Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Haydut

Diğer Yazılar

KAMBUR

KAYIP

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

[bctt tweet=”Bu hikaye Meclisimizin açılışının 100. Yılı anısına Küçük Dedektiflerimiz için yazılmıştır. Küçük dedektiflerimize armağan olsun!” username=”dedektifdergi”]

Evde durmak biz çocuklara göre değil. Dere, tepe demeden gezmek istiyorum. Okula gitmek, öğle arasında okul bahçesinde tek kale maç yapmak istiyorum. Öğretmenimi dinlemek, onun bakmadığı yerlerde arkadaşlarıma silgi parçaları fırlatmak, kâğıttan uçaklar yapıp pencereden atmak istiyorum. Okulumuzdaki Cumali ağabey elindeki çalı süpürgeyi sallaya sallaya, “Kim attı bu uçakları yine? Ben sabahtan akşama kadar bu bahçeyi daha kaç kere süpüreceğim?” diye söylenirken kıs kıs güleyim istiyorum. Hatta Okul Müdürü Mustafa Bey’in ilk dersten önceki bitmek bilmeyen nasihatlerini dinlemeye bile razıyım. Hele bir okullar yeniden açılsın, yemin ediyorum bir daha tuvalette küçük çocuklara su atmayacağım; başka sınıfların çöp kovalarını devirip kaçmayacağım.  Ders sırasında lavaboya gitmek bahanesiyle sınıftan çıkıp başka sınıfların kapılarını çalıp kaçmayacağım bile. Yeminimi bozarsam bir daha dondurma yiyemeyeyim ki yapmayacağım bunların hepsini. Yani inşallah yapmam. Anlayacağınız üzere pek de uslu olduğum söylenemez. Ne yapalım karbonhidrat çocuğuyuz biz: Full enerji patlaması.

Aslında ben çoğu arkadaşıma göre şanslıyım. Çünkü yaşadığım yer ilçe merkezinden uzakta. Dedem ne akla hizmet, zamanında köpeklerin bile dolaşmadığı bu yerde bir arsa alıp evimizi buraya yapmış bilmiyorum ama okula uzak olması dışında evimizi seviyorum. İki katlı, bahçeli bir evimiz var. Dedemler üst katta biz de alt katta oturuyoruz. Yakınımızda küçücük bir taş ev vardır.  Onun dışındaki tüm evler bize uzak kalıyor. Tüm çocuklar gibi arkadaşlarımı göremiyorum, okula gidemiyorum.   En azından bahçede bisiklet sürebiliyorum. Eskiden bisikletime atladım mı ta ilçe merkezine giderdim, şimdi buna izin yok. Neymiş efendim, dışarıda Korona denilen bir virüs varmış, çok bulaşıcıymış, insandan insana hemen geçiverirmiş bu illet. Büyük şehirlerde sokağa çıkma yasağı bile oluyormuş.  Benim de bahçeden dışarı çıkabildiğim yok işte. Diyorum ya en azından bahçemiz var. Apartman çocukları gibi sürekli pencereden dışarıyı izlemek zorunda kalmıyorum. Gerçi bahçeli ev; üç oda bir evde tek soba… Kış geldiğinde ve ben bir taraflarım dona dona odadan tuvalete geçtiğimde de onlar, sıcacık evlerinde bana gülüyor ya, neyse.  Her gülün dikeni olurmuş ya, bizimkisi de o hesap.

Uyan, kahvaltı et, televizyondan ders dinle, öğretmen ödev yollarsa onu yap, bisiklet sür, karıncaları izle, kuşları yakalamaya çalış, bostandaki otları yol, yemek ye, uyu. Sonra yine uyan, yine aynı şeyler. Dedemler şehirde yaşayan halamların yanına gidip altmış beş yaş üstüne sokağa çıkma yasağı geldiği için orada kalmak zorunda kalmasalardı, bu kadar sıkılmazdım. Çünkü dedemle yapacak çok şey buluruz biz. Onun yokluğunda çok ama çok sıkılıyordum.

“Allah’ım bir an önce şu Korona’yı başımızdan al ki çatlayacağım,” diyerek kendi kendime virüsü yok etme planları yaparken geçen hafta yaşadığım macera hayatımı değiştirdi.  Ama ne maceraydı. Of, size de anlatsam mı acaba? Yapacak başka işim olmadığına göre anlatayım. Sevdiğim çizgi film başlayana kadar zamanımız var.

Geçen hafta Pazartesi günüydü. Annem ve babam ilçe merkezine alış verişe gitmişlerdi. Evde yalnızdım. Ekmeğin arasına bir parça peynir, birkaç dilim domatesi sokuşturup bahçeye çıktım. Güneş ışıkları epeydir, “Gel, gel, gel,” diye beni çağırıyordu da şu dersler olayı var ya, babama dinleyeceğim için söz verdiğimden çıkamamıştım. Ders bitince ekmeği kaptığım gibi kendimi oksijene boğmaya karar verdim işte.  Hani size bahsettiğim yanımızdaki taş ev var ya, şu uzun ömrümde ilk defa o evin kapısını açık gördüm. Öyle sıradan bir kapı değil ki bakıp geçeyim. Bahçesi balta girmemiş ormanları anımsatan, pencerelerinde tahtalar çakılı, kapısında asma kilitli bir zincir bulunan gizemli bir evin kapısı açık olan. Dedem o evin sahiplerinin öldüğünü söylemişti. Bizim evin inşaatına yardım etmişlermiş de, iyi insanlarmış da, kimseleri yokmuş da bir sürü laf. Benim nur yüzlü dedem,  “Bir evlatları vardı ama o da şehirde yaşayan zengin bir adam. Baba ocağı deyip bakmaya bile gelmedi. “ diye söylenirdi ara sıra. Anlayacağınız o eve periler, hayaletler gelmediyse o kapıları kimse açmazdı bence. Bu başlı başına büyük bir olaydı. Ağzımda, son ısırıkta aldığım kocaman bir lokma çiğnenmeden, sağ yanağımı davula çevirmiş bekliyordu; kalakalmıştım. Ha, sakın perilerden, hayaletlerden korktuğumdan kalakaldım sanmayın; hele bir karşıma çıksınlar da görsünler dünya kaç bucak. Ben ki okulun en azılısı Deve Nuri’yi bebe gibi ağlatmışım, minicik perilerle mi baş edemeyeceğim? Şaşırdım sadece kapıları açık görünce.

Önce ağzımda pelteye dönmüş lokmayı, ardından da ekmeğin kalanını bir çırpıda indirdim mideye. Taş evle bizimkinin arasında yıkık dökük de olsa bir duvar vardır. Hemen çöktüm duvarın dibine, başladım yandaki evi dikizlemeye. Baktım olmayacak böyle, çok korumasız kaldım, yapıştım yere. Dirseklerimin üstünde sürüne sürüne odunluğa doğru gitmeye başladım. Anladınız değil mi halimi? Komandolar gibiydim yani. Odunlukta elime en oturan odunu bulana kadar belki on tane odunu tarttım, biçtim, sonunda hem kalın hem de çok uzun olmayan bir odun buldum. Bu kez duvar diplerinden yürüyerek, pencerelere geldiğimde eğilerek yeniden gözetleme yerine geçtim.  Beş dakika, on dakika derken artık bacaklarım hareketsizlikten ağrımaya başladı. Çöksem olduğum yere, otursam, yandaki evi göremiyorum bu kez de. Tamam, itiraf ediyorum, biraz kısa boyluyumdur. Ama bu itirafım size cesaret vermesin. Boyum kısa olabilir de şu cin gibi aklımla nice uzunları cebimden çıkarırım. Hemen çözüm buldum. Bahçeye domates fidesi dikerken kullandığımız kısa saplı bir el küreği vardır, aldım onu yerinden. Duvardaki küçük taşlardan birinin etrafını usulca oymaya başladım. Eski duvar, topraktan bir harç var taşların arasında. İşim çok kolay oldu, taşı söktüm yerinden.  Oturduğum yerden gözleyebilir oldum yan evi. Ancak giren çıkan olmadı. Arada takır tukur sesler gelmese kapı kendi kendine açıldı sanacağım ama evde bir dolaşan var belli. Beklemekten uykum gelmeye başladı. Gözkapaklarımla bir savaş vermeye başladık. Onlar, “Benden paydos, kapanıyorum,” diyor, ben diyorum,  “İşimiz bitmedi, kapanamazsın.” Güneş gözkapaklarımdan yana taraf tutmuş, beni ısıttıkça ısıtıyor ki uyuyayım. Tam yenilgiyi kabullenip gözlerimi kapatmak üzereydim ki yan taraftan bir halı fırladı dışarıya, yere yapışmasıyla bahçeden bir toz bulutunu da havalandırması bir oldu. Benim gözler cin gibi açıldı tabi.

Halı tavuk dürüm gibi sarılmış. Acaba içinde birini mi gizliyorlar, bu bir adam kaçırma mı diye iyice ayırıp gözlerimi incelemeye başladım halıyı ama yok; bildiğiniz tozlu, eski bir halı işte. Dışarıya kendi kendine fırlayıp, “Yeter artık kapalı evde kaldığım, sokağa çıkma yasağına karşı geliyorum,” demediyse bu halıyı biri dışarıya atmış olmalı ama kim? Derken birkaç sedir minderi atıldı dışarıya. Bombardıman mı başladı yoksa evde bir iç savaş çıktı da eşyalar özgürlüklerini mi ilan ediyorlar diye düşünürken evden bir müzik sesi gelmeye başladı.

Bir kitap okumuştum. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında yaşayan bir çocuğun hikâyesini anlatan kitapta bir kamptan bahsediliyordu. Dedeme kampın nasıl bir yer olduğunu sorduğumda bana bazı şeyler anlatmıştı. Dedemin anlattıkları, kitapta okuduklarım… Çizgili pijamalı çocuğu ve arkadaşını hiç unutamadım. O kamplarda çalan müziklere benzeyen besteler dinletmişti dedem bana. Ha, size demedim daha ama dedem emekli bir müzik öğretmenidir. Her enstrümanı çalabilir. Yan evden gelen müzik sesi de bana o kampları anımsattı sanırım.

Beklemekten sıkılmaya başladım. Yeni ve daha cesur bir plan geliştirmeye başladım. Duvarın arkasında eğilerek yürüyecek, on beş adım ilerideki yıkık kısımdan atlayarak diğer bahçeye geçecek, gizlenerek evin kapısına kadar yaklaşacak ve içeriye bir göz atacaktım. Bence plan harikaydı. Yavaşça doğruldum, birkaç adım atmıştım ki bir anda yerime çakıldım kaldım.

“Merhaba küçük!” dedi tepemde bir ses. Ama ne ses! Sandım ki tepemde bir dev az sonra kocaman elleriyle beni yakalayıp havaya kaldıracak ve bir lokmada yutacak. Korkmuyoruz dedik de o kadar da değil. Aslında korkmazdım da ses bir anda geldiği için boş bulunup korktum, kaldıramadım başımı.

“Duymadın mı?” diye sorduğunda ancak kaldırıp başımı, baktım adama. Kafamı aşağıya yukarıya salladım sadece. Adam dev gibi değilse de epey uzun boyluydu. Gür siyah saçları vardı. Ellerini duvara koymuştu. Parmakları çok kalındı.

“Hah, aferin! Ailen nerede?”

“Eyvah!” dedim içimden,  “Şimdi yandık işte!” Kesin bu adam çocuk kaçıran bir hayduttu ve beni de kaçırmak niyetindeydi ama ben ona pabuç bırakır mıydım, o kadar kolay değil o iş!

“Hepsi evde ve koşup gelmeleri bir çığlığıma bakar,” dedim. Omuzlarımı dikmiş, kaşlarımı çatmış, elimdeki odunu da havaya kaldırmıştım. Boş olmadığımı anlamış olacak ki;

“Peki, madem öyle ben işime bakayım! Rahatsız etmeyeyim seni,” dedi pis pis sırıtarak. Galiba koca adamı korkutmuştum ki daha fazla konuşmadan döndü arkasını, gitti.

Yerime çöküp yeniden, delikten evi izlemeye devam ettim. İçeriden birkaç parça daha eşya çıktı. Bizim toprak yolun ucundan tozu dumana katarak gelen arabayı da yine duvarda açtığım o delikten gördüm.  Babamlar geliyor olmalı diye sevindim ama araba yaklaştıkça fark ettim ki gelen bizim kırmızı külüstür değil. Beyaz bir kamyonet geldi, yanaştı yandaki taş eve. İçinden üç kişi birden indi ki hepsi de hapishaneden kaçmış gibi. Televizyondaki filmlerde hapishaneler oluyor ya, orada ağırlık kaldırıp indiren adamlar oluyor ya, hani onların kolları benim kafam kadar oluyor ya, işte öyle iri adamlar.

“Tamam, yandaki adam bir mafya babası olmalı. Bunlar da korumaları. Kesin bu evi gözlediler. Uzun zamandır boş olduğunu anladılar. Ya burada bir cinayet işleyecekler ya da… Eyvah ya beni de…”

Aklımdan geçen bu düşünceler yüzünden yeni bir plan geliştirmeye karar verdim. “Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır,” der bizim okulda bir arkadaş. Ben de en doğru şeyin eve girmek olduğuna karar verdim. Bir kişiyle baş edebilirdim. Odunum da vardı ama dört kişiyle aynı anda… Taktik değiştirmek iyidir, kendini güvence altına almak ise daha iyi. Eve girip kapıyı kapattım, kilitledim, arkasına sandalye yasladım. Korkmuyordum canım, tabii ki hiç korkmuyordum da önlem alıyordum işte. Yoksa yiğit adam korkar mı hiç?

Adamlar eve girdiler. Bir süre ortada görünmediler. Sonra içlerinden biri dışarıya çıktı. Kamyonetin kapalı kasasının kapılarını açtı. İçinden çıkan gri örtüleri eve götürdü. Sonra evden o örtülere sarıp sarmalanmış paketler çıkmaya, kamyonete yerleştirilmeye başlandı. Yoksa… Yoksa gece, biz uyurken o evde yasa dışı işler mi olmuştu? Delilleri yok etmeye mi çalışıyorlardı? Aklımda deli sorular varken karnımda da bir ağrı olmuştu. O an fark ettim ki biraz da beklersem içtiğim sütler, sular az sonra koltuklarımızı ıslatacaktı. Gözetleme işine ara verip lavaboya gittim. Eşofmanın belindeki bağcık yine düğümlenmiş bana eziyet ederken evimizin kapısından gelen çıtırtılar neredeyse altıma kaçırmama sebep olacaktı. İşimi bir an önce hallettim ki haydutların karşısına öyle rezil bir vaziyette çıkıp onları kendime güldürmeyeyim.  İşin kötü yanı, odunu da odada unutmuştum. Tuvalet kapısından dışarıya başımı uzatmadan önce odunun görevini görecek yeni bir şey aradım ama sapı plastik tuvalet fırçasından başka bir şey yoktu. Mecburen yumruklarıma ve tekmelerime güvenmek zorundaydım. Bir de çığlığıma…

“Siz kimin evinize girdiğinizi sanıyorsunuz?” diye bağırarak fırladım dışarıya.

“Kendi evime tabii.” diyen babamın sesi olduğum yere çivi gibi çakılıp kalmama sebep oldu.

“Kapının ardındaki sandalye ne oğlum? Yeni yeni icatlar mı çıkarıyorsun? Bizi evden mi attın yoksa?” diye sordu babam. Gülüşünde bir hainlik vardı sanki. İlk defa benim bir şeyden korktuğuma şahit olmanın mutluluğunu taşıyor da bana belli etmemeye çalışıyor gibiydi. Annem bir telaş ellerini yıkayıp yanıma geldi.

“Bir şey mi oldu kuzucuğum?” dedi şefkatle.

Annem iyi kadındır. Merhametlidir, fedakârdır, cefakârdır da babam… İşte onunla pek anlaşamıyoruz. Dedemin beni çok sevmesini kıskanıyor kanımca.

“Ne olacak hanım? Korkmuş işte çocuk.”

Ah baba ah! Diline düşmeseydim iyiydi. Çocuk diyerek güya beni küçümsedi. Ama biz çocuklar büyüklerden daha cesuruzdur aslında, bilmiyor. Ya da büyüdüğü için unuttu.

“Ne korkacağım ya! Yan tarafa tuhaf adamlar geldi. Gözüm tutmadı tiplerini, evimizi korumaya aldım sadece. Ne bileyim hırlılar mı hırsızlar mı?”

“Vay, benim evimizi koruyan aslan parçam. Aferin sana.” dedi annem ama babam sırıtıyordu hala.

“Tabii tabi, yan tarafa… Hı hı…” dedi gülerek.

Koşarak kapımızı araladım, yan tarafı göstererek, “Ya baksana kapısı açık…” diyordum ki kapının kapalı olduğunu fark ettim. Adamlar da kamyonet de buhar olup gitmişlerdi.

“Baba ister inan ister inanma ama o eve birileri geldi. Hatta bir tanesi bana sizi sordu.”

“Nasıl birileri? Kimlermiş ki?”

“Ne bileyim? Söylemedi!”

Babam duvara kadar yürüdü. Kaşları çatık bir halde yan tarafa baktı, durdu. Bana inanmadı diye düşündüğüm için yanına gittim.

“Otlara baksana, hepsi ezilmiş, gördün mü? Ya lastik izlerine ne diyeceksin? Senin lastikler bu kadar geniş jantlı mı? Kapıya bak! Zincir ve asma kilit yerinde yok.  Bana inanmıyorsan ipuçlarını takip et, baba.”

Babam konuşmuyordu ama o da düşünceli görünüyordu. Cep telefonunu çıkardı deri yeleğinin cebinden, dedemi aradı. Yan eve birilerinin geldiğini anlattı.

“Ya birilerine sattılar ya da hırsız girdi baba. Biz bir kasaba, markete diye çıkmıştık. Yavuz görmüş gelenleri…”

Dedem olsa bana her şeyi baştan anlattırırdı ama babam öyle yapmadı.  Akşam boyu ne zaman konuşmak istesem beni susturdu.

“Yakında çıkar kokusu, uyu sen artık,” dedi.

Perşembe öğleden sonraya kadar yan tarafa ne gelen oldu ne giden ama öğleden sonra dört gibiydi bir araba yanaştı eve. Bizim uzun boylu, kalın parmaklı eleman yine çıktı meydana. Önce eve eşyalar taşıdı küçük kolilerle.  Bir süre sonra evden çıktığında elinde bir keser vardı. Pencerelerdeki tahtaları sökmeye başladı ve şansıma bakın ki babam yine evde yoktu. Bu kez de annem ekmek yapacağı için un almaya gitmişti. Ancak annem evdeydi ve şahidim olabilirdi. Hemen eve girip annemi çağırdım. Kadıncağız bulaşıkları bırakıp köpüklü elleriyle bahçeye geldi benimle. Dedim ya fedakârdır, beni de hiç kırmaz.  Aynı zamanda içine kapanıktır annem. Tanımadığı insanlarla konuşamaz. Adama uzaktan baktı ve tanımadığını söyleyip içeriye girdi. Beni de soktu tabii.

“Adamı tanımıyoruz. Belki hastalığı vardır. Yaklaşmanı ve o buradayken bahçede dolaşmanı istemiyorum,” dedi.

İşte bu kötü olmuştu. Yakında hiç kimse oturmadığı için elimi kolumu sallaya sallaya bahçeye çıkıyordum. Okul yok, bahçe yok, of! Dedemi aradım. Ona olanları anlattım.

“Annen tedbir almış, haklı. Annenin sözünü dinle, çıkma. Geçecek bu zor günler evladım. Sen üzülme sakın. Tüm çocuklar şu an evlerindeler. Hatta baksana, babaannenle ben de çıkamıyoruz. Bu tedbirler bizim sağlığımız ve güvenliğimiz için,” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.

Televizyon izlemek istemediğim için yandaki evi gizli izleme işime devam etmeye karar verdim. Bu adam bir suçluysa onu polise teslim edecektim. Böylece ben de yeniden özgürce bahçeye çıkabilecektim. Perdenin arasından taş evi izlemeye başladım. Adam pencerelerdeki bütün tahtaları sökmüş, bir kenara yığmıştı. Otları biçiyor, bir yandan da şarkı mırıldanıyordu. Otların arasından birden bir kedi fırladı. Kedi can havliyle bağırıyordu. Adam kediyi kovalamaya başladı; çok geçmeden yakaladı ve evine soktu. Zavallı kedinin başına kötü bir şey gelmesinden korkmaya başlamıştım. Adam evden çıktığında kucağında kedi yoktu.

“Anne yetiş. Adam kediyi öldürdü sanırım!” diye bağırdım. Annem neler olduğunu anlamamıştı. Ona olanları anlattım. Annem sessizdir, sakindir ama çok sıkı bir hayvanseverdir. Hayvanlara kötü davranan birini gördü mü bizim sakin kadın, bir anda kaplan kesilir. Babamı beklemedi bile. Bahçeye fırlayıverdi.  Tabii ben de peşinden fırladım. Adam yabani otları tırmıkla topluyordu. Adamın elinde tırmık olması bana biraz tehlikeli göründü. Tam annem adama sayıp sayıştırmak için ağzını açmıştı ki bizim külüstürün sesi duyuldu uzaktan. Annem de bu kavgayı babamın yapmasına karar vererek sustu.  Gerçi sayıp sayıştırsa da adam bizi duyamayabilirdi, çünkü kulağında kulaklıklar vardı. Belli ki bir şey dinliyordu.

Babam ilk defa bir kahraman gibi göründü gözüme. O kahraman, arabamız da onun atı… Kahramanım eve yaklaşınca, atı yavaşladı. Babam yan evin önünde park etmiş arabaya baktı önce, sonra adama baktı gözlerini kısarak. Adam, babama sırtını dönmüş, eğilmiş ve yerdeki otları yoluyordu. Arabamız durup babam içinden inene kadar adam babamın geldiğini fark etmedi.

Sonra yavaş hareketlerle doğruldu yerinden. İşte şimdi ortalık karışacaktı. Babam zayıf adamdı. Acaba bu iri yarı adamla baş edebilir miydi? Gerçi bu sefer güç bizdeydi. İkiye karşı bir… Annem bulduğum odunu nereye kaldırmıştı acaba?

Adam kalktı tamamen, arkasını dönüp babamı gördüğünde “Vedat?” dedi. Evet, babamın adı Vedat’tır. Bu haydut babamı nereden tanıyor olabilirdi ki? İşin daha garip tarafı babamın gülümseyerek ona cevap vermesiydi:

“Harun?”

Adam kollarını açarak babama yaklaşırken birden durdu ve elini göğsüne koyarak selam verdi. Babam da ona aynı şekilde karşılık verdiğinde anladım ki benim heyecanlı macera sona ermişti.

Meğer benim haydut sandığım adam yandaki taş evin sahiplerinin oğluymuş. Babamın da çocukluktan arkadaşıymış. Gelen adamlar da eskicilermiş. Evdeki bazı gereksiz eşyaları alıp gitmişler. Adam babamın da yardımıyla taş evi iki günde adam etti. Ailesini de şehirden alıp getirdi. Hastalık geçip gidene kadar taş evde yaşamaya karar verdiler. Harun amca diyor ki, her şey normale binince yaz tatillerinde de gelirlermiş. Gelsinler çünkü oğulları var. Sonunda benim de bir komşu arkadaşım olacak. Şehirden geldikleri için ne olur, ne olmaz diye on gün daha görüşmeyeceğiz ama sonrasında bahçede birlikte oynayabilirmişiz. Şimdilik birbirimize uzaktan el sallıyoruz. Benim hikâyemi duyunca kahkahalarla güldü koca adam.  O kadar gülmese iyiydi ya neyse, sevdim ben bu adamı.

Ya kedi ne oldu diye merak ediyor musunuz? Bacağında sargı bezi sarılı gezip duruyor bahçede. Meğer yaralı hayvana bakım yapmış Harun amca. Kedinin adını Haydut koyduk.

Bana müsaade, Esrarengiz Kasaba başlamak üzere.

Durun durun, gitmeyin. Son bir şey daha: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

En Son Yazılar