Ana Sayfa Blog Sayfa 7

TERS KÖŞE-2

AGATHA CHRISTIE’NİN SIRRI

Türkiye’den bir çuval kitapla dönecektim İngiltere’ye. Büyük çoğunluğu polisiye romandı. Özellikle de yerli yazarlarımızın romanları. Ne yazık ki kitapları yerleştirdiğim çantayı yanıma almayı unuttum. Yolda aklıma geldi ama artık geriye dönmek için vakit çok geçti. Şimdi hepsi kuzu kuzu Türkiye’de beni bekliyorlar. Geldiğimde ilk işim malum çantayı bir kez daha unutmama imkân bırakmayacak bir biçimde gözümün önünde bir yere koymak olacak. Kitapları unutunca haliyle okuma programım da alt üst oldu.  Neyse ki burada da elimde henüz okumadığım birkaç kitap var.

Hoşuma giden romanları ikinci kez okumayı seviyorum. Agatha Christie’ninkileri kaç kere okumuşumdur kim bilir.

Bu ay Dedektif’in kitap kulübü için Büyük Uyku’yu üçüncü kez okudum. Aslında Raymond Chandler’ın bu ilk romanı ortaokul sıralarındayken elime geçmişti. Hatta sanırım ilk okuduğum polisiye romanlardan biriydi. Çocukken okuduğum o romanların hemen hepsini kaybettim. Zaten bir kısmı arkadaşlarımdan ödünç aldığım kitaplardı. Yıllar sonra bu kitapların çoğunu sahaflarda buldum. Çağlayan Yayınevi’nin, Akba’nın, Hayat Kitaplar’ın polisiyeleri, bilenler bilir. Bunlar arasında Büyük Uyku da vardı. Romanı ikinci okuyuşum bu sayede gerçekleşti.

Romanın 1946 yapımı filmini de birçok kez izledim. Humprey Bogart ve Lauren Bacall’lı film, noire sinemanın klasiklerinden biridir.

Dediğim gibi Kitap Kulübü’nün bu ayki kitabı olması nedeniyle Büyük Uyku’yu bir kez daha hatim ettim. Açık konuşmam gerekirse, bu sefer büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Hakkında bu kadar çok laf edilen, kimilerinin başyapıt diye önünde saygıyla eğildiği romanın polisiye olarak affedilemez kusurlarla dolu olduğunu görmek şaşırtıcıydı. Raymond Chandler’ın raflarda neden Agatha Christie gibi sürekli yer almadığını da anladım.

Sert Polisiye hayranları, üzgünüm ama kusurlu bir roman bu. 1946 yapımı filmi de öyle. Neden kusurlu olduklarını burada açıklamayacağım. Hem film hem de roman hakkında birer yazı yazmayı düşünüyorum. Yetişirse bu sayıda yetişmezse önümüzdeki sayıda Dedektif’te okuyabilirsiniz.

Günümüzden yüz yıl önce yazılıp da hâlâ romanları peynir ekmek gibi satılan tek polisiye yazarının Agatha Christie olmasının sebebi ne olabilir, hiç düşündünüz mü? Raymond Chandler, Dorothy Sayers, Erle Stanley Gardner, Dashiel Hammet, Nicholas Blake, Carter Dickson gibi yazarların kitapları kırk yılda bir basılırken Agatha Christie’nin bu kadar rağbet görmesinin sırrı nasıl açıklanabilir? Tam da bir polisiye yazarına yakışacak bir gizem!

Agatha Christie’nin ne özelliği var da kendisiyle aynı dönemde yazan çağdaşlarının fersah fersah önünde?

Bence bunun birinci sebebi, Christie’nin romanlarında çok ustalıkla kurgulanan bir aldatmaca olmasıdır. Onun kitaplarını okuyup da sonunda -tabirimi mazur görün- “oha” demeyen kaç kişi vardır acaba? İşte, bu büyük şaşkınlığımız, bizi kitaba bağlayan asıl etkendir. Üstelik finaldeki bu sürprize itiraz da edemeyiz. Çünkü, bu sonuca nasıl varıldığına dair yapılan açıklama kelimesi kelimesine doğrudur. Romanın daha önce okuduğumuz sayfalarına yeniden göz attığımızda, dedektifin açıklamasına kanıt olarak gösterdiği her şeyin yazıldığını görürüz. Evet, katili bulmamıza yardım edecek her şey yazılmıştır ama biz onu fark edememişizdir. Agatha Christie, gerçeği bizden ustaca saklamıştır. Bizden saklanan bu gerçek, kitabın temel gizemidir. Yani katilin kim olduğu ve cinayetin nasıl işlendiği… Bizi ve dünyadaki tüm polisiyeseverleri, neredeyse yüz yıldır Agatha Christie kitaplarına bağlayan şey budur.

Öte yandan bütün bunları hikâye ederken yarattığı psikolojik atmosfer ve gerilim de Agatha Christie’yi diğerlerinden beş-on adım daha öne çıkartır. Soruşturma ilerledikçe sırlar ortaya dökülür ve biz yavaş yavaş geçmişteki o asıl büyük hikâyeyi öğreniriz. Şimdi okuduğumuz hikâyenin oluşmasına yol açan o büyük dramı…

Geçmişte yaşanan o büyük dram, şimdi bir başka trajediye yol açmaktadır. Agatha Christie’nin birinci hikâyeye ait kahramanları genellikle büyük bir trajedi yaşarlar. Karakterlerin yaşadığı bu trajediyi, içinde bulundukları dramatik ortamı Agatha Christie bize büyük bir duyarlılıkla yansıtır.

Altın Çağ’ın diğer yazarlarında bu, sık rastlanılan bir durum değildir. Hikâyenin daha çok eğlence yanı öne çıkar. Cinayet soruşturması, bir oyun gibi, çözülecek bir bulmaca gibi anlatılır. Sert polisiyedeyse tam bir duyarsızlık hakimdir. Hikâyeyi bize nakleden ve kesinlikle güvenilmez bir anlatıcı olan dedektif, kişilere ve olaylara karşı mesafeli ve alaycıdır. Okur, diğer karakterlerle empati kuramaz. Çünkü diğer karakterlerin hepsi kötü, iğrenç, yozlaşmış bireylerdir.

Agatha Christie de eğlencelidir ama onun kitaplarında katiller, ne kadar acımasız, bencil olurlarsa olsunlar kendilerince bir dram yaşarlar. Nil’de Ölüm’ün, Cinayet İlanı’nın, Beş Küçük Domuz’un, Roger Ackroyd’un Ölümü’nün, Gece Gelen Ölüm’ün, Noel’de Cinayet’in, Şeytan Dönemeci’nin, Üç Yanlış Üç Ceset’in, Ölüm Büyüsü’nün, Ve Ayna Kırıldı’nın, Elmayı Yılan Isırdı’nın, Filler de Hatırlar’ın ve elbette Ve Perde İndi’nin katillerini bir düşünün. Hepsi de büyük bir karanlığın içindedirler. Seçimleri yanlıştır ama bu onların yaşadığı trajediyi ortadan kaldırmaz. Bu bize Shakespeare’in kahramanlarını hatırlatır. Tıpkı Shakespeare’de olduğu gibi, Agatha Christie’nin kahramanları da büyük bir trajedi yaşarlar, sonları da trajik olur.

İşte bu yüzden Agatha Christie de Shakespeare gibi ölümsüzdür.

2024 ZEHİRLİ KALEM ÖDÜLÜ SAHİBİ DİLAN YAMAÇ’A SİZİN İÇİN SORDUK

  • Dilan Hanım, öncelikle Zehirli Kalem başarınızdan ötürü sizi tebrik ediyoruz. Okurlarımız ve yarışmadaki adaylarımızın kim olduğunuzu çok merak ettiklerinden eminiz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Çok teşekkür ederim inceliğiniz için. Bahsedeyim kendimden: İstanbul’da doğdum, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında lisans eğitimini tamamladıktan sonra Marmara Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı alanında yüksek lisans ve doktora yaptım. Uzun yıllar edebiyat öğretmeni olarak çalıştım, şu an müdür yardımcılığı görevini yürütüyorum. Kendimi farklı kültürleri bir arada ele almayı, çoğulculuğu önceleyen biri olarak tanımlıyorum. Bu yazınsal anlamda da böyle; farklı türde metinleri; polisiyeyi, bilimkurguyu, fantastik edebiyat örneklerini vs. art arda okumayı yahut toplumda eşine az rastlanır öykü/roman karakterlerini keşfetmeyi oldukça seviyorum.

  • Yazmaya ne zaman başladınız? Daha önce polisiye türünde yazmış mıydınız?

Mesleğim dolayısıyla yazı ile tanışıklığım uzun bir geçmişe dayanıyor lakin burada söz konusu olan bildiri ve makaleler gibi akademik metinler. Kurmaca adına ise önceden de kaleme aldığım denemeler vardı ancak bu güne değin yazdıklarımı paylaşma kararlılığını gösterememiştim. Akademik eğitim ise, iyi örneğin okur karşısına çıkarılması gerektiği noktasında biraz törpülüyor insanı. Bununla birlikte polisiye türünde herhangi bir metin yazmamıştım. Şeytan Tuzağı bu anlamda benim için bir ilk.

  • Zehirli Kalem’e katılmak fikri nasıl gelişti?

Tam anlamıyla bir anda gelişti. Yarışma duyurusunu okuduğum gibi, polisiye bir öykü kaleme alsam nasıl olur diye düşündüm ve kendimi ikna edince çalışmaya başladım.

  • Zehirli Kalem ödülünü kazandığınızı duyduğunuzda ne hissettiniz?

Şaşırdım, oldukça hem de. Öykünün kendimce nitelikli olduğunun farkındaydım ancak itiraf edeyim ki Zehirli Kalem ödülü benim için çok sevindirici bir sürpriz oldu.

  • Zehirli Kalem Öykü Yarışması seçici kurullarında daha önce görev almıştım. Öykülerin ne kadar titizlikle değerlendirildiğini, pek çok kıstasın göz önünde bulundurulduğunu iyi biliyorum. Ancak bu sene görev almadığımdan öykülere vakıf değildim. Sizin öykünüzü okuduğumda daha ilk paragrafta içimden şunu söyledim: “Kesinlikle çok farklı bir üslup.”

Şeytan Tuzağı adlı öykünüzü yazarken nerelerden esinlendiğinizi ya da beslendiğinizi anlatır mısınız?

Şeytan Tuzağı, ezoterik ögelerin kendini hissettirdiği bir öykü. Uzun zamandır ezoterizm üzerine okuma yapıyorum; okült inanışlar, ritüeller, mitler hayata dair realist bir duyuşa sahip olmayı öncelesem de anlatı zenginliği açısından her daim dikkatimi çekmiştir. Özellikle Erik Hornung’un Ezoterik Mısır adlı eseri beni bu anlamda çok etkiledi. Fakat asıl üstadım elbette ki Mircea Eliade, onun Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Okült, Büyücülük ve Kültürel Modalar, Babil Simyası ve Kozmolojisi gibi eserleri bana kalırsa kendi alanının başyapıtları. Yine Christopher Dell’in Okült, Cadılık ve Büyü’sü de bu doğrultuda sayabileceğim çalışmalar arasında. Edebî üretimlere baktığımızda batıl inançların topluma etkisini Türk yazınında işleyen en çarpıcı yazarın Hüseyin Rahmi Gürpınar olduğunu düşünüyorum, beslendiğim kaynaklar arasında rahatlıkla sayabilirim. Gürpınar’ın özellikle kendimi bulduğum yönü üslubundaki mizahi ton, bunun özgün bir yansımasını da son yıllarda İhsan Oktay Anar’ın metinlerinde görmüştük.

  • Öykünüzle oldukça eski bir döneme yolculuk yapıyoruz. Bu oldukça cesur bir zaman seçimi, bu dönemi seçmenizin belli bir sebebi var mı?

Şeytan Tuzağı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında geçiyor, 1322 teşrinievvelinde. Miladi 1906 yılına yani II. Abdülhamit Dönemi’ne tarihleniyor. Biz modern Türk edebiyatı üzerine çalışan araştırmacılarda Tanzimat’tan Servet-i Fünûn sonrasına uzanan çizginin yeni edebiyatın doğuşu ve gelişimini kapsayışı açısından önemli bir yeri vardır; zannediyorum ben de hâkim olduğum bir süreci odağa almak istedim.

  • Şahsi görüşüm tek hikâyede kalamayacak kadar orijinal bir karakter kurguladığınız yönünde olduğu için merak ediyorum, ilerleyen zamanda başka bir Dikran Efendi macerası okur muyuz?

Teşekkür ederim, Dikran Efendi adına bunu bir iltifat kabul ediyorum ve evet, onu tasarladığımdan beri ben de bir yolculuğun başında olduğumu hissediyorum. Bugünlerde bir roman üzerine çalışıyorum. Umuyorum ki ilerleyen dönemlerde Dikran Efendi’nin çözmesi gereken düğümlerin sayısı artacak.

  • Roman çalışmanızdan bahsettiniz ancak ben yine de sormak istiyorum: Öykü yazarlığında ilerlemek mi yoksa romanla okurun karşısına çıkmak mı istersiniz? İki tür hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Aslında bu daha ziyade ilhamın ve metne hazırlık araştırmalarının süreci nasıl şekillendirdiği ile ilgili. Aklımda birkaç hikâye fikri de var, hatta bir tanesini şu an yazıyorum, üstte belirttiğim gibi roman fikri de. Görünen o ki iki kalemde de denemeler yapacağım. Türleri değerlendirecek olursam da bilindiği üzere roman bir ayrıntı sanatı, öyküde maharet tam tersine kısaltabilme, fazlalıkları atabilmede kendini gösteriyor. İki türün de biricik olduğunu düşünüyorum bu açıdan.

  • Polisiye yazarken kendinizi en çok hangi türe yakın hissediyorsunuz? Katil kim türüne mi yoksa noir ve gerilim türlerine mi? Yerli polisiye edebiyatı hakkındaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Öyküm ve bundan sonraki tasarılarım beni “soft-boiled” diye nitelendirilen tatlı-sert polisiyeye yönlendirecek gibi hissediyorum. Okuru baştan sona dehşete sürükleyen bir gerilim metni yazmaktan ziyade arada espriler yapabileceğim, mizahi unsurları da rahatlıkla kullanabileceğim metinler oluşturmak bana daha uygun. Neticede yazarken de günlük hayatımızdan topladıklarımızı harmanlıyoruz ve mizah benim için bir nevi dünyayı anlamlandırma yöntemi. Yerli polisiye edebiyatı hususuna gelirsek bizim coğrafyada polisiye metinler denildiğinde hâlâ Agatha Christie, Jean-Christophe Grange, Trevanian gibi Batılı isimler akla geliyor. Oysaki Türk yazınında da Ahmet Midhat Efendi’den beri süregelen bir gelenek var. Şimdilerde Koç Üniversitesi Yayınlarının tefrikada kalmış eserleri günümüz okuruyla buluşturmak adına yaptığı çalışmalar sonucu basılan Ziya imzalı yazara ait Kesik Baş Cinayeti ve Selim Nüzhet Gerçek’in yazdığı Meçhul Kuvvetlere Kurban gibi romanlara baktığımızda erken dönemde de polisiyeye ilgi duyulduğunu görüyoruz. Yine Hüseyin Rahmi’nin Kesik Baş, Ben Deli Miyim?, Ölüler Yaşıyorlar Mı? gibi eserlerinde de polisiye izlerini seçebiliyoruz. Server Bedii müstear adıyla Peyami Safa’nın oluşturduğu metinlerden ve Ebusüreyya Sami’nin Amanvermez Avni serisinden bahsetmeye gerek dahi yok sanıyorum. Hatta klasik bir romancı olan Halide Edib Adıvar’ın dahi Yolpalas Cinayeti ile türe göz kırptığını görebiliyoruz. Böyle olunca daha modernleşme süreciyle beraber yazarlarımızca ilgi duyulan bir türün yerli köklerinin okuyucular tarafından keşfedilmesini gerekli buluyorum.

  • Size esin veren yazarlar ya da kitaplar var mı? En çok hangi türde okuma yapıyorsunuz?

Akademik anlamda daha ziyade realizm üzerine çalışsam da edebî metinlere yaklaşımım farklılaşabiliyor. Daha çok mitolojik ve fantastik yapıtlara ilgi duyuyorum, yine başta Kitâb-ı Mukaddes’te geçenler olmak dinî anlatılar da dikkatimi fazlasıyla çekiyor. Bana ilham veren isimlerin başında yukarıda da belirttiğim gibi İhsan Oktay Anar ve Hüseyin Rahmi Gürpınar gelmekle birlikte Orhan Pamuk’un da bilhassa Benim Adım Kırmızı ile doğan etkisi yadsınamaz. Son olarak Türk okurunca çok tanınmayan bir ismin, bir tiyatro ve mizah yazarı olan Hagop Baronyan’ın da adını anmak isterim. Bugünlerde ise Türk edebiyatı adına Arlin Çiçekçi, Mehmet Berk Yaltırık ve Eyüp Aygün Tayşir’in dikkat çekici işler yaptıklarını düşünüyorum. Dünya edebiyatından da J. R. R. Tolkien, Gabriel Garcia Marquez, Umberto Eco ve Isaac Asimov en sık okuduğum yazarlar arasında.

  • Bu keyifli ve aydınlatıcı sohbet için teşekkür ederiz. Umarım Dilan Yamaç imzasını daha birçok eserin altında görme şansımız olur. Yolunuz açık ve her daim aydınlık olsun.

Bana kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz için ve güzel dilekleriniz için ben teşekkür ederim. Sevgilerle…

2024 KRİSTAL KELEPÇE TEŞVİK ÖDÜLÜ SAHİBİ MUHAMMED SELMAN ANASAL’LA RÖPORTAJ

Öncelikle tüm Dedektif Dergi yazarları ve okurları adına sizi Ölümle Hesaplaşma romanınıza verilen Kristal Kelepçe Teşvik Ödülü için kutluyorum. İsminize aşina olmayan okurlarımız için kendinizi tanıtmanızı rica ederim.

Çok teşekkür ederim. İsmim Muhammed Selman Anasal. 1991 Ayancık doğumluyum, evliyim, memleketim Kastamonu’da ailemle yaşıyorum. Neredeyse altı yaşına girecek tatlı mı tatlı bir oğlumuz var. Bir kamu kurumunda çalışıyorum. Mümkün olduğunca ailemi ve işimi ihmal etmeden tüm boş vakitlerimi yazmaya ayırıyorum.

Yazarlık çocukluk hayalimdi. İlköğretim dördüncü sınıfta Thomas Brezina kitaplarıyla tanışmış ve bir eğitim döneminde yazarın kırktan fazla kitabını tabiri caizse yalayıp yutmuştum. Karar vermiştim, kesinlikle yazar olacaktım. O dönemde kendi çapımda kısa öyküler yazmaya başladım ama hiçbiri çocukça heveslerin ötesine geçemedi. Büyüdükçe araya daha büyük telaşlar girdi. Otuz yaşımı devirdiğimde bir baktım ömür geçip gidiyor, bense yerimde saymaya devam ediyorum. Hep ‘bir gün yazar olacağım’ dememe rağmen o gün bir türlü gelmiyor. Böyle beklemeye devam edersem geleceği de yok. Çalışmam gereken bir işim, ilgilenmem gereken ailem, çocuğum var ama bunlar zaten her zaman olacak. Artık bunları kendime bahane etmemem gerektiğini o zaman anladım ve işten, ailemden arta kalan tüm boş vaktimi yazmaya adadım ve başardım. Yakında beşinci romanım basılacak ve altıncı romanımın üzerinde çalışmaya başladım. Hatta yedinci romanımın taslağı bile hazır. Ufaktan araştırmaları yapmaya çalışıyorum.

Ölümle Hesaplaşma romanından biraz bahseder misiniz? Polisiye alt türü nedir? Karakterler nasıl doğdu? Kurguyu nasıl planladınız? Yazma süreciniz nasıl ilerledi? Mekân olarak neden Ankara’yı seçtiniz?

Ölümle Hesaplaşma’yı çok sıkıntılı bir dönemimde yazdım. Bu yüzden yeri bende hep ayrı olacak. Küçüklüğümde geçirdiğim menenjit sonucunda işitme duyumu tamamen kaybettim ben. İşitme implantı ile duyuyorum ve o sıralarda kafamın içindeki implant arızalanmıştı ve yeniden ameliyat olmam gerekiyordu. Bu ameliyatın başarısız olma ihtimali de vardı ama başka da çarem yoktu. Zaten yedi yaşımdan beri sürekli gidip geldiğim Ankara’ya tekrar gidip hastaneye yatmak zorunda kaldım. Bu hastaneye yatış, gidiş geliş sürecinde romanın küçük çaplı bir taslağını oluşturmuştum. Bildiğim yerleri bile tekrar tekrar gidip gezdim, dolaştım. Karakterleri de oluşturunca yazmaya başladım. Yaklaşık altı ayda tamamladım. Yeni romanımın sadece üçte birini altı ayda yazdığımı düşününce hâlâ bu süreye şaşırıyorum. Çok detaylı taslak çalışmalarını sevmem doğrusu ama baş karakter hakkında kitaptan daha detaylı bir kimlik oluşturmaya çalışıyorum her zaman. Tür olarak ben her zaman kara-kurgu olarak baktım ama elbette yazdıkça başka yönlere evirilmiş olabilir.

Romandan ayrı tutarak ana karakteriniz hakkında sormak istediklerim var. Ölümle Hesaplaşma’yı okurken baş karakter Sinan Aydın’a tabiri caizse ayar oldum. Romanın başında kendi yaşamında doğru adımlar atamayan bir adamın güvenilir anlatıcılığından şüphe ettiysem de metin ilerledikçe okur olarak ona inandım. Karakter olayları anlatırken, okurla konuşurken kendine ve bize karşı oldukça dürüst davrandı. Sinan karakteriyle siz nerede ve nasıl tanıştınız? Romanın yazımı sırasında kurguya uydu mu yoksa ara sıra asilik, yaramazlık etti mi? Sinan bunca yaşanandan sonra akıllanır mı?

Kitaplardaki ve filmlerdeki mükemmel karakterler bana samimi gelmiyor. En iyimizin bile birtakım zaafları, hırsları oluyor. Böyle bir çağda sütten çıkmış ak kaşığı andıran bir baş karakter yaratamazdım. Daha farklı bir şey olmalıydı. Otuz üç yıllık ömrümde öyle insanlar görmüştüm ki her birinden ayrı bir suç romanı çıkar. Ben de küçüklüğümden beri etrafımı ve insanları incelemeyi severim. Sinan muhtemelen bu karakterlerin karışımı bir şey oldu. Küçücük şehirde uyuşturucu bulup kullananları, kaçak kumarhane işletenleri, bu şahısların sabah olunca polisle merhabalaştığını daha lise çağlarında gördüm.

Sinan da oldukça değişik bir tip aslında. Eşini aldatan, hatta eşini aldattığı sevgilisini bile aldatan biri. Kimi zaman pişmanlık duyup vicdan meselesi yapsa da olduğu kişi olmaktan vazgeçmeyecek bir adam. Kendi deyişiyle ikiyüzlü pisliğin teki. Ama yazım aşamasında çok uysaldı, bana hiç sorun çıkarmadı. Ama değişip akıllanır mı? Hiç sanmıyorum. Kitabı sonu belli olmayan bir noktada bitirdim. Acaba Serpil, Sinan’a bir şans daha verir mi? Yoksa boşanırlar mı? Sinan akıllanır mı? Yoksa aynı zampara karakterine devam mı eder? Bu soruların cevaplarını okuyucuya bıraktım ve okuyanların da Sinan’ı en iyi şekilde tanıdığına eminim.

Peki diğer romanlarınızdaki ana karakterler kimler? Bildiğim kadarıyla İntikam Yolcusu ve Piskoposun Tetikçisi bir seri ve baş karakter Tuncay iki romanda da karşımıza çıkıyor. Başkomiser Tuncay Sert’in maceraları devam edecek mi?

Evet, iki romanımın baş karakteri Başkomiser Tuncay Sert. Adı gibi sert bir mizaca sahip hafif göbekli ortalama bir orta yaşlı. Yıllar önce sokak ortasında bir çete hesaplaşmasının içine düşen kızı öldürülmüş. O günden sonra ruhsal olarak tamamen çökmüş. Yıllarca bu katilleri kovalasa da muhatapları adaleti bile satın almışlar ve Tuncay’ın her girişimi başarısız olmuş. Sonunda hayat arkadaşı da bu tavırlarına katlanamayıp terk etmiş. O günden beri alkolik. Gündüz küçük bir şehirde nadir de olsa işlenen cinayetleri çözerken geceleri el altından kendi soruşturmasını yürütüyor. Ne yazık ki Tuncay’ın macerası İntikam Yolcusu ile sona erdi.

Seri kitaplar yazmak yerine her kitapta farklı bir kişilik yaratmayı hedefliyorum. Mesela yakında çıkacak romanımın baş karakteri Eylül isimli bir tuhafiyeci. Tuhafiyeci dediğime bakmayın. Köylü kızı olarak doğdu, hayat kadını olarak feleğin çemberinden geçti ve tuhafiyeci olarak yaşamını sürdürürken birden acı dolu geçmişi karşısına çıktı. Bu karşılaşmada kendi hayatını kurtarabilmek için çekmediği çile kalmadığını, hatta katil olduğunu anımsadı ve ona tüm bunları yaşatanların şatafatlı hayatını görünce bir şeyler yapması gerektiğine karar verdi.

‘Kanlı Sırlar’, ‘İntikam Yolcusu’, ‘Piskoposun Tetikçisi’ ve son olarak ‘Ölümle Hesaplaşma’ romanlarıyla Türk polisiye edebiyata eser vermeye devam ediyorsunuz. Genç ve üretken yazarların varlığı bizi çok mutlu ediyor. Bu dört romanın yazımdan rafa çıkışına kadar yaşadığınız güçlükler nelerdi? Yayınevi ve satış deneyimlerinizi bizimle paylaşırsanız seviniriz.

Kanlı Sırlar daha çok kendim için yazdığım kısacık bir kitap. Hiç düşünmeden doğrudan yayıncılık şeklinde çalışan bir yayıneviyle anlaştım ve hâlâ orada satışı devam ediyor. Onun dışında iki ayrı yayıneviyle çalıştım ve şimdi üçüncü yayınevimle anlaştık. Artık bir aksilik çıkmayacağını düşünüyorum. Yani sonunda benim için doğru yayınevini bulduğumu sanıyorum. Tanrının Unuttuğu Günahlar isimli yeni romanım yakında bu yayınevi tarafından basılacak.

Ülkemizde yeni bir yazarın yayınevlerine kendini kabul ettirebilmesi gerçekten çok zor. Çoğu zaman buldukları yayınevi sadece kendi çıkarını düşünen ticari zekalar! oluyor ve sonunda olan da yazara oluyor. Ama onlara sorsak melektirler. Oysa yayınevi hiç adı duyulmamış bir kurum da olsa, yazarı iyiyse ve yazarlarına gerekli özeni gösterirse her iki taraf da kazanacak.

Türk polisiye edebiyatı hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek isterim. Dünya edebiyatı içinde sizce hak ettiğimiz yerde miyiz? Genç yazarlara, görünür olmaları için yeterince imkân sunulduğunu düşünüyor musunuz?

Hak ettiğimiz yerin kıyısından bile geçemiyoruz maalesef. İnsanlara ülkemizin polisiye yazarlarını sorsak bir, en iyimser ihtimalle iki yazarı işaret eder. Mümkün olduğunca yerli yazarlarımızı okumaya çalışıyorum ve gerçekten mükemmel ötesi eserler çıkıyor karşıma. Ölümle Hesaplaşma’yı Kristal Kelepçe için gönderdiğimde diğer romanların bazılarını da okumuştum ve ilk düşüncem hiç şansım olmadığı yönündeydi. Okuduklarımın gerek konusu gerek dili gerek karakter yoğunluğu çok iyiydi. Tabii ki doğru yayınevi faktörü de var. İmkân konusu yayıneviyle bitiyor ne yazık ki. İyi yayınevleri adı duyulmamış yazarlara yatırım yapmak istemiyor. İş böyle olunca severek, yoğun bir hevesle yazan yazar da neredeyse her köşeden çıkan paralı yayınevleri ile anlaşıyor, parası neyse ödeyip kitabını bastırıyor. Yani üretiyor ve ürettiğini satmak için bir de para ödüyor.

Okur olarak polisiye zevkiniz nedir? Ne okursunuz? Ne izlersiniz? Okurlarımız için tavsiye edebileceğiniz dizi ve filmler var mı? Beğendiğiniz yerli ve yabancı yazarlar kimler?

Sadece polisiye okumuyorum ama illa bir isim vermek gerekirse Celil Oker ve Ümit Deniz her zaman kitaplığımın baş köşesini koruyacak. (Maalesef yeni romanları olmayacağı düşüncesi çok acı) Daha önce bahsettiğim gibi tüm yerli polisiye yazarlarını okumaya çalışıyorum. Yabancı olarak en sevdiğim, her sene yeni kitabını dört gözle beklediğim Grange var. Polisiye dışında Mehmet Eroğlu’nun tarzını çok severim. Onun da baş karakterleri mükemmel, kusursuz insanlar değildir ve bu hoşuma gider. Tüm kitaplarını okumuşumdur.

İzleme kısmına gelince, küçüklüğümden beri yabancı dizi hayranlığım var. Daha ilköğretim yıllarında Time Warrior ile tanışmış bilimkurguyu sevmiştim. Ardından Relic Hunter ile gizem ve maceraya atıldım. Yıllarca bu yabancı dizi hayranlığımdan vazgeçmedim ve şimdiye kadar en sevdiklerim içinde Dexter, Fringe ve Chuck ilk üç sırayı alır.

Yazmaya yeni başlayan amatör polisiyecilere neler söylemek istersiniz?

Ne olursa olsun hayallerini ertelemesinler. Sadece yazsınlar. Eminim kendileri için en iyi yolu yine kendileri bulacaktır. Tabii ki bu yolda mutlaka aksilikler çıkacak. Yazıp bitirdikten sonra yayınevi arayışı başlayacak. Bu arayış sırasında yüzlerine kapanan kapılar da olacak ama bunların hiçbiri onları yıldırmasın çünkü eninde sonunda hak ettikleri yere ulaşacaklardır. Ben buna inanıyorum.

Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyor, ödülünüz için tekrar tebrik ediyorum. Umarım daha pek çok romanınızı okuma fırsatı buluruz.

Böyle bir röportaj şansı verdiğiniz için ben çok teşekkür ederim.

BÜLENT AYDOSLU VE BUSE SEVİNDİK İLE RÖPORTAJ

Dedektif Dergi okurları adına röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bir İzmirli olarak şehrimde özel tiyatrolara erişebiliyor olmak, iyi oyunlar izleyebilmek ve İzmirlilerin tiyatro başta olmak üzere sanata ilgi duyması mutluluk verici. Kasım ayı içinde Cani oyununuzu Boyoz Akademi’nin Karşıyaka’da bulunan sahnesinde izleme imkânım oldu. Suç ve polisiye temalı oyunları sahnede daha çok görme temennisi ile lafı çok dolaştırmadan sorularıma geçeyim.

Öncelikle tanışalım. Bülent Aydoslu & Buse Sevindik kimdir? Okurlarımıza kendinizi yakından tanıtmanızı isteriz.

BÜLENT AYDOSLU; Boyoz Akademi Sanat Merkezi kurucusu ve sahibidir. Sinema ve Tiyatro metin yazarlığı yapmaktadır. Aslen tiyatro oyuncusu olan Bülent Aydoslu aynı zamanda metinlerini yazdığı tiyatro ve sinema yapımlarının yönetmenliğini de yapmaktadır. Bu güne kadar 7 filmi sinemalarda vizyona girmiştir. Ayrıca onlarca tiyatro oyununun da yönetmenliğini yapmıştır. Üzerine konuşacağımız CANİ adlı oyunun da yazarı ve yönetmenidir.

BUSE SEVİNDİK; Sinema ve tiyatro oyuncusudur. Bu güne kadar 10 filmde başrol ve ana karakter gibi önemli roller üstlenmiştir. Aynı zamanda tiyatro oyunculuğu da yapmaktadır. Şuan düzenli olarak sahnelenen CANİ ve AMY HUSTOY adlı tiyatro oyunlarında ana karakter olarak Aileen Wuornos ve Amy Hustoy karakterlerini canlandırmaktadır.

Boyoz Sahne hakkında biraz bilgi alabilir miyiz? Ne zaman, nasıl kuruldu? 2024 yılı takviminizde hangi oyunlar oynandı? Önümüzdeki sezon için planladığınız oyunlar neler? Gelecek  için beklentileriniz neler?

BÜLENT AYDOSLU; 2010 yılında faaliyetlerine başlayan Boyoz Akademi,  İzmir yerleşik olarak; Sanat Merkezi ve Film Yapım Şirketi olma özelliğini bir arada barındırmakta ve akademik eğitim vermektedir. Hizmet Binası içerisindeki sinema ve tiyatro salonunda ilgili gösterimler yapmaktadır. TC Kültür Bakanlığı destekli uzun metraj ve belgesel filmler, Valilik düzeyinde il tanıtım videoları, reklam filmleri, internet dizileri dışında, 10. Köy ‘’Teyatora’’, Bambaşka, Cin Bebek film serisi, Vesvese, Şerri Cin adlı sinema filmleri de vizyonda yayınlanmış filmlerinden bazılarıdır. Ayrıca her sezon için hazırladığı yeni tiyatro oyunlarını kendi sahnesinde izleyicilerle buluşturan Boyoz Akademi, aynı zamanda misafir ekiplere de sahnesini açarak İzmir’de tiyatro faaliyetlerinin gelişimine katkı sağlamaktadır. Tüm bu bahsettiklerimin yanı sıra eğitim merkezi olarak; Tiyatro ve Temel Oyunculuk Eğitimi, Yaratıcı Drama, Profesyonel Sahne Oyunculuğu ve Kamera Önü Oyunculuk eğitimleri başta gelmek üzere, sinema TV, yazarlık, müzik, resim ve dans alanlarında da ekipler yetiştirmekte ve gerçekleştirdiği projelerde bu ekiplere yer vererek gelişimlerini sağlamaktadır.

2025 yılı için güncel projeler olarak tiyatro sahnesinde; CANİ ve AMY HUSTOY adlı tiyatro oyunlarını sergileyen Boyoz Akademi, sinema perdesinde Cin Bebek 3 adlı sinema filmini vizyona sokma hazırlığı içerisindedir.

Biraz “Cani”den bahsedelim. Oyunun yazılması, sahneye taşınması ve izleyiciden aldığınız geri dönüşleri merak ediyoruz.

BÜLENT AYDOSLU; Aileen Wuornos, belki de tarihin gelmiş geçmiş en tehlikeli kadını olarak görülen bir seri katil! Onu daha ilginç yapansa, dönüştüğü CANİ kişiliğin arkasında yatan hayat hikâyesi.


Wuornos, tehlikeli olmasının yanı sıra tüm seri katiller arasında yaptıkları nedeniyle belki de ‘EN AZ’ nefret edilen isimlerden biri. Hatta birçok kişi tarafından sempati duyulan ve bazı psikoanalistler tarafındansa cinayetlerini zevk için işlemediği gerekçesiyle seri katil olarak bile kabul edilmeyen Wuornos; bu bakımdan en ilgi çekici hikâyelerden birine sahip.

Peki, bu durumun nedeni ne? Onun diğer seri katillere göre daha az nefret toplamasının ardında ne yatıyor? Tüm bunları anlamak için öncelikle hayat hikâyesine bir göz atmak gerekiyordu.

Meseleyi eril toplumun kadın üzerindeki etkilerini temel alarak işlemeye çalıştım. Buse Sevindik muhteşem bir performansla ana karakterimiz olan Aileen Wuornos’un yaşamına ışık tuttu. Ters bir karakter olmasına rağmen Beste Dalkıran da çok iyi bir performansla Tyria adlı karakteri başarılı bir şekilde canlandırıyor.

İzleyicilerden pozitif dönüşler alıyoruz. Aslında tarihte büyük bir iz bırakmış ama şimdilerde unutulmuş bu çok özel karakterin hatalarını ve onu bu hatalara iten tetikleri tüm gerçekçiliği ile izlemek tabi ki toplumun bu konuda doğru yapılanmasına büyük yarar sağlayacaktır diye inanıyorum.

Bülent Bey, “Cani”yi yazmaya ve sahneye koymaya nasıl karar verdiniz? Oyunun zihninizden çıkıp sahneye yerleşme süreci nasıl ilerledi?

BÜLENT AYDOSLU; Sanat merkezimiz her yıl sahneye yeni bir oyun koyarak İzmir’de tiyatronun etkisini arttırmak için var gücüyle çalışmaktadır. Cani’de bu sürecin bir parçası. 2023 – 2024 sezonu için hazırladığımız oyun, talep üzerine 2024 – 2025 sezonunda da sergilenmeye devam edecek. Uç hikâyelere dokunmak gibi bir prensiple devam ettirdiğimiz tiyatro faaliyetlerimiz bizi bu öyküyü de sergilemeye itti. Bu metni yazmamda en büyük etki tabi ki Buse Sevindik’e ait. Yeni oyun hazırlıkları aşamasında karakterin yaşamına göz atmam konusunda beni o teşvik etmişti. Zihnimde bu karakterin biyografisini yazmaya tam olarak karar verdiğim an ise; Aileen Wuornos’un, bir röportaj videosunda duyduğum şu cümleydi; ‘Tecavüze uğrayan bir kadın yarın idam edilecek’. Bu cümle kesinlikle mercek altına alınması gereken bir hayatın final cümlesiydi. Oyunda da aynen kullanarak izleyicinin bu gerçekle yüzleşmesini istedim.

Buse Hanım, Aileen Wuornos karakterine hazırlanma ve sahneleme sürecinizi öğrenmek isteriz. Ben izlerken Wuornos’a çokça hak verdim. Siz canlandırırken neler hissettiniz?

BUSE SEVİNDİK; Yaptıkları tam bir canilik eseri olsa da onu buna iten toplumsal gerçeğin çok daha büyük bir canilik olduğunu düşünüyorum. 4 yaşında annesi tarafından büyük annesine terk edilmiş bir kız çocuğu. Hayatı boyunca bir daha asla annesini göremiyor. Ne çocukluğunda ne de genç kızlığında anne şefkati yaşayamamış bir kadın. Babası 6 yaşında pedofili suçundan ceza evine atılmış ve kısa bir süre sonra bulunduğu hapishanede intihar etmiş. Dedesi tarafından çocuk denecek yaşlarda mahallenin erkeklerine peşkeş çekilen Aileen, henüz genç bir kızken bedeninin kutsallığını çoktan unutmuştu. Her şeye rağmen sefaletten kurtulmak ve sıcak bir yuvaya kavuşmak için henüz 20 yaşındayken 71 yaşında bir adamla evlenen Aileen’nin evliliği kısa sürmüş ve sonrasında kendini otoban fahişeliği yaparken bulmuş. Sonrası zaten çorap söküğü gibi gelmiş. Uğradığı ağır bir tecavüz sonrası cinayet işlemek zorunda kalan Aileen, bozulan ruh sağlığı nedeniyle eril topluma bir başkaldırı olarak cinayetlerine devam etmiş. Yaşadığı lezbiyen ilişki ise onu sona götüren en büyük etkenlerden biri olmuş. Sevgilisi Tyria’nın ihtiyaçlarını karşılamak uğruna sayısız hataya imza atarak kendini çıkmaz bir sokağa sokmuş ve sevgilisi Tyria’nın ihbarıyla yakalanarak ceza evine konulmuştur. 10 yıl süren mahkemelerinin ardından da 7 kez idamla cezalandırılmıştır. Hayatının her aşamasında büyük haksızlığa uğramış, kullanılmış, itilmiş ve yozlaştırılmış bir kadından bahsediyoruz. Eril toplumun baskısına dik duruş sergilemeye çalışırken kendi de beden dili olarak erilleşmiş, kabalaşmış erkeksi bir hal almış. Erkek ruhlu bir otoban fahişesine dönen Aileen, kendisini sevdiğine inanan bir kadın için resmen kendini yakmış. Grift ve oldukça dağınık bir hayatın Aileen’in bedenine verdiği dili doğru anlamak ve etkili canlandırmak zorundaydım. Bu yüzden tüm videolarını, röportajlarını dikkatle ve defalarca izledim. Belgesel ve filmlerinde ona ruh veren diğer oyuncuları da izledim ve canlı performansa nasıl aktarılabileceğini düşündüm. Çünkü birçok belgeseli ve filmi olan bu gerçek hikâyenin sahnede canlı bir performansla aktarılabilmesi için pek çok detay gerekiyordu. Dillendirilmesi gereken çok mesele vardı. Bu yüzden didaktik bir metin çıktı ortaya. Bu da iyi ezber gerektiriyordu. Uzun tiratlar ve monologlar beni biraz zorladı ama çok çalışarak üstesinden geldim.

“Cani” bir seri katilin öyküsünü anlatırken aynı anda kadına şiddet, erkek egemen toplumun kadın üzerindeki baskısı, özgürlük, adalet ve suç kavramları üzerine de düşünmemizi sağlıyor. Bu çok yönlü anlatım oyunun derinliğini artırırken seyirciyi de gördüklerini irdelemeye zorluyor. Sıradan ve bayağı olanın popüler olduğu kötü bir devirden geçiyoruz. Düşünmeyi seven bir toplum olmadığımız gerçeğini de kabullenerek oyuna ilgi nasıl diye sormak istiyorum.

BÜLENT AYDOSLU; Tabii ki hiç kimsenin kendi hayatında ya da çevresinde benzer hikâyeleri görmeye tahammülü yok ve asla üzerine toz kondurmuyor. İnsanlar benzer acılarla kendi yerel hikâyelerinde yüzleşmek istemiyor. Maalesef toplumumuz hala eril baskının kadın ruhu ve yaşam hakları üzerindeki baskısını görmezden geliyor. Bu yüzden herkesin yüzleşmesi gerektiğine inandığım bu gerçeği yabancı bir karakter üzerinden anlattım. Aslında bize ait olmayan bir hikâye gibi görünse de sakladığımız acı gerçeği herkesin çok iyi tanıdığını ve kabullendiğini gördüm. Oyuna olan izleyici ilgisi ve oyun sonunda aldığımız alkışların en büyük gerekçelerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.

Her ikinize son bir soru; polisiye edebiyatla aranız nasıl? Ne okur, ne izlersiniz? Ne tavsiye edersiniz?

BÜLENT AYDOSLU; Her ne kadar üçü de polisiye edebiyatının ayrı ayrı temelini oluştursa da ben Suç, gerilim ve gizemin aynı anda ve bir arada bulunduğu eserleri seviyorum. Bu bağlamda klasik de olsa ‘Kuzuların Sessizliği’ favorim diyebilirim.

BUSE SEVİNDİK; Sorunuz aklıma hemen ‘Kin’ adlı filmi getirdi. Aslında 2015 yapımı bir Güney Kore filmi olan Chronicles of Evil’dan (orijinal adı: Ak-ui yeon-dae-gi) uyarlama. Terfi bekleyecek kadar başarılı bir başkomserin nefs-i müdafa ile bir cinayet işlemesi ve bir kanun adamı olarak işlediği suçtan arınma mücadelesi, Yılmaz Erdoğan’nın muhteşem oyunculuğuyla çok etkili bir şekilde aktarılmış. Polisiye film türüne farklı yaklaşımıyla dikkatimi çekmiş ve beğenimi almıştı.

Bizi kırmayıp kıymetli vaktinizi ayırdınız. Hem oyun için hem de bu zevkli sohbet için teşekkür ederiz. Salonlarınızın hep dolu olmasını dileriz.

Bizlere ve dolaylı olarak tiyatroya söz hakkı verdiğiniz için tüm Dedektif Dergi emekçilerine sonsuz teşekkür ederiz. Oyunumuza olan ilginiz bizi çok mutlu etti. Ve tabi ki tüm Dedektif Dergi okurlarına sizler aracılığı ile sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.

KIYMETLİ HOCAMIZ GENCOY SÜMER İLE CİNAYETLİ MUHABBET

Hoş geldiniz sevgili Gencoy Hocam. Kurucusu, geliştiricisi, hocası, her bir şeyi olduğunuz yuvamız Dedektif Dergi sayfalarında bu sefer sizi konuk etmek ne güzel… Konuşacak öyle çok konumuz var ki nereden başlasam bilemiyorum. Sizi usta polisiye yazarı kimliğinizle iyi tanısak da hepimiz için hayli gizemli bir kişiliksiniz. Bu röportajı hazırlarken hakkınızda çok az şey bildiğimi hayretle fark ettim. O yüzden polisiyeci kimliğiniz haricinde de merak ettiğim her şeyi sormayı planlıyorum. Hazır mısınız?

Hazırım. Başla bakalım.

Zonguldak’ın Filyos ilçesinde doğduğunuzu biliyoruz. Nasıl bir çocukluk ve gençlik geçirdiniz? İlgi alanlarınız nelerdi? On dört yaşında ailenizle birlikte taşındığınız İstanbul’da devam eden hayatınız ve sonrasında ne işlerle meşgul oldunuz?

1950 ve 60’lı yıllarda Türkiye’nin birçok bölgesinde kamuya ait sanayi teşekküllerinde çalışanlar için devletin oluşturduğu siteler vardı. Bulunduğu kasabaya veya şehre can veren, kültürel ve sosyal yaşamında etkili olan modern kentleşme projeleriydi bunlar. Bazıları buna Atatürk modeli de diyorlar. Çetin Altan’ın, tarladan döndükten sonra tenis oynayan köylüler hayali gibi bir şey. Filyos da bu modern kentleşme örneklerinden biriydi. Şimdi düşünün; deniz kıyısında 3.500 nüfuslu küçücük bir nahiye. Büyük merkezlerle en ekonomik ve hızlı bağlantı sadece demiryolu ile sağlanabiliyor. Merkezinden dışarıya yüz adım attığınız vakit, bildiğiniz köy hayatı başlıyor. Ama siz sineması, tiyatrosu, tenis, golf, basketbol, voleybol ve futbol sahaları, lokalleri, okulu, çocuk parkları, özel plajı, marketi olan korunaklı bir sitede, bahçeli, villa benzeri modern evlerinizde yaşıyorsunuz. Bahçenizde tavuk besliyorsunuz, sebze yetiştiriyorsunuz, kediniz, köpeğiniz var. Ve kimse kimseye karışmıyor, yaşamına, kılığına, kıyafetine müdahale etmiyor. Ne içki içmek yasak, ne kadınlı erkekli bir araya gelmek, ne kızların oğlanlarla flört etmesi. Herkes modern, herkes çağdaş, herkes iyi giyimli, herkes kültürlü…

Benzer ortamlar Anadolu’da birçok yerde vardı. Zonguldak’ta çok daha büyük ve gelişmişleri kurulmuştu. Merkezde, Karabük’te ve Ereğli’de… Nazilli’de, Bursa’da, Gemlik’te, Hereke’de, Maraş’ta, Eskişehir’de hatta İstanbul’da Bakırköy’de bile bu modern kentler vardı. Hepsi de kamu sanayi işletmelerinin bir parçasıydı. Özelleştirme, önce bu sanayi işletmelerini yok etti. Ardından çevresine kurulmuş modern kentleri. Aslında yok edilen binalar, bahçeler değil, bir hayat tarzıydı. Sanırım hedef de buydu.

Bugün Filyos’taki bahçelerin, kırmızı kiremitli o güzel evlerin yerinde çirkin çirkin apartmanlar yükseliyor. O güzel dünya sadece hatıralarda kaldı. Oysa; vadim o kadar güzeldi ki

İstanbul’da önce Kabataş Erkek Lisesi’ne gittim. Ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İşletme Mühendisliği Fakültesi’ni bitirdim. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştım. O süreçte yüksek lisans ve doktora yaptım. Eğitimle geçen bütün bu süre zarfında sadece İTÜ’deki yıllarımı hasretle anıyorum. Hem hocalarımla hem sınıf arkadaşlarımla kalıcı dostluklar edindim. Kabataş yıllarımdan sadece edebiyat hocam Oktay Tuncer’i anmadan geçemem. Bana, yazar olabileceğimi söyleyen ilk kişi odur. O özgüveni bana Oktay hocam verdi.

Edebiyata, özellikle de polisiye edebiyata düşkünlüğünüz ne zaman başladı? Agatha Christie sevdası yüreğinize nerede düştü? İngiltere’ye taşınmanız nasıl oldu? O süreci biraz anlatır mısınız bize?

Polisiyeye ilgim, Mike Hammer romanlarıyla başladı. O sıralarda on-on bir yaşlarındaydım. Tabii o zamanlar okuduğum Hammer romanlarının bizim yerli yazarlarımız tarafından yazıldığından haberim yoktu. Yıllar sonra F.M. İkinci’nin Kemal Tahir olduğunu öğrendim. Ama onun dışında başka romanlar da vardı. Filyos’taki evimizin tavan arasındaki sedire uzanıp bir yandan bahçedeki ağaçlardan topladığım elmaları yer, bir yandan da onları okurdum.

Agatha Christie’yle tanışmam Beyoğlu’nda oldu. Yok, Pera Palas’ta değil, İstiklal Caddesi’nde. O yıllarda (1972) cadde üzerinde kitap satarlardı. Bunlardan birinin sergisinde Ölüm Sessiz Geldi romanını almamla başladı her şey. Agatha Christie, o zamana kadar duyduğum, bildiğim bir yazar değildi. Herhâlde kitabın kapağındaki fotoğraf ve arka kapaktaki yazı hoşuma gitti. Böylece Mösyö Poirot’yla da tanışmış oldum. Ondan sonra deliler gibi Agatha Christie kitaplarını okumaya başladım.

Agatha Christie’de beni cezbeden şey, romanlarındaki sürpriz sonlar, yarattığı atmosfer ve minimalist anlatımıydı. Gerçeği öyle güzel kamufle ediyordu ki ipuçlarını gözümün içine sokmasına rağmen katili bulamıyordum. Okuru yanıltırken gerçeği de veriyordu. Bunu hemen her romanında yaptığını görüyordum. Ve bu, aslında hiç de sanıldığı kadar kolay bir şey değildi.

Yazar olmaya karar vermemde Agatha Christie’nin büyük etkisi oldu. Göründüğü gibi olmayan şeyleri anlatmayı çok seviyordum. Sonunda bir sürpriz olan hikâyeler yazmak, insanları şaşırtmak hoşuma gittiğine göre hangi türde yazacağımı daha üniversiteye başlamadan kafamda belirlemiştim.

Türkiye’deki ortamdan bunalıp İngiltere’ye gitmemde Agatha Christie’nin de etkisi olmuştur herhâlde. Onun romanlarında anlattığı yerleri, sokakları, evleri, köyleri gördüğümde, o atmosferi yaşadığımda hissettiklerim, benim için benzersiz bir deneyim olmuştur her zaman.

Peki, bir diğer polisiye tutkunu olan Turgut Şişman’la yollarınız nasıl kesişti? Birlikte Türkiye’nin ilk dijital platformları olan www.polisiyedurumlar.com ve Dedektif Dergi’yi kurmaya nasıl karar verdiniz? Bu yolda ne gibi güçlüklerle karşılaştınız?

Turgut’la tanışıklığımız eskidir. Fakat birbirimizin polisiye merakını öğrenmemiz Feneryolu Cinayetleri sayesinde oldu. Benim bir polisiye roman yazdığımı öğrenince dosyayı okumak istediğini söyledi. Ben de verdim. Okuduktan sonra çok yapıcı eleştirilerle bana geri döndü. Daha sonra dosyanın basılması için de bana büyük destek verdi. Polisiyeye olan ilgimizi keşfedince bir web sayfası açalım dedik. Aslında ben daha önce bir blog yayınlıyordum. Onu Polisiye Durumlar sitesine dönüştürdük. Site, epey ses getirdi. Röportaj, kitap tanıtımı, film eleştirisi, araştırma yazıları ve polisiye öyküler içeren Türkiye’deki ilk oluşumdur. O zamana kadar bu tarz bir yayın ne basılı ne de dijital olarak vardı. Turgut’un Polisiye Durumlar’daki emeği büyüktür. Birçok polisiye yazarından ilk röportajı o aldı. Birçok genç kalemi Polisiye Durumlar döneminde polisiyemize kazandıran da odur.

Daha sonra bu yayını bir dergi anlayışı içinde, yani periyodik olarak yapma fikri gelişti. Basılı yayını hiç düşünmedik. Yine dijital yayın yapacaktık. Ben Polisiye Durumlar’ı dergiye dönüştürmeyi önerdim. Turgut ise onun devam etmesini, bizim yeni bir dergi oluşturmamız gerektiğini söyledi. Sonunda onun önerisi üzerinde anlaştık. Dergiye bir ad bulmak da epey zamanımızı aldı. Sonunda “Dedektif” adını uygun bulduk. Dedektif, öykü ağırlıklı bir dergi olacaktı. Çünkü ikimiz de polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek istiyorduk. Öykülerin en kolay yayınlanabileceği mecra ise her zaman dergiler olmuştur. Öykü kitapları nedense fazla satmaz. Bu nedenle polisiye öyküye açık bir dergi çıkarma fikri ikimize de iyi bir fikir olarak göründü. Tabii, polisiyenin diğer alanlarına, kitap ve film tanıtımlarına, eleştirilerine, polisiye edebiyatla ilgili makalelere ve suçla ilgili araştırmalara da yer verecektik. Dergi böyle kuruldu. Ve çok tuttu.

Üzülerek söyleyeyim ki bazı polisiye yazarları bu çabamızı küçümsemek için ellerinden geleni yaptılar. Bulabildikleri her mecrada bize sataştılar. Bunu neden yaptılar bilmiyorum. Aslında biliyorum da söylememe gerek yok. Çünkü dokuz yıl sonra biz güçlü bir şekilde burada ve ayaktayız. Onlar ise neredeler kimse bilmiyor.

2017 yılında ilk romanınız ve çok sevilen kahramanınız Dedektif Kerim Ülkü’nün ilk macerası olan “Feneryolu Cinayetleri” okurlarla buluştu. Kerim Ülkü karakteri nasıl ortaya çıktı? Kendisi nasıl biri? İlk kitabınızı elinizde tuttuğunuzda neler hissettiniz?

Feneryolu Cinayetleri aslında 2008 yılında bitti. Fakat yayınlanması dokuz yıl sonra gerçekleşti. Yurt dışında olunca yayınevleriyle bağlantı kurmak da zor oluyor hâliyle. Bir de yayınevlerinin çoğunun yerli yazarlarla ilişkisi –belli başlı birkaç popüler yazar dışında– ahbap çavuş ilişkisiyle yürüyor. Yayınevleri, yabancı yazarlar ve popüler birkaç yazar dışındaki yerli yazarlarla sağlıklı bir ekonomik ilişki kurmaktan kaçınıyor. Sebebi sorulduğunda yerli yazarların kitaplarını basmanın riskli olduğunu ileri sürüyorlar. O kadar ki bazı yayınevleri yerli yazarların kitaplarını basarak bir tür amme hizmeti yaptığını düşünüyor.

Kerim Ülkü’ye gelince… Yazacağım türe uygun bir dedektif karakteri yaratmam gerekiyordu. Bir defa sorunlu biri olmayacaktı. Dedektiflik dışında başka bir mesleği (yeteneği)  de olan, zeki, olgun yaşlarda bir erkek. Özel hayatı ve karakteri hakkında derinlemesine bir bilgiye gerek yoktu. Seri bir roman kahramanı olacağı için bu tür bilgiler zaman içinde verilebilirdi. Zaten özel hayatı, hiçbir zaman asıl olayın önüne geçmeyecekti. Bir bakıma gizemli bir kişilik olacaktı. Hakkında fazla bir şey bilinmeyen biri. Kerim Ülkü böyle bir adam. Şu ana kadar iki romanı yayınlandı ama okur onun hakkında çok fazla bir şey bilmiyor.

Kerim Ülkü’yü yaratırken esinlendiğim kişiler Altın Çağ dedektifleriydi. Onlar gibi biri olsun istedim. Yani klasik polisiyenin kurgusal kahramanlarından esinlendim. Kerim Ülkü’de Holmes’ün de Poirot’nun da Peder Brown’un da izleri vardır. Sadece adını ve ikinci mesleğini gerçek hayattan aldım. Dedem Kerim Sümer, 1930’lu yıllarda tanınmış bir aşçıydı. Herkes Hacı Kerim Lokantası diye bilse de lokantasının adı Ülkü’ydü.    

2017 yılından itibaren birbiri ardına roman ve öykü kitaplarınız yayımlanmaya devam etti. “Göl Kıyısındaki Ev” adlı öykü kitabınız (2018),  ilk olarak Dedektif Dergi’de maceralarına yer verdiğiniz Dedektif Percule Hoirot ile “Aile Sırrı” romanınız (2018), Kerim Ülkü’nün yeni macerası “Mavi Kolye” romanınız (2021), Percule Hoirot maceralarından oluşan öykü kitabınız “Bir Ölüm Kalım Meselesi” (2021), gizemli suç öykülerinden oluşan “Bir Yaz Günüydü” (2024) ve son olarak yeni roman kahramanınız, emekli öğretmen Ayten Akdoğan’ın ilk macerası “Lanetli Evin Katili” (2024) Herdem Polisiye etiketiyle okurlarla buluştu. Gördüğüm kadarıyla izlediğiniz bir şablon var: Üç senede bir olmak üzere, aynı yıl içinde hem bir roman hem bir öykü kitabı çıkarıyorsunuz. Bu sizin toteminiz mi, tesadüf mü? Gerçi siz de çok iyi bilirsiniz ki iyi bir polisiyede tesadüflere pek yer yoktur.

Korkarım seni hayal kırıklığına uğratacağım. Bu durum tamamen tesadüf.

Biraz son romanınız “Lanetli Evin Katili”nden bahsetmek istiyorum. Cosy mystery de denen rahat polisiye türünün güzide bir örneği olan bu romandaki başkarakteriniz, emekli öğretmen Ayten Akdoğan. Kerim Ülkü ve Percule Hoirot gibi “klasik erkek” karakterlerden sonra Ayten’i yaratmaya nasıl karar verdiniz? Erkek yazarlar kadın kahramanlar çizmekte zorlanabiliyorlar. Hâlbuki Ayten son derece kanlı canlı, gerçek bir karakter ve ben editörünüz olarak kendisini çok sevdiğimi söylemeliyim. Kimlerden ilham aldınız? Ayten’in yeni maceralarını okumak için yine üç sene bekleyecek miyiz?

Seri bir kahraman üzerinden polisiye romanlar yazmanın en büyük problemi, kurduğunuz hikâyenin o karaktere uygun olup olmamasıdır. Uygun değilse hikâyeyi değiştirmek zorunda kalırsınız. Bir diğer alternatif ise hikâyeye uygun yeni bir kahraman yaratmaktır. Lanetli Evin Katili’nde dedektifin bazı olaylara tanıklık etmesi söz konusuydu. Bunu Kerim Ülkü’yle yapamayacağımı gördüm. O yüzden hikâyeyi başka bir karakter üzerinden anlattım.

Benim bir sürü dedektif karakterim var. Bunları rezerv olarak saklıyorum. Kendilerine uygun bir hikâye söz konusu olana kadar bilgisayarımın belleğinde kalacaklar. Belki bazıları hiçbir zaman ortaya çıkmayacak. Ayten Akdoğan da bunlardan biriydi. Lanetli Evin Katili’ndeki olay örgüsünü en iyi onunla anlatabileceğimi görünce hikâyeye onu yerleştirdim. Tabii, karakteri biraz daha geliştirerek.

Ayten orta yaşlı, kültürlü, okumaya, eski şarkılara meraklı dul bir kadın. Köpeğiyle birlikte yalnız yaşıyor. Gençliğinden beri gizem çözme merakı var ve bunda da bir hayli başarılı. Öğretmen olması dolayısıyla biraz otoriter, her şeyi kendisinin daha iyi bildiğini düşünüyor. Seri devam ederse, karakteri ve özel yaşamı hakkında daha fazla bilgi edinme şansımız olur. Umarım bunun için üç yıl beklemeyiz.

Onun belirli bir kişiye benzemediği kanısındayım. Belki birçok kişiye benziyor olabilir. Ama ben onların kimler olduğunu bilmiyorum. Sadece soyadını ortaokuldaki Türkçe öğretmenim Semahat Hanım’dan aldım. O da en değerli, saygı duyduğum az sayıdaki öğretmenlerimden biridir.

Gerçi insana en çok hangi çocuğunuzu seviyorsunuz diye sorulmaz ama kitaplarınız/karakterleriniz arasında bir tercihiniz var mı? Siz hem romanlarda hem de öykülerde güçlü bir kalemsiniz. Hangi türde yazmayı daha çok seviyorsunuz?

Karakterlerim ve kitaplarım arasında bir tercihim yok. Öykü ve romana da eşit yakınlıktayım. Her iki türde de yazmayı seviyorum. Bazı konuları sadece öykü olarak daha iyi anlatabiliyorum. Bazılarını ise roman olarak yazmam gerekiyor. Yani hangi türde yazacağıma ben karar vermiyorum. Aklıma gelen fikir ve ondan çıkan olay örgüsü buna karar veriyor.

Otuz sene önce yazdığınız bir öykünüzü okuduğunuzda neler hissediyorsunuz? Tarzınızda ne gibi değişimler/gelişimler gözlemliyorsunuz?

Yazdıklarımı hâlâ beğeniyorum. Mesela, Bir Yaz Günüydü, çok eski bir öykümdür. Onu son öykü kitabıma da aldım ve kitaba onun adını verdim. Benim tarzım genelde güvenilmez anlatıcı tarzı. Bu bakımdan anlatımımda pek bir değişiklik olmadı galiba. Ama buna okurlar ve eleştirmenler karar verse daha iyi olur.

Öykülerinizde ve romanlarınızda dikkatimi çeken bir hususu sormak istiyorum izin verirseniz: Vasiyet teması. Kurgularınızın önemli bir kısmı vasiyet teması etrafında şekilleniyor. Bunun özel bir sebebi var mı? Gündelik hayatınızda üzerinde sıklıkla düşündüğünüz bir konu mu?

Bizim hukukumuzda vasiyetname var ancak batıdaki gibi değil. Mesela İngiltere’de bir kişi sahip olduğu malları istediği birine bırakabilir. Bizde ise birinci derecedeki akrabaların saklı payı var. Ne kadar vasiyetname yaparsanız yapın belli bir pay, bu birinci derecedekilere gidiyor. O yüzden bizdeki cinayet öykülerinde vasiyetnamenin rolü batıdaki kadar etkili değil. Bununla birlikte vasiyetnameye bağlı çıkar cinayetleri bizde de işleniyor. O yüzden cinayet hikayelerinde vasiyetname önemli bir motivasyon sebebi olarak kullanılabilir. Örneğin, vasiyetname yapan kişi kimsesiz olabilir veya yeni bir vasiyetname yapılması engellenebilir. Vasiyetname olgusunu ben de zaman zaman kullanıyorum ama konuya özel bir merakım yok.

Yazma alışkanlıklarınızı merak ediyorum. Nasıl bir rutinde çalışırsınız? Gece insanı mısınız gündüzcü mü? Romana/öyküye nasıl başlarsınız? Tüm kurgu ve plan kafanızda hazır mıdır, kervan yolda mı düzülür? Karakterlerinizi nasıl şekillendirirsiniz? Roman için söz konusu olamaz tabii ama öykülerinizi bir oturuşta mı yazarsınız?

Geceleri daha iyi yazıyorum ama genellikle fark etmiyor. Eğer bir romana başlamışsam, sabahtan gece yarısına kadar yazarım. Olay örgüsünü tüm detaylarıyla planlamadan yazmaya başlamam. Önce asıl hikâyeyi yazarım. Bu, sadece benim bildiğim hikâyedir, yani işin “fabula” kısmı. Karakterleri, zamanı, mekânı, ipuçlarını, şüphelileri, bu safhada planlarım. Sonra olay örgüsünü düzenlerim. Bütün bunlar bittikten sonra yazmaya başlarım. Yazma sürecinde plana yüzde yüz sadık kalmam. Çünkü yazarken planlama sürecinde düşünemediğim birçok değişik fikir aklıma gelir. Bunların bazılarını romana dâhil ederim. Bu da çoğu kez, başa dönüp gerekli düzeltme ve değişiklikleri yapmama yol açar. Ne kadar değişiklik olursa olsun olay örgüsünün temel yapısı değişmez.  

Her yazarın kendisine göre ideal bir yazma usulü vardır. Benimki de böyle. Bunun herkes için geçerli olduğunu söyleyemem. Ama plan yapmadan yazmaya başlamanın büyük riskler taşıyacağı ve çok yorucu olacağı kanısındayım. Bir oturuşta yazdığım öyküler vardır ama genellikle daha uzun bir sürede tamamlarım. Bu bazen üç dört haftayı bulur. Bazıları da bitmez, yarım kalır. Ama bunun sebebi, devamında ne olacağını bilmemem değil –çünkü hepsi inceden planlanmıştır– tembellik etmemdendir.

Yazmasaydınız ne olurdu sizce? Delirir miydiniz? Nelerle meşgul olurdunuz?

Ne yapar eder yazardım herhâlde. Otuz yıl önce bu soruya “delirirdim” diye cevap vermek normal olabilirdi belki ama günümüzde şartlar farklı. Yazmak isteyen biri için pek çok imkân var. En basiti, internette bir blog sayfası açar ve yazarsınız. Delirmeye gerek yok.

Sıradan bir gününüzü anlatır mısınız? Yazmadığınız veya okumadığınız bir gününüz geçer mi? Kerim Ülkü’ye bakınca mutfakla aranızın iyi olduğunu düşünüyorum. Yemek yapmayı sever misiniz? Film, dizi, müzik tercihleriniz nelerdir?

Her gün yazmaya ve okumaya çalışırım. Hiçbir şey yazmasam bile çalışma masamın başına otururum. Düşünmek, araştırmak da yazmanın bir parçası çünkü. Mutfakla aram iyidir. Her gün birkaç saatim orada geçer. Yemek konusunda dedem kadar usta olduğumu söyleyebilirim. İngiltere’de birçok kursa katıldım. Bunların arasında bıçak kullanma becerilerini geliştirme kursu bile vardı.

Eskisi kadar televizyon izlemiyorum. Hatta hiç izlemiyorum desem yeridir. Yani haberleri, tartışmaları filan kastediyorum. Film ve dizi izlerim. Genellikle gizem türünü tercih ediyorum. Buna polisiye de giriyor. Son yıllarda eğlendirici, rahatlatıcı tarz film ve dizilere yöneldim. İyi gerilim filmlerini de izlerim ama dediğim gibi, iyiyse. Türk sinemasını da takip etmeye çalışıyorum. Ama bizim filmlerde aktörler çok rol kesiyorlar. Özellikle dizilerde bu bana resmen batıyor. Yabancı filmlerde bu pek olmuyor. İngiliz, İskandinav, Polonya filmlerinde hiç olmuyor.

Müziğe gelince… Genelde her tür müziği severim ama Türk müziğinin yeri başka tabii. Gençliğimden beri tambur ve ut çalarım. Son yıllarda lavtaya merak sardım. İzmirli bir ustaya yeni bir lavta yaptırıyorum. Geldiğimde alacağım.

Bir konuda bilgili olmak bir şeydir, bildiklerini yeni kuşaklara aktarmak başka şey. Eğitmenliğin çok zor iş olduğu muhakkak. Sizdeki bu istek, gönüllü paylaşımcılık nereden geliyor? Hayatınızın bazı bölümlerinde sizin de ustalarınız oldu mu?

Bilgileri, tecrübeleri aktarmak lazım. Hepimizin yazma kabiliyetimizi geliştirmeye ihtiyacı var. Ben hâlâ bu konuda yazılanları okurum. Yeni bir şey öğrenmek hoşuma gidiyor. Öğretmeyi de seviyorum.

Ülkemizde polisiye edebiyatla ilgili kuramsal çalışmalar yapılmadığı gibi yazarlarımız da bu konu hakkında bir şey yazıp çizmiyorlar. Birçok polisiye yazarımız, akademisyenlerimiz maalesef polisiyenin ne olduğunu bilmiyorlar. Katıldıkları söyleşilerde, verdikleri röportajlarda bilgisizce konuştuklarını, polisiyeyi karalayıcı, küçümseyici, dışlayıcı sözler söylediklerini duyuyorum, okuyorum. Bu cehaletin giderilmesi, dergilerde, bloglarda, panellerde, polisiye üzerine tartışmaların yapılması ve makaleler yazılmasıyla mümkün.  Akademik çalışmalar da önemli ve olmalı, ancak polisiyeye karşı küçümseyici ve ön yargılı tavırlarını aşarak. Bunu becerebilirler mi ondan emin değilim.

Dedektif Dergi’yi çıkarırken polisiye öyküye özel bir önem vereceğimizi belirtmiştik. Bu da bize hem polisiye hem de öykü yazma konusunda, yeni yazarlara yol göstermek gibi bir misyon da yüklemiş oldu. Yapmaya çalıştığım aslında bu. Yazmayı daha kolay ve keyifli bir hâle getirmek için dergi bünyesinde zaman zaman bazı çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Umarım faydalı oluyordur.

Gelelim sıkça tartıştığımız teknik konulara: Polisiye nedir, suç edebiyatı nedir? Hangi şemsiye, hangisini kapsar? Polisiyenin olmazsa olmazları nelerdir? Polisiye deyince illaki bir cinayet veya dedektif olmalı mıdır? Polisiyede alt türler ve tanımlamalar yazarlar/okurlar için neden önemlidir?

Polisiye, en kısa şekliyle gizemli bir suçun araştırılmasını içeren anlatılar olarak tarif edilebilir. Bu tarifteki üç unsurdan biri olan suç, tek başına bir anlatıyı polisiye yapmaya yetmez. Suç, mutlaka gizemli olmalı ve bir dedektif tarafından araştırılmalıdır. Bu yanıyla bakıldığında, suç içermeyen bir gizemin araştırılması da polisiye anlatı olarak kabul edilebilir. Bunun Sherlock Holmes öykülerinde birçok örneği vardır. Burada bizi yanıltan nokta, türe “polisiye” adını vermemiz. Polisiye kelimesi, ister istemez hikâyenin polisle alakalı bir konu olduğunu düşündürtüyor. Bizim polisiye dediğimiz anlatı türüne batıda cinayet gizemi deniyor.  Eğer hikâyede cinayet yoksa sadece gizem diye adlandırılıyor. Polisiye, suç, gerilim, casusluk romanlarını suç kategorisi altında toplamak da son yıllarda yaygınlaştı ama bu hatalı bir düzenleme. Çünkü bir suç romanı ile polisiye roman birbirinden çok farklı. Okur, üzerinde suç romanı yazan bir kitabı aldığında, beklentisi klasik bir gizem olabilir. Yani okuru yanıltıcı bir etiket bu. Bu nedenle ben polisiye ve suç romanlarının ayrı ayrı kategorize edilmesinden yanayım.

Polisiyenin olmazsa olmazı gizemdir. Bu gizem ister bir suçla alakalı olsun isterse olmasın ama mutlaka biri tarafından araştırılmalı ve çözülmelidir. Polisiye roman ve genel olarak anlatı, mutlaka bir çözüme kavuşarak sona ermelidir. Bundan mutlu son olması gerekir diye bir sonuç çıkarmayın. Burada kastettiğim, gizemle ilgili bütün soruların cevaplanması, okurun kafasında hiçbir soru işaretine yer bırakmamasıdır. Polisiye romanın bazı kuralları vardır ve bu kurallar zamanla oluşmuş birtakım geleneklerdir. Bu yüzden bir okur, polisiye romana başlarken, neyle karşılaşacağını bilir. Yani aslında okurla yazar arasında görünmeyen bir sözleşme vardır. Finalde her şeyin çözüme kavuşması ve aydınlanması bu sözleşmenin en önemli kuralıdır. Bu kurala uymayan yazar, okuru kandırmış demektir, ona yalan söylemiştir. Hiçbir polisiye roman açık uçlu veya çeşitli alternatif çözümlere kapı aralayacak şekilde bitmez. Polisiyenin kurallarını bundan yüz sene önce S.S. Van Dine yazmıştı. Bugün de o kurallardan bazıları hâlâ geçerli. Ama yenilerini de eklemek gerekiyor. Mesela katilin sokak kameraları vasıtasıyla yakalanmaması gibi. Bu tarz çözümler çok basit oluyor. Soruşturmanın hikâye edilecek bir tarafı kalmıyor. Eğer polis son anda kamera ile cinayeti çözüyorsa bu da onun beceriksizliğini gösteriyor. Bütün bir roman boyunca oturmuş, sonunda kameraya kayıtlarına bakmak aklına gelmiş.

Polisiye anlatı bugün iki ana alt-türe ayrılmıştır. Bunlar rahat polisiye ve sert polisiyedir. Geleneksel polisiye, klasik dediğimiz Altın Çağ polisiyelerinden günümüz rahat polisiyesine kadar bütün bir literatürü kapsar. Şiddete, küfüre, sekse ve kanlı sahnelere yer vermeyen bir anlatı türüdür. Sert polisiye ise 1920’lerde ABD’de doğmuştur ve rahat polisiyede yer almayan her şey onda mevcuttur: Şiddet, kanlı sahneler, seks ve küfür. Rahat polisiyede dedektif çoğu kez amatör biridir. Özel dedektif olsa bile sırf zevki için bu işle uğraşır. Sert polisiyede ise, dedektif çoğunlukla remi polis ya da resmi polis gibi çalışan özel dedektiftir. Kara roman ve gerilim romanı, sert polisiyenin alt-türleridir.

Alt-türleri belirlemek ve tanımlamak yazarın ne yazdığını, yayınevinin ne yayınladığını, kitabevlerinin ne sattığını, okurun da ne okuyacağını bilmesi bakımından çok önemli. Örneğin; herkes kanlı sahneleri olan, grafik seks ve şiddetin yer aldığı polisiyeleri okumaktan hoşlanmaz. Bazıları da tam tersine seri katilli, bol bol kanın aktığı polisiyeleri tercih edebilir.  Her kitabın kendine göre bir okur kitlesi var. Keşke bu tür ayrımlar kitabın üzerinde belirtilse, “polisiye” deyip geçilmese.

Sosyal medyayla aranız nasıl? Edebiyatta ve sanatta yapay zekâ kullanımına nasıl bakıyorsunuz? Sizce gelecekte bizleri neler bekliyor? Hem geleneksel yaklaşımı koruyup hem de teknolojinin nimetlerinden faydalanmak mümkün mü?

Sosyal medyayla aram iyidir. Geleneksel medya öldü. Gazeteleri kimse okumuyor. Dergilere bile talep azalmış durumda. Televizyon da eskisi gibi değil. Mesela ben futbol maçı yayınları haricinde televizyon kanallarının hiçbirini izlemiyorum. Bütün haberleri, tartışmaları YouTube’den takip ediyorum. Güncel haberleri X’ten alıyorum. Film ve dizi filmleri de çeşitli film platformlarından izliyorum. Bu mecralar sayesinde artık herkes yorumcu ve yazar.

Yapay zekâ da çok hızlı gelişiyor. Ve bu gelişim açıkçası beni endişelendiriyor. Yapay zekâ hayat tarzımız değiştiriyor ama içinde yaşadığımızdan biz bunu fark edemiyoruz. Ne olduğunu anlamamız için aradan biraz zaman geçmesi gerek. Endüstriyel gelişme toplumsal yapıyı mutlaka değiştiriyor. Bu değişim bugüne kadar yavaş bir seyir izledi. Bu sayede hem geleneksel yaklaşımı koruyup hem teknolojiden yararlanmak mümkün oldu. Ama artık teknolojinin yapısı değişmiş durumda. Bugüne kadar gerçekleşenlerden çok farklı bir teknolojik devrimle karşı karşıyayız. 21. yüzyıla girmemizle başlayan bu yeni dalga, toplumsal değişimin hızını da artırdı. Yapay zekâ, eğer bilinçli bir müdahaleyle denetim altında tutulmazsa gelecek hakkında iyimser olduğumu söyleyemem. Canavarı yarattık bir kere. Onu sandığa koyup ne kadar derine gömsek de Pandora’nın kutusunu sonunda biri mutlaka açacaktır.

Sizin Agatha Christie tutkunuzun yanına yaklaşabilecek tek bir şey varsa, o da Fenerbahçe sanırım. X’te takip edebildiğim kadarıyla maç günleri ortalık yıkılıyor, kan gövdeyi götürüyor. Nedir bu fanatizmin kaynağı? Erkeklere default olarak mı yükleniyor?

Haklısın. Futbol ve Fenerbahçe benim ikinci büyük tutkum. Bunun sadece erkeklere mahsus bir tutku olduğunu sanmıyorum. Kadınlarda, erkeklere göre azınlıkta ama bu hayatın birçok alanında böyle zaten.  Bundan yüz yıl önceye gidelim, kadınlar erkeklerin olduğu birçok yerde yoklardı. Hatta, olmaları sadece toplumsal normlarla değil, kanun kuvvetiyle engelleniyordu. Yani, konu aslında futbolla değil, toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili. “Futbol erkek oyunudur,” deyince ve bunu kabul edince, kadınlara futbol sahasını da kapatmış oluyorsunuz. Ama futbol erkek oyunu olsaydı, mesela FİFA 32 ülke takımının katıldığı Kadınlar Dünya Kupası’nı düzenlemezdi, öyle değil mi?

İngiliz Polisiye Yazarları Birliği’nden de bahsetsek biraz. Ne tür çalışmalar yaparlar, yazarlarına nasıl destek olurlar? Onlardan örnek alabileceğimiz neler olabilir? Üyelik şartları nelerdir? Siz neden üyesi olmadınız?

İngiliz Suç Yazarları Derneği (CWA) 1952’de kurulmuş. Bizim POYABİR’den farklı olarak yayıncılar, edebiyat temsilcileri, akademisyenler, editörler, eleştirmenler ve diğer kurgu dışı yazarlar da CWA’ya üye olabiliyorlar. Hem bireysel hem kurumsal üyelik söz konusu. Üye olan yazarlar, sadece polisiye yazanlar değiller. Gerilim, gizem, bilim kurgu ve gerçek suçları yazanlar da derneğe üye olabiliyorlar. Derneğin üç amacı var: Polisiye yazarlarını desteklemek, suç yazımını teşvik etmek ve türe yeni okuyucular kazandırmak. Her yıl birçok ödül dağıtıyor. Bunlardan ikisi en önemlileri: Altın Hançer ve Elmas Hançer. Birincisi, yılın polisiye romanı seçilen kitabın yazarına veriliyor. İkincisi ise yaşam boyu başarı ödülü. Bu da sadece yazarlara verilen bir ödül. İkisi de İngiltere’nin en prestijli ödülü olarak değerlendiriliyor. Derneğin sadece üyeleri için yayınladığı bir dergi var. Adı da Red Herring.

CWA’nın ülke çapında yaygın bir şube ağı var. Her yazar, kendine en yakın şubeyle bağlantı kuruyor. Şubeler, kitap tanıtım etkinlikleri, imza günleri, konferanslar, Noel partileri ve yemekli toplantılar düzenleniyorlar. Yerel kütüphanelerde yazarların kitapları tanıtılıyor. CWA’nın bir de ayrıca yıllık konferansı ve gala yemeği var. Üyelerine maddi destek de sağlıyor. Mesela pandemi döneminde işsiz kalan yazarlara ciddi maddi yardım desteğinde bulundular.

CWA’ya üye olmak için en az bir kitap yayınlamış olmak yeterli. Tabii kitap İngilizce basılmış olmalı. Ben bu nedenle üye değilim.

Gelelim her daim üzerinde konuşup durduğumuz konuya: Yerli polisiye yazarları olarak sesimizi nasıl duyuracağız? Bu yılın Kristal Kelepçe Roman Ödülü kazananı sevgili Günay Gafur’un deyimiyle “üzerimizdeki görünmezlik pelerinini” nasıl söküp atacağız?

Bu hiç kolay bir iş değil. Her yazarın ciddi bir biçimde kitabını tanıtmak için çaba harcaması lazım. Maalesef POYABİR’in imkânları kısıtlı. Ama kısıtlı olmasaydı onun da yapabileceklerinin bir sınırı olurdu. Yani sorunu tamamen çözmesi mümkün değil. Burada yazarların kendisine büyük iş düşüyor. Bulundukları şehirlerdeki yerel kitapçılarla iş birliği yapmalarını tavsiye ederim. İmza günü, okurlarla söyleşi gibi etkinlikler organize edebilirler. Yerel medyada görünmeleri, onlara yerel kitabevlerinde de görünür olmalarını sağlayabilir. Festivallere, fuarlara katılmanın da yararlı olacağını söyleyebilirim. Bütün bunlara rağmen kitabevlerinde kitaplarımızın raflarda olmaması bizim suçumuz değil. Bu durum, Türkiye’deki kitap satış ve dağıtım örgütlenmesinin tekelci bir yapıya sahip olmasından kaynaklanıyor. Neyin ne kadar satılacağını bu tekelci yapı belirliyor. Bizim polisiye yazarları olarak bu tekelci yapıyla mücadele etmemiz lazım asıl. Bunun için de yerel bağımsız kitapçıların desteklenmesi, onlarla iş birliği yapılması gerekir diye düşünüyorum.

İyi yazmanın bir sırrı var mı? Polisiyede edebi dil kaygısı olmalı mı olmamalı mı? Yolun başındaki polisiye yazarlarına tavsiyeleriniz nelerdir?

İyi yazmanın bir değil birçok sırrı var. Bunlardan bazılarını söylemem gerekirse; mesela, başlangıç çok önemlidir. Hikâyenin tonu ilk paragrafta, hatta bazen ilk cümlede belli olur. Etkili bir giriş cümlesi okuru hikâyeye bağlar. Karakterler güçlü, diyaloglar inandırıcı olmalıdır. Mümkün olduğunca hızlı bir biçimde çatışmanın ortaya çıkması gerekir. Çatışma olmazsa, anlatacak bir hikâye de olmaz. Finalde çatışma mutlaka tatminkâr bir çözüme ulaşmalıdır. İlla mutlu son olması gerekmez ama çözüm zorunludur. “Anlatma, göster” kuralına sırt çeviren bir öykü neresinden bakarsan bak kötü öyküdür. İyi bir hikâyede mümkün olduğunca az açıklama yapmak gerekir. En iyisi hiç yapmamaktır. Kısa cümleler kurmak daima iyi sonuç verir. Bunun bir diğer anlamı nokta dışındaki işaretleri mümkün olduğunca az kullanmaktır. Gereksiz ayrıntılardan kaçınmak gerekir. Eğer çekmecede bir tabanca varsa o tabanca mutlaka patlamalıdır. Patlamayacaksa ondan hiç söz edilmemesi uygun olur. Sıfatları ve zarfları az, yardımcı fiilleri onlardan da az kullanmak gerekir. Olay örgüsünde hiçbir boşluk olmamalı. Bu konu polisiye için çok önemli. Bir polisiye hikâyenin olay örgüsünde boşluklar varsa, bu hikâye iyi yazılmamış demektir. Ve en nihayet, ne yazarsak yazalım mutlaka gözden geçirmeliyiz. Gerekirse bir, iki, üç, dört kere yeniden yazmalıyız. Hiçbir yazar ilk denemede başarılı olamaz.

Polisiyede elbette edebi bir dil olmalı. Öyle gelişigüzel, çalakalem polisiye yazılmaz. Edebi tekniklerin mutlaka kullanılması gerekir. Bunlar polisiye bir hikâyeyi etkileyici ve ilginç kılar. Edebi derken, edebiyat yapmayı kastetmiyorum. Süslü bir dil kesinlikle kullanılmamalı. Şiirsel bir anlatımdan uzak durulmalı. 

Genç yazarlara tavsiyem bol bol okumaları. Ben Agatha Christie’yi öneririm. Gerçeğin nasıl görünmez hâle getirileceğini ve minimalist yazma tekniğini en iyi ondan öğrenebilirler.

Geçtiğimiz haftalarda Dedektif Dergi kurulduğu günden bu yana yürüttüğünüz Genel Yayın Yönetmenliği görevini sevgili yazar/editör arkadaşımız Gamze Yayık’a devrettiniz. Biz ülkecek oturduğu koltuktan kendi isteğiyle kalkanlara pek alışık değiliz. Bu kararı neden ve nasıl aldınız? 2025 yılında Dedektif Dergi’de bizleri ne gibi sürprizler ve yenilikler bekliyor?

Dergiyi uzun zaman Turgut’la birlikte yönettik. Zaman zaman bize yardımcı olan arkadaşlar da oldu. Ama çoğuyla bir şekilde yollarımız ayrıldı. Bazı isimlerse süreç ilerledikçe diğer arkadaşlara göre daha fazla öne çıktılar.  Bu arkadaşların diğerlerine nazaran daha fazla gönüllü olduklarını, düzenli yazılar yazarak ve yeni fikirler geliştirerek dergiyi daha fazla benimsediklerini görünce sorumluluklarımızın ve yetkilerimizin bir kısmını onlarla paylaşmaktan çekinmedik. Biliyorsun, Dedektif, katkı veren herkesin gönüllü çalışmasıyla ayakta duran bir dergi. Biz derginin hep büyümesini, daha nitelikli olmasını istedik. Bu oluyordu ama o zaman da dergiyi yönetmek gitgide zorlaşıyordu. Bunun üzerine ben de derginin yönetimini, onun içinden gelen yazarlara bırakma düşüncemi yavaş yavaş da olsa hayata geçirmeye başladım. Ve nihayet, dokuz yılın sonunda son noktayı koymanın zamanı geldi ve Genel Yayın Yönetmenliği koltuğumu Gamze Yayık’a gönül rahatlığıyla devrettim. İçinde senin de bulunduğun yönetim ekibiyle birlikte çok başarılı olacağınızdan en ufak kuşkum yok.

Ben de emekli olmuş değilim tabii ki. Dergide yazmaya devam edeceğim. Ayrıca Dedektif’in yapacağı yeni hamleler için düşünmeye, stratejik planlar yapmaya daha fazla zaman ayıracağım.

Sevgili Hocam, bize kattığınız her şey için gönülden teşekkür ederiz. İyi ki varsınız. Hep var olun…

GENCOY SÜMER KİTAPLARI

FENERYOLU CİNAYETLERİ

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: 2017

Türü: POLİSİYE ROMAN

Basım Sayısı: 3. BASKI

Sayfa Sayısı: 320

Akıcı anlatımı, sürükleyici olay örgüsü, gizemli kurgusu ve sürpriz sonuyla paha biçilmez bir okuma deneyimi sunan Feneryolu Cinayetleri Gencoy Sümer’in ilk romanıdır. Klasik dedektif romanlarının yapısını benimseyen roman enfes bir kapalı oda polisiyesidir. Romanın farklı karakterlerin bakış açılarından anlatılmış olması okura, olaylara dair daha geniş bir perspektif sunmaktadır. 1982 yılında İstanbul’un Feneryolu semtinde yaşanan esrarengiz bir cinayet olayını konu alan Feneryolu Cinayetleri, 1980’lerin İstanbul’unun sosyal ve kültürel dokusunu başarılı bir şekilde yansıtmaktadır.

Ülkü Lokantasının sahibi ünlü dedektif Kerim Ülkü, eski bir tanıdığından bir mektup alır. Mektupta, yıllar önce intihar ettiği düşünülen ünlü oyuncu Piraye Arsan’ın aslında öldürüldüğü iddia edilmektedir.

Kerim Ülkü o yılların ünlü film yıldızı Piraye Arsan’ın hazin sonunu hatırlıyordur. Kariyerinin en şaşaalı yıllarında evlenip köşesine çekilen, mutlu bir aile tablosu çizen Piraye Hanım’ın neden intihar ettiğini o da herkes gibi merak etmiştir. Yıllar sonra eski dostundan gelen mektup merakını daha da cezbeder ve yakın arkadaşı, polisiye yazarı Faruk Arman’ın da yardımıyla bu iddiayı araştırmaya başlar. Yaptığı araştırmalar sonucu on üç yıl boyunca arşivlerin tozlu raflarında kalan bu intihar vakasının aslında bir cinayet olduğu fikrine kendisi de inanmaya başlar.  Soruşturma ilerledikçe yeni cesetler ortaya çıkar ve olaylar daha da karmaşık bir hal alır.

GÖL KIYISINDAKİ EV

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: KASIM 2018

Türü: POLİSİYE – ÖYKÜ

Basım Sayısı: 1. BASKI

Sayfa Sayısı: 136

Göl Kıyısındaki Ev birbirinden bağımsız on bir gizemli kısa öyküden oluşuyor. Öykülerin hepsi sade dili, akıcı anlatımı ve sürükleyici kurguları ile hızlı ve keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. İçlerinde polisiye öyküler olduğu gibi gizemli suç öyküleri ve psikolojik gerilim öyküleri de var.

ÖYKÜLER:

Bir Cinayet Planı: Bir kadın sevgilisiyle birlik olup kocasını öldürme planları yapmaktadır. Kadının içinde bulunduğu karmaşık duygu durumu yaptığı planı etkileyecek bir hal alır. Plan işleyecek mi, kocasından kurtulabilecek mi, sevgilisiyle hayalini kurduğu yeni hayata adım atabilecek mi?.. Tüm bu sorularla olduğundan daha gergin anlar yaşayan kadının iç çatışmaları onu tahmin dahi etmediği bir yola sürükler.

Mahur Beste: Gazetecilikten emekli Tahsin’in Camden Town’daki konforlu dairesinin posta kutusundan mavi bir zarf çıkar. Zarfı açmasıyla iyileştiğini sandığı çok eski bir yarayla yüzleşmesi bir olur.

Bir Zamanlar Yeşilçam’da: Gençliğinde Yeşilçam filmlerinin aranan aktörlerinden olan bir adam ışıltılı geçmişine ait unutulmaz anıları yad ederken, Yeşilçam’ın aniden parlayıp hızla sönen yıldızı, eski nişanlısı Piraye Biricik’in şüpheli intiharı eski acısını yeniden su yüzüne çıkarır.

Kan Kokusu: Bir üniversite profesörüyle evli lise mezunu bir kadın evlilik hayatı boyunca kocası tarafından sözlü ve fiziki şiddete maruz kalmıştır. Ve günün birinde nihayet kader kadına da güler.

Otuz Yıl Sonra: Avni Kaya emekli bir yargıçtır. Yıllar boyunca yüzlerce dava görmüş, suçluların hak ettikleri cezayı almaları için elinden geleni yapmıştır. Yıllar sonra karşısına çıkan bir adam otuz yıl önce verdiği bir kararı sorgulamasına sebep olur.

Miras: Londra’da yaşayan Bekir Akbulut şehrin zenginlerinden Dorothy ile evlidir. Karısı kendisinden en az yirmi yaş büyüktür ve bu uygunsuz evlilik Dorothy’nin ailesi de dahil herkesin dilindedir. Onlara göre bu evlilik para için yapılmıştır. Üstelik Dorothy hastadır ve durumu iyiye gitmiyordur. Bu durum dedikoduları daha da harlıyordur. Gün gelir, Dorothy Akbulut ölür ve vasiyetnamesi açılır. Tüm mal varlığını kocası Bekir Akbulut’a bırakmıştır. Dorothy’nin akrabaları mirastan menedilmişlerdir ve öfkeli suçlamalarla Bekir’in üzerine gitmektedirler. Bekir ise bu suçlamalara pabuç bırakacak değildir.

Aynadaki Cin: Herkesin yakından tanıdığı Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalına farklı bir bakış açısı getiren fantastik öykü Aynadaki Cin’de zaten bildiğimiz olayları bir kez de ayna cininin perspektifinden okuyoruz. Yıllardır bilinen bir masala bu yönden hiç bakmamış olmanın şaşkınlığını yaşıyoruz.

Kalyonlar: Annesi ve babası tarafından terk edilen İlker’i büyükannesi ve büyükbabası büyütmüştür. Çocukluğu Karadeniz’in şirin beldesi Filyos’ta geçen İlker artık büyümüş, askerlik görevini bitirip beldeye geri dönmüştür. Bundan sonraki hayatını nasıl şekillendireceğine karar vermeye çalışırken geçmişindeki karanlık sırlar bir bir önüne çıkar.

Bir Kapalı Oda Cinayeti: Profesör Saffet Tunalı’nın evinin çalışma odasından bir el silah sesi duyulur. Profesörün genç karısı ve çalışanları kapıya koşarlar. Kilitli kapıyı açtıklarında profesörü başından silahla vurulmuş olarak bulurlar. Önce intihar olduğu düşünülen vakanın yapılan araştırmalar sonucu cinayet olduğu ortaya çıkar. Bu karmaşık vakayı çözmekte zorlanan Başkomiser soluğu Ülkü Lokantasının sahibi, ünlü dedektif Kerim Ülkü’nün yanında alır.

Yılbaşı Gecesi: Celal üç yıl önce ayrıldığı Filyos’a geri döner. Filyos’ta hiçbir şey değişmemiş hayat bıraktığı yerde kalmış gibidir. Soluğu eski sevgilisi Sibel’in evinde alır. İki sevgilinin hüzünlü karşılaşması geçmişin sırlarını yavaş yavaş su yüzüne çıkarır.

Göl Kıyısındaki Ev: Muzaffer, Kadir, Cihat ve Sabri yakın arkadaşlardır. Karlı bir kış günü Muzaffer Bey’in karanlık ve ürkütücü bir gölün kıyısındaki evinde, ortak yaptıkları bir işi rahatça konuşabilmek için toplanırlar. Gece olmuştur ve hararetli iş görüşmesi hâlâ devam ediyordur. Birdenbire herkes vurulan kapının sesiyle irkilir. Kapıyı açtıklarında etrafta hiç kimseyi göremezler. Yanıldıklarını düşünüp içeri girerler. Oysa her şey daha yeni başlıyordur.

AİLE SIRRI

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: ARALIK 2018

Türü: POLİSİYE ROMAN

Basım Sayısı: 2. BASKI

Sayfa Sayısı: 146

Gencoy Sümer’den ‘Bir Percule Hoirot Macerası’.

Gencoy Sümer ilk romanı Feneryolu Cinayetleri’nden sonra yepyeni bir romanla daha karşımızda. Aile Sırrı mükemmel bir kapalı oda polisiyesi. Dedektif Dergi okurlarının yakından tanıdığı Percule Hoirot karekteri bir romanda vücut bulmuş. Ve ortaya enfes bir Katil Kim polisiyesi çıkmış. Aile Sırrı sürükleyici ve akıcı anlatımı, düzgün Türkçesi, zekice kurgulanmış, sırlarla dolu olay örgüsü ve sürpriz finaliyle Agatha Christie tarzına aşina olan okurların bir çırpıda okuyabileceği ve çok seveceği bir kapalı oda polisiyesi.

Londra’nın banliyölerinden biri olan Borehamwood’da yaşayan, tanınmış bilim adamı Sir Broderick Convey evinde, içeriden kilitlenmiş çalışma odasında, yanıbaşında bir notla ölü olarak bulunur.  Bu gizemli cinayeti bir an önce çözmesi için Başbakan tarafından özel olarak görevlendirilen Scotland Yard müfettişi McCartney’in eli kolu bağlanmıştır. Bir türlü çözemedeği bu vaka için en güvendiği dostundan yardım ister. Percule Hoirot buna benzer birçok vakada başarılı olmuş ünlü bir dedektiftir ve Müfettiş McCartney arkadaşının Sir Broderick Convey cinayetini de bir çırpıda çözeceğinden emindir. Yanılmadığını daha ilk anda anlar.

Percule Hoirot cinayet soruşturmasını derinleştirdikçe evde bulunan tüm aile bireylerinin Sir Broderick Convey’i öldürmek için bir sebebi olduğunu görür. Daha da derinlere inildikçe işin içinden bambaşka olaylar, inanılması güç sırlar çıkar. Ailenin geçmişinde açıklanamamış başka cinayetler de saklıdır.

MAVİ KOLYE

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: TEMMUZ 2020

Türü: POLİSİYE ROMAN

Basım Sayısı: 1. BASKI

Sayfa Sayısı: 317

Gencoy Sümer Mavi Kolye’de, Feneryolu Cinayetleri’nden tanıdığımız, Ülkü Lokantasının sahibi, Dedektif Kerim Ülkü’nün yepyeni bir macerasını anlatıyor. Agatha Christie romanlarını ve “Katil Kim” polisiyelerini seviyorsanız bu romanda o tadı fazlasıyla bulacaksınız. Katilin kim olduğuna adım adım yaklaşırken kafanızda çeşitli adaylar oluşacak fakat gerçek katili bulmakta zorlanacaksınız. Hayretler içinde kalacağınız sürprizli bir sona da hazırlıklı olun. Gencoy Sümer’in polisiye edebiyatımıza kazandırdığı, rahat polisiye terimine muhteşem bir örnek olan Mavi Kolye’de, polisiyeye dair aradığınız her şeyi bulacaksınız.

Filyos, Zonguldak ilinin Çaycuma ilçesine bağlı bir beldedir. Dedektif Kerim Ülkü, beldenin ileri gelenlerinden İhsan Ayverdi’nin daveti üzerine Filyos’a gelir. Onu bu şirin beldeye getiren sebepler arasında aslında bir cinayeti çözmek olmasa da daha geldiği ilk andan itibaren kendini bir cinayet soruşturmasının içinde bulur. Filyos’un en muhteşem yapısı olan, adına Mavi Kolye denen eve geldiği anda ev sahibi İhsan Bey’in cesedi ile karşı karşıya kalır. İçinden çıkılması ilk bakışta çok zor olan bu gizemli cinayeti çözmek için beldenin gazetesinin sahibi Vedat Beyaz ve Asayiş Şube Başkomiseri Murat ile iş birliği yapar. Soruşturma ilerledikçe ortaya bambaşka sorunlar ve sorular çıkar fakat Kerim Ülkü’nün keskin zekasının her soruna bir çözümü, her soruya bir yanıtı vardır.

BİR ÖLÜM KALIM MESELESİ

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: MART 2021

Türü: POLİSİYE – ÖYKÜ

Basım Sayısı: 1. BASKI

Sayfa: 226

Gencoy Sümer’in polisiye edebiyata kazandırdığı, kıvrak zekasıyla çözemediği muamma olmayan Dedektif Percule Hoirot ile ilk tanışmamız Aile Sırrı romanıyla olmuştu. Bir Ölüm Kalım Meselesi’nde Percule Hoirot yine zekasını konuşturuyor ve sebep fırsat ilişkisini baz alarak, gözlem yeteneğini de devreye sokarak beş ayrı cinayetin ardındaki sır perdesini kaldırıyor. Gencoy Sümer’in akıcı kalemi, temiz Türkçesi, zekice yazılmış olay örgüleri bu kitapta da çıkıyor karşımıza. Kitap okurunu nostaljik bir havaya soksa da aslında olaylar günümüz İngiltere’sinde geçiyor. Londra’nın Maida Vale semtinde sadık uşağıyla yaşayan Percule Hoirot’nun muamma çözmekteki yeteneğinin yanı sıra damak zevkine de hayran oluyorsunuz. Gencoy Sümer’in Feneryolu Cinayetleri romanının kahramanı Kerim Ülkü’nün de ünlü bir lokantanın sahibi oluşu, insana iki karakterin ortak bir noktası olduğunu düşündürüyor. Kimsede olmayan, benzersiz bir damak zevki… 

Polisiye seviyorsanız, muamma seviyorsanız, polisiye öykü seviyorsanız ve en önemlisi de Percule Hoirot gibi zekâsıyla aklınızı başınızdan alan dedektiflerin vakaları nasıl çözdüğüne şahit olmak istiyorsanız, Bir Ölüm Kalım Meselesi’ni mutlaka okumalısınız.

ÖYKÜLER:

Yılbaşı Gecesinde Cinayet: Percule Hoirot yılbaşı gecesi yemeği için yakın dostu Lord Charles Maxwell ve eşi Lady Catherine tarafından Maxwell Malikânesine davet edilir. Hoirot bu davete epey şaşırır zira Lord Maxwell’in daha önce yılbaşı daveti verdiği görülmemiştir. Yine de bu nazik daveti geri çevirmez. Malikâneye gelir gelmez, uzun yıllardır Maxwelllerin kâhyalığını yapan David Brent’in kulenin balkonundan düşerek hayatını kaybettiğini öğrenir. Olay soruşturulmuş ve sonunda Brent’in kazara balkondan düşüp öldüğü kanısına varılmıştır. Lord ve Lady de aynı düşüncededirler fakat kâhyalarının ölümünde hâlâ gizemini koruyan birkaç detay kafalarını kurcalamaktadır ve şüphelerinin dağılması, meselenin çözülmesi için Percule Hoirot’dan yardım isterler.

Bay Monaldi’nin Endişesi: Percule Hoirot aşırı şişmanlığın vücuduna verdiği zararlar sonucu bir baygınlık geçirir ve yoğun bakıma alınır. Yakın dostu ve doktoru Dr. Frank sayesinde hayati tehlikeyi atlatır fakat tamamıyla iyileşene kadar hastanede kalmak zorundadır. Bu zorunlu misafirlikte, evinde merdivenlerden düşerek ayağını kırmış bir başka hastayla, Bay Monaldi’yle tanışır. Hoirot, Monaldi’yle geçirdiği bu kısa süre içinde adamın abartmayı çok seven, vesveseli biri olduğuna karar verir. Bu yüzden adamın kazara düşmediği, biri tarafından itildiği iddialarına kulak asmaz. Fakat Bay Monaldi’nin vazgeçmeye niyeti yoktur. Birinin onu öldürmek istediğinde ısrarcıdır ve Percule Hoirot’dan bu kişinin kim olduğunu bulmasını ister. Adamı kırmamak için başlayan soruşturmanın sonunda Hoirot da Monaldi’yi öldürmek isteyen birinin varlığından emin olur.

Bir Ölüm Kalım Meselesi: Percule Hoirot,Maida Vale’deki dairesindeki çalışma odasında sabah gazetelerine göz gezdirirken sadık uşağı Arwyn kapıya dikilir. Dışarıda bir adam vardır ve acilen Hoirot ile görüşmek istemektedir. Uygunsuz bir zamanda rahatsız edilmek istemeyen Hoirot gelen misafiri geri çevirmek üzereyken konunun bir ölüm kalım meselesi olduğunu duyunca adamla görüşmeyi kabul eder. Karşısında Joh Keller adında, elli yaşlarında saygın bir taşra beyefendisi bulur. Meselenin ne olduğunu söylediğindeyse adamın akli dengesinin dış görünüşü kadar iyi durumda olmadığını düşünür. Zira adamın Hoirot’ya ilk sorduğu soru, “Hayaletlere inanır mısınız, yaşayan ölülere?” olmuştur. Elbette Hoirot hayaletlere de zombilere inanmıyordur fakat adamın anlattıkları öyle ilginç bir hal almaya başlamıştır ki bu konuyu araştırmak ve zombilerin altında yatan sırrı çözmek Hoirot için elzem bir hal alır.

Kraliçenin Mor Şapkası: Percule Hoirot, her yıl olduğu gibi o yıl da mayıs ayındaki banka tatilinde soluğu, son yıllarda İngiltere’nin güney sahillerinde keşfettiği, heybetli bir uçurumun gerisindeki yemyeşil bir düzlükte kurulmuş, Kraliçenin Mor Şapkası isimli küçük otelde almıştır. Her şey tam da beklediği gibi gitmektedir. Otel çok kalabalık değildir.  Sessiz, sakin bir tatil olacağından neredeyse emindir. Ne yazık ki huzurlu bir tatil hayali otelin misafirlerinden Bayan Forester’ın uçurumun dibinde cansız bedeninin bulunmasıyla suya düşer. Percule Hoirot’nun bulunduğu bir yerde bir cinayet işlenmişse tabii ki bu cinayetin ardındaki sır perdesini de sadece Hoirot kaldırabilir.

Tiyatrodan Sonra: Percule Hoirot, Adelphy Tiyatrosu’nda Kinky Boots müzikalini seyrettikten sonra evine gitmek üzere bir taksiye biner. Bir süre sonra taksinin farklı bir güzergâha saptığını fark eder. Evine giden yolda yol çalışması vardır ve şoför onu bildiği başka bir yoldan evine götüreceğine söz verir. Ne yazık ki sözünü tutamaz çünkü bu sefer de gittikleri yol polis arabaları tarafından kapatılmıştır. Bir olay mahallinin tam ortasındadırlar ve yakın dostu Başmüfettiş Paul McCartney olay mahallinin kapısında dikilmektedir. Hoirot arabadan iner ve dostunun yanında alır soluğu. Evin sahibi Helen Mallory sert bir aletle başına vurularak öldürülmüştür. Başmüfettiş McCartney, Hoirot’yu bulmuşken bırakmak istemez ve soruşturmada kendisine yardım etmesini ister.

BİR YAZ GÜNÜYDÜ/GİZEMLİ SUÇ ÖYKÜLERİ

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: 2024

Türü: POLİSİYE – ÖYKÜ

Basım Sayısı: 1. BASKI

Sayfa: 128

Gencoy Sümer’in yeni öykü kitabı Bir Yaz Günüydü Emel Aslan’ın editörlüğünde, Herdem Polisiye etiketiyle raflarda yerini aldı. 

Altı gizemli suç öyküsünden oluşan kitapta Gencoy Sümer son satırlara kadar gizemin ustaca saklandığı, akıcı, sürükleyici, merak uyandıran, düzgün anlatımıyla yine bir solukta okunan bir kitap yazmış.

ÖYKÜLER:

Bir Yaz Günüydü: Sıcak ve güneşli bir yaz günü arkadaşlarıyla plajda eğlenen Fuat karşı kıyıya yüzerek gidebileceğini iddia eder. Fakat işler istediği gibi gitmez. Bir anda denizin tam ortasında çırpınmaya başlar ve dalgaların arasında kaybolur. Yapılan aramalar sonuçsuz kalır. Fuat boğularak ölmüş ve cesedi kim bilir hangi kıyıya sürüklenmiştir. Aradan geçen yıllar arkadaşlarına Fuat’ın bu dehşet verici sonunu unutturmuştur. Fakat içlerinden biri için bu olayın gizemi tazeliğini ilk günkü gibi korumaktadır.

Akşam Yemeği: Ünlü iş adamı Haldun Bey bir akşam yediği yemekten zehirlenir ve hayatını kaybeder. Olay önce bir besin zehirlenmesi sanılsa da yapılan otopsi sonucu adamın cinayete kurban gittiği anlaşılır. Bir yandan polis bir yandan Haldun Bey’in avukatı soruşturmalarını sürdürürler fakat tüm araştırmalar sonuçsuz kalır. Dosya faili meçhul olarak raflarda yerini alır. Bu olay Haldun Bey’in avukatının aklında yer etmiştir. Yıllar sonra gelen bir itiraf tüm taşların yerine oturmasını sağlar.

Vasiyetname: Eşiyle birlikte Büyükada’ya taşınan bir doktor, komşu köşkte bir döneme damgasını vurmuş ünlü bir şarkıcının oturduğunu görünce çok sevinir. Fakat sevinci uzun sürmez çünkü birkaç gün içinde şarkıcı kadının merdivenlerden düşerek öldüğü haberi gelir. Doktor farkında olmadan sinsi bir planın içine sürüklenmiştir.

Mektuplar: Bir kuyumcu, kendi evinde, kendi koleksiyonundan alınmış bir hançerle öldürülür. Başkomiser Mitat ve yardımcısı Ayhan’ın yürüttükleri soruşturma sonucunda kuyumcu cinayetinin altında yatan sır yavaş yavaş dağılmaya başlar.

Uyku: Bir adam işinden kovulmuştur ve depresyondadır. Kullandığı ilaçların da etkisiyle günün büyük bir bölümünü uyuyarak geçiriyordur. Neredeyse hayatla ilişiği kesilmiş durumdadır. Bir gün kapısı çalar ve polis karısının bir cinayete kurban gittiği haberini getirir. Adamın bu saçmalığa inanmaya niyeti yoktur zira o daha birkaç saat önce karısını sapasağlam görmüştür.

Çekmecedeki Çikolata: Yazar Nesrin ve eşi Şile’ye yeni taşınmışlardır. Yan komşuları her ne kadar normal bir aile gibi görünseler de Nesrin kısa sürede hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının farkına varır. Bir de üzerine komşu evin halası şüpheli bir biçimde ölünce, Nesrin’e bu ölümü gizlice araştırmaktan başka çare kalmaz. Olaylar Nesrin’i içinden çıkmakta zorlanacağı, kararsız kalacağı bir sona doğru götürür.

LANETLİ EVİN KATİLİ

Yayınevi: HERDEM POLİSİYE/HERDEM KİTAP YAYIN

Yayın Tarihi: 2024

Türü: POLİSİYE

Basım Sayısı: 1. BASKI

Sayfa: 330

Gencoy Sümer’den nefis bir katil kim polisiyesi…

Gencoy Sümer polisiye romanın klasik kurallarına sadık kalarak kusursuz bir kurgu oluşturmuş. Düzgün Türkçe, akıcı anlatım ve son sayfalara kadar diken üstünde bırakan gizem bir araya gelince ortaya tadına doyum olmayan bir roman çıkmış. Karakterler gerçekçi, betimlemeler dozunda, kurgu ustaca, çözüm şahane… Lanetli Evin Katili, en az Miss Marple kadar zeki bir kadın olan Ayten’le tanıştırıyor okurları ve devamının geleceğini düşündürerek, polisiye edebiyat dünyası yeni bir karakterle mi tanışıyor sorusunu sorduruyor.

Roman, eşini kaybetmiş, köpeğiyle İstanbul’un şirin sayfiyesi Güzelhisar’da yaşayan, Miss Marple lakaplı Ayten’in, yakın arkadaşı Füsun tarafından aranıp acilen evine çağrılmasıyla başlar. İnanılacak gibi değildir fakat arkadaşı evde bir hayalet olduğunu iddia ediyordur. Evin namı lanetli olduğuyla yürümüş olsa da Ayten’in bu safsatalara gençliğinde olduğu gibi şimdi de inanmaya niyeti yoktur. Füsun Güzelhisar’ın zenginlerinden Fikret Erbay’ın kız kardeşidir ve küçük yaşından beri Fikret’le birlikte yaşamak zorunda bırakılmıştır. Kaderine razı gelmiş, otoriter ağabeyi yüzünden hiç evlenmemiş, ömrünü sayfiye sakinlerinin lanetli olarak damgaladığı o evde geçirmiştir. Şimdiyse ağabeyi çok hastadır ve durumu iyice ağırlaşmıştır. Ayten’e göre onun evde hayalet gördüğünü sanması, içinde bulunduğu stresli durumdan kaynaklıdır ve acilen doktora görünmelidir. Ayten’in kafasını asıl meşgul eden evdeki olası hayalet değil, Fikret Erbay’dan kalacak mirasa bir an önce konmak için çekinmeden açık açık dualar eden akrabalardır. Birkaç gün içinde akrabaların duaları kabul olur ve Fikret Erbay ölür. Bu beklenen bir sondur fakat Ayten’in aklını kurcalayan bazı detaylar belki de bunun doğal bir ölüm olmadığını düşündürmektedir. Sadece birkaç gün sonra Fikret Erbay’ın özel hemşiresinin de intihar ettiği haberi duyulunca, Ayten şüphelerinde haklı olabileceğini düşünür. Yine sadece birkaç gün içinde gelen üçüncü ölüm haberi Ayten’e bu çetrefilli vakanın çözülmesi için kolları sıvamaktan başka çare bırakmaz.

GENCOY SÜMER’İN DERLEDİĞİ ÖYKÜ SEÇKİLERİ

Türk polisiye yazarları arasında polisiyenin edebiyattan sayılmadığı, küçümsendiği, polisiye edebiyata haksızlık yapıldığı görüşü yaygındır. En azından birkaç yıl öncesine kadar böyleydi. Son yıllarda artan nitelikli eserler sayesinde polisiye -hak ettiği kadar diyemesek de- daha geniş bir okur kitlesine ulaşır oldu.

Haksızlığa, ayrımcılığa uğradıklarını dile getiren polisiye yazarlarının büyük bir kısmı da yıllar boyunca polisi öykü türüne aynı şekilde tavır gösterdiler. Çok değil, beş-altı yıl öncesine kadar, romanlarla dolu olan kitabevi raflarında bir-iki istisna dışında (Çağatay Yaşmut / Doktor Ceyda’yı Kim Öldürdü (2017) ve Cenk Çalışır / Her Temas Bir Öykü Bırakır (2016)) yerli polisiye öykü kitabı göremiyorduk.

2017 yılının ilk aylarında yayın hayatına başlayan Dedektif Dergi’nin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Gencoy Sümer’in, 16 yazarın dergide yayınlanmış öykülerinden derlemiş olduğu Dedektif Dergi 1. Yıl Öykü Seçkisi’nin, 2019 yılında Paradigma Akademi Yayınları tarafından yayınlanmasından sonra polisiye öykü kitaplarını raflarda daha çok görmeye başladık.

2019 yılı bitmeden, bireysel öykü kitabı Göl Kıyısındaki Ev’i yayınlaması yetmedi Gencoy Sümer’e, Dedektif Dergi’nin 2. Öykü Seçkisi olan “Velinimet Kırtasiyesi / Polisiye Öyküler-2”yi de derledi ve yayına hazırladı. Kitap, takip eden Dedektif Dergi seçkilerini de yayınlayacak olan Herdem Kitapçılık tarafından basıldı.

2020 yılında yayınlanan 3. yıl öykü seçkisinin adı ise Pazartesi Çıkmazı’ydı.

2020 yılı faaliyetleri bu kadarla da kalmamış, gelenekselleşecek Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nın ilki düzenlenmişti. Sıralamada ilk ona giren öyküler Gencoy Sümer tarafından edit edildi ve Elanor’un Kırmızı Beresi adlı ilk Zehirli Kalem Öyküleri Derlemesi 2021 yılında yayınlandı.

Bu derlemeyi, takip eden yıllarda yapılan Zehirli Kalem yarışmalarında dereceye giren öykülerin oluşturduğu seçkiler izledi.

2022’nin sürpriz bir çalışması ise Dark Polisiye bünyesinde çıkan Dark Dedektif Suç Öyküleri-1 adlı derlemeydi.

2022 yılının bir diğer derlemesi, yine Zehirli Kalem yarışmasında derece yapan öykülerin yer aldığı Ölümün Kıyısında oldu.

2023 yılında Dönüşüm,

2024 yılında ise Kanlı Parmak raflardaki yerini aldı.

2024 Zehirli Kalem yarışmasında dereceye giren öykülerin seçkisi için çalışmalarını sürdüren Sümer, 2025 yılında bir derlemenin daha hazırlıklarını yaptığını, bunun Türkiye’de bir ilk olacağını söylüyor. Sabırsızlık ve merakla bekliyoruz.

PERCULE HOİROT POLİSİYELERİNDE KARAKTERLER VE MEKÂNLAR

Percule Hoirot (Perkül Huaro), Gencoy Sümer’in Kerim Ülkü’den sonra yarattığı ikinci özel dedektiftir. Geçmişi hakkında pek bilgi sahibi olmadığımız Hoirot, İngiliz değildir ancak kökeni konusunda net bir bilgi yoktur. İsmi kadar bu ismi almasının hikayesi de ilginçtir. Koyu bir Agatha Christie hayranı olan annesi oğluna Hercule Poirot adını vermek istemiş ancak nüfus kaydı yapılırken yanlışlık olunca isimlerin baş harfleri karışmıştır. Annesi hata yapıldığını fark etse de bu ismin oğluna şans getireceğine inandığından düzelttirmekten vazgeçmiştir.

Londra’nın Maide Vale bölgesindeki evinde sadık uşağı Arwyn’le yaşayan Hoirot, hayat dolu, yaşamayı seven, hoş sohbet bir adamdır. Karşısındaki kişi kim olursa olsun iletişim kurmayı iyi becerir, uygun sorularla insanları konuşturmakta hiç zorlanmaz. Yılın belli zamanlarında tatile gitmekten, İngiltere’nin doğa harikası manzaralarının tadını çıkarmaktan hoşlanır. Güne her sabah The Guardian’ı okuyarak başlar, önemli bir işi yoksa evlilik ve ölüm ilanları da dahil olmak üzere gazetedeki bütün yazıları okuyarak, sudoku ve çapraz bulmaca çözerek vakit geçirir. Yemek yemeyi çok sever; kendisine ikram edilen güzel bir yemek ya da içeceğin tarifini mutlaka ister. Fransız mutfağına düşkündür ancak sebze yemekleriyle arası pek iyi değildir. Ayrıca her fırsatta kakao içmeyi ihmal etmez.

Tıpkı ustası Poirot gibi Hoirot da karmaşık gizemleri çözmek için önce gözlem yapar. Zaten çok dikkatli bir gözlemcidir, insanların davranışlarına, yüz ifadelerine bakarak iç dünyalarına dair çıkarımlar yapar, mesleği, yaşadığı yer gibi bilgileri kolayca tahmin eder. Gözlem ve bilgi toplama aşamasından sonra olguları sıraya koyar ve kendine suçu işlemeye kimin fırsatı ve sebebi olduğu sorusunu sorar. En çok üzerinde durduğu konu söz konusu ölümden en çok kimin kazançlı çıktığıdır. Bir cinayetin failini bulmak için gerekli bilgileri toplama aşamasında ve sonrasında yaptığı tek şey düşünmektir. Suçluyu bulduktan sonra şüphelileri bir araya toplar ve katilin kimliğini aksi iddia edilemeyecek bir akıl yürütmeyle ispat eder. Kimi zaman katilin itirafını kolaylaştırmak için yalan söylemekten –sözgelimi olmayan bir tanıktan bahsetmek gibi- çekinmez.

Percule Hoirot öykülerinde bazı sabit karakterler vardır. Hoirot’nun sadık uşağı şeklinde tanıtılan Arwyn, muammaların çözümünde rolü olmadığı için birkaç sahnede görünüp kaybolur. Scotland Yard Başmüfettişi Paul Mccartney, Hoirot’a saygı duyan, cinayetlerin çözümündeki becerisini takdir eden bir adamdır. Hikayelerdeki görevi Hoirot’yla cinayet konusunda fikir alış verişi yapmak, çözümden sonra suçluya kelepçe takmak, kimi zaman da dedektifin ondan istediği bazı istekleri yerine getirmektir. Simon Batons isimli araştırmacı da birkaç öyküde karşımıza çıkar. Hoirot maktul ya da şüphelilerden birinin geçmişi hakkında bilgi edinmek istediğinde Batons’tan yararlanır.

Hoirot’un özel yaşamından ya da ailesinden hikayelerde çok az bahsedilir. Ünlü dedektif bir öyküde Haiti’de dalgıçlık yapan sevgili dostu Mark Spencer’ı çok özlediğini söyler. Başka bir öyküde yakın dostları Sir Sedric James, Lady Julia Stone ve Ressam William Curtis’ten bahsedilir ama bu karakterler hikayelerde rol almazlar.

Percule Hoirot öykülerinde lord, doktor, ressam, tiyatro oyuncusu, iş adamı, yönetmen, hemşire, piyano öğretmeni, yargıç, kâhya, hizmetçi, aşçı, bahçıvan gibi farklı mesleklerden ve sınıflardan karakterler bulunur. Bu karakterlerin yaşları, meslekleri ve fiziksel görünümleri kısaca açıklanır ancak geçmişleri ya da kişilikleriyle ilgili ayrıntılara gerekmedikçe girilmez.

Percule Hoirot polisiyeleri genelde kapalı mekân polisiyeleridir. Kilitli oda polisiyesiyle karıştırılan kapalı mekân terimi suçun işlendiği ve olayların gerçekleştiği yerin izole ve sınırlı bir ortam olduğu anlamına gelir. Öyküler çoğunlukla suçun işlendiği yerlerde ve yakınlarında, malikane, hastane, otel, Londra’daki bir daire, kırsaldaki bir ev ya da köşk gibi mekanlarda geçer. Ancak Hoirot araştırması sırasında kimi zaman bir tanıkla görüşmek için olay yerinin dışına yolculuk edebilir. Onu bazen Scotland Yard’da başmüfettişin odasında, bir Çin lokantasında ya da sıradan bir kafede de görebiliriz. Böylece anlatım tek bir mekâna sıkışmaktan kurtulmuş olur. Bununla birlikte tıpkı karakterler gibi öykülerdeki mekanlar da gereksiz ayrıntılara girilmeden öne çıkan yönleriyle, ana çizgileriyle betimlenir.

Yazarın diğer kitapları gibi Percule Hoirot hikayeleri de rahat polisiye tarzındadır. Bu yüzden şiddet ve cinsellik anlatımları yoktur. Cinayet veya otopsi sahneleri ya da cesetlerin görünümü detaylı aktarılmaz. Bu hikayelerde esas unsur muamma ve muammanın çözümüdür. Diğer bütün unsurlar bu amaca hizmet etmek için vardır. Katil kim sorusuna verilecek cevap, her şeyin önündedir. Dolayısıyla hikâyeye katkısı olmayan gereksiz bilgiler, ayrıntılı tasvirler bulunmaz. Böylece okur katil kim sorusuna ve bu sorunun cevabına odaklanır. Muamma çözüldüğünde taşlar yerine oturur, bütün sorular cevaplanır, konuyla alakasız görünen küçük ayrıntıların bile önemli olduğunu, kurgunun nakış gibi işlendiğini gören okurlar kitabın kapağını büyük bir tatmin duygusuyla kapatırlar.

GENCOY SÜMER EDEBİYATI, İYİ EDEBİYATTIR

Gencoy Sümer kitapları, “İyi polisiye iyi edebiyattır,” düsturunun ete kemiğe bürünmüş hâli gibidir. Yazar, Türkçeyi en doğru şekilde kullanmak için azami özen gösterir. Yeri geldiğinde cümle içindeki tek bir kelimeye karar vermek için saatler harcadığını bilirim. İyi edebiyattan kastımız ağdalı bir dil kullanımı, bitmek bilmeyen açıklamalar, lastik gibi uzatılmış tasvirler değildir elbet. Kitaplarında hikâyeye katkısı olmayan gereksiz hiçbir detay yer almaz. Başı sonu belli olmayan cümlelere yer verilmez. Kendine has üslubu tertemiz, anlaşılır ve hantallıktan uzaktır. Tüm metnin dengesi öyle güzel ayarlanmış ve lüzumsuz ayrıntılardan arındırılmıştır ki aradan çekip çıkaracağınız tek cümle dahi ana iskeletin çökmesine neden olabilir.

Gencoy Sümer kitaplarında küfür ve argo kullanımı, seks ve şiddet sahneleri yer almaz. Kitabın hemen ilk satırlarında kancayı atar ve sizi doğruca hikâyenin içine çeker. Birkaç kitabının ilk cümlesini örnek olarak vermek isterim:

1982 yılının soğuk ve karanlık bir 17 Mart sabahı aldığım mektupta şunlar yazıyordu…” (Feneryolu Cinayetleri, 2017)

Sabah kahvaltısında annem ilginç bir olay anlattı…” (Mavi Kolye, 2020)

O korkunç günün sabahında sandalımı küçük iskeleye bağlarken yalnız ve yorgundum…” (Bir Yaz Günüydü, 2024)

Kırmızı ringa balığı, en sık kullandığı tekniklerden biridir. Hikâye boyunca, kitapta yer alan hemen her karakterden tek tek şüphelenmeniz kaçınılmazdır. Katil o da olabilir, bu da. Ters köşelere, sürprizlere bayılır. Sizinle kedinin fareyle oynadığı gibi oynar. Finalde en ihtimal vermediğiniz kişinin, hiç ummadığınız bir planla cinayeti işlemiş olduğunu anlar, şaşıp kalırsınız.

Elinize bir Gencoy Sümer kitabı aldığınızda, ister roman olsun ister öykü, polisiyenin olmazsa olmazı muammanın hakkını vereceğinden emin olabilirsiniz. Gizemi son sayfalara kadar ustaca korumayı başaran yazar, Agatha Christie başta olmak üzere Altın Çağ yazarlarına muhakkak bir selam çakar. Kurgularında çözümü teknolojide aramaz. Hikâyeleri genellikle kamera kayıtlarının ve cep telefonlarının olmadığı dönemlerde geçer. Çoklu kişilik bozukluğu gibi klişelere kesinlikle başvurmaz.

Gencoy Sümer, oyunun adil şekilde oynanmasına çok önem verir. Okuru asla aptal yerine koymaz ve ondan hiçbir ipucunu saklamaz. Finalde birdenbire ortaya çıkan delillerle veya alakasız kişilerin yardımıyla cinayetin çözüldüğüne kesinlikle şahit olmazsınız. Hayretle fark edersiniz ki aslında her şey en başından beri gözünüzün önünde durmaktadır. Yazar hikâye boyunca bunu kıvrak bir beceriyle sizden gizlemeyi başarmıştır.  Tüm kurgu sağlam ve gerçekçi bir temel üzerine oturur ve sonuçta açık hiçbir nokta kalmaz.

İlk kez Gencoy Sümer okuyacaksanız, ilk romanı olan Feneryolu Cinayetleri ile başlamanızı öneririm. Tadını bir kez aldıktan sonra devamını isteyeceğinize eminim…

GENCOY SÜMER DERGİCİLİĞİ: POLİSİYE DÜNYASINA LOKOMOTİF OLMAK

Dedektif Dergi kurucusu Gencoy Sümer’in dergiciliği için neler yazılabilir ki? Ziya Paşa’nın meşhur sözü buraya çok yakışacaktır mesela: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Sümer, lider, öğretmen ve mentor özellikleriyle, bilgisi ve donanımıyla hem Dedektif Dergi’yi hem de yazarlarını 54 sayıdır her sayıda bir adım daha ileriye taşımaya devam ediyor. Bu yüzden Dedektif Dergi sadece bir dergi değildir, aynı zamanda biz yazarlarının sınıfı ve okuludur.

Bir okulda disiplin, istikrar ve bilgiyi gelecek nesillere aktarma kaygısı olmalıdır. Bütün bunlar dergimiz için de geçerli. Gencoy Hoca’nın derginin bekasına dair disiplini ve inatçılığı olmasa bu sayımıza eremezdik muhtemelen.

Disiplin ve düzenin hüküm sürdüğü bir okulda bile, arada koridorlarda koşan haylaz çocuklar olabilir elbette. Bu çocuklardan biri de benim diye düşünüyorum. Dergimizin sınırlı sayıda kâğıda basılı versiyonunu yayınlarken, Gencoy Hoca’ya, kapaklarımıza daha dikkat çekici ve popüler (örneğin La Casa de Papel’in meşhur olduğu zamanlardı) dizi veya filmlerle alakalı görseller koymamız gerektiği önerisiyle gitmiştim. Gelen cevap bizim dergimizin herhangi bir dekorasyon dergisi gibi görsellikle doğrudan alakalı olmadığıydı. Maalesef gerçek kâğıda basılı dergilerimizin ömrü kısa sürdü ve ben de görsellik fikrimde ısrar etmek zorunda kalmadım.

Basın-yayın-haber-moda-müzik-edebiyat dünyalarının Instagram denen tek dişi kalmış canavara sıkıştırıldığı günümüz sosyal medya imparatorluğunda görsellik çok hâlâ ön planda. Biz bu çabucak-tüketilen-görseller ve başkalarından-kopyala-yapıştır-yalan-yanlış-alıntılar deryasında elbette yazdıklarımızla var olmak zorundayız. Gencoy Hoca içinde bulunduğumuz dergi trenini rayda tutan lokomotifimiz.  Ama bir trenin istasyonlardaki yolcuları ve yükleri taşıması için vagonlara ihtiyacı var. Yoksa bir lokomotif tek başına yol alırsa ancak kendisini oradan oraya taşır.

Polisiye yazarları arasında tek başına yol alıp sadece kendisini oradan oraya taşımak için, kimi İstanbul’un karanlık sokaklarından nemalanmaya çalışan kimi sadece Beyoğlu’nda hüküm sürmeyi tercih eden kimi de polisiyeyi sadece polislerin yazabileceğini sanan kişiler de yok değil. Ama bu pürüzler kendi kulvarımızda istikrarla yüzen bizlerin sağlam kulaçlarla karşı kıyıya varmasına engel değil.

Ülkemizde basılı ve internet ortamı polisiye mecralarında, özellikle öykücülük konusunda, Dedektif Dergi’nin bir öncü olarak yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Yazarlarımız, dergide yazdıkları hikâyeleri derleyerek öykü kitapları yayımlarlarken, Dedektif Dergi yazarları tarafından çıkarılmış hatırı sayılır sayıda romana da imza attılar.

Yazın hayatını, aslında hiç mezun olunamayan bir okul gibi düşünürsek, bitirme tezi yazamayacak yüksek lisans öğrencileri olarak, çıtayı hep daha yükseğe taşıyoruz. Bu başkalarıyla değil de kendi kendimizle yarıştığımız sonu gelmez bir bayrak yarışı gibi. Yorulan bayrağı diğer arkadaşına devredebiliyor ve böylece 9 yıl önce yakılan hikâyecilik ateşi hiçbir zaman sönmüyor. Dedektif Dergimiz 9. yıl ve 54. sayısını kutlarken, her sayıda birbirinden ilginç  hikâyelerle logomuzun altında birleşen tüm yazarlara buradan bizzat teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Dedektif Dergi sizler olmasanız var olamazdı.

Dedektif Dergi’nin 20. sayısı için Özlem Solak’la yaptığım söyleşide şöyle demiştim:

“İlk romanımı yıllanmaya bırakmıştım ama yazmaya devam ettim. Kucağımda kundağa belenmiş roman dosyam ile ürkek adımlarla 7 uyurlar mağarasından dışarı çıkmamı sağlayanın, Dedektif Dergi’deki müthiş sinerjik ortam olduğunu itiraf etmem lazım. Özellikle beni cesaretlendirdiği için Gencoy Sümer’e buradan teşekkürlerimi iletmeliyim.”

Son söz olarak, Gencoy Hoca Cemrelerimin vaftiz babası, Dedektif Dergi ise 30 bölüm yazdığım Dedektif Tilda hikâyeleriyle derginin bu sayısıyla beraber 24. bölümüne erişen fantastik polis kahramanım Ozan Ilgın’ın doğduğu yerdir. Dedektif Dergi olmasaydı bütün bu hikâyeler hiç mürekkep veya internet yüzü görmeden beynimin kıvrımları arasından kayıp gidecekti. Yaşasın üretkenliğimizi kamçılayan dergiler! Yaşasın Dedektif Dergi!

GENCOY SÜMER’İN HAVUZ PROBLEMİ HİKAYESİ ÜZERİNE BİR OKUMA DENEMESİ

Havuz Problemi, Gencoy Sümer’in Dedektif Dergi’nin 53. sayısında yayınlanmış bir kısa hikayesi. Odağında mirasına konmak için amcasını öldürmeyi planlayan genç bir adamın ve romanları çok satan ünlü bir polisiye roman yazarı olan amcasının olduğu yapıt yapısı açısından düz; üslup açısından sade, kolay okunan ve rahat bir tarzda kaleme alınmış. Öte yandan bu özelliklerine karşın Sümer’in ustaca satır aralarına yerleştirdiği detaylarla dikkatli ve okuduğu metinde görünenin ötesinde anlamlar arayan okuyucular için zengin ve geniş bir bağlam sunuyor.

Ben bu yazıda Sümer’in Havuz Problemi başlıklı kısa hikayesine dair öznel bir okuma denemesi yapmayı ve bunu yaparken de metnin farklı bağlamlarla ilişkisini psikolojik, ekonomi-politik ve yer yer yüzeysel de olsa semiyolojik perspektifler üzerinden ortaya koymayı hedefliyorum.

Okuma denemesine başlamadan önce kısa bir teorik açıklama yapmak isterim. Her okuma aynı zamanda bir yorumlamadır ve okuyanın/yorumlayanın zihin dünyası, kişisel tarihi ve hatta okumayı ne zaman ve nerede yaptığına göre değişiklik gösterebilir. Öte yandan Umberto Eco, Yorum-Aşırı Yorum başlıklı yapıtında[1] bir metnin birçok anlamı taşıyabileceğini ama bu anlamların her birinin doğru olamayacağını; keza bu anlamların  metnin niyetinde bulunamayabileceğini ifade eder. Dolayısıyla da her yorum doğru veya en azından ‘kabul edilebilir’ olmayabilir. Mesela bu yazıdaki yorumlarımın tamamına Gencoy Sümer katılmayabilir; benim bu yazıda yaptığım yorumlardaki anlamları ifade etmek istemediğini söyleyebilir ki sonuna kadar da haklıdır. Öte yandan bir metin yayınlandıktan sonra artık yazarının kontrolünden çıkmıştır. Yazar her bir okuyucuya metinde ne demek istediğini anlatamayacağına göre (kendi metinleri hakkında yaptıkları konuşmalar veya yazdıkları okuyucuyu belirli bir yere kadar yönlendirse bile okuma eylemine giriştiği andan itibaren bu sözler okuyucunun bir kulağından girip öbür kulağından çıkar) artık metin okuyucunun insiyatifine ve merhametine kalmıştır.

Ben okuma eyleminin ve bir metin ile okuyucu olarak kurduğumuz ilişkinin –özellikle de söz konusu olan bir kurmaca yapıtsa; üzerinde akademik çalışma yapmadığımız ve dolayısıyla da belirli bir teorinin ve bilimsel/akademik bir çalışmanın gerektirdiği kurallar bütünün çerçevesi içine yerleştirme zorunluğu olmadığı durumlarda– alabildiğine öznel bir süreç olduğuna inanırım. Bu noktada okuyucunun metnin yaptığı çağrışımlar aracılığıyla hissettirdikleri ve düşündürdükleri doğrultusunda alabildiğine özgür olması gerektiğini düşünürüm. Bu olanağı  okuyucuya sunabilme potansiyeline sahip olmayı da bir metnin hem zenginliği hem de erdemi olarak kabul ederim. Dolayısıyla da üstat Sümer’den yaptığım ‘aşırı yorumlar’ içinde katılmadıkları, hatta rahatsız oldukları varsa şimdiden af diliyor; bunları bir okuyucusunun ‘okuyucu özgürlüğünün şımarlıklığına’ vermesini istiyorum. 

Bu girişin ardından asıl konumuza, yani Havuz Problemi’ne gelirsek…

Hikayenin ilk çekici unsuru bence iki ana karakterden biri olan amca Feridun Uysal’ın ünlü bir polisiye yazarı olması. Bir polisiye yazarının hikayesinde ana karakterden birini bir polisiye yazarı yapması ‘kendine referans’ durumuyla karşı karşıya mıyız sorusunu sormamıza yol açıyor. Kısaca sanatçının yapıtında kendine ve/veya yapıtlarına gönderme yapması olarak tanımlanabilecek olan bu kavram elbette Sümer’in doğrudan Feridun Uysal üzerinden kendini ve yapıtlarını anlattığı; okuyucunun onunla kendisi arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki kurmasını hedeflediği anlamına gelmiyor. Diğer yandan bir polisiye roman yazarının hikayenin merkezinde yer alması Sümer’e polisiye yazarlığına ve polisiye edebiyata bakışına dair bazı göndermeler/açıklamalar yapması için olanak sağlıyor. Örneğin Feridun Uysal yeğeni ile tartışırken onun “Kitapların yok satıyor. Geçen gün kitapçıda gördüm. Son romanın iki yılda altıncı baskısını yapmış,”sözleri üzerine şöyle diyor:

“Hey Allah’ım. Bu ülkede roman yazarak para kazanıldığını zanneden bir avanak da bu!(…)Türkiye’de yazdığın kitap satılır ama sen para kazanamazsın evlat. Burası Amerika değil.”

Konuyla ilgili olarak Feridun Uysal hikayenin sonuna doğru şunları söylüyor:

“Ünlü yazar olunca zengin olmuyorsun evladım. Bu işin kaymağını yiyen bir iki yazar var. Diğerleri, yani benim gibiler, ağızlarıyla kuş tutsalar onlar kadar kazanamıyor.”

Sümer, bu noktada Feridun Uysal’ın ağzından Türkiye’deki polisiye edebiyat yayıncılığının ve yazarlığının ekonomi-politikasına gönderme yapıyor. Sümer kendine referans olgusunu post-modern olarak nitelendirilebilecek bazı anlatılarda olduğu gibi kurmacanın üslupsal bir öğesi olarak değil kendisinin de içinde bulunduğu bir alanın ‘iktisadi gerçekliğine’ dair bir saptama yapmak amacıyla kullanıyor. Bana göre edebi anlatıya uygun olmayan bir şekilde; doğrudan bilgi vermek amacıyla yapıldığında metin içinde sırıtabilecek ve okuyucuyu rahatsız edebilecek olan bir yaklaşım Sümer’in ustaca, konunun kendi bağlamına uygun bir biçimde kullanmasıyla okuyucuyu ana konudan koparmadan polisiye edebiyatın ekonomi-politiği hakkında bilgi sahibi yapıyor.

Sümer metinde polisiye edebiyat tarihine de doğrudan gönderme yaparak hem okuyucusuna bazı hatırlatmalar yapıyor hem de konu hakkında çok da bilgili olmayan okuyucuda merak uyandırıyor. Bence bu göndermelerle aynı zamanda kendi metnini  de hissettirmeden sözünü ettiği edebiyat tarihinin bir parçası haline getiriyor.  Metindeki en belirgin gönderme olan, tiyatro tarihinin en uzun süre ve en fazla sahnelenen oyunu Agatha Christie’nin Fare Kapanı’nı (The Mousetrap) ve hikayenin bir başka öğesi olan sigorta dolandırıcılığı olgusunu bu bağlamda okumak/değerlendirmek mümkün. Türlü şekillerde polisiye, suç ve ‘noir’ edebiyatında ve filmlerde işlenmiş bir tema olan sigorta dolandırıcılığı Sümer’in yapıtında bir metinler-arasılık ortaya koymasa da genel anlamda bu temaya sahip yapıtlara uzaktan da olsa bir selam gönderiyor; konularından ve içeriklerinden bağımsız olarak Double Indemnity (1946), Sleuth (1972) veya The Postman Always Rings Twice (1946 ve 1981) gibi filmleri akla getiriyor.

Hikayenin arka planında Türkiye’de, ailenin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel kökeninden bağımsız olarak miras-servet-finansal ilişkilerle şekillenen aile ve akrabalık ilişkileri yer alıyor. Bazı Yeşilçam filmlerine de konu olan zengin ama cimri ve kötü amca/hala/dayı ile onun tek varisi olan ve yaşamını bir mirasyedi olarak aylaklıkla geçirmeye çalışan yeğen arasındaki sorunlu ilişki klişesini bu hikayede de görüyoruz. Öte yandan her klişe bir gerçekten doğduğu prensibinden hareketle miras ve servet meselesi gerek gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde gerekse son dönemde çok yaygın olan ‘reality-show’ televizyon programlarında sık görülen bir akraba cinayet nedeni olarak göze çarpıyor. Çok baskın olmasa da metindeki bu vurgu hikayenin sosyo-ekonomik bağlamını oluşturuyor.

Hikayenin anlatı yapısının özelliklerine geldiğimizde ilk göze çarpan Sümer’in metninin  düz ve okuyucunun içine kolaylıkla girebileceği bir üsluba ve anlatı yapısına sahip olduğu.

Öte yandan her ne kadar metin postmodern edebiyatın oyun-kurmaca boyutları içinde değerlendirilebilecek kadar karmaşık ve oyunlarla örülü olmasa da onu postmodern anlatının sınırlarına yaklaştıran bir öğeyi barındırıyor içinde: Havuz ve cinayet.

Hikayede yeğen Haldun amcası Feridun Uysal’ı öldürmek için onu havuza atma fikrini amcasının Havuzdaki Ceset romanından aldığını ifade eder. Bir başka deyişle Havuz Problemi hikayesi Havuzdaki Cinayet başlıklı hayali bir romandan esinlenilerek işlenmeye çalışılan bir cinayeti konu almaktadır. Sümer’in bu noktada hikayesine doğrudan Havuzda Cinayet adını vermemesi yapıtı postmodern anlatının sınırlarında dolaştırıp sonrasında uzaklaştırırken aynı zamanda bir polisiye yazar olarak ustalığını da ortaya koyar: Yapıtının hikayesini çok boyutlu hale getirmek ve okuyucunun zihninde daha kolay bir çağrışım yapmasını sağlamak amacıyla havuz temasını koruyarak onunla ilgili bir başka olguyu, havuz problemini devreye sokar.

Havuz problemleri matematik derslerinin adeta günlük yaşamda deyim haline gelmiş en bilinen konularından biridir. Özünde analitik düşünmeyi geliştirmeyi; zihni analiz ve sentez yapmaya zorlamayı hedefleyen ve aslında basit formüller/düzeneklerle çözümü göründüğünden daha kolay olan havuz problemleri pek çok öğrencinin matematik derslerindeki korkulu rüyasıdır. Dolayısıyla daha hikayenin ismini görür görmez okuyucunun zihninde söz konusu hikayenin karmaşık bir yapıya/konuya sahip olduğu ve içinde zekice unsurlar barındırdığına dair düşünceler belirir; bir polisiye hikaye ile havuz problemleri arasında ne gibi bir ilişki olduğuna dair merak da okuyucunun hevesini attıran bir unsur haline gelir.

Sümer zeki ve ustaca bir seçimle hikayesini havuz problemlerinin yukarıda sözünü ettiğim özellikleri üzerine kuruyor. Yeğen Haldun’un pek de zeki biri olmadığını bu seçimiyle daha kolay anlatıyor okuyucuya; ama asıl olarak havuz problemleri bizi, yani okuyucuyu hikayenin sürprizli sonuna hazırlıyor ve hikayesini amiyane tabirle okuyucuyu ters köşe yaparak bitirmesini sağlıyor. Okulda başına bela olan havuz problemi -dolayısıyla havuz- gerçek hayatta da ona sorun çıkarıyor ama bir farkla; bu kez etkisi yaşamsal oluyor.

Yazımı bitirmeden hikayede dikkatimi çeken bir hususa daha değinmek istiyorum. Sümer, Haldun’un arabası olarak kırmızı bir Jaguar seçer. Kırmızı gösterişin, cafcafın rengi olarak Haldun gibi bir karakter için uygun seçim olarak gözüküyor; ama marka olarak Jaguar seçimi üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Sümer, Haldun için Mercedes, BMW veya daha bilinen, lüks bir spor araba seçmiyor da ona hikayede bir Jaguar kullandırıyor?

Jaguar dünya üzerinde lüks arabalar içinde özellikle zarafet, şıklık, güç ve hız ile özdeşleşen bir marka olarak bilinir. Benim de en sevdiğim otomobil markası olan Jaguar’ı kullanan birini gördüğümde onun sadece varsıl değil aynı zamanda ince zevkleri olan biri olduğunu düşünürüm. Elbette istisnalar olabilir ve Haldun örneğini de bu istisnalardan biri olarak değerlendirmek pekala mümkündür. Şahsen Haldun gibi birinin Jaguar kullanması beklemem. Öte yandan bu gibi tercihlerin olmadıkları biri gibi görünmek isteyen kişilerin kullandıkları bir yöntem olduğu düşünülebilir. Örneğin ince ve zarif olmayan birinin dışarıya öyle bir imaj vermek için Jaguar kullanması pekala mümkündür. Ben Haldun’un durumunun da böyle olduğunu düşünüyorum. Bu noktada Eco’nun sözünü ettiği aşırı-yorum yapma riskini alarak Sümer’in Haldun’un karakter özelliklerini okuyucuya hissettirmek amacıyla böyle bir ayrıntıyı hikayesine eklediğine inanıyorum. Bir de Sümer’in İngiltere’de yaşıyor olmasının bir İngiliz arabasını (gerçi Hint Tata grubu satın aldı ama Jaguar, Rolls-Royce ile birlikte İngiliz otomobil tarihinin ve belleğinin ve hatta mitolojisinin hala en önemli iki markasından biridir) seçmesinde bir etkisi var mıdır; düşünmeye değer.

Tüm karakterlerin kötü ve sahtekar olduğu hikaye bize genel olarak karamsar bir tablo sunar. Buna rağmen bence Sümer’in yapıtının zekice kurgusuyla birlikte en büyük erdemini oluşturan ve satır aralarından sezilen incelikli ironik üslubu bu karamsarlığı yumuşatıyor. Bu ironinin oluşmasında Sümer’in adeta gözümüzde canlandıracağımız kadar kanlı/canlı bir şekilde yaratmayı başardığı karakterlerin etkisinin de altını ayrıca çizmeliyiz.


[1] Çalışma Eco’nun 1990’da Cambridge Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Tanner Konferansları’nda verdiği seminerlere dayanır. Umberto Eco, ‘Yorum ve Aşırı Yorum’, çev. Kemal Atalay, Can Yayınları, 1996.

DEDEKTİF DERGİ YAZARLARINDAN, GENCOY SÜMER’E DAİR…

Dergimizin kurucusu, güncel Türk polisiyesinin öncü yazarı kıymetli hocamız Gencoy Sümer’i Dedektif emekçisi yazar dostlarımıza sorduk. İşte aldığımız yanıtlar.

REHA AVKIRAN

2017-2018 yılları… Sherlock Holmes ve Edgar Allan Poe öykülerini tekrar tekrar okumaktan gına gelmiş. Bizimkiler neler yazmış acaba diye bakacak örnek arıyorum. Kitabevi raflarında bolca yerli polisiye roman var. Öykü kitabı ara ki bulasın. Ahmet Ümit’in Aşk Köpekliktir ve Agatha’nın Anahtarı adlı öykü kitaplarını buluyorum. Başka… Yok… Kitabevleri sözleşmiş gibi yerli polisiye yazarlarının öykü kitaplarını basmıyorlar. Satmazmış… Basmazsanız nereden bileceğiz satıp satmayacağını.

İnternete bakınıyorum belki birileri bir şeyler yazmıştır diye. Google beni Dedektif Dergi’ye yönlendiriyor. Altı sayısı çıkmış o güne kadar. Meğer birileri, hem de gayet güzel polisiye öyküler yazıyormuş memlekette de benim haberim yokmuş. E-postayla dergiye öykü göndermek isteğimi iletiyorum. Kuru bir “şu adrese gönderebilirsiniz öykünüzü” cevabı alıyorum birkaç saat sonra. Yedinci sayıda yayımlanan ilk öyküm derginin kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni (ve redaktörü ve editörü) Gencoy Sümer’i tanımama vesile oluyor.

Gencoy Sümer’in (ve tabii ki sevgili Turgut’un) polisiye tutkusunu, zekâsını, sabrını ve azmini anlamak için birkaç sayı yetiyor. Hiçbir maddi beklenti olmadan, çoğu zaman cepten harcayarak böyle bir işe soyunmak için delicesine bir polisiye tutkunu olmak gerek diye düşünüyorum.

Dedektif Dergi, Gencoy Sümer sayesinde zamanla bir okula dönüşüyor. Genel Yayın Yönetmenliği yapmak ve öykü yazmanın dışında, dergiye gönderilen her öyküyü sonuna kadar okuyup değerlendiriyor, redaksiyonlarını yapıyor, kurgu konusunda yazarlara yol gösteriyor. Whatsapp grupları ve Zoom toplantılarında dilbilgisi, polisiye kültürü ve daha birçok konuda yöneltilen her soruya yanıt veriyor, tartışıyor… Ve bütün bunları büyük bir sabırla yapıyor.

Nitekim birkaç yıldır peş peşe yayınlanan öykü kitapları Dedektif Dergi okulunun meyveleri olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’nin ilk polisiye öykü yarışması yine Dedektif Dergi tarafından düzenleniyor, dereceye girenlerin öyküleri kitap haline getiriliyor. Öykü yazarlarının çoğalması, polisiye öykü kitaplarının yayınlanması üzerine, Türkiye Polisiye Yazarları Derneği, sadece roman dalında verdiği Kristal Kelepçe Ödülleri’ne öykü kategorisini de ekliyor.

Uzun lafın kısası; Türkiye’de polisiye öykü denince benim aklıma Gencoy Sümer geliyor.

YEŞİM YÖRÜK

Dedektif Dergi yazarları olarak sanırım hepimizin hemfikir olduğu düşünce dergimizin bir okul olduğudur. Dedektif Dergi bir okulsa bence Gencoy Sümer bu okulun başöğretmenidir. Polisiye edebiyat üzerine uçsuz bucaksız bilgi birikiminden bizleri hiçbir koşulda mahrum etmeyen, öğretmeyi kendine amaç edinmiş bir başöğretmen… 

Ben yaklaşık altı senedir derginin yazarları arasındayım ve bu altı yıl içinde Gencoy hocamın desteğini hissetmediğim tek bir an dahi olmadı. En iyisi olmamız için elinden geleni ardına koymadığına birçok kez şahit oldum. Edebiyatın her türü hakkında bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi birikimi olduğu, üstelik şimdiye kadar bize sunduğu bilgilerin buzdağının sadece görünen kısmı olduğu fikrindeyim. Polisiye edebiyata dair tüm birikimini bir, hatta “edebiyat kuralları, yazmanın kuralları, polisiyenin kuralları, kurgu oluşturma” başlıkları altında birkaç kitapta toplayacağı günü iple çekenlerdenim.

Bir öğretmen olarak sonsuz saygı duyduğum Gencoy Sümer, bir yazar olarak da en sevdiklerim arasında en ön sırada. Gencoy Sümer okumaktan asla vazgeçmeyeceğim. O derin bilgi birikimini ve tecrübelerini yazdığı her satırda okura sunabilen çok başarılı bir yazar. Yazmaya olan tutkusunu akıcı ve sürükleyici anlatımında, özenli ve düzgün Türkçesinde, zekice işlenmiş kurgularında hissetmemek mümkün değil. Bir Türk polisiye yazarı olarak Agatha Christie gibi klasik polisiye yazarlarından ilham alıyor, kendi tarzıyla klasik polisiyeye modern bir dokunuş katıyor. Hal böyle olunca, Türk polisiye edebiyatının önemli kalemleri arasında olması kaçınılmaz oluyor.

Gencoy hocamdan gelen tüm tavsiyeler benim için çok değerlidir. Yazarken olduğu gibi okurken de ondan aldığım tavsiyelerden çokça yararlanırım. Hepsi zihnimde yer etmiştir ve hiçbirini unutmam. En unutamadığım, zor olsa da her seferinde uyguladığım bir tavsiyesi de şudur; “Yazdıklarını acımadan atabilmelisin. Hikâyene hizmet etmeyen cümleler, ne kadar güzel olduğunu düşünsen de gereksiz olmaktan öte geçemeyecektir.” Kelimesi kelimesine böyle dememiş olsa da demek istediği buydu. Gereksiz detaylarla, kurguyu amaçsızca işgal eden açıklamalarla, hele polisiye eserleri yavaşlatan aşırı ve hizmet dışı betimlemelerle yazdıklarımız sadece kelime sayısını arttırır. Yazar, akıcılığı, sürükleyiciliği bozmamalı, gerektiği yerde, gerektiği kadar detay vermeli.

Yazma serüvenimde şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da Gencoy hocamdan çok şey öğreneceğimi düşünüyorum. O öğretmeye, ben de öğrenmeye bu kadar düşkünken aksi olması mümkün değil zaten.

EMEL ASLAN

Gencoy Hocam ve tüm Dedektif ailesiyle tanışmam 2019’un Ekim ayında gerçekleşti. İnternette dolaşırken tesadüfen keşfettiğim Dedektif Dergi’ye cesaret edip gönderdiğim ilk öykümün hayatımı değiştireceğini henüz bilmiyordum. Sevgili Turgut Şişman’dan aldığım sıcacık yanıt sonrasında polisiye dünyasının kapıları ardına kadar açıldı. Kendimi önce derginin yazışma grubunda, daha sonra yayın kurulunda ve editörlerinden biri olarak buldum.

İlk başlarda Gencoy Hoca’dan biraz çekiniyordum açıkçası. Turgut’la daha yakın bir ilişkimiz vardı. Gencoy Hoca’yı daha sert, biraz da ters biri zannediyordum. (Gerçi hocamızın tersliği bakidir, artık köşesi bile var: Ters Köşe) Ne zaman ki Zoom toplantılarıyla yüz yüze gelmeye, kanlı canlı konuşmaya başladık, o zaman anladım ki kendisi aslında pamuk helva gibi, sütlaç gibi tatlış bir insan…

Uzun zamandır kendisiyle yakın temasta çalışan ve sıklıkla görüşen biri olarak söyleyebilirim ki Gencoy Hocamın en önemli özelliği, genç yazar adaylarına verdiği koşulsuz destektir. Onun hiçbir maddi çıkar gözetmeksizin sunduğu eğitimi ve katkıyı hiçbir şeyle kıyaslayamam. Yeri geldiğinde sivri dillidir ve inandıklarını sonuna kadar savunmaktan çekinmez. Emeğe saygısı büyüktür. Bugün kendime “polisiye yazarı” diyebiliyorsam, hiç aklımın ucundan geçmezken bir öykü kitabı çıkarmayı başarmışsam ve editörlük gibi yepyeni bir meslek sahibi olmuşsam, bunda Gencoy Hocamın (ve tabii ki Turgut’un) payı büyüktür.

Gencoy Hocamın desteğiyle başladığım ilk editörlük çalışmamda bana söylediği şeyi hiç unutmuyorum: “Sevgili Emel, doğru insanlarla çalışmak büyük bir zevk,” demişti. Sevgili Hocam, o zevk bana ait. Doğru zamanda, doğru insanlarla, doğru yerde olduğum için çok mutlu ve şanslıyım. Her şey için teşekkür ederim…

RAMAZAN ATLEN

Gencoy Sümer’i ilk olarak kitaplarıyla tanıdım; Feneryolu Cinayetleri ve Göl Kıyısındaki Ev… İkisini de büyük bir beğeniyle okuduğum kitapların yazarını kafamdaki takip edilesi yazarlar listesine eklemiştim.

Dedektif Dergi ekibine katıldıktan bir süre sonra -yanılmıyorsam 2020 yılı olması lazım- akşamüzeri işten dönerken telefonuma baktığımda Gencoy Sümer’den bir mesaj geldiğini gördüm. Seni derginin yayın kurulunda görmek istiyorum mealindeki cümleleri görünce yaşadığım sevinç şimdi bile aklımda.

O zamandan bu yana epeyce zaman geçti. Bugün polisiye yazabiliyorsam bunda büyük bir alçakgönüllülükle sürdürdüğü desteğiyle Gencoy Abi’nin payı büyüktür.

Hayattaki bazı karşılaşmalar insan için hayallerini aşan güzellikler doğurur. Gencoy Abi’yi tanımak benim için böylesi bir şanstı. Bu vesileyle teşekkürü borç bilirim.

NURHAN IŞKIN

Gencoy Sümer ile tanışmam Dedektifdergi.com sayfası sayesinde oldu. İyi ki de yollarımız kesişti. Kendisi yazarlığının dışında güvenilir bir kişiliğe sahip. Ne zaman yazmak ile ilgili bir sıkıntım olsa ilk müracaat edip cevabını aldığım insandır. Yazarlık yolunda bana kattıklarını asla unutamam. Samimi, bilge, mesleği ile ilgili donanımlı bir yazardır. Gencoy Sümer’e verdiği her değerli bilgi ve destek için çok teşekkür ederim. Yazım hayatında hak ettiği değere ulaşması en büyük dileğim…

ÖNAY YILMAZ

Gencoy Sümer, bir polisiye tutkunu olmasının yanı sıra iyi bir eğitmen, bir rehber ve her şeyden öte usta bir polisiye yazarı. Turgut Şişman ile birlikte kurdukları Dedektif Dergi polisiye edebiyat konusunda sekiz yıldır çok başarılı işler yapıyor. Genç yazarların ortaya çıkarılmasında ve polisiyenin sevilmesinde öncü rolü oynuyor. Ayrıca polisiye okurları ve yazarları için müthiş bir platform sağladı ve sağlamaya da devam ediyor. Bunlar hep Gencoy’un polisiyeye olan tutkusunun ve enerjisinin eseri. Kısaca iyi ki tanımışım diyebileceğim insanlardan biri Gencoy Sümer. Ben onun polisiye edebiyat için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Ve enerjisinin hiç bitmemesini diliyorum.

MURAT YÜKSEL

Çok kıymetli Gencoy Hocamla ilk şahsi tanışıklığımız, sevgili Zafer Köse’nin o dönem Dedektif Dergi çatısı altında yaptığı öykü / yazı atölyesine dayanıyor. Gencoy Sümer, derslerimizden birine polisiye üzerine değerli bilgilerini katılımcılarla paylaşmak amacıyla konuk olmuştu ve ondan öğrenecek çok şeyim olduğunu o akşam anladım. Daha önce kendisinin bir polisiye romanını okumuştum ama tabii ki bu yazarı tanımak için yeterli olmamıştı. 

O atölye sonrasında yazdığım iki öyküyü Dedektif Dergi’de değerlendirilmek üzere Gencoy Hocama göndermiştim. O dönemde dergi basılı olarak yayınlanıyordu. Bana yazdığı cevapla öykülerden birinin uygun olduğunu, diğerinde ise mevcut hataları tek tek yazmış, bir polisiye öyküde olması gerekenlere ilişkin benim açımdan çok katkı sağlayan ipuçları vermişti. Böylece Dedektif Dergi maceram başlamış oldu ve Gencoy Hocamla irtibatımız da sürekli hale geldi. 

Gencoy Hocam benim için en başta çok iyi bir öğretmendir. Öyle zamanlar oldu ki yazdığım bir öyküyü defalarca reddetti, olması gerekenleri usanmadan tekrarladı, yaptığım hataları yazdı, eleştirdi ama bütün bunları öyle tatlı-sert bir üslupla yaptı ki “iyi ki Gencoy Sümer” dedim hep içimden. Yol göstericiliği bu bakımdan inanılmaz. 

Gencoy Hocamın yazarlığına ilişkin ise söz söylemek bize düşmez. Yarattığı Kerim Ülkü karakteri Türk polisiyesi için çok önemli. Percule Hoirot karakteri hakeza. Keşke hep yazsa, biz de hep okusak. 

Son olarak Türk polisiyesinin dünü, bugünü ve hatta geleceğinin inşası bakımından temel taşlarından biri olan Gencoy Sümer’i tanımış olmaktan, kendisiyle birlikte çalışmış olmaktan her zaman onur ve gurur duyacağım. “İyi ki Gencoy Sümer” diyorum bir kez daha. İyi ki Gencoy Sümer… 

DİNÇER BATIRBEK

Sadece usta bir polisiye yazarı değildir Gencoy Sümer. Aynı zamanda yayıncılığıyla, editörlüğüyle, kuramcılığıyla, eğitmenliğiyle, ülkemizde polisiyenin gelişimine ömrünü adamış bir polisiye sevdalısıdır. Yolu Dedektif Dergi’den geçmiş tüm yazarlara gönülden destek veren, yol gösteren, kalemlerinin gelişmesini sağlayan bir duayendir.

Tüm Dedektif Dergi ailesi için olduğu gibi, benim yazarlık serüvenime de çok önemli katkıları oldu değerli Gencoy Hoca’nın. Bu süreçte, naçizane yolculuğumun seyrini değiştiren iki yaşamsal dokunuşunu özellikle unutamam.

Bunların birincisi; polisiye öykülerimin Dedektif Dergi’de ilk kez yayımlanmasıyla yaşadığım o tarifi zor duygudur elbette. Sadece yazdıklarımın okurla buluşmasının getirdiği mutluluk ve gurur değildi hissettiğim. Aynı zamanda “polisiye sever okuyucu olmak” ile “polisiye yazarı olmak” arasındaki o kritik eşiği aşmanın verdiği özgüven, insanlık için küçük ama benim için büyük bir adımdı gerçekten de.

İkincisi ise; Gencoy Hoca’nın polisiye edebiyat üzerine gerçekleştirdiği kuramsal çalışmaların, polisiye okuma ve yazma anlayışımda yarattığı aydınlanmadır. Polisiyenin tarihsel gelişimi ile alt ve akraba türleriyle ilgili olarak yaptığı analizleri okudukça, Altın Çağ, katil kim, kilitli oda, rahat ve sert polisiye, kara roman gibi türlerin ortak ve ayırt edici özelliklerini anladıkça, toplumsal gerçekçi polisiye gibi kavramları sorguladıkça, iki önemli soruya kafa yormaya başladım: “Gerçekte hangi tür polisiye okumayı seviyorum?” ve “Aslında nasıl bir polisiye yazmak istiyorum?” Doğrusu bu soruların yanıtları beni paha biçilmez bir farkındalığa götürdü; bu sayede artık daha seçici bir okur ve daha bilinçli bir yazar olduğuma inanıyorum.

Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da Gencoy Hoca’dan öğreneceğimiz çok şey var. Umarım polisiyeye ve bizlere olan kıymetli katkıları daha uzun yıllar devam eder.

GAMZE YAYIK

Dedektif Dergi ailesinin babası, okulumuzun müdürüdür. Klasik polisiyeye bayıldığım, gizem olmazsa ne film ne de kitap beğenmediğim için çok satan birkaç isimden sonra tanıştığım ilk Türk polisiye yazarı odur. Öykü türüne emek verdiğini ve Dedektif Dergi’yi okura ulaştırdığını ise sonra öğrendim. Dedektif Dergi’nin 19. sayısını okumamla yazdığım bir öyküyü (Handan Gökçek’in cesaretlendirmesiyle) yollamam bir oldu. Sonra birden (4 senelik emek diyelim) evren beni okur rolünden alıp yayın yönetmeni koltuğuna taşıdı. Emeğimin takdir görmesi, fikirlerimin dinlenmesi, başarılarımın kucaklanması, hatalarımın paylaşılması beni bu topluluk içinde en çok mutlu eden şeylerdir. Bu şahane ortamı bize sağlayan adama da haliyle saygı duymak, vefalı davranmak ve eğer ihtiyaç duyarsa yanında olmak ödevimizdir.

Gencoy Sümer’in yazarlığı, dergiciliği, hocalığı kadar beni etkileyen bir diğer yönü kadirşinas kişiliğidir. Paylaşımı sever, dert dinler, yazarlar belki fark etmez ama onları korur kollar. Elini hep omzumda hissederim. Destekler, ateşler. Bazen köprüdeki iki keçi gibi kafa kafaya geldiğimiz de olmuştur. Sonuçta parlamaya kodlanmış iki aslan burcuyuz. Ancak o da ben de birlikte parlamanın akıllıca olduğunu bilecek kadar yaşadık. Haksız mıyım hocam? Bana güvenip dergisini emanet edişi kelimeyle ifade edilemeyecek kadar büyük bir jesttir. Bugün emanetine sahip çıkabilmek ve dergimizi daha iyiye götürebilmek sanırım ona edebileceğim en isabetli teşekkür olacaktır. Gencoy Hocamız gönlümüzdeki yerin baki, öykülerin, romanların ve yazılarınla çok yaşa. Seni tanımak büyük mutluluk.

B A S T O N

Kamile Atasoy, ihtilalle sonuçlanan 1960 yılındaki kargaşa dönemi durulur durulmaz, eniştesi Seyfi Sabuncu’yu Dragos’daki evinde ziyaret etmeye karar verdi. Bir mektup yazarak, cuma günü geleceğini, birkaç gün kalacağını bildirdi. “Aramızdaki şu eski meselenin artık kökünden çözülmesini istiyorum. Umarım buna hazırsınızdır,” demeyi de unutmadı.

Emrivaki yapmadan eniştesiyle görüşemeyeceğini biliyordu. Neredeyse bir yıldır bütün iletişim talepleri sonuçsuz kalmış, her seferinde akla uygun, mantıklı gerekçelerle nazik bir biçimde reddedilmişti. Bu gerekçelerin en başında Seyfi Bey’in sağlık sorunları geliyordu. Devrik hükümet tarafından gazetesine mühür vurulduğu günden beri adamın bir ayağının çukurda olduğunu bilmeyen yoktu zaten. Gazetenin kapatıldığı günün akşamında geçirdiği kalp krizi de gizli bir olay değildi. Kamile Hanım onu yattığı hastanede ziyaret etmiş, ne kadar bitkin ve ızdırap içinde olduğunu görerek elinde olmadan üzülmüştü.

Gerçek şu ki eniştesini hiç sevmezdi. Son yıllarda ona karşı kızgınlık ve öfke de duymaya başlamıştı. Adam hasta ve yaşlıydı ama aynı zamanda bir tilki kadar kurnaz ve açgözlüydü. Ablası Ferhunde’nin ölümünden sonra bütün malın mülkün üstüne oturmuş, söz verdiği halde kendisinin ve yeğenlerinin payını dağıtmamakta garip bir direnç göstermişti. Tam dört yıldır, karısından kalan büyük ekonomik varlığı tek başına yönetiyor, kimseye hesap vermeye yanaşmıyordu. Yatağa düşmüş, doktorsuz ve ilaçsız yaşayamaz olmuş ama gene de ipleri elinden bırakmamıştı.

Tartışılan miras bir-iki tarla ve evden ibaret olsa üzerinde durmaya bile değmezdi. Oysa, sayısız gayrimenkuller, araziler, çiftlikler, meyve ve zeytin bahçeleri ve bir sabun fabrikasından oluşan hatırı sayılır bir servet söz konusuydu. Bu büyük zenginliğin tamamı, Kamile’nin ablasına aitti. Ona da oldukça karmaşık ve koşullu bir vasiyet sonucu babaanneleri Sabahat Hanım’dan miras kalmıştı.

Dragos’taki ev, denize dimdik inen bir yamaçtaydı. Harika bir manzarası vardı. Aslında yazlık olarak kullanılmak amacıyla inşa edilmişti ama eniştesi, eşinin ölümünden beri sürekli bu evde oturuyordu. Hastalanınca, kendisiyle ilgilenmesi için İzmir’de otel işleten erkek kardeşini de yanına çağırmıştı. Zavallı Cevat, abisinin her sözünü dinler, onun her isteğini fazla sorgulamadan yerine getirirdi. Bunun nedeni abisine duyduğu sevgi ve saygıdan çok, ona olan maddi bağımlılığıydı. Seyfi Bey’in emriyle otelini satmış, tası tarağı toplayıp Dragos’a gelmişti. Zaten otelin neredeyse tamamı abisine aitti.

Kamile Atasoy, ‘Zavallı adam,’ diye düşündü. ‘Seyfi Bey’in keyfi için işini bozmak zorunda kaldı. İzmir’den kalkıp buralara geldi. Aslında o da genç sayılmaz. Abisinden sadece yedi yaş küçük. Ama sağlıklı, gücü kuvveti yerinde. Eniştem bencilin biridir. Kendi gemisi yürüsün de ne olursa olsun. Beni bile yıllardır oyalamıyor mu? Ya parasız pulsuz biri olsaydım? Kim bilir ne eziyetler edecekti bana?’

Evde hizmetçi dışında belirgin değişiklik yoktu. Emektar Ayşe Hanım, otuz yıl çalıştıktan sonra emekli olup Beykoz’daki köyüne dönmüş, onun yerini Nejla adında genç bir kız almıştı. Eniştesinin yeni hizmetçiye epey yüksek bir ücret ödediğini tahmin etmek zor değildi. Çünkü, hem yemek yapmak, hem ortalığı çekip çevirmek, hem de Seyfi Bey’in aksiliklerine, huysuzluklarına katlanmak için hamarat ve çalışkan olmak yetmezdi. Sabırlı ve sakin olmak da gerekirdi.

Kapıyı açan Nejla’ya küçük seyahat çantasını ve paltosunu veren Kamile, kendinden emin tavırlarla salona girdi. Terasa açılan pencereden Adalar’a baktı bir süre. Manzara gerçekten güzeldi ama eniştesinin Çengelköy’deki yalısı dururken gelip burada oturmasının sebebi bu olamazdı. Ketum bir adamdı Seyfi Bey. Çok konuşurmuş gibi yapıp aslında hiçbir şey söylemeyenlerdendi. Ablasının hastalığını günlerce saklamıştı yakın akrabalarından. Kamile ve kuzenleri gerçeği öğrenince çok kızmışlardı ama adama da bir şey diyememişlerdi.

Az sonra Cevat geldi yanına. Bir müddet havadan sudan konuştular.

Kamile eniştesini sordu. “Sahi, nerde o? Evde değil mi?”

“Evde,” dedi Cevat. “Odasında dinleniyor. Bilirsin, her sabah erkenden kalkıp kahvaltıdan önce yürüyüşe çıkar. Yıllardır hiç değiştirmedi bu âdetini. Ama şimdi çabuk yoruluyor. Akşama kadar inmez aşağıya.”

Kamile, “Ben de biraz dinleneyim öyleyse,” dedi. “Sarıyer’den buraya gelmem üç saat sürdü.”

“Nasıl istersen. Sana her zamanki odanı hazırladı Nejla. Akşam yemeği saat yedide.”

***

Kamile, evdeki pek çok şey gibi odasını da aynen bıraktığı gibi buldu. Bu onu biraz sevindirdi. Çiçekli perdeyi aralayıp dışarıya baktı. Bahçe duvarı alçak olduğundan, önünden geçen dar yolu rahatlıkla görebiliyordu. Onun ötesindeyse yemyeşil kırlar uzanmaktaydı. Genç kızken oraya çilek toplamaya gittiklerini hatırlayıp içini çekti.

Saat tam yedide aşağıya indi. Eniştesi ondan önce gelmiş, yemek masasındaki yerine oturmuştu bile. Baldızını görünce bastonuna tutunarak ayağa kalktı. İki ezeli düşman, alaycı bakışlarla birbirlerini tartarak kucaklaştılar.

“Hiç değişmemişsin Kamile. Hatta geçen yıllar sana yaramış.”

“Sen de öyle, enişte. Maşallah direk gibisin.”

Gerçekten de adam sapasağlam görünüyordu. Zayıf ama dinçti. Hiç de öyle bir ayağı çukurdaymış gibi bir hali yoktu.

Karşılıklı bir iki imalı sözden sonra yemeklerini yemeye başladılar. Bir süre masada sadece çatal bıçak sesleri duyuldu. Kabak tatlısının son parçasını zevkle çiğneyip yutan Seyfi Bey sandalyesini geriye doğru itti.

“Şeker hastası olmadığıma her gün şükrediyorum. Yoksa bu lezzetlerden mahrum yaşamak zorunda kalacaktım. Gene de fazla zamanım kalmadığını biliyorum.”

Kamile sesini çıkarmadı. Kabak tatlısını beğenmemişti. Masadan kalkmaya hazırlanıyordu ama eniştesi oturmasını söyleyince durakladı.

Seyfi Bey dudaklarını peçeteyle sildikten sonra “Sana bir hediyem var,” dedi.

Kamile bunu hiç beklemiyordu. Kuşkuyla eniştesine baktı.

“Aslında bunu ne zamandır yapmak istiyordum,” diye devam etti sözlerine yaşlı adam. “Araya hastalık, şu, bu girince unuttum. Sen de uzun zamandır gelmedin. Dün mektubunu alınca ilk işim onu bankadaki kasadan eve getirtmek oldu.”

Seyfi Bey, baldızının kendisine şaşkın şaşkın baktığını görünce, “Ablanın zümrüt gerdanlığından bahsediyorum,” diye açıkladı. “Daha doğrusu babaannenizin gerdanlığı. Ablan sana vermemi söylemişti. Ailenizin yadigârı. Bizim çocuğumuz olmadığı için onu sana teslim etmem gerekiyormuş. Gerisini sen halledersin. İster kızına ver, ister sat; orası beni alakadar etmez.”

Bir an ne diyeceğini bilemeyen Kamile, “Beni şaşırttın enişte,” diye mırıldandı.  Sonra hemen toparlanarak sertçe sordu.  “Gerdanlık nerede şimdi? İnşallah nereye koyduğunu unutmamışsındır.”

Seyfi Bey’in yüzüne kurnazca bir gülümseme yayıldı. “Dur bakalım Kamile Hanım. Henüz bunamadım. Odamdaki çekmecede duruyor. Yarın sabah veririm. Endişelenme.”

“Neden şimdi değil de yarın sabah veriyorsun? Madem yüce gönlünün böyle bir cömertlik yapacağı tuttu…”

Yaşlı adam soğuk bir ifadeyle baldızını süzdükten sonra, “Yüce gönlümün bir şey yaptığı yok,” dedi. “Ferhunde’ye verdiğim sözü tutuyorum hepsi o kadar. Ama daha önce halletmemiz gereken başka işler var.”

“Ya, neymiş onlar?”

Seyfi Bey cevap vermek yerine yine kurnazca gülümsemekle yetindi.

Kamile, babaannesinin gerdanlığına sahip olacağı için sevinmişti ama bunun altından bir çapanoğlu çıkacağından da emindi. Eniştesi durup dururken kimseye iyilik yapmazdı. O gerdanlığı ve daha başka bir sürü aile mücevherini yıllar önce kendisine teslim etmesi gerekirken, ondan saklamayı tercih etmişti. Sadece mücevherler değildi tabii Kamile’den kaçırdığı. Koskoca bir servet söz konusuydu.

Masadan kalkıp salona geçtiler. Nejla’nın getirdiği kahveleri içerlerken Seyfi Bey yeni projesini anlatmaya başladı.

Bir vakıf kurmaya karar vermişti. Ferhunde’nin adına okul yaptıracak, ihtiyacı olan öğrencilere burslar verecek, fakir ailelerin çocuklarını üniversiteye kadar okutacaktı. Tabii bu yüzden mirasçıların paylarında önemli bir azalma olacaktı ama böylesine soylu bir işe kalkışırken biraz fedakârlık yapmaktan kimseye bir zarar gelmezdi.

Kamile, kesinlikle aynı fikirde değildi.  Ablasından kalan mirasın kapsamı belli olmadan tek bir kuruş harcanmasını istemiyordu. Düşüncelerini yüksek sesle söyledikten sonra başlayan kısa sessizliği Seyfi Bey’in sinirli kahkahası bozdu.

“Bu vakıf kurulacak Kamile Hanım. Ferhunde’nin bana vasiyeti var. Ben bütün malımı mülkümü vakfa bağışlayacağım. Sen de ablandan gelen her kuruşu bu vakfa yatıracaksın.”

Kamile’nin gözlerinde bir anda öfke kıvılcımları oluştu. Herkesin bildiği o klasik kavga yeniden başlamıştı.

Tartışma giderek büyüdü. Eski defterler açıldı, geçmişin kapanmamış hesapları ortaya döküldü. Sonunda Kamile büyük bir kızgınlıkla ayağa kalkarak “Allah’tan tek dileğim, bir an önce ölüp gitmen Seyfi Efendi,” diye bağırdı. “Senden kurtulmadıkça bana bu dünyada rahat yok!”

Hışımla salonu terk edip odasına çıktı.

Eniştesinin tavırları, sinirlerini alt üst etmişti. Zümrüt gerdanlık rüşvetiyle bütün mirasın üzerine oturmaya kalkıştığını düşündükçe eli ayağı titriyordu.

“Neymiş efendim? Vakıf kuracakmış!..”

Sinirinden ağzına geleni söylemişti ama endişelenmiyor da değildi. Hatta bu kadar çok öfkelendiği için biraz da pişmandı.

“İster misin yarın gerdanlığı vermekten vazgeçsin? Bu vakıf işi olmazsa gerdanlığı unutmam lazım.”

Canı sıkılmıştı. ‘En iyisi yatıp uyumak,’ diye geçirdi içinden. Ama uzun süre uyku tutmadı. Üstelik yatağı da rahat değildi. Bir sağa, bir sola dönüp durdu. Tam dalacağı sırada koridordan gelen ayak sesleri uykusunu yeniden kaçırdı.

‘Eniştem daha yeni yatıyor. Bu saate kadar oturmuş. Onun da keyfi kaçtı demek… İyi, iyi… Buna sevindim…’

Kamile sonunda uyudu ama bu sefer de kötü kötü rüyalar gördü. Derken, bir gürültü oldu ve uyandı. Galiba biri evden dışarıya çıkmış, çıkarken de kapıyı çarparak kapatmıştı. Bu münasebetsizliği yapanın eniştesinden başkası olamayacağını düşündü. Pencereden bakınca yanılmadığını anladı. Seyfi Bey, buz gibi havada, kalın, ekose ceketini giymiş; pantolonunu çizmelerinin içine sokmuş, bastonuna dayanarak ağır ağır bahçe kapısına doğru yürüyordu. Kasketinin üzerinden geçirdiği yün atkısını boynuna sıkı sıkı dolamıştı.

Kamile, görünmemek için tülün arakasına saklanmaya çalıştı ama boşuna bir çaba oldu bu. Işığı yakmamasına ve havanın da alacakaranlık olmasına rağmen görüldüğünü, bahçe kapısını kapatmak için dönen eniştesinin kendisine el sallamasından anladı. O da mecburen ona karşılık verdi.

Arkasından bakarken “Bastonsuz yürüyemiyor,” diye düşündü.

Onun yaşındaki bir insanın, sabah karanlığında kırlarda dolaşması da tuhaftı. Gerçi, koru uzak bir yerde değildi ama yaşlı biri için yakın da sayılmazdı. Hatta tehlikeli bile olabilirdi. Düşebilir, yaralanabilir, başına bir kaza gelebilirdi. Oralarda kendisine yardım edecek birini de bulamazdı. Çevrede hemen hemen hiç ev yoktu. En yakın bina dört-beş kilometre uzaklıktaki bir süt çiftliğiydi. Hele sabahları ortalık büsbütün tenha olurdu. Eniştesinin başına bir kaza gelse, ona yardım edecek biri ancak saatler sonra ortaya çıkabilirdi.

Bir kaza…

Birden Kamile’nin yüzünde garip bir ifade belirdi. Uykusu artık iyice kaçmıştı. Saatine baktı, yediye geliyordu. Derhal bir plan yapmalıydı. Fazla zamanı kalmadığını hissediyordu.  Meseleyi bugün kökünden halletmeliydi.

***

Cevat, denize inen yamaçtaki merdivenin basamaklarını oflaya puflaya tırmanan Kamile’ye terastan seslendi. “Kahvaltı hazır! Çayları koydum bile!”

Kamile, “Geliyorum, geliyorum,” dedi.

Nefes nefese son basamakları çıktı, terasa gelince gördüğü ilk sandalyeye oturdu.

“Bir daha mı? Asla bu merdivenlerden ne inerim, ne çıkarım. Bittim ayol.”

Cevat, “Denize kadar indin mi?” diye sordu.

Kamile, “Yok canım,” dedi. “Merdivenlerin yarısından döndüm. İyi ki inmemişim. Yoksa kalp krizi geçirebilirdim vallahi.”

“Zaten sahilde artık bir şey yok,” dedi Cevat. “Abimin eski sandalından başka. Onu da kullanmayalı yıllar olmuştur.”

Kamile ayağa kalktı. “Eniştem nerede sahi? Döndü mü? Onunla konuşmam lazım.”

Cevat, “Dönmüştür herhalde,” dedi. Ben mutfaktaydım, kahvaltıyı hazırlıyordum.”

Kamile şaşırdı. “Kahvaltıyı sen mi hazırladın? Nejla’ya ne oldu?”

“O bugün izinli,” diye açıkladı Cevat. “Dün gece çıktı. Ümraniye’de hasta bir kız kardeşi var. Onun yanına gidiyor.”

“A, ne zaman çıktı, ben duymadım.”

Cevat bakışlarını kaçırarak cevap verdi. “O sırada hararetle tartışıyordunuz.”

Birlikte eve girdiler. Kahvaltı masası hazırdı ama Seyfi Bey ortalıkta yoktu. 

Kamile saatine baktı. “Dokuzu geçiyor. Eniştem tekrar uyudu galiba.”

Cevat, “Ben gidip bir bakayım,” dedi. “Sen kahvaltıya başla. Pastırmalı yumurta yaptım. Soğumasın.”

Kamile, Seyfi Bey’i uyandırmaya giden Cevat’ın arkasından bir süre baktıktan sonra masaya oturdu ve pastırmalı yumurtasından bir lokma alıp ağzına attı. “Mm, enfes olmuş,” diye mırıldandı kendi kendine. “Tam kıvamında pişmiş. Bu adam işi iyi biliyor. Herhalde yıllarca otelcilik yaptığı için. Sofrayı da ne güzel donatmış. Bir kuş sütü eksik.”

Çay bardağını dudaklarına doğru götürdüğü anda Cevat masanın başında belirdi.

“Abim odasında değil.”

“Yürüyüşten dönmemiş mi?”

“Galiba dönmemiş.”

“Ama iki buçuk saatten fazla oldu o dışarı çıkalı. Dönmüş olması gerekmez mi?”

Cevat düşünceli bir tavırla başını salladı. “Çoktan evde olması lazımdı. Bir saatten fazla sürmez yürüyüşleri.”

“Merak ettim şimdi,” dedi Kamile. “Başına bir şey gelmemiştir umarım.”

Cevat, endişeli bir sesle “Bilmem ki,” diye mırıldandı.

Kapının zili çalınca ikisi de birbirlerine baktılar.

Kamile, “Hah işte,” dedi, sandalyesini arkaya itip yerinden doğrularak. “Döndü galiba.”

Cevat, telaşla kapıya koştu ve açtı. Karşısında hiç tanımadığı uzun boylu, kumral tenli, mavi gözlü bir adam duruyordu.

Yabancı, “Günaydın,” dedi. “Umarım çok erken gelmedim. Adım Kerim Ülkü. Seyfi Bey, bu sabah beni bekleyeceğini söylemişti.”

***

Kamile, “Eniştem dışarıda,” dedi. “Kapı çalınca onun geldiğini sandık. Siz ne için görecektiniz eniştemi?”

Kerim Ülkü, “Hasan Ağa’nın bir kitabı için,” dedi.

Kamile ile Cevat şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

Kerim Ülkü, “Bu bir el yazması,” diyerek sözlerine açıklık getirdi. “Hasan Ağa, Abdülaziz döneminde sarayın Üstüdan-ı Matbah-ı Has’ıydı.”

“Öyle mi?”

“Yani baş aşçısıydı. Hasan Ağa aynı zamanda benim büyük dedem olur.”

Kamile, “A, şimdi anladım,” dedi.

Seyfi Sabuncu’nun sayısız hobilerinden biri de eski antika kitapları toplamaktı. Özellikle de el yazmalarını.

Kerim Ülkü, “Seyfi Bey yazdığı mektupta bugün saat dokuz buçukta gelmemi istemişti. Gerçi biraz erken geldim ama geç kalmaktan iyidir. Umarım rahatsız etmedim.”

Kamile gözünün ucuyla salondaki saate baktı. “Kitabı satın almak istiyorsunuz, onun için geldiniz, değil mi?”

Kerim Ülkü, “Evet,” dedi. “Fiyat konusunda anlaşmıştık.”

Cevat tam bir şey söyleyecekken kapının zili gene çaldı. Bu kez gelen üniformalı genç bir polisti.

“Seyfi Sabuncu bu evde mi oturuyor?”

Kamile, sağ elini göğsünün üzerine götürdü. Heyecanlandığı zaman hep böyle yapardı.

“Evet, ne oldu?”

Polis, kadını şöyle bir süzdü, başını uzatıp evin içine baktı. “Siz nesi oluyorsunuz? Eşi mi?”

“Hayır. Ben baldızıyım.”

Polis yeniden duraksadı. “Seyfi Sabuncu enişteniz mi oluyor? Karısı nerede?”

Kamile, dayanamayıp sesini yükseltti. “Evet, eniştem oluyor. Ablam yıllar önce öldü. Ne olduğunu söylesenize memur bey. Enişteme bir şey mi oldu?”

“Bir kaza geçirmiş. Sahilde.”

Kamile’nin arkasında duran Cevat telaşla araya girdi. “Ne kazası? Abim nerede şimdi?”

Polis, eliyle Cevat’ı durdurdu. “Sakin olun, sakin olun. Abiniz kayalıklardan aşağıya düşmüş. Ben durumu size bildirmek için geldim.”

Kamile bir çığlık attı. “Durumu nasıl peki?”

Polis üzgün bir tavırla, “Maalesef,” dedi.

***

Seyfi Sabuncu’nun cesedini sabahleyin kumsalda köpeğini dolaştıran biri bulmuştu. Cevizli karakolundan gelen polisler, ölenin kim olduğunu tespit etmekte fazla zorlanmamışlardı. Kaza, üst makamlar tarafından öğrenilince Kadıköy Emniyet Amirliği’nden tecrübeli bir komiser olayı soruşturmakla görevlendirilmişti. Ne de olsa Seyfi Bey, devrik iktidarın zulmüne maruz kalmış önemli bir adamdı. Ölümünün gerçekten kaza mı yoksa başka bir şey mi olduğu araştırılmalıydı.

Genç polis evden ayrılırken Komiser çıkageldi. Kerim Ülkü’yü görünce, “Kerim Bey!” diye hayretle bağırdı. “Bu ne tesadüf!” Hem şaşırmış hem de memnun olmuş görünüyordu.

Kerim Ülkü, sakin bir tavırla “Komiser Cevdet,” dedi. “Uzun zamandır görüşemedik. Ben de artık İstanbul’da suç işlenmediğini düşünmeye başlamıştım.”

Kamile, “Şimdi hatırladım,” diye mırıldandı Kerim Ülkü’ye bakarak. “Siz özel dedektifsiniz. Geçen yıl, Bohçacı Kadın cinayetiyle ilgili haberlerde sizden de söz ediliyordu. Mahkemede tanık olarak dinlenmiştiniz. Hatta savcıyla birlikte fotoğrafınız bile vardı.”

Kerim Ülkü, “Hep aynı fotoğrafı koyuyorlar,” diyerek güldü. Sonra Komiser’i kolundan tutarak diğerlerinden uzaklaştırdı. “Dediğiniz gibi, burada tamamen tesadüfen bulunuyorum. Kötü bir zamanda geldiğim belli. Yalnız anlamadığım şey şu. Olay bir kaza ise, siz niye buradasınız?”

Komiser, “Emir yukarıdan geldi,” dedi. “Vilayet, olayı duyunca etraflıca bir tahkikat yapılmasını istemiş. Sonradan başımız ağrımasın diye. Malum, Seyfi Sabuncu önemli bir gazeteciydi.”

Kerim Ülkü, “Peki, kaza mı gerçekten?” diye sordu.

“Öyle görünüyor. Adam hem yaşlı, hem de hastaymış. O yükseklikte başı döndü herhalde.”

“Burada ne yapacaksınız?”

“Formalite icabı evdekilere bir iki sorup Kadıköy’e döneceğim.”

İki adam yeniden salona geçtiler. Komiser, dediği gibi Kamile ve Cevat’a birkaç soru sordu, cevaplar aldı, notlar tuttu. Kerim Ülkü de onları dikkatle dinledi.

Kamile sabah saat altı buçukta, bir kapı çarpma sesiyle uyanmış, pencereden baktığında eniştesini, elinde bastonuyla bahçeden çıkarken görmüştü. Uykusu kaçtığı için yatakta bir süre oyalanmış, saat sekiz buçukta aşağıya inmiş, salonda Cevat’la karşılaşmıştı.

“Onunla bir iki kelime konuştuktan sonra, bahçeye çıktım,” diye devam etti sözlerine. “Deniz kıyısına kadar giden bir merdiven var. Eskiden oradan inip denize girerdik. Eski günlerin hatırına biraz yürüyeyim dedim ama yarısına gelmeden hem üşüdüm hem de yoruldum. Geri dönüp yukarıya çıktım. İflahım kesildi tabii. Cevat da beni çağırıyordu. Kahvaltı için. Sonra Kerim Bey geldi. Onunla konuşurken karakoldan bir polis kazayı haber verdi.”

Cevat ise sekize çeyrek kala kalkmış, hizmetçi izinli olduğu için mutfağa gidip kahvaltıyı hazırlamaya başlamıştı. Saat sekizde, Kamile’nin aşağıya indiğini anlayınca salona gidip ona günaydın demişti. Daha sonra olanlar da Kamile’nin anlattığıyla aynıydı. Abisi genellikle sabahları erkenden bir saat yürüyüş yapar, koruya gider, oradan eve dönerdi. Kayalık olan deniz tarafına gitmek gibi bir âdeti yoktu. Cevat yarım saat öncesine kadar onun evde olduğunu zannediyordu. Kahvaltıyı her zaman saat dokuzda yaparlardı. Abisi aşağıya inmeyince gidip odasına bakmış, onu göremeyince endişelenmişti.

Komiser Cevdet, bütün bu söylenenleri not aldı. Saatine baktıktan sonra, “Benim işim burada biter,” dedi. “Gidip savcı hazretlerini bilgilendireyim. Herhalde bu saate kadar kaza mahalline gelmiştir.”

“Kaza olduğundan emin misiniz sevgili Komiserim?”

Bir anda bütün başlar Kerim Ülkü’ye çevrildi.

Kısa bir sessizliğin ardından “Sizce kaza değil mi?” diye sordu Kamile.

Cevat’ın yüzünde ağlamaklı bir ifade vardı.

Kaşlarını hafifçe çatan Komiser, arkadaşının vereceği cevabı merakla bekliyordu.

Kerim Ülkü, “Buraya önemli bir alışveriş için gelmiştim,” dedi. “Bu maksatla sabah erkenden yola çıktım. Çünkü bana erken bir saatte randevu verilmişti. Beni burada bekleyen sürprizden haberim yoktu.”

Komiser, anlayışlı bir tebessümle başını yana eğdi. “Bazen olur böyle şeyler.”

Kerim Ülkü ellerini iki yana açtı. “Evet, bazen olur. Ama bugün, o günlerden değil. İçimden bir ses buraya boşuna gelmediğimi söylüyor. Kim bilir belki bugün burada olmam gerekiyordu.”

Komiser birden ciddileşti. “Ne demek istiyorsunuz?”

Kerim Ülkü, “Şunu,” dedi. “Seyfi Bey’in odasına göz atmadan bu evden ayrılmanız doğru olmaz.”

Komiser aval aval baktı. “Bunu niçin yapacağız?”

“Kafamızı tamamen rahatlatmak için Komiserim. Başka ne için olabilir ki?”

“Siz bir şeyden kuşkulandınız. Bunun ne olduğunu bana söylemeyecek misiniz?”

Kerim Ülkü, bezgin bir tavırla, “Bırakın artık konuşmayı,” dedi. “Yukarı çıkıp şu adamcağızın odasına bir bakalım.”

Komiser omzunu silkti. “Madem istiyorsunuz, bakalım o halde…”

Onları üst kata Kamile Atasoy götürdü. Koridorun sonundaki odanın önüne gelince durdu. Kapıyı yavaşça açıp yana çekildi.

“Eniştemin odası burası.”

İki adam içeriye girdiler. Komiser yüzünü buruşturdu. “İyi de Kerim Bey, burada ne aradığımızı biliyor muyuz?”

Yekpare meşeden yapılmış gardırobun kapısını açmakta olan Kerim Ülkü “Hayır,” dedi.

Büyükçe bir odanı geniş pencereleri denize bakıyordu. Pirinç karyola, karşı duvara dayanmıştı. Oldukça büyük hantal bir şeydi ama sağlam olduğu daha ilk bakışta anlaşılıyordu.

Kerim Ülkü, son derece düzgün duran yorganı ve üzerindeki pikeyi yavaşça kaldırdı. Yastıkların kılıfı ve çarşaf tertemizdi. Yeni yıkandıkları beyazlıklarından ve mis gibi sabun kokusundan belli oluyordu. Yorganı ve pikeyi yeniden düzgün bir biçimde örttükten sonra yandaki komodinin çekmecesini açtı.

Komiser de o sırada pencerenin köşesindeki konsolun üzerinde duran eşyaları incelemekle meşguldü. Mavi bir cam kavanozdaki kibrit kutuları dikkatini çekmişti. Hepsini birer birer açıp içlerine baktı. Kibritten başka bir şey yoktu. ‘Olması gereken de bu,’ diye geçirdi içinden. ‘Ben ne arıyorum ki acaba?”

“Şuna bir bakar mısınız Komiser?”

Seyfi Bey’in elektrikli tıraş makinesini kurcalamakta olan Komiser, makineyi hızla kutusuna bırakıp arkasına döndü.

Kerim Ülkü’nün elinde bir kâğıt vardı.

“Nedir o?”

“Osmanlı Bankası’ndan bir mektup.”

“Mektup mu?”

“Daha doğrusu bir teslimat belgesi. Ama ne olduğu anlaşılmıyor. Teslim edilen şeyin adının yerine sadece rakamlar yazılmış.”

Komiser, kâğıdı alıp okudu. “Ne olduğunu ben de anlayamadım. Eğer isterseniz bankayı arayıp öğrenebilirim. Neresiymiş bakayım, hah, Galata şubesi.”

Kerim Ülkü, “Önce evdekilere soralım, belki bilgileri vardır.”

Kapıda dikilmekte olan Kamile iki adamın kendisine baktığını görünce başını iki yana salladı. “Hiçbir bilgim yok. Ben zaten dün geldim. Uzun zamandır da görüşmüyordum eniştemle. Aramız biraz limoniydi de…”

Kerim Ülkü “Anlıyorum,” diye mırıldandı. “Ablanızın ölümünden sonra mı başladı kırgınlığınız?”

“Evet.”

“Yani miras konusuyla ilgili…”

“Eniştem çok sorun çıkarttı. Onunla bu meseleyi kökünden halletmek için gelmiştim buraya.”

“Bu mektubun ne olduğunu da bilmiyorsunuz doğal olarak?”

“Nereden bileyim? Diyorum size dün geldim. Son görüşmemizin üzerinden oldukça uzun zaman geçti. Gerçi, hizmetçi dışında fazla bir değişiklik yok burada. Tabii bir de eniştemi daha yaşlanmış buldum.”

“Eski hizmetçi ne oldu? Neden ayrılmış biliyor musunuz?”

“Ayşe Hanım, evin emektarıydı. Emekli olduğunu söylediler. Beykoz’daki köyüne dönmüş. Şimdi Nejla diye bir kız var. O da çok becerikli. Enişteme bakmak kolay değildir. Şey, yani zor adamdı. Aksiliği tuttu mu yanına yaklaşamazdınız.”

Hep birlikte aşağıya indiler. Cevat hâlâ bıraktıkları koltukta oturuyordu. Gözleri kızarmıştı. Belli ki tek başınayken bir hayli gözyaşı dökmüştü. Kerim Ülkü yanına gidip mektubu gösterdi. Bunun hakkında bir bilgisi olup olmadığını sordu.

Cevat, kâğıda çabucak baktıktan sonra, “Önceki gün geldi,” dedi. “Bankadan iki yetkili abimin kiralık kasasında duran zümrüt kolyeyi getirdiler. Bu onun belgesi.”

Kamile atıldı. “A, bu o mu? Eniştem onu bana verecekti. Ablamın kolyesiydi. Aslında babaannemin. Ablamın çocuğu olmadığı için bana verilmesi gerekiyordu zaten. Dedim ya, eniştem miras konusunda çok ayak sürüdü. Ablamın vasiyetini yerine getirmemek için direndi durdu. Neden böyle yaptı bilmiyorum.”

Komiser, “Kolye şimdi sizde mi?” diye sordu.

“Hayır…” Kamile sıkıntıyla içini çekti. “Dün gece tartıştık. Miras konusunda hâlâ yan çizmeye devam ediyordu. Vakıf kuracağını söyledi. Ablamdan kalanlarla birlikte bütün malını mülkünü vakfa yatıracakmış. Biz de aynı şeyi yapmalıymışız. Buna mecburmuşuz. Yapmazsak bize zırnık koklatmazmış. Bunu duyunca ben de sinirlendim. Sanırım biraz da ağır konuştum. Sonra da odama gittim. Eniştemi son görüşüm oldu bu. Dün gece, ‘Kolye senin hakkın, onu sana vereceğim,’ demişti ama ne yalan söyleyeyim pek de inanmamıştım. Şimdi görüyorum ki, gerçekten de kolyeyi eve getirtmiş. Bana verecekti galiba. Ama dün geceki tartışmamızdan sonra vazgeçtiyse buna da hiç şaşırmam.”

Kerim Ülkü sordu bu sefer de. “Kolye değerli mi? Para olarak yani. Yoksa sadece manevi değeri mi var?”

“Manevi değeri büyük tabii ki. Babaanneme dedesi vermiş. Üsküp’teyken, evlendiği sırada. O zor muhacirlik yıllarında bile satmamış. Satsaydı iyi para ederdi herhalde.”

“Kolyenin maddi değeri konusunda sizin bir bilginiz var mı Cevat Bey?”

“Kesin bir şey yok, ama abimden kolyenin çok değerli olduğunu duymuştum. Yengemin sağlığında bile bu nedenle banka kasasında saklıyorlardı, evde tutmuyorlardı.”

Kerim Ülkü tuhaf bir biçimde gülümsedi. “Çok enteresan. Bu değerli kolye, Seyfi Bey’in odasında yok. Ben her yere baktım. Acaba evin bir yerine konmuş olabilir mi?”

Kamile, ‘bilmem’ anlamında başını iki yana salladı.

Cevat, ayağa kalktı. “Bu evde kilitli tek bir dolap yok. Abimin kolyeyi odası dışında bir yerde saklayacağını sanmıyorum. Odasına iyice baktınız mı?”

Kerim Ülkü kesin bir tavırla “Evet,” dedi. “Odasında yok.”

Konuşmaları hayretler içinde kalarak dinleyen Komiser, “Yani kolye kayıp, öyle mi” diye sordu.

Kerim Ülkü başını sallayarak onu doğruladı.

“O halde kolyeyi biri çaldı.”

Bunu derken bakışları önce Kamile’ye sonra da Cevat’a yönelmişti.

Kerim Ülkü, “Bir ihtimal daha var,” dedi.

Komiser hızla ona döndü. “Neymiş o ihtimal?”

“Belki de bu sabah dışarı çıkarken, Seyfi Bey kolyeyi yanına aldı…”

***

Komiser bahçenin önünde park etmiş otomobili gösterdi. “Bu sizin arabanız mı?”

Kerim Ülkü, “Evet,” dedi.

“Tahmin etmeliydim. Kırmızı Chevrolet Impala, hem de 1960 model. İstanbul’da sizden başka kim binebilir ki bu arabaya?”

“Abartmayın Komiser. Kaza mahalli buraya uzak mı?”

“Yakın ama bizim ciple gidelim isterseniz. Yol kötü. Burası asfalt ama biraz ileride şose başlıyor. Sizin arabaya uygun değil.”

Komiser öne, şoförün yanına oturdu. Kerim Ülkü arkaya geçti. İki dakika sonra yolun kenarında, denize bakan bir yerde durdular. Önlerindeki uçurum dik, oldukça yüksekti.  Aşağıda daracık bir kumsal uzanıyordu. Seyfi Bey’in cesedi beyaz bir örtüyle örtülmüştü. Bir polis, Kerim Ülkü’nün ve Komiser Cevdet’in yamaçtan aşağıya inmelerine yardım etti.

Kumsalda bir başka polis onları karşıladı. Zaten, yukarıdaki iki-üç meraklı dışında, çevrede polislerden başka kimse yoktu. Savcı hâlâ gelmemişti ama doktor birazdan burada olacaktı.

Kerim Ülkü, yamaçtaki kayalara bakarak “Demek buradan düşmüş,” dedi.

Komiser, “Aklınızdan ne geçiyor Allah aşkına?” diye homurdandı. “Yoksa onu birinin ittiğini mi düşünüyorsunuz?”

“Olabilir.”

“Aslında sizi tebrik etmem lazım. Adamın yatak odasına bakmak aklınıza gelmese şu zümrüt kolye işinden haberimiz olmayacaktı. Sizi ne şüphelendirdi, inanın bunu çok merak ediyorum.”

Genellikle ketum davranmayı seven Kerim Ülkü, bu kez nazlanmadan açıkladı. “Seyfi Bey her sabah koruya kadar gidermiş. Ama bu sabah uçuruma kadar yürümüş. Böyle tuhaf davranışlar beni her zaman kuşkulandırır. Adamın, her zamankinden farklı davranmasının bir açıklaması olmalıydı. Bu yüzden odasına bir göz atmak istedim.”

“Haklısınız galiba. Bunu hiç düşünmemiştim. Sizce neden böyle bir şey yaptı?”

“Bunu kesin olarak bilmemize imkân yok. Ancak bir tahminde bulunabilirim.”

“Ben tahmine de razıyım. Neden buraya geldi, neden her zamanki gibi koruya kadar yürüyüp oradan geri dönmedi?”

“Çünkü burada biriyle buluşacaktı.”

“Demeyin!”

“Unutmayın, bu sadece bir tahmin.”

Komiser gözlerini kıstı. “Belki de zümrüt kolyeyi burada birine verecekti.”

“Olabilir.”

“Ya da kolyeyi yanına aldığını bilen biri onu takip etti ve burada işini bitirdi. Ama bu kim olabilir ki? Baldızının ve erkek kardeşinin kolyenin nerede olduğundan haberleri yok. Ya da öyle görünüyorlar. Belki de birlikte planladılar bu işi. Zümrüt şimdi evde olabilir. Hemen bir arama emri mi çıkartayım, ne dersiniz?”

“Kolyenin evde olduğunu sanmıyorum.”

Kerim Ülkü, cesedin üzerindeki beyaz örtüye bir süre baktıktan sonra, “Size bir şey soracağım,” dedi. “Ceset ne olacak?”

“Savcı gelene kadar burada bekleyecek.”

“Yok, onu sormadım. Cesedi buradan nasıl kaldırıp götüreceksiniz? Her taraf kayalık. Yukarıya çıkarmak kolay olmayacak herhalde.”

“Ha, o mu? Denizden taşıyacağız. Motorla buradan alıp götüreceğiz.”

“Peki, ne diyorsunuz bu işe? Kaza olduğunu mu düşünüyorsunuz hâlâ?”

“Bilmiyorum Kerim Bey. Kafamı her zamanki gibi karıştırdınız. Hele bir doktor gelsin. Cesedi muayene etsin. Ondan sonra daha sakin bir kafayla düşüneceğim bunu.”

Bu konuşmanın yapılmasından iki dakika sonra bir motor kıyıya yanaştı. İçinden üç kişi indi. Bunlardan biri adliyenin görevlendirdiği doktordu. Kerim Ülkü kayalıkların arasında dikkatle dolaşırken doktor incelemesini yapıp bitirdi. Elindeki bulguları Komiser’e açıkladı.

“Kafa kısmı başta olmak üzere cesedin birçok yerinde kırıklar var. Ölüm sebebi ise boynunun kırılması.”

“Peki, ölüm saati?”

“Onu kesin olarak söylemek zor. Sabah saat üçten önce olamaz. Saat yediden sonra olması da mümkün değil…”

Komiser, zaman kaybetmeden bu bilgileri Kerim Ülkü’ye iletti. “Ceset 7.30’da bulunmuş. Kamile Hanım da eniştesini en son 06.30’da bahçe kapısından çıkarken görmüş. Bundan da kazanın 06.30’la 07.00 arasında gerçekleştiği anlaşılıyor. Belki yediyi biraz geçe de olmuş olabilir.”

“Baston nerede?”

“Efendim?”

“Baston nerede diyorum. Kamile Hanım eniştesini evden bastonla çıkarken görmüş. Peki, baston nerede?”

Komiserin suratı bir anda allak bullak oldu. Yıldırım hızıyla cesedin başında dikilen polislerin yanına gitti. Onlara Kerim Ülkü’nün kendisine sorduğu soruyu tekrarladı.

“Baston nerede?”

Kimsenin bastondan haberi yoktu. Komiser, bütün memurları bastonu aramakla görevlendirdi. Kayalıklarda hummalı bir faaliyet başladı. Ama baston bulunamadı.

Kerim Ülkü, “Savcı gelmeden cesede bakabilir miyim?” diye sordu.

Komiser Cevdet boğuk bir sesle “Elbette,” dedi. “Ama pozisyonunu değiştirmemeye özen gösterin. Zaten cesedi bulan kişi biraz müdahale etmiş.”

“Ya, neden?”

“Seyfi Bey’in yaşadığını düşünmüş. Yardım etmek istemiş.”

“Merak etmeyin Komiser, cesede dokunmayacağım.”  

Kerim Ülkü, beyaz örtüyü kaldırıp ölü adamın kafasındaki yaraya baktı.

“Çok kan kaybetmiş ama kumda kan izi yok.”

Savcının her an gelebileceği endişesiyle iyice gerilen Komiser huzursuzca “Adam buraya geldiğinde ceset denize çok yakınmış,” diye açıkladı. “Dalgalar baş kısmına kadar ulaşıyormuş. Dediğim gibi, yaşadığını zannedip sudan çıkarmış, buraya kadar sürüklemiş.”

Kerim Ülkü, örtüyü biraz daha kaldırıp ölünün üzerindeki ekose ceketi inceledi.

“Yünden yapılmış. Oldukça kalın. Soğuk havada giymek için ideal. Islak ama bunda da kan izi yok.”

“Belki dalgalar beline kadar gelmiştir.”

Kerim Ülkü neredeyse kıpırtısızmış gibi görünen denize ve kıyıya vuran küçük, sakin dalgalara baktı. “Evet, olabilir. Ama yine de tuhaf.”

Komiser telaşla, “Savcı geliyor,” dedi. “Bana ne tavsiye ediyorsunuz?”

Kerim Ülkü, cesedin üzerini örtüp ayağa kalktı. “Ona acele etmemesini söyleyin. Seyfi Bey’in evinde kısa bir tahkikat yapmamız gerekiyor. Bu akşama kadar beklesin.”

***

“Siz gittikten sonra Nejla’yı aradım,” dedi Kamile Hanım. “Hemen yola çıktıysa birazdan burada olur. Cevat’ın durumu iyi değil. Odasında şimdi. Abisinin ani ölümü onu çok sarstı. Telefon numaralarını bulabildiğim akrabalara da haber verdim. Ama ne zaman gelirler bilmem.”

Kerim Ülkü takdirle gülümsedi. “İyi yapmışsınız. Böyle durumlarda birinin idareyi ele alması gerekir. İzin verirseniz size bir şey soracağım. Dün gece erkenden odanıza gittiğinizi söylediniz. Zamanı hatırlıyor musunuz?”

“Onu çeyrek geçiyordu.”

“Hemen uyudunuz mu?”

“Ne gezer? Uzun süre gözümü uyku tutmadı. Eniştem sayesinde tabii. Gerçi o da geç yattı.”

“Nereden biliyorsunuz? Siz odanızda değil miydiniz?”

Kamile ‘yanlış bir şey mi söyledim acaba’ diye düşünüp bir an durakladı.

“Odamdaydım tabii. Ayak seslerini duydum.”

“Cevat Bey olamaz mı?”

“Onun odası alt katta, deniz tarafında. Üst katta sadece iki yatak odası var. Biri eniştemin, diğerinde de ben kalıyorum.”

“Saat kaçtı o sırada?”

“Emin değilim. On iki olmamıştı ama on biri de geçmişti.”

Kerim Ülkü bir süre yerdeki halıya baktı.

“Sabah altı buçukta uyandınız. Pencereden bakınca eniştenizi gördünüz.”

“Evet. Uykum çok hafiftir. Bunu iyi bilen eniştemin sırf beni uyandırmak için kapıyı özellikle gürültülü bir biçimde kapatarak dışarı çıktığından eminim. Pencerede beni görmese kesinlikle demir bahçe kapısını da çarpacaktı. Çok ses çıkarır o kapı.”

“Neden yapsın ki böyle bir şeyi?”

“Uyanayım, uykum kaçsın diye… Eniştemi tanımıyorsunuz. Zararsız kötülükler yapmaktan, insanın damarına basmaktan çok hoşlanırdı. Belki de ben fesatlık ediyorum. Günahını alıyorum eniştemin.”

“Onu gördüğünüzde elinde bastonu vardı değil mi? İlk konuşmamızda öyle demiştiniz.”

“Evet.”

“Elinde bastonunu gördüğünüzden kesinlikle emin misiniz?”

“Gayet tabii eminim Kerim Bey. Evde bile kullanıyordu.”

“Eniştenizi pek sevmiyordunuz değil mi?”

“Bunun gizli saklı bir yanı yok. Aslında eskiden aramız iyiydi. Ablamın ölümünden sonra başladı aramızdaki problem.”

“Ne oldu? Ne yaptı enişteniz?”

“Ne yaptı değil, ne yapmadı diye sormanız lazım. Ablam çok zengindi. Ancak ondan bana intikal eden mirası bir türlü alamadım. Eniştem engelledi hep. Her şey o kadar karışık ki, yıllardır ne ben ne avukatım işin içinden çıkabildik. Oysa eniştem son derece düzenli ve titiz biridir. Kurduğu düzeni de bir daha kolay kolay değiştirmez. Şu ev mesela… Yıllardır aynı. Eşyaların yerinde bile milim oynama yok. Ama iş mirasa geldi mi her şey karışık, işin içinden çıkılamaz halde. Mahsus yaptığından eminim.”

Kerim Ülkü, salonun ortasına yürüdü. Pencerenin önüne geldi. Bir süre denizi seyrettikten sonra “Harika bir manzara,” diye mırıldandı.

Komiser sabırsız bir sesle “Burada işimiz bitti mi?” diye sordu. “Gidiyor muyuz?”

Kerim Ülkü arkasına dönerek “Hayır,” dedi. “Eğer müsaitse Seyfi Bey’in kardeşiyle de konuşacaklarım var.”

Kamile usulca, “Odasında hâlâ,” dedi. “Gençliğinde de hep böyle nanemollaydı. Zorluğa hiç gelemez. Onu eniştem idare ediyordu. Abisinin yokluğuna alışması zor olacak.”

Sesinden adama acıdığı belli oluyordu.

Odasına girdiklerinde Cevat’ı yatağının kenarına oturmuş, tasalı tasalı düşünürken buldular. Fakat adam Kerim Ülkü’yle Komiser Cevdet’i görünce hemen toparlanıp ayağa kalktı.

“Abimi ne zaman görebilirim?”

Bu soruya Kerim Ülkü cevap verdi. “En kısa zamanda göreceksiniz, öyle değil mi Komiser Bey?”

Komiser Cevdet başını salladı. “Tabii, tabii… Formalitelerin tamamlanmasını bekliyoruz.”

Kerim Ülkü, Cevat’ı tepeden tırnağa süzdü. “Siz iyisiniz, değil mi?”

Adam çaresizce mırıldandı. “Böyle şoke edici bir haberden sonra ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim.”

“Kazayı aydınlatmak için size birkaç soru sormak istiyorum. Abiniz gözlük kullanıyor muydu?”

“Gazete, kitap okumak için gözlük kullanıyordu. Uzak için de bir gözlüğü vardı ama onu pek kullanmazdı.”

“Peki, baston kullanıyor muydu?”

“Evet.”

“Her zaman mı?”

“Her zaman.”

“Evin içinde bile mi?”

“Evet. Kalp krizinden sonra kısmi felç geçirdi. Çabuk atlattı ve hızla düzeldi. Aslında bastona ihtiyacı yoktu. Ama kendisine güvenemiyordu. O yüzden bastonu hep elindeydi.”

“Bu durumdaki birinin her sabah yürüyüşe çıkması biraz tehlikeli değil mi?”

Cevat’ın gözleri doldu. “Gelin de bunu abime anlatın. Kaç kere dedim, bırak bu sabah yürüyüşlerini diye. En azından yanında ben olayım ya da Nejla olsun. Kabul etmedi. Ona söz geçirmek çok zordu.”

“Bu sabah dışarı çıktığını siz de duydunuz mu?”

“Duydum ama kalkmadım. İlk zamanlar çok merak ediyordum. Birkaç kez arkasından bile gittim. Bana çok kızdı. ‘Çocuk muyum ben,’ dedi. Sonraları ben de alıştım. Her sabah kendi kafasına göre erkenden çıkardı. Aşağı yukarı bir saat yürüyüş yapar, gelirdi.”

Kerim Ülkü “Anlıyorum,” diye mırıldandı. “Abiniz dün gece saat kaçta yattı?”

“Bunu kesin olarak bilemeyeceğim. Dün gece yemekten sonra… şey… Kamile’yle abim biraz tartıştılar. Kötü bir ortam oldu. Abim her zaman saat on buçukta yatağa girer. Ama dün gece… Kamile’nin o sözlerinden sonra biraz canı sıkıldı sanırım. Ben saat on bire çeyrek kala yattım. Abim o sırada hâlâ salonda oturuyordu.”

“Kamile Hanım’ın abinize ne söylediğini hatırlıyor musunuz?”

“Kelimesi kelimesine nasıl hatırlayayım?”

“Aklınızda kaldığı kadarını söyleyin.”

“Abimin bir an önce ölmesini dilediğini söyledi. ‘Sen yaşarken bana bu dünyada rahat yok,’ dedi.”

Kerim Ülkü’yle Komiser Cevdet bakıştılar.

Cevat yeniden yatağa oturdu. “Ama abim de onu kızdıracak laflar etti. Zaten yıllardır dargın                  gibiler. Kamile’yi uzun zamandır görmemiştim. En son İzmir’de karşılaşmıştık galiba.”

“İzmir’de mi yaşıyorsunuz?”

“Üç yıl öncesine kadar… Çeşme’de abimle ortak otelimiz vardı. Onun başındaydım. Abim hastalanınca mecburen buraya geldim.”

“Otel ne oldu?”

“Sattık.”

Kerim Ülkü, başka sorusu olmadığını düşünerek odadan çıkmaya hazırlanıyordu ki birden durdu.

“Az kalsın unutuyordum… Hizmetçiniz dün gece evden saat kaçta ayrıldı?”

Cevat, soruyu anlamamış gibi birkaç saniye baktıktan sonra ağır ağır konuştu. “Sekizde sanırım. Yemek masasını topladıktan sonra çıktı.”

“Bulaşıkları yıkamadan mı?”

“Şey, bulaşıkları ben yıkadım. O yokken ev işlerini ben yapıyorum.”

İki adam yeniden salona döndüler. Kamile ortalıkta görünmüyordu.

Komiser, “Gözlüğü neden sorduğunuzu anlayamadım,” dedi. “Girizgâh yapmak mı istediniz?”

“Ne münasebet? Dikkatinizden kaçmış sanırım. Seyfi Bey’in yatak odasında sadece bir gözlük vardı. O da uzak gözlüğü.”

“Odasında iki gözlük yok muydu?”

“Yoktu. Gördüğünüz gibi artık iki sorumuz var. Nerede bu baston ve nerede bu gözlük?”

“Nerede?”

“Bastonu bilmiyorum ama gözlük buralarda bir yerde olmalı.”

“Salonda mı?”

“Evet.”

Kerim ülkü etrafı araştırmaya başlamıştı bile. Komiser de ona katıldı. Bu hummalı faaliyet birkaç dakika sürdü. Sonunda gözlüğü kullanılmayan şöminenin üstündeki rafta buldular.

Komiser, sabırsız bir tavırla “Evet, şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu.

Gözlüğü incelemekte olan Kerim Ülkü’den cevap on saniye sonra geldi.

“Bahçeye bir göz atmaya ne dersiniz?”

Sürgülü cam kapıyı açıp terasa çıktılar.

Komiser Cevdet, “Buradan güneşin batışını izlemek keyifli olmalı,” diyerek içini çekti. “Seyfi Bey rahatına düşkün biriymiş.”

Kerim Ülkü dalgın bir sesle “Haklısınız,” diye mırıldandı. “Kardeşi hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Komiser tereddüt etti. “Cevat mı? Şey… Abisine fazlasıyla bağımlı biri gibi geldi bana. Hem madden hem de manen. Adamcağızın ağlamaktan gözleri kızarmış. Seyfi Bey ölünce kendisini sudan çıkmış balık gibi hissetmesi çok normal.”

“Sanırım başka kardeşi yok. Abisinin ölümüyle yüklü bir mirasa konmuş oldu.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Hiçbir şey.”

“Aynı durum, Kamile Hanım için de geçerli.”

“Haklısınız.”

Bahçenin etrafı yüksek duvarlarla çevriliydi. Üzerlerini sarmaşıklar kaplamıştı. Ortada ve yanlarda yeni dikilmiş hercai menekşe ve begonya fidelerinin bulunduğu oval biçimli, geniş çiçek tarhları vardı. Onların arasında mermerden yapılmış küçük bir süs havuzu göze çarpıyordu.

Kerim Ülkü bahçenin ucuna kadar yürüdü. “Burası da kayalıkmış. Denize kadar yamaçtan aşağıya yürünebilir. Belki merdivenler inşa edilmeden önce öyle yapıyorlardı.”

Komiser yüzünü buruşturdu. “Yine de tehlikesiz sayılmaz. Bahçenin bu kısmına engelleyici bir çit konsa iyi olurmuş.”

“O zaman da manzara kapanırdı. Deminden beri seyrine doyamadığınız denizi görmek mümkün olmazdı.”

Komiser, uçurumun kenarında durdu. “Sakın bana buradan aşağıya yürüyeceğimizi söylemeyin.”

“Aynen öyle yapacağız.”

Denize inen taş basamakların kimisi yamulmuş, kimisi çatlamıştı.

“Bu merdivenler gözüme pek sağlam görünmedi,” diye mırıldandı Komiser. “Üstelik çok da dik. Maazallah dengemizi kaybedersek, Seyfi Bey gibi denizin içinde buluruz kendimizi. Hem bunun bir de geri dönüşü var.”

Kerim Ülkü güldü. “Evet.”

Adımlarını dikkatle atarak merdivenlerden yavaş yavaş indiler. Sahile varmaları iki üç dakika sürdü. Daracık bir kumsal ve kayaların arasına çekilmiş köhne bir sandaldan başka hiçbir şeyin olmadığı küçük bir koydu burası. Ama güzel bir yerdi. Sakin, davetkâr deniz mavi bir kadife gibi parlıyordu.

Komiser, “Keyfe bak,” dedi. “Adamın özel plajı bile varmış. Ama sefasını süremedikten sonra neye yarar.”

“Nereden biliyorsunuz sefasını süremediğini?”

“Yetmiş iki basamağı kim iner çıkar her gün?”

“Yoksa saydınız mı?”

“Gayet tabii. Çıkarken sizin de sayacağınızdan eminim. İflahımız kesilecek.”

“İflahımız kesilmeden şu sandala bakalım bari.”

İki adam kayalıkların arasında hafifçe yana yatmış vaziyette duran sandala yaklaştılar.

Komiser, “Bayağı yıpranmış,” diye mırıldandı. “Buraya inen olmayınca bunu da kullanan olmamış haliyle.”

Kerim Ülkü “Haklısınız,” dedi. “Ama sağlam olmadığı söylenemez. İsterseniz şimdi binip, denizde biraz dolaşabiliriz.”

Komiser güldü. “Aklınızı mı kaçırdınız siz? Ya batarsa? Ben iyi yüzme bilmem.”

Kerim Ülkü sandalın içini gözden geçirdikten sonra, “Batacağını hiç sanmıyorum,” dedi. “Seyfi Bey’in emektar sandalı bizi buradan Kalamış’a kadar rahat götürür.”

“Ciddi olamazsınız.”

“Haklısınız. Çünkü ciddi olmamızı gerektiren başka bir mesele var.”

“Nedir o?”

Kerim ülkü parmağıyla sandalın dibindeki bir lekeyi gösterdi. “Bakın. Bunun kan izi olmadığını bana söyleyebilir misiniz?”

Daha sonra, sandalın yan tarafını ve ıskarmozlardan birini işaret ederek konuşmasına devam etti. “Benzer lekeler buralarda da var. Bakın, burada da…”

Komiser kafasını kaşıyarak doğruldu. “Olabilir, olabilir ama…” Birden durdu. Gözü kayaların arasına sıkışmış bir bez parçasına takılmıştı. “Bu ne böyle?”

Kerim Ülkü, Komiser Cevdet’in işaret ettiği yere gitti. Kayaların arasına uzanıp oradan bir şey çıkardı. Bu kenevirden yapılmış büyük bir çuvaldı.

Kerim Ülkü, “Gelin,” dedi. “Size bir şey daha göstermek istiyorum.”

Merdivenlere doğru yürüdü. Üç basamak çıktıktan sonra çömeldi. Parmaklarının ucuyla taşa dokundu.

“Basamakları saymışsınız ama buna dikkat etmemişsiniz. Bunlar da aynı sandaldakiler gibi… Üstteki basmakta da var. Ve bence bunlar kan.”

Kafası karışmış olan Komiser, “Yani?..” diye mırıldandı. “Bu ne demek oluyor?”

Kerim Ülkü gözlerini kısmış, düşünceli düşünceli elindeki çuvala bakıyordu.

***

Dönüşte basamakları ağır ağır tırmanmalarına rağmen ikisi de nefes nefese kaldılar. Soluklanmak için eve girmeden önce bahçede birkaç dakika durup dinlendiler.

Kerim Ülkü, Kamile’yle Cevat’ın salonda olduklarını görünce yanlarına gitti. Cebinden gözlüğü çıkarıp Seyfi Bey’e ait olup olmadığını sordu.

Cevat “Abimin yakın gözlüğü,” dedi kederli bir sesle.

Kamile de onayladı. “Evet. Eniştemin okuma gözlüğü bu.”

“Dün gece bu gözlüğü kullandığına emin misiniz?”

Cevat’ın yüzü kararır gibi oldu. “Eminim tabii. O olmadan bir şey okuması mümkün değildi ki…”

Kamile “Ben de eminim,” diye atıldı. “Bunu neden soruyorsunuz? Gerçekten anlamıyorum.”

Kerim Ülkü ikisine de oturmaları için işaret etti. “Birazdan açıklayacağım.”

Sonra arkasını dönüp salonun diğer ucundaki Komisere doğru yürüdü. Yanına iyice yaklaşınca, sesini alçaltarak “Bu ikisi hakkında şu anki fikriniz nedir?” diye sordu.

Bir an duraksayan Komiser daha da alçak bir sesle “Adamın, abisinin ölümünden kendisini sorumlu tutar gibi bir hali var,” dedi. “Hem üzgün hem de endişeli görünüyor.”

“Peki ya kadın? Onu nasıl buldunuz?”

“O hiç üzgün görünmüyor. Daha çok şaşkın gibi. Biraz da gergin.”

Kerim Ülkü, havadan sudan konuşuyorlarmış izlenimi veren bir yüz ifadesiyle “Olması gereken de bu,” diye mırıldandı.

Komiser aceleyle sordu. “Birazdan neyi açıklayacaksınız?”

Cevap kısaydı. “Gerçeği.”

***

“Lafı fazla uzatmayacağım,” dedi Kerim Ülkü. “Bugün tesadüfen bulunduğum bu evde hiç beklemediğim bir dramla karşılaştığımı itiraf ederek sözlerime başlamak istiyorum. Sabahleyin yürüyüşe çıkan Seyfi Bey’in, bir kaza geçirdiğini ve uçurumdan aşağıya düşerek hayatını kaybettiğini çok kısa bir süre içinde öğrendim. Görünüşte olay kaza gibi görünüyordu. Eğer bazı tuhaflıklar dikkatimi çekmese, ben de bu ani ölümün bir kaza olduğuna kesin gözüyle bakardım. Komiser Cevdet Bey’le yaptığımız kısa bir araştırmanın sonunda artık bu olayın kaza olmadığını biliyorum. Seyfi Bey’in ölümü bir cinayet.”

Kaşları hafifçe çatılan Komiser dâhil herkes nefesini tutmuş ona bakıyordu. Kamile’nin eli göğsünün üzerindeydi. Cevat oturduğu koltukta iyice büzülmüştü.

Kerim Ülkü, “Açıkçası, cevapsız bazı sorular vardı,” diye devam etti. “Mesela; Seyfi Bey, neden yakın gözlüğünü salonda bırakmıştı? Çok titiz ve düzenli biri olduğuna göre böyle bir şey yapmaması gerekirdi. Nitekim diğer gözlüğü yatak odasındaydı. Kafama takılan bir başka soru da bastonun nerede olduğuydu. Kamile Hanım, eniştesinin bastonla dışarı çıktığını görmüştü ama olay yerinde baston yoktu. Eğer Kamile Hanım yalan söylemiyorsa bastona ne olmuştu?

Seyfi Bey’in, hiç âdeti olmadığı halde uçuruma kadar neden yürüdüğü sorusunun cevabı da belirsizdi. Oraya gitmesinin bir sebebi olmalıydı ama bunun ne olduğunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu sorunun cevabını mutlaka bulmam gerektiğiydi. Olayın karanlık noktalarının aydınlanmasının bu sayede mümkün olacağını hissediyordum.

Kafama takılan son soru ise zümrüt gerdanlığın kaybolmasıyla alakalıydı. Seyfi Bey’in ölümüyle bunun bir bağlantısı olabilirdi. Ama henüz bunun da ne olduğunu bilmiyordum.

Olay yerinde ve burada yaptığım gözlemler, bu sorulara hızlı biçimde cevaplar bulmamı sağladı. İlk olarak dikkatimi Seyfi Bey’in yatağı çekti. Yatağın düzgünlüğünden dün gece kullanılmamış olduğunu anladım. Seyfi Bey, dün gece yatağına hiç yatmamıştı. Oysa Kamile Hanım gece on birde ayak sesleri duyduğunu söylemişti. Eğer bu doğruysa, bu durumda, ya Seyfi Bey yatak odasına girmiş ama yatağına yatmadan hemen çıkmıştı ya da yatak odasına giren başka biriydi.

İkinci gözlemimi olay yerinde yaptım. Seyfi Bey’in vücudunda birçok yara olmasına rağmen giysilerinde kan yoktu. Bulunduğu kumsalda da kan izine rastlamamıştım. Komiser, ceset denize yakın olduğu için kan izlerini dalgaların silip götürdüğünü düşünüyordu ama ben buna pek ihtimal vermedim.

Nihayet son gözlemim, bahçedeki merdivenlerde oldu. Evin önündeki küçük koyda duran sandalda ve merdivenin bazı basamaklarında kan izleri tespit ettim. Akıntının sürüklediği büyükçe bir çuval da kayaların arasına sıkışmıştı. Bir de hercai menekşelerle begonyalar var tabii. Bütün bunlara dün geceki miras tartışmasını, Seyfi Bey’in kurmaya karar verdiği vakfa karısından kalanlar dâhil bütün malını mülkünü yatıracak olmasını ve hizmetçinin aniden evden ayrılışını da ekleyince resim tamamlanmış oluyordu. İşte o zaman gerçeği bütün çıplaklığıyla gördüm.”

Kamile, heyecandan sararmış bir yüzle “Yani,” dedi. “Eniştemin her zamanki yolunu değiştirip uçuruma doğru neden gittiğini anladınız, öyle mi?”

Kerim Ülkü, ona hak verircesine başını salladı. “Bütün mesele de zaten bu. Enişteniz uçuruma hiç gitmedi. Aslında Seyfi Bey, bu sabah evden dışarıya da çıkmadı.”  

Kadın birden öfkelendi. “Ama nasıl olur? Onu gördüm, kesinlikle gördüm. Neden yalan söyleyeyim?”

 “Gördüğünüz kişi enişteniz değildi Kamile Hanım. Onun gibi giyinmiş olan Cevat Bey’i gördünüz siz.”

Kamile hayretler içinde kalarak bir Kerim Ülkü’ye bir Cevat’a baktı. “Ama… ama neden böyle bir şey yapsın ki?..”

“İşlediği cinayeti gizlemek, kaza ya da intihar süsü vermek için.”

Komiser ve Kamile’nin bakışları, oturduğu koltukta tespih böceği gibi iyice büzülmüş olan Cevat’a döndü.

Adam kederli bir yüzle ne diyeceğini bilmez halde etrafına bakınıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ama konuşamadı, sustu ve başını öne eğdi.

Kerim Ülkü Kamile Hanım’a dönerek anlatmaya başladı. “Bu sabah, çarpan kapının sesiyle uyandığınızda Seyfi Bey çoktan ölmüştü. Cevat Bey’in bir tanığa ihtiyacı vardı. O yüzden kapıyı hızla çarparak uyanmanızı sağladı. Sizin merak edip pencereden bakacağınızı biliyordu. Eğer uyanmasaydınız, herhalde başka yöntemler deneyecek, ne yapıp edip sizin pencereden bakmanızı sağlayacaktı. Sanırım her şey dün gece siz odanıza çıktıktan sonra yaşandı. Bu miras meselesinden rahatsız olan bir tek siz değildiniz. Cevat Bey de yıllardır abisinin eline bakıyordu. Onun kaprislerine, eziyetlerine katlanmasının tek sebebi, o öldüğünde kavuşmayı hayal ettiği mirastı. Ancak dün gece Seyfi Bey’in bütün malını mülkünü vakfa yatıracağını açıklaması onu deliye çevirdi…”

 “Ona ‘Ben ne olacağım?’ diye sordum,” dedi Cevat birden. Sesi ağlamaklıydı. “Bana bir maaş bağlatacakmış. Merak etmeme gerek yokmuş. ‘Peki, bu ev, yalı, Gemlik’teki çiftlik ne olacak?’ dedim. Güldü, “Onları sana bırakacağımı mı sandın?’ dedi. Bir an kendimi kaybetmişim. Ona vurdum. Abime vurdum. Sandalyeden yere düştü. Düşerken de kafasını mermere çarptı. Panikledim. Çok korktum.”

Derin bir iç çeken Kerim Ülkü, “Çok korktunuz ve ne yapacağınızı düşünmeye başladınız,” dedi. “Bir yolunu bulup bu işten yakayı sıyırmanız lazımdı. Sonunda aklınıza parlak bir fikir geldi. Önce abinizin odasına çıkıp sabah yürüyüşünde giydiği kıyafetleri aldınız. Sonra cesedi bir çuvala koyup merdivenlerden aşağıya indirdiniz. Oradan sandalla yolun aşağısındaki kumluk alana gittiniz. Cesedi ve sandalı oraya bıraktıktan sonra kayalardan yukarıya tırmanıp eve geri döndünüz. O sırada Kamile Hanım derin uykudaydı. Hizmetçi de evde değildi. Odanızda oturup aradan birkaç saat geçmesini beklediniz. Güneşin doğmasına yakın abinizin giysilerini giyip dışarı çıktınız. Kamile Hanım’ı özellikle uyandırdınız ki sizi görsün. Tabii yüzünüz kapalıydı. Elinizde abinizin bastonu, üzerinizde giysileri vardı. Onun gibi yürüyordunuz. Kamile Hanım, bir an bile gördüğü kişinin eniştesi olmayabileceğinden şüphe etmedi. Doğruca sahile gittiniz, kayalıklardan aşağıya indiniz. Üzerinizdeki giysileri çıkarıp abinize giydirdiniz. Sonra birkaç saat evvel orada bıraktığınız sandala binip geri döndünüz. Ve ilk hatanızı çuvalı denize atarak yaptınız. Akıntının onu kıyıya doğru sürükleyeceğini düşünmediniz. İkinci hatanız ise bastonu abinizin yanında bırakmamanızdı. Herhalde evin önündeki koya geldiğinizde fark ettiniz onun sandalda olduğunu. Çaresiz, yanınıza alıp eve getirdiniz.”

Cevat, zor duyulur bir sesle, “Böyle olsun istemedim,” dedi. “Bütün bunları nasıl yaptım hâlâ inanamıyorum.” Birden kendini kaybetmiş gibi bağırmaya başladı. “Nefret ediyorum kendimden. Nefret ediyorum. Abimi öldürdüm ben. İdam edilmeyi hak ettim.”

Komiser, adamı tutarak sakinleştirmeye çalıştı. “İstemeden bir ölüme sebep olmuşsunuz. Bu yüzden ağır bir cezaya çarptırılacağınızı sanmam.”

Kerim Ülkü hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Aynı fikirde değilim Komiser.”

Yeniden koltuğa oturan Cevat, “Kerim Bey haklı,” dedi. Sakinleşmiş, kaderine boyun eğmiş bir hali vardı. “Abim yere düştükten sonra, Kamile’nin salona gelmesini bekledim. Ama gelmedi. Gürültüyü duymamıştı. Nejla da evde değildi. Hızlı hızlı ne yapmam gerektiğini düşündüm. Sonra aklıma bu plan geldi. Zordu ama yapabilirdim. Kamile’nin tanıklığı önemliydi, onun mutlaka uyanıp pencereden bakması ve beni görmesi gerekiyordu. Bu yüzden kapıyı hızla çarparak kapattım. Daha sonra bunun çok da gerekli olmadığını düşündüm. Nasıl olsa abim her sabah yürüyüşe çıkardı. Kimse bunun aksini iddia edemezdi. Planın asıl zor kısmı onu merdivenlerden aşağıdaki kumsala nasıl indireceğimdi. Sürükleyerek götüremezdim. Buna hem gücüm yetmezdi, hem de her yerde iz bırakırdım. Bodrumdaki boş çuvalların işime yarayabileceğini düşündüm. Gidip aşağıdan sağlam olanlardan birini aldım, abimi içine koydum. Tahmin ettiğim gibi, bu şekilde taşımak daha kolaydı. Sonra… Sonra merdivenlerin başına gelince aklıma başka bir fikir geldi. Kumsala kadar götürmek yerine çuvalın ağzını sıkıca bağlayıp tepeden aşağıya yuvarlayabilirdim. Ayrıca bu, uçurumdan yuvarlandığına polisi daha kolay ikna edebilirdi. Yapacağım şey çok korkunçtu ama nasıl olsa abim artık ölüydü. Bunun ona daha fazla bir zararı olmayacaktı. Eve gidip bir ip aldım. İki dakika sonra yeniden merdivenlerin başındaydım. Çuvalın ağzını bağlamak için büzdüm. İşte tam o anda beni dehşete düşüren bir şey oldu. Çuvalın içinde bir kıpırtı vardı. Abim ölmemişti, yaşıyordu. O an kapıldığım paniği tarif edemem. Her şey bir anda oldu ve çuvalı merdivenlerden aşağıya ittim. Çuval yuvarlandı, karanlıkta kayboldu. Kumsala indiğim zaman görebildim onu ancak. Abim bu sefer gerçekten ölmüştü. Onu sandala koyup yolun aşağısındaki kumsala götürdüm. Hava karanlıktı. Kimseler yoktu…”

Yeniden tespih böceği gibi büzülmüş, sanki başka bir âlemdeymişçesine yüzünde anlamsız bir ifade belirmişti.

Komiser, “Baston nerede peki?” diye bağırdı. “Onu nereye sakladın?”

Kerim Ülkü “Size cevap vereceğini sanmıyorum,” dedi. “O yüzden ben söyleyeyim. Adamlarınıza haber verin de hercai menekşelerin bulunduğu yere baksınlar. Bahse girerim, zümrüt kolyeyi de aynı yerde bulacaksınız.”

***

Yarım saat sonra baston ve zümrüt kolye gömüldükleri yerden çıkarılırken, gözaltına alınan Cevat sorgulanmak üzere Kadıköy Emniyeti’ne götürülüyordu.

GÖLGE KATİL 

-I- 

O gün orada ne aradığımı ben de bilmiyorum. Polislerin deyişiyle olay yerindeydim. Cinayet günü ve saati, deseler hemen yapıştırabilirdim cevabı. Ama katilin kimliği deseler, uzun boylu, iri yapılı bir erkek demekten daha ileri gidemezdim. Çünkü karanlıkta kalıyordu adam. Ben de ışıktan yoksun bir yerdeydim. Fakat bıçak darbelerinin inişini, katilin hançerini görebilmiştim. Daha doğrusu ay ışığı önden vurduğu için bütün gördüklerim gölgeler halindeydi. Yekvücut gölgeden ibaret bir katil vardı karşımda.  

Gölge Katil… 

Şehrin dışındaki, ormanlık bir alanda, arabamdaydım. Oturmuş bira içiyordum öylece. İnsanlardan ve her şeyden kaçma seanslarım vardır benim. Bazen yapardım bunu fakat bir cinayete hiç denk gelmemiştim. Hatta aynı anda işlenen iki cinayete tanık olmuştum o gece. Yalvarma seslerinin, “dur yapma,” nidalarının, yakarışların arasında bitirmişti katil işini. İki erkeğin yakarışlarıydı duyduğum; birbirinden farklı seslerdi. Demek ki bir adam iki adamı birden katletmişti. 

Benim gibi üniversitede öğretim görevlisi olan bir adamın ne işi vardı burada? “Ne halt etmeye buradasın Hakan!” diye kızdım kendi kendime. Çünkü korku içinde oturuyordum. Adam beni görür de gelirse yanıma diye tir tir titriyordum. Korktuklarım başıma gelmedi. Cani herif arabasına atlayıp gitti. Arkasında beni, görgü tanığı bir Fizikçiyi, bırakıp gitti. Evet, üniversitenin Fizik bölümündeyim. Pozitif bilimlere az buçuk basar kafam. Fakat içinde bulunduğum durumda ne yapacağımı bilemiyordum. Polisi arasam verebileceğim bilgiler kısıtlıydı. Uzun boylu, iri yapılı, hançerli adam… Bu kadarını emniyet güçleri de tahmin edebilirdi herhalde.   

Polisi aramak yerine daha farklı bir şeyler yapmalıydım.  

Üç biranın üstüne çakırkeyif olmuştum. Cesaretim de yerine gelmişti adam gidince. Arabamdan çıkıp en fazla elli metre ileride yatan maktullere yaklaştım yavaşça. Elime, içine bira koyduğum poşetlerden birini geçirmiştim. Çünkü biraz sonra nabızlarını yoklamak için dokunacaktım onlara. Parmak izim kalmasın istiyordum.  

Ne de zekiyim ama!  

İlk adamın boynuna dokundum önce, nabız yoktu. Bileklerini kavradım fakat yine kalp atışlarını algılayamadım. Son bir şey de daha yapacaktım ve adam yaşıyorsa ambulansı arayacaktım hemen. Cep telefonumu çıkarıp ekranı adamın burnuna doğru tuttum. Ekranda buğulanma olursa zavallı adam yaşıyor demekti. Fakat hiçbir şey olmadı. Adam ölmüştü. Aynı kontrolleri diğer garibanın üzerinde de gerçekleştirdim, ne yazık ki o da ruhunu teslim etmişti çoktan.  

Poşeti elime sarıp bu kez kimlik arayışına giriştim. Kim olduklarını öğrenmek istiyordum maktullerin. Polisleri arayacağıma ne yapıyordum ben! Delice bir heyecan sarmıştı her yanımı. Cüzdanlarına ulaştım sonunda. Kerim ve Kerem Ambarcı… Muhtemelen kardeşti bu ikili. Baro kimlikleri de vardı. Böylelikle avukat kardeşler olduklarını anladım. Kimliğin yanında birkaç kartvizit de buldum. Biri Simurg adında bir rock bara aitti, bir diğerinde Prof.Dr. Cüneyt Sever, Psikyatri Uzmanı, yazıyordu. Alakasız iki kartvizit… Bunları araştıracaktım. Kimliklerin ve kartvizitlerin fotoğrafını çektim, sonra aldıklarımı maktullerin ceplerine özenle yerleştirdim. Bundan sonraki hamlem arabama atlayıp olay yerinden derhal ayrılmak oldu. Çünkü bu çifte cinayeti ve nedenlerini dışarıdan araştıracaktım. Bir fikir vardı aklımda ve içimde de büyük bir heyecan. Tabii yolda giderken isimsiz bir cinayet ihbarı yapmayı da ihmal etmemiştim. 

-II- 

Kerim ve Kerem Ambarcı dün gece gözlerimin önünde öldürülmüştü, defalarca hançerlenmişti ikisi de. Katil hem çok güçlüydü hem de çok öfkeli. İşte ben, bu öfkenin sebebini merak ediyordum. Katili bulup cezasını vermek polislerin ve yargının işiydi. Ben daha çok nedenlerle ilgileniyordum. Bir dedektif gibi araştırma yapacak ve bu nedenleri bulacaktım. Sanırım istediğim tam da buydu. Fakat nasıl bir yol izlemeliydim, ilk başlarda bunu bilmiyordum.  

Aklımdaki düşüncelerle sabahı etmiştim. Bir ya da iki saat uyuyabilmiştim en fazla. Kendimi uyumak için fazla zorlamadım, üniversiteye doğru yola çıktım hemen.   

Ne yapmalıydım?  

Eskiden beri hacker’lik marifetim vardı. Bazı internet sitelerine, sosyal medya hesaplarına izinsizce girip eğlenirdim. Üzerime vazife olmayan şeyleri okur, üzerime vazife olmayan şeylere bakardım. Bugün de onu yapacaktım. Hevesle bir masa, bir sandalye ve eski bir bilgisayardan ibaret olan odama girdim. Elimde sıcak kahvemle oturdum bir süre. Fakat bir patlama noktasındayım. Ellerim klavyeye gitti. Siyah bir ekran ve bir imleçten oluşan ekrana bazı komutlar yazdım. Emniyetin veri tabanına girmek üzereydim. Evet, evet, doğru duydunuz. Emniyetin veri tabanına… Şifre istiyordu ekran, şifre çözücüyü çalıştırıp ona da birkaç yönlendirici komut ekledim. Otomatik belirdi ekranda şifre. Onaylama butonuna bastığım anda Ankara Emniyeti’nin ekranı karşımda olacaktı.  

İşte oldu! Şimdi ne yapacağım?  

Emniyetin veri tabanı ekranımda olduğu için olayla ilgili bütün bilgilere, raporlara, araştırma sonuçlarına ulaşmam mümkün olacaktı bundan sonra. Olay yeri fotoğrafları eklenmişti, açtım hemen. İki kardeş, ormanda muhtemelen sabahın ilk saatlerinde çekilmiş –demek ki ancak sabah bulabilmişlerdi cesetleri- bir fotoğrafa poz vermişlerdi. Kendi kanlarından oluşmuş bir birikintinin üzerinde başları yana düşmüş vaziyette yatıyorlardı. Hatırlıyordum bu hallerini.  

İncelemeye devam ettim.  

Maktuller avukat olunca, benim aklıma ilk gelen şey polislerin de aklına gelmişti: en son görülen davalar… Katil, haksız yere suçlandığını düşünen bir zanlı olabilirdi elbet. Neden olmasın? Kafayı avukatlara takmış biri…  

Polis raporlarından okuduğum kadarıyla avukat kardeşler özel bankaların icra işlerine bakıyormuş. Baro kimliklerinin numarasını kullanarak bir araştırmaya giriştim. Meğer ödenmeyen kredilerin, kredi kartı borçlarının peşindeymiş kardeşler. Kanunlar çerçevesinde iş gören, kravatlı tahsilât mafyası gibi çalışıyorlarmış anlayacağınız. İşin içinde parayla ilgili bir şeyler olabilir miydi? Bilmiyordum. 

Avukat kardeşlerin özel hayatlarına eğildim biraz. Çünkü iş, işte kalır, hayatımızı değiştiren, olağan dışı durumlarla mesaiden sonraki saatlerde karşı karşıya geliriz. Mesleğimizden sıyrıldığımız, toplumun bize yüklediği rollerden kurtulduğumuz zaman kendimizle baş başa kalırız. İnsanlara gerçek ‘ben’imizi o zaman açarız. Özel hayat deyince maktullerin ceplerinde bulduğum kartvizitler geldi aklıma. Fotoğraflarını açtım hemen. Simurg Bar ve Cüneyt Sever… Avukat kardeşlerin bir rock barda ne işi olabilirdi ki? Ya bu Cüneyt Hoca kimdi? Bilgisayar başından kalkma vaktim gelmişti. Polisten bir adım önde olmak istiyorsam acele etmeliydim.  

*** 

Akşam olunca –aklımdaki sorularla çok zor geçmişti zaman- Simurg Bar’a doğru yola çıktım. Kolaylıkla buldum barı. Kızılay’da bir sosyalleşme merkezi olan Karanfil Sokak’taydı. Dar merdivenlerden tırmanırken elektrogitarın tiz sesini takip ettim. Western’in kovboy filmlerindeki bar kapılarına benzeyen bir kelebek kapı karşıladı beni, kapıyı itip içeri girdim. Yüksek sesli bir müzik yapıyordu sahnedekiler. Bardaki kıza yöneldim hemen.  

“Kerim ve Kerem Ambarcı kardeşlerle ilgili birkaç soru soracaktım,” dedim bağırarak.  

“Buyurun!” 

“Tanır mıydınız onları?” 

“Evet.” 

“Kimlerle konuşurlardı burada? Yakınları, ahbapları…” 

“Polis misiniz?” 

“Hayır, kardeşlerin bir akrabasıyım. Öldürmeleri hakkında araştırma yapıyorum.” 

Akraba yalanına sığınmıştım. Başka ne yapabilirdim ki? Kendine iş arayan biriyim mi deseydim? 

“Ah, öldürüldüler mi?” 

“Duymamış olabilirsiniz ama öyle.” 

“Valla burada daha çok düşmanları vardı onların, benden duymuş olmayın da…” 

“Benden sır çıkmaz, siz devam edin.” 

“Ayhan abi var, buranın sahibi…” diye başlamıştı kız cümlesine fakat yanına gelen çam yarması yüzünden yarıda kaldı konuşması, adamı gösterip  “O da geldi, bakın,” dedi.  

Kel kafalı, aptalca bakışlı bir adamdı Ayhan. Gölge katilin profiline uyuyor muydu? Evet. Aslında iri yapılı her erkek o profile uyardı.    

“Hayırdır, birader?” diyerek bana doğru döndü Ayhan. Kıza söylediklerimi tekrarladım ben de kendisine. 

“Layığını bulmuş pezevenkler,” dedi kardeşler için. “Adamlar hem barıma geliyor hem de arkamdan kuyumu kazıyordu.” 

“Nasıl yani?” 

“Barın borçları vardı bankaya. İcralık olduk. Bankanın avukatları kim çıktı sizce?” 

“Kim?” 

“İşte o geberen iki pezevenk…” 

“Anladım. Ama düşününce sanki adamlar işlerini yapıyormuş gibi duruyor.” 

“Sıçarım onların işine, buna yediği kaba pisleme denir ancak.” 

“Hiç münakaşa ya da kavga oldu mu aranızda?” 

“Ne uğraşacağım o ibnelerle! Geçen geldiler, kovdum bardan, gittiler. Hem birader, sen esas Soner’i çek sorguya.” 

“Kim o?” 

“Baterist, bak sahnede.” 

Baktım, sıska bir çocuk önündeki davulları dövüyordu. 

“Anlayamadım, Soner’le nasıl bir ilişkileri vardı kardeşlerin?” 

“Bu Soner keşin önde gidenidir. Kerem’in kızına takmıştı kafayı, çok dedim yapma etme diye. Sonra bir gün Kerem’in elinden zor kurtardım bunu. Yani diyeceğim, düşman arıyorsan bak orda!” 

“Peki, Cüneyt Sever diye birisini tanıyor musunuz?” 

“Hayır, kim ki? O da mı öldü?” 

“Yok, yok o başka bir konu. Psikiyatri Profesörü müymüş, neymiş…” 

“Ah, evet… Tanıyorum onu ben. Kerim bahsediyordu… Kişisel gelişim seminerleri mi ne veriyormuş bu adam. O iki pezevenk de gidiyordu sanırım, bir halta yarayacakmış gibi.” 

Bunları söyledikten sonra arkasını dönüp gitti Ayhan. Kızla yine baş başa kalmıştık. “Aklınıza başka bir şey gelirse beni arayın lütfen,” dedim ve kartımı uzattım. Barda çok bile durmuş, alacağımı almıştım. Teşekkür edip kulaklarımı yüksek sesten kurtarmaktı istediğim fakat ondan önce Ayhan ve Soner’in soyadlarını aldım kızdan.  

*** 

Gecenin bir vakti olmuştu. Fakat ben devam ediyordum araştırmaya. Herkesten gizlediğim bir araştırmanın içindeydim. Bu yüzden üniversitedeki odama bir hırsız gibi girdim.  

İlk önce Ayhan Kara’yı araştırmaya karar verdim. Simurg barın sahibi… Bu adamdan pis kokular geliyordu burnuma. Emniyetin veri tabanına ismini yazdığım anda üç değişik dosya açıldı. Her birinde Ayhan’ın ablak suratının ve kel kafasının göründüğü bir resim ve altında serencamı… İki defa darptan karakolluk olmuş, bir defa da cinsel tacizden. Ceza almış mı bunlardan bilmiyordum ama sezgilerimde haklı olduğumu hissediyordum. Hakkında açılan davalara baktım hemen. En son açılan dava bir haciz davasıydı. Karşı tarafın avukatı hakikaten de kardeşlerdi. Ayhan doğruyu söylemişti. Her şeye rağmen bir bulutun üzerinde geziyordum sanki. Ayhan ve kardeşlerin arasında geçenler önümde burgaç oluşturuyor dönüp duruyordu bir sis bulutunun içinde.  

Bilemiyordum. 

Mecburen Kerem’in kızıyla çıkan şu baterist Soner’i araştırmaya geçtim. Yine birkaç dosya açıldı önümde. Bunların tümünde de Soner’in uyuşturucu madde bulundurmaktan ve kullanmaktan tutuklandığı yazıyordu. Evet, bunu da anlamış oluyordum, Ayhan bir kez daha haklı çıkmıştı, Soner bir bağımlıydı. Peki, bu neyi gösterirdi? Soner’i sahnede görmüştüm, iri yapılı bir çocuk değildi aksine oldukça sıskaydı. İki koca adamı deviremez gibi geldi bana. Yine de bilemezdim tabii. Deli kuvveti olabilirdi çocukta.  

Özel bir dedektif gibi hissediyordum kendimi, çok heyecanlıydım.  

“Polisler ne yapıyor acaba bu arada? Otopsi sonuçları belli olmuş mudur? Ya cinayet aleti… Bulunabilmiş midir? Bundan çıkan parmak izleri… Cinayetlerin gerçekleştiği yerden alınan örnekler…” diye geçiriyordum aklımdan.  

Emniyetin veri tabanında bu bilgiler de çıktı karşıma.  

Otopsi dosyası, epey karışık görünüyordu. Polisler muhtemelen rapordaki açıklamaları detayıyla okumak zorunda bile kalmamış, otopsiyi yapan doktora sormuşlardı ölüm nedenlerini. Fakat ben çözmek zorundaydım. Raporların bir çıktısını alıp bir de kahve yaptım ve okumaya başladım. On dakika geçmeden sonuçlara ulaşmıştım. İki kardeşin de ölüm sebebi -tam da beklediğim gibi- aşırı kan kaybıydı.  

Emniyetin veri tabanına yeni ve başka bir dosya daha düştü. Tam da ben bir hacker olarak sistemdeyken. Şüpheliler dosyasıydı yeni düşen. Polis benden önce mi sonra mı bilmem ama Ayhan’la ve bardaki kızla görüşmüş, DNA örneklerini bile almıştı. Okumaya devam ettim, şoktan şoka giriyordum. Soner’i de sorgulamıştı polisler. Parmak izi ve DNA örneği ondan da alınmıştı. Ayhan ve Soner bana anlattıklarından farklı bir şey söylememişti polislere. Peki, bardaki kız veya Ayhan bana neden söylememişti sorguya çekildiklerini? Benden önce mi gelmişti polisler? Yoksa sonra mı? Sonra geldilerse kız veya Ayhan muhtemelen benden de bahsetmiştir, diye düşündüm. Bu fikir, ilk kez aklıma düştüğünde dehşet içinde kaldım. Polis benim de peşime düşebilirdi. Yaptıklarımdan haberleri olursa yanardım. Ateş üstünde dans ettiğimin ilk defa o an farkına varmıştım.  

Fakat sonra… Sonra ne oldu? Merakıma tekrar yenik düştüm. 

Olay yerinde bulunan örneklerin analizi yapılmıştı. Dosyanın çıktısını alıp incelemeye koyuldum hemen. Heyecandan ellerim titriyordu ama içimde karşı koyamadığım ve yaşadığımı hissettiren bir coşku vardı. Kısa bir incelemenin ardından olay yerinde yabancı bir DNA ya da parmak izi bulunmadığını anladım. Gölge katil muhtemelen eldiven kullanmıştı ve DNA bırakmayacak kadar titiz davranmıştı. Cinayet aletini de yanında götürmüştü. 

Tabii bütün bunlar Ayhan’ı ve Soner’i şüpheliler listesinden silmeye yetmiyordu. Polislerin elinde, onları cinayetlere bağlayan herhangi bir delil yoktu, o kadar. 

Durmaya niyetim yoktu hiç. Polisler Soner’le görüşmüş fakat ben görüşmemiştim.  Bardaki kızdan numarasını almıştım Soner’in, hemen aradım. Titrek sesli bir oğlan çıktı karşıma. Konuyu Kerem’in kızına getirdim. Bu konuda Kerem’le arasında bir tartışma olup olmadığını sordum. Tam da umduğum gibi, “Yok,” dedi, “Can ciğer kuzu sarması değiliz ama düşman da değiliz.” Pek inanmadım bu çocuğa. Ne de olsa burnunu tozdan kaldıramayan bir keşti. Ayrıca hangi baba kızının böyle bir adamla görüşmesine izin verirdi ki? Kerem’le arasında bir husumet olduğu açıktı. Ayhan’ı haciz davasından dolayı bir kenara yazmıştım. Şimdi sıra Soner’deydi; şüpheliler listeme ikinci sıradan giriş yapmıştı. Polislerle başa baş gidiyordum sanki. Hissediyordum. Bir taraftan da korkuyordum ama bir o kadar da heyecanlıydım.  Ayhan’a sorduğumu Soner’e de sormuştum. Cüneyt Hoca’yı tanıyor muydu? Kardeşlerin Cüneyt Sever’in kişisel gelişim seminerlerine katıldığını söylemişti o da. Bu seansların sonunda kardeşlerin çok değiştiğini, alkolü bile bıraktıklarını vurgulamıştı. Adam yaşam koçu gibi çalışıyordu ve kardeşlerin üzerinde etkisi çoktu. Bu yüzden sabah ilk iş olarak Cüneyt Hoca’yla görüşecektim. Bu adamın kardeşler hakkında herkesten çok bilgi sahibi olduğuna inanıyordum. Bir psikiyatri doktoruydu sonuçta. Kardeşleri her yönüyle tanıyor olmalıydı. 

-III- 

Olmadı! Sabah ilk işim Cüneyt Hoca’yla görüşmek, olmadı. Üniversiteye gittim, birkaç derse girdim, çıktım. Aradayken odama polisler geldi. Yaşlı olanı kendisini başkomiser olarak tanıttı. Maktuller hakkında sorular sorduğumu öğrenmişti. Simurg Bar’daki kız ya da Ayhan yumurtlamış olmalıydı bunu. Akraba yalanını uyduramamıştım polislere. Nasıl olsa araştırırlardı. Kardeşlerin yakın bir arkadaşı olduğumu söylemiştim. “Nerden tanışıyorsunuz,” dediklerinde kem küm yaptım, Simurg Bar’dan tanıyorum yalanını uydurdum fakat ikna edici olamamıştım. Haliyle şüphe çektim üstüme. İfadelerimi çelişkili bulup tutukladılar beni. Soruşturmanın içine sokmuştum kendimi, hem de resmi olarak. Kan basıncım bir kez daha yükselmişti. Bir cinayet soruşturmasında şüpheli durumuna düşmüştüm durup dururken. Şükrettiğim şu oldu en sonunda: yaptığım hacker’likten haberleri yoktu.   

Yirmi dört saat nezarethanede kaldım.  

Çıktıktan sonra Cüneyt Hoca’yı aradım hemen. Uslanmaz bir çocuk gibiydim. Aslında şöyle düşünüyordum: her ne idiyse olan olmuştu artık. Bu işi çözmeli ve kendimi tamamen aklamalıydım. Çünkü polisin gözünde bir şüpheliydim ve bunu kendime hiç yediremiyordum. 

Kartvizitteki telefon numarasını tuşladım. Niyetim Cüneyt Hoca’nın ofisinde bir randevu ayarlayıp avukat kardeşlerle ilgili sorular sormaktı. Sekreteri çıktı telefona, kendimi tanıtınca hemen hocanın odasına bağladı telefonu. Kibar, kelimeleri seçerek konuşan bir adam çıktı karşıma. 

“Bugün doluyum,” dedi Cüneyt Hoca. “Yalnız isterseniz akşam yediden sonra evde olacağım. Konum atarım gelirsiniz. Yıllanmış bir Fransız şarabım var, birlikte açarız, ne dersiniz?” 

Teklifini seve seve kabul ettim. Şarap düşkünü olduğumdan değil. Evine davet ettiğine göre kardeşlerle ilgili epey bilgi sahibi olduğunu düşünmüştüm.  

*** 

Gitmeden önce hocayla ilgili biraz araştırma yapacaktım. Bunun için odamda, oturduğum yerde bir oyun uydurdum kendime. Ben başkomiserdim ve karşımda yardımcım vardı. Bulduklarını bana aktarıyordu, ben de değerlendiriyordum. Polisçilik oynuyordum resmen ve çok eğleniyordum. Her şeye rağmen… Ülkenin bütün kurumlarının sitesi önümdeydi. Bunlardan bulduklarımı, olay hakkındaki düşüncelerimi hikâyeleştirdim. Gerçekleri bakın nasıl kurguladım: 

“Başkomiser Hakan, Soner ve Ayhan’ın sorgusundan yeni çıkmıştı daha. Ona göre, her ikisi de dış kapının mandallarıydı. Ayhan, andropozda, kadın düşkünü, ziftlenmekten başka bir şey bilmeyen bir adamdı. Soner ise bulduğu parayı toza yatıran, tozu burnuna yedirecek fırsatı kollayan bir keşti. İkisi de kafalarını kaldırıp iki adamı öldürecek kadar ayık, sonra ortada hiçbir iz bırakmadan kaybolacak kadar zeki görünmüyorlardı. Maktullere karşı düşmanlıklarına rağmen öylelerdi. 

Başkomiserin düşüncelerini yardımcısının sesi böldü.   

“Evet, seni dinliyorum.” 

“Başkomiserim istediğiniz araştırmayı yaptım,” diyordu yardımcısı, “Cüneyt Sever, 1982 doğumlu görünüyor. Fakat 1982 ve 1993 yılları arasında adamla ilgili hiçbir kayıt yok. Doğum belgesi bile yok ortada. Adam sanki 1982’de doğmuş sonra 1993’de çıkmış ortaya. Ben de üstüne gittim, ne öğrendim dersiniz?” 

“Uzatma istersen…” 

“Cüneyt Sever’in ailesi aslında gerçek ailesi değilmiş. Evlatlıkmış adam.” 

“Ne çıkar ki şimdi bundan?” 

“Bunu ilk başta ben de bilmiyordum başkomiserim. 1993 yılında, Ankara’da evlat edinilmiş çocuk kayıtlarına ulaştım. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun verilerinden… ‘Cüneyt Sarıkaya’ ismine ulaştım. ‘Sever’ soyadını taşıyan hiç çocuk yoktu. Zaten bu soyadını da yeni ailesinden almış olmalı. Her neyse biraz daha kurcaladım. Sarıkaya, soyadına yoğunlaştım. Bu soy ismini sanki bir yerde görmüştüm. Biraz düşündüm ve hafızam beni yanıltmadı. Sarıkaya soyadı, Kerim ve Kerem Ambarcı kardeşlerin annesinin kızlık soyadıydı. Biliyorsunuz, hepsi kayıtlarımızda var.” 

“Valla müthişsin, ne diyeyim?” 

“Daha bitmedi başkomiserim. Arşivlerde Cüneyt Sarıkaya’nın anne ve babasını aradım. Ayşe ve Taner Sarıkaya… Baba, Taner Sarıkaya, 1989 yılında, yani Cüneyt yedi yaşındayken ölmüş. Annesi ise 1993 yılında, Cüneyt’in çocuk esirgeme kurumuna verildiği günlerde vefat etmiş.” 

“Tamam da, bu adamların arasındaki akrabalık bize neyi gösterir ki? Cüneyt Sever’i en fazla polisten bilgi saklamakla suçlayabiliriz.” 

“Başkomiserim haklısınız ama Cüneyt Sever’i baş şüpheli yapan çok önemli bir delil var elimizde.” 

“Neymiş?” 

“Bu Cüneyt Sever’in annesi, Kerim ve Kerem’in evinde tecavüze uğramış, sonra öldürülmüş.” 

“Kerim ve Kerem’in parmağı mı var diyorsun bunda?” 

“Polis çok araştırmış ama delil bulamamış.” 

-IV- 

Ne araştırma ama? Bunları bilerek gittim Cüneyt Sever’in evine. Ayhan ve Soner’in avukat kardeşlere karşı öldürecek kadar bir düşmanlığının olup olmadığını tam olarak bilmiyordum fakat Cüneyt Hoca’nın düşman olmak ve kardeşleri öldürmek için kocaman bir sebebi vardı. Tabii annesinin öldürülmesiyle alakaları varsa. Bunu da içeride öğrenmeyi, direkt hocaya sormayı planlıyordum.  

Kapıda karşıladı beni. Telefonda kardeşlerin akrabaları olduğum yalanını uydurmuş, olayla ilgili bilgi topladığımı söylemiştim. Normal karşıladı her şeyi, hatta olmasını beklediğimden daha nazikti. İri kıyım bir adam sayılmazdı. Gölge katilimle pek uymuyordu eşkâli. Yoksa ben o gecenin karanlığında olduğundan çok daha iri mi görmüştüm adamı? Göz yanılsaması mıydı? 

“İsterseniz çalışma odama geçelim,” dedi Cüneyt Hoca.  

Deri koltuklardan birine oturup direk konuya girdim. “Kerim ve Kerem Cuma günleri düzenlediğiniz seminerlere katılıyorlarmış.” 

“Evet, geliyorlardı.” 

“Ben de bu konuda…” 

“Biliyor musunuz bugün polisler geldi ofisime, onlar da sordu.” 

“Doğrudur fakat ben…” 

“Hatta sizi de sordular.” 

Hiç şaşırmadım! 

“Neden acaba?” diye sordum bilmiyormuş gibi görünerek. 

“Bilmem, başkomiser çıkarken sordu, siz galiba kapı kapı dolaşıp araştırma yapıyormuşsunuz cinayetlerle ilgili.”  

“Öyle de diyebiliriz tabii,” deyip geçiştirdim bunu.  

Annesine getirememiştim daha sözü. Çünkü konuşmamızın burasında izin istedi Cüneyt Hoca. Başka bir odaya geçti. Birkaç dakika sonra elinde iki dolu kadehle geldi. Bahsettiği Fransız şarabı… Sakınca görmedim ve tadına baktım.  

Keşke daha zeki olsaydım!  

Bir dahaki bölümde anlatacaklarımı birebir yaşadım ve bunun yüzünden ne kadar utanç duyduğumu size kelimelerle anlatamam. 

-V- 

Kendime geldiğimde Fransız şarabının dumanı vardı kafamda. Yine de panik, kanımdaki alkolü emen bir sünger gibi gezmeye başlamıştı damarlarımda. Orada ölecektim. Biliyordum. 

Aman Allah’ım sonum böyle mi olacaktı! 

Cüneyt Sever, elinde avcı bıçağı –hançer sandığım meğer ucu tırtıklı bir avcı bıçağıymış- koca salonun ortasında dört dönüyordu.  

Gölge katili bulmuştum, hem de polisten önce. Aferin bana!  

Hayatımı ortaya koyduğum bir kumar oynamıştım resmen. Bilmeden, hislerimle mi gelmiştim buraya kadar? İnanamıyordum kendime.  

“Annemi öldürdüler, anlıyor musun? Annemi öldürdüler! Defalarca tecavüz ettiler!” 

Bunları söyleyip duruyordu Cüneyt Sever. Evet, sebep belli olmuştu, katil de öyle… Ayhan ve Soner aklanmıştı bir anda. Halbûki neler kurmuştum kafamda. Soner haciz davasından dolayı sinirli olabilirdi, Soner ise sevgilisiyle rahatça gezemiyor diye…   

“Sen nereden biliyordun bunları?” 

“Neyi? Ben hiçbir şey bilmiyorum yemin ederim!” 

“Benimle oynama şimdi. Bu öldürdüğüm itler annemin bir akrabasının oğullarıydı. Yani benim de akrabamdılar. Sen benim yerime koydun sanki kendini, her şeyi çoktan çözmüşsün gibi gelip bunları söyledin bana!” 

“Tesadüf! Yemin ederim tesadüf!” 

“Dur, şimdi sana neler yaşadığımı anlatayım da tesadüf mü değil mi anlarız!” 

Dinlemeye hiç de gönüllü sayılmazdım fakat Cüneyt Sever tam karşımdaki koltuğa oturup anlatmaya başladı. 

“Babam öldüğünde daha çok küçüktüm, yedi yaşında falandım herhalde. Babamı pek tanımadım o yüzden. Fakat onun olduğundan beri anneme şiddet uyguladığını biliyordum. Öyle böyle değil, üzerinde sigara söndürdüğünü bile gördüm. Çok içerdi babam. İçtikçe döverdi annemi, yani hatırladığım kadarıyla… Babamın bir trafik kazasında ölmesinden birkaç ay önce annemle el ele verip kaçtık evden. Gideceğimiz hiçbir yer yoktu. Birkaç gece, orospuların, pezevenklerin cirit attığı bir otelde kaldık, bildiğin mezbelelik. Annem güzel kadındı, güzel olmasa ne olacak, kadın olması yeter. Erkek milleti değil mi işte! Şeker görmüş sinek gibi toplanmaya başladılar etrafına. Daha fazla dayanamadık. Paramız da bitmişti. Annemin çalıştığı yerden bir arkadaşı vardı, aynı zamanda baba tarafından akrabamız, Fahriye Abla… İyi kadındı. Akrabasıydı ama babam gibi değildi. Neyse, o bizi evine davet etti. Fakat evi küçüktü. Sığışamadık. Bahçede duran eski bir kamyon kasası vardı, üstü kapalı. Annemle bana yatak, döşek koydular oraya. Mevsim yazdı, yazı çıkarsak yeter diye düşünüyorduk. Fakat kamyon kasası malum, metalden… Olan güneşi çekiyor bütün gün. Geceleri sıcaktan uyunmaz hale geliyor. Mecbur kapı açık yatıyorduk biz de.  

Fahriye ablanın iki oğlu vardı. Kerim ve Kerem… O dönemde biri on üç, biri on beş yaşında. Bir gece annemin çığlıklarıyla uyandım. Kerem iti annemin üstünde, Kerim de kapıda bekliyor. Çocuk aklımla anlamadım tabii ne yaptıklarını. Sırayla tecavüz ettiler anneme. Sonra annem feryat figan edip bağırmaya başlayınca, Kerem kapının önüne koyduğumuz taşı aldı vurdu kadının kafasına. Tek darbe yetti. Sesi bir anda kesildi annemin, sanırım anında ölmüştü. Ne yapacağımı bilemedim. Sabaha kadar annemin kanından oluşan bir birikintinin üstünde oturdum. Kâh uyudum, kâh uyandım, kâh ağladım, kâh anneme uyanması için yalvardım.  

Bir türlü uyanmadı ama!  

Sonra bu itlerin kaçtığını duydum. Polisler hiçbir zaman bulamadı izlerini. Bulsalar bile onları cinayeti bağlayan bir delil de çıkmadı ortaya. Sonuç ne oldu dersin? Ben yetiştirme yurduna, annem mezara…  

Geçen sene, seminerlere geldikleri ilk gün tanıdım onları. Kerem’in yüzünde hala o arsız sırıtış duruyordu. Kerim de her zamanki gibi abisinin yancısıydı. Yıllarca bunlarla uğraştım, travmam olmuşlardı. Tam iyileşiyordum ki orospu çocukları çıktı geldi geçmişten. Evet, olan oldu. Katil oldum en sonunda. Fakat sebepsiz yere öldürmedim.  

Çok uzattım biliyorum. Şimdi sana gelelim. Neden burnunu soktun ki bu işe? Farkına varamadın mı? Bu işi uzun süredir planlıyordum. Ne kadar temiz çalıştığımı göremedin mi? Beni asla bulamayacaklar. Sana çok yazık olacak. Bir de üzgünüm ama cesedini bulmalarına da izin veremeyeceğim. Çünkü kimseye, Cüneyt sebepsiz öldürdü, dedirtmem.” 

Sesi kesildi bir anda. Fakat hala oturuyordu yerinde, başı önüne düşmüş durumdaydı. Hızlı hızlı soluk alıp verdiğini duyabiliyordum. Bense yalvarıyordum. Filmlerde, dizilerde insanların katillerine yalvarmalarını defalarca izlemişimdir ve boşuna yalvardıklarını düşünmüştüm her zaman. Şimdi aynısını ben yapıyordum.  

Ellerim ve ayaklarımda plastik kelepçeler vardı. Fena halde uyuşmuş durumdaydım. Fakat içimden sıcak bir şeylerin yukarı doğru çıktığını hissedebiliyordum ve o his kalbimi patlatacaktı neredeyse. Beynimdeki bütün alarmlar hayatta kalmam için kurulmuştu. Bas bas bağırıyorlardı… Biraz sonra, Cüneyt Sever ayağa kalktığında, onlar da zembereğinden boşalacaktı. 

“Neyse, anlayacağın,  o geceden sonra, kendime gelemedim. Her şey bundan ibaret!” dedi. Son noktayı koyuyordu sanki.  Bir romana, bir öyküye son noktayı koyar gibi.  

Ayağa kalktı. Şimdi bir dev olmuştu karşımda. Gölge katil hançerini çıkarmıştı. Sesim kısıldı bir anda, ağzımdan tek kelime çıkmadı. Çıkamadı… Gözlerimi kapayıp başımı geriye attım. Her an tokat yiyecek gibi bekliyordum. Tokattan daha fazlasına maruz kalacağım kesindi.  İçimden, “Ne olur burada bitmesin, ne olur Allah’ım, burada bitmesin!” diye yalvarıyordum.  

Sonra tok bir ses geldi kapıdan. Ardından bir çatırdama sesi. Kurtuluyordum. Çünkü polisler eve giriyordu.   

-SON- 

STRETELLİ DOSYASI

Yazan: Edgar Wallace

Çeviren: İpek Yayık

YAZAR HAKKINDA

Richard Horatio Edgar Wallace, İngiliz romancı ve tiyatro yazarıdır. Bir artistin çocuğu olarak Greenwich, Birleşik Krallık, 1 Nisan 1875’te doğdu. Sokağa terkedilen yazar bir balıkçı ailesi tarafından büyütüldü. 12 yaşında gazete satıcılığı yaptı. 18 yaşında orduya girdi, Güney Afrika’da savaştı. Ordudan ayrılınca “Daily Mail” gazetesinin muhabiri olarak çalıştı. Tiyatro oyunlarının yanı sıra polisiye romanlar da yazdı. 27 yılda 200’e yakın ürün verdi. Bu roman türünün adeta kurucusu oldu. 10 Şubat 1932’de Beverly Hills, Kaliforniya’da öldü.

***

Dedektif John Mackenzie emekli olmuştu. Olağanüstü başarı hikâyeleri tüm gazete sayfalarını süslüyordu. Ani emeklilik kararı, halk arasında olduğu kadar amirleri tarafından da şaşkınlıkla karşılanmıştı. Emekliliğinin sebebini pek çok kez tahmin etmeye çalıştılar ama gerçek nedeni tutturan olmadı. Dedektif aslında içindeki görev bilinci, adalet duygusu ve amansız mizah anlayışı arasındaki engellenemez rekabet yüzünden erken emekliye ayrılmıştı.

İçindeki bu anlaşmazlık, Stretelli Vakası’yla doğmuştu. Halkın büyük bir kısmı ve pek çok bilirkişi, Stretelli Vakası’nın soğuk bir aralık sabahında kapandığı fikrindeydi.

Bu, bir anlamda doğruydu. Fakat Mackenzie’nin kulağında amirinin övgü dolu sözleri çınlarken, doldurulmayı bekleyen boş bir polis şefi koltuğu olduğu da aklının bir köşesindeydi. Görev bilinci, adalet duygusu ve mizah anlayışı, zihninde bir anlığına çarpıştı. Ardından ofisinde oturup istifa mektubunu yazdı.

***

Mackenzie eski kafalı biri sayılabilirdi. Ofisine “Dr. Mona Stretelli, Madrid” yazılı bir not geldiğinde burun kıvırmıştı. Stretelli, profesyonel olarak yardımını isteyen ilk kadın doktor olsa da Mackenzie ona karşı önyargılıydı.

“Gelsin,” dedi. İspanyol bir kadın doktorun yolu neden Scotland Yard’a düşmüş, merak ediyordu.

Kafasındaki olasılıkların kontrolden çıkmasına fırsat kalmadan kadın içeri girdi. Orta boylu, koyu tenli, yaman, hatta çekici bir kızdı.

Mackenzie alışılageldiği üzere Fransızca, “Sizinle tanışmak büyük şeref, doktor,” dedi. “Size nasıl yardım edebilirim?”

Kadın, bu kaba karşılamaya belli belirsiz tebessüm etti.

Kusursuz bir İngilizceyle, “Bana kıymetli bir on dakikanızı ayırabilirsiniz, Bay Mackenzie,” dedi. “Size anlatmam gereken önemli bir şey var.”

Ardından üstünde İçişleri Bakanlığı damgası olan bir zarf uzattı. Bu, üst düzey bir yetkili tarafından yazılmış bir referans mektubuydu. Dedektif meraklandı.

Kadın, “Peter Morstels’i tanıyor musunuz?” diye sordu. Dedektif olumsuz şekilde kafa salladı.

Kadın bir an tereddüt etti.

“Londra’da kulağınıza türlü türlü… dedikodu geliyordur. Yani en azından Batı tarafında. Margaret Stretelli adını hiç duymuş muydunuz?”

Mackenzie kaşlarını çattı. “Duymaz olur muyum? Zaten soyadınız bir yerlerden tanıdık gelmişti! Akraba mısınız?”

Kadın yavaşça baş salladı. “Kardeşimdi.”

“Di mi? Yoksa öldü mü?”

Kadın tekrar kafa salladı, gözleri doldu.

Margaret Stretelli’nin Londra’dan kaybolması polis merkezinde çalışan kimsenin gözünden kaçmamıştı. Fakat bu haber karşısında ne üzülmüş ne de rahatlamışlardı. Margaret, Soho restoranında buluşan Bob kesim saçlı haydut takımındandı. Pek çok şüpheli isimle bağlantısı vardı. Kokain kaçakçılığında kritik bir rol oynadığı fakat pek kâr edemediği biliniyordu. Çünkü polis onun da bulunduğu çılgın bir partiye sızmıştı. Ardından Margaret, elektrik direğine çarptığı için açılan küçük bir davadan adice sıyrıldı. Polis, onun çılgınlıklarıyla pek ilgilenmiyordu. Çünkü para konusunda sıkıntı yaşamadığını biliyorlardı. Dadandığı mekânlara artık gelmediği fark edilince ihtiyatlı bir soruşturma yürüttüler. Ülkenin orta kesiminden bir çiftçi beyle evlendiğini ve evlenmelerinden birkaç hafta sonra adamdan kaçıp New York’a taşındığını öğrendiler.  

Scotland Yard meleklerinin amel defterini tutmaya uğraşmayacağı kadar sıkıcı ve sıradan bir öyküydü bu. Yine de her suç sıradanlığa dayanırdı. Bu yüzden olaylar usulüne uygun şekilde kaydedilip dosyalandı.

Kadın, “Size öncelikle geçmişimizden bahsetsem iyi olacak,” diyerek anlatmaya başladı. “Babam Madrid’de çalışan bir doktordu. Öldüğünde iki kızına, yani Margaret ve bana beş milyon peseta bıraktı. Babamın yolundan gidip tıp alanında uzmanlaştım. Öldüğünde üçüncü sınıftaydım. Zavallı Margaret hayatı severdi. Kendince tabii. Babamın vefatından üç ay sonra güya müzik eğitimi görmek için Madrid’den Paris’e taşındı. Ardından Londra’ya geldi. Öğrenebildiğim kadarıyla burada sakıncalı kimselerle tanışmış. Bay Morstels ile nasıl tanıştığını bilmiyorum. Fakat o adamın etkisi altında oldukça büyük meblağlar harcadığı kesin. Margaret’a evlenme teklif etmiş ve Marylebone Nikâh Dairesi’nde evlenmişler. Sonra Little Saffron’daki evlerine gitmişler. Kasabadan birkaç kişi onu gördüğünü söyledi. Doğrulayabildiğim kadarıyla üç hafta birlikte yaşamışlar. Ama tam süre bilinmiyor. Üç ay da kalmış olabilir, bir ay bile kalmamış da. Avignon halkı, Margaret kaybolduğunda kocasından kaçtığını düşünmüş. Çünkü Bay Morstels’in başarısız evlilikler yapması alışılageldik bir şeymiş.”

“Daha önce evlenmiş mi?” diye sordu Mackenzie.

“İki kez,” diye cevapladı kız. “Her seferinde kadınlar ya evden kaçmış ya da adam onlardan boşanmış. Bay Mackenzie, kardeşimin öldürüldüğüne eminim!”

Mackenzie sandalyesinde doğruldu.

“Öldürüldü mü? Genç hanım, bu mümkün değ–”

Aniden durdu. Gerçekleşmesi gayet de mümkün bir olay olduğunu fark etmişti.

“Ya adamın dediği doğruysa ve kardeşiniz evden kaçtıysa?”

Doktor kafasını iki yana salladı.

“İmkânı yok. Kaçsaydı mutlaka yanıma gelirdi. Hep birbirimizin en yakın dostu olmuşuzdur. Bildiğini okurdu, inatçıydı ama zor duruma düştüğünde benden mutlaka yardım isterdi.”

“Bay Morstels ile tanıştınız mı?” diye sordu Mackenzie.

“Evet. İlk kez dün görüştük. Onu gördüğüm gibi kardeşimin bir cinayete kurban gittiğinden emin oldum.”

“Bu çok ciddi bir iddia. Fakat sağlam sebepleriniz olmasaydı ortaya böyle bir varsayım atmazdınız diye düşünüyorum,” dedi Mackenzie gülümseyerek. “Sonuçta doktorlar kolay kolay başkasından etkilenmez veya etraflıca düşünmeden konuşmazlar, değil mi?”

Kadın onayladı. “Haklısınız.” Kalktı ve odayı adımlamaya başladı. Heyecandan sesi yükselmişti. “Kusuruma bakmayın, Bay Mackenzie. Ama kardeşim Margaret’ın öldüğüne o kadar eminim ki şu an şu kapıdan içeriye girse bunun bir halüsinasyon olduğuna hiç şüphem olmaz.”

Mackenzie ısrar etti. “Neden böyle düşünüyorsunuz? Bay Morstels’in birkaç defa evlenmiş olması dışında, ki bu sizin iddianız, hakkında hiçbir kötü kanıt yok.”

“Biraz araştırma yaptım,” dedi kadın. “Yerel polis, hakkında kötü bir şey söylemedi. Ancak ilginizi çekecek birkaç detay yakaladım. Margaret Londra’dan taşınmadan önce bankadan toplamda altı bin beş yüz sterlin çekmiş. O para nereye kayboldu?”

“Morstels’e sordunuz mu?”

“Sordum. Dediğine göre başına gelen en büyük talihsizliklerden biri buymuş. Karısı evden ayrılırken yanına sadece kendi parasını değil Morstels’in parasından da almış. Hatta bana o parayı geri ödeyebilir miyim, diye soracak kadar yüzsüzdü.”

Mackenzie eli çenesinde, sırtı kamburlaşmış masasında oturuyordu. Suratı hiddetle asılmıştı.

“Gittikçe daha çok bir cinayet vakasına benziyor,” dedi. “İyiliğiniz için diyorum Bayan Stretelli, umarım yanılıyorsunuzdur. Bay Morstels ile görüşeceğim.”

***

Kışa yakışan bir gündü. Çıplak dalların üzerindeki beyaz kırağı, Peter Morstels’in bahçesinde parlıyordu. Dedektif Mackenzie dişlerinin arasında bir pipo, asla yanından ayırmadığı şemsiyesi koltuk altında, tren istasyonundan sakince çıktı. Uzaktan Hill Cottage’ı gördüğünde durdu ve inşaatı henüz bitmiş gibi görünen beton yığını müştemilatıyla bu biçimsiz evi dikkatle inceledi. Ev, bir tepenin eteğinde konumlanmıştı. Resmedilmeye değer bir manzaraydı. Anlaşılan bu güzelliğini mesafeye borçluydu. Çünkü Mackenzie, beş dakika sonra binayı yakından incelemiş ve hiç memnun kalmamıştı.

Kapıyı çaldığında karşısında bulduğu adam, şaşırtıcı derecede uzun boylu ve kalıplıydı. Gerçekten dev gibi biriydi. İnce telli lepiska saçları vardı. Al yanaklı koca yüzü sağlıkla parlıyordu. Tam kapının eşiğinde durmuş sert ve sorgulayıcı bakışlarıyla Dedektife tepeden bakıyordu.

“Günaydın, Bay Morstels. Ben, Dedektif Mackenzie. Scotland Yard’dan geliyorum.”

İri adamın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Göz kapakları, fal taşı gibi açılmış uçuk mavi gözlerini bir saniyeliğine bile olsa gizlemedi.

“Hoş geldiniz, Memur Bey. Buyurun, girin.”

Dedektifi taş zeminli ve alçak tavanlı bir mutfağa yönlendirdi.

“Sizi Mona Stretelli mi gönderdi? O dedi, değil mi? Tahmin etmiştim. Gelip de bana karım hakkında uydurma hikâyeler anlatana kadar başımda yeterince dert yoktu sanki!”

Mackenzie açıkça sordu. “Eşiniz nerede?”

“Amerika’da bir yerde. Takdir edersiniz ki bana hangi kasabasına gideceğini söylemedi. Bıraktığı mektup üst katta.”

Birkaç dakikalığına ortalıktan kayboldu. Sonra elinde gri bir kâğıtla geldi. Üstünde adres yoktu.

“Seni terk ediyorum. Taşranın durağanlığına daha fazla katlanamayacağım. Bu mektubu Teutonic’e bindikten sonra yazıyorum. Lütfen beni boşa. Gerçek adımla seyahat etmiyorum.”

Mackenzie mektubun arkasına baktı.

Keyifle “Neden gemideki kırtasiyeyi kullanmamış?” diye sordu. “Kaçmak için bu kadar acelesi olan bir kadın, geminin salonunda rahatlıkla bulabileceği yazı takımını sığdırmak için bavulundan eşya çıkarmaz. Tahmin ediyorum ki yolcu listesine bakmışsınızdır. Ah, pardon. Bakmanıza gerek yok çünkü farklı bir ad kullanıyormuş. Acaba pasaport kontrolünü nasıl atlattı?”

Tüm bunları söylerken karşısındaki adamı izlemiş ve derin düşüncelere dalmıştı. Peter Morstels’i tahrik edip ağzından laf almayı amaçladıysa da hayal kırıklığına uğrayacaktı.

“Keyfi bilir,” dedi adam sakince. “Bana açıklama yapmadı. Kardeşi onu öldürdüğümü düşünüyor!”

Hafifçe güldü. “Neyse ki geçen gün aradığında evde yalnızdım. Hizmetçim dediklerini duysaydı dedikodu tüm kasabaya yayılırdı!”

Konuşurken gözlerini bir an bile Dedektiften ayırmamıştı.

“Sanırım size de öyle konuşmuş,” dedi. “Evi aramakta özgürsünüz. Her köşeyi didik didik edebilirsiniz. Daha ne diyeyim? Bulacağınız tek şey giderken yanına almadığı birkaç parça kıyafet. Göstermemi ister misiniz?”

Mackenzie, adamı takip ederek merdivenlerden çıktı. Evin ön tarafındaki büyük yatak odasına gittiler. Gardırobun içinde bir kürk, iki ya da üç tane elbise ve bir düzine ayakkabı vardı. Ayakkabıları tek tek inceledi ve aralarında hiç giyilmemiş bir çift fark etti.

Kadınlardan az buçuk anlayan Mackenzie kendi çıkarımlarını yaptı. Bahçeyi ve araziyi inceledi ancak kadının kaybıyla ilgili bir sonuca ulaşamadı.

Yarım kalmış beton ek binayı işaret ederek sordu. “Ne inşa ediyorsunuz?”

Adam hafifçe gülümsedi. “Eşime yeni bir banyo yapacaktım! Hill Cottage’ı beğenmiyordu. Aslında kendime bir oturma alanı yapmayı planlamıştım ama bana odayı kendisi için tekrar tasarlattı. Bay Mackenzie, ben varlıksız biriyim. Ama kalan her meteliğimi o kadına harcamaya razıydım! Onun çok parası var, binlerce sterlin! Ama bana bir peni bile vermedi. İstemedim de zaten.”

Mackenzie derin bir nefes aldı. “Evlilikleriniz hep talihsiz geçmiş,” dedi. Karşılığında adamdan sadece bir homurtu geldi.

***

 O gün Dedektif, düşünceli bir halde ofisine döndü. Mona Stretelli onu bekliyordu.

“Yüzünüzden anladığım kadarıyla bir şey öğrenememişsiniz.”

Dedektif gülümsedi. “Âdeta zihnimi okudunuz. Emin olduğum tek şey, kayıt dışı söylüyorum, Morstels yalancının teki. Belki bir de katil. Ama–”

“Araştırmaya yetkiniz olsaydı sizce bir şeyler bulabilir miydiniz?”

Mackenzie hayıflandı. “Sanmam. Sıradan bir suçlu değil. Eğer eşlerini öldürdüyse…”

Kadın bembeyaz olmuştu. Sendelediğini görünce yanına koştu.

“Bir şeyim yok,” dedi kadın. Siyah kaşları aniden birleşerek Dedektifi ürküttü. Gözlerinden alevler çıkıyordu.

Pes ve öfkeli bir tonda, “Yemin ederim ki bu adamın peşini bırakmayacağım! Yaptıklarının cezasını çekecek!” dedi.

Aniden susmuştu. Dudaklarını birbirine bastırarak öfkesini kontrol etmeye çalıştığını ele veriyordu. Elini uzattı.

“Sizi daha fazla rahatsız etmeyeceğim,” dedi.

***

Öğleden sonra Mackenzie amirine rapor verdi ve olayları basitçe açıkladı. Amir umutsuzdu.

“Maalesef, elimizden bir şey gelmez. İspanyol hanımın bu talihsiz olay karşısında telaşlanması çok doğal. Fakat bu tarz kayıp vakalarıyla sık karşılaşıyoruz. Özellikle de kaybolan kişinin, tabiri caizse, bohem olduğu durumlarda. Birkaç aya kalmaz Monte Carlo’da ortaya çıkar.”

Mackenzie bu fikre katılmıyordu. Sonraki iki hafta boyunca Mona Stretelli’yi görmedi. Ama tesadüfen onun hakkında bir yazı okudu. Vefat eden bir markinin birtakım eski mücevherleri satışa çıkmıştı. Mona Stretelli, zamanında Marie Antoinette’e ait olan taklit bir elmas yüzüğü iki yüz sterline satın almıştı.

Yüzüğün fotoğrafı bazı Londra gazetelerinde basılmıştı. Antika eşyaların büyüsü ve ortamın tuhaflığı gazete editörlerinin dikkatini çekmiş olmalıydı. Hiçbir kadının takamayacağı bir yüzüktü. Çünkü çok büyüktü. Kadının bu tarz bir hoppalığa girişecek kadar endişelerini bir kenara bırakması Dedektifi afallatmıştı.

Bir hafta sonra inanılmaz bir hadise gerçekleşti. Mona, bir akşam haber vermeden Scotland Yard’a geldi. Dedektif ondan yeni haberler duymayı bekliyordu. Fakat umduğu haber bu değildi.

“Bay Mackenzie, Bay Morstels’a haksızlık etmişim. İddialarımın asılsız olduğunu anladım.”

Dedektif ona şaşkınlıkla baktı. “Onunla konuştunuz mu?”

Kadın başıyla onayladı. Yanakları kızarmıştı. Cevaplarken sesi titriyordu.

“Bu hafta evleneceğiz.”

Dedektif şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi.

“Evlenecek misiniz?” Soluğu kesilmişti. “Ama siz–”

 “Sanıyorum ki ikimiz de Peter’a karşı önyargılıydık,” dedi kadın sakince. “Oldukça çekici ve etkileyici biri olduğunu sonradan fark ettim.”

Dedektifin suratı asılmıştı. “Eminim öyle olmuştur. Fakat ne yaptığınızın farkında mısınız?”

Kadın kafa sallayarak onayladı.

“Onunla gerçekten evlenecek misiniz?”

“Evet. Boşanma işlemleri bittiğinde evleneceğiz. Bir hafta boyunca onunla kalacağım. Halası refakatçim olacak. Son görüşmemizde buraya bir daha gelmeyeceğimi söylemiştim,” dedi kadın. Ardından yarım yamalak bir gülümsemeyle “Bu sefer ciddiyim!” diye ekledi.

Kısa bir vedalaşmanın ardından ofisten çıktı. Çıkarken kolunun altına sıkıştırdığı çantası kayıp yere düşmüştü. Aceleyle çantayı yerden almış ve odadan çıkmıştı. Bu yüzden içinden düşen muare ipekten yapılma cüzdanı fark etmemişti.

Dedektif, cüzdanı kadın odadan çıktıktan sonra fark etti. Kadının Paris’teki evinin adresini bulmak amacıyla cüzdanı açıp inceledi. İçinde sadece uzunca bir fatura vardı. İlgisini çekmişti.

Birkaç saniye sonra kadın ofise döndü. Belli ki cüzdanının yokluğunun farkına varmıştı.

“Neden döndüğünüzü biliyorum,” dedi Mackenzie. Doğrudan kadının kızarmış suratına bakıyordu. “Az önce yerde buldum.”

Kadın nefes nefese kalmıştı. “Teşekkür ederim,” dışında hiçbir şey söylemeden dönüp gitti. Ertesi sabah Dedektifin eline kadının taşraya doğru yola çıkacağını haber veren bir telgraf ulaştı.

***

Mackenzie’nin aklında pek çok düşünce dolanıyordu. Ama kafasını en çok meşgul eden soru, adam öldürmeye meyilli Peter Morstels’in Marie Antoinette’in yüzüğüne ne fiyat biçtiğiydi. Kadının yüzüğü ne amaçla satın aldığı artık belli olmuştu.

Dedektif, kadının taşraya doğru yola çıkmasından iki gün sonra, yolcuları gözlemlemek ve Southampton’a giden gemi bağlantılı treni görmek için Waterloo İstasyonu’na uğradı. Geminin yolcu listesi uzundu. Okyanusu aşıp Amerika’ya geçecek o kadar çok kişi vardı ki aktarma trenine iki vagon eklenmesi gerekmişti.

İstasyon memuru dedektifi tanımıştı. “Amerikalıların seyahat anlayışı da pek tuhaf. Şu yaşlı hanıma bir bakın,” dedi acıyarak.

İki bastonla ancak yürüyebilen, beli bükük bir figürü işaret ediyordu. “Bu yaşta deniz seyahati nasıl göze alınır!”

“Gerçekten ilginç,” diyerek katıldı Mackenzie.

O akşam eve döndüğünde onu bir mektup bekliyordu. Zarf kirliydi, üstünde çamur lekeleri vardı. Adres kurşun kalemle yazılmıştı. İçinden Mona Stretelli’ye ait bir kartvizit çıktı. Aceleyle şunlar yazılmıştı: “Tanrı aşkına yanıma gel!”

Mackenzie gelen notu amirine iletti. Böylece artık bu davayla bir işi kalmamıştı. Fakat bundan sonra yaşanacaklar onun başarı hanesine yazılacaktı.

Amiri ısrar etmişti. “Sevgili John, lütfen bu davayı bırakma!” Ama Mackenzie son derece kararlıydı. Gün yüzüne çıkardığı kanıtların övgüsünü Dedektif Jordan almalıydı.

***

Jordan çiftliğe vardığında neredeyse gece yarısıydı. Hazırlıklı gitmişti. Çünkü amiriyle görüşmüş ve olayın ciddiyeti konusunda onu ikna etmişti. Kapıyı yarı giyinik Peter Morstels açtı. Misafirini gördüğünde yüzünün rengi attı.

Jordan sertçe, “Mona Stretelli nerede?” diye sordu.

Peter “Gitti,” dedi. “Geldiği gece beni terk etti. Halam gelemedi. Mona da refakatçisiz kalamayacağını söyledi.”

Dedektif “Yalan söylüyorsun,” dedi. “Seni tutukluyorum. Evi arayacağım.”

Evden kayda değer bir şey çıkmadı. Fakat sabah kasaba halkını sorguladığında Morstels’in aleyhine delil buldu. Komşu kasabadan dönen iki adam, eve çeyrek mil[1] mesafedeki bir kestirmeyi kullanmıştı. Akşam dokuz sularında keskin bir kadın çığlığı duymuşlardı. Çığlık, Hill Cottage tarafından gelmişti. Başka ses duymamışlardı. Belli ki kasabalılar bu durumu pek umursamamıştı. Morstels, Dedektif Jordan tarafından sorgulandığında belirsiz bir nedenden ötürü Mona’nın histeri krizine benzer bir şey geçirip çığlık attığını itiraf etti.

“Deli gibi davranıyordu,” diyerek itiraz etmişti. “Bir kadın çığlık attı diye tutuklanacak mıyım? Sakinleşmesi için ona bir saat tanıdım. Sonra gidip kapısını tıklattım ama cevap vermedi. Kapıyı açtım, içeride yoktu. Herhâlde pencereden kaçtı. Odasındaki pencereden rahatça yere atlayabilir.”

“Anlattığın hikâye ikna edici değil,” demişti Jordan. “Seni polis merkezine götüreceğim. Arazinin aranması için de izin çıkaracağım.”

Arazinin tamamı, ağaçlarla kaplı olmayan kısımları dâhil, titizlikle kazılıp araştırıldı. Soruşturmanın üçüncü gününde büyük bir keşif yapıldı. Toprağın yaklaşık dört fit[2] altında kömürleşmiş bir kemik yığını bulundu. Olayın en korkunç tarafıysa kemiklerin yanında Marie Antoinette’in yüzüğünün olmasıydı!

Jordan Londra’ya dönüp Mackenzie’yi uyandırdı. Haberi verdi.

Sevinçten bayram ediyordu. “Elimizdeki bulgulara göre adam cesetleri yakıyormuş. Mutfağında kocaman bir şömine var. Kimseye sezdirmeden orada yakmış olabilir. Ekibimizdeki patoloji uzmanı, bulduklarımızın insan kemiği olduğuna adı gibi emin.”

Mackenzie onu uyardı. “Ancak bu, kemiklerin Mona Stretelli’ye ait olduğunu göstermez.”

Jordan zafer kazanmışçasına cevapladı. “Ama yüzük de oradaydı! Cinayeti kanıtlamaya yeter!”

Dava sürecinde Morstels, soğukkanlılığını kusursuz bir şekilde korudu. İdam kararı duyurulduğunda kendini tutamayıp duygularını belli etmişti ama bu sadece birkaç saniye sürmüştü.

Mackenzie, Morstels’in isteği üzerine idam edileceği sabah onu görmek için Nottingham Cezaevi’ne gitti. Morstels bir sigara yakmış gardiyanla sohbet ediyordu. Dedektif’e küçük bir baş hareketiyle selam verdi.

“Bana kötü şans getirdin, Mackenzie. Ama sana bir şey söyleyeyim. Birkaç kadın öldürdüğüm doğru. Üç ya da dört taneydi, tam sayıyı hatırlamıyorum,” dedi umursamaz bir tavırla omuz silkip. Ardından kıkırdayarak, “Hepsi betonun içinde, yeni evimin temelinde,” diye ekledi. “Yalnız Mona Stretelli’yi ben öldürmedim, yemin ederim. Kendime bunu yediremiyorum, Mac. Resmen işlemediğim bir cinayet yüzünden enselendim!”

Bir süre düşüncelere daldı. Sonra, “Şu Stretelli denen kızı bir görüp tebrik etmek isterdim,” dedi.

***

Mackenzie istifa mektubunu yazmayı bitirene kadar cevap vermedi. Mona Stretelli’nin cüzdanında bir buharlı gemi firmasının faturasını görmüştü. Emin olmak için Waterloo’ya gidip kadının trene binişini bizzat izlemişti. Kadın, ustaca kılık değiştirmişti ama Dedektif onu tanımayı başarmıştı.

Ölmüş olması gereken gece, uçsuz bucaksız Atlantik sularındaydı. Yeni bir eve, yeni bir ülkeye, yeni bir hayata açılmıştı. Arkasında kendi kazdığı bir çukur bırakmıştı. Çukurda tıbbi bir kurumdan satın aldığı toza dönmüş kemikler ve Morstels’i darağacına götürecek o yüzük vardı.

Mackenzie hepsini biliyordu ama bir adamın işlemediği bir suç yüzünden asılmasına göz yumdu. İçindeki görev bilinci ve adalet duygusunun susuzluğu dinmişti. Mizah anlayışı da durumdan hoşnuttu.


[1] Yaklaşık dört yüz metre.

[2] Yaklaşık bir buçuk metre.

FARELİ KÖYÜN KAVALCI İLE İMTİHANI

BÜYÜKLERE POLİSİYE MASALLAR – 2

Serinin ilk masalı için buraya bakınız

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak bir ülkede, zümrüt yeşili bir ormanın içindeki güzel mi güzel sarayda Kral, Kraliçe ve biricik oğulları Prens birlikte yaşardı.

Bahçedeki mis kokulu ağaçlarda şakıyan kuşların cıvıltıları kulaklarını doldursa, güneşin altın hareleri tüllerin arasından odaya neşeyle sızsa da sonbaharın yumuşak havası çoktan gerilerde kalmış, kış soğuk yüzünü göstermeye başlamıştı. Prens, kaz tüyü yorgandan dışarı taşan ayağını sıcacık yatağın içine geri çekip tatlı tatlı gerindi. Pamuk Prenses macerasından beri ülke dışına çıkmamış, huzuru yeni yeni öğrenmeye başladığı yogada bulmuştu. Öyle ki Kral babasıyla aralarındaki sular dahi bir nebze durulur gibi olmuştu. “Şu yorganı da kaldırıp atasım var, hiç içime sinmiyor, yazık kazlara,” diye geçirdi içinden ağzını gererek esnerken. O sırada kapısı tıklatıldı.

“Muhi, uyandın mı oğlum? Bak, baban seferde, halkın bir maruzatı varmış, kalkman lazım,” dedi annesi dışarıdan, yumuşacık bir sesle.

“Offf, tamam anne yaa, bir rahat yok şu sarayda!” diye homurdandı Prens. Annesi söz konusu olduğunda tam bir ergene dönüşüyor, ona kötü davranmaktan, onu üzmekten zevk alıyordu nedense. “Bunu aile diziminde çözmem lazım,” diye mırıldanarak kendini banyoya attı. Soğuk suları yüzüne çarpıp inci dişlerini güzelce fırçaladı. Nemlendirici güneş kremini sürmeden hayatta dışarı adımını atmazdı. Hazır babası yokken onun uyuz olduğu lepiska saçlarını güzelce tarayıp arkada atkuyruğu yaptı. Parfümünü de sıkıp giyindi çabucak. Sarayın kabul salonuna indiğinde onlarca vatandaşı ayakta, üzüntü ve telaş içinde kendini bekler hâlde görünce şaşırdı.

“Hoş geldiniz, şeref verdiniz, ayakta kalmasaydınız,” diyerek karşıladı konuklarını. Vezire ekstra sandalyeler getirtip oturtabildiklerine yer gösterdi. Sıcak çayla kuru pasta ikram etti herkese. Ayakta kalanlar elleri önlerinde birleşik, boyunları yana eğik, mahcubiyet içinde konuştular Prens’le.

“Ulu Prens’imiz, ocağına düştük, bize yardım et!” diye feryat ettiler hep bir ağızdan.

“Hayhay,” dedi Prens. “Yapabileceğim bir şeyse eğer…”

“Çocuklarımız kayıp!”

İşte bu kötü haberdi. Her gün neler duyuyorlardı, Allah korusun.

“Ne demek çocuklarınız kayıp?”

“Dün gece ellerimizle yataklarına yatırdığımız çocuklarımız bu sabah yok! Gitmişler!”

“Hiçbir şey duymadınız mı?”

“Yok, duymadık! Sırra kadem basmışlar!”

“Toplam kaç çocuktan bahsediyoruz?”

Kızlı erkekli on beş, yirmi kadar çocuk bir anda ortadan kaybolmuştu. Yaşları üç ila on üç arasında değişiyordu. Hayli korkutucu ve enteresan bir durumdu bu. Ancak Prens’in kafasını toparlayabilmesi için öncelikle sert bir filtre kahveye ihtiyacı vardı.

“Siz şimdi evlerinize dönün. Ben en kısa sürede gelip sizleri tek tek ziyaret edeceğim ve bu işi çözeceğim evelallah. Hiç merak etmeyin,” diyerek onları yolcu etti. Gözü yaşlı ebeveynler, “Allah tuttuğunuzu altın etsin yüce gönüllü Prens’imiz…” diye dualar ederek artlarına baka baka gittiler. Halk saraydan uzaklaşır uzaklaşmaz Prens soluğu mutfakta aldı.

“Günaydın Bedo, ne var ne yok?” dedi parmağıyla saçının ucunu çevirirken.

“Teşekkürler Prens’im,” derken yanaklarındaki gamzeler belirginleşti yağız genç adamın. “Omletinizi hemen yapayım mı?”

“Zamanım yok. Halk hizmet bekler. Bir kahve çakıp çıkacağım. Yanına portakal suyu da verirsen hayır demem ama.”

“Ooo, zengin kahvaltısı diyorsunuz,” diyerek güldü Bedo. Prens’in boğazını temizlemesi ve kaş göz ederek dışarıyı işaret etmesi üzerine “Hemen efendim,” diyerek önüne döndü. Aynı esnada da Kraliçe mutfak kapısından içeri adımını attı.

“Yavrum? Kahvaltını düzgünce edip öyle çıksaydın annem?”

“Acelem var anne, konu mühim,” dedi Prens.

“Aman, bunların derdi bitmez oğlum, çok yüz verme sen, tepene çıkarlar bak sonra,” dedi Kraliçe gözlerini devirerek.

Cinleri bir anda tepesine sıçradı Prens’in. Çocukluğundakine benzer tınıda bir “Anne!” çıktı ağzından, yalnız olmadıklarını hatırlayıp tuttu kendini. “Sonra konuşuruz,” derken Bedo’nun hazırladığı kahve bardağına uzandı. Kapaklı, üzerinde küçük bir delik olan, değişik bir modeldi. “Bu bardak da neyin nesi böyle?” diye sordu Bedo’ya.

“Kendim icat ettim, efendim. Atın üzerinde dökmeden içesiniz diye.”

Kalbi uçuverecekmiş gibi pırpır etti Prens’in, yanakları pembeleşti. Portakal suyunu bir dikişte içti, kahve bardağını alıp kimseyle göz teması kurmadan hızla çıktı mutfaktan.

***

Prens atını mahmuzlamış dörtnala giderken Vezir de yakın mesafeden onu takipteydi. “Süleyman, yalnız bırakma, göz kulak ol, babası gibi değil, iş bilmez o,” diyerek Prens’in peşine takmıştı annesi. “Bu nasıl bir kontrol manyaklığıdır ya, delirtecek kadın beni sonunda,” diye söylenen Prens, neyse ki Süleyman’ı eskiden beri tanır, sever ve güvenirdi. Babasının sağ koluydu sonuçta. “Vakanın çözümünde faydası olur belki,” diye düşünerek içini rahatlattı. Nihayet köyün ilk evine vardılar.

Derme çatma bir barakaydı bu. Ahşap, taş ve çamurdan imal, çatısı kırık dökük, kapı ve pencereleri eğretiydi. Bacasından cılız bir duman tütüyordu. Bir an içi titredi Prens’in. “Bu soğukta…” Evin yan tarafında, kapısı ağzına kadar açık ayrı bir bölüm vardı. Gelen kokulara bakılırsa burası ahır olmalıydı. Ahırın yanında da bir köpek kulübesi. Ortalıkta köpek falan görünmüyordu gerçi.

Usulca yaklaşıp tıklattı kapıyı. Kapıyı açan köylü kadının gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Konuklarını görünce şaşkınlıkla karışık bir umut ışığı yandı gözbebeklerinde. Hemen arkasında beliren kocasıyla birlikte saygıyla kenara çekildiler. “Buy’run efendim, hoş geldiniz,” diyerek Prens’le Vezir’i içeri davet ettiler.

“Rahatsız ettik, kusura bakmayın. Geleceğimi söylemiştim gerçi,” dedi Prens.

“Yannış ağnamayın efendim emme biz lafın gelişi, başınızdan savmak için öyle dediğinizi sandıydık,” dedi adam mahcubiyetle.

“Hiç olur mu öyle şey,” diyerek kendisine gösterilen sedirin ucuna ilişti Prens. Yere serili eprimiş kilimlere, ortada yanan cansız teneke sobaya, pencerelere gerilmiş naylonlara baktı hüzünle. Buram buram yoksulluk kokuyordu oda. İkram edilen sıcak çaylarını içerlerken sadede geldiler. “Lütfen hiçbir detayı atlamayın. Dün akşamdan beri neler oldu?”

Kadın anlatmaya başladı önce. “Ağşam çorbamızı içip ekmaamızı yidik. Soora oğlanı yatudum. Erkenden yatar zati, zabaan kör ayazında kalkar yavrucak. Koyunlarımızı güder.”

“Kaç yaşında oğlunuz?”

“Dohuz bitti bu sene.”

“Bu yaşta çalışıyor mu çocuk?”

“Altı yaşından beri çalışır. N’edek efendim, hayat zor,” diyerek araya girdi adam.

Prens hayretle dönüp baktı Vezir’e. Süleyman’ın bakışları yerdeki kilimin püsküllerinden kalkmadı.

“Devam edin lütfen,” dedi Prens.

“Zabah erkenden çorbasını ısıttığım gibi gettim uyandırmaya,” diye devam etti kadın. “Bi’ de bağdım ki yatağı boş. Hemi de koyunlar da yerinde yok.”

“Belki daha erken çıkmıştır, size görünmeden, olamaz mı?”

“Mümkün değel. Babası çıkıp gezdi dağları zati, bakındı sürüyü gezdirdiği yerlere. Heçbi’ yerde bulamadı.”

“Düşünceniz nedir?”

“Birisi gaçırdı muhakkak!” dedi adam.

“Şüphelendiğiniz kimse var mı? Size düşmanlık eden biri?”

Kadınla adam birbirlerine baktılar tereddütle.

“Şindi, kimseyi de töhmet altında bırakmak olmaz emme…” dedi adam.

“Siz söyleyin.”

“Bi’ gomşumuz var, husumetliyiz epeydir. Bizim köpek onun davuklardan birini boğduydu. Evimize kadar tüfekle gelip tehdit ettiydi, köpeği vuracağdı da zor gurtardık. Soora bizim davuklar onun bahçesine girince bu da birini kesip yediydi. Soora biz kızdık onun guzulardan birini kaçırdık, o da bunun üstüne bizim hamile goyunu çaldıydı. Ondan kelli…”

“Tamam tamam, anlaşıldı!” diyerek onu susturdu kafası şişen Prens. “Bundan kaynaklı bir durum olduğunu sanmıyorum. Kaybolan diğer çocukları açıklamıyor. Ama yine de gidip kendisiyle görüşelim,” diyerek ayaklandılar. Veda ederek ayrıldılar evden.

Husumetli komşunun evine doğru ilerlerlerken Prens dayanamadı. “Süleyman, bu ne hâl? Bu ne fakirlik abi? Halkımız bu durumda mı?”

“Şimdi Prens’im, malum ekonomik kriz ortamı. Mecbur kemerler sıkılacak. Babanız daha iyi bilir gerçi ama…” diye kem küm ederken Prens buz gibi kesti sözünü.

“Valla ben sarayda kemer falan sıkıldığını hiç görmedim. Bolluk içinde yüzülüyor, israf desen dağları aşmış. Babam hele bir dönsün, bu konuyu konuşacağım,” dedi kararlılıkla. Bu esnada komşunun evine vardılar.

Benzer bir tablo orada da karşıladı onları. Yoksulluktan kırılan bir aile, akşam sağ salim yatmaya gidip sabaha kaybolan biri kız, diğeri erkek iki çocuk…

“Şu aşağı evdeki komşularınızla husumetliymişsiniz?” diye bir olta attı Prens, her ihtimale karşı.

“Hee, öyleyiz. Neden? Bi’ şey mi dediler?”

“Yok, demediler de…”

“Sırf bana suç atmak için kendileri yapmışlardır! Siz onları bilmezsiniz, aaah ah! Allah onların belasını versin! Günyüzü göstermesin inşallah!”

Prens “Yapmayın, etmeyin, kötü konuşmayın,” dediyse de dinletemedi. Bir araba laf dinledikten sonra oradan da kalktılar. Tam çıkarlarken aklına geldi Prens’in. “Koyunlarınız var mı?”

“He, vardı.”

“Onlar duruyor mu?”

“Cık. Onlar da gitmiş.”

Birkaç ev daha gezdiler, benzer hikâyeler dinlediler. Yürüyerek yola devam ettiler. Ortalıkta in cin top oynuyordu. Bir müddet daha ilerledikten sonra diğer yapılardan epey uzakta, kuytudaki bir evin bahçesinde, elindeki patlak topla kendi kendine oynayan ufacık bir kız çocuğu gördüler. Saçları iki kulak toplanmış, üzerine kırmızı bir elbise giymişti. Sakız çiğniyordu. Korku filminden fırlamış bir sahne gibiydi, bir an içi ürperdi Prens’in. Bahçe kapısının dışından kıza seslendi.

“Şşşt, küçük! Bakar mısın?”

Hiç tepki vermedi çocuk. Topun peşinden koşmaya devam etti.

“Ufaklık! Sana diyorum!”

“Onun kulakları duymaz!” Döküntü evin kapısında beliren çatık kaşlı, esmer genç kadın, bahçeye çıkıp küçük çocuğu kucakladı, onu eve soktuktan sonra geri döndü. “Neye baktıydınız?”

“Köydeki çocuklar kaybolmuş. Ben ülkenin Prensiyim. Bu da Vezirimiz. Olayı soruşturuyordum. Sizin çocuğunuzu görünce şaşırdım.”

Prens olduğunu duyunca bakışlarında en ufak bir değişiklik olmadı genç kadının.

“He, duydum. Olacağı buydu!”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Size anlatmadılar mı? Böyle de ödlektir bunlar.”

“Siz anlatır mısınız lütfen?”

“Efendim, köye yalancı bir çoban dadandı. Neymiş; kuzuyu, kurdu, otu karşı kıyıya birbirine yedirmeden geçirebiliyormuş. Öyle de akıllıymış, böyle de marifetliymiş. Bizim cahiller de buna inandı.”

“Yalancı çoban mı? O başka masal değil miydi?” diye kendi kendine mırıldandı Prens.

“Anlayamadım?”

“Pardon, yok bir şey. Ne yapacakmış bu çoban?”

“Bizi farelerden kurtaracakmış. Fareler bastı köyü, sizin haberiniz yok mu?”

“Yok vallahi. E, kediler avlamıyor mu bu fareleri?”

“Yani sayın Prens, af buyurun da köyde hiç kedi, köpek gördünüz mü? Onların başına ne geldiğini bilmiyor musunuz?”

“Bilmiyorum, ne geldi?”

“Köpekler insanlara saldırıyor, çocukları parçalıyor, kuduz saçıyor diye kasıtlı haberler çıkardılar, insanları can dostlarına düşman ettiler. Babanız da kararname çıkarttı, köyde ne kadar kedi-köpek varsa toplattı, barınaklara kapattı.”

Prens’in ağzı bir karış açık kaldı. “Süleyman, neler diyorlar böyle? Doğru mu bu söylenenler?” diye hayretle sordu.

Boynunu yana büküp mırın kırın etti Vezir. “Şimdi Prens’im, şöyle oldu aslında… Bu hayvanlarla ilgili zamanında yeterli önlem alınmadığı, çoğalmaları engellenemediği için…”

“Kim alacaktı önlemi? Hayvanlar kendi ayaklarıyla baytara mı gidecekti? Kraliyetin görevi değil mi bunları denetlemek?”

“Öyle tabii de…”

“Bunu daha sonra konuşacağız. Siz devam edin lütfen.”

“Adımız Fareli Köye çıkınca, bizimkilerin aklına bu çoban geldi. Aman efendim, öyle bir kaval çalarmış ki envaiçeşit mahlûkat büyülenir, peşine takılır gidermiş. Bizi farelerden ancak o kurtarasıymış.”

“Allah Allah?”

“He, tam cahillik. Neyse, bu çoban ortalıkta gezdi dolaştı günlerce. Evlere girdi çıktı, herkesi iyice gözetledi…”

“Sonra?”

“Sonra parada anlaşamadılar zahir. Çok mu istedi, ne yaptı, çekti gitti öylece.”

“Eee?”

“Eee’si, sonra da çocuklar kayboldu işte.”

“O mu kaçırmıştır diyorsunuz?”

“Kim olacak başka? Şimdi sıkıysa ödemesinler istediği parayı…”

***

Prens akşam odasına çekilmiş, yatağının üzerinde bağdaş kurup oturmuş, gözlerini kapatmıştı. Saraya dönmeden önce hayvan barınağını ziyaret etmiş, gördüklerinden dolayı müthiş morali bozulmuştu. Günün değerlendirmesini yapmadan önce biraz zihnini boşaltmaya ihtiyacı vardı. Ancak düşünceleri çentiklere takılıp duruyordu: “Çoban… çocuklar… koyunlar… köpekler… barınak… ah baba, ne yaptın sen…” O esnada kapı tıklatıldı. Bir fısıltı geldi dışarıdan. “Muhi? Müsait misin?”

Hemen ayağa dikildi Prens. Eliyle saçlarını şöyle bir düzeltti, üstünü başını çekiştirdi. Boğazını temizleyip açtı kapıyı. Karşısında elinde yemek tepsisiyle Bedo dikiliyordu. “Akşam yemeğe gelmedin, merak ettim. İyi misin?”

Kenara çekilip eliyle Bedo’ya yol verdi Muhi. “İyiyim ya, sağ ol. Pek aç değildim.”

“Ördek yapmıştım, sen seversin…” dedi Bedo elindeki tepsiyi kenardaki masaya koyarken.

“Etle pek aram yok bu sıralar.”

Uzun kirpikli kara gözlerini şüpheyle kıstı Bedo. “Sen vegan mı oluyorsun yoksa? Öyleyse bana söyle bak. Ona göre pişiririm.”

“Henüz vegan değil de vejetaryen olmaya çalışıyorum, diyelim. Otursana…”

Tedirgince sandalyenin ucuna ilişti Bedo.

“Biraz dertleşmeye ihtiyacım var aslında. Senden başka konuşabileceğim kimsem yok,” dedi Prens bakışlarını yere eğerken. Bedo oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. “Bugün soruşturma için köye indim de. Halkımızdan ne kadar uzak kalmışım, onu fark ettim. İnsanlar fakirlikten kırılıyormuş, Bedo. Hayvanların da hâli harapmış. Benim dünyadan haberim yokmuş. Kendimden utandım valla…”

Başını şöyle bir salladı Bedo, bir şey demedi. Prens bakışlarını Bedo’ya dikti bu sefer.

“Bugüne kadar sana da hâlini hatırını yeterince sormadığımı fark ettim.” Göz göze geldiler. “Nasılsın Bedo? Geçinebiliyor musun?”

“Bu konulara hiç girmeyelim, rica ederim,” dedi Bedo sıkıntıyla. “Biz seninle… arkadaşız. Para pul işleri, babanla aramızdaki mesele.”

“O Kralsa, ben de Prensim. Yarın bir gün tahta ben geçeceğim nihayetinde…”

“İşte o zaman bizim de ilişkimizin boyutu değişecek. Etik olmaz çünkü. Patron-çalışan ilişkisi başka bir şey…”

Yüreği mengenede sıkışır gibi oldu Prens’in. Utanmasa ağlayacaktı.

“Nasıl olacak bilmiyorum ama çözeceğim bir şekilde. Böyle eli kolu bağlı oturamam.”

Bir müddet sessizce durdu Bedo. “Kalbine sor. O sana söyler…” dedi sonra, usulca odadan çıktı. Koridorda Kraliçe’nin ters bakışlarıyla karşılaşınca hızlı adımlarla uzaklaştı oradan.

***

Prens ertesi sabah gözlerini açtığında, zihni şırıltıyla akan bir dere kadar berraktı. Gece uykuya yenik düşene dek meditasyon yapmış, yanıtını aradığı soruları yüreğine sormuştu. Deliksiz bir uykunun ardından zımba gibi kalktı yataktan. Hemen hazırlanıp mutfağa indiğinde Bedo’yu eşyalarını kutulara doldururken buldu.

“Hayırdır, nereye?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Kovuldum,” dedi sakince Bedo, zaten beklediği bir şeymişçesine.

“Babam döndü mü ki?”

“Yok, annen kovdu. Fark etmez Muhi, zaten olacağı buydu…”

“Sana bir şey söyleyeyim mi? En güzeli olmuş. Haydi, benimle geliyorsun. Yolda anlatırım.”

Atlarına atladıkları gibi saraydan uzaklaşırlarken arkasından annesinin “Muhi dur, Süleyman’ı bekle!” bağırtılarına hiç kulak asmadı Prens.

***

Atlarından indikleri noktada yere çömelip toprağı dikkatle incelemeye koyuldular.

“Sabah uyandığımda aklımda sürekli tekrarlayan tek bir cümle vardı.”

“Neymiş o?”

Koyun boklarını takip et!”

Çocuklarla birlikte köyün koyunları da kaybolduğuna göre hepsi aynı yere gitmiş olmalıydı. Öbek öbek ilerleyen pis kokulu zeytin taneleri, Prens’in bu düşüncesinin doğruluyordu.

“Yalancı Çoban mı kaçırdı sence hepsini?”

“Onun yalancı olduğundan pek emin değilim. Bence gerçekten kabiliyetli biri ve kaval çalarak kaçırdı çocukları. Geride bir tek kulakları duymayan o kız çocuğu kalmış, baksana…”

Atlarını yularlarından tuttular ve izlerin peşi sıra yürümeye başladılar. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler. Ormanlardan, uçurum kenarlarından, şelalelerden geçtiler ve en nihayetinde uzaklardan gelen büyülü bir kaval sesi işitince dikkat kesildiler.

“Yaklaştık,” dedi Prens. “Sessiz ol.”

Atlarını bağlayıp oracıkta bıraktılar ve parmak uçlarına basa basa kaval sesine doğru ilerlediler. Devasa çalılıkları aralayıp başlarını uzattıklarında, ortada yanan kocaman ateşin etrafında çember olmuş çocukları gördüler. Huzurlu görünüyorlardı; önlerinde güzel yemekler, sırtlarında kalın battaniyeler vardı. Koyunlar dahi otlağa yayılmış, huşu içinde geviş getirerek müzik dinliyorlardı. Biraz daha çaldıktan sonra kavalını kenara bırakarak sordu Çoban.

Kanatlı Kediler Masalı’nı anlatayım mı size?”

“Eveeeet!” diye bağırdı çocuklar hep bir ağızdan.

“Biz de dinlemek isteriz,” diyerek çalıların arasından çıktı Prens, hemen arkasından da Bedo.

Çoban onlara bakıp dinginlikle gülümsedi. “Nerede kaldınız? Merak etmeye başlamıştım.” Çocuklara döndü. “Siz kendi aranızda oynayın, bizim biraz konuşmamız gerek,” diyerek uzaklaştı yanlarından.

Etrafı telaşsız adımlarla gezerken sohbete koyuldular. Prens’le Bedo’nun gözleri hayranlıkla açıldı. Burada cennet gibi bir ortam yaratmıştı Çoban. Rengârenk ahşap kulübeler, çocuklar için etkinlik alanları, sebze ve meyveler için bostan, hayvanlar için korunaklı ahırlar…

“Müzik öğretmeniyim aslında ben,” dedi Çoban. “Atanamadım, malum.”

“Nasıl geçiniyorsunuz?”

“Kendi kendine yeten bir sistem kurdum burada. Daha iyisi yapılabilir elbet ancak elimdeki imkânlarla bu kadar oldu.”

“Çok güzel olmuş… da, çocukları neden kaçırdınız? Fidye için mi?”

Kesik bir kahkaha attı Çoban. “Fidye mi? Daha neler…”

“Anne-babalara bir ders vermek için miydi yoksa?”

“Onların başka çaresi mi var?” Sertleşmişti Çoban’ın sesi. “Hayatta kalmaya çalışıyorlar sadece. Benim tek derdim, sizi fildişi kulelerinizden indirmekti.”

Suratı kıpkırmızı oldu Prens’in. Ona aldırmadan devam etti Çoban.

“Halk kaderine terk edilmiş. Çocukların yaşadığı, hayat değil. Okula bile gidemiyorlar. Hayvanlar zaten perişan. Sizse sırça köşklerinizde her şeyden habersiz yaşıyorsunuz. Ancak köydeki tüm çocukların kaybolması sizin dikkatinizi çekebilirdi. Babanızın burada olmadığı zamanı da özellikle kolladım. Yoksa yine işe yaramazdı ya…”

“Tamam, anladım, yeter!” diye çıkıştı Prens yarı kızgın, yarı mahcubiyet içinde. “Bundan sonrasında neler yapabiliriz, artık onu konuşalım…”

Dönüş yolunda saçlarını rüzgârda savurarak atlarını sürerlerken Bedo’ya seslendi Prens.

“Sen ne mezunuydun?”

“Kamu yönetimi…”

***

Saraya döner dönmez karşısında annesini buldu Prens.

“Babam seferden döndü mü?”

“Döndü, çok yorgun, yarın konuş oğlum…”

“Bunun yarını, öbür günü yok artık anne…”

Annesinin yanından bir omuz çalımıyla geçip taht odasına yollandı. Kral, upuzun yemek masasına tek başına kurulmuş, koca bir koyun budunu eline almış, bir eti ısırıyor, bir şarabını içiyordu. Prens kararlılıkla karşısına geçip oturdu.

“Nerelerdesin oğlum sen? Anan bir şeyler anlattı da tam anlamadım.”

“Halkın içine indim baba.”

Kral koca göbeğini hoplata hoplata bir kahkaha koyverdi.

“Yapma yav? Dikkat et de o halk seni şeyedivermesin…”

“Terbiyeni takın baba!”

“Takınmazsam ne olur len? İki gün yerime geçtin diye o pembe götün ne çabuk kalktı, dünkü bok?”

Prens gözlerini kapatıp derin derin nefeslerle sakinleşmeye çalıştı.

“Hele hele, hareketlere bak… Hep anan etti seni böyle. Ben malımı bilmez miyim?”

Prens gözlerini açıp babasına dikti.

“Biz gidiyoruz baba.”

“Siz kimsiniz len?”

“Bedo’yla ben. Barınaktaki hayvanları da alıyoruz. Artık halkımızla iç içe yaşayacağız. Sorunlarımızı birlikte çözeceğiz.”

“Hangi parayla, kılkuyruk? Şu kapıdan çıktığın an mirasımdan zırnık koklatmam sana!”

“Senin paranı istemiyorum! Kooperatif kuracağız. Tarıma, üretime ağırlık vereceğiz. Gerekirse Avrupa Birliği’nden hibe alırız.”

Prens sandalyesini sertçe itip masadan vakarla uzaklaşırken arkasından ağzı açık bakakaldı Kral. “Ulen, kırk yılın başı bir sefere gidelim dedik, ülkeyi Netflix evrenine çevirmiş deyyus!” diye höykürerek elindeki koyun budunu masaya fırlattı, şarap kadehini hırsla kafasına dikti.

Bu masal da burada bitti…

ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM

Eğri büğrü peynir tenekesinde ateş yanıyordu.

Isınmaya uzanan ellerin gölgeleri dar sokaktaki duvar resimlerinin üstüne düşüyor, şekiller olduğundan daha korkunç, sokağa bakan metruk binalar daha karanlık, pencereleri daha ilgisiz görünüyordu. Bu için için küflenen binalarda yaşayan, kireç beyazı, çoğu çocuk insanlar, kapılardaki paslı posta kutuları kadar umutsuzdular. Karanlık Bakkal sokakta tenekeye yansın diye konanlar,  kimsenin aldırmadığı acımsı ekşimsi bir koku yayıyordu. Siyah, kadidi çıkmış bir kedi geldi, kıçını yere koyup ateşin çevresinde karton parçalarına bağdaş kurmuş sokak çocuklarına gözlerini dikti. Konuşmaları öksürükler, yana savrulan balgamlarla kesiliyordu. Hava soğuk, karınları yarı açtı.

“Bugün beton buz lan kopiller.”

“Kim, abim mi?”

“Beton diyorum, betoon, dibim dondu saloz.”

“Beton benim abimin takma adı. Aha şu karşıdaki.”

“Yok ya?”

“Çok yüksekten düştü, betona çakıldı, adı Beton kaldı.”

Sokağın karanlığına dolan bir bağırtı onları susturdu. Gelenlerin yüzleri seçilmiyordu ama Solucan Nuri’nin, “Valla billa, iki gözüm önüme aksın ki kodesteydim,” dediğini duydular. Ateşin yanına gelip boş yerlere oturmalarını beklediler.

“Nerelere aktın lan Solucan Nuri? Ne yaptın da enselediler seni?”

“Solucan işte, mantar atıp duruyor.”

Solucan Nuri parmağını burnuna sokup düşünceli düşünceli karıştırdı. Onunla alay etmelerine sinir olmuştu ama az sonra anlatacaklarını duyunca…

“Hadi lan hırtapoz, ne mantar atması, kodesteydim çünkü ifade verdim.”

“Seeen?”

“Bilezik de taktılar mı he?”

Çocuklar birbirlerini dirsekleyip gülüştüler.

“Ne bileziği? Ben tanığım.”

“Yok, ananın örekesi.”

Ama yine de ağızları açık, kendini Kenan İmirzalıoğlu zanneden Solucan Nuri’yi dinlemeye hazırlandılar. Tenekeden yayılan alevler Solucan’ı daha da çirkinleştiriyordu.

“Tıkıntı arıyordum. Te nikâh salonunun oraya gittim. Parkın oralarda dolandım. Büfenin çöplerine baktım, ı-ıh. Birden aklıma geldi, nikâhlardan sonra ikramlar olmaz mı? Biraz kapıyı dikizleyip içeri daldım.  Yedek sandalyeleri dizdikleri bir kuytu buldum; salonun içini gösteren bir aynanın karşısına saklandım.  İçeriden sesler geliyor. Aynadan kot pantolonlar giymiş, üstlerinde kazaklarla bir kızla bir oğlan.”

“Fasarya lan, hiç kot pantolonlu gelin olur mu?”

“Ne fasaryası? Kot pantolonlu diyorum sana, gören de onları binaya yanlışlıkla girmiş iki turist zanneder. Ne diyordum? Cüppeli bir nikâh memuru,  iki de kadın. Nikâh masasının üstünde kalın bir kitap mı defter mi ne, çantalar, poşetler. Hemen alıp gidivermek için yani. Son nikâh ya akşam oluyor, dükkânı kapatacaklar. Bendeki de şans işte,  konuk monuk yok, bana da kayıntı yok, anlaşıldı. Cüppeli nikâh memuru diskur çekiyor ya çabuk çabuk söylüyor lafları. Onların işi bitmeden tabanları kaldırdım. Ama belki damattan bahşiş koparırım da nikâh salonunun karşısındaki büfeden bir peynirli patlatırım diye oyalandım. Çıktılar. Hava kararmak üzere, insanlar aceleci, soğuk feci. ‘Abi, hayırlı olsun, evlendiniz mi?’ dedim. Saygılıyım inan bana. ‘Sana ne lan,’ dedi damat. ‘Kızma abi, ne dedim ki?’ dedim. O sırada kot pantolonlu gelin onun kulağına eğildi, ‘Tatlım, ver birkaç kuruş, adettendir,’ diye fısıldadı. Ama andavalın kaşları düzelmedi. Yüzüme bir bakışı var, sanki nefesini tutuyor. ‘Balici bu şerefsiz, kafa yapmak için istiyor, siktir git,’ diye haydalamaz mı? ‘Yok abi,’ falan diyorum, durmadan ‘siktir git, eşekoğlueşek, sana verecek param yok…’ Nasıl tepem attı. Sanki asıntı olduk puluça, efendi gibi hayırlı olsun dedik. Alırdım façasını aşağıya ama… Akşam akşam başımı derde mi sokcam?”

“E, oğlum, senin gibi sudan hoşlanmayan kopili kim ne yapsın? Şu hâline baksana, keçi.”

Solucan Nuri ona kısa bir bakış atmakla yetinip sözüne devam etti.

“O ibneyi boş verdim, kot pantolonlu geline döndüm, dedim ki, ‘Onunla evlendin ama o kötülüklere karışmış, haberin olsun.’”

Dinleyenlerden bir gürültü koptu.

“Hadi lan, ner’den duydun bu lafı?”

“Benim lafım lavuk, nerden duy’cam? Öyle içime doğdu laf…”

“Ya bırakın anlatsın.”

“Ben yürüdüm gittim parka. Belki tostçuda yenmemiş bir şeyler vardır. Varmış harbiden. Sota bir karanlığa girdim, başladım tıkınmaya. Derken…”

Lafın burasında deneyimli bir masalcı gibi duraksayıp meraklanmalarını bekledi.

“Eee? Derken?”

“Derken, bizimkiler gelmez mi?”

“Kim bizimkiler?”

“Canım, salondaki geçmişi kınalıyla manitası yok muydu? Kot pantolonlu gelin işte. Onlar. Neyse, burnumun dibine bir banka oturmazlar mı? Beni görmüyorlar ama. Haydaaa… Yol tenha, etrafta kimsecik yok, mecbur kulak kabarttık.  Bunlar üniversiteye gideceklermiş. Kız, ‘Benim daha çok işim var, iyi ki senin okulun bitti,’ falan, konuşuyorlar. Herifin kaşı gözü kayıyor, elleri ahtapot olmuş, nerdeyse orda düdükleyecek.  Kot pantolonlu gelin dedi ki, ‘Sevgilim, sana bir armağanım var.’ Damadın aklı başka armağanda, belli, başka bir şeyler de dedi kız ama aklımda kalmaz böyle uzun laflar. Zaten o andaval da, ‘Bilmece gibi konuşma,’ dedi ona. Herifin öküz gibi solumasını kot pantolonlu gelin görmezden gelip sesine acayip bir hâl verdi. ‘Bir bebeğimiz olacak sevgilim,’ dedi…”

Nuri gözünü ateş yanan tenekeye dikip bekledi.

“Hadi bee!” dediler bir ağızdan. Uzaktan cankurtaran sesleri geldi.

“Damat, bu tenekeye dokunsan nasıl sıçrarsın, öyle geri sıçradı. Yeşillenme o dak’ka bitti tabii. ‘Ne dedin sen?’ dedi, kulaklarına inanamamış keçi. ‘Hamileyim.’ Kız işin farkında değil tamam mı, o hediyede hâlâ. Derkeen…”

“Ya, böyle anlatırsan bak gözüne bi’ tane patlatıcam, haberin olsun.”

“Derken, tam onların önünde bir kalantor araba cart diye fren yapmasın mı? Öyle bir durdu ki sanki oradan geçerken aniden görmüş… İçinden inen adam bir koşu yanlarına geldi, arabayı uzaktan kilitledi öyle acele. Damada, ‘Ne arıyorsun sen burada?’ demesin mi? Allah film şimdi mi başladı, dedim içimden. ‘Ne o,’ dedi zengin herif. ‘Hortlak görmüş gibisin.’ Baskın yaptı ya, seviniyor sazan. Damat denen keçi, ‘Hamileymiş,’ dedi küt diye, iyi mi? ‘Ne!’ diye bağırdı herif. Valla öyle bir bağırdı, kafayı öyle bir çevirdi ki tostu ısıracağım diye dilimi ısırdım korkudan… Kot pantolonlu gelinin yüzündeki gülüş de o dak’ka donuverdi. Beni görürler mi diye ödüm bokuma karışıyor, tostu yemeyi bıraktım, dilimin acısını unuttum, röntgenliyorum diye… Adam önce bankın önünde bir gitti, bir geldi, sonra ‘Bak,’ dedi. ‘Evlenme planları yapıyormuşsunuz.’ İçimden dedim, ohoo, o iş bitti. ‘Oğlum sana anlatmayı beceremiyor galiba. Bu imkânsız. Şimdi durum daha bilmem ne…’ Yani boka girdik demeye getiriyor. Uzun uzun diskur çekti, sonra ‘Kaç yaşındasın sen?’ dedi kıza. On sekizmiş. Adam demesin mi, ‘Maşallah, yaşın küçük ama aşüfteliği erken öğrenmişsin.’”

“O ne lan?”

“Bilmiyorum. Fena bir şey olmalı. Çaça falan demek herhâlde. Çünkü kot pantolonlu gelin bozuldu, ‘Rica ederim,’ dedi. Ama herif coşmuş. ‘Rica edermiş,’ diye kızın taklidini yaptı. ‘Bu kenar mahalle kızı numaralarını yer miyim? Şu kılığına bak, oğlanı yakala, hamile kal, oh hayatın kurtulsun. Daha liseyi bile bitirmemişsindir Allah bilir.’ Bitirmiş kız. Hem de sınıf atlamış, üniversite okuyormuş lan. Ama adam ‘Neyse ne!’ diye bağırdı. ‘Benim oğlum yurt dışına gidecek, sonra işin başına geçecek. Kesesi keseme denk bir kızla evlenecek. Seninle işi olmaz. Ama madem bir halt etmişsiniz, işte teklifim. Tanıdık bir klinik var, tüm masrafları karşılarım, sonra herkes yoluna.’ Adamın kenef gibi açılmış ağzına doğru kız bir çığlık patlattı. ‘Bu da ne demek oluyor? Benden ve torununuzdan nasıl böyle söz edersiniz? Çocuğu doğuracağım, okulu dondurup doğuracağım, sonra okulu bitireceğim, bu bizim hayatımız, birbirimizi seviyoruz!’ diye bağırdı. Adam, ‘Yanılıyorsun küçük fahişe, senin hayatını bilmem ama oğlumun hayatı benimdir. Ben ne dersem o,’ dedi. Kız meğerse ailesine söylemiş. Hamoş olduğunu biliyorlarmış. Karnın büyümeden nikâh, demişler. ‘Bak sen… Sen kim oluyorsun da karnındaki piçin oğlumdan olduğunu iddia ediyorsun? Klinik, doktor moktor yok, defol!’ Sonra sus pus oğluna döndü, ‘Götür bu şırfıntıyı buradan!’ dedi. Oğlandan kekeme bir ses çıktı, ‘Baba yapma lütfen.’ Derken kot pantolonlu gelinin sesi çınladı. ‘Nasıl böyle korkak olabiliyorsun?’ Manitasına diyor, yani. ‘Hayatımı rezil edip çekip gidecek misin? Bu bir Yeşilçam filmi değil!’ diye bağırdı. ‘Memlekette kanun var. Babalık testi yaptıracağım. Rezillikse hep birlikte rezil oluruz.’ ‘Ne!’ dedi adam gene. Der demez de kızın üstüne yürümesin mi? Kot pantolonlu gelin de ona doğru yürümesin mi? Korkmuyor valla, yaman kız. Tam, ‘Söyle babana,’ diye konuşmaya başlamıştı ki adam suratına bir tokat aşk etti. Eyvah, kızın canına ezan okudu, dememe kalmadı, kız düştü mü, başını da oturdukları bankın demir kolçağına vurdu mu?

“Aaa, yapma yaa!”

“Sonra ne oldu?”

“Ne olacak, bildiğin cavladı, ben orda donuma yaptım yapacam. Damat olacak andaval, ‘Baba ne yaptın, baba ne yaptın?’ dedi durdu. Kızda tık yok. Cavladı lan, bildiğin cavladı… Hay sikeyim böyle işi, diye düşündüm. Adam, babası yani etrafı kolaçan etti, hava iyice kararmış, sokak lambası da uzakta, zor görüyorum olup biteni. Her neyse, herif gitti arabadan koca bir naylon torba getirdi.”

“Ceset torbasıdır o.”

“Bilmiyorum artık. Hiç konuşmadılar, tamam mı?”

“Öldü diyorsun,” dedi çocuklardan biri, kafasını hatır hatır kaşıdı.

“Ne kaşınıyon lan, filolu.”

Kaşınan çocuk ona tükürdü, sonra da sunturlu bir küfür savurdu. Herkes birden onun bitleriyle alay etmeye başladı. Solucan Nuri sabırla bekledi.

“Ya bırakın biti miti, sonra ne oldu lan Solucan?”

“Anlatmıycam oğlum, dinlemiyorsunuz.”

“Tamam ulan anladık, senin de bokundan kemik çıktı. Solucan gibi kıvranıp durma, anlat, bozma adamın kafasını!”

Onu tehdit eden çocuk, ne zamandır oynadığı yüzündeki yaranın kabuğunu kopardı, sanki komik olan kafası bitli çocuk değil de yara kabuğuymuş gibi gülüyordu, inceleyip attı, parmağına tükürüp kanayan yere sürdü. Ötekiler gülmeyi kestiler. 

“Kızı soydulaar,” dedi Solucan Nuri.

Hepsi birden nefesini tuttu.

“Kot pantolonlu gelinin her bir şeyini başka bir poşete koyup yanlarına aldılar. Sonra torbadaki kızı yüklendiler, nikâh salonunun arkasında hurdaların konduğu bir yer var ya, oraya bıraktılaaar.”

“Sen görüyor musun onları olduğun yerden?”

“Yok, çevreyi iskandil ettim, kimsecikler yok, peşlerine takıldım, oğlum. Cızlamı çekeceğim de meraktan da gebereceğim. Sonra birden aldı mı beni bir korku, ya beni gören olduysa, büfeci de biliyor buralara takıldığımı ya bu iş meydana çıkar da benden bilirlerse? Tostum hâlâ elimde, salak oldum, iyi mi? Bitirirken karar verdim, iyisi mi gideyim tıpış tıpış aynasızlara… Of çok üşüyorum lan, kuyruğu titretecem sanki…”

“Korkudandır lan dümbük, anlat hadi, geçer birazdan. Atın şu ateşe bir şeyler daha. Güzel miydi kız?”

“O sırada aynasızlar geçmesin mi? Güzel olmaz mı, deliksiz inci. Koştum, ‘Durun!’ dedim aynasızlara, anlattım. İlkten inanmadılar ama ben yemin billah ettim, gittik baktık tabii orası karanlık, fenerdi, olmadı arabanın farlarıydı, üstüne de bir sürü eşya yığmışlar ama buldular. Bir sürü aynasız da damladı mı, haydi beni ekip arabasına… İfadeye.”

“Aynasızlara ifade mi verdin?”

“Ne sandın? O göt herifi de bugün yarın tutuklarlar bak, görürsün.”

“Asarlar mı herifi?”

“Kimi? O ibneyi mi? Bilmem.”

“Yok lan, hapse atarlar. Asmazlar.”

“E, kız hamoş dedin, iki kişiyi öldürmüş olmuyor mu o zaman?”

“Ulan sazan, senin sözüne bakıp bir zengini hapse atarlar mı? Çocuk zaten suç ortağı. Asıl babası…”

“Niye atmasınlar? O herif nasıl kıydı o kıza, atsınlar zaten!”

“Gidelim bakalım hurdalığa.”

“Artık yok ki orda, götürdüler.”

“Olsun, gene de bakalım.”

Önce birbirlerini dirseklediler, sonra bir itiş kakış başladı.  Gülüşüyor, şakadan kavga ediyormuş gibi yapıyorlardı.  Yangın ne zaman başladı, nasıl başladı kimse hatırlamıyor. O kara kedi bile Karanlık Bakkal sokaktan kaçmış…

***

Bu mevsimde tümüyle ıssızlaşan adada tek tük yanan ışıklar parlak delikler gibiydi. Her adımda onlar titreşiyor, ayakları yerinde duruyor hissi veriyordu insana. Karaltı çukurlara girdikçe ışıklı delikler hızla yer değiştiriyordu. Tarif edilen evin perdeleri açık penceresinden dalların gölgeleri odanın duvarlarında titreşiyordu. Sobada çatlayan kozalakların sesi dışarıdan duyuluyor, yarattığı güvenli sıcak alanda yaşlı bir adamla bir kadın oturuyordu. Kafeste bir kanarya uyukluyordu.  Bu görüntüye bakınca odayı reçine kokusunun kapladığını hayal edebiliyordun.

“Sobaya biraz daha odun atsa mıydım?” dedi yaşlı kadın gözlüklerinin üzerinden. “Şu çatıdan sarkan boruyu da yaptırmadın tak tak vuruyor, uyutmaz şimdi. Rüzgâr arttı…”

“Bırak şimdi boruyu odunu, haberi dinle, hani bir cinayet işlenmişti geçen yıl, reşit olmayan kızı iğfal eden zengin bir çocuk vardı.”

“Şu sosyete davası. Önce evlenmiş kızla, sonra öldürmüş ya da babasıyla birlikte öldürmüşler, cesedi de hurdalığa poşetleyip atmışlardı. Hurdalıkta yangın çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Yanmış cesetten araştırıp bulmuşlardı katili.  Ceza almadı mı o oğlan?”

“Almıştı, hapishanedeydi, bugünkü gazete ne yazıyor bak; çocuk hücresinde intihar etmiş.”

Kadının örgü şişlerinin tıkırtısı durdu, ilmiklerin hesabını yaptıktan sonra “Vicdan azabı mı diyorsun?” dedi kocasına, hiç şaşırmamıştı.

“Hayır, öç diyorum. Hapishanede böyle şeyler olduğunu duymuştum. Bir insan kendi kendine başını poşete sokup öldüremez Suna.” 

“Bence vicdan azabından başını duvarlara vura vura bile öldürür insan kendini.”

Sözün tam burasında bir vuruntu sesi duydular.

“Kapı mı, çatıdaki boru mu bu şimdi?”

“Kapı, kapı. Hayırdır inşallah,” dedi kadın.

Yaşlı adam, elindeki gazeteyi katlayıp sehpanın üzerine koydu. Bu soğuk kış gününde, Bozcaada’da kimse kimsenin kapısını böyle çalmaz, diye düşündü. Gıcırdayan döşemelerde acelesiz yürüdü. Girişteki dış aydınlatmanın düğmesine bastı. Kapıyı açar açmaz rüzgâr, temiz yüzlü bir genç adamın yağmurluğunu şişirdi, onun ayakları dibinde birikmiş yaprakları içeri doldurdu. Evden bahçeye kapı kadar ışık yürüdü. Yalnızdı.

“Affedersiniz, bu saatte rahatsız ettim, birkaç gece kalmak için oda arıyordum, kahveci sizi tarif etti de… Boş odanız var mı acaba?”

“Bu mevsimde hazır bir odamız yok, dalgıç falan mısınız?”

“Hayır, hayır, bir iki gün içinde arkadaşım teknesiyle buraya yanaşacak, onunla Akdeniz turuna çıkacağız da… Buluşmak için Bozcaada’yı düşündük. Tabi havanın bu kadar bozacağı hesapta yoktu. Ben de bu mevsim nasılsa pansiyon bulurum diye…”

“Anlıyorum. Girin, girin, yalnız ayakkabılarınızı… Karım bu konuda biraz titizdir de.”

“Affedersiniz, elbette.”

“Size oda hazırlamak için biraz bekleteceğiz, beklersiniz değil mi?  Karnınız aç mı?”

“Kim gelmiş Fatih Bey?”

“Bir turist.”

“Bu mevsimde?”

Misafir, kocasının arkasında beliren yaşlı kadına gülümsedi. Onun söylediği konaklama koşullarını dinledi. Öğle ve akşam yemeği isterse ek ücret alıyorlardı.

“Tamam, sorun değil,” dedi uysallıkla.

“İyi, ayakkabılarınızı orada çıkarın lütfen. Malum kış düzenine geçtik, yollukları serdik. Misafir beklemediğimiz için…”

“Valiz yok mu?” dedi yaşlı adam dışarıya tekrar bir göz atarak. Genç adam sırt çantasını işaret etti.

“Anlıyorum,” dedi yaşlı adam. Onun çökmüş yüzüne dikkatlice baktı.

Yabancı sessizce odasının hazırlanmasını bekledi, erkenden yattı.

“Parası yok,” dedi Suna Hanım, bunu duyunca. “Allah vere de ödeme yapmadan kaçıp gitmese.” 

Ama öyle olmadı, ertesi gün pansiyoner öğlen yemeğini henüz bitirmişti ki limana yanaşan bir yatı pencereden görür görmez konaklama ücretini, öğle yemeğini eksiksiz ödedi, yata gitmek için nasıl motor kiralayacağını öğrenip aceleyle ayrıldı. Eh, bu mevsimde böyle müşteri can sağlığıydı…

Oturma odasındaki eski gazeteleri toplarken Suna Hanım’ın gözüne o turist çocuk gelmeden önce kocasının okuduğu haber ilişti.  Poşete koyarken, “Bu kadar haber izleyip okuyunca televizyonda gazetede kim var kim yok tanıdık gibi hissediyor insan,” diye mırıldandı. Şu intihar eden katil çocuk mesela, o kadar uzun süre haşır neşir olunmuştu ki o cinayet davasıyla, tanıdık gelmeye başlamıştı yüzü.

Kocası ellerini kurulayarak mutfaktan çıktı.

“Mutfağı topladım, çöpleri de attım,” dedi.

“Sağ ol, o turist çocuğa nasıl da hemen dört başı mamur sofralar kurdun öyle. Evde mantar var mıymış, hiç farkında değildim.”

“Vardı,” dedi adam, yüzünde garip bir ifadeyle. “Ormandan topladımdı geçende.”

“Yanlış mantar seçmişim, atacağım, demiştin, başka da mı vardı?”

Adam lafı değiştirdi,

“Şu gazeteyi ne yaptın sen? Hani kendini hücrede öldüren katil delikanlıyı yazıyordu.”

Kadın poşetin içinden gazeteyi buldu, pansiyonerin boşalan odasını temizlemeye gitti.

Yaşlı adam, katilin fotoğrafını dikkatle inceledi sonra pencereden bakıp, ‘Herifçioğlu bizi de keriz yerine koymaya kalktı,’ diye düşündü. ‘Şu Allah’ın işine bak. Yolu buraya düştü işte. Tanışmış olduk(!)’ Yatın artık limanda olmadığını gördü, dudakları yavaşça yayıldı, sararmış dişleriyle pis pis sırıttı. Ada Sahillerinde Bekliyorum, şarkısını ıslıkla çalmaya başladı. Hay aksi, aklında yalnızca bir iki dizesi kalmıştı:

Ah, her zaman sen yalancı, ben kani / Her zaman orta yerde bir mâni / Her zaman sen uzakta, ben müştak…”

KİRACI

“Ay, bağırma çocuklara kız, oynasınlar rahat rahat.”

“Ah, vallahi de kırılırım. Ne demek rahat durun. Çocuk onlar ayol.”

“Aa, lütfen. Çocuklardan değerli mi? Oynayacaklar da kıracaklar da yaramazlık da yapacaklar.”

“Bırak oynasınlar, rica ederim. Bizim çocuklarımız hepsi.”

 Apartmanın dördüncü katındaki eşyalı daireye kiracı olarak taşınan Mehtap, vakit geçirmeden komşularıyla kaynaşmak için herkesi evine çaya davet etti. Komşu kadınlar da çocuklarını alarak bu davete icabet ettiler. Mehtap için çocuklardan yana sıkıntı yoktu. Çocuktu bunlar. Hele üç, beş tanesi bir araya gelince uslu durmaları mümkün müydü? Oradan oraya koşuşturanlar, sobe oynayanlar, koşarken ikram tabaklarını düşürenler, meşrubat bardaklarını dökenler…

Güler yüzlü ev sahibesi, bir kere olsun yüzünü ekşitmedi. Yapma çocuğum, dur evladım, etme, kıracaksın, dağıtma, demedi. Hatta kırılan vazo için koşa koşa süpürgeyi aldı geldi. “Bir şeyin yok ya?” diye sordu küçük kıza. “Aman, canım benim. Eline ayağına batmasın. Ben şimdi temizlerim orayı.” Yardım etmek isteyenler oldu. “Rica ederim. Siz benim misafirimsiniz. Öyle şey olur mu? Lütfen keyfinize bakın,” diyerek kabul etmedi. Eğildi, yanaklarını öptü küçük kızın. “Adın ne senin yavrum?” dedi. “Buket,” diyerek cevapladı küçük kız, utangaç.

Mehtap komşuları geleceği için epey hazırlık yaptı. Sigara böreği, su böreği, üzüm sarması, patates salatası, tavuklu salata, poğaça, açma, tatlı tuzlu kurabiyeler, elmalı tart, kısır, profiterol, trileçe…

“Neden bu kadar zahmete giriştin komşum?” dedi Zehra. “Ne gerek vardı bunca uğraşa?” Başıyla onayladı Aynur. “Ay, valla çok zahmet verdik sana bugün,” diye destekledi.

“Pek marifetlisin, hepsi leziz, eline sağlık,” dedi tabağındakileri süpürmekle uğraşan Hacer.

“Ne zahmeti canım,” dedi. “Fena mı oldu işte. Bugüne kısmetmiş sevgili komşularımla bir araya gelmek.”

Daireyi kiraya veren, yani ondan önce o dairede kalan çiftin nasıl aksi, nasıl geçimsiz olduğunu anlattılar. Onca yıldır bir kere çalmamışlardı birbirlerinin kapısını. Ne bayramda ne seyranda. Selam sabah etmeden geçerlerdi. Apartman toplantılarına bile katılmazlardı. Kendini beğenmişlerdi. Evdeki eşyaları da ilk defa görüyorlardı. Pek de zevklilermiş ama öyle komşuluk da olmaz olsundu. İyi ki taşınmıştı Mehtap. Ne iş yapıyordu sahi? “EYT’liyim ben,” dedi. “Malmüdürlüğünden emekliyim. Hazır yasa çıkmışken değerlendireyim istedim.” Aslında ameliyathane hemşiresiyken emekliye ayrıldığını, şimdi özel bir hastanede çalıştığını, yıllık izne çıktığını söylemedi.

Oturduğu yerde hem kikirdeyip hem de göbeğini gösteren Nurdan bir anda tiz sesiyle “Tüüh!” dedi. “Gitti ayol.”

Herkes baktı merakla. “Ne gitti gene kız?” dedi Feride.

“Ayol ne gidecek. Diyetler gitti bizim. Yalan oldu.”

Hep birlikte bastılar kahkahayı. “Amaaan, boş ver ayol, bir daha mı geleceğiz dünyaya sanki?” dedi Aycan. “Canıma da değsin.” Sonra ev sahibesine döndü. “Ne iyi ettin de bizi davet ettin Mehtapçığım. Bunu devam ettirelim mutlaka.”

Ortak oldu konuşmaya Kadriye. “Aynen. Sıraya koyalım hatta. Her hafta birimizde.”

Elindeki sarmayı boğazına atmakla meşgul olan Nurdan ağzındakini hem çiğneyip hem de gülmeye devam ediyordu. “Kapıdan geçemeyeceğiz bu gidişle şaka maka. Her hafta diyete başlıyor, ertesi gün bırakıyoruz. Herifler eve almayacak bizi.”

Bu arada Mehtap’ın kocasını da sormayı ihmal etmediler. Taşınırken görmemişlerdi kimseyi. “Evet,” dedi. “Boşandım. Üç yıldır bekârım.”

Hayatında üç yıldır kimse yok muydu yani? Şaşırarak sordular.

“Var,” dedi. “Esasında bir yıldır nişanlıyım.” İlaç mümessiliydi damat adayı.

“Oooo,” dediler, harika bir haberdi bu. Neden boşandığını sormadılar. Böyle güler yüzlü, böyle güzel, böyle tatlı dilli bir kadın boşanmışsa kesinlikle, muhakkak o hayırsız kocası haksızdı.

Çocuklar bu arada akıllarından tamamen çıkmıştı, Zehra’nın küçük oğlu eli yüzü pastaya bulanmış gelinceye kadar. “Ay Allah’ım şuna bak. Üstüne başına da bulaştırmış. Hiç düşünen yok tabii anneyi,” dedi hafif kızgın.

“Ah canım ya,” dedi Mehtap. “Şunun tatlılığına bakar mısın?”

Annesi çocuğunun elinden tutup lavaboya götürdü, elini ağzını yıkadı, üstünü temizledi. Çocuklar tabaklarını bitirince azgınlığa devam ettiler kaldıkları yerden. İlk ayaklanan Feride oldu. Saat dördü geçmişti. “Benim herif erken geliyor, bana müsaade kızlar. Haftaya bendesiniz. Şimdiden sözünü alıyorum.”

Anlaştılar. “Daha erken, biraz daha otursaydın komşum,” diye üzüntüsünü dile getirdi Mehtap. “Her şey için teşekkür ederim kuzum,” dedi öperken. “Çok memnun oldum.” Kapıdaydı. İçeriye seslendi. “Buket, hadi kızım.” Mehtap’a döndü tekrar. “Unutma, haftaya bendesin.”

Bir saat sonra bütün komşular tek tek kalktı. Hepsini de ayrı sevecenlikle, aynı sıcaklıkla, ayrı içtenlikle uğurladı Mehtap. Gülümsemesi yüzünden eksik olmadı.

“Çocuklar için kusura bakma,” dedi Aycan. “Uzun zamandır bu kadarı bir araya gelmemişti.” “Ne kusuru canım. Olur mu öyle,” dedi Mehtap gene. “Çocuklar oynayacak. Biz de çocuk olmadık mı ayol?”

***

Bir hafta sonra Feride’nin evindeydiler. İki eksik vardı. Zehra’nın kaynanası hastaydı. Onun yanına gitmişti. Aycan yoktu bir de. “Kocasıyla kavga ediyor bu ara çok,” dedi Hacer. “Zavallım, yüzü gözü şiştiyse…”

Hep beraber üzüldüler Aycan’a. Pastalar, börekler, tatlıların Mehtap’ın evindekilerden aşağı kalır yanı yoktu. Yaşını sordular sohbet arasında Mehtap’a. Artık ikinci buluşmalarıydı. Samimiyetleri artmıştı ne de olsa. “Kırk bir,” dedi gülümseyerek.

“Hadi canım. Sahi mi? Ay inanmıyorum,” dedi Aynur. “Kız, taş gibisin vallahi. Bir de bize bak, hepimiz bıngıl bıngıl.”

“Vallahi öyle,” dedi Nurdan. “Şu bizim gerdanlara, göte göbeğe baksana. Bu gençliğinin sırrı nedir tatlım? Yemin olsun otuz bile göstermiyorsun.”

Teşekkür etti Mehtap. “Kendinize haksızlık etmeyin kızlar,” dedi. “Bence siz de çok güzelsiniz. Bir sırrım yok aslında. Sadece her yıl ocak ayında bitkilerden hazırladığım kış banyosu yapıyorum. Biraz da buz dolu küvetin içinde saatlerce kalıyorum. Sanırım o beni genç tutuyor. Dirileştiriyor. Ne estetik ne de botoks.” Kimse kış banyonun tarifini sormadı. O da bundan memnun, gülümseyerek kapattı konuyu.

Feride çocuklar söz konusu olduğunda Mehtap kadar ılımlı değildi. Gürültü arttıkça “Durun çocuklar,” diyordu. “Evi yıkacaksınız.”

Mehtap çocukları yüzünden eksik etmediği bir gülümsemeyle takip ediyordu. Saklambaç oynarlarken Buket’i arkasına sakladı. Başka bir sefer Nurdan’ın küçük oğlunu oturdukları kanepenin arkasına geçmesi için işaret etti. Komşular da Mehtap’ın çocuklarla ilişkisinden memnundu. “Sahi, sende çocuk yok mu hayatım?” diye sordu Hacer.

Gülümsemesini Hacer’e çevirdi. “Olmaz mı kız,” dedi. “Bende de üç tane var ellerinizden öper.” “Aaa,” dedi Feride. “Allah bağışlasın. Neredeler peki?”

“Hmmm,” dedi Kadriye. “Evde resimlerini de görmedik hiç.”

“Anneannelerindeler. Sizin çocuklarla yaşıt sayılırlar. Gelsinler, mutlaka getiririm merak etmeyin.”

“Getir tabi ayol.”

***

İkinciyle üçüncü ev toplanması arasında önemli bir olay yaşandı. Çocuklardan biri yaramazlık sınırını aşmış, oturduğu dairenin penceresinin dış denizliğinde ayakta dikilmiş aşağıya bakıyordu. Üçüncü katta oturan, her iki buluşmaya da katılamamış Nükhet’in küçük oğluydu bunu yapan. Çocuk neredeyse düşecekti. Yoldan geçen bir yemek servisi görevlisi fark etmişti çocuğu. Hemen motorunu durdurdu, üçüncü katın ziline bastı. Ses alamayınca bütün zillere basmaya başladı. Panik hâldeydi. Küçük çocuğa bir yandan “Kıpırdama sakın,” diyordu.

Oraya çıkmayı beceren çocuk içeri giremiyordu. Öylece kalmıştı. Zile ilk ses veren Mehtap oldu.

“Kimsiniz?” diye sordu diyafondan.

Kurye alelacele anlattı. Mehtap koşarak indi aşağıya. Komşunun zilini çaldı, kapıyı yumrukladı. Açan olmadı. Karşı ve aşağıdaki dairelerden sesi duyup çıkanlar oldu. Nükhet evde yoktu. Karşı komşu Zehra’nın aklına geldi.

“Bende Nükhet’in yedek anahtarı olacaktı. Geçen yazlığa gittiklerinde bana bırakmıştı.” Apar topar anahtarı buldu koyduğu yerde. Kapıyı açıp çocuğun olduğu pencereye koştular.

“Siz durun,” dedi Mehtap. “Çocuğun kafası karışırsa dengesi bozulur.” Yavaşça yaklaştı. O sırada itfaiye de geldi. Brandayı serdiler. İtfaiye aracını yaklaştırmaya çalışıyorlardı ama park yapmış bir araç engel oluyordu. Mehtap usulca yaklaştı. Vücudunun üst kısmını dışarı verdi. Uzun kollarıyla korkudan titreyen çocuğa uzandı, tuttu, yavaşça adım adım çekti kendine. İçeri girdiklerinde derin bir oh çekti herkes. İtfaiye şefi geldi peşlerinden. Mehtap artık sadece iyi bir komşu değildi aynı zamanda bir kahramandı.

***

Üçüncü buluşmayı Nurdan’da yapmayı kararlaştırdılar. Kocası tır şoförüydü. “Bizimki dün gitti yola, yirmi günde anca döner. Müsaidim.”

Feride atladı. “Ay abla, adamı kaptıracaksın bak yollarda sonunda.”

“Aman aman,” dedi. “Onların olsun. Doymak bilmiyor, tövbe tövbe. Bir geliyor, bir haftada pestilimi çıkarıyor zaten.”

“Aaah ah,” dedi Zehra. “Benimki de şeker hastası.” Parmağını indirip kaldırdı. “Tık yok kaç zamandır.” Gülüştüler. Bir eksik bir fazla derken iyice kaynaştılar üçüncü toplantıyla birlikte. Bütün komşular Mehtap’ı sevmişti. Ne iyi kadındı. Çok da güzeldi üstelik. Akıllıydı da. Sıcakkanlıydı. Yüzü hep gülüyordu. Cesaretine de hayran kalmışlardı.

“Nasıl kurtardın Nükhet’in çocuğunu?” “Haspam gene gelmedi bir de ayol.” “Ay iyilik yaramaz böylelerine ya bakma.” “Mehtap, söylesene kız, teşekkür etti mi sana Nükhet?”

Başını iki yana salladı gülümseyen yüzüyle. “Ben teşekkür için yapmadım ki. Benim yerimde hanginiz olsa aynısını yapardı. Neyse…” dedi. “Onu bunu boş verin. Kızlar haftaya ben şehir dışında olacağım. Sonraki toplantımızı isterseniz bir hafta sonrasında yapalım.” Hepsi seve seve kabul etti.

***

Mehtap, eve götürmesi için hazırlanıp eline tutuşturulan tabağı mutfağa götürdü. Öylece çöpe boşalttı. Kendini pelte gibi attı kanepeye. “Ah,” dedi. “Başım çatlıyor. Geri zekâlılar. Hepinizden ölesiye nefret ediyorum. Bir kaşık suda boğasım var. Bıt, bıt, bıt, ne çeneniz bitiyor ne dedikodunuz. Kafa mı dayanır buna? Bana ne senin kocanın şeker hastalığından? Kaldıramıyormuş. Git boşa o zaman, bana ne? Berikinin üstünden inmiyormuş. Hayvan mısın sen? Hele o veletleri!” Hayır, mümkün değildi o küçük şeytanlara katlanmak. Kalktı, mutfak dolabındaki ilaç kutusunu mermer tezgâhın üzerine indirdi. Xanaxların Prozacların arasından çıkarıp aldığı ağrı kesiciyi bir bardak suyla yuttu. Yeniden kanepeye uzandı. Bir saat kadar yattıktan sonra cep telefonunu aldı eline. Son aramalardaki tek numaraya dokundu. Telefon iki çalıştan sonra açıldı. “Bu hafta,” dedi.

“Tamam,” dedi karşıdaki ses.

“Seni bekliyorum. Ben evi tuttum. Karşıdan. Adresi konum bilgisini atıyorum.”

“İyi,” dedi karşıdaki. “Kimin adına yaptın kontratı?”

“Merak etme,” dedi. “Elimdeki kimlik fotokopilerinden birini kullandım. Oradaki adın Esin. Emin misin bu arada?” dedi. “Kararlı mısın? Gene yapacak mısın o eski kitapta yazanı? Bu defa başına sıkıntı açacaksın.”

Mehtap cevap vermeden kapattı telefonu.

“Kitap eski olabilir,” diye söylendi. “Ama içindekiler…” İçindekiler hâlâ dünya tarafından keşfedilmemiş hazinelerdi.  Arap alfabesiyle yazılmış el yazması o kitabı, evli olduğu vakitler okumuştu. Kocasının ninesinden kalmaydı kitap. Arapça bilmeyen sonraki nesiller onu dua kitabı zannedip bez bir kılıf içinde duvarda yüksekte muhafaza etmişti. Evde başka bir şey ararken tesadüfen bulmuştu. Arapçayı üniversitede öğrenmişti. Ağzı açık kaldı sayfaları çevirdikçe. Bu el yazmasının içinde neler yoktu ki… İksirler. Kocakarı ilaçları. Büyüler; bağlama büyüsü, ayrılık büyüsü, şehvet büyüsü, çocuk büyüsü. En ince ayrıntısına kadar tarifler yer alıyordu. Hatta muska tarifleri de vardı. Ama onun ilgisini çeken bambaşka bir şey oldu. Gençlik büyüsü. El yazması kitapta her büyüyü farklı zamanlarda, farklı yerlerde en az beş kişinin uyguladığı, başarılı sonuçlar almadığı hiçbir büyüyü bu kitaba dâhil etmediği yazıyordu. Deneyenlerle ilgili ayrı ayrı notlar yer alıyordu. Yüzlerce yıllık sırlar gizliydi içinde. Anlaşılan elden ele geçmişti. Kocasına sülalesinde büyü işiyle uğraşan var mıydı diye sorduğunda adam küplere binmişti. Ne demek istiyordu? Onlar modern, çağdaş, akla, bilime, fenne inanan bir aileydi. Israr etmedi.

Gençlik büyüsüne çok kafa patlattı. Başta kitabın ne demek istediğini anlamadı. Doğrudan kandan bahsetmiyordu mesela. Dem, diyordu. Hayvanların adları değil de özellikleri yazıyordu. Kullanılacak bitkilerin nerelerde hangi mevsimde bulunduğu belirtiliyordu. Epey şifreli bir tarifti. Şifreyi çözmüştü ama. Uğraşa uğraşa, tek tek çözmüştü. Aşamaları vardı. En kolayı, kullanılacak bitkilerdi. Hepsi taze olacaktı. Kurutulmuş işe yaramıyordu. Dört tavuk kanıyla başladı. Küvetin içine olanca kanı boşalttı. Titriyordu zevkten âdeta. Ertesi sene kedi kanıyla devam etti. İşte burada hesapta olmayan bir olay yaşadı: Yakalandı. Kocası onu ölmüş kediler ve kan dolu bir küvetin içinde adeta kendinden geçmiş bir halde buldu. Başta ne olduğunu anlayamayan adam ambulans çağırdı. Kadınsa ritüelin tam ortasında yaşadığı şoktan çıldırmıştı. Kocasına saldırdı. Doktorlar akıl hastanesine kapatılmasına karar verdiler. Üç ay yattı. Doktorlar altı ayda bir kontrol şartıyla taburcu ettiler. Kocası her şey düzeldi sanıyordu. Ta ki bir gece karısının telefonuna gelen mesajı görünceye kadar. “İşlem tamam, ben kedi işini hallettim,” yazıyordu. Aklına karısını bulduğu sahne geldi. Midesi bulandı, lavaboya koşup kustu. Boşandılar sonra. Ama Mehtap durmadı. Köpekle devam etti ertesi sene. Giderek kanı kaynıyordu. Ateşleniyordu. Nirvana’ya ulaşması için sırada keçi kanı, domuz kanı, timsah kanı vardı. En zoru timsah kanıydı. Yurt dışına tatile çıkmak zorunda kaldı. Epey masraf etse de halletti. Nirvana için son bir adım kalmıştı. Dört kız çocuğunun bütün kanı. Son vuruşta ise dört yetişkin erkek kanı lazımdı. Elinde dört değil, tam altı tane sevgili vardı. Hepsi de bu güzeller güzeli kadının ağzının içine bakıyordu. Nihayet sona yaklaşıyordu işte.

Mutfağa gitti, dolaptan başka bir ilaç kutusu aldı. İçinden çıkardığı şırıngayı şişedeki ilaçla doldurdu. Çantasındaki anahtarla arka odanın kapısını açtı. Karanlıkta el yordamıyla düğmeyi buldu. Işığı yaktı. Ortadaki yatağın arka tarafına geçti. Gözleri baygın bakan üç kız çocuğu vardı çıplak döşemelerin üzerinde. “Üfff,” dedi. “Yine mi pislettiniz ortalığı. Ben sizi bezlemedim mi giderken? Allah’ın belaları. Bıktım sizden. Az kaldı ama. Hepinizden kurtulacağım.” Boş boş bakıyordu çocuklar. Şırıngadaki ilacı sırayla kollarına zerk etti. Yüzü yumuşadı. “Hadi gözünüz aydın,” dedi. “Az kaldı. Bir kardeşiniz daha geliyor. Buldum sonunda. Adı Buket. Ondan sonra buradan gidiyoruz hep beraber. Güzel kızlarım benim. Dört kız kardeş, anneniz için kendinizi feda edeceksiniz demek. Yılbaşına da az kaldı. Taze kanlarınızı iliklerime kadar hissetmek için nasıl sabırsızlanıyorum bilemezsiniz. İyi ki varsınız. Canlarım benim. Bir tanelerim.” Tek tek temizledi altlarını çocukların. Yaptığı çorbayı mama şırıngalarıyla içirdi. Işığı söndürdü. Kapıyı kilitlendikten sonra çıktı.

OZAN ILGIN 24: REPLİKA

Burgaziçi Nehri’nin iki yakasına kurulmuş Sultanat Eyalet-Şehri’nin Batı Yakası, zenginliğin, gökdelenlerin ve parlak ışıkların debdebesiyle her gece parlardı. Benim hikâyem ise mahallemin bulunduğu şehrin fakir Doğu Yakası gibiydi; varoş, az gelişmiş ve Ortadoğu’nun kadın ve erkek eşitsizliği balçığına saplanmış. Ben, aşk hikâyemi mutsuz sonla sonlandırmış, eskiden benim gibi bir süper güçlü kadın polis olan anneannem Cilmaya ve güzel mavi gözlü, süper güçlü köpeğim Çakır ile, mahallemde kız kıza mutlu mesut bir hayat sürmeye odaklanmıştım. Kayıplara karışmış mafya babası Nuri Körleğene’nin Sicilibozukya’dan kopup gelmiş kuzeni tam da bu ara ortaya çıkmıştı. Uçan Kaçan Rüçhan isimli bu kadın, Sicilibozukya’dan Sultanat Eyalet-Şehri’nin yeraltı ve yerüstü kumar dünyasına hızlı bir giriş yapmıştı.

***

İki oğlu, gelinleri ve dört torunuyla bizim mahallede yaşayan Güvercin Ana’nın evi, artık yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı hanelerin olduğu sokaktaydı. Mahallede sorup soruşturunca öğrenmiştim ki, iki oğlunu da kumar borcuna kaptırmıştı. Bir nakliye kamyonları vardı, satılıp gitmişti. Gelinleriyle torunları evlerini terk etmişlerdi. Güvercin Ana bahisçilerin kumarbaz oğulları için evlere gönderdiği içinde 5000 lira ve LSD emdirilmiş 5 dolar şeklindeki yarısı yırtık kurutma kâğıdının bulunduğu zarfı bana yollamış, sonra da beni eve çağırmıştı. Eve gittiğimde Güvercin Ana’yı, başında yaşmak, elinde tespih, namazlığının üzerine bağdaş kurmuş, için için ağlarken buldum.

“Çayı yeni demledim evladım. Bir bardak koyayım da için ısınsın.”

Ben çayı iki yudumda içip bitirince gülerek “Ağzını mı tenekelettirdin evladım?” diyen Güvercin Ana ikinci bardak çayı koymak için mutfağa seke seke gidince arkasından öylece bakmışım. Mutfaktan çıkarken Bin Bir Gece Masalları’ndan fırlamış peri kızları gibi, bir oraya bir buraya sallanan pembe ipek şalvarlı kalçalarıyla senkronize bir halde salınan beline kadar lüle lüle karamel rengi saçları eşliğinde, elindeki ipek mendili yüzüne örte örte dans etmeye başladı. Yerdeki halı ayağımın altından kaydı. Ya da ben halının üzerinden kaydım. Birdenbire önümdeki duvar alçaldı ve yok oldu. Halıyla beraber ben göğe yükselirken Güvercin Ana’nın görüntüsü bir gözümün önünde lamba cini gibi buharlaştı. Diğer gözümse bana getirilen çay bardağına takılı kalmıştı. Beynim sondan bir önceki sinapsıyla deliğe düşerken takip ettiğim şeyin beyaz bir tavşan değil de çaya attığım şekere emdirilmiş kokusuz renksiz bir sıvı olduğunu idrak ettim.

Son mantıklı sinapsım, bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünürken, deminden beri açık olduğunu nasıl da fark edemediğim ve artık üzerine beraber bindiğimiz uçan halıyla Sultanat Şehri üzerinde süzülmekte olan TV’ye gözüm kaydı. Ben kendimden geçtim, beynim de tuzağa düşürüldüğümü kavradı. Son duyduğum şey, haberlerde artık haber değeri olmayan şeyler olduğuydu.

***

Güvercin Ana’nın evinden çıkınca bunun bir tuzak değil bir aydınlanma olduğunu anladım. Bastıkça yeri titreten sağlam adımlarla Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK binasına girerken kendimi hiç bu kadar güçlü ve özel hissetmemiştim. Hep kaybeden tarafta olduğum için gözlerim eziklikle kör olmuştu. Ama bugünden itibaren madalyonun öbür yüzündeki dünyaya bakacaktım. Ben de arada sırada kazanan tarafta olsam, daha mutlu olmaz mıydım?  “Bize de bir gün kader güler, güler inşallah…” diyerek, “Bana kaderimin bir oyunu mu?” diye kadere isyan ederek, zaten her acının tiryakisi olmuş Eski Ozan iken, efkâr üstüne efkâr istiflemiştim. Neyse, efkârın neresinden dönsem kârdı. Yeni Ozan’ın playlisti şu şarkıyla başlayacaktı: “Kalbimi bunun için mi kırıcam ben? Kendimi bunun için mi yorucam ben?”

***

SSOK’ta mesaime başlar başlamaz Sultanat Eylalet-Şehri Vali-başkanı ve Sade Vatandaş Partisi- SEVAP lideri İkram Papazoğlu için özel koruma birliği kurdum. Birliğin başına geçip her gittiği yerde Vali-başkana etten ve çelikten bir duvar örmeyi kendime bir görev bildim. Kahraman polis Yeni Ozan Ilgın eyalet-şehrinin yanındaydı, daha doğrusu onu yönetenlerin hizmetindeydi.

Özgürlükleri için sokaklara dökülmüş genç kızları ve kadınları polislere coplattım. Polislerin kadınları coplamasını haber yapan gazetecileri içeri tıktım. Kendini bilmez bir şairin ‘Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine’ dizesinin yazılı olduğu pankartı taşıyan bir kadını, toplumu önce bölücülüğe sonra da teröre sevk ediyor diye mahkemeye sevk ettim. Yaptıklarımı neden yaptığımı anlayamıyordum ama yüzümde çok haklı olduğuma dair bir ifade vardı. Bu yüzden asla nedenini sorgulamıyordum.

Bana 77 katlı Belediye Bilişim-Bel-Bil Kulesi’nden kocaman dubleks bir rezidans verdiler. Bu akıllı ev, ben içeri girince parmak izimle her şeyi açıyor ve kapıyor, tüm sosyal medya kocaman sanal bir ekranda önümde beliriyordu. Artık bir sosyal medya fenomeni olmuştum.

Bana Sultanat Otomobil Girişimcileri -SOGG tarafından üretilmiş özel bir araç verdiler. Hemen bu araç için bir motto buldum:

BİRİMİZ HEPİMİZ İÇİN

HEPİMİZ SOGG’UMUZ İÇİN!

Araç bir Transformers gibi robota dönüşmüyordu tabii ki. Ama nereye gitmek istediğimi söylediğim zaman otomatik pilota geçerek beni götürüyordu. Aracı Sultanat Eyalet-Şehri bayraklarıyla süsleyip Burgaziçi Köprüsü’nden geçtiğim zaman bütün halk sokaklara dökülüp beni selamladı. Bunca yıldır ezilenlerin yanında olmuştum ama hiç kimse beni böyle büyük bir tezahüratla karşılamamıştı.

Varoş mahallelere giderek üzerinde Vali-Başkanımın fotoğrafı ve partimizin logosu olan yardım kolilerini taşırken Sult TV kameraları da bizimle beraber ev ev geziyordu. İnsanlar minnettarlığını belli etmek için kapılarına Vali-başkanın en yakışıklı fotoğraflarından birini asıyorlardı. Sessizce kimsesizlerin kimsesi olan fakir Ozan Ilgın değildim artık. Varoşlara refah dağıtan bir kahramandım. Eskiden sağ elimin verdiğini sol elim bilmezdi. Şimdi iki elimle birden insanlara yardımcı oluyordum ve bunu kameraların önünde yapmaktan müthiş bir keyif alıyordum.

Sağ kolumda Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- SSOK pazubendiyle gezerken kendimle gurur duyuyordum. Eyalet-şehir tamamen bir polis-devleti haline geldi. Biz en çok sözü geçen kolluk kuvvetleri haline geldik. Keyfimize, mutluluğumuza diyecek yoktu.

Arada bir mutluluktan zihnimin bulandığı oluyordu. Sanki bütün bunları ben yaşamıyordum da her şeyi kirli, opak bir camın arkasından izliyordum. Bunları gerçekten ben mi yapıyordum yoksa bana çok benzeyen birinin yaptıklarını berbat görüntüsü olan eski püskü bir televizyon ekranından bana seyrettiriyorlar mıydı, anlayamıyordum.

Muktedirin yanında yer alan kahraman polis ilan edilmekle içimdeki ezik çocuk Ozan, hayatında ilk defa bu kadar pohpohlanıyordu. Fakat bu ezik çocuktan güç alan Eski Ozan, Yeni Ozan’ın bu kadar pervasızca ve hiç sorgulamadan güce teslim oluşunun hayal mi gerçek mi olduğunu kavrayamıyordu. Francis Ford Coppola’nın Apocalypse Now’ında General Corman ne diyordu: “İnsan kalbinde her zaman bir çatışma vardır. Mantıklı ve mantıksız arasında… İyi ve kötü arasında… Ve iyilik her zaman galip gelmez. Bazen karanlık taraf, doğamızın iyi meleklerine galip gelir…” İşte Yeni Ozan, bu galibiyetin bir ürünüydü.

Bütün bunlar olurken eyalet-şehir vatandaşları ellerinde HAK ADALET LİYAKAT yazan pankartlarla sokaklara döküldüler. O zamana kadar parti olarak şunun ayırdına varmıştık: Her daim doğru bildiklerini söyleyen ve işini hep dürüst yapan liyakat sahipleriyle bu gemiyi yürütmemiz mümkün değildi. Bize, her nabza göre verecek şerbeti bulunan riyakârlar lazımdı. O yüzden vatandaşların ellerindeki sakıncalı pankartları toplattım. Bir polis-devleti mottosu düşünüp devasa pankartlarla tüm şehre yazdırdım:

EYALET-ŞEHİR İÇİN HALK

EYALET-ŞEHRİN YANINDA OLAN HALK

EYALET-ŞEHRİ VAR ETMEK İÇİN YAŞAYAN HALK

Mottomuz, varlığını ve (maddi) varlığını eyalet-şehrin ve verilecek ihalelerin büyüklüğüne borçlu, çoğu müteahhit olan meclis üyeleri tarafından eyalet-şehir meclisinde ayakta alkışlandı. Halkın varlığı bir kısım zümrenin varlığına armağan olsundu.

Eyaletin verdiği yardımların gecekonduların ön kapılarından girip arka kapılarından çıkarıldığını görüyordum. Elini dudaklarına götürüp susmamızı söyleyen hemşire logolu Sultanat Sosyal Hizmetler- SSH kutularıyla gani gani yağdırılan bu yardımlar, ihtiyaç sahibi evleriymiş gibi gösterilen adreslere yığıldıktan sonra, evlerin arka kapılarından başka eller tarafından başka insanlara gizli gizli dağıtılıyordu. Devletin malı deniz yemeyen domuz değildi. Devletin malını kendi malıymış gibi dağıtmayan domuzdu.

Olsundu, çünkü bu işte en ufak bir enaniyet yoktu. En iyi niyetlerle enayilerden oy toplamak için yapılıyordu. Sonuçta bu dağıtılanlar fakir birilerinin kursağına gidiyordu. En azından akşamları sokakta aç ve açıkta insan kalmıyordu. Politikacılar bundan nasıl nemalanırlarsa nemalansınlar, bizi ayakçı gibi kullanarak yapılan bu dağıtım işlerine önayak olmak benim için bir şerefti.

Şehrimizdeki dini bütün baronları, helal olmayan uyuşturucu parasından kurtarmak için, bu uyuşturucuları ücretsiz dağıtan merkezler kurulmuştu. Bir kere uyuşturucuları ücretsiz dağıttıktan sonra gençler bunlara para harcamak yerine daha iyi işlere yöneliyorlardı. Mesela bu uyuşturucuları içip sıcacık kumarhanelerde kumar oynuyorlardı. Fazlasını satmak durumunda kaldıkları için para kazanıyorlar ve hayatlarında ilk defa ailelerine para, evlerine ekmek götürebiliyorlardı.

***

Partim için canla başla yaptığım hizmetler göz ardı edilmiyordu. Polislik basamaklarında yükseldikçe yükseliyordum. Sonunda Kozak Hayri amirimin yerine ϟϟOK’un başına getirildim. Sultanat Emniyet Amirliği’ne getirileceğim tüm kulislerde konuşulmaktaydı. Biseksüel aşkım Serkan’la yaşadığım hayal kırıklığından sonra mutlu olabilmem ve eyalet-şehrime daha iyi hizmet edebilmem için rezidansımın kapısında biten Piscolata erkekleri bana mutlu geceler yaşatmaya ant içmiş gibilerdi.

Kadın kılığında dans eden ve şarkıcılık yapan Serkan Tabanakuvvet, yani evli olduğunu öğrendiğim eski aşkım, arada sırada Black Velvet şarkısı eşliğinde kafamda dans ediyor, hatta striptiz yapıyordu. Böyle zamanlarda yüzüm gözüm şişene kadar ağlamak istiyordum. O şarkı eşliğinde, o görüntüleri hatırlamamak için başka melodiler mırıldanmaya çalışıyordum: Kapıma dayanma sakın, yakarım inan yakarım!

Kadınlar sokakta gezmekten korkarken, ahlak kuralları şehrimde hep erkek-egemen topluma hizmet edecek şekilde erkeklerin işlerine geldiğince eğilip bükülmüşken, eyalet-şehrimin ve Vali-başkanımın gücünü sosyal medyada da temsil ettiğim için yaptıklarıma göz yumuluyordu. Piscolata erkekleriyle o kulüp senin bu kulüp benim günümü gün, gecemi gece ediyordum. Arada sırada uğruyorlardı bana, hovardayım diye kızmıyorlardı bana.

Böyle bir gecenin sabahı, Piizişleri Bakanı Solomon Sert’in Özel Kalem Müdürü rezidansımın kapısında bitti. “Bakanlıktan çağırıyorlar Ozan Hanım.”

İki metre boyundaki kapı gibi partnerim, içeriden beline havlu bile sarmadan çırılçıplak koridora gelerek uykulu bir ses tonuyla “Kimmiş o hayatım?” dediğinde, Özel Kalem Müdürü kafasını başka tarafa çevirdiği zaman bile utanma duygum faaliyete geçmedi. Tüm bu rezillikleri hiç gözümü kırpmadan yaşayabiliyor olmam bir zamanlar neler neler için utanç duymuş Eski Ozan için çok büyük yenilik, Yeni Ozan içinse vakayı adiye idi. Demek ki insanın ar damarı da şehrin lağım borusu gibi bir kez çatladı mı içinden fışkıran fışkıyı tutmak mümkün olmuyordu.

***

Solomon Sert bir gece önce canlı yayında eyalet-şehrimizdeki mültecileri göndermekle ilgili video çekmiş olan Victorian Parti-VP lideri Hope Mountain’la ilgili çıkış yapmıştı.

“Ben onu adam yerine koymam. Onun bulunduğu toplantıyı terk ederim. Bu, hayvandan aşağı bir adamdır. ‘Esfeli safilin’dir yani bir kişinin düşebileceği en aşağı mertebededir. Soros çocuğudur. Operasyon çocuğudur.”

Hope Mountain ise hiç beklemeden ertesi gün Solomon Sert’e şöyle seslenmişti:

“Solomon! Eğer adamsan! Korkak değilsen! Bugün polislerin arkasına sığınmadan bakanlığın önünde karşıma çık! Sen don lastiği satarken ben akademide ders veriyordum! Arkasına saklandığın polislerin çoğu benim öğrencim! Görevin bittiği zaman tutuklanacaksın! Sen Sultanat Eyalet-Şehri tarihinin en büyük kriminalisin. İkimiz birden ölünceye kadar bu devam edecek! El mi yaman bey mi yaman?”

Makama vardığımda Solomon Sert’in canının sıkkın olduğunu on beş metreden anladım. O yüzden, gayet nazik bir dille söylediklerini hiç itiraz etmeden dinledim. Kendime uygun bir delikanlı seçip artık evlenmem gerektiğini söyledi. Bana öyle bir düğün yapılacaktı ki, Prenses Diana’nın düğünü ve gelinliği benimkinin yanında sönük kalacaktı.

***

Sanki bir tarafım şeytan, diğer tarafım melekti ama akçaağaçtan oyulmuş Mefistofeles ve Margaretta heykeli gibi her iki tarafımın da birbirinden haberi yoktu. Bir yüzüm kibirli gülümsemesiyle öylece dimdik dikilen şeytandı, diğer yüzüm başını hafifçe öne eğmiş masum ve mütevazı bir melekti.

Büyük bir şaşkınlıkla izlediğim Yeni Ozan’ın muhteşem Zafer Takı yürüyüşü sahnelerinin arasına, film şeridine yetişkinler için attırılmış ayıp sahneler gibi saniyelik görüntüler giriyordu. Bu cızırtılı ve karlı eski görüntüler, bir zamanlar her türlü haksızlığın karşısında yer almaya çabalayan ama her seferinde daha büyük bir haksızlığa uğrayarak daha ihtişamla yenilen Eski Ozan’a ait görüntülerdi. Bu görüntüleri, gözlüğümün camını pis bir bezle temizler gibi kafamdan atmaya çalışıyordum. Muzaffer ve güçlüden yana olan Yeni Ozan “too good to be true / gerçekleşemeyecek kadar mükemmel” değildi artık. Gerçekti ve mükemmeldi.

***

Kendime Piscolata erkeklerinden birini nişanlı olarak seçtim ve bunu sosyal medyada duyurdum. Ortalık çalkalanıp da durulunca tarih belirlendi ve sonunda düğün-dernek kuruldu. Kuyruklu gelinlikler, kuyruklu piyanolar ve ‘Seni sonsuza kadar seveceğim’li kuyruklu yalanlar, pahalı tek taş yüzüklerle taçlandı. Damadın giydiği donla çoraptan takılan yüzüğe, boynumuza dökülen parfümden saçımıza sürülen jöleye, arabayı süsleyen çiçekten göğe yükselen binlerce balona kadar her şeyin reklamının yapıldığı ve bunun da Piizişleri Bakanı Solomun Sert’e ait reklam şirketi tarafından abartılarak yapıldığını söylememe gerek var mıydı? Ayrıca tüm düğün masraflarının SEVAP partisine sevabına hizmet eden kahraman bir polis olduğum için devlet kasasından, artık utanmamız kalmadığı için de örtüsüz ödenekten yani fakir fukaranın rızkını vermemiz gereken vergilerden karşılandığını söylememe de gerek yoktu herhalde.

Düğün günü gelip çattığında ben hiç olmadığım kadar güzel, peri masalından fırlamış bir gelin, damat da bembeyaz bir limuzinle beni Kaf Dağı’na çıkaracak prensim olarak halkın sevgi gösterileri arasından caddelerden geçecektik. Sonra Burgaziçi Köprüsü’nde limuzinden inip düğünümüze ev sahipliği yapacak olan Burgazphorus Milton Oteli’ne yürüyerek gidecektik.

Sahne ışıklarını yüzünde hissetmek güzel duyguydu. Arzulanan, gazetelerin ön sayfalarına ismi yazılan, paparazziler tarafından kovalanan, Instagramlarda beğeni yağmuruna tutulan, her videosu her ‘post’u yüz binlerce kez izlenen kişi olmak, insanın önceki hayatındaki tüm ezikliklerini unutturuyordu insana. Önceki hayatı? Eziklikleri? İnsan? Ozan? Ben insan değil miyim diyen Ozan mıydı bunları yaşayan?

Şehrin en büyük camisinin avlusunda Dizaynet İşleri Başkanı, ben ve müstakbel kocam için anlamadığım bir dilde heyecanlı heyecanlı dualar etti. Dini devlet işlerinden güya ayırmıştık ama hayatımızın her anında dürüstlük ve ahlak teminatı olarak, 1400 yıl önce indiği iddia edilen ve 2000 yıl önce Meryemoğluna inenlere, ondan çok önce de İsrailoğullarına inenlere çok benzeyen bir metni teminat göstermekten vazgeçmemiştik. Dinle devleti ayıralım derken biz devleti dine oyuncak etmiştik.

Dualar edildi, tüm eyalet-şehir televizyonculuk tarihinde en çok izlenen canlı yayına imza atıldı. Damat ve ben köprüden geçmek üzere yola döküldük. Benim gelinliğimin köprünün bir ucundan bir ucuna uzanan kuyruğunu tutmak üzere varoş mahallelerden toplanarak küçük gelinlikler giydirilmiş geleceğin çocuk gelinleri, evlenmenin ve bir erkeğe maddi olarak bağlanmanın bir kadının hayatındaki tek ve en önemli an olduğunu öğrenerek büyüyeceklerdi. Ama onların asla benim gibi dillere destan gelinliklerle tüm ülkenin şakşakçılığı eşliğinde evlenmelerinin mümkün olmaması benim suçum değildi.

Babaları ya da abileri olacak yaşta adamlarla evlendirilmeleri ve hayatın dikenli yollarında tek başlarına, ellerine dikenler bata bata kanlar içinde kalarak ilerlemek zorunda olmaları benim suçum değildi.

Daha gerdek gecesinden başlayarak kanın çarşaftaki kıpkırmızı lekesinin varlığı veya yokluğunun bu zavallı çocukcağızların hayattaki varlığı veya yokluğuna karar kılacak olması benim suçum değildi.

Bu kadar pahalı bir gelinlikle, bu kadar pahalı bir kuaförde yapılmış saçlarla, parmağımda yüzükler, kolumda bilezikler ve gerdanımda pırlantalar parıl parıl parlarken, ayağımdan asla çıkmayacağına emin olduğum camdan ayakkabılarım ve asla kabak olmayacağını sandığım limuzinle benim için verilecek baloya doğru kendimden emin adımlarla yürüyor olmam da benim suçum değildi.

Bir zamanlar üzerine üç beden büyük gelen siyah kot pantolonum ve dedemden kalma siyah deri ceketimle kendimi gizleyerek gezerdim. Bir motosiklet tamircisinde çalışırken, bir erkeğin dikkatlice baktığında bile gözlerinde fer oluşturamayan bir kadındım. Podyumdaki tüm o güçlü ışıkların altında, daha önce kömürken, görün ben, artık işlendim, bir elmas oldum ve bakın nasıl ışıldıyordum. Ben? Kömür? Ben? Elmas? Ben? Ozan? Hayırdır? O ışıklar gözümü kör etmeden önce böyle konuşmuyordum!

***

John Gardner, The Art of Fiction kitabında klasik bir roman başlangıcı olarak şunu söyler: “Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” Bence bir hikâyeyi asıl muhteşem kılan olay, sahneye muhteşem bir kadının giriş yapmasıdır.

Scarface’te mavi renkli derin yırtmaçlı askılı saten elbisesiyle Michelle Pfeiffer; The Postman Always Rings Twice’ta Lana Turner ya da Jessica Lange; Mission Impossible: Rogue Nation’da sarı saten elbisesiyle Rebecca Ferguson; Pretty Woman’da kırmızı elbisesiyle Julia Roberts, My Fair Lady’de beyaz elbisesi ve boynundaki muhteşem gerdanlıkla Audrey Hepburn sahneye girer ve hikâyenin gidişatı değişir.

Ben, yani en gerçek, en hakiki, yapay olmayan zekâlı Ozan Ilgın! Sahneye girerim ve bu hikâyenin gidişatı değişir. Sonunda kameralar bana döndü mü? Bana yani, asıl Ozan Ilgın’a? Bana yani, asil Ozan Ilgın’a? Kendini muktedire hizmet etmekle mükellef sanan mükemmel yalancı ve sahtekâr Yeni Ozan Ilgın’a değil!

Anlaşılan o ki, bana Güvercin Ana’nın evinde çok kuvvetli uyuşturucu ve halüsinojen ilaçlar verip doğal zekâmı ve sesimi kopyalamışlardı. Sonra da eyalet-şehir için köle gibi çalıştırmak ve bana yaptıramadıkları işleri yaptırmak için yapay zekâm yüklenmiş bir replikamı üç boyutlu yazıcıdan çıkartıp SSOK’a yollamışlardı. Bu Yeni Ozan’ın yaşadıklarını da bana izlettirmişlerdi. Bana sürekli verdikleri ilaçlardan dolayı, olayları sanki kirli opak bir camın arkasına saklanmış bir ekrandan izliyormuşum gibi hissediyor, SEVAP partisine kul köle olmuş kişi ben miyim yoksa bunlar benim kötü bir ayna görüntüm mü anlayamadan yeni ilaçların etkisiyle kendimden geçiyordum.

Olayların bu noktaya varacağını tahmin etmeliydim. Fakat ağır uyuşturucu etkisi altında kocası dahil elli kişi tarafından yıllarca tecavüze uğratılan Fransız kadın Gisèle Pelicot gibi, baş ağrısı ve halüsinasyonlarla beraber gelip giden hafızamla tüm meseleyi benim halüsinasyon görüyor olmamdan ibaret sandım. Hâlbuki sahte Ozan Ilgın yani replikam, kendisine verilen tüm emirleri hatasız yerine getirip asi ve söz dinlemez Ozan’dan, her nabza göre şerbet verebilen ve muktedirin istediği tüm taklaları atabilen bir güvercine dönüşmüştü. Bu taklalar muktedirin her hareketini şakşaklayan güruh tarafından ayakta alkışlanmış ve sonunda dillere destan bir düğünle evlenecek olan yapay bir Ozan yaratılmıştı. Bu düğünü destanlaştıracak dilleri, kızgın demirle dağlamak her zamanki gibi bana düşmüştü.

İlacın etkisini vücudumdan atıp acı gerçeklere vakıf olduğum an, hapsolduğum yerden güçlü kadın bedenimle fırlayıp üç dakikada Burgaziçi Köprüsü’ne ulaştım. Tıpkımın aynısı ama benden çok daha güzel görünen sahte geline bir-iki cümlecik lafım vardı.

“Gelin ata binmiş ya nasip demiş ey gafil! Sen ne diye seviniyorsun? Sormazlar mı, bu hikâyenin bir başkaldıranı, her daim ezilenlerin, gururluların, terk edilmişlerin, yoksul bırakılmışların yanında olan bir anti-kahramanı vardı, sen de kimsin Kim Kardashian götü kılıklı diye! Sormazlar mı ha?”

Önce elimin tersiyle damat olacak piskolata mı püskevit mi her ne halt reklamından fırlamış denyoyu Burgaziçi Nehri’nin derinliklerine gömdüm. Replika Ozan’ın asla kabak olmayacağını sandığı limuzini bir yumruğumla ikiye böldüm. Kuklayı, ayağından hiç çıkmayacak sandığı camdan ayakkabılarıyla beraber limuzinden çekip çıkarmak zor olmadı. Beynini geldiği yapay geri zekâ cennetine geri gönderdim. Sahte bedenini ikiye bölüp onu da nehrin sularına gömdüm. Dillere destan düğün dudak uçuklatacak bir şekilde sona erdi. Canlı yayın yapan kameramanların ve dron kullanıcılarının bir suçu yoktu. O yüzden tüm görüntüleri ana merkeze aktaran karavanı patlattım. Böylece düğünün reytingi de sahte gelin ve damat gibi Burgaziçi Nehri’nin dibini boyladı. Artık kafamda çalmakta olan şarkıyı gönül rahatlığıyla dinleyebilirdim: Dağ gibiyim taş gibiyim, dimdik ayakta. Sağ çıkarım sağ çıkarım senden uzakta.

***

Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP lideri Klaus Klaudiusson Vali-Başkan İkram Papazoğlu için şehirden kaçacaklar dedi. CEVAP’a cevap olarak Papazoğlu’nun kendine güveni tamdı:

“Önümüzdeki sene bir Sult vatandaşı uzaya gidecek.”

Cümleyi duyar duymaz Sezen Eublanche’nin “Hadi bakalım kolay gelsin” şarkısı kafamda çalmaya başladı. Öyle ya, insan eline diline hâkim olmalıydı, yoksa öcüler yerdi seni.

Pleasury ve Fiance Bakanı Işıkettin Bitkisel “Enflasyonu yüreğimizle halledeceğiz…” demişti. Aşka yürek gerektiğini biliyordum ama bu yüreği beş para etmez politikacıların finans işlerini yürekleriyle halletme girişimlerini de yürekten kutlamam gerekiyordu.

***

Ridley Scott, American Gangster’de, Dedektif Richie Roberts’a şöyle dedirtir: “Uyuşturucu ticaretinin bitmesini istemiyorlar. Bu işte çok fazla insana ekmek var. Polisler, avukatlar, hakimler, denetimli serbestlik memurları, hapishane gardiyanları… Bu ülkeye uyuşturucu girmeyi bıraktığı gün, yüz bin kişi işsiz kalır.”

Şehirde Uçan Kaçan Rüçhan’a borç etmemiş bir uçanla bir kaçan kalmıştı. Güvercin Ana oğullarını kumar batağından kurtarmak uğruna beni satmış, bana o çayı elleriyle içirip haftalarca uyuşturulmama sebep olduktan sonra da arazi olmuştu. Varoş mahalle insanlarını borçlandırıp evlerini ellerinden alan, özellikle değersiz gibi görünen gecekondulara el koyarak insanları mahallelerden atan Rüçhan, Güvercin Ana ortalıktan yok olunca artık yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı evlerin olduğu o sokağın tek sahibi olmuştu. Güvercin Ana beni satmıştı satmasına ya, onu bu leş kargasının elinden kurtarmak da benim boynumun borcu olmuştu.

Uyuşturucu tüccarı ve kumarhaneler kraliçesi Uçan Kaçan Rüçhan’la işim bitmemişti. Hatta macera daha yeni başlıyordu. Bana çelme takmaya çalışan şerefsizlerin, bu hikâyenin şerefsizlerin hikâyesi değil benim hikâyem olduğunu öğrenmeleri gerekiyordu. Son repliği replikalar değil orijinaller söyleyecekti.

NAZ BİTTİ

“Evet efendim, doğru aradınız. Tam ihtiyaç duyduğunuz adrestesiniz. Bizim işimiz bu. Rahat olun. Aklınızda soru kalmasın. Peki. Görevli personelimiz siparişinize uygun paket hakkında bilgi verecektir. Ücretlendirme ve diğer hususlar kişisel e-postanıza göndereceğimiz sözleşmede teferruatlı şekilde yer almaktadır. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler. Yetkili servise yönlendiriliyorsunuz.”

Mazhar kararlıydı, o herifi ortadan kaldıracaktı. Yeterince sabretmişti. Onunla aynı dünyada nefes alıp vermek istemiyordu. Tuvalette bile onu düşünmeden edemiyordu. Sifonu çekerken, lavaboda ellerini dakikalarca âdeta kazıyarak sabunlarken içi içini kemiriyordu. Mutfakta, televizyon başında aklından çıkmıyordu. Hep o sinsice gülüşü geliyordu gözünün önüne, iğrenç tırnakları. Her günü uzayan bir işkence gibiydi. Kötü günler için ihtiyaten sakladığı birkaç bin lirayı yastık altından çıkarma zamanı gelmişti. Mazhar’ın çalıştığı oyuncak firması küçülmeye gitmiş, üretim tesisleri art arda kapatılmaya başlamıştı. Borçları ödeyecek mali teminat gösterilemediğinden iflas bayrağını çekmek üzereydi ve yakında pek çok işçiye yaptıkları gibi ona da acımadan kapıyı göstereceklerdi. Buna rağmen, aklının buyruğuna uyan insanların zıddına, o yarın bir gün dımdızlak ortada kalma pahasına bütün variyetini…

Yatmadan önce evin bütün odalarını tek tek kontrol etmeden rahatlamıyordu. Balkona bakıyordu, banyoda özellikle perdenin arkasındaki küveti gözden geçiriyordu. Komodininin gözündeki ilaç kutularına, içeceği suya, yatakla baza arasına sakladığı kurusıkıya tekrar tekrar…

Dışarı çıkarken kapıyı üst üste kaç kere kilitleyip geri açıyor, içeri girip ne aradığını bilmeden dolaştıktan sonra yorulmuş vaziyette dışarı çıkıyordu. Cebindeki anahtarı kaybettiğini zannettiği oluyordu, kapıyı kilitlediğinden emin olamayıp onca yolu gerisin geri döndüğü. Doktorun uyarılarına rağmen terapileri aksatıyordu. Kafayı yemesine ramak kalmıştı. Dalgınlığından otomobil kazası mı yapmamış, bankadan çektiği tomar tomar parayı yankesicilere mi kaptırmamıştı.

Allah’ın günü rüyasında köpekler kovalıyordu Mazhar’ı; salyalı, korkunç sesler çıkarıp dişlerini takırdatan. Bir kadın dalgalara batıp çıkıyordu, bir bebeğin feryadı hastane koridorlarını inletiyordu.

Uyanamıyordu; kız arkadaşı tam vaktinde yetişmese uykusunda boğulacaktı bir gün belki. “Ya o ya ben, ikimizden biri defolup gidecek!” dedi geçen akşam Naz’a. Bostancı sahilinde bir restoranda ıstakoz yemişlerdi. Naz bir şey söylememişti. Ne evet ne hayır. Mekânda çalan eski bir şarkıya dalıp gitmiş, sözlerini tekrarlıyordu. “Sorma neden niçin, her şey yalnızlıktan / Bak bak bak bak / Güzel bir gün ölmek için.

Mazhar’ı günbegün darlayıp bunaltan iktisadi çöküş ve bunalım, hiç umurunda değilmiş gibi davranıyordu Naz. Ya dünyayı ve içinde dönenleri kavrama melekesine sahip değildi yahut erkekleri parmağında oynatıp eşyaya ve bütün zengin oluş vasıtalarına hükmedecek kadar geçmişti feleğin çemberinden. Bacak bacak üstüne atarak, çantasından çıkardığı aynada kaşlarını düzeltmişti, Mazhar elinde tüten sigarasını söndürmeden yeni bir sigara daha yakarken.

Rujunu silmiş, pembe yerine gece mavisi sürmüştü etli dudaklarına. Gözlerine sürme çekmiş, saçlarını kabartmıştı. Punk veya rock düşkünü değildi, intihara meyli de olmamıştı Mazhar’ın bildiği kadarıyla. Siyah Kuğu filmindeki balerin gibi zarif ve göz alıcıydı. Bir tarafıyla da ürkütücü, tekinsiz ve sinir bozucu. Beyaz tişörtünün bittiği yerde başlayan göbeğine iliştirdiği piercing’in soğuk parıltısı Mazhar’ın hoşuna gitmemişti. Yirmi beşinde, dünyaya hangi gezegenden düştüğü anlaşılmayan bir dişi olmak Naz’ı içten içe mutlu ediyordu demek, kim bilir. Ama erkek arkadaşının yükünü dayanılmaz kılıyordu. 

Hikâyesini bir defa, ara vermeden, mezardan gelen bir ölünün sesiyle anlatmış ve sonra sessizlikten yapılmış hüviyetiyle Mazhar’ın kanatları altına sığınmıştı. Mazhar genç kızın yaşadığı kâbusu dinlerken âdeta göğüs kafesi yarılmış, kalbi testereyle doğranmış ve üstü başı oluk oluk kanla yıkanmıştı. Gözlerine cam parçaları batmışçasına sinirleri yerinden oynamıştı.

Naz bir üvey baba kurbanıydı, tacizin her türlüsünü ve tecavüzün en iğrencini görmüş, yıllarca kimseye ima bile etmeden, böğrüne saplanmış bir hançerle içine doğru kanayarak cesedini insanların arasında gezdirmiş ve isimsiz, rüzgârsız ve ışıksız gezmişti sokakları. Caddelerde ayakları acıyordu, sinemalarda koltuğuna gömülüp saklanıyordu, tiyatrolar fazla yapmacıktı o kulağının dibine sokulan tiratlarla. Biletini atıp kaçıyordu. Annesiyle birlikte İstanbul’dan sekiz on saat uzaklıkta bir şehrin kadın sığınma evinde üç yılını geçirmiş, mahkeme bitip babası cezaevine girince Naz biraz olsun öfkesinin soğuduğunu hissetmişti.

Yine de içinde kor ateş ve başı sersemlemiş, bakar kör yaşamaya devam ediyordu. Arkadaş edinemiyordu sırrını ağzından kaçırmamak için, konu komşunun meraklı bakışlarının ağına yakalanmak istemediğinden kapüşonlu ve simsiyah surette sokağa çıkıyor, geç saatlerde eve dönüyordu. Sıradan kıyafet ve makul vaziyette bu kadar dikkat çekmeyeceğini bilmiyordu.

Bir dönem asi oldu, sabahlara kadar tekinsiz mekânlarda dolaştı. İpsiz sapsız arkadaşlarının peşinden gitti. Kötü alışkanlıklara bulaştı. Çabuk kanıyordu insanlara, yelkenleri hemen indiriyordu. Nezarete düştü. Dövüldü. Ölmek mi istiyordu? Otobüse süs köpeğiyle binen bir kadına laf attı, kavga çıkarıp küfretti. Yolcuların itiş kakışıyla otobüsten atılınca yerden aldığı bir taşı yoldan geçen bir otomobile fırlattı. Az kalsın kazaya sebep oluyordu. Feneryolu’nda tren raylarına attı kendini. Binbir sözle ikna ettikleri kızı, bir saat geçti geçmedi, Bahariye dolaylarında yarı çıplak koşarken yakalayıp battaniyeye sararak yatıştırdılar. Saatlerce ağladığı karakolda sabahlamış, ‘sıkıştım’ diyerek girdiği tuvaletin havalandırma penceresinden atlayarak kayıplara karışmıştı. Annesinin zahmet ve gayretleriyle psikolojik tedaviyi kabul etti sonunda. Yorulmuştu. Uslu kız olmaya karar verdiğinde yaşı yirmiye varmıştı. Yüzünü güldürmeyen hayata kahretmeyi bırakmış, yarasının iyileşmeyeceğinden emin olsa da aynı yerden bir kere daha darbe almamanın kendi elinde olduğuna kanaat getirmişti. Akıllanacaktı. Uykudan uyanmıştı ve rüya bitmişti; savaşacaktı.

Mazhar, Naz’a tamamen sahip olmanın o hayvanı cezalandırmakla mümkün olduğuna inanmıştı. Sinop Cezaevi’nde beş yıl yattıktan sonra, can güvenliği endişesiyle yönetime nakil isteğinde bulunan avukatının marifetiyle Kartal’a alınmıştı herif. Birkaç ay sonra çıkarıldığı mahkemede âdeta ödüllendirir gibi iyi hâlden dışarı salmışlardı. Küçücük bir kızın ömrünü soldurmanın karşılığı olarak yalnızca beş yıl. Beş kere üç yüz altmış beş gün altı saat. Beş kere dört mevsim. Altmış ay. İki yüz altmış hafta. Bin sekiz yüz yirmi altı gün.

Ve Naz eski korkularını hortlamış bulacaktı her gece. Annesine sarılıp yatacaktı. Mazhar’la tanıştığı gün Naz bir AVM’nin yürüyen merdiveninden aşağıdaki kalabalığa bakarken başı dönecek ve düşmesine ramak kala havada yakalanacaktı. Mazhar’ın şefkatli tavrı Naz’ı silkeleyip ufaladı ve ilk yaradılışın sükûnetine kavuşturdu. Naz’a bir hâller oldu, aşkı gördü ve aşka tutundu. Mazhar’a bir Olympos tanrısı payesi vermese de onu annesinden ve bu yaşına varıncaya görüp göreceği her türlü şeyden üstün bir yere oturttu.

Mazhar’a mesleğini sordu. “Oyuncakçıyım,’ yanıtını alınca kızı bir gülme tuttu. O saatten sonra ikisi için yeni bir sayfa açılıyordu, ışıklar söndüğünde pelüş ayıcıklar ve lahana bebekler Naz’ı mışıl mışıl uyumaya çağırıyordu artık. Sabah olur olmaz zil sesiyle yatağından fırlayan genç kızı hemen kapısının arkasında her gün yeni bir sürpriz bekliyordu.

Mazhar erkeksi gururunu bastırmayı başarabilseydi, kırkından sonra oturmaya başlayan şahsiyeti kıskançlıkla ve intikam hırsıyla lekelenmeyecekti. Çöplüğü eşeledi, trajik bir hayat sahnesinin yangınından kurtardığı genç kızı günden güne hediyelere boğarak yaşadıklarının bir vehimden ibaret olduğuna inandırdı. Mazhar istikbale dair büyük planlardan bahsettikçe Naz maziye bakıyor, Mazhar’ın abartılı davranışları Naz’ı sakinleştirip güvenli bir limana davet edeceğine huzursuzluğa ve paniğe kapılmasına yol açıyordu.

Akşamki buluşmanın mevzusu, iki senedir devam eden bu kör topal ilişki evlilikle sonuçlanmayacaksa geç olmadan ayrılık kararı vermenin daha isabetli olacağı üzerineydi. Başta Naz’ın ölçüsüz hareketleri vardı; öfke nöbetleri, depresif ve manik hâlleri, küfürlü konuşmaları, ağlama nöbetleri, kaçıp kaybolmalar, telefonunu açmamalar, mesajlara cevap vermemeler… Mazhar’ın karşılıksız cömertliği sayesinde kızda muazzam bir değişim meydana geldi. Çenesi düştü, kalpsiz denecek derecede katı davranmaya başladı. Duygularını kontrol ediyordu artık, hemen küsüp ağlamıyor, Mazhar’ı şaşırtıyordu. Giyim kuşamına da yansıdı bu beklenmedik özgüven; makyajında ve harcamalarında savurganlık göze çarpıyordu. Sinikliği, yerini buyurgan ve cüretkâr bir tavra bırakmıştı.

Yemek esnasında laf döndü dolaştı yine oraya geldi. Naz hem bahsi açıp Mazhar’ın tansiyonunu yükseltiyor hem de “Sakın bir delilik yapayım deme,” diyerek harekete geçmesine sözde mani oluyordu. “Keşke cezaevinde şişleselerdi!” dediğinde Mazhar haklı olarak “Kızım, seni bu ırz düşmanından kurtarmamı istemiyor musun?” diye sordu. Ne evet ne de hayır cevabı çıktı Naz’dan. Sadece sustu ve Mazhar’daki cesareti, belki de samimiyeti sınamak istercesine ne kadar ileri gidebileceğini kestirmeye çalıştı.

Garson masaya yemekleri getirdiğinde Naz lavaboya gitmiş, on beş dakika geçtiği hâlde dönmemiş, Mazhar’ı telaşlandırmıştı. Mesele hassas ve ciddiydi. Gözleri kızarmış, kirpikleri yapış yapış olmuş vaziyette lokantanın merdivenlerine oturmuş, omuzları sarsılarak ağlıyordu Naz. Mazhar kız arkadaşını ceketiyle sarıp sarmalayarak içeri götürdü.

“Uyuyamıyorum!” dedi Naz. “Sabahlara kadar gözümü kırpmadan gece lambasının ışığını seyrediyorum. İşte mavi, işte kırmızı, bazen yeşil ve mor. Renkleri takip ederken yorgun düşerim de belki uyku alır gözümü. Hayır! Gündüz ya da gece beş dakika olsun dinlenmeye hakkım yok mu benim? O kahkahalar kulaklarımda çınlıyor hâlâ, vücudumu ateş basıyor, titriyorum.”

“Ben uyuyor muyum sanıyorsun?” diye karşılık verdi Mazhar. “Seni düşünmekten kafayı yiyeceğim. Bir çare bulamamaktan, tepemizde sallanan kılıcı durduramamaktan ötürü öyle pişmanım ki… Gel uzaklaşalım buralardan. Başka bir ülkede yepyeni bir hayata adım atalım seninle. Annenden ayrılman mı zor? Düzenimizi kurup ilk fırsatta onu da çağırırız yanımıza.”

Naz’ın yüzünde bulutlar dağılır gibi oldu, tekrar gölgeler belirdi. Tereddütten mi yoksa Mazhar’a inanmamaktan mıydı dalgın görünüşü? Çantasından sigara paketini çıkarıp bir tanesini dudaklarına sıkıştırdı. Mazhar’ın yakmasını bekledi. Mazhar yalvaran gözlerle Naz’a bakıyordu, iki hecelik cevabını duymaya can atıyordu. Olumlu veya olumsuz. Çakmağı kızın önüne itti, garsona el edip hesabı getirmesini söyledi.

Naz bacak bacak üstüne atmış, kısık bakışlarını Mazhar’a çevirmişti. Şeytani bir gülümsemeyi takip eden şu cümleyi fısıldayarak nihayet ağzındaki baklayı çıkardı.

“Beni gerçekten seviyorsan yaparsın.”

Mazhar başını salladı, kâğıt mendille ağzını sildikten sonra Naz’ı elinden tutarak sandalyeden kaldırdı. Naz hiç direnmeden peşinden gitti âşık olduğu adamın. Arabada bir pamukla makyajını sildi, dudakları eski soluk hâline kavuştu. Kıyafetini düzeltti, uslu bir kıza benzedi. “Saçımı bir daha boyatmayacağım,” dedi. “Baksana şunlara, çok zayıfladı. Hep dökülüyor.” Mazhar düşüncelere dalmıştı ama bir yandan da direksiyonu bırakmadan Naz’ın vakitli vakitsiz kabuk değiştirmesine karşı şaşkınlığını gizleyemiyordu. Kulağının dibine kadar sokularak, “Mecbur hissetme kendini,” dedi kız. “Başımın çaresine bakarım. Bu zamana kadar yaptığım gibi.” Ve yanağına ıslak bir öpücük kondurdu. Sokağa girmeden köşedeki marketin önünde inerek Mazhar’a el salladı. Sırtını dönüp gitti.

O günden sonra haftalarca görüşmediler. Mazhar’ın gideceği tek yol vardı; istese de istemese de. Hatta cesaretini kaybedip Naz’dan umudunu kesmeyi ciddi ciddi düşünmeye başlasa da. O cani ruh Naz’ın karanlık geçmişiyle yetinmemiş, her hatırlayışta güçlenerek Mazhar’ın bugününü ve geleceğini zapt etmiş, avucunun içine almıştı.

Yatağında dört döndüğü bir gece giyinip dışarı attı kendini. Paltosunun yakalarını kaldırdı, bilenmiş bir soğuk yüzünü kesiyordu. Kaldırıma yüzükoyun uzanmış bir evsizin yanından geçerken burnuna gelen koku midesini bulandırdı. Her akşam eve dönerken rastladığı, kucağındaki yara bantlarını el kol hareketleriyle yoldan gelen geçene satmaya çalışan dilsiz garip miydi bu? Ayakucuyla dokundu, kımıldamıyordu. Koluna asılıp adamı ters çevirdi yüzüne yakından bakabilmek için. Daha evvel buralarda görmediği, en fazla ellisinde, saçı sakalı birbirine karışmış, ufak tefek bir adamdı. Cebinde kimliğini belli edecek ne bir cüzdan ne de kâğıt vardı. Soyulmuş, vicdansızca ortaya atılmıştı muhtemelen. Mazhar bastıramadığı merakına yenik düşmeseydi adamın kafasından darbe aldığını fark etmeden olay yerini terk edecekti. Kafasının arkasındaki ıslaklık, henüz pıhtılaşmayıp enseye doğru sızmaya devam eden kanı gösteriyordu. Yara bölgesindeki saçlar açılıp dağılarak toza toprağa bulanmıştı. Gömleği ve pantolonundaki lekelerden, onu başka bir yerden buraya sürüklediklerini tahmin etti Mazhar. Polis mi çağırsaydı? Ya sorguya çekmek isterlerse ne cevap verecekti? “Şahitlerin kim? Cesede ne amaçla dokundun? Niye o kadar bekledin?” Yaklaşan insan sesleri Mazhar’ı ürküttü, başına bela almaya hiç niyeti yoktu. Adımlarını hızlandırdı.

Sabah ezanı okunuyordu. Mazhar mahalle kahvesinin açılmasını bekliyordu. Pastaneden çıtır çıtır börekler çıkacaktı birazdan. Çayını içip karnını doyurunca rahatlayacaktı. Naz aklına geldikçe kovuyor, başka tarafa yöneltiyordu zihnini. Mazhar’ı doğurduktan iki yıl sonra menenjitten hayatını kaybeden annesini, erken yaşta yitirdiği babasını yanına çağırıyordu. Karşısına oturtuyordu. Silinip kaçıyorlardı hemen. Tutunacakları bir eşyadan yoksundular, dünyaya yeniden gelmeye sebepleri yoktu ki. Yine Naz, hep Naz. Ayrılmışlardı, çoktandır birbirlerinin önüne çıkmıyorlardı. Özlemekse, özlemenin ne olduğunu unutacak kadar uzun bir vakit girmişti aralarına. Alışıyordu Mazhar, kalbi sızlamıyordu günler geçtikçe. Fakat pastanedeki kızın bakışlarında Naz’dan bir emare gördü. Servis tabağını uzatırken, “Afiyet olsun,” derken Naz’ı canlandırıyordu hafızasına gömdüğü yerden.

Bankadaki tüm birikmişini çekti, hepi topu elli bin kadardı. Yetmezdi. Bununla yeni bir hayata yelken açamazdı, hiçbir kadına ebedi mutluluk vaadi sunamazdı. Bir zamanlar sık sık görüştüğü aile dostu Bulgar göçmeni Tarık Bey’den bir miktar borç almak niyetiyle sahibi olduğu inşaat firmasına gitti. Mazhar’ı kapıda durdurup üstünü başını aradılar, beyefendinin kahvaltı etmeden kimseyi odasına almayacağını anlattıysalar da laflarını geçiremeyince direnmekten vazgeçtiler. Yaka paça kapıdan attıkları hâlde dönüp dolaşıp cama yapışıyordu. Sövüyorlar, gülüyordu. “Deli misin lan!” çekti korumalardan biri, “Deliyim n’olcek be!” diye efelendi ufacık cüssesine bakmadan. Ağzını kırdılar. Kan tükürdü. Dişini avucuna alıp kapıya yöneldi sonunda. Ama ne geldiyse aklına, gene salya sümük Tarık Bey’i çağırdı yanına.

Şu dünyanın cefası adamı ne vaziyete soktuysa, o ince, nezaket abidesi Mazhar’ı bile çıldırttılar. Tarık Bey’in karşısına sürüklediklerinde ayakta duracak mecali kalmamıştı zavallının. Ama ölmemişti daha, son kozunu oynamamıştı. Kafasında dolaşan tilkinin kulağına fısıldadıklarını aynen müteahhitler kralına arzetti Mazhar. Ama ceketinin kopmuş düğmesinin yerine iki yakasını eliyle bitiştirerek. Reverans yaparcasına iki büklüm ve başı yerde. Yerdeki pahalı halının desenlerinde çapaklı gözleri.

Tarık Bey, rahmetli babasının hatırına, “Borcum borç, faiziyle bir senede ödeyeceğim, söz!” diyerek elini defalarca öpen Mazhar’ın yüzünü güldürdü. Aslan başlı bastonuyla yere vurunca bizimki arkasına bakmadan binayı terk etti.

Yoldan geçen taksilerden birini ıslığıyla çağırdı. “Bankaya,” dedi. “Çarşıdaki şubeye.” Bankaya yaklaştığı sırada şoföre “Dur!” diye seslendi. “Köşede bırak beni. Bekle, döneceğim.” Yeni açılan kuyumcunun önünde kırmızılı pembeli balonlar uçuşuyordu. İçeri daldı. Işıl ışıl parlayan altın bir künyeyle döndü. “Devam,” dedi. Bankaya kadar evirdi çevirdi, müstakbel sahibinin bileğinde nasıl duracağını düşündü. Tebessüm etti, vücudunu bir sıcaklık bastı.

Naz’ı aradığında gece yarısını geçmişti. Kafası dumanlıydı, peltek konuşuyordu. Ağır ağır ama tane tane. “Yarın,” dedi kıza. “Yarın haber vereceğim sana. O an yaklaştı, acıların sona erecek. Artık siyahlara bürünmene lüzum yok. Ne karanlığın elbisesi ne siyah ojeler. Hiçbiri.”

Naz, Mazhar’la muhabbetini kesmişti hâlbuki. Öyle apansız, durduk yere ne diye umut veriyordu bu adam? Sarhoşluk diline vurmuştu besbelli. Ama yarın ne yapacağını net olarak açıklamamıştı. Şifreli lafların arkasına saklanmak da neydi şimdi? Uzandığı kanepeden doğruldu, günün tozu toprağı ve yalanlarıyla lanetlenmiş kıyafetini değiştirmeyi düşündü. “Yok, kalsın,” dedi. Aynaya göz attı. Kabarmış bakır rengi saçlarına alışmıştı, deri ceketi omuzlarından ve kollarından renk atmış olsa da üstünde iyi duruyordu. İçindeki beyaz tişörtte freedom yazıyordu. Özgürlük ha? Ne demekse artık. Kimden, nasıl? Nereye kadar?

Birdenbire kelimeyi oluşturan sessiz harfler bambaşka bir isme dönüştü: Ferdi M.

Kimdi o? Tanıdık biriydi, yakınında, hayatının en gamsız anlarını zehir zıkkım eden. Çocukluğunun mahremi. Annesi niye müsaade etti, neden görmedi, bilmedi? Ferdi M. Soyadından ancak mahkeme kararıyla kurtuldu ama adı… Ferdi… İğrençsin… Yeter artık… Tişörtünü buruşturdu Naz, tırnaklarını geçirmiş bırakmıyordu. Özgürlük mü? Ne zaman? Ne varsa parçalayıp fırlattı etrafa. Mazhar öyle istememiş miydi az önce?

Aynada, Naz’ın ensesinde belirdi Ferdi’nin silueti. Genç kız söz vermişti kendine, asla korktuğunu belli etmeyecek ve teslim bayrağını çekmeyecekti. Umduğunu bulmadan, geldiği gibi sesi soluğu çıkmadan buharlaştı hayali.

***

‘Rüyaydı, kötü bir rüyaydı kızım.”

 Annesi, Mazhar’ı bir eline geçirse mahvedecek. Mazhar çoktan işi yarılamış. Paranın bir kısmını kiralık katile ayırmış. Kulağı telefonda. Söz verildiği saatten birkaç dakika sonra beklediği mesaj geliyor.

“Sayın…  Emanet yerine ulaşmıştır. Hedef etkisiz hâle getirilmiş olup çevrede herhangi bir iz, kanıt, görüntü bırakılmamış ve silinmiştir. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür eder, mutlu ömürler dileriz.”

Naz, akşama doğru Mazhar’ın müjdesini aldı. Bembeyaz giyindi. Oyuncakçı dükkânına koştu. Açılışa yetişecekti. Kapıda palyaçoları gördü. Balonlarla oynayan çocukları. Meraklı kalabalığın arasından sıyrıldı. Ayaküstü kurabiye yiyip gazoz içenler ite kaka dükkândan içeri daldı. Kasadaki kızı gözü bir yerlerden ısırıyordu ama bileğinde ışıldayan o künyeyle bağdaştıramadı. Sakız çiğneyip patlatan, çilli kız. Hani şu pastanede çalışan.

Mazhar nereden çıktıysa birden, Naz’ın yüreğini ağzına getirdi. “Sonunda özgürsün,” dedi. “Bunu kutlayalım. Önce Melek’le tanışmanı istiyorum. Sözlüm. Melek, bu benim eski arkadaşlarımdan. Naz. Naz, neredesin? Naz!”

***

Naz’ı metrobüs durağında şarkı söylerken görenler olmuş en son. Kaybolmuş. Geçenlerde haberlere çıktı. Araba çarpmış dediler. Boş gündemlerle işgal edilen koca bir haftanın ardından, Boğaz Köprüsü’nün Anadolu sahilinde bir kaçak villada Ferdi M. cinayetinde kullanıldığı düşünülen ruhsatsız bir tabanca ele geçirildi. Naz’ın otopsisinde kamuoyunu heyecanlandıran çarpıcı bir gelişme daha yaşandı. Genç kızın o meşum kazada tanınmaz hâle geldiği iddia edilen vücudunda aynı silahtan çıkan kurşun izine rastlanmıştı.

Savcılık iki vaka arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırmaya başladı.  

MELEKLER ŞEHRİ: ALEVLER ve İLLÜZYONLAR

Bölüm 1: Yangının Ardındaki Gölge

Los Angeles’ın kuru sıcağında sararan gökyüzü, haftalardır süren yangının dumanıyla kaplanmıştı. Görüş mesafesi azalıyor, kül parçacıkları havada dans ederek şehir sakinlerinin üzerine iniyordu. Hollywood’un görkemli malikâneleri ve o malikânelerdeki şaşaalı hayat, alevlerin arasında kaybolmuştu. Şehir bir yıkımın eşiğindeydi. Ama yangından daha korkutucu olan şey, bu olayın ardındaki sessizlikti.

Elenor, 27 yaşında, enerjik ve idealist bir gazeteciydi. Uzun, kızıl saçlarını genellikle bir topuz yapar, kahverengi gözleriyle karşısındaki kişiyi delip geçecek gibi bakardı. Yardımcısı Thor ise onun zıttıydı: Sessiz, sabırlıydı, ama gerektiğinde müthiş gözlem yeteneğiyle fark yaratırdı. İkisi, büyük medya kuruluşlarının korkup üstünü örttüğü konulara cesurca dalmalarıyla tanınıyordu.

Bu seferki görevleri, sosyal medyada dolaşan iddiaların ardındaki gerçekleri öğrenmekti. İtfaiye ekiplerindeki sorunlar mı? Su kaynaklarının bilinçli olarak yok edilmesi mi? Yoksa gerçekten daha büyük bir komplo mu? Ellerinde yalnızca söylentiler vardı, ama Elenor için bu yeterliydi.

Elenor ve Thor, yanan bölgeye yakın, nispeten güvenli bir mahalledeki küçük bir kahve dükkanına geldiklerinde güneş batmak üzereydi. Burası, yerel muhabirlerin ve hükümet politikalarına meydan okuyan blog yazarlarının buluşma yeriydi. İçeride dükkân sahibi Maria, eski bir gazeteci, ocak başında kahve yapıyordu. Dükkânın duvarlarında eski gazete kupürleri asılıydı; her biri başka bir skandalı ya da çözülmeyi bekleyen bir gizemi temsil ediyordu.

Maria, onları görünce gülümsedi. “Hızlı gelmişsiniz,” dedi, sıcak kahve kupalarını tezgâha bırakırken. “Konuşmaya hazır mısınız?”

Elenor, kupayı alıp hafifçe kokladı. “Hazırız. Umarım söylediklerin bizi bir yere götürür, Maria.”

Thor, bilgisayar çantasını çıkardı. “Notlarımızı toparladık. Yangının arkasındaki sırları açığa çıkarmaya hazırız.”

Maria, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Söylediklerimi duyduğunuzda gerçekleri anlamaya başlayacaksınız. Ama dikkatli olun. Pek çok kişi, konuştuğu için ya susturuldu ya da… öldürüldü.”

Elenor tam Maria’nın anlattıklarını dinlemeye odaklanmışken, dışarıdan garip bir tıkırtı geldi. Thor hemen kapıya doğru gitti. Elenor, onun ardından, “Sakin ol, Thor. Belki sokaktan geçen biri…” diye seslendi, ama o da bir şeylerin doğru olmadığını hissetmişti.

Kapının önünde, siyah giyimli iki kişi vardı. Gölgeleri bile tehditkârdı. Thor, geri geldi. “Bizi izliyorlar,” dedi fısıldayarak.

Maria’nın gözleri korkuyla büyüdü. Fısıltıyla cevap verdi: “Bu, konuşmanızın çok daha elzem olduğunu gösteriyor.”

O gece ellerindeki bilgileri hızla toparladılar. Maria’nın verdiği isim, şehrin önde gelen teknoloji firmalarından birinde mühendis olan Jason Dean’di. Jason’ın, “Bluebear Teknolojisi” adı verilen bir sistem üzerinde çalıştığını ve bu yangının aslında tamamen bir optik yanılsama olabileceğini iddia ettiği söyleniyordu.

Gece yarısı kahve dükkânından ayrıldıklarında, karanlık sokaklar hiç olmadığı kadar tehlikeli görünüyordu. Elenor, Thor’a döndü. “Hızlı hareket etmeliyiz. Maria’nın söyledikleri doğruysa, olay sadece bir yangından ibaret değil. Bir komplonun içindeyiz.”

Thor, gözlerini sokakta beliren siyah araca dikerek mırıldandı: “Bence zaten izleniyoruz.”

Elenor ve Thor, kaldıkları yere ulaşamadan siyah bir SUV’nin farları üzerlerine döndü. Araçtan çıkan kişiler, sessizce yaklaşarak ikilinin kaçmasına fırsat tanımadı.

Gökyüzünde, yangının ışıklarını andıran bir parıltı, sanki bir uyarı gibi çakıp söndü. Elenor, Thor’a son kez baktı ve fısıldadı: “Bu iş daha yeni başlıyor.”

Bölüm 2: Dedektif Youssin’in Şüpheleri

Sabahın ilk ışıkları Los Angeles’ı aydınlatırken, şehir bir kez daha kül ve dumanın gri tonlarıyla karışmış bir manzaraya uyandı. Bu sabah, şehrin dışında kalan sessiz bir köşede, küçük bir kahve dükkânının arka tarafında, iki cansız beden bulunmuştu. Biri genç bir kadın, diğeri genç bir adamdı. İkisi de profesyonel bir infazın soğuk izlerini taşıyordu.

Polis telsizlerinden geçen bu haber, Dedektif Youssin’in dikkatini çekmişti. 38 yaşındaki Youssin, yıllardır polislik yapıyordu ama son zamanlarda polisiye romanlara olan düşkünlüğü işine farklı bir açıdan bakmasına neden olmuştu. Özellikle uluslararası polisiye öyküleri okumaktan büyük keyif alıyordu. Son günlerde Dedektifdergi.com adlı bir Türk polisiye bloğunda okuduğu yazılarla vakalara yeni bakış açıları getiriyordu.

Olay yeri, polis barikatlarıyla çevrilmişti. Etrafta birkaç gazeteci vardı ama yangın haberleri hâlâ gündemin merkezinde olduğu için bu cinayet fazla dikkat çekmemişti. İlk bakışta, olay bir gasp gibi görünüyordu. Mağdurların telefonları ve cüzdanları alınmıştı. Ancak Youssin’in deneyimi, bu kadar basit bir sonuca varmayacak kadar derindi.

Kahve dükkânının arkasındaki dar sokakta yürüyen Youssin, yerdeki ayakkabı izlerini ve kan sıçramalarını inceledi. İki kurbanın da yüzlerinde herhangi bir direnç göstergesi yoktu. Demek ki saldırganlar profesyoneldi.

Polis memuru Jake, not defteriyle yanına geldi. “Dedektif, raporlar hazır. Görgü tanığı yok. Kameralar da hiçbir şey göstermiyor. Gasp gibi görünüyor.”

Youssin başını iki yana salladı. “Görünüş yanıltıcı olabilir. Profesyonel bir iş. Kamera görüntüsü olmaması planlı bir hareket. Kurbanlar kim?”

Jake, dosyaya bakarak konuştu: “Kadın Elenor Davis, yerel bir gazeteci. Erkek ise yardımcısı, Thor Hammond. Yerel bir haber blogunda çalışıyorlar. Yangınla ilgili bazı komploları araştırdıkları söyleniyor.”

Youssin, kurbanların isimlerini duyunca duraksadı. “Yangınla ilgili mi? Hangi iddiaları araştırıyorlarmış?”

Jake omuz silkti. “Söylentiler işte. İtfaiye ekiplerinden tutun milyarderlerin su kaynaklarını kullanmasına kadar her şey. Ama bunlar sosyal medyadaki dedikodular, resmi bir şey yok.”

Youssin, çevresine göz gezdirip fısıldadı “Belki de bu yüzden öldüler. Dedikoduların arkasında gerçek bir şey vardı ve bu, birilerinin hoşuna gitmedi.”

Elenor’un telefon kayıtlarına erişen Youssin, dün gece kahve dükkânından birkaç arama yaptığını gördü. Aramalardan biri, yangın teknolojisi üzerinde çalıştığı bilinen mühendis Jason Dean’e yapılmıştı. Ancak Dean’in telefonu kapalıydı ve kendisine ulaşılamıyordu.

Youssin, zihninde parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Yangın, yangını söndürmek için gereken suyun yetersizliği, teknolojik iddialar ve şimdi iki gazetecinin ölümü… Bu olaylar arasında bir bağ olduğuna emindi.

Jake, Youssin’e dönerek iç çekti. “Bak, Youssin, bizden bu olayı hızlıca kapatmamız bekleniyor. Üstlerimiz bu kadar dikkat çekmesini istemiyor.”

Youssin, kaşlarını çattı. “Ne istedikleri umurumda değil. Burada iki kişi ölmüş ve olay sadece basit bir gasp değil. Ayrıca olanlar yangınla ilgiliyse, bu çok daha büyük bir şeyin parçası olabilir.”

Jake gülerek omuz silkti. “Polisiye kitaplar seni paranoyak yapıyor dostum.”

Youssin, kararlı bir şekilde cevap verdi: “Belki de bu şehirde biraz paranoya gerekiyor. Herkesin susturulmuş olduğu bir yerde, doğruyu bulmak için şüpheci olmak şart.”

Günün ilerleyen saatlerinde Youssin, Jason Dean hakkında daha fazla bilgi toplamak için şehrin teknoloji merkezine doğru yola çıktı. Jason, yangınla ilgili iddialarını doğrulayabilecek bilgilere sahip bir olabilirdi ya da olayların tamamen dışında biriydi. Ancak Elenor’un onunla iletişim kurmaya çalışması, onu önemli bir figür haline getiriyordu.

Arabasında otururken kendi kendine mırıldandı: “Eğer gerçekten Bluebear teknolojisiyle ilgili bir şey varsa, bu, yalnızca bir cinayet soruşturmasının değil, küresel bir yalanın peşinde olduğumuz anlamına gelir.”

Bölüm 3: Kayıp Mühendis

Los Angeles’ın batısında kalan, Silikon Vadisi’ni aratmayan teknoloji bölgesi, yüksek binaları ve modern ofisleriyle dikkat çekiyordu. Ancak burası Youssin’in gözünde, bir sır yumağından başka bir şey değildi. Elenor’un ölümünden önce iletişim kurmaya çalıştığı mühendis Jason Dean’in ofisi bu bölgede bulunuyordu.

Jason’ın ofisine ulaşan Youssin, mühendislik firması FutureTech’in önünde durdu. Resepsiyoniste:

“Merhaba, ben Dedektif Youssin. Jason Dean ile konuşmam gerekiyor,” dedi. Kibar görünmeye çalışıyordu, ama gözlerindeki kararlılık her şeyi ele veriyordu.

Resepsiyonist başını iki yana salladı. Soğuk ve robotik bir sesle, “Üzgünüm, ama Bay Dean şu an ofiste değil. İki gündür kendisinden haber alamıyoruz.”

Youssin hafifçe kaşlarını çattı. “Çok garip değil mi? Bir çalışanınızın kaybolduğunu söylüyorsunuz ama herhangi bir başvuruda bulunmamışsınız.”

Kadın omuz silkti. “Bay Dean sık sık habersiz seyahat eder. Üzerinde fazla durmadık.”

Youssin, resepsiyonistin kayıtsızlığına sinirlenmişti. Bir şeylerin gizlendiğini de hissediyordu. “Peki, Bay Dean’in projeleri hakkında bilgi alabilir miyim? Özellikle yangınlarla ilgili çalıştığı bir proje varsa?”

Kadın, tereddütle bilgisayar ekranına baktı. “Üzgünüm, bu tarz bilgiler gizlidir. Ancak yangınlarla ilgili bir proje… hatırlamıyorum.”

Tam bu sırada, ofisin yan kapısından orta yaşlı bir adam hızlı adımlarla dışarı çıktı. Youssin, adamın aceleci tavırlarından bir şeyler sakladığını hissetti ve hemen peşine düştü. Adam, arka sokağa saparken panikle sağa sola bakıyordu.

“Hey! Bayım, bir dakika bekler misiniz?” diye seslendi Youssin.

Adam duraksadı ve arkasına baktı. Yüzünde, bir dedektifle konuşmanın getirdiği doğal endişe vardı. “Benden ne istiyorsunuz?” dedi, sesi titrek ve aceleciydi.

“Jason Dean hakkında konuşmak istiyorum. Kaybıyla ilgili bir bilginiz var mı?” diye sordu Youssin, adamın her hareketini dikkatle izleyerek.

Adam, bir an etrafa bakındı. Sonra alçak sesle, “Benimle görülmemelisiniz,” dedi. “Bu olayla ilgili bilgi istiyorsanız size yardım edebilirim. Ama burada değil. Beni takip edin.”

Boş bir depoya girdiler. İçerisi loş ve sessizdi. Adam, ceketinin cebinden küçük bir USB bellek çıkardı ve Youssin’e uzattı.

“Bildiklerimin hepsi burada,” dedi. “Ama dikkatli olun. Bu yangınlar gerçek değil. Jason, Bluebear teknolojisi kullanılarak bir simülasyon oluşturulduğunu keşfetmişti.”

Youssin şaşkınlıkla adama baktı. “Nasıl yani? İnsanlar evlerini kaybetti. Bu yıkım nasıl bir simülasyon olabilir?”

Adam derin bir nefes aldı. “Bluebear teknolojisi, yüksek frekanslı ışık ve ses dalgalarıyla görsel ve duyusal bir yanılsama yaratır. Jason, bu yangınların aslında fiziksel olarak var olmadığını, ama insanların gözlerine gerçekmiş gibi gösterildiğini fark etti. Yaratılan kaos, hükümetin planının bir parçası olabilir.”

Bu açıklamalar karşısında Youssin’in nutku tutulmuştu. “Peki Jason şimdi nerede?”

Adam omuz silkti. “Bilmiyorum. Ama eğer bu USB’deki bilgiler doğruysa, Jason’dan sonra sıra sizde de olabilir.”

Deponun dışından bir araç sesi duyuldu. Youssin hızla pencereye koştu ve siyah bir SUV’nin deponun önünde durduğunu gördü. Aynı model aracı, Elenor’un öldürüldüğü yerde de görmüştü.

Adam panikle Youssin’e döndü. “Beni buldular! Kim olduğumu biliyorlar!”

Youssin, silahını çıkardı ve saklanması için adama işaret etti. “Burada kal. Seni buradan çıkarmanın bir yolunu bulacağım.”

SUV’den çıkan kişiler, siyah giyimli ve silahlıydılar. Youssin, çabucak bir karar vermek zorundaydı.

“Bu sadece bir başlangıç,” diye mırıldandı kendi kendine. “Ama gerçekleri öğrenmek için savaşmaya hazırım.”

Bölüm 4: Bluebear’in Şifreleri

Gece yarısı, gökyüzü hâlâ yangının yanılsamalarıyla parlıyordu. Adamla birlikte deponun arka kapısından sıvıştıktan sonra Youssin, kendini daha önce hiç olmadığı kadar tehlikeli bir oyunun içinde bulmuştu. USB belleği elinde sımsıkı tutarak, güvenli bir yere gitmek için hızla hareket etti. Onu bekleyen cevaplar vardı, ama bu cevapların bedeli ne olacaktı, henüz bilmiyordu.

Los Angeles Polis Departmanı’nın dışında bulunan eski bir dostunun evine gitmeye karar verdi. Polislikten emekli bir teknoloji uzmanı olan Rick Mendez, dijital suçları çözmedeki becerisiyle ünlüydü.

“Youssin! Bu saatte buraya geliyorsan, başın büyük belada demektir,” dedi Rick, sigarasını küllüğe söndürürken.

“Beladan daha fazlası,” dedi Youssin, USB belleği masaya koyarak. “Bana bu bellekte ne olduğunu söyleyebilir misin? Hızlı olmamız gerek.”

Rick, bilgisayarını açtı ve USB’yi bağladı. “Ne bulurum bilmiyorum ama tahminen içinden hoş bir şey çıkmayacak.”

USB belleğin içinde birkaç dosya vardı. “Bluebear_Projeleri.docx” adında bir belge, birkaç yüksek çözünürlüklü görüntü ve “Simülasyon_Parametreleri.cfg” adlı bir dosya dikkat çekiyordu. Rick hızla belgeleri taramaya başladı.

“Bak, ne buldum Youssin. Bu bir optik yanılsama yazılımı. Bir görselin, gerçekmiş gibi insanlara gösterilmesini sağlıyor. Yüksek çözünürlüklü ışık projeksiyonları ve uydu destekli lazerlerle çalışıyor.”

Youssin, şaşkınlıkla Rick’in arkasında dikiliyordu. “Bu yangınlar gerçekten var olmamış olabilir mi? İnsanlar evlerini kaybetti. Toprak kül oldu.”

Rick başını salladı. “Belki de gördüğümüz her şey bir illüzyondur. Ama bu kadar geniş çaplı bir olay sadece bir kişinin değil, ancak muazzam bir sistemin ürünü olabilir.”

Rick, “Bluebear_Projeleri.docx” dosyasını açtı. İçinde proje planı ve şemalar vardı. Projede kullanılan anahtar kelimelerden biri “Crowd Control” (Kalabalık Kontrolü) idi.

“Halkı yönlendirmek için kullanılan yöntemlerden biri,” dedi Rick. “Yangın, insanları korkutup belirli bir bölgeden uzaklaştırmak için tasarlanmış. Belki de bunun ardında emlak projeleri ya da başka ekonomik çıkarlar var.”

Youssin, not defterine hızlıca yazdı. “Eğer gördüklerimiz doğruysa, Jason Dean bu sistemi çözmüştü ve bu yüzden susturuldu. Ama neden öldürülmedi? Onunla ne yapıyorlar?”

Rick, bir yandan dosyaları incelerken mırıldandı: “Belki de daha fazlasını bildiği için hayatta tutuluyor. Eğer bu teknoloji açığa çıkarsa, büyük güçlerin planları suya düşebilir.”

O sırada Youssin’in telefonu çaldı. Arayan numara gizliydi. Tereddüt ederek telefonu açtı.

“Dedektif Youssin,” dedi derin ve mekanik bir ses. “Oynamakta olduğunuz oyun çok tehlikeli. USB’yi derhal bırakın ve bu davadan uzaklaşın.”

Youssin sakin kalmaya çalışarak cevap verdi. “Kimsiniz? Jason Dean nerede?”

Ses, tehditkâr tonda devam etti. “Sorularınızın cevabı, sizin için ölümcül olabilir. İkinci bir şansınız olmayacak.”

Telefon kapandı. Youssin, telefonu masaya koyup Rick’e döndü. “Bu, bizi izlediklerini kanıtlıyor. Daha dikkatli olmalıyız.”

Rick, “Simülasyon_Parametreleri.cfg” dosyasını açtı ve dosyanın içinde projeksiyonların aktif olduğu alanları belirten koordinatların olduğunu gördü. Koordinatların bir kısmı Los Angeles’ın çevresindeki dağlık bölgelere işaret ediyordu.

“Belki de simülasyonu kontrol eden cihazlar burada saklanıyor,” dedi Rick.

Youssin, dosyayı hızla inceledi. “Bunlar, bize bir sonraki adımı gösterebilir. Ama dikkatli olmalıyız. Çünkü artık peşimizdeler.”

Rick, dosyayı kopyalayıp USB’yi tekrar Youssin’e verdi. “Bunu güvende tut. Ben burada bir yedek bırakacağım. Eğer bir şey olursa, en azından elimizde kopyası olur.”

Youssin, USB’yi alıp Rick’e teşekkür etti. “Koordinatlara gitmeliyim. Ama neyle karşılaşacağımı bilmiyorum.”

Rick, bir an duraksadı ve elini Youssin’in omzuna koydu. “Dikkatli ol. Bu işin sonunda seni kurtaracak olan tek şey, gerçeğe olan inancın olacak.”

Bölüm 5: Dağların Gölgesinde

Los Angeles’ın doğusundaki dağlık bölge, tehditkâr bir karanlığa bürünmüştü. Gecenin sessizliğinde Youssin, koordinatların gösterdiği yere doğru ilerlerken sürekli etrafını kontrol ediyordu. Rick’in analiz ettiği bilgilere göre, bu dağlarda Bluebear teknolojisinin projeksiyon cihazları saklanıyordu.

Arabası toprak bir yola sapınca navigasyon cihazı sinyali kaybetti. Elindeki kâğıt haritaya baktı ve işaretlediği noktayı bulmaya çalıştı. Yaklaşık iki kilometre ileride, eski bir maden girişine benzeyen bir alan görünüyordu.

Youssin, diz çöktü ve etrafı dikkatlice taradı. Madenin girişi paslı bir demir kapıyla kapatılmıştı. Ancak kapının yan tarafındaki duvarda, yeni monte edilmiş bir güvenlik kamerası dikkat çekiyordu. Belli ki burası terk edilmiş bir yer değildi.

Demir kapıya doğru eğilerek kulak verdi. İçeriden hafif bir vızıltı duyuluyordu; bu, elektrikle çalışan bir sistemin varlığına işaretti. Telefonunu çıkarıp Rick’in yüklediği sinyal algılama uygulamasını çalıştırdı. Uygulama, kapının arkasında güçlü bir elektromanyetik sinyal kaynağı olduğunu gösteriyordu.

“İşte burası,” diye mırıldandı Youssin. “Simülasyonun kaynağına çok yakınım.”

Yanında küçük alet çantası getirmişti. Kapının yanındaki elektronik paneli açmaya çalıştı. Panel oldukça karmaşıktı, ancak Rick’in verdiği temel bilgiler sayesinde kısa devre yaptırmayı başardı. Kapı, sessizce açıldı. İçeride geniş bir tünel vardı.

Tabancasını çıkarıp dikkatlice içeri girdi. Tünelin sonunda hafif bir ışık parlıyordu. Yavaş adımlarla ilerlerken, tünelin duvarlarındaki modern kablolar ve cihazlar dikkatini çekti. Burada kesinlikle birileri aktif çalışıyordu.

Tünelin sonunda geniş bir kontrol odasına ulaştı. Oda, bilgisayar ekranları ve projeksiyon cihazlarıyla doluydu. Ekranlardan birinde, sahte yangının gerçek zamanlı simülasyonu gösteriliyordu. Diğer ekranlarda ise farklı bölgelerdeki şehir halkının hareketlerini izleyen kameralar vardı.

Youssin, bilgisayarlardan birine yaklaşıp hızlıca içindeki dosyaları inceledi. Rick’in bahsettiği Bluebear teknolojisinin ana kontrol dosyaları buradaydı. Ancak asıl dikkatini çeken şey, başka bir dosyanın başlığı oldu: “Hedefler ve Müdahaleler”.

Dosyayı açtığında, Elenor ve Thor’un isimlerini gördü. İsimlerinin yanında, “Tehlikeli. Etkisiz hale getirildi” yazıyordu. Listede başka isimler de vardı. Bir tanesini görünce duraksadı: Jason Dean. Yanında “Aktif” yazıyordu. Demek ki Jason hâlâ hayattaydı.

Dışarıdan ayak sesleri duydu. İki kişi yaklaşıyordu. Hızla bilgisayar ekranını kapattı ve odanın karanlık bir köşesine saklandı. Adamlar, odaya girip etrafa göz gezdirdiler.

“Bir gariplik var,” dedi biri. “Kapı açıkmış”.

Diğeri onayladı. “Kimseyi bulamazsak, sorun büyük demektir. Merkezle iletişim kurmamız gerek.”

Youssin, derin bir nefes aldı. Adamlardan biri bilgisayara doğru yürürken, diğerine arkadan sessizce yaklaştı ve onu yere serdi. İkinci adam silahını çekmek üzereyken, Youssin hızla onu da etkisiz hale getirdi.

Odayı iyice araştırdıktan sonra projeksiyon cihazlarının yer aldığı ana sunucunun koordinatlarını buldu. Şimdi bu bilgileri güvenle dışarı çıkarması gerekiyordu. Hızla USB belleği bilgisayara taktı ve tüm verileri indirmeye başladı.

Tam bu sırada bir alarm çaldı. Tüm sistem kırmızı ışıklarla yanıp sönmeye başladı. “Kaçmam gerek,” diye düşündü Youssin. Ancak belgelerin aktarılması için birkaç saniye daha gerekiyordu. Son dosya tamamlanır tamamlanmaz, belleği çekip odadan dışarı fırladı.

Kaçarken siyah giysili başka kişiler peşine düşmüştü. Ancak Youssin, tünelin karanlık labirentini avantajına kullanarak aralarından sıyrılmayı başardı. Madenin dışına çıktığında nefes nefese kalmıştı. Ama elinde Bluebear teknolojisinin sırlarını ortaya çıkaracak belgeler vardı.

Bölüm 6: Şifrelerin Çözülmesi

Gece yarısı şehre dönen Dedektif Youssin, elde ettiği bilgilerin ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Bluebear teknolojisinin ardındaki gerçekleri artık biliyordu, ama bu sırları halka açıklamak için daha fazla kanıta ihtiyacı vardı. Los Angeles’ta ona bu bilgileri analiz etmede yardımcı olabilecek tek kişi Rick’ti.

Rick, eski bir depoyu kendine özel bir teknoloji laboratuvarına çevirmişti. Youssin, USB belleği masaya bıraktı ve derin bir nefes aldı. “İşte, tüm bilgiler burada. Eğer bunları çözüp anlamlı bir hale getirebilirsek, hem Elenor ve Thor’un ölüm nedenini hem de bu yangınların ardındaki büyük komployu ortaya çıkarabiliriz.”

Rick, bilgisayarı çalıştırdı. “Peki, ama bu kadar bilgiyi analiz etmek zaman alacak. Üstelik bu tür bir teknolojiyi çalıştıran sistemin arkasında büyük bir güç olmalı. Sadece teknolojiyle ilgili değil, politik bağlantılar da vardır.”

“Elimizde ne varsa hemen incelemeye başlayalım,” dedi Youssin kararlı bir şekilde. “Bu işin ucunda çok daha büyük bir şey olabilir.”

Rick, USB bellekteki dosyaları hızlıca taradı. Ana dosyalardan biri, “Simülasyon_Aktivasyon_Logları” adlı bir dosyaydı, ama oldukça karmaşık bir şifreleme yöntemiyle korunuyordu. Rick, bu şifrelemeyi kırmanın kolay olmayacağını fark etti.

“Şifreleme, devlet düzeyinde kullanılan bir sistemle yapılmış,” dedi Rick. “Birkaç saat sürebilir.”

Youssin sabırsızlıkla masanın etrafında dolaşıyordu. “Bu sırada diğer dosyaları inceleyebilir misin? Özellikle Jason Dean’le ilgili olanları.”

Rick, “Hedefler ve Müdahaleler” dosyasını incelediğinde Jason Dean’in isminin yanında birkaç koordinat daha olduğunu fark etti. Bu koordinatlar, Los Angeles’ın dışındaki terk edilmiş sanayi bölgesine işaret ediyordu.

“Jason burada olabilir,” dedi Rick. “Ama bu bölgede hareket etmek tehlikeli olabilir. Burası özel bir güvenlik firmasının kontrolünde.”

Youssin, not defterine koordinatları yazarak ayağa kalktı. “Eğer Jason hâlâ hayattaysa, bu işin en önemli tanığı o. Onu bulmam gerekiyor.”

Rick, bir süre sessiz kaldıktan sonra ekledi: “Ama yalnız gitme. Eğer bu olayın ardındaki kişiler seni tespit ettilerse saldırıya uğrayabilirsin.”

Şifre çözme işlemi sürüyordu. “Bluebear_Projeleri.docx” dosyası, projeksiyon cihazlarının nasıl çalıştığını anlatıyordu. Ancak içinde yazanlar yalnızca teknolojiyle ilgili değildi. Projenin siyasi ve toplumsal etkilerini anlatan bir bölüm de vardı.

“Bak, burada,” dedi Rick, ekrana işaret ederek. “Bluebear teknolojisi yalnızca görsel yanılsamalar yaratmak için değil, halkı manipüle etmek için de tasarlanmış. İnsanları korkutup kontrol altına almak için kullanılan bir araç.”

“Bu, halkı evlerinden etmek ve stratejik bölgeleri boşaltmak için yapılmış bir plan olabilir,” dedi Youssin. “Ama belgeleri kamuoyuna açıklamadan önce daha fazla kanıta ihtiyacımız var.”

“Ne gerekiyorsa yapacağım,” dedi Youssin, tabancasını kontrol ederek. “Bu, sadece bir cinayet soruşturması değil artık. Bu, gerçekleri ortaya çıkarma savaşı.”

Rick, Youssin’in kararlılığına saygı duyarak ekledi: “Buradaki her şeyi çözüp sana destek olacağım. Ama lütfen dikkatli ol. Çünkü bu işin geri dönüşü olmayabilir.”

Youssin, gece karanlığında laboratuvardan ayrılırken bir kez daha omuzlarındaki sorumluluğu hissetti. Jason Dean’i bulmak ve Bluebear teknolojisinin ardındaki gerçekleri ortaya çıkarmak için artık her şey hazırdı. Ama karşısındaki güçlerin, bu sırları korumak için ne kadar ileri gideceğini bilmiyordu.

Bölüm 7: Sanayi Bölgesine Baskın

Los Angeles’ın kuzeydoğusundaki sanayi bölgesine varmak için saatler süren bir yolculuk yapan Dedektif Youssin, artık yalnız olmadığını hissediyordu. Gökyüzünde yanıp sönen ışıklar, birer uyarı gibiydi. Terk edilmiş gibi görünen bu bölge, Bluebear teknolojisinin merkezlerinden biri olabilirdi. Jason Dean buradaysa cevabını aradığı tüm soruların anahtarı onda olabilirdi.

Sanayi bölgesine vardığında, devasa bir bina hemen dikkatini çekti. Binanın duvarları yıpranmıştı, ancak etrafındaki güvenlik kameraları ve kapının yanına park edilmiş siyah SUV’ler buranın hâlâ aktif olarak kullanıldığını gösteriyordu. Youssin, sessizce binaya yaklaştı.

Küçük bir güvenlik kulübesinin içinde uyuklayan güvenlik görevlisini fark etti. Adamın elinde bir tablet vardı. Binanın içindeki kameraların görüntülerini gösteriyordu. Youssin, adamı etkisiz hale getirdi ve görüntüleri dikkatle inceledi. Bir odada elleri bağlı şekilde oturan bir adam gördü. Jason Dean’di bu.

“İşte buradasın,” diye mırıldandı kendi kendine. “Sana ulaşacağım.”

Bina girişinde parmak iziyle çalışan bir güvenlik sistemi vardı. Güvenlik görevlisinin baygın bedenini kapıya kadar sürükleyip parmağını ekrana bastırdı. Kapı sessizce açıldı. Youssin, karanlık koridora adım attı.

Koridor, endüstriyel makinelerin eski kablolarıyla doluydu. Binanın derinliklerinden hafif bir vızıltı geliyordu. Youssin, sesin geldiği yöne doğru ilerlerken, her adımını dikkatle atıyordu.

Jason Dean’in bulunduğu odanın kapısına ulaştığında, içeride iki adam vardı. Biri Jason’ı sorguluyor, diğeri köşede bekliyordu. Jason, yorgun ama direnişinden ödün vermemiş bir tavırla sorulara cevap vermeyi reddediyordu.

“Bluebear’in ana sunucusu nerede?” diye bağırdı sorgucu, Jason’ın yüzüne yaklaşarak.

Jason soğukkanlılıkla cevap verdi: “Bunu size söyleyeceğimi mi sandınız? İnsanların ne yaptığınızı öğrenmesine az kaldı.”

Youssin, kapının ardında bir an bekledi. İki adamın pozisyonlarını dikkatlice değerlendirdi. Ardından, hızla kapıyı tekmeleyip içeri girdi ve silahını sorgucunun kafasına doğrulttu.

“Kimse kıpırdamasın!” diye bağırdı.

Sorgucu şaşkınlıkla silahını çekmeye çalıştı, ancak Youssin ondan önce davranıp onu yere serdi. Köşedeki diğer adam, silahını yere bırakarak teslim oldu.

Youssin, şaşkın Jason’ın bağlarını çözdü. “Sen kimsin? Neden bana yardım ediyorsun?”

“Adım Youssin. Elenor ve Thor’un cinayetini araştırıyorum. Senin bu işin merkezinde olduğunu biliyordum ve seni kurtarmam gerekiyordu.”

Jason, bir an duraksadı. Sonra “Elenor doğru iz üzerindeydi. Bluebear’in gerçek amacını öğrenmek üzerelerdi. Ama bunun bedelini ödediler,” dedi.

“Bluebear’in gerçek amacı ne?” diye sordu Youssin.

Jason, ciddi bir ifadeyle cevap verdi: “Bu teknoloji, yalnızca bir illüzyon yaratmak için kullanılmıyor. Halkı korkutmak, onları evlerinden etmek ve belirli bölgeleri tamamen kontrol altına almak için kullanılıyor. Yangınlar, daha büyük bir planın sadece ilk adımı.”

Youssin “Buradan çıkmamız gerek,” dedi. “Ama bizi durdurmaya çalışacaklardır. Dışarıda daha fazla adam olmalı.”

Jason başını salladı. “Binanın arka tarafında tüneller var. Tünellerden geçip sanayi bölgesinin dışına çıkabiliriz.”

İkili, hızla binanın arka kısmına doğru ilerledi. Ancak onlar tünele varmadan alarm çaldı. Binadaki tüm ışıklar kırmızıya döndü ve güvenlik görevlileri harekete geçti. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, onların peşindeydi.

Tünel girişine ulaştıklarında, güvenlik görevlileri onları yakalamak üzereydi. Youssin, tabancasını çekerek ateş etmeye başladı. Ancak sayı üstünlüğü onlardaydı.

Tam her şeyin kontrolden çıktığı bir anda, tünelin diğer ucundan bir patlama sesi geldi. İkili, şaşkınlıkla duraksadı. Patlamanın etkisiyle güvenlik görevlileri geri çekildi.

“Bu bizim fırsatımız!” diye bağırdı Youssin ve Jason’ı hızla tünele doğru itti.

Tünelin sonunda, nispeten güvenli bir alana ulaştılar. Jason, yorgun ama kararlı bir şekilde Youssin’e döndü. “Beni buradan kurtardığın için teşekkür ederim. Şimdi bu bilgileri dünyaya duyurmalıyız. Bluebear’i durdurmazsak, daha büyük felaketler yaşanacak.”

Youssin, elindeki USB belleği sıkıca tutarak cevap verdi: “Bunu başaracağız. Ama önce, güvende olduğumuzdan emin olmalıyız.”

Bölüm 8: Gerçeğin Kıyısında

Dedektif Youssin ve Jason, artık Bluebear teknolojisinin sırlarını ve bu büyük komplonun merkezinde yer alan planları açığa çıkarmak için zamana karşı yarışıyordu. Los Angeles’ın üzerindeki tehdit hâlâ canlıydı. Üstelik peşlerindeki güçlerin onları durdurmak için her şeyi yapabileceğini biliyorlardı.

Youssin, Rick’in laboratuvarına döndüğünde, Rick hâlâ USB bellekteki verileri çözmeye uğraşıyordu. Jason’ı görünce şaşkınlıkla yerinden kalktı.

“Jason Dean! Seni öldürmediler mi?” diye bağırdı.

“Henüz değil,” dedi Jason, hafif bir gülümsemeyle. “Ama bu durum çok uzun sürmeyebilir. Elimizdeki bilgileri hemen kullanmalıyız.”

Rick, bilgisayar ekranına işaret ederek konuştu: “Şifreli dosyaların bir kısmını çözdüm. Bluebear operasyonunun arkasındaki kişiler sadece Los Angeles’ı değil, tüm Batı Kıyısı’nı hedef almış. Amaçları, halkı tahliye ederek bu bölgeleri yeniden şekillendirmek.”

Jason, bir sandalye çekip oturdu. Ardından anlatmaya başladı. “Bluebear, insanların görsel ve işitsel algılarını manipüle ederek sahte bir gerçeklik yaratıyor. Aslında askeri amaçlarla geliştirilmişti, ancak artık özel şirketlerin ve politik güçlerin elinde.”

“Peki ya yangınlar?” diye sordu Youssin.

“Yangınlar, sadece bir testti,” diye açıkladı Jason. “Etkilerini ölçmek, halkın tepkisini analiz etmek ve gelecekteki operasyonlar için zemin hazırlamak istiyorlardı. Amaç, belirli bölgeleri boşaltarak emlak piyasasını yeniden şekillendirmek ve stratejik alanları kontrol altına almak.”

Rick, bilgisayar ekranına bakarak ekledi: “Burada önemli bir tarih var. İki gün sonra, Bluebear’in daha büyük bir operasyonu başlayacak. Eğer bu bilgileri hemen açıklamazsak, çok geç olabilir.”

Jason başını salladı. “Bilgileri basına sızdıralım. Ama büyük medya kuruluşlarına güvenemeyiz. Onlar çoktan susturulmuş durumda. Alternatif yollar bulmalıyız.”

Youssin, Rick’e dönerek sordu: “Bunu yapmanın güvenli bir yolu var mı?”

Rick, bir an düşündükten sonra cevap verdi: “Şifrelenmiş bir bağlantı üzerinden internetin derin katmanlarına erişebiliriz. Ama bu riskli bir işlem. Peşimizdeki kişiler fark ederse yerimizi tespit edebilirler.”

Rick’in planına göre, Bluebear operasyonuna ait belgeler, simülasyon parametreleri ve Jason’ın teknik açıklamaları internet üzerinden yayımlanacaktı. Jason, Rick’in yanına oturarak yayımlanacak belgeleri hazırlamaya başladı. Youssin ise bir yandan silahını kontrol ediyor, diğer yandan etraflarını gözlüyordu.

“Bu işin sonunda, hayatta kalmak bile zor olacak,” dedi Youssin. “Ama bunu yapmak zorundayız.”

Tam dosyaları yüklemek üzereyken, laboratuvarın dışında araç sesleri duyuldu. Youssin hızla pencereye yaklaştı. Siyah SUV’lar ve yüzleri maskeli kişiler, laboratuvarın önünde duruyordu.

“Bulunduk!” diye bağırdı Youssin. “Hemen harekete geçmeliyiz!”

Rick, paniğe kapılmadan bilgisayarda çalışmaya devam etti. “Birkaç dakika daha lazım! Yükleme bitmedi!”

Jason, Rick’e yardımcı olmaya çalışırken, Youssin kapının arkasına geçti. Maskeli kişiler laboratuvarın kapısını kırmaya çalışıyordu. “Kapı çok uzun süre dayanmaz,” dedi Youssin. “Acele edin!”

Tam maskeli kişiler kapıyı kırıp içeri girdiğinde, Rick klavyeye son bir kez bastı ve “Yüklendi!” diye bağırdı. Bilgiler, şifrelenmiş bir bağlantıyla internette yayımlanmıştı. Ancak artık kaçmak için zaman kalmamıştı.

Laboratuvarda çatışma çıktı. Youssin ve Jason saldırganları oyalamaya çalışıyordu. Rick, “Yan kapıdan çıkın! Ben onları oyalarım!” diye bağırdı.

Youssin ve Jason, Rick’in dediği gibi yan kapıdan kaçmayı başardılar. Ancak laboratuvarın dışına çıktıklarında, patlama sesiyle irkildiler. Rick’in laboratuvarı, saldırganlar tarafından havaya uçurulmuştu.

“Rick…” diye mırıldandı Jason. Gözleri dolmuştu.

“Yaptığın fedakârlık boşa gitmeyecek,” dedi Youssin, kararlı bir şekilde. “Artık her şey elimizde. Sırada bu bilgileri daha geniş kitlelere ulaştırmak ve Bluebear’i durdurmak var.”

Bölüm 9: Bluebear’e Karşı

Rick’in fedakârlığının ardından, Dedektif Youssin ve Jason Dean, Los Angeles’ın kuzeyindeki eski bir depoya sığınarak hem dinlendiler hem de plan yapmaya başladılar. Rick’in yüklediği bilgiler internette hızla yayılmış, sosyal medyada ve bağımsız haber sitelerinde yankı bulmuştu. Ancak bu, Bluebear operasyonunun arkasındaki güçlerin daha agresif hareket etmesine neden olmuştu.

Rick’in laboratuvarında analiz ettikleri belgelerde, Bluebear’in son ve en büyük projeksiyonunun merkezi olduğu düşünülen bir koordinatı keşfetmişlerdi. Bu koordinat, Los Angeles’ın kuzeyindeki yüksek bir tepenin üzerinde bulunan eski bir askeri üssü işaret ediyordu.

Jason, haritaya bakarken derin bir nefes aldı. “Bluebear teknolojisinin ana kontrol merkezi burada olabilir. Eğer oradaki sistemi devre dışı bırakabilirsek, projeksiyonları durdurabiliriz.”

Youssin, onayladı ve çantasındaki silahı kontrol etti. “Zaman daralıyor. Eğer planlarını bozmazsak, Rick’in fedakârlığı boşa gidecek.”

Operasyon için ihtiyaçları olan ekipmanı toplamak zorundaydılar. Eski birkaç bağlantısını kullanarak Youssin, Jason ile birlikte küçük bir grubu gönüllü olmaya ikna etti. Bu kişiler hem Rick’in yayımladığı bilgilerden etkilenmiş hem de hükümetin sessizliğine karşı harekete geçmeye karar vermiş olan bağımsız aktivistlerdi.

Grubun liderlerinden biri, eski bir askeri mühendis olan Sarah Cole, üsse nasıl sızacakları konusunda bir plan hazırladı. “Ana giriş çok iyi korunuyor. Ancak üssün altındaki eski kanalizasyon tünellerini kullanabiliriz. Üssün içine kadar uzanıyorlar.”

Jason, Sarah’nın planını dikkatle inceledi. “İçeri girdikten sonra ana kontrol odasını bulmamız gerekiyor. Eğer sistemin enerji kaynağını kesebilirsek, tüm projeksiyonları devre dışı bırakabiliriz.”

Gece yarısı, ekip eski askeri üsse doğru harekete geçti. Tünellere giriş, eski bir su arıtma tesisindendi. Tüneller karanlık ve dardı, ancak ekip istikrarlı bir şekilde ilerliyordu.

Youssin, önden gidiyordu. Sessizliği bozdu: “Bu tüneller beni çocukluğumda okuduğum dedektif romanlarındaki maceralara götürüyor. Ama burada düşmanlar gerçek ve ölümcül.”

Jason hafifçe gülümsedi. “Bu, tarihteki en büyük komplo. Eğer başarılı olursak, bu hikâyeyi tüm dünya konuşacak.”

Üssün içine ulaşmayı başardıklarında, karşılarında devasa bir kontrol odası buldular. Duvarlarda büyük ekranlar, Bluebear projeksiyonlarının gerçek zamanlı görüntülerini gösteriyordu. Odada bir grup mühendis ve güvenlik görevlisi vardı.

Sarah, sessizce işaret ederek planı hatırlattı: “Görevlileri etkisiz hale getireceğiz. Jason ve ben enerji kaynağını devre dışı bırakmaya çalışırken, Youssin arkamızı kollayacak.”

Ekip hızlı ve sessiz bir şekilde hareket etti. Güvenlik görevlilerini etkisiz hale getirerek kontrol odasını ele geçirdiler. Jason, bilgisayar sistemine bağlanarak Bluebear teknolojisinin ana parametrelerini bulmaya çalıştı.

Tam her şey planlandığı gibi giderken, kontrol odasına daha fazla güvenlik görevlisi girdi. Çatışma çıktı. Youssin, mühendisleri korumaya çalışırken bir yandan da ekibine zaman kazandırmaya uğraşıyordu.

Jason, terminalde çalışmaya devam etti. “Bir şifreleme katmanı daha var. Enerjiyi kesmek için birkaç dakika daha gerek!”

Sarah, Jason’ın yanında diz çökmüş, enerji sisteminin fiziksel bileşenlerini analiz ediyordu. “Bunu manuel olarak yapabilirim, ama bana da zaman kazandırmanız gerek!”

Jason, sonunda sistemin ana şifrelerini kırmayı başardı. “Enerji kaynağı devre dışı bırakılıyor!” diye bağırdı. Sarah, elektrik devrelerini fiziksel olarak keserek projeksiyonları tamamen kapattı.

O sırada, üs sallanmaya başladı. Üst düzey bir güvenlik protokolü tetiklenmişti ve üs kendini yok etme moduna geçmişti.

“Çıkmamız gerek!” diye bağırdı Youssin. “Burası her an havaya uçabilir!”

Ekip, üsse girdikleri tünellere doğru hızla geri döndü. Arkalarında patlamalar olurken, tünellerden dışarıya çıkmayı başardılar. Tepeden uzaklaştıklarında, üs büyük bir patlamayla havaya uçtu. Bluebear teknolojisinin merkezi yok edilmişti.

Halkın internette yayılan bilgilerle gerçeği öğrenmesiyle ve üsse yapılan saldırının ardından, hükümet üzerindeki baskı arttı. Bluebear operasyonunun detayları dünya çapında yayıldı ve halkın güvenini tekrar kazanmak için büyük reformlar yapılmaya başlandı.

Jason ve Youssin, Los Angeles’ın dumanlı gökyüzünün altında bir bankta oturuyorlardı. “Rick’in fedakârlığı sayesinde bunu başardık,” dedi Jason, sessizce.

Youssin, bir sigara yaktı. “Ama bu daha başlangıç. İnsanlar gerçeği öğrendi. Yine de daha yapılacak çok iş var.”

Jason, uzaklara bakarak mırıldandı: “Belki de en önemli şey, insanlara gerçeğin ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak.”

Bölüm 10: Gölgelerin Ardındaki Tehdit

Bluebear operasyonunun çökertilmesi ve Los Angeles’taki projeksiyonların kapatılması halk arasında büyük bir yankı uyandırmıştı. Sosyal medyada yayılan gerçekler, insanların bu tür büyük ölçekli komplolara karşı nasıl savunmasız bırakıldığını gözler önüne seriyordu. Ancak Dedektif Youssin ve Jason Dean için bu sadece bir zafer değil, daha büyük bir mücadelenin başlangıcıydı.

Los Angeles halkı, operasyonunun ardındaki sırlar ortaya çıktıkça öfkeyle sokaklara döküldü. Gösteriler, Bluebear projesinde adı geçen şirketlerin merkezlerinin önünde gerçekleşiyor, hükümetin bu şirketlerle olan ilişkileri sorgulanıyordu. Yerel ve uluslararası medya, sonunda gerçeği haberleştirmeye başlamıştı. Ancak tüm bu gürültünün arasında, görünmez bir tehdit hâlâ hissediliyordu.

Jason, kalabalıktan uzaklaştı. Youssin’e, “Bluebear’i durdurduk, ama bu sistemi kullananlar hâlâ serbest. Eğer bizi bulurlarsa, ikinci bir hamle yapacaklarından eminim,” dedi.

Youssin, kalabalığı izleyerek konuştu: “Onlar için bu kaybın intikamını almak bir mesele değil, bir gereklilik. Ama Rick’in yayımladığı bilgiler onlara büyük zarar verdi. Şimdi hamle sırası bizde.”

Bir gece Jason ve Youssin, güvenli bir evde bulundukları sırada, Jason’ın telefonu çaldı. Arayan numara tanıdık değildi. Arayan kişi net cümlelerle konuştu.

“Jason Dean,” dedi ses. “Siz ve Dedektif Youssin büyük bir hata yaptınız. Bluebear sadece bir araçtı. Eğer bunun bir son olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.”

Jason, telefonu hoparlöre alarak cevap verdi. “Kim olduğunu bilmiyorum, ama biz halkın gerçeği öğrenmesini sağladık. Artık bizi durduramazsınız.”

Ses soğuk ve tehditkârdı: “Halk gerçekleri öğrendi mi? Sadece bizim izin verdiğimiz kadarını. Bluebear bir başlangıçtı. Eğer susmazsanız, bu kez hedef siz olacaksınız.”

Çağrı sonlandığında, Youssin derin bir nefes aldı. “Bu, daha büyük bir şeyin parçası. Biz sadece yüzeyi kazıdık.”

Jason ve Youssin, ellerindeki kalan belgeleri incelemeye başladılar. Rick’in yayımladığı bilgiler arasında, Bluebear projesini finanse eden anonim şirketler ve bu şirketlerin bağlantıları da vardı.

Jason, bir dosyada yer alan belgeleri işaret ederek konuştu: “Burada başka şehirlerde planlanan projeksiyonlar var. Miami, New York, hatta Avrupa’daki bazı büyük şehirler. Eğer durdurmazsak, bu teknoloji başka yerlerde kullanılabilir.”

Bluebear’in çökertilmesinden bir ay sonra, halkın baskıları sonucunda Los Angeles’taki yetkililer istifa etmiş, projeye dâhil olan bazı kişiler tutuklanmıştı. Ancak ana failler hâlâ özgürdü ve Jason ile Youssin, onları bulmak için harekete geçmeye karar verdi.

Bu sırada, bir otel odasında, karanlık bir masa etrafında toplanan bir grup insan, Bluebear operasyonunun çöküşünü tartışıyordu. Yüzleri gölgede kalan bu kişiler, planlarının bir parçasının ifşa edilmesine rağmen hala kendilerinden emindi.

Bir adam konuştu: “Bluebear sadece bir testti. Amaçlarımız daha büyük. Halk hazır değil, ama onları hazırlayacağız. Bizi kimse durduramayacak!”

Odanın diğer ucundan bir kadın konuştu: “Jason Dean ve Dedektif Youssin. Onlar bir tehdit. Ama her tehdit bir fırsattır. Bir sonraki adımlarını bekleyelim ve ona göre hareket edelim.”

Jason ve Youssin, sıradaki hedeflerini bulmak için bir kez daha yola koyulmuştu. Bu kez sadece Bluebear’i değil, ardındaki tüm yapıyı ortaya çıkarmayı amaçlıyorlardı. Gerçek ve yalanların çatıştığı bu yeni dünyada, onları bekleyen tehlikeler çok daha büyük olacaktı.

Youssin’in zihni bu düşüncelerle meşgulken, Jason’ın sorusu ile irkildi: “Şu okuyorum dediğin polisiye bloğunun adı neydi? Yeni maceramızda buradaki bilgilere ihtiyacımız olacak.”

Youssin tebessüm ederek yanıtladı, “Dedektif Dergi dostum, Dedektif Dergi…”.

*** SON ***

YENİ ÇIKAN POLİSİYE KİTAPLAR

GARİP, ÇOK GARİP

Yazar: Derleme

Yayınevi: İthaki

Sayfa Sayısı: 136

“2023 baharında Tuhaf, Çok Tuhaf isimli derlemeyi yayımlarken, tuhaflıkların kurgularda sınırlı kalmasını dilemiştik. Çünkü dört bir yandan gelen görüntülerle dünyayı artık tanıyamadığımız gibi, yüzümüzdeki maskeler nedeniyle birbirimizi de tanıyamadığımız bir dönemi ardımızda bırakıyorduk. Böylesi iyi dileklere ihtiyacımız vardı. Peki, gerçekten de tuhaflıklardan kurtulabildik mi?

 Geri dönüp baktığımızda, pandemi gibi bir tuhaflık –en azından şimdilik– sona ermiş görünüyor, evet, ama o günden bu yana tanıklık ettiklerimizi düşündüğümüzde tam anlamıyla bir kurtuluştan söz etmek de pek mümkün değil. Peşimizi bırakmasını beklediğimiz tuhaflıkların, belki yalnızca yerini garipliklere bıraktığını söyleyebiliriz!

 Şimdi, yeni bir yılın şafağında, polisiye unsurların ağır bastığı öykülerin bir araya geldiği Garip, Çok Garip isimli bu derlemeyle bir kez daha iyi dilekte bulunalım istiyoruz. Garip olansa, bu derlemede bir araya geleceklerinden haberdar olmayan yazarların, bu derlemeye özel olarak kaleme aldıkları öykülerinin garip bağlarla birbirlerine dolanmaları…”

İthaki Yayınları yine güzel bir işe imza atmış. Derlemede polisiye edebiyatın başarılı isimlerini görmek ve ‘garip, çok garip’ öykülerini okumak biz okurları mutlu edecektir.

Yazarlar; Armağan Tunaboylu, Aslıhan Kocabal, Cenk Çalışır, Çağatay Yaşmut, Emel Aslan, Ercan Akbay, Gözde Saydan, Mehmet Berk Yaltırık, Zeynep Rade

ÖLÜM SOĞUK

Yazar: Goncagül Haklar

Yayınevi: A7 Kitap

Sayfa Sayısı: 224

Cinayet Büro Amirliği’nin kıdemlilerinden Başkomiser Nihat önce yeni mesai arkadaşı Gülcan Komiser’i sarmalayan hüznün gizemini çözüyor, sonra onunla beraber adli tıp biliminin kıdemlisi Adil Hoca’nın verdiği ipuçlarıyla Büyükada’da, Rum Yetimhanesi’nde başlayan, oradan Japonya’ya ve Kamboçya’ya savrulan, Van’da soluklanan ve yine İstanbul’da sonlanan bir cinayeti aydınlatıyor.

İki üniversiteli genç aşığın Rum Yetimhanesi yıkıntılarında bulduğu ceset kime ait? Goncagül Haklar’ın ustalıkla kurduğu ilk romanını merak ve beğeniyle okuyacağınızı düşünüyoruz.

VASİYET- BİR TOLGA ATEŞ POLİSİYESİ

Yazar: Kerem Kaş

Sayfa Sayısı: 360

Yayınevi: LYDİA YAYINCILIK

Emine Hanım yeni tanıştığı yabancı bir kızı evlat edinmiş, tüm mirasını bu kıza bırakmak istemektedir. Mirasçısı 3 yeğeninden biri olan Tuncer bu durumdan rahatsızdır. Derdini yakın arkadaşı Ahmet’e açar.  Ahmet bir yemek tertip eder. Bu yemeğe Emine Hanım ve yeğenleri de davetlidir. Eski bir polis Tolga Ateş de o akşamki davetliler arasındadır. Yemekten sonra sıkılan Emine Hanım telefon etmek istediğini söyleyerek başka bir odaya geçer ancak geri dönmez. Emine Hanımı kapısı kilitli bir odada, antika bir masanın arkasındaki yüksek arkalıklı bir sandalyede oturur halde cansız bulurlar.

Eve dışarıdan girmenin imkânsız olduğunu fark eden Tolga Ateş olaya el koyar. Katil evdeki misafirlerden biri olmalıdır.

ÇIKMAZMAEVE KERRİGAN SERİSİ 10

Yazar: Jane Casey

Yayınevi: Olimpos Yayınları

Saysa Sayısı: 456

Jellicoe Çıkmazı ilk bakışta mükemmel bir banliyö sokağı gibi görünüyordu. Bakımlı evler, özenle kesilmiş çimler, bahçe çitlerinin üstünden sohbet eden komşular, birlikte oynayan çocuklar… Ancak o masum görünüşlü ön kapıların ardında karanlık sırlar gizliydi. Ve o evlerden birinde hiçbir şeyden çekinmeyen acımasız bir suçlu yaşıyordu. Suçluların maskesini indirme görevi ise Maeve Kerrigan ve Josh Derwent’a verilmişti. Kılık değiştirecek ve aşk sarhoşu bir çift rolünde bir süre Jellicoe Çıkmazı’nda yaşayacaklardı. İkili ihtiyaç duydukları kanıtları toplamaya çalışırken asıl tehlike hiç ummadıkları bir yerden gelecekti. Zira birileri cinayet işlemeye çok kararlıydı.

ÖRÜMCEK AĞI

Yazar: Max Seeck

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 432

Cadı Avcısı’nın yazarı Max Seeck’ten yeni roman…

İki Instagram ünlüsü, Lisa Yamamoto ile Jason Nervander aynı gün kaybolur. O sırada Finlandiya’nın buzlu kıyılarına bir kadın cesedi vurur.

Cadı Avcısı vakasından büyük darbe alan ve amirleri Erne Mikson’u kaybeden ekibin başına Helena Lappi geçer; soruşturmayı da dedektif Jessica Niemi’nin idare etmesini ister. Jessica bu vakaların arasındaki bağlantıyı bulmak için hummalı bir çalışma başlatır. Ama bir yandan yeni amiri, diğer yandan başta annesininki olmak üzere geçmişin hayaletleri Jessica’nın peşindedir.

Örümcek Ağı yüksek temposu ve başarılı kurgusuyla öne çıkan soluk soluğa bir İskandinav polisiyesi…

Fince sekiz romanı yayımlanan Max Seeck’in İngilizceye çevrilen ve büyük ses getiren ilk romanı Cadı Avcısı’dır. Jessica Niemi serisinin ilk romanının yayın hakları 40 ülkeye satıldı, televizyon dizisine uyarlanması planlandı.
Örümcek Ağı serideki ikinci kitap

 

ÖLÜM TEHDİDİ / NİGEL STRANGEWAYS SERİSİ 2

Yazar: Nicholas Blake

Yayınevi: Ayrıksı Kitap

Çevirmen: Ramazan Atlen

Sayfa Sayısı: 296

Efsanevi savaş pilotu Fergus O’Brien, Noel’in ertesi günü öldürüleceğine dair tehdit mektupları almaktadır. Özel Dedektif Nigel Strangeways, emekli pilota göz kulak olması için Londra Emniyet Müdürü tarafından O’Brien’ın evinde düzenlenen Noel partisine gönderilir. Ancak bütün çabalarına rağmen cinayetin işlenmesine engel olamayan Nigel, suçluluk duygusuyla katili bulmak için soruşturmaya yardım etmeye karar verir.
Ölüm Tehdidi karmaşık kurgusu, etkileyici karakterleri ve şoke edici çözümüyle hiç şüphesiz Altın Çağ polisiyelerinin en iyilerinden biridir.

İlk basımı 1939 yılında yapılan bu harika kitabı dilimize kazandırdığı için yayınevine okurlar adına teşekkür ederiz.

İNCİ KÜPELİ KADINLAR – BİR BERKUN İSTANBULLU POLİSİYESİ

Yazar: Armağan Tunaboylu

Yayınevi: Maceraperest Kitaplar

Sayfa Sayısı:216

Gördüğü karabasanın gerçek olduğunu dehşetle kavradı. Bacaklarının arasından gelen korkunç acıyla çığlık atmak istedi ama ağzını sıkıca kapayan bant buna izin vermedi. Acı delirtecek kadar yoğundu ve gitgide artıyordu. Elleri, bacakları antika pirinç karyolasına bağlıydı. Bacaklarının arasından canının ve tüm kanının boşaldığını sezdi ama başına neyin geldiğini anlayamıyor, hâlâ aynı karabasanı görmekte olduğunu sanıyordu.
(…) Çaresizlikle ölümü kabullendi. “Bir an evvel Allahım…” dedi, “bir an evvel.”

Komiser Berkun İstanbullu ünlü bir gazetecinin hunharca öldürülmesinin basit bir cinayet değil, bunun daha büyük bir senaryonun parçası olduğuna inanarak araştırmalarına başlar.

Berkun İstanbullu Polisiyeleri dizisinin ikinci kitabı İnci Küpeli Kadınlar Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar’ı arasında…(Arka Kapak)

FUNDA MENEKŞE’NİN SON ÖYKÜ KİTABI – UĞURSUZ

GELİŞMİŞ BİR ÜLKE OLABİLMEK- ADLİ TIP, LİYAKAT VE TV PROGRAMLARI

Kıymetli Dedektif Dergi okuyucuları,

Sizlere bu sayıda ABD’de yayımlanan Dr. G: Medical Examiner (Adli Tıp Uzmanı) adlı TV yapımından ve onun merkezinde yer alan Dr. Carla Jan Garavaglia’dan bahsetmek istiyorum.

1998 yılında Florida eyaletinin Orlando şehrindeki adli tıp ofisi, bir adli tıp uzmanı şef ve dört adli tıp uzmanından oluşuyordu. Bu ofisin görevi hizmet verdiği bölgedeki ölüm araştırmalarını gerçekleştirmek, gereken olgulara otopsi işlemini tatbik etmek ve söz konusu olgularda mahkemede jüri önüne çıkıp olgu ile ilgili soruları cevaplandırmaktı. Yıllık ölüm incelemesi sayısı 1500, otopsi sayısı da 1000 idi. Bu ofisin 1998’deki direktörü adli tıp alanında tanınan ve saygı gören Hint kökenli bir hekimdi. Bu hekimin önceki yıllarda tatbik etmiş olduğu bir otopside hata yaptığı, bu sebeple de bir kişinin yıllarca hapiste yattığı iddia edildi ve buna yönelik yürütülen soruşturmada iddianın haklı olduğu kanaatine varıldı. Böyle ağır bir ithamla karşı karşıya kalan bir adli tıp uzmanı ABD’de çok zor bir duruma düşer, elindeki hekimlik lisansını kaybeder ve büyük bir sorun yaşar. Ama söz konusu hekim, tanınmış ve saygın bir hekim olduğundan yapılan değerlendirmelerde kendisine o eyalet için adli tıp uzmanı olarak görev yapabileceği ancak otopsi işlemi gerçekleştiremeyeceği yönünde bir karar verildi.

Elbette söz konusu karar adli tıp uzmanı için çok ağır bir karardı ama elinden tüm yetkilerin alınmaması da o hekim için önemli bir jestti. Söz konusu adli tıp ofisine izleyen yıllarda yönetici olarak Dr. Carla Jan Garavaglia atandı.

ABD’de bu tür kamu pozisyonlarında işe alımlarda karar verenler genellikle şehir konseyleridir ve her şey rekabet ve liyakat üzerine odaklanmıştır. Şehir konseyi toplanan vergilerden bu ofise bütçe ayırır ve o parayı direktör kullanır. Bunu yaparken de ofisin tüm giderleri, personel ödemeleri vs. bu bütçeden ödenir. Karşılığında da ilgili ofis gerçekleştirdiği hizmetlerden ücret tahsil eder. Ofis yöneticisinden beklenen bütçeyi dengeli harcaması, ABD’nin o şehrine yakışır kalite ve seviyede hizmet üretmesi ve bu hizmeti üretirken de kamuoyuna yansıyacak sorun yaşanmamasına dikkat etmesidir. Başarısız olan yöneticilerle sözleşme devam ettirilmez, başarılı yöneticilerle mesai devam eder. İşte bu noktada Orlando Adli Tıp Ofisi’ne yönetici olarak atanan Dr. Carla Jan Garavaglia’nın mesleki kariyerine bakmalıyız.

Dr. Carla Jan Garavaglia

Carla Jan Garavaglia 1957 doğumludur, ABD kamuoyunda Dr. G. olarak bilinir, 2004 yılından emekli olduğu 2015 yılına dek söz konusu yerde yöneticilik yapmıştır. ABD’de adli tıp uzmanları otopsisini gerçekleştirdiği olgularla ünlenirler. Mesela benim Amerikan Adli Bilimler Akademisi’ ne üye olmamda referans olan adli tıp uzmanlarından birisi olan Thomas T. Noguchi; John Fitzgerald Kennedy, Marilyn Monroe, Janis Joplen, Natalie Wood, Sharon Tate ve William Holden gibi kişilerin otopsi işlemlerini gerçekleştiren adli tıp uzmanı olarak şöhret kazanmıştır. Dr. Carla Jan Garavaglia’nın gerçekleştirdiği ve ona ün getiren otopsi işlemleri ABD kamuoyunda önemli yer tutan ama ülkemizde bilmediğimiz olgulardır.

Dr. Thomas Tsunetomi Noguchi

Dr. Carla Jan Garavaglia ülkemizde yayınlanmayan ama ABD kamuoyunda çok izlenen bir programa imza attı: Dr. G: Medical Examiner. Söz konusu program 2004-2012 arasında 8 sezon sürdü ve 88+2 (özel bölüm) olarak yayınlandı. Söz konusu program belgesel niteliğindeydi ve her ay bir adli tıp otopsi olgusu ilk anından, son anına dek dizide ele alıyordu. Morgdaki tüm işlemler, ceset ve otopsi ile ilgili işlemler de seyirciye görsel olarak aktarılıyordu. Takdir edersiniz ki ülkemizde Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) düzenlemeleri gereği sigara, içki ve her türlü seks ögesi kesilirken ya da görüntü bulanıklaştırılırken, ABD’de ölüm araştırması ve otopsi işlemlerindeki pek çok ayrıntının seyirciye gösterilir. Bu ülkemiz için çok farklı bir yaklaşımdır. Peki, bir kamu ofisinde yönetici iken o eyaletin ilgili şehir konseyi Dr. Carla Jan Garavaglia’ya neden ve nasıl böyle bir izin verdi, yani her ay gerçek bir adli tıp olgusunu en başından en sonuna dek kamuoyu ile paylaşmasına neden olanak tanıdı?

Elbette bunun çok çeşitli sebepleri söz konusuydu. Bunlardan ilki; bu tür olgularla ilgili kamuoyunu bilgilendirmekti. Nitekim Dr. Carla Jan Garavaglia konuyla ilgili bir de “Nasıl ölmeyiz?” isimli bir kitap kaleme aldı. Bu program sayesinde de insanların bilinçlenmesi beklendi. Arabayı hızlı ya da alkollü veya uyuşturucu etkisinde sürmeyin yoksa ölürsünüz, beslenmenize dikkat edip egzersiz yapın yoksa ölürsünüz gibi. İlginçtir, kamuoyunda “Ama bu programlar suç işleyenlere metot öğretiyor,” şeklinde bir tartışma hiç yaşanmadı. Çünkü orada toplum, suç işleyenin hep bir adım önde, bilimin ise onun arkasından gelerek yeni suç tiplerini aydınlatmaya gayret ettiği konusunda bilgili.

Yine bu program sayesinde Orlando Adli Tıp Ofisi daha da fazla ilgi gördü ve çalışılmak istenen bir ofis haline geldi. Şehir konseyi Dr. Carla Jan Garavaglia’ya bu olanağı sağlayıp onun ayrıcalıklı ve şöhretli bir adli tıp uzmanı olabilmesine olanak ve alt yapı sağlarken, ilgili TV kanalından program için ciddi bir para aldı ve bu sayede eyaletin adli tıp ofisi için vergilerden elde ettiği birikimlerden ayırdığı bütçede indirime gidebildi. Vergide indirime gidilmesi sıradan bir ABD vatandaşı için çok önemli bir unsurdur.

Elbette ülkemizle ABD arasında yüzlerce konuda fark vardır ama bana göre en önemli farklardan biri; orda sivil toplum kuruluşları vatandaştan toplanan verginin kamu idaresi tarafından nasıl ve nereye harcandığını takip eder, sorgular ve ifşa eder. Ülkemizde maalesef toplum olarak ataerkil yapımızdan ötürü (devlet babadır, hesap sorulmaz) toplanan vergilerin nerelere ve nasıl harcadığını bilemeyiz. Bunun ortaya konmasında biraz başarı gösteren basın yayın mensupları da derhal cezaevinde uygun bir yere yerleştirilirler.

Sonuç itibari ile gelişmiş ülke olabilmek kolay değildir. Birinci şartı iş hayatında rekabetin ve liyakatin sağlanmasıdır. Biat ve sadakat herhangi bir pozisyona gelmede fayda sağlamaz. Bunu gerçekleştirmek isteyenler de derhal sistem dışına itilir. Peki, bu ülkelerde tarikat oluşumları, masonik örgütlenmeler, Musevi bağlılığı vs. söz konusu değil midir? Elbette tüm bunlar bu ülkelerde de söz konusudur. Ancak hiçbir kamu yöneticisi personel istihdamında bu kıstaslarla hareket ettiği konusunda şüphe yaratamaz. Çünkü personel seçim kıstasları bellidir ve seçim aşamaları denetime açıktır. Mesela İngiltere’de plastik cerrah olmuş bir kız çocuğu tıp fakültesini bitirdikten sonra babasının direktör olduğu üniversitedeki plastik cerrahi kliniğinin istihdam sınavına girdiğinde -ülkemizdekinin aksine- direk seçim imkânı yakalayamaz. Çünkü sonrasında seçim kıstaslarıyla ilgili ortaya çıkacak objektif bir sorgulamada kızının o sınavı iptal edildiği gibi direktör baba da hem pozisyonunu hem de saygınlığını kaybeder.

Bu sebeple gelişmiş bir ülke olabilmek için önümüzde daha çok mesafe var. Neyse ki Dedektif Dergi gibi ücretsiz, nitelikli ve online yayın yapan mecralar yazın hayatında. Böylece suç ve polisiye okurları ile bu konulara kafa yoranlar ve emek harcayanlar bu platformlarda buluşabiliyor.

Bir dahaki sayıda görüşmek dileğim ve içten sevgilerimle.

Polisiye Cadısı-1

Polisiye yazmaya heves eden kimi popüler roman yazarlarının kitaplarını okumayı bir süredir ertelemiştim. Sonunda sezonu Tuna Kiremitçi’nin Mezun Cinayetleri romanıyla açtım. Kiremitçi, bildiğiniz gibi, yani herhalde biliyorsunuzdur, şair, müzisyen, romancı ve de yönetmen. Gazetelerde köşe yazıları da yazıyor. Bütün bunlara bakarak onun ülkemizde ikinci bir Zülfü Livaneli olmaya  doğru hızla ilerlediği söylenebilir. Bu hızın son merhalesi de şimdilik polisiye roman yazmak şeklinde ortaya çıkmış bulunuyor. Şimdilik diyorum, çünkü yarın ne olacağı belli olmaz. 2016’da artık roman yazmayacağını, sanat hayatını sadece müzik ve şiirle sürdüreceğini açıklamasına rağmen 2021’de bir U dönüşü yaparak bundan sonra sadece polisiye roman yazacağını ilan ettiği için, bu “son karar” açıklamaları bana pek inandırıcı gelmiyor.

Mezun Cinayetleri’ni bir heves aldım ve okudum. Sonuç maalesef tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Roman, böylesine donanımlı birinden beklenmeyecek kadar kötü bir polisiye. Öykü uyduruk, entrika gevşek, başkarakter insanı sinir edecek derecede berbat bir dedektif. Vahiy yeteneği olmasa soruşturduğu cinayetleri çözmesi mümkün değil. Ancak şans eseri olabilir ki zaten öyle de oluyor.

Kiremitçi’nin polis prosedürü hakkında ne kadar bilgili olduğunu bilemem ama eğer emniyet dünyamız onun yazdığı gibiyse vay halimize! Kitabı okurken, polisler çay kahve içmekten, meyhaneye gidip kafa çekmekten başka ne bilirler acaba diye sormaktan kendimi alamadım. Bu aslında Türk polisiyesinde bir klişe sanırım. Sürekli çay-kahve içip poğaça veya simit yemek, meyhaneye gidip zil zurna sarhoş olmak, burunlarının dibinde kanlı cinayetler işlenirken stres atmalarına mı yardımcı oluyor nedir?

Roman bir sürü gereksiz detayla dolu. Cümlelerden, paragraflardan söz etmiyorum. Bazı bölümleri romandan çıkarsanız hiçbir şey değişmez. Olay akışına en ufak katkıları yok. Olay örgüsünü geliştirecek hiçbir şey olmuyor o bölümlerde. O halde neden varlar sorusunu soruyor insan haklı olarak.

Daha ilk sayfadan cinayetle başlıyor roman Bu iyi bir şey tabii.

Arka arkaya iki cinayet daha işleniyor. Medya, halk ayakta. Ama ne gam! Polislerimiz çay içiyorlar, kafa çekiyorlar, gece kulübüne gidiyorlar, aşna fişne yapıyorlar ama soruşturmaya bir türlü zaman ayıramıyorlar. Ölenlerin yakınlarıyla yalapşap da olsa konuşuyorlar elbette. Ne var ki, bu görüşmelerde aldıkları cevap hep aynı: Hiç düşmanı yoktu.

Üçüncü cinayetin ardından büroda bir brifing veriliyor. Bu arada 100. sayfadayız. Bir sürü gereksiz, kullanışsız bilgiyle kafamız iyice şişirilmiş durumda.  Brifingde öğreniyoruz ki, meğer şu ana kadar kanıtların hiçbiri incelenmemiş.  

Ve birden, çok şaşırtıcı bir durumla daha karşılaşıyoruz: Dedektif Perihan Hanım, ilk cinayetin kurbanı olan kişinin mezarının açılıp otopsi yapılmasını isteyince amiri bunu reddediyor. Gerekçesi de “gelecek tepkiler” gibi muğlak bir ifade. Oysa bunun için savcının imzası yeterli. Ailelerine bile sormaya gerek yok. Hani ölen kişi ünlü, saygın biri olsa hadi belki tepki olabilir diyeceğim. Ama öyle de değil.

Bu arada bakanlıktan manasız bir baskı da söz konusu olunca, acaba Amerikalı bir yazarın kitabını mı okuyorum diye duraksamak zorunda kalıyorum. Oralarda olur böyle şeyler çünkü. Savcı, başsavcı olmaya veya amir belediye başkanı olmaya niyetlidir; adaylıklarına halel gelmesin diye soruşturmayı akamete uğratacak işlere tevessül etmekten çekinmezler. Ama burası Amerika mı? Baskı da, gerekçe de manasız.

Neyse, biz dönelim kitabımıza…

107. sayfaya kadar işlenmiş üç cinayet var. Polisin elindeyse kamera kayıtlarından başka hiçbir şey yok. Aslında birinci cinayetle ilgili kamera kaydı iyi bir ipucuna sahip ama polislerimiz fazla çay kahve içip poğaça yemekten olacak bunu değerlendiremiyorlar.

Her cinayetten sonra, kurbanın yanında küçük bir melek heykelciği bulunuyor. Başkomiser Perihan’a göre bu heykelcik katilin imzası. E madem öyle, bu heykellerin nerelerde satıldığını araştırsanıza. Bunu araştırmak ancak 107. sayfada akıllarına geliyor.

Nihayet 111. sayfada olay bir parça, aydınlanıyor ama kendiliğinden. Kendi isteğiyle ifade vermeye gelen eski bir öğrenci sayesinde cinayetlerin sebebi, kimlerle bağlantılı olabileceği konusunda polis aydınlanıyor.

Peki, bundan sonra ne oluyor? 240. sayfaya kadar hiçbir şey. Soruşturmada bir arpa boyu bile ilerleme yok. Onla görüşüyorlar, bunla görüşüyorlar, edindikleri bilgi incir çekirdeğini bile dolduramayacak miktarda. Sonunda allem oluyor kallem oluyor, Perihan ablaya vahiy geliyor. Resmen epistemolojik kopuş yaşıyor kadın. Ancak o zaman, alınan ifadelerin doğruluğunu araştırmak gibi basit bir görevi olduğunu hatırlıyor. Ve ilk telefon konuşmasında Bingo!

Perihan’ın, finaldeki operasyonun en ateşli safhasında işi gücü bırakıp evine gitmesi de ayrı bir komedi. Başkomiser hanımın operasyon alanını terk etmesiyle, roman adeta duruyor. Bütün aksiyon, bir anda bitiyor. Koca bir tuğla giriyor araya.

Bu roman karakterleriyle, olay örgüsüyle okurun sinirini bozmak için yazıldıysa, yazar amacına ulaşmış, tebrik ederim. Kitabın polisiye yönü bir felaket, kurgunun dayandığı hikâye ondan da beter. Katilin motivasyonu inandırıcılıktan fersah fersah uzak.

Kiremitçi’nin bir yerlerde toplumcu polisiye yazdığını iddia ettiği bir cümlesini okumuştum. Oysa bu kitap toplumcu filan değil. Tamamen fanteziden ibaret bir dünyada geçiyor olaylar. Faşizmden, Kenan Evren’den, Hitler’den bahsetmekle toplumcu roman yazılmış olunmuyor maalesef. Romanda derin devlete atfedilen suçlama, derin devletin gerçekten yediği nanelerin yanında solda sıfır kalır. İşi toplumculuğa bağlamak için gereksiz bir zorlama yapılmış. Hikâye, kötü sonuçlara yol açan bir lise zorbalığı olarak kalsaydı, ki çok yaygın bir şey zaten, bunun için devletin dolaysız desteğine gerek yok, çok daha inandırıcı bir anlatı olabilirdi.

Cinayet motivasyonu da inandırıcı değil. Romanda anlatılan gerekçeyle insan bu kadar cinayet işlemez. Hele, olayın gerçek mağdurları sessiz kalıp köşelerine çekilmişken…

Uzun lafın kısası, Mezun Cinayetleri başarılı bir polisiye roman değil. Polisiye edebiyatımıza, Tuna Kiremitçi gibi bir yazardan beklenen, yeni bir hava, yeni bir ruh, yeni bir zenginlik katmıyor. İnandırıcılıktan uzak bir komploya dayanan hikâyesi ve beceriksiz polisleri keyif vermiyor.

Okurken insana “olmamış” dedirten bir roman.

Türk polisiyesinde iyi bir yer edinme arzusundan çok, ticari kaygılarla yazılmış ve basılmış bir kitap izlenimi bıraktı bende. Yazarın diğer polisiyelerini okuma isteğimi de çok azalttı.

Polisiye Cadısı

MUAMMA- BİRKAÇ CİNAYET, BİRAZ MERAK, BİR MÜYESSER

Bir karakter, beş yazar, beş farklı ses…

Bir okur olarak romandan ziyade öyküye her daim ilgi duymuşumdur. Ortak öykü kitapları, birden fazla yazarın kısa öykülerini bir araya getiren kitaplar olarak edebiyat dünyasında önemli bir yere sahip. Farklı yazarların eserlerini tanıtan, belli bir tema ve/veya tür etrafında zengin bir anlatı dünyası oluşturan, çeşitli bakış açılarını bir araya getirerek edebiyatı daha kapsayıcı hale getiren ortak öykü kitapları, edebi çeşitliliği ve yaratıcılığı da teşvik etmektedir. Tam da bu nedenlerle benim gibi vakti kısıtlı okurlar için bu kitaplar büyük nimettir.

Kitap projesinin bahsi ilk olarak kıymetli yazar dostum Faden Müge Mersin’le kahve eşlikli bir sohbette geçmişti. Onun heyecan ve isteği nedeniyle sık sık gidişattan haberdar olmak istedim. Titiz ve meşakkatli bir hazırlık ve yazma sürecinin ardından ilk kitabı rafta görmek beni de yazarları kadar mutlu etti doğrusu.

Peki, kim bu yazarlar, Müyesser nasıl doğdu?

Aylin Aker Uçar, Melis Tığrak, Berke Atabey, Müge Yücelsin ve Faden Müge Mersin, Ferhat Uludere hocalarının yönlendiriciliğinde çalışmaya başladığında öncelikle karar verdikleri konu öykülerin türüydü: suç, polisiye. Ancak ardından gelen sorunun cevabını bulmaları çok daha güç olacaktı: Bu öykü kitabında farklı ne yapılabilir?

Geçmişe dönüp bakınca en erken örnekleri arasında “Binbir Gece Masalları” sayılan ortak öykü derlemeleri, gelişimine yüzyıllar boyunca devam etmiştir. On dokuzuncu yüzyılda matbaanın yaygınlaşması ve dergi kültürünün gelişmesiyle birlikte, farklı yazarların eserlerini bir araya getiren antolojiler popülerlik kazanmıştır. Yirminci yüzyıl, edebiyat dergilerinin ve yayınevlerinin büyümesiyle birlikte ortak öykü kitaplarının altın çağı olarak değerlendirilebilir. Özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde, savaş öyküleri ve modernist temalar üzerine kurulu ortak antolojilerin öne çıktığı gözlemlenmektedir. Ek olarak bilimkurgu, fantastik ve korku türleri bu yüzyılda ortak öykü kitaplarının en çok tercih edilen konulardan olmuştur. Günümüzde de ortak öykü kitapları, hem basılı hem de dijital formatlarda geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmektedir. Yayıncılar genellikle, belirli temalar (örneğin, çevre, kadın hakları, toplumsal sorunlar) veya türler (örneğin, genç yetişkin edebiyatı, polisiye) etrafında yazarları bir araya getirmektedir. Burada hemen Dedektif Dergi yazarlarının öykü seçkilerini anımsatmak isterim.

Muamma’ya dönersek; bu derlemeler edebiyat tarihinde bu kadar uzak geçmişe uzanıp zengin bir kaynağa sahip olunca herhangi bir yeni ortak öykü kitabı çalışması için farklılık düşünmek kolay olmayacaktı. Yine de yazarlarımız sonunda bir ayırt edici fikre ulaşabildiler: Farklı yazarların kendi kalemiyle, sesiyle aynı karakteri dillendirmesi.

Yazarların tek bir karakteri kullanarak kendi tarzlarıyla öykülerini yazmaya karar vermelerinden sonraki aşama bu karakterin belirlenmesiydi. Genci, yaşlısı, kadını, erkeği, çocuğu derken bir Moda hanımefendisi olan Müyesser’de karar kılındı. Ancak yaşının verdiği bazı kısıtlayıcı özelliklerini bertaraf etmek ve olaylara esneklik getirmek amacıyla yanına genç bir soluk eklemek zorunluydu: yeğeni Ferhat. Ana karakterler belirlendikten sonra, kabaca zaman olarak günümüz ve mekân için de Moda – İstanbul seçildi. Artık sınırlar çizilmiş, temel karakter özellikleri belirlenmişti. Kollar sıvandı, kalemler keskinleştirildi, ilk taslaklar yazıldıkça Müyesser maceralara atılmaya başladı. Meraklı bir karaktere sahip Müyesser, çevresinde duyduğu ya da tanık olduğu cinayetlerin peşine düşer ve okuyucuları kendisiyle birlikte bu maceraların gizemli dehlizlerine davet ediyor.

Yazarların İstanbul, Berlin ve İzmir’de yaşıyor olmaları fiziksel toplantılar yapılmasını engellese de pandeminin bize hediyesi çevrimiçi toplantılar kalemlerin bir araya gelmesini kolaylaştırdı. Ferhat Uludere yönlendiriciliğinde gerçekleşen birden fazla oturum sonunda öyküler olgunlaştı ve Melis Tığrak editörlüğünden geçtikten sonra yayımlanmaya hazır hale getirildi.

Aylin Aker Uçar ve Melis Tığrak’a ait ilk iki Müyesser macerası Yol Ayrımı ve “O Gece”nin içinde yer aldığı Muamma-Birkaç Cinayet, Biraz Merak, Bir Müyesser, Kasım 2024’te Edisyon Kitap etiketiyle okuruyla buluştu. Ekip kitap kapağında Müyesser Hanım’ın yüzünü saklayarak okurun hayal gücüne güvenmiş, titiz bir çalışma ortaya koymuş. Melis Tığrak’ın “O Gece” öyküsünü dikkatli okurlarımız Dedektif Derginin 49. sayısından anımsayacaklardır.

Kahramanı kadın olan maceralara biraz daha toleranslı yaklaştığımı kabul ederek Müyesser karakterini de sevdiğimi söyleyebilirim. Saygın, güngörmüş bir İstanbul hanımefendisi, üstelik akıllı ve çok meraklı. Ferhat’ın da hakkını yiyemem, dört dörtlük bir yeğen, ideal bir yardımcı karakter. İkilinin diğer üç macerasını okumak için sabırsızım. Umalım böylesine farklı bir fikirle doğup büyüyen proje kitap hatta dizi serisi haline gelir. Okuru ve basımı bol olsun.

ALTIN ÇAĞ’DAN GELEN BİR MÜCEVHER: KANIT SORUNU

Yazar: Nicholas Blake

Çeviren: Ramazan Atlen

Yayın Tarihi: 28.06.2024

Sayfa sayısı:272

Yayınevi: Ayrıksı Kitap

Altın Çağ’ın önemli yazarlarından Nicholas Blake’in kitapları nihayet Türkçede. Ayrıksı Kitap, Dedektif Nigel Strangeways’in macaralarını geçtiğimiz yılın ortalarından itibaren yayınlamaya başladı. İlk kitap, Kanıt Sorunu. Bu aynı zamanda dedektifin de ilk macerası. Çeviriyi dergimizin editörlerinden Ramazan Atlen yapmış. Çevirmen Türkçeye hakim, iyi bir polisiye yazarı olunca, ortaya, keyifle okunan, mükemmel bir polisiye roman çıkmış haliyle.

Bildiğim kadarıyla bu Nicholas Blake’in dilimizde yayınlanan ilk romanı. Ama kitaplarının bazıları daha önce başka adlar altında çevrilip yayınlanmış da olabilir. Bizim yayınevlerinin yapmadığı bir şey değil bu. Agatha Christie adı altında Blake’in bazı romanlarını yayınlamışlarsa, buna hiç şaşırmam.

Orijinal adı A Question of Proof olan roman ilk olarak 1935 yılında yayınlanmış. Yazarın adı her ne kadar Nicholas Blake olarak görünse de bu aslında bir mahlas. Kitabın yazarının gerçek adı Cecil Day-Levis. Day-Lewis, 20. yüzyılın tanınmış İngiliz şairlerinden biri. Ayrıca ünlü aktör Daniel Day-Lewis’in de babası.  

1968’de devlet şairliği gibi bir makama (Poet Laureate) atanacak olsa da 1930’lu yıllarda, üstelik bir şair olarak hayli ünlü ve etkili olmasına rağmen polisiye roman yazmaya karar verir. Çünkü, öğretmenlikten aldığı maaşla ailesini geçindirmesinin zor olduğunu görmüştür. Şairlikten para kazanamayacağını da bilmektedir. Tıpkı bizim Peyami Safa gibi, gerçek adını ve kimliğini gizleyerek yayınlar romanını. Sonuç çok başarılıdır. Romanlarına seri olarak devam eder. Korkularının aksine, polisiye roman yazmak, onun itibarına gölge düşürmez, bilakis daha da artırır. Peyami Safa ile karşılaştırıldığında bahsettiğimiz benzerlikler hemen dikkat çekse de Cecil Day-Lewis’in polisiye romanlarının edebi niteliği Cingöz Recai’den daha yüksek bir seviyededir.

Kanıt Sorunu, Day-Lewis’in dedektif Nigel Strangeways’i tanıttığı ilk eseri. Seri, 1935’den 1968’e kadar devam etmiş ve Dedektif Strangeways toplam 16  romanda görünmüş.  Altın Çağ’a uygun bir karakter olan Strangway,  o dönemin birçok kurgusal kahramanı gibi, eksantrik bir kişilik.  Örneğin, sürekli çay içmek gibi ilginç bir alışkanlığı var. Uyuyabilmek için üzerine ağır battaniyeler örtmesi ise onun bir diğer tuhaflığı.

Kanıt Sorunu romanında hikâye yatılı bir okul olan Sudeley Hall’da geçer. Okulun öğretmenlerinden Michael Evans, okul müdürü Percy Vale’in karısıyla yasak bir aşk yaşamaktadır. Müdürün yeğeni Algernon, iki sevgilinin öğle yemeklerini yedikleri samanlıkta öldürülünce, çift bir anda baş şüpheli haline gelirler. Michael, kendisini bu zor durumdan kurtarması için arkadaşı Nigel Strangeways’i yardıma çağırır.

Roman, klasik polisiyenin kurallarına harfiyen uyan, bir bakıma günümüz rahat polisiyesinin yapısını da müjdeleyen bir örnek. Olay örgüsü heyecanlı, cinayet gizemli. Karakterler öyle mükemmel çizilmiş ki bu aslında Altın Çağ için oldukça beklenmedik bir şey. Diyaloglar da aynı mükemmellikte. Edebi yönden son derece tatmin edici bir eser.

Day-Lewis, ilk romanında mekan olarak en iyi bildiği yeri yani okulu kullanmış. Seçtiği karakterler de yakından tanıdığı insanlar, yani öğretmenler ve öğrenciler. Attila İlhan, bir yerlerde “Her yazar, ilk romanında kendisini anlatır,” mealinde bir laf etmişti. Kanıt Sorunu haklı olduğunu bir kez daha teyit eden bir roman olmuş. Day-Lewis, romanın bazı yerlerinde o kadar kendisini anlatmış ki, başkarakteri Michael aracılığıyla neden bu kitabı yazmak zorunda kaldığını bile açıklamış.

Öldürülen öğrenci, sevilmeyen, kötü biridir. Ancak bu bir cinayete kurban gitmesi için yeterli bir sebep olamaz. Olayı soruşturan resmi dedektif, bu nedenle müdürün karısıyla Michael arasındaki ilişkinin cinayet sebebi olabileceğini düşünür. Cesedin gizlendiği saman yığınında Michael’a ait olduğu anlaşılan bir kalem bulununca varsayımının kanıtlandığına karar verir. Olaya müdahale eden özel dedektif  Nigel Strangeways ise, bu görüşü mantık yoluyla çürütmeye çalışır ve katilin başka biri olduğunu iddia eder. Kısa bir süre sonra da katilin kim olduğunu bildiğini ancak elinde henüz kanıt olmadığı için suçlama yapamayacağını söyler. Roman, özel dedektifle resmi dedektif arasında tatlı-sert bir çatışma halinde gelişir.

İşlenen cinayetin pervasızlığına rağmen, katil çok iyi gizlenmiş ancak dikkatli bir okurun gözünden kaçacak kadar değil. Çünkü, cinayet için makul bir sebep aradığınızda, kitapta size önerilenlerin hiçbirinin yeterince makul olmadığını görebiliyorsunuz. Ve en muhtemel sebebi nihai açıklamadan çok daha önce keşfetmek o kadar da zor olmuyor.

Keyifli, eğlenceli bir roman. Altın Çağ’ı tanımak için iyi bir fırsat.

POLİSİYE EKRANI

THE DAY OF THE JACKAL (2024)

IMDb: 8.2

Frederick Forsyth’ın 1971’te piyasaya çıkan romanı The Day of the Jackal, 1973’te Fred Zinnemann’ın yönettiği ve Edward Fox ile Michael Lonsdale’in rol aldığı aynı adlı film seyirciyle buluşmuştu.

Gel zaman git zaman romandan esinlenen bir de dizi ekrana geldi. ABD’de dijital platform Peacock’ın, Avrupa’da Sky’ın yayınladığı The Day of the Jackal, 7 Kasım’da başladığı 10 bölümlük sezonunu Aralık ayında tamamladı. Hatta ilk sezonu bitmeden 2. sezonunu garantiledi.

Bahsi geçen film, “Çakal” olarak bilinen profesyonel bir suikastçının 1963 yazında Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ye suikast düzenlemek üzere tutulmasını konu alıyor. Dizi ise farklı bir yoldan hareketle hikâyeyi günümüze taşımış. Bölümlerde yüksek ücret karşılığında kendisine verilen hedeflere suikast düzenleyen Çakal/Charles’a odaklanılıyor ve karakteri Oscar ödüllü Eddie Redmayne (The Theory of Everything, The Danish Girl) canlandırıyor.

Azimli bir İngiliz istihbarat subayı olan Bianca (Lashana Lynch) Charles’ın son işinin ardından peşine düşer ve bu da Avrupa’da heyecan dolu bir kedi-fare oyununu başlatır. Sezon boyunca Charles’ın farklı bir frekansta akan aile hayatına da tanık oluruz.

İrlandalı senarist ve romancı Ronan Bennett’in imzasını taşıyan dizinin kadrosunda Úrsula Corberó, Charles Dance, Richard Dormer, Chukwudi Iwuji, Lia Williams, Khalid Abdalla, Jonjo O’Neill, Eleanor Matsuura, Sule Rimi gibi isimler de bulunuyor. Carnival Films’in yapımcısı olduğu projede kitabın yazarı Frederick Forsyth, danışman yapımcı olarak yer alıyor.

LUDWIG (2024)

IMDb: 8.1

BBC One’ın suç ve komedi-dramayı bir araya getiren yeni dizisi Ludwig, 2024 yılı, Eylül ayının sonunda izleyiciyle buluştu. Mark Brotherhood tarafından yaratılıp yazılan dizinin ilk sezonu altı bölümden oluşuyor ve 2. sezon onayını aldı.

David Mitchell’ın başrolünde olduğu Ludwig’in kadrosunda Anna Maxwell Martin, Dylan Hughes, Dipo Ola, Sophie Willan, Gerran Howell, Izuka Hoyle, Ralph Ineson, Dorothy Atkinson ve Derek Jacobi gibi isimler de yer alıyor. Yapım, That Mitchell And Webb Company ve Big Talk Studios ortaklığıyla hazırlanmış.

Bulmaca tasarlayarak geçimini sürdüren John ‘Ludwig’ Taylor, münzevi bir şekilde günlük hayatını devam ettirmektedir. Ludwig’in kendi kapısının ötesine geçmeyen düzeni tek yumurta ikizi James’in bir anda ortadan kaybolmasıyla kesintiye uğrar. Kardeşinin eşine hayır diyemeyen ve ortada bir sorun olduğunun farkına varan Ludwig, James’in izini bulabilmek için onun kimliğine bürünür.

James, Ludwig’in aksine daha dışa dönük biridir, bir aile babası ve saygı duyulan, iyi bir dedektiftir. Dolayısıyla dizideki her bölüm, bir yandan da Ludwig’li ekibin araştırdığı bir vakayı içine alarak ilerliyor. Dünyayı bulmaca şeklinde görme yeteneği sayesinde ilgilendikleri vakalarda ekibe ışık tutan Ludwig, onlara çaktırmadan kardeşinin adımlarını takip ederek kendi araştırmasını sürdürüyor. Peki, bu adam nereye, nasıl ve niçin kayboldu?

JUROR #2 (2024)

IMDb: 7.1

Juror, usta yönetmen Clint Eastwood’un yönetmenliğini üstlendiği, Jonathan Abrams’ın senaryosunu kaleme aldığı Amerikan yapımı bir hukuk gerilim filmi. Dünya prömiyerini 27 Ekim’de AFI Fest’te yaptı ve 1 Kasım’da ABD’de sınırlı vizyonla izleyiciyle buluştu. Ülkemizde ise vizyona girmedi.  

Dichotomy Films ve Malpaso Productions’ın yapımını üstlendiği Juror #2’nun kadrosunda Nicholas Hoult, Toni Collette, J.K. Simmons, Chris Messina, Zoey Deutch, Gabriel Basso, Cedric Yarbrough, Kiefer Sutherland, Amy Aquino, Adrienne C. Moore, Chikako Fukuyama, Onix Serrano ve Francesca Eastwood yer alıyor.

Kendall Carter bir yıl kadar önce köprü altında ölü bulunmuştur ve olay günü kavga ettiği sevgilisi James Sythe (Basso) cinayetle suçlanmaktadır. Bölge savcılığı için yapılacak seçimlere aday olan Savcı Faith Killebrew (Collette) bu davaya özel olarak hazırlanmaktadır. Gündemde geniş yer edinen, yüksek profilli bu cinayet davasının görülmesine başlanmak üzeredir. Eşi doğuma hazırlanan Justin Kemp (Hoult) jüri seçimi için çağrı alır ve nihayetinde 12 kişilik jüriye seçilir. Ancak işler tam olarak bu aşamada karışır. Çünkü Justin, o malum gecede kazayla bir geyiğe değil de Kendall’a çarptığını, ölümüne sebep olan kişinin kendisi olduğunu fark eder. Dolayısıyla büyük bir ahlaki ikilem beraberinde gelir: Jürinin kararını bir şekilde etkileyerek başka birini mahkûm mu ettirecektir yoksa onu serbest bıraktırabilmek için mi uğraşacaktır? Peki, bu durumda kendisine ya da taşıdığı vicdan yüküne ne olacaktır?

Not:

+ Kurban Kendall Carter karakterini Clint Eastwood’un kızı Francesca Eastwood canlandırıyor.

+ Kiefer Sutherland filmdeki rolünü Clint Eastwood’a mektup yazarak onun ne kadar büyük bir hayranı olduğunu ve emekli olmadan önce onun filmlerinden birinde oynamak istediğini söyleyerek almıştır.

Kiefer’in babası (rahmetli) Donald Sutherland, Kelly’s Heroes (1970) ve Space Cowboys (2000) filmlerinde Clint’le birlikte rol almıştır. Hatta Toni Collette ve Nicholas Hoult de 22 yıl önce, About a Boy (2002) filminde anne ve oğlu canlandırmışlardı.

+ Filmin ilk olarak dağıtımcı Warner Bros.’un dijital platformu MAX’te yayınlanması planlanıyordu ancak ilk tepkiler beklenenden çok daha olumlu olunca öncesinde sınırlı gösterim yapmasına karar verildi.

+ Kesin olmamakla birlikte Juror #2’nun 92 yaşındaki yönetmenin geniş ve zengin kariyerinin son filmi olacağı konuşulmaktadır.

THE NIGHT OF THE 12TH (2022)

IMDb: 7.0

The Night of the 12th (Fransızca: La Nuit du 12 / Türkçe: 12. Gece), Dominik Moll’un yönetmenliğini üstlendiği ve senaryosunu Gilles Marchand’la birlikte kaleme aldığı bir polisiye drama ve gerilim filmi. Pauline Guéna’nın 2020 tarihli kurgusal olmayan kitabı 18.3 – Une année à la PJ‘ye dayanıyor.

Başrollerinde Bastien Bouillon, Bouli Lanners, Anouk Grinberg, Théo Cholbi, Johann Dionnet, Thibault Evrard, Julien Frison, Paul Jeanson, Mouna Soualem ve Pauline Serieys yer alıyor. Mayıs 2022’de Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yaptıktan sonra ilk olarak Temmuz 2022’de Fransa’da izleyicisiyle buluştu. Mayıs 2023’te sınırlı vizyonla ABD’de de izleyiciyle buluşan film ülkemizde vizyona girmedi.

Çekimleri 34 günde tamamlanan film, 48. César Ödülleri’nde on adaylık elde etti ve En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Yönetmen (Moll), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Lanners) ve En Umut Veren Erkek Oyuncu (Bouillon)  da dâhil olmak üzere altı ödül kazandı. Fransa’nın önde gelen film ödüllerinden Lumières Ödülleri’nde ise En İyi Film ve En İyi Senaryo seçildi.

The Night of the 12th, 13 Mayıs 2013 gecesi Paris banliyölerinden Lagny-sur-Marne’de yanmış cesedi bulunan 21 yaşındaki Maud Maréchal’in gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor. Filmde kurbanın adı Clara Royer olarak değiştirilmiş, suç tarihi Ekim 2016’ya ve olay yeri de Fransa’nın güneydoğusundaki Grenoble banliyölerine alınmıştır.

Her dedektifin çözemediği ve peşini bırakmayan, nedenini bilmese dahi kendisini diğerlerinden ayıran bir davası olduğu söylenir. Yohan için bu dava Clara’nın öldürülmesidir. Araştırma sürdükçe Yohan’ın şüpheleri daha da artar. Kesin olan tek bir şey vardır; cinayetin 12 Ekim gecesi Clara bir partiden eve tek başına yürürken gerçekleştiğidir.

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU AY

BÜYÜK UYKU- RAYMOND CHANDLER

Dedektif Dergi yazarları olarak polisiye metinler üretmek için hem güncel hem de eski edebiyat eserlerini okumak kadar tartışmak gereğini hissetmiş ve kendi kitap kulübümüzü kurmuştuk. Kasım 2023 tarihinden itibaren iki ayda bir yaptığımız toplantılarımıza ait notlarımızı sizinle paylaşmıştık. Okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere önceki sayılara bir göz atmalarını salık veririz.

Bu sayı için büyük usta Raymond Chandler’ın Büyük Uyku romanını okuyup konuştuk.

Sekiz Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantıdan hem okur hem de yazar olarak büyük keyif aldık. Sözü uzatmadan Gencoy Sümer’in sunumunu yaptığı kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz. Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.

Gencoy Sümer: Raymond Thornton Chandler, 1888’de Chicago’da dünyaya gelmiş. Yedi yaşındayken annesiyle babasının ayrılmaları üzerine, annesiyle İngiltere’ye gitmiş. Londra’da Dulwich College’da, Kıta Avrupası’nda çeşitli okullarda öğrenim görmüş. Mezun olduktan sonra bir süre devlet hizmetinde çalıştıysa da 1908 yılından itibaren “serbest” yazar, gazeteci ve çevirmen olarak hayatını kazanmaya başlamış. 1959’da, ardında The Poodle Springs Story (Poodle Springs Macerası) adlı bitmemiş bir roman bırakarak La Jolla’daki evinde ölmüş.

Bu ay okuduğumuz roman Chandler’ın ilk polisiyesi 1939’da Big Sleep adıyla yayımlanmış. Türü; dedektif romanı, gizem, kara roman olarak söylenebilir. Birinci tekil bakış açısıyla Chandler’ın ünlü özel dedektifi Philip Marlowe’un ağzından dinliyoruz hikâyeyi. Okuduğumuz çeviri Fatih Özgüven’e ait. Yazar zamanı 1930’ların sonu, mekanı ise Los Angeles şehri olarak seçmiş..

Karakterlere kısaca bir göz atalım.

Philip Marlowe: Romanın kahramanı, özel dedektif. Sert, zeki, dürüst ve iyi niyetli biri. Sokakların adamı. Alaycı küstah ve esprili.

General Sternwood: Sorunlu iki kızı olan zengin ve çok hasta bir petrol baronu. Yozlaşmış biri ama duygusal bir yanı da var. Kızlarının davranışlarının yanlış olduğunu farkında ama gerçek kötülüklerinin farkında değil. Romanda olay örgüsünü başlatan kişi.

Arthur Gwynn Geiger: Antika kitapçı kisvesi altında yasadışı porno kitap kiralama dükkânı işleten bir eşcinsel.

Terrance Regan: Eski bir kaçak içki satıcısı ve General’in Büyük kızı Vivian’ın kocası. Kısa bir süre önce ortadan kaybolmuş.

Vivian Sternwood: General Sternwood’un büyük kızı. Baştan çıkarıcı, tehlikeli, kumarbaz, içkici, her zaman istediğini elde eden şımarık,  zalim bir kadın. Tam bir femme fatale örneği.

Carmen Sternwood: Generalin küçük kızı. Cilveli, kışkırtıcı, psikopat, nemfomanyak bir kişiliğe sahip.

Eddie Mars: Kumar şebekesinin yozlaşmış lideri. Acımasız bir adam, ancak ellerini asla kanla kirletmiyor.

Owen Taylor: Generalin şoförü, genç bir adam. Carmen’e aşık.

Carol Lundgren: Pornocu Geiger’ın genç ve yakışıklı sevgilisi.

Joseph Brody: Geiger’ın porno çetesini ele geçirmeye çalışan bir adam.

Agnes Lozelle: Geiger’ın porno kitap dükkânında çalışan sarışın kadın. Brody ile ortak iş çeviriyor.

Harry Jones: Suça bulaşmış ama iyi bir adam. Agnes’in sevgilisi.

Taggart Wilde: Yerel Bölge Savcısı.

Bernie Ohls: Bölge Savcılığı’nın baş dedektifi.

Müfettiş Cronjager: Marlowe’la rekabet halindeki polis şefi.

Komiser Gregory: Kayıp Şahıslar Bürosu’nda görevli bir polis.

Mona : Eddie Mars’ın sadık ve güvenilir eşi. Mona’nın Regan’la kaçtığı söyleniyor.

Canino: Eddie Mars’ın zalim, pervasız tetikçisi.

Norris: Generalin uşağı.

Romanı kısaca anlatalım.

Roman, ekim ayının ortalarında bulutlu bir sabahta başlıyor. Özel dedektif Philip Marlowe, petrol zengini, yaşlı ve hasta General Strenwood’la görüşmek için onun Los Angeles’daki malikanesine gider.

Görüşmeden önce, daha sonra generalin küçük kızı olduğunu öğreneceği Carmen’le karşılaşır. Başparmağını ısırma ve kıkırdama alışkanlığı olan Karmen, aleni bir biçimde dedektifle flört eder.

Uşak Norris, Marlowe’u görüşmenin yapılacağı seraya götürür. Sera anormal sıcaktır. Orkideler ve diğer bitkiler bir cangıl gibi her yeri kaplamıştır. Tekerlekli sandalyedeki general, ancak orkideler gibi bu sıcakta yaşayabildiğini söyler.

General’e daha önce Joe Brody adında biri tarafından şantaj yapılmış, adam şantajcıya beş bin dolar ödemiştir. Şimdi ise, antika kitap satıcısı olduğunu söyleyen Arthur Geiger adında biri Carmen’in kendisine kumar borcu olduğunu iddia etmekte, kanıt olarak da Carmen’in imzaladığı senetleri göstermektedir. Sternwood, Geiger’ın ne bildiğini öğrenmesi ve meseleyi olabildiğince ucuza halletmesi için Marlowe’u görevlendirir.

Konuşma esnasında General büyük kızı Vivian’ın eşi olan Rusty Regan’dan da söz eder. İçki yasağı döneminde kaçak içki satışı yapan damadı, bir ay süren bir evliliğin ardından ortadan kaybolmuştur. General, onunla yaptığı sohbetleri özlemektedir. Ve eğer o yanında olsaydı bu şantajı yapmaya cesaret edemeyeceklerini düşünmektedir.

Marlowe, şantaj meselesini araştırmayı kabul eder. Evden çıkmadan Vivian’ın talebi üzerine, odasında bir görüşme olur. Vivian güzeldir, Carmen gibi cilvelidir fakat kardeşinden daha güçlüdür ama Marlowe onun da sorunlu olduğunu düşünür.

Vivian’ın babasının dedektifi neden çağırdığını öğrenmek ister. Aslında, konunun kaybolan kocasıyla ilgili olup olmadığını merak etmektedir. Rusty, bir gün hiçbir şey söylemeden arabasına binip gitmiştir. Arabası bir garajda bulunmuştur. Marlowe bu ifadeden, kaybolmanın polise bildirildiği sonucunu çıkarır. Vivian’ın ısrarı ve merakı onu kuşkulandırır ve rahatsız eder. Rusty Regan’ı aramak için işe alınmadığını söyler, asıl görevinin ne olduğunu açıklamaz.

Marlowe, Geiger’ın kitapçı dükkanına gider ve onun aslında pornografi ticareti yaptığını ve bu yasadışı faaliyetini antika kitapçı kisvesiyle perdelediğini keşfeder.

Gece Geiger’ı evine kadar takip eder. Carmen de oraya gelir. Silah sesi duyan Marlowe eve girer. Geiger öldürülmüştür. Carmen bir koltukta çırılçıplak ve yarı baygındır. Odadaki bir kamera burada uygunsuz fotoğraflar çekildiğini göstermektedir. Marlowe kameradan filmleri almak ister ama içinde film yoktur. Etrafı araştırdığında şifreli yazılmış mavi deri kaplı bir defter bulur.

Marlowe, Carmen’i malikaneye bırakır. Yürüyerek Geiger’ın evine geri döner. Ancak ceset kayıptır. Evi araştırırken kilitli bir yatak odası daha bulur. Bu yatak odası, diğerine göre “erkeksi”dir. Defterdeki şifreyi çözmeye çalışır, çözemez. Ancak bunun bir adres ya da müşteri listesi olduğunu tahmin eder.

Ertesi gün, Lido balıkçı iskelesinde, General’e ait bir Buick bulunur. Görünüşte olay kaza gibi görünmektedir. Marlowe arabadaki cesedin malikâneye ilk gelişinde onu gördüğü şoför Owen Taylor olduğunu anlar. Taylor, Carmen’e âşıktır ve onu evlenmek amacıyla Arizona’ya götürmüştür. Vivian peşlerinden gitmiş, kız kardeşini Los Angeles’a getirmiş Taylor’ın da tutuklanmasını sağlamıştır. Ancak Taylor ertesi gün serbest bırakılmış ve malikânede şoför olarak çalışmaya başlamıştır. Bu sebeple Marlowe olayın cinayet olabileceğini düşünür.

Tekrar Geiger’ın dükkânına giden Marlowe oradaki kitapların Joseph Brody adlı bir adamın dairesine taşındığını görür. Bu kişi, General’den beş bin dolar koparan şantajcı Joe Brody’dir.

Marlowe ofisine döndüğünde Vivian kendisini beklemektedir. Yeni bir şantaj mektubu gelmiştir. Kız kardeşinin çıplak fotoğrafları karşılığında 5.000 dolar istenmektedir. Taylor’un kendi arabasını alıp gittiğinden haberi yoktur. Beş bin doları Eddie Mars’tan alabileceğini söyler. Kocasının, Eddie Mars’ın karısı Mona Mars’la kaçtığını açıklar. Bütün bu konuşmaları cilveli bir şekilde, sırnaşarak yapar. Asıl amacı Marlowe’un, Rusty’i arayıp aramadığını öğrenmektir. Marlowe’un soğuk davranışları üzerine bozulur, oradan ayrılır.

Marlowe, suç mahalline gidince Carmen’le karşılaşır. Ona Geiger’i kimin öldürdüğünü sorar. Kız tam hatırlamaz, Joe olabileceğini söyler. Kız gitmek üzereyken Eddie Mars gelir. Mars, Carmen’in gitmesine izin verir. Geiger’in evsahibi olduğu ortaya çıkar. Geiger’a ne olduğunu bilmek için geldiğini açıklar. İkili arasında sert bir sohbet olur. Marlowe, Mars’a kim olduğunu bildiğini, onun, Geiger’a porno işinde ihtiyaç duyduğu korumayı sağladığını söyler. Mars, yerde kan izleri görür. Ancak Marlowe ona hiçbir bilgi vermez.

Marlowe, Joe Brody’nin apartmanına gider. Brody onu içeri alır ama elinde bir silah vardır. Geiger’ın dükkanındaki sarışın Agnes’da oradadır. Marlowe, Brody’yi porno işini ele geçirmek için Geiger’ı öldürmekle itham eder. Ayrıca Vivian’a şantaj mektubunu gönderenin de o olduğunu söyler. Yani, Marlowe’a göre, Brody, Geiger’i öldürmüş, kameradaki negatifleri almış ve onları tabederek şantaj mektubunu yazmıştır. Brody Geiger’ı öldürmediğini söyler. Marlowe onun doğru söylediğini düşünür. Brody elindeki fotoğrafları vermeye razı olur. Tam bu sırada kapı çalar.

Carmen, elinde silahla fotoğrafları almaya gelmiştir. Bu tabanca eniştesi Rusty’nin ona hediyesidir. Evin içinde bir arbede yaşanır. Arbedenin sonunda Marlowe bütün silahları eline geçirir. Brody’yi negatifleri teslim etmeye zorlar ve alır. Carmen’i evine gönderir.

Marlowe, Carmen gittikten sonra Brody’yi sorguya çekmeye devam eder. Birtakım kaçamak cevaplardan sonra, Brody, gerçeği anlatır. Porno işine ortak olmak niyetiyle Geiger’i takip etmektedir. Cinayet akşamı o da evin yakınındadır. Silah sesinden sonra birinin (Taylor’ın) mavi Buick’e binip kaçtığını görmüş, peşine takılmıştır. Taylor durduğunda ona polismiş gibi yaklaşmış, bayıltıp arabayı ve üstünü aramıştır. İçinde ne olduğunu bilmeden negatifleri almış, tabedince durumu anlamıştır.  Ertesi gün Geiger iş yerine gelmeyince onun öldürüldüğünden emin olmuş, porno kitapları dükkândan aldırıp kendi evine getirmiştir. Marlowe, ona cesedi yok edip etmediğini sorar. Brody bu konuda bir şey bilmediğini söyler. O sırada kapı tekrar çalınır. Brody kapıyı açarken vurularak öldürülür. Marlowe katilin peşinden koşar ve onun daha önce dükkanda gördüğü delikanlı olduğunu anlar. Bu çocuk Geiger’in eşcinsel sevgilisi Carol Lundgren’dir. Cesedi saklayan da odur.

Marlowe bütün hikayeyi, Carmen kısmını atlayarak polise ve savcıya anlatır. Geiger ve Brody cinayetlerinin General’e bildirilmesinin gerekmediği konusunda Savcı’yla anlaşır. Konu bir şekilde Rusty Regan’a gelir. General’in ahbabı olan Savcı, olup biten her şeye Rusty’nin de dahil olduğunu düşünmektedir.

Ertesi gün gazeteler şantaj hikâyesini bambaşka bir biçimde yayınlarlar. Marlowe’un işi teknik olarak bitmiştir. Ancak, Rusty Regan’ın nerede olduğunu hâlâ merak eden Marlowe, davayı bitmiş olarak görmez.

Eddie Mars’ın karısı Mona Grant’in yakında bir yerde saklandığını öğrenen Marlowe, Mona’nın aslında Regan’la kaçmadığını; bunun yerine kocası Eddie Mars’ın, herkesin Regan’ın hayatta olduğunu ve karısıyla kaçtığını düşünmesini sağlamak için onu sakladığını Agnes ve Harry Jones sayesinde keşfeder. Jones bu süreçte Eddie Mars’ın silahlı adamı Lash Canino tarafından öldürülür.

Marlowe, Mona’nın nerede olduğunu öğrenince bulmak için yola koyulur. Orada Canino tarafından dövülür ve kelepçelenir. Platin peruk taktığı için Gümüş Peruk diye hitap ettiği Mona’ya ilgi duyar. Mona iyi bir insan gibi görünür, ancak Marlowe onu Eddie Mars’a olan sadakatinden vazgeçirmeyi başaramaz. Buna rağmen Mona, Marlowe’un kaçmasına ve Canino’yu öldürmesine yardım eder.

Marlowe, daha sonra Carmen Sternwood’un tabancasını geri verir.

Carmen, Marlow’dan ona ateş etmeyi öğretmesini ister. Strenwood ailesine ait terk edilmiş petrol sahasında, silahını Marlowe’a doğrultur ve onu öldürmek için birkaç el ateş eder. Ancak Marlowe, olayların buraya varacağını önceden görmüş ve silahı boş mermilerle doldurmuştur. Sonunda, Carmen’in Regan’ı öldürdüğü ve Vivian’ın cesedi saklaması için Eddie Mars’ın adamı Canino’ya para ödediği ortaya çıkar. Dolayısıyla Regan, aslında roman boyunca ölüdür ve Sternwood sahalarındaki bir petrol kuyusunun dibinde yatmaktadır.

Bulmacayı çözen Marlowe, Carmen’i tedavi ettirdiği sürece Vivian’ın serbest kalmasına izin verir. Marlowe ve Vivian, General’e Regan’dan bahsetmeme kararı alırlar.

Roman, Marlowe’un ölüm ve Mona hakkındaki düşünceleriyle sona erer.

Evet, roman özetle böyle. Genel bir değerlendirme yapayım.

İç içe gibi görünen ama aslında birbirinden tamamıyla ayrı ve kopuk iki entrikadan oluşan bir roman Büyük Uyku. Bu, romanlarda görmeye alışık olduğumuz bir durum değil. 18. bölümün sonunda entrika çözülüyor katiller yakalanıyor. Artık romanın devam etmesi için bir sebep yok. Ancak Marlowe’un takıntısı, romanın bitmesini engelliyor ve ikinci bir soruşturma başlıyor.

Romanda neden böyle bir yapı var? Çünkü bu roman aslında iki öyküden oluşmuş. Chandler bu romanı yıllar önce yazdığı ve Black Mask dergisinde yayınlanan The Curtain ve Killer in the Rain hikayelerini birleştirerek meydana getirmiş. Yani eşine pek rastlanmayan bir durum söz konusu. İlk hikâye şantaj, ikincisi kayıp koca konusu için kaynak materyal. İki hikayede ortak hiçbir karakter yok. Sadece her iki hikâyede de ahlaksız kızından endişe eden bir baba var; bu yüzden Chandler onları bir araya getirmenin mantıklı olduğunu düşünmüş.

Roman edebi bir dille yazılmış. Karakterler ustaca oluşturulmuş. Özellikle Marlowe karakteri son derece iyi çizilmiş. Diyaloglar ustalıkla yazılmış. Chandler, anlatısında sık sık metafor ve diğer edebi teknikleri kullanıyor. Hikaye boyunca sık sık kancalar var, cesedin kaybolması gibi twistler var. Hikayenin karanlık ve boğucu atmosferi ustalıkla resmedilmiş. Roman boyunca kendinizi Los Angeles’ın kasvetli ortamında hissedebiliyorsunuz. Roman, Humprey Bogart ve Lauren Bacall’lı filmin de etkisiyle kitleleri ve türün sonraki yazarlarını etkilemiş. Tıpkı Poe gibi, Chandler da sert polisiyenin dedektif karakterini bu romanla ortaya koymuş. Büyük Uyku, Amerika’nın en önemli 100 romanından biri kabul ediliyor. Üstüne birçok makale, kitap yazılmış, araştırmalar yapılmış. 

Roman bize, yoz bir dünyadaki dürüst dedektifi anlatıyor. O, gerçeği aramak için günde 25 dolara çalışmaya razı biri, bir modern zaman şövalyesidir. Roman, Marlowe’un Sternwood malikânesindeki bir vitraya bakmasıyla başlar. Vitray, bir şövalyenin ağaca bağlanmış bir kadını kurtarmaya çalışmasını tasvir etmektedir. Bu pasajın en önemli yönü, Marlowe’un şövalyenin tam da başarılı olamadığı yolundaki  gözlemidir. Bu boşuna çabalama imgesi, Marlowe’un kendi kendine, eğer Sternwood malikanesinde yaşasaydı, er ya da geç vitraylara tırmanıp şövalyeye yardım etmek zorunda kalacağını düşünmesine neden olur; çünkü şövalye gerçekten çabalamıyor gibi görünmektedir. Marlowe’un buradaki düşünceleri iki nedenden dolayı önemlidir. Birincisi, Marlowe’un çıplak Carmen’i “kurtardığı” sahneleri önceden haber verirler; ikincisi, Marlowe’un önüne konulan görevlere kendini tamamen adayacağını fark etmemizi sağlarlar. Dedektif, görevini yetersiz ücret için değil, yapması gerektiğini hissettiği için yapar.

Romanın konusu oldukça karmaşık ve anlaşılması zor. 

Bazı karakterlerin romanda neden yer aldıkları belli değil. Çünkü hiçbir işlevleri yok. Romandaki bazı bölümler de işlevsiz. Kumarhane sahnesi, Eddie’nin olduğu tüm sahneler, kumarhane sonrası Vivian’la olan sahneler buna örnek.

Bazı karakterlerin davranışları tutarsız. Bunların başında Vivian ve General var.

Romanda sık sık metafor kullanılmış. Bu güzel ama aşırıya kaçtığı da bir gerçek. Öyle ki karakterler bu metaforlar yüzünden şiirsel bir dille konuşuyorlar. Başta Marlowe olmak üzere pek çoğu adeta bir şair.

Büyük Uyku için harika bir kitap olduğu, bir başyapıt olduğu söyleniyor. Eğer başyapıtsa, kusursuz bir yapıya sahip olması gerekirdi. Mükemmel diyaloglar, harika betimlemeler, ustaca üretilmiş metaforlar ve edebi tekniklerle donatılmış bir roman sadece bu yönleriyle kusursuz sayılabilir mi? Kurgusal sorunları olan bir roman her şeye rağmen başarılı ve harika sayılabilir mi? Bence sayılamaz. Bu nedenle Büyük Uyku harika bir roman değildir. Bir başyapıt hiç değildir. Çünkü kitapta kurgusal hatalar, olay örgüsünde boşluklar var. Karakterler tutarsız, hikâyenin karmaşıklığı başlı başına bir kusur. Roman o dönem yazılan klasik polisiyelerin incelikli olmayan bir taklidi gibi. Chandler bunu umursamamış olabilir ki öyle görünüyor. Ancak bir polisiye romanı kusursuz yapan şey, mükemmel bir edebi dile sahip olması değildir. Kusursuz bir olay örgüsüne sahip olmasıdır. Kusursuz bir olay örgüsünde boşluk bulunmaz.

Bu romanı 80 yıl önce okumakla bugün okumak arasında büyük farklılıklar olması gerektiği kanısındayım. Örneğin, evli ve üst sınıfa mensup bir kadının Marlowe’a arabanın içinde “Sık beni kollarında, hayvan,” demesi ve kendisini onun kollarına atması (23. Bölüm), herhalde seksen sene önce şoke edici bir şeydi. Bugünse ancak skeçlerde rastlanabilecek türde bir komedi olabilir. Eşcinsellik üzerine yazılanları 80 sene önce pek kimseyi yadırgamamış belli ki. Fakat günümüzde bu söylemler nahoş. Marlowe hikâyedeki iki eşcinsel karakterden iğreniyor ve aşağılayıcı yorumlarda bulunuyor. Chandler, Marlowe’u ihanet, bencillik, açgözlülük ve sefahat dünyasında nadir bulunan düzgün ve dürüst bir insan olarak takdim ettiği için onun eşcinsellere karşı olan empati ve nezaket eksikliği bugünün okuru için rahatsız edici.

Gamze Yayık: Gencoy hocam söylenebilecek her şeyi söyledi sanırım. Şunu eklemek isterim. Romanı hayatımızın hangi döneminde okuduğumuzun önemi burada ortaya çıktı. Çocukluk, gençlik ve olgunluk çağlarında romanın insanda bıraktığı etki muhakkak farklıdır. Şayet ben 12 yaşında bir çocuk olsam bu romanı bir macera olarak okur, aksiyon sahnelerine odaklanırdım. Gençlikte de keza öyle. Ancak bizler artık polisiye kurgunun nasıl olması gerektiğini bilen yazarlar olarak romanı farklı bir şekilde okuduk. Sıradan bir okur büyük ihtimalle tespit ettiğiniz aksaklıkları fark etmeyecektir. Homofobik söylemlerle ilgili düşüncenize katılıyorum. Romanda bazı işaretler vardı. Örneğin Marlowe’un General’e görevin ötesinde düşkün ve duyarlı davranması şaşırtıcıydı. Aynı şekilde General’in de bir aylık damadına bağlılığı baba oğul ilişkisinden farklı bir durum sezmeme neden oldu. Marlowe cinsiyetçi olduğu kadar seçkinci bir adam. Alt tabakadan, fakir, çirkin insanları sevmiyor. Her ne kadar parayla işim yok dese de, seçkin ailelere yakın olmak, onlar için çalışmak onu hem madden hem manen tatmin ediyor. Malikânenin doberman köpeği gibi hareket ediyor.

Romandaki tüm kadın karakterler, seks objesi, aptal. Başka yazarlar en azından dedektifin yanına akıllı, erdem sahibi bir sekreter yerleştirir, burada o da yok. Tüm bunlar bana Marlowe’un gizli bir eşcinsel olduğunu düşündürdü.

Bahsettiğiniz bazı detayları kaçırdığımı itiraf edeyim. Karmaşıklık yüzünden kim kimi vurdu notları aldım. Sonunda katilin uşak çıkmasını da bekledim doğrusu. Çünkü uşak karakteri bu romanda neden vardı hiç anlamadım.

Romanda en hoşuma giden kısım şu, Kayıp Şahıslar Bürosu komiseri Al Gregory neden suçlulara yakın olduğu sorulunca, Eddy Mars gibilerin asla yakalanamayacağını anlatıyor Marlowe’a.  Bu, tüm dünyada genel bir durumu tespit ediyor aslında. Büyük suçlar cezasız kalır.

Bu kadar çok karakter kullanıp böyle girift bir hikâye anlatınca Chandler’ın hata yapmaması mucize olurdu.

Gencoy Sümer: Şunu söylemeyi unuttum. Sert polisiye için toplumsal meseleleri irdeler denir. Bu romanda cinayetler aynen klasik polisiyede olduğu gibi şahsi meseleler nedeniyle işleniyor. Karakterleri o suç ortamına getiren sebepler belki toplumsal nedenlerdir tabii.

Gamze Yayık: Vivian, Eddy Mars ile aşk yaşasa ve kocasını bu nedenle öldürmüş, suçu akıl sağlığı dengesiz kız kardeşine atmış olsaydı bence roman için daha tatminkâr bir çözüm olurdu bu.

Gencoy Sümer: Zaten ikinci komplonun çözümü hiç tatminkâr değil.

Gamze Yayık: Bundan böyle macerasına odaklanarak Marlowe maceralarını okuyabilirim sanırım. Ancak maço karakteri beni rahatsız edecektir.

Güneş Barguş: Kitabın karışıklığı ve büyük suçluların serbest kalışı yüzünden romanı Türkiye’ye benzettim.

Reha Avkıran: Ülkemizde karışık bir şey yok, her şey çok açık.(Gülüşmeler) Chandler acaba yayıncısının ilk hikâyeyi kısa bulmasından dolayı mı diğer hikâyeyi kurguya ekledi?

Gencoy Sümer: Yok, öyle olmamış. İki öyküyü birleştirmeyi planlamış ve romanı üç ayda yazmış. Diğer romanlarını da hikayelerini genişleterek yazmış. Bu onun ilk romanı. Yazarlığa biraz geç başlamış, kırklı yaşlarında. Hammett o sıra emekliliğe ayrılmıştı.

Emel Aslan: Çevirisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben beğendim. Güzel ifadeler vardı.

Gencoy Sümer: Çeviride bazı yerler beni rahatsız etti. Türkçesi fena değildi yine de.

Reha Avkıran: Daha romanın başında Marlowe’un neyi araştıracağını anlayamadım. Bir sürü detay anlattı ama o kadar karışıktı ki hiç tat alamadım romandan.

Gencoy Sümer: Sorun aslında şurada; Chandler romanı planlamış ama sahneleri planlayamamış. Sahneler dağılıyor. Sürekli silahlı birileri kapıda. Olay örgüsüne hizmet eden tüm bilgileri görerek değil diyaloglardan öğreniyoruz. Bütün kritik olaylar hep sahne dışında gerçekleşiyor. Zaten sinemaya aktarılınca durum daha iyi anlaşılıyor. Film sürekli diyalogla ilerlemiş.

Reha Avkıran: ‘Anlatma göster’ ilkesine aykırı bir şey bu.

Gencoy Sümer: Dedektifin takip sahnesinin olduğu bölüm çok iyi. Bu tür sahneler Chinatown’da, Vertigo’da, Temel İçgüdü filminde falan da vardır. O kısmı çok güzel yazmış.

Metaforlar güzel dedim ama daha giriş cümlesinde bile aksaklıklar vardı.

Mehtap Sezer: Okumakta zorlandığım bir romandı. Cinsiyetçi cümleler beni de rahatsız etti. 30’lu yıllarda Los Angeles’ın nasıl bir suç şehri olduğunu, atmosferi anlattı bize. Toplumsal aksaklıkları yazmak açısından polisiye romanın uygun bir tür olduğunu anladım. Kör Pusula romanımda ben de bu tür toplumsal gerçeklere değindiğim için bu romanda o kısımlar daha çok dikkatimi çekmiş olmalı.

Ramazan Atlen: Romanı beğendim ama beğenmediğim kısımları da var. Yazarın dilini sevdim. Argoya kaçan, bıçkın bir tarzı var. Özellikle diyaloglarda bu kendini daha iyi gösteriyor. Tasvirleri yoğun buldum. O kısımlarda okumakta zorlandım. Dedektif çok heyecanlı sahnelerde bile mekân tasvir ediyordu. Oralarda okuma zevkimi yitirdim. Marlowe karakterini başarılı buluyorum. Alaycı, melankolik, dürüst. Kitabın en iyi kısmı romana da adını vermiş. Son bölümde şöyle deniyor “Bir kere öldükten sonra nerede yattığın ne fark ederdi. Ha pis bir bataklıkta ha yüksek bir tepede mermer kaidenin altında. Ölüydün, büyük uykuyu uyuyordun. Böyle şeyler seni üzemezdi artık.” Bu paragraf çok güzeldi.

Marlowe anlatıcı olarak bazı sonuçlara varıyor ancak roman onun bakışından anlatılmasına rağmen aklından geçenleri okur öğrenemiyor. Bu onu güvenilmez bir anlatıcı yapmaz mı?

Gencoy Sümer: Doğru, Marlowe kafasından geçenleri bütün açıklığıyla bize anlatmıyor. Yardımcı bir karaktere de anlatmıyor hislerini, düşüncelerini. Marlowe’un arkadaşı yok. Geçen bir makale okudum. Marlowe neden yalnız? Çünkü müttefik istemiyor. Kadınlarla, eşcinsellerle, zayıf ve çirkinlerle irtibat kuramıyor zaten. Erk sahibi kişilere yakınlık duyuyor ama onlar da suçlu. Sevgilisi yok, evlenmiyor. Yalnız ve acı çekiyor.

Reha Avkıran: Kahramanın yalnız oluşu yazarı da zorlar. Bir yardımcı karakter olsa onunla olayları tartışır, hipotezlerini söylerdi. O şekilde kurgunun akışı kolaylaşırdı.

Gamze Yayık: Sonuç olarak zorlu ama faydalı bir okuma oldu. Metinlerimizde neyi yapacağımızı, neyi yapmamamız gerektiğini gördük. Katılımınız için teşekkürler.

Toplantımız önümüzdeki sayı için okuyacağımız romanın seçimiyle sonlandı. Biz okurken, dinlerken ve yazarken keyif aldık. Umarım sizin için de öyle olur.

SERİ KATİLLER RÜŞTLERİNİ İSPATLAYINCA

Sınır Tanımayan Arena

1960’da ünlü yönetmen Alfred Hitchcock’un Psycho (Sapık) isimli ünlü filmi vizyona girdi. Siyah beyaz film, seri katil Ed Gein’den esinlenmişti. Annesine aşırı bağlı olan antisosyal Norman Bates, tek başına işlettiği otelin bayan müşterisini, ölmüş annesinin kıyafetlerini giyerek öldürür (meşhur duş sahnesi). Bu film, Amerika halkını adeta şoke etmişti. Çünkü onlar seri katillerin potansiyelini halen idrak edememişlerdi. Aslında bu film bir yerde bir sonraki 10 yılın habercisi gibiydi. Norman Bates karakteri kişilik bozukluğu yaşayan bir adamın, annesinin baskın karakteri sebebiyle kadınlarla yakınlık kuramıyor ve neticede cinayetler işliyordu. 1960 itibariyle ortaya çıkacak seri katiller, tam da bu profillemeye uygundu. Norman Bates’in giriş yapmış olduğu on yıllık dilimin sonunda belki de Amerika tarihinin en korkutucu ve inanılmaz seri katili ile tanışacağından bi-haberdi. Bir ulus kendi gölgelerini gözardı etmiş olacaktı.

Amerika II. Dünya Savaşı’nın ardından tam bir teknoloji patlaması yaşamıştı. Ülke olarak da albenisini koruyordu. Ekonomik açıdan da büyüyen Amerika, otel zincirleri ve fast food zincirleri ile ses getiriyordu. İş istihdamı her geçen gün büyüyordu. Kadınlar tam bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi.

1960’da iki başkan adayı John F. Kennedy ile Richard Nixon ilk kez televizyonda canlı olarak kozlarını paylaştılar. Bu aynı zamanda televizyon tarihinde bir ilkti. ABD’nin en genç başkanı seçilen Kennedy, ilk icraatı olarak Sovyetler ile uzun zamandır süren aya çıkma rekabetinde öne geçmek için 1961’de start düğmesine bastı. Aynı yıl meşhur Berlin Duvarı yükseldi. Güney Afrika ise İngiliz sömürüsünden resmen ayrıldı.

Türkiye Adnan Menderes idami ile çalkalanıyordu. 27 mayıs darbesini yapan cuntacıların özel olarak kurdukları mahkeme olan Yüksek Adalet Divanı 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapsine mahkûm edilmesine karar verdi. Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat kararı verildi. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Kennedy, Fransa cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth, Almanya Başbakanı Konrad Adenauer, Pakistan Devlet Başkanı Muhammed Eyüb Han, ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, idamların durdurulması için Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi’ne çağrıda bulundular. Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi; Celâl Bayar, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu dışındakilerin idam cezasını affetti. Celâl Bayar’ın cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse çevrildi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961 tarihinde ve adet olduğu üzere sabaha karşı, o gün başarısız bir intihar teşebbüsünde bulunan Adnan Menderes ise İmralı Adası’nda 17 Eylül 1961’de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alınmasının ardından, öğleden sonra saat 13:21’de idam edildi. 60’ların sonlarına doğru Deniz Gezmiş liderliğinde Türkiye tekrar dünyanın gündemine oturacaktı. 1965’ten sonra, Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, 1965’te Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin Üsküdar ilçe başkanlığına üye oldu. Başta emperyalizmi simgeleyen ABD’ye karşı duruşu olmak üzere, dönemin siyasî yapısına karşı durmaktaydı. 12 Mart Darbesi’nin ilk günlerinden sonra Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekteyken motosikletleri bozuldu. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Aslan o esnada Elmalı’da iken, Gezmiş ise 16 Mart 1971 salı günü Sivas’ın Gemerek ilçesinde etrafı sarılarak yakalandı ve Kayseri’ye getirildi.[kaynak belirtilmeli] Buradan Ankara’ya zamanın İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu’nun makamına götürüldü. Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 1:00-3:00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi.[

1962 başlarında Amerika’nın çok tartışılan Vietman Harekatı başladı. Özellikle kolej gençliğinin yoğun katılımı ile protestolar başladı. 1950’lerden kalma asi gençlik tekrar uyanmıştı. Bu gençlik kimlik arayışı içerisinde, arkalarında sırt çantaları ile birlikte şehirden şehire amaçsızca geziyorlardı.

Güney Amerika’nın şiddetli siyasî harekatının gölgesinde seri katiller geziniyordu. Sadece Kolombiya’da resmi kayıtlara geçmiş 3 seri cinayet vakasında 100’den fazla kurban verilmişti. İngiltere ve Almanya’da seri katilleri ile mücadele etmekteydi. Ancak hiçbir ülke bu alanda da Amerika ile yarışamıyordu. Sanki bütün seri katiller Amerika kıtasına kaçmıştı. Her ay en az yeni bir seri katil vakası ortaya çıkıyordu. Sinema ve romanlarda bu konuları artık daha sık işliyorlardı. Boston Boğazlayanı, Co-Ed katili, Manson Katliamı ve Zodiac Şifrecisi gibi olaylar uluslararası boyutta yankılanıyordu.

Leonard Mill 3 kurban ve Julian Harvey 5 kurban ile Amerika da açılış yaparken, 1960 başlangıcının ilk seri katili ile tanıştı. 12 Haziran 1960’da Baslow İngiltere yakınlarında ayakkabısız bir ceset bulundu. Cesedin kafası ezilmişti. Olay yerinin yakınında bir sokak lambasına çarpmış vaziyette bulunan bir arabanın içerisinde bataklıkta bulunan adamın kanlı ayakkabıları bulundu. Polisin yapmış olduğu araştırma neticesinde asker olan 27 yaşındaki Michael Copeland gözaltına alındı. Michael yakalandığı esnada Almanya’da görevliydi. Delil yetersizliği ile serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra bu sefer Almanya’da bıçaklanarak öldürülmüş genç bir kadının cesedi bulundu. Copeland tekrar gözaltına alındı, ancak yine serbest kaldı. İngiltere’ye geri döndü ve tesadüf mü bilinmez gittiği bölgede bu sefer de bir erkek ceset bulundu. Cesedin kafasının ezik olması ilk cinayeti hatırlattı. Copeland yine şüpheliler arasındaydı ancak ortada hiçbir delil yoktu. 2 yıl sonra bilinmeyen bir sebepten ötürü, Copeland polisi arayarak her şeyi itiraf etti. Nefret cinayetleri işlediğini belirtti. Öldürdüğü erkeklerin eşcinsel olduğuna inandığını ve bu yüzden öldürdüğünü itirafına ekledi. Ömür boyu hapis cezası alarak cezaevine gitti.

Avustralya’da benzer bir olay yaşandı. Haziran 1961’de başlayan 18 aylık cinayet serisi neticesinde katil, 4 erkeği özellikle kasık bölgelerini bıçaklayarak öldürdü. Kurbanların bir tanesinin kimliği Allan Brennan olarak belirlendi. Ancak bazı kayıtlara göre başka bir Allan Brennan olmalıydı. Kısa sürede anlaşıldı ki William McDonald isimli kişi, Allan Brennan ismini kullanıyordu. İtirafında askerken tecavüze uğradığını ve şimdi intikamını aldığını belirtti. Niçin kurbanlarının ismini kullanmış olduğu, hiçbir zaman çözülemedi. Aklî dengesinin bozuk olduğu iddia edilse de suçlu buluanarak mahkûm edildi.

Yine Avustralya’da ocak 1963’de tam anlamıyla bir katliam yaşandı. Perth şehrinde bir gecede genç bir çift arabalarında, 2 erkek yataklarında ve 1 erkek kurban daha kapısının önünde kurşunlandı. Kurbanlardan 2 tanesi öldü. Yetkililer 22 kalibre tüfek üzerinde analizler yapsalar da sonuç alamadılar. Ağustos ayında yine bir kadın başka bir tüfek ile kafasından vurularak öldürüldü. Uzmanların analizi bu sefer sonuç getirdi ve kısa sürede Eric Cooke yakalandı. Bilinen cinayetleri haricinde 1959’da geçekleşen 2 cinayeti daha itiraf etti. Amacının can yakmak olduğunu belirtti.

Benzer bir olay bu sefer de Kolombiya’da yaşandı. Ülke karışıktı. Siyaset olayları tetiklemişti ve yaşanan protestolarda 300.000’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. Teofile Rojas gibi kanunsuzlar bu durumdan faydalandılar. Sadece Rojas’ın 500’den fazla kurbanı olduğu söylenmekteydi. Ekim 1963 ile şubat 1964 tarihleri arasında 10 çocuk cesedi bulundu. Bir kan karteli, çocukları öldürüp kanlarını satmaktaydı. Ancak bu olayın katilleri asla bulunamadı.

Aynı dönem içerisinde Kolombiya, Peru ve Ekuador’da Pedro Lopez isimli seri katil, genç kızları kaçırıyor, tecavüz ediyor ve ardından öldürüyordu. Bu seri cinayetler 20 yıl kadar devam edip 1980’de son buldu. 300’den fazla kişiyi öldürdüğünü itiraf etti. Ayrıca 18 yaşındayken kendisine tecavüz eden 3 erkeği öldürdüğünü de itiraf etti. Peru’da 9 yaşındaki bir kız çocuğunu kaçırmaya çalışırken yakalanınca ülkeyi terk etme şartıyla serbest bırakıldı.

Cinayetler Ekuadorda devam etti. 4 kızın cesedi bulunduktan sonra Lopez suçüstü yakalandı ve tekrar tutuklandı. İtirafında, kendisine yapılanların intikamını aldığını belirtti. Kurbanlarına tecavüz ederken, bir yandan onları boğarak ölümlerini izlemekten hoşlanıyordu. En çok da ölmeden önce gözlerine bakmaktan hoşlanıyordu.  1980 yılında dokuz ile on iki yaşları arasındaki López’in öldürdüğü 53 çocuğun cesetlerinin toplu mezarı polis tarafından bulunmuştu. 1983 yılında Ekvador’da 110 genç kızı tek başına öldürmekten suçlu bulunan seri katil, komşu Peru ve Kolombiya’da kayıp 240 çocuğun daha katili olmakla itham edilmişti. Yeniden cinayet işleyeceğine dair yeminler etmesine rağmen 1998 yılında Ekvador hükümeti tarafından serbest bırakılmış ve Kolombiya’ya sürgün edilmiştir. 1999 yılı ocak ayında yapılan bir röportajda, kendini “yüzyılın adamı” olarak tarif etmiştir ve “iyi davranış” sergilediği için serbest bırakılması gerektiğini söylemiştir.

Pedro Lopez

Meksika’da Guadalajara bölgesinde son 10 yılda çok sayıda genç kızın kaybolması polisi uyandırmıştı. Josephina Guttieriez isimli kadını, polise bir genelev hakkında ihbarda bulunmuştu. Genelevi Maria ve Delfina de Jesus Gonzales isimli iki kız kardeş işletiyordu. Polisin düzenlediği baskın esnasında iki kardeş çoktan firar etmişti. Genelevin arka bahçesinde adeta bir mezarlık bulundu. Yapılan kazı işleminde 80’den fazla cesete ulaşıldı. Kız kardeşler uzun bir takibin ardından yakalanıp, ceza evine gönderildiler.

Odak Noktası Amerika

1960’lı yılların başında herkesin odak noktası Küba krizindeydi. ABD’ye ait bir U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABD-SSCB ilişkileri gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaşıyordu. Bu sıcak ilişkilerin bir sonucu olarak 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı. Bir görüşe göre Küba bunalımının ortaya çıkardığı tehlike gerçek olmaktan çok görünüşteydi. Bu görüşe göre füzelerin yerleştirilmesi dönemin SSCB lideri Nikita Khrushchev açısından becerikli bir soğuk savaş oyunuydu ve füzeler dönemin ABD Başkanı J. F. Kennedy zorladığı takdirde sökülmek üzere yerleştirilmişti. Ancak, sökme bedeli olarak Khrushchev bazı ödünler beklemekteydi: Küba’nın işgal edilmeyeceğine dair güvence ve SSCB toprakları yakınına(özelde Türkiye’ye) yerleştirilmiş füzelerin sökülmesi. Füzelerin yerleştirilme amacı ne olursa olsun Küba ile SSCB arasında gelişen bu ilişkiler ABD’yi bir müdahaleye doğru itmeye başladı. ABD Başkanı Kennedy 1962 yılı ekim ayının hemen başında verdiği bir demeçte şu olasıklıkların gerçekleşmesi halinde Küba’ya müdahale edeceğini açıkladı: Küba’daki ABD’li Guantanamo Üssü, Panama Kanalı, öteki Latin Amerika ülkeleri veya kıtadaki Amerikalıların hayatları tehlikeye girerse; Cape Canaveral İstasyonu’na müdahale edilirse; SSCB’ Küba’da saldırgan üsler kurarsa. ABD’de seçim mücadelesinin hızlandığı bir dönemde 16 Ekim 1962 günü dönemin ABD Savunma Bakanı Robert McNamara Küba’da füze üslerini belirleyen hava fotoğraflarını Başkan Kennedy’e gösterdi. Fotoğraflardan edinilen bilgiye göre, Sovyet füzeleri yerleştirilmeye başlanmıştı ama ateşlemeye hazır hale gelmeleri için bazı parçaların Küba’ya gelmesi gerekiyordu. Kennedy teknik danışmanlarıyla uzun süren toplantılar yaptıktan sonra Küba’nın denizden abluka altına alınmasına karar verdi. ABD, abluka kararı konusunda Birleşmiş Milletler’e, OAS’a ve NATO’ya danışmadı ve sadece bu örgütleri kararından haberdar etmekle yetindi. 22 Ekim 1962 tarihinde abluka uygulanmaya başladı. Bu sırada, Atlantik Okyanusu’nda seyreden Sovyet gemileri Küba’ya yaklaşmaktaydı. Bu gemiler ablukaya uymadıkları takdirde batırılacaklardı. Khrushchev ilk tepki olarak saldırı değil savunma silahı taşıdığını söylediği gemilerin durması için emir vermeyeceğini açıkladı. Bu durum gerilimi daha da tırmandırdı. Khrushchev, 27 Ekim 1962’de Kennedy’e gönderdiği mektupta, ABD’nin Türkiye’deki benzer füzeleri sökmesi halinde (ABD 1959 yılında Türkiye ile anlaşmış, 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti, füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya belgelendirildi.) SSCB’nin de Küba’dakileri sökeceğini, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstereceğini, içişlerine karışmayacağını ve işgal etmeyeceğini belirtmiş ve Küba’daki füzelerin sökülmesinin karşılığı olarak ABD’nin de aynı güvenceleri Küba açısından vermesi gerektiğini eklemiştir. Başkan Kennedy ise aynı tarihli cevabî mektubunda, Küba’daki füzeler söküldüğü taktirde Küba’ya karşı uygulanan ablukaya son verileceğini ve Küba’yı işgal etmeyeceği güvencesini verebileceğini kaydetmiş ancak Türkiye’deki füzelerin sökülmesi konusunda kesin bir güvence vermekten kaçınarak, “Dünyadaki gerginliklerin yumuşaması, mektubunuzda belirttiğiniz öteki silahlarla ilgili olarak daha geniş bir düzenlemeye gidebilmemize olanak sağlayabilir” demiştir. ABD Başkanı Kennedy kısa vadeli tedbirlerle uzun süreli tedbirleri birbirinden ayırmaktaydı. Kennedy için önemli olan ABD’ye yönelik tehditin ortadan kaldırılmasıydı. Jüpiterler ise daha sonra ele alınacak bir düzenleme içinde düşünülebilirdi. ABD’ye göre pazarlık unsurları da birbirine uymamaktaydı. Bir yanda birdenbire Küba’ya yerleştirilen füzeler öte yanda çok önce yerleştirilmiş bulunan ve yerleştirildikleri anda SSCB’nin tepkisiyle karşılaşmadığı için üstü kapalı olarak kabul edilmiş füzeler bulunuyordu. Khrushchev 28 Ekim 1962’de Kennedy’e ikinci bir mektup yazmıştır. Bu mektupta Türkiye’deki Jüpiter füzelerinden hiç bahsedilmemiş ve Kennedy’nin önerilerine sıcak bakıldığı vurgulanmıştır. Kennedy, aynı gün Khrushchev’e bir mektup göndermiş ve sağduyulu kararından dolayı kendisini tebrik etmiştir.[Amerika’da büyükelçiler nezdinde yapılan son görüşmede Sovyet elçi Küba’daki füzelerin kaldırmasının ancak Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasına bağlayacak Amerikan elçi yedekte tuttuğu kozu kullanıp “zaten Türkiye’ye koyduğumuz füzeler eskimişti 6 ay içerisinde kaldıracaktık” demiştir(Amerikan elçi Kenndy’nin kardeşi bakandır ve ayrıca Sovyet elçi ile görüşmeden önce Türkiye’deki füze kozunu en son seçim olarak kullanmasını kararlaştırmışlardır. Füzelerin Sovyetlerin aynı dönemde kaldırılmamasının sebebi ise gelişen olaylar karşısında medyada sıkıntı çeken Kenndy’nin Türkiyede’ki füzelerin kaldırılmasının altında kalabilecek olmasıdır. Amerikan elçi bu gizli maddenin sadece Sovyet kurmaylar tarafından bilineceğini, Türkiye’deki füzelerin kaldırılmasının kamuoyu tarafından bilinmesinin anlaşmayı bozacağını ve askerî müdahalenin kaçınılmaz olacağını söylemiştir. Bir ihtimal de, Khrushchev’in sadece ülkesinin böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmaması için başkanlık koltuğundan indirilirken bu gizli maddeyi açıklamamış olmasıdır. Ama Sovyetler kendini tehdit eden yakınındaki nükleer füzelerden kurtulmuştur. 28 Ekim 1962 tarihli mektuplarla ve ABD’nin Küba’ya uygulanan ablukayı kaldırmasıyla bunalım atlatılmıştır. Khrushchev’in füzeleri sökme kararı NATO’da da rahatlama yaşanmasına neden oldu. Çünkü, 28 Ekim 1962 tarihli NATO Konseyi toplantısında ABD Küba’yı işgal hareketine girişirse Türkiye’nin Sovyet işgaline uğrayabileceğine ve NATO’nun savaşa sürüklenebileceğine değinilmişti. NATO Konseyi’ndeki bazı delegeler ABD’den Küba’yı işgal etmeme garantisi istemiş, ABD delegesi ise bu güvenceyi vermekten kaçınmıştı.

Soğuk savaşın yankıları bu şekilde devam ederken, Boston’daki bir olay gazetelere haber olmuştu. 14 Haziran 1962 akşamında Anne Slesers oğlu tarafından banyoda ölü bulundu. Üzerindeki bornozun kordonu boynuna dolanmıştı. Şişe olduğu düşünülen sert bir cisim ile tecavüz edilmişti. 2 hafta sonra 68 yaşındaki Nina Nichols dairesinde ölü bulundu. Naylon çorapları ile boğazlanmıştı. Aynı gün 65 yaşındaki Helen Blake, bir önceki olay yerinde 25 kilometre mesafede benzer bir şekilde, naylon çorapları ile boğazlanmış olarak bulundu. Ardından 2 yaşlı kadın daha evlerinde aynı şekilde ölü bulundu. Kimliği belirsiz bir katil Boston sokaklarını tehdit ediyordu.

Bir süre sonra katilin kurban tercihi genç kadınlara yöneldi. 5 Aralık 1962’de 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Sophie Clark, oda arkadaşı tarafından ölü bulundu. Komşulardan bir tanesi o gece siyah ceketli, yeşil pantolonlu bir adamın kapıları çaldığını görmüş.  31 aralıkta 23 yaşındaki Patricia Bissette, patronu tarafından ölü bulundu. Dairesi diğer kurbanlar Anna Slesers ve Sophie Clark’ın ikamet ettiği evlerine çok yakındı. 3 aylık bir soğuma evresinin ardından 06 Mart 1963’de 68 yaşındaki Mary Brown, boğazlanmış, darp edilmiş ve tecavüze uğramış bir şekilde bulundu. 08 Mayıs gecesi Beverly Samans isimli yeni üniversite mezunun cesedi bulundu. Arkadaşı kendisini kanepede çıplak, elleri arkadan bağlanmış ve boğazına beyaz bir tül bağlanmış şekilde buldu. 2.300 polis memuru yurt genelinde bu dosyaya dahil oldu. Toplamda 36.000 şüpheli sorgulandı. Yüzlerce şüphelinin parmak izleri alındı. 35 kişi yalan makinesi testine tabi tutuldu. Daha önceden cinsel suçtan ötürü sabıkalı olan herkes gözden geçirildi. Akıl hastanesinden taburcu edilmiş hastalar üzerine araştırmalar yapıldı. Ancak hiçbir çalışma sonuç vermedi.

Yaz sonuna kadar yine bir sessizlik oluştu. Sessizlik 08 eylülde bozuldu. 58 yaşındaki Evelyn Corbin, önceki kurbanlarda da olduğu gibi naylon çorapları ile boğularak ölmüştü. Gazetelerde büyük yankı uyandıran bu cinayetler zinciri başka bir cinayet ile herkesin odağını değiştirdi. 22 Kasım 1963 cuma günü yerel saat ile 12:30’da eşiyle birlikte açık bir araba içinde Dallas’ta bir konvoyun arasında ilerlerken ateş açıldı. Ensesinden ve başından iki kurşun alan Kennedy, Parkland Hastanesi’ne götürülürken yolda öldü. Kendisiyle aynı araçta bulunan Teksas Valisi John Connally, ağır yaralanmasına karşın kurtarıldı. Başkan Yardımcısı Lyndon Baines Johnson aynı gün yemin ederek başkanlığı üstlendi. Bugün hâlâ sırları ile birlikte tartışılan bu suikastin resmi katili Lee Harvey Oswald olarak gösterilse de, bunun son derece şüpheli olduğunu ispatlayan birçok kitap yazılmıştır ve belgesel yayınlanmıştır.

Albert DeSalvo

Herkes bu suikastin şokunu yaşarken, seri katil etkilenmemiş gibiydi. 24 kasımda Joann Graff tecavüze uğradıktan sonra boğazına dolanan naylon çoraplar ile boğularak öldürülmüştü. Yeni yıla geçiş suikastin ardından ABD Başkanlığına seçilen Lyndon Johnson ile başladı. Aynı zamanda yeni yıl 19 yaşındaki Mary Sullivan’ın diğer kurbanlardaki gibi aynı şekilde öldürülmüş olarak bulundu. Cesedin boğazına naylon çorap bağlanmıştı. Cinsel organına süpürge sapı sokulmuştu. Ayağının altına ise zımba teli ile bir kart iliştirilmişti. Kartın üzerinde “Yeni Yılınız Kutlu Olsun” yazıyordu. Massachusettesli avukat Edward Brook bu dava ile yakından ilgilendi. 37.000 dökümanı toplayarak analizler yaptı. Bir bilgisayar şirketi, tüm evrakları arşivleme konusunda destek oldu. Dr. Brussel davasınada bakan psikiyatristler bu davada da yorumlarda bulundular. Ancak yapılan analizler daha çok kafa karıştırıyordu. Kimi uzman tek bir katilden bahsederken, bazı uzmanlar bu cinayetlerin 2 kişi tarafından işlendiğini belirtiyorlardı.

 5 Kasım 1964’te Albert DeSalvo isimli kişi bir tecavüz olayı sebebiyle tutuklandı. Tutuklandığınıda üzerinde yeşil bir işçi tulumu vardı. Uzun bir sorgulama sürecinin sonunda aranan seri katil olduğu anlaşıldı. Ancak avukatı F. Lee Bailey müvekkilinin başka suçlarından ötürü yargılanmasını başararak, idam cezasından kurtardı. Ömür boyu hapis cezası alan DeSalvo işlediği hiçbir cinayetten ötürü yargılanmadı.

“Seri Katil” tanımı İngiltere’deki bazı davalarda kullanılırken, ABD bu konuda hâlâ farklı görüşteydi. Örneğin ABD’li bir kriminolog bu tür cinayetleri “Zincirleme Katil” olarak tanımlıyordu. Başka bir uzman ise “Şablon Katil” olarak adlandırmıştı. 1 kurbandan fazla öldüren katiller kitle katili olarak anılmaya devam etti.

1965’te Boston’da yaşanan olayın benzeri yaşandı. Charles Schimd, 23 yaşında, Elvis Presley’i görsel olarak taklit ediyor ve kısa boyunu maskelemek için topuklarına gazete kağıdı yerleştiriyordu. Etrafındaki kızların dikkatini çekmeyi başarıyordu. Bunu fırsat bilen Schmid, ilk kurbanı olan Alleen Rowe’ye tecavüz ettikten sonra öldürüp çöle gömdü. Ardından 2 kadını daha öldürdü ve yakalandı.

Amerikan halkı, gençlerin serbestliğine karşı bir duruş sergiliyordu. Muhafazakar Amerikalar, mini etekler ve uyuşturucu kullanımına karşı sert bir duruş sergiliyordu. Böyle ortamlarda insanların kurban edilmesini doğal olarak adlandırıyorlardı. Siyah ile beyaz çatışması gittikçe büyüyordu. Aşırı ırkçılıklarıyla tanınan Ku Klux Klan 3 sivil hak savunucularını öldürdüler. Siyahî Müslüman lider Malcom X ise yine siyahî olan bir karşıt görüşlü tarafından suikaste uğradı. Seri katiller de durmak bilmiyordu. 19 yaşındaki Larry Lee Ranes 1964’te 5 kişiyi öldürdüğünü itiraf etmişti. Son kurbanı ise bir öğretmendi. Öğretmeni arabada gafil avlayan Lee, kurbanının kafasına kurşun sıkarak öldürdü. Ceset ile birlikte bir yolculuğa çıkıp yüzlerce kilometre yol katetti. Hatta polis kontrolünü bile fark edilmeden geçebildi. 8 yıl sonra Danny Ranes isimli kişi 4 kıza tecavüz ettikten sonra kızları öldürdü. Soyadlarından anlaşılacağı gibi her iki seri katil de aslında kardeştiler. Birbirlerinden bağımsız seri katiller olmaları ise bu davaları eşsiz yapıyordu.

Uluslararası Avcılar

1964’te “Jack” Londra’ya geri döndü. Her şey boğularak öldürülmüş ve çırılçıplak soyulmuş, fahişe oldukları anlaşılan cesetlerin bulunmasıyla başladı. Çoğu kurban boğularak ölmüştü. Bazıları ise oral sekse zorlandıkları için boğularak ölmüşlerdi. Gazeteler yeni seri katilin adını bulmuştu bile; Jack the Stripper. Bazı kaynaklara göre cinayet serisine 1959’da başlamıştı. 6 ile 8 arası kurbanı olduğu söylenmekteydi. Katil hiçbir zaman yakalanmadı. Ancak şüphelilerden bir tanesi intihar ettikten sonra cinayet serisi durdu.

Bu olaydan hemen sonra İngiltere diğer bir çılgınlık ile

tanıştı. Manchester’de yaşayan 17 yaşındaki David Smith, polise başvurarak bir katili tanıdığını söyleyince “Pandora’nın Kutusunu” açmış bulundu. Smith’in görümcesi Myra Hindley’in erkek arkadaşı Ian Brady, bir adamın kafasını balta ile parçaladıktan sonra, David’den kurbanı gömmek için yardım istedi. Bu ihbarın ardından evi arayan polis, kurbanın bedenini bodrum katında buldu. Bu keşfin ardından Brady ve Hindley tutuklandı.

Ian Brady ve Myra Hindley

 Evin içerisindeki keşif bitmemişti. Aralık 1964’te 10 yaşındaki Lesley Ann Downey kaybolmuştu. Polislerin evin içerisinde kayıp çocuğun resimlerini buldular. Ayrıca bir kaset bulundu. Kayıtta küçük çocuğun yalvarışları duyuluyordu.  12 yaşındaki kayıp bir çocuk hakkında da delillere ulaşıldı. Anlaşıldığı üzere Hindley çevredeki çocukları bataklık bölgesinde piknik yapma bahanesiyle kandırıyordu. Kendilerini bekleyen Brady ise çocukları öldürüp orada gömüyordu. Bölgede daha çok çocuk kaybolmuştu. Bu durumda şüpheler bu çift üzerinde yoğunlaşıyordu. Ancak her ikisi de hiçbir suçlamayı kabul etmediler.

Brady tam bir postmodern nihilist (Hiççilik ya da Nihilizm veya Yokçuluk; 19. yüzyıl ortalarında Rusya’da, özellikle genç entelektüel kesim arasında taraftar bularak yükselen ve bu nedenle kendine büyük felsefî akımlar arasında yer edinen bir felsefî yaklaşımdır) idi. Dostoyevsky, Marquis de Sade ve Nietsche’den ciddi bir biçimde ilham almıştı. Kız arkadaşı Myra ile birlikte mükemmel cinayetin peşindeydiler. İlk kurbanları 16 yaşındaki genç bir kız öğrenci oldu. Brady daha sonradan The Gates of Janus isimli kitabında felsefesini anlatmaya çalıştı. Onun gibi katilleri şu şekilde özetliyordu “Hayatın yollarında elinden olmayan sebeplerden tökezleyenler”, “seri katiller, bir ömür bir koyun gibi yaşamaktansa, bir günlüğüne aslan gibi yaşayanlardır”. Ona göre seri katiller dünyanın normaliyken, diğer insanlar anormaldi.

Hindley, katil erkek arkadaşı ile tanışmadan önce sıradan bir kızdı. Brady için kolay bir av olmuştu. Mary’nin günlüğüne göre, ahlak göreceliydi. O da kısa sürede Brady gibi benzer duygular beslediğini keşfetti. Brady ile Hindley birbirlerini suç dünyası için yaratılmış bir çift olarak görüyorlardı. Ancak bunun bedeli çok ağır oldu. 1966’da her ikisi de ömür boyu mahkûmiyet ile cezalandırıldılar.

Almanya Nürnberg’de güpegündüz cinayetler işleyen bir seri katil ortaya çıktı. Bu sebepten ötürü “Gün ortası Katili” olarak anılmaya başlandı. 1965’te Klaus Gosman isimli şahıs, bir kişiyi vurarak öldürmekten ötürü tutuklanınca, günlüğü sayesinde seri cinayetleri gün yüzüne çıktı. 1960 ile 1965 yılları arasında 8 kişiyi vurarak öldürdüğünü kendi günlüğünde itiraf ediyordu.

1962’de 4 çocuk Almanya Bonn’da öldürüldü. Dövülmüşlerdi, işkenceye maruz kalmışlardı ve katil kurbanlarının gözlerini oyuyordu. 1966’da 5 yaşındaki Peter Frese katilin elinden kurtulmayı başarınca, polisler 19 yaşındaki Jürgen Bartsch’ın izine rastladı. Bartsch tutuklandı ve ardından suçlu bulunarak cezaevine gönderildi. Mahkûmiyeti ile birlikte hayat hikâyesi keşfedilmeye başlandı.

Jürgen Bartsch

Annesi tarafından reddedilerek evlatlık olarak başka bir aileye verildi. Yeni ailesi, başka çocuklarla oynamasına asla izin vermiyordu. 12 yaşında okulunda görevli olan peder tarafından tecavüze uğramıştı. Bu olaydan 2 yıl sonra kendisiden küçük çocukları taciz etmeye başladı. Hadım edilmeyi talep eden Bartsch, ameliyat esnasında yanlışlıkla verilen yüksek dozda anestezi sebebiyle öldü.

Karmaşık Huzursuzluklar

13-16 Ağustos 1965’te, Los Angelesli siyahlar ayaklandılar. Trafik polisi ile yayalar arasında geçen bir olay iki günlük bir ayaklanmaya yol açtı. Sürekli takviye edilen birliklere rağmen, düzenin kuvvetleri sokakların kontrolünü yeniden ele geçiremediler. Üçüncü güne gelindiğinde, civardaki silah dükkanlarını yağmalayarak silahlanan siyahlar, polis helikopterlerine ateş bile açabildiler. Ayaklanmanın Watts bölgesiyle sınırlı kalması ve günlerce süren sokak çatışmalarının nihayetinde kontrol altına alınması, tanklarla desteklenen bir piyade tümeni dahil olmak üzere, binlerce polis ve asker gerektirdi. Dükkanlar tamamen yağmalandı ve çoğu yakıldı. Resmi kaynaklar (27’si siyah olmak üzere) 34 ölü, 800 yaralı ve 3000 tutuklu rapor ediyordu. Siyahî ayaklanmaların öncüsü olarak kabul edilen Dr. Martin Luther King, Amerika’nın hemen hemen tüm büyük şehirlerinde, siyahî vatandaşları beyaz sömürge karşısında durmaya davet ediyordu. “siyah ile beyaz” çatışması 2 yıl devam etti. Aynı zamanda ABD’nin Vietnam politakası herkes tarafından eleştiriliyordu. Hükümet sokaklardaki çatışmalar karşısında çaresizdi. Polisler “domuz” ilan edildi.

Tüm bu karmaşanın içersinde, Cincinnati halkı yine bir seri katille tanıştı. Ekim 1965’te kimliği belirsiz bir kişi 65 yaşındaki bir kadına saldırarak tecavüz etmeye çalıştı. Başarısız olunca kadını çamaşır ipi ile boğdu. 4 ay sonra ise bu sefer “işini” tamamladı. 58 yaşındaki bir kadına evinde tecavüz ettikten sonra, onu öldürdü. Haziran ve ekim ayında 2 yaşlı kadın daha öldürüldü. Son cinayetin üzerinden 8 gün geçince 81 yaşındaki bir kadın yine dairesinde bir kablo ile boğularak öldürülmüştü. Tüm kurbanların tecavüze uğraması ve boğularak öldürülmeleri, cinayetin aynı kişi tarafından işlendiğini gösteriyordu. Aralık 1966’da yine yaşlı bir kadın oturduğu apartmanının asansörü içerisinde boğularak öldürüldü. Bu cinayetin ardından Posteal Laskey isimli kişi yakalandı. Bu tutuklamanın ardından cinayetlerde sonlanınca, diğer cinayetlerde bu kişinin üzerine yıkıldı ve Posteal ömür boyu hapis cezası aldı.

1965 ile 1966 arasında New Jersey’de 9 hasta, zehir enjekte edilerek öldürüldü. Ancak zehirleyici asla yakalanmadı. Aynı zaman diliminde Ocean County’de her iki cinsiyetten de 6 kişi tecavüze uğradıktan sonra öldürüldüler. Yine katil yakalanmadı. Ancak cinayetler başladığı gibi bitti.

1966 sonunda 3 kitle katili Amerikan basınını meşgul edecekti. Richard Speck, hemşirelik okulunda okuyan öğrencilere ait eve basarak 8 kişiyi vurarak öldürdü. Charles Whitman Teksas Üniversitesi’nin saat kulesine çıkarak tüfeği ile 45 kişiye rastgele ateş açtı. 14’ü öldü. Polis tarafından vurularak öldürene dek ateş etmeye devam etti. 18 yaşındaki Robert Smith doğum gününde hediye edilen silahı ile bir Estetisyenler okulunu basarak 5 kadın ve 2 çocuğu öldürdü. Yakalandığında verdiği demeç ise manidardı: “Tanınmak istiyordum!”

1967 başlarında Janice Gibbs eşini ve 5 çocuğunu zehirleyerek öldürdü. Sigortadan almış olduğu paranın bir kısmını kiliseye bağışlaması, şüphelerin azalmasına ve serbest kalmasına sebep oldu. Yetkililer bir hata yaptıklarını anladıklarında kendisini tekrar tutukladılar. Bu sefer tüm cinayetleri itiraf etti. Öldürme sebebi olarak ise ailesinin bu kötü dünyada yaşamalarının doğru olmayacağını düşündüğü için olduğunu söyledi. Dava 1976’ya kadar devam etti ve sonunda 5 cinayetten ötürü suçlu bulundu.

Bu sefer William Dale Archered 1 yeğenini ve 7 eşinden 2’sini öldürmekten ötürü şüpheli olarak tutuklandı. Amerika tarihinin ilk insülin kullanarak cinayet işleyen katili olma ünvanını aldı. Ayrıca 1947’de gerçekleşen 3 farklı cinayetten ötürü de ayrıca suçlu bulundu.

Çoklu katiller sadece ABD’nin sorunu değildi. 7 farklı ülkede daha benzer cinayetler işlendi. 1967’de Hollanda’da Hans van Zon eşinin ihbarı üzerine tutuklanıp tekrar serbest kaldı. Halbuki o tutuklanmaya kadar birçok cinayet işlemişti. Bir kadını kendisiyle cinsel ilişkiye girmeyi reddetmesi üzerine  ekmek bıçağı ile öldürdü. Diğer bir kurbanı ise erkek bir film yönetmeniydi. Sonrasında 2 kadın bir erkek daha katilin kanlı imzasına kurban gitti. Aynı cinayet serisi içersinde yaşlı bir kadının bağırması sonucu kurtuldu ve polis Zon’u tekrar yakaladı ve bu sefer hapise gitmesini sağladı.

Polonya’da “üretken” bir katil çıktı ortaya. Sarışın genç kadınlar özellikle resmi tatillerde “Kırmızı Örümcek” lakaplı katil tarafından parçalanarak öldürülüyorlardı. Lakabını ise cinayetlerden sonra polise kırmızı mürekkep ile örümceksi yazı stiline borçluydu. Şifreli olarak yazdığı mektuplarda, kurbanlarının gömülü olduklara işaret ederek polis teşkilatına meydan okuyordu. Kullanılan kırmızı mürekkebin analiz edilmesi neticesinde katilin izini sürmek kolaylaştı. Çünkü kullanılan mürekkep, resim yapmak için kullanılan özel bir boyaydı. 2 kurbanın ise bir sanat okulu öğrencileri olmaları, polislerin onları nerede araması gerektiğine işaret ediyordu. Polisin dikkatini bir resim çekti. Ağırlıklı olarak kırmızı boya ile parçalanmış bir kadının ceset resmi tasvir edilmişti. Çalışmanın sahibi Lucien Staniak isimli tercümandı. Bir sonraki cinayetin ardından yakalandı. Lucien hükümet adına da tercümanlık yapıyordu. Cinayet sebebi ise çok ilginçti. Sarışın bir kadın bir trafik kazasında, Lucien’in ailesinin ölmesine sebep olmuştu. Mahkemeye çıkarılan kadının serbest kalmasını hazmedemeyen Lucien sarışın kadınları hedef alarak cinayetlerine başladı. 20 cinayeti üstlense de 6 cinayetten ötürü suçlu bulundu ve tımarhaneye gönderildi.

Gelişmeler 

1965 ile 1967 yılları arasında, adlî bilim teknolojinin desteği ile büyük bir gelişim gösterdi. Adlî bilim envanterine ilk yüksek çözünürlü elektron mikroskop gibi teçhizatlar dahil olurken, FBI ise National Crime Information Center (Ulusal Suç Bilgi Merkezi ) departmanını kurdu. FBI’nın kurmuş olduğu bu departman birçok ülke için rol model oldu. Bu bilgi merkezi sayesinde, gerektiği taktirde, FBI’ının arşivine erişim sağlayarak, araç plakası, daha önce çalınmış veya başka bir olayda kullanılmış silahların seri numaralarını sorgulamak mümkündü. Ayrıca kayıp şahıslar ile ilgili notlar ve bildiriler de bulunmakta mümkün oldu.

1967 yazı nefret ve sevgiyi içerisinde barındırıyordu. ABD’li yazar, ruhbilimci ve bilgisayar yazılımcısı Timothy Francis Leary, karşıt kültür ikonu olarak özellikle LSD başta olmak üzere psikotrop (uyuşturucu) maddelerin araştırılması ve kullanımını savunurken “Turn on, tune in, drop out.” olarak bilinen sloganını hayatımıza soktu. Aynı zamanda Detroit ayaklanması devam ederken, çok sayıda bina yakıldı ve 38 kişi öldü. Kanada Ontario’da 5 kadının cesedi bulundu ancak katil asla bulunamadı. Kanada sınırının diğer tarafında, yani Michigan’da bir üniversite öğrencisinin bir çiftliğin arazisinde cesedi bulundu. Ardından ilkbaharda aynı bölgede 47 kez bıçaklanmış olan bir ceset daha bulundu. Bu olayda da katil yakalanmadı.

John F. Kennedy suikastinin şoku henüz atlatılmamıştı ki,  1968’de başka bir suikast dünyayı sarsacaktı. John F. Kennedy’nin kardeşi Robert Kennedy abisinin izinde yürüyordu. Ancak aynı kaderi paylaşacağını tahmin edemezdi. Seçim kampanyası çerçevesinde bulunduğu otelin lobisinde tıpkı abisi gibi bir suikast girişimi neticesinde hayatını kaybetti.

1968’de Chicago’daki Demokrat Parti kongresinde sert bir polis karşılığı aldıkları bir Vietnam Savaşı karşıtı protestosu nedeniyle, isyankar olarak ve komplo teorileri kurmaktan ötürü 7 aktivistin tutuklanmasına şahitlik etti. Chicago Yedilisi (Jerry Rubin, David Dellinger, Tom Hayden, Rennie Davis, John Froines, Lee Weiner ve Abbot Howard “Abbie” Hoffman) adı verilen grup, duruşmalarını tam bir şova dönüştürdüler. Bir gün Hoffman ve Jerry Rubin yargıç kaftanlarıyla mahkemeye geldi, başka bir gün ise Hoffman tanık olarak yemin ederken bir yandan da hareket çekiyordu. Yargıç Hoffman, Şikago Yedilisi’nin ana hedefiydi ve sık sık kendisine hareket ediliyordu. Hoffman ve 4 kişi daha, eyalet sınırlarını aşarak isyan başlatmaya teşvikten suçlu bulundu. Hoffman, hüküm sırasında yargıca LSD denemesini önerdi ve mahkeme sonrası yargıcın Florida’ya gideceğini bildiği için Florida’da tanıdığı bir uyuşturucu satıcısıyla tanıştırmayı teklif etti. Her biri 5 yıllık hapis cezasına ve 5.000 dolar para cezasına çarptırıldı ancak cezalar yargıtay tarafından kabul edilmedi.

Kennedy ailesinin 8 kardeşten en küçük olanı Ted Kennedy, kardeşlerinin suikast sonucu ölmesinden sonra başkanlığa aday olmasına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktayken 1969 yılında başından geçen bir olay başkanlık şansını yitirmesine yol açmıştır. Bu olaya Chappaquiddick skandalı denir. Kennedy, Mary Jo Kopechne adlı genç bir kadınla gece geç saatte muhtemelen sarhoş bir şekilde Chappaquiddick adasındaki bir partiden ayrılır ve kısa bir süre sonra arabası bir köprüden uçarak küçük bir gölün içine düşer. Kazadan sonra Kennedy’nin hemen polisi aramaması, Mary Jo Kopechne’nin Kennedy’nin sarhoş araba kullanması sonucu ölmüş olduğu söylentileri Kennedy’nin siyasî hayatını çok olumsuz etkilemiştir. Jim Morrison, Janis Choplin ve Beatles gibi müzik oluşumları, gençleri yeni bir nesile dönüştürüyordu. Öğrenci ayaklanmaları Amerika’da başlayıp Avrupa’ya sıçradı.

Dünya değişime uğrarken, tek bir şey ısrarla varlığını koruyordu; seri katiller. 1969’da Michigan’da 5 kadın öldürüldü. En genci ise henüz 13 yaşında bir kız çocuğuydu. Tüm kurbanlar Eastern Michigan Üniversite kampüsü yakınında ikamet ediyorlardı. Hepsi tecavüze uğradılar ancak öldürülme şekilleri değişkendi. Biri vurularak, 2’si bıçaklanarak ve diğer 2’si boğularak öldürüldüler. Tüm cinayetleri bir kişinin işlemiş olma ihtimali yüksekken, yine de bir karmaşa vardı.

Katil, kurbanları saklamakla vakit harcamıyordu. Kurbanlar kolayca bulunacak yerlere bırakılmıştı. Ayrıca oyun oynamaktan da hoşlanıyordu. Polisler yanmış bir ahırın içerisinde delil aramakla meşgulken, kimliği belirsiz bir kişi, ahırın önüne 5 adet çiçek buketi bıraktı. Bu rakam o an ki kurban sayısına tekabül ediyordu.  Ardından 18 yaşındaki Karen Sue Beineman’ın cesedi bulundu.

20 Temmuz 1969’da Ay’a adım atan ilk insan ABD’li Neil Armstrong oldu. Ağustos 1969’da sevgi festivali Woodstock açılışını yaptı. Tüm bu gelişmeler arasında son kurban Beineman’ın katili yakalandı. Katil yakışıklı üniversite öğrencisi Norman Collins’ti. Motorsikleti ile genç kızları etkiliyor ve ardından öldürüyordu. İkinci cinayetin ardından şüpheli olarak gözaltına alındı ancak serbest kaldı. Beineman cinayetindeki deliller kesindi.

Yeni bir adlî bilim tekniği denenmeye başlandı. Nötron aktivasyon analizi denilen bu uygulama sayesinde, en küçük parçacıklar üzerinde analizler gerçekleştirmek mümkündü. Saç örnekleri, iplik gibi bulgular artık çok daha önem kazanmış durumdaydı. Tıpkı Beineman cinayetinde olduğu gibi. Eğer bu teknik uygulanmasaydı, bu cinayeti çözmek mümkün olmayacaktı. Collin’s ömür boyu hapis cezası alarak cezaevine gönderildi.

Tutuklanmasının ardından yeni bir cinayet, herkesi dehşete düşürdü. 09 Ağustos 1969, cumartesi gecesi, ünlü yönetmen Roman Polanski’nin evinde tam anlamıyla bir katliam gerçekleşti. Aralarında Roman Polanski’nin 8 aylık eşi Sharon Tate’in de bulunduğu 5 kişi hunharca öldürüldü. İlk kurban Steve Parent yanlış zamanda yanlış yerde bulunuyordu. Bir tanıdığını ziyaret ettikten sonra ayırlmak üzereydi. Diğer kurbanlar ile hiçbir alakası yoktu. Polanski malikanesinin içerisinde kan gölü içerisinde yatan 2 beden vardı. Sharon Tate, 16 kez bıçaklanmıştı. Diğer ceset ise saç tasarımcısı Ja Sebring’e aitti. Jay’ın bedeninde 1 kurşun yarası ve 7 bıçak yarası vardı. Giriş kapısına kan ile “PIG” (Domuz) kelimesi yazılmıştı. Evin dışarısında Voytek Frykowski almış olduğu sayısız yaralarından kanayarak yatıyordu. Bedenine 5 mermi saplanmıştı. Tam 51 kez bıçaklanmıştı. 13 kez de kafasına sert bir cisim ile vurulmuştu. Hemen yakınında ise 28 bıçak darbesiyle Abigail Folger yatıyordu.

Yetkililer 31 temmuzda işlenmiş başka bir cinayet ile bir bağlantı olduğunu ilk başta farketmemişti. Müzisyen kurbanın bulunduğu evin duvarlarına da “pig” kelimesinin yer aldığı notlar yazılmıştı. Bir gece sonra ise başka bir cinayet daha işlendi. Leno ve Rosemary LaBianca evlerinde bıçaklanarak öldürülmüşlerdi. Leno’nun göğüs bölgesine bıçak ile “War” (Savaş) kelimesi yazılmıştı. Kurbanlarını kanı ile duvarlara “Death to Pigs” (Domuzlara ölüm), “Rise” (Dirilme) ve “Helter Skelter” (Beatles şarkısı) yazılmıştı.

Ekim ayı içerisinde ise şans polisten yanaydı. Çeşitli suçlardan ötürü tutuklu bulunan Susan Atkins isimli mahkum, koğuş arkadaşına, işlenen cinayetler ile bağlantısı olduğunu söyledi. Polisler Spahn çiftliğine yöneldiler. Şehrin dışında bulunan bu çiftliğin sakinleri bir hippi topluluydu. Liderleri ise Charles Manson isimli adamdı.

Şüphe üzerine 5 kişi tutuklandı; Charles Manson, Susan Atkins, Leslie Van Houten, Patricia Krenwinkel ve “Tex” Watson. Parçalar birleşince, işlenen cinayetlerin baş sorumlusunun Manson olduğu anlaşıldı. Manson çevresinde toplanan hippi gençliği, lidelerine kayıtsız şartsız itaat ediyorlardı. Manson ailesi bir tür tarikattı. Manson kendisini mesih ilan etmişti. Tarikatın felsefesi ise “Helter Skelter” şarkısına dayanmaktaydı. Beatles grubunun “White Album” isimli albümünde yer alan bu şarkıyı, Manson kendisine göre yorumlamıştı. Manson’a göre şarkının mesajı, siyah ırkının beyaz ırkı üzerinde bir üstünlük kuracağıydı. Ancak şarkı sözlerini yalın bir şekilde dinlediğiniz zaman bu mesajı almak mümkün değildir.

Savcı Vince Bugliosi, duruşmanın ilk gününden itibaren, baş sorumlunun Charles Manson olduğuna inanıyordu. Manson ailesini savunan ilk avukat, gizemli bir şekilde ortadan kaybolduktan kısa bir süre sonra, Charles Manson, Susan Atkins ve Patricia Krenwinkel birinci derecede 7 cinayetten ötürü suçlu bulundular. Leslie Van Houten 2 cinayetten ötürü suçlu bulundu. Ayrı görülen bir davada ise Tex Watson kendi payına düşenden ötürü suçlu bulundu.

Kararın açıklandığı gün Manson her zamanki gibi herkesi şaşırttı. O ana kadar uzun saçları ile bilinen Manson, saçlarını sıfıra kazıtmıştı ve sakalını bir tür çatala benzetmişti. Salonda bir anda ayağa fırladı: “Ben şeytanım ve şeytan daima keldir”. Dava birçok uzmanı sentetik uyuşturucu LSD’nin etkilerini tanımaya teşfik etti. Ancak bu durum kararı hiçbir şekilde etkilemedi. Tüm sanıklar idam cezası alsalar da, hiçbiri infaz edilmedi. Toplamda 37 cinayetten ötürü şüpheli konumundaydılar. Manson ailesinin birçok üyesi ise yer yarılmışçasına ortalıktan kaybolmuştu.

Davanın yankıları sürerken, bu kez Memphis’te dördü kadın, 5 kişi evlerinde ölü bulundular. 14 Ağustos 1969 gecesi Roy Dumas ve eşi öldürüldükten sonra polis alarma geçti. Yine bir seri katil iş başındaydı. Dumas çiftinin cinsel organları makas ile kesilmişti. Polis Boston Boğazlayıcısı’nı anımsayarak, farklı bir yöntemle katilin peşine düştü. Boston Boğazlayıcısı’ndan etkilendiğini düşündükleri katili, kütüphanelerde aramaya başladılar. Amaçları son zamanlarda kimlerin Boston cinayetleri ile ilgili kitapları ödünç aldıklarını araştırmaktı. Ancak araştırmayı derinleştirmeye gerek kalmadan George Howard Putt isimli katil görgü tanıklarının ifadelerinden yola çıkarak yakalanmıştı. Katilin açıklanmasının ardından herkes şoktaydı. Çünkü Putt örnek eş sayılabilecek, mutlu evliliği ile bilinen bir adamdı.

1968 itibariyle sosyopat terimi sık sık telafuz edilmeye başlandı. Manson ve Putt gibi katiller bu tanımlamayı temsil ediyorlardı. Özellikle ABD’de yaşanan seri cinayetler herkesi sosyal şartların tekrar sorgulanmasına teşfik ediyordu. Artık medya da her tür seri katil vakasının peşine düşüyordu. Medyanın gözünde seri katiller “görünmez” olmaktan “görünür” olmaya dönüşmüştü. Görünür olanlardan bir tanesi ise dünyanın gelmiş geçmiş en tanınmış seri katili olabilme dürtüsü ile yola çıkacaktı.

Aralık 1968 ve haziran 1969’da kimliği belirsiz bir kişi 2 çifti kafalarından vurarak öldürdü. Genç bir adam ise kurtulmayı başardı. Bu cinayetin ardından San Fransico’da 3 yerel gazeteye aynı gün gizemli bir mesaj ulaştı. Mesajı şekiller ve sembollerden oluşan kripto tekniğiyle şifrelenmişti. Bir öğretmen ise bu şifreyi çözmeyi başardı. Mesaj hataları ile birlikte aşağıda gibiydi:

İNSAN ÖLDÜRMEKTEN HOŞLANIYORUM ÇÜNKÜ ÇOK ZEVKLİ ORMANDA BİR HAAYVAN AVLAMAKTANDA DAHA ZEVKLİ ÇÜNKÜ İNSAN HAYVANLAR ARASINDA EN TEHLİKELİ OLANI ÖLDÜRMEK BANA MÜTHİŞ BİR HEYECAN VERİYOR BİR KIZ İLE FİNGİRDEŞMEKTEN DAHA DA BÜYÜK BİR HEYECAN EN GÜZEL YANA İSE BEN ÖLDÜĞÜMDE CENNETTE YENİDEN DOĞACAĞIM VE TÜM ÖLDÜRDÜKLERİM BENİM KÖLELERİM OLACAKLAR SİZE İSMİMİ VERMEYECEĞİM ÇÜNKÜ BENİ YAVŞATLATACAKSINIZ YÂ DA SONRAKİ HAYATIM İÇİN KOLEKSİYON YAPMAMI DURDURACAKSINIZ

Kendisini sonradan Zodiak olarak tanıtacak olan katil ile polis arasında kedi fare oyunu başladı. 27 Eylül 1969’da Cecelia Ann Shepard ve erkek arkadaşı Bryan Hartnell, Berryessa Gölü kenarında baş başa piknik yapıyorlardı. Yanlarına gelen adamı çok geç farketmiş olacaklardı. Adamın yüzünü, bir cellat maskesi gizliyordu. Elindeki bıçağı defalarca üzerlerine savurdu. Kız kaçmaya çalışıyordu. Ama her defasında başka bir yerinden bıçaklanıyordu. Cinayetini sonuçlandırdıktan sonra soğukkanlı bir şekilde polisi arayarak, cinayetleri ihbar etti. 2 hafta sonra tekrar harekete geçti. Paul Stine isimli taksi sürücüsünü öldürdü. Ancak bu sefer arabanın içerisindeki kurumuş kan birikintisinde 2 adet parmak izi bulundu. Bir süre sonra Chronicle gazetesine ikinci şifreli mektup ulaştı. Bu sefer zarfın içerisinde son kurban Stine’nin gömleğinden koparılmış bir kumaş parçası vardı. 1984’e kadar 7 kişiyi öldürmüştü. O tarihe kadar Chronicles gazetesi ile irtibat halinde kalmayı ihmal etmedi. Kimliği hiçbir zaman açığa kavuşmadığı için, Jack the Ripper gizeminden sonra ikinci sırada yerini halen korumaktadır.

Aynı yıl, yani 1969’da İskoçya’da boğazlanmış 3 kadın cesedi bulundu. “İncil John” lakaplı adam, baş şüpheli konumundaydı. Üçüncü kurbanın, kız kardeşi aynı taksiyi paylaştıkları adamı tarif etti. Kendisini John olarak tanıtan bu adam, yolculuk boyunca yazıtlardan ve dualardan bahsetti. Üç kurban da bir balo salonundan çıkmışlardı. Üç kurbanın da adet dönemiydi. Detaylı bir eşgal tarifi olmasına rağmen, katil asla yakalanmadı.

Oregon State Üniversitesi’ne bir seri katil dadandı. Üniversite yakınlarındaki nehir kenarında, çürümüş cesetler bulundu. Ağaca bağlı olan bu cesetler baş aşağı asılıydı. Bazı bayan üniversite öğrencileri aldıkları tuhaf telefon çağrılarından bahsettiler. Telefonun diğer ucundaki kişi, kızları dışarı çıkmaları için ikna etmeye çalışıyordu. Aynı zamanda kampüs çevresinde şüpheli tavırlar sergileyen bir adamın ihbarı da ulaştı. Polisler, çok sürmeden şüpheli adamı yakaladılar. Jerry Brudos isimli bu adam, gözaltındayken 4 kadını öldürüp parçaladığını itiraf etti. Özellikle bazı uzuvlar onun ilgisini çekmekteydi. İlk kurbanının sol ayağı kesilmişti. Diğer iki kurbanın ise göğüsleri kesilmişti. Kurbanlarına tecavüz ederken fotoğraflarını çekmişti. Kestiği uzuvları ise dondurucuda saklıyordu. Mahkeme süresince uzmanlarca yapılan analizler kişilik bozukluğunu doğrulamaktaydı. Ancak işlediği suçun tamamen farkında olduğuna da kanaat getirdiler. 3 cinayetten ötürü suçlu bulunarak, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

ABD’nin diğer ucunda, Antone Costa isimli katil, Massachusetts ile California arasındaki seyahati boyunca birçok kişiyi öldürmüştü. Kurbanlarını uyuşturucu içme vaadiyle kandırıyordu. Kurbanlarını öldürdükten sonra ise cesetlere tecavüz ediyordu. Şizofren teşhisi sebebiyle asla yargılanmayan Costa, kaldığı hastane odasında kendisini asarak intihar etti.

Sakinliği ile tanınan Kanada da nasibini almıştı. 1968’de öğretmen olan Norma Vaillancourt, Montreal’deki dairesinde ölü bulundu. Boğazlanmış, tecavüze uğramış ve göğüs bölgesinden defalarca ısırılmıştı. Son derece sadistçe işlenen bu cinayetin 1 gün sonrasında, ikinci kurban da bulundu. İkinci kurban da aynı şekilde öldürülmüştü. İki ceset üzerinde tespit edilen ısırık izleri birbirleri ile eşleşiyordu. Polisler kurbanlar ile katil arasında yakın bir ilişki olduğunu düşünüyorlardı. Ardından Marielle Archambauls isimli kadın, çalışma arkadaşlarına yeni tanıştığı bir adamdan bahsetti. Kısa süre sonra ise diğer iki kurban gibi ölü bulundu. Onun da vücudunda ısırıklar vardı.

İki kurban daha öldükten sonra, 1971’de “vampir” durduruldu. Wayne Boden isimli şahıs tutuklandı. 

Diş yapısı örneği alındıktan sonra, kurbanların üzerindeki izler ile karşılaştırıldığında, katilin bulunduğu anlaşıldı. Wayne tüm cinayetleri itiraf etti. Tanıştığı kadınlarla sert sevişirken öldürdüğünü itiraf etti.

O dönemde dünyanın her yerinde benzer cinayetler işleyen seri katiller türedi. Bazıları yıllar sonra yakalandılar, bazıları ise asla yakalanmadılar. 60’lı yıllar dünyanın değişimine şahitlik etti. Özgürlük ve paradoks düşünceler ön plandaydı. Ancak şiddet sadece seri katillerden ibaret değildi.  1969 yılında Michigan Üniversitesi’nin Ann Arbour kampüsünde SDS (Demokratik Toplum İçin Öğrenciler) örgütünün büyük bir kongresinde temelleri atılan Weather Underground örgütü başka bir deyişle Weathermanlar çoğunlukla radikal biçimde eklektik olan Leninist fraksiyonun ağırlıkta olduğu Markist bir öğrenci hareketi idi. Ancak bir kampüsün toplantı salonunda komünist öğrencilerin, siyahların, ezilenler için öncü bir hareket gerçekleştirmek isteyen özgürlükçü ve eşitlikçilerin bu ilk büyük öğrenci toplantısı o zamanlar ulusal ölçekte pek tepki çekmemişti. 1969 yılında Demokratik Toplum İçin Öğrenciler hareketinin ilk konvansiyonunda alınan karar gereği siyah özgürlüğü hareketinden gelen komünist öğrenciler ile “beyaz” komünist öğrencilerin güçlerini birleştirmesi, radikal biçimde dünyadaki sosyalist devrimleri hedefleyen örgütlerin eylemleriyle dayanışmak adına Bob Dylan’ın bir parçasından ismi alınarak kurulan Devrimci Gençlik Hareketi, Weather Underground için bir geçiş örgütü durumunda oldu. Daha sonraki yıllarda Leninist bir örügtlenme yapısına kavuşan örgütün delegelerinin Kuzey Vietnam’a ve Küba’ya sosyalist hükümetlerle görüşmek için gitmesinin ardından yapılan ateşli tartışmalar sonucu Weather Underground yönelimini belirlemiş oldu. Ama 70’lerin ilk yarısında süregelen bu dönemde, örgütün stratejisini Amerikan emperyalizmini kendi çelişkilerinden kaynaklanan devrimci bir iç savaşa sürüklemek yoluyla yok etmek ve Vietnam Savaşı yerine içeri dönük bir sınıf savaşını kışkırtmak ve destklemek olarak özetlenebilir. Hedefleri öncü, illegal bir perspektif ile Amerika’nın dışındaki coğrafyalardaki savaşlar için harcanan enerjiyi ve ilgiyi içeri hapsetmek, emperyalizmin bir sınıfsal iç savaş ile hakkından gelerek, Birleşik Devletler hükümetini devirerek yönetimi ele geçirmek hareketin birbiriyle bağlantılı olarak gerçekleştirmek istediği iki hedefti. Gerçekten de büyük gösteriler düzenleyen örgüt o dönemin radikal sol çevresinde büyük ilgi uyandırdı ve arkasına savaş karşıtı rüzgarı da alarak büyük yankılar doğurdu. Irkçılık karşıtı, beyaz ayrımcılığını hiçe sayan, sınıf savaşını destekleyen komünist Amerikalı radikal gençler tarafından sempatiyle karşılandı. 1 Mayıs’ta Haymarket’te işçilerin üzerine atılan bombayı anmak için aynı yerdekİ polis anıtının önünde gerçekleştirilen bomba eylemi, savaş kaşıtı “mücadele günleri” eylemleri, Pentagon dahil hükümet binalarına bomba konması gibi sansasyonel eylemler grubun üyelerinin FBI ile çift uçlu “içeriden ve dışarıdan” aynı anda yürütülebilecek bir mücadele alanı doğurmuş oldu.  

Onlara göre ABD, milyonlarca masum insanı öldürmüştü. “İntikam Günleri” olarak anılacak o günlerde çıkan çatışmalarda çok kişi hayatını kaybetti. Aslında bu olay, ABD’de ilk kez terör eylemleri ile karşı karşıya kalmanın tecrübesiydi. Başkan Nixon, bu kişileri “eşkiya” ve “serseri” olarak adlandırdı.

1969’da gerçekleşen Woodstock sevgi konseri kapsamında ünlü Rolling Stones grubu konser verirken, Hell’s Angels isimli anarşist motorcu grubunun, sahne önünde siyahî bir genci öldüresiye dövmesi büyük yankı uyandırdı. Vietnam Savaşı sırasında ABD güçleri tarafından, Güney Vietnam yönetimine bağlı köyler olan My Lai, My Khe ve Son My’da 347 sivilin katledilmesi olayı ile ilgili görseller Time dergisi tarafından yayınlanınca büyük tartışmalara yol açtı. İşte bu olay Weatherman örgütünü ayaklandırdı ve bomba ihbarları yağmaya başladı.

60’lardan 70’lere geçiş son derece sancılı oldu. Seri katiller çığ gibi türerken, FBI’nın bazı dedektifleri kendilerini ön plana çıkararacak hamleler yapacaklardı.

DEDEKTİF YAZARLARI 2024 YILINI DEĞERLENDİRDİLER

0

GAMZE YAYIK

Bu yıl hem dergiye yazı hazırlamak amacıyla hem de katıldığım kitap kulüplerinde güzel polisiyeler okuma fırsatı buldum. Hepsini sayamayacağım. 53. sayıda dosya konumuz Lawrence Block olunca onun güzel kalemiyle tanışmıştım. Bu senenin favori yazarı o oldu. Philip Kerr’in Mart Menekşeleri’ni okudum. Seriye devam edeceğim. Hem tarzını hem de dönemi anlatışını sevdim. Markaris’in Batık Krediler romanı da gayet başarılıydı. True Detective dizisinin son sezonunu izledim. Önceki sezonlardan biraz farklıydı. Murders in The Bulding serisini izledim. Gerçekten çok eğlenceliydi.

Türkiye’de ve dünyada polisiye edebiyat eserlerinin arttığını gözlemliyorum. Edebiyatta hızlı üretimin niteliği düşürdüğünü bilmeme rağmen bu artış yine de beni sevindiriyor. Zamanla niteliksiz metinler elenecek, kıymetli romanlar ve öyküler klasikleşecektir.

2025 benim için eminim yoğun bir sene olacak. Kristal Kelepçe ve Zehirli Kalem ödüllerinde jüri üyeliğim nedeniyle çok okuyacağım. Dedektif Dergi görevlerim ve özel işlerim de yoğunluğuma yoğunluk katacak. Keyif aldığım şeylerin işim olması güzel.

2025’te artık ilk basılı kitabımı raflarda görmeyi umuyorum. Tüm okurlarımız ve yazar dostlarım adına sağlıklı ve bol kitaplı bir yıl olmasını temenni ederim.


RAMAZAN ATLEN

Bu yıl okuyup beğendiğim polisiye kitaplar (harf sıralamasına göre); Her İşte Bir Hayır Vardır (Ekin Açıkgöz), Kafa Kol Bankası (Boileau-Narcejac), Kan Rüyayı Bozar (Süleyman Baş), Kasaba (Trevanian), Lanetli Evin Katili (Gencoy Sümer), Ölüm Sessiz Geldi (Agatha Christie), Ölüm Tehdidi (Nicholas Blake), Sınırın Yasaları (Javier Cercas), Suç ve Bela Öyküleri (Emel Aslan).

2025’te romanımı tamamlamayı, Agatha Christie’nin bütün kitaplarını bitirmeyi, okumayı ihmal ettiğim yazarları –mesela Günay Gafur’u– okumayı umuyorum.


YEŞİM YÖRÜK

2024 yılında okuduğum polisiye kitaplar arasında en beğendiklerim Gencoy Sümer’in Lanetli Evin Katili romanı, Funda Menekşe’nin sekiz polisiye öyküden oluşan öykü kitabı Uğursuz, Emel Aslan’ın Suç ve Bela Öyküleri, Günay Gafur’a 2024 Kristal Kelepçe ödülünü getiren fantastik polisiye romanı Baba, Adam Fawer’ın uzun zaman sonra rafları sallayan yeni romanı Mobius, Mario Mazzanti’nin On – İçimdeki Katil romanı ve John Verdon’un son romanı Yılan Avı oldu.

Ülkemizde bu yılın en popüler romanları arasında yerini alan, Freida McFadden’ın Hizmetçi serisinin ise biraz abartıldığı düşüncesindeyim. Romanların sade, akıcı ve sürükleyici bir dille yazıldığını, eksiksiz ve kusursuz çevrildiğini, kolayca okunmasının baş sebebinin bu sadelik ve akıcılık olduğunu kabul ediyorum fakat sonu tahmin edilebilir, ters köşeleri güçlü başlayıp zayıf ilerleyen, gereksiz detayların çoğunlukta olduğu kurgulardan oluştuğunu söylemeden edemeyeceğim. Yine de bu yıl bir çırpıda okuyup bitirdiğim kitaplardan oldu Hizmetçi serisi.

Richard Osman’ın, yaşlı ve emekli bir grup arkadaşın dedektiflik maceralarıyla tanıştığım ilk romanı Perşembe Günü Cinayet Kulübü ise belki yazarın aslında eğlenceli sayılabilecek yazım tarzını benimseyemememden belki de karakterleri, olayları, anlatımları detaylara boğduğu düşüncesine kapılmamdan dolayı çok da akıcı ilerlemeyen bir okuma oldu benim için. Yine de önümüzdeki yıl yazarın diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

2024 yılında izlediğim diziler arasında en beğendiklerim From, Shogun, Dexter: New Blood, Usher Evinin Çöküşü, Agatha Christie’s Murder is Easy, Bodies ve Liebes Kind oldu. Ayrıca gizem ve gerilim türünde keyifle izlediğim bir dizi de Evil dizisi oldu.

En beğendiğim filmler arasında ise ilk sırayı genç Edgar Allan Poe’nun 19.yüzyılın ortalarında bir dizi cinayeti çözmesini konu alan The Pale Blue Eye filmi aldı. Ayrıca eğlenceli kurgusu ile gönülleri fetheden Murder Mystery filminin iki bölümünü de keyifle izledim. Aslında 2023 yapımı olan fakat benim 2024 yılında izleyebildiğim Venedik’te Cinayet filmini de bu yılın en iyileri arasında sayabilirim.

2024 yılına damgasını vuran polisiye edebiyat olayı bence Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin bu yıl ilkini düzenlediği Polisiye Şenliği etkinliği oldu. Hemen ardından yapılan Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat Ödülleri’yle polisiyeseverlere tadına doyum olmayan günler yaşatıldı. Dedektif Dergi’nin bu yıl beşincisini düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nın sonuçları açıklandı ve Şeytan Tuzağı adlı öyküsüyle Dilan Yamaç birinci oldu. Suçüstü dergisi bu yıl ilk kez bir İlk Polisiye Roman yarışması düzenledi. Yarışmalar çoğaldı, dergiler çoğaldı, yazarlar çoğaldı.

2025 yılında tüm dünyaya sağlık, barış ve huzur diliyorum. Bol bol yazdığımız, edebiyatla bütünleştiğimiz, polisiyeye gönül veren kalemlerin hızla çoğaldığı, mutlu bir yıl olsun.


GÜNEŞ BARGUŞ

Lawrence Block’un Umduğunu Değil Bulduğunu Yiyen Hırsız adlı polisiyesi bu yıl en sevdiğim kitap oldu. İlk kez Block okudum ve çok eğlenerek okudum. Yarattığı karakterle yazarın bir hırsızı sevdirmesi onun tam bir söz ustası olduğunu gösterdi bana. Rahat polisiye okumayı da sevdiğim için Block’un bu uzun hikâyesi, okuduğum polisiye kitaplar arasında 2024’te başı çekti.

Âşık, Sapkın, Katil tekinsiz bir belgesel. Bu belgeselin gerçekliği bir aldatmaca üzerine kuruluydu. Dave, internette tanıştığı flörtünü reddedince olaylar karmaşık bir hal almaya başladı. Cinayet sürecinin tanığı olan kişinin ağzından o süreci dinlemek beni dehşete düşürdü. Ustaca planlanmış bir oyunun, ölümcül bir hal alması son derece tüyler ürperticiydi.

2001 yapımı Karanlıkta Koşanlar adlı dizi bu yıl en sevdiğim dizi oldu. Uğur Yücel ve Haluk Bilginer’in başrollerini üstlendiği on bölümlük polisiye dizinin senaryosunu Uğur Yücel, Ahmet Ümit’in öyküsünün uyarlaması olarak yazmıştır. Bir seri katilin işlediği cinayetler ve bunu çözmeye çalışan emniyetten üç arkadaşın hikâyesini konu alır.

Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması bence bu yılın en önemli polisiye edebiyat olayıdır. Genç yazarlara fırsat tanıması, onları yazmaya teşvik etmesi ve en önemlisi polisiye edebiyata katkı sunmasıyla ilk sırada yerini aldı.

2025’ten beklentim yazmak, daha fazla yazmak; okumak, daha fazla okumak.


BÜLENT TUNGA YILMAZ

2024 yılı casus edebiyatı ve diziler açısından verimli bir yıl oldu. Aralarından seçmem gerekirse:

Diziler içinde Slow Horses bence en dikkat çeken yapımdı. 4. sezonu da diğer sezonlar gibi bir solukta izlendi.

Edebiyat dünyasındaysa John Le Carre’nin oğlu Nick Harkaway babasının George Smiley ile birlikte yarattığı en önemli karakter olan Karla üzerine yazdığı Karla’s Choice ile hem geleneksel casus edebiyatına yeni bir katkı yaptı hem de Le Carre mirasının babasını gururlandıracak şekilde devam etmesini sağladı.

Karla’s Choice dışında dünya üzerinde en sevdiğim ve en çok bildiğim şehir olan Viyana ile yine en çok ziyaret ettiğim ve ruhunu hissettiğim şehirlerin başında gelen Londra arasında gidip gelen, Jane Thynne’nın Midnight in Vienna romanını 2024’ün diğer dikkat çekici kitabı olarak nitelendirebilirim.

2025 ile ilgili en ciddi planım üç orta uzunlukta hikâyeden oluşan; geleneksel anlamda bir polisiye olmayan ama ana karakteri İstanbul’da görev yapan bir polis komiseri olan kitap çalışmamı tamamlamak. John Le Carre ve espiyonajın başkentleri (Berlin, Viyana, Budepeşte, Londra) üzerine bir makale dizisi kaleme almak da 2025 için ana planlarım arasında.


ÖNAY YILMAZ

Bu yıl en beğendiğim yerli polisiye kitaplar Gencoy Sümer’in Bir Yaz Günüydü ve Lanetli Evin Katili, Emel Aslan’ın Suç ve Bela Öyküleri adlı eserleri oldu. Sabri Saydam, Yeşim Yörük, Derin Gezmiş de takibe aldığım yazarlar arasına girdi. Yabancı polisiyelerde Henning Mankell’in Piramit adlı eseri ile Agatha Christie’nin On Kişiydiler adlı eserini yeniden beğeniyle okudum.

The Killer, Reptile, Fair Play ilgiyle izlediğim polisiye gerilim filmleri oldular. The Perfect Couple, The Madness, polisiye dışı La Palma ve Yüzyıllık Yalnızlık adlı dizileri de beğeniyle izledim.

Benim açımdan 2024’ün önemli olayları arasında Dedektif Dergi’nin başarılı atılımlarını, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin yıllık toplantısına ilk kez katılıp orada sadece isimlerinden ve seslerinden tanıdığım değerli dostlarla yüz yüze görüşmeyi, Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışması’nda jüri üyeliği yapmayı sayabilirim.

2025’in barışın ve demokrasinin daha çok konuşulduğu, sadece konuşulmakla kalmayıp daha çok uygulandığı bir yıl olmasını bekliyor ve diliyorum.

Kişisel olarak polisiye kitaplar yazmayı sürdürmenin yanında başka edebiyat türlerini de denemek istiyorum. Ayrıca bizden polisiye yazarları daha çok okumak da planlarım arasında yer alıyor.


EMEL ASLAN

Kitaplar: Bu yıl da çok miktarda yerli polisiye kitap editörlüğü yaptığım için eskisi kadar rahat okuyamadım maalesef. Okuduğum kitaplar içinde en beğendiklerim; Lanetli Tavşan (Bora Chung), Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri (Çetin Altan), Hafıza Polisi (Yoko Ogawa), Lanetli Evin Katili (Gencoy Sümer) ve Şeytanın Gözleri (Sabri Saydam) oldu.

Film ve diziler: Bu yıl epeyce gerçek suç belgeseli izledim. En çarpıcı bulduklarım; Menendez Kardeşler’in Hikâyesi, Kedilere Bulaşmayın ve Laci Peterson Cinayeti oldu. Ripley, Sevgili Çocuk ve Uscher Evinin Çöküşü dizileri de en beğendiğim yapımlar arasında.

Benim açımdan yılın en önemli edebiyat olayı, ilk şahsi kitabım Suç ve Bela Öyküleri’ne kavuşmak oldu. Moral ve motivasyon açısından çok iyi bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim. İkincisi ise Ekim ayında İstanbul’da düzenlenen POYABİR Genel Kurul Toplantısına ve Kristal Kelepçe Ödül Töreni’ne katılmak, İngiltere’den gelen kurucularımız Gencoy Sümer ve Turgut Şişman’la nihayet yüz yüze tanışmak, Dedektif Dergi’den ve POYABİR’den çok kıymetli polisiye yazarı arkadaşlarımla bir araya gelmekti. Keyifli ve verimli zamanlar geçirdik. Umarım bu buluşmalar gelenekselleşir.

2025’te ülkemiz açısından birazcık huzur bulmak en büyük dileğim. Her yeni güne yeni bir facia, katliam ve felaket haberiyle uyanmadığımız, çocukların, kadınların, hayvanların öldürülmediği, insanlarımızın insani şartlarda yaşayabildiği bir ülkenin (gerçekleşmesi güç) hayalini kuruyorum.

2025 planlarımda çok farklı bir şey yok. Polisiye öyküler yazmaya, yeni kitaplar editlemeye ve tiyatro oyunları çevirmeye devam etmeyi umuyorum. Zamanımı verimli kullandıkça mutlu oluyorum.


DİNÇER BATIRBEK

2024 yılında okuma fırsatı bulduğum yerli polisiye romanlardan Algan Sezgintüredi’nin Kavgaz serisi, Günay Gafur’un Baba, Hakan Güneri’nin Hotel İstanbul ve Muhammet Selman Anasal’ın Ölümle Hesaplaşma adlı kitapları en beğendiklerim oldu.

Yabancı polisiyelerde ise, Ellis Peters’in Cadfael Birader serisinden çıkan üç kitabını artarda ve çok severek okudum. Yıl içinde izlediğim çok sayıda polisiye film ve dizi arasında ise en etkileyici bulduğum, A Murder at the End of the World oldu.

Bana göre 2024’ün en önemli polisiye olayı kuşkusuz, POYABİR’in Ekim ayında İstanbul’da düzenlediği “Polisiye Şenliği” idi.

2025 yılında Dan Brown’un yeni romanının çıkmasını heyecanla bekliyorum.


İHSAN CİHANGİR

2024 yılında Murathan Mungan’ın kara polisiyesi olan 995 Km’yi okudum. 2024’ün en önemli polisiye edebiyat olayı Zehirli Kalem Yarışması’nın sonuçlanmasıydı. 2025 yılında yeni bir kitap yayınlamayı düşünüyorum.


MURAT YÜKSEL

Bu yıl içinde okuduğum ve en beğendiğim polisiye kitapları Richard Osman’ın Perşembe Günü Cinayet Kulübü ve sevgili Algan Sezgintüredi’nin Kavgaz serisi oldu. Yine Tuna Kiremitçi’nin Başkomiser Perihan Uygun serisini de keyifle okudum. Öykü türünde ise Jo Nesbo’nun Kıskanç Adam kitabıyla Gencoy Sümer’in Bir Yaz Günüydü adlı kitaplarını söyleyebilirim. Beni hayal kırıklığına uğratan ise Mermer Adam gibi kaliteli bir kitaptan sonra Kızıl Karma ile çıtayı çok düşüren Grange oldu.

Suç ve polisiye temalı dizilerden Türk yapımı Araf’ı (Netflix) ve Sorgu’yu (TOD), yabancı dizi olarak Ripley (Netflix) ve The Madness’ı (Netflix) beğendiğimi söyleyebilirim.

Filmlerden ise yerli yapımlardan Meraklı Adamın 10 Günü (Netflix), yabancılardan ise son zamanlarda izlediğim Kabin Bagajı’nı (Netflix) beğendim.

Ayrıca Juan Rulfo’nun aynı adlı ölümsüz eserinden sinemaya uyarlanan Pedro Paramo adlı Netflix filmiyle bir Gabriel Garcia Marquez efsanesi olan Yüzyıllık Yalnızlık isimli Netflix dizisi de benim için yılın en önemli suç yapımlarından oldu.

Yılın önemli polisiye edebiyat olayları olduğunu düşündüklerim; özellikle Ahmet Ümit’in yeni bir Başkomiser Nevzat kitabının (Yırtıcı Kuşlar Zamanı) ve sevgili Gencoy Sümer’in yeni bir polisiye romanının (Lanetli Evin Katili) yayınlanmış olması. Her ne kadar halen ikisi de kitaplığımda okunma sırasını bekliyor olsalar da ayrı bir keyifle okuyacağımı biliyorum.

Bunun dışında Zehirli Kalem öykü yarışmasının artık gelenekselleşmesi ve her sene çıtayı daha yukarıya çıkararak devam ediyor olması da yılın bir başka önemli polisiye edebiyat olayı.

Üzerinde aylardır çalıştığım bir polisiye roman projem var. Halen taslak üzerinde uğraşılarım devam ediyor. 2025 yılı içerisinde kafamda yazma eylemini sonuçlandırmayı planlıyorum. Bunun dışında Cennetten Bir Cehennem’den sonra yeni polisiye suç öykülerinden oluşan ikinci öykü dosyamı hazırlıyorum. Ayrıca polisiye haricinde Türk edebiyatına ilişkin bir öykü dosyam da hazırda bekliyor. Ve tabii ki okunmayı bekleyen kitaplar kitaplar kitaplar…

Herkese bol kitaplı mutlu bir yıl diliyorum…


FUNDA MENEKŞE

2024 yılında polisiye türünde çok fazla okumadım. Ancak okuduklarım içinde en beğendiklerim Günay Gafur tarafından yazılmış Baba ve Melih Günaydın tarafından yazılmış Buzlar Çözülünce oldu. Baba, kurgudaki akıcılıkla ve yazarın üslubuyla beni etkiledi. Buzlar Çözülünce ise güncel olayları da içeren kurgusuyla beni içine çekmeyi ve aklıma kazınmayı başardı.

2024’ün sonlarına gelmişken denk gelen The Day of the Jackal dizisini bir solukta izlediğimi söylemeliyim. Moonflower Murders dizisinin de anlatımını çok beğendim. Death and Other Details da ilk bölümleriyle ilgimi çekmiş ve merak uyandırmıştı ancak ilerleyen bölümlerinde ilk baştaki etkisini devam ettiremedi. Yine de iyi bir katil kim polisiyesiydi. Bu yılın polisiye filmlerinden beğendiğim olmadı.

2024 yılında suç edebiyatı dergisi SUÇÜSTÜ’nün yayın hayatına başlaması bence çeşitlilik ve çokseslilik açısından oldukça değerliydi.

Yeni yılla ilgili beklenti içerisine girmeyi bırakalı birkaç yıl oldu. Her yeni yılın bir öncekini arattığını fark ettiğimden beri ne yazık ki bu böyle. Umutlu bir beklentide olmadan, tüm dünyada olan biteni şaşkınlıkla seyrediyorum artık. Hedef derseniz yeni romanımı bitirmek istiyorum.


KEREM KAŞ

2024 ün benim için en sevindirici gelişmeleri;

İlk kitabım İntikam’ın 3. baskısını yapması ve korku gerilim tarzında ilk denemem olan Kalenin Laneti adlı romanımın yayınlanmasıydı. Ayrıca 2024’ün son günlerinde yepyeni bir anlaşma yaptım. Ocak ayında bunu duyurmayı planlıyorum. Bu sene içerisinde ülkemizin değerli polisiye yazarlarından Osman Aysu ile tanışma ve konuşma fırsatım oldu. Bu da benim için önemli bir olay olmuştur.

2024’ün en dikkat çeken olayı, belki edebiyat alanında değil ama polisiye olay olarak bakarsak Narin Cinayeti’ydi bana göre. Çok vahşi ve dikkat çeken bu olayın maalesef henüz tam olarak aydınlandığı bile söylenemez.

Ayrıca çok sevdiğim bir tarihçi yazar olan Muazzez İlmiye Çığ ve Paul Auster vefat etti. Özellikle Muazzez Hanım’a çok üzüldüm.

2024’te çok fazla dizi veya film izleyemedim. Zaten Türk dizisi izlemeyeli neredeyse on yıl olmuştur. Yabancı dizi olarak bakarsak, 3. sezonu yeni gösterime giren From dizisini beğendim. Hatta bu diziyle ilgili Dedektif Dergi’ye bir yazı göndermiştim.

Gelelim vazgeçilmezimiz olan kitaplara… Bu sene genelde Türk yazarların kitaplarını okumaya çalıştım. Birçok kitap okudum ancak okuyamadıklarım, sırada bekleyenler de var tabii. Okuyup da beğendiklerim arasında Çağatay Yaşmut’un Felsefe Cinayetleri var. Jane Casey, Grange, Harlan Coben, Jo Nesbo, Josh Mallerman, Ahmet Ümit, Tami Hoag, Osman Aysu kitapları okudum. Tabii roman olmayan veya polisiye olmayan bir sürü kitap okumuşluğum da var ama içlerinden beni etkileyen çıkmadı.


NURHAN IŞKIN

Bu yıl birçok polisiye kitap okumama rağmen aklımda kalan ve çok beğendiğim iki eserden bahsedeyim.

Kavgaz – Çantacı değerli yazar Algan Sezgintüredi ve Mesut Demirbilek’in birlikte kaleme aldıkları bir polisiye eser. Bu kitabı çok beğenmemin birkaç sebebinden biri seri olması. Zira seri kitap okumayı çok severim. Diğer bir etken ise konu itibariyle bin dokuz yüz seksenli yılların Türkiye’sinde suç ve emniyet güçlerinin tavır, davranış analizleri. Çünkü o dönemlerde cinayetler çaba ve zekâ ile çözülmeye çalışılsa da yapılan onca hata ile çözülmeyen davalar rafa kaldırılıyormuş. Gerçek olaylara dayanan bu kitap polisiye sevenler ve tarihi yeniden hatırlamak isteyenlerin okuyabileceği iyi bir polisiye eser. Ben merakla okumuştum.

Beğendiğim diğer bir eser değerli yazar Emel Aslan’a ait Suç ve Bela Öyküleri adlı öykü kitabı oldu. Öykü yazmak bana göre dehaların işi. Sınırlı sayıdaki kelimeleri temiz bir Türkçe ile öyküye dönüştürmek zekânın üst seviyesinin ortaya çıkması demek diye düşünüyorum. Her bir öykünün mesajı, kurgusu, çözümlemeleri ve bana hissettirdiği duygular çok yoğundu. Emel Aslan gibi yazarlarımızın artmasını gönülden diliyorum.

Bu yıl çok fazla polisiye dizi veya film izlemedim. İzlediklerim arasında yerli yapım olan Mezarlık adlı dizi oldukça ilgimi çekti. Mantık hataları, oyuncu kadrosunun yetersizliği bir tarafa günümüz Türkiye’sinde işlenen benzer kadın cinayetlerini konu alması ve yasaların ne kadar yetersiz olduğuna dikkat çekmesi beni etkiledi. Devamı çekilirse izleyeceğim.

Bana göre 2024 yılının önemli iki olayı vardı. Polisiye edebiyat adına yapılan Kristal Kelepçe ve Zehirli Kalem yarışmaları. Bu iki önemli yarışma daha çok polisiye okurun buluşmasına ve biz yazarları tanımalarına olanak veriyor. Uzun yıllar devam etmesi gerektiği inancındayım.

2024 yılında yazmaya çok vakit ayıramadım. Yeni yılda hedefim bir öykü kitabı ve Aylin Türkoğlu serisinin dördüncü kitabını okurlarımla buluşturmak olacak. Dedektif Dergi ailesinin bir üyesi olarak dergimizin daha fazla okurla buluşması yeni yılda beklentilerim arasında. Türk polisiyesinin hak ettiği yere gelmesi ise en büyük dileğim…


REHA AVKIRAN

Bu yıl ne iyi etmişim de okumuşum dediğim kitaplar arasında (Hatırlayabildiğim kadarıyla) Emel Aslan’ın Suç ve Bela Öyküleri, Ramazan Atlen’in Tabutumdan Bakarken, Armağan Tunaboylu’nun Polisiye Yazarının Ölümü, Algan Sezgintüredi Mesut Demirbilek’in ortak çalışmaları Kavgaz / Çanta ve Pilot’u ve yine Mesut Demirbilek’in (kurgu olmamasına karşın) Cinayet Sohbetleri ve Hepimiz Katiliz’ini sayabilirim.

2024’te beğendiğim dizilere gelince; The Fall, başarılı bulduğum bir yerli yapım olan Mezarlık, çok geç keşfettiğim, ilginç karakterleri ve iyi bir mizah duygusu olduğunu düşündüğüm Komiser Montalbano, İspanyol dizileri olan Yetkisiz Bir Hayat ve Entrevias bu yılın izlemekten en çok keyif aldığım dizileriydi.

Film olarak ise hatırlayabildiklerim Ferry ve Adalet 1 ve 2.

Yeni yılda daha çok polisiye roman ve öykü okumayı, elimden geldiğince de yazmayı umut ediyorum.


GENCOY SÜMER

2024’te okuyup beğendiğim kitapların başında Şebnem Şenyener’in Bir Türk Casusunun Mektupları adlı postmodern polisiyesi var.  Roman femme fatale’leri, bebek yüzlü katilleri ve entrikalarıyla soluksuz okunuyor. Ayrıca romanın eski devirlere has leziz Türkçesini de çok beğendim.

Don İsidro Parodi’ye Altı Bilmece, bu yılki bir diğer favorim. Yazarı H. Bustos Domeca olarak görünen eserin gerçek yazarları ise Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares. Altı öyküden oluşan bu kitap da postmodern bir polisiye. Aslında kitabı yıllar önce okumuştum. Fakat aradan uzun bir zaman geçtiği için öykülerdeki entrikaların detayları aklımdan uçup gitmişti. Bu yüzden müthiş keyifli bir hafıza tazeleme oldu.

Bu yıl çok dizi ve film izledim. Çoğu aklımda kalmadı. Özellikle travmalı dedektiflerin başrolde olduğu yapımlar. Lincoln Lawyer istisna. Dizideki entrika ve çözüm mükemmeldi.  Ayrıca, özel dedektif dizisi Sugar’ı ve çok hoş bir rahat polisiye (cozy mystery) olan Moonflowers Murders’ı da beğendim. Favorim ise Slow Horses oldu. Gary Oldman’ı izlemek başlı başına bir keyif. Umarım yeni bölümleri çekilir.

Murder is Easy büyük hayal kırıklığı oldu. Bıçaklar Çekildi’nin devam filmini de beğenmedim. On Küçük Zenci’ye selam durmuşlar ama filmin adı bile aklımda kalmadı. Reptile de hoşlanmadığım filmler arasında yer aldı. Bu sene keyifle izlediğim tek film Outfit oldu. Gerilimiyle, twistleriyle, tek bir sahnede yarattığı müthiş atmosferiyle ve güçlü oyuncularıyla etkileyiciydi.

2024’te, İngiliz televizyonlarında geçmiş yıllarda gösterilen Foyle’s War ve Jonathan Creek dizilerini CD’den derli toplu bir biçimde izleme şansı elde ettim.  Her ikisi de çok güzeldi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen ve casusluk maceralarına da bulaşan Foyle’s War dizisi hem nostaljik atmosferi hem de iyi oyunculuklarıyla sinema filmi havasındaydı. Jonathan Creek ise, dört başı mamur bir rahat (cozy) polisiye. Kilitli odalar, imkânsız cinayetler, sürpriz finaller ve tam kıvamında nüktelerle dolu bir dizi. 

2024’ün en önemli polisiye edebiyat olayının başında, bence, tüm dünyada Altın Çağ polisiyesine duyulan ilgi geliyor. Kapalı oda polisiyeleri ve dedektif romanları yeni bir Altın Çağ’a girmek üzere, belki de girdi bile. Rahat polisiye (cozy mystery) tarzı romanlar dünyada en çok basılıp satılan kitapların başında geliyor. Bizde de Algan Sezgintüredi’nin dilimize kazandırdığı Kilitli Oda Muammaları- Yazılmış En İyi İmkânsız Suç Öyküleri antolojisi bunun bir işareti. Bu çevirinin de ülkemizdeki en önemli polisiye edebiyat olaylarından biri olduğunu düşünüyorum. Bir diğer önemli olay da POYABİR’in Ekim ayında düzenlediği polisiye şenliğiydi. Önümüzdeki yıllarda bu şenliğin daha geniş katılımlarla ve coşkuyla devam etmesini dilerim.

2025’te Dedektif Dergi’nin bazı girişimleri olacak. Bunlarla ilgili duyurular önümüzdeki aylarda herhâlde yapılır. Kişisel olaraksa yeni bir Kerim Ülkü romanı ve yine bir Kerim Ülkü öykü kitabı yayınlamayı planlıyorum. Ayrıca derlediğim iki öykü kitabı var: Biri Zehirli Kalem Öyküleri-5, diğeri ise sürpriz. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Türkiye’de bir ilk.

GÜMÜŞPETEK YANGINI

0

Koray Erdivanlı’nın romanı, bir gece yarısı İstanbul’un Gümüşpetek mahallesinde çıkan feci bir yangınla başlar. Alevler söndürüldükten sonra, yanan evin salonunda bıçakla delik deşik edilmiş bir ceset bulunur. Bu kişi, evin sahibi, ünlü yontucu Yıldıray Gökdemir’dir. Medyada büyük yankı bulan bu cinayetin bir an önce çözüme kavuşturulması için Ankara’dan gelen siyasi baskı gerginliği iyice arttırır.

Cinayeti aydınlatmak için görevlendirilen genç Başkomiser Bora Karaçaylı hemen işe koyulur. Olayın iç yüzünü incelemeye başladığında ünlü yontucunun birkaç yıl önce mahalledeki iki kız çocuğunun kaybolmasıyla ilgili olarak yargılandığını ve beraat ettiğini öğrenir.

Bu bir intikam cinayeti midir? Yoksa eve gelen bir manyağın gerçekleştirdiği sapıkça bir eylem midir? Bora Karaçaylı, şüphelilerle konuştukça birbirinden habersiz birçok kişinin ünlü yontucuyu öldürmek için nedenleri olduğunu fark eder.

Gümüşpetek Yangını, naturalist ve gerçekçi özellikleriyle dikkat çeken bir polisiye. Olay günümüzde geçiyor… Cinayetin gerçekleştiği ve soruşturmanın büyük bölümünün yürütüldüğü Hasırca ilçesindeki Gümüşpetek mahallesi, akıllı kent anlayışıyla yeni inşa edilmiş kurgusal bir yerleşim yeri. Bununla birlikte, Belgrad Ormanı, Florya Plajı, At Pazarı gibi İstanbul’un toplumsal yaşamında yeri olan gerçek mekânlar da romanda var.

Koray Erdivanlı

Bu soruşturma süreci boyunca yazar, İstanbul’un toplumsal düzenine yönelik ılımlı eleştiriler yapma fırsatını da iyi kullanmış. Türk toplumunun kültürel renklerine değinmeler de romanı okurken rastlayacağınız ilginç tatlar arasında sayılabilir.

Bunlara ek olarak, genç polis Bora Karaçaylı’nın gözü mesleğinde ilerlemekten başka bir şey görmezken, karşısına çıkan beklenmedik aşk sonucunda yaşadığı kafa karışıklığı ve sevdiği kadının ısrarları sonucu yüzleşmek zorunda olduğu intikam arzusu da okuyucunun ilgisini canlı tutan noktalar olarak dikkat çekiyor. 

Yazar, cinayet soruşturmasını şüpheliler ekseninde denklemler kurarak ilerletmiş. Finaldeki sürpriz çok şaşırtıcı ancak okuru en sonda bir başka ters köşe daha bekliyor.

Polisiyeseverlerin kayıtsız kalmamaları gereken bir eser Gümüşpetek Yangını.

3. TOMRİS UYAR ÖYKÜ ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU

0

Edebiyatımızın en güçlü isimlerinden, yazar ve çevirmen Tomris Uyar anısına, Yazı-Yorum Dergisi’nin düzenlediği üçüncü Tomris Uyar Öykü Armağanı sahiplerini buldu. Ödül töreni 30 Kasım 2024 Cumartesi akşamı Yapı Kredi Kültür Sanat – Loca’da gerçekleşti. Törende Tomris Uyar’ın oğlu H. Turgut Uyar, eleştirmen ve editör Sevengül Sönmez konuşma yaptılar.

Dedektif Dergi Genel Yayın Yönetmeni Gamze Yayık ödülünü alırken.

Toplam üç yüz yirmi altı eserin başvurduğu yarışmada Zeynep Eriş ve Faruk Duman’dan oluşan ön jüri, uzun listeyi oluşturan on beş öyküyü belirleyerek ana jüriye gönderdi. Seçici kurul üyeleri Sadık Aslankara, Berna Durmaz ve Murat Yalçın katılan dosyalar arasında seçim yapmakta zorlandıklarını bu nedenle bu yıl iki dosyaya Jüri Özel Ödülü vermek istediklerini belirttiler. 

Tomris Uyar Öykü Ödülü birincisi Gonca Gülbey Genel Yayın Yönetmeni’mizle

Birincilik ödülünü Kara Dutun Ölümü adlı dosyasıyla Gonca Gülbey alırken, Dedektif Dergi Genel Yayın Yönetmeni Gamze Yayık Salyangoz Tezgâhı adlı dosyasıyla, Hüseyin Akyüz ise Eski Bir Pişmanlığa Dönüş adlı dosyasıyla Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldüler.  Her üç öykü dosyası, Alakarga Yayınları tarafından 2025 yılı içinde kitaplaştırılacak.

Genel Yayın Yönetmenimiz ve kıymetli yazarımız Gamze Yayık’ı aldığı bu anlamlı ödül için tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz…

Genel Yayın Yönetmenimiz Gamze Yayık’ın teşekkür konuşması.

EDİTÖRDEN

Kıymetli okurlarımız Dedektif Dergi’nin 53. sayısına ulaştık. Bir yılı daha bitirmiş oluyoruz böylece.

Geçtiğimiz aylarda hem dergimizde hem de polisiye edebiyat dünyasında ilgi çekici gelişmeler yaşandı. Öncelikle POYABİR’in ekim ayında İstanbul’da, Rami Kütüphanesi’nde düzenlediği üç günlük polisiye şenliğine katıldık. Organizasyonun geçen senelere kıyasla daha verimli ve başarılı geçtiğini düşünüyor, emek veren arkadaşlarımı kutluyorum.

Dergimizin ilk sayısından beri yöneticiliğimizi yapan, usta kalem, Dedektif’in sevilen hocası Gencoy Sümer yayın yönetmenliği görevini bu sayıdan itibaren bana devretti. Kendisine tüm yazar arkadaşlarım adına verdiği emekler için şükranlarımı sunarım. Bundan sonra onu kendine ait köşesindeki yazılarla ve yeni öykülerle sayfalarımızda göreceğimiz için sevinçliyiz.

Bu sayıda çok özel bir ismi ağırlıyoruz. Edgar ödüllü büyük usta Lawrence Block, Ramazan Atlen’in okurlarımız adına sorduğu soruları yanıtladı. Ünlü yazar için açtığımız soruşturma dosyasında kıymetli büyüğümüz Erol Üyepazarcı’nın yanı sıra Algan Sezgintüredi, Gencoy Sümer, Reha Avkıran ve Gamze Yayık yer aldı. Aramızda olmasından büyük keyif duyduğumuz Adli Tıp Uzmanı Nevzat Alkan da yazısıyla dosyamıza destek verdi.

2024 yılı Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat Ödülleri’ni kazanan Günay Gafur ve Ercan Akbay’a röportaj sorularını Funda Menekşe ve Reha Avkıran yöneltti.

Kitap kulübümüzde L. Block’un bir kitabını okuyup tartıştık.

Dergimizin olmazsa olmazı polisiye öyküleri Funda Menekşe, Tuğba Turan, Yeşim Yörük, Murat Yüksel, Gencoy Sümer’in kaleminden okuyabilirsiniz. Ayrıca Ramazan Atlen’in Türkçeye kazandırdığı Austin Freeman öyküsünü beğenerek okuyacağınızı umarım.

Okurdan Gelen Öyküler köşemizin konukları Serap Gökalp ve Ali Hulki Cihan.

Dinçer Batırbek, yazarlarımıza en sevdikleri yerli ve yabancı dedektifleri sordu.

Tuğba Turan’ın film inceleme ve Aytaç Kara’nın dizi ve film tanıtım yazılarını okumadan geçmeyin.

Seri Katiller dizisinin yeni makalesiyle Arkın Gelişin bu sayıda da bizlerle.

Keyifli okumalar.