Ana Sayfa Blog Sayfa 6

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

SAFRANBOLU’DAN BODRUM’A ZEKİ MÜREN’LE BİN KİLOMETRE

Yazar: Tuğba Turan

Yayınevi: KDY

Eflani’nin 17 yıllık eczacısı Tuğba Turan, beş maceraperest çocuk ve onların sadık dostu Şanslı ile karavanlarına atlayıp Safranbolu’dan bir yolculuğa çıkıyorlar. Ancak bu sıradan bir yolculuk değil. Çünkü bu karavanın içinde birbirinden ihtişamlı Zeki Müren kostümleri var.
Ne var ki, göz kamaştıran bu kostümleri ele geçirmek isteyen gizemli hırsızlar yüzünden, tatlı bir yolculuk heyecan dolu bir serüvene dönüşüyor. Dostluk, dayanışma ve kahkahalarla dolu bu yolculukta kahramanlarımız, hem tehlikelerle yüzleşiyor hem de unutulmaz anılar biriktiriyor. Peki, Zeki Müren’in ışıltılı kostümleri kurtarılabilecek mi?Dedektif yazarı Tuğba Turan’nın mizahi dili muamma ile bir çocuk polisiyesinde buluştu.

SOBE

BİRKAÇ CİNAYET, BİRAZ MERAK, BİR MÜYESSER

Yazar: Faden Müge Mersin, Müge Yücelsin, Berke Atabey

Yayınevi: Edisyon

Kırmızı ruju ve alımlı yürüyüşüyle hayranlık uyandıran Müyesser, görünüşte tipik bir İstanbul hanımefendisi… Yaşı biraz geçkin olmasına rağmen flört etmeyi seven, caz dinleyen, rafine zevkleri olan tipik bir Modalı.
Lakin Müyesser’in bu görüntüsü kimsenin tahmin etmeyeceği bir yetenekle birleşiyor. Çünkü Müyesser yeşil gözleriyle cinayet mahallinde hiç kimsenin fark etmediği ayrıntıları görüyor ve kıvrak zekâsıyla parçaları hızlıca yerli yerine yerleştiriyor. Bunları elbette ki polisten önce yapmayı başarıyor…
Aylin Aker Uçar, Melis Tığrak, Berke Atabey, Müge Yücelsin ve Faden Müge Mersin’in birlikte hayat verdiği “Birkaç Cinayet, Biraz Merak, Bir Müyesser” serisi okura polisiye edebiyatımızın en yeni ve özel dedektifini müjdeliyor. Özel çünkü bir yazarın birçok dedektif yarattığına sıkça şahit olduk, bu kez birçok yazar tek bir kahramana hayat veriyor.
Elinizdeki kitap Berke Atabey, Müge Yücelsin ve Faden Müge Mersin’in kaleme aldığı maceralardan oluşuyor. Gözü pek kahramanımız yeğeni Ferhat ile birbirinden karmaşık olayları çözüme ulaştırıyor…

GÖLGENİN ELİ

Yazar: Elçin Poyrazlar

Yayınevi: DOĞAN KİTAP

Milyonlarca takipçisi olan sosyal medya fenomeni Darin Dinamo, İstanbul’daki evinde vahşice öldürülmüştür. Cinayet Büro dosyayı soruştururken İstihbarat Şube’ye atanan Başkomiser Suat Zamir ünlü gazeteci Gökhan Konak’ı takip etmekle görevlendirilir. Suat görevi veren esrarengiz yöneticinin hiç tanımadığı babasıyla bir bağlantısı olduğunu öğrenir ve kendisini ailesinin sırlarıyla yüzleşeceği bir kedi-fare oyununda bulur.

ZAMAN DURDUKÇA

Yazar: Burcu Argat

Yayınevi: Remzi Kitabevi

İkinci Dünya Savaşı’nın çalkantılı günlerinde özgürlük arayışı…1920’ler Berlin’inden 1950’ler İzmir’ine… Kocasının hareminden Berlin’e kaçan Leyla’nın, geçimini sağlamak için falcılıktan casusluğa uzanan ayakta kalma mücadelesi. Leyla, aradığı özgürlüğe kavuşacağını düşünürken patlak veren II. Dünya Savaşı… Zaman Durdukça; kimlik, güvenlik ve özgürlük arayışında bireylerin, özellikle kadınların hikâyesi.
“Berlin… Parlak, ateşli, asi, hiçbir ucundan yakalayamadığın, yakalasan durduramadığın, ona tutunduğun sürece sonunu göremediğin bir tuhaf serüven. Tek başıma geldiğim bu şehirde tahayyül ettiğim o hayatı yaşamış, ısrarla kaçtığım aşka teslim olmuş, doğurmadığım bir insana sahte bir pasaportla bir gecede anne oluvermiştim.”

KAPANACAK HESABIM VAR

Yazar: Muhammed Selman Anasal

Yayınevi: ARMONİ YAYINCILIK

Bazı günahlar asla unutulmaz…
Gecenin karanlığında, adalet ve intikam arasında sıkışıp kalan bir kadın… Aşk, ihanet ve kanla yazılmış bir hikâye…
“Kapanacak Hesabım Var” sizi derin bir psikolojik yolculuğa çıkaracak, karanlık sokaklarda kaybolmanıza neden olacak. Peki, geçmişin izlerinden gerçekten kaçabilir misiniz?

Psikolojik gerilim türünde nefes kesici bir kara roman.

ZERZEVAN’IN GÖLGESİNDE – BİR MEZOPOTAMYA POLİSİYESİ

 Yazar: Yakuphan Okut

Yayınevi: DESTEK YAYINLARI

Tanrı hatalarını düzeltmedikçe bu savaş son bulmayacak!
Eski inançların gölgesinde, modern dünyanın tehlikeli labirentlerinde bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?
Roma İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinde yükselen Zerzevan Kalesi’nin karanlık dehlizlerinde, tarihin derinliklerinden gelen bir sır yeniden canlanıyor. Mithra inancının gizli ritüelleri ve uluslararası suç örgütlerinin acımasız dünyası, Zerzevan’ın Gölgesinde romanında kesişiyor.
Kayıp bir ruh, gerçekleri yaşamaktan usanmış bir polis ve dengede durmaya çalışan kadim ırklar…
Yenilmez Güneş lejyonunun yükselişini Manden Hilali engelleyebilecek mi?
Yoksa Mezopotamya’nın makûs kaderi yeniden mi tecelli edecek?
Yakuphan Okut, geçmişin gölgeleriyle günümüzün karmaşık ilişkilerini ustalıkla harmanlayarak, okuyucuya nefes kesen bir gerilim sunuyor. Güç, inanç ve sadakatin sınandığı bu hikâye, sizi derin bir sorgulamaya davet ediyor.

KAĞITTAN AY

Yazar: Andrea Camilleri

Yayınevi: Mylos Kitap

Andrea Camilleri ile bütünleşmiş, tüm dünyada tanınan bir komiser, Salvo Montalbano.
Kanlı bir cinayet ve ardındaki gizemler… Vigàta’da acımasız bir suç işleniyor. Her şey tutkudan kaynaklı gibi görünüyor. Ama Komiser Salvo Montalbano aldanmıyor: Bir kez daha çetrefil bir suç ile karşı karşıya. Örümceğin Sabrı’nda olduğu gibi, her zamankinden daha düşünceli, daha samimi, hatta daha olgun bir Montalbano ile karşılaşıyoruz. Öldürülen kişinin karmaşık ilişkiler ağı, suçluyu belirlemeyi zorlaştırırken komiser kendisini bir çıkmazda buluyor. Soruşturma peşinde sürüklenen komiser, aynı zamanda geçmişle ve anılarla yüzleşmek zorunda. Bir yanda geçmişin hayaletleri, öte yanda günümüzün gerçekleri…

DELİ DERVİŞ AYBABA VE DİPSİZ KUYU: ŞEKER EFENDİ VE SAHAB’IN İMKÂNSIZ SERÜVENLERİ

 

Yazar: Çağan Dikenelli

Yayınevi: Oğlak Yayınları

Çağan Dikenelli’nin fantastik polisiye serisi “Şeker Efendi ve Sahab’ın İmkânsız Serüvenleri”nin yeni macerası “Deli Derviş Aybaba ve Dipsiz Kuyu” raflarda.

Kanlı Hendek ismini, aslında Kansız Baba adında bir Bektaşi ereninin, kendisine bıçak işlemediğini iddia etmesi ve Dokuz Parmak Seyfi adındaki bir kabadayının, bu iddiayı tecrübe etmesi üzerine almıştı. Bu alanda yaşanmış efsane olaylardan biri de, yardımseverliğiyle nam salmış Cemile Hatun adındaki yaşlı kadının, gece yarısı, mahallenin delilerine taşıttığı bir kazan paça çorbasıyla çıkıp gelmesi ve bu ikrama delice sevinen sarhoş Kanlı Hendek sakinlerinin hepsinin zehirlenip yerlerde debelenerek gebermesiydi. Yere dökülen paçaları yiyen birkaç köpek de cartayı çekince Cemile Hatun kendini kahredip tez vakitte ahirete doğru yola çıkmıştı. (Arka Kapak Yazısı)

İZMİR 1. POLİSİYE ŞENLİĞİ’NDE YAZARLAR OKURLARLA BULUŞTU

Türkiye’de güncel polisiye edebiyat örnekleri ve yazarları her geçen gün çoğalıyor. Yazar- okur buluşmaları genellikle kitap fuarları ve kitabevi etkinlikleriyle sınırlı kalıyor.  POYABİR (Polisiye Yazarları Birliği)’in her sene ekim ayında düzenlediği etkinlikler ve (bu yıl düzenlenemeyen) Kara Hafta, polisiyeseverlerin bir araya gelmesini, suç edebiyatı üzerine konuşmasını sağlıyor.

İzmir’de bir şenlik düzenleme fikri Kelime Sahaf’ın sahibi İshak Kocabıyık tarafından İDA Polisiye Edebiyat Kulübü’nde ortaya atıldı. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin etkinlik alanı sağlaması ve gönüllü katılımcıların emeğiyle fikir gelişti ve gerçeğe dönüştü.

Dedektif Dergi, POYABİR, Kelime Sahaf ve İDA (İzmir Dayanışma Akademisi) tarafından desteklenen Polisiye Şenliği 19-20 Nisan 2025’de Kültürpark içinde yer alan Büyükşehir Belediyesi’ne ait Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleşti. İZKİTAP fuarıyla da çakışan etkinlik tarihi Kültürpark alanına canlılık getirdi.

Dr. Aydın Arı

Şenliğin ilk gününde D.E.Ü İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü öğretim üyesi Dr. Ahmet Aydın Arı “Petros Markaris Okuyarak Yunanistan Ekonomisini Anlayabilir miyiz?” başlığıyla bizlerleydi. Arı, Markaris’in tüm romanlarında Yunan toplumunun yakın tarihte çektiği maddi sıkıntıları, hatalı ekonomi politikalarını, bankacılık başta olmak üzere birçok sektörde işlenen büyük suçları arka plan olarak seçtiğini anlattı. Suç edebiyatında güncel hayata yakın bir kurgu yakalamak istiyorsak yaşadığımız coğrafyanın politik ve ekonomik sorunlarının metinlerimize yansıması gereği üzerinde durdu. Konuşmasını istatistik verilerle destekleyen Arı’yı önümüzdeki yıllarda farklı başlıklar anlatırken görmeyi hevesle bekliyoruz.

Takip eden oturumun konukları, POYABİR başkanı ve yazar Algan Sezgintüredi, polisiyelerinde İzmir’i mekân seçen kıymetli yazar Suphi Varım ve 2024 Kristal Kelepçe Roman Ödülleri’nde Derin Uyku romanıyla ilk beş içine giren yazar Bahar Akman’dı. Söyleşi ana konusu “Polisiye Edebiyatın Tarihi” olsa da, söz dönüp dolaşıp güncel eserlerin ve okurun niteliği, yayınevi sorunlarımız ve elbette ülkede yaşadığımız sıkıntılara geldi. İki saatin nasıl geçtiğini anlamadığımız bu keyifli konuşmalar kokteyl boyunca da devam etti.

İshak Kocabıyık

Şenliğin ikinci gününde polisiyeseverleri, tarihi Haydarpaşa Tren Garı’nın mekân seçildiği filmlerden bahseden bir slayt gösterisi bekliyordu. Kelime Sahaf’ın sahibi ve Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası’nda işçi hakları savunucusu İshak Kocabıyık, Haydarpaşa Garı ve buna benzer tarihi mekânlar üzerinden rant sağlayan siyasiler ve şirketlerin nasıl bir kent suçu işlediğini gözler önüne serdi. Küçük suçlar kadar toplumun büyük kısmını etkileyen ve ne yazık ki hukuk tarafından cezalandırılmayan büyük suçluların polisiye edebiyata daha fazla konu olması gerektiğini anımsattı.

Hüseyin Bul

Güvercin Tedirginliği ve Paralel Cinayetler romanlarının yazarı Hüseyin Bul’un “Suç ve Polisiye Edebiyat” konulu sunumunda Bul, kısaca Türk ve Dünya polisiyesine değindikten sonra Amerika ve Avrupa’da polisiye romanlara konu olan bazı olayların ve suçların ülkemizde yaşanan gerçeklerden uzak olduğunu belirtti. Kendi coğrafyamızda yaşanan suçların roman ve öykülerimize konu olması gereğine dikkat çeken yazar, Türk hukuk sistemi, siyasi olayları, gelenek ve sosyal yaşam alışkanlıklarımızı polisiye eserlerde daha yoğun görmek lüzumu üzerinde durdu.

İstanbul’dan davetimiz üzerine gelen SUÇÜSTÜ Dergi yayın yönetmeni Alper Kaya ve Dedektif Dergi adına Gamze Yayık’ın katıldığı, yönlendirmesini Özlem Öztürk Arı’nın yaptığı bölümde “Polisiye Edebiyat ve Dergicilik” konuşuldu. 221B Dergisi de panele davetliydi ancak İzmir’de bir editörleri olmadığı için aramızda olamadılar. Bu nedenle sohbet genel olarak çevrimiçi dergi yayını, sorunları ve polisiye içerikler üzerinden ilerledi.

Şenlik, üç saat süren bir polisiye öykü atölyesi ile sona erdi. Yöneticiliğini Nalan Arman ve Gamze Yayık’ın yaptığı çalışmada katılımcılar verilen bir konu üzerinden kendi kısa öykülerini yazdılar. Tamamlanan ve onaydan geçen öyküler Dedektif Dergi’nin ileriki sayılarında değerlendirilecek.

Sonuç olarak İzmir’de keyifli ve polisiye dolu iki gün yaşandı. Tüm anlatılan ve tartışılanları özetlemek gerekirse; polisiye yazarının elinde gerçek bir güç olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok edebi daldan farklı olarak polisiye, suç, hak ve adalet temalarını kullanarak gazetecilerin, kanun savunucuların ulaşamadığı büyük suçlulara kurgu içinde de olsa ulaşabilir. Okuru bu suçlar konusunda uyandırıp uyarabilir. Gelişen dünya ile birlikte suç ve suçlu profili değişmektedir. Polisiye yazarının gündemdeki olayları takip etmesi, adli tıp, hukuk, ekonomi ve teknoloji başta olmak üzere pek çok daldaki ilerlemeler hakkında fikir ve bilgi sahibi olması zaruridir. İnancımız şu ki; coğrafyamız ve içinde bulunduğumuz siyasal ortam gereği her ne kadar kısıtlanıyor olsak da yazarlarımız suç edebiyatının her alt türünde ürün vermekten yılmıyor ve yılmayacak.

İzmir 2. Polisiye Şenliği için şimdiden heyecanlıyız. Görüşmek dileğiyle.

EDİTÖRDEN

Değerli okurlarımız, içerik açısından yoğun bir sayıyla yine karşınızdayız. İki aylık yoğun bir çalışmanın ürünü 55. sayımız umuyorum sizi çok memnun eder.

Bu sayıda öykülerimizi Yeşim Yörük, Mehtap Sezer, Nimet Şengül, Serap Gökalp, Güneş Barguş, Mine Sıraçe, Rıdvan Adıyaman, Nuray Karadağ ve Tuğba Turan yazdı. Ayrıca Edgar Wallace’ın ‘Pazartesinin Gizemi’ öyküsünü İpek Yayık çevirisiyle okuyabilirsiniz.

55. sayımızın röportaj konukları Algan Sezgintüredi, Mesut Demirbilek ve Mustafa Kalender. Ayrıca tiyatro oyuncusu, yazarı ve yönetmeni Umut Şeddadi ile polisiye tiyatro üzerine konuştuk. Polisiye edebiyatın geri planda bırakılmış bir alanına yakından bakmak için yazar Raşel Meseri ile son kitabı ve çocuk edebiyatı üzerine hasbihâl ettik. Sahaf söyleşimizin konuğu Tamu Sahaf’tan Ahmet B. Tamu.

Kitap kulübümüzde yazarımız Ramazan Atlen’in çevirisi ile Türk okurlarına ulaşan Nicholas Blake’in ‘Ölüm Tehdidi’ romanını okuduk.

Aytaç Kara’nın Polisiye Ekranı yazısını, Tuğba Turan’ın dizi incelemesi, Yamaç Yalçın, Nalan Arman ve Ramazan Atlen’in kitap incelemelerini okumadan geçmemenizi öneriyorum.

Faden Müge Mersin’in Sovyetler Birliği’nin ünlü seri katili Andrei Çikatilo hakkındaki makalesi, Bülent Tunga Yılmaz’ın ‘Casus Filmlerinde İstanbul’ ve Yasin Yılmaz’ın polisiyeseverliğe verdiği yeni ismiyle ‘polisiyefil’ yazıları eminim ilginizi çekecektir.

Dinçer Batırbek, Dedektif yazarlarına en sevdikleri amatör dedektifleri sordu. Yeşim Yörük kitaplığından seçip okuduğu üç romanı bizler için tanıttı. Usta yazarımız ve hocamız Gencoy Sümer de Ters Köşe’sinde sizleri bekliyor.

Tamamını keyifle okumanızı dilerim.

Ters Köşe: RAYMOND CHANDLER BALONU

General’in Kızına Yapılan Şantaj Kimin Umurunda?

Raymond Chandler hikayelerini yeniden okuma sürecim büyük bir hayal kırıklığıyla devam ediyor. Chandler’ı polisiye edebiyatın baş köşesine oturtan kimi yazarların polisiye anlatı hakkındaki düşüncelerinin sığlığına şaşkınlığım da giderek artıyor. Hele onun klasik polisiyenin altın çağına yönelik eleştirilerinin dayandığı argümanların bir bumerang gibi kendisine döndüğünü görmem beni hayretler içinde bırakıyor. Chandler’ı sakınmadan öven yazarların neredeyse hepsi, onun edebiyatçılığına toz kondurmuyorlar ama polisiye ustalığı hakkında edebildikleri tek bir laf yok. Hollywood sayesinde yaratılan Chandler illüzyonu yavaş yavaş kaybolmaya başlamış olsa da dedektif hikayesi anlatısı üzerindeki yıkıcı etkileri, türü ciddi biçimde erozyona uğratmaya devam ediyor.

Mesele, polisiyenin “edebiyat” olup olmadığı noktasında düğümleniyor aslında. Biliyorsunuz birçok kibirli eleştirmene göre polisiye, edebiyat değildir, dolayısıyla sanat da değildir. Bunun bir tık altında yer alanlar, utangaç bir gülümsemeyle polisiyeyi yüksek edebiyat katında olmayan bir tür olarak tarif ederler.

Şimdi, polisiyeyi zaten edebiyata dahil etmeyen ya da etmekte zorlanan bu insanlar, nasıl oluyor da Raymond Chandler romanlarını “edebi” kabul etme eğiliminde olabiliyorlar? Öyle ya, madem polisiye, edebiyatın panteonunda yer alamayacak kadar aşağı bir tür, o halde Chandler romanlarındaki bu edebilik iddiası nereden çıktı? Bunun tek açıklaması, Chandler’ın yazdıklarını polisiye türüne ait bir kurgu olarak okumamalarıdır. Onlara göre, Chandler’ın üç boyutlu ve derinlikli karakterleri, metafor ve benzetmelerle bezeli şiirsel dili ve gerçekçi/toplumsal eleştiri içeren anlatısı, eserlerini türün dışında ve daha yüksek bir seviyeye çıkarmaktadır.

Bu iddialar ne derece doğru?

Karakterin ön planda olduğu bir romanda, anlatı boyunca değişmesi esastır. Hikâyenin sonunda, kahramanın kişiliği, hikâyenin başındaki kişiliğinden farklı olur. Hele bu bir dizinin kahramanıysa, onun kitaptan kitaba değişmesi, gelişmesi, en azından aynı kalmaması beklenir.

Raymond Chandler

Buraya bir not düşeyim. Kurgu dünyasında bunun gerçekliğe uygun olduğu iddia edilir ama benim bu konuda ciddi şüphelerim var. Karakterin değişimi kurguda mümkün olabilir ama gerçek hayatta bu ne derece mümkün? Çevrenizdeki insanlara, tanıdıklarınıza bir bakın. Yıllar içinde ne kadar değiştiler? Fiziki değişiklikten bahsetmiyorum elbette. Karakter değişikliğinden söz ediyorum. Açık konuşmam gerekirse, ciddi travmalara maruz kalmış tanıdığım birçok kişi var. Kişiliklerinde en ufak bir değişiklik olmadan yaşamlarını sürdürüyorlar.

Neyse biz dönelim kurgu dünyasına.

Chandler’ın romanlarındaki en önemli karakter, bildiğiniz gibi özel dedektif Philip Marlowe. Kahramanımız, bırakın kitaptan kitaba değişmeyi, herhangi bir romanda bile bir değişme, gelişme göstermez. Hep aynı kalır. Özel hayatı yoktur. Okur, onu sadece olayların içindeyken, eylem halindeyken görür. Çünkü, Chandler romanları, iddia edildiği gibi, karakter odaklı romanlar değildir. Olay örgüsü odaklı romanlardır.

Olay örgüsü mü dedik? O zaman orada biraz duralım.

Efendim, kurgular ikiye ayrılır. Edebi kurgu ve tür kurgusu. Edebi kurgu tabiri, bu anlatıların daha iyi edebiyat olmasıyla alakalı bir adlandırma değil. Sadece herhangi bir türe dâhil ol(a)mayan romanları tanımlamak için türetilmiş bir adlandırma. Tür kurgusuysa, aşk, macera, bilim-kurgu, gerilim, casusluk, korku, polisiye gibi belli bir edebi türe uygun olması için kasıtlı olarak o şekilde yazılmış ve türü seven okurlara hitap eden eserlerdir. Bunlara popüler kurgu da denir. Ve zurnanın zırt dediği yer: Popüler kurgular, olay örgüsü odaklıdırlar, karakter odaklı değillerdir.

Bu ne demek? Bu, edebi kurguda olduğu gibi karakterlerin olaylar üzerinde etkisinin az olduğu anlamına gelir. Yani tür kurguda, karakterler olay örgüsüne tabidirler. Polisiye roman da böyledir. Muamma, ipuçlarının toplanıp değerlendirilmesi ve nihayet bulmacanın çözümü birincil odaktır ve her şeyden daha önemlidir. Dedektifin özel hayatı vardır mutlaka ama bundan uzun uzadıya söz edilmez.

O halde, bir polisiye yazarı olan Raymond Chandler’ın eserlerinin olay örgüsü odaklı olması hiç de şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan, yazarı övmek için kantarın topuzunu kaçırıp Chandler’ın romanlarının derinlikli ve üç boyutlu karakterlere sahip olduğunu iddia etme budalalığıdır. Daha da ileri gidersek, Chandler’ın argümanlarıyla klasik polisiyeye ateş ettiğini zanneden soytarıların, altın çağ yazarlarının romanlarındaki karakterlerin sığ, tek boyutlu ve hatta karikatür olduklarını iddia etmelerindeki gülünçlüktür.

Burada asıl saldırı Agatha Christie’ye yapılmıştır. Hem de Raymond Chandler tarafından. Bu iddiaya vereceğim cevap başka bir yazının konusu olacağı için burada üzerinde durmuyorum.

Fakat Chandler’in klasik polisiyeye yönelik eleştirilerinin aslında kendi eserlerinde de vücut bulduğunu, bu nedenle anlamsız olduğunu söylemem gerek.

Philip Marlowe, tıpkı Hercule Poirot gibi, kariyeri boyunca hemen hemen aynı kalmıştır. Okuyanlar hatırlayacaktır: Uzun Veda, Marlowe karakteri üzerinde en etkili olması gereken romanıdır. Burada bile, Marlowe’un ikincil kahramanla olan sofistike ilişkisi ve bundan doğan sonuçlar onun yaşamında kalıcı bir değişikliğe yol açmaz.

Chandler’ın romanlarında, bir şey olması gerektiğinde odaya eli silahlı biri girer. Bu aksiyon Büyük Uyku’da birçok kez yer alır.  Kendisi de yazarlara sıkıştıklarında bunu yapmalarını tavsiye eder. Herhalde, Raymond Chandler’ın olay örgüsü odaklı romanlar yazdığının bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.

Ve işin ilginç yanı, karakter odaklı roman yazdığı iddia edilerek göklere çıkarılan ama gerçekte olay odaklı roman yazan Chandler’ın eserlerindeki olay örgüleri bir polisiye yazarı için affedilemeyecek boşluklar barındırır. Birçok romanında cinayeti kimin işlediği açığa çıkmaz örneğin. Bir polisiye roman için affedilmesi imkânsız bu hata, Büyük Uyku’da o kadar göze batar ki, insan Raymond Chandler’ın gerçekten polisiye yazarı olup olmadığı konusunda şüpheye düşer. Romanın başlarında Taylor adında biri denizden çıkarılan arabasında ölü bulunur. Ölüm sebebi hakkında çeşitli varsayımlar ileri sürülür: Cinayet, intihar ya da kaza. Roman biter, Taylor’un ölüm sebebi anlaşılmaz. Cinayet ihtimali çok güçlüdür ama katilin kim olduğu belirsizdir.

Bu sorunun bir cevabının olmadığı, filmin senaryosunu yazanlar tarafından da fark edilir. Bu arada senaryoyu yazanlardan birinin Faulkner olduğunu da belirteyim. Durum filmin yönetmeni Howard Hawks’a iletilir, o da Chandler’ı arayarak Taylor’un katilinin kim olduğunu sorar. Aldığı cevap “Bilmiyorum,” olur.

Raymond Chandler’ın bu telefon konuşmasını yaparken iddia edildiği üzere sarhoş muydu yoksa o sırada yanında bulunan Robert Mitchum’ın yıllar sonra anlattığı gibi arkadaşlarının tavsiyesine uyarak mı bu cevabı verdi bilinmez ama şu bir gerçek ki, Taylor’u kimin öldürdüğü ne filmde ne de romanda açıklığa kavuşur. Bu nedenle hem film, hem de roman çok kafa karıştırıcıdır.

Chandler’ın üzerinde toz bırakmayan eleştirmenlerse, bunu yazarın olay örgüsüyle fazla ilgilenmediği şeklinde açıklarlar. Şimdi hemen bir not düşeyim, herhangi bir romanda olay örgüsünde boşluklar olabilir, bu bir kusur olsa da yazarın o konuyu anlatmaya gerek duymadığı şeklinde düşünülüp mazur görülebilir. Bence bu tam anlamıyla plansız yazmanın bir sonucu ama hadi neyse, iyimser yaklaşalım bu meseleye. Gel gelelim, bir polisiye romanda olay örgüsünde en ufak bir boşluk dahi olmamalıdır. Hele cinayeti kimin işlediği açıklanmayan bir polisiye roman, bu türün ancak yüz karası olabilir.

Büyük Uyku’daki boşluklar ve mantık hataları bu kadarla sınırlı kalsa yine iyi, ama nerde?

Bu roman, adeta iki ayrı kitap gibi. İlk kısımda üç cinayet işlenir. Üçünün de katilleri farklı kişilerdir.

Olay örgüsü şöyle: Pornocu Geiger, Carmen’in çıplak fotoğraflarını çekerken öldürülür. Katil, Carmen’in eski sevgilisi ama şimdi babasının şoförü Taylor’dır. Geiger’in açığını bulmak ve porno işini devralmak için etrafında sinsice dolanan Brody, Taylor’ın evden çıktığını görür, arabasıyla takip eder. Sonunda bir yerde onu durdurur ve Taylor’ın olay yerinden aldığı negatif filmleri gasp eder. Bu filmleri tabederek Carmen’in zengin babasına şantaj yapar. Ancak iki gün sonra, Geiger’ın eşcinsel sevgilisi tarafından evinde öldürülür. Bu arada Taylor’un da Carmen’in ablasına ait arabayla birlikte cesedi denizden çıkarılır.

Bütün bu olayları anlatan ve de tanık olan kişi, Carmen’in milyoner babası General Sternwood tarafından tutulan dedektif Philip Marlowe’dur.

General, dedektifi niye tutmuştur, ondan ne yapmasını istemiştir? Romanda bu soruların cevabı yok. Marlowe görevi kabul ediyor ama görev ne, belli değil.

Taylor, Geiger’in evine giriyor, eski sevgilisini alçakça tuzağa düşüren adamı öldürüyor, fotoğraf makinesindeki filmleri alıyor ama uğruna bu kadar çılgınca işler yaptığı Carmen’i çırılçıplak vaziyette cesedin yanında bırakıyor. Negatifleri alacak kadar aklı başında olmasına rağmen yapıyor bunu. Geiger’ın eşcinsel sevgilisi hangi bilgiye, duyuma dayanarak Brody’yi cinayetle suçlayıp intikam almaya kalkışıyor, o da belirsiz. Taylor’un katili kim, onu artık sormaya gerek yok…

Dediğim gibi bütün bu sahneler, Marlowe tarafından anlatılıyor. Tüm olay örgüsü neden-sonuç ilişkisinden azade, sırf Marlowe’un bulunduğu ortamda aksiyon olsun diye yazılmış gibi.

Burada normal olarak romanın bitmesi gerek. Çünkü dedektif bu ilişkiler ağını ortaya çıkardı ve şantaj yapanlar öldü. Ama bitmiyor ve romanın birinciyle hiç alakası olmayan ikinci kısmı başlıyor. Efendim, milyonerin büyük kızının bir kocası varmış, adam bir anda ortadan kaybolmuş. General de damadını pek severmiş. Onunla gevezelik etmeye bayılırmış. Bizim Marlow da bunu öğrenince, yaşlı milyonere acıyor ve işi gücü bırakıp damadı aramaya başlıyor. Biraz tesadüfün de yardımıyla alengirli bir maceranın ardından aradığı kişinin öldürüldüğünü öğreniyor, katili yakalıyor.

Katilin kim olabileceği hakkında en ufak bir ipucu vermeden olayın çözülmesi bizzat Raymond Chandler’ın kendi tezine aykırı bir durum. “Okuyucu hikâyenin sonunda haklı bir sonuca ulaşmalıdır. Belirsiz ya da rastgele çözümler başarısızdır,” diyen ben değilim, kendisi. Katil dediği kişinin katil olması için roman boyunca verilmiş bir iki kıytırık bilgiden başka hiçbir şey yok. Pekâlâ başka birinin de katil olması mümkün. Ama hayır, Marlowe bir tek kişiyi katil ilan ediyor. Tamam eyvallah, buna razıyım. Katil o olsun.

Ama şu mantık hatalarına ne demeli?

Finalde, Marlowe daha önce katilin elinden aldığı tabancayı ona geri veriyor. Katil de ondan kendisine nasıl ateş edileceğini öğretmesini istiyor ve onu General’e ait ekonomik ömrü bittiği için terk edilmiş bir petrol alanına götürüyor. Orada atış talimi yapacaklar. Ancak katil, elindeki silahı Marlowe’a çeviriyor ve ateş etmeye başlıyor. Ama Marlowe’da en ufak bir sıyrık izi bile yok. Çünkü dedektifimiz, tabancaya kurusıkı mermiler koymuş.

Bu cinayet teşebbüsünden sonra katilin maskesi düşüyor.

Eğer bütün bunlar, katilden bir tür itiraf almak için Marlowe’un kurguladığı bir mizansen ise, dedektif katilin kendisini öldürmeye çalışacağından nasıl bu kadar emindi? Katil, Marlowe’u öldürmeye çalışmasa, Marlowe bu kişinin katil olduğunu nasıl ispatlayacaktı? Diyelim ki mizansen değil, o zaman olayların eski petrol sahasına giderek atış talimi yapma şeklinde gelişeceğini nasıl öngörebildi? Ve hepsinden önemlisi, Marlowe, katilin kendisine ateş edeceğini nereden biliyordu da mermileri kurusıkı olarak değiştirmişti?

Bütün bu mantıksızlıklar silsilesi, ancak acemi bir polisiye yazarının yapabileceği türden hatalar. Düşünüyorum da bana böyle bir dosya gelseydi ne yapardım? Okur okumaz geri gönderirdim herhalde.

Polisiye kurgudaki bu başarısızlığa rağmen Büyük Uyku edebi dili dolayısıyla kimi eleştirmen ve okur katında beğenilen bir kitap. Bu okurların çoğunun, “Aslında polisiye pek okumam” diyenlerden oluşması şaşırtıcı değil. Polisiye okumadıkları için bir polisiye romanda ne olması gerektiği konusunda fikirleri yok. Eleştirmenler de Chandler’ın olay örgüsüne önem vermediğini, karakterizasyonu ön planda tuttuğunu(!) söyleyerek işin içinden sıyrılıyorlar.

Evet, Chandler’in metinlerindeki dil, Attila İlhan’ın romanlarındaki kadar renkli imgelerle dolu. Harikulade metaforlara sahip. Özene bezene yazıldığı, üzerinde uzun uzun düşünüldüğü belli oluyor. Ne var ki Chandler burada ipin ucunu kaçırmış, karakterlerini bile şiirsel cümlelerle konuşturmaktan çekinmiyor. Üstelik bunu yaşlı, hasta, tekerlekli sandalyeye mahkûm General’e yaptırıyor. Bu karakterin doğal olarak kısa ve kesik cümleler kurması beklenirken, adam hem uzun hem de olağanüstü metaforlarla süslü bir dille konuşuyor. Bu oldukça rahatsız edici. Bu kadar süslü bir dil kullanımı dili ağırlaştırmakla kalmıyor, diyaloglara da yapay bir hava veriyor. Bir polisiye romandan beklenen bu olmamalı. Edebi teknikler kullanılabilir, bunlar arasında yer yer metafor ve benzetmeler de yer alabilir ama şiirsel bir dil, işte bu olmaz.

Sadece Büyük Uyku’da değil, Raymond Chandler’ın bütün romanlarında, Marlowe’un kadınlar, erkekler, eşcinseller ve hayat felsefesi hakkında aklından geçen her şeyi öğreniriz ama onu cinayetin çözüm sürecine götüren fikirlerini öğrenemeyiz. Bunları bizden sır gibi saklar. Olayların seyri hakkındaki düşüncelerini bize asla iletmez. Kendi kendine tartışmaz, beyin fırtınası yapmaz. Bu nedenle güvenilmez bir anlatıcıdır. Anlatıcı güvenilir değilse, başka her konuda da bize yalan söylemiş olabilir.   

Bu nedenle romanın sonunda açıklanan gerçeği kuşkuyla karşılamak gerekir. Neden mi? Bir kere katil, romanda suçunu asla itiraf etmiyor. İkincisi, şiddetli delilik nöbetleri geçirmesine sebep olan bir hastalığı var. Nitekim, son bölümde Marlowe’a ateş edip etmediğini hatırlamıyor. Üçüncüsü, cinayet sebebi inandırıcılıktan çok uzak. Böyle bir motivasyonla gerçek hayatta cinayet işlenmez. Kurguda olabilir mi? Kurguda her şey olabilir ama Chandler’ın gerçekçilik iddiasıyla romanlarını kaleme aldığı düşünülünce iş değişiyor. O zaman gerçekçi olduğunu iddia etmeyeceksin. Senden daha büyük yazarlara yazdıklarınız gerçekçi değil diye saldıracak, sonra da “Aşırıya kaçtım, kusura bakmayın,” deyip özür mektupları göndermeyeceksin.

Romanın çözümü bir dayatmadır. Olası birçok çözümden dedektifin uygun gördüğü bir açıklama okura dayatılmıştır. Halbuki, bu cinayeti daha güçlü sebeplerle ve daha kolayca işleyecek başka karakterler de romanda yer alıyor. Ama Raymond Chandler, yerden yere vurmayı kendisine görev edindiği klasik polisiyenin altın kuralına uyarak hikâyede en az şüphe çeken karakteri katil yapıveriyor.

Chandler’ın bütün romanlarında bir sıkıcılık var. Ben buna edebi(!) sıkıcılık diyorum. Okurken hem kafanız karışıyor hem sıkılıyorsunuz. Yazarın bazı romanlarını sonuna kadar okumak çok zor. Sayfaları çevirdikçe “General’in kızına yapılan şantaj kimin umurunda,” demeden duramıyor insan.

Bu konu bana aynı isimdeki bir başka sıkıcı yazarı, Raymond West’i hatırlattı.

Agatha Christie’nin yarattığı kurgusal bir karakter olan West, Miss Marple’ın yeğenidir. Kitaplarından iyi para kazanan, ödüller alan, tanınmış bir yazardır. Son derece sıkıcı ve karmaşık romanlar yazar. Kendini beğenmiş, entelektüel biridir. Teyzesinin gizemli olayları çözme konusundaki yeteneğini tam anlamıyla kavrayamaz, onunla her zaman çatışmaya girer. Miss Marple’ın zekasını ve dedektiflik yeteneğini hafife aldığı için onun bir muammayı çözmesine tanık olduğunda da şaşıp kalır.

Agatha Christie

Ne dersiniz, sıkıcı romanlar yazan, ukala Raymond West aslında Raymond Chandler’a bir gönderme olabilir mi? Bence öyle. Agatha Christie, hiçbir zaman Chandler’ın haksız ve mesnetsiz saldırılarına açıktan bir tavır almadı. Onunla polemiğe girmedi. Sanırım, cevabını eserlerindeki satırların aralarına gizleyerek vermek onun için daha uygun bir yoldu.

Raymond West’in, bir Raymond Chandler parodisi olduğu kanısındayım.

Yarattığı kurgusal karakter vasıtasıyla Chandler’ı iğneleyip eleştirmek, onu resmen gülünç duruma düşürmek, üstelik bunu büyük bir zarafet ve ustalıkla yapmak, sadece Agatha Christie’nin başarabileceği bir iş.

MESUT DEMİRBİLEK’LE POLİSİYE VE GÜNCEL HAYATA DAİR UFAK BİR ŞÖYLEŞİ

Mesut Bey, Dedektif sayfalarına hoş geldiniz. Polisiye okurları sizinle ilk olarak Onur Akhan ile birlikte kaleme aldığınız Cinayet Sohbetleri ve Hepimiz Katiliz kitaplarıyla tanıştı. Sonra April Yayınları etiketiyle basılan ve Algan Sezgintüredi ile birlikte yazdığınız yarı kurgu Kavgaz serisinin ilk iki kitabını okuduk: Kavgaz Çantacı ve Pilot. İlgili okurlar siz, meslek hayatınız ve kitaplarınız üzerine verdiğiniz röportajlara internet üzerinden kolayca ulaşabilir. Müsaade ederseniz daha çok bugünlerde sizi meşgul eden işleriniz üzerinden sohbet etmek istiyorum.

Oldukça aktif ve dolu dolu geçen bir hayatınız var. İstanbul Cinayet Büro’da geçen vaka ve başarı dolu dokuz sene sonrası Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nda Merkez Organize Suçlar Şube Müdürlüğü, sizin kurduğunuz şimdiki adı Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı olan Yüksek Teknoloji Suçları Şube Müdürlüğü ve Kriminal Polis Laboratuvarları Daire Başkanlığı bünyesindeki Merkez Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Şube’nin Müdürlüğü. Pek çok emniyet mensubunun hayallerini süsleyen görev ve sorumluluklar. Mesut Demirbilek son günlerde neler yapıyor?

Öncelikle bu röportaj daveti için çok teşekkür ederim. Sorunuza cevap vermek için 2005 yılında Emniyet Müdürlüğü rütbesinde iken emekli olduğum dönemden bugüne neler yaptığımı kısaca anlatmamın daha doğru olacağını düşünüyorum. 22 yıl emniyet teşkilatında aktif olarak görev yaptıktan sonra özel sektörde hizmet vermeye başladım. 13 yıl kadar çeşitli sektörlerde yer alan çok uluslu şirketlerde yöneticilik yaptım. 2018 yılında girişimciliğe soyunarak kendi şirketimi kurdum. Amacım bugüne kadar hem kamuda hem de özel sektörde güvenlik alanında sahip olduğum tecrübelerimi ve bilgimi yeni teknolojilerle birleştirerek etkili ve değer katan çözümler üretmekti. My Security Analytics isimli şirketim bu vizyonla doğdu. Dijitalleşmenin doruğa çıktığı son 6 yılda verinin gücüne ve geleceğine inanarak yolculuğumuza devam ediyoruz. Bu yolculukta son birkaç yıl içinde FinalCheck ve Securitma şirketlerini de kurarak ekosistemimizde yeni girişimlerde bulundum. Bu arada bunları yaparken polisiyeden de uzak kalmadım. Bulduğum her fırsatta polisiye yazarlarına ve yapımcılarına memnuniyetle destek olmaya çalıştım. Sorunuza gelecek olursak, son dönemlerde profesyonel işlerim dışında iki konuyla yoğun olarak ilgileniyorum; Birincisi sevgili Algan Sezgintüredi ile birlikte yola çıktığımız Kavgaz polisiye roman serimizin üçüncü kitabı üzerine harıl harıl çalışıyoruz, ikincisi ise “yapay zeka ve suç” alanında bir araştırma kitabı hazırlamak için çalışmalar yapıyorum. Bu nedenle yapay zeka konusundaki tüm gelişmelerle yakından ilgilendiğimi söyleyebilirim. Hatta yapay zekanın son dönemde en sık ve derin bir şekilde sohbet ettiğim bir “kişilik” olduğunu söyleyebilirim.

Hayatta, kurguda rastlasak abartılı bulacağımız tesadüfler oluyor. POYABİR (Türkiye Polisiye Yazarları Birliği) başkanı, yazar ve çevirmen Algan Sezgintüredi ile yollarınız bir TV programında kesişti. O polisiye edebiyatta farklı bir tarz denemeyi, siz de çözümünde bizzat görev aldığınız vakaları anlatmayı planlıyordunuz. Bu hoş tesadüf biz polisiye okurların Mutlu Kavgaz ile tanışmasına vesile oldu. Bildiğim kadarıyla Kavgaz maceraları için dokuz kitap planlandı. Üçüncü kitabı ne zaman okuyacağız? Mutlu Komiser bu sefer hangi davayı çözecek?

Üçüncü kitabımızı bitirmek üzereyiz ve bu kitapta Mutlu Komiser, İstanbul’da gerçekleşen gizemli bir cinayeti çözmeye çalışacak. Kitapta yine o dönemde çözdüğüm ve Türkiye gündeminde uzun süre sansasyon olan bir olayı baz alıp kurguyla birleştiriyoruz. İlk iki kitabımızda olduğu gibi olayları çözerken yaşadığım heyecanı şimdi tekrar yaşıyorum. Algan Sezgintüredi gibi bir üstatla bu kurguyu yapmak heyecanımı kat be kat artırıyor.

Polis Teşkilatı’nda komiser yardımcılığından emniyet müdürlüğüne, 22 senelik devlet memurluğundan özel sektör çalışanı pozisyonuna, ulusal ve uluslararası pek çok meslek birliği üyeliğine darken unvanlarınızı saymakla bitiremeyeceğim. Peki, tüm bunların yanında bir kitap fuarında, yazar olarak okura imza vermek nasıl bir histi? Genç Mesut Demirbilek, Columbo ve Baretta izlerken polis olmayı hayal etmişti ama yazarlığı hayal etmiş miydi? Hemen ekleyeyim, şimdi hayalleriniz neler?

Kitap fuarında yazar olarak okurlarla buluşmak benim için çok özel bir deneyimdi. Gençken polis olmayı hayal ederdim, ama yazarlık hiç aklıma gelmezdi. Şimdi ise hayalim,9 kitaplık  Kavgaz serisiniAlgan ile birlikte tamamlayarak polisiye edebiyatına daha fazla katkı sağlamanın yanı sıra  özellikle yapay zeka ve  suç üzerine yazdığım araştırma kitabını okuyucularla buluşturmak. Çünkü uzun süredir sorduğum ve araştırdığım “Yapay zeka suç işler mi?” sorusunun cevabı için artık fazla zaman kalmadığını düşünüyorum.

Polisiye öykü ve roman yazarlarının en büyük eksikliklerinden biri, Türk polis teşkilatı prosedürlerini bilmemek. Bu nedenle kurgularımızı genelde izlediğimiz veya okuduğumuz yabancı kaynaklara dayanarak yapıyoruz. Bu da Türk polisiye edebiyatının gerçekten ve özgünlükten uzak olmasına neden oluyor. Sizin, polisiye yazarlarını bu ülkedeki prosedür ve işleyiş ile ilgili bilgilendirmeyi misyon edindiğinizi biliyorum. Bunu çok takdir ettiğimizi bilmenizi isterim. O sıkıcı evrak ve emir komuta detaylarını sizin hoş sohbetinize yedirilmiş biçimde dinlemek bir keyif. Kavgaz serisi bu açıdan biz kurgu yazarlara iyi bir örnek oluşturdu. Gerçek, kurgu ile okunur hâle geldi. Proje kafanızda ilk oluştuğunda bunu planlamış mıydınız? Okurdan, polisiye yazarlardan ve kitap eleştirmenlerinden nasıl geri dönüşler aldınız? Sizce bu kitaplar misyonunuza doğru hizmet etti mi?

Evet, Kavgaz serisini oluştururken amacımız, o tarihteki şartlara uygun olarak gerçek polis prosedürlerini ve işleyişini kurgulara yansıtmak oldu. Okurlardan ve eleştirmenlerden çok olumlu geri dönüşler aldık. Bu kitapların polisiye yazarlarına ilham verdiğini ve misyonumuza hizmet ettiğini düşünüyorum. Okurlar sadece cinayetlerin  nasıl çözüldüğünü değil, her kitapta o günün şartlarını, olaylarını ve bakış açılarını da öğrenmiş oluyorlar.

Analitik ve sistemli çalışan birisiniz. Dürüst olmak gerekirse bu, ülkemizde hasretini çektiğimiz türde bir nitelik. Verdiğiniz istatistiki bilgiler biz polisiye yazarları için çok aydınlatıcı ve kurgularımız için faydalı bir kaynak. Bu nedenle şunu sormak isterim. Ülkemizde sosyoekonomik şartlar gittikçe kötüleşiyor. Eğitim politikasının başarısızlığı ve kadının, farklı cinsel yönelimli bireylerin ve göçmenlerin itibarsızlaştırılması nedeniyle suçlu profili değişti mi? Son dönemde ülkemizde en çok işlenen suçlar neler?

Evet, sosyoekonomik şartların kötüleşmesi ve eğitim politikasının başarısızlığı suçlu profilini değiştirdi. Kadınlar, farklı cinsel yönelimli bireyler ve göçmenler üzerindeki baskılar ve itibarsızlaştırma, suç oranlarını ve suç türlerini etkiledi. Son dönemde en çok işlenen suçlar arasında siber suçlar, organize suçlar ve ekonomik suçlar yer aldığını söyleyebilirim. Bunun yanı sıra ateşli silahlara erişiminin artması sonucunda cinayet faillerinin ilk tercihlerinin ateşli silahlar olduğuna şahit oluyoruz; Son 20 yılda kadın kurbanların oranının yüzde onbeşlerden yüzde yirmilere çıktığını görüyoruz; 18 yaş altı çocukların ateşli silahlara erişimi arttığı için çocuk katillerin de profili değişiyor. Siber suçların sayısı binler değil onbinlerle ifade ediliyor; Siber ortamlar üzerinden yapılan dolandırıcılıklar yüzünden binlerce insan ve şirket mağdur oluyor, para kaybediyor ve hatta insanlar hayatını kaybediyor. Türkiye batılı ülkelere yapılan siber saldırıların kaynaklandığı ülkeler sıralamasında sürekli ilk üçte yer alıyor. Kısacası dünya değiştiği gibi suç formları ve suçlu profilleri de hızla değişiyor.

Sizi daha fazla yormadan son dönemde okuduğunuz polisiye romanları, izlediğiniz ve tavsiye edebileceğiniz dizi, film veya belgeselleri sorarak bu yazıyı sonlandırayım…

Son dönemde okuduğum polisiye romanlar arasında Algan Sezgintüredi’nin eserleri ve yabancı yazarların kitapları var. Özellikle Agatha Christie ve Arthur Conan Doyle’un eserleri benim için her zaman ilham verici olmuştur. İzlediğim ve tavsiye edebileceğim diziler arasında “Mindhunter” ve “True Detective” bulunuyor. Bu diziler, suç psikolojisi ve dedektiflik üzerine derinlemesine analizler sunuyor. Ayrıca, “Making a Murderer” ve “The Jinx” gibi belgeseller de suç dünyasına dair önemli bilgiler ve perspektifler sunuyor.

Dedektif okurları adına teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

AHMET ÜMİT – YIRTICI KUŞLAR ZAMANI

Yayınevi: YAPI KREDİ YAYINLARI

Yayın Tarihi: 2024

Sayfa Sayısı: 448

Ahmet Ümit, son romanı Yırtıcı Kuşlar Zamanı’nda serinin sevilen karakteri Başkomiser Nevzat’ı karmaşık geçmişiyle yüzleştirirken okura onun hakkında bilmediği birçok gerçeği öğrenme fırsatı veriyor. Serinin diğer kitaplarında hiçbir koşulda yıkılmayan, güçlü ve zeki bir adam olarak akıllarımıza kazınan Nevzat Başkomiser’in, çaresizliklerini, bunalımlarını, buhranlarını, iç hesaplaşmalarını kısaca psikolojik durumunu nihayet öğreniyor, onun ete kemiğe bürünmüş gerçek bir insan oluşuyla yüzleşiyoruz. Gelgitleri, unuttukları, hatırlamaya çalıştıkları ve intikam uğruna nelerden vazgeçebileceğini son sayfaya kadar merakla okuyoruz.

Ahmet Ümit’in romanlarında ana kurguyu oluşturan polisiye unsurların yanı sıra Türkiye’nin güncel sorunlarına ve toplumsal yapıya dair göndermeler olduğunu görüyoruz. Yazar, baş karakterini uzun yıllardır izini sürdüğü,  karısının ve kızının katilleriyle yüzleştirirken ülkenin karanlık yüzüyle mücadele etmek zorunda bırakıyor ve bunu yaparken, uyuşturucu mafyası, suç örgütleri, siyasi yolsuzluklar ve ahlaki çöküş gibi konuları hikâyeye yedirerek okuru düşünmeye, eleştirmeye sevk ediyor.

Başkomiser Nevzat yardımcısı Ali Komiser’in telefonuyla sıkıntılı bir kâbustan uyanır. Yardımcısı, bir heyelanın ardından insan kemiklerinin yola saçıldığı haberini verir ve soluğu Ağva’da alırlar. Bulunan iskelet parçaları belli ki yıllar önce ölmüş birine aittir ve dişlerinin arasından çıkan kurşuna bakılırsa bir cinayete kurban gitmiştir. Kurbanın kimliğine ya da katile dair ellerinde hiçbir delil yoktur.

Araştırmalar sonuç vermeye başladıkça ortaya korkunç bir gerçek çıkar. İskeletin dişlerinin arasından çıkan kurşun Başkomiser Nevzat’ın silahına aittir. Üstelik kimliği nihayet belirlenmiş olan kurbanı yıllar öncesinden tanıyor olduğu söylenmektedir. Yedi yıl önce bir soruşturma kapsamında kurban sorgulanmış ve sorguyu bizzat Başkomiser Nevzat yapmıştır. Ne var ki Nevzat’ın o yıllarda yaşadığı travma ve gördüğü tedavi hafızasında derin boşluklar açmıştır. Kurbanı tanıdığına, onu öldürmek için bir sebebi olduğuna dair zihninde en ufak bir bilgi kırıntısı yoktur.

Soruşturma derinleştikçe inanılması güç bir gerçek daha çıkar ortaya. Kurban yedi yıl önce terörle mücadele timiyle katıldığı gizli bir görevde, ülkeden kilometrelerce uzakta meydana gelen bir saldırıda paramparça olmuştur. Öyleyse Ağva’ya nasıl gelmiş, Başkomiser Nevzat’ın kurşunuyla nasıl ölmüştür? Kahramanımız farkında olmadan hayatını tehlikeye attığı karmaşık bir vakanın içinde bulur kendini.

Yardımcısı Ali Komiser ve Kriminolog Zeynep’in tavsiye ve yardımlarıyla bir süreliğine elde edilen delillerden üstlerine bahsetmez. Bu muammayı çözmek istiyorsa soruşturmayı kendi yürütmeli, gerçekten bir katil olup olmadığını hem kendine hem de teşkilata ispat etmelidir.

MURAT YÜKSEL – CENNETTEN BİR CEHENNEM

Yayınevi: HERDEM KİTAP YAYIN/HERDEM POLİSİYE

Yayın Tarihi: 2023

Sayfa Sayısı: 154

ÖYKÜLER:

SEVGİLİLER GÜNÜ CİNAYETİ: Apartmanın beşinci katında oturan Kemal Adanır evinde ölü olarak bulunur. O günün sevgililer günü olması ve adamın aynı anda üç sevgiliyi birden idare ettiğinin ortaya çıkmasıyla şüpheler sevgililere yönelir. Fakat hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

CENNETTEN BİR CEHENNEM: Bir adam çocuk yaşından beri kafasının içinde Kuzey ve Güney adını verdiği iki kişinin varlığına inanmaktadır. Kendisine yapılan haksızlıklara Kuzey ve Güney’in yönlendirmesiyle kendince cezalar veriyor, gerekirse öldürüyordur. Günün birinde büyür, eli ekmek tutar ve evlenmek ister. Her şey o andan sonra kontrolden çıkar.

ESKİ EVİN LANETİ: Metin Türkoğlu Almanya’da yaşayan bir gurbetçidir. Evi, işi, eşi ve çocukları vardır ve mutludur. Yaşı ilerledikçe kalp sorunları baş gösterir ve doktorunun tavsiyesiyle işleri ortağına devredip biraz dinlenmek ister. Türkiye’den bir ev almak için kolları sıvar. Aradığı gibi bir ev bulmuştur ve evin tadilatını da bitirmiştir. Metin Türkmen baba hayali olan eve sonunda kavuştuğu için çok mutludur fakat komşularının anlattıkları keyfini kaçırır. Söylentiye göre ev lanetlidir ve içinde cinayetler işlenmiş, intiharlar edilmiştir. Metin söylentilere kulak asmıyor gibi görünse de yaşadığı bazı olaylar ve gördüğü tuhaf rüyalar onu tahmin bile etmediği bir yola sürükler.

SARHOŞ SÜLEYMAN NEDEN ÖLDÜ? Süleyman Taşokuyan küfelik olana kadar içtiği karlı bir gecede saldırıya uğrar ve öldürülür. Bütün deliller tuhafiyeci Mahmut’u işaret etmektedir fakat Başkomiserin içi hiç rahat değildir. Hiç kimsenin sevmediği, eski sabıkalı sarhoş Süleyman’ın katili çok kolay ortaya çıkmıştır. Araştırmalarını derinleştirdikçe Süleyman hakkında korkunç gerçekler bir bir su yüzüne çıkar.

YÜKSEKLİK KORKUSU 1: Bir kadın beş yıl önce severek evlendiği kocasının sözlü ve fiziksel şiddetine maruz kalmaktadır. Ailesine arkadaşlarına içinde bulunduğu zor durumu anlatmaya çalışır fakat kimse onu dinlemez. Öyle çaresizdir ki aklından canına kıymak bile geçer. Yine böyle bir buhran anında evinin balkonundan aşağı bakarken başı döner ve düşmenin eşiğine gelir ve tam o anda şeytani bir fikir aklını çeler.

YÜKSEKLİK KORKUSU 2: Kocasından kurtulmak için yaptığı şeytani planın kusursuz işlediğini düşünen kadın bir sabah arabasının sileceklerine iliştirilmiş kırmızı bir gül ve bir not bulur. Notta, “Ne yaptığını biliyorum” yazıyordur. Günler geçtikçe notlar çoğalır ve tehdide dönüşür. Kadın çaresizce notların izini sürer ve gizemli suç ortağını bulmaya çalışır.

AKIL HASTANESİ : Günseli, arkadaşı Aysel’le birlikte yıllar önce yanmış bir akıl hastanesine gelir. Niyeti bu hastanede çıkan yangında hayatını kaybeden annesinin buraya neden kapatıldığının gizemini çözmektir. Ne var ki hastane harap haldedir. Günseli tam annesi hakkındaki sırları çözmek için doğru yerde olmadığını düşündüğü sırada kendini hiç ummadığı bir döngünün içinde bulur.

YAZLIK VİLLA: Sahil kenarındaki yazlık villanın sahibi Mahmut Haliloğlu ve karısı Leyla evlerinin oturma odasında öldürülmüş olarak bulunurlar. Cinayet Büro ekibi sıkı bir çalışma içine girer. Takip edilen her delil, ekibi adım adım katile yaklaştırmaktadır.

YENİ YIL HEDİYESİ: Niyeti yılbaşı gecesini restoranda tanıştığı kadınla fantezi ve şehvet dolu bir gece geçirmek olan bir adam kadının kimliğiyle yüzleştikçe yeni yıla hiç ummadığı bir şekilde girmek zorunda kalır.

AYNUR’UN HİKÂYESİ: Aynur’un annesiyle babası ailelerinin izni olmadan evlenmişler ve izlerini kaybettirmek için yıllarca şehir şehir dolaşmak zorunda kalmışlardır. Babası daha fazla kaçmalarına gerek kalmadığını söyleyip yaşadıkları şehre temelli yerleşme kararı alır. Ne yazık ki babasının verdiği bu ani kararın sebebi söylediği gibi artık hiç kimsenin onların izini bulamayacağı değildir. Asıl sebep önce annesinin sonra da Aynur’la kardeşlerinin hayatını zindan edecek türdendir.

DOKTOR BEY: Silahla vurularak yaralanan bir adam hastaneye getirilir. Ameliyat masasındayken başucundaki doktoru bir yerden tanıdığını düşünür ve yıllar öncesinin günahları bir bir ortaya dökülür.

MERHUMU NASIL BİLİRDİNİZ?: Mustafa’nın çocukluk arkadaşı, kan kardeşi ve aynı zamanda patronu bir otomobil kazasında hayatını kaybeder. Tüm sevenleri, karısı, çocuğu, annesi, babası herkes cenazede yerini almıştır ve merhumu nasıl bilirdiniz sorusuna gönül rahatlığıyla iyi bilirdik cevabını verirler. Ancak Mustafa’nın eski dostu ve patronuyla hesaplaşması daha bitmemiştir.

SİBEL KÖKLÜ – KAR FIRTINASI

Yayınevi: MÜPTELA YAYINLARI

Yayın Tarihi: 14. 05. 2024

Sayfa Sayısı: 176

“KEŞKE BU BİR RÜYA OLSA“

Gazeteci, polisiye yazarı ve Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Sibel Köklü’nün son romanı Kar Fırtınası’nın ilginç bir yazım hikâyesi olduğunu biliyor muydunuz? Yazarın 2015 yılında, canice bıçaklanarak hayatına son verilen eski eşi Nuh Köklü 24 yıl önce başlamış bu romanın notlarını almaya. Ne yazık ki araya başka işler girmiş ve roman ilerleyememiş. Ardından bir hırsızlık sonucu notlar tamamen ortadan kaybolmuş. Yıllar sonra tesadüf eseri bulunan notlardan yola çıkarak Sibel Hanım tamamlamış romanı ve bu mükemmel siyasi polisiye nihayet okurla buluşabilmiş. Kar Fırtınası romanında birçok bölümde yapılan atıflarla rahmetli Nuh Köklü anılıyor.

“Kar fırtınası“ hem doğa olayı hem de toplumsal değişimlerin bir simgesi olarak romanda bir metafor olarak işleniyor. Medya özgürlüğünün kısıtlanması ve medyanın iktidara alet edilmesini, değişen Türkiye’de kimliklerini ve ait oldukları toplumu yeniden sorgulamak zorunda kalan karakterlerin ikilemlerini, ordunun içine sızan hocaların genç beyinleri nasıl yıkadığını, rahat koltuklarında Türkiye analizi yapan köşe yazarlarının riyakârlıklarını konu edinen Kar Fırtınası eski Türkiye’nin izlerini ve güncel siyasi durumu yansıtan, Türkiye’nin son yıllardaki dönüşümünü zekice gözler önüne seren, siyasi polisiye ve tarihi roman özelliklerini bir araya getiren etkileyici bir roman.

Nuh efsanesi hakkında belgesel çekmek üzere yola çıkan Sevan’ın, anlam veremediği rüyalarının esiri olan Yüzbaşı Volkan’ın, ordudaki subayların akıl hocası Zekeriya Hoca’nın, gazetecilerin, sinemacıların, eski devrimcilerin hikâyelerinin bir bölümden sonra ilginç bir şekilde kesiştiği roman birbirine paralel iki farklı zamanlarda ilerliyor. İzmir’den İstanbul’a, İstiklâl Caddesi’nden Hatay’a ve oradan Ağrı Dağı’na, günümüzden 2000’lere, oradan 1988 sürecine uzanan bu macerada başkarakterimiz, Sibel Köklü’nün bundan önce yayımlanmış romanlarından tanıdığımız gazeteci Rüya Keskin. Rüya, bu yeni macerasında, İzmir’den İstanbul’a gelen sinemacı arkadaşı Ertekin’in ısrarıyla, gizemli bir yazarın kitabın düzeltisine başlar. Bir yandan okuduğu kitabın kurgusunda geçen tanıdık geçmişle tekrar yüzleşir diğer yandan unutulmaya yüz tutmuş sırların açığa çıkmasıyla hayatı değişir. Sinemacı arkadaşı Ertekin’in birdenbire ortadan kaybolmasıyla, Rüya kendini sonu belirsiz bir yolda bulur. Arkadaşını aramak üzere çıktığı bu yolda onu ilk karşılayan bir ceset olmuştur ve Rüya’nın tek korkusu Ertekin’in de sonunun o cesetle aynı kaderi paylaşmasıdır.

IŞIK SÖNDÜ, IŞIĞI KİM SÖNDÜRDÜ?

Sirkeci Şaban Sokak hafif bir yokuştur, kimini yorar, kimini yormaz. Yukarı doğru hilal şekli mi desem, kanca mı, kıvrılarak tırmanırsın. Arif Efendi Caddesi’ne kestirmeden gitmek isteyenler, çoğu öğretmenler, öğrenciler bir de onların ana babaları gelir gider diyeceğim ama yokuşun sonunda okulla karşı karşıya bir de cami vardır. Oraya gidenler de kullanır bu yolu sanırım.  A, elbette çok emin olamazsın Arif Efendi Caddesi’nde bir tek okul yok sonuçta. Neyse… Sirkeci Şaban Sokağının iki yanında küçük bahçeler içindeki yapıların bazılarının alt katları esnafa kiraya verilmiştir. Kimi kendi kullanır, boş olanlar da var muhakkak. Sokağın alt başında ilk dükkân, tabelasına inatla- bu zamanda- bakkal yazdıran Basri, Gürbüz Kasap’la bitişik, kırtasiye ve tuhafiyeyle karşılıklıdır. ‘E, ne var bunda?’ diyeceksiniz. Son birkaç yıldır Sirkeci Şaban Sokak’ta bir şeyler oluyor. İnsanlar sağı solu göz ucuyla kontrol eder oldu, adımlarını hızlandırıyor yürürken. Sanırsın yola iskeletler fırlayacak… Bence Nuri yüzünden. Belki ondan değildir ama adı iğrenç suçlara karışmış, her seferinde yok şartlı tahliye, yok takipsizlikle evine dönmüş bu adamdan kim olsa uzak durmak ister. Hatta varlığıyla sokağın adını koronaya çevirdi desem yalan olmaz. Tabi daha da şaşırtıcı olan Nuri’nin evinin karşısında midyeci Yakup amcanın oturması. Onun orada işi ne, ya da dünya iyisi Yakup, bu Nuri’ye nasıl oluyor da komşu oluyor diye şaşırabilirsiniz. Cevabı basit. İkisi de kendi evinde oturuyor. Hatta sokakta yanlış bilmiyorsam dükkânlar dışında hiç kiracı yok.

Neyse, konumuz bu değil aslında. Konumuz, yokuşun yukarısındaki terziyi geçtikten sonra sağdaki cami. Solda mı yoksa? Kuşkusuz bu gidiş yönüne göre değişir. Bugün musalla taşında bir tabut duruyor. İçindekinin yılbaşı gecesi alkol komasına girdiğinden eminler. Bazıları ‘kalp krizidir,’ diyor ya bilen yok. Tek başına yaşadığı için bir hafta sonra arkadaşları merak mı etmiş, bir mesele mi olmuş bilmiyorum, polis eşliğinde evin kapısını açınca bulmuşlar Nuri’nin ölüsünü. Şimdi şu tabutun başındakiler de onlar mı ki? Belki. Çünkü cenaze namazını usulünce kıldırmak isteyen imam, Cuma namazına gelenleri davet etti. Etmiş yani. E, üç kişiyle namaz mı olur? Bütün cemaat sözleşmişçesine itiraz etmiş. Kimse günaha girmek istemiyormuş. ‘Bu adamın namazı kılınmaz,’ demişler. Üstelik Elif oradayken… Herkes görmüş. Yoksa biri görüp de ötekilere mi fısıldamış? Onun bakışları altında hak helâl edilir mi, demişler birbirlerine. Garip olan o ki, belediye temizlik işçisi Elif bu sabah Sirkeci Şaban Sokak’ı süpürmeye caminin önünden, yokuşun başından başlamış. Oysa hep aşağı taraftan Bakkal Basri’nin tarafından başlarmış. Belki de cami bahçesindeki tartışmalara kulak kabartmak istediğindendir, kim bilir?

Adamlar da adalet sarayının önünde toplanmış kadınlar kadar öfkeliydiler. O günkü kalabalık Elif’in gözünde canlandı. Duruşmaya mahalle kadın meclislerinden, derneklerden, barodan, dayanışma için bir sürü kadın gelmişti. Çocuk tacizcisinin duruşmasından ağır bir ceza kararı çıkacağından emindiler.

‘Adam buralıydı. Çocuklar buralıydı. Kaç çocuğa dokunduğu bilinmiyordu. Ama son olay bardağı taşırmıştı. Annesi belediyede temizlik işçisi olan kız çocuğu okul önünde pamuk şeker satan Nuri’den alışveriş yapmak isteyince olan olmuştu. Adam kızla sohbet etmiş, sonra -ne dediyse artık- arkadaşlarının gözü önünde mobiletine bindirip götürmüştü. Ama kızın annesi Elif şikayetçi olmuş, kadın derneklerinden yardım istemiş, ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşin yönü değişmiş, adam bu sefer tutuklanmıştı. Olay duyulunca dört aile daha şikayetçi olmuştu. Duruşmadan yürekleri soğutacak karar bekleyen kadınlar avluyu inletiyorlar, aralarına aldıkları Elif’in omuzundan ellerini çekmiyorlardı.’ Muhabirler böyle diyordu.

Ama nerede? Nuri, adı ışık anlamına gelen o karanlık herif, elini kolunu sallayarak adliyeden çıkarken sanki korkunç bir ejderdi ve ona boyun eğmeyen, ondan korkmayan bir Allah’ın kulu yoktu. Adam insanların sabrını zorlayan, adalet duygularını yok eden, öfkelerini kabartan, var oluşlarını hırsızca cebine indiren, zafer dolu, tiksindirici bir gülüşle iniyordu basamakları! Kimileri onun etrafındakilere korku vermek için özellikle ana kapıdan çıktığını söylediler. Korkmuyor muydu? Korkmaz mı insan? Ama yüzündeki ifade öylesine düşmanca, sinsi ve insanlık dışıydı ki kadınlardan biri o gülüşü yırtmak için hiçbir şekilde temiz olmayan bu şeye saldırıverdi! Diğerleri gibi ben de ona katıldım. Bir anda çevresi tehlikeli bir çemberle sınırlanan, tartaklanan adam duraksadı. Yok, buna yalnızca duraksama denemezdi, kollarını yüzüne siper edip korunmaya da çalıştı diyenler var. Derken, nedendir bilinmez polis kadınlara müdahale etmez mi? İnanabiliyor musunuz? Polis kadınların üstüne yürüdü! Kadınların öfkesi arttı. İş çığırından çıktı. Yaralanan kadınlar günlerce haber konusu oldu. Muhabirler canlı yayınlar yaptı. Sonra ne oldu peki? Daha önemli toplumsal olaylar yüzünden konu unutuldu! Unutulmamıştır da… Hayır, hayır, ne olursa olsun Elif Abal unutmadı bence.  Elif Abal’ın o günden beri gözlerine bir şey oldu. Üzüntüden mi, öfkeden mi, çaresizlikten mi? Görmeden nesnelerin, insanların üzerinden kayar gibiydi bu gözler… Nuri gene halkın arasına karıştı… Tabi buna karışmak denirse. Her nedense Meyhaneci Avni (ki oğlunu Nuri’nin tacizi yüzünden yatılı okula gönderdi diyorlardı), midyeci Yakup Amca (mecburen evleri karşılıklı) ve Bakkal Basri (merakından dünyayı karnına dolduracak ya) şöyle böyle de olsa onunla konuşuyordu. Belki zorunluluk, belki akıllarında başka bir şey vardı… Onlar dışında mahalleli, tacizciyle selâmı sabahı kesti. Hele Sirkeci Şaban Sokak’ta hiç kimse yüzüne bakmıyor diyorlar. Hani zararlı bir şey, bir zehir insan vücudundan nasıl atılmak istenirse, nasıl iltihapla çevrilirse Nuri öyle bir görünmezle çevrildi. Olaylar unutuldu. Aslında unutulmadı da…

Elif, midyeci Yakup Amca’nın sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı, süpürmeyi bıraktı. Cemaat, ısrarı yüzünden neredeyse imamın üzerine yürüyecekti.  Yakup amca “Tamam lan,” diye kesti itirazları. “Yürüyün namaza duralım.” Sonra da yapacağını yaptı. Tam imam nasıl bilirdiniz diye sorduğunda, “Günahkardı!” diye bağırdı. Cemaat tekrar etti. İmam duraksadı ama işini hızlıca bitirmek istiyordu. “Hakkınızı helâl ediyor musunuz?” diye sordu. Yakup amca yine sesini yükseltti. “Etmiyoruz! Haram olsun!” Cemaat tekrar etti. Konu çıkmaza girmişti. İmam namazı bozdu. Belediye görevlilerine işaret edip tabutu gönderdi.

Elif, yeşil arabanın arkasına atılan yeşil kutuya bakarken bir çam ağacı gövdesi gibi sessizdi. Kendine şu soruyu sordu, insan gerçeği niçin söylesin ki? Buna beni hiçbir şey zorlayamaz. İmam bile gerçeği duymak istemedi baksana. Helâl ediyor musunuz, ha? Kimse kimsenin yüzüne karşı gerçeği söyleyemez. Söyleyene deli derler. Delirmemeli. Dişlerini sıktı. Delirmemeli.

Cemaat sessizce dağıldı. Sessiz görünüyorlardı ya aslında öfkeden çatlayacak haldeydiler. İmamın bu kadar -duygusuz mu demeli, iki yüzlü mü yoksa- olmasına katlanamıyorlardı.  Sıkıca kavramış parmaklar, şapkaları, namaz takkelerini avuç içlerinde çevirip ceplere tıkıştırırken ayaklar sürükleniyordu. Sirkeci Şaban Sokak’tan aşağı inmeye başladılar. Meyhaneci Avni’yle otoparkçı Cezmi, Basri’nin bakkalının önündeki taburelere çöktüler.

Her bakkal gibi sokağın hatta mahallenin haber alma memuru, istihbarat subayı, belki de meraklısı Basri’nin birine hal hatır sorması ‘bugün bana ne malzeme vereceksin’ anlamına geliyordu. Nasılsın sorusunu o yüzden ‘ne var ne yok?’ diye sorardı. Hafızası korkunç güçlüydü. Tuzak sorular sorar, meseleyi orasından burasından bir tavuk gibi didikleyip sonunda mideye indirirdi. Kısacası aklına koyduysa öğreneceğini kesinlikle söyletirdi. 

“Ne var ne yok?” dedi Avni’ye.

“Cumada yoktun,” dedi Avni cevap olarak.

“Ne işim var cumada, ne işim var o herifin cenaze namazında? Cenaze arabasını camiye giderken gördüm, tahmin ettim imamın sizi bırakmayıp zorla…”

Otoparkçı Cezmi, “Şur’dan çay söylesene. Nasıl olmuş bilen var mı?” dedi.

“Niçin bana soruyorsun?” dedi Basri sinirle.

“Basri her şeyi bilir derler. Hatta on yıl önce kim hangi renk don giyerdi onu bile bilirmişsin.”

Sessizlik oldu. Cezmi dahil kimse gülmedi. “Senin olan bitenden haberin var mı?” diye ısrar etti.

“Yılbaşı günü sigara aldı. Kafa çekecekmiş. Sonra gitti,” dedi Basri. “Onunla gevezelik edecek halim yok ya. Lafı uzatmamak için rafları düzeltiyor gibi yaptım, duramadı.  Bir daha da görmedim.”

İçi daraldı. Gözünde o gece canlandı, sustu. Ya gören olduysa? Bu imkânsız, kimse görmüş olamaz. Peki ya sokak lambası? Onun altından geçtim mi acaba? Hiç hatırlamıyorum.  ‘Bakkalı kapatmak üzereyken, Nuri’nin motorunun sesiyle dükkânın önüne fırladım,’ derim.  ‘Onun motorla bayırı güçlükle tırmandığını gördüm. Sonracığıma motorun kaldırıma savrulup düştüğünü görünce yardım edeyim diye yani…Ben gidene kadar Nuri bütün gücünü kullanıyor gibi doğruldu. Kendini eve atması nedensiz bir içgüdüydü belli. Hayvan! Onun paçalarından bir şeyler akarken kustuğunu, iki büklüm yürümeye çalıştığını gördüm,’ derim. Bahçeyi batırıp evin içine girerken “Sı..tık laaan,” diye bağırıyordu. Hava sıcakmış gibi yakasını açmaya çalışıyordu. Ocak ayında! Yalpalamasından başının döndüğü anlaşılıyordu. Sokak lambasının içinde ilerledikçe gölgesi dalgalanıyordu. Arkasına bakmayı akıl edemeyecek durumda olduğundan beni fark edememişti. ‘Ulan sahte rakı mı içirdi yoksa bu pezevenk bize?’ diye kendi kendine bağırdı, derim. ‘Kimi kastettiğini nereden bileyim, nerede içtiğini bile bilmiyorum,’ derim.

İşte o an olan olmuş, dehşet Basri’ye üşüştüğünde bir yerlerde yeniden havai fişekler patlamaya başlamıştı. Ama yeni yıl gireli hayli oldu, diye düşündüğünü anımsadı. Gökte yıldızlar gibi ışıyan noktacıkları görecek durumda değildi. Sırtından soğuk bir ter inmişti. ‘Pencereye gittim, içeri bakmak istiyordum,’  derim. ‘İçeri falan girmedim.’  Nuri’nin çaresizce bir süre ayakta duruşunu izlemişti. Kanepeye yığılırken, yüzündeki şaşkın ifadeyle soluk alamıyor gibi ağzını açtı açtı ama… Birden kendi ayağının altındaki toprak zelzeleye yakalanmış gibi gelmişti.  Çevresinde hissettiği boşluk ürkütücüydü.  Nassı yani, diye olayı kavramıştı birden.

“Saat kaçtı sana geldiğinde?”

“Ne bileyim arkadaş, daha akşam yemeği saati olmamıştı ki meyhaneye gideceğini söyledi.”

“Yanında başkası var mıydı?”

“Yoo, kimse yoktu, yani o yalnız girdi bakkala, dışarıda kimse var mıydı, görmedim.”

“Hasta gibi görünüyor muydu?”

“Hiç farkında değilim, yüzüne de doğru düzgün bakmadım zaten.”

Sustular, sonra Basri, “Su testisi su yolunda,” dedi öyle ortaya. “Başka gören olmamış mı ki?”

“Motoru yılbaşı gecesi otoparka bıraktı. Avni’nin oraya gitti,” dedi Cezmi. “Gece yarısından sonra da gelip aldı. Zil gibi sarhoştu. Kaza yapacağı belliydi.” Avni’ye baktı. Adam onaylarcasına göz kapaklarını indirdi.

“Kaza mı?” dedi Basri. “Ben öyle duymadım. Evin önüne kadar gitmiş ama ne hikmetse motor devrilmiş bahçe duvarı önünde. Eve girmiş, sonrasını bilen yok.”

“Kim diyor bunları?”

Lafın burasında midyeci Yakup amca geldi. “Heee yoruldunuz. Benim gibi taban tepiyonuz ya,” diye selâmladı onları.

“Senin kadar taban tepmesek de oturduğumuz yerden işlemiyor dükkân efendi,” diye cevapladı Avni.

“İyi misin Avni, işi yaptın mı?”

“Merak etme. Yılbaşı bereketi. Sen?”

“Aynen. Dediğim gibi. Ben üstüme düşen her bir vazifeyi yaparım.”

“Ne demiştin?” diye söze girdi Basri, Yakup amcaya bir tabure uzattı.

“Yılbaşı gürültüsünde bütün midyeler biter, demiştim de…” Yan gözle Avni’ye baktı.

“Ama en iyi müşterin Nuri miydi ne?”

“Sen nereden gördün? Otoparkta değil miydin?”

“Oradaydım elbette. Yerimden hiç ayrılmadım, merak etme. O şerefsiz, motoru bizim otoparka bırakmıştı.” Başparmağıyla Avni’yi işaret etti, “Avni söyledi, bütün gece midye yedi diye.”

Basri arkasını dönünce, Yakup amca, elinin ayasını ne var ne yok dercesine çevirdi. Cezmi başparmağını bu kere içti diye işaret etmek için kullandı.

“Misafir ettim, rakı içtik beraber,” dedi sinsice. “Avni’den almıştım da…” Sonra gözlerini sokağa çevirdi.

Yakup onun bakışlarını izleyip, “Elif , motoru devrik, benzini kaldırıma yayılmış görünce kaygılanmış. Amiri de ‘Yıka orasını,’ demiş. İnsan itfaiyeden falan yardım çağırayım der. Benzin bu şakası yok ki… Evlerden kadınlar su getirmiş yıkamışlar kaldırımı. Biri izmarit atsa bilmeden… Allah muhafaza cayır cayır… Bahçeyi de yıkamak zorunda kalmışlar. ‘Her yer kusmuk ve dışkı olmuştu, sinek üşüşmüştü,’ dedi benim hanım. Senin işler de iyiydi ha Avni?”

“Ucuz rakı denk düşürdüm Yakup ağbi” Sesini alçalttı, anlaşılır anlaşılmaz “Nuri’yle arkadaşları götürdü.”

“Haa. Eh o zaman…Bereketini gör.”

Dalgınlaştı, haberlerde ‘ölü bulundu’ diyeceklerdi. ‘Hakkında çocuk taciziyle ilgili on ayrı suçlama olan tutuksuz yargılanan N.Ö.’ diyeceklerdi. Adını vermeyeceklerdi. Belki eski bir fotoğrafını bulan olurdu gazetecilerden. Mesela bayram yerinde uçan sandalye işlettiği günlerden kalma. Çocuklara bedava lolipop verip oyuncağa bindirdiği zamanlardan. Okul önünde pamuk şeker sattığı günlerden belki. Elif’in kızı artık pamuk şeker yiyemez olmuş, öyle diyor Elif… Yazık…

“Nas’sın Yakup Amca?”

Çaycının sesiyle irkildi, tepsisinden bir çay aldı, başıyla selâmladı.  

“Sen gördün mü o herifi yakında?” dedi Avni.

“En son yılbaşı gecesi işte. Senin orda midye aldı ya… Yedi Allah yedi…”

“Sığır gibi de içtiler.”

“Parasını ödedi mi bari?” dedi Basri. “Bana çok borç yaptı. İstedikçe de diklendi…”

“Bu sefer ödedi,” dedi Avni karşıya bakarak.

“Sonra konser meydanında da yedi. Ben ikinci parti midyeleri orada sattım. Meyhaneden kalkıp meydana yürürken gördüm onu. Ayakta zor duruyordu. Havai fişek gösterisinden sonra dibimde bitti. Konser devam ederken gene bir sürü midye tıkındı. Ona özel tabak yaptım.”

Yakup Amca’nın yüzünden Basri’yi meraklandıran bir duygu gelip geçti, ‘özel tabak’, derken. Ama soramadı. Bakkal Basri midyeden nefret ederdi. Ne yaz ne kış ağzına sürmüşlüğü yoktu. Denizin pisliğini emen bir şey gıda olur mu kişiye? Hele midyenin bayatını yedin mi tahtalı köyü boyladığının resmidir. Ama bu düşüncesini kendine sakladı. İyi adamdı Yakup ekmek parası kazanıyordu.

“O kadar midye yemek iyi değil birader,” demekle yetindi.

“Çok içtiler,” dedi Avni, tuhaf bir sesle. “O kadar içki de iyi değil.”

“Cehenneme kazık,” dedi Yakup amca çayını içerken.

“Siz ne konuşuyorsunuz öyle aranızda?” dedi Basri.

Avni diklendi, “Nasıl ne konuşuyorsunuz? Sen duymuyor musun be adam?”

“Ne bileyim, bir şeyler diyorsunuz demesine de…”

“Eeee?”

“Ben başka şey anlıyorum sanki siz aranızda başka şey diyorsunuz gibi…”

“Tövbe, tövbe,” diye başını salladı Yakup, Basri lafı değiştirdi.

“Bitmiş bu memleket. Kaç çocuğun ailesi şikâyet etti. Gene kurtardı paçayı yahu! Nasıl iş bu arkadaş? Kadınlar çocuklarını korumak için aklını bozdu. Ne günlere kaldık. Hani adalet? Hani birisi çıksa da bu kötülük kanına işlemiş adama dur dese… Ama nerede? Söylenenler doğruysa bir o kadar da sesiz kalan varmış. Korku mu, utanma mı?”

Otoparkçıya baktı. Cezmi gözlerini kaçırdı. Kırışık yüzüne bir hüzün çökmüştü. Kızı geldi gözünün önüne. ‘Allah korudu da yetiştim,’ diye geçirdi aklından.

“Herif utanmıyor ama!” diye ısrar etti Basri.

“Du,” dedi Yakup.

“He, doğru dedin,” dedi Basri.

Elif sokağı süpüre süpüre bakkalın önüne geldi.

“Kolay gelsin Elif bacım,” diye seslendi Basri. “Çay söyleyeyim.”

“Sağ ol Ağbi, içeyim.”

Basri diyafondan bir çay daha söyleyip Elif’e tabure getirdi, gelen çayı eliyle alıp ikram etti.

“Motosikleti sen bulmuşsun he?” dedi merakla.

“Ben,” dedi Elif.

Kaldırımda devrilmiş motosikletin deposundan sızan yakıt geniş, koyu bir leke yapmıştı. Havada benzin kokusu. Lekenin bittiği yerde alçak bahçe duvarı, çiçeksiz, yabani ot bitmemiş çıplak toprağı sınırlıyordu. Bir sokak kedisi rüzgârın getirdiği kâğıtların arasında yalanıyordu. Evin pencereleri sımsıkı kapalı, ev sessizdi. Elif bir anlığına kediyi izliyor gibi yapmıştı. Kedi bahçe kapısından evin kapısına uzanan, biçimsiz, pis kokulu lekeleri koklamış, sonra duvardan atlayıp sokağa çıkmış, Elif’i görünce ters yöne koşmuştu.

Kadın, devrilmiş motosiklet ve sızan yakıtla ilgili amirini aramıştı, ‘Saçılmış parçalar da vardı elbette. Duvara mı çarpmıştı, yoldan geçen bir araçtan mı kaçmaya çalışmıştı o kadarını bilemezdi. Sokak boştu. Hem ne zaman olduğunu kim bilebilirdi ki? Sürücü yoktu hayır…’ Amir yeri yıkamasını buyurup trafiği arayacağını söylemişti. Elif söylendi. Suyu nereden bulacaktı Allah aşkına? Bir süpürge, bir kürek, çöp torbaları, tekerlekli bir el arabasından ibaret donanımına baktı. Bahçenin kokusu bütün mahalleye yayılmış gibi gelmişti. Sonra midyeci Yakup amcaların kapısını çaldı. Yakup amcanın karısı hemen bir bidon su koşturdu. Onu gören Sirkeci Şaban Sokak’taki kadınlar evlerinden çıkmış, ellerinde kovalar, fırçalar, buz gibi gözlerle önce sokağı, sonra Nuri’nin bahçesini temizlemişlerdi. Ortalığı sinek basmıştı.  ‘Boyu devrilesi evde sızmıştır,’ dediler. Motoru da öylece bıraktılar. İş bitince Elif telefonundan bir numarayı aramış ve “Tamam,” deyip kapatmıştı. Kadınlar evlerine, Elif sokağı süpürme işine dönmüşlerdi.

“Yılbaşı gecesi sen neredeydin Elif?”

“Abimgillerdeydik, kızımla birlikte Yakup amca.”

“Tamam,” dedi Yakup, dizine bir şaplak vurup kalktı.

“Öyleyse,” dedi Avni “Ben de kalkayım.”

“Tamam,” dedi Cezmi “Haydi selametle.”

“Elif de kalktı. “Kesene bereket Basri ağbi.”

Basri tabureleri topladı, bardakları dükkânın önüne yere bıraktı. Markalarını koydu, içeri girdi. Olduğu yerden sokağı süpürmeye devam eden Elif’e baktı… baktı. Onların kendi aralarında başka bir mesele konuştuklarından emindi.  O sırada ben girdim bakkala ve ona dedim ki, “Bence Nuri eceliyle ölmüş olamaz Basri!”

“Ne diyorsun?” dedi iştahla.

“Nasılını bilem ama… Sen bana oradan… A! Kalem, defter de mi satıyorsun? Kırtasiyeci biliyor mu bunu? Yılbaşı akşamı uğradım sana, dükkânı boş bırakıp nerelere gittin öyle? Bekledim bekledim… Yoksa fazla oyalanmadım mı, eh ne bileyim işte sen gelmeyince…”

“Buradaydım yahu,” diye gözleri irileşti. “Dükkân bırakılır mı, hırsızı var uğursuzu var. Hep buradaydım ben, arkadaydım belki…”

“Ne bileyim, duyuramadım sesimi herhal… Şey alacaktım ben… Sigara… Sonra ana yoldaki benzin istasyonuna gittim. Dönerken baktım ışıklar sönmüş… Sen mi söndürdün ışığı?”

ALGAN SEZGİNTÜREDİ İLE KİLİTLİ ODA MUAMMALARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Polisiye edebiyatın güçlü kalemlerinden, Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR)başkanı Algan Sezgintüredi, aynı zamanda usta bir çevirmen olarak çevirileriyle de edebiyatseverlere önemli eserler kazandırmaya devam ediyor. Son olarak, suç ve gizem türünün en ilginç anlatılarından biri olan ‘Kilitli Oda Muammaları’ adlı derlemeyi dilimize kazandırdı.

Bu kitap, polisiye edebiyatın en klasik ve en zorlu alt türlerinden biri olan kilitli oda gizemlerine odaklanıyor. İçinde Agatha Christie, Edgar Allan Poe, G. K. Chesterton, John Dickson Carr gibi ünlü yazarların öyküleri yer alıyor. Algan Sezgintüredi ile ‘Kilitli Oda Muammaları’ üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

⁠Edgar Ödüllü Otto Penzler’ın ünlü polisiye yazarlarından seçip bir araya getirdiği derlemeyi çevirme kararını nasıl aldınız? Teklif yayınevinden mi geldi?

Evet, yayınevinden geldi. Genelde öyle oluyor zaten. Hacim biraz korkutucuydu ama içeriğin zenginliği sayesinde teklifi memnuniyetle kabul ettiğimi söyleyebilirim.

‘Kilitli Oda Muammaları’ oldukça geniş bir zaman dilimine yayılan ve farklı üsluplara sahip yazarların öykülerinden oluşuyor. Bu çeşitlilik çeviri sürecini nasıl etkiledi? Çeviri sırasında en çok zorlandığınız veya en çok keyif aldığınız öykü hangisiydi?

Farklı üslupları ve farklı dönemlerin anlayışlarını elimden geldiğince yansıtmaya çalıştım. Her çevirinin –en azından benim için– kendi zorluğu var zaten, ilave bir sıkıntı yaşamadım diyebilirim. Otto Penzler gibi bir duayenin seçkisinde vasat öykü çıkması beklenecek bir şey değil, o yüzden hepsi gayet zevkliydi çevirirken. Ama illa isim vereceksem bence Perili Ev (Ellery Queen), Doktorun Çözümü (Stephen King), Hücre 13 Problemi (Jacques Futrelle), Steinkelwintz Vakası (MacKinlay Kantor), Uçan Ceset (A.E. Martin) ve Eziyet IV (C. Daley King) diğerlerinden bir adım öne çıkıyor.

Bu tür uluslararası antolojileri Türkçeye kazandırma konusunda başka projeleriniz var mı? Özellikle klasik ya da çağdaş polisiye edebiyat üzerine yeni bir seçki hazırlama fikriniz var mı?

Bu tür seçimler yapma, projeler hazırlama lüksüm yok maalesef. Dilimize kazandırılması gereken çok fazla polisiye eser var; bana kalsa, elimde olsa hiç düşünmeden yıllarımı verebilirim. Ama ülke olarak şartlarımız müsait değil. Okur ilgisi yayınevlerini polisiye edebiyatın derinlerine inmeye teşvik edecek seviyede değil şimdilik.

Türk edebiyatında kilitli oda türünde çok fazla eser üretilmiyor. Sizce bunun nedeni ne olabilir? Bu türü yerli edebiyatta yaygınlaştırmak için neler yapılabilir?

‘Kilitli Oda’ terimiyle anılan imkânsız suç polisiyeleri sadece bizde değil, dünyada da çok fazla üretilmiyor çünkü polisiyenin kurgulanması en zor türü. Bizim polisiyemizde bu türde benim bildiğim kadarıyla şimdiye dek sadece iki roman var (daha fazlası varsa cahilliğimi mazur görün): Feneryolu Cinayetleri (Gencoy Sümer) ve Katilin Şahidi (Algan Sezgintüredi). İmkânsız suç polisiyesi, Otto Penzler’ın çevirdiğim derlemeye yazdığı önsözde belirttiği üzere esasen sihirbazlık, gözbağcılık numaralarıyla aynı mantığı kullanır, şaşırtmacaya, dikkatleri başka yöne çekmeye dayanır ve çözüm, numaranın sırrı açıklandığında işin aslının hayret uyandıracak denli basit olduğu görülür. İyi, seyirciyi şaşırtacak sihir numarası hazırlamak kolay bir iş değildir; ‘Kilitli Oda’ yazmak da öyledir.

Türk polisiye edebiyatına ve okurlarına dair gözlemleriniz neler? Kilitli oda gibi klasikleşmiş bir alt türün Türkiye’de daha fazla ilgi görmesi için neler yapılmalı?

Polisiyemizin Osmanlı’nın son dönemine kadar uzanan geçmişine rağmen herkesin en az birkaçını sayabileceği pek çok sebepten dolayı emeklemekten bir yere tutunarak ayağa kalkıp sarsak adımlarla yürüme seviyesine son otuz yılda geldiği kanısındayım. Hakikaten başarılı, dünya çapında denebilecek roman ve öykülerimiz var; gittikçe de çoğalıyorlar. Ama ne yazık ki sapla samanın ciddi karıştığı, kalite açısından kurunun yanında yaşın da yandığı bir dönem yaşıyoruz. Dolayısıyla bence ilgisini veya ilgisizliğini doğrudan okura fatura edemeyiz. Yerleşmiş algıları değiştirmek, çok uzun süre ve çaba gerektiriyor. Yazara azimle yazmak, çevirmene azimle çevirmek, yayınevlerine, medyaya ve okuraysa ısrarla fırsat tanımak düşüyor ki bunların hiçbiri kolayca ve kısa sürede gerçekleşecek şeyler değil.

MAHUR BESTE

Rutubet kokan deponun birkaç mobilyasından biri olan rafa yaklaştı. Üzerindeki kasetçaların mazide kalan anılar kadar tozlu düğmesine dokundu. Mekanik bir ses çıkardı alet ve ağır hareketlerle açtı ağzını. Elindeki kaseti boşluğa yerleştirdi. Çıt sesiyle kapandı kapak. ‘Başlat’ tuşuna basmasıyla deponun nemli duvarlarında tanıdık bir melodi yankılandı. Bir süre gözleri kapalı dinledi, tüylerini diken diken eden hüzünlü tınıları. Az sonra Attila İlhan’ın satırları Ahmet Kaya’nın davudi sesinde can buldu.

Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız

O mahur beste çalar Müjgân’la ben ağlaşırız…

Gözlerini açtığında, şair de şarkıcı da Mahur Beste’nin en can alıcı satırına daha yeni gelmişlerdi. Deponun diğer ucundaki masanın başına gelip çektiği sandalyeye boş bir çuval gibi kendini bırakana kadar bakışlarındaki hüzün silinmedi. Uzandı, yarısına kadar boşalmış şişeyi eline aldı. Kristal renkli sıvıyı kirli bardağa döktü. Üzerine eklediği suyla, bardaktaki sıvı bulut rengine büründü. Büyükçe bir yudum aldığı içkisi boğazını yakarak midesine inerken mahcup bakışlarını karşı sandalyeye dikti.

“Konuşmayacak mısın benimle?”

Sesi annesinden özür dileyen bir çocuğunki kadar masum çıkmıştı.

“Lütfen, konuş artık. Bir şeyler söyle. Sabahlara kadar ağladığımız o günlerin hatırına, susma. Sensiz yapamam, biliyorsun. Ben seninle doğdum ve seninle öleceğim. Yalvarırım inan sözlerime.”

Karşı taraftan, değil beklediği sözleri duymak, çıt dahi çıkmadığını görmek hoşuna gitmedi. “Müjgân,” dedi tekrar, “beni affet artık. Yalvarırım…” Bu sefer sesinde mahcubiyetten çok, belli belirsiz bir öfke vardı. Öyle ya, içten içe biliyordu ne yaparsa yapsın ne derse desin karşısındaki onu affetmeyecekti. Zaten öfkesi de kendineydi. Damarlarını saran o şeytana yenilmemeli, yanında Müjgân olmadan o adamı öldürmemeliydi.

“Biliyorum, kırgınsın bana. Yıllardır o şerefsizleri öldürürken hep yanımdaydın. Bazen bunalsan, vazgeçmek istesen de bir an bile yalnız bırakmadın beni. Peki, ben ne yaptım? Son cinayetimi sen yanımda olmadan işledim. Suçluyum, cezama razıyım. Yeter ki beni yalnız bırakma. Sensiz ben bir hiçim.”

Karşısındaki sessizliğini korurken deponun karanlık köşesinden inleme sesi geldi. Acele etmedi. Gözlerini Müjgân’dan ayırmadan usul usul ayağa kalktı. Aradığı sevgi dolu bakışı bulamayınca, derin bir nefes alıp bir çırpıda tutsağının yanına vardı. Çarmıha benzeyen bir mekanizmaya, el ve ayak bileklerinden zincirlenmiş adama, “Debelenme lan!” diye bağırdı. Adamın dehşetle açılmış gözleri bir ona, bir Müjgân’a kaydı. O sırada Ahmet Kaya şarkıya yeniden başlamış ve ilk dörtlüğün son dizesine gelmişti.

Gitti dostlar, şölen bitti ne eski heyecan ne hız

Kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız

O mahur beste çalar, Müjgân’la ben ağlaşırız…

Adam bantlı ağzında bir şeyler gevelemeye çalıştı. Celladının yüzüne attığı tokatla sözleri boğazına kaçtı. Gözleri öfkeyle açıldı. Nefes alışverişi hızlandı. Burun deliklerinden süzülen kaygan sıvı bir görünüp yeniden içeri daldı.

“Müjgân’ımla önemli bir şey konuşuyorum. İki de bir araya girmezsen senin için daha hayırlı olur. Anladın mı beni?” diye bağırdı cellat. Adam anladığını belli etmek için gözlerini kapatıp açtı. “İyi, o zaman sessiz dur ve sıranı bekle. Müjgân beni affeder affetmez, seninle başladığımız işe kaldığımız yerden devam edeceğiz.”

Üç gündür gördüğü işkenceler gözlerinin önünden film şeridi gibi geçti adamın. Korkup tırsacağı yerde, kaşlarını çatıp ağzındaki bantın ardından söylenmeye devam etti. Sesinin rengine bakılırsa küfrediyordu. Kollarını, bacaklarını kurtarmak için çekiştirdiği zincirlerin şıkırtısı, deponun duvarlarında, kim bilir kaçıncı sefer yankılanan şarkının nağmelerine karışıyordu.

Önünde çaresizce çırpınan kurbanına tiksintiyle baktı cellat. Kapana kısılmış bir fare gibi görünüyordu. Dudaklarına sinsi bir gülüş yayıldı. “Böyle yaparak kurtulamazsın, bunu anla artık. Buradan ancak ben istediğimde çıkacaksın.”

“Ne zaman?” der gibi baktı kurbanı. Suali anlamışçasına, “Dayan,” dedi cellat, “vakit geldiğinde, kuşlar kadar özgür olacaksın.”

Bu sefer itiraz etmeye yeltenmedi adam. Kaderine teslim olmuşçasına çırpınmayı bıraktı. Sonunda kuşlar kadar özgür olacaksa eğer, biraz daha dayanmaya razıydı. Celladının özgürlük kelimesinden tam olarak ne anladığı sorusunun zihnine çöreklenmesine izin vermedi, başını sallayıp savurdu evhamını.

Acele etmeden, ağır adımlarla geldiği kurbanının yanından yine aynı sükûnetle ayrıldı. Müjgân bıraktığı yerdeydi. Hâlâ sessiz, hâlâ tepkisiz… Üç gündür gözlerinin önünde lime lime edilen adam bile çözememişti Müjgân’ın dilinin bağını. Oysa eskiden öyle miydi? İşkence bitip de sıranın kendisine gelmesini dört gözle, sevdiğinin yanı başında beklerdi.

Hüzünlü bakışlarını Müjgân’ın üzerine dikti. “Yapma böyle,” dedi. Sandalyesine oturmak yerine Müjgân’ın yanına, yere çömeldi. “O adamı öldürmeye yalnız başıma gitmeliydim. Bunu sen de biliyorsun.” Müjgân’ın boynundaki sargıyı gevşetti, parmaklarını izin üzerinde gezdirdi. “Yaralıydın… Seni bu halde cinayet işlemeye nasıl götürebilirdim? Anla artık… Seni sevmediğim, sana güvenmediğim için değil, seni düşündüğüm için gelemedin benimle. Soruyorum sana, bu haldeyken nasıl bir cinayet daha işleyebilecektin? Daha kötü olacaktın, yaran açılacak belki telafisi olmayacak bir hal alacaktı. Ben sensiz ne yapardım o zaman?” 

Elini Müjgân’ın başına koydu. Hırçın başını bir çırpıda geri çeker sanmıştı ama yapmadı Müjgân. Affediyordu, affedecekti demek onu. Öyle olmasa, şimdiye kadar öylece oturur muydu karşısında, çekip gitmez miydi çoktan? Bu düşüncelerin verdiği cesaretle başını Müjgân’ın ışıl ışıl parlayan gövdesine yasladı. Aynı anda acısını duymuşçasına efkârlı bir ses geldi Ahmet Kaya’dan.

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı

Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı

Hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı

Gittiler akşam olmadan, ortalık karardı

İliklerine işleyen davudi sesin tellerinde can bulan satırları hiç kıpırdamadan dinledi bir süre. Her “Müjgân,” dediğinde hem şair hem şarkıcı, yüreği yandı, kül oldu. Sessiz bir “Ah,” edip titrek bir nefes saldı, dumanı tüten ciğerinden ve ardında bıraktı şairle bestekârın biricik Müjgân’ını, kendi Müjgân’ına sokuldu. “Seninle ilk tanıştığımız günü hatırlıyor musun?” dedi. Küçük bir çocuk gibi kıkırdamıştı bu sözü ederken. Müjgân cevap vermemişti sorusuna ama çekip atmamıştı da mahzun başını, ışıldayan göğsünden.

“Ben daha on yedime yeni girmiştim. Sen, olsan olsan on beştin. Okuldan dönüyordum. Aklım, evdeki zalimin zulmünden nasıl kurtulacağımdaydı. Dalgın yürürken, seni görmüştüm. Yol kenarına oturmuş, ağlıyordun. Adınla müsemma kirpiklerinden süzülen yaşlar ok olmuş, kalbime saplanmıştı sanki. Yanına oturmuş, hiçbir şey demeden ben de seninle ağlamaya başlamıştım. Kim bilir ne kadar ağlaştık? Bir an mı geçmişti aradan yoksa bir asır mı hatırlamıyorum, nihayet konuşmaya başlamıştık. Sen anlatmıştın, ben dinlemiştim, ben anlatmıştım, sen dinlemiştin… Konuştukça anlamıştık ki ikimizin de acıları aynıydı. Önce anneme sonra bana vicdansızca sahip olan şerefsiz üvey babam kadar adiydi senin de üvey baban. Derdimiz gibi gönüllerimiz de bir olmuştu o günden sonra. Her gün gizli gizli buluşmaya başlamıştık. Hatırladın mı o günleri?”

Sessizlik devam ediyordu. “Hı?” diyerek yineledi sorusunu, “hatırladın değil mi? Hatırladın ve beni affettin, öyle değil mi?”

Hatırlamış mıydı Müjgân, affetmiş miydi onu, belli olmuyordu. Kısa bir an sadece Ahmet Kaya’nın nağmeleri dolandı soğuk deponun, taş duvarlarında ve sinsice bağlarını çekiştiren kurbanın riyakâr iniltisi. Hiç bakmadı o yöne, başı Müjgânının göğsünde anlatmaya devam etti.

“Bu yola ilk çıktığımız günü hatırlıyorsun, değil mi? Ben hiç unutmuyorum. Aynı gün içinde ne büyük bedeller ödemiştik ikimiz de. Mahallenin en yaramaz çocuğuyla haber salmıştın, ‘Yetiş,’ demiştin hani, ‘Yetiş, üvey babam sevdamızı öğrenmiş.’ Uçarak gelmiştim evinizin önüne. Üvey baban kartal pençeleriyle incecik beline sarılmış, öfkesini kusuyordu üstüne. ‘Kahpe mi olacaksın?’ diye kükrüyordu her darbesinde. Kurtarmak istemiştim seni, bir fiske de bana savurmuştu. Kulağına eğilmişti sonra ‘Bu kılkuyruk yüzünden mi elletmiyorsun artık kendini,’ diye bağırmıştı. Utancından sımsıkı kapatmıştın gözlerini yine de direnmekten geri durmamıştın. Sen direndikçe çıldırmıştı hani, çıldırdıkça daha sert vurmuştu. Ağlamıştım, bağırmıştım, yalvarmıştım da insafa getirememiştim o vicdansızı. Son darbesinden sonra boş bir çuval gibi atıvermişti seni bahçedeki çınar ağacının dibine. Hiçbir şey olmamış gibi sıcacık evine girmişti.”

Sustu, gözünden akan yaş Müjgân’ın koynuna damladı. Ağır ağır süzüldü, tıpkı Attila ile Ahmet’in Müjgânının gözünden süzülen yaşlar gibi. Yine aldırmadı Müjgân, yine ses çıkarmadı. O da aldırmadı sevdiğinin suskunluğuna, sözüne kaldığı yerden devam etti.

“Yanına koşmuştum, bitkin yatıyordun ağacın dibinde. Ürkek başını koynuma gömüp ağlamıştın. Ben de ağlamıştım seninle. Yaşlar gözlerimizden değil gönlümüzden akmıştı sanki. Her damlayla öfkemiz sel olup taşmıştı. O hainin ettiklerini yanına mı bırakacaktık? “Bırakmayalım,” demiştin. O gece cezasını vermiştik o şerefsizin. Elini bana uzatmıştın, “Hadi,” demiştin sonra “yeryüzünden bir kötüyü silip attık, şimdi sıra diğerinde.” Gizlice bizim eve gelmiştik. Üvey babam nefsini kabartan bedenime, ağzının suyu akarak bakarken, sen saklandığın yerden çıkmış, bir hamlede iğrenç başını ayırmıştın o pisliğin hain bedeninden. O geceden sonra da yıllarca bir sürü şerefsizi birlikte öldürmüştük. Almıştık intikamımızı, hâlâ alıyoruz. Nefeslerini kesiyoruz, nefsinin dizginleyemeyen vicdansızların.”

Yine cevap gelmedi. Biliyordu, tepkisizliği inadındandı Müjgân’ın. Yaşadığı bütün kötülüklere baş kaldırmasını sağlayan da o inadı değil miydi zaten? Kendi öfkesinden çok Müjgân’ın inadı sayesinde almamış mıydı herkesten intikamını? Müjgân yanında olmasaydı, cesaret edebilir miydi onca cana kıymaya? Edemezdi ama bu kadarı da fazla değil miydi? Bu sessizliği hak edecek kadar büyük değildi ki suçu. Müjgân’ın sıcak göğsünden usulca çekti başını. Boynundaki sargıyı itinayla sıktı. Şefkatli bir öpücük kondurdu mağrur başa.

Aynı anda kurbanından, hayretle isyan karışımı bir ses yükseldi. Nemli gözlerini bir çırpıda kuruladı, kurbanının olduğu tarafa çevirdi bakışlarını. Koşar adım yanına vardı. Gözlerini gözlerine dikti. Üç gündür verebildiği tepkiyi verdi yine kurban. Zincirlerden kurtulmaya çabaladı. Ne çare ki çabası zincirlerin zaten kanattığı bileklerini daha fazla kana bulamaktan başka bir işe yaramadı.

Kısa bir an hiçbir şey demeden baktı kurbanına. Gözleri ateş saçmıyordu sanki celladın, sanki biraz da mahsun gibiydi. “Görüyorsun değil mi?” dedi, “Müjgân beni affetmiyor. Belki de asla affetmeyecek.” Sesi ağlamaklıydı.

Adam celladının çaresiz bakışlarında hıyanet aradı. Bu bitip tükenmiş halleri gerçek olamazdı. Belliydi, bu bir oyundu ve bu oyunun kedisi cellatsa, faresi kendisiydi. Şimdi daha iyi anlamıştı ki bu oyundan sağ çıkamayacaktı. Nasıl bir adamın eline düşmüştü böyle, neden buradaydı? Üç gündür bunu en çok sorguladığı andaydı. “Beni dinlemiyor,” dedi cellat, “ona ihanet ettiğimi düşünüyor.” Neredeyse, bu titreyen sesin, bu ağlamaklı gözlerin samimi olduğunu düşünecekti adam. Tepki vermekten korktuğu için değil, ne tepki vereceğini bilemediğinden, boş gözlerle baktı celladına.

Düşünceliydi cellat, çekildi kurbanının karşısından ve sanki bir çare arar gibi bir sağa bir sola volta atmaya başladı. Kurbanın şaşkın bakışları da onunla sağa sola çevrildi bir süre. Ta ki celladı yeniden burnunun dibinde bitene kadar. “Aslında bir yol var,” dedi cellat, kurbanın tepkisini beklemeden ekledi, “bana yardım edeceksin. Sen yardım edersen belki Müjgân beni affeder.” Öyle, birdenbire, pat diye söylemişti bu sözü sanki kırk yıllık arkadaşına, kan kardeşine, can yoldaşına söyler gibi.  “Ne istiyorsun?” der gibi salladı başını kurban.

“Müjgân’la konuşacak ve onu suçsuz olduğuma, yaralı olduğu için onu yanımda götüremediğime, ona ihanet etmediğime, onu sevdiğime inandıracaksın.”

Adamın ağzı bantlı olmasa, şu anda hayretten bir karış açık kalırdı.

“Bekle beni burada!” dedi ve adamı zincirleriyle baş başa bırakıp Müjgân’ına koştu. Tuttuğu gibi kurbanının yanına getirdi onu. Hiç itiraz etmedi Müjgân. Bu bile onu affedeceğinin bir kanıtıydı belki. “Hadi,” dedi, umut dolu bir sesle, “anlat ona… Onu çok seviyorum ve asla aldatmadım. Cinayeti onsuz işledim, onun yerine başkası vardı yanımda, tamam ama o sadece Müjgân’ın eksikliğini tamamlayan bir araçtı benim gözümde. Asla yerini alamayacak bir araç…”

Adamın gözleri hızla bir celladına bir Müjgan’a dönüyor, bu katilin kendisinden ne istediğinin farkında olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

“Şimdi ağzını açacağım, sakın bir delilik yapmaya, bağırıp çağırmaya başlama. Hoş, bağırsan da bu Allah’ın defettiği yerde sesini duyan olmaz. Hazır mısın, açıyorum.”

Dediğini yapıp kurbanının ağzını açtı. Adam dudaklarını titretmekten başka bir şey yapmıyordu. “Hadi! Konuşsana Müjgân’la!” diye bağırdı kurbanına.

Celladının kükreyen sesiyle yerinde sıçradı adam. Ne yapacağına karar veremedi. Hazır ağzı açılmışken küfür mü etseydi yoksa yalvarsa mıydı onu öldürmemesi için. Ne yapsaydı da celladının istediği şeyi yapmak zorunda kalmasaydı, bilemedi. Bir ihtar daha gelince karşısındakinden, “A.…A.… abi…” diyebildi.

“Ne abisi, ne? Sana öğrettiklerimi söylesene Müjgân’a.”

Adam hâlâ kararsızdı. Doğruyu mu söylemeliydi? Bu riske girmeli miydi? İç sesi, “Aptallaşma, doğruyu söylersen ölürsün,” dese de ağzı bir çırpıda gördüklerini söyleyiverdi.

“Abi, burada Müjgân diye biri yok.”

Adamın sözünü bitirmesine fırsat vermeden yakasına yapıştı katil. Ayaklarının yanında duran Müjgân’ı işaret etti. “Ne demek ulan Müjgân diye biri yok. Madem yok, bu gördüğün ne öyleyse?”

Adamın takati kalmamıştı artık. Günlerdir bu soğuk ve ıslak depoda işkencelerden işkence beğendiği yetmezmiş gibi bir de bu deli saçmalarıyla uğraşacak değildi. Olan olsundu artık. Ölecekse ölsündü. “Abi,’ dedi, cesaretini toplayıp “o gösterdiğin Müjgân değil, çatlak sapında bez bağlı bir balta sadece.”

Tam da o anda Ahmet Kaya beşinci tekrarı yapan Mahur Beste’yi son nakarata eriştirecek dörtlüğü söylüyordu.

Bitmez sazların özlemi daha sonra, daha sonra

Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara

Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara

Geceler uzar, hazırlık sonbahara

“Ne diyorsun ulan sen?” diye höykürdü adama. “Sen benim Müjgân’ıma balta mı diyorsun lan?”

Kurbanının ayak ucunda boylu boyunca yatan baltayı eline aldı. “Müjgân ulan bu! Balta değil, Müjgân!” diye bağırdı tekrar. Sapını sıkıca kavradığı baltayı havaya kaldırdı, kurbanının geç kalmış yakarışları sardı dört bir yanı.

“Valla billa Müjgân o abi. Allah canımı alsın ki Müjgân o. Ondan daha güzeli yok bu dünyada.” Dehşet dolu bakışlarını baltaya çevirdi, “Müjgân abla, bak bu adam sana sırılsıklam aşık. Dinle sen beni. Affet şu adamı. Bak, aşkından deli divane olmuş.”

Artık bu sözlerin bir kıymeti kalmadığını celladının bakışlarından anlamıştı anlamasına ya, can tatlıydı, ölmemek için ne lazımsa yapacaktı.

“Abi, yapma abi, Allah aşkına yapma. N’olursun, öldürme beni. Çok param var benim. Seni zengin ederim. Etrafını Müjgânlarla çeviririm. Hangisini istersen onu alırsın. Kıyma bana n’olursun.”

“Demek çok zenginsin, çok paran var ve bütün Müjganları ayaklarımın önüne sereceksin? Öyle mi…” dedi cellat tiksintiyle. “Öyle,” diye heyecanla atıldı kurban, “sen iste yeter ki… Müjgân olur, Ayşe olur, Fatma olur, gönlün hangisini isterse. Yeter ki beni serbest bırak.”

Sözleriyle birlikte kaypak bir bakış oturdu kurbanın gözlerine, dudakları sinsice kıvrıldı. Ahlaksızlık koktu bir anda dört bir yan, şerefsizlik koktu, adilik koktu.

Yeri göğü sarsan bir kahkaha attı cellat. Elindeki baltayı yüzüne çevirdi, “Duydun mu Müjgân,” dedi, “gönlüm hangisini isterse verecekmiş.” Müjgân’ın yüzüne yayılan belli belirsiz tebessümle yüreğine huzur doldu. Günlerdir döktüğü dillere verdiği ilk tepkiydi bu sevdiğinin. Belliydi, affetmişti onu. Kurbanına döndü. Artık gönül rahatlığıyla bir şerefsizin daha hesabını kesebilirdi.  

“Sen neden burada olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

“Para için değil mi abi?” dedi kurban.

Demesiyle celladın baltayı havaya kaldırması bir oldu. “Müjgân için ulan,” diye bağırdı. “Hangi Müjgân abi?” diye karşılık verdi kurban, yalvaran sesiyle, “ben Müjgân diye birini tanımıyorum.”

“Geçen ay ırzına geçip otel odasının penceresinden attığın sonra da intihar etti dediğin Müjgân. Hatırladın mı şimdi? Anladın mı neden burada olduğunu?”

“Yanlışın var abi, Müjgân değildi o, Leyla’ydı. Hem, gerçekten de intihar etmişti. Yemin ederim, benim bir suçum yok.”

“Adının ne olduğu ne fark eder ulan pislik. Gencecik bir cana kıydın mı kıymadın mı, sen onu söyle.”

“Yalan, ben kimseye kıymadım. Kendisi sırnaştı bana. Yolluydu zaten. Üç kuruş için anasını bile satardı. Vallahi zorla bir şey yapmadım. Para az geldi diye karşı koymaya kalktı. Zorlayınca da…”

Kurbanının sözlerini bitirmesine izin vermedi. Gerindi ve elindeki baltayı bir hamlede adamın başına indirdi. Cansız beden çarmıhta asılı kalırken yarık kafa öte yana devrildi. “Ne çok konuştun be,” dedi, oluk oluk yüzüne fışkıran kanı elinin tersiyle silerken.

Oysa bu kadar konuşacağına biraz onu dinleseydi, gerçek Müjgân’ın bu baltayla, gözlerinin önünde acımasızca paramparça edildiğini öğrenebilirdi. Belki bir kez olsun derdini sorsaydı, sevdiğine kıyan ellerin, işi bitince bir ağacın altına fırlattığı bu kanlı baltaya sarılıp nasıl ağladığını anlatabilirdi. Aynı baltayla önce Müjgân’ın canına kıyan üvey babasını sonra da kendi babasını nasıl kestiğini, o gün bugündür hem Müjgân’ın hem de bütün Müjgânların intikamını almak için ant içtiğini söyleyebilirdi.

Ayağının ucuyla kenara itti günahkâr kurbanının, şerefsiz başını. Müjgân’ını az önce aldığı sandalyeye yerleştirdi, kendi de karşısına geçti. Bir kadeh kendisine, bir kadeh Müjgân’ına doldurdu, kristal renkli sıvıdan. Önce bakıştılar eski günlerdeki gibi sonra ağlaştılar. En az Attila İlhan’ın Müjgân’ı kadar içli ağlıyordu onun Müjgân’ı da. O sırada Ahmet Kaya altıncı kez çalan Mahur Beste’nin nihayet son satırına gelmişti.

O mahur beste çalar Müjgân’la ben ağlaşırız
 
 

Haliç Manzaralı Cinayet: Remzi Ünal Geri Döndü

Türk polisiyesinin usta kalemi Celil Oker’in ardından, onun mirası yeni bir kitapla buluşmak büyük bir heyecan yarattı. “Haliç Manzaralı Cinayet”, Oker’in daha önce çeşitli mecralarda yayımlanmış ancak hiçbir kitapta yer almamış on dört hikayesini bir araya getirerek okurlarına sunuyor. Remzi Ünal, yıllar sonra yeniden sokaklarda, ipuçlarının peşinde ve keskin zekasıyla olayları çözmeye devam ediyor.

Celil Oker, Türk polisiyesi içinde modern bir özel dedektif karakteri yaratmayı başarmış ender yazarlardan biriydi. Eski bir pilot olan ve kendini özel dedektifliğe adamış Remzi Ünal, silah taşımayan, mizahi ama derinlikli bir karakterdi. Oker’in eserlerinde İstanbul’un sokakları, apartmanları, kafeleri ve yaşam tarzı gerçekçi bir şekilde işlenirken, Remzi Ünal’ın bakış açısı bize farklı bir dünya sunuyordu. “Haliç Manzaralı Cinayet” de işte bu dünyayı bir kez daha gözler önüne seriyor.

Bu kitapta yer alan hikayeler, 1990’lardan 2000’lerin başına uzanan bir zaman diliminde yazılmış. Öyküler sadece bir cinayetin çözümüne odaklanmıyor dönemin İstanbul’unu, insanların gündelik dertlerini ve toplumsal yapılarını da yansıtıyor, atmosferi okuyucuya aktarıyor. Her hikayede Remzi Ünal’ın zekasını, olayları yorumlama biçimini ve suç dünyasına karşı mesafeli ancak adalet duygusu taşıyan duruşunu görüyoruz.

Özellikle dikkat çeken nokta, Celil Oker’in güçlü kalemiyle Remzi Ünal karakterini nasıl başarıyla yaşattığı. Ünal, kendi doğrularına sadık, yalnızlığı seven, sokakları tanıyan ama insanlara hep mesafeli duran bir adam. Olayları çözerken agresif yöntemlerden kaçınıyor, bunun yerine sezgilerini, mantığını ve zekasını kullanıyor. “Haliç Manzaralı Cinayet”te de bu tarzı açıkça hissediyoruz. Hikayeler, sürükleyici olay örgüleriyle ilerlerken, aynı zamanda sosyal eleştirileri ve ironiyi de içinde barındırıyor.

Bu kitabın yayınlanması sadece Remzi Ünal hayranları için değil, genel olarak Türk polisiyesini seven okurlar için de önemli bir gelişme. Çünkü Oker’in eserleri, yerli dedektif hikayeleri arasında güçlü bir yere sahip. Onun kaybı, edebiyatımız için büyük bir eksiklikti; yine de bu hikayeler onun mirasını yaşatmaya devam ediyor. Yazarın hayranları için bu kitap, geçmişe dönüp yeniden Remzi Ünal ile birlikte İstanbul sokaklarında dolaşma fırsatı sunuyor.

Haliç Manzaralı Cinayet, Celil Oker’in edebi mirasının ne denli kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Onun yalın ama derin anlatımı, olayları detaylı işleyişi ve karakter yaratmadaki ustalığı bu hikayelerde yeniden kendini gösteriyor. Bu kitap sadece bir polisiye derlemesi değil, aynı zamanda Oker’in ustalığının bir kanıtı niteliğinde. Kitabı okurken, bir dedektifin İstanbul’un karmaşık sokaklarında iz sürdüğü anlara tanıklık edecek ve Remzi Ünal’ın benzersiz dünyasında kaybolacaksınız.

Celil Oker, 11 Kasım 2018’de attığı ‘tweet’le okurlarını fuara davet emiş, “Gelin laflayalım,” demişti. Bu samimi diyaloğu tekrar yaşatma vaadiyle, Haliç Manzaralı Cinayet bizleri onun dünyasına bir kez daha konuk ediyor. Yani Remzi Ünal yeniden aramızda, bizlerle!

RAŞEL MESERİ’DEN DEDEKTİF ŞERİFE MACERALARININ İLKİ – KAYIP GÖLGELER PEŞİNDE

Köpek Balıklarının Kayıp Şarkıları, Meskûn Zaman, Kırık Şehir, Küt Olmayan Kadınlar, Elsa Niego’nun Cenaze Alayı romanlarından kalemine aşina olduğumuz yazar Raşel Meseri, basılı çocuk kitaplarının yanına bir de çocuk polisiyesi ekledi. Dedektif Şerife- Kayıp Gölgeler Peşinde Dinozor Çocuk etiketiyle genç polisiye okurların beğenisine sunuldu.

Roman, hikâye içinde hikâye anlatarak kurgunun yazarın zihninde nasıl oluştuğuna canlı canlı şahit olmamızı sağlıyor. Pek çok kavramın (doğruluk, dostluk, farklılık, gerçek, önyargı vs.) anne kız diyaloğu sırasında irdelendiğini görüyoruz. Kayıp Gölgeler Peşinde heyecanı ve muamması azalmayan bir macera, son derece keyifli bir çocuk kitabı olmuş.

Hikâye anlatıcımız Menekşe, kendisi de yarattığı karakter gibi özel dedektiflik yapan bir anne. Öğrenmeye meraklı ve heyecanlı öyküleri dinlemeye doyamayan kızı Defne’ye kendi kurguladığı, gerçek hayatla harmanladığı öyküler anlatıyor. Meseri kitapta bunu şöyle ifade etmiş. “Menekşe bir kez daha hikâyelerin gerçek hayatı kopyaladığını, gerçek hayatın da hikâyelerle beslendiğini geçirdi aklından.”

Meseri ilk kitap taslaklarını kendi kızı için hazırlayıp evin farklı yerlerine sakladığı resimli notlarla oluşturduğunu ifade etmiş. Bu söylem düşünüldüğünde Menekşe karakterinin yaratılma sürecini az çok tahmin edebiliyorum. Yine de dönüp Raşel’e soralım…

Sevgili Raşel Meseri, dergimiz okurları adına öncelikle hoş geldiniz diyor, davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Konuya kitabın bütünü üzerinden girmek yerine anlatıcımız Menekşe’den başlamak istedim. Çünkü Menekşe kurgu ustası bir anne. Çoğumuz çocuklarımızı uykuya yatırırken içine hayal dünyamızı kattığımız hikâyeler anlattık. Bu nedenle onu kendime çok yakın buldum. Menekşe ve Defne nasıl doğdu? Anne kız ilişkisinde örnek aldığınız, etkilendiğiniz kişi ya da kişiler oldu mu?

RAŞEL MESERİ: Benimle bu sohbeti gerçekleştirdiğiniz için teşekkür ederim. Polisiye türüne titizlikle masaya yatıran Dedektif Dergi gibi bir dergide Dedektif Şerife’yi konuşacak olmamız beni çok heyecanlandırıyor. Sorunuza gelecek olursam, kitaptaki anne kız ilişkisini işlerken örnek aldığım kendim dahil birçok kadın var. Sonuçta hikâyelerin karakterleri genellikle gerçek hayattan kurguya sızar. Bir öyküyü okunur kılan gerçeklikle olan bu temasıdır aynı zamanda. Okuyucu böylece metinde kendisinin veya tanıdıklarının hayatlarından parçalar bulur, onları dönüştürmeye heyecan duyar, oralardaki eksiklikleri tamamlamaya çalışır. Kişisel olarak ebeveynlikte en sevdiğim şey, çocukla ilişkide kişinin o yaşlardaki duygularını hatırlaması, çocukla kuracağı ilişkinin dinamikleri içinde bu belleğin sesine kulak vermesi. Çocukluğa ait o bellek, yetişkinlikte unutulmaya yüz tutabiliyor. Edep, korku, endişe gibi kıstaslar ve bazen de ebeveyn olmanın getirdiği iktidar pozisyonu çocuğun yaratıcılığına ket vurup düşünme özgürlüğünü sınırlayabiliyor. Dedektif Şerife’nin ana eksenlerinden birini oluşturan anne-kız, yani Menekşe-Defne ilişkisini kurgularken örnek aldığım ebeveynler bu sınırların dışında kalabilenler ve elbette merakta sınır tanımayan çocuklar.

VECİZİNİ KIRDIM*

Menekşe, Defne’ye o sırada ilgilenmekte olduğu kayıp vakasından esinlendiği bir öykü anlatmaya başlar. Ana karakterimiz Şerife özel dedektiftir, fena halde işsiz ve parasızdır.  Yardımcısı Sardunya ile birlikte çalışmaktadır. Sardunya sakarlıkları ile Şerife’yi zor durumlara soksa da okuru bol bol güldürüyor. Meseri, karakterlerini kendilerine özgü iyi özelliklerle bezerken birtakım zayıflıklar eklemekten çekinmiyor. Belki de klasik yetişkin polisiyelerindeki mükemmel dedektif karakterlerin günümüzde karikatürize görülmesi ve insan tabiatında artı ve eksilerin bulunuşu gerçeği buna sebeptir. Güncel çocuk edebiyatında didaktik olmaktan kaçınmanın bir yolu da anlatmak istediğiniz tema ve kavramları konuya ve karaktere başarıyla yedirebilmekten geçiyor. Şerife’nin disleksisi, Sardunya’nın iflah olmaz sakarlığı buna iki güzel örnek oluşturuyor. Yine Raşel’e dönüp sormak istiyorum.

Benim gibi ellili yaşları devirmiş okurlar çocukluklarında yetişkin romanlarını okumak durumunda kaldı. O dönemlerde çocuk psikolojisi, etik, çocuk hakları kavramları zayıftı. Çoğumuz şiddet ve farklı zararlı içeriklere maruz kaldık. Gerçi şimdi de internet belası var ve çocukları ondan korumak gerekiyor. Şimdi en azından yaş gruplarına uygun metinler basılıyor ve çoğu ebeveyn kitap seçimini bilinçli veyahut çocuk gelişimi uzmanlarının, öğretmenlerin vs. yönlendirmesiyle yapabiliyorlar. Siz çocukken neler okudunuz? Okuduklarınızın bugün yazdıklarınıza etkisi oldu mu? Günümüzde değişen şartlar göz önüne alındığında çocuklara edebiyat üretmenin zorlukları veya avantajları neler?

RAŞEL MESERİ: Çocukluğumda okuduklarım tam da sizin örnek verdiğiniz türdendi ve son derece can sıkıcıydılar. Okurken içimden bu klasik öykü ve masallarla dalga geçtiğimi hatırlıyorum. Yıllar sonra onların bir kısmını ‘ters yüz ederek’ yeniden yazmaya çalışmam bundan olsa gerek. Bahsettiğim ters yüz masallardan biri, Haydi Rapunzel Bir Taş Daha, Obiçim Yayınlar tarafından birkaç sene önce basıldı. Rapunzel, toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında hayatının direksiyonunu eline alan bir karaktere dönüşüyor. Kendisinden beklenenleri sorguluyor, saçlarını kesiyor ve kuleden ayrılıyor. Günümüzde iyi ile kötüyü ahlaki kıstaslar üzerinden ayırmayan, alternatif dünyalar hayal eden birçok metin yazılmasına rağmen ülkenin siyasi ikliminden dolayı yazarlar gerek konu gerekse dil açısından kısıtlamalara maruz kalıyor. İster içerik ister hikâyenin işlenişi ve hatta kelime seçimleri, okul yönetimleri, öğretmenler veya ebeveynlerden alınacak tepkilerden çekinilerek yayınevleri tarafından sansürlenebiliyor. Sorunsuz, sıradan argo ifadeler ya da geleneksel değerlere uymadığı düşünülen temalar metinlerden çıkarılmaya çalışılabiliyor. Malum, gelecek bir şikâyet yazar veya yayınevi için türlü sorunlara neden olabiliyor. Bu konuda görece şanslı olduğumu belirtmeliyim. Kitaplarımın çoğu etik ve estetik olarak aynı sularda yüzdüğüm yayınevleri tarafından basıldı. Son kitabım Dedektif Şerife-Kayıp Gölgeler Peşinde de Dinozor Çocuk tarafından yayınlandı. Kendisi de yazar olan ve çalışmaktan büyük keyif aldığım, kitabın editörlüğünü üstlenen Nihal Ünver ile son derece yapıcı bir iş birliği içine girdik. Umarım kitap okullara ulaşır, 8+ yaş grubu sınıflarda okutulur. Çünkü çocuk kitapları okullara girmediği takdirde dar bir kitleye ulaşıyor; ne yazık ki böyle sektörel bir gerçeklik var. Ama bir yazar olarak abartısız söyleyebilirim ki, bana çocuklara yönelik yazmak kadar keyif veren çok az şey var; duyduğum sorumluluğun yansıra çok eğlenir ve çok mutluluk duyarım çocuklara yönelik metinler yazarken. Bu nedenle, bir roman yazma sürecinin ortasındayken bile çocukların seveceği bir fikir aklıma gelirse romana ara verip onu yazmaya koyulurum.

KAYIP BİR BİLİM İNSANI

Dedektif Şerife’nin ofisine genç, yakışıklı ve hayli zengin bir müşteri gelir. Sonunda Şerife ve Sardunya’nın cebi para görecektir. Can, Şerife’den bir gece sırra kadem basan üvey babası Necmi Bey’i bulmasını ister. Şerife, Sardunya’nın kahve dökerek yeni bir tarz yarattığı pantolonunu değiştirmeye fırsat bulamadan kendini Necmi Bey’in son teknoloji aletlerle donatılmış köşkünde bulur. Orada incelemeler yapar, Necmi beyin eşi ve Can’ın annesi Neval hanımla tanışır. Sardunya da köşke gelir, olay yeri fotoğraflanır ve ön ödeme alınır. İkili artık resmen bir araştırmanın içindedir.

Dedektif Şerife araştırmasını sürdürürken Menekşe de aslında sonunu bilmediği kurgusunu ilmek ilmek örmekte, bu sırada son derece dikkatle kendisini dinleyen Defne’nin eleştiri ve düzeltilerini de değerlendirmektedir. Romanın bir yerinde Defne annesine dostluk kavramıyla ilgili bir çelişki yakaladığını söylediğinde, Menekşe kızına “Esasen bu ayrıntıyı koymamamın iki nedeni vardı; birincisi dostlukta aradaki sevgiye rağmen bazen küçük çelişkilerin olabileceğini vurgulamak, ikincisi ise seni gülümsetecek küçük bir detay eklemek. Ama demek ki anlatıda bir hata yaptım, katmanlar ortaya çıkmadı,” diyor.  Roman her ne kadar çocuk edebiyatına dâhil olsa da içerdiği bu tür detaylar nedeniyle postmodern edebiyat özellikleri gösteriyor ve ana hikâyeden bağımsız olarak bir alt katmanda yazarla okur arasında kurgunun nasıl oluştuğuna, nasıl geliştiğine, nerede hata yapıldığına dair bir tartışmayı da beraberinde yürütüyor. Kullandığı leitmotifler, mizahi söylemlerle metninin edebi anlamda kıymetini artırıyor.

Sevgili Raşel bu bakımdan sizi tebrik etmek isterim. Çoğu yetişkin polisiyelerinde hasret kaldığımız dil ve edebi derinliği bir çocuk kitabında oluşturabilmek ustalık işi. Dikkatimi çeken başka bir konu daha var. Ülkemizde az sayıda kelime kullanarak yaşayan, kitap okumayan insan sayısının arttığını üzüntüyle gözlemliyoruz. İnsanlar kolayca tüketilen, boş içeriklerin müptelası olmuş halde. Kitabınızda yeni neslin sık karşılaşmadığı kelimeler gördüm. Okurlarınız belki de bazı kelime veya deyimlerle bu kitap sayesinde tanışacak ve söz dağarcığını zenginleştirecek. Buradan da şu sonucu çıkarmayı umarım; Türkçenin doğru ve iyi kullanımı polisiye de dâhil olmak üzere edebiyatın her dalında zaruri ve hayatidir. Bu konudaki fikirlerinizi duymak isterim.

RAŞEL MESERİ: Benim için yetişkin romanı denilen türle çocuk kitabı denilen türü ayıran sınır keskin ve kalın değil. Yani her türlü konu her iki kategoride de benzer bir kurgu tekniğiyle işlenebilir. Örneğin Dedektif Şerife’nin ana izleğini alıp bir romana pekâlâ uygulayabilirim; hikâyeye katılacak ek örgüler ve yan karakterlerle. Kahramanların iç dinamiklerini biraz daha katmanlandırıp gerilimi yükselterek. Bütün bunlar mümkün. Yine de çocuk kitaplarında pedagojik yaklaşım ve dil seçimi konusunda başka kıstaslar ön plana çıkıyor. Dilin daha sade ve anlaşılır olması, konunun daha zahmetsiz algılanması, ilginin ayakta tutulması için belli bir mizah tonunun yakalanması gibi… Sonuçta her yaşın düşünce muhakemesi biraz farklı; okuyucunun kitabın konusuyla kuracağı bağ üzerinden konuyu özümsemesi, tartışması, onunla eğlenmesi yaşa has bilgi ve deneyim katmanları gerektiriyor. Yazar bu ayrımları gözeterek çocuğun kitaba bağlanmasını, kendi yaşadığı ortamlar dışında başka hayatların da var olduğunu hissetmesini, henüz duymadığı konulara ilgi duymasını sağlayabilir (aslında yetişkin romanlarının da asli amacı budur). Yani esasen yaklaşım ve dil konusunda farklı tonlar yakalamak gerektiğini düşünsem de çocuklara yazarken onlar bunu anlamaz noktasından bakmıyorum. Bakmadığım için de aslında hikâyelerin biraz da yaşsız olduğuna inanıyorum.  

GÖLGELER KAYBOLUYOR

Menekşe “Bir olayı çözerken kuşku en büyük arkadaşımız olmalı,” diyor. Bu nedenle de Şerife karşılaştığı tüm karakterlere şüpheyle yaklaşıyor. Necmi Bey’in kaybında “gölgelerini yitiren” bir grup insanın parmağı olduğu anlaşılıyor. Şerife romanın bilge kişisi, bilim adamı amcasına başvurarak bulgularını ve düşüncelerini ilmi olarak da destekliyor. Her ne kadar gölgelerin yitmesi romana gerçeküstü bir yorum getirse de Meseri gölgelerimizle kötülük/suç arasında frekansların etkin olduğu (bana göre ise felsefi) bir bağlantı kurarak olayı sonuca bağlıyor. Bu noktadan sonra roman hakkında daha fazla detay vermeye gönlüm razı değil. Fark ettiğim birkaç ayrıntıyı yazara da sormak istiyorum.

Biliyoruz ki romanlar, öyküler yazardan çıktıktan sonra artık okurundur. Biz okurlar kendi birikimlerimizi yazarın cümlelerine katarak özde aynı, ayrıntıda bambaşka metinler okur, farklı yorumlar yapabiliriz. Kitap boyunca baba figürünü uzak tuttunuz. Hatta baba gayet soğuk ve ulaşılması zor bir yerde (Antarktika’da) çalışan bir bilim adamıydı. Kayıp vakasının konusu da bir babaydı ve o da bilim adamı. Bu bilinçli olarak yaptığınız bir seçim mi, yoksa kurgu bunu gerektirdi ve ben çok mu derinleri kurcalıyorum?

RAŞEL MESERİ:İlginç bir nokta! Tam da okuyucunun yaratıcılığına harika bir örnek. Babanın hikâyeye çok dahil edilmemesi konusunda haklısınız; fakat babanın geçici yokluğu ailede bir trajedi veya üzüntü kaynağı olarak deneyimlenmiyor. Menekşe mesleği olan, cesur, etik değerlere sahip, kendine yeterli bir kadın. Defne ise konuları mantık çerçevesinde ele alan, eleştirel süzgeci güçlü, mizaha ve yaratıcılığa yatkınlığı olan bir çocuk. Evde dayanışmaya dayalı, her birinin bireyselliğine imkân tanıyan özgür bir ortam mevcut. Böyle olunca babanın o an için evden uzak olması bir sorun değil. Kimsede bir eksiklik veya yoksunluk yaratmıyor. Menekşe ve Defne gündelik hayatlarını doğal akışında yaşamaya ve birlikte eğlenmeye devam ediyor. Amaç bireylerin sevdikleriyle bir arada olduğu kadar, uzağındayken de kendini eksik veya yetersiz hissetmemesi. Anne kızın sergilediği de bu kanımca. Yoksa tüm erkekleri hikâyeden uzaklaştırmaya çalışmıyorum ama bu kez de ön planda olan onlar değil kadınlar olsun, gerek dedektif gerek hikâye anlatıcısı gerek de dinleyicisi olarak.

Sonuç olarak Kayıp Gölgeler Peşinde benim çevremdeki çocuklara gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir polisiye kitap. Son zamanlarda polisiye yazarları arasında da çocuk edebiyatına ilginin arttığını gözlemliyorum. Çocuk ve gençler için polisiye yazarken dikkat edilmesi gereken önemli mevzular olmalı. Örneğin yazar hitap ettiği yaş grubunu tanımalıdır sanırım.

Siz bu konuda yazarlara neler tavsiye edersiniz? Unutmadan soruma ekleyeyim, Raşel Meseri yetişkinler için bir polisiye yazacak mı?

RAŞEL MESERİ: Edebiyat türleri arasında polisiye çok sevdiğim ve izlemeye çalıştığım bir tür. Bu tür, suç kavramını, suçlu ve suçla temas eden kişilerin failliklerini, adalet sisteminin eksik gediklerini, toplumun politik ve kültürel kodlarını tartışmaya açar kanımca. Kişinin edimlerinin içinde bulunduğu bağlam ile nasıl şekillendiğini ortaya koyar. Bu anlamda polisiye okuyucuda heyecan yarattığı kadar düşünme alanları da açar. Bir polisiye kitapta benim önemsediğim kıstaslar temelde kişisel olan ile toplumsal olanın ilişkisine dair düşündürmesi ve verili kabul ettiğimiz kavramları (iyilik, kötülük, suç, masumiyet gibi) tartışmaya açabilmesi. Tavsiye konusuna gelecek olursam, yazma serüveninde verilen tavsiyelerin pek işe yaradığını sanmıyorum. Herkes farklı kaynaklardan beslenir, kendine uygun seçimler yapar, kendi yolunu çizer. Ve evet, hayalimde bir polisiye roman yazmak daima var. Hatta şu anda yazdığım kitabın içinde az da olsa bir polisiye tınısı olmasını planlıyorum. Umarım bunu layıkıyla yapabilirim.

Bir polisiye okuru olarak Şerife’nin yeni maceralarını merakla beklediğimi söylemek isterim. Sabırla verdiğiniz yanıtlar için de ayrıca teşekkür ediyor, iyi çalışmalar ve bol okur diliyorum.

*Vecizini kırdım: Şerife’nin heyecanlandığında söylediği cümle. Disleksi nedeniyle harflerin yerini değiştirerek “Cevizini kırdım” yerine söylemektedir.

ÇAYLAR GELDİ, HESAP KİMDE?

Bu adamlar okulda böyle öğretildiği için mi, yoksa doğaları gereği mi polis olurlar bilinmez ama çoğu hikâyenin başını anlatmayı sevmez. Bu sefer de değişen bir şey yoktu.  Yüzündeki bıkkın ifade dış görünüşüyle birleşince, suçluları yakalamak için pek koşmadığı izlenimini veriyordu.  Göbeğine denk gelen düğmeleri kapanmayan gömleğiyle sorgu odasında, bakışlarını karşısındaki genç adama dikmiş kıpırdamadan oturuyordu. Sanki biz her şeyi biliyoruz ama bir de senden dinleyelim der gibi süzüyordu onu. Genç adam, bu bakışların altında büzüldü, küçüldü yeniden bir çocuğa dönüştü. Polis, yirmisinde ya var ya yok diye tahmin ettiği çocuğun istediği kıvama geldiğini anlayınca, saklamaya gerek duymadığı çarpık bir gülümsemeyle eğildi, göz hizasına gelerek “Anlat bakalım delikanlı,” dedi. Delikanlı gözlerini kaldırmadan, “Ne anlatayım Komiserim?” diye fısıldarken yerdeki karoların kahvehanedekilere benzediğini fark etti. Aynı siyah, aynı beyaz, tıpkı hayat gibi diye düşündü. Yılların alışkanlığıyla odadaki karoları saymaya başladı. Boyuna on beş, enine yirmi karo… Kaçı siyah, kaçı beyaz diye düşünürken zihninin griliğinde kayboldu. Ama bazı anlar vardır, kaçacak yer bırakmaz insana. Zihninde birbirine çarparak dolaşır durur.

***

Hem annesini hem de tatillerini kaybedeceğini bilmediği, ilkokulu bitirdiği senenin yazıydı. Annesi, onu elinden tuttuğu gibi sokağın sonundaki bu kahvehaneye getirmişti. Kadın kahveciyle bir süre fısıltıyla konuşurken o kenarda beklemişti. Sonra annesi gitmişti ama o gün bir şey olmuştu. Çocuğun bilmediği, annesinin bildiği bir şey. Kadın, gitmeden önce oğluna sıkı sıkı sarılmış, ağlayarak kokusunu içine çekmişti. Onu son görüşü olduğunu bilmiyordu. Bilmediği, anlayamadığı daha çok şey vardı. Evlerine girip çıkan adamları tanımıyordu. Kendi yatağının artık kahvehanenin arkasındaki rutubetli oda olacağını da bilmiyordu.  Bileceği zaman gelmemişti daha. İlk öğrendiği şey, sabah kahvehaneyi ilk açan olmak zorundaydı. Hayatı, birbirinin aynı günlerin sıradanlığına takılıp kalacaktı. Zaten nereye gidecekti ki…

***

Her zamanki gibi kalabalık olan kahvehanede, Arif çayları taşırmadan doldurdu. Bardaklar sararmıştı. Akşama çamaşır suyuna bastırmak lazımdı. Zamanla, kahvehanedeki herkesin, ustasının, müşterilerin, gülüp geçenlerin, onunla alay edenlerin, sırtını sıvazlayanların, hepsinin ortaklaştığı tek bir şey vardı: Onun kahvehanedeki varlığı…

Kapıdan aceleyle giren adam, bütün bakışları üzerinde topladı. “Nerde kaldın oğlum yaa?” sorusuna herkese laf yetiştirmeyi seven, densiz başka bir müdavim atladı.

“Yengeden izin alamamıştır, ha-ha-ha. Bu sefer ne yalan attın kaçmak için? Özel dersim var deseydin.”

“Saçmalamayın ya,” diye ona sataşanlara cevap veren adam, tahta sandalyelerden birini çekip oturdu.

“Yalan mı? Her pazar aynı şey, pısırıksın oğlum sen.”

“Çalışıyor karısı, ne yapsın adam, yardım etmesin mi?” diyen kahveci, bu salağın daha fazla çirkinleşip dükkânın havasını bozmasına engel oldu. Her gelene böyle sataşıyordu şerefsiz.

“Ne anlasın bu sığır çalışmaktan, hâlâ baba parası yiyor. Ahmet abi, Arif’e söyle de bana bir çay getirsin.”

“Kahve iç kahve, yorgunluğa iyi gelir ha-ha-ha.”

Öğretmenin, “Kapa o kapçık ağzını da taşları diz, onu da babandan bekleme,” dediğini duyunca, Arif’in içinin yağları eridi. Tepsideki bardakları titretmeden masaya yaklaştı, önce öğretmene uzattı, sonra diğerleri aldı. Oyun taşları dizildi. Gülüşmeler, sataşmalar, bahşiş yerine geçen cimri tebessümler…

“Beyler, çayı üç lira yaptım, peşin alıyorum. Darılmaca gücenmece yok.”

“Abi, öğretmenlere de mi üç lira, yazık değil mi bu çocuğa? Ha-ha-ha,” diye gülerek devam etti. “Bu işler afili cümle kurmaya benzemez Yık ıstakayı, şu okeyi de al. Bu oyunu okullarda öğretmezler hocaa, benden öğreneceksin. Ahmet abi, o piçe de söyle örtmenden bir kahve getirsin, okkalı olsun.”

“Oğlum deme öyle piç miç, yazıktır. Gariban, çalışıyor akşama kadar.”

“Ben mi diyom, bütün mahalle diyo be abi, ha-ha-ha.”

Ustası, çocuğa dönüp mahcup gülümsedi. Arif elindeki lekeli bezle tezgâhı silerken, “Asıl sensin piç,” diye mırıldanmayı bildi. Bu öğretmenin de bu adamla konuşmasına, yetmezmiş gibi her pazar onunla oyun oynamasına çok sinir oluyordu. “Sen koskoca öğretmensin, ne işin var bu adamla?” diyecekti bir gün ama biraz daha büyümeyi bekliyordu. Çipil, saydam bakan mavi kem gözlerini, sürekli üzerinde hissediyordu.  Değdiği yer sanki üşüyordu. Tezgâhın aynı yerini sildiğinin farkına varmadan ona dikili saydam camlara ilk kez o da baktı ama uzun sürmedi. Şeytan yoklamış gibi içi titredi. Yeniden önüne döndü. Sonradan olanları düşündüğünde, ilk o gün aklından geçirdiğini hatırladı.  Çıngırağın sesiyle bütün bakışlar merakla kapıya yöneldi.

“Ooo, Albayım hoş geldin,” dedi karısı ölen, kendisi ölmeyi unutan emekli banka müdürü. “Gel Albay oğlum, yanıma otur.”

“Sağ olun. Ben az şekerli bir kahve alabilir miyim Ahmet Bey?”  dedikten sonra yanındaki mumyaya dönüp, “Müdürüm nasılsınız, ne yazıyor gazeteler?”

“Hep aynı şeyler Albay Bey oğlum, seçimler yaklaşıyor ya vaatlere başladılar yine.”

“Emekli maaşlarıyla ilgili gelişme var mı?”

“Olsa ne olur evladım. Biz maaşı almadan onlar her şeye zam yapıyor. Gölge etmesinler yeter.”

“Vatan sağ olsun Müdürüm,” diyen adamı, sanki onun suçuymuş gibi tersleyerek “Olsun, tabii olsun da adalara sahip çıkamamışlar, Yunan gelmiş, çökmüş.”

“Öyle, herkesin eli kolu bağlı. Sesi çıkanları da böyle kahvehane köşelerine tayin ediyorlar.” Kahveci Ahmet, burada siyaset konuşulmasından hoşlanmadığından, Albayın gönlünü almak için, “Vatan size minnettar Albayım,” dedi.

“Yok estağfurullah, görevimiz Ahmet Bey. Arif, oğlum bana bir çay getirir misin?” Arif saygılı bir baş eğişle tezgâha koştu.

“Siz de hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz azizim, adamlar İzmir- İstanbul arasını üç buçuk saate düşürdüler,” diyen mahallenin imamına, normalde etliye sütlüye karışmayan, masalara yancılık yapan bir müşteri, “Düşürdüler de ne oldu Osman Hoca? Senin o yoldan geçmeye maaşın yetmez,” dedi.

“Yeter yeter, devlet onlara çalışıyor, ha-ha-ha” diye güldü kapçık ağızlı adam.

“Çok şükür, hamdolsun. Azizim, benim borcum ne? Ezan saati, müminleri namaza çağırmak lazım.”

“Bize laf sokuyor sakalını… tövbe tövbe…”

“Biz namaza başlar mıyız bilmem ama o yakında kumara başlar, ha-ha-ha.”

“Arif oğlum, çayları tazele, yok öyle bir çayla akşamı etmek.”

Arif, artık bir parçası olan elindeki bezle tezgâhı silerken dalıp gitmişti. Bu kadar ses içinde kendi sesini duymaz olmuş, kaybolmuştu. Onu duyan bir kulak, gören bir göz olmadığı için yalnız olduğunu bilmiyordu. Annesinin bırakıp gidişiyle onun için atan kalbini de kaybetmiş, hiçliğin ortasında kalmıştı. Annem… Nerede acaba? Ustasının bu sefer daha yüksek sesle adını söylemesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Elindeki parçalanmış sarı beze baktı. Adam yine ona kızacaktı, bu kaçıncı diye.

“Şu geçen, mahallenin yeni dulu değil mi ya?”

“Ağzını kapat yavşak, içine düşeceksin,” diyen kahvehanenin müdavimlerinden birine, “İzin verse düşecem valla, ha-ha-ha. Ne göt var karıda,” diye cevap verdi.

“Evladım ayıptır, sizin de ananız bacınız var,” dedi Albay ama kime diyorum ki ben diye düşünmekten de kendini alamadı.

Arif biliyordu, büyüyünce bu kapçık ağızlı gibi olmayacaktı. Çok zaman sonra hatırlamıştı, içip içip kapılarına dayanmasını. Annesi o kadar korkardı ki yok sanıp gitsin diye ışıkları bile yakmazdı. Yüzüne açılmayan kapılar kalbindeki nefreti çoğaltmış, sararmış dişlerinin arasından çıkan sözleriyle çevresini zehirliyordu. Sigaradan çatallaşmış sesini duyunca düşüncelerinden sıyrıldı.

“Mahmutların alta taşınmış, şanslı puşt.”

“Oğlum, o başını seccadeden kaldırıyo mu lan?”

“Kaldırıyo kaldırıyo, onlar hep şükür namazı, ha-ha-ha.”

Telefonun ısrarlı çalışı karşısında fırsatı kaçırmayan, hayatının son demlerinde olduğundan habersiz olan kapçık ağızlı adam, “Hadi öğretmen eve, kütüphane geç kapandı dersin, ha-ha-ha,” dedi.

Öğretmen çıkarken Arif’in başını okşadı, eskiden annesine verdiği gibi şimdi de onun cebine biraz para koydu. Nedenini bilmese de her gördüğünde böyle saçını okşar, cebine para sıkıştırırdı. Oysa bir insanı öldürmenin en iyi yolu merhametti, özellikle de hak etmişse… Bunu öğretmen bilmiyordu. Bir zamanlar annesinin hizmet verdiği bu adamlara şimdi de kendinin hizmet ettiğini bilmeyen Arif, cebindeki parayı eliyle yoklayıp gülümserken onlara dönen bakışların anlamını da şimdilik bilmeden tezgâhına döndü.

Oysa bilmesi gerekenleri öğrendiği gün, bu kahvehaneden birkaç ceset çıkacaktı.  Çocuk başka bir hapishanede ömrünü tüketecekti ama ne Arif ne de o sinsi bakışlar henüz bunun farkındaydılar.

Polis, iyice sessizliğe gömülen çocuğun sandalyesine bir tekme attı. “Karoları saymayı bırak da anlat bakalım delikanlı,” diyerek sabırsızca sorusunu tekrarladı.

Arif, başını kaldırmadan karolara bakmaya devam etti. Siyah… Beyaz… Ama artık bilmesi gerekenleri bilmiş, hayatın sadece siyah-beyaz olmadığını anlamıştı. Başını yerden kaldırdı, gri bir sesle cevap verdi.

“Ne anlatayım Komiserim?”

MUSTAFA KALENDER İLE KISA BİR POLİSİYE SOHBETİ

Merhaba Mustafa Bey, Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz… Nasılsınız bu günlerde, hayat nasıl gidiyor?  

Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ederim. Hoş bulduk. İyiyim, şükür. 

Öncelikle sizi okurlarımıza kısaca tanıtmak isteriz. Kimdir Mustafa Kalender? Ne işlerle iştigal eder? Nerede yaşar? Günlerini nasıl geçirir?

1980 yılında Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesinde doğdum.  Kırgız-Türk Manas Üniversitesi, Türkoloji (Türk Dili ve Edebiyatı) mezunuyum. 2004 yılında üniversiteyi bitirdim ve Türkiye’ye döndüm. Kendi alanımda istihdam olanağı bulamadığımdan, 2008 yılında polis oldum ve yaklaşık on yıl kadar polis memuru olarak görev yaptım.

Afşin’de yaşamaktayım. Ticaretle uğraşıyorum. Günlerim genelde evle iş yeri arasında geçer. Düzenli olarak okurum ve tabii ki yazarım.

Polisiye yazarlığınız (ve tahminimce önce okurluğunuz) hayatınızın hangi döneminde, nasıl başladı? Nelerden, kimlerden ilham aldınız? Çıkış noktanız, sizi farklı kılacak yönleriniz nelerdi?

Çoğu polisiye yazar gibi ben de yerli ve yabancı birçok polisiye eser okudum. Her edebi türün kendine özgü, onunla özdeşleşmiş bazı kuralları olsa da roman türlerini ben birbirinden çok da farklı görmüyorum. En nihayetinde, türü ne olursa olsun roman dediğimiz şey yazar denen emekçinin dil ve kurgu unsurlarıyla inşa ettiği bir yapıdır.

Üniversite yıllarında özellikle deneme türünde yazılar yazardım ve genelde çok beğenilirdi. Belli bir zaman Yeşil Afşin gazetesinde denemelerim yayımlandı. 

Meslekte; Asayiş, Olay Yeri İnceleme, Polis Merkezi başta olmak üzere Emniyet’in birçok biriminde çalıştım. Hâliyle bu durum belli bir mesleki birikimimin oluşmasını sağladı. Bir yandan polislik mesleği ile ilgili bir birikim, diğer yandan edebiyatçılık derken ikisini harmanlayıp zemini Emniyet olan polisiye bir roman yazmaya karar verdim. İstedim ki roman kahramanı olacak kişi polislik mesleğine, Emniyet’e hâkim olsun.

Ben, “Katil kim?” polisiyesi yazmıyorum. Malumunuz,  “Katil kim?” polisiyesinde bir cinayet işlenir ve bir soruşturmacı –ki bu genelde bir dedektiftir– şüphelileri sorgulayarak üç beş şüphelinin içinden katili bulur. Tabii, bu tür de güzel ve saygıdeğerdir. Ben, katilin bulunmasında gerçek hayatta bir polisin izlediği metodu, prosedürü  izliyorum.

Gerçek hayatta, bir cinayet işlendiğinde çoğu zaman elimizde üç seçenek vardır: Ya cinayetin faili bellidir ve yakalanmıştır ya faili bellidir ama fail elde değildir, yani olay faili firardır ya da katil bilinmiyordur, yani faili meçhuldür. Dolayısıyla her zaman ortada polisin sorgulayacağı üç beş şüpheli yoktur.

Peki, gerçek prosedürleri uygulamanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Avantajı şu ki,  daha inandırıcı ve ayağı yere basan bir roman oluyor. Okuyucu kendini daha rahat veriyor kitaba.  Dezavantajı ise uyulması gereken hukuk kuralları başta olmak üzere mevzuat ve prosedürler başkarakteri sınırlandırıyor, zorluyor.

Her zaman olmasa da zaman zaman tekrara düşmek durumunda kalınıyor. Örneğin, bir ceset olduğunda savcı, Olay Yeri İnceleme ekibi, Asayiş Büro/Şube polisi olay yerine intikal ediyor, rutin tutanaklar tanzim ediliyor. Söz gelimi çoğu cesedin tırnak arasına bakmak gerekiyor, çünkü bu çok önemli, katile ait bir biyolojik delil olabilir. Olay yerinde benzer çıkarımlar yapılabiliyor, çünkü işlenen cinayetler, cesetler farklı olsa da izlenen metotlar aynıdır.

Sizin için “Emniyet’i edebiyata taşıyan kişi” diyorlar. Bu konuda ne demek istersiniz?

Amaçlarımdan biri de polisin yaşantısını, olaylara bakış açısını, polis jargonunu, açık kaynaklardan elde edilebilecek polisiye olgu ve anekdotları eserimde işleyerek Emniyet’i edebiyata taşımaktı. Geri dönüşlerden anlaşılıyor ki bunu başarmışım.

Gelelim, polisiye romanlarınızın başkarakteri olan Cinayet Masası polisi Barman Kara’ya. Kimdir Barman Kara? Nasıl biridir? Bu karakteri yaratırken esinlendiğiniz biri veya zorlandığınız durumlar oldu mu?

Bu isim, Alper Tunga Destanı’nda geçen bir Türk savaşçısının ismidir. Arkaik bir isim, günümüzde kullanılmıyor.

Eski savaş geleneklerinde iki ordu karşı karşıya geldiğinde, ordulardan birer yiğit meydana çıkarak dövüşür ve böylece ordular birbirlerine psikolojik üstünlük kurarmış. Bir gün Türk ordusuyla Pers (İran) ordusu karşı karşıya gelir. Türk ordusundan Barman, Pers (İran) ordusundan da Kubat çıkar meydana, dövüşürler ve Barman, Kubat’ı öldürür. Bir Türkolog olarak, bu büyük Türk savaşçısının ismi hiç olmazsa bir romanda yaşasın istedim.

Barman Kara devletin polisi, bizden, yani içimizden biri. Belli ilkeleri olan, işini seven, kendini işine adamış bir polis. Öyle filmlerdeki ya da romanlardaki gibi olağanüstü yeteneklere sahip biri değil. Her önüne gelene biber gazı sıkan, müdahale ettiği kişileri yerlerde sürükleyen, aşırı taşkın bir tip de değil.

Oldukça iyi kalpli, temiz biri. İşini hukukun gerektirdiği şekilde yapar,  çok nadir fiziki müdahaleye başvurur. Kraldan çok kralcı değildir. Üniversite mezunudur, kitap okumasını seven biridir.

Romanları okuyan tanıdıklar, “Ya, bu adam sana çok benziyor,” diyor. Bana benzerlik gösterebilir ama ben değilim.

Başkarakteri ve diğer karakterleri oluştururken pek zorlandığım söylenemez. Genelde gerçek kişilerden esinlenerek oluşturuyorum karakterleri. Şöyle bir örnek vereyim: Olay Yeri İnceleme biriminde çalıştığım dönemlerdi. Sokakta yürürken genç bir adam selam verdi, selamını alıp devam ettim yoluma. Ben bu adamı nereden tanıyorum diye düşünmeye başladım, yüzü tanıdıktı ama kimdi?  Bir saat kadar sonra birden hatırladım kim olduğunu. Bu genç adam,  bir ay kadar önce hırsızlık suçundan yakalanmıştı, sabıka dosyası oluşturulması için fotoğrafını çekip parmak izini almıştım.

Hırsız, maganda, katil, tecavüzcü vb. suçlularla işimiz gereği etkileşim halinde oluyorduk.

Diğer taraftan birçok birimde çalıştım ve hâliyle birçok meslektaşımı gözlemleme imkânım oldu.

Geçtiğimiz yıl sizin açınızdan hayli üretken bir seneydi sanıyorum. Herdem Polisiye etiketiyle iki Barman Kara maceranız birden yayımlandı: İlki, Ebuzer Kalender ile birlikte kaleme aldığınız Ceraim: 46, diğeri ise Şathiye Cinayetleri. Her ikisinin de editörlüğünü ben üstlenmiştim. Yazım süreçlerinden kısaca bahseder misiniz? Okurların ilgisi nasıl? Ne tür geri dönüşler alıyorsunuz?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki sizin gibi deneyimli, yetkin bir editörle çalışmak her yazar için bir kazanımdır.

Ebuzer Bey hekim ve yazardır; öykü ağırlıklı eserler kaleme almakta. Ceraim: 46’da Adli Tıp ile Emniyet’i bütünleştirmeye çalıştık. Ebuzer Bey adli bilimler kısmına ağırlık verirken,  ben Emniyet ve soruşturma kısmına ağırlık verdim.

Şathiye Cinayetleri’nde ise polisiye kurgunun önüne geçmeden, tasavvuf,  tarikat gibi konulara değindim.  Gerçek dindarların nasıl suistimal edilebildiğini işledim. Her iki eserden de oldukça olumlu dönüşler aldık.

Zannediyorum geçmiş yıllarda Dedektif Dergi’ye öykülerinizle de katkıda bulunmuştunuz. Öykü yazmaya ara mı verdiniz? Romanın sizin için daha uygun bir zemin olduğunu mu düşündünüz? Yoksa zaman içinde yeni öykülerinizi de bekleyebilir miyiz?

İyi bir öykücü olarak belki siz de hak veririsiniz bana. Benim kanaatim şu ki polisiyenin en zor türü öyküdür. Çünkü okur, heyecan ister, özellikle bir muammanın, suçun çözümünde şaşırarak “İşte bu!” demek ister. Tüm bunları kısa bir polisiye öyküde vermek çok zor. O yüzden güçlü bir muamma yahut suçun çözümünde etkili bir yöntem içereceğini düşündüğüm vakaları romanlaştırırım. Yine arada bir öykü yazıyorum, yani öyküden tamamen vazgeçmiş değilim.

Yerli polisiyemiz hakkındaki düşüncelerinizi de duymak isteriz. Türkiye’de polisiye yazarı olmanın zorlukları nelerdir sizce? Bunları nasıl aşabiliriz? Neleri eksik yapıyoruz?

Önce eksikliğimizden bahsedelim isterseniz. Sanırım en büyük eksiğimiz adli bilimlerden, adli tıptan, teknolojik gelişmelerden yeterince faydalanmayışımızdır. Elbette ki hiçbir okur bir eseri sayfalarca okuduktan sonra suçluya, başka şeylerle desteklenmemiş bir parmak izinden, MOBESE görüntüsünden yahut bir baz istasyonundan alınan sinyalle ulaşılmasını istemez. Ama kurgunun elverdiği ölçüde iyi bir denge kurarak akıl yürütmeyle teknolojiyi, adli bilimleri bütünleştirmeliyiz.

Maalesef yerli polisiye yazarlarımız yeterince ilgi görmüyor, hak ettiği yere gelemiyor. Her toplumun sosyoekonomik yapısı, suç çeşitliliği, suç gizemi kendine özgüdür,  yerli yazarların eserlerini bu bağlamda değerlendirmek lazım. Senaristlerin, yapımcıların yerli yazarların eserlerini yeterince değerlendirmediğini düşünüyorum. Çünkü birçok yerli yazarın romanı, film olmaya oldukça müsait.

Burada çözümü olmayan kronik bir soruna da değinmek istiyorum. Maalesef, yazarlarımız arasında fırsat eşitliği yok ve hiçbir zaman da olacağa benzemiyor. Televizyonlarda, gazetelerde, edebi dergilerde hep sınırlı sayıda isimlerden bahsediliyor. Oysa kimisi kullandığı dille, kimisi polisiye kurgusuyla, kimisi kıvrak zekâsıyla ön plana çıkmayı, ciddi bir okur kitlesini oluşturmayı hak ettiği hâlde toplum tarafından bilinmeyen, sadece bu işin ilgilileri tarafından bilinen onlarca yerli yazarımız var.

Bizim memlekette eserler değil, isimler okunuyor. Diğer bir ifadeyle eserler değil yazarlar okunuyor.  Okurlar ünlenen isimler etrafında kümeleniyor.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyoruz Mustafa Bey. Dedektif Dergi olarak çalışmalarınızda başarılar diliyor,  Barman Kara’nın yeni maceralarını merakla bekliyoruz…

Ben teşekkür ederim. İnşallah Barman Kara’nın maceraları devam edecek.

Bu yıl içerisinde bir terslik olmazsa çok bakir bir alan olan çocuk polisiyesi alanında bir eserim yayımlanacak. Başkarakter olarak lise öğrencisi Ece çıkacak karşımıza. Hem çocukların hem de yetişkinlerin okuyabileceği bir tarzda olacak.  

KİLİTLİ ODA MUAMMALARI

Polisiye edebiyatın belki de en özel alt türlerinden biri olan kilitli oda polisiyelerinde cinayet içeriye girilmesi mümkün görünmeyen kilitli bir mekân içerisinde işlenir ve asıl gizem, katilin kim olduğundan çok cinayetin nasıl işlendiğiyle ilgilidir. Edgar Allan Poe’nun 1841’de Graham’s Magazine’de yayınlanan Morg Sokağı Cinayeti polisiye edebiyatı başlatan öykü olduğu gibi kilitli oda muammalarının da ilkidir. Sonrasında Altın Çağ başta olmak üzere pek çok polisiye yazarı, bu temayı daha da geliştirerek kendi eserlerinde kullanmışlardır.

Otto Penzler’in başlangıcından itibaren en iyi kilitli oda öykülerini bir araya getirdiği Locked-Room Mysteries isimli seçkisi Domingo Yayınları tarafından Kilitli Oda Muammaları adıyla yakın zamanda yayınlandı. Otto Penzler, polisiye edebiyata kurgu dışı çalışmalarıyla, yaptığı seçkilerle ve yayınladığı kitaplarla bir hayli katkı sunmuş ve bu çabalarıyla başta Edgar olmak üzere pek çok ödül almış bir yazar ve editör.

Kitabın adı her ne kadar Kilitli Oda Muammaları olsa da seçkideki 57 öykünün büyük bir kısmının kilitli odalarda geçmemesi kafa karışıklığı yaratıyor. Otto Penzler sunuş yazısında “Kilitli oda muamması polisiye meraklıları arasında imkânsız görünen bir suçu kast eden, yanlış ama kullanışlı bir terime dönüşmüştür. Bu öyküler esasen tümüyle kapalı, kilitlenmiş bir ortamdan çok, tamamıyla erişilmez bir maktul gerektirir,” diyerek kitabın adıyla ilgili karışıklığa açıklık getiriyor. Esasen polisiyenin tanımı ya da türleriyle ilgili tartışmalara benzer şekilde bu konuda da iki farklı yaklaşım var: Bazılarına göre -Otto Penzler’in de savunduğu gibi- imkânsız suç polisiyesi (impossible crime mystery) ile kilitli oda polisiyesi arasında fark yok. Önemli olan cinayetin kilitli bir odada işlenmesinden çok, işlenen suçun imkânsız görünmesi. Öte yandan ikinci görüşe göre bu iki terim birbirinden farklı; imkânsız suç, kilitli oda gizemlerini de kapsayan bir şemsiye terim, yani her kilitli oda polisiyesi imkânsız suç polisiyesidir ancak tersi doğru değil.

Otto Penzler kitabına aldığı öyküleri kronolojik bir sıralamaya tabi tutmak yerine tematik bir şekilde sınıflandırmış. Kitabın ilk bölümünde polisiye edebiyat tarihinin en çok bilinen kilitli oda öykülerine yer verilmiş. Diğer bölümlerde ise bıçakla, ateşli silahlarla, zehirle ya da yaratıcı bir katilin akıl almaz yöntemiyle işlenen imkânsız cinayetleri, kurbana doğru giden veya kurbandan uzaklaşan ayak izlerinin olmadığı pürüzsüz bir kum veya karın ortasında bulunan cesetleri, insanların veya nesnelerin aniden kayboluşlarını ve sıkı korunan bir yerden yapılan hırsızlıkları anlatan öyküler bulunuyor.

Kitaba çoğu polisiyeseverin aşina olduğu, polisiye edebiyat tarihine damga vurmuş Agatha Christie, A. Conan Doyle, Dorothy Sayers, John Dickson Carr, Elley Queen, Dashiell Hammett, Lawrence Block gibi yazarlarla birlikte isimlerini ilk defa duyduğumuz, günümüzde kitapları sahaflarda bile bulunamayan yazarların öyküleri de dâhil edilmiş. Bu bakımdan Kilitli Oda Muammaları aynı zamanda bir zamanların popüler polisiye yazarlarına, tek bir kitabı ya da öyküsüyle yıldız misali parlayıp sönmüş bazı isimlere de saygı duruşu anlamı taşıyor. Bazı yazarların birden fazla öyküsünün yer aldığı seçkide Penzler, her öyküden önce yazarının hayat hikâyesi, polisiye edebiyat tarihindeki yeri ve eserleriyle ilgili kısa ve öz bilgiler vererek okuru öyküye hazırlıyor.

Bazı bakımlardan sihirbazlıkla eş tutulan kilitli oda muammaları, polisiyenin yazılması en zor alt türü olarak tanımlanıyor. Okuru hem imkânsız bir suçun işlendiğine inandırmanın hem de öykünün sonunda bu muammaya makul bir çözüm sunmanın, bütün bunları gerçekçi karakterlerle ve sağlam bir arka planla yapabilmenin güçlüklerini hayal etmek zor olmasa gerek. Dahası böyle zor bir anlatıyı öykü gibi kısa bir metinde yazabilmek ayrıca bir maharet istiyor. Bu açıdan çoğu öykü seçkisinde olduğu gibi Kilitli Oda Muammaları’ndaki öyküler de nitelik bakımından farklılık taşıyor. Çok iyi fikirlerin sıkıcı biçimde işlendiği öyküler bulunduğu gibi, daha az orijinal fikirlerin fevkalade bir okuma keyfi verecek şekilde kullanıldığı öykülerle de karşılaşıyoruz. Seçki, geneli itibariyle belli bir kaliteyi tutturan öykülerden oluşsa da bana göre Hücre 13 Problemi (Jacques Futrelle), Alice’i Gören Yok (William Irish), Duman Kokusu Alan Hırsız (Lawrence Block- Lynne Wood Block), Doktorun Çözümü (Stephen King) öyküleri diğerlerine göre öne çıkıyor.

Ayrıca sert polisiye yazarı Dashiel Hammett’ın ya da psikolojik ağırlıklı polisiyeleriyle bilinen Georges Simenon’un kilitli oda öyküsü yazmaları, daha çok korku-gerilim türündeki eserleriyle bilinen Stephen King’in kilitli odada geçen bir Sherlock Holmes öyküsü kaleme alması şaşırtıcı olduğu kadar kilitli oda polisiyelerinin geçmişte kalmış belli bir döneme ve anlayışa ait olduğu, günümüzde yazılmadığı ya da işlevini yitirdiği şeklindeki kalıplaşmış düşünceleri sorgulamamıza imkân sağlıyor.

Ülkemiz polisiyesinin önde gelen isimlerinden Algan Sezgintüredi’nin temiz çevirisiyle keyifli bir okuma vaat eden Kilitli Oda Muammaları, klasik polisiye düşkünleri başta olmak üzere bütün polisiyeseverlerin kitaplığında mutlaka bulunması gereken özel bir seçki.

Derleyen: Otto Penzler

Çeviri: Algan Sezgintüredi

Yayınevi: Domingo Yayınları

Sayfa sayısı: 988

İREM BAĞI TURİZM’İN SAYIN YOLCULARI

Şiddetli bir sarsıntıyla uyandım. Deprem oluyor sandım. Bir depremzede olarak travmamı henüz atlatamamıştım ve depremi düşünmeden geçirdiğim bir gün bile olmamıştı nicedir. Otobüste olduğumu hatırlayınca rahatladım. Meğer bozuk yoldan geçerken sarsılmışız. Otobüste uyumaktan nefret etmeme rağmen yoğun ve yorgun bir günün ardından başladığım yolculuğun ilk saatlerinde dalmıştım. Diğer yolcular horul horul uyuyorlardı. Yaşı geçkin muavin de birbirlerine sarılıp uyumuş genç çiftin arkasındaki boş koltukta uyuyakalmıştı.

Bir dakika, biri kıpırdanıyor. Otobüse binerken dikkatimi çeken, önümdeki koltukta oturan tilki suratlı adam önce etrafını kolaçan ediyor, sonra elindeki nesneyi yan taraftaki ikili koltuğun koridor tarafında oturan kadına doğru uzatıyor. Boynundaki ve kollarındaki altın takıları yüzünden dikkatimi çeken kıpır kıpır, ufak tefek kadın uykusunda bile hareket ettiği için nesneyi ona değdiremiyor. Bu da o garip rüyalarımdan biri olabilir, diye düşünürken gözlerimi ovuşturdum. Yooo, rüya falan görmüyordum. O sırada bir şehre girdik ve sokak lambaları görüşümü açtı. Tilki Surat’ın elinde küçük bir şırınga vardı. Artık hangi pis niyetle şırıngayı kadına saplamaya çalışıyorduysa bir türlü beceremiyordu. Işıklı yoldan geçerken Minyon Kadın daha da hareketli uyumaya başlamıştı. Uyuyormuş numarası yapıp sağ ve sol gözümü nöbetleşe açarak teyakkuzda bekliyordum. Tilki Surat sağa sola, öne arkaya durmadan kıpırdayarak altınlarını şıngırdata şıngırdata yatan Minyon Kadın’a şırıngayı saplayamayınca sinirinden veya kazara kendi bacağına sapladı. Bense tarafsızca olanları izliyor ve içten içe otobüste kendime bir eğlence bulup oyalandığım, böylece uyumak zorunda kalmadığım için seviniyordum. Tilki Surat beş dakika kadar sonra horlamaya başladı. Şırıngasındaki sıvı, muhtemelen bir domuzu bile uyutacak güçteydi.

Otobüse mutlak sessizlik hâkim olmuşken bir dinlenme tesisine yaklaştığımızı fark ettim. “İrem Bağı Turizm’in sayın yolcuları, otobüsümüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası vermiştir, afiyet olsun.” Anons kulaklarımda çınlarken molada yapacaklarımı kafamda sıraladım. Yolculardan bazıları kurulmuş saat gibi anonsu duyar duymaz yerlerinden fırlayıp kendilerini dışarı attı. Bazıları gerinip gözlerini ovuşturarak kendilerine gelmeye çalışıyorlardı. Tilki Surat, kıpırtısız horluyordu. Hedefi olan Minyon Kadın ilk uyanıp fırlayanlardandı.

Otobüsten indim, bir sigara yakıp dumanını savurdum geceye. Cep telefonuma baktım. Saat 02.34’tü ve mesaj falan yoktu. Tuvalete gittim. Genç kadınlar saç baş düzeltirken orta yaşlılar yüzlerine su çarpıyorlardı. Dışarı çıkıp dinlenme tesisinin lokanta bölümüne baktım. Yol arkadaşlarımdan bazıları çay, çorba içerken ben onları izledim çaktırmadan. Mola yerlerinde bir şey yiyip içme huyum yoktu çünkü gece yiyicilerden değildim ve bayat çay içmektense otobüste verilen poşet çaylardan içmeyi tercih ediyordum. Bedenimi açmak için volta atmaya başladım. Gökyüzü yıldızlı ve ayçalıydı. Kafamdaki anılar, düşünceler de volta atıyordu.

Molanın bitişini duyuran anonsla otobüse bindik tekrar. Muavin kendilerini mola yerinde unutan yolcuları topluyordu. En son binen yolcu, ilk bindiğimizde de kendisine çarpan orta yaşlı, saçsız adamla tartışırken dikkatimi çeken, kırklı yaşlarda, yalnız ve gergin bir adamdı. Bulanık su yeşili gözlerinin timsah gözlerinden farkı yoktu.

33 dakika sonra tekrar yola çıkmıştık. Muavin içecek ve atıştırmalık servisine başlarken yolculardan bazıları telefonlarına, bazıları önlerindeki koltuğa yapıştırılmış ekranlara bakıyorlardı. Tilki Surat uyumaya devam ediyordu. Öldü mü acaba, diye dikkatle baktım. Kısa bir nefes tutulmasından sonra horlamayı patlatınca yaşadığını fark ettim. Sonra da uzun süredir çoğu kişiye anormal gelen şeylerin bana normal gelmesine şaştım. Aslında gördüklerimin benim kuruntum mu yoksa gerçek mi olduğuna bir türlü karar verememem, deprem travmasının bana düşteymişim hissi vermesi gibi nedenlerdi beni bu hâle getiren. Sade kahve ve kek istedim. Yiyip içtiklerimizin çöpleri toplanırken orta yaşlarda, irice, kalın sesli kadın yolcunun feryadıyla irkildik.

“Kocam, kocam yok, durun!”

Otobüs durdu. Şoför ayağa kalkıp muavini azarladı. Muavin sağa sola bakınırken “Adam otobüse binmişti, ben gördüm,” dedi. Herkes yanına yönüne bakarken ben koltukların altına bakıyordum oturduğum yerden.

Kalın sesli kadın, “Kaptan geri dön, kocam mola yerinde kaldı,” diye tepinmeye başladı. Onun arkasında oturan kadınlardan biri yanındakine, “Kocasını sevseydi otobüse biner binmez fark ederdi gelmediğini, numara yapıyor karı. Hem koca da koca olsa… Yaygarayı bıraksın da yola devam edek,” deyince kalın sesli kadın onu duydu ve bağırdı. “Sen ne diyorsun be!” Diğeri de “Gerçekleri söylüyom, zoruna mı gitti?” diye gardını aldı. Derken iki kadın saç başa birbirine girdi. Muavin, şoför ve yolcular onları ayırıp sakinleştirmeye çalıştılar. Kalın sesli kadın hava alma bahanesiyle otobüsten inip ıssız yolda ilerlemeye kalkışınca muavin onu kolundan tutup otobüse geri getirdi. Yolcuların bazıları homurdanmaya başlamıştı. Kimi kayıp adamı, kimi karısını, kimi de muavini suçluyor, yollarından oldukları için çemkiriyorlardı. Minyon Kadın altın şıkırtıları eşliğinde hop oturup hop kalkıyor, bense her zamanki gibi olanları izliyordum. Bu sırada otobüse binmediği fark edilen adamın Timsah Göz’le tartışan kişi olduğunu hatırladım. Önden ikinci sıradaki tekli koltukta oturan Timsah Göz’ü görmek için ayağa kalktım. Adam, avını bekler gibi kıpırtısız duruyordu. En sonunda şoför otobüsün mikrofonundan nihai kararı bildirip kaosa son verdi:

“Sayın yolcularımız, mola yerindeki yetkililerle görüşüp durumu bildirdim. Otobüse binmeyen şahsın hanımını en yakın benzinlikte indirip geri dönmesi için ayarlamalar yaptım. Bilet sözleşmesinde, yolcuların otobüse zamanında binmemesinden mesul olmadığımız yazıyor. Lütfen herkes bundan sonra dikkatli olsun. Şimdi yola çıkıyoruz, hepinize hayırlı yolculuklar.”

Otobüs Uzun Yayla’da uzun uzun yol alırken kayıp adamın karısı arada bir içini çekip sızlanıyordu. Olan bitene aldırmayıp yarım kalan uykularına devam edenler de telefon ve tabletlerden abuk sabuk şeyler izleyenler de huzursuzdu. Bense dijital bir dergiden deneme ve öyküler okuyordum, arada bir yola ve gökyüzünde olanlara bakarak. Nadiren göz kırpan yıldızların ve tilkilerin sürprizleri dışında yol da gökyüzü de sakindi.

Uzun Yayla’nın sonunda, ilk benzinlikte durduk. Muavin ve şoför, kocası kayıp kadını orada indirip ilgili kişilerle görüşürken ben, bazı tiryakiler ve çişini tutamayanlar fırsattan istifade, otobüsten inip hacetlerimizi gördük. Her şey on iki dakikada olup bitti.

Tekrar yola çıktığımızda muavin kelle sayımı yapıyordu. Suratından, bir kaybımız daha olmadığını anladım. Bir saat daha yol aldıktan sonra sıradaki mola yerinde durduk. Ben yine volta atıp uyuşmuş bacaklarımı, kollarımı açmaya çalıştım. Hava aydınlanmak üzereydi. Yola devam anonsunu duyunca gönülsüzce otobüse bindim. Daha çok yolumuz olduğunu düşünerek sıkılırken mola yerinde birbirinden ayrılan genç çiftin kadın olanın mola alanında dönüp durduğunu, anlayamadığım bir şeyler söylediğini fark ettim. Herkes merakla ona bakıyor, muavin de şoföre hararetli el kol işaretleri yapıyordu. Meraklı yolculardan bazıları otobüsten inip ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Onlardan biri otobüsün arka kapısına gelip can sıkıcı haberi verdi. Genç çiftin erkek olanı kayıptı.

Yolcular haberi birbirlerine iletirken tuhaf yorumlar yapanlar da oluyordu. Yolculuğun uğursuzluğundan tutun da firmanın kötülüğüne, muavinin dikkatsizliğinden şoförün umursamazlığına dair söylemler… Tilki Surat’a baktım. Horuldamaya devam ediyordu. Timsah Göz’e baktım, umursamaz gözlerle pencereden dışarı bakıyordu. Yarım saatlik mola kırk beş dakikaya kadar uzadı. Ben ve birkaç kişi hariç herkes otobüsün dışında, kimi arama çalışmalarına yardımcı olmak, kimi akıl vermek için uğraşıyordu. Otobüsten inip bir sigara daha yaktım. Benzinliğin yanından çıkıp ana yola giren mafya tipi siyah otomobil dikkatimi çekti. Film kaplı camlarından içerisi görünmüyordu. Genç çiftten kadın olanı tesisin giriş merdiveninde oturmuş söylenerek ağlıyordu. “Nişanlımı bulun n’olur, ben onsuz yaşayamam…” Kadına acıdığım için belki, ben de etrafa göz gezdirdim kayıp genci bulabilmek umuduyla. Derken muavin dışarıdaki herkesi toplayıp otobüse yönlendirdi. O sırada bir polis otosu gelmişti. Otobüsün şoförü hem şoför değişim zamanı geldiği için hem de yetkili olarak polislere yardımcı olmak amacıyla orada kaldı, tabii genç kadın da.

Geri kalan herkes otobüse bindikten sonra yeni şoför mikrofonu açıp açıklama yaptı: “Sayın yolcularımız, kayıp genç adamın bulunması için polis çağırdık. Biz görevimizi yaptık. Artık yola devam edebiliriz. Hepinize hayırlı yolculuklar.”

Kendisine bir şeyler sormak isteyenlere sol işaret parmağıyla sus işareti yapıp sağ işaret parmağıyla ön camdaki ‘Lütfen şoförle konuşmayınız’ yazısını gösteren yeni şoför, herkesin sustuğunu görünce gaza bastı. Muavin oflaya puflaya içecek ve atıştırmalık servisine başlar başladı.  Yolcular sorularını muavine yöneltti. O da “Bilmiyorum abi/abla/kardeş, bakıyorlar. Ben görmedim. Herkesi nasıl takip edeyim? Mola verince herkes çil yavrusu gibi dağılıyor,” diye ters cevaplar verince homurtular arttı. Ben bir şey sormadım, söylemedim. Poşet çayımı içip krakerimi yerken bu yolculuğun depremden daha sarsıcı olmadığını düşünüyordum.

Homurtular, yerini horultulara ve telefon/tablet biplemelerine bıraktığında açık, güneşli bir yaz gününe başlamıştık. Yanından geçtiğimiz tarım arazileri, bahçeler, köyler, kasabalar güne uyanmıştı. Tilki Surat’ı kollamak bende alışkanlık olmuştu. Baktım, yüzyıllık uykusuna devam ediyordu. Altına işememişti. Kulaklıkla dinlediğim şarkıya mı ona mı güldüm, bilmiyorum. O sırada yanımdan geçen muavinin bezgin ve yadırgayıcı bakışlarını fark ettim. İçimden, “Ne var yani, her şeye rağmen gülebiliyorum,” dedim.

Kendimi dinlediğim müziklere kaptırmış eğlenirken güneş iyice yükselmiş, öğle vaktini bulmuştu. Tilki Surat birden yattığı koltuktan kalkıp etrafa hülyalı gözlerle baktı, sonra tekrar koltuğa yığılıp horlamaya devam etti. Ben kahkahamın ucunu kaçırıp devamını elimle boğdum. Bana dönen birkaç başa aldırmadım ama muavinin, başımda cehennem zebanisi gibi dikildi. Ciddileşmeye çalışarak “Şu adam saatlerdir uyuyor, neyi var acaba, bu hiç normal değil,” dedim.

Muavin bir süre bana bakıp ne söyleyeceğini düşünmüş olmalı ki sonunda “Hanımefendi, yirmi beş yıldır muavinlik yapıyorum. Memleketin gitmediğim yeri, görmediğim yolcu tipi kalmadı. Bazıları yola çıkar çıkmaz böyle bayılır,  yol boyu uyur. Bazıları da sizin gibi hiç uyumaz,” dedi.

Gayriihtiyari, “Eeee?” dedim.

O da “Bunlar normal şeyler…” dedi.

“Peki,” deyip konuyu kapattım ama “Bunlar normal şeyler…” ifadesi beynimde yankılanıp durdu. Aslında her şey ve herkes normal, bir ben anormalim, diye düşünmeye başladım. Zaten son zamanlarda normal düşünemiyordum. Deprem öncesinde de pek normal sayılmazdım çünkü toplumun normlarına uymuyordum. Bunları düşünürken alnımda bir çift gözün ağırlığını hissettim. İstemsizce kafamı kaldırıp baktım. Timsah Göz kısılmış, çamur gibi gözleriyle bana bakıyordu. Başımdan ayağıma ürperdim. Kalan yol boyunca onu ve kendimi kollamam gerektiğini düşününce canım sıkıldı. Son yıllarda iyice alıştığım tek başınalık ve yarı özgürlüğümün azıcık bile kısıtlanması düşüncesi beni boğuyordu.

Aradan kaç saat geçti bilmiyorum, yine mola verdik. Otobüsten inince havayı kokladım, temiz ve kaliteli tost kokuyordu. Dinlenme tesisi de temiz ve düzenli görünüyordu. Kafeterya bölümüne gidip sade kaşarlı tost ve çay söyledim. Yanılmamıştım, tost gayet lezzetli, çay iyiydi. Keyifle yiyip içtim. Üstüne de sigaramı tellendirdim. Timsah Göz ortalıkta görünmüyordu. Tekrar otobüse bindiğimizde vakit öğleyi geçmişti. Bu arada otobüsten inenler ve yeni binenler olduğu için yolcuları takip etmem zorlaşmıştı. Tilki Surat uyumaya devam ediyordu. Otobüs hareket ettiğinde altınları şıngırdayan Minyon Kadın’ı göremedim. İnmiş olmalı, diye düşünürken yanında oturan orta yaşlı, emektar yüzlü kadın, bir süre şaşkınlıkla etrafa bakındıktan sonra yanındakinin gelmediğini söyledi. Muavin atılıp onun dinlenme tesisinde karşılayanının olduğunu, zaten orada inecek olduğunu söyleyince kadın şaşırıp, “Ama bana daha ileride ineceğini söylemişti,” dedi. Muavin, şöyle bir omuz silkmekle geçiştirdi kadının merakını. Kadın susup düşüncelere daldı. Timsah Göz’e baktım çaktırmamaya çalışarak. Elindeki tespihi döndürüp duruyordu. Tespihin boncukları hakiki taş olmalıydı, sesi şıkır şıkırdı.

Dış yolculuğum sürerken iç yolculuğumda hayatımı düşünüyordum. Ömrümün boktan zaman dilimlerinden birini daha yaşıyor, allak bullak olmuş kafamla, öfke hariç hissizliğimle, içimdeki psikopatla mücadele etmeye çalışıyordum. Depremde yıkılan binaları yapan müteahhitlere, onlara imar izni veren bürokratlara, belediye başkanlarına, rant için onlara yol açan milletvekillerine kin tutuyor, hepsini birer katil olarak görüyor; müteahhitlerin kaçtığını, diğerleri hakkında yapılan suç duyurularına rağmen dava açılmadığını öğrendikçe onları öldürmek istiyordum. Öfkem, sıradan insanları ve olayları es geçecek kadar büyüktü. Yine de içip kafayı bulduğum zamanlarda basit nedenlerden ötürü tanıdık tanımadık birilerine çatmıyor değildim. Neyse ki her defasında yanımda beni anlayan arkadaşlarım oluyordu da başıma açtığım belaları kısa sürede savuşturuyorlardı. Yola çıkmadan önce içtiğim iki kadeh cin tonik arıza çıkarmama yetecek miktarda olmadığı hatta beni gevşettiği için kimseye sataşmamıştım. Kendimi toparlamam için birkaç aya daha ihtiyacım vardı ve eğer deprem olmazsa İstanbul’da iyi vakit geçirecek, kafamı dağıtıp toplayabilecektim.

Otobüs seyrinde, herkes kendi âlemindeyken Bolu yakınlarında askerlerce durdurulduk. Her zamanki gibi kimlik kontrolü için durdurulduğumuzu düşünürken askerlerin yanı sıra polisleri görünce işlerin karıştığını anladım. Timsah Göz’e baktım. Oturduğu koltuğun iki yanına sıkıca tutunmuştu. Yaydığı gerginlik dalgaları bana kadar ulaşıyordu. Komutan olduğunu tahmin ettiğim biri, otobüse girip herkesin ifade vermek için dışarı çıkması gerektiğini, otobüste arama yapılacağını duyurdu.

Yolculardan biri, “Gerekçeniz nedir, bize açıklama yapmanız gerekiyor,” deyince komutan azarlarcasına “Gerekçeyi emniyet amirimiz size söyleyecek,” dedi.

Hepimiz bu gelişmenin kayıp yolcularla ilgili olduğunu tahmin etmiştik ama çoğu yolcu “Ne oldu, neden bizi sorgulayacaklar?” demekten kendini alamadı. Bir er kimliklerimizi topladı sonra otobüsten indirilip asker merkezi konteynırın önünde sıraya dizildik. Herkes tedirgin, ben hissiz, duruyorduk. Tilki Surat’ı uyandıramadıkları için tepesine bir asker dikip otobüste bıraktılar. Önce şoför ve muavinin ifadesi alındı, sonra koltuk numarasına göre yolcuların. Bu arada güneşin alnında, etrafımız asker ve polislerle çevrili beklemek bunaltıyordu bizi. İfadesini verip çıkanların şaşkın, bezgin, tedirgin yüzlerini incelemekle oyalanıyordum. Timsah Göz’ün, ifadesi alındıktan sonra bir kenarda bekletilmesi dikkatimden kaçmadı. 29 numaralı yolcu olarak bekleyişim uzun sürdü.

Sıra bana geldiğinde konteynıra girip klimanın serinliğini hissedince fiziksel olarak rahatladım ama psikolojik açıdan huzurum kaçtı. Karşımdaki orta yaşlarda, iri kıyım, esmer, bira göbekli adam beni baştan ayağa süzdükten sonra bana masasının ön sağındaki koltuğu işaret etti, oflayarak oturdum. Adam, kendisini Cinayet Büro Amiri Tarık Alpagu olarak tanıttı. Nereden gelip nereye, hangi amaçla gittiğim gibi sıradan sorulardan sonra yolculuk esnasında olağandışı bir şeylere tanık olup olmadığımı sordu. Ben de kısa bir tereddütten sonra Tilki Surat’ın yaptığından söz ettim. Amir bir kahkaha patlatıp, “Yahu bu zamanda yolculuklarda insanları uyutup altınlarını yürüten kaldı mı? Her taraf kamera dolu,” dedi.

Ben de gülümseyerek “Eğer düş görmediysem, bu doğru, adam hâlâ uyuyor, gidin otobüse bakın,” dedim.

Bunun üzerine amir, “Senden önce hiçbir yolcu hatta şoförle muavin bile bundan söz etmedi,” dedi ve hızla kalkıp otobüse gitti. Döndüğünde yanındaki komisere otobüsün kamera kayıtlarını almasını ve ambulans çağırmasını emretti. Ben soran gözlerle ona bakıyordum. “Adam kör kütük uyuyor. Dürtükledim, ayağa kalkıp etrafa baktı bir an, sonra tekrar koltuğa yığılıp horlamaya devam etti,” dedi. Böylece düş görmediğimden emin oldum ve rahatladım az da olsa.

Timsah Göz’den şüphelendiğimi, bana hiç tekin biri gibi gelmediğini söylemek istedim ama vazgeçtim çünkü burada hisler değil, somut deliller geçerliydi. Hislerimde yanılmamışsam, ki çoğu zaman yanılmam, Timsah Göz’ü elbet tutarlardı.

Amir boğazını temizleyip, “Yol boyunca uyumamışsınız,” dedi.

Önce şaşırdım sonra bir kahkaha patlattım. “Uyumamak suç mu?” dedim.

Amir ciddiyetini daha da artıran bir kaş çatışıyla “Herkesi dikizliyormuşsunuz,” dedi.

Ben yine kendimi tutamayıp güldüm. “Amir Bey, ben yolculuk sırasında uyumaktan nefret ederim üstelik bir depremzede olarak kazara dalsam bile otobüs sarsılınca deprem oluyor zannedip korkuyorum. Bu yüzden uyumadım. Ayrıca insanları gözlemlemek hoşuma gidiyor, size sürekli onları dikizlediğimi söyleyen her kimse yanılıyor. Arada dergi okuyup yolu izleyerek müzik dinliyordum,” dedim.

Amirin çatılmış kaşları düzeldi. “Size son bir sorum var. Mola yerlerinde gördüğünüz olağandışı bir şeyler var mı?” dedi.

Konteynırın alçak tavanına bakıp düşündüm. Mafya tipi otomobilden bahsetmenin pek anlamlı olmadığına karar verip “Yok,” dedim. Amir, ifadem alınırken söylediklerimi kâğıda geçiren polis memuruna işaret etti. Polis memuru ifademin yazılı olduğu kâğıdı bana uzattı. Yazılanlara göz attım. Bazı yazım hataları dışında söylediklerimle bağdaşmayan bir şey yoktu. Kâğıdı imzaladım. Dışarı çıktığımda ifadesi alınan diğer yolcuları otobüse tekrar bindirmelerine rağmen beni bindirmeyip bir kenara çektiler. Başıma bekçi diktiklerini tahmin ettiğim polis memuruna, “Beni niye bırakmıyorsunuz?” diye sordum.

O ise “Emir böyle…” demekle yetindi. O sırada yüzümde yine ağır bakışlar hissettim. Timsah Göz az ileride yanındaki askerle durmuş bana bakıyordu. Bu defa yanımdaki polisten güç aldığımdan mıdır nedir, ben de gözümü dikip baktım. Birkaç saniye sonra gözünü devirip başını öne eğdi.

Ayakta bekletilmek sinirimi bozmuştu. Bu arada benden neden şüphelendiklerini düşünüyordum. Acaba farkında olmadan kayıp yolculara bir şey mi demiş, bir şey mi yapmıştım? İyi de kayıp yolcuların başına ne geldiğini söylememişlerdi ki? Sadece bir cinayet soruşturması için ifademizin alındığını açıklamışlardı. Kayıp yolcular cinayete mi kurban gitmişlerdi? Sarhoşken ona buna çatmışlığım vardı evet, içimde bir psikopat olduğunun da farkındaydım ama kayıp yolcuları öldürmek için hiçbir gerekçem yoktu.  Üstelik bugüne kadar başka kimseyi öldürmemiştim, sadece kafamda tasarlamıştım. Kendimden şüphe etmemin anlamsızlığına gülüp geçmek istedim ancak kendimden emin de değildim ki… Belki de uyumayan bir yolcu olarak tanıklığıma başvurmak için beni kenara ayırmışlardı. Kafam allak bullak bunları düşünürken az ileride benim gibi kenarda bekletilen muavinle göz göze geldik. Bana, anlam veremediğim bir edayla bakıyordu. Bezgin, yorgun, kararmış suratıyla omuzları düşmüş, kendini ayakta zor tutan muavine “Neler oluyor?” anlamında bir işaret çaktım. Her şeyden vazgeçmiş bir ifadeyle boynunu büküp iki elini yanlarına açtı. O sırada gözlerinde saliselik garip bir ışık çaktı ya da bana öyle geldi. Off, bu belirsizliklerden bıkmıştım artık. Depremden sonraki aidiyetsizlik hissim, üzerinden aylar geçmesine rağmen şehirlerin, en önemlisi insanların toparlanamayışı belirsizliğin baş sorumlusuydu ve bütün bunları iyileştirmek beni katbekat aşıyordu.

Beynimde cirit atan düşüncelerden bunalıp gökyüzüne baktım. Hiç bulut yoktu. Güneş ışınları tüm vahşiliğiyle saldırıyordu. Az ileride açılıp dağıtılmış valizimi gördüm. Acıdım hâline. Giysilerimin güneş ışığında solacağını düşündüm. Sonra güldüm. Deprem, bende eşyalara karşı soğukluğa yol açmıştı. Öte yandan, insanlar solarken giysinin ne önemi vardı?

Otobüsten indirilişimizin üzerinden yaklaşık iki saat geçmişti. Nihayet bir ambulans geldi. Acil müdahale ekibi ambulanstan inip otobüse bindi. Tilki Surat’ı muayene ettiklerini eğilip kalkmalarından anladım. Sonra onu bir sedyeye koyup ambulansa taşıdılar. Ambulans siren çalarak gittiğinde tüm yolcuların ifadesi alınmıştı. Otobüs şoförünü bizim gibi tutmamışlardı. Ortalıkta sinirle dolanıp duruyor, arada sigara içiyordu. Canım sigara çekti. Valizim gibi sırt çantama da el koymuşlardı. Tersleneceğimi düşünerek sigara istemedim.

Timsah Göz’ü tekrar içeri aldılar. On dakika kadar sonra elini kolunu sallaya sallaya otobüse bindi. Nasıl olur, diye düşünürken depremden sonra hislerimin beni olur olmaz zamanlarda yanılttığını hatırladım. Kendimden iyice korktum. Ben bu düşüncelerle cebelleşirken muavini tekrar sorguya aldılar. Yirmi beş dakika sonra amir konteynırdan dışarı çıkıp şoföre, yolcuları alıp gidebileceğini söyledi. Amire seslenip, “Beni unuttunuz mu?” diye sordum.

Amir yanıma yaklaşıp bir sigara uzattı ve “Seninle daha işimiz bitmedi,” diyerek soran gözlerime aldırış etmeden uzaklaştı. Elimdeki sigaraya anlamsızca baktım bir süre, sonra başıma dikilen polis memurundan çakmak istedim. Sigaramdan derin nefesler çekerken belki de yarı özgür hayatımın sonuna geldiğimi düşündüm.

Aradan beş yıl gibi gelen beş dakika geçmişti ki bir hareketlilik oldu. Muavini kelepçeleyip polis aracına bindirdiler. Bir an sevindim katil ben değilim diye, sonra suç ortağı olabileceğimi düşününce sevincim dağılıp yere saçıldı.

Amir gelip karşımda dikildi. “Sen de bizimle geliyorsun.”

“Neden?” diye sordum cılız bir sesle. Duymazlıktan geldi. Beni amirin bindiği araca bindirdiler kelepçelemeden. Gayriihtiyari bileklerimi okşadım. Arka koltukta yalnız oturttular. Amir öndeki yolcu koltuğuna oturdu. Bir süre suskunca yol aldık. Sorularımı cevapsız bırakmaları sinirimi bozduğu için soru sormadım. Derken amirin çenesi açıldı. İyi bir dinleyici olduğumu düşündüğünden mi, bana acıdığından mı, sessizce bekleyişimi ödüllendirmek istediğinden mi bilmiyorum, anlattı olan biteni. Kayıp yolcular ölü bulunmuş mola yerlerinde. İlki -orta yaşlı, saçsız adam- tesisin arka bahçesindeki bir ağaca asılmış. İkincisi, genç adam, benzinliğin arka tarafındaki kuytuda boğazı sıkılarak öldürülmüş. Üçüncüsü kayıp değil de ineceği yerde indiğini sandığımız altınlı Minyon Kadın da boynu kırılarak. Tüm bu cinayetleri muavin işlemiş. Muavin, asrın felaketinde tüm ailesini kaybetmiş bir depremzedeymiş. Son zamanlarda içine kapandığı, dalgın ve gergin olduğu, bazen durduk yere kavga çıkardığı söyleniyormuş. İfadesi alınırken bu yolcuları, sadece sinirini bozdukları için öldürdüğünü söylemiş. Orta yaşlı, saçsız adam, ayakkabısını çıkarıp otobüsü kokuttuğu için onu uyarınca karısına hava atmak amacıyla kendisine çıkışması sinirini bozmuş. Genç adamın nişanlısıyla birlikte çok mutlu olması, Minyon Kadın’ın yerinde duramayışı, ikide bir kendisinden su vb. şeyler istemesi, gereksiz sorular sorup kafasını şişirmesi sinirini bozmuş. Beni de uyumadığım için öldürmek istemiş ama fırsat vermemişim. Milleti dikizlediğimi iddia eden de oymuş.

Ağzım ayrık, duyduklarıma inanmaya çalışırken, “O zaman neden beni götürüyorsunuz?” diye sormayı akıl ettim sonunda.

“Seni, uyanamayan adam hakkındaki iddiaların için alıkoyduk. Adli Tıp’ta inceliyorlar onu. Sonuç çıkınca seni salacağız,” dedi amir.

“Peki, kenara ayırdığınız bulanık yeşil timsah gözlü adamı niye bıraktınız?” diye sordum. Amir, bir süre gözlerini sağa sola oynattıktan sonra sorumu cevaplamaya karar verdi.

“O, başka bir hikâye. Adam uzman çavuşmuş. Bir çatışma sırasında kafayı sıyırmış. Malulen emekli etmişler. Otobüslere, trenlere binip yolculuk etmeyi alışkanlık edinmiş. Kimseye zararı yokmuş.”

Vay be, dedim içimden, o bulanık kısık gözler bu yüzdenmiş demek… Kalan yol boyunca hepimiz sustuk.

Bolu merkezindeki Emniyet Müdürlüğü’ne vardığımızda ilk işim tuvalete gitmek oldu. Sonra bana çay getirdiler. Çantamı teslim ettiklerinde müdürlüğün bahçesine çıkıp sigara içmeme izin verdiler. Beni defalarca arayan ve mesaj yazan kuzenime ve arkadaşıma “İyiyim, bir karışıklık oldu, sonra anlatırım,” mesajını yazıp olanları ballandıra ballandıra anlatmanın hayalini kurarken Marquez’in Anlatmak İçin Yaşamak kitabı ve herkese, her şeye yabancılaşmamın korkunç boyutları geldi aklıma. Aradan bir buçuk saat geçmişti. Amir beni büroya çağırdı. “Uyuyan adamı incelemişler. Kanında bol miktarda uyku ilacı bulunmuş, bacağında iğne izi, cebinde şırınga. Haklıymışsın. Ben hâlâ bu zamanda bu eski numarayı yapanın aklına şaşıyorum. Adam ya aptal ya da kaçık,” deyip güldü. O sırada bir polis memuru elindeki dosyayla içeri girdi. Amir dosyayı alıp göz gezdirdi sonra gülümseyerek bana baktı. “Al işte, adamımız kıdemli soyguncu, hırsız, dolandırıcıymış. Eskiden bu uyutup soyma işlerini çok yapıyormuş, kaç defa içeri girip çıkmış.” dedi.

Rahat bir nefes aldım. “E, artık ben kalkayım, buradaki işim bitti.” dedim.

Amir kaşlarını çatıp “Yoo, seninle işimiz bitmedi daha!” dedi yüksek sesle. Omuzlarım ve başım önüme düştü. O sırada amir kahkahayı patlattı.

SON

POLİSİYE EKRANI

LOCKERBIE: A SEARCH FOR TRUTH (2025)

IMDb: 7.6

21 Aralık 1988 Çarşamba günü, Londra’dan New York’a giden PanAm Havayolları’na ait 103 sayılı uçak kalkıştan yaklaşık 38 dakika sonra İskoçya’nın Lockerbie kasabası üzerinde infilak etti. İnsanlık, havacılık ve medya tarihine geçen bu olayda 259 yolcunun ve mürettebatın tamamı hayatını kaybetti. Bunlara uçağın düşmesiyle kasabada hayatını kaybeden 11 kişi daha eklendi ve sayı 270’i buldu.

Başta belgeseller olmak üzere Lockerbie Faciası’yla bağlantılı yapımlar o zamandan bugüne kadar pek çok kez izleyiciyle buluştu. Netflix’ten buna dair yeni bir dizi gelecek. Bu yazıda yazıda bahsedeceğimiz yapım ise onlardan önce davranarak ekrana gelen, başrolünde Oscar ödüllü aktör Colin Firth’ün bulunduğu Lockerbie: A Search for Truth.

Lockerbie: A Search for Truth, İngiliz medya kuruluşu Sky ve ABD merkezli dijital platform Peacock’ın ortaklığıyla hazırlandı. 2 Ocak’ta başlayan mini dizi beş bölümden oluşuyor. Colin Firth’e Catherine McCormack, Sam Troughton, Jemma Carlton, Harry Redding, Claire Brown, Robert Cavanah, Hiftu Quasem, Anton Valensi, Frank Crudele, Ghazi Al Ruffai gibi isimler eşlik ediyor.

Dizi, Jim Swire ve Peter Biddulph imzalı ve 2021’de yayımlanan The Lockerbie Bombing: A Father’s Search for Justice adlı kitaba dayanıyor. İskoç oyun yazarı David Harrower (Outlaw King) dizinin başyazarı, Otto Bathurst (Peaky Blinders) ise yönetmen olarak görev almış.

Lockerbie: A Search for Truth, kızının hayatını kaybetmesinin ardından adalet talebiyle gerçeğin peşine düşen taşralı Doktor Jim Swire’ı merkeze koyarak felaketi ve sonrasında yaşananları yıllara yayılarak anlatıyor. Birleşik Krallık’taki kurban ailelerinin sözcüsü haline gelen ve Libya’nın ilişkilendirildiği olayla ilgili Kaddafi’yle bile görüşen Jim, adalet sistemine olan güvenini sarsan ve dünyaya bakışını değiştiren amansız bir yolculuğa çıkıyor.

SHOWTRIAL (2021 & 2024)

IMDb: 7.4

Yapım, BBC One’da yayınlanan, antoloji özelliğinde bir hukuk/suç draması. 2021’de ilk sezonunu izlediğimiz dizi, 2024’te ikinci sezonuyla ekrana geldi. Sezonlar beşer bölümden oluşuyor. İkinci sezon bölümleri ülkemizde Turkcell TV+’tan izlenebilir.

The Tunnel, Strike ve Outcasts dizilerinden aşina olduğumuz Ben Richards yapımın yaratıcısı. Yapımını World Productions’ın üstlendiği dizinin yönetmeni Zara Hayes (Poms).

Showtrial’ın ilk sezon kadrosunda Tracy Ifeachor ve Céline Buckens başı çekerken ikinci sezonun başrollerini Adeel Akhtar, Nathalie Armin ve Michael Socha üstlendi. Buckens, dizideki performansıyla BAFTA TV’de En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve Uluslararası Emmy Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu dalları dâhil olmak üzere çeşitli ödüllere aday gösterildi.

1. Sezon: Zengin bir girişimci olan Sör Damian Campbell’ın kızı Talitha Campbell (Buckens), bekâr bir annenin çalışkan kızı olan öğrenci arkadaşı Hannah Ellis’in kaybolmasının ardından tutuklanır. Peki, Talitha yanlışlıkla mı suçlandı yoksa duygusuz bir katil mi?

2. Sezon: Zeki ve iyi eğitimli iklim aktivisti Marcus Calderwood, şiddetli bir çarpıp kaçma sonucu ölüme terk edilir ve son anlarını katilini teşhis etmek için kullanır ki bu kişi görevdeki bir polis memurudur. Dizi, bu sefer bahsi geçen ve suçsuz olduğunu iddia eden kendini beğenmiş polis memuru Justin Mitchell, savunma avukatı Sam Malik ve sanığa karşı dava açan Avukat Leila Hassoun-Kenny’nin dünyalarını keşfe çıkıyor.

 REBEL RIDGE (2024)

IMDb: 6.8

Rebel Ridge, Jeremy Saulnier tarafından yazılan, yönetilen ve kurgulanan 2024 yapımı bir Amerikan aksiyon gerilim filmi.

Aaron Pierre’in başrolünde yer aldığı filmde Don Johnson, AnnaSophia Robb, David Denman, Emory Cohen, Steve Zissis, Zsané Jhé, Dana Lee ve James Cromwell de rol alıyor. Filmin yapımcılığını Filmscience ve Bonneville Pictures üstlendi.

Prodüksiyon aşamasında başrol John Boyega’nın başrolünde ailevi sebepler nedeniyle ayrılığı ve pandemi nedeniyle çalışmalar aksadı. Nihayetinde çekimleri tamamlanan film, 6 Eylül’de Netflix tarafından dünya genelinde yayınlandı.

Yapım, 7 Şubat 2025’te dağıtılan 30. Eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri’nde (Critics’ Choice Awards) En İyi TV Filmi ödülünü kazandı.

Amerikan sistemindeki ırkçılık, sınıf farkı ve sağlık krizi gibi sosyal adaletsizlikleri de konu alan filmin kısaca konusu şöyle: Eski bir deniz piyadesi olan Terry Richmond, kuzeninin kefaletini ödemek için Shelby Springs kasabasına gelir. Ancak birikimlerine polis şefi Sandy Burnne’ün yönettiği yozlaşmış yerel polis tarafından haksız yere el konulur. Terry, mahkeme kâtibi Summer McBride’ın yardımıyla Shelby Springs’teki yolsuzluk ağına kafa tutmaya ve onlarla boğuşmaya başlar.

WOMAN OF THE HOUR (2023)

IMDb: 6.6

Woman of the Hour, 2023 yapımı bir Amerikan suç gerilim filmi. Anna Kendrick hem başrolü üstlendi hem de ilk yönetmenlik denemesini bu filmle gerçekleştirdi. 2021’de çekilmemiş iyi senaryoları öne çıkaran BlackList’e giren, senaryosu Ian McDonald tarafından kaleme alınan film, gerçek bir hikâyeden esinlenilerek hazırlandı. Kendrick’e çeşitli ödül törenlerinde En İyi İlk Film Ödülü ve birçok adaylık kazandırdı.

Kadroda Anna Kendrick’e Daniel Zovatto, Tony Hale, Nicolette Robinson, Pete Holmes, Kathryn Gallagher ve Jedidiah Goodacre gibi isimler eşlik etti.

Woman of the Hour‘ın prömiyeri 8 Eylül 2023’te Toronto Uluslararası Film Festivali‘nde yapıldı. Kendrick ve diğer oyuncular ABD’deki Oyuncular Birliği’nin sektör grevi devam ettiği için prömiyere katılmadılar. Proje aşamasında dünya genelinde yayınlamak üzere filmi alan, ancak daha sonra vazgeçen Netflix, festivalden sonra filmi tekrar satın aldı ve ABD özelinde yayınladı. Netflix’in Türkiye kütüphanesinde halen olmayan film ülkemizde vizyona da girmedi.

Sheryl Bradshaw, 1970’lerin popüler bir TV programında talip arayan bekâr bir kadındır ve programa katılanlardan Rodney Alcala’yı seçer; ancak adamın nazik yüzünün ardında ölümcül bir sır sakladığından habersizdir.

Film 1971’den yakalandığı 1979’a kadar aktif olan, 1978’de The Dating Game adlı televizyon programında görünen, çok sayıda kadını öldüren seri katil Rodney Alcala’nın yaptıklarına dayanıyor. Programın yapıldığı dönemde Alcala en az beş kadını öldürmüştü. Tutuklanmasından bir yıl önce katıldığı program ona “Flört Oyunu Katili” (The Dating Game Killer) lakabını kazandırdı. 

Kendrick, filmden aldığı ücreti Tecavüz, İstismar ve Ensest Ulusal Ağı ve Ulusal Suç Mağdurları Merkezi’ne (RAINN) bağışladı. Ayrıca Kendrick, oyuncu olmak isteyen Cheryl’ın yaşadığı kötü deneyimlerden bazılarında kendisinden esinlenmiştir. Hatta Cheryl’ın göğüsleri hakkındaki bir yorum için “19 yaşındayken başıma gelen bir olaydan kelimesi kelimesine alınmıştır,” açıklamasında bulundu.

Gerçek Rodney Alcala, UCLA Güzel Sanatlar Okulu’ndan mezun olmuş ve daha sonra New York Üniversitesi’nde (NYU) Roman Polanski’nin yanında sinema eğitimi almıştır. Anna Kendrick, Alcala’nın Polanski’nin 1977’de 13 yaşındaki Samantha Geimer’a uyuşturucu verip tecavüz ettiğini itiraf etmesini değerlendirdiği bir sahneyi filmden kesmiştir.

UMUT ŞEDDADİ İLE “KUSURSUZ” VE “KANKARANLIK” OYUNLARI ÜZERİNDEN POLİSİYE TİYATRO SÖYLEŞİSİ

İzmir, tıpkı İstanbul veya Ankara gibi sanatseverlerin sergi, söyleşi, tiyatro oyunu vb. etkinliklere ulaşabilmesi açısından şanslı bir şehir. Devlet tiyatroları dışında bağımsız tiyatro salonlarımız ve zorlu koşullara ve kimi yokluklara rağmen inatla seyirci karşısına çıkan nitelikli tiyatro gruplarımız var. Geçtiğimiz sayıda Boyoz Akademi hakkında Bülent Aydoslu ve Buse Sevindik ile röportaj yapmıştık anımsarsanız. Okumayanlar yahut anımsamak isteyenler şuradan okuyabilirler.

Bu sayımızın röportaj konuğu Tiyatro Durağı sahnesinde izleme ve oyun sonrası tanıma fırsatı bulduğumuz yazar ve oyuncu Umut Şeddadi.

Umut Bey, öncelikle Dedektif Dergi’ye gösterdiğiniz ilgi ve sahneye koyduğunuz iki güzel oyun için teşekkür ederiz. Klasik bir giriş yapalım. Bize kendinizden bahseder misiniz?

Davetimize nazik teşrifiniz için ben teşekkür ederim. 2015 yılından itibaren aktif olarak tiyatro yapmaktayım. Yazıyor, yönetip oynuyorum. Hikayelerini seyirciyle buluşturmaya can atan biriyim. 

Tiyatro Durağı ne zaman ve nasıl kuruldu? Ekibinizde kimler var? Fikir ve emek sahiplerini öğrenmek isteriz.

Dokuz yıl önce yazdıklarım birikmişti. Onları sahneleme heyecanı duydum. Hevesli olup sahneye çıkmak isteyen herkese bir fırsat yaratmak adına Tiyatro Durağı’nı kurdum. Daha sonra birlikte sahne aldığım eşim Esra Kocabaş ve ortağım, diğer yönetmenimiz Anıl Şeddadi hayalime ortak oldu. O gün bugündür birlikte yol almaya devam ediyoruz. Öncelerde skeçler sahneleyerek başladığımız serüven şimdilerde yaklaşık 54 oyuncumuzun içinde olduğu ekiple yetişkin dram, komedi, doğaçlama oyunları, çocuk tiyatro gösterileri ve kısa filmler yapan bir kurum haline geldik. İzmir’de her hafta 12 farklı etkinlik yapıyoruz.

Tiyatro Durağı İzmir’in belki de en işlek mekânlarından birine, meşhur Kemeraltı Çarşısı’na yakın. Ulaşımın, erişimin bu denli kolay olması seyirci sayınızı muhakkak olumlu yönde etkiliyordur. Yanılıyor muyum? Her ne kadar ekonomik şartlar bizleri zorluyor olsa da İzmirli sanatseverler tiyatro için zaman ve bütçe ayırıyordur diye düşünüyorum. Uzatmadan sorayım, oyunlarınıza ilgi nasıl?

Kemik bir izleyici kitlemiz oluştu diyebilirim. Oyunları izleyip onları sahiplenerek arkadaşlarına, dostlarına izletmek isteyenler, yeni oyunlarımızı bekleyenler, oyun sonlarında sosyal medyadan oyunları tartıştığımız sadık izleyicilerimiz mevcut. Zaten 12 etkinlik yapabilme gücünü onlardan alıyoruz. Yine de İzmirli tiyatro severlerin yerel tiyatrolara daha fazla şans vermelerini isterim. Bilet ücretlerini de herkesin gelip izleyebilmesi için uygun tutmaya çalışıyoruz.

Tiyatro Durağı ve Boyoz Sahne’de iki polisiye/gerilim oyununuzu izleme fırsatım oldu. Kusursuz ve Kankaranlık oyunlarının yazarı, oyuncusu ve yönetmenisiniz. Bana sıkça sorulan bir soruyu size sormak isterim. Neden polisiye?

Polisiye, hem yazmak hem de sahnelemek için beni sürekli çeken bir tür oldu. Polisiye/gerilim türünün, insan doğasını derinlemesine incelemeye olanak tanıyan, aynı zamanda izleyiciyi sürekli merak duygusu içinde tutabilen bir yapısı var. Benim için polisiye, sadece bir suç ya da çözülmesi gereken bir bulmaca değil; karakterlerin karanlık yanlarını, toplumsal yapıları ve insan psikolojisini keşfetmek için de bir fırsat. Bu yüzden hem yazarken hem de sahnelerken bu türdeki derinlikleri keşfetmek çok heyecan verici. Bir bulmaca oluşturup onu kendi içimde günlerce çözmeye çalışıyorum. Bu zihin oyunları benim polisiye türünü sevmemi sağlıyor.

Hem Kusursuz’da hem de Kankaranlık’ta suçun, suçlunun psikolojisi ve farklı başka kavramlar üzerine de kafa yorduğunuzu görüyorum. Bu da oyunlarınızı sıradan bir ‘Katil Kim’ polisiyesinden çıkarıp katmanlı bir esere dönüştürüyor. Ayrıca yaptığınız birden fazla ters köşe ile izleyicinin zihnini ve merak unsurunu diri tutuyorsunuz. Bu bağlamda, sizce polisiye bir tiyatro oyununu diğer tarz oyunlardan ayıran özellikler nelerdir? Suç ve gizem içeren bir oyunda neler olmalı?

Bir dizi, film, tiyatro oyunu izlerken bile sonu daha başından anlaşılan hikâyeler yerine, hiç beklenmedik şekilde sonlanan, seyirciyi şaşırtan hikâyeleri tercih ediyorum. Yazarken de ilk aklıma gelen fikirden en uzağına gitmek oluyor hedefim. Bizim hikâyelerimizde genelde ters köşenin de köşesi oluyor. İzleyenler karakter gelişimini, onların iç dünyasını keşfederken bizim genel hikâyemizin zemini değişmeye başlıyor. Bu da genel polisiyelerin dışına çıkmamızı sağlıyor. Ruhsal hastalıklar ilgimi çekiyor o nedenle oyunun psikolojik gerilim yapısını kurarken bundan faydalanıyorum. Bu karakterle polisiye hikâyeyi süslemek oyunu zenginleştiriyor.

Sıkı bir tiyatro izleyicisi olarak devlet ve şehir tiyatroları sahneleri ile özel tiyatro sahnelerini karşılaştırma imkânı buluyorum. Kendi samimi fikrimi söylemem gerekirse oyunun ve oyuncunun niteliği elbette sahne ve kostümün önündedir. Tek kişilik bomboş bir sahnede sergilenen şahane oyunlar da izledim. Yine de bu tür canlı performanslarda izleyici özenilmiş dekorlar ve kostümler görmekten hoşlanır. Ancak işin bir de duygusal(!) yönü var. Sektörün içinden biri olarak sizin gözlemleriniz ve bu konudaki fikirleriniz neler? Resmi veya özel kurumlardan destek alma konusunda ne düşünüyorsunuz?

Devlet ve şehir tiyatrolarının genellikle daha büyük bütçeleri ve kurumsal destekleri bulunuyor. Bu, sahne tasarımından kostümlere, ışıklandırmadan müzik seçimlerine kadar geniş bir alanda zenginleşmelerine olanak tanıyor. Böylece izleyiciler, görsel ve işitsel açıdan daha yoğun bir deneyim yaşayabiliyorlar. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her büyük bütçe harika bir performansın garantisi değildir. Oyuncuların ve senaryonun kalitesi, sahneye konan eserin başarısında daha belirleyici unsurlardır. Özel tiyatrolar genellikle daha yaratıcı ve cesur projelere imza atma eğilimindedirler. Sınırlı kaynaklarla büyük işler başarmak zorunda kalan özel tiyatrolar, bu sınırlamaları bazen bir avantaja dönüştürebiliyorlar. Minimalist sahneler ve basit kostümlerle de derinlemesine ve duygusal anlam taşıyan performanslar sergilenebilir. Bu tür sahnelerde, izleyicinin hayal gücü ve oyuncunun gücü daha fazla devreye girer. Ancak, özel tiyatrolar olarak finansal zorluklar ve sınırlı imkânlar yüzünden bazen oyunu sahnelemekte bile güçlük çekebiliyoruz. Keşke imkânımız olsa hayal ettiklerimizi ete kemiğe dönüştürüp prodüksiyonlu oyunlar sunabilsek. Ne yazık ki sanatın en az destek verilen alanlarından  biri özel tiyatrolardır. 

İzleyicinin oyun duyurularınıza, oyun sonrası yorum ve öneri için sizlere ulaşabileceği platformları ve sosyal medya hesaplarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Tabi seve seve… Yetişkin oyunlarımıza @izmirtiyatrodurağı,  çocuk oyunlarımıza @tiyatroduragicocuk Instagram sayfasından ulaşabilirler. Yakında mini diziler yayınladığımız Youtube kanalımız da aktif olacaktır.

Oyunlarınızı izledikten sonra polisiye edebiyattan hoşlandığınızı tahmin ettik haliyle. Umut Şeddadi ne okur? Yerli polisiye edebiyat hakkında ne düşünüyor, kimleri okuyorsunuz? İzlediğiniz ve okurlarımıza önerebileceğiniz polisiye dizi, film ve elbette tiyatro oyunları var mı?

Klasikleşmiş Agatha Christie ve Sherlock Holmes kitaplarını severek okurum. Okurken içimde ‘bir sonraki sayfada ne olacak’ merakı uyanmasını seviyorum. Ama ben iyi okurdan ziyade çok iyi bir izleyiciyim. Neredeyse sonu ters köşe yaparak biten bütün filmleri izlemiş olabilirim.
Görünmeyen Misafir – Contratiempo, Kimlik – Identity, Testere – Saw serisi ilk anda aklıma gelenler…

Tiyatro Durağı çatısı altında veya farklı sahnelerde oynamayı planladığınız yeni oyunlar neler, bize bir ön bilgi çıtlatmanızı rica etsem?

Tiyatro Durağı olarak şuan Kusursuz ve Kankaranlık dışında aktif olarak oynadığımız Aşkta Galip Yoktur, günümüz toksik aşklarını anlatan bir komedi oyunu. Tanrı Misafiri, Zaman Tanrıçası’nın bir faniye aşık olmasını konu alan absürt bir komedi. Manifesto, tam bir yanlış anlaşılmalar silsilesi vodvil. Ayrıca yeni dönemde Sensizlik oyunu ile psikolojik gerilim hikâyelere hazırlanırken bir de Kızım Nerede? İsimli suçluyu seyircinin seçeceği polisiye bir komedi oyunumuz sahnelenecek. 

Sorularımızı sabır ve içtenlikle cevapladığınız için tüm okurlar adına müteşekkirim. Sizin nezdinizde tüm oyun ve sahne ekibinize de emekleri ve gayretleri için teşekkür etmek isterim. Sahnelerde daha çok polisiye oyun görmek dileğiyle bol izleyen ve ilham diliyorum.

Tiyatro Durağı ailesi olarak bizler sizlere, davetimize nazik teşrifiniz için teşekkür ederiz. Başka bir hikâyede, bir tiyatro salonunda yeniden karşılaşmak dileğiyle 

TAMU SAHAF İLE KİTAP VE POLİSİYE ÜZERİNE BİR SOHBET

Bu sayımızda İzmir Konak’taki Nebioğlu Pasajı’nda hizmet veren Tamu Sahaf’ın sahibi Ahmet B. Tamu ile sahaflık, kitapseverlik ve polisiye edebiyat üzerine bir söyleşi yaptık. Kendilerine bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyoruz.

Bize kendinizden bahseder misiniz? Ne kadar zamandır sahaflık yapıyorsunuz? Sahaflık hikâyeniz nasıl başladı?

İzmir doğumlu bir kitapseverim. Türk Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Genelde kitapla ilgili işlerde çalıştım. En son bir yayınevinde editörlük yaparken sahaflığa geçiş yaptım. Kendi dükkânımda iki yıldır sahaflık yaptığım söylenebilir. Öncesinde de bir sahaf müdavimiydim. Özel sektörde çalışan ücretlerinin azalması ve çalışma sürelerinin uzaması ile kendi işimi kurma kararı vermiştim. Daha sonra sahaflık yapmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Bu konuda tanıdığım sahaflar da bana her zaman yüreklendirici tavırlarıyla yardımcı oldular. Kemeraltı’ndaki dükkânı tuttuktan sonra gerisi geldi. Sahaf ve ikinci el kitapçı arasında detaylarda epey fark vardır, ben sahaf ismine layık olmaya çalışıyorum.

Kitabevinizde kaç kitap var? Bunları ne kadar zamanda, nasıl topladınız?

Şu an için on bine yakın var. Bir kısmını evimden getirdim, bir kısmını da yavaş yavaş iki yılda topladım. Şahısların artık evde tutmak istemedikleri ya da geri dönüşümden kurtarılan kitaplar oluyor, bitpazarından ve diğer sahaflardan toplamak da mümkün. Ben de öyle yaptım.

Günümüzde sahaflara yönelik ilgi nasıl? Son yıllarda kitapların internet üzerinden satışı giderek yaygınlık kazanıyor. Bu durumdan etkileniyor musunuz? Dijitalleşmenin artmasıyla birlikte kitapçıdan ya da sahaftan kitap alma alışkanlığı ya da geleneksel kitapçılık bitecek mi sizce?

Günümüzde sahaflara yönelik ilgi fena değil bence. Sahafları tanıyanlarla sevenlerin sayısı aşağı yukarı aynı oranda artıyor. Okurun sahaf kavramını bilmesi ve kitapların dünyasına sahaf ortamında girmesi için sahaflardan haberdar olması gerek. Duyan geliyor, beğenirse vakit bulursa tekrar geliyor.

İnternet satışının bizi bilakis olumlu etkilediği kanaatindeyim. İnternetten görüp gelen de çok oluyor.

Geleneksel kitapçılık kendini dönüştürebiliyor bence. Sahaflık geleneği hem sahafiye malzeme satarak ve sahaf ahlakını gözeterek yaşıyor, hem de internet satışı gibi öğelerle dönüşerek varlık sahasını genişletiyor. Dönüşemeyen biter, yalnızca dönüşenler devam edebilir. Ben kitapçılık bitecekse bunun sebebinin dijitalleşme olacağına katılmıyorum. Kitap almak bir sahip olma meselesidir, kitabı sahibi olarak edinmek istemeye dayanır. İnsanlarda bu his oldukça sosyal medya ya da dijitalleşme kitabı bitirmek şöyle dursun artmasına bile yarar.

Kitabevinizde gerçekleştirdiğiniz etkinlikler var mı? Varsa bahseder misiniz?

Eskiden mezat yapıyorduk. Yer darlığı sebebiyle mezatlarımızı yakınlarda birkaç kafede yapıyoruz. Birkaç kez dükkânımızda yüksek lisans sınıfları için dersler yapıldı. Katılanlar ve bizim için güzel bir deneyimdi. Bazen müzisyen arkadaşlar geliyor, çalıp söylüyoruz. Bazen de yazarla okur dükkânda denk gelince küçük imza güncükleri gerçekleşiyor. Dükkânda reels çekilmesi de çok hoşuma gidiyor.

Müşteri profiliniz nasıl? Daha çok hangi türde kitaplar satılıyor?

Çok çeşitli bir profil var. Osmanlıca kitaplar çok çabuk satılıyor. Tutunamayanlar gibi kitaplar geldiği gibi birkaç günde uğurlanıyor. En çok roman satıyor olabiliriz. Güzel ve ilgi çekici kapaklar, kitap alma dürtüsünü kitabın içeriğinden daha fazla harekete geçiriyor sanırım.

Son yıllarda yerli polisiye kitaplarda nicelik bakımından bir artış söz konusu. Okurlarda polisiyeye yönelik bir ilgi gözlemliyor musunuz? Polisiye kitap satışlarınız ne durumda? Okurlar daha çok hangi polisiye yazarlarına ilgi duyuyor? Hangi tür polisiye kitaplar daha çok talep görüyor?

Nicelikteki artış niteliğe de bir yerde katkıda bulunacaktır. Benim gördüğüm kadarıyla polisiye okuru, aradığı kitabı muhakkak bulma ve alma eğiliminde. Hızlıca okuyor ve yenisine geçiyor. Tür sadakati yüksek bir okur polisiyeseverler. Tabii polisiye de edebiyattır düşüncesinin 2000’lerden sonra daha çok yerleşmesi sevindirici. Polisiye için dükkânda ayrı bir bölüm var. Küçük bir bölüm olarak düzenledik, büyür diye umduk ama gelen kitaplar satılıp gittiğinden alan yetiyor şimdilik. Okurlar popüler polisiye yazarlarına daha ilgili. Ahmet Ümit, her daim soruluyor mesela. Özel olarak son zamanlarda Algan Sezgintüredi, Harun Çimen gibi yazarlar da soruluyor.

Bu arada, polisiye ayrı bir tür olarak ele alınsa da polisiyeyi bir teknik olarak kullanan ama türün içinde sayılmayan birçok metin de var ve çok okunuyor. Mesela Orhan Pamuk bir polisiye yazarıdır denemez, ama teknik olarak kullanmaya bayılır. Umberto Eco da bunun harika örneklerinden. Tür içi kabul edilmeyen birçok metin de polisiye unsurlar barındırması nedeni ile okunurluğunu artırabiliyor.

PAZARTESİNİN GİZEMİ

TÜRKÇEYE KAZANDIRAN: İPEK YAYIK

May Antrim, adil bir dünyada böyle şeylerin gerçekleşebileceğini hiç düşünmemişti. Somerset’in en şahane vadisine bakan büyük evlerinin terasında bir ileri bir geri yürüyordu. Ellerini arkasında bağlamış, kafasını öne eğmişti. Güzel suratı, kafasının karışık olduğunu açığa vuracak şekilde asıktı.

Her şey ellerinden gidecekti. Sommercourt, çiftlikler, Curzon Caddesi’ndeki ev, atları… Hıçkırarak ağlamak üzereydi ki kendini tuttu. Tuttuğu için de kendine kızdı.

Peki, tüm bunların sebebi neydi?

John Antrim bir sözleşme imzalamıştı. May, böyle şeylerin sadece romanlarda olduğunu sanırdı. Babasının maddi istikrarını bugüne dek hiç sorgulamamıştı. Zira hiçbir felaketten korkmayacak kadar zengin olduğunu biliyordu, hatta bunu tüm vilayet biliyordu. Ta ki beklenmeyen bir yıldırım hanelerine düşene dek. Aklı hâlâ yaşananları almıyordu.

Sonra göz ucuyla babasını gördü. Terasın diğer tarafına yerleştirilmiş en sevdiği koltuğunda oturuyordu. Kederli duruşunu fark edince adımlarını hızlandırdı.

May, elini onun omzuna koydu. Babası, başını kaldırıp hafifçe gülümsedi.

“Ee, May? Sen de mi işin içinden nasıl çıkacağımızı düşünüyorsun?”

“Deniyorum fakat bir türlü beceremiyorum. Biliyorsun ki ben ticaretten anlamam babacığım.”

“Gel, otur.” Kızına yer açtı. “Sana bütün hikâyeyi anlatayım. Kulağa korkutucu geliyor, değil mi? Hikâye, Phoenician Prince buharlı gemisinin New York’tan Southampton’a doğru yola çıktığı 18 Mart gününde başlıyor. On sekiz bin tonluk bir gemi. Balte Kardeşler olarak anılan ortaklar, Septimus Balte ve Francis Balte’ın sahip olduğu iki gemiden biri. Şirketi onlar yönetiyordu.”

May şaşkınlıkla sordu. “Bizim Francis mi?”

John Antrim asık suratla “Bizim Francis,” dedi ve hikâyesine devam etti.

“Gemide Amerikan borsasından alınıp Londra’daki Anglo-Amerikan Bankası’na sevk edilecek, beş milyon değerinde İngiliz, Fransız ve İtalyan banknotu varmış. Banknotlar altı ayrı teneke kutuya konmuş, kutular içlerine hava ve su almasın diye lehimlenmiş, sağlam ahşaptan sandıklara kapatılmışlar. Geminin iskele tarafındaki kasa dairesine konulmuşlar. Kasa dairesinin kapısı, levazım subayının olağanüstü durumlarda kullanması için yapılmış bir kamaraya açılıyormuş.

“Patronlardan biri olan Francis Balte da gemideymiş. Önemli bir sevkiyat olması nedeniyle levazım subayının kamarasını kendisi için hazırlatmış. Gün içinde, Bay Balte kamarasında değilken, kâhyası Deverly orada kalırmış.

“Francis, kasa dairesinin anahtarını hep üstünde taşırmış. Gece gündüz yanından ayırmazmış. Ayın 26’sının gecesi muhasebeci, parayla alakalı bazı evrakları Francis’e götürmüş. Francis kasa dairesinin kapısını açmış, muhasebeci sandıkları kontrol etmiş. Ardından kapı tekrar kilitlenmiş. Kamaraya açılan bir banyo yokmuş. Kâhyası, yıkanması için Balte’a sıradan bir sünger ve bir düzine havlu götürmüş. Balte, havluları yere sermiş ki yerdeki yeni halı mahvolmasın. Hâlbuki bu halı, onun konforu için odaya serilmiş. Bir süre sonra kâhya, içeri girip süngeri ve kullanılan altı adet havluyu almış. Diğer altı havluya hiç dokunulmamış.”

May’in suratı tekrar asıldı. Havluların bu olayla ne ilgisi vardı?

Babası, May’in aklını okumuş olacak ki “Kâhyayla konuştum,” dedi. “Ona göre tüm bu olanların en ilginç yanı kalan havluların da kaybolmasıymış. Ertesi sabah gemi Needles’a yanaşırken, muhasebeci altı denizciyle birlikte gelmiş. Balte uyuyormuş. Kalkıp kasanın anahtarını muhasebeciye vermiş. Muhasebeci kapıyı açmış ki ne görsün? Koca bir boşluk. Bu kadar yüklü miktarda parayı sigorta etmeyi asla kabul etmemeliydim,” diye sızlandı.

May küçük bir çığlık attı. “Sigorta mı?! Bu yüzden mi… paradan sen sorumlusun?”

John Antrim başıyla onayladı. “Delilik ettim,” dedi acı acı. “Normal şartlarda kaybın sadece küçük bir kısmından sorumlu tutulurdum. Ama bir anlık çılgınlıkla tüm riski kabul etmiştim. İşte, hikâye bu. Gemi baştan ayağa arandı, her yer didik didik edildi. Kâhya, odanın bulunduğu koridorda görev başındaymış. Sırtı kapıya dönük oturuyormuş. Ara sıra uyukladığını itiraf etti. Birinin lombozdan geçmesi imkânsız. Polisin ilk tahmini bu yöndeydi. Hırsız geminin yan tarafından kendini aşağıya sallamış ve büzülüp lombozdan içeriye girmiştir, diye düşünmüşler. Kâhyanın kafasını en çok kurcalayan şeyse havlular. Çünkü tam altı adet havlu ve altı sandık dolusu para kayıp! Aslında verdiği bilgilerin çok da yardımı dokundu. O gece yarısı, saatin kurulurken çıkardığına benzer bir sesi açıkça duymuş. Hatta bana tıkırt, tıkırt, tıkırt diye birebir taklidini yaptı.”

“Neyin sesiymiş?”

“Ses, altı kez tekrarlamış. Zayıf bir sesmiş ama duyduğundan emin. Tabii, şimdi böyle diyor ama o an sesin gemideki dişlilerden geldiğini düşünmüş. İnsan gemideyken tonla garip ses duyarmış. Döndük dolaştık yine şu altı havlunun kaybına geldik. Bence önemli bir detay. Sandıklar çok ağırdı. Bu arada belirtmek gerekir ki, banknotlar küçük meblağlardı ve hidrolik presle paketlenmiş, hacmen mümkün olduğunca az yer kaplamaları sağlanmıştı. Üstlerindeki demir pensler ve kelepçelerle birlikte her sandık yaklaşık 140 libre[1] çekerdi.”

Bu bilgi, May’in ilgisini çekti. “Kâğıt banknotların da bir ağırlığı olduğunu hiç düşünmemiştim,” dedi. “Sıradan biri üstünde kaç banknot taşıyabilir?”

“Güçlü biriyse yüz bin sterlin taşır,” diye yanıtladı babası. “Fakat bu kadar yükü fazla uzağa götüremez. İşte böyle, güzel kızım. Şu an dünyanın bir yerinde zeki bir hırsız, cebinde neredeyse bir tonun üçte biri kadar parayla elini kolunu sallayarak geziyor. Üstelik bundan ben yükümlüyüm.”

Bir süre hiç konuşmadan oturdular.

“Babacığım, neden Bennett Audain’e durumu anlatmıyorsun?”

“Bennett mi?” John şaşırmıştı. Sonra yüzünde bir gülümseme belirdi. “Ben şehirden ayrılmadan önce yanıma gelmişti. Başıma gelenleri birinden duymuş. Ne kadar iyi yürekli olduğunu bilirsin. Bana yardım etmeyi teklif etti… maddi olarak. Francis’le görüşmeyi düşünmüştüm.”

May, dudaklarını kenetleyip bir süre düşüncelere daldı. Francis Balte’ı tanıyordu. Onu sevmediğini söyleyemezdi. Şehirdeki evde tanışmışlardı. Müphem, neşeli bir tipti. Basmakalıp laflar edip durmuştu.

John Antrim hafiften yüzünü ekşitip sordu. “Yani davayı Bennett’e teslim etmemi mi söylüyorsun? Amatör dedektiflere pek güvenmem. Kabul etmeliyim ki kuzenin akıllı bir adam. Ancak son derece amatör. İşin tuhafı, paranın kaybından ziyade havluların kaybıyla ilgilendi.”

May, kararını vermişti. “Bennett’i ara ve bu akşam ona yemeğe gideceğimizi söyle.”

“Ama yavrum…”

“Babacığım, bunu yapmaya mecbursun. Bence Bennett bize yardım edebilecek tek kişi.”

***

Erkeklerin ömrü, yedi döneme ayrılabilir: Lokomotif sürmek istedikleri dönem, dedektif olmayı istedikleri dönem, genç ve yakışıklı oldukları dönem, asker (ya da denizci) oldukları dönem, milyoner oldukları dönem, başbakan oldukları dönem ve oğlan çocuğuna döndükleri dönem.

Bennett Audain ikinci dönemi hiç aşmamıştı. Fakat diğerlerinin de farkındaydı. Çünkü zamanında askere gitmişti, hiç şüphesiz yakışıklı ve zengin biriydi.

Doğru hedef, genç ve pek çok şeye sahip bir adam için paha biçilmez bir servettir. O, bu tutkulu hevesini güncel suçlara yöneltmişti. Hem talebe hem de meslek sahibiydi. Bu alanla haşır neşir olarak ünlenmiş kişiler kadar derin “kriminoloji” bilgisine sahipti. Suçlu psikolojisini Scotland Yard’daki herhangi bir polis memurundan daha iyi anlıyordu. Scotland Yard, kabiliyetli binlerce memur yetiştirmişti ama hiçbiri bir deha değildi. Yorulmak bilmeyen, sabırlı, gerçeğin peşinde koşan ve bilime sadık bir deha.

***

John Antrim elindeki şarap bardağının ardından yargılayıcı bakışlarla onu süzüp, “Senin gibi birinin psikanalize merak salması ilginç. Bu konunun senin alanın olduğunu sanmıyorum,” dedi.

“Hayatta bundan daha ilginç şeyler var,” dedi Bennett. Gülerek May’e baktı. “Örneğin kasa dairesinin nasıl soyulduğu hakkında fikir belirtmem için yüz mil yol tepmişsiniz. Ama henüz bunun lafını bile açmadınız.”

May gülümsedi. Babası daha da somurttu. May, onu uyardı. “Psikanalizi hafife alma, babacığım. Eminim ki Bennett bize yönteminin doğruluğunu kanıtlayacaktır. Değil mi, Bennett?”

Bennett Audain’in Park Lane’deki evinde akşam yemeği yiyorlardı. Oda, masanın üzerindeki abajurlar ve sönmekte olan ateşin önüne serilmiş İran halısına vuran kızıl parıltı dışında karanlıktı.

Bennett’in gergin gülüşünde hoş bir çekingenlik seziliyordu.

“Psikanaliz, zihni incelemek için oluşturulmuş ilginç ve yeni bir tekniğe verilen yaygın isim,” dedi. “Freudyen fikirleri ne kabul ediyorum ne de reddediyorum. Ayrıca Freud’un sinir hastalıkları hakkındaki teorilerini anlayacak kadar bilgili biri de değilim. Sadece diyorum ki, suçu önleme ve tespitle yükümlü kişiler, serbest çağrışım teorisinden fayda sağlayabilirler.”

Perdelerle örtülmüş cama doğru kuvvetli bir rüzgâr esince yağmur damlalarının patırtısı duyuldu.

John Antrim saatine bakıp “Üff!” dedi.

Bennett kıkırdadı. “Yağmurun sesini duyunca saatinize bakacağınızı tahmin etmiştim.”

John Antrim ona dik dik baktı. “Neden?”

“Çağrışım,” dedi Bennett sakince. “Geldiğinizde demiştiniz ki, May’i Londra’da bırakıp Sommercourt’a arabayla yalnız başınıza dönmeyi düşünmüşsünüz.” Ardından gölgelerden sıyrılıp sarı ışığa doğru eğildi. “John amca, doğru adamı sorgulama fırsatım olsaydı tam bir milyonunu kurtarabilirdim!”

John Antrim kaşlarını iyice çattı. En aksi ses tonuyla “Sanmam,” dedi. “Boşluğuma geldi. Tüm sevkiyatı sigortalamakla büyük aptallık ettim. Çok büyük! Senin elinden bir şey gelmez. En deneyimli ve akıllı polis memurları bu vaka üzerinde çalışıyor. Senin psikanalizin ne işe yarayacak ki?” İç çekip sırtını sandalyesine yasladı.

“Doğru adam kim?” dedi May bir hevesle.

Bennett bakışlarını boşluğa dikmişti. Hemen cevap vermedi. “Francis nerede?”

Kız irkildi. İrkilmesi doğaldı çünkü soru beklemediği bir şiddetle kendisine yöneltilmişti.

“Özür dilerim, aklıma bir fikir geldi de,” dedi Bennett Audain endişeyle. “Bazen fazla heyecanlanıyorum ve bu durum hiç bilimsel değil.”

“Fakat gayet insani,” diyerek gülümsedi May.

John Antrim ayağa kalktı. “Kulüp Elysium’da olabilir mi?”

Bennett gölgelerin içinde bir yeri işaret ederek “Telefon şurada,” dedi. “Saat epey geç oldu ama belki bir uğrar.”

John Antrim bir an tereddüt etti. O ne yapacağına karar veremeden May telefona sarılmıştı bile. Anlaşılan Francis Balte hâlâ kulüpteydi. “Geliyor,” dedi May gülümseyerek. “Zavallıcık, sesimi duyunca pek utandı.” Tekrar masaya oturdu. “Ne gece ama! Vaziyet buyken Sommercourt’a dönemezsin babacığım.”

Yağmur damlaları cama şiddetle çarpıyordu. Damlaların durmaksızın camın yüzeyini yalaması, şömine rafı üzerindeki emaye kaplı saatin belli belirsiz tıkırdaması ve Bennett’in şöminenin önüne boylu boyunca uzanmış yaşlı Terrier köpeğinin hırıltılı nefesi dışında odada çıt çıkmıyordu. Ta ki Balte, paldır küldür içeriye dalana dek.

Balte, otuz beş yaşında, iri yarı bir adamdı. Temiz bir yüzü ve al yanakları vardı. Loş odaya kendine has bitip tükenmez yaşam enerjisini de getirmişti.

“Hoş bulduk, Bayan Antrim” dedi. John Antrim’i görünce donakaldı. “Hava berbat, değil mi? Ben buraya varana kadar rüzgâr şiddetlenmedi, ne mutlu bana. Bizim Sep, dün Torquay’deymiş, öyle yazmış. Dalgalar yola kadar vuruyormuş. Tramvay vagonu sırılsıklam olunca üstü başı mahvolmuş. Vagonun içindeyken ıslanması da ayrı bir komik.”

Kızarmış ellerini şömine ateşine yaklaştırıp hiç ara vermeden konuşmaya devam etti.

“Ne büyük talihsizlik, Bayan Antrim! Polis zaten ne işe yarıyor ki, ha? Ne işe yarıyorlar? Bize Audain gibi çağdaş fikirli adamlar lazım. Keşke sizin değil de bir başkasının başına gelseydi,” dedi kederli bir şekilde.

“Hiç Freud diye birini duymuş muydun?” diye sordu Bennett. Ellerini çenesi altında birleştirmiş, dalgın dalgın ateşi izliyordu.

“Freud mu? Hayır. Alman mı, o? Şu berbat savaştan sonra Almanlarla hiç işim olmaz, birader. Üç tane gemimizi batırdılar! Ayrıca kim ki o?”

“Bir profesör,” diye cevapladı Bennett miskin miskin. “Ayrıca zihin konusunda uzmandır. Neden oturmuyorsun, Balte?”

“Ayakta durmayı tercih ederim, birader. Oturanın boyu kısa kalırmış derler. Değil mi, Bayan Antrim? Ee, ne olmuş bu Alman herife?”

“Rüya yorumluyor.”

“Polis teşkilatına katılması lazım. Yeri orası. Gördükleri boş hayalleri yorumlasın.” Bir kahkaha patlattı.

“Nereye varmaya çalıştığımı açıklayayım,” dedi Bennett.

May nefesini tuttu. Bunun ne kadar ciddi bir oyun olduğunu sezmişti. Balte ise neşeliydi.

“Sen bir kelime söyleyeceksin. Ben de o kelimenin bana çağrıştırdığı bir kelime söyleyeceğim, öyle mi?” dedi. “Çocuk oyunu bu. Kafam güzelken oynardım. Sen ‘şeker’ dersin, ben ‘tatlı’. Yanındaki ‘portakal’ der ve oyun böyle gider.”

May, “Bay Balte,” diyerek araya girdi. “Bennett bilinçaltınıza sızabileceğini düşünüyor. İddia ettiğine göre siz uyurken yaşananları bile anlayabilirmiş.”

Balte piposundan bir nefes çekti ve yere baktı. Düşünüyordu. Acaba Bennett Audain, zihnine girip May Antrim hakkında düşünüp de söylemeye cesaret edemediği şeyleri ve tasarladığı planları kelimelere dökebilir miydi? Düşüncesi bile nefesini kesmeye yetti. Zihninden hiç silinmeyen bu güzel yüzlü kızı çok seviyordu. Onun için büyük riskler almıştı ama kızın hiçbir şeyden haberi yoktu. May’in gözünde Balte, hayatının arka planında yaşayan binlerce insandan biriydi.

“Bir dene bakalım, birader” derken sesi boğuktu. “Başarabileceğine inanmıyorum ama Bay Antrim’e faydası dokunacak bir bilgiye ulaşabileceksen ne âlâ, buyur.”

“Otur.”

Balte direktifi yerine getirdi. Çini mavisi gözlerini onu sorgulayan kişiye dikmişti.

Bennett aniden, “Yer,” dedi.

“Ee… şey… to- toprak,” diye cevapladı Balte.

“Kazmak.”

“Bahçe.”

“Delik.”

“Ee… Neredeyse şeytan diyecektim,” diye kıkırdadı Balte. “Eğlenceliymiş. Oyun gibi.”

Fakat bu, ciddi bir oyundu. Bennett sormaya devam etti. “Hisse?”

“Düştü.” Ani gelişmişti. Kelimeler birbirini ardına geldi. Balte ekledi. “Bu aralar her şey düşüşte, sen de biliyorsundur…”

Hızlandılar. Bennett haftanın günlerini saydı.

“Pazartesi?”

Balte hafifçe yüzünü ekşitti. “Ee… can sıkıcı. Malum, hafta başı olduğu için.”

Bennet yüksek sesle devam etti. “Cuma!”

“Takvim. Yani aklıma bir takvim geldi…”

“Anahtar?”

“Kapalı.” Ayağa kalktı. “Ne saçma bir oyun bu, Audain.” Başını kınarcasına sallıyordu. “İtiraf edeyim, oyun oynayacak durumda değilim. Fazlasıyla endişeliyim. Zavallı Sep de delirmek üzere.”

“Septimus nerede?” diye sordu Bennett.

“Slapton’da. Turna balığı avlıyor. Hım… Balık tutmak uğruna bütün gün bir sandalda nasıl oturuyorlar anlamıyorum. Ee, ne yapacaksın, Audain? Bize yardım edecek misin? Pöf, polisten hayır yok!”

“Bir sorumu daha cevaplamanı istiyorum,” dedi Bennett. “Uykun ağır mıdır?”

İri yarı adam kafasını iki yana salladı.

“Sabahları geç kalkar mısın?”

“Hayır. Saat altıda, şen şakrak kalkarım.” Duraksadı. “Tekrar düşündüm de o sabah pek bir uykuluydum. İlaçtan herhâlde, ha? Sence bana bir şey mi verdiler? Ya da kloroformla falan mı uyutuldum?”

“Hayır,” dedi Bennett ve adamı rahat bıraktı.

Misafirin ardından kapının kapanmasıyla May sordu. “Ee?”

“Birkaç gün buralardan ayrılma,” dedi Bennett Audain.

***

Ertesi sabah saat yedide, bu saatte arandığı için kızmakta gayet haklı bir polis müfettişiyle telefonda görüşüyordu. Neyse ki Bennett onu iyi tanırdı.

“Evet, Bay Audain. Bavullarına bakmıştık. Bay Balte kendisi ısrar etmişti.”

“Kamarasında kaç bavul vardı?”

Müfettiş, sabahın köründe ardı ardına sorulan sorulara içinden küfretse de cevapladı. “Dört.”

“Dört mü? Büyükler miydi?”

“Evet, efendim. Oldukça büyüktüler ama içleri yarı doluydu.”

“Bavullardan garip bir koku geliyor muydu?”

Polis, kafasını sabırsızlıkla iki yana salladı. Bacakları üşüyordu ve geride bıraktığı yatağı cezbedici şekilde sıcaktı. “Hayır, efendim. Gelmiyordu.”

“Pekâlâ,” dedi Bennett neşeli bir tonda.

Müfettiş, yatağına dönerken omuz silkti. “Bu amatör dedektiflerin en kötü tarafı da her yöne aynı anda koşmaya çalışmaları.”

“Hı?” dedi karısı. Uykuyla uyanıklığın arasındaki ince çizgideydi.

Telefonun diğer ucundaki Bennett, pencereden bahçeye, sabahın nemli grisi içindeki çıplak ve tedirgin ağaç dallarına baktı.

Saat yediyi beş geçiyordu. Soylular henüz yataklarında sağdan sola dönmemişti. Hatta hizmetçi kadınlar ve uşaklar bile meşakkatli günlerine gözlerini açmamışlardı. Bennett Audain kahvaltısından arta kalanları yemeye döndü ve “Keşke Francis Balte’ı sorgularken ‘boya’ diye de sorsaydım. Kesin ‘görmek’ diye cevaplardı,” diye düşündü.

Bay Balte’ın Wimbledon’da büyük bir evi vardı. Kardeşi gibi o da bekardı ve yine aynı onun gibi basit bir adamdı. Birdenbire –savaşın son yıllarında– kendisine hatırı sayılır miktarda arsa miras kalmıştı. O dönem, arsaların gerçek bir değeri yoktu. Maliye, babalarının emlak zenginliğinin kaymağını veraset vergisi adı altında yemişti. Buhran günlerinde ellerinde kalan kaymaksız süt de pek az ve tatsızdı. Balte Kardeşler Nakliye Şirketi’nin hissedarları –sayıları oldukça fazlaydı– kârlarının düşüşüne öfkeyle şahit oldular. Şirkette yapılan son genel kurul toplantısı oldukça gürültülü geçmişti. Özellikle biri vardı ki, o kel ve gözlüklü adam (Francis durduğu yerden, onun hırçın ve taşkın biri olduğunu fark etmişti) şirket yöneticisini değiştirme fikrini öne sürmüştü. Üstelik Francis’in satışların artacağına ve sevkiyat işlerinin eski temposuna döneceğine dair boş umutlar verdiği konuşmasından daha fazla alkış almıştı.

Bir pazar sabahıydı. Francis evinin kütüphanesinde oturuyordu. Oda, hiç okumadığı fakat son kalite ciltlerle kaplanmış kitaplarla doluydu. Dirsekleri masada, parmaklarını karışmış saçlarında gezdirerek bir şeyler okuyordu. Hayır, pazar günleri hep yaptığı gibi gazete okumuyordu.

Gazeteler, koltuğun yanındaki sehpanın üzerine yığılmış ve henüz açılmamıştı. Okuduğu şey ucuz ciltli bir kitaptı. Okudukça daha da hayrete düşüyordu. Açıkçası biraz da sarsılmıştı. Çünkü bu bölüm utanmasına neden olacak kadar ayrıntılıydı.

Kardeşi Septimus, onu bu hâldeyken buldu. Septimus’un uzun ve sıska vücudu kamburlaşmıştı. Uzağı iyi göremediği için taktığı kalın gözlüklerinin ardından gayretle okuyan kardeşine ters ters baktı. Burnunu çekti. “Buldun mu?” diye sordu.

Francis önündeki kitabı çat diye kapattı. “Tıbbi zırvalıklardan başka bir şey yok,” dedi. “Audain biraz tuhaf biri. Çıkıyor musun?”

Bu, cevabı aşikâr bir soruydu. Çünkü Septimus boğazına kadar sarınıp sarmalanmış, yün eldivenlerini kolunun altına sıkıştırmıştı bile. Büyük yarış arabası kütüphane penceresinden görülüyordu.

“Audain mevzusundan bir şey çıkarsa bana haber edersin. Psikanalizle alakalı bir şey okudum. Bence savaştan sonra bunalıma giren tiplere göre. Hadi, bana müsaade.”

“Ne zaman dönersin?”

“Salı gecesi. Mektubu yazdım.”

“Hım.”

Francis dalgın dalgın şömine ateşini karıştırdı.

“Yönetim kurulundan istifa etmen ortalığı karıştırdı,” dedi. “Keşke…”

“Keşke ne?”

“Boş ver. Keşke yerinde ben olsaydım diyecektim. Ama senin gitmen daha hayırlı. Herkes sağlığının kötüleştiğini biliyor. Kıyafetlerin sıcak tutuyor mu?”

“Evet,” diye cevapladı kardeşi ve eldivenlerini takıp dışarı çıktı.

Francis, onu yolcu etmek için pencereye bile gitmedi. Ateşe iki büklüm eğildi ve anlamsızca odunları dürttü.

Kardeşinin hâlâ gitmediğini uzun bir süre sonra fark etti. Elindeki demir çubuğu bırakıp ayağındaki terlikleri sürüye sürüye pencereye gitti. Yolda iki araba burun buruna duruyordu. Direksiyondaki Septimus’un başına bir adam dikilmişti, konuşuyorlardı.

“Audain,” dedi Francis dudağını kemirirken. Kafasında bir şeyler kurdu. Az sonra Septimus arabasıyla uzaklaştı. Bennett Audain ise çevik adımlarla eve yürüdü. Francis içeri girmesine müsaade etti.

“Ne yorulmaz adam!” diye sızlandı. Sesi, kardeşiyle konuştuğu hâline kıyasla bir oktav daha yüksekti. Tavırları da daha erkeksi ve ustacaydı. Âdeta neşe ve kayıtsızlığın vücut bulmuş hâliydi. “Gel, buyur. Sep’le karşılaştınız mı? Zavallım!”

Bennett ellerini ısıtmak için ateşe uzattı. “Nakliye işinden istifa edeceğini söyledi.”

“Evet. Fransa’nın güneyine gidecek, mülk alacakmış. Bizim Sep, antika heriftir. Gerçi oldum olası mal mülk adamıydı. Çiftlikler, evler… Araziyle alakalı her şey. Kurnazdır da.”

Bennett masaya göz gezdirdi.

Francis beklenti içindeydi. “Rüya Yorumlama, ha?” diye kıkırdadı. “Ne adamsın Freud. Aklım hiç almadı. Rüyalarla ilgili ne demek istediğini anlıyorum tabii ama… senin şu küçük oyununa anlam veremedim.”

Bennett, Francis’in merakını gidermeden lafı değiştirdi. “Evet, evin hiç de fena değilmiş,” dedi.

“Gerçi biraz bizim gibi burjuva. Eski usul bir yapı. Gezmek ister misin?”

Ev ve ona dair her şey, bir adamın zayıf yönünü açığa çıkarabilir. Bir kadın için mobilyalar en önemli unsurdur. Fakat onlar için mimarinin konfor dışında ehemmiyeti yoktur. Bradderly Malikanesi, Francis için bir zevk kaynağıydı. Biraz sonra Sep’in, tozlarını rüzgârın süpürdüğü atölyesine ulaştılar. Başka adamların gözünde laboratuvar, stüdyo, müzik odası, mandıra, kuluçka kafesi her neyse Septimus için burası oydu. Burası, duvarlarında alet edevat dolapları asılı bir atölyeydi. İçeride bir elektrikli torna tezgâhı, mengeneler, matkaplar vardı. Meşe odunu panelin üstündeki yarım kalmış melek ve yaprak oymaları Septimus Balte’ın el işçiliğinin ve sanatsal yönünün ispatıydı.

Atölyeye hayran hayran bakarken “Bizim Sep’in eli maharetlidir,” dedi Francis. “Yeni bir sualtı bombası icat ettiğini biliyor muydun? Savaş bitmeseydi çok ünlü olacaktı.”

“Bu o, değil mi?”

Francis dönüp baktı.

Bennett bir raftan büyükçe bir boya kutusu almıştı. Kutu kapalıydı. Kapağın üstünde imalatçının kırmızı logolu mührü duruyordu.

“Neyi kastediyorsunuz?”

Bennett boya kutusunu bir an yukarı kaldırıp sonra rafa geri bıraktı.

“Işıldayan boya,” dedi. “Lefvre’nin. Alanının en iyisidir, değil mi?”

Francis Balte cevap vermedi. Ana binaya dönene dek sessizliğini korudu. Tekrar kütüphaneye gittiler. Balte, şömine rafındaki kavanozdan tütün alıp piposunu doldururken Bennett onu izliyordu.

“Ee?” dedi Balte. Sefil bir hâldeydi. Gözleri dolmuştu.

Bennett iki parmağını havaya kaldırarak “İki şeyden emin değilim,” dedi. “Birincisi, sebep John Steele miydi? İkincisi, neden havlular?”

İri yarı adam, öfkeyle piposundan bir nefes çekti. Sürekli gözlerini kırpıştırıyordu.

“Sen ‘Cuma’ deyince ‘takvim’ demiştim. Oradan anladın, değil mi? Bu kadar çabuk tongaya düşeceğimi tahmin etmemişsindir. Fakat önceden biliyor olmalıydın ki yarış takviminden bahsettiğimi anlayasın. Öyle değil mi?”

“Tahmin yürüttüm. Kardeşinle birlikte John Steele adı altında damızlık at yetiştirdiğinizi ve bu atları yarıştırdığınızı bilmiyordum. Fakat keşfetmem zor olmadı. Jokey Kulübü’nün yarış takviminden bahsettiğini anlayınca, yayımcıya gidip katılımcı listesini istedim.”

Pipodan sıkıntılı bir duman daha çıktı. “Hayır. Yarışta para kaybettik ama tek neden bu değildi. İşler kötü gidiyordu. Fiyatlar fahişti. May hakkımda kim bilir ne düşünecek.”

Balte, bir sandalyeye çöktü. Pipo ağzından düştü. Kocaman kırmızı ellerine kapanıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.

***

“Onları cezalandırmak gibi bir niyetim yok,” dedi Bennett Audain. Kibar suratındaki ıstırabı gören May, kafasını sallayarak onayladı. Sonunda Bennett Audain’i anlamaya başlamıştı.

“Ben insanlarla alakalı gizemli bulmacalarla ilgilenirim,” dedi Bennett. Çayından bir yudum aldı. Dışarıdaki ağaç yapraklarına bir gecede yılın ilk yeşilleri düşmüştü. Bunu fark edince neşelendi. “Aslında alacakları ceza ilgimi çekmiyor. Dilersen bana ahlaksız diyebilirsin. Baban parasını geri aldı mı?”

“Tabii ki aldı. Dün sabah altı sandık ofisine gönderilmiş.”

Bennett hafifçe gülümsedi. “Tomurcuklar patlarken hayatta olmak güzeldir, May. Kendimi çok mutlu hissediyorum. Diyelim ki bir saat mekanizması yapmak istiyorsunuz, işi yaptırmak için nereye gidersiniz? Sınıflandırılmış Dizin’e bakın. Saat mekanizması üreticilerinden veya mekanik oyuncak üreticilerinden bahsedilmiyor. Yine de Londra’da başka hiçbir şey yapmayan on kişi var. Highbury’de, savaş sırasında bir tür zaman ayarlı bomba yapan Collett adında bir adam var. Septimus Balte’nin savaş icatları üzerinde çalıştığını öğrendikten sonra yanına gittim. Bunu ısrarlı bir soruşturmayla öğrendim. İnsanların savaşla ilgili her şeyi bu kadar çabuk unutmaları da tuhaf.”

“Neden saat mekanizmalarıyla ilgileniyordun ki?” diye sordu May.

“Tıkırtı!” diye gülümsedi Bennett. “Baban sana kâhyanın bir saatin kurulmasına benzer bir ses duyduğunu anlatmadı mı? Bay Collett ketum, sinsi ama makul bir adam. Su geçirmez basit bir makine yapmıştı. Bu makine bir mandalla yerinde tutulan ve ayarlandıktan üç saat sonra serbest bırakılan büyük bir makarayı çalıştırıyordu. Anlatabildim mi?”

May başıyla onayladı.

“Makaranın kendisi dışarıdaydı ve muhtemelen suda çalışmak üzere tasarlanmıştı. Bu yüzden makine su geçirmezdi. Mekanizmayı içeren çelik kutuya biri makaranın üstünde, diğeri de altında olmak üzere iki demir cıvata bağlıydı. Peki, makaraya ne bağlıydı? On kulaç uzunluğunda sağlam, hafif bir ipten başka hiçbir şey. Şimdi durumu anlıyor musun?”

“Hayır,” diye itiraf etti şaşkınlık içindeki kız.

“O zaman biraz daha açıklayayım. Kordonun ucunda küçük bir mantar şamandıra vardı, muhtemelen branda ile kaplanmış ve muhakkak ışıldayan boya ile boyanmıştı. Havlulara gelirsek…” Güldü. “Bunların ne işe yarayacağını düşünmem gerekirdi ama kamarayı görmemiştim. Ve garip olan şey, kendimi Francis’in yerine koyduğumda, 140 pound ağırlığındaki ve demirle sıkıştırılmış kutuların bir ambar deliğinden itilmesi durumunda, ambarın pirinç kasalarının çizileceği hiç aklıma gelmemişti. Tabii kutular bir tür kumaşla sarılmamışsa…”

“Sonra kutuları denize attı!” diye soludu May, arkasına yaslanarak.

Bennett başını salladı.

“Önce şamandıraları ve bağlantı parçalarını sandıklarından aldı, sonra mekanizmayı kurdu, onu ve şamandırayı ambar deliğinden dışarı attı –şamandıra kısa bir zincir parçasıyla saat mekanizmasının alt cıvatasına bağlıydı– sonra iple bağlı para kutularını yukarı kaldırdı ve onları da itti. Hemen battılar. O saatte güvertede kimse olmayacağı için yüzen ışıltılı bir şamandıranın biri tarafından görülmesi imkânsızdı. Slapton Sands’in on iki mil güneyinde motorlu teknesinde bekleyen Septimus dışında kimse o şamandıraları göremezdi. Ve üç saat sonra makaralar şamandıraları serbest bırakarak yüzeye çıktılar. Septimus, çift kordonlardan birine daha sağlam bir ip bağladı ve cıvatanın içinden geçirdi… Bir saat içinde altı kutuyu da tekneye yüklemişti. Hasta bir adam için fena değil.”

May çaresizce başını salladı. “Nasıl tahmin ettin?”

“Tahmin mi?” Bennett’in kaşları kalktı. “Bu bir tahmin değildi. Kutuları başka kim çalmış olabilirdi? Polisiye hikâyelerde hırsız, daima şüphelendiğiniz en son kişidir. Polis her zaman suç mahallinden ayrılan son kişiden şüphelenir ve genellikle haklıdır. Balte için ‘anahtar’ kelimesi ‘kapalı’ ve ‘pazartesi’ –yarışçıların bahislerini sonuçlandırdığı gün– ‘can sıkıcı’ çağrışımı yaptığında gizemin yarısını çözmüştüm.”

Saatine baktı.

“Francis ve ‘Zavallı Sep’ şu an Plymouth’tan Rotterdam gemisine biniyor olmalılar.”

“Peki ama neden? Çok zarar etmişti fakat hayatını bitirecek boyutta değildi. Parayı bu kadar çok mu istiyordu?”

“İşin içinde bir kadın var,” dedi Bennett ciddi bir şekilde. “Hayalini kurduğu ve elde etmeyi amaçladığı bir kadın.”

May, şefkatle “Zavallıcık!” dedi. Gözleri dolmuştu.

Bennett bunu fark etti ve Francis Balte’ın şu sözünü hatırladı. “Kim bilir benim hakkımda ne düşünecek?


[1] 140 libre yaklaşık 64 kg.

BİR SERİ KATİLİN İZİNDE: ROSTOV KASABI

Andrei Çikatilo, 1978 – 1990 yılları arasında işlediği 52 cinayetten suçlu bulunarak 14 Şubat 1994 yılında idam edilmiştir.

Çok sayıda cinayet işlemesi Çikatilo’nun bu kadar ilgi çekmesinin asıl sebebi değildir. Onun bu kadar merak konusu olmasında en önemli neden işlediği cinayetlerde tanık olunan vahşet ve on bir yıldan uzun bir süre yakalanamamış olmasıdır.

ÇİKATİLO KİMDİR?

Andrey Romanoviç Çikatilo (1936-1994), Sovyetler Birliği’nin en ünlü seri katili olarak bilinir. Kurbanlarının çoğu kadın ve çocuktu.

Çocukluğu, savaş ve açlık içinde geçti. 1936’da Ukrayna’da doğduğu sıralarda Nazi işgali vardı ve büyük kıtlık yaşanmaktaydı. Annesi, kaybolan kardeşinin açlıktan yediklerini söyleyerek onu korkuturdu. Babası II. Dünya Savaşı’nda esir düştü ve döndüğünde “vatan haini” olarak damgalandı. Tüm bu süre boyunca annesi Çikatilo’ya sert ve baskıcı davrandı. Kız kardeşine hamile kaldığında kocası birkaç yıldır askerdeydi. Bu hamileliğin bir Alman askerinin tecavüzü sonucu olduğu varsayılabilir çünkü o dönemde bu durum sıklıkla yaşanmaktaydı. Annesiyle aynı odada yaşadıkları bilindiğinden Çikatilo’nun da beş yaşlarında bu sahneye tanık olduğu tahmin edilmektedir.

Tüm bu kötü şartlara rağmen Çikatilo okulda başarılı bir öğrenciydi. Mezuniyetinden sonra Moskova Üniversitesi’ne burs başvurusu yüksek puanlarına karşın reddedilince bunu babasının esir düşmesine bağladı. Aslında kabul edilmemesinin sebebi üniversiteye çok talep olması ve diğer başvuranların daha başarılı derecelerle kontenjanı doldurmasıydı. Farklı bir üniversiteye başvurmak yerine iki yıllık bir teknik okulda iletişim teknisyenliği eğitimi aldı.

Teknisyen olarak çalışırken uzaktan eğitimle mühendislik diploması aldı. Bir yandan da askerliğe hazırlandı. 21-24 yaşları arasında askerlik yaptı. 1960 yılında memleketine dönüp çalışmaya başladı. O sırada bir kız arkadaşı oldu. İlişki kurma girişimleri başarısız olunca durumu çevrede anlaşıldı, hakkında konuşulmaya başlandı.

Birkaç ay sonra Rostov’da iletişim mühendisi olarak bir iş buldu ve oraya taşındı. Okulunu bitiren kız kardeşi yaklaşık altı ay sonra onunla yaşamaya başladı. Kız kardeşi, abisinin kadınların yanındaki utangaçlığını fark edince onu bir arkadaşıyla tanıştırdı. 1963 yılında Çikatilo ve Feodosia Odnacheva evlendi. Bir yıl sonra Çikatilo Rostov Üniversitesi’nde edebiyat eğitimine başladı. 1965 yılında kızları Lyudmilla, 1969 yılında oğulları Yuri doğdu.

1970’de edebiyat öğretmenliği derecesini aldıktan sonra öğretmenlik kariyeri başladı. Sakin yapısı nedeniyle sınıflarında disiplini sağlayamadı ve öğrencilerin alaylarına maruz kaldı.

1973 yılında birkaç ay arayla iki öğrenciyi taciz edince okuldan istifa ettirildi. Ancak öğretmenliğe devam etti. 1978 yılında ilk cinayetini işledi. Mart 1981’de bir başka öğrenciyi taciz etmekten dolayı öğretmenlik kariyeri bitti. Rostov merkezli bir fabrikada çalışmaya başladı.  Bilinen bir sonraki cinayeti öğretmenlik kariyerinin bitmesinden yaklaşık dört ay sonra gerçekleşti. İşi gereği sık seyahat etmesi gerekiyordu ve bu durum onun cinayetleri için elverişli koşulları sağlıyordu.

Ailesi, onun cinayet işlediğini 1990’da tutuklanıp itiraf edene kadar fark etmedi. Eşi Feodosia, cinsel problemleri olduğunu biliyordu ama tehlikeli biri olduğundan şüphelenmemişti. Çikatilo, 1992’de suçlu bulundu ve 1994’te idam edildi.

ON BİR YILIN ARDINDAN… GEÇ KALAN ADALET

Çikatilo ilk vahşi cinayetini 22 Aralık 1978 tarihinde işledi. Şüpheli olarak göz altına alınsa da onun yerine başka biri, daha önce taciz suçundan sabıka kaydı bulunan Aleksandr Kravçenko suçlu bulundu, on beş yıl hapse mahkûm edildi. Ancak maktul yakınlarının baskısıyla Kravçenko Temmuz 1983’te idam edildi. Bunun üzerine Çikatilo cinayetlerine 20 Kasım 1990 yılında tutuklanıncaya kadar devam etti.

Çikatilo yanlış birinin cezalandırılmasından mı cesaret almıştır, yoksa ilk cinayetin ardından verdiği kan örneğinin onu aklamasından mı? Ya da sadece psikopat ve / veya sosyopat zihninin benliği üzerindeki hâkimiyetine direnemediğinden mi bilinmez. Kurbanları için talihsiz tesadüfler Çikatilo’nun bu süre içinde birçok kez polisin radarına girmesine rağmen yakalanamamasına neden olur.

ADALET SİSTEMİ…

Aleksandr Kravçenko’nun cinayet işlememesine rağmen bu suçtan haksız yere idamı, bu süreçteki skandallardan sadece biridir. Sovyetler Birliği Adalet Sistemi’nin o dönemdeki durumunu, bu seri cinayet olayının gelişimiyle ilgili pozisyonunu irdeleyecek olursak temel aksaklıkları birkaç başlıkta özetleyebiliriz:

SSCB’nin “Seri Katil Yoktur” İdeolojisi

Sovyetler Birliği, ülke sınırları içinde herhangi bir seri katil bulunmasını bunun sadece kapitalist toplumlara özgü olduğunu savunarak reddetmekteydi. Sistem bu nedenle cinayetleri bireysel vakalar gibi değerlendirdi. Uzunca bir süre cinayetler bağlantı kurulmadan ayrı ayrı soruşturuldu, katilin izi sürülemedi. 6 Eylül 1983 tarihinde SSCB savcısı işlenen altı cinayetin aynı katil tarafından işlendiğini resmen kabul ettiğinde Çikatilo o güne kadar on dört can almıştı.

Kanıtların Değerlendirilmesindeki Yanlışlıklar

Polislerin gördüğü vahşi sahneler, cinayetlerin şeytani bir durumla ilgili veya katilin organ satıcısı ya da akıl hastası olduğunu sanmalarına sebep oldu. Bu nedenle akıl hastaları, eşcinseller, pedofili mahkûmları ve hatta kayıtlı seks suçluları araştırıldı.

Üstelik Çikatilo ilk cinayetinin ardından 1980 yılında ve daha sonra 1984 yılında şüpheli bulunarak gözaltına alındı. Hatta hakkında yazılan kitaplarda ifade edildiğine göre Çikatilo en az beş defa sorgulandı. Ancak kanıtların doğru analiz edilememesi sonucu cinayetlerin asıl sorumlusu olduğu 1990 öncesinde belirlenemedi.

Kan Grubu Yanılgısı

Çikatilo,vücut sıvılarında kan grubu farklılığına neden olan nadir bir biyolojik duruma sahipti. Polis bu durumu fark edemediğinden 1980, 1984’teki tutuklanışlarında serbest bırakıldı ve ardından hüküm giyinceye kadar 21 cinayet daha işledi.

Polis Ekiplerinin Sayıca Eksikliği

Maktullerin cansız bedenleri genellikle ormanlık alanlarda, tren istasyonları yakınlarında ya da tenha yerlerde bulunuyordu. 1990 yılı öncesine kadar buralarda yeterli polis desteğinin sağlanamadığı kaynaklarda belirtilmiştir. Bunun yanı sıra o zaman kamera izleme sistemlerinin henüz yaygın olmadığı hatırlanmalıdır.

Cinayetlerin Gizlenmesi ve Bilgi Paylaşımının Önlenmesi

Yetkililer halkın paniğe kapılmasını istemediği için basına bilgi vermediği gibi aileler bile cinayetlerin nasıl işlendiğini tam olarak öğrenememişti. Oysa halk ikaz edilmiş olsaydı belki de insanlar daha dikkatli davranacak ve şüpheli gördüklerini polise ihbar edebileceklerdi. Sistemin sansür politikalarının halkı ne kadar savunmasız bıraktığı işlenen cinayet sayısından net olarak anlaşılmaktadır.

Komünist Parti Üyeliğinin Sağladığı Koruma

Çikatilo 1963 yılında Komünist Partisi’ne toplum içinde saygın bir konum edinmek için üye olmuştu. Evli ve iyi bir aile babası gibi görünüyordu. Ancak 1970’lerin sonlarına doğru, küçük çocuklara yönelik cinsel saldırıları ve ahlaka aykırı davranışları nedeniyle parti içindeki itibarını kaybetmeye başladı. 1974 yılında bir öğrenciye cinsel tacizde bulunduğu gerekçesiyle öğretmenlik yaptığı okuldan kovulmasına rağmen parti üyeliği devam etti.

1978 yılındaki ilk cinayetinin ardından şüpheli olarak sorgulandı ancak parti üyeliği nedeniyle serbest bırakıldı. Polis, siyasi baskılar nedeniyle onu suçlayamadı ve gerçek kanıtları görmezden geldi.

1983 yılında Sovyet Polisi, Rostov bölgesinde işlenen seri cinayet araştırmalarına katılmak üzere fabrikalarda ve devlet kurumlarında çalışan saygın parti üyelerinden yardım istedi. Çikatilo da hem parti üyesi olduğu hem de bir fabrikada çalıştığı için soruşturma ve aramalara destek verenlerden biriydi. Polisle görüşmeler yapmış, nasıl bir profil araştırması yapılması gerektiğine dair fikir vermiştir.

Partiden atılması için 1984 yılında iş yerinden çaldığı çelik levhaların tespit edilmesi gerekmişti. Yine bu dönemde cinayet soruşturmasında da şüpheli olarak gözaltına alınmıştı ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı.

Yanlış İnsanların Suçlanması ve Yanlış Profilleme

Başta katilin genç, güçlü ve cinsel yönden aktif biri olması gerektiğini düşünüldüğünden polis güçleri on bir yıl boyunca şüpheli pek çok kişiyi, özellikle genç bireyleri sorguladı. Sorgulamada uygulanan zorlama ve işkence nedeniyle çoğu şüpheli suçu itiraf etti ancak gerçekten suçlu olmadıkları kısa süre sonra suçlar ispat edilemediği için anlaşıldı. Üstelik şüpheliler tutukluyken dışarıda hâlâ cesetler bulunuyor bu da itirafları geçersiz kılıyordu. Bu sert sorgulamaların ardından intihar edenler olmuştu.

Buna rağmen polis teşkilatı bu süreçte Çikaltilo’nun cinayetlerinin dışında 95’i cinayet, 254’ü tecavüz olmak üzere 1000’den fazla suçu çözdü. Çikatilo cinayetleri araştırılmasaydı bu suçların da cezasız kalacağı düşünülünce bu sonuç olumlu görünebilir. ABD ve Batı Avrupa’da 1980’lerde FBI suç profilleme teknikleri geliştirirken, Sovyetler’de bu tür bir uzmanlık yoktu. Çikatilo ancak psikiyatr Aleksandr Bukhanovsky’nin profil raporundan sonra yakalanabilmiştir. Eğer başından doğru bir profil belirlenmiş olsaydı Çikatilo yıllar önce tespit edilebilirdi.

SORGU

Sonunda Çikatilo yakaladığında suçlamaları reddetti. Uzun süren sorgular ve işkence işe yaramayınca itiraf ancak bir uzman psikiyatristin (Aleksandr Bukhanovsky) desteğiyle alınabildi.

Bu noktada bir detay ilgi çekicidir. Çikatilo elli altı cinayetini itiraf etmişti. Üç bedenin yeri tespit edilemediğinden elli üç cinayetten suçlanmıştı. Başlangıçta Irina Pogoryelova’yı öldürdüğünü itiraf etmemişti ancak sonradan onu öldürdüğünü kabul etti. Bu durum şöyle bir soruyu akla getiriyor: Çikatilo’nun önce reddedip sonra kabul ettiği cinayetler, gerçekten onun mudur yoksa başka biri mi bu cinayetleri işlemiştir? Akla ilk gelen düşünce unutmuş olabileceğidir. Yaklaşık on bir yıl boyunca elliden fazla cinayet işlemiş birinin kurbanlarını karıştırması çok da anormal görünmemektedir. Belki de sorgulama sırasında uğradığı psikolojik ya da fiziksel baskı nedeniyle bu cinayeti karıştırmıştır. Polis sorgusunun sertliği düşünüldüğünde, bazı cinayetleri gerçekten kendisine ait olmasa bile kabul etmesi olasılık dâhilinde görünmekte. Hatta polisin elinde somut kanıtlar olmasa bile, davayı hızlı kapatmak istemesi söz konusu olabilir ki ilk cinayetinin sonunda başka birinin idam edilmesi bunun örneklerinden biridir. Çikatilo da bunu anlayıp, sorgudan kurtulmak için bazı cinayetleri üstlenmiş olabilir. Peki, o zaman gerçekte kaç cinayet işlemiştir?

Çikatilo’nun kurbanları

SANATA YANSIYAN BİR KORKU HİKÂYESİ

Andrei Çikatilo’nun işlediği korkunç suçlar farklı sanat alanlarını etkilemiştir. Hakkında yazılmış, öne çıkan iki kitap şöyledir:

The Killer Department (1993) – Robert Cullen

Child 44 (2008) – Tom Rob Smith

Beyaz perdeye yansıyan başlıca filmler:

Citizen X (1995)

Evilenko (2004)

The Chikatilo Murders (1995)

Çok sayıda dizi de Çikatilo’nun hikâyesinden etkilenmiştir.

Criminal Russia (1995-2006)

Mindhunter (2017-2019)

The Butcher of Rostov (2021)

Hatta kendisinden etkilenerek yazılmış şarkılar da mevcuttur:

Slayer – “Psychopathy Red” (2009)

Macabre – “The Butcher of Rostov”

Church of Misery – “Rostov Ripper”

Morgue – “Andrei Chikatilo”

ONLARI NEDEN MERAK EDİYORUZ?

Çikatilo gibi katillerin hikâyeleri hem korkutucu hem de anlaşılması güç olduğu için merak uyandırmakta ve insan zihni konunun peşine düşmektedir. Psikoloji, kriminoloji ve evrimsel biyoloji alanındaki teorilere göre bunun birkaç psikolojik ve toplumsal nedeni olabilir:

Evrimsel: Tehlikeyi tanımak hayatta kalmak için kritik bir beceridir. İnsan beyni, tehdit oluşturabilecek davranışları anlamaya çalışarak kendini korumaya programlanmıştır. Seri katillerin eylemlerini incelemek, bir tür zihinsel savunma mekanizması oluşturmak için bilinçsiz bir tepki olabilir.

Yasaklı ve Uç Konuların Çekiciliği: Korku filmlerine, suç belgesellerine veya trajik hikâyelere duyulan ilgi, insanların bilinmeyene duyduğu merakla açıklanabilir. Normalde asla yapmayacakları bir şeyi, bir başkasının nasıl yaptığını anlamaya çalışmak psikolojik açıdan güvenli bir alan yaratır.

Karmaşıklık ve Bilinmezlik: Çikatilo gibi suçluların mantığını anlamaya çalışmak, bir bilmeceyi çözmeye benzer. Beynimiz neden-sonuç ilişkisi kurmaya programlıdır. Ancak bu tür suçlarda net bir mantık veya insani bir gerekçe bulmak zordur, bu da merakı daha da körükler.

Toplumsal ve Medya Etkisi: Popüler kültür, suç hikâyelerine büyük ilgi gösterir. Kitaplar, belgeseller ve diziler, seri katillerin psikolojisini analiz etmeye çalışır. Bu da insanların ilgisini artırır ve konuyu sürekli gündemde tutar.

Karanlık Tarafla Yüzleşme: İnsan doğası tamamen iyi değildir. Suç psikolojisini incelemek, bireylerin kendi karanlık yönleriyle yüzleşmesini sağlayabilir. “Ben böyle bir şey yapabilir miydim?” veya “Ne olursa bir insan böyle bir hale gelir?” gibi sorular kendini keşfetmeye yol açabilir.

ONLARI NASIL TESPİT EDEBİLİRİZ?

Seri katillerin çoğu, erken yaşlardan itibaren bazı ortak davranışsal ipuçları gösterir. Çikatilo’nun geçmişine bakarsak, şu belirtiler dikkat çekiyor:

Çocukluk Travmaları ve Taciz

Çikatilo’nun babası savaşta esir düşmüştü, bu da ona yönelik sosyal dışlanmaya yol açtı. Annesi tarafından baskıya ve korkutmaya maruz kaldı.

Hayvanlara İşkence

Seri katillerin çoğunda, küçük yaşta hayvanlara zarar verme eğilimi görülür. Çikatilo hakkında kesin kanıt yok ama benzer psikolojik profildeki suçlularda bu durum yaygın.

Cinsel Problemler ve Şiddetle Bağlantısı

Çikatilo’nun iktidarsızlığı onu cinayetlerde farklı bir tatmin arayışına yöneltti.

Bazı psikolojik profiller, cinsel işlev bozukluklarının bastırılmış öfkeyle birleştiğinde tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.

Antisosyal ve Manipülatif Davranışlar

Dışarıdan sıradan biri gibi gözükse de, aslında derin bir şekilde izoleydi. Seri katillerin birçoğu, insanları manipüle etme konusunda başarılıdır.

Yukarıda sıralanan belirtileri fark ettiğimizde ilgili kişilere psikolojik desteğin sağlanması yapılabileceklerden biridir. Bunun yanı sıra eğitimcilerin, ebeveynlerin ve toplumun bu işaretleri daha iyi tanıması sağlanmalı, cinsel şiddet ve psikolojik istismar davaları ciddiyetle ele alınmalıdır.

TOPLUM OLARAK BU TÜR OLAYLARI NASIL ENGELLEYEBİLİRİZ?

Çocuklukta yaşanmış psikolojik travmaların sonucunda işlenen bu cinayetler toplumlar için de travmalara kaynaklık etmektedir. Bu nedenle bu tür olayların engellenmesi için alınabilecek önlemler farklı perspektiflere göre aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Bireysel Önlemler: Çocukluktaki travma belirtileri ve şiddet eğilimleri erken fark edilmelidir.
Toplumsal Önlemler: Adalet sistemi, polis eğitimi ve veri analizi geliştirilmelidir.
Eğitim ve Farkındalık: Okullarda psikoloji ve etik eğitimi artırılmalıdır.
Medyada Sorumluluk: Seri katillerin medya tarafından kahramanlaştırılması önlenmelidir.

Referanslar:

Andrey Çikatilo – Vikipedi

Andrei Chikatilo – Wikipedia

andrey romanoviç çikatilo – ekşi sözlük

YENİ ÇIKAN KİTAPLAR

YEDİ HAFTA ON İKİ CİNAYET- İHSAN CİHANGİR

Yayınevi: DORLİON YAYINLARI

Yayın Tarihi: 2025

Sayfa Sayısı: 174

Emekli Baskomiser Rıfat Alagöz, başından geçen gerçek hikâyeleri anlatıyor. Katilleri, canileri, kurbanları, maktulleri ve yaşananları ise bir yazar bütün gerçekliğiyle hikâyeleştiriyor.

‘Yedi Hafta On İki Cinayet’te temposu hiç düşmeyen, soluksuz okuyacağınız yedi polisiye hikâye sizi bekliyor.

MÜNTEHİR

Yayınevi: ÖTÜKEN NEŞRİYAT

Yayın Tarihi: 2024

Sayfa Sayısı: 232

Leyla isimli bir kadın vahşi bir cinayete kurban gitmiş, bu cinayeti televizyondaki programına taşımak isteyen ünlü sunucu, görünmez bir elin müdahalesiyle geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Aynı günlerde psikiyatri kliniğinde şizofreni tanısıyla tedavi gören bir adam kendini saat kulesine asar. Hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar kusursuz işlenen bu intihardan çok etkilenen psikiyatri profesörü, hastasının geride bıraktığı anı defterini okumaya başlar. Gazeteciliğini bağımsız bir sosyal medya platformunda sürdüren Aylin de Müntehir’in ölümünün arkasındaki muammanın peşine düşünce Psikiyatrist’le yolları kesişir.

Romanda bir taraftan Aylin’in araştırması sırasında yaşadıklarına ve ulaştığı sonuçlara şahit olurken bir taraftan Müntehir’in anı defterini okuyoruz. Anı defterindeki -ayrı bir roman olmayı hak edecek ölçüde ayrıntılı ve edebi bir üslupla anlatılan- aşk hikayesiyle romanın başında kısaca değinilen vahşi cinayet arasında ucu devrin muktedirlerine uzanan kötücül bir bağlantı da saklıdır.

Müntehir her ne kadar -Leyla isimli kadının neden ve nasıl öldürüldüğü gibi bazı soruları cevapsız bırakmasıyla- arka kapağındaki polisiyenin sınırlarını yeniden belirleme iddiasını eksik bıraksa da güncel siyasi mevzularda sözünü sakınmayan yaklaşımıyla okunası bir siyasi polisiye.

TEREDDÜT- DERLEME

Yayınevi: Banliyö Kitap

Yayın Tarihi: 2025

Sayfa Sayısı: 332

Kaygılarımızın arkasındaki kim biliyor muyuz? Çıkılan yolla varılan yer arasındaki bu uçurumun sebebi ne?

Tereddüt hayatla husumetli olanların gölgelerini en büyük korkusu haline getirenlerin çaresizliklerini Araf’ta kalışlarını ikilemlerini anlatırken sırtını edebiyata yaslamayı tercih edenlerin manifestosu.

Katilin uşak olmadığını daha baştan söyleyen öyküleri özneye değil olaya odaklananları “Filozoflar dünyayı anlamakla yetindiler oysa asıl olan onu değiştirmektir” diyen kurmacayı tercih ediyorsanız karanlığa kelimelerle ışık tuttuğumuz bir köşede karşılaşırız elbet. (Arka Kapak)

CALİGULA- BANU AKELOĞLU

YAYINEVİ: Mythos Kitap

Yayın Tarihi: 2025

Sayfa Sayısı: 167

Banu Akeloğlu, yeni eseri Caligula ile okuyucularını gizem dolu bir yolculuğa davet ediyor. Kitap, suçun ve adaletin sınırlarında dolaşan, temposu yüksek öykülerden oluşuyor.

Kitap adını tarihin en zalim imparatorlarından biri olarak bilinen Caligula’dan alırken, içindeki öyküler de aynı karanlık ve entrika dolu atmosferi yansıtıyor. Her bir öyküde okurlar, akıl oyunları, karmaşık karakterler ve beklenmedik sonlarla karşılaşıyor.

Caligula, yalnızca bir polisiye öykü değil; güç, delilik, ihanet ve tutkuyla örülü bir psikolojik ve sosyolojik analiz olarak da dikkat çekiyor. Akeloğlu, eserinde tarihsel gerçekleri ustalıkla harmanlayarak hem tarih meraklılarını hem de polisiye severleri tatmin edecek derinlikte bir anlatı sunuyor.

YÜZ YÜZE- YEŞİM YÖRÜK

Yayınevi: Herdem Kitap

Yayın Tarihi: 2025

Sayfa Sayısı: 300

Akıcı ve sürükleyici üslubu, dile hâkimiyeti, ustalıkla kurguladığı öykülerinin satır aralarına serpiştirdiği mizahi baharatıyla sizi ürpertirken güldürebilir, ağlatırken korkutabilir. Elinizde tuttuğunuz üçüncü kitabında yine duygudan duyguya koşacaksınız.
Her şeye hazırlıklı olun!

FEMİNİZM VE POLİSİYE- KOLEKTİF

Yayınevi: Sanat Kritik Yayıncılık

Yayın Tarihi: 2025

Sayfa Sayısı: 238

Ahmet Ümit, Seval Şahin ve Didem A. Büyükarman tarafından yayına hazırlanan Feminizm ve Polisiye, Türkçe yazılan polisiye edebiyatı farklı bakış açılarıyla ele almak üzere 16-17 Eylül 2022 tarihlerinde Aynalıgeçit’te gerçekleştirilen “Cinai Muhabbetler” başlıklı konuşma dizisinin yayını olarak gün yüzüne çıktı.
 
Türkçe polisiyenin kadın kahramanlarını, kadın yazarlarını ve bu edebiyattaki kadınlığı ele alan kitapta Bülent Çağlakpınar, Didem A. Büyükarman, Hacire Aktaş, Sinem Şahin, Nedret Öztokat Kılıçeri, Selin Gürses Şanbay, Feryal Saygılıgil ve Abdullah Ezik’in makaleleri bulunuyor. Ahmet Ümit moderatörlüğünde, günümüzün önde gelen polisiye yazarları Elçin Poyrazlar, Suat Duman, Tuna Kiremitçi ve Yaprak Öz’ün “Polisiyede Kadın Kahramanları Yazmak” başlıklı panel çerçevesinde yaptıkları konuşmalar da kitapta yer alıyor.

KUSURSUZ SUÇ BULMACALARI-ÇÖZÜLMESİ GEREKEN 90’DAN FAZLA VAKA- GARETH MOORE

YAYINEVİ: Sanat Kritik Yayıncılık

Yayın Tarihi: 2025

Sayfa Sayısı: 224

Bir soygun planlayabilir misiniz? Kaçış rotanızı çizebilir misiniz? Bilgisayar korsanını hackleyecek kadar akıllı mısınız? Suçluların şifresini çözüp onları suçüstü yakalayacak mısınız? Çözmeniz gereken 90’dan fazla kafa karıştırıcı vakada, dâhi bir dedektifin yerini almaya veya karanlık tarafa geçip bir suç dehası olmaya hazır mısınız?Uluslararası alanda en çok satan bulmaca ustası Dr. Gareth Moore’dan gerçek suç ve polisiye meraklıları için mükemmel bir bulmaca kitabı. Bilmeceler, şifreler, kriptogramlar, labirentler, sudoku, mantık bulmacaları ve çok daha fazlasıyla dolu bu kitapta iki seçeneğiniz olacak: Bazen çıkarım güçlerinizi test edip vakayı çözeceksiniz, bazen de suçlunun yerine geçip kusursuz bir suç planlayacaksınız. (Arka Kapak)

THE DAY OF THE JACKAL DİZİ İNCELEME: KOMEDİYE RAMAK KALA

Dizinin başrol oyuncusu Eddie Redmayne’i 2015 yılının en iyi erkek oyuncu Oscar’ını aldığı The Theory of Everything filminde Stephen Hawking’i canlandırmasından ve 2016 yılının en iyi erkek oyuncu Oscar adaylığı olan Danish Girl filminde Lili rolündeki performansından tanıyoruz. Bu filmde Redmayne Çakal yani kötü adam ama çok iyi bir keskin nişancı rolünde. Başroldeki polis yani filmin “iyi adam” rolündeki siyahi kadını da 2021 yapımı Daniel Craig’li  son James Bond filmi No time to Die’da ilk kadın -ve siyahi- 007 ajanı olarak izledik.

Redmayne çok yetenekli ve orijinal bir aktör. Dizinin ismi ister istemez 1997 yapımı The Jackal filminde kötü adam rolünde Bruce Willis’in o yamuk ve seksi gülüşünü aklımıza getiriyor. O filmi ve Willis’i izledikten sonra acaba Eddie Redmayne nasıl bir keskin nişancı profili çizecek diye merak ediyoruz. Eddie bin bir sürat bir kişi olarak role güzel oturuyor. Fakat dizi ile ilgili saçma ve komik meseleleri –üzgünüm ki spoiler vererek– baştan söylemek zorundayım. Bunları kabul ettikten sonra diziyi izlemeye devam edelim.

‘Suspension of disbelief’ yani gerçek olmayan bir şeyi olası kabul etmemiz çoğu-bilim kurgu ve fantastik hikâyenin mantıklı kabul edilerek seyredilmesinde ya da okunmasında rol oynayan vazgeçilmez durumumuzdur. Yani, tamam kabul ederiz ki Superman başka bir gezegenden gelmiştir. Batman’in pelerini kurşun geçirmezdir. Ironman’in demir zırhı uçabilir. Bir profesör Hulk isimli dev bir yeşil adama dönüşebilir. Bunları kabul ediyoruz ve dizi veya filmleri izlemeye devam ediyoruz.

Hikâyede, keskin nişancılık gibi bir meslek sahibi, hatta bunu devlet, polis veya ordu için değil sadece para kazanmak için kötü adamlarla iş birliği yaparak milyon dolar fiyatlarla insan öldürmeyi iş edinmiş bir adam var. Bu adamın kılını kıpırdatmadan saatlerce bir yerde bekleyebilen, sinirleri yay gibi gergin olduğunda bile parmağı titremeyen, sıfır hata payı ile çalışan bir adam olduğunu kabul ediyoruz. Fakat bu adamın İspanya’nın Kadiz şehrinde denize nazır kocaman bir malikanede yaşadığını görüyoruz. Öyle bir malikane ki İspanya’da ve dahi Avrupa’da başka bir örneği yok. İspanyol bir kadınla evli ve bir çocuğu var. Bütün dünyaya “Burası benim evim, ailem burada, gelin bunları alın, bunlar benim zayıf noktam, eğer bunları benden alırsanız ben de sizin her dediğinizi yapmak zorunda kalabilecek bir geri zekâlıyım!” demiş oluyor böylece.

Üstelik kendisi İngiliz olan bu keskin nişancı, dünyadaki İngilizler, Sırplar veya Almanlar gibi onca soğukkanlı millet varken tutmuş İtalyanlardan sonra en gürültücü, en kalabalık ailesi olan, en hızlı konuşan, en farfaracı millet olan İspanyollardan bir kadınla evlenmiş. Üstelik de diğer filmlerden ve hikâyelerden gördüğümüz kadarıyla böyle tek çalışan suikastçı adamlar kimseye âşık olmaz kimseye bağlanmaz, aile kurmaz iken. Bunu da kabul ettik. Böyle adamlar kalabalık ve çok katlı binalarda küçücük dairelerde yaşarlar. Sürekli bir B planları vardır ve farklı kalabalık yüksek binalardaki farklı evlerde paraları ve çeşit çeşit kaçış planları vardır. Bizim dizideki kahramanımız gibi bütün yumurtalarını aynı sepete koymazlar.

Şimdi gelelim silah tutkunu olan ve silahlarla ilgili bilgisi de bir o kadar fazla olan İngiliz istihbarat birimi çalışanı siyahi kadın polise. Bu siyahi kadın polis elde ettiği her ipucu için uçağa atlayıp, çelik yeleğini de takıp gidip aradığı adamı yakalamaya çalıştı. Dünyanın 3800 metreye ateş edebilen tek silahını üretmiş adamın saklandığı yere hepi topu dört kişi gittiler. Bu ilk operasyonda beraber gittiği arkadaşlarından ikisi öldü. Her başarısızlıktan sonra kadın tekrar görevlendirildi, uçağa atladı, tekrar başka bir ülkeye gitti ve tekrar başarısız oldu. Tamam, İngiliz istihbaratının yöneticilerinin saha görevlerine indiğini ve beceriksiz olduklarını da kabul ediyoruz.

Bir noktada adamı yakalamalarına ramak kalmıştı. Estonya’nin başkenti Talinn’deki kadın polis şüpheli kişi olan kahramanımızın telefon numarasını istedi ve onu aramış olmasına rağmen İngiliz istihbarat birimindeki kadına bu bilgiyi vermeyi unuttu. Sonuçta bu bilgi bir yere çıkmayacaktı belki ama biz biliyoruz ki bu bilgiyi kadın polis değil senarist unuttu ya da bunu es geçtiler.

Bu ayrıntıları ve adamın çok konuşan İspanyol karısıyla olan ilişkisindeki gereksiz duygusallığı filan göz ardı edersek dizi whodunnit / kim yaptı polisiyeleri gibi ama can he do it/ yapabilecek mi sorusuyla kendisini heyecanla izletmeyi başarıyor. Çünkü başroldeki keskin nişancımıza dünyayı -güya- daha adil bir yer haline getirecek bir finansal uygulamayı aktive edecek çok zengin bir entreprenörü öldürme görevi veriliyor. Bu kişi River isimli uygulama ile nasıl yapacaksa aşırı-aşırı-aşırı zenginlerin mallarını büyük bir şeffaflıkla ortaya dökecek ve insanların artık bu mallara sahip olmamasına sebep olacak. Böylece zenginden alıp fakire vererek dünyadaki gençlerin ve çocukların eşit imkanlarla bir geleceğe sahip olmalarını sağlayacak. Dokuzuncu bölüme kadar UCD kısa isimli bu adamı öldürebilecek mi öldürmeyecek mi diye merakla seyrediyoruz.

Sonunda ne olduğunu tabii ki söylemeyeceğim. Polisin ve keskin nişancının gereksiz duygusal sahnelerine kafayı takmazsanız siz de sıkılmadan izleyebilirsiniz. İyi seyirler.

İCAZ

Bölüm Bir

“Hoş geldiniz Dedektif R. Lütfen sağ tarafa doğru geçiş yapınız. Şahalin Clay sizi bekliyor.” Mekanik seslerden nefret ediyorum! Cansız, ruhsuz, robotik bedenlerin hepsini öldürmek, yok etmek istiyorum. Ama imkânsızı istemeyi çok uzun bir süre önce bıraktım. Gezegendeki bütün insanlığın tüm bilgilerine sahip olan bu metal yığınlarını bırakın öldürmeyi, yanlışlıkla çarpsanız bile hemen tutuklanır, Yaşam Enerji Hastanesi’nde tedavi edilirsiniz. Ve tedaviler öyle bildiğiniz tedavilere benzemez. Çünkü sizi…

“Merhaba Dedektif!” İşte Şahalin Clay. 22. yüzyılın kusursuz bebeği. Uzun boylu, kaslı vücudu, hafiften çekik mavi gözleri ve geriye doğru yatırılmış saçlarıyla Porselen Bebekler Çağı’nın en nadide parçası.

“Merhaba Şahalin Bey.” Gösterişli odasındaki koltuğa oturdum. Gözleri üstümdeydi ve türlerinin üstünlüğünü yansıtan psikopatik ve megaloman bakışlarıyla beni süzüyordu.

“Konu neydi acaba?” diyerek hızla geçiş yaptım mevzuya. Çünkü onların bizleri ayaktakımı gibi görmesine dayanamıyordum. Lanet laboratuvar denekleri!

“Burada bulunmaktan hoşnut olmadığınızı ve türümüzden nefret ettiğinizi biliyorum.” Ses çıkarmadım o da devam etti. “Aslında geçmişinizi analiz ettirdiğimde bu iş riskli ve tehlikeli olarak gösterilmişti. DNA Robotiklerinin analizine göre şiddete meyliniz yüzde seksen beş ve beş yıllık Yaşam Enerji Hastanesi’nde tıbbı destek ile Yaşam Puanlarınızı yükseltmişsiniz. Sonrasında mesleğinizi bırakıp iki yıl inzivaya çekilmişsiniz. En çok Yaşam Puanınızı kullandığınız yer Ruhlar Diyarı olmuş. Çünkü eşiniz ve kızınız…”

Sol baldırımdaki Roinbow 054’ün kılıf düğmesini açtım. Eğer karım ve kızım ile alakalı bir cümle daha söylerse sonik mermileri IQ’su yüksek beynine göndererek Yaşam Hastanesi’nde müebbet yemeyi göze almıştım.

“Orada huzur içinde yaşamakta. Bu acıya dayanmak güç olsa gerek?”

“Gerçeği kabul etmek acıyı dindirir. Bu yüzden gerçek acı insanı güçlü kılar. Geçmişimden bahsetmeye geldiğimi sanmıyorum. Çünkü bildiğim şeyleri konuşmayı sevmem Bay Şahalin. Artık mümkünse neden burada olduğumu söyler misiniz?”

“Türümüzden biri öldürüldü. Biliyorsunuz ki Kütahia’da sadece bizim türümüzden insanlar yaşar. Ve böyle bir şeyi asla…”

“Yapmazsınız değil mi? Çünkü yaratıcılarınız sizi şüphesiz muhteşem yarattılar, kusursuz doğdunuz vs. Anlamadığım konu, neden ben? Bu ülkenin yarıdan fazlası sizin yaptığınız teknolojilerle çevrili. Her şekilde takip ediliyoruz. DNA Robotiklerinizden tutun da bilek çipleriniz, parmak okuyucularınız, baykuş dronlarınız, iz sürücü fitokterleriniz ve bu işi yapacak birçok görevliniz var. Türünüz dışında birinin bu işi almasını neden istiyorsunuz? Keza siz Yaşam Puanı zenginlerisiniz; neden sırf bir Yaşam Puanı için türünü bile öldürmekten çekinmeyen biz fakir türlerle uğraşasınız?”

“Zenginlik kavramı fakirliğin varoluşundan doğmuştur. Fakirin yaratma yetisi, zenginin o yaratılanı alma ve kullanma gücü vardır. Şu unutulmamalıdır ki zenginliğin ilk basamağı fakir olmaktan geçer. Ve sorunuza gelecek olursak türümüz tam olarak kusursuz değil. Sizin çok iyi kullandığınız duygusal motor erişimi bizde pek yok. İlk yaratıcılar duygusallığı kanser olarak görmüşler çünkü etiğe takılmamızı sağlayan ve salt bilgiyi, deneyleri engelleyen bir sebep olarak ele almışlar. Bu nedenle türümüz bu konuda deneyimli değildir. Son yaratıcılar bu eksikliği kapatacak hatta daha iyi kullanabilecek bir formül üretmişlerdi. Biz ise bu formülü daha da geliştirmiştik. Ama baş profesörümüz öldürüldü ve formül bankası çalındı. Bu laboratuvara bizlerden başka kimse giremez. Kameralar ve kontrol sistemleri bunu doğruluyor. Size gelecek olursak işinizde başarılı oranınız yüzde doksan beş. Kendi tarzınız, yöntemleriniz ve zekânız ile bu iş için biçilmiş kaftansınız.”

Tek yaptıkları oranlar hesaplayıp mükemmeli yakalamak zaten!

“Eğer kabul ederseniz bu iş size bin Yaşam Puanı kazandıracak, ayrıca yaşadığınız sürece Ruhlar Diyarı’na puansız gireceksiniz.”

Lanet denek fareleri, duygusuzlar ama insanların duygularını kullanmayı iyi biliyorlar! Hışımla ayaklandım yapabileceğim bir şey yoktu. Bu primate şehirden midem bulansa da hayatımın geri kalanında rahat edeceğim kesindi. Artık Neous’ta üç beş Yaşam Puanı ile işler yürümeyecekti ve çalışmaktan bıkmıştım.

“Kendi bildiğim gibi işimi yapar, yeri geldiğinde sizin teknolojinizi kullanırım,” dedim.

“Tamam anlaştık,” deyip elini uzattı. Biraz bekledikten sonra elini sıktım ve devam etti. “İlk beş yüz Yaşam Puanınız birazdan yüklenecektir. Olayı çözdüğünüzde geri kalanları alacaksınız. Yapacağınız tüm işlemler bizler tarafından karşılanacaktır. Şimdi sizi olay yerine götürecekler,” dedi ve odaya diğer porselen bebek girdi.

“Bu arada Dedektif,” dedi tam kapıdan çıkarken. “Sizin önceliğiniz katil olsa da bizim için formül bankası önemli. Lütfen o formül bankasını bulup getirin.” Suratında kibirli bir gülüş peyda oldu. İster Tanrı yaratsın, isterse laboratuvarda yetişsin kibir insanın mayasında bulunuyordu. Bir şey demeden kapıdan çıktım, olay mahalline doğru yürüdüm.

Bölüm İki

Son teknolojinin kullanıldığı bir kentteki cinayet vakası için kendi türlerinin dışındaki birine iş vermeleri çok sık görülen bir durum değildi. Esas olan gizliliklerini ihlal edebilir, ünlerine leke sürebilirdim. Lakin imzalayacağım sözleşmede bunlarla alakalı bir madde bulunacağı muhakkaktı.

Üç kapıdan geçerek müteveffanın olduğu odaya geldik. Esmer tenli, gür saçlı, gözleri büyük, orta boydan bir tık daha uzundu. Beyaz önlüğü şah damarından fışkıran kanlara bulanmıştı. Etraf kan revan içindeydi. En az üç günlük olan cesette yer yer morluklar, çürükler ortaya çıkmıştı. Bu da gösteriyordu ki kendileri uğraşmış ancak katili bulamamışlardı. Veya çok önemsedikleri formül bankasını bulamayınca beni çağırmışlardı. Bir ton mavna sıkmıştı. Bunun benim için önemi yoktu işimi yapıp çekip gitmek istiyordum. Bu nedenle ne kadar hızlı hareket edersem o kadar iyiydi.

Maktul oldukça basit şekilde öldürülmüştü. Büyük ihtimalle hiç beklemediği bir anda arkasından sağ şah damarına üç santimetrelik sivri bir alet saplanmış ve kan kaybından ölmüştü. Çok eskiden, “Hakkın rahmetine kavuştu,” derlerdi ama artık son yüzyılda birkaç etnik grup dışında Tanrı’yı kimse umursamıyordu. Yanımda gezinen görevliye kendilerinin hazırladıkları raporları, buldukları delilleri, kamera kayıtlarını, bu oda ve binaya giren kişilerin DNA verilerini istedim. Birtakım protokollerden bahsetse de Bay Şahalin’in izninin olduğunu söyledim ve maktulle baş başa kaldım. Bu bedene baktıkça bizden farklı olmadıklarını, buna karşın bizden daha sorunlu yaşadıklarını düşündüm. Yüzyıllar önce de aynı sorunlar yaşanmıştı. Tür değişimi bile olsa tarih tekerrür ediyordu. İnsan zekâsının gelişimi tarihe, benliklerinin yok olmasıyla yan yana yazılıyordu. Tek yaptıkları birtakım şeylere hükmetmek güdüsüyle üretmek, ürettikçe yok etmekti. Ne kadar gen değişimi, düzeltimi yapılsa da bu güdü asla değişmeyecekti. Çünkü hangi tür olursa olsun asla Tanrı olmaktan veyahut Tanrı’yı oynamaktan vazgeçmeyecekti. Zira bu bir güç göstergesiydi.

Maktulün çevresinde dolanırken içeriye giren görevli istediğim şeyleri getirip gri masalardan birine bıraktı. O an sormak aklıma gelmemişti lakin şimdi gelen birkaç soru vardı kafamda. Neden bu formülün başka kopyası yoktu? Niye bu şahıs tek başına bu formülü taşıyordu? Mükemmeliyetçilikle yontulmuş bu evrende böyle bir eksiklik nedendi? Duygusal motor erişiminin eksikliği ya da bunun değişimi için birini öldürmek oldukça aptalcaydı. Daha doğmadan birçok özellikleri değiştirilip mükemmelleştirilen bir teknolojinin var olduğu yerde bu cinayet! Başka şeyler dönüyordu. Neydi o bit yeniği?

Görevlinin getirdiği yüksek çözünürlüklü AİT’leri (Avuç İçi Tabletler) ve mini boy yansıtıcıyı inceledim. Dosyanın içinde maktulün tüm şeceresi vardı. Son on yılını GENETOMİ DEĞİŞİM PROJESİ üzerinde çalışarak geçirmiş, birçok alanda değerli belgeler kazanmış bir bilim insanıydı. Bu proje ile alakalı anlamadığım birçok makaleyi, yazıları, terimleri geçip olay mahalline gelen ilk kişinin raporuna göz attım. Raporda herhangi bir şey yoktu. Maktulden başka kimse girip çıkmamıştı odaya. Ne kameralarda ne de DNA eşleşmesinde bir iz vardı. Hiç kimsenin girip çıkmadığı bir yerde gerçekleşen cinayet hayli garipti. Kamera kayıtlarını izlemeye başladım. Raporlarda yazılandan farklı değildi lakin bir ara odadan çıkıyor, iki dakika geçmeden geri geliyordu. Odada ufak dolaptan çıkardığı birtakım şeyleri çantasına atıp masa üstündeki AİT’leri kurcaladı. Sonra tekrar dolaptan bir şey aldı ve onunla uğraşmaya başladı. Gece boyunca da uğraşıp durdu. Kimse gelmedi adamın yanına, aynen raporda yazıldığı gibi.

Tekrar tekrar izledim kayıtları. Çünkü saçmalığın daniskasıydı. Kimse durduk yere kendi boynuna bir şey saplamazdı. Nasıl oluyordu da adamın ölüm anını göremiyorduk? Eksik bir şeyler vardı. Dikkatle tekrar izlerken bir yerde şunu fark ettim: Daha önce çantayı yere koymuştu ama kamera açısından tamamı değil, sadece kenarı gözüküyordu. Ama bir yerde çanta görüntüden kaybolmuştu. Son kez o ana sardım ve haklıydım, kaybolmuştu. Kameranın saatine baktım ve odadan çıkarak kapıda duran görevliye ters ters bakarak ototip taksi butonuna basıp bekledim.

Ototip taksi önümde durdu, parmağımı okuttum ve tek kişilik olmasına rağmen oldukça geniş arka koltuğa oturdum.

“Merhaba Dedektif R. Yolculuğunuz nereye acaba?” Samimi olmayan mekanik sesler!

“Achoria’ya doğru git!”

“Achoria yığılma nüfus bölgesidir. Sizin gibi Yaşam Puanı yüksek biri için ideal yerler şunlardır:

1- Ultiprimate Şehir olan: Arey

2- Şehirsel Aglomerasyonun az olduğu yer: Alcazaba

3- …”

“Tamam, gerek yok. Beni dediğim yere götür.” Ototip düşünme sistemleri her zaman her şeyin iyisine göre ayarlandığı için gereksiz zaman kaybı yaratıyordu.

“Gideceğimiz yere tahmini varış süresi bir saat kırk iki dakikadır. Bu yolculuk esnasında yapabilecek aktiviteler ekranda belirecektir. Lütfen istediğiniz aktiviteye dokunun!”

A- Film İzle

B- Kitap Oku/Dinle

C- Müzik Dinle

D- Aperatif Yiyecekler

E- Uyku Modu

F- 25 BG (Boyut Görseli) Sanal Âlem

Diğer seçenekleri okumadan Uyku Modu’na bastım ve koltuğun ısısı, duruşu, ışıklar değişti. İnceden fon müziği çalmaya başladı ve taksi hareket etti. Birkaç gündür uyku ile aramızda küslük olduğu kesindi. Karaborsa Dilopeidler sayesinde uykuya geçebiliyordum ara sıra.

“İyi uykular Dedektif R. İstediğiniz yere geldiğimizde uyandırılacaksınız!”

Bölüm Üç

“Dedektif R. Achoria’dayız, lütfen uyanın!” diyen mekanik sesle gözlerimi açtım. Geceleri kesintisiz uyuyamadığım için bu kısa yolculukta uyumak iyi gelmişti. Ototip taksiden indiğim an yüzümü kurakçıl rüzgâr yalayarak selam verdi. Taksi hiç istemediği bir yere geldiği için tozu toprağa katarak geldiği yöne doğru seğirtti. Ben de bu tanıdık toprağa sağlam basıp iki yüz metre ilerideki pazara doğru yollandım.

Bir zamanlar tarım ambarı, hububat diyarı olan Achoria şimdi herkesin kaçtığı, en çirkin işlerin en rahat şekilde döndüğü yer olmuştu.

Bu mesleği ilk icra ettiğim sokakların, insanların dilini anladığım yerdi. Tozunu yuttuğum bu sokakları terk ettiğimden beri pek gelmedim. Aslanlar gibi av peşinde koşmaktan bitap düştüğüm zamanlarda bile bu denli kötüleşmemişti burası. Ailemi alıp, kızımın daha iyi bir eğitim görebileceği ve daha sakin bir hayat yaşayabileceğim bir şehre gitmem gerektiğini anlamıştım. Bu yüzden Achoria’ya göre daha gelişmiş suburbanizasyon olan Neous’a yerleştik. Dünya nüfusundaki artış yüzünden başka bir ülkeye göç etmek oldukça zordu. Aritmetik nüfus yoğunluğuna bağlı olarak birtakım aşamaları halledip sonrasında oturma izni veriliyordu. İşimin de yardımıyla bu aşamaları aşıp yaşamaya başlamıştık. Neous cennet gibi gelmişti bize. Zira eskiden Tanrı’nın varlığı ve dini önemliydi, şimdi ise sadece teknoloji. Paleotik Tanrılar, neolitik Tanrılar tarafından öldürülmüştü. Ama yine de ailemin öldürül…

“Dedektif R. Sizi buralarda görmek ne ilginç!” diyen tok sesli sabıkalı Opioid satıcısının sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Karşımda dikilmiş suratıma bakıyordu.

“Yoksa beni tutuklamaya mı geldiniz?” Suratıma kirli dişleriyle sırıttı.

“Ufak bir işim var Feruz, o işim de sen değilsin.”

“O işleri çoktan bıraktım Dedektif. Tutuklayacak bir şey bulamazsın artık. O hastaneye yatmaktansa ölürüm daha iyi!”

“Opioid satmayı bıraksan da insanlar illaki kendilerini uyuşturacak bir şeyler ister ve işte o zaman devreye sen girersin. Söylesene Feruz, kaç Yaşam Puanın var? Bileğini okutmamla bunu öğrenirim, biliyorsun. Eminim ki Achoria halkına göre oldukça fazladır. Şimdi değil ama sonradan tekrar yollarımız kesişir,” diyerek adamı arkamda bıraktım. Pazarın sonuna gidip ücra şehrin en tenha sokaklarına adım attım.

Porselen bebek Şahalin Clay’ın dediği doğruydu. Fakirlik olmadığı sürece ihtiyaca olan talep çok fazla olmazdı. Birilerini birilerine muhtaç etmek hangi yüzyılda olursa olsun değişmeyecek düsturdu. Bu yüzden kaybedecek bir şeyi olmayanlar her zaman alt tabakaydı. Sokağın sonuna geldiğimde otuz katlı yapının yerinde olmadığını, onun yerine birkaç katı yıkılmış, gerisi de çöktü çökecek bir bina durduğunu gördüm. Duvarları çatlak ve grafitiyle doluydu. Aradığım kişiyi burada bulma ihtimalimin düşük olduğunu düşünmeye başlasam da girdim binaya. İçerisi kesif sidik ve Opioid türü maddeler kokuyordu. En alt katta karanlık ve rüzgârın getirdiği çerçöpten başka bir şey yoktu. Basamakları çıktıkça grafitiler ve yerdeki kırık şişeler artmaya, yavaş yavaş kulağıma insan sesleri gelmeye başlamıştı.

Dördüncü kata çıkarken karşımdaki kapıdan hışımla biri çıktı. Alacakaranlıkta beni fark etmemişti. Ağzında küfürlerle merdivenlerden inmeye başladı, arkasından çıktığı kapı sert şekilde kapandı. Yedinci kata geldiğimde koridorlardaki sesler gittikçe azalmıştı. Yokluk insanları yok oluşa itiyordu bu apaçık ortadaydı. Merdivenlerden çıkmak beni yormuştu. İstediğim kapıya geldim ve kapıyı çaldım. Ses yoktu. Tekrar çaldım kapıyı. Sonra biraz daha yumrukladım ve bekledim. Biri ayaklarını sürüye sürüye geliyor, bir yandan da kendi kendine söyleniyordu.

“Bugün çalışmama kararı aldım. Rahat bırakın beni be!” diyerek kapıyı açıp suratıma Kuantip tipi seri iz mermili silahını doğrulttu.

“Nostaljilerden vazgeçmediğini görüyorum,” dedim eski dostum ve meslektaşıma.

“Sen de yeniçağa ayak uydurmuşsun Roinbow ile. Kaç o, 45 mi?” dedi silahı indirerek.

“Yok, 54 bu!” Silahı çıkarıp gösterdim. Elimden silahı alıp içeri geçti. Ben de arkasından sökün ettim. Yarı kapalı perdeler arasından güneş içeri sızmaya çalışıyordu.

“Ne oldu buraya?” Odanın köşesindeki koltuğa çöktüm. Silahı kurcalarken bir an durdu. Sonra silahı bana doğru attı.

“Beş yıl önce tüm ülkede çıkan isyanlardan biri burada da çıktı. Yaşam Puanı azalmış, aç, susuz, işsiz, gözünü kırpmadan öldürme güdüsüne sahip insanları yok etmek için geldiklerinde buraya birkaç çürük grup sığınmış. Göç yasasına uymayanlar sınırlarda taşkınlık çıkarıyorlar diye ekibimle sınırlarda uğraşıyorduk. Oradayken işlerin çığırından çıktığının haberini aldık. Karımı aradığımda duyduklarım, korkudan titreyen sesi, silah sesleri, bağrışmalar ve patlayan bombalar, kesilen telefon hatları… Şehir öyle karışmıştı ki dumanlara ve üstünden hızla geçtiğim cesetlere aldırmadan evime geldiğimde binanın bombalandığını, burada yaşayanların korkarak, ağlayarak sokaklara kaçtığını, yaşayan bazı çürüklerin hâlâ silah sıkıp direndiğini görünce öylece kaldım. Olağanüstü ekiplerin koşar adım binaya girdiklerini, sağda solda direnenleri indirdiklerini görebiliyor ama paralize olmuş gibi kıpırdayamıyordum. Her şey çok yavaş akıyordu. Sonra karımı merdivenlerden zar zor kanlar içinde inerken görünce koşup onu arabaya taşıdım. Hastaneye doğru yollandım ama hastanede yer yoktu. Öyle yaralılar geliyordu ki bazılarını yerlere yatırmışlardı. Bir şekilde doktor bulup arabaya kadar getirttim ve arabada tedavi ettirdim. Darbeye bağlı kafa travması ve birkaç kaburgasında çatlak olabileceğini söyleyerek bir iki ilaç yazıp içeri girdi. Karım baygındı. O kendine gelene kadar arabadan çıkmadım. Sabaha doğru kendine geldiğinde, hastanede boşalan bir yatak bulup yatırdım ve tekrar sınıra gittim. Çatışmalar azalmıştı. Birkaç saat içinde isyanı bastırdık. Gelen bilgilere göre olağanüstü ekipler diğer iç isyanları bastırıp ortalığı toparlamak için başka bir ekip göndermişlerdi. Bu olaydan bir hafta sonra karımı beyin kanamasından kaybettim. Hem yaşamış olduğum bu ev hem de ben yıkılmıştım. Birçok arkadaşımı şehit verdim, bir kısmının kolu bacağı kopmuştu. Boktan bir hayata merhaba dedik. Sonra işler daha da sarpa sardı. Açlık sınırı, suç oranlarıyla paraleldi. Arttıkça arttı. Postmegapolislerden gelen yardımlar, kurallar ihlal edilmeye başlayınca kesilmişti ve bu şehir yosun bağlamaya başladı. Sen gittikten sonra işte bunlar oldu.” Ağzına cebinden çıkardığı ilacı attı.

“Başın sağ olsun,” dedim. Bana gözleri dolu dolu baktı. Daha başka bir şey sormadım, o da bana sormadı. Cebimden Avuç İçi Tableti çıkarıp uzattım. Alıp izlemeye başladı.

“Bunlarla mı çalışıyorsun artık?”

“Tek seferlik!”

“Benden ne istiyorsun?”

“İzlediğin videoda ölen kişi onlardan biri. Bir formül üzerinde çalışıyormuş. Videonun bir yeri çok ince bir şekilde kesilmiş. Ve sonrasında adam ölmüş.”

Sırıtarak cevap verdi. “Onlarda da öldürme güdüsü varmış, öyle mi? Genleri değişse de insan insandır işte!”

“Hayır. Onu öldüren kendi cinsinden değil. Çünkü bunu yapmaları için sosyoekonomik ve sosyokültürel farklılıkları olmalı. Bizler gibi. Lakin onlar aynı ortamda, aynı kefede büyümüş tipler. Öldüren bizden biri.”

“Nasıl eminsin olabiliyorsun?”

“Zerre kadar sevmesem de onların bu taraklarda bezi olmaz. Tek amaçları kendilerine benzerleri yaratıp kendilerininki gibi şehirler türetmek.”

“Benim görevim nedir?”

“Beden sanatçılarından en iyisi kimse beni ona götürmeni istiyorum. Çünkü bir deri değiştirme operasyonu var burada. Bu işler ancak bu şehirden çıkar.”

“Bu şehirden mi?”

“Evet, yalan mı? Seninle ilk işlerimizden biri bu değil miydi?”

“Evet.”

“O zaman bana yardım et.”

“200 Yaşam Puanı benim bedelim.”

“250 yeter mi?” Yüzüme sanki o porselen bebeklerdenmişim gibi bakıp ayaklandı. Eski dostum çok değişmişti. Bu şehir gibi onun da sinirleri yıpranmıştı.

Tozdan neredeyse gözükmeyen bir arabaya atlayıp yaklaşık yarım saat gittikten sonra şehrin en kurak ve suç ağlarıyla dolu bölgesine geldik. Tekinsiz suratların bizi daha doğrusu eski dostumu görünce ekşimesinden anladığım kadarıyla burada olmamızdan memnun değillerdi. Uzun, dar, kirli sokakları geçip üç katlı bir binaya varınca dostum durmamı söyleyip benden tableti istedi. Tek başına içeriye girdi. On beş dakika sonra geri geldi.

“300 Yaşam Puanı. 50 Yaşam Puanı şerefsize gitti,” diyerek bana tableti geri verdi. Tabii, deri transisyonunu imgeleyen belgeleri ve kim tarafından, kimin DNA ve deri eşleştirilmesi yapıldığını da tablete eklemişti.  

Bölüm Dört

“Hoş geldiniz Dedektif R. Sağ taraf…”

Mekanik sesin komutunu beklemeden Şahalin Clay’ın odasına daldım. Elimdeki AİT’yi masaya bıraktım ve bir şey demeden bekledim. Önce suratıma, sonra AİT’ye baktı. Bulgularımı okuduktan sonra sordu.

“İnsan nedir Dedektif?”

“Tüketmek için yok eden, yok ettikten sonra tekrar üretmek için debelenen, debelendikçe yok olmaya, yok oldukça korkmaya ve korktukça ezilmeye mahkûm bir mahlûkattır. Bazıları ise bunlarla beslenen simbiyottur.”

“İnsanlığın en can alıcı noktası neresidir?”

“Eksikliğini hissettiği yerdir.”

“Bu yer insanı zayıf kılar mı?”

“İnsan zaten zayıftır. Sadece bunu göstermemekte ustadır, o kadar.”

“Neden? Zayıf olmak kötü bir şey midir?”

“Zayıf olduğunu gösterdiğinde insanlar sadece zayıf olduğun yere odaklanırlar. O yer insanların beslendiği kaynak olur ve prangalarla yaşamaya başlarsın.” Son cümlemi sert ve bastırarak söylemiştim. Tavrımın ne anlama geldiğini bildiği için sırıttı.

“Biliyorum, buradan hemen gitmek istiyorsunuz. Bizlerden nefret ediyorsunuz ama bu söylediklerinizi ben zaten biliyorum. Sizi bu yüzden çağırıp işi verdik. Siz de o, eksikliğini hissettiğiniz yerden yakalandınız. Karınız ve kızınız sizin en zayıf noktanız.” Gözlerimi gözlerine dikmiştim. “Tamam, çok uzatmayacağım. Çünkü sinirlerinize hâkim olamayacaksınız, eliniz hep silahınızda.” İstemsizce elime baktım doğruydu. Elimi cebime soktum ve devam etti.

“Öncelikle her şey anlaştığımız gibi. Yaşam Puanınız hesabınıza eklendi ve Ruhlar Diyarı’na da bu kartla istediğiniz zaman, arzu ettiğiniz kadar girebilirsiniz. Evet, yeni nesil bir gelecek için duygusal motorların nasıl işlediğini öğrenmek ve ürettiğimiz tezleri kanıtlamak için yapılmış bir deneyin başarılı olduğunu kanıtladınız. Şimdi daha iyi anlıyoruz ki duygusal zekâ insan yaşamına yön veriyor ve duygu ile yapılan her iş daha asil bir sonuca varıyor. Duygusallık, insanlığınızı, özlemlerinizi ve isteklerinizi tetikleyerek işinize odaklanmanızı sağlıyor. Daha önceden de dediğim gibi yaratanla…”

Roinbow’un içindeki tüm mermileri Şahalin Clay’ın beynine boşalttım. Şerefsizler, bir deney için masum bir adamı öldürmüşlerdi ve bu porselenlerin ellerinde kukla olmaktansa ölümüne Yaşam Enerji Hastanesi’nde yatmak daha iyiydi. Olduğum yerde koruyucu mekaniklerin gelip beni elektroşok ile bayıltmalarını bekliyordum. Çok değil sadece yirmi saniye sonra on mekanik koruyucu çevremdeydi.

CASUSLAR, MEKÂNLAR VE KENTLER: Casus Filmlerinde İstanbul

Dünyanın hemen hemen her kentinde az ya da çok, ulusal veya uluslararası casusluk/haber alma faaliyeti gerçekleştirilir. Ancak bazı kentler vardır ki, politik ve tarihsel konumları nedeniyle casusluk faaliyetleri neredeyse gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu kentlerde casuslar ve ajanlar adeta cirit atar. Berlin, bu konuda elbette özel bir yere sahiptir. Şehir, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla ve özellikle de Berlin Duvarı’nın yapılmasıyla birlikte casusluk faaliyetlerinin en önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Berlin, her sokağına ve binasına sinmiş espiyonaj hikayeleriyle casus denildiğinde ilk akla gelen kentlerden biridir ve bu nedenle sayısız casus romanına ve filmine de ev sahipliği yapmıştır.

Berlin’in ardından Soğuk Savaş’ın iki büyük cephesi olan Washington ve Moskova, bir başka önemli uluslararası oyuncu olan Birleşik Krallık’ın başkenti Londra, sanat, kültür ve gastronominin yanı sıra uluslararası güç oyunlarının da merkezlerinden biri olan Paris ve tarafsızlığının yanında Batı ve Doğu Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik konumuyla Viyana da önemli espiyonaj kentleri arasındadır.

Bir zamanlar dünyanın en önemli merkezlerinden biri, hatta bazıları için dünyanın merkezi olan İstanbul’un modern zamanlarda espiyonaj faaliyetleri ve casuslarla olan ilişkisi nasıldı? Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan stratejik konumu ve Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile olan doğu sınırı ve batıda da Bulgaristan ile olan sınırı Türkiye’yi ve dolayısıyla da onun en büyük şehri ve ekonomik, kültürel ve tarihsel merkezi olarak İstanbul’u Soğuk Savaş döneminde casusların kimi zaman açık kimi zaman da gizli bir şekilde mücadele ettiği önemli bir cephe haline getiriyordu. Genel anlamda (sinema ve edebiyat) casus literatürü söz konusu olduğunda İstanbul’a hak ettiği kadar yer verilmiş midir? Bu tartışmaya açık soruya benim cevabım ‘hayır’. İstanbul’un elbette yukarıda söz ettiğim kentler kadar yoğun bir biçimde ilgili literatürde yer alması sadece politik ve tarihsel nedenlerle değil aynı zamanda kültür endüstrisi bağlamında da beklenemez. Buna karşın mekâna dair gerçeklikleri tartışmalı (bazıları düpedüz yanlış) üç James Bond filmi ve bir kaç yapıt dışında da doğrudan İstanbul’u konu olan casusluk yapıtları bu alanda kentin hakkını daha fazla verirdi. Bu kısa giriş arından İstanbul ile özdeşleşmiş veya İstanbul’un bir mekân olarak yer aldığı casus filmlerini kısaca sıralayalım: Journey into Fear (Normal Foster, 1943) Günümüzde seyretmesi pek mümkün olmayan film casus romanlarına getirdiği gerçekçi bakış ile bilinen ve türün en büyük isimlerinden bir olarak kabul edilen; hatta pek çokları tarafından Graham Green, Ian Fleming, John Le Carre, Julian Symons, Alan Furst ve Frederick Forsyth gibi yazarların ortaya çıkmasını sağlayan yazar olarak da tanımlanan Eric Ambler’in II. Dünya Savaşı’nın hemen başında, 1941’de yazdığı romandan uyarlanmış. Senaryosunu Orson Welles’in yazdığı ve başrolde Welles’in en gözde oyuncusu, 1940ların en önemli aktörlerinden Joseph Cotton’ın yer aldığı Journey into Fear, Howard Graham isimli bir Amerikalı mühendisin (romanda İngiliz) İstanbul’da Türk Donanması’na yardım ettiği sırada Nazi suikastçıların hedefi haline gelmesinin ve sonrasında gelişen olayların hikâyesini anlatır.

Filmin 1975 yılında aynı adla ama farklı bir temaya dayanan bir yeniden yapımı ünlü Amerikalı sinema ve tiyatro yönetmeni Daniel Mann tarafından çekilir; James Bond ve İstanbul. İstanbul ve casuslar bir arada düşünüldüğünde akla gelen ilk isim elbette James Bond’dur. Tam üç Bond filminde (From Russia with Love, The World is not Enough ve Skyfall) İstanbul önemli kentlerden biridir. Bond filmlerinin büyük bestecisi (toplamda 11 Bond filmi için müzik yapmıştır) sinema tarihinin en önemli film müziği bestecilerinden biri olan John Berry ilham almaya geldiği İstanbul için şöyle der: “Daha önce bulunduğum hiçbir yere benzemiyordu. Bunu gerçekten söylüyorum; ordudayken çok seyahat etmiştim.”

From Russia with Love (Terence Young, 1963) “Daha önce İstanbul’a gelmedin mi? Boğaz’ın karşı konulamaz mehtabının olduğu yere?” (James Bond) Tarihin en iyi Bond filmlerinden biri olarak da kabul edilebilecek olan From Russia with Love bu filmler içinde İstanbul için özel bir yere sahiptir. Bond’un uğradığı diğer lokasyonlardan biri değildir İstanbul. Filmin büyük bir bölümü İstanbul’da çekilmiştir ve İstanbul filmde adeta karakterden biridir. Fatih, Kapalıçarşı, Beyoğlu, Osmanbey ve Boğaz filme ev sahipliği yaparlar. Özellikle eski evleri ve sokaklarıyla Fatih; Bond’un İstanbul’daki bağlantısı Kerim Bey’in paravan olarak kullandığı mağazaya ev sahipliği yapan Kapalıçarşı ve ana karakterler James Bond ve Tatiana Romanova’nın buluştuğu ve film ekibinin büyük turist gruplarını rahatsız etmemek şartıyla özel izinle çekim yaptığı Aya Sofya o dönem için İstanbul’un tarihi ruhunun filme aktarılmasına olanak tanır. Buna karşın Bond ve Kerim Bey’in Kapalıçarşı’dan Yerebatan Sarnıcı’na geçip oradan da bir kayığa binerek Osmanbey’deki Sovyet Konsolosluğu’na gitmesi mekânsal gerçeklik açısından filmin inandırıcılığını şüpheye düşürür. Beyoğlu’nda bulunan Sovyet Konsolosluğu Sarnıç’ın üzerinde değildir; fakat şahsım adına bu fantezinin İstanbul coğrafyasına dair güzel ve yaratıcı bir hayal olduğunu da itiraf etmek isterim.

The World is not Enough (Micheal Apted, 1999) Mükemmel bir Bond olmasına rağmen tarihin bazı en kötü Bond filmleriyle karizması ve tarihsel mirasının harcandığı düşündüğüm Pierce Brosnan döneminin en kötülerinden biri olan The World is not Enough İstanbul’u mekânsal olarak çok yanlış anlamış ve anlatmış bir filmdir. Son bölümleri İstanbul’da çekilen filmde Küçüksu Kasrı’nın Beykoz’da Boğaz kıyısında değil de Bakü’de olduğu (Elektra King’in Bakü’deki ikametgâhı olarak gösterilen bina aslında Küçüksu Kasrı) iddia edilir. Nitekim Bond filmlerindeki mekânları anlatan ‘Huntingbond’ sitesi de bu durumu ‘Boğazdaki Bakü’ olarak tanımlar. Kız Kulesi, filmin kötü adamı Renard ve onun işbirlikçisi Elektra’nın İstanbul’daki merkezidir; keza ikisinin de İstanbul’daki ikametgâhı ve ana merkezileri de Kız Kulesi’dir. Kız Kulesi’nin altında ayrıca bir de denizaltı üssü kurarlar.

Skyfall (2012, Sam Mendes) Tüm Bond filmleri içinde benim en sevdiğim ve en derinlikli bulduğum filmdir. Bir Bond filminin müthiş bir İstanbul çekimiyle başlaması ayrıca ilgi çekicidir. Film Sirkeci/Hobyar’da bulunan ve geçmişte Deutsche Orient Bankası’nın İstanbul merkezi olarak kullanılan Germanya Han içinde başlar. İstanbul’un en ilgi çekici ve ayrıksı yapılarından birinin mekân olarak seçilmesi çok estetik ve zeki bir harekettir. Keza binadan çıkar çıkmaz Sirkeci/Eminönü bölgesinin tüm kargaşa içindeki ritmine ve akışına dâhil olmak mümkündür. Şu ana kadar çekilmiş en iyi Bond girişlerinden birine sahip olan Skyfall’daki Eminönü ve Kapalıçarşı’daki kovalamaca sahneleri mekân-şehir-film algısı ve anlatışı açısından çok başarılıdır. Sonra amiyane tabirle film kopar ve bir anda kendimizi Adana’da buluruz. Bond’un trendeki kavga sahneleri sonrasında yüksek bir köprüden nehre düştüğü sahneyi çekebilmek için İstanbul-Bağdat Demiryolu’nun bir parçası olarak Almanlar tarafından 1916’da tamamlanan ve bu yüzden de Alman Köprüsü veya Koca Köprü olarak da bilinen Varda Viyadüğü seçilmiştir. Filmde viyadüğün İstanbul’da, Eminönü’nün hemen dışında yer alıyormuş gibi gösterilmesi bence filmin eksi hanesine yazılacak tek puandır. Filmin Kapalıçarşı çekimleri sırasında özellikle motosikletli takip sahnesinin çekildiği yapının damına zarar verdiği söylenmişti. Bu konuya dair iddialar filmin yapımcısı Michael G. Wilson tarafından yalanlanmıştır. Wilson, çekimler sırasında damın kullanılan bölümünün kaldırıldığı ve replikaların kullanıldığı; çekimler sonrasında da orijinallerin yerine konduğunu belirtir. Çekimler sırasında Eminönü Caddesi üç hafta boyunca trafiğe ve yayaya kapalı kalınca bu durumdan etkilenen esnafın dükkân açması ama iş yapmaması karşılığında günlük 750 TL (2012 kurlarında yaklaşık 410 Dolar) ödeme yapılmıştır. Kapalıçarşı çekimleri de turist yoğunluğu dolayısıyla sadece pazar günleri gerçekleştirilmiştir.

Kapalıçarşı’nın çatısında adeta damdaki kemancı gibi dolaşan sadece Daniel Grieg ve Bond değil. Alman yönetmen Tom Tkywer’in uluslarası finans kurumları, silah şirketleri ve Afrika’daki isyancı grupların karıştığı illegal aktiviteleri konu alan bir politik/suç gerilimi olan ve espiyonaj türüne göz kırpan The International (2009) filminin son bölümü İstanbul’da çekilmiştir. Kahramanlarımız Haluk Bilginer tarafından canlandırılan silah üreticisi Ahmet Sunay ile görüşmeye İstanbul’a giderler ve önce Sunay’ın yakın bir akrabasının cenaze namazının kılındığı Süleymaniye Camii’nde sonra da Yerebatan Sarnıcı’nda görüşürler. Filmin sonunda da filmin ana karakterleri Interpol ajanı Salinger (Clive Owen) Banka’nın CEO’su Skarssen (Ulrich Thomsen) Kapalıçarşı’nın damında yüzleşirler.

Casus edebiyatının en büyük yazarı John Le Carre ve belki de en büyük romanı Tinker, Tailor, Soldier, Spy (2011) Romanın ve uyarlanan dizi ve filmin neredeyse tamamının geçtiği 1970’ler Londra’sını yansıtışı üzerine bir sürü yazı ve podcast hazırlanmıştır. Öte yandan Budapeşte dışında filmde bir şehir daha yer alır: İstanbul. Filmin önemli karakterlerinden biri olan saha ajanı Ricki Tarr İstanbul’da görevlidir ve ana tema olan MI-6 içindeki yüksek derece bir yöneticinin aslında bir köstebek, Ruslar için çalışan bir ikili ajan olduğunu orada öğrenir. Filmde İstanbul gerçekçi ve 70’lerin karanlık ve depresif ruhuyla yansıtılır. Özellikle İstiklal Caddesi, Karaköy/Kemankeş Caddesi ve Haydarpaşa Limanı filmin İstanbul sahnelerine ev sahipliği yapar. Tarr’ın Boğaz’ın Asya yakasından Fatih tarafına baktığı ve görüntüde Sirkeci’deki Sepetçiler Kasrı’nın olduğu sahne gerçekten tipik bir İstanbul manzarasını ortaya koyar. Kısa süre yer almasına rağmen İstanbul’un filme yerleştirilmesi; mekân ve coğrafya algısı genel anlamında çok başarılıdır. Toplamda 15 Bond filminin özel efektlerini yöneten Chris Corbould “İstanbul’un gerçek bir karakteri var,” der. Peki, bu gerçek karakter uluslararası sinemaya yeteri kadar ve daha da önemlisi gerçekçi bir şekilde yansıyor mu? Soğuk Savaş’ın ve sonrasında yeni dünya düzeninin önemli mücadele alanlarından biri olan İstanbul’un casus filmlerinde daha fazla yer alması hem geçmiş tarih hem de mevcut jeopolitik konumu ile örtüşecektir.

OZAN ILGIN 25: MAHKEME

Kırılsa da kanadımız. Asiye çıksa adımız. Bilen bilsin. Duyan duysun gülüm. Böyledir bizim sevdamız.

Ben, uyuşturucu ilaçlarla tuzağa düşürülüp Güvercin Ana isimli hain kadının evinde hapsedilmişken, replikam Ozan, Sultanat Eyalet-Şehri’nde fırtına gibi esmişti. İnandığım, uğrunda yaşadığım, yolunda öleceğim tüm değerleri yerle bir etmekle kalmamış üstelik bunu güya bana ait olan sosyal medya hesaplarından dünya aleme göstere göstere yapmıştı. Dürüstlük ve mütevazılığın düzeltemeyeceği yanlışlık yoktu diye düşünüyordum. Ta ki o makûs mahkeme celbi elime geçinceye kadar. Replika Ozan’ın yediği haltlar birer silah halinde fezleke edilmiş ve namlusu direkt bana çevrilmişti. Tilki tilkiliğini anlatacaktı elbet ama inşallah postu elden gitmezdi.

***

Vali-başkan İkram Papazoğlu’nun Jhezi Park direnişçileri hakkında sürekli tekrar edip durduğu bir “Camide içki içtiler” yalanı vardı. 1 Haziran’da bu direnişçilere “çürük ve sürtük” dedi. Çürük kelimesini, askere gidemeyen yani homoseksüel erkekler için kullanmıştı. Keza LGBT üyesi olmak onun gözünde başlı başına bir küfürdü zaten. Sürtük kelimesi içinse “Milletin diliyle konuşuyoruz” diyerek açıklama yaptı. Yani özrü kabahatinden de büyüktü.

***

Sultanat Başsıvacılığı makamından gönderilen mahkeme celbinde bana şu suçlar isnat ediliyordu:

SEVAP lideri Vali-başkan için özel koruma birliği kurup SSOK yetkilerini kötüye kullanmak:

    SEVAP lideri İkram Papazoğlu için özel koruma birliği kurdum. Birliğin başına geçip her gittiği yerde Vali-başkana etten ve çelikten bir duvar örmeyi kendime bir görev bildim.

    Vatandaşa haksız yere orantısız güç uygulamak:

    Özgürlükleri için sokaklara dökülmüş genç kızları ve kadınları polislere coplattım.

    Temel hak ve hürriyetlerden biri olan haber alma hakkına engel olmak:

    Polislerin kadınları coplamasını haber yapan gazetecileri içeri tıktım.

    Özgürlükçü bir vatan şairinin dizelerini okuyan kişiyi haksız yere mahkemeye sevk etmek:

    Kendini bilmez bir şairin ‘Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine’ dizesinin yazılı olduğu pankartı taşıyan bir kadını, toplumu önce bölücülüğe sonra da teröre sevk ediyor diye mahkemeye sevk ettim.

    77 katlı Bel-Bil kulesinden bir dubleks rezidans zimmetine geçirmek ve bilabedel işgal etmek:

    Bana 77 katlı Belediye Bilişim-Bel-Bil Kulesi’nden kocaman dubleks bir rezidans verdiler.

    Sultanat Otomobil Girişimcileri-SOGG tarafından üretilen devlet malı bir aracı zimmetime geçirmek ve devletin elektriğiyle sarj ederek kişisel amaçları için kullanmak:

    Bana Sultanat Otomobil Girişimcileri -SOGG tarafından üretilmiş özel bir araç verdiler.

    Varoş mahallelerde vali-başkanın resmiyle sahte yardımlar dağıtmak ve bunu yaparken TV’de kendi reklamını yapmak:

    Varoş mahallelere giderek üzerinde Vali-Başkanımın fotoğrafı ve partimizin logosu olan yardım kolilerini taşırken Sult TV kameraları da bizimle beraber ev ev geziyordu. Eskiden sağ elimin verdiğini sol elim bilmezdi. Şimdi iki elimle birden insanlara yardımcı oluyordum ve bunu kameraların önünde yapmaktan müthiş bir keyif alıyordum.

    Koluna faşist bir partinin amblemini hatırlatan pazubend takmak:

    Sağ kolumda Sultanat Şehri Özel Kuvvetler- ϟϟOK pazubendiyle gezerken kendimle gurur duyuyordum.

    Eyalet-şehri polis-devleti haline getirmeye çalışmak:

    Eyalet-şehir tamamen bir polis-devleti haline geldi.

    Halkı ve haklarını hiçe sayan motto oluşturmak:

      Bir polis-devleti mottosu düşünüp devasa pankartlarla tüm şehre yazdırdım: Eyalet-şehir için halk, eyalet-şehrin yanında olan halk, eyalet-şehri var etmek için yaşayan halk.

      Devletin malını kendi malıymış gibi dağıtmak ve bundan sosyal medyada paye elde etmek:

        Elini dudaklarına götürüp susmamızı söyleyen hemşire logolu Sultanat Sosyal Hizmetler- SSH kutularıyla gani gani yağdırılan bu yardımlar, ihtiyaç sahibi evleriymiş gibi gösterilen adreslere yığıldıktan sonra, evlerin arka kapılarından başka eller tarafından başka insanlara gizli gizli dağıtılıyordu. Devletin malı deniz yemeyen domuz değildi. Devletin malını kendi malıymış gibi dağıtmayan domuzdu. 

        Uyuşturucu dağıtan merkezler kurarak gençleri zararlı madde kullanımına sevk etmek:

          Şehrimizin dini bütün baronlarını helal olmayan uyuşturucu parasından kurtarmak için, bu zehri ücretsiz dağıtan merkezler kurulmuştu.

          Başarılı bir SSOK amirinin ayağını kaydırarak yerine geçmeye çalışmak ve emniyet amirliğine gelebilmek için komplo düzenlemek:

            Sonunda Kozak Hayri amirimin yerine ϟϟOK’un başına getirildim. Sultanat Emniyet Amirliği’ne getirileceğim tüm kulislerde konuşulmaktaydı.

            Tüm masraflarını partiye ödeterek dillere destan düğün tertip etmek:

              Tüm düğün masraflarının SEVAP partisine sevabına hizmet eden kahraman bir polis olduğum için devlet kasasından, artık utanmamız kalmadığı için de örtüsüz ödenekten yani fakir fukaranın rızkını vermemiz gereken vergilerden karşılandığını söylememe de gerek yoktu. Bu kadar pahalı bir gelinlikle, bu kadar pahalı bir kuaförde yapılmış saçla, parmağımda yüzükler, kolumda bilezikler ve gerdanımda pırlantalar parıl parıl parlarken, ayağımdan asla çıkmayacağına emin olduğum camdan ayakkabılarım ve asla kabak olmayacağını sandığım limuzinle benim için verilecek baloya kendimden emin adımlarla yürüyor olmam da benim suçum değildi. 

              Tüm bu suçları işleyip görevini ihmal ederek ve SSOK yetkilerini kötüye kullanarak eyalet-şehrin güvenliğini sarsacak davranışlarda bulunduğu için vatan haini olmak

                ***

                Devletin tüm sıvacıları beni mahkûm etmek için kolları sıvamışken mahkemeye tüm bu mottoları bulanın, TV’lere çıkarak halka yardım dağıtanın, rezidansı ve arabayı kullananın, kendisine düğün tertip edenin ben olmadığımı nasıl ispat edecektim? Koskoca eyalet-şehir bana karşıydı. Ya King-Kong gibi bir kuleye çıkıp insanları kendimi aşağı atmakla tehdit edecektim ya da işlemediğim suçlar yüzünden Monte Kristo kontu gibi haksız yere cezaevine girip hapislerde çürümeyi göze alacaktım. Kırk katırım da kırık satırım da bundan ibaretti benim.

                ***

                3 Haziran’da Sultanat İstatistikten Anlamam İstediğim Rakamı Yazarım Kurumu- SUİK tüketici fiyatları artışını ve yıllık enflasyon oranını miniminnacık artışlarla açıklayarak geçiştirdi. Onlara göre enflasyon %73,5 idi. Oysa En Flasyon Araştırma Grubu ENAG’a göre Sultanat’taki yıllık enflasyon %160,76 idi.

                Bu açıklamalardan bir gün sonra 4 Haziran’da Pleasury ve Fiance Bakanı Işıkettin Bitkisel “Çarklar dönüyor” dedi. Bakan Bitkisel “Enflasyonu düşürseydik üretim dururdu. Biz büyümeyi tercih ettik. Çarklar dönüyor. Dar gelirliler hariç, üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyor.”

                Aynı gün Papazoğlu ben eşittir Sultanat anlamına gelecek sözleri sarf etti:

                “Akıl ve vicdan sahibi hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek ki dünyada her kim bu kardeşinize saldırıyorsa aslında Sultanat’a saldırıyordur. Dünyada her kim SEVAP ve Cümbürcemaat ittifakını kötülüyorsa aslında Sultanat’ı hedef alıyor demektir.”

                ***

                Memleket, hayat pahalılığı ve enflasyonun çarkları arasında ezilir, dişlileri arasında can çekişirken çarklar dönüyor diye açıklama yapanlar, eskiden kahraman ilan ettikleri bir Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK süper kadın polisini harcamakta beis görmeyeceklerdi elbet. Gemisini yürüten kaptanlar için önemli olan bir günah keçisi bulmaktı. Bana, yani Tangsuk Ozan Ilgın’a da vurun kahpeye demek için mazeretleri hazırdı.

                Mahkemeye çıkarılacağım gün anneannem Cilmaya ve süper köpeğim Çakır’a sarılarak evden ayrıldım. Anneannem beni şöyle diyerek uğurladı:

                “Sabahı Ettin Ali’nin mektubunu hatırla Ozan. Ne diyordu sana? Başın öne eğilmesin. Ağladığın duyulmasın. Görecek günler var daha. Aldırma ozan aldırma. Sen yeter ki dik dur kızım. Sana atanan avukat tüm bunları replikanın yaptığından elbette haberdardır. O rezalet düğün esnasında canlı yayında damadı da replika robotunu da Burgaziçi Nehri’ne yolladığını herkes izledi. Elbet sağduyulu, suçluyu suçsuzdan ayıran bir hâkim olacaktır mahkemede. Sen doğruları söyle ve doğru bildiğin yoldan ayrılma yeter.”

                Gözlerimden umutsuzluğumu okuyamasın diye mecburen başımı önüme eğdim. Ama başka çarem yoktu. Cilmaya’nın dediklerini dinleyecektim. Ya bu deveyi güdecektim ya da bu diyardan…

                ***

                7 Haziran’da İkram Papazoğlu “Enflasyon yok, hayat pahalılığı var.” dedi. Aynı gün eski Right Way Partisi –RWP lideri Water Schiller “Sultanat’a merkez sağ lazım. Merkez sağı toparlamaya ben talibim.” dedi. Bu olaydan bir gün sonra Vali-başkan Papazoğlu, Pleasury ve Fiance Bakanı Bitkisel’e “Artık konuşma!” dedi.

                9 Haziran’da ise Vatan Millet Sultanat Üniversitesi’nin, pandemiden önce köylere giderek çocukları kitapla tanıştıran Kitap Bankası isimli otobüsü, pandemi sırasında hiçbir yere gidemeyince bakımsızlıktan eskidi. Bu sebeple rektörlük tarafından iş makinesiyle parçalanarak hurdaya çıkarıldı. Bu Sultanat’ın bir zamanlar kullanışlı bulduğu ama artık işine yaramayan her şeyi ortadan kaldırma yöntemiydi. İnsanlar için de aynısı geçerliydi. Bir zamanlar kemoterapi iğneleri ve başka bir sürü kimyasalla süper kadın polis haline getirilmiş bedenimden, hayatımı sürekli tehlikeye atmam pahasına faydalanırken hiç sesini çıkarmayan sistem, sıram gelince beni de haksız bir mahkemeyle parçalarıma ayırarak hurdaya çıkaracaktı. Vefa ve minnet kelimeleri sözlüklerde yazılı olmadığı gibi kanun kitaplarında da yazılı değildi.

                15 Haziran’da Papazoğlu ve Sultanat Sanayici ve Armut Piş Ağzıma Düş Adamları Derneği- SUSİAD arasında bir atışma yaşandı. SUSİAD başkanı şöyle demişti:

                “Enflasyonla mücadelede tüm dünya faiz artırırken biz tersi bir politika izliyoruz. Büyüme, kalkınma için bu tek başına yeterli olmuyor maalesef. Fakirleşerek büyüyorsunuz. Dış politikada incelikli hareket edilmeli. İsveç ve Finlandiya’nın NATOO üyelikleri ile ilgili Türkiye’nin dile getirdiği sıkıntılar müzakere yoluna ve ittifak ruhuna uygun bir şekilde çözülmelidir.”

                Papazoğlu Derneği Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP ağzıyla konuşmakla itham etti. Başkana “Haddini bil!” dedi.

                “Dernek böyle devam ederse iktidarın kapısını hiç çalmasınlar. Görüyorum ki siz de aynı merkezden yönetiliyorsunuz. Merkez belli CEVAP’tır. CEVAP size ne diyorsa o ağızla konuşuyorsunuz. Öyleyse bu kapı yerli ve milli duruş sergileyenleri açıktır, sergilemeyene kapalıdır. SUSİAD’ın başındaki beyefendi dış politikada bize ders veremezsin. Sen çıraksın. Haddini bil. Bunlar akıllarını başlarına almadıkları sürece iktidarın kapısından içeri giremezler.”

                ***

                İktidar kapısından içeri alınmayanlara mahkeme kapıları sonuna kadar açıktı maalesef. Benim yargılanacağım mahkemenin basına kapalı yapılacağı açıklanmıştı. Duruşma salonuna alındığımda basın mensuplarının ölmek üzere bir insanın tepesinde dönüp duran çöl akbabaları gibi ellerini ovuşturduklarını görünce şaşırmadım. Ne de olsa benle ilgili düğün haberini ballandıra ballandıra veremedikleri için tiraj ve reyting kaybına uğramışlardı. Kimse kahraman kadın polisin kendi replikasını Burgaziçi Köprüsü’nden attığını okumak ya da seyretmek istemiyordu. Herkes, kendi hayatlarında yaşayamadıkları lüks, sefahat, israf, acayiplik, çılgınlık, saçmalık ya da ahlaksızlığı seyretmek için bütün gün kocaman TV ya da küçücük telefon ekranlarına kilitleniyordu. Onlara bu görüntülerden birini vermezseniz ekranda iki saniyeden fazla izlenmeniz için hiçbir sebep yoktu. Haklıyken haksız durumuna düşürülmüşsünüz, eyalet-şehir için hayatınızı tehlikeye atmışsınız, nice suçluları tutuklamışsınız, patlamalardan, yangınlardan kurtulmuşsunuz kimsenin umurunda değildi. Bu devirde herkes masasına yan masadan hediye olarak gönderilen yanardönerli meyve tabağına odaklanıyordu. Kendi başına gelmediği sürece başkasını felaketini izlemek insanlarda keyif verici madde etkisi yaratıyordu. Kameralar açıldı. Canlı yayın başladı. Hâkim bey duruşmayı başlattı.

                Savunma avukatım nerede diye sağıma soluma bakılırken mahkemenin arka sıralarından bir kadın ayağa kalktı. Beni savunmak için geldiğini bildirdi. Sonra bütün mahkemenin şaşkın bakışları altında söyleyeceklerini nağmeli bir şekilde aktarmaya başladı. Bu kişi şarkıcı Sezen Eaublanche’den başkası değildi:

                “Şikâyetim var cümle yasaktan. Hâkim bey, dillerimi bağlasan durmaz, Gelsin jandarma, polis karakoldan. Fikrim firarda, mahpusa sığmaz eyvah! Gün olur yerle yeksan olurum. Gün olur, şahım devri devranda. Kanun üstüne kanun yapsalar, söz uçar yazı iki cihanda eyvah! Sussan olmuyor, susmasan olmaz. Dil dursa Hâkim bey, tende can durmaz. Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz, Kaleme tedbir koma, tek durmaz.”

                Sezen’in sözleri ya da nağmeleri bitince arka sıralardan bir başkası ayağa kalktı ve beni savunmak için izin istedi. Canlı yayında olduğumuz ve tüm eyalet-şehir bizi izlediği için Hâkim’in bu savunma avukatlarını onaylamaktan başka çaresi yoktu.

                “Yar olmadı bana devir. Her günüm bir başka zehir. Mahpushanelerde demir parmaklıklara sarıldım.”

                Synop Cezaevi’nden çıktığımızdan beri ondan haber alamamıştım ama Sabahı Ettin Ali burada da imdadıma yetişmişti. Bakışımla teşekkürlerimi ilettim. O da aldım kabul ettim işareti çaktı ve yerine oturdu. Sonrasında bir başka savunma avukatı, sazla beraber söylemeye başladı.

                “Mahzunî Şerif’im dindir acını. Bazen acılardan al ilacını. Pîr Sultanlar gibi dar ağacını, bilmem boylasam mı? Boylamasam mı?”

                Adı üzerinde Mahzunî Şerif bu dörtlüğü söyledi ve mahkemeden saygıyla çekildi. Bu sefer sözü başka birisi aldı.

                “Belimizde kılıcımız kirmani. Taşı deler mızrağımızın temreni. Hakkımızda devlet etmiş fermanı. Ferman padişahın dağlar bizimdir!”

                Dadaloğlu tansiyonu biraz yükseltmiş olabilirdi. Lakin duruşmayı izlemeye gelen halk tarafından alkışlanınca kimsenin sesi çıkmadı. Artık önemli olan eyalet-şehrin değil halkın muhakemesiydi. Yine arka sıralardan birisi ayağa kalktı ve beni savunmak için yanıma geldi. Doğrudan Hâkim’e seslendi:

                “Bre kafir sen beni bilmez misin? Parasar’ın Bayburt Hisarı’ndan parlayıp uçan, adaklısını başkaları alırken tutup alan, Bay Büre Han oğlu Bamsı Beyrek bana derler. Gel beri bre kâfir, dövüşelim!”

                Sözünü bitirir bitirmez yanıma oturdu, “Bamsı Beyrek, etme eyleme gözünü seveyim. Senin amacın beni ipe götürmek mi, ipten kurtarmak mı?” deyiverdim. Bamsı Beyrek belinde kılıcı, sırtında ok ve yayıyla kimselerden izin almadan mahkeme salonundan çıktı. Fakat halk onun bu davranışını kınayacağı yerde ayakta alkışladı. Bense oturduğum sanık sandalyesine sinmiştim. Ne olur ne olmaz Hâkim’in sinirlenerek elindeki kalemi kırmasından tırsmıştım. Fakat o da ne? Başka birisi daha kalktı, yanıma geldi.

                “Benden selam olsun Bolu Beyi’ne! Benimle uğraşmaya dev gerek. Unvan para etmez harp meydanında. Kılıç keskin gerek bilek zor gerek!”

                Zaten gergin olan sinirlerim Köroğlu sayesinde zembereğinden boşalmasın mı? Artık bende diyecek söz kalmamıştı, köz gibi yanmaya başlamıştım için için. Hâkim Bey elindeki kalemle önündeki deftere bir şeyler karaladıkça sanki benim ismimin üzerini çiziyordu ya da bana öyle geliyordu. Köroğlu’nun tehdidinden sonra mahkemedeki halkın tepkisini bile göremedim. Gözlerim karardı. Bayılacak gibi oldum. Birisi gelip omuzlarımdan sıkıca kavramasaydı sandalyeden düşüp yere yığılacaktım.

                “Yürü bire Hızır Paşa! Senin de çarkın kırılır. Güvendiğin padişahın, o da bir gün devrilir!”

                Pîr Sultan Abdal omuzlarımdan tutarken Hâkim’e de kafa tuttu. Mahkeme alkıştan yıkılırken halktan birkaç kişi Pîr Sultan’ın ellerini öpmek için yanımıza geldi, salonda arbede çıktı. Hâkim hemen gardiyanlara işaret etti. Salonda huzur bozan şahıslar dışarı çıkarıldı. Pîr Sultan bana bir bakış attı. “Ey Ozan! Titre ve kendine gel!” der gibiydi.

                “Pîr Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa. Yazılan geliyor sağ olan başa. Beni hasret koydun kavim kardaşa. Kâtip arzuhâlim yaz yâre böyle.”

                Sonra kulağıma eğildi. “Bu eyalet-şehir ne sultanlar atmış sırtından Ozan. Bilirim beni de yaşatmazlar burada. Ama sen müsterih ol. Seni savunacak çok ozan var daha sırada.” dedi ve gitti.

                Sıradaki kişinin savunması şöyleydi:

                “Mülkün temeliydi adalet hani? Bizim hak temelde saklı mı yani? Çıkartıp da versen kim olur mâni? Yoksa hırsızlar mı çaldı Hâkim beğ?”

                Abdürrahim Karakoç’un sakince söylediği sözler mutedil bir ortam doğurdu. Hatta Hâkim bile gülümsedi bu sözlere. Ne var ki hâlâ kararını açıklayacak kadar kararlı görünmüyordu. Bir başkası savunmasını ya da provokasyonunu şöyle yaptı:

                “Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak! Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak! Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak, Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak… Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin. Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”

                Bunları söyleyen Tevfik Fikret yanıma gelince fısıldadım: “Sen n’ettin Tevfik abi? Gözlerinin içi gülen Hâkim’in gözlerinde kıvılcımlar çakmasına sebebiyet verdin.”

                “Bir değil bin mahkeme kurulsa doğruları haykırmak gerek. Eğer bunları kaldıramayacaksan Sultanat’ta yaşamak senin nene gerek?” dedi bana Tevfik Fikret. Salonu terk etmedi. Gitti tekrar yerine oturdu.

                “Umutsuzluğa kapılmayın. Mutsuzluğun sebebi hırslı kişilerin insanların ilerlemesinden korkmasıdır. Nefret geçer, diktatörler ölür. Halktan aldıkları iktidar halka geri döner. İnsanlar ölür, hürriyet ölmez.”*

                Charlie Chaplin sanırım tüm gidişatın üzerine tüy dikti. Bir mahkemede öyle hürriyet ölmez, nefret geçer, diktatörler ölür falan denir miydi hiç? Bir Bektaşi savunmam için gelip de şunları söyleyince biraz nefes alabildim:

                “Bir gün bir Mevlevî dervişine nasıl ayin yaptıklarını sordum. Mevlevî dervişi ‘Hak deyip döneriz’ dedi. Ben güldüm. Biz bir kere Hak deyince artık dönmeyiz, dururuz, dedim.”

                Her suçtan beraat edebilirdim ama vatan hainliğinden suçlu bulunursam darağacını boylamam işten bile değildi. Sultanat’ta da her ülkede olduğu gibi vatan hainliği söz konusu olunca akan sular dururdu. Hâkim Bey kalemimi birazdan kırdı kıracaktı. Ben artık gözlerimi kapatmıştım. Kendi sonumu seyretmeye daha fazla dayanamayacaktım. O gümbür gümbür ses kulaklarımda patlayınca sadece gözlerimi değil yüreğimi de fal taşı gibi açtım:

                “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
                Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla. Bir Ankara gazetesinde. Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. Vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan… Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan… Vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan… Vatan tırnaklarıysa ağalarınızın… Vatan, mızraklı ilmihalse… Vatan, polis copuysa, ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan… Vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa… Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim.
                Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

                NÂZIM HİKMET VATAN HAİNLİĞİNE DEVAM EDİYOR HÂLÂ

                Sultanat Adliyesi de ben de o gün yıkılmadıysak bir daha yıkılmazdık. Ortalık önce bayram yerine sonra seyran yerine sonra da düğün-dernek yerine döndü. Duruşma salonunda düzeni sağladıktan sonra Hâkim Bey sonunda konuştu:

                “Tangsuk Ozan Ilgın. SSOK süper polisi. Bana içinde ÖZGÜR kelimesi geçmeyen bir cümle kurabilirseniz sizi affedeceğim.”

                Bana neler olmuştu bilmiyorum. Beni savunmak için yıllar, yüzyıllar, mahpushaneler, şehirler, imparatorluklar, beylikler aşıp gelen ozanlardan güç kuvvet aldığım kesindi. Bu ahval ve şerâit içinde dahi muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcuttu:

                “Bilmiyor musunuz ÖZ’üm de sözüm de birdir benim, susturmaya kalkışırsanız daha GÜR çıkar sesim.”

                Devam edecek…

                *The Great Dictator-Büyük Diktatör, Charlie Chaplin’in 1940 yapımı filmi.

                DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU AY

                ÖLÜM TEHDİDİ- NICHOLAS BLAKE

                Dedektif Dergi yazarları olarak polisiye metinler üretmek için hem güncel hem de eski edebiyat eserlerini okumak kadar tartışmak gereğini hissetmiş ve kendi kitap kulübümüzü kurmuştuk. Geçtiğimiz sayılarda Kasım 2023 tarihinden itibaren iki ayda bir yaptığımız toplantılarımıza ait notlarımızı sizinle paylaştık. Okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere eski sayılara bir göz atmalarını salık veririz.

                Bu sayı için klasik polisiyenin başarılı ismi Nicholas Blake’in Ölüm Tehdidi romanını okuyup konuştuk.

                Altı Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantıdan hem okur hem de yazar olarak büyük keyif aldık. Sözü uzatmadan Ramazan Atlen’in sunumunu yaptığı kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz. Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.

                Nicholas Blake

                Ramazan Atlen: Asıl adı Cecil Day-Lewis olan Nicholas Blake 1904 İrlanda doğumlu, şair ve yazardır. Birkaç yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra tam zamanlı yazarlık yaptı. Polisiye roman yazmaya şiir kitaplarından elde ettiği gelirini desteklemek için başlamış. Yazdığı yirmi polisiye romanın on altısı Nigel Strangeways serisine dâhildir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Enformasyon Bakanlığı’nda çalıştı. Savaştan sonra yayınevlerinde editörlük yaptı. Daha sonra Oxford’da şiir dersleri verdi. 1968’den 1972’deki ölümüne dek Kraliyet Şairi unvanını taşıdı.

                Özel dedektif Nigel Strangeways polisiyelerinin ikincisi Ölüm Tehdidi 1936’da yayınlandı. Türü dedektif romanı, tarzı rahat polisiyedir.

                Hikâyemiz kitabın yazıldığı 1930’lu yıllarda, İngiltere kırsalında geçiyor. Başlıca karakterler şunlar,

                Nigel Strangeways. Özel dedektif.

                Fergus O’Brien. Eski askeri pilot.

                John Strangeways. Londra Emniyet Müdürü.

                Leydi ve Lord Marlinworth. Nigel Strangeways’in halasıyla eniştesi.

                Georgia Cavendish. Kaşif.

                Edward Cavendish. İş adamı.

                Lucilla Thrale. Profesyonel güzel, aktrist

                Cyril Knott-Sloman. Gece kulübü sahibi.

                Philip Starling. Akademisyen.

                Arthur Bellamy. Uşak

                Komiser Bleakley.

                Müfettiş Blount.

                Fergus O’Brien isimli eski askeri pilot birkaç aydır Noel gecesi öldürüleceğine dair tehdit mektupları almaktadır. O’Brien Londra Emniyet Müdürü’ne mektup yazarak özel dedektiflik yapan yeğeni Nigel’ın kendisine göz kulak olmasını ister.

                O’Brien 1. Dünya savaşında hava kuvvetlerinde görev almış, büyük kahramanlıklar göstermiştir. Orduya yazıldığı 1915 öncesi yaşamı bilinmemektedir. Üstlerine itaat etmediği için ordudan ayrılmak durumunda kalmış, halk arasında popüler bir kahraman haline gelmiştir. Bir keşif sırasında çölde kaybolan Georgia’yı kurtarırken kaza geçirmiş, bir süre sonra da taşrada inzivaya çekilmiştir.

                Nigel, 22 Aralık’ta halası ve eniştesiyle yola çıkar. O’Brien Noel için kendisini tehdit edebileceğinden şüphelendiği ve vasiyetinde pay verdiği tanıdıklarını davet etmiştir. Ölümcül bir saldırıdan korunmak için tedbir amaçlı evdeki odasında değil kulübede uyuyacaktır.

                Ertesi gün konuklar gelir. Noel akşamı (25 aralık) onlara Nigel’ın halasıyla eniştesi de katılır. Nigel, yemekten önce misafir odasında OBrien’la Lucilla’nın konuştuklarını duyar. Kadın pilotun odasına gelmek istemekte ancak pilot reddetmektedir.

                O’Brien, Nigel’ın halasına tanıdık gelmiştir. Sloman dişleriyle ceviz kırma gösterisi yapar.

                Nigel sabah uyandığında kar yağmıştır. Verandanın çatısı karla kaplıdır ancak evin önünden kulübeye giden tek bir kişiye ait ayak izlerini görünce rahatlar ama O’Brien’ın hala uyanmamış olması yüzünden endişelenir.

                Hemen aşağıya iner. Verandada Edward beklemektedir. Nigel, kulübeye bakacağını söyler. Edward’la birlikte kulübeye girdiklerinde O’Brien masanın yanına yığılmış bulurlar. Gömleğinde kan, paltosunda yanık izi vardır. Sağ elinin yanında tabancası durmaktadır.

                Uşak ve diğer konuklar da verandaya çıkarlar. Nigel, O’Brien’ın intihar ettiğini söyler, verecekleri tepkiyi görmek için konukların cesedi görmelerini sağlar.

                Olay yerine polisler ve doktor gelir. Doktor olayın intihar olduğunu, gece on ile sabah üç arasında gerçekleştiğini söyler. Bileklerindeki morlukları ve kırık kol düğmesini O’Brien’ın düşerken masaya çarpmasına bağlar.

                Komiser, O’Brien’ın kulübedeki ayakkabılarını kardaki izlerle karşılaştırır, izler uymaktadır. Nigel tehdit mektuplarını gösterir. Komiser konuklara karın ne zaman yağmaya başladığını ve durduğunu sorar. Philip, on ikiyi beş geçe karın yağdığını pencereden görmüştür.

                Georgia ikiye çeyrek kala abisinden uyku hapı istemiş, o sırada karın yavaşladığını fark etmiştir. Ayrıca O’Brien en son on biri kırk beş geçe canlı görülmüştür.

                Tabancadaki parmak izleri O’Brien’a aittir. Kulübede Nigel, uşak ve Cavendish dışında kimseye ait parmak izi yoktur. Karda başka ayak izi de yoktur ayrıca izler kulübeye doğru gitmektedir. Komiser olayın intihara benzediğini söyler.

                Nigel itiraz eder; O’Brien intihar ettiyse neden onu kendisine göz kulak olsun diye çağırmış ve kulübede yatmak gibi tedbirler almıştır?

                O’Brien’ın ayak izinin karda kalması için saat bir buçuk civarında dışarı çıkması lazımdır. Gece o saate kadar neden beklemiştir? Ayrıca söylediği gibi neden verandanın çatısından inmemiştir? Verandanın çatısından indiyse ve kar çatıdaki izleri örttüyse o zaman yerdeki izler başkasına ait olmalıdır. Ama yerdeki ayak izleri onunsa demek ki verandanın çatısından değil ön kapıdan çıkmış olmalıdır. Ama ön kapıdan çıkmak onun açısından cinayete davetiye çıkarmak anlamına gelir. Ayrıca bileğindeki morluklar ve kırık düğmenin yaşanan mücadele sonucu oluşması daha muhtemeldir. Nigel kulübeye ilk girdiğinde koltuğun arkasında ayakkabı görmemiş ancak ikinci kez kulübeye gittiğinde görmüştür. Yani ayakkabı otaya sonradan bırakılmıştır. Komiser sonunda ikna olur.

                Nigel, halasıyla eniştesine haber vermek için yanlarına gider. Halasından O’Brien’ı nerede gördüğünü hatırlamasını ister.

                Komiser konuklarla görüşür. Hiçbirinin vasiyetten haberi yoktur.

                Nigel eve dönüp Philip’ten konuklar hakkında bilgi alır. Lucilla, Edward’la birlikteyken adamın mali durumu bozulunca onu terk edip O’Brien’a yanaşmıştır. Ayrıca Sloman ile Lucila’nın birlikte şantaj işleri yaptığına dair dedikodular vardır. Philip kulübeye doğru giden ayak izlerini katilin geri geri yürümesiyle açıklar.

                O sırada uşağın saldırıya uğrayıp yaralandığını öğrenirler.

                Komiser konukları sorgular. Philip Starling dışında herkesin saldırıyı gerçekleştirmeye fırsatı vardır.

                O’Brien’ın odasında Lucila’nın yazdığı bir not bulunur. Kadın notta gece kulübede buluşmak istediğni yazmıştır. Lucila inkâr etse de Edward yazının ona ait olduğunu söyleyince kavga ederler. Bunun üzerine Edward, bir bilgi verir: Knott-Sloman, Edward’a Lucilla’nın odasında onu beklediğini söylemiş, Edward odaya gittiğinde Lucilla on bin sterlin istemiş vermezse metresi olduğunu polise söyleyeceğine dair şantaj yapmıştır.

                Nigel’la komiser akşam karakola giderler. Otopside O’Brien’ın en fazla birkaç yıl yaşayabilecek bir hastalığı olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca polisler bir dilencinin cinayet gecesi araziden geçtiğini, Knott-Sloman’ın cinayetin ertesi günü kasabaya gidip bir posta gönderdiğini öğrenmişlerdir. Komiser bu postaya el konulmasını ister.

                Komiserle Nigel geri dönerlerken yolda evsiz bir adamla karşılaşırlar. Adam o gece Chatcombe arazisinden geçen kişidir. Kar yağmaya başladığında kulübenin yakınındadır. Kulübeye sığınmak istemiş ama içeride Sloman’a benzeyen biri olduğunu görmüştür. Adam kulübede bir şey aradıktan sonra çıkmış, bir süre sonra kulübeye O’Brien gelmiştir.

                Ertesi gün Müfettiş Blount gelir. Bazı haberler verir: Sloman’ın gönderdiği paketin içinde Edward’in Lucilla’ya yazdığı mektuplar ve bir de Sloman’ın O’Brien’a yazdığı (Lucilla’yı terk etmesini telafi etmesi gerektiğine dair) bir şantaj mektubu vardır.

                O’Brien’ın avukatlarının vasiyetten haberleri yoktur ancak pilot, ölümünden bir yıl sonra açılmak üzere mühürlü bir zarf göndermiştir.

                Ayrıca Müfettiş, Sloman’ın gece kulübüne gitmiş, mektupların oradaki daktiloyla yazıldığını ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden cinayeti Sloman’ın işlediğini düşünmektedir.

                Sloman’ı sorgularlar. O’Brien’a şantaj mektubu yazdığını kabul eder. Mektubu Noel gecesi çay saatinden sonra vermiş, o gece kulübeye mektubu bulup geri almak için gitmiştir. Ama bulamayınca eve dönmüştür. Postayla gönderdiği paketin içinde ne olduğunu bilmediğini, onları göndermesini Lucila’nın istediğini anlatır. Kendi mektubunun o pakete nasıl girdiğini bilmemektedir.

                Lucila’yı sorgularlar, mektupları Sloman’a verdiğini kabul eder ancak şantaj olayını inkâr eder.

                Akşam altı buçukta Sloman odasında ölü bulunur. Siyanürle zehirlenmiştir. Önce katil olduğu için yakalanacağını anlayınca intihar ettiğini düşünürler. Ancak zehri nasıl aldığı belli değildir. Nigel sonunda siyanürün cevizle verildiğini anlar. Böylece olayın cinayet olduğu anlaşılır.

                Müfettişe göre Sloman cinayet gecesi kulübeye O’Brien’dan sonra gelen kişiyi görmüştür ve bu bilgiyi paraya çevirmeye çalışmıştır. Ancak katil Sloman’ın konuşacağını anlayınca onu öldürmüştür. İki cinayet için de en uygun aday Edward’tır. Siyanürlü cevizi gelmeden önce yedek bir cinayet yöntemi olarak hazırlamış ama sonradan Sloman için kullanmıştır.

                Ertesi gün Nigel, O’Brien hakkında bilgi edinmek için Georgia ile konuşur. Pilot hakkında fazla bilgi alamaz ama evinde siyanür bulundurduğunu öğrenir. Müfettiş de Edward’tan aynı bilgiyi edinmiştir.

                Nigel, O’Brien’ı ordu yıllarından tanıyan Jimmy Hope’un yanına gider. Jimmy Hope, O’Brien’la yakın zamanda görüştüğünü, hatta vasiyetine şahitlik ettiğini, diğer şahidin de aşçı olduğunu söyler. Böylece uşağın vasiyetin şahidi olduğu için saldırıya uğradığı teorisi boşa düşer. Ayrıca O’Brien’ın Fear isimli bir gençle orduya katıldığını ve savaş sırasında Fear’i koruduğunu anlatır. Nigel, Edward Cavendish’le O’Brien’ın savaştan önce tanıştıklarına dair bir fikre varır.

                Bu arada halası O’Brien’ı hatırlamıştır. Savaştan önce yaptıkları İrlanda ziyaretinde Fear ailesinin yanında bahçıvan yardımcılığı yapan genç O’Brien’la çektirdikleri fotoğrafı gösterir. Fear ailesinin oğulları savaşta ölmeden önce kızları da gölde boğularak ölmüştür.

                Nigel, İrlanda’ya gidip Fear ailesinin yanında dadılık yapan yaşlı kadınla görüşüp bazı bilgiler edinir. O’Brien’ın gerçek adı Jack Lambert’tır. Edward Cavendish, Fear ailesinin bir yakınıdır, evin kızı Judith’e aşık olmuştur, ikisi mektuplaşmışlardır. Ama 1913’te Jack Lambert gelince Judith ona aşık olmuş, Jack’le evin oğlu orduya katıldıktan bir süre sonra Judith, Jack’e mektup yazmış ama Jack gelmeyince Judith intihar etmiştir.

                Nigel eve döndüğünde Müfettiş’le konuşup öğrendiklerini anlatır. Müfettiş’e göre OBrien’ı öldüren Edward’tır çünkü yıllar önce sevdiği Judith, O’Brien yüzünden intihar etmiştir. Lucilla’nın onu O’Brien için terk etmesi de ikincil bir tetikleyicidir.

                Edward’ın o sabah verandada olması, Nigel kulübeye gideceğini söylediğinde tepki vermemesi, kardaki ayak izlerini korumaya çalışması aleyhindeki delillerdir.

                Nigel, uşağa yapılan saldırıyı şu şekilde açıklar; Uşak, Sloman’ın şantaj mektubunu kulübede bulmuş ve notla adamın karşısında çıkmıştır. Sloman ise Lucilla ile ortaklık yaparak uşağa saldırıp notu almıştır. Ancak kâğıt yanlışlıkla Lucilla’nın gönderilmesini istediği mektupların arasına karışmıştır. Sorgulanan Lucila bu iddiaları kabul eder.

                Nigel, O’Brien cinayetiyle ilgili kendi fikirlerini açıklayacakken Edward kız kardeşinin yardımıyla evden kaçar. Uzun bir kovalamacadan sonra uçaktan düşerek ölür. Kaçışı katil olduğuna delil sayılır.

                Nigel son bölümde amcası ve Philip Starling’e yarım kalan açıklamasını tamamlar. Önce Müfettiş’in teorisini çürütür.

                Bir kere mektupların üslubu Edward’a uymamaktadır. Müfettiş, Edward’ın siyanürlü cevizi O’Brien için yedek plan olarak hazırladığını iddia etmiştir ancak O’Brien cevizi dişleriyle kıran birisi değildir.

                Ardından başka bir hikâye anlatır: O’Brien Judith’le evlenmek için orduya katılmıştır. Kız, Edward tarafından (gizli ilişkisini babasına anlatmakla) tehdit edildiği için O’Brien’dan yardım istemiş ama O’Brien izinler kaldırıldığı için dönememiştir. İki hafta sonra kızın intihar ettiğini öğrenince deliye dönmüş, kendini öldürmeye çalışmıştır. Savaştan sonra Georgia’yla tanışınca erkek kardeşinin Judith’in ölümüne yol açan kişi olduğunu anlamış ve intikam planını yapmıştır.

                Tehdit mektuplarını kendisi yazmıştır. Çünkü ölümüne intihar süsü verilmesini önlemek istemiştir.

                Lucilla’nın kulübede buluşmak için yazdığı notu Edward’ın masasına bırakarak kulübeye gelmesini sağlamıştır.

                Ardından Edward’ı kendisini vurmak zorunda kalacağı bir duruma sokmuştur.

                Edward ise kimsenin ona inanmayacağını düşünerek olaya intihar süsü vermeye çalışmıştır.

                Sloman’ı öldüren de O’Brien’dır. Onun cevizi dişiyle kırma alışkanlığını bilmektedir. Cinayetin sebebi ise Sloman’ın savaş yıllarında ordu komutanıyken Judith’in kardeşi Fear’in ölmesine yol açan kişi olmasıdır.

                Roman hakkında genel bir değerlendirme yapmak isterim. Ölüm Tehdidi geleneksel tarzda bir polisiye. Karmaşık bir cinayet, pek çok şüpheli, zeki bir dedektif var ve cinayetin gizemi geçmişteki bir olayda saklı.

                Yazarın biraz ağdalı bir üslubu var. Şair olması hasebiyle bol bol şiir göndermesi yapmış. Tasvirler güzel ve yerinde yapılmış. Yazar diyalogları karakterlerin kimliğine göre ayarlamış, özellikle alt tabakadan karakterlerde onlara uygun bir konuşma biçimi vermeye dikkat etmiş. (İrlanda’daki şoförler gibi)

                Romanın kurgusu karmaşık, çok fazla olay ve ayrıntı var. Sürekli yeni ipuçları ortaya çıkıyor ve okurun şüpheleri karakterler arasında gezinip duruyor, yazar sonda büyük bir sürpriz hazırlamış. Ayrıca roman boyunca çok fazla akıl yürütme yapılıyor. Olay örgüsü, sürekli yeni teorilerin üretilmesine imkân sağlayacak şekilde kurgulanmış.

                Dikkatimi çeken bir husus da kitaptaki Komiser ve Müfettiş karakterlerinin aptal olmamaları, aksine işlerinin ehli insanlar olmaları.

                Hikâyeyi Sherlock Holmes öykülerindeki gibi dedektifin yakınındaki biri anlatmıyor. Bu yüzden dedektifin sadece eylemlerine ya da konuşmalarına değil düşüncelerine de şahit oluyoruz. Bu da aslında sondaki sürprizi saklamayı zorlaştıran bir faktör ama yazar bunu iyi becermiş. Sondaki ters köşe bence hem çok etkileyici hem de çok başarılı.

                Siyanürlü cevizin, cinayet işlemek için son derece orijinal bir fikir olduğunu düşünüyorum.

                Ana entrikada ciddi bir kusur göremedim. Ancak bir kurgu hatası olduğunu düşünüyorum:

                O’Brien, Edward’ı cinayet işlemiş durumuna düşürmek için ayrıntılı bir plan yapıyor ama onu kulübeye çekmek için Lucilla’nın kendisine yazdığı notu kullanıyor. Ama Lucila’nın böyle bir not yazacağını nereden bilebilirdi? Edward’ı kulübeye çekmek için başka bir hazırlığı vardıysa romanda bundan neden söz edilmedi?

                Sonuç olarak çok fazla dipnot okumayı gerektirmesi dışında başarılı bulduğum bir polisiye roman.

                Emel Aslan: Öncelikle Ramazan’ı bu yetkin ve başarılı çevirisinde dolayı tekrar tebrik ederim. Zamanın ruhunu çok iyi yansıtmış ve zor bir iş kotarmış. Günümüzde edebi değeri yüksek çevirilerle sık karşılaşmıyoruz. Kitaba başlarken biraz gözüm korkmuştu ama okudukça su gibi aktı gitti. Gayet keyifle okuduğum bir eser oldu.

                Yüzüncü sayfada“O hâlde doktor aptalın biri,” dedi yaşlı kadın ateşli bir cesaretle. “Hayatımda bu kadar büyük bir saçmalık duymadım. Kazayla öldü. Bay O’Brien’ın canına kıyması, Herbert’in böyle bir şey yapma ihtimalinden daha düşük,” deniyor.

                Nigel’ın halası O’Brien’ın kazayla öldüğünü nereden çıkardı ve nasıl bu kadar emin? “Kazayla olmuş olmalı,” gibi bir şey mi demek istiyor? Muhtemelen…

                Yüz on üçüncü sayfadaki kısım benim için hayli şaşırtıcı bir bölüm oldu. Katilin Arthur Bellamy olduğunu düşünüyordum ki kendisi kafasına ölümcül bir darbe aldı ancak ölmedi. Yalnız kitabın sonunda adamcağızın durumunu da öğrenebilseydik keşke, öldü mü kaldı mı, bir sonuca bağlanmadı.

                Yine aynı bölümde dikkatimi çeken bir durum oldu. Lucilla, kendisini O’Brien’ın metresi olarak tanımladı. Metres, evli olan adamlarla ilişki yaşayan kadınlar için kullanılan bir ifade ve O’Brien evli değildi. İlerleyen bölümlerde de herkes Lucilla için “metres” ifadesini kullandı. Ancak Georgia söz konusu olduğunda herkes “sevgilisi” tabirini kullanıyordu. Bu ayrımın neden yapıldığını tam olarak anlayamadım. Lucilla oyuncu, göz alıcı güzelliğe sahip bir femme fatale ve “hafifmeşrep” görüldüğü için mi metres olarak tanımlandı?  Georgia “namuslu” bulunduğu için mi “sevgili” mertebesine taşındı? Yazıldığı dönem itibariyle bu türden cinsiyetçi ifadeler normal karşılanıyordur muhtemelen.

                “İçinde Edward Cavendish’in Bayan Thrale’e yazdığı mektuplar vardı; uzlaşmak isteyen birisinin mektupları,”  deniyor bir yerde. Burada kastedilen “uzlaşmak” mı “barışmak” mı? Edward, Lucilla’yla ilişkisine geri dönmek istediğine göre muhtemelen “barışmak” kastediliyor.

                Gamze Yayık: Çok gıcık bir editörsün. (Gülüşmeler)

                Emel Aslan: Evin aşçısı hakkında “Ya da Bayan Grant var; pek belli etmese de galiba bir kadın, bu yüzden de zehirleyerek öldürme potansiyeli taşıyor,” diyor yazar.

                Bu kısım da son derece cinsiyetçi olmakla birlikte beni güldürdü.

                Ve son olarak olayın gerçekleştiği gece Nigel ile Arthur Bellamy’nin derin uykuya dalmış olmaları ve olaya müdahale edememeleri hakkında bir teorileri vardı: Katilin Edward olduğunu sanıyorlardı. Edward’da uyku ilacı bulunduğunu biliyorlardı. Edward’ın gece uyanmamaları için kendilerine uyku ilacı verdiğini düşünüyorlardı. Katilin Edward olmadığı, O’Brien’ın kendini öldürdüğü açığa çıkınca bu uyku ilacı konusuna bir açıklık getirilmedi. O’Brien onlara uyku ilacı verdi mi? (Planının aksamaması için büyük ihtimalle verdi.) Verdiyse bunu nasıl yaptı?

                Gamze Yayık: O’Brien’ın kurduğu düzen oyun kartlarının üst üste dizilişi gibi hassas. En ufak bir tesadüfi aksaklık tüm planın yıkılmasına neden olabilirdi. Sonuna kadar işledi evet. Ama Lucilla o mektubu yazmasaydı plan sekteye uğrardı. Yazar kurguyu epey zorlamış.

                Reha Avkıran: Söyleyeceğim pek çok şeyi söylediniz. Kitabı çok beğendim. Adamlar ta o zamanlar neler yazmışlar diye düşündüm. Türk polisiyesi diyoruz ama bizde doğru dürüst bir polisiye yazılması şunun şurasında Ahmet Ümit’le falan 15 senelik mevzuu. Bizimkiler 1970’lere kadar utançlarından takma isimle polisiye yazdı. Neyse ki artık polisiye hor görülmüyor.

                Bir yerde Bach, Beethoven ve Brahms aşkına diye bir söz geçiyor. Onu anlayamadım.

                Gamze Yayık: Herkesin kendi kutsalı var demek ki, yazar da klasik müziği kutsal saydı.

                Bir opera parçasına göndermedir belki. Ya da çevirmen hatasıdır.(Gülüşmeler)

                Reha Avkıran: Güzel benzetmeleri var. Mesela “lezzetli bir cinayet gerekçesi”. Başka bir yerde Georgia için “cazibeli bir çirkinliği var,” diyor. Ama bazı yerlerde de benzetme konusunda işin tadı kaçmış. Bir yerde üç paragraf üst üste yoğun kullanmış benzetmeleri.

                Mehtap Sezer: Güzel akıcı bir romandı. Ama yoğun göndermeler ve benzetmeler beni yordu ve düşündürdü. Acaba o dönemin bir gereği miydi bu? Bunlar polisiye bir romanı daha mı edebi yapar? Bilemiyorum. Ama benim okuma hızımı düşürdü o kısımlar. Çeviriyi çok beğendim. Ramazan’ın eline sağlık.

                O’Brien, Philiph üzerinde hiç durmadı, ondan şüphelenmesi. Onu çok çabuk bertaraf etti. Adam öldüremez, cinayet işleyemez bir pozisyona soktu onu. Romanın sonuna doğru katilin Philip olmasını bekledim. Bir de vasiyetname avukattaymış, açıklanmadı.

                Gamze Yayık: O’Brien bir sene sonra açıklanmasını şart koşmuş.

                Emel Yayık: Yine de finalde mirasın kimlere kaldığını öğrenseydik güzel olurdu.

                Mehtap Sezer: Keşke. Kurguyu böyle kurabilmesi parlak bir zekânın işareti. Hepsini bir eve toplaması bana Agatha Christie kurgularını anımsattı. Karakter diyaloglarında başarılıydı yazar. Örneğin Arthur karakteri konuşurken Rus klasiklerinden birini okuyormuşum gibi hissettim. Zaten karakter de Çarlık Rusyası’ndan kaçtığından bahsediyor. Cangıl kelimesini kullanışı hoşuma gitti. <komik benzetmelere ben de ekleme yapayım, ‘Arthur’un pankeke benzeyen burnu’. Sonuç olarak keyifle okudum, güzeldi. Biz siyasi karışıklıklarla uğraşmaktan herhalde edebiyata gerekli ehemmiyeti verememişiz. Umarım bundan sonra daha iyi şeyler olsun.

                Serap Gökalp: Ben aranıza yeni katıldım. Kitabı bitiremedim ancak Ramazan beyin sunumundan sonunu öğrendim. Kesinlikle okuyacağım sonuna kadar. Çeviri için tebrik ederim.

                Toplantımız sonraki polisiyemizin seçimi ve sohbet ile devam etti. Umarız siz de okuduğumuz kitaplara eşlik ediyor ve zevk alıyorsunuzdur.

                ÜÇ VAKTE KADAR

                Saate bakmayalı kaç hafta oldu bilmiyorum. Karımla göz göze gelmeyeli kaç gün oldu. Evde uzun süre oturunca burnum, sırtım, avuç içlerim kaşınmaya başladı. Artık umutsuz gözlerim salonda, mutfakta, antrede sessizlik arar oldu. Bir cesaret etseydim de başımı alıp gitseydim. İhtimaller paslandı otobüs duraklarında, istasyonlarda, limanlarda. Hem evde oturdukça kalbimin güzelliğine rehavet çöküverdi. Koltuğa iyice gömüldüm. Karıma yaptığım kahvenin telvesi gibi pişmanlığım da içime çöreklendi. 

                Bizim evde kahveleri ben yaparım, karım bakar. Lakin önce, “Ay, ben bakamam bu fala,” der.  Eve gelen kişiler, “Abla o kadar yoldan geldik, bakıver,” derler. O sırada benimki fincanı ittirir. “Yok, olmaz. Vallahi olmaz ayol,” der. Karşıdaki bir kez daha ısrar edince başlar ezberine: “ Göz var sende kızım, bak koca koca kem gözler.” Karşıdaki gaza gelip, “Gözü olanın gözü çıksın abla,” der. İçlerin yanardağ gibi kabarması, laflar, dedikodular,  gidilen gelinen uzunlu kısalı yollar… Fal baktıranın gazını almak ister gibi en sonunda yüzüne kocaman bir gülümseme kondurur Çağla. Üç vakte kadar hayırlı haberler, mutluluk gözyaşları, pirüpak yürekler, kısmetler, nasipler… Kahvenin karası gibi kararıp kalmaz gelenler, gidenler… 

                İşsiz kaldığımdan beri hanemize ayın doğmadığı kesin. Önceleri sadece arkadaşlarına fal bakan karım, ben bir iş tutturamayınca falcılığı gelir kapısı yaptı. Ayda yılda bir çalınan kapımız her saat başı tak tak, tık tık, tik tok, taka tuklarla inledi. İlk günler diğer odada zamanı sabır zembereğinden geçiren ben, sonraları nasıl olduysa kendimi gelen konuklara bol köpüklü, dumanı üstünde Türk kahvesi yaparken buldum.

                SALI SABAH 11.20

                Sonunda kendimi dışarı atmayı başardım. Kuvvetlice esen rüzgâr beni insanların arasına attı sanki. Nereye gideceğimi bilmeden bir süre yürüdüm. Her şeyin dönüşü vardı, benim yoktu. Sanki kimse kimseye kızgın değildi, kimsenin derdi yoktu, her şey güllük gülistanlıktı da bir ben sıkıntıdaydım. İnsanların çıkardığı hengâmede birileri bana çarpıyor, sürtünüyor, geçiyordu. Bedenimin buna aldırdığı yoktu. Uyuşuk olan ayaklarımın dibinde bir kart belirdi. Kartı düşüren ben değildim fakat benimmiş gibi eğilip aldım. Tramvay metrosundan basıp geçtim. Tramvay beni taşıyordu, ben başımda dünyayı taşıyordum. Tramvayın camından dışarıyı izlemeye koyuldum: Gökdelenler arasında uçuşan cılız kuşlar, mağazaların camekânlarındaki cansız mankenler, boy boy afişler… Kulağımın pasını silen bir frenle tramvay durdu. Öfkeden kirpiye dönmüş iki görevli hışımla içeri daldı. Yüksek sesle, “Kart basmayan bir kişi var. O, kimse çabuk dışarı çıksın!” diyerek ilk oklarını attılar. Kuru kalabalıktaki herkes birbirine bakıyordu. Elimdeki kartı sıktığımı fark ettim. Sorarlarsa karttaki kişi bendim.

                 “Amca, bu başkasının kartı. Üstelik de bir öğrencinin.”

                “Gençliğim bu benim. Çok çok eski gençliğim.”  

                Zaten herkes bir yığın soru soruyor. İnanmazlarsa onların sorunu olur, benim değil.

                Kirpilerin yüksek sesiyle irkildim. “O kişi çıkmazsa biz indireceğiz!” diyerek ikinci oklarını da attılar.

                İnsanlığa faydalı olmak için “Ben basmadım, kaçak girdim, alın beni ne yapacaksanız yapın. Bin okunuzu saplayın yine de ölmem ben. Çünkü gerçek kahramanlar ölmez,” demek istedim. Kıpırdayamadım. Görevliler konuşuyordu. Ağızlarının oynadığını görüyordum ama duymuyordum artık. Her şey çabucak oldu. Birisini kolundan tutup yaka paça çıkardılar. Şeytanla flört böyle olurdu. Zihnimi tatmin etmeye çalışırken hiçbir şey yapmaz, etrafa samimi, sıcak bakışlar fırlatırdım.

                SALI SABAH 10.30

                Evden nasıl çıktım, hatırlamıyorum. Sanki günlerce körle yatıp şaşı kalkmıştım. En sonunda o şaşı gözlerimle körü öldürmüştüm. Evet, öldürmüştüm. Tüm iç karartıcı fallar adına, tüm boş lakırdılar adına, az buçuk ömrüm adına. Şerham şerham kan görünce insan evden nasıl çıktığını da hatırlayamıyor. Pinekleyen ömrüm ivme kazandı belki de. Kaç bıçak darbesinde yere yığılmıştı Çağla?

                Ağzıma keskin bir acılık gelince atıverdim kendimi dışarı. Tramvaydan indim. Kilometrelerce uzanan kaldırımlarda yürümek midemi bulandırmaya yetti. Bastım kayıp kartı, bindim otobüse. Gördüğüm manzaranın inanılır tarafını yokluyordu zihnim. Ne yapmıştı Çağla? Fincanı tutan elini değil de diğer kolunu kaldırmıştı. Acımasız bir bakışla, “Bu bıçakla seni deşmek isterdim,” demişti. Evet, böyle demişti. Ben ne yapmıştım? Bu kez kendime acımak yerine o kör bıçağı ona indirmiştim. Üstelik bıçak kör de değildi. Ekmek kesemediğimiz kör bıçak kasatura olup çıkmıştı. Sonra ne mi oldu? Mutfağın fayansları kandan görünmez oldu. Gözlerimin akına al oturdu. Kendini gerçekleştiren kehanet, gerçek oldu.

                Tüm kadınlar Çağla’ya benziyor şimdi. Hepsinde hayat var, dolu dolu. Çağla ise öldü. Öldü mü gerçekten? Ben karımı mı öldürdüm şimdi? Eve gidip tekrar bol köpüklü kahve yapmak için sabırsızlanıyorum ama Çağla olmayınca neye yarar?  Gidip kendi gözlerimle görmeliyim karımı. Otobüsten inip yine tramvaya binmek için kuş olup uçuyorum.

                SALI SABAH 10.30 / BAŞKA BİR EV

                Babası otobüs kartını sorduğunda başını önüne eğdi çocuk. Ne diyebilirdi ki? Kartını yine kaybettiğini o anda anlamıştı.

                Antrenör, “Senin çocuğun yeteneği var, bunu özel dersle destekleyelim,” demişti. Tam özel derse gideceği sırada kartı bulamadılar. Aramalar, taramalar, bir telaş, bir panik… İşe mi yetişsin, çocuğu özel derse mi yetiştirsin? Allah’tan bu devredeki arkadaşları anlayışlıydı da birbirlerini idare ediyorlardı. Kartı kaybetmesi bir yana, iti var, uğursuzu var, hırlısı var, hırsızı var.

                İşi buydu: Hakikatin peşinden koşup suçluyu yakalamak, adalete teslim etmek. İsim, soy isim, kimlik numarasının ilk üç ile son üç hanesini kullanılarak nelerin yapılabileceğini tahmin bile edemezdiniz. Kartı iptal etmek için uygulamaya girdi. Kartın 11.20’de kullanıldığını görünce canı sıkıldı. Alnına düşen saçlarını eliyle arkaya attı Polis Memuru Orçun. Bu kez oğlunun kaybolan kartını kullananın kim olduğunu bulacaktı. Rahat nefes alamamak neymiş öğretecekti ona, kafaya koymuştu.

                SALI ÖĞLEN 13.00

                Çalıştığı bölgeye yakın yerlerde dolanıyordu bu fare. Daha önce de hayatındaki tekdüzeliği kırmak için böyle küçük şeylerin peşinden gittiği olmuştu genç polisin. Bu kayıp kart işinin altından tuhaf bir durum bile çıkabilirdi. Şarap parası bulamayan ayyaş, kartı kullanıp başka yerlerde para dilenecekti. Zengin bir iş insanı sırf macera olsun diye beyaz, lüks cipini park edip kartı kullanmak da isteyebilirdi. Belki de fal bakan çingene kadın kartı bulduktan sonra memelerinin arasına sıkıştıracaktı. Ya da yeni işlediği cinayetin ardından ne yapacağını bilemeyen bir katil, kartı bulur bulmaz yavşak yavşak gezinen bir tipe dönüşecekti. Orçun bunları düşünürken uygulamaya tekrar baktı. Otobüsten inip geldiği istikamette geri döndüğünü gördü kartı kullananın. Geldiği yere dönüyorsa tramvay durağında beklemeliydi. Neye çatacağız bakalım, diye düşündü Orçun. Tramvay durağına ondan önce varıp yolunu gözlemeye başladı. İnsanları göz hapsine almıştı. Kart basanlardan gözünü ayırmıyor, onları didik didik inceliyordu. Önünden geçen orta yaşlı, kır saçlı, kahverengi ceketli adamın kart bastığı anda uygulamadaki hareketliliği fark etti.

                Korkutmak istemeyecek kadar alçak, fakat bir o kadar da tehditkâr bir ses tonuyla kimlik kartını istedi adamdan. Adamda garip bir heyecanın kokusu vardı. Kimliğini evde unutmuştu. O zaman biraz daha yanına sokularak ulaşım kartını sordu. Önce boğazı düğümlendi adamın, sonra ona ait olmayan kartı uzattı. Oğlunun kartını eline alan Orçun, çıldırmış gibi konuşmaya başlayan adamın söylediklerinden bir şey anlayamadı. Onun için cümleler cinayet kelimesinden sonra anlam kazandı. Ekiplere haber verip söylenen adrese doğru yola çıktılar.

                Karısını bıçaklamış. Göreceği manzarayı düşünmeye başladı Polis Memuru. Yerde kanlar içerisinde yatan bir kadıncağızın hayali gözünün önünden gitmiyordu. Şimdi bu nasıl bir yazgıydı? Nasıl sorgu, sual edilirdi? Gidene kadar aklı da izanı da sığmamıştı ekip aracına.

                Önce kapıya vuruldu: Küt küt küt.  Kapı beklenmedik bir şekilde açıldı. İki parmağının arasına kıstırdığı sigarayla kapıyı açan Çağla’ydı. Gelen ekip şaşkınlık içinde birbirine bakıyordu. Bir kahkaha koptu kadından.  “Ayy, beni mi öldürmüş o cevval(!) Öldüm mü yani şimdi ben?” Tekrar şuh kahkahasını savurdu pervasızca. “İçeri geçin, falınıza bakayım.”

                ***

                Kullanma tarihi geçmiş otobüslerden birine atladım. Tedavülden kalkacaktı bu kart, iyi oldu kullanmam. Üstüme basıp geçme, diyecek hâli yoktu ya! Gürültülü bir kamyonun yanımızdan geçmesiyle şaha kalktı birkaç saat önce yaşananlar. En son mutfağın kartonpiyerine bakmıştım, bembeyazdı. Kırmızı bir şey yoktu bizim evde. Yüzlerce kez el değen mutfak raflarındaki renk seçimi de bize aitti. Kırmızıya sorsak o da bizim evi tercih etmezdi. Benimki, öğrenilmiş çaresizlik. Zaten ben bıçakla sarımsak da temizleyemem, hep elimle yaparım. Ekmeği elimle bölerim, portakalı elimle soyarım, enginarı elimle parçalarım. Değil ki karıma bıçak saplayacağım? Aklımı kaçırmış olmalıyım? Nerden çıkarıyorum bunları? Ah, o kahve fallarından! Bu sabah Çağla benim falıma baktı, dondu kaldı, konuşamadı. “Ben bu fala bakamayacağım,” dedi. Israr ettim, yalvardım, yakardım. Bir cenaze gördüğünü söyledi. İşte o andan itibaren kehanet kafamda kendini gerçekleştirdi. Her fal çıkacak diye bir şey yok ki canım! Yoksa size kimse söylemedi mi falcıların yalancı olduğunu?

                POLİSİYEFİL: POLİSİYE TUTKUNLARININ YENİ KİMLİĞİ

                Sosyal medyada dolaşırken, polisiyeye dair oldukça yenilikçi ve güzel bir terime rastladım: “Polisiyefil”. Bunun üzerine kafamda bir şimşek çaktı ve bu terim hakkında bir yazı hazırlamak istedim. Tabii burada bu terimi kullanan Instagram hesabının da adını geçirmezsem olmaz: @polisiyeokuyorum

                Yeni bir isim…

                Polisiye, hem edebiyat hem de sinema dünyasında büyüleyici bir tür olarak milyonlarca insanı etkiliyor. Gizemli cinayetlerin çözülmesi, zekice planlanmış soygunlar, derin psikolojik çatışmalar ve akıllara durgunluk veren sürpriz sonlar, polisiye türünü eşsiz kılıyor. Peki, bu türe gönül veren kişiler için özel bir adımız var mı? Şimdiye kadar yoktu. Ancak sinefillerin sinema tutkularını ifade etmek için kullandıkları bu terime benzer şekilde, polisiye sevenlere de bir ad vermenin zamanı geldi: Polisiyefil.

                Bu yazıda, “polisiyefil” teriminin ne anlama geldiğini, polisiye tutkusunun köklerini ve bu türü sevenlerin dünyasına dair detayları keşfedeceğiz. Eğer polisiye sizin için sadece bir eğlence değil, bir yaşam tarzıysa, bu terim tam size göre!

                Polisiyefil Nedir?

                “Polisiyefil,” polisiye türüne büyük ilgi ve sevgi duyan kişileri tanımlamak için önerilen yeni bir terimdir. Polisiye romanlardan dizilere, suç filmlerinden gerçek suç podcastlerine kadar geniş bir yelpazede bu türle ilgilenen herkes polisiyefil olabilir.

                Bu terim, polisiye türüne olan bağlılığı ifade eden sade ve güçlü bir kelime olarak literatüre kazandırılmayı bekliyor. Polisiye hikâyelerin gizemli atmosferine kapılanlar, zekice kurgulanan olay örgülerini çözmeyi sevenler ve adaletin yerini bulduğu hikâyelerden tatmin olanlar için ideal bir tanım.

                Polisiyefillerin Dünyası: Onları Ne Özel Kılar?

                Polisiyefiller, genellikle meraklı, analitik düşünen ve detaylara dikkat eden kişilerden oluşur. Ancak bu tutkuyu farklı yönleriyle ele almak, onları daha yakından tanımamıza yardımcı olabilir.

                Merak ve Çözümleme Tutkusu

                Polisiyefiller için her hikâye, çözülmesi gereken bir bulmacadır. Cinayet mahallindeki ipuçlarını analiz etmek, şüphelilerin geçmişlerini araştırmak ve olayın perde arkasındaki gizemi çözmek onlar için büyük bir keyiftir. Merak, bu türün hayranlarını her zaman bir sonraki sayfaya ya da bölüme yönlendirir.

                Analitik Düşünme ve Detaylara Odaklanma

                Polisiye türü, okuyucularını ya da izleyicilerini dikkatli olmaya zorlar. İpuçlarını gözden kaçırmak, hikâyenin çözümünü anlamayı zorlaştırabilir. Bu nedenle polisiyefiller genellikle analitik düşünme yeteneklerini geliştirmiş, ayrıntılara odaklanmayı alışkanlık haline getirmiş kişilerdir.

                Karakterlere ve Hikâyelere Bağlılık

                Polisiyefillerin hafızalarında yer eden karakterler, adeta gerçek birer insan gibi hayatlarındadır. Sherlock Holmes, Hercule Poirot, Miss Marple, Behzat Ç. ya da True Detective’in Rust Cohle’u gibi karakterler, polisiye severlerin zihinlerinde unutulmaz bir yer edinir.

                Adalet Arayışı

                Polisiye hikâyelerde adalet genellikle bir şekilde sağlanır. Bu, polisiyefillerin dünyasında ahlaki değerlerin korunmasını sağlar ve onları bu türün içine daha da çeker.

                Polisiyefil Olmanın Hayata Katkıları

                Polisiyefil olmak, sadece bir eğlence biçimi değil; aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir deneyimdir. İşte polisiye tutkunlarının bu dünyadan elde ettiği başlıca kazanımlar:

                Zihinsel Egzersiz

                Polisiye hikâyeler, okuyucuları ya da izleyicileri düşünmeye ve tahmin yürütmeye teşvik eder. Olay örgülerindeki ipuçlarını takip etmek, beyninizi sürekli aktif tutan bir egzersizdir.

                Hayal Gücünün Gelişimi

                Polisiye türü, hayal gücünüzü besler. Yazarların ve senaristlerin kurduğu karmaşık dünyalar, sizi sıradan hayatın dışına çıkarır ve farklı senaryoları hayal etmenize olanak tanır.

                Sosyal Bağlantılar

                Polisiye tutkusu, diğer polisiyefillerle güçlü bağlar kurmanızı sağlar. Kitap kulüpleri, online forumlar ve sosyal medya grupları, bu türden zevk alan insanların bir araya geldiği harika topluluklardır.

                Adalet Duygusunun Tatmini

                Polisiye hikâyeler ve romanlarda adalet genellikle yerini bulur. Bu, izleyicilere ya da okuyuculara gerçek dünyada eksikliğini hissettikleri bir tatmini sunar.

                Polisiyefil Teriminin Tarihi ve Önemi

                Polisiye türü, 19. yüzyılın ortalarında Edgar Allan Poe’nun “Morgue Sokağı Cinayetleri” ile doğmuş ve sonrasında Sir Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes karakteriyle daha da popülerleşmiştir. Agatha Christie’nin zekice kurgulanmış romanları, Raymond Chandler’ın sert dedektif maceraları ve günümüzdeki modern suç dizileri, polisiye türünün her dönemde güncel kalmasını sağlamıştır.

                Polisiyefil terimi, bu köklü türe olan sevgiyi ifade etmek için harika bir araçtır. Sadece bir kelime değil, aynı zamanda bir aidiyet duygusudur.

                Neden Polisiyefil Terimini Kullanmalıyız?

                Bu türden hoşlanan insanların ortak bir kimlik altında toplanması, topluluğun daha da güçlenmesini sağlayabilir. “Sinefil” terimi nasıl sinema tutkunlarını bir araya getirdiyse, “polisiyefil” terimi de polisiye severler için bir çatı oluşturabilir.

                Bu kelime, polisiye severlerin tutkularını ifade etmelerini kolaylaştıran sade, anlamlı ve güçlü bir terimdir.

                Sonuç: Polisiyefiller İçin Yeni Bir Dönem Başlıyor!

                Eğer polisiye türüne tutkuyla bağlıysanız, artık kendinizi tanımlayabileceğiniz bir teriminiz var: Polisiyefil. Polisiye romanlar, diziler, filmler ve podcastlerle dolu bu büyüleyici dünyada kendinizi evinizde gibi hissediyorsanız, bu kimliği gururla taşıyabilirsiniz.

                Hadi, bu terimi yaygınlaştırmaya başlayalım! Polisiye severler olarak birbirimizi bulmamıza ve bu harika türe olan sevgimizi paylaşmamıza yardımcı olalım. Çünkü hepimizin içinde biraz polisiyefil var!

                KAYIP ÇOCUK VAKASI

                Siyah saçları da su yeşili gözleri gibi ışıl ışıldı. İncecik vücudu, dar kısa mini eteği, gözlerinin rengindeki straplez bluzuyla hoş bir görünümü vardı. Söylediği Beatles şarkıları bedeninde hayat buluyor, ona ayrı bir hava katıyordu. Vücudunun ve ellerinin hareketi şarkılarla tam bir uyum içindeydi.

                Burası Londra’daki publardan esinlenerek dekore edilmiş, yirmi-otuz kişinin sığacağı bir bardı. Çalışan genç kızlar bira servisine yetişmeye çalışırken, onu her çarşamba dinlemeye gelen müdavimleri keyifli bir akşam geçiriyordu. Sesinin tonu Beatles şarkılarına öyle uyuyordu ki dudaklarından dökülen İngilizce melodiler ışıklı bir ipe dizilmiş gibiydi.

                Hera, Let It Be şarkısıyla o geceyi tamamlamıştı. Şarkı bitince bir alkış koptu.

                Sahneden indi. Ona verdikleri depodan bozma odaya girdi. Üzerine eşofmanlarını giydi. Aceleyle makyajını temizleyerek topuklu ayakkabılarını çıkardı. Cep telefonuna baktı.

                “Aman Allah’ım, bu ne?”

                Bir sürü cevapsız arama vardı. Telaşlandı. Bakıcının telefonunu çaldırdı. Açan olmadı. Onun bu telaşlı hâlini gören mekân sahibi meraklı gözlerle çıkışını izlerken sordu.

                “Hemen mi çıkıyorsun?”

                “Evet, gitmem lazım. Oğlum ateşliydi, bakıcıyla bıraktım. Açmıyor telefonu.”

                “Ama o yine seni soracak.”

                “Sorarsa sorsun, gitti dersin. Lütfen oyalama, çıktım ben.”

                Kapüşonunu başına geçirdi. Sırt çantasını taktığı gibi arka kapıdan karanlık sokağa karıştı. Yakınlara park ettiği arabasına bindi.

                Feriköy Mezarlığını geçti. Evinin bulunduğu sokağa girdi. Yaşadığı binanın önü polis kaynıyordu. Ambulans ve siren sesleri arasında sarı bantlara korkuyla yaklaştı.

                Kıvırcık saçlı polis, göz makyajı yarım yamalak temizlenmiş ağlamaklı genç kadına baktı.

                “Memur Bey, ne oldu burada? Evim burada. İçeride bakıcıyla üç yaşındaki oğlum var.”

                Genç kadının söylediği şeyler memurun yüzünü değiştirmişti. Bunu fark eden Hera’nın tedirginliği artarken zihninden bir sürü kötü senaryo geçti.

                “Lütfen, izin verin evime gireyim, oğlum beni bekliyor, bakıcı evine gidecek.”

                Polis memuru, “Bu gidişle gidemeyecek,” dedi fısıltıyla.

                Memur, son durumu sormak için diğer ekip arkadaşlarının yanına gitti. O sırada Hera çıldıracak gibi oldu. Yerinde duramıyordu. Sarı bantların altından bir hamlede fırladı. Olanca hızıyla dördüncü kata çıktı. Kapılarının önünde bekleşen tanımadığı komşularının yüzlerindeki acıma ifadesine aldırmadan önlerinden hızla geçti. Evinin kapısı sonuna kadar açıktı. Beyaz fayanslarla döşeli evin girişinde, yerde ve duvarlarda kan izleri vardı. Küçük puf ve yerdeki post kana bulanmış, bir köşeye fırlatılmıştı. Yönü ona doğru dönük kıpkırmızı postalın izi, önünde bir facianın kanıtı olarak duruyordu.

                Komiser Reha çizgili gömleği ve koyu renk kot pantolonuyla kapının önüne çıktığında Hera ile burun buruna geldi. Hera’nın arkasından koşan yardımcısı Gülçin nefes nefeseydi.

                “Komiserim, kadına yetişemedim.”

                “Yetişsen şaşardım,” dedi mırıldanarak. “Sorun değil, bırak.”

                “Komiserim, oğlum nerede? Neden kimse bir şey söylemiyor.” Hera tekrar hıçkırıklara boğuldu. “Oğluma bir şey oldu. Ona bir şey oldu…” diyerek kendisini yerden yere fırlatmaya, çığlıklar atmaya başladı.

                Gülçin kadının hâline üzülmüştü. “Lütfen sakin olun. Oğlunuzla ilgili henüz bilgimiz yok. Ama en kısa sürede onu bulacağız.”

                “Nerede o zaman? Neden aramıyorsunuz?”

                “Nerede olduğunu henüz bilmiyoruz. Aramaya başladık merak etmeyin.”

                “Oğlumu evde bakıcıyla bırakmıştım. Ona ne oldu peki, yaralı mı?”

                Reha, Hera’yı içeri sokmamak için karşı komşusunun getirdiği sandalyeye oturttu.

                “Yalnız mı yaşıyorsunuz?”

                “Evet. O kadıncağıza ne oldu?”

                “Öldürüldü.”

                “Aman Allah’ım!”

                “Bakıcınızın düşmanı falan var mıydı?”

                “Ne düşmanı olacak, memleketinden çalışmak için gelmiş bir yabancı. Oğlumu bulun ne olur. Kaçırdılar mı onu?”

                “Neden kaçırıldığını düşündünüz? Bir şey mi biliyorsunuz?” diyerek Gülçin atıldı bu sefer.

                “Hayır, bir şey bildiğim yok.”

                Gülçin yine sordu. “Bakın, bir adam telefonla edip bu evde bir ceset olduğunu söylemiş.”

                “Arayan kimmiş?” diye ıslak gözleriyle Gülçin’e baktı Hera.

                “Henüz bilmiyoruz. Çocuğunuzun babası kim?” diyerek Reha girdi söze.

                “Eski eşim. Doktor. İsmi Teoman Çetik.”

                “Bize biraz eski kocanızdan bahsedin.”

                “Ayrılalı iki yıl oldu.”

                “Oğlunuz kaç yaşında?”

                “Üç yaşında.”

                “Ayrıldığınızda çocuğunuz bir yaşındaymış yani.”

                “Evet.”

                “Neden ayrıldınız?”

                “Ailevi sebepler,” diyerek geçiştirdi kadın.

                Reha, Hera’nın yeşil gözlerine baktı. Çok güzel bir kadındı. Düzgün fiziği, duruşu, konuşması, uzun düz siyah saçları içinde kıpırtılar uyandırıyordu.

                “Bakıcı ne zamandır sizinle çalışıyor?”

                “Geçen yıldan beri. Sadece çarşambaları. O günlerde bir pub da şarkı söylüyorum.”

                “Geçiminizi o şekilde mi sağlıyorsunuz?”

                “Evet, ayda dört kez çıkıyorum. Fena kazanmıyorum.”

                “Bakıcınızın milliyeti neydi?”

                “Gürcü. İki yerde daha bakıcılık yapıyordu.”

                “Nerede oturuyor?”

                “Bilmiyorum. Türk sevgilisiyle bir evde yaşıyor. Buraya yakın olduğunu söylemişti.”

                “Evde çocuğunuzu emanet ettiğiniz kişinin nerede oturduğunu bilmiyor musunuz?”

                “Bilmiyorum, evet. Bana bir arkadaşım tavsiye etmişti. Hem pasaport fotokopisini de almıştım.”

                “Sizce kim öldürmüş olabilir? Hem de evinizde. Kavgalı olduğu birisi ya da bağlı olduğu bir şirket falan var mı?”

                “Bilemiyorum. Onu nasıl öldürmüşler? Acaba çocuğumun gözleri önünde mi? Yavrumu katil mi kaçırmış?”

                “Bıçaklanmış. Evde 44 numara kanlı ayak izleri var. Bir de 36-37 numara ayak izi.”

                Hera, çevresinde 44 numara ayakkabı giyenleri düşündü. Sonra da bakıcısının ayak numarasını. Yok, bakıcısının ayakları bu kadar küçük değildi.

                “Bu evin başka kimde anahtarı var?” diye sordu Gülçin.

                “Sadece eski kocamda.”

                “Eski kocanız nerede oturuyor?”

                “Maslak’ta.”

                “Çok uzak değil. Bakıcının özel hayatıyla ilgili sizi şüphelendiren, dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

                “Bir keresinde beni deli etmişti. Program için evden çıkacağım, o gelmemişti. Erkek arkadaşı çalışmayacaksın diye eve mi kilitlemiş ne?”

                Gülçin notlarını aldı. Öncelikle bakıcı kadının evini ve sevgilisini araştıracaktı. Bir sessizlik oldu.

                Hera “Bu sorgu ne kadar daha devam edecek? Ne olur çıkıp arayın, oğlumu bulun ne olur,” diyerek ağlamaya başladı.

                “Siz merak etmeyin, biz bunları konuşurken şehirdeki bütün görüntüler alınıyor, sokaktaki kameralar inceleniyor.”

                Hera cevabı duymamış gibi konuşmaya devam etti. “Ateşliydi, onu acile götürecektim. Gelmeden aradım, açmadı…”

                “Bir düşmanınız var mıydı?”

                Yine “Hayıııır!” diye acı bir çığlık koptu.

                Hera’nın kırk, kırk beş yaşlarındaki karşı komşusu Demet yanına gelip ona sarıldı. Yüzünü avuçlarının içine aldı. Gözlerinin içine bakarak konuştu.

                “Sakin ol canım, oğlun bulunacak. Gelince de sana ihtiyacı olacak, lütfen sakin kal.”

                Hera yeşil gözlerini onun gözlerinden ayırmadan konuştu.

                “Bulunacak, değil mi?”

                “Elbette bulunacak, şimdi sakin ol.”

                Kafasını Demet’in göğsüne yasladı. Komiser Reha ısrarlı sorularına devam etti.

                “Bu eve gelip giden manav, market çırağı, sizin yalnız yaşadığınızı bilen birileri var mı?”

                “Hayır, öyle biri yok. Ben bütün alışverişimi kendim yaparım, sadece çarşamba geceleri çalışıyorum. Her zaman evdeyim.”

                “Kiminiz kimseniz yok mu?”

                “Hiçbir akrabam yok. Annem vardı, onu da iki yıl önce kaybettim.”

                “İyi düşünün, binada, yakın çevrenizde, çalıştığınız yerde, size kinlenen birileri var mı?”

                “Hayır, kimseyle aramda bir husumet ya da sürtüşme yok.” Sesi boğuktu. “Sadece apartman toplantısında yöneticiyle kavga ettim. Eski bina olduğu için bizim sayaçlar ortak. Su paralarını elden topluyor. İki aydır da ben iki katı ödüyorum. ‘Bu işte yanlışlık var diyorum,’ düzeltmiyor. Onunla kavga etmiştim. O da burada oturup çocuğumu kaçıracak kadar salak değil ya?”

                Demet içeriden bir bardak su getirip Hera’ya uzattı. Koruyucu bir edayla Komiser’e baktı.

                “Komiserim, yetmez mi?”

                “Yetmez efendim. Çocuğu ve katili bir an önce bulmalıyız.”

                “Gidin, dışarıda arayın.”

                “Öyle olmuyor bu işler, Demet Hanım,” diyerek kadını susturdu Reha.

                “Bu yönetici hangi numarada oturuyor?”

                “20 numara,” dedi Hera burnunu çekerek.

                Komiser, Gülçin’in yanına yaklaştı.

                “Çık bakalım yöneticiye, bir şey görmüş, duymuş mu? Ha bir de şu Gürcü bakıcının kimliğini bizim çocuklara ver. Acilen ev adresine bir ekip gitsin,” dedi.

                Reha, Demet’e döndü.

                “Demet Hanım, siz olay olduğu sırada neredeydiniz?”

                “Mahallemizin bir yardım derneğini var. Orada toplantıdaydım. Ne o, beni de mi sorgulayacaksınız?”

                “Benim için şu anda herkes şüpheli,” diyerek gözlerinin içine baktı Reha.

                Sorgu nihayet bitmişti.

                Demet, Hera’nın kollarına girip “Seni bir yerlere bırakmam. Çocuğun bulunana kadar bendesin.” Diyerek kendi evine götürdü.

                ***

                Komiser Reha yeniden daireye girdi. Evde hiçbir perde çekili değildi. Salonun ve mutfağın penceresi başka bir binaya bakıyordu. Ceset salonda konsolun önünde, yana devrilmiş yatıyordu. Kadına tecavüz edilmemişti. Dövülmüştü. Direnmeye çalıştığı için ellerinde çok fazla kesik vardı. Beyaz konsolun ön yüzeyinde kan izleri vardı. Komiser Reha işaretlenmiş delillere yeniden baktı. Bir kısmı çoktan delil torbalarına yerleştirilmişti. Cesette boğuşma izlerini çağrıştıran sıyrıklar, çizikler, kesikler, kıyafetinde parçalanmalar, yerde de sürüklenme izleri görünüyordu. Kadın canhıraş mücadele etmişti. Kapıda zorlama göremedi. Belki de katilini tanıdığı için kapıyı rahatlıkla açmıştı. İşaretlenmiş deliller dışında ufak bir detay dikkatini çekti. Cep telefonunu konsolun halkalı kulpuna yaklaştırdı ve fotoğrafını çekti. Fotoğrafı parmaklarını kullanarak yakınlaştırdığında kaplumbağa yeşili bir kazak ipinin oraya sıkışmış olduğunu gördü.

                Bir süre ortadan kaybolan Gülçin yeniden yanına geldi.

                “Komiserim, biraz önce aradılar. Cinayeti haber veren bir kargo görevlisiymiş. Merdivenlerden çıkarken kapıyı açık görmüş. Bakmış, her yer kan, hemen polisi aramış. İfadesini aldık. Bir de çocuğun babası geldi. Yukarı çıkıyor.”

                “Tamam. Sen çıktın mı yöneticiye?”

                “Çıktım. Yukarıdan aşağıya bütün kapıları çaldım. Kimse bir şey duymamış, görmemiş.”

                “Burada insan doğruyorlar, çığlıklar, bağırtılar, bir Allah’ın kulu da kapıyı açıp ‘Bu ses kimden geliyor?’ demiyor.”

                “Öyle maalesef,” dedi Gülçin.

                “Ha, bir şey daha. Az önce karşı binada perdenin arkasından bakan meraklı bir komşu vardı. Onu bir sorgula.”

                Merdivenlerden bağırarak, gürültüyle çıkan birinin sesi geldi. Eski eş, Dr. Teoman Çetik’ti bu.

                “Amirim, Hera nerede? Oğlum nerede?”

                “Hera karşı komşunuzda. Oğlunuz kayıp. Kaçırıldığını düşünüyoruz.”

                “Neden? Kim yapar?”

                “Bilmiyoruz. Ayrıca bakıcınız öldürüldü.”

                “Onun bakıcısı, benim değil.”

                “Sonuçta ortak bir çocuğunuz var. Oğlunuzun bakıcısı.” Eski kocanın notunu vermişti. Böyle tipleri iyi bilirdi. Bunlar bütün sorumluluğu üzerinden atmayı seven lüzumsuz adamlardı onun gözünde.

                “Ben ona hep dedim. ‘Bir anne gidip barlarda şarkı söylemez,’ dedim. Ama beni dinlemedi.”

                “Peki, nafaka veriyor musunuz?”

                “Hayır, kabul etmedi. Bu ev onun evi zaten.”

                “Lan şerefsiz, İstanbul gibi yerde bu kadın nasıl geçinsin?” diyecekti, tuttu kendini.

                “Neden ayrıldınız?”

                “Ailevi sebepler.”

                “Ulan, biriniz de bana açıklasın neymiş bu çok mühim ailevi sebep!” diye sert çıkacaktı ki yine kendini tuttu.

                “Peki, siz çocuğunuzu görmüyor muydunuz?”

                “Hafta sonları.”

                “Borçlu olduğunuz birisi ya da düşmanınız falan var mı?”

                “Yok, Komiserim. Kimseyle bir sürtüşmem de yok.”

                “Bu kafayla o zor biraz ama neyse…” diye mırıldandı. Gülçin tam olarak duymasa da onun yüzündeki ifadeden ne dediğini anlamıştı. Arkasından da “Böyle kızlar da hep böyle ayıları bulur niyeyse?” geleceğini biliyordu.

                “Sayın eski eş! İsminiz neydi?”

                “Teoman.”

                “Teoman Bey, eğer bu bir kaçırmaysa mutlaka fidye falan işin içine girer. Bu aralar telefonlarınıza çok daha duyarlı olun.”

                “Tamam.”

                “Ne iş yapıyorsunuz?”

                “Operatör doktorum. Özel bir hastanede çalışıyorum.”

                “Kesip biçiyorsunuz yani, ne güzel. Sizin işinizle, hastalarınızla ilgili bir sürtüşmeniz herhangi bir olayınız oldu mu?”

                “Bazen oluyor. Ama bu şekilde psikopatça sonuçlanabilecek şeyler değil.”

                “Siz yine iyice bir düşünün.”

                “Düşünecek bir şey yok. Siz işinizi yapın,” diyerek Reha’ya atarlandı adam.

                Olay Yeri İnceleme ekibi işlerini bitirmişti. Adli Tıp ve savcı da binadan birlikte çıktılar. Bütün deliller kıl, tüy, kan, vücut sıvısı olabilecek her şey en ince ayrıntısına kadar toplanıp kanıt torbalarına yerleştirilmişti.

                Komiser kurbanın siyah bir torbanın içerisinde üç kişi tarafından merdivenlerden indirilişini izledi.

                ***

                Ertesi gün Reha’nın ilk işi Hera’nın çalıştığı bara gitmek oldu. Çok sevdiği Londra’nın pub kültüründen esinlenerek dekore edilen mekân ilgisini çekmişti. En son üç yıl önce kurum onu altı aylığına Londra’ya gönderdiğinden bu yana böyle bir yer görmemişti. Belki arada buraya gelebilir, çömez Gülçin’i de getirebilirdi.

                “Mekân sahibiyle görüşebilir miyim?” diyerek yerleri temizleyen sarışın çocuğa sordu.

                “Çağırayım abi.” İçeri girdi, kısa boylu, orta yaşlarda biriyle geldi.

                “Merhaba. Nasıl yardımcı olabilirim?”

                “Ben Komiser Reha. Hera hakkında bilgi almak için geldim.”

                “Hayırdır, bir şey mi oldu?”

                “Ona bir şey olmadı ama bakıcısı öldürüldü. Çocuğu kayıp.”

                “Böyle bir şeyi kim yapar?”

                “Biz de onu araştırıyoruz. Belki sizden bununla ilgili bir şeyler öğreniriz. Onunla ilgili bildiğiniz ne var?”

                “Her çarşamba burada şarkısını söyler ve gider. Hiç alkol almaz. Öyle takıldığı kimse yoktur. Ben görmedim. Boşanmış olduğunu biliyorum.”

                “Peki, ona takılan, rahatsız eden biri var mıydı?”

                “Evet, biri var. Uzun boylu, bu çevrede oturan, onun hayranı Fikret diye biri var. Rahatsız ediyor muydu onu bilemem. Bazen ona kokteyl falan gönderir, o kabul etmez. Hera’nın tek derdi çocuğunu düzgün büyütmektir. Akıllı kızdır.”

                “Fikret’in burada bir taşkınlığını gördünüz mü?”

                “Hayır, görmedim. Dedim ya, hayran boyutunda bir ilgisi var. Ama bu kapının dışında ne olur bilmem. Gelince onu sorar. Sahnede o gün yoksa çeker gider, öyle bir tip.”

                “Görüntüsü nasıl?”

                “Kumral, uzun saçlı. Saçlarını arkadan bağlar, yakışıklı, uzun boylu, entel dantel bir adam.”

                “Nasıl bulurum onu?”

                “Bu civarda oturur. Dur, sorayım şu bizim sarı Metin’e,” dedi ve biraz önceki çocuğu çağırdı.

                “Fikret abin nerede oturuyor, sen bilirsin.”

                “Patron, motorunu bir sokak alttaki binanın önünde görmüştüm. Oranın kapıcısına sorabiliriz.”

                “Hadi, git o zaman amirinle, ona yardımcı ol.”

                “Sağ ol,” dedi Reha ve oradan birlikte ayrıldılar.

                Yürürken Metin’le sohbet ettiler.

                “Okumuyor musun?”

                “Okuyorum. Meslek lisesindeyim.”

                “Hangi bölümdesin.”

                “Elektrik.”

                “Anlıyor musun o işlerden?”

                “Anlarım tabii. Sigorta, priz falan, mekânda bir şeyler yaparım. Patron sever beni.”

                “Aferin sana.”

                Alt sokağa binanın önüne gelmişlerdi. Binanın kapıcısı sabah servisinden geliyordu.

                “Sadık abi! Sana bir şey soracağım.”

                Kapıcı elinde poşetlerle binaya girmeden durdu.

                “Hayırdır Metin, sor ne soracaksan?”

                “Şu motoru olan Fikret abi burada mı oturuyor?”

                “Evet, burada 14 numarada. Ne oldu?”

                “Ben Komiser Reha.”

                Komiser ismini duyunca bir toparlandı adam. “Hayırdır Komiserim?”

                “Bir şey yok. Sadece bilgi için danışacağım kendisine.”

                “Eee, iyi o zaman. Ben de oraya çıkıyorum. Beraber çıkalım.”

                Binaya girdiler. 14 numaranın ziline bastılar. Kapıyı bahsettikleri gibi yakışıklı, uzun boylu biri açtı.

                “Fikret Bey, Reha Komiser seni soruyordu.”

                “Buyurun, ne vardı?”

                “İçeri girebilir miyim? Bir cinayet ile ilgili bilginize danışacağım.”

                “Tabii, buyurun.”

                Diğer ikisini kapının dışında bırakıp içeri girdiler.

                “Oturun lütfen. Kahve içer misiniz? Kendime de yapacağım. Latte, Americano, Lungo, filtre kahve, hangisi?”

                “Benimki filtre kahve olsun.”

                Adam kapsülü makinenin haznesine yerleştirirken Reha ortalığı incelemeye başladı. Etrafta hiç fotoğraf yoktu. Son derece sade ve pratik döşenmiş bir evdi. Kendi evine benziyordu. Bu bekâr hayatının ev kokusu, tarzı, her şeyi tanıdık gelmişti. Bu evler yemek kokmayan evlerdi. Bir kadının varlığının kattığı sıcaklık bu evlerde olmazdı. Kahveler güzel fincanlarla geldi.

                “Buyurun, size nasıl yardımcı olabilirim?” diyerek düzgün bir diksiyonla sordu.

                “Hera’yı tanıyor musunuz?”

                “Evet, tanıyorum. Hatta her hafta onu dinlemeye giderim.”

                “Dün akşam onun evinde bir cinayet işlendi.”

                “Aman Tanrı’m çok üzüldüm,” diyerek şaşkınlığını ifade etti. Ardından çabucak devam etti. “Dün programı vardı ama ben hastaydım, gidemedim.”

                Doğruyu söyleyip söylemediğini anlamak için onun gözlerine, ellerine baktı Reha.  

                “Bakıcıyı öldürmüşler. Çocuğu da kayıp.”

                “Çok üzüldüm.”

                Yine onu dikkatle izledi Komiser.

                “Ona olan hayranlığınızın başka bir sebebi var mı?”

                “Biz onunla üniversiteden tanışıyoruz. Ama o benden pek hoşlanmıyor galiba ki benim her türlü iletişim talebimi reddediyor.”

                “Neden acaba? O dönemde bir şey mi yaşadınız?”

                “Evet, sayılır. Birkaç kez çıktık. Sonra beni başka biriyle gördü. Ondan sonra da yıldızımız hiç barışmadı. O bir doktorla evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Sonra boşandı. Ama ben belki yeniden başlarız diye umudumu kesmedim.”

                “Ooo, hayatına dair her şeyi biliyorsunuz. Yakın takipte misiniz ne?”

                “Yok Komiserim, ne takibi? O benimle ilgilenmese de soruyorum sağa sola.”

                Reha kahvesini bitirince kalktı.

                “Teşekkür ederim verdiğiniz bilgiler için.”

                “Rica ederim. Umarım faydam olmuştur.”

                Kapıdan çıkarken aynanın köşesine iliştirilmiş bir fotoğraf gördü. Genç bir erkekle genç bir kadın birbirlerine sarılmışlardı. Kadın Hera’ya çok benziyordu. ‘Acaba bu kadına psikopatlık düzeyinde takıntısı olabilir mi?’ diye düşünmekten kendini alamadı. Arabasına yürürken Gülçin’i aradı.

                “Gülçin, fidye ile ilgili bir şey çıktı mı? Eğer kaçırıldıysa bu saate kadar aramaları gerekirdi.”

                “Komiserim, hiçbir ses çıkmadı. Aklıma korkunç şeyler geliyor.”

                “Benim de. Binada kapıyı açmayanlar vardı. Bugün onları dolaş. Mutfağı gören karşı komşuya gidecektin, ne oldu?”

                “Gidemedim, Komiserim. Rapor yazdım.”

                “Yapmanı istediğim şey bürokrasiden daha önemli. Git, o binadakilerle konuş. Bir şey gören var mı öğren. Şimdi ben de olay yerine gidiyorum. Tekrar bir inceleme yapacağım. Sonra da Hera ile yeniden konuşacağım. Belki yeni bir şey çıkar. Bir de bakıcının adresine gidildi mi? Türk sevgilisi ne oldu?”

                “Hemen ulaşılmış. Hatta adam Emniyet’te sorguya alındı. Temiz gözüküyor. Sadece adamın kıskançlık düzeyi yüksek bazı konuşmaları kayda geçti. Bugün misafir edeceğiz.”

                “Ayakları kaç numaraymış?”

                “Hiç aklıma gelmedi.”

                “Şaşardım zaten gelse. Tamam tamam. Bu akşam oradayım. Onu ben sorgulayacağım.”

                Gülçin onun söylenmesine alışkın olduğu için hiç üzerine alınmadı.

                “Komiserim, siz ne yaptınız?”

                “Ben de kızın çalıştığı mekâna gittim. Sahibiyle konuştum. Onu dinlemeye gelen biri varmış. Fakülteden arkadaşıymış. Bir ara sevgililermiş. Bana biraz kıza takıntılı gibi geldi. Atıyorum adını soyadını. Bir bak sağlık sisteminden.  Psikiyatrik bir şeyi var mı ilaç vesaire…”

                “İlgilenirim, Komiserim.”

                Reha yine aklındakileri otomatiğe bağlamış gibi sıraladı.

                “Şu karşı komşu Demet’i de bir soruşturalım. Bak bakalım, o mahallede yardım derneği buluşması gibi bir şey olmuş mu gerçekten?”

                “İlgilenirim Komiserim.”

                “Aynı lafı tekrarlayıp durma…” diyerek yüzüne kapattı.

                ***

                Feriköy Mezarlığı’na gelmeden Reha’nın telefonu çaldı. Sarılıp sarmalanmış bir çocuğu taşıyan ve onu beyaz bir araca koyan sakallı bir şahıs tespit edilmişti. Fakat o gün yağmurlu olduğu için kameradan görüntü almakta zorlanıyorlardı. Yine de Reha sevinçten deliye döndü.

                “O yavrunun kılına bile zarar gelmeden onu bulacağım, ant olsun,” dedi kendi kendine.

                İlk önce olay yerine geldi. Yine galoş takarak içeriye girdi. Ezberlediği kanlı ayak izlerini, postu, pufu, duvardaki kan lekelerini geçti. Her şey hâlâ taze gözüküyordu. Ekip güzel çalışmış, delil olabilecek her ipucunu dikkatle toplamıştı.

                Katil salonda yaptıklarıyla kalmamış, holde de bıçaklamaya devam etmişti. İzlerin seyrinden Gürcü kadının çok direndiğini, mücadele verdiğini görebiliyordu.  

                Reha Komiser elindeki ses kayıt cihazını açtı. Sesli olarak not almaya başladı. Tekrar tekrar olayı konuşmak, ipucu bulma konusunda onun zihin kapılarını yeniden açabiliyordu.

                “Mutfak kapısının camı paramparça. Kadın boğuşma sırasında mutfağa kaçmış tezgâhta eline geçirdiği et döveceğiyle ona vurmaya çalışmış. Bu sırada cam aşağıya inmiş. Demek ki cesetteki sayısız çizik ve kesikler bu cam parçalarıyla oluştu. Kadın daha sonra can havliyle kapıya koşup kaçmaya çalışmış. Katil maktulü saçlarından sürükleyerek salona getirmiş. Cinayetin gerçekleşme biçiminde, kurbanın defalarca bıçaklanmasına rağmen saçlarından sürüklenmesi bende intikam hislerini çağrıştırıyor. Salonda, konsolun üzerindeki bütün objeler yerde ve kırılmış. Acaba üzerinde kan izleri olanların her birinden örnek alınmış mıdır? Belki katilden de bulaşmış olabilir. İkinci bir kişinin evin içerisinde dolaştığı, ayak izleri çok net. Katile yardım eden bir kadın olabilir. 36-37 numara ayakkabısı var. Bakıcının ayakları daha büyük. Bu izler bakıcının değil.”

                Cihazı kapattı. Aklına yeni bir şey gelmişti. Konsolu çekince arkasından küçük bir beyaz vazo parçası çıktı. Üzerinde de sürüntü gibi kan izi vardı. Gözden kaçmış olacağını düşünerek cebinde hep taşıdığı delil torbasını çıkardı. Olay yerinde unutulmuş tek kullanımlık eldivenlerden birini eline geçirdi. Delili torbaya koydu.

                “Bakalım kimin kanı çıkacak?”

                Evin içinde işi bitince karşı komşu Demet Hanım’ın kapısını çaldı.

                “Buyurun Komiser Bey,” diyerek onu içeri davet etti kadın. Hera salondaki koltukta iki büklüm oturuyordu. Onu görünce kalkmak istedi. Reha eliyle engelledi.

                “Lütfen kalkmayın.”

                “Bir haber var mı?”

                “Evet, size güzel bir haberim var. Arka sokağa park etmiş orta yaşlı, sakallı bir adam, kucağındaki çocuğu beyaz bir araca bindirirken kameralara yakalanmış.”

                “Aman Allah’ım, oğlum bulunacak!”

                Demet hemen atıldı. “Plakayı tespit ettiniz mi?”

                “Evet ettik.”

                “Ben sana dememiş miydim bulunacak diye,” diyerek Hera’ya sarıldı Demet.

                “Bu çok olumlu bir gelişme.  Oğlunuzu kısa sürede bulacağız, merak etmeyin. Şu ana kadar fidye isteyen olmadı, değil mi?”

                Demet cevapladı. “Olmadı.”

                Reha’nın bakışları konsolun üzerindeki eski, siyah beyaz fotoğraflara kaydı. Merak etmemek elinde değildi. Meslek alışkanlığıydı.

                Demet çay getirmek için mutfağa gidince, onun fotoğraflara dikkatle baktığını gören Hera açıkladı.

                “Demet’in rahmetli eşi. Çok zor günler atlattı. Bu eve yeni taşındığımda bebeği karnında yeni ölmüştü.”

                “Çok yazık.”

                “Evet öyle. Eşini de çocuğunun hemen ardından kaybetti. Yaslı kadıncağız.”

                “Üzüldüm.”

                “Ona elimden geldiğince yakın olmaya çalıştım. Oğlumu da bazen ona bırakırım. Çalıştığın günler de bırak derdi ama ben ne bileyim böyle olacağını.” Yeniden ağlamaya başladı.

                “Amirim, tam morali yerine geldi dedim ama siz arkadaşımı üzmüşsünüz,” diyen Demet, elinde tepside çaylar ve küçük ev yapımı poğaçalarla girdi.

                “Sizi konuşuyorduk. Başınız sağ olsun. Yakın zamanda hem bebeğinizi hem de eşinizi kaybetmişsiniz. Çok büyük bir acı.”

                “Sağ olun. Bir süre yardım aldım. Zor bir süreçti. Hâlâ ilaç kullanıyorum. Eşimle hayallerimiz vardı. Bebeğimiz ile birlikte Macaristan’a gidip yeni bir hayata başlayacaktık.”

                “İlginç, neden Macaristan?”

                “Seyahate gitmiştik. Orayı çok beğendik. Bakir. Ülkemizin çocukluğumuzdaki hâline çok benziyordu.”

                “Üzgünüm, acınızı hatırlatmak istemedim.”

                “Acıyla yaşamaya alıştım. Tabii ilaçlar da insanı tepkisiz, duygusuz yapıyor. Ot gibi bir hayat yaşıyordum. Allah’tan Hera oğluyla karşıma taşındı da dünyam değişiverdi birden.”

                “Aynen dediği gibi, fazlası var eksiği yok, oğlum onun da oğlu oldu sanki,” diye araya girdi Hera.

                “Demek öyle. Ne huzur verici.”

                “Öyle ama yakında gidecek.”

                Reha şaşırmıştı. “Neden?”

                “Eşimin vasiyetini yerine getireceğim. Önce geçici gitmeyi, sonra da oraya yerleşmeyi düşünüyorum,” diye yanıtladı Demet.

                Reha kısa bir süre düşündü, Hera’ya döndü. “Sizinle biraz baş başa görüşsek olur mu? Sormak istediklerim var.”

                Genç kadın hâlâ aldığın ilacın etkisindeydi. “Amirim, Demet benim can dostum, dert ortağım. Onun yanında her şeyi konuşabilirim.”

                “Peki, o zaman. Şu sır gibi sakladığınız ailevi sebepleri merak ediyorum. Lütfen bir anlatın bana.”

                Hera elinden bırakmadığı çocuk battaniyesine biraz daha sarılarak koltuğa hafifçe kıvrıldı.

                “Komiserim, hayatımın böyle olacağını hiç hayal etmemiştim ama şartlar seni istemediğin hâllere sokuyor,” diyerek anlatmaya başladı. “İlk zamanlarda her şey çok güzeldi. Fakültede tanıştık. Uzun zaman onun işe girmesini bekledim. Hastanede uzman doktor olarak işe başlayınca da evlendik. İlk zamanlarda bir medikal firmayla resmi olmayan bir ortaklığı vardı. Evlenmeden önce benden habersiz o ortaklığa girebilmek için borç almış. Sonrasında sık sık çalan telefonlardan, balkona çıkıp gizli saklı konuşmalardan, başka bir kadından şüphelendim. Bu durumu sorguladığımda beklemediğim bir cevap aldım. İstemeden bir çeteye bulaştığını söyledi. Bir çocukluk arkadaşından borç almak istemiş, o da onu başka birine yönlendirmiş. O kişi de tefeciymiş.”

                “Ortak olduğu firmanın adı neydi?”

                “Şu an kafam yerinde değil. Hatırlayamıyorum. Sonra işleri istediği gibi gitmedi. Firma battı. O da bütün parasını kaybetti. Borçlarını ödeyemedi. O dönem oturduğumuz eve haciz gelmesin diye başka yerden borç alıp kapatmaya çalıştı.”

                “Peki, bu ev? Bunu satarak kapatabilirdi.”

                “Bu ev anne ve babamın eviydi. Daha yeni benim oldu.”

                “İmdadınıza yetişmiş o zaman. Siz ayrılınca demek istiyorum.”

                “Haklısınız. Evliyken bu ev kiradaydı. Kiracı çıkınca annemler benim oturmamı istedi. İşte merak ettiğiniz hikâye bu. Tabii, başından beri çok kavgalarımız oldu. Hep bana sözler verdi, tutmadı. Ben de bu evliliği bitirmek istedim. Benim için ilişkimiz bitmişti zaten.”

                “Anladım,” demekle yetindi Reha. Vedalaşırken “En kısa sürede iyi haberlerle geleceğim umarım,” dedi genç kadına.

                ***

                Arabasına binip ana yola çıktı sonra Selvi sokağa saptı. Ara sokaklardan devam ederek kısa sürede Teoman’ın çalıştığı hastanenin Şişli’deki binasına vardı. Hastanenin otoparkında aracına binmekte olan Teoman’ı tanıdı. Hemen boş bir yere park ederek yanına gitti.

                “Neredeyse sizi kaçırıyordum.”

                “Oğlumu siz bulamıyorsunuz madem, ben de sokak sokak aramaya çıkıyordum.”

                “Bulmak üzereyiz merak etmeyin. Çocuğunuzu kaçıranın eşkâlini belirledik.”

                “Çok sevindim,” derken heyecanlıydı Teoman. O sırada yağmur başladı. “İsterseniz odama geçelim.”

                “İyi olur, sizinle konuşmak istediğim şeyler var.” Odaya çıkıp oturdular. “Hera’nın yanından geliyorum.”

                Hera deyince Teoman’ın bakışları değişti. “Ne dedi, yine ne yumurtladı?”

                “Bir şey yumurtladığı yok. Sadece gerçeklerden bahsetti.”

                Teoman kalkıp su ısıtıcısının düğmesine bastı. Reha devam etti.

                “Evlenmeden önce medikal bir firma için ortaklık yapmışsınız. Sonra işler kötü gitmiş. Maddi sıkıntıların ayrılmanızda etkili olduğunu düşünüyor.”

                Teoman, sallama çayları hazırlayıp Komiser’in gözlerine baktı. Karşılıklı oturup ilk yudumları aldılar. Artık kaçışı yoktu, her şeyi anlatacaktı.

                “Komiserim, sınavı kazanıp uzman doktor olduğum sıralardı. Fakülteden bir arkadaşımla medikal işine girdik o da tutmadı. Batırdık anlayacağınız. Bu iş için aldığım borçları da hâlâ bitirip düze çıkamadım.”

                “Bu kadar mı?”

                “Bu kadar değil tabii. O dönem ara sokaklardan birinden borç almıştım.”

                “Yani tefeciden.”

                “Evet, öyle de diyebiliriz.”

                “O da babasının hayrına vermemiştir.”

                “Eh, hâliyle. Batınca ödeyemedim. Faiziyle de borcum iyice arttı. Nihayetinde borçlarımı ödeyebileceğim tezgâhı kurdular, ben de mecburen kabul ettim.”

                “Çok kolay tahmin edebilirim. Ama sen söyle.”

                “Her hafta bana iki hasta gelecekti. Ben de bu hastalara ihtiyacı varmış gibi gösterip denetime tabi ilaçları yazacaktım.”

                Reha kafasını salladı. “Bu klasik tezgâhtır.”

                “Bol bol yeşil reçeteli ilaçlar yazıyordum. İlk zamanlar sorun yoktu. Sonra hastane denetiminde bakanlık görevlileri tarafından uzun süre incelendim. Verdiğim tedavilerden tutun da yaptığım ameliyatlara, yazdığım her reçeteye kadar…”

                “Artık yapmayacağını söyleyince hem aileni hem de meslek hayatını bitirmekle tehdit ettiler.”

                “Evet, aynen öyle oldu.”

                Teoman anlattıklarından sonra süt dökmüş kediye dönmüştü. “Boğazıma kadar pisliğe batmıştım. Hera’ya açtım konuyu. O da bu işi bir an önce bitirmemi, yoksa sahtekârlıktan hapse gireceğimi söyledi. Farkına bile varmadan bir ilaç çetesinin üyesi olup çıkmıştım.”

                “Bütün bunlar hem evliliğinizi bitirdi hem de sizi bir bataklığın içine sürükledi.”

                “Öyle oldu. Bu işi o şerefsizler yapmış olabilir mi?”

                “Bilmiyorum olabilir. Araştıracağız. Önceden size herhangi bir tehdit telefonu geldi mi?”

                “Aslında geldi. Daha fazla yapamayacağım dediğimde hamile karını bir daha göremezsin, demişlerdi. Mecburen devam ettim. Zaten bu durumda nasıl gidilir bilmiyorum. Bütün kariyerim biterdi.”

                “Böyle de oğlunuzdan olabilirsiniz. Belki de onlar kaçırdı. Ya o yavruya bir şey olursa?”

                “İşte o zaman kendimi hiç affetmem.”

                “Neyse, siz bana o kişilerin bilgilerini, telefonlarını, görüştüğünüz yerlerin bilgisini verin. Araştıracağım. Bir ipucu yakaladık. Soruşturmayı derinleştirerek devam edeceğiz.”

                “Teşekkür ederim, Komiserim.”

                “Hera’ya teşekkür et bence.”

                ***

                Hastaneden çıktığında hava kararmak üzereydi. Arabaya yürürken kendi kendine konuştu.

                “Hıyar, sadece lakap veriyor. Ne isimleri belli ne de sabit bir yerleri var. Yine teknolojiye başvuracağız. Teknik Yaşar’ın bana bir iyilik borcu vardı. Yazma çizme işine girmeden vereceğim numaraları çözsün.”

                Gülçin’i aradı.

                “Efendim, Komiserim.”

                “Ne yaptın? Hera’nın binasındakilerle tekrar görüştün mü?”

                “Görüştüm. Hatta üst komşuları sesler duymuş ama aldırış etmemiş.”

                “Vay anasını. Olay günü Hera’nın mutfağını gören daireye gitmeni söylemiştim. Gittin mi?”

                “Gitmedim.”

                “Ne bekliyorsun? Bak! Gün bitti işte. Herkesi de ben sorgulayamam ki.”

                “Çıkıyorum şimdi. Şu Fikret’in kullandığı ilaçlara baktım. Yeşil reçeteli bir ilaca rastlamadım. Sistemde ağrı kesici, soğuk algınlığı ilaçları var.”

                “Anlaşıldı. Emniyet’e geliyorum yoldayım. Şu sevgiliyi bir de ben sorgulayayım bakalım.”

                ***

                Sorgu odasına girdiğinde ölen kadının sevgilisi iki büklüm sandalyede oturmuş bekliyordu.

                “Adın ne senin?”

                “Hilmi, Amirim.”

                “Kimsin, ne iş yaparsın?”

                “Benim bir köfteci minibüsüm var, onu çalıştırıyorum.”

                “Ölen kadın, Elena sevgilinmiş. Onun hakkında ne söyleyeceksin?”

                “Onunla bir barda tanıştık, birkaç yıldır sevgiliydik. Çok üzüldüm. Onu çok seviyordum,” diyerek başını ellerinin arasına aldı.

                “Dün akşam saatlerinde neredeydin?”

                “Ekmek teknemdeydim, nerede olacağım?”

                “Onu çok kıskanıyormuşsun? Ona çalışmayacaksın evde oturacaksın diyormuşsun?”

                “Doğru, kıskanırdım. Çok güzeldi. Alımlıydı. Yolda gelip giderken biri takılır, başım belaya girer diye korkuyordum. Ah, şimdiki aklım olsa hiç karışır mıydım? Kıymetini bilememişim.”

                “Sen şimdi tıraşı kes de bana işime yarayacak bir şeyler anlat.”

                “Ne gibi Amirim?”

                “Sevgilinin katilini bulmamıza yardımcı olacak bir şeyler işte. Kim yapmış olabilir? Var mıydı peşinde birileri, şüphelendiğin kimse?”

                Bir müddet çenesini kaşıyarak düşündü Hilmi. “Biriyle mesajlaşıyordu, Amirim. X diye kaydetmiş. Telefonunu kurcalarken görmüştüm.”

                “Tam olarak ne gördün? Ne diyordu mesajlarda?”

                Hilmi yutkundu, cümleler zorlukla çıktı ağzından. “Yapmayacaksan paramı ver, bu işten sıyrılamazsın, ölürsün, falan diyordu. Sıkıştırdım. Söyle bana, nedir bu dümen, yardım edeyim, dedim ama hiç anlatmadı. Sen benim telefonumu nasıl kurcalarsın, diye kızdı, bağırdı.”

                “Bak, eğer bize yalan söylüyorsan seni yakarım, bilesin. Buradan ömür billah çıkamazsın.”

                “Amirim, vallahi de billahi de başka bir şey bilmiyorum.”

                Reha son sorusunu sordu. “Ayakların kaç numara?”

                “42.”

                “İyi, tamam. Dua et de yarın, senin cinayet saatinde düldülünde olduğun kamera kayıtlarından çıksın,” diyerek sorguyu bitirdi.

                ***

                Gülçin yine zamanında uyanamamış, geç kalmıştı. Kısacık saçlarıyla fazla uğraşmadan temiz gömlek giyip altına bir pantolon çektiği gibi büronun yolunu tuttu. Bürodan içeri girdiğinde onu masasında gördü.

                “Yine azarla başlayacağız,” diye söylenerek yürüdü.

                Reha onu yanına çağırınca yiyeceği fırçayı düşünerek ezik büzük odaya girdi. Arkasından bürodaki meraklı gözler onu gülerek izliyordu.

                “Günaydın, Komiserim.”

                “Günaydın kalmadı. Ama bugün seni azarlamakla enerjimi bitiremem. Olay yerinde bakıcının telefonu çıkmamıştı. Bir gelişme var mı?”

                “Bulunamadı, Komiserim. En son sinyal Hera’nın evinin yakınında çıkıyor. Sonrasında iz yok.”

                “İşler iyice sapa sardı. Elle tutulur bir şeye ulaşamıyoruz. Şimdi karşı binayı anlat bakalım. Dün konuştuktan sonra gittin mi?”

                “Evet, bahsettiğiniz daireye gittim. Hera’nın dairesini görüyor. Evde elli yaşlarında bir kadın oturuyor. Onunla konuştum. Diğer dairelerin kapısını da çaldım. Kimse açmadı. O kadın da olayı mutfaktan izlemiş.”

                “Katili görmüş mü?”

                “Evet. Mutfakta yemek hazırlarken açık olan pencereden bir şeylerin kırıldığını, ardından bir kadının çığlığını duymuş. Dikkat kesilince de kar maskeli bir adamı, sonra da yanında beliren başka bir kadını görmüş.”

                “Yani katile ortaklık eden bir kadın var, öyle mi?”

                “Komşunun anlattığına göre öyle.”

                “Peki, kadını tarif etti mi?”

                “Ayrıntılı görememiş. Sadece kadın olduğunu anlayabilmiş.”

                “Neden izlemiş de polisi aramamış?”

                “Çünkü katil izlendiğini fark etmiş ve ona doğru eliyle silah işareti yapmış.”

                “Korkmuş yani.”

                “Benimle konuşmaya da zor ikna oldu. O günden beri uyku uyuyamıyormuş.”

                “Adamı tarif etti mi?”

                “Uzun boylu, koyu renkli kıyafetli biri. Karanlıkta çok göremediğini söyledi.”

                “Onu anladık da kadını anlayamadım. Kim olabilir?”

                “Bilmiyorum Komiserim. Belki de o kadının rolü, evdeki bakıcı kadına kapıyı açması için zarf atmaktı. Bakıcı da yemi yuttu.”

                “Düşününce mantıklı geliyor. Peki, katilin yanındaki kadın tanıdık gelmiş mi?”

                “Bir şey diyemiyor.” Gülçin az önce gelen kahvesinden bir yudum aldı.

                “Siz ne buldunuz Komiserim?”

                “Hera ile konuştum. Karşı komşusunda kalıyor. Demet Hanım kol kanat germiş ona.”

                “Ne güzel böyle zamanda böyle komşu.”

                “Bence fazla güzel.”

                “Siz de her şeyden nem kapıyorsunuz.”

                “Benim nazarımda olay çözülene kadar herkes potansiyel suçludur. Sen de bunu öğrensen iyi olur çünkü lazım olacak.”

                Gülçin tebessüm etti.

                “Neyse, sonra eski kocasıyla konuştum. Kama Hayri isimli bir tefeciye borcu varmış. Borcunu ödeyememiş. Onu tehdit ediyorlarmış. Onlardan şüpheleniyor. Teknik Yaşar’ı da ara şu numaralara bir baksın. Kimlerinmiş.”

                “O iş bende, Komiserim. Hemen bir-iki sokak görüşmesi de yaparım.”

                “Olur, sen sokağa çık. Bak bakalım, bir ipucuna ulaşacak mıyız?”

                “Olur, Komiserim. Merak etmeyin.”

                “Son bir şey o kırık vazodaki kanla karşılaştırma yapıldı mı?”

                “Elena’ya ait değil. Katilin kanı olması yüksek ihtimal. Ya da katile yardım eden kadına.”

                “Anlaşıldı. Hep duvara tosluyoruz.”

                ***

                Gülçin, Emniyet’ten çıktı. Reha’nın bahsettiği Kama Hayri’ye nasıl ulaşacağını biliyordu. Doğruca Tarlabaşı’nın yolunu tuttu. Tarlabaşı tabelasından ara sokaklara doğru devam ederken insanların yüzlerindeki nursuzluk artmıştı. Aracını, lastiklerinin kesilmeyeceğini düşündüğü bir duvar dibine park etti. Yıkık evlerin önünden yürümeye başladı. Park ettiği sokağın köşesinden dönünce duvarı yazılardan görünmez olmuş bir evin bahçesine girdi. Elinde tespihle volta atarak yürüyen adamı gördü.

                “Sedat’ı nasıl bulurum?”

                “Sen kimsin?” dedi adam.

                “O beni bilir. ‘Gülçin ablan,’ dersin.”

                Adam telefonuna sarıldı. Onayı aldıktan sonra yürümeye başladılar. Ayakkabısının arkasına basarak yürüyen adamın peşinden en az altmış yıllık bakımsız bir evin avlusuna girince Sedat onu karşıladı.

                “Ooo, polis ablam, hoş geldin.”

                “Hoş bulduk. İyi, kolay buldum seni.”

                “Biz saklanmayız ki yerimiz bellidir,” diyerek omuzuna attığı siyah ceketiyle külhanbeyi gibi konuştu.

                “Sana birilerini soracağım. Acil.”

                “Sor ablam.”

                “Feriköy Mezarlığı’na yakın bir binada cinayet işlendi ve üç yaşında bir çocuk kaçırıldı.”

                “Çocuk benim öncelikli konum. Abla söyle sana nasıl yardımcı olayım?”

                “Çocuğun babası doktor. Bu adam Kama Hayri lakaplı birinden borç almış, ödeyememiş. Onu nerede bulurum?”

                “İstersen ayağına bile çağırırım senin ablam.” Ablam derken yüzünde güller açıyordu. “Sen bana az mı iyilik ettin? Kardeşime sahip çıktın.”

                “O iyilik değildi. Görevimi yaptım.”

                Eline telefonu alıp aradı Sedat.

                “Beş dakika içinde burada bil.”

                 Cidden beş dakika içinde Kama Hayri yanında iki adamıyla geldi.

                “Hoş geldin Kamalı.”

                “Hoş bulduk abi.”

                “Bu gördüğün benim polis ablam. Onun bir müşkülü var. Bizden yardım istedi. Söyle abla.”

                “Doktor Teoman Çetik. Üç yaşındaki çocuğu kayıp, bakıcısı da öldürüldü. Sen tanırmışsın onu.”

                Adam sakalını sıvazladı. “Tanırım. Borç aldı benden.”

                “Bak beni uğraştırma prosedürle, evrak işiyle. Yoksa ifadeni büroda alırım. Ver bilgimi, gideyim.”

                “Yok abla, niye uğraştırayım seni. Benden uzun zaman önce borç aldı. Bir dönem güzelce ödedi. Sonra battı. Batınca da aramızda tatsız şeyler olmuştur, inkâr edemem. Hâlâ da onda alacağım var.”

                “Senin onu ailesiyle tehdit ettiğini söyledi.”

                “Olmuştur. Borcunun tahsiline ilişkin racon kesme diyelim, polis ablam. Yoksa bizde cinayet, çocuk kaçırma, öyle şeyler olmaz, bize ters. Bizim de ailemiz var.”

                “Bak doğruyu söylemiyorsan peşindeyim ona göre. Sizin gizli toplantılar yaptığınız yer nereydi, Şile yolu üzerindeki bir benzinlik miydi neydi?”

                “Abla karıştırma oraları. Ben yalan söylemem, ne dersem odur. Arada Sedat abim var.”

                Gülçin aradığını bulamamıştı.

                “Sizin yerde gökte gözünüz kulağınız vardır. Bana bir alo deyin.”

                “Emrin olur. Sedat abimin ablası, benim de ablamdır.”

                ***

                Gülçin büroya döndüğünde Reha yerine gelmişti.

                “Komiserim evrak işlerim birikti. Oturmadan söyleyeyim.”

                “Ne buldun?”

                “Hiçbir şey.”

                “Akşama kadar yani…” diyerek başını ellerinin arasına aldı Reha.

                “Bana verdiğiniz telefon numaraları kontrol ettirdim. Kullan at telefonlara ait. Sahte kimlikle hat alınmış. Size bahsettiğim kişilerle de konuştum. Onlardan bir şey çıkmadı. Ama kulakları deliktir. Belki yarın bir şey çıkabilir.”

                “Geç yarın çok geç. Kamera görüntüsündeki araç çalıntı çıktı. Havanın yağmurlu olması kötü oldu. Karşı komşu Demet ne oldu?”

                “Gelirken mahalle muhtarına uğradım. Öyle bir yardım derneği varmış. Belediyeye ait bir salonda toplanıyorlarmış.”

                “Aldın mı yerin ismini?”

                “Aldım.”

                “Oraya gidip kamera kayıtlarını inceleyeceksin hemen.”

                “Hemen mi? Bir çay içseydim. Sabahtan beri hiçbir şey yemedim Komiserim, acıyın bana.”

                “Şikâyet yok, çık hadiiii, kapanmadan çık!” diye bağırınca Gülçin oturduğu yerden elektrik çarpmış gibi fırlayarak dışarı yeniden çıktı.

                O sırada Reha, “Kırk iki koca saat geçti,” diyerek söyleniyordu.

                ***

                Gülçin, muhtarın verdiği adrese gittiğinde kapılar kilitleniyordu. Görevli ona koşarak yaklaşan kadına sordu.

                “Neye baktınız?”

                “Buranın yöneticisiyle görüşecektim.”

                “Benim, buyurun. Görevli izinli, ben yapıyorum bu işleri.”

                “Ben Cinayet Büro’dan komiser yardımcısı Gülçin.”

                “Buyurun Komiserim, ne istediniz?”

                “Bir cinayet soruşturmasıyla ilgili kamera görüntüleriniz gerekli.”

                “Yarın baksak?”

                “Olmaz, bir çocuğun hayatı söz konusu.”

                “Peki,” diyerek gönülsüzce yeniden ana kapıyı açtı adam. Uzun koridordan geçtiler. Küçük bir bilgisayar odasına girdiler.

                “Neden buradaki görüntüleri istiyorsunuz?”

                “Sorguladığımız kişi cinayet saatinde burada, yardım derneğinin toplantısında olduğunu iddia etti.”

                “Evet her ay toplanırlar. Dördüncü kattaki salonumuzu kullandılar.”

                Bilgisayarın şifresini girdi. Ekrana yirmiye yakın kamera görüntüsü geldi.

                “Nereyi görmek istiyorsunuz?”

                “Öncelikle asansör girişini gösteren kamerayı. İşte, işte bu kadın. Binaya giriyor, asansöre doğru yürüyor, asansörün düğmesine basıyor ve yukarı çıkıyor.”

                “Evet tanıyorum, Demet Hanım. Çok saygıdeğer ve yardımsever bir hanımdır. Yanlış kişiye bakıyorsunuz.”

                Gülçin onun dediklerini dikkate almıyordu. Amirinin dediği gibiydi. “Cinayet çözülünceye kadar herkes şüphelidir.” Görüntüleri birkaç dakika daha izlemeye devam etti.  Peşinden biri daha girdi içeri. Adam sakallıydı. Şu kayıtlardaki adama benziyordu. Tam seçilmiyordu.

                “Otoparkı gören kameranız var mı?”

                “Var. 15 no’lu kamera.”

                “Biraz geri al, geri geri…”

                İşte aynı beyaz araç, çalıntı plaka oradaydı. Sevincini kendisine sakladı.

                “Teşekkür ederim. Çok işe yaradı, görüntüleri bir belleğe kaydet bir ara gelip alırım,” diyerek jet hızıyla oradan ayrıldı. Yönetici ne olduğunu anlayamamıştı. Hemen telefonuna sarıldı.

                “Komiserim, buldum onu. Sakallıyı ve arabayı. Eşkâli net. Görüntülerde Demet’le peş peşe yukarı çıkıyorlar.”

                “Tamamen tesadüf olabilir ikisinin orada görülmesi, olamaz mı?”

                “Olabilir ama işimizi şansa bırakamayız.”

                “Haklısın. Görüntüleri aldın mı?”

                “Aldım, Komiserim.”

                “Bir ekip gönderiyorum. Hemen karşı komşuyu sorguya alıyoruz. Aferin kız sana. Kedi olalı bir fare yakaladın.”

                “Teşekkür ederim Komiserim. Bunu iltifat kabul ettim.”

                ***

                İki polis kapıya geldiğinde Demet, her şeyin ortaya çıktığını anlamıştı. Sükûnetini hiç bozmadı. Hera bu hâlini ilaca yormuştu. Onu, genç kadının “Katil değil o, nereye götürüyorsunuz? Siz delirdiniz mi?” çığlıkları arasında kapıdan çıkardılar.

                Demet, Komiser Reha’nın çapraz sorgusuna çok az dayanabildi. Hera’nın kimsesiz oluşunu fırsata çevirmek istemiş, bakıcısıyla bir anlaşma yapmıştı. Bütün birikmişlerinin önemli bir kısmını bakıcıya verecek ve çocuğu kaçırıp Macaristan’a gidecekti. Sahte pasaportları, kimlikleri, her şeyleri hazırdı.

                Bakıcının son anda fikir değiştirmesi bütün planlarını alt üst etmişti. Elena, çocuğu annesinden ayırmaya kıyamamıştı. Böyle olunca da Demet sahte pasaportlarını temin eden sakallı adamı kiralamıştı. Belediyedeki toplantıdan erken ayrılarak bakıcıyı yeniden ikna etmek için gelmiş, ikna olmayınca da onu suçlamış, kavga etmiş, sonunda da yarı yolda bıraktığı için öldürtmüştü. İçerideki diğer ayak izi Demet’e aitti. Demet kapıya gelince Elena kapıyı açmıştı. Ardından sakallı adam kadının üzerine atlamıştı. Demet, Elena’nın mücadelesini soğukkanlılıkla izlemişti. Sakallı, sorguya fazla dayanamayarak her şeyi anlattı. Adamın evindeki aramada kaplumbağa yeşili kazak bulunmuş, kan örneği de kırık vazodaki kanla eşleşmişti. Ayak numarası 44’tü.

                Çocuk, Şile taraflarında bir evde tutulurken bulundu. Annesini çok özlemişti…

                SOĞUK TOPRAK ve BİR TEMSİLİYET OLARAK DEDEKTİF DUFFY

                Suç edebiyatı içinde yer alan dedektif anlatısının belirleyici özelliği esrarengiz bir olaya dayanmasıdır. İster ipuçları dedektifi -dolayısıyla okuru- adım adım suçluya götürsün, isterse suçlu baştan ilan edilsin olay esrarengizdir. Bunun anlamı iki zamansal dizinin var olmasıdır. Birincisi, gerçekte neler olup bittiğini anlatan suç hikâyesidir ve bu hikâye, anlatının sonuna kadar ortada değildir. Anlatıcının ve okurun olayları nasıl öğrendiğini izah eden soruşturma hikayesi kitap boyunca devam eder.  Esrarengiz cinayet hikâyesinin asıl kahramanı suçlu, bir yan karakter olarak görünür. Ayrıntılarından ve suç işleyenin duygusal yaşantısından mahrum kaldığımız suç hikayesi özetlendiğinde ise kitabın kapağını kapatma zamanıdır artık. Dedektif anlatısında suçlu, suç edebiyatının çok bilinen örneği Raskolnikov’un zıddıdır.

                Franco Moretti, edebî biçimlerin sosyolojisi üzerine düşündüğü Mucizevi Göstergeler’de asıl hikâyeden habersiz olanların, suçlu dışındaki karakterlerin, doğrudan ya da dolaylı, o suçtan sorumlu görülmediğini ifade eder. Onlarla aynı düzlemde olan okur da masumlaşır, dedektifleşir, iz sürmeye başlar. İşlenen suç esrarengiz bir vaka olarak sunulduğu, ortada da tek bir suçlu olduğu için toplum daha başından aklanır; olay çözümlendiğinde ise masumiyeti kanıtlanır. Suç bireyselleşmiştir. Suçlu amacına kilitlenmiş bir bilinçtir; başkalarıyla kurduğu ilişkiler de kendi gayesine hizmet eden birer araçtan ibarettir.  

                Moretti’nin hipotezi, dedektif anlatısındaki ana kültürel karşıtlığın birey ile toplumsal organizma arasında olduğudur. Sözünü ettiği “birey” romanda suçlu olarak belirir, “toplumsal organizma” ise dedektif kılığındadır. Yazımda Adrian McKinty’nin Soğuk Toprak’ını olay örgüsü ile karakterler ve temalar açısından değerlendirirken kitaba Moratti’nin hipotezinin ışığında da bakmaya çalışacağım.

                Adrian McKinty

                Adrian McKinty Kuzey İrlanda’da doğup büyümüş bir yazar. Hukuk, siyaset bilimi ve felsefe eğitimi görmüş. 1993’de New York’a, 2008’de ailesiyle Avustralya’ya yerleşmiş. Yarattığı dedektif karakteri gibi yaşadığı yere yabancı. Sözünü edeceğim Soğuk Toprak (The Cold Cold Ground) 2013’te Spinetingler Ödülünü kazanmış ve baş karakteri Sean Duffy olan serinin ilk kitabı.

                Soğuk Toprak, Kuzey İrlanda’da Ayaklanmalar (The Troubles) Dönemi’nin atmosferinde geçen bir cinayet soruşturmasını anlatıyor. Anlatının başında Komiser yardımcısı Duffy’nin polis olmaya nasıl karar verdiğini; bir iki olayın özetlenişiyle onun iç yolculuğunu, dönüşümünü öğreniyoruz.

                Soğuk Toprak’a konu olan cinayet ve soruşturma hikayesi, 1981’de Belfast’ın bir kasabasında yaşanıyor. O sırada Sean Duffy Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı’nda (RUC) komiser yardımcısı. Teşkilatta olduğu gibi yaşadığı yerde de Protestanlar çoğunlukta, ne yazık ki Katolikler sivil haklar bakımından ayrımcılığa uğramakta.  Aynı yıl Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını savunan Ira komutanı Bobby Sands, Maze Hapishanesi’nde başlattığı açlık grevinin altmış altıncı gününde, 5 Mayıs 1981’de, hayatını kaybediyor. Hapishanedeyken parlamentoya da seçilen Bobby Sands ve diğer mahkûm arkadaşları “siyasi mahkûm” statüsü talep etmiş, ancak İngiliz hükümeti bunu reddetmiştir. Bir hafta sonra Francis Hughes’un da ölümüyle siyasi gerilim iyice tırmanıyor. Duffy’nin Hughes’a göre daha barışçıl gördüğü Bobby Sand’a yakınlık duyduğunu fark ediyoruz.

                Soruşturma hikayesi, art arda işlenen üç cinayetle ilişkin olarak başlıyor.  Birinci maktul Ira’nın İç Güvenlik Merkezi’nin (FRU) başı Tommy Little, ikincisi Andrew Young adındaki bir müzisyen.  Bu iki cinayet arasında cinsel yönelimleri açısından bir bağlantı kurulmaya çalışılıyor.  İntihar vakası olduğu gerekçesiyle kapatılmaya yüz tutan Lucy Moore dosyası var bir de. Anlatı boyunca cinayetler devam ediyor. Duffy’nin kafasını kurcalayan ilk şey UFV gibi paramiliterlerle bağlantısı olduğu söylenen Belediye Meclisi Üyesi George Seawrigt ile Ira’nın siyasi kanadı Sinn Fein’in basın danışmanı Freddie Scavanni’nin ofislerinin aynı binada olması ve aralarındaki samimi ilişki.

                Duffy üniversitede psikoloji eğitimi görmüş bir dedektif. Katolik oluşuyla ve kendilerini bağımsız İrlanda Cumhuriyeti kurmaya adayan Fenian’a sempatisiyle çalıştığı merkezde, yaşadığı yerde bir “öteki”. Çalışma hayatında atak bir polis olarak kendini kabul ettirmeye çalışırken, evinde perdelerini çekiyor; kitap okuyup müzik dinleyerek ruh sağlığını korumaya çalışıyor.  Geniş bir hayal gücü olan karakterin mitoloji de ilgilendiği konular arasında. Doktora aşamasında, makaleler yazmaya da başlamışken ülkenin atmosferi ve yaşanan iki olay onun yönünü değiştiriyor. İlk olay -İrlanda’nın Bağımsız İrlanda ve Kuzey İrlanda olarak bölünmesinden sonra- Britanya’ya bağlı kalan kuzeydeki altı şehirden biri olan Derry’de 30 Ocak 1972’de yaşanan “kanlı pazar”, Bogside katliamı. Duffy, Britanya Ordusu askerlerinin yirmi altı silahsız sivil haklar protestocusuna ateş açması sonucu ölenlerin cenazesinde, ülkede yaşananlara tarafsız kalamayacağını fark ediyor ve İrlanda Cumhuriyet Ordusu Ira’ya katılmayı düşünüyor. İkincisi bombalı bir saldırı. Kanlı pazardan birkaç ay sonra, 2 Mayıs 1974’te Duffy ve öğrenci arkadaşlarının sürekli gittiği Rose and Crown adlı barda planlanandan önce gerçekleşen patlama. Ölenler arasında Duffy’nin arkadaşı pek çok öğrenci var.  Olayı önce Britanya’ya sadık paramiliter birkaç Protestan grup üstleniyor. Bir süre sonra Ira’nın da saldırının öznesi olarak adı geçiyor. Bu son olayla birlikte hayatın her şeyden önemli olduğu düşüncesi ve “sessizin sesi olma” isteği Duffy’i cinayetleri aydınlatmaya yöneltiyor.

                Soğuk Toprak’ta çözüme götüren pek çok ipucuna sezgisel bir yerden ulaşılması ilgi çekici.  Duffy, cinayetleri işleyenin arkasında bıraktığı bilinçdışı diyebileceğimiz birtakım izleri takip edecek kadar hayal gücü geniş, kendi iç dünyasıyla bağlantısı güçlü bir karakter. Aldığı eğitimin de bunda payı var gibi görünüyor. Esrarengiz olanı aşikâr hale getirmesinde en az suçlu kadar zeki ve bilgili olması; Orpheus’tan Daidalos’a mitolojik karakterleri tanıması, Puccini’nin La Boheme’siyle maktul arasında ilişki kurabilmesi etkili.  Katilin alay edercesine bıraktığı izleri, beynimizin bizim bilmediklerimizi bildiğini ispatlarcasına, fark ediyor.

                Duffy’yi yalınkat bir tip olmaktan çıkarıp hakiki bir roman karakteri haline getiren, dürtüleriyle yüzleşmesi ve gerçeklik zemininde bir denge araması. Cinselliğin geniş bir yelpazede hissedilebileceğinin farkına varması ve bunu kendisine itiraf etmesi. Kahramanın bu hesaplaşmaları anlatıya soruşturma hikâyesi açısından bir şey katmasa da onu edebiyat sahasına yaklaştırıyor. Bunun yanında özensiz betimlemeleri ve metaforları estetik değer olarak sunmayışı da Soğuk Toprak’taki olay örgüsünün gücünü arttırıyor.

                Soğuk Toprak’ta anlatılanların pek çoğu tarihî olaylara ve kişilere dayanıyor. İrlanda Cumhuriyet Ordusu, paramiliter gruplar, MI5, Kuzey İrlanda’da Katoliklerin ayrımcılığa uğraması, kanlı pazar olayı, açlık grevinde hayatını kaybedenler, Ayaklanmalar Dönemi, olayların geçtiği dönemde İrlanda’da eşcinselliğin yasak olması hatta Sinn Fein’in basın danışmanı Freddie Scavanni adındaki kişinin varlığı, gerçek adıyla Freddie Scappaticci.

                Hak mücadelesini resmeden bütün arka plana rağmen, bütün dedektif anlatılarında olduğu gibi Soğuk Toprak’ta da asıl önemli olan katilin adıdır. Bunun yanında anlatının yüzeydeki kuruluşu olan soruşturma hikayesi, Franco Moretti’nin de belirttiği gibi, onun derin yapısını oluşturan kültürel yasalara tabidir. Kitle kültürünün temelinde kapitalizmin ön kabulleri vardır. Dedektif figürü de görevini yasalara, özellikle ekonomi yasalarına saygı gösterilmesini sağlamakla sınırlayan bir “bekçi” konumundadır.  Duffy, klasik muamma hikâyesindeki dedektiflerden farklı olarak kendi karanlığıyla yüzleşen bir karakter olsa da, gerilim romanlarında olduğu gibi, canını tehlikeye atıp ölümcül bir saldırıya uğrasa da asıl işi büyük suçlar olan bir kahraman değildir. Kişisel sebeplerden suç işlemiş bireyin karşısındaki toplumsal organizmadır.                                                  

                KARANLIK

                Terliğimin içine sızmış namussuz. Bir bastım, kıtırtısı bütün tüylerimi ayağa kaldırdı. Duyularım tamamen uyarıldı. Ayak parmaklarımın arasında can çekişiyordu. Çatırdarken kulağımı çınlattı. Ezik kan kokusu ta ciğerlerime geldi. Terliği ayağımdan fırlatınca yassılaşmış kabuğunu ve siyah kanını gördüm. Allak bullak olan midem ayaklanmış, bu küçük siyah kırkayak, günümü böyle bombok ederek başlatmıştı.

                Avaz avaz bağırdığımı hatırlıyorum. Sekerek banyoya koştum.

                Ayağımı yıkadım, ama tiksinti ve o vıcık vıcık, kıtır kıtır ses kulağımdan gitmedi. Ne kadar yıkasam da tiksintiden bir türlü kurtulamadım. Ayağımın altındaki kocaman siyah leke sabunla da deterjanla da çıkmadı. O günden beri benimle birlikte yaşamaya ve kendini hatırlatmaya devam ediyordu. Allah’tan ayak tabanımda olduğu için gözümden ırak kalabiliyordu.

                Sonraları ütüleyerek dolaba kaldırdığım temiz yatak çarşaflarımın içinden bir tane daha çıktı. Bağrış çığrış, binbir korkuyla ellerime geçirdiğim lastik eldivenler ve üç kat kağıt peçeteyle attım, yatak odamdan uzaklaştırdım.

                Sabah kalktığımda, odamla banyoyu birbirine bağlayan antrede iki leş daha buldum. Bu, iki-üç gecede bir tekrarlamaya başladı. Korkup yerden alamadığım zamanlar kendi kendine kuruyup kaskatı kesiliyor, hiçbir canlılık hissi göstermeyen bir kabuğa dönüşüyordu.

                Kirli çamaşırları makinenin yanındaki sepette biriktiriyordum. Elli derecede yıkadığım çamaşırları sermek için silkelerken bir tanesi içinden düştü. Canlıydı, hâlâ kıvrılabiliyor ve özgürlüğüne koşmaya çalışıyordu. Bu bardağı taşıran son damla oldu. Hemen bir haşerat servisi arayıp evden de iki gün uzaklaşarak her yeri ilaçlattım.

                Eve döndüğümde her odadan beş-on leş toplayıp bu işten tamamen kurtulduğumu düşünerek rahat bir nefes aldım. Artık evim sadece bana aitti ya da ben öyle sanıyordum…

                Bu kez arkadaşlarımla yemekten oldukça geç döndüğüm bir gece anahtarı kilitte çevirirken içeriden çıtırtılar duydum. Daha önce de evime hırsız girmişti, hem de iki kere ve her ikisinde de maalesef evdeydim. Ruhum duymadan soyup soğana çevirmişlerdi. Bu kez ben yokken gelmişler, deyip elimi usulca anahtardan çekerek polisi aradım. Beş dakika sonra, beş polisle birlikte evin içinde hırsız aramaktaydık. Her yere baktılar; ne dolaplarım kaldı ne de karyola altları. Kimseler yoktu, birilerinin eve girdiğine dair bir iz dahi.

                Birkaç gün bu olayı etrafımdaki herkese anlattım. Bin yemin ediyordum içeriden çıtırtılar geldiğine, evimin şimdi de hırsızlar tarafından işgal edildiğine…

                Tam unutmaya, normal yaşamaya, korkmadan eve girmeye başlamış, olanları unutmuştum ki derin uykumdan uyandıracak kadar güçlü bir seziyle irkilerek gözlerimi fal taşı gibi açtım. Maalesef ben sadece koyu karanlıkta uyuyabilirim. Bu zifiri odada hiçbir şey görünmüyordu. Kafamı kaldırabilsem belki hafif ay ışığı altında bir şeyler görürdüm. Yorganı iyice üstüme çekmiş, nefes almakta zorlanıyordum ama değil kafamı kaldırmak, nefes almaya bile korkuyordum. Hiç hareket etmeden bir süre evdeki sesleri dinledim. Buzdolabım can çekişiyor, ara sıra böğürerek bunu haber veriyordu ama bu ses artık o kadar tanıdıktı ki onun yardım çağrılarını elbette ayırt ediyordum. Banyonun havalandırma penceresini hep açık bırakırdım, oradan da lodos estiğinde hafif bir uğultu gelirdi kulaklarıma ama bu gece lodos da yoktu.

                Aman Allah’ım, işte bir daha duydum çıtırdayarak sürünen kocaman bir şeyin sesi. Korkudan altıma edeceğim, ha işedim ha işeyeceğim. Gözlerim yerlerinden çıkabilse onlara, “Gidin etrafa bir bakın güvende miyiz? Evimizde kimler var?” diye göndereceğim. Yorganımı bacaklarımın arasına sıkıştırıp tekrar kulak kabartıyorum. İşte, yine bana doğru yaklaşarak büyüyen sürtünme sesiyle kazık gibi kalıyorum yatakta. Soluk alıp vermek ne mümkün, ya burada olduğumu anlarsa… Acaba öksürsem korkup kaçar mı, diye içimden geçirirken bir damla tükürük boğazıma takılıyor, istemsizce bir öksürük krizine tutuluyorum. Artık yatakta kalamıyorum, hırsız öldürmezse bu öksürük beni öldürecek. Başucumdaki sürahiden biraz su doldurup iki büyük yudum alıyorum. Koşar adım tuvalete. Sonra yine polisler, yine köşe kapmaca, yine delil yetersizliği…

                Bu böyle devam ediyor, polisler geliyor, hiçbir şey bulamadan gidiyorlar. Ama benim gecelerim biraz daha gürültülü, biraz daha korkutucu, biraz daha endişeli geçmeye başlıyor. Evin her duvarı artık benimle konuşuyor. Kımıltılar, kıpırtılar, sürünmeler, kara kan kokusu gittikçe artıyor. Benden başka hiç kimse ne duyuyor ne görüyor. Polisler geldiğinde de çıt çıkmıyor.

                Bir alarm şirketi ayarlıyorum, iki gün uğraşıp bütün eve ve bahçeye kameralar takıyorlar. Onlar gittikten sonra üç kere şifre değiştiriyorum ve alarmı kurup bu kez biraz daha huzurla yatağıma uzanıyorum. Günlerdir uyuyamadığım uykuyu çağırmak için tertemiz sabun kokan, beyaz çarşaflarımı geriyorum, jilet gibi yapıyorum, tıpkı annemin öğrettiği gibi. Dolaptan iki yastık daha çıkarıyorum. Yeni yıkanmış, kolalanmış dantelli kılıflar geçiriyorum. Altı yastığı karyolanın başına tam sevdiğim gibi üçer üçer yerleştiriyorum. Sandal ağacından bir tütsü ve minik kaplarına koyduğum yeni mumlarımı yakıyorum. Tamam, oda hazır, doğru banyoya. Sıcak, sımsıcak hızlı bir duş alıyorum. Islak saçlarla yatmayı sevmem, bir güzel kuruluyorum. Fön makinesinin gürültüsüne benim hüsnükuruntum karışıyor. Makinayı susturup dikkat kesiliyorum. Tık yok. Yeniden kurutmaya başlıyorum. Çıtırtılar. Makina yeniden susuyor, ben bu kez bütün evi kontrol ediyorum. Tık yok, kimse yok. Bütün tedirginliklerimden kurtulup kendimi yatağa teslim ediyorum.

                Uykuyla uyanıklık arasında evin hareket ettiğini, yerinden kalkıp yürümeye başladığını hissediyorum. Bu nasıl bir kâbus, deyip uyanmaya çalışıyorum. Bir türlü uyanamıyorum. Bir yılan gibi sürünerek evle birlikte yol aldığımızı hissediyorum. Ev, bir adım atıp olduğu yere çöküyor. İçine yerleşmiş o kımıl kımıl, siyah, kırk ayaklı, kırk akıllı kötü böcekler, evim olmuşlar; ne bir çimento parçası ne bir demir pası bırakmışlar. Hepsini yiyip yerlerine geçmişler. “Durun!” diyorum. “İçinde ben varım, canlıyım, yaşıyorum, buradayım!” Hiçbiri aldırış etmiyor. Birine bile sesimi duyuramıyorum. Ev yeniden ayağa kalkıyor. Bu kez nasıl ayakta kalacağını öğrenmiş siyah kırk ayaklı, kırk akıllı, kötü böcekler. Hareket eden kara duvarlar, hareket eden yerler, tavanlar, çatılar, hep birlikte yürüyoruz. Nereye gittiğimizi bir tek ben bilmiyorum.

                ***

                T.C. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

                OLAY YERİ İNCELEME RAPORU

                Rapor no: 2025/01/10313

                Olay tarihi: 25/01/2025

                Olay saati: 02.15

                Olay yeri: Urla Yelaltı Mahallesi Böğürtlen Sokak No:16 İzmir

                Olay türü: Kayıp ihbarı. Esma Günyüzü (32 yaşında kadın) ve iki yüz on metrekarelik dubleks ev!!!

                Görgü tanıkları: Evin yan komşusu Süleyman Efe, gece gürültüyle uyandığını, karanlık yüzünden hiçbir şey görmediğini, ay ışığı bulutların arasından sıyrılınca Esma Hanım’ın evinin ortadan kalktığını görmüş. Esma Hanım’a da ulaşamadığından, ihbarda bulunmuş.

                Olayın tanımı: Olay yerine gittiğimde bir evin temel çukuruyla karşılaştım. Ev sanki koparılarak yerinden çıkarılmış gibiydi. Onlarca ölü, kara, çok ayaklı böcek leşinden başka hiçbir şey bulunmadı. Kayıp şahsın daha önce defalarca asılsız hırsızlık ihbarında bulunduğu saptanmıştır.

                Alınan önlemler: Olay yeri güvenlik koşulları tamamen yerine getirilmiştir.

                Sonuç: Olay tanımlanamayan sebepler ve açıklanamayan sonuç içermektedir. Kadının kayıp olma durumu olağan karşılanmakla birlikte bir evin ortadan kaybolması için gösterilecek bir neden bulunamamıştır. Delil olarak olay yerinden toplanan kara böcekler adli tıp tarafından test edilmek üzere laboratuvara gönderilmiştir.

                Hazırlayan:                                                                            

                Komiser Yardımcısı Turna Güney                                  

                (İmza)                                                                                                       

                ***

                “Buyurun Müdürüm, beni çağırmışsınız.”

                “Turna, bu rapor ne?”

                “Müdürüm, ben sadece olanları olduğu gibi aktardım. Tepkinizi anlıyorum ama bir adım ileriye gidemedim. Olmayan sokak kameraları, olmayan görgü tanıkları…” Daima yanında taşıdığı sırt çantasından çıkardığı kavanozdaki siyah, kımıl kımıl solucanları “Elimde sadece bunlar var,” diyerek masanın üzerine bıraktı. Kavanoza tiksintiyle bakan Müdür, “Kaldır bunları gözümün önünden!” dedi.

                Turna eve gittiğinde, çantasından çıkardığı kavanozu koridordaki dar dresuarın üzerine anahtarlarıyla bıraktığı gibi kendini salondaki koltuğa attı. Aklındaki soruları da kavanoza bırakıp uykuya daldı.

                İki gece sonra uykusunu bölen kımıltıların ve minik ayak seslerinin kendisini rahatsız etmesine izin vermedi. Sonrasında ilk kez banyoda yusyuvarlak, kaskatı leşi görünce eve getirdiği kavanozu anımsadı. Aynı anda çalan cep telefonun sesiyle tekrar olay yerine doğru yola çıktı.

                Olay yeri hâlâ ilk günkü gibi sarı bantlarla çevrelenmiş, o da yetmemiş, meraklıları uzaklaştırmak için tellerle iyice kontrol altına alınmıştı. Evin eskiden bulunduğu dipsiz çukura yaklaştı. Kimliğini gösterip, beyaz koruyucu giysiler içinde çalışan ekibe yaklaştı. “Ben Komiser Turna, bir sonuca varabildiniz mi?”

                Elindeki halatın ucuna kamera yerleştirmiş olan araştırmacı, “Koyu karanlığın nereye kadar indiği hakkında bir sonuca varamadık, Amirim. Ucu bucağı görünmüyor,” dediği sırada sarı bantların arkasındaki memurlardan birinin sinirli sinirli “Kardeşim, buraya giremezsin, çek git buradan,” sesiyle Turna Komiser o tarafa döndü. Kot pantolonu dizlerinin az üzerinde yırtık, dağınık saçlarını elindeki lastik bantla tutturmaya çalışan mavi bluzlu bir kadınla göz göze geldi. Kadın, “Bırakın girmem lazım, burası olmalı, ölçmem lazım,” diye ısrarla sarı bantların ardına geçmeye çalışıyordu. Turna genç kadının çırpınışlarına kayıtsız kalamadı. “Bırak gelsin, neymiş derdi anlayalım,” diye seslendi memura.

                Kadın çukurun yanına geldiğinde elindeki bilgisayarı yere bıraktı, çantasından çıkardığı usturlap ile heyecanla etrafını dolanmaya başladı. Elleri ayakları titriyor,  anlamsız sesler çıkarıyordu. “Biliyordum, burada olacağını biliyordum!” dedi soluk soluğa. Turna kadının gözlerindeki deli ışığı görebiliyordu. Kadın lastik tokada durmayan dağınık saçlarını yeniden toplarken, “Buldum seni solucan deliği!” deyip arkasını döndü. Bilgisayarını Turna Komisere uzatıp “Komiserim, buldum sonunda! Ben diğer boyuta gidiyorum. Bütün bulgularım ve notlarım bu bilgisayarda, onları astrolog Kamuran Ak’a iletin,” deyip solucan deliğinden içeriye kendini bıraktı.

                SORUŞTURMA: EN SEVDİĞİMİZ AMATÖR DEDEKTİFLER

                Dedektif Dergi yazarlarına polisiye edebiyatta en sevdikleri amatör dedektifleri ve onları etkileyen özelliklerini sorduk.

                İşte öne çıkan isimler:

                Yerli Karakterler:

                • Alper Kamu (Alper Canıgüz)
                • Berna Tekdemir (Esra Türkekul)

                Yabancı Karakterler:

                • Prof. Robert Langdon (Dan Brown)
                • Lisbeth Salander (Stieg Larsson)
                • Auguste Dupin (Edgar Allen Poe)

                Ve işte anketimize verilen yanıtların ayrıntıları…

                AHMET ZİYA YILDIRIM

                Alper Kamu (Alper Canıgüz) – 5 yaşında bir çocuk olmasına rağmen zekâsı, ironi dolu mizah anlayışı ve olgunluğu; olayları çözmedeki analitik yaklaşımı ve dünyaya dair yaptığı keskin gözlemler.

                Rıza Bey (Çetin Altan) – Karakterin mizahi, zaman zaman da trajikomik yönleri vardır. Rıza Bey’in hayatla, suçlarla ve toplumsal normlarla başa çıkma biçimi, onun sıradan bir insan olmasına rağmen zekâsı ve sağduyusuyla olaylara yaklaşmasını sağlar.

                Auguste Dupin (Edgar Allen Poe) – Modern dedektifliğin temellerini atan bir karakter; mantık ve analitik düşünme gücünü kullanarak olayları çözme becerisi.

                Lisbeth Salander (Stieg Larsson) – Sosyal uyumsuzluğu, hacker yetenekleri, adaleti kendi yöntemleriyle sağlama isteği.

                AYTAÇ KARA

                Ariadne Oliver (Agatha Christie) – Ünlü bir polisiye bir yazarın kitabında yine ünlü bir polisiye yazarı karakterin olması benim açımdan bir ilktir.

                DERİN GEZMİŞ

                Ferda (Suat Duman) – Genç bir kız olan Ferda’nın vatan aşkı ve gözü kara adalet arayışı.

                Prof. Robert Langdon (Dan Brown) – Tarih ve macera.

                DİNÇER BATIRBEK

                Berna Tekdemir (Esra Türkekul) – Kilo takıntısı ve esprili üslubu.

                Cadfael Birader (Ellis Peters) – Manastıra adanmış sakin, sofu bir din adamı görüntüsünün altında gizlediği savaşçı becerileri: Keskin zekâsı, açık fikirliliği, adalete olan bağlılığı.

                Dr. Ruth Gallaway (Elly Griffiths) – Antik ceset kalıntılarına bakarak geçmişte yaşanan cinayetleri çözen bir adli arkeolog. Çok havalı…

                Prof. Robert Langdon (Dan Brown) – Olayları çözerken tarihi gizemleri kullanması.

                EMEL ASLAN

                Alper Kamu (Alper Canıgüz) – Zıpır, çok zeki, sıra dışı, şaşırtıcı, komik.

                Bernie Rhodenbarr (Lawrence Block) – Centilmen hırsız, kitapsever, zeki, nazik, incelikli zevkler sahibi.

                ESRA GÜREL ŞEN

                Metin Çakır (Armağan Tunaboylu) – Sıradışı mesleği ve çok komik oluşu.

                Cingöz Recai (Server Bedii) – Aslında amacının sadece hırsızlık olması.

                Berna Tekdemir (Esra Türkekul) – Kilolu ve sıradışı bir karakter oluşu.

                Auguste Dupin (Edgar Allen Poe) – Akıl Yürütme tekniklerini Sherlock Holmes’tan önce kullanan ilk dedektif oluşu.

                Prof. Robert Langdon (Dan Brown) – Olayları sanat tarihini kullanarak çözmesi.

                Lisbeth Salander (Stieg Larsson) – Aykırı, zeki ve duygusal olması.

                FUNDA MENEKŞE

                Alper Kamu (Alper Canıgüz) – Fırlamalığı ve hazırcevap bir çocuk oluşu.

                Burçak Veral (Mehmet Murat Somer) – Keskin zekâsı ve dostlarını kollayışı.

                Devran Brice Shawn (Günay Gafur) – Cesareti ve özgüveni.

                Prof. Robert Langdon (Dan Brown) – Genel kültürü.

                Baskerville’li William (Umberto Eco) – Karizması ve dogmaya karşı bilimi öne çıkarması.

                GAMZE YAYIK

                Yıldız Alatan (Yaprak Öz) – Akıllı ve hamarat bir kadın oluşu.

                Vedat ve Tefo (Algan Sezgintüredi) – İkisi de hayatın içinden ve eğlenceli tipler.

                Ferda (Suat Duman) – Cesur, akıllı ve zamanının ötesinde bir kadındır.

                Rahip Sidney Chambers (James Runcie) – Bir din adamı için fazla akıllı ve mantıklıdır. Ayrıca karizmatiktir de.

                Flavia Falco (Lindsey Davis) – Roma döneminde kadın olmanın tüm zorluklarına rağmen gizemleri çözer. Akıllı, feminist, cüretkardır.

                GENCOY SÜMER

                Emin Köklü (Pınar Kür) – Tembelliği.

                Auguste Dupin (Edgar Allen Poe) – Soğukkanlı ve gözlemci.

                Lord Peter Wimsey (Dorothy L. Sayers) – Eğlenceli.

                ORÇUN YENİLMEZ

                Devran Brice Shawn (Günay Gafur) – Etkileyici şekilde oyun kurması.

                ÖNAY YILMAZ

                Dr. Maura Isles (Tess Gerritsen) – Oldukça soğukkanlı ve işini iyi yapan başarılı bir adi tıpçı.

                David Hunter (Simon Beckett) –

                RAMAZAN ATLEN

                Alper Kamu (Alper Canıgüz) – Karamsarlığı.

                Berna Tekdemir (Esra Türkekul) – İçtenliği

                Bernie Rhodenbarr (Lawrence Block) – Beceri ve zekâsı, hayata pozitif bakışı

                TUĞBA TURAN

                Lisbeth Salander (Stieg Larsson) – Erkek egemen dünyada kendisine haksızlık yapanları, bu haksızlıkları yapan kendi babası olduğunu bile bile, kendisinden başka kimseye güvenmeden ağır adımlarla ama emin bir şekilde cezalandırmak için yeterli azim sabır ve zekaya sahip olması 

                YEŞİM YÖRÜK

                Yıldız Alatan (Yaprak Öz) – İçimizden biri olması, marifetli, zeki ve sevecen olması.

                Ferda (Funda Menekşe) – Gözlem yeteneği, analiz gücü, merakı, korkularının üstüne gitmesi.

                Misli Perin (Verda Pars) – Samimiyeti, tatlılığı, bakış açısı.

                Elisabeth, Ron, Joyce, İbrahim (Richard Osman) – Hayat tecrübeleri, hayata bağlılıkları, sırları.

                Dr. Claps (Mario Mazzanti) – Sabırlı, azimli, içgüdülerine güvenen biri olması.

                İZMİRLİ POLİSİYESEVERLER İÇİN İKİ OYUN, “KUSURSUZ” VE “KANKARANLIK”

                0
                TİYATRO DURAĞI “Çocuk ve Yetişkin Tiyatro Oyunları ve Atölyeler Sahneleyen Tiyatro Yapmak İsteyen Herkese Kapısı Açık Olan Sanatın En İşlek Durağı”

                İzmir, tıpkı İstanbul veya Ankara gibi sanatseverlerin sergi, söyleşi, tiyatro oyunu vb. etkinliklere ulaşabilmesi açısından şanslı bir şehir. Devlet tiyatroları dışında bağımsız tiyatro salonlarımız ve zorlu koşullara ve kimi yokluklara rağmen inatla seyirci karşısına çıkan nitelikli tiyatro gruplarımız var. Geçtiğimiz sayıda Boyoz Akademi hakkında Bülent Aydoslu ve Buse Sevindik ile röportaj yapmıştık anımsarsanız. Okumayanlar yahut anımsamak isteyenler şuradan okuyabilirler.

                KANKARANLIK VE KUSURSUZ TİYATRO OYUNLARI

                Geçtiğimiz haftalarda iki keyifli oyun izleme şansım oldu. İlki Tiyatro Durağı Konak sahnesinde oynanan psikolojik gerilim bir oyun olan “Kusursuz”du. Kusursuz bir cinayet sizce nasıl olur? sorusuna yoğunlaşan oyun, insan ilişkileri, güven, aşk kavramlarını da derinlemesine sorguluyor. Üstün zekâlı ve sosyopat Mervan Çelik (Umut Şeddadi), karmaşık duygular beslediği kız arkadaşı Azra Taşkın (Esra Kocabaş Şeddadi)’la kusursuz bir cinayet planlamıştır. Ancak iş cinayeti uygulamaya geldiğinde olaylar karışır.

                Şeddadi, art arda ters köşelerle izleyiciyi salondan memnun ederek uğurluyor.

                İzlediğim diğer oyun yine Karşıyaka Boyoz Sahne’de Tiyatro Durağı ekibince oynanan “Kankaranlık”tı. Yine Umut Şeddadi’nin yazıp yönettiği oyun kasım ayından beri İzmir sahnelerinde seyirciyle buluşuyor. Oyun bir ‘katil kim’ polisiyesi ancak psikolojik gerilim yapısıyla karakterlerin derinliğine inmemizi de sağlıyor.

                Babalarının ısrarı üzerine dağ evinde bir araya gelen dört kardeş (Umut Şeddadi, Esra Kocabaş Şeddadi, Anıl Şeddadi, Yasmin Kartal) ve genç üvey anneleri (İrem Tuna) gizemli bir cinayetle karşı karşıya kalırlar. Babaları sırtında kocaman bir bıçakla yatağında ölü yatmaktadır. Şüphesiz katil içlerinden biridir. Oyun boyunca cinayeti kimin, neden işlediği sorgulanıyor. Seyirci tek tek tüm karakterlerden şüphe ediyor. Ancak gerçek bambaşka…Bakalım siz katili tahmin edebilecek misiniz?

                Oyunların yazar ve yönetmeni Umut Şeddadi ile yaptığımız söyleşiyi ve oyunlar hakkındaki detaylı yazımızı mart ayında yayımlanacak Dedektif’in 55. sayısında okuyabileceksiniz.

                Son olarak tüm sanatseverleri genç ve bağımsız tiyatroları izlemeye ve desteklemeye davet ederek keyifli günler dilerim.

                EDİTÖRDEN

                Değerli okurlarımız, 2025 yılının ilk sayısıyla birlikteyiz. 2024 yılı polisiye edebiyat açısından verimli bir yıldı. Polisiye roman ve öykü kitaplarının art arda basıldığını ve okunduğunu görmek, sinema ve dijital kanallarda kaliteli polisiye yapımları izleyebilmek biz polisiyeciler için sevindirici.

                Bizler için yoğun ama keyifli bir hazırlık dönemiydi. 54. sayımızda çok özel bir ismi ağırlıyoruz. Bu sayıda kurucumuz, hocamız ve kıymetli yazarımız Gencoy Sümer için hazırladığımız dosyayla sizlerleyiz. Soruşturmaya katkıda bulunan yazarlarımız Yeşim Yörük, Emel Aslan, Ramazan Atlen, Tuğba Turan, Reha Avkıran, Bülent Tunga Yılmaz ve Dinçer Batırbek. Yazar dostlarımız Gencoy Sümer’in yazar kişiliğini daha yakından görmemizi sağladı, müteşekkirim.

                Yine bu sayıda ödüllü iki yazarla röportaj yaptık. 2024 Zehirli Kalem Öykü Ödülü kazananı Dilan Yamaç ve Kristal Kelepçe Teşvik Ödülü’nü alan Muhammed Salman Anasal sorularımızı yanıtladılar. Diğer söyleşi konuklarımız İzmir’de bulunan Boyoz Akademi’nin yöneticisi ve oyuncu Bülent Aydoslu ve oyuncu Buse Sevindik oldu.

                Kitap kulübümüzde Raymond Chandler’ın Büyük Uyku romanını okuduk.

                Prof. Dr. Nevzat Alkan hocamız,  Amerikalı adli tabip ve TV yıldızı Dr. G hakkında yazdı.

                Dergimizin olmazsa olmazı polisiye öyküleri Gencoy Sümer, Tuğba Turan, İhsan Cihangir, Murat Yüksel, Emel Aslan, Ahmet Yılmaz, Serap Gökalp ve Yasin Yıldız kaleme aldı. Ayrıca İpek Yayık’ın Türkçeye kazandırdığı Edgar Wallace’ın Stretelli Dosyası öyküsünü beğeniyle okuyacağınızı umarız.

                Aytaç Kara’nın Polisiye Ekranı ile yeni kitaplara dair tanıtım yazılarımızı okumadan geçmemenizi öneriyorum.

                Bu sayı gizemli bir yazar aramızda. Polisiye Cadısı samimi eleştirileri, objektif gözlemlerini polisiyeseverler için yazdı.

                Arkın Gelişin Seri Katiller yazısının son bölümüyle bu sayıda da bizlerle.

                Keyifle okuyun.

                Keyifli okumalar.