Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

KARANLIKTA BİR ÇIĞLIK

Diğer Yazılar

Ahmet Yılmaz
Ahmet Yılmaz
1980 Kadıköy doğumlu. İlk ve orta okul tahsilini Gemlik’te, lise öğrenimini Pendik’te tamamladı. Uludağ Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünden mezun olduğu 2002 yılında bir devlet okulunda meslek hayatına başladı. Şiir, deneme ve öyküleriyle dil ve edebiyat dergilerinde göründü. İlk otobiyografik romanı Aynanın Arkasında 2009’da, ikinci romanı Kayıp Kedinin Esrarı-Bir Sancar Solgun Polisiyesi 2022’de yayınlandı. Evli, iki çocuk sahibi yazar; bahçeli, bol kedili ve meyve ağaçlı bir evde, eğitimcilikle şairlik ve yazarlığı bir arada tutarak yaşamaya gayret etmektedir.

Yağmur dineceğe benzemiyordu.

Sancar Solgun bir vakitler aman vermez kırkikindilerin hükmünü yürüttüğü Orta Anadolu kasabasında adamakıllı ıslanıp zatürreeye yakalandı yakalanalı orta yaş korkularının da etkisiyle sağlığını gün geçtikçe daha ziyade önemsiyor, mecbur kalmadıkça penceresini ve kapısını ıslak sokaklara açmıyor, burnunu dışarı çıkarmaktan sakınıyordu. Bahçede durmaz, ister kuru toprak ister çamur olsun çizmesiz basmaz, ağaçların gölgesinden sıvışır, hafifçe bir rüzgâra bile itimat edip altında oturmaz, üç adım yürüyüp terlese sırtına kalın havlu sokuşturmadan rahat etmezdi. Gençliğinde başı açık ve şemsiyesiz gezerek meydan okuduğu iklim tanrısının çengeline görünmez iplerle ve en zayıf tarafından yakalanmanın pişmanlığı, derin kederi ve yıkılmaz zannettiği güvendiği dağların kumdan kaleler gibi yıkıldığını görmekle özgüveninin sarsılması onu ürkek, evhamlı, tuhaf birine çevirmişti.

Fakat bu yağmur o yağmurlardan bambaşka, insana nefes aldırmayan, dur durak bilmeyen cinsten bir afetti. Gök delinmiş, yer tufan; tespihböcekleri gibi tortop olup sağa sola kaçışan insan evlatlarının sığındığı saçakları merhametsizce söküp savuran fırtınayla kol kola girip önüne ne çıkarsa yutup büyüyen bir canavar mıydı? Dünyanın fıtratını bozarak bin bir nimeti zehirlerken daldığı zevk ve sefa çukurunda gitgide körleşmiş, imdat çığlıklarına ve sağduyulu nasihatlere sağırlaşmış, kötürüm ruhuyla ortalıkta çalımla dolaşan androidlerin üstüne indirilmiş bir bela, bir ceza mıydı yoksa? Yavaşlıyor, hızlanıyor, inceliyor, kalınlaşıyor, mırıldanıyor, bağırıyordu.

Eve kapanmak ölüme davetiye yollamaktı, göğüs kafesini kendi elleriyle yersiz bir kahramanlık gösterisiyle açıp kalbini sivri bıçağın soğuk gezintisinden damlayacak kan damlalarıyla sonsuza kadar uyutmaya razı olmaktı. Asla! Bile bile lades yok. Yağmurluğunu gardırobun üstündeki yüklükten çıkardı, yer yer delinmiş, sararmıştı. İdare ederdi. Fener, çakmak, aslan başlı Mardin işi baston da tamamdı, başına hasırdan örülmüş Çinli balıkçı şapkasını geçirdi.

Bu koni biçimli başlıkla yağmura eyvallahı olmazdı. Aysel’den adı kalmış cismi unutulmuş bir doğum gününden yadigâr. Zavallı kızcağız. Onu mutlu edemedim diye iç geçirdi. Gün yüzü görmedi benimle, ayaklar altında kalası benimle.

Otomobili bahçe duvarının hemen yanındaydı, arkasındaki doğalgaz kutusu geri gitmesine mani olacaktı fakat tam önüne dip dibe park edilmiş eski bir Chevrolet’e kaportayı sürtmeden çıkması da imkânsız görünüyordu. Çaresiz, vurdu geçti. Dönüşte sahibini arayıp bulur, hesaplaşıp helalleşirdi. Göz gözü görmüyordu, mazurdu, bir not yazsa bu yağmur yağışta nereye bırakacaktı? Hem onca boş yer varken arabasını getirip ne diye burnunun ucuna sokmuştu ki?

Arkadaşı Müjdat’ın ölümünün neredeyse seneidevriyesi yaklaşıyordu ama en yakınındakilere anlatmaya utandığı yahut tenezzül etmeyip soğuk vücuduyla beraber toprağın koynunda sonsuz uykuya sakladığı sır neydi, kimsenin umurunda olmamış, Dâhiliye Doktoru’nun mahkeme heyetinin kovuşturmaya gerek duymadan rafa kaldırdığı dosyada güpegündüz ihmal edildiği su götürmeyen şüpheli vedası, Sancar Solgun’un dikkatinden kaçmamıştı. Aile saadetini tehlikeye atıp gecesini gündüzüne katarak olayın peşini bırakmayan Dedektif’in başına gelmedik terslik, kaza, felaket kalmamış; zavallı, onca güzel yılın ardından tekrar gergin, sıkı ve her an yutulmaya hazır bir yalnızlık ağına terk edilmişti. Aysel bavulunu toplayıp Eskişehir’deki annesinin yanına dönmüştü; bencil, vefasız kocası burnu iyice sürtülüp akıllanana kadar evine geri adım atmayacaktı, yemini yemindi. Bir kadın büyük konuşmuşsa erkeğe düşen artık o sözü edilmeyecek olan büyük lokmadan hisse kapmaktır ancak. Sancar da öyle yaptı, içine ağladı ve içine itti diline dolanan kelimelerini. Hatanın daniskası ondaydı. Kıskançlığın azı eşler arasındaki sevgiyi, arzuyu pekiştirir ama fazlası… Ateş kazanında kaynayıp fokurdayan su, kadınla erkek arasında acı tatlı nice hatırayı, nice gönül okşayan sözü, nice heves ve hayali yakar geçerdi.

Bunları düşünüp geçmişe saplanmanın sırası değildi şimdi. Yağmur dinecek gibi değildi. Görüş mesafesi on metreden ileri gitmiyordu, silecekler ağır yükten gıcırdıyor, araba sanki denizde yüzüyormuşçasına zorlanıp yalpalıyordu. Kazara cam açılacak olsa boğulmak işten değildi. Yaşamaksa yaşıyordu, arkasından bir dua bile okuyamadığı biricik arkadaşı için son görevini yerine getirmeden pisipisine can vermemeye de kararlıydı. Bunu sağ salim başarır başarmaz Aysel’le arasını iyileştirip düzeltmek için bir hal çaresi bulurdu. Sonra, söz verecekti, şehri bir daha gelmemek üzere terk edecek; bir göl kenarında el yordamıyla kotardığı tuğladan kulübesinde biricik eşi ve boy boy çocuklarıyla sabahlayacak, akşamları ne acil bir iş ne acı bir ölüm onu ailesinden asla ayıramayacaktı.

Kağnı hızında, arada bir sağa çekip hava yatışınca devam ederek bayağı yol kat etti. Beş on dakikadır arkasında seyreden beyaz Skoda nasıl olduysa ortadan kaybolmuş; dedektif, takip edilmediğinden emin olunca rahatlamıştı.

Sancar Solgun; Doktor Müjdat’ın Başıbüyük’teki evine varıncaya değin akla karayı seçti. Bavyera’nın karanlık ormanlarını aratmayan uzun, iğne yapraklı sık ağaçların arasından süzülürken üstüne düşen gölgelerin ağırlığı âdeta kalbine çöküyordu. Kelle koltukta, gecenin dar boğazına doğru uzayan yolculuk dedektifi iliklerine kadar ürpertmiş, bir müddet aklında ‘Acaba Aysel haklı mıydı, gerçekten aileme karşı mesafeli ve duyarsız, arkadaş çevreme daha sıcak ve fedakâr mı davranıyorum?’ sorusu yankılanmıştı. Malikâne gibi geniş bir araziye yayılmış, çevresine sıra sıra dikilmiş pek çok egzotik ağacın koruduğu evin bahçe kapısı demirden, soğuk, kilitli ve paslı karşısındaydı. Yağmurun ateşi düşmüştü, mırıldanıyordu. Dedektif otomobilini dikkat çekmeyecek şekilde az ötede bir kuytuya bıraktı. Telefonunu yanına almadı. Etrafı dolaştı; duvarları yosun bağlamış, nice zamandır insan yüzü görmemiş binanın yorgun hatları iyiden iyiye belirginleşmişti. Çaresiz, duvardan atlayacaktı. Yaşlı kurt seni, dedi gülümseyerek, evlendin evleneli odadan odaya adım atmaya üşeniyordun, mutfağa kazara girsen bir makarna haşlamakla yorulup hemen havlu atıyordun. Şimdi süper kahramanların geninden doğmuş gibi uslu durmak bilmiyorsun. Allah’tan Aysel görmüyordu, içeri girmeyi becerdiğinde üstü başı çamur içinde, saçı başı dağınık vaziyetteydi. Balıkçı şapkasını nerede düşürdüyse bulamadı. İç kapıya giden patika yol çiniyle döşenmişti. Su birikintilerini fark etmeyip yalpalayınca az kalsın yüzükoyun yere düşecekti. Kahretsin! Bir sigara yaksa, içine duman duman çekseydi. Ama nikotinle yolunu ayıralı aylar geçmişti. Evden çıkarken yanına aldığı çakmağı ceplerinde bulamadı. Düşürmüş mü, arabaya mı bırakmıştı? Geri dönecek cesareti yoktu, ne kadar hızlı davranırsa o kadar iyi ederdi. Yağmur tekrar bastırmadan, gün doğmadan sorularının cevabını elde etmeliydi. Sundurmayla iç kapının kesiştiği taraftaki kameranın ışığı yanmıyordu. Başka kamera varsa muhtemelen ya iptal edilmişti ya da bakımsızlıktan çoktan işe yaramaz hâldeydi. Yine de tedbiri elden bırakmadı; başını önüne eğip paltosuna gömülerek kapıya doğru bir hamle yaptı. ‘Olay yeri girilmez’ yazısının altından eğilerek geçeceği sırada plastik şerit çürük bir ip gibi kopuverdi. İlk korkuyu atlatır atlatmaz, gülümseyerek ‘koskoca konuta daldın, bundan mı endişeleneceksin?’ diye kendisiyle alay etti. Sanki sesi işitilmiş gibi yankılanarak gerisin geri dedektife döndü. Ama tuhaf, anlaşılmaz bir yabancı lisanda ve dostane olmayan bir tınıdaydı. Ardından, mühürlü kapı, Sancar Solgun’un hafifçe dokunuşuyla sinir bozucu şekilde gıcırdayarak aralandı. Salonun ışıkları art arda gürültüyle yandı, Sancar Solgun tepesinde ışıldayan dev avizenin altında küçülmüş, gözünü alan aydınlıkla suçüstü yakalanmış gibi şaşkın ve aciz kalakalmıştı. Neler oluyordu böyle?

Mahkeme zaptında ‘doktorun eve giren hırsızla boğuşup yaralandığı, yaralı olarak can havliyle sokağa fırladığı, emekli bir özel dedektifin otomobilinin önüne atlayarak âdeta intihar ettiği, ambulans intikal etmeden olay yerinde öldüğü, sürücünün ne hız yaptığı ne de alkollü olduğu, dolayısıyla masum olduğunun anlaşıldığı’ bilgisi geçiyordu. Yatak odasından banyoya, oradan koridoru aşıp bina kapısına, oradan merdivenleri takip ederek dış kapıya kadar seçilen kan lekelerinin adli tıpta Müjdat’a ait olduğu da teyit edilmişti. Hırsız sabaha kavuşmadan saklandığı gecekonduda kıskıvrak yakalanmış; haneye tecavüz, gasp, adam yaralamaya teşebbüs suçlarından defalarca ceza alıp iyi hal indiriminden yararlanarak kısa sürede çıktığı deliğine gerisin geri yollanmıştı. Dosya kapanmış, adalet tecelli etmişti.

Fakat Sancar Solgun ikna olmamıştı. Müjdat iyi çocuktu; tanıdı tanıyalı üstünden atamadığı çekingenliği, mahcup tebessümü ile çok insanın gönlüne taht kurmuştu. Mesleğini severek yapıyordu, geç bulup erken kaybettiği eşine kördüğüm gibi sadık, Ortaçağ şövalyeleri gibi savaşta olmasa da aşk hayatında iflah olmaz bir romantikti. Doğum gününü, tanıştıkları günü, evlilik yıldönümünü unutmaz, unutturmazdı. Kaç kere Sancar’ı telefonla arayarak; çocuklar gibi şen, güle oynaya, ağzı kulaklarında akıl danışmıştı. İlla çiçek olacaktı, illa şaşırtacaktı eşini. Sancar ona göre dümdüz, sürprizsiz bir adamdı. Sıkıcıydı üstelik. Dedektiflikte arpa boyu yol almamış, yükselmemiş; tam tersine, uzaktan eğitimlerle kâğıt üstünde hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmayan fuzuli bilgileri ve suya sabuna dokunmayan kartondan gizemli havalar takınan sahte dedektiflerin meydanı sarmasıyla işleri günden güne azalmıştı. Attan inip eşeğe binenler gibi azın da azına razı olmuş, sonunda kendi derdinin peşine düşmüş, Aysel’le evliliği bu talihsiz serüvende Sancar’ı çöküşten kurtaramasa da bir süreliğine alıkoymuştu.

Oysaki Müjdat tıp fakültesini dereceyle bitirir bitirmez dönemin hatırı sayılır tüccarlarından babası Osman Babür’ün tevessülü ile bir özel hastaneye kapağı atmış; fedakârca çalışkanlığı, hastalarıyla kurduğu ünsiyeti, bilgi ve becerisini devamlı surette arttırma gayretiyle boş vakitlerini okuyup araştırmaya ayırmış, yıldızı hep parlamış, hep gözde, kıymetli bir hekim olarak bilinip sevilmişti.

Koskoca dâhiliye uzmanı cinayet mi işlemişti yani? Çocuk sayılacak yaşta bir genç kıza musallat olacaktı, öyle mi?

Sancar Solgun polis baskısı altında verilmiş çarpık ifadelere; fazla resmî, soğuk ve kötü bir Türkçeyle karalanmış tutanaklara, yoldan çevrilmiş gibi yabancı ve tutuk, marazlı şahitlere kansaydı bu dikenli kuyuda ne işi vardı?

Kapı da kapanmış, evin üst katına çıkan merdivenlere gözü takılan dedektifin dizleri titremeye başlamıştı. Burnunun direğini sızlatan tuhaf, keskin kokuyu hissettiğinde görünmez bir el tarafından hipnotize edilmiş gibi sersem, hissiyattan yoksun, ahşap basamaklardan yukarı çıkıyordu. Tepesindeki lambalar yanıp sönüyordu. Aydınlıkla karanlığın kavgasının tam ortasında hangi tarafta olduğundan habersiz yürüyordu. Dimağı canlıydı hâlâ; dili dönmese de zihninde düşünceler birbirini kovalıyor, burada ne aradığını, aradığı hakikatle çıplak ve vasıtasız olarak yüzleştiğinde ne yapacağını kendine soruyordu. Ayağının altında döşemeler gıcırdadıkça irkiliyor, geri dönüp kaçmak istiyor, adımları ileri gitmiyor ama yerine çakılıp kalıyordu da. Gölgesini duvarda görünce küçük dilini yutacaktı neredeyse. Lambalar tekrar yanınca simsiyah resimler dedektifin gözlerini yuvalarından uğrattı. Gotik tablolar, Goya, Munch’un Çığlık’ı üstüne üstüne geliyordu sanki. Aynalar dantelli örtülerle kapatılmış, salona açılan bazı kapıların önüne eşyalardan set çekilmişti. Geceleri aynada kendini uzun uzun seyretmenin sakıncalarını az çok biliyordu; gizli sırlardan bahseden cifir kitaplarında, ezoterik metinlerde okumuş, karanlıkta kendi aksini görmenin uğursuzluğuna ikna olmuştu. Buna rağmen içindeki dürtüye yenilip konsolun üstündeki büyükçe aynaya gelişigüzel atılmış ince tülü hafiften araladı. Yoktu! Hiçbir görüntü canlanmamıştı aynada! Ne Sancar Solgun ne de çevresindeki nesneler, kocaman bir hiç. Boşluk. Ama insanı ve mahlûkatı yutacakmış gibi kaynayıp fokurdayan ve gittikçe büyüyen bir sessizlik… Midesi bulanıyordu artık, başı dönmedolap gibi tatlı bir sarhoşlukla dönüyordu. Tutunacak bir dal yok muydu? Bastonu nereye gitmişti? Arkasına baktığında az önce geçtiği ahşap merdiveni göremedi. Bastığı zemin boşlukta sallanıyordu. Duvara sırtını verdi, sanki yanıyordu.

Göz gözü görmeyen karanlıkta ayağına takılan bir şeyle maddi dünyaya döndü. Kedi kadar iri, yapış yapış bir lağım faresi karnı yarılmış önünde yatıyordu. Kolunu yüzüne siper edinerek uzun uzun baktı. Bakmaktan kendini alamıyordu. Gözlerinde gömülü bir keder yanıp sönüyordu. Kim öldürmüştü? Açlık mı, havasızlık mıydı katili? Dizlerinin üstüne çöktü, elleri iki yanına düştü bitkinlikten. Genzi yanıyor, akciğerleri tıkanmış gibi boğuk boğuk öksürüyordu; adlandırmadığı bir güç onu burada tutmuş bırakmıyor, omuzlarına abanıyordu. Aniden Doktor Müjdat göz alıcı bir ışık hâlesiyle çepeçevre kuşatılmış şekilde capcanlı belirdi karşısında; ince, uzun, gencecikti. Dedektife yaklaşırken sendeliyordu, beyaz önlüğü sırılsıklam kana bulanmıştı! Merhamet isteyen yaralı bir kuş gibi titriyordu. İri bir üzüm salkımı gibi Sancar’ın kucağına yığılıverdi, çırpındı, duruldu sonra, hafifledi. Bulanıklaştı sonra, görünmezleşti. Ayak parmakları ve topuğunun izi laminat parkeye halka halka yayılmış, dedektif kan damlalarına basmadan ne ileri ne geri gidemeyeceğini dehşetle anlamıştı. Yerinden doğrulmak isterken dengesini kaybetti, kulakları uğuldamaya, tepesindeki lambalar dönmeye, ayağının altı sarsılmaya başladı. Sanki bütün kapılar pencereler ardına kadar açılmış, dünyanın bütün rüzgârları yılan gibi tıslayıp homurdanarak içeriyi doldurmuştu. Her şey havada uçuşmaya başladı: paspaslar, kilimler, çerçeveler, içine tuhaf görüntülerin hapsedildiği kırık aynalar, karanlığı emen tuhaf egzotik bitkilerden saçılan çiçekler, Uzakdoğu mangalarından kopmuş sayfalar, ilaç kutuları… Sancar Solgun kimin öfkesini üstüne çektiğini soruyordu kendine, neyin cezasıydı bu? Başını bir masanın altına sokmuş cenin vaziyetinde fırtınanın nabzının düşmesini bekliyor, dualar mırıldanıyordu. Bildiğinden değil, kimi imdada çağırdığının şuurunda olmadan, aklına ne gelirse dilinin ucuyla yalvarıyordu.

Nedense o an Aysel’in babasının sırtından vurulduğu,  garajla beraber o canım fıstık yeşili tosbağa otomobilin yanıp kül olduğu, nemli bir bankta oturup yakındaki caminin minaresinden yükselen çıplak sesli ezana kulak verdikleri gün canlanıverdi gözünde. İçi titreyerek hatırladı başını göğsüne yaslamış kızcağızın pembe dudaklarından dökülenleri. ‘Beni hiç bırakmayacaksın, söz ver.’ diyordu, ‘annem de babam da sen olacaksın, beni elimden tutup kavgasız, savaşsız, riyasız, yalansız uzaklara götüreceksin. Sana güvenmek istiyorum Sancar.’ diyordu. Yuvasız, yaralı serçe âdeta bir kuzguna sığınmış, dedektifin soğuk kalbini oyarak ortaya hassas bir ruh çıkarmıştı. Sancar Solgun; genç kızın yaprak gibi narin, yumuşak parmaklarını avucuna alıp yemin ederek gönlünü yapmış, içini rahatlatmıştı.

Şu an son dileğini sorsalar Aysel’i zihninden silmek, boğulup gidecekse de dünya denen derin çukurda tek başına boğulmak isterdi. Üç günlük hayatın iki günü kaçmalarla kovalamalarla heba olmuş, kalan gününde henüz çiçeklenmemiş bir aşkın kırık hatıraları dedektifin elini kolunu bağlamıştı. Gövdesinden yaralanmış, su alan gemiyle daha fazla ilerlese önünde sonunda batacak, onca yolu yüzerek karaya geri dönmek istese başaramadan denizin dibini boylayıp köpek balıklarına yem olacaktı.

Alnına dökülen ıslak perçemini elinin tersiyle geri itti. Neye benziyordu, yüzü nasıl bir hâl almıştı şu an? Şakakları zonkluyordu, çene kemiği etine batıyordu. Titreyen parmaklarına baktı. ‘Bunlar bana mı ait? Ne kadar soluk, şişkin, acınası vaziyetteyim!’ diye iç geçirdi. Dili damağı kurumuştu. Yerinden doğruldu, mutfağı bulmalıydı. Gerginlik, korku, endişe kanında glikoz bırakmamıştı. Midesi cadı kazanı gibi çalkalanıyordu. Boğazı tıkanmak üzereydi, öksürse de atamıyordu ciğerlerine inen ağırlığı.

Doktor Müjdat’ın çalışma odasında Sancar tatsız bir sürprizle karşılaştı: Bir köpek, simsiyah, duvar dibinde her an saldırıya geçecekmiş gibi gerilmiş kaslı bacaklarıyla ve parçalamaya hazır korkunç sivri dişleriyle gözleri dedektifin üstünde, bekliyordu. Kulaklarını dikmiş, davetsiz misafirden çıkacak en ufak sese dikkat kesilmişti. Hayvanın hırlaması bile yetmişti dedektifi yerine mıhlamaya. Ayakları geri geri gidiyor, köpeğin dikkatini bir şekilde dağıtarak kaçma fırsatını kolluyordu. Oysaki burada birçok bilgi elde edebilirdi, Doktor Müjdat’ın sırlı dünyasına açılan kapıdan içeri girebilirdi. Kitaplar, ajandalar, büro tipi geniş ceviz masanın üzerinde duran biblolar, dolmakalemler, belki de sümenaltındaki belgeler… Cane Corso cinsinden; yabancılara karşı saldırganlığıyla, sahibine sadakatiyle bilinen tam bir köpek azmanı olan hayvan Sancar Solgun’a yaklaşıp bacaklarına kadar sokuldu. Simsiyah parlak gözlerini yakından gören dedektif korkudan düşüp bayılacaktı. Ama hayvanın burnu kımıldıyor, besbelli onu koklayarak dost mu düşman mı ayırt etme talimi yapıyordu. Dedektif sırtından ta kabaatlerine kadar inen ter damlalarını hissediyor, ecel saatinin gelip çattığını kabullenerek yelkenleri suya indiriyordu. Ya herrü ya merrü diyerek, olanca metanetiyle ölümüne koşan Kaptan Ahap gibi dev hayvana doğru eğildi, terli avuçlarıyla tereddütlü ama bir yandan boş vermişçesine başına dokundu. Kara belada en küçük bir kıpırtı yoktu, tepkisiz ve soğuk kalakalmıştı. Hırıltısı dinmiş, kasları gevşemiş, sükûnet bulmuştu. Küçüldü, dedektifin ayaklarının ucuna kıvrılıp yattı, çok geçmeden uyudu.

Köpeğin huy değiştirmesi nasıl mümkün olmuştu? Dedektifi tanısaydı daha baştan dişini göstermez, yanına koşar sırnaşırdı. Loş odada yere uzanmış kapkara gölge, insanda yaşama sevinci bırakmıyordu. Hayvan uyanıp bir kere havladı mı ayvayı yediğinin resmidir. Böyle bir hayvanın ne akla ne hileye ihtiyacı vardır, çenesine gömülü tuttuğunu koparan canavar dişleri onu canlı cansız her türlü tehlikeden korumaya yeter. Sancar Solgun bu hakikatin bilincinde, elini çabuk tutarak rafları karıştırmaya başladı. Gürültü etmeden, ayak altındaki hayvanı huylandırıp ürkütmeden. Ne var ki kişioğlu küçük, önemsiz hatalardan kaçtıkça daha büyüğünün kucağına düşüyordu. Bir kitabı dikkatsizce yere düşürdü, onu almak üzere uzanırken masanın üstündeki kalem kutusunu devirdi. Kalemleri, uçları, fırçaları toplayayım derken az kalsın köpeğin kafasına basıyordu. Üstünden zorlukla atlayabildi ama ayakkabısı boynuna çarpmıştı bir kere. Cane Corso hiç hareket etmedi, nefes alıp vermedi bile. Karnının altından çinilere yayılan bir kan tabakası Sancar Solgun’un gözlerini yerinden uğrattı. Vurulmuştu ama ne zaman? Kim tarafından? Kulağının aşağısında sapında beyaz tüy bulunan ince bir okun marifetiyle susturulmuş, zehirlenerek öldürülmüştü. Hemen elini çekti, geri adım attı. Tam kapıya yönelmişti ki maskeli bir adamla burun buruna geldi. Adam, karanlıkta iki alev topu gibi yanan gözleriyle Sancar Solgun’un arkasındaki kitaplığa bakıyor, onu görmüyordu. Aceleci ve sabırsızdı. Küfürler ederken ağzından tükürük saçıyordu. Dedektif odanın ortasında avuçları açık donakalmıştı. Olanlara anlam veremiyordu. Bu hırsız kılıklı herifin Müjdat’la alakası neydi, burada ne arıyordu? Adam çekmeceleri kaldırıp boşaltırken, masanın üstündekileri öfkeyle yere çalarken, sandalyeyi hınçla cama fırlatıp ana avrat söverken dedektifi ter basıyor, sıra ona gelecek diye ürküp saklanacak delik arıyordu. Hırsızın attığı sevinç narasıyla yüreği yerinden hopladı, doktor her ne sırrı varsa ele vermişti sonunda. Kolunun altına sıkıştırdığı dosyayla yanından geçerek odadan fırlayan adamın bir ayağının aksadığını fark etti dedektif. Sol tarafına ağırlık vererek yürüyor, Sancar Solgun’un aklına birini getiriyordu. Yok, deli saçmasıydı bu. Olamazdı. O kadar da değildi. Zihnine üşüşen fikirlerin içinde bulunduğu hassas ve zorlayıcı durumdan peydahlanmış birer evhamdan ibaret olduğunu söyledi kendi kendine. Hırsız uzaklaşmış, merdivenleri yarılamıştı. Sancar Solgun duvar diplerine sürtünerek peşi sıra giderken adamı aşağıda Doktor Müjdat görmüş, bağırmaya başlamıştı. Bu saatte beyaz önlüğüyle mesaiden dönüyor olamazdı, o halde neden gecikmişti? Villada hizmetçi namına kimse görünmüyordu, dul bir adama yardım edecek tek kişi varsa o da biricik dostu Sancar’dı. Ama onun aklı almıyordu: Hırsızı tüm teferruatıyla dipdiri görmesine rağmen o farkında değildi, uyuyor veya başka bir zaman diliminde yaşıyor gibiydi. Ama Müjdat Bey’in hırsızı, adı her neyse, burada, evinde, kötü niyetle içeri girip kaçacağı esnada tesadüf sonucu suçüstü yakaladığı açıktı. Birdenbire tabanından sımsıkı kavradığı şamdanla kar maskelinin üstüne çullanan doktor, dostunun gözü önünde ilk defa yumruğunu sıkıp kavgaya dalarak onu şaşırtmış, hayatı boyunca bir karınca bile incitmeyen dâhiliye uzmanı kendisinden umulmayan bir çeviklikle rakibini devirmiş, alaşağı etmiş, avucunda tuttuğu gümüş eşyayla başına art arda darbeler indirmişti. Kanlar içinde debelenen adam az sonra doktorun hışmından kaçamayacağını anlamış gibi sürünerek bir berjer koltuğa tutunup sırtını vermiş, başı boynuna düşmüş kalmıştı. Yüzünü açtı, Sancar Solgun gördüğüne inanamadı. Haklı çıktığına sevinmemiş, tersine afallamış ve dünyası başına yıkılmıştı. Doktor sakindi, şaşkınlığın esamesi okunmuyordu çehresinde. Düşmanını tanımanın rahatlığıyla kalbi yatışmış, nabız atışları düzene girmişti. Başı dikti, vücudu deminki mücadelenin yorgunluğundan sıyrılmıştı. Beriki sersemce laflar ediyordu, patlamış dudaklarının arasından kırık bir diş çenesindeki kıllara takılıp kalmıştı. Kafasını sağa sola sallayıp kurtulayım derken sarsıntıdan canı yanıyordu. Merdivenlerin bittiği yerde Selçuklu motifleriyle bezenmiş kilimin üstüne saçılmış kâğıtlara sürünerek de olsa bir ulaşabilseydi, bunun için ihtiyaç duyduğu takatten mahrumdu, kemikleri sızlıyor, başı kaya gibi ağırlaşmış omuzlarına batıyordu. Doktor kendinden emin, kıyafetinin tozunu almış, o tarafa yönelmiş gidiyordu.

‘O belgelerde ne var Allah aşkına?’ diye kendini tutamayıp seslendi Sancar Solgun. Cevap yerine, şu perişan vaziyette bile en küçük bir pişmanlık göstermeyen hırsızın arsız kahkahası salonda yankılandı. Hırsız değildi tabii, dedektif onu Müjdat’ın ortağı, dispanserin genç üroloji hekimi olarak iyi kötü tanıyordu.

‘Yolun sonu göründü doktor!’ diyerek sırıttı. ‘Yakında tüm Türkiye senin sahtekârın teki olduğunu öğrenecek. Irz düşmanı doktor bozuntusu, seni…’

Dâhiliye uzmanı dolaptan bir şişe çıkardı, bir yudum içti. Camda gördüğü yanağındaki morluğa dokundu, saçlarını ve yakasını düzeltti. İş arkadaşını ciddiye almıyordu, mesele derin ve dallı budaklıydı. Mide bulandırıcı ve insanlıktan çıkmış şantajcı biri için üzülmeye değmezdi. İftiralarıyla daha sonra adalet önünde hesap verecek, kuyruksuz yalan ve iftiralarının cezasını dört duvar arasında çürüyerek ödeyecekti.

Sadece şunu söyledi Doktor Müjdat: ‘O masum kızcağıza karşı duyduğun şeyi aşk mı sanıyorsun sen? Asla! Senin gibiler sevmek bilmez, sevemez, hayvanî dürtülerin, şehvetin esiri olmuş zavallının tekisin sen!’

Müjdat Bey’in sırtını dönmesini fırsat bilen hırsız yerinden doğrulup ayağa kalkmaya uğraşıyordu. Sürünerek yanına sokuldu, bacaklarına yapışıp timsah gözyaşları dökerek ‘Affet beni Müjdat, ben ettim sen etme!’ diye yalvarmaya başladı. Sancar Solgun, doktorun merhamete gelip aldanmasını asla tahmin etmiyordu, onu uyarmak amacıyla gizlendiği yerden fırlayacakken korktuğu başına geldi: Adam, Müjdat’ın beline sarılmış içli içli ağlarken arka cebinden çıkardığı sustalıyı tıpkı bir akrebin sakladığı zehirli iğnesi gibi kaşla göz arasında çıkarıp arkadaşının karın boşluğuna saplamıştı. Dedektif geç kalmıştı, bağırıp çağırması kâr etmedi. Müjdat, meşhurların doktoru, aldığı ölümcül darbeyle yüz üstü düşmüştü.

Geçmişe dönüp düzeltmek istediğiniz hatalarınız oldu mu? Olmuştur, daha olacaktır da. Ama bir yanlışı silerken henüz yaşanmamış gelecekte hangi doğruyu feda edeceksiniz? Sancar Solgun’un başarısızlığı aslında onun için öğretici bir tecrübe, katı ve uzlaşmaz kibrine indirilmiş sert bir tokat kabilinden unutulmaz bir ders olmuştu. Dostunu darağacından indirememişti. Gerçeğin sıcağı ve soğuğu buydu. Gözlerinin önünde çırılçıplak şahit olduğu cinayete mani olmak şöyle dursun tepki bile verememişti.

Çünkü orada değildi, oraya gidememişti. Genç üroloji doktoru dedektifi görmemiş, varlığından bile haberdar olmamış; meslektaşının odasını karıştırırken de işine yarayan belgeleri çalıp kaçarken de koca evde yalnızdı, tanıksız ve rahattı. Doktor Müjdat’ı bıçaklarken de öyle; soğukkanlı, merhametsiz, buz gibi duygusuz.

Sancar Solgun bahçe duvarından atlayıp villadan uzaklaşırken ağaçların arasından gözünü alan farlarıyla aniden yola fırlayarak uzaklaşan otomobilinin arkasından bakakaldı. Şoför koltuğunda kendisi vardı.

Yüz metre gitti gitmedi, önüne çıkan bir karaltıya çarpıp savrulan arabasını yol kenarında zorlukla durdurabildi. Müjdat Babür cansız vücuduyla toprak yola sereserpe uzanmış, bakışlarını yıldızlara sabitlemiş yatıyordu.

Aysel, Eskişehir’den döndüğü günün akşamında dedektifi kapıda yakaladı: Balıkçı şapkasını takmış, bastonunu kavramış, paltosuna bürünmüştü; karısının yokluğundan pek etkilenmemiş gibi, gidişi ve dönüşü arasında fark yokmuş ya da her şey suyunda ve olağan akışındaymış gibi sadece tebessüm ederek yanından sıyrılarak dışarı çıktı.

Yağmur duracak gibi değildi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar