“Her cinnet bir cinayettir”
Bora, iki av köpeğinin yaralı bir geyiği sıkıştırdığı tabloyu izliyordu. Hava kararmış, yağmur çiselemeye başlamıştı. Damlalar konağın ahşap çatısına vurdukça içeride ritmik bir ses yankılanıyordu. Şehre uzak sapa bir konumda bulunan bu köy, yazlıkçıların çekilmesiyle neredeyse tamamen boşalmıştı. Ağır sessizliği sadece komşu köylere giden birkaç aracın motor sesi bozuyordu. Arabaların cılız farları ışıklarıyla duvardaki tablo bir an parlıyor, sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. Doğa şartları burada sertti; yaz kavurucu, kış dondurucu geçerdi. Nitekim dışarıda, koca ağaçların gövdesini bile sarsan uğultulu bir rüzgâr vardı. Bora’nın telefonu çalınca konağın kasvetli havası bir anda dağıldı. Arayan, kız arkadaşı Ece’ydi.
“Bora, biz köye girmek üzereyiz. Nereye gelelim?”
“Ben köy meydanına çıkarım, siz de oraya gelin. Sonra hep birlikte kamp alanına geçeriz.”
“Harika! Tam duymak istediğim cevap. Beş dakikaya oradayız.”
, Bora Serinkışla’ya dedesi vefat edince miras işlemlerinde babasına yardım etmek için gelmişti. Bu mecburi ziyaret, arkadaş grubuyla uzun zamandır niyetlendikleri kamp macerasını gerçeğe dönüştürmek için iyi bir fırsattı. Bora, lüks otellerin konforuna alışkındı. Ancak bu kez durum farklıydı. Dış dünyadan tamamen izole olma fikri ve ormanın sunduğu o tekinsiz bilinmezlik, içlerindeki çocuksu hevesi kışkırtıcı bir adrenaline dönüştürüyordu. Üniversite arkadaşlarıyla birlikte köyün epey uzağında, vahşi doğanın hüküm sürdüğü yabanıl bir orman arazisine gideceklerdi. Üstelik gidecekleri yerde telefon çekmeyecekti.
Bora, köy meydanında arkadaşlarını beklerken bir sigara yaktı. Dağların zirvesini kaplayan karın soluk parıltısı, gecenin koyu karanlığını adeta yırtıyordu. Meydanda yalnızca tek bir sokak lambası yanıyor, bu cılız ışık, zifiri karanlığın ortasında bir işaret feneri gibi parlıyordu. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü; rüzgârın hızla savurduğu bulutların arasından çıkan yıldızlar bir görünüp bir kayboluyordu. Bora’nın park ettiği yerin hemen yanında eski bir bakkal dükkânı ve sac çatısı paslanmış köhne bir köpek kulübesi vardı. Yaşlı bakkal dışarıdaki tezgâhı yavaş yavaş içeri taşıyor, zorlandığı yorgun hareketlerinden anlaşılıyordu. Kırmızı bir pikap, toz kaldırarak Bora’nın yanında durdu. Bora sigarasını ayağıyla ezip pikaba atladı. Gençler başlarına geleceklerden habersiz, adeta karanlık bir bilinmezliğe doğru yol alıyordu.
***
Soğuk şiddetini iyice artırmıştı. Kampı ağaçların nispeten seyrek olduğu bir alanda yapacaklardı. Herkes işin bir ucundan tutmaya çalışıyor ancak bu karmaşa, çalışmanın daha da yavaşlamasına yol açıyordu. Bulundukları bölge; insan eli değmemiş, sadece tabiata ait gizli bir mabet gibiydi. Belki de bu yüzden, tuhaf şekilli çeşitli yabani bitkiler yeşermişti. Gülüyorlar, şarkı söylüyorlar, ormanın sessizliğini yırtarcasına avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Ortamın enerjisini yükselten kişi her zamanki gibi Ece’ydi. Aylin ondan daha sakindi ama Ece’nin coşkusuna kapılıp ona eşlik etmekten gizli bir haz duyuyordu. Bora ile Serdar, ormandan topladıkları odunları alana getiriyor, geceye hazırlık yapıyordu. Cevdet ile Deniz, su doldurmak için biraz ilerideki çeşmeye gitmişti. Aylin, Ece’yle alanın etrafını temizlemekle meşguldü. Çadırlar, girişleri birbirine bakacak şekilde çapraz yerleştirilmişti. Güçlü bir rüzgâr çıkma ihtimaline karşı tepe ipleriyle birbirine bağlanmıştı. Dört çadırın ortasındaki geniş boşluğun tam ortasına ateş kovası oturtulmuştu. Çok geçmeden altı arkadaş ateşin etrafına toplanıp biralarını yudumlamaya başladı. Konserve yiyeceklerle alelacele kurdukları o mütevazı sofra, günün tüm yorgunluğunu unutturmuş, kamp alanı sıcacık bir sığınağa dönüşmüştü.
***
Ece dışında herkes, ateşin sıcaklığı ve alkolün etkisiyle iyice mayışmıştı. Ece birden elini şaklatınca hepsi irkildi.
“Hadi Vampir-Köylü oynayalım!”
Serdar, “Pufff, başladı bizim mesai! İş çıkarma,” diyerek homurdandı.
Aylin gözlerini ovuşturdu. “Bence de arkadaşlar; uyumaya mı geldiniz buraya? Hadi, canlanın biraz!”
Herkes yerinde doğruldu. Oyunun kuralı basitti: İçlerinden biri yönetici olacak ve vampirleri o seçecekti. Yöneten kişi komutu verdiğinde, vampirler hariç herkes gözlerini kapatacaktı. Bu gizli tanışma anından sonra tüm grubun gözlerini açmasıyla, vampirler ve köylüler arasındaki çetin psikolojik savaş başlayacaktı. Stratejiyi ve algıyı iyi yöneten taraf kazanacaktı.
Oyunu yönetmeyi Cevdet üstlendi. Belki de bu durum, yetimhanede büyümüş bir çocuğun her şeyi kontrol altında tutma güdüsünün masum bir yansımasıydı. Aile şefkatinden yoksun büyümesine rağmen hırsı ve keskin zekâsı sayesinde en iyi okulları tam burslu kazanmış, kendini gruba kabul ettirmişti. Oyun bile olsa gerilimden çabuk etkileniyor, kenarda durup insanları izlemeyi tercih ediyordu. Bakışlarını herkesin üzerinde eşit gezdirmeye çalışsa da ateşin kızıllığı Deniz’in yüzüne her vurduğunda gözleri kızın üzerinde istemsizce asılı kalıyordu. Durumu fark ettiğinde irkilerek hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu.
Saatler ilerleyip alkol kana karıştıkça zihinler iyice bulanmaya başlamıştı. Gözler kızarmış, kahkahaların dozu kontrolden çıkmaya başlamıştı. Diller çözülüyor, tuvalet ihtiyacı için ayağa kalkanlar karanlıkta tökezliyordu. Bir ara Bora ateş kovasına düşecek gibi olmuş, Ece’nin son andaki hamlesiyle yanmaktan kıl payı kurtulmuştu. Bu tehlikeli denge kaybı bile aralarında büyük bir eğlence konusuna dönmüştü.
Saat gece ikiye geliyordu. Son sohbetler de yerini sessizliğe bıraktığında, herkes ağır adımlarla çadırına çekildi. Geride yalnızca çıtırdayarak yanmaya devam eden kamp ateşi ve onun toprak üzerindeki titrek kızıllığı kalmıştı.
***
Serdar gerinerek çadırın fermuarını açtı. Gün çoktan ağarmış, gecenin ayazı, güneş ışıklarıyla biraz yumuşamıştı. Kuş cıvıltılarına, ormanın derinliklerinden esen rüzgârın uğultusu karışıyordu. Ateşin geceden arta kalan küllerinden hala ince bir duman, yükseliyordu. Serdar, ihtiyacını gidermek için ağır adımlarla ağaçların arasına ilerledi. Gözden kaybolduktan kısa bir süre sonra Serdar’ın ciğerlerini yırtan çığlığı, sabah sessizliğini bıçak gibi kesti. Kamp alanına doğru delicesine koşarken, çığlığı duyan arkadaşları birer birer çadırlardan fırladılar.
Serdar ateş kovasının yanına ulaştığında nefes nefeseydi. Konuşmaya çalışıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Titreyen eliyle sadece ormanın içini işaret edebildi. Diğerleri dehşet içinde etrafını sarmış, onun ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu. Serdar derin bir nefes alıp gücünü toplamaya çalıştı.
“Cevdet…” dedi, dudakları titriyordu. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.
“Cevdet… Cevdet öldürülmüş! Boğazı kesilmiş, çöp torbası gibi çalılıkların arasına atılmış.”
Herkes buz kesti. Sanki bütün dünya durmuş, zaman yavaşlamıştı. Rüzgârın uğultusu, kuş cıvıltıları yerini uğursuz bir sessizliğe bırakmıştı.
Ece, şaka yaptığını düşünerek fısıldadı: “Hangi Cevdet?”
Serdar, “Kaç tane Cevdet var geri zekâlı!” diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı.
Bora, Ece’nin önüne geçip Serdar’ı göğsünden sertçe itti, “Ne bağırıyorsun lan kıza, hayvan herif!”
Serdar hala yaşadığı şokun etkisindeydi. Bora’nın yakasına yapıştı. “Yürek mi yedin lan sen!” diyerek Bora’nın yüzüne okkalı bir yumruk patlattı. Bir süre boğuştular. Deniz ve Ece çığlık çığlığa onları ayırmaya çalıştı.
Deniz, “Arkadaşlar!” diye haykırdı. Zihninde inşa etmeye çalıştığı o sakin ve özgüvenli liman, şu an sığınabileceği tek yerdi. Ece titreyen elleriyle Bora’yı geriye çekti, bir yandan da Serdar’ın kolunu tuttu.
“Serdar, derin bir nefes al, anlat. Ne gördün? O gördüğün kişi gerçekten Cevdet miydi? Yüzünü seçebildin mi? Belki… Belki başka biridir.”
Serdar hâlâ burnundan soluyordu. “Evet, Cevdet diyorum. Gözlerimle gördüm. Tam şurada…”
Eliyle ağaçların sıklaştığı yeri gösterdi. “İsterseniz gidelim, kendi gözlerinizle görün.”
Aylin, “Tamam sakin olun, önce bir olayı anlayalım,” dedi. Sakin kalmaya çalışsa da sesindeki titremeye engel olamıyordu.Serdar tam Aylin’e doğru bir adım atmıştı ki Deniz ani bir refleksle Serdar’ın koluna yapışıp onu sertçe geriye çekti. Sesi dehşet dolu ama bir o kadar da kararlıydı. “Tamam. Şimdi sakin sakin düşünelim.”
Bu cümleyi, sanki diğerlerinden çok kendisini ikna etmek için söylemişti. Ece elleriyle yüzünü kapattı.
“Ne yapacağız şimdi?”
Deniz etrafına, ağaçların arasına tedirgin bakışlar atarak “Ne mi yapacağız! Hemen arabaya binip polise gideceğiz,” dedi.
Serdar başını iki yana salladı, gözlerinde saf bir paranoya vardı. “Polise gidip ne diyeceğiz! Bizden şüphelenebilirler.”
Aylin bağıraraköne atıldı. “Ne olduysa onu söyleyeceğiz. Eğlenmeye geldik. Bizim ne suçumuz var?”
Ece, Aylin’i başıyla onaylayarak “Şüphelensinler, isterlerse tutuklasınlar umurumda değil! Şu an burada kalamayız, can güvenliğimiz yok. Eşyaları bırakalım, canımızı kurtaralım, “dedi.
Deniz, grubun etrafında dolandı “Arkadaşlar hızlı olmalıyız. Katil şu an bizi o ağaçların arkasından izliyor olabilir. Arabaya koşun.”
Beş arkadaş arkalarına bile bakmadan çalıların ve yüksek otların arasına park ettikleri arabaya koştu. Serdar direksiyona geçti, titreyen elleriyle kontağı çevirdi. Motor çalıştı ancak gazı köklediğinde araba ağır bir sarsıntıyla yana yattı. Serdar küfrederek aşağı atladı. Pikabın dört lastiği de janta kadar inmişti.
Bora başını pencereden uzatıp bağırdı: “Ne oluyor Serdar?”
Serdar’ın boğazı düğümlendi. Bakışlarına saf bir çaresizlik çökmüştü. Parçalanmış lastiğin başında diz çökmüş vaziyette “Hepsini patlatmış. Hiçbir yere gidemeyiz,” dedi.
Arabanın içine ölümcül bir sessizlik çöktü. Umutsuzluk ve korku, dondurucu ayazdan daha hızlı bir şekilde iliklerine işliyordu. Ece, zihnindeki o korkunç görüntüden kaçmak ister gibi elleriyle başını sıkıca kavradı.
“Nasıl yapmış bunu… Katil dibimize kadar nasıl girmiş olabilir?” dedi.
Serdar kaputu yumruklayarak, “Bilmiyorum!” diye bağırdı. “Ama arabada kalamayız; çadıra, ateşin başına dönmemiz lazım. Burda hepimiz avız!”
Bora arka koltuktan ön cama doğru atıldı, “Sen delirdin mi? Adamın boğazını kesmişler, çadıra nasıl döneriz!”
Aylin titreyen çenesi yüzünden cümle kurmakta zorlanıyordu:
“Burada duramayız.”
Beş arkadaş, istemeyerek arabadan inip kamp alanına döndü. Serdar etrafı kuşkuyla süzerek söze girdi. “Ormanın içinden yavaş yavaş ilerleyelim. Sırt sırta veririz; birimiz bir tehlike sezdiğinde diğerlerine haber verir.”
Bora “Katile av olmayı yabani bir domuza av olmaya yeğlerim,” dedi.
Kurduğu cümlenin ağırlığını sonradan idrak edince tüyleri ürperdi. Tedirginlik, soğuk bir sis gibi her yanlarını sarmıştı; sanki doğa onlara karşı ölümcül bir oyun kurguluyordu. Deniz, gözlerini kısarak etrafı süzdü. Pikabın arkasında yığılı duran malzemeleri ve ateşin çevresine saçılmış eşyaları büyük bir dikkatle inceliyordu. “Arkadaşlar…” diye fısıldadı.
Parmağıyla az ilerideki içi boşalmış ağaç kütüğünü gösterdi.
“Bıçak… Akşam konserveleri açtığımız o büyük kamp bıçağı nerede?”
Bora hışımla Serdar’a döndü, “Kamp bıçağı senindi. Neden yerinde değil?”
Sesi adeta hesap soruyordu. Beklemediği bu suçlama karşısında afallayan Serdar, “Ben ne bileyim oğlum, buralarda bir yerdedir!” dedi. Savunmaya geçmenin verdiği refleksle sesi giderek yükseldi. “Hayırdır, benden mi şüpheleniyorsunuz?”
“Ne alakası var,” dedi Deniz, “Bora sadece bir soru sordu.”
“Hiç kimse sana öyle bir imada bulunmadı,” diye ekledi Aylin telaşla. Sesi, Serdar’ın yükselen öfkesini dindirmek istercesine yumuşaktı. Serdar alaycı bir sinirle güldü.
“Hepiniz bir olmuş üstüme geliyorsunuz! Çocuk mu var karşınızda?” dedi ve parmağını Bora’nın suratına doğru uzattı: “Nereden bileyim bu pezevengin benim bıçağımla Cevdet’i öldürüp suçu bana atmayacağını?”
Bora hışımla ayağa fırladığında, Serdar çoktan ringdeki bir boksör gibi yumruklarını sıkıp gardını almıştı. “Hadi gel! Hadi gel de yine seni bok çuvalı gibi yere sereyim!” diyerek bağırdı.
Korkusunu, kontrolsüz öfkesiyle bastırmaya çalışıyordu. Bora, yüzünü ekşiterek Serdar’a baktı. Onu aşağılık, ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyordu.
“Sana alt tarafı bir soru sordum, konuyu nerelere çekiyorsun? Yazık kafana,” diye karşılık verdi.
Sergilediği bu sakinlik ve “ben farklı bir dünyaya aitim” hissi, o an arkasına sığınabileceği tek zırhtı.
Serdar “Arkadaşımız öldürüldü! Durumun ciddiyetinin herkes farkındadır umarım,” dedi.
Kimse cevap vermedi. Kışkırtıcı sessizliği, Ece’nin sarsıntılı hıçkırıkları böldü. Sinir krizi geçiriyor; “Hepimizi… Hepimizi öldürecek, buradan çıkamayacağız!” diyerek feryat ediyordu. Grubu bir anda Ece’yi sakinleştirme telaşı sardı.
Deniz “Arkadaşlar dinleyin,” dedi, sesi titrese de otoritesini korumaya çalışıyordu. “Katil muhtemelen tek kişi. Biz beş kişiyiz.”Yani sayıca üstünüz, ona karşı şansımız var.”
Bora, gözlerini Serdar’a dikerek “Tabii katil içimizden biri değilse…” dedi.
Cümlesini bitirmeden Serdar’ın yumruğu Bora’nın suratında patladı. Bora ne olduğunu anlayamadan sendeledi; kızların çığlık çığlığa araya girme çabalarına rağmen ikili saniyeler içinde yerde boğuşmaya başladı. Serdar avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
“Sen çok oluyorsun hadsiz herif! Artık işin bitti, köpek!”
Deniz, “Yeter!” diyerek çığlık attı. İkili anlamsız itiş kakışın ardından yerden kalktılar.
Deniz “Arkadaşlar,” dedi nefes nefese, “Serdar öldürmüş olsa neden gelip bize söylesin? Cevdet’i bulan oydu.”
Kimse cevap vermedi.
“Katil belli ki dışardan birisi. Burada birbirimizi yiyeceğimize, birlikte hareket edelim. Ne dersiniz?”
Kısa bir sessizliğin ardından Serdar, “Benim ölmeye niyetim yok. Yaşamak için ne gerekiyorsa yaparım,,” dedi.
Aylin, Ece’ye sıkıca sarılan Bora’ya döndü “Ne yapacağız, onu düşünelim,”
diyerek iki elini şakaklarına dayadı. Serdar düşünceli bir şekilde çenesini sıvazlıyordu. Gözlerini kısarak ortaya zehirli bir soru bıraktı:
“Dün gece oyun oynarken… Herkes burada mıydı?”
Bu soru, az önce zorla kurdukları o ince güven bağını bir anda kopardı. Havaya yeniden ağır, kuşkulu bir sessizlik çöktü. Herkes birbirini süzmeye başladı. Bora kaşlarını çatarak Serdar’ın üzerine doğru bir adım attı “Ne demek istiyorsun?”
Serdar savunmaya geçerek ellerini kaldırdı. “Bir şey demiyorum, sadece anlamak istiyorum!” dedi ve Bora’ya doğru parmak sallayarak ekledi: “Bir adım daha atarsan seni bu sefer buraya gömerim.”
Deniz ortamı yumuşatmaya çalışarak telaşla araya girdi”Abi, hepimiz sarhoştuk. Oyun esnasında kimin kalkıp gittiğini kimin oturduğunu algılayabilecek durumda değildik.”
Aylin de ona hak vererek ekledi:
“Cevdet oyunda değil miydi zaten? Dün o da bizimleydi.”
Ece hafızasını zorladı “Cevdet sadece oyunun başında vardı, sonra nerede olduğunu hiç hatırlamıyorum.”
Bora’nın gözleri aniden kısıldı, bakışları Deniz’e kilitlendi:
“Deniz, sen dün gece Cevdet’le çeşmeye su almaya gitmiştin.”
Bu beklenmedik çıkış karşısında Deniz’in yüzü gerildi.
“Eee, ne olmuş yani?” Sesi savunmacı ve tiz çıkmıştı. “Şimdi de şüpheli ben miyim?”
Bora, ellerini cebine sokup onu süzmeye devam etti “Hayır. Sadece durumunda bir gariplik sezdin mi diye soruyorum. Ne konuştunuz giderken?”
Deniz güçlükle yutkundu. “Öyle çok derin bir konu konuşmadık. Havadan sudan muhabbet ettik işte.” Sonra birden duraksadı. “Aslında… Bir ara şey dediğini hatırlıyorum…”
Deniz anımsamaya çalışırken, etraftaki herkes pürdikkat onun ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştı.
“’Hayat, her şeye rağmen güzel,’ demişti. Önce garipsedim bu lafını ama sonra çok üstünde durmadım.”
Bora, derin bir iç çekerek başını iki yana salladı. “Cevdet gibi kendi halinde birinin kimle ne derdi olabilir ki?”
Aylin de üzüntüyle başını öne eğdi. “Çok iyi bir insandı gerçekten. Hâlâ inanamıyorum böyle vahşice bir cinayete kurban gittiğine.”
Serdar araya girip zayıf bir ihtimali dillendirdi. “Acaba… İntihar olabilir mi?”
Bora bu fikre alaycı bir öfkeyle karşı çıktı. “Kendi boğazını mı kesecek? Saçma!”
Serdar, “Lan oğlum, beni tahrik etme! Akıl yürütüyoruz,” diye karşılık verdi. Yumruklarını sıkmış, patlamaya hazır bir bomba gibi Bora’ya bakıyordu.
Ece de titreyen sesiyle Bora’yı onayladı. “Bana da mantıklı gelmiyor. Hayatı bu kadar seven biri neden kendi canına kıysın ki?”
Deniz, aniden okları başka yöne çevirme ihtiyacı hissederek Aylin’e döndü, “Aylin, Cevdet’i en son ne zaman gördün, hatırlıyor musun ?”
Aylin hiç tereddüt etmeden, “Evet, hatırlıyorum,” dedi. “Hatta sızdığınız için sizi çadırlarınıza Cevdet’le birlikte taşıdık.”
Bora’nın bakışları anında keskinleşti “Yani herkes uyuduktan sonra ateşin başında Cevdet’le baş başa kaldınız, öyle mi?”
Aylin, beklemediği bu soruyla sarsılarak bir adım geri çekildi “Bu ne demek oluyor şimdi Bora!”
Bora ellerini havaya kaldırarak geri adım atar gibi yaptı ama gözlerindeki şüphe silinmemişti. “Bir şey demek değil; sadece zihnimde olay örgüsünü kurmaya çalışıyorum.”
Aylin sinirlenmişti, kollarını göğsünde bağladı. “Şu an birbirimizden şüphelenmemiz son derece saçma!”
Bora aynı sertlikle karşılık verdi “Olabilir! Ama hayatta kalmak istiyorsak masum olduğumuzdan emin olmak zorundayız.”
Deniz bıkkın bir tavırla kollarını iki yana açtı “ne yapacağız peki?”
“İz süreceğiz,” dedi Bora. “Boğazı kesilmiş birinden bahsediyoruz, her yerin kan olması lazım. Eğer katil kamp alanına girdiyse çadırların çevresinde boğuşma izi buluruz.”
Ormanın derinliklerine bakarak duraksadı “Yok eğer sadece ayak izleri varsa… Bu, Cevdet’in oraya kendi isteğiyle gittiği anlamına gelir. O zaman katil içimizden biri demektir.”
Beş arkadaş patika boyunca zemini inceleyerek ilerledi. Bora, bakışlarını yavaşça etrafta gezdirirken gözleri Deniz’in botlarına takıldı. Kaşları çatıldı. “Deniz… Serdar çığlık atana kadar hepimiz çadırdaydık, değil mi?”
Deniz omuz silkti, “Evet, ne oldu?”
Bora parmağıyla Deniz’in ayakkabılarını işaret etti:
“O zaman senin botların neden çamur içinde? Üstelik bağcıklarına pıtrak otları takılmış. O otlardan kamp alanında yoktu.”
Tüm bakışlar Deniz’in ayaklarına çevrildi. Aylin bir adım geri çekildi, “Deniz… Sen ormanın içine mi girdin?”
Deniz’in yüzü sarsıldı, “Ben… Ben gece tuvalete kalktım” diyerek kekeledi.. Arkadaşları şüphe dolu gözlerle Deniz’i izliyordu.
“Karanlıkta biraz ileriye gittim galiba, hatırlamıyorum.”
“Tuvalete kalktın ve çamura mı battın?” diye sordu Bora.
“Ben yapmadım!” dedi Deniz, sesi artık çok daha zayıf çıkıyordu. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.
Ece dehşetle fısıldadı, “Dün gece içimizde en az içen sendin Deniz. Ne yaptığını hatırlamıyor olamazsın.”
“Hayır, ben yapmadım yemin ederim.”
Deniz arkasını dönüp gitmeye kalkışınca Bora ve Serdar üzerine atıldı. Kısa bir boğuşmanın ardından onu etkisiz hale getirip ağzını koli bandıyla kapattılar ve kamp alanındaki meşe ağacına sıkıca bağladılar. Serdar nefes nefese “Hemen gitmeliyiz. Ana yola ulaşsak yeter.” dedi.
“Hava kararıyor, kayboluruz,” diye itiraz etti Bora “katili bulduk, bağladık. Sabah gün ağarınca çıkalım.”
Karanlıkta, orman adeta yeniden uyanmıştı. Derinlerden yankılanan uzun ulumalar, tiz baykuş sesleri onlara tarifsiz bir korku veriyordu. Gece boyunca, ağaca bağladıkları arkadaşlarının heykeli andıran silüetini izleyerek oturdular. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Uykuya teslim olmamak için direndiler; ancak bir süre sonra bedenleri yorgunluğa yenik düştü. Dördü de dışarıda, tulumların içinde titreyerek uyuyakaldı.
***
Sabah uyandıklarında karşılaştıkları manzara kan dondurucuydu. Deniz’in boynundan akan kan, ağacın dibini adeta küçük bir göle çevirmişti.
“Sen yaptın…” diye mırıldandı Bora. Gözbebekleri büyümüş, öfkeyle Serdar’a bakıyordu.
“Gece kalktığını gördüm! Deniz’in başındaydın!”
“Ateş için kalktım, sönseydi hepimiz donacaktık,” Serdar’ın sesi titriyordu, “Sadece düğümü kontrol ettim, dokunmadım bile!”
“Yalan söylüyorsun!” Bora bir adım attı. “Kolundaki o leke ne?”
Serdar koluna baktı. Dün gece Deniz’i bağlarken eli ağaca sürtüldüğü için kesilmişti; ancak o heyecanla hissetmediği için kan lekesini fark etmemişti.
“Ben… Ben bilmiyorum,” dedi. Ancak sesi, kendi kulağına bile suçluymuş gibi geliyordu.
Bora, ölüm korkusunun verdiği o hayvani güdüyle yerden ağır, kalın bir dal parçasını kaptı. Serdar, Bora’nın gözlerindeki cinneti gördüğü an kaçmaya yeltendi ama Bora çoktan üzerine çullanmıştı. İki adam, sabahın dondurucu ayazında boğuşmaya başladı.
Ece, “Durun!” diye çığlık atarken Bora elindeki dalı Serdar’ın kafasına vuruyordu. Her darbede “Neden yaptın?” diye bağırıyordu. Kemik çatırtısı ormanda adeta yankılanıyordu.
Aylin bu sefer araya girmemişti; çünkü gerilmiş olan o ince ip çoktan kopmuştu. Serdar’ın çırpınışları durduğunda Bora nefes nefese, üstü başı kan içinde geriye doğru devrildi. Titreyerek kendi kanlı ellerine ve Serdar’ın cansız bedenine bakıyordu.
“Bora…” dedi Aylin. Ağır adımlarla ona doğru yaklaştı. Yere çöktü, ellerini usulca Bora’nın kanlı omuzlarına koydu.
“Geçti, katildi o.”
Bora yaşlı gözlerle Aylin’e baktı. Cinnet hâlinin getirdiği sarsıntı onu ağlamaya itiyordu.
“Evet, öldürdüm pisliği!”Ardından Ece’ye döndü, “Sevgilim, erkeğin seni kurtardı,” dedi.
Nefes nefese kalmıştı. Serdar’ın donuk gözlerine,cansız yüzüne tekrar baktı. Aylin’e döndü, “Ben… Ben katil değilim.”
Aylin’in sesi ipek gibi yumuşak, fırtınasız bir deniz kadar sakin ve bir tanrı kadar bağışlayıcıydı.
“Biliyorum,” diyerek fısıldadı ve yüzündeki o tebessüm solmadan, montunun içinden çıkardığı kamp bıçağını Bora’nın şah damarına tek ve kusursuz bir hareketle sapladı.
Bora gözleri dehşetle büyüyerek yere yığıldı. Ormana ağır bir sessizlik çöktü. Geriye sadece Ece’nin hırıltılı nefesi kalmıştı.
Aylin elindeki kanlı bıçakla ağır ağır doğruldu. Yavaş adımlarla, Ece’ye doğru yürüdü.
“Neden?” diye inledi Ece. Sesi boğuk, boğazı yırtılmış gibi çıkıyordu.
Aylin hemen cevap vermedi. Önce kanlı ellerine baktı, sanki bu eller ona ait değildi. Sonra bakışlarını Ece’ye çevirdi; tebessüm etti. Yüzündeki o donuk, kusursuz maske bir anlığına dalgalandı. Omuzları çöktü. Gözyaşları yanaklarından boynuna doğru süzülüyordu. Gözlerinde sadece sonsuz bir tükenmişlik ve bir onaylanma arzusu vardı. Altında ezildiği o sırları anlatmak, Ece’nin gözlerinde bir anlık bile olsa “seni anlıyorum” bakışını yakalamak istiyordu. Yutkundu, sanki anlatmazsa olduğu yere yığılacak gibiydi. “Herkes… Herkes sızmıştı,” dedi.
Sesi pürüzlüydü. Bir an duraksadı, sanki o anı zihninde tekrar yaşıyordu. Geçmişten merhamet diliyor gibiydi. Ellerini doğru açarak yavaş yavaş konuştu, “Cevdet’i uyandırdım. Konuşmak için dışarı çağırdım.”
Ağlamamak için çenesini sıkıyor, dudaklarını birbirine bastırıyor ama gözyaşlarını tutamıyordu.
“Biraz yürüyelim dedim.”
Hıçkırığını yuttu. Elleri titremeye başladı. “Ona her şeyi… Yıllardır içimde biriktirdiğim ne varsa her şeyi anlattım.”
Sanki o reddedilişin soğukluğu tekrar üzerine çökmüş gibi omuzlarını büktü.
Bakışları yerdeki cesetlerle Ece arasında gidip gelirken dudakları sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Ece, sırtını bir ağaç gövdesine dayamış, kaçacak yeri kalmadığını anlamıştı. Hıçkırıklarını yutmaya çalışıyordu.
“Neden Aylin?” diye inledi Ece. Dişleri birbirine çarpıyordu. “Cevdet… Sana ne yaptı?”
Aylin bir an duraksadı. Gözlerindeki yaşı sildi.
“Hiçbir şey yapmadı! Hiçbir şey!” dedi. “Sorun da buydu zaten. Yıllardır içimde büyüttüğüm o koca dağı görmedi bile. Sadece konuşmak istemiştim, ormanın sessizliğinde beni duyar sanmıştım.”
Ece, Aylin’in gözlerindeki o deliliği görünce tekrar yutkundu. Sesini yumuşatarak onu sakinleştirip hayatta kalmaya çalışıyordu.
“Peki ya diğerleri? Sen bizim için çok değerliydin. Hâlâ öylesin.”
“Korktum!” diye haykırdı Aylin, “Anlıyor musun, korktum!” Bir anda dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle toprağı eşeledi.
“Deniz’in bakışları… Her şeyi biliyor gibiydi. ‘Beni polise verecek’, ‘Beni soğuk bir hücreye kapatacaklar’ diye düşününce uyku tutmadı. Yanına gittim. O suçlayanbakışları susturmak istedim. Sadece kaçmak istedim!” Gözyaşlarını sildi “Arabanın lastiklerini de ben patlattım.”
Bora’nın cansız bedenine baktı. “Bora… Deniz’i suçladığında bir an, bir an dedim ki işte evren de benim yanımda.”
Ece, Aylin’in kendisine doğru emeklediğini görünce bağırmaya başladı “Lütfen… Dur artık!”
Aylin bıçağı sımsıkı kavradığı elini yavaşça havaya kaldırdı. Gözlerini yumdu.
“Ölmek istemiyorum,” diye mırıldandı, “hapse giremem!”
Sesi rüzgârda kaybolan bir fısıltı gibiydi. Rengi çekilmiş yüzünde geri dönülmez bir kararın buz gibi soğukkanlılığı vardı. Ece’nin bağırmasına fırsat vermeden, bıçağı tek bir hamlede kendi şah damarına sapladı. Bedeni bir çuval gibi önce dizlerinin üzerine, sonra da yere yığıldı. Geriye sadece sağır edici bir sessizlik ve o katliamın ortasında kaskatı kesilmiş bir hâlde duran Ece’nin titreyen hıçkırıkları kaldı.


