Çeviren: Gencoy Sümer
John Dickson Carr (1906–1977), Amerika’nın en üretken ve yaratıcı polisiye yazarlarından biri olarak kabul edilir. “Kilitli oda” (locked room) gizemlerinin tartışmasız ustası olan Carr, kurbanın kimsenin giremeyeceği ya da çıkamayacağı bir mekânda ölü bulunduğu, fiziksel olarak imkânsız görünen cinayetleri ustalıkla çözüme kavuşturmasıyla ün kazanmıştır. Hem kendi adıyla hem de Carter Dickson takma adıyla kaleme aldığı yetmişi aşkın romanda, başta dedektif Dr. Gideon Fell ve Sir Henry Merrivale olmak üzere unutulmaz karakterler yaratan Carr, dönemin İngiliz polisiye geleneğini derinden benimsemiş; yıllarını Britanya’da geçirmiş ve eserlerini çoğunlukla İngiliz atmosferinde konumlandırmıştır. 1950’de Dedektif Yazarları Derneği’nin (Detection Club) üyeliğine kabul edilen Carr, 1963’te Amerikan Gizem Yazarları Derneği’nden (Mystery Writers of America) yaşam boyu başarı ödülü olan Grand Master unvanını almıştır. Mantığın sihirle dans ettiği, gotik gerilimin akıl yürütmeyle iç içe geçtiği o kendine özgü atmosferiyle Carr, polisiye edebiyatının altın çağını simgeleyen isimler arasındaki yerini bugün de korumaktadır.
Sıçrayarak gözlerini açtı, bunun bir rüyadan ibaret olduğuna kendini ikna etmeden önce bir-iki dakika boyunca yatak odasının beyaz tavanına dik dik bakıp kaldı. Ama bu bir rüyaydı.
Açık pencereden içeri soğuk, kırılgan bir gün ışığı sızıyordu. Perdeleri uçuran soğuk ve keskin hava, pencere pervazındaki ince kar tabakasını havalandırdı. Bu küçük, çıplak odada rüzgâr insanı canlandıracak bir şekilde esiyordu. Dorothy Brant havayı derin derin içine çekti.
Her şey yolundaydı. Babası ve Harry ile birlikte, donmuş gölde paten kaymak, eğer kar yağarsa belki biraz da kayak yapmak için geldikleri kır evindeydi. Ve kar yağmıştı. Buna sevinmesi gerekirdi ama nedense pencere pervazındaki kar onu dehşete düşürmüştü.
Sıcak yatağında titreyerek yorganı çenesine kadar çekti, komodinin üzerindeki küçük saate baktı. Dokuzu yirmi geçiyordu. Uyuyakalmıştı. Babası ve Harry çoktan kahvaltılarını yapmış olmalıydılar. Kendi kendine her şeyin yolunda olduğunu tekrar söyledi. Gerçi artık tamamen uyanmıştı ve her şeyin yolunda olup olmadığından o kadar emin değildi. Çünkü, Bayan Topham’ı hatırlamıştı. O yaşlı hırsız cadıyı…
Bu hafta sonunu mahvedebilecek tek kişi oydu. Çaldığı saat ve kötü niyetli kibarlığıyla komşu evde oturan Bayan Topham…
“Aklından çıkar şunu! Üzerinde düşünmenin bir yararı yok. Aklından çıkar!”
Dorothy Brant kendini zorlayarak yataktan kalktı, sabahlığına ve terliklerine uzandı. Fakat sandalyenin üzerinde asılı duran sabahlığı değil, ağır kürk mantosuydu. Orada Harry’nin Amerika’dan getirdiği bir çift yumuşak deri terlik de vardı. Ama şimdi tabanları soğuk, nemli ve sertleşmiş, neredeyse donmuştu. İşte o an bilinçaltındaki bir korku ona saldırdı, benliğini ele geçirdi ve bir daha gitmedi.
Pencereyi kapatıp banyoya süzüldü. Tertemiz beyaz perdeleri ve eski odun kokusuyla bu küçük ev o kadar sessizdi ki aşağı kattaki konuşmaları duyabiliyordu. Kelimelerin ayırt edilemediği bir mırıltıydı bu: Harry’nin hızlı konuşması, babasının daha yavaş ve tok sesi ve tanımlayamadığı ama hepsinden daha yavaş ve ağır bir başka ses.
Banyodan sonra aceleyle giyindi. Dokuz saat uyumasına rağmen kendini bütün gece ayaktaymış gibi sinirli ve bitkin hissediyordu.
Kısa kesilmiş kahverengi saçlarına tarağı son bir kez vurup pudra veya ruj sürmeden aşağı koştu. Oturma odasının kapısında aniden durdu. İçeride babası, kuzeni Harry ve yerel Polis Başkomiseri vardı.
“Günaydın hanımefendi,” dedi Başkomiser.
O küçük odanın görünüşünü, içindekilerin yüz ifadelerini asla unutmadı. Gün ışığı içeri süzülüyor, parlak renkli kaba dokuma kilimlere ve kaba taş şömineye temas ediyordu. Yan pencerelerden, karla kaplı bahçenin ötesini ve kapısı yüksek bir defne çitiyle ayrılan Bayan Topham’ın beyaz ahşap kaplamalı kulübesini görebiliyordu.
Ancak odaya girdiğinde onu asıl sarsan şey, aniden kesilen bir konuşma hissi ve başlarını çevirdiklerinde yüzlerinde yakaladığı o hızlı ve solgun ifadeydi.
“Günaydın hanımefendi,” diye tekrarladı Başkomiser Mason selam vererek.
Harry Ventnor adeta acı içinde araya girdi. Normalde de kızarık olan ten rengi daha da kızarmıştı; koca ayakları, geniş omuzları ve küçük kaslı elleri bile telaşlı görünüyordu.
“Hiçbir şey söyleme Dolly!” dedi. “Hiçbir şey söyleme! Seni konuşmaya zorlayamazlar. Bekle ta ki…”
“Kesinlikle bence de,” diye söze başladı babası yavaşça. Burnunun ucuna, sonra piposunun kenarına baktı; Dorothy hariç her yere bakıyordu. “Kesinlikle bence de,” diye tekrar etti boğazını temizleyerek, “Aceleyle konuşmamak en iyisi olur, ta ki…”
“Müsaadenizle efendim,” dedi Başkomiser Mason, boğazını temizleyerek. “Şimdi hanımefendi, korkarım size bazı sorular sormam gerekiyor. Ancak avukatınızı görene kadar sorularıma cevap vermek zorunda olmadığınızı söylemek görevim.”
“Avukat mı? Ama ben avukat istemiyorum. Avukatla ne işim olabilir ki?”
Başkomiser Mason, babasına ve Harry Ventnor’a manalı bir bakış attı, sanki bunu not etmelerini istiyordu.
“Konu Bayan Topham, hanımefendi. Anladığım kadarıyla hanımefendi, dün onunla aranızda bazı konuşmalar geçmiş. Bir tür ağız kavgası gibi.”
“Evet, kesinlikle öyle denebilir.”
“Ne hakkında olduğunu sorabilir miyim?”
“Üzgünüm,” dedi Dorothy; “Bunu size söyleyemem. Bu, o yaşlı kediye ona iftira attığımı söyleme fırsatı verir. Size ne anlattı?”
“Şey, hanımefendi,” dedi Başkomiser Mason, bir kurşun kalem çıkarıp çenesini kaşıyarak. “Korkarım bize bir şey anlatacak durumda değil kendisi. Guildford’da bir hastanede, kafasından oldukça ağır darbe almış durumda. Aramızda kalsın, iyileşip iyileşmeyeceği pamuk ipliğine bağlı.”
Dorothy önce kalbinin hiç atmadığını hissetti, sonra yüreği devasa bir ritimle küt küt atmaya başladı. Başkomiser ona dikkatle bakıyordu. Kendini konuşmaya zorladı:
“Yani bir kaza mı geçirdi?”
“Tam olarak değil, hanımefendi. Doktor, Bayan Topham’ın evindeki masanın üzerinde görmüş olabileceğiniz ağır cam bir küreyle kafasına üç-dört kez vurulduğunu söylüyor.”
“Yani bunu birinin yaptığını mı kastediyorsunuz? Kasten mi? Ama kim yapmış?”
“Şey, hanımefendi,” dedi Başkomiser Mason, ona daha da sert bakarak. “Şu ana kadar görebildiğimiz her şeye dayanarak, bunu sizin yapmış olduğunuzu söylemek zorundayım.”
Bu olamazdı. Gerçek olamazdı. Daha sonra, Harry’nin gözlerinin etrafındaki küçük çizgileri, aceleyle taranmış açık renkli saçlarını, fermuarı yarıya kadar açık gevşek deri rüzgarlığını incelerken kendini dışarıdan bir göz gibi izlediğini hatırladı. Atletik becerilerine rağmen Harry’nin ne kadar etkisiz ve biraz da aptalca göründüğünü düşündüğünü hatırladı. O an babası da pek işe yaramıyordu.
“Ama bu saçma!” diyebildi sadece.
“Umarım öyledir hanımefendi. İçtenlikle umarım. Şimdi söyleyin bana, dün gece bu evden çıktınız mı?”
“Ne zaman?”
“Herhangi bir saatte.”
“Evet. Hayır. Bilmiyorum. Evet, sanırım çıktım.”
“Tanrı aşkına Dolly,” dedi babası, “Avukat gelene kadar başka bir şey söyleme.”
Onu tutan kendi duyguları değil, babasının yüzündeki o perişanlıktı. İri yarı, yarı kel, işleri için endişeli, dünyadaki her şey için endişeli… İşte John Brant buydu. Sakat sol kolu ve siyah eldiveni yan tarafına bastırılmıştı. Parlak güneş ışığı havuzunun içinde, bir ıstırap abidesi gibi duruyordu.
“Onu—gördüm,” diye açıkladı. “Hoş bir manzara değildi. Daha kötülerini görmemiş değilim. Savaşta.” Koluna dokundu. “Ama sen küçük bir kızsın Dolly; sadece küçük bir kızsın. Bunu yapmış olamazsın.”
Yalvaran sesi bir onay bekliyordu.
“Bir dakika efendim,” diye araya girdi Başkomiser Mason. “Şimdi hanımefendi! Bana dün gece evden çıktığınızı söylediniz. Değil mi?”
“Evet.”
“Karda mı?”
“Evet, evet!”
“Saati hatırlıyor musunuz?”
“Hayır.”
“Söyleyin bana hanımefendi: kaç numara ayakkabı giyiyorsunuz?”
“Otuz yedi.”
“Bu oldukça küçük bir numara, değil mi?” Dorothy sessizce onaylayınca, Başkomiser Mason not defterini kapattı. “Şimdi, benimle gelir misiniz?”
Evin yan kapısından dışarı çıktılar. Saçakların çıkıntısı altındaki iki basamakta kar yoktu. Ancak onun ötesinde, karşıdaki panjurları kapalı eve kadar her yer ince bir kar tabakasıyla kaplıydı.
Karda iki ayrı ayak izi vardı. Dorothy onların kime ait olduklarını biliyordu. Sertleşmiş ve net basılmış bir dizi iz, basamaklardan bir yılan gibi süzülerek çıkıyor, karla kaplı defne çitinin kemerinin altından geçiyor ve Bayan Topham’ın evinin yan kapısının basamaklarında bitiyordu. Diğer ayak izleri ise, o evden buradaki basamaklara geri gelmekteydi. Bu kişinin can havliyle koştuğu, kardaki bulanık ve araları açık ayak izlerinden belli oluyordu.
Bu dilsiz işaretler Dorothy’nin hafızasını harekete geçirdi. Bu bir rüya değildi. Yapmıştı. Bilinçaltında bunu başından beri biliyordu. Başka şeyleri de hatırlıyordu: pijama üzerine giydiği kürk mantoyu, ıslak terliklerinden kar suyunun sızışını, karanlıkta körlemesine kaçışını…
“Bu ayak izleri sizin mi hanımefendi?” diye sordu Başkomiser Mason.
“Evet. Ah, evet, benim.”
“Sakin olun hanımefendi,” diye mırıldandı Başkomiser. “Renginiz kireç gibi oldu. İçeri girip oturun isterseniz.”
Sonra ses tonu huysuzlaştı. Kızın tavrındaki ağırbaşlı sadelik, resmiyeti bırakmasına sebep oldu.
“Ama neden yaptınız hanımefendi? Tanrı aşkına, neden yaptınız? Yani, hepsi on sterlin bile etmeyecek bir avuç ıvır zıvır için o masayı zorla açmak ve sonra ayak izlerinizi silme zahmetine bile girmemek!” Öksürerek kendini aniden durdurdu.
John Brant’ın sesi asit gibiydi. “Güzel dostum. Çok güzel. Şu ana kadar gösterdiğin ilk zekâ belirtisi. Kızımın deli olduğunu iddia etmiyorsun herhalde?”
“Hayır efendim. Ama duyduğuma göre onlar annesinin takılarıymış.”
“Bunu nereden duydun? Sen mi söyledin Harry?”
Harry Ventnor, rüzgarlığının fermuarını savaşa hazırlanır gibi yukarı çekti. Herkesin zulmettiği o iyi çocuklardanmış gibi bir izlenim veriyordu. Küçük yüzünde öyle bir samimiyet parlıyordu ki, iyi niyetinden şüphe etmek imkânsızdı.
“Bak dostum. Onlara söylemek zorundaydım, değil mi? Böyle şeyleri saklamaya çalışmanın bir yararı yok. Sırf şu hikayeleri okuduğum için bile biliyorum ki…”
“Hikayeler!”
“Tamam, ne dersen de. Her zaman öğreniyorlar ve sonra durumu olduğundan daha kötü hale getiriyorlar.” Söylediklerinin anlaşılması için bekledi. “Söylüyorum size, olaya yanlış yaklaşıyorsunuz. Diyelim ki Dolly, o mücevherler yüzünden Topham’la kavga etti. Diyelim ki dün gece oraya gitti. Diyelim ki o ayak izleri onun. Bu, Topham’ı onun darp ettiğini kanıtlar mı? Bunu pekâlâ bir hırsız da yapmış olamaz mı?”
Başkomiser Mason başını salladı. “Olamaz efendim.”
“Ama neden? Soruyorum size, neden?”
“Dinlerseniz bunu size anlatmamda bir sakınca yok efendim. Muhtemelen dün gece saat on biri biraz geçe kar yağmaya başladığını hatırlarsınız.”
“Hayır, hatırlamıyorum. O saatte hepimiz yataktaydık.”
“Pekâlâ, benim sözüme güvenebilirsiniz,” dedi Mason sabırla. “Gece yarısına kadar karakoldaydım. Kar yağışı gece yarısı civarında durdu. Bunun için de sözüme güvenmek zorundasınız ama bunu kolayca kanıtlayabiliriz. Bayan Topham gece yarısından epey sonra hayattaydı ve sağlığı gayet yerindeydi. Bunu da biliyorum çünkü karakolu arayıp uyanık ve tedirgin olduğunu, çevrede hırsızlar olduğunu düşündüğünü söyledi. Hanımefendi aynı şeyi,” diye açıkladı belli bir sertlikle, “ayda ortalama üç kez yaptığı için bunun üzerinde durmuyorum. Size söylediğim şu ki, telefonu 00.10’da, kar durduktan en az on dakika sonra geldi.”
Başkomiser, Harry’nin bir şey söylemek istemesine aldırmadan aynı sabırlı tavırla devam etti: “Görmüyor musunuz efendim? Bayan Topham kar durana kadar saldırıya uğramamıştı. Evinin etrafında şu an her yöne yirmi metrelik tertemiz, lekesiz, izsiz kar var. Orada bulunan tek iz, Bayan Brant’ın kendisinin bıraktığını kabul ettiği ayak izleridir.”
Bıkkınlıkla karşısındakilere baktı.
“Sanki başka biri bu izleri yapabilirmiş gibi konuşuyorsunuz. Bayan Brant kendisi itiraf etmese bile, kesinlikle başka birinin yapmadığından eminim. Siz Bay Ventnor, ayakkabı numaranız 44, Bay Brant 43 numara giyiyor. 37 numara bir ayakkabıya ait izleri bozmadan üzerinde yürümek mi? Hadi canım! Yine de birisi o eve bir anahtarla girdi, yaşlı kadını canice darp etti, evini soydu ve kaçtı. Karda başka hiçbir iz veya leke yoksa, bunu kim yaptı? Kim yapmış olmalı?”
Dorothy artık durumu serinkanlı bir şekilde düşünebiliyordu. Bayan Topham’ı yaralayan ağır cam küreyi hatırladı. Çalışma masasının üzerinde dururdu. İçinde minyatür bir manzara vardı. Salladığınızda içinde ufak bir kar fırtınası kopardı. Bu da saldırıyı daha korkunç kılıyordu.
Üzerinde parmak izi bırakıp bırakmadığını merak etti. Ama her şeyin ötesinde Renee Topham’ın yüzü belirdi zihninde. Renee Topham… Annesinin en yakın arkadaşı…
“Ondan nefret ediyordum,” dedi Dorothy ve beklenmedik bir şekilde ağlamaya başladı.
***
Lincoln’s Inn Fields’daki Morris, Farnsworth & Jameson Hukuk Firması’ndan Dennis Jameson, evrak çantasını bir çıt sesiyle kapattı. O şapkasını ve paltosunu giyerken Billy Farnsworth ofise göz attı.
“Selam!” dedi Farnsworth. “Şu Brant meselesi için Surrey’e mi gidiyorsun?”
“Evet.”
“Hımm. Mucizelere inanır mısın?”
“Hayır.”
“O kız suçlu evladım. Bunu bilmen lazım.”
“Bizim işimiz,” dedi Jameson, “müvekkillerimiz için elimizden geleni yapmaktır.”
Farnsworth ona kurnazca baktı. “Şövalyelik ruhun yeniden canlanmış. Genç idealist, başı dertte olan güzel bir kadının yardımına koşuyor, yeminler ederek…”
“Onunla iki kez görüştüm,” dedi Jameson. “Onu seviyorum, evet. Ama bu konuda birazcık zekâmı kullandığımda, ona yönelik öyle müthiş bir suçlama göremiyorum.”
“Hadi canım!”
“Bak şimdi. Kızın ne yaptığını söylüyorlar? Bayan Topham’a ağır bir cam küreyle birkaç kez vurulmuş. Kürede parmak izi yok, silindiğine dair işaretler var. Ancak parmak izlerini dikkatlice silme öngörüsünü gösteren Dorothy Brant, sonra kulübesine geri yürüyor ve arkasında bir kilometre yukarıdan bile görülebilecek iki dizi ayak izi bırakıyor. Bu mantıklı mı sence?”
Farnsworth düşünceli göründü. “Belki de mantıklı olmadığını söyleyeceklerdir,” diye belirtti. “Psikolojiyi boş ver. Aşman gereken şey fiziksel gerçekler. İşte, gizemli dul Topham evde tamamen yalnız; tek hizmetçisi de gündüz geliyor. İşte, bir kişinin ayak izleri var. O izleri sadece o kız yapmış olabilir; ki zaten kendisi de bunu kabul ediyor. Başka birinin eve girmesi veya çıkması fiziksel olarak imkânsız. Bunu nasıl aşacağını düşünüyorsun?”
“Bilmiyorum,” dedi Jameson umutsuzca. “Ama önce onun anlatacaklarını duymak istiyorum. Kimsenin duymadığı, hatta merak bile etmediği tek şey, onun kendisi hakkında ne düşündüğü.”
***
Jameson, kapıdan girdiğinde akşam karanlığı çöküyordu. Karın grileştiği mavimsi bir alacakaranlıkta kapıda bir an durdu ve bahçeyi Bayan Topham’ınkinden ayıran iki metreye yakın yükseklikteki ince defne çite baktı. Gotik bir kemer gibi bir geçitle kesilen bu çitte dikkat çekici bir şey yoktu. Sadece kemerin önünde duran pardösülü, iri yapılı bir adam ona tanıdık gelmişti. Yanında, muhtemelen bölgenin polis başkomiseri olan bir başka adam daha vardı. Elinde bir kamera tutuyordu. Birden bir flaş patladı. Bir şey duyamayacak kadar uzak olmasına rağmen, Jameson, iri yarı adamın kahkahalarla güldüğüne dair garip bir izlenime kapıldı.
Jameson’ı kapıda, az çok tanıdığı Harry Ventnor karşıladı.
“İçeride,” diye açıkladı Harry, ön odayı işaret ederek. “Şey… onu üzme, olur mu? Hey, o çitte ne halt ediyorlar öyle?”
Bahçenin ötesine baktı. “Onu üzmek mi?” dedi Jameson biraz sertçe. “Ben buraya, ona yardım etmeye geldim. Bayan Brant’ın aklı başındayken söylenen şeyi yapabileceğini gerçekten düşünüyor musunuz?”
“Aklı başındayken mi?” diye tekrarladı Harry. Jameson’a tuhaf bir şekilde baktıktan sonra başka bir şey söylemedi; aniden arkasını dönüp bahçeye koştu.
Yine de Dorothy, Jameson onunla karşılaştığında, aklı başında olmayan biri izlenimi vermiyordu. Her zaman adamın dürüstlüğünü sevmişti, şimdi de içini ısıtan o dürüstlüktü.
Harry’nin atletik ve jimnastik becerilerini simgeleyen gümüş kupaların ve John Brant’ın St. Moritz’deki eski günlerinden kalma ödüllerin üzerinde bulunduğu gürül gürül yanan şöminenin karşısındaki koltuklara oturdular. Odayı sadece şöminenin alevleri aydınlatıyordu.
“Bana akıl vermek için mi geldiniz?” dedi Dorothy. “Beni tutukladıklarında ne söyleyeceğim konusunda akıl vermeyi mi kastediyorsunuz?”
“Şey, henüz sizi tutuklamadılar Bayan Brant.”
“Yine de buna şaşırdığınıza bahse girerim, haksız mıyım? Ah, ne kadar derin bir batağa saplandığımı biliyorum! Sanırım sadece daha fazla kanıt toplamak için etrafta dolanıyorlar. Bir de burada yeni bir adam var, Scotland Yard’dan gelen March adında bir adam. Kendimi neredeyse onurlandırılmış hissediyorum.”
Jameson dikleşti. Çitin yanındaki o iri yarı adamın neden tanıdık geldiğini şimdi anlamıştı. “Albay March mı?”
“Evet. Aslında oldukça hoş biri,” diye cevap verdi Dorothy, eliyle gözlerini gölgeleyerek. “Odamın her yerini aradılar. Ama teyzem Renee Topham’dan çaldığımı iddia ettikleri saati, broşu ve yüzükleri bulamadılar.” Bir an durdu sonra bıkkın bir sesle mırıldandı. “Renee Teyze…”
“Duydum. Ama asıl mesele neyin peşinde oldukları. Bir saat, bir broş ve birkaç yüzük! Neden birinden, hele de ondan bir şey çalasınız ki?”
“Çünkü onlar onun değildi,” dedi Dorothy, bembeyaz bir yüzle aniden başını kaldırarak. “Onlar anneme aitti.”
“Sakin olun.”
“Annem öldü,” dedi Dorothy. “Sanırım mesele sadece saat ve yüzükler değildi. Bu sadece bir bahaneydi, bardağı taşıran son damlaydı. Annem, Bayan Topham’ın çok yakın arkadaşıydı. Annem hayattayken onu pohpohlamak için ‘Renee Teyze’ aşağı ‘Renee Teyze’ yukarı tavrındaydı. Ama annem o takıların, her ne iseler, benim olmasını istiyordu. Sevgili Renee Teyze, mümkün olan her şeyi sahiplendiği gibi onları da soğukkanlılıkla sahiplendi. Düne kadar onlara ne olduğunu hiç bilmiyordum.”
“Bu tür kadınları bilir misiniz? Bayan Topham gerçekten büyüleyici, aristokrat ve çekicidir; alabileceği her şeyi alan ve almaya devam etmeyi bekleyen o soğuk cazibeye sahiptir. Gerçekten çok parası olduğunu kesin olarak biliyorum, gerçi o parayla ne yapıyor hayal bile edemiyorum. Taşraya kapanmasının asıl nedeni, şehirde para harcama riskine giremeyecek kadar cimri olmasıdır. Ona asla katlanamadım. Annem öldüğünde ve ben beklediği gibi onu pohpohlamaya devam etmeyince, işler çok değişti. O kadın hakkımızda konuşmaya bayılır! Harry’nin borçları, babasının sarsıntılı işleri. Ve ben.”
Durdu ve gülümsedi. “Tüm bunları size anlattığım için üzgünüm.”
“Anlatmıyorsunuz, ben dinlemek istiyorum.”
“Ama bunlar oldukça gülünç, değil mi?”
“‘Gülünç’,” dedi Jameson sertçe “bu benim kullanacağım bir sıfat değil. Demek onunla kavga ettiniz?”
“Ah, hem de muazzam bir kavga. Şahane bir kavga. Kavgaların şahı.”
“Ne zaman?”
“Dün. Annemin saatini kolunda gördüğümde.”
Gümüş kupaların parladığı ateşe baktı.
“Belki de söylememem gereken şeyler söyledim,” diye devam etti. “Ama babamdan veya Harry’den hiç destek görmedim. Babamı suçlamıyorum; işleri yüzünden endişeli ve o sakat kolu bazen canını çok sıkıyor. Bütün istediği huzur ve sessizlik. Harry’ye gelince, o kadını gerçekten sevmiyor; ama kadın ondan biraz hoşlandı ve bu onun hoşuna gidiyor. O, Renee Teyze’nin erkek versiyonu gibi. Başka birine sırtını daya, hayatını yaşa. Ve ben tüm bunların ortasındayım. Hep ‘Dolly şunu yap’, ‘Dolly bunu yap’, ‘İyi kalpli Dolly; o aldırmaz’. Ama aldırıyorum. O kadını orada annemin saatini takarken gördüğümde ve bana bir hizmetçi tutmaya gücümüzün yetmediği gerçeği hakkında teselli verdiğinde, bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini hissettim. Sanırım gerçekten de bir şeyler yapmışım.”
Jameson uzanıp kızın ellerini tuttu. “Tamam,” dedi. “Ne yaptınız?”
“Bilmiyorum! Sorun da bu ya.”
“Ama elbette…”
“Hayır. Bu, Bayan Topham’ın her zaman dalga geçtiği şeylerden biriydi. Uykunuzda yürürken pek bir şey bilmezsiniz… Tuhaf geliyor, değil mi? Tamamen saçma. Ama benim için değil! Hiç değil. Çocukluğumdan beri, ne zaman çok yorgun veya sinirsel olarak bitkin olsam başıma bu gelir. Bir keresinde aşağı inip yemek odasındaki şömineyi yakmış ve masayı yemek için hazırlamıştım. Kabul ediyorum sık olmaz ve asla böyle sonuçları olmamıştı.” Gülmeye çalıştı. “Ama sizce babam ve Harry neden bana öyle baktılar? İşin en kötüsü de bu. Gerçekten bir katil adayı mıyım değil miyim, bilmiyorum.”
Bu kötüydü.
Jameson, mantığı aksini iddia etse de bunu kendine itiraf etti. Odanın içinde gezinmek için ayağa kalktı ve kızın kahverengi gözleri onu hiç bırakmadı. Gözlerini kaçıramıyordu; her köşede kızın yüzündeki o gerginliği görüyordu.
“Bakın,” dedi usulca, “Bu saçmalık.”
“Oh, lütfen. Siz bari öyle söylemeyin. Pek orijinal değil.”
“Ama cidden o kadının üzerine yürüdüğünüzü ve şu an buna dair hiçbir şey bilmediğinizi mi düşünüyorsunuz?”
“Şömineyi yakmaktan daha mı zor olurdu?”
“Size bunu sormadım. Bunu yaptığınızı düşünüyor musunuz?”
“Hayır,” dedi Dorothy.
Bu soru işi bitirdi. Artık ona güveniyordu. Aralarında bir anlayış ve sempati, bedenin ısı yayması gibi hissedilir bir zihinsel güç ve iletişim vardı.
“İçimin derinliklerinde, hayır, buna inanmıyorum. Uyanmış olmam gerekirdi diye düşünüyorum. Ve üzerimde… şey, kan yoktu, biliyorsunuz. Ama kanıtları nasıl aşacaksınız?”
Kanıtlar…
“Oraya gittim. Bunu inkâr edemem. Geri gelirken yarı yarıya uyandığımı hatırlıyorum. Bahçenin ortasında karda duruyordum. Pijamamın üstünde kürk mantom vardı; yüzümdeki karı ve ayaklarımdaki ıslak terlikleri hissettiğimi hatırlıyorum. Titriyordum. Ve eve geri koştuğumu hatırlıyorum. Hepsi bu. Eğer ben yapmadıysam, başka kim yapmış olabilir?”
“Affedersiniz,” diye araya girdi yeni bir ses. “Hem mecazi hem de gerçek anlamda ışığı açmamın sakıncası var mı?”
Albay March’ın yüz on kiloluk gövdesi, bir çadır kadar büyük su geçirmez bir pardösüye sarılmıştı. Büyük tüvit bir kasket takıyordu. Kasketin altındaki çilli yüzü soğuktan parlıyordu ve kumral bıyığını yakmakla tehdit eden koca hazneli piposunu keyifle içiyordu.
“Ah, Jameson!” dedi. Piposunu ağzından çıkarıp onunla bir işaret yaptı. “Demek sendin. İçeri girdiğini gördüğümü sanmıştım. Araya girmek istemem; ama sanırım Bayan Brant’ın bilmesi gereken en az iki şey var.”
Dorothy hızla arkasına döndü.
“Birincisi,” diye devam etti Albay March, “Bayan Topham tehlikeyi atlattı. En azından yemek sonrası kalkıp konuşan biri kadar birkaç kelime edebiliyor; gerçi söyledikleri pek tutarlı değil. İkincisi, bahçenizde hayatımda gördüğüm en tuhaf nesnelerden biri var.”
Jameson ıslık çaldı. Dorothy’ye, “Bu adamla tanıştın mı?” dedi. “O, Tuhaf Şikayetler Departmanı’nın başıdır. Ne zaman bir şaka ya da numara olabilecek ama diğer yandan ciddi bir suç da teşkil edebilecek acayip bir şeyle karşılaşsalar, onu çağırırlar. Zihni o kadar berraktır ki her seferinde hedefi on ikiden vurur. Bildiğim kadarıyla kaybolan bir odayı araştırmış, yürüyen bir cesedi kovalamış ve görünmez bir mobilya parçasını bulmuştur. Eğer bir şeyin biraz olağandışı olduğunu kabul edecek kadar ileri giderse, fırtınaya hazır olsan iyi olur.”
Albay March oldukça ciddi bir tavırla başını salladı. “Evet,” dedi. “Bu yüzden buradayım, görüyorsunuz. O ayak iziyle ilgilenebileceğimizi düşündüler.”
“O ayak izi mi?” diye bağırdı Dorothy. “Yani?”
“Hayır, hayır; sizin ayak iziniz değil Bayan Brant. Bir başkası. Açıklamama izin verin. İkinizin de pencereden dışarı bakmanızı istiyorum. Bu evle diğeri arasındaki defne çitine bir göz atmanızı istiyorum. Güneş neredeyse battı ama yine de inceleyin.”
Jameson pencereye gidip dışarı baktı.
“Eee?” dedi. “Ne olmuş ona? Alt tarafı bir çit.”
“Sizin de o keskin zekanızla fark ettiğiniz gibi, o bir çit. Şimdi size bir soru sorayım. Bir insanın o çitin tepesinde yürüyebileceğini düşünüyor musunuz?”
“Ne münasebet, tabii ki hayır!”
“Hayır mı? Neden olmasın?”
“Şakayı anlamadım,” dedi Jameson. “Ama uygun cevapları vereceğim. Çünkü çit sadece birkaç santim kalınlığında. Bir kediyi bile taşımaz. Üzerinde durmaya kalksanız, içinden aşağı düşersiniz.”
“Çok doğru. Peki, en az yetmiş beş-seksen kilo ağırlığındaki birinin çitin kenarına tırmandığını söylesem ne dersiniz?”
Kimse ona cevap vermedi; bu o kadar bariz bir şekilde mantıksızdı ki kimse cevap veremezdi. Dorothy Brant ve Dennis Jameson birbirlerine baktılar.
“Çünkü,” dedi Albay March. “Görünüşe göre birisi en azından oraya tırmanmış. Çite tekrar bakın. Kapı görevi görmesi için açılan kemeri görüyorsunuz değil mi? Tam onun üzerinde, çitin yan tarafındaki karların içinde ayak izi kalıntıları var. Bu büyük bir ayak izi. Topuğundan teşhis edilebileceğini sanıyorum, gerçi çoğu silinmiş ve yarım yamalak.”
Hızlı ve ağır adımlarla Dorothy’nin babası odaya girdi. Konuşmaya yeltendi ama Albay March’ı görünce fikrini değiştirmiş gibi göründü. Dorothy’nin yanına gitti, kızı onun koluna girdi.
“O zaman,” diye üsteledi Jameson. “Birisi gerçekten çite mi tırmandı?”
“Şüpheliyim,” dedi Albay March. “Nasıl yapabilir ki?”
Jameson kendini topladı. “Bakın efendim,” dedi usulca. “‘Nasıl yapabilir?’ sorusu doğru soru. Geçerli bir nedeniniz olmadan böyle konuşmayacağınızı biliyorum. Bunun davayla bir ilgisi olmalı. Ama birinin çite tırmanması umurumda değil. İsterse üzerinde tango yapsın. Çit hiçbir yere çıkmıyor. Bayan Topham’ın evine gitmiyor; sadece iki evin bahçesini birbirinden ayırıyor. Asıl mesele, birinin buradan diğer kulübeye, yirmi metrelik bozulmamış karın üzerinden tek bir iz bırakmadan nasıl geçebildiğidir. Size bunu soruyorum çünkü Bayan Brant’ın suçlu olduğunu düşünmediğinizden eminim.”
Albay March özür diler gibi baktı. “Suçlu olmadığını biliyorum,” diye cevap verdi.
Dorothy Brant’ın zihninde yine o ağır kâğıt ağırlığının görüntüsü canlandı; hani salladığınızda içinde minyatür bir kar fırtınasının koptuğu o şey. Kendi aklının da aynı şekilde sarsıldığını ve bulandığını hissediyordu.
“Dolly’nin yapmadığını biliyordum,” dedi John Brant, aniden kolunu kızının omzuna atarak. “Bunu biliyordum. Onlara da söyledim. Ama…”
Albay March onu susturdu. “Asıl hırsız, Bayan Brant, annenizin saatini, broşunu, zincirini ve yüzüklerini istemiyordu. Ne istediğini bilmek ilginizi çekebilir. O köhne masanın içine gizlenmiş yaklaşık bin beş yüz sterlin değerindeki banknotları ve altın liraları istiyordu. Bayan Topham’ın parasıyla ne yaptığını merak ediyor gibiydiniz. İşte parasıyla bunu yapıyordu. Bayan Topham, yarı baygın halde ağzından çıkan ilk kelimelerden anlaşıldığı üzere, sadece sıradan bir cimriydi. Oturma odasındaki o sevimsiz masa, herhangi bir hırsızın bir hazine arayacağı son yerdi. Herhangi bir hırsızın, yani biri hariç.”
“Biri hariç mi?” diye tekrarladı John Brant ve gözleri sanki içeri doğru döndü.
Jameson’ın içine ani ve çirkin bir şüphe düştü.
“Bilen biri hariç, evet. Bayan Brant, suç kasten sizin üzerinize yıkıldı. Bunda bir garez yoktu. Bunu yapan beyefendi için acıdan ve dertten kaçınmanın en kolay yoluydu bu sadece.”
“Şimdi gerçekten ne yaptığınızı dinleyin, Bayan Brant,” dedi Albay March, yüzü karararak. “Dün gece kar yağarken gerçekten dışarı çıktınız. Ama Bayan Topham’ın evine gitmediniz ve karda o iki artistik ayak izi dizisini siz yapmadınız. Kendi hikayenizde karın yüzünüzde sızladığını ve ayaklarınızın altındaki karı hissettiğinizi söylediğinize göre, karın hala yağmakta olduğunu anlamak için alim olmaya lüzum yok. Birçok uyurgezer gibi dışarı çıktınız; kar ve soğuk havanın etkisiyle yarı uyanık bir hale geldiniz ve kar yağışı bitmeden çok önce geri döndünüz; böylece yaptığınız gerçek izlerin üzeri karla kapandı.”
“Asıl hırsız —ki o gayet uyanıktı— geri geldiğinizi ve yatağa devrildiğinizi duydu. Belki de kendi işlediğinizi düşünebileceğiniz bir suçla sizi itham etmek için bunu gökten inme bir fırsat gördü. İçeri süzüldü ve terliklerinizi odanızdan aldı. Ve kar durunca Bayan Topham’ın evine gitti. Ona saldırmayı planlamıyordu. Ama kadın uyanıktı ve onu suçüstü yakaladı; bu yüzden elbette, Harry Ventnor ona vurdu.”
“Harry!..” Dorothy’nin neredeyse bir çığlık gibi ağzından çıkan kelime yarıda kesildi. Hızla babasına baktı; sonra boşluğa dik dik baktı, sonra gülmeye başladı.
“Elbette,” dedi Albay March. “Her zamanki gibi, suçun… neydi o?.. ‘İyi kalpli Dolly’sinin’ üzerine kalmasına izin veriyordu.”
John Brant’ın üzerinden büyük bir bulut dağılmış gibiydi; ama o telaşlı ve endişeli ifade gitmemişti. Albay March’a gözlerini kırpıştırarak baktı.
“Efendim,” dedi, “söylediğinizi kanıtlamak için sağlam kolumu bile feda ederim. O çocuk başıma gelen dertlerin yarısının sebebiydi. Ama siz çıldırdınız mı?”
“Hayır.”
“Size diyorum ki o yapmış olamaz! O Emily’nin oğlu, kız kardeşimin oğlu. Kötü biri olabilir; ama sihirbaz değildir.”
“Unutuyorsunuz,” dedi Albay March “Bir kediyi bile taşıyamayacak bir çitin kenarındaki o ilginç manzarayı, silik ve kararmış 44 numara ayak izini unutuyorsunuz. Olağanüstü bir ayak izi. Bedensiz bir ayak izi.”
“Ama bütün mesele de bu ya!” diye kükredi diğeri. “Kardaki izler 37 numara bir ayakkabıyla yapılmış! Harry onları yapmış olamaz, tıpkı benim yapamayacağım gibi. Bu fiziksel olarak imkânsız. Harry 44 numara giyiyor. Ayaklarını kızımın giydiği o düz deri mokasenlerin içine sokabileceğini söylemiyorsunuz herhalde?”
“Hayır,” dedi Albay March. “Ama ellerini sokabilir.”
Bir sessizlik oldu. Albay’ın yüzünde memnun bir ifade vardı.
“Ve bu sıra dışı ama son derece pratik eldiven çiftiyle,” diye devam etti Albay “Harry Ventnor diğer kulübeye ellerinin üzerinde ilerleyerek geçti. Hepsi bu. Gümüş kupalarından da anlaşılacağı üzere— eğitimli bir jimnastikçi için bunu yapmak kolaydır. Paraya ihtiyacı olan boş kafalı bir beyefendi içinse ideal. Karın ağırlık farkını göstermeyeceği ince bir kar tabakasının üzerinde geçti. Saçakların kar tutmadığı kapı basamakları, ayağa kalktığında her iki uçta da onu korudu. Yan kapının anahtarını ele geçirmek için sayısız fırsatı vardı. Ne yazık ki, çitteki o oldukça alçak kemer geçidi vardı. Kendini elleri üzerinde taşırken, dengesini sağlamak için ayakları vücudunun üzerinden yukarı ve arkaya doğru kıvrılmıştı; bir hata yaptı ve kendi ayak izini çitin yan tarafına bıraktı. Dürüst olmak gerekirse, bu yönteme bayıldım. Bu, tepesi taklak bir suç; gökyüzünde ayak izi bırakmak, bu…”
“Tam bir yakalanış efendim,” diye tamamladı Başkomiser Mason, başını kapıdan içeri uzatarak. “Onu Guildford’un öteki tarafında yakaladılar. Fotoğraf çektiğimizi görünce bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı. Ama çaldığı mallar üzerindeydi.”


