AGATHA CHRİSTİE’NİN EVİ

AGATHA CHRİSTİE’NİN EVİ VE YAŞAMININ BİLİNMEYEN YANLARI

 

‘Yavaş’ bir çocuk

Agatha Chirstie’nin aile evini bugün görseniz, sıkıntısız bir şekilde bu güzellikler içinde ben de yazar olurdum tabii ki, dersiniz belki. Fakat ünlü yazarın yaşamına baktığınızda onun da, hayatın iniş ve çıkışlarından payına düşeni aldığını anlarsınız hemen. Evinde sergilenen gazete küpürlerinde kendi ağzından yazıldığı gibi “Hiç bir hırsım yoktu,” diyor Agatha. “Hele yazar olmak aklımın köşesinden bile geçmiyordu. O ablamın işiydi. Benim tek isteğim beni seven bir erkekle evlenmek ve mutlu bir yuva kurmaktı.” Yaşadığı dönemin (1890’da doğmuş) kalın çizgilerle belirlenmiş ‘gender’ rolüne uygun bir yaşam felsefesiyle genç kızlığa adım atar Agatha. Hayattan beklentileri bu rolle çatışmaz iken, yaşam onu hiç ummadığı (Ailesinin de ummadığı- çünkü onlara göre ‘akıllı’ olan ablasıdır, Agatha ise ‘yavaş’ bir çocuktur) bir şekilde değişik yerlere savurur. Geçim sıkıntısından tutun, aile içinde zamansız ölümlere, karı koca geçimsizliğine kadar. Her durumda, her koşulda yazmak onun beslendiği, güç aldığı  tek kaynak olur. Hem maddi hem manevi açıdan. Sadece bir kez yazamaz çünkü derin bir bunalıma girer. O da evliliği yıkıldığı zaman.

 

Birinci Dünya Savaşı

Birinci evliliği Birinci Dünya Savaşı yıllarına, ikinci evliliği de  İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelir. Bu bile bence başlı başına sıkıntıları açıklamaya yeter. 1914’ün Christmas arifesinde (24 Aralık) evlenirler ve üç gün sonra Agatha kocasını yolcu eder. Savaş zamanıdır ve eşi, görev gereği Fransa’da iken o, gönüllü eczacı olarak Torquay’da (İngiltere’nin güneyinde bir sahil kenti) çalışmaya başlar. İlaçları hazırlayabilmesi için teorik ve pratik sınavları vermesi gereklidir. Zehirler konusunda bilgileri bu şekilde edinir. Ablasıyla tutuştuğu, dedektif romanı yazabilirsin yazamazsın iddiası sonucunda, o savaş döneminde, can sıkıcı haberler, mutsuz ve karamsar bir günlük yaşam içinde kendini eğlendiren tek uğraş olarak bir dedektif romanı yazar. Kitabında, her gün elinin altındaki zehirlerden biri olan arsenik hakkındaki bilgilerini kullanmak kadar doğal bir şey olamaz tabii Agatha için. Kitap sonra  ‘Styles’taki Esrarengiz Vaka’ (The Mysterious Affair at Styles) adıyla basılır. ‘Toxic şok’u o kadar iyi anlatır ki zamanın eczacılar dergisi zehir hakkında böyle doğru bilgiler içerdiği için kitabı över.

Savaş bitince kocası Fransa’dan döner ve Agatha hep özlemini duyduğu aile hayatını yaşama fırsatı elde eder. Son derece utangaç biri olduğu için kendine seçtiği ‘evin kadını’ olma rolünde, kocasının gölgesinde kalarak bol bol insanları izleme imkanı elde eder. 1919’da bir kızları olur. Agatha, tek çocuklu olmanın da getirdiği müthiş zaman boşluğunda kendini eğlendirmek için hikayeler yazmaya devam eder. Artık bu hikayeler basılır da. Kocasının soyadı ‘Christie’ ile meşhur olur. Ne yazık ki her şey böyle devam etmez. Agatha annesini kaybeder. Annesinin ölümüyle sarsıldığı bu dönemde kocası, kendi gibi golf düşkünü olan ortak bir arkadaşlarıyla Agatha’yı aldatır. Agatha ise golf oynamayı sevmez.

“Mutlu bir evliliğin bir kadının ulaşabileceği en büyük başarı olduğu,” anlayışını benimsediğinden, evliliği bozulduğunda arkasında çocuğunu bırakıp tam on bir gün kayıplara karışacak kadar bunalıma girer Agatha. Dönemin gazeteleri ünlü yazar kayboldu diye başlık atarlar. Bir çok spekülasyonlar yapılır. (Hâlâ yapılır ya! Çünkü Agatha o dönemden, otobiyografisinde bile hiç söz etmez.) Bir süre sonra Harrogate Spa Hotel’de, otel çalışanlarının onu tanımasıyla ortaya çıkar. Sonra Londra’da bir süre psikolojik tedavi görmek zorunda kalır. Agatha evliliğinin sona erdiğini uzun süre kabullenemez. Nihayet 1928 de boşanırlar. Bu süreçte bir türlü yazamadığı ‘Mavi Tren’ adlı polisiye romanını, bin bir zorlukla bitirir . En sevmediği kitabının bu kitap olduğunu söyler. Tabii eleştirmenler aynı fikirde değillerdir. Bu arada Agatha, her zamanki genrede kitap yazmaya ara verir ve ‘Mary Westmacott’ takma adıyla altı tane duygusal roman yazar.

 

Bilinmeyen Doğu

Agatha, tedaviden sonra uzun zamandır yapmayı istediği bir şeyi gerçekleştirir: Doğu Ekpresi treniyle bilmediği yerlere seyahate çıkar. Bu seyahat sonucunda arkeolog olan, kendisinden on dört yaş küçük, mustakbel ikinci kocasıyla tanışır. 1930’da evlenirler. Kızının başlangıçta bu evliliği bir türlü kabullenememesini, altı duygusal romanından biri olan ‘Annem ve Ben’ (Daugter’s Daughter) adlı kitabında işler.  Kocasının işi gereği gittiği Irak’da, Suriye’de, Mısır’da hem eşinin yardımcısı olarak arkeolojik kazılara katılır hem de bir çok polisiye roman yazar. Daha sonra bir röportajda  Agatha şöyle diyecektir: “Bir kadının sahip olabileceği en iyi koca bir arkeologdur, çünkü kadın yaşlandıkça kocası ona daha çok ilgi gösterir.” Kimilerine göre Agatha böyle bir şey söylememiştir fakat bugün evinde (Greenway House) bir camekanda bu yazı sergilenmektedir.

Greenway House

Greenway House çocukluğundan beri  Agatha için bazen yazları kiraladıkları bazen de uzaktan seyrettikleri bir ev olmuştur. Mutlu yaz günlerini geçirdiği bu çocukluk evini, fırsatını bulur bulmaz 1938’de kocasıyla beraber satın alır. (Agatha, yörede ikinci kocasının soyadı ile bilinmektedir artık: Mrs Mallowan.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkinci Dünya Savaşı

Ev daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nda, önce, savaş nedeniyle ailelerinden ayrılmak zorunda kalan çocukların kaldığı bir barınak olarak, 1944-45 yılları arasında da Amerikan kıyı koruma askerleri tarafından karargah olarak kullanır. Askerlerin, evin bir odasının duvarlarına çizdikleri resimler bugün hâlâ duruyor. Kim bilir belki on bir yaşında kaybettiği babasının bir Amerikalı olmasının, Agatha’nın bu grafitileri sildirtmemesinde bir rolü vardır.

İkinci Dünya Savaşı’nda, ikinci kocasının görev gereği Kahire’ye gitmesi üzerine Agatha da Londra’da UCL hastanesinde gönüllü eczacı olarak çalışmaya başlar. 1943’de torunu olunca iyi bir anane olarak sık sık kızını ziyaret eder. Yiyeceğin karneye bağlandığı, bir çok tüketim maddesinin ortalarda görünmediği, yavaş geçen, karanlık, kavetli savaş yılları Agatha’nın daha çok tiyatro oyunları yazdığı bir dönem olur. Karneyle yiyecek dağıtımı ve malların yokluğu savaştan sonra 1954’e kadar sürer.

Agatha’nın evi bugün olduğu gibi korunmuştur. Gittiği yerlerden topladığı bin bir tane bibloların, çeşitli tabloların, halıların yarısıra ödüllleri, aile fotoğrafları, kitapları, el yazmaları, daktilosu doğal ortamları içinde sergilenmektedir.

Yatak odası, çalışma masası, oturma odası, kütüphanesi, tuvaleti, (Victorian stilde, tahtadan), banyosu, mutfağı bütün sadeliği ile kullanıldığı gibi muhafaza edilmeye özen gösterilmektedir ve ziyaretçilere açıktır.

 

 

Dart Nehri

Dart Nehri’nin hemen kıyısındaki bir yamaca kurulmuş olan bu ev savaş bitince (1945) tekrar kendisine verilir ve yaşamının sonuna kadar (1976) Agatha ve ailesinin yazları, gözlerden uzak, hoş vakit geçirdikleri özel bir mekan olarak kalır. 2000 yılından beri ‘National Trust’ın baktığı ev ve bahçesi, bugün yöre halkının ve dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin zevkle gezdikleri bir yerdir.

Agatha’nın bahçesindeki bu tek kişilik banka oturursanız, manzaranız yandaki resimdeki gibi Dart Nehri olacaktır. Görülen dikenli çit komşu tarla ile arasındaki sınırdır.

 

 

 

 

 

 

 

Agatha’nın ayak izleri

Eğer Agatha’nın ayak izlerini takip etmek isterseniz mutlaka onun gibi Paignton’dan kalkan buharlı trene binip gitmelisiniz onun evine. Bu nostaljik seyehati yaparken çocuklar gibi şen olmamak elde değil. Deniz kenarı boyunca giden tren manzarası insana, burası gerçekten İngiltere mi, dedirttirecek kadar bir Akdeniz havasında. Agatha gibi, ‘Greenway Halt’ istasyonunda inip ormanın içinden yürümelisiniz. Önce bembeyaz dumanlar, ‘çu çu pa pa, çu çu pa pa’ sesleriyle tünelin içinde kayboluyor sonra bir yeşillik ve mutlak bir sessizlik içinde kalakalıyorsunuz. Masal dünyasında mıyım acaba, diye aklınızdan geçirirken hislerinizde pek de yanılmadığını fark ediyorsunuz: mutlak sessizliği ordan burdan bölen kuş cıvıltıları, güzelim Dart Nehri’nin uzaktan enfes görüntüsü, hafif bir yokuş yukarı, sonra orman, hafif bir yokuş aşağı derken orman arkanızda kalıyor ve iki yanında cins ağaçlar, çiçekler bulunan geniş, düzgün bahçe yoluna çıkıveriyorsunuz. En fazla yarım saat sürüyor. Düzenli bahçe yolunun geniş kavislerinde, nereye basıyorum diye düşünmeden, etrafı seyrederek yürürken ev, yeşillikler arasından bütün inceliğiyle beliriveriyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

Greenway romanlarında

Agatha bazı hikaye ve romanlarında bu ev ve bahçesini, ırmağı, ırmağın yanındaki kayıkhaneyi mekan olarak kullanır. Bunlardan en önemlileri, ‘Beş Küçük Domuz’ (Five Little Pigs) ve  ‘Sonuncu Kurban’ (Dead Man’s Folly)’dır.  ‘Sonuncu Kurban’ı önce bir hikaye olarak yazar sonra romana çevirir.

 

 

 

 

 

 

Ben İngilizcesini okuduğumda adındaki ‘Folly’ kelimesinin nasıl da zekice iki anlam taşıdığına kafam takılmıştı. Tabii Türkçe isminde bu belli olmuyordu. ‘Folly’nin mimari bir terim olduğunu o zaman öğrendim. İngilizce’ye Fransızca’dan gelmiş. Bahçe düzenlemelerinde inşa edilen, gözü okşamaktan başka hiç bir işlevi olmayan aptalca yapılar anlamına geliyor. Ayrıca ‘aptalca’ ya da ‘aptallık’ anlamına da geliyor. ‘Ölü adamın aptallığı’ yada ‘Ölü adamın kameriyesi’ diye çevirebiliriz çünkü ‘folly’nin tam karşılığı ‘kameriye’ olmasa da Türkçe’de kullanabileceğimiz  tek kelime bu sanırım. ‘Kameriye’, kubbeli kafes şeklindeki çardak iken, ‘folly’ kesinlikle beton duvarları, stünları olan bir yapı.

Ben de ister istemez bir ‘folly’ aradım koca bahçede ama yoktu. Öte yandan, romanda kahramanlardan birinin ölü bulunduğu kayıkhane aynen vardı ırmak kenarında. Hatta karşı kıyıdaki ev bile yeşillikler arasında yerli yerinde duruyordu. Tabii bir de her türlü zehirli bitkinin üretebileceği camlı serayı unutmamak lazım.

Merdivenlerle ırmak kenarına indiğinizde işte orada, Poirot dizisinde set olarak kullanılan kayıkhane, ırmağın kenarında sizi karşılar.

Agatha, bu evi yaşamının sonuna kadar yazlık olarak kızı ve torunuyla beraber kullanmış; arkadaşlarını ağırlamış. Evlerinde kızı, torunu ve bir kaç arkadaşı bulunduğu zamanlar mutlaka yazmakta olduğu romanın bölümlerini onlara okurmuş. Herkes heyecanla katili bulmaya çalışırmış. Hiç kimse katili tahmin edemezken her seferinde sadece kızı bunu başarırmış. Bütün bu hararetli tartışmalar, okumalar olurken Agatha’nın kocası da bir köşede kestirirmiş.

Agatha ile kocasının iki yıl arayla ölümünden sonra 1978’ de kızı, eşiyle yerleşir eve. 2000 yılında evi National Trust’a vermeyi kararlaştırırlar ve bahçe halka açılır. Kızı ve kocası da 2004 ve 2005 yıllarında ölünce ev müze haline getirilir. Bugün yöre halkı ve turistler, bir park gibi bahçede istedikleri gibi gezebilirler, kafede dinlenebilirler. Eve girmek istediklerinde belli bir ücret ödemeleri gerekmektedir.

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum