YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

KIRMIZI DEFTER

Diğer Yazılar

-I-

Kayıp

Ben, Cinayet Büro Başkomiseri Rıfat Alagöz. Otuz yıllık meslek hayatım boyunca öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu olmuştur: Bir insanın kaybolması, ölmesinden daha tehlikelidir.

Ölüler konuşmaz biliyorum… Ama deliller konuşur ve katili ele verir. Kayıplarsa her an konuşur; hem de herkesin zihninde. Sonuçta ortaya öyle bir gürültü çıkar ki işin içinden çıkamazsınız.

Antalya’nın küçük bir ilçesinde görev yaptığım yıllarda yaşadığım bir olayı anlatacağım. Siz de bu sözlerime hak vereceksiniz.

İlçe küçük, insanlar birbirini tanır. Böyle yerlerde suç işlemek zordur; çünkü herkes birbirinin hikâyesinin parçasıdır.

Bir sabah, masama bırakılan dosyayı açtığımda dikkatimi ilk çeken şey bir fotoğraftı. Orta yaşlarda bir kadın… Gözlerinde garip bir dinginlik… Altında bir not vardı:

Adı: Necla Yalın

Meslek: Edebiyat Öğretmeni

Durum: Kayıp (3 gün)

Üç gün… Bir insanın hayatından durup dururken üç gün eksildiğinde, geriye sadece kötü ihtimaller kalır.

Ben bunları düşünürken yardımcım Tolga içeri girdi.

“Yeni vaka mı amirim?” diye sordu.

“Bir öğretmen kayıp,” dedim, “Üç gündür ortada yokmuş.”

Tolga dudak büktü.

“Kaçma ihtimali yok mu?”

“Olabilir,” dedim, “Ama öğretmenler genelde kaçmaz, Tolga. Dayanırlar…”

Dosyayı koltuğumun altına sıkıştırdım “Gidiyoruz,” dedim bu kez.

***

Necla Yalın’ın evi eski apartmanlardan birindeydi. Girişteki merdivenler yılların yükünü ve kirini taşıyordu. En azından kirini gitsin diye yıkanmıştı, etraf çamaşır suyu kokuyordu. Kirletmekten utanarak daire kapısına geldik.

Kapıyı çaldık, açan olmadı. Çilingir marifetiyle açtırdık kapıyı.

 Ev çok düzenliydi. Fazla düzenli…

“Bir insanın evi bu kadar düzgünse ya çok disiplinlidir ya da bir şey saklıyordur,” diye düşündüm ister istemez.

Salon sade döşenmişti. Kitaplık, duvarlardan birinin tümünü kaplıyordu. Edebiyat kitapları, romanlar, eski baskılar…

Tolga kitaplara göz attı.

“Okuyan biriymiş,” dedi.

“Yani, kadın edebiyat öğretmeniymiş,” dedim.

“Okumayan çok öğretmen tanıdım amirim,” dedi Tolga.

O kadar çok öğretmeni nereden tanıyor olabileceğini düşünürken masanın üzerindeki kırmızı, sert karton kapaklı defter dikkatimi çekti. İlk sayfada koyu harflerle yazılmış tek bir cümle vardı:

“Herkesin bir hikâyesi vardır. Bazıları yazılmamalıdır.”

 Tolga “Günlük mü?” diye sordu.

“Değil, bu başka bir şeye benziyor.”

Sayfaları çevirdim.

İsimler vardı.

Altlarında kısa notlar…

Sanki… Başka insanların hayatlarına dair küçük notlardı bunlar.

Dikkatimi çeken ilk ismi ve notu okudum.

Murat K. – “Karısını aldatıyor. Ama en büyük korkusu yalnız kalmak.”

Diğer isim Zehra A. – “Her gün ağlıyor. Kimse bilmiyor.”

Defterde daha çok isim vardı. Ben dikkatimi çeken, karanlık ve şüpheli bir tarafı olanlarla ilgileniyordum.

Üçüncü isim; Ahmet U. – “Birine zarar verdi, kendine bile itiraf edemiyor.”

Dördüncüsü Cem S. – “En karanlık o… Polislerden saklanıyor.”

Defteri şaşkınlıkla kapattım.

Bu, bir günlük değildi. Bu… Başka insanlar hakkında bir gözlem defteriydi.

“Öğrencilerini mi yazmış?” diye sordu Tolga.

“Hayır,” dedim, “Bu insanlar öğrenci olamaz gibi geldi bana. Kadının mesleğinden bağımsız olarak yaptığı şeyler bunlar. İnsanları gözetliyor ve sırlarını yakalıyormuş.”

“Nasıl yani?”

“Okuduklarımdan bunu anladım. Buradaki her isimle görüşmemiz lazım. Bunlardan biri muhakkak Necla Hanım’ın nerede olduğunu biliyordur.”

Tolga sustu.

Aslında ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Bu defter tehlikeliydi.

-II-

İsimler

Önce komşularla konuştuk.

Alt katta oturan yaşlı kadın “Necla Hanım, sessiz bir kadındı,” dedi.

“Son zamanlarda farklı bir şey dikkatinizi çekti mi?”

Kadın düşündü. “Geçen hafta bir adam geldi,” dedi.

“Nasıl bir adam?”

“Sinirliydi. Kapıyı çaldı, bağırdı, çağırdı biraz. Sonra gitti.”

“Ne dediğini duydunuz mu?”

“Bir defter mi ne varmış. Onu istiyordu.”

“Adamı görseniz tanır mısınız?”

“Evet, tanıyabilirim belki… Kapım açıktı, adamı göz ucuyla gördüm.”

“Tarif eder misiniz? Nasıl biriydi?”

“Keldi, kafasının iki yanında dökülmeden kalan sarı saçları vardı. Bıyıklıydı. Orta boyluydu.  Eski bir mont giymişti, bordo renk… Güneşten rengi atmıştı.”

Tolga’yla göz göze geldik. Bu adam kırmızı defterdekilerden biri olmalıydı.

Listedeki -kadın da olsa- kimseyi atlamadan bulmaya çalıştık. Şüphelimiz bir erkekti ama kadın bir tanık elbette bizi ona götürebilirdi.

İlk isim: Murat K.

Akşam olmadan adamı bulduk. Sarışın değildi, kara kuru bir herifti. Tarife uymuyordu ama “belli olmaz” diye düşündüm; belki o kaçırmıştı kadını ve bir yerde tutuyordu ya da öldürmüştü. Nedense bütün senaryolarımda da Necla Yalın ölüydü. Sağ salim bulacağımız hiç hesabımda yoktu.

Murat’la bir kafede buluştuk. “Necla Yalın’ı tanıyor musunuz?” diye sordum.

Yüzü değişti bir anda “Hayır,” dedi.

“Emin misiniz?”

“Evet.”

Defteri açıp ismini gösterdim.

Adamın elleri titremeye başladı. “Bu… Nerden çıktı?”

“Soruları ben sorarım.”

Adam sustu. Sonra fısıldayarak konuştu.

“O kadın,” dedi, “Beni takip ediyordu.”

Murat’ın bundan sonra anlattıkları ilginçti ve Necla Yalın’ın durumu hakkında özetleyici bilgiler içeriyordu.

“Her yerdeydi,” dedi kadın için, “Markette, sokakta, hatta iş yerimin önünde.”

“Neden?” diye sordum.

“Bilmiyorum.”

“Hiç konuşmadınız mı?”

“Konuştum elbette,” dedi Murat, “Bana dedi ki: ‘Seni tanıyorum.’”

“Ne demek istiyordu sizce?”

“Bilmiyorum ama… Hakkımda çok şey bildiği kesin.”

“Karınızı aldattığınız doğru mu?”

“Bu sizi ilgilendirmez.”

“Doğru, olarak alıyorum bu cevabı. Peki, Necla Hanım bunu nerden biliyordu?”

“Bir bilsem… Sürekli peşimdeymiş demek ki.”

Murat’ın bakışları sakindi. Yalan söylediğini düşünmedim. Karısını aldattığını bildiği için birini kaçıracak bir tip gibi görünmedi gözüme. Yine de bilemezdik tabii… İşyeri adresi elimizde vardı zaten. İlçenin tek noterinde memur olarak çalışıyordu. Şüphelendiğimiz bir durum olursa hemen aldırırdık merkeze. Adamı kafede bırakıp kalktık.

***

İkinci ismi arayıp bulduk bundan sonra.

Zehra A…

Evine gittik. Kapıyı açtığında şişmiş gözlerini gördük. Belli ki ağlamıştı. Necla Hanım haklı olmalıydı.

“Necla Yalın’ı tanıyor musunuz?” diye sordum.

“Tanıyorum.”

“Nerden?”

“Okuldan…”

“Aynı okulda mı çalışıyorsunuz?”

“Evet, Necla Hoca’nın okulunda temizlik görevlisiyim ben.”

Kadına, defterde hakkında yazılanları sordum.

“Neden ağladığınızı sorabilir miyim?”

“Necla Hoca… O biliyordu.”

“Ondan ölmüş gibi bahsettiniz.”

“Ne? Ölmüş mü? Neden?”

“Hayır, siz öyle bahsettiniz.”

“Necla Hoca biliyor, başkasının bilmesine gerek yok demek istedim.”

“Anlıyorum. Evli misiniz?”

“Evet, evliyim…” dedi kadın ve tekrar ağlamaya başladı.

“Ağlamanızın nedeni kocanız olmasın?”

“Konuşmak istemiyorum.”

“Peki, aradığımız zaman size ulaşabilelim. Telefonunuz açık olsun.”

***

Tablo yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı. Necla Yalın, insanları gözlemliyor, onların sırlarını öğreniyor, sonra yüzlerine vuruyordu.

Bu neydi? Saplantı mı?

Tolga, “Kadın tehlikeli bir tipmiş,” dedi.

“Evet,” dedim, “Ve sanırım biri bunu fark etmiş.”

Sonra defterdeki üçüncü isme gittik.

Ahmet U. – Birine zarar verdi…

Adamı evinde bulduk. Altı aydır işsiz olduğunu söyledi. Karısı çalışıyormuş, evlere temizliğe falan gidiyormuş. Necla Yalın’ın evine de… Oradan tanıyorlarmış Necla Hanım’ı.

“İşsiz kaldığım günlerde karımla çok tartıştık.”

“Ne oldu sonunda peki?”

“Ne olacak? Bir gün hafifçe vurdum bizimkine, eti çok nazik, hemen morarmış. O haliyle temizliğe gidince hoca görmüş bunu.”

“Size bir şey dedi mi bundan sonra?”

“Kapıya kadar geldi. Demediğini bırakmadı. Karım girdi araya, yoksa elimde kalacaktı.”

“Siz hep böyle mi çözersiniz işleri?”

“Hayır, amirim ama…”

“Tolga arkadaşı merkeze alalım.”

Evet, Ahmet’i merkeze aldırdım. Çok bariz bir şekilde suça, insan kaçırmaya hatta öldürmeye meyilli bir tipti. Fakat aklımın bir köşesinde de bir şey vardı: suçlular hiçbir zaman bu kadar net göstermezdi kendini.

Mecbur dördüncü isme doğru hareketlendik.

Cem S…

‘En karanlık’ olarak nitelendirilen adam… Polislerden saklanan…

Galerisi vardı adamın. Hemen öyle galeri deyince bir şey anlamayın. Eski model doğanlar, şahinler, hacı muratlar satıyordu adam. Dükkânın bir köşesinde de modifiye işiyle uğraşıyor, ses sistemi falan takıyordu arabalara.

Kendi ofisi vardı ama herifin. İçeri buyur etti bizi. Kel ve sarışın değildi. Necla Hanım’ın evine gelip defteri isteyen o adamla bir türlü karşılaşamıyorduk.

İki sandalyeye kurulduk. Masa ve kendi koltuğundan başka bir mobilya yoktu zaten ofiste.

Kadının yazdıklarını gösterdim ona da.

“Hoca, komşumuz olur bizim,” dedi Cem.

“Neden öyle karanlık falan yazmış sizin için.”

“Ya amirim, bu edebiyat öğretmeni biliyorsunuz. Ben de ezelden beri polisiye edebiyat meraklısıyım. Kendi çapımda öykülerim var. Biraz karanlık tabii… Ne düşündüyse artık hocam?”

“Bu kadar basit yani…”

“Nasıl edebiyatçı olmuş ben de anlamadım. ‘Sen bunları hayal edebiliyorsan yaparsın da…’ demişti bana bir seferinde.”

“Yapmaz mısınız?”

“Ya amirim ne alakası var? Allah’ınızı severseniz…”

“Polislerden saklanıyor, demiş sizin için. Buna ne diyeceksiniz?”

“Yok, öyle bir şey amirim, neden saklanayım ben. Kendi kuruntuları hoca hanımın…”

Cem’in GBT’sine çoktan baktırmıştım. Temiz görünüyordu adam. Fakat neden Necla Hanım öyle yazmıştı? Cem ne kadar inkâr etse de aklımın bir köşesinde kaldı bu. Merkezde karısına şiddet uygulayan Ahmet U. bekliyordu bizi.

Karısını sevdiğini, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden kavga ettiklerini, yaptığının anlık bir şey olduğunu söyledi. Üç gün önce ilçede olmadığını da ispatlamaya çalıştı. Güya şehir merkezinde bir yere iş görüşmesi için gitmişti. Verdiği telefonu aradık hemen. Sanayide bir dükkânındı aradığımız numara. Karşımıza çıkan usta, Ahmet’in gerçekten de görüşmeye geldiğini söyledi.   

Sorgudan yeni çıkmıştık ki bir görgü şahidinin bizi beklediğini söylediler.

“İşte bu,” dedim o anda, “Olay çözülecek herhalde…”

Bir anda aklım Ahmet’ten, Murat’tan ve Cem’den başka bir şüpheli olma ihtimaline gitti. Bu iyiye işaretti.

-III-

Görünmeyen Bağlar

Bizi bekleyen görgü şahidi Necla Hanım’ın komşusu olan yaşlı kadındı.

Nefes nefese kalmıştı.

“Evladım,” dedi, “O gün gelen adamı daha önce de gördüğümü hatırladım. Kapıda bağırıp çağıran o sarışın, kel adam… Onu dün mahalledeki bakkalın önünde de görmüştüm. Zehra’yla konuşuyordu, şu Necla’nın okulundaki hademe kız…”

“Siz nerden tanıyorsunuz onu?”

“Birkaç sefer temizliğe geldi bana. Okuldaki işi de ben ayarladım zaten ona. Necla Hanım’a rica ettim…”

Tolga’yla bakıştık.

Zehra’nın o şişmiş gözleri, kocasından bahsederken boşalan gözyaşları geldi aklıma.

“Tolga,” dedim en sonunda. “Zehra’nın kocasını hiç gördük mü?”

“Hayır, amirim, sadece Ahmet’i aldık sorguya.”

“Hemen Zehra’nın kocasının kimlik bilgilerine bak,” dedim Tolga’ya.

Bu arada ben de yaşlı kadını evine yolladım.

Tolga birkaç dakika sonra geldi.

“Amirim, Zehra’nın kocası Refik A… Eski bir gardiyanmış. Üç yıl önce görevi kötüye kullanmaktan ihraç edilmiş. Ve amirim… Fiziksel tarifi komşunun verdiği eşkale tam uyuyor. Sarışın ve kel…”

-IV-

Gizli Sayfa

Olay yerini, yani Necla Hanım’ın evini tekrar incelemeye karar verdik. O kırmızı defterde bir gariplik vardı. İlk sayfadaki “bazı anılar yazılmamalıdır” cümlesini tekrar okudum. Eğer Necla Hanım iyi bir gözlemciyse sadece gördüklerini yazmazdı. Gördüklerinin arkasındaki gizli bağları da kurgular ve yazardı.

Defteri havaya kaldırıp ışığa tuttum. Sayfanın biri dışarı doğru çıkıntı yapıyordu. Hemen o sayfayı açtım.

“44 numaralı dolap, anlatılmaz… Zehra için…  Daha fazla ağlamasın diye…” yazıyordu.

“Nasıl görmedim bu sayfayı,” diye hayıflandım kendi kendime.

Hemen okula gittim. 

44 numaralı dolap hakikaten Necla Hanım’a aitti.

Dolapta kitaplar, defterler, yazılı kâğıtları ve bir sürü kırtasiye malzemesi vardı.

Ne arayacağımı bilmiyordum. Kitapları karıştırmaya başladım çaresizce. Sonunda bir fotoğraf buldum.

Fotoğrafta Zehra ve kocası Refik vardı. Arka plânda bir çöp konteynerinin yanına bırakılmış bir paketi alıyordu Refik. O rengi atmış bordo mont üzerindeydi.

Biraz düşününce taşlar yerine oturdu. Refik muhtemelen oradan bir uyuşturucu paketini alıyordu. Okulda ve okulun çevresinde satıyor olmalıydı bunu. İşte Necla Hanım bu tehlikeli bilgiye tesadüfen ulaşmış ve fotoğraflamıştı.

Zehra da bu yüzden sürekli ağlıyor olmalıydı. Kocasının bulaştığı işlerin ağırlığından ve endişeden… Necla Hanım’ın onları ele verebileceğinden kaygılanıyor olmalıydı.

Zehra’yı sorguya aldık hemen.

“Necla Abla aile içi ilişkilerimize çok karışıyordu…”

“Uyuşturucu satmak mı aile içi ilişki?”

“Siz, ama siz… Gördünüz değil mi?”

“Fotoğrafı kastediyorsan, evet…”

“Aslında iyi adamdır Refik, satmazdı da işsiz kalınca…”

“Bu mu yani bahanesi? İşsizlik… Sen kocan nerde onu söyle!”

“Yayladaki evdedir. Bademağacı’nda…”

Bademağacı… Bize seksen kilometre, şehir merkezine kırk kilometre uzaklıktaydı. Hemen bir ekip ayarladım. Refik orada saklanıyorsa, Necla Hanım’ı da yanında götürmüş olmalıydı.

Biz gidesiye kadar sağanak bir yağış başladı. Sicim gibi yağan bir yağmurun altında Bademağacı’na girdik. Refik’in abisinin evi vardı burada. Muhtemelen orada saklanıyordu. Hemen bulduk.

“İstemeden oldu,” dedi Refik, “Kadın durmadı, peşimi bırakmadı…”

“Ne oldu istemeden?” diye sordum. Necla Hanım’ın öldüğüne neredeyse emindim.

“Buraya getirdim onu, biraz gözünü korkutmak için, ama lanet karının çenesi hiç durmadı.”

“Sen ne yaptın?”

“Sinirle yapıştım boğazına…”

“Nerde şimdi?

“Bahçede, ağacın altında…”

Yaşlı bir portakal ağacından bahsediyordu Refik. Hemen altını kazdık. Necla Hanım’ın cansız bedenine ulaştık. Bir şilteye sarılıp gömülmüştü.

Cesedin üzerinde incelemeler yapıldı sonra, Refik’in parmak izleri ve DNA’sının yanında başka bir DNA daha saptandı.

Bunu sorduk Refik’e.

“Tek başına yaptığına emin misin bu işi?”

“Hayır, başlangıçta tek başıma değildim.”

“Kim vardı yanında?”

“Ahmet,” dedi Refik, “Karısını dövdü diye üzerine gitmiş bu Necla.”

“Onu biliyoruz… Ahmet’in nasıl bir parmağı var bu işte?”

“Beni buldu bir gün. Bu kadına bir ders vermek istediğini söyledi. Beraber buraya getirdik hocayı. Fakat olur olmaz dövmeye başladı karıyı, her yerini mosmor etti bu Ahmet. Baktım durmuyor, sinirlenip yolladım evden.”

“Necla Hanım’a fiziksel şiddet uyguluyor diye yani… E sen daha beterini yapmışsın ya!”

“O anlık bir şeydi amirim, size yemin olsun. Böyle olsun istemedim.”

***

Olaydan birkaç gün sonra, Refik ve Ahmet içeride mahkeme gününü beklerken Cem S. aradı beni. Merkeze gelmek istedi.

Yanında not defteri ve kalemini getirmişti. Olayın ayrıntılarını, soruşturma sürecinin detaylarını, izlediğimiz yolları öğrenmek istiyordu. Yeni bir hikâye yazacakmış ve bizi malzeme edecekmiş. Ne yaptım dersiniz? Kibarca sepetledim adamı tabii ki.

“Bizimkisi pek karanlık bir hikâye sayılmaz, her zaman yaşanan cinsten…” dedim ve kapıyı gösterdim. Cem karşı çıkmadı. Rahmetli Necla Hanım, bu adamda nasıl karanlık bir şeyler görmüştü, anlamadım. Fakat bundan sonra gözüm üzerinde olacaktı, ilçe küçüktü ne de olsa.

En Son Yazılar