UÇUK

Diğer Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM-2

44 NUMARA

KIZIL SAÇ

Esra Gürel Şen
Esra Gürel Şen
1959 Yılında Kütahya’da dünyaya geldim. İlk, Orta ve Lise öğrenimimi aynı şehirde tamamladım. Üniversiteyi şu anda Anadolu Üniversitesi olan Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi Kütahya Yönetim Bilimleri Fakültesinde okuyarak 1981 yılında bu okuldan mezun oldum. Yirmi yıllık devlet memuriyeti görevimi 2004 yılında emekli olarak tamamladım. Emeklilik sonrası hiç ara vermeden Kosgeb’ te uzman ve çeşitli özel şirketlerde Kalite Yönetim Temsilcisi olarak çalıştım. 2017 yılının Ekim ayında çalışma hayatımı noktalandırdım. Ankara’da ikamet ediyorum, evliyim ve iki kız çocuğum var. Kendimi bildim bileli okumak ve yazmak benim için vazgeçilmez bir uğraş oldu. Şiirlerle başladığım yazı macerama öykülerle devam ettim. Polisiye öyküler yazmayı özellikle çok seviyorum. Son olarak bir ailenin çatısı altında toplanmış kadınlarının 1890’lı yıllardan 2000’li yıllara uzanan hayat maceralarını içeren bir roman tamamladım. Zaman zaman yazdığım öyküler çeşitli internet sitelerinde yayınlandı ancak benim de arzum elbette yazdığım öykü ve romanların kitap halinde okuyuculara ulaşması. Bundan sonra da ömrüm yettiği sürece okumaya, yazamaya ve üretmeye devam edeceğim.

“Ne oldu ağzının kenarına?”

“Aman, uçuk çıkmış. Sabah bir kalktım, böyle.”

“Vitaminsiz mi kaldın?”

“Ne bileyim? Gece korkuttular herhâlde beni.”

“Gece mi korkuttular? Ne demek kız o?”

“Babaannem öyle derdi uçuk çıkınca. ‘Gece seni korkutmuşlar, dudağında patlamış,’ derdi. Kâbus görmenin babaannemcesi yani.”

İkisi de güldüler. Aysu acıyan uçuğuna dokunurken gece rüyasında ne görmüş olabileceğini düşündü. Yüzünde ekşi bir ifade belirdi. Otobüsün sarsılarak durması kendine getirdi onu.

Durağa geldiklerinde hâlâ uçuk hakkında konuşuyorlardı. Kırk beş katlı cam binanın gösterişli kapısından o gösterişe hiç dikkat etmeden girdiler. Kapıdaki makineye parmaklarını sokup kendilerini tanıttıktan sonra asansöre yürüdüler. Biraz sonra çalıştıkları uzun ofiste karşılıklı iki masaya oturmuş, bilgisayarlarını açmışlardı bile. 

Mavi gri renklerle döşenmiş salon, şık olmasına şıktı ama pencerelerinin açılabilir olmasını tercih ederdi Aysu, her ne kadar patronlarının her fırsatta övündüğü gelişmiş bir havalandırma sistemleri olsa da açık camdan içeri dolacak temiz havanın yerini hiçbir sistem sağlayamıyordu. Yorgundu. Telefonunun saatine bir göz attı, gün daha yeni başlamıştı. “Nasıl geçecek bakalım bugün,” diye düşündü. Köşedeki kahve makinasından kendine kahve dolduran Serap’a ‘bana da’ işareti yaptı. Uf! Ne çok e-posta gelmişti yine. İnsanların başka işi gücü yok ona e-posta gönderiyorlardı sanki. Ekrana bakarken sıkıntıyla yüzünü buruşturdu. Arkadaşının tak diye önüne koyduğu kupayı kulpundan değil gövdesinden tutarak çok önemli bir şey yapıyormuş gibi itinayla aldı eline. Porselenin sıcaklığı avucuna geçti, yaktı avucunu, aldırmadı. Bu his hoşuna gitmişti. Bir şeyleri hissetmek canlandırıyordu onu bugün. O yüzden dudağındaki uçuğa da minnettardı. Her ağzını açışında acıyordu çünkü.

“Sağ ol canım benim. Öyle yorgunum ki belki kahve toparlar biraz.”

Manalı manalı güldü Serap. “Ne o, uçuğun sebebi gece mesaisi mi yoksa?”

“Aman Serap, aklın fikrin cinlikte, ne alakası var uçuğun onunla?” 

Bunu söylerken o da manalı güldü. Kocası prostat kanseriydi, hastaydı adam. Gece mesaileri biteli çok olmuştu ama bunu ölse belli etmezdi. “Daha çok gençsin,” diye başlayacak nutuklara karnı toktu. 

Telefonu masanın üzerinde hareketlenince kocasının ortağı Âdem’in aradığını görüp şaşırdı.

“Serkan bugün işe gelmedi, Tuzla’ya toplantıya gidecektik, nerede kaldı?” diye soruyordu. Sesi telaşlı, biraz da kızgındı adamın.

“Ben ondan önce çıkıyorum Âdem, ben çıkarken banyodaydı, onu aradın mı?”

Saçma bir soru olmuştu. Adam Serkan’a ulaşmış olsa onu ne diye arasındı?

“Tamam, ben de ararım ama benden önce ulaşırsan söyle, bana haber versin. Merak ederim şimdi,” diyerek kapattı telefonu. Hemen ardından aradı kocasını. Telefon çalıyor ama açılmıyordu. Müdürlerinin koridordan gelen sesini duyunca, aceleyle kendini aramasını söyleyen bir mesaj atıp ona bakan Serap’a göz kırptı, başını ekrana gömdü. Öğlene kadar soluksuz çalıştı. “Sun Rice” isimli gıda firmasının satış departmanında Satış Operasyon Uzmanı olarak çalışıyordu. Süslü ismine karşılık yaptığı iş, sahadaki satış elemanlarını gidecekleri yerlere yönlendirmek ve müşteri e-postalarına bakmaktan başka bir şey değildi. Zaman zaman, “Bunun için mi okudum o kadar okulu?” diye düşünüp yakınıyordu ama beğense de beğenmese de çalışıyordu işte. Bu işsizlikte onunki gibi bir işe sahip olmak için başkaları neler vermezdi, kim bilir? 

Âdem tekrar aradığında kocasından hâlâ bir haber olmadığını öğrenip meraklandı, biraz da utandı. İşe dalıp unutmuştu Serkan’ı.  “Hay Allah ya! Hastalığı nüksetmiş olmasın sakın?” dedi Serap’a.  Geçen sene olduğu ameliyattan beri iyiydi Serkan. Doktorları da hastalığın ciddi oranda gerilediğini söylemişlerdi ama kanserdi bu, belli olmazdı ki. Arkadaşının meraklı bakışları altında üst üste birkaç kez aradı ama hep cevapsız kaldı aramaları. Çalıyor fakat açılmıyordu telefon. Mesajını da görmemişti daha, tikler maviye dönmemişti. İkinci bir kahveyle yanına gelen Serap’a söyledi bunu.

“Sen bir şeyden bakıyordun nerede olduğuna, yine baksana,” dedi arkadaşı. Geçen sene ameliyattan önce sık sık hastalanıyordu, olur olmaz yerlerde sancılanıp kalıyordu genç adam. Öyle zamanlarda Aysu gidip onu alabilsin diye, “Yakınım Nerede?” uygulamasını indirmişlerdi telefonlarına. Uzun zamandır hiç ihtiyaç olmamıştı. Arkadaşının ısrarıyla açtı uygulamayı. Allah Allah, evde görünüyordu. “Çoktan işe gitmiş olması lazım. Evde ne yapıyor?” diye söylenirken telefonunu evde unutmuş olabileceği geldi aklına. Yeniden kocasının ortağını aradı. Aklına geleni ona da söyledi fakat aldığı cevap daha çok telaşlandırdı onu, çünkü Âdem evlerine gitmiş. Arabaları park yerinde duruyormuş, eve çıkıp kapıyı çalmış ama açan olmamış.

Arkadaşının da gaz vermesiyle bluzunun eteğini çekiştirerek izin almaya gitti. Allah’tan müdürünün iyi tarafına geldi de izni verdi. Böyle ani durumları pek hoş karşılamıyorlardı şirkette.  Serap’ın, “Bana haber ver,” tembihleri arasında asansöre koşturdu. Taksiye binmeyi düşündü önce ama trafiği göze alamadı, metro daha kolay olacaktı. Hem çok yazardı şimdi taksi, inince binerdi artık. Kırk beş dakika sonra evlerinin önünde taksiden indiğinde Âdem’in arabasında oturmuş kendisini beklediğini görünce şaşırdı. Anlaşılan adam da meraklanmıştı. Birlikte eve çıktılar. Aysu anahtarla kapıyı açtı. Ev sabah bıraktığı gibiydi. Geceden kalma dağınıklık salonda aynen duruyordu. Sabah toplamaya vakit bulamadığı çay bardakları açık mutfağın tezgâhında, televizyon seyrederken üstüne örttüğü pike kanepedeydi. 

“Serkan!” diye seslendi yatak odalarına giderken. Âdem kibarlık edip koridorda kalmıştı. Serkan odada da yoktu. Telaşlı hareketlerle ebeveyn banyosuna yürüdü. Burası kocasının banyosuydu. Temizlemek dışında pek girmezdi Aysu. O, büyük banyoyu seviyordu, orayı kullanırdı. Bu sabah da öyle yapmış, yatak odasındaki Serkan’ın banyosuna bakmamıştı bile. Yine kocasına seslenerek açtı kapıyı, gördüğü manzara ile çığlığı basması bir oldu. Serkan kanlar içinde banyonun zemininde yatıyordu.

***

Kısa sürede evin içi sağlık görevlileri ve polislerle doldu, çünkü kocası bıçaklanmıştı. “Öleli saatler olmuş,” dedi gelen doktor. Cinayet silahı bıçak ortalarda yoktu. Kapı zorlanmamış, evde hiçbir şey karıştırılmamış ve Serkan’da darp izine rastlanmamıştı. Tahminen duş alırken katil kapıyı açmış ve sırtından yaklaşık yirmi bıçak darbesiyle öldürmüştü.

“Ne diyorsun Halil? Sence öleli ne kadar olmuş?”

“Ölüm katılığına ve livor mortislere bakarsak…”

“Türkçe konuş oğlum, livor mortis ne?”

“Biliyorsunuz Amirim, ölüm lekeleri işte. En az on, on iki saat olmuş bence ama gerçek saat otopside belli olacak.”

“Ben her zaman Türkçe konuşmaktan yanayım. Yani on iki saat diyorsun. Şimdi saat kaç? Hmm, öğleden sonra dört, yani bu adam sabah dört sularında öldürülmüş olmalı. Karısı nerede o saatte? Adam bağırmış olmalı bir şey duymamış mı?”

“Uyuyormuş Amirim. Hiçbir şey duymamış.”

“Bu da garip. Neyse komşulara sorun, onlar bir şey duymuşlar mı? Evin sokağına bakan kameralara bakın, o saatlerde eve giren çıkan olmuş mu? Cinayet silahı için çöpleri falan karıştırın, durmayın, bana bir şeyler getirin çabuk!”

Başkomiser Hakkı Yiğit böyle dellendi mi elemanları bilirlerdi ki bilinmezlik var ve yapılacak iş çok demektir. Burak ve Tülay cesedin başında durmaktan vazgeçip aceleyle biri apartmana, diğeri sokağa fırladılar. Olay Yeri İnceleme elemanları her yeri didik didik kontrol ederken Başkomiser salondaki kanepede sapsarı bir suratla oturan Aysu’nun yanına geldi.

“Merhaba, ben Başkomiser Hakkı Yiğit. Başınız sağ olsun. Biliyorum, şu an çok yakışıksız olacak ama sizinle hemen konuşmalıyız. Olay sıcakken konuşmak önemlidir. Sonra unutabilirsiniz. Su falan ister misiniz, getirsin arkadaşlar?”

Aysu hiçbir şey istemediğini söyledi. Kocaman açılmış gözleri ve pürüzlü çıkan sesiyle konuşmaya başladı.

“Komiser Bey, benim ağlamam gerekmiyor mu şu anda? Ağlayamıyorum hatta hiçbir şey hissetmiyorum, donmuş gibiyim.”

“Bir travma yaşıyorsunuz. Bunlar çok normal. Hisleriniz şu anda sizi yanıltmasın, bu durum geçici. İşte onun için sizinle şimdi konuşmam önemli, daha sonra beyniniz size acı veren şeyleri hatırlamanıza engel olabilir. Lütfen bana dün geceden başlayarak olanları anlatabilir misiniz? Hiçbir şeyi atlamadan ama.”

“Ben,” dedi Aysu, sonra sustu. Bakışları önce anlamsızlaştı sonra dondu. O, koltuğa yığılırken Başkomiser telaşla bağırdı. “Sağlık ekibi, sağlıkçı! Yahu, biri baksın buraya, kadın bayıldı!”

***

Gözlerini açıp çevresini algılamaya başladığında bir hastanede olduğunu fark etti. İyi bilirdi hastaneleri, kokusunu, adamı kör eden beyaz ışıklarını. Kımıldamak hatta doğrulmak istedi ama tepesinde sallanan serumun takılı olduğu damar yolu iğnesi canını acıttı. Kalkamayacağını anlayınca etrafına daha dikkatle baktı. Burası acil servis olmalıydı. Yatağının iki yanından sarkan gri perdeler mahremiyeti sağlamak için çekiliydi. Demek ki onu kimse görmesin ya da o kimseyi görmesin istenmişti. Dışarıya açılan tek cephe, bir koridorun duvarına bakıyordu. Birden seslenmesi gerektiği geldi aklına. 

“Kimse yok mu? Hemşire yok mu?”

Kendi sesine yabancılaşmıştı birden. Bu his korkuttu onu. Kötü bir şey olmalıydı yoksa böyle hissetmezdi, hayır hissetmezdi, mutlaka kötü, çok kötü bir şey olmuştu. İçinde yükselen paniği bastıramadan tekrar, fakat bu sefer daha kuvvetli bir sesle, “Hemşire!” diye bağırdı.

Sol yanındaki perde şakırt diye gürültüyle açıldı. Bordo renkli hemşire kıyafeti giymiş bir kadın elinde tansiyon aletiyle dikildi başına. “Uyandınız mı Aysu Hanım? Ne çabuk? Oysa size verdiğimiz ilaçla sabaha kadar uyursunuz sanıyordum. Daha bir saat bile olmadı.” Bir yandan da tansiyonunu ölçmeye çalışıyordu.

“Ne oldu bana? Neden buradayım? Kocam? Ah, aman tanrım kocam, Serkan? Olanlar gerçek miydi?” Başını adeta yastığı ezip geçmek ister gibi birkaç kez vurarak yasladı.

“135’e 810, tansiyonunuz fena değil ama Aysu Hanım, Aysu Hanım böyle yapmayın lütfen. Sakin olun. Ufak bir sinir krizi geçirdiniz ama şimdi iyisiniz. Dışarıda anneniz ve kardeşiniz var. Ben şimdi onları buraya çağıracağım, lütfen sakin olun. Tekrar sakinleştirici vermek zorunda kalırız, on iki saat dolmadan tekrar almanız hiç iyi değil. Ben şimdi ailenizi çağırıp geliyorum.”

Hemşire telaşla ayrıldı yanından, tavanlara bakıyordu Aysu ama beyni hatırlamaya başlamıştı. Sabah telaşla evden çıkışını, dudağındaki uçuğu, Âdem’in telefonunu, eve gelişini ve kanlar içindeki küçük banyonun tabanında yüz üstü yatan Serkan’ı, hepsini hatırladı.

“Kızım, yavrum, ayıldın mı? Nasılsın kuzum, daha iyi misin şimdi?”

Annesinin el kremi kokan parmakları yüzüne değince hareket ettirebildiği eliyle o parmaklara sarıldı. “Anne, Serkan, o banyoda! Kan vardı, her yerde kan vardı, çok fenaydı anne…”

“Tamam kızım, tamam yavrum, geçti artık. Bak iyisin şimdi. Korkma, bugünler de geçecek, sen sakin ol. Sen kendine hâkim ol. Allah korusun, ya sana da bir şey olsaydı? Ah yavrum, ah çileli yavrum. Yıllarca neler çekti, şimdi de bu…”

“Anne sırası mı şimdi? Ablam ne hâlde görmüyor musun?”

Aysu’dan beş yaş küçüktü Altan. Ablası kıymetliydi onun için. İki kardeştiler zaten, babaları öldüğünden beri birbirlerine daha çok bağlanmışlardı.

“Bakma sen anneme abla. Her şey düzelecek merak etme. Sen şimdi kendini toparlamaya bak. Biz yanındayız. Her zaman yanında olacağız, ne olur ablacığım, bakma öyle boş boş yine. Neleri atlattık biz, birlikte yine atlatacağız. Hadi toparla biraz kendini. Al su iç biraz. Su iyi gelir.”

Gri perde yeniden aralandı, seyrek saçlı, gözlüklü, orta yaşlarının çoktan sonuna gelmiş Başkomiser Hakkı’nın yıpranmış yüzü içeriye uzandı.

“Affedersiniz, rahatsız etmek istemiyorum ama Aysu Hanım kendine geldi dediler, o nedenle geldim. Aysu Hanım, siz bayılmadan önce de dediğim gibi hemen konuşmamız çok önemli. Çünkü sonra olanları unutabilirsiniz, şimdi bile biraz geç kalmış olabiliriz, maalesef o nedenle…”

“Beyefendi, siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Görmüyor musunuz ablam ne hâlde? Daha verdikleri sakinleştiricinin etkisinden çıkmadı. Olmaz. Şimdi konuşamazsınız, hele bir yarın olsun ablam kendine gelsin, o zaman konuşursunuz.”

“Maalesef bunu yapamam delikanlı fakat haklısınız, ben yanlış davrandım, önce kendimi tanıtmam ve kimliğimi göstermem gerekiyordu. Ben Başkomiser Hakkı Yiğit. Cinayet Büro Başkomiseriyim.” Bunu söylerken kimliğini Altan’ın yüzüne uzattı. “Ve ne yazık ki bu bir cinayet davası. Aysu Hanım’la hemen şimdi konuşmak zorundayım. Bizi biraz yalnız bırakın lütfen.” Başkomiserin ses tonu itiraza yer bırakmayacak kadar keskin ve sertti. Altan ve annesi çaresiz, gözleri arkada kalarak kabinin dışına çıktılar.

***

“Evet Aysu Hanım, yaşadığınız şoku anlıyorum ve sizinle şimdi konuşmak zorunda olduğum için de üzgünüm. Ancak takdir edersiniz ki başka çarem yok. Şimdi bana önceki geceden başlayarak yaşadıklarınızı anlatır mısınız? Hiçbir şey atlamamaya çalışın lütfen, mesela önceki gün akşam eve geldiğinizde eşiniz evde miydi?”

“Evet,” dedi Aysu. Sesi titriyor, içi bir tuhaf oluyordu ama konuşmalıydı, konuşmak zorundaydı yoksa bu adam onu hiç rahat bırakmayacaktı. “Serkan uzun süredir kanser tedavisi görüyordu, o nedenle birkaç yıl çalışamadı, evde kaldı. Şimdi yeniden çalışıyor artık. Âdem Bey’le ortak oldular, inşaat işi yapıyorlar. Geldiğimde yemek yapıyordu.” Kocasının yemek yaparken taktığı tavşanlı önlüğü hatırlayıp güldü. “Yemek yapmayı çok sever, hobisi oldu onun. Uzun zamandır yemeklerimizi Serkan yapıyor. Güzel bir karnıyarık, pilav yapmış. Ben çok severim, yanına ayran bile hazırlamış. Ben üzerimi değiştim, tekrar salona döndüğümde masa hazırdı. Birlikte yemek yedik. Ben ona büroda olanlardan bahsettim, biraz güldük filan, sonra o sofrayı kaldırdı, ben bulaşıkları makineye dizdim, birlikte kanepelerimize geçip yayıldık. Televizyonda yemek yarışması vardı, onu seyrettik. Ben çok yorgundum, sonunu bile bekleyemedim gidip yattım. Sabah uyandığımda Serkan’ın banyosundan su sesi geliyordu. Ben geç kalmıştım, çabucak hazırlanıp evden çıktım. Otobüsle işime gittim, sonra Âdem Bey aradı, eve geldim, gerisini biliyorsunuz.”

“Son zamanlarda eşiniz ya da siz tehdit filan alıyor muydunuz? Ya da almanızı gerektirecek herhangi bir borç, husumet var mıydı birileriyle?”

“Hayır, benim bildiğim bir şey yok. Olamaz da zaten Komiser Bey, Serkan hastaydı, çok zor bir üç yıl geçirdik, az kalsın ölüyordu.”

“Kanser tedavileri masraflıdır, belki tedavi için birilerine borçlanmış olabilirsiniz?”

“Serkan’ın özel sağlık sigortası vardı. Ayrıca o Bağ-Kur’lu, bütün masrafları sigortalar tarafından karşılandı. Biz arada sırada ilaç aldık, o kadar, yani benim bildiğim bu, fakat Âdem Bey’le borçları filan vardıysa, onu bilmiyorum.”

“Anladım, onu da araştıracağız tabii. Evinizin kapısı hiç zorlanmamış ayrıca dışarıdan girildiğine dair bir iz de yok. Sizden başka herhangi birinde anahtar var mı?”

“Yok.”

“Kocanız tam on dokuz bıçak darbesiyle öldürülmüş, hepsi sırtından. Bu arada bağırmış olmalı, siz hiç ses duymadınız mı?”

“Ben… Ben uyuyordum hiçbir şey duymadım.”

“Sabah kocanızı görmediniz mi?”

“Söyledim ya, işe geç kalmıştım. Serkan banyodaydı, ‘Gidiyorum!’ diye seslenip çıktım.”

“Hanımefendi sizi anlıyorum ancak kocanız gece dört sularında öldürülmüş, sizin uyuduğunuzu iddia ettiğiniz yatağın hemen dibindeki ebeveyn banyosunda sırtından bıçaklanmış, su sabaha kadar açık kalmış. Bakın, dikkatli düşünün, eve giren çıkan, herhangi bir ses, herhangi bir şey duymadınız mı? Eğer korktunuz, ses çıkaramadınız, sizi de öldürürler diye çekindinizse anlarım, insanlık hâli, böyle şeyler olabilir. Şimdi lütfen bana bildiklerinizi anlatın.”

Aysu adamın ısrarı karşısında gözyaşlarına engel olamadı, isterik bir sesle bağırdı. “Uyuyordum diyorum size, neden anlamıyorsunuz! Ben uyuyordum, hiçbir şey duymadım! Duymadım, ben hiçbir şey duymadım!”

Aysu’nun sesini duyan Altan perdeyi yırtar gibi çekip yanlarına daldı. “Komiser Bey, yeter artık, hâlini görmüyor musunuz? Rahat bırakın ablamı.”

Bir karşısında titreyerek ağlayan kadına, bir de tepesinde dikilen delikanlıya baktı Başkomiser Hakkı, “Pekâlâ,” dedi. “Bittiğini sanmayın çünkü ortada vahşice işlenmiş bir cinayet var. Daha çok görüşeceğiz. Sen de delikanlı, bugün bir ara Emniyet’e gelip ifade vereceksin, hatta gelirken anneni de getir, ona da soracak sorularımız olabilir.”

“Ne alaka ya!” diye diklendi Altan, “Bizimle ne alakası var?”

“Alakası var mı yok mu bilmem ama sonuçta bu insanlar yakınınız, ayrıca dün öğleden sonra maktulün seninle telefonla konuştuğunu saptadık. Telefonundaki son kayıt senin, yani bunu konuşmamız gerekiyor.”

“Ne var bunda? Serkan abi benim eniştemdi. Konuştum, ne olmuş?”

“Tamam, işte tam da bu nedenle geleceksin, anneni de getireceksin ve konuşacağız.” Günün çoktan akşama döndüğünü, havanın karardığını fark eden Başkomiser, delikanlıya bakıp, “Yarın sabah ilk iş geleceksin unutma. Seni polis zoruyla getirtmek zorunda kalmayayım,” dedi uzaklaşırken.

Delikanlı, polisin arkasından, “Allah Allah çattık ya,” diye söylenerek koridora çıktı. Az ilerideki hemşire bankosunun önünde hemşirelerden biriyle konuşan Tülay, Başkomiseri görünce ona doğru yürüdü.

“Hayrola Tülay?”

“Şey Amirim, Sedef hemşire ile ilkokuldan tanışıyoruz da onun için şey etmiştim.”

“Onu sormuyorum kızım, ne işin var burada diyorum, sen adamın işini araştırmayacak mıydın?”

“Şimdi oradan geliyorum. Yolda Burak Komiserimle konuştum, burada olduğunuzu söyleyince ben de buraya geldim.”

“Peki, ne buldun?”

“Serkan Eralp. İnşaat Mühendisi. Kendisine ait bir inşaat firması varmış, yani müteahhitlik yapıyormuş. Küçük iş hanları, apartmanlar filan. Üç yıl önce kanser olduğunu öğrenmiş, hastalık hızlı ilerleyince işini kapatmış. Tedavi olmuş. Üç ay önce okuldan Âdem Tomak isminde bir arkadaşının inşaat şirketine ortak olmuş ve yeniden çalışmaya başlamış. Öyle aman aman bir işleri yokmuş. Çok para kazanan müteahhitler değiller anlayacağınız. Yakın zamanda Tuzla’da bir site inşaatına başlamışlar, o kadar.”

“Birilerinin ayağına filan basmamışlar mı? Şöyle evine gelip öldürecek kadar?”

“Yok Amirim, öyle bir şey yok. Bu Âdem Tomak’ı da araştırdım, o da kendi hâlinde bir inşaat mühendisi gibi görünüyor ama memleketi Bitlis’te bir aile şirketleri daha varmış. Büyük bir aile, aşiret gibi bir şey. Rakipleriyle araları bozukmuş. Birkaç kez kavgaları olmuş, polise yansımış. Bitlis Emniyeti ile görüştüm, kan davası ya da aralarındaki mesele neyin nesiyse, araştırıp dönecekler. Evli, iki çocuğu var. Karısı ev hanımı, çalışmıyor.”

Bunları konuşurken hastaneden çıkmış, arabaya binmiş, çoktan Emniyet’in yolunu tutmuşlardı. Emniyet’e vardıklarında sabahleyin çabuklaştırılması için ricada bulunduğu otopsi raporunun geldiğini gördü Başkomiser. Rapor, bildiklerinin ötesinde bir şey söylemiyordu. Mutfak bıçağı benzeri bir bıçakla sırtının muhtelif yerlerinden tam on dokuz darbe almıştı adam. Darbelerin öldürücü olanları böbreklere ve boynun hemen altına vurulmuş, adam en az yarım saat can çekişerek kan kaybından ölmüştü. Vücudunda ve kanında kanser tedavisini gösteren tüm belirtilere rastlanmıştı. Raporun sonunda okuduğu cümle komiserin dikkatini çekti ve tekrar yüksek sesle okudu. “Kanser metastaz yapmış ve akciğere sıçramış.”

“Zavallı, ölmese de zor günler bekliyormuş onu,” diye söylendi kendi kendine. “Hadi Tülay, ben gidiyorum geç oldu. Burak dönmeyecek buraya, az önce aradı, sen de evine git kızım yarın ola hayrola”

***

Başkomiser Hakkı Yiğit ertesi sabah Emniyet’teki odasında daha çayından bir yudum bile almamıştı ki yardımcısı Burak, “Amirim, evdeki işimiz bitti. Dışarıdan girildiğine ya da başka birinin eve girdiğine dair hiçbir kanıt bulamadık,” diye konuşarak girdi içeriye.

“Sonuçta biri öldürdü, değil mi bu adamı? Mutlaka bir yerden girmiş olmalı. Belki anahtarı vardı, belki…” Bir müddet düşündü Başkomiser. “Komşulara iyice bakıldı mı? Aralarında Bitlisli olan şu maktulün ortağı ile hemşeri olan var mı, iyice araştırdınız mı?”

“Amirim, siz dün benim dediklerim üzerine böyle düşünüyorsunuz ama eğer kan davası ise niye ortağını değil de Serkan’ı öldürsünler ki, gider Âdem Tomak’ı öldürürler?”

“Haklısın kızım ama belki de amaçları adamı zan altında bırakmaktır, ne malum? Peki bu Âdem Tomak’ın cinayet saatinde evinde olduğu doğrulandı mı?”

“Evet Amirim, karısı da çocukları da adamın evde olduğunu doğruluyorlar. Ayrıca oturduğu sitenin güvenlik kamerasından eve gelişi çok net görülüyor, tekrar evden çıkışı ertesi gün sabah sekizde.”

“Şu Bitlis Emniyeti’ni bir daha sıkıştır, ben gidip adli tabiple görüşeceğim.”

Tülay, Bitlis’i aramak için telefonu eline alırken Başkomiser Hakkı odadan çıktı.

***

“Sayın livor mortis hocam nasılsınız?”

“Vay Amirim, sen buralara gelir miydin? Pek sevmezsin bildiğim kadarıyla buraları.”

“Sevmem de sana bir şey sormam lazım Halil. Şu Serkan Eralp’in otopsisinde sana tuhaf gelen ya da ne bileyim, dikkatini çeken ama önemsemediğin bir şey oldu mu?”

“Amirim, sizin titizliğinizi bildiğimden, gördüğüm ne varsa hepsini raporuma yazmaya dikkat ederim, biliyorsunuz.”

“Biliyorum ama yine de bir sorayım dedim, ne olur ne olmaz.”

“Şöyle söyleyebilirim; o raporda da yazdığım gibi vurulan bıçak darbelerinin birkaç tanesi kuvvetli darbelerle vurulmuş. Bıçağın vücuda saplanış derinliğinden bunu anlayabiliriz. Her darbenin boyutlarını raporda ayrıntılarıyla belirttim fakat rapora yazmadığım şu. Bu benim kendi düşüncem olduğundan yazmadım. Bana göre, sanki katil yorulmuş çünkü o öldürücü birkaç darbenin haricinde diğerleri daha az saplanmış, yani daha az güç sarf edilerek vurulmuş. Öldürücü değil, hatta iki tanesi kesik gibi.”

“İlginç. Peki, bıçak darbesinden vuranın cinsiyeti hakkında bir fikir edinmemiz mümkün mü?”

“Hayır, ama şunu söyleyebilirim, güçlü kuvvetli biri değil. Çünkü öyle davalarla karşılaştım ki adam bıçağı bir saplıyor neredeyse öbür taraftan çıkarıyor. Bu öyle değil. Bıçağın vücuda giriş derinliklerine bakarak söylüyorum bunu.”

“Anladım, teşekkür ederim Halil. Öğreneceğimi öğrendim ben kaçayım artık.”

“Asla olmaz. Kırk yılın başı buraya gelmişsin Amirim, seni bir kahve içmeden bırakır mıyım?”

“E hadi öyle olsun bakalım.”

***

Odasına döndüğünde Tülay, Bitlis Emniyeti’nden cevap geldiğini söyledi. Haklılarmış, bir kan davası varmış fakat biteli birkaç yıl olmuş. Yetkililer araya girip iki ailenin arasını yapmışlar, iş tatlıya bağlanmış.

“Âdem Tomak cephesinde şüpheli bir şey görünmüyor Amirim. GBT’si temiz. O zaten bu kan davası olayları sırasında hep buradaymış. Ben yine de araştırıyorum, otobüs garı, tren garı soruşturuyorum. Arkadaşlara son günlerde Bitlis’ten gelenlere baktırıyorum, ne olur ne olmaz diye ama şimdiye dek bir şey çıkmadı.”

“O zaman elimizde tek bir şüpheli var o da Aysu Eralp. Yani maktulün karısı.”

“İyi de Amirim, kadın uyuduğuna yemin ediyor. O olduğunu gösterecek bir iz de bulamadık. Her yerde parmak izi var ama zaten kadının evi orası, bundan normal bir şey olamaz. Bir de cinayet silahı yok ortada.”

“Sen orada mıydın Burak? Ah görmedim seni. Şu fotokopi makinasını koydunuz kapının arkasına, görüşümü daralttınız.”

“Komşuların ifadelerini almıştım da onları şey ediyordum fotokopide…”

“İyi oğlum, et tamam, bir şey dediğim yok, sadece göremiyorum dedim. Bu evde pencereler nereye bakıyor? Bir planı yok mu bu evin?”

“Bi’ dakika Amirim, ben fotoğraflarını çekmiştim. Şöyle göstereyim.” Elindeki işi bırakıp Amirinin yanına geldi Burak ve telefondan çektiği fotoğrafları göstermeye başladı. “Salon ve odalardan biri sokağa, yatak odası arka bahçeye bakıyor. Mutfak zaten ortada bir yerde, bir yere bakmıyor yani.”

“Banyo?”

“Banyolarda şu jaluzi gibi şeylerden var açılmıyor.”

“Bahçeyi aradınız inşallah?”

“Elbette Amirim, hem de karış karış. Hiçbir şey bulamadık.”

“Şu ne? Hani mutfakta pencere yoktu? Bu nedir?”

“Var da bir yere açılmıyor. Havalandırma gibi küçük bir pencere açmışlar ama önü hemen duvar. El bile girmeyecek bir açıklık var. Eskiden aydınlıkmış sanırım, sonra yan daire orayı odaya katmış. Bunun için apartmanda epey olay olmuş ama adam yapmış bir kere. Sonra diğer daireler de yapmış, anlaşmışlar.”

“Kalk Burak, hadi gidiyoruz hemen. Şu pencereyi bana da göster bakalım.”

“Ya Amirim, baktım ben, bir şey çıkmaz oradan.”

“Yürü sen, yürü. Tülay, kadının kardeşi ve annesi gelecek, güzelce al ifadelerini, özellikle Aysu Hanım üzerinde yoğunlaş. Gelmişi geçmişi, ne varsa hepsini öğrenmemiz lazım.”

Apartmana vardıklarında kapıcı aydınlık hakkında Burak’ın söylediklerinin aynısını anlattı. Mutfağa girdiler. Başkomiser Hakkı çekmeceden cinayet silahı olarak düşündükleri mutfak bıçağına benzer bir bıçak aldı ve Burak’ın bir şey girmez dediği duvarla pencere arasındaki aralıktan birkaç itişle atıverdi. Sonra kapıcıya dönüp sordu. “Bodrumdan bu aydınlığa giriş var mı?”

“Vallahi Komiserim, ben burada yeniyim. Aydınlıklar birinci ve ikinci katta böyle odalara katılınca, bodrumdaki girişi kapatmışlar. Ben geldiğimde öyle bir giriş yoktu yani.”

“Tamam, kapatılan giriş neresiymiş göster.”

Bodrumda sonradan tuğlayla örüldüğü belli olan eski girişin önüne götürdü onları kapıcı.

“Burayı kırdır Burak, hadi hemen. Olay Yeri’ni de buraya çağır. Sende balyoz falan var mıdır kapıcı efendi?”

Bütün apartmanı ayağa kaldıran kırılma sesleri sonrasında açılan delikten içeriye önce Burak baktı. Elindeki feneri karanlık, rutubetli oyuğa tutarken içinden, “Burada fare filan da vardır,” diye geçiriyordu. Fenerin ışığında tabanda bir şey parladı. Daha dikkatli bakınca parlayanın biri diğerinin üzerine yan yatmış iki bıçak olduğunu gördü. Galiba cinayet silahını bulmuşlardı.

Bıçak araştırıldı, herhangi bir parmak izine rastlanmadı ancak yaralara olan uyumu ve üzerindeki kanın maktulün kanı olduğunun anlaşılması ile cinayet silahı olduğu konusunda şüpheye yer kalmadı. Gereken talimatları veren Başkomiser, Emniyet’e geri döndü ve ilk işi Tülay’ın tepesine dikilip onlar yokken ne yaptığını sormak oldu.

“Burak bir ekiple Aysu Eralp’i tutuklamaya gitti. Sen kadın hakkında bir şey bulabildin mi?”

“Araştırdım Amirim. Erkek kardeşi ve annesinden öğrendiklerim çok acayip.”

Başkomiser Hakkı ayıplayan bakışlarla, “Acayip ne demek kızım, doğru dürüst konuşsana,” diye azarladı Tülay’ı.

Tülay suratını astı ve küskün bir sesle devam etti. “Aysu Hanım evlenmeden önce bir taciz olayına maruz kalmış. İş yerinde bir iş arkadaşı kadıncağızı taciz etmiş, bunun üzerine kadın depresyona girmiş ve bir müddet tedavi görmüş. Ha, bu arada o taciz edene de baktım, şimdi yurtdışında yaşıyor pislik, yani bu olayla alakası yok. Neyse, kadıncağız uzun süre ilaç kullanmış ama evlendikten sonra düzelmiş ve ilaçları da bırakmış. Tedavi gördüğü doktorun ismini verdiler, birazdan gidip görüşeceğim. Erkek kardeş dün eniştesiyle adamın kanseri hakkında konuşmuş. Meğerse hastalık tekrarlamış. Bunu ablasına nasıl söyleyecekler, onu konuşmuşlar. Yeniden depresyona girer diye korkuyormuş Altan. İfadeleri aldıktan sonra kadının işyerine gittim, oradaki arkadaşlarıyla ve patronuyla konuştum. Herkes tarafından çok sevilen, sayılan bir çalışan Aysu Hanım. Geçmişi ile ilgili kimse bir şey bilmiyor. Bu iş yerinde beş yıldır çalışıyormuş. En yakın arkadaşı Serap, uzun zamandır Aysu’nun uykusuzluk çektiğini, kocasının hastalığı yüzünden geceleri uyuyamadığını anlattı. Geçen hafta internetten bitkisel bir uyku ilacı almış. Onu kullanıyormuş. Bunun üzerine evde bulduklarımıza baktım ve şu ilacı buldum amirim. İnternetten araştırdım gerçekten sarı kantaron gibi bitkileri içeren bir uyku ilacıymış.”

***

“Aysu Hanım, kocanızın öldürüldüğü gece yatarken bu ilaçtan almış mıydınız?”

“Evet, sanırım aldım.”

“Aldınız mı almadınız mı?”

“Aldım.”

“Pekala, evinizde aynı zamanda şu depresyon ilaçlarına da ulaştık. Bunlar sizin mi yoksa kocanızın mı?”

“Aslında benim ama zaman zaman Serkan’a da içirdiğim olmuştur. Doktoruna sorarak tabii. Kanser çok zor zamanlar geçirtebiliyor insana.”

“Rüyalarınızı hatırlar mısınız?”

“Pek hatırlamam.”

“O gece, yani kocanızın öldüğü gece uyuduğunuzu söylüyorsunuz, rüya gördünüz mü?”

“Görmüşümdür herhâlde ama hiç hatırlamıyorum. Belki de aldığım ilaç yüzündendir.”

“Bakıyorum dudağınızdaki uçuk iyice azmış. Uçukların stresten çıktığını biliyor musunuz? Burada bir doktor arkadaşımız var, müsaade ederseniz bir baksın uçuğunuza. Eminim iyi gelecek bir merhemi vardır.”

“Olur ama ne alaka?”

“Şöyle hanımefendi, benim kocanızın ölümüyle ilgili bir teorim var, ancak bunu doğrulayabilmem için sizin yardımınız gerekli. Muhtemelen siz o gece olanları gördünüz ancak beyniniz aldığınız ilaçların da etkisiyle bunu size bir rüya gibi aktardı. İşte o yüzden korktunuz ve sabah dudağınızda bir uçukla uyandınız. Şimdi bir psikiyatrist arkadaşımız size o gece gördüğünüz rüyayı ya da gördüğünüz gerçekleri hatırlamanıza yardım edecek. Razı olur musunuz?”

“Kocamın katilinin bulunması için her şeyi yaparım ama bu nasıl bir şey olacak, hipnoz falan mı?”

“Benzer bir şey sanırım, bu konuyu doktor hanım size daha iyi açıklar.”

Doktor, uygulayacağı kendine has bir hipnoz yöntemiyle hatırlayamadıklarını -ki bu rüya bile olsa fark etmiyordu- hatırlamasını sağlayacaktı. Aysu Hanım yöntemin uygulanmasını kabul etti. Önce her ağzını açtığında kanayan uçuğu için bir merhem verdiler ve böylece acının onu uyarmasını ve hipnozu olumsuz etkilemesini önlediler, sonra onu sessiz bir odaya aldılar.

“Şimdi şu elimdeki sarı karta gözlerinizi dikin lütfen. Üzerindeki helezonu görüyor musunuz? Tamam, şimdi onun döndüğünü hayal edin. Saymaya başlayacağım, beş deyince uyuyacaksınız, sonra yine ben beş deyince uyanacaksınız. Endişelenmeyin, hiçbir şey olmayacak. Bu arada bu seans tamamen kaydediliyor.”

***

“Kapı açıldı. Kapı açılıyor. İçeri biri girdi. Kim girdi? Hırsız mı? Çok korkuyorum olamaz. Ne yapıyor? Allah’ım buraya geliyor. Burada işte, tam burada. Yatağın ayakucunda bana bakıyor, onu hissediyorum, bana bakıyor. Görmüyorum ama hissediyorum, baktığını hissediyorum. Bir adam. İri yarı bir adam. Şimdi döndü. Elini görüyorum, elinde bir bıçak var. Beni öldürecek, çok korkuyorum. Serkan nerede? Banyodan su sesi geliyor. Allah’ım Serkan banyoda olmalı. Işık, bu ışık da ne? Banyonun kapısını açtı, olamaz vuruyor. Serkan bağırdı, ona gitmeliyim. Kıpırdayamıyorum. Beni bağladı mı? Yoksa felç mi geçiriyorum? Serkan, Serkan! Bitti, her şey bitti. Sıra bana geldi. Bana bakıyor. Gitti galiba, gidiyor. Şimdi ne yapıyor? Mutfağa gitti, camı açtı, bir şey attı, oradan attı, sesini duydum. Bıçağı mı attı yoksa? Serkan nerede? Serkan?”

Başkomiser Hakkı Yiğit kayıt cihazını kapatıp arkasına yaslandı. Karşısında oturan kadına baktı. “Evet Aysu Hanım, gördüğünüz gibi sizinle yapılan seans sonunda söyledikleriniz bunlar. Yardımınız için çok teşekkür ederim. Şimdi size bir iyi, bir de kötü bir haberim var. İyi haber; katili bulduk, hem de sizin sayenizde. Kötü haberse katil sizsiniz. Kocanızı öldürmekten sizi tutukluyorum.”

“Ne? Ama nasıl olur? Ben seansta gördüklerimi anlatmışım, işte biri var, biri girmiş…”

“Doğru, anlattınız ama anlattıklarınız yalan. Çünkü ortada seans yoktu ve siz de hipnoz olmadınız. Ne söyleyeceğinizi merak ettiğimizden ufak bir oyun oynadık sadece. Kardeşinizin ve annenizin ifadeleri sonucu doktorunuza ulaştık. Doktorunuz bize çok ilginç bilgiler verdi. Uykusuzluğunuz öyle bitkisel ilaçlarla geçecek cinsten değilmiş maalesef. Geçmişte yaşadığınız ağır travmanın ve uygulanan tedavinin yan etkisi olarak beyniniz uyumamayı öğrenmiş. İşte bu nedenle sizde trans yöntemlerinin hiçbiri işe yaramıyor. Siz hipnotize edilemiyorsunuz ve bu durumunuzu da gayet iyi biliyorsunuz.  Teklifimi o nedenle hemen kabul ettiniz. Bize bir hikâye anlattınız, böylece kocanızın eve dışarıdan gelen biri tarafından öldürüldüğüne inanmamızı istediniz. Oysa kocanızı siz bilerek ve planlayarak öldürdünüz Aysu Hanım. Bunu neden yaptınız?”

Biraz önce masum masum bakan kadının yüz ifadesi ağlamaklı oldu, önce inkar etmek istedi fakat Başkomiserin ısrarlı bakışları karşısında değişti. Şimdi gözleri daha farklı bakıyordu.

“Ben olduğumu nasıl anladınız? Hiç iz bırakmamıştım.”

“Tam da bu nedenle anladık. Katilin siz olduğunuzu gösteren hiç iz yoktu fakat cinayeti işleyecek sizden başka kimse de yoktu. Zorlamayla veya anahtarla eve girilmemiş, apartmanın güvenlik kamerasında ya da sokak MOBESE’lerinde dışarıdan eve girildiğine dair hiçbir kayıt bulunamadı. Eğer katil bir hayalet değilse tek seçenek sizdiniz. Evet, tekrar soruyorum, neden kocanızı öldürdünüz?”

“Çünkü hastalığı nüksetti. Aynı şeyleri tekrar yaşamaya tahammülüm kalmamıştı, anlıyor musunuz?” Sesi artık tiz ve histerik çıkıyordu kadının. Başkomisere onu da öldürecekmiş gibi baktı. “Gencim ben, yaşamak istiyorum. İlk gençlik yıllarım pis bir tacizci yüzünden kâbus gibi geçti. Hâlâ ağır ilaçlar kullanıyorum. Uyuyamıyorum. Uyuyamamak ne korkunç bir şey, bilemezsiniz. Bütün dünya uyurken siz baykuş gibi tüner ve hep olumsuz şeyler düşünürsünüz. Yalnız, tek başınıza. Yanınızda kocanız horlarken siz her şeyi duyarsınız. Bütün çıtırtıları, bütün o korkunç sesleri. İlaç kullandım, hem de kaç çeşit. Özellikle kocam hastalandıktan sonra tekrar kullanmak zorunda kaldım. Serkan’la tanışana kadar gecesi olmayan hayatımın gündüzü de yoktu. Sonra o çıktı karşıma ve ben her şeyi geride bırakıp yeniden mutlu olabileceğime inandım. Bir müddet oldum da. Sonra Serkan hastalandı ve başka bir kâbus başladı. Çocuğum olsun istiyorum, yanımda beni her şekilde mutlu edecek sağlıklı bir erkek istiyorum. Bir hasta, bakıma muhtaç bir zavallı değil. Nasıl olduğunu bilemezsiniz. Geceler boyu inlemelerini dinlemek, onun hasta çığlıklarıyla, korkularıyla uğraşmak, hastanelerde yaşamak, her an ölümle yaşam arasında gidip gelmek nasıldır, bilmezsiniz. Dayanamayacaktım. O gece doktordan gelen son sonuçları gösterdi bana. Çok üzgünmüş sözde, elinde olsa hemen ölmek istediğini söyledi ama yalan söylüyordu. Kimse ölmek istemez.  Fakat bana güveniyormuş, ben bakarmışım yine ona. Beni düşündüğü yoktu, sadece o ve lanet hastalığı. Bütün gece nasıl tedavi göreceğini anlattı durdu. Yine çalışmayacaktı, yine parasız kalacaktık. Yine her şey benim omuzlarıma binecekti. Çok moralim bozulmuştu. İnternetten aldığım ilacı yuttum ve yatağa gittim. Uyumak için bir ümitti işte. Serkan gece yarısına doğru kalktı, çok terlemişti. Öyle oluyor, hastalığından herhâlde, geceleri terliyor. Bu nedenle sık sık banyoya girip duş alır. Yine duşa gitti. Duşta öksürdüğünü duydum. Korkunç sesli, balgamlı, boğulur gibi bir öksürük, hastalık akciğerlerine sıçramış. ‘İşte Aysu,’ dedim kendi kendime, ‘bundan sonra duyacağın ses hep bu öksürük olacak.’ O anda karar verdim. Bir an durup beklesem vazgeçerdim eminim ama beklemedim. Yataktan fırlayıp mutfağa gittim ekmek bıçağını kaptım ve banyonun kapısını açıp ona sapladım. Kendimde değildim o anda, ne kadar vurdum hatırlamıyorum. Sonra siz on dokuz kere dediniz. Ben bile şaştım bu kadar çok vurduğuma. Yorulmuştum, üstüm başım banyonun her yeri kan içindeydi. Kanla yıkanmış gibiydim. Soyundum, her şeyi makineye atıp yıkadım ancak kan lekesi bir türlü çıkmadı. Ben de onları bir çöp torbasına koydum. Bıçağı parmak izlerimi silip mutfak camındaki o dar aralıktan attım. Zor sığdı ama atabildim. Diğer banyoda kendimi de yıkadım, sonra işe gittim. Otobüse binmeden durağın yakınındaki çöp konteynırına kan lekesi çıkmayan giysileri attım. İşte hepsi bu.”

Başkomiser ayaklanıyordu ki Aysu durdurdu. “Bir dakika Komiser. Nasıl anladınız? Oyun düzenleyecek kadar ben olduğumdan nasıl emin oldunuz?”

“Dediğim gibi sizden başkası yoktu ama yine de yüzde yüz emin olmalıydım. Bir de anlatacağınız hikâyeyi merak ettim. Bıçağı söylediğinizde hiç şüphem kalmadı. Çünkü onu bulduğumuzu bilmiyordunuz ve hipnozda da değildiniz. Sadece onu oraya atan biri bilebilirdi bıçağın nerede olduğunu. Ayrıca çöplerde söylediğiniz giysileri bulduk. Yıkadığınız için DNA eşleşmesi sağlanamadı, bu nedenle onların size ait olduklarını ispatlamalıydım. Biraz önce siz benim yerime yaptınız. Ha, bir de şu uçuk var. Dudağınızdaki şey uçuk değil. Onu kocanızı bıçaklarken yapmışsınız. O da iltihaplanmış. Uçuğunuza bakan kurum doktorumuz kesik olduğunu teyit etti. Ben sizi ilk gördüğümde uçuk olmadığını anlamıştım. Çünkü bende de çıkar ve böyle olmaz. Allah kurtarsın, hasta bakmayacaksınız ama artık bir tutuklusunuz. Hakkınızdaki kararı mahkeme verecek.”

Yorum Bırakın:

yorum

Önceki İçerikBU SAYININ YAZARLARI
Sonraki İçerikAMBROSİA
Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img

En Son Yazılar