YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

BİR GARİP YOK OLUŞ

Diğer Yazılar

Yeşim Yörük
Yeşim Yörük
1977 yılında Almanya'nın Berlin şehrinde doğmuştur. İlk ve orta eğitimini Türkiye'de tamamladıktan sonra eğitimine Almanya'da devam etmiştir. Halen Almanya’da yaşamaktadır, tekstil ve dokuma sektöründe çalışmaktadır. 2018 yılında, Paradigma Polisiye Yayınları'nın düzenlediği Polisiye Öykü Yarışmasında, Misk-i Amber adlı öyküsüyle birinciliğe layık görülmüştür. 2019 yılından beri polisiye dergi Dedektif Dergi'de yazarlık yapmaktadır. 2020 yılında Dedektif Dergi’nin düzenlediği Zehirli Kalem polisiye öykü yarışmasında Çikolatalı Kurabiye adlı öyküsüyle mansiyon ödülü kazanmıştır. 2021 yılında ilk polisiye kitabı Kelimelerin Efendisi, 2022 yılında ikinci öykü kitabı Birtakım Cinayetler yayımlanmıştır. Çeşitli kolektif kitaplarda öyküleriyle yer almıştır.

“İstemem ulan!” diye bağırdı Haydar abi, ona bağırmak denirse tabii. “Kaçakçılık şubenin gözü üstümde zaten,” diye devam etti. Etti etmesine ya, bir süre ardını getiremedi. Çaresizliğini, çektiği çileyi belli etmemeye çalışıyordu, orası kesindi ya, boşa çabaydı. Belli olmayacak gibi değildi ki be kardeşim. Koca adam… Çıkçıkçıkçık… Tövbe haşa, çarpılmış gibi.

Derin bir nefes çekti içine ama pek hayrını gördü mü bilemedim. Harıl harıl, gürül gürül etti ciğerleri, son lavını püskürten yanardağ misali, nefes diye bir “hırk” sesi çıktı gırtlağından.  Yine de devam etti sözüne. “Dikkat çekersek, alıverirler içeri, gün yüzü göstermezler bir daha.”

Gün yüzü görsen ne olacak bu hâlde, görmesen ne olacak, demek istedim ama onun için mabat lazımdı, diyemedim tabii. Pes etmek de bilmiyordu, illa getirecek o cümlenin sonunu. Dediği de bi’ halt olsa, içim yanmayacak. Sus da laf dinle işte biraz. Ağzın burnun yan döndü, etlerin dökülüyor haftalardır, gözlerine kan oturdu, Allah affetsin, tırnakları bile döküldü, korku filmlerindeki canavarlar gibi. Hastaneye gitmek varken, hâlâ konuşmak derdinde herif.

Ben içimden, “Sus ulan işte, sus artık,” diye veryansın ederken o tuttu, bi’ alımlık canına bakmadan, “Siz de arkamda, tığ teber kalıverirsiniz ortada,” dedi, iyi mi? “Eh be abicim,” dedim. “Biz niye tığ teber kalalım. Var bizim de üç beş birikimimiz. Düşünme sen bizi, şu hâline bak, ölmüşsün de helvanı kavurmak kalmış zaten.” Bunları hep içimden dedim yalnız, ne olur ne olmaz, tutar ayaklanır falan, mimlenmenin alemi yok şimdi.

İç sesimi duymuş gibi, “Sen bizi düşünme patron!” diye atıldı, çaylakların en afilisi. “Allah adı için çağıralım bi’ ambulans. İçim yanıyor bu hâline abim.” Anladık, bu işe gönül verdin, Haydar’ı atan belledin, uğruna ölecek kadar emrine amadesin de bu neyin yıkama yağlaması be koçum? Herif gidici zaten, sen kendine daha yağlı bir kapı aramaya başla, bana sorarsan. Ama genç işte ya, biz de aynı böyleydik vaktiyle. Patronların eline eteğine yüz süre süre, yüzümüzün derisi köseleye dönmüştü. Yaranmıştık sanki. Amaan, neyse ne işte…

“İzin ver abi, hâlin hâl değil bak,” diye devam etti şevkli fedai. “Şeklin şemalın kaydı anam avradım olsun. Yara bere sardı yüzünü gözünü. Bi’ hâller var sende, bak demedi deme. Canın mı çekiliyor, nedir?” Haaah, sıçtı Cafer bez getir. Oğlum o laf edilir mi?

Korktuğum kadar esmese de gürledi patron. “Alıcam ben senin canını Hasan!” dedi, tıslar gibi. “Dur hele, ayaklanayım önce. Neymişsiniz ulan siz? Biraz üşütmüşüm, altı üstü virüs işte. Geçecek üç beş güne. Ölmedik daha. Bi’ de üstüme toprak atın da tam olsun bari.” Valla büyük başarıydı. Hani, son yirmi dokuz gündür üçüncü cümleden sonra başı yastığa düşen adam, dördüncüye geçmişti. Hadi inşallah iyileşme emaresidir, diye düşündüydüm de o iş öyle değilmiş, daha sonra görecektim.

“Defolun gidin başımdan, etlerim dökülüyor zaten ağrıdan. Anaaam, anam anam anam anam… Kemiklerim sızlıyor, dinime imanıma.”

Sesi çatlak, nefesi tıslak, gözleri baygındı ama iş laf yetiştirmeye gelince bizim patrona gökten zembille bi’ keçi inadı inerdi. Amasya bardağı gibi hazır ol vaziyetinde dizilmekten gayrı elimizden bir şey gelmiyordu maalesef. Ya hastaneye gitmeyi kabul edecekti, ya da… Hey Allah’ım sen affet, tövbe tövbe…

“Patron, sana ne olduysa o geceden sonra oldu,” diye atıldı bizim Necati. Kaş göz ettim, el kol işareti çaktım, sallamadı öküz. Şimdi sırası mıydı, o geceyi hatırlatmanın? Hatırlatmak yetmedi Necati’ye, üstüne üstüne bastı, kanırttı şerefsiz. “Abi, hani o dolunaylı gecede, hani Zülküf abinin orman evinde konaklamıştık, ava çıkacaktık hani?”

Konum da vereydin Necati, konum da vereydin oğlum. Biz adama unutturmaya çalışıyoruz, sen yarasına tuz basıyorsun.

Aslına bakarsanız tam da Necati’nin dediği gibi olmuştu. Yirmi dokuz gün önce bugün bizim patronun ortaklarından Zülküf abinin orman evine gittik, maaile. Hani ne gerek vardıysa, hepimizi birden oraya taşımaya ama Haydar abim severdi hava atmayı, malıyla, mülküyle, fedaileriyle caka satmayı, aldı işte bizi de yanına. Zülküf abi kıymış ama paraya, büyük ihtimal devlet arazisi olan bir boşluğa, saray yavrusu gibi bir orman evi yaptırmış.

Bütün gün yedik içtik, ava çıktık, bir iki tavşan, bir geyik derken, oturduk bir ağaç kütüğüne, Zülküf abinin anlattığı bir hikâyeye kulak kesildik. Neymiş, o ormanda bir hayvan varmış ama böyle, eni iki metre, boyu üç metreymiş. Yok devenin arka bacağı. Üç metre hayvan mı olur be? Neyse, olurmuş sözde. Zülküf abinin demesine göre bu civarda o hayvanı gören tek kişi, rahmetli dedesi Biçerdöver Hüsnü’nün biricik baş fedaisi Şimendifer Şevki’ymiş. Şanslıymış ki birkaç sıyrıkla kurtulmuş canavar dediği hayvanın pençesinden. Kurtulmaya kurtulmuş ya, bir vakit sonra kaybolmuş ortalıktan. Millet “Şevki, Biçerdöver Hüsnü’nün kasasını patlatmış, voliyi vurmuş ve kaçmış,” diye dedikodu çıkarmış ama Hüsnü asla kabul etmemiş bu ithamları. Şevki’yi iyi tanırmış, canını verir, yine de sırtından vurmazmış patronunu.

Neyse işte, günahı boynuna, o herif duman olup uçmadan önce anlatmışmış, ormandaki üç metrelik, ne idüğü belirsiz hayvanı. Bana hiç inandırıcı gelmedi bu hayvan hikâyesi ya, ses edemedim yine de. Malum, fedailik sessizlik gerektirir. Gel gelelim, anasını satayım, Haydar abime bahis olsun. Herif duramaz, her işten bir bahis fırsatı çıkarır kendine. “Ejderha mı oğlum bu, adı var kendi yok?” dedi, gülerken karnını tutuyordu sözüm ona, palavra, asıl zoru, katakulliye getirip bahse tutuşmak. Tabii Zülküf abi başına geleceklerden habersiz, atladı enayi gibi. “Yok işte oğlum, günlerce aramış dedemin adamları ama bir Allah’ın kulu bulamamış hayvanı.”

“Ben bulayım da görün siz,” diye el yükseltti patron. Koydu kafaya, donuna kadar alacak kan kardeşinin. “Yarın sabaha orman evinin sundurmasına sermezsem o dediğiniz hayvanı. Var mısın ulan Zülküf, var mısın iddiasına?”

Eh be patron, yaptın yine yapacağını, demeye kalmadı, asıl amacını açık etti Haydar abim. “Kazanırsan Muğla’daki tripleks yazlık senin ama kaybederseeen, bana vereceksin ulan bu orman evini, tamam mı, anlaştık mı?” Oldum olası gözü vardı zaten Haydar abinin bu Zülküf’ün orman evinde.

Zülküf de az anasının gözü değil, kumara düşkünlüğü buradan Ankara’ya yol olmuş. “Tamam ulan,” diye atladı. El sıkıştılar. Gece çöker çökmez hepimize ormanda olma emri verdi Haydar abim. Hayır, bırak da gece uyuyalım be abi. El mahkûm, boyun eğdik tabii emre. O dolunayın şıkır şıkır aydınlattığı ormanda, başımıza ne geleceğinden habersiz, takıldık bizim uydumakıllı patronların peşine.

Takıldık da ne oldu sanki, ben diyeyim bir saat siz deyin iki saat sonra toplaştık yine ayrıldığımız konumda. Yalnız bir eksikle. Haydar abim ortada yoktu. “Nerede ulan Haydar?” diye böğürdü Zülküf abi. Onun fedailer, biz, bir de çok anlarmış gibi peşimize taktığımız, Zülküf’ün küçük oğlan, bön bön bakıştık birbirimize. En son Necati görmüş Haydar abiyi. Görmüş de denemez ya, sesini duymuş aslında. “Saat dört yönüne, kuzey doğuya doğru gelin, burada bir şey var,” diye bağırmış sözde patron. Ulan andaval, saat dört yönü de neyin nesi? MI6 ajanı mıyız biz, ne anlarız o şekil yön tarifinden? Anlamamış tabii bizim Necati de. Aklınca belirlediği bir yöne doğru koyulmuş. Aramış, taramış, bulamamış Haydar abiyi. Seslenmiş ama bu sefer cismi gibi sedası da yokmuş ortada abiciğimin.

Bizimkilerle Zülküfünkiler, “Nerede ulan Haydar abi, ben ne bileyim, sen daha iyi bilirsin ulan,” diye birbirlerine girmeye hazırlanırken çalıların arasından hayalet gibi süzüldü Haydar abim. Abartmıyorum ha, hayalet gibi değildiyse bile hayalet görmüş kadar vardı. Rengi kireç gibi olmuş, gözleri yuvalarından fırlamıştı korkudan. Alnında biriken boncuk boncuk ter, yol yol süzülüyordu şakaklarından. Dudakları mosmor kesilmişti, tir tir titriyordu koca adam. “Abi n’oldu? Abi, neyin var?” demeye kalmadı, dağ gibi devrildi, yığıldı ayak ucumuza. O an fark ettik, kolu kanıyordu. Apar topar sırtlandı bizim Hulk Bahtiyar adamı. Adı üstündeydi bizim Bahtiyar’ın, eni enine, boyu boyunaydı, zorlanmadı hiç, çarçabuk getirdik orman evine abimizi.

Zülküf özel doktorunu çağırdı hemen. Baktı doktor, bir hayvan dişlemiş bizim patronu ya, yarası derin değilmiş Allah’tan. Gel gelelim küçücük yaranın kanı durmak bilmedi bir türlü. Ne yapacağını şaşırdı doktor olacak herif. Tabii bizim patronun hemofilisi olduğunu nereden bilecek. Hani şu, bir yerin kanayınca, kan kolay pıhtılaşmaz, akar da akar ya, hah, işte o hastalıktan. Eskilerin ali kıran baş kesen  kabadayısı, şimdilerin mafya babası Kara Haydar’a bu hastalığı veren Rabbimin de vardır tabii bir bildiği. Neyse işte, allem etti kullem etti, dindirdi doktor patronun kanamasını. Sardı sarmaladı kolunu, çekti gitti. O sıra Haydar abimin de yüzüne can gelir gibi oldu, ufaktan ayılmaya başladı.

Biz neyin ne olduğunu öğrenmek için can ataduralım, bize kim sorar köpeğin bayramını, Zülküf abi atıldı söze. “Ne oldu be kan kardeş, ayı mı saldırdı, kaplan mı kovaladı, bu hâlin ne?” dedi. Bıyık altından da sırıtıyor ama şerefsiz. Kan kardeşi olacak bir de ölse, zerre yaş akıtmaz gözünden, öyle de sinsidir.

Bir şey olmamış sözde. Zülküf’ün dediği hayvanı buldu sanıp çalılara dalmış Haydar abim, o esnada üzerine başka bir hayvan atlamış ama öyle hızlı olmuş ki her şey, görememiş bile ne menem bir şey olduğunu. Koca koca dişleri varmış, ona eminmiş bak. “Ayıydı kesin, başka ne olacak?” dedi canım abim, o titrek sesle. İçimden bir ses, bu işte Haydar abinin anlattığından daha fazlası var, dedi ya, karıştırmadım iç sesimi konuya. Neme lazım, altı üstü fedaiyiz adamların gözünde. Ne malum, o sinirle bacağıma sıkmayacağı. Hem yakışık almazdı zaten, diyeceksem, yalnız kalınca diyecektim abimize sözümü. Aksi halde kan kardeş görüntüsü altında, en birinci rakibi olan Zülküf’ün önünde ona yalancı muamelesi yaptım diye, değil bacağıma, kafama bile sıkabilirdi aslan abim.

“İyi o koca dişlerle ikiye ayırmamış seni o ayı, Haydar’ım,” diye devam etti Zülküf abi. Ulan, korkusu da yok herifçioğlunun. Haydar abim senin alay konun olacak adam mı, puşt. Keşke sesli diyebilseydim ya, diyemedim tabii. Bir gün ben de patron olursam, o zaman ananızı ağlatmasını bilirim, diye geçirdim içimden, o bile yetti keyiflenmeme.

Uzun lafın kısası o geceden sonra günden güne çöktü dağ gibi Haydar abim. Önce biz de üşüttü sandık. Abimizin hâlini görenler, “Yeni bir virüs dolanıyormuş, eşek tepmişe çeviriyormuş,” dediler. Zülküf’ün doktoru başlarda uğradı üç beş kez. “Yatsın, dinlensin, geçer,” dedi, gitti denyo. Hayır, başka doktor da istemiyor abim.

Yok ama, ben o kadar dedim Haydar abime, gel şu son işten kaldırdığın parayla bir hastane satın alalım, yaparız alakasız birinin üstüne, sana bulaşan da olmaz hem gelir getirir hem işimiz düşünce bir hastanemiz olmuş olur, dedim de dinletemedim.

Şimdi, serde erkeklik var, kabadayılık var, mafyalık var, son birkaç yıldır, modern ismiyle konsey üyeliği var… Var oğlu var, anasını satayım. Eve doktor getirmemek için sayacak bin tane bahane var. Çağıramadık biz de kimseleri, bahsini bile edemedik sağda solda. Sorana, abimiz çok meşgul, yurt dışında, kafa izninde, karı peşinde, diye yalanlar sıktık. Bizim patronun günbegün etlerinin lime lime söküldüğünden, dişlerinin tane tane döküldüğünden, gözlerinin ferinin söndüğünden bahsedemedik kimselere. Elimiz mahkum, gözümüz yaşlı, koca adamın canını teslim etmesini bekledik işte.

“Çıkın, çıkın dışarı! Yalnız bırakın beni!” diye bağırmak istedi patron. Bağıramadı zavallım, kesik kesik öksürmeye başladı. E, adam haklı bir yönden. Oda büyük olmasına büyük ya, on iki fedainin on ikisi de içeriye doluşunca, nefes almaya yer kalmıyor tabii. “Açılın ulan!” diye bağırdım bizim fedailere. “Ama abi…” diyecek oldu Süleyman, yapıştırdım ağzına bir tane. Zaten hiç sevmem şerefsizi. Hepsinden yaşça katbekat büyüğüm, bir tek o Süleyman pisliği saygı göstermez bana. Her fırsatta gözünün baş fedailikte olduğunu belli eder. Ne zamandır ağzının payını veresim vardı, iyi fırsat geçti benim de elime, aldım öcümü. Bi’ şey diyemedi tabii, öfkelendi, sıktı dişlerini, horoz gibi kabardı, belli belirsiz. Tam, “Bi’ derdin mi var koçum?” demeye yeltenmiştim ki patronun kesik öksürük, oldu birdenbire boğmaca. Nefessizlikten gidecek adam.

Necati su koşturdu hemen. Suyu görecek hâli mi var zavallının? Bahtiyar koca avucunu dayadı patronun sırtına, vur Allah vuruyor, adamcağızın iki parça ciğeri kaldıydı, onu da dökecek, koydu kafaya herif. Hasan’la Hüseyin, bizim çaylaklar, patlatmışlar gözlerini, far görmüş tavşan misali, ööyle bakıyorlar. Remzi almış eline kolonyayı, kafasına kafasına boca ediyor abiciğimin. Haydar abimin derdinin dermanı kolonya değil yalnız, o çok belli.

Öksürük öksürüklükten çıktı, sanırsın kükrüyor adam. Yüzü kıpkırmızı oldu, gözleri kan çanağı. Dili dışarıda, nefes namına bir şeyleri içeri çekmeye çalışıyor ya, yok, boşa çaba. Herkesin eli ayağına dolandı. Dedik, tamam, can veriyor bizim patron. Çaresizce boş boş kaçındık etrafta. O orada koşturuyor, bu burada feryat ediyor, öteki adamı, sırtına vura vura son yolculuğuna uğurlayacak, derken gümbüür diye bi’ ses çıktı Haydar abiden.

Birden can geldi adama, yatakta doğruluverdi, bir çırpıda pijamasının üstünü çıkardı attı. Dört ayak üstüne abandı. Kedi misali sırtını yukarı doğru itti. Amanın Allah, nasıl oldu, anlamadık, omurgası yay misali gerildi, kemikleri kırılır gibi çatır çutur sesler çıkmaya başladı. Bir takırtı, bir tukurtu derken, tövbe bismillah, iskeleti yer değiştirdi adamın. Hâlâ dört ayak üstünde, başladı deli gibi altındaki yorganı avuçlamaya. Ulan ne oluyor, demeye kalmadı, elleri ayakları tırıs tırıs uzamasın mı? Daha önce dökülen tırnaklarının yerine böyle kara sarı, pençe gibi bir şeyler fışkırmaya başladı parmak uçlarından. Aynı anda bütün kasları şişti şişti, indi, yine şişti. Bu sefer inemeden çart diye bir ses çıktı, çarşaf gibi yırtıldı adamın derisi. Yırtılmak ama ne yırtılmak. Biz daha neye uğradığımızı anlayamadan, yırtıklardan kalın kara kıllar fışkırmasın mı? Cin çarpmışa döndü demeye kalmadı, çene kemiği haşırt diye öne kayıverdi, ağzından burnundan kan fışkırırken, dökülmüş dişlerin yerine koca koca sivri dişler uzamaya başladı. Kulakları içine göçtü, kafasının üstünden geri çıktı ama insan kulağı demeye bin şahit lazım. Kan çanağı gözler anında kehribarla karışmış kor kırmızısına dönüverdi.

Bakmayın böyle uzun uzun anlattığıma, her şey saniyeler içinde olup bitti. Başımıza geleceklere hazırlıksız oluşumuz da o yüzdendi zaten.

İlk Bahtiyar’ı yakaladı, bizim patronun canavara dönüşmüş hâli. E malum, ciğerlerini sökme işlemi için yanı başındaydı Bahtiyar. Dev gibi adamı aldı önce havaya kaldırdı sonra pozisyonu beğenmemiş olacak ki geri indirdi. Şimşek hızıyla ortadan ikiye cart diye ayırdı bizim ayıyı. Necati salağı elinde su bardağı kalakalmış olduğu yerde, döndü onu da kaşla göz arasında yedi sekiz parçaya ayırdı. Salak Remzi de belindeki silaha davranmak yerine elindeki kolonya şişesini fırlattı canavar patrona. Tınmadı bile bizim patron hatta sanki bıyık altından sırıttı gibi bile geldi bana, “Şimdi sıçtım çarkına Remzi,” der gibi. Ömrü kısa oldu Remzi’nin de. Hasan’dı, Hüseyin’di, Süleyman’dı, oydu, buydu, hepimiz aynı anda silahlara davrandık. Saniyeler içinde boşalttık şarjörleri patronun üzerine ama ne çare. Kimisini paraladı, kimisini ayırdı, kimisini yedi, kimisini koca pençesiyle vura vura gebertti, hepimizi hakladı en nihayetinde. Çok büyük bir iş başarmış gibi başını tavana dikip uzun uzun uludu bir de. En son hatırladığım, odanın penceresini bir darbede yerle bir edip maymun gibi sıçrayıp tavşan gibi hoplayıp cumbaya tünemesiydi. Ondan sonrası hayal meyal.

Gözümü açtığımda bir hastanedeydim. Üç gün olmuş buraya getirileli, öyle söyledi o suratsız hemşire. Polis bekliyormuş kapıda, takatim varsa benimle konuşmakmış dertleri. “Hıııh,” dedim içimden. “İşimdi yandın Muzaffer.” Nasıl anlatacağım polise, böyleyken böyle oldu, diye? Adamlar kıçıyla gülerler bana. O da yetmez, evde parçalara ayrılmış parüperişan yatışan adamların günahını da benim boynuma yüklerler. Ohhh, yatarız artık ondan sonra ömrü billah, demir parmaklıklar ardında. Derhal saksıyı çalıştırıp yepyeni bir senaryo oluşturmak şarttı. Şarttı ya, önce Komiseri bi’ dinlemek lazımdı. Bakalım o ne diyor, kimden şüpheleniyor?

İyi ki de öyle yapmışım. Komiser ekmeğime yağ sürdü sağ olsun. “Vahşi bir hayvanın saldırısına uğramış olmalısınız. Ayı mıydı size saldıran?” der demez atladım. “Ayıydı ya, ben ömrümde böyle ayı görmedim. Biçti geçti hepimizi.” Ufaktan bi’ işkillenmedi değil hani. “Emin misiniz?” dedi kinayeli bir sesle. “Kara Haydar’ın düşmanları da saldırmış olabilir, ne dersiniz?” Bu tuzağa düşmeye hiç niyetim yoktu. O gece gördüğüm her şey benimle mezara gidecekti, gitmeliydi zira besbelli ki Biçerdöver Hüsnü’nün Şimendifer Şevki’si hiçbir zaman ortadan kaybolmamış, o ormanda pusuya yatmış ve her ay dönüştüğü canavarla yaşamaya alışmıştı. Ta ki bizim salak patronu dişleyene kadar. Suratına ettiğimin patronu, on iki kişinin içinden sağ kurtulan tek enayi olarak beni de bu lanete esir etmişti. Başıma gelecekleri biliyordum artık. Son bir aydır, her hâlini ezber etmiştik Haydar abinin. Hasta sandıydık adamı ya, meğer onunki, kurt adam olmadan önceki sessizlikmiş.

Neyse ne, inkâr ettim tabii, yemin verdim ayı saldırdı diye. “Öyleyse Kara Haydar nerede?” diye yapıştırdı, en can alıcı soruyu. Bilmediğimi söyledim. “Can havliyle kim, nereye kaçıştı, göremedim,” dedim. Meğer o biliyormuş Haydar abinin akıbetini, beni yemlemiş açıkgöz. Zülküf’ün orman evinin yakınlarında, parçalanmış olarak bulunmuş cesedi. İşin garibi yanı başında kimliği belirlenemeyen bir adamın cesedi yatıyormuş, o da paramparçaymış tabii. Şimendifer Şevki olsa gerek. Belli ki birbirlerini parçalamış enayiler.

Komiser birkaç gün daha geldi gitti. Taşlar bir türlü yerine oturmuyormuş. Bize evde ayı saldırmış, tamammış da öyleyse Haydar’ın cesedi ne ararmış taaa bilmem hangi ormanda? “Bunda anlamayacak ne var Komiserim,” dedim. “Demek ayı bizi parça pinçik ettikten sonra atmış abimizi sırtına, ormana götürmüş, sonra da…” Aklına yatmış olacak ki bir daha görmedim Komiseri. Zaten bir hafta dolmadan bütün yaralarım iyileşti ve taburcu edildim. İlk işim de beni kimselerin tanımadığı, uzak bir kasabanın, sık bir ormanında bir ev satın aldım kendime. Dedim ya bizim de üç beş birikimimiz vardı diye, denk geldi, kaçırmadım ıssız orman evini. İnsanlardan ne kadar uzak olursam hem onlar için hem benim için en iyisi olacağına emindim.

Bugün kırk yedi sene oldu, bu lanete yüz süreli. Kırk yedi koca senedir her ay ben, ben olmaktan çıkmaya bıktım, o benden bıkmadı. Şimendifer Şevki elli yıl o ormanda yaşadığına göre beni de günün birinde bir kurt adam parçalayana kadar yaşamaya devam edeceğim demekti. Bunu artık anlamıştım zira anlayana kadar sekiz kez canıma kıymaya kalkıştım, ne var ki ölemedim. Ne yaparsam yapayım, bu lanet benden, bu can içimden çıkmamaya yemin etmişti sanki. En nihayetinde kabullendim hâlimi, alıştım yalnızlığa. Kurt ya da canavar, içimdeki şeytanla baş etmenin yollarını buldum. Senelerdir, o canavarın bir karıncaya bile kıymasına izin vermedim. Alıştım alışmasına ya, lanet etmediğim bir günüm de geçmedi kırk yedi senedir. Allah senin gani gani belanı versin Haydar abi.

En Son Yazılar