Öykü: Nasıl Olsa

Diğer Yazılar

ŞAHİT

AYNUR’UN HİKÂYESİ

UĞURSUZ

Bilgisayar ekranında hizmet verdiği kişi ve kurumların finansal tablolarını hazırlıyordu Halil İbrahim. Babasından kalma mesleği ve ofis katını muhafaza edip müşterileri dağıtmadan, muhasebecilik işini yapmaya devam ediyordu. Babası gibi değildi, üniversiteyi bitirmişti. Bir türlü veremediği Mali Müşavirlik sınavını bir geçse işlerini daha da büyütecekti. Muhasebe işlemlerini yaparken, müşterilerinin benzer küçük yolsuzluklarla tenezzül edilmez küçük rantlar için nasıl maymunluk yaptığını görüyordu. İnsanlar maymundan gelme diyorlar ya, çok zaman öyle olmalı diye düşünüyordu. Gördüklerini tekrar etmekten başka hayatına ne katabiliyordu ki insanoğlu. Çoğu yeniliklere açık olduğunu söylemesine karşın hiç de öyle değillerdi.

Bunları düşünerek çayını yudumladı Halil İbrahim. Elindeki çay bardağını şöyle gözünün hizasına kaldırıp bir rengine baktı, bir de bardağından dumanlar çıkıp çıkmadığına göz attı. Aklına televizyondan seyrettiği çay reklamları geldi. Bordo kahverengi yarı saydam rengi ile sanki ocak üstünden alınmışçasına üstünde dumanı tüten baş döndürücü bir ahenk içindeydi bu görüntü. Aslında çayı o kadar sıcak içemezdi. Aklından bunu geçirdi. Bir de kocaman kupalar ile çay içiyorlardı. Ona da çok kızıyordu. Bu da televizyonda gördüklerini taklit eden kişilerin davranışlarındandı. Halbuki yabancılar bile çayı ince belli Türk bardağı ile içmeye bayılırlardı.

Önünde duran dokümanlara bakıp “Ahh işte,” dedi kendi kendine. “Yapılmışını görmedi ya, kırk kere anlatsan defalarca tarif etsen beceremez.”

Şurada kaç tane sayıyı bir araya getirip adam gibi sıraya sokup enine boyuna birbiriyle ilişkilendirecekti ki?

“Ahh ben bu Hüseyin’i nereden buldum,” diyerek hayıflandı.

Sonra böyle dediğine pişman oldu. Bir an durup düşündü, diğer başvuruların yanında en düzgün giyimlisi, kendisine en dikkat edeni Hüseyin olmuştu. Sanki dergi sayfasından çıkmış gibi görünümü dikkat çekiciydi.

Ofiste konsantre olmaya çalışıp düşünmekten çok çalışmaya doğru evrilirken, sokaktan kuvvetli bir otomobil kornası sesi duyuldu. Ses öyle beklenmedik bir anda ve öyle yüksek bir tınıda duyulmuştu ki olduğu yerde neredeyse zıpladı. Oturduğu yerde döndü, arkasındaki camın güneşliğini aralayıp ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Aşağıdaki adam durmadan kornaya basıyordu. Sokakta herhalde korna sesini duymayan kalmamıştı.

Kornaya sürekli basan adam, elinde bir beyzbol sopasıyla arabadan indi. Neler oluyor diye irkildi birden. Beyzbol sopalı adam bağırmaya başladı aynı anda. Üstelik ağza alınmaz küfürleri fütursuzca sıralıyordu. Sokakta adamdan başka kimse yoktu. Halil İbrahim’in penceresinden sokak tam olarak da gözükmüyordu. Adam, Halil İbrahim’in arabasının olduğu yöne doğru yürüdü.

Dikkatle adamı izlemeye devam etti.

Bu adam da kesin televizyondan etkilenmiş diye düşündü. Elindeki beyzbol sopasına bakıyordu. Amerikan serserisi olmak istemese o beyzbol sopası ne arayacaktı adamın elinde? Adam kısa sayılacak bir boydaydı. Belki de kilolu oluşu adama bakınca boyunun kısa algılanmasına sebep oluyordu. Beyzbol sopasının dibinden tutmuş, yere doğru sallayarak arabasının olduğu yere kadar gelmişti.

Kendi aracının aynısından aynı renkte, aynı modelde bir tane daha hemen peşi sıra park edilmişti. Yoksa hemen arkasında mıydı? İki aynı renk, aynı model, peş peşe park etmiş iki araca dikkatle bakmaya devam etti. Öndeki mi onun aracıydı, yoksa arkadaki mi?  Araçların plakaları, bulunduğu yükseklikten ve dahası arabaların çok yakın park edildiğinden okunmuyordu. Ayırt edilemeyecek şekilde birbirine benzeyen iki araç peş peşe sokak içinde park halindeydiler.

Hangisi onun arabasıydı? Uzaktan kumandalı anahtarı aklına geldi. Ne yazık ki anahtarın işe yaramayacağını biliyordu. Yine de bir umutla anahtarın düğmelerine bastıysa da “tık” yoktu. Geçtiğimiz gün pili bitmişti. Her aklına geldiğinde geç saatte ofisten çıktığı için kimseye söyleme fırsatı ya da kendisi bir yere uğrayıp yaptırma fırsatı bulamamıştı. Aslında nereye uğrayacağını bilse böylesine çaresiz kalmayı beklemez, tamirini yaptırırdı. Şimdi arabanın uzaktan kumandalı anahtarı çalışsa, ışıkları yakıp söndürüp hangi aracın kendi aracı olduğunu şıp diye anlardı.

Gözünü ayırmadan aşağıda ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne tartışmanın başını görmüştü; ne de tartışmanın neden çıktığını anlayabilmişti. Elinde beyzbol sopası tutan adam, sopasını kaldırdığı gibi park halindeki aracın ön camına indirdi. Halil İbrahim, içine buz gibi bir bıçak saplandığını hissetti. Ya benim arabamsa, diye geçirdi içinden. Bu onun arabası olabilirdi. Adam hangi arabaya sopayı indireceğini nereden biliyordu? Biliyor muydu? Bilmeden mi indiriyordu sopayı? İçi daraldıkça daraldı. Etrafa görebildiği kadar bakındı, sokakta kimseler yoktu. Herkes saklanmış gibiydi. Kimse de çıkıp “Ne yapıyorsun hemşerim?” demiyordu. Elinde beyzbol sopasını tutan adam az önce ön camına vurduğu aracın yan camına da sağlam bir vuruş yapıp yan camı da tuz buz etti.

Halil İbrahim’in aklına masa çekmecesinde bulunan beylik tabancası geldi. Şimdi silahı alıp adama, yok ne adamı havaya iki kurşun sıksa belki ortalık durulurdu. Önce davranıp pencereyi açmak için hamle yaptı. Pencerenin kulpunu öyle hızla çekmişti ki, kulp elinde kaldığında küçük bir şaşkınlık yaşadı.

Bulunduğu beşinci katta bunlar olurken aşağıdan başka bir bağırış sesi geldiğini duydu. Sesi duyuyor ama henüz sesin kimden geldiğini göremiyordu. Parmak uçlarında yükselerek biraz daha açı yakalayıp sokaktan daha geniş bir kesit görmeye çabaladı. Sesi, elinde beyzbol sopası olan adam da duymuştu. Pervasızca elindeki sopayı bir kez daha kaldırıp bu defa arabanın ön kaputuna şiddetle vurdu. Küfürler havada uçuşmaya başlamıştı artık. Halil İbrahim de duyulur duyulmaz bir sesle onlara eşlik ediyor, hâlâ gidip tabancasını almayı ve gerekirse pencerenin camını kırıp ateş etmeyi düşünüyordu. Kararsızlığı had safhaya ulaşmışken aşağıda diğer sesin sahibini gördü. Elinde bir samuray kılıcı sallayıp koşturan gençten bir adamdı. Aşağıda gördüğü yüzlerin hiç biri tanıdık gelmemişti. Kendisine yabancı olan bu insanlar, beyzbol sopası ve samuray kılıcı ile uluslararası bir gösteri sergiliyorlardı.

Aklına telefonu geldi. Telefon, odasının öteki ucunda şarjdaydı ve bir an olsun olanı biteni kaçırmamak için gidip odanın öteki ucundan telefonunu almaya üşendi. Yine de telefona göz ucuyla baktı. İşte tam o anda samuray kılıcını sallayan genç adam, beyzbol sopasını sallayan diğer adamın yanına doğru koşmaya başlayınca telefonu unuttu gitti. Nasılsa biri bu görüntüleri çekerdi. Üstelik nasıl olsa biri de polise haber vermiştir, diye düşündü. İçi rahatladı. Samuray kılıcı beyzbol sopasına doğru sallanıyordu. Bu iki savaş aracının kapışması iki insandan hangisinin daha güçlü olacağını belirleyecekti. Aklına çocukluk arkadaşı Mustafa’nın tekvando hamlesi ile oluşan çözümü geldi.

Şiddetli kar yağışlı bir İstanbul akşamında Mustafa işten dönmekteydi. Otobüsün içi öyle kalabalıktı ki kıpırdamak imkansızdı. Bu durum tatlı bir itiş kakışa sebep oluyordu. Bu itişmeler bazen rekabetçi bir üstünlük arayışına meylediyor, bazen sözlü sataşmalara kadar varıyordu. O gün de böyle bir tartışmanın ortasında Mustafa kalmıştı. İnince görüşeceklerdi. Nerede ineceklerini sormuşlardı birbirlerine, otobüsün içinde konuyu çözememiş fakat daha uzatmadan susmuş, inince görüşmek üzere karşılıklı birbirlerine sırtlarını dönmüşlerdi. Halbuki çözüm, sadece birbirlerine sırtlarını dönmeleri kadar basitti. Mır mır inene kadar her ikisi de öfkelerini beslemeye devam etmiş, öfkelerinin sıcaklığını kaybetmekten imtina etmişlerdi. İki adam da son durakta inecekti. Son durağa geldiklerinde otobüsün içinde on kişi ancak vardı. Otobüsten, önce Mustafa inip son durağın hemen yanındaki çimenlik bir alan olan parka doğru iki adım atıp hasmını bekledi. Karşısına dikilen genç, zayıftan çelimsiz bir tipti. Karşısına gelen bu genç adam, öne doğru eğilip tekvando ritüelinde bir selam verince Mustafa şaşırmıştı. Kendisi de aynı ritüel ile cevap verince iki hasım oldukları yerde donup kalmışlardı. Kısa süren şaşkınlık hali yerini diğer ritüellerin yerini almasıyla sonlanmıştı. Mustafa hızla bir hamle yapıp bir ayağını yere sabit basıp diğer ayağını rakibine doğru salladığı anda zeminin kar ve buzdan dolayı kaymasından ötürü sırt üstü yere düşmüştü. Tekvando nedeniyle birbirlerine ancak ayakları ile müdahale edebileceklerinden Mustafa ayağını sallamıştı. Kendisini sırt üstü yerde bulunca yüzü asılmıştı. Sonra rakibi gelip elini uzatıp kendisini yerden kaldırdı. Karşılıklı geçip tekrar selam verdiler ve Mustafa yenilgiyi kabul edip rakibinin elini sıkıp her ikisi de ayrı yönlere doğru ilerleyip ayrıldılar. Bir başka araç ile temassız bir çözüm bulmuşlardı. Saygı ve kurallar çerçevesinde sonuca ulaşmışlardı.

Sokaktaki adamların ise böyle bir kaygıları yoktu. Hâlâ birbirlerine samuray kılıcı ve beyzbol sopası sallayıp duruyorlardı. Şaşkınlık içinde olup biteni izliyordu Halil İbrahim. Ardından az önce kornasına uzun uzun basılan aracın arka camının yavaş yavaş aşağıya doğru inip açıldığını gördü. Bulunduğu yerden aracın arka camının olduğu yerde biri olup olmadığını tam göremiyordu. Cam aşağı doğru inince cama doğru odaklandı. Camdan yavaşça bir kolun uzandığını gördü. Elinde bir on dörtlü tutuyordu. Silah tüm haşmetiyle parlıyordu. İki el silah sesini duyduğu anda silahın namlusunda bir kıvılcım ve ardından bir duman gördü.

Silahın ateşlendiği yönde elinde samuray kılıcı sallayan genç adam istemsizce önce dizlerinin üzerine çöktü sonra da yana doğru yattı. Bu sırada elindeki samuray kılıcını bırakmıyordu. Elinde beyzbol sopası tutan adam hiçbir şey olmamış gibi yerinde döndü ve aracın bagaj bölümüne de iki kez sertçe sopasıyla vurdu. Öylesine rahat hareket etmesi insanın kanını donduruyordu. Sopasını yere doğru indirip geldiği aracın sürücü koltuğuna doğru ilerledi, diğer tarafına geçip araca bindi. Sokaktaki büyük sessizliği aracın patinaj çekerek sertçe kalkışı bozdu.

Halil İbrahim mafya özentiliğinin tamamen televizyondan insanların benliklerine sirayet ettiğini düşündü. O goril kılıklı adamın televizyonda gördüklerinden başka bir şeyi taklit etmediğinden emindi. Elbette yalnızca bunları düşünmüyordu. Orada kırık dökük arabanın kendi aracı olmamasına dua ediyordu. Eli telefona gidip iş hanının girişindeki odabaşının telefonunu tuşladı. Heyecandan eli titriyordu.

“Hayrullah Bey, aşağıda darp edilen araç benimki mi?” dedi sesinin titrediğini saklamaya çalışarak.

“Yok değil İbrahim Bey, sizinki onun hemen arkasındaki araç. Sizin aracınızda bir şey yok.”

“Haa, iyi tamam. Teşekkür ederim. Ben de sandım ki; neyse teşekkür ederim. Hadi kolay gelsin.”, dedi. Sesi rahatlamıştı. Tekrar bilgisayarını açıp sistemin kendisini güncellemesini bekledi. Nasıl olsa diğer olay için birileri polisi aramıştır diye düşündü yeniden işinin başına dönerken.

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar