Hikaye: Cinayet ve Gurur | 3

Diğer Yazılar

ŞAHİT

AYNUR’UN HİKÂYESİ

UĞURSUZ

Gece 12’den sonra çalan telefonlar hayra alamet değildir. Babamın kalp krizi geçirdiğini, ablamın trafik kazasını, yeğenimin intihar ettiğini… Hepsini 12’den sonra öğrendim. Ne zaman karanlığın içinden o sinir bozucu melodi yükselse, elim bir türlü gitmez telefona. Aklımdaki trilyon tane ihtimal birbiriyle çarpışır. Sonra, umutsuz bir “Hayırdır inşallah,” ile açarım telefonu.

Tarih tekerrürden ibarettir derler.

Öyleymiş…

***

İlhan Soldan cinayetini çözdüğümüz akşam, tutanakları imzaladıktan sonra bürodan çıktım. Saat dokuz buçuğa gelmişti. Ceketimin düğmelerini ilikleyip yakınlarda bir Tekel bayii aramaya koyuldum. Bir şişe viski, birkaç tane de çikolata alıp eve geçtim. Dünden kalan yemekleri dolaptan çıkartıp ısıttım. Eve geldiğinde hazır bir sofra bulmak nasıl bir histi acaba? Kapıyı anahtarla açmamak, içeri girdiğinde güler yüzle karşılanmak… “Çok düşünmemek lazım,” dedim kendi kendime. Bir şeyler atıştırıp bulaşığı yıkadıktan sonra televizyonun karşısındaki koltuğa kuruldum. Maç özetlerine bakıp viskimi yudumlarken telefonum çaldı. Arayan başkomiserimdi.

“Buyurun amirim?”

“Cengiz, Araştırma Hastanesi’ne gel hemen.”

Nefesimin kesildiğini hissettim. Saniyeler içinde, bir sürü olasılık gözümün önünden geçti.

“Ne oldu amirim? Bir problem yok ya…”

“Aykut…”

“Bi… Bir şey mi oldu Aykut’a?”

“Nazlı’yla silahlı saldırıya uğramışlar. Durumları nasıl bilmiyorum. Şimdi yola çıkıyorum ben de. Hastanede buluşuruz.”

“Ben böyle dünyanın çivisini sikeyim,” diye bağırıp elimdeki viski bardağını duvara fırlattım. Hızla üstümü değiştirip evden çıktım.

***

Hastaneye, başkomiserle aynı anda varmıştık. Acil servisin önündeki polislere Aykut’un nerede olduğunu sorup hızla merdivenleri çıktık. Yaşıyordu. Yoğun bakımda, öylece yatıyordu Aykut. Birkaç dakika sonra doktoru yanımıza geldi.

“Doktor Ziya Şifacı. Neyi oluyorsunuz hastanın?”

“Başkomiser Orhan. Ailesi sayılırız. Durumu nasıl?”

“Biri karnına, biri omzuna olmak üzere iki kurşun isabet etmiş. Kurşunları çıkarttık, ancak iç kanama riski sürüyor. Bekleyeceğiz.”

“Peki Nazlı?” dedim. “O da yanındaymış Aykut’un.”

Doktor hafifçe başını eğdi. Gözlüklerini çıkarttı. “Maalesef. Hastaneye geldiğinde hayatını kaybetmişti.”

Yere çöküp, başımı ellerim arasına aldım. Yıllar sonra, ilk defa gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Nazlı… Kardeşimin sevdiği kadın. Gencecik, idealist bir öğretmen… Başkomiser, yanıma oturup kolunu omzuma attı. “Böyle hayat mı olur amirim? Ben böyle hayatın amına koyayım.”

“Ben de,” dedi amirim. “Ben de amına koyayım.”

***

Sabahın erken saatlerinde olay yerine geldik. Teleferik istasyonuna yakın, küçük bir çay bahçesiydi. Ortalık darmaduman olmuştu. Çay bahçesinin sahibiyle konuşup kamera kayıtlarını istedik.

Aykut ve Nazlı, karşılıklı oturmuş konuşurken, çay bahçesinin yola bakan tarafında siyah bir Range Rover duruyordu. Daha sonra arabadan inen kar maskeli iki adam otomatik silahlarla üstlerine ateş açıp geldikleri gibi hızla gidiyorlardı.

“Bu nasıl iş amirim? Film mi çekiyoruz? Ordu’da nasıl böyle bir şey olabilir?”

“Bu seferki çok farklı Cengiz. Adamlar tam teçhizatlı gelmişler. Aykut’un hiç şansı olmamış korumak için. Aracın plakası okunuyor, bir sorduralım.”

Plakayı sordurduğumuzda sahte olduğunu öğrendik. Öğleden sonra, Başkomiser, Aykut’un ailesiyle konuşmaya gitti. Ben de Nazlı’nın ailesinin adresini alıp yola koyuldum.

Akyazı Mahallesi’nde, denize yakın bir villada oturuyorlardı. Aykut, Nazlı’nın babasının restoran sahibi olduğunu söylemişti. Bu kadar lüks bir yerde oturduklarına şaşırmıştım.     “İşleri iyi gidiyor demek ki,” diye düşündüm. Kapıyı çaldığımda, takım elbiseli bir adam beni karşıladı.

“Buyurun?”

“Polis. Nazlı’nın ailesiyle görüşeceğim.”

Salona girdiğimde, annesi yarı baygın hâlde yatıyordu.  Yanındaki kadınlar, bir yandan bileğini kolonya ile ovuşturuyor, bir yandan da gözyaşlarını siliyorlardı. Ben içeriye bakınırken, 50-55 yaşlarında, iyi giyimli bir adam üst kattan aşağı indi.

“Ben, Akın Kindar. Nazlı’nın babasıyım.”

“Başınız sağ olsun Akın Bey. Olayı aydınlatmak için sizlere birkaç soru sormaya geldim.”

“Eşim şu anda konuşacak durumda değil. Biz bahçede konuşalım isterseniz.”

Bahçeye çıktığımızda, evin alt kısmındaki garaja park edilmiş iki lüks araç gördüm. Araçları sormayı da aklımın bir köşesine yazdıktan sonra, Akın Kindar’la konuşmaya başladık.

“Akın Bey, sizce kim böyle bir şey yapmış olabilir? Düşmanınız ya da son dönemde kavga ettiğiniz biri var mıydı?”

“Hayır. Kendi hâlinde insanlarız biz. Olayın benimle ya da kızımla alakası olduğunu sanmıyorum. Aykut diye bir polisle ilişkisi vardı kızımın. Kim bilir ne işler açtı kızımın başına…”

Önceki gün kızını kaybetmiş olmasa, yakasından tutup duvara yapıştırırdım. Söylediklerini acısına verip derin bir nefes aldım.

“Bahsettiğiniz kişi, benim mesai arkadaşım. Daha da ötesi kardeşim. Aykut, görebileceğiniz en ahlaklı polislerden biridir. Hiçbir zaman yanlış işlere karışmadı. O yüzden söylediklerinize dikkat edin.”

Tam cevap vermeye hazırlanıyordu ki, az önce bana kapıyı açan takım elbiseli adam yanımıza gelerek Akın Kindar’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Cebinden çıkarttığı not kağıdına bir şeyler yazarak adama verdiğinde, yüz ifadesinden yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anladım.

“Bir sorun mu var?”

“İşle ilgili bir durum. Önemli değil.”

“Yanınıza gelen adam kimdi?”

“Çalışanlarımdan biri.”

“Çalışanlarınızdan biri demek, öyle olsun. Dışarıda iki araba gördüm, oldukça lüks araçlar. Eviniz de öyle. Restoranda işler iyi gidiyor sanırım.”

“Ne yani, beni iyi para kazanmakla mı suçluyorsunuz? Bu konuşma saçma bir yere gitmeye başladı. Başka bir şey yoksa, cenaze işleriyle uğraşmam lazım.”

“Başka bir şey yok,” dedim. “Ama içimden bir ses yakında yeniden görüşeceğimizi söylüyor.”

***

Merkeze döndüğümde, elimizdeki verileri değerlendirmek için toplantı odasına geçtik. Amirim, Zübeyde Komiserin de bu olayda bizimle çalışacağını söyledi. Aykut’un sandalyesinde başka birinin oturduğunu görmek içimi acıtmıştı.

Gerekli dosyaları inceledikten sonra, Başkomiserin sorusuyla toplantıya başladık.

“Ne yaptın Cengiz, görüştün mü Nazlı’nın ailesiyle?”

“Görüştüm. Anne iptal zaten. Babası da ilginç bir tip. Kızı öldürülen birine göre çok sakin.”

“Belki olayı şokunu atlatamamıştır,” dedi Zübeyde Komiser.

“Sadece bu da değil. Aykut, adamın restoran işlettiğini söylemişti. Soruşturdum, günde 10 müşterinin gitmediği bir mekanmış. Normalde kirasını bile ödeyememesi lazım. Ama villada yaşıyor, kapıda iki tane Audi var.”

“Buradan bir şeyler çıkabilir. Adamı takibe alalım. Trafik şubeyle de konuştum. Kamerada gördüğümüz modeldeki tüm araçları çevirecekler.

“Biz ne yapacağız peki?”

“Zübeyde’yi evine bırakalım. Sonra hastaneye geçeriz.”

Zübeyde Komiser bizimle gelmek için ısrar etse de, başkomiserin ricasıyla evine gitti. Hastaneye vardığımızda hava kararmıştı. Yoğun bakım ünitesinin önünde, puslu camın arkasından Aykut’u izliyorduk. Burada beklemek benim için yeni bir şey değildi. Babam, ablam, şimdi de Aykut… Hayatım, sonu yoğun bakımın önünde biten bir döngüden ibaretti sanki.

Saatlerce tek kelime etmeden oturduk başkomiserimle. İkimizin de, ne eve gitmeye ne de konuşmaya niyeti vardı. Telsizden gelen anons sessizliği bozmasa, sonsuza kadar böyle oturabilirdik.

“Tüm ekiplerin dikkatine… Sanayi çıkışında silahlı çatışma ihbarı…”

Merdivenleri üçer beşer inip arabaya doğru koşmaya başladık. Emektar Accent’e tepe lambasını takıp çakarları açtıktan sonra hız sınırlarını zorlar hâlde sanayi çıkışına doğru ilerledik.

On dakika sonra olay yerine varmıştık. Etrafta, rüzgarda sallanan birkaç tabelanın haricinde hiçbir ses yoktu. Tek tük koyulan sokak lambaları da çalışmıyordu. Torpido gözünden el fenerini alıp etrafa bakınmaya başladık. Henüz birkaç metre ilerlemiştik ki, yerde kanlar içinde yatan 3 kişi gördük. İkisinin nabzı atmıyordu. Diğerinin de çok vakti kalmamıştı. Ambulans çağırıp, adamın yanına çöktüm.

“Ne oldu burada? Kim yaptı?”

Yüzüme bakıyor, ses çıkartmıyordu.

“Oğlum, ölüyorsun lan. Söyle işte, bir şey söyle.”

“Ye… Yekta Hı… Yekta Hırslı…”

Son kelimeleri, belki de katilinin ismi olmuştu.

***

Cenaze oldukça kalabalıktı. Yakasına Nazlı’nın fotoğrafını iliştirmiş bir sürü insan hakkını üç defa helal etmek için bekliyordu. Tabutun başında, baş sağlığı dileklerini kabul eden Akın Kindar, yine oldukça sakin görünüyordu. O sırada bir ayrıntı dikkatimi çekti.

“Amirim, Akın Kindar solaktı. Bahçede konuşurken sol eliyle yazı yazdığını görmüştüm. Ayrıca yine sol eliyle tokalamıştı benimle. Şimdi sol elini hiç kıpırdatmıyor bile. Heykel gibi sabit duruyor.”

“Emin misin solak olduğundan?”

“Eminim. Bir insan neden tek kolunu hiç kıpırdatmaz?”

“Kolunda bir sıkıntı vardır. Belki düşmüştür, belki de dün gece kurşun yemiştir.”

“Yekta Hırslı’yla bir bağlantısı olabilir Akın’ın. Araştıralım.”

Cenazeden sonra Yekta Hırslı’yı soruşturmaya başladık. Sabıka kaydı oldukça kabarıktı. Üzerine kayıtlı herhangi bir iş yeri, araç, hatta fatura bile yoktu. Ayrıca, Akyazı’da halı saha tesisi işleten bir kardeşi olduğunu öğrendik. Yakup Hırslı…
Yekta’ya ulaşmamızın tek yolu, önce kardeşini bulmak gibi görünüyordu.

Vakit kaybetmeden Akyazı’ya geçtik. Arabayı halı sahanın otoparkına park edip Yakup’u aramaya başladık. Tesis, yan yana dört sahadan oluşuyordu. Biraz yürüdükten sonra, maç yapan gençleri izleyen adamlardan birine sorduk.

“Yakup Hırslı hanginiz?”

En solda oturan 30’lu yaşlarında bir adam, sigarasını atıp, ayağa kalktı.

“Kim soruyor?”

“Ben soruyorum,” dedi amirim. Yanında oturan diğer iki kişi de ayağa kalkmış, etrafımıza dizilmişlerdi.

“Sen kimsin lan yavşak?”

Ani bir hareketle, adamın burnuna sağlam bir sağ kroşe çıkarttım. Ardından boyun kilidine alıp silahımı kafasına dayadım. “Yanlış bir hareket yapan olursa beynini patlatırım bunun. Yakup hanginiz? Söyleyin lan!”

Hepsi şoka uğramıştı. Başkomiser de silahını çekmiş, korkuyla birbirine bakan diğer iki kişiye doğrultmuştu. Burnundan akan kanlar ağzına süzülürken, artık nefessiz kalan adam pes etmişti. “Tamam, Yakup benim. Öleceğim amına koyayım, bırak beni.” Boynunu serbest bırakmış, ancak silahı indirmemiştim.

“Yekta Hırslı’yı arıyoruz, abini. Nerede?”

“Bilmiyorum. Görüşmüyoruz abimle.”

Silahın kabzasıyla kaşını yarıp midesine dizimi geçirdim. “Seni akşama kadar döverim. Sonra sıkarım kafana, silahımı almaya çalıştı derim. Söyle lan çabuk.”

Yakup’un yanındakiler iyice korkmuştu. Diğerlerinden birkaç yaş daha genç olanı, daha fazla dayanamayıp ele verdi arkadaşının abisini.

“Taşbaşı’nda mekanları. Kilisenin arkasında, 178 no’lu büyük depo.”

***

On beş kişilik bir ekiple deponun çevresinde yerimizi almıştık. Başkomiserin isteğiyle karşıdaki binanın çatısına da keskin nişancı yerleştirildi. Deponun üst tarafında geniş bir cam bölüm vardı. Keskin nişancı, bulunduğu açıdan içeride sekiz kişi saymıştı.
Ön ve arka çıkışları kapatmıştık. Kaçma ihtimallerine karşı, yol üzerinde birkaç yerde barikat kurdurmuştuk. Son hazırlıkları yaptıktan sonra, başkomiserin işaretiyle içeri daldık.

“Poliiis! Teslim olun!”

Hazırlıksız yakalanmışlardı. Adamları birer ikişer indirerek ilerliyorduk. Büyük bir varilin arkasında saklanmış, şarjörümü değiştirirken, sağ taraftaki merdivenden yukarı çıkan Zübeyde Komiseri, ardından da kolilerin arkasına saklanmış Yekta’yı gördüm. “Zübeyde, sağında!” diye bağırdıktan saliseler sonra, Yekta bulunduğu yerden çıkıp silahını doğrulttu. Silah sesini duymamla gözlerimi kapattım. Açtığımda Yekta yerdeydi.

***

Keskin nişancının mermisiyle kolundan vurulan Yekta, sorgu odasında bizi bekliyordu. “Avukatımı istiyorum,” diye bağırdı biz içeri girer girmez. Ardından, başkomiserin attığı tekmeyle sandalyeden yere uçtu. Bir tekme de ben atıp yakasına yapıştım.

“Sen mi yaptın lan? Orospu çocuğu, konuş lan!”

“Konuşmasan da bir şey değişmeyecek,” dedi Başkomiser. “Saldırı günü kullandığınız araba deponun arkasındaki garajdan çıktı. Adamlarından birinden de itiraf aldık.”

Sol gözünün üstüne bir yumruk daha yedikten sonra anlatmaya başladı.

“Akın’dan intikam almak için yaptım. Eskiden ortaktık. Batum üzerinden aldığımız malları…”

“Uyuşturucuları,” diye düzelttim.

“Evet. Uyuşturucuları getirir, ülkenin çeşitli yerlerine gönderirdik. Geçen ay bu zamana kadar ki en büyük nakliyeyi gerçekleştirecektik. Büyük kazık attı bana şerefsiz. Ben de intikam için… Ama yanındakinin polis olduğunu bilmiyordum. Valla bilmiyordum.”

Başkomiserin okkalı şamarıyla yine kendini yerde buldu Yekta. Daha sonrasında, dünkü olayda yine Akın ve adamlarıyla çatıştıklarını, Akın’ın vurulduğunu söyledi. Sorgusunu tamamlayıp nezarete yolladıktan sonra Akın Kindar’ı almak için yola çıktık.

***

“Kızın senin yüzünden öldü, Akın,” dedi Başkomiser sorguyu tamamlarken. Nazlı, babasının aslında uyuşturucu kaçakçısı olduğunu öğrendikten sonra, Aykut’a yalan söylememek için nişanı attığını öğrendik. Aykut’la buluştukları gün, muhtemelen her şeyi anlatacaktı.

Tutanakları imzalayıp merkezden çıktık. Yılın ilk kar yağışı başlamıştı. Arabaya doğru yürürken, başkomiserin telefonu çaldı. Arayan Aykut’un babasıydı.

“Başkomiserim, Aykut uyandı.”

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar