. Onları orada bıraktım. Vicdanım rahat değil. Tekrar gidip ikna edeceğim, başka bir yol bulalım, diye. Sen yine de bekleme beni. Anahtarımı aldım yanıma.”

Adam ayakkabısını giydi, tam çıkacakken arka cebindeki siyah poşet karısının gözüne ilişti: “Cebindeki poşette ne var?”

“Merhem. Çocuklar için.”

“Tamam, dikkat et gece gece.”

“…”

Orhan çıkıp tek yönlü yoldan sağına bakarak geçti. Bir merdivenden inip sanayiye giden dolmuşların geçtiği bir caddeye çıktı. 1 numaralı dolmuşa bindi. Akşam saatleri olduğu için dolmuş boştu. Şoförün yanına oturdu.

“Selamünaleyküm.”

“…”

***

 

Murat Usta, bürosundaki çalışma masasına oturmuş bir sigara sönmeden bir sigara yakarak düşünüyordu. Bu işten nasıl çıkacaktı? Adı sanayide hırsız diye duyuldu mu imkânı yok bir daha iş alsın. Telefonu çaldı, arayan karısıydı. “Bekleme,” dedi, kapattı. İşçilerin durumu ise iyi değildi. Suçsuz yere dayak yemişlerdi! Hiç kimse hak etmediği bir şeyden ötürü zarar görmemeliydi. Telefonu bir kez daha çaldı. Arayan Orhan Usta’ydı: “Alo?”

Alo? Ne yaptın Murat?

“Ne yapayım ağbi. Dükkândayım hâlâ. Bu çocukların bir şey yaptığı falan yok.”

Ne yapacaksın ya?

“Bilmiyorum ki. Biraz kafamı toplayayım hastaneye bırakacağım. Sen ne yapıyorsun? Yolda mısın hâlâ?”

Oraya geliyorum. Evden merhem falan aldım. Çocuklara süreriz. Sıkma bakalım canını. Her şey düzelir.

“İnşallah ağbi. Gelmene gerek yoktu. Sen bilirsin yine de.”

Geliyorum. Yoldayım. Gelince konuşuruz hadi.

“Tamam, ağbi.”

Telefonunun şarj azaldığında öten sesini duyunca şarja koydu. Sigarasını da söndürdü. Pakette sigara kalmamıştı: “Allah kahretsin.”

Murat Usta’nın aklı bir otoban gibiydi. Fikirler trafik oluşturuyordu. Şimdi de zihnini meşgul eden şey elemanların ailelerine ne diyeceği idi. Hiçbir aile çalışması için gönderdiği bir yerden evladını kanlar ve morluklar içinde almak istemezdi. Bu işin devamında aileler ile mahkemelik olmak vardı. Bu fikir yeni bir fikri doğurdu: Sanayide iş yapmayan usta çoktu. Rakipleri de vardı. Rakiplerinden veyahut işsiz kalan ustalardan birinin böyle bir şeyi planlayıp kendisinin yükselen kariyerini bitirmek istemiş olacağını düşündü. Canı bir sigara daha yakmak istedi ama yoktu: “Allah kahretsin.”

Telefonunun kabloyla olan ilişkisini kesti. Telefon sadece yüzde iki şarj dolmuştu. Kablodan çıkarınca ötmedi. Demek ki sınırda. Her an ötebilir. Öttü. Bu telefon kendi kendine mi şarj harcıyordu? Hiçbir şey yapmadan? Bu, Murat Usta’ya hiçbir şey yapmadan vakit öldüren insanı hatırlattı. İnsanın da günün içinde bir şey yapmadığı oluyordu. Kaybı zamandı. Bu olayla şarj olayını benzetip kendine çevirdi meseleyi. Meslek liselerinin birinde müdür olan adam iki gün zaman vermişti. Zaman ilerliyordu. Murat Usta bir şey yapamıyordu veya elinden yapacak bir şey gelmiyordu. Bürosundan çıktı. Merdivenlerden indi. Elemanlarını aradı karanlık dükkânın içinde. Gözleri eskisi kadar iyi seçemiyordu. Çünkü yaşlanıyordu. Bu görememe olayında dükkânın karanlık olmasının da bir payı vardı. Kapıya doğru yürüdü, lambayı yaktı. Şimdi çocukları bulup özür mahiyetinde bir konuşma yapacaktı. Yemek yenen bölüme doğru yürüdü. Önüne topallayarak da olsa İsa ve Ahmet çıktı. Ellerinde odun vardı. Murat Usta böyle bir şeyi aklından geçirmiyordu. Üstüne doğru yürüyen iki çocuğa karşı savunmasız kalması aklına en iyi savunmanın yavaş yavaş çekilmek olduğu fikrini getirdi. İsa ve Ahmet kovalıyor Murat Usta kaçıyordu.

“İsa, Ahmet ne yapıyorsunuz lan siz! Sizi pişman ederim bunun için,” diye tehdit etti.

Ama elemanların korkacağı yoktu. Murat Usta arka arka giderken arkasından kendine yaklaşan ayakkabı seslerini duydu. Arkasını döndüğünde Alper ve Ramazan’ın da kendisine doğru yürüdüğünü gördü. Kendisini sıkıştırmışlardı. Kaçacak bir yer yoktu. Peki, neredeydi diğer çırak? Adı Yiğit’ti. Ölmüş müydü yoksa? “Allah’ım bittim ben,” diye geçirdi içinden. Murat Usta, “Yiğit nerede?” diye sordu. Cevap alamayınca tekrar sordu, yine cevap alamadı. Ölmüştü çocuk. Onun öcünü alıyorlardı. Henüz on beş yaşında, yolun başında, bir çocuğun öcü. Kendileri için bir şey yapıyorlarsa namerttiler. Ama o… Murat Usta yineledi: “Yiğit nerede?”

Murat Usta, kendisini bekleyen dayaktan kurtulamadı. Odunlar dört yerden Murat Usta’ya sallandı. Adam kafasını koruyarak yere yattı ve elemanlar ha bire vurdular. Adam kapandı. Odunlar yer beğenmeyip adamın her yerine değiyordu.

Alper:

“Sana, biz çalmadık, dedik. İnanmadın bize. Kendin dövdün, bir de bizi bize dövdürdün amına gömdüğüm.”

Diğerleri Alper’in sözüne istinaden daha çok vurmaya başladı. Murat Usta’dan gelen “Ah”, “Of”, “Aman”, “Anam” sesleri artık duyulmuyordu.

İsa diğerlerini durdurdu. Öfke hat safhadaydı -Durdurma işleminin ne kadar uzun zaman aldığını tahmin edebilirsiniz-. İsa eğildi ve nabzını kontrol etti. İzlediği polisiye dizilerden öğrendiği bu hareketi hiç anlamamasına rağmen yine bu dizilerden duyduğu bir cümle ile sonuçlandırdı: “Nabzı yavaş atıyor.”

“Yiğit!” diye bağırdı Ahmet.

Yiğit işlenmeyi bekleyen odunların arasından ağır ağır çıkıp geldi.

“Bu korku ona yeter. Ustamızdır. Döver de, sever de,” dedi, büyük bir olgunluk ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde grup lideri tavrıyla. Sahiden de bu işi Yiğit örgütlemiş, diğerleri görevlerini yerine getirmişti.

“Saçmalama,” diye tersledi Alper.

İsa, yerdeki adamın ceplerini karıştırmaya başladı.

“Ne yapıyorsun?” Ses Alper’in.

“Anahtarları arıyorum. Nasıl çıkacağız?”

“Tamam, çabuk ol.”

 

***

 

“Sağda bırak beni.”

“Daha gelmedik ağbi.”

“Bankamatikten para çekeceğim.”

“Bu saatte buradan başka dolmuş geçmez. Bekleyeyim mi?”

“Yok, ben yürürüm. Sen git, bekleme.”

“Peki.”

Dolmuş sağa yanaştı. Migros’un karşısındaki büfenin önünde durdu. Orhan Usta indi.

Saatini kontrol etti ve kendini ikna etmeye çalıştı. Vicdanını rahatlatmak adına ilk adımı attı. Solundan gelen aracın kornasıyla irkildi. Geri adım atıp kaldırıma çıktı. Vicdanı rahatlatmak için izin mi almak gerekiyordu? Kimden? Açlığın pençesindeki ülkelerden, ailesini geçindirebilmek için asgari ücrete baş eğen babalardan, maden işçilerinden, sigortasız çalıştırılanlardan ya da ezilen halklardan… İzin mi almak gerekiyordu? Kimden?

Orhan Usta soluna baktı ve yolun yarısına sağ salim ulaştı. Sağına baktı. Karşı kaldırıma geldiğinde içindeki Şeytan Orhan kendini gösterdi. Onun aklını çelmek için bir sürü yol deniyordu ama Orhan Usta kararlı; geri dönmedi, ilerleri, ilerledi, ilerledi…

“Kim o?”

“Ben Orhan…”

“…”

“…”

Dış kapı açıldı. Asansöre binip dördüncü kata çıktı. Asansörün sağındaki koridordan ilerledi ve merdiven ağzındaki kapısı açık dairenin önünde durdu.

“Selamünaleyküm, hocam,” dedi. Karşısındaki adam meslek liselerinden birinde müdürdü. Az bir zaman önce de evindeki kapıları yaptırmıştı. Bugün akşamüstü dükkâna gelip hırsızlık yapıldığını söylemiş, zaman tanımıştı.

“Aleykümselam, Orhan Usta. Hayırdır? Murat Usta’nın gelecek yüzü yok mu?”

“Murat’ın buraya geldiğimden haberi yok.”

“Neden?”

“Sizin evde hırsızlık olayı doğru. Bizim tarafımızdan yapıldığı da doğru,” diye durumu açıkladı. Arka cebinden siyah poşeti çıkarttı. Adama uzattı. Adam poşeti açtı. “Bizim ufak çırak. Yiğit adı. Yatak odasının kapısını takarken görmüş kutuyu. Eşek oğlu eşek! Şeytana uymuş. Girip almış.”

“Şikâyetçi olacağım.”

“İyi çocuktur aslında. Ailevi sorunları var. O yüzden affınıza sığınıyorum. Murat çocukları öldüresiye dövdü. Hâlâ dükkândalar. Ben erken çıktım. Yaşını başını almış adamım. Hırsızlık yapacak değilim ya. İşte çıkarken cebime bir notla sıkıştırdı. Ses çıkarmadım ben de.”

“Orhan Usta, evdeki huzur bozuldu. Sen de takdir edersin ki bir suç işlemiş. Çeksin cezasını.”

“Daha on beş yaşında be hocam. Affedin. Karartmayın hayatını. Zaten Murat Usta çok dövdü. Vallahi çok dövdü. Aklı başına gelmiştir.”

Meslek liselerinden birinin müdürü olan adam düşündü. Sonra en iyi kararın bu olduğuna kanaat getirerek, “Peki, öyle olsun. Affediyorum,” dedi.

“Yaşa be hocam. Ufak bir istirhamım daha olabilir mi?”

“Buyurun.”

“Murat’ı arayıp sorunun çözüldüğünü, kıymetli eşyaların bulunduğunu, nereden çıktığını sorar ise de, akrabaya götürdük orada unutmuşuz der misiniz?”

“Peki, Orhan Usta. Yine kötü biz olacağız. Bir gencin istikbali. Suçlu bir çocuğun istikbali için hem de.

“Teşekkür ederim.”

“Başka bir şey var mı?”

“Aslında, neden bunları evde, görülebilir bir yerde bıraktığınızı da sormak geçiyor içimden, ama bu kadarı da fazla olur.”

“Bundan sonra yanımıza alırız,” dedi müdür. “İyi geceler.”

Orhan Usta caddeye çıktığında büyük bir iş başarmışçasına gururluydu.

Saatine baktı, dolmuş şoförü haklıydı. Başka dolmuş geçmezdi buradan. Mecburdu eve kadar yürümeye. Murat Usta’ya da geleceğini söylemişti oysaki. Mamafih yanında merhem olduğunu da söylemişti. “‘Merhemi dolmuşta düşürmüşüm,’ derim,” diye geçirdi içinden. Yönünü çevirdi, sanayiye yürümeye başladı.

 

***

 

Telefonu son beş dakikada dördüncü kez çalmıştı. Kendisinin suçsuz olduğu ortadaydı. Murat Usta bile şüphe etmemişti kendisinden. İsa ve Alper kalkınca o da izin isteyecekti. Bir çağrı daha…

Orhan Usta ayağa kalktı. Murat Usta’ya yaklaşacağı sırada küçük çırak Yiğit yanında bitti. Yediği dayağa rağmen dimdik durabiliyordu. Üzerindeki kışlık, uzun kollu iş kıyafetinden kollarının kanadığı belli oluyordu. Orhan Usta’nın arka cebine bir poşet koydu ve “Bir şey söyleme” anlamında kaşıyla bir hareket yaptı. Orhan Usta ses çıkarmadı.

İki usta kapıya doğru yürüyünce çocuğun kalbi güm güm attı. Ustası gelip daha fazla dövecekti, belki de öldürecekti. Ama Murat Usta gelip kaldığı yerden devam edince içi rahatladı.

Orhan Usta, dükkândan uzaklaşıp tenha bir yerde açtı poşeti: sözü edilen eşyalardı muhtemelen. “Ulan Yiğit ne yaptın sen?” diye geçirdi içinden. Bir de not vardı. “Bunu ne ara yazdın? Neden yanında taşıdın peki?” dedi.

Orhan Usta poşeti tekrar büzdü ve cebine koydu. Geçen ilk dolmuşa bindi.

Orhan Usta dolmuşta uzun uzun düşündü. Karısı çaldırıp duruyor, olaya odaklanmasına engel oluyordu. Bu yüzden adamakıllı bir karar veremiyordu.

Paraya da ihtiyacı vardı. Parayı almalı mıydı? Bu işin kokusu çıkarsa rezil olurdu herkese. En iyisi eve gidip üst baş değiştirip iade etmekti poşeti.

 

***

 

Bir ip gibi dümdüz, arka arkaya karayolunun kenarında yürüyorlardı. En önde giden Alper, “Yiğit’in gazına gelip saldırdık, ama usta ölmemiştir inşallah,” diye düşünüyordu. Arkasındaki Ahmet, “Kolumun belâsını sikti şerefsiz, ama iyi vurdum,” diyordu içinden, içten bir gülümsemeyle. Üçüncü sırada İsa vardı, “İnşallah ölmemiştir, yoksa peder adam öldürdüm diye değil, işten çıktım diye kalayı basacak!” diye iç geçiriyordu. Onun arkasından topallaya topallaya Ramazan geliyordu, “Bacak kadar çocuğun aklına uyduk, başımıza sıkıntı aldık,” diye sızlanıyordu. En arkada ise Yiğit vardı, “Poşeti de başka yere saklamadık da, anamın demişliği iş yaptık! Poşet başka yerde olsaydı ne bilinirdi benim çaldığım! Orhan ne yaptı acaba? Üzerine yatmamıştır inşallah. Keşke çalmasaydım. Öyle de böyle de, el elde baş başta kaldık,” diye pişmanlık yaşıyordu.

 

***

 

Orhan Usta, yaşının da getirmiş olduğu dermansızlıkla dükkânın kapısını zar zor açtı. Lambayı yaktı. “Murat!” diye bağırdı. Cevap gelmeyince ortaya doğru yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Yerde yatan Murat Usta’yı görünce hayretle bağırdı: “Murat!” Yanına koştu. Başına eğildi ve nabzını kontrol etti. Ellerini çekti ve kıçının üstüne oturdu. Hiçbir tepki vermeden oturdu. Bir saat öyle kaldı.

Mart 2017

Hikaye – Bir Bakışın Yetti

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) geçtiğimiz 2017 yılının yaz aylarında yapmış olduğu açıklamaya kendi adıma katılmıyorum. Şunu belirtmeliyim ki en azından tebessüm etmemi sağladılar. Her ne kadar eşimle bunun için tartışmama sebep olsa da yine de bazı kesimleri mutlu edebilir. Açıklamaları şöyle, “18 – 65 yaş arasındaki insanlar artık genç sayılacakmış.” Hey gidi Kara Atıf düşündüğün şeylere bak. Birkaç yıl öncesine kadar ceset nerede bana ne anlatıyor, katili yakalayabilecek miyim diye düşünürken şimdi WHO ne açıklama yapıyor, Merkez Hakem Kurulu (MHK) acaba bizim maça hangi hakemi atayacak diye düşünüp duruyorum. Haklısınız bizim kanaryalar güzel uçabilse belki bu bahanelere gerek kalmayacak ama bu aralar bizim çocuklara atılan tekmeler hiç kızarmıyor. Hakemlerde haklı galiba çünkü sarının yanına en iyi lacivert yakışır. Cepte de bir sarı bir kırmızı kart olunca çubuklu formayı görünce kırmızıyı unutuyorlar. Unutmayın kardeşim yoksa içimdeki gençlik ateşi ortaya çıkacak. Ama nerede yaş olmuş altmış. Bizim İbo doğru söylüyor galiba uzun havasında;

“Elli beş de sızı iner dizine

Altmışında duman çöker gözüne

Altmış beş de hiç bakılmaz yüzüne

Ahreti gözetir süphana benzer

Ey ey aman ah”

Bu derin duyguları yaşarken size içimi dökme fırsatı sunan bu hayata bir kez daha şükürler olsun. Kayınvalide olayından sonra İzmir’de de rahat durmayacak bir kan kokusunu hissetmeye başlamıştım. Göztepe’de mi oturayım Karşıyaka’da mı oturayım diye düşünürken kendimi bir anda Altındağ tarafında buldum. İç içe geçmiş evlerin bulduğu, dar sokakların olduğu, kapı önlerinde dedikoduların çok sık yapıldığı, yürümeyle tüm dükkânlara ulaşabildiğin Bornova ilçesine bağlı sıcak bir semtte Salim sayesinde bir ev buldum. Hem kirası da ucuz bir bekâr evi. Aslında bu gibi yerlerde bekâr bir erkeğe ev vermek doğru değil diye söyleyen Meziyet Teyze polis olduğumu öğrenince evini bana kiraladı. Aslında bu kararı vermesinde kocası Akif Amca’nın katkısını saymakla bitmez. Geçen yıl öğrendim ikisinin de hayata veda ettiğini, ne diyelim hayatın kanunu mekânları cennet olsun. Bu evin bir güzelliği tek otobüsle Altındağ’dan Konak’a ulaşabiliyordum. O zamanlar paramı vardı cepte kendime güzel bir araba alayım. Şimdi her şey taksitle olduğu için alım gücü yükseldi. Yükselmesine yükseldi de borç paçadan akıyor bilen yok.

Gece ikiye kadar süren sorgudan sonra eve dönemediğim için karakolda sabahlamak zorunda kaldım. Salim’in geldiğini bile duymadım. Çünkü çok yorulmuştum. Günlerdir süren bir cinayet dosyasını başarılı bir şekilde tamamlamış olmanın vermiş olduğu rahatlamayla sandalye üzerinde uyuyakalmışım. Cüneyt Müdür’ün seslenmesiyle kendime geldim. Bir anlık şaşkınlıktan sonra ne diyeceğimi bilemedim. Müdür, Salim’den havadisleri almış olmalı ki bu pozisyonda beni yakalaması kendisini kızdırmamıştı. Ne yalan atayım bende kendisini dert edecek bir durumda değildim. İzmir rahat diye buraya geldim ama burası da rahat durmuyor ki. Müdür, “günaydın baş komiser gece uzun olmuş, tebrik ederim” sözlerini kafamı sallayıp karşılığını vermek zorunda kaldım. Salim’e döndüm beni neden uyandırmıyorsun bakışı atınca Salim bir anda ayağa kalktı. “Atıf Abi çok güzel uyuyordun kıyamadım” diye söyleyince sinirli bir şekilde kendisine baktım ama o sırada Müdür’ün kahkahasıyla tamamen uyanmıştım. İyi ki de uyanmışım neden mi yanındaki saçları kahve tonunda, gözleri kahverengi, kokusunun odaya yayıldığı Zeynep’i fark edemezdim. Ben nereden bileyim Zeynep’in bizim ekibe komiser olarak katılacağını. Ben nereden bileyim Zeynep’e âşık olacağımı. Ben nereden bileyim Zeynep’le evleneceğimi. Ben nereden bileyim şimdi ben bu yazıları yazarken Zeynep’imin bunları okuduğunu. O günden bahsedeceğim size ama şu anda bile bakışlarıyla benimle konuşabilen tek bir kadın olduğunu söylemeliyim. İki çocuğumun annesi, ömrümün sebebi… Cüneyt Müdür, “baş komiserim ekibinize yeni bir arkadaşımız katıldı, kendisinin önceki görev yerinde cinayet dosyalarında başarılı olduğu için senin ekibinde olacağına karar verildi, Komiser Zeynep.” Ben ve Salim şaşkınlık içinde bakıyorduk. Cüneyt Müdür sözlerine devam etti, komiserim, ekibin amiri “Baş Komiser Atıf Kara, nam-ı değer Kara Atıf ve komiser yardımcısı Salim” diye bizi tanıttı. O nam-ı değer Kara Atıf dediği anda belimden silahı çekip alnının ortasına vurmak istedim mi bilmiyorum. Neyse bu konuyu daha sonra anlatacağım. Salim’in dangalakça sözü odanın daha da soğumasına neden oldu. “Biz Atıf Abimle katilleri yakalıyorduk müdürüm.” Salim’in yüzüne bile bakamadan müdür cevabı verdi. “Ben size katilleri yakalayamıyorsunuz demedim ki, sadece Zeynep Komiser’in bu ekibe katıldığını söyledim” dedi müdür hazretleri ve kolay gelsin diye söyleyip odayı terk etti. Zeynep odanın ortasında kalakalmıştı. “Komiser Zeynep hoş geldiniz” dedim ve elimi uzattım. “Hoş bulduk baş komiserim” deyip o da benim elimi sıktı. Yüzüne bakmadım ama elimin terlediğini o anda hissettim. Elimi çekmeme sağ olsun Salim yardımcı oldu, “hoş geldiniz komiserim.”

Yorgunluktan ve uykusuzluktan ceketimi aldım ve merkezden ayrıldım. Eve geldim. Tam hatırlamıyorum sanırım gece saat 22.30’da kapı çaldı. Bir an düşündüm kapıyı açayım mı açmayayım diye. Bu gece ne bir cinayet dosyası içinde kana bulaşmak istiyordum ne de birinin derdini dinleyip kendisine derman olmak. Zeynep’i görür görmez mi diyeyim bir görüşte âşık oldum diye söyleyip babaya selam mı göndereyim bilemiyordum. Masada birkaç dilim beyaz peynir ve bir küçük arkadaş dert ortağım olmuştu. Hafif hafif babanın sesi ferahlatıcı bir rüzgâr olmuştu;

“Sevmek öyle güçlü ki 
Benim gücüm yetmiyor
Gönlüm sanki delirmiş
İhtirazım bitmiyor”

 

Kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Dayanamadım artık bir sinirle açtım. Kapıda gördüğüm kişiyle sinirimin bir anda geçti. Gecenin bu saatinde evime gelip benimle vedalaşmak isteyen kişi asayiş şubede çalışan genç bir komiser Kudret Sağlam’dı. Kudret daha o günlerden nasıl bir polis olacağının sinyallerini veriyordu. Korkusuz, atılgan, zeki bir komiser olan Kudret iki ay önce bir operasyon sırasında sağ omzundan yaralanmıştı. Şükürler olsun ki omzunda herhangi bir sıkıntı kalmamıştı. “Kudret hoş geldin, nasılsın, gel kardeşim” dedim ve içeri davet ettim. “İyiyim Başkomiserim siz nasılsınız” diye karşılık verip içeri girdi. “Boş ver şimdi başkomiseri falan Kudret, Atıf abi demen yeterli hatta Atıf bile olur kendimi yaşlı değil, genç hissederim.” Gülümsemeye başladı ve “yok Başkomiserim ne yaşlılığı durun daha sizden öğreneceğimiz çok şeyler var bizim” dedi ve sözlerine devam etti. “Başkomiserim yani Atıf abi ben bu akşam sizinle vedalaşmaya geldim.” Şaşırmıştım ne vedası olduğunu anlamadım. “Atıf abi, yaralandıktan sonra asayiş şubeden cinayet masasına geçmek için dilekçe verdim, İzmir’deki cinayet masasında yer olmadığından ve ayrıca ihtiyaçtan dolayı beni İstanbul’a gönderiyorlar, hem de Cinayet Masası başkomiseri olarak.” Hem şaşırdım hem üzüldüm hem de sevindim. “Vay be Kudretim yani Başkomiserim ne diyeceğimi bilemedim kardeşim” dedim ve kendisine sarıldım. O sırada Kudret, “Abi seninle çalışmayı o kadar çok isterdim ki, kim bilir belki günün birinde bir başka yerde birlikte çalışma şansını bulurum.” Şaşkınlığımdan ne diyeceğimi bilemedim. “Otursana Kudret, aç mısın sana bir şeyler hazırlayayım mı?” diye masaya davet ettim. Kudret, “Sağ ol Atıf abi gece on iki otobüsüyle İstanbul’a gitmem gerekiyor ben müsaadenle gideyim” dedi ve sözlerine devam etti, “Hakkını helal et Başkomiserim Atıf Kara.” Derin bir nefes aldım ve “Helal olsun Başkomiserim Kudret Sağlam, kendine çok dikkat et.” Kapıyı açtı, arkasını döndü, ufak bir tebessümle, “Atıf abi babanın sesine kulak ver o sana en doğru yolu gösterir” dedi ve kapıyı kapattı. O sırada baba damarlarımdaki kan dolaşımını daha da arttırdı;

 

“Her arzunun ötesinde bir ağ gibi hep sen vardın 
Aşkların en güzeliyle uzandı sana ellerim
Hasretim sensin tek çaremsin
Yıllardır beklediğim aşkımsın benim”

 

Duvarda asılı Orhan Gencebay posterine baktım. Masada bulunan bardağı elime aldım. O sırada kapı yine çaldı. Kudret geri geldi galiba diye düşündüm. Kapıyı açtım, kapıda Komiser Zeynep ve bizim Salim vardı. Salim selam bile vermeden aceleci bir tavırla hemen olayı söyledi. “Başkomiserim bir cinayet vakası var, aslında iki cinayet ama tek bir olay yerinde” diye sözlerine devam ederken “Ne bir cinayeti, ne iki cinayeti?” diyerek Salim’i susturdum. Zeynep, olayı anlamama yardımcı oldu. “Başkomiserim Bornova’da bir apartman dairesinde bir kadın bir erkek cesedi bulunmuş, olaya bizim bakmamızı söylediler, gece gece sizi rahatsız ettik ama olay cinayet olunca”diye sözlerini tamamladı Zeynep.  Salona gidip ceketimi ve silahımı aldım. Orhan Baba, tatlı tatlı rüzgarları estirmeye devam ediyordu ama mecburen teybi kapatmak zorunda kaldım ve evden dışarı çıktım. Oysa ki bu gece ne bir cinayet dosyası gelsin ne de bir dert dinlemek zorunda kalayım diye dua etmiştim.

Olay yerine geldiğimiz zaman salonun tam ortasında bir kadın bir erkek cesediyle karşılaştım. Kadının ve adamın yüzü yere doğru dönük olduğu için gözlerinin renklerini bilmiyordum ama kadının ve adamın saçlarından kumral bir ten rengine sahip olduklarını hemen anlamıştım. Adamın üstünde beyaz bir gömlek, siyah bir kumaş pantolon ve klasik bir tarzda siyah deri ayakkabı vardı. Kadının üzerinde siyah renkte askılı, dizinden iki parmak yukarıda bir etek boyu olan bir elbise ve siyah deri topuklu bir ayakkabı vardı. Muhtemelen ya bir düğüne gidiyorlardı ya da herhangi bir kutlama gibi bir durum vardı. Giyim tarzlarından bunu anlamıştım. Evin içinde dolaşmaya başladım, kadın ve adam evli olduğunu duvarda asılı olan düğün fotoğrafından anlamıştım. Ev dağınık bir haldeydi. Bütün çekmeceler yere boşaltmış bir vaziyette bulunan evde katil, kendini hırsız olarak göstermiş olabilirdi diye düşündüm. Çekmecelerin boşaltılmasından dolayı eve hırsızın girebileceğini söyleyen Salim’e, Zeynep hemen cevabı verdi. “Salim bu olay bir hırsızlık vakası değil bu bildiğin bir cinayet vakası hem de kasıtlı ve planlı bir cinayet.” Salim şaşkınlıkla evin içinde dolaşıp notlar almaya devam etti. Evin balkonuna çıktım sokağı inceliyordum. Bulunduğumuz apartman dairesi dördüncü kattaydı. Birisinin buraya tırmanıp yukarı çıkması ve buradan aşağı inip kaçması imkânsız gözüküyordu. Zaten ben kendim balkon kapısının kilidini açıp çıktım. Balkonda bulunan sandalyeye oturdum. Başım biraz ağrıyordu. O sırada Zeynep geldi ve bana, “Başkomiserim nasılsınız?” diye sordu. Kız daha bugün göreve başladı ve ilk cinayet vakasıyla karşılaştı. Onun için bir ilk yaşanıyordu. Gözleri çok güzeldi Zeynep’in. Gözlerinin içine bakarak, “iyiyim Zeynep, sadece biraz başım ağrıyor” dedim. “Geçmiş olsun Başkomiseri, sizin için yapabileceğim bir şey var mı” diye sözlerine devam etti. Cevap vereceğim sırada Salim geldi ve “Başkomiserim olay yeri inceleme işini bitirdi cesetleri morga götürecekler, yapabileceğimiz başka bir şey var mı” diye sordu. “Hayır Salim arkadaşlar işlerini yapsınlar” dedim.

Gece saat 04.30 gibi eve geldim. Birkaç saat uykuya ihtiyacım vardı. Yatağıma uzandım. Bomboş tavana bakıyordum. Yorgunluk ve uykusuzluk o kadar çok yıpratmıştı ki beni uyumak bile zor geliyordu. Gözlerimi yavaşça kapattım ve uyumuşum. Ne kadar saat uyuduğumu bilmiyorum bir anda yataktan kalktım ve olay yerine gittim. Zeynep ve Salim’e haber vermedim çünkü bu benim tercihimdi. Çünkü hem cesetlerle hem de olay yerinin diliyle ben konuşmak istiyordum. Aslında bu benim yıllardan beri yaptığım bir taktikti. Bornova Hükümet Konağı’na yakın bir yerde bulunan apartman dairesine geldim. Apartmanın adı çok ilginçti Yaşam Apartmanı. Yaşam Apartmanı’nda iki kişinin yaşamına son veren katili bulmak istiyordum. Apartmanın içine girdim. Asansörü kullanmadım bu kez. Merdivenleri kullanmak istedim. Yavaş yavaş her yere bakarak dairenin kapısının önüne geldim. Hiçbir ize rastlamadım. Gecenin karanlığı da gündüzün aydınlığı da bu olayla ilgili bir şeyler bulmamızı engelliyordu. Kapının önünde sarı bantlardan olay yeri girilmez yazısına dokunmadan açık durumda bulunan kapıdan içeri girdim. Salona doğru yöneldim. Salonda gördüğüm kişi Zeynep’ti. Koltuğa oturmuş olay yerine bakıyordu. Beni fark edince bir anda ayağa kalktı ve ne diyeceğini bilemedi. “Zeynep burada ne işin var senin” diye karşılıklı konuşmaya başladık. “Başkomiserim uyku tutmadı malum biliyorsunuz bu benim ilk cinayet dosyam ve olay yerini incelemek istedim.” Zeynep’in yanına oturdum. “Saat kaç Zeynep? Kaç saat uyuduğumun farkında değilim.” Zeynep kolundaki saate baktı ve “Saat 8.45” dedi. “Neler düşünüyorsun bu durumla ilgili?” diye sordum. “Başkomiserim bazı düşüncelerim var, bence bu iki kişiyi tanıyan hem de yakından tanıyan birisi öldürmüş olabilir. Kapıda zorlanma yok, eşyaları etrafa dağıtmış sanki evde bir şeyler arıyormuş gibi geldi bana. Evden ne aldığına dair bir bilgimiz de yok.” “Kadın ve adam hakkında elimizde başka ne bilgiler var Zeynep?” diye sordum çünkü Zeynep’in ses tonu bile beni etkilemeye yetiyordu bu yüzden onunla konuşmak istiyordum. “Adamın adı Alp Korkmaz, otuz beş yaşında İzmir’li zengin bir ailenin oğlu. İş adamı, ailesinden kalan tekstil şirketinin başında ve aynı zamanda iki kardeşi daha var biri kız diğeri erkek. Erkek kardeşi ikiziymiş, Alper Korkmaz. Kendisi şu anda şehir dışındaymış bir iş anlaşması için Bursa’ya gitmiş ve kendisine ulaştık, İzmir’e dönüyor. Kız kardeşinin adı Ayşe Korkmaz yirmi üç yaşında üniversite öğrencisi, işletme fakültesinde okuyor. Salim şu anda merkezde ifadesini alıyor. Kadın Selin Korkmaz, otuz üç yaşında aynı şirkette sekreter olarak işe başlamış ve bir yıl önce evlenmişler. Selin de İzmirli bir ailenin kızı. Ailesi Karşıyaka’da oturuyor. Anne ve babası şu anda perişan halde, onları da merkeze aldırdık ve ifadelerini alıyoruz. Hiç kimseyle bir problemlerinin olduğunu düşünmüyorum.” Anlattıklarından birinin katil olabileceğini bende düşünmüyordum ama aklıma takıldı” Zeynep, bu patron Alp tüm yetkileri elinde mi bulunduruyormuş” diye sordum. Zeynep komiser dersine iyi çalışmış bir şekilde cevabını verdi. “Hayır Başkomiserim şirketin hisseleri eşit miktarda dağıtılmış ama Alp Korkmaz, kız kardeşinin hisselerini de üstüne almış. Bununla ilgili şirket evrakları içinde kız kardeşinin imzalı onayı var. Bu yüzden patron Alp Korkmaz tüm yetkileri üstünde gözüküyor ama kız kardeşi Ayşe Korkmaz üniversiteyi bitirince şirkette söz sahibi olabilecek.” Komiserim hayran olduğum Zeynep olayın matematiğini iyice bana anlattı. Bu hikâyede eksik bir şeyler vardı ama ne olacaktı. Zeynep’e döndüm dedim ki, “Benim karnım çok acıktı sen kahvaltı yaptın mı?”Vallahi baş komiserim ne yalan atayım benim de karnım zil çalıyor ama bu olay beni biraz tıkadı gibi oldu” diye cevap verdi. Birlikte Konak’a gittik ve kahvaltımızı Karşıyaka’ya bakarak yaptık. İzmir’in iki yakasında nerede oturursanız oturun manzarası ayrı bir lezzettir. Elimizde birer İzmir kumrusu denize baka baka, sohbet ederek karnımızı doyurmaya çalıştık. Bir bakışı yetiyordu Zeynep’in benim nefes almama. Sanki dün yeniden doğmuş gibiydim. Ne diyeceğim ben kıza şimdi, dün seni gördüm bir görüşte âşık oldum… Saçmalıyordum kendi iç sesimde. Zeynep’e döndüm dedim ki, “Biliyor musun Komiserim, her cesedin bir dili vardır ve konuşmayı bilirsen hepsi sana katilinin kim olduğunu söyler.” Zeynep rüzgârda dağılan saçlarını düzeltti ve bana, “Sizce Başkomiserim bu cesetler size katilin kim olduğunu söylediler mi” diye sordu. “Bu kez onlarla konuşmak istemedim ama Alper Korkmaz bize katilin kim olduğunu söyleyebilir, belki de katille konuşmaya gidiyoruz Zeynep” diyerek merkeze doğru yöneldim.

Saat 17.30 gibi herkes mesaisini bitirmiş evine doğru giderken ben, Zeynep ve Salim karakolda Alper Korkmaz’ın ifadesini almak için bekliyorduk. Alper’i iki saattir sessiz bir odada bekletiyordum. Hem ağlaması geçsin hem de sinirleri gevşesin diye bekliyordum. Salim ve Zeynep bir masada dosyayı inceliyordu. Ben de ayaklarımı masaya uzatmış Alper’i seyrediyordum. Salim’le biraz şakalaşmak istedim. “Komiser yardımcısı Salim düğün ne zaman?” Salim soru karşısında şaşırmıştı. “Vallahi Başkomiserim nereden bileyim, ev bakıyoruz daha ama bütçemize uygun bir ev bulamadık ki.” Yerimden kalktım birkaç vücut esneme hareketi yaptıktan sonra Salim’le konuşmaya devam ettim. “Bulunur Salim’im sen gönlünü ferah tut, Allah büyüktür. Bak ne diyeceği? Bu dosyayı çözünce Filiz’i de al gel bir yemek yiyelim hep birlikte.” Zeynep, “Filiz kim?” diye sordu. Salim, “Nişanlım” diye cevap verdi. “Başkomiserim, yemeğe Zeynep Komiserim davetli mi?” diye sordu. Bu soru karşısında ne diyeceğimi bilemedim ama bir cevap vermem gerektiğinin de farkındaydım. “Zeynep Komiserim gelmek isterse çok mutlu oluruz” diye cevap verdim. “Gelmek isterim tabi ki. Niye gelmeyeyim Salim?” diye cevap verdi. “Bu sayede Komiserim sizi nişanlımla da tanıştırmış olurum” diye Salim konuyu bağladı.

Sorgu odasına doğru yöneldim. Kapıyı açtım, içeri girdim. Alper Korkmaz hemen söze başladı, “Beni burada tutmaya hakkınız yok, ben kardeşimi ve yengemi görmek istiyorum” dedi. Alper’in yüzüne baktım, “Kusura bakmayın iş yoğunluğundan dolayı sizi bekletmek zorunda kaldık, size tek bir soru soracağım Alper Bey” dedim. “Sorun da gideyim bu cehennemden” diye söylenmeye devam etti Alper.

“Acınız büyük anlıyorum öncelikle başınız sağ olsun. Allah rahmet eylesin ama bu soruyu sormam gerekiyo: Kardeşiniz Alp Bey’in karısı Selin Hanım’la herhangi bir şekilde ilişkiniz oldu mu” diye sordum. Kızgın ve sinirli bir şekilde “Bu nasıl bir soru memur bey, siz nasıl böyle bir soru sorabiliyorsunuz?” dedi. “Alper Bey, başınız sağ olsun serbestsiniz gidebilirsiniz” dedim. Alper yerinden kalktı ve odadan dışarı çıktı. Ben de tek taraflı görünür cama dönerek gülümsedim ve dışarı çıktım. Zeynep ve Salim şaşkındı. Salim hemen söze başladı, “Başkomiserim katil Alper diyordunuz niye serbest bıraktınız?” diye sordu. Zeynep’in yüzüne baktım ve Zeynep, “gözlerin çok güzel” dedim. Ceketimi ve silahımı aldım merkezden ayrıldım.

İzmir’de göreve başladığım zaman Karşıyaka tarafında balıkçıları ziyaret ederdim. Zaman içinde bazılarıyla çok iyi dostluğum oluşmaya başlamıştı. İhtiyarladım, emekli oldum şu zamanda bile konuşmaya devam ettiğim arkadaşlarım var ve inanır mısınız balıkçılığa devam ediyorlar. O zamanlar muhabbetinden keyif aldığım ve hayat tecrübesiyle beni yönlendiren Remzi Baba vardı. Hey gidi Balıkçı Remzi Baba. Nam-ı değer Avcı Remzi Baba. Ne zaman yanına uğrasam muhakkak demli bir çayı bulunurdu bana ikram edecek. Aradan kaç yıl geçti ne o çayın tadını bulabiliyorum hayattan ne de onunla yapmış olduğum keyifli sohbeti. Ah Remzi Baba ah. Terk-i diyar eyledi göçtü gitti aramızdan. Mekânın cennet olsun babam. Ben hayatımda baba kelimesini en içtenlikle bir tek ona söyledim. Neyse yazılacak hikâye çok nasıl olsa. Bir de benim yetimhane günlerini anlatırım siz değerli okuyucularıma. Remzi Baba ile saatlerce konuşurduk. Yine o gece saatlerce konuştuk. Zeynep’i ilk kez kendisine anlattım. “Sevmenin, âşık olmanın zamanı olmaz evlat, bazen aşk yıllar boyu yanında durur da farkında bile olamazsın bazen de onu ilk gördüğün anda dersin işte karşımda duruyor işte tam orada git sokul yanına, cesaretlendir kendini Atıf Kara” diye umutlandırdı beni. Senin şu kardeş katli olayına gelince diye sözlerine devam etti. “Senin işine karışamam evlat, senin  işinde deliller var, kanıtlar var. Bizde ne var? Masmavi uçsuz bucaksız bir deniz. Ben balık tutarım paramı böyle kazanırım, sen suçluları yakalar paranı kazanırsın. Bu açıdan sen de avcısın ben de avcıyım. Aramızdaki tek fark, ben katilim. Ne yaparsın doğanın kanunu. Bu balık hem denize lazım hem de bizim fani vücuda. Övünmek için söylemiyorum sana bunları. Balık oltaya geldi mi gözlerine bakarım. O an ne hissettiysem onu yaparım. Balığın gözleri bırak beni denize diyorsa bırakırım, bırakma beni diyorsa büyük balıklar beni yer diyorsa kovanın içine bırakırım. Gözler kalbin aynasıdır Başkomiserim. Zeynep’in gözleri sana ne anlatıyor?” Remzi Baba’yla sabaha kadar konuştuk. Hey gidi Remzi Baba bir büyüğün yaşını devirdin. Büyük bile ceketi olsa iliklerdi senin önünde emin ol.

Sabah olmak üzereydi. Remzi Baba’nın yanında ayrıldım. Kendimi bir anda morgun kapısında buldum. Görevli arkadaşlara rica ettim. Bizim Korkmaz Ailesi’ni görmek istiyorum dedim. Sağ olsunlar beni hiçbir zaman kırmazlardı. Önce kadını görmek istedim. Görevli arkadaşlar kadının bulunduğu dolabı açtılar ve kadını gösterdiler. Gözleri kapalıydı ve gözlerinin açılmasını istedim. Bir çift ölü kahverengi göz bana baktılar. Sonra adamın bulunduğu dolabı açtılar. Adam gözleri açık bir şekilde bana bakmaktaydı. Ela gözleri sanki bana bir şey anlatmak ister gibiydi. Konuş benimle Alp Korkmaz diye içimden söylenip duruyordum. “Senin ve karının katili kim?” diye bağırdım. Görevli arkadaşlar önceleri çok şaşırıyorlardı ama artık alıştılar. Atıf Kara yine katili yakalamayı başarmıştı.

Sabah saat 09.00 gibi Zeynep ve Salim ikisi birlikte ofisten içeri girdiler. İkisi birden beni görünce şaşırdılar. En büyük şaşkınlıklarıysa Alper Korkmaz’ın elinde kelepçeleri görünce oldu. İkisinin de yüzünü yıllar geçse de unutamıyorum. “Komiser Zeynep ve Komiser yardımcısı Salim siz sormadan ben anlatmaya başlayayım.” O sırada diğer memur arkadaşlara dönüp “Siz Alp Korkmaz’ı savcılığa sevk edebilirsiniz” diye görevlendirdim. Elimdeki dosyayı da masanın üzerine bıraktım. Dosyanın üzerinde Korkmaz Ailesi Cinayeti yazıyordu. Zeynep ve Salim’e döndüm. Anlatmaya başladım. “Birkaç gündür bu mevzu yüzünden uykularım kaçıyordu. Olayı aslında daha önceden çözmüştüm ama bir türlü sağlamasını yapıp sizlere bir şey diyemiyordum. Dün ikinizde çok yorgundunuz. Biraz kafa dağıtmak için gezdim, dolaştım. Sabah olunca kendimi morgun önünde buldum. Zeynep seninle cinayetlerin işlendiği yerde konuştuğumuz zaman aklıma bir şeyler gelmişti işte. Neyse devam ediyorum. Morgda Selin’i ve Alp’i incelemeye gittim. Sonra oradan ayrılıp olay yerine tekrar geri döndüm. Olayı çözmeme rağmen hala şoktayım, kusura bakmayın. İnsan karısını ve kardeşini öldürür mü diye bana sormayın da. Öldürüyor işte bunun gibiler. Eee ne demişler paranın kölesi olursan böyle olur. Yakın çevrende ne var ne yok göremezsin bile.” Salim dayanamadı sordu, “Başkomiserim çatlatmayın insanı anlatın şu olayı” dedi ve o sırada Zeynep şaşkınlıkla beni dinliyordu. “Şimdi bu sekreter gelin Selin Korkmaz var ya yıllardan beri aslında Alper Korkmaz’ın sevgilisiymiş. Ama işte para, pul, mevki uğruna Alp Korkmaz ile evlenmiş. Bu Alper Korkmaz yok mu işte az önce giden. Hani sizin yani tüm herkesin bildiği Alper diye bildiği şahıs aslında Selin’in kocası Alp Korkmaz’ın ta kendisidir. Zeynep’le olay yerinde buluştuğumuz gün duvarda asılı olan düğün fotoğrafına dikkatlice baktım, oradaki Alp Korkmaz’ın gözleri yeşil ama morgda yatan adamın gözleri ela. Az önce uğurladığımız Alp Korkmaz’ın gözleri yeşil ama evde ceset olarak karşımıza çıkan Alp Korkmaz diye tanımladığımız kişinin gözleri ela. Kısacası arkadaşlar ölen Alp Korkmaz değil, Alper Korkmaz. Öldüren Alper Korkmaz değil, Alp Korkmaz.” Zeynep hayretle beni dinliyordu ve sordu, “nasıl olur baş komiserim DNA sonuçları her şey Alp Korkmaz’ın öldürüldüğünü işaret ediyordu.” “Onu biliyorum Zeynep” diye sözünü kestim ve devam ettim. “Bu Alp ve Alper Korkmaz kardeşler tek yumurta ikizi olduğu için tek farklı yerleri göz renkleri. Alp, kardeşi Ayşe’nin hisselerini de kontrol ediyor ya akıllı patron. Nasıl olduysa Selin’in kendisinden önce Alper ile olan ilişkisini öğrenmiş. Kardeşini öldürüp hem intikam almak istemiş hem de şirketin tek başına patronu olabileceğini düşünmüş. Ama tabii ki benim bu ayrıntıyı fark etmem Alp Korkmaz’ın sonu oldu. O gün kardeşini aramış demişki, Alper benim acilen Bursa’ya gitmem gerekiyor ama akşam Selin’in katılmak istediği bir düğün var, ben yokum da sen yengene eşlik eder misin demiş. Alper için de bu bir fırsat. Hem ağabey ortalarda yok hem de Selin’le başbaşa bir gece geçirecek. Alper ve Selin evden çıkmak üzere hazırlanırken Alp bir anda bunları evde basıyor. Tüm yaşananları tek tek anlatıyorlar. Bu da basıyor tetiğe. Zaten önce kardeşini sonra karısını öldürüp gömecekmiş.” Salim dayanamadı “Başkomiserim her şeyi anladım anlamasına ama bu adam Selin’i ve Alper’i öldürdü de niye etrafı dağıttı bununla ilgili bir bilgi var mı elimizde?” diye sordu. Zeynep bir anda söze başladı “Bence çok basit bir nedeni va. Kendisine yani Alp’e ait tüm fotoğrafları, bilgileri ortadan kaldırmak ve bundan sonraki hayatında tek başına şirketin sahibi olmak. Alp yıllardan beri şirketin başında ve kötü adam, ayrıca kız kardeşi de Alp’in bu durumundan rahatsız çünkü ifadesinde böyle bir şeyden bahsetmişti. Unuttuğu tek bir fotoğraf Başkomiserimizin kendisini yakalamasını sağlıyor. Büyüksünüz Başkomiserim” diye sözlerini tamamladı Zeynep. “Benim büyüklüğümün bir önemi yok aslında ama şunu unutmamak lazım acaba Alp o fotoğrafı bilerek mi kaldırmadı? Çünkü her katil kendisinden bir iz bırakmak ister. Neyse, Salim haydi bize yemek ısmarlıyordun? Çağır Filiz’i de götür bizi güzel bir yerlere bakalım.” Salim, “Hemen Başkomiserim” dedi, yerinden kalktı ve ofiste Zeynep’le baş başa kaldık. Zeynep, “Başkomiserim siz dün çıkarken bana ne demiştiniz?” diye sordu ve hiçbir şey söyleyemedim. Yerimden kalktım, ceketimi ve silahımı aldım ofisten dışarı çıktım.

Salim, Filiz, Zeynep ve ben bir masada oturmuş önümüzdeki sardalyaları birer birer mideye indirmeye devam ediyorduk. Salim ve Filiz’in keyfi yerindeydi. Onların neşesi ve mutluluğu, tüm yorgunluğumu ve mutsuzluğumu bitirmeme yardımcı oluyordu. İkisi birlikte izin isteyip mekânın dışına çıktılar. Zeynep’le masada yalnız kalmıştık. Sanki mekânda bizden başka hiç kimse yokmuş gibi geldi. Hem Kudret’in hem de Remzi Baba’nın sözleri aklıma geldi ve sözcükler ağzımdan bir anda çıktı. “Gözlerin çok güzel Zeynep.” Ben bunları söylerken radyoda sözleri Çiğdem Talu’ya ait, Melih Kibar’ın bestelediği Erol Evgin’in söylediği şarkı çalıyordu. Ne büyük bir sanatçıydın sen Melih Kibar. Ne güzel sözler yazardı Çiğdem Talu ve ne güzel söylerdi Erol Evgin. Ne yazık ki erken gitti Melih Kibar. O zamanlarda hep hayal ediyordum Zeynep’le bir gün evlenirsem bir oğlum olsun bir de kızım, oğlumun adı Melih olsun kızımın adı Eylül. Allah dualarımı kabul etti ve hayallerimi gerçekleştirdi. Şimdi ben bunları yazarken de aynı şarkıyı defalarca dinliyorum;

 

“Hiç kimse olmadı benim hayatta
Ne bir yol gösteren ne akıl veren
Tam alışmıştım ki bu yalnızlığa
Bir tek gülüşünle girdin dünyama

Tarifsiz acılarla yüklü günlerimi
Çileli bir hayatın bütün izlerini
Bir bakışın yetti unutturmaya
Bir bakışın yetti canım unutturmaya…”

Hikaye: Sessiz İtiraf

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi. Nefes nefese kalmıştı. Tren hareket etti.

Yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Kalbi hala deli gibi atıyordu. Sakinleşmeye çalıştı. Yaşadığı son bir saati düşündü. Arkadaşlarıyla birlikteydi.  Eğleniyordu. Telefonuna bir mesaj geldi:

“Hatırla”

Numaraya baktı. Tanımıyordu. Soru işareti gönderdi. Cevap geldi:

“Hatırla”

“Kimsin?” diye cevapladı mesajı yine cevap geldi:

“Hatırla”

Numarayı aradı. Böyle bir numara olmadığı anonsunu duydu. Telefonu kapattı. Bir anda sayısız bildirim sesi geldi. Telefonu eline aldı. Aynı numaradan yüzlerce aynı mesaj geldi bir anda.

“Hatırla”

Tekrar “kimsin” diye yazdı. Cevap gelmedi.

Bir süre sonra yine bilinmeyen numaradan bir mesaj geldi:

“Cezanı çekeceksin”

Çok sinirlendi. Numarayı tekrar aramayı denedi, ama yine sonuç alamadı. Bir anda kafasında sorular belirdi. Kim, niye ceza vermek istiyordu? Neyi hatırlaması gerekiyordu? Tüm keyfi kaçmıştı. Arkadaşlarının yanından ayrılarak eve doğru yürümeye başladı.

Aklında sürekli gelen mesaj vardı. Birisi bir şaka yapıyordu ama artık fazla uzamıştı. ‘Bunu yapanı bir bulsam!’ diye geçirdi içinden. Tam o sırada bir mesaj daha geldi:

“Yürümeye devam et”

Elindeki telefona bakakaldı. Kafasını kaldırdı. Hızla etrafına bakmaya başladı. Lanet olası mesajları kim gönderiyordu? Nerede olduğunu nasıl biliyordu?

Sorular zihninde yankılanırken bir mesaj daha geldi:

“YÜRÜMEYE DEVAM ET”

Bu sefer büyük harf ile yazılmıştı. Birisi ya kendisiyle fena halde eğleniyordu ya da…  Hayır, kesinlikle saçma şakalar yapan münasebetsiz bir arkadaşıydı. Emindi bundan. Yine de etrafına bir daha ve dikkatli şekilde bakındı. Ama şaşırtıcı şekilde sokakta kimse yoktu. Araba dahi geçmiyordu. Bu kadar ıssızlık biraz fazla tuhaftı.  Kafasını kaldırıp, arkadaşlarının oturduğu apartmana baktı. Onlardan birisi yapıyor olabilir miydi? Üst katlara bakmaya ve birilerini görmeye çalıştı. Kimseler yoktu. Hatta, ‘Binada yanan ışık sayısı ne kadar az,’ diye düşündü. Yandaki binaya baktığında, orada da hemen hiçbir katın ışığının yanmadığını fark etti. Hatta neredeyse hiçbir apartmanın ışığı yanmıyordu. Sadece sokağın başında, kendinden bir hayli uzaktaki lamba ile sokağın sonundaki lambalar soğuk sarı bir ışık yayıyorlardı.  Şu son saatte ne çok tuhaf şey olmuştu. Gelen anlamsız mesajlar, ıssız sokaklar…

Birisi, her hareketini izliyor olmalıydı. Yürümesini emretmişti. Ama neden? Korkmalı mıydı? İyi ama neden? Kime ne yapmış olabilirdi?

Kafasında “Hatırla, cezanı çekeceksin” cümleleri dönüp duruyordu.

Telefonu tamamen kapatıp yürümeye başladı. Mesaj sesi geldi. Durdu. Yanıldığını düşündü. Elindeki telefona baktı. Mesaj bildirim ışığı yanıp sönüyordu. Mümkün değildi. Az önce telefonu tamamen kapatmıştı. Mesajı okumadı.  Telefonun pilini çıkarttı ve adımlarını hızlandırdı. Taksi bulmak umuduyla etrafına bakındı. Ama sokakta ne taksi vardı, ne geçen bir araba, ne de bir tek insan vardı.

Gelen mesaj bildirim sesiyle irkildi. Durdu. Bu mümkün değildi. Telefonu kapatmış hatta pilini dahi çıkartmıştı. Telefon bilinçsizce sımsıkı tutuyordu. Telefon ekranına bakakaldı.

“CEZANI ÇEKECEKSİN”

Telefonu karşı kaldırımdaki apartmanın duvarına fırlattı. Telefon çarpıp parçalanarak dağıldı. Koşar adımlarla uzaklaşmaya başladı.

Birdenbire aniden bastıran bir huzursuzluk hissetti. Huzursuzluk, zihnini esir aldı. Aklında sadece “CEZANI ÇEKECEKSİN” cümlesi yer alıyordu. Başka hiçbir soru gelmiyordu aklına. Sanki telefonun kırılması ile mesajlar zihnine gönderilmeye başlanmıştı. Ayakları gitmeleri gereken yerin talimatını önceden almışçasına ilerliyorlardı. Nereye gittiği hakkında en ufak bir fikri dahi yoktu. Yardım ister şekilde etrafa bakındı. Bir tek ama bir tek insan görebilseydi, rahatlayacaktı. En azından ışık olsaydı. Daha fazla ışık olsaydı. Sokak lambasından iyice uzaklaşmıştı.

Korkuyordu. Daha önceki korkularına benzemeyen bir korkuydu bu. Önceleri, sadece denemediği şeylere karşı heyecanlı bir duygu oluyordu içinde.  Ama şu an hissettiği kendi varlığının devamlılığına ilişkin bir korkuydu. Ne olacağını bilmiyordu, olabilecekleri tahmin dahi edemiyordu ama işte tam olarak da bu yüzden korkuyordu.

O mesajlar nasıl gelmişti? Aklı almıyordu, açıklayamıyordu, inanamıyordu ve çok korkuyordu.

Bir anda, arkasından izlendiğini hissetti. Arkaya dönmek istedi ama yapamadı. Bir şey engelliyordu. Sadece yürüyebiliyordu. Ama hissediyordu. Biri, bir şey arkasından geliyordu. Adımlarını duymuyordu ama kesinlikle peşinden birinin ya d abir şeyin geldiğinden emindi.

Korkusu daha da arttı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Kendine gittikçe yaklaştığını hissedebiliyordu. Duyamıyordu, göremiyordu ama biliyordu. Arkasındaydı işte.

Hızla yağan yağmur altında sırılsıklam oldu. Hava çok soğuktu ama korkusu, tenine değen soğuk yağmur damlalarını buharlaştıracak kadar ısıtmıştı vücudunu. Ne olduğunu bilmediği, görmediği şey, gittikçe daha yaklaşıyordu.  Hiçbir insan kendine bu korkuyu tattıracak şeyleri yaşatamazdı. Bu, başka bir ‘şey’ olmalıydı. Bu şey, sokağın ıssızlığına, karanlığa, sessizliğe ve korkuya sebep olmuştu. Sahip olduğu tek şey, kalbinin kontrol edemeyeceği şekilde deli gibi çarpmasına sebep olan korkuydu. Korku benliğini o kadar ele geçirmişti ki, bunu nasıl durdurabileceğini bilmiyordu.

Attığı her adımda korkusuna sebep olan durumdan uzaklaşacağına, daha da yaklaştığını hissediyordu. Arkasındaydı. O kadar yakınında hissediyordu ki, kafasını çevirse göz göze gelebilecekti.

Göz göze gelmek. Bu gerçekleşirse, oracıkta kalbinin duracağını biliyordu. Bu korkuya dayanamazdı.

Ansızın arkasında kendisine yaklaşan şeyin varlığını hissedemez olmuştu. Sayısız soru geçiyordu aklından. Ama rahatlamamıştı. Korkuyordu hala. Hem de çok korkuyordu. Aklı artık kendi kontrolüne geçmiş olmasına rağmen ne korkusu azalmış ne huzursuzluğu bitmişti.  Az ileride metro istasyonuna inen merdivenleri gördü. Merdivenleri aydınlatan ışıklara doğru koşmaya başladı. Merdivenlere ulaştı. Basamakları ikişer üçer atlayarak aşağıya kadar indi. Gişe kapalıydı.

Hızla turnikelerin üstünden atladı, koşarak merdivenlerden indi ve kapıları tam kapanırken, son bir gayretle vagona girebildi.  Nefes nefese kalmıştı.

Tren hareket etti.

İnanamıyordu. Olanların hiçbirisine inanamıyordu. Bir şeyler yaşamıştı ancak yaşadıkları akıl alır şeyler değildi. Kafası karma karışıktı. Kendine gelmeye çalışıyordu.

Birden gişecinin olmadığı aklına geldi. Peronda da kimseyi görememişti. Gözlerini açtı ve vagona boydan boya baktı. Vagon bomboştu. Bir tek insan yoktu. Bu akşam tuhaf diyebileceği onca şey yaşamıştı, ama bunun bir sonu gelmeliydi. Ayağa kalktı ve vagonda ilerlemeye başladı. Diğer vagona geçti ama o da tamamen boştu. İçindeki huzursuzluk artıyordu ve tekrar korkmaya başlamıştı. Gelecek istasyonda inmek için Vagon kapısında heyecanla beklemeye başladı. Tren yavaşladı. Perona girdi. Gözleriyle peronu baştan sona süzdü, yine kimse yoktu. Bu olamazdı. ‘Lanet olası tren dursun artık’ diye geçirdi içinden. Tren sonunda durdu. Ama kapılar açılmadı.

Ne olduğunu anlamadı. Kapılar açılmadı. Sağa sola baktı. Hemen sol tarafta acil durumda kapının açılmasını sağlayan bir kol gördü. Tüm gücüyle asıldı. Ama kapılar açılmadı. Tekrar denedi. Yukarı aşağıya defalarca kaldırıp indirdi kolu. Ama kapılar açılmadı.

İki eliyle camları yumrukladı, tekmeledi. Yardım için bağırdı. Ama kapılar açılmadı. Tren yavaşça hareket etti.  Trenin hareketiyle aynı hızda korkusu da artmaya başladı.  Az önce yaşadıkları yüzünden, öncekinden de fazla korkuyordu. Camdan, trenin perondan ayrılışını izlemek zorunda kaldı. Tren hızlanarak perondan ayrılıp karanlık tünelde yol almaya başladı.

Bir an, karanlık tünele giren kapının camında bir karaltının yansımasını gördüğünü sandı. Gözlerine inanamadı. Olduğu yerde kaldı. Göğsünü yırtıp dışarı çıkacak kadar güçlü atıyordu kalbi. Gözlerini kırpmadan cama bakıyordu. Görmüştü. Bir karaltı. Şekli belirsizdi. Camdaki yansıması dahi şekilsizdi. Tam omuz hizasında duruyordu. Arkasını dönmekten korkuyordu. Bu gece gerçek olamayacağını düşündüğü her şeyin gerçekliğini fazlasıyla hissetmişti. Her yeri titriyordu.

İşte yine o his. Bir şey yanındaydı. Hissedebiliyordu. Oradaydı. Gözleri kapalıydı ama vagonun içinde olduğunu hissedebiliyordu. Nefesini, sesini ya da hareket ettiğini duymuyordu ama biliyordu.  Dizleri tutmuyordu. Elleri hareket edemiyordu. Vücudu soğuyordu.

“CEZANI ÇEKECEKSİN”

Tüm vagon bu ses ile inledi. O kadar güçlü bir sesti ki, yankıları neredeyse dakikalarca devam etti. Derin bir dehşete düşmüştü.  Ceza çekecekti. Şu an yaşadığı şey ceza değil miydi zaten? Üstelik bugüne kadar kimsenin yaşamadığı, yaşayamayacağı kadar ağır bir ceza değil miydi?

Trenin yavaşlamaya başladığını hissetti. Küçük bir sarsıntı oldu. Gözlerini açmaya başladı. Artması gereken aydınlığın yerini karanlık alıyordu. Gözleri tam olarak açıldığında trenin ışıklarını tamamen söndüğünü anladı. Hiçbir şey göremiyordu.

Tren iyice yavaşladı. Ama istasyona gelmemişti. Peron da gözükmüyordu. Sessizce bekliyordu.

Tren durdu. Kapı açıldı.

Yavaşça başını sağa sola çevirdi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kafasını vagondan uzattı. Ama karanlık o kadar ışıksızdı ki, hiçbir şey göremiyordu.

Tünele girerken camdan gördüğü karaltının varlığını hissedebiliyordu. Vagondaydı. Bu düşünce karar vermesini hızlandırdı. Trenden aniden ve hızla aşağıya atladı. Dizleri üstüne düştü. Canı çok yanmıştı ama korkusu, acısından baskındı. Trene tutunarak ilerlemeye başladı. Adımlarını küçük küçük atıyordu. İçindeki korku tırmanıyordu.

İşte yine varlığı hissetmeye başladı. Tam arkasındaydı. Soğukluğunu hissediyordu. Karanlıktı. Hiçbir yeri göremiyordu. Adımlarını hızlandırdı. Bir an sırtına dokunulduğunu hissetti. Buz gibi bir histi. Dokunmuştu. O kadar soğuktu ki dokunuşu. Canlı bir varlığın dokunuşu olamazdı. İçinde can taşıyor olamazdı, etten kandan oluşuyor olamazdı. Tüm gücüyle koşmaya başladı. Önünü göremiyordu ama durmaksızın koşuyordu. Hiçbir şeyi umursamadan tüm gücüyle koşuyordu. Tren artık gözükmüyordu.

Koştukça korkusu azalacağına, daha fazla artmaya başladı. Nereye koştuğunu bilmeden, peşindeki varlığın ne olduğunu bilmeden, daha ne kadar koşması gerektiğini bilmeden koşuyordu. İleride çok zayıf bir ışık huzmesi gördü.

Işığa doğru daha da hızlanarak koşmaya başladı. Işığa yaklaştıkça umutsuzluğu azalıyordu. Çok yaklaşmıştı. Tünelin içinde küçük bir çıkış olmalıydı burası. Çıkış. Bu kelimenin, bunca yaşananları bitirmesini umuyordu.  Artık hürriyetine kavuşacaktı.

Işık tünelin sol tarafında, yerden bir basamak kadar yüksekten, aralık bir kapıdan içeriye doğru süzülüyordu. Son gücüyle kapının kolun tutunarak zıpladı ve girişe ulaştı. Kapıyı biraz zorlayarak iyice araladı ve sürtünerek içeriye girdi.

Kapı sertçe kapandı. Arkasını döndü. Kapanması zaten mümkün değildi. Omuzuyla yüklenerek ancak aralığı artırabilmiş ve girebilmişti. Nasıl kendiliğinden kapanabilirdi ki? Tekrar önüne döndüğünde korkudan bakakaldı.

Ancak bir kol genişliğinde, kendi boyundan sadece birkaç santim yüksek bir koridorun önünde duruyordu. Koşamayacak kadar dar ve alçaktı koridor. Koridor tabandan tavana kadar kirli beyaz fayans kaplıydı ve tavandaki soğuk buz mavisi soluk ışık veren floresan ile aydınlanıyordu. Tavandaki lamba sadece durduğu yerin en fazla birkaç santimetre önünü aydınlatıyor, aslında sadece karanlığı biraz daha katlanabilir hale getiriyordu. O kadar zayıf, buz mavisi bir ışık veriyordu ki, kendi gölgesi bile oluşmuyordu. Birkaç santim sonrası tamamen karanlıktı.

Akşam yaşadıklarının sonlanacağının umudunu yeşerten bu ‘çıkış’, iyiden iyiye ‘umutsuzluğa’ hapsetmişti kendini.

Kapıya yüklenme sesiyle irkildi. Biri, bir şey, kapının önündeydi ve İçeriye girmeye çalışıyordu. Herhangi bir zorlanma yoktu. Bilerek ve isteyerek henüz kapıyı açmıyordu. Sanki kendine devam etmesi için zaman veriyor gibiydi. Ama peşinde olduğunu da hissettirerek. Peşindeydi, ‘cezasını çektirecekti’. ‘Hatırlamasını istediği suçun cezasını çektirecekti.

Hatırlamaya o kadar zorladı ki kendini. Suçlandığı şeyi bir hatırlayabilse, belki telafi edebileceği bir yolu da bulabilirdi. Ama kimsenin bilebileceği bir hatası olmamıştı ki…

Durdu. Bunu biliyor olamazdı. Bu dünyada yaşayan hiç kimse bunu biliyor olamazdı. Kendi bile, aklından o kadar uzaklara itmişti ki, artık hiç hatırlamıyor, düşünmüyordu.

Kapıdan gelen ses ile attığı ilk adım sonrası tavandaki lamba, attığı adımın önünü aydınlatıyor ancak arkasını tekrar karanlığa gömüyordu. Koşamıyordu. Koridor bunun için çok fazla dardı. Kolları duvarlara sürtünüyordu. Başı neredeyse tavandaki floresana değiyordu. Kendisini tabuttaymış gibi hissetti. Bunu düşünmek istemiyordu. Saçma sapan düşünceler geliyordu aklına. Attığı her adımda kapıdan uzaklaşıyordu. Birkaç adım daha attığında, kapının sürtünme sesi yankılandı koridorda. Birisi kapıyı açmış, koridora giriyordu. Artık adımlarını hızlandırmaya hatta zorla da olsa koşar adım ilerlemeye başlamıştı. Birisi, bir şey, bir karaltı koridora girmişti. İçerideydi.

Kurtuluşu olduğunu düşündüğü bu koridorda, peşinde ne olduğunu bilmediği bir şeyden, yaşamı pahasına kaçmak zorundaydı artık. Kapı kapandı.

Artık ilerlemek dışında hiçbir seçeneği yoktu. Hapsedilmişti. Korkudan nefes almakta zorlanıyordu. Koşmaya başladı. Ölümüne. Ölümüne koşmak. Ölümden kurtulabilmek için tüm gücüyle koşmak ya da ölmeye koşmak. Koridorun sonu bunu belirleyecekti.

Birden koridorda ayak sesi yankılandı. Çok korkuyordu. Koştukça adım sesleri daha da yakından gelmeye başlıyordu. Bir yere gidemeyeceğini, tüm kaçışın anlamsız oluğunu kabul etmesini, bunun sonu olmayacağını anlamasını sağlamaya çalışır gibi yankılanıyordu.

“HATIRLA”

Koridor bu kelime ile çınladığında, yere yığıldı. Duvara tutunarak doğrulmaya çalıştı. “HATIRLA” diye tekrarlandı. Daha doğrulamamışken yeniden yere yığıldı. Sadece birkaç adım kalmıştı. Korkuyordu.

İşte o an, başladı. O, unutmak için aylarını, yıllarını alan, kimsenin bilmediği, şeyi hatırlamaya başladı.

O aya hiç yakışmayan şiddette yağmur yağıyordu. Hava çok soğuktu. Akşam saatiydi. Sokaklar kararmıştı. Tek tük koşturan birkaç kişi ve seyrek geçen birkaç araba dışında kimsecikler yoktu.

Aceleyle çıkmıştı iş yerinden. Koşar adımla evine doğru yürüyordu. Sırılsıklam olmuştu. ‘Bu yağmur da nerden çıktı, lanet olsun,’ diye geçirdi içinden. Zaten ıslanmış olan yeni aldığı takımın daha da kirlenmemesi için, adımlarını o kadar dikkatli atmaya çalışıyordu ki, neredeyse parmak ucunda yürüyordu. Bu takım için neredeyse beş ay  fazla mesai yaparak deli gibi çalışmıştı.

Mağazaya girip takımı ilk defa denediğinde, kendini baştan aşağı süzmüştü. Gözlerini alamamıştı. Bu takım sadece onun için dikilmiş gibiydi. Yakışmak ne kelime, kendi için ‘biçilmiş kaftan’dı. Satış görevlisi bile, aynadaki yansımaya hayranlıkla bakmıyor muydu? Sadece o mu, mağazadaki neredeyse tüm müşteriler dönüp bakıyorlardı. Çok pahalıydı ama kendisine zaten ancak bu yakışırdı. Bunu hak etmişti. Her şeyden vazgeçmişti, birçok masrafını kısmıştı. İşe otobüs yerine bir saat erken kalkarak yürüyerek gitmeye başlamıştı. İş dışındaki zamanının hepsini evde geçiriyor, parasını bu takım için biriktiriyordu.

Bugün iş yerindeki herkes ne çok bakmıştı kendisine. Ama takım da bakılacak takımdı. Kumaşı ile, kesimiyle tamamen farklılaşmıştı. Artık saygı görecekti. Artık kabul görecekti. Evet, kendisiyle alay eden herkes buna pişman olacaktı. Hak ettiklerini almaya başlayacaktı. Bu takım elbise, ona ikinci bir şansı verecekti. Tüm bunları düşünerek hızla yürümeye devam ediyordu.

Birden nerden çıktığını anlamadığı bir çocuk bacağına sarıldı. Şaşırmıştı. Ama daha çok, sinirlenmişti.  Zaten yağmur yağıyordu, yürümesi gereken daha yolu vardı. Çocuğa baktı. 5-6 yaşlarında, yüzü yağmurdan ıslanmış ama bunca yağmura rağmen yine de kir içindeydi. Koyu kahverengi gözleriyle kendisine bakıp bir şeyler söylüyordu. Ama o, ceketine asılmış olan küçük kızın ellerine baktı. Tırnakları uzun zamandır kesilmemiş, ama içleri ve kenarları sokağın tüm pisliği ile simsiyah olmuştu. Bu görüntü, kendisini çılgına çevirdi.

O akşama, o çocuğa ait tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar aklına gelmeye başladı.

İnanamıyordu. Bu olamazdı. Yaklaşan adımlarla ilerleyen o varlık, bunu hatırlamasını istiyor olamazdı. O akşam yaşananlara ait olan hiçbir şeyi, hiç kimse biliyor olamazdı. Bir tek görgü tanığı yoktu ki. Kimse biliyor olamazdı. Yıllarca unuttuğu bu kahrolası geceyi nasıl hatırlatmıştı. Neden? Bunu nasıl bilebilirdi?

Çocuğa bağırmaya başladı: “Bana nasıl dokunursun? Pis mahluk! O iğrenç ellerini çek üstümden! Seni yabani pislik!” Her bir kelimeyi, açık şekilde duyabiliyordu. Hatırlıyordu. Tüm detayları hatırlıyordu. O an, o kız çocuğuna bağırırken ne düşündüğünü hatırlıyordu. İtiraf etmek istemiyordu ama o geceye ait her şeyi tüm açıklığı ile hatırlıyordu. O kadar bağırıyordu ki çocuğa, kızın kahverengi gözlerinin korkuyla nasıl açıldığını, korkudan nasıl titremeye başladığını görmüştü. Korkudan titremek. Şu an bu koridorda, hatta bu aksam yaşadıklarının kendine yaşattığı da bu değil miydi? Korkudan titremiyor muydu şu an? O çocukta bu kadar mı korkmuştu, o çocuğu bu kadar mı korkutmuştu? O küçücük bedenin, nasıl sarsılarak titrediğini hatırladı. O gece fark etmemişti ama şu an tüm detayları hatırlıyordu işte. O küçücük kız korkudan sarsılmış, donakalmıştı. Titriyordu.

Bağırmaya devam etti. Birden sol elini havaya kaldırdı. Yağmurda havadaki eli ıslanmış, parlıyordu. Her şey saniyeler içerisinde ilerliyordu. Sokaktaki ıssızlık içinde sadece o ve takımına tutunmuş o küçük kız vardı. Göz göze geldiler.

Öfkeden deliye dönmüş olan bakışları, kız çocuğunun bakışları ile buluştular. O an aklından ne geçtiğini apaçık biliyordu artık. O zaman kendisine itiraf edemediği şeyi biliyordu. O kız çocuğunun ölmesini istiyordu. Sadece takımına, o değerli, son zamanda neredeyse hayatını adadığı takımına, o pis elleriyle dokunduğu için onu öldürmek istiyordu.

Çocuk, kahverengi gözleriyle, içindeki korkuyla bakıyordu. Titriyordu. Korkusundan ölesiye titriyordu. Havadaki elini hızla indirdi. Eli, yağmur damlalarını ikiye bölerek hızla ilerledi ve tüm gücüyle küçük kızın sağ yanağına indi. Elinin, yanağına dokunuşunun çıkardı ses, sokakta yankılanmıştı.

Hatırladı. Küçük kızın yanağının ne kadar yumuşak olduğunu, ne kadar küçük olduğunu hatırladı. Eli, tüm yüzünü kaplamıştı. Yanağına isabet etmişti ama tüm suratına inmişti.  Havadaki eli, o küçük kızın suratına tokat olarak indi. Saniyeler içinde olmuştu tüm bunlar. Tokatın şiddetiyle kızın küçük bedeni, savruldu. Elleri takımından uzaklaştı, ayakları neredeyse yerden kesildi ve kaldırımın kenarından caddeye doğru savruldu. Küçük kızın bedeni, havada birkaç saniye süzüldü.

Kız ile göz göze geldi. Kız yere doğru inerken, bakışlarıyla ‘Neden?’ diye soruyordu sanki. ‘Neden? Bunu neden yaptın?’

O an, caddenin ıssızlığını bozan bir ses duydu. Hızla gelen bir araba yere düşmekte olan kıza çarptı. Her şey, saniyeler içerisinde oldu. Yağmur, yürüyüş, kızın karşısına çıkması, elini havaya kaldırması, küçük kızın caddeye savrulması, arabanın gelmesi, çarpması ve hızla uzaklaşması.

Küçük beden yerde yatıyordu. Her şey durmuştu. Yağmur damlaları dahi düşmüyordu sanki. Caddeyi, yağmurun damlaları değil, kızın bedeninden akan kanlar ıslatıyordu. Bakakaldı. Küçük kızın gözleri açık, caddenin kenarında yerde cansız şekilde yatıyordu. İnanamıyordu. Yaşananlara inanamıyordu. Bunu istememişti. Asla istememişti. Sadece kızmıştı. Evet sadece kızmıştı. Ama bunu istememişti. Arabanın geleceğini bilemezdi. Karanlık cadde de kızı göremeyeceğini bilmezdi. Hala kızın gözlerine bakakalmıştı. Ayıramıyordu. Sanki kanlar içerisinde yerde sessizce yatan kızın gözleri hala canlıydı. Hala neden diye soruyorlardı.

O kadar küçük bir bedenden bu kadar çok kan akmasına şaşırmıştı. Caddenin ortası tamamen kan içerisinde kalmıştı. Sessiz sedasız ölmüştü. Daha henüz birkaç yıldır nefes alan, oyunlar oynayan o küçük beden artık yaşamıyordu. Neden sanki önüne çıkmıştı ki? Daha çok küçüktü. Tek başına evde bile bırakılamayacak kadar küçüktü. Bu saatte sokaklarda ne işi vardı? Lanet olsun! lanet olsun!

Kızın gelişi, bakışları, tokat, arabanın çarpması, kan…Tekrar edip duruyordu gözünün önünde. Kızın bakışları hala üzerindeydi. Hissediyordu. Görüyordu.

Kendine geldi. Sağa sola baktı. Kimse yoktu. Apartmanlara baktı. Kimseler yoktu. Emindi. Hiç kimse.

O halde kimse bir şey görmüş olamazdı. Ne kızı, ne kendini görmüş olamazdı. Son bir defa küçük kızın cansız bedenine baktı. Koşar adımlarla uzaklaştı. Az önceki olay olmamış gibi, hızla yürümeye başladı. Evine doğru koşar adımlarla ilerliyordu. Kızın bedeni, caddenin kenarında, kendi kanının içinde sessizce yatıyordu.

“Ben bir şey yapmadım. O araba, lanet olası araba bu havada ne demeye hızlı gidiyordu ki? Kesin sarhoştu. Tabii bu adamlar yüzünden her gün onlarca insan ölüyordu. Lanet olası sarhoşlar!” dedi. Kendini ikna etmeye çalışıyordu. İnandırmaya çabalıyordu. Suçsuzdu. O kızın ne işi vardı sokaklarda. Bu bir kazaydı. Evet. kazaydı. Bunun olmasını istememişti. Her gün olan kazalardan biriydi.

Duvara tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı.  Ama hatırladıklarının ağırlığı ile yere kapaklanmıştı tekrar. Ayak sesleri artık yanı başın kadar gelmişti. Tam ayak ucunda durmuşlardı. Bakmıyordu. Aklında sadece kız vardı. Küçük kızın kanlar içinde açık gözleri vardı. Kendine ‘neden’ diye soran gözleri vardı. Yağan yağmur kızın yüzünden saçlarına ve bedeninden akan kana karışıyordu. Artık ne karartı ne varlık umurunda değildi.

Yıllarca, kendinden bile sakladığı, her an hatırlayacak olmak korkusuyla unutmaya çabaladığı o anı, o kızı hatırladı. Kızın kanlar içindeki masumiyetini hatırladı. Kalbi yavaşlamaya başladı. Korkusu kayboldu. Sırtüstü yere yığıldı. Gözlerini açtı. Karşısındaki varlığa baktı. Göz göze geldi. Gözlerini tanıdı, bakışını tanıdı. Karaltı yerde yatan bedenine doğru eğildi. ‘Ben suçluyum,’ diye fısıldadı. O son kelime ile kalbi atmayı bıraktı.

 

 221c baker sokağı, sherlock’un komşusuyum: boş ev macerası 3

İşte tam bu satırları okurken kapıda pirinç posta kapağının hafif kımıldadığını, kristal avizeden yansıyan ışıktaki oynamadan hissettim. Malum 221B Baker sokağı adresinde oturan komşumun ayak sesini henüz duyan olmamıştır. Mahallede kendini kimseye göstermeden dolaşabilen tek kişidir.

Daha mektubu okumayı tamamlamadan Holmes’ün mektubun elimde olduğunu öğrenmiş olması da tam şanına yakışacak bir şey şüphesiz. O nedenle hiç istifimi bozmadan okumaya devam ettim. Hareket ettiğim taktirde mektubu okuma şansımı kaybedebilirdim.

Mektubun yazarı Padişah Abdülhamid’in o dönemde Holmes hikayelerinin yazarı Conan Doyle’ü pek beğendiğini anlatıyordu. Hatta, o kadar ki Holmes’ün maceralarını, Fransız yazarların melodram yapılı polisiye romanlarına tercih ediyordu Abdülhamid. Haliç adlı eserin yazarı Frances Yeats-Brown’un yazdığına göre, 31 mart hadiselerinin o kanlı ve bunalımlı günlerinde Harekat ordusu Yıldız sarayını sardığı sırada Abdülhamid, heyecan ve keyif içinde, İngiltere düşmanlarının inşa ettikleri denizaltıyı son anda ortaya çıkaran Holmes’ün “Bruce-Bartington Planları” adlı macerasını okutup dinliyordu.

1869-1909 yılları arasında Osmanlı Deniz Kuvvetlerinde müşavir olarak çalışan ve aynı zamanda Abdülhamid’in fahri yaveri olan İngiliz Amirali Sir Henry F. Woods, anılarında padişahın Doyle ve Sherlock Holmes’e gösterdiği ilgiyi şu sözlerle anlatmıştı:”Polisiye öykülerden özellikle Sir Conan Doyle’ün yazdıklarından çok hoşlanırdı. Bir kaç yıl önce Sherlock Holmes dizisinin yaratıcısı karısıyla birlikte İstanbul’a gelmişti. Benim de katıldığım Selamlık Töreni’nde Abdülhamid, Conan Doyle’a Mecidiye Nişanı’nı takmıştı.”

Amiral Woods’un anılarını, aynı döneme ait olup da bu hikaye ile çelişen diğer anılar sayesinde halen doğrulamak mümkün olmamıştır. Ziyaretin, şu an elimdeki, Doyle’u simultane olarak ilk Türkçeye çeviren genç hanıma ait mektubun yazıldığı tarihten, iki yıl önce, 1907’de gerçekleştiği inancı bu hatırat nedeniyle yaygındır. Doyle’e mecidiye nişanı, o sırada yeni evlendiği ve balayı bahanesiyle İstanbul’a getirdiği ikinci eşine ise şefkat nişanı takıldığı sanılmaktadır.

Ancak yazarın padişahın huzuruna çıkamadan İstanbuldan ayrıldığını anlatan hatıratlar da var. Kimileri görüşmenin 1904’de gerçekleştiğini, Abdülhamid’in Doyle’un uzun öykülerini eleştirdiğini, çok kibirli yazarı bu nedenle rencide ettiğini iddia eder. Doyle’un ziyareti anılarından bu yüzden çıkardığını öne sürer.

Yetvard Odyan efendi adlı yazar ise 1904’de, Doyle’ün Abdülhamid’i göremeden İstanbul’dan ayrıldığını şöyle anlatır:

Padişah’ın Conan Doyle hakkındaki teveccüh ve rağbeti o derece yüksek idi ki tanışmak ve konuşmak arzusuyla bir kaç ay önce İstabul’a davet etmişti. Sherlock Holmes’ün yazarı davete uyarak İstanbul’a gelmiş olup gelişinin ikinci haftasında bir Cuma günü Selamlık Merasimi’nde bulunmak üzere Beşiktaş’taki Hamidiye Camii’ndeki törene gitmişti. Kendisine yapılan bildiriye göre Cuma nazamından sonra huzura kabul olunacağını haber almıştı.

Ancak Conan Doyle Selamlık Merasimi’nden sonra, tören dairesinde hayli bir zaman beklemiş ise de, tören görevlisi kendisini Padişah’ın huzuruna taktim etmek üzere yanına gelmeyip yalnız yaverlerden biri gelerek, Padişah’ın o gün kendisini kabul edemeyeceğini bildirmiş ve bunun üzerine Conan Doyle bir derece kırılarak oradan kalkıp gitmiştir: Yaver ilaveten hangi gün huzura kabul edileceğinin kendisine bildirileceğini de söylemiştir.

Bir kaç gün daha geçtiği halde henüz hir bir davet gelmemişti. Artık Conan Doyle’ün tahammülü tükendiğinden, nihayet bir gün Padişah’ın Başkatibi Tahsin Paşa’ya bir tezkere yazarak, özetle İstanbul’a davet edildiğinin nedenini anlayamamış olduğundan, iki gün sonra İngiltere’ye döneceğini bildirmişti. Abdülhamit bu yazının içeriğinden haberdar olunca telaşlandı ise de, ünlü yazarı huzuruna kabul etmek istemedi. Ancak bu kez teşrifatçı İbrahim Paşa’yı derhal Conan Doyle’un yanına göndererek, epeyce yüklü bir ihsan-ı şahane ve bir de çok kıymetli bir armağanla adı geçeni ödüllendirdi. Padişah’ın o günlerde kendisini kabul edemeyeceğini şayet İngiltere’ye dönmek istiyorsa, onu burada bekletmek istemediğini de üzüntüleriyle bildirdi. Yazar kendisinin nezaketle yola konulduğunu anlamış ve Abdülhamid’in şu garip davranışını hiçbir suretle anlamadığından ertesi günü çantasını bağlayarak Doğu Ekspresi ile İstanbul’dan hareket etmiş idi.

Conan Doyle’un İstanbul’a geliş ve gidişinden hiç kimsenin haberi olmayarak 1904 yılı bahar mevsiminde geçen bu olay, yalnız meseleyi yakından bilenlerce malum bulunmuştur. Abdülhamid adı geçen yazarı özellikle İstanbul’a davet ettikten sonra acaba onu niçin huzuruna kabul etmek istemedi? Bunun nedenini aşağıda anlatacağız:

Sir Arthur Conan Doyle’un İstanbul’a gelişinin ertesi günü Abdülhamid’e bir jurnal taktim edilmişti. Bu jurnalin içeriği aşağıda verilmiştir: ‘Zat-şahanelerinin en sadık ve canını vermeye hazır bendelerinden bulunmam nedeniyle, şu hususları bildirmeye cesaret ettim.

Yüksek buyruğunuz sonucu olarak ünlü hikayecileden Sir Arthur Conan Doyle isimli İngiliz, dün sabah Doğu Ekspresi ile İstanbul’a gelmiştir: Söylenen sözlere göre bugünlerde huzurunuza kabul şerefini kazanacaktır. Conan Doyle’un bu daveti kabul etmesindeki gayesi sizin iltifat ve ihsanlarınıza kavuşmakla birlikte, kendisine verilecek özel izinden yararlanarak sarayınızın içini ayrıntılı olarak araştırıp, bunları yeni bir romana konu etmekten ibaret olup bunun ise herhalde sizin şan ve şöhretinize uygun olmadığı apaçıktır. Conan Doyle bu amacını kendi dost ve yakınlarına bizzat söylediği gibi hatta söz konusu yeni romanını basacak olan yayıncı ile bir anlaşma bile yapmıştır. Edinmeye muvaffak olduğum bu bilgiyi ayaklarınızın altına sunarım. Bu konuda ve her durumda ferman sizindir.’ Bu jurnali imza eden, Abdülhamid’in hafiyelerinden tanınmış bir Ermeni idi. İşte bu yüzden Abdülhamid, Conan Doyle’u huzuruna kabul etmedi.”

Devamı Gelecek Sayıda