Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Elif

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Gonca Çiftçioğulları
Gonca Çiftçioğulları
Gonca Çiftçioğulları, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Önce Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü’nde çalıştı daha sonra ilkokul öğretmenliği yaptı. Bazı sosyal websitelerinde ve yerel gazetelerde kişisel gelişim ve deneme türünde yazıları, makaleleri yayınlandı. Öyle Bir Bedel ki adlı bir aşk romanından sonra polisiyeye geçti. Yazarın diğer eserleri: Karanlığın Sesi, İntikam Yolcusu, Güneşin Kızı ve Ateşle Dans. Gonca Çiftçioğulları 1968 doğumludur.

Uykusuz geçirdiğim bir gecenin daha sabahında içim yine isyanla dolu, gözlerim yine her zamanki gibi yaşlı kalktım yatağımdan. Gece hıçkırıklar içinde sarsılmış, geçip giden gençliğime, yıkılan hayallerime, yok olan geleceğime ağlamıştım. Hemen her gece böyleydi artık benim için. Dört duvar arasında yaşamanın verdiği dayanılmaz acı ruhumu solduruyor, yaşama isteğimi de elimden çekip alıyordu. Oysaki nasıl da mutlu ve geleceğe umutla bakan bir kızdım ben. Acımasız bir şekilde çocukluğumu ve gençliğimi çaldılar benden. Üstelik bunu da ailem yaptı bana. Hiç acımadan, hiç umursamadan…

Ben artık hikâyeleri birbirine benzeyen o acınası kader mahkûmlarından biriyim. Ötekileşmiş, itelenmiş, dövülmüş, hırpalanmış, satılmış bir kadınım. Bunun sonucunda işlenmiş bir cinayet ve heba edilmiş bir hayat bıraktım arkamda. Benim de bir hikayem var içi acı dolu, ıstırap ve isyan çığlıklarıyla taşan. Aynı Ayşeler, Fatmalar gibi…

Neredeyse yıllardır hiç yüzüm gülmedi benim. Oysaki geleceğime dönük öyle güzel hayallerim vardı ki. Okuyup öğretmen olacak, aynı benim gibi babasının okutmaya bile değer görmediği kız çocuklarının eğitimine katkı sağlamak için köy okullarında gönüllü çalışacaktım. Bir de beyaz gelinlik hayalim vardı. Âşık olacak, sevdiğim adamla evlenecek ve dünya tatlısı çocuklarım olacaktı. Evet, şimdi dünya tatlısı bir kızım var ama sevdiğim adamla mutlu evlilik hayalim asla gerçekleşmedi. Öğretmen olma hayallerim de öyle. Çünkü ilkokuldan sonra babam, “Kız kısmı okuyup da ne yapacakmış, otur anana yardım et, kardeşlerine bak, tarlada çalış,” diyerek okutmadı beni. Oysa okumayı öyle çok seviyordum ki. Elime geçen her kitabı, ev işlerinden fırsat bulduğum o kısacık anlarda bile bir köşeye çekilip okurdum. Okulumuzun bir Melek öğretmeni vardı. Adı gibi bir melekti o da. Beni de çok severdi. Hayallerimi bir tek o dinler, o inanır, okuma konusunda o şevklendirirdi. Kitap okumayı da o sevdirdi bana. Bütün kitaplarımı o alıp getirirdi. Babam okuldan aldıktan sonra da sık sık kaçar giderdim okula onu görmeye. “Benim güzel kızım gelmiş,” diye bana sarılır, yanlardan iki örgü yaptığım sarı saçlarımı okşardı. “Bak sana yeni kitaplar getirdim,” derken kimi zaman gözleri buğulanır, ağlamamak için zor tutardı kendini. Böylece iki yıl geçti. Sonra onun tayini çıkıp gitti. Günlerce ağladım arkasından. Benim için öğretmenden çok öteydi. Sırdaşım, dostum, ablam. Yeri geldiğinde de annemdi.  O da ağlayarak gitti. Giderken kulağıma, “Elif, hayallerinden asla vazgeçme kızım, okumaktan da,” dedi.

Memleketine tayini çıkıp gitmişti ama bana fırsat buldukça kitap göndermeye devam ediyordu. Onunla irtibatımız birkaç yıl devam etti.  Ara ara birbirimize mektup yazıyorduk. Mektuplarımda ona günlük gibi her yaptığımı anlatıyordum. Belki de biraz fazla abartmıştım. Çünkü bir süre sonra ondan gelen mektuplar azalmaya başladı. Sonra da tamamen kesildi. O zaman anladım ki gözden uzak olan gönülden de uzak oluyormuş. Sonra bir gün tesadüfen haberleri izlerken gördüm Melek öğretmenimi. Aslında hiç de benim düşündüğüm gibi değilmiş mektuplarımın kesilmesi. Yani beni terk etmemiş.  Geçirdiği bir trafik kazasında ağır yaralanmış, bir bacağını kaybetmiş ve iç organlarında hasar meydana gelmiş. Haberlerde Melek öğretmenin yaşam savaşını kaybettiğini öğrendim. Onun mücadelesi günlerce gündem olmasına rağmen benim ancak o gün haberim olmuştu. Şoka girmiştim duyduğum haberle. Beni bırakmamış, hastanede yaşam savaşı verdiği için yazamamıştı. Hatta seyrek yazdığı zamanlarda da hastanedeymiş. Bunun farkına varmak beni daha kötü yapmıştı. Günlerce yemeden içmeden kesilmiştim. Annem ve babam da televizyonda haberi duymuşlardı ama Melek öğretmenin benim açımdan önemini bilmedikleri için, içine çekildiğim bunalımın kaynağını anlamadılar. Hatta babamın anneme bağırarak, “Bu kızın nesi var Hatçe? Bana hiç normal gelmiyor,” dediğini duymuştum.

“Heç bilmiyom bey. Bana bir şey demiyor ki,” demişti annem de.

Birkaç ay sürmüştü bu ruh halim. Sonra Yavaş yavaş toparlanmaya başladım. Bunda yine kitaplarımın etkisi vardı. Bulduğum her fırsatta okumaya devam ediyordum. Aslında bu günlerin benim için yine iyi günler olduğunu babamın bir akşam eve gelip, “Bu kızı isteyen var verelim gitsin,” dediği gün anlamam uzun sürmedi. O gün hayatımın bir daha aydınlanmamak üzere kararacağından haberim yoktu.

Annemin cılız bir sesle, “Elif daha küçük, evlenme yaşında değil,” diye itirazına babamın, “  Ne küçüğü, memeleri belli olan kız küçük mü olur?” dediğini duyduğumda utancımdan kıpkırmızı kesilmiş, bir daha babamın yüzüne bakamamıştım. On dört yaşındaydım ve ergenliğe erdikçe vücudumda meydana gelen değişimin farkındaydım fakat böyle dikkat çektiğinin bilincinde değildim. Beni evlendirmeyi kafasına koymuş olan babama itiraz edecek gücü bile bulamadım kendimde. Çünkü o dönemde maddi olarak da sıkıntı içindeydik. Bu yüzden babamın gözü, benim evlenmemle birlikte gelecek olan parada ve bize verilecek olan dört tane inekteydi. Benden küçük beş kardeşim daha vardı ve üçü okuyordu. Evimizin geliri tarladan yılda bir kere elimize geçen toplu paraydı ve yıl boyunca onunla idare etmek zorundaydık. Gerçi boğazımız dışında pek bir masrafımız olmazdı. Kıyafetlerimizi iyice eskiyinceye kadar giyerdik. Küçükler de büyüklerin temiz kalan küçülmüşlerini giyerdi. Annemin elinden dikiş geldiği için genelde kızların kıyafetini o dikerdi. İki erkek kardeşime de çok ihtiyaç duyduklarında pazardan alınırdı kıyafet. Zorunlu olmadıkça para harcamazdık ama yine de yetmiyordu kazancımız. Bu yüzden babamın aklı eline geçecek olan paradaydı.  Açıkçası beni, alacağı yirmi bine ve dört ineğe satıyordu. Hem de yetmiş beş yaşında bir adama. Üstelik gelinlik bile giymeden. Buna bile gerek görmeden.

Kocam olacak adam daha önce iki evlilik yapmış. İlk karısını boşamış, ikincisi de ölmüş. İkisinden biri üvey olmak üzere altı çocuğu varmış. ikinci eşinin ilk kocasından olan üvey oğluyla birlikte yaşıyormuş. Çocuklar içinde en küçüğü o olmasına rağmen benden neredeyse on yaş kadar büyüktü. Diğer iki oğlu daha büyüktüler. Biri evliydi, diğeri ise eşinden boşanmıştı. Üç de kızı vardı. Kızların üçü de evliydi ve beni görünce resmen acıyarak bakmışlardı. Onların babalarının evliliğini onaylamadıklarını o bakışlardan anlamıştım.

Kaderin önüne geçilmediğini de evlendiğim gün çok acı bir şekilde anlayacaktım. Yaşayacağım karanlık gecelerimin ilki gerdek gecem olmuştu. Ben neyin ne olduğunu bile bilmezken evlendiğimiz gece odama kocamla birlikte üvey oğlu da girmişti. Ben onların yüzüne şaşkınca bakarken kocam olacak aşağılık adam, “Bu gece seninle Nihat birlikte olacak. Zorluk çıkarma ona,” dedi.

“Sen… Sen ne demek istiyorsun?” diye korkuyla sorduğumda,

“Merak etme ben de burada olacağım ve sizi seyredeceğim,” demişti. O anda sanki dünya başıma yıkılıyor sanmıştım. Bir anda bütün vücudumu ateş basmış, korkuyla titremeye başlamıştım.

“Allah’ım ne olur bana yardım et!” diye içimden çığlıklar atarken, pis bir şekilde sırıtarak Nihat’ın üzerime doğru geldiğini gördüm ve kaçmak için odanın kapısına hızla atıldım. Ama o benim saçıma asılıp beni geri çekince kaçma şansım olmadı.  Üstüne üstlük bir de hem kocam olacak sapıktan hem de üvey oğlundan dayak yedim. Bir o vurmuştu yüzüme bir diğeri.

“Orospu! uslu dursana!” diyordu sapık kocam. Bir yandan da “Nihat kadın kısmı dayaktan hoşlanır. Vur şuna. Az mı para verdik şu orospu için. Uslu durmayanın hakkı kötekdir,” diye bağırıyordu durmadan. Nihat artık nerdeyse beni kum torbası haline getirmişti. Ağzımdan kan tadı alıyordum. Hem ağzımın içi hem de burnum kanıyordu. O ise buna rağmen vurmaya devam ediyordu. Bir ara gözlerim kararır gibi oldu. Bayılmak üzereydim ama ben ölmek istiyordum. Üzerime çöken karanlığa daha fazla direnemedim.  Bir anda her yer kapkaranlık oldu.

Uyandığımda bütün vücudum dayanılmaz ağrılar içindeydi. Odamdaki yatakta tek başıma çıplak bir halde yatıyordum. Yatağın üzerinde yer yer kan damlaları vardı. Muhtemelen ağzımdan ve burnumdan damlamış olmalıydı. Yattığım yerden zorlukla doğrulmaya çalıştığımda altımda kalan kanı gördüm. Ayrıca vücudumun birçok yerinde de morluklar vardı.  Aklıma getirmek istemediğim kâbusumla yüz yüzeydim şimdi. Ben baygınken Nihat bedenime sahip olmuş yani bana tecavüz etmişti. Sapık kocam da muhtemelen bunu izlemiş olmalıydı. İçim, vücudumdaki ağrılardan daha çok yanmaya ve acımaya başlamıştı. Kendimi kaybedercesine hıçkırıklar içinde ağladım. Saatlerce, akşama kadar ağladım. Odamdan hiç çıkmadım. O evde kimsenin yüzünü görmek istemiyordum. Kocam olacak sapık geldi birkaç kez odaya. “Giyin de gel yanıma,” diyordu. Hiç duymazdan geldim. Yüzünü dahi görmeye tahammülüm yoktu çünkü. Ben gitmeyince o da üstelemedi. Belki de umursamadı. Sadece bir duş alıp giyindim. Zorlukla da olsa kanlı yatak çarşaflarını topladım.  Çünkü o kirli çarşafı gördükçe yaşadığım kâbus geliyordu aklıma ve kendimi bayılacak gibi hissediyordum. Bu odadan, bu evden ve içinde yaşayanlardan ölesiye nefret ediyordum. Yatak odam bile yeni evli birinin odası gibi değildi. Eski demir başlıklı bir karyola, iki yanında üzeri çiziklerle dolu, renkleri solmuş iki ahşap etajer ve yatağın tam karşısındaki duvar dibinde bir sandık vardı ve üzeri, katlanmış ve gelişigüzel yerleştirilmiş yorgan ve yastıklarla doluydu. Yatağın yan tarafında da yine yıpranmış, rengi soluk, bir kapısı kırık, eski bir gardrop vardı. Yerdeki halı bile kim bilir kaç yıllıktı. Kirden renkleri bile tam seçilmiyordu. Böyle bir odada sığıntı gibi hissediyordum kendimi ve bir gece daha geçirmeye tahammülüm yoktu. Bu evden kaçmalı ve gidebileceğim kadar uzaklara gitmeliydim Ama bunu nasıl yapacaktım, hiç bilmiyordum.

Akşam olduğunda kâbusum girdi yine odaya. Hem de bu sefer başka bir erkekle. Öyle yılışık ve pis bir sırıtması vardı ki,  tahammül edilir gibi değildi.

“Bugün de Hasan Abin bakacak tadına,” dedi yılışık bir şekilde. Yanındaki adam da sapık kocamın dul oğluydu ve kızarmış suratına yapıştırdığı arsız bir ifadeyle sırıtıyordu karşımda. O anda ölmek istedim. Nasıl bir ailenin içine düşmüştüm böyle? Bütün bunlara dayanmam mümkün değildi. O anda aklıma intihar etmek geldi. Bu sapık insanların içinde yaşayamazdım.

“Kendimi pis hissediyorum, önce bir temizleneyim,” dedim zaman kazanmak için.  Nasıl olduysa Nihat, “Git çabuk temizlen de gel,” dedi sert bir sesle emir verir gibi. Onların yanından zorlukla geçip banyoya gittim. Beynimin verdiği komuta bacaklarım güçlükle karşılık veriyordu çünkü. Sanki bütün vücudumdan gücüm vakumla emilmiş gibiydi. Elimi yüzümü yıkayıp biraz kendime gelmeye çalıştım. Sonra mutfağa yöneldim. Salondan geçerken kocam olacak adamı gördüm. Kanepeye uzanmış, horlayarak uyuyor, açık olan ağzından da salyaları akıyordu. Öyle derin uykudaydı ki dünya yıkılsa ruhu duymazdı.

Mutfağa da ilk kez giriyordum. O kadar pisti ki. Her tarafta bulaşık vardı.  Babaları ile beraber toplam üç erkek kalıyordu bu evde. Ahlakları gibi temizlik becerileri de zayıftı anlaşılan. Bu insanlarla aynı evde yaşamam mümkün değildi. Bu düşünceyle çekmeceleri karıştırmaya başladım. Neyse ki aradığımı bulmuş ve elime aldığım bıçakla biraz rahatlık hissetmiştim. Ya kendimi öldürecektim ya da bana hayatımın kâbusunu yaşatan bu insanları.

“Bırak elindeki bıçağı da gel yanıma.”

Nihat’ın buyurgan sesini duyduğum anda olduğum yerde korkuyla irkilmiştim. Niyetimi anlamasından korkuyordum. Bana doğru hızla yaklaşıp yüzüme sert bir tokat attı. Sonra da elimdeki bıçağı zor kullanarak almaya çalıştı. Bu arada sürekli ağza alınmayacak küfürler edip duruyor, anama babama sövüyordu. Artık niyetimi anladığından yana hiç şüphem yoktu. Ben yine de son bir gücümle elimdeki bıçağı savurmaya kalkmıştım. Onun ağzından küçük bir feryat koptuğunda isabet ettirdiğimi anlayınca rahatladım. Fakat bu rahatlık uzun sürmedi. Çünkü bıçak sadece kolunu sıyırıp geçmişti. Artık daha bir güçle bana saldırıyor, yere kapaklanan bedenimi öldüresiye tekmeliyordu. Yine bayılmıştım.

O gün, keşke ölseydim dediğim günlerim de böylece başlamış oluyordu. Onlara ya da kendime zarar vereceğimden şüphelendikleri için artık evde gözetim altında tutuluyordum. Evde mutlaka yaşlı kocam dışında büyük oğlunun çocuklarından biri daha kalıyor ve beni sürekli izliyordu. Adamın on altı ve on sekiz yaşlarında iki oğlu vardı ve nöbetleşe gelip bana gardiyanlık yapıyorlardı. Gündüz hep iş yapıyordum. Ama attığım her adım izleniyordu. Özellikle mutfakta çalıştığım zamanlar gardiyanımın soluğu hep ensemde oluyordu. Geceler ise yaşamaktan tiksindiğim anlarımdı.  Nihat ile Hasan sırayla geceyi benimle geçiriyorlardı. Onlara direndiğimde ise hemen dayak yiyordum. Böylece neredeyse bir aya yakın zaman geçmişti. Ben artık o evde yaşayan bir ölüydüm. Bedenim nefes alıyordu ama ruhum artık canlı değildi. Bütün yaşama isteğimi ve arzumu kaybetmiştim. Geleceğe dair hiçbir hayalim kalmamıştı. Zaten benim için gelecek diye bir şey yoktu artık.

Adamın kızları hiç eve gelmemişlerdi. Sanırım benim neler yaşadığım hakkında ya bilgileri ya da öngörüleri vardı. Zaten onlardan çok umutlu değildim.  Gelseler de acıma dolu bakışları dışında bana bir faydaları olacağını düşünmüyordum. Artık şundan emindim ki, kendim dışında kimsenin bana faydası olamazdı. Ailem bile beni aramıyordu. Bir gün annem gelmiş, beni eli yüzü mor ve şiş bir halde görünce elleriyle dizlerini döverek ağlamıştı. Tuhaf bir şekilde içimde hiçbir şey hissetmemiştim. Annemin ağlaması bile hiç etkilememişti beni. Sonuçta onların suçuydu yaşadıklarım. O gün anneme bir daha gelmemesini söyledim. Çünkü gelmesi ona da bana da zarar verecekti. Beni görmemesi dayanmasını kolaylaştırırdı.  Polise gideyim demişti annem. Kocasından dayak diyor diye şikâyet edecekti. Çünkü kocamdan şiddet gördüğümü sanıyordu. Diğerlerinden haberi yoktu. Bunu nasıl söylerdim ki? Bu durumda bir anlamı da yoktu şikâyet etmesinin. Sonuçta kocası döver de sever de  diyeceklerdi ben şikayetçi olmadığım takdirde. Ben şikâyet etsem de inkâr eder, bütün suçu bana yıkar, kendilerini masum gösterirlerdi.  Artık bir şekilde kaderime razı gibiydim. Yol beni nereye sürüklerse oraya gidecektim. Ama iyi bir yere götürmeyeceğini de biliyordum.

Birgün kardeşlerin küçüğü başımda muhafızlık yaparken mutfakta yemek pişiriyordum. Çocuğun cep telefonu çalınca dikkatini ona vermek zorunda kaldı. Bu fırsattan istifade edip çekmeceden ekmek bıçağını kaptığım gibi eteğimin lastiğinin altına sıkıştırdım. Bluzumu da üstüne çektim. Akşama kadar da şüphe çekecek bir davranış içinde bulunmadım. Akşam Nihat eve gelince küçük oğlan kendi evine gitti. Nihat yalnızdı. Demek ki o gece ona ait olacaktım. Babasıyla ikisi hazırladığım yemeği yediler. Sonra kocam kanepeye uzanmış bir halde televizyon seyrederken yine uyuklamaya başladı. Bulaşıkları yıkayıp mutfaktaki işimi bitirdikten sonra Nihat yanıma geldi ve başıyla yatak odasını işaret etti. Şüphe çekmemek için yine her zamanki gibi sessizce boyun eğdim. Artık sessiz durmak konusunda tecrübe kazanmıştım yediğim onca dayaktan sonra.

İşte o gece esaretimin bittiği ama diğerinin başladığı gün oldu. Nihat hayvanca güdüleriyle bana saldırmadan önce arkası dönük bir halde üzerini çıkarırken, hemen bıçağı eteğimin lastiğinden çektiğim gibi sırtına sapladım. Böyle bir saldırı beklemediği için gafil avlanmıştı. Ben ise hızımı alamamıştım. Öyle nefret doluydum ki bıçağı çıkarıp tekrar tekrar sapladım. Hem hıçkırıyor hem de bıçaklıyordum. Resmen kriz geçiriyordum. Sonra kendimi kaybetmiş bir halde salona koştum. Oğlunun çığlıklarını bile duymamış ve hâlâ horul horul uyayan adama nefretle baktım ve bu sefer de bıçağı onun göğsüne sapladım. Ne olduğunu anlayamadan bir anda gözlerini açtı ve acıyla bağırırken ağzından çıkan son kelime,” Orospu!” oldu. Ölürken bile bana küfrediyordu. Bu beni daha da sinirlendirdi. Aynı oğlu gibi ona da defalarca bıçağı sapladım.  Bir süre sonra yorulmuş ve sakinleşmiştim. Üstüm, başım, elim, yüzüm hep onların pis kanlarıyla kaplanmıştı. İğrenmiştim bu halimden. Hemen banyoya gidip duş aldım ve üzerime temiz kıyafetler giydim. Bu sırada evdeki gürültüyü komşular duymuş olmalı ki kapı hızlı hızlı vuruluyordu. Hiç oralı olmadım ve telefonumu elime alıp polisi arayarak kendimi ihbar ettim.

Mahkemede hâkim planlayarak adam öldürme suçundan önce müebbet verdi sonra ise tahrik indirimiyle onu yirmi dört yıla çevirdi.

Artık mahkumiyetimin üç yılı geride kalmıştı ama acılarım burada da bitmemişti. Benim için önemi yoktu yaşadıklarımın ama kızım Asya için buradaki şartlar çok kötüydü. Gerçek dünyayı hiç görmemiş kızımın bu dört duvar arasında büyümesi içimi çok acıtıyordu.

Mahkemem bitip cezaevine girdiğimin haftasına öğrenmiştim hamile olduğumu.  Zaten her şey çabuk sonuçlanmış kısa sürede tutuklanmıştım. Hamile olduğumu öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. İstememiştim hiç bu çocuğu. İlk düşüncem aldırmak oldu. Çünkü bir aşk meyvesi değildi o. Ahlaksızca bir tatminin ürünüydü ve babasının kim olduğu da belli değildi. Gerçi babasının Nihat ya da Hasan olması önemli değildi. Önemli olan ahlak yoksunu bu insanların dölü olmasıydı. Bu yüzden ilk başlarda içimde filizlenmeye başlayan bu varlıktan nefret bile etmiştim. Allah’tan koğuş arkadaşlarım içinde aklı başında birkaç kişi vardı da beni ikna ettiler aldırmamam konusunda. Onun masum bir yavru olduğunu ve benim de bir parçam olduğunu söyleyerek içimdeki olumsuz duygulardan kurtulmama yardımcı oldular. Doğumdan sonra da yardımlarını çok gördüm. Koğuşta altı kişiydik. Üçü ile güzel anlaşıyordum ama diğer ikisi her şeyi sorun ediyorlardı. Bebeğim doğduktan sonra ağlaması bile sorun oldu. Param yoktu, bu yüzden ihtiyaçlarını bile karşılayamıyordum. Ailem katil olduğumu öğrenince beni reddetmişti. Ne gelenim vardı ne de gidenim. Bu yüzden maddi hiçbir gelirim yoktu. Çocuğuma da bakacak durumda değildim.  Allah’tan gardiyanlardan Fatma abla çok iyi bir insandı. Onun çok yardımını ve desteğini gördüm. Bana cezaevinde günlük yevmiye ile çalışacağım bir iş buldu. Ücreti az da olsa en azından kızım Asya’nın mama ve bez parasını karşılayabiliyordum. Ben çalışırken koğuştaki arkadaşlarım da kızıma bakıyorlardı.

Bir gün Fatma abla beni yanına çağırdı. Kız kardeşinin çocuğu olmadığını bunun için her türlü tedaviyi denediklerini ama başarılı olamadıklarını, eğer istersem Asya’yı evlat edinebileceklerini söyledi. Duyduklarım karşısında bütün vücudum buz tutmuşçasına donup kalmıştı. Ben koklamaya dahi kıyamadığım yavrumu bir başkasına nasıl verecektim? Şiddetle karşı çıktım bu isteğine, kabul etmedim. Fatma abla bozulduysa da bir şey demedi.

Üçüncü yılımın sonunda artık bunu ben istemeye başlamıştım. İki yaşındaki yavrumun cezaevinde güneşi görmeden, sokakta koşup oynayamadan büyüyor olması içimi çok acıtıyordu. Koğuş içinde de kimi zaman sorun çıkıyordu. Asya’mı sevip kollayan kardeş kadar yakın üç dostum vardı ama diğer ikisi için aynı şeyi söyleyemezdim. Çocuğun her hareketi resmen onlara batıyordu. Bu yüzden artık çocuğumun güvenliğinden de endişe eder olmuştum.

Bu arada serbest saatlerimizi geçirdiğimiz bahçe izinlerimizde yeni mâhkumlardan biriyle tanıştım. O da genç bir kadındı. Komşusunu öldürmekten içeri girmişti. Ona göre suçsuzmuş da suçu ona atmışlardı. Ağlayarak hikâyesini anlattığında üzüntüyle dinlemiştim onu. Ama suçu ona nasıl attıklarına dair şüphe de duymamış değildim. Kavga ettiği komşusu bu kadının çocuğunu dövmüş, bu da adamın kafasına taş atmış. Kafası kanamış ama gördüğünde yaşıyormuş. Ertesi günü adamın ölüm haberini almış sonra da kapısına polis dayanmış. Böylece tutuklanmış. Bana çok inandırıcı gelmemişti ama mecburen inanmış gibi yaptım. Suçsuz olsaydı mahkemede aklanacağını biliyordum çünkü. Bu arada kadın oturduğu mahalleden bahsedince irkildim. Çünkü kocamın evine yakın oturuyordu.  Fakat kadına kendimle ilgili bir şey anlatmadım. Cezaevinde öğrendiğim bir şey varsa o da kimseye güvenmemekti.

Asya ile ilgili düşüncelerimi Fatma ablaya açtığımda onun yine anlayışla beni dinlediğini görünce daha önceki teklifinin geçerli olup olmadığını sordum. Kardeşinin henüz evlat edinmediğini öğrendiğimde de çok rahatladım. Teklifleri hâlâ geçerliydi ama sadece tek bir şartları vardı. Çocuğumu bir daha göremeyecektim. Çünkü onlar kendi evlatları gibi yetiştirmek istiyorlardı. Bu kabul edilmesi çok ağır bir şarttı. Ama içim acıya acıya kabul etmek zorunda kaldım. Yeter ki kızım mutlu bir aile ortamı içinde büyüsün, korunsun istiyordum. En azından onun bir geleceği olsun, hayallerine ulaşsın istiyordum. Teklifini kabul edince kısa sürede işlemler başlatıldı ve ben yavrumu yıllardır evlat hasretiyle yanıp tutuşan bu aileye verdim.

Çok kısa bir süre içinde de çok isabetli bir karar verdiğimi anlayacaktım.

Asya’mı gönderdikten birkaç gün sonra bahçe iznindeyken yine karşılaştım komşusunu öldüren genç kadınla.  Bana doğru hızla yürüdüğünü görünce gülümseyerek ona doğru yaklaşmamla karnımda derin bir acı hissetmem bir oldu. Ne olduğunu anlamadan bir kaç kere daha hissettim aynı acıyı. Attığım çığlıklar yüzünden bahçedeki diğer kadınlar hemen etrafımızı çevirdiler. Kadını tutup benden uzaklaştıklarında gördüm elindeki tornavidayı. Öfkeyle ve kinle bakıyordu.

“Hasan’ın selamı var sana,” dedi gülerek. “Babasıyla kardeşinin kanını yerde bırakacağını sanmıyordun değil mi?” diye aynı pişkin gülümsemesiyle konuşmasına devam ediyordu. Ben ise aldığım yaradan dolayı yere yıkılmış, sadece boş gözlerle bakıyordum çevreme. Hasan’ı o günden sonra hiç aklıma bile getirmemiştim. Onların hepsini o gün hayatımdan çıkarmıştım çünkü. Benden intikam almak isteyeceği ve bunun için adam öldürerek bir kadını hapse göndereceği aklımın bir köşesinden bile geçmezdi. Şimdi artık tek endişem kızımın peşine düşmeleri olurdu. Yanıma yardım için gelen gardiyanlar içinde Fatma ablayı gördüğümde onu iyice kendime çekip, “Kızımın benimle bağını bulamasınlar. Yoksa onun da peşine düşerler. Lütfen abla kızımı koru,” diye adeta yalvardım.

“Merak etme Asya bize emanet. Ona hiçbir şey olmayacak,” dedi bana güven vererek.

O anda iyi ki kızımı vermişim. Belki de onun hayatını kurtardım böylece, diye düşünerek rahatladım. Yaramın ağır olduğunun farkındaydım. Hayatımın sonuna geldiğimi hissederken gözüm kapanmadan önce, sadece kızımı düşündüm ve onun hayallerine kavuşmasını diledim.

 

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ