YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

ARMUT BAHÇESİ

Diğer Yazılar

İşçi kadınlar, ilk sıradan itibaren ikişer ikişer karşılıklı dağıldı. Toplama kovaları kollara takıldı. Armut bahçemizde hasat başlamıştı. Biraz geri çekilip kadınları izlemeye koyuldum. Her şey yolunda görünüyordu.

Ta ki… Toplama sıralarının sonundan bir ses yükselene kadar.

“Patroon! Buraya gelir misin?”

Bu çağırıda bir tuhaflık vardı… Ne acele ne panik… ama kesinlikle “normal” de değildi.

Yanlarına yürüdüm. “Ne oldu?”

Kadınlardan biri eliyle önümüzdeki ağaçları işaret etti: “Bu sıralar… toplanmış.”

Gerçekten de o iki sıranın ortalarındaki ağaçlarda tek bir armut bile yoktu.

Her sıranın başında ve sonunda ikişer ağaç bırakılmıştı… ama ortadaki ağaçlar tamamen soyulmuştu. Meyveler öyle aceleyle koparılmış gibi de değildi. Dikkatle bakınca dal uçlarında düzgün koparılmış meyve sap izleri seçiliyordu. Bu, “kopardım kaçtım” işi değildi. Bu… bildiğin işçilikti.

Biraz daha ilerledim. Devamı da aynıydı. Sıra sıra… Sistemli… Tertipli… Sanki biri gelmiş, bahçemizde çalışmıştı.

Eşim, traktör işçimiz ve işçi çavuşuyla boş dallara bakıyorduk. Kimse konuşmadı.

Eşim kollarını bağladı, gözünü sıralardan ayırmadan konuştu: “Bu düpedüz hırsızlık.”

Eliyle çizgi çizer gibi havayı işaret etti: “Bak… yoldan görünen ilk üç sıraya dokunmamışlar. Dördüncü sıradan başlamışlar… Ve en az sekiz sıra toplamışlar. Her sıranın başında ve sonunda birkaç ağaç bırakmışlar… Uzaktan bakınca ‘toplanmış’ gibi durmuyor. Ama sıraların içine girince… bomboş.”

“Profesyonel…” dedim yavaşça. “Bayağı profesyonel.”

Hesapladık, yaklaşık iki ton civarı meyvemiz çalınmıştı.

Sabah erkenden kadın işçileri almak için arabayla ilçe merkezine inmiştim. Eylül’ün son demleriydi… Havanın serinliği kendini hissettirmeye başlamış ama güneş inatla ortalığı ısıtmaya çalışıyordu. İşçiler her zamanki köşelerinde toplaşmışlardı. Kimi sigarasından derin bir nefes çekiyor, kimi komşunun gelinini çekiştiriyor, kimi de sadece dinliyormuş gibi yapıyordu.

Beni görünce sohbetleri bir anda yarım kaldı… Sanki görünmez bir düdük çalmış gibi herkes toparlandı. Sepetler kapıldı, sigaralar aceleyle atılıp ayak ucuyla ezildi. Malzemeler bagaja tıkıştırıldı.

İşçi çavuşu, doğrudan ön koltuğa kurulurken, dört kişi arkaya ustaca sıkıştı. Eşim de kalan beş kişiyi kendi aracına aldı. Konvoy halinde yola çıktık.

Daha yolun başında sohbet yeniden alevlendi. Düğünler, hastalar, gelinler, kaynanalar… Konu hiç bitmiyordu.

Sessizlik olunca, fırsatı kaçırmadım: “Bakın,” dedim, “armutları dikkatli toplayın. Tırnaklar kesilmiş olsun, meyveyi çizmesin. Kovaları ağzına kadar doldurmayın, alttakiler eziliyor. Siz fark etmiyorsunuz ama iki gün sonra hepsi ortaya çıkıyor. Sonra komisyoncu fireyi bastırıyor…”

Her hasat öncesi yaptığım o meşhur konuşma… Aynı cümleler, aynı ton.

Dinlediler mi? Dinlediler. Umursadılar mı? Orası biraz şüpheli.

Hiçbirinden “Tamam, dikkat ederiz” gibi bir ses çıkmadı. Yüz ifadeleri sanki şöyle diyordu: “Biz bu işin kitabını yazdık, gereksiz laflar bunlar!”

Sözlerim havada asılı kalınca, çavuş devreye girdi. Hem beni memnun etmek hem de otoritesini göstermek için sesini biraz kalınlaştırdı: “Hepiniz işi biliyorsunuz ama gene de patron ne diyorsa ona dikkat edin!”

Aynı kadınlar… Aynı yüzler… Bu sefer ağız birliği etmiş gibi: “Tamam çavuş, dikkat ederiz.”

Hafifçe gülümsedim. “Demek ki mesele anlatmak değil… kimin anlattığıymış.”

Bahçeye vardığımızda arabayı armut ağaçlarının arasından dikkatlice sürdüm. İki üç sıra ilerledikten sonra durdum. Yemek sepetleri en gölge ağacın altına dizildi.

Kadınlar çabucak işe girişti.

Hasat başlamak üzereydi. Şimdi düşünüyorum da o sabah içimde tuhaf bir his vardı.

Sıra aralarındaki otları her sezon makineyle biçtiğimizden oralar neredeyse stabilize yol gibiydi. Arabayla içeri süzülmek çocuk oyuncağıydı. Sıra üzerlerini yani ağaçların altlarınıysa çapa makinasıyla geçiyorduk.

Hırsızlık ortaya çıkınca bahçede bir sessizlik oldu. Az önceki kahkaha dolu atmosfer şimdi tuhaf bir şekilde ağırlaşmıştı.

Eşimle işçimiz, bahçenin önündeki asfalt yoldan başlayıp içeri doğru uzanan izleri incelemeye koyuldu. Toprak, bazen konuşmayı sever.

Çok geçmeden seslendiler. “Burada bir şey var.”

Yanlarına gittiğimde bizim traktörün kalın, tanıdık izlerine bitişik daha dar, hafif bir binek araca ait izler gördüm.

İzler beşinci ve altıncı sıraların ortasına kadar geliyor, sonra birden kesiliyordu. Sanki araç orada durup geri dönmüş gibiydi.

Eşim bir an durdu. Dört sıra atladı, dokuzuncu ve onuncu sıraların arasına geçti. Eğildi, toprağı eliyle yokladı.“Bu izler daha taze,” dedi.

Sonra başını kaldırdı. O bakışı iyi bilirim. Bir şeyleri çözmeye başlamıştı.   

Bahçe artık sadece ağaçlardan ibaret değildi. İzler, boş dallar, hesaplanmış adımlar… Hepsi bir hikâye anlatıyordu. Ve bu hikâyede biz yoktuk.

“Temiz iş,” dedim kendi kendime. “Fazla iz bırakmadan, çok gürültü çıkarmadan…”

Herkes sabretmez. Bazı müşteriler vardır, “Hemen ver,” der.

Anlaşılan… Bazı “müşteriler” hiç sormadan almayı tercih eder.

Bahçeye bir kez daha baktım. Ağaçlar sessizdi. Ama içimdeki his hiç de sessiz değildi.

Eşim, işçilere o sekiz sıraya kimsenin dokunmamasını sıkı sıkıya tembihledi. Sanki olay yeriymiş gibi… ki aslında öyleydi. Sonra hiç vakit kaybetmeden jandarmayı aradı.

Kısa süre sonra bir ekip geldi. Bahçeyi gezdiler… dallara baktılar, yere baktılar, birbirlerine baktılar. Ama en çok… “çok da bakmadılar.”

Komutan sonunda omuz silkerek konuştu: “Bahçenin etrafı tel çit ama sağlam değil. Kapı kilitli değil. Kamera da yok. İsteyen girer, isteyen çıkar. Biz gece devriyesinde bir kere geçeriz, o da denk gelirse.”

Yani tercümesi şuydu: “Geçmiş olsun. Üstüne bir bardak soğuk su için.”

Yine de umutsuz değildik. Muhtarlığın kamerasına bakmaya gittik.

Kamera vardı… Ama çalışmıyordu.

Jandarma muhtarı hafifçe uyardı. O da başını sallayıp klasik cümleyi kurdu: “Tamir ettireceğim.”

Ne zaman? Orası muamma.

Bahçeye geri döndüğümüzde hepimiz sessizdik. Kimse açık açık söylemiyordu ama herkes aynı soruyu düşünüyordu: Kim yaptı?

Şüphelendiğimiz biri yoktu. Köyde bugüne kadar ciddi bir hırsızlık olmamıştı. Kapılar kilitlenmez, anahtarlar kapı üstünde bırakılırdı.

Ya şimdi? Birileri gelmiş… Meyvemizi toplamış ve ortadan kaybolmuştu. Bu bir kerelik miydi yoksa böyle devam edecek miydi?

Zihnimden hızla hesaplar geçmeye başladı. İlaç, gübre, mazot, işçilik maliyetleri  son zamanlarda öyle bir artmıştı ki. Bizim ürün fiyatlarıysa ya az artıyor ya yerinde sayıyordu.

Hesap basitti aslında: Satıcı kazanıyordu. Tüccar kazanıyordu. Aracı kazanıyordu.  Bir tek… Toprağa eğilen kaybediyordu.

İçimden sert bir cümle geçti: “Bu… sadece hırsızlık değil. Bu, emeğe karşı yapılmış bir saygısızlık”

Eşimle göz göze geldik. İkimizin de yüzünde aynı ifade vardı: Öfke, hayal kırıklığı, biraz da çaresizlik.

“Masrafa mı yanalım,” dedim. “Yoksa emeğe mi?”

Cevap yoktu.

Ama içimde başka bir şey daha vardı. Sessiz, ama inatçı bir his… Bu iş burada bitmeyecekti.

Akşam işçileri ilçeye bıraktık. Gün boyu toplanan armutları traktöre yükleyip depoya taşıdık. Kasalar yerleştirildi, kapılar kapandı. Gün bitti.

Yorgunluktan omuzlarımız çökmüştü. Akşam yemeğini ancak geç vakitte yiyebildik.

Eşimle karşılıklı oturuyorduk. Ağzımızı bıçak açmıyordu.

Birden  “Çay yap,” Dedi. Kısa bir duraksama… “Termosa koy. Bahçeye gideceğim.”

Sözleri sadeydi  ama içindeki niyet sertti.

“Ben de geleyim mi?” dedim hemen.

Hiç düşünmeden cevap verdi: “Yok. Sen gelme.” Sonra ekledi: “Telefonun açık olsun. Bir şey olursa seni ararım.”

Bu “bir şey” kelimesi… insanın aklına iyi şeyler getirmiyordu.

Termosu aldı, gitti. Kapının önünde birkaç saniye öylece kaldım. Sonra içeri girdim. Bekleyiş başladı.

Televizyonu açtım. Görüntüler akıyordu ama aklım başka yerdeydi. Ne izlediğimi anlamadım, kapattım. Yarım bıraktığım kitabı aldım. “Okuyayım,” dedim. İki sayfa… Üç sayfa… Aynı satırı üçüncü kez okuyunca fark ettim: Hiçbir şey anlamıyorum. Onu da kapattım.

Saat ilerliyordu. Yarın sabah erken kalkılacaktı. İşçiler alınacak, bahçeye gidilecekti, yine uzun, yorucu bir gün. Normalde bu saatte çoktan uyumuş olmamız gerekirdi.

Ama o gece… Uyku bizim eve uğramadı.

Eşim, arabayı bahçenin üst tarafına, ağaçların arasına çekip bekleyeceğini söylemişti.

Kafamda sahneler dönmeye başladı. Ya hırsız yalnız değilse? Ya gelenler kalabalıksa? Ya bir şey olursa?

Yüreğim sıkıştı. “Keşke…” dedim içimden. “Keşke köyden birilerine daha haber verseydik.”  Ya da işçiyi alsaydı yanına. Bir an durdum. “Acaba aldı mı?” Bu düşünce içimi daha da huzursuz etti.

Dayanamadım. Hızlıca işçimizin kaldığı alt kata indim. Kapıyı çaldım.

Adam, karşımda eşofmanıyla, uykulu gözlerle duruyordu. Saçlar darmadağın…

“Sen de gitseydin keşke,” dedim.

Gözlerini ovuşturdu. “Söyledim patrona, ben de geleyim diye. Ama ‘Sen kal, uyu. Sabah erken kalkacaksın,’ dedi. Götürmedi beni.”

Bir an sustuk. Sonra tereddütle sordu: “Şimdi… traktörle gitsem olur mu?”

Soru havada asılı kaldı.

Ne desem? “Git” desem… yanlış bir şey mi olur? “Gitme” desem… ya gerçekten gitmesi gerekiyorsa? Karar vermek zordu..

Biraz düşündüm. İçimdeki sesler birbirine karışıyordu. “Biraz daha bekleyelim,” dedim sonunda.

Başını salladı.

Tekrar yukarı çıktım. Ev aynı evdi… Ama sessizlik büyümüş, odalara yayılmıştı. Saat ilerliyor… Telefon susuyordu.

Ve her geçen dakika içimdeki o kötü ihtimali biraz daha büyütüyordu. Eşim “Arama, telefon sesi çıkmasın,” demişti… O yüzden sadece bekliyordum.

Birden aklıma bir fikir geldi. Bahçeye üstteki tarla yolundan girersem aşağıdan görünmezdim. Hırsız geçen sefer alttaki asfalt yoldan gelmişti; bu gece gelmiş olsa bile arabamı fark etmezdi.

Hırkamı kaptım, anahtarı aldım, arabaya atladım. Çukurda kalan üst yoldan ağır ağır ilerleyip bahçeye girdim. Eşimin arabasının yakınına park ettim.

Beni görünce yüzü gerildi. Dişlerinin arasından, “Niye geldin, işi bozacaksın,” dedi.

“Seni yalnız bırakmak istemedim. Sessiz dururum. Gerekirse jandarmayı, muhtarı ararım.”

Başını iki yana salladı. “Kendi arabanda kal. Bir şey olursa sakın dışarı çıkma.”

Bekledik. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bir ara uyuklamışım. Kapım açıldı.

Eşim “Jandarmayı, muhtarı ara. Geldiler,” dedi ve hızla aşağıya yürüdü.

Hemen jandarmayı aradım. “En yakın ekip on beş-yirmi dakikaya orada,” dediler. Muhtarı aradım; uykuluydu. “Bahçedeyiz, bir araba geldi. Hırsız olabilir,” dedim. “Geliyorum,” dedi.

Telefonu sessize aldım. Ağaçların arasından görünmeden aşağı indim. Uzaktan eşimi gördüm. Benden bir sıra aşağıda, bir ağacın arkasında, elinde kalın bir sopayla bekliyordu. Hırsız iki sıra aşağıda çalışıyordu. Hızlıydı. Uzun boylu, eşofmanlı, spor ayakkabılı. Kasketinin önündeki küçük lamba kırmızı bir ışık veriyor, sadece topladığı yeri aydınlatıyordu. Profesyonel.

Kovaları doldurup arabasının açık bagajına boşalttı, tekrar döndü. İşine gömülmüştü.

Eşim yavaşça arabaya yaklaştı. Hırsızın uzağındaki lastiklerin yanına çömeldi. Cebinden çıkardığı aletle valf çekirdeklerini söktü. Bir, iki, üç… Ardından keskin bir fışırtı.

Hırsız sesi duydu. Kovayı bırakıp arabaya koştu. Elinde bir bıçak vardı.

“Çekil, binip gideyim. Yoksa deşerim.”

Eşim yerinden kıpırdamadı. “Lastikler indi. Gel de dene.”

İçimden dua ediyordum. Ne bir far ne de bir motor sesi…

Hırsız hamle yaptı. Eşim sopayı bıçak tutan ele indirdi. Bıçak yere düştü, hırsız sendeledi. Eşim bir hamle daha yaptı; sopa adamın başını sıyırdı. Hırsız sopaya vurunca bu sefer de sopa düştü.

Adam cebinden ikinci bir bıçak çıkardı. Savurdu. Eşimin elini sıyırdı; kan gördüm.

Dayanamadım. Ağacın arkasından bağırdım: “Ahmet! Ali! Koşun, hırsız var! Jandarma geliyor!”

Hırsız bir an duraksadı. O anda eşim yumruğu indirdi. Adamın burnundan kan boşaldı. Döndü, tarlalara doğru kaçtı.

Eşim peşine atılacaktı ki kolundan yakaladım.

“Bırak kaçsın. Arabası burada. Jandarma yolda.”

“Kaçırdım… Keşke gebertseydim şerefsizi!” dedi soluk soluğa.

“İyi ki yapmadın. Gerisini jandarma halleder.”

Yüzüne baktım. Şükür, iyiydi. Rahat bir nefes aldım.

Bir an sonra gülümsedi. “Ahmet, Ali de kimdi?”

“Kalabalığız sansın diye.”

“Yuttu mu?”

“Yuttu.”

Ama sahne bitmemişti.

Sıraların ortasında hırsızın arabası, üç lastiği inmiş, adeta çökmüş.

Açık bagajda iri iri armutlar.

Arabanın etrafında kovalar… bazıları devrilmiş… içlerindeki meyveler yere saçılmış.

Gece yeniden sessizliğe bürünmüştü. Ama bu sefer o sessizlik boş değildi.

Biraz sonra muhtar geldi. Hemen arkasından jandarma ekibi. Farlar bahçeyi aydınlattı.

Eşim olanları tek tek anlattı. Yerdeki bıçağı gösterdi. Jandarma not aldı, fotoğraflar çekti, tutanak tutuldu.

Arabanın plakasını aldılar. İş bu noktadan sonra hızlandı. Kimlik kısa sürede tespit edildi.

Meğer “profesyonel” dediğimiz kişi  sandığımız kadar görünmez değilmiş.

Bahçede rüzgâr ağaçları hafifçe sallıyordu. Yere saçılmış armutlara baktım. Bazıları ezilmişti.

İçimden “Biz günlerce uğraşıp büyütüyoruz. Birileri iki gecede toplamaya geliyor,” diye geçirdim.

Ama sonunda mücrimin hesabı yine bir yerde kesiliyor.

Sonradan öğrendiğimize göre, mesele sandığımızdan da eskiymiş.

Bu adam, yıllardır bizim bahçeye girip armutları usul usul topluyormuş. Öyle gürültüyle değil, sessiz, dikkatli, kimseye fark ettirmeden.

Evine götürüp depoluyor, sonra da kış boyunca pazarda tezgâh açıp: “Buyurun! Kendi armutlarım,” diye satıyormuş.

Biz fark etmeyince cesaretlenmiş. Bu yıl işi büyütmüş. Daha çok toplamış, daha rahat davranmış. Ve sonunda kendi kendini ele vermiş.

Sonuç? Dört yıl hapis.

Olay köyde, il ve ilçede duyulunca telefonum susmaz oldu. Arayan arayana…

“Abla kusura bakma… Biz de o adamdan armut aldık. Hırsızlık olduğunu bilmiyorduk. Hakkını helal et.”

Bir başkası: “Çok da lezzetliydi vallahi. Hangi pazarcıya veriyorsan söyle, ondan alalım.”

Ne yapacağımı bilemedim. Kızsam mı? Sevinsem mi? Adam bizim malı çalmış. Ama pazarlamasını da fena yapmamış. Üstelik müşteri memnuniyeti zirvede.

İşin en ilginç kısmıysa bundan sonra başladı. O günden sonra benden armut alıp satan pazarcılar, tezgâhlarının üzerine kocaman yazılar asmaya başladı: “Aylin Hanım’ın Armutları”

Bir çeşit marka olduk. Armutlar kapış kapış gidiyordu. Hatta pazara çıktığımda bir şey daha fark ettim. Benden armut almayan bazı pazarcılar bile tezgâhlarının üzerine aynı yazıyı yazmıştı: “Aylin Hanımın Armutları”

Tezgâhta başka armut… Üstünde benim isim.

İçimden gülmek geldi.

Birileri çalışmıştı…

Birileri farkında olmadan yemişti…

Ve sonunda…

Armutlar kendi adını bulmuştu.

“Yoksa bazı emeklerin değeri… çalınmadan anlaşılmıyor muydu?”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar