Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

POLİSİN KARISI

Diğer Yazılar

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

GÜNAYDIN SEVGİLİM

Murat Yuksel
Murat Yuksel
1979 Bafra doğumlu. Halen Bafra’da ikamet ediyor. AÜ Adalet Yüksekokulu mezunu. Yirmili yaşlardan bu yana yazıyor. Semih Gümüş, Zafer Köse, Bahar Yaka, Barış İnce gibi alanlarında yetkin isimlerin çevrim içi öykü atölyeleri, yaratıcı yazarlık atölyeleriyle seminerlerine katıldı. Öyküleri başta Edebiyatist ve Dedektif Dergi olmak üzere bir çok basılı dergide, ayrıca çeşitli internet sitelerinde, çevrim içi yayınlarda, şiirleriyle denemeleri yerel yayınlarla çeşitli internet sitelerinde yayınlandı. Perdelerin Ardında ve Dark Dedektif Suç Öyküleri-1 isimli kolektif öykü kitaplarında yer almıştır.

Odasına girdiğimde Başkomiser ayaklarını masanın üzerinde üst üste atmış, günlük gazetesini okuyordu.

“Günaydın Amirim,” dedim. Gazeteyi indirip önce kolundaki saate ardından yüzüme baktı. “Şükür kavuşturana,” dedi. “Ben de seni bekliyordum.” Duvardaki saate göz ucuyla baktım, sadece beş dakika gecikmişim. Masanın önündeki koltuklardan birine oturdum. Peşimden içeriye çaycı girdi. Başkomiserin poğaçasıyla şekersiz büyük çayını bıraktı. Başkomiser, benim de bir şey isteyip istemediğimi sordu. Teşekkür ettim.

Başkomiser kahvaltısını yaparken geldi haber. Apar topar kalktık. 

Olay yeri olan Demet Apartmanı’na ulaştığımızda binanın önünde bir ekip otosu, Olay Yeri İnceleme’nin minibüsü, polis memurları ve her zamanki meraklı kalabalık vardı. Başkomiser dışarıda sigara içen Asayiş Şube’den Necmi Başkomiseri görünce onun yanına gitti. Ben de ön bilgi toplamak için hemen içeriye daldım.

Başkomiser yukarı çıktığında epey bilgi sahibi olmuştum, ben de öğrendiklerimi bekletmeden paylaştım.

“Asayiş Büro’da görevli polis memuru Adnan Şeker, karısını bu sabah evinde ölü bulmuş. Nöbetten dönüşte dairenin kapısını açan olmayınca kendi anahtarıyla kapıyı açmayı denemiş, kapı kilitli değilmiş, kolayca kapıyı açıp içeri girmiş. Daha girdiğinde bir gariplik olduğunu sezinlemiş zaten. Ortalık darmadağınmış. Oturma odasında karısının yerde yatan cansız bedenini bulmuş. Evdeki ziynet eşyaları da yokmuş. Maktul otuz üç yaşında. Leyla Şeker. Öğretmen ama atanamamış, çalışmıyor, ev hanımı. Çocuksuz. Adnan bu arada sinir krizi geçirmiş, ambulansla hastaneye götürmüşler.”

“Biliyorum, Necmi Başkomiser anlattı. İyi yapmışlar. Kendini kaybedip delillere zarar verebilirdi.”

Ayağına galoşları geçirdikten sonra kapıdan içeri adımını atarken ilk tahminini yürüttü Başkomiser. “Hırsız, evdeki ziynet eşyalarını çalmak için daireye girer, o sırada uyanık olan kadınla karşılaşır, kadını öldürür, ziynet eşyalarını çalar, çıkar gider.”

“Ben de ilk o şekilde düşündüm.”

“Binada güvenlik kamerası, parmak izi, delil durumu nedir? Araştırmış mı çocuklar?”

“Parmak izi yok. Dişe dokunur bir delil, bir iz bulamamış Olay Yeri İnceleme. Kapı herhangi bir zorlama olmadan, içeriden açılmış. Bir de ortalığın dağınıklık durumu pek hırsızlığa uymuyor. Apartmanda ve yanındaki binalarda kamera yokmuş, tek tek kontrol edip bakmış arkadaşlar.”

Dairenin kapısını içten kontrol ederken sordu. “Yani?”

“Kadın, kapısını tanımadığı kimseye açmazmış. Bütün bu kilitler takılı dururmuş.”

Kilitlere ilgiyle baktı. Bu kilitlerle kapının zorla açılması pek mümkün görünmüyordu.

“Kapının arkasında tam dört çeşit kilit var. Aşırı değil mi?”

Başımı salladım. “Bundan üç sene önce oturdukları daireye hırsız girince böyle bir önlem almışlar. Bu nedenle daireye yabancı birinin girmesi çok düşük olasılık. Dördüncü katta oturdukları düşünüldüğünde balkondan, pencereden girme olasılığı da zayıf. Öyle bir şey yapmaya kalksalar mutlaka bir gören olurdu.”

İnanmaz gözlerle süzdü beni.

“Kadın nasıl öldürülmüş? Silah, bıçak?”

“Boğulmuş. İple.”

“İple mi? Nasıl bir ip? Bulunmuş mu?”

“O da kayıpmış Amirim.”

“Saat kaçta meydana gelmiş olay. Ne diyor doktor, belli mi?”

“Arkadaşlar ölüm saatinin bir önceki gece 20.00-22.00 arası olduğunu söylediler.”

“Adnan neredeymiş o saatte?”

“Kontrol ettirdim merkezden, nöbetçiymiş. Yanında başka bir memurla birlikte devriyeye çıkmışlar.”

“Ama parmak izi, bir delil yok diyorsun.”

“Maalesef. Katil veya katiller işi bilen profesyonel kişiler olmalı.”

“Apartmanda konu komşu, kimseyi gören eden, gürültü duyan da yok öyle mi?”

 “Yok, Amirim. Apartmanda haşır neşir olduğu kişilerin sayısı bir elin parmağını geçmiyormuş zaten. Malum, her zamanki bildik apartman hayatı.”

Devam et, der gibi başını salladı.

“Kapıcının karısı var, haftada iki kez temizliğe geliyormuş. Dün de temizlikteymiş maktulün dairesinde. Karşı komşuları, hastanede hemşire olarak çalışan otuzlu yaşlarında bir kadın var. O çalışmadığı günler birbirlerine çaya gidip gelirlermiş. Bir de yöneticinin karısı var. Onunla da arası iyiymiş. Bunların dışında eve sürekli girip çıkan bir yeğen var. Yirmi bir yaşında. Erkek. Üniversitede okuyor. Yakındaki bir yurtta kalıyormuş ama hemen her gün teyzesine uğrarmış.”

Başkomiser içeri girince ben de peşinden takip ettim. Olay Yeri İnceleme içeride işine devam ediyordu. Başkomiser bütün odaları dolaştı, cama çerçeveye, balkona, banyoya baktı. Benden, gösterdiği noktalardan birkaç fotoğraf çekmemi istedi. Dediklerini yaptım. Oturma odasında ortadaki sehpanın üzerindeki çay tabağını işaret etti. Kül tablası olarak kullanılmış, küller tabakta ama izmarit kayıptı. Onun yanında kirli bir pasta tabağı vardı. “Burada iki kişi aynı tabaktan pasta yemiş, çatal izlerini görüyor musun?” diye sordu. Çatallar ortada yoktu ama tabaktaki izleri görebiliyordum. Tek tek fotoğrafladım.

“Aşağıda bekleyen ekipteki polis memurlarından biri kapıda beklesin, yazısını hallederim ben, ben bitti diyene kadar değişmeli olarak bir arkadaşıyla nöbet tutsun,” dedi. Hemen yaptım. Kapıya bir memur diktim. “İşi olmayan kimse buraya girmeyecek, Adnan dâhil,” diyerek direktif verdi memura.

“Şu yeğen, adı neydi?” diye sordu.

“Mustafa,” dedim. “Mustafa Çetin.”

“Her neyse, o nerede? Haberi var mıymış?”

“Adnan ulaşamamış. Telefonu kapalıymış. Talimat verdim arkadaşlara. Ulaşmaya çalışıyorlar.”

Daireden dışarı adımımızı attığımız anda apartmanın kapıcısıyla göz göze geldik. Kapıcı kırk yaşlarında, yaklaşık 1.85 boylarında, kara kuru bir adamdı. Kendini tanıttı. Başkomiser doğrudan konuya girdi.

“Sen de mi görmedin buraya girip çıkanı?”

Kapıcı iki elini önüne bağlamış, mahcup bir şekilde, “Yok valla amirim,” dedi. “Kimseyi görmedim.”

“Olay olduğunda neredeydin peki?”

Hiç düşünmeden cevap verdi. “Daire 7 ile 11’in market işlerini hallediyordum.”

“Başka ne yaptın? Marketin dışında yani.”

“Hiç valla, Amirim. Çağıran eden olmadı başka, ben de daireme geçtim, çıkmadım bir daha.”

“İspatlayabilir misin bu dediklerini?”

Eliyle sanki görebilecekmişiz gibi bir noktayı gösterdi. “Market buradan iki cadde yukarıda, MOBESE’lerden ya da market kameralarından kontrol edebilirsiniz Amirim.”

Bana dönüp “Bu işi hallet bugün,” dedi. Kapıcıya dönüp karısının nerede olduğunu sordu.

“Temizlikte Amirim. Yandaki apartmanda hemen. Ama o da görmemiş hiçbir şey. Olayı duyunca ben sordum.”  

“Dün onun temizlik günüymüş?”

Kapıcı bir anlık duraklamadan sonra, “Evet dündü, doğru,” dedi. “Ama işi akşam olmadan bitmişti. Çünkü saat dörtte bizim küçük oğlanla birlikte alışverişe çıktıklarını biliyorum.”

Başkomiser, kapıcıdan karısını çağırmasını, ayrıca yöneticiye haber vermesini, kendisini burada beklediğimizi söylemesini istedi.

Olay Yeri İnceleme’den arkadaşlar işlerini bitirmiş çıkarken Başkomiser daire kapısını açık bırakmalarını isteyince kapıya yeniden sarı şerit çekerek gittiler.  

Beş dakika sonra apartman yöneticisi Nuri Tezcanlı, karısı Mine Tezcanlı ile birlikte yanımızdaydı. Altmışlı yaşlarında, uzaktan bakıldığında, ikimiz de ilkokul öğretmeni emeklisiyiz, diye bağıran bir çiftti. Kendilerini tanıttılar. Yanılmadığımı duymak hoşuma gitti. İnsan sarrafı oluyordum yavaş yavaş. Başkomiser yöneticiye önceki gün apartmana girip çıkan yabancı birini görüp görmediğini sordu.

“Kimseyi görmedim Amirim,” dedi. “Malum, emekliyiz, işimiz gücümüz yok, dün de bütün gün akşama kadar apartmanın önündeki bahçeyle uğraştık. Otları temizledik, çiçek ektik karımla. Kapıcı da çoğunlukla benim yanımdaydı. Zaten epey yorulmuşuz. Akşam nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum.”

“Evet, dün çok yorulduk çocuğum, gerçi değdi yorulduğumuza, güzel iş çıkardık, dışarıyı görmüşsünüzdür,” diyerek kocasını tasdikledi Mine Tezcanlı. “Ama Leyla kızıma çok üzüldük. Hemen alt dairede oturuyoruz biz, hiç ses de duymadık. Gürültü olsa mutlaka duyardık.”

Başkomiser, Mine Tezcanlı’ya döndü.

“Maktulle geliş gidiş yapıyor muydunuz?”

“Mutlaka çocuğum, komşuluk ilişkilerimiz iyiydi. Ama dün Leylacığımı hiç görmedim. Olayı biz de polis arabaları gelince duyduk. Çok üzüldük. İyi bir kadıncağızdı. Allah taksiratını affetsin.”

“Ailevi sorunları var mıydı? Ya da başka bir problemleri? Size anlatır mıydı?”

“Valla ne yalan söyleyeyim, kocasıyla araları limoniydi. Laf aramızda, çok geçimsizdir Adnan. Leyla bu duruma çok üzülürdü. ‘Kimseyle geliş gidişimiz yok, ne akrabalarıma gidebiliyorum ne dışarıya çıkıp bir arkadaşımla iki kahve içebiliyorum,’ derdi rahmetli.”

“Kocası çok mu kıskançmış?”

“Öyle galiba. Bunların çocukları da olmuyordu bizden duymuş olma, sorun Adnan’daymış sanırım. Tedavi olmasını istemiş birkaç kere kocasından ama kabul ettirememiş. Bundan dolayı da tartışıyorlardı. Ha, bir de kocası öğretmenlik yapmasını istemediği için de bunalıyordu. Soranlara atanamadım, diyordu ama aslında kocası yüzünden çalışmıyordu.”

İçimden ‘Maşallah, hanım teyze de hiçbir şey bilmiyormuş,’ diye geçirdim. Bir yandan notlarımı alıyordum.

“Başka bir düşmanı, husumetlisi var mıydı?”

Kadın kısa bir düşünme faslından sonra “Yok, en azından benim bildiğim yok,” dedi.

“Peki, kapıcınızın karısı nasıl biridir?”

“Esma mı? Dünya tatlısıdır. Tanısanız siz de çok seversiniz. Buralardaki bütün apartmanlara temizliğe gider. Eli de pratiktir. Etliye sütlüye karışmayan, işini yapan biridir. Harama da el sürmez. Yerde beş lira bile bulsa hemen getirir verir.”

“Dün,” dedi Başkomiser, “Leyla hanımın evini temizlemiş.”

Karı koca birbirlerine baktılar. Sonra yönetici konuştu.

“Dün bir ara Esma nerede, onu da çağırsana işi yoksa demiştik bizim İbrahim’e, o da karısının temizlikte olduğunu söylemişti ama kimde olduğunu sormak aklımıza gelmedi.”

“Akşama kadar buradaydık, dediniz, dün Esma’yı hiç görmediniz mi?”

“Akşamüstü gördüm,” dedi karısı. “Saat dört ya da beş olabilir. Emin değilim. Çocuğuyla birlikte dışarı çıkıyorlardı, kolay gelsin, dedi bize. Çocuğu alışverişe götürüyormuş.”

Bu sırada kapıcının karısı Esma merdivende göründü. Kocasının aksine kısa boylu, en fazla bir buçuk metre boyunda, tombulca bir kadındı. Nefes nefese kalmıştı.

“Asansörler bozulmuş yine Nuri Bey,” dedi, eteğinin içinden çıkardığı mendille alnındaki teri silerken.

“Aa evet, bugün bakım için geleceklerdi,” dedi Nuri Bey. “Hatırlattığınız iyi oldu, arayıp sorayım nerede kalmışlar. Bize müsaade var mı Amirim?” diye sordu.

“Tabii,” dedi Başkomiser. “Ama lütfen aklınıza başka bir şey gelirse, bir şey duyar veya görürseniz çekinmeden arayın,” diyerek üzerinde cep telefonu numarası yazılı kartını uzattı. Yaşlı adam kartı alıp gömleğinin cebine koyduktan sonra yavaşça indiler.

Esma tedirgin bakışlarla Başkomiseri süzüyordu. Korktuğu her hâlinden belliydi.

“Eee,” dedi Başkomiser, “anlat bakalım. Dün maktulün evinde temizlik yapmışsın.”

“Evet,” dedi kadın, sesi titriyordu. “Saat dörde doğru bitti işim. Bütün evi dip doruk temizledim.”

“Sonra da çıktın gittin yani?”

“Yok. Çay içtik, pasta yedik birlikte. İşim bitince yani. Sonra ücretimi aldım, çıktım.”

“Keyfi nasıldı? Hâli tavırları? Bir gariplik var mıydı?”

“İyiydi. Her zamanki gibi yani. Zaten bana pek bir şey anlatmazdı. Ben de sormazdım. Ama bazen kadınlar arasında toplandıklarında yardıma gelirdim, kulak misafiri olduğum zamanlar olmuştu.”

“Kimlerle toplanıyordu?”

“Karşıdaki hemşire hanımla, Mine teyzeyle, üst kattaki Aynur öğretmenle en çok. Gerçi Aynur öğretmen birkaç aydır memleketinde. Trafik kazasında koluyla bacağı kırıldı, ailesi alıp götürdü.”  

“Şu duyduklarını anlat.”

“Kocasına boşanmak istediğini söylemiş birkaç kez ama kocası yanaşmıyormuş sanırım.”

“Neden boşanmak istiyormuş?”

“Geçimsizlik işte Amirim, başka ne olacak. Benim gördüğüm, her konuda tartışıyorlardı. Bazen Adnan Bey telefon açardı, telefonda bile birbirlerine bağrıştıklarını biliyorum.”

“Yakın zamanda oldu mu böyle bir diyalog?”

Kadın elini çenesine götürüp düşündü.

“Geçen hafta. Evet evet. Hatta Leyla Hanım oturup ağlamıştı odasına kapanıp. Ama sonra da hiçbir şey olmamış gibi pasta poğaça falan yapmıştı, birlikte yemiştik yine.”

“Dün sen temizlik yaparken eve gelen giden olmadı mı hiç?”

“Öğlen yeğeni geldi, Mustafa. Yemek yedikten sonra çıktı. Çok kalmadı. Mustafa’nın dışında kargocu geldi, saat ikiye geliyordu. Başka gelen ben görmedim.”  

“Sen Leyla Hanım’ın ziynet eşyalarının yerini biliyor muydun?”

Kadın bir anda kızardı.

“Hiiii,” dedi. “Yoksa altınlarını da mı çalmış gözü kör olmayasıcalar. Yoksa bütün bunları üç kuruşluk altın için mi yapmışlar?”

“Öğreneceğiz,” dedi Başkomiser. “Sen soruma cevap ver.”

“Tabii ki biliyordum,” dedi. “Küçük bir kutusu vardı, kilitli, onun içinde dururdu. Kilidini de her zaman üzerinde taşırdı.”

“Ne kadar ziyneti vardı peki?”

“Ben içini bilmem ki,” dedi kadın. “Kutuda neleri var görmedim. Sadece kutunun yerini bilirdim. Üzerinde altın taşımayı da sevmezdi. Bir tek kolyelerini takardı. Onun dışında alyans hariç her şey kutuda dururdu. Bir keresinde düğüne gidiyordu, o zaman kolunda burma bileziklerle boynunda uzun bir altın kolye görmüştüm.”

“Sen saat dörtte çıktıktan sonra ne yaptın? Bir daha uğramadın mı?”

“İşim bitince paramı aldım, çıktım, yeniden uğramamı gerektirecek bir şey olmazdı ki zaten hiç. Çıkınca benim küçük oğlanın üstüne bir şeyler almaya gittik. Başka da bir yere gitmedik.”

“Maktulün kapısında hiç zorlama izi yoktu. Yabancı biri yapmış olamaz. Ziynetleri de kayıp. Hem de tam bütün evin temizlendiği bir gün meydana gelen bir cinayet.”

Kadın bir anda panikledi. “Benden mi şüpheleniyorsunuz yoksa?” diye sordu. “Benim bir ilgim yok, ben bir şey yapmadım Amirim, yemin ederim. Leyla Hanım’ı çok severdim ben, neden böyle bir şey yapayım? Doğru söylüyorum, bir daha görmedim ben Leyla Hanım’ı. Ben çıkarken de iyiydi. Yaşıyordu.”

“Bilmiyoruz,” dedi Başkomiser. “Şu anda bu apartmandaki herkes aynı zamanda birer şüpheli. Onun için bizden izinsiz sakın şehir dışına çıkmayın, ortalıktan kaybolmayın.”

“Tabii, nereye gideceğiz zaten,” dedi kapıcı. “Katilin bulunması için yapabileceğimiz bir şey varsa biz de yardımcı olmayı çok isteriz.” 

Karşı dairede oturan hemşirenin mesaide olduğunu öğrendik. Başkomiser buradan çıktıktan sonra mutlaka komşunun da ifadesini almamız gerektiğini söyledi. Ayrıca apartmandakilerin parmak izleriyle DNA için örnek alınması talimatını verdi. Konuştuğumuz kişilerin imzalı ifadeleri de gerektiğinden, hepsini bir arada halletmek adına hemen bir ekip ayarladım.

Başkomiser son bir kez daha daireye bakmak istedi. “Sen bekle burada,” dedi. Beş dakika sonra çıktı. “Şu komşu işini hallettin mi?” diye sordu. Maktulün komşusu Burcu Başkan’dan bahsediyordu. Hastanede görüşmek için kendisinden söz almıştım. Çıktık.

Burcu Başkan, otuz altı yaşında, bekâr, hiç evlenmemiş, sarışın, uzun boylu bir kadındı. Yanına gittiğimizde hemşire odasında çayla sigara içiyordu. Bizi görünce sigarayı bardağın içine atarak söndürdü. Kendimizi tanıttık. Leyla Şeker’in öldüğünü duyduğunda önce inanmadı, sonra olduğu yerde çöktü, ağlamaya başladı. Bekledik. Toparlanması uzun sürdü. İlk defa bizden duyduğu belliydi.

“Ben dün bütün gün yattım. Çalışmıyordum. İzin günümdü. Kendimi iyi hissetmeyince yataktan çıkmadım. Televizyon seyrederek, tembellik ederek geçirdim günümü. Leyla’yı dün hiç görmedim. Ne o bana geldi ne de ben ona gittim.”

Duraksadı. Cümlelerini toparlamaya çalıştı. “İnanmıyorum. Leyla ölmüş olamaz. Şaka olmalı bu. Ne olur şaka olduğunu söyleyin. Hiç gürültü ya da ses de duymadım. Nasıl böyle bir şey olur?”

Yeniden ağlama krizi tuttu. Dolaptan bir tane küçük şişe su çıkardım, masadaki kolonyayı da aldım, yanına oturdum. “Sakin olun,” dedim. “Lütfen su için.” Başını kaldırmadan elimdeki şişeye uzandı, eli titriyordu, elimi çekmeden suyu içirdim. Teşekkür etti. Kolonya uzattım, istemedi.

Başkomisere döndü. “Size yardımcı olabilmeyi çok isterim ama benim bu olayla ilgili bildiğim hiçbir şey yok Amirim.”

“Maktulü ne zamandır, ne kadar tanıyorsunuz?” diye sordu Başkomiser.

“Ben apartmana geçen sene taşındım. Sağ olsun, taşınırken de sonrasında da çok yardımı oldu bana. Sevimli bir kadındı. Bir düşmanı ya da tartıştığı kimse olup olmadığını bilmiyorum. Bazen apartmandakilerden dert yanardı, yöneticinin karısının çok kıskanç olduğunu, zaman zaman buradan taşınmak için yanıp tutuştuğunu söylerdi. Üst komşusunun gündüz vakti bile sürekli gürültü yaptığından şikâyet ederdi bazen de. Gene kimi attı eve şırfıntı kim bilir, derdi. Bunun gibi ıvır zıvır şeyler işte. Kocası Adnan pırlanta gibi bir adamdır. Her istediğini alıp getiriyordu. En yakın arkadaşımı kaybettim diyebilirim. Çok üzgünüm. Ona kim kıymış olabilir, böyle bir caniliği kim yapmış olabilir? Bir insanı boğarak öldürmek akıl alacak iş değil.”

Burcu hemşire ağlamaya devam etti. Çok içten gözyaşı döküyordu. İstemsizce kadını omzuma yasladım, kendini tamamen bıraktı. Teselli edebilmek için ne diyeceğimi bilemedim. Bekledik. Bir süre sonra başını kaldırdı. Aklıma ilk gelen döktüğü onca gözyaşına rağmen hâlâ nasıl bu kadar güzel olduğuydu. Başkomisere baktım, hiçbir duygu belirtisi göstermeden bekliyordu.

“Özür dilerim,” dedi. “Bir anda kendimi kaybettim.”

“Önemli değil,” dedi Başkomiser. Kenardaki peçeteyi uzattı bana. Ben de aldığım peçeteyi Burcu Hanım’a verdim, gözlerini kuruttu.

Başkomisere önemli bir telefon gelince ayağa kalktı, gerisini sen hallet, diye işaret etti bana.

Biraz toparlanınca, “Sigara içsem sorun olur mu?” diye sordu. Cebimdeki paketten çıkardığım sigarayı yakıp uzattım. Masadaki boş çay bardağının altlığını yeniden önüne çekti. Bir sigara da ben yaktım. Elleri titriyordu sigarayı içerken. “Daha iyi misiniz?” diye sordum. Başını salladı. Burada işimiz bitmişti. Çıkarken Burcu Hanım’a teşekkür ettim, kartımı uzattım, bir şey aklına gelirse aramasını söyledim. Elini sıkarken aklımda yine sadece ne kadar güzel bir kadın olduğu ve çok güzel koktuğu vardı. Bir an için oraya gidiş sebebimi tamamen unutmuştum. Başkomiser çoktan gitmişti. Bir taksi çevirdim, yapacak çok işim vardı.

Büroya geldiğimde Başkomiser odasında telefon görüşmesi yapıyordu. Karşısındakine “Bir an önce hallet, seni bekliyorum, çok önemli olmasa böyle bir şey istemem senden,” diyordu. Telefonu kapattıktan sonra bana döndü.

“MOBESE’ler ve market kameraları kapıcıyı doğruluyor. Kargo şubesine uğradım. Maktulün evine giden kuryeyi buldum, eve ne götürdüğünü öğrendim. Kıyafet almış,” dedim.

“Yeğenine ulaşabildin mi?”

Ulaşamadığımı, nöbet tutan memura yeğenin maktulün evine uğraması hâlinde bizi hemen aramalarını tembih ettiğimi söyledim.

Oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı. İki elinin parmaklarını birbirine değdirdi.

“Şimdi elimizdeki verileri bir değerlendirelim,” dedi. Şu ana kadar aldığımız bilgilere göre ne yazık ki hâlâ herkes cinayet şüphelisi olabilir. Kapıcının karısı, ziynet eşyalarını çalmak için böyle bir suç işlemiş olabilir. Zaten dün temizlik günüymüş. Ortalıkta hiçbir iz bulunamamasının sebebi de bu olabilir.

“İkinci olasılık, aradığımız katil apartman yöneticisinin karısı olabilir. Uzak ihtimal gibi gözükse de komşular arasındaki sebebini bilmediğimiz kıskançlık önemli bir faktör.

“Üçüncü olasılık, yeğen. Genç yeğen, bu sene üniversiteye başlamış. Belki yeni girdiği ortamda edindiği kötü alışkanlıklara para yetiştiremediği için en yakınını gözünü kırpmadan öldürmüş olabilir. Ama önce yeğeni bulmamız gerek. Bakalım ne biliyor olayla ilgili.

“Bir de dördüncü şüphelimiz, hemşire tabii. Genç, güzel bir kadın. Maktulün kocası ile gizli bir ilişkisi olabilir. Üstelik hemen karşı dairede oturuyor.”

“Katilin kocası olma ihtimali yok mu sizce Amirim?” diye sordum.

“Neden böyle bir şey yapsın ki?” diye soruma soruyla karşılık verdi.

“Karısı boşanmak istediği için.”

“Haklısın, güçlü bir motivasyon ama sen yokken araştırdım, devriyede gittikleri bölgeler evinin olduğu bölgenin dışında. Yanındaki arkadaşı ile hiç ayrılmamışlar. Devriye dışında da bütün gece bürodaymış. Giriş çıkışlarına baktım.”

“Bilmiyorum,” dedim. “Bana biraz tuhaf geliyor. Yabancı değilse kim girdi eve o zaman?”

“Bunu öğrenmek de bizim işimiz işte,” dedi Başkomiser. “Bize bunun için maaş veriyorlar. Peki…” dedi, sonra. Elindeki kalemle önündeki kâğıdı karalamaya başladı. “Sence katil kim olabilir?”

Kısa da olsa düşünme fırsatım olmuştu bu konuyu.

“Ben katilin yeğen olduğunu düşünüyorum. Ortada yok. Telefonu kapalı. Nerede olduğu meçhul.”

“Haklısın ama bulmadan, sormadan, dinlemeden öğrenemeyeceğiz. Öğrenci sonuçta çocuk. Ortaya çıkacaktır. Neyse…” dedi sonra. “Enseyi karartmak yok. Cenaze işlemlerinden sonra Adnan’la da konuşalım.”

Akşama doğru, maktulün yeğeninin eve uğradığını öğrendik. Hemen çıktık.

Apartmanın önüne geldiğimizde, polis memuru ile oturuyorlardı. Çocuk hem sigara içiyor hem de ağlıyordu.

Başkomiser, polis memuruna vazifesine geri dönmesini söyledikten sonra bankta oturan gencin yanına çöktü.

“Başın sağ olsun delikanlı,” dedi. “Teyzen için üzgünüz. Sana birkaç soru soracağız, cevap verebilecek misin?” diye sordu.

Delikanlı burnunu çekti. Elinin tersiyle gözünü sildi. “Bulun o katili, ne olur, teyzemin kanı yerde kalmasın,” diye ünledi, sesi çatallıydı.

“Bulacağız, emin ol. Sen nerede okuyorsun?”

“İstanbul Üniversitesi’nde okuyorum. Bu sene başladım. Üçüncü girişimdi sınava. İstediğim bölümü kazanınca teyzem de benim kadar sevinmişti. Yurtta kalıyorum ama okul yakın olduğu için mutlaka hemen her gün teyzeme uğrarım. Uğrardım yani. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum tek başıma bu koca şehirde.”

Mustafa yeniden ağlamaya başladı.

“Teyzeni çok mu seviyordun?” diye sordu Başkomiser.

Evet, anlamında başını salladı Mustafa.

“Teyzeni boğarak öldürmüşler. Öğrenmişsindir. Düşmanı var mıydı? Böyle elini kolunu sallaya sallaya girip çıkabilecek senden başka kimse var mıydı daireye?”

Mustafa kendini toparladıktan sonra yeniden konuşmaya başladı. “Bir düşmanı yoktu,” dedi. “Onun ne düşmanı olacak zaten. Sadece eniştemle anlaşamıyorlardı. O da çocukları olmadığı için. Başka bir şey bilmiyorum ben. Dün öğlen uğradım, temizlik vardı, mutfakta karnımı doyurdu teyzem. Sonra da çıktım. Bir daha görmedim. Teyzem altınlarını saklamazdı ki hiç. Altın düşkünü değildi. Bilen birisidir yapan mutlaka ama kim yapmış olabilir aklım almıyor.”

Durdu biraz sonra yeniden konuşmaya başladı. “Yoksa benden mi şüpheleniyorsunuz?” İkimize birden bakıyordu soran gözlerle. “Ben teyzemi çok seviyordum. Ben yapmadım. İnanın.  Neden böyle bir şey yapayım?”

Başkomiser, kolunu çocuğun omzuna attı. “Bizim işimiz katili bulmak delikanlı,” dedi. “Suçsuz insanı suçlayacak değiliz, bunları sormak vazifemiz. Sen neredeydin bu saate kadar peki? Telefonun da kapalı.”

“Bütün gün okuldaydım, bugün önemli iki dersim vardı,” dedi Mustafa. “O yüzden öğlen gelemedim, okuldan çıkınca uğrarım teyzeme diye düşünmüştüm.”

“Peki, akşam neredeydin? Yurtta mıydın? Kaçta geçtin yurda?”

“Akşam, ee-evet, dedi,” çocuk. “Yurttaydım. Erken geçtim. Zaten saat 22.00’den sonra giriş yok.”

Başkomiser, Mustafa’dan cep telefonu numarasını istedi, not ettim. “Ama bir haftadır telefonum yok,” dedi. “Aradığınızda o nedenle ulaşamamışsınızdır, arızalanınca servise verdim, çıkmadı henüz.”

Akşam, Başkomiserin beklediği sonuçlar geldi. Tabakta iki kişinin DNA izlerine rastlanmıştı, biri maktule aitti ancak diğerinin kimliği tespit edilememişti. Kocası o gece nöbette olduğuna göre onun olması olanaksızdı. Çay tabağında ise hiçbir şey çıkmamıştı.

Ön otopsi raporuna göre de maktul, iple boynu kırılarak öldürülmüştü. Parmak izi yoktu.

***

Başkomiser, ertesi gün yurda uğramamı isteyince sabah ilk iş yurda gittim. Kayıtlardan olay günü Mustafa Çetin’in yurda hiç gelmediğini öğrendik. O gece orada kalmamıştı. “Emin misiniz?” diye sordum. Tekrar kontrol ettiler. “Yok,” dediler. “O sabah çıkış kaydı var ama girişi yok.” Oda arkadaşlarından birini çağırdılar, o da gelmediğini onayladı. 

Mustafa’nın kaldığı yurt odası için savcılıktan arama emri çıkardık. Başkomiser aramayı bizzat yönetti. Odada altı kişi kalıyorlardı. İçeride ayak ve ter kokusunun karışımı ağır bir koku vardı. Aramalarda herhangi bir sonuç elde edemedik.

Mustafa Çetin’i cinayetten ve hırsızlıktan gözaltına aldık. Sorgusunda ısrarla kendisinin böyle bir şey yapmadığını iddia etti. Ama o gece nerede kaldığına ilişkin bir cevap veremedi. Eveleyip geveledi sadece. Cep telefonu olmadığından olay gününe ilişkin sinyal bilgilerine ulaşamadık.

Mustafa’dan alınan kan ve idrar örneklerinde kanında uyuşturucu maddeye rastlandı. Uyuşturucu madde etkisi altında böyle bir suçu işlediğine, bu sebeple hatırlamadığına kanaat getirdi savcılık.

Sonuç olarak savcılık tarafından mevcutlu olarak sevk edilen Mustafa Çetin’in sorgu hâkimliğince tutuklanmasına karar verildi. 

Maktul, Adli Tıp’taki işlemlerinin tamamlanmasından sonra defnedildi. Biz de katıldık. Küçük bir kalabalık nezaretinde toprağa verildi.

Cinayet silahı bulunamadı. Adnan’la cenazeden sonra yaptığımız görüşmede teyze ile yeğen arasında para yüzünden sık sık tartışmalar çıktığını, daha önce de Mustafa’nın teyzesinin üzerine yürüdüğünü karısının söylediğini öğrendik. Mustafa’nın okulda kötü alışkanlıklar edinmiş olabileceğini söyledi. İyiden iyiye insan sarrafı oldum diye boşuna demiyordum. Adnan’ın anlattıkları da beni doğruluyordu. Her ne kadar Başkomiser şüpheleri bulunduğunu söylese de gerçek apaçık ortadaydı.

Katilin yakalandığını ve tutuklandığını haber vermek için Burcu Hanım’a uğradım. Aslında onu yeniden görebilmek için yanıp tutuşuyordum. Elimde de artık geçerli bir bahanem vardı. Birlikte yemek yedik. Haberi duyunca çok sevindi. Ama kim olduğunu öğrenince çok şaşırdı.

“Bana da bir şey yapabilirdi,” diyerek korkusunu dile getirdi.

Eline uzanıp tuttum, “Korkmayın,” dedim. “Ben sizi korurum.”

“Teşekkür ederim,” dedi. “Çok iyisiniz.”

Bütün cesaretimi toplayarak “Siz de çok güzelsiniz,” dedim. Utandı.

Masanın üzerindeki telefonu yemek sırasında çalmaya başlayınca ekrana bakıp sessize aldı, yerine bıraktı. “Önemliyse açsaydınız,” dedim.

“Yok,” diyerek başını salladı. “Önemli biri değil.”

Ama arayan her kimse ısrarcıydı. Yemek boyunca telefonun ışığı sürekli yandı.

Göz ucuyla ikide bir saatini de kontrol ettiğini görünce “İsterseniz kalkalım,” dedim. Yemek faslı bitmiş, sohbet ediyorduk zaten.

“İyi olur, hemen gelirim diye çıkmıştım,” dedi.

“Bu yemeği tekrarlayalım mı?” diye sordum.

“Olur,” dedi. “En kısa zamanda tekrarlarız, çok isterim. Ben sana müsait olduğumda haber veririm. Ama bu defa sen benim davetlim olacaksın.”

Kabul ettim. Yemeğin sonunda da olsa sizli bizli konuşmayı bırakmıştık.

Kalktık. Galiba âşık oluyordum. Belki de çoktan olmuştum.

Burcu’yu hastaneye bırakmış çıkarken giriş kapısına doğru hızlı adımlarla ilerleyen tanıdık bir sima gördüm. Adnan. Sinirli bir hâli vardı sanki. Belki de bana öyle geldi. Üzgün de olabilirdi. Sonuçta karısını kaybetmişti, kolay bir travma değil, diye düşündüm. Ben çıkarken diğer kapıdan o girdi. Beni fark etmedi. Özel olarak baş sağlığı dilemek için dönsem diye aklımdan geçse de şu anda yersiz kaçabileceği endişesiyle vazgeçtim.

Büroya geçtiğimde Başkomiser yine telefonda harıl harıl biriyle konuşuyordu. Eliyle oturmamı işaret etti. Cenaze kaldırılmış, katil yakalanmış, dosya kapanmıştı. Ama cümle aralarından karşısındaki kişi ile aynı olayla ilgili konuştuğunu anlayabiliyordum. Niye eşeliyor ısrarla, diye merak ettim. Konuşma bitince bana döndü.

“Tam ben de seni arayacaktım,” dedi.

“Yemekteydim,” dedim.

“Desene unutmuşsun,” dedi. “Aklıma da gelmedi değil.”

Boş boş baktım.

“Bugün birlikte yiyecektik yemeği,” dedi kollarını iki yana açarak.

Elimi alnıma götürdüm. “Kahretsin, aklımdan tamamen çıkmış Amirim. Yarın telafi edelim,” dedim. “Ben ısmarlayacağım, itiraz kabul etmiyorum.”

Gülümsedi. “Pek keyiflisin, yemekte yalnız değildin anlaşılan,” dedi.

“Hayır,” dedim. “Yanımda bir bayan arkadaşım vardı. Burcu hemşire. Siz de tanıyorsunuz. Katilin yakalandığını haber vermek istedim.”

Hem daha fazla soru sormaması hem de konuyu benim dışıma taşımak için “Siz ne yapıyordunuz Amirim?” dedim. “Telefondaki kimdi?”

“Ha,” dedi. “Telefon. Biliyorsun çabuk verilen kararlar benim için her zaman sıkıntıdır.” Arkasına yaslanıp devam etti. “Mustafa’nın bizden bir şeyler gizlediğini düşünüyorum. Ama bence kesinlikle cinayetle alakalı değil.”

“İlahi Amirim,” dedim. “Bebek yüzlü katiller hep vardı. Biliyorsunuz. Hep de olacak.”

“Öyle tabii,” dedi. “Ama galiba gizlediği sırrı keşfettim. Yanılmıyorsam bir saate kadar burada olur.”

Merakımı fark etti. “Adnan’la da konuştum bugün yine. Ona da anlattım şüphelerimi ama o da senin gibi düşünüyor,” dedi.

“Burada mıydı Adnan?” diye sordum.

“Yok, telefonda görüştük,” dedi.

“Yarım saat kadar önce ben de gördüm Adnan’ı,” dedim. “Burcu hemşireyi hastaneye bıraktıktan sonra ben çıkarken o diğer kapıdan giriyordu. Telaşı var gibiydi ama sinirli miydi üzgün müydü anlayamadım.”

“Ben bugün telefonda konuşurken oldukça sakindi,” dedi. “Hatta fazla sakin geldi bana.”

Başkomiser bir süre sessiz kaldı. Ardından, ayağa kalktı. “Adnan ne için gitmiş hastaneye acaba? Bir öğren de haber ver bana,” dedi. Odadan çıktı.

Öğrenmem beş dakikamı almamıştı. Kayıtlarda Adnan Şeker isimli bir kayıt yoktu. Yatan hasta ziyaretine gitme ihtimaline karşı Şeker soyadlı yatan hastaları da kontrol ettirdim. Yoktu.

Beklerken Başkomiser geldi. “Şu gizli sır bir gelsin. Ardından birlikte hastaneye gidelim. Kamera kayıtlarına bir bakalım. Karısını daha dün toprağa verdi, yas tutmak yerine hastanelerde ne işi varmış. Sorumluluk bölgesinde de değil üstelik.”

Yarım saat sonra gizli sır kapıda göründü. Anlattıklarıyla şaşkınlığımı gizleyemedim.

“Beni aradığınızı duyunca hemen geldim Komiserim,” dedi. “Kim olduğumu öğrenmişsiniz sanırım. Adım Asım Kurtulmuş. Tekstil işi ile uğraşıyorum. Mustafa’yı tanıyorum, evet. Olayı duyunca kulaklarıma inanamadım, zaten iki gündür de ulaşamıyordum Mustafa’ya. Emin olun, Mustafa öyle bir caniliği istese de yapamaz, çok nahif biridir. O akşam da birlikteydik. Benim rezidansımda ikimiz baş başa küçük bir parti yapmıştık. Kanında çıktığını söylediğiniz madde de o küçük kutlamamızdan kalmadır. Size konuşmamasının sebebi deşifre olmamızı istemediği içindir mutlaka. Mustafa’yla üç aydır sevgiliyiz.”

Kamera kayıtları şahsın ifadesini doğrulayınca Başkomiser savcıyla görüşerek dosyanın yeniden açılmasını sağladı. Mustafa serbest kaldı.

“Amirim,” dedim. “Böyle bir şahsın varlığını nasıl öğrendiniz?”

“Dün cenaze sırasında hemen yanımda genç bir delikanlı vardı ya hani.”

“Evet,” dedim.

“Yurttaki oda arkadaşlarından en yakını oymuş Mustafa’ya. Mustafa katil olamaz, dedi bana. Sonra çıkardı, bir cep telefonu verdi. Aslında yurtta arama yaptığımız gün verecekmiş ama korkmuş, susmuş. Yani Mustafa bize kısmen yalan söylemiş. Telefonunun serviste olduğu doğru ama ikinci bir telefonu ve ikinci bir hattı varmış. Bunu da ona sevgilisi yani Asım Kurtulmuş almış. Bizim bilgi işlemciler dün gece epey uğraştılar. Telefonun içine girdiler, böylece gizli sırra ulaştık.”

Bu arada yeni gelişmeler olunca Adnan aklımızdan çıkmıştı. Kamera kayıtlarını incelemek için hastaneye gittik. CCTV odasındaki kameraların benim hastaneden ayrıldığım saatle bir saat sonrasındaki aralığını inceledik. Ve bingo. Aradığımızı bulduk. Hem de birden çok kamerada karşımıza çıkıyordu. Yalnız değildi. Görüştüğü kişiyle tartıştığı, sinirli hâli belli oluyordu. Hepsinin kopyasını çıkardık.

Daha önce çıkarılan ancak katil zanlısı olarak Mustafa tutuklanınca dosyada işlevsiz kalan Adnan’ın son bir aya ilişkin yaptığı bütün telefon görüşmelerinin dokümanını elden geçirmeye karar verdik. Kayıtlarda dikkatimizi çeken numaraları not ettik. Eşiyle yaptığı görüşmeler dışında dikkati çeken diğer numara da Adnan Şeker’e aitti. Soruşturmanın ilk başında dikkat etmediğimiz bu ayrıntı şimdi büyük önem kazanmıştı.

Söz konusu numaranın kim tarafından kullanıldığına ilişkin araştırma ve sinyal tespiti talep ettik. Numaranın herhangi bir telefonda kullanılmadığını, sinyal tespitinin mümkün olmadığını öğrendik. Ama katil bir yerde hata yapmıştı. Müşteri temsilcisi ile yaptığı görüşmeler kayıt altındaydı ve ses tonundan kim olduğunu öğrenmiştik.

***

Sorgu odasındaydık. Karşımızda oturuyordu. Çok şıktı. Üzerinde dar bir büstiyer, altında mini bir etek vardı. Makyajı, kıyafeti, oturuşu, bütün güzelliğiyle ben buradayım, diyordu.

Masadaki suyun kapağını açıp bir yudum aldıktan sonra “Dün Adnan’la görüştün mü?” diye sordu Başkomiser.

“Hayır, görüşmedim,” dedi. “Görüşmem mi gerekiyordu?”

Başkomiser cevap vermeden bekledi.

Boşuna getirdiniz beni buraya, diyen bir gülüş vardı Burcu’nun yüzünde. Gözleriyle siz ne yapmaya çalışıyorsunuz, dercesine bana baktı. Son olanlardan sonra ben de afallamış durumdaydım. Şaşkındım.

“Pekâlâ,” dedi Başkomiser. “İtiraf etmeyeceksin yani.”

“Neyi itiraf etmemi istiyorsunuz?” diye sordu. “Katil yakalandı, tutuklandı. Dosya da kapandı öğrendiğime göre. Tatmin olmadınız mı? Benden ne istiyorsunuz, beni neden buraya getirdiniz? Avukat istiyorum. Konuşmayacağım.” Bana döndü. “Komiser, neler oluyor söyler misin?”

“Oyun oynamak istiyorsun öyle mi? Ama oyun için harcayacak vaktim yok,” dedi Başkomiser. “Bak bakalım şunlara.”

Dosyayı incelemeye başladı. Böyle bir şeye hazır olmadığı açıktı. Duruşu değişti, gülümsemesi suratından yavaş yavaş silindi. Kadın içerisinde HTS kayıtları, kamera görüntüleri de bulunan dosyayı incelerken Başkomiser öldürücü darbeyi vurdu.

“Senin de gördüğün gibi Adnan’la gönül ilişkiniz olduğunu biliyoruz. Susmaya devam edecek misin?” diye sordu.

Gardının düştüğü, pes ettiği suratından belliydi. Az önceki kendinden emin hâlinden eser kalmamıştı. Ama ilk konuştuğumuzdaki sulu göz hâli de yoktu. Sadece şaşkınlık vardı. Yakalanmayacağını düşünüyordu belli ki.

“Tamam,” dedi. “Konuşacağım.”

“Güzel. Adnan hastaneye neden gelmişti? Onunla başlayalım mı?”

“Yemekteydim.”

“Biliyorum.”

Başını kaldırıp bana baktı. Bir tepki vermedim.

“Yemek sırasında sürekli özel numaradan aradı. Bana ulaşamayınca hastaneye gelmeye karar vermiş. Olay gününden bu yana arkadaşımda kalıyordum. Eşi iş için şehir dışına gittiğinde dönene kadar onda kalırım genelde. Senin yaptığını biliyorum, dedi. Neden dikkat çekecek şeyler yapıyorsun, evinde kalsana, şüpheyi üstüne çekiyorsun, diye çıkıştı. Dün gece kapımı çalmış, açan olmayınca evde olmadığımı anlamış. Gece de çok aradı ama arkadaşımın yanında olduğum için cevap veremedim. Bir de telefonda ne diyeceğimi bilemedim. Olaydan sonra ilk kez hastaneye geldiğinde konuştuk işte.”

“Bilmeden hatayı kendisi yaptı,” dedi Başkomiser.

Başını salladı Burcu.

“Leyla Şeker’i neden öldürdün?”

“İki senedir ilişkimiz vardı. Bana ayırdığı kısacık zaman dilimlerinden usanmıştım. Bir sene önce Adnan’ın oturduğu dairenin karşısı boşalınca orayı kiralayıp yerleştim. Karısıyla tanışıp arkadaş olmam uzun sürmedi. Zor da olmadı. Ama Adnan’ın akşam eve uğramadan ya da sabah evden çıktıktan sonra bana ayırdığı yarım saatlik, bir saatlik süreler beni bir süre sonra mutlu etmemeye başlamıştı. Ben boşan artık dedikçe beni zamanı değil, bekle biraz diyerek sürekli atlatıyordu. Ben de yöntem değiştirdim, karısını Adnan’a karşı doldurmaya başladım. Adnan’ın karısını çalıştırmaması, gittiği yerlere karısını götürmemesi, evden dışarı çıkmasına izin vermeyişine ben de ekledim bir şeyler. Kendi adıma başarmıştım da. Leyla boşanmaya karar vermişti ama Adnan’ın buna yanaşmadığını söylüyordu. Bekledim. Adnan pes eder, tamam der diye ama olmadı. Bana yapacak başka bir seçenek bırakmamıştı. Akşam altıdan sonra fırından yeni çıkardığım pasta ile kapısını çaldım, beni görünce çok sevindi. Saftı, iyi niyetliydi. Kocasıyla ilişkimizden hiç şüphelenmeyecek kadar hem de. Oturduk, çay içtik, pasta yedik. Saat ona geliyordu. Bugün temizlik vardı, Esma’ya da yardım ettim, yoruldum galiba, ben biraz uzansam sana ayıp olur mu, diye sordu. Televizyon seyrediyorduk. Kanepeye uzanmıştı, gözlerinin kapandığını görünce cebimdeki hastane eldivenini çıkardım. Duvarda gördüğüm, süs olarak kullandıkları halat ipini aldım, onunla uykusunda boğdum. Hiç direnemedi bile. Ortalığı hırsızlık süsü vermek için dağıttım, ziynet eşyalarını aldım, sessizce çıktım. Ziynetlerle ipi apartman boşluğuna attım.”

“Adnan senin yaptığını biliyor muydu?”

Usulca başını salladı.

Tam, rüyalarımın kadınıyla tanıştım sonunda, derken aslında acımasız bir katil olduğunu öğrenmiştim. Benim için ne büyük bir hayal kırıklığıydı. Sorgusunu yapana kadar hâlâ içimde ufak da olsa bir ümit vardı. Önüne koyduğumuz her delili aksi kanıtlarla çürüteceğine emindim nedense. Bütün delillere rağmen, kendisi itiraf edene kadar aradığımız katilin Burcu olduğuna kafam yatmıyordu. Âşık olduğum için konduramıyordum belki de. Suçluluğu kanıtlanana kadar herkes masumdur karinesine ilk defa bu kadar inanmıştım. Başkomisere bütün bunları belli etmemeye çalıştım. Aşkımı kalbime gömüp unutmaya karar verdim.

Dışarı çıktığımızda, “Hastanede ilk görüştüğümüz günü hatırlıyor musun?” diye sordu Başkomiser.

Evet, anlamında başımı salladım.

“Burcu Başkan’la konuşmaya gittiğimizde cinayeti ona biz haber vermiştik ama olayın nasıl olduğunu söylememiştik. Ne dediğini hatırla.”

Dikkat etmemiştim çünkü o sırada güzelliğiyle beni büyülemişti. Düşünüyor gibi yaptım.

“Bir insanı boğarak öldürmek akıl alacak iş değil, demişti,” diye devam etti Başkomiser.

Odasının kapısında durdu, eliyle sırtıma vurdu.

“Unutursun merak etme,” dedi.

Yüzüne şaşkın baktım. Başka tek kelime etmeden odasına girdi, kapısını kapattı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ