BULUT’UN KIZLARI

Diğer Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

DÜŞÜNMEDEN

MEZAR TAŞI

Köpek seslerinin boş sokaklarda yankılandığı diğer günlerden pek de farklı sayılamayacak bir kış sabahı etrafı kesif bir koku sarmaktaydı. Rüzgâr şehrin üzerinde estikçe nereden geldiği anlaşılamayan rahatsız edici bir duman evlerin arasında dağılıyordu. Erzincan gibi fabrikalara uzak bir şehir merkezinde böylesi bir koku olağandışıydı. Günün erken saatlerinde işlerine gitmek üzere yola koyulan işçiler ve henüz camilerden yeni dağılmış cemaat kendi aralarında konuşuyor, daha önce denk gelmedikleri bu kokuyu anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden dumanın nereden geldiği anlaşılacaktı ve sahici dumanların dağılıp yittiği şehrin sokaklarında korku meltemleri esmeye başlayacaktı.

Kendi halinde sakin ve küçük bir ildi Erzincan. Ürperti verici suçlara tanık olmak şehir halkının alışkın olduğu bir şey değildi. Herkesin birbirini tanıdığı il merkezinde en küçük bir haber hızla yayılır, bir anda yaşlı yahut genç herkes aynı olayı konuşmaya başlardı. O dumanlı günde de aynı şey yaşanacak, her yaştan insan şehrin hemen doğu çıkışındaki yangını konuşuyor olacaktı. İnsanların gündelik sohbetlerine birkaç dakikalığına konu olup çabucak unutulacak olan bu olay, yetkililer için elbette daha önemliydi. Onlar sadece yangını söndürmekle kalamazlardı, olayı en başından sonuna dek aydınlatmaları gerekiyordu.

Sabahın erken saatlerinden öğleye kadar itfaiyesinden polisine savcısından adli tabibine kadar herkes peşi sıra olayın içine dahil edilmişti. Kuru otlarla dolu görece geniş sayılabilecek bir alanda çıkan yangına ilk müdahaleyi itfaiye erleri yapmıştı ancak alevlerin yitmesiyle görmeyi beklemedikleri bir manzara ile karşılaşıp polisi ve savcıyı olay yerine çağırmak mecburiyetinde kalmışlardı. Savcının talimatıyla son olarak da adli tabip tarlaya çağrılmıştı. Alana gelen herkes, meslekleri ne olursa olsun, gördükleri karşısında birkaç saniye duraksıyor, ardından hüzün ve dehşeti aynı anda yaşıyorlardı.

Tarlanın tam ortasında demir bir çubuğa zincirlenmiş küçük bir beden tamamen yanık bir şekilde durmaktaydı. Uzaktan bakıldığında bu küçük bedenin cinsiyetini ve yaşını anlamak mümkün değildi. Cesedin ensesinden yukarı doğru uzatılmış yarım metrelik demir çubuk ve çubuğun uçundaki aparatı anlamlandırmak ise hayli zordu. Bu sahne en serinkanlı insan için dahi ürkütücü, en tecrübeli meslek erbabı için bile enteresandı.

Yangının tamamen söndürülmesini takiben itfaiye erleri savcının sorularını yanıtlamış ve tarlayı çoktan terk etmişlerdi. Olay Yeri İnceleme polisleri rutin taramalarını ve delil toplama işlemlerini yapıyordu. Savcı, adli tabip ile koyu bir sohbete dalmıştı. Savcı Murat yanan bir bedende nasıl değişikliklerin meydana geldiğini merak ediyor, doktora birbirinden ilginç sorular soruyordu.

Çok geçmeden Olay Yeri İnceleme polisleri işlerini bitirmişler, raporlarını tamamlamışlardı. Rapora göre olay yerinde delil niteliği taşıyan pek az şey vardı. Cansız bedenin tüm kıyafetleri yanmıştı ve cesedin üzerinde toka, küpe yahut bileklik gibi yüksek ısıya dayanıklı herhangi bir eşya yoktu. Bedenin bağlandığı demir çubuk alelade bir su borusuydu ve sabitlemek için kullanılan zincirler Türkiye’de bulunan her nalburdan temin edilebilir cinstendi. Demir çubuğun üst ucuna sabitlenmiş paratoner, vakanın en ilginç yanıydı. Cesedin yakınında veya tarlanın diğer kısımlarında ayak izi mevcut değildi. Küçük kızı buraya getirip bağlayan kişiden geriye kalan biyolojik bir örnek varsa dahi yangında tamamen yanmış, yok olmuştu. Bundan sonra vaka, adli tabip ve savcıdaydı.

Genç Savcı Murat ve Doktor Kemal olay yerinde çok fazla zaman geçirmemişlerdi ancak hastane morguna savcının aracıyla beraber gideceklerdi. İkili, yolu vakayı konuşarak geçirecek ve ellerinde hiçbir delil olmamasının verdiği hayal kırıklığı ile hastaneye varacaklardı.

Tarladan hastane morguna uzanan yol pek uzun sayılmazdı ancak iki adama da oldukça uzun gelmişti. Küçüğün talihsiz sonu adeta üzerlerine kasvet olup çökmüştü.

Adli Tabip Kemal morga varır varmaz otopsi için hazırlıklarını yapmaya başlamıştı. Bu garip ve elim vakayı aydınlatacak en küçük ipucu bile oldukça kıymetliydi. Doktorun zaman kaybetmeye niyeti yoktu. Savcı da onunla aynı fikirdeydi, en kısa zamanda iç yüzünü görmeliydi olayın.

Kemal tüm hazırlıklarını tamamladı, yanında bulunan teknikerine her zamankinden daha dikkatli davranmasını tembihleyip ilk notunu düşüverdi vaka defterinin birinci sayfasına. Yanan küçük beden bir kız çocuğuna aitti. Yanmanın etkisi ile yer yer derisi açılan cesedin iç anatomisi doktorun bu kanıya varması için fazlasıyla yeterliydi. Adli tabip notunun ardından rutin kesilerini yapmaya ve doku örneklerini toplamaya devam etti. Ateşin ve sıcaklığın etkisi ile neredeyse kömüre dönmüş bu küçük bedenden herhangi bir sıvı örneği alabilmek doktorun işini oldukça rahatlatacaktı ancak Tabip Kemal göğüs boşluğundan da karın boşluğundan da sıvı örneği alamıyordu. Adeta çekilivermişti kızın vücudundaki tüm sıvı. Birkaç başarısız girişimden sonra son umut olarak normalde pek de kullanmadığı bir yöntemi denemek aklına gelmişti Kemal’in. Kan örneğini dalaktan almaya çalışacaktı. İnsan bedeninin en fazla kanlanan organlarından olan dalak nadiren de olsa yanan cesetlerden sıvı örneği almak için kullanılabilirdi ve adli tabip de bunu gayet iyi biliyordu. Dikkatli bir şekilde kızın dalağını yerinden ayırdı, dilimledi ve tam da ümit ettiği gibi istediği kan örneğini gerekenden biraz az dahi olsa toplayabildi. Artık DNA analizi yapılabilecekti zavallı küçük kızın. Hipnotize olmuş bir şekilde otopsiyi izleyen savcı, bu iyi haberi doktordan alır almaz derin bir oh çekti.

 Adli tabip bir süre daha hummalı bir şekilde çalışmış, üç saatlik otopsiyi tamamlamaya yaklaşmıştı. Dökülen terin ardından ellerindekitek bilgi ise cesedin yaklaşık dokuz on yaşlarında bir kız çocuğuna ait olduğuydu. Savcı yorgun ve düşünceli bir şekilde dikilip duruyordu ki tüm incelemelerini tamamlayan doktor bir anda rapora ölüm sebebi olarak ‘cinayet’ yazdı. Savcı, doktorun emin olup olmadığını merak ediyordu ancak Adli Tabip fazlasıyla emindi. Elleri ve ayakları sağlam bir şekilde bağlanmış küçük bir kızın kendine bunları yapması olanaksızdı. Çocuk, öncesinde yüksek ihtimalle vahşice katledilmiş, ardından da bu düzenekle yakılmıştı. Doktor Kemal’e göre düşük bir ihtimal de olsa kız, yandığı sırada nefes alıyor olabilirdi ancak böylesine kömürleşmiş bir cesetten net bir sonuç çıkarmak mümkün değildi.

Otopsinin tamamlanmasından birkaç saat sonra Savcı Murat soruşturmasını başlatacak, karakolun görevlendirdiği iki polisin refakatiyle işe koyulacak ancak günün sonunda elle tutulur bir şey bulamayacaktı. Bu kadar az delille böylesi bir olayın çözülmesi neredeyse imkansızdı.

Sıradan bir pazartesi sabahı yaşanan bu korkunç olay çoktan yayılmıştı. Ertesi güne haber yetiştirmeye çalışan gazeteciler karakolun önünde günlerdir nöbettelerdi. Gazetecilerin hiçbiri saatlerce beklemekten geri durmuyordu, tek amaçları Savcıyı görebilmek ve ona birkaç soru sorabilmekti. Gaddar cinayet sokağın, pazarın ve hatta kıraathanelerin en popüler konusu haline çoktan gelmişti. Kulaktan kulağa anlatılan hikâye kısa zamanda Erzincan’ın sınırlarını aşacak, çevre illerde de konuşulur hale gelecekti ancak bu durum çok uzun süre devam etmeyecekti.

Bölgede yaşayan insanlar birkaç gün tedirgin olmuş, çocuklarının gidip geldiği yerlere biraz daha dikkat etmişlerdi ancak hepsi buydu. Yangının üzerinden bir hafta geçtikten sonra olayı düşünmeye devam eden yegâne kişi Adli Tabip Kemal’di. Hala uykuları kaçmaktaydı genç adamın. Eski yaşantısına tam anlamıyla dönemiyordu, olay yerinde karşılaştığı manzarayı aklından çıkaramıyordu. Bir yandan üzülürken diğer yandan da bu cinayetin devamının olacağı hissi, onu daha da geriyordu. Bu his bir kuşku muydu yoksa akılcı bir çıkarım mıydı bilemiyordu ancak ikileminin cevabını beklemediği bir anda kucağında bulacaktı.

Erzincan Devlet Hastanesi’nin morgu genellikle haftanın ilk günlerinde daha yoğun olurdu. Hafta sonu gerçekleşen kazalar ya da işlenen cinayetler acil bir durum olmadıkça pazartesiyi beklerdi. Yangının ertesi haftası da yine benzer bir yoğunluk vardı ve Adli Tabip Kemal rutin otopsilerini yapmaktaydı. İki adet evde ölüm vakasının ardından yemek molasına çıkmıştı ki merdivenlere varmadan çalmaya başladı telefonu. Arayan asistanlık dönemindeki kıdemlisiydi. Oldukça sert ve takıntılı bir kadın olan eski kıdemlisini işyerindeki kimse sevmezdi, Kemal hariç. Adli tıpla ile ilgili bildiği her şeyi ondan öğrenmişti. Üniversite zamanlarının üzerinden yıllar geçmesine rağmen arada sırada telefonlaşırlardı ancak meslektaşının mesai saatinde onu araması hayra alamet değildi. Eski kıdemlisi genç doktora duymaktan en çok korktuğu haberi verecekti. Erzincan’daki cinayetin birebir aynısı hafta dönümünde Samsun’da işlenmişti. Telefon görüşmesi sona erdiğinde Doktor Kemal resmen  dejavu yaşıyordu.

Genç adam telefonu kapattıktan sonra on dakika kadar merdivenlerde öylece oturmuş kalmıştı. Daha ilk cinayetin dehşetini üzerinden atamamışken yine küçük bir kız çocuğunun vahşice katlediliş haberi onu bir anda perişan etmişti.

Üzerindeki ataleti zar zor da olsa sıyırıp attı ve merdivenleri geride bıraktı. Hastanenin kantininde boş bir yer bulur bulmaz ilk yapacağı şey Savcıyı aramak olacaktı. Savcı Murat’ın da olanlara en az onun kadar şaşıracağından adı gibi emindi. İlk aramada Savcıya ulaşabilmişti. Telefonun açılmasıyla doğrudan konuya girdi, zaman artık çok daha kıymetliydi. Doktor heyecanla cinayetin yinelendiğinden bahsediyor ve bahsederken de o kadar hızlı konuşuyordu ki yer yer kelimeleri ağzından çıkarmadan gerisingeri yutuyordu. Beş dakika kadar hararetini kaybetmeden konuşmuş ancak söylediklerinin karşısında kaba bir sesten başka bir şey bulamamıştı. Savcı olayla alakalı olarak ‘’Bu vakanın rengi değişiyor Kemal Hocam,’’ demekle yetinmişti. Kemal sohbeti daha fazla devam ettirmeden teşekkür etti ve telefonu kapattı.

Genç doktor umduğunu bulamamıştı. Yaşanılanların sadece onu bu denli derinden etkilemesi çok garipti ona göre. Savcının onunla paylaşmadığı şeylerin olabileceğinden şüpheleniyordu ki çok vakit geçmeden hakikate dönüştü kuşkuları. Savcıyla görüşmesinin üzerinden yaklaşık yarım saat sonra masasının üzerinde duran telefon yeniden titremekteydi. Kemal için yeni bir mesaj vardı ve gönderen Savcıydı. Adli hekim bir çırpıda mesajı okudu, Savcı ona ‘’Doktor Bey bu işin peşini bırakın. Üst makamlar olayın takipçisi olacaklar. Bugünden itibaren ben de dosyayı kendi adliyemde kapatıyorum. Mesajımı da lütfen silin!’’ diye yazmıştı. Kemal telefonun ekranına öylece bakakalmıştı. Savcının isteksiz konuşması da bundanmış diye düşündü. Tabip haklı çıkmıştı. Resmi makamlar onun bu olayla ilgilenmesini istemiyordu. Taşlar yerine oturmuştu artık. Gelen mesaja ‘’Tamam,’’ diyerek cevap verdi ve masadan kalkıp hastane morgunun yolunu tuttu.

Morgdaki odasına vardığında aklı allak bullaktı. Ne yapması gerektiğinden emin değildi ancak bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Odasının içinde voltalar atarak düşünüyordu. Başının belaya girmesini istemiyordu, lakin kenara çekilip bir şeyler yapmamak ona göre değildi. Kemal bu işin peşini bırakamazdı, bırakmamalıydı.

Genç adam masasının başına oturdu ve müsvedde bir kâğıdı önüne çekiverdi. Hızlı bir şekilde hem okuldan hem de kitaplardan öğrendiği şeyleri alt alta yazıyordu. Elinde benzer iki cinayet, iki farklı şehir, aynı şekilde ayarlanmış enteresan bir düzenek ve diğer birkaç ipucu vardı. Bildiklerinin tamamını yazmıştı. Cevap aranması gereken soruları da ipuçlarının hemen altında listelemeye başladı. İlk bilmek istediği, kızların akraba olup olmadıklarıydı ancak bunu öğrenmek için DNA sonuçlarının gelmesini beklemeliydi. Bu, en az iki gün sürerdi. Diğer merak ettiği konu ise cinayetlerin neden bu şehirlerde işlendiğiydi. Kafasını kurcalayan son husus ise ikinci cinayetin bir kopya cinayet mi olduğu yoksa seri bir cinayetin öteki parçası mı olduğuydu ve bu ikilemle ilgili elde dişe dokunur bir kanıt yoktu. İçinden bir ses genç doktora aradığı kişinin bir seri katil olduğunu söylüyordu ve o sesin haklı olması durumunda bu katilin sadece iki cinayetle durmayacağına şüphe yoktu.

Elinde olan bilgilerin azlığından dolayı oldukça umutsuzdu. İlerleyen günlerde yeni bilgiler elde edebilirdi ancak bunun için polislerle görüşmeye, bazı resmi evraklara ulaşmaya ihtiyacı vardı ve bu imkansızdı. O sadece tıbbi verilere erişebilirdi. Gerçekleşecek yeni bir cinayetin televizyon veya radyoda haber yapılmayacağınıda az çok biliyordu. Ona bu olaydan el çektirenlerin haber programlarına izin vermeleri beklenemezdi. Hastaneden, medyadan veya adliyeden bilgi alamayacağından emindi ancak insanlardan bilgi almasının önünde hiçbir engel yoktu. Genç doktor kendi göbeğini kendi kesecek, hekim arkadaşlarından yardım isteyecekti.

Kemal, masasında duran kâğıdın arkasını çevirdi ve asistanlık döneminden hatırladığı adli tabiplik yapan tüm arkadaşlarının adlarını yazmaya başladı. Sırasıyla her birine akademik bir çalışma yaptığını, bu tarz farklı vakalarla ilgilendiğini belirten ve karşılaştıklarında ona haber vermelerini rica eden birer mesaj attı. Yeni bir vaka olacak mıydı, olsa bile ona haber verecekler miydi bilmiyordu ancak denemekten zarar gelmezdi. En azından küçük de olsa bir adım atmış olmanın verdiği teselli ile beklemekten başka çaresi yoktu.

Arkadaşlarına mesaj attıktan iki gün sonra bir geri dönüş almıştı Kemal. Bu mesaj hem doğru bir plan yaptığı için onu sevindirmiş hem de bir cinayetin daha işlendiğini öğrendiği için üzmüştü. Ankara’da paratonere bağlanmış bir kız çocuğunun yanmış cansız bedenine ulaşılmıştı. Genç doktor hemen mesajı gönderen meslektaşını aramış ve otopsiyi en fazla ne kadar bekletebileceklerini sormuştu ancak artık çok geçti. Otopsi yapılmış ve ceset kimsesizler mezarlığına gönderilmişti. Ankara’daki hekimden öğrendikleri Samsun’daki kıdemlisinin söyledikleri ile birebir aynıydı ve Kemal’in elinde yeni bir ipucu yoktu. Artık emin olabildiği tek şey bu cinayetlerin bir seri katil tarafından işlendiğiydi.

Adli tabip eşyalarını toplamış, odasını kilitlemişti. Eve varıp dinlenmek istiyordu bir an önce. Başı ağrıdan çatlamak üzereydi. Kilitlediği kapıdan birkaç adım öteye henüz gitmişti ki telefonunun çalmasıyla irkildi. Arayan Samsun’daki kıdemlisiydi. Genç doktor hemen yanıtladı telefonu ve arkadaşından direkt konuya gelmesini rica etti. Nihayet beklediği haber gelmişti; kızların ikisi akrabaydı.

Kemal’in yüzüne hınzır bir gülümseme yerleşmişti. Cinayetleri çözmeye bir adım daha yaklaştığını hissediyordu. Konuşmayı hemen sonlandırıp odasına geri dönmek ve yazdıklarını gözden geçirmek niyetindeydi. Telaşla ‘’Çok teşekkür ederim,’’ diyerek meslektaşının sözünü kesmiş ve telefonu kapatmaya yeltenmişti. Kıdemlisinin ‘’Dur, dahası var!’’ cümlesiyle bir anda duraksadı. Telefonu kapatamamıştı. Samsun’daki arkadaşı inanılması zor şeyler anlatıyordu. Son üç gün içerisinde işlenmiş ve gizli bir şekilde otopsisi yapılmış iki cinayet daha vardı. Cinayetlerden biri Malatya’da diğeri de Niğde’de işlenmişti. Kurulan mekanizmalar da Erzincan’daki ilk cinayettekinin birebir aynısıydı. Polisin ve bölge savcılarının tutumu bu hususta fazlasıyla hassastı, tüm raporlar gizli bir şekilde kayda geçirilmişti. Hem yetkililerin hassasiyetleri hem de o illerde Kemal’in iletişimde olduğu birileri olmadığından genç doktorun olan bitenden haberi olmamıştı. Kıdemlisinin anlattıklarına göre bu olaylardan fazlası da vardı. Niğde’de bulunan ceset yanmamıştı. Kurulan paratoner hava kapalı olmasına rağmen yıldırım çekmemişti ve tutuşturamamıştı etrafını. Yanmayan kız çocuğu yaklaşık 11 yaşlarındaydı ve otopsi sonuçlarına göre elle boğularak öldürülmüştü. Vücudunda boğulmaya dair izler dışında olağandışı hiçbir iz yoktu.

Kemal telefonu çoktan kapatmasına ve odasına geçmesine rağmen kendine gelemiyordu. Ceset sayısı beşe yükselmişti ve tüm cinayetler çok kısa bir süre içinde işlenmişti. Beş küçük kız çocuğunun vahşice öldürülmesinden daha kötü pek az şey olabilirdi. Genç doktor daha fazla vakit kaybetmeden kendini toplamalı ve yeniden işe koyulmalıydı. Zira her geçen gün yenisi eklenebilirdi öldürülen çocuklara. Kemal üzerindeki ölü toprağını attı ve yeni bir kâğıdı önüne alarak kafasından geçirdiklerini derlemeye başladı. Kıdemlisinin anlattıklarından ve kendi yaptığı otopsiden başka bilgisi yoktu ancak ona göre parçaların birleşmesiyle bir sonuca varılabilirdi.

Önüne çektiği kâğıdın başına kocaman harflerle ‘PARATONER CİNAYETLERİ’ yazmıştı. Vakaların en büyük ortak özelliği öldürülenlerin kız çocukları olması ve aynı düzeneğin kullanılmasıydı. Kemal başlığın hemen altına cinayetin işlendiği illeri sıraladı. Erzincan, Samsun, Ankara, Niğde ve Malatya’dan oluşan illerin her birinin yanına kendi baş harflerini iliştirdi. Vakaları işlendiği ilin baş harfiyle adlandıracaktı. Genç doktor cinayetleri isimlendirdikten sonra beş cinayetin de ortak özelliklerini listelemeye koyuldu. İlk iki cinayetin akraba olduğu kesindi ancak diğer kızların laboratuvar sonuçlarını bilmiyordu. Doktor maktullerin arasında kan bağının olduğunu kabul etme eğilimindeydi. Ortak özelliklerin ilk maddesine ‘akrabalık’ yazdı ve yanına bir soru işareti kondurdu. Cinayetlerin bir diğer ortak özelliği de aynı hava şartlarında işlenmiş olmasıydı fakat cinayetlerin tabiatları gereği bu, beklenen bir durumdu. Paratonerin olması ancak yağmurlu ve kapalı bir günde anlamlıydı.

Katil hiçbir kızın kanını akıtmamıştı. Niğde’de bulunan yanmamış küçük kızın da bedeninde kesi, yara veya çizik yoktu. Bu durum Kemal için oldukça ilginçti, cinayetleri işleyen yahut işlenmesini sağlayan kişi kan akmasını istemiyor gibiydi. Adli tabip vakalara zamansal olarak baktığında da bir gariplik vardı. Cinayet mahalleri birbirlerine uzaktı ve bazı çocukların cesetlerine çok yakın zamanlarda ulaşılmıştı. Kemal’e göre kızları düzeneklere bağlayan tek bir kişi değildi ancak bu da sadece bir varsayımdan ibaretti. Doktor ayrıca Erzincan’da olay yerine gitmiş ve polislerle konuşabilmişti. Oradaki polislerden öğrendiği kadarıyla olay yerinde farklı bir delil daha vardı; iğneye geçirildikten sonra sıkıca düğümlenmiş bir ip. Büyük bir yangında alelade bir ipin yanmaması oldukça garipti. Doktora göre bunun bir anlamı vardı ve üzerinde durulmaya değerdi. Saat gecenin ortalarına yaklaştığında Kemal tüm düşündüklerini kâğıda geçirmişti ancak listelemek ve yazmaktan öteye gidemiyordu. Kalemini masaya bıraktı ve sandalyesine yaslanarak iyice gerindi. Karşı duvarda bir Türk bayrağı ve hemen yanında da Türkiye haritası asılı duruyordu. Öylece karşısındaki duvara bakıyordu doktor, kilitlenmiş kalmıştı. Filmlerdeki harita üzerinden olay yeri işaretlemenin gerçekten bir işe yarayıp yaramadığını düşünüyordu. Çok geçmeden tekrar masasına eğildi ve biraz ilerisindeki kalemlikten bir avuç raptiye aldı. Komik hatta çocukçaydı ona göre harita üzerinden işaretlemeler yapmak ancak denemekten bir zarar gelmezdi. Daha iyi bir fikri de yoktu zaten. Ayağa kalktı ve sırasıyla cinayetlerin işlendiği illerin üzerine raptiyeler yerleştirdi. Kolay kısmı halletmişti fakat bir sonraki aşamada ne yapıldığını bilmiyordu. Aralarında bir bağıntı olsa dahi bunu nasıl çözeceği hakkında bir fikri yoktu. Çok kez izlemişti, ip kullanılıyorlardı neredeyse tüm filmlerde. O da kullanabilirdi. Hızlıca odasının yanında bulunan morga gidip kadavra kapatma ipinden bir yumak alıp döndü. Sağ eline doladığı ipleri raptiyelerden geçiriyor ve diğerlerine gelişigüzel bağlıyordu. Duvarda ip ve raptiyelerle dolu bir harita, bir bayrak ve haritanın hemen alt köşesine iliştirilmiş notlar durmaktaydı artık.

Kemal tekrar sandalyesine geçti ve duvardakileri izlemeye koyuldu. Haritanın üzerinde anlamsız geometrik şekiller oluşmuştu fakat genç adam kare ve üçgenlerden oluşan figürleri ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir türlü anlamlandıramıyordu. Bu işin filmlerdeki gibi yürümediğini anlamaya başlamıştı artık. Elindekileri sürekli baştan okumaktan ve gözlerini duvara dikmekten oldukça yorulmuştu. Başını arkaya doğru hafifçe yasladı, göz kapakları kapanmak üzereydi. Kısılmış gözleri duvarı hayal meyal seçebiliyordu ki aniden çok garip bir şey oldu. Bayrağın üzerindeki yıldızın aynısından haritada da vardı. Genç doktor duraksamıştı, uykusuzluk ona oyun oynuyor gibiydi. Şayet bu bir yanılsama değilse elinde büyük bir ipucu olabilirdi. Gözlerini hızla ovuşturdu ve ayağa kalktı. Olabildiğince acele şekilde raptiyelere geçirilmiş ipleri çözdü ve yeniden sağ eline doladı. İpleri tekrardan raptiyelere geçirirken bu defa her ilin ardından karşı çaprazına geçiyor ve olay mahallerini atlamadan devam ediyordu. Gerçekten de beş il çapraz şekilde bağlandığında oldukça düzenli kenarlara sahip bir yıldız çıkmıştı haritanın üzerinde. Kemal, istediği anlamlı şekle ulaşmış gibi hissediyordu ancak büyük bir sorun vardı. Keşfettiği yıldızın ne anlama geldiği ile ilgili en ufak bir fikre sahip değildi.  Şeklin neresine odaklanmalıydı bilemiyordu; ortasına mı, kollarına mı, yoksa tamamına mı?

Su gibi akıp geçmişti zaman. Doktor koca geceyi düşünerek, çizerek ve iplerle oynayarak tüketmişti. Ortada elle tutulur bir şey yoktu hala. Yazdığı tüm kağıtları tekrar okuyacak ve sil baştan bir özet daha çıkaracaktı. Ertesi günün cumartesi olması umurunda değildi, gerekirse tüm hafta sonu bu şekilde geçip gidecekti.

Okuyup yazma döngüsünü her seferinde biraz daha kısaltarak üç kez tekrarlamıştı Kemal. Elinde kalan son kâğıtta kocaman harflerle iğne, yıldız, düğüm, ateş, yıldırım ve kız çocuğu yazmaktaydı. Birbirlerinden oldukça alakasız görünen bu kavramların arasındaki ilişkiyi tek başına bulması imkânsız duruyordu.

Bilgi birikiminin sınırlarının farkında olan genç doktor, çağdaşı her insanın yaptığı gibi internette uzun bir araştırma yapmaya karar vermişti. Farklı sıralamalarla yazdığı kelimeleri saatlerce aratmış ancak rüya tabirleri, büyüler ve mistik öğretiler dışında anlamlı bir şey bulamamıştı. Akılcı yanı her ne kadar ihtimal vermese de diğer yandan içinden bir ses bulduklarının çok da anlamsız olmadığını söylüyordu. Aklına takılan bir internet sitesine tekrar bakmaya karar verdi. Kutsal metinlerin, farklı sembollerin ve inanılması güç iyileştirme reçetelerinin paylaşıldığı sitede acayip isimli bir ritüel dikkatini çekmişti ve yazılanları zihninden bir türlü atamamıştı.

Doktorun internette bulduğu tarifte hayvan ölülerinden yapılan bir şifa dileme ritüelinden bahsediliyordu. Bu reçeteye göre hayvanların kuyruklarına iğneler ve ipler bağlanıyor, ardından hayvanlar kanları dökülmeden öldürülüp yakılıyordu. Bazı toplumlara ve inanışlara göre kötü sayılan hayvanlar özellikle seçiliyor, eğer mümkünse seçilen bu hayvanların yağmur bulutlarına kurban edilmesi gerektiği belirtiliyordu.

Kemal’in okudukları korkunçtu. Bir insanın bu tarifi uygulayacak kadar canavarlaşması onun idrak edebileceği bir şey değildi ama bu vahşetin gerçekleştirilmiş olma ihtimalini göz ardı edemezdi. Düşünürken her ne kadar midesine ağrılar dahi girse ezoterik terimlerle bezeli bu tarif beş küçük kız çocuğuyla uygulanmış olabilirdi. Emin olmanın ise tek bir yolu vardı, daha çok okuyup daha çok araştırmalıydı. Elinde peşinden gidilebilecek bir şey vardı artık, ‘Bulut Ritüeli’ onun aradığı şey olabilirdi.

Kemal, güneş doğana kadar hiç ara vermeden,  ritüel ile ilgili ulaşabildiği her şeyi okumaya uğraşmıştı. Elleri uyuşuyor, gözleri kapanıyordu fakat kaybedecek vakit yoktu. Gece boyunca farklı dillerde yüzlerce yazıyı okumuş, yeni ve ilginç onlarca bilgiyi not almıştı. Bahsi geçen mistik tören her açıdan elindeki vakalar ile uyuşuyordu. Başka çaresi yoktu, araştırmasının gidişatını bu ritüel üzerinden çizecekti. Okuduklarına göre kurbanlar, ölüler, boyutu fark etmeksizin yıldız şeklinde yerleştirilmeli; Tanrı’ya adak adayan kişi bu törenler sırasında yıldızın ortasında kalan bölgede bulunmalıydı. Ayrıca beş kurbanın tamamı kanı akıtılmadan öldürüldükten hemen sonra yağmur yağarken yakılmalıydı. Yağmur yağarken bir şeyi yakmak gerçekten zordu ve bu vakalardaki mekanizma bu amaca yönelik muazzam bir sistemdi. Adli Tabip buldukları karşısında hem dehşete kapılmış hem de çözmeye yaklaştığını hissettiğinden umut dolmuştu.

Kemal hem üzerindeki bezginliği atmak hem de haritayı yeniden incelemek için tekrar ayaklandı. Oturmaktan beli yamuk bir kolon gibi yekpare hale gelmişti ve omurgasını çatırtılar çıkartarak zar zor düzleştirebiliyordu. Masasından iki üç adım uzakta bulunan duvarın üzerine asılmış ilçeler haritasına bir kez daha uzunca baktı, yıldızın ortasına odaklanmıştı. Orta bölgede Yozgat’ın, Kayseri’nin ve Sivas’ın ilçeleri bulunmaktaydı. Alandaki ilçelerin büyük çoğunluğu Sivas il sınırları içerisindeydi. Kemal, bu üç ilin bahsi geçen tüm ilçelerine bakması gerektiğinin farkındaydı ancak bu ona pek de mümkün gelmiyordu. Haftaları yahut ayları yoktu, zira okuduklarından çıkardığı sonuca göre kızlardan biri öldürüldükten sonra yanmadığı için ritüel henüz tamamlanamamış olabilirdi ve bu cinayetleri planlayacak kadar psikopat bir zihin yeni bir kurban vermekten çekinmeyecekti.

Saatlerle yarışmak zorundaydı genç tabip. Alanı çok hızlı tarayabilmeliydi. İşe ilk olarak haritadaki ilçeleri liste halinde yazmakla başladı. Sayfanın sonuna geldiğinde adli tabibin listesinde dokuz ilçe ve Sivas şehir merkezi vardı. Bölgede yaşayan binlerce insanın içinden katili yakalamak olanaksızdı. Kemal, umudunu kaybetmiş bir şekilde birkaç kez ofladı ve hemen ardından masanın üzerinde birleştirdiği kollarının üzerine başını yavaşça indirdi. Yorgunluğuna yenik düştü ve uykuya dalıverdi.

Kemal, üç saatlik derin uykusundan bir hışımla uyanmıştı. Kendine büyük bir öfke duyuyordu, dışarıda bir kız çocuğunun daha öldürülme ihtimali varken o uyuyakalmıştı. Kendine göre sinirlenmekte hayli haklıydı ancak aklını tam manasıyla kaybetmiş de değildi. Hızla üzerinden attı faydasız gerginliğini. Son bir kez daha yazdıklarını okumalıydı, bıkmıyordu. Artık kaçıncı tekrarda olduğunu o da unutmuştu ki bir şeyi atladığını fark etti. Paratoner bir düzenek kurmak için çok ilginç bir fikirdi ve bu onun işine yarayabilirdi. Her şeyden önce kızların kurban sayılması için yağmur bulutları olmalıydı ve yıldırım çakmalıydı. Kemal, vakit kaybetmeden bölgenin hava durumuna baktı. Bir dahaki bulutların gelişinden önce olayı çözememesi kaybetmesi anlamına geliyordu. Hava durumuna göre genç doktorun yaklaşık iki günü vardı. Kısa bir gecede bu denli yol alan bir adam için bu süre hiç de az değildi.

Kemal’in hava durumuna baktıktan sonraki ilk işi bir paratonere nasıl ulaşılır onu öğrenmekti. Paratonerin internetten alınabilen bir şey olması onu epey şaşırtmıştı fakat genç hekime göre düzenekleri hazırlayan kişinin internet dışındaki alternatifleri kullanması da pek muhtemeldi. Paratonere ulaşmanın bir başka yolu olup olmadığını düşünmeye koyuldu. Yüksek binalara paratoner takılırdı ancak söz konusu bölgede Sivas’ın merkezi dışında fazla yüksek bina olmadığını biliyordu. Bu binalardan böylesi büyük bir aparatın çalınması ya da alınması gerçekten zor olmalıydı ancak Kemal’in aklına başka bir seçenek gelmiyordu.

Basireti bağlanan Kemal’insabah ezanını duymasıyla beyninde şimşeklerin çakması bir olacak, camilerin hepsinde paratoner bulunduğunu fark edecekti. Şayet katil, şehirden uzakta bir yerde yaşıyorsa ve paratonerleri internetten almadıysa temin etmesinin en kolay yolu çevre camilerin minarelerinden çalmak olmalıydı. Kemal listesindeki ilçelerde gerçekleşen cami hırsızlıklarıyla ilgili tüm yerel haberleri hızla araştırmalıydı.

Genç doktora yol gösterecek olan haber bir hırsızlık haberi değil, ilçedeki tüm camileri restore eden bir hayırseverin haberi olmuştu. Gazete haberine göre Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Karaçam köyündeki tüm camilerin dışı ismini vermeyen bir iş adamı tarafından yenilenmiş; cami minarelerinin balkon demirleri, camları ve elektrik aksamı restore edilmişti. Bu yardımlardan memnun olan muhtarın röportajına yerel ilçe gazetesi geniş yer ayırmıştı.

Sonunda Kemal bir yer ismi bulmuştu. Hedefi Karaçam köyü ve köyün muhtarıydı. Oyalanmadan yola çıkmalı ve gerçekleri aydınlatmalıydı ancak öncesinde eve gidip alması gerekenler vardı. On dakika gibi kısa bir sürede tüm notlarını toplamış, çantasına doldurmuş ve evin yolunu tutmuştu. Aklındaki tek şey hızla eve varıp üzerini değiştirmekti. Beş kilometrelik yolu fırtına gibi arkasında bırakmıştı. Evde bulabildiği en eski kıyafetleri üzerine geçirdi ve babasından kalma tabancasını yırtık kot pantolonunun beline sıkıştırdı. Oyalanma lüksü yoktu, aç olmasına rağmen mutfağa uğramadan dışarı attı kendini.

Genç doktor üç saatlik bir yolun ardından Karaçam köyüne varmıştı. Arabasından köyün girişine varmadan indi ve yürümeye başladı. Yırtık elbiseleri onu oldukça derbeder gösteriyordu ki zaten onun da niyeti öyle görünmekti. Ara sıra bilerek topallayarak daha da düşkün bir profil çizmeye çalışıyordu. Köye girdiğinde herkes acıyarak bakmalıydı ona. Şifaya ve yardıma muhtaç bir adam olarak bilinmeliydi. Böylelikle köylüler onu aradığına götürebilirdi.

On kadar kişi yanından tiksinerek geçip gitmişti doktorun. Kimse ona bir şey sormuyor onunla konuşmuyordu. Sıradan bir dilenci gibi sokakları geride bırakmış, köyün merkezine ulaşmıştı. Köy meydanında bulunan caminin önündeki bankta oturuyor, ara sıra başını göğe kaldırıp minarelerin ucuna bakıyordu. Minarelerin sadece birinde değil hiçbirinde paratoner yoktu. Katilin hesaplarının çarşıya uymadığı aşikardı ve Kemal doğru yolda olduğundan artık oldukça emindi. Tek düşünebildiği ise o andan itibaren ne yapacağıydı. Aradığı kişi bu köydendi ancak adını, sanını bilmiyordu. İnsanları yoldan çevirip şu ritüeli duydunuz mu diye de soramazdı.

Öğle ezanı okunmuş ve cemaat çoktan dağılmıştı. Kemal düşündüklerine o kadar odaklanmıştı ki ne namazın bittiğini ne de cami imamının yanında oturduğunu fark etmemişti. Bir ihtiyarın omzuna dokunmasıyla ürperdi.

Yaşlı imam, ona kim olduğunu ve ne aradığını sormuş ancak genç tabipten bir cevap alamamıştı. Hoca birkaç kez daha üsteledikten sonra bir anda sustu. Artık tek yaptığı kısık gözleri ile Kemal’e bakmaktan ibaretti. Derin bir sessizliğin ardından imam tekrar söze başlayacak ve Kemal’e hafif yüksek bir sesle ‘’Git buradan!’’ diyecekti.

Kemal neye uğradığını şaşırmış, put gibi kalmıştı. Hoca ise sözlerine devam etmekteydi, acelesi var gibiydi. ‘’Neden geldiğin belli evladım ama şifanı bu köyde bulamazsın. Birkaç cahilin lafı yüzünden insanlar tüm ülkeden buraya bir şarlatanı görmeye geliyorlar. Benden önceki hiçbir imam bu insanlara bu tarz şeylerin tamamen sapkınlık olduğunu anlatamamış, ben de anlatamadım. Varsa yoksa Bulut Hoca dedikleri bir iblisin adını anıyorlar. İnanabiliyor musun? Güya bir duayla yağmur yağdırıyormuş, bulutlara hükmedebiliyormuş. Ne safsata ama! Kaç defa devlete yazılar yazdım, bu köyde yanlış şeyler oluyor diye kaç kurumun kapısını aşındırdım bilmiyorum ancak ben bir çıkış yolu bulamadım. Köydeki üç beş kişi dışında kimse bana inanmaz ve camiye adım atmaz oldu. Bu köyü ben Allah’a havale ediyorum, iflah olmaz bunlar. Elimden gelense sadece senin gibi şifası olmayan dertlerden mustarip kişileri gördükçe uyarmak işte.’’

Yaşlı imam, Kemal’in işine yarayacak her şeyi anlatmıştı. Genç doktor internette okuduklarının ve ritüelin gerçek olduğundan adı gibi emindi artık. Şok olmuş, kanı çekilmişti. Kafasını zar zor toparlayıp imama sadece ‘’Tamam,’’ diyebildi ve imamın yanından ayrıldı. Yaşlı adamın sandığı gibi eve dönmeyecekti. Bu kadar yaklaşmışken Bulut’u kendi gözleriyle görmeliydi.

Kemal yavaşça biraz ilerideki mahalle bakkalına girdi ve ‘’Ben Bulut Hoca’yı arıyorum, nerede bulabilirim?’’ diye sordu. İmamın söylediklerinden anladığı kadarıyla önüne gelene Bulut’u sormasında bir sakınca yoktu. Köy halkı imama değil Bulut denen adama daha çok güveniyordu. Haklıydı genç doktor, sorduğu soru garipsenmemişti bile. Bakkal, Kemal’e ‘’Bir dakika bekle,’’ demiş ve çırağını çağırmıştı. Çırağına ‘’Abini ona götür,’’ diye de talimat vermişti.

Genç doktor bir yandan on iki yaşlarında bir çocuğu takip ederek Bulut’un evine gidiyor diğer yandan da çırağın yaşıtı kızları öldüren bir caniden övgüyle bahsedişini dinliyordu.

Kemal ve çırak eve varmıştı. Çırak geri dönmüş Kemal ise kapıda kalmıştı. Genç doktor kapıyı çalıp çalmamak konusunda büyük tereddüt yaşıyordu ki kapı açıldı. Kemal ne olup bittiğini anlamadan biri tarafından içeri çekilivermişti. Birkaç saniyelik hızlı yürüyüşün ardından kendini boş ve oldukça huzursuz edici bir odanın ortasında ellili yaşlarında kaba saba bir adamla karşılıklı duruyor bulacaktı.

Adli tabibin konuşmasına gerek yoktu zira Bulut’un yanında konuşmak yasaktı ve bu kuraldan çırak yolda gelirken ona laf arasında bahsetmişti. Dinleyebilirdi sadece. Bulut konuşacak, Kemal ise hayatının en zor cümlelerini duymak zorunda kalacaktı.

Simsiyah giyimli, insanı ürperten bir yüze sahip olan adam ‘’Kızlarım bitti ve birkaç beceriksiz yüzünden köyde paratoner kalmadı, bunların ikisini de senin temin etmen gerekecek. El değmemiş ve reşit olmayan bir kız çocuğu bulman ve sonrasında bana getirmen gerekli, aksi takdirde yapacaklarımızın bir tesiri olmayacaktır. Bu iki ihtiyacı tamamladıktan sonra seni tekrar bekliyorum. Anlattıklarımı harfiyen uygularsan yağmur bulutları ateşle buluştuğu gibi çözülecek tüm dertlerin, iyileşecek dermanı olmayan hastalıkların,’’ diye anlatıyordu.

Duyduklarından dolayı Kemal’in nutku tutulmuştu, artık istese de soru soramazdı. Gerçekti okudukları, doğru çıkmıştı tahminleri. Hastalığı çaresiz insanlar bu adama geliyorlardı ve bu korkunç ritüeli uyguluyorlardı. Hayırsever iş adamı da bu şifa dilenenlerden biriydi yalnızca, camilere yapılan yardım boşa değildi. Eldeki malzeme bitince dikkat çekmeden köye yenilerini getirtmenin en gizli yolu buydu. Yardımdan kimse şüphelenmezdi. Köylülere göre şifa talep edenlerin musibetleri bu tariflerle defoluyor, bu karanlık adam da aklınca inandığı şeye kurban vermiş oluyordu. İşittikleri dehşet vericiydi. İçinden bir ses silahını çıkarıp bu adamı alnının ortasından vurması gerektiğini söylüyordu ancak bu çözüm değildi. Sessizce evden çıkıp, bu gaddar üfürükçüyü adalete teslim etmeliydi. Böyle caniler için ölüm ancak bir hediye olurdu.

Kemal, adamın tüm tavsiye ve isteklerini dinledikten sonra başını onaylar gibi hafifçe öne eğdi ve evden ayrıldı. Köyü hızla terk edip kendini arabasına attı, hala berbat hissediyordu. Adamın dokunduğu kolunu yerinden söküp atmak, üzerindeki kıyafetleri yırtıp parçalamak istiyordu. Tüm kapı ve pencereleri kapalı arabanın içinde avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan da küfürler saydırıyordu.  Köydekilerden, şifa dilerken dehşet saçanlardan, lanet yüzlü adamdan ve hatta haklı çıktığı için kendinden iğreniyordu ancak olanlar olmuştu. Yapabileceği tek şey zaman kaybetmeden Bulut’u şikâyet etmek ve bir sonraki cinayetin gerçekleşmesini engellemekti. Kemal, gözlerinin yaşını sildi ve önce polisi arayarak isimsiz bir ihbarda bulundu. İhbarın ardından da Savcı Murat’ı arayarak tüm kanıt ve ipuçlarını paylaştı. Genç doktor üzerine düşeni fazlasıyla yapmıştı.

Kemal’in evine vardığı saatlerde savcılık ve kolluk kuvvetleri de Karaçam köyüne varmış ve doktorun belirttiği eve baskın düzenlemişti. Polis, evin alt katında farklı ezoterik kitaplara, kız çocuklarına ait eşyalara ve ölü hayvan parçalarına ulaşmıştı. Bulut ve yanındaki çalışanlar gözaltına alınmış, köylülerin karşı koymasına rağmen il merkezine götürülmüştü. Kolluk kuvvetleri ve yargı mensupları tarafından yürütülecek dava medyadan gizlenecekti. Böylesi bir vahşet çevre il ve ilçelerde infial yaratabilirdi. Uzun duruşmaların ve ayların sonunda ağırlaştırılmış müebbet cezası alan Bulut’un sadece kendi öz kızlarını değil farklı ailelerden onlarca kız çocuğunu da kurban ettirdiği ortaya çıkmıştı. Bulut sadece katil değildi, sapıktı da. Ritüellerden önce kızların kendine getirilmesini istediğini, onları taciz ettiğini itiraf etmişti. Tüm bunlar toplumun kabul edebileceği, insanların kaldırabileceği şeyler değildi.

Olayı çözen Adli Tabip Kemal ise bu denli büyük bir cehaletin ve vahşetin gizlenmesine karşıydı. Bazen adaletin sadece yerini bulmasının yetmeyeceğini düşünüyordu. Kamuoyundan saklanılan bu feci olayı sahte bir isimle açtığı internet hesabından herkesle paylaşacaktı. Ona göre Bulut’un kızlarının artık hayatta olmamasının tek suçlusu bir avuç cahil insan değildi, böylesine büyük bir batılın dallanıp budaklanmasına izin veren tüm insanlığın ayıbıydı olanlar. Bu tarz üzücü olayların bir daha yaşanmaması için herkesin çabalaması gerekmekteydi. Kemal kendi üzerine düşeni yapacaktı. Nefesinin yettiği yere kadar kadınlar, çocuklar ve masum tüm insanlar için savaşmaya kararlıydı.

Yorum Bırakın:

yorum

Önceki İçerikMEZAR TAŞI
Sonraki İçerikKORKULARIM VAR BENİM
Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

DÜŞÜNMEDEN

MEZAR TAŞI

ZEYNEP ATAKAN’LA RÖPORTAJ