Bilgisayarımı yeni açmış, takip ettiğim gazetenin internet sayfasına yeni tıklamıştım kapıdan girdiğinde. Şehrin puslu, geniz yakan kömür kokulu sabahlarından biriydi. Klima anca ısıtmaya başlamıştı ofisimi. Kuru ama dehşet bir şubat soğuğu vardı dışarıda. Yeni yılda kendini fragman niyetine şöyle bir gösterip geri çekilen kar yeniden gelse, bize uzun metrajlı bir film şöleni sunsa da, şu soğuklar kırılsa diye geçiriyorduk içimizden bütün kasaba. Sabahın köründe gelen kim diye kaldırdım kafamı.
Kapıda, üzerine geçirdiği pahalı siyah kaşmir paltosuyla, tedirgin bakışlarını etrafta gezdiren orta yaşlı bir kadın duruyordu. Gözlerinde kocaman siyah gözlükleri, parmaklarında siyah deri eldivenleriyle baştan ayağa siyahlar içerisindeydi. Omzunda kocaman bir çanta vardı. Hafif makyajlı, uzun boylu, zarif bir hanımefendiydi. Omuzlarına dökülen sarı saçları lüle lüleydi. Ellerini önünde sıkıca kavuşturmuştu. Parmaklarındaki pırlanta yüzükler, kadının zenginliğini haykırıyordu.
“Timur Bey siz misiniz?” diye sordu, sesi titreyerek.
“Buyurun hanımefendi, benim,” dedim, sandalyemden hafifçe doğrulup aksayan bacağıma yüklenmemeye çalışarak. “Size nasıl yardımcı olabilirim? Kiralık dükkân mı, yoksa danışmanlık mı?”
Kadın yutkundu, kapıyı arkasından hızla kapattı. Çantasını masamın önündeki sehpaya koyup boş koltuğa teklifsizce oturdu. Yığıldı demek daha doğru belki de. Güneş gözlüklerini burnuna doğru indirdikten sonra ayağa kalktı, elini uzattı. “Böyle girdiğim için özür dilerim,” dedi. “Benim adım Meryem Hürriyet.” Elini sıkarken ben de kendimi tanıttım. “Sizi şahsen tanımasam da isminizi biliyorum,” dedi.
“Size nasıl yardımcı olabilirim Meryem Hanım?” diye sordum yeniden. Tekrar oturdu. Koltukta geriye yaslandı, bacak bacak üstüne attı. Kararsız kalıp indirdi bacaklarını. Tedirgin bir hâli vardı. Gözlerinden süzülen bir damla yaşı pahalı ipek mendiliyle sildi. Gözlüğünü geri yerleştirdi.
Gözlüklerinin üzerinden dışarıyı gözetlerken sürdürdü konuşmasını. “Oğlum… Cihan kayıp Timur Bey. Beş gün oldu.” Burnunu çekti. “Ben artık onun yaşadığına olan inancımı kaybetmek üzereyim.”
Oturduğum yerde öne doğru eğildim. “Polise gittiniz mi?”
Başını salladı. “Polise gittik, ‘Kocaman adam, bunalmıştır, döner,’ deyip baştan savdılar. Ama o dönmez. Cihan durduk yere ortadan kaybolmaz…” Sesi çatallandı. Devam etmesini bekledim. İpek mendilini bir kez daha gözlerine götürdü. “Affedersiniz,” dedi. “Çok özür dilerim. Ama tahammülüm kalmadı artık. Lanet olsun. Polislerden bir sonuç çıkmadı. Cinayet şubeye verin dosyayı dedim. Öldürülmüş olabileceğine ilişkin herhangi bir kanıt yokmuş.”
Susmasını fırsat bilip diyafondan iki çay söyledim. Kolonya uzattım, böylece biraz olsun kendine geldi. Nefeslendi. “Sakin olun lütfen. Baştan başlayalım. Eşiniz ne diyor bu işe? Neden birlikte gelmediniz?”
“Kocam… Haldun. Ondan çok korkuyorum Timur Bey. Kocam katı bir adamdır. Merhameti yoktur. Hatta… Cihan’ın kaybolmasıyla onun bir ilgisi olabileceğini bile düşünüyorum. Aklıma mukayyet olamıyorum, kendi kocam oğluna zarar vermiş olabilir mi diye düşünmekten uyuyamıyorum.”
Kaşlarımı çattım. Bir annenin, çocuğunun babasından bu denli şüphelenmesi için ortada ciddi bir şeyler yaşanması gerekirdi. “Neden böyle düşünüyorsunuz? Aralarında ne husumet vardı?”
Meryem Hanım derin bir nefes aldı. “Cihan askerden yeni döndü. Paralı yaptı askerliğini. Üniversite mezunudur. Pırıl pırıl, merhametli bir çocuktur. Bizim büyük bir tekstil atölyemiz var, kocam Haldun orayı demir yumrukla yönetir. Cihan askerden gelince atölyede işleri öğrensin diye yanına aldı. Ama Cihan, orada çalışan Elif adında bir kıza vurulmuş. Kızcağız asgari ücretle ortacılık yapan, kendi hâlinde fukara bir kız. Haldun bunu öğrenince kıyameti kopardı. ‘Benim oğlum bir çulsuzla evlenemez, ailemizin adına leke sürdürmem,’ diyerek kızı herkesin içinde aşağılayıp işten kovdu. Cihan da o gece eve geç geldi, babasıyla çok fena kavga etti. ‘O kızı bulup onunla evleneceğim, senin o kirli paranı da, atölyeni de istemiyorum,’ diyerek odasına geçti. Gece yarısı biz uyuduktan sonra evden çıkmış. Ve bir daha dönmedi.”
Çaylar gelince sustu. Şeker atmadan büyük bir yudum aldı bardaktan. Meryem Hanım’ın gözlerindeki korku, çayın buharının ardında bile net bir şekilde okunabiliyordu.
“Kocanız ne diyor bu kaybolma işine?”
“Abarttığımı iddia ediyor. Genç adam, bir yerlerde takılıyordur, diyor. Hep böyledir. Kocamın genişliğinden, bu huyundan nefret ediyorum. Şey. Sigara yakabilir miyim? Mahzuru var mı?” Elimle sorun yok işareti yaptım. Çantasının derinliklerinden bir paket çıkardı. Bir dal ağzına götürdü, sonra “Ah, çok pardon,” dedi. “Lütfen buyurun.” Bir dal da ben çektim paketten. Kalktım, masanın üzerindeki çakmakla öne doğru eğilerek sigarasını yaktım. Kendi sigaramı yakarken uzun bir nefes çekmişti bile. “Hangi cehenneme gittiyse orada kalsın, bizi istemeyeni ben de istemem, bundan sonra bu kapıdan içeri giremez, geri gelirse ben kovacağım bu defa, diyor bir de. Ama ben anneyim. Ben doğurdum onu. Üstelik benim oğlum bu yaşına kadar böyle bir şey yapmış değil.” Sehpadaki küllüğe silkeledi sigaranın küllerini. Kalın gözlüklerinin üzerinden gözleri dışarıyı taradı. “Kocam peşime birini takmış olabilir. O yüzden fazla kalamayacağım burada.”
Sigaranın izmaritini küllüğe bastırdım. Masanın altındaki çöp kovasına boşalttım. İzmarit kokusunu oldum olası sevmem. Masanın üstündeki dolma kalemi alıp elimde çevirmeye başladım. “Benden ne istiyorsunuz?” diye sordum. Elimdeki kalemi dükkânda gezdirdim. “Gördüğünüz üzere burası bir emlakçı…”
Sözümü bitirtmedi. “Sizi tanıyorum,” dedi. “Gıyabınızda çok konuştuk.” Sustu. Hatırlamaya çalıştı. Hatırladığını gösteren bir işaretle başını kaldırdı. “Dede ile. O gönderdi beni buraya zaten.” Araya girmeme müsaade etmiyordu. Eli tekrar gitti çantasına. “Lütfen oğlumu bana bulun. Onu sizden başka kimse bulamaz. Kuş olup uçtu sanki çocuğum. Lütfen Timur Bey, oğlumu bulun. Haldun ona bir şey yapmış olabilir mi? Kocam, oğluna ders vermek için…”
Cümlesini tamamlayamadı, hıçkırıklara boğuldu. “Ölmemiş olsun… Yalvarırım, oğlum yaşıyor deyin bana.” Sabırla bekledim kendini toparlamasını. Çantanın içinden mavi, plastik bir dosya çıkardı. Bana uzattı. “Bunun içerisinde oğlumun kaybından sonra yapılan her şey var. Kayıp Şahıslar Bürosu’nun oğlum için tuttuğu dosya.”
Tekrar ayağa kalktı. Elini uzattı. “Gitmem lazım şimdi.” Elini sıktım. Kapıya yaklaştığında durdu. Bana döndü. “Ha,” dedi, o an aklına gelmiş gibi. “Dosyanın içinde bir de zarf var. Çalışmalarınızın, emeğinizin karşılığı değil. Yapabileceğiniz masraflar için bir ön ödeme diyelim. Ben iki gün sonra size yeniden uğrarım. Aynı saatte. Lütfen kocamın haberi olmasın buraya geldiğimden.”
“Merak etmeyin Meryem Hanım,” dedim, sesimi olabildiğince güven verici bir tonda ayarlayarak. “Bir adam buharlaşamaz. İllaki bir iz bırakmıştır. Size yardımcı olacağım.”
Geldiği hızla çıktı. Arkasından bakakaldım. Girerken fark etmediğim az öteye park ettiği aracına atlayıp gözden kayboldu. Paranoya mı yapıyordu yoksa gerçekten takip ediliyor olabilir miydi? Şurası açıktı ki kadın gerçekten korkuyordu.
Karşımdaki duvarda asılı duran saat sekiz buçuğu biraz geçiyordu. Midem, aç karnına içtiğim çayla birlikte iyice guruldamaya başlamıştı. Kapıya çıkıp baktım, köşedeki tostçu kepenklerini kaldırmıştı. Telefon açıp kendime bol kaşarlı bir tostla büyük çay sipariş ettim. Aç ayı oynamazdı nihayetinde.
Takdir edersiniz ki ilk baktığım zarf oldu. Şişkinceydi. Açtığımda içinde benim beş aylık emekli maaşım kadar bir miktar gördüm. Zarfla birlikte masamın çekmecesine attım. İhtiyacım olabilirdi gerçekten.
Şöyle gelişigüzel ilk taramamı yaptım. Mavi dosya içerisinde dişe dokunur pek bir şey bulamadım. Çocuğun üç farklı fotoğrafı vardı. Birinde saçları uzun, birinde askerden yeni gelmiş, üçüncüsünde ise sakallı. Kaybolduğunun ertesi günü karakola kayıp başvurusu yapılmış. Annenin, babanın, komşuların, kayıp şahsın kız arkadaşının, ailesinin, arkadaşlarının, atölyedeki işçilerin bilgi sahibi sıfatıyla beyanları alınmış. Şahıs evinden ayrılmadan ya da kaybolmadan önce cep telefonunu cüzdanını ve arabasının anahtarını evde bırakmış. Arabada inceleme yapılmış, şüpheli bir bulguya rastlanmamış. Gelen ve giden aramaların, mesajların, sosyal medya uygulamalarındaki mesajlaşmalarının kayıtları çıkarılmış. Cep telefonundaki incelemelerde ismi geçenlerin ifadeleri alınmış. Dişe dokunur hiçbir şey çıkmamış bunlardan. Beş gün için oldukça iyi çalışmışlar diye düşündüm.
Anne ve babasının dosyada mevcut yazılı ifadeleri benzerdi. Meryem Hanım’ın anlattıkları ile örtüşüyordu.
Olay gecesi kayıp şahıs, Cihan, babası ile tartışmış. İfadelere göre dışarıda alkol almış, eve sarhoş geldiği için babası kızmış. Babasının oğluna, “Hem çalışmıyorsun hem de her gece sarhoş geliyorsun,” demesi yüzünden çıkmış kavgaları. Öyle çok büyük bir tartışma değilmiş aslında. Babası bağırıp çağırmış. O da sarhoşmuş. Esas sebep kız meselesiymiş tabii. Cihan o gece onlar yattıktan sonra evden çıkmış ve geri dönmemiş. İlk defa böyle bir şey yapmış. Akşama kadar beklemişler döner diye. Babası sabah işine gitmiş. Annesi gün içinde babasını sürekli aramış. Haber var mı, döndü mü, geldi mi, öğrenebildin mi… Baba hep olumsuz cevap vermiş. Kaçırılmış olabilir mi sorusuna “Kim, ne diye kaçırsın?” şeklinde ortak bir cevap vermişler. Bildikleri kadarıyla herhangi bir düşmanları, onlara bu kötülüğü edebilecek bir tanıdıkları yokmuş.
Bir insan evden kaçıyorsa–tabii öldürülmemişse– cep telefonunu ve cüzdanını neden evde bırakırdı? İşe nereden başlamalıydım? İfade tutanaklarını tekrar okudum. Notlar aldım. İfadeleri birbirleriyle karşılaştırdım. Masamın üzeri tam bir curcunaydı. İtiraf etmem gerek; cüzdanın ve cep telefonunun evde bırakılmış olmasıyla ilgili ilk düşüncem, ortada bir cinayet varsa, katilin baba olduğu yönünde idi. Ancak dosyanın en altındaki ayrı bir poşet dosyadan çıkan flash bellekte çocuğun sabah evden çıktığına ilişkin görüntüler vardı. MOBESE’lerde belediye otobüsüne bindiği görünüyordu. Otobüsün içindeki kameranın açısına göre sol tarafta ayakta üç durak yolculuktan sonra iniyor, ara bir sokağa giriyordu. Sonrası yoktu. Görüntüler bu kadardı. Kameraların çözümlerinde bu kayıtların fotoğrafları çıkarılmış, altlarına nerede, saat kaçtaki görüntüsü olduğu yazılmış. Tutanaklardan anladığım kadarıyla girdiği sokakta MOBESE ya da güvenlik kamerası yokmuş, ev ve işyerlerinden de araştırma yapılmış ama buradan da bir sonuç çıkmamış.
Karnım da doyduktan sonra ceketimi giydim, dükkânın kapısına “Görüşmedeyim” tabelasını asıp kilitledim. Dışarıda şehrin o kendine has rüzgârı esiyordu. İlk durağım, Cihan’ın buharlaştığı o meşhur ara sokaktı.
Eski hal binasının arkasındaki bu sokak, şehrin unutulmuş bağırsakları gibiydi. Dar, nemli, çöp konteynerlerinin taşarak pis kokular yaydığı bir geçit. Sokağın girişindeki köşede bir manav vardı, onun kamerası sokağın ağzını görüyordu. Cihan bu açıdan sokağa girmişti. Sokağın uzunluğu topu topu elli metreydi ve diğer ucu daha geniş bir caddeye bağlanıyordu, ancak orada ne bir dükkân ne de bir kamera vardı.
Sokak boyunca yavaşça, aksayan bacağıma inat her detayı inceleyerek yürüdüm. Sağlı sollu yüksek, penceresiz depo duvarları vardı. Bir insan bu sokakta nasıl buharlaşırdı? Ya sokağın sonundan çıkıp kamerasız caddede onu bekleyen bir araca binmişti ya da bu duvarların arasında bir yere girmişti.
Duvarları inceledim. Sağ tarafta rengi solmuş, paslı, büyük bir demir kapı vardı. Üzerinde hiçbir tabela yoktu. Kapının kilidine baktım. Eski tip bir asma kilit vardı ama dikkatimi çeken şey kilidin dili değil, kapının altındaki asfaltta tekerleklerin bıraktığı taze sayılabilecek siyah lastik izleriydi. Kapı bir yükleme alanı için açılıyor olmalıydı ve belli ki ağır bir araç burada yakın zamanda manevra yapmıştı.
Cebimden telefonumu çıkarıp hızla bir numara çevirdim.
“Dede… Nasılsın ihtiyar?”
Karşıdan boğuk, genizden konuşan bir ses geldi. “Sana da merhaba Timur. Yine hangi belanın ortasındasın?”
Dede, eski istihbaratçıydı. Teşkilattan yıllar önce emekli olmuş ama “bilgiye” olan açlığı ve kaynakları asla körelmemişti.
“Yanına geliyorum,” dedim. “Bana biraz sihir yapman lazım.”
Yarım saat sonra mahalledeki kahvehanede Dede’nin karşısında oturuyordum. Masanın üzerinde simit kırıntıları ve Dede’nin kalın camlı gözlükleri duruyordu.
“Mesele ne?” diye sordu Dede, çayından höpürdeterek bir yudum alırken.
Olayı, Meryem Hanım’ın anlattıklarını, Haldun’un profilini ve o sokağı baştan sona anlattım. “Çocuk, sevdiği kız, babası tarafından kovulunca evi terk ediyor. Kameralarda son görüldüğü yer o ara sokak. Sokakta paslı bir depo kapısı var. Çocuğun babası kilit bir isim, Haldun Karaca. Tekstilci.”
Dede çantasından çıkardığı tablet bilgisayarını masaya koydu, önüne çekti, kalın parmaklarıyla ekranda birkaç şeye tıkladı. “Haldun Karaca… Eski toprak. Aslen Oflu. Piyasada acımasızlığıyla bilinir. İşi vaktinde teslim etmeyen fasoncuların bacaklarını kırdırdığı dedikoduları var. Ama kendi oğluna zarar verir mi? Bir Karadenizli, ne kadar mafya ayakları olursa olsun, kendi soyunu sürdürecek tek erkek evladını öldürmez Timur. Döver, söver ama yok etmez. Bu denklemde başka bir iş var.”
“Ben de öyle düşünüyorum,” dedim masaya eğilerek. “Ama kadın adamdan çok korkuyor. Haldun, kızı da yok etmiş olabilir mi?”
“Bakalım,” dedi Dede. “Kızın adı ne demiştin? Elif… Elif Yılmaz. Atölyenin SGK kayıtlarına giriyorum. Evet, çıkışı verilmiş. Adresi: Kavakpınar Mahallesi, 700. Sokak, No. 45.” Dede bir süre sessiz kaldı, ekrana bakarken alnındaki kırışıklıklar derinleşti. “Timur, sana o sokakla ilgili enteresan bir şey söyleyeyim. Bahsettiğin paslı kapı, eski bir iplik boyama tesisinin arka girişine ait. Tesis yıllar önce kapanmış. Fakat mülkiyeti kime ait biliyor musun?”
“Kime?”
“Karaca Tekstil’e. Yani Haldun’un şirketine. Ve daha ilginci… MOBESE kayıtlarına erişimim var, biliyorsun. O gün o sokaktan çıkan araçlara bir bakayım dedim arka caddeden. O kapının bulunduğu yönden o saatlerde çıkan tek bir araç var. Siyah, camsız bir panelvan. Plakası sahte, kayıtlarda ‘çekme belgeli’ bir araca ait görünüyor.”
Gözlerim parladı. “Çocuk o sokağa girdi, kendi babasına ait eski bir deponun önünden geçerken o panelvana bindirildi veya zorla sokuldu. Ama neden?”
“Onu da sen bul Komiser,” dedi Dede, tabletini kapatırken.
Dede’ye hesabı ödeyip teşekkür ettikten sonra hızla kalktım. İlk hedefim kızı, Elif’i bulmaktı. Cihan evden çıkıp neden o sokağa gitmişti?
Kavakpınar Mahallesi, şehrin yoksullukla yoğrulmuş, çamurlu sokaklara sahip bir bölgesiydi. Elif’in evini bulmam zor olmadı. İki katlı, sıvası dökük bir gecekondu. Kapıyı çaldım, bir süre içeriden ses gelmedi. Sonra kapı aralandı ve gözleri ağlamaktan şişmiş, gencecik, güzel ama bitkin bir kız yüzü belirdi.
“Elif Yılmaz?”
“Siz kimsiniz?” dedi kız korkuyla kapıyı kapatmaya yeltenerek.
Hemen araya ayağımı koydum. “Korkma, kötü adam değilim. Beni Cihan’ın annesi tuttu. Cihan’ı bulmak için buradayım. Lütfen, konuşmamız lazım.”
Cihan’ın adını duyunca kızın direnci kırıldı. Kapıyı açıp beni derme çatma, sobalı bir salona aldı. İçerideki rutubet kokusu insanın içine işliyordu.
“Cihan nerede?” dedi sesi titreyerek. “Yok mu? Kim ne yaptı ona?”
Sakinleşmesi için epey uğraşmam gerekti. Annesi de kızdı bu davetsiz ziyaretime. “Allah kahretsin onları,” dedi annesi. “Hepsini yok etsin Allah.” Annesinden Elif’le bizi biraz yalnız bırakmasını istedim. Çünkü çocuklar ebeveynlerinin yanında rahat konuşamazlardı. Kapıyı arkamızdan kapatarak istemeye istemeye çıktı odadan.
Elif burnunu çekiyordu. “Demek nerede olduğu bilinmiyor. Beni bıraktı yani. Sevmiyormuş beni. Babası haklıydı belki de, benim gibi bir kızla yapamazdı…”
“Cihan seni bırakmadı Elif,” dedim. “Senin için tartışmış kaybolduğu gece babasıyla. En son seninle ne konuştu? O gün ne oldu?”
Elif elleriyle yüzünü kapattı, bir süre sessizce ağladı. Sonra derin bir iç çekerek konuşmaya başladı: “Haldun Bey beni o gün herkesin içinde rezil edip kovunca, Cihan arkamdan geldi. İkimiz de çok ağladık. Ona, ‘Baban haklı, biz denk değiliz,’ dedim. Ama o kabul etmedi. ‘Seni alıp gideceğim buralardan,’ dedi.”
“Devam et lütfen,” dedim. “Alıp nereye götürecekti seni?”
Elif etrafına bakındı, sanki birileri bizi dinliyormuş gibi sesini alçalttı. “Bilmiyorum ki abi,” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. “Sen de polis misin?” diye sordu bana. “Değilim,” dedim. “Merak etme. Ben sizin tarafınızdayım. Bana güvenebilirsin kızım,” dedim. “Hadi anlat bana. Sen de sevdiğin adamı, Cihan’ı sağ salim bulmamı istersin değil mi?”
Başını salladı. Nefes aldı. “Cihan bana bir şey anlattı. Önemli mi bilmiyorum. Askerden döndüğünden beri babasının gözüne girmek için atölyede gece geç saatlere kadar kalıyordu. Fevzi Bey var, atölyenin müdürü. Cihan, Fevzi’nin gece vardiyalarında bazı tuhaf işler çevirdiğini fark etmiş. Resmi üretim kayıtlarında olmayan, defosuz malları geceleri gizlice sivil araçlara yükletiyormuş. Sadece bu da değil… İhraç edilecek iplik balyalarının içine başka şeyler sakladıklarını da görmüş.”
Kaşlarım havaya kalktı. “Başka şeyler mi? Ne gibi şeyler?”
“Bilmiyorum, Cihan’ın dediğine göre uyuşturucu ya da kaçak mal olabilirmiş… Cihan bana ‘Fevzi, babamın altını oyuyor, atölyeyi kullanarak kaçakçılık yapıyor. Elimde belgeler, depoda çektiğim videolar var. Fevzi’nin yakasına yapışacağım. Bana ikimiz için yüklü bir sus payı verecek, biz de o parayla uzaklara gideceğiz,’ dedi.”
Lanet olsun, diye geçirdim içimden. Zengin ve şımarık bir çocuğun saflığı. Suçlularla şantaj pazarlığına oturmak, her zaman felaketle sonuçlanırdı.
“Peki, sonra ne oldu?” diye sordum.
“Bana, ‘Benden haber bekle,’ dedi. ‘O eski boyahane deposuna gideceğim, parayı orada teslim edecek bana,’ dedi. Bekledim. Beş gündür de bekliyorum. Ne aradı ne sordu. Ben de babası öğrendi, onu zorla yurt dışına falan gönderdi sandım.”
“Bu konuşmayı ne zaman yaptınız?” diye sordum.
“Evi terk ettiğinin ertesi günü. Babasına ders vermek, onsuz da var olurum demek için arabasının anahtarını, cüzdanını falan evde bıraktığını demişti bana.”
Ben Elif’le konuşurken Dede aradı. “Timur, sana bir ipucu daha. Karaca Tekstil’in atölye müdürü, Haldun’un sağ kolu Fevzi adında biri. Bu Fevzi son altı aydır Kıbrıs’a çok sık gidip gelmiş. Bütün maaşını kumarda yediği yetmezmiş gibi tefecilere de ciddi borçlanmış.”
Taşlar yerine oturuyordu. Cihan, babasının zalimliğinden kaçmak için yanlış adama toslamıştı. Fevzi, köşeye sıkışmış bir fareydi. Kumar borçları belli ki onu kaçakçılığa itmiş, patronunun oğluna suçüstü yakalanmış, şantaja uğramıştı. Cihan’ı o arka sokaktaki eski boyahaneye parayı vermek bahanesiyle çağırmış, ardından o sahte plakalı panelvana atıp kaçırmıştı.
Peki, Cihan ölmüş müydü?
Eğer Fevzi basit bir katil olsaydı, Cihan’ı çoktan ortadan kaldırır, cesedini de denizin sularına bırakırdı. Ama Fevzi bir işadamının sağ koluydu. Haldun Karaca’nın eli uzundu. Oğlunu Fevzi’nin öldürdüğü ortaya çıkarsa daha polis bulmadan Haldun onu lime lime ederdi. Fevzi muhtemelen taşımacılığını yaptığı kaçakçılık işinden alacağı parayı bekliyordu. Cihan’ı rehin tutarak kendini garantiye almıştı.
“Elif, bana anlattıklarını polise de anlattın mı?” Başını iki yana salladı. Korkmuş. Görmedim, demiş. Bilmiyorum, demiş. “İyi yapmışsın. Konuştuklarımızı sakın kimseye anlatma. Kapıyı da tanımadığınız kimseye açmayın,” diyerek evden çıktım. Hedefim belliydi. Fevzi’yi bulmak.
Karaca Tekstil, sanayi sitesinin girişinde devasa bir fabrikaydı. Güvenliği geçmek için klasik ‘Emlakçı’ numaramı kullandım. “Haldun Bey’in yanındaki arsayla ilgili bir değerleme raporu için gelmiştim,” diyerek içeri sızdım.
Atölyenin içi arı kovanı gibiydi. Yüzlerce dikiş makinesinin sesi kulakları sağır ediyordu. İdari bölüme geçtiğimde, camekânlı odalardan birinin kapısında “Fevzi Arslan – Fabrika Müdürü” yazdığını gördüm. Kapıyı tıklatmadan içeri girdim.
Fevzi ellilerinde, saçları dökülmüş, gömleğinin yakası terden sararmış, gergin bir adamdı. Karşısındaki bilgisayar ekranında uçak biletleri veya yurt dışı çıkışlarıyla ilgili bir şeyler arıyordu, ben girince hızla sekmeyi kapattı.
“Siz kimsiniz kardeşim? Dağ başı mı burası, kapıyı çalmadan giriyorsunuz?” diye kükredi.
Yüzüme soğuk, alaycı bir gülümseme yerleştirdim. Ceketimin önünü ilikleyip dalga geçer bir tavırla reverans vererek selamladım kendisini. Sonra da sandalyeye yayılarak oturdum. “Adım Aksak Timur. Bu şehrin tozunu dumanını bilirim. Size Meryem Hanım’ın selamını getirdim Fevzi Bey.”
Meryem Hanım’ın adını duyunca adamın rengi kül gibi oldu. Elleri masanın üzerinde titremeye başladı. “Meryem yenge mi? Anlamadım… Ne münasebetle?”
“Oğlu kayıp, biliyorsun değil mi Fevzi? Cihan… Hani şu askerden dönüp de gece vardiyalarında senin o karanlık ihracat işlerini öğrenen, iplik balyalarının arasına sakladığın o ‘özel’ paketlerin videosunu çeken Cihan.”
Fevzi ayağa fırladı. “Sen ne saçmalıyorsun lan! Güvenlik! Defol git buradan.” Masadaki telefona yapışıp güvenliği aramaya çalışırken ayağa kalkıp masaya doğru eğildim, telefonu elinden alıp kapattım. Sesimi ölümcül bir fısıltıya düşürdüm. “Güvenliği çağırırsan patronun Haldun’a kumar borçlarını, Kıbrıs’taki tefecileri ve en önemlisi… oğlunu eski boyahanede nasıl pusuya düşürdüğünü anlatırım. O sahte plakalı siyah panelvanı biliyorum Fevzi. Çocuğun sana yaptığı şantajı biliyorum. Çocuğu öldürmedin, bunu da biliyorum. Çünkü Haldun’un oğlunu öldürürsen yaşayacak tek bir deliğin kalmaz. Sadece kaçmak için zaman kazanıyorsun.”
Fevzi’nin göz bebekleri büyüdü, alnından soğuk terler boşanmaya başladı. Dudakları titriyordu. “Ben… Ben bir şey yapmadım. Çocuk kendisi kaşındı! Yıllarımı verdim ben bu adama! Yıllarımı! Haldun bana üç kuruş maaş verirken kendisi milyonlarla oynuyordu. Sadece hakkımı alıyordum.”
“Cihan nerede Fevzi?” diye kükredim, elimle yakasına yapışıp onu masanın üzerinden kendime doğru çekerek. “Bana çocuğun yerini söyle. Yoksa seni Haldun’un önüne atarım.”
Fevzi ağlamaya başladı. “Eğer Haldun öğrenirse derimi yüzer. Çocuğa zarar vermedim. Yemin ederim dokunmadım. Sadece bu akşam paramı aldıktan sonra Yunanistan’a kaçacaktım, o zamana kadar uslu dursun diye bir yere kilitledim.”
“Nereye kilitledin ulan?!”
“Organize sanayinin arkasında, terk edilmiş bir tuğla fabrikası var. Onun alt katındaki depoda… Lütfen… Eğer polise gidersen ya da Haldun’a söylersen beni yaşatmazlar.”
Onu sertçe sandalyesine geri fırlattım. “Şansını zorlama Fevzi. Buradan çıkmıyorsun. Benim adamlarım kapıda. Ben çocuğu alana kadar bir yere kıpırdarsan beynini dağıtırım.” Kapıda kimsem yoktu ama bu blöf onu felç etmeye yetmişti. Olduğu yerde yapıştı kaldı.
Arabaya atladığım gibi organize sanayinin yolunu tuttum. Hava kararmaya başlamış, şehrin üzerine şubat yağmuruyla birlikte o bildik akşam hüznü çökmüştü. Terk edilmiş tuğla fabrikası şehrin eteklerinde, ıssız bir arazinin ortasında devasa bir iskelet gibi duruyordu.
Silahımı belimden çekip mermiyi namluya sürdüm. Aksayan bacağıma inat, adımlarımı sessiz ve sağlam atmaya çalışıyordum. Binanın içi çürümüş ahşap ve küf kokuyordu. Alt kata inen merdivenleri buldum. Fenerimi açarak karanlık koridorda ilerledim. Koridorun sonunda ağır, demir bir kapı vardı ve üzerinde kalın bir zincirle kilit bulunuyordu. Etrafta Fevzi’nin adamları falan yoktu; belli ki olayı gizli tutmak için her şeyi kendi başına yapmıştı. Yerden bulduğum ağır bir demir çubukla kilide asıldım. Eski kilit birkaç zorlamadan sonra pes edip kırıldı. Kapıyı gıcırdartarak açtım. İçerisi zifiri karanlıktı.
“Cihan?” diye seslendim.
Ses gelmeyince deponun içinde fener yardımıyla ilerledim. Merdivenlerden ikinci kata çıktım. Küçük bir odanın önüne geldiğimde karanlığın içinden boğuk, zayıf bir inilti geldi. Kapıyı açtım. Küçük oda büyük depoya nispeten sıcaktı ama içerisi pis kokuyordu. Fenerimi o yöne çevirdiğimde, köşede elleri ve ayakları sandalyeye bağlanmış, ağzı bantlı bir genç gördüm. Saçları dağılmış, yüzü gözü toz içinde kalmıştı ama hayattaydı. Gözleri fenerin ışığından kamaşarak bana korkuyla bakıyordu. Hızla yanına gittim, ağzındaki bandı yavaşça söktüm. Ardından cebimdeki çakıyla iplerini kestim.
“Siz… siz kimsiniz?” dedi Cihan, öksürerek ve uyuşmuş bileklerini ovalayarak.
“Annenin tuttuğu emlakçıyım,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Aynı zamanda seni bu delikten çıkaran adamım. Hadi, kalkabiliyor musun?”
Cihan ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. Koluna girip ona destek oldum. “Fevzi… o şerefsiz beni kandırdı,” dedi nefes nefese. “Parayı verecek sandım. Babamın şirketini soyuyordu abi. Elif’le kaçacaktık…”
“Biliyorum çocuk, hepsini biliyorum. Ama büyüklerin oyun alanına girerken iki kere düşüneceksin. Az kalsın canından oluyordun. Elif seni bekliyor, o güvende. Annen de perişan oldu.”
Birlikte yavaş yavaş dışarı çıktık. Şerefsiz adam yüzünden defalarca altına yapmıştı. Dışarıdaki soğukla kendine gelen çocuğun yüzündeki o saf korku yavaş yavaş yerini derin bir rahatlamaya bırakıyordu.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu Cihan.
“Şimdi,” dedim, “Fevzi’yi paketleyip benim eski mesai arkadaşlarıma, Emniyet’e teslim edeceğim. Kaçakçılık, adam alıkoyma, zimmet… Epey yatacak. Ama senin de babanla yüzleşmen gerekecek Cihan. Ona her şeyi anlatmalısın. Fevzi’nin şirketini nasıl soyduğunu, senin bunu ortaya çıkardığını… Belki o zaman sana ve Elif’e olan bakış açısı değişir. Değişmezse de, artık kendi yolunu çizecek kadar büyümüşsündür.”
Cihan başını salladı. Gözlerinde artık bir erkeğin kararlılığı vardı.
Ambulans çağırdım. O hastaneye giderken ben de annesine haber verdim. İşim bitmişti. Arabayı şehrin ışıklarına doğru sürdüm.
Ertesi sabah, yalancı şubat güneşi emlak ofisimin tozlu camlarından içeri süzülüyordu. Dizimdeki sızı geçmişti. Gazetenin spor sayfası açıktı önümde. Masamın üzerinde duran demli sıcak çayımı yudumlarken Meryem Hanım ve Cihan kapıdan içeri girdiler. Kadının yüzündeki o karanlık korku bulutu tamamen dağılmıştı. Oğlunun koluna sıkı sıkı sarılmıştı.
“Size ne kadar teşekkür etsem azdır Timur Bey,” dedi Meryem Hanım. Gözleri minnetle doluydu. “Haldun her şeyi öğrendi. Fevzi’nin yaptıklarını duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Cihan sayesinde o pislikten kurtulduk. Kocam, Cihan’a ve kararlarına artık saygı duyuyor. Hatta… Elif’i de aileye kabul etmeye razı oldu.”
Gülümsedim. “Mutlu sonları severim Meryem Hanım. Ama bu şehre dikkat edin, karanlık köşeleri çoktur.”
Onlar gittikten sonra masaya bıraktıkları zarftaki parayı sayarken Dede’yi aradım. Beklediğimin epey üzerinde bir miktar vardı zarfın içinde. Para kokusu güzel şeydi vesselam. “Dede, bu akşam bizim mekânda buluşalım. Hem yer hem içeriz. Bendensin.”
Dükkânın camına doğru yürüdüm, “Açık” yazısını dışarıya çevirdim. Aksak Timur, yine sadece bir emlakçıydı. Ta ki şehrin saklayamadığı bir başka sır kapısını çalana kadar. Ceketimin yakasını düzelttim ve sıcak çayımdan bir yudum aldım. Hayat, bu eski şehrin ara sokakları gibiydi; ne zaman nerede biteceği, hangi kapının ardında nelerin gizlendiği hiç belli olmuyordu. Bize düşen, sadece o kapıları açacak cesareti bulmaktı.


