Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

ALGAN SEZGİNTÜREDİ’YLE SÖYLEŞİ

Diğer Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

Gamze Yayık
Gamze Yayık
Gamze Yayık. 1972 yılında doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle Türkiye’nin farklı şehir ve okullarında süren eğitimi, Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden 1994 yılında mezuniyetiyle son buldu. İşsiz bir mühendis olarak başladığı yetişkinliğini Ying Yang mahlasıyla DivxPlanet sitesinde polisiye dizi ve filmlere gönüllü altyazı çevirmenliği, altyazı editörlüğü yaparak geçirdi. En büyük tutkusu olan kitaplardan ve okuyup öğrenmekten asla vazgeçmedi. İzmir’de yaşıyor. Halen Handan Gökçek’in “Yaratıcı Yazarlık” Atölyesi’nde polisiye okuma tutkusunu yazma uğraşına çevirmeye çabalayan bir öğrenci.




Algan Bey selamlar, röportaj teklifimizi kabul etme nezaketi gösterdiğiniz için teşekkür ederim. İlk röportaj üzerinden 33 sayı ve zor bir pandemi dönemi geçmiş. O zamandan beri hayatınızda neler değişti?

Merhaba, estağfurullah, ben de benimle yeniden röportaj yaptığınız için teşekkür ederim. Hayatımda o zamandan bugüne geçen süre kadar yaşlanmanın getirdikleri dışında fazla bir şey değiştiğini söyleyemem. Pandemide herkes kadar korktum tabii ama şehirden, kalabalıktan uzak yaşadığım için şanslıydım. Bir fena tarafı, pandemi başlayıp ülkeler kapatıldığında oğlumun Almanya’da olmasıydı; en çok onun sıkıntısını yaşadık. Ama o da çok şükür uçuşların açılmasıyla üç ayda bitti. Sonrası, ekonomi başta, aşağı yukarı hepimizin yaşadığı, ülkemizin ve dünyanın hallerinden kaynaklanan sıkıntılardan ibaret.

Pandemi bazılarımız için kapanma ve üretme dönemiydi. Sizi o dönem Instagram üzerinden yaptığınız canlı yayınlarla tanımıştım. Eve hapsolduğunuz günlerde çalışabildiniz mi, pandemi sizin için radikal değişimlere neden oldu mu?

Çalışma açısından, hayır. Zaten evden çalışıyordum, çok şükür, işler biraz azalsa da kesilmedi, devam ettim. Benim için olumlu tarafı, ilk “Kavgaz” romanını yazmaktı herhalde. Gerçi şartlar yüzünden onun da yayımlanması bir buçuk sene sürdü.

2017 yılından beri Polisiye Yazarlar Birliği’nin başındasınız. Biraz dertleşelim. POYABİR kuruluşundan bugüne amacına hizmet edebildi mi? Biz polisiye yazarları gerçekten birlikte hareket edebiliyor muyuz? Birliğin maddi, manevi ve işgücü olarak nelere ihtiyacı var?

Koltuğa yapıştın maşallah mı diyorsunuz?

Dertleşelim elbette. En baştan başlayayım: Birlik fikrini 2016’daki Kara Hafta etkinliğinde Amerikalı editör ve Sherlock Holmes uzmanı Leslie Klinger’la tanıştıktan sonra ben, Elçin ve eşim oluşturduk. Klinger bana Amerika’daki polisiye yazarları birliğini (Mystery Writers of America, MWA), neler yaptıklarını anlatmıştı. MWA, ilgilisi biliyordur, ta 1945’te kurulmuş. Binlerce üyesi arasında aklınıza gelebilecek herkes (sadece yazarlar değil, yapımcılar, sinemacılar falan da) var.

Klinger bana esasen iki şey yaptıklarını anlattı: (1) Senede bir gün belli bir yerde toplanıp Edgar ödüllerini vermek, akabinde bir yemek veya kokteyl eşliğinde tanışmak, kaynaşmak ve “dedikodu yapmak”, (2) Üyelerden herhangi birisinin bir röportaj verdiğinde birliğin ve diğer üyelerden birkaçının (ve kitaplarının) adını anması. Önce haydi canım, demiştim, koskoca Amerika, onca meşhur yazar, vesaire ama konuştukça öyle olmadığını, ülkelerarası farkların elbette olduğunu ama esasen zorlukların (bizim için sayılabilecek her şeyin) onlarda da neredeyse aynı olduğunu gördüm. Birbirlerini güçleri yettiğince destekliyorlardı, biz neden yapmayalım dedik.

ALGAN SEZGİNTÜREDİ'YLE SÖYLEŞİ 1

Sonrasında bulabildiğim herkese e-posta yoluyla ulaştım. 2017’de Mimar Sinan Üniversitesi’nin Fındıklı kampüsündeki lokalinde ilk toplandığımızda yirmi kişi bile değildik (Sibel Köklü, Hesna Onbaşı, Elçin Poyrazlar, Gökçe İspi Turan, Ercan Akbay, Oğuzhan Aslan, Doruk Ateş, Cenk Çalışır, Suat Duman, Alper Kaya, Celil Oker, Barış Soydan, Armağan Tunaboylu, Suphi Varım, Çağatay Yaşmut).

O akşamüzeri rahmetli Celil ağabeyimiz kendi tecrübelerine dayanarak dernek fikrine, sakıncalarını, özellikle insan faktörünün getireceklerini vurgulayarak karşı çıktı. Ardından yasal zorunlulukları da masaya yatırdıktan sonra dernek yerine herhangi bir yasal yükümlülük altına girmeden hareket etmemize olanak tanıyacak (şimdilik kaydıyla) birlik modeliyle yola çıkmaya karar verdik.

İlk genel kurul toplantımızı 2018’de on sekiz üyenin katılımıyla (Banu Akeloğlu, Ayşe Erbulak, Nilgün Kolgar, Ayla Koca, Sibel Köklü, Piraye Şengel, Fulya Turhan, Yaprak Öz, Ercan Akbay, Murat Aloğlu, Doruk Ateş, Cenk Çalışır, Yunus Emre Eroğlu, Ender Sevinç, Akif Toktaş, Armağan Tunaboylu, Çağatay Yaşmut) gerçekleştirdik. (Bugün 148 üyemiz var.) İkinci genel kurul ve ilk Kristal Kelepçe Ödül törenini 2019’da yaptık. 2019’daki genel kurulda dernekleşme kararı alıp uygulamaya koyduk, gerekli belgeleri hazırladık, imzaladık ancak başta bir dernek merkezi kiralamak başta olmak üzere gerek maddi yetersizlikler gerekse değişen yasal düzenlemeler yüzünden (üye bilgilerinin resmî kayıtlara “fişlenme” ölçüsünde verilmesi zorunluluğu ve aramızda kanunen dernek üyesi olamayacak dostların bulunması gibi) gene şimdilik kaydıyla (dernekler masasına gitmiş, başvuruyu yapacakken) vazgeçtik. Pandemi döneminde genel kurul ve törenleri çevrimiçi yaptık.

Dertleşme, POYABİR’in amacına hizmet edip etmediği ve neler gerektiği kısmında birkaç şeyi özellikle vurgulamakla yetineceğim:

(1) Görebildiğim kadarıyla çoğumuz mesleğimizin (veya hobimizin) şartlarından habersiziz veya bu şartlara dair yeterli bilgi sahibi değiliz. Bunun için biliyorsunuz, konularının uzmanlarını konuk ederek çevrimiçi bilgilendirme toplantıları (yayımcılık, yazarların yasal hakları ile adli tıp üzerine) yaptık, yapmaya da devam edeceğiz.

(2) Birlik tümüyle gönüllülük esasına göre işliyor, hiç kimse hiçbir konuda maddi bir kazanç sağlamıyor. Böyle olunca yapılabilecek etkinliklerde, organizasyonlarda geriye üç çare kalıyor: (i) Cepten vermek: Başta birkaç üyemiz yaptı sağ olsunlar ama yazarlıkla zengin olunmadığını çoğumuz öğrenmiştir artık, (ii) Bağış toplamak: Biliyorsunuz, onu da vermek isteyen, vermek istediği kadar veriyor. Şu ana dek toplananlarla Kristal Kelepçe ödüllerini ve web sitemizi yaptırabildik sadece (web sitesi maceramız da ayrı komik: bir arkadaşım vasıtasıyla “işin piri” sayılan biriyle çok ucuza anlaştık, çalışmaya başladı, derken Covid oldu, zor kurtuldu, ardından tası tarağı toplayıp Amerika’ya yerleşti; üç ayda yapacağı işi on bir ay yapamadı, sonunda başka birini bulduk) ve (iii) Kişisel bağlantılar: Bugüne kadarki törenlerimizde mekanları tamamen üyelerimizin kişisel bağlantıları sayesinde, biri hariç (o da cüzi bir miktardı) hiç para ödemeden kullandık. Anlayacağınız, maddi zorluk, önümüzdeki en ciddi engellerden biri. Onu aşmadan fazla bir şey yapmak mümkün değil maalesef. Başka bir model varsa elbette öğrenmek, uygulamak isteriz.

(3) Celil ağabeyin (Oker) uyardığı, insan faktörü. Herkes istiyor ama çok az kişi elini taşın altına koyuyor. Herkes konuşuyor ama çok az kişi işin aslını öğrenme zahmetine giriyor. Alınganlık gırla gidiyor. Her genel kurulda ve ayrıca birlik içindeki duyurularda her türlü öneriyi değerlendireceğimizi, her türlü fikre açık olduğumuzu, yapamayacağımızı düşündüğümüz şeyleri yapabileceklerini düşünenlerin yapmasını defalarca söyledik. Hedefe giden yolu herkes mis gibi asfalt zannediyor, gaza bastık mı gideriz, diyor. Öyle değil maalesef. Hemen hepimiz geçimini yazarlık dışında işlerle sağlıyoruz. Dolayısıyla POYABİR çalışmalarına zaman ayırmak da kolay değil. “Ülkemiz şartları” bahanesi klişe, evet ama klişe olması, doğru olması demek zaten. Hepimiz bir şekilde öğreniyoruz, bebek adımlarıyla da olsa ilerliyoruz.

Birliğin her sene düzenlediği Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat ödüllerine yeni bir kategori eklendi. Roman dışında öykü kitaplarının da ödüllendirildiğine şahit olduk, olacağız. Bu olumlu gelişmeye dayanarak sorayım; birliğin kuruluşundan bugüne Türk polisiye edebiyatında sizce ne tür değişimler oldu?

Öncelikle gene bir hususu baştan belirtmeliyim: Bir sanat alanında ilerlemek, özellikle bizim gibi bir ülkede, kısa zamanda ve kolayca başarılacak bir şey değil. Edebiyat gibi bir sanatta, okuma alışkanlığı bunca düşükken daha da zor. Polisiye gibi onlarca yıl küçümsenmiş, kenara atılmış bir daldaysa daha ve daha da zor. Kısacası, birliğin ana amacı olan polisiyemizin daha fazla duyulması, okunması, adım adım gidilecek, varılabilecekse uzun vadede varılabilecek bir hedef. Kuruluşumuzdan bu yana, hele başladığımızda polisiyemizin durduğu nokta göz önüne alınırsa çok uzaklarda duran bu hedefe doğru epey adım atıldığını söyleyebilirim.

Bu yola çıktığımızda, belirttiğim gibi, kişisel çabalarımla bir avuç denebilecek kadar yazara ulaşabilmiştim ki bazılarını ismen bile tanımıyordum. O dönemde okurlara (polisiye okuyorum diyenleri kastediyorum) sorulduğunda Tük polisiyesi deyince akıllarına gelen yazar sayısı, en bileninde beşi geçmiyordu. Dahası, birkaçımız dışında kendi polisiye yazarlarımızı okumuş, tanıyan yazarımız da çok azdı. Polisiyeyle uğraşan, bildiğim kadarıyla tek bir web sitesi (cinairoman) vardı. Polisiye dergilerin (Dedektif, 221B, Suçüstü) hiçbiri yoktu. Kısacası, polisiye edebiyatımız alabildiğine “marjinal” konumdaydı. Aynısı yabancı polisiyeler için de geçerliydi ayrıca. Birkaç yerleşmiş isim dışındaki yabancı yazarları bilen de azdı. Bugün polisiye edebiyata adanmış fan/okur sayfaları var; tek başına bu bile önemli bir gelişme. Geçmişte jüride yer almış üyelerimizin bildiği gibi, kazananları gayet titiz çalışmalar sonunda belirlenen Kristal Kelepçe Ödülleri bugün sırf ilgili değil, genel okur ve yayımcılık dünyasının zihninde de mevcut, saygınlığı giderek artıyor. Polisiye basan yayınevi sayısı arttı. On sene öncesine oranla çok daha fazla polisiye kitap yazılıyor, basılıyor, okunuyor. Çok daha fazla yazarımız tanınıyor. Polisiye öykü yarışmaları düzenleniyor. Kristal Kelepçe başladığında polisiye öykü kitabı neredeyse hiç yoktu mesela. Şimdi var, dolayısıyla ödülü de var. Başka dallarda da üretim artacak, ona göre de ödül sayısı çoğalacaktır. POYABİR’in çabasıyla hazırlanıp çıkarılan “Kanlakarışık” adlı öykü derlemesi, yanlış bilmiyorsam alanında ilk örneklerden biridir. Bugün benzer derlemeler var. Kara Hafta gibi etkinliklerde pek çok üyemiz konuşmacı olarak boy gösterdi, gösteriyor. Polisiye edebiyat atölyeleri yapılıyor, üyelerimiz okullarda, radyolarda, televizyonlarda konuşmalara davet ediliyor. Bunların hepsinde birliğimizin katkısı var ve bunlar daha başlangıç. Kısacası, bence geçen yedi sene içinde hem nicelik hem nitelik açısından beklenebilecekten de fazla ilerledik. Öyle de devam edeceğiz.

Sayıları az da olsa yurt dışına açılan, başka dillere çevrilen polisiyelerimiz var. Türk edebiyatının hayal gücü, kurgu ve nitelik olarak küçümsenmeyecek kıymette olduğunu düşündüğünüzü biliyorum. Dünya’nın bizi okuması için önümüzdeki engeller neler? Bu engelleri aşmada okurların, yazarların ve tabii ki yayınevlerinin üstüne hangi görevler düşüyor?

Malum, günümüz dünyasına batı kültürü ve İngilizce hâkim. Uluslararası başarı için İngilizce basılmak şart gibi görünüyor. O piyasaya girmekse çok zor. Bir kere oryantalist bakış var, onu kırmak mümkün değil gibi. İngilizce piyasada diğer batılı ülkelerin polisiyeleri bile az yer bulabiliyor. (Genel anlamda edebiyatta da aynısı geçerli ayrıca.) Bunun ötesinde başka zorluklar da var. Eserin tercümesi en büyük sorun. Anadili İngilizce olup çeviri yapabilecek kadar Türkçe bilen çevirmen sayısı çok az. Dolayısıyla ücretleri yüksek. Ama işin o tarafı esasen “iş” kısmı ki o noktada yazardan önce yayınevinin uğraşması lazım. Okura, okumaktan başka görev düşmüyor bence. Öte yandan dünya İngilizce konuşan ülkelerden ibaret değil. Belki diğer dillere yönelmek iyi olabilir.

Yazar Algan Sezgintüredi’nin çalışma ortamını merak ediyoruz. Nelerden ilham alır, yazdıklarınızı kimlerle paylaşırsınız?

2020 İzmir depremine kadar ufak bir çalışma odam vardı. Artık evin salonunda, yemek masasında çalışıyor, herkesin keyfini kaçırıyorum. (Odam depremde yıkılmadı, salon daha güvenli geliyor.) İlham aldığım şeyler şunlardır diyemem, beynin sırlarını çözemedik henüz. Okumak, dinlemek, izlemek… her şeyden bir şey alıyorum herhâlde. Yazdıklarımı önce eşim okur, birinci editörümdür. Sonra gerekli görürsem gözüne ve gönlüne güvendiğim birkaç arkadaşıma okutabiliyorum bazen. Ondan sonrası yayınevinin editörlerine kalır.

“Vedat ve Tefo” karakterleri okurlarca sevilmişti. “Mutlu Kavgaz” onlardan farklı, teşkilattan biri. Mesut Demirbilek’in mesleki tecrübesiyle sizin yazı becerinizin ürünü bu acemi polis ilk ne zaman zihninizde belirdi? Mesut Bey’le birlikte çalışma fikri nasıl doğdu?

Vedat ile Tefo teşekkür ediyorlar. Mutlu Kavgaz fikri, Mesut’la 2019’da tanışmamızla belirdi. O aralar Vedat/Tefo dışında bir şeyler yazmak istiyordum, kısmetmiş herhâlde. Mutlu’nun geleceği varmış mı demeli, belki öyledir. “Kavgaz” benim için farklı bir deneyim, yazı dilimden kurgu tarzıma daha önce yapmadığım bir şey, o açıdan memnunum. Kitap dergisinin 2022 Yılın Polisiye Romanı ödülüne de layık görüldü, bir hoş yanı da o oldu.

Editörlük, çevirmenlik ve yazarlık zahmetli, sancılı, sabır ve sağlam sinir isteyen meslekler. Kitapla ilgili oldukları için her ne kadar birbirine yakın dursalar da koltuk altında üç koca karpuzu taşımak güç. Üstelik POYABİR’in işleri ve Kristal Kelepçe okumaları da vaktinizi alıyordur. Bunca işle nasıl baş ediyorsunuz? Zamanı yönetmekle ilgili bize biraz tüyo verin.

Saydığınız ve evet, gayet sancılı, vesaire işleri başta sağlık olmak üzere diğer şeylerden feda ederek yapmaya çalışıyorum açıkçası. Evden çalışmam o açıdan avantaj sayılabilir, yola harcayacağım vakti işe ayırabiliyorum. Dışarıda eğlenme gibi bir hevesim yok, huzurlu ortamları yeğliyorum. Zaten artık her şey inanılmaz pahalı. Arkadaşlarımın çoğu İstanbul’da, yılda bir veya iki kere gidince görüşebiliyorum, İzmir’dekilerle de belki birkaç ayda bir. Gene özel şartlarımdan dolayı bir-iki günden fazla tatil yapamıyorum. POYABİR’in işlerini tek başıma yürütmüyorum; yönetim kurulumuz ve çalışma gruplarımız var. Zaman yönetmek gibi bir becerim yok; şartlarım bu şekilde çalışmaya zorluyor beni ve evde çalıştığım için dışarıda çalışanlara oranla biraz daha zaman kazancım oluyor, o kadar.

Okurun kitaba, yazarın yayınevine ulaşmasının gittikçe zorlaştığı, eline kalem alanın yazarlığa soyunduğu tuhaf bir dönemden geçiyoruz. Polisiye yazmaya hevesli, suç edebiyatında eser vermek isteyen ancak hevesi bir şekilde kırılmış, cesaretini bir türlü toplayamamış yeni yazarlara neler tavsiye edersiniz?

Maalesef yılmadan çabalamak, hevesi kaybetmemeye çalışmak, bol bol okuyup yazmak dışında tavsiye edebileceğim bir şey yok. Keşke olsa. Okumak en önemlisi. Çok okumak ve çeşitli okumak. Dediğiniz gibi, her açıdan tuhaf ve uzak değil, yakın geleceği bile öngöremediğimiz, çok zor bir dönemdeyiz. Şartlar bu kadar kontrolümüz dışındayken, her şey bu kadar zorken sabırla çalışmaktan, umudu ve iyimserliği korumaya çabalamaktan başka çare yok gibi geliyor bana.

ALGAN SEZGİNTÜREDİ'YLE SÖYLEŞİ 4

POYABİR her sene Eylül-Ekim aylarında Kristal Kelepçe Polisiye Edebiyat ödüllerini törenle sahiplerine veriyor. Tecrübe ve imkanların artmasıyla törenlerin gittikçe daha görkemli olduğunu gözlemliyorum. Bu sene törende bizi bekleyen sürprizler var mı?

Teşekkürler ve evet, var. Esasen geçen sene son anda ulusal yas ilan edilip tüm etkinlikler yasaklanmasaydı müziğiyle, oyunlarıyla bayağı hoş bir Kristal Kelepçe töreni yapacaktık, her şey hazırdı. Bu sene daha da görkemli ve kapsamlı bir tören planlıyoruz. Ayrıntısı, programı kısa süre içinde netleşecek, o zaman duyuracağız. Ekim ayının ikinci yarısında olacak, şimdilik sadece bunu söyleyebiliyorum.

Dedektif Dergi okurları adına teşekkür ediyor, ileriki çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ