Ana Sayfa Blog Sayfa 8

RAHAT POLİSİYE, KİLİTLİ ODA…

Merhaba sevgili okur…

Tam 52 sayı boyunca üstlendiğim Dedektif Dergi genel yayın yönetmenliğinden bu sayıyla birlikte ayrılmış bulunuyorum.  Bundan böyle dergimizin genel yayın yönetmenliğini hepinizin yazılarından, öykülerinden tanıdığınız değerli meslektaşım Gamze Yayık sürdürecek. Onun, Dedektif Dergi’yi bugün bulunduğu noktadan çok daha ilerilere taşıyacağından hiç kuşkum yok. Kendisini tekrar tebrik ediyor ve yeni görevinde başarılar diliyorum.

Bana gelince… Merak etmeyin, bir yere gittiğim yok. Bundan sonra da ömrümün yettiği, elim kalem tuttuğu sürece sizlerle birlikte olmaya devam edeceğim. Umarım daha uzun yıllar birbirimizden ayrılmayız.

Bugüne dek hep birinci sayfadan seslenmiştim sizlere. Bazen dergimizden, bazen kitaplardan, bazen etkinliklerden söz etmiş, bazen de dertleşmiştim. Artık arka sayfalarda olacağım ama yine polisiye ile ilgili her konuda yazacağım. Bismillah deyip başlayalım öyleyse…

TÜRKİYE POLİSİYE YAZARLARI BİRLİĞİ

Geçen ay Türkiye’deydim. Polisiye yazarları birliğimizin düzenlediği festivale, ardından birlik yıllık genel kurul toplantısına ve Kristal Kelepçe törenine katıldım.

Doğrusu benim için çok heyecan verici günlerdi. Yıllardır dergide birlikte çalıştığım ama kendilerini sadece internet aracılığıyla görebildiğim dostlarla gerçek manada tanıştım. Sosyal medya vasıtasıyla görüşüp selamlaştığım yazar arkadaşlarla ve okurlarla da öyle.

Festivalin ikinci günü bir panelde değerli meslektaşım Çağatay Yaşmut’la polisiyenin iki temel ekolünü tartıştık. Benden rahat polisiyeyi anlatmam istenmişti, ben de dilimin döndüğünce anlattım.

İki gün süren festivalin ardından POYABİR genel kurulu yapıldı. Peşinden de Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat Ödülü töreni. Roman dalında ödül Günay Gafur’un Baba romanına verildi. Öykü dalında İyi ki Varsınız adlı kitabıyla ödülü Ercan Akbay kazandı. Teşvik ödülü ise  Ölümle Hesaplaşma adlı romanıyla Muhammed Selman Anasal’ın oldu. Bizim dergiden de birçok yazar arkadaşım ödüle başvurmuştu. Onlardan birinin kazanamamasına üzüldüm. Polisiyeye katkı ve onur ödülü ise, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da beni şaşırttı.

Aynı günün akşamı Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin yemeğine katıldık. Enfes bir Galata Köprüsü ve İstanbul manzarası eşliğinde yenilen yemek de çok güzel geçti.

RAHAT POLİSİYE VE AKADEMİK SAFSATALAR

Dinleyici olarak katıldığım bir panelde bir akademisyen “katil kim” tarzı kapalı oda polisiyelerinin artık yazılmadığını, bunların modasının geçtiğini, 1940’larda kaldığını söyleyince kulaklarıma inanamadım. Bu kadar fütursuz bir iddia karşısında “modası geçmiş” (!) polisiyeler yazan biri olarak sessiz kalmam mümkün değildi. Kendisine, dünya polisiye edebiyatının bugünkü durumundan habersiz olduğunu hatırlatmak zorunda kaldım.  

Ama sonra gördüm ki, böyle bir kanaat açık ya da örtülü biçimde polisiye edebiyatla haşır neşir olan birçok kişide (okur/yazar/eleştirmen) var. Tamamen bilgisizlikten, dünyada olup bitenlerden haberdar olmamaktan kaynaklanan bir durum. Altmış yıl öncesinin argümanlarına dayanan bu görüş, hayatın kendisi tarafından çoktan çürütüldü. Bugün dünyada birçok yazar kapalı oda tarzı polisiye yazıyor ve kitapları yüz binlerce adetlik satış rakamına ulaşıyor. Özellikle suçun Altın Çağı’na geri dönen kitaplar büyük bir yükselişte. Örneğin, geçen yıl Tom Mead’in geleneksel polisiye romanı Death On The Conjuror, polisiye romanlar arasında ilk sırada yer aldı. Genç yazarlardan Tom Hindle’ın Murder On Lake Garda romanı 2024 bitmeden yüz bin adetlik satış rakamına ulaştı. Richard Osman’ın milyonlarca adet satan rahat polisiyelerinden söz etmiyorum bile.

Yeri gelmişken belirteyim. Rahat (cozy) polisiye, klasik İngiliz ekolünün 1990’larda yeniden zuhur etmiş halidir. Kökeni, geleneksel polisiye olsa da, baş karakterin bir hobiye sahip olması ve olay örgüsünün cinayetin çözümü yerine cinayeti çözmek için yaşanan maceraya odaklanması gibi belirgin ayırt edici yönleri vardır. Bununla birlikte birçok yazar/eleştirmen rahat polisiyeyi daha esnek sınırlar içinde değerlendiriyor. Ben de aynı kanıdayım. İçinde şiddet barındırmayan, kaba bir dil kullanmayan, ayrıntılı ceset ve otopsi tasvirleri yapmayan, şüpheli sayısı sınırlı ve genellikle kapalı bir alanda geçen polisiyeleri rahat polisiye olarak adlandırıyorum. Bu bakımdan benim yazdığım romanlar da rahat polisiye türüne girmekte. Fakat illa hassas bir ayrım yapılacaksa, rahat polisiyenin olmazsa olmazlarını içermeyen ama diğer yönlerden benzeşen polisiye romanlara geleneksel polisiye diyebiliriz.

ÖNCE POLİSİYE YAZ !..

Bizde nedense, polisiyeye mutlaka bir misyon yükleme merakı var. Polisiye gerçekçi olmalı, toplumsal olmalı, politik olmalı imiş…Neden?

Biliyorsunuz bizde polisiye roman yıllarca hor görüldü. Çetin Altan’ın dediği gibi, “Yazarlarımız, az gelişmiş ekonomimiz yüzünden, gözlemciliğe, anı anlatımcılığına ve toplumsal gerçekçiliğe ayırdıkları payı; düşsel yaratıcılığa ve bu arada okuyucuları daha yüreğinden yakalayan ve toplumsal kesitlerle insan tiplerini daha değişik bir gergef içinde sunan polisiye yapıtlara ayıramadılar.”

Çetin Altan, aslında edebiyatımızı kontrol altında tutan apoletsiz generallerin yıllarca polisiyeyi aşağı görmelerini, edebiyattan saymamalarını kibar bir dille açıklamış.

Bugünse, polisiyenin popülerleşmesi yazarlarımızın çoğunu bu türde yazmaya yöneltiyor. Ama bir kısmına göre polisiye hâlâ edebiyat filan değil. Toplumsal gerçekçi konuları ele almaları için bir araç sadece. Yani, ellerinden gelse aslında polisiye yazmayacaklar. Ama Allah kahretsin, çok da popüler bir tür oldu mübarek! Bu alana girmezlerse kitaplarını satın alan olmayacak.

İşte bu yüzden, biri bana polisiye politik olmalı, gerçekçi olmalı, toplumsal olmalı derse “Hadi oradan!” diyorum. Sen önce adam gibi polisiye yaz! Yazdıklarında zekâ olsun, akıl oyunları olsun, ters köşeler olsun. Şaşırt beni!

Bir de kapalı oda tarzının modası geçti diye buyurmazlar mı? Bunlar zannediyorlar ki toplumsal meseleler rahat polisiyede ele alınamaz, irdelenemez, çünkü rahat polisiye gerçekçi değildir ve sadece zenginlerden, aristokratlardan bahseder… Bu köhnemiş anlayışın bizde hâlâ müşteri bulması gerçekten ilginç. Okumadıkları için dünyanın değiştiğini göremiyorlar. Nasıl bugünkü kara polisiye 1930’ların Hammet, Chandler polisiyelerinden farklıysa, rahat polisiye de aynı dönemin Christie, Sayers polisiyelerinden farklı. Kuşkusuz, her iki türün de geçmişteki tarzlara benzeyen birçok yönü var ama aynı olmadıkları da bir gerçek.

BİZDE NEDEN KİLİTLİ ODA MUAMMASI YAZILMIYOR?

Kapalı oda polisiyesinin modası geçti diyenlerin aslında polisiye yazmak/okumak gibi bir dertlerinin olmadığı, türün gelenekleriyle alakalarının olmamasından da anlaşılabilir.  Örneğin, bu yazarların bir kilitli oda muamması yazdıklarını gördünüz mü? Eleştirmen/akademisyenlerin bu eksikliği sorguladıklarını hiç duydunuz mu? Böyle bir soruyla karşılaştıklarında da verdikleri cevap “yazılacak her şey 1930’larda yazıldı, bütün numaralar denendi, artık yazacak bir şey kalmadı” şeklinde. Aynı mantıkla Shakespeare’den sonra hiçbir şey yazmamak gerekir, çünkü o her şeyi yazdı. Bu aslında, yazamadıklarının, beceremediklerinin bir itirafı. Ayrıca, polisiyeyi edebiyattan saymayan zihniyetin devamı olduklarının da işareti. Bunun bilincinde olmasalar da bu böyle.

Oysa, geleneksel polisiyenin karşıtı olduğu söylenen (ki bu da yanlış) sert polisiyenin birçok yazarı kilitli oda muamması yazdı. Aklıma hemen Philip Kerr geliyor. Sonra, Martin Beck serisinin yazarları Sjöwall-Wahlöö ikilisi. Bu yazarlar kilitli oda kurgusunu denediler ve çok da başarılı oldular. Peki bizde niye yazılmıyor?

Polisiye yazmıyorlar ki kilitli odayı yazsınlar, dediğinizi duyar gibiyim.

KİLİTLİ ODA VE İMKÂNSIZ CİNAYET USTASI: EDWARD D. HOCH

Kilitli oda muamması deyince Edward Hoch’ü anmadan geçmek olmaz. 2008 yılında yetmiş yedi yaşında vefat eden yazar, kilitli oda ve imkânsız cinayet muammalarının son büyük ustası. Hani bizimkilerin “Artık kapalı oda polisiyesi yazılmıyor, onun modası geçti” dedikleri türde 1000’e yakın öykü yazmış biri. Sadece 1973’ten 2007’ye kadar 400 civarında öyküsü Ellery Queen’s Mystery Magazine’de yayınlanmış. Türkçedeki ilk öyküsü de bizim dergide yayınlandı. Mezarlıkta Piknik adlı bu öyküyü 48. sayımızda okuyabilirsiniz.

Hoch, birkaç roman yazsa da asıl ününü öyküleriyle yaptı. Ancak onlar da kitaplaştırılamadan dergi sayfalarında kaldı. Polisiyeseverler Hoch’ü sadece antolojilerde okuma imkânı bulabildiler. Bu antolojilerden biri de Otto Penzler’in The Black Lizard Big Book of Locked-Room Mysteries adlı derlemesi. Polisiye kurgu editörü olan Penzler, çok sayıda derlemeye imza attı. 2014’te yayınladığı bu kitap, kilitli oda konusunda yapılmış en kapsamlı çalışma. Ve ne mutlu bize ki,  bu kitabı artık Türkçe okuyabileceğiz.

ALGAN SEZGİNTÜREDİ’DEN MÜTHİŞ BİR ÇEVİRİ

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği Başkanı, yazar, çevirmen, editör Algan Sezgintüredi’nin çevirisiyle Penzler’in derlemesi sonunda yayınlandı. Sonunda diyorum, çünkü birliğimizin değerli başkanı uzun süredir bu çeviriyle uğraşıyordu. Aman Allah’ım kitapta kimler yok ki, Agatha Christie’den Lawrence Block’a, Arthur Conan Doyle’dan Stephen King’e, Dashiel Hammet’dan Georges Simenon’a dünya polisiye edebiyatının nerdeyse tümü… Yukarıda sözünü ettiğim Hoch, üç öyküsüyle girmiş derlemeye. Elbette Edgar A. Poe, John Dickson Carr, Maurice Leblanc, G.K. Chesterton baş köşedeler. Derlemede ülkemizde adları pek bilinmeyen Wilkie Collins, Futrelle, Melville Davisson Post, Austin Freeman, William Irish gibi polisiye kurgunun önde gelen ve kilitli oda gizem türünün öncüsü yazarlara ait öyküler de var.

Penzler, bu kitapta kilitli odanın tanımını genişletmiş. “İmkânsız suç” hikayelerinin tüm versiyonlarını kapsayacak bir derleme yapmış. Kilitli bir odada veya erişilmesi mümkün olmayan bir yerde işlenen cinayetlerin anlatıldığı klasik örneklerin yanında, imkânsız hırsızlık ve kaybolma hikayelerini de derlemeye katmış. Bu yüzden kitap oldukça hacimli. Domingo Yayınevi’nden çıkan çevirisinin de 988 sayfa olduğunu belirteyim.

Kilitli oda muamması, aslında imkânsız suç muammasının bir alt-türü. Günümüzde birçok kişi imkânsız suçlar için de kilitli oda terimini kullanıyor. Bence yanlış ama bunun artık yerleştiği de bir gerçek. Mesela Agatha Christie’nin On Kişiydiler romanı için kilitli oda muamması deniyor. Oysa bu roman imkânsız cinayet türünde.

Türkiye’de kilitli oda muamması yazan çok az kişi var. Bu kişilerden biri Algan Sezgintüredi. Benim de birkaç denemem oldu. O nedenle sevgili başkanımızın son çevirisini çok önemsiyorum. Her biri ayrı bir şaheser olan bu kilitli oda gizemi öykülerini herkes okumalı. Polisiye meraklılarının ve yazarlarınınsa kütüphanelerinin baş köşesine koymaları gerekir, tavsiye ederim.

ALTINCI KRİSTAL KELEPÇE ROMAN ÖDÜLÜ BABA ROMANININ OLDU.

YAZAR GÜNAY GAFUR İLE KONUŞTUK

  • Sevgili Günay, öncelikle POYABİR Kristal Kelepçe ödüllerinde En İyi Polisiye Roman ödülüyle taçlanan başarıların ve hak edilmiş bu ödül için seni tebrik etmek istiyorum. Bu röportajı yapma şansı bana verildiğinde seninle Dedektif çatısı atında yeniden bir araya gelecek olmanın mutluluğunu hissettim. Çünkü yıllar önce bu çatı altında tanışmış, yıllardır sıcaklığını hissettiğim dostluğun temelini burada atmıştık. İyi ki…

Benim için Günay Gafur, okumaktan keyif aldığım üst düzey bir kalem, desteğini hiç esirgemeyen bir dost, dürüst ve objektif bir insandır. Biz birbirimizi iyi biliyoruz ancak seni yeni tanıyacak olan okurlarımız için kendinden biraz bahsedebilir misin? Kimdir Günay Gafur?

İyi dileklerin ve güzel düşüncelerin için çok teşekkür ederim sevgili Funda. Dedektif Dergi’de seninle yeniden buluşmak ve söyleşi gerçekleştirmek benim için de büyük mutluluk.

1978 doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. Evliyim ve iki çocuğum var. Ankara’da yaşıyorum. Kitapların büyülü dünyasıyla küçük yaşlarımda tanıştım. Farklı türlerde farklı yazarlarla beslenerek büyüdüm. Okumak en sevdiğim oyundu.

Hatırlıyorum, arkadaşlarım toplaşıp aşağıdan seslenirlerdi (bizler şanslı çocuklardık, o yıllarda sokaklar bizimdi, doya doya tadını çıkarırdık) ben kitabımın o bölümünü bitirmeden çıkmazdım. Yaz tatillerinde, sabah uyanınca ilk işim elime kitabımı alıp yatağımda keyif çatmak olurdu. Güne kitapla başlar, arada mahalle arkadaşlarımla canımız çıkana kadar oynar ve geceyi yine kitapla kapatırdım. Oyun ve kitapla geçen o güzel günlerde hayalim yazar olmaktı. Çocukluğumun bu güzel ve uzun seneleri beni o hayale adım adım yaklaştırdı. İlk karalamalarıma da o zaman başladım. Günlükler, hikâyeler, şiirler, okul gazetesinde yazılar…

E, böyle geçen bir çocukluğun ardından yazar olursan ortaya da Kuklacı gibi bir kitap çıkması gayet doğal. Gizemli bir oyun kurucu, tuhaf talimatlar, çaresiz oyuncular, işlenen suçlar, oyunu çözmeye çalışan bir dedektif. Sonraki romanlarım da pek farklı olmadı tabii. Zekice kurgulanmış oyunların içine düşmüş insanların suç ve gizem hikâyeleri.

Kuklacı ile başladığım yazarlık kariyerimin bugün itibariyle kısa özeti şu: Çeşitli dergi ve antoloji kitaplarında yayımlanmış yedi öykü, dört roman ve tabii son kitabım Baba’ya verilen Kristal Kelepçe Yılın Polisiye Romanı Ödülü. Bunların haricinde henüz hayata geçmemiş hikâye, roman, senaryo ve tiyatro oyunlarım kilitli sandığımda günlerini bekliyor. Daha kaç roman, kaç hikâye çıkar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var: Ömrüm yettiğince üretmeye, yazmaya devam edeceğim.

  • 2017 yılı, Nisan ayında dergimizin ikinci sayısında bir tefrika olarak, “Bir Hapishane Hikâyesi: Baba” adıyla başlayan ve 2019 Ocak ayında altıncı bölümü yayınlandıktan sonra bir daha haber alamadığımız Baba, o günden bu zamana yarım kalmış bir aşk hikâyesi gibi hep aklımızın ve kalbimizin bir köşesindeydi, unutulmamıştı.

Perde Arkası romanımı ilk olarak on yedi sayfalık bir öykü olarak yazmış, okuyanların telkinleriyle yayınlamaktan vazgeçip romana çevirmiştim. Doğru işler olması gereken biçimde ve sunulması gereken zamanda sunuluyor sanırım.

Baba’nın bir romana dönüşmesi kararı ne zaman verildi, neden bu kadar bekledi merak ediyorum.

Baba’nın doğduğu yer, söylediğin gibi Dedektif Dergi. İki ayda bir yeni bölümü yayımlanan bir tefrika olarak başladı yolculuğu. Her bölümün ardından okurlardan aldığım güzel dönüşlerin sayısı da artıyordu. Ancak altıncı bölümü dergiye gönderdikten bir süre sonra annemin hastalığı ile hayatımda zorlu bir dönem başladı. Pankreas kanseri olduğunu öğrendiğimiz günden itibaren, günlerin gecelere karıştığı, tefrikaya mecburen ara vermek zorunda kaldığım bir sürecin içinde buldum kendimi. Ameliyatlar, kemoterapi tedavileri, aciller, yoğun bakımlar, ambulanslar hayatımızın doğal bir parçası oluverdi. İki senenin sonunda maalesef bu zorlu savaşı ve annemi kaybettik.

Bir süre sonra geriye dönüp baktım ve yarım kalan tefrikayı tamamlamaya karar verdim. Ancak iki seneden fazla ara vermiştim ve hikâyeye tefrika şeklinde devam etmem anlamsız olacaktı. Böylece Baba’yı romana dönüştürmek için kolları sıvadım. Hem yarım kalmış bu aşk hikâyesini mutlu sona erdirecek, hem okurlarıma karşı sorumluluğumu yerine getirecek, hem de savaş yaralarımı bu yolla iyileştirebilecektim. Nitekim öyle de oldu. Baba ikinci kez, roman şeklinde küllerinden doğarak okurlarına kavuştu. Hayat, arada sırada kulağımıza şöyle fısıldıyor galiba: “Bazı savaşları kaybedersin. Ya da bazen savaş sandığın şeyler yaşar, sonunda yenildiğini hissedersin. Sonuçta ortalık yerle bir olmuştur. Ama sana yıkıntıların arasında açan çiçekler sunarım. Bunları gör ve sula.”

  • Baba; sinematik anlatımıyla, kahramanların hayatlarına yedirilmiş bizden hikâyeleriyle, toplumsal çözülmeleri, kutuplaşmaları ve yaraları irdeleyen, sisteme ve hatta sistemsel çöküşlere göndermeler yapılan paragraflarıyla kesinlikle çok katmanlı bir roman. Aynı anda pek çok türde okuma yapıyormuşuz gibi hissettirmeyi başardığını düşünüyorum. Hatta bu kitapta düşünce dünyanın derinliğini daha da samimiyetle aktardığını hissettim.

Ve bu kitapta yine kurguya yedirilmiş kuantum fiziği ve metafizik… Her seferinde bunların yanına bir parça daha pozitif bilim esintileri katarak daha öteye geçişini artık bir Günay Gafur imzası olarak kabul etmeli miyiz?

Evet sevgili Funda, tam olarak böyle diyebiliriz. Yazdığım küçük öykülerde de Yargıç hariç romanlarımda da işin içine pozitif bilimleri serpiştirdim. Bilim ve sanatla sulanmayan toprakların çorak kalacağı gerçeğinin farkındayım. Bazı coğrafyaların ve maalesef ülkemizin durumu ortada. Belki de bilinçaltım özellikle bunu haykırıyor ve bu durum hikâyelerime yansıyor. “Bilim olmalı. Bilim olmalı. Bilim olmalı.”

Okunduğunda, “İşte bu roman Günay Gafur’un kaleminden çıkmış,” dedirtebiliyorsam, amacıma ulaşmışım demektir. Bir yazarın imzası, kurguda, dilde, üslupta, satır aralarında gizlenmiş, aslında tüm romana sinmiş olmalı. Bir kavanozdaki rayiha gibi. Varlığını görmezsiniz ama kapağı açtığınızda onu kokusundan tanırsınız. Benim rayiham da birkaç farklı unsurun birleşmesinden oluşuyor sanırım. Dip notalarında bilimin kol gezdiği gizemli akıl oyunları, orta notalarda zeki oyun kurucunun peşine düşmüş bir araştırıcı, üst notalarda ise bu oyunu oynamak zorunda kalan suçlular ve mağdurlar. Özetle bolca gizem, yeteri kadar suç, kararında akıl oyunları ve hafif bilim esintilerinden mürekkep bir çizgim olduğunu ve bu çizgimden son derece memnun olduğumu söyleyebilirim.

Baba’da da bu esintileri bol bol görmek mümkün. Bunlara ek olarak senin de bahsettiğin gibi suçun sosyolojik sebeplerine değinmeye çalıştım. “Yaşadığımız toplumda insanları suça neler itiyor, suçun cezasını yalnızca işleyen mi çekmeli, sistemin ve sistemi kuranların sorumluluğu yok mu, adaletin sadece güçlüden yana olduğu bir toplumda zayıfların işlediği suçlara suç diyebilir miyiz?” gibi sorularla basit insan hikâyeleri üzerinden yozlaşmış sistemlerin eleştirisini yaptım. Canavarların sadece masallarda olmadığını, şartlar oluştuğunda insanın nasıl bir canavara, kan emici bir vampire dönüşebileceğini göstermeye çalıştım.

Ne acıdır ki bugün yaşadığımız toplumda canavarların varlığına şahitlik ediyoruz. Akla hayale gelmeyecek canilikler sergiliyorlar. Bazen bireysel bazen kolektif davranıyorlar. Hayvanlardan tutun küçücük çocuklara, kadınlardan yeni doğmuş bebeklere kadar uzun tırnaklı elleriyle herkesi, tüm toplumu, insanlığı parçalıyorlar. İşin en acı tarafı, sistem bu canavarların yaşaması için uygun atmosferi yaratıyor. Benim ve diğer polisiye yazarlarının kurguladığı hayali kötülükler, gerçek hayatta misliyle yaşanıyor. Baba’da değinmeye çalıştığım karanlık, gerçeğin izdüşümünden başka bir şey değil.

Tüm bunlara kuantum fiziği sosu ekleyince ortaya son derece farklı ve ilgi çekici bir lezzet çıktığını düşünüyorum. Romanlarımda kullandığım bu “bilimsel sos”, gerçek hayattaki karanlığa karşı koyan bir ışık belki de. Romanın dışına fırlayan bir çığlık. Okuru sorgulamaya, düşünmeye mecbur bırakan bir uyanış çığlığı. Bu anlamda ülkemiz polisiye edebiyatına farklı ve yeni bir lezzet katabildiysem ne mutlu bana.

  • “Sonunu bildiğin oyunları oynama. Kazanacağını bilsen bile.” Baba’nın sıklıkla söylediği bu cümle ilk okuduğum anda bana satranç oyununu anımsatmıştı. Ustaca oynamanın kazanmaktan daha değerli olduğu bir oyundur bence satranç. Baba romanında sen de taşları çok doğru biçimde oynamışsın ve ortaya takibi oldukça keyifli bir oyun çıkmış.

Kristal Kelepçe jürisine romanını gönderdiğinde yarışmaya katılan tüm polisiye yazarlarımız gibi hem oyunda olmaktan keyif almış hem de kazanmayı ummuşsundur.  Ödül töreni öncesinde, sonucu beklerken ve kazandığını duyduğun anda ne hissettin? Neler geçti aklından?

Önceki cevaplarımdan da anlaşılmıştır sanırım: Oyun oynamayı seviyorum. Çocukken de severdim, şimdi de seviyorum ve sanırım ihtiyarlığımda da seveceğim. Bunu romanlara yansıttığım kadar insan ilişkilerine de yansıtıyorum. İnsanlarla ve duygularıyla oynamıyorum tabii. Hayatı çoğu zaman bir oyun gibi görmekten bahsediyorum. Amacın yenmek, kazanmak olmadığı bir oyun ama. Kimi yeneceksin, kime karşı ne kazanacaksın zaten. Var böyleleri, yok değil. Kendine rakipler hatta düşmanlar yaratarak ilerleyen, kazanmak için her yolu mubah gören ve bu uğurda yakıp yıkmaktan zevk alan tipler. Kaybettiklerinde sonuç hüsran oluyor. Bu tarz insanların kaybettiğini görmeyi de seviyorum laf aramızda.

Her neyse, ben oynamaktan yanayım. Asıl kazancın bu oyun içinde yer almak olduğunu düşünüyorum.

Oyun, insanlığın doğuşundan bu yana süregelen bir aktivite. Eğlenmek, keyif almak, araştırmak, strateji yapmak, merak etmek, keşfetmek, tetikte olmak, anda kalmak, akıllı davranmak, aldanmamak, aldatmamak, öğrenmek, ders almak gibi birçok olguyu içinde barındırıyor. Müthiş değil mi?

Baba’da ve diğer tüm romanlarımda zekice kurgulanan bir oyunun etrafındaki insanların hikâyesini anlattım. Bunlar biraz tekinsiz ve karanlık oyunlar haliyle çünkü suç ve gizem türünde yazıyorum. Bu nedenle işin içinde gizem, merak, gerilim, macera, muamma vs. olmak zorunda. Doğru zamanda, doğru hamleleri yaparak ilerlenen akıl oyunlarının, polisiyeye daha üst başlıkta değerlendirirsek suç-gizem türüne çok yakıştığına inanıyorum. Üstelik kurgularımı yazarken de oyun oynuyor hissiyle yazdığım için büyük keyif alıyor ve okura da aynı keyfi aktarabildiğimi düşünüyorum.

Ödül töreninde sonucu beklerken de benzer şeyler hissettim. Heyecan, merak, orada olmanın ve katkı sağlamanın getirdiği gurur ve tabii ki aynı işi yaptığım, sevdiğim yazar dostlarla birlikte olmanın verdiği keyif. Sonuç açıklandığında kimseyi yenmemiştim, tersi olsaydı da kimseye yenilmeyecektim. Zaten edebiyat, sinema, tiyatro gibi bu tarz sanatsal ödüllerde, en iyi diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Jürinin farklı insanlardan oluştuğu başka bir yarışmada farklı sonuçlar alınabiliyor. En iyi diye bir şey yok. İyiler var, daha iyi olmak için çaba göstermesi gerekenler var, bir de maalesef ne kadar çaba gösterirse göstersin bu işte iyi olamayacaklar var. Bu gerçeği de kabul etmek lazım. Ben uzun atlama yarışına girseydim en son kategoriye gireceğim kesin. Nihayetinde iyilerden olduğumu bilmek, işin erbapları tarafından böyle değerlendirilmek tabii ki büyük bir onur.

  • “Hepimizin ortak bir özelliği var, polisiye yazarları olarak: görünmezlik. Bizler görünmez adamlar ya da görünmez kadınlarız…”

O gün, ödül töreninde kürsüye çıkıp hepimiz, tüm polisiye yazarları adına o etkileyici konuşmanı yaparken orada olabilmeyi gerçekten isterdim. Orada bulunamadım ancak konuşmanı sosyal medya hesabındaki paylaşımdan birkaç kez dinledim. Altına seve seve imzamızı atacağımız konuşmanda bahsettiğin bu görünmezlik lanetinin tek müsebbibi okurlar değil, değil mi? Neden görülmüyoruz sence?

Tabii ki bu durumun tek sorumlusu okurlar değil. Hatta okur, bu can sıkıcı gidişatın yazarlardan sonraki bir diğer mağduru. Çünkü bir iki yazarla sürüp giden polisiye edebiyatının farklı lezzetlerinden mahrum kalıyorlar.

İstisnalar hariç, genel okur kitlesinin ortak bir davranış şekli var. Bu hemen hemen tüm dünyada böyle. Sosyal medyada veya raflarda ilk önüne çıkana ilgi gösterir, kendine sürekli sunulana yönelir, herkes alıyorsa alır, herkes alınca çok satanlara yerleşen kitap daha çok satmaya devam eder. Bu, zincirleme reaksiyonu yürüten şey tipik tüketici davranışı aslında. Kitapların da meta haline geldiği bir dönemdeyiz ve işlerin böyle yürümesine üzülsem de şaşırmıyorum. Bilinçli tüketiciler, bilinçli okurlar olmadığımız sürece bu basit pazarlama stratejilerine kanmaya devam edeceğiz.

Ancak işin bundan sonrası ülkemiz ve polisiye edebiyatı özelinde ayrı bir sorun. Neden okurun önüne sadece iki, bilemedin üç yazarın kitapları çıkıyor? Dört demiyorum dikkat ettiysen. Rastgele bin okura dört polisiye yazarımızın ismini sor, ikiden sonrasını duymakta zorlanırsın.

Koskoca bir ülkeden sadece bir yazar çıkar mı, mümkün mü böyle bir şey? Yok mu başka iyi yazan? Sırf POYABİR üyesi yüz elli polisiye yazarı var. Benim altıncısını aldığım en iyi polisiye roman ödülünü almış beş harika yazar daha var. Kısaca iyi, hem de çok iyi polisiye yazarları var bu ülkede.

Peki, durum neden böyle? Çünkü bu iş, yayıneviyle başlayıp okurda son bulan bir zincir. Okur bu işin son halkası. İlk halkalarda başlıyor aksama. Yayınevi, yazarına sahip çıkmıyor, reklam, tanıtım, PR çalışması için yazarına bütçe ayırmıyor. İşin dağıtım ayağı apayrı bir dert. Her kitapçıda, her noktada yer almayan kitabı bulmak için okurun özel çaba göstermesi gerekiyor. Raflarda boy göstermekse başlı başına bir problem. Girmeyi başardığı kitapçıda rafların gerisine atılan kitap, görünmezliğine devam ediyor. Okur kitapçıya girdiğinde ön raflarda, çok satanlar kısmında gördüklerine yönelerek haliyle göremediklerini almıyor.

Bu bir kısır döngü. Hatalı iliklenen ilk düğmeyle başlayıp büyüyen bir yanlışlar silsilesi. İlk düğmeyi doğru ilikleyerek dur demek lazım bu yanlışa. Yayınevi elindeki yazarı tanımalı. Dünyadaki ve ülkedeki polisiye edebiyatını, okurun ilgi ve beğenisini takip etmeli. Güvendiği ve kitabını bastığı yazarı yalnız bırakmadan, diğer aşamaların düzgünce ilerlemesini sağlamalı. Yoksa bu tarz matbaadan hallice bir anlayışla tek yazarlı polisiye edebiyatımız can çekişmeye devam eder.

  • Çok haklısın. Yurtdışında yazarlara araştırma, yerinde gözlem gibi imkânların sunulduğunu, yazım aşamasında bile masraflarına destek verildiğini, yazara özel ekiplerin kurulduğunu duyuyoruz. Ülkemizdeyse yayınevlerinden bu tarz destekler almak, olması zaruri destekleri bile alamadığımız düşünüldüğünde bir hayal olmaktan öteye geçemez. Hatta yayınevleri bizden reklam desteği talep eder hâle geldi. Biliyorsun, her şey aslında ekonomik güçle ve istikrarla ilgili. Çoğu yayınevi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Ne yazık ki…

Ödülle birlikte içinde bir kurdun yeniden harekete geçtiğinden eminim. Kıpır kıpırdır ve planlar yapmaya, denklemler kurmaya başlamıştır. Hatta seni geceleri uykundan ediyordur belki. Yeni kitap için aklında bir kurgu, taslak var mı? Yoksa o kurdu durdurup bir süre daha Baba’nın ve önceki kitaplarının okurla buluşmasının tadını çıkarmaya devam etmek niyetinde misin?

Ödülden aylar önce içimde bir kıpırdanma başlamıştı zaten Funda. Bu kez sebep 11 yaşındaki oğlum oldu. “Senin kitaplarını ne zaman okumaya başlayacağım baba?” diye sorduğu an çocuk kitabı yazmaya karar verdim. Şu sıralar son bölümler üzerinde çalışıyorum. Bittiğinde minik okurlarım olacağını bilmek çok heyecan verici. 10 yaş üzeri çocukların ve yetişkinlerin çok seveceklerine inandığım, yine gizem ve macera ağırlıklı bir hikâyeyle karşılarına çıkacağım günü iple çekiyorum.

  • Bu çok heyecan verici bir haber. Çocuk okurlarımla bir araya gelmek, onların gözlerindeki ışıltıyı görmek beni inanılmaz keyiflendiriyor. Senin de bu hazzı tadacak olmana sevindim.

Son sorum tamamen şahsi meraktan… Kitaplarından biri beyaz perdeye aktarılacak olsaydı, hangisi olsun isterdin? Benim bir fikrim var ama önce senin cevabını duymak istedim.

Benim gönlümden geçen ilk isim Kâhin. Ancak oldukça uzun olduğundan diziye daha uygun olabilir diye düşünüyorum. Bu durumda film için Kuklacı da harika bir seçenek. Hatta usta senarist Ferhat Ergün aynı şekilde düşünüp Kuklacı’ya müthiş bir senaryo yazdı. Filme de dönüşür umarım.

  • Tüm kitaplarını okuduğumdan hepsinin senaryoya dönüşebileceğine ben de inanıyorum ve benim de film için gönlümdeki kitap Kahin’di.

Umuyorum ki bizi asla kaleminin o büyüleyici ve sürükleyici tadından mahrum bırakmaz, ömrünce yazmaya devam edersin. Daha pek çok ödülü hak ettiğine ve gururla havaya kaldıracağına inanıyor, bir kez daha tebrik ediyorum.

Sevgili Günay, her zamanki gibi samimiyetle ilerleyen bu sohbet için Dedektif Dergi ve okurlarımız adına teşekkür ederim.

Bu güzel söyleşi için ben de Dedektif Dergi’ye ve sana çok teşekkür ederim. Tüm okurlarıma sevgi ve selamlar.

2024 KRİSTAL KELEPÇE “EN İYİ ÖYKÜ KİTABI” ÖDÜLÜ SAHİBİ ERCAN AKBAY’LA SÖYLEŞİ

Merhaba Ercan Bey, röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.  Öncelikle “İyi Ki Varsınız” adlı kitabınızla Türkiye Polisiye Yazarları Birliği 2024 Kristal Kelepçe Yılın Öykü Kitabı Ödülü’nü kazandığınız için tebrik ediyoruz. Sizi romanlarınızdan ve öykülerinizden tanıyor, beğeniyle takip ediyoruz. Bize, sizi biraz daha yakından tanıma olanağı verirseniz seviniriz.

Ülkemizde yayımlanan polisiye kültürü dergilerini en başından beri okuyor ve izliyorum. Bu söyleşi davetiyle beni onurlandırdığınız için değerli yazar kardeşlerime çok teşekkür ederim.

12 Şubat 1959’da İstanbul’da doğdum. 1978’de Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olup İ.Ü. İşletme Fakültesi’ne başladığım gün çalışma hayatına da ilk adımını attım. Turizm ve elektronik sektörlerindeki deneyimlerimin akabinde bir caz kulübü kurdum, sanat ürünleri ve tasarımla ilgili çeşitli işlerde çalıştım.

1996’da ilk kitabım Kuraldışı Öyküler’i ve 1997’de ilk romanım Erkekler Ağlamaz’ı yazdım. Bir polisiye film senaryosu olarak başladığım Tilki Tilki Saat Kaç 2006 yılında, Değirmenlere Karşı 2010’da, Ten Kokusu 2012’de, Fotoğrafçılar Kulübü 2015’te, Akılçelen 2016’da, Dünya Kitap Yılın Polisiye Roman Ödülünü alan Yağmurdan Önce 2019’da yayımlandı.

2023 yılında Kitap Dergisi Polisiye Edebiyata Katkı Ödülü’nü aldım.  Aynı yıl Kayıp Şahıslar Bürosu romanı ve Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin yılın en iyi öykü kitabı Kristal Kelepçe ödülünü alan İyi ki Varsınız adlı öykü kitabım yayımlandı. Dark İstanbul yayınevinin polisiye serisi için birçok öykü kaleme aldım, onlarca yazarın öykülerinin derlenme ve yayına hazırlanma faaliyetleri içinde bulundum.

Roman ve öykü dışında makale ve senaryolar da yazıyorum, gerçek suç hikâyeleri ve seri katiller üzerine araştırma ve incelemelerim çeşitli mecralarda okunabilir. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) üyelerinden biriyim.

Yazarlık hikâyeniz nasıl başladı? Polisiyeye nasıl ve ne sebeple yöneldiğinizi öğrenebilir miyiz?

Bilimsel konulara merak duyduğum çocukluk dönemimde, özellikle 70’li yılların zengin bilimkurgu ve polisiye-avantür örneklerini -teyzem ve dayımın bu türe olan yakın ilgisinden dolayı- okuma fırsatım oldu. Çizgi roman ve popüler kültür ürünlerine olan merakımsa okumayı öğrenmeden önce başladı. Biz Nişantaşı’nda oturuyorduk ama ilkokul sonrasında Kadıköy Anadolu Lisesi’nin (o zamanki adıyla Kadıköy Maarif Koleji) sınavını kazandım, orada yatılı olarak eğitimimi sürdürdüm.

Kolej benim için adeta bir hikâye kaynağıydı. Benim gibi meraklı arkadaşlarla birlikte, etüt sınıflarında fanzinler, yeraltı gazeteleri çıkardık. Aykırı edebiyatın dikenli yollarına saptık ve tabii ki özellikle de AKBA yayınlarının polisiye roman serisinin haricinde, korku-gerilim ve bilimkurgu anlatıları da ilgi odağımızdaydı. Eğlenceli ve güzel günlerdi. Bu deneyimler kişiliğimde o kadar köklü bir birikim yaratmış ki, üretken bir yazar-çizer olmama rağmen hiçbir dönemde konu sıkıntısı çekmedim.

Bilgi dağarcığımın en önemli kaynağı araştırmaya hep aç ve çok meraklı bir insan olmak, ama bu merak toplumun geneline yayılan gıybet ve entrika merakıyla karıştırılmasın. Dedikodu hiç sevmem, orada olmayan insanların arkasından dedikodu yapılan yerlerden hemen kaçarım. Bizimki bilimsel bir merak, çocuğun ilgi alanlarını genişletip zenginleştirme arayışı diyelim.

Yazma ritüelleriniz var mı? Yazmaya başlamadan önce neler yaparsınız? Masaya oturduğunuzda karakterler ve kurgunun tamamı kafanızda hazır mıdır yoksa kervan yolda düzülürcülerden misiniz?

Hâlâ çok kitap okuyan ve özellikle de bilim ve teknoloji alanlarında gündemi takip eden biri olduğum için her şekilde esin kaynağı bulurum. Öykü siparişi de verilse yazarım, aklıma bir mesele takılır, o mesele üzerinde düşünürken ortaya bir öykü ya da roman fikri çıkarabilirim. Tabii bunlar incelikli konular olması lazım. Havada, karada, mümkün olan her yerde yazabilirim, dolayısıyla bir ritüele veya özel ve konforlu bir ortama ihtiyaç duymam.

Hikâyenin nüvesi ortaya çıktıktan sonra, bu öz fikri nasıl işleyip genişleteceğim, muammayı nasıl yaratıp da sonra da çözümleyeceğim konusunda kafa patlatmadan yazmaya girişmem. Olgunlaşmamış bir hikâye teması için makine karşısında debelenmek bana göre değil. Öyle yazan arkadaşlarımız var ama ben notlar alır, bir izlek belirler ve yazmaya öyle başlarım. Çalakalem yazmam, beni okuyacak kişilere saygı duyarım. Yazdığım metnin temiz ve anlaşılır olması için her zaman özen ve gayret gösteririm.

Sizi roman yazarı olarak tanıdık. Son yıllarda öykü türünde de eserler vermeye başladınız. Yazarken hangi türde kendinizi daha rahat hissediyorsunuz?

Ne yazmam gerekiyorsa onu yazıyorum son zamanlarda. Senaryo veya makale de olabiliyor. Bir dergide ‘Gerçek Suçlar’ isimli bir köşem var, burada yıllardan beri seri katillerin psikopatolojisi üzerine incelemeler hazırlıyorum. Bu konunun uzmanı sayılabilirim yani. Şaka yapıyorum tabii, bu tür alanlarda kendimi ustalığa doğru ilerleme hevesinde bir öğrenci gibi görüyorum.

Roman çalışmalarım uzun solukludur ve hep bir köşede durur. Çok katmanlı ve çok öykülü girift konular üzerine çalıştığım için yazması aylar, hatta yıllar sürebilir. Yazdığım işlere ticari bir meta olarak bakmıyorum ve en iyisini üretmeye çalışıyorum. Kimsenin aklına gelmeyen orijinal konulardaki hikâyelerin bir arada, belirli bir ritimde aktığı anlatılar tasarlamak benim hobim, en büyük merakımdır.

En çok neler okur, neler izlersiniz? Polisiyede tercihiniz yerli yazarlar mı, yabancılar mı? Yerli polisiyemizin artıları-eksileri hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Son yıllarda giderek daha az sayıda kurgu okuyorum. Tarih, sanat tarihi ve bilim-teknoloji, özellikle de robotik teknoloji hastasıyım, nerede ilginç bilimsel artikel veya kitap bulsam okurum.  Mühendis olmasam da bazı ileri teknolojik projelerin terminolojisini anlayabilirim.

Vazife gereği öykü de okuyup değerlendiriyorum ama sinemada tercihim polisiye dizilerdir. İyi olduktan sonra yerli ya da yabancı fark etmez. Kitap olarak polisiye edebiyatımızdaki yol arkadaşlarımın yapıtlarını beğeniyor ve ilgiyle takip ediyorum. Tabii bizim polisiye edebiyat konuları hem eğlenceli hem de heyecan verici… Yerel meseleleri öğrenmek de faydalı oluyor. Klasik polisiye romanla birlikte, özellikle mahkeme polisiyesi, mizahi ve yerel işler, organize suçlar,  bilimkurgu polisiye ve kara roman severim. Son yıllarda donuk vaka (cold case) dosyaları da ilgimi çekiyor.

Size göre bir polisiye eserin olmazsa olmazları nelerdir? Yeni yazarlara neler tavsiye edersiniz?

Bir polisiye yapıtın olmazsa olmaz aşamalarını, klasik şablonunu, yaratılan suç içeren muammanın merak uyandırma ve çözümlenme trüklerini bütün polisiye yazarı meslektaşlarımız az çok bilir, bunda bir sorun yok. Fikirsel olarak çok üretken ve yaratıcı bir coğrafyada zengin bir dilde yazma avantajına sahip olduğumuz kanaatindeyim. Bu alandaki yazar arkadaşlarımızın en önemli eksiği özensizlikten kaynaklanan ifade yetersizliği maalesef.

Yıllarını bu türe adamış olan usta yazar arkadaşlarımın bir öykü yazmak için nasıl haftalarca uğraşıp da metnin üzerinden defalarca geçerek, yazdıklarını yüksek sesle okuyarak düzeltme yaptıklarını görünce, çalakalem yazmayı maharet sananlara daha çok kızıyorum. Neden bunu yapıyorsunuz? Çok yaratıcı ve hızlı olduğunuz için editörler arkanızı toplayacak diye mi düşünüyorsunuz? Bu sorulara cevap bulamadım maalesef, üzücü ama gerçek bu…

Sanırım bir yazarın kendini okurun yerine koyarak, ilk etapta kendine ‘yeterince iyi, açık ve anlaşılır yazabildim mi?’ diye sorması, buna göre metnini düzeltmesi, ikinci etaptaysa ‘yeterince etkili ifade edebildim mi?’ sorusuna yanıt bulması gerekir. Önemli ve değerli bir yazar olmak için yetenek şart, ama titiz çalışmak ondan da önemli bence. İçten ve kibirsiz olmaya çalışalım; usta kalemlerin sorunu da bu…

Tüm polisiye meraklılarına sevgi ve saygılarımı sunuyorum. İnsanlık Hali adlı harika öykü kitabıyla Türkiye Polisiye Yazarları Birliği’nin ilk Kristal Kelepçe öykü derlemesi ödülünü bileğinin hakkıyla kazanan değerli meslektaşım Reha Avkıran’a da çok teşekkür ediyorum.

INTERVIEW WITH LAWRENCE BLOCK

In this issue, we interviewed Lawrence Block, the great master of crime, mystery and thriller novels, author of more than a hundred books published over sixty years and the creator of unforgettable characters such as Matt Scudder, Bernie Rhodenbarr, Evan Tanner and Keller.

Lawrence Block photo by Amy Block

Hello, Mr. Lawrence Block. Thank you very much for agreeing to give an interview to Detective Magazine. First of all, I’d like to talk about the Turkish editions of your books. It actually goes back quite a long time. In 1972 your book After the First Death was published in Turkey, three years after it was published in the U.S. I read this book and I liked it very much, and the translation was good. Then Code of Arms, which you wrote with Harold King, was published in 1982. From 1997 onwards, Oğlak Publishing Company published most of the Matt Scudder and Bernie Rhodenbarr novels. Unfortunately, we haven’t read your new books since 2009. I hope this interview will lead to the re-publication of your books in Turkish. I wonder if there is a publishing house in Turkey that holds your publishing rights at the moment. If there is, as Lawrence Block fans, we want to protest them for depriving us from your books.

My only visit to Turkey, I’m embarrassed to say, was in 1998, and consisted of a very brief stop in Bodrum in the course of a cruise. And one of the few things I remember from the couple of hours we spent there was the discovery of copies of the Oglak editions of several of my books offered for sale at a bookstall in the street. The fellow passengers who spotted them were greatly impressed! For some years now, of course, my books have not been available in Turkey, and all rights have reverted. I hope a Turkish publisher might be interested in publishing my work.

Apart from your novels, you also have books on the art of writing. I know it’s hard to explain in a few sentences, but I still can’t help asking; what’s the secret for good writing? Do you believe in inspiration or ability in writing? Or is the secret always working hard?

If there’s a secret, I’m afraid it’s a secret from me as well. I have indeed written quite a few books for writers, and they’ve been very generously received, but all I’ve done is share my own experience and observations. Writing, it seems to be, is a very individual matter, different for everyone who does it, and I don’t think there’s any right or wrong way.

Can you tell us about your writing routines? Do you make research before you start writing? Do you have routines like listening to music while writing, or obligations like not being able to write outside a certain place? What are the most difficult aspects of your writing studies, can you give an example?

Well, I think I should start by saying that I have in fact stopped writing, that The Autobiography of Matthew Scudder and The Burglar Who Met Fredric Brown, both published two years ago, are the concluding volumes in the Matthew Scudder and Bernie Rhodenbarr series, and that I’m presently enjoying retirement after over six decades as a writer of fiction. So, my routine these days consists of NOT writing.

Sixty-plus years ago I was sometimes inclined to listen to music while writing, but I soon found that silence served me a good deal better. Aside from that, my routine has varied considerably over the years. One practice I did find useful was going off somewhere to work on a book, often to a writers’ colony, but sometimes simply to a hotel or apartment in another city. The isolation seemed helpful.

You have written in different genres such as crime, mystery and thriller. Which one was your favorite and why? What do you think about the differences, similarities or advantages in between? How do you adapt your writing style for different genres?

I don’t really think in these terms. Most of my work has found a home beneath the broad canopy of crime fiction, and I’ve simply endeavored to write each book in the manner and style that best served the particular story I was trying to tell.

How do you overcome writer’s block? Do you have specific techniques or routines that help you when you’re feeling stuck?

A very good friend of mine, the late Jerrold Mundis, was an authority on the subject; his book, Break Writer’s Block Now! distills all his expertise intoone short volume—and I recommend it without hesitation.

For many crime writers, you are both an author whose books they enjoy reading and a master who taught them how to create realistic characters. So, who were your masters? What did you learn from them? Which authors or books have shaped your approach to crime fiction?

When I began writing crime fiction, I read hundreds upon hundreds of books and stories—and I’m sure what I read greatly influenced what I wrote.

In your opinion, what makes a compelling character? How do you form your characters to catch the readers? Is there a specific method or technique in creating your characters?

To my mind, bringing characters to life is the fiction writer’s most important task. If readers enjoy my work, I suspect it’s because they respond strongly to the characters. But as to what makes a character come alive on the page, well, I’m at a loss to explain it. As with most of the real work of writing, it’s largely done on an intuitive and unconscious level.

Keller, unfortunately whose only two novels can be read in Turkish, is a very unique character, and also a risky one that some readers might find disturbing, because he is a hitman. What inspired his creation, and did your creation of such a character have anything to do with addressing moral dilemmas?

Keller began as the protagonist of a single short story, “Answers to Soldier.” It was very well received, but it never occurred to me that I would have more to write about Keller. Two years after it was published, I found myself thinking about Keller, and how he was just the sort of Urban Lonely Guy who might wind up in psychotherapy. And so, I wrote another story, “Keller’s Therapy,” and one thing led to another.

As for moral dilemmas, a woman at a book signing said she thought I was doing something morally subversive. “I was reading Hit List,” she said, “and I found myself putting the book down and looking off into the middle distance, and I actually said out loud, ‘Well, so he kills people. What’s so bad about that?’”

Matthew Scudder, another important character of yours, ages in real time throughout the series, whereas we never see Bernie Rhodenbarr age. Was this a deliberate decision from the beginning and how do you think it affects their narratives?

It was clear to me early on that the Scudder books operated on a level of reality which made it imperative that the character be affected in one book by what he had undergone in another, and that he age and develop realistically and in real time—and so he has. The Burglar books are categorically different; the premise only works if Bernie stays essentially unchanged throughout the course of the series.

Which of your characters is most similar to you? How much of your personal experiences guide their stories?

I suppose they’re all aspects of their author. My late friend Peter Straub said once that Keller, in his internal monologues and observations, most reminded him of me.

Although Matt Scudder found some peace in the last novels of the series, especially after marrying the prostitute Elaine, he was a restless man who felt guilty for accidentally killing a little girl and took refuge in alcohol to drown his remorse. What do you think makes Scudder relatable to readers, given his flaws and past? How important is it for characters to have moral ambiguities in crime fiction?

I don’t really know.

In 2023, you wrote a book –The Autobiography of Matthew Scudder– that tells the story of your character Matt Scudder in his own words. Can you tell us about this interesting book, which I guess is unique?

Strange how it came about. Another friend, Otto Penzler, wanted me to write a profile of a few thousand words about Matthew Scudder. I knew I didn’t want to write about the character. I wrote the novels and stories, and I felt that should be the extent of my involvement. If someone was going to write about Scudder, it should be the man himself. And that idea engaged me, and I had a wonderful time with the book.

There is something I am curious about the books Hope to Die and All the Flowers Are Dying, both of which I have read with great excitement. In these books, unlike your previous Matt Scudder novels, you chose not to tell the story only from the protagonist’s perspective, but also to narrate the killer’s actions in third person. What was the reason for such a change in narrative that might cause readers who are used to hearing the story only from Matt Scudder to find it strange?

It just struck me as the right way to tell those particular stories.

Although individual issues are featured in your books, you also touch upon social problems. How do you manage to weave such themes into your narratives without making the story boring?

If my books deal with social issues, it’s because they’re part of the story. I’m not here to send anyone a message. I just write novels and tell stories.

How is your relationship with social media? Do you believe in the power of it? It is certain that social media provides direct interaction with readers, but on the other hand, how do you feel about being so easily accessible nowadays? How do you think writers should relate to social media? Do you get positive results from the social media devices you use?

I’ve been withdrawing from social media for a while now. I don’t look at Facebook anymore, let alone post on it, and have come to loathe Twitter. I opened an Instagram account some months ago, and 4000-plus people began following it, God knows why; I signed up so that I could follow a friend’s posts, and have never posted a single item myself. I probably ought to delete the app.                                                                                                                              

What is your advice for the fresh writers in the crime and mystery genres?

Don’t expect too much. The world is changing, and the younger generations have never caught on to the idea of reading for pleasure. I suspect you’ve just booked passage on a ship destined to spend eternity in dry dock.

Are there any new projects you are working on?

No, nor would I welcome any.

I’ve read or heard somewhere (or may be imagined it ) that you like to walk, just like Matt Scudder who walked around New York step by step while investigating murders. Do you think there is a relationship between writing and walking? If so, is it because they are balancing actions?

Hmmm. Well, I suppose they’re both reasonably pleasant ways to waste time.

Matt Scudder and Bernie Rhodenbarr were the characters that made me a crime fiction fan. Can you tell us if there are any fictional characters that have influenced you like this?

There almost certainly are, but none come to mind.

What has been the most rewarding moment in your writing career? What is the most interesting or unforgettable feedback you have received from your readers so far?

It’s been a very satisfying way to spend a life. I don’t think for a moment that the work will last much beyond my lifetime, because just about nothing does, and I’m fine with that. As for feedback, well, half a century ago I got a letter from a reader, and one thing led to another, and I wound up meeting her and, um, spending some time with her. And she explained how she had come to write me in the first place. “I was talking to a friend, wondering if I should write to you, and he said, ‘Well, his book got you through a couple of bad nights, so why not write to him?’” So, one of my books got at least one person through a bad night or two, and it still pleases me to know that.

Several of your books have been adapted into movies, but I think the movie, which is based on the novel A Walk Among the Tombstones, is a great one in that it both accurately portrays the character of Matt Scudder and stays as true to the book as possible. In one scene in the novel, as I recall, Scudder’s sidekick TJ says, “If this was a movie, I would hide in the back of the truck, but this is not a movie…”  and the novel progresses in a way where TJ doesn’t stay in the killers’ truck. I was struck by the fact that Scott Frank, who wrote and directed the movie, preferred the possibility that TJ mentioned instead of the scenario in the book. What did you think of this choice? Did the director think that the scenario in the novel would be less exciting, or was it due to the different structures of a novel and a movie script? When you wrote this scene in the book, did you aim to guide potential directors?

I like the movie, esp. Liam Neeson’s performance. I’m not crazy about Scott Frank’s choices in respect to plot.

I didn’t have the chance to read The Thief Who Couldn’t Sleep, the first novel of Evan Tanner, but when I looked at what was written about its content, I learned that part of novel takes place in Turkey. I know that writers can write about a place without seeing it, considering that they are describing non-existent people and events, but I still wondered if you had seen Turkey while writing the novel.

When I wrote the Tanner novels, back in the 1960s, I hadn’t traveled anywhere outside of North America and the British Isles, nor did I do much in the way of research. 

Detective fiction has undergone great changes since Edgar Allen Poe, which is considered as its beginning. What do you think about the changes you have seen in recent years and the future of this genre?

Substantial changes indeed. As for where it’s all going, I’m not the person to ask.

Is there anything else you’d like to share with your readers or aspiring writers?

Can’t think of anything.

I am grateful to you for the opportunity to interview my favorite crime writer and look very much forward to your new books in Turkey.

POLİSİYENİN BÜYÜK USTASI: LAWRENCE BLOCK

Bu sayımızda, suç, gizem ve gerilim romanlarının büyük ustası, altmış yılı aşkın bir süredir yayımlanmış yüzden fazla kitabın yazarı, Matt Scudder, Bernie Rhodenbarr, Evan Tanner ve Keller gibi unutulmaz karakterlerin yaratıcısı Lawrence Block ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Lawrence Block photo by Amy Block

Merhaba, Lawrence Block. Dedektif Dergi’ye röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Öncelikle kitaplarınızın Türkçe baskılarına değinmek istiyorum. Aslında bunun uzun denebilecek bir geçmişi var. Ölüm Çıkmazı isimli kitabınız Amerika’dan üç yıl sonra 1972’de Türkiye’de yayımlandı. Bu kitabı okudum ve çok sevdim, çevirisi de iyiydi. Ardından Harold King ile birlikte yazdığınız Kara Şifre 1982’de yayımlandı. Oğlak Yayıncılık 1997’den itibaren Matt Scudder ve Bernie Rhodenbarr romanlarının çoğunu yayımladı. Maalesef 2009’dan beri yeni kitaplarınızı okuyamıyoruz. Umarım bu röportaj kitaplarınızın Türkçeye kazandırılmasına vesile olur. Şu anda yayın haklarınızı elinde bulunduran bir yayınevi var mı merak ediyorum. Eğer varsa Lawrence Block hayranları olarak bizi kitaplarınızdan mahrum bıraktıkları için onları protesto etmek istiyoruz.

Utanarak söylüyorum Türkiye’yi bir defa ziyaret ettim, o da 1998’deki bir gemi seyahati sırasında Bodrum’da çok kısa bir moladan ibaretti. Orada geçirdiğimiz birkaç saatten hatırladığım şeylerden biri de sokakta kitap satışı yapan bir tezgahta kitaplarımdan bazılarının Oğlak baskılarının bulunmasıydı. Onları gören diğer yolcular çok etkilenmişti! Bir süredir kitaplarım Türkiye’de yayınlanmıyor ve bütün yayın hakları iade edildi. Bir Türk yayıncının eserlerimi yayınlamakla ilgilenebileceğini umuyorum.

Romanlarınızın dışında, yazma sanatına dair kitaplarınız da var. Birkaç cümleyle anlatmanın zor olduğunu biliyorum ama yine de sormadan edemiyorum; iyi yazmanın sırrı nedir? Yazarlıkta ilhama mı inanıyorsunuz yeteneğe mi? Yoksa işin sırrı her daim sıkı çalışmak mıdır?

Yazmanın bir sırrı varsa bile maalesef bu benim için de bir sır. Gerçekten de yazarlara yönelik birkaç kitap yazdım ve bunlar çok iyi karşılandı, ancak tek yaptığım kendi deneyimlerimi ve gözlemlerimi paylaşmaktı. Bana göre yazmak çok bireysel ve herkes için farklı olan bir mesele, bu bakımdan doğru ya da yanlış bir yol olduğunu düşünmüyorum.

Bize yazma rutinlerinizden bahsedebilir misiniz? Yazmaya başlamadan önce araştırma yapar mısınız? Yazarken müzik dinlemek gibi rutinleriniz ya da belli bir mekân dışında yazamamak gibi olmazsa olmazlarınız var mı? Yazarken en çok zorlandığınız hususlar nelerdir, örnek verebilir misiniz?

Sanırım, aslında yazmayı bıraktığımı söyleyerek başlamalıyım; ikisi de iki yıl önce yayınlanan The Autobiography of Matthew Scudder ve The Burglar Who Met Fredric Brown, Matthew Scudder ve Bernie Rhodenbarr serilerinin son kitaplarıydı. Dolayısıyla şu anda altmış yılı aşkın kurmaca yazarlığından sonra emekliliğin tadını çıkarıyorum. Yani bugünlerde rutinim YAZMAMAKTAN ibaret.

Altmış küsur yıl önce yazarken bazen müzik dinlemeye meyilliydim, ancak kısa süre sonra sessizliğin daha çok işime yaradığını fark ettim. Bunun dışında, rutinim yıllar içinde bir hayli değişti. Faydalı bulduğum bir başka yöntem, bir kitap üzerinde çalışmak için bir yere gitmekti, genellikle bir yazar kampına[1], bazen de sadece başka bir şehirdeki bir otele veya daireye. İzole olmak yararlı görünüyordu.

Suç, gizem ve gerilim gibi farklı türlerde yazdınız. Hangisi favorinizdi ve neden? Aralarındaki farklar, benzerlikler veya avantajlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazım tarzınızı farklı türler için nasıl uyarlıyorsunuz?

Bu terimler üzerine ciddi anlamda kafa yormadım. Eserlerimin çoğu suç edebiyatının geniş çatısı altında bir yuva buldu. Tek yaptığım her kitabımı, anlatmaya çalıştığım hikayeyi en iyi aktaracak şekil ve tarzda yazmaya çabalamaktı.

Yazar tıkanıklığının üstesinden nasıl geliyorsunuz? Tıkandığınızı hissettiğinizde size yardımcı olan belirli teknikleriniz veya rutinleriniz var mı?

Çok yakın bir arkadaşım olan merhum Jerrold Mundis bu konuda bir otoriteydi; konuyla ilgili bütün uzmanlığını kısa bir kitapta özetlediği Break Writer’s Block Now! isimli kitabını hiç tereddütsüz tavsiye ediyorum.

Birçok polisiye yazarı için siz hem kitaplarını keyifle okudukları bir yazar hem de nasıl gerçekçi karakterler yaratılacağını öğreten bir ustasınız. Peki sizin ustalarınız kimlerdi? Onlardan neler öğrendiniz? Polisiye edebiyata yaklaşımınızı hangi yazarlar ya da kitaplar şekillendirdi?

Polisiye roman yazmaya başladığımda okuduğum yüzlerce roman ve hikayenin yazdıklarımı büyük ölçüde etkilediğinden eminim.

Karakterden bahsetmişken, sizce ilgi çekici bir karakteri ne oluşturur? Okurlarla bağ kuran karakterleri nasıl geliştiriyorsunuz? Karakterlerinizi yaratırken kullandığınız belirli bir metot veya teknik var mı?

Bana göre, karakterlere hayat vermek kurmaca yazarının en önemli görevidir. Okurlar kitaplarımı beğeniyorsa, bunun karakterlere karşı güçlü duygusal tepkiler vermelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Ancak bir karakteri inandırıcı kılan şeyin ne olduğuna gelince, bunu açıklamakta zorlanıyorum. İyi yazmayla ilgili çoğu meselede olduğu gibi, bu da büyük ölçüde sezgisel ve bilinçsiz bir şekilde yapılır.

Maalesef yalnızca iki romanı Türkçe yayınlanan Keller, çok özgün ve aynı zamanda bazı okuyucuların rahatsız edici bulabileceği riskli bir karakter çünkü o bir kiralık katil. Ona ilham veren neydi ve böyle bir karakteri yaratmanızın ahlaki ikilemleri ele almakla bir ilgisi var mıydı?

Keller karakteri, Answers to Soldier adlı bağımsız bir kısa öykünün başkahramanı olarak başladı. Bu öykü çok beğenilse de o sıralar Keller hakkında daha fazla yazacağım hiç aklıma gelmemişti. Öykünün yayımlanmasından iki yıl sonra kendimi Keller’ı düşünürken buldum ve onun akıl hastanesini boylayacak türden bir Şehirli Yalnız Adam olduğunu düşündüm. Böylece Keller’s Therapy adlı başka bir hikâye yazdım ve gerisi geldi.

Ahlaki ikilemlere gelince, bir gün imza gününde bir kadın benim ahlaki açıdan yıkıcı bir şey yaptığımı düşündüğünü söyledi. “Tetikçinin Listesi’ni okuyordum,” dedi. “Kendimi kitabı bırakıp boşluğa bakarken buldum ve sonra dedim ki, ‘Demek insanları öldürüyor. Bunda kötü olan ne?’”

Bir diğer önemli karakteriniz olan Matthew Scudder seri boyunca gerçek zamanlı olarak yaşlanıyor, oysa Bernie Rhodenbarr’ın yaşlandığına asla şahit olmuyoruz. Bu en başından beri bilinçli bir karar mıydı ve sizce hikayelerini nasıl etkiliyor?

Scudder serisinin, karakterin bir kitapta yaşadıklarından diğerinde etkilenmesini zorunlu kılan bir gerçeklik düzeyinde işlediğini başından beri biliyordum, bu yüzden Scudder gerçeğe uygun ve gerçek zamanlı olarak yaşlanmalı ve gelişmeliydi, öyle de oldu. Rhodenbarr kitapları ise kategorik olarak farklıdır; bu serinin temel dayanağı yalnızca Bernie’nin seri boyunca vazgeçilmez biçimde değişmeden kalması durumunda işe yarar.

Karakterlerinizden size en çok benzeyen hangisi? Kişisel deneyimlerinizin ne kadarı onların hikayelerine yön veriyor?

Sanırım hepsi de yazarlarının farklı yönlerini taşıyor. Rahmetli arkadaşım Peter Straub bir keresinde Keller’ın iç monologları ve gözlemlerinin ona en çok beni hatırlattığını söylemişti.

Matt Scudder, serinin son romanlarında, özellikle de hayat kadını Elaine ile evlendikten sonra biraz huzur bulmuş olsa da yanlışlıkla küçük bir kızı öldürdüğü için suçluluk duyan ve vicdan azabını bastırmak için alkole sığınan huzursuz bir adamdı. Sizce kusurları ve geçmişi göz önüne alındığında Scudder’ın okuyucularla bağ kurmasını sağlayan nedir? Polisiye romanlarda karakterlerin ahlaki belirsizliklere sahip olması ne kadar önemlidir?

Bu sorunun cevabını gerçekten bilmiyorum.

Yeri gelmişken 2023’te Matt Scudder’ın otobiyografisini yine onun dilinden anlatan bir kitap yazdınız. Bize bu ilginç ve benzerinin olmadığını tahmin ettiğim kitaptan bahsedebilir misiniz?

The Autobiography of Matthew Scudder’ın ortaya çıkışı tuhaftı. Bir diğer arkadaşım, Otto Penzler, benden Matthew Scudder hakkında birkaç bin kelimelik bir biyografi yazmamı istedi. Karakter hakkında yazmak istemediğimin farkındaydım. Romanları ve öyküleri ben yazmıştım ve müdahalemin bu kadarla sınırlı kalması gerektiğini düşünüyordum. Eğer birisi Scudder hakkında yazacaksa, bu kendisi olmalıydı. Bu fikir beni cezbetti ve kitabı yazarken harika vakit geçirdim.

Her ikisini de büyük bir heyecanla okuduğum Ölmeyi Bekle ve Çiçekler Ölürken isimli kitaplarınızla ilgili merak ettiğim bir şey var. Bu kitaplarda, önceki Matt Scudder romanlarınızdan farklı olarak, hikâyeyi yalnızca kahramanın bakış açısından anlatmakla yetinmeyip katilin eylemlerini de üçüncü tekil şahıs anlatımıyla aktarmayı seçtiniz. Hikâyeyi yalnızca Matt Scudder’dan duymaya alışkın olan okuyucuların yadırgamasına neden olabilecek böyle bir anlatı değişikliğinin sebebi neydi?

Bu iki kitaptaki hikayeleri anlatmanın en doğru yolu bu gibi geldi bana.

Kitaplarınızda bireysel meseleler öne çıkmakla birlikte toplumsal sorunlara da değiniyorsunuz. Bu tür temaları sıkıcılaştırmadan hikayelerinize yedirmeyi nasıl başarıyorsunuz?

Kitaplarımda toplumsal meselelere değiniyorsam, bunun nedeni hikayenin bir parçası olmalarıdır. Kimseye bir mesaj vermek niyetinde değilim. Ben sadece roman yazıp hikayeler anlatıyorum.

Sosyal medya ile ilişkiniz nasıl? Gücüne inanıyor musunuz? Sosyal medyanın okurlarla doğrudan etkileşim sağladığı kesin ama diğer yandan günümüzde bu kadar kolay erişilebilir olmak konusunda ne hissediyorsunuz? Sizce yazarlar sosyal medya ile nasıl ilişki kurmalı? Kullandığınız sosyal medya araçlarından olumlu sonuçlar alıyor musunuz?

Bir süredir sosyal medyadan elimi eteğimi çekmiş durumdayım. Bırakın paylaşım yapmayı, artık Facebook’a bile bakmıyorum ve Twitter’dan da nefret etmeye başladım. Birkaç ay önce açtığım bir Instagram hesabını -Allah bilir neden- 4000’den fazla kişi takip etmeye başladı. İşin aslı bir arkadaşımın paylaşımlarını takip edebilmek için üye olmuş ve tek bir paylaşım bile yapmamıştım. Muhtemelen uygulamayı silmeliyim.

Polisiye ve gizem türlerinde yazmaya başlayan yazarlara neler tavsiye edersiniz?

Çok fazla beklentiye girmeyin. Dünya değişiyor ve genç nesiller keyif için okuma fikrine hiç rağbet göstermiyor. Sonsuza dek kızağa çekilmeye mahkum bir gemide yer ayırttığınızdan kuşkulanıyorum.

Üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?

Hayır, olmasını da istemem.

Cinayetleri soruştururken New York’u adım adım dolaşan Matt Scudder gibi sizin de yürümeyi sevdiğinizi bir yerlerden okudum ya da dinledim (ya da belki hayalimden uydurdum). Yazmak ve yürümek arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer öyleyse, bunun nedeni birbirlerini dengeleyici eylemler olmaları mıdır?

Hmmm. Sanırım ikisi de oyalanmanın makul ve keyifli yolları.

Matt Scudder ve Bernie Rhodenbarr beni polisiye roman tutkunu yapan karakterlerdi. Sizi de böyle etkileyen kurgusal karakterler varsa öğrenebilir miyiz?

Kesinlikle vardır ama aklıma hiçbiri gelmiyor.

Yazarlık kariyerinizdeki en tatmin edici an neydi? Şu ana kadar okurlarınızdan aldığınız en ilginç ya da unutamadığınız geri dönüş nedir?

Hayatımı yazarak geçirmek benim için çok tatmin ediciydi. Bir an için bile bu işin benden sonra da devam edeceğini düşünmüyorum, çünkü hemen hemen hiçbir şey devam etmiyor, yine de bu durum benim için sorun değil. Geri bildirim konusuna gelince, yarım asır önce bir kadın okuyucumdan mektup aldım, olaylar birbirini izledi ve sonunda onunla tanışıp biraz vakit geçirdim. Bir ara bana ilk mektubu nasıl yazdığını anlattı. “Bir arkadaşımla konuşuyordum, sana yazmalıyı mıyım diye düşünüyordum, o da bana, ‘Yazdığı kitap birkaç kötü geceyi atlatmanı sağladı, neden ona yazmayasın ki?’ dedi.” Yani kitaplarımdan biri en azından bir kişinin birkaç kötü geceyi atlatmasını sağlamıştı, bunu bilmek beni hala mutlu ediyor.

Kitaplarınızdan birkaçı filme uyarlandı, ancak A Walk Among The Tombstones adlı romandan uyarlanan filmin hem Matt Scudder karakterini doğru bir şekilde tasvir etmesi hem de mümkün olduğunca kitaba sadık kalması açısından harika bir film olduğunu düşünüyorum. Hatırladığım kadarıyla romandaki bir sahnede Scudder’ın yardımcısı TJ, “Bu bir film olsaydı, kamyonetin arkasında kalırdım, ancak bu bir film değil…” diyor ve roman, TJ’nin katillerin kamyonetinde kalmadığı bir şekilde ilerliyor. Filmi yazan ve yöneten Scott Frank’in, kitaptaki senaryo yerine TJ’nin bahsettiği seçeneği tercih etmesi dikkatimi çekti. Bu seçimi nasıl buldunuz? Yönetmen romandaki senaryonun daha az heyecan verici olacağını mı düşündü, yoksa bu tercih romanla film senaryosunun farklı yapılara sahip olması yüzünden miydi? Kitaptaki bu sahneyi yazarken muhtemel yönetmen adaylarına yol göstermeyi amaçlamış mıydınız?

Filmi özellikle de Liam Neeson’ın performansını beğendim ama Scott Frank’in olay örgüsüyle ilgili seçimlerine bayılmadığımı söyleyebilirim.

Evan Tanner’ın ilk romanı olan The Thief Who Couldn’t Sleep’i okuma fırsatım olmadı ama içeriği hakkında yazılanlara baktığımda romanın bir kısmının Türkiye’de geçtiğini öğrendim. Yazarların var olmayan insanlar ve olayları anlatabildiklerini hesaba katınca bir yeri görmeden de yazabileceklerini biliyorum ama yine de romanı yazarken Türkiye’yi görüp görmediğinizi merak ettim.

1960’larda Tanner romanlarını yazdığımda Kuzey Amerika ve Britanya Adaları dışında hiçbir yere seyahat etmemiştim, ayrıca çok da fazla araştırma yapmamıştım. 

Polisiye edebiyat, başlangıcı sayılan Edgar Allen Poe’dan beri büyük değişimler geçirdi. Son yıllarda gördüğünüz değişiklikler ve bu türün geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gerçekten de önemli değişiklikler oldu. Türün nereye gittiğine gelince, bunun cevabını verebilecek kişi ben değilim.

Okuyucularınızla ya da yazar adaylarıyla paylaşmak istediğiniz başka bir şey var mı?

Aklıma pek bir şey gelmiyor.

En sevdiğim polisiye yazarıyla röportaj yapma fırsatını verdiğiniz için minnettarım ve Türkiye’de yayınlanacak yeni kitaplarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.


[1] Writer’s Colony

POLİSİYEYE ADANMIŞ BİR ÖMÜR- LAWRENCE BLOCK’UN HAYATI

24 Haziran 1938 tarihinde New York eyaletinin Buffalo şehri büyük bir ustanın hayata gelişine şahit oldu.  Ailesi Lawrence adını verdiği bu küçük oğlanın bir gün gelip A.B.D ve dünyanın çağdaş polisiye yazarlarının önde gelen isimlerinden biri olacağını tahmin etmemişti.

Yazarak hayatını idame ettirebileceğini Antioch Koleji’nin üçüncü sınıfında kavrayan, böylece okul hayatını bitirmeye karar veren genç Lawrence, ilk eserlerini 1950’li yıllarda, takma isimler kullanarak, çoğunlukla Guilty, Trapped, Manhunt gibi polisiye mecmualarda, zaman zaman da porno dergilerde yayımladı. Katıldığı bir radyo programında sunucu kayıt dışı olarak lezbiyen kurgularını nasıl yazdığını sorduğunda yazar “Yazdıklarım gayet doğal şeylerdi,” cevabını vermiş. Sunucu “Ama siz lezbiyen değilsiniz bunu nasıl yazdınız?” dediğinde Block da durur mu patlatmış cevabı, “Öyle olmayışım sadece bir doğum hatasıdır.”

Kendi ismiyle basılan ilk çalışması You Can’t Lose hikâyesiydi. Kendi adıyla yayınlanan ilk romanı ‘Uyuyamayan Hırsız’ 1966’da yayımlandı. Okurlar, Kore Savaşı’nda aldığı yaradan mustarip, uykusuz Evan Michael Tanner’la böylece tanıştı. Söylemeden geçmeyelim, Block, Tanner’ı yazarlık kariyerinde önemli bir gelişme olarak görür.

Ünlü yazarın polisiye okurlarınca tanınmasını ve sevilmesini sağlayan iki kahramanı centilmen hırsız Bernie Rhodenbarr ile sert hafiye Matthew Scudder’dır. Birbirinden tamamen ayrı bu iki karakteri, çok beğenilen ve maceraları çok okunan kahramanlara dönüştürmekle bile Block, Büyük Usta unvanını almayı hak etmiştir. Bu ikisi dışında sekiz Evan Tanner, dört Chip Harrison, dört John Keller ve on altı farklı romanı yazmak ve bunu yaparken takdir edilesi bir kaliteyi korumak ayakta alkışı hak etmektedir. Doğrusu 200’ü aşkın kitapla birkaç raf doldurmanın mümkün olduğunu düşünürsek bu pek çok yazarın ulaşamayacağı bir başarıdır.

Kitapları birçok dile çevrilen Block, ayrıca Edgar (1992 A Dance at the Slaughterhouse) ve defalarca Shamus (1983 Eight Million Ways to Die, 1994 The Devil Knows You’re Dead, 2002 Ömür Boyu Başarı Ödülü, 2009 En İyi Dizi Karakteri) ödülünü kazandı. Kendi anavatanı ABD dışında, Fransa, Almanya, İngiltere ve Japonya’da da birçok ödüle layık görüldü.

Block, tek bir alanda kalan veya bir biçime hapsolan bir yazar değildir. Erotik romanlar (çeşitli isimler altında) ve polisiye romanlar dışında, gizemli hikayelerden oluşan antolojiler düzenlemiş, yazma konusundaki tavsiyelerini birkaç ciltten oluşan bir kitapta toplamıştır.

Bir röportajında polisiye dışında bilimkurgu hikayesi yazdığını ve bu öykünün Science Fiction Stories’in 1959 sayısında, Boy Who Disappeared Clouds öyküsünün de 1984’te Fantasy & Science Fiction’da yayımlandığından bahsediyor. Aynı röportajda zaman makinesinin mümkün olmadığını ama paralel evrenlere inandığını söyleyen yazar tıpkı kitaplarındaki karakterleri gibi oldukça nüktedan.

Yazma eyleminin en çok yaratma sürecini seven Block’a, 2004’de İngiliz Polisiye Yazarları Birliği’nin Altın Hançer ödülünü aldıktan sonraki hisleri sorulduğunda cevabı “Artık ayakkabılarım eskimeyecek, çünkü ödülü aldığımı söylediklerinden beri yere basmadım,” olmuş. Block birliğin Amerikalı yazarlara ödül vermekteki cimriliğine kinaye yaparak ödülü alan üçüncü Amerikalı olduğuna şaşırdığını da eklemiş.

Suç kurgu alanındaki başarıları takdir etmek için her yıl Amerikan Internet dergisi Mystery Ink (Mystery Inc. ile karıştırılmamalıdır) tarafından verilen Gumshoe Ömür Boyu Başarı Ödülü 2005 yılında Lawrence ustanın oldu.

Uzun süredir New York’ta yaşayan Block’un öyküleri de çoğunlukla bu şehirde geçer. Bunun nedeni sorulduğunda “New York’un kuzeyinde, Buffalo’da büyüdüm. On yaşımdayken babamla hafta sonu için New York’a giden bir trene bindiğimizi hatırlıyorum ve şehre muhtemelen o zamanlar âşık olmuştum. Fırsatını bulur bulmaz buraya taşındım ve yetişkinliğimin çoğunu New York’ta geçirdim. Bu şehir bana enerji veriyor. Başka yerlere gitsem de her zaman geri dönüyorum ve başka bir yerde yaşamayı bir kenara bırakın, başka bir şehirde işimin olması bile gerçekten aptallık olur diye düşünüyorum,” yanıtını veriyor.

Lynne Block ile evli olan yazarın daha önceki evliliğinden üç kızı var. Ortanca kızı Jill D. Block da yazmaya gönül vermiş. Alison Pouliot bir çevre bilimci ve Block’un diğer kızı Amy gibi fotoğrafçı. Yazar, eşi ile birlikte zamanının büyük çoğunluğunu seyahat ederek geçirmesine rağmen (130’a yakın yeri ziyaret ettiğini söylüyor), şehrine gönülden bağlı bir New York’ludur.

https://en.wikipedia.org/wiki/Lawrence_Blocks

https://www.januarymagazine.com/profiles/lblock.html

MATTHEW SCUDDER VE ALKOL BAĞIMLILIĞI

Sert polisiyenin en bilinen klişelerinden biri, çok içki içen özel dedektif karakteridir.  Sadece sık sık gittikleri barlarda değil, yalnız kaldıklarında da iki tek atmadan duramazlar. Arada bir sarhoş olsalar da hemen hemen hepsinin alkol toleransı oldukça yüksektir. Bu konuda eli öpülmesi gereken kişi ise James Bond’dur. Martiniden viskiye kadar çok çeşitli içkiyle haşır neşir olan, hemen her macerasında boşalttığı kadehlerin sayısı bilinmeyen majestelerinin en değerli ajanı, kendini asla alkol yüzünden kaybetmez, sızmaz, bilincini yitirmez. Kurgusal kahramanlar içinde alkole dayanımı en yüksek kişidir. Mesleği gereği içkiyle bu kadar içli dışlı olduğu söylense de o aslında kelimenin tam anlamıyla bir alkoliktir. Fakat bunu asla kabullenmez ve bağımlılığıyla asla yüzleşmez. Aşırı alkol tüketimi nedeniyle hastaneye yatar ama bu alkolikliğini tedavi etmek için değildir. Alkol nedeniyle bozulan sağlığını düzeltme tedavisidir.

Polisiye edebiyatında alkol bağımlısı olan, bununla yüzleşen ve mücadele eden en önemli kurgusal karakter dendiğinde benim aklıma ilk gelen Lawrence Block’un Matthew (Matt) Scudder’ı.[1] Matthew Scudder, Lawrence Block’un en bilinen iki kurgusal karakterinden biri. İlk kez, 1976 yılında The Sins of the Father romanıyla ortaya çıktı. Yirmi iki kitaplık seri, 2018 yılında yayınlanan A Time to Scatter Stones ile sona erdi. Ancak bundan beş yıl sonra 2023’de yazar, her kurgusal kahramana nasip olmayacak bir iş yaptı ve Matt Scudder’ın biyografisini yayınladı: The Autobiography of Matthew Scudder.

Matt Scudder, sert polisiyenin klişeleşmiş alkolik dedektifi olsa da seri bize bundan daha fazlasını anlatıyor. Block sadece alkolik bir dedektife değil, onun alkolizmle mücadelesine de odaklanmış. Ve sanırım polisiye kurguda ondan daha önce denemiş bir şey değil bu.

Seri, yukarıda da belirttiğim gibi The Sins of Fathers’la başladı. Daha bu kitapta Scudder, düşmüş, dibe vurmuş bir eski polis olarak okurların karşısına çıktı. Yanlışlıkla bir genç kızın ölümüne sebep olmuş, New York Polis Departmanı’ndaki görevinden ayrılmış, karısından boşanmış, berbat bir otel odasında yaşayan, kendisini içkiye vurmuş bir loser!

İlk hikâye başladığında kahramanımızın durumu aynen böyle. Özel dedektiflik yapıyor ama ruhsatı yok. Kendisine sorarsanız arkadaşlarına iyilik yaparak hayatını kazanmakta. Yani o kadar kendisini kapıp koyuvermiş bir anti-kahraman. Ölümüne sebep olduğu kız için vicdan azabı duyuyor, kazandığı paranın onda birini kilisenin bağış kutusuna atıyor, orada dua ediyor ve mumlar yakıyor, A Stab in the Dark kitabında “Hiç dua etmedim. Hiçbir zaman etmem” demesine rağmen…

Scudder, yakındaki bir bar olan Armstrong’un müdavimidir. Bütün gün orada oturur, içkisini içer, gazetelerdeki cinayet haberlerini okur… Bu, sonu olmayan daha doğrusu sonu mezarlıkta bitecek olan ölümcül bir yürüyüştür.

Serinin beşinci kitabı Eight Million Ways to Die’da önemli bir durum meydana gelir. Scudder galonlarca viskinin ardından alkolik olduğunu idrak eder. Alkoliklerin, gerçek adlarını gizleyerek bağımlılıktan kurtulmak için katıldıkları terapi toplantılarından birine gider ve roman orada son bulur. Bu farkındalık, karakteri ileriye taşıyan bir dönüm noktasıdır.

Yazar, seriyi daha önceden planladığı şekilde bu uçurum askısıyla bitirmeyi tercih eder. Kahraman, kendi kişisel vahim durumunu fark etmiştir ama bundan sonra ne olacağı meçhuldür. Burada, bilerek veya bilmeyerek, Block’un çok başarılı bir iş yaptığını belirtmeliyim. Bu tip uçurum askılarıyla biten romanlar (filmler de) mutlaka bir devam fikrini zorlar çünkü. Okur, kahramanın başına bundan sonra ne geldiğini merak eder.

Block, her ne kadar serinin bittiğini ilan etse de bir editör arkadaşına verdiği kısa öykü sözü durumu değiştirir. Playboy dergisinde yayınlanan By the Dawn’s Early Light adlı öykü, Scudder’ın içki içtiği günlerde geçmektedir ama anlatı zamanı alkoliklikten kurtulduğu dönemdir. Block , Shamus ödülü alan öyküyü geliştirir ve 1986’da When the Sacred Ginmill Closes romanını yayınlar. Böylece seri yeniden canlanır. İlginç bir şekilde karakterin gelişimi/değişimi devam eder. Scudder bir yandan alkolle mücadele ederken, diğer yandan da kendi hayatıyla yüzleşmesini sürdürür. Seri boyunca karakterler ve olaylar birbirleriyle bağlantılı olarak devam eder ve gelişirler. Scudder, özel dedektiflik ruhsatını alır, evlenip bir aile kurmayı düşünür ve yaşlanır.

Serideki birkaç önemli yan karaktere de değinmek isterim. Bunlardan biri, evsiz, siyahi bir çocuk olan TJ; hikâye ilerledikçe Scudder’ın yardımcısı olarak görürüz onu. Eskiden fahişe olan Elaine ise daha sonra sanat taciri olur ve Scudder’la evlenir. Bir de bar sahibi Mick Ballou var. İrlandalı gaddar bir mafya üyesi olan bu adam Scudder’ın en yakın dostudur.

Tabii New York şehrini de unutmamak lazım. Bütün sert polisiyelerde olduğu gibi, bu seride de New York, izbe sokakları, karanlık caddeleri, ürkütücü binaları, klostrofobik barları ve tüm tehlike potansiyeliyle adeta başlı başına bir karakterdir.

Sert polisiyede dedektifin kusurlu olması, istenen, arzu edilen bir durumdur. Esasen kahramanın kusurları, çatışmayı daha kolay yaratır ve hikâyenin bir noktadan başka bir noktaya gidişini hızlandırır. Alkolik bir kahramansa her bakımdan işlevseldir. Anlatıcı karakterin alkolik olması, yazara iki kolaylık sağlar. Birincisi, kendi gerçekliğini, düşüncelerini, fikirlerini gizleyemez, hiç dolandırmadan açık açık söyler. İkincisi ise bunun tersi bir durumdur: Kandaki alkol oranının yükselmesi, anlatıcıyı daha az güvenilir kılar. Söylediklerinden kuşku duyulan bir anlatıcı, polisiye kurgunun en muhtaç olduğu edebi tekniklerden biridir.

Block, alkolik karakterinin bu iki özelliğinden sonuna kadar yararlanmış ve bundan iyi sonuç çıkarmayı bilmiş. Artı, onun alkolizmle mücadelesini uzun bir süreç içinde ele alarak bağımlılık üzerine yazılmış en iyi eserlerden birini, polisiyede ise en önemlisini üretmiştir. Lawrence Block’un Matthew Scudder serisi, günümüzde Amerikan polisiyesinin klasikleri arasında yer almaktadır.

Scudder, tedavi olur, içkiye bir daha elini sürmez ama alkol hayatında önemli rol oynamaya devam eder. Alkolikler toplantısına düzenli olarak katılır… Armstrong’da oturmayı, iş görüşmelerini orada yapmayı sürdürür. Bar onun hem ofisi hem de salonudur. Arada sırada içki şişelerine bakıp iç geçirmeyi de ihmal etmez… Çünkü o her ne kadar artık bir alkolizm karşıtı olsa da neticede alışkanlıklarının yarattığı bir insandır.

Matthew Scudder Kitapları:

The Sins of the Fathers1976
Time to Murder and Create1976
In the Midst of Death1976
A Stab in the Dark1981
Eight Million Ways to Die1982
When the Sacred Ginmill Closes1986
Out on the Cutting Edge1989
A Ticket to the Boneyard1990
A Dance at the Slaughterhouse1991
A Walk Among the Tombstones1992
The Devil Knows You’re Dead1993
A Long Line of Dead Men1994
Even the Wicked1996
Out the Window1997
Everybody Dies1998
Hope to Die2001
A Moment of Wrong Thinking2002
All the Flowers are Dying2005
A Drop of the Hard Stuff2011
Let’s Get Lost2011
A Candle for the Bag Lady2012
A Time to Scatter Stones2018
The Autobiography of Matthew Scudder2023

Matthew Scudder Kısa Öykü Derlemeleri:

One Night Stands and Lost Weekends1999
The Night and the Music2011

[1] James Le Burke’ün Dave Robicheaux ve Sara Garan’ın Claire DeWitt adlı kurgusal dedektifleri de bağımlık dendiğinde hatırlanması gereken karakterler. 

KARAKTERLİ BİR TETİKÇİ: JOHN KELLER

Keller, dünya polisiyesine Matthew Scudder ve Bernie Rhodenbarr gibi unutulmaz karakterler kazandıran Edgar ödüllü Lawrence Block’un esas oğlanlarından biridir. Alkolik, lisanssız özel dedektif Matthew ve hırsız Bernie’den daha rafine bir karakter olduğunu da söyleyebiliriz. Yalnızca ufacık bir kusuru var: Kendisi bir tetikçi, para için insanları öldüren bir kiralık katil.

On altı adet M. Scudder ve on bir adet B. Rhodenbarr macerasının tümü dilimize çevrilmişken, dört adet Keller macerasından yalnızca iki tanesi, iki ayrı yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılmış. (Tetikçinin Listesi: Maceraperest Kitaplar / Tetikçi: Koridor Yayınları)

Tamam, Keller katildir matildir ama prensip sahibi bir adamdır, öyle eline her para tutuşturan için birilerini öldüren sıradan bir tetikçi değildir. Dot adında bir kadından öldürülecek kişinin fotoğrafını ve bilgilerini alır, hedef hangi şehirdeyse oraya uçar (Genellikle yaşadığı eyalette kimseyi öldürmemeye gayret eder), işini bitirir, Dot’a telefonla görevin başarıyla tamamlandığını bildirdikten sonra evine döner. Dot, asıl patron İhtiyar Adam’ın evinde yaşamakta, adamın hem iş ilişkilerini yürütmekte hem de evi çekip çevirmektedir. Müşteriler tarafından sipariş edilen cinayetler için pazarlığı yapan, parayı tahsil edip tetikçilere ödeyen de yine Dot’tur. İhtiyar Adam’ın ölümünden sonra Dot yönetimi eline almış, işler özünde değişmeden yürümeye devam etmiştir.

Keller prensip sahibi bir katildir demiştik ya; ünlü birini vurmayı asla kabul etmemek ve hedefini tek bir vesikalık fotoğraftan tanımayı tercih etmek de bu prensiplerindendir. Kendisine hedefinin sevdikleriyle birlikte çekilmiş bir fotoğrafı verildiğinde bundan hoşnut olmaz, çünkü adamı öldürdüğünde cesedi bulacak bir aile üyesinin üzerindeki travmatik etkileri gözünde canlandırarak üzülmek istemez. Bu yüzden hedefleri ve aileleri hakkında pek fazla şey bilmemeyi tercih eder.

İşine titiz adamdır Keller. Siparişi veren müşterinin isteği üzerine bazen cinayetlerine kaza süsü verir, bazen de intiharmış gibi gösterir. Sipariş gelip de hedef belirlendikten sonra bir koşu gidip de adamın kafasına sıkmaz. Cinayeti işleyeceği yeri belirlemek için birkaç gün keşif yapar. Hedefin işini işyerinde mi, evinde mi yoksa başka bir yerde mi bitireceğine karar vermek için birkaç gün keşif yapar, etrafta döner dolaşır. Bu keşif işleminden arta kalan zamanlarında da şehrin pul satıcılarını ziyaret eder. Evet, adamımız aynı zamanda pul koleksiyonu yapacak kadar da ince ruhludur.

Emeklilik günlerinde uğraşacağı bir hobi olarak düşünür önce pul biriktirmeyi, şöyle kıyısından köşesinden başlayayım bakayım der. Fakat bir bulaşır pir bulaşır, tetik parmağının teriyle kazandığı paranın büyük bir bölümünü pullara gömer. Pul kataloğunu ve cımbızını iş için gittiği yerlere de yanında götürür. Sipariş hakkındaki keşif işlemini tamamladıktan sonra önüne çıkan ilk rehberin sarı sayfalarından yörenin pul satıcılarını tespit eder ve ilk iş onları ziyarete gider.

Dot denen kadının iş verdiği tek tetikçi Keller değildir. Birbirlerini tanımayan bu adamlar arasında doğal olarak bir rekabet de vardır. Bazılarının bu rekabeti fazla ciddiye alıp kendilerine daha çok iş çıksın diye diğer tetikçileri tespit edip temizlemeye kalkmaları ve avcıyken bir anda av durumuna düşme riski de rastlanmayan işlerden değildir.

Okurlara kötü bir haberim var, bağımsız bir kısa öykünün başkahramanı olarak ortaya çıkan Keller’in yeni maceraları, Lawrence Block’un kendini emekli etmesi nedeniyle ne yazık ki gelmeyecek.

KARA ROMANIN SON DÖNEMLERDEKİ EN BÜYÜK USTASI: LAWRENCE BLOCK

Lawrence Block (1938 – ), kara roman okulunun bugün için en büyük ustasıdır. Daha kolejde öğrenci iken yazarlığa başlamıştır. Hayran olunacak bir  yazma tekniği vardır; çok üretkendir. Matthew Scudder ve Bernie Rhodenbarr gibi birbirine zıt, çeşitli tiplerin seri öykülerini kaleme aldığı gibi, seri dışı öyküler de yazmaktadır.

Özellikle Scudder öyküleriyle 14 ödül kazanmıştır; bunlar içinde iki kere aldığı Amerikan Polisiye Roman Yazarları Derneği’nin ünlü Edgar Ödülü de vardır, aynı dernek Block’u 1994’te Grand Master (Büyük Usta) ilan etmiştir.

Block, aynı zamanda polisiye roman üzerinde düşünen ve üreten bir yazardır. Bu konuda dört eser yazmış ve polisiye öykü antolojileri hazırlamıştır. Yazı hayatına girdikten  kısa bir süre sonra polisiye roman türünü seçmiş ve ilk kitabı Baby in The Woods (Ormandaki Bebek)’i 22 yaşında kaleme almıştır. Bu eserini William Ard adıyla yayınlamıştır. Bundan sonra da hem kendi adıyla hem Jill Emerson, Chip Harrison, Paul Kavanagh, Sheldon Lord ve Andrew Shaw takma adlarıyla yazacaktır. Kendi adıyla yayınladığı ilk eseri 1961’de çıkan Death Pulls a Double Cross ( Ölüm Çifte Musibeti Sürüklüyor) adlı yapıtıdır.

Block aynı anda beş farklı dedektif tipi için öyküler hazırlayabilmektedir. Kahramanlarının yeni öykülerini yazıp yazmayacağı kendisine sorulduğunda: “Bunu bana mı soruyorsunuz? Bugüne kadar öğrendiğim bir şey varsa, o da, bir karakterin ortaya çıkmasında ve devam etmesinde benim pek de söz hakkımın olmadığıdır,” demektedir.[1]

Lawrence Block’un Dedektifleri ve Eserlerinin Niteliği

Lawrence Block, birbirinden çok farklı dizi kahramanı olan tipler yaratmasını bilmiştir. Seks manyağı, yeni yetme Chip Harrison; uykusuz ve gönülsüz casus Evan Tanner; yumuşak başlı, iyi huylu hırsız Bernie Rhodenbarr; anlaşılması zor, sorunlu kiralık katil yahut tetikçi Keller; hiç bir olayı ve ayrıntıyı unutmayan küçük ve cesur cinayet davaları avukatı Martin Ehrengraf ve kendisine ödüller kazandıran canı hep sıkkın, alkolik özel dedektifi Matthew Scudder.

Chip Harrison, kurmaca pikaresk tipi romanlar yazan, sekse aşırı düşkün, kendisi de pikaresk özellikler gösteren yani serseri ve aylak, genelde pek soyluca davranışları bulunmayan; karnını doyurmak, giyinmek, sevişmek gibi insanca dertleri olan ama ölümden de pek korkmayan biridir. Block, Chip Harrison öykülerini Paul Kavanagh takma adıyla yazmıştır. İlk Chip Harrison öyküsü 1969’da çıkan Such Men are Dargereous (Bazı Adamlar Tehlikelidir) adlı yapıttır; yazarın kendi ifadesince en iyi Chip Harrison romanı The Topless Tulip Caper (Üstsüz Lale Hırsızlığı) adlı yapıttır.

İlk kez 1977’de Burglar’s Can’t Be Choosers (Umduğunu Değil Bulduğunu Yiyen Hırsız) isimli yapıtta ortaya çıkan Bernie Rhodenbarr; yazarın en ironik kahramanıdır. On beş kadar kitabın kahramanı olan Bernie şanssız bir hırsızdır. Aslında tövbekâr olduğunu söyler; Block’un favori kenti olan New York’ta yalnız polisiye eserler satan bir sahaf dükkanı vardır; hayatından memnundur; en iyi dostu bir köpek kuaför salonu işleten lezbiyen Carolyn’dir.

Bernie’ye göre hırsızlığın çok cazip tarafları vardır; bu iş için insanın özgeçmişini yazıp, referans mektubu bulmasına, formlar doldurmasına gerek yoktur. Kazancından vergi ve sosyal sigorta primi kesilmez. Şiddete ilişkin bir yönü de yoktur. Başkalarını aldatmayı içeren dolandırıcılık gibi gayriahlaki yönleri de yoktur hatta başkalarıyla ilişkiyi bile gerektirmez. Robin Hood da zenginlerden çalarak sağduyu sahibi olduğunu kanıtlamamış mıdır?[2]

Bernie bazen kendi isteğiyle bazen zorunluluk sonucu hırsızlığa mecbur olur. Sahaf dükkanında mutlu yaşarken evsahibi dükkanı kendisinden daha çok kira verecek bir pizzacıya vermek ister; ya dükkanın mülkiyetini üstüne alacak yahut da çıkacaktır. Bu durumda sahaf dükkanını alabilmek için hırsızlık yapmaktan başka çaresi kalmaz. Bernie bu arada iyi bir tüyo da almışsa artık onu kimse tutamaz. Ancak Bernie şanssız bir hırsızdır. Soymak için girdiği evlerde ölü insanlarla karşılaşır ve devreye Bernie’nin baş belası komiser Ray Kirschmann girer. Akıllı bir polistir, hem Bernie’yi tehdit ederek, onun dedektif niteliklerinden yararlanıp suçluyu bulur, bunun ödülünü kendi hanesine yazar; hem de Bernie’nin çaldıklarından payını alır. Hırsızlıkta vergi ve sigorta primi kesilmez ama onlardan da beter komiser Ray kesintisi vardır.

Uykusuzluk hastalığı çeken, çok dil bilen ama gönülsüzce casusluk yapan Evan Tanner yedi öykünün kahramanıdır. Block 28 yıl aradan sonra 1998’de sekizinci Tanner öyküsü Tanner On Ice (Tanner Buz Üstünde)’yi yazdı. James Bond dalgası ile 1960’lı yıllarda bütün dünyayı saran casus romanları furyasında kaleme alınan Evan Tanner öyküleri bir anlamda casus romanı parodisidir.

Kentli, yalnız ve gerçekleştirilemeyecek hayallerin adamı John Keller ise profesyonel bir katil, bir tetikçidir. Keller sıradan bir adam, mahkemede jüri üyesi seçilecek kadar güvenilir bir yurttaştır. Köpeğini sokaklarda gezdirir, sinemaya gider, sanat galerilerini gezer ve pul biriktirir. Ama Nokta kendisine telefon etti mi uçağına biner, otomobilini kiralar ve bir otel odasında hazırlık yaptıktan sonra hiç tanımadığı birini öldürüp ceset soğumadan evine döner. Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir profesyoneldir; serinkanlı, müşterileriyle mesafeli ve işinde mükemmel biridir. Keller öyküleri çarpıcı ama paradoksal olarak aykırı biçimde eğlendiricidir.

Lawrence Block’u günümüzün en büyük kara roman türü polisiye roman yazarı yapan kahramanı ise Erle Stanley Gardner’in Perry Mason’undan izler taşıyan avukat Martin Ehrengraf değil; özel dedektif Matthew  Scudder’dır.

Özel hafiye olmadan önce, resmi bir dedektif olarak New York polis örgütünde çalışan Scudder, bir çarpışma sırasında tabancasından seken bir merminin bir kız çocuğunu öldürmesi üzerine resmi polisliği bırakmıştır. Bu olayın anısı bir türlü kendisini bırakmaz. Olaydan sonra karısından ayrılmıştır. İki oğlu  anneleriyle oturur. Kahramanımız, bir küçük otel odasında yaşar. Eski meslektaşları aracılığıyla veya başka yollarla kendisine başvuran kişiler adına özel dedektiflik yapar. Ancak Scudder’ın herkes için geçerli kuralları vardır. Makbuz vermez, işini bildiği gibi yapar. İyi bir dedektiftir, onun için müşterisi az değildir. Aldığı ücretin büyük bölümünü çocuklarının masrafı için eski karısına gönderir; belli bir bölümünü de uğradığı bir kilisenin yardım kutusuna atar. Kimsesiz, amaçsız, hayattan hiçbir  umudu kalmamış yalnız bir adamdır. Alkol bağımlısıdır, bundan kurtulmak için çaba gösterir -yazarımızın da yaşamında böyle dönemler vardır- Tipik bir kara roman dedektifidir. Tıpkı Hammett veya Chandler’in dedektifleri gibi cinayeti, kapalı bir mekanda çözümlenmesi gereken bir mantık oyunu gibi değil; denetlenemez, ne olduğu ve olacağı saptanamaz bir şiddet olgusu olarak kabul eder. Tıpkı Philipp Marlowe, Nestor Burma veya Lew Archer gibi; herşeyin para gücüyle yöneltildiği bir ortamda ahlaklı bir tutum içinde kalır ve çoğu zaman gerçeği ortaya çıkardığında müşterileri mutluluktan havalara sıçramaz. Block’un da dediği gibi Scudder öyküleri karanın da karası kara roman örnekleridir.[3]

Başta da vurguladığımız gibi yazarımız birbirinden çok farklı karakterleri dizi kahramanı olarak değendirmiştir. Bernie ve Keller gibi,  biri sempatik öbürü ürkütücü iki antikahraman yanında ilginç bir casus, yeni yetme bir pikaresk kahraman,  yürekli bir avukat ve tipik bir kara roman dedektifini aynı başarıyla okuyucularına sunmuştur. Kişisel kanımızca en sempatikleri sahhaf-hırsız Bernie ise de en etkileyicileri ve herhalde polisiye roman yazınında en kalıcısı Scudder olacaktır.

Yazarımızın bu seri kahramanları konu alan yapıtları dışında 11 Eylül sonrası sevdiği kent New York’u konu alan “Small Town” (Küçük Kasaba) gibi etkili ve ilginç  romanları da vardır.

Lawrence Block’tan Dilimize Yapılan Çeviriler

Lawrence Block, dilimize çevrilme açısından şanslı bir yazardır; çünkü Oğlak Yayınları, günümüzün bu önemli yazarını seri olarak ve ciddiyetle Türkçeye kazandırmaktadır. Block’tan ilk çeviri 1972 yılında yapıldı. Bu yazarın seri dışı bir öyküsüydü.  Oğlak Yayınevi 1997’den bu yana yazarın çevirilerini itinayla ve düzenli olarak yaptırmaktadır. Aşağıda  dizi esaslı olarak bu çeviriler verilmiştir:

Bernie Rhodenbarr Dizisi:

Hepsi Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar dizisinden çıkmıştır ve hepsinin de çevirmeni Mehmet Harmancı’dır.

1-Umduğunu Değil Bulduğunu Yiyen Hırsız (Buglars Can’t Be Choosers), 1997

2-Dolaptaki Hırsız (The Burglar in The Closet),1997

3-Kipling’ten Alıntı Yapmayı Seven Hırsız (The Burglar who Liked to Quote Kipling), 1997

4-Spinoza Felsefesi Öğrenen Hırsız (The Burglar who Studied Spinoza), 1997

5-Mondrian Gibi Resim Yapan Hırsız (The Burglar who Painted Like Mondrian), 1997

6-Polisiye Romanlar Okuyan Hırsız (The Burglar who Traded Ted Williams), 1997

7-Kendini Humphrey Bogart Sanan Hırsız (The Burglar who Thought He was Bogart), 1998

8-Kütüphanedeki Hırsız (The Burglar in The Library), 1998

9-Gönülçelen Hırsız (The Burglar in The Rye), 1999

10-Av Peşindeki Hırsız (The Burgler on The Prowl), 2004

Matthew Scudder Dizisi:

Hepsi Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar dizisinden çıkmıştır ve ilk  beş kitap ile son iki kitap hariç hepsinin de çevirmeni Şen Süer Kaya’dır.

1-Babaların Günahları (The Sins of The Faters), 1997, Ayça Çavaş çevirisi

2-Cinayet ve Yaratma Zamanı ( Time To Murder and Create), 1997, Yelda Soykan çevirisi

3-Ölümün Ortasında (In The Midst of Death), 1998, Fatma Yaşar çevirisi

4-Buzkıracağı Cinayetleri (A Stab in Tha Dark), 1998, Dilek Başar çevirisi

5-Ölmenin Sekiz Milyon Yolu (Eight  Million  ways to Die), 1998, Yelda Soykan çevirisi

6-Kutsal Bar Kapandığında ( When The Sacred Ginmill Closes), 1998

7-Bıçak Sırtı (Out OnThe Cutting Edge), 1999

8-Tahtalıköye Bir Bilet (A Ticket To The Boneyard), 1999

9-Mezbahada Dans (A Dance at The Slaughterhouse), 1999

10-Mezar Taşları Arasında Gezinti (A Walk Among The Tombstones), 1999

11-Şeytan Biliyor ki Ölüsün (The Devil Knows You’re Dead), 1999

12-Bir Dizi Ölü Adam (A Long Line of Dead Men), 2000

13-Kötüler Bile (Even The Wicked), 2000

14-Herkes Ölür (Everybody Dies), 2005, Fatma Yaşar çevirisi

15.Ölmeyi Bekle (Hope To die), 2005, Mehmet Harmancı çevirisi

John Keller Dizisi:

Tetikçinin Listesi (Hit-List), 2003, Şen Süer Çevirisi, Oğlak Yayınları “Maceraperest Kitaplar”

Dizi Dışı Eserler:

1-Ölüm Çıkmazı (Deadly Honeymoon), 1972, Adnan Tahir çevirisi, Anten Yayınevi “Heyecan Dizisi”

2-Ustaların Seçtikleri (Master’s Choice) Hazırlayan: Lawrence Block, polisiye öykü antolojisi, 2004, Ayşen Anadol çevirisi, Oğlak Yayınları “Maceraperest Kitaplar”

3-Büyük Kasaba (Small Town), 2004, Mehmet Harmancı çevirisi, Oğlak Yayınları “Maceraperest Kitaplar”


[1] Lawrence Block, Lawrence Block’tan Maceraperest Okurlarına Mektup Var!,  Maceraperest, Sayı: 1, İstanbul 1998, s.9

[2] Lawrence Block’un, ilk Bernie Rhodanbarr öyküsü Umduğunu Değil Bulduğunu Yiyen Hırsız adlı yapıtına yazdığı açıklama; İstanbul,1997, s.199-200

[3] Lawrence Block, Lawrence Block’tan Maceraperest Okurlarına Mektup Var!,  Maceraperest, Sayı: 1, İstanbul 1998, s.10

GÖNÜLÇELEN BİR HIRSIZ

Meşhur, münzevi ve müteveffa Amerikalı yazar J.D. Salinger’ın (1919-2010) ilk, tek ve en bilinen romanı The Catcher in the Rhye ülkemizde, yanlış hatırlamıyorsam 1990 yılı civarında bana ve muhtemelen birçok okura pek hoş gelen Gönülçelen adıyla yayımlanmıştı. Okuduğumda sevmiş, şöhretini hak ettiğini düşünmüştüm.

Yıllar sonra Oğlak Yayınları, 90’ların sonunda Mystery Writers of America’nın (kabaca Amerika Polisiye Yazarları Birliği veya Derneği denebilir) 1994’te “Büyük Usta” unvanına layık gördüğü Amerikalı polisiyeci Lawrence Block’ın “Hırsız” dizisini yayımlamaya başladı. Ne Block’ı ne kitaplarını tanıyordum ama yeni bir polisiye görür görmez ilk kitabı (Umduğunu Değil, Bulduğunu Yiyen Hırsız/Burglars Can’t Be Choosers, 1977) almış, okumuş ve bayılmıştım.

Dizinin dokuzuncu kitabını görünce gülümsemiştim: J.D. Salinger’ı (başka bir isimle tabii) merkeze alan kitap (Burgler in the Rhye) Gönülçelen Hırsız adıyla yayımlanmıştı. Salinger’ın meşhur romanı artık ülkemizde Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla basılıyor; bahsettiğim kitap bugün yeniden yayımlansa (keşke) “Çavdar Tarlasındaki Hırsız” gibi bir başlıkla mı çıkar acaba?

Diziden okuduğum ilk kitap, Umduğunu Değil, Bulduğunu Yiyen Hırsız iyi polisiyeydi ama bayılmamın ve dizinin diğer kitaplarını çıkar çıkmaz almamın esas sebebi iyi polisiye olması değildi.

En sevdiğim polisiyelerin, Holmes’ün, Poirot’nun, Lupin’in, Ellery Queen’in, Continental Op’un ve diğerlerinin ortak özelliği vardı kitapta: Her daim yüksek zekânın belirtisi saydığım dozunda mizah ve nükte.

Bugün 86 yaşında olan Lawrence Block’ın en ünlü iki dizisinden (diğeri eski alkolik özel dedektif Matthew Scudder’ın mizah dozu daha düşük, “Hard-Boiled” veya “Sert” polisiye maceraları) biri olan “Hırsız” dizisinin kahramanı, hakikaten okuyanın gönlünü çelecek türden sevimli, zeki, kültürlü, iyi yürekli, çapkın New York’lu usta hırsız Bernie Rhodenbarr’dır.

Bernie, hırsızlığı geçinmenin yanında ve esasen verdiği heyecan için yapan, kilit açma uzmanı bir hırsızdır. Gençliğinde hapis yatmışlığı vardır ve bir daha enselenmemeye yeminlidir.

Hırsızlıklarını, hedefin önceden gözlemlenmesinden kaçış yollarının belirlenmesine kadar titizlikle hazırlar ve uygular. Ama bu hırsızlıkların kitaplara konu olanlarında illa bir cesetle, genellikle tam ihbarı alan polis gelmek üzereyken karşılaşır ve suçun üzerine kalmaması için dedektiflik yapmak zorunda kalır.

Bernie, klasik dedektiflik yöntemlerini kendi yasadışı becerileriyle birleştirir: Maktulün yakınlarıyla görüşmekle kalmaz, delil bulmak için (hatta bazen delil yerleştirmek için) gizlice mekânlara girer.

Bernie, dizinin üçüncü kitabında (Kipling’den Alıntı Yapmayı Seven Hırsız) bir sahaf dükkânını emekliye ayrılan sahibinden devralır, dükkânın masraflarını hırsızlıktan kazandıklarıyla karşılar. Block, Bernie’nin kitapçılık yapmasının altında “kızlarla tanışma” amacının yattığını söyler. Hakikaten de her macerasında en az bir hanımla birlikte olan Bernie’nin sürekli bir sevgilisi yoktur. İçki (Skoç) içer ancak planladığı bir hırsızlık varsa öncesinde alkol almaz.

Hırsız serisinde sürekli görünen yardımcı karakterler de Bernie kadar renkli tiplerdir. En yakın arkadaşı ve arada suç ortağı, Bernie’nin sahaf dükkânına yakın bir hayvan kuaförü işleten lezbiyen Carolyn Kaiser’dır. Bernie ile Carolyn’in sohbetleri, Block’ın nüktesini bolca konuşturup sevdiği yazarlardan bahsettiği harika diyaloglardır. Carolyn’de acil durumlar için Bernie’nin dükkânı ve dairesinin yedek anahtarları vardır.

Diğer yardımcı karakterler, Bernie’nin “parayla alınabilecek en iyi polis” dediği, rüşvet karşılığı Bernie’nin dümenlerine göz yuman (cinayet hariç) ve genelde katilin açıklanma sahnesinde yer alan, Carolyn’den hiç hazzetmeyen dedektif Ray Kirschmann; dövüş sanatları meraklısı avukatı Wally Hemphill ve Bernie’ye potansiyel hedefler (genellikle nakit sıkıntısına düşmüş ve hırsızlıktan sigorta faydası görecek) bildiren zengin iş insanı Marty Gilmartin’dir.

Block, “Hırsız” serisinin ilhamının, yazarlıkta tıkandığı 70’li yılların ortalarında bizzat hırsızlık yapmayı düşündüğünde geldiğini söylüyor. Ardından öyle bir şeye kalkışırsa başına gelebilecek en kötü şeyin polise enselenmek değil, polise enselendiğinde yanında bir cesedin bulunması olduğunu düşünmüş.

Başta dediğim gibi, Bernie maceraları, konuları basitten karmaşığa değişkenlik gösteren iyi polisiyelerdir. Heyecanın yanında bir de genellikle neşelidirler. Çok sevdiğim birinci ağızdan ve dozunda (sululuğa girmeyen) mizahi anlatıma ilaveten başta edebiyat, pek çok konuda hoş bilgiler vermeleri açısından da hem faydalı hem eğlencelidirler.

Genel anlamda “Cozy” (nispeten yumuşak) polisiye sınıfında kabul edilebilecek, polisiye seven herkese hararetle önerebileceğim, gönlünüzü çalmasa bile en azından çeleceğini garanti edebileceğim Bernie Rhodenbarr’lı “Hırsız” dizisinin on iki kitabından onu Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitaplar serisi kapsamında dilimize kazandırılmıştır. Ne yazık ki yeniden basılmadıklarından sadece sahaflardan veya ikinci el kitap satan web sitelerinden bulunabilen bu kitaplar sırasıyla şunlardır: Umduğunu Değil, Bulduğunu Yiyen Hırsız – Dolaptaki Hırsız – Kipling’den Alıntı Yapmayı Seven Hırsız – Spinoza Felsefesi Öğrenen Hırsız – Mondrian Gibi Resim Yapan Hırsız – Polisiye Romanlar Okuyan Hırsız – Kendini Humphrey Bogart Sanan Hırsız – Kütüphanedeki Hırsız – Gönülçelen Hırsız ve Av Peşindeki Hırsız.

BÜYÜK USTA LAWRENCE BLOCK BEYAZPERDEDE

Kalemini suç edebiyatı hokkasına banan her yazarın olmak istediği yerde, en tepedeki koltuğunda, sonbaharın keyfini süren Lawrence Block’u özellikle yarattığı iki ölümsüz karakter (özel dedektif Matthew Scudder ve kibar hırsız Bernie Rhodenbarr) ile tanıyoruz.

Doğup büyüdüğü New York kentini mekân tutan, karakterlerini o şehrin sokaklarında dolaştırıp maceradan maceraya koşturan büyük ustanın ‘Edgar’ başta olmak üzere pek çok prestijli ödülle taçlandırılmış öykü ve romanları mevcut. Sayı telaffuz etmemek için şöyle söylememiz sanırım yeterli olacaktır; Block romanlarını ve öykülerini benim gibi geç fark edenlerdenseniz size bir iyi bir de kötü haberim var. İyi olanı; ömrünüzü bol bol Block okuyarak geçirebilirsiniz, kötü haberse; muhtemelen başka bir yazar okuma fırsatınız kalmayabilir.

Polisiye edebiyata bunca metin üreten bir yazarın çok az eserinin Amerikan sinema sektöründe yer buluşu tam bir hayal kırıklığıdır. Onca şahane maceranın sadece ikisinin beyaz perdeye aktarıldığını görmek hem üzücü hem de şaşırtıcı. Block her ne kadar pek çok filmin senaryosunu yazsa da okurları sadece iki Matt Scudder macerasını sinemada izleme şansı elde edebilmiş.

Gelin birlikte bu iki maceraya göz atalım ki içinizde izlemeyenler yahut anılarını tazelemek isteyenler varsa hafta sonunu bu filmlerle değerlendirebilsin.

İlk film, 1986 yapımı -ülkemizde Ölümlerden Ölüm Beğen adıyla perdeye yansıyan- 8 Million Ways to Die. Eski polis, bıçkın özel dedektif Scudder’ın 1982’de yayınlanan aynı isimli beşinci macerasından beyazperdeye aktarılan yapımı Hal Ashby yönetmiş.

Dedektifimiz alkol bağımlılığından kurtulmaya çalıştığı, özel hayatının başarısızlıklarla dolu olduğu bir dönem geçirmektedir. ‘Adsız alkolikler’ toplantısında gizemli ve elbette güzel bir kadın ona bir davet notu verir. Davet edildiği kumar kulübünde eskortluk yapan Sarah ile tanışan özel dedektifimiz gönlünü bu güzel kadına kaptırır. Fuhuş, uyuşturucu ve cinayetin iç içe geçtiği bir suç ortamında Scudder bir yandan alkole direnirken diğer yandan da suçlularla savaşmak zorundan kalır.

Jeff Bridges’ı Matt Scudder rolünde izlediğimiz filmin senaryo ekibinde Block dışında Oliver Stone ve R. Hance Hill var. Angel Maldonado rolüyle Andy Garcia’nın New York Film Critics Circle Awards’ta en iyi yardımcı aktör adayı olduğunu ve Tarantino’nun katıldığı bir podcastte filmi 80’lerin en iyisi olarak tanımladığını da anımsamadan geçmeyelim.

Son olarak Block’un 2014’te Empire ile yaptığı bir röportajda söylediklerini aktaralım, “Korkunç bir filmdi. Duyduğuma göre mutlu bir set değilmiş. Filmi beğenmemek için kitabı yazmış olmanız gerekmediği de açık.”

2014 yapımı A Walk Among the Tombstones, bizdeki adıyla Kanunun Ötesinde filmi ise Block adına bir yüz akı, Matt Scudder’ın maceralarından oluşan serinin 10. kitabının beyazperde uyarlamasıdır. Filmin çekimleri için sete çağrılan Lawrence Block, “Okurlarım bana hayalimdeki Matt Scudder’ın kim olabileceğini sorduğunda genellikle konuyu değiştirmeyi tercih ederdim. Ama rahatlıkla söyleyebilirim ki 1996 yapımı Neil Jordan filminde Michael Collins’i gördüğümden bu yana Liam Neeson’ın ismi listemde ilk sıradaydı. İkisi de gerçek birer profesyonel ve işlerinde oldukça başarılılar. Kitabımın emin ellerde olduğunu biliyorum,” demiş.

‘Azınlık Raporu’ (2002) ve ‘Aşk ve Para’ (2007) filmlerinden ismine aşina olduğumuz Scott Frank filmin yönetmeni. Frank, filmin ilk taslağını 2002’de yazmış.

Merak edenler için konu kısaca şöyle; bir uyuşturucu baronunun karısı kaçırılmış ve öldürülmüştür. Adam katili bulmak için Scudder’dan yardım ister. Matt gizemli katilin daha önce de uyuşturucu camiasından bazı kişileri kaçırıp öldürdüğünü öğrenir. Bu sırada katil genç bir kızı kaçırır. Dedektifimiz kızı sağ salim bulmaya ve katili yakalamaya kararlıdır.

Tamamı NewYork’ta çekilen filmin Green Wood Mezarlığı’ndaki çekimlerinin 8 gün sürdüğü biliniyor. Oldukça zorlu hava koşullarında yapılan çekimlere gece atmosferi de eklenince teknik ekip korkulu anlar yaşamış.

Ayrıca, tam bir Block romanı uyarlaması sayılmasa da yazarın kibar hırsız Bernie Rhodenbarr karakterinden esinlenerek filme alınan 1987 yapımı Burglar filminden bahsetmeden geçmeyelim. Bernice “Bernie” Rhodenbarr rolünde ünlü siyahi kadın oyuncu Whoopi Goldberg’i gördüğümüz filmin yönetmeni Hugh Wilson. Komedi ağırlıklı bir polisiye olarak tanımlayabileceğimiz yapımın senaryo yazarları listesinde Lawrence Block dışında Jeph Loeb ve Matthew Weisman’ı görebilirsiniz.

Son söz olarak böyle üretken bir yazarın romanlarını filme aktarmakta başarısız olan ve geciken Amerikan film sektörünü şiddetle kınıyor, önümüzdeki yıllarda daha çok Scudder ve Rhodenbarr macerasını soluksuz izlemeyi diliyoruz.

Keyifli okumalar ve seyirler.

POLİSİYEDE VE ADLİ TIPTA ORGANİZE İŞLER

Kıymetli Dedektif Dergi okuyucuları,

Kasım-Aralık sayısında Lawrence Block ile bir röportaj gerçekleştirildiğini ve özel dosya konusunun Lawrence Block’un polisiye eserleri olduğunu öğrenince yazar hakkında kısa bir araştırma yapma gereği hissettim. Lawrence Block’un “Mystery Writers of America (MWA)” “Amerikan Gizem (Suç) Yazarları Birliği” bünyesinde 1994 yılında “büyük usta” ödülünü aldığını gördüm. Bu yazımda söz konusu birlikten yani MWA’dan, böyle bir birliğe üye olmanın ve bu birlik faaliyetlerini takip etmenin getireceği olumlu yönlerden, üyeliğin getireceği ekonomik yüklerden ve böyle bir birlik bünyesinde yer alabilmek için sahip olunması gereken kriterlerden bahsedeceğim.

Öncelikle belirtmek istediğim husus şudur: Ben 2002 yılından bu yana Amerikan Adli Bilimler Akademisi (AAFS) üyesiyim. Bu bilgiyi sanırım Dedektif Dergi’nin Temmuz-Ağustos ayı sayısında benimle yapılan röportajda aktarmıştım. Bu tür uluslararası yapılanmalar öncelikle referansla üye alır. AAFS için olması gereken referans sayısı sanırım 3 idi. Türkiye’den bu birliğe giren az sayıda üye söz konusu. Üyelik seviyeleri yıllar içinde kongrelere katıldıkça, oralarda sunum gerçekleştirdikçe yükseliyor. En üst seviye “fellow” denen ‘kıdemli üye’ kategorisi ve ben de Türkiye’den Sevil Atasoy ile birlikte bu yapıda iki kıdemli Türk üyeden birisiyim. Birliğe yıllık ödenti sanırım 165 ABD doları. Her yıl şubat ayında bu yapılanmada mutlaka başkan değişir, yani seçilen bir başkanın yıllarca o pozisyonda kalması mümkün değildir. Şubat ayında yıllık bilimsel kongreler yapılır, bunlara tüm dünyadan yaklaşık 3500 kişi katılır. AAFS’nin toplam üye sayısı da 6000 civarıdır. Akademinin 1948’de kurulduğunu ve bu yıl 77. yıllık kongresini yapacağını belirtmekte fayda görüyorum. Birkaç yıl önce Orlando-Florida’da katıldığım kongrede en fazla yabancı katılımcı 140 kişi ile İtalyanlardı. Türkiye’den ise toplam 2 kişi idik. Sonuçta bu tür etkinliklere iştirak etmenin benim alanım için (adli tıp) dünyada neler olup bittiğini daha yakından gözlemleme ve bu gelişmeleri gerçekleştiren kişilerle birebir temas kurabilmeme olanak sağlaması bakımından önemi mevcut. İşte ben bu Sivil Toplum Örgütü tecrübemden yararlanarak bu yazımda Amerikan Gizem (Suç) Yazarları Birliği’ni (MWA) irdelemeyi planlıyorum.

Mystery Writers of America (MWA) merkezi New York eyaletinin aynı isimli şehrinde bulunan, 1945 yılında kurulmuş bir organizasyon. Üyeleri arasında gizem ve suç romanı yazarları ve yazar adayları, yayıncılar, editörler, senaristler ve yapımcılar gibi alanın çok değişik profesyonelleri yer almakta. Söz konusu yapı gizem ve suç romanı alanında yarışmalar düzenlemekte, ödüller vermekte, yazar adaylarına burs olanakları sağlamakta, düzenlenecek etkinliklere sponsorluk yapmakta ve destek olmakta. Tüm bu motivasyon noktalarında amaç yazım alanında polisiye edebiyatın daha saygın, prestijli ve daha uygun koşullarda gerçekleştirilebilmesine olanak sağlamak. Bu amaçla yazarları ve yazmayı arzu edenleri ülkedeki yayıncılık hukuku ile ilgili bilgilendirmekteler, hakları konusunda eğitmekteler, yayıncılık sektöründeki dinamikleri ve ayrıntıları tartışma alanı olarak irdelemekteler ve konuyla ilgili yargı kararlarını üyeleri ile paylaşmaktalar. Söz konusu yapıya üye olabilmek için ABD vatandaşı olmak ya da ABD’de ikamet etmek zorunluluğu yok. Yine söz konusu organizasyonun merkez yapılanması dışında ABD’ne yayılmış 11 şubesi bulunmakta ve tüm bu şubelerde yapının amaçları konusunda üyelerine yerel çalışmalar aktarmaktalar. Gerek merkez ve gerekse de şubelerin “haber bülteni” biçiminde yayınları mevcut.

Açıkçası ben bu organizasyonun bugüne dek herhangi bir etkinliğine katılmadım. Ancak kendi üyesi olduğum AAFS yıllık toplantılarında hem ABD’de hem de tüm dünyada şöhret olmuş gizem ve suç romanı yazarlarının konferanslarını dinledim, imza günlerine şahitlik ettim. Kendi alanımın kongrelerinde gördüğüm kadarıyla bu tür ünlü yazarların arkasında çok güçlü yayınevleri var ve sponsorlukla destek hususlarında da oldukça cömertler.

MWA’nın sembolü Edgar Allan Poe’nun portresi. Edgar Alan Poe kim diye bakacak olursak; kendisi 1809 ile 1849 yılları arasında yaşamış ABD’li bir yazar ve ölümü üzerindeki belirsizlik hala aydınlatılabilmiş değil. Gizem ve suç romanı yazımı alanında dedektif kurgunun mucidi olarak biliniyor. MWA tarafından her yıl gizem ve suç yazarlılığı alanında Egdar ödülleri veriliyor. Bugüne dek verilmiş ödül sayısı 3624. Yazar olmayan ancak bu türde katkı sağlayanlara Raven ödülü veriliyor. 1953’ten bu yana verilmiş Raven ödülü sayısı 94. Raven, Edgar Allan Poe tarafından 1845 yılında kaleme alınmış bir anlatı şiirinin adı. Yine bu türde tutarlı kalıcılık gösteren usta yazarlara da derneğin en prestijli ödülü olan “büyük usta” ödülü veriliyor. İşte Lawrence Block 1994 yılında MWA tarafından söz konusu “büyük usta” ödülüne layık görülmüş bir yazar. Büyük usta ödülü 1978 yılına dek genellikle her yıl verilmiş (bazı yıllar bu ödüle layık aday bulunamamış), 1979-2008 yılları arasında her yıl bir yazara takdim edilmiş, 2009 yılından bu yana da her yıl en fazla üç yazara takdim edilmekte. Şu ana dek bu yapı tarafından “büyük usta” ödülüne layık görülen yazar sayısı 77. Bu listeye baktığımda sadece üç yazarın adını tanıdım; 1955 yılında büyük usta ödülüne layık görülen Agatha Christie, 1973 yılında büyük usta ödülüne layık görülen Alfred Hitchcock ve 2007 yılında büyük usta ödülüne layık görülen Stephen King. Elbette bunun sebebi benim “gizem ve suç edebiyatına” yeni yeni ilgi gösteriyor olmam.   

Ayrıca söz konusu organizasyona üye olmak için aktif yazarlık şartı söz konusu değil. Alana ilgi duyan ve alanın gelişmesine katkı sağlayacağını düşünen herkes üyelik başvurusu yapabilir. Üyelik kategorileri gerek seviye olarak ve gerekse de sahip olunan haklar bakımından önemli farklılıklar arz etmekte. İlk bakışta bu yapı beş değişik kategoride üyelik statüsüne sahip. Üyeler arasında bu tür ile ilgili davaları takip eden avukatlar, TV programı yapımcıları, gazeteciler, kitabevi sahipleri de dahil olmak üzere çok değişik meslek profesyonelleri bulunuyor. MWA’nın yıllık üyelik ödentisi 115 ABD doları olup, öğrenci üyeler, kıdemli üyeler ve 70 yaş üzeri üyeler yıllık 58 ABD doları ücret ödemekteler. Yapının oylama gerektiren bazı durumlarında aktif üye statüsünde olmayanlar oy kullanamıyor.

Sonuç olarak, MWA üye listesini incelediğimde toplam 1641 üye içerisinde herhangi bir Türk ismine rastlamadım. Bu tür yapılanmalarda aktif üye olmanın elbette bazı maliyetleri ve çaba gereksinimleri söz konusudur. Ancak böyle bir birliğe üye olunduğunda elbette konuyla ilgili dünya konseptinin de ne olduğuyla ilgili daha kapsamlı bilgi ve tecrübeye sahip olunabilmesi imkânı elde edilecektir. Üyesi olduğum AAFS’nin MWA’ ya üye olmaya kıyasla bazı avantajları söz konusu. Orada ortak dil Latincedir ve bu dil sağlık sektörü için evrenseldir. O sebeple görev alanların iletişim kurmasında yabancı dil bilgisi yanında Latince terminoloji de katkı sağlar. Ama MWA gibi yazın alanında ürün veren bir yapıda var olabilmek için iyi bir İngilizce bilgisine (söz konusu yapı ABD menşeli olduğu için) sahip olmak zaruridir. Maalesef ülkemizde belli okullarda eğitim görme imkanına sahip olmayanların iddialı bir İngilizce bilgisine sahip olması büyük bir zorluk arz etmektedir. Bu noktada babamın beni (adli tıp uzmanıyım) ve abimi (ortopedi ve travmatoloji uzmanı) yetiştirirken söylediği bir sözü aktarmadan geçemeyeceğim; “Yaşlılar yapabilse, gençler düşünebilse” Yaşlılar düşünebiliyor, yapmaya gücü yok; gençlerin yapmaya gücü var ama düşünme güçleri (tecrübeleri) yetersiz. Bu lafı son ifademe uyarlarsam; çok iyi yabancı dil bilenler bu yapılara üye değil, bu yapılara üye olma iddiası olanların da dilleri yeterli değil. Temennim Türk gizem ve suç yazarlarının dünyada daha iddialı ve daha tanınır olmasıdır.

Sevgilerimle.

DÜNYANIN EN VAHŞİ HAYVANI

Ben bu mahalleyi adım adım bilirim. Çocukluğum burada geçti, gençliğim de. Gerçi o zamanlar buralar sakindi, daha yeşil ve daha temizdi. Havası ciğere çekilir, suyu içilir cinsten bir yerdi yani. Herkes birbirini tanırdı. Şimdi her yer insan ve ev doldu. Yine de severim bu mahalleyi. İnsanları çok zengin olmasa da kibardır, saygılıdır, yardımseverdir. Benim fakirhane Salkım Sokak otuz üç numaradadır. Mahallenin doğu yakasında kalır. Kime sorsanız gösterirler. Hâlâ bir nebze de olsa eski İstanbul’u andırır. 

Mahallenin en yaşlılarından biri benim. Sağ olsun gençler lafımı dinlerler, hürmet de gösterirler. Ben de elimden geldiğince onlara yol yordam öğretirim. “Hoca” koydular adımı. Bu nam etrafa yayılınca, bilmeyenler gerçekten hocalığım var sandılar, akıl danışmak için kapımı aşındırdılar.

Geçenlerde çarşıda gezerken bizim Murtaza koşup yanıma geldi. Bir telaşlı, bir nefes nefese ki hâlini görmelisiniz, koşturmaktan dili dışına düşmüş, konuşamıyor. Tanıdık bir esnaftan su istedim, içti de azıcık kendine geldi.

“Hayrola nedir telaşın?” diye sordum.

“Ağabey mahallede bir tuhaflık var. Bizim Ziya’yı bilirsin. Bir haftadır ortada yok. Tamam haytadır, daha önce de böyle ortadan kaybolmuşluğu vardır dedik, aldırmadık yokluğuna. Ama iki gün önce de Fehmi abi… Onu da gören duyan yok.”

“Bak bu ilginç işte. Fehmi bu mahallenin demirbaşı gibidir. Kahvedekilere sordun mu?”

“Sormam mı? Hatta ilk onlar ayıktırdılar beni.”

Fehmi’yi yıllardır tanırım, yaşı neredeyse benim kadar var. Uysal mizaçlıdır, etliye sütlüye pek karışmaz. Günün büyük kısmını kahvehanede geçirir. Masalardan birine yanaşır tüm gün geleni gideni izler. Arada uyuklar. Kimse ona karışmaz, kalk git diyen de olmaz.

“Yok yok,” dedim. “Var bir terslik bu işte. Evine bir bakalım, yaşlılıktan öldü kaldı belki.”

Murtaza kafasını iki yana salladı. “Baktık Hoca’m, evinde yok. Hatta bir tas yemeği öyle oracıkta kalıvermiş, sineklenmiş,”dedi.

“Allah Allah, nerede yahu bu ihtiyar?” diye mırıldandım kendi kendime. Murtaza’nın kendine geldiğinden emin olduktan sonra “Kalk bir dolaşalım mahalleyi, sorup soruşturalım iyice,” dedim.

O gün Murtaza ile üç saat dolaştık. Tanıdıklara, mahalle esnafına uğradık. Biz dolaştıkça işler daha da dolaştı. Ziya ve Fehmi dışında kayıplar da vardı: Haydar, Aynur, Pamuk.

Haydar toy daha. Kavgası dövüşü eksik olmaz. Hırçın huyludur. Duyduğum kadarıyla birkaç saldırı olayına karışmışlığı da var. Yol kesmeler, haraç toplamalar, eğlencesine insanları korkutmalar falan. Ama Pamuk ve Aynur tıpkı Fehmi abi gibi kendi hâlinde yaşayıp giderler. Aynur’un bebeleri var üstelik. Ağzı süt kokan garipleri bırakıp nereye gider? O bebeler ne yer, ne içer? Bir ana bunu yapar mı?

Pamuk kız desen tek derdi bir lokma ekmek. Önceleri varlıklıymış. Bir eli yağda, bir eli baldaymış. Derler ki zengin bir ailenin çocuğuyla arkadaşmış. O ailenin evlat gibi sevdiği, hanesini açtığı bu kızcağız ne oldu, nasıl olduysa bir anda kendini bu yoksul mahallede, sefil hayatın içinde bulmuş. Pek kimselere karışmaz, konuşmaz. Kalabalıktan korkar, insan içine çıkmaz. Ne isterler ki bu garibandan?

Kimse ne bir şey görmüştü ne duymuştu. Bu durum en az mahallelinin sırra kadem basması kadar tuhaftı. Kasabın önünde Ziya’nın kankası Kadri ile karşılaştık. O da Ziya’yı arıyordu.

“Hoca’m Ziya ile planlarımız vardı. Birlikte işe girecek ekmeğimizi kazanacaktık.”

Bunu duyan Murtaza şaşkınlığını gizleyemedi. “Yalan konuşma lan, kim alır sizi işe?” diyerek gülünce Kadri’nin dudakları titredi, sıktığı tüm dişleri ortaya çıktı. Ben olmasam kavga çıkarırdı ama saygısından yerinden kımıldamadı. Sadece bana açıklama yapmak için Murtaza’ya arkasını döndü.

“Ziya ayarlamıştı. Fabrikaya girecektik. Bekçiye ihtiyaç varmış. Helalinden ekmeğimizi kazanacaktık Hoca’m. Ziya bu fırsatı tepmez.” 

“Haklısın evladım, tepmez. Biz de bakınıyoruz. Bir haber alırsak sana da haber ederiz. Allah’a emanet ol!”

Kadri’den ayrılınca Murtaza’ya nasihat ettim biraz: “Bak bu dediğimi unutma, insanoğlu şekilcidir Murtaza, dış görünüşe gereğinden fazla değer verir. Çirkinsen, hele Ziya gibi zamanında birileri façanı bozmuşsa kimse seni kapısına yanaştırmaz. Bir lokma ekmeği esirger. Ziya iri yarı tipinden, yüzündeki o koca izden dolayı ürkütücü görünür ama kalbi pırlanta gibidir. Biraz sevgi gördüğünde canını iste canını verir, öyle bir çocuktur. Onu hırçınlaştıran açlık, sevgisizlik ve amaçsızlık be evladım. Amaçsızlık ve sevgisizlik herkesi hırçınlaştırır, yabanileştirir.”

Konuşmaya dalmış yürürken kahvehanenin önünden ikinci kez geçtiğimizi fark ettim. Kahvehane her zamankinden doluydu. “Dur ve içeriye bir bak Murtaza,” dedim. “Sen ömründe burayı hiç böyle görmüş müydün? İnsanlar işsiz, insanlar aç. Toplumdaki öfke de bu yüzden her geçen gün daha fazla büyümekte. Hepimiz bu öfkeden nasibimizi alıyoruz.”

Ben ne anlatırsam anlatayım Murtaza yine aynı Murtaza’ydı. “Yalan Hoca’m, yalan. Kimse işe almaz onları,” dedi. Kıt aklı iki sokak geriden takip ediyordu bizi. Daha fazla yormadım kendimi, evime döneceğimi söyleyip ayrıldım ondan.

Salkım Sokak otuz üç numaranın ışıkları sönmüştü. Evin hanımı erken uyur, pek sohbet etmez benimle. Ama bilirim sever beni.  Yemeğimi, ihtiyaçlarımı ihmal etmez. İki yaşlı geçinip gidiyoruz yıllardır. Benim için ayrılan yemek buz gibi olmuştu. Belli ki eve geç döndüğüm için ceza almıştım. Kapının önündeki yayları bozuk sedire kıvrılıverdim.

Lüks apartmanların birer ikişer yükseldiği batı tarafın süslü, havalı sakinleri bize bulaşmaz biz de onlara pek yanaşmayız. Doğu yakanın gariban sakinleri olarak da birbirimizi kollarız. O haftanın sonunda doğu yakada kayıp sayısı sekiz olmuştu. Bizim tayfa artık kayıpların iyiden iyiye farkındaydı.

Pazar gecesi, insanları tedirgin etmek istemediğimizden sokaklar sakinleşinceye kadar bekledik, sonra kahvehanenin önünde toplandık. Herkes gözümün içine bakıyor, nefes sesleri dışında hiçbirinden çıt çıkmıyordu. En sonunda mahallenin en iri yarı ve en aceleci delikanlısı Sarı Bekir sessizliğime dayanamadı, “Bu işi çözmek gerek,” diye homurdandı. Ondan cesaret alanların homurtuları peş peşe geldi. Ne yapmalı, kime haber vermeli soruları havada uçuşmaya başladı. Zayıflıktan tüm kemikleri sayılan, minicik boyuna tezat iri gözleri yüzünden mahallelinin Boncuk adını taktığı ve gerçek adını kimsenin hatırlamadığı delikanlı da sesini duyurmaya çalışıyordu: “Ne oluyorsa geceleri oluyor. Sokaklara nöbetçi mi diksek?” Kimse onu duymuyor, duysa da kale almadığından söylediğini önemsemiyordu. Sarı Bekir, “En iyisi aramızda sıraya koyalım, mahallede nöbet tutalım,” deyince herkes onu alkışladı. Boncuk’un boynu büküldü, “İlk nöbeti ben tutarım,” dediğini yine kimseye duyuramadı.

Bir süre daha sessizce onları dinledim. Son karar mercii olduğuma inanan bakışlar yeniden bana çevrildiğinde, “Boncuk haklı, ne oluyorsa geceleri oluyor. Mahallede her yer dükkân. Çoğu, gece ondan önce kapanmıyor. Kahvehane derseniz kapanması on ikiyi buluyor. Herkes on ikiye kadar uykusunu alsın. Ya da…” dedim Boncuk’a bakıp göz kırptım. “Sıraya dizelim, her gece ikişer kişiden oluşan üç ekip mahallede dolaşsın. Ben Boncuk’la ekip olurum.”

Bizim tıfıl bu sözüme çok sevindi, gururlandı. Hem onun fikrine uymuş hem de seçimimi ondan yana yapmıştım.

Sonraki iki gece sokaklar her zamanki gibiydi. Nöbette bir vukuata rastlanmadı, yeni kayıp vakaları yaşanmadı. Ancak mahalleye dönen de olmadı. Aynur’un işe yaramaz kocası anasız kalan bebeleri umursamayınca yavrucuklara mahalleli sahip çıktı.

Çarşamba gecesi nöbet sırası bende değildi. Bizim evin hanımı kemik suyuna çorba yapmış, bir kâse de benim önüme koyarken “Evlatlarım da gelip gitmez oldu. Birbirimize kaldık iyice. Kocadık da… Hangimiz daha önce canını teslim eder acaba?” dedi. Gözleri dolmuştu. Teselli etmek için biraz yanına sokulayım dedim, oralı olmadı. Alışkınım huyuna; dokunmak, dokunulmak ona göre değildir. O, yatar yatmaz uykuya daldı ama beni uyku tutmadı. Gençler ne yapıyor diye bir bakayım dedim.

Mahallenin doğu yakasındaki üç sokakta üç ayrı ekip devriye atıyordu. Bir süre gizliden takibe aldım çocukları. Tam da tembihlediğim üzere ekipler işi sıkı tutuyordu. Beni fark eden Sarı Bekir “Hoca’m neden uyumadınız? Bugün sizin gününüz değildi,” dedi.

“Olsun, uyku tutmuyor, laflarız biraz.”

Sarı Bekir’e eşlik eden Kadri’ye dönüp “Fabrika işi ne oldu?” diye sordum.

“Adamlar Ziya’yı tanıyor, beni bilmiyorlar Hoca’m. Ziya olmadan gitsem kovalarlar beni.”

“Hayırlısı olsun,” dedim. Ülkenin ekonomisinden, mülteci sorunundan başlayıp barınma sorununa kadar epey konudan konuştuk. “Haydi, biz unumuzu eledik, eleğimizi astık da yeni gelen nesiller için endişeliyim. Doğanın dengesi fazlaca bozuldu,” deyip sustum. Gençler başını sallayıp beni onaylıyorlardı ama anladıklarından emin değildim. Bir süre sessizce dolaştık. Salkım Sokak ile Nergis Sokak’ın kesiştiği köşeye yaklaşmıştık. Müteahhitlerin kapışmacasına direnen son bahçeli ev bu köşedeydi. Orayı da kaybedersek bütün doğu yakayı kaybedecekmişiz, bir hastalık gibi bünyemize yayılacak çok katlı binaların arasında yok olup gidecekmişiz gibi hepimizin gözü o bahçeli evdeydi. Evin sahibi Almanya’da yaşıyor, baba ocağını son nefesine kadar koruyacağına yeminler ediyordu. O evin önünde oturmuş soluklanan ikinci ekiple selamlaştık. Dönüş yolunu yarılamıştık ki ikinci ekipten sesler yükseldi. Hem de öyle böyle sesler değil, sokakta yankılanan inlemeler.

Sarı Bekir ve Kadri hemen atıldılar. Malum yaşlılık onlar kadar hızlı koşamıyordum, arayı açtılar. Koşacak dermanım kalmamıştı, hızlı adımlarla yürümeye başladım. Sonra sesler birden kesildi. Büyük bir aracın motor sesi bana yaklaştı, kısa süre sonra farları gözümü aldı. Bir ağacın ardına saklandım. Araç yanımdan geçip gittikten sonra Sarı Bekir de sindiği köşeden önüme çıkıverdi.

“Hoca’m aldılar… Hepsini aldılar. Kadri, Ateş, Efe… Üçünü de, ben zor kaçtım ellerinden,” dedi nefes nefese.

Ne olup bittiğini anlayamadım. Her şey birkaç saniye içinde yaşanmıştı. “Kim?” diye sorabildim sadece. Sorduğum anda kafamda bir ses kamyonetin bu işle ilgisi olduğunu haykırıyordu.

“Birkaç adam vardı, sayamadım kaç kişiydiler. Bizimkileri karga tulumba topladılar ve kamyonete attılar.”

Biz konuşurken üçüncü ekiptekiler yanımıza gelmişti. Onların sesleri uyanık birkaç arkadaşın daha toplanmasına neden oldu. Her kafadan bir ses çıkıyordu yine.

 “Polise bildirsek? Bir iki tanıdık polis var,” dedi Murtaza. Yıllar önce bir ekip arabası mahallemizin ufaklıklarından birini ezdi de ceza almadılar bile. O günden beri polis dendi mi bizim mahallelinin tüyleri diken diken olur. Çöp toplayıcıları, kargocular, bir de polislere gıcıklanan tayfadan hemen itirazlar geldi.

“Hoca’m ne istiyorlar bizden? Birilerinden yardım istemek şart.”

“Güzel kızım isteyelim istemesine de derdimizi kime anlatabiliriz? Kim anlar bizim gibi garibanların dilinden?”

“Haklısın Hoca’m, insanlar bizi ne zaman umursadılar ki şimdi umursasınlar?”

“Yine de öyle deme evladım, gariban olabiliriz de kimsesiz değiliz. Yukarıda Allah var, o en iyisini bilir.”

“Anlayamadığım ve anlaşılamadığım bir evrende yaşamaya daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum Hoca’m. İnsanlık nereye gidiyor böyle? Eskiden birbirimize güvenirdik. Dostluk vardı, sevgi ve saygı vardı. Şimdi vahşi bir hayatın içindeyiz. Yaşamaktan zevk almıyorum artık. Keşke Kadri yerine beni alsalardı. Tüm dünya üzerime üzerime geliyor,” dedi Filozof. Herkes başını sallayıp ona hak verdi.

Filozof’un sebep olduğu duygusallığı bozan Rıfkı’nın “Bu kaçırma olayını yıllar önce başkalarından duymuştum. Böyle bizim gibi sahipsizleri toplayıp deneylerde kullanan birileri varmış,” sözü üzerine mahallenin en zarif mizaçlısı Peri’den küçük bir çığlık koptu. “Nasıl yani? Fareler gibi mi?”

“Evet,” dedi Rıfkı. “Tıpkı farelere ve maymunlara yaptıkları gibi. İşleri bitince de öldürüyorlar.”

Peri korkudan titremeye, inlemeye başlamıştı. Bir baş işaretiyle onu uzaklaştırmalarını söyledim bizimkilere. Kimse kusura bakmasın, cinsiyetçilik yapıyorsun demesin ama maalesef bazı kadınlar böyle olaylarda, ölümlerde, hatta düğünlerde fazlasıyla yaygaracı olabiliyorlar. O an ihtiyacımız olan şey yaygara değil, bu kaçırılma olayının sebebini ve yapanın kim olduğunu bulmaktı.

“Dağılalım çocuklar. Herkes yuvasına dönsün. Sokaklar tekin değil, birinizi daha kaybetmek istemiyorum,” dedim.

“Arkadaşlarımız için bir şey yapmayacak mıyız Hoca? Sen kocamış olabilirsin, bizim kanımız deli akıyor daha. Dağıtırız bu mahalleyi de tüm şehri de.”

Sırtını kamburlaştırmış bana diklenen Ateş’in ağabeyiydi. Şimdi orta yaşlarına gelmiş, bebeliğini bildiğim bu kabadayının her zaman çabuk öfkelenen ve düşünmeden hareket eden bir mizacı olmuştur. Normal şartlarda güler geçerim ama o anda gülüp geçmek olmazdı. Mahalleli dağılmaya, başına buyruk davranmaya başlarsa onları yeniden hizaya sokmak epey zaman alırdı. Suratının ortasına çaktım bir iki tane.

“Kendine gel bebe! Otur oturduğun yerde, bir yolunu bulacağız elbette. Ama sağa sola saldırarak olmaz bu işler. Varsa aklını kullanacaksın, yoksa susup oturacak, aklı olanın yolundan gideceksin. Haddini bil köpek!”

Genelde mülayim yüzümü görmeye alışkın mahalleli buz kesti. Kolay kolay nezaketten ödün vermezdim. Kuyruğuma basan olursa da… Neyse. Ateş’in ağabeyi süt dökmüş kediye döndü. Kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp evinin yolunu tuttu. O sinince diğerleri de sessizce dağıldılar.

Birkaç gün mahallede tam bir cenaze havası hâkimdi. Herkes birbirini yokluyor, özellikle geceleri teyakkuza geçiliyordu. Mahalleye yabancı köpek bile sokmaz olmuştuk. Gençler devriyeyi artırmış mahalleyi korurken ben de arka mahalleleri dolaşmaya karar verdim. Eski ahbaplarla hasbihal edip durumlarını sordum. Herkeste tedirginlik hâkimdi. Kırlangıç Sokak etraftaki en muhkem sokaktı. Sözleştiğimiz üzere akşam saatlerinde bu sokağın en hatırı sayılan büyüğü Koca Dursun’la buluştuk.

“Bizde sizdekinden fazla kayıp var. Yetkililere ulaşmaya çalıştık ama elimiz boş kaldı. İnsanlara, hele de yetkililere sesimizi duyurmak zor, sen de biliyorsun.”

“Haklısın,” dedim. “İnsanların çoğu artık bizi sokak serserisi olarak görüyor. Güç elinde değilse ezilmeye mahkûm oluyorsun. Sanki aramızda hiç iyi yok da hepimiz kötülük saçmaya meyilliyiz sanıyorlar.”

“Toplum iyice kutuplaştı. Bizim çocuklar çok korkuyor Hoca,” dedi yaşlılıktan iyice sertleşmiş tırnaklarıyla başını kaşıyarak. “Bazı duyumlar aldık. Şahitler var,” diye ekledi. Anlattıklarını ağzım açık dinledim. Arkası kapalı bir araç sokak sokak dolaşıp bazen zorla bazen çeşitli vasıtalarla kandırarak önüne geleni topluyordu. Toplananların götürüldüğü yer bizim semte yakındı. Tel örgülerle çevrili bu alanda ne yapıldığı ise hâlâ meçhuldü. Koca Dursun mekânı bir süredir gözlediklerini içeri girmenin bir yolunu bulduklarını anlatmıştı. Hatta aracın hangi günlerde geldiğini bile tespit etmişlerdi. 

“Çok organize bir iş bu. Sağlam bir yerlerden destek almasalar asla bu kadarına cesaret edemezler. ‘Haksız güç zalim, güçsüz hak çaresizdir.’ der Pascal. Buradaki zalimlik elbet bir gün karşılığını bulur. Belki bu dünyada belki diğerinde…” dedim.

Söylediklerim karşısında bir süre susan Koca Dursun, “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak elbette,” diye karşılık verdi. Hasan Hüseyin Korkmazgil’i tanımadığına, bu sözleri sadece kulağına çalınan şarkıdan arakladığına emin olduğum Koca Dursun’un kendi mahallesiyle ilgili bir planı vardı.

İlk iş bizim mahalledekileri toplayıp planı anlattım. Aynı planı, aynı gece bizim mahallede de uygulamaya karar verdik. Rıfkı, Boncuk ve Sarı Bekir operasyonda yer almak için gönüllü oldular. Filozof ısrarla yem olarak kendini öne sürdü ama kabul etmedim. “Kimse karşı çıkmasın yem ben olacağım. Sizin kadar iyi takip yapamam. Duvarlardan atlamak, hızlı koşmak gerekirse siz benden daha iyisini yaparsınız.”

“Hoca’m sen bizim büyüğümüzsün, mahallenin ileri gelen aklı sensin. Seni nasıl riske atarız?” Filozof’un bu sözleri üzerine gözlerim doldu. Yaşlandıkça daha sulu göz olursun, derlerdi de inanmazdım.

“Canım önce Allah’a sonra size emanet işte.”

Planı devreye sokacağımız günün sabahında zaman geçmek bilmedi. Ne olur ne olmaz, gitmek var belki dönmek yok diye düşünüp bizim hanımla onu korkutmadan vedalaşmaya çalıştım. Bir yanım çilekeş kadını çocuklarının yaptığı gibi yapayalnız bırakma ihtimalinden çekiniyor, gitmek istemiyordu. Diğer yanım ise mahallenin büyüğü olarak hepsini korumanın benim görevim olduğunu fısıldıyordu. Akşam olduğunda dönüp son kez evime baktım.

Gençler önceden belirlediğimiz noktalarda pusuya yatmış malum aracın görünmesini bekliyorlardı. Ben araç yolu üzerinde volta atıyordum. Aracın homurtusu duyulup farları yolu aydınlatınca yolun ortasında durdum. Beni fark eden sürücü de aracı durdurdu. Araçtan inen iri yarı iki adama direnir gibi yaptım ama aslında direnmedim. Beni kasaya bırakıp kapıyı üzerime kapatana kadar içeriye sızan ışıkta yardımıyla bir şeyler görebilmeyi ummuştum ancak araç boştu. Karanlıkta ses duyabilmek için kulaklarımı dört açtım. Kısa süre sonra araç diğer mahallenin pususuna düştü. İçeriye konan Koca Dursun’u daha fazla hırpalamışlardı.

“Sen de gençlere kıyamamışsın. Yaralı mısın?” diye sordum. Değildi ama nefesi daralmış, hırıltılı çıkıyordu. Araç dört kez sağa, ardından iki kez sola, sonra yeniden sağa döndü. Bunu saymamın anlamsız olduğunu bilmeme rağmen bu dönüşlere dikkat kesilmek beni zinde tutmuştu. Aracın asfalt yoldan ayrıldığını hissettiren sarsıntılar nedeniyle midem bulanıyordu. Bizimkilerin aracı takip ettiklerinden emindim. Durduğu anda hepsi birden saldırıya geçecek bizi kurtaracaklardı. Bizden öncekileri de kurtaracaktık.

Plan bir noktaya kadar tıkır tıkır işledi. Araç durunca adamlar, kapıyı açtılar. Aynı anda önceden mekâna yerleştirdiğimiz arkadaşlar saklandıkları yerden ileriye fırladılar. Aracı takip edenler de kısa sürede onlara yetiştiler. Çevrelerinin sarıldığını fark eden adamlar önce bir şaşkınlık yaşadı, biri silahına atıldı. Ancak ateşleyemeden Rıfkı adamı yere indirdi. Diğer çocuklar da öbürlerini etkisiz hâle getirmişlerdi. Filozof tesisin ana kapısını açmaya çalışırken sessizlik dikkatimi çekti. Kapıyı açmak zor oldu. En zoru da içeride bizi neyin beklediğini bilmemekti.

“Bu sessizlik hayra alamet değil.”

“Haklısın Hoca’m. Yanlış yere mi geldik acaba?” dedi Boncuk. Tesisin karanlık koridorlarında dolaşırken doğru yerde olduğumuzu anlamıştım. Her yerde kafesler vardı ancak içleri boştu. Tesisin arka kapısından çıktığımız anda acı gerçekle burun buruna geldik. Toprak yığınları ve ağır bir koku… Kimi yeni kazılmış kimi toprakla yeni örtülmüş çukurlar… Hepsi ölmüştü. Henüz gömülmemiş cansız bedenler üst üste yığılmıştı. Kadri’nin boynu kırılmış, vücudu yere biçimsiz bir şekilde uzanmıştı. Onun altındaki bedenlerin arasında Aynur’u gördüm. Ağzından gelen köpüklerden yeni öldüğünü anladım.  Dünyanın en vahşi hayvanı tarafından katledilmiş onlarca can…

Arkadaşlarımızı kurtaracağımızı umarken arkamızda silah sesleri yankılandı. Ne olup bittiğini anlayamadan adamlar bahçeye daldılar. Hızla yakınımdaki bir varilin arkasına sindim. Atılan ilk kurşunu Koca Dursun yedi. Saniyeler içinde Filozof da yere devrildi. Rıfkı kaçmaya çalışırken bacağından vuruldu. Boncuk hemen yanı başıma kanlar içinde yıkıldı. Diğerlerinin çığlıkları geceyi yırtıyordu. Semtimin evlatları gözümün önünde birer ikişer ölürken ben de kendi ölümümü bekledim, olmadı. Canımı nasıl kurtardım bilmiyorum, ancak ellerinden kaçmayı başardım.

Mahalle kahvehanesine güneş yavaş yavaş yükselirken ulaştım. Çıraktan su istedim. Kahvehane sahibi elindeki gazeteyi bir kenara bırakıp başımı okşadı. “Sokak köpeklerine ötenaziyi öngören yasa teklifi kabul edilmiş. Şimdi önüne gelen hayvanları katletme hakkını kendinde bulacak dostum,” dedi. “Başladılar bile. Ne yaşadığımızı bir biz biliriz,” diyemedim. Desem de anlamayacaktı zaten. İnsanın iyisi de var kötüsü de, biliyorum ancak kendini en üstün tür sayan insanoğlu bu dünyanın kanserli hücresinden başka bir şey değil aslında.

YENİ EV

Kırk yaşlarındaki adam gözlüğünü, göbeğini kapatmakta zorlanan atletine sildi, bakışlarını ufka dikti. Derin bir nefes alarak, “Burası resmen cennet,” dedi. “Şu güzelliğe bir bakar mısın?”

Deniz hafif bir meltemle kabarıyor, güneşin son ışıkları suyun üzerinde altın şeritler bırakıyordu. Mankenleri kıskandıracak güzellikteki uzun boylu, dalgalı sarı saçlı genç karısı, adamın yanında durup gülümsedi. Başını onaylarcasına salladı. Kasabanın hemen dışında, denize sıfır konumdaki bu iki katlı evi –her ne kadar on yıl öncesinin modasıyla teknolojisi olsa da– içinde dayalı döşeli eşyaları, yaptıkları anlaşmada hiç bahsi geçmediği hâlde piyangodan çıkmışçasına sevinmelerine sebep olan neredeyse yepyeni kayığıyla birlikte aldıkları fiyata hâlâ inanamıyorlardı.

“Kardeşin gerçekten iyi iş başardı İsmail,” dedi kadın. “Bu kadarını beklemiyordum. Tam hayallerimizdeki gibi.”

Evli çift burada yeni bir hayata başlıyordu; bir rüyanın içindeydiler.

“Burada insan asla yaşlanmaz Ebrucuğum, yemin ederim.”

Yıllık izinlerinin tamamını taşınma, tadilat ve ev işleriyle geçirmeyi planlamışlardı. Keyifli, zevkli bir uğraş olacaktı ikisi için de. Geçen yıl evlenmişlerdi.  Üç ay geçmeden İsmail’in memleketten gelen kardeşi Süleyman –iş bulana dek geçici olmak kaydıyla– yanlarına yerleşmişti. Kısa sürede emlak işi bulmasına rağmen üçü birlikte yaşamaya devam etmişlerdi. Bu evi de onlara kardeşi ayarlamış, ev sahibinden ağabeyi için her türlü kolaylığı sağlamıştı. Eskiden kiracısı oldukları o daire de İsmail’in kardeşine kalmıştı.

***

Evlerine taşınmalarının üzerinden henüz bir hafta geçmişti ki iri yarı bir adam yanında zayıf, çelimsiz bir arkadaşıyla çıkageldi. Yan yana çok uyumsuz görünüyorlardı. İri adamın iki metre boyu, kas yığını bir vücudu, uzun bacakları vardı. Gözleri, burnu, elleri oldukça iriydi. Ellerine plastikten siyah eldivenler geçirmişti. Kıvırcık, yağlı, siyah saçları, güneşten kararmış suratı ilgi çekiciydi. Diz altında bir avcı pantolonu giymişti. Üzerinde bir gömlekle ince krem renkte bir ceket, ayaklarında standart boyutların ötesinde uzun çizmeleri vardı. En fazla otuz beşinde gösteriyordu. Zayıf olansa neredeyse bir deri bir kemik, gözleri, avurtları içine göçmüş, göz altları kararmış, ince seyrek bıyığı, ayağında köy yaşamına uymayan kararmış spor ayakkabılarıyla tuhaf görünüyordu. Çok basit, sıradan bir tipti. Dikkat çekecek hiçbir özelliği yoktu. Erken çökmüş, veremli gibi duruyordu. Ellisinde vardı. İkisi de karanlık bakışlarla ev sahibi çifti süzdü.

“Hoş geldiniz,” dedi iri adam, neredeyse tehditkâr bir tonda. Sanki orada olmaları bir lütufmuş gibi davranıyordu. Sağ elini uzattı. Ev sahibi yabancı adamın eline, bir de boşta sallanan kendi eline baktı. Tokalaşmak istemiyordu ya, bu mümkün de değildi zaten. İri adam ev sahibinin kolunu fark edince indirdi elini.

“Hayırlı olsun. Güle güle oturun. Yeni komşularımızla tanışmak istedik. Benim adım Kâmil,” dedi çarpık bir sırıtışla. “Hemen yukarıda, tepede oturuyoruz. Bu da yardımcım Sedat. Her işte elim ayağımdır.”

Adamlar teklifsizce girdikleri evin bütün odalarını dolaştıktan sonra aynı kayıtsızlıkla dışarı çıktılar. İri olanı denizin kıyısındaki iskeleye bağlanmış, sallanıp duran kayığı işaret etti. “Bu kayık bizim,” dedi, sesinde en ufak bir tereddüt yoktu.

İsmail şaşkınlıkla baktı. “Nasıl olur? Bize böyle bir bilgi verilmedi. En az on senedir bu ev boş, diye biliyorum ben.”

İri adam sertçe başını salladı. Kelimelerin üzerine basa basa tıslayarak, “Bizim bu kayık,” diye tekrarladı.

Bir haftalık huzur dolu yaşamları, bu beklenmedik ziyaretle sarsılmıştı. Ne tiplerini ne bakışlarını ne de konuşmalarını beğenmişlerdi komşularının. Can sıkacaklardı belli ki. İşler daha da kötüleşmez umarım, diye geçirdi içinden İsmail.

Tanışmalarının üzerinden sadece birkaç gün geçmişti ki, davetsiz misafirler tekrar geldiler. İri yarı adam etrafı iyice kolaçan ettikten sonra bu defa evin önündeki toprak renkteki el arabasını istedi. Zayıf olanı el arabasını bahçeden çıkarırken iri adam bir sigara yakmış bekliyordu.

İsmail itiraz etmeye hazırlanırken karısı, “Sorun istemiyorum,” dedi yumuşak bir sesle. “Bırak onların olsun. Yenisini alırız.”

İsmail, karısının gözlerindeki korkuyu görüyor, onu anlayabiliyordu. Ancak bu şekilde işler kontrolden çıkacağa benziyordu. Böyle devam edemezlerdi.

***

Satın aldıkları ev çok güzel olsa da yıllardır kullanılmadığı için epey tadilat gerektiren kısımlar vardı. Döşemede kimi yerler kalkmıştı. Tuvaletin, mutfağın bataryalarının değişmesi gerekiyordu. Banyodaki fayansların derz dolguları dökülmüştü. Çardaktaki iki sandalyenin birer ayağı kopmuştu. Çimlerin biçilmesi şarttı. Çatıda da tamir gerekiyordu. Kış gelmeden hepsini halletmek şarttı. İsmail ayrıca davetsiz misafirleri engellemek için bahçenin etrafını demir çitlerle çevirmeyi planlıyordu. Taşındıklarından bu yana bütün eksiği gediği not alıyordu. Kasabaya gittiğinde çim biçme makinesinin de fiyatını sormaya karar verdi.

Kasabaya indi, hırdavat dükkânından tadilat için gerekli malzemeleri aldı: Çiviler, testere, çekiç, mala, kürek, alçı, derz dolgusu, çimento… Bir de çim biçme makinesi. Fiyatı uygundu, ancak makine ellerinde kalmamıştı. Bir hafta sonra kapıya teslim edilecekti. Adresi bıraktı. Çit konusunu bir süre ertelemeye karar verdi. Çünkü bir buçuk metre yükseklikte demir çitler, otomatik kapı, kurulacak güvenlik sistemi ve yapılacak işçilik eklendiğinde, planladığı bütçeyi fazlasıyla aşıyordu. Şimdilik boyayla yeni bir görünüm kazandırabilirse mevcut tahta çitlerle idare edebilirlerdi. Çitleri boyamak için boya, fırça, rulo aldı. Aldıklarını aracına yükledi, eve döndü.

***

Eve vardığında karısını korkmuş hâlde evin içinde dolaşırken buldu.

“Ne oldu?” diye sordu endişeyle.

“Komşular,” dedi. “Komşular yeniden geldi.” Sesi titriyordu. “Bu defa eve girdiler, gümüşlüğü sırtlayıp götürdüler. İnanabiliyor musun? Allah’ım nasıl bir yer burası? Çok korktum. Bana öyle pis bakıyorlardı ki… Ne yapacağımı bilemedim.”

Adamın başından aşağı kaynar sular döküldü.

“Sana… sen iyisin değil mi? Sana dokundular mı?”

Başını iki yana salladı Ebru.

İsmail çok öfkeliydi, kabul edilebilir şey değildi yaptıkları, onun evden uzaklaşmasını beklemişlerdi. Bunun hesabını mutlaka soracaktı. Sadece hırsızlık değildi bu. Haneye tecavüz, insanların huzurunu bozmak, hatta tacizdi yaptıkları. Ama karısı onu durdurdu.

“Hayır. İstemiyorum. Yapacağın her şey başımızı daha fazla belaya sokar sadece. N’olur. Beni burada bırakıp gitme bir daha. Söz ver bana,” dedi. Gözleri yaşlarla doluydu.

Adam, içinde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışarak karısına söz verdi. Sol elinin izin verdiği ölçüde, karısının da yardımıyla, evde tadilata başladı, ama aklında sürekli komşuları vardı. Bugün değilse bile bekleyecekti, burada bitmemişti bu iş.

***

Salondaki duvar takviminden sadece iki yaprak koparmışlardı ki, iri yarı adamla arkadaşı tekrar çıkageldi. İsmail’in kasabadan aldığı eşyaları sahiplenmeye kalkıştılar.

“Bu kadarı fazla artık,” diye patladı adam. “Bunları ben kasabadaki dükkândan aldım. Faturaları da duruyor. Mümkün değil, bunlar sizin olamaz.”

İri adam, alaycı bir tavırla cevap verdi. “Bizim, hepsi bizim,” derken eliyle düğmeleri açık ceketinin eteğini geri çekerek belindeki tabancayı İsmail’in görmesini sağladı. Meydan okurcasına sırıtıyorlardı. Ardından duraksamadan arkadaşına gözleriyle işaret etti. O da yanında getirdiği –daha önce yine bu evden alıp götürdükleri– el arabasına eşyaları yükledi. Yan yana bekleyen karı kocanın dibine kadar sokuldular. Dalga geçercesine, düzmece bir kibarlıkla şapkalarını çıkarıp önlerinde eğildikten sonra, “İyi günler sayın bayan, görüşmek üzere sayın bayım,” diyerek geldikleri yoldan gittiler.

Nefesleri leş gibi alkol kokuyordu. “Sarhoş köpekler, pis ayyaşlar,” diye tısladı adam. “Allah belanızı versin.”

Karısına rağmen bu kez durmayacaktı. Onlara da dediği gibi bu kadarı fazlaydı. Başından beri biliyordu. Onlara ait olan eşyalardı hepsi. Alıp götürdükleri her şey, kayık, el arabası, gümüşlük, diğer her şey… Tek amaçları onları buradan kaçırmaktı. Çok beklerlerdi. Bu sorunu evin erkeği olarak kendi başına halledecek, erkek erkeğe çözecek, ardından kaldıkları yerden hayalini kurdukları hayatı yaşamaya devam edeceklerdi. İçindeki öfke patlamak üzereydi. Evin içinde dört dönüyordu. Eşkıyalıktı bu düpedüz. Kendi kendine aynı sözleri tekrarlayıp duruyordu. Hayır, bu kadarı kesinlikle fazlaydı.

Karanlık çöktüğünde “Bunlara haddini bildirmem gerek!” diye bağırarak evden çıktı. Onlardan da silahlarından da korkmuyordu. Dağ başı mıydı burası? Karısı gitmesine engel olamadı.

***

Solgun ay ışığı patika yolu aydınlatıyordu. Ağaçların gölgeleri uzuyor, esen rüzgârda ürkütücü şekillere bürünüyordu. On dakikadan fazla hiç durmadan tepeye doğru yürüdü. Oradaydı işte evleri, ya da ev de denemezdi, çadır mıydı bu? “Her ne sikimse, bana ne,” diye söylendi. “Allah’ın cezaları.” Sessizce yaklaştı. El arabası evin önünde, içinde son çaldıkları eşyalarla öylece duruyordu. Götürdükleri eşyalara hiç dokunmamışlardı bile. El arabasındaki eşyaları yanında getirdiği çantaya doldurdu, yokuş aşağı dönerken birdenbire karşısına iri adamla arkadaşı çıktı.

“Nereden çıktınız siz?” diye söylendi İsmail.

İri adam, adı Kâmil olan, burnundan soluyarak, “Şimdi de hırsızlığa mı başladın yoksa, sayın bayım?” dedi. Konuşmasında küçümseme vardı.

“Hayır. Bunlar benim. Siz de biliyorsunuz.” Sesi kararlıydı.

“Benim tek bildiğim, izinsiz olarak konutuma girdin, izinsiz olarak benim eşyalarımı aldın.”

“Hayır,” diye diretti İsmail. “Bunlar benim. Bizim eşyalarımız. Çekilin önümden. Amacınız bizi buradan kaçırmak. Asla başaramayacaksınız, Allah’ın belaları. Sizden korkmuyorum. Bir dahaki sefere aracımla gelip el arabasını da alacağım. Kayığı da bırakmayacağım burada.”

Kâmil’le zayıf arkadaşı birbirlerine bakıp alayla güldüler. “Duydun mu, Sedat? Bizden korkmuyormuş,” dedi iri adam.

İsmail, kendini savunmak için bir adım geriye gitti. Ama fazla uzaklaşamadan, çelimsiz olan bir muşta ile suratına vurdu. Görünüşünden, zayıflığından hiç beklenmedik sertlikte bir yumruktu bu. Adam yere yığılınca, Sedat gene beklenmedik bir çeviklikle üzerine çullandı, her yumrukta adamın direnci biraz daha kırılıyordu.

İri adam sonunda, “Yeter!” dediğinde İsmail çoktan bilincini kaybetmiş, baygın yatıyordu. Yüzü gözü dağılmış, bütün suratı kan içindeydi. Sedat kalktı, tek kelime etmeden tepeye yürüdü, iki-üç dakika geçmeden elinde çuvalla döndü. Onu çuvala koyarak ağzını sıkıca bağladılar. El arabasına atıp tepeden denize yuvarladılar.

İri adam sanki bütün işi kendi halletmişçesine derin bir nefes aldı.

“Hadi,” dedi, “Kadını ziyaret edelim.”

Zayıf olan başını sallayarak gülümsedi. “İyi olur Kâmil abi.”

Gece karanlığında çadırdan bozma evlerini söktüler, bütün eşyalarını topladılar. 4×4 aracın arkasına yığdılar. Arkalarında tek bir iz bırakmadılar. Karanlığın içinde ağır ağır aşağıya indiler. Evin önünde durdular. Şoför mahallindeki zayıf adam kornaya bastı.

Genç kadın kapıya çıktı. Ellerini göğsünde kavuşturdu. Sert bir yüz ifadesiyle, “Ne yaptınız?” diye sordu.

Araçtan inen iri adam, karanlık bir gülümsemeyle cevap verdi. “Hepsi konuştuğumuz, anlaştığımız gibi,” dedi.

Kadının gözleri parladı, yüzü yumuşadı. Bu arada arkasında, kocasına benzeyen bir genç belirdi. Kocasının kardeşiydi. Kocasından kesinlikle çok daha uzun boylu, oldukça yakışıklıydı. Kadına sarılıp boynundan öptü.

“Demiştim sana,” dedi genç adam, kadını iyice sıkarak. “Başardık.”

“Evet sevgilim,” dedi kadın gülümseyerek. Eliyle kendini arkadan saran elleri tuttu.

İri adamın gözlerinde soğuk bir ışık vardı. Nefretle baktı karşısındaki genç adama. “Öyleyse,” dedi, “işimizi bitirelim.”

Kâmil’le arkadaşı Sedat, kadının yanına yaklaştılar. Kadının elleri hâlâ genç adamın ellerinin üzerindeydi. Kocasının kardeşini belinden uzaklaştırdı, iki arkadaş da genç adamı iki yandan çekiştirerek kadından ayırdılar.

Genç adam şaşkın gözlerle etrafına bakarak kurtulmaya çalıştı, ama nafileydi. “Ne demek oluyor bu? Ebru? Böyle anlaşmamıştık! Saçmalıyorsun. Bir şey desene!”

Ebru, sırıtıp duran zayıf adama baktı. “Bitir işini,” dedi.

Çırpınmaya devam ediyordu genç adam. Kanı çekilmişti. Titriyordu. “Kahretsin! Nasıl kandım. Nasıl inandım sana! Aptal kafam. Allah belanı versin senin!”

Sedat, cebinden çıkardığı muştayı parmaklarına geçirdi, genç adamı bayıltması için sağlam tek bir yumruk yetti. Onu da çuvala koyup aracın arkasına attılar.

Sedat aracın başında beklerken Kâmil, genç kadının yanına gitti. Ebru, adamın iri kollarını okşadı. “Bitti mi?” diye sordu.

“Bitti sevgilim,” dedi Kâmil, uzun uzun öpüştüler. Elini kalçasında gezdirirken “Seni çok özledim,” diye fısıldadı kadının kulağına.

Ebru gülümsedi. “Bunları ne yapacaksın?”

İri adam güldü. “Orasını bana bırak sevgilim.”

***

Ertesi sabah kasvetli bir hava kasabanın üzerine çökmüşken televizyon ekranları trajik bir kazayı haber veriyordu. Sunucunun sesi, her zamankinden daha ağır, üzgün bir tona bürünmüştü.

“Evet sevgili seyirciler, güne dehşet verici bir kaza haberiyle başlıyoruz. Dün gece uzmanların tahminine göre saat 23.00 ila 01.00 sularında, elli bir yaşındaki Sedat Aydın yönetimindeki 34 TPRK 345 plakalı kamyonet, bilinmeyen bir sebeple yoldan çıkarak köprüden denize uçtu. İlk belirlemelere göre Sedat Aydın’ın araçta yalnız olduğu, olay yerinde hayatını kaybettiği anlaşıldı. Gece geç saatte meydana gelen kaza, sürücülerin tercih etmediği ıssız köprü yolunda gerçekleştiğinden, olaya ilişkin görgü şahidine rastlanmadı.”

Sunucu, derin bir nefes alarak haberin en çarpıcı kısmına geldi.

“Ancak bu kazayı ürkütücü kılan yalnızca bu değil. Kaza mahallinde yapılan incelemelerde, aracın arkasında, çuval içinde, darp edildiği anlaşılan bir erkek cesedi bulundu. Cesedin cebindeki kimlikten, yirmi beş yaşındaki Süleyman Demir’e ait olduğu tespit edildi.”

Ekran, kaza mahallinden canlı görüntülere döndü. Araçtan çıkarılan çuvalın içindeki ceset, etrafını saran polislerle Olay Yeri İnceleme ekipleri tarafından inceleniyordu. Olay mahallinden canlı bilgiler aktaran haber muhabiri kamera çuvaldan çıkarılan adamı görüntülerken, sunucunun az önce verdiği bilgileri etti.

“Cesedin üzerindeki darp izleri dikkat çekici. Adamın, ölen şoför Sedat Aydın’ın cebinden çıkan muştayla defalarca darp edilmiş olabileceği düşünülüyor. Dolayısıyla, cesedin Sedat Aydın tarafından öldürüldüğü, ardından çuvala konulup aracın arkasına yerleştirildiği şüphesi kuvvetle muhtemel.”

Haberin ilerleyen kısımlarında, sunucunun bahsettiğine göre olayların ardındaki karanlık daha da derinleşiyordu. “Bu arada aldığımız yeni bilgiye göre, Süleyman Demir’in ağabeyi İsmail Demir’in de kayıp olduğu bildirildi,” diye devam etti haber muhabiri.

SON

HAVUZ PROBLEMİ

Amcasını öldürme fikri ilk kez geçen cumartesi gecesi düşmüştü aklına Haldun’un. Belki çok daha önceden de vardı kafasında belli belirsiz bir düşünce ama ilk kez o gece bir şeyler somutlaşmış, Perihan’la partiden dönerken yaptıkları tartışma gerçekleri kavramasını sağlamıştı. Hayatının en yalın gerçeği beş parasız oluşuydu. Babasından kalan üç beş kuruşluk servet uzun zaman önce suyunu çekmişti. Amcası ise artık ona borç vermeye yanaşmıyordu.  Zaten her zaman cimrinin biriydi bunak ihtiyar. Paradan bahsedildi mi duyarsızlaşır, eline çek defterini almak yerine “Ben gençken,” diye başlayan nutuklar çekmeyi tercih ederdi.

Her şeye dayanabilirdi ama Perihan’sız yaşamaya dayanamazdı. Kız sonunda resti çekmişti işte. Açıkça “Paran yoksa ben de yokum,” dememişti ama söylediklerinden başka bir anlam çıkarmak enayilik olurdu. Onunla barışmasının tek bir yolu vardı, bir an önce amcasının mirasına konmak. Herifin bir ayağı çukurdaydı zaten. Üç yıl önceki kazadan sonra tekerlekli iskemleye mahkûm olmuştu. Bildiği kadarıyla bir sürü de hastalığı vardı. Öldüğünde bütün parasının sadece kendisine kalacağını bilmek rahatlatıcı olsa da amcasına hiç güvenmiyordu. Herif, pekâlâ bütün malını mülkünü abuk sabuk bir yere bağışlayabilirdi. Yaşlı zenginlerin parasına konmak için aportta bekleyen bir sürü vakıf, dernek olduğunu duymuştu. Bunların adamlarının yalnız yaşayan zenginlere yanaşıp dostça davrandıklarını, kendileri ölüp gittikten sonra paralarının hayırlı işlerde kullanılacağına onları inandırdıklarını gazetelerde okumuştu. Belki de böyle bir örgüt amcasına çoktan dadanmıştı bile. O zaman, hayattaki tek -üstelik de zengin- akrabası ölüp gittiğinde dımdızlak ortada kalabilirdi. Buna meydan vermemek için elini çabuk tutması gerektiğini epeydir farkındaydı. Cumartesi gecesi Perihan’ın ayrılmaları gerektiğini ima etmesinden sonra kendince bir aydınlanma yaşadığını hissetmişti. Sanki gözlerinin önünden bir perde kalkmış, kafasının içini dolduran sis dağılmıştı. İhtiyarı, iş işten geçmeden tahtalı köye yollaması gerekiyordu.

Amcası Feridun Uysal ünlü bir polisiye roman yazarıydı. Bugüne kadar yayınlanan her kitabı olay olmuştu. Şehrin ünlü bir tiyatrosunda Yanlış İpucu adlı oyunu iki yıldan beri kapalı gişe sahnelenmekteydi. Üç yıl önce, bir uçak kazasında yaralanmış, havayolu şirketinden rekor düzeyde tazminat almıştı. O günden beri şehrin dışındaki ormanlık arazide inşa edilmiş, küçük bir malikane sayılabilecek evinde, yardımcısı Hamza’yla birlikte oturuyordu. Adam, eski bir hükümlüydü. İri yarı, koca kafalı, gözü kara, yanağındaki uzun falçata iziyle ürkütücü biriydi. Feridun’un her dediğini yapacak kadar ona bağlıydı.

Amcasının bu sadık hizmetkârı evdeyken Haldun’un planını uygulamasının imkânı yoktu. O yüzden bugünü özellikle seçmişti.

Hamza, şartlı tahliye edildiği için karakol ziyaretlerini asla aksatmazdı. Her salı sabahı evden çıkar, imza için karakola gider, işi bittikten sonra alışveriş yapıp en geç altıda geri dönerdi. Ancak bugün eve dönmeyecek, karakoldan sonra uzun bir yolculuğa çıkacaktı. Ablasının ani vefatı dolayısıyla memleketi Trabzon’a gitmesi icap etmişti. Yani, en az üç gün evde olmayacaktı.

Bu değerli bilgiyi dün telefonda konuşurlarken amcası ağzından kaçırmıştı. Haldun da bundan daha iyi bir fırsat bulamayacağını düşünmüş ve planını uygulamak için harekete geçmişti.

Kırmızı Jaguar’ını amcasının evinden bir kilometre uzaklıktaki otoparkta bıraktı. Eve yürüyerek gitti. Civarda amcasınınkine benzeyen birkaç malikane bozuntusu daha vardı ama birbirlerinden uzak olmaları ve çevrelerini kuşatan yüksek ağaçlar sayesinde hiçbiri diğerini görmüyordu. Buna rağmen dikkatli davrandı. Burada olduğunu kimse bilmemeliydi.

Geniş bahçe kapısının ardındaki çakıl taşlarıyla kaplı yolu sakin bir tavırla yürüdü ki Hamza’nın evde olmadığını bildiği için gerçekten sakindi. Kapının zilini çalmadan önce saatine baktı, ona geliyordu. Yeterince zamanı olduğunu düşünüp gülümsedi.

Kapı hemen açılmadı. Bu normaldi. Amcası önce kimin geldiğini anlamak amacıyla özel odadaki güvenlik kamerasından yansıyan görüntüsüne bakacaktı haliyle. Bunu bildiğinden kameraya gülücükler göndererek el salladı. Yaşlı adamın tekerlekli sandalyeyle kapıya gelmesi de en az iki dakika sürerdi.

Sabırla bekledi. Acele etmeye hiç niyeti yoktu. Sonunda kapı açıldı ve amcasının ekşi suratı göründü.

Feridun, yeğeninin beklenmedik ziyaretinden hoşnut kalmadı. Memnuniyetsizliğini de açıkça belirtti.

“Bir daha gelmeden önce haber ver. Hamza bugün evde değil.  Bunu bildiğin halde neden geldiğini anlamadım. Daha dün telefonda konuştuk. Hiç buraya geleceğinden bahsetmedin. Bak, yine para isteyeceksen cevabım şimdiden hayır. Son yazdığım çekin üzerinden iki ay bile geçmedi. Bu kadar parayı nereye harcıyorsun aklım almıyor. Ben senin yaşındayken çalışıp ev geçindirir, hem de para biriktirirdim.”

Geniş salonun bahçeye bakan pencerelerinin önündeki kanepeye yayılan Haldun, “Aman be amca,” dedi. “Tonlarca paran var. Bir kuruş da harcamazsın. Ne yapacaksın, öteki tarafa mı götüreceksin?”

Feridun’un sinirden yüzü alev alev oldu. “Terbiyesizleşme. Tonlarca param olduğunu nereden çıkardın?”

“Kitapların yok satıyor. Geçen gün kitapçıda gördüm. Son romanın iki yılda altıncı baskısını yapmış.”

Feridun, tavana bakarak ellerini dua eder gibi havaya kaldırdı. “Hey Allah’ım. Bu ülkede roman yazarak para kazanıldığını zanneden bir avanak da bu!” Yeğenine döndü. “Türkiye’de yazdığın kitap satılır ama sen para kazanamazsın evlat. Burası Amerika değil.”

“Maksim Tiyatrosu’nda kapalı gişe oynayan oyunun var ayrıca.”

“Evladım sen beni Agatha Christie ile karıştırdın sanırım. Fare Kapanı mı bu? Para filan kazandığım yok o oyundan. Sırf prestij için sahnelenmesine izin veriyorum. Onun sayesinde reklamım oluyor.”

“Ya uçak şirketinden gelen paralar? Onlar da mı dişinin kovuğuna sığmıyor?”

Feridun acı acı gülümsedi. “Hepsini tedaviye harcadım. Şu sandalyenin bana maliyetini biliyor musun sen? Buna verdiğim parayla kendime bir yat alabilirdim.”

“Ne diyorsun?”

“Tabii ya, ne zannettin? Hayat şartları o kadar ağır ki ne yapacağımı şaşırdım.”

Haldun öfkelendiğini belli etmeden “Zavallı amcacığım,” dedi. “Senin durumun benden kötüymüş.”

Buraya gelirken içinde birazcık da olsa ölümcül eyleminden vazgeçebileceğine dair var olan his, şu dakika itibarıyla tamamen ortadan kalkmıştı. Lüks içinde yaşayan amcasının kendisini aptal yerine koyması, içindeki nefreti iyice büyütmüş, planını bir an önce uygulaması için onu adeta teşvik etmişti.

 “Seni bahçede dolaştırayım amcacım. Hava çok güzel. Neden güneşlenmiyorsun biraz?”

Yaşlı adam suratını iyice ekşitti. “İstemem. Sen de uslu duracaksan dur yoksa hemen çek git. Zaten bir sürü işim var.”

Haldun sırıttı. “Çok kalacak değilim. Merak etme. Sadece seninle konuşmak istediğim bir konu var.”

“Umarım konuşacağın konu benden borç para istemenle ilgili değildir.”

“Hayır değil.”

Haldun salonun terasa açılan sürgülü cam kapısını biraz araladı. “Ama hava çok sıcak. Böyle güneşli bir günde evde oturulur mu?”

“Nerede istersem orada otururum. Kimseyi alakadar etmez. Kapat şu kapıyı da ne konuşacaksan konuş.”

Haldun bahçedeki yüzme havuzunu gösterdi. “Ne güzel havuzun var, beni bir kere bile yüzmeye çağırmadın.”

“Yazları şehirde kalmıyorsun ki. Tatil yerlerinde sürtüp duruyorsun.”

“Olsun. İnsan yine de yeğenini davet eder.”

“Sana bir şey diyeyim mi?  O küçük havuzu ben de hiç kullanmadım.”

“Aa, neden? Halbuki sana iyi gelebilirdi. Tedavine yardımcı olurdu. Doktorların sana yüzmeni önermediler mi?” Amcasının cevabını beklemeden sözlerine devam etti. “A, sahi. Havuzda işlenen bir cinayetle ilgili romanın yok muydu senin amcacığım?”

Feridun huysuzca cevap verdi. “Vardı? Ne olacak? Okuyasın mı geldi birden?”

“Ben o kitabı okudum bile. Havuzdaki Ceset. Ne diyordu senin komiser romanın sonunda? Kusursuz cinayet yoktur. Öyle mi? Kusursuz cinayet yok mudur?”

Yaşlı adam tedirgin olmuştu. “Ne demek istiyorsun. Şu kapıyı da kapat artık.”

Haldun sırıtarak mırıldandı. “Sana kusursuz cinayetin nasıl işleneceğini göstereceğim amcacığım.”

Bundan sonra her şey çok hızlı oldu. Haldun, cebinden çıkardığı şırıngayı hızla amcasının boynuna saplayıverdi. Feridun için o kadar beklenmedik bir hareketti ki bu, ne olduğunu anlamadı bile. Kafası öne düştü. Bayılmıştı.

Elinde şırıngayla amcasına bakan Haldun, “Acaba fazla doz mu verdim?” diye düşündü.

Arkadaşının veteriner kliniğinde kedilere verilen doz da bu kadardı. Onları öldürmüyor sadece bayıltıyordu. Google’dan öğrendikleri doğruysa, bir dakika içinde amcası hayaller aleminde uçuşa geçmeliydi. Ama Haldun, şu anda amcasının en ufak bir yaşam belirtisi göstermediğini düşünerek fena halde sarsıldı. Onun bu şekilde ölmemesi gerekirdi. Bunun cinayet olduğunu anlamaları uzun sürmezdi.

Amcasının bileğini tuttu. Nabzı atmıyor gibiydi. Ufak da olsa içinde bir panik havası dolanmaya başladı. Kulağını yaşlı adamın ağzına yaklaştırıp bekledi. Nefes alıp verdiğini anlayınca rahatladı. Henüz ölmemişti. İşler yolundaydı.

Tekerlekli sandalyeyi iterek koridora çıktı. En sondaki kapıyı açıp içeri girdi.  Burası evin güvenlik odasıydı. Dışardaki ve içerdeki kameralardan gelen görüntüler buradaki ekrandan izlenebiliyordu. Ayrıca küçük siyah bir kutuya yirmi dört saat kayıt yapılmaktaydı. Evin tüm alarm sistemi de buradan kontrol ediliyordu. Biliyordu, çünkü bir yıl önce amcası, bu odanın bütün özelliklerini kendisine ballandıra ballandıra anlatmıştı. Adamın asıl niyeti, yeğeninin evin içinde ufak tefek hırsızlıklar yapmasını engellemekti. Bunda başarılı da olmuştu. Her odada kamera olduğunu gören Haldun, daha önce birkaç kez başarıyla sonuçlandırdığı küçük çaplı hırsızlık girişimlerine son vermek zorunda kalmıştı. Şimdi burada olmasının sebebiyse başkaydı. Görüntü kaydının yapıldığı küçük kutuyu sökecek, daha sonra da imha edecekti.

Az sonra cebine koyduğu kutu ve amcasıyla birlikte odadan çıktı. Tekrar salona geçti, oradan da terasa çıktı. Yüzme havuzunun yanına geldiklerinde Feridun ilk şoku atlatmış kendine gelmişti ama bu sefer de ketamin etkisini göstermeye başlamıştı. Adamın ağzı sarhoşlarınki gibi bir sağa sola kayıyor, konuşmaya çalışıyor ama dili dolandığından beceremiyordu. Halüsinasyon görmeye başlamıştı. İçinde bulunduğu durumu anlamak için büyük çaba harcıyordu.

Haldun, havuzun dibindeki kuru yapraklara ve çamurlu su birikintisine baktı. Yüzünü buruşturdu. “Canım havuzu kullanmadığın belli. İçini hiç temizletmemişsin. Son geldiğimde de aynı vaziyetteydi.”

Feridun konuşmaya çalıştı ama başaramadı. Başı dönüyordu. Bir kez daha bayıldı.

Gözlerini açtığında tekerlekli sandalyesine bağlanmış bir halde havuzun ortasında olduğunu ve henüz ayakkabılarına değen çamurlu suyun yavaş yavaş da olsa yükseldiğini dehşetle fark etti. Bağlandığı ip gevşekti ama onu çözecek mecali yoktu.

“İşte sana mükemmel cinayet amcacığım,” dedi Haldun. Ardından bir kahkaha attı.

Feridun kafasını kaldırınca havuz kenarındaki yeğenini gördü. Hâlâ ilacın etkisinde olduğundan güçlükle konuşabildi. “Ne yapıyorsun sen? Delirdin mi? Çıkar çabuk beni buradan!”

“Buna hiç niyetim yok,” dedi Haldun, eserini zevkle seyreden bir sanatçı edasıyla.

“Beni öldürecek misin?” diye bağırdı Feridun.

Haldun sırıtarak ellerini iki yana açtı. “Ne yapayım, bana başka çare bırakmadın.”

“Beni senin öldürdüğünü anlayacaklar geri zekalı. Çabuk çıkar beni.”

Feridun suyun içinde debelendi ama ilacın etkisi hâlâ devam ediyordu.

Haldun sırıttı. “İntihar ettiğini zannedecekler. Ünlü yazar, malikanesinde tıpkı romanlarındaki gibi öldü.”

Feridun güçlükle bağırdı. “İpler ne olacak geri zekalı?”

“Hangi ipler?”

“Beni bağladığın ipler. Onları görünce intihar etmediğimi anlayacaklar.”

Haldun kahkaha attı. “Seni havuzda bulduğu zaman Hamza’nın o ipleri ortadan kaldıracağından eminim. Polisin ilk olarak kendisini suçlayacağını tahmin edemeyecek kadar aptal değil. Olur da ipleri yok etmezse kendi bilir.”

Saatine baktı, on iki olmuştu bile. Zaman hızla geçmişti. Su, bu hızla akmaya devam ederse en geç üç saat sonra havuzdaki çamurun seviyesi amcasının boyunu geçmiş olacaktı. Okuldayken matematik hocasının sorduğu havuz problemleri geldi aklına. Hiçbir zaman çözmeyi beceremezdi bu soruları. Hepsi de fazlasıyla karmaşık olurdu. Ama bu sefer kolaydı karşısındaki problem. Beş kapaktan su akıyor ve havuz istikrarlı bir biçimde doluyordu. Suyun ne zaman kenarlara kadar yükseleceğini hesaplamak zor değildi.

“Sana keyifli yüzmeler dilerim amcacığım. Cenaze töreninde görüşürüz.”

Feridun arkasından bağırdı. “Dur, sefil yaratık. Nereye gidiyorsun? Beni böyle bırakamazsın. Dur diyorum sana!..”

Eve girdiğinde amcası hâlâ bağırmaya devam ediyordu. Salonun kapısını kapatınca ses duyulmaz oldu. Koridora çıkarken gözü sehpanın üzerindeki antika gümüş kupaya takıldı. Amcasının, Napolyon’a ait olduğu söylenen bu kupayı Londra’daki bir müzayededen oldukça yüksek bir fiyata satın aldığını biliyordu. Bir an eli kupaya doğru uzandı. Sonra durdu ve vazgeçti. Nasıl olsa bu ev ve içindeki her şey artık onundu. Acele etmesi gereksizdi.

Her tarafı dikkatle kontrol etti. Bugün buraya geldiğini gösteren en ufak bir belirti olmamalıydı. Parmak izlerini silmesine gerek yoktu. En son üç hafta önce ziyaret etmişti amcasını. Evin birçok yerinde parmak izleri olması normaldi.

Ufak da olsa bir pişmanlık ya da üzüntü yoktu içinde. Tam tersine kendisini rahatlamış, hafiflemiş hissediyordu. Bir saat sonra arabasını sahil yolunda sürerken, direksiyona vurduğu parmaklarıyla tempo tutmakta, radyoda çalan Beyoğlu’nda Gezersin şarkısına keyifle eşlik etmekteydi.

Deniz kıyısındaki Kafe Kupa’nın küçük otoparkına arabasını bırakıp masalardan birine oturdu. Bir süre burada oyalanacaktı. Hiç ümit etmiyordu ama polis, amcasının öldüğü sırada nerede olduğunu kendisinden kanıtlamasını isteyebilirdi. O yüzden kafedeki tanıklara ihtiyacı vardı. Buraya sık sık geldiği için garsonların çoğu onu tanıyordu.  Sahibiyle de ahbap olmuştu. Adam da Haldun gibi at yarışına meraklıydı. Her gelişinde beş on dakika onunla sohbet eder, bazen masasında uzun uzun oturduğu da olurdu.

Kafe, bu saatlerde hep olduğu gibi kalabalıktı. Garsonlar kan ter içinde masaların arasında gidip geliyorlardı. Sipariş vermek için acele etmedi. Nasıl olsa burada epeyce kalacaktı.

Kafenin patronu da garsonlarla birlikte oradan oraya koşturup duruyordu. Halinden memnun olmadığı asık suratından belliydi. Haldun, onun bu haline güldü elinde olmadan. Sonra saatine baktı. Üç buçuk olmuştu. Yüzündeki gülümseme daha da genişledi.

Kafe sahibi nefes nefese masasına yanaşıp menüyü önüne bıraktı. “Hoş geldiniz, Haldun Bey.”

Keyifle arkasına yaslanan Haldun, “Bugün at yarışları yok galiba,” dedi imalı bir sesle.

“Maalesef, Haldun Bey,” diye cevap verdi adam soluklanmak için durarak. “Bugün fevkalade bir kalabalık var ve ben bittim.”

“Niye şikâyet ediyorsunuz ki? Şu şehirde sizden daha iyi kahve yapan bir yer yok. Bunu da sadece ben değil herkes biliyor. Ne güzel.”

“Şikâyet etmiyorum. Neden edeyim? Ama arka tarafta kıyamet kopuyor. Sular kesik, hiçbir şeyi yıkayamıyoruz. Son dakikada mı haber verilir böyle şeyler? Daha önceden duyursalar tedbirimizi alırdık hiç olmazsa.”

Haldun’un yüzündeki gülümseme hafifçe donuklaştı. “Sular mı kesik?”

“Evet. Üçten beri sular akmıyor.”

“Nerde akmıyor, burada mı?”

“Şehrin bu yakasında. En fazla üç saat sürecekmiş ama tam da bizim en yoğun olduğumuz zamana rastladı. Ne yapacağız bilmiyorum.”

Haldun’un boğazına yumruk gibi bir şey oturdu. “Saat kaçta kesildi sular?”

“Az önce. Yeni duyurdular, yarım saat sonra da kestiler. Gerçi biraz su depoladık ama burası böyle olunca hepsi bitti.”

Haldun’un kulakları uğuldamaya, başı dönmeye, kalbi hızlı hızlı atmaya, elleri titremeye başlamıştı. “Panik atak geçiriyorum,” diye düşündü. “Sakinleşmem lazım.”

Kafe sahibi “İyi misiniz Haldun Bey?” diye sordu.

Haldun ayağa kalktı. Normale dönmüştü. “İyiyim, iyiyim,” dedi. “Size kolay gelsin, şimdi aklıma geldi. Alışveriş merkezine gitmem lazım. Sonra görüşürüz.”

Kafe sahibinin şaşkın bakışlarına aldırmadan hızla otoparka yürüdü, arabasına bindi. Derin bir nefes alıp direksiyonun üzerine kapandı.

Demek, kendisi evden ayrıldıktan bir süre sonra sular kesilmişti. O halde amcası hâlâ sağdı!..

Ne yapmalıydı? Suların tekrar gelmesini mi beklemeliydi? Nasıl olsa amcası bağlıydı ve havuzdan birinin yardımı olmadan çıkması imkansızdı. Ama bu düşünce içini ferahlatmadı. Amcasının kendi başına havuzdan çıkma ihtimalini hesaba katmamazlık edemezdi. İlacın etkisi geçtikten sonra bu pekâlâ mümkündü. Sürüne sürüne havuzun merdivenlerine gelmiş, oradan da yukarıya tırmanmış olabilirdi. Kötürüm biri için çok zordu. Ama can havliyle yapılmayacak bir şey de değildi.

Haldun, hiçbir iyimser beklentiye bel bağlayacak kadar şanslı biri olmadığını biliyordu. Kontak anahtarını çevirip motoru çalıştırdı.

Bu kez arabasını bahçe kapısına yakın bir yere, yolun kenarındaki çalılıkların arkasına park etti.  Çakıl kaplı yolu koşarak geçti. Sol taraftaki ıhlamur ağacının yanından evin arka tarafına dolandı. Arka bahçe, tuğlalardan örülmüş yüksek bir duvarla çevriliydi. Mecburen buraya tırmanacaktı. İlk sıçramada duvarın üst kısmına tutunmayı başardı. Kendini güçlükle yukarıya çekti, oradan da bahçeye atladı.  Tahmin ettiğinden daha kolay olmuştu. Üstünü başını düzeltip havuza doğru yürüdü. Kenarına gelince durup aşağıya baktı.

İşte bunu hiç beklemiyordu. Havuzun büyük bir kısmı dolmuştu. Sevincinden ne yapacağını bilemedi. Havuz problemlerini çözmedeki beceriksizliği burada da kendini göstermiş, havuzun ne zaman dolacağını yanlış hesaplamıştı. Düşündüğünden daha erken dolan havuza hayran hayran baktı. Zavallı amcasının cesedi şimdi üzeri kuru yapraklarla kaplı suyun altında yatıyordu. Başarmıştı.

Yine de emin olmak istedi. Nedense içine bir kuşku girmişti. Uzun bir sırık aradı havuza sokmak için ama bulamadı. Havuzun suyunu boşaltmaya karar verdi. Kapakları açtıktan sonra su boşalmaya başladı. Kuru yapraklarla kaplı yüzey yavaş yavaş dibe doğru indi.

Haldun nefesini tutmuş bekliyor, su azaldıkça kalbinin gümbürtüsü arttıkça artıyordu. Sonunda bütün kuru yapraklar ve çamur dibe çöktü. İskemle havuzun ortasındaydı. Ama amcasının cesedi yoktu!

Havuza şaşkınlıkla baktı bir süre. Çıtırtıya benzer bir ses duyunca irkildi. Ne olduğunu anlamak için arkasına dönmeye çalıştı ama başaramadı. Kafasında bir ağırlık hissetti. Sonra gözleri karardı. Bayılmıştı.

Ayıldığında aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Hareket etmek istedi ama başaramadı. Bunun sebebi el ve ayaklarındaki iplerdi. Bir sandalyeye sıkıca bağlanmıştı. Zihninin bulanıklığına rağmen bu kadarı bile paniklemesi için yeterliydi. Havuzun tam ortasında oturduğunu anlaması ise onu dehşete düşürdü. Pantolonunun paçalarını ıslatan çamurlu suya ve çürük yapraklara tiksinerek baktı.

İyice kendine geldiğinde havuzun kenarında birisinin dikildiğini fark etti. Bir kutup avcısı gibi kürküne sarınmış adamın yüzünü görünce haykırdı. “Amca!..”

Feridun bir kahkaha savurdu. “Ne oldu küçük bey? Çok mu şaşırdınız?”

“Ama sen… Sen…”

“Ne kadar kalın kafalıymışsın,” dedi amcası. “Kürekle bile kafanı kırmak mümkün değil.”

“Ama sen yürüyorsun…”

“Ah benim dangalak yeğenim. Tabii ki yürüyorum.”

“Sakatlığın numara mıydı? Bunca yıl beni kandırdın mı?”

Feridun eliyle bunun önemsiz olduğunu belirten bir hareket yaptı. “Sen çok umurumdaydın da… Sigorta şirketinden tazminat almak kolay mı zannediyorsun?”

“Sigortayı mı dolandırdın? Ama anlamıyorum… Sen ünlü bir yazarsın. Zaten paran çok… Neden yaptın ki bunu?”

“Ünlü yazar olunca zengin olmuyorsun evladım. Bu işin kaymağını yiyen bir iki yazar var. Diğerleri, yani benim gibiler, ağızlarıyla kuş tutsalar onlar kadar kazanamıyor. Hem senin o tazminatın ne kadar olduğundan haberin var mı? Oturup elli polisiye roman yazsam o kadar para kazanamam.”

“Tamam amcacım. Sana söz, kimseye söylemem bunu. Beni neden bağladın buraya?”

“O kadar yılansın ki, bir de soruyorsun. Seni neden bağlamışım? Neden bağladım acaba? Beni havuzda boğmaya kalkıştın hayırsız köpek. Sırf mirasıma bir an önce konmak için beni öldürmeye çalıştın.”

“Yemin ederim kötü niyetim yoktu. Şaka yapmak istedim sadece.”

“Sus, rezil. Allah’tan sen de sigorta müfettişleri kadar salaksın. Yürüyebildiğimi anlayamadın. Sen gittikten sonra sular kesildi ama ben zaten kendime gelince iplerimi çözmüş ve havuzdan çıkmıştım. Geri döneceğini hiç tahmin etmiyordum. Belli ki eceline susamışsın.” Feridun’un yüzünde delice bir gülümseme belirdi. “Şimdi sana mükemmel cinayet nasıl işlenirmiş göstereceğim.”

“Aman amca. Ben ettim sen etme. Bir aptallık yaptım, pişmanım vallahi. Buraya seni kurtarmak için döndüm.”

“Külahıma anlat sen onu. Beni öldürmeye kalkıştın ama beceremedin. Şimdi sıra bende. Sular birazdan akmaya başlayacak, ben de bana yaptıklarının aynısını sana yapacağım. Sen geberene kadar da burada bekleyeceğim. Havuzdaki çamurlu suyu hiç boşaltmayacağım. Ebediyen orada kalacak ve çürüyeceksin. Elveda benim dangalak yeğenim.”

Güneş battığında Feridun hâlâ havuzun kenarındaydı. Hava serinlemişti. Titredi, kürküne biraz daha sarındı ve artık eve girme vaktinin geldiğini düşündü. Akşamın alaca karanlığında çamurlu suya son bir kez bakıp içini çekti. Sonra zevkle sırıtarak kendi kendine mırıldandı.

“Havuzun bu kadar çabuk dolacağı kimin aklına gelirdi?”

DUL AYŞE

Kadın, Emniyet’in taş merdivenlerini ağır ağır tırmanıyordu. Kuruyan gözyaşları, kirli yanaklarında yol yol iz bırakmış, çıplak ayakları soğuktan mosmor olmuştu. Cılız bedeni, dalından düşmeye yeltenen bir yaprak gibi titriyordu. Rüzgârda hoyratça havalanıp merhametsizce yüzüne çarpan saçları, darmadağındı. Vücudunun her zerresinde hissettiği ıstırap dayanılacak gibi değildi. Son basamağa gelmeden durdu, başını kucağında taşıdığı yüküne çevirdi. Yüreğinin yangını tüm benliğini sarıp sarmaladı, kül etti. Son bir gayretle yükünü daha sıkı kavradı. Hedefine varmasına sadece birkaç adım kalmıştı. Dayanmalıydı… Emniyet’in kapısında dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere çöküverdi.

“Dikkat edin! Elinde bıçak var…”

“Teslim ol!”

“At o bıçağı!”

“Yakalayın…”

Emniyet binası bir anda savaş alanına döndü. Kapının önünde üstü başı kan içinde, eli bıçaklı, kucağındaki çocuğu sımsıkı tutan bir kadın vardı. Tehlikeli olamayacak kadar masum bakışları boşluğun derinliklerinde kayboluyordu. Polis memurlarının, kadının elindeki bıçağı alıp onu çöktüğü zeminden kaldırmaları ve içeriye taşımaları sadece birkaç dakika sürmüştü. Zanlıyı çarçabuk etkisiz hale getirmeyi başarmışlardı fakat kucağındaki çocuğu almaya güçleri yetmemişti.

“Ayhan!”

“Buyurun Feride Komiserim…”

“N’oluyor burada?”

“Kapıda arkadaşlar yakalamış Komiserim. Elinde bıçak varmış.”

“Ya bu çocuk?”

“Vermiyor Komiserim. Ne yapsak alamadık elinden. Emniyet’i ayağa kaldırdı çığlıklarıyla.”

“Duydum… “

“Ne yapacağız şimdi Komiserim? Zor kullanmak da istemiyoruz. Çocuğu korkutmayalım, diyoruz. Daha kadının derdinin ne olduğunu bile anlayamadık. Üstüne başına baksanıza, kan içinde. Elinden aldığımız bıçak da öyle. Birini mi öldürdü? Biri mi saldırdı? Üzerindeki kan başkasına mı ait, kendisine mi, hiçbir şey bilmiyoruz. Sorgu odasına götüremiyoruz ki soralım.”

“Tamam Ayhan, sorgunun acelesi yok. Bırak burada otursun biraz. Sen bir bardak su getir. Gerisini Selim ve ben hallederiz.”

“Emredersiniz Komiserim.”

Kadın, Cinayet Büro Komiseri Feride’nin yönlendirmesiyle koridorun köşesindeki sandalyeye oturdu.  Az önce attığı çığlıklar onun boğazından çıkmamış, bu koridoru az önce kendisi çınlatmamış gibi öylece boşluğa bakıyordu. Verdiği tek tepki, kucağındaki çocuğu daha sıkı göğsüne bastırmaktı. Feride, kadının önünde diz çöktü. Yardımcısı Selim’e,  bir adım ötede durması için bakışlarıyla sessiz bir komut verdi.

“Korkma… Sana ve çocuğuna bir zarar gelmeyecek. Ben Komiser Feride… Sen de bana adını söylemek ister misin?”

Kadın sorulan soruyu yanıtlamak yerine, bakışlarıyla boşluğu dövmeye devam etti.

“Bu çocuk senin mi?”

Yine yanıt yoktu.

“Uyuyor mu? Hasta mı yoksa?”

O ana kadar tepkisiz ve dalgın bakan kadın başını göğe kaldırdı ve gözlerini sımsıkı yumdu. Yanaklarından süzülen yaşlar, kucağındaki yavrunun, göğsüne gömdüğü başına damladı. Çocuğun gözyaşıyla ıslanan başı kımıldamadı.

 Yüzünü acıyla Feride’ye çevirdi kadın. Feride bir çocuğa, bir kadına baktı. Elini yavaşça kaldırdı ve dikkatli hareketlerle çocuğa uzandı. Kadın, tereddütle yana çevirdi kucağındaki yükünü. “Korkma… Korkma,” dedi Feride. Kadının kanlı elleri bir nebze gevşedi. Feride’ye güvenip güvenmeyeceğine karar vermeye çalışıyor gibiydi.

“Çocuğuna hiçbir şey yapmayacağım. Hadi, ver onu bana.”

Ürkek bakışları Feride’nin üzerinde gezindi. Az evvel gevşettiği kollarını tamamen açtı ve çocuğu Feride’ye uzattı. Nihayet cılız sesi duyuldu. Çatlamış dudaklarının arasından, belli belirsiz bir cümle çıktı. “Sana emanettir…”

Feride, ağır hareketlerle çocuğu annesinin kucağından aldı. İçi cız etti. Gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Kucağındaki minik bedeni kıymetli bir hazine gibi Selim’e uzattı. “Çabuk,” dedi, “Adli Tıbba götür çocuğu.”

Selim, ellerinin arasındaki yavruya dehşetle baktı, olduğu yere çakılıp kalmıştı. O ana kadar Emniyet’teki hiç kimsenin farkına varamadığı gerçek, tokat gibi çarptı yüzüne. Komiserinin sesiyle kendine geldi. “Selim! Duymuyor musun beni? Çocuğu derhal Adli Tıbba götür!”

 “Komiserim,” dedi Selim. Yüzü allak bullak olmuş, sesi çatlak “Bu çocuk yaşamıyor,” diyebildi.

***

Feride oturduğu sandalyeden kalktı. Gözlerini onlarca sorunun cevapsız, asılı kaldığı sorgu odasının tavanına dikti. Umutsuz bir nefes alıştan sonra iki gün önce kucağında çocuğu, elinde kanlı bir bıçakla Emniyet’in kapısına dayanan kadını, soğuk ve gri odada bırakıp çıktı. Kapının önünde dikildi bir süre.

Oğlunu Feride’ye emanet ettikten sonra tek kelime etmemişti kadın. Ne olmuştu, neden buradaydı, ellerindeki kan kimin kanıydı, en önemlisi de kimdi bu kadın? Bir sürü soru daha ilk günden sessizliğin denizinde yok olup gitmişti.  

Onca sorunun içinde en kolay çözüleni kadının kimliği oldu. Nüfustaki parmak izinden tespit edildiği üzere adı Ayşe Kaleli’ydi. İkametgâh adresi henüz belirlenmişti ki Emniyet’e gelen bir cinayet ihbarı, kanlı bıçağın kurbanını da ortaya çıkardı. Ayşe Kaleli’nin bir yıl önce evlendiği kocası Kerim Kaleli’nin cesedi, evinin kömürlüğünde sekiz yerinden bıçaklanmış olarak bulunmuştu.

Soruşturma başlatılmış, Kerim ve Ayşe Kaleli’yi tanıyan herkes sorgulanmıştı. Komşulardan bazıları pek severlerdi Ayşe’yi, sessizdi, sakindi, aza kanaat eder, isyan etmezdi. Bazılarına göreyse Ayşe’nin gözü göz değildi. Oynaktı sanki biraz, biraz da asiydi sanki. Günahı boynunaydı ya, Kerim’le evlenmeden evvel kaç gece evinden adamların çıktığını, iki gözüyle görmüştü Bekçi Haydar. Kim bilir, belki o adamlardan biriyle beraber kesmişti Kerim’i. Kerim’le evlenmeden önce oturduğu evdeki karşı komşusu Melahat’in kocası da iyi bilmezdi Ayşe’yi. Kaç kere pencerenin perdesini mahsus aralık bırakıp üstünü başını değiştirmişti. Yok yok, katiyen, göz ucuyla bile bakmamıştı komşusu Ayşe’ye ama başka erkek olsa kim bilir neler ederdi?

İğrenir gibi bakmıştı Melahat kocasına. “Bir diyeceğin var mı?” sorusuna, “Ayşe benim bildiğim en namuslu kadındı. Benim bey yanlış görmüş olmalı,” demişti.

Bazılarına göre melekti Ayşe Kaleli, çoğuna göreyse şeytan. Şeytan mı melek mi olduğunu bilen bilirdi de cani miydi, değil miydi kimse bilememişti.

Kerim Kaleli’yse mahallede sevilen, sayılan, bir dediği iki edilmeyen, görmüş geçirmiş bir ağabeyleriydi. Gönlü boldu, eli açıktı, yardımseverdi.

“Var mıydı bir düşmanı, Kerim’e kin güden birisi?”

“Yok,” demişti çalıştığı zerzevatçının pos bıyıklı, babacan sahibi. “Küfrü, siniri çoktu Kerim’in ama valla hep dilindeydi, öyle düşman bellenecek adam değildi.”

Ayşe’yle isteyerek, belki de severek evlenmişti. Görünürde gül gibi geçinip gidiyorlardı ya, Ayşe neden öldürmüştü ki Kerim’i, akıl sır erdirememişti. Belki de öldüren Ayşe değildi. Kocasının cesedini görüverince, zaten yarım olan aklı uçup gitmişti.

“Kavga gürültü olur muydu, Ayşe’yle Kerim arasında?” diye sormuştu Komiser Feride.

“Haşa,” demişti mahallenin bakkalı Remzi. “El üstünde tutardı Kerim Ayşe’yi. Ama Ayşe, nasıl desem şimdi komiser kızım, edep nedir bilmezdi. Öyle midir, bilmem de yediyse bir iki fiske, emin ol, kesinkes Ayşe bunu hak etmişti.”

Çocuk Kerim’den değildi. Ayşe’nin ilk evliliğindendi. “Neden boşanmıştı ilk kocasından?” Önünü arkasını bilen yoktu, onlar sadece Ayşe’nin dediğini bilirdi. “Kanserden öldü kocam,” demişti Ayşe, onlar da bunu bilmiş, bunu bellemişlerdi.

“Üvey oğluyla nasıl geçinirdi?” diye sordu Komiser Selim.

“Pek severdi Kerim üvey oğlunu,” diye cevapladı Bakkal Remzi. “Kimselere ezdirmezdi. Yalnız, yaramazdı çocuk biraz, biraz da nasıl derler, uzundu sanki eli.”

“Alt etmişsin sen onu,” dedi, bakkalın yanındaki evde oturan Hamiyet Hanım, Bakkal Remzi’nin suratına tükürür gibi. “Ne bildin dört yaşında çocuğun uzun elini?”

“Bir kere kocaman bir torba şeker almıştı benden. ‘Babama söyleme bakkal amca,’ demişti. İyi ki de söylemişim, para çalmış meğer annesinin cüzdanından, vallahi ben uydurmadım, Kerim söyledi.”

“Bizim Bakkal Remzi iyidir hoştur da…” dedi Hamiyet Hanım, “…pek bilmez ne dediğini. Nedenini ben bilmem ama pek de sevmez Ayşe’yi.”

Mahallede Ayşe’yi en iyi Hamiyet bilirdi. Namusuna da dürüstlüğüne de kefildi. Oğlu da aynı Ayşe gibiydi, yüreği de kendi de tertemizdi. Kerim’le Ayşe daha yeni evliydi. Arada ses yükselir, birkaç tokat inerdi tanışana kadar, bu normaldi.

“Şahit oldun mu Kerim’in Ayşe’yi dövdüğüne?” diye sordu Komiser Feride. Hamiyet de diğerleri gibi başını önüne eğip “Olur öyle şeyler evlilikte hanım kızım, sen bekarsın galiba, bilmezsin,” dedi. O öyle dedi, bu böyle dedi ya, Kerim’in katili gerçekten Ayşe miydi buna hiç kimse cevap veremedi

Yeniden soruldu Ayşe Kaleli’ye, “Kocanı kim öldürdü? Sen mi öldürdün? Neden öldürdün?” Yeniden boşluğu delmekten başka bir şey yapmadı kadının bakışları. Ne bir ses ne bir seda çıktı boğazından ne de bir damla gözyaşı aktı gözünden, pişmanlığa dair. Aslında gözleriyle itiraf etmişti cinayetini. Tek kelime etmese de belliydi, o itirafını kulakları deşen bir suskunluğun ardına gizlemişti.

Fakat ne olmuştu? Bu masum bakışlı kadını bir anda adi bir katile çeviren sebep neydi? Bunu duymak istiyordu Feride. Ne yazık ki Ayşe Kaleli konuşmuyordu ve sırlarıyla aynı koğuşu paylaşmayı baştan kabul etmiş gibiydi. Biraz daha bekledi sorgu odasının kapısının önünde Feride. Yüreği içeri girmek, o sandalyede yaşama küsmüş gibi duran kadının, göründüğü kadar masum mu yoksa masumiyetin ardına gizlenmiş bir şeytan mı olduğunu öğrenmek istiyordu. Feride’nin gerçeği öğrenmesi Ayşe’nin suçunu yok etmeyecekti elbette ama belki de cezasını hafifletecek bir sebebi öğrenebilecekti. Neden bu kadının cezasını hafifletecek sebepler aradığını ise kendi de bilmiyordu.

“Komiserim!” Tuttuğu kapı kolunu açamadan bıraktı Feride. “Adli Tıp raporu geldi Komiserim,” diyen Selim’e döndü.  “Şey… Çocuğun raporu…”

Selim’in dillendirmekten imtina ettiği çocuk ne sebepten ölmüştü, bunu henüz bilmiyordu Feride. Korktuğu cümlelerin yazılı olmamasını umarak Selim’in uzattığı dosyayı eline aldı. Okumasına fırsat vermedi Selim, sanki duyup da rahatlamasını istiyormuşçasına, “Cinsel istismara uğramamış Komiserim,” dedi. Sanki cinsel istismara uğramamış olması, küçük bir çocuğun öldüğü gerçeğini değiştirecekmiş gibi. “Şey…” dedi ardı sıra, kendi de anlamıştı sözlerinin Feride’yi teselli etmediğini, “…fakat düzenli olarak şiddete maruz kalmış.”

“Dayaktan mı ölmüş yani?” derken, dehşetle gözleri açıldı Feride’nin.

Selim başını hızla, “Hayır,” anlamında salladı. “Ölüm sebebi böbrek yetmezliği Komiserim.” Sesinde yine o teselli tınısı vardı. Oysa dört yaşında bir çocuğun Adli Tıp raporunda yazan hiçbir cümle Feride’yi teselli edecek güce sahip değildi.

“Yapacak fazla bir şey kalmadı Selim,” dedi Feride ümitsizce, elindeki Adli Tıp dosyasını, kapağını kaldırmadan Selim’e geri uzatırken. “Bütün deliller ortada. Kadını savcılığa sevk etmek zorundayız. Bıçaktaki kan adama ait. Kadının parmak izleri de üzerinde. İtiraf etmesine gerek yok aslında ama…”

“Ama siz sebebini öğrenmeden rahat edemiyorsunuz.”

“Evet, edemiyorum.”

“Bizim işimiz cinayetlerin sebeplerini öğrenmek değil Komiserim. Bizim işimiz katilleri yakalamak.”

“Biliyorum Selim, biliyorum. Ama kendime hâkim olamıyorum. Aklıma türlü türlü senaryolar geliyor. Hangisi gerçek, bunu bilmek istiyorum. Bir anlatsa, neden yaptı bunu, neden?”

“Sebebi ne olursa olsun, o kadın bir katil Komiserim. Bu değişmeyecek bir gerçek. Bundan ötesini öğrenmek size ne kazandırır ki?”

“Haklısın, gerçeğin ne bana ne de bu kadına bir faydası olacak. Fakat atamıyorum içimdeki bu tuhaf hissi. Neden, bilmiyorum ama onca azılı katille bu kadını aynı kefeye koymaya gönlüm bir türlü razı gelmiyor.”

Verecek cevabı yoktu Selim’in. Feride de bir cevap beklemiyordu zaten. “Girelim,” dedi, kapısının her boşluğundan buram buram sır sızan sorgu odasını işaret ederek.

Kadın, hâlâ bıraktığı yerde, bıraktığı şekilde oturuyordu. Tek fark vardı, ağlıyordu. Sessizce, hareketsiz, gözyaşlarını zapt etmeye yeltenmeden, tam bir teslimiyetle ağlıyordu. Selim, belindeki kelepçeyi çıkardı. Narin bileklerini sorgusuz sualsiz uzattı kadın.

Savcılığa giden yolun henüz üç adımını arşınlayabilmişken, “Dur,” dedi Feride. “Oğlunu sormayacak mısın?”

Durdu kadın. Başını Feride’ye çevirdi. Acıyla kıvrıldı dudakları. Uzun uzun Feride’nin gözlerine baktı. Yine cevap vermeyecek sandı Feride. Öyle olmadı bu sefer. Çenesi vakur bir tavırla, hafif havaya kalktı. Uzun zamandır konuşmamaktan çatallaşmış sesiyle, “Sana emanettir,” dedi. Hiç tanımadığı bir kadının kollarına, canından kopan canı, can havliyle bırakırken söylediği sözü tekrar etmişti. Belli ki Feride’ye güvenmişti. Oğlu için gereken neyse yapacağına inanmıştı. Döndü… Selim’e baktı. “Hazırım, gidelim,” demekti bu bakış.

Kaderine iki adım daha atan kadına, yeniden “Dur,” demek istedi Feride. Durdurabilseydi, “Neden öldürdün?” demeyecekti. “Konuşmadın,” diyecekti, “Mahkemede de konuşmayacaksın, biliyorum,” diyecekti. Hak etmiş miydi ölümü Kerim Kaleli, onu bilmek yetecekti Feride’ye. “Dur,” demedi, “Hak etmiş miydi?” demedi, koridorun derinliklerinde kaybolup giden kadına uzun uzun baktı sadece. Bir suçluyu daha adalete teslim etmiş olmanın verdiği ferahlıkla, başını çevirip yoluna gitmeliydi Feride. Çeviremedi başını… Gidemedi…  Sırlarını sırtlanıp çekip giden Ayşe’nin ayak izlerinin buhar olup uçtuğu boş koridora bakmaya devam etti.

***

Sabah olmak üzereydi. Elindeki işi yetiştiremezse, bu gece aç yatacaklardı. Soluk ışıkta, soğuk odada, sedire kıvrılmış uyuyan oğluna baktı. Büyüyordu… Acılarla, açlıkla sınanarak büyüyordu. Yaklaştı oğluna, küçük bir öpücük kondurdu minik alnına. Uyanmaya yeltendi çocuk. İzin vermedi. Mis kokan göğsüne dayadı yavrusunun başını. Uykunun sıcak ve güvenli kollarına yeniden bıraktı kendini çocuk. Derin bir iç çekti Ayşe. Umutsuz, ümitsiz ve endişeli bir halde saldı nefesini. Aklından çıkmayan o soru, saklandığı yerden çıkmış ve acımadan dikilmişti yine karşısına. “Ayşe kadın! Ayşe kadın!” diyordu ses.  “Oturma öyle Ayşe kadın, bir şeyler yap! Oğlunu bu yoksulluğun koynunda daha ne kadar uyutabilirsin?”

Bir şerefsizin, güneşten de sıcak sözlerine kanıp teslim olduğu günün üzerinden dört yıl geçmişti. “Korkma,” demişti; korkmamıştı. “Güven bana,” demişti; güvenmişti. Karnında filizlenen canın haberini verene kadar güvenmeye devam etmişti. Sevinecek sanmıştı. Kucağına alıp sımsıkı sarılacak, öpücüklere boğup ağlayacak sanmıştı. Ne sarılmıştı ne de ağlamıştı… Bir gece ansızın ortadan kaybolduğu ana kadar Ayşe’nin gözlerine bakmamıştı. “Bu dertten kurtul,” yazıyordu ardında bıraktığı mektupta. Mektubun yanına saçılmış üç beş kuruş paraysa, belli ki bu dertten kurtulmanın bedeliydi.

Yalnızlık zordu… Kucağında çocuğuyla yalnızlık daha zordu. Baykuş bakışlardan kaçmaksa en zoru… Oysa o kadınlığını unutalı uzun zaman olmuştu. Namusuyla yaşamaya çalışmaktan başka bir derdi yoktu. Neylesin ki adı, “Dul Ayşe” olmuştu bir kere.

“Başında bir erkek olmalı,” demişti Hamiyet abla. “Böyle güzel kadını boş bırakmaz erkek kısmı. Gel inat etme, ‘He,’ de, şu Kerim’e.”

Sokağın başındaki zerzevatçıda çalışıyordu Kerim. Yaşı geçkindi ama dinçti. Tuttuğunu koparır, aç açıkta koymazdı Ayşe’yi. “Ya oğlum?” demişti Ayşe, oğlu Hasan’ı göstererek. “Aman,” demişti Hamiyet, “bir lokma çocuk, ne yükü olacak Kerim’e. Yuvarlanır gider aranızda.”

Çok düşünmüştü Ayşe. Ne yapmalı ne etmeli uzun süre karar veremedi. Hamiyet, gün aşırı gelip ince ince çeliyordu aklını ya, bu işin başını sonunu iyice tartmadan, nasıl “He,” diyecekti Kerim’e? Nasıl bir adamdı hiç bilmiyordu ki… “Dert ettiğin şeye bak,” demişti Hamiyet, “Sen hele bi’ at imzayı, gir koynuna, zamanla tanırsın elbet.”

Dul Ayşe olmak zordu. Daha üç gün önce Bakkal Remzi veresiye defterini sallaya sallaya, “Gel inat etme, gir koynuma, bütün borçlarını bir kalemde sileyim,” demişti. Demişti demeye ya, evde bekleyen karısıyla, üç çocuğunu ne edecekti, ondan hiç bahsetmemişti. Tek derdi Bakkal Remzi olsaydı, bu kadar korkmazdı. Asıl dert, Bekçi Haydar’dı. Her gece kapısına dayanıp sinsi sinsi tıklatırdı. Ödü kopardı Ayşe’nin bir gece sadece tıklatmakla kalmayacak diye. Ya karşı komşusu Melahat’ın hayırsız kocası Seyfi’yi ne yapacaktı? Pencere önünde sigarasını tüttürürken, Ayşe’nin penceresine gözünü dikip az mı bıyık bükmüş, dudak yalamıştı. Nereye kadar kaçabilecekti bu adamlardan? Koşsa konu komşuya, yardım dilense, kim inanırdı ona? “Dişi köpek kuyruk sallamazsa, erkek köpek de…” Namuslunun, namussuzun elinde harcandığı bir dünyada, kendini nasıl ispatlayacaktı? Amca, dayı, abi dedikleri adamlara mı inanacaklardı, Dul Ayşe’ye mi?

Oğlu büyüyordu. Yarın öbür gün okula başlayacaktı. Sormayacak mıydı müdür, “Nerede Hanım bu çocuğun kimliği?” diye. Herkesler kocasının kanserden öldüğünü sanıyordu. Nasıl diyecekti ki “O insafsız hiçbir zaman benim kocam olmadı.”

Boşa koydu dolmadı, doluya koydu almadı, sonunda Hamiyet’in ısrarlarına dayanamayıp “Tamam,” dedi Kerim’e.

***

“Gebertirim seni ulan piç! Hırsız mı olcan sen benim başıma?”

“Valla billa baba!.. Valla billa olmıycam hırsız. Vurma n’olur…”

“Sana bi’ daha yaramazlık yaparsan, gebertirim seni, demedim mi ulan ben? Hıı, demedim mi? Cevap versene!”

“Dedin baba…”

“’Baba,’ deme bana ulan piç kurusu! Baban değilim ben senin!”

Piç kurusu ne demekti, bilmiyordu Hasan. Bilmiyordu ya, şuncacık yaşında bu kelimeyi belki yüzlerce defa duymuş, hiç de iyi bir söz olmadığını çoktan anlamıştı. Bir sevgi hareketi gelmiyordu genelde bu sözün ardından. Ya itiliyordu öte tarafa doğru ya da bir tokat geliyordu ardı sıra. İnsan neden piç kurusu olur ki? Bunu hak etmek için çok mu günahkâr olmak gerekir?

“Babaymış… Baban olmamı istiyorsan önce adam olacaksın, sözümden çıkmayacaksın, gözüme gireceksin. Ama nerde sende o kafa? Salak oğlu salak!”

Kömürlüğün kuytu köşesine sinmiş, yaşlı gözlerini Kerim’e dikmişti Hasan. Yanağına yediği şamarın acısı değil de onu kurtarmaya çalışırken tokat yiyen annesinin acısı yakıyordu içini. Bir suçu yoktu ki annesinin. Suçlu varsa o da kendisiydi. Keşke Kerim’in annesine mutfak masrafı için verdiği paradan aşırıp şeker almasaydı. Ne yapsın, dayanamamıştı. Arkadaşı Mehmet geçenlerde bütün parasıyla şeker almış, hepsini Hasan’la paylaşmıştı. Öyle sevinmişti ki Hasan, sanki dünyalar onun olmuştu. O da aynısını yapmak istemişti. Şekerlerini arkadaşıyla bölüşüp ona dünyaları vermek… Hırsız olmayacaktı o, okuyup adam olacaktı. Kerim’in gözüne girecek, ona “Baba,” demeye hak kazanacaktı.

“Ne bakıyorsun öyle bön bön! Cevap versene! Adam olacak mısın artık?”

Ses etmedi Hasan. Yüzü kadar yüreği de kapkara adama cevap vermedi. Sessizce gözyaşlarını silmekle yetindi. Ama adama bu da yetmedi. Üzerine yürüyüp bir tokat daha attı Hasan’a. Tam bir yenisini atmaya yelteniyordu ki arkadan gelen sesle durdu.

“Allah, Peygamber aşkı için Kerim, kıyma evladıma. Vurma artık.”

Ayşe, yüzünde Kerim’in öfkesinin izi, gözlerinde evladının acısıyla kömürlüğe doğru koşuyordu. “Vallahi bir daha yapmayacak. Söz bak sana. Bir daha senin sözünden bir adım dışarı çıkmayacak. N’olursun, dövme artık.”

Kerim, kaldırdığı elini indirdi. Nihayet insafa geldiğinden, Ayşe’nin yakarışlarını duyduğundan değildi bu geri dönüş. “Adam olmayacak senin bu oğlun,” diye çemkirdi. “Hep senin yüzünden,” dedi, bu sefer yumruğunu Ayşe’ye doğrultarak. Vurmamıştı ama vurmaktan beter acıtmıştı Kerim’im sözleri.

“Bu kadar yüz verirsen, hırlı da olur bu piç, hırsız da olur. Gün gelir tepemize de sıçar, başımızı da ezer, bilmiş ol.”

“Yok yok, sen bu seferlik affet, bak gör, tam istediğin gibi olacak babası.”

“Baba, deyip durma be kadın! El alemden peydahladığını, bana mı yamayacaksın?”

“Saklamadım ki ben oğlumu senden, kandırmadım ki seni. Bir oğlum olduğunu bile bile aldın beni.”

“’Bir oğlum var,’ dedin sen bana, “Bir piçim var,’ demedin.”

“Ne fark eder ki Kerim. Bak o seni babalığa kabul etmeye dünden razı, sen de onu oğulluğa kabul etsen ne olur sanki. Ne günahı var bu biçarenin.”

“Ne biçaresi be? Öyle melül melül baktığına kanma sen bunun. O ne sinsi piç o… Ama dur sen duuur…  Ne yapıcam, edicem, onu yola getiricem, göreceksin sen de. Bu geceyi kömürlükte geçirsin de ondan sonra akıllanmasın da görelim.”

“Yapma Bey! Allah’ının aşkı için yapma,” diyerek Hasan’a doğru hamle etti Ayşe. Gücü yetmedi Kerim’in güçlü kollarını aşmaya, kendini kömürlüğün dışında buluverdi. “Etme, eyleme Kerim. Ne yapar bu soğukta orada çocuk? İnsafa gel. Bırak, alayım çocuğu eve.”

“Senin kulakların laftan sözden anlamıyor mu kadın? Eve alacakmış… Şımartıyorsun, deyince gözlerini belertiyorsun bi’ de. Şımartıyorsun işte. Ahan da ispatı. Adam edicez, diyorum, kıçında değil senin. Adamakıllı almış seni avucunun içine bu çocuk.”

“Yapma Kerim, Allah’ın adını verdim bak. N’olursun yapma.”

“Haydi, boş boş konuşup durma!  Attırma tepemi! Düş önüme!”

Ayşe’nin yakarışları sokağın başındaki ilk evden bile duyuluyordu da nedense Ayşe sadece yanı başındaki Kerim’e duyuramıyordu sesini. Kerim bir eliyle onu öteye iterken, diğeriyle kömürlüğün kapısını kilitliyordu.

Yıkık dökük belediye binasının, rutubet kokan odasında, nikah defterine imza atalı bir yıl olmuştu. Dul Ayşe’likten Ayşe hanımlığa terfi etmesi on dakika sürmemişti. Ne bir gelinlik vardı üzerinde ne de elinde bir çiçek… “Olsun,” demişti… Ona bir gelinliği çok gören kader, belki bundan sonra yüzüne gülecekti. Ne çaredir ki kader, Ayşe’yi daha doğduğu gün düşman bellemişti. O, kâbus gibi bir hayattan, kâbustan da beter bir hayata adım atarken, kaderin tek yaptığı sinsice gülmekti.

Kerim’in Hasan’a olan garezi daha ilk günden başlamıştı. Ayşe’yi kendine karı etmişti etmesine ya, Hasan’ı bir türlü evlat belleyememişti. Oysa ki küçücük çocuktu Hasan. Varlığı da yokluğu da birdi. Fakat onun değildi ve kimin olduğu düşüncesi bir yılan gibi sarıyordu Kerim’in beynini. Ortada kanserden ölen bir koca olmadığını, Hasan’ı nüfusuna geçirmek zorunda kaldığı gün anlamıştı. “Beni ve çocuğumu yüz üstü bırakıp kaçtı gitti,” dese de Ayşe, o kurt, Kerim’in içine düşmüştü bir kere. İçindeki hayvan, Kerim’in insanlığını sinsice kemirdikçe, Hasan’ın o evde azıcık yer kaplayan bedeni, adeta bir dev olmuş, Kerim’in üzerine oturmuştu. İşte o ilk günden sonra Hasan’ın yediği dayakların haddi hesabı kalmamıştı.

***

“Başka yolu yok mudur Doktor Bey?”

“Yok kardeşim, yok dedik ya! Böbrekleri bitmiş çocuğun. Bakımsız da… Bir an evvel böbrek nakli yapılmazsa çok yaşamaz, diyeyim ben sana.”

“Allah korusun,” dedi Ayşe, doktorun sözünü tamamlamasına izin vermeden.

“Korusun elbet, korusun da” dedi doktor, “sen de biraz bakacaksın oğluna. Yavrucak gelişip büyüyememiş ki böbrekleri nasıl güçlensin? Lami cimi yok, o nakil mecbur yapılacak. O zamana kadar da her hafta diyalize getireceksin oğlunu.”

Kerim inanmıyordu ya, hastaydı oğlu, biliyordu Ayşe. Bilmez miydi, anlamaz mıydı bir anne evladının acısını. Bakkalın yanındaki evde oturan Hamiyet abla bile annesinin dizinin dibine büzüşmüş çocuğu işaret ederek, “Ayşe, büyüyeceği yerde, küçülüyor bu çocuk,” demişti. Kerim’den korkusuna Hamiyet’e ses edememişti Ayşe fakat o da görüyordu, biliyordu elbet, bu çocukta bir haller olduğunu. Sonunda dayanamayıp Kerim’in öfkesini yok saydı, Hasan’ı sırtına attığı gibi hastanede aldı soluğu. Aldı almasına ya şu doktorun dediklerine aklı ermiyordu bir türlü.

Neydi ki bu diyaliz dedikleri. İyi gelecek miydi oğluna? Ya parası… Kerim’in eline sıkıştırdığı üç kuruşla nasıl üstesinden gelecekti, diyaliz midir, nedir, o şeyin. Ya nakil dedikleri neydi? Ne yapacaklar, nasıl edeceklerdi de Hasan’ın çürüyen böbreklerine can vereceklerdi. Çaresizlik hem aklını hem fikrini alıp götürmüştü Ayşe’nin. Boş boş bakakaldı doktorun yüzüne. “Sen şimdi git evine, kocana anlat bunları bir bir,” dedi doktor. “İyi dedin, hoş dedin de Doktor Bey,” dedi Ayşe, devamını getirmedi. Ne diyecekti ki? “Evdeki canavara ben bunu nasıl söylerim Doktor Bey?” dese, dinler miydi doktor, deva olur muydu dertlerine? Olmazdı… Olamazdı… Koskoca mahalle yankılanıyordu Ayşe’nin sesiyle. Biri bile deva olmuyorken derdine, şu doktor mu çekip alacaktı, Ayşe’yle biçare oğlunu Kerim’in elinden.

Yine de dinledi doktoru, gitti evine Ayşe. Her şeyi de bir bir anlattı. Anlattı anlatmasına ya, anlayan nerede? Ne dediyse inandıramadı Kerim’i. “Domuz gibi piç kurusu,” diye bağırdı Kerim. Ayşe’nin eteğinin arkasına saklanan Hasan’ı bir çırpıda çekip aldı güvenli sularından, savurdu yan tarafa. Sessizce kapandı Hasan olduğu yere. “Bakma sen ona, naz yapıyor. Bi’ boku yok! Seni de gömer, beni de piç kurusu…” dedi Kerim, evladına koşan Ayşe’ye.

“Vallahi hastaymış Kerim, al bak, raporlar burada.”

Bakmadı Kerim… “İnanma sen o doktorlara,” dedi, raporu divanın üzerine doğru fırlatırken. “Para tuzağı hep bunlar. Yağmur demiyor, çamur demiyor, hep sokakta it oğlu it. Üşütmüştür… İki tuğla koy yanlarına, bi’ şeyciği kalmaz.” Önünü, ardını dinlemeye de tenezzül etmedi zaten, basıp gitti işinin başına.

“Etme eyleme Kerim, diyaliz dedi doktor, nakil dedi, ölür dedi…” diye ardından çığıran Ayşe’nin döktüğü diller, boş duvara çarpıp geri döndü. Hasan, ne doktor gördü o andan sonra ne diyaliz ne böbrek.

***

Günler günleri kovalıyor, Hasan’ın minik bedeni damla damla eriyor, oğlu yavaş yavaş ölüyordu. Acılarıyla toprağa diktiği, gözyaşıyla yeşerttiği fidanı soluyor, kuruyordu. Ne cezaları tükeniyordu Kerim’in ne dayağı ne hakaretleri. Acımıyordu… Belli ki hiç acımayacaktı…

“Allah’tan kork Kerim! Bir suçu yok, neden kapatacaksın yine kömürlüğe?”

“Bir suçu yok ha… Sor bakalım, sor… Babamdan yadigâr köstekli saatin zincirini koparmış mı koparmamış mı?”

Kerim’in elinde sallanan köstekli saate baktı Ayşe. Bir çırpıda alıverdi elinden. “Ben tamir ederim saatini, meraklanma sen,” dedi. Belki razı eder umuduyla, omuzunu sıvazlıyordu Kerim’in. “Bırak ulan!” diye bağırdı Kerim. Geri aldı baba yadigârı saati, Ayşe’nin elinden.

“Küçük daha, aklı ermemiştir. Ben bi’ güzel tembihlerim, ellemez bir daha senin eşyalarını. Allah aşkına affet.”

Ayşe, Kerim’e döktüğü dillerin işe yaramadığını öğreneli çok uzun zaman olmuştu. Ne köstekli saatti Kerim’in derdi ne de o saatin kimden yadigâr olduğu. Onun tek derdi Hasan’ın varlığıydı. Günbegün eriyip biten Hasan’ın bedeni küçüldükçe, Kerim’in hıncı katbekat büyüyordu. Her gece bir bahaneyle kapatır olmuştu artık Hasan’ı o köhne kömürlüğe.

Yine karşı koyamadı Ayşe. Yine güç yettiremedi, Kerim’in güçlü kollarına. Kömürlüğün tahta kapısının kapanmasını önlemeye, yine yetmedi feryadı. Bileğinden tutmuş, eve doğru sürükleyen Kerim’in elinden kurtardı kendini. Koşarak kömürlüğün önüne geri geldi. Bu sefer öldürse de ayrılmayacaktı kapının önünden. Ayaklarına bir ton beton atılmış gibi çakılıp kaldı olduğu yere.

“Kırdırma kafanı, düş önüme,” diye bağırdı Kerim.

“Kır!” diye bağırdı Ayşe.

“Bana bak kadın, elimde kalırsın, öldürürüm seni,” dedi Kerim,

“Öldür!” diye bağırdı Ayşe. Sonunda Kerim’in inadından üstün gelmişti inadı.

“Ne halin varsa gör ulan,” diye bağırıp bastı gitti Kerim.

Aradan ne kadar zaman geçti, bilmiyordu Ayşe. Belki birkaç dakika belki de yıllar… İçeriden gelen her inleme sesi, asırlardır acı çekiyormuşçasına tüketiyordu Ayşe’yi. Artık oluru kalmamıştı. İster dövsün ister sövsün, isterse yerin yedi kat dibine gömsün, Kerim’i dinlemeyecek, oğlunu çıkaracaktı bu zindandan. Kapıyı yumruklamaya başladı. Bir omuz attı, bir omuz daha… Hain kapı, bir santim dahi oynamadı yerinden. Tekmeledi… Bana mısın demedi kapı. Bu böyle olmayacaktı, bir şeyler yapmalı, bu kapıyı açmalıydı. Sindi kapının önüne. Kulağını dayadı. “Anne,” dediğini duyar gibi oldu Hasan’ın, “çok acıyor anne…”

“Dayan Hasanım, dayan,” diye bağırdı, “biraz daha dayan.” Çömeldiği kapının önünden bir hamlede doğruldu. Mutfağa girdi can havliyle. Çekmeceyi açtı. Bıçak çarptı gözüne. İçini bir umut kapladı. Kaptığı gibi bıçağı, kömürlüğün önünde aldı soluğu tekrar.

Öyle yaptı olmadı, böyle yaptı olmadı. Vazgeçmedi, kilidi oymaya devam etti. Derken, bir anda açılıverdi, kapkaranlık kömürlüğün, kapkara kapısı. Koştu içeri, bir çırpıda kucakladı oğlunu. Kuş kadar hafifti oğlunun bedeni. Ter içindeki alnı, alev gibi yanıyordu. Gözlerini çevreleyen mor halkalar daha da belirginleşmişti. “Çok acıyor anne,” dedi Hasan. Sesi, fısıltıdan bile az çıkmıştı. “Anne, acımasın artık.”

“Geçecek, bitecek aslan oğlum. Annen şimdi doktora yetiştirecek seni.”

Son bir gayretle daha sıkı kavradı oğlunu. Kömürlüğün kapısına doğru bir adım attı. “Çok acıyor anne,” dedi Hasan, çatlak dudaklarının arasından. “Oy, annesinin aslanı,” derken Ayşe, ıslak alnına bir öpücük kondurdu oğlunun. “Dayan… Şu köşeden bir taksiye atlayacağız şimdi. Beş dakkada hastanedeyiz. Doktor amcan takıverecek o diyalizi yanlarına. Bir bakacaksın ne ağrı kalmış ne acı.”

Bir sessizlik çöktü Hasan’ın üstüne, bir sıkıntı Ayşe’nin göğsüne. Ağır ağır gevşedi Hasan’ın kolları. Acıyla bakan gözleri söndü. Boş bir çuval gibi süzüldü Ayşe’nin kollarından. Olduğu yere çöküverdi Ayşe. Dakikalarca oğlunu seyretti. Gitmişti… Annesini bu kötülüklerle dolu dünyada bir başına bırakıp gitmişti. Kulakları deşen bir çığlıkla sarsıldı kömürlük. Göğsüne gömdü yavrusunu, sımsıkı kapadı gözlerini. Hayır, ağlamadı. Ağlamazsa belki oğlu vazgeçer, gitmezdi.

“Bu kapı açılmayacak, demedim mi ben sana?” diye gürleyen Kerim’in sesiyle açtı gözlerini. Ağır ağır o yana çevirdi. İçini saran acı bir anda yüreğini kinle doldurdu. Kristal bir vazoymuşçasına itinayla yere yatırdı oğlunu.

“Uyandır şu piçi, sonra da düş önüme,” diye bağırdı Kerim. Göz ucuyla, kımıldamadan yatan Hasan’a baktı. “Duymuyor musun beni be kadın?” diye kükredi tekrar.

Duymuyordu Ayşe… Kulaklarında Kerim’in sadece bir sözü çınlıyordu. “Domuz gibi piç kurusu, naz yapıyor…”

“N’oluyosun be kadın? Kafayı mı yedin? Ne bakıyorsun bana öyle delirmiş gibi?”

Delirmek buysa, delirmişti Ayşe. Ölmek buysa, ölmüştü… Bundan gayrısı gözünde yoktu artık. Ayak ucunda duran bıçağa uzandı.

“Hasan! Ulan Hasan! Kalk bak, sonunda delirttin ananı, piç kurusu.”

Ses çıkmıyordu Hasan’dan. “Kalksana ulan,” diye gürledi Kerim. “Kalkamaz,” dedi Ayşe tükürür gibi.

Hırsla elini havaya kaldırdı Kerim. Aklı sıra Ayşe’yi korkutacak, sindirecekti. Korkmadı Ayşe, sinmedi, yürümeye devam etti. O anda fark etti Kerim, Ayşe’nin elinde parlayan metali. “Ne o? Beni mi öldüreceksin, kahpe?” dedi.

Ne kadar belli etmese de Kerim, içindeki korkunun kokusu dolmuştu Ayşe’nin burun deliklerine. Hırsı bir kat daha büyüdü, bir kat daha çoğaldı kini. “Oğlum gitti Kerim!” diye bağırdı.

Yer, Kerim’in ayaklarının altından kayar gibi oldu. “Dur be karı,” dedi Kerim, sinmiş sesiyle. “Sen de hemen öldürdün çocuğu. Yoktur bir şeyi. Hele sen bi’ çekil kenara, bir de ben bakayım. Göreceksin, numara yapıyor yine.”

“Dokunma oğluma!” diye yeniden bağırdı Ayşe, Hasan’a hamle etmeye yeltenen Kerim’e. Geri adım attı Kerim. Ama sinmedi… Nasılsa Ayşe’yi alt edecekti. Birazdan sinsice sözlerle kandırıp alıverecekti bıçağı elinden. Ondan sonra gösterecekti Ayşe’ye de piçine de dünyanın kaç bucak olduğunu. Sinsilikten, kaypaklığa evrilmiş bir ses tonuyla, “Tamam karı, tamam…” dedi. “Boşu boşuna perişan etme kendini. Ölmemiştir, bak gör. Gel hadi, alalım çocuğumuzu, doktora götürelim.”

“O senin çocuğun değil,” diye tısladı Ayşe. Kerim’in bile hesaplayamadığı bir hızla koştu o yana doğru. Koştu, koştu, koştu ve var gücüyle sapladı bıçağı, Kerim’in kara göğsüne. Yetmedi… Geçmedi acısı… Bir çatırtıyla geri çekti bıçağı. Bir daha sapladı. Yetmedi… Dinmedi ıstırabı. Yeniden çekti kanlı bıçağı. Yeniden sapladı. Yeniden… Yeniden… Yeniden… Yeniden ve yeniden. Yerle bir oldu Kerim’in dağ gibi cüssesi. Eğildi Ayşe, Kerim’in yanına çömeldi. Ölmemişti belliydi… Ama ölecekti, o da belliydi. Ağır ağır kulağına eğildi. “Evladımın olmadığı dünyada seni sağ bırakır mıyım, şerefsiz!” diye fısıldadı.

OZAN ILGIN 23: CENA{BET}

Benim gibi, öncesinde cılız, kuvvetsiz olan ama vücudu kimyasal maddelerle güçlendirilmiş ve özel kuvvetler polisi yapılmış bir kadının, aşkla meşkle ne işi olabilirdi ki? Sonunun hüzünlü biteceği daha ilk notasındaki hüzzam makamından anlaşılan bir şarkıydı benimkisi. Aşk hikâyem de Sultanat şehrim gibi varoş, Sultanat şehrim gibi az gelişmiş, Sultanat şehrim gibi Ortadoğu’nun kadın ve erkek eşitsizliği balçığına saplanmış bir hikâyeydi. Beton sevicilerle viyadük tapıcıların, rezidansları kıble edinenlerle otobanlara secde edenlerin, inşaattan elde ettikleri rantlarla çelik jantları ayna gibi parlatılmış son model arabalarla gezenlerin şehriydi burası.

Bu şehirde, insan aklı, zekâsı ve ruhunun hiçbir önemi yoktu. Genç nesillerin geleceğini çarçur ederek insanların kanını içmekten daha büyük günah işleyen bu gözü doymaz vampirlerin hiç dolmayan cepleri vardı. Akılları fikirleri, varsa yoksa insanların kazandıkları veya kazanacakları üç kuruş parada yani hiç çalışmadan kolay yoldan zengin olabilmenin yollarını aramadaydı. Para hırsı insanların gözlerini o kadar bürümüştü ki yıllardır bütün şehirde vasatın hükmü sürüyordu. Bir yerlerden bir kanal bulup kolay yoldan para kazananlar partisine sızıp yükselebilen gösteriş meraklıları, pahalı arabaları-saatleri-telefonları ve giysileriyle övünürken, piramidin en alt basamaklarında yer alanlar onları gıptayla, hırsla ve kıskançlıkla seyrediyorlar, onlar gibi olabilmek için başvurmadık yol bırakmıyorlardı. Çünkü artık çalışıp bir yerlere gelmek değil çalıp çırpıp bir yerlere gelmek modaydı.

                                                  ***

Ben, Sultanat Şehri ÖZel Kuvvetler-SSOK süper kadın polisi Ozan Ilgın, yollarıma gül dökeceğini iddia eden bir adamdan yani Serkan Tabanakuvvet’ten, onun evli olması gibi çok basit bir nedenle yollarımı ayırmıştım. Bundan sonra anneannem Cilmaya ve güzel mavi gözlü köpeğim Çakır ile kız kıza mutlu mesut bir hayat sürmeye odaklanmıştım. Yüreğimi buz gibi soğutmak için yanardağından dökülen lavların buz denizinde donması gibi bir doğa olayına ihtiyacım vardı. Muhtaç olduğum mabet Bakkal Necati Amca’nın buzdolabındaydı.

“Yine 6’lı malt kutu mu abla?” diye soran Bakkal Necati Amca’nın çırağını yere bakan ama yürek yakan gözlerle cevapladım.

“Altılı yetmez oğlum, sen bana oradan Black Label ver 70’lik.”

“Hayırdır abla? Hayatına hançerle bir son vermek ister gibi bakıyorsun.”

“Hançere gerek yok, gözleri vardı.”

“Sanki kendini ta kalbinden vurmak ister gibi konuşuyorsun.”

“Kurşuna gerek yok, sözleri vardı.”

                                                                            ***

Sultanat Şehri Özel Kuvvetler-SSOK’taki Amirim Kozak Hayri beni yanına çağırdı:

“Banu Satenses’in foyasını meydana çıkardığın için Vali-başkan sana minnettar. Seni Belediye Bilişim-Bel-Bil Kulesi’ndeki ofisine çağırıyor.”

Vali-başkan İkram Papazoğlu bilseydi ki ben, Banu Satenses’in foyasını, o, yüzündeki boyaları bir havluyla silip beni öpmeye başladığı an ortaya çıkarmıştım, nasıl da şaşırırdı? Ama güzeldi. Ama serindi. Ama derindi. Ama dokunuşları ve her şeyi yepisyeniydi. Ne yapabilirdim?

Banu Satenses namı diğer Serkan Tabanakuvvet, çocukluğumuzdan beri bana âşık olduğunu itiraf etmiş, kadın kılığında dans eden ve şarkıcılık yapan biseksüel bir erkekti. Onun hayatını kurtarmak için beraberce ormandaki bir kulübeye kaçmıştık. Bu gözlerden uzak yerde, Serkan’ın bana olan ilgisi, bende de kıvılcımlar çaktırmıştı. Sonunda “Sen yanmazsan, ben yanmazsam nasıl çıkar bu karanlıklar aydınlığa?” diyerek orman yangınına dönüşen bu kıvılcım, Serkan’ın evli ve üç çocuk babası olduğunu öğrendiğim an köz haline geldi ve kör bir bıçak gibi kalbime saplanıverdi.

Hiçbir erkekle bir hafta boyunca bir yerde mahsur kalmamıştım. Hiçbir erkek gittiğinde ben bu kadar mahzun olmamıştım. Hiçbir erkekle bu kadar mahsurlu bir ilişkiye girmemiştim. Seyir halindeki bir uçaktan paraşütsüz atlamışız gibi heyecan yaratan bir ilişki yaşamak sadece ikimize mahsustu. Kendimi olayın akışına kaptırdığımda, yakamı da yasak bir aşkın ellerine kaptırdığımı bilemezdim. Onun evli olduğunu öğrenince son dakikada altın golü kalesine doksandan yemiş bir milli takım kalecisi gibi süklüm püklüm evime döndüm.

“Aşk bu, acıtır elbet gülüm…” dedi Cilmaya beni gördüğünde. “Ama insan bir daha asla âşık olmayacağım diye yemin edemez. Etse de bir daha âşık olduğunda bu yemininden dönmek için çok geç olduğunu fark edemez. Gel, gönlünde açmadan solan gülü bir defterin arasına koyalım. Orada layıkıyla kurusun. Ama ağlama artık, bırak gözyaşların yanaklarında kurusun. Gel beraber şu şaraptan içelim çünkü hiçbir aşk acısı yoktur ki bir şişe harikulade kırmızı şarap tarafından unutturulmasın!”

                                                                             ***

Mahşerin Dört Atlısı’nda Vicente Blasco Ibáñez der ki, “Zenginlik, geçmişin lekelerini zamandan daha çabuk temizler.” Demek ki, insanların geçmişlerinde yaşadıkları karanlık ilişkileri ve bu ilişkilerden doğan karanlık işleri, ceplerindeki altın renkli limitsiz kredi kartı çipleri ve banka kasalarındaki külçe altınlarının parıltısıyla aydınlatmaları mümkündür. Kişi, pazardan alınmış yakası paçası eğri ceketini bir kere sırtından atıp on beş bin dolarlık lacivert Gucci takım elbisesini giydi mi, etrafını aydınlatmaması mümkün değildir zaten. Elbette bunu becerebilmek için sabah dokuz-akşam beş çalışmak yetmez. Bunu becerebilmek için, dokuz-beş değil ama sabahın yedisinden gecenin on birine kadar kölelik düzeninde çalışıp asgari ücretin birazcık üzerine talim eden ve yine de en son Ayfon modelinden almak isteyen insanların hırslarına yenik düşmelerine ihtiyaç vardır. Çünkü artık hırsızlıktaki maharet, insanların sürmeyi gözünden onlar fark etmeden çalmak değil, insanlar daha sürmeyi gözlerine sürmeden onu ellerinden alabilmektir.

Albert Einstein, “İktidara aç olan ve siyasi çıkar peşinde koşan politikacılara daha ne kadar tahammül edeceğiz?” demişti. Bizim Sultanat Eyalet-Şehrimizde bu sorunun cevabı ‘sonsuza kadar’dı. Çünkü bir topluluk bir kez iktidara olan açlığını doyurunca başka açlıkları ortaya çıktı. İktidarı elinden tutan vasatın banka hesaplarına, torununun torununun torununun bile harcayabileceğinden çok para yağmaya başladı. Şehirde hüküm süren bu vasat, akıl-zekâ ve ruh güzelliğinden nasiplenememiş ama şehirdeki gayri safi milli hasıladan nasibinden fazlasını almış kişiydi. Bu yüzden akıl güzelliğindeki eksikliğini en son arabalar ve telefon modelleri kullanmakla, zekâ güzelliğindeki eksikliğini çıplaklığıyla ön plana çıkmış bir pop şarkıcısının baş rol oynadığı bir filme yapımcı olmakla ve ruh güzelliğindeki eksiğini şarkıcı için şehrin en lüks otelinde tuttuğu suit odaya bin beş yüz tane kırmızı gül göndermekle gidermeye çalışıyordu. Bilmediği şey şuydu: Adettendi, güller çift sayıda gönderilmezdi. Bin beş yüz tane gül alacak parası vardı ama bir gül daha alacak görgüsü yoktu.

                                                                                   ***

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle kadın muhtarları Belediye Bilişim-Bel-Bil Kulesi’ne toplayan Vali-başkan İkram Papazoğlu doktorlarla ilgili konuşurken şöyle dedi: “Özel sektör bizden daha çok maaş veriyormuş, oraya gidiyorlar. Açık konuşuyorum, varsın gidiyorlarsa gitsinler! Biz de üniversiteye yeni bitiren doktorlarımızı istihdam ederiz. Buralar boş kalmaz merak etmeyin!”

Fakat bu açıklamasından altı gün sonra yani 14 Mart Tıp Bayramı geldiğinde umduğundan fazla tepki toplayan Papazoğlu çark etti. “Rabbim tüm hekimlerimizden ve sağlık çalışanlarımızdan razı olsun. Yokluklarını göstermesin.”

Politikacıların bayraktar olmaları gerekiyordu; direğe asılı bir bayrak gibi rüzgâr hangi yöne eserse o yönde dalgalanmaları değil. Ama bir kere seçimlerdeki bayrak yarışını kazananlar, eyalet-şehrin bütün nimetlerinden faydalanıp bütün iplerini ellerinde tutup bütün kurumlarına hükmedebiliyorken yasaları da yönetmelikleri de işlerine geldiği gibi yorumluyor ve artık rüzgârın değil paranın estiği yöne doğru pozisyon alıyorlardı.

31 Mart Ethan Flag isimli Savdi Akrep asıllı Sult iş adamı, Marmare Nostrum Üniversitesi’nde düzenlenen Sultanat’ın Güvenliği ve Diğer Ülkelere Nal Toplatan Organizasyon-NATOO konferansında konuştu. Aynı zamanda Target İlaç Deposu kurucusu olan Flag, BENCE de BEMECE isimli kamyon fabrikasını satın alıp %49,9’unu Qatarlılara satmıştı. Sultanat Şehri’ne ait Pank ve Talet fabrikasının 25 yıllığına işletmesi için sözleşme bile yapmıştı. Devlet ihalelerinden kayıt kürek olmaksızın kürekle para kazandıktan sonra şu -kendisi için- talihsiz açıklamalarda bulundu:

“Biz yani SEVAP Partisi, Kapitalist Birleşik Devletleri-KABD’nin desteğiyle iktidara geldik. Taç giyen baş akıllanır. Van minute olayında resti çektik. Batının pranga sistemine kafa tutmaya başladık. Aslında Sultanat, NATOO ve Batı ile sürekli savaş halindedir. NATOO bizim içimizde geçmişte kalan bir kanserdir. Muriye Devlet Başkanı çok adam kesti, biz adam kesen birçok ülkeyle kardeşiz.”

Aynı gün Piizişleri Bakanı Solomon Sert LGBTİ derneklerini hedef aldı. “Cinsiyetsizlik kavramını ortaya koymak gibi işler sivil toplum adı altında gerçekleşmektedir. Bunların kökü dışarıdadır. Bizim böyle zararlı alışkanlıklarımız yok. Adam Evropa’dan, KABD’den, Sultanat’taki LGBTİ derneğine yardım ediyor. Erkekle erkeğin, kadınla kadını evlenmesini teşvik etmeye çalışıyor.”

1 Nisan’da Ethan Flag, “Biz KABD desteğiyle iktidara geldik,” cümlesi üzerine Sade Vatandaş Partisi-SEVAP yönetimi yani İkram Papazoğlu tarafından kesin ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edildi. Flag, konferansta o sözleri söylemediğini iddia etti fakat nafileydi. Disiplin kurulunda partiden atıldığını öğrenince kendi istifa etti.

***

17 Megabit Şadiye’nin kumarhane gemisi bendeniz tarafından patlatılıp Mer Noire denizinin dibini boyladığından beri şehirdeki illegal kumar işleri başıboş kalmıştı. Doğada boşluk olmadığı gibi legal ve illegal işlerde de boşluk olamazdı. Bir kişi bir sektörden el çektiğinde ya da çektirildiğinde bu boşluk namaz saflarını sıklaştıran cemaat misali birileri tarafından mutlaka doldurulurdu. Fakat saflar sıklaştırılırken, bazı safların kullanılabilirliğinden faydalanmak ve insanların kandırılabilir çoğunluğunu kendi çıkarları için dolandırmak açıkgözlerin boyunlarının borcuydu.

İşsizlik, parasızlık, ümitsizlik ve çaresizlikten başlarını telefon ekranlarına gömmüş gençler, kumar ve bahis işleri dertlerine deva olacak sanıyorlardı. Ama bir kere bu işlere bulaşan kişi, torununu bile borçlandırabilecek kadar dibe batacağını kestiremiyordu.

Kayıplara karışmış mafya babası Nuri Körleğene’nin Sicilibozukya’dan kopup gelmiş kuzeni tam da eyalet-şehirde bu kumar işlerinde açık doğduğu zaman ortaya çıkmıştı. Uçan Kaçan Rüçhan isimli bu kadın, Sicilibozukya’dan Sultanat Eyalet-Şehri’ne hızlı bir giriş yapmıştı. Ama hızlı giriş, gelişme ve sonuç benim işimdi. Bakalım bu işin sonunda son gülen nasıl gülecekti?

***

8 Nisan’da Cumhuriyetçi Vatandaş Partisi-CEVAP lideri Klaus Klaudiusson tivit attı:

“Mecliste beslemelerle çetelere hazineden ek para aktarmak için el kaldırdılar. Bir kere bile aç kalan çocuklar için toplandıklarını görmedim. Sonra çıkıp sahura gittiler. Allah’tan korksunlar!”

Arpabuğday Bakanı Klaudiusson’a cevap verdi. “Aç açıkta kimsemiz yok. Herkesin karnı tok. Gıda siyasete malzeme edilebilecek bir konu asla değildir.”

Bunu söyleyen, en başından beri dini siyasete malzeme eden bir partinin bakanıydı. Demek ki siyasete alet edilebilecek şeyler sıralamasında gıda en alt sıralardaydı!

***

Dijital dizi ve film platformu Hopflix’in aylık ücretine aşırı zam yapmasıyla birlikte Uçan Kaçan Rüçhan’ın bahis siteleri saltanatı başladı. Buradaki dizi ve filmlere bağımlılık geliştirmiş gençler bu dizileri ücretsiz sitelerden izlemek için hddizifalanfilan.com bedavadiziizlefalanfilan.com gibi sitelere hücum ettiler. Bu sitelerde dizi veya filmlerden önce çıkan reklamlar sadece ama sadece illegal bahis yani ‘bet’ sitelerinin reklamlarıydı.  Açık saçık giyinmiş genç ve güzel kadınların şuh bir şekilde “bet’e gel bet’e gel” çağrısı biz kadınlara saçma gelebilirdi. Ama aileyi korumak adına tüm +18 içerikli internet sitelerini yasaklamış bu eyalet-şehirde, herhangi bir dizi veya filmi izlemek için o siteyi tıklamış genç erkek beyni, hiç durmadan kendisini eğlenceye ve para kazanmaya çağıran bu reklamları görmezden gelemiyordu. Gecenin şehvetiyle bir kere Sultanat kimlik numarası ve kredi kartı bilgilerini siteye girdiğinde elini kaptırıyor, kolunu da kaptırması an meselesi oluyordu.

İlk katılımda herkese 5000 lira veren bir bahis sitesi gençlerin ağzında sakız olmaya başlayalı iki hafta kadar olmuştu. Önce liseden liseye sonra mahalleden mahalleye yayılan bu herkese 5000 lira veren site, şehirdeki kurumlarda da yayılarak gelip bizim özel kuvvetlerin kapısına dayandı. İçimizden bir fırlama, deliler tepeye denince hemen koşacak denli aklı evvel bir iki kişiyi peşine takmış, her gece bahis oynadığı ve kazandığını baldıra ballandıra anlatarak taraftar topluyordu. Anlattıklarında ilginç bir nokta vardı. Bahis sitesi insanlara yem olarak verdiği bu ilk 5000 lirayı online göndermek yerine bir zarf içinde nakit olarak yolluyordu.

***

25 Nisan’da Metin World-Skyhill isimli bir gazeteci İkram Papazoğlu’nu hedef alan bir tivit attı:

“Adaletin içine ettin, ülkeyi mahvettin, gençlerin hayallerini çaldın, her suça bulaştın, her günahı işledin, karşılığında saray ve servet edindin. Tevazu yok, erdem yok, kibirlisin, zalimsin. Bugünün aksine yargılanacağın mahkemenin bağımsız ve adil olmasını dilerim.”

***

Sonunda şehirde Uçan Kaçan Rüçhan’a borç etmemiş bir uçanla bir kaçan kaldı. Anlaşıldı ki varoş mahalle insanlarını borçlandırıp parsel parsel evlerini ellerinden alıyor, özellikle değersiz gibi görünen gecekondulara el koyarak insanları mahallelerden atıyordu. Çadır veya teneke evlerde kaderlerine terk edilen insanların borç kapamak için üç kuruşa sattıkları gecekondularının tapuları bir gecede el değiştiriyordu. Sonrasında oraya yapılacak rezidans projesi ve kıyısındaki AVM için milyon dolarlık inşaat ihaleleri havalarda uçuşuyordu. Hiçbir vergiye tabi olmayan, paraları nalıncı keseri gibi hep kendine yontan bu yanardöner kumarhanelerin kazananı sadece tek kişiydi: Uçan Kaçan Rüçhan!

Bu iş kolu, inşaatçısından tabelacısına, yazılımcısından bankacısına, icra memurundan yıkım şirketine kadar herkes için kazan kazan-win-win değil win-win-win-win-win -win seklindeydi. O-bet, şu-bet, bu-bet sitelerini tıkladıkça tıklayan kumarbazlara ise “Yerin dibine bat-bat-bat-bat-bat!” deniyordu. Üstelik denizin en derin yerinde bile ayağını yere vurup yükselmeye başlayabileceğin bir taban varken, bu dipte o da yoktu. Tabansızlar, fakirin bir lokmasına ve bir hırkasına göz dikmişlerdi. Güya her şeyi gören ve yöneten tavandakilerse bu tabansızlarla iş birliği yaptıkları için en ufak bir olayda tabanları yağlayıp kaçmaya hazır, şeref yoksunu kişilerdi.


***

Güvercin ana, iki oğlu, gelinleri ve dört torunuyla kocasından kalma eski bir müstakil bir evde yaşardı. Ev, mahallemizde, rezidansların bittiği ve bizim Sultanat Otomatik Konut İdaresi-SOKİ binaları başlamadan hemen önce, artık yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı evlerin olduğu sokaktaydı. Hatta bu sokakta onlardan başka oturan da kalmamıştı. Güvercin ana, mahallenin gençlerinden biriyle bana bir zarf gönderdi. Zarfın içindekilerle beraber olay biraz aydınlığa kavuştu.

Bahisçilere ilk katılım için 5000 lira gönderirlerken bir de kurutma kağıdına basılmış 5 dolar gönderiyorlardı. Tabii, bana gelen zarfın içindeki 5000 liranın yerinde yeller esiyordu ama sağından solundan yırtılarak kopartılmış 5 dolar ve bir not kâğıdı hâlâ zarfın içindeydi:

BEŞ DOLAR NEYE YETER DEME! SEN BİR KERE PARA YEMEYİ ÖĞREN!

DAHA ÇOK DOLARLAR GİRECEK CEBİNE.

***

Amirim Hayri Kozak zarfın içindeki kurutma kağıdını SSOK laboratuvarlarında incelettikten sonra çılgına dönmüştü:

“LSD yani liserjik asit dietilamid en etkili halüsinojen maddelerden yahu! İnsanın boyut ve zaman algısını değiştirir bu zıkkım! Tabiri caizse bunu içen uçar Ozan! Bahisçilerin neden iflah olmadıkları ortaya çıktı şimdi. Dolar şeklindeki kurutma kağıtlarını bölüp bölüp yutuyorlar. Para yiyorlar yani!  Başka zaman olsa komik derdim buna ama değil! Dolarlara emdirilmiş LSD ile kafalarını uçurduktan sonra kendilerinden istenileni yapmaları, evlerini arabalarını satmaları işten bile değil. Adamlar kendilerine illegal bir zombi ordusu kuruyorlarmış meğer!”

Ben sakin kalmaya çalışıyordum ama özellikle benim varoş mahalleme kadar el uzatan bu namertlere meydanı bırakmamam gerektiğini de biliyordum. Bel altı dövüşen yasadışı oluşumla yine bel altı dövüşen bir süper polisin savaşması elzemdi.

Gençlerin sadece cebindeki paraları değil, hayatlarını ve geleceklerini çalan hırsızlar, yazar-çizer Memed Erdener’e göre hırsızlığın temel üç kurumundan birisi olan tapınaklarda, insanların beyinlerini inançları üzerinden yıkıyorlardı. İkinci kurum yani yasama organındakiler olayı tamamen yanlış anlamışlardı, nalıncı keseri gibi her şeyi kendine yontan yasalar yapmakla meşgullerdi. Bir eyalet-şehirde birbirinden ayrı durması gereken üç kuvvet olan yasama, yürütme ve yargıyı bir bünyede toplamış olan kişi de kendi çıkarlarına göre yürütme yapıyordu. Artık neyi nerden yürütüyordu, orası tartışılırdı. Üçüncü kurum ise satıh ve sınırda şehri korumakla görevliyken kolay yoldan para kazananlar partisinin borazanı haline gelen kolluk kuvvetleriydi.

***

Zarfı yolladıktan üç gün sonra Güvercin Ana beni eve çağırdı. Anlaşılan başı iyice dertteydi. Mahallemizin bir yaşlı ferdinin derdine çare olamayacaksam süper kadın polis olmamın ne kıymeti vardı?

Eve girdiğimde Güvercin Ana’yı, başında yaşmak, elinde tespih, namazlığının üzerine bağdaş kurmuş, için için ağlarken buldum. Mahallede sorup soruşturunca öğrenmiştim ki, iki oğlunu da kumar borcuna kaptırmıştı. Bir nakliye kamyonları vardı, satılıp gitmişti. Gelinleriyle torunları evlerini terk etmişlerdi.

“Çayı yeni demledim evladım. Bir bardak koyayım da için ısınsın.”  Bir başına kalakalmış Güvercin Ana’nın elleri titreyerek mutfaktan getirdiği ince belli bardaktaki tavşan kanı çayı nasıl geri çevirebilirdim ki?

Ben çayı iki yudumda içip bitirince gülerek “Ağzını mı tenekelettirdin evladım?” diyen Güvercin Ana ikinci bardak çayı koymak için mutfağa seke seke gidince arkasından öylece bakmışım. Mutfaktan çıktığında bin bir gece masallarından fırlamış peri kızları gibiydi. Bir oraya bir buraya sallanan pembe ipek şalvarlı kalçalarıyla senkronize bir halde salınan lüle lüle karamel rengi saçları beline kadar iniyordu. Müzik eşliğinde elindeki ipek mendili yüzüne örte örte dans etmeye başladı. Yerdeki halı ayağımın altından kaydı. Ya da ben halının üzerinden kaydım. Birdenbire önümdeki duvar alçaldı ve yok oldu. Halıyla berber göğe yükselirken Güvercin Ana’nın görüntüsü bir gözümün önünde lamba cini gibi buharlaştı. Diğer gözümse bana getirilen çay bardağına takılı kalmıştı. Beynim sondan bir önceki sinapsıyla deliğe düşerken takip ettiğim şeyin beyaz bir tavşan değil, çaya attığım şekere emdirilmiş kokusuz, renksiz bir sıvı olduğunu anca idrak ettim.

Son mantıklı sinapsım, bu işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünürken, deminden beri açık olduğunu nasıl da fark edemediğim ve artık üzerine beraber bindiğimiz uçan halıyla Sultanat Şehri üzerinde süzülmekte olan TV’ye gözüm kaydı. Ben kendimden geçer, beynim de tuzağa düşürüldüğümü kavrarken, TV’de Elon Maskot isimli KABD’li iş adamının Twitter’ı 44 milyar dolara satın aldığı haberi veriliyordu.

DEVAM EDECEK…

MAVİ PAYET

Çeviren: Ramazan ATLEN

Richard Austin Freeman (1862-1943), patolog-dedektif John Thorndyke hikayelerinin yazarıdır. Tıp doktoru olan Freeman sağlık sorunları nedeniyle doktorluktan emekli olduktan sonra roman yazmaya başladı. Pek çok polisiye roman ve hikâye kaleme alan yazar, suçun işlenişinin (genellikle katilin kimliğinin de) başlangıçta gösterildiği ve öykünün daha sonra dedektifin gizemi çözme girişimini anlattığı tersine çevrilmiş dedektif hikayesini icat etmiştir.

MAVİ PAYET

Thorndyke, trenin hareket saati yaklaştıkça giderek artan bir endişeyle peronun bir sağına bir soluna bakınıyordu. Biletçi yeşil bayrağını salladığında boş yolcu vagonuna isteksizce adım atarken “Tüh, korkarım arkadaşımızı kaçırdık,” dedi. Kapıyı kapattı ve tren harekete geçerken başını pencereden dışarı uzattı. “Belki de treni kıl payı yakalamıştır ve şu anda arka vagonlardan birindedir.”

Thorndyke’ın tahminine konu olan kişi, Portekiz Caddesi’ndeki Stopford ve Myers avukatlık firmasından Bay Edward Stopford’du ve önceki akşam elimize ulaşan iadeli telgrafı şöyleydi:

Yarın bir soruşturmayla ilgili savunmama yardım etmek için gelebilir misiniz? Önemli bir soruşturma. Tüm masraflar tarafımızca karşılanacaktır. STOPFORD VE MYERS.

Thorndyke’ın yanıtı olumluydu ve bu sabah erken saatlerde -belli ki gece gönderilmiş- bir telgraf daha geldi:

Charing Cross’tan saat 8.25’te Woldhurst’e doğru yola çıkacağım. Fırsat bulursam size telefon ederim. EDWARD STOPFORD.

Ne var ki telefon etmemişti ve ikimiz de onu tanımadığımız için perondaki yolcular arasında olup olmadığını anlayamadık.

“Tüh,” diye tekrarladı Thorndyke, “Şimdi soruşturmanın en kıymetli kısmı olan ön değerlendirmesinden mahrum kalacağız.”

Piposunu dalgın bir halde doldurduktan sonra kitapçıdan aldığı gazetenin sayfalarını çevirmeye başladı, paragraf veya makalelerdeki gazetecilik yemlerine kanmadan, gözlerini hızla sütunlarda gezdirdi.

Gazeteye göz atmaya devam ederken “Soruşturmaya hazırlıksız girişmek büyük bir dezavantajdır,” diye konuştu. “İnsan olayı genel hatlarıyla değerlendirmeye fırsat bulamadan ayrıntılarla yüzleşmek zorunda kalır. Örneğin-”

Cümleyi yarım bırakıp susunca merakla başımı kaldırdım ve sayfalardan birini dikkatle okuduğunu gördüm.

Gazeteyi uzatıp sayfanın üstündeki paragrafı gösterirken “Bu bizim soruşturmaya benziyor, Jervis,” dedi. Kent’te Korkunç Cinayet başlığını taşıyan haber şöyleydi:

Dün sabah küçük Woldhurst kasabasında şok edici bir suç işlenmiştir. Perona yeni gelen bir trenin vagonlarını kontrol eden bir görevli, birinci mevki vagonlardan birinin kapısını açtığında, yerde yatan şık giyimli bir kadın cesediyle karşılaşmıştır. Hemen tıbbi yardım çağrılmış, Adli Tabip Dr. Morton geldiğinde kadının kısa bir süre önce öldüğü belirlenmiştir.

Cesedin görünümü, cinayetin vahşice işlendiğine dair hiçbir şüpheye yer bırakmamaktadır; maktulün ölüm nedeni, sivri uçlu bir aletin kafatasını delip beyne girmesiyle meydana gelen bir yaradır. Bagaj rafında pahalı bir çantanın bulunması ve ölen kadının mücevherlerine dokunulmaması suçun hırsızlık amacıyla işlenmediğini göstermektedir. Bölge polisinin bir tutuklama yaptığı da haber alınmıştır.

Gazeteyi geri verirken “Korkunç bir olay,” dedim, “ama haber bize pek fazla bilgi vermiyor.”

“Öyle,” diyerek doğruladı Thorndyke, “yine de bize düşünmemiz gereken birkaç şey veriyor. Mesela maktulün kafatasında sivri uçlu bir aletle açılmış delici bir yara varmış. Şimdi, ne tür bir alet böyle bir yarayı açabilir? Dar bir tren vagonunda kullanılması zor böyle bir alete ne tür bir kişi sahip olabilir? Üzerinde düşünülmeye değer bu türden soruları, ayrıca olası cinayet nedeni ve yaralanmayı açıklayabilecek cinayet dışı olasılıkları hesaba katmak lazım.”

“Böyle bir yaraya neden olabilecek aletler fazla olmamalı,” dedim.

“Çok azdır, çoğu da sıvacı kazması ya da jeoloji çekici gibi belirli mesleklerle alakalıdır.”

Arkadaşım defterini dizine koymuş, pencereden dışarıya bakıyordu. Tren yan hatta geçmek için Halbury Kavşağı’nda yavaşlayıp durana kadar, düşüncelere dalmış bir halde, arada bir defterine bir şeyler karalayarak öylece oturdu.

Dışarı çıktığımızda arka taraftan aceleyle gelen iyi giyimli bir adamın inen birkaç yolcunun yüzlerini hevesle taradığını gördüm. Çok geçmeden bizi fark edip hemen yanımıza geldi ve bir bana bir arkadaşıma bakarak “Dr. Thorndyke?” diye sordu.

Meslektaşım “Evet,” diye cevaplayıp ekledi: “Siz de sanırım, Bay Edward Stopford’sunuz?”

Avukat başını eğerek selam verdi. “Korkunç bir olay,” dedi telaşlı bir tavırla. “Gazeteyi almışsınız. Sizi bulduğum için çok rahatladım. Trene yetişemeyip sizi kaçırmaktan korkuyordum.”

Thorndyke, “Görünüşe göre bir tutuklama olmuş,” diyerek konuya girdi.

“Evet, kardeşimi tutukladılar. Perona kadar yürüyelim; trenimizin kalkmasına daha çeyrek saat var.”

Seyahat çantamızı boş bir birinci mevki vagona bıraktıktan sonra Avukatı aramıza alıp peronun kalabalık olmayan ucuna doğru yürüdük.

“Kardeşimin durumu beni korkutuyor,” dedi Bay Stopford. “Size her şeyi baştan anlatayım da kendiniz karar verin. Vahşice öldürülen zavallı kadın Bayan Edith Grant idi. Eskiden bir modeldi ve bu nedenle ressam olan kardeşime -Harold Stopford- uzun süre modellik yapmıştı.”

“Kardeşinizin çalışmalarından haberdarım, büyüleyici tabloları var.”

“Aynı fikirdeyim. Kardeşim o günlerde yirmilerindeydi ve Bayan Grant ile oldukça masum ama çok da gizli olmayan bir şekilde yakınlaştı. Bayan Grant ise çoğu İngiliz model gibi iyi, saygın bir kızdı ve ikisi de kötü niyetli değildi. Bununla birlikte, birbirlerine bir sürü mektup yazıp hediye alıp verdiler. Bunların arasında zincirli bir madalyon da vardı ve Grant madalyonun içine ‘Harold’dan Edith’e’ yazan bir fotoğrafını koymak gibi bir aptallık etti. Daha sonraları, iyi bir sesi olan Bayan Grant operada sahne alınca alışkanlıkları ve arkadaşları değişti. Harold ise bu arada nişanlandığı için, doğal olarak mektuplarını geri almak ve özellikle madalyonu itibarını zedelemeyecek bir hediye ile değiştirmek istiyordu. Bayan Grant sonunda mektupları iade etti, ancak madalyonu vermeyi reddetti. Neyse, Harold geçen aydan beri Halbury’de kalıyor ve çizim yapmak için kırlarda dolanıyordu. Dün sabah buradan sonraki üçüncü, Woldhurst’ten önceki istasyon olan Shinglehurst’e gitmek için trene binmiş. Peronda, Worthing’e gitmek üzere Londra’dan gelen Bayan Grant ile karşılaşmış. Birlikte yan hat trenine binip birinci mevki bir vagona geçmişler. Anlaşılan o sırada Bayan Grant madalyonunu takıyormuş ve kardeşim ona teklifini yinelemiş, ancak Bayan Grant bu teklifi yine reddetmiş. Tartışma her iki taraf için de hararetli ve öfkeli bir hal almışa benziyor, zira Munsden’deki güvenlik görevlisiyle bir hamal kavga ettiklerini görmüşler; tartışma Bayan Grant’in zinciri koparıp madalyonla birlikte kardeşime fırlatmasıyla sona ermiş ve Harold’ın indiği Shinglehurst’te dostane bir şekilde ayrılmışlar. O sırada, Harold’ın yanında büyük bir şemsiye de dahil olmak üzere resim malzemeleri varmış. Şemsiyenin dişbudak ağacından yapılmış direğinin alt kısmında ise yere saplamak için sağlam bir çelik çivi bulunuyordu. Shinglehurst’te indiğinde saat on buçuk civarındaydı; on birde hedefine ulaşmış, çalışmaya başlamıştı. Üç saat boyunca durmadan resim yaptıktan sonra eşyalarını toplamış. Tam istasyona dönmek üzereyken polis tarafından tutuklanmış. Şimdi aleyhindeki delillere bakın. Öldürülen kadınla birlikte görülen son kişiydi, çünkü Munsden’den ayrıldıktan sonra kimse kadını görmemiş; kadın en son canlı görüldüğünde onunla tartışıyordu, ölümünü istemek için nedeni vardı, ölümüne yol açan yarayı açabilecek bir alet -çivili bir şemsiye- taşıyordu ve üstü arandığında şiddet kullanılarak çıkarılmışa benzeyen madalyonla kırık zinciri bulundu. Buna karşın kardeşim insanların en naziği ve en cana yakınıdır. Ayrıca kadından ayrıldıktan sonraki davranışları suç işleyen biri için son derece aptalca. Ama bir avukat olarak, vaziyetin umutsuz olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.”

“Umutsuz demeyelim,” karşılığını verdi Thorndyke, trendeki yerlerimizi alırken, “ama polisin kendine fazlasıyla güvendiğini düşünebiliriz. Resmi soruşturma ne zaman başlıyor?”

“Bugün dörtte. Sorgu yargıcından cesedi incelemeniz ve otopside hazır bulunmanız için talimat aldım.”

“Yaranın tam yerini biliyor musunuz?”

“Evet; sol kulağın biraz üstünde ve arkasında korkunç, yuvarlak bir delik varmış. Bir de oradan alnın yan tarafına doğru uzanan bir yırtık.”

“Peki ceset nasıl duruyordu?”

“Yerdeymiş ve ayakları pencereye yakınmış.”

“Başındaki dışında yara var mıydı?”

“Sağ yanakta uzun bir kesik ya da morluk varmış, Adli Tabip bunun ağır ve çok keskin olmayan bir cisimle meydana geldiğini düşünüyor. Başka herhangi bir yara duymadım.”

“Dün Shinglehurst’te trene binen olmuş mu?” diye sordu Thorndyke.

“Halbury’den ayrıldıktan sonra kimse binmemiş.”

Thorndyke bu açıklamalar üzerine tren Shinglehurst istasyonundan çıkana dek düşüncelere daldı.

“Cinayet burada işlenmiş olmalı,” dedi Bay Stopford, “en azından burası ile Woldhurst arasında.”

Thorndyke o sırada pencerelerden görünen manzarayı büyük bir dikkatle gözlemlemekle meşgul olduğundan dalgın bir tavırla başını salladı.

Bir süre sonra “Rayların arasına serpiştirilmiş mıcırlar var,” dedi, “Bazı ray yatakları da yeni görünüyor. Son zamanlarda ray döşeyiciler çalıştı mı?”

“Evet,” diye cevap verdi Stopford, “sanırım şu anda çalışıyorlar, en azından dün Woldhurst yakınlarında bir ekip gördüm ve eski rayları ateşe verdikleri söyleniyor; hatta aşağı indiğimde duman tütüyordu.”

“Sanırım şu ortadaki raylar bir tür yan hat?”

“Evet, yük trenlerini ve boş vagonları buraya yönlendiriyorlar. Gördüğünüz gibi hala tüten kısımlar var.”

Thorndyke kararmış yığına dalgın dalgın baktı. Ardından orta hattaki boş bir sığır vagonu manzarayı kapattı. Yük vagonlarından sonra bir yolcu vagonu göründü, bu vagonun birinci sınıf mevkilerinden biri kapatılıp mühürlenmişti. Tren aniden yavaşlamaya başladı ve birkaç dakika sonra Woldhurst istasyonuna vardık.

Thorndyke’ın gelişinin haber alındığı belliydi, çünkü iki hamal, bir kontrolör ve istasyon şefi peronda bekliyordu. İstasyon şefi, saygınlığına aldırmadan, valizlerimizi taşımamıza yardım etmek için öne çıktı.

Thorndyke adama “Yolcu vagonunu görebilir miyim?” diye sordu.

İstasyon şefi “İçini göremezsiniz, efendim,” diye karşılık verdi. “Polis vagonu mühürledi. Müfettişten izin almanız gerekecek.”

Thorndyke, “O halde dışına göz atabilirim?” dedi. İstasyon şefi bunu kabul edip bize eşlik etmeyi teklif etti.

Hat boyunca yürürken “Birinci mevkide başka hangi yolcular vardı?” diye sordu Thorndyke.

“Başka yolcu yoktu efendim. Sadece bir tane birinci mevki vagon vardı ve içindeki tek yolcu da merhumdu. Bu olay hepimizi dehşete düşürdü. Tren geldiğinde ben perondaydım. Rayların ilerisindeki alevleri seyrediyorduk, ben de tam hattın ortasındaki sığır vagonunu hareket ettirmemiz gerektiğini söylüyordum, çünkü duman ve kıvılcımlar etrafa sıçrıyordu ve bunun zavallı hayvanları korkutacağını düşündüm. Bay Felton hayvanlarına sert davranılmasından hoşlanmaz. Etlerini bozduğunu söylüyor.”

“Kuşkusuz haklı,” dedi Thorndyke. “Ama söyleyin bana, herhangi bir kişinin trene görünmeden binmesi ya da trenden inmesi mümkün mü? Örneğin bir adam bir istasyonda vagonlardan birine yan kapıdan girip tren bir sonraki istasyonda yavaşlarken kimseye görünmeden inebilir mi?”

“Sanmıyorum,” diye yanıtladı istasyon şefi. “Yine de imkânsız diyemem.”

“Teşekkür ederim. Bir sorum daha olacak. Gördüğüm kadarıyla hatta çalışan işçileriniz var. Bu adamlar bu bölgeden mi?”

“Hayır, efendim; hepsi yabancı ve bazıları kaba insanlar. Ama kimseye bir zararları yoktur. Eğer onlardan birinin bu işe karıştığından şüpheleniyorsanız…”

Thorndyke adamın sözünü kesti. “Kimseden şüphelenmiyorum; tek istediğim olayla ilgili gerçekleri öğrenmek.”

Yüzü kızaran görevli “Tabii, efendim,” diye cevap verdi ve sessizce yolumuza devam ettik.

Boş vagona yaklaşırken, “Bu arada,” dedi Thorndyke, “ceset bulunduğunda vagonun yan kapısının kapalı ve kilitli olup olmadığını hatırlıyor musunuz?”

“Kapalıydı efendim, ama kilitli değildi. Yani, sizce?..”

“Yok bir şey. Mühürlü olan vagon şu mu?”

Cevap beklemeden vagonu incelemeye başladı. Özellikle yan taraftaki basamak dikkatini çekti ve sanki bir şey arıyormuş gibi, gözleri yüzeyden birkaç santim uzakta incelemeye devam etti.Sonunda cebinden bir kâğıt çıkartıp ıslattığı parmağının ucuyla basamaktan çok küçük bir nesne aldı ve dikkatlice kâğıda koydu, kâğıdı katlayıp cebine yerleştirdi.

Basamağa çıkıp mühürlü vagonun penceresinden içeriye baktıktan sonra cebinden küçük bir insuflatör[1] çıkardı, bununla orta pencerenin kenarlarına biraz toz üfledi, tozun çöktüğü ve düzensiz lekeler oluşturduğu bölgeleri inceledi ve hatta pencerenin pervazındaki bir tanesini cep cetveliyle ölçtü. Sonunda aşağı indi ve yan taraftaki basamağa dikkatlice baktıktan sonra şimdilik işini bitirdiğini söyledi.

Geri dönerken, ray yataklarını ve traversleri[2] dikkatlice inceliyor gibi görünen bir işçinin yanından geçtik.

Thorndyke “Sanırım, ray döşeyenlerden biri?” diye sordu.

“Evet, ekibin ustabaşı,” diye cevap verdi istasyon şefi.

“Ben onunla konuşurken siz yavaş yavaş devam edin.” Meslektaşım adamın yanına gidip birkaç dakika sohbet ettikten sonra bize yetişti.

İstasyona yaklaşırken Thorndyke, “Peronda polis müfettişini görüyorum,” diye konuştu.

“Evet,” dedi rehberimiz. “Sanırım neyin peşinde olduğunuzu görmek için gelmiş, efendim.”

Müfettiş kendini tanıttıktan sonra “Sanırım silahı görmek istersiniz?” diye konuştu.

“Şemsiye çivisi,” diye düzeltti Thorndyke. “Evet, mümkünse. Biz de şimdi morga gidecektik.”

“O zaman karakoldan da geçeceksiniz. İçeri girmek isterseniz sizinle geleyim.”

Bu öneriyi kabul ettikten sonra, hep birlikte polis karakoluna doğru yola koyulduk.

Müfettiş odasını açıp bizi içeri alırken “Davalı tarafa her türlü kolaylığı sağlamak görevimiz,” dedi. “Sanığa ait tüm eşyalar burada, cinayetin işlendiği silah da dahil.”

“Bu kadar erken hükme varmamalıyız,” diye itiraz etti Thorndyke. Dişbudaktan yapılma direği alıp bir mercekle korkunç sivrilikteki çiviyi inceledi. Ardından cebinden çıkardığı çelik bir pergelle çivinin çapını ve sabitlendiği direği dikkatle ölçtü. Ölçümleri defterine not ettikten sonra, “Şimdi de boya kutusuna ve eskize bakalım,” dedi. “Bay Stopford, kardeşiniz çok düzenli bir adammış. Tüpler yerli yerinde, spatula ve palet temizlenip parlatılmış, fırçalar silinmiş. Bunların hepsi çok önemli.” Eskizi tutturulduğu boş tuvalden çıkardı, iyi ışık alan bir sandalyenin üzerine koyarak inceledi.

Avukata dönüp “Bana bunun sadece üç saatlik bir çalışma olduğunu söylüyorsunuz!” dedi. “Gerçekten olağanüstü bir başarı.”

“Kardeşim çok hızlı çalışır,” diye cevap verdi Stopford keyifsiz bir ifadeyle.

“Evet, ama bu sadece inanılmaz bir hızla değil, aynı zamanda mutlu ve hayat dolu bir ruh haliyle yapılabilecek bir resim. Ama buna daha fazla bakmaya gerek yok.” Eskizi tuvale yerleştirip çekmecede duran madalyona ve diğer bazı eşyalara göz attıktan sonra Müfettiş’e nezaketi için teşekkür etti.

Sokakta yürürken, “Bu çizim ve boya kutusu bana çok anlamlı geliyor,” diye konuştu.

“Bana da,” dedi Stopford kederli bir sesle, “çünkü onlar da sahipleri gibi kilit altında, zavallı kardeşim.”

Belli ki morg görevlisi geldiğimizi haber almıştı, çünkü elinde anahtarla kapıda bekliyordu. Sorgu yargıcının emrini gösterince kapının kilidini açtı ve birlikte içeri girdik. Ne var ki kayrak taşından yapılma masanın üzerinde yatan üstü örtülü ölüyü gören Stopford’un rengi attı ve morg bekçisiyle birlikte dışarıda bekleyeceğini söyleyerek çıktı.

Kapı kapanıp içeriden kilitlenir kilitlenmez, Thorndyke etrafına merakla baktı. Tavan penceresinden içeri süzülen güneş ışığı, çarşafın altında kıpırtısız yatan bedenin ve kapının yanındaki köşede, ölü kadının giysilerinin bırakıldığı birkaç askıyla sehpanın üzerine düşüyordu.

Thorndyke, “Bu zavallı giysilerde anlatılamayacak kadar hüzünlü şeyler var, Jervis,” dedi. “Bana göre bunlar cesedin kendisinden daha trajik, daha acıklı görünüyor. Şu şık, gösterişli şapkaya ve pahalı eteklere bak, ne kadar kasvetli ve sahipsiz. Özenle katlanmış zarif iç çamaşırları, küçük Fransız ayakkabıları ve ipek çoraplar. Kadınlara has zararsız gösterişi ve göz açıp kapayıncaya kadar sona eren neşeli, tasasız bir hayatı ne kadar da acıklı bir şekilde ifade ediyorlar. Ama duygularımıza yenik düşmemeliyiz. Tehdit altında olan başka bir hayat var.”

Şapkayı askıdan alıp elinde evirip çevirdi. Üstü koyu mavi payetlerle süslenmiş, kocaman, yassı, biçimsiz bir tülbent, kurdele ve tüy yığınından ibaretti. Siperliğin bir yerinde yırtığa benzeyen bir delik vardı ve şapka hareket ettirildiğinde parlak payetler buradan küçük sağanaklar halinde dökülüyordu.

Thorndyke, “Şapkanın şekline ve deliğin konumuna bakılırsa, sol tarafa eğik şekilde giyildiği anlaşılıyor,” dedi.

“Evet,” dedim. “Gainsborough’nun portresindeki Devonshire Düşesi’ninki gibi.”

“Aynen öyle.”

Payetlerden birkaçını avucuna silkeledi, şapkayı yerine taktıktan sonra küçük yuvarlak nesneleri, üzerine ‘Şapkadan’ yazdığı bir zarfın içine atıp cebine koydu. Sonra masaya gidip çarşafı saygıyla ve hatta şefkatle kaldırdı, ölü kadının yüzüne merhametle baktı. Mermer gibi beyaz, sakin ve huzurlu görünen, gözleri yarı kapalı, sarı saçlarla çevrili güzel bir yüzdü bu; ama sağ gözünden çenesine kadar uzanan, kısmen kesik kısmen çürük şeklinde, çizgisel bir yara güzelliğine gölge düşürmüştü.

“Güzel bir kız,” dedi Thorndyke, “Sahte bir sarışın. O korkunç peroksitle kendini bu kadar çirkinleştirmiş olması ne büyük günah.” Kızın alnındaki saçları geriye doğru düzeltip ekledi: “Bu maddeyi en son on gün önce sürmüş gibi görünüyor. Saç diplerinde yarım santimlik koyu renkli saçlar var. Yanağındaki yara hakkında ne düşünüyorsun?”

“Düşerken çıkıntılı bir köşeye çarpmış gibi, ancak birinci mevki vagonlarda koltuklar yastıklı olduğu için nereye çarpmış olabileceğini bilemiyorum.”

“Yanılıyorsun. Şimdi diğer yaraya bakalım. Tarifi not eder misin?” Bana defterini uzattı ve ben de onun söylediklerini yazdım: “Kafatasında, sol kulak kenarının birkaç santimetre gerisinde ve üstünde, pürüzsüzce delinmiş dairesel bir yara; parietal kemikte yıldız şeklinde bir kırık. Beyin zarı delinmiş ve yara beynin derinlerine kadar uzanmış; sol gözün kenarına kadar uzanan düzensiz kafa derisi yarası; yaranın kenarlarında gazlı bez ve payet parçaları. Şimdilik bu kadar yeter. Eğer istersek Dr. Morton bize daha fazla ayrıntı verecektir.”

Kafa derisindeki yaradan birkaç saç teli alıp payetin olduğu zarfa koydu; cesette başka yara ya da morluk olup olmadığına baktıktan sonra (ki yoktu) çarşafı örttü.

Morgdan çıkarken Thorndyke düşüncelere dalmıştı; anladığım kadarıyla edindiği bilgileri toparlamaya çalışıyordu. Birkaç kez ona merakla bakan Bay Stopford “Otopsi üçte yapılacak,” dedi. “Saat daha on bir buçuk. Şimdi ne yapmak istersiniz?”

Zihni meşgul olmasına rağmen her zamanki keskin ve dikkatli tavrıyla etrafına bakınan Thorndyke aniden durdu.

“Otopsiden söz etmeniz bana öküz safrasını[3] çantama koymayı unuttuğumu hatırlattı.”

“Öküz safrası mı!” diye haykırdım. Bu maddeyi meslektaşımın yöntemleriyle bağdaştıramamıştım. “Onunla ne…” Arkadaşımın yabancıların önünde yöntemlerinden bahsetmekten hoşlanmadığını hatırlayarak sustum.

“Bu büyüklükte bir yerde boya satıcısı bulunabilir mi?” diye sordu Thorndyke.

“Sanmam,” dedi Stopford. “Öküz safrasını kasaptan alamaz mıydınız? Yolun hemen karşısında bir tane var.”

Dükkânı çoktan fark eden Thorndyke, “Safranın elbette hazır olması gerekir,” dedi, “ama kendimiz süzebiliriz, tabii kasapta varsa.”

Yolun karşısına geçip üzerinde yaldızlı harflerle ‘Felton’ yazan dükkâna gitti, kapıda duran kasaba kendini tanıtarak isteklerini anlattı.

“Öküz safrası mı?” dedi kasap. “Hayır, efendim, şu anda hiç yok; ama öğleden sonra bir hayvan kestireceğim, o zaman size biraz verebilirim.” Bir süre durakladıktan sonra “Aslında,” diye ekledi, “konu önemli olduğu için, eğer isterseniz hemen bir tane kestirebilirim.”

“Çok naziksiniz,” dedi Thorndyke, “Memnun olurum. Hayvanlar tamamen sağlıklı mı?”

“Mükemmel durumdalar. Onları sürünün içinden kendim seçtim. Ama isterseniz hangisinin kesileceğini kendiniz seçebilirsiniz.”

“Gerçekten çok iyisiniz,” dedi Thorndyke içtenlikle. “Hemen yandaki eczaneye gidip uygun bir şişe alacağım.”

Thorndyke biraz sonra eczaneden elinde beyaz bir paketle çıktı; ardından hep birlikte kasabın peşinden dükkânın yanındaki dar bir sokağa girdik. Bu sokak, parlak ve siyah tüyleri uzun, grimsi beyaz, neredeyse düz boynuzlarıyla çok çarpıcı bir tezat oluşturan üç büyük öküzün bulunduğu bir ağıla gidiyordu.

Ağılın yanına vardığımızda, “Bunlar çok güzel hayvanlar Bay Felton,” dedi Thorndyke, “çok da iyi durumdalar.”

Ağılın üzerine eğilip hayvanların özellikle gözleriyle boynuzlarını inceledi; sonra en yakındakine yaklaşarak bastonunu kaldırdı ve hayvanın şaşkın bakışları altında sağ boynuzunun alt tarafına sertçe vurdu, ardından sol boynuzuna da benzer bir vuruş yaptı.

Bir sonrakine geçerken, “Boynuzların durumu, hayvanın sağlığı hakkında fikir verir,” diye açıkladı.

“Allah iyiliğinizi versin, efendim,” diyerek güldü Bay Felton, “Boynuzları hissizdir aksi takdirde onlara ne faydası olurdu?”

Görünüşe göre haklıydı, çünkü ikinci öküz de birincisi gibi boynuzlarına vurulan darbelere karşı kayıtsızdı. Yine de Thorndyke üçüncü öküze yaklaşıp bastonuyla vurduğunda, hayvanın belirgin bir endişeyle geri çekildiğini ve darbe tekrarlandığında, açıkça huzursuzlandığını fark ettim.

“Bundan hoşlanmadı,” dedi kasap. “Çok tuhaf.”

Thorndyke sopasını sol boynuza doğru sallamıştı ki, hayvan hemen irkilerek geri çekilmeye başladı ancak tamamen uzaklaşabileceği yeterli alan yoktu. Kasap bariz bir tedirginlikle bakarken Thorndyke eğilip hassas boynuzu büyük bir dikkatle inceledi.

“Umarım bu hayvanda bir sorun olduğunu düşünmüyorsunuzdur, efendim,” dedi kasap.

“Daha fazla inceleme yapmadan bir şey söyleyemem,” diye cevapladı Thorndyke. “Belki de etkilenen sadece boynuzdur. Boynuzu kafasına yakın bir yerden kesip otele gönderirseniz, inceleyip size söylerim. Kesim sırasında mezbahada zedelenmesin diye üstünü örteceğim.”

Thorndyke eczaneden aldığı paketi açıp içinden üzerinde ‘Öküz safrası’ yazan geniş ağızlı bir şişe, bir bandaj ve bir mühür mumu çıkardı. Şişeyi Bay Felton’a uzattıktan sonra boynuzu bandajla sarıp mühür mumuyla sıkıca sabitledi.

Bay Felton, “Boynuzu kesip öküz safrasıyla birlikte otele getireceğim,” dedi. “Yarım saat içinde elinizde olacaktır.”

Yarım saat sonra Thorndyke, otel odamızdaki küçük masaya oturmuştu. Gazeteyle kaplı masanın üzerinde uzun gri boynuz ve Thorndyke’ın seyahat çantası vardı. Çanta açıktı ve içinde küçük bir mikroskopla diğer alet edevat görünüyordu. Kasap koltuğa oturmuş, kuşkulu gözlerle Thorndyke’ın söyleyeceklerini bekliyordu. Bense hem neşeli konuşmalarla Bay Stopford’un umutsuzluğa kapılmasını engellemeye hem de meslektaşımın gizemli hareketlerini takip etmeye çalışıyordum.

Biraz sonra bandajı açtığını, boynuzu kulağına yaklaştırıp sağa sola salladığını, ardından bir mercekle yüzeyini yakından incelediğini ve sivri ucundan bir miktar maddeyi cam bir lam üzerine kazıyıp bir damla reaktif uyguladığını gördüm. Bir süre sonra lamı mikroskobun altına yerleştirdi ve bir iki dakika dikkatle inceledikten sonra aniden arkasına dönüp “Gel de bak, Jervis,” dedi.

Merakımdan çatlamak üzere olduğumdan hemen yanına gidip mikroskoba gözümü dayadım.

“Nedir bu?” diye sordu.

“Sinir hücresi. Çok tahrip olmuş ama yine de kesin.”

Lamı biraz kaydırıp “Peki bu?” dedi.

“Bunda da sinir hücresiyle bazı dokular var.”

“Ne dokusu sence?”

“Beyne ait dokular diyebilirim.”

“Aynı fikirdeyim.” Bay Stopford’a dönerek ekledi. “Bu durumda savunma meselesinin tamamlandığını söyleyebilirim.”

“Ne demek istiyorsunuz?” diye haykırdı Stopford, ayağa kalkarak.

“Demek istediğim, Bayan Grant’in ne zaman, nerede ve nasıl öldüğünü artık kanıtlayabiliriz. Gelin ve buraya oturun, size açıklayacağım. Hayır, gitmenize gerek yok, Bay Felton. Sizi mahkemeye çağırmak zorundayız. Belki de önce elimizdeki ipuçlarının bize ne söylediğine baksak daha iyi olur. Öncelikle cesedin pozisyonuna dikkat edelim; ayakları pencereye yakın bir şekilde yatıyordu, bu da maktulün düştüğü sırada pencereye yakın bir yerde oturduğunu ya da daha büyük bir ihtimalle ayakta durduğunu gösteriyor. Bir de bu var.” Cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı ve bu kâğıdı açarak küçük, mavi, yuvarlak bir cismi gösterdi. “Bu, şapkasındaki payetlerden biri. Şu zarfta şapkadan aldığım birkaç tane daha payet var. Bu tek olanı vagonun yan kapısındaki basamaktan almıştım, orada bulunması, Bayan Grant’in bir ara başını o taraftaki pencereden dışarı çıkardığını gösteriyor. Dış taraftaki pencerenin kenarlarını sürdüğüm tozlar, içeriden bakıldığında sağ tarafa düşen pervazın köşesinde beş santim uzunluğunda yağlı bir iz bıraktı. Şimdi de cesetteki kanıtlara gelelim. Kafatasındaki dairesel yara sol kulağın arkasında ve üzerindeydi, ayrıca kafa derisinde sol göze doğru uzanan düzensiz bir yarayla, sağ yanakta sekiz santim uzunluğunda bir yara daha vardı. Bundan sonra varacağımız sonuçlar boynuzla sağlanacak.” Avukat ve Bay Felton şaşkınlık içinde ona bakarken boynuzu eline alıp parmağıyla hafifçe vurdu. “Bunun bir sol boynuz olduğunu biliyorsunuz, hatırlarsanız son derece hassastı. Ben onu sallarken kulağınızı dayarsanız, kemikteki bir çatlağın çıkardığı sesi duyabilirsiniz. Şimdi sivri uca bakın, uzunlamasına birkaç derin çizik, çiziklerin üstünde kurumuş kan lekeleri ve doku parçaları göreceksiniz. Bu doku parçalarının beyin dokusu olduğundan eminiz.”

“Yüce Tanrım!” diye haykırdı Stopford sabırsızlıkla. “Yani demek istediğiniz…”

Thorndyke adamın sözünü kesti. “İpuçlarını değerlendirmeye devam edelim, Bay Stopford. Şu kan lekesine yakından bakarsanız, boynuza yapışmış kısa bir saç parçası göreceksiniz, mercek sayesinde daha yakından seçebilirsiniz. Altın sarısı bir kıl ama köke yakın kısmı siyah. Bu zarfta ise ölü kadının saçlarından aldığım bazı teller var. Onlar da altın sarısı ve kökleri siyah. Son olarak da bu var.” Boynuzu ters çevirip küçük bir kurumuş kan lekesini gösterdi. Kanın içinde mavi bir payet vardı.

Avukat ve kasap hayret içinde boynuza baktılar; sonra ilki derin bir nefes alıp Thorndyke’a çevirdi gözlerini. “Bu gizemi ancak siz çözebilirsiniz. Bana umut verseniz de kendi adıma şaşkınlık içindeyim.”

“Mesele fazlasıyla basit. Ben teorimi açıklayayım, kararı siz verin. Tren Woldhurst’e yaklaşırken vaziyet şöyleydi: bir yolcu vagonu, yanan raylar ve bir sığır vagonu vardı. Bu öküz o vagondaydı. Benim varsayımıma göre o sırada Bayan Grant başını yan taraftaki pencereden çıkarmış, yangını izliyordu. Sola eğik taktığı geniş şapkası, yaklaşan sığır vagonunu görmesini engelledi ve sonra olanlar oldu. Öküzlerden biri uzun boynuzunu parmaklıkların arasından dışarı çıkarmıştı. Boynuzun ucu maktulün kafasına çarpınca hem kafatası delindi hem de kadının yüzü şiddetle pencerenin köşesine sürttü, ayrıca darbenin etkisiyle boynuzda çatlaklar meydana geldi. Bu teori bütün kanıtlarla uyumludur ve bu kanıtlar başka bir açıklama kabul etmemektedir.”

Avukat bir süre sersem halde oturdu; sonra aniden ayağa kalkıp Thorndyke’ın ellerini tuttu. “Size nasıl teşekkür etsem bilemiyorum,” dedi. “Kardeşimin hayatını kurtardınız, Allah sizden razı olsun!”

Kasap hafifçe sırıtarak koltuktan kalktı. “Bana öyle geliyor ki,” dedi, “öküz safrası bahaneydi, değil mi efendim?”

Thorndyke belli belirsiz gülümsedi.

Ertesi gün Harold Stopford, sorgu yargıcının jürisi tarafından verilen ‘Kaza sonucu ölüm’ kararının ardından serbest bırakıldı. Şimdi ise ağabeyi ve benimle birlikte oturmuş, Thorndyke’ın soruşturma hakkındaki değerlendirmesini dinliyordu.

“Gördüğünüz gibi,” dedi Thorndyke, “Halbury’e varmadan önce ölüm nedenine ilişkin altı olası teori geliştirmiştim ve geriye sadece kanıtlara uygun olanı seçmek kalmıştı. Sığır vagonunu gördüğümde, o payeti basamaktan aldığımda, öküzleri duyduğumda, şapkayı ve yaraları incelediğimde geriye boşlukları doldurmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.”

Harold Stopford, “Masumiyetimden hiç mi kuşkulanmadınız?” diye sordu.

Thorndyke eski müşterisine gülümsedi. “Boya kutunuzu ve eskizinizi gördükten sonra kuşkulanmayı bıraktım,” dedi, “Çiviyi saymıyorum bile.”


[1] Parmak izlerini görünür kılmak için yüzeylere toz üflemeye yarayan bir cihaz.

[2] Demiryolu raylarının altına dik olarak yerleştirilen dikdörtgen destekler.

[3] İneklerin safra kesesinden elde edilerek suluboya resimlerde ıslatma maddesi olarak kullanılır.

STRANGE DARLING: SON YILLARDA BEYAZPERDEYE ATILAN EN TERS KÖŞE GOL

Kaçmalı kovalamacalı filmleri izlemeyi, romanları okumayı oldum olası severim. Peki neden polisin suçlu peşine düştüğü, hırsızları elinden kaçırdığı veya katilleri yakaladığı hikayeleri anlatan heyecanlı kitapları okumayı severiz?

Çünkü gün boyu çalışıp her gün aynı şeyleri tekrarladığımız sıkıcı ve durağan hayatımızda bizim yerimize heyecan yaşayan kurgu karakterlere ait hikayeleri okurken kendimizi onların yerine koyarız.

Seri katillerin bilinmediği, kadın cinayetlerinin işlenmediği -ya da kadın cinayetleri ismini almadığı- yıllarda yaşıyormuşuz gibi heyecanlı bir şeyler izlemek istiyoruz. Günümüzde sık sık cinayet işleniyor, birileri birilerini sebepsiz ya da sırf güç kendisinde olduğu için öldürebiliyor. Üstelik bu cinayetler hafifletici sebepler var diye cinayetten bile sayılmıyor. Diyeceksiniz ki hayatımız yeterince korkutucu ve sinir bozucu, beyazperdede başkalarının heyecanlarına tanık olmamıza gerek yok! Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Gelelim filmlerde yaşadığımız gerilimli ve heyecanlı anlara. Sinema perdesinde önce şıkır şıkır su sesiyle mutlu mesut yıkanan bir kadın belirir. Sonra duş perdesinin ardında kadına elinde bıçakla yaklaşan bir karaltı görürüz. Yüzünü seçemediğimiz katili gördüğümüz anda adrenalin salgımız artar. Başka bir filmde çalınan milyon dolarlık külçe altınlarla bir uçurumun ucunda dengede kalmış otobüstekilerin yerine kendimizi koyarız. Altınlar otobüsün uçurum tarafındadır, insanlar otobüsün karaya ayak basan tarafında. Hırsızlar üç beş saatliğine zengin olmuşlardır ama sonunda ya hayatları ya paraları noktasına gelmişlerdir. Külçe altınlara erişmek için arkadaşlarından yavaşça otobüsün diğer tarafına gitmelerini isteyen Michael Caine’in yerine koyarsınız kendinizi. Bu içinden çıkılmaz durumda ben olsam ne yapardım diye düşünmeden edemezsiniz.

Bir de filmin yarısına kadar izlediğimiz olayın aslında öyle olmadığını anladığımız anlar vardır. ‘Plot twist’ ya da futbol terminolojisinden alıntı Türkçesiyle ‘ters köşe’ deriz bu anlara. Birdenbire kafamızda filmi geri sararız ve “Ya inanmıyorum yani o öyle değildi bu böyle miydi? Nasıl izlerken anlamadım yahu?” diye şaşkınlıkla filmi baştan izleme ya da kitabı baştan okuma ihtiyacı hissederiz.

Bunları aslında incelediğim filmin konusu hakkında hiçbir şey söylememek için yazıyorum, farkındasınızdır herhalde. Yeni nesil kelime ile ‘spoiler’ vermemeye çalışıyorum.

Film bir seri katil hikâyesi. Zaten bunu biliyoruz. Filmin başında Amerika’da 2018 ve 2020 arasında çeşitli şehirlerde seri cinayetler işleyen bir seri katil olduğu ve bu hikâyenin polis raporlarından yola çıkılarak olayın canlandırması olduğu belirtiliyor. Buraya kadar durum çok basit.

JT Mollner’in 2023 yılında yazıp yönettiği Strange Darling’de karakterlerin özel isimleri yok. IMDb’de ‘The Demon’ olarak adlandırılan erkek oyuncumuz Kyle Gallner ve ‘The Lady’ olarak adlandırılan kadın oyuncumuz Willa Fitzgerald bence çok iyi bir iş çıkarmışlar. Erotik korku ve psikolojik korku olarak tanımlanan filmin IMDb puanı 7.1

Filmin Pulp Fiction’vari bir kurgusu var. Daha en başında size “6 BÖLÜMLÜK BİR KORKU” başlığını veriyor. Sonra da hangi bölümü izlediğinize dair fikir vermek için olayın başında bölümün numarası yazıyor. Pulp Fiction’dan farklılığı bu. Böylece izlerken filmin ortasından başladığını biliyorsunuz.

Filmi izlerken ister istemez soğukkanlı katilin neler yapabileceğini düşünüyorsunuz. Gerilim yükseliyor. Kendinizi kurbanın yerine koyuyorsunuz. Hatta fark etmeden kendinizi acımadan birilerini sebepsiz yere öldüren (zaten seri katillerin kendilerine ait sebepleri vardır, o insanları öldürürken o insanlarla ilgili bir intikam ya da hırs değil kendi iç dünyalarına ait bir şeylerin hırsını alırlar) bir seri katilin yerine de koyuyorsunuz. Filmi izlerken filmin –bence- Fight Club’tan beri son yılların en iyi ters köşesini içerdiğine şahit oluyorsunuz.

Hepinize iyi seyirler.

DEDEKTİ DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU AY

LAWRENCE BLOCK- UMDUĞUNU DEĞİL BULDUĞUNU YİYEN HIRSIZ

Dedektif Dergi olarak geçtiğimiz sayılarda farklı kitap kulüplerine konuk olmuş, toplantı notlarımızı sizlerle paylaşmıştık. Okuma kulübümüzde yaptığımız toplantıları önceki sayılarda yayımladık. Okumayanlar veya tekrar okumak isteyenlere önceki sayılara bir göz atmalarını salık veririz.

Bu sayı için büyük usta L. Block’un Umduğunu Değil Bulduğunu Yiyen Hırsız romanını okuyup konuştuk.

Yedi Dedektif Dergi yazarının katıldığı toplantıdan hem okur hem de yazar olarak büyük keyif aldık. Sözü uzatmadan Reha Avkıran’ın sunumunu yaptığı kulüp toplantımızın sadeleştirilmiş metnini sizlerle paylaşmak isteriz. Kitabı okumak isteyen okurlar için sürpriz bozan uyarısı vererek başlayalım. Keyifli okumalar.

Reha Avkıran: Lawrence Block 1938 doğumlu. Dolu dolu yaşamış, polisiye edebiyata bolca eser vermiş bir Amerikalı yazar. Edgar ödüllü, 1944’de de Mistery Writers of America tarafından Büyük Usta unvanı verilmiş. New York’ta doğup büyümüş, halen orada yaşıyor. Kahramanları için de mekân olarak bu şehri seçmiş. Yazarlık hayatına erotik dergilere metin yazarak başlaması ilginç. Seyahat etmeyi seviyor ve bir gemi seyahatinde Bodrum’a gelmiş. Hatta orada bir tezgâhta kendi kitaplarına rastlayınca çok sevinmiş. Yazar, dosya konuğumuz olduğundan fazla tafsilata girmeyeceğim. Makalelerde zaten söz ediliyor, isteyen okurlar oradan bilgi edinebilir.

Çevirmen Mehmet Harmancı, 1932 doğumlu, English High School ve Işık Lisesi mezunu olup hukuk fakültesini yarım bırakmış. İlk hikâye çevirileri 1952’de Varlık Dergisi’nde basılmış, Yaşar Nabi Nayır’ın teşvikiyle yaptığı ilk çeviri kitabı 1953’te yayınlanmış. Aynı yıl askerliğini Kore’de Abdi İpekçi ve Can Yücel’le birlikte tercüman olarak tamamlamış, askerlik dönüşünde Milliyet Gazetesi’nde hikâye çevirileri yayınlanmış. 1965’te Köprü Yayınları’nı, 1973’de Tarık Dursun K. ile birlikte Koza Yayınları’nı kurmuş. 1990’da emekli olana kadar da özel bir kuruluşta yöneticilik yapmıştır. Çevirmen hakkında en ilgi çekici detay dokuz senelik bir süreçte 400 roman çevirisi yapabilmiş olmasıdır.  

Okuduğumuz kitap Bernie Rhodenbarr serisinin ilk romanı. Hikâye, Bernie’nin bir apartmana nasıl girebileceği hakkındaki düşünceleriyle açılıyor. Daha ilk sayfada yazar, hikâye anlatıcısının, yani kahramanımızın düşüncelerini bize ileterek, bu adamın pek sağlam bir pabuç olmadığını anlamamızı sağlıyor. Fakat adamın ne yapmak istediğiyle ilgili açıkça bir bilgi vermiyor. Yalnızca bir apartmana dikkat çekmeden girmek istediğini öğreniyoruz. Burada ne yapmaya niyetli? Hırsızlık mı yapacak, birini mi öldürecek, bomba mı yerleştirecek? Bu adamın kim ve niyetinin ne olduğu hakkında henüz hiçbir fikrimiz yoktur.

Birkaç sayfa sonra bir hırsız olduğunu anlayacağımız kahramanımıza sempati duymamızı sağlamak için adamı sevimli, esprili bir kişi olarak çizer. Sonuçta Bernie bir hırsız ve doğal olarak hırsızlar pek sevilecek insanlar değildir. Bunu incelikli ve eğlenceli bir şekilde yapabilmek için elbette L. Block gibi büyük bir yazar olmak gerekir. Örneğin Bernie, maymuncuğunu çıkarıp kapıyı açmadan önce tedbir olarak zili çaldığında; “Sizi temin ederim ki bu bir zaman kaybı değildir. Elli eyaletten kamu kurumları önce zil çalmayan gençler için yiyecek, giyecek ve barınak sağlarlar,” diyor. Sıradan bir yazarın “Zili çalmazsanız ve evde birileri olursa polis sizi yakalar ve hapse atar,” diyeceği bir durumu böylesine güzel, esprili bir dille anlatıyor yazarımız.

Adamın kilitler hakkında bilgi sahibi olduğunu, girdiği evlerden yükte hafif, pahada ağır şeyler çaldığını ve bu eve de başka birinin isteği üzerine (beş bin dolar karşılığında) mavi deri kaplı bir kutuyu çalmak için girdiğini anlıyoruz. Kutuda ne olduğunu bilmiyor fakat kendisini tutan adamın kutuyu açmaması konusundaki ısrarı karşısında kutuyu açma isteği duyuyor.

Yazar burada hikâyenin ilk kancasını atıyor. Kutuda ne var? Bernie kutuyu açacak mı? Açarsa başına ne gelecek?

Bu arada evin mimarisi, dizaynı, eşyalar, kitaplar hakkındaki düşüncelerinden adamımızın hamhalat biri olmadığını, belli zevkleri olduğunu anlıyoruz. “Burada epey kitap okurdum, ama nitelikli eserler, öyle modern pislikler değil,” diye düşünüyor bir ara. Burada ek bir bilgi vereyim: Serinin diğer kitaplarında Bernie asıl işini kamufle etmesi için bir sahaf dükkânı açıyor, işe çıkmadığı zamanlarda gerçekten de güzel eserler okuyor, devamlı müşterileriyle bunları tartışıyor.

Birinci bölüm okuru merak içinde bırakacak bir biçimde bitiyor: Bernie ellerinde silahlarıyla kapıdan giren polisleri görünce, “Sakin olun, yalnızca benim,” diyor. Başkasının evinde, iş üzerinde polislere yakalandığı halde neden telaşlanmıyor?

İkinci bölümde polisler içeri girdiğinde yazar Bernie’ye “Ray de kapıdan içeri bu genç arkadaşından önce girecek değildi ya,” dedirterek, Ray’in uyanık, kaşar bir polis olduğunu sezdiriyor. Ray’in tavırlarından ve konuşmalarından kirli bir polis olduğunu anlıyoruz.

Loren, Bernie’yle tanışmalarının başında gereksiz yere burçlardan, astrolojiden filan bahsediyor. Kitabı hepimiz okuduğumuz için katilin Loren olduğunu biliyoruz. Yazar daha ikinci bölümde katili sahneye sokmasına rağmen şüpheleri üzerinden uzaklaştırmak için onu biraz ebleh, saf salak biri gibi görmemizi sağlıyor.

Finalde Bernie’nin, Loren’ın katil olduğunu anlamasını sağlayan şeylerden biri de adamın elindeki copun yeni olmasıydı. Burada yazar bu konuyla ilgili bir ipucu veriyor okuruna: Bernie, “Cop, üstüne başına göre epey eski ve kullanılmıştı. Onu sık sık Çin halısından daha sert yerlere düşürdüğünü düşündüm,” diyor. Söylemeyi unuttum; katilin ortaya çıkmasında önemli rol oynayan bir şey de salondaki kül tablasıydı. Yazar bu duruma da Bernie’ye sigarayı bıraktığını söyleterek dikkat çekmişti.

Bu bölümün sonunda tetikleyici olay ortaya çıkıyor. Bernie’nin üzerine bir cinayet kalmıştır.

Üçüncü bölümde Bernie, bir taksiye atlayarak olay yerinden uzaklaşırken yazar yine kül tablasına dikkat çeker, tablanın salonda durduğunu tekrar vurgular. “Refleks bir hareketle ceketimin sol üst cebini yoklayarak yıllardır orada olmayan sigara paketini arandım. O altmış yedinci sokaktaki dairede yaşıyor olsaydım şimdi yeşil deri koltukta oturur ve pipomu kesme kristal kül tablasına boşaltırdım.”

Bernie polislerden kaçtıktan sonra evine dönemez, turnede olduğunu bildiği tiyatrocu bir poker arkadaşının (Rodney Hart) evine gider. Adamın evini yine maymuncuk marifetiyle açar.

Dördüncü bölümde Bernie, barda kendisine kutuyu çalması için para teklif eden adamla karşılaşmasını düşünür. Adam ona tanıdık gelmektedir. Nereden olduğunu bir türlü bulamaz.

Beşinci bölümde Bernie, Rod’un evinde uyurken içeri bir kadın girer, Rod’un çiçekleri sulaması için kendisine anahtar bıraktığını söyler. Bernie kadına adının Roger olduğu, ailesinin yem şirketinde çalıştığı, kafa dağıtmak için New York’a geldiği yalanını uydurur. Kadın ona adının Ruth Hightower olduğunu, takı, vitray işleriyle uğraştığını söyler. Fakat kadın, Bernie’nin kim olduğunu bilmektedir. Korkmasına gerek olmadığını, suçsuz olduğuna inandığını söyler.

Altıncı bölümde Bernie, Ruth’la konuşurken Flaxford’un kafasına kül tablasıyla vurulmuş olduğunu bir kez daha vurguluyor. Bernie, kendisine kutuyu çalma işini veren adamı bir yerlerden hatırladığını düşünüyor fakat bir türlü çıkaramıyor.

Yedinci bölümde Bernie peruk ve kasket takıp kendi dairesinde gizlediği parayı ve giysilerini almak için dışarı çıkar. Evinin önüne geldiğinde polise benzer iki kişinin apartmandan içeri girdiğini görür. Dairesinin ışıklarının yandığını görünce oradan ayrılır. Kendisine işi veren adama rastlayabilmek umuduyla Pandora Bar’a gider, rastlayamaz ve tekrar Rod’un dairesine döner.

Sekizinci bölümde Bernie, Ruth’u bir şeyler almasını söylemek için aramak ister, fakat Ruth’un telefon rehberinde kaydı yoktur. Numarasını vermesini istediğinde kadın geçiştirir. Yazar Ruth hakkında okurun içine şüphe tohumları eker.

Dokuzuncu bölümde Bernie, evde eski bir filmi TV’den seyrederken kendisine hırsızlık işini veren adamın aktör olduğunu anlar. Adamın adını öğrenebilmek için yapım şirketleri ve televizyon kanallarını arar, adresini öğrenebilmek için menajerinin bürosuna girmeye karar verirler.

Onuncu bölümde Bernie, menajerin bürosuna girer, adamın kaldığı otelin adresi ve bir fotoğrafını alır. Tabii ki huylu huyundan vazgeçmez, çekmecedeki seksen doları cebine indirir. Döndüklerinde Ruth’la yakınlaşırlar. Ruth, adının Ruth Hightower değil Ellie Christopher olduğunu itiraf eder.

On birinci bölümde Bernie, giysi ve para almak için gizlice kendi evine girer. Kapı kırılmış olduğundan eve polis dışında birilerinin daha girmiş olduğunu anlar. Elaine Christopher’in telefonunu rehberden arar, ancak bu isimde birinin kaydı yoktur. (Yazar okurun kafasında kadın hakkında yine şüphe uyandırıyor.)

On ikinci bölümde Wes’in, yani kendisini tutan adamın oteline gidip adamı beklemeye başlarlar. Adam gelir, kutuyu bir kadının istediğini söyler. Bernie’ye işi önermesini de aynı kadın istemiştir. Bernie bu kadının daha önce hırsızlık için evine girdiği Darla Sandoval olduğunu anlar ve Wes’e kadınla görüşmek istediğini söyler.

On üçüncü bölümde Bernie ve Darla buluşur. Elaine bir bahane uydurup görüşmeye gelmez. (Elaine hakkında şüpheler iyice arttı.) Kadın, maktul Flaxford’la ilişkisinin olduğunu, adamın kutunun içinde bulunan fotoğraf ve ses kayıtlarıyla kendisine şantaj yaptığını anlatır. Kadının kocası kirli bir savcıyla ilgili soruşturmanın başındadır ve Flaxford da kadına şantaj yaparak kocasını etkilemesini ve soruşturmaya son vermesini istemiştir.

Bernie kutunun hala evde olabileceğini, içinde fotoğraf ve bantlardan başka bir şey daha olması gerektiğini söyler.

On dördüncü bölümde Bernie, olay mahallinde kutuyu arayabilmek için, Darla’dan aldığı parayla kendi parasını birleştirerek Ray’a on bin dolar rüşvet verir.

On beşinci bölümde Ray, Loren’ı da alıp gelir, Bernie onun copunu ve tabancasını alır. (Yazar copun tahtasının dümdüz ve cilalı olduğunu belirtir. Daha önceki bölümlerden birinde copun eski, yıpranmış olduğunu söylemişti.) Ray, mührün polislerce birkaç kez söküldüğünü söyler. Brooklyn savcısının adamları da eve gelmiştir. Ray anahtarı yarım tur çevirir ve kapı açılır. Bernie kapının kilitlenmediğini, kilitlenmiş olsaydı açılması için anahtarın bir buçuk tur dönmesi gerektiğini söyler.

Ray masada gizli bir bölme arar, bulamaz, yatak odasına göz atar, yatağın ayağıyla duvar arasına sıkışmış küçük bir şey bulur. (Okur bunun üstünde kan izi olan yüz dolarlık bir banknot olduğunu bilmez.)

Bernie, salonda bir kül tablası daha olduğunu hatırlar, Ray ise tek kül tablası olduğunu, onun da cinayet aleti olduğu için polis tarafından götürüldüğünü söyler. Ray, ciltli bir kitaba benzeyen kutuyu kitaplıkta bulur. Ray’e fark ettirmeden kutuyu açar ve içindekileri ceplerine, yatağın altında bulduğu parayı kutuya koyar.

On altıncı bölümde kutuyu alıp Darla’nın garsoniyerine dönerler. Bernie kutuyu açmadan önce kilit hakkındaki düşüncelerini onlarla paylaşır: “Ben geçen gece Flawford’un dairesine girdiğimde kilidin sürgüsü çekilmişti. Şu hâlde katil ya daireden çıkarken anahtar üzerindeydi ve ceset içerideyken kapıyı dışardan kilitlemişti ya da Flaxford içerden topuzu çevirerek sürgüyü itmişti. Ancak katilin anahtarı olduğunu ya da olsa bile kilitleme zahmetine girmiş olacağını sanmıyorum.”

Bernie bunları söyledikten sonra Loren’i suçlar.

Son bölümde Bernie, Wesley’le konuşur. Fotoğrafların içinden bir tanesini ayırır ve diğerlerini şöminede yakar. Gizlice Ellie’nin dairesine girer. Oradan çıkıp Ellie’nin kendisini beklediği Rod’un dairesine gider. Ellie’ye kutunun boş olduğunu, fotoğraf filan olmadığını söyler. Ellie ona işe nasıl dahil olduğunu anlatır.

Kitap özetle böyle. Ekleyeceğim birkaç husus var. Block’un kahramanlarının ahlaki belirsizliklere sahip olmasıyla ilgili şunu söyleyebilirim. Bernie’nin diğer maceralarında da polis Ray’le sürekli bir rüşvet ilişkisi vardır. Scudder maceralarında polisler kendileri uğraşmak istemedikleri pis işleri Matt Scudder’a paslar. Yani polise ahlaki eleştiri yazarın romanlarında sıkça rastladığımız bir detaydır.

Block kısa cümlelerle, tatlı tatlı öyle bir anlatıyor ki bahsettiklerinin önemsiz konular, öylesine konuşmalar olduğunu sanabilirsiniz. Ancak bu anlatım tarzı aslında okurdan kanıtları kaçırma numarası.

Gamze Yayık: Boşuna Büyük Usta dememişler. Kurgunun kutuyla başlayıp muammanın kutunun bulunuşuyla çözülmesi de güzeldi.

Güneş Barguş: Yazarın Bernie’nin bakış açısıyla anlattığı hikâyede zaman zaman karakterin okurla konuştuğunu gördük.  Yazarın okura seslendiği bölümler dikkatimi çekti ama bunun kurguyu kestiğini düşünüyorum.

Emel Aslan: Genel olarak romanı beğendim. Yazarı sever ve okurum. Karaktere ilişkin detayları biraz uzun tutmuş. Bunu Rhodenbarr maceralarının ilki olmasına bağlıyorum. Romanda tesadüflerin fazlalığı dikkatimi çekti. Ellie ile Bernie’nin oyuncu arkadaşı Rod’un aynı binada oturuyor olmaları mesela. Çeviri ile ilgili birkaç sıkıntı gördüm, sevmediğim kısımlar oldu. Özellikle menajer veya ajans yerine ajan sözcüğünün kullanılmasından rahatsız oldum. Bazı cümlelerin çevirisini de bilakis çok beğendim.

Reha Avkıran: Az önce söylemeyi unutmuşum, Block’un Oğlak Yayınları’ndan çıkan Ustaların Seçtikleri isimli bir öykü derlemesi var. Ünlü polisiye yazarlarının hem kendi öykülerini hem de en sevdikleri hikayeleri bir araya getirmiş. Bulursanız muhakkak okumanızı tavsiye ederim. Bir de Telling Lies for Fun & Profit: A Manual for Fiction Writers var, dilimize çevrilmedi ama edinmenizi isterim. Bunda da yazarlara yararlı olabilecek bölümler var.

Mehtap Sezer: Emel hanımın tesadüflerle ilgili tespitine katılıyorum. Muhtemelen kendim öykü yazarken bu kadar tesadüf olsa kurgunun gerçekten uzaklaştığını düşünürüm. Ancak yazar bunu ustalıkla kullanabilmiş. Nefis bir polisiye. Her bölümde bir karakter üzerine yoğunlaşıp olayları çoğaltarak vermesi kafa karışıklığını da önlüyor. Karakterleri başarıyla yaratmış. Hırsızı öyle bir anlatmış ki hırsızlık konusunda epey bilgi sahibi olduk. Sanırım hırsızın ağzından yazılmış bir roman okumamıştım daha önce.

Gamze Yayık: Yazar parasız bir döneminde hırsızlık yapmayı düşünmüş. Sonra bunu kurguda kullanmaya karar vermiş. O hırsız bir de ceset bulup polise yakalansa ne olurdu deyip oturup yazmış.

Benim ilk Block romanımdı. Çok beğendim, önerisi için de Reha hocama minnettarım. Daha sert bir polisiye bekliyordum, o nedenle şaşırdım. Romandan çok uzun bir hikâye gibiydi. Eğlencelik demek hakkını yemek olur. Okurken eğlendiren ama derinliği olan bir metin. Romanları okurken karakter haritası çıkarıyorum. Onun şekli bile romanın ne ölçüde iyi yazıldığını ele veriyor. Şayet bu karakter ağacında saçma sapan dallanmalar oluyorsa bu demek ki yazar bir noktadan sonra karakterlerini artık zapt edemiyor, girdiği çıkmazları yeni karakterlerle çözmeye çalışıyor. Sonra da ipin ucu kaçıyor tabii. Bu romanın karakterleri bir şekilde birbiriyle bağlantılı, üç dört ana, bir o kadar da yan karakterle romanı kotarmış, artığı, fazlası yok. Kurgusu karışık ancak yazarın karakteri çözüme götürüşü ustaca. Dantel sökülür gibi muamma kolayca açığa çıkıyor. Muammayı canlı tutması romanı istekle okumaya sebep oluyor. Yazıldığı yılla alakalı olabilir ancak ben okurken cinsiyetçi cümlelere takılıyorum. Burada da bir tane yakaladım. Olmamasını tercih ederdim. Bernie diyor ki “Gözlemlerime göre kadınların çoğunun kolayca değişebilen ahlak sistemleri vardır.”

Block tam bir söz cambazı. Zamanın yavaş ilerlediğini “Zaman orta çağdaki kadar hızlı geçiyordu,” evinin dağınıklığını “Atilla ve Hunlar geçmiş gibiydi ortalık,” diyerek çok güzel bir yolla ifade ediyor.

Son olarak Bernie’nin soymak için girdiği evlerde oranın sahibi olsa neler yapardı diye düşünüşünü psikolojik olarak yerleşik ve suçsuz bir hayata özlem gibi algıladım. Bilmem katılır mısınız?

Reha Avkıran: Bernie parayı alıp çıkar, öyle ev dağıtma zarar verme huyları yoktur. Ismarlama işler yapar. Bir macerasında sadece pul koleksiyonu çalması istenmişti örneğin. Ne kadar sevmişsem savunuyorum adamı. (Gülüşmeler) Ayrıca hiç yaşlanmıyor hep otuzlu yaşlarda.

Gencoy Sümer: Söylediklerinize katılıyorum. Size bir soru sorayım. Bu romanın türü ne? Rahat polisiye mi? Sert mi, yoksa başka bir şey mi? Bir yönüne bakarsanız sert polisiye gibi görünüyor. Ama başka bir yönden rahat. O bakımdan enteresan bir roman. Rahat polisiyeye daha yakın olduğunu düşünüyorum ancak Amerikan tarzı var. Hard-boiled dediğimiz tarz romanda var. Kullanılan dil, üslup, diyaloglar… Özellikle diyaloglarda bir karmaşa var. Karakterler birbirini anlamadan konuşuyor. Amerikan filmlerinde sık rastladığımız şeyler bunlar. Son tahlilde, aslına bakarsanız bu bir katil kim romanı. Hatta bu romanda kara roman özelliği de var. Kahraman zan altında ve kendini aklamaya çalışmakta. Bu nedenle bir kere daha hatırlatmak isterim. Katil kim romanları sadece 1930-40’lara 20’lere mahsus bir tarz değildir. Hemen hemen her devirde yazılmıştır, bugün de yazılmaktadır. Aslında polisiye dediğimiz tür katil kim, dedektif ve muamma romanıdır. Bu nedenle kitap benim için enteresan oldu. Maalesef bazı akademisyenler bunun farkında değil. Block da kendi tarzında, Amerikan hard boiled tarzını işin içine katarak enfes katil kim romanları yazmış. Diğer serisi de böyledir.

Ramazan Atlen: Benim üçüncü okuyuşum oldu. İlk seferinde katilin kimliği, sürpriz olarak polisin katil çıkması çok hoşuma gitmişti. Yazar cinayetin düşünülen zamanda işlenmemesi üzerine bir kurgu yapmış. Orijinal gelmişti bunlar. Sonraki okumalarda Reha abinin bahsettiği ipuçlarını yavaş yavaş fark ettim. Kül tablası üzerinde çok durmadığımı bugün fark ettim. Katili biliyor olmam okuma keyfimi bozmadı. Sonda hem katilin kimliği hem de Ellie’nin olayla ilişkisi olduğunu anlamamız çifte sürpriz oldu. Evet, kadının Bernie’nin kalmayı seçtiği daireye komşu bir dairede oturması fazla tesadüfiydi. Bunun dışında bir eleştirim yok.

Karşılaştırmak gerekirse, Scudder serisinden farklı olarak olaylar hep karakterimiz açısından mutlu sonla bitiyor. Olaylar sonuçlanıyor, muamma çözülüyor. Yazarın üslubu mizahi, atmosfer daha eğlenceli. Cinayet işlenmesine rağmen kanlı manzaralar yok. Ama okuru rahatsız edecek kadar da hafif romanlar değil.

Bernie çok özgün bir karakter. Profesyonel hırsız ve mesleğini seviyor. Serinin devamında da bu işin bağımlısı olduğunu anlıyoruz. Kendine ait olmayan bir eve girmenin, başka insanların hayatına onların izni olmadan dahil olmanın verdiği heyecanın bağımlısı. Eklemek isterim, Block bu serinin tüm devam kitaplarında ‘katilin kimliğinin tüm karakterlerin toplandığı bir odada açıklanması’ klişesini kullanmış.

Emel Aslan: Yani Cozy’e daha yakın seyrettiğini söyleyebiliriz.

Toplantımız Block hakkındaki görüşlerimiz, sıradaki kitabımız ve yaprak sarması mı dolması mı tartışmamızla devam etti. Umarım sizler de bu toplantıdan bizim kadar keyif almışsınızdır. Bol polisiyeli, edebiyat sohbetli, keyifli okumalar.

EN ÖZEL DEDEKTİFLERİMİZ

Soruşturmamızın bu bölümünde, Dedektif Dergi yazarlarına polisiye edebiyatta en sevdikleri özel dedektif karakterleri ve bu karakterlerin onları etkileyen özelliklerini sorduk.

İşte öne çıkan isimler:

Yerli Karakterler:

  • Remzi Ünal (Celil Oker)
  • Kerim Ülkü (Gencoy Sümer)
  • Vedat Kurdel ve Tefo (Algan Sezgintüredi)

Yabancı Karakterler:

  • Philip Marlowe (Raymond Chandler)
  • Cormoran Strike (Robert Galbraith / J.K. Rowling)
  • Dave Gurney (John Verdon)

Ve işte verilen yanıtların ayrıntıları…

AHMET ZİYA YILDIRIM

Remzi Ünal (Celil Oker) – Sade, pratik, ve alaycı. Olayları çözme şekli titiz, detaycı ve sezgisel. Zaman zaman şiddet kullanmaktan kaçınmaz.

Philip Marlowe (Raymond Chandler) – Sert, alaycı ve kuralları yıkan bir dedektif; ahlaki kodlara bağlı, zeki ve yalnız.

AYTAÇ KARA

Tommy ve Tuppence Beresford (Agatha Christie) – Daha sakin, stratejik, mantıklı ve sabırlı bir yapıya sahip koca + enerjik, risk almaktan çekinmeyen ve (fazlasıyla) meraklı bir kadın. Hem dengeli hem zıt denebilecek bir çiftin ekip haline gelerek birlikte olayları çözmesi.

Cormoran Strike (Robert Galbraith / J.K. Rowling) – Eski askeri polis ve bir bacağı takma, duygusal olarak yıpranmış ve biraz duygusal bir adam, azimli ve çözümleme yeteneği güçlü.

DİNÇER BATIRBEK

Kerim Ülkü (Gencoy Sümer) – Sakin ve bilge üslubu, ayrıntılara dikkat eden keskin zekâsı ve farklı bakış açısı.

İrfan Pat (Yamaç Yalçın) – Esprili konuşması ve açık sözlülüğü ile en zor, en ümitsiz durumlardan bile sıyrılabilme becerisi.

EMEL ASLAN

Hüseyin Kalander (Ramazan Atlen) – Sakin, telaşsız, sade, sıradan, iyi gözlemci.

ESRA GÜREL ŞEN

Remzi Ünal (Celil Oker) – Bir kahraman değil, zaafları olan gerçek bir insan olması.

Kerim Ülkü (Gencoy Sümer) – Beyefendiliği.

Mayk Hammer (Kemal Tahir) – Kemal Tahir tarafından orijinalinden daha iyi yazılması.

Cormoran Strike (Robert Galbraith / J.K. Rowling) – Engelli, hüzünlü ve yumuşak kalpli olması.

Sam Spade (Dashiell Hammett) – İnatçı, tecrübeli ve gözüpek olması.

Bay Card (Richard Brautigan) – Hayal dünyasını gerçek dünyaya tercih etmesi.

FUNDA MENEKŞE

Vedat Kurdel ve Tefo (Algan Sezgintüredi) – Alaycı tavırları ve bizden biri hissi veren sahicilik.

Kerim Ülkü (Gencoy Sümer) – Kendini yormadan zekasıyla olayları çözüşü ve kibarlığı.

Remzi Ünal (Celil Oker) – Kahve tutkusu, kendine özgü prensipleri olması.

Dave Gurney (John Verdon) – Eşiyle ilişkisi, inatçılığı.

Joshua Brolin (Maxime Chattam) – Dikkati ve detaycılığı

Philip Marlowe (Raymond Chandler) – Romantikliği.

GAMZE YAYIK

Sokratis Eliseos (Suphi Varım) – İzmirli, akıllı, dürüst bir dedektif oluşu.

Eşrefzâde İdris Bey (Ayfer Kafkas) – Dönem polisiyelerini sevdiğim için karakter erkek olmasına rağmen beğenirim.

Kerim Ülkü (Gencoy Sümer) – İyi aşçıdır, analitik zekâsı hayranlık uyandırır.

Baskerville’li William (Umberto Eco) – Ortaçağda bu kadar bilimsel ve mantıklı düşünen bir adamı nasıl sevmeyeyim…

Bernhard Günther (Philip Kerr) – Nazi döneminde emekli bir polis olarak Berlin’de son derece cesur işler yapar.

GENCOY SÜMER

Remzi Ünal (Celil Oker) – 1940’lardaki hard-boiled kurgusal dedektiflere benzemesi.

Mike Hammer (Mickey Spillane) – Matrak biri.

Philip Marlowe (Raymond Chandler) – Yalnızlığı.

Dr. Gideon Fell (John Dickson Carr) – Kilitli oda muammalarını çözen zekâ.

ORÇUN YENİLMEZ

Kerim Ülkü (Gencoy Sümer) – Muammayı değerlendirme yöntemi.

Remzi Ünal (Celil Oker) – Alaycı, başına buyruk olması.

ÖNAY YILMAZ

Hercule Poirot (Agatha Christie) – Kibar ve mütevazı bir beyefendi. Sakin, soğukkanlı, bilgili ve muhteşem bir gözlem yeteneğine sahip.

RAMAZAN ATLEN

Remzi Ünal (Celil Oker) – Bütün kaybetmişliğine rağmen kuyruğunu dik tutuşu.

Percule Hoirot (Gencoy Sümer) – Zekâsı, sakinliği, ciddiyetinin arkasında gizlenen muzipliği.

Vedat Kurdel ve Tefo (Algan Sezgintüredi) – Yalnızca kitaplarda rastlanan dostlukları.

Matt Scudder (Lawrence Block) – Vicdanı.

The Continental Op (Dashiell Hammett) – Her şeye meydan okuyuşu.

Kemal Kayankaya (Jakob Arjouni) – Alaycılığı.

YEŞİM YÖRÜK

Remzi Ünal (Celil Oker) – Gözlem yeteneği, doğallığı.

Kerim Ülkü (Gencoy Sümer) – Zekâsı.

Vedat Kurdel ve Tefo (Algan Sezgintüredi) – Vedat’ın iş bitiriciliği, Tefo’nun zekâsı.

Dave Gurney (John Verdon) – Analitik zekâsı, detaycılığı.

Philip Marlowe (Raymond Chandler) – Yalnızlığı, zeki ve aynı zamanda kurnaz oluşu, karizması, adil oluşu, ahlakı.

POLİSİYE EKRANI

SLOW HORSES (2022)

IMDb: 8.2

Apple’ın dijital yayın platformu Apple TV+’ta yayınlanan casus draması yapım, 9 Ekim 2024’te dördüncü sezonunu tamamladı ve altıncı sezon onayını aldı. Yayınlanan sezonları altışar bölümden oluşuyor.

Mick Herron imzalı roman serisinden uyarlanarak hazırlanan dizi, ilk romanın adını taşıyor. Yayımlanmaya 2010’da başlayan seri, novella olanlarla birlikte şimdiye kadar 13 kitabı buldu. Dizinin ekrana uyarlamasını Will Smith (Veep), yürütücü yapımcılığını ise Graham Yost (Justified, The Americans) yapıyor.

Zengin kadrosunda Gary Oldman, Jack Lowden, Kristin Scott Thomas, Olivia Cooke, Saskia Reeves, Jonathan Pryce, Rosalind Eleazar, Christopher Chung ve Aimee-Ffion Edwards gibi isimleri görmek mümkün. Yapım, geçtiğimiz eylül ayındaki Primetime Emmy’de En İyi Drama Dizisi, En İyi Erkek Oyuncu (Oldman) ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Lowden) dâhil olmak üzere dokuz dalda adaylık kazandı. En İyi Senaryo (Drama) kategorisinde Will Smith’e Emmy ödülü getirdi.

Dizinin konusu: Görevinde hatalar yaparak MI5’ın utanç kaynağı haline gelen bazı çalışanlar atılmak yerine ceza olarak Slough House’a atanır. Küçük, sıkıcı ve önemsiz görevleri üstlenerek günlerini geçirdikleri bu birimin başında onlarla uğraşmaktan kendince zevk alan Jackson Lamb bulunmaktadır.

Slow Horses’ın açılışında çömez River Cartwright’ın yaptığı hata sonucu kendisini burada bulmasına tanık oluyoruz. Böylesi bir dönemde İngiliz vatandaşı Hassan Ahmed’in ırkçı bir örgüt tarafından kaçırıldığı haberi gelir ve normalde aksiyonun gerisinde duran Slough House, kendisini olayın içinde bulur. Eski görevine dönmek isteyen River da Lamb’e rağmen olayın üstüne atlar.

MOONFLOWER MURDERS (2024)

IMDb: 7.6

İngiliz yazar Anthony Horowitz’in kaleme aldığı Susan Ryeland roman serisinin 2016’da yayımlanan ilk romanından uyarlama olan Magpie Murders, Şubat 2022’de ilk kez izleyiciyle buluştu. Diziyi İngiltere’de Britbox, ABD’de ise PBS kanalı ekrana getirdi. Altı bölümlük sezon 2023 içinde BBC’de de yayınlandı. Dergimizin yazarlarından Necva G. Esen’in, 39. sayıda, diziyi tanıtan makalesini buradan okuyabilirsiniz.

Magpie Murders, yazdığı polisiye romanlarla ünlü bir yazarın ölümünü konu alan bir roman/dizi ve “hikâye içinde hikâye” formatında. Editör Susan Ryeland, Alan Conway’in sıradaki Atticus Pünd kitabının henüz bitmemiş el yazmasını eline aldığında bir entrika ve cinayet ağının içine çekiliyor. Susan, Alan’ın ani ölümünün peşine düşerken Pünd alternatif bir zamanda, yani bitmemiş romandaki kendi davasıyla alakalı ilgili gizemi araştırmaya koyuluyor.

İlk dizinin gördüğü ilginin ardından Horowitz’in kaleme aldığı, serinin 2020’de yayımlanan ikinci romanı Moonflower Murders’ın dizi uyarlaması da izleyiciyle buluştu. İlk dizide olduğu gibi bir senaryoyu Horowitz yazdı, bölümleri bu sefer Rebecca Getward yönetti. Altı bölümlük dizi ilk olarak 15 Eylül 2024’te, ABD’de PBS’te ve İngiltere’de BBC One’da yayınlandı.

Magpie Murders’daki ana kadro oyuncuları rollerini yineledi. Dolayısıyla başroldeki Lesley Manville ve Tim McMullan’a bir kez daha Conleth Hill, Daniel Mays, Alexandros Logothetis, Claire Rushbrook, Jude Hill ve Matthew Beard gibi isimler eşlik ediyor. Masterpiece, Jill Green ve Eleventh Hour Films bu dizinin de yapımını üstleniyor.

Hikâye içinde hikâye formatını devam ettiren dizinin, Magpie Murders’tan bağımsız olarak da izlenmesi mümkün. Moonflower Murders’ın konusu kısaca şöyle; eski hayatını geride bırakarak Girit’te yaşamaya başlayan Susan, kayıp bir otel çalışanıyla ilgili yeni bir gizemin içine çekiliyor ve bu gizem onu Alan Conway’in kaleme aldığı eski bir romana götürüyor. Böylece Atticus Pünd de kendi dünyasında yeni bir cinayet davasının peşine düşüyor.

Not: Anthony Horowitz, 2025 içinde “Marble Hall Murders” adı verilen üçüncü romanı yayımlamaya hazırlanıyor. Roman serisinin Türkçe baskısı yok.

STRANGE DARLING (2023)

IMDb: 7.2

Amerikan yapımı bir psikolojik ve erotik gerilim filmi olan Strange Darling, Outlaws and Angels’ın (2016) ardından kariyerinin ikinci uzun metraj filmini çeken, ayrıca senaryosunu da kaleme alan JT Mollner imzalı.

Willa Fitzgerald, Kyle Gallner, Barbara Hershey, Ed Begley Jr., Steven Michael Quezada, Madisen Beaty, Bianca A. Santos ve Denise Grayson gibi isimler filmin kadrosunda yer alıyor. Ülkemizde “Sevgilim Kaç” ismiyle 30 Ağustos 2024’te iki haftalığına vizyona girdi.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı bir seri katil hikâyesini anlatan Strange Darling’de bir kadın ve bir erkek arasındaki çarpık, tek gecelik ilişki, bir seri katilin acımasız cinayet çılgınlığına dönüşür.

Film, altı bölüm ve bir epilogdan oluşuyor; ayrıca lineer olmayan bir kurguda ilerliyor. 35 mm ölçüyle çekilen (hatta bunu açılışında belirtmekten zerre çekinmeyen) filmin görüntü yönetmenliğini, oyunculuk kariyeriyle tanınan ve kariyerinin ilk görüntü yönetmenliğini üstlenen Giovanni Ribisi yaptı. Filmin çekimleri, hikâyenin geçtiği Oregon’da 2022 yılı içinde gerçekleşti. Miramax, No Remake Pictures ile Spooky Pictures ortaklığında hazırlandı, dünya prömiyerini Fantastic Fest’te 2023’te gerçekleştirdi.

THE ORDER (2024)

IMDb: 6.8

The Order, ABD-Kanada ortak yapımı bir suç drama ve gerilim filmi. Justin Kurzel’in yönettiği ve Zach Baylin’in senaryosunu kaleme aldığı yapım, dünya prömiyerini Ağustos 2024’te, 81. Venedik Uluslararası Film Festivali’nin yarışma bölümünde yaptı. 6 Aralık’ta, ABD’de sınırlı şekilde vizyona girecek filmin ülkemizde 20 Aralık’ta sinemalara geleceği biliniyor.  The Order’ın (“Düzen”) vizyon tarihi öncesinde, Filmekimi kapsamında izleyicisi ile buluştuğunu hatırlatalım.

Film, Kevin Flynn ve Gary Gerhardt’ın 1989 tarihli kurgusal olmayan kitabı The Silent Brotherhood’a, dolayısıyla gerçek hayatta yaşananlara dayanıyor. Başrollerinde Jude Law, Nicholas Hoult, Tye Sheridan, Jurnee Smollett, Alison Oliver ve Marc Maron yer alıyor.

Film, 1980’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde aktif olan ve The Order olarak bilinen beyaz üstünlükçü bir grubun peşine düşen bir FBI ajanının etrafında dönüyor. 1983 yılında, Idaho’da yaşayan bir FBI ajanı, son zamanlarda Kuzeybatı Pasifik’teki toplulukları dehşete düşüren banka soygunları, kalpazanlık operasyonları ve zırhlı araç soygunlarında bir düzen fark eder. Bunun geleneksel bir organize suç biriminin işi olmadığını, liderliğini Bob Mathews’un yaptığı radikal bir grubun işi olduğunu kanıtlamak için yola çıkar.

Not: Filmde karşı taraflarda iki karakteri canlandıran Hoult ve Law birbirleriyle ilk dört hafta boyunca konuşmadı ya da bir araya gelmedi. Nicholas Hoult’la True History of the Kelly Gang filminde de çalışan Justin Kurzel, Hoult’tan Jude Law’u fark ettirmeksizin bir gün boyunca takip etmesini de istedi. Ayrıca Nicholas Hoult ve Tye Sheridan X-Men filmlerinin ardından bir kez daha bir araya geldiler.

İyi seyirler dileriz.

KIRMIZI MİKSER

Dört çarpı dört cip, yönetim binası önünde öyle bir fren yaptı ki gelenin bir bela çıkaracağını anlamayan kalmadı.

“Patronu görecem!” dedi, orta boylu tıknaz genç adam. “Benim adım Ethem Doruk.”

“Elbette,” dedi sekreter en tatlı sesi, en zarif gülüşüyle. “Sizi beklemiyorlardı sanırım.”

“Hayır,” dedi adam ağzının kenarıyla. “Kimdir buranın sahibi?” Pis bir koku duymuş gibi baktı kadına.

Sekreter Defne Hanım, firma sahibiyle ilgili bir-iki cümle söyledi. Ama şimdi bir telefon görüşmesi yaptığını da ekledi. Şöyle oturmaz mıydı acaba beyefendi? Görüşme biter bitmez…

Sonra o güzel yeşil bakışlarını adama dikti:

“Sizi sinirlendiren bir sorun var sanırım.”

“Evet, şurada komşuyuz, ama şoförleriniz eşşşeklik ediyor!”

 Defne Hanım yüzüne ş harfinden buhar fışkırmış gibi geri yaslandı.

“Efendim? Nasıl bir say… Siz şu Amerikan Tütün şirketinden misiniz?”

“Hayır, onun yanındaki Dolgar A.Ş.’nin sahibiyim ben, bayan.” Aşağı düşen dudak kenarları ve göz kapakları.

“Anlıyorum yontma taş, yani taş satışı yapan firma. Acaba direksiyon denetiminde bir sorun mu oldu ki? Tam olarak…”

“Ne tamı, ne yarımı kardeşim? Adam beton kamyonunu üzerime sürdü diyorum!”

“Plakasını ala…”

“TAY 514.” Başını yukarı aşağı hesap soracağını belirtir şekilde salladı birkaç kez.

“Kırmızı mikser,” diye mırıldandı sekreter.

“Kırmızı beton kamyonu, evet! Şımarık olur bu şoför milleti! Ama koyacaksın kapının önüne iki tanesini, bak nasıl ip gibi oluyor o itler! Bilmem mi? Bende de var! Üstelik sarhoş muydu neydi, suratı kıpkırmızı!”

***

Şantiye sorumlusu inşaat mühendisi Faruk, Defne’nin telefonundan sonra onarımı tamamlanan panmikserin yanından ayrılıp ağır ağır yürümeye başladı. Herkes gibi o da canından bezmişti. Arıza yüzünden siparişler ileri kaydırılmış, o günkü hazır beton diğer dökümlerle birleşince işin içinden çıkılmaz olmuştu. Planlamacı mühendis, günde dökülmesi gereken betonu ve dökülebilecek miktarı hesaplıyor, “Fena oluyorum abi, müşterileri kim susturacak?” deyip duruyordu. Tay İnşaat’ın ukalaları da laf anlamıyor, yüklenicisi oldukları işler durdu diye kardeş şirket falan demeyip başının etini yiyorlardı. Yetmezmiş gibi onarım sırasında İsmail Usta kaza geçirmişti. Adam içindeyken panmikser çalışmış, İsmail Usta elleri yarılmış, bir kaval kemiği, iki kaburgası, burnu kırık, sayısız kesikten yüzü kan içinde hastaneye zor yetiştirilmişti. Faruk, sigortasız çalıştırdıkları adamı özel hastaneye götürdükleri için faturanın ne çıkacağını düşünürken terliyordu. Patron özel hastaneyi duyunca… Büyüyüp kalınlaşan harfler tek tek gözünün önüne geliyordu: “Ne! Ne yaptık dediniz? Özel hastaneye mi?” 

Devlet hastanesine götürsen kime meram anlatacaksın Lamia Hanım? Tut ki işini uydurdun, müdahale ettiler, hani sigorta? İş kazası demesen ne diyeceksin? İşe bugün başladı yalanını yutarlar mı sanıyorsunuz efendim?

Derin derin iç geçirdi. Bina kapısında ayakkabılarının çamurunu,  gereğinden uzun bir süre paspasa sürttü. Onu görünce fırlayıp yanına gelen adama ekşi bir suratla baktı. Beklemekten sıkılmış öfkeli konuk, “Bu sizin adamların iyi bir derse ihtiyacı var beyefendi!” diye lafa girdi.

“Hayırdır?”

Faruk Bey başını geri çekip yüzünü buruşturdu.  Adamın konuşmasını dinlerken baretini çıkardı, başını kaşıdı, tekrar taktı.

“Hayır,” dedi adam. “Sinirle elimi belime attım. Çekip vuracağım, çoluğuna çocuğuna yazık!”

Faruk, surat ifadesini bozmadan dişlerini sıktı, sağına soluna baktı.

“Aman beyefendi, iyi ki… O bizim en belalı şoförümüz, 14’lüyle gezer. Bilirsiniz, bazılarının kafası kızdı mı gözü bir şey görmez. Alıngan adamdır. Acaba alınmasına neden olmuş olmayasınız?”

“Alınmak mı? O herifin işten atılmasını istiyorum! Benim şoförlerimden biri için böyle bir şikâyet olsa hiç tutmam!”

“Ya, demek öyle. Ne yazık ki biz böyle davranmıyoruz. Bir de onu dinleyeceğiz. Tutanak tutacağız. Cezası neyse veririz. Ama dün ağır bir iş kazası oldu. Bir adamımız az daha panmikserin içinde kıymaya dönüşecekti. O yüzden çok bitkinim. Ama gerekeni yapacağım. Siz rahat olun.”

“Arabayı üstüme sürdü beyefendi! Kasıt! Adam öldürmeye kasıt var diyorum! Psikopat mıdır, sosyopat mıdır, buradaki adamlara da zarar verir! Atın işten yoksa sizden de şikâyetçi olurum!”

Faruk Bey kartını uzattı.

“Sizinkini de alayım, bilgi veririm.”

Ethem Bey, elinin tersiyle kartviziti itti. Dört çarpı dördüne bindi. Parmağını sallayarak tozu dumana katıp manevra yaptı. [DİKKAT! ŞANTİYE ÇIKIŞI!]  tabelasının yanından geldiği gibi hızla çıktı. Güneş, sinirli bir sırıtışla dolum bekleyen kırmızı mikserin dişlerinde, ona yaslanmış kızıl sakallı şoförün aynalı gözlük camında ve usturaya vurulmuş kafasında parlıyordu. Dört çarpı dörtteki herifin onu işten attırmaya çalıştığını çoktan ona fısıldamışlardı…

***

Ethem Bey eve gitmeye karar verdiğinde saat 01.20’yi gösteriyordu. Çalışırken yudumladığı viski onu hayli yatıştırmıştı. Binadan çıkıp bahçedeki arabasına yürürken keyfi yerindeydi. Bekçi otomatik kapıyı açmış, kulübesinin dışında, ayakta bekliyordu. Patron, dört çarpı dördü yavaşça kaydırdı.

Yan yolun ortasına ulaştığında arka koltuktan doğrulan bir gölge mırıltılı bir sesle, “Şantiye yoluna sap, hızını sakın değiştirme,” dedi.

Adam irkildi. Aynadan tek görebildiği parlayan bir kafaydı. Tabancasını yanına aldığına sevindi. Birkaç dakika sonra farlar tabelayı aydınlattı:

[DİKKAT! ŞANTİYE ÇIKIŞI!]

 “Cep telefonunu ve tabancanı bana uzat. Sonra da dur. Sakın çakallık gelmesin aklına. Ensene bir delik açarım, hiç bakmam.”

Araba durur durmaz iki köpek havlamaya başladı.

“Arabadan in.”

“Saçmalama, köpekler beni parçalar.”

“Belki.”

“Hayır!”

“İn lan!”

Kapıyı açtı. Hırıltılara dönüşen seslerden inmesini sabırla bekledikleri anlaşılıyordu. Kapıyı kapattı.

“İmkânsız!”

“Peki, sen istedin.”

Arka kapı açıldı ve adam arabadan iner inmez siyah doberman pincsher cinsi Zift’le Kars çoban köpeği Zeytin içeri atladılar. Ethem Bey, garip bir çığlık attı. Çıkan ses, köpekleri daha çok azdırdı. Dişler ve patiler çalışmaya başladı.  El yordamıyla kapının kolunu bulup kendini dışarı atıp hızla kapattı. Kalbi, göğüs kafesini parçalamak için gümbürdüyordu. Çaresiz ve şaşkındı. Olup bitenleri kafasında düzene koymaya çalışıyordu. Denetimin elinden kayıp gitmesi, onu çökertmişti. Yarı karanlıkta başka bir tabela çarptı gözüne:

[DİKKAT TEHLİKELİ BÖLGE, BU NOKTADAN SONRA BARET, GÖZLÜK VE KORUYUCU AYAKKABI ZORUNLUDUR]

Ensesinde emir veren adam yok olmuştu. Karanlığı bir ağustos böceği ve bir transistorlu radyo kemiriyordu. O tarafa; farlar dışında şantiyede görünen tek cılız ışığa doğru koştu. Gece bekçisi olmalı!

[TEHLİKE! ASİT TANKI!]

[VİNÇ ÇALIŞMA ALANI! ASILI YÜKE DİKKAT ET!]

“İmdat yardım edin!”

Nefes nefese içeri girdi. Masaya, kollarının üstüne yatmış adam derin uykudaydı, radyoda reklâmlar vardı.

“Hey! Baksana! Köpekler saldırdı! O adam beni tehdit…”

Sırtına iliştirilmiş kâğıdı gördü: “Onun yemeğine uyku ilacı koydum.”

Telefona atıldı. Hat kesikti. Gece bekçisinin cep telefonu masanın üstündeydi, pili yoktu!

Telsiz çalışmıyordu. Buradan çıkmalısın! Çıkabilirsin! Köpekler arabanın içinde, nereye gidebilirim?

Pencereden dışarıyı görmeye çalıştı. Karanlık… Uzakta kalmış arabası farları açık duruyordu. Dışarı çıktı.

[BARETİNİ TAK! MALZEME DÜŞEBİLİR VEYA FIRLAYABİLİR.] 

Kapının önündeyken etrafı dikkatle dinledi. Başka bir telefon bulabilirdi. Sessizce en yakın binaya yürüdü.

[LABORATUVAR. YALNIZCA GÖREVLİ PERSONEL GİREBİLİR.]

Labrador retriever cinsi Kar, onu bekliyordu. Geri geri gidip…

[KUMANDA ODASI. BU ALAN İZİNSİZ GİRİŞLERE KAPALIDIR.]

Kapı kolu?  Elini bir metal kesti. Boğuk bir ses çıkardı. Kilitli!

 Can havliyle yön değiştirdi.

[JENERATÖR – ÖLÜM TEHLİKESİ. GÖREVLİDEN BAŞKASI GİREMEZ!]

Elinden boşalan kanın yere damladığını hissediyordu. Kilitli! 

Kösele ayakkabıları ve kendi nefesinden başka ses yoktu. Birden durdu. İçinde büyüyen panik duygusuna karşın…  Çok küçük sesler… Hayır, duymaktan öte bir algıydı onu uyaran. Yerdeki betona değen… Tırnaklar… Köpeklerin havlamadığını o zaman fark etti.  Hızla geri döndü. İki kara köpek dilleri dışarıda iki metre uzağında –hayır– üç köpek-atlamak üzere –hayır, hayır beş tane – bir kapı daha! [DİKKAT GİRMEK YASAKTIR!] Can havliyle bir kol buldu. Açık! Tanrım! Son anda kurtulmuştu. Ağır demir kapıyı kapatıp yalın bir karanlığa sığındı… Boğazından fırlayıp kaçmak isteyen kalbini eliyle tutmuş, ağzını sonuna kadar açmış hâlde iki büklüm derin nefes aldı bir süre. Öksürüp korkusunu atmaya çalıştı. Buradan kıpırdamamalı! Sabahı beklemeli!

“Kimse yok mu?” Yer ve duvarlar metal sesi veriyordu. Tavanın yüksekliğini anlamaya çalıştı. Sesi… Bir kuyunun dibinde olduğunu düşündürecek kadar yükseldi, yükseldi. Nem kokusu… Yukarılarda sarı bir ışık yavaşça belirdi. Çelik ızgarayla sağlamlaştırılmış düşük voltajlı bir ampul. “Burada biri var!”  Eli zonklamaya başladı birden. Parmaklarından süzülen kan… Işığın işaretlediği yerde tabancası duruyordu! Sevinçle, korkuyla, utkuyla hamle etti. Yanlış adım!  Ayağı pervane kanadı gibi bir şeye takılıp düştü. Tutunamadı. Alnını demir bir çıkıntıya çarptı. Bir an ışık gidip geldi. Ağzında kötü bir tat oluştu. “Çok şükür tabancamı bul…”

Beyaz bir kâğıt… Kâğıttan korktu.  Ama yine de okudu: “Panmiksere hoş geldin! Tay Hazır Beton güvenli yaşamlar sunar.”

“Kum, çakıl, kül, bir de sen!” Yeşil, küf kokulu, sinsi… ses.

Kontrol duygusunu tümüyle yitirdi. Öfkeyle bağırdı:

“Kimsin sen?”

“Elin uf mu oldu?”

“Kimsin?”

“Adım Melek. Kırmızı mikserin şoförü. Beni hatırladın mı cici çocuk? Hani şu atın işten dediğin… Cık, cık, ama itin biri istiyor diye ekmek ağacına balta vurulur mu öyle? Karıma anama, babama, yedi çocuğuma kim bakacak sonra?”

“Y-yok, s-sen yanlış anladın.”

“Ya, ne demezsin.”

“Lütfen…” Vücudundan ter fışkırdı. Yanlışlıkla alnını yaralı eliyle silmek istedi, bulaşan ıslaklıktan irkildi.

“Ne o, solunum güçlüğü mü çekiyorsun?”

“Neydi adın?”

“Melek.” İkinci “e” vurgusuyla sözcüğe saf ve temiz anlamı yüklenmişti. “Kızıl Melek, derler bana. Adım şaşırtıyor, değil mi? Herkesi şaşırtır. Hikâyesini dinlemek ister misin? Kırk günlükken hastalanmışım. Ölecek demişler. Dedemin aklına atadan kalma bir tedavi gelmiş. Dolunay zamanı beni götürüp mezarlığa bırakmış. ‘Melekler bebeği geri getirecek,’ demiş. Gün doğarken ağlamamı duymuşlar. İyileşmişim. Alıp eve getirmişler. Dedem de melekler geri getirdiği için adımı Melek koymuş.”

Ses kesildi. Bitmiş bir sigara dönerek aşağı düştü.

“Beş dakika sonra panmikser çalışacak,” dedi Melek, iç geçirerek. Bir yerlere vurdu, metalik ses yankılandı. “2.450 kilogramlık bu.”

“Hayır!” dedi Ethem Bey, sözcük metal duvarlardan kaçtı, sekti, geri geldi. Sonra hiç duymadığı başka bir ses onun sözcüğünü yuttu.

“Agrega bunkeriyle yürüme bandının sesi bu,” diye açıkladı Melek ve Ethem Bey’in görmediği bir yerden ayaklarının dibine çakıl taşları dolmaya başladı. Sıçrayanlar yüzünü, başını acıttı. Bilinmeyen bir yerden komut aldı: KAÇ! Ama ayakları yere çivilenmişti sanki. Dehşete kapıldı.

“Birazdan silolardan çimento ve kül de gelecek,” dedi Melek.

Kurbanın hayal gücü çalıştı. Malzemeler burnundan ağzından içine dolup onu soluksuz bırakacaktı. Buradan kurtulsa bile karışım için tonlarca su. Kapı kapanmış, ayakları çakıl, kum, çimento ve küle gömülü olduğundan kıpırdayamayacak. Yüzmeyi becerse bile… Ne demişti o adam; bir adamımız az daha kıymaya dönüşecekti. BURASIYDI!

“En hızlı devir, en iyi karışım,” dedi Melek. Kahkahası metal duvarları daralttı, adamı sıkıştırdı, sıkıştırdı, soluksuz bıraktı. Beton bulamacından pervaneden… Kaçış yoktu!

“Su sesi,” dedi Melek, sakince. Az önce gülen o değildi sanki. Susup bekledi. Akma uğultusunun iyice duyulmasını istiyordu. Kahkahaların içinde bir yarık açılmış, içine ezici sıvı doluyordu. Ethem Bey duydu. Sonra? Küçük birkaç tık sesi.

Panmikser çalışmaya başladı, diye düşündü. Hayır! Yavaşça ve parçalanarak ölmek istemiyordu. Ona yalvarmalıyım! Vazgeçmeyecek! Niçin? Buradan çıkış yoktu! Dışarıdaysa köpekler! Tabancasını aldı ve ağzına sokup tetiğe bastı! Girdiği yerin kullanılmayan bir silo, ayaklarının dibindeki kanatların ise hurda bir mikser parçası olduğunu ve asla çalışmayacağını bilemezdi…

İŞLENMEMİŞ CİNAYETLER

Şirketten sessizce istifa ettim ve ailemin desteğiyle yurt dışına gittim. Olanlar beni haliyle çok kötü etkilemişti. İngiltere’de bazı kafe ve restoranlarda çalıştım önceleri. Kalıcı ve formasyonumla ilgili bir iş bulana kadar. Beş altı ay sonra şansımın da yardımıyla bir bankanın merkezinde fena sayılmayacak bir pozisyonda işe girdim. Yaklaşık yirmi beş yıldır da aynı bankadayım. Şu anda insan kaynaklarından sorumlu genel müdür yardımcısıyım. Kariyer basamaklarında tepelere geldim.

Bugüne kadar herhangi bir konu hakkında büyük konuşmamak gerektiğini hep söylerdim. Bilirsiniz, bazı kırmızı çizgileriniz vardır ve genelde onların dışına çıkmaz, başkalarını ve kendinizi şaşırtmaz, güvenli bölgenizde yaşar gidersiniz. Kitaplarda okuruz, filmlerde izleriz; bazen bir an vardır, bir saniye. Orada bir seçim yaparsınız. Doğrudur ya da yanlıştır, amacım bunu sorgulamak değil. Haddim de değil zaten. Ancak o seçimi yaptığınızda, önceki siz değilsinizdir. İşte dikkat çekmek istediğim nokta tam da bu. Sizi o noktaya götüren etkenler saniyenin onda birini yaşadığınızda önemini yitirmiştir artık.

Uluslararası bir finans toplantısı için İstanbul’a gelmiştim. Çalıştığım bankanın fonlayıcısı olduğu bir projenin çıktılarının masaya yatırılacağı, birçok beyaz yakalı için önemli iş bağlantılarının kurulacağı, orta ve üst düzey yöneticilerin kimilerinin iyi kalite çakma Rolex saatlerini sergileyecekleri bir ortamdı anlayacağınız. Açılış konuşmaları, sunumlar, atölye çalışmaları derken ikinci günün sonuna gelmiştik.

Programın öğleden sonraki kısmında bankaların siber ve fiziksel güvenliği konusu konuşulurken bir adam dikkatimi çekti. Beyaz saçları, çopur yüzü, uzun ince fiziğiyle ve kendinden emin tavrıyla dikkat çeken biriydi. Birkaç saniye sonra başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Adamı hatırlamıştım! Ancak emin olmak için biraz daha izledim. Konuşmasındaki vurguları bile dikkatimi çekmeye başladı ve beni yıllar öncesine götürdü. Soğuk soğuk terliyor, gözüm seğiriyor, midem ağrıyordu.

Dinleyicilerin arasından hızlıca çıkarak toplantının yapıldığı otelin bahçesine indim. Dışarı adımımı atar atmaz bir sigara yaktım. Dumanı içime hapsettim adeta. Yağmur yeni dinmiş etraf toprak kokusuyla dolmuştu. Bahçedeki çimler parıldıyordu. Zamanı geri sardı hafızam…

Kışın en soğuk günlerinden birinin akşamı, iş çıkışı eve dönerken siyah bir araba yolumu kesmişti. Beni zorla bindirip konuşmaya götürdüklerini söylediler.

Kafamı su dolu bir varile sokup nefessiz bıraktılar. Tekmelerdiler, yumrukladılar. Defalarca aynı şeyi yaptılar. Aldıkları sokağa geri bıraktıklarında kan tükürüyordum, ön dişlerimden biri de kırılmıştı. Bu adamlar şirketin anlaşmalı olduğu güvenlik firmasının adamlarıydı. Ne olur ne olmaz diye benim gözümü korkutmak istemişlerdi. Şirket hesaplarındaki açığın nereye gittiğini tespit edemedim ama bir işler döndüğünü anlamıştım. Ben çiçeği burnunda bir hesap uzmanı olarak bunu tereddütsüz tespit edebildiysem, ortadaki suistimalin boyutlarını düşünün derim.

İlaç firmalarında eskiden beri birtakım yolsuzluklar olduğu bilinirdi. Daha sonradan kafama dank edense işin ucunun bana da dokunduğuydu.

Ağzım yüzüm şiş eve döndüğümde gördüğüm manzara karşısında şoke oldum. Beni arabaya bindirip götürdüklerinde birkaç kişi eve girmiş, bir şeyler aramışlardı. Etrafı o kadar dağıtmışlardı ki, gören savaş çıktı zannederdi. Bilgisayarlar, kitaplar yerlerde, çamaşırlar karmakarışıktı. Polisi aramaya korktum. Şehrin göbeğinde ama dağ başındaydık sanki!

Başlarındaki adam, Zeki diye biriydi; Zeki Koral. Çopur yüzlü, uzun boylu, kara kuru bir herif. Daha çok o vurdu bana. Kafamı su dolu varile soktuğunda sadist bir keyif alıyordu. Hiç unutmadım suratındaki o ifadeyi. Bir de kafam suyun içinde çırpınırken “Nefesini tut” deyip pis pis kahkaha atmasını. Beni çırılçıplak soydular. Kafama silah dayayıp dansöz kıyafeti giymemi istedi Zeki. Karşı çıktım. İki yumrukta yere serdi beni. Silahı ağzıma soktu ve “Sıkarım ulan, geberir gidersin!” dedi. Mecbur dediğini yaptım. Sonra…

İşte bunu bilinçaltıma ittim senelerce. Olanlardan kimseye bahsetmedim. Onurum kırılmıştı. Korkmuştum. Hiçbir şey yapamadım, kaçmaktan başka.

Yaşadığım korku dolu birkaç saat, hayatımın sonraki dönemlerinde unutmak istediğim ve hafızamın çöplüğüne gönderdiğim bir zaman dilimiydi. Ancak bilirsiniz, çöpü temizlemezseniz, zamanla kokusu inanılmaz kötü olur, rahatsız eder.

Bu Zeki, zamanında adı birçok şaibeli işe karışmış mafya bozuntusu Kazım Nalbantoğlu adındaki sapığın ayak işlerine de bakarmış. Onun maşasıymış. Bok boku kenefte bulur derler ya, tam o hesap. Zeki Koral, çok göz önünde biri değildi Kazım Nalbantoğlu’nun aksine. Kazım şüpheli bir şekilde evinde ölü bulunmuştu geçen sene, olay basında geniş yer buldu. Kim öldürdü, niye öldürdü, mesele aydınlanmadı. Hoş, yüzlerce insan vardır o pis herifi öldürmek için sebebi olan bu da ayrı mesele.

Bilinçaltı yolculuğumu dudağımdaki yanma hissiyle mecburen sonlandırdım. Sigaramı filtresine kadar içmişim. Kapının oradaki ayaklı küllüğe izmariti attım ve içeri geçtim.

Program yarım saat kadar süren kapanış konuşmalarıyla sona erdi. Benden de bir değerlendirme konuşması istediler. Ne anlattım ne söyledim, hatırlamıyorum. İçim ürpererek, elim ayağım tutmadan bir şeyler geveledim.

Yemekten önce herkes bir şeyler içmek üzere fuaye alanında toplanmıştı. Bilinçsiz ve otomatikleşmiş hareketlerle ben de gittim. Viski bardağını tutan elim titriyordu. Yanımdakilerin sohbete dalmasından faydalanarak ceketimin iç cebine atıştırmalıkların olduğu masada unutulan meyve bıçağını koydum. Emindim, kimse fark etmemişti. Bir ara Zeki ile göz göze geldik. O pis sırıtışıyla bakıyordu bana, beni hatırladığını anladım.

Mecburen de olsa insanlarla sohbet ettim. Etrafımı saranlar Türkiye’nin önemli banka ve finans kuruluşlarının tepe yöneticileriydi. Hem biraz toparlanmam da gerekiyordu. Birkaç dakika sonra yapacaklarımı düşününce, hiçbir açık vermemem gerektiği tekrar zihnimde dolaştı. Zeki’yi kuytu bir yerde kıstırmalıydım. Zeki’nin yılışıkça konuşarak rahatsız ettiği kadınların yanından ayrılıp tuvalete doğru yürüdüğünü fark etmemle, pozisyon almam bir oldu. Tuvalet bunun için biçilmiş kaftandı, çünkü tuvaletlerde kamera yoktu. O saniyeden itibaren yanıma yeni yılda piyasaların durumu hakkında fikrimi soranlara ya da bizim bankadaki açık pozisyonlarla ilgili çaktırmadan bilgi almak isteyenlere ayıracak bir saniyem bile yoktu. Zeki tuvalete girince telefonumu sessize alıp sanki biriyle konuşuyormuş gibi kulağımda telefonla yürüdüm.

Tuvaletin kapısına gelince hayalî telefon görüşmemi sonlandırarak tuvalete girdim. İlk başta içeride onu göremedim. Belli ki kabinlerden birindeydi. O sırada şırıl şırıl bir işeme ve ardından sifonun sesi duyuldu.

Bir dakika kadar sonra kabinlerden birinin kilidi açıldı. Zeki karşımdaydı.

“N’aber ulan süt bebesi, hatırladın mı beni?” dedi.

“Yıllar geçti, süt bebesi bir halim kalmadı, seni hiç unutmadım,” dedim.

O an tekrar yıllar önce beni dövdükten sonra üzerimden dansöz kıyafetini çıkarmasını, dizlerimin üzerine çöktürmesini, silahı ağzıma sokmasını, arkama geçerek kemerini çözüp pantolonunu indirmesini hatırladım. Elimi ceketimin iç cebinde duran bıçağa götürdüm. Çıkarıp tam kalbine sapladım. Zeki böğürmeye ve sendelemeye başladı. Birkaç saniye içinde önünde durduğu kabinin içine, yere yığıldı.

Göğsünden kan fışkırıyor, yerde debeleniyordu. Fayanslar kıpkırmızı olmuştu. Birkaç saniye sonra hareketsiz kaldı. Nabzına baktım, atmıyordu.

Pisuvarda çişimi yaptım. Ellerimi uzun uzun köpürterek yıkadım. Tuvaletten çıktım.

Kiralık aracımın bagajında duran, erkek kardeşime hediye aldığım kırk dört numara ayakkabılarla ayağımdakileri değiştirmiştim. Geçen yıl okuduğum bir kitaptaki öykülerden birinde katiller her cinayette gerçek ayakkabı numaralarından farklı numarada ayakkabı giyerek, polisin olayı çözmesini nerdeyse imkansızlaştırmışlardı. Dışarıda sigara içerken planlamış, aynı taktiği uygulamak üzere, bahçeden otele dönerken ayağıma en az iki numara büyük bu ayakkabıları giymiştim ben de. Sonra da Zeki’yi kuytuda kıstırmayı bekledim. Ve başardım.

Birden terapistimin beni hafifçe dürtmesiyle uyandım. Biraz terlemiştim.

“Bu sefer de bilinçdışınızda onu öldürdünüz,” dedi.

“Gerçekte öldürmekten iyidir Begüm Hanım,” dedim.

“Bir süre daha seanslarımıza devam edeceğiz,” dedi Begüm Hanım. “Bunu bir enerjinin dışavurumu gibi düşünün. Öldürme dürtüsü sizi terk edene kadar, terapilere devam etmemizi tavsiye ediyorum ama karar sizin tabii ki.”

“Tamam, tavsiyenize uyacağım.”

Aslında bu terapi işi hoşuma gidiyordu. Böylelikle haftada birkaç kez o şerefsizi öldürüyordum.  Hem de elimi hiç kana bulamadan.

Zeki Koral gerçekten o etkinlikte konuşmacıydı. Ben gerçekten cebimde bıçakla, kulağımda telefonla onu takip ederek tuvalet kapısına kadar gittim ama orada bir iki tur atıp geri döndüm. Hayatımın yol ayrımı bu karardı. İçeri giremedim. Kendimden korktum. Öldürmekten. Başıma geleceklerden. Vicdanımdan. Katil olmaktan.

Olaya bakın ki bu herif tuvalette kalp krizi geçirmiş. Oracıkta ölmüş.

SERİ KATİLLER RÜŞTLERİNİ İSPATLAYINCA

SINIR TANIMAYAN ARENA

1960’da yönetmen Alfred Hitchcock’un ünlü filmi Psycho (Sapık) vizyona girdi. Siyah beyaz film, seri katil Ed Gein’den esinlenmişti. Filmin meşhur duş sahnesinde annesine aşırı bağlı, antisosyal Norman Bates, tek başına işlettiği otelin kadın müşterisini, ölmüş annesinin kıyafetlerini giydirerek öldürür. Amerikan halkı filmi izlediğinde adeta şoke olmuştu. Çünkü henüz seri katillerin potansiyelini idrak edememişlerdi. Aslında bu film bir sonraki on yılın habercisi gibiydi. Norman Bates karakteri kişilik bozukluğu yaşayan bir adamdı ve annesinin baskın karakteri sebebiyle kadınlarla yakınlık kuramıyor, neticede cinayetler işliyordu. 1960 itibariyle ortaya çıkacak seri katiller, tam da bu profillemeye uygundu. Halk, Norman Bates’in giriş yaptığı on yıllık dilimin sonunda belki de Amerika tarihinin en korkutucu ve inanılmaz seri katiliyle tanışacağından bihaberdi. Bir ulus kendi gölgelerini göz ardı etmişti.

A.B.D II. Dünya Savaşı’nın ardından tam bir teknoloji patlaması yaşamıştı, ülke olarak da albenisini koruyordu. Ekonomik açıdan büyüyen Amerika, otel ve fastfood zincirleriyle ses getiriyordu. İş istihdamı her geçen gün büyüyordu. Kadınlar tam bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi.

John F. Kennedy ile Richard Nixon TV’de

1960’da iki başkan adayı John F. Kennedy ile Richard Nixon televizyonda canlı olarak kozlarını paylaştılar. Bu, televizyon tarihinde bir ilkti. ABD’nin en genç başkanı seçilen Kennedy, ilk icraatı olarak Sovyetler Birliği’yle uzun zamandır süren aya çıkma rekabetinde öne geçmek için 1961’de düğmeye bastı. Aynı yıl meşhur Berlin Duvarı yükseldi. Güney Afrika, İngiliz sömürgesi olmaktan resmen kurtuldu.

60’LARDA TÜRKİYE

Türkiye Adnan Menderes’in idamıyla çalkalanıyordu. 27 Mayıs darbesini yapan cuntacıların özel olarak kurdukları mahkeme, Yüksek Adalet Divanı 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapsine karar verdi. Geri kalan 418 sanığaysa 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat verildi. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Kennedy, Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth, Almanya Başbakanı Konrad Adenauer, Pakistan Devlet Başkanı Muhammed Eyüb Han ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, idamların durdurulması için Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi’ne çağrıda bulundular. Cemal Gürsel başkanlığındaki komite; Celâl Bayar, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu dışındakilerin idam cezasını affetti. Celâl Bayar’ın cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse çevrildi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961 tarihinde ve adet olduğu üzere sabaha karşı, o gün başarısız bir intihar teşebbüsünde bulunan Adnan Menderes ise İmralı Adası’nda 17 Eylül 1961’de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alınmasının ardından, öğleden sonra saat 13:21’de idam edildi.

60’ların sonlarına doğru Deniz Gezmiş liderliğindeki gençlik hareketleriyle Türkiye tekrar dünyanın gündemine oturacaktı. 1965’ten sonra, Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş, başta emperyalizmi simgeleyen ABD olmak üzere, dönemin siyasî yapısına karşı durmaktaydı. 12 Mart Darbesi’nin ilk günlerinden sonra Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a giderken motosikletleri bozuldu. İhbar alan polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Aslan ile birbirlerini kaybettiler. Aslan o esnada Elmalı’da, Gezmiş’se 16 Mart 1971 Salı günü Sivas’ın Gemerek ilçesinde etrafı sarılarak yakalandı ve Kayseri’ye getirildi. Buradan Ankara’ya zamanın İçişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu’nun makamına götürüldü. Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte 6 Mayıs 1972 gecesi Ulucanlar Cezaevi‘nde asılarak idam edildi.

1962 başlarında Amerika’nın çok tartışılan Vietnam Harekâtı başladı. Özellikle kolej gençliğinin yoğun katılımıyla protestolar oldu. 1950’lerden kalma asi gençlik ruhu tekrar uyanmıştı. Bu gençlik kimlik arayışı içerisinde, arkalarında sırt çantalarıyla şehirden şehre amaçsızca dolaşıyordu.

O sırada Güney Amerika’nın şiddetli siyasî ortamının gölgesinde seri katiller geziniyordu. Sadece Kolombiya’da resmi kayıtlara geçmiş 3 seri cinayet vakasında 100’den fazla kurban verilmişti. Polis İngiltere ve Almanya’da da seri katillerle mücadele etmekteydi. Ancak hiçbir ülke bu alanda Amerika ile yarışamazdı. Sanki bütün seri katiller Amerika kıtasına kaçmıştı. Her ay en bir yeni seri katil vakası ortaya çıkıyordu. Sinemacılar ve roman yazarları bu konuları artık daha sık işliyorlardı. Boston Canavarı, Co-Ed Katili, Manson Katliamı ve Zodiac Şifrecisi gibi olaylar uluslararası boyutta yankı uyandırdı.

İNGİLİZ SERİ KATİL

Leonard Mill 3 kurban ve Julian Harvey 5 kurbanla Amerika’da açılış yaparken, İngiltere 1960 başlarında ilk seri katiliyle tanıştı. 12 Haziran 1960’da Baslow yakınlarındaki bir bataklıkta ayakkabısız bir ceset bulundu. Cesedin kafası ezilmişti. Olay yerinin yakınında sokak lambasına çarpmış bir arabanın içinde bataklıktaki adamın kanlı ayakkabıları bulundu. Polisin yapmış olduğu araştırma neticesinde asker olduğu anlaşılan 27 yaşındaki Michael Copeland gözaltına alındı. Michael yakalandığı esnada Almanya’da görevliydi. Delil yetersizliğiyle serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra bu sefer Almanya’da bıçaklanarak öldürülmüş genç bir kadının cesedi bulundu. Copeland tekrar gözaltına alındı, ancak yine serbest kaldı. İngiltere’ye geri döndü ve tesadüf mü bilinmez gittiği bölgede bu sefer de bir erkek cesedi bulundu. Cesedin kafasının ezik olması polise ilk cinayeti hatırlattı. Copeland yine şüpheliler arasındaydı ancak ortada hiçbir delil yoktu. Copeland iki yıl sonra bilinmeyen bir sebeple polisi arayarak her şeyi itiraf etti. Nefret cinayetleri işlediğini belirtti. Öldürdüğü erkeklerin eşcinsel olduğuna inandığını ve bu yüzden öldürdüğünü itirafına ekledi. Ömür boyu hapis cezası alarak cezaevine gitti.

AVUSTRALYA’DA BENZER CİNAYETLER

William McDonald

Avustralya’da benzer bir olay yaşandı. Haziran 1961’de başlayan 18 aylık cinayet serisi neticesinde katil, 4 erkeği özellikle kasık bölgelerinden bıçaklayarak öldürdü. Kurbanların birinin kimliği Allan Brennan olarak belirlendi. Ancak bazı kayıtlara göre başka bir Allan Brennan olmalıydı. Kısa sürede anlaşıldı ki William McDonald isimli kişi, Allan Brennan ismini kullanıyordu. İtirafında askerken tecavüze uğradığını ve şimdi erkeklerden intikam aldığını belirtti. Niçin kurbanlarının ismini kullanmış olduğu hiçbir zaman çözülemedi. Aklî dengesinin bozuk olduğu iddia edilse de suçlu bulunarak mahkûm edildi.

Yine Avustralya’da Ocak 1963’de tam anlamıyla bir katliam yaşandı. Perth şehrinde aynı gece genç bir çift arabalarında, iki erkek yataklarında ve bir erkek de kapısının önünde kurşunlandı. Kurbanlardan ikisi öldü. Yetkililer suç aleti 22 kalibre tüfek üzerinde analizler yaptılarsa da sonuç alamadılar. Ağustos ayında yine bir kadın başka bir tüfekle kafasından vurularak öldürüldü. Uzmanların analizi bu sefer sonuç getirdi ve kısa sürede Eric Cooke adlı zanlı yakalandı. Sorgusunda bilinen cinayetleri haricinde 1959’da geçekleşen iki cinayeti daha itiraf etti. Amacının can yakmak olduğunu belirtti.

GÜNEY AMERİKA’DA YÜZLERCE CESET

Benzer bir olay bu sefer de Kolombiya’da yaşandı. Ülke karışıktı. Siyaset toplumsal olayları tetiklemişti ve yaşanan protestolarda 300.000’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. Teofile Rojas gibi kanunsuzlar bu durumdan faydalandılar. Sadece Rojas’ın 500’den fazla kurbanı olduğu söylenmekteydi. Ekim 1963 ile Şubat 1964 tarihleri arasında 10 çocuk cesedi bulundu. Bir kan karteli, çocukları öldürüp kanlarını satmaktaydı. Ancak bu olayın katilleri asla bulunamadı.

Aynı dönemde Kolombiya, Peru ve Equador’da Pedro Lopez, genç kızları kaçırıyor, tecavüz ediyor ve ardından öldürüyordu. Bu seri cinayetler 20 yıl kadar devam edip 1980’de son buldu. Katil, 300’den fazla kişiyi öldürdüğünü itiraf etti. Ayrıca 18 yaşındayken kendisine tecavüz eden 3 erkeği öldürdüğünü de itiraf etti. Peru’da 9 yaşındaki bir kız çocuğunu kaçırmaya çalışırken yakalanınca ülkeyi terk etme şartıyla serbest bırakıldı.

Gonzales Kardeşler

Meksika’da Guadalajara bölgesinde son 10 yılda çok sayıda genç kızın kaybolması polisi uyandırmıştı. Josephina Guttieriez isimli hayat kadını, polise bir genelev hakkında ihbarda bulunmuştu. Genelevi Maria ve Delfina de Jesus Gonzales isimli iki kız kardeş işletiyordu. Polisin düzenlediği baskın esnasında iki kardeş çoktan firar etmişti. Genelevin arka bahçesinde adeta bir mezarlık bulundu. Yapılan kazı işleminde 80’den fazla cesede ulaşıldı. Kız kardeşler uzun bir takibin ardından yakalanıp, cezaevine gönderildiler.

DEDEKTİF DERGİ’NİN DÜZENLEDİĞİ ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI SONUÇLANDI

0

Dedektif Dergi’nin beşincisini düzenlediği Zehirli Kalem Öykü Ödülü’nü 31 finalist arasından Şeytan Tuzağı öyküsüyle Dilan Yamaç kazandı. İkinciliği Bu Sabah Pek Tadım Yok adlı öyküsüyle Gökcan Şahin alırken, üçüncülük Oyuncak Tabanca öyküsüyle Damla Adam’ın oldu.

Yarışma sonuçları 14 Kasım saat 21.00’de derginin Instagram hesabından canlı yayınlanan bir törenle duyuruldu. Sunumu yazar Funda Menekşe tarafından yapılan törene, derginin genel yayın yönetmeni Gamze Yayık, seçici kurulda görev alan yazar Ayşe Erbulak, yazar Gencoy Sümer ve Turgut Şişman da katıldı. Zehirli Kalem Öykü Ödülü Türkiye’de polisiye edebiyatı güçlendirmeyi ve polisiye yazarları desteklemeyi amaçlıyor.

Bu yılın birincisi, Zehirli Kalem Öykü Ödülü’nün yanı sıra 5000 TL para ödülü aldı. Ayrıca finalist öykü 2025 yılı içinde kitaplaştırılacak seçkiye ismini verecek.

Seçkiye girmeye hak kazanan diğer yazarlar ve eserleri şunlar,

Emre Eryılmaz – Ana Ana’nın Dişleri
Zeynep Leylim Könen – Çok Yaşasın
Murat Mıhçıoğlu – Yaz Katili
Çınla Akdere – Karşı
Ecenaz Karaoğlan – Ölümüm Olacaksın
Kadir Bozkurt – Bir Gecede Ünlü Oldum
İhsan Cihangir – İmkânsız

Yarışmaya katılıp seçkiye girmeye hak kazanamayan diğer öyküler yayın kurulunun yayıma uygun görmesi durumunda Dedektif Dergi sayfalarında yerlerini alırlar.

Önceki yıllarda dereceye giren öykülerin derlendiği ve düzenlemesi yazar Gencoy Sümer tarafından yapılan seçkiler şunlar,

Elenor’un Kırmızı Beresi (2020), Ölümün Kıyısında (2021), Dönüşüm (2022), Kanlı Parmak (2023)

Kristal Kelepçe Ödülleri: ‘Yılın Polisiye Romanı Ödülü’ Günay Gafur’un oldu

0

Kristal Kelepçe Ödülleri sahiplerini buldu. Yılın Polisiye Romanı Ödülü, ‘Baba’ adlı kitabıyla Günay Gafur’un oldu. En İyi Polisiye Öykü Kitabı dalındaki ödülü ise ‘İyi ki Varsınız’ kitabıyla Ercan Akbay kazandı.

Yerli polisiye edebiyatı geliştirmeyi amaçlayan ‘Kristal Kelepçe Ödülleri’ sahiplerini buldu.

2017 yılında kurulan Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, bu sene 6.’sını düzenlediği Kristal Kelepçe Ödülleri ile polisiye edebiyata katkı sunmayı sürdürüyor.

2024 Kristal Kelepçe Ödülleri’ni kazananlar, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği – POYABİR tarafından İstanbul’da Rami Kütüphanesi’nde düzenlenen bir törenle açıklandı.

2024 Kristal Kelepçe Ödülleri’nin seçici kurulunda POYABİR Başkanı Algan Sezgintüredi, Ekin Açıkgöz, Sibel Köklü, Banu Akeloğlu, Nihal Orhan, Onur Okan, Dinçer Batırbek, Arzu Kayhan ve Selin Bak yer aldı.

ÖDÜL KAZANAN ESERLER

2024 Kristal Kelepçe Ödülleri Töreni’nde Yılın Polisiye Romanı Ödülü, ‘Baba’ başlıklı eseriyle Günay Gafur’un oldu.

En İyi Polisiye Öykü Kitabı dalındaki ödülü ise ‘İyi ki Varsınız’ kitabıyla Ercan Akbay kazandı.

Kristal Kelepçe Teşvik Ödülü, ‘Ölümle Hesaplaşma’ adlı romanıyla Muhammed Selman Anasal’a verildi.

Polisiye Edebiyata Katkı Onur Ödülü ise ‘Kara Hafta’ Organizasyon Komitesine verildi. Ahmet Ümit, Adnan Özer, Metin Celal ve Can Erol’dan oluşan komite adına ödülü Adnan Özer aldı.

2024 Kristal Kelepçe Ödülleri’ne 22 kitap başvurdu. Jürinin yaptığı değerlendirme sonucu ilk 5’e giren kitaplar şu şekilde açıklandı:

Baba – Günay Gafur

Buzlar Çözülünce – Melih Günaydın

Çocuk – Cengiz Bahadır

Derin Uyku – Bahar Akman

Hotel İstanbul – Hakan Güneri

POYABİR POLİSİYE ŞENLİĞİ BAŞLIYOR

0

Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) tarafından bu sene ilki düzenlenen Polisiye Şenliği, 17 Ekim 2024’te Rami Kütüphanesi’nde başlıyor.

Polisiye edebiyatı desteklemek ve yaygınlaştırmak amacıyla 2017 yılında kurulan ve 2019 yılından beri her sene Kristal Kelepçe Polisiye Ödülleri adıyla polisiye edebiyat yarışması düzenleyen POYABİR, bu sene ilk kez 19 Ekim’deki Kristal Kelepçe Ödül Töreni öncesinde iki günlük bir Polisiye Şenliği organize ediyor.

17-18 Ekim 2024 tarihlerinde Rami Kütüphanesi’nde tüm polisiyeseverlere açık ve ücretsiz şekilde yapılacak olan Polisiye Şenliği’nin programı şu şekilde:

17 Ekim Perşembe / 15.30 – 16.30

Rami Kütüphanesi Salon No. 172

POLİSİYENİN DOĞUŞU VE ÜLKEMİZDEKİ SERÜVENİ

Açıklama:

Sanayi Devriminden başlayarak polisiye tarihi ve ülkemizde polisiyenin gelişimi

Konuklar:

Doç. Dr. Didem Ardalı Büyükerman (Yıldız teknik üniversitesi. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü)

Algan Sezgintüredi (Çevirmen, Türkiye Polisiye Yazarları Birliği Başkanı)

***

17 Ekim Perşembe / 17.00 – 18.00

Rami Kütüphanesi Salon No. 172

KİTAP BASMAK

Açıklama:

Ülkemizde polisiye ve genel anlamda yayıncılığın sorunları, geleceği

Konuklar:

Nazlı Berivan Ak (Editör, April Yay.)

Sami Dündar (Yayıncı, Dark İstanbul)

Samet Baysal (Yayıncı)

Moderatör: Sibel Köklü (Polisiye Yazarı, Gazeteci)

***

17 Ekim Perşembe / 18.30 – 19.30

Rami Kütüphanesi Salon No. 172

GELECEĞİN SUÇLARI VE ADLİ BİLİMLER

Açıklama:

Yapay Zekâ, geleceğin suçları ve adli bilimler

Konuklar:

Mesut Demirbilek (Emekli Em. Md., Yazar ve Suç Araştırmaları Uzmanı)

Prof. Dr. Halis Dokgöz (Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı)

Moderatör:

Onur Okan (Yazar, Bilişim Teknolojileri Uzmanı)

***

18 Ekim Cuma / 15.30 – 16.30

Rami Kütüphanesi Salon No. 173

POLİSİYE ATÖLYESİ

Açıklama:

İnteraktif yazarlık atölyesi

Eğitmen:

Armağan Tunaboylu (Polisiye Yazarı)

***

18 Ekim Cuma / 17.00 – 18.00

Rami Kütüphanesi Salon No. 173

POLİSİYEDE İKİ EKOL

Açıklama:

İngiliz (Cozy) – Amerikan (Hard-Boiled) Polisiyeleri

Konuklar:

Gencoy Sümer (Polisiye Yazarı)

Çağatay Yaşmut (Polisiye Yazarı)

Moderatör: Ekin Açıkgöz (Polisiye Yazarı)

***

18 Ekim Cuma / 18.30 – 19.30

Rami Kütüphanesi Salon No. 173

DÜNYA VE ÜLKEMİZDE POLİSİYE DERGİCİLİĞİ

Açıklama:

Polisiye edebiyatında dergilerin yeri, tarihi

Konuklar:

Özlem Özdemir (Yayıncı, 221B Dergisi)

Turgut Şişman (Yayıncı, Dedektif Dergi)

Alper Kaya (Yazar ve Yayıncı, Suçüstü Dergisi)

Moderatör:

Emrah Poyraz (Polisiye Yazarı)

EDİTÖRDEN

Kıymetli okurlarımız Dedektif Dergi’nin 52. sayısı ile yine beraberiz.

Geçtiğimiz haftalarda ülkemiz sarsıcı cinayet haberleriyle adeta çalkalandı. Ülke gündemimizin çok hızlı değişmesinden ve unutmanın toplumsal bir hastalık olduğundan dem vurduğumuz günlerde birtakım suçların toplumda çok derin çalkalanmalara neden olduğunu gördük. Bu suçların uzman konukların katıldığı TV programlarında, sosyal platformlarda etraflıca tartışıldığını görüyor ve neredeyse her evde içinde -biz polisiye edebiyat severlerin sıkça duyduğu- adli tıp terimlerinin geçtiği sohbetlerin yapıldığına şahit oluyoruz. Olaylara bir adım geri çekilerek baktığımızda hepimizin aklına takılan ortak bir meselemiz olduğu aşikâr. Suçluyu bulma konusunda halkın yoğun niyet ve gayreti, güvenlik ve adalet kurumlarında mevcut mu? Bir diğer deyişle polisiye kurgularımızda demir parmaklıklar ardına yolladığımız suçlular, gerçek hayatta aramızda dolaşmaya devam mı ediyor?

Bu sayımızdaki özel dosyamızda bir şekilde çözümsüz kalmış soruşturmaları ele aldık. Soğuk dosyalar, çözülememiş eski vakalardır ve genellikle yeni teknolojiler ve analiz teknikleri kullanılarak yeniden ele alınırlar. Joseph Bowne Elwell Cinayeti, Kara Dalya, Jack The Ripper – Katil Kim, Zodiac Killer ve DB Cooper Olayı yazılarımızı zevkle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Geçen sayımızda kendisiyle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdiğimiz değerli hocamız Prof. Dr. Nevzat Alkan bu sayıdan itibaren siz polisiyeseverler ve biz polisiye yazarlar için aydınlatıcı olacağını düşündüğümüz yazılarıyla sayfalarımızda yer alacak.

Kıymetli yazar Erol Üyepazarcı’yı bu sayıda aramızda görmekten ve Abdülhamit ve Sherlock Holmes başlıklı yazısıyla ağırlamaktan şeref duyduk.

Tunga Yılmaz’ın Maurice Hyman Halperin hakkındaki makalesi de diğer yazılar kadar ilgi çekici.

Dinçer Batırberk, Dedektif Dergi yazarlarına en sevdikleri kurgu polis karakterleri sordu. Bakalım sevdiğiniz karakterlerin isimlerine bu yazı içinde rastlayacak mısınız?

Ankara’nın sevilen sahaflarından biri olan Devr-i Alem Sahaf ve yayımlandığından beri keyifle okuduğumuz SUÇÜSTÜ Dergisi’nin genel yayın yönetmeni ve polisiye yazarı Alper Kaya röportajını yine bu sayıda okuyabilirsiniz. 

Kitap kulübümüzde sevilen yazar Ahmet Ümit’in Kavim romanını okuyup tartıştık.

Ve elbette dergimizin olmazsa olmazı polisiye öyküler 52. sayıda da yer alıyor. Dedektif Dergi’nin önemli misyonlarından biri amatör yazarları destekleme ve cesaretlendirmedir. Bu nedenle bu sayıdan itibaren Okurdan Gelenler köşesi açmaya ve dergimiz için ilk defa öykü yazan dostlarımızı bu köşede ağırlamaya karar verdik. İlk konuklarımız Nimet Şengül ve Utku Yasavul.

Bu sayıda Gencoy Sümer, Murat Yüksel, Orçun Yenilmez ve Gamze Yayık’ın öykülerinin yanı sıra Arthur B. Reeve’in Siyah El isimli hikayesini Bünyamin Tan çevirisiyle okuyabilirsiniz.

Ayrıca Tuğba Turan’ın insanüstü karakteri Ozan Ilgın yine tehlikeli maceralar peşinde.

Dizi ve film önerileri için Aytaç Kara’yı, ‘Erkek Seri Katiller’i merak ediyorsanız da Arkın Gelişin’in yazılarını ihmal etmeyin.

Keyifli okumalar.

SİGARA İZMARİTİNDEN ALINAN DNA


Geçtiğimiz günlerde Demirören Haber Ajansı bir haber paylaştı: ABD’de 44 yıl önce işlenen bir cinayet sigara izmaritinden alınan DNA ile çözüldü.[1]

Peki söz konusu cinayet Türkiye’de işlense çözülebilir miydi?

Bu soruyu yanıtlamadan önce haberi kısaca bir özetlemek istiyorum: Cinayet ABD’de 26 Şubat 1980 yılında  işleniyor. Soruşturmayı yürüten görevliler cinayet yerinden bir sigara izmariti elde ediyor ve bu sigara izmaritini günümüze dek muhafaza ediyorlar. Eylül 2023 yılında söz konusu sigara izmaritinden gelişen teknoloji marifeti ile DNA ekstraksiyonu (DNA içeriğinin elde edilmesi) yapılıyor. Ele geçen DNA parmak izinin, DNA veri bankasında kaydı bulunan örnekle eşleşmesi sonucu 20 Ağustos 2024’te bir kişi gözaltına alınarak tutuklanıyor ve halen cinayet davasından yargılanmayı bekliyor.

Haberi yabancı basından da irdeledim, olay Demirören Haber Ajansı’nın haberleştirdiği biçimde gerçekleşmiş.

Şimdi konuyla ilgili bilmemiz gereken temel bilgilere ve söz konusu olay Türkiye’de yaşansa idi konunun nasıl ele alınacağına bakalım.

DNA nedir?

DNA (deoksiriboz nükleik asit) canlıların canlılıklarını ve ırklarını sürdürebilmek için sahip oldukları genetik materyaldir.

DNA’yı kimler bulmuştur?

DNA yapısını, 1954 senesinde Amerikalı Watson (James Dewey Watson, 1928 doğumludur ve halen hayattadır) ve İngiliz Crick (Francis Harry Campton Crick, 1916 doğumludur, 2004 yılında vefat etmiştir) keşfetmiştir. Her ikisi de bu keşifleri sayesinde 1962 yılında Nobel Tıp Ödülüne layık görülmüşlerdir.

Adli amaçlı DNA incelemesi nedir?

Adli amaçlı DNA incelemesi (DNA profilleme, DNA parmak izi) bir suç yerinde ya da bir suç objesinde mevcut kan, sperm, tükürük, saç vb. genetik materyal içeren delillerin suçu işleyen kişiye (faile) ulaşmak için incelenmesi işlemidir. Söz konusu işlem olay yerinden doğru delil elde edilmesi ve laboratuvarda kurallara uygun çalışılması durumunda çok güvenilir bir metottur.

Adli amaçlı DNA incelemesi metodunu kim bulmuştur?

Adli amaçlı DNA incelemesi metodunu 1984 yılında İngiliz Sir Alec John Jeffreys (1950 doğumlu olup halen hayattadır) icat etmiş ve adli amaçlı ilk kullanımı 1988 yılında Enderby Cinayetleri olgusunda fail Colin Pitchfork’a ulaşılıp suçlu olarak belirlenmesinde kullanılmıştır. Sir Alec John Jeffreys dünyanın en bilinen adli bilimcileri arasında  halen ön sıralardadır.

Colin Pitchfork DNA profilleme (adli amaçlı DNA kullanımı) metodu kullanılarak dünyada mahkûm edilen ilk kişidir. Olay İngiltere’de yaşanmıştır. Fırıncı Colin Pitchfork 1983 ve 1986 yıllarında çocuklara yönelik 4 cinsel istismar ve 2 çocuk cinayeti sebebiyle 1987’de tutuklanmış, 1988’de mahkûm edilmiştir. Halen cezaevindedir. Öyküsüne pek çok dizi ve eserde yer verilmiştir.

DNA veri bankası nedir?

DNA veri tabanı ismi de verilen “kayıt depolama sistemi” ilk olarak 1995 senesinde İngiltere’de kullanıma girmiştir. Mantığı şu şekildedir; delilden DNA elde eden laboratuvarlar bu veriyi bilgisayar sistemine ekler. Yeni bir suç olayını araştıran birim  elde ettiği DNA içeriği ile bu depodaki verileri karşılaştırır. Eğer yeni elde edilen delil, depodaki bir veri ile uyuşuyorsa bu duruma “soğuk tespit” ismi verilir. Dünyanın en büyük DNA veri bankalarından birisi Çin’de, birisi ABD’de ve birisi de Interpol bünyesindedir. DNA veri tabanı sisteminin suç oranlarında azalmaya sebebiyet verdiği iddia edilmektedir. Gelişmiş ülkelerin çoğunda DNA veri bankası sistemine geçilmiştir.

Ülkemizde halen “DNA Veri Bankası” sistemi yoktur. Ama parmak izlerimiz için depo sistemi vardır. Yeni ehliyet, pasaport ya da yeni kimlik kartlarını alırken İçişleri Bakanlığı on parmak izimizi alır. Herhangi bir olay yerinde tespit edilen parmak izi numuneleri söz konusu veri bankası içeriği ile karşılaştırılır. “DNA Parmak İzi Veri Bankası” sistemimizin olmamasının sebebi artık ülkede hiçbir teşkilatın, bir diğerine güvenmemesiyle ilgilidir. Yoksa söz konusu “DNA Veri Bankası” sistemini üreten firmalar, sistemin çok güvenli olduğunu iddia etmektedirler. Ancak ülkemizde artık kimsenin kimseye güveni kalmadığından maalesef “Türkler bu güvenli sistemin de istismar edilebilmesi için bir yol bulur” biçiminde bir yaklaşım söz konusudur.

Bu temel bilgilerden sonra ilk baştaki sorumuza dönersek; yani ABD’ de 1980 yılında işlenen cinayet Türkiye’de olsa olay yerinden elde edilen sigara izmaritindeki DNA kalıntısından 2023 yılında gelişen teknoloji marifeti ile olayın failine ulaşılabilir miydik? Cevabı hemen veriyorum; HAYIR.

Peki neden ülkemizde bu konuda başarılı bir sonuca ulaşılamazdı. Bunun iki ana nedeni söz konusudur:

1-Ülkemizde DNA Veri Bankası sistemi kurulmamıştır. Bu nedenle karşılaştırma, veri bankasındaki örneklerle değil elde bulunan şüphelilerle yapılabilmektedir. Ülkemizde 1980 yılındaki şüphelilere ulaşıp DNA karşılaştırması yapılmasının zorluğunun değerlendirmesini okuyucuya bırakıyorum. Bu noktada eldeki şüphelilerle yapılacak incelemede DNA uyumlu bulunursa sorun yoktur ancak bulunamazsa yeni şüpheli bulunması gerekecektir. Yine ülkemizdeki 1980 tarihine ait bir olay için yeni şüpheli bulmak ne denli mümkündür? Bunun takdirini de okuyucuya bırakıyorum.

2-Ülkemizde delil muhafaza sistemindeki mevzuat ve alt yapı yetersizlikleri: Bizde adli tıp, kriminal laboratuvarlarda ve Cumhuriyet savcılıklarında delil muhafazası ile ilgili şu düzenlemeler söz konusudur:

Ceza Muhakemesinde Beden Muayenesi, Genetik İncelemeler ve Fizik Kimliğin Tespiti Hakkında Yönetmelik:

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2005/06/20050601-13.htm

Suç Eşyası Yönetmeliği:

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/03/20160323-2.htm

Polisin Adli Görevlerinin Yerine Getirilmesinde Delillerin Toplanması Muhafazası ve İlgili Yerlere Gönderilmesi Hakkında Yönetmelik:

https://www.vertic.org/media/National%20Legislation/Turkey/TR_By-law_Police.pdf

Söz konusu düzenlemelerde vb. diğer mevzuatta özetle; delillerin incelendikten belli bir süre sonra imha edilmesinin gerekliliğinden, savcılık emanetlerinde delil muhafazasından vs. bahsedilmektedir. Burada da Cumhuriyet Başsavcılıkları bünyesinde teşkil edilmiş olan EMANET BÜROSU kavramı ile karşılaşmaktayız. Söz konusu emanet bürolarının bunca yıllık meslek hayatı tecrübemde hep adliyelerin bodrum katlarında, oda ısısında ve rutubetli ortamlar olduğunu tespit ettim. Söz konusu ortamda DNA ihtiva eden biyolojik delillerin 44 yıl boyunca bozulmadan saklanması söz konusu olamaz. Bu bürolar için mevzuatın öngördüğü düzenleme aslında şu şekildedir; kamera ile kontrol altında olacak, çift kilitli çelik ya da demir kapı, tercihan penceresiz ancak pencere var ise demir parmaklıklı pencereli olacak, rutubetsiz, havalandırması süreklilik arz edecek, yangına karşı her türlü önlem alınacak.

Sonuç itibari ile yazı konumuza dönersek…

Ülkemizde suçların aydınlatılabilmesi için bilimsel delillerden daha fazla yararlanmalıyız. Bunun için bilimi takip etmeli, bilimsel üretim yapmalı, hukuki mevzuatı güncel ve donanımlı tutmalıyız. Elbette en önemlisi siyasetin hukuk ve suç araştırma sistemi üzerindeki baskısını yok etmeliyiz.

Sevgilerimle.


[1] Haberin ayrıntılarını okumak için tıklayınız: (https://www.dha.com.tr/dunya/abdde-44-yil-once-islenen-cinayet-sigara-izmaritinden-alinan-dna-ile-cozuldu-2497450#:~:text=Otopsi%20raporunda%20bo%C4%9Fulmaya%20ba%C4%9Fl%C4%B1%20olarak,DNA’ya%20ula%C5%9F%C4%B1ld%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20ifade%20edildi)

D. B. COOPER: YAKALANAMAYAN TEK HAVA KORSANI



24 Kasım 1971 tarihinde, Dan Cooper adı ile bilet alan bir kişi, diğer yolcularla birlikte Northwest Orient Airlines’ın 305 sefer sayılı, Portland – Seattle seferini yapmak üzere havalanacak Boeing 727 tipi uçağına bindi. Kalkıştan kısa bir süre sonra hosteslerden bir tanesine yazılı bir not uzatan Cooper, çantasında bomba olduğunu söyledi. Hostesi yanındaki boş koltuğa oturtan Dan Cooper kadına çantasının içindeki bomba düzeneğini gösterdi ve isteklerini sıraladı:

200.000 USD nakit para (günümüzün 1,30 milyon doları), dört adet paraşüt ve Seattle Havalimanı’nda uçağa akaryakıt ikmali yapılması.

Pilotların durumu ilgililere iletmesi üzerine hava korsanının taleplerinin kabul edildiği bildirildi. Paranın hazırlanabilmesi amacıyla iki saat boyunca havada tur atan uçağın pilotları, yolculara, teknik bir arıza olduğunu ve inişin gecikmeli yapılacağını anons ettiler. Sonuçta para ve paraşütler getirildi, uçağa yakıt ikmali yapıldı, Cooper, yolcuları ve kabin ekibini -biri hariç- serbest bıraktı. Yaşanan kargaşada bir gazeteci, hava korsanının adını yanlışlıkla D. B. Cooper olarak aktardı ve bu isim günümüze kadar bu şekilde geldi.

D. B. Cooper, yolcuları ve bazı hostesleri serbest bıraktıktan sonra pilotlara, gayet ayrıntılı birtakım talimatlar verdi:

Gidilecek şehir Mexico City…  Hız 185 km/h… Yükseklik 3.000 metre… Flapler 15 derece açık, iniş takımları açık, kıç tarafındaki kapı ve merdiven açık…

Fakat korsanın bu son isteği, uçuş emniyetine aykırı olduğu gerekçesiyle yerine getirilmedi.

Boeing 727, saat 19.40’ta Seattle Havalimanı’ndan kalktı. Hava kararmıştı. Bölgede şiddetli bir yağmur etkili olmaktaydı.

Kalkıştan yirmi dakika kadar sonra uçağın arka kapısının açıldığı ikazını alan pilotlar, birkaç dakika sonra da D. B. Cooper’ın uçaktan atladığını anladılar. Uçak, Reno-Tahoe Havalimanı’na indi. Ardından Cooper’ın paraşütle inmiş olabileceği bölgeler hesaplandı ve geniş çaplı bir araştırma ve soruşturma başlatıldı. Ama tüm çabalar sonuçsuz kadı. Ne hava korsanı bulunabildi ne de paralar.

FBI kimliği belirsiz kişinin tehlikeli irtifa seviyesinde ve yağmur yağarken ormanlık alanın üzerinde uçaktan atladığı için hayatını kaybetmiş olabileceği yolunda açıklama yaptı. Fakat bu açıklama kimliği belirsiz kişiden herhangi bir iz veya kalıntı bulunamadığı için tam anlamıyla tatmin edici olmadı.

Yıllar içerisinde araştırmacılar, medya ve meraklılar tarafından soygunla ilgili pek çok teori ortaya atıldı. 1978 yılında ıssız bir bölgede Beoing 727’nin arka kapısının açılmasına yönelik talimatların yer aldığı bir kitapçık bulundu. Kitapçığın Cooper’ın kaçırdığı uçaktan düştüğü iddia edildi fakat bu asla kanıtlanamadı. 1980 yılında genç bir çocuğun kaçırılan uçağın uçuş rotasının altında bulunan bir nehir kıyısında bulduğu birkaç bin dolarlık banknot zulası da olayın çözülmesini sağlayamadı. Fidyenin geri kalan bölümü hiçbir zaman bulunamadı.

FBI bünyesinde 45 sene boyunca açık kalan dosya en sonunda 8 Temmuz 2016 tarihinde kapatıldı.

Olayın ardından öncelikle Boeing 727 tipi uçaklara yönelik hava korsanlığı furyası başladı. Bir sene içinde tamamı başarısızlıkla sonuçlanan tam 15 girişim gerçekleştirildi. Bunun üzerine, havalimanlarında yolcuların bavullarının kontrol edilmesi uygulamasına geçildi. Böylece uçak kaçırma girişimleri hızlı bir biçimde azaldı. Ayrıca hava korsanlarının uçaktan paraşütle atlamak için kullandıkları arka kapının uçuş sırasında açılmasını engellemek için Boeing 727’lere, Cooper Vane adı verilen bir parça eklendi.


Kaynaklar:

Havayolu 101

Haber Aero

ZODIAC KATİLİ VAKASI

Bizde derler ki “Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.” Bu vakada olaylar tam da bu atasözünün etrafında gelişiyor. Vaka adını, Zodiac isminden yani 12 burç işaretine bölünmüş olan ve kemer şeklinde olduğu varsayılan gökyüzündeki -aslında uzaydaki- alana verilen isimden alıyor. Zodiac lakabını kullanan kişi bir seri katil. 20 Aralık 1968’de çifte cinayetle başlayan ama günümüze kadar hâlâ çözülememiş olarak kalan birtakım seri cinayetleri ve bu cinayetlerle birlikte daha pek çok cinayeti işlediğini iddia eden bir manyak. Kendi işlediğini iddia ettiği cinayet sayısı 37, fakat mektuplarında ayrıntılarından bizzat bahsettiği 7 cinayet teşebbüsünün 5’i ölümle sonuçlanmış. 2 kişi Zodiac’ın kurşun ve bıçak yaralarından kurtularak sağ kalabilmiş. Polisin Zodiac katilinin mektuplarında verdiği bilgilerden yola çıkarak onun işlediğinden emin olduğu cinayet ve teşebbüsler kronolojik olarak şöyle:

20 Aralık 1968’de Lake Herman Yolu’nda ateşli silahlarla öldürülen David Arthur Faraday (17) ve Lou Jensen (16).

4 Temmuz 1969’da Blue Rock Springs Parkı’nda ateşli silahlarla saldırıya uğrayan Michael Renault Mageau (19) ve Darlene Elisabeth Ferrin (22). Mageau kurtulur, Ferrin kaldırıldığı hastanede ölür.

27 Eylül 1969’da Berryessa Gölü kenarında bıçaklı saldırıya uğrayan Bryan Calvin Hartnell (20) ve Cecelia Ann Shepard (22). Hartnell kurtulur, Shepard ölür.

11 Ekim 1969’da San Fransisco Presidio bölgesinde ateşli silahla öldürülen Paul Lee Stine (29).

***

Dünyanın -Avrupa’ya göre- batısındaki keşfedilmemiş o uçsuz bucaksız toprakları zorla Kızılderililerin ellerinden alan ve sahipsiz kısmına da kimseye sormadan yerleşen çapulcuların ülkesindeyiz. Birbirleriyle savaşıp yalandan medenileştikten sonra Amerika adını alan bu ülkede bunca bakir toprağın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olduktan sonra babamın deyimiyle yiyip içip azan insanlar bulunuyor.

“Çok verip azdırmasın az verip gezdirmesin” diyen atalarımızı saygıyla anıyor ve politika ile polemiği bir kenara bırakıyoruz. Neden azmak dedim? Çünkü tüm bu hikâye Zodiac’ın, gerçek kimliği hâlâ tespit edilememiş bir seri katilin gönderdiği iddia edilen mektuplar, kartpostallar, şifreli mesajlar ve öldürdüğü iddia edilen kurbanlardan oluşuyor. Kurbanlara ve ailelerine saygılarımızı sunuyoruz. Onların kurban olduğu gerçeği değişmez. Ama Zodiac‘ın gönderdiği şifreli mektupların, basın ve polisle kedinin fareyle oynadığı gibi oynaması ancak yiyip içip azmak deyimiyle açıklanabiliyor. Ya da insanoğlunun doyumsuzluğu ile. Burada zekâsıyla tüm San Fransisco Polis Teşkilatı’nı (Kısaca SFPD) hatta FBI ve CIA’yi de alt ederek kendine tatmin arayan hasta bir kişilikten bahsediyoruz. 

Elbette o mektupları içeriden bilgi alabilen herhangi bir kişi göndermiş olabilir. Altmışlı yıllarda polisin elinde şimdiki gibi takip teknolojileri, DNA analizleri, ülkenin her yerini santim santim kaydeden kameralar ve uydu sistemleri olmadığını da lütfen not ediniz. Bu nedenledir ki Zodiac davası “tartışmalı olarak Amerika’nın en ünlü çözülmemiş cinayet davası” ünvanına sahiptir. Pek çok takipçisi ve gönüllü olarak kendini bu davayı çözmeye adamış amatör hafiyesi mevcuttur. Gelelim tarih ve rakamlarla Zodiac denen kişinin dünyada nasıl bir iz bıraktığına.

Zodiac Katili Tarafından Gönderilen (Tarafından Gönderildiği İddia Edilen) Belli Başlı Mektupların Cinayetlerle Beraber Kronolojik Olarak Sıralanışı:

20 Aralık 1968 ilk çifte cinayet.

4 Temmuz 1969 ikinci çifte cinayet teşebbüsü.

31 Temmuz 1969 z-408 denilen şifreli mektuplar. Vallejo Times-Herald, San Fransisco Chronicle ve San Fransisco Examiner gazetelerine ayrı ayrı şifrelenmiş mesajlar yollanır.

FBI ve CIA 408 sembollü kriptogramı çözmeye çalışır. 5 Ağustos’ta Donald ve Bettye Harden (emekli öğretmen) çifti tarafından çözülür. Aşağıdaki şifreli mektuba ait Türkçe metin, Google Translate çevirisine tarafımdan minik düzeltmeler yapılarak oluşturulmuştur:

“İnsanları öldürmeyi seviyorum çünkü çok eğlenceli – ormandaki vahşi av hayvanlarını öldürmekten daha eğlenceli çünkü insan en tehlikeli hayvandır* – bir şeyi öldürmek bana en heyecan verici deneyimi veriyor – hatta bir kadınla vakit geçirmekten bile daha iyi- bunun en iyi yanı, öldüğümde cennette yeniden doğacağım ve öldürdüğüm tüm (yalnız veya başıboş insanlar) benim kölem olacak – size adımı vermeyeceğim çünkü öbür hayatım için köle toplamamı yavaşlatmayı veya durdurmayı deneyeceksiniz”

*Richard Connel (1893-1949) tarafından 1924’te yazılmış olan “The Most Dangerous Game- En Tehlikeli Oyun” isimli hikâyeye atıfta bulunulmuş.

4 Ağustos 1969 tarihinde San Fransisco Examiner’e “Sayın editör, Zodiac konuşuyor” başlıklı bir mektup yollanır. Bu mektubun özelliği katil ilk defa kendinden “Zodiac” olarak bahseder. Ve daha önceki cinayetlerde halka açıklanmayan bilgileri verir. Böylece katil olduğunu ispat etmek istemektedir.

“Sayın Editör Zodyak’ın konuşuyor. Vallejo’da geçirdiğim güzel zamanlar hakkında daha fazla bilgi istemenize cevaben, size daha fazla malzeme sağlamaktan büyük mutluluk duyacağım. Bu arada, polis şifreyle iyi vakit geçiriyor mu? Değilse onlara neşelenmelerini söyleyin; bunu çözdüklerinde beni ele geçirecekler”

8 Kasım 1969 tarihinde Z-340 isimli şifre gönderilir. 340 karakterden oluştuğu için bu isim takılır. Bu şifre gönderilişinin üzerinden 51 yıl ve bir ay geçtikten sonra 11 Aralık 2020’de Dave Oranchak (ABD’li şifre uzmanı), Sam Blake (Avustralyalı matematikçi) ve Jarl Van Eycke (Belçikalı bilgisayar programcısı) tarafından özel bir bilgisayar yazılımı kullanılarak nihayet çözülür.

“Umarım beni yakalamaya çalışırken çok eğleniyorsunuz- TV programındaki kişi ben değilim- bu benim hakkımda bir noktayı gösteriyor- gaz odasından korkmuyorum çünkü beni çok yakında cennete gönderecek çünkü artık benim için çalışacak yeterli kölem var, diğerleri cennete ulaştıklarında hiçbir şeyleri olmayacak- bu nedenle ölümden korkuyorlar- korkmuyorum çünkü yeni hayatım cennette kolay bir hayat olacağını biliyorum ölüm”

Şifrenin nihayet çözülebildiği gün yani 11 Aralık 2020’de FBI San Fransisco departmanı resmi X hesabından şu tiviti atar:

“FBI, Zodiac katiline atfedilen bir şifrenin yakın zamanda sivil vatandaşlar tarafından çözüldüğünün farkındadır. Zodiac katili vakası, FBI’ın San Francisco bölümü ve yerel kolluk kuvvetleri ortaklarımız tarafından devam eden bir soruşturmadır. Zodiac katili kuzey Kaliforniya’da pek çok topluluğu terörize etmiştir ve onlarca yıl geçmesine rağmen biz bu acımasız suçların kurbanları için adalet aramaya devam ediyoruz. Soruşturmanın devam eden doğası nedeniyle ve mağdurlara ve ailelerine duyduğumuz saygıdan dolayı bu kez daha fazla yorum yapmayacağız.”

27 Eylül 1969 üçüncü çifte cinayet teşebbüsü.

27 Eylül 1969 Berryessa Gölü’nün kenarında bıçakla saldırdığı ama öldürmeyi başaramadığı kurbanı Bryan Calvin Hartnell’in arabasının kapısına bir not yazar.

“Vallejo

20/12/68

4/7/69

Eylül 27/69-6.30

bıçak ile”

11 Ekim 1969 dördüncü cinayet.

13 Ekim 1969 San Fransisco Chronicle’a gönderilen 11 Ekim 1969’da öldürdüğü son kurbanı Stein’ın kanlı tişörtünden bir parçayı içeren mektup. Bu mektupta okul servislerini hedef alarak çocukları okula giderken öldürmek istediğini söyler.

9 Kasım 1969 Bus Bomb (otobüs bombası) mektubu. 7 sayfalık mektupta “Polis beni asla yakalayamaz çünkü ben onlar için çok zekiyim” yazar. Mektup son kurbanı Stein’ın kanlı tişörtünden ikinci bir parçayı içerir.

20 Kasım 1969 tarihli Avukat Marvin Belli’ye göndererek ondan yardım istediği mektup son kurbanı Stein’ın kanlı tişörtünden üçüncü parçayı içerir. 

20 Nisan 1970 tarihli mektupta 13 karakterli bir şifreyle ismini yazdığını iddia eder. Mektupla beraber okul otobüsünü havaya uçurmak için yerleştirdiğini iddia ettiği bir bombanın yerleşim şeması vardır. Ancak o bomba hiç patlamadı.

28 Nisan 1970 tarihli kartpostal ve mektup. Bir önceki mektuptaki bombayı herkese duyurmalarını söylüyor ve insanların neden Zodiac işaretine benzeyen düğmeler takmadığını soruyor.

26 Haziran 1970 tarihli mektup ve bombanın yerini belirten harita. Mount Diablo-Diablo Dağı’ndadır (Diablo İngilizcede ‘şeytan’ demektir.)

24 Temmuz 1970 tarihli mektubun sonunda skor yer alır.  Zodiac=13 SPFD (San Fransisco Polis Teşkilatı) =0

7 Ekim 1970 “13 hole punch card” San Fransisco Chronicle’a gönderildi. Kartpostalda 13 tane delik vardı.

27 Ekim 1970 Paul Avery’ye Helloween -Cadılar Bayramı- kartpostalı. “Peek-a-boo. You’re damned!/(korkutma nidası) Sen lanetlendin!” yazıyordu. Avery’nin tehdit edilmesi üzerine gazetede çalışan diğer gazeteciler “I am not Avery/Ben Avery değilim” yaka kartları takarak gezdiler.

13 Mart 1971 Los Angeles Times’a gönderilen mektup.

“Zodiac konuşuyor. Her zaman söylediğim gibi, ben şifre çözücülere karşı dayanıklıyım. Eğer mavi üniformalılar beni yakalayacaksa, o koca kıçlarını kaldırıp bir şeyler yapsalar iyi olur. Çünkü ne kadar çok oyalanırlarsa, Ölümden sonraki hayatım için daha fazla köle toplayacağım. Nehir kıyısındaki faaliyetlerimle ilgili onları tebrik etmem gerekiyor, ancak onlar yalnızca kolay olanları buluyorlar, çok daha fazlası var. Los Angeles Times’a yazıyorum çünkü onlar beni diğer gazeteler gibi arka sayfalara gömmüyorlar”

22 Mart 1971 Paul Avery’ye (San Fransisco Chronicle yazarı) gönderilen kartpostal.

24 Nisan 1978 Zodiac’ın el yazısı taklidiyle Müfettiş Dave Toschi tarafından gönderildiği iddia edilen mektup. Bu mektubun Toschi tarafından artık merak edilmeyen davaya olan ilgiyi alevlendirmek amaçlı yazıldığı iddia edilir ve Müfettiş görevden uzaklaştırma alır.

ZODİAC KATİLİYLE İLGİLİ FİLM-DİZİ-KİTAP-BELGESEL VE OYUNLAR:

The Zodiac Killer, 1971, film. Yönetmen; Tom Hanson.

Zodiac, 1986, kitap. Yazarı; Robert Graysmith.

This is the Zodiac Speaking, kitap, Kasım 2001. Yazarları; Michael D. Kelleher & David Van Nuys.

The Zodiac, 2005, film. Yönetmen; Alexander Bulkley.

Zodiac, 2007, film, Robert Graysmith’in aynı adlı kitabından uyarlama. Yönetmen; David Fincher. (Robert Graysmith San Fransisco Chronicle’da Paul Avery ile aynı anda çalışan karikatüristtir. Aynı zamanda bu filmin senaristidir.)

Zodiac Deciphered, 2008, Zodiac filminin yapım aşaması. Yönetmen; David Fincher.

This is The Zodiac Speaking, 2008, belgesel. Yönetmen; David Prior.

His Name was Arthur Leigh Allen, 2008, belgesel. Yönetmen; David Prior.

The Most Dangerous Animal of All: Searching for My Father… And Finding the Zodiac Killer, kitap, Mayıs 2014. Yazarlar; Gary L. Stewart & Susan Mustafa.

Awakening The Zodiac 2017, film. Yönetmen; Jonathan White.

The Hunt for The Zodiac Killer, 2017 dizi, 2017 (5 bölüm). Yapımcı; Historia Channel.

The Most Dangerous Animal of All**: Searching for My Father… And Finding the Zodiac Killer, 2020, mini-dizi (4 bölüm). Yönetmen; Kief Davidson & Ross M. Dinerstein. (**Richard Connel (1893-1949) tarafından 1924’te yazılmış olan The Most Dangerous Game- En Tehlikeli Oyun” isimli hikâyeye atıfta bulunulmuş.)

This is The Zodiac Speaking, oyun, 2020. Punch Punk Games.

Myth of The Zodiac Killer, 2023, mini-belgesel dizi (2 bölüm). Yapımcı; Peacocktv.

***

Peki neden hâlâ Zodiac katili hakkında konuşuyoruz? 2014 yılında Gary L. Stewart (d. 1963) isimli bir adam “The Most Dangerous Animal of All: Searching for My Father… And Finding the Zodiac Killer / Hayvanların En Tehlikelisi: Babamı Aramak… Ve Zodiac Katili’ni Bulmak” (2016, Palermo Yayınları, çeviren; Başak Kıran) isimli bir kitap piyasaya çıkarır. Kitap dünyanın en prestijli yayınevlerinden biri olan HarperCollins tarafından basılır. Stewart hayatının hikâyesi olarak adlandırdığı ve araştırması neredeyse bir ömür boyu süren kitabının yazımı için best-seller kitaplara imza atmış gazeteci ve yazar Susan Mustafa’dan yardım ister. Gary L. Stewart küçükken bir aileye evlatlık verilmiş, annesini ve babasını bulmayı takıntı haline getirmiştir. Annesini bulduğu zaman ona anlatılan hikâyeleri gerçeklerle kendi mantığınca eşleştirerek yıllarca süren bir araştırma sonucu babasının Zodiac katili olduğunu iddia eder. Bu iddiasını ispatlaması için yüzlerce belgeyle Susan Mustafa’ya geldiğinde gazeteci-yazar ona bu hikâyeyi yazmasında co-writer/ortak-yazar olarak yardım etmeyi kabul eder. Kitap biter, basılır ve tahmin edileceği gibi piyasaya bomba gibi düşer. Stewart, yıllar süren araştırmalarının sonucunda kimliği 46 yıldır tespit edilememiş olarak bekleyen Zodiac katilinin babası olduğunu ispatlayınca dananın kuyruğu kopar. Gary L. Stewart artık meşhurdur ve bir best-seller kitabın ortak-yazarıdır. Kitabın diğer ortak-yazarı Susan Mustafa da bu şöhretin keyfini sürecektir.

Kitabın çıkışından 6 yıl sonra 2020’de,  Kief Davidson ve Ross M. Dinerstein bu kitaptan yola çıkarak bir belgesel çekmek için kolları sıvarlar. Tabii bunun için önce kitapta iddia edilen her şeyi araştırmaları gerekir. İşte o zaman dananın kuyruğu tekrar kopar.

Zodiac katilinin babası olduğunu iddia eden Gary L. Stewart’la beraber bu kitabı yazan Susan Mustafa, bir gazeteci olarak Gary’ye hayatının hikâyesini yazmasında yardım ederken kendi hayatının hatasını yaptığının elbet farkında değildir. Susan Mustafa, belgeselde, kamera önünde kendisine kitapta iddia edilen savların birer birer çürütüldüğü söylenince çok şaşırır ve kameralardan bir süre uzaklaşır. Gary L. Stewart’ın kendisinin düştüğü her şüpheye ve sorduğu her soruya net ve emin ama aslında çarpıtılmış gerçeklerle cevap vermiş olduğunu sonradan anlar. Kendi araştırmasını kendi yapmadığı için pişmandır. Fakat iş işten geçmiştir. Kitap bir best-seller olarak yazarlarına çok para kazandırmıştır ama tümü çarpıtılmış gerçekler ve farklı yorumlanmış belgelerle dolu bir yalanlar yumağından ibarettir. Bu kitap, Zodiac katilinin gerçekte var olsa da olmasa da insanlara hâlâ milyon dolarlar kazandırabileceğini ispat etmektedir.

***

2023 yılına geldiğimizde Peacocktv, ‘Myth of the Zodiac Killer-Zodiac Katili Efsanesi’ isimli bir belgesel diziye yapımcılık eder. Bu belgesele araştırmalarıyla yön veren Profesör Thomas Henry Horan, Zodiac katilinin bir aldatmacadan başka bir şey olmadığını öne sürer. Belgesel yapımcısı Andrew Nock, profesörün bu fikrini ispat için araştırmaya ve araştırdıklarını belgelemeye başlar. Böylece kendi derledikleri araştırmalar, Zodiac olayıyla ilgili hâlâ yaşayan polislerle olan görüşmeler, bunca zamandır katil kendisini de öldürebilir diye korktuğu için yıllardır konuşamamış olan bir görgü tanığının görüşleri ve Zodiac mektuplarının iki stilometri uzmanı tarafından yapay zekâyla değerlendirilmesi de dahil olmak üzere pek çok yeni bilgi ve bulguyu içeren 2 bölümlük belgesel meydana çıkar. Stilometri, cümle uzunluğu, kelime dağarcığı çeşitliliği ve kelime sıklıkları gibi verilerin ve istatistiksel olarak ölçülebilen yazım stili özelliklerinin yapay zekâ kullanımı ile analizine verilen isimdir. İki Fransız stilometri uzmanı, Zodiac mektuplarının bu şekilde analizi sonucu mektupların hepsinin aynı elden çıkmamış olabileceği sonucuna varırlar. Tabii ki bu analizlerin yüzde yüz kesin olduğu söylenemez.

Belgeseli de izledikten sonra, mektupları bambaşka kişiler mi yazdı, katil ya da katiller aslında seri katil olmayan taklitçi ‘copycat’ denen birileri miydi yoksa o dönemin Zodiac makalelerinden ekmek yiyen ve isim yapan gazeteciler Zodiac adına mektuplar yazıp kendi popülaritelerini perçinlemek mi istediler gibi deli deli sorularla baş başa kalıyorsunuz. Böylece kuyruğumuzu kovalayarak en başa dönüyoruz. Elli yıl önce olduğu gibi elli yıl sonra da şifreli mektuplar gönderen ve mektuplarında polisten daha zeki olduğunu iddia eden bir seri katilin bir zamanlar yaşamış olma ihtimali yüzünden hem buz gibi soğuk terler döküyor hem de merak ediyorsunuz. Ancak yıllar sonra bir bilgisayar yazılımının çözebileceği kadar komplike bir şifreleme sistemini sadece kendi zekâsını kullanarak yazabilen bir adam yaşadı mı? Yaşadıysa neden insanları yok yere öldürmeyi seçti? Bu soruların cevabını Dedektif Dergi yazarlarımızdan Arkın Gelişin’in yazdığı “Bir Seri Katilin Günlüğü” ve “Seri Katiller Tarihi” kitaplarında arayabileceğinizi söyleyerek konuyu sonlandırmak istiyorum. 

GERÇEK VE KURGUNUN BULUŞTUĞU VAKA:JOSEPH BOWNE ELWELL CİNAYETİ

Joseph Bowne Elwell Kimdir?

Halk arasında JB Elwell diye bilinen maktul, New Jersey’de, 1873 yılında doğdu. Ailesi zengin değildi ama Amerikan orta sınıfının elindeki tüm imkânlara sahipti. Bu yüzden rahat bir şekilde büyüdü ve iyi bir eğitim aldı. Zengin olmayı kafasına koyduğu için erken yaşlarda girişimci olmayı başarsa da Briç oyununa karşı doğal bir yeteneği olduğunu keşfedince hayatının akışı değişti. Daha 18 yaşındayken Whist[1] Büyücüsü diye ünü yayılmıştı. Tabii bunun kuru bir ün olmadığını hemen söyleyeyim. JB Elwell bazı geceler, briç oyunundan 1.000 dolara yakın para kazanıyordu.

Joseph Bowne Elwell

Helen Derby ile evlenmesi, onun çevresini daha da genişletti. Helen’in, Roosvelt ailesi ile uzak da olsa bir akrabalığı vardı. Ancak bu bağlantı, JB Elwell’in sosyeteye girmesi için önemli bir basmak oldu. Sadece bu değil, 30 yaşına gelene kadar, briç hakkında 13 kitap yazmasını da karısına borçluydu. Her ne kadar, bu kitapları aslında karısının yazdığı şeklinde yaygın bir inanç olsa da…

Kitapları karısı yazmış olsa bile, bu, onun bir briç dehası olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Kendisine Manhattan’ın Briç Kralı deniyordu ki, sürekli kazanan biri olduğu için bu haklı bir unvan sayılabilirdi. Partneri Harold Vanderbilt ile birlikte 20. yüzyılın ilk yirmi yılının en iyi briç ikilisi onlardı. Briçten kazandığı paralarla borsaya ve at yarışlarına yatırım yapan JB Elwell kısa zamanda büyük bir servetin sahibi oldu. Yatları, arabaları, atları, evleri, apartman daireleri olan zengin bir adam haline geldi.

Ne var ki, şöhret ve para, Elwell’ın ahlaki açıdan zayıflığını ortaya çıkardı. 1905’te oğlunun doğumuyla birlikte özellikle genç ve evli kadınlarla düşüp kalkmaya başlaması kısa sürede toplumun gündemine yerleşti ve giderek karısı için büyük bir utanç kaynağı oldu. Bir arkadaşının dediğine göre kadınlar üzerinde müthiş bir etkisi vardı. Soğukkanlılığı onları cezbediyordu. Ne var ki dedikodular ve skandallarla çalkalanan hayatı, ona çok sayıda düşman kazandırmakta gecikmedi. Babalar, kocalar, yüzüstü bıraktığı eski sevgililer ondan nefret ediyorlardı. 1916’da karısı tarafından terk edildi ama resmen boşanmadılar. Helen, Park Avenue’de satın alınan bir ev karşılığında kocasının çapkınlıklarına sessiz kalmayı uygun görmüştü.

Cinayet Öncesi

Briçteki olağanüstü başarısının yanı sıra çapkınlığıyla da adını duyuran Elwell, karısından ayrıldıktan sonra daha da rahatladı. Hem işlerini büyütüp geliştirdi hem de çapkınlıklarını skandal düzeyinde yaşamaya devam etti. Kendisinden nefret eden çok insan olmakla birlikte, hayatına yönelik ciddi bir tehditle karşılaşmadı, saldırıya uğramadı. Şiddet içeren bir tehlikeye maruz kalabileceğini gösteren hiçbir işaret yoktu. Elwell evli kadınlarla düşüp kalkmaya devam ediyor, kendisi hakkında yapılan dedikoduları umursamıyor ve hayatını dilediği gibi yaşıyordu.

Ta ki 10 Haziran 1920 sabahına kadar…

NewYork’ta sıcak bir yaz günü, Elwell, Madison Bulvarı’ndaki Ritz’de son sevgilisi, taze dul Viola Kraus ile birlikteydi. Viola’nın kız kardeşiyle onun kocası Bay ve Bayan Levisham da onlarla birlikte aynı masadaydılar. Grup daha sonra New Amsterdam tiyatrosunun çatı katındaki gösteriyi izlemeye gittiler. Elwell, saat 01.30’da tiyatrodan ayrıldı ve 70. Cadde’deki evine geri döndü. 02.00 ile 02.30 arasındaki bir saatte evine ulaştığı tahmin ediliyor.

Evde birkaç telefon görüşmesi yaptı. Bunlardan biri Bayan Kraus’laydı. Diğerinde ise ahırlarını aramıştı. Ancak saat 06.09’daki görüşmenin kimle yapıldığı tespit edilemedi.

06.30’da sütçü geldiğinde evin kapısının açık olduğunu, kısa süre sonra Elwell’in dışarıdaki gazeteyi alıp içeriye girdiğini ve kapıyı kapattığını gördü.

Tabii sütçü, Manhattan’ın Briç Kralı’nı hayattayken gören son kişi olduğunu o sırada bilmiyordu.

“İmkansız kilitli oda cinayeti” Elwell olayı hakkında çıkan haber.

Cinayet 

Sütçünün Elwell’i kapıda görmesinden bir saat sonra hizmetçi Marie Larsen geldi. Kendi anahtarıyla evin kapısını açıp içeriye girerek günlük temizlik işlerine başladı. Bir süre sonra, oturma odasının kapısının içeriden kilitli olduğunu fark etti. Bu duruma çok şaşıran kadın, yine kendisinde bulunan anahtarı kullanarak kapıyı açtı. Elwell bir sandalyede oturuyordu. Ancak peruğu başında değildi, takma dişlerini de takmamıştı. Mary, patronuna temkinli bir şekilde yaklaşarak selam verdi ama bir karşılık alamadı. Dikkatle bakınca alnının ortasındaki kurşun deliğini gördü.

Hizmetçi Marie Larsen, Elwell’i kapısı ve

pencereleri içeriden kilitli oturma odasında 45’lik

otomatik bir silahla vurulmuş halde buldu.

Polis geldiğinde Elwell hâlâ hayattaydı. Ancak birkaç saat sonra öldü. Hadiseyi açıklayacak tek bir kelime bile edememişti.

Olay yerine gelen polislerin gördüğü manzara şu şekildeydi: Masanın üzerinde biri açılıp okunmuş, birkaç mektup vardı. Bir mücadele olduğunu gösteren herhangi bir ipucu yoktu. Ayak izi yoktu. Odadaki parmak izleri sadece Elwell ve hizmetçisine aitti.  Elwell, ordu tipi bir silahtan atıldığı anlaşılan büyük kalibreli bir mermiyle vurulmuştu. Silah kayıptı. Kül tablasındaki sigara izmaritlerinden biri farklıydı. Ve hepsinden önemlisi, odanın kapısı ve pencerelerin tamamı içeriden kilitliydi.

Evde bir Rembrandt tablosu vardı. Diğer başka değerli eşyalar gibi o da çalınmamıştı. Herhangi bir evrak kayıp değildi. Ayrıca evin içinde karıştırılmış bir çekmece, dolap yoktu.

Kiltli oda cinayetinin işlendiği evin önündeki gazeteciler

Odada silah olmaması, intihar ihtimalini ortadan kaldırmıştı. Olay kesinlikle bir cinayetti. Polis, derhal bir katil avı başlattı. Katilin, Elwell tarafından iyi tanınan biri olduğu düşünülüyordu. Maktulün gönül ilişkilerindeki pervasızlığı nedeniyle şüpheli sayısı oldukça fazlaydı. Öfkeli kocalar, babalar, erkek arkadaşlar kadar, Elwell’in yüzüstü bıraktığı kadınlar da şüpheliler listesinde yer alıyordu. Ancak, terk edilen kadınların hiçbirini olayla ilişkilendiren fiziksel bir kanıt bulunamadı. Özellikle cinayet aleti olan silahın, yani 45’lik bir revolverin, gürültülü ve büyük bir silah olması nedeniyle kadınlar arasında tercih edilmemesi, polisin dikkatini erkek şüphelilere yöneltiyordu. Yine de Elwell’in bütün sevgilileri sorgulandılar ve temize çıktılar.

Elwell cinayetinin baş şüphelisi, Viola Kraus’un eski kocası Victor Van Schlegel’di. Van Schlegel’in de o son gece Ritz’de olduğu ortaya çıkınca uzun uzun sorgulanması kaçınılmaz oldu. Ancak o da kısa süre sonra aklanarak serbest bırakıldı.

Katil avı süresince binlerce kişi sorguya çekildi ancak bir sonuç alınamadı. Bugüne kadar olayla ilgili hiçbir şüpheli tutuklanmadı ve cinayet çözülemedi. Elwell cinayeti, tıpkı “kilitli oda gizemi” olarak bilinen polisiye edebiyat türündeki hikâyelere benzer bir şekilde, spekülasyonlarla dolu bir vaka olarak kaldı.

Joseph Bowne Elwell ölmeden önce de ünlü biriydi ama ölümünden sonra edebi bir karakter olarak ölümsüzleşti. Klasik bir polisiye romanın tüm ayırt edici özelliklerine sahip olan Joseph Elwell cinayeti  kilitli oda cinayet gizemlerinin canlanmasına vesile oldu.

Willard Huntington Wright, 1926’da yayınlanan ilk Philo Vance romanı The Benson Murder Case‘i bu olaydan esinlenerek yazdı. Birçok eleştirmene göreF. Scott Fitzgerald’ın Jay Gatsby karakterinin arkasındaki ilham kaynağı da JB Elwell’dan başkası değildi.

Elwell cinayetinde, katilin nasıl içeri girdiği ya da içeriden nasıl kaçtığı, hâlâ bilinmeyen büyük bir muammadır. Kilitli oda polisiyeleri, genellikle karmaşık ve zekice çözümlerle son bulur. Ancak gerçek hayatta, her zaman böyle bir sonuca ulaşmak mümkün olmuyor. Elwell cinayeti, çözülmeden kapatılan sayısız suç vakasından biri olarak tarihe geçti, fakat arkasında kurgu dünyasında yankılanan bir esin kaynağı bıraktı.


[1] 18. ve 19. yüzyıllarda yaygın olarak oynanan klasik bir İngiliz kart oyunu. El almaya dayanan hemen hemen bütün oyunların atasıdır. 20. yüzyılda briç oyununa dönüşmüştür.

BLACK DAHLİA

Öldüğünde daha yirmi iki yaşındaydı.. Gencecik bedeni haddinden fazla zulüm görmüştü. Öyle ki cesedi bulunduğunda belinden aşağı kısmı parçalanmış haldeydi ve iki parçaya ayrılmıştı.

Bahsettiğim insan bir zamanların Amerika’sında California’da yaşayan genç bir kadındır; Elizabeth Sorth… Ölümünden sonra Black Dahlia, yani Kara Yıldız Çiçeği lakabıyla tanınmaya başlamıştır. Hunharca katledilmiş olması Amerika’da büyük yankı uyandırmış, bu yüzden davası halka açık gerçekleşmiştir.

Boston doğumlu olan Short, babasının yaşadığı California’ya yerleşmeden önce gençliğini Medford, Massachusetts ve Florida’da geçirmiştir. Kısa bir süre için Los Angeles’ta da bulunmuştur. Herhangi bir tiyatro oyununda veya filmde oynamamış olmasına karşın Short’un oyunculuğa hevesli olduğu bilinmektedir. Black Dahlia takma adının kökeninin ise Nisan 1946’da yayınlanan ve kara film olarak geçen, aynı zamanda cinayet gizemi barındıran Mavi Dahlia’dan kaynaklanmış olabileceği düşünülmektedir.

Vücudunun (iki parça halinde) 15 Ocak 1947’de bulunmasından sonra, Los Angeles Emniyet Müdürlüğü kapsamlı bir soruşturma başlatmış ve 150’den fazla şüpheliyi sorgulamış ancak hiçbir tutuklama yapamamıştır.  

Short’un çözülmemiş cinayeti ve etrafındaki ayrıntılar, çeşitli teoriler ve kamusal spekülasyonlar üreten kalıcı bir kültürel entrikaya sebep oldu. Hayatı ve ölümü çok sayıda kitap ve filmin temeli oldu. Cinayeti Amerikan tarihinin en ünlü çözülmemiş cinayetlerinden biri ve Los Angeles County’deki en eski çözülmemiş davalardan biri olarak gösterilmektedir.  Aynı şekilde tarihçiler tarafından II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’da ulusal dikkat çeken ilk büyük suçlardan biri olarak kabul edildi.

Kısa Yaşam Öyküsü

Short, 1924 yılında Boston, Massachusetts’in Hyde Park şehrinde doğmuştur. Çocukluğunun ve gençliğinin bir bölümünü Portland, Maine’de geçirmiştir. Short’un babası minyatür golf inşa ederek para kazanırdı. 1929 borsa krizi sebebiyle tasarruflarının çoğunu kaybetti ve ailede kırılmalar başladı. 1930’da babasının arabası Charlestown Köprüsü’nde terk edilmiş olarak bulundu  ve Charles Nehri’nden atlayarak intihar ettiği varsayıldı. 

Bronşit ve şiddetli astım ataklarından rahatsız olan Short, 15 yaşında akciğer ameliyatı geçirdi, doktorlar daha fazla solunum problemi yaşamasını önlemek için kış aylarında daha ılıman bir iklime taşınmasını önerdi.  Short’un annesi onu Miami, Florida’da aile arkadaşlarının yanına kışı geçirmesi için gönderdi.  Üç yıl boyunca, kış aylarında Florida’da yaşayan Short, ikinci sınıfında Short, Medford Lisesinden ayrıldı.

1942 yılında Short’un annesi, öldüğü sanılan kocasından bir özür mektubu aldı. Böylelikle babanın hâlâ yaşadığı ortaya çıkmıştı. 1943 yılında Short babasının yanına taşınmıştı, çünkü altı yaşından beri onu görmüyordu. Aynı sene babasının bulunduğu şehirde birçok işe girip çıktı. En son işinden cinsel istismar sebebiyle ayrılmak zorunda kaldı. Sıcak bir aile ortamından uzak, çalkantılı bir yaşamı vardı. On sekiz yaşına gelmeden içki içtiği için polis tarafından tutuklandı.

Cinayetten önce:

9 Ocak 1947’de Short, kısa bir süre önce çıkmaya başladığı 25 yaşındaki evli bir satıcı olan Robert Manley ile San Diego’ya kısa bir yolculuktan sonra Los Angeles’daki evine döndü. Manley, Los Angeles şehir merkezindeki 506 Güney Grand Bulvarı’ndaki Biltmore Oteli’ne Short’u bıraktığını ve Short’un o öğleden sonra Boston’dan gelen kız kardeşiyle tanışacağını söyledi. Biltmore personeli lobi telefonunu kullanan Short’u gördüğünü hatırladı.  Kısa bir süre sonra 754 South Olive Caddesi’ndeki Crown Grill Kokteyl Salonu’nun patronları Biltmore otelinden (0,80 Km) uzakta olan bir yerde Short’u gördüklerini iddia ettiler. 

Bulunma:

15 Ocak 1947 sabahı, Short’ın çıplak vücudu, Los Angeles şehrinde Güney Norton Bulvarı’nın batısında, Coliseum Caddesi ile Batı 39. Cadde’nin ortasındaki Leimert parkında, boş bir alanda iki parçaya ayrılmış olarak bulundu. O zaman, mahalle büyük ölçüde gelişmemişti. Bölge sakini olan Betty Bersinger üç yaşındaki kızıyla birlikte yürürken vücudu yaklaşık olarak sabah saat onda buldu. Bersinger başlangıçta oraya atılan bir mağaza vitrin mankeni bulduğunu düşündü. Bunun bir ceset olduğunu fark ettiğinde yakındaki bir eve koştu ve polisi telefonla aradı.

Short’un vücudu parçalanmıştı, belden aşağısı tamamen kopmuş ve kanı boşaltılmıştı, cildi soluk beyazdı.  Tıbbi muayeneler, keşiften yaklaşık on saat önce öldüğünü belirledi ve ölüm zamanının 14 Ocak akşamı veya 15 Ocak sabahı erken saatler olduğu açıklandı.  Vücut katil tarafından yıkanmıştı. Short’un yüzü, ağzının köşelerinden kulaklarına kadar kesilerek “Glasgow gülümsemesi” olarak bilinen bir etki yaratılmak istenmişti. Uyluğunun ve göğsünün bazı kısımları kesilmişti. Vücudunun alt yarısı yukarıdan bir otuz santim kadar uzağa yerleştirilmiş ve bağırsakları kalçalarının altına düzgün bir şekilde sıkıştırılmıştı. Ceset, elleri başının üstünde, dirsekleri dik açılarda bükülmüş ve bacakları birbirinden ayrılarak pozlandırılmıştı. 

Keşif üzerine hem yoldan geçenlerin hem de gazetecilerin oluşturduğu bir kalabalık toplanmaya başlamıştı; Los Angeles Herald-Express muhabiri Aggie Underwood olay yerine ilk gelenler arasındaydı ve ceset ile suç mahallinin birkaç fotoğrafını çekti. Vücudun yanında, lastik izleri arasında zeminde bir ayak izi bulan dedektifler yakınlarda sulu kan içeren bir çimento torbası da buldu.

Sonuç:

Elizabeth Short, genç, hedefleri olan (oyunculuk gibi) bir insandı. Hedeflerine ulaşmak için içinde bulunduğu psikolojik durumların tesirini, ailesizliğin yarattığı yıkımı bertaraf etmeye çalışıyordu. Tökezliyordu hayatta. Fakat son çarptığı taş kaya olmuş, Short’un canını almıştı. Katilin kim olduğu, neden böyle hunharca bir cinayet işlediği ise hiçbir zaman bilinemedi.