Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Uludağ’da Cinayet

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

Deri koltuktan çıkacak garip seslerden ürküyormuş gibi eğreti oturan muhatabını oyalamaya çalışan adam aynı şeyleri tekrar tekrar anlatıyordu.

“Zafer, biraz… Nasıl desem, sıra dışı biridir. Her yere nasıl yetişebiliyor, bilemiyorum. Hem bürodaki idari işleri yürütüyor hem de büyük davalarla bizzat ilgileniyor. Tarafsızlığını ve kimseye eyvallahı olmadığını bilirim. Her devrin adamı tabiri doğru olmayacak ama devir kimin devri olursa olsun, başa gelen Başkomiser Zafer’den vazgeçemez. Çünkü mesleğindeki başarısı, nadir bulunan bir yetenek olduğunun kanıtıdır. Birazdan burada olur. Sen de tanıdıkça fark edeceksin ki insanları okumak konusunda uzmandır. Pardon!”

Emniyet Amiri  Yalçın Tuna’nın arabesk bir melodi ile çalan  telefonu araya girmese adamın hiç susacağı yok gibiydi. Hattın diğer ucundaki kişinin konuşmasını ara ara “Hıh” diyerek bölmek dışında konuşmadan notlar aldı.  Başını not aldığı ajandadan kaldırmadan, “Geldi mi?” diye sordu ve cevabı duyar duymaz karşısındakine bir şey demeden kapattı telefonu. Yüzündeki ciddi ifadenin şalteri de kapanmıştı. Kaldığı yerden neşeyle konuşmaya devam etti.

“Hüseyin’i seversin bak. Muzip bir çocuktur. Zafer’in de sağ koludur. Biraz gevezedir, rahattır ama insan ilişkilerinde çok iyidir. Hatta laf aramızda, Zafer’den daha iyidir. Aslında Zafer de bunun farkında olsa gerek ki, bizzat yürüttüğü soruşturmalarda Hüseyin Komiseri yanından ayırmıyor. Hah, işte geldiler.”

Yalçın Tuna, oda kapısında hazır ol vaziyetinde bekleyen Zafer ve Hüseyin’i ayağa kalkıp samimi bir şekilde karşıladı. Kırk yıllık dostlukları varmış gibi ikisine kollarını açarak yürüdü. Bu normalde pek de görmeye alışkın olmadıkları bir tavır olduğundan Hüseyin, Zafer’e doğru, durumu sorgulayan bir bakış attı.

Yalçın Tuna,  emekliliğine sayılı günler kala geldiği Bursa’ya pek alışamamıştı. Suratsızlığı, küfürbazlığı ve sert çıkışları ile ün salmıştı. Emniyet Amiri olmak zaten başlı başına kral olmak gibi bir şeyken Yalçın Tuna tahtının gücünü tebaasını ezerek korumaya çalışan bir kral gibi davranıyordu.  Teşkilatta sevildiği pek söylenemezdi. Herkes yakında emekli olacak düşüncesi ile teselli buluyor, astlarına karşı takındığı ukala tavrı görmezden gelmeye çabalıyordu.

Amirlerinin sıra dışı sevecenliğine rağmen soğuk olan odayı ısıtan gencecik bir kadın Zafer’in dikkatini çekti. Kadının etrafında sanki bir hare vardı ve ışık yayıyordu.  Yalçın Tuna, Zafer’in bakışlarını yakalayarak, “Torunum Hale ile tanıştırayım,” dediğinde Zafer irkildi. İsmi ile müsemma kadın gülümseyerek elini uzattı. Zafer kendine uzatılan eli sıkmak değil de öpmek gibi bir isteğe kapılmasına şaşırdı.  Hissettiği şey yüzünden içini bir utanç kapladı, bir süredir birlikte olduğu Sema’yı aldatıyormuş gibi çekinerek uzatılan eli sıktı. Sadece isimlerini söyleyerek kendini ve Hüseyin’i tanıttı.

Hale, Zafer’e bakarak “Hakkınızda çok güzel şeyler duydum,” dedi ve peşinden utangaç bir tavırla düzeltme yaptı, “İkinizin de.”

Zafer ve Hüseyin’e, makam odalarının vazgeçilmez unsuru deri koltuklara oturmalarını işaret eden Yalçın Tuna masasının ardındaki yerini aldı. Birer Türk kahvesi ısmarladığı odacısı odadan çıkana kadar söze başlamadı. Emniyet Amirinin odasına çağırılmak bile emniyet mensupları için başlı başına bir gerilim sebebiyken, çağıran amirin namı ve ortamdaki sessizlik gerilimi artırmaya yetiyordu.

“Hale yazardır. Ülkemizin hatırı sayılır bir dergisinde bir yazı hazırlayacakmış. Benden de yardım istedi. Resmi izinler alındı yani. Asayiş Büro’nun çalışma şeklini anlatacağı yazı için bir süre sizinle birlikte olacak. Üzerinde çalışmaya başlayacağınız ilk davanın tüm aşamalarını takip edecek. Elbette yazdıkları önce benim incelememden geçecek. Bu süreçte ona elinizden gelen kolaylığı tanımanızı istiyorum. Anlaştık mı?”

Adamın neden pamuk gibi davrandığını anlamışlardı. Hüseyin’in yüzünde hınzır bir gülüş vardı. “Emredersiniz amirim. Başlamak için bir katilin start vermesini bekliyoruz o halde,” dedi. Üstlerinin karşısında yaptığı yersiz esprileri toparlamak her zaman Zafer’e düşüyordu. Yine Hüseyin’in döküntülerini toplamak için açtığı ağzını, Hale’nin espriye gülmesi ile kapattı. “Bırak dağınık kalsın,” dedi iç sesi. Kahveler bitene kadar havadan sudan, Hale’nin kariyerinden bahsettiler. Şaşalı makam odasında meslek hayatları boyunca belki de bir daha geçiremeyecekleri kadar uzun süre kaldılar.

Hüseyin,  amirin odasından çıkar çıkmaz ıslık çaldı.

“Şimdi kızacaksınız bana ama o nasıl bir güzellikti öyle Başkomiserim. Kız melek gibiydi.”

“Amirin torununa asılırsan amirin de seni münasip bir yerinden asar, biliyorsun değil mi? Haydi git de işinle gücünle ilgilen,” diyerek günlük azarını da çekmiş oldu Zafer.

Hüseyin de Hale’nin etrafındaki harenin etkisine girmişti, demek. Girmemesi de mümkün değildi zaten. Sema’nın yüzü gözünün önüne gelen Zafer, Hale’yi yeniden görebilmeyi istediği için kendinden utandı. Aslında Hüseyin haklıydı, bu güzelliği yeniden görebilmeleri için bir çirkinliği beklemek zorundaydılar. Ellerinde henüz detaylı soruşturma gerektiren, ilginç bir vaka yoktu. Hatta Zafer bu sıralar büroda sadece evrak işleri ile uğraşıyor olmaktan dolayı kendini paslanmış hissediyordu. Yine bir yığın dosyanın arasına gömülmek üzere odasına geçti. Gün boyunca pek çok defa gözünün önüne gelen güzel yüzü düşünmenin mahcubiyetiyle geceyi Sema’nın kollarında tamamladı.

***

Dört gün sonra öğle saatlerinde gelen telefon beklenen anın da geldiğini bildiriyordu. Uludağ’da bir tesiste cinayet işlenmişti. Olay yerine intikal etmeden önce Hale’yi aradılar ve onu Karaman Mahallesi’ndeki evinden almaya gittiler. Zafer’in arabası Yadigâr’ın Uludağ’a tırmanması artık bir mucize olacağından emniyetten aldıkları konforlu arabayı dar sokakta park etmiş, Hale’yi bekliyorlardı. Zafer’in en sevmediği şey beklemekti. Bu yüzden canı sıkılmış, direksiyona parmakları ile vurarak kendi kendine bir ritim tutturmuştu.

Hüseyin, “Bu mahallede yaşayanların büyük kısmının Bulgaristan göçmeni olduğunu bilirsiniz değil mi? Kızın güzelliğinin muhacir genleriyle ilgili olduğu tahmin ediyorum, bahse girelim mi Başkomiserim?” diye sordu ama Zafer’den en ufak tepki alamadı.

Apartmanın merdivenlerinden inmekte olan kızın kırmızı kabanının kapüşonunun kenarlarından görünen sarı saçlarına yıldızlar serpilmiş gibiydi. Lacivert denilebilecek kadar mavi gözleri de en az saçları kadar ışıldıyordu. Kot pantolonu o kadar dardı ki biçimli ve uzun bacaklarının tüm hatlarını ortaya seriyordu. Bahçe kapısını kapatırken bir anlığına sırtını arabaya dönen Hale’nin dolgun kalçalarına baktığında Zafer, kalbinin hızlanışına lanet etti. Arabaya doğru yürüyen kızın sekerek yürüdüğünü fark etti ve kafasını çevirdi, aynı anda Hüseyin’den yükselen ıslığa, “Kendine gel, ıslık çalmak da yeni âdetin mi?” diye karşılık verdi.

Arka koltuğa yerleşen kız yol boyunca heyecanını gizleyemedi. Sanki konuşurken bir kuş gibi cıvıldıyordu. Henüz yirmi dördündeki kızın büyük bir dergide, deneyimi ya da yeteneğiyle değil de ailesinin itibarıyla iş bulduğunu düşündü Zafer. Hale’yi gözünde küçültmeye çalışarak ona duyduğu arzuyu da küçültebilecekti sanki. Kendinden neredeyse yirmi yaş küçük bir kızı beğenmiş olmak bile onun karakterinde bir adam için utanç vericiyken onu arzuluyor olmak lanet edilesi bir durumdu. Her ne olursa olsun, neşesiyle ve güzelliğiyle girdiği her ortamda, her erkeği büyüleyebilecek kıza mesafeli davranmaya karar verdi.

Olay yerine ulaştıklarında onları konaklama alanının yöneticisi karşıladı. Çeşitli büyüklüklerde ahşap evlerden oluşan tesis kar manzarasının içinde küçük bir köyü anımsatıyordu. Tesis gözlerden uzak ve doğal yaşamın içinde olsa da her türlü konfora sahipti. Zafer daha önce başka bir olay için geldiği tesise hayran olmuştu. Olay sırasında ahbaplık kurduğu eski müdür, bir hafta sonunda onu ve rahmetli anasını ahşap evlerden birinde ağırlamıştı. En fazla yüz metrekarelik bu evlere köşk denilmesinin sebebini müdür bile bilmiyordu.

Müdürlük pozisyonu için oldukça genç görünen ve kendini Selim Pekşen olarak tanıtan yeni müdür cinayet mahalline kadar onlara eşlik ederken, öldürülen müşteri hakkında bildiklerini aktardı.

“Başkomiserim tesisimizde böyle bir olayın yaşanmış olması hepimizi üzdü. Özlem Hanım, sık sık misafirimiz olurdu. Kendisine hayrandım. Gerçi o, bana bakmayacak kadar havalıydı ama aynı zamanda arkadaş canlısıydı. Daha dün sabah beraberdik, uzun uzun sohbet ettik. Böyle bir şey nasıl oldu aklım almıyor. Bir an önce soruşturmanın tamamlanması hatırlı misafirlerimizin de rahat etmesini sağlar.”

“Anlıyorum, anlıyorum. Müşterilerinizin rahatsız olmasını biz de istemeyiz. Köşklere kamera sistemi takıldı mı bari?”

Selim Pekşen, bir an soru karşısındaki şaşkınlığını gizleyemedi. İşe başladığından beri güvenlik kamerasının gereğinden bahsediyor ancak üstleri bunun özel hayatlara müdahale olacağı bahanesi ile karşı çıkıyorlardı. Bu bilgiye yer vermeden soruyu nasıl cevaplaması gerektiğini düşündü.

“Üzerinde çalışmalarımız devam ediyor ama şu an sadece yönetim binamızın güvenlik kamera sistemi var.”

Zafer başını iki yana sallamakla yetindi. Cinayetin işlendiği ahşap köşkün üç basamaklı merdivenlerinde öne geçmesi için Hale’ye yol verdi. Tamamı ahşap malzeme ile donatılmış iki katlı köşkün giriş katında genişçe bir salon, mutfak ve tuvalet vardı. Yatak odaları ve odaların arasında kalan bir açık salon ile banyo üst kattaydı. Köşke girdiklerinde üst kattan sesler geliyordu. Anlaşılan Ali Komiser onlardan önce gelmiş ve çalışmalara başlamıştı. Girişteki salonda yapay şömine yanıyordu.  Önündeki masaya saçılmış birkaç dergi vardı. Hale, mutfağı gezerken tezgâhta duran ve içine hazır yemek konan alüminyum kaplara dikkatle baktı. Zafer, delillerin sayılarını işaret eden sarı renkli levhadan aşağı katın incelemesinin bittiğini anlamıştı.

“Bu tesiste yemek yoktur. Herkes yemeğini kendisi yapar. Ancak konaklamaya gelen firmalar catering şirketleriyle anlaşıyorlar,” diyerek kaplarla ilgili gereksiz bir açıklama yaptı. Hale’ye açıklama yapmak zorunda hissetmek bir an için sinirini bozdu, suratı asıldı.

“O yüzden bakmadım. Yemek iki kişilik de o dikkatimi çekti.”

Zafer, kabın altında kalan diğer çatalın ve bıçağı Hale’nin işaret etmesiyle gördü. Cinayetin işlendiği odanın kapısında durduklarında, bakışları içeriye kitlenen tesis müdürünün omzuna elini koyan Zafer;

“Maktulü bulan personel ile görüşmek istiyorum. Yanıma gönderin lütfen,” diyerek tedirgin görünen adamı olay mahallinden uzaklaştırdı.

Cinayet mahalline girmeden önce ayaklarına birer galoş, saçlarına ise bone geçirdiler. Arabayı park edip onlara yetişen Hüseyin’in saçlarında kar taneleri ışıldıyordu. Hale elindeki ses kayıt cihazını çalıştırmak için izin isteyince Zafer başıyla onay verdi.

“Kolay gelsin millet! Biri bize maktulümüz hakkında bilgi verebilecek mi?” diye sordu. Ekibe yeni katılan Selim, elindeki not defterinden okuma yapmaya başladı. O sırada Hüseyin, Hale’yi Olay Yeri İnceleme Ekibinden Komiser Ali ile tanıştırıyordu. Zafer, bir yandan Selim’i dinlerken bir yandan da göz ucuyla Hale’yi izliyordu.

“Maktulün adı Özlem Temir. Yirmi altı yaşında, bekâr, İstanbul’da yaşıyor. Manken. Bir reklam firması çalışanlarıyla birlikte hem iş hem tatil gibi bir organizasyon için, iki gün önce giriş yapmış tesise. Çekim için gelmişler ve dün öğleden sonra tamamlanmış çekimler.  Ekip bugün ayrılacakmış ama olay olunca ayrılmalarına izin vermedik. Başlarındaki adam ukalanın teki… Affedersiniz Başkomiserim ama gerçekten şerefsiz. Sanki ekibinden birinin ölmüş olması onu üzmemiş de öfkelendirmiş gibiydi. Bir makyöz vardı…” notları karıştırdıktan sonra ekledi, “Adı Türkan. O çok üzgündü. Sanırım maktulle pek yakındılar. Maktulün sevgilisi olmadığını söyledi. Ağlama krizine girince daha fazla konuşamadık.”

Zafer, dağınık yatağın kenarında, yerde boylu boyunca yatmakta olan maktule bakmadan önce odaya göz gezdirdi. Çok büyük bir oda değildi burası. Makyaj masasına saçılmış adlarını tek tek sayamayacağı hatta bilmediği kadar çok malzemeye bakarken, koluna temas eden başka bir kol ile irkildi. Hale’nin yanında durduğunu fark etmemişti.

“Sanırım sesli düşünmem gerekiyor. Size bir söz verdik, o halde başlayalım. Çalışma prensibimdir, ilk iş cinayet mahalline göz atarım. Ölü bir bedenden daha fazlasını yaşanmışlıkların izleri anlatır. Mesela şu sahne bize ne anlatıyor?”

“Bu kadar malzeme ile evin bile boyanabileceğini…” diye lafa karışan Hüseyin, Zafer’in ters bakışları ile karşılanınca aldırmadan Hale’ye göz kırptı.

Zafer, başını iki yana salladı.

“Ciddiyet… Maktulün yaşlanmaktan korktuğunu, dağınık bir insan olduğunu, her işini son dakikaya bıraktığını… Büyük ihtimalle randevularına da geç kalıyordur.” Hale şaşkınlıkla masaya bakındı. Gördüğü rujlar, farlardan çıkan sonuç onu şaşırtmıştı. Zafer şaşkınlığı fark ettiğinde kızı etkilemiş olmanın memnuniyetini hissetti ve konuşmaya devam etti. “Mankenler genellikle günlük hayatlarında makyaj yapmazlar. Sürekli ağır makyaja maruz kaldıkları için yüzlerini dinlendirmek isterler. Makyözün olduğu bir yere bu kadar malzeme ile geldiğine göre maktulümüzün ya endişeleri vardı ya da birine güzel görünmek istiyordu. Bu sabah yola çıkacaklarını düşünürsek ya dağınık ve her işini son dakikaya bırakan biri ya da toparlanmaya vakit bulamadı. Az önce gözüme takılan havlunun duruşu  ikinci ihtimali de aklıma yazmama sebep oldu.”

Hale’nin bakışları yatağın kenarında yerde duran tortop olmuş banyo havlusuna kaydı. Sarı bir levha ile dört sayısı havlunun kenarına konmuştu. Zafer, odanın olduğu kattaki oturma alanına doğru yönelince Hale de ayağındaki galoştan çıkan hışırtıları azaltmak istercesine parmaklarının ucuna basa basa Zafer’i takip etti. Ekipteki tüm erkeklerin bakışları da Hale’yi… Kilim desenli koltukların ortasında duran sehpanın üzerinde yedi sayısı ile numaralandırılmış  iki kahve kupası ve sekiz numarası verilmiş küllükte duran sigara izmaritlerini işaret eden Zafer, “Misafiri varmış,” deyince maktulün yanında sessizce konuşmanın ilerleyişini takip eden Ali Komiser;

“Biz geleli çok olmadı. Parmak izlerini birazdan alacak çocuklar. O yüzden hiçbir yere dokunmamaya özen gösterelim,” dedi. Bu uyarı elbette heyecanını gizleyemeyen genç kadınaydı. Yeniden yatak odasına döndüklerinde Zafer’in, delillerin toplandığı küçük poşetlerde bir süre takılı kalıp odada gezinen gözlerini takip eden Hale’nin bakışları yeniden maktule kaydı.

“Ya o bize neler söylüyor?” diye sordu. Sesi bir mırıltı gibi çıkmış, neşesini kaybetmişti. İlk defa ölmüş birini gördüğü suratındaki her kıvrımın yer çekimine mağlup gibi aşağıya doğru sarkışından belliydi.

“İşte onu bize adli tıp doktorumuz söyler. Birlikte ziyaret ederiz. Onunla da tanışmış olursun. Yine de Ali Komiser ilk bulgularını açıklayabilir sanırım.”

“Elbette, madem amirimizin torununa yardım etmemiz emredildi, başlayalım bakalım.”

Hale, Ali Komiser’in alaycı ve alenen küçümseyen tavrından hoşlanmamıştı. Bir kaşını havaya kaldırmış, dudağının sağ tarafını kemiriyordu. Suratındaki sert ifadenin onu daha da çekici yaptığının farkında bile değildi.

Hale, “Başlayın bakalım!” diye karşılık verince Zafer onu biraz daha küçültebileceği fırsatı yakalamış ve herkese de bir ültimatom vermek istemişti.

“Kimin misafiri olursanız olun küçük hanım, ben ekip arkadaşlarıma karşı terbiyesizliğe asla tahammül etmem, haberiniz olsun. Ekip arkadaşlarımdan da size karşı anlayışlı davranmalarını istiyorum. Anlaştıysak işimize devam edelim!”

Ali, başını sallamakla yetindi ve resmi bir tonla konuşmaya başladı.

“Öncelikle maktulün boğularak öldürüldüğünü söyleyebilirim. Boğazında gördüğünüz morlukların kalınlığı bize kalın bir cisimle boğulduğunu işaret ediyor ki cinayet aletinin de hemen sağ tarafınızdaki banyo havlusu olduğunu tahmin ediyoruz. Kurbanın boğazında, ağız mukozasında ve tırnak içlerinde havluya ait ipliklere rastladım. Tırnak içlerinde deri kalıntıları var ancak vücudunda boğuşma belirtisi, daha önceden kalan herhangi bir darp izi ya da doğum lekesi yok. Oda sıcaklığı çok yüksek değil, bu bize ufak bir yanılma payı bırakabilir ama ölüm saati sabah on ila on bir arasında diye tahmin ediyorum. Elbette detaylı inceleme daha yapılmadı. Bunlar ilk gözlemler. Hastalığı olup olmadığı, cinsel bir saldırıya uğrayıp uğramadığı, son yediği yemeğe kadar her şey adli tıp incelemesinde belli olacak, olur olmaz da rapor haline getirip bilgilendirme yapılır.”

Zafer, maktule bir kez daha baktı. Özlem Temir, gerçekten kusursuz hatlara sahipti. Ancak yüzü çok da albenili sayılmazdı, sıradan sayılabilecek bir yüzdü. Hem yaşı hem de sıradanlığı sebebiyle reklam piyasasında yükselme şansı düşük olmalıydı. Üzerindeki gecelik günlük kullanıma uygun bir parça değildi. Hele de dağda bir gece için hiç… Siyah dantellerin arasından çıplak göğüsleri ve alt tarafa giydiği incecik ipli çamaşır belli oluyordu. Yalnız yaşayan bir kadın, bu havada böyle bir şeyle uyumak istemezdi. Zafer daha önce de mankenlerle tanışmıştı. Hatta bir yıla yakın süre piyasadaki yerel mankenlerin tamamı ile ahbaplığı olmuştu. Çünkü eski sevgilisi Gökçe,  çok tanınmış bir mankendi. Zafer’i, tanıtımını yaptığı bir firmanın sahibi ile aldatana kadar epey ateşli bir aşk yaşamışlardı. Şark görevi imdadına yetişmese aldatılmış olmasının travmasını daha zor atlatabilirdi. Komiser olarak çalıştığı yıllarına denk gelen bu ilişkinin üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen Zafer o tutkulu aşkı hala unutamıyordu. Ama özlediği şeyin Gökçe değil, kendi gençliği olduğunu da biliyordu. Belki Hale’yi cazip kılan da o gençlik yıllarını anımsatıyor olmasıydı.

“Aşağı kapıda zorlanma izi yok. Katili ya kendisi içeriye aldı ya da katilde anahtar vardı.”

Hüseyin’in kendi varlığını hatırlatma gayesiyle ortaya attığı varsayımına burun kıvırdı Zafer.

“Daha önce burada kaldım. Misafirlere tek anahtar verilir. Anahtarı olması için idareden bir yetkili olması gerek. Selim, sor bakalım odanın anahtarı kimlerde bulunurmuş?”

Selim başıyla sert bir selam vererek odadan çıktı. Zafer, bu yeni çocuğu bir türlü bu tavırdan vazgeçiremiyordu. Kurbanın eşyaları dolaptaydı. Zafer, elbise askılarını çelik boruda kaydırırken meraklı gözlerle Zafer’in omzunun üzerinden elbiseleri görmeye çabalayan Hale’nin nefesini ensesinde hissediyordu. Rahat görebilmesi için kenara kayınca kızın gözleri hayranlıktan kocaman açıldı.

“Bunlar epey pahalı kıyafetler. Şu pullu elbisenin fiyatı en az altı-yedi bindir. Şu kot da Ernest Sewn; dolarla satılıyor, bin dolardan az değildir. Of, kar botuna bak; Moncler bu. En az üç bin de bu vardır. Mankenler böyle pahalı şeyler giyebiliyor demek ki!”

Zafer’in en sevmediği şeylerden biriydi marka düşkünlüğü. O örtünmek için giyinirdi. Gösteriş yapmak için giyinenlerden de şekilcilikten de nefret ederdi. Cebinde titreyen telefonun ekranına düşen mesajı okudu ve hala dolaba hayranlıkla bakan Hale’ye, “Çıkalım mı? Şimdilik bu odada işimiz bitti. Arkadaşlar rahat çalışsınlar. Savcı Bey de gelemeyecekmiş. Yoldaki kar yağışı hızlanmış, belki bu gece burada kalmamız gerekebilir. İstersen seni şimdiden yollayayım,” dedi.

Hale, “Ya siz ne yapacaksınız?” diye sordu. Sesinin tonunda, oyundan dışlanan bir çocuğun hayal kırıklığı vardı ve bükülen dudakları onu sevimli gösteriyordu.

“İfadelere başvuracağız. İş arkadaşlarını, otel görevlilerini dinleyeceğiz. Yani ilk etapta buradaki bütün işlerimizi tamamlayacağız.”

“Ben de kalırım o zaman.”

Zafer, fark etmez der gibi omuz silkti. Odadan çıktılar, banyoya ve yatakları hiç bozulmamış olan ikinci odaya baktılar. Dikkat çekecek bir şeye rastlamadıkları için köşkten ayrılmaya karar verdiler. Verandaya çıktıklarında Hüseyin’le burun buruna geldiler.

“Başkomiserim, görüşmeler için otelin müdürüyle birlikte büyük köşklerden birini ayarladık. Maktulün iş arkadaşları ile orada görüşmemizin daha uygun olacağını düşündük.”

“He sen düşündün kesin! Oğlum desene, müdür olayın duyulmasından it gibi korkuyor diye.”

“Aslında öyle. Haklı da, en yoğun zamanları… Yılbaşına iki gün kala tesis hınca hınç müşteri dolu.”

“Neyse ne oğlum, şu reklamcı tayfanın başı ile görüşerek başlayalım bakalım. Selim biz köşkteyken sen de resepsiyon görevlisi ile bir konuş, maktulü ya da kaldığı köşkü soran falan olmuş mu?”

Selim yine sertçe başını göğsüne indirince Zafer, genç polis memurunun ensesine hafif bir şaplak attı. Başkomiser’in bakışları, Hüseyin’in hizasında yürüyen kızın adımlarına takıldı. Kendisi bileklerine kadar kara batıp çıkarken kız adeta karda ceylan gibi sekiyordu. Sema böyle miydi? O, durgun bir nehir gibi süzülerek yürürdü. Huzurlu, sakin, derin ama güvenli bir su gibi. Onunlayken mutluydu. Hatta annesinin ölümünden sonra yüzünü güldürebilen yegâne şey Sema’nın varlığıydı. Ancak Zafer heyecanı özlüyordu. Deli akan kanı… Delikanlılığını. Bunu başkası söylese mutlaka ahkâm kesip “Buna kırk yaş sendromu denir,” derdi.

Bir öncekinden daha büyük kulübede toplanan bir avuç insanın huzursuzluğu salonun havasını ağırlaştırmıştı sanki. Zafer kendini ve Hüseyin’i tanıttı. Hale için ise sadece ekipten bir arkadaşımız demekle yetindi. Reklam ekibinin başındaki adam olduğu, konuşması için tüm başların ona döndüğünden belli olan kel kafalı, uzun boylu, atletik yapılı ve boynundaki fuların püskülleri ile oynayıp duran adam hiç beklemeden lafa girdi.

“Özlem için çok üzüldük. Kaprisli, huysuz ama başarılı bir mankenimizdi. Hepimiz için büyük bir kayıp. Ancak bir laf vardır: Su testisi su yolunda kırılır.”

Yüzünde saklama gereği duymadığı bir tiksinme ifadesi ile kurduğu cümleler, üzüntü kelimesini içerse de üzüntünün zerresini içermiyordu. Aksine ses tonunda bariz bir öfke hâkimdi. Zafer adama haddini bildirmek niyetiyle ikinci çoğul şahıs zamirinin yerine sen hitabını seçti. Ukalalığa pabuç bırakmak âdeti değildi.

“Rahmetlinin arkasından küfreder gibi konuşmak yerine önce kendini tanıtmakla başlasana kardeşim. Kimsin, neyin nesisin?”

Fularının kuzguni siyah püsküllerinden biri parmaklarının arasından ahşap zemine süzülerek inen adam sert üslup karşısında bir an için afalladı. Sonra sanki yeni karşılaşmışlar gibi elini Zafer’e uzattı.

“Adım Hakan Taşçı. Ağabeyimle birlikte kurduğumuz Taşçı Ajans’ın sahibiyim. Büyük bir ajansız, kesin duymuşsunuzdur.”

Zafer, tokalaşmak için uzatılan eli tutmadığı gibi soruya da cevap vermedi. Oysa ajansı çok iyi biliyordu; Gökçe de oraya bağlı çalışmıştı. Eski sevgilisinin sürekli bahsettiği patronu Okan da bu zibidinin ağabeyi olmalı, diye düşündü Başkomiser.

“Her çekime katılır mısın böyle?”

“Büyük işler olduğunda çekimleri bizzat yapmak isterim.”

Dolaptaki kıyafetler gözünün önüne gelince, “Bir giyim firmasının reklamını çekiyordunuz galiba,” dedi Zafer.

“Yo, bir kozmetik firmasının yeni çıkardığı güneşten koruyucu bir ürünün tanıtımıydı. Gayet başarılı ve sorunsuz bir çekim olmuştu. Firma sahibi de çekimleri izledi ve beğendi.”

Önceden hazırlanmış bir metni okur gibi tekdüze bir ses tonuyla konuşan Hakan Taşçı’nın suratının orta yerine çakmak istediği yumruğu montunun cebine soktu Zafer. Hale’nin önünde çirkinleşmek istemiyordu ama adamla konuşmaya devam ederse küfretmeden konuşması mümkün olmayacaktı. O yüzden yedi kişilik ekibin ağlamaktan gözleri şişen tek ferdine çevirdi başını. Boyu gruptaki diğer kadınlardan oldukça kısa, kirpikleri boyundan uzun, güzel yüzündeki makyaj katmanlarında akan gözyaşları fay hatları oluşturmuş, bakışları yere sabitlenmiş olan kadın, makyöz Türkan olmalıydı. Zafer, küçük bir omuz darbesiyle Hakan Taşçı’nın yanından geçerek kadının karşısında durdu.

“Siz Özlem Hanım’la yakındınız galiba?” diye sordu.

Kadın bakışlarını yerden kaldırmadı. Siyah boğazlı kazağının kollarını çekiştirip duruyordu.

“Ev arkadaşıydık,” dedi mırıldanır gibi.

“Neden burada da aynı evde kalmıyordunuz?”

“Özlem’in anlaşmasında otellerde tek kişilik odada kalacağı şartı vardı. Burada da yalnız kalmak istedi. Ben ve iki arkadaş daha yandaki evdeydik.”

Türkan’ın her cevap öncesinde Hakan’a kayan bakışlarını yakalayan Zafer, “Hüseyin Komiserim, sen arkadaşların kimlik ve adres bilgilerini al. Türkan Hanım’la biz de mutfak tarafında konuşalım,” diyerek diğerlerinin yanından uzaklaştırdı. Kadının kolundan hafifçe tutup, “Sanırım suya ihtiyacınız var,” diyerek kadını yönlendirdi. Hale kiminle kalacağını bilemez halde bir Hüseyin’e bir Zafer’e baktı; Zafer başıyla birlikte gideceklerini işaret etti.

Kendisine uzatılan su bardağını ağzına götürmeden avucunun içinde çeviriyordu kadın.

“Özlem hakkında bildiklerini bize rahat rahat anlatabilirsin artık,” diyerek kadını cesaretlendirmeye çalıştı Zafer. Türkan, yüzündeki boyaları iyice bulaştırarak sildi gözlerini.

“Patronun yanında konuşamazdım.”

“Fark ettim ve nedenini merak ettim açıkçası.”

“Konuşamazdım çünkü onun söyledikleri yalandı. Bir şeyleri kapatmaya çalışıyor. Çekim sorunsuz değildi. Özlem biraz havaiydi, şıpsevdiydi. Erkeklerle oyuncak gibi oynamayı severdi. Fakat bu onun çocuksuluğundandı. Normalde melek gibi bir kalbi vardı. Yardımseverdi. Mesela ben evimden çıkarılınca bana evinin kapılarını açtı. Hem de kira istemeden. Eğlenceye ve lükse düşkündü ama paraya değil. Yani başına gelenleri hak eden biri değildi.”

“Kimse için öldürülmeyi hak etti diyemeyiz zaten,” diyerek lafa giren Hale’nin bakışları Başkomiser’in sert bakışları ile karşılaşınca, sessizliğini koruyamadığı için mahcubiyetle başka yöne çevrildi. Türkan sözlerinin bölünmesine aldırış etmedi.

“Özlem eğer patrona yüz verseydi, şimdiye çok daha meşhur bir manken olurdu. Hakan’la resmen oynadı. Önceleri ona çok yakın davrandı. Umut verdi yani, ne zaman ki Hakan ona âşık oldu o zaman reddetti adamı, kendinden nefret ettirdi.”

“Hakan, Özlem’den hiç hoşlanmıyordu yani.”

“Aslında ona deliler gibi âşıktı bence ama Özlem ona pas vermediği için kinleniyordu. Eğer Özlem, Okan Bey’in yakın arkadaşının kızı olmasa çoktan ajanstan kovulurdu.”

“Anlaşılan Okan Taşçı büyük patron…”

“Aynen öyle. Dün hepimizin önünde öyle büyük bir kavga ettiler ki, ekibin tamamının sinirleri bozuldu.”

“Okan’la mı?”

Kadın bir an boş gözlerle baktı.

“Okan Bey çekimlere gelmez ki!”

“Hakan’la kavga ettiler yani. Sebep neydi?”

“Aslında tam anlayamadık biz de. Hakan Bey set alanını kırdı geçirdi. Özlem’in Emre ile yakınlaşmasına sinirlendiğinden olsa gerek sudan bahanelerle bağırdı çağırdı kıza. Çekim ekibinin de morali bozuldu. Benim makyaj malzemelerim bile haşat oldu.”

“Emre kim?”

Türkan belli belirsiz tebessüm etti.

“Firmanın fotoğrafçısı… Hakan’ın arkasında duran uzun boylu adam var ya o işte.”

Zafer, Türkan’ın bakışları ile işaret ettiği yöne çevirdi başını. Adamın yakışıklılığı dikkatini çekmiş, onun da manken olduğunu düşünmüştü. Emre sabırsız görünüyordu. Sürekli cep telefonuna bakıyor, sanki beklediği mesaj gelmeyen bir yeni yetme gibi başını sağa sola sallıyordu.

“Son bir sorum var,” dedi Zafer. “Bu sabah on ile on bir arasında nerede olduğunuzu söyleyebilir misiniz?”

“Köşkteydim. 21 numarada.”

“Şahidiniz var mı?”

Kadının kaşları alnını kırış kırış edecek kadar yukarıya kalktı. Sesinin yükselmesini umursamadan, “Ne yani beni mi suçluyorsunuz?” diye çıkıştı.

“Sakin olun, herkese mecburen yönelteceğimiz standart bir soru bu.”

“Birlikte kaldığım kızlar uyuyor olduğumu görmüşlerdir.”

Zafer, Emre’yi çağırması için yolladı Türkan’ı. Bulduğu fırsatı değerlendirmek isteyen Hale, sınavda kopya çekmeye çalışan öğrenciler gibi fısıldayarak konuşmaya başladı:

“Ben bu kadını hiç sevmedim. Konuşmalarındaki tutarsızlığı fark ettiniz mi? O da patronu gibi hem yüceltti hem de gömdü Özlem’i.”

Zafer, yorum yapmak yerine sadece gözlerini kapatıp açtı. Emre, mutfağa geldiğinde çok tedirgin görünüyordu. Zafer, elini sıkarken adamın avuç içlerinin terden sırılsıklam olduğunu fark etti. Girizgâha gerek duymadan konuya girdi.

“Maktulle yakın olduğunuzu duyduk, ne kadar yakındınız?”

“Arkadaştık sadece.”

Ortamdaki soğuğa rağmen Emre’nin alnında biriken ter damlaları da gözden kaçacak gibi değildi. Siyah hırkasının yaka kısmını alnına doğru çekip terleri hırka ile sildi Emre. Zafer ikna olmadığını belli etmek ve adamın üstünde baskı oluşturmak için susuyordu. Emre baskıya dayanamadı.

“Tamam, flört ettik kısa bir süre. Eğleniyorduk aslında. Sonra geçen haftalarda Özlem birden uzaklaştı. Hayatının değişmesi gerektiğini falan söyledi. Düzenli bir hayat istediğini, ciddi olmayan bir ilişki yaşamak istemediğini…”

“Buraya gelince sanki değişmiş işler.”

“Değişen bir şey yok. Arkadaşız biz sadece. Yani… Öyleydik işte.”

“Geceyi birlikte geçiren arkadaşlardan mı?”

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hale de anlamayan gözlerle Zafer’e bakıyordu. Maktulün üzerindeki çamaşırlardan yola çıkıp adama olta atmıştı Zafer ve bir şeyler yakaladığını hissediyordu.

“Yemin ederim hiçbir şey olmadı Komiserim. Biz akşam yemeğini birlikte yedik sadece. Setteki olay yüzünden morali bozuk olur diye düşünmüştüm ama o konuşmak istemedi. Yemeği yedik ve ben ayrıldım. Hatta Hakan Bey’le karşılaştık. O da yandaki köşkün verandada sigara içiyordu.”

“Saat kaçta oldu bu?”

“Akşam dokuz buçuk gibiydi. Ben zaten Bora ile aynı köşkte kalıyorum, set elemanıdır.  Bora da şahitlik edebilir. Birlikte içeriz diye aldığım şarabı geri vermişti Özlem. Bora’yla onu içtik gece. O erkenden uyudu. Ben de biraz televizyon seyredip yattım. Bugün ayrılacağımız için erken uyanmak istiyordum. Eşyalarımızı toplarken haberi aldık.”

“Akşam Özlem’le birlikteyken dikkatini çeken bir şey oldu mu? Birini bekliyor muydu? Ya da sana özel konulardan bahsetti mi?”

Emre yine avucunda evirip çevirdiği telefonun ekranına bakarak, “Bilmiyorum, belki de bekliyordu. Benimle içmek istemedi. Hatta biraz acele etti yemek yerken,” dedi.

“Telefondaki kim diye sorabilir miyim?”

“Annem. Hastalanmış ve onu doktora götürmem için beni bekliyor. Ne zaman dönebiliriz?”

Zafer saatine baktı. Hava çoktan kararmıştı ancak saat henüz altı bile değildi. Mutfak kısmının kare penceresinden dışarıya baktığında kar yağışının artmış olduğunu gördü.

“Annenizi doktora götürecek başkasını bulsanız iyi olur. Dönüş yolu kapanmıştır bile.”

Emre bir of çekti ve telefonunun rehberinde gezinmeye başladı. Hüseyin, Başkomiser Zafer’e hazırladığı ufak listeyi gösterdi. Salonda bekleyen herkesin adı, yaşı, görevi ve adres bilgisini içeren listenin bir fotoğrafını Hale de telefonuyla kayıt altına aldı. Zafer, Emre’nin ve Türkan’ın anlattıklarını Hüseyin’e aktardı ve diğerlerine teyit ettirmesini istedi. O sırada köşke kardan adama dönmüş olan Selim girdi. Üzerindeki karları silkeleyerek Zafer’in yanına geldi.

“Başkomiserim, resepsiyondakilerle konuştum. Maktule dışarıdan bir misafir gelmemiş ya da soran olmamış. Temizlik personeli ile de konuştum. Dikkatlerini çeken bir şey görmemişler. Maktulü bulan personeli istemişsiniz ama adamın bir şey bildiği yok. Saat on iki rutin temizlik saatiymiş. Müşteriler o saate odaları boşaltmış olurmuş genelde. Düşünmeden girmiş içeriye ve kadını bulunca hemen müdüre haber vermiş. Yanınıza geliyordu ama sizi meşgul etmemesi için yollamadım. Yine de isterseniz getirebilirim.”

“Gerek yok aslanım. Sen eşine haber verdin inşallah burada kalacağımızı.”

“Burada mı kalıyoruz ki?”

“Bize bir yer ayarlasınlar artık. Mecburen bu gece buradayız. Şu ilk ifadeleri bir alalım bakalım da sonrasını büroda hallederiz zaten. Aliler ne yaptı, bitirebildiler mi işleri?”

“Onlar az önce ayrıldılar. Raporları bir iki gün içinde gönderirlermiş.” Selim, sessizce notlar alan Hale’yi yeni fark etmiş gibi, “Nasıl gidiyor? Bizim işleri sevdiniz mi?” diye sordu. Hale dağda kalmak fikrinden hoşnut değildi.

“İlgi çekici elbette, ancak bu gece rahat uyuyabileceğimden emin değilim.”

“Hazırlıklı gelmedin tabii,” dedi Zafer etrafındakilere pek sunmadığı şefkatiyle.

“Ondan değil. Hayatımda ilk defa, ölmüş birini yakından gördüm. Üniversitedeyken savaş muhabiri olmak isterdim ama anladım ki mümkün değil olamazmışım.”

Zafer yorum yapmak istemedi. Konuyu değiştirmek için Selim’e, salondaki gürgen masanın etrafına toplanmış kalabalığı tanıttı sessizce. Hakan ve Emre’nin arasında set elemanı Bora oturuyordu. En fazla yirmisinde bir delikanlıydı. Çelimsiz vücudunu ısıtabilmek için sırtını masaya dönmüş, ayaklarını yapay şömine ateşine doğru uzatmıştı. Listeye göre Emre’nin yanındaki Özlem’le birlikte reklamda yer alan manken, Achilleo olmalıydı. İtalyan asıllı bir öğrenciydi. Öğrenci değişim programı ile ülkeye gelmişti ve boş zamanlarında mankenlik yaparak geçimini sağlıyordu. Son bir saattir sevgilisine çat pat konuştuğu Türkçesiyle neden dönemediğinin açıklamasını yapıyordu ancak kız pek kaprisli bir şey olmalıydı ki çocuğu tekrar tekrar arıyordu. Çekimden sonra dağda kalmamış şehre dönmüştü. Sabah da diğerlerini almak için servis aracıyla gelmişti. Onun tam karşısında oturansa Türkan’ın yardımcısı Elif’ti. Firmanın kıyafetlerden sorumlu personeli olan Sude ile birbirlerine sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlar, bir yandan da Hüseyin’in sorduğu soruları yanıtlıyorlardı. O sırada bir cümle Zafer’in dikkatini çekti. Hızla salona girince tüm başlar ona çevrildi.

“Sabah yürüyüşe gittik mi dediniz?”

Kızlar aynı anda başlarını salladılar. Zafer, kızları iyiden iyiye sorgu odasına çevirdiği mutfağa alıp “İkiniz birlikte mi yürüdünüz?” diye sorunca Sude başını iki yana salladı. Üzerinde siyah, kırmızı tüylü salaş bir mont vardı. Montun tüyleri o kadar uzundu ki kıza pelüş bir oyuncak havası vermişti. Ses tonu kulak tırmalayacak kadar inceydi; şapırdatarak sakız çiğniyordu ve ağzını yayarak konuşuyordu. Zafer’in arkasında kalan salona doğru eğilip patronuna baktı ve çapkınca gülümsedi.

“Hakan Bey de bir süre bizimle birlikte yürüdü ama elbette biz onun temposuna ayak uyduramadık. Kendisi eski sporcu olunca uçtu gitti adeta. Dağ havası da bir harika… Oksijen tüm ciğerlerinizi dolduruyor.”

“Yürüyüşten ne zaman döndünüz peki?”

“On çeyrek gibiydi, değil mi tatlım? Odayı boşaltmadan bir duş alalım dedik.”

“Sizin kaldığınız yer hemen Özlem Hanım’ın kaldığı köşkün yanındaki değil mi? Birini gördünüz mü kulübeye girip çıkan?”

Kızlar birbirlerine baktılar ve aynı anda cevap verdiler.

“Yo, görmedik.”

Diğerine göre daha ağırbaşlı görünen Elif’in kaşları bir anda çatıldı. Bir şey düşündü ve söyleyip söylememekte kararsız kalmış gibi ağzını birkaç kez açıp kapattıktan sonra;

“Kulübeden çıkan biri olduysa Türkan abla görmüştür. Biz spordan dönerken onun verandadan eve girdiğini görmüştüm. İçeri girdiğimizde hala titriyordu, sanırım çok üşümüştü. Sigara içtiğini söyledi. Şu kavga onu çok sarstı, makyaj malzemeleri haşat oldu ya sinirleri bozuldu ablamın. Hakan Bey ona, ‘Her şeye burnunu sokma artık. Sen kimsin de seni dinleyeceğim’ diye bağırdığında da çok utandı. İstediği sadece patronu sakinleştirmekti oysa.”

“Çekimler sırasında olan kavgadan bahsediyorsun sanırım. Neden kavga çıkmıştı?”

Dedikodu yapmaktan hoşlandığı her halinden belli olan Sude lafa atıldı.

“Ay neden çıkacak, Özlem’in beceriksizliği Hakan Bey’i delirtti tabii. İşine ciddiyetle yaklaşmadığı için çok kızdı. Dün akşam bizim köşkte kahve içerken ne dediğini hatırlasana; Özlem’in iyice yoldan çıktığını söylememiş miydi?”

Elif, Sude’nin kolunu sıkıp “Nasıl konuşma bu, ölünün arkasından tövbe tövbe,” diyerek etini büktü.

“Yalan mı? Achilleo harikaydı. Özlem ise kozmetik firmasından gelen adamla oynaşmaktan poz veremedi bence.”

“Günah be! Ölmüş gitmiş insana iftira atıyorsun bir de. Kız kiminle konuşsa hemen adını çıkarıyorsunuz. Hakan Bey, Emre hatta Achilleo ile bile yakıştırdınız. O sadece neşeli biriydi ve arkadaşlıklarında kadın erkek ayrımı yapmadan yakınlaşırdı. Bu dedikodularınız yüzünden işi bırakacaktı zaten.”

“Ne yani, Özlem işten ayrılacak mıydı?” diye sordu Hale. Aklındaki soruyu sesli sorduğunu fark edince yine utandı, yanakları kızardı. Zafer, onun bu mahcup halini çok çekici buluyordu. Bükülen dudaklarını öpmek arzusunu başını iki yana hızla sallayarak aklından çıkarmaya çalıştı.

“Ayrılacaktı tabi. Saçlarını yaparken bana anlatmıştı. Özlem zevk için çalışıyordu zaten. Ailesi varlıklıydı. Kendisi de epey birikim yapmıştı. Mankenlik onun için eğlenceli bir uğraştı sadece. ‘Artık daha eğlenceli bir iş yapacağım,’ demişti bana.”

Aklını karıştıran pahalı kıyafetlerin nereden geldiğini az çok anlayan Zafer, “Ne işi olduğunu söylemedi mi?” diye sorunca, Elif başını olumsuz anlamda salladı.

“Kavga sırasında Hakan Bey’e de aynı şeyi söyledi. Hakan Bey de ona,  ‘Şimdiden git o zaman,’ diye bağırıp makyaj masasının üzerindekileri yere saçtı. Özlem çok ağladı, kıyamadık hiçbirimiz.”

Zafer, salondaki televizyona boş gözlerle bakan Hakan’a bakınca Sude yine o berbat sesi ile lafa girdi. Anlaşılan kız patronuna âşıktı ki savunma gereği hissetmişti.

“Hakan Bey çok kibar bir insandır. Özlem Hanım onu kışkırtmasa asla böyle bir şey yapmazdı.”

Zafer ve Hale bakıştılar. İkisinin aklından da aynı şey geçiyor olmalıydı: Hakan Taçlı ile yeniden konuşmak farz olmuştu. Zafer, mutfakta dikilmekten yorulduğunun sinyallerini veren bacaklarını salladı. Hakan’ı üst katta bekleyeceklerdi. Üst kattaki oturma grubuna uzanır gibi oturup “On dakikadan yanımıza yolla,” demişti Selim’e. Hale de sanki başka yer yok gibi yanına oturmuştu. Kızın harika kokusu burnuna doldukça bu kokuyla yan yana geçecek uzun gece Zafer için daha tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Aklındakileri dağıtmak için Hale’yi konuşturmak istedi.

“Sen bir reklam firmasının patronu olsan, hem de öyle sıradan bir firma değil şehrin en büyüğü, kostümcünle ya da makyaj yapan elemanlarınla akşam vakti oturup kahve içer miydin Hale?”

“Ben insan ayırt etmem!” diye sert cevap geldi Hale’den.

“Anladım. Sence Hakan Bey senin gibi biri mi?”

Hale, Zafer’in ne demek istediğini anlamıştı.

“Evet, bu benim de dikkatimi çekti. Ama bir de şöyle düşünün lütfen, gün içinde tüm ekip adamın öfkesinden nasibini almıştı, Özlem üzgündü. Kız, ağabeyinin arkadaşının kızıydı. Belki ağabeyinin kendisine kızacağını düşünmüştür. O ukalalıktaki bir adam haksız bulunmak istememiştir, kendine taraftar topluyordur ya da pişman olmuştur. Özlem’in gönlünü almak için söyleyeceklerini, Türkan’ın Özlem’e yetiştireceğini düşündüğü için kızlarla konuşmuştur.”

Zafer, bıyık altından gülmekten kendini alamadı. Kızın titrediğini fark edince, yatak odasında bulduğu battaniyeyi kızın dizlerine örttü. Kız da battaniyenin bir ucunu boğazına kadar çekti ve diğer ucunu kaldırıp Zafer’in oturması için koltukta yer açtı. Kızın bakışlarında ilk defa çapkınca bir ışıltı gördü Zafer ve Hakan’ın ayak seslerini bahane edip diğer koltuklardan birine oturdu. Az önceki ukala tavrından eser kalmamış, omuzları çökmüş adama oturması için tekli koltuğu işaret etti.

“Burada kalmamız gerekiyormuş. Yarın sabah erkenden çok önemli insanlarla bir toplantım vardı.”

Zafer adamı terslercesine konuştu. “Benim de işlerim vardı, ben de kaldım. Bir insan öldü ve herkes yapılması gerekeni yapıyor.”

“Büroya gelip ifade verirdik hepimiz. Burada tutmanız gerekmezdi.”

“Merak etmeyin, yazılı ifadeleriniz için zaten büroya gelmeniz gerekecek. Bu sadece bir ön görüşme diyelim ve lafı uzatmadan sadede gelelim. Özlem’i sen mi boğdun?”

“Özlem boğulmuş mu?”

“Soruma soruyla yanıt verme. Öldürdün mü öldürmedin mi, onu söyle.”

“Tabii ki ben yapmadım.”

“Bu sabah neredeydin peki?”

“Yürüyüşteydim. Epey yürüdüm. Sude ile Elif de gördüler beni. Birlikte yürüdük hatta.”

“Bir süreliğine… Sonra ayrılmışsın.”

“Ayrıldım çünkü ikisi de çok yavaş yürüyorlardı. Karda yürümek zordur. Kondisyon ister. Onlar kardan temizlenmiş parkurdalardı. Ben biraz ağaçların arasına dalıp manzaranın tadına varmak istedim. Sonra köşke dönüp hazırlanmaya başladım.”

“Kaç gibi döndün peki?”

“Saat kullanmıyorum ama duşa girmeden önce şirketten bir arama gelmişti, onun saatine bakarak söyleyebilirim. Bir dakika…”

Hakan, neredeyse bir araba parası edecek kadar pahalı, son model telefonunu kurcaladıktan sonra, “Saat 11. 15’te odadaymışım,” dedi. Zafer, her ne kadar sakin görünmeye çalışsa da adamın bir şey gizlediğinden emindi.

“Bak kardeşim, dün sette çıkan kavgayı duyduk. Maktulün işten ayrılmak istediğini de. Eğer yürüyüşten dönüşte herhangi biri ile karşılaştıysan bunu söylesen iyi edersin. Oklar sana dönmeden şu dilinin altındakileri bir dökül istersen.”

Hakan, iki elinin parmaklarını birbirine kenetleyip çıtırdatmaya başladı. Hale oturduğu yerde öne doğru eğilmiş hiçbir cümleyi kaçırmak istemez gibi kulak kabartmıştı. Zafer, adamı cesaretlendirmek istercesine, “Tesisten bir misafir senin dün gece Özlem’in köşküne girdiğini ya da çıktığını görmüş olabilir mi? Yardımcılarımı birazdan bunu araştırmaları için yollayacağım. Ben bir şey bulmadan, sen her şeyi olduğu gibi anlatırsan sana yardımcı olabilirim,” dedi.

Ukala adamın dudakları titremeye başladı. Oturduğu koltukta havası inen bir balon gibi gitgide küçülüyordu. Pes ettiğini ifade eder gibi suratını ekşitti.

“Avukatımı aramalı mıyım?”

“Aramanı gerektiren bir durumun mu var?”

“Ben… Şey… Dün gece Özlem’le konuşmaya gitmiştim. Ama yemin ederim ben onun kulübesinden ayrıldığımda o… Yani yaşıyordu hala.”

“Ne konuştunuz peki?”

“Özür dilemek istedim. Kızlarla konuşunca fazla tepki verdiğimi söylediler. Ben de onlara hak verdim. Başkomiserim, inanın ben Özlem’i incitecek bir şey yapmazdım. Dün çekim sırasında reklamı veren firmadan Çağlar Bey de vardı. Özlem’le çok ilgilendi, iltifatlar etti. Özlem’in de bu iltifatlara kayıtsız kalmaması, sonra akşam yemeği teklifimi Emre ile yiyeceği bahanesiyle reddetmesi beni delirtti. Neticede evlenmeyi düşünüyordum ben Özlem’le.”

Hale, işaret parmağını sallayarak;

“Ama ölümüne de üzülmediniz. Neydi lafınız: Su testisi su yolunda kırılır!” dedi. Bu kez konuşmaya dâhil olmaktan pişman olmadığını belirtmek ister gibi Zafer’e bakıp omuz silkti. Hakan, tırnaklarının kenarındaki etleri kemiriyordu.

“Ben en iyisi her şeyi olduğu gibi anlatayım Başkomiserim. Çünkü saklayacak bir şeyim yok. Özlem’e ilk gördüğüm günden beri aşığım ben. Özlem, şımarık bir çocuk gibidir. Nasıl diyeyim, bir oyuncağı alıp hemen sıkılıp diğerine geçen çocuklar gibi işte. Bir de düşünmeden konuşur, sonunu düşünmeden samimi olur. Biz bir süre sevgili olarak görüştük ve bunu şirkettekilerden sakladık. Özellikle ağabeyimin kulağına gitmemeliydi bu durum. Bir de Türkan’ın… Türkan ne duysa direkt ağabeyime yetiştirir. Neyse, iki ay kadar önce Özlem’e evlenme teklif ettiğimde benden kaçtı. Benden değil de durumun ciddiyetinden kaçtı aslında. Emre ile görüşmeye, birlikte zaman geçirmeye ve beni kıskançlıktan çıldırtmaya başladı. Ona gelip gitmemi engellemek için Türkan’ı evine aldı.

“Dün sabah çekimlerden önce bana geldi ve eğer hala istiyorsam benimle evlenebileceğini söyledi. Dünyaları yeniden önüme sermiş gibi hissettim. Peki, sonra ne yaptı? Sanki bana bir söz vermemiş gibi Çağlar’la gülüşmeler, Emre’ye sarılarak yürümeler, sosyal medyaya Achilleo ile yanak yanağa fotoğraflar koymalar… Çocuk, Özlem’in paylaşımın altına yazdıkları yüzünden hala sevgilisine ifade veriyor. Bir de üstüne üstlük işi bırakacağını söylemesin mi? Ben de aşırı tepki verdim, ortalığı dağıttım biraz. Belli ki duymuşsunuz. Gece de özür dilemeye gittim işte.”

Başkomiser’e ve diğer ikisine kahve getiren Selim’in varlığı konuşmayı bölmüştü. Zafer, kahvesini alıp başıyla Selim’e oturmasını işaret etti.

“Devam edin, dün geceye gelelim.”

Hakan huzursuzca kıpırdandı.

“Dün kızlarla kahve içtik. Oradayken mesaj attım Özlem’e. Konuşmak istediğimi yazdım, telefon kayıtlarından saatini görebilirsiniz. O da…” yeniden telefonunu ortaya çıkarıp ekrana baktı, “ Saat 21. 15’te cevap yazmış ve yarım saat sonra gelmemi istemişti.”

“Gitmeden bir sigara mı içtiniz siz de?”

“Anlamadım?”

“Emre Bey, o saatlerde sizi kızların verandasında sigara içerken gördüğünü söylemişti.”

“Doğrudur. O çıkarken biz sigara ve kahve içiyorduk. Türkan’ı fark etmemiş demek ki! Neyse işte, ben kahvem biter bitmez gittim Özlem’e. Bana kapıyı öyle bir kıyafetle açtı ki delirmemek işten bile değildi.”

“Emre için öyle giyindiğini sandınız ve onu oracıkta öldürdünüz!”

Zafer’in bu cümlesi en az Hakan kadar Selim ve Hale’yi de şaşırtmıştı. İtiraz eden Hakan oldu.

“Ne öldürmesi? Kavga ettik, evet! Emre ile birlikte olduklarını sandım bir an ama Özlem benim için hazırlanmıştı. Siyah rengi sevdiğim için özellikle o çamaşırı seçtiğini söyledi. Birlikte olduk. Sonra sabaha karşı beni neredeyse kapı önüne koyar gibi yolladı. Gün aydınlanmadan kimseye görünmeden gitmemi istedi. Evlenmeden hakkımızda dedikodu çıkmasını istemediğini, ailelerimizin dedikodulardan etkileneceğini, bir duş alıp uyuyacağını söyledi. Ben de kendi köşküme geçtim ama saati bilmiyorum. Güneş doğmadan hemen önceydi. Bir süre yattım ama uyuyamadığım için yürüyüşe çıkmaya karar verdim. İçim içime sığmıyordu. Çok mutluydum fakat haberi aldığımda kendimi kandırılmış hissettim. Yatağına başkasını almak için beni öyle apar topar yolladığını düşündüm.”

“Neden öyle düşündüğünüzü anlayamadım?”

Hakan, Hale’ye kaçamak bir bakış attı. Söyleyeceklerini tartıyor gibiydi. Gözlerinde kümelenen yaşları saklamak ister gibi başını çevirdi.

“Ben çıkarken… Yani onu yatakta bıraktığımda Özlem… Üzerinde bir şey yoktu işte! Banyoya girecek biri neden o seksi şeyleri yeniden giyinsin ki? Türkan duymuş; üzerinde siyah babydoll ile bulunmuş. Beni karşıladığı kıyafetle yani… Zaten evine de giren çıkan çok erkek olmuş ayrılığımız süresince. Türkan’ı yanına almasa belki bunları hiç öğrenemeyecek şu an yas tutuyor olacaktım. Söyleyecek başka bir şeyim yok.”

“Benim bir sorum daha var: Neden işten ayrılacağını açıklamış mıydı size?”

Hakan gözlerinde biriken yaşları yine hızlıca sildi.

“Eşim olacağı için… Şehre döndüğümüzde yeni yılla birlikte bana sürpriz bir hediye verecekti.”

“Ne gibi bir sürpriz?”

Selim’in manasız sorusu cevapsız kaldı. Toy polis memuru, Hakan’ı diğerlerinin yanına indirdiğinde Zafer yeni yeni belirmeye başlayan sakallarında gezdirdi elini. Bakışları sabitlenmişti. Aklından geçenleri anlamak isteyen Hale’nin ona seslendiğini duymadı bile, ona dokunduğunda ise olduğu yerde sıçradı.

“Katil o değil mi? Yalan söylüyor.”

“Sence yalan mı söylüyor Hale?

Hale, Zafer’in yüzündeki ifadeyi inceler gibi bakışlarını ona dikti.

“Evet, bence yalan söylüyor. Herkesi dinledik. Hem cinayet için sebep olması gerekmez mi? Hakan’ın geçerli sebepleri olduğunu düşünüyorum: Kıskançlık ve öfke.”

“Aynı sebepler Türkan, Sude ve Emre hatta otelin genç müdürü için bile geçerli. Hem onda anahtar da vardır.”

“Nasıl yani?”

Zafer soruyu cevapsız bıraktı. Pencereden dışarıya, yağan kara uzun sayılabilecek bir süre baktı. “Katili biliyorum ama bakalım kanıtlar beni doğrulayacak mı? Artık dinlenmeye geçelim,” dedi.

***

Gece boyu yağan karı anında eritecek kadar güneşli bir güne uyandılar. Çam ağaçlarının üzerine düşen günün ilk ışıklarıyla parlayan kar kristalleri görsel bir şölen oluşturuyordu. Yılbaşı eğlenceleri için gelen kafileler köşklere yerleşirken bir ölümün etrafında birleşen insanlar Uludağ’dan ayrıldılar.  Zafer, dikiz aynasından izlediği manzarayı geride bırakırken bulduğu ilk fırsatta gece boyu rüyalarına giren Sema’yı tesise getirmeye karar verdi.Hüseyin durmadan konuşuyor, sağlıklı bir uyku uyuyamadığı her halinden belli olan Hale ise sessizce, biraz da somurtarak oturuyordu. Yolculuk boyunca onu konuşturmaya çalışan Hüseyin’e pas vermedi. Arabadan inerken, “Büroya ne zaman geleyim?” diye sordu.

Zafer kızın surat astığının farkında değilmiş gibi, “Ne zaman istersen; kapımız sana açık,” diye yanıt verdi. “Bir de siyah rengi sever misin? Bunu bir düşün,” diye ekledi. Bu kez arabanın dikiz aynasındaki manzara Hale’nin yol kenarında düşünceli bir şekilde dikilip kalmış olmasıydı.

Hüseyin’in “Sizce yemeğe davet etsem kabul eder mi?” sorusuna gülümseme ile karşılık verdi Zafer.

Ertesi iki gün boyunca reklam firmasının çalışanlarının resmi ifadeleri tutanaklara geçirildi. Emniyet koridorlarında Hakan, avukatı ve yanında Hakan’ın tıpatıp kopyası gibi görünen ağabeyi ile karşılaşan Zafer, onları odasına davet etti. Normalde avukatlardan hiç hoşlanmazdı ama Hakan’ın avukatı oldukça zarif bir kadındı. Müvekkilinin ifadesinin usullere uygun alınışına şahitlik etmek dışında konuya müdahil olmamıştı.

“İlişkilerinden elbette haberdardım. Her ne kadar Türkan bana bu haberi yetiştirirken onaylamayacağımı düşünse de bu evliliğe karşı çıkmazdım. Kardeşimin bana açılmasını bekliyordum,” dedi Okan Bey çayını yudumlarken. Hakan’ın şüpheli konumunda olmasından endişe eder gibiydi. Zafer, adamın endişeleri ile ilgili suallerini ustalıkla geçiştirmeyi yeğledi.

Zafer ve Hüseyin maktulün ailesi ile de görüşmüşlerdi. Kızlarının hayatına kastedecek düşmanları olmadığını beyan etseler de Hüseyin, “Bu kadar variyetin mutlaka düşmanı vardır,” demişti. Zafer, kızın yaşadığı yeri ve aileyi gördüğü ilk anda Okan Bey’in bu evliliğe karşı çıkmayacağını zaten anlamıştı. Maktul hakkında iki gündür yaptıkları tüm incelemeler kızın canına kastedecek bir düşmanı olmadığını doğrular nitelikteydi. Zafer katilin kimliği ile ilgili düşüncesini açıklamayarak Hüseyin’i iyiden iyiye meraklandırıyordu. Odasındaki misafirleri yolcu ederken Hale’nin hızlı adımlarla yaklaştığını görünce istemsizce sırıttı.

“Hoş geldin.”

Hale ona cevap vermeden ve izne gerek duymadan odaya daldı ve elindeki bir tomar kâğıdı masaya bıraktı.

“İki gündür arşivi alt üst ettim. Özlem Temir’e ve Hakan Taşçı’ya ait ne kadar magazin haberi varsa hepsini topladım. Artık katilin kimliğinden ben de eminim.”

Zafer’in kolundan tutup masaya sürüklerken, “Bakmayacak mısın?” diye sordu.

Zafer, masasının başına geçip heyecanını yenemeyen, odada bir ileri bir geri yürüyen kızın bıraktığı kâğıtlara baktı. Hale’nin Başkomiser’in yanında olduğunun haberini alan Hüseyin izin isteyip odaya girdiğinde Zafer, ikisine de oturmaları için koltukları işaret etti.

“Hale katilimizi bulmuş. Otur ve dedektifimizi dinleyelim,” dedi.

Oturmak yerine odada gezinen Hale kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı.

“Uludağ’da konuştuğumuz herkes ile ilgili araştırma yaptım.  Fotoğraflar, haberler… Hepsini didik didik ettim. Katil bence Emre… Şu fotoğraflara bakar mısınız? Emre ve Özlem gece hayatında o kadar çok birlikte görülmüşler ki! Bence aralarında daha ciddi bir ilişki gelişmişti. Emre, Özlem’in patronu ile evleneceğini duydu ve kıskançlıktan delirdi. Bora’yı şarap ile uyuttu ve gizlice Özlem’in köşküne geri döndü. Cinayeti o işledi. Düşünsenize Türkan bile…”

Kapının yeniden tıklatılması ile konuşması yarıda kalan Hale, koltuğa oturdu. Odaya giren Selim, Başkomiser’i abartılı bir biçimde selamladı,

“İzninizle Başkomiserim.”

Elindeki dosyayı masaya bıraktı.

“Adli Tıp raporu geldi. Siz de inceleyince göreceksiniz ama bence otopsi bulgularından biri çok önemli: Maktul üç aylık hamileymiş.”

Zafer, bunu beklemiyordu. “Yeni ve eğlenceli işi annelik olacakmış demek ki, yazık,” diye mırıldandı. Rapordan önemli yerlerin fosforlu kalemle işaretlendiğini gördüğünde Selim gibi çalışkan bir memurun bölüme atandığına bir kere daha şükretti. Hüseyin yerinden kalkmış Zafer’in tepesinden rapora bakmaya çalışıyor ama bir şey göremiyordu. Hale ise keşfiyle ilgilenilmediğini düşündüğünden suratını asmış oturuyordu. Kısa bir süre sonra Zafer, küçük bir not kâğıdına ismi yazdı ve Selim’e uzattı.

“Tamam evlat. Bu ismi alıp gelin. Sorgu odasında beni beklesin.”

Zafer, sandalyesinde arkasına yaslandı. Delillerin onu haklı çıkaracağından emindi. İtiraf koparabilirse dosya kapanmış olacaktı. Hale’nin meraktan çıldırdığını hissetmek ona haz vermişti. Başkomiser sessizliğini biraz daha uzatırsa kızın patlayacağını düşünen Hüseyin, “Gelin kaynana arasındaki yüksek gerilim hattı bu odanın yanında sönük kalır,” dedi sırıtarak.

Ama iki tarafın da yüzlerinde bir kas dahi oynamadı.

“Size bir şey söylemiştim: Yaşanmışlıkların izleri… Siz bu izleri gazetelerin arşivlerinde aramayı tercih ettiniz ben insanların yüzlerinde ve anlattıklarında. Katilin Emre olduğunu düşündünüz. Evet, katil bu fotoğraflarda var. Belki de haklısınızdır. Katilin kim olduğu ile ilgili fikrimi açıkladığımda bakalım bana hak verecek misiniz?

Öncelikle Ali Komiserimin bulduğu delillere bir göz atalım. İkinci çatal ve bıçakta bulunan izler yemeğin Emre ile yenildiğini doğruluyor. Ancak yatak odasında Emre’ye dair hiç iz yok.”

Hale’nin suratı asıldı. Gençliğin tüm sabırsızlığını yansıtan derin bir of çekti.

“Hemen moralinizi bozmayın. Hâlâ haklı olabilirsiniz. Belki cinayet aşağı katta işlendi ve maktul yukarıya taşındı. Mizansen oluşturmak için özellikle seksi bir biçimde giydirildi. Hakan’ın söylediklerini hatırlayalım. Banyoya girmeye hazırlanan maktul yeniden neden öyle giyinsin ki? Bence gerçekten de banyoya girecekti, havluya sarılı bir şekilde açtı katiline kapıyı. Belki katil o havluyu çekti aldı ve onunla boğdu Özlem’i. Sonra yukarıya taşımış olabilirdi. Ancak o zaman vücudunda taşınmaya dair izler olurdu.”

“Havluda parmak izi bulunabilir mi?”

“Parmak izi değil ancak biyolojik ize rastlanmış havluda. Tükürerek konuşmuş olmalı. Bu bizim en önemli delilimiz zaten.  Ortaya saçılmış onlarca sahte ize rağmen katil kendi DNA’sını havluda ve maktulün tırnak içlerinde bırakmış.”

“Sahte izler derken, ben bir şey anlamadım bundan.”

“Dikkatli bakmadınız da ondan. Şöyle açıklayayım: Odayı incelerken Olay Yeri İnceleme’deki arkadaşların topladıkları delillerin poşetlerini görmüştük. Siz maktule o kadar odaklanmıştınız ki o kısmı atladınız. Poşetlerden birinde siyah ve uzun bir tüy vardı. Onu gördüğüm anda o tüyün nereden gelmiş olabileceğini düşünmeye başladım. Maktulün kıyafetleri arasında tüylü bir kazak, bere, elbise vesaire yoktu. Acaba kimler siyah giyiniyordu?”

“Sude, pelüş bir ayıya benzemiyor muydu sizce de?” diye sordu Hüseyin.

“Ben de aynı benzetmeyi yapmıştım. Emre’nin hırkası, Türkan’ın kazağı, Hakan’ın kaşkolü de siyahtı. Ama hiçbiri o kadar uzun tüylü değildi. Peki, Sude’nin bu cinayeti işlemek için zamanı var mıydı?”

Ne Hüseyin ne de Hale ses çıkardı. Hale büyülenmiş gibi Zafer’i izliyordu.

“Diğer bir sahte delilimiz kahve fincanlarıydı. Kimse ifadesinde maktulle kahve içtiğinden bahsetmemişti. Oda günlük temizleniyorsa o kahveler ne zaman içilmişti? Raporda yazılanlara göre kahve bardağının birindeki izler Hakan’a aitti ve Hakan sorgusunda birlikte kahve içmediklerini söyledi. O fincan oraya nasıl gelmişti? Peki, Hakan nerede ve ne zaman kahve içmişti?”

“Yandaki köşkün verandasında!” diye atıldı Hale.

“Bravo! Verandada… Kahve kupasını orada gören biri oradan rahatça o kupaları aşırmış olabilir miydi? Ya izmaritler? Maktulün sigara içmediğini biliyoruz. Köşke sinmiş sigara kokusu da almadım. Emre’nin getirdiği şarabı gebeliği yüzünden reddettiğini düşünürsek o kadar sigaranın yanında içilmesine izin verir miydi sizce? Sanmam. Artı, raporumuz bize izmaritlerde Hakan, Bora ve Elif’in DNA’larının bulunduğunu söylüyor. Herkes mi o evde toplanmıştı? Biri iyice kafamızı karıştırmak istemiş. Makyaj malzemelerinde Türkan’ın parmak izleriyle eşleştirmeler var. Bu onun yatak odasına girdiğini kanıtlar mı?”

“Onun malzemeler kırılmıştı. Belki çekimlere maktulün malzemeleri ile devam ettiler, olabilir mi?” diye sordu Hüseyin.

Zafer başını sola yatırmakla soruyu cevaplamış oldu.

“Ayak izleri…” diye atıldı Hale. “Karda çok ayak izi olmaz mı? Gelen gideni bot izinden tespit edebilirlerdi.”

“Tesisin kameraları yoksa da mini bir kar küreme aracı var. Köşkler arasındaki bağlantı yollarını kar yağan günlerde sürekli temizliyor. O yüzden belirgin bir iz bulamadılar.  Karda iz yoksa da telefonunda izler kalmış maktulün.  İnsanlar artık sosyal medyada, mesajlaşma uygulamalarında o kadar çok iz bırakıyor ki farkında değiller. Bilişimden arkadaşlar raporlarını sabah yolladılar. Maktulün annesine yazdığı son mesajı dikkatle dinleyin, bakalım ne düşüneceksiniz? ”

Zafer, Hale’nin masasına yaydığı kâğıtların altında kalan dosyayı açtı ve okumaya başladı.

“Annem haklıydın sen. Onu en baştan hayatıma sokmamalıydım. Gerçi ben sokmadım, zorla yanaştı yanıma. Hata etmişim. Bir süredir şüpheleniyordum ama şimdi eminim, benimle kafayı bozmuş. Kıskançlığı sınırı aştı. Anneler, evlatlarına zarar vermek isteyeni hep hissederler değil mi?”

Hale, çocuk gibi ellerini çırparak, “Emre işte! Haklıyım değil mi?” diye bağırdı.

“Kadınların kıskançlığı erkeklerinkinden daha tehlikelidir. Hamleleri de daha kurnazca…”

“Sude yani?” diye lafa atıldı Hüseyin.

Zafer’in sabrı taşmaya başlamıştı.

“Hala asıl resmi görmemekte direniyorsunuz. Havludaki ve tırnak içlerindeki DNA başka bir isme ait… İfadeler alınırken bizi manipüle etmek için uğraşan, sahte ipuçlarını rahatlıkla yerleştirebilecek kadına: Türkan’a.”

Hale, sonucu beğenmemiş gibi başını salladı. İkna olmamıştı.

“Ama neden? Haydi, Hakan’a âşık diyelim ya da Özlem’i kıskanıyor, neden suçu Hakan’a atmaya çalışsın ki?”

“Hakan’ı Özlem’e karşı doldurmaya çalıştığını, Okan Bey’i bu ilişkiye karşı çıkması için ikna etmeye uğraştığını biliyoruz. Kimse bize söylemeye gerek görmese de senin getirdiğin fotoğraflardan birinde de görebileceğin gibi Türkan ile Hakan’ın kısa süreli bir ilişkisi olmuş. Daha doğrusu Hakan birkaç gün gönül eğlendirmiş kadınla.”

Hüseyin fotoğraflara hızlıca göz attı ve Zafer’in bahsettiği kareyi gördü. Hakan ve Türkan baş başa şık bir mekânda yemekteydiler. Kadının kıyafeti bile bunun özel bir yemek olduğunu anlamalarına yeterdi.

“Şöyle açıklayayım size. Türkan, Hakan’ın Özlem’le ilişkisine önceleri gönül eğlendirme olarak baktı ve önemsemedi. Özlem’in de bu ilişkiyi önemsemediğini düşünüyordu. Hakan’ın tutkusu büyüdükçe Türkan’ın da kıskançlığı büyüdü. Özlem’in yanına yerleşme çabası bu yüzdendi. Maktulün annesi ile konuştuk. Türkan’ın tavırlarından hiç hoşlanmadığı için, onunla ilgili olarak kızını sık sık uyardığını onayladı. Türkan planını ayrılık üzerine yapmıştı. Birlikte yaşarlarken Özlem’in hamileliğini öğrenmiş olmalı. Bu durum tüm planlarını alt üst ederdi. Ne yaparsa yapsın evliliklerine mani olamazdı. Elif’in ifadesini hatırlayın: ‘Her şeye burnunu sokma artık. Sen kimsin de seni dinleyeceğim,’ diye bağırmamış mıydı Hakan? Bence cinayeti onun üzerine yıkmaya da o an karar verdi. Hem sevdiği adamı elinden alan, sahip olmak istediği hayatı yaşayan kadını yok edecekti, hem de onunla gönül eğlendiren adamı mahvedecekti. Tüm okların Hakan’ı gösteriyor olması bana abartılı gelmişti. Kafaları bulandırmak için bırakılan izmaritler, kahve fincanı, Sude’nin montundan alınmış tüy… Çok fazlaydı. Her ne kadar ukalalığına kızsam da zaman çizelgesini düşündüğümde cinayet için zamanı olduğuna inansam da içimden bir ses hep suçun Hakan’a kasıtlı olarak yıkılmaya çalışıldığını söylüyordu. Türkan’ın zaman çizelgesi boşluklarla doluydu, kazağının kollarını bir şey saklamaya çalışır gibi çekiştirip duruyordu ve aslında cinayetin işlendiği saatlerde dışarıdan kendi köşküne girerken görülmüştü. Elif, onun titremesini soğuğa bağlasa da bence işlediği cinayet yüzünden sarsılmıştı. Tırnak içlerinde ve havluda bulunan DNA tek başına bize yeter ama itiraf koparabileceğime de eminim. Hatta Türkan’ın kollarında tırnak izi bulacağımıza da… Bilim her zaman en büyük destekçimizdir.”

***

Başkomiser Zafer’in tahmini doğru çıktı. Türkan sorgu odasının soğuk duvarları arasında beş dakikada çözülüverdi. Cinayeti öfke ile işlediğini itiraf etti ancak sonradan cinayet mahalline yerleştirdiği sahte deliller onun planlı hareket ettiğini gösteriyordu. Hale sorguyu camın arkasında izlediği yerde heyecandan tüm tırnaklarını yemişti.

Bir ay kadar sonra Sema, sahibi olduğu kahvaltı salonunda, Zafer’in karşısında beş karış suratla oturuyordu. Dergideki yazıyı okumuştu. Yazının sol üst köşesindeki fotoğrafın üzerine ritmik hareketlerle tırnaklarını vuruyordu. Zafer’e, “Yakışıklı ve cesur Başkomiser… İnsan tahlil uzmanı… Yerli Sherlock ha? Hale Hanım’ın bu kadar genç ve güzel bir kız olduğundan bahsetmeyi nedense unutmuş bizim dahi Sherlock,” dedi kinayeyle.

Zafer, Sema’nın ellerini avucunun arasına alıp dudaklarına götürdü. Birlikteyken huzur bulduğu kadının onu kıskanıyor olması garip bir biçimde gururunu okşamıştı.

“Evet, kesinlikle çok güzel… Ancak bu Sherlock artık güzelliği ve gençliği ile avunacağı bir çocuğu büyüteceği yaşta değil. O, güzelliğin deneyim ve zekâ ile birleştiği bir kadını seviyor. Bir ömrü birlikte geçirip birlikte yaşlanmak istediği kadını…” dedi.

Bu, önceden planlanmamış bir evlilik teklifiydi.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ