Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

DÜNYA’DAKİ SON ADAM

Diğer Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

Yazan: Craig Rice

Çeviren: Gamze Yayık


Craig Rice adıyla bilinen Georgiana Ann Randolph Craig 1908 yılında doğdu. “Dedektif kurgunun Dorothy Parker’ı” olarak ünlenen Amerikalı roman ve kısa öykü yazarıdır. Anne ve babası dünyayı gezerken Ann akrabalarının yanında büyüdü. Amcası Elton Rice’ın, Edgar Allan Poe’nun şiir ve öykülerine düşkünlüğü küçük kızın gizemlere olan ilgisini artırdı. Yazı hayatına gazete ve radyoya metin vererek başladı. İlk kurgusal karakteri Profesör Silvernail’dir. Pek çok güçlü karakter yarattı. Mizahi diliyle dikkat çekti. Rice’ın George Sanders için hayalet yazarlık yaptığı, Çingene Rose Lee’nin iki macerasını onun yerine yazdığı söylenir. Times dergisinin Ocak 1946 sayısına kapak olan yazar, dört eş, üç çocuk ve alkol alışkanlığı nedeniyle bunalımlı bir hayat sürdü, iki kez intihar girişiminde bulundu. İşitme ve görme rahatsızlıkları yaşayan Rice, 49 yaşında yaşama veda etti.


O, Dünya’da kalan son adamdı.

Bunu uyandıktan birkaç dakika sonra fark etti. Belki de “uyanmak” bu durum için uygun kelime değildi. Daha çok, sıcak köfte gibi şişmiş göz kapaklarını açmakta zorlanmıştı.

Zorlukla doğruldu. Görünüşe göre kıyafetleriyle yatmıştı. Onu mahveden şey içtiği Cutty Sark* olmalıydı. Acaba otele nasıl dönmüştü?

Oda arkadaşına baktı, tanımıyordu. Dün öğleden sonra her zaman kaldığı otele giriş yapmış, kendisine Mid City’de bir kongre olduğu için odayı başka biriyle paylaşması gerektiği söylenmişti. Oda arkadaşı uykusunda konuşmadığı sürece Ned Godwin için sorun yoktu. Cerrahi aletler sattığı kariyeri boyunca çok kez böyle durumlarla karşılaşmıştı.

Huzurla uyuyan oda arkadaşına imrendi. Saatine baktı, dokuzdu. Kalkıp tıraş olma, kahvaltı yapma ve canlanma vakti. Dışarıyı görmek için pencereye gitti, perdeyi çekti.

Bir şeyler yanlıştı, hem de çok yanlış. Bu saatte sokakların kalabalık ve canlı olması lazımdı. Erkeklerin işe, ev hanımlarının alışverişe, çocukların parklara gitmesi gerekirdi. Yolda arabalar, taksiler, otobüs falan olmalıydı.

Hiçbiri yoktu. Bir sokak köpeği kedi kovalıyordu o kadar.

Pencere pervazına tutunup gri, kasvetli sabahta yaşam izi aradı. Ne bir ses ne hareket. Soluk bile yok.

Ned, dönüp mışıl mışıl uyuyan oda arkadaşına baktı, uyandırmaya karar verdi. Sarstı ama uyandıramadı. Öldüğünü anlaması biraz zaman aldı.

Adamın sırtına Ned’in cerrahi alet takımından çıkarılmış bir neşter saplanmıştı ve çok fazla kan vardı.

Neşteri çıkardı, banyoya götürdü, özenle yıkayıp kuruladı ve numune setinin içine koydu. Ellerinde kan olduğunu fark etti ve umursamadan gömleğine sildi.

Polis. Polisi aramalıydı.

Yatakların arasındaki komodinin üzerinde duran lambayı yaktı. Yanmadı.

Elbette, Dünya’da kimse kalmadığına göre elektrik de yoktu.

Telefonu alıp uzun süre kulağına tuttu. Cevap gelmedi. Hayatta kalan tek kişi o olduğuna göre santralde de kimse olamazdı.

Karakola gitmesi gerekiyordu.

Aynaya baktı, darmadağınık siyah saçlarını taradı. Gömleğinin fena olmadığına ve birkaç saat tıraş olmadan da idare edebileceğine karar verdi. Sandalyenin arkasına astığı ceketini aldı, giyip kravatını düzeltti.

“İyi ama neden?” diye sordu kendi kendine. Nasıl olsa kimse onu görmeyecekti. Yine de karakola girdiğinde bakımlı görünmek istiyordu.

Ortalıkta kendisinden başka kimse yoksa polis de yoktu.

İşte o zaman paniğe kapıldı. Koridora fırladı, nefeslenmek için durdu. Otel, ölüm sessizliğindeydi. Asansöre yürüdü, düğmeye uzanacakken durdu. Asansör gelemezdi. Çalıştıracak kimse yoktu.

Merdivenlerden sessiz, ıssız lobiye indi. Santrali ve asansörü işleten gece görevlisinden iz yoktu.

Sokakta aklına yeni bir fikir geldi. Yaşayan son insan oydu, bu yüzden Dünya artık onundu. Mağazaların vitrinlerine baka baka ıssız sokak boyunca yürümeye başladı. Dükkanlardan birine girip en iyi kravatı, en şık gömleği, ustalıkla dikilmiş takım elbiseleri almaktan onu alıkoyacak kimse yoktu. İstediği mücevheri alabilirdi; yüzükler, bilezikler, kol saatleri, küpeler, iğneler. Süpermarkete gidip oradaki biftekleri, enginarları, havyarı ve canının istediği her şeyi alabilirdi.

Sonra hatırladı; tüm bu şık kıyafetlere hayran olacak kimse kalmamıştı. Mücevherleri verebileceği kimse yoktu. Ancak ateş yakarsa et pişirebilirdi. Üreten kimse kalmadığına göre sonunda yiyecek, içecek stoğu tükenecekti.

Otelin yakınındaki küçük parkta bir banka çöktü, düşündü. Aklında viskiye dair kalan son anısını defetmek için bir fincan sıcak kahve içmeyi diledi. Artık bunun imkânsız olduğunu biliyordu.

Sigarasını çıkarmak için ceketinin cebine uzandı. Sigara paketine bir süre baktı, bu onun içtiği marka değildi, aslında ceket de ona ait değildi.

Cüzdanını yokladı. Cüzdan da onun değildi, keşke olsaydı. Hayatında hiç bu kadar para taşımamıştı. Kendine, dünyada kalan son adam için paranın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini hatırlattı.

Cüzdandaki kimlik Graham Devers adında birine aitti; dolayısıyla ceket o adamın olmalıydı. Demek ki aceleyle çıkarken oda arkadaşının ceketini alıp kendininkini geride bırakmıştı.

Akşamdan kalma haline rağmen, sahibi ölmüş olsa bile yapılacak en doğru hareketin ceketi ve cüzdanı iade etmek olduğuna karar verdi.

Sessiz sokaklardan geçerek otele döndü, boş lobiden geçip odasına çıkan merdivenleri tırmandı.

Dünyada yaşayan son adam değildi. Oda insan doluydu ve çoğu polisti.

İçlerinden biri iri yapılı, yeni doğranmış biftek renginde düşmanca bir yüzü ve küçük domuz gözlü bir adamdı. Uzun boylu, sıska, kısa saçlı, bronz tenli bir başkası purosunu çiğniyordu. Biri elinde kamera, diğeri parmak izi kiti tutan iki adam daha vardı. Gri takım elbiseli, önemli biriymiş gibi görünen şişman bir adam da puro içiyordu. Suskun gece görevlisi korkmuş, bir köşede oturuyordu.

Kendi kendine, hepsinin ona düşman olduğunu söyledi. Ama onları görmek hoşuna gitti. Hepsi hayattaydı. Yataktaki dışında.

“Şanslı günümdeyim,” dedi kırmızı yüzlü adam. “Geri geldi!” diyerek Ned’e yaklaştı. Ned içgüdüsel olarak geriledi.

“Bay Devers?” dedi kırmızı surat.

Ned “Ben Bay Devers değilim,” dedi. “Bay Devers öldü.”

Kaçması gerekiyordu. Nasıl kaçılacağını biliyordu. Bir eli cebinde oda anahtarını arıyordu.

“Bay Godwin öldü. Onu cerrah setindeki aletlerden biriyle öldürdün. Neden geri geldin?”

“Çünkü dünyada kalan son insanım,” dedi Ned.

Zayıf adam homurdandı. “Deli numarası mı yapıyorsun?”

Ned kapıya biraz daha yaklaştı.

“Onu neden öldürdün?” diye ısrar etti iri kıyım. “Parasını istediğin için mi, yoksa ne yaptığını bilemeyecek kadar sarhoş olduğun için mi?”

Ned inatla “Onu ben öldürmedim,” dedi.

“O zaman ellerinize, gömleğinize nasıl kan bulaştı Bay Devers?”

Ned umutsuzca “Ben Bay Devers değilim,” dedi. “Adım Ned Godwin.”

Numune kitini inceleyen gri takım elbiseli adam “Belki de adam delirmiştir. İşte silah, Andy. Bir tıp doktoru olarak itibarımı riske atacağım ancak çok dikkatli bir şekilde yıkanıp yerine konulmuş,” dedi.

Konuşmalar Ned’e beklediği fırsatı verdi. Artık ayıktı, çok korkmuştu.

Hızlı bir hamleyle odadan çıkıp kapıyı kapattı, dışarıdan kilitledi. Merdivenlerden inerken yukardan adamların öfkeli bağırışları ve yumruklama sesleri geliyordu. Kapının kırılması ve adamların peşine düşmesi an meselesiydi.

Otelin köşesinden otoparka koştu, cebinden arabanın anahtarını çıkardı. Zaman durmuş gibiydi, anahtarı kilide kaydırırken parmakları da donmuştu. Tam arkasında silah sesi duyduğunda arabası kükreyerek yola atılmıştı bile.

Peki şimdi nereye gidecekti? Polis arabası birkaç saniye içinde peşine düşerdi.

Büyük şehirde olsa durum farklı olabilirdi. Ancak yirmi beş bin nüfuslu bir kasabada takipten kaçmak sorundu. Üstelik onun hiç alışık olmadığı bir sorun.

Hem takipten kurtulsa bile nereye gidecekti?

Madge Lewis. Cevap buydu.

Sirenleri duyduğunda küçük yeşil Chevvy’sini Atkinson Bulvarı’na doğru sürdü. İki blok yukarıda Atkinson, bir blok aşağıda Jefferson Bulvarı vardı. Fazladan yarım blok daha sürüp döndü ve Madge’in küçük bungalovuna yakın, güvenli bir yere park etti.

Sirenler yaklaşıyordu.

İki büklüm eğilerek sokağı aştı, boş arsalardan geçip bungalovun arka kapısına vardı ve kapıya kuvvetli bir şekilde vurdu.

Açılması sonsuza dek sürecekmiş gibi göründü Ned’e. Stenograf, iyi bir izci, iyi bir randevu arkadaşı, muhteşem kız Madge evdeydi. Üzerinde gofre kumaştan bir sabahlık ve yüzünde krem vardı. Henüz saçlarını bile taramamıştı.

“Madge,” dedi Ned, “Sakın bir şey sorma. Beni içeri al çabuk!”

Kız onu içeri çekti, kapıyı çarpıp kilitledi, ona bakıp “Zor bir gece geçirmiş olmalısın!” dedi.  Sonra da sirenleri duydu.

“Buraya gelmeleri an meselesi,” dedi Ned cılız bir sesle. Bayılmak üzereydi.

Madge koluna girip onu yatak odasına götürdü. “Ayakkabılarını çıkar, yatağa gir.”

Yatağa serildi. Üşüyordu, nefes almakta zorlanıyordu.

Örtüyü çenesine kadar çekti, Madge elinde bir bardakla geri dönmüştü.

“İç şunu,” dedi. “Sana kahve getirirdim ama sanırım uyuman gerek. Ayrıca polisler rutin arama için geldiğinde evin kahve kokmasını istemiyorum.”

Bardakta sek brendi vardı. Ned öksürdü, hırıldadı ve sıcaklığın damarlarına geri dönmeye başladığını hissetti.

Madge’le birçok kez buluşmuştu. Yolu Mid City’den geçen başka satıcılar da bunu yapmıştı şüphesiz. Önemi yoktu gerçi. Mid City’nin tek otelinde çalışan stenografın bu adamlarla tanışması kaçınılmazdı. Madge randevuları pek geri çevirmezdi. Ned onu iki kez görmüş ama aklından da çıkaramamıştı.                                         

Kızın dağınık saçları parlak kızıl bir renge boyanmıştı; soluk cildi bebek gibi pürüzsüz ve yumuşaktı sanki. Mavi ve sarı gofre sabahlığı kıvrımlarını gizlemekten başka bir iş yapmıyordu.

“Söylesene…” diye başladı Madge.

Kapı zili ısrarla çaldı. Kız parmağını dudaklarına götürdü, örtüyü neredeyse Ned’in başına kadar çekti ve yatak odasının kapısını kapatarak çıktı.

Kapının ardından konuşmaları belli belirsiz duyabiliyordu.

“Madge, seni rahatsız ettiğim için özür dilerim…” Bu iri, kırmızı suratlı adam olmalıydı “… birini arıyoruz-“

“Özür dilesen iyi olur,” dedi Madge. “Bu saatte mi gelinir!”

Ned, kırmızı yüzlü adamın boğazını temizlediğini duyabiliyordu. “Arabasını hemen şu köşeye park etmiş, herkese sormamız gerek.”

“Kimi?” diye sordu Madge.

Ned parmaklarını çaprazladı ve evi aramamaları için dua etti.

Kırmızı yüzlü adam, “Kaçak bir katili,” diye cevapladı kızı. “Graham Devers adında bir adam. Dün gece Jefferson Oteli’nde Ned Godwin’i öldürdü.”

Ned, Madge’in nefesinin kesildiğini duymaktan ziyade hissetti.

“Bu adamları tanıyor musun?”

Madge “İkisini de tanıyorum. Satıcıların çoğu Mid City’ye gelince evrak işlerini bana getirir. Peki neden öldürmüş?”

“Para için sanırım,” dedi polis. “Belki de sarhoşluk ya da inatçılıktan.”

Kısa bir duraklama oldu, ardından Madge yavaşça şöyle dedi: “Birkaç dakika önce birini gördüm ama odur diyemem. Yataktan henüz kalmıştım, sabah gazetesinin gelip gelmediğine bakmak için kapıya çıktım. Gelmemişti. Ama caddede koşan birini gördüm.”

“Ne giydiğine dikkat ettin mi?” diyen polisin sesinde heyecan vardı. “Pek değil. Sanırım… ekose bir spor ceket giymişti. Ama buna yemin edemem.”

Ned, kırmızı yüzlü adamın zorla nefes aldığını duyabiliyordu. “Hangi yöne gittiğini gördün mü?” diye sordu polis.

“Atkinson Bulvarı’na doğru.”

“Teşekkür ederim Madge.”

Kapı çarparak kapandı. Kız yatak odasına geldi. Yüzü solgundu, titriyordu. “O ekose ceketi yaksam iyi olur,” dedi yatağın ucuna oturup. “Ned, neler oluyor? Sen ölmedin, Graham Devers değilsin, sen…” Sesi kesildi.

“Dünya’da hayatta kalan son insanım,” dedi ve güldü Ned.

“Delirmiş olmalısın. Ya da belki de ben delirdim. Çünkü senin kim olduğunu biliyorum.”

“Beni dinle,” dedi Ned. “Yanlış ceketi aldığım için isimlerde bir karışıklık oldu. Polis benim Graham Devers olduğumu ve Ned Godwin’i öldürdüğümü düşünüyor.”

Madge bir sigara yakmak için uzandı. “Ned Godwin olduğunu kanıtlamak kolay,” dedi.

“Elbette” dedi Ned, “Sonra da polis Ned Godwin’in Graham Devers’ı öldürdüğüne karar verecek. Anlıyor musun? Her iki durum da işime gelmez.”

“Söylesene,” dedi kız, “Öldürdün mü?”

Ned olumsuz anlamda kafasını salladı. “O kadar sarhoş değildim.”

Madge kalktı, “O ceketi yakacağım. Sen kıyafetlerini çıkarırken ben de sana güzel, sıcak bir banyo hazırlayayım.”

Ned, sıcak suya uzanıp rahatlayınca aslında ne kadar yorgun olduğunu fark etmişti. Dün gece hatırladığından daha kötü geçmiş olmalıydı. Terli, buruşuk kıyafetlerden kurtulmak, ellerindeki kanı temizlemek, bir an da olsa olanları unutmak güzeldi.

Madge kapıdan seslendi. “Dolapta ustura var, yatağın üstünde de sana uyacağını düşündüğüm bir bornoz var. Kahvaltı hazırlıyorum.”

Ned, mutfağa girdiğinde kendini biraz daha iyi hissetmeye başlamıştı. Çok iyi değildi gerçi belki birazcık daha iyi.

Madge, doldurduğu kahveye bakarak “Sabah saat altıda bir kızın başına gelebilecek en güzel şey,” dedi.

Ned bardağını kaldırıp tekrar bıraktı ve “Saat kaç dedin?” dedi.

Kız mutfak saatini işaret etti. Saat altıya beş vardı.

Ned kol saatine baktı. Saati dokuzu gösteriyordu. Kulağına kaldırıp dinledi. Ses yoktu. Gülmeye başladı.

“Neye gülüyorsun Allah aşkına?” diye sordu Madge.

Adam gülmeye devam etti. “Saatimi kurmayı unutmuşum.” Gülmekten nefes alamadı. “Yaşayan son adam,” dedi.

Başını sallıyor ama gülmekten konuşamıyordu.

Kız onu yatağa götürdü. Adam, uykuya dalana kadar gülmeye devam etti, Madge kapıyı usulca kapadı.

Belki dakikalar, belki saatler, belki de günlerce uyudu. Yavaşça, mutsuz bir şekilde uyandı, yatakta öylece uzanıp olanları hatırlamaya çalıştı. Başını çevirince küçük bir masanın üstünde kül tablası, sigara ve kibrit olduğunu gördü. Minnetle sigaralara uzandı, Madge’i düşündü.

Odaya baktı. Kıza yakışan, geleneksel, hoş ve konforlu bir odaydı. Organze kumaş perdeler, üç aynalı tuvalet masası, duvarda oval çerçeveli resimler vardı.

Kız odaya girdiğinde yataktan kalkmak üzereydi. Madge’in bir elinde kuru temizleme torbası, diğerinde de bir kutu vardı.

Kutuyu yatağın üzerine bıraktı, paketin kağıdını yırttı. Pantolonu temizlenmiş ve ütülenmişti. Kutuyu açtı. İçinden yeni bir gömlek ve ceket çıktı.

“Umarım doğru bedeni almışımdır,” dedi. “Eskilere göre karar verdim. Ceketle birlikte diğer gömleğini de yaktım. Kan pek kolay temizlenmiyor.”

Ned eline uzandı, tutup öptü. “Borcum ne?”

“Borcun yok. Her şeyin parasını o kalın cüzdandan ödedim. Sonuçta, polisin dediği gibi madem Devers seni öldürdü, en azından sana temiz bir gömlek alabilir.”

“Keşke altı dil bilseydim,” dedi Ned, “Çünkü sana altı dilde teşekkür etmek istiyorum.” Kıza takdirle baktı. Krem ve kahve rengi kıyafeti hem kıza hem nemli temmuz havasına yakışıyordu; parlak kızıl saçlarını kusursuz bir topuz yapıp ensesinde toplamıştı. Adam topuzu bozmanın eğlenceli olacağını düşündü ama şimdi hiç sırası değildi.

Kız düşüncelerini hissetmiş gibi yataktan uzaklaştı ve saçını düzeltmek için bir hareket yaptı. “Tekrar dışarı çıkıp neler öğrenebileceğime bakacağım,” dedi, “Bir stenografla herkes konuşur. Kendini evinde gibi hisset. Buzdolabında yiyecek, mutfak dolabında içki, oturma odasında dergiler hatta bir ansiklopedi seti var. Zil çalarsa sakın kapıyı açma…”

Elbisesindeki hayali bir kırışıklığı düzeltti “…ve endişelenme,” diye ekledi.

Kız gidince birkaç dakika daha yatıp sigarasının tadını çıkardı. Madge haklıydı; herkes bir stenografa konuşurdu. Ned bile kendi hakkında başka kimseye anlatmayacağı şeyleri Madge’e anlatmıştı; tek çocuk olarak yalnız geçen çocukluğu, tıp fakültesindeki başarısızlığı, babasının hastalığı, küçük kasaba bakkalındayken beceremediği tezgahtarlık, ebeveynlerinin ölümünden sonra daha da derinleşen yalnızlığı. Orduda geçirdiği yıllar ve son olarak cerrahi malzeme satan gezici satıcılık işi. Bir ev ve aile arzusu, bir kızı gezgin bir satıcıya duygusal olarak bağlamanın adil olmayacağının farkına varılması.

Bütün bunları Madge’e anlatmıştı; Dünya’da yalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmişti. Durumu bir bakıma Dünya’da yaşayan son insan olmak gibiydi.

“Kes şunu!” dedi kendi kendine yüksek sesle. Yataktan çıkıp tişörtü denedi. Üstüne mükemmel uymasına şaşmadı.

Tekrar temiz kıyafetler giymek güzeldi. Arabasının anahtarlarını, bir avuç dolusu bozuk para ve çakısıyla birlikte tuvalet masasında buldu. Cebine atıp masanın üzerindeki süslü parfüm şişesine hayranlıkla baktı. Beyaz Şafak. Bir keresinde Milwaukee’de bir kıza Noel hediyesi olarak almak için fiyatını sormuştu, onsunun otuz dolar olduğunu hayal meyal anımsadı. Bu şişe sekiz ons tutar gibi görünüyordu.

Tıpayı çıkardı, parmağına bir damla döküp kokladı. Evet, aynı kokuydu. Milwaukee’deki kıza bunun yerine bir kutu şeker verdiğine memnundu.

Sevimli, küçük oturma odasına geçti. Şaka gibi, gerçekten bir ansiklopedi seti vardı. Neyse ki kız dergiler olduğunu söylerken şaka yapmamıştı.

Birini aldı, karıştırdı, bir sigara yaktı. Sigaranın tadı Beyaz Şafak‘tı. İçini çekti, mutfağa gitti ve dolabı inceledi. Bir şişe Cutty Sark vardı. Cömert davranıp üç parmak doldurdu.

Yumurta pişirmeyi düşündü, o da kesin Beyaz Şafak kokardı. Çok kalıcı bir parfümdü!

Karanlık, pencerelerden içeri sızmaya başlamıştı. Akşamın erken saatlerine kadar uyumuş olduğunu fark etti. Ön kapı açıldığında ikinci içkisini dolduruyordu. Gelen Madge olmalıydı ama içgüdüsel olarak mutfak kapısını ayağıyla kapattı. Gelen gerçekten de Madge’di ama yalnız değildi. İri, kırmızı suratlı polisin sesini tanıdı.

Kaba ses “Madge, evi arayacağım,” dedi.

Devers’ı, Ned Godwin cinayetinden dolayı asmak istiyorlardı. Ned Godwin’i, Graham Devers’ı öldürdüğü için arıyorlardı. Anlaşılan yine yola düşmesi gerekiyordu.

Arka kapıyı sessizce açtı, alacakaranlığa süzüldü.

Sokakta polislerinki ve kendi küçük yeşil Chevvy’si dışında araba yoktu. Cebindeki bozukluklar dışında para olmadığını fark etti. Graham Devers’ın cüzdanı ve Madge’in ona aldığı ceket evdeydi. Kız bunları polise nasıl açıklayacaktı merak ediyordu. Ama elden ne gelirdi.

Gideceği yere yürümesi gerekecekti. Jefferson’a doğru biraz yürüdü, düşünmek için durdu. Nereye gidecekti? Nasıl gidecekti? Vardığında ne yapacaktı?

Para istemek için şirkete telgraf çekebilirdi belki, ama gazeteler çoktan cinayetin manşetleriyle dolmuştur. Şirketin adaletten kaçan birine para vermeyeceğini tahmin edebiliyordu. Muhtemelen artık bir işi bile yoktu.

Otostop yapsa? Muhtemelen çevredeki herkes eşkalini öğrenmişti. Peki, hangi yöne otostop çekecekti?

Belki polise gidip tüm hikâyeyi anlatsa iyi olurdu. Kırmızı yüzlü adama “Sana gerçeği söylersem, bana asla inanmazsın,” dese.

Belki de tekrar yürümeye başlasa daha iyi olurdu.

Yanında bir araba durunca geriye sıçradı. Ön kapı ardına kadar açıldı.

“Binin bayım.”

Bunun bir polis arabası olmadığına dair kendi kendine güvence verdi ama yine de güvende olmak için bir adım daha geri çekildi.

“Binin dedim bayım, iyiliğiniz için.”

Arabaya bindi.

Direksiyondaki adam karanlıkta belirsiz, tehditkâr bir gölgeden başka bir şey değildi. Ama Ned artık umursamayı bırakmıştı.

Araba hızlanırken şöyle dedi: “Sokağın aşağısında bir polis arabası var.”

“Teşekkür ederim,” dedi yabancı. Arabayı döndürüp ters yöne ilerledi. “Bu arada…” diye ekledi, “…ben dostunum. Seni içki içmeye davet ediyorum. Alışılmadık bir davet bu ama içten.”

“Kabul,” dedi Ned.

Şehrin dış mahallelerine doğru ilerlediler ve küçük bir motele yanaştılar. Ned, tanımadığı adamın peşinden kahverengi boyalı, içinde ufak bir barın bulunduğu kasvetli, küçük bir yere girdi. Sabah yaşananların fazla gerçek ya da fazla gerçekdışı olduğu hissini tekrar duydu. Cutty Sark sipariş etti, diğeri çavdar viskisi istedi.

Yabancı, “Adım Little,” dedi. “Alex Little.” Yüzü gri muşambadan kör bir usturayla oyulmuş gibi görünen zayıf bir adamdı. Gözleri griydi. Kabuğundan hiç çıkmamayı dileyen istiridyelere benziyorlardı.

İçecekler gelince “Pekâlâ ahbap,” dedi. “Seninle bir anlaşma yapacağım. Mallar nerede?”

Ned’in içindeki gerçek dışılık duygusu derinleşmeye başladı.

Little, “Onunla aynı odadaydın. Adam öldü ve mallar ortada yok. Büyük bir kayıp değil belki ama yine de öyle,” dedi.

Ned kaşlarını çattı, şaşkın ve mutsuzdu. “Onu kimin öldürdüğünü bilmiyorum. Polis öldürdüğümü düşünse bile öldürmediğime eminim. Ne demek istediğini açıklarsan belki daha fazla yardımım dokunur.”

Little, “Büyük ihtimalle doğruyu söylemiyorsun ama anlatacağım. Devers bir satıcıydı. Aynı zamanda yakışıklı bir kabadayıydı ve kadınlara karşı tam bir şeytandı. Ucuz malları, pahalıya satardı. Birlikte epey kazandık.”

“Beni ilgilendirmez,” dedi Ned, “Ama malları nereden buldunuz?”

Yabancı sırıttı. “İşte ortaklığımı bitiren de bu oldu. Malın bir kısmı ithal edilmişti diyeyim.”

İçkisini bitirdi. “Yanında bir çanta dolusu mal vardı. Dün gece odaya girdiğimde çantayı bulamadım.”

Ned aniden heyecanlandı. “Dün gece odada mıydın?”

“Evet. Onu daha önce rahatsız etmek istemedim. Çünkü bir kadını tavlamaya çalışıyordu. Belki de onu yatağa atmıştı. Bilmiyorum, umurumda da değil. Beni ilgilendirmez. Saat ikiye kadar bekledim ve odaya çıktım. Anahtarım vardı, içeri girdim. Ölmüştü ve malların da yerinde yeller esiyordu.”

Ned neredeyse nefes nefese sordu “Peki ben?”

“Orada değildin. Ama bu onu öldürüp eşyalarını alıp dışarı çıkmadığın anlamına gelmez.”

Ned son sözleri duymadı bile. Aniden zihnindeki kurşun gibi ağırlık kalkmıştı. Geride gün boyunca kafasını kurcalayan o şüphe kalmıştı sadece. Uyanmadan önceki karanlık saatlerde ne yapmış olabilirdi?

Kapının kilitli olduğuna, kendi ve tanımadığı oda arkadaşı dışında kimsenin içeri giremeyeceğine, cinayet silahının numune çantasındaki neşter olduğuna inanmıştı. Odada kim bilir ne yaşanmıştı.

Artık kimseyi öldürmediğine emindi. Çünkü odaya girdiğinde Graham Devers çoktan ölmüştü.

Bir, belki de iki kişi odaya izinsiz girmeyi başarmıştı. Alex Little ve bir kız. Aniden Alex Little’ın konuşmaya devam ettiğini fark etti.

 “Olanların canı cehenneme, o herif özellikle de kadınlar söz konusu olduğunda işe yaramazın tekiydi. Ama o çantayı elime geçirene kadar seni gözümün önünden ayırmayacağım.”

Ned’in zihninde her şey yerli yerine oturdu. Little’ı baştan ayağa inceledi. Şu ana kadar elinde silah görmemişti ama bu olmadığı anlamına gelmezdi. Artık amaç hızlı hareket etmekti.

Ayağa kalktı. Alex Little da ardından. Ned adamın yakasına yapışıp, art arda yumrukladı. Adam önce eğildi sonra düştü. Barmenden şaşırtıcı bir ciyaklama sesi duyuldu. Ned bunu duymazdan geldi. Düşen adamın ceplerini yokladı. Evet, silahı vardı. Alıp cebine koydu.

“Bayım!” dedi barmen, “Burada nezih bir yer işletiyorum…”

“Öyle yapmaya devam edeceksin,” dedi Ned. Tekrar Alex Little’ın ceplerini karıştırıp arabanın anahtarlarını çıkardı.

Little inledi.

“Kapa çeneni!” dedi Ned, “Yoksa sana tekrar vururum.”

Kısa boylu ve şişman barmen çok korkmuştu. Ned onun iyi bir adam olduğuna karar verdi. “Başını belaya sokmayacağım. Sadece şu herifi dışarıdaki arabaya koymama yardım et ve bana biraz bozuk para ver. Telefon etmem lazım.”

Barmen ona iki onluk ve bir sent fırlattı. Ned telefon kulübesine girip polis merkezini aradı.

“İriyarı, kırmızı suratlı, kaba sesli adamla konuşmak istiyorum,” dedi. Doğrusu tanımlaması yerli yerindeydi. Adamın sesini duyduğu anda tanıdı.

“Graham Devers cinayetiyle bağlantılı olarak aradığınız adam fena halde pataklanmış. Onu Riverside Drive’daki 1300 blokta yolun kenarında bulacaksınız.”

“Kimsiniz?” diye sordu kaba ses.

“Ned Godwin.”

“Ama sen öldün-“

“Kanıtla,” dedi ve telefonu kapattı.

Barmene “Hadi, şunu taşıyalım,” dedi. “Sen sorun yaşamak istemiyorsun, ben de senin sorun yaşamanı istemiyorum. Çünkü bana en sevdiğim teyzemi hatırlatıyorsun. Herifi arabaya tıkalım, iki blok aşağıda yol kenarına bırakacağım. Sen bir şey görmedin, duymadın.”

Ned, barmene Paskalya kartı göndereceğine söz verdi, tokalaşıp dostça ayrıldılar.

Arabayı 1300 blokta yavaşlattı. Alex Little’ı koltuk altlarından tutarak arabadan çıkardı. Garanti olsun diye ona tekrar vurmayı düşündü ama vazgeçti.

Sonra hızlıca Madge’in evine sürdü. Kız kapıyı üçüncü çalışta açtı.

Üzerinde krem ​​rengi bir pantolon ve soluk yeşil bir kazak vardı. Ned’i gördüğü için endişeliydi.

“Buraya gelmemeliydin,” dedi nefes nefese. “Polis…”

“Paltonu giy, benimle gel,” dedi Ned, “Bir tanığa ihtiyacım var, o da sensin. Polis merkezine gidiyoruz.”

Kızın güzel gözleri büyüdü. “Sevgilim! Kendi ayağınla polise mi gideceksin!”

“Aynen öyle yapacağım,” dedi kıza sertçe.

Biraz sersemlemişti ama iç güdülerine uyarak olayı çözmeye çalışıyordu. Yatak odasına gitti, White Dawn parfüm şişesini alıp cebine tıktı. Günlerce buram buram kokacaktı ama bunu dert etmeye vakti yoktu.

Madge ceketini omzuna alırken “Umarım ne yaptığını biliyorsundur,” dedi.

“Ben de öyle umuyorum,” diye yanıtladı Ned.

Karakola girdiklerinde kırmızı yüzlü masanın başındaydı. Önce şaşkın bir bakış attı, sonra gülümsedi.

“Onu yakalamışsın,” dedi Madge’e.

Ned önce kıza, sonra da kırmızı suratlı polise baktı. “Demek beni nerede arayacağını sana söyleyen oydu.”

“Elbette,” dedi kırmızı yüzlü adam gülümseyerek.

Bu haliyle Yahuda’ya daha az benziyordu.

“Alex Little adında biri var,” dedi. “Biraz kafası karışmış olabilir, muhtemelen hastanededir. Onu getirirseniz birçok şeyi açıklığa kavuşturabilir.”

Madge şaşkın bir sesle “Olamaz!” dedi.

Ned usulca “Kapa çeneni!” dedi.

Kırmızı yüzlü adam o kadar kibar değildi. “Asıl sen kapa çeneni!” dedi Ned’e. Telefon etmek üzere gitti.

İki üniformalı polis birkaç dakika sonra yanlarında Alex Little’la geldiler. Adam sarsılmış ve mutsuz görünüyordu. Bu hali Ned’e keyifli bir tatmin hissi verdi.

Elini cebine soktu, White Dawn şişesini çıkardı ve kırmızı yüzlü adamın masasına koydu. “İşte bu da cinayet sebebi,” dedi. Madge’e döndü. “Geri kalanı nerede?”

Kız bir süre sustu, yüzü solgundu. Daha sonra sinirle dudaklarını yaladı. Sonunda “Parfümü bana kendi verdi,” dedi.

Kırmızı yüzlü adam homurdandı “Parfümün bu işle alakası ne?”

“Ona sor,” dedi Ned benzi atmış Alex Little’a dönerek. “Ona sorsan daha iyi olur. Çalınan mallar parfümdü. Konuş dostum, anlat. Endişelenmene gerek yok. Temize çıkart kendini.” Alex Little ilk başta duraksayarak anlatmaya başladı.

“Ortağım parfüm satıyordu,” dedi. “Dünyanın en güzel, en pahalı parfümleri. Normal fiyatlarının onda birine. Bunları nasıl elde etti derseniz, bazıları kaçak. Nasıl olduğunu sormayın. Bazıları da buradaki bir laboratuvarda hazırlandı. Laboratuvarın nerede olduğunu ya da kimin yaptığını da sormayın çünkü bilmiyorum.”

“Yani…” dedi kırmızı yüzlü adam “…konuşmayacak mısın?”

Alex “Anlatacak bir şey yok,” dedi.

Ned ayağa kalktı, titreyen ellerini ceplerine soktu “Benim anlatacaklarım var. Kaçak ya da sahte parfüm ticareti yapan Graham Devers’in randevulaştığı kız kimdi? Otelin stenografı. Ortağının dediğine göre, Graham kızlara kötü davranıyordu.”

Durdu, etrafına baktı “Devers ben gelmeden önce ölmüştü. Bay Little bunu kanıtlayabilir. Zaten onu öldürmek için ne onun ne de benim bir nedenimiz yok. Little zaten parfümün peşindeydi. Geriye tek bir kişi kalıyor.”

Kırmızı yüzlü adam düşünceli görünüyordu. “Madge, özür dilerim. Sanırım evini aramamız gerekecek.”

Kızıl saçlı öfkeyle Ned’e saldırdı. “Sıçan. Seni kokarca, seni…” Sonra birdenbire çırpınmayı bıraktı. Masanın arkasındaki adama donuk bir sesle, “Evet, sanırım evimi arayacaksınız,” dedi.

Polis memuru, “Bize nerede olduğunu söylersen zaman kazanırız,” dedi.

Adam şaşırtıcı bir nezaketle konuşuyordu.

“Büyük pencereli oturma odasında, kanepenin arkasında,” dedi kız aynı donuk sesle. Birisi onu sandalyeye oturttu.

“İtiraf ediyorum, kıskanıyordum. Hayatındaki tek kadının ben olduğumu söylemişti. Ama son görüşmemizde tavırları farklıydı. Odaya çıktığımızda benimle alay etti. ‘Asla tek bir kadına bağlı kalamam,’ dedi. Aklımı kaybettim,” dedi hıçkırarak ağlarken.

“Şifonyerin üzerinde cerrahi alet numune seti açıktı.” Sustu. Kimse ne hareket etti ne de konuştu. Sonunda Madge uzun, derin bir nefes aldı.

“Parfümler sonradan aklıma geldi. Değerli olduklarını biliyordum, yanıma aldım. Kendime bir şişe ayırmakla hata ettim. Parfümleri seven her kadının yapabileceği bir hata.”

Bir kez daha duraksadı ve “Pişman değilim,” dedi.

Ned, kadına sırtını döndü.

Jefferson House’a dönünce resepsiyona uğradı. Görevli “Bu koşullar altında başka bir odada kalmayı tercih edeceğinizi düşündük,” dedi.

“Çok düşüncelisiniz,” dedi Ned. Kaşlarını çatarak “Sabah onca hengâme yaşanırken uyuyor muydunuz?” dedi.

Genç adam utangaç bir ifadeyle “Sabahın o saatinde kimse oteli aramaz, ofiste bir kanepe var…” diyerek içeriyi işaret etti. “Genelde zil sesini duyarım ama bu sabah çok derin uyumuşum herhalde.”

“Bir şey daha var,” dedi Ned kayıtsız bir tavırla. “Cinayetin işlendiği odada yatak başı lambasının bozuk olup olmadığını biliyor musun?”

“Bozuk,” dedi genç adam. “Kendim kontrol ettim. Ampul yanmış.”

Ned odasına çıktı, uyuyan şehri izledi. Duran bir saat, yanmış bir ampul ve uyuya kalan bir görevli yüzünden dehşet bir olay yaşanmıştı.

Kendi kendine, “Bu sabah Dünya’da kalan son insan bendim,” dedi. Gülümsedi, esnedi, uyuyan şehre baktı.

“Şimdiyse sanırım uyanık kalan son kişi benim.”


*Cutty Sark: Berry Brothers & Rudd tarafından 1923 yılında kurulan Cutty Sark, viski dünyasının en ikonik markalarından biridir. Yeşil şişesi, sarı etiketi ve etiketin üzerindeki adını aldığı Cutty Sark gemisiyle tanınır. Harmanında Glenrothes, Glen Moray ve Glen Turner maltlarını barındıran Cutty Sark’ın alkol oranı %40’tır.

*White Dawn: Lark And Barry firmasının “Narenciye güneşi cildinizi nazikçe ısıtırken taze sabah havasının hafif canlılığını içinize çekin,” açıklamasıyla piyasaya sürdüğü parfümdür.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ