KADINA YÖNELİK ŞİDDET VE AYRIMCILIK: KISA BİR GENEL ÇERÇEVE

Diğer Yazılar

POLİSİYE MASASI

KÖR KANUN

İzzet Otru
İzzet Otru
1984 Yılında, Isparta’da doğdu. Isparta Anadolu Lisesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladı, 2006’da mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde başladığı tezli yüksek lisansını 2010 yılında tamamlayarak, ÇEKO – İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Bilim Uzmanı unvanına hak kazandı. 2017 yılında Aynı üniversitede Yönetim ve Çalışma Psikolojisi tezli yüksek lisansı programına başladı. Tez aşaması sona ermek üzeredir. 2007’den bu yana serbest avukat olarak mesleğine devam etmektedir. Aynı zamanda, İstanbul Şişli Meslek Yüksekokulu Adalet programında öğretim görevlisidir. Yaratıcı drama eğitimi almıştır, uzun yıllar voleybol oynamış, kısa bir süre voleybol takımı çalıştırmıştır. Şu sıralar, krav maga eğitimlerine devam etmektedir. Birgün gazetesinde bir süre köşe yazarlığı yapmış, çeşitli gazete, dergi ve mecralarda yazmış, röportaj vermiş, çeşitli televizyon programlarına katılmış, pek çok demokratik kitle örgütünde, üniversitede, işletmelerde eğitim, seminer, konferans vermiştir ve vermeye devam etmektedir. Yayınlanmış bir kitabı ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Hukuk dışında, şiddet, şiddetin psikopatolojisi, mobbing, taciz, manipülasyon konularında çalışmıştır. Bilim tarihi, psikoloji, cerrahi, anatomi, nöroloji, nörobilimler alanlarına çokça meraklıdır.

Başlarken[1] şunu söylememe izin verin, bağıra bağıra okuyun bu cümleyi:

2022 yılında Ekim ayına kadar 313, sadece Eylül ayında 26 kadın öldürüldü.[2]

Bu sayıya şüpheli ölümler, ölümle sonuçlanmamış şiddet eylemleri, şikayet edilememiş veya şikayet etmesine rağmen barıştırılıp celladı ile evine gönderilmiş olanlar dahil değil. Bu sayıya cinsel saldırıya maruz kalmış çocuklar dahil değil…

Kadına, çocuğa, azınlıklara, LGBTIQ+ bireylere, farklı siyasi ideolojik görüşlere karşı şiddet… Bir sarmalın içindeyiz. Dosya konumuz olarak belirlenen kadına karşı şiddet gibi, devasa bir meselenin genel çerçevesini çizmek hiç kolay değil. Toplumsal algı mekanizmalarından, gündelik diyaloglara, medyanın konuyu ele alışından sanat eserlerindeki temsile ve söylemlere, hukuki perspektiften çözüm önerilerine kadar konu o kadar geniş ki, sistematik olarak tek bir noktanın ele alınması yazının amacını karşılamayacak. Diğer yandan meselenin her yönüyle ele alınması da mümkün değil. Bu nedenle şöyle bir yol izleyeceğim. Ana hatları ile birden fazla noktaya değinirken, derinlemesine görüşleri ya da literatürü olduğu gibi aktarmak ve tartışmak yerine genel kabuller üzerinden giderek, somut örneklerle bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Başlayalım…

Genel Olarak

Kadına karşı şiddet olgusu, şiddetin özel ve katmanlı bir halidir. Söylemden başlayarak öldürmeye kadar varan tüm şiddet biçimlerinin kadına yönelmesi halini ifade eder. Dosya konusu her ne kadar dar tutulmuşsa da kadınların yanı sıra, çocuklara, LGBTİQ+ bireylere yönelen her türlü şiddeti de, benzer saiklerden, patriarkadan, mülkiyet ve buna bağlı tahakküm ilişkileri ağından ve politik tercihlerden anlamak gerektiğini, aynı kaynağın farklı görünüş biçimleri olduğunu da ifade edelim. Çünkü bu farklı biçimlerin nihayetinde, egemen heteronormatif[3] bir erkeklik veya toplumsal cinsiyet rollerine dayanan bir kaynağı var. Bu da bize, “failin” biyolojik cinsiyetinden bağımsız olarak, maruz kalanın/mağdurun konumuna göre bir çerçeve çizmemiz gerektiğini söylüyor.

Kapitalizmin bir parçasını egemen biçimde oluşturan patriarkal[4] düzenin tanımlanması ve eleştirilmesi bu yazının kapasitesini oldukça zorlayacak. Tanım ve eleştirileri şimdilik bir kenara bırakırsak şunu söylemek mümkün: bir üst yapı kurumu olarak hukuk buna göre, yani patriarkal düzenden, üretim, tüketim ve mülkiyet ilişkileri üzerinden şekilleniyor. Toplumsal mücadelelerin elde ettiği kazanımlar üst yapı kurumlarını şekillendirmiş olsa da hala birçok noktada eşitlikçi mekanizmaların tam anlamıyla yerleştiğini ve yeterli düzeye eriştiğini söylemek güç. Egemen düzenin parçası olmayan her insan, hatta rahatlıkla söyleyebiliriz ki her canlı; neden ve nereden geldiğini anlamakta dahi zorlanacağı bir potansiyel şiddet tehlikesi ile karşı karşıya. Kadınlar, çocuklar, LGBTİQ+ bireyler bakımından, bu potansiyel şiddet riski neredeyse yaşamlarının bir parçası olmuş durumda.

***

Bilindiği gibi, gündelik hayat pratiğinde, kamusal ya da özel alanlarda toplumsal cinsiyet rollerinden beslenen ayrımcılık engellenebilmiş değil. Kadın hareketinin mücadelesi dolayısıyla ayrımcılık azalıyor gibi görünse de farklı farklı alanlarda tekrar kendini üreten bir tahakküm biçimi olmayı sürdürmekte.

Haliyle, öncelikle ayrımcılığı, (bunun için de eşitlik ilkesini) tanımlamak gerekiyor çünkü, önyargının nihayetinde ulaştığı davranış biçimleri ayrımcılıkla devam edip, şiddetini artırdıkça soykırıma kadar ilerleyen bir süreç. Kaldı ki, kadın örgütleri kadın cinayetlerini artık cinskırım olarak tanımlamakta. Bu kapsamda birkaç temel kavramı açıklamaya çalışalım. Bu kavramsallaştırma, bazı soruların cevaplarını da verecek.

Hukuksal Çerçeve

Birleşmiş Milletler (BM) düzeyinde hazırlanmış temel belgelerde, ayrımcılığın yasaklandığını özelde de kadına karşı ayrımcılığın ve şiddetin engellenmesine yönelik olarak devletlere yükümlülükler getirdiğini söylemek mümkün. Bu noktada, taraf olunan sözleşmelerin ya da BM çerçeve metinlerinin devletler hukuku bakımından bağlayıcılık tartışmalarına girmiyoruz. Lakin tartışmalardan azade olarak denilebilir ki bu temel çerçeve belgeleri, devletlerin iç hukuklarına, az ya da çok, bir etkide bulunurlar. En azından modern dünyanın parçası olduğunu ileri süren devletler için böyledir.

Buna göre, Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde tüm haklara erişmede dil, din, ırk, cinsiyet gibi sebeplerle ayrımcılık yasaklanmış olup bu haklara herkesin eşit şekilde ulaşabileceği ve eşit işe eşit ücret verileceği ilkesi benimsenmiş, ayrımcılık yasaklanmıştır. Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi de benzer düzenlemeler içerir.

BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) özellikle kadınlar ve çocuklar bakımından ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlik ilkesinin işlerlik kazanması için geniş hükümler içermektedir.

Diğer yandan, Avrupa Konseyi belgelerinden olan Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda eşit işe eşit ücret, gebelik halinde feshe karşı korunma, istihdamda cinsiyet ayrımcılığı, ve  ayrımcılık yasakları düzenler. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de ayrımcılığı yasaklamıştır.

Ülkemizde ise; 1982 Anayasası, 10. Maddesinde eşitlik ilkesini düzenlemiş, 11. Maddesinde de anayasal hükümlerin gerçek ve tüzel tüm kişileri bağlayıcı nitelikte olduğunu belirtmiştir. Bunların dışında, bazı temel ve özel kanunlarda, eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağına yönelik hükümler bulunmaktadır.

Hukuki çerçevede çok önemli düzenlemelerden biri 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dur. Bu Kanun, İstanbul Sözleşmesi’nin devletlere getirdiği negatif ve pozitif yükümlülükler kapsamında çıkarılmıştır. Kanun hâlâ yürürlüktedir ancak İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemiz dolayısıyla kadınlar bakımından temel bir güvenceden yoksun kalındığını ve bunun olumsuz sonuçları olduğunu söylemek mümkündür. Buna karşılık, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı hiçbir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘kadınları korumaktan taviz verdiği’ anlamına gelmemektedir” denilmiş, Sözleşme’den çekilmeye sebep olarak da “Türkiye’nin toplumsal ve ailevi değerleriyle bağdaşmayan eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle” edildiği iddiası gösterilmiştir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme işleminden sonra, iç hukukta etkili düzenlemeler yapılacağı iddiası ile, yasalarda birtakım değişikliklere gidilmişse de bu değişikliklerin, kadına karşı şiddeti azaltma bakımından etkisi olmayacağı, hatta özellikle ceza indirimi gibi hususlarda getirilen şablon düzenlemelerin, failler lehine sonuçlar yaratacağı, kadın örgütleri tarafından belirtilmiştir.[5]

Eşitlik İlkesi ve Ayrımcılık

Eşitlik ilkesi, en öz tanımıyla aynı veya benzer olanlara aynı veya benzer muamelede bulunma gerekliliğidir, ama yetmez. Çünkü bu durumda, dezavantajlı ya da azınlık gruplar aleyhine eşitsizlik sonucu ortaya çıkar. Öyleyse, dezavantajlı kişinin durumu daha lehe olacak araçlarla ele alınmalıdır ki idealize edilen bir ilkeye ulaşmak mümkün olsun. İşte bu nedenle, yaşamda, özel ve kamusal ilişkilerde gerçek anlamda adalet ve  teorik de olsa gerçek bir eşitlik idealine ulaşabilmek bakımından, maddi eşitlik, maddi eşitliğe ulaşmadaki araçlardan biri olarak da pozitif ayrımcılık kavramları geliştirilmiştir.

Ayrımcılık, en genel anlamıyla, bir kimsenin mensubu olduğu bir topluluk dolayısıyla topluluğa ilişkin önyargıların sonucunda, diğerlerinden farklı  ve olumsuz bir duruma veya muameleye maruz kalması halidir. Tanımda geçen topluluk/kategorik grup kişinin doğuştan getirdiği veya sonradan edinilse de değiştirilmesi, vazgeçilmesi kişiden istenemeyecek konuları kapsar. Örneğin doğuştan gelen, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, ırk, yaş v.b.; değiştirilmesi veya vazgeçilmesi istenmeyecek siyasi düşünce, dini inanç, dil, sendikalı olmak ya da olmamak v.b. Engellilik örneğinde ise, kişinin tercihi olmamakla birlikte, doğuştan veya sonradan oluşan bir durum gibi…

Ayrımcılığın, hukuken anlam taşıması, ancak ayrımcılık davranışının yasaklanması ile söz konusu olur.

Ayrımcılık çok farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. En sık karşılaşılanları doğrudan ve dolaylı ayrımcılıktır. Doğrudan ayrımcılıkta kişi kategorik grubu dolayısıyla doğrudan farklı bir muameleye maruz kalır. Örneğin engelli bireyin asansöre bindirilmemesi gibi. Ayrımcılık, dolaylı olarak da gerçekleştirilebilir. Dolaylı ayrımcılıkta kişiye karşı uygulanan eylem, işlem ya da gerçekleştirilen davranış herkes için aynı işlem, eylem, davranış gibi görünürken, dezavantajlı veya azınlık bir grup için bu aynı davranış daha az lehe ya da aleyhe bir sonuca yol açmaktadır. Örneğin, asansörün kullanımının engelli olan ve olmayan herkes için durdurulması gibi… Asansörün hiç kimse tarafından kullanılmaması, herkes için “eşit”(?) bir uygulama ya da kural gibi gözükse de, bu kural/uygulama engelliler bakımından dezavantajlı bir durum yaratır. Bu bir dolaylı ayrımcılıktır. Buradaki ayrımcılığın önüne geçebilmek ve maddi eşitliği sağlamak için asansör engellilerin kullanıma açık tutuluyorsa bu pozitif ayrımcılıktır.

Kişinin kadın olması dolayısıyla işe alınmaması bir doğrudan ayrımcılıkken, işle ilgisi olmadığı halde getirilen asgari bazı standartlar, işe başvuracak kadın sayısını ciddi oranda düşüreceğinden, dolaylı ayrımcılıktır. Kadın kotasının getirilmesi ise pozitif ayrımcılıktır.

Kadına karşı ayrımcılık, salt biyolojk cinsiyete değil, toplumsal cinsiyet rollerine dayanarak da sıklıkla meydana gelir. Toplumsal cinsiyet, İstanbul Sözleşmesi’nde tanımlandığı şekliyle,“herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler”dir.

Bir kimsenin kadın olması dolayısıyla maruz kaldığı her türlü olumsuz muamele kadına karşı ayrımcılık; her türlü şiddet eylemi kadına karşı şiddet olarak değerlendirilmelidir.

Şiddet

Şiddet, en genel anlamıyla kişinin iradesi dışında bir davranışa, eyleme, eylemsizliğe yönlendirilmesi demektir. Karşılıklı ilişkiler ortamında taraflardan bazıları doğrudan, dolaylı, organize veya kaotik olup olmadığı fark etmeksizin, diğerinin ya da diğerlerinin, bedensel bütünlüğüne, psikolojisine, moral değerlerine mallarına, sembolik önem taşıyan herhangi bir değer ya da objesine bir zarar veriyorsa veya zarar meydana gelmese de müdahale/saldırı söz konusuysa, şiddet oluşmuştur.[6]

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), şiddeti, “kişinin kendisine, bir başkasına veya bir gruba ya da topluluğa karşı tehdit,  fiziksel güç veya gücün kasıtlı olarak kullanılması ile yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, yoksun bırakma, olumsuz gelişime yol açması ya da yol açma olasılığı” olarak tanımlar.[7] Tanımdan da anlaşılabileceği gibi, “fiziksel güç” veya “güç” ayrımının yapılması, sadece fiziksel zarar verici davranışların değil aynı zamanda herhangi bir güç kullanımının da şiddet kapsamında olduğunu vurgulamak içindir.

Şiddet, ceza hukuku anlamında da, eylemin sonucuna ve niteliğine göre, örneğin öldürme, yaralama, eziyet, işkence, mala zarar verme, soykırım gibi çeşitli biçimlerde, açık şekilde düzenlenmiş bir suçtur. Zarar verici bir eylem henüz gerçekleştirilmemiş ancak gerçekleştirileceği konusunda bir korku yaratılmışsa da tehdit suçu söz konusudur. Psikolojik olarak gerçekleştirilirken örneğin cinsel taciz, hakaret ve iftiranın da araç olarak kullanılmasının mümkün olduğu akılda tutulmalıdır. Bunlar da ayrı birer suç olarak düzenlenmişlerdir.

Kadına Karşı Şiddet

Kadın cinsiyetine karşı yönelen her şiddet eylemi kadına karşı şiddet midir?

Teorik olarak, “hayır değildir, öznel bir sınıflandırma gerekir” denilmesi mümkünse de, pratikte bu önerme küçük istisnalar hariç bir anlam taşımaz.

Toplumsal cinsiyet rolleri, meseleyi belirlemede önem taşıyacağına göre, anlamsızlığı vurgulanan ayrımı yapmak daha da güçleşir… Örneğin, miras uyuşmazlığı nedeniyle bir kadının şiddete maruz kalması… Burada kadına karşı şiddet var mıdır? Yoksa alelade bir şiddet eylemi midir? Tespiti oldukça güç görünüyor değil mi? Değil. Fail, “miras malı benimdir, çünkü ben emek verdim” mi diyor? Fail, karşısındaki kız kardeşi değil, erkek kardeşi olsa da aynı eylemi, gerçekleştirecek miydi? Yoksa “kadının mirasta hakkı yoktur” mu diyor? Erkek kardeşler ile mirası paylaşmaya hazır mı?

Örnek üzerinden olasılıklara bakalım. Formülasyonu basit tutmakta fayda var:

* Fail kişi, “erkek kardeşlerle mirası paylaşmakta beis yoktur, kız kardeşle paylaşılmaz” önermesi ile yola çıkarak şiddet eylemini gerçekleştirdiyse, burada açıkça cinsiyete dayalı bir şiddet eylemi olduğunu görmek mümkün.

* Fail kişi, “erkek kardeş, kız kardeş fark etmez, mallar benimdi. Cinayet işledim” gibi bir önerme ile eylemini gerçekleştirdiyse altta yatan diğer sebeplere de bakmak gerekecektir.Bu durumda, kesin olarak cinsiyetten kaynaklı bir şiddet eylemi vardır demek mümkün değilse de,  bu örnekte de failin, kadını kolay hedef olarak varsayması hali de oldukça muhtemeldir. Bu belirleme de şiddet eylemini kadına karşı şiddet olarak nitelemek için yeterlidir.

* Fail kişinin en büyük kardeş olduğunu varsayalım. “En büyük olduğum için, ailenin reisi artık benim. Mallar da benim”, önermesinden yola çıkarak bir şiddet eylemi gerçekleştirmiş olsun.. Bu örnekte, büyük erkek kardeşe reislik makamının toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden yüklendiğini tespit etmek güç olmasa gerek. Şu da eklenmeli, toplumsal cinsiyet, erkeğe de oldukça sorunlu bazı roller yüklüyor. Bu, o örneklerden biri. Bu halde de kadına karşı şiddetten söz etmek mümkün.

Özellikle son örnekle birlikte, şunu söyleyebiliriz sanırım: Kadına (cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine) yönelmiş şiddet, ilk görünüş bakımından amacından bağımsız şekilde kadına (ve/veya LGBTİQ+’lara) karşı şiddet olarak kabul edilmesi gereken bir noktada. Şunu ifade etmek istiyorum, kadının maruz kalan/mağdur olduğu bir şiddet eylemini, “kadına karşı şiddet mi, alelade bir şiddet eylemi mi” şeklinde bir değerlendirmeye tabi tutmak illa gerekiyorsa, aksi sabit olana kadar cinsiyete, cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine karşı şiddet olarak kabul etmek gerekiyor.

Şunu da – bu bağlamda ya da bağımsız olarak fark etmeksizin – akılda tutmak gerekiyor: Şiddet ‘erkekliğin’ bir sonucu değildir sadece, erkek tahakkümünü yeniden ve yeniden üretme sürecinin[8] parçası olarak da kullanılır.

Örneğin, bazı toplumlarda patriarkal düzenin erkeklik pratiğinde bir motivasyon olarak yer bulan “erkeğin namusu”, ya da diğer bazı toplumlarda “namus” algısı ile olmasa dahi, sahiplik kabulü (veya her ikisi birlikte) kadına karşı şiddette belirleyicidir. Buna bağlı olarak da, erkeğin kendi “mülkünü” korumak amacıyla gerçekleştirdiği eylem ve davranışlar kadına karşı şiddettir.

Bu halde, toplumsal cinsiyet rollerinin belirleyen olduğu durumlarda failin karşısındaki üzerinde tahakkümü kendine hak gördüğü yeri yeniden üreten, tırnak içerisinde normal olana, baskın şekilde de heteroseksüel erkeğe yani ideolojik sebeplerle ve patriarkal perspektifle norm kabul edilen kendi kategorik grubuna (heteroseksüel erkek ve/veya ataerkil toplumsal cinsiyet rolünü benimsemiş kişi) hak görmesi meselesi hep akılda tutulması gereken bir husus.

Ayrıca, meselenin dilden başladığını da vurgulamak gerek. Gündelik hayattaki pratiklerimize dilden başlayan ayrımcılık ve şiddet o kadar ileri düzeyde kodlanmış durumdadır ki, çoğumuz bazı önyargılamızın ve sözcüklerimizin, şiddeti normalleştiren bir hale dönüştüğü gerçeğini gözden kaçırmaktayız. Çok basit bir örnek, Twitter’ da beş dakikalık bir gezintide karşılaşacağımız kadar sıradanlaşmış bir tahakküm döngüsü: Bir kadın sokak ortasında yumruk yer. Görüntüler Twitter’ da yayılır. Yorumlarda çokça şunu görürüz, “o or…pu çocuğuna gününü gösterecek bir delikanlı yok muydu!”. O… çocuğu? Delikanlı? Yorum yapmayacağım. ‘Kadına şiddet olgusunun sarmal biçimde kendi içine doğru sürekli dönmesinin, şiddetin sürekli yeniden ve tekrar üretilmesinin basit bir örneğiydi bu’; demekle yetineceğim.

Şiddet Politik midir..? Kadına Karşı Şiddet Peki?

Evet şiddet politiktir.

Hekime şiddet politiktir. Çocuğa şiddet politiktir. LGBTİQ+’lara yönelik şiddet politiktir. Bunların hepsinde, sistematik bir politik tercihin sonuçlarını gündelik hayatta görebiliriz. Toplumsal perspektifimizin politik yansımalarını görürüz bir diğer deyişle. Ve bu durum, ülkemize özgü değil.

Kadına karşı şiddet de politiktir.. Kadını bir meta olarak, mülk edinilebilecek bir nesne olarak, ucuz iş gücü olarak ya da ev içi emeğin kadının sorumluluğu olarak görmenin sonucudur. O erkek reddedilmezdir. Reddedilirse erkekliği ile oynanmıştır. E bir de, kadının namusu, erkeğindir. Kadın mirastan eşit pay almamalıdır. Kadın, abisine, erkek kardeşine, babasına, yani erkeklere hizmet için vardır. Çocuğun bakım sorumluluğu tek başına ve esas olarak kadınındır. Kadın anne olduğunda tamamlanır, yoksa eksiktir v.b… Ayrıca, kadın ev içi üretimde görünmez bir emek gücüdür. Ev dışında çalıştığında da ucuz iş gücüdür. Bu tahakküm döngüsünün devamlılığı da politik tercihlerin ve bağlı olduğu sistemlerin sonucudur.  

Özetle, şiddet politiktir. Makro iktidar alanlarına hakim olanların eylem ve söylemleri mikro iktidar alanlarını da belirler. Kadının kahkaha atmasının iffetsizlik olduğunu milyonlarca insanın izlediği televizyonda hem de belli bir kesimin kanaat önderi olarak söylerseniz, kadını bir mülkiyet metası olarak gören birileri, kadın kahkaha attı diye onu öldürmeye kalkışabilir.

Meselenin politik olmadığını savunan bazı tezlere bakalım:

-Kadına karşı şiddet diye bir şeyin yoktur; kadınlar da başka kadınlar ve hatta erkeklere karşı  şiddet uygularlar.

-Namus davası, kan davası gibi sebeplerle de insanlar öldürülmektedir.

-Yaşam hakkı sadece kadınların değil, her insanın vardır.

-Şiddetin mağdurunun sadece kadınlarmış gibi gösterilmesinin yanlıştır; şiddetin şiddet olarak kabul edilmesi gerekir; bunun cinsiyeti yoktur.

-Sadece kadınlar değil erkekler de taciz edilirler.

-Meseleyi politik olarak değerlendirmek gerekmez.

-Sorun, siyaset üstüdür.

Yukarıda sadece birkaçını örnek olarak sunmaya çalıştığım önermelerin onlarca farklı versiyonunu her yerde duymak ve görmek mümkün. Bu söylemin bizatihi kendisi politik bir söylem. Tıpkı “her şeyi siyasete alet etmeyin” söylemi gibi…

“Kadın cinayeti diye bir şey kendi başına yok. Namus cinayetleri var mesela, ya da kan davası” argümanını ileri sürenler, kendi görüşlerini aynı cümle içinde çürütüyorlar. Bunları söyleyenlerin erkek olma ihtimali yüksek olduğu kadar, patriarkal düzenin kodlarına göre şekillenmiş, biçilmiş toplumsal rolleri üstlenmiş herhangi bir biyolojik cinsiyete tabi olma ihtimali de aynı düzeyde yüksek. Toplumda daha çok şiddet sorunu olduğunu, meselenin cinsiyetten bağımsız olarak yaşam hakkı olduğunu ifade ediyorlar. Şiddet sorunu olduğu doğru. Mesele bir yaşam hakkı sorunu. Bu da doğru. Ancak, meselenin cinsiyetten bağımsız olduğu iddiasını rakamlar yalanlıyor. Ayrıca bunu söylerken namus meselesi, kan davası üzerinden örnekler veriliyor.

Argümanın kendi içinde nasıl çelişkili  olduğunu ve meselenin tam olarak nasıl erkek olmayanlar bakımından tanımlanması gereken bir şiddet biçimini oluşturduğunu görelim şimdi de…

Kan davası zaten erkek egemen sürecin kendi içerisindeki bir iktidar biçiminin devamlılığını sağlayan sosyolojik bir meseledir. Namus cinayetine kurban giden tek bir erkek olmadığı gerçeğini dikkate aldığımızda konu daha iyi anlaşılır. Tabi birileri, namus cinayetine kurban giden erkeklerden söz edebilir. Evet, namus cinayetinin mağduru olan erkekler vardır. Örneğin: Gay erkekler, trans bireyler.

Diğer yandan, namus cinayetine heteroseksüel olarak kurban giden erkeklere bakarsak, sebep olarak başka birinin “namusuna” göz diken “ırz düşmanı” erkekler olduğu kabulünü görürüz. Yine başlangıçta ifade edilen noktaya dönüyoruz. Toplumsal cinsiyet belirleyici.

Bundan doğan kabullerdeki diğer örnekler de farklı değil. Kadına yönelen aranmış olma, dişi köpek kuyruk sallamazsa, sen ne yaptın da adam seni taciz etti, ya benimsin ya toprağın gibi patolojik kabuller, mağdurun suçlandığı bir döngüyü başlangıçtan itibaren tetikliyor, ki üst yapı kurumları da bundan azade değil. Bu da bir tahakküm, bir çeşit mülkiyet ilişkisi. Yine denilebilir ki, namus için değil intikam içinse? Bu halde yine bir erillik mi söz konusudur? Bu, somut olayın koşullarına göre değişir. Ama yine yazının başında dediğim gibi, kadına yönelen şiddet, karine olarak kadına karşı şiddettir. Aksi ispata muhtaçtır. Ayrıca istisnadır. İstisna da kaideyi bozmaz. ‘Cinsiyeti dolayısıyla’ sadece kadınlar, daha doğru bir ifade ile, cinsiyetle ilgili herhangi bir vesileyle ‘erkek olmayanlar’ öldürülüyor, heteroseksüel erkekler değil. Tekrar vurguluyorum: Cinsiyeti dolayısıyla… Bu cümle, erkekler öldürülmüyor anlamına gelmiyor. Saik farklı. O nedenle erkek cinayeti diye bir şey yok. Erkeklik hallerinden kaynaklı birbirlerini öldürme var, var ama bunun nedeni karşıdakinin cinsiyeti değil.

Kadına şiddet, yabancılardan ziyade, ev içindeki en yakınlar tarafından uygulanır büyük ölçüde. Kadına karşı cinsel saldırı suçlarının sadece yabancı birisi tarafından işlenmesi halinde suç olarak kabul edildiği günler çok da uzakta değil. Evlilik içi tecavüz diye bir kavramın yakın zamanda kabul edildiği de malum. Cinsel saldırı suçunda iffetli kadın iffetsiz kadın ayrımının yapılmasından vazgeçilmesinin de topu topu otuz senelik bir mazisi var.[9] Keza bu suçun ahlaka karşı suç kategorisinden çıkarılıp kişi dokunulmazlığına karşı suçlar kategorisine alınması da çok eski değil.[10] Bunların hepsi, olumlu ya da olumsuz, nihayetinde politik tercihlerin sonuçlarıdır.

Görüldüğü gibi, kadına karşı şiddet olgusu, bir bütün olarak egemen kabullerin konuya bakışı ile de alakalı bir meseledir ve modern toplumlar da bunun etkisi altındadır. Eril tahakkümün bir parçasını oluşturan kapitalist devletlerin, kadın hareketinin elde ettiği kazanımlara karşılık hâlâ hukuk politikasında ve gündelik politikalarında bu tahakkümü canhıraş bir şekilde devam ettirmeye çalışmasının bir anlamı var yani.

Meseleyi buradan okuduğumuzda, on bir yaşında çocuğun cinsel ilişkiye rızası vardı, on iki yaşındaki çocuk bağırmadı demek ki rızası vardı denilerek faillere beraat kararları verilmesinin ya da erkekliğime laf etti o nedenle öldürdüm diyen, ya da onlarca defa kadını bıçaklamış adama haksız tahrik indirimi uygulanmasının; bir plazadan atılan ve intihar süsü verilmeye çalışılan bir kadının failinin, görevi başında katledilmiş bir araştırma görevlisini öldüren failin savunmasında edilen sözlerin, bu tür yargılamalarda mahkeme salonunda  ve kamuoyunda failin değil mağdurun yargılanmasının bir politik tercih olmadığını söyleyebilir misiniz?

Zamanında bazı Adli Tıp ders kitaplarında anlatılanların, aynı açıklıkta bugünün ders kitaplarında yer alması şimdi bize uzak ihtimal gibi görünüyor olsa da, bazı kararlarda ve savunmalarda, biçim değiştirmiş halleri ile görünmekte. Örneğin, sarhoş olduğu için kadının başına gelecekleri de göze alması gerektiği varsayımı gibi.[11]

Günümüzde bu kadar aleni yazılamıyor çizilemiyor olsa da gerek yargı pratikleri gerek gündelik hayattaki söylemlerde burada örneklendirilen görüşlerin hâlâ etkisini sürdürdüğünü görmek mümkün. Toplumsal cinsiyet rolleriyle ve örnekteki gibi ders kitapları ile yetiştirilmiş karar vericiler de tüm kazanımlara karşılık hâlâ (her zaman) doğrudan olmasa da dolaylı olarak maruz kalanı ikincil travmalara yol açacak şekilde sorgulamakta, soruşturmakta, haliyle de failin değil (ya da onunla birlikte) maruz kalanın yargılanmasına yol açmakta. Bu da bir şiddet biçimidir ve politik tercihlerin bir sonucudur. Kaldı ki bu sonuç, şiddete maruz kalan kadınların yasal yollara başvurmasını engelleyen sebeplerden birini oluşturur. Diğer sebeplerden biri de, “aile meselesidir. Öpüşün barışın…” yaklaşımıdır. Örnekleri çoğaltmak için “kadın cinayeti, savunma, mahkeme, karar”, “sinirine hakim olamayan erkek dehşet saçtı” v.b. yazıp internette arama yapmak yeterli.

Bu halde, meselenin politik olmadığını ileri sürmek, bilinçli bir tercihtir. Erkeksi iktidarı devam ettirme arzusu ve kadın bedeninin mülkiyete tabi tutacak bir meta haline indirgenmeye çalışılması ile ilgili aslında. Hemen bu noktada şunu eklemek gerekiyor, yaş farkı olsa da her iki tarafın da çocuk olduğu cinsellikle ilgili durumlara gerçekten dikkatli yaklaşmak gerek. Bu durumdaki her olayda, mağdur olsa da, bir fail var olmayabilir.  Bunun tartışılması bu yazının kapasitesini aşacağından – sadece her iki tarafın da çocuk olduğu varsayımı için – şimdilik şunu söylemekle yetinelim; cinselliğin bastırıldığı ve doğru bilgiye ancak el yordamıyla ulaşılabildiği; ya da şiddet sarmalının failinin de mağduru olduğu, istismara ya da şiddete maruz kalarak yetiştiği bir ortamda, kişilerin gördükleri ve yaşadıklarını aynı döngüde pratiğe dökmeleri de ihtimal dahilinde.

Sonuç Yerine

Şiddetle bugünün en azından teorik olarak kurulmaya çalışılan iyiniyetli düzlemdeki ilişkimiz, devletin tekelindeki bir yetki olarak ve çok katı kurallara bağlanmış, hukuk denetimine açık olarak bir takdir yetkisi düzeyinde olması gerekiyor. Suçun önlenmesi, suçlunun yakalanması gibi bir takım olgusal gerekliliklerde, şiddet kullanma tekeline sahip olan devlet kurumlarının ve bu kurumların şiddet kullanma yetkisi ve yetkinin sınırlılıkları ile tanımlanmış görevlilerinin meşru eylemlerini bir kenara bırakırsak (ya da bırakmayarak, olayın somut koşuluna göre değişecektir), şiddetin her türlüsü ile mücadele etme zorunluluğu modern devletin ve toplumun birincil görevi olarak karşımıza çıkıyor. Devletle aramızda bir toplumsal sözleşme var kabul edilir. Görüşe katılıp katılmamayı bir kenara bırakırsak, genel kabul gören devlet doktrinine göre, modern devletler, yönetme gücü meşruiyetini bu sözleşmeden alırlar (monarşi, teokrasi, oligarşi gibi bazı egemenlik kaynaklarını şimdilik kenarda bırakıyorum, ama bunlarda da modern devletler anlamında, üretim araçları sahipliklerine göre bağıtlanmış bir sözleşmenin varlığında da güvenlik temel sorumluluklardan, ‘kimi kimden, kime karşı koruyorlar’ sorusunun cevabı da bu yazının çerçevesini aşar). Buna göre, devletin en temel sorumluluklarından birisi güvenliği sağlamaktır. Güvenliği sağlarken de bağlı olduğu sınırlar, tabii olduğu kurallar vardır. Ancak, toplumun topyekûn bir şiddet dişlisine dönüştüğü günümüzde,  devletler, bağıtladığı sözleşmeyi ihlal ediyor. Güvenlik sağlanamıyor.

Kendine sorumluluklar yükleyen ve imzaya açıldığında uluslararası toplumda müthiş bir prestij kazandırmış olan İstanbul Sözleşmesi’nden tek bir imza ile çıkılıyor.

Haliyle, şiddetin her yerde, Dünya’da, en yoğun şekilde yaşandığı dönemlerden birini yaşıyoruz sanırım. Ancak şöyle bir fark var, avcı toplayıcı toplumdan yerleşik hayat sonrası şiddetle hemhal Roma sitelerine, ardından kapitalizmin başlangıcındaki emek gücünün değersizliğinin bir norm olarak kabul edildiği zamanlardan bu yana değişiklikler var. Bilindik şeyler uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ancak, savaşın bir şiddet biçimi olduğunun kabulü, ardından insanın salt insan olması dolayısıyla sahip olduğu bir takım dokunulmazlıkları, modern toplum dediğimiz bugünü tanımlarken, şiddetle ilişkimizi de belirlemesi gerekiyor.

Ne diyorlar, “kadınlar da erkekleri öldürüyor…” Evet öldürüyor. O zaman erkek cinayeti mi diyelim? İsterseniz deyin. Ama saçmalarsınız. Çünkü, kadınlar erkekleri erkek olduğu için, cinsiyeti dolayısıyla öldürmüyor. Öldürdükleri erkek A kişisi değil de B kişi olsaydı öldürmeyeceklerdi. Kadınlar erkekleri herhangi biri birini neden öldürürse o ana ya da kişiye bağlı lakin cinsiyetinden bağımsız sebeplerle öldürüyor. Ama sayısal oranlarına bakarsanız, bunun dahi bir anlam ifade etmediğini değerlendirmek mümkün olur.  Sizce de kadınlar tarafından günde bir tane erkek, sadece erkek olduğu için öldürülüyor olsaydı, “bakın işte, meselenin cinsiyetle falan ilgisi yok kadına karşı şiddet yok” diyenler, sayfa sayfa bu sayıları yayınlamaz mıydı?

Örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak, her gün en az bir kadının yaşamını yitirdiği, en az bir tane de şüpheli ölümün meydana geldiği bir ortamda, kadın cinsiyetine yönelik her şiddet eylemine, “bu bir kadına şiddet midir” değerlendirmesini yapmaya çalışmak anlamsızdır. Çok fazla soru geldiği için, bu ayrım konusunda da yukarıda ufak bir açıklama yaptım. Ancak dediğim gibi, meselenin geldiği aşama itibariyle bunun tartışılması ancak teorik olarak akademide tartışıldığında, o da belki bir ihtimal, anlam taşıyabilir. Ama, pratikte bunun tartışılması, sorunu küçültüyor ve kadına karşı şiddeti inkar edenlerin temel argümanlarından birisi olduğu için, değirmenlerine su taşıyor.

Sonuç yerine dedim. Çözüm önerilerim var mı? Hükmü yok, benimkiler sadece bir fikir olabilir. Yapılacak yegane şey, bu sorunun maruz kalanlarının veya potansiyel mağdurlarının çözüm önerilerine destek vermek, çocuklar için mücadele etmek ama ondan öte toplumsal cinsiyetin, homofobinin bertaraf edildiği bir düzen için üzerimize düşenleri yerine getirebilmek. Esas çözüm önerileri heteroseksüel erkek olmayanların toplumsal hareketinde ve son sözü de elbet onlar söyleyecekler. Ötesi ezen cinsiyet kibridir. Bazen farkına varmadan, bazen bile isteye ortaya çıkan bu kibrin farkındalığı ve sessizleştirilmesi sanırım yılların mücadelesine verilebilecek en büyük destektir.

Bir yurttaş olarak, lisans diplomamın gereği olarak, herhangi bir insan olarak, söyleyecek bir şey var elbet, son bir cümle olarak: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR !…

Notlar ve Sadeleştirilmiş Kaynakça


[1] Bu yazıyı bir erkek olarak benim yazmam ne kadar doğru bilmiyorum fakat, hukukpolitik çerçevenin çizilmesi istendi, hukukçu olan da bendim. Yayın yönetmenimiz görevi bana verdi. Bu yüzdendir. Şunu söylemek isterim ama, bu metin kadınlara değil, hemcinslerime bir şeyler anlatma derdi taşıyor. Bu haliyle burada yayınlanmış olan metin, daha kapsamlı ve detaylı akademik bir çalışmanın sadeleştirilmiş versiyonudur. Anılan diğer versiyonun yayınlanması sonrasında ilgili link de buraya eklenecektir.

[2]http://anitsayac.com/?year=2022 ; https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler

[3]  Heteroseksüelliğin toplumsal ve doğal norm olarak kabul edilmesi veya bu kabulü içeren kültürel yapı. 

[4] Soyda, temel olarak babayı alan ve ailede çocukları baba soyuna mal eden (topluluk).

[5] Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://esikplatform.net/kategori/basin-aciklamalari/73885/yeni-tck-degisiklikleri-kadina-siddeti-ve-kadin-cinayetlerini-onleyemeyecegi-gibi-otomatik-bir-pismanlik-indirimi-getirecek-ve-bircok-hukmu-anayasa-mahkemesine-gidecek/ , https://catlakzemin.com/19451-2/ ; değişikliklerin karşılaştırmalı bir değerlendirmesi için bkz. : https://esikplatform.net/s/2547/i/7406_S.K._TCK_CMK_degisiklikleri_gosteren_tablo_ESIK2.pdf

[6] Yves Michaud,  Şiddet, çev: Cem Muhtaroğlu, İletişim Yay., s.8,9.

[7] World Report on Violence and Health, edt.: Etienne G. Krug v.d., World Health Organization, 2002, s.5 https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/42495/9241545615_eng.pdf?sequence=1 

[8] H. Bahadır Türk, “Şiddete Meyyalim Vallahi Dertten: Hegomonik Erkeklik ve Şiddet”, Şiddetin Cinsiyetli Yüzleri, İstanbul Bilgi Üni. Yay., İstanbul 2015, s.94.

[9] Bülent Tanör, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, 3. B., İstanbul 1994, BDS Yay., s.30 – 32.

[10] Bireyin cinsel özgürlüğünün korunmasının, modern ceza hukuku bakımından anlamı ve genel olarak cinsel suçlardaki dönüşüme ilişkin bir değerlendirme için bkz.: Fahri Gökçen Taner, “Kadının Eşitlik Mücadelesi ve Cinsel Suçlarda Dönüşüm”, Hukuk ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, 2.B., Seçkin Yay., Ankara 2019, s.240 v.d. Ayrıca bkz.: Olcay Karacan, “Olguda Seçicilik: Tecavüzün Tanımlanması”, Ankara Barosu Dergisi, 2015/4, s. 111 – 118 Çevrimiçi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/398471 , Seher Kırbaş Caniklioğlu, “Feminist Bir Perspektifle Türk Ceza Kanunu’nda Cinsel Saldırı Suçu”, Fe Dergi, C. 5, S. 1, s. 61 – 73, Çevrimiçi: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/937119

[11] Örneğin doksanlı yıllardaki bir ders kitabında şu hususlar belirtiliyor: “O halde pratikte hadise tarihinde 7 yaşını bitirmiş, akli ve bedeni maluliyeti olmayan çocuklar fiile, mukavemete muktedir kabul edilir.”, “Cebir ve zorla erişkin kız veya kadının ırzına geçilebilir mi? Gücü kuvveti yerinde, aklı başında başından itibaren mukavemete muktedir bir genç kız veya kadının bir kişi tarafından ırza geçilmesi pek zor hatta olanaksızdır. Fiili işleyenin yardımcısı bulunursa veya kuvvetler arasında büyük farklar mevcutsa, hile veya desise kullanılmışsa, yetişkin kimsenin ırzına geçmek mümkündür”, “…(alkol, esrar, kokain v.b.) bu gibi maddelerin sarhoşluğunda ve bunun uyku devresinde ırza geçmek mümkündür. Yalnız, bu kadar içki içen kimsenin doğacak olan neticeleri evvelden kabul etmiş olacağını da göz önünde tutmak gerekir” Şemsi Gök, Adli Tıp, 6. B., Filiz K.E., İstanbul 1991, s. 354-356.

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar