Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

KORKU

Diğer Yazılar

KOLOKAS

OZAN ILGIN 17: İNFERNO

BİR EFSANE BİR CİNAYET

Karanlık bir gecenin arkasında bekler ölüm. Yere yatırılmış bir insan vücudunun üzerine basa basa, kalın harflerle ve italik olarak yazar katilinin ismini. Sır tutmasını bilen duvarlar, açık bırakılmış pencereden sızan güneşi asla geri çevirmez. Odaya ilk gelen kişinin gölgesi olurlar, adam veya kadın, çığlığı basmasın diye. Gölge görünce insan, olması gerekenden çok daha sessiz olur çünkü. Telefonuna sarılır veya koşar adım kaçar gider. Dönüp bir daha bakmayacağı eve, onu görmek için gelmiştir oysaki. Ve telefonun tuşları aynı anda kısar nefesini. Yavaşlar, iyice yavaşlar. Bir köşede durur, mesela müşterisi bol bir mağazanın hemen önünde. Sonra usulca uzaklaşır elleri telefondan, geri çekilir duyguları. Çoktan vazgeçmiştir. Eve gidip ılık duşun altına bırakacağı vücudu, onu derin bir uykuya emanet etmeye gönüllüdür artık. Çabuk ikna olur fakat birkaç adım sonra kaçıp gitmenin bir karar olmadığını idrak eder. Ayak ve el izleriyle doldurmuştur o evi. Nereye giderse gitsin, zaman onu gizlese bile, bıraktığı ufak izler muhakkak deşifre edecektir varlığını. İşte asıl korku böyle başlar. Kaçarken değil, kaçtıktan hemen sonra.

Sordular söyledim. Utanmayı, sıkılmayı bir kenara bıraktım. Çevremdeki insanların beni ben yaptığını düşündükleri bir sürü şeyi terk ettim çabucak çünkü aslında onlardan hiçbirisi bana ait değildi. Bunu bir tek ben biliyordum ama artık onlar da biliyor. Ne hoş! Yani kendime en yakın olduğum yerdeyim şu an ve içim çok rahat. Yüzümün hiç mi hiç kızarmamasıysa enteresan. Fakat bulunduğun yer neresi diye sormayın. Karşımda bir komiser, bir komiser yardımcısı ve bir de düz memur. Aslında tam olarak emin değilim. Sanırım saydığım gibi rütbeleri. Ve birazdan bana bir soru daha soracaklar, ben de dökülmeye devam edeceğim. Gülümserken yanağımda oluşan o küçücük çukur beni daha fazla şirin göstersin diye, iyice yan yatırıyorum yüzümü ve bekliyorum. Neyse ki aceleciler, soruyorlar sıradaki soruyu. Sanki böyle zamanlarda yüzünüze çarpan ses hep tok olmaya mecburmuş gibi: “En baştan alalım mı?”

Ütülü mavi gömleğinden gözlerimi alamadığım adam komiser yardımcısıydı. Soruyu soran ise komiserdi. Biraz ağlayıp biraz da uykusuz kaldıktan sonra ihtiyaç duyduğum yegâne şeyin sigara olduğuna karar verdiğim için, en kenarda duran, unvansız memur olduğunu düşündüğüm adama yönelmiştim. “Bir sigara alabilir miyim acaba?” İtiraz eden olmadı. Sonra sigara bana doğru uzatılırken, mavi gömlekli adama çevirdim yüzümü. “Peki. Biraz karışık anlattım sanırım. Tekrar ediyorum o halde,” dedim. Sigarayı dudaklarımın arasına aldıktan sonra ateşin yanmasını bekledim. İlk nefes, ilk harlama ve kulağıma dokunan o ses: “Tane tane lütfen.”

“Beni aradı, evine çağırdı. Kolay kolay aramaz hâlbuki. Ama o gün “Bana gelsene. Bir şeyler yeriz, hem de laflarız,” diyeceği tuttu. Garipsedim ama telefonun diğer ucunda Figen varsa, iki defa düşünmek ve söylediklerinin nedenini sorgulamak anlamsızdır. Göz göze geldiğim masa, benim yerime cevap vermek için can atıyordu sanki üzerinde duran kaliteli şarapla. Gecenin iki misli keyifli geçmesini peşinen garantilemiştim. Bunca zaman sonra ve aramız çok da sıcak değilken beni evine çağırdığına göre, onu uzaktan koşulsuzca sevmenin mükâfatını göreceğim diye düşünüyordum. O yüzden iyi hazırlandım, elimden geldiğince şık giyindim, mis gibi kokuyla bezedim tenimi ve akıl almaz bir hevesle koşar adım dayandım kapısına.”

Komiser Yardımcısı soru sormak için izin ister gibi yüzüme bakıyordu. Hani anlatmaya biraz ara versem, çok az soluklansam, hemen dayayacaktı soruyu. Oysa ben cevap vermeyi değil, yalnızca bildiklerimi kafamdaki sırasıyla anlatmayı istiyordum. Sanki ben ne söylersem gerçek o olacaktı ve hiç değişmeden öylece kalacaktı. Düşündüm. Doğruyu değil ama gerçeği pekâlâ en başından düzeltip servis edebilirdim onlara. Ve muhtemelen çok da mutlu olurlardı. O yüzden Komiser Yardımcısı’nın sorusunu zihninde tutmasını tavsiye edecek akıcılıkta anlatmaya devam ettim. Çünkü en mantıklısı buydu. Ve dahası ben tam olarak bunu istiyordum.

“Kapı açıktı. Apartmanın giriş kapısı da ve hatta Figen’in evinin kapısı da. Tam zile basacakken fark ettim daire kapısının aralık bırakıldığını. Heyecanlandım. Ama tabii ki evvela kötüyü aklıma getirmedim. Seslendim içeri kafamı uzatıp. Birkaç defa ismini söyledim, cevap vermedi. İşte o zaman ikiye ayrıldı duygularım. Bir tarafım korkuyordu, diğer tarafım ise, başlangıcı sürpriz olan bu gece için, Figen’in benimle oyun oynamak istediğini haykırıyordu. İçeride, mesela yatak odasında, beni bekleyen büyük bir sürprizin heyecanıyla girmiştim eve. Korkum çabucak geçti böyle ahlaksız fikirlere sürüklenince.  Ve sadece ismini mırıldamayı sürdürdüm. Ağzımda ezerek üç dört defa, hafif hafif. Kovalamaca oynar gibi.”

Durdum. En heyecanlı yerinde bıraktım anlatmayı. İki elimi birden havaya kaldırıp, “Gerisini zaten biliyorsunuz. Onu yatakta kanlar içinde gördüm. Ve panikle dışarı çıktım. Sonra da hemen sizi aradım,” dedim. Cümlelerimin bitişiğinde, karşımda duran üç adamın gözlerine dokundum sırasıyla. Üçünün gözleri de bana güven vermekten bir hayli uzaktı. “Şimdi buradayım işte” diyerek, benimle daha fazla vakit kaybetmelerinin anlamsız olacağını işaret etmeye çalıştım. İhmal etmemem gereken duygu güvendi ne de olsa. Bana güvenirlerse bu işin içinden daha çabuk sıyrılabilirdim. O yüzden yüzümü hafif yan yatırıp, etkili olduğunu düşündüğüm gülümsememi sunmaya devam etmiştim. Belki işe yarar diye, haddinden fazla gülümsemiş bile olabilirim.

“Pekâlâ,” dedi Komiser, damarları dışarı çıkmış ellerini iki yana açarak. Önüme dosyadaki evraklardan bir demet uzattı ve “İfadenizi imzaladıktan sonra gidebilirsiniz,” diye ekledi. Bu kadar kolay olacağını ummadığım için veya komiserler genellikle inatçı ve daha sert olurlar diye önyargılarım olduğu için çok şaşırmıştım. Evrakları önüme doğru çekerken kekelediğimi fark etmemiştim bile. Galiba kalemi tutarken de titremiştim biraz. Güçlükle imza attım ve ayağa kalktım. Göğsümün üzerine oturan öküz de benimle birlikte ayağa kalkmıştı sanki. Sonra kafamı sallayarak selamladım Başkomiseri. Çıt çıkmadı. Ama bu sessizliğe fazla güvenmemeliydim. Zira ufak adımlarla oturduğum masanın etrafını dolanırken sessizliğini bozuverdi Komiser. “Ha bu arada gitmeden, son bir sorumuz daha var. Cevaplayın öyle gidin.” Olduğum yerde kalırken buz kesmiştim. O ana kadar güzel giden her şey pamuk ipliğine bağlıydı sanki. “Figen Hanım size telefon ettikten sonra ve etmeden önce, yaklaşık üç saat kimseyi aramamış.” Kafamı çevirip Komiserin soğuk yüzüyle uyanmaya çalışmıştım uykumdan. “Ama akşam yemeği için masa hazırlarken üç kişilik servis açmış. Bize o üçüncü kişinin kim olduğunu söyler misiniz?”

Gözlerim büyürken dünya küçülüyordu sanki. Un ufak olan cesaretimin kırıntılarını avuç içime doldurup uzatsam yeterli gelir miydi acaba? Polislerin kuşkularından çok daha büyüktü korkularım. Parmaklarımı birbirine sürtüp gerginliğimi azalttım. “Bilmiyorum. Haberim yok,” dedim ama bu kadarlık bir yanıtla onları geçiştiremeyeceğimi ben de çok iyi biliyordum aslında. Zihnimden evin son halini geçirdim yalnızca bir saniyede. Ortada kurulmuş bir sofra ya da masa yoktu ki. Muhtemelen rastgele taş atıp kuş vurmaya çalışıyordu polisler. Böyle düşününce cesaretim diz çökmekten vazgeçmiş, derhal ayağa kalkmıştı. Sesim biraz kuvvetlendi, yineledim: “Sadece beni çağırdı diye biliyorum. Hem başkası neden gelsin ki?”

“O halde oturun lütfen. Gitmeniz için henüz erken. Biraz daha konuşacağız,” dedi. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Omzumu silktim ve “Neden amirim?” diye sordum. Kafasını bile kaldırmayarak dudaklarının arasına tutuşturduğu sigarayla dertleşiyordu sanki. “Ben kimseyi öldürmedim,” diyerek o ana kadarki en net ve özgüvenli cümlemi kurmuştum. Komiser, sigarasını keyifle ciğerlerine çekti ve aheste biçimde havaya karıştırdı dumanı. Yardımcısına doğru oynattı kaşını. Bu minik jest, Komiser Yardımcısı’nın dilinin bağının çözülmesine yeterli gelmişti: “Katil olmadığınızı biliyoruz. Endişelenmeyin.” Rahatladım. Ama bu rahatlık yüzüme sirayet etmemişti muhtemelen. Hala kaşları çatık vaziyette beni süzmeye devam ediyordu Komiser. “Ama katili gördüğünüzü de biliyoruz. O yüzden bir karar vereceksiniz şimdi, hemen. Mutfak masasındaki üçüncü bardak kimin içindi?”

Omzuma dokunan Polis Memuru oturmamı işaret etmişti. Hayır desem, kaşlarımı çatsam onlar gibi, bilmiyorum desem, işe yaramazdı ki. Ama yine de omuzlarımı silkip “Yanılıyorsunuz amirim. Anlattıklarımdan başka bir şey bilmiyorum, yemin ederim,” dedim. Sigarasını uzun uzun içine çekmeye devam etti o da. Komiser, gözlerini benden olabildiğince uzakta tuttu. Onun yerine yardımcısı konuşuyordu: “Bardaklar bir gece öncesinden kalma. Üstünkörü yıkanmış ama bulaşık setine yerleştirilmemiş. Eminim üç bardaktan birini siz kullandınız. Yanılıyor muyum? Ne dersiniz?” Bir şey söyleyecek takatim yoktu. Sadece kafamı salladım ve bu görüşmenin epey uzayacağından emin olduğum için tekrar sandalyeye kuruldum. İstediği yanıtı aldığı için gözleri parıldayan adam, tam karşıma geçip sıvamıştı gömleğinin kollarını. Artık daha istekli ve çok daha saldırgandı. “Bir gün sonra yalnızca sizi çağırdığına göre, üçüncü kişiye ya lüzum yoktu ya da birlikte eğlendiğiniz gece kötü bir şey yaşandı. Hangisi? Doğru dürüst anlatacak mısınız yoksa…”

Gerçek adını bilmediğimi ama o gece Figen’in ona Tom diye seslendiğini söyledim. İnternetten tanışıp arkadaş olmuşlar. Ve bir çılgınlık yapıp o gece beni de yanlarına çağırdılar. Onlara bunu ilk defa yaptığımı ve yaptıktan sonra çok utandığımı söyledim. İnanmadılar. Çünkü bir gece sonra tekrar koşa koşa o eve gitmemin mantıklı bir açıklaması olmalıydı onlara göre. Ne söylediysem olmadı. Figen’i Tom mu öldürdü yoksa bir başkası mı hala bilmiyorum. İnternet üzerinden epey araştıracaklar ve umarım ki Tom’u bulacaklar. Ben gördüğüm yüzü ve dokunduğum vücudu tüm detaylarıyla tarif ettim, onlar da çizdiler. Figen’in sosyal medyadaki tüm arkadaşlarını gösterdiler teşhis etmem için. Ve de tüm yazışmalarını. Ama nafile. Hiçbirisi Tom değildi.

Gördüklerimi ve o sıra dışı geceyi ezbere biliyordum fakat hafızamdan başka şahidim yoktu. Bekledim. Bir ay, iki ay, üç ay ve belki de daha fazla. Sonra bir gün aniden bir kadın çıkageldi. Hoş, bakımlı, genç bir kadındı. Figen’in çalıştığı yerden arkadaşıymış. İkimizi yüzleştirdiler. Ve kadın beni görür görmez “Bu Tom,” dedi. Meğer Figen’in o gece eve çağırdığı kişi bu kadınmış. Bense Tom’un ta kendisiymişim. O kadar kararlı söyledi ki bunları, inanmam uzun sürmedi. Ve inandıktan sonra bu güzel kadını da hemen hatırladım. O gece Figen’den daha çok ona ilgi göstermiş olmam, bir sonraki gece kadının çağırılmasını engellemişti sanırım. Peki ya ben? Neden Figen’i öldüreyim ki diye düşündüm. Neyse ki Komiser derhal giderdi kafa karışıklığımı.

“Kadının kocası varmış ve kadının başka isim altındaki yazışmalarından bulmuş Figen’i. Meğer Figen de internette Figen değilmiş. İkisi de farklı isimlerle sohbet ediyorlarmış. Adam iz sürmüş ve yakalamış onları. Fakat karısını elinden kaçırmış. O gün evde beni bulsa, evvela beni öldürecekmiş. Ama ihale yalnızca Figen’e kalmış. Şaşırdım. Ve sorduğum ilk soru basitti: “Peki neden bu kadar uzun sürdü bu iş? Adam ve karısına ulaşmak çok daha kolay olmalıydı öyle değil mi?” Sonra durdum, soluklandım ve sorudan daha kolay olan cevabı kendiliğimden döktüm dudaklarımdan: “Tabii ki korkudan. Asıl korku böyle başlar çünkü. Kaçarken değil, kaçtıktan hemen sonra.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar