Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Islak Kek

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Esra Gürel Şen
Esra Gürel Şen
1959 Yılında Kütahya’da dünyaya geldim. İlk, Orta ve Lise öğrenimimi aynı şehirde tamamladım. Üniversiteyi şu anda Anadolu Üniversitesi olan Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi Kütahya Yönetim Bilimleri Fakültesinde okuyarak 1981 yılında bu okuldan mezun oldum. Yirmi yıllık devlet memuriyeti görevimi 2004 yılında emekli olarak tamamladım. Emeklilik sonrası hiç ara vermeden Kosgeb’ te uzman ve çeşitli özel şirketlerde Kalite Yönetim Temsilcisi olarak çalıştım. 2017 yılının Ekim ayında çalışma hayatımı noktalandırdım. Ankara’da ikamet ediyorum, evliyim ve iki kız çocuğum var. Kendimi bildim bileli okumak ve yazmak benim için vazgeçilmez bir uğraş oldu. Şiirlerle başladığım yazı macerama öykülerle devam ettim. Polisiye öyküler yazmayı özellikle çok seviyorum. Son olarak bir ailenin çatısı altında toplanmış kadınlarının 1890’lı yıllardan 2000’li yıllara uzanan hayat maceralarını içeren bir roman tamamladım. Zaman zaman yazdığım öyküler çeşitli internet sitelerinde yayınlandı ancak benim de arzum elbette yazdığım öykü ve romanların kitap halinde okuyuculara ulaşması. Bundan sonra da ömrüm yettiği sürece okumaya, yazamaya ve üretmeye devam edeceğim.

Bir yanı dört, diğer yanı altı katlı iki apartman arasına sıkışmış ahşap evin belki kendinden bile daha eski görünen kapısı açıldı. İçeriden kızıl saçlı, orta boylu, biraz tombik ama alımlı bir genç kız çıktı. Bir taraftan boynundaki kalın şalı düzeltirken bir yandan içeriye seslendi.

“Tamam anne, gelirken alırım, hadi hoşça kal.”

Kapının açılan aralığından sokağa gümbür gümbür televizyon sesi doldu. Şu aptal yemek programlarından birini seyrediyordu anlaşılan içeride kızın annesi. Kapının çat diye kapanmasıyla televizyonun sesi kesilir gibi oldu ama kapının yakınından geçen biri yine de duyabilirdi, “Bu ne biçim Çerkez tavuğu, hiç beğenmedim!” diyen ekrandaki kadının cırtlak sesini.

Ekim ayının yakıcı rüzgarı kışın habercisi gibiydi bugün. Genç kız şalının içine adeta gömüldü, adımlarını hızlandırıp başı önünde sokağın sonuna doğru yürümeye başladı.

“Sevda, nereye gidiyorsun bu havada?”

Kendisine seslenen tanıdık sese gülümseyerek kaldırdı başını yerden genç kız, yönünü dar sokağın karşı tarafındaki kadına doğru çevirdi.

“Merhaba Hayrunnisa teyze. Nasılsınız?”

“Ay, ismimi tek doğru söyleyen sensin valla Sevda. Hep Hayrinisa diyorlar, ben Hayri miyim ayol, hah hah ha. Müşfik amcan bile Hayruisa der, ne demekse?”

Kadının neşeli kahkahasına Sevda da gülerek cevap verdi. “Çok güzel aslında isminiz Hayrunnisa teyzeciğim. Ben çok beğeniyorum.”

“Teşekkür ederim yavrum. Nereye böyle hızlı hızlı?”

“Okula gidiyorum. Acelem yok ama hava çok soğuk.”

“Gerçekten çok soğuk, daha Ekim’in başındayız ayol, bu ne böyle? Bu sene kış erken gelecek anlaşılan. Annen nasıl? Görünmüyor kaç gündür.”

“Sorma teyzeciğim, hasta oldu annem. Geçen gün bahçeye bakan arka odanın camlarını silmiş. Cereyanda kalmış, üşütmüş. Şimdi yatak yorgan yatıyor. Dönüşte ona ilaç alacağım eczaneden.”

“A, üzüldüm bak şimdi. Bu havada cam mı silinir? Ama titiz kızım annen senin, içine sinmez onun.”

“O odayı kullanmıyoruz bile. Sefa’nın odası orası. Yok ki çocuk burada. Silinse ne olur silinmese ne olur değil mi? Ama annem işte, duramaz.”

“Sefa n’apıyor? Alıştı mı Konya’ya?”

“Alıştı herhalde, sesi çıkmıyor, çok özledim ben de ama gelecek inşallah yakında.”

“Mahallenin haylazları öksüz kaldı valla Sefa gidince. Yapacak yaramazlık bulamıyor haytalar. Hah hah ha…”

Sevda, Konya’da Fen Lisesini yatılı kazanmış kardeşinin de hayta sınıfına sokulmasına içerlediyse de belli etmedi. Onun yerine kadının, “Baban nasıl?” sorusuna cevap verdi.

“İdare ediyor işte Hayrunnisa teyze. Dizleri çok ağrıdığı için evden çıkamıyor, bulmaca, sudoku falan çözüp oyalanıyor işte.”

“Iyy, çok soğuk, iliklerim titredi vallahi. Ben de pazara gittim ama her şey ateş pahası, alacaklarımın ancak yarısını alıp dönüyorum eve. Allah biz emeklilere sabır versin canım. Haydi, tutmayım soğukta seni. Annene babana selam söyle, sana da iyi dersler. Ha! Annene unutturma benim günü, yarından sonra yapacağım bak, iyileşsin o zaman kadar. Hem sözü var bana, ıslak kek yapacaktı.”

“Söylerim ama gelebilir mi bilmem. Size de iyi günler teyzeciğim.”

Yine hızlandırdı genç kız adımlarını. Sokağın köşesinden hızla dönüp caddeye çıktı. Az ilerideki otobüs durağına yaklaşmakta olan belediye otobüsünü görünce koştu yetişti.

Hayrunnisa Hanım elindeki ağır pazar poşetini bir sağ eline bir sol eline alarak taşımaya çalışıyordu. Eve az kalmıştı. Sevdaların ahşap evlerinin yanındaki altı katlı apartmanın üçüncü katında oturuyorlardı. Yer sahibiydi onlar, müteahhidin bir daire daha vermesi lazımdı onlara ama kocasının sümsüklüğü tek daireyle kandırılmalarına yol açmıştı, oysa bir daireleri daha olsa onu da kiraya verseler elleri bollaşırdı ama nerde…

“Pazardan mı Hayrinisacığım? Dalmışsın görmüyorsun etrafını ne oldu seni böyle derinlere daldıran?”

Komşusu Füsun Hanımın seslenmesiyle kendine geldi Hayrunnisa Hanım.

“Ay! Merhaba Füsuncuğum, kusura bakma soğuktan beynim dondu vallahi, elim de ağır, bir an önce eve varayım diye uğraşıyorum.”

“Nasıl, güzel mi pazar? Ben de şimdi gidiyorum.”

“Parası olana çok güzel, maşallah her şey var ama çok pahalı. Turşuluk lahana alacaktım vazgeçtim, aman yemeyiversinler bu sene de. Biber, domates kurdum zaten. Bir de köy peyniri baktım, o da çok pahalanmış. Hakan seviyor diye alacaktım ama var biraz daha evde, bir bitsin sonra alırım dedim. Sen nasılsın? Hasan Bey, kızlar nasıllar?”

“İyiler çok şükür canım. Senin gün oluyor mu yarından sonra?”

“Oluyor tabii. Bekliyorum bak, vakitli gelin, günler kısaldı oturduğumuzun tadı olsun. Teslime de hastaymış, demin Sevda’ya rastladım o söyledi.”

“Ben de nerede bu kadın, kaç gündür görmüyorum diyordum. Kapısının önü yıkanmıyor, oradan merak etmiştim. Hastaymış demek ki.”

“Sadece kapısının önünü yıkasa iyi, bütün sokağı yıkar o hortumu eline aldı mı, hah ha.”

“Bakalım ben neler bulacağım pazarda, vallahi bıktım her gün yemek derdinden. Şöyle güzel bir ıspanak bulsam da oturtmasını yapsam, ne zamandır canım istiyor.”

“Bulursun, vardı köşedeki adamda, hem de kuzu ıspanağı etli etli.”

“Hadi hoşça kal Hayrinisacığım. Bugün emekli maaşları yattı ya, pazar kalabalıktır. Bir an önce gidip döneyim, verdikleri azıcık parayla ne alacaksam artık. Müşfik Bey’e selamlar.”

Kadından ayrılınca adımlarını hızlandırdı Hayrunnisa Hanım. “Bu da ölecek parasızlık edebiyatından. Gören de bizim gibi ucuz emekli sanacak bunları. Paran yoksa o saçların hali ne? Yine gitmiş kuaföre belli, röfleler, fönler yapılmış. Tırnaklar o biçim. Yaşına başına bakmadan bir de siyah oje sürdürmüş kadın ya,” diye söylenerek girdi evinden içeri.

Sesini duyan kocası, “Hayrola hanım yine pazarcılara mı kızdın?” diye sordu gülerek.

“Yok ayol, onlara da kızdım ama asıl şu bizim Füsun’a söyleniyordum.”

“Hangi Füsun?”

“Kaç tane Füsun var Allah aşkına Müşfik? Şu bankacı Hasan beyin karısı Füsun. Parasızlıktan yakındı da yine, ona kızıyordum. Ya bizim gibi iki kıytırık memur emeklisi olsalar ne yapacaklar acaba? Kocası Banka Müdürlüğünden, kendisi Elçilik Memurluğundan emekli. Bir kere ağzından kaçırmıştı döviz hesabıyla alıyormuş maaşını. Sokağın en güzel dairesinde oturuyorlar, altlarında şahane araba, daha ne olsun?”

“Boş ver hanım ya,  elalemin derdi bizi mi gerdi? Aldırma sen kimseye. Neler aldın bakalım, gel beraber yerleştirelim.”

Pazardan aldıklarını tek tek torbadan çıkarırken, “Sevda’ya rastladım, annesi hastaymış. Benim güne ıslak kek yapacaktı Teslime. Güvenmeyim bari kendim yapayım başka bir kek, ıslak olmayıversin ne yapalım. Ay Müşfik bayılıyorum bu kıza, hem hanım hem tahsilli, bu sene öğretmen çıkacak. Bir de hayırlı evlat ki sorma. Annesine babasına nasıl bakıyor bir bilsen.  Şu bizim alık oğlan biraz kafasını çalıştırsa da şu kızı alıversek ne güzel olur.”

“Kendi kendine gelin güvey olma hanım. Belki Hakan’ın başka birinde gönlü vardır, kızın bile başka anlaştığı biri olabilir. Öyle ailenin bulduğuyla evlenmek bizim zamanımızdaydı. Şimdi olmuyor artık öyle şeyler.”

“Biliyorum ama yine de bir söyleyeceğim Hakan’a, bakarsın oluverir. Allah yazdıysa neden olmasın değil mi?”

Sevda akşam eve dönerken pazara uğradı, birkaç şey ve çokça sıkmalık portakal aldı. Yeni sezon değil buzhane malıydı belki ama annesine sıkıp içirmek istiyordu bolca. Eczaneye uğrayıp bir de grip ilacı aldıktan sonra yine şalına sarılıp eve yollandı.

Televizyon yine bangır bangır haberleri veriyordu bu sefer de.

“Ay baba kıs şunun sesini biraz Allah aşkına, valla kulaklarımız delinecek.” Hırsla masanın üzerindeki kumandayı babasının elinden kapıp biraz kıstı sesini televizyonun.

“Ne çözüyorsun yine, dalmışsın? Bakayım, hıı, bulamadın mı o soldan sağayı. Parazit o kelime parazit. Çok ayıp valla sen bunu bulamazsan kim bulacak. Hah hah ha, evet ben bulacağım haklısın. Kimin kızıyım sonuçta.”

Babasının yanağına bir öpücük kondurup eline bir bardak su aldı, doğruca annesinin yattığı odaya gitti.

“Hadi kalk bakalım uykucu, sana ilaç getirdim. Nasıl oldun? Sanki biraz daha iyi gibi görünüyorsun. Hiç öyle yüzünü falan ekşitmek yok Teslime Hanım, bu ilaç içilecek. Şuraya bırakıyorum tamam mı? Ben şimdi gidip güzel bir çorba yapacağım sana, yarına bir şeyin kalmaz inşallah.”

Hayrunnisa o gün çok telaşlıydı. Ayda bir toplandıkları gün o gün ondaydı. Mahallenin bütün kadınları ona gelecek yiyip içip akşama kadar dedikodu yapacaklardı. Bir gün önce evi adeta kazımış, camlar silinmiş, perdeler bir güzel  yıkanıp yeniden asılmıştı. Sabahtan misafirlik örtülerini çıkarmış, sehpalara sermiş, kristal süsleri yerleştirmişti.

“Ooo anne, yine bayramlıkları çıkarmışsın. Mahallenin dedikoducularına değer mi böyle ihtimam minnoşçuğum. Yorgunluğuna yazık.”

“Bak ağzınla söyledin oğlum, dedikoducu işte bunlar. Hakkımda bir şeyi yok diye konuşturmam ben. Hadi git mutfakta sana börekle kısır hazırladım, ye güzelce.”

“Babam nerede?”

“O sabahtan çıktı, kuşçular derneğine gidecek. Akşama kadar gelmemesini söyledim. Sen de çok oyalanma geliverirler bak görmesinler seni. Nazar mazar değer benim yakışıklı oğluma.”

Kapının çalınması ikisinin de dikkatini sokak kapısına çekti. Daha yakında olan Hakan uzanıp açtı kapıyı.

“Merhaba Sevda. Hoş geldin.”

Sevda ismini duyan Hayrunnisa Hanım koşarak geldi kapıya. Elinde üstüne beyaz bir bez örtülmüş bir borcam tutan genç kızı görünce yüzünde güller açtı kadının.

“Ay Sevda’cığım hoş geldin, o da ne?”

“Islak kek Hayrunnisa teyzeciğim. Maalesef annem daha iyileşemedi ama madem size söz vermiş ben yaptım ıslak keki. Anneminkine benzemez ama benimki de fena olmadı gibi.”

“Ellerine sağlık benim güzel kızım. Niye zahmet ettin. Ben yapmıştım kek. Olsun, bunu da yeriz afiyetle. Eminim çok güzel olmuştur. Üzüldüm annenin gelemeyişine. Neyse iyi olsun da önemli değil gün mün. Gelsene içeri. Bak Hakan için yeni çay demledim, hem seversin sen, kısır da var. Gel hadi gel.”

Kadının ısrarına daha fazla dayanamayan Sevda, “Senin o muhteşem kısırına hayır diyemeyeceğim Hayrunnisa teyzeciğim, nasıl yapıyorsan valla, şahane oluyor,” diyerek girdi içeri.

“Sana bir sır vereyim Sevda; biraz kavuruyorum bulguru salçayla. Öyle olunca  hem gaz yapmıyor hem lezzetli oluyor.”

“Oo, Sevda çok kıymetlisin valla, yoksa annem bu devlet sırlarını kimseye vermez.”

Sevda güldü, Hayrunnisa Hanım,”Deli oğlan,” deyip oğlunun sırtına yalancıktan vurdu. “Hadi hadi mutfak masasına oturun da ben çaylarınızı koyayım.”

Hakan’la karşılıklı kısırlarını yerken sohbete daldılar. Hayrunnisa Hanımın gelecek misafirleri hatırlayıp huzursuzlaşmaya başladığını anlayıncaya kadar da konuştular. Hakan, Sevda ile belki de çocukluklarından beri ilk defa böyle sohbet ediyordu. Hoşuna gitmişti kız. Sevda da Hakan’ın bu kadar yakışıklı olduğunu niye daha önce fark etmedim diye hayret ediyordu kendine. İki genç birlikte çıktılar. Sevda yine okula gidecekti, durağa kadar konuşa gülüşe birlikte yürüdüler. Pencereden arkalarından bakan Hayrunnisa Hanım ellerini ovuşturdu, “Hadi hayırlısı,” diye geçirdi içinden.

Aynı gün akşamüzeri Hakan, her an yıkılıverecekmiş gibi duran ama yıllardır aynı şekilde durduğundan yıkılmayacağını bildikleri yaşlı ahşap evin kapısını çalıyordu. Elinde Sevda’nın ıslak keki getirdiği borcama doldurulmuş gün ikramlıkları ile genç kızı yeniden görebileceğinin heyecanını hissediyordu içinde.

Kapının açılmasıyla birlikte korkunç bir gürültü ile Fox haberin sesi çıktı dışarıya. Ses adeta delikanlının üzerine hücum etmişti. Bembeyaz dişlerinin tamamını göstererek kendine gülümseyen Sevda karşısında durmasa neredeyse elindeki tabağı fırlatıp kaçacaktı Hakan ama onun yerine o da gülümsedi.

“Tak tak, komşu komşu evde misin?” dedi yüzüne muzip bir ifade takıp.

“Hoş geldin Hakan. Bu ne güzel sürpriz.”

“Bunları annem gönderdi, ayrıca ıslak kek şahane olmuş, söylememi istedi. Bu arada bence de öyle olmuş, kalan bütün parçaları ben yedim.”

“Çok sevindim, afiyet olsun. Gel içeri derdim ama annem gerçekten çok hasta, sana da mikrop bulaşır diye korkarım, o nedenle gel diyemiyorum kusura bakma.”

“Olsun, zaten giremem, evdekiler yemeğe bekliyorlar beni. Nasıl oldu Teslime Teyze?” Bağırarak sormuştu Hakan, televizyonun gürültüsü korkunçtu.

“Baba biraz kısar mısın lütfen şunu. Bak Hakan gelmiş ayıp oluyor.”

Sesin şiddetinde hiçbir değişiklik olmadı. Mahcubiyetle gülümsedi Sevda. “Kulakları hiç duymuyor artık, doktora da gitmiyor, mahvediyor bizi böyle bangır bangır.”

“Hala bulmaca çözüyor mu baban? Hep sorular sorardı bize küçükken hatırlar mısın?”

“Hiç durmadan. Onun için özel bulmaca dergileri alıyorum. Şimdi bir de sudokuya başladı. Annemi de yarın doktora götüreceğim herhalde. Tabii giderse. Az önce benimle gitmem diye kavga ediyordu. İkisinde de doktor fobisi var bizimkilerin.”

“Ne güzel işte, zihnini dinç tutuyor baban. Maşallah. İnşallah doktora falan gerek kalmadan iyileşir Teslime Teyze. Neyse, ben gideyim artık. Şey, bak ne diyeceğim Sevda, yarın öğleden sonra hastanede falan işiniz biterse yani, şu caddeye yeni açılan kafeye gidelim mi? Gözlemeleri çok güzel oluyor dedi arkadaşlar, bir kalite kontrol yapardık ne dersin?”

Kızararak gülümsedi yeniden genç kız. “Olur tabii, neden olmasın, ben de duydum oranın methini. İşimiz sabahtan biter herhalde, gidelim.”

Hakan eve ayakları yerden bir karış yukarıda uçarak giderken Sevda kapattığı sokak kapısına sırtını dayamış, elinde kısır kokulu tabakla iç geçirip gülümsedi. Gözlerine aşk kıvılcımları dolmuştu genç kızın.

***

“Annen dönmedi mi daha Balıkesir’den Sevda?” diye sordu Füsun Hanım. O gün merak edip çalmıştı kapılarını.

“Dönmedi henüz Füsun ablacığım. Çok kötü teyzemin durumu, felç diyormuş doktorlar. Biliyorsunuz tek başına yaşıyor, bakacak kimsesi yok. Bir bakıcı falan ayarlanacak ama o zamana kadar annem kalacak başında.”

“Ay, çok üzüldüm vallahi. Üç ay oldu herhalde değil mi annen gideli, en son yine seninle konuşmuştuk. Size de zor oluyordur. Cemal Bey nasıl? Pek televizyon sesi duymuyoruz bu aralar.”

“İdare ediyoruz işte. Babam öğleden sonraları uyuyor. Geçen götürdüğüm doktor bir ilaç verdi kulakları için, o da uyku yapıyor herhalde, o yüzden duymuyorsunuzdur. Bir de damla verdiler, o da iyi geldi kulaklarına. Daha az sesle dinliyor artık televizyonu.”

“Ne zaman gidip geldiniz siz doktora, hiç görmedik. Kış böyle yapıyor insanı, hepimiz kapanıyoruz evlere, birbirimizden haberimiz olmuyor.”

“Ya öyle, oluyor vallahi Füsun ablacığım. On gün önce gittik Şehir Hastanesine. Zor bela götürdüm babamı ama şimdi o da memnun.”

“Senin okul ne alemde, bitiyor mu bu sene? Bir şeyler duydum Hayrinisa’dan, hayırlı bir şeyler olacakmış öyle mi?”

Kızardı Sevda, gülümseyerek kaçırdı gözlerini kadından.

“Bu sene bitecek okul inşallah. Annem dönsün de Balıkesir’den olacak bakalım bir şeyler.”

“Eh, Allah tamamına erdirsin inşallah. Hakan da pek iyi çocuktur, severim keratayı. Sen de iyi kızsın, pek münasipsiniz, iyi iyi. Sefa ne yapıyor? Bir gitti bir daha göremedik ayol yaramazı. Tatili falan olmuyor mu bu okulun?”

“Olmaz olur mu? Geldi bir ara ama siz görmediniz herhalde, şimdi de ara tatile çıktılar, annemin yanına Balıkesir’e gitti. Bizden çok özlemiş anlaşılan annemi.”

“Bu koku ne Sevdacığım. Sizden mi geliyor?”

“Sorma ablacığım, şu kapının arkasındaki tuvalet var ya, oradan geliyor. Geçen hafta usta çağırdık ama gelmedi namussuz adam. Biz orayı hiç kullanmıyoruz senelerdir. Babam yukarıya yaptırmıştı banyoyu tamir ettirirken, orayı kullanıyoruz. Kullanılmadığından herhalde koku yapmaya başladı. Her gün kova kova su döküyorum ama nafile. Temelli kapattıralım diyor babam, başka usta çağıracağız bakalım.”

“Bir an önce yaptırın bari, çok fena kokuyor. Size de yazık. Neyse ben gideyim artık, bir şeye ihtiyacınız olursa mutlaka haber ver Sevda, babana da selam söyle. Yalnız oturmayın bak, gelin akşamları falan. Babanla Hasan tavla oynarlar biz de sohbet ederiz seninle olur mu?”

“Sağol Füsun ablacığım, geliriz inşallah. İyi günler.”

Kapıyı kapatır kapatmaz koşarak odasına çıktı yatağının üzerine önceden hazırladığı kıyafetlerini giydi, hafif bir makyaj yapıp kendini sokağa attı. ” Şu kadın yüzünden geç kaldım. İnşallah Hakan gitmemiştir,” diye düşünerek her zamanki buluşma mekanları olan caddedeki kafeye yollandı.

“Bak güzelim benim atamam bir hafta sonra olacak biliyorsun. Kimbilir memleketin neresine yollayacaklar bizi polis olarak. Çok heyecanlıyım, hep polis olmayı istedim, çocukluk hayalim benim. Nihayet gerçek olacak inşallah. Bir de bir hayalim daha var artık, biliyorsun o da seninle kuracağımız hayat. Biliyorum anneni babanı düşünüyorsun, anlıyorum seni ama sen de öğretmen çıkacaksın Haziranda. Bir an önce nikahı kıyarsak seni de eş durumundan benim yanıma atarlar, hiç sorunumuz kalmaz böylece. Ne zaman istersen gelir görürsün anneni babanı. Onlar da her istediklerinde bizim yanımıza gelirler. Gel olur de ceylan gözlüm, öyle mahzun bakma ne olur. Senin okulun bitince davullu zurnalı çok güzel bir düğün yaparız. Hadi olur de bana. De ki, ben de dünyanın en mutlu insanı olayım.”

Sevda karşısında yalvaran gözlerle kendisine bakan sevgilisine gülümsedi, cilveli, edalı kırıttı. “Olur, benim arzumda sadece seninle olmak canım benim. Annem Balıkesir’den gelsin gelirsiniz istemeye. Elimle acılı ekşili kahve yapacağım sana görürsün.”

Hakan sevinçle tuttu Sevda’nın ellerini. “Aşkım benim, acılı ekşili de neymiş zehir koysan içerim o kahveyi ben, yeter ki senin elinden olsun.”

Gençlik güzeldi, hele bir de aşık olmak daha da güzeldi. Söylenilen çilekli pasta eşliğinde tutkulu hayaller kurdular, gidecekleri balayından doğacak çocuklarına kadar konuştular. “Seni dünyanın en mutlu kadını yapacağım,” diyordu Hakan, “Gitmek istediğin her yere götüreceğim seni, görmek istediğin her şeyi göstereceğim, yeter ki karım ol, benimle ol. Seni öyle çok seviyorum ki sensiz yaşayamayacakmışım gibi geliyor.”

“Ben de,” dedi Sevda. “Benim de tek hayalim senin hep yanımda olman. Hiç ayrılmayalım istiyorum, bir gün bile hatta bir an bile, öyle çok seviyorum seni Hakan.”

***

“Amasya çok güzel şehirdir. Biraz küçüktür ama mücevher gibi güzeldir. Ortasından geçen Yeşilırmak adeta can verir bu şehzadeler şehrine, öyle yazıyor bak bu kitapta. Çok sevindim oğlum hayırlı uğurlu olsun ilk görev yerin.”

Müşfik Bey gururla sarıldı oğluna, onca yıl emek vermişlerdi ama oğulları da onları hiç üzmemişti. Okumuş polis olmak istiyorum demiş, işte olmuştu. Emindi gururlu baba, oğlu mesleğini en güzel şekilde yapacaktı.

“Uzak ama bey, ne yapacak şimdi oralarda tek başına.”

“Yahu hanım düşündüğün şeye bak, otobüsler ne güne duruyor? Özledin mi atla otobüse git oğlunun yanına. Allah Allah kadına bak ya! Sevineceğine ne diyor?”

Annesine sımsıkı sarıldı Hakan. “Anneciğim, benim tombiş minnoşum, sen sakın üzülme, sık sık gelirim ben. Hem öyle fazla ayrı duramam ki özlerim ben o dolmaları, pilavları. Kim yapacak onları bana oralarda?”

“Bak Müşfik görüyor musun eşşeği beni değil dolmaları özleyecekmiş. Tüh sana hayırsız evlat.”

Elindeki mutfak bezini fırlattı oğluna gülerek Hayrunnisa Hanım. Babasının arka odadaki kitaplıktan getirdiği Türkiye karayolları haritası üzerinde hep birlikte Amasya nerede, nasıl gidilir incelediler. Hep birlikte gülüşe şakalaşa oğullarının ilk görev yerini kutladılar. Şanslarına o akşam Amasya ile ilgili bir de gezi programı bulmadılar mı televizyonda, bu güzel şehri seyrederek tamamladılar günü. On beş gün içinde göreve başlaması gerekiyordu Hakan’ın. Hayrunnisa Hanım evdeki bütün plastik kaplara dolmalar, börekler, kurabiyeler doldurdu. Üşür falan diye bavuluna kışlıklar, terler diye yazlıklar koydu. Yıkamak dert olmasın diye düzine düzine çorap, iç çamaşırı aldı. Sonunda iki koca bavul ve bir büyük el çantasından oluşan Hakan’ın yol hazırlığı tamamlandı. Aslında onunla birlikte gitmek, hem kalacağı yeri hem Amasya’yı görmek istemişlerdi ama Hakan buna karşı çıktı. Önce kendim gideyim, kalacağım yeri filan ayarlayım sonra gelirsiniz dedi. Çaresiz boyun eğdi anne baba, oğulları haklıydı biliyorlardı. Küçük çocuk değildi ya Hakan, kocaman adam olmuştu artık. Peşinde ne işleri vardı?

Cumartesi akşamına bileti alındı delikanlının. Gece sabaha kadar yol gidecek, ertesi gün Pazar olduğundan misafirhaneye yerleşip dinlenecek, Pazartesi de göreve başlayacaktı inşallah. Bildiği bütün duaları okudu oğlunun arkasından Hayrunnisa Hanım. Otogara da gelmelerini istememişti Hakan, “Ben Sevda’ya uğrayacağım sonra kendim giderim,” demişti. Eh haklıydı çocuk, onlar ailesiyse Sevda da sevdiğiydi.

“Şu Teslime de gelemedi gitti Balıkersir’den. Ne kıymetli kardeşi varmış anlamadım. Gelse de artık şu çocukların başlarını bağlasak. Bak oğulcuğum arkasına baka baka gidiyor. Hiç olmazsa bir yüzük takarız, onun da içi rahat olur.”

“O da olacak hanım, inşallah o da olacak. Artık Allah ne zaman kısmet ettiyse.”

Biraz daha baktılar ardından Hakan’ın, sonra kapatıp kapılarını girdiler evlerine karı koca.

Hakan valizlerini kapının önünde bırakıp eli titreyerek çaldı yaşlı evin yaşlı kapısını. Hiç bekletmeden açıldı kapı, “Hoş geldin aşkım, içeri gel, sana bir sürpriz hazırladım,” diye karşıladı onu Sevda. Gülümsüyor, bembeyaz dişleri bütün yüzünde güneş gibi parlıyordu. Valizleri kokar tuvaletin önüne taşıdılar birlikte. Hakan bu kokuyla bu evde nasıl durabildiklerine şaşırdı. Burnu kırılmıştı şimdiden. Alıştılar herhalde diye düşündü. Sevda önde o arkada bahçeye bakan arka odaya girdiler birlikte.  Bir sofra kurmuştu Sevda. Üzerinde “Seni Seviyorum” yazan bir pasta bütün haşmetiyle duruyordu.  Hakan ufak bir hayret nidası attı. Arzuyla baktı sevgilisine. “Ah canım! Ne yaptın sen? Ne kadar düşüncelisin. Ben nasıl bırakıp gideceğim şimdi seni?”

“Hadi otur, vaktin az biliyorum,” dedi Sevda. Pastayı Hakan’ın önüne doğru çekti, masanın üzerindeki bıçağı eline aldı. “En kocaman dilim senin olacak aşkım.”

***

Hayrunnisa Hanım elindeki telefona belki yüzüncü mesajı yazıyordu. Hakan gideli neredeyse bir gün olmuş, “Sağ salim geldim. Yerleşince arayacağım” diye bir mesaj atmış, ardından ses soluk kesilmişti.

“Yahu hanım yine mi elinde telefon? Ben rahat bırak şu oğlanı demedim mi sana? Belli ki işi var ne diye zırt pırt rahatsız ediyorsun?”

“Ne gamsız adamsın Müşfik, vallahi pes. Ayol oğlan gideli bir gün oldu daha sesini duymadık, merak etmiyor musun?”

“Etmiyorum. Niye edeyim? Geldim dedi mi bize? Dedi. Yahu çocuk sabaha kadar yol gitti, yatmış uyumuştur. Müsait olunca arar. Bak bu kadar merak iyi değil, kalp hastası olursun sonra.”

Hakan’dan haber alamadıkları bir gün daha geçti. Sevda’yı aradı Hayrunnisa Hanım kocasından saklı. Ondan da bir şey öğrenemedi, onu da aramamıştı Hakan, o da merak ediyordu ama bugün ilk iş günü diye anlayışla karşılamaya çalışıyordu. Arayamamıştı belki sevgilisi, öyle düşünüyordu.”

Hanımına belli etmemeye çalışsa da Müşfik beyde korkmaya başlamıştı. Bir iki kere o da aramış ama cevap alamamıştı oğlundan. Akşamüzeri gelen bir telefon yaşlı karı kocayı iyice meraklandırdı. Telefon, atamaları Hakan’la birlikte Amasya’ya çıkmış olan Erdem’den gelmişti. Genç polis telefonda, “Hakan niye gelmedi?” diye sormuştu. O gün başlamamıştı göreve oğulları. Erdem kendisinin ablasında kaldığından bahisle gidip misafirhaneye bakacağını söyledi. Arkadaşının hasta falan olmasından şüphelenmişti. Bu yaşadıkları en uzun yarım saatti herhalde, telefonun tekrar çalması üzerine Müşfik Bey bekletmeden açtı. Maalesef Hakan, misafirhanede de yoktu, hiç gelmemişti. Karı koca birbirlerine endişe ile baktılar. Müşfik Bey karayollarını aradı, bir kaza olup olmadığını sordu, hayır öyle bir olay yoktu. Yani kaza da geçirmemişti oğulları. Peki, nerdeydi bu çocuk?

“Ben Sevda’ya gidiyorum,” dedi Hayrunnisa Hanım ani bir hareketle iliştiği koltuktan kalkarak,  “En son o gördü Hakan’ı, belki ne olduğunu biliyordur.”

“Ben de geliyorum hanım. O da bir şey bilmiyorsa polise gideriz başka çare yok.”

Eski kapıyı alacaklı gibi çaldılar. Kapıyı yine Sevda açtı, üzerinde çiçekli bir önlük, elleri un içindeydi.

“Aa hoş geldiniz Hayrunnisa teyzeciğim, ben de börek açıyordum. Babam istedi de.”

“Hakan nerede kızım? Sana bir şey söyledi mi?” dedi endişe içinde Müşfik Bey.

“Yo, ben de bilmiyorum sizi aramadı mı daha?”

Hayrunnisa Hanım korku dolu gözlerini açılan kapıdan içeriye doğru gezdirdi, gördüğü bir şey dikkatini çekince de itiverdi kapıyı. Kapı yılların birikimiyle gıcırdayarak sonuna kadar açıldı.

“Bunlar ne?” diye bağırdı kadın. “Bunlar Hakanın bavulları.”

Genç kızın cevabını beklemeden içeriye daldı karı koca. Onun, “Durun, nereye gidiyorsunuz?” itirazlarına aldırmadan televizyon sesinin geldiği mutfağa giriverdiler hızlıca. Gördükleri manzara karşısında donup kaldılar önce, sonra yavaşça yere yığıldı Hayrunnisa Hanım, dudaklarından sadece aman Allahıma benzer bir ses çıktı. Müşfik Bey Sevda’nın hareketlendiğini fark eder fark etmez şaşkınlığından sıyrıldı ve kızı itip  dışarı fırladı, fırlamasıyla da feryat figan bağırmaya başladı.  Kısa sürede sokaktan geçenler ve sesi duyan komşularla doluverdi ev.

Komiser bugüne kadar görmediği bir manzaranın karşısında bir Müşfik Beye bir Sevda’ya bakarak dikiliyordu. Masasının etrafında Teslime Hanım, Cemal Bey ve Hakan oturuyorlardı. Hepsinin önünde bir tabak vardı. Sanki konulacak yemeği bekliyor gibiydiler. Acayip olan hepsinin ölmüş olmalarıydı. Dik durmaları için sandalyeye bağlanmış cesetlerden ikisi çürümüştü. Hakan açık gözleri ve ensesinden akarak donmuş kanla bembeyaz, hareketsiz ve soluksuz oturuyordu.

“Neden?” diyebildi Müşfik Bey, gözleri dehşetten açılmış, beyni gördüklerini inkar ederken.

“Hakan gidiyordu. Belki beni unutacak bir daha aramayacaktı. Benden ayrılmasına izin veremezdim,” dedi Sevda ağlayarak, “Babam beni hastaneye yatırmak istedi Sefa yüzünden. Ben kardeşimi çok özlemiştim bırakmak istemedim, o okuluma gideceğim diye diretince kalmasını sağladım. Artık o da Hakan gibi gitmek istemiyor. Deli dedi bana annem. Ben deli değilim, sadece ayrılıklara dayanamıyorum. İzin vermedim kimsenin gitmesine, izin veremezdim. Nasıl yatarım ben hastaneye, nasıl ayrılırım onlardan, ben de ayrılmadım işte.”

Üst kattan bir polis memuru haykırdı. “Burada bir ceset daha var amirim. Galiba on-onbeş yaşlarında bir çocuğun cesedi. Yatakta bulduk.”

Birkaç ay sonra mahalleli Sevda’nın yatırıldığı hastanede intihar ettiği haberini duydu. Bıraktığı mektupta, “Ben evimize, sevdiklerimin yanına gidiyorum,” diye yazmıştı.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ