Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

GERÇEĞİ PERDELEYEN BİR SIR

Diğer Yazılar

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

GÜNAYDIN SEVGİLİM

Onur Dikenova
Onur Dikenova
1989 yılında İstanbul'da doğdu. Gazi Üniversitesinde Yapı Öğretmenliği okudu. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde 2013 yılından beri teknik öğretmen olarak görev yapmaktadır. Evli, bir çocuk babasıdır.

Gecenin son, sabahın ilk dakikalarıydı. Yaz etkisi kendini göstermeye başlamıştı. Hayatın ışıltısı güneşin doğuşuyla artarken müşterilerini bekleyen otellerin hummalı çalışmaları son sürat devam etmekteydi, bazıları hazırlıklarını çoktan tamamlamıştı.

Fadik Otel yaza hazırdı. Sezonun ilk müşterilerini karşılamanın heyecanı, butik otelin az sayıdaki personelinin gözlerinden okunuyordu. Şık giyimli çalışanlar, otelin önüne yanaşan minibüsü coşkuyla izlediler. Araçtan inenleri, uzaktan akrabaları gelmişçesine içten bir sıcaklıkla karşıladılar.

Çantalar lobiye taşındı. Müşteriler sıcak sabah güneşinin altında beklemeye başladılar. Derken, yanlarına siyah takım elbisesiyle oldukça şık görünen genç bir adam geldi.

“Merhabalar efendim, ben Adil. Otelin resepsiyon görevlisiyim. Aynı zamanda da sahibiyim. Otelimize hoş geldiniz. Kurumumuz, basit ve sade tarzıyla müşteri memnuniyetini esas alan bir misyona sahiptir. Size en iyi tatil imkanını sunmak tek gayemizdir.”

Kafilenin arasından uzun, kır saçlarını atkuyruğu yapmış pembe gözlüklü bir adam sıcak bir tebessümle karşılık verdi. “Merhabalar Adil Bey. Ben Necdet.” Ardından yanındakileri sırayla işaret ederek, “Karım Sıdıka, oğlum Orçun.” Sesine hafif bir resmiyet ekleyerek devam etti, “Bunlar da kendi sektörlerinde tanınan komşularımız.” Sözlerinin tesirini artırmak istercesine otel sahibinin gözlerinin içine bakıyordu. “Anlarsınız ya, kameralardan, mikrofonlardan uzak… Kısacası, dikkat çekmeden kafamızı dinlemek istiyoruz. Sizi gazetemizin genel yayın yönetmeni Atilla Bey tavsiye etti.”

Adil, memnun etmesi zor konuklarla karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Neyse ki bu konuda uzmandı. Nice ünlü isim sessiz sedasız tatil yapıp otelden memnun ayrılmıştı. Dik duruşuyla kendinden emin görünüyordu.

Sıcak ve kibar bir ses tonuyla “Necdet Bey tekrardan hoş geldiniz,” dedi. “Sizinle tanıştığıma memnun oldum. Köşe yazılarınızı her hafta severek okuyorum. İçiniz rahat olsun. Atilla Bey yıllardır buraya gelir ve memnun kalır. Kurumumuz, sizin gibi halka mal olmuş insanların gizlice tatil yapmak için bizlere gelmesine alışkın, merak etmeyin.”

İlerleyen yaşını giyim tarzıyla saklamaya çalışan bir adam, Adil Bey’e yaklaşarak elini uzattı. Şen şakrak söze girdi. “Merhabalar efendim. Ben meşhur yemek eleştirmeni Saygın. Bu da kızım Melahat.” Ardından muzipçe sırıtarak “Açıkçası yemeklerinizi çok merak ediyorum. Beğenirsem belki bir yazımda buradan bahsederim,” deyip göz kırptı.

Adil, Melahat’tan gözlerini alamıyordu. Boyundan bağlamalı, tiril tiril, diz üstüne kadar uzanan, omzu açık, mavi bir elbise giymişti. Elbisesiyle göz rengi uyum içindeydi. Saçları omuzlarına dökülüyordu. Saygın Bey’in bir cevap beklediğini fark etmese böyle bir güzelliğe saatlerce bakabilirdi. Bozuntuya vermeden şıklığını destekleyen güzel bir sesle konuştu.  “Sizi gördüğüme çok mutlu oldum Saygın Bey. Televizyon programlarınızı asla kaçırmam.”

Duyduklarından hoşnut görünen adam, kızına döndü. Adil onların hemen arkasındaki adamı bir yerlerden tanıyordu ama nereden olduğunu çıkarmakta zorlanıyordu. Adama yaklaştığı sırada hatırladı. Bebeksi yüzü, ipeksi saçları, serseri duruşuyla genç kızların hayran olduğu, son zamanlarda yıldızı parlayan pop yıldızı, Bilal. Adama hayranlıkla bakarken kelimeler ağzından dökülüverdi.

“Bilal Bey ve kıymetli eşi Saadet hanım. Sizler de hoş geldiniz. Bilal Bey son şarkınız çok güzel. Sabah akşam severek dinliyoruz. Bir ara sizden dinler miyiz?”

Bilal gülümseyerek “Neden olmasın?” diye karşılık verdi. Muhabbeti kısa kesmek istediği  bakışlarından anlaşılıyordu.

Misafirler odaları hazır olunca dinlenmeye çekildiler.

Adil’in ayağına büyük bir fırsat gelmişti. Misafirlerinin memnuniyeti onun için en büyük reklamdı. Hele biri gazeteci, biri yeme-içme yazarı, biri de pop yıldızıysa… Keyfine diyecek yoktu.

***

Tatilciler akşam yemeklerini yerken, Adil, masaların arasında geziniyor, onlarla sohbet ediyordu.

Bilal ve Saadet çiftinin tartıştığını gördü. Kadın pek öfkeliydi.Sımsıkı tuttuğu biftek bıçağı ile tabağındaki eti küçük paçalara ayırmaya çalışıyordu. Fırsatını bulduğunda da kocasına fırça atmayı ihmal etmiyordu.

Adil, çiftin yanından hızla geçerek Saygın’la kızının yanına geldi. Onları selamladı.

“Merhabalar efendim. Otelimizdeki ilk gününüz nasıl geçti? Yemeklerimizi nasıl buldunuz?”

Saygın Bey, elindeki şarap kadehini salladı. “Adil Bey, otelinizin konumu muazzam. Yemekler de takdire şayan ama içkileriniz zayıf.. Size liste çıkarayım da içki menünüzü zenginleştirin.”

“Çok memnun olurum efendim. Sizin gibi dünyayı gezen bir gurmeden fikir almak müessesemizi onurlandırır.”

Umduğu cevabı alan Saygın Bey, otel sahibini karşısına oturtup içecekler üzerine konuşmaya başladı. Konuştukça konuşuyordu. Bu konuda engin bir bilgi birikimine sahip olduğunu göstermeye çalışıyordu âdeta. Otel sahibi ise söylenenleri anladığını bildiren baş hareketleri ve mimiklerle karşılık veriyor, hocasını can kulağıyla dinleyen bir öğrenci gibi görünüyordu.

Sohbetten sıkılan Melahat, babasından izin isteyerek yanlarından ayrıldı. Yemeklerini bitirip bar tezgahının önünde oturmuş bir şeyler içen Bilal, Saadet ve Sıdıka’ya katıldı.

Saygın, yaşlılığından dem vurup artık yatması gerektiğini söyleyince Adil ona odasına kadar eşlik etti. Ardından kendi işlerine döndü.

Barda konuklar kendilerini müziğe kaptırmış, eğleniyordu. Bilal mikrofonu eline alıp şarkı söyledi,  kadınlar da ona eşlik ettiler. Bu arada bardakların biri boşalıp biri doluyordu.

Melahat içkiyi fazla kaçırdığını düşündü. Kendini iyi hissetmiyordu. İzin isteyerek aralarından ayrıldı. Merdivenleri tırabzanlara tutunarak güç bela çıktı. Odasının kapısını açtığı sırada kalan tüm enerjisi bitmişti. Gözü kararıyordu, kapıya tutunamadı, kendisini sert zemine bıraktı.

***

Selahattin, günün ilk ışıklarıyla işe başlamıştı. Türkü mırıldanarak koridorları süpürüyordu. Patronu Adil, denetime başlamadan işini bitirmesi lazımdı. Özenle ve bir o kadar da seri bir şekilde çalışırken koridorun ucundaki oda kapısının açık olduğunu fark etti. Müşteri mahremiyetine dikkat etmesi gerektiğini bildiğinden ilgilenmedi.

Odanın önüne gelince kendisine engel olamadı, içeri baktı. Bir an ne yapacağını bilemedi, kafasını toparladığında patronunu aradı.

Adil, soluğu çağrıldığı odada aldı. Resepsiyondan buraya koşmamış uçmuştu sanki. Yerde yatan Melahat’i uyandırmaya çalıştı. Fayda etmeyince sakinliğini korumaya çalışarak elini boynuna doğru götürdü, şah damarına dokundu. Nabzı atmıyordu.

Gürültüyü duyan Saygın, yatağında doğruldu. Kızının yatağı boştu, yatak örtüsüne hiç dokunulmadığı belliydi. Telaşla kalktı.

Otel sahibi kafasını kaldırınca tepesinde dikilen Saygın’ı gördü. Kelimelere gerek yoktu. Kimsenin dile getirmek istemediği o sözcüğü, görüntü ayan beyan söylüyordu. Ölümün soğukluğu soludukları havadan girip ciğerlerine dolmuştu.

Saygın, donup kalmış gibiydi. Kalbinin sıkıştığını hissediyordu, nefes almakta zorlanıyordu. Bir şeyler söylemek istiyor ama kelimeler dudaklarından dökülmüyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Önce birkaç kuru öksürük çıktı ağzından, sonra bayıldı.

Gözlerini açtığında öyle bir feryat etti ki yürekleri burkan bu ses koridorlar boyunca inledi. “Kızım!..”

Otel çalışanları ve diğer tatilciler koridora toplanmışlardı. Adil, önce ambulansı ardından jandarmayı aradı. Kalabalığı dağıtmaya çalışsa da başarılı olamadı. Otelinde tam anlamıyla bir kaos yaşanıyordu. Jandarma gelene kadar insanları sakinleştirmeye çalıştı.

Jandarma gelince ortalık biraz öncekinin aksine sessizliğe büründü. İnsanlar cesedin olduğu odadan uzaklaştırıldı, koridor boşaltıldı.

Neye uğradığını şaşıran tatilciler ve çalışanlar lobide toplanmışlardı.Haber sosyal medyaya sızmıştı bile. Basın mensupları otelin önünde bir bir belirmeye başlamıştı. Saygın sürekli fenalaşıyor kendine geldiğinde ağlıyor, muhabirlerin soruları karşısında öfkeleniyordu. Komşusu Necdet ve oğlu Orçun ise basın mensuplarını uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Saadet ile Sıdıka, birbirlerine sarılmış ağlaşıyorlardı. Bilal, yaşlı adamın koltuğunun yanına çökmüş, onunla beraber göz yaşı döküyordu.

Adil de çalışanları da çok üzgündü. Sezona böyle bir olayla başlamaları büyük şanssızlıktı. Fadik Otel’in adına leke sürülmüştü.

***

Jandarma, gerekli incelemeleri yapıyor, kimsenin dışarı çıkmasına izin vermeyip olayı aydınlatmaya çalışıyordu.

Necdet, komşularını getirdiği otelde yaşanan olay için kendini suçlu hissediyordu. Canı sıkkın etrafa bakınırken oğlu Orçun yanına geldi. “Baba benimle iki dakika odaya gelsene.”

Onun, lüzumsuz şeylerle kendisini meşgul edeceğini düşünse de oflayıp puflayarak yavaş adımlarla odaya geçti. Oğlu kapıyı kapatıp kilitleyince ne diyeceğini merak etmeye başladı.

Orçun lafı eveleyip gevelemeden bir çırpıda söyledi. “Baba, Melahat abla aşırı dozdan ölmüş.”

“Ne demek aşırı doz oğlum? Melahat uyuşturucu mu kullanıyordu?”

Orçun, cam kenarındaki berjerleri işaret etti. “Şöyle geçelim, baba. Konuşmamız gerekenler var.”

Sakinleşmesi için babasına bir bardak su uzattı, karşısına oturdu. “Uyuşturucu kullandığını sanmıyorum. Öyle bir durum olsa hemen anlardım.”

Suyu tek dikişte içen adam derin bir nefes aldı.”O zaman ne diye bilip bilmeden konuşuyorsun?” Sesi biraz öfkeliydi.

Oğlu söylediğinin arkasında duran bir kararlılıkla devam etti. “Anlasana baba. Birisi aşırı doz uyuşturucu vererek Melahat ablayı öldürmüş.”

“Baştan öyle desene be oğlum!”

Orçun dudaklarına imalı bir tebessüm dokundurarak gülümsedi.”Baba ya! Sen nasıl yılların cinayet muhabirisin? Sen zaten biliyorsun diye hemen konuya girmiştim.”

Necdet, bu konuda gerçekten de hiçbir şey bilmiyordu. Böyle bir şeyden şüphelenmemişti bile. Düşüncelere daldı. Oğlu, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş, istikbali parlak, çiçeği burnunda bir doktordu. Bir bildiği olmasa böyle konuşmazdı. Haklı olabilirdi. Kendini toparladı, duygusallığı bir kenara bırakmalıydı. Düşüncelerini Orçun’un sesi böldü.

“Kargaşa sırasında cesedi biraz inceleme imkânı buldum. Kolunda veya görebildiğim bir yerinde iğne izi yoktu. Muhtemelen hapla öldürüldü.”

Oğlunun anlattıklarını ciddiye almaya başlamıştı. Ayağa kalktı. “Oğlum desene iş ayağıma geldi.” Dolabındaki çantasından not defteriyle kalemini çıkardı. Tekrar yerine oturdu. “İyi de böyle bir şeyi kim yapmış olabilir?”

Orçun da aynı sorunun cevabını babasından bekleyen bir yüz ifadesi takınmıştı. Kısa bir sessizliğin ardından bir ipucu yakalayabilmenin heyecanıyla “O kadarını bilemem,” dedi. “Dün gece Melahat abla, Saygın amcanın yanından ayrılıp bara geçti. Annem, Bilal abi ve Saadet ablayla birlikte oturdular. Barmen sürekli Melahat ablaya kur yaptı ama o hiç yüz vermedi.”

“Ne yani? Barmen kendisine yüz vermedi diye mi öldürdü kızı?”

“Bilmiyorum, baba.”

“Eee… O zaman ne diye bana bunları anlatıyorsun?”

“Anlatıyorum çünkü sen bir cinayet muhabirisin. Ben de doktorum. Anlasana baba. El ele vererek bu cinayeti çözebiliriz.”

Kendisini bir anda polisiye bir romanın kahramanı gibi hisseden Necdet, düşünceli bir sesle mırıldandı. “Yapabilir miyiz dersin?”

“Neden olmasın?”

Oğlunun güven verici tavrı, karar vermesini kolaylaştırdı. Bu cinayeti çözeceklerdi.

***

Baba oğul kafa kafaya vermiş, cinayet olduğundan şüphelendikleri olayı nasıl araştıracaklarını düşünüyorlardı.

“Kimseyi şu an için suçlayamayız baba. Ama barmen en büyük şüphelimiz.”

“Bence dün gece barda kim varsa şüpheli.”

Orçun, babasına endişeyle baktı. “Ne yani baba? Birbirimizden hatta annemden de mi şüphelenmeliyiz?”

Necdet, oğlunun omzunu sıvazlayarak onu rahatlatmaya çalıştı. “Sakin ol oğlum. Biz, birbirimizi tanıyoruz. Teoride şüpheli olabiliriz ama pratikte ailemin bu cinayetle bir alakası olduğunu  düşünmüyorum.”

“Peki, o zaman araştırmaya nereden başlamalıyız?”

“Şu barmenden başlamaya ne dersin?”

“Tamam ama… Polis gibi gidip adamla konuşamayız ki. Nasıl araştıracağız? Cinayeti çözelim derken başımız belaya girmesin.”

Necdet, çantasından çıkardığı beyaz eldivenleri eline geçirdi.

“İyi ki belki lazım olur diye sakladığım eldivenlerimi yanımda getirmişim. Haberin nereden geleceği hiç belli olmuyor. Al, sen de tak şu eldivenlerden.”

Oğlunun kendisine aval aval baktığını görünce açıklama yapma ihtiyacı hissetti,”Oğlum, gidip adamla konuşacak halimiz yok. Odasına gizlice girip araştırma yapacağız.”

Orçun’un bakışlarında anladığını belirten bir emare yoktu. “Baba ne araştırması? Odasına girip ne arayacağız?”

“Aklını çalıştırsana biraz. Sen aşırı doz uyuşturucudan öldüğünü söylemedin mi? Cesette iğne izi de yokmuş. Geriye bir ihtimal kalıyor. Barmenin odasında Melahat’i aşırı dozdan öldüren uyuşturucuyu bulmak.”

“İyi de baba, nasıl gireceğiz barmenin odasına? Jandarma her yerde.”

“Sen kapıda gözcülük yaparsın. Ben odaya girer, araştırırım. Şayet gelen olursa ıslık çalarsın. Ben de durumu anlar, kendimi kurtarırım. Dışarıda olduğun için kimse senden şüphelenmez. Soran olursa,’Otelden dışarı çıkamıyoruz, sıkıldım, dolaşıyorum,’ dersin. Anladın mı?”

“Valla bravo, baba. İki dakikada plan yapıp bahaneyi nasıl buldun?”

Necdet, ellerini yana açarak bilmiş bilmiş gülümsedi. “Ne sandın oğlum? Yılların cinayet muhabiriyim. Polisiye film izler, roman okurum ve cinayet bürosundan polislerle takılmak da cabası. Bırak olsun o kadar.”

Orçun önemli bir konuyu atladıklarını fark etmişti. “Baba her yerde kamera vardır. Şimdilik çıkar şu eldivenleri. Önce otelin kameraları nerede bir bakalım. Sonra barmen ve diğer çalışanların odalarının yerlerini öğrenelim.”

“Haklısın oğlum. O zaman, otelde geziyormuş gibi yaparak kamera ve çalışanların odalarının nerede olduğunu tespit edelim. Sonra ikinci aşamaya geçeriz.”

Ne yapacaklarına karar veren ikili odadan çıktı.

***

Otelin her yerini dolaştılar. Çatı katındaki odaların önüne geldiklerinde Adil’i bir jandarmayla tartışırken buldular. Kavgaya müdahil olmak istemediklerinden kapısı aralık duran katçı  odasına girdiler. Ama konuşulanları duyamadılar.Sadece aralıktan izlemekle yetindiler.

Adil, jandarmaya hararetle bir şeyler anlattı. Jandarma sinirlenmiş gibiydi. Sesler yükseldi. Ama  uzun sürmemişti. Jandarma gidince Adil de merdivenlere yöneldi. Gizlendikleri yerden çıkan baba oğul, otel sahibinin peşine takıldılar.

Adil, onları fark edince durup bekledi.

Necdet, “Merhaba, Adil Bey,” dedi. “Tatil yaparken başımıza gelenlere bakın. Nedir vaziyet? Bir gelişme var mı?”

Yapmacık bir tebessüm Adil’in yüzünde bir anlığına belirip kayboldu. Canı ne kadar sıkkın olsa da müşterilerine karşı nezaketini korumaya çalışıyordu. “Ne diyeceğimi bilemiyorum Necdet Bey. Otelimizde bugün yaşananlar daha önce hiç karşılaşmadığımız olağanüstü şeyler. Jandarma incelemelerini sürdürüyor. Melahat Hanım’ın ölümünü şüpheli bulmuşlar. Benden kamera kayıtlarını istediler ama çatı katının kameraları çalışmıyor. Orada çalışanlar kalıyor diye önemsemeyip yaptırmamıştım. Bu yüzden az önce komutan bana kızdı. Herkesi sorguluyorlar. Sizinle de yakında konuşurlar.”

Baba oğul aradıklarını bulmuşlardı. Adil’e çaktırmadan birbirlerine bakarak bıyık altından güldüler. Necdet, adamın haline üzülmüştü. Otelin sahibi diye olayların sorumlusu olarak onu görmemesi gerektiğini düşündü. Teskin edici bir ses tonuyla “Sakin olun Adil Bey,” dedi. “Bu olay yüzünden kimse otelinizi kötüleyemez. Olacağı varsa her yerde oluyor.”

Necdet’in sözleri yangına bir fiske su serpmek gibiydi, Adil’i ferahlatmadı. Canı sıkkın bir sesle, “Böyle düşünmenize sevindim, Necdet Bey,” dedi. “Keşke herkes sizin gibi düşünse.”

***

Çatı katındaki oda kapılarının üzerinde çalışanların adları yazıyordu. Kendilerini şanslı hisseden baba oğul vakit kaybetmeden işe koyuldular. Önceden anlaştıkları gibi Orçun, gelen giden var mı diye gözcülük yaptı. Babası da cüzdanındanki  kartlardan birini çıkarıp barmenin kaldığı odanın kapısını açmaya çalıştı. Biraz uğraştıktan sonra kapı açılıverdi.Temkinli adımlarla içeri giren Necdet Bey, odayı incelemeye başladı. Ortalık dağınık ve kirliydi. Halıda kadın ayakkabısı izleri vardı. Genç ve bekar bir adamın çapkınlık kanıtlarını bulmanın keyfiyle hınzırca gülümsedi.

Gardırobu açıp düzenini bozmamaya dikkat ederek giysilerin aralarını, altlarını, ceplerini kontrol etti. Dolap ve çekmecelerden bir sonuç alamayınca etrafa bakındı. En son yatağı incelerken yastık kılıfının içerisinde haplarla dolu bir torba buldu. Telefonuyla fotoğrafını çekti. Yeniden aldığı yere koyup yatağı eski haline getirdi.

İşini bitirmiş çıkmaya niyetlenirken oğlunun ıslık çaldığını duydu.

“Başka bir şey bulamamış gibi Ada Sahillerinde Bekliyorum şarkısını çalıyor. Nerden aklına geldiyse…” diye düşündü.

Alelacele balkona çıktı. İçeri giren barmen balkon camına denk gelen perde aralığından görünüyordu. Diğer bir otel çalışanı Selahattin de barmenin hemen ardından odaya girmişti. Necdet’in merakı, yakalanma riskinden baskındı. Yerinden kıpırdamadan içeriyi izlemeyi sürdürdü. Gençler bir anda yumruk yumruğa kavga etmeye başladılar. Onları, arkalarından odaya giren Adil  ayırdı. Ne konuştukları ise duyulmuyordu.

Selahattin ve Adil odadan çıktıktan sonra barmen, balkona yöneldi. Saklanacak bir yer arayan Necdet, panik içerisinde çatıya tırmanmaktan başka çare bulamadı. Kendisini takip eden yoktu ama dikkatli yürümezse aşağıya düşüp kafasını gözünü yarabilir, sakatlanabilirdi. Etraftan biri onu damda görürse bunu izah etmesi de kolay olmazdı. Bir an önce aşağıya inmeliydi. Kendi odasının balkonunun üzerine geldiğini anlayınca -balkon demirine astığı mayosunu tanımıştı- bütün cesaretini toplayıp saçağa tutunarak aşağıya atladı.

Duyduğu ses üzerine balkona çıkan hanımı Sıdıka, karşısında Necdet’i görünce şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutuyordu. “Canım benim, balkonda mıydın? Hiç haberim yoktu. Ses duyunca korktum.”

Arkasından oğlu  da koşarak balkona geldi. “Baba ne yaptın, yakalayabildin mi kediyi?”

“Yok, oğlum yetişemedim. Ada sahillerine kaçmış kedi. Ben de yaşlandım artık, hızlı hareket edemiyorum”

Konuşulanlardan hiçbir şey anlamayan Sıdıka, imalı imalı baktı.             

Babasının imdadına yetişen yine Orçun oldu, “Bakma öyle anne. Çatıdan kedi sesi geliyordu. Babam tatilcilerden birinin kedisi çatıda mahsur kalmış olmalı diye çatıya çıktıydı.”

Kadın “Size ne milletin kedisinden canım!” diye çıkıştı. “Sizin işlerinize aklım ermiyor vallahi” diye söylenerek içeri girdi.

Annesinin uzaklaştığından emin olunca Orçun babasına sarıldı. “Şükür iyisin, baba. Çok korktum.”

Baba-oğul, rahat konuşabilecekleri bir yer aradılar kendilerine. Bahçede yürüyüş yapmaya karar verdiler. Böylece dikkat çekmeyeceklerini düşündüler.

Orçun, merakından çatlamak üzereydi. “Bir şey bulabildin mi baba?”

“Bunları buldum oğlum.”

Cebinden telefonunu çıkardı. Çektiği fotoğrafları gösterdi.

Orçun, fotoğrafları büyğterek inceledi. “Bu haplar çok tehlikeli. Aşırı doza sebebiyet vermesi muhtemel.”

“Demek ki doğru tahmin etmişsin. Jandarma yakında arama yapar diye hapları almadım. Olduğu yerde bırakıp fotoğraflarını çektim.”

İkisi de düşüncelere dalmıştı. Bir süre konuşmadan yürümeye devam ettiler. Kendince çıkarımını ilk dile getiren Orçun oldu.

“Demek ki barmen, Melahat ablayı kandırıp hap verdi. Daha önce hiç kullanmadığından Melahat abla alışkın değildi. Az bir dozu bile ölmesine sebep oldu.”

Bu varsayım Necdet’in kafasına yatmadı. “Oğlum bu kadar basit bir cinayet olamaz. Böylesine ünlü bir adamın kızını öldürmek için daha ciddi sebepler olmalı.”

“Baba, belki de barmen ve Melahat abla önceden tanışıyorlardı.”

“Sanmıyorum. Dediğin gibi olsa ilk konuşmalarında daha samimi görünürlerdi. Bunu anlayacak kadar insan sarrafıyım ben.”

Konuşmalarını barmeni yaka paça götüren iki jandarmanın otel binasından çıkması böldü.

Orçun kısık sesle “Anlaşılan hapı buldular.”

Necdet, oğluna cevap veremedi. Çünkü bir jandarma subayı yanların gelmiş ve sorgulanmaları için onları lobiye davet etmişti.

Baba-oğul, subayın ardından lobiye doğru ilerlediler.

***

Oldukça sert geçen sorgunun ardından Orçun,  kendisini havuz başına attı. Ortalıkta kimse yoktu. Bir tatilci gibi değil de Karadeniz’de gemileri batmış bir iş adamı gibi şezlongun ucuna çöktü, düşüncelere daldı.

Onun peşinden sorgudan çıkan Necdet, oğlunun yanındaki boş şezlonga oturdu.”Neler anlattın jandarmaya?”

Genç doktor, sorgunun gerginliğini daha üzerinden atamamıştı. “Olay yerinde edindiğim izlenimleri anlattım. Sana söylediklerimi onlara da söyledim.”

Karmaşık bir olay beklerken basitçe sona eren cinayet, Necdet’i hayal kırıklığına uğratmıştı.

“Neyse, en azından katil bulundu. Haber haberdir, yazımı hazırlayıp gazeteye yollayayım. Ne de olsa Saygın Bey’in rahmetli kızı. Haber değeri var.”

“Baba, içimden bir ses durumun hâlâ net olmadığını söylüyor.”

“Dediğin gibi olsa bile ne yapabiliriz ki?”

Yakından tanıdıkları birinin, çıktıkları tatilde bir cinayete kurban gitmesi ikisini de derinden sarsmıştı. Orçun metanetli davranmaya çalışarak, “Haklısın, hiçbir şey yapamayız. Saygın amcaya destek olup toparlanalım. Tatilin devam edilecek hali kalmadı,”dedi.

Kalktılar.

***

Kızının acısıyla yüreği yanan yaşlı adam, odasındaki yatağa uzanmış kendisine sakinleştirici veren hemşireye tahammül etmeye çalışıyordu. Necdet ve Orçun’u görünce ayağa kalkmak istedi.

“Rahatsız olmayın Saygın Bey. Uzanın lütfen. Biz yabancı değiliz,” dedi Necdet.

Göz yaşlarını tutamayan adam, “Ah kızım… Benim dünya güzelim… Artık yok. Ben onun yokluğuna nasıl dayanırım?” diye dövünmeye başladı.

Necdet, adamın başucuna gitti, elini tuttu. Teselli olur umuduyla, “Ölüm hayatın bir gerçeği Saygın Bey. Bir gün hepimizin kapısını çalacak,” dedi.

“Necdet, değerli dostum. Söyle bana benim kızım böyle mi ölecekti? Gencecik yaşında…”

Necdet, bu sözler karşısında susmayı tercih etti. Bu esnada hemşire kız işini bitirmiş, odadan çıkmıştı. Bir süre kimse konuşmadı. Yaşlı adam ağlamaya ara vermiş, boş boş bakıyordu.

Babasının arkasında üzgün üzgün dikilen Orçun, “Başın sağ olsun Saygın amca,” dedi. “Melahat ablayı hepimiz çok severdik. Acımız büyük.”

Zar zor konuşan yaşlı adam, “Sağ ol evladım. Varlığınız bana güç veriyor,” dedi.

Necdet, bu kasvetli ortamda daha fazla kalmak istemiyordu. Ayağa kalktı. Saygın Bey’in de kızının öldüğü bu odada daha fazla kalmasını doğru bulmuyordu. Konuyu açtı, “Tatilin tadı kalmadı, gidelim diyoruz. Biz buraya, senin toparlanmana yardım etmeye geldik. Hem bu odada kalman doğru mu Saygın Bey?”

Yaşlı adam, Necdet’in sözlerine öfkelenmişti. Harap görüntüsüyle çelişen gür sesi odada yankılandı,”Ne demek toparlanıp gidelim? Yok, öyle yağma. Sen cinayet muhabiri değil misin? Oğlun da doktor. Kızımın ne şekilde öldüğünü benden daha iyi biliyorsunuzdur. Hem olay aydınlanana kadar jandarma kimseyi bir yere salmaz.”

“Bakın Saygın Bey. Acınız büyük, başınız sağ olsun. Evlat acısı çok zordur. Ateş düştüğü yeri yakar. Ne kadar üzgün olsanız da başa gelince elden ne gelir? Lütfen kendinize dikkat edin,” dedi.

Adamın öfkesi geçmemişti. “Bana bak Necdet. Beni deli etme! Kızımı birisi öldürdü. Benim kızım uyuşturucu falan kullanmazdı. O barmen yaptıysa cezasını çekecek ama olayın detaylıca araştırılması gerekiyor.Oldu bittiye getirilecek bir iş değil bu, kızım bu dünyadan genç yaşta göçüp gitti. Bu yüzden hiçbir yere gitmiyorum. Bu odadan da çıkmıyorum!”

Necdet, yaşlı adamın sert tavrını acısına verdi. Kendisinden beklenmeyecek bir sakinlikle karşıladı. “Ne deseniz haklısınız Saygın Bey. Olay sonuçlanana kadar buradayız o hâlde.”

Yaşlı adamın artık kendilerini umursamadığını gören baba-oğul odadan çıktılar.

Odalarına geçtiklerinde masaya bırakılmış, üzerinde otel banyosundaki küçük şampuanlardan bulunan kâğıdı gördüler. Orçun kağıda bakıp,“Annem not bırakmış. Jandarma sorgulamak için annemi çağırmış,” dedi.

Necdet, durumdan memnundu. Pencere önündeki berjerlerden birine oturdu, önüne sehpa yerleştirmişti. Not defterini ve kalemini çıkardı.

“Oğlum, annen yok madem,seninle seslice düşünüp olan biteni mukayese edelim. Öncelikle otel çalışanlarından başlayalım. Adil Bey, otelin hem sahibi hem de çalışanı. Dün akşam göz önündeydi. Bizim, otelinden memnun olmamız için koşturdu durdu. Melahat ile alıp veremediği bir durum var mı bilemiyoruz.Tartışan personelini ayırmaya çalışması kafamı karıştırdı.”

 “Dün gece barmenin Melahat abla ile yakınlaşmaya çalıştığını annemle Saadet abla da fark etmişler. Kendi aralarında konuşurlarken duydum. Melahat ablayı barmen öldürmüş olabilir.”

“Bu bana mantıksız geliyor. Bir kız yüz vermedi diye kim cinayet işleyip hayatını karartır ki?”

“Aklı başında bir insanın mantığıyla düşününce çok haklısın ama barmenin yüz bulamayınca öfkeden aklını kaybetmesi de olası. Gazetelere bu tür cinayet haberlerini kim bilir kaç kere yazmışsındır. Bu arada, barmenin adı İzzettin’miş. Herkes ona kısaca ‘İzo’ dermiş. Öğrendiğim kadarıyla Selahattin’in akrabasıymış.”

“Aferin oğlum, bu detay işimize yarayabilir. Şimdi elimizdeki bilgileri kısaca toparlıyorum. Barmen İzzettin, Melahat’a asıldı ama yüz bulamadı. Selahattin, İzzettin’in akrabası.” Notlarını aldı, kalemini yazdığı isimler üstünde gezdirirken aklından geçenleri  dile getirdi. “Cinayeti İzzettin ile Selahattin beraber işlemiş olmasın?”

Aynı şey Orçun’un da aklına gelmişti, “Olasılıklar arasında tutulmalı bence baba. Sabah koridorları temizlerken cesedi Selahattin bulmuş. Sabah temizlik, akşam lokantada garsonluk yapıyor. Olayın neresinde bilemiyorum ama İzzettin’le kavga ettiklerini, Adil Bey’in onları ayırdığını söylemiştin.”

“Adil Bey de mi bu işin içinde acaba?”

“Hiç sanmıyorum. Adam otelinin adı lekelendi diye üzülmekten helâk oldu.”

“Otel çalışanları hakkındaki fikirlerimizi not aldım. Biraz da bizim tarafı konuşalım.”

“O zaman dün akşam yaşananları ben özetleyeyim baba.”

“Dün akşam üç aile kendi masalarında yemeklerini yedi. Annemle ben bara geçerken sen maç izlemeye lobiye gittin. Bilal abi ve Saadet ablalarla barda buluştuk. Kız arkadaşımdan telefon gelince ben yanlarından uzaklaştım, yine de onları görebilecek mesafedeydim. Otel sahibi Adil Bey, Saygın amcayla muhabbete dalınca Melahat abla da annemlere katıldı. Barmen verdikçe bunlar içti. Bir süre sonra Saygın amcayı odasına çıkarken gördüm. Selahattin de lobiyi temizliyordu.”

“Bravo. Dün akşamı güzel özetledin, hepsini not aldım.”

Aldığı notlara göz gezdirdi. Kendisini tıkanmış gibi hissediyordu. Kalemi defterin arasına bıraktı.

Orçun babasının aklından geçenleri okumuş gibi sordu. “Seni düşündüren ne baba?”

“Araştırmaya nasıl devam edelim? Saygın Bey’in kızını öldürecek hali yok. Biz ve komşularımızın böyle bir şey yapmayacağını düşünürsek geriye Adil Bey, İzzettin ve Selahattin kalıyor.”

“İnan baba, ne yapacağımızı ben de bilemiyorum.”

Orçun’un konuşması Necdet’in telefonundan gelen mesaj bildirim sesiyle kesildi.

Okuduğu mesajın etkisiyle ne yapacağını şaşıran gazeteci, kendisine merakla bakan oğluna açıklama yapma gereği hissetti. “Bilal Bey mesaj atmış. Bana yarın çok önemli bir şey açıklayacakmış.”

 “Sakın cinayeti işlediğini itiraf etmesin?”

“Yok, artık daha neler? Neden böyle bir şey yapsın? Yıllardır tanıdığımız insanlar.”

Sıdıka odaya girince susmak zorunda kaldılar.

***

Sabahın taze ışığı etrafı aydınlatıyor, aralık kalan pencereden giren rüzgar tül perdeyi dalgalandırıyordu. Üzerinden sıyrılıp yere düşen yorganı uykulu haliyle yeni fark eden Orçun  ürpererek yatağından kalktı. Yan odada uyuyan anne ve babasını rahatsız etmemeye dikkat ederek açık kalmış camı kapattı.

Otelin arka tarafında harika bir orman vardı. Orçun bir süre bu manzarayı seyretti. Tel örgülerle çevrili aynı zamanda otopark olarak da kullanılan arka bahçeye bakınca gözlerine inanamadı. Araçların arasında yerde biri yatıyordu. Yüzü görünmüyordu ama kıyafetinden Bilal olduğu belliydi.  Telaşla aşağıya indi. Yanılmamıştı. Yerde yatan Bilal’di ve kalbine saplanmış bıçak yüzünden artık nefes almıyordu. Süratle geri döndü. Lobide kimse yoktu. Sessizce odasına çıkıp babasını uyandırdı.

Necdet’le birlikte Sıdıka da yataktan kalktı. Orçun ikisini pencereye çağırıp otoparktaki cesedi gösterdi. Onlar da çok şaşırdılar. Sıdıka eliyle ağzını kapatarak bir çığlık attı. Orçun korku içindeki annesine sarılarak onu teskin etmeye çalıştı.

Babasının kendisini topladığını görünce “İş iyice sarpa sardı baba,” dedi. “Bilal abi bıçaklanmış. Sana önemli bir şey söyleyeceği mesajını atmamış mıydı?”

Sıdıka, oğlunun sözlerinden dolayı duyduğu hayreti gizlemeye gerek duymadı. “Neler oluyor? Baba oğul, benden ne saklıyorsunuz?”

“Anne. Biz babamla, Melahat ablanın ölümünü kendi çapımızda araştırıyoruz. Dün akşam Bilal abi  babama mesaj attı. Seninle önemli bir konu hakkında konuşmamız lazım, diye ama sabahına ölmüş. Biri onu kalbinden bıçaklamış.”

Kadın, korku dolu bakışlarını sırayla kocasının ve oğlunun üzerinde gezdirdi. “Bana bakın! Sizin bu olaylarda bir parmağınız yok değil mi?”

Necdet, karısının sorusunu öfkeyle cevapladı. “Saçmalama hanım!”

“Ne demek o zaman şimdi bu?”

Orçun araya girdi. “Anne, baba sakin olun. Bağırarak daha çok dikkat çekiyoruz. Hiçbirimizin bu olaylarda bir parmağı yok, diye düşünelim hepimiz. Anne, sen de bir şey çaktırma. Babamla ben, bu cinayeti çözeceğiz. İş barmeni de aştı.”

Necdet’in yüzü allak bullaktı. “Haklısın oğlum. Adil Bey ve Selahattin’i araştırmak lazım.”

Orçun biraz sakinleşmişti. “Olayı çözmek istiyorsak izimizi belli etmeden araştırmamız lazım. Cesedi bizden başka gören yok hâlâ. Aşağıya inip Adil Bey’i bulalım. Jandarmaya haber versin.”

Sıdıka, tedirgindi. “Oğlum, siz karışmasanız? İşi jandarmaya bıraksanız?”

Necdet, çoktan hazırlanmıştı. Oğlunu da peşine takarak odadan çıktı.

***

Arka bahçe ana baba günüydü.  Kalbinden bıçaklanmış ceset, yere sırtüstü uzanmıştı. Sevilen şarkıların sahibi Bilal bu dünyadan göçüp gitmişti. Jandarma olay yerini bantla çevirmiş, etrafta kuş uçurmuyordu.

Necdet, olay yerinin fotoğraflarını çekiyordu. Gazeteci kimliğini kullanarak cesede yaklaşmaya çalışıyor, bir yandan da etrafı inceliyordu. Orçun, babasının yanında durumu anlamaya çalışıyordu.

Necdet’in dikkatini bahçedeki ayakkabı izleri çekmişti. Bu izlerden birini hatırlıyor ama bir türlü çıkaramıyordu. Hatırlamaya çalışırken oğlu bir anda seslendi. “Kalbine tek hamlede girmiş bıçak. Bu iş kolayca yapılamaz, baba. Katil, zavallıya yaklaşarak gafil avlamış.”              

Necdet, derin düşüncelere dalmıştı. Aklına gelenler huzursuz olmasına sebep oldu.

“Cesedin yanındaki ayakkabı izlerinin konumu bence cinayetle alakalı. sanırım her iki cinayeti de çözdüm. Jandarma subayıyla konuşmaya gidiyorum.”

***

Necdet, jandarma subayına düşüncesini anlattı.

Haklı olduğu, birkaç gün sonra ortaya çıkınca sorguyu izlemeye davet edildi. Gazeteye yazacağı haber için bu önemliydi.

Sorgu odasında zanlı ve jandarma komutanı Cemal, karşılıklı oturuyorlardı.

Cinayet dosyasıyla ilgilenen komutan, kanıtların verdiği güvenle konuşmaya başladı.

“Melahat Hanım’ı ve Bilal Bey’i öldürdüğünüzü biliyoruz Saadet Hanım. Bu konuda elimizde güçlü deliller var. Barmenin odasındaki ayakkabı izleri ile eşiniz Bilal Bey’in öldürüldüğü olay yerindeki ayakkabı izleri, sizin ayakkabınızla birebir örtüşüyor. Ayrıca ayakkabınızda bulunan kalıntılar, barmenin odasındaki halınin lifleri ve kocanızın öldürüldüğü olay yerindeki çamur izleriyle tamamen eşleşti. Barmenin odasında bulunan hap dolu poşette de parmak izlerinizi bırakmışsınız ne yazık ki. Bence artık uzatmayın ve suçunuzu itiraf edin.”

Kadın’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu, “Evet, kocam Bilal’i ve Melahat’i ben öldürdüm,” dedi. Gözyaşlarını elleriyle silmeye çalışıp anlatmaya başladı. “Son zamanlarda aramız hiç iyi değildi, sürekli tartışıyorduk. Bir süre önce tesadüf eseri Bilal ile Melahat’in bir ilişkisi olduğunu öğrendim. Bilal’e bunu bir türlü konduramadım. Eşimi takip etmeye başladım.. Gizli gizli buluştular. Onları çifte kumrular gibi görünce çıldırdım. Bunu yanlarına bırakmamak için yemin ettim. Kocam bunu bana yapamazdı. Ünlü olmasını bile ben sağlamıştım. Çektiği ilk klibin parasını babamdan kalan daireyi satıp ödedim. Karşılığı bu muydu?”

Sözcükler boğazında düğümleniyordu. Bir süre sessizce ağladı. Kendini topladığında devam etti. “Tatilde, kullandığım uyuşturuculardan verip Melahat’i öldürmeye, suçu da bir bahaneyle oradaki birilerine atmaya karar vermiştim. Otele geldiğimizde çalışanlarla tanışıp planımı uyguladım. Akşam barda sohbet sırasında Melahat’in içkisine hapı attım. Çatı katındaki kameraların bozuk olduğunu öğlen oteli gezerken öğrenmiştim. Gece, barmen çalışacağından odasının boş olacağını biliyordum. Melahat sarhoş olup uyumaya gideceğini söylediğinde ben de barmenin odasına girip bulduğunuz hapları elbiselerinin arasına sakladım. İntikamımı almıştım.  Ama Bilal rahat durmadı. Dün akşam otelin arka bahçesinde Melahat’i sevdiğini, bu ölümü kaldıramayacağını, bir dostuna bunu anlatıp benden de ayrılacağını söyledi. O anda kendimi kaybettim. Çantamda taşıdığım bıçağı kuvvetle sapladım.”

Komutan, “Çantanda bıçağın ne işi vardı?” diye sordu.

Burnunu çeke çeke ağlayan Saadet Hanım, “Melahat’i öldürmek içimi soğutmamıştı,” dedi. “Bilal’i de öldürüp intikamımı tamamen alma isteği içimi kemiriyordu. Bu yüzden akşam yemeği sırasında bulduğum biftek bıçağını çantama koyup fırsatını bekledim.”

“O fırsat da ayağınıza geldi tabii,” dedi komutan.

Sorgu bitmişti.

Necdet ve komşuları iki ölü, bir tutuklu olmak üzere üç eksikle otelden ayrıldılar.

Adil, olayın kendileri ile bir bağının olmamasından memnundu ama böyle bir olayın kendi otelinde cereyan etmesinden müteessirdi. Kendisine ve çalışanlarına iki günlüğüne izin verdi.

Necdet, cenazelerin defnedilmesinin ardından ofisine çekilip  haber metnini yazdı. Oğlu ile beraber yanlış ipuçları peşinde koşmalarına esef etti. Gerçeği görememişler, suçu otel çalışanlarında aramışlardı. Komşularını da değerlendirmeye almışlardı ama Melahat ile Bilal arasında gizli bir aşk yaşanması, gerçeği perdelemişti. Kimse bu sırrı bilmiyordu, Saadet dışında.

Sorgu sonrası hazırladığı seri cinayet haberinin başlığını da atıp yazısını tamamladı:

“Gerçeği Perdeleyen Bir Sır.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ