Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

SOSYALİST  ABİMLE  POLİSİYE  EDEBİYAT  ÜZERİNE LAKIRDI – 3

Diğer Yazılar

Önay Yılmaz
Önay Yılmaz
ÖNAY YILMAZ İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimini tamamladıktan sonra Hürriyet, Milliyet gazeteleri ve İnterstar televizyonunda çalıştı. Çok sayıda habere ve bilimsel içerikli röportaja imza attı. 1996 yılında “Nazilerle Beş Yıl” adlı yazısıyla seri röportaj,1997’de “Gökova Felaketi” ve 2005 yılında, “Tuhaf Rehber” adlı haberleriyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Gazetecisi” seçildi. 2010 yılında da “Ayamama Gerçekleri” adlı haberiyle Bülent Dikmener Ödülü’nü kazandı. Boğaziçi Üniversitesi, Beşiktaş Belediyesi, Kadıköy Belediyesi, Doğa Savaşçıları Örgütü, ÇEVKO Lyons 118-Y gibi kuruluşlar tarafından çeşitli “çevre” ödüllerine layık görüldü. İstanbul Tabip Odası tarafından “Demli Radyasyon” adlı haberiyle 2000 yılında sağlık ödülü de kazanan yazara, TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nca, yazmış olduğu “Nazilerle Beş Yıl” adlı belgesel romanı nedeniyle takdir ve teşekkür plaketi verildi. Yazarın, Nazilerle Beş Yıl (Belgesel Roman, 2005, Remzi Kitabevi), Bandırma Yolcuları (Belgesel roman, Alfa Yayınları, 2008), Türkler (Araştırma, Alfa Yayınları 2009), Poseidon’un Laneti (Polisiye roman, 2009, Güncel Yayıncılık), Ölüm Deltası (Polisiye roman, 2010, Destek Yayınları), Heybeliada Cinayetleri (Polisiye roman, 2011 Destek Yayınevi, 2020 A7 Kitap), Günbatımı Cinayetleri (Polisiye roman, 2013, Profil Yayıncılık) Senin de Canın Yanacak (Polisiye roman, 2016, Destek Yayınları) Av (Polisiye roman, 2018, A7 Kitap), Seni Hiç Aldatmadım (Polisiye roman, 2019, A7 Kitap), “Cinayet Haberlerinin Yıldız Muhabiri” adlı öyküsüyle (Dark Polisiye İkinci Kitap, kollektif , Dark İstanbul 2021) yer aldı. Yılmaz”ın ayrıca 2021 yılında Milliyet gazetesinde tefrika olarak yayınlanan Bodrum’da Mandalina Cinayetleri adlı bir polisiye romanı daha bulunuyor.

Sosyalist abimle yeniden Beyoğlu Cumhuriyet Meyhanesi’nde buluştuğumuzda oldukça keyifsizdi. “Bak güzel kardeşim, bana bu akşam lütfen abidik gubidik konularla gelme, hiç havamda değilim,” deyip kestirip attı ve garsona seslenerek, “Rasim oğlum sen bize bir 70’lik Atamızınkinden bırakıver masaya, içim yandı,” dedi.

Abimin göbeği giderek büyüyor, şeker ve tansiyonda ona paralel olarak yüksek seyrediyordu. Böyle devam eder, doktorların sözleri bir kulağından girip öbüründen çıkarsa sağlığını kaybetmeye başlayacaktı.

O bunun bilincindeydi, “Nasıl olsa sosyalizmi göremeden öleceğiz, ha bugün ha yarın ne önemi var ki, atın ölümü arpadan olsun, vur dibine,” deyip kadehleri fondip yapmaya başladığında, biraz da kendimi suçlu hissediyordum. Artık bu haftalık buluşmaları aylık buluşmalara çevirmenin zamanının geldiğini düşünüyordum; abimin sağılığının daha fazla bozulmaması için… Belki de anlayışı  değiştirmek gerekecekti. Daha hafif bir içkiye geçmek daha doğru olabilirdi. Ama abimin rakıdan vazgeçebileceğini pek sanmıyordum. Onu rakısından vazgeçirmek, içkiden vazgeçirmek anlamına geliyordu. Çünkü onun için içki demek rakı demekti.

Neyse biz konumuza dönelim ama abimin sağlık durumunu da enine boyuna düşünecektim ve onu bazı değişikliklere kırmadan ikna etmeye çalışacaktım. Abimin abidik gubidik dediği geçen haftaki sohbetimizin konusunu oluşturan polisiye edebiyattı. Bugün sözüm ona yerli polisiye edebiyattan söz edecektik. Yanımda ünlü polisiyecimizin adını birçoğumuzun bildiği için söylemeye gerek duymuyorum; yeni çıkan bir kitabıyla gelmiştim. Abim kitabı görür görmez daldı hemen konuya, “Beni tahrik ediyorsun, kitap mitap getiriyorsun. Şimdi bu ünlü yazar arkadaşımız var ya…”

Durdu, gözlerimin içine baktı, rakısından irice bir yudum aldı; çatalının ucuyla sanki çok değerli bir şeye dokunuyormuş gibi beyaz peynirden küçük bir parça alıp ağzına attı. Ağzını da hafiften biraz şapırdattı. Ezine peynirinin de tabii keyfi bir başka oluyordu. Sonra, “Oh be!” çekti. “Dünya varmış,” dedi. Sanki biraz keyfi yerine gelmiş canlanır gibi olmuştu. Bu fırsatı kaçırmadım elbette, hemen atladım konuyu soğutmamak için.

“Evet abi, var!”

Sağ işaret parmağını göğüs hizasına kadar havaya kaldırdı.

“Ha şimdi, bu arkadaşın kitabı her yerde satılıyor kardeşim. Migros’ta, Carrefour’da, Metro’da, aklına gelen bütün marketlerde, kitapçılarda, internet sitelerinde… Reklam, promosyon, imza günü, röportaj, haber, gırla… Sanırsın adam ölümün, ya da evrenin sırrını keşfetmiş. Ya da ölümsüzlüğün formülünü bulmuş. Ya da cennetten, hurilerin yanından geldi; izlenimlerini yazıyor…”

Müdahale etme gereği duydum. “Abi iyi yazıyor ki okunuyor; şimdi haksızlık etmeyelim, ayıp olmasın.”

Abim hafiften bozuldu. “Başlama şimdi haktan hukuktan… Hukuk nerede var ki, edebiyat dünyasında olacak… Hele ki bizim ülkemizde…” diye çıkıştı.

“Yani beni soktun yine şu konuya, içirteceksin adamakıllı, sen kaşındın o zaman…” deyip ikinci kadehini de yarısına kadar soluksuz içti abim. Bu pek hayra alamet değildi. Anlaşılan abimin keyifsizliği tam olarak geçmemişti ve oldukça eleştirel ve sert yorumlar bizi bekliyordu bu gece.

“Yani ortada diğer yazar arkadaşlar adına haksız bir rekabet söz konusu… Ama serbest piyasa, liberal ekonomi, kapitalist sistem kimin umurunda ki; rekabet haksız olmuş olmamış, zaten sistemin mantığı bu kardeşim. Marketçi, yayıncı, kitapçı, internetçi cebine girecek parasını düşünüyor. Ellerini ovuşturuyor, hazır bir altın yumurtayan tavuk bulmuşlar sağıyorlar da sağıyorlar.

Posasını çıkarana kadar da sağıp sömürecekler. Sonra onun pabucu dama atılacak; yeni birini bulacaklar bu sefer, onu pazarlayacaklar. Bu döngü böyle devam edip gidecek. Adalet, eşitlik, eşit rekabet falan hak getire bu sistemde… Onun için başlarım edebiyatına da, polisiyesine de affedersin! Bunları düşündükçe bu ülkedeki edebiyat sistemine de hiç saygı duymuyorum ya zaten. Bu işin bile kendine göre bir mafyası oluşmuş. İstedikleri yazarı parlatan, istemediklerinden asla söz etmeyen, ahbap çavuş ilişkileri iliklerine kadar işlemiş bir yapı bu da, tıpkı diğerleri gibi… Bundan hiç kuşkun olmasın. İşin içinde siyaset, hemşehricilik, ırkçılık, milliyetçilik, sağcılık, solculuk, zenginlik, fakirlik, yakın uzak ilişkiler her şey rol oynuyor. Yani bir edebiyat kitabı sadece bir edebiyat kitabı değil, o işin içinde de büyük oyunlar, tezgahlar dönüyor.”

Abim gaza basmış gidiyordu. “Abi biraz abartmadın mı?” diyerek frene basma gereği duydum. Ama o aldırmadı bile.

“Bu sistemde fazla adamı parlatmaya gerek yok. İki üç kişiyi parlat ve tüm yapıyı bunların üzerine kur ve devam et… Hem iki üç kişiyi idare edip para kazanmak, onlarca kişiyi idare edip para kazanmaktan daha kolay ve daha az masraflı, anladın mantığı…”

“Haklısın abi, ama dediğin sistem bu adamı seçmiş, elbette bir ışık da görmüş ki bu adamı ön plana çıkarmış…”

“Mutlaka ışık görmüştür. Ama o ışık birçok yazarda da var. Ama onlar onun kadar şanslı değil. Şimdi bizim ülkemize bir yabancı gelse etrafa bir göz atsa, ‘Yahu sizin bir tane mi polisiye yazarınız var?’ diye sormaz mı?”

“Haklısın tabii abi, elbette sorar.”

“Bu nedir peki? Bunun sebebi ne? Niye bu adamı kapışıyorlar yayınevleri?”

“Abi adam para basıyor, kitapları satıyor. Doğal olarak bütün yayıncılar da bu adamın kitaplarını basmak istiyor. Bu dediğin sistem, dünyada da geçerli değil mi?”

“Dedik ya küresel sistem. Haklısın aynen öyle, ama işin perde arkasına bakmak lazım.”

“Yani işin derinine girmek lazım diyorsun abi, öyle mi?”

“Evet öyle diyorum. Bak ne abidik gubidik konulara sokuyorsun beni, bu kitabı getirmen gerekiyor muydu, her yerde görüyorum zaten…”

“Maksat sohbet olsun diye abi!”

“Kardeşim, başka yazar bulamadın mı?”

“Kim abi, hangi yazar?”

“Bak kim diyorsun, sen de bilmiyorsun, çünkü esameleri okunmuyor kardeşim, esameleri… Yani kitapçılara gir, bir tane doğru dürüst yerli polisiye yazarının kitabını bulamazsın… Mumla araman lazım. Belki araya köşeye sıkışmış iki üç kitap görürsün ama onları da alta koyuyorlar. Zannedersin kendi ülkelerinde dışlanmış zavallı yazarlar.”

“Abi neden böyle? Bunların sorumlusu küresel ekonomi mi?”

“Bunu anlamayacak ne var, küresel ekonomi elbette…. Polisiye edebiyat gelişmiş, gelişmemiş kimin umurunda kardeşim, geç bunları…  Figüranların ağzına da ara sıra bir parmak bal süreceksin, sonra da yürü oğlum, yürü koçum diyeceksin tabii… Yerli polisiye edebiyatı gelişmekte olarak gösterip aradan sıyrılanlar, bu işin kaymağını yiyenlerdir; unutma bunu. Bu aslında her işte böyledir; o nedenle edebiyatta da bunun böyle olması kaçınılmazdır.”

“Tamam ama abi, bu işi gerçekten dürüst ve iyi niyetle yapan kişiler, gruplar, yayıncılar da var. Biraz haksızlık ediyorsun gibime geliyor.”

“Var tabii haklısın, onlar gerçekten iyiler safında, onlara sözüm yok. Benim sözüm parsayı toplayanlara, şark kurnazlarına, kendilerini çok akıllı sanıp başkalarını salak yerine koyanlara…”

“Anladım abi.”

“Şimdi bu yerli edebiyata geçmeden, daha doğrusu yerli polisiye edebiyata geçmeden önce küresel ekonomik yapı ne demek, ne yapmaya çalışıyor, amacı nedir, bu nasıl sistemdir; önce onu sana anlatmam lazım. Ama önce şu mezelerin tadına bakalım.”

Yani bu minik bir yeme içme molası demekti. Abim yine konuyu dolaştırıp, evirip çevirip istediği yöne çekmeye çalışıyordu. Ama bu kez sesimi pek çıkarmayacaktım. Çünkü biraz asabi görünüyordu. Daha fazla üzerine gidip kızdırmaya gelmezdi. Onu kızdırmak ve üzmek istemiyordum. Madem öyle, bu gecenin onun gecesi olmasına karar verdim.  Polisiye edebiyattan dem vurarak onun sistemi sorgulamasına yelken açalım, ne yapalım. Abimizin hatırına…

“Küresel sistem, yani küresel ekonomik yapının tek bir amacı var. İnsanları tüketim robotu haline getirmek. Her şeyin uluslararası büyük sermayeler tarafından kontrol altında tutulmak istendiği yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Bireyin mümkün olan her şeyi almasını sağla, alışveriş merkezleri oluştur, ona kredi kartını ver, ekonomik çarkı döndür, sonra onu borçlandır… Borçlandır ki hak mak aramasın, isyan edecek gücü kendinde bulamasın, hatta öbür tarafa borçlu gitsin. Ailesine, çocuklarına borç bıraksın ve istediğimiz tipte bir insan haline gelsin… İşte bireyin ekonomik özgürlüğünü bu güçler ellerinde tutuyorlar. Tüketime ve popülizme dayalı bir kültür oluşturuluyor. Borçlandırılan kişi de sonunda, önüne konulan her yemeği yiyen insan haline getiriliyor. Bütün bu AVM’ler, bu kredi kartları, kontrol altına alınan ekonomik yapı, medya, siyaset, bu küresel sistemin, yenidünya düzeninin bir sonucu… İnsanlar, geniş halk yığınları bu yapıdan memnun, çünkü istedikleri her şeyi elde edebiliyorlar borçlanarak. Ama dünya bu tüketim ekonomisi sonucu büyük bir felakete doğru hızla yol alıyor. Aşırı tüketim ve hızla artan nüfus, kaynakların hızla azalmasına neden oluyor. Gelecek bu açıdan bakıldığında pek de parlak görünmüyor. Daha iyi bir gelecek için aşırı nüfusun ve tüketim ekonomisinin mutlaka kontrol altına alınması gerekiyor. Ama bunun nasıl gerçekleşeceği, insanların bunun ne denli farkında olduğu büyük bir soru işareti… Hepimiz benden sonra tufan anlayışıyla yaşar hale gelmiş durumdayız senin anlayacağın.”

Abim sazı eline almış kelimeleri döktürüyor, rakıları da mideye indiriyordu.

“Abi olayı yine muhteşem bir şekilde kapitalist sisteme getirdin ya, sana ne diyeyim?”

“Bak güzel kardeşim bütün bu bozulmuşluğun, kokuşmuşluğun, kötü gidişin sorumlusu bu kapitalist sistem. Ahlakı bozan bir sistem bu, edebiyatı neden bozmasın ki… Yazın dünyasının bir yapısı var. Yazarıyla, yayıncısıyla, kitapçısıyla, eleştirmeniyle, editörüyle, okuruyla bir sektör… Bu sektörün de kapitalist sistemden etkilenmemesi mümkün mü sence? Elbette orada da haksızlıklar, sömürüler, ahlaksızlıklar, haksız rekabetler, sahtekarlıklar yaşanacak.”

Abim aniden durdu; gözleriyle garsonu aradı. “Rasim!” diye seslendi ortaya. Rasim hemen abimin yanında bitiverdi.

“Buyur abi!”

“Oğlum bu gece masadaki mezeler biraz zayıf kaldı; biraz kuvvetlendir şurayı…”

“Hemen abi ateşleyelim masayı, hemen kazana kömürü atalım!”

“Hah şöyle, ısıt şu masayı Rasim kardeşim, bak Kulüp ağlıyor mezeler mezeler diye…”

“Abi yani Atamız beyaz leblebiyle götürüyormuş, sana meze yetiştiremiyoruz vallahi!”

“Oğlum o büyük adam, onun için atamız olmuş, bizim gibi embesil değil, biz hobidi gırtlak tumba yatak. Adam memleketi kurtarmak için içiyor, biz de batırmak için…”

“Ateşle abimin masasını!” diye bağırdı garson. Diğer garson elinde koca bir meze tepsisiyle masaya gelmişti bile.

Birazdan abimin seçtiği mezeler masaya teşrif etmeye başladılar. Abimin yüzü gülüyordu, keyfi de yerine gelmiş görünüyordu.

Çok sevdiği tereyağında pişmiş karidesleri lüpletince abimin gözleri parladı ve yüzüme, ‘konu ver konuşayım’ der gibi bakmaya başladı…

Bu arada yan masada bir süredir bizi izleyen ve yüzü yabancı gelmeyen beyaz sakallı bir abimiz, merhaba diyerek yanımıza geldi. Hemen bir sandalye çekip, “Bakıyorum yine mevzunuz derin abiler,” dedi gülümseyerek.

Abim beyaz sakallıyı tanıyordu, “Hiç sorma dostum,” dedi; sonra bana dönerek, “ Bak bu adam var ya bu adam, polisiye edebiyatın içinde yetişmişlerden. Anlatsın sana merak ettiklerini, ben de şu karides mezelere biraz ilgi göstereyim, ayıp olmasın,” dedi.

Beyaz sakallı abim hemen girdi konuya. Belli ki engin bilgisi vardı.

“Türkiye’de polisiye edebiyatın elbette bir geçmişi var. Osmanlı’dan bugüne devam eden polisiye edebiyatı, günümüzde de varlığını kör topal sürdürüyor. Ancak İskandinav polisiyesinin dünyada gerçekleştirdiği büyük atılımın aksine, Türk polisiyesinin kayda değer bir ilerleme kaydedemediğini üzülerek belirtmek istiyorum. Bırakın dünyaya açılmayı, kendi ülkesine bile yeterince açılamıyor.”

“Peki bunun nedeni ne abicim? Polisiye yazarı mı çıkmıyor? Bu alanda yaratıcı olunamıyor mu? Yayınevleri mi destek vermiyor? Medya yeterince tanıtmıyor mu? Türk polisiyeleri okurca sevilmiyor mu? Suç oranı yüksek olan toplumumuzda suç romanına gerek duyulmuyor mu? Nedir sizce sebep?”

Beyaz sakallı abimiz kendinden emin derin bir nefes aldı. Yan masadan da kadehini alıp bir fırt çektikten sonra başladı anlatmaya. Abim karidesleriyle mutlu görünüyordu. Neşesi de yerine gelmiş, çevredeki tanıdık dostlarla şakalaşmalar gırla gidiyordu. Bizim sohbetten biraz kopmuşa benziyordu.

“Şimdi bu sorulara tek tek yanıt vermek gerekirse, polisiye türünde yazan birçok yazarımız var, aksi takdirde bir birlik kurulamazdı. Yaratıcılıkta da bir sorun olduğunu sanmıyorum. Polisiyeler seviliyor ki yabancı polisiyeler ilgiyle okunuyor. Son sorunun cevabı ise bir sosyolojik araştırmayı gerekli kılıyor. Sorunun özüne gelirsek, toplumumuzda sadece polisiye romana değil, sanatın hiç bir dalına gereken ilginin ve özenin gösterilmemesini önemli ve genel bir neden olarak sunabilirim. İskandinav ülkelerinde olduğu gibi bu alanda ulusal bir stratejimizin olmasını istemek ise sadece bir hayal. Öyle ki, ‘Devletin desteğinden vazgeçtik, köstek olmasın yeter!’ noktasında olan yazarlar, yayımcılar var.

Buna yayınevlerinin yerli polisiye yazarlara yeterince destek vermemeleri, medyanın ilgisizliği ve bir de polisiye edebiyat konusunda uzmanlaşmış editörlerin çok az sayıda olması eklenince, polisiye edebiyatın ülkemizde gelişme göstermesini beklemek, en azından şimdilik pek mümkün görünmüyor. Polisiye yazarları isteklendirilip destek verilmezse, ne yaratıcılığın gelişmesi, ne de yeni yazarların ortaya çıkması beklenmemeli.”

“Peki yerli polisiyeler için bir çözüm var mı?”

“Kısa ve uzun vadede yapılması gerekenler arasında öncelikle medyanın sürekli ilgisinin sağlanması, yayınevlerinin yerli polisiye edebiyat yazarlarına mutlaka yer vermeleri, marketlerde ve kitap satışı yapılan yerlerde yeri polisiye yazarların kitaplarının raflarda yer almasının sağlanması, bu konuda uzman editörlerin yetiştirilmesi, yerli polisiyenin dünyaya açılması, telif ödemelerinin düzenli yapılması şeklinde sıralayabilirim. Bu önerileri tabii daha da geliştirmek mümkün. Benim aklıma gelenler bunlar.”

Abim bize döndü tekrar. Keyfi yerindeydi ve bu sohbete son noktayı koymak için bekliyordu.

“Bak kardeşim eğer sermaye seni seçmişse, markan, vizyonun, imajın hazır. Artık bunlar önemli, şimdi o adam ne yazarsa yazsın, isterse affedersin boktan bir kitap yazsın, isterse boş sayfa çıksın yine satar… Adama, ‘Onun kitabını aldın mı? Boş sayfa çıkarmış, ne demek istemiş acaba, çok enteresan,’ bile derler.  Öyle alık alık bakma yüzüme emin olun derler. Günümüz dünyasını artık uluslararası sermaye yönlendiriyor ve yönetiyor. Aynı kitabı okuyacaksın, aynı yemeği yiyeceksin, aynı giysiyi giyeceksin, aynı şeyleri izleyeceksin, (işte netflix, disney, amazon vs.) aynı telefonu kullanacaksın, ayni zil sesiyle çağrılara mesaj vereceksin, yani kısaca ben dersem onu yapacaksın. Benim öngördüğüm trendleri, modayı takip edeceksin, onun dışında ne yaparsan yap küçümsenirsin… Adama, ‘O kitap dururken onu mu okuyorsun,’ da derler. Yani onları takip etmezsen anında dışlıyorlar… Ya modaya uyacaksın, ya da sistemin dışına itileceksin… Yani durum böyle arkadaşlar.”

“Siz komünistlerin yapamadığını bu kapitalistler yapmış işte abi. Yani tek bir dünya, tek bir düzen yaratmışlar. Adına da komünizm yerine küresel sistem diyorlar. Yani alan memnun satan memnun be abi! Böylece herkes borçlanıyor ama istediğini de bir yerde elde ediyor, yalan mı?”

“Bu sistemde biz sadece yönetilen, yönlendirilen köleleriz. Evet ağzımıza bir parmak bal veya daha fazlasını sürüyorlar ama seçme hakkımızı, katılım hakkımızı, karar verme hakkımızı elimizden alıyorlar. Benliğimizi, bireysel özgürlüğümüzü yok ediyorlar… Bizi tek tip insanlar, bir anlamda robotlar haline getiriyorlar. Ağzımıza bir parmak bal sürerek bizi uyutuyorlar,  sömürüyorlar, kanımızı emiyorlar. Biz de azıcık aşım dertsiz başım diyoruz.”

Abim kafayı iyice bulmuştu. Haksız sayılmazdı ama biraz abartıyordu. Belki de bu sistemi kıskanıyordu. Beyaz sakallı abimle gülüyorduk.

Abim içkisini fondip yaptıktan sonra kadehi masaya vurmuş, her zamanki gibi geceye son noktayı koymuştu.  Aniden ayağa kalkıp meyhaneden çıkmıştı. Koluna girdim; hava soğuktu. Ama abimin yaka bağır açıktı, soğuğa aldırdığı yoktu.  Soğuk bir Beyoğlu akşamında evimizin yolunu tutarken, “Ulan tereyağında kızarmış karidesler iyi geldi be!” diyordu.

“İki tüketim robotu gibiyiz be abi,” dedim gülerek. Abim caddeyi inleten müthiş bir kahkaha koyverdi. “Ay, sen çok yaşa emi, aynen öyleyiz,” dedi.

Önemli olan abimin keyfinin yerine gelmesiydi. Onun adına sevinmiştim.

En Son Yazılar