Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

ÇANTA

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

MEZARLIKTAKİ CESET

DÜNYA’DAKİ SON ADAM

Reha Avkıran
Reha Avkıran
Reha Avkıran, GIRGIR dergisinde mizah öyküleri yazdı. Yine aynı dergide karikatürleri yayınlandı. Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü mezunu olan yazar, bir kamu kuruluşunda 25 yıl çalıştıktan sonra kendi deyimiyle özgürlüğüne kavuştu. Reha Avkıran 1962 doğumludur. Reha Avkıran'ın polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Galoşlarımızı takıp içeriye girdik.

Olay Yeri Şubesi’nin elemanları çalışıyorlardı. Elindeki delil torbasının ağzını kapatmakla meşgul bir memur eliyle yan taraftaki kapıyı işaret etti. “Hoş geldiniz Komiserim. Oktay Komiserim mutfakta.”

Oktay Komiser’i, kan gölüne dönmüş zeminde sırt üstü yatan, karın ve göğüs bölgesinde bıçak yaraları bulunan maktulün başında bulduk.

“Kolay gelsin Oktay.”

“Eyvallah kardeş…” Eliyle maktulü işaret etti. “Şu hale bak… Yetmiş dört yaşındaki kadına yaptıklarına bak…”

“Yakınlarına haber verildi mi?”

“Kimi kimsesi yokmuş ki… Kocası yıllar önce ölmüş… On sene kadar önce de kızını kaybetmiş…”

“Cinayet aleti?”

“Yok, bulamadık. Belki evden çıktıktan sonra bir yere atılmıştır diye çocuklar çevreyi araştırıyorlar.”

Tezgahın üzerinde duran altılı bıçak setine ilişti gözüm. Nereye baktığımı fark eden Oktay Komiser, “Baktık aslanım, baktık,” dedi, “temizler.” Yılların tecrübesiyle kuşanmış, nice olay yeri, nice ceset görmüş Oktay Komiser’i ilk kez bir olay yerinde böyle sinirli görüyordum.

Amirim maktulün yanına çömelerek boğazını incelemeye başladı. “Bu morluklar…”

“Boğazını sıkmış kadıncağızın ama doku ya da parmak izi için hiç heveslenme. Deri eldiven kullanıyormuş.”

“Bu izler…”

“Eldivenin dikiş izleri. Fotoğraflarını çektik kaybolmadan.”

“İyi etmişsiniz,” dedi Amirim ayağa kalkarken.

“Odaları dağıtmış. Açmadığı dolap, çekmece kalmamış,” dedi Oktay Komiser. “Ama ne götürdüğünü bilemiyoruz.”

“Evet,” dedi Amirim sıkıntıyla, “bir yakını olsaydı evdeki eksikleri söyleyebilirdi bize.”

“Temiz iş çıkarmış şerefsiz,” diyerek derin bir nefes bıraktı Oktay Komiser. “Hiçbir şey bulamadık evde. Bir takım parmak izleri aldık ama onlar da büyük ihtimalle maktulündür.

“Karşılaştırabilmek için komşuların da parmak izlerini alalım.”

“Gönderirim çocuklardan birini.”

“Tek bir kıl… tüy… ter damlası?”

“Yok kardeş… Hiçbir şey yok… Kadın çok titizmiş, ev çok temiz. Tek bir kıl bile olsaydı bulurduk inan.”

Amirimin de suratı düştü. Güne iyi başlamamıştık.

“İhbarı yapan kim?”

“Üst kat komşusu. Saime Hanım’ı sabah kahvesine çağırmak için aramış. Telefon açılmayınca merak edip aşağı inmiş.”

“Eve nasıl girmiş?”

“Yedek anahtar varmış kadında.”

Savcı ile birlikte gelen Adli Tabip, cinayet saatinin dün akşam 18.00 ile 20.00 arasında olduğunu söyledi. Savcı da her zamanki gibi, “Dosya sizin. Gelişmelerden an be an haberim olsun,” dedi. Savcının arabasına atlayıp gittiler.

Maktulü Adli Tıp’ın morguna gönderdik. Evin çevresinde yapılan aramalar da sonuç vermemiş, cinayet silahı bulunamamıştı. Elemanları toparlanan Oktay Komiser, “Bugün alırsınız parmak izi sonuçlarını ama siz yine de fazla ümitlenmeyin,” dedi.

***

“Saime Abla çok iyi bir insandı,” dedi üst kat komşusu Makbule Hanım. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Elindeki mendille gözlerinden akan yaşları silerken, “Çok yardımsever bir insandı,” dedi. “Bizim üzerimizde de çok büyük hakkı var… Allah rahmet eylesin… Böyle bir ölümü hak etmedi…”

“Bir yakını…”

“Yoktu… Süleyman Bey vefat edeli yirmi yılı geçmiştir herhalde. Ardından kızını kaybetti. Bir kız kardeşi kalmıştı hayatta, o da İzmir’de yaşıyordu zaten, sanırım üç-beş yıl olmuştur, onu da kaybedince akrabası kalmamıştı. ‘Ne günah işledim ki Allah bana en yakınlarımın ölüm acısını tattırdı,’ demişti bir seferinde.”

“Maddi durumu hakkında bir bilginiz var mı?”

“Eşinden kalan emekli maaşı ve kira geliri vardı. Süleyman Bey’i kaybettikten sonra birlikte yaşadıkları evde kalmak istememiş, orayı kiraya verip buraya taşınmıştı. ‘Bana büyük o ev, temizliğiyle, bakımıyla baş edemem bu yaştan sonra,’ demişti.”

“Evinin kendisinden sonra kime kalacağı hakkında bir vasiyetname hazırlatmış mıydı?”

“Şu kanserden ölen bir profesör hanım vardı hani… Doktordu galiba… Adı aklıma gelmiyor…”

“Türkan Saylan mı?” dedim.

“Hah, işte onun kurduğu derneğe kalacaktı bütün varlığı.”

“Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.”

“Evet, oraya. Çocukların okumasını isterdi. Mahallede de okul ve kurs masraflarına yardım ettiği birçok çocuk vardı.” Eliyle kapısı kapalı odayı işaret etti. “İlker’in dershane ücretini de ödedi rahmetli.”

“İlker oğlunuz mu?” diye sordu Amirim.

“Evet,” diye cevap verdi Makbule Hanım. “Bir ara yanlış kişilerle arkadaşlık etmeye başlamıştı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Saime Abla sağ olsun, konuştu, ilgilendi oğlanla. Benim tahsilim yok diye beni küçümsüyor, söylediklerime önem vermiyor ama Saime Abla konuşunca etkisi oldu üzerinde, yeniden okula döndü, şimdi de üniversite sınavlarına hazırlanıyor.”

Hep öyle olur zaten. Hiç kimse kendi çocuğuna toz kondurmaz, ben çocuğumla ilgilenmedim, eğitimini veremedim demez, suçlu olan, kötü olan hep başkalarının çocuğudur. Bu İlker’i defterime not ettim.

“Peki Saime Hanım’ın evine kimler girer çıkardı? Sık görüştüğü, samimi olduğu birileri var mıydı?”

“Misafir ağırlamayı çok severdi rahmetli. O yaşına rağmen sağlığı, gücü kuvveti yerindeydi. Yaptığı pastaları, börekleri komşulara ikram etmeyi çok severdi. Çocuklar yararına yapılan kermeslere de götürürdü yaptıklarını. Çok bilgili, çok da hoşsohbet bir insan olduğu için seveni çoktu, misafiri eksik olmazdı.”

“Sizde evinin yedek anahtarları varmış.”

“O kadar koşuşturmanın arasında birkaç kere anahtarını evde unutmuştu. İki yıldır filan bende vardı yedek anahtarı.”

“Nerede tutuyordunuz?”

Makbule Hanım eliyle girişteki portmantoyu işaret etti. “Portmantodaki kancaya takardım.”

“Dün evinize giren çıkan oldu mu?”

“Dün? Hayır. Ben bütün gün evdeydim. İlker de dershanedeydi.”

“Peki Saime Hanım bir yere çıkmış mıydı?”

“Sabah kahveye gelmişti bana. Ama fazla oturmadı, ‘Gülşen’in kızına İngilizce çalıştıracağım,’ deyip kalktı. Sonra bir yere çıktı mı bilmiyorum.”

“Gülşen?”

“Çaprazımızdaki apartman. İkinci kat.”

Apartmandaki diğer komşularla görüştük. Makbule Hanım’dan öğrendiklerimizden daha fazla bir şey söyleyen çıkmadı.

Gülşen Hanım’ın iznini alarak kızıyla da kısa bir görüşme yaptık. Çocuk bir buçuk saat çalıştıklarını, o zaman zarfında gelen giden olmadığını söyledi. Saime Teyze’nin daha sonra bir programının olup olmadığını bilmiyordu.

Esnafı dolaşıp son zamanlarda etrafta dolanan tanımadıkları, şüpheli birilerini görüp görmediklerini sorduk. “Son zamlardan doğru dürüst müşteri gelmez oldu, sıkıntıdan bütün gün dükkanın önünde pinekliyoruz, görseydik dikkatimizi çekerdi,” dediler.

***

Canımız sıkkın bir halde merkeze döndük. Elimizde hiçbir şey yoktu. Soruşturmaya nereden başlayacağımızı bilemiyorduk. Genellikle “içerden dışarı” yöntemini kullanırdık. “Bu ölümden kim fayda sağlar?” sorusunu sorarak maktulün en yakınlarından başlardık araştırmaya. Fakat bu olayda elimiz kolumuz bağlanmıştı. Saime Hanım’ın hiçbir akrabası hayatta değildi. Komşularıyla sorunu olmayan, çevresinde sevilen bir insandı. Yetmiş dört yaşında bir kadınla kimin ne derdi olabilirdi ki? Katille kurban arasında herhangi bir bağ olmayan cinayetler çözülmesi en zor olanlardı, hadi kıvırmadan söyleyeyim; bu tür cinayetlerin failleri çoğu zaman bulunamazdı.

“Sen şu Makbule Hanım’ın oğlunu bir araştır bakalım,” dedi Amirim. “Oğlan yine o yaramaz arkadaşlarıyla gezip tozmaya başlamış mı öğrenelim.”

Bilgisayarımın tuşlarını tıkırdatmaya başlarken, “Anahtar meselesi mi aklınıza takıldı Amirim?” diye sordum.

“Evet,” diye cevap verdi Amirim. “Anahtar istediği zaman ulaşabileceği bir yerde… Kadın kendisinin kurs ücretini filan karşılayınca, ‘Etrafa böyle para saçtığına göre bu paranın gerisi de vardır elbet,’ diye düşünmüş olabilir… Çevrenin dikkatini çeken birileri de görülmemiş o gün, apartmana giren çıkan bir yabancı olmamışsa…”

“İçerden birinin işi olabilir,” diye tamamladım Amirimin cümlesini.

İlker ve üç arkadaşı iki yıl önce kafaları çekmişler, içkileri bitince de bir marketten bira çalmışlar. Daha doğrusu çalmaya çalışmışlar. Bir market çalışanı bu salakların parkalarının ceplerine bira kutularını attığını görüp de güvenliğe haber verince enselenmişler. Karakol, tutanak derken market sahibi ailelerin yalvarmalarına dayanamayıp şikayetinden vazgeçmiş de yırtmışlar.

“Yarın dershaneye git de biraz sohbet et bakalım şu çocukla,” dedi Amirim.

Akşamüzeri, evden aldığımız parmak izlerinin sonuçları geldi. Saime Hanım’ınkilerin haricindeki izler birkaç komşusuna ait çıkmıştı.

“Bir şey çıkacağından hiç umudum yoktu,” dedi Amirim. “Katilin eldiven taktığını zaten biliyorduk… Koca günü hiçbir şey yapamadan boşu boşuna geçirdik.”

“Sabah ola hayrola,” diye geçirdim içimden.

***

Öğlen tatilinde dershane çıkışında yakaladım İlker’i. Olay günü akşama kadar dershanede olduğunu, derslerin akşam altıda bittiğini söyledi. Adli Tabip cinayet saatinin 18.00 ile 20.00 arasında olduğunu söylemişti. Herhangi bir vasıtaya binmeden, yürüyerek bile yarım saat içinde Kızılay’dan Küçükesat’a gitmesi mümkündü. Ne düşündüğümü anlamış gibi, “Dershaneden çıktıktan sonra birkaç arkadaşla birlikte bira içmeye gittik,” dedi, “on bire geliyordu eve gittiğimde.”

Biraz ileride durmuş, konuşmamızın bitmesini bekleyen arkadaşları da ifadesini doğruladılar. Gittiklerini söyledikleri kafeye uğradım, garsonlara İlker’in fotoğrafını gösterdim. Dün gece sadece birkaç bira içip yiyecek hiçbir şey sipariş etmeden koca masayı işgal eden grubun içinde olduğunu hatırladılar.

Amirimi arayıp konuşma hakkında bilgi verdim, merkeze dönmek üzere yolda olduğumu söyledim. Cinayet mahalline gelmemi söyledi.

Saime Hanım’ın evine gittiğimde Amirimi ve Makbule Hanım’ı salondaki yemek masasının üzerine yayılmış siyah beyaz onlarca fotoğrafın başında buldum.

Karşısındaki sandalyeye oturmamı işaret ederek, “Katilin götürmüş olabileceği ziynet eşyalarının dökümünü yapmaya çalışıyoruz,” dedi.

“Evet,” dedi Makbule Hanım elinde tuttuğu fotoğrafa bakarak, “Bu kolyeyi rahmetli kocası ilk evlilik yıldönümlerinde almış. Kıymetli bir şeye benziyordu ama Saime Abla için manevi değeri daha büyüktü.”

Saime Hanım’ın başka bir fotoğrafını işaret etti Amirim. “Ya burada taktığı?”

“Bu broş da eşinin hediyesiymiş. Kızları doğduğunda almış. Arada bir kullandığı olurdu.”

Amirimin kenara ayırdığı fotoğraflardaki takıların yakın plan fotoğraflarını çektim. Birkaç kolye, bilezik, saat, yüzük, küpe…

Makbule Hanım’a yardımları için teşekkür edip Merkez’e döndük.

Çektiğim fotoğrafları büyük ebatlarda bastırıp Hırsızlık Şube’sindeki arkadaşlara verdim. Kuyumculara, rehincilere gösterecekler, bu takılardan satmaya çalışan birinin olup olmadığını öğrenmeye çalışacaklardı. Çalıntı mal alıp satmaktan sabıkalı birkaç kişinin adresini alıp Amirimle ziyaret ettik ama bir şey çıkmadı. “Bir tarafına sokacak değil ya!” dedi Amirim. “Eninde sonunda bir yerde ortaya çıkacak bu takılar.”

Hava kararmaya başlamıştı. Bülbülderesi Caddesi’nden Kolej’e doğru iniyorduk ki telsizden gelen anonsla birbirimize baktık. Küçükesat Bardacık Sokak’ta, sokak ortasında bir cinayet işlendiği bildiriliyordu. Bir de ağır yaralı vardı.

“Bardacık, Saime Hanım’ın evine yakın değil mi?” diye sordu Amirim.

“Yakın,” diye cevap verdim, “hemen paraleli.”

Merkez’e olay yerine hareket ettiğimizi bildirdik.

***

“İki kişi bir şahsa saldırmış… Şahıs direnince arbede çıkmış, bıçaklar çekilmiş…  Saldırganlardan biri mevta, şahsın kendisi de ağır yaralı… Geldiğimizde çok kan kaybetmişti… Ambulans çağırıp hastaneye gönderdik…” şeklinde durumu şipşak özetledi olay yerine ilk intikal eden ekipteki kıdemli memur.

Saldırganlardan biri olduğu söylenen şahıs, yerde bir kan gölünün içinde yatıyordu. Birisi elinin hemen yanında, diğeri de az ötede kanla kaplı iki bıçak vardı.

“Öbür saldırgan nerede?” diye sordu Amirim.

“Adamın çetin ceviz çıktığını anlayınca kaçmış.”

Etrafta toplanmış kalabalığa göz atan Amirim, “Güvenlik şeridini biraz daha ileriden çekin,” dedi. “Olay Yeri İnceme gelene kadar kimse adımını atmasın içeri.”

Ekibin genç üyesi talimatı yerine getirmek için hareketlendi.

“Kurbanın üzerinden kimlik çıktı mı?”

“Siz gelmeden cesede dokunmak istemedik Komiserim.”

“İyi yapmışsınız,” dedi Amirim. “Görgü tanığı var mı?”

“Var Komiserim.” Eliyle önünde bulunduğumuz apartmanı gösterdi Memur. “Şu apartmanın üçüncü katında, balkonda sigara içen iki kişi şahit olmuşlar olaya.”

Ekip arabasının yanında bekleyen, kırklı yaşlarda gösteren tanıkların yanına gittik.

“Valla Komiserim,” dedi kendini Ertan olarak tanıtan. “Komşularımızı yemeğe davet etmiştik. Bizim hanımlar evde sigara içilmesinden hoşlanmıyorlar. Biz de Nazmi biraderimle yemekten sonra birer tane tüttürmek için balkona çıktık. Sigaralarımızı içip havadan sudan sohbet ederken birdenbire bağırış çağırış, küfürler duyduk. Sokakta üç kişi birbirine girmişti. Bir çantayı çekiştirip duruyorlardı.”

“Nasıl bir çantaydı bu?”

“Bildiğimiz spor çanta… Özelliği olan bir şey değildi, siyah beyaz bir spor çantaydı.”

“Çanta kimindi? Kim kimden almaya çalışıyordu?”

“Bilmiyoruz ki Komiserim, biz olayı fark ettiğimizde zaten çoktan birbirlerine girmişlerdi. Çantanın bir kulpu birinin diğer kulpu ötekinin elindeydi. Çekiştirip duruyorlardı. Önce sarhoş dalaşması sandık, sonra birinin elindeki bıçağı görünce işin ciddiyetini kavradık. Adam bıçağı salladıkça öteki çantayı önüne siper ederek kendini korumaya çalışıyordu. Bir ara punduna getirip bıçak sallayanının çenesine esaslı bir yumruk çıkardı. Adam bir yana, bıçak bir yana savruldu.”

“Dur bir dakika, dur… Nefes al biraz… Hangisi bıçak çekti? Hangisi yumruk attı?”

“Sıkıyı görünce arkadaşını bırakıp kaçan bıçak çekti. Hastaneye kaldırılan, yani yaralı olan da yumruk attı. Arkadaşının yıkıldığını gören öbürü, yani şurada ölü olarak yatan, elini cebine attı ama yumruğu vuran, yani hastaneye kaldırılan, üzerine atlayınca ikisi birlikte yere düştüler. Alt alta üst üste boğuşurlarken ikisinin elinde de bıçak olduğunu fark ettim. Ne kadar sürdü hiç bilmiyorum. İkisinin de üstü başı kan içindeydi. Bir süre sonra hastaneye kaldırılan dizlerinin üzerinde doğrularak ayağa kalkmak istedi ama başaramadı, yığıldı kaldı, diğeri kımıldamıyordu.”

“Öteki ne yapıyordu bu esnada?”

“Yediği yumruktan sersemlemiş olmalı ki, diğer ikisi boğuşurlarken yerden kalkamadı. Ne zaman ki hastaneye kaldırılanın ayağa kalktığını gördü, tabanları yağladı.”

O ana kadar sessizliğini koruyan Nazmi birader nihayet ağzını açtı. “Kaçarken çantayı da beraberinde götürdü.”

Nazmi’yle Ertan’ı sabah Merkez’e uğrayıp yazılı ifadelerini vermelerini söyledikten sonra balkonlarına geri gönderdik.

Cesedin yanına doğru yürüdüğümüz sırada yakından tanıdığımız bir sesin, “Oh yahu, hayat böyle ne kadar güzelmiş. Arada bir de olsa olay yerine siz önce gelseniz de biz de böyle hazıra konsak,” dediğini duyduk.

Olay Yeri İnceleme Şubesi’nin elemanları minibüsten indirdikleri spot ışıklarıyla olay yerini aydınlatacak düzeneği kurduktan sonra çalışmaya başladılar.  Biz de bu arada Oktay Komiser’le olayı değerlendirdik.

“Ben anlamadım,” diyerek kafasını kaşıdı Oktay Komiser. “Çanta kiminmiş? Kim kimden çalmak istemiş?”

“Biz de tam olarak anlamadık çantanın kime ait olduğunu. Bu ölen ve kaçanla, hastaneye kaldırılan şahıs sahibini tespit edemediğimiz çanta için birbirlerine girmişler.”

Yanımıza gelen memurun uzattığı kanıt torbalarını alan Oktay Komiser, “Bıçakları kriminale göndeririz… Bakalım kimmiş mevtamız?” diyerek etiketinde cüzdan olduğu belirtilmiş torbayı aldı. “Evladım bu ne? Niçin iki tane cüzdan var burada?”

“İkisi de kurbanın ceplerinden çıktı Komiserim,” diye cevap verdi memur.

Cüzdanların içinden çıkan kimlik kartlarına bakan Amirim, “Bu ölen… Bayram Polathan. ” dedi, “Osman Savgat da büyük ihtimalle hastanedeki.”

Yine de emin olmak için Nazmi ve Ertan’ı çağırttık. Koşa koşa geldiler. Kimlikteki fotoğrafa bakan Nazmi, “Evet Komiserim,” dedi, “hastaneye kaldırılan adam buydu.”

“Oğlum bu ne çetrefilli iş lan?” dedi Oktay Komiser. “Ben yine anlamadım. Adam cüzdanını kuzu kuzu vermiş de bir spor çanta için mi kestaneyi çizdirmeyi göze almış?”

“Çantanın onun olup olmadığından hâlâ emin değiliz.”

“Nasıl değiliz? Adamın önce cüzdanını gasp etmişler, sonra da çantasını almak istemişler işte. Herif, ‘Madem cüzdanımı aldınız, siz de bana çantanızı verin bari karşılığında,’ mı demiştir sence?”

İki gün önce Saime Hanımın evindeki sinirli halinden eser kalmamıştı Oktay Komiser’in, fabrika ayarlarına geri dönmüştü.

Olay Yeri İnceleme’nin elemanları ortalığı toparlarken biz de yeni gelen Savcı’yı bilgilendirdik.

“Hastaneye götürülen adamla görüşün,” dedi. “Bakalım önceden tanışıklıkları, aralarında bir husumet var mıymış?”

İyi ettin de söyledin. Biz akıl edemezdik bunu.

“Ameliyata almışlar, kendine gelir gelmez görüşürüz,” şeklinde dervişçe bir sabırla cevap verdi Amirim.

Arabasına doğru yürümeye başlayan Savcı, “Şu geçen günkü yaşlı kadın cinayetinde durum nedir?” dile sordu.

“Şu ana kadar bir gelişme kaydedebilmiş değiliz,” dedi Amirim sıkıntıyla.

“Bu dosyayı da sizin ekibe veriyorum, ikisini bir arada götürürsünüz,” dedi Savcı şoförün açtığı kapıdan arabasına süzülürken.

***

Osman Savgat’ın durumunu öğrenmek için Şehir Hastanesi’ne gittik. Ameliyata alındığını söylediler. Dalağından yaralanmış fakat diğer bıçak darbelerinden hayati organlara isabet eden yokmuş. Ameliyatın ne kadar süreceği belli olmazmış, çıktığında da narkoz ve ağrı kesicinin etkisinde olacağından zaten konuşması mümkün değilmiş. Hastane polisine Osman kendine gelir gelmez bize haber vermesini tembih ettik.

***

Merkeze döner dönmez bilgisayarın başına oturup Bayram Polathan’ı araştırdım. Yaşı daha yirmi dört olmasına karşın gasp, darp, cinsel taciz gibi suçlardan defalarca cezaevine girip çıkmıştı. Osman Savgat’ın sabıka kaydı yoktu.

***

Sabah hastane polisini aradık. Osman’ın henüz kendine gelemediğini söyledi. Şu ana kadar arayıp soran herhangi bir yakını çıkmamıştı.

Sistemdeki bilgilerinde bekar olduğu ve Küçükesat’ta ikamet ettiği yazıyordu. Adrese gittiğimizde dört katlı eski bir apartmanın kapıcı dairesi olduğunu gördük. Daireye giden merdivenleri indiğimizde Osman’ın kapısını ısrarla çalan bir adamla burun buruna geldik.

“Osman’ı mı arıyorsunuz?” diye sordu Amirim.

“Evet,” dedi Adam. “Siz kimsiniz?”

Polis olduğumuzu, Osman’ın başına gelenleri anlattık. Osman’ın patronuymuş. Kendisinin bilmemne marka suyun Esat bayii olduğunu, Osman’ın da dağıtım yaptığını söyledi. Osman sabah işe gelmeyince merak etmiş, telefonla da ulaşamayınca gelip bakmak istemiş.

“İşi çıksaydı haber verirdi mutlaka. Kapı da açılmayınca evde başına bir şey gelmiş olmasından endişelendim,” dedi.

Osman’ın altı aydır yanında çalıştığını, işini bir gün bile aksatmadığını söyledi. “Ondan önce gelenlerin en uzunu üç hafta dayandı, damacana taşımak zor geldi beylere, ‘elim ağrıdı, belim ağrıdı’ deyip kaçtılar.”

“Kimi kimsesi yok mu bu Osman’ın?”

“Yokmuş, geçen seneki sel felaketinde kaybetmiş ailesini. Bir tek bu kalmış geride. O da artık orada kalmak istememiş, tası tarağı toplamış, ‘koca şehirde bana da ekmek çıkar elbet,’ deyip yollara düşmüş.”

***

Sonraki durağımız Eryaman’dı. Bayram Polathan, TOKİ konutlarında bir stüdyo dairede oturuyordu. Daha doğrusu oturuyormuş…

Kapıyı çaldık, açan olmadı. Apartman görevlisine elimizdeki arama iznini gösterip çilingir çağırmasını istedik.

Kırk-elli metrekarelik bir daireydi burası. Kapıdan girdiğimizde boğucu, ağır bir hava karşıladı bizi. “Hiç mi kapıyı pencereyi açmaz insan,” diye söylendi çevreye bakınan Amirim. “Esrar kokusu her yere sinmiş.”

Ev çıfıt çarşısı gibiydi. “Bizden önce birileri mi aramış burayı acaba?” diye sordum. “Hiç sanmam,” diye cevapladı Amirim, “gündelik hali bence.”

Etrafın dağınıklığına gözümüz biraz alışınca evde iki kişinin yaşamakta olduğunu anladık. “Büyük ihtimalle olay yerinden kaçan dallamadır,” dedi Amirim. “Oktay’a söyleyelim de parmak izi alsınlar evden.”

Salonda yatak olarak kullanıldığı belli olan çek-yatın içini kontrol ederken Amirimin yatak odasından elinde siyah-beyaz bir spor çantayla çıktığını gördüm. “Bizim paylaşılamayan çantayı bulduk galiba sonunda,” dedi. “Bak bakalım içinde ne var?”

Ağzını açıp bana doğru tuttuğu çantanın içine baktım. Bir çift deri eldiven vardı. “İnceletelim,” dedim, “iş üstündeyken takıyordu herhalde.” “Sol köşeye bak,” dedi Amirim, “iyice kenara.” Dikkatimi söylediği bölüme verince küçük, yuvarlak sarı nesneyi gördüm. “Altın mı o?” “Cumhuriyet altını,” diye cevap verdi Amirim. “Çantanın neden bu kadar değerli olduğu anlaşıldı şimdi.”

***

Merkeze dönerken hastane polisi arayıp da Osman’ın kendine geldiğini, konuşabilecek durumda olduğunu söyleyince direksiyonu Bilkent’e, Şehir Hastanesine kırdık.

“Oktay, Saime Hanım’ın boynunda bulunan deri eldivenin dikiş izlerini fotoğrafladıklarını söylemişti değil mi?” diye sordu Amirim.

“Evet,” dedim. “Cinayeti Bayram işlemiş olabilir mi?”

“Belli mi olur,” diye karşılık verdi Amirim. “Kontrol etmekte fayda var. Baksana, Bayram’la kankası da aynı mahallede iş tutuyorlarmış.”

***

“Ne olduğunu anlayamadım ki,” dedi Osman. Konuşurken acı çektiği belli oluyordu. “İşten çıktım… Eve gitmeden önce markete uğrayıp birkaç parça bir şey alacaktım… Köşeden çıkan iki kişinin üzerime doğru geldiklerini gördüm… Yaklaşınca biri karınlarının aç olduğunu, yemek parası verip veremeyeceğimi sordu… Biz de garibanız… Açlık nedir biliriz… Haftalığımı yeni almıştım… Para çıkarmak için cüzdanımı açtım… Adam cüzdanı elimden kaptı… Ne yapıyorsunuz dememe kalmadan diğeri bıçak çıkardı… Sonrası bu işte… Gözümü hastanede açtım…”

“Adamların üzerine atlamışsın, boğuşmuşsun,” dedi Amirim.

Osman, “Pek iyi boğuşamamışım demek ki,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Şu halime bakın.”

“Yok, yok,” dedi Amirim. “Bayağı iyiymişsin. Haklamışsın adamlardan birini.”

Osman bir an durdu. “Haklamış mıyım?”

“Evet,” dedi Amirim. “Öldürmüşsün herifi.”

Osman’ın gözleri korkuyla açıldı.

“Adamların sana bıçak çektiğini gören iki tane tanığın var,” dedi Amirim. “Senin kendini savunmaya çalıştığın yönünde ifade verdiler.”

“Ama yine de cezaevine gireceğim değil mi?”

“Saldırganların önceden de aynı suçtan sabıkaları varmış zaten. Mahkeme bunu da göz önüne alacaktır,” dedi Amirim. “Aklıma gelmişken, bu tanıklar sizin spor bir çantayı paylaşamadığınızı da söylediler. Çekiştirip durmuşsunuz aranızda.”

Osman bir an düşündü. “Çanta mı?.. Ha, evet… Birinin elinde bir çanta vardı. Adam bıçak çekince darbelerden korunmak için çantadan tutup kendime kalkan yapmak istedim…”

“Sen bıçak taşır mısın Osman?”

“Yok Amirim… Sabahtan akşama kadar kapı kapı su dağıtan bir adamım ben… Ne işim olur bıçakla… İlk saldıranı yumrukla devirince bu sefer de arkadaşı bıçak çekti… Üzerine atladım ben de… Yerde boğuşurken ilkinden düşen bıçak elime geçti… Tam bileğini büküp bıçağını düşürmüştüm ki yüzüme kafa attı, bendeki bıçak da elimden düştü… Alt alta üst üste yuvarlanırken elinde yine bıçak olduğunu gördüm, yerde duran diğer bıçağa da ben ulaşabildim neyse ki…

***

Merkeze döndüğümüzde olayda kullanılan bıçakların inceleme raporu Amirimin masasındaydı. Rapora göz atan Amirim, “Bir taşla kuş sürüsü…” dedi. “Bıçaklardan birinin kabzasının içinde iki ayrı kişiye ait kurumuş kan bulunmuş. DNA analizinden birinin Saime Hanım’a ait olduğu saptanmış. Diğerinin kimliği bilinmiyor.”

Güzel haberdi gerçekten de.

“Parmak izleri?”

“Her iki bıçakta da hem Bayram’ın hem de Osman’ın parmak izleri ve kanı varmış.”

Bardacık Sokak’ta işlenen bir cinayet ihbarı gelince bu önemli gelişme üzerinde fikir jimnastiği yapma fırsatımız olmadı.

***

“Yakınlara bir büro mu açsak acaba? Hayatımız Esat’ta geçmeye başladı,” diyerek karşıladı bizi Oktay Komiser.

“Hatta aynı sokakta,” diye karşılık verdi Amirim. Cinayetin işlendiği apartmanla dünkü ölümlü gasp olayının yaşandığı nokta arasında üç yüz metre kadar bir mesafe vardı.

“Bu sefer ki kurban da yaşlı bir adam. Hamdi Hiçsönmez. Maliyeden mi, hazineden mi ne emekliymiş. Sağlık durumu pek iyi değilmiş. Kızı ilgileniyormuş adamla. Babasına yakın olsun diye birkaç ay önce yan sokağa taşınmışlar.”

Giriş kattaki dairede karşılaştığımız manzara moral bozucuydu. Bir deri bir kemik kalmış yaşlı bir adamcağız salonun ortasında kanlar içinde yatıyordu. Evin altı üstüne getirilmişti.

“Eziyet etmişler adama,” dedi Oktay Komiser.

“Yakınlarına haber verildi mi?” diye sordu Amirim.

“Kızıyla damadı geldi,” dedi Oktay Komiser. “Kız sinir krizi geçirdi. ‘Ben sebep oldum babamın ölümüne’ deyip yırtınıyor.”

“İhbarı yapan onlar mı?”

“Evet. Gündüzleri işteyken birkaç kere telefon eder, yoklarmış babasını… Telefon açılmayınca atlayıp gelmiş.”

Kadının değil konuşacak, ayakta duracak hali yoktu. Ambulanstaki sedyeye almışlar, sakinleştirici vermişlerdi. Kocası, “Durumu hiç iyi değil, kendini suçluyor,” dedi. “Berna ekonomisttir. Uzun süredir ev almak için para biriktiriyorduk. Dolar ve altına yatırım yapmıştık. Doların on sekiz liraya yükseldiği gün karım ekonomik durum böyle giderse hükümetin bankalardaki mevduata el koyabileceğini, paramızı çekmemiz gerektiğini söyledi.”

“Kayınpederinizin cinayetiyle ne ilgisi var bu söylediklerinizin anlayamadım?” dedi Amirim.

“İkimiz de çalıştığımız ve gün boyu evde olmadığımız için parayı ve altınları evde tutmamızın güvenli olmayacağını söyledi karım.”

“Hamdi Beyin evine mi koydunuz yani bütün birikiminizi?”

Dertli koca iç çekti. “O haltı yedik maalesef!”

Adli Tabip, cinayetin dün akşam saatlerinde işlenmiş olabileceğini söyledi.

“Bıçaktaki kimliği saptanamayan kanın sahibi belli oldu sanırım,” diye mırıldandı Amirim. “O altının çantanın içinde ne aradığı da…”

***

Hamdi Bey’in kan örneğini Kriminal’e gönderdik. Bayram Polathan’ın evinden çıkan diğer parmak izlerinin sahibi de belli olmuştu. Bayram’la cezaevinde aynı koğuşu paylaşan Toygun Mecnun adında başka bir gaspçıya aitti. Aynı koğuşu paylaşmaktan çok memnun kalmış olmalıydılar ki cezaevi sonrasında da aynı evi paylaşmaya başlamışlardı. Hakkında arama emri çıkarttık. Bir yerlerde çıkardı nasıl olsa ortaya.

“Epey bir para ve altınla kayboldu herif ortadan,” dedi Amirim. “Şimdiye kadar kapağı yurt dışına atmamıştır inşallah.”

Öyle yapanlar da çıkardı arada ama çoğunluğu kaldırdıkları parayı barda, pavyonda kadınlarla ezerken yakayı ele verirlerdi. Bu herifin hangi cinsten olduğu birkaç gün içinde belli olurdu.

“Benim anlamadığım,” dedim, “bu ikisi Hamdi Bey’i öldürüyorlar, paraları ve altınları çantaya koyup evden çıkıyorlar… Sonra yoldan geçen bir adamın cüzdanındaki üç kuruşa mı göz dikiyorlar… Ellerindeki çantada neredeyse iki milyon lira var zaten…”

“Haklısın,” dedi Amirim, “bana da garip geliyor bu durum. Olay yerinden bir an önce uzaklaşacaklarına…”

“Acaba Osman da ortaklarıydı da soygun ve cinayetleri birlikte mi gerçekleştiriyorlardı? Parayı nasıl paylaşacakları konusunda mı anlaşmazlığa düştüler? O çantayı onun için mi çekiştirip duruyorlardı?”

“Aklıma gelmedi değil ama birbirlerini tanıdıklarına dair herhangi bir iz yok. Bayram’ın evinden bir tek Toygun’un parmak izleri çıktı.”

“Belki Osman’ın evinde onların parmak izleri vardır.”

“Bakmakta yarar var,” dedi Amirim.

Kapıdan çıkmak üzereydik ki çantanın içinde bulduğumuz deri eldivenin inceleme sonuçları geldi. Saime Hanım’ın boynundaki izlerle eldivenin dikişleri eşleşmişti.

“Bayram…” dedim.

“Osman,” dedi Amirim. “Eldivenin içindeki doku örnekleri Osman’dan alınan örnekle eşleşmiş.”

***

Arama izni çıkartıp Osman’ın dairesine damladık. Zaten küçük bir yerdi, fazla eşyası da yoktu. Aradıklarımızı bulmamız uzun sürmedi. Klozet rezervuarında, poşet içinde bulduğumuz takılar telefonumun fotoğraf galerisinde bulunanlarla bire bir örtüşüyordu.

***

Hastaneye gidip de serum bağlı olmayan kolunu yatağın demirine kelepçeleyince bakakaldı Osman. Mırın kırın etmeye, inkara yeltendiyse de mücevherleri ve cinayetleri işlerken kullandığı eldivenleri bulduğumuzu söyleyince yelkenleri suya indirdi.

“Evden çıktıktan sonra o iki salak karşıma çıkmasaydı bunların hiçbiri başıma gelmeyecekti,” dedi. “Bıçak çekip cüzdanımı istediler, verdim. Çantada ne olduğunu sordu biri. Halı sahadan geliyorum, eşofman filan var dedim. İçine bakmak istediler. Çantayı açmayı kabul etmeyince işkillendiler… Sonrasını biliyorsunuz…”

“Hamdi Bey’in evinde o kadar para olduğunu nereden biliyordun?” diye sordu Amirim.

“Bir gün önce üst katındaki daireye su götürmüştüm. Boş damacanayla kapısının önünden geçerken bir kadınla konuştuğunu duydum. Adam ‘Neden bankaya koymuyorsunuz?’ filan diyordu, kadın da onun evinin bankadan daha güvenli olduğunu söylüyordu. Hamdi Bey müşterimizdi, o yüzden yalnız yaşadığını biliyordum. Ertesi gün su götürme bahanesiyle kapısını çaldım. Sesimden tanıdı sanırım, kapıyı açıp yanlışlık yaptığımı, sipariş vermediğini söyledi.”

“Kapı açılmışken sen de daldın tabii içeri… Hadi paraları aldın da ne diye adamcağıza o kadar eziyet ettin?”

“Evde para olmadığını söyledi, inat etti.”

“Sen de Saime Hanım’a yaptığın gibi yerini söylettin.”

Amirim Osman’ın terden sırılsıklam olmuş saçlarını okşadı. “Cezaevine girdiğinde diğer mahkumlar senden bir şey istediklerinde sen sakın inat etme, istediklerini hemen ver. Tamam mı aslanım?”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ