Mürekkep Kefeni
Oğuz Kağan Aydos
Haldun çatı katı kapısını omuzlayarak açtı. Menteşelerin feryadı rutubetli boşlukta yankılandı. Toz bulutu genzini yaktı. Tavandan sarkan cılız ampul, rüzgârın etkisiyle sarsılıyor, duvardaki gölgeleri devleştirip cüceleştiriyordu. Pencerenin kırık camından sızan solgun akşam ışığı, sallanan sandalyenin üzerine buzdan bir şerit gibi uzanıyordu. Sandalye görünmez bir elin dokunuşuyla hareket ediyor, zeminde ritmik bir gıcırtı bırakıyordu. Haldun duraksadı, hava ağırlaşmıştı, oda zamanın durduğu tekinsiz bir sessizlik içindeydi. Yerdeki sararmış kâğıtlar hışırdadı. Tozların arasında dans eden ışık huzmeleriyle geçmişin silik anıları ayaklarının tam altındaydı.
Masada devrilmiş bir hokka duruyordu. Divit kalem kâğıdın yanına sanki aceleyle bırakılmıştı. Mürekkep lekesi taze bir yaradan sızan kan gibi koyu parlaktı. Haldun parmağıyla lekenin kenarına dokundu. Parmak ucuna bulaşan siyahlık, birinin buradan yeni çıktığının kanıtıydı. Titreyen elleriyle notu aldı. Kargacık burgacık bir cümle: “Üçüncü sandıkta, babanın vasiyeti saklı.” Haldun’un zihni geçmişin sisli anılarında yolculuğa çıktı, çocukluğunda burada oynadığı saklambaç oyunlarını, babasının sandıkların arasına gizlediği gülüşleri hatırladı. Şimdi, sandıklar sadece karanlık sırlar vaat ediyordu.
Yirmi yıl öncesini, babasının aniden ortadan kaybolduğu fırtınalı geceyi anımsadı. Şirket hisselerinin amcasına devredildiği, babasının “yurt dışına kaçtığı” söylentilerinin yayıldığı kirli mevsime… Masanın altındaki üç büyük ahşap sandığın deri kayışları zamanla aşınmış, köşelerindeki pirinç aksamlar nemden kararmıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. İki sandığın üzerindeki toz tabakası duruyordu, üçüncü sandıksa her gün özenle silinmiş gibi tertemizdi. Sandığa dokunduğunda parmak uçlarında tarifi imkânsız bir ürperti hissetti. Kapağı yavaşça kaldırdığında yükselen keskin naftalin ve rutubet kokusu başını döndürdü. Sandığın içinde annesinin ipek elbiseleri ve yıpranmış aile fotoğrafları vardı. Fotoğrafların arasından sararmış bir gazete kupürü düştü. “Kayıp Miras Davasında Kanlı Son” başlıklı haberin altında amcasıyla babasının fotoğrafları yan yanaydı. Kupürün arkasına kurşun kalemle titrek bir not düşülmüştü: “Dozu ayarlayamadım, kalbi dayanamadı. Onu buraya, kendi ellerimle gömdüm.”
Haldun’un kalbi göğüs kafesini döven vahşi bir davul gibi atmaya başladı, dehşetle sandığın tabanını yokladı. Çift taban! Tırnaklarıyla ahşabı zorladığında çatlayan tahtanın altından beyazlaşmış parmak kemikleri belirdi. Babası, yirmi yıldır bu tozlu odada, amcasının her gün kendi ellerindeki kanı temizlemek için sildiği sandığın içinde yatıyordu. Demek yıllardır kaza sanılan trajedi, aslında cinayetti.
Sallanan sandalyenin gıcırtısı aniden kesildi. Haldun, ensesinde hissettiği soğuk nefesle donup kaldı. Arkasındaki gölge, masanın üzerine düşen ışığı tamamen kesti. “Sandıklar asla boş kalmaz Haldun,” dedi tanıdık, hırıltılı ses. Haldun kafasını çevirince elinde ağır birzincir tutan amcasıyla göz göze geldi. Karanlık gecenin katili gülümsedi. “Babanın yanına yer açmıştım. Tam vaktinde geldin.”
Haldun kaçmak için hamle yaptı fakat ayağı devrilmiş hokkaya takıldı. Yere yayılan mürekkep, gömleğinin önünü kapkara bir kefen gibi sardı. Amcası Haldun’u bir darbeyle bayılttı ve ağır sandık kapağını üzerine kapattı. Karanlık her yanı sardığında duyduğu son ses zincirin sandığın etrafına dolanırken çıkardığı metalik, soğuk şakırtıydı.
Divit rüzgârla yuvarlanıp mürekkeple buluştu, “vasiyet” yazısının sonunda durdu. Sabah, pencereden sızan güneş ışığı sadece kendi kendine sallanan sandalyeyi ve içine iki cesedi hapsetmiş, sıkıca zincirlenmiş üçüncü sandığı aydınlatıyordu. Cellat, geçmişin akrebini karanlığa doğru çevirmeye devam ediyordu.
Haldun oturduğu sandalyenin gıcırtısıyla geçmişin sisli düşüncelerinden panikle uyandı. Ensesinde o tanıdık soğuk nefes, yine tam arkasındaki gölge, masanın üzerine düşen ışığı tamamen kesti. “Bu kez dozu doğru ayarladım Haldun.”
DELİ DEDE’NİN SON DENEYİ
OYA GÖNEN
Sabahın erken saatlerinde köpeklerin acı acı uluması, bakkalı açmaya gelen Muhtar Havva’nın içini huzursuz etti.
“Niye böyle uluyorlar?” diye söylendi.
Sesler sıradan değildi. Uzun, kesik kesik, sanki bir şeyi haber veriyorlardı.
Arka sokağa. Köpekler onu görünce havlamayı artırdı. İçlerinden dişi olan Melek, Havva’nın yanına geldi. Gözleri telaşlıydı. Bir an durdu, sonra dönüp diğerlerinin olduğu yöne yürüdü. Birkaç adım sonra durup tekrar bakınca Havva anladı…
“Göster bakalım…”
Hayvanın peşine düştü.
Sesler Deli Dede’nin evinin bahçesinden geliyordu. Kapı aralıktı. Havva bahçeye girdiğinde ağacın altında gördüğü manzarayla donakaldı.
Rauf Dede yerde yüzükoyun yatıyordu. Etrafında Karabaş, Sosis ve Melek dönüp duruyor, havlayarak onu kaldırmaya çalışıyorlardı.
“Rauf Dede… Ne oldu sana?..”
Havva dizlerinin üzerine çöktü. Yaşlı adamın kalbini dinledi… Ses yoktu. Boynuna uzandı… nabzı atmıyordu.
Elini yavaşça çekti. Cebinden telefonu çıkarıp jandarmayı aradı.
Kısa sürede gelen ekip, ilk incelemede bunun şüpheli bir ölüm olduğunu belirledi. Rauf Dede boğularak öldürülmüştü. JASAT devreye girdi.
Jandarma komutanı Cemal ve Muhtar evi birlikte araştırmaya başladılar.
Alt katta küçük bir laboratuvar vardı. Cam şişeler, bitki kalıntıları ve ilkel düzenekler… Havva, “Bahçedeki otları burada işlerdi,” dedi. “Zararlı böcekleri yok eden ilaçlar yapardı. Geçen yaz bizim gülleri yaprak bitlerinden onun ilacı kurtardı.”
Cemal odayı dikkatle inceledi. “Belki de önemli bir şey bulmuştu…”
Tavan arasına çıktıklarında hava değişti.
Pencereden süzülen solgun ışık, toz zerrelerini havada asılı tutuyordu. Odanın ortasındaki sallanan sandalye, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle kıpırdıyordu. Sanki az önce biri kalkmış gibi.
Yerdeki kâğıtlar dikkat çekiciydi. Yeniydiler.
Cemal eğildi. Bir kâğıdı alıp okudu: “Deney tamamlandı…”
Kalem yanındaydı. Mürekkep şişesinin kapağı açıktı.
“Cinayet burada işlenmemiş,” dedi. “Mücadele izi yok… Ama adam çalışırken acele çıkmış.”
Soruşturma derinleşti.
Deli Dede’yi sık sık ziyarete gelenlerden Okan, ifadesinde şöyle dedi: “Doğal bir biyo ilaç geliştirmişti. Formülleri siyah kaplı bir ajandadaydı. Birkaç denemeden sonra Entomoloji Kongresi’nde açıklayacaktı… Buluşunu Devlet’e vermek istiyordu. Tarım Bakanlığından yetkililerle görüşmüştü.”
Ama ajanda ortada yoktu. Okan’ın alibisi sağlamdı.
Yaşlı adamın yanında çalışan kadın, birkaç gün önce gelen birinden bahsetti: “Takım elbiseliydi… siyah bir arabayla geldi. Dede’yle tartıştılar. Giderken ‘Sana boşuna Deli Dede demiyorlar,’ dedi.”
Tarif edilen kişi köy çıkışındaki kameraya yakalanan aracının plakası sayesinde bulundu. İlaç şirketi sahibi Ahmet Kuriş önce suçunu inkâr etti. Ama Rauf Dede’nin tırnaklarında onun DNA’sı vardı. İtiraf gecikmedi.
“Yüksek fiyat teklif ettim… kabul etmedi,” dedi Ahmet Kuriş. “Bahçede tartıştık. Bana tokat attı… ben de karşılık verdim. Kavga ettik…” Sesi kısıldı. “Boğazını sıktım… öldürmek istemedim. Bayıldı sandım. Ajandayı alıp kaçtım.”
Jandarma komutanı Cemal son bir kez bahçeye baktı.
Köpekler hâlâ ağacın etrafındaydı…Sessiz bir nöbet tutuyor gibiydiler.
“Bir adam, insanlık için bir şey buluyor…” dedi üzüntüyle. “Bir başkası onu para için öldürüyor.”
Rüzgâr hafifçe esti…
Ve tavan arasındaki o eski sandalye… Yeniden sallandı.
AÇIM BEN
EKİN TOPRAK ERTUĞRAL
Yaşlanmıştı Hayriye Hanım. Bastonu yetmez olmuştu yürürken. Zavallı kocasına yemek taşıyan bir motosikletli çarpmıştı. Aslında kabahati yoktu delikanlının. Yaşlı adam kırmızı ışığı fark etmemiş, motosikletli çocuk da kazaya engel olamamıştı. Adamcağız iki hafta hastanede kaldıktan sonra eve dönemeden, çınar ağacının altındaki yerine uzanmıştı.
Delikanlı suçlu olmasa da vicdan azabı çekiyordu yaşlı bir adama çarptığı için. Cenazesinde en önde saf tutmuş, günlerce yaşlı kadına yemek taşımıştı.
İşte o günlerden sonra daha bir korkar olmuştu Hayriye Teyze sokakta yürümekten.
Nisan ayının ilk haftası kocasının ölüm yıldönümü için helva kavurmak istedi. Küs olmasalar, bütün apartmana dağıtırdı. Komşular, neredeyse çöp ev kıvamındaki dairesinden gelen kokulardan rahatsızdı. Birkaç kez uyarmışlar, hatta temizlik için yardım teklif etmişlerdi. Fakat yaşlı kadın evine kimseyi sokmamıştı. Komşular da bu çatlak kadınla uğraşmayı bırakıp merdiven boşluğundaki camları sürekli açık tutmaya başlamışlardı.
Helvayı komşulara dağıtmasa bile, pazarcılara götürürdü. İçi rahatladı.
Kapıcıdan irmik, şeker ve çam fıstığı istedi. Karşı binanın altındaki ambalajcıdan da yirmi tane kapaklı kutu ve kaşık aldı.
Öğlene kadar bütün işini bitirdi. Apartman mis gibi kavrulmuş fıstık, yanmış şeker, irmik ve hasret kokuyordu.
Hayriye hanım bütün helvaları çekçek çantasına dizdi. “Yavaş yavaş giderim, niyet ettim bir kere,” dedi.
Tam kuruyemişçinin önünden geçerken durdu. Musa Efendi pek severdi kocasını. Leblebi kavurduğu zaman muhakkak ona da gönderirdi. Para da almazdı çoğu zaman. O sarı ateş toplarını görünce eski günleri hatırladı. Çantasından bir kutu helva çıkarmak için eğildi.
İşte tam o sırada; su bidonları taşıyan bir motosikletli kaldırıma çıkıp Hayriye Hanım’ın helva dolu arabasına çarptı. Devrilen bidonlar da Hayriye Hanım’a. Allahtan Musa Efendi atik davranıp kadıncağızı kolundan tutup çekmişti de düşmesine engel olmuştu. Helvalar ortalığa dağılmış, kuşlar bu tazecik şekerli yemleri kaçırmamak için heyecanla gagalamaya başlamıştı.
Kadıncağız korkudan titriyordu. Sucu kadıncağıza koluna girip evine kadar eşlik etmeyi teklif etti. Birlikte eve kadar yürüdüler. Üçüncü kata kadar dinlene dinlene çıktılar. Adam kadını koltuğuna oturtup sevabına bir de çay demlerim diye düşündü. Tuhaf, tozlu bir evdi burası. Etrafta eski gazeteler ve sabah kavrulan helvaya rağmen, kötü bir koku vardı. Belki kedisi vardır diye düşündü adam.
“Çay yapayım teyze sana,” dedi.
“Ihlamur daha çok makbule geçer, sana zahmet olmazsa,” dedi kadın.
Ihlamur kaynayınca, evin kötü kokusunu biraz olsun bastıran çiçeksi bir koku yayıldı etrafa.
Sucu ıhlamur çayını içip gitmek için kalkınca, yaşlı kadın son bir ricada bulundu. Çatı katındaki bavulda kocasının eskileri vardı. Tam ona göreydi.
Adamcağız bir koşu merdivenleri çıkıp kapıyı açtı. Sallanan bir sandalye, yerde dağılmış kağıtlar, örümcek ağlarının kendilerine film platosu kurduğu ağır kokulu bir oda. Köşede kadının bahsettiği valizi gördü. Gıcırdayan tahtalara dikkatlice basarak yürüdü. Birkaç adım atmıştı ki koku dayanılmaz oldu. Başını kokunun yoğunlaştığı tarafa çevirince ölü bir adam gördü. Üzerindeki “Açım Ben” logolu sarı gömlek vücuduna yapışmıştı, kafasında bir kask vardı. Kusacak gibi oldu. Bir an önce çıkmalıydı buradan. Kaçmak için kapıya yöneldi. Bu manyak kadının vereceği üç kuruşluk kıyafetlere ihtiyacı yoktu. Başı dönmeye başladı, olduğu yere yığılıp kaldı.
AVA GİDEN AVLANIR
GAMZE İLKAY AKALIN
Mehmet, lastik kaldırıma sürtünce içinden okkalı bir küfür savurdu, kontağı kapattı.
İnip kamyonetin etrafında bir tur attı. Soğuk hava iyi gelmişti. Etrafı kolaçan etti. Bakışları karşıdaki iki katlı köhne eve kilitlendi. Aynı anda şiddetli bir öğürtüyle midesinde kalan ne varsa kaldırıma çıkarttı.
Saat sabahın dördüydü. Alışkanlıkla elini cebine attı. Küçük bir kurşun kalem çıkarıp dişlerinin arasına aldı, çiğnemeye başladı. Odunsu tat, az önceki keskin kokuyu bastırmıştı. Kaleme baktı, “Tekrar başlayacağım,” dedi.
Kamyonetin arkasından merdiveni indirdi, levyeyle koli bandını montunun cebine soktu. Bu iş bu gece bitecekti.
Ev, bu bölgede yıkılmadan kalmış son binalardandı. Bu tuhaf yaşlı adamı, evi satmaya bir türlü ikna edememişti. Patronunun sesi aklından çıkmıyordu. “Burayı alamazsan işi Selim’e devredip seni göndermek zorundayım.”
Merdiveni sıkıca toprağa oturttu. “Aylin’i de bu evi de sana bırakmaya niyetim yok Selim Efendi,” diye söylendi. İkisini sarmaş dolaş dans ederken görmüştü. Selim ne yapar eder, insanları ikna edip evlerini sattırırdı. Şimdi de gözü Aylin’deydi.
Basamakları tırmandı, çatı penceresinin önündeydi. Camla bütünleşmiş kalın kir tabakasını koluyla sildi. İçeriye bakar bakmaz irkilerek geri çekildi, az kalsın düşecekti.
“Allah kahretsin! İçeride biri mi var! Işık gördüm sanki,” diye fısıldadı.
Bu ışığı daha önce fark etmemişti. Yaşlı adam çatıya çıkmış olamazdı, zor yürüyordu.
Yoldan geçen bir araç dikkatini dağıttı, bir ses duyduğunu sandı. Yalpalayarak yürüyen bir sarhoş olduğunu görünce rahatladı.
Doğramalar öyle eskiydi ki, levyeye gerek kalmadan pencereyi açtı. Yüzüne yapışan örümcek ağlarını temizledi.
Bir an koltuk sallanır gibi oldu. Tahtaların arasında gri ince bir kuyruk görünce rahatladı, tuttuğu nefesini verdi.
Gözü yerdeki kağıtlara takılmıştı, eğilip aldı. Işığa tutunca baş parmağına mürekkep bulaştı, hızlıca mindere sildi.
“1 Mart- Cesedi yok etmek için her yolu denedim. Sonunda başardım. Yerini sadece ben biliyorum. Asla bulamazlar.”
“23 Mayıs- Aptal esmer çok direndi ama bacağını keserken son nefesini verişini izlemek çok zevkliydi. Bunu tekrar yapmalıyım.”
Kâğıtları elinden fırlattı, donup kalmıştı.
“Adam seri katilmiş! Gizlice adamın evine girdim! Polisi aramalıyım! Neydi 911… Böyle bir numara yok mu? Salak! Amerika mı burası! 112 tabi ki! Ama dur bir dakika. Bunlarla adama şantaj yaparım ben! Tabi ya nasıl aklıma gelmedi! 911’i çevirmek gerçekten de hayatımı kurtardı.” Kahkahalarla gülmeye başladı.
“Ellerini havaya kaldır! Kapıya yaklaş!”
O daha ne olduğunu anlayamadan içeriye iki polis girdi.
“Yere yat!”
“Ama! Nasıl olur? Ben henüz bir şey yapmadım ki!” diye bağırdı. Polis bileklerine kelepçeyi geçirmişti bile.
“Daha ne yapacaksın ulan! Haneye tecavüz, mülke zarar…”
“Hayır! Asıl suçlu o, ben değilim! Bu adam seri katil! Kâğıtlara bakın! İşlediği cinayetleri yazmış manyak. Suçlu ben değilim o!”
“Tabi hiçbiriniz suçlu değilsiniz zaten. Derdini karakolda anlatırsın!”
Polislerden biri kağıtları eline aldı, Mehmet’e baktı. Bitirince merdivenin başındaki yaşlı adama seslendi.
“Kim yazdı bunları? Nedir bu?”
“Seneler önce yazmaya başladığım bir romanın taslakları memur bey, burada olduklarını bile unutmuşum.”
Polis bir kaşını kaldırdı, “Basıldı mı?”
“Sürekli geri çevrildi, ben de vazgeçtim.”
Evden çıkarlarken polis yaşlı adama dönüp kuşkuyla;
“Odaya kimse girmesin hiçbir şeye dokunmayın. Gidelim!”
Yaşlı adam kafasını salladı. Arkalarından bakarken gözleri parlıyordu.
Ekip arabasının içinde Mehmet olanca gücüyle bağırıyordu.
“Mürekkep! Mürekkep ıslaktı!”
FIRSAT MALİYETİ
CAN VODİNA
İnsanın ayağına kaç defa böyle bir fırsat gelirdi ki… Sonunda düştüğüm yerden kalkmanın yolunu bulmuştum. Başarılı bir cerrahın malpraktis* yüzünden kariyerinin zirvesinde mesleğinden olması gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin konusu değildi sadece. Yegâne gerçekliğimdi.
“Egenin unutulmuş kıyılarında denize nazır, kupon arazi… Üstünde iki katlı taş ev…” diye bilgi verdi aracılar telefonda. Aslında tapuda zeytinlik olarak geçiyor, ama zamanında belediyede imar sorunu çözülmüş. Kelepir. Sahibinin pek aklı yerinde mi değilmiş, yurtdışında mı yaşıyormuş ne… Aracılar “noterden biz onu da hallettik” dediler. Satıştan sonra anahtarları aldım. Mekânı butik otele dönüştürme fikriyle arazinin sapa yoluna girdim, tozu dumana katarak kaybettiğim hayatın düşlerine hızlıca yaklaştım.
Bahçeye bakım gerekiyordu. Olsun, bu zamanda bu fiyata böyle bir yer bulmak imkansızdı. “Bunun kokusu çıkar, yaş tahtaya basmayalım…” demişti eşim, kulak asmadım. Elde avuçta ne kaldıysa buraya yatırdım. Arabadan inmeden eşimin onaylamayan bakışlarını başımdan savdım. Yağmurun kokusunu içime çekip beyaz çakıl taşlarıyla bezeli patikadan eve ilerledim.
Estetik duygusu güçlü bir mimarın dokunuşunu belli eden taş bina karşımdaydı. Kırmızı beyaz pötikareli reçel kavanozları, organik sızma zeytinyağı damgalı şişeler, köşedeki taş fırında gözleme yapan köylü kadınlar, yoga seansları, taptaze organik kahve çekirdekleri, gün batımında düzenlenen şarap tadımları ve bunların hepsine maaşlarını yetiştirmeye çalışan beyaz yakalılar… Hayallerim şimdiden büyümeye başlamıştı.
“Yalnız tek koşulu var” demişti aracılar. “Tavan arasındaki bazı evrakların, yeni malik tarafından eski sahibine gönderilmesi gerekiyor. Adam ısrarcı.” Kabul etmiştim, tuhaf bir şart ama önemsiz bir detaydı. Salon tozlu ve yıllanmış mobilyalarla doluydu. Çevirmeli telefon, tüplü televizyon, kakmalı ahşap koltuklar… Zaman bu evde adeta 1994 yılında donmuştu.
Tavan arasına çıktım. Sallanmayı uzun süre önce bırakmış bir sandalye, sağda solda üst üste dizilmiş bavullar ve pencereden sızan titrek ışığın aydınlattığı mektupları gördüm. Ev sahibinin bahsettiği evraklar bunlar olmalıydı. Yerden alıp okumaya başladım. Farklı insanlar tarafından yazılmış gibiydiler. Kimi elleri titreyerek yahut duraksamadan, kimisi neredeyse sükûnetle yazmıştı. Fakat hepsinin sonu aynıydı: Onu ben öldürdüm! Son mektuba geldiğimde, hafif bir çığlık attım. Bu benim el yazımdı. O anı hatırladım. “Prosedür gereği,” demişti aracılar… “Şuraya el yazınızın bir örneğini almamız gerekiyor.” Pek üstünde durmamıştım. “Kabul ve beyan ederim,” diye yazıp imzalamıştım.
‘Ben kimseyi öldürmedim,’ diyecek oldum ama geçmişimin karanlık yüzü itiraz etti. Sessiz kalmak bazen öldürmekten beterdi. Otopsi masasındaki bedene yapışan delilleri bacak arasından yok ederlerken susmuş ve sessizliğimin mükafatını almıştım. Ailesinin bile umursamadığı bir genç kız diye avutmuştum kendimi, terfiler ardı ardına gelirken ve vicdanım körelirken. Başkaları tarafından kaleme alınan itirafnamemi okurken mavi kırmızı ışıklar camdan yansıdı.
Polis ihbar üzerine gelmişti. Telefonun ucundaki bir ses, emniyet teşkilatına yıllar önce işlenmiş bir cinayetin itiraf mektuplarının yerini fısıldamıştı. Eğer geç kalırlarsa failler delilleri ortadan kaldırabilirdi. Polisler itiraf mektuplarının sahiplerini evin bodrumunda elleri, kolları bağlı şekilde buldu. Emekli adli tıp uzmanı Selim Kırca, kıdemli emniyet müdürü Tekin Akkoru, sanık müdafi Emel Çetin, fail Sadık Mehmetoğlu ve bendeniz müstafi cerrah Orkun Sakin, 1994’ün bütün gerçekliğiyle tekrar bir araya gelirken, kasaba nezarethanesinin penceresinde bir ruh özgürlüğüne kavuşmuştuk.
*Malpraktis (tıbbi uygulama hatası), sağlık çalışanının bilgi eksikliği, tecrübesizliği veya ilgisizliği (ihmal) nedeniyle tıbbi standartlara aykırı davranıp hastanın zarar görmesine neden olmasıdır.
ARINDIRICI
İSMET CAN DURMUŞCAN
‘Arındırma Yuvası’ dediğim bu eve yıllar sonra geri geldim. Ormanın ortasında kimsenin uğramak istemediği bu yapı artık terk edilmiş ve çürümeye bırakılmış. Tıpkı yirmi sene önce benim bulduğum hali gibi. Tavan arasının gıcırdayan parkeleri, tozdan neredeyse bembeyaz olmuş sandıklar. Hepsini yeniden düzenlemem gerek, düzen koruyucuları -polisler- delil aramak için burayı darmadağın etmiş.
Oysa son bıraktığımda ara sıra yanıp sönen bir ampul, üst üste dizdiğim bavullar ve sandıklar, sallanan bir sandalye ve önünde dağılmış halde beni bulmak için gelen düzen koruyucularına yazdığım veda mektupları vardı.
Gazetelerde benim için attıkları manşet hala aklımda; “Seri katil aramızda: Saprofit!”
Kurbanları bulamadıkları için bana bu adı vermişlerdi. Cesetleri bir saprofit gibi ortadan kaldırdığımı düşünüyorlardı. Bu hakaretlerini asla unutmadım. Oysa bana verdikleri isim arındırıcı olmalıydı. Çünkü insanlara vermek istediğim mesaj buydu, günahlarınızdan arının!
Ayrıca, bana seri katil demeleri de bir hakaret. İnsanları belirli aralıklarla, teker teker öldürmedim ki. Onları bir araya toplayıp aynı anda arındırdım.
Hatırlıyorum da buraya ilk getirdiğim günahkâr iri yarı, tombul bir iş adamıydı. Parayı her şeyden çok severdi, rabbinden bile. Çalışanlarına zulmeder, haklarını vermezdi. Bir zalimdi ama benim asıl ilgimi çeken şey şuydu: Büyük günahlardan olan şirk!
İkincisi yaşlı bir köylü kadındı, büyü yaparak insanların arasını bozuyordu. O kadından tiksindiğim kadar hiç kimseden tiksinmemiştim. Müşrikten bile.
Üçüncüsü haksız yere kızını katleden bir hayvandı. Onun hakkında konuşmak bile istemiyorum. Değersiz bir hiçti. Onu insandan sayacak olsaydım, en tiksindiğim yaratık bu olurdu.
Dördüncü kurbanım abisinden yadigâr emanetlere sahip çıkmayan bir haindi. Mirasa konmak için yeğenlerinin hakkını yiyen bir hain.
Beşinci bir tefeciydi. O adam müşrikten de tombuldu. Onu buraya taşıdıktan sonra beş gün belim ağrımıştı.
Altıncıya üzülebilirdim. Gençti. Askerliğini Doğu’da yapmamak için araya torpil sokan bir zengin çocuğuydu. Savaştan kaçmak da büyük günahlardandır! Diğer günahları herkes bilir ve işler. Ama bu günah unutulmuş bir günah olduğu için, kimse bunu işlemekten kendini sakınmıyor. Halka hatırlatılmalıydı.
Sonuncusu tam bir ırz düşmanıydı. İstediği genç kız kendine yüz vermeyince, ona iftira atmıştı. Kız mahalle baskısına dayanamayıp intihar etmişti. Zina iftirası atmak da büyük günahtır.
Aylar süren gözlemlerimle bu günahkârları bulmuştum. Haftalar süren uğraşlar sonucu hepsini bu eve getirdim. Bodrumdaki kafeslere yerleştirdim. Ağızlarını bağladım. Ölmemeleri için günde bir kez sırayla yemek yediriyordum. Bu böyle sürdü ta ki son hedefimi getirene kadar.
Onları nasıl öldürüp ortadan kaldırdığımı anlatmayacağım. Çünkü düzen koruyucuları beni halka doğru anlatmadı. Kimi neden öldürdüğümü yazdığım mektuplarım sümen altı edildi.
Arındırdıklarımın arkasından sadece bir avuç insan ağladı. Ama kat kat fazla insan sevindi.
Yine de halk vermek istediğim mesajdan mahrum kaldı. Belki de bu yüzden insanlar artık daha saygısız, daha kibirli ve hayvan gibiler. İşte bu yüzden bir yemin ettim. Sadece büyük günahlar için değil, her bir günah için kurbanlar bulacaktım. Buldum da…
Bu sefer toplu halde değil teker teker arındıracağım. Ve mesajımı halka mektuplarla değil, kelime kelime vereceğim. Arınma başlasın!
BAZI TABUTLAR GÖKYÜZÜNE GÖMÜLÜR
DURSALİYE ŞAHAN
Neden hep çatı katlarında oturuyorsun diyorlar. Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey, tavanı alçak, toprak yerine gökyüzüne gömülmüş bir tabutu andıran, o daracık çatı katlarını seviyor olmam. Bu anlaşılmaz tercihim geçmişimle ilintili olabilirmiş. Geçmiş… Hangi geçmiş? Yoksa otuz yıl önceki unutamadığım o talihsiz olay mı?
Sadece suçu işleyen mi suçludur? Ya tanık olduğu halde engellemeyen veya failleri görmezden gelen ve dolayısıyla suçu saklayan…
Dün onlardan biriyle karşılaştım. Tanıdı beni. Boynumdaki denizci fuları hâlâ aynıymış.
“Mesleğe başladığımda rahmetli babam hediye etmişti,” dedim.
Bankada şube müdürü olmuş. İkinci evliliğini yapmış. İki de çocuğu varmış. O kadar çok şey anlattı ki, uzun uzun ülkenin niye düzelemeyeceğinden filan bahsetti.
O meşum suça hiç değinmedi.
Üç arkadaştılar. İkisi on üç, biri on iki yaşındaydı. Arka sırada oturan Vanlı çocuğu hedef almışlardı. Oğlan taşradan yeni gelmişti. Aksanıyla başlayıp kilosuyla devam ettiler. Şişko Kekeç lakabını üzerine mühürlemişlerdi.
Müdür yardımcısı, müdahale etmemek gerek deyince kendi hallerine bırakmıştım. Çok geçmeden Şişko Kekeç’in yanına Kokarca da eklenmişti. Hâlâ ne zaman aklıma gelse içim sızlar. Bir öğretmen öğrencisi o haldeyken nasıl müdahale etmez? Aslında en büyük suçlu bendim.
Sınıfın yarısını sessizce örgütlemişlerdi. Derslerine dört elle sarılmış o masum çocuğu bir anda sınıfın paspası haline getirmişlerdi.
“Kokuyorsun sen.”
“Konuştukların anlaşılmıyor.”
“Bizimle oynama.”
“Benimle konuşma.”
“Koca burnunu her yere sokma.”
O sessizleştikçe şiddeti artırdılar. Dün karşılaştığımız banka şube müdürü sınıfa girerken oğlana çelme takmış, boylu boyunca yere uzatmıştı. Ön dişlerinden biri kırılmıştı. Sınıfa girdiğimde etrafında çember olmuş gülüyorlardı.
İntihar haberi geldiğinde mideme bıçak gibi bir ağrı girmiş, bir daha da gitmemişti. Geride buruşuk bir kâğıt üzerinde bıraktığı o tek cümlelik not:
“Ölümümden kimse sorumlu değildir.”
Müdür yardımcısıyla evlerine taziyeye gitmiştik. Annesini hastaneye kaldırmışlar, babası perişan, ablası çırpınarak ağlıyordu.
Dönüş yolunda müdür yardımcısı, “Kim bilir ne derdi vardı?” dedi. Hiç cevap vermedim.
Ertesi gün sınıfa girdiğimde, “Yarın arkadaşınızın cenazesi var,” dedim.
Kimseden çıt çıkmadı. Sesimi biraz daha yükselttim.
“Hepiniz geleceksiniz.”
Müdür, müdür yardımcısı ve öğrenciler otobüse bindik. Mezarlık kalabalıktı. Annesinin ağlamaktan sesi kısılmıştı, babası donmuş gibi tabuta bakıyordu.
Cenaze mezara indirilirken üç arkadaşın yüzüne baktım. O gün ilk kez anladım ki kötüler kötülüklerinin farkında olmuyordu.
Tayinimi isteyip Anadolu’ya geçtim. Tek sınıflı köy okulu bana iyi gelmişti.
“Hocam sizinle karşılaştığıma çok memnun oldum,” dedi banka şube müdürü.
Hafifçe başımı salladım “Hâlâ burnun çok hassas mı?” dedim. Şaşkınlıkla dudaklarını büktü.
“Nasıl yani hocam?”
“Bizim duyamadığımız kokuları duyardın. Unuttun mu?”
Kısa bir süre bakıştık. Hayır, o bakışlarda pişmanlık yoktu. Peki bu adam hangi duygular içindeydi? Ne hissediyordu? Bilmiyorum. Yavaşça kalkıp elimdeki yarım kalmış çayı masaya bırakarak kapıdan çıktım. Suç ortağı olduğumuzun farkında bile değildi.
KURUNTU
EMRE YAZGEÇ
Eski konağın merdivenlerini çıkarken yüzüm asıktı. Sabahın köründe iki saat yol gelmiştim. İlçe ekiplerine olay yerini dar etmeye niyetliydim. Genç, güleç bir memur isminin Samet samet olduğunu söyleyerek verandada karşıladı beni.
“Hoş geldiniz komiserim.”
Başımı salladım.
Kapıdan girerken, iğrenerek baktım içeridekilere. Gözüm bir köşede titreyen Asyalı güzele takıldı önce, ardından salonun ortasında sırt üstü uzanan cesede. Çırılçıplak bir erkek, hayli yaşlı ve yağlıydı. Ağzından sızan kan çenesini kızıla boyamış, göğsüne bulaşmıştı. Ellerindeki sarı bulaşık eldivenleri de kana bulanmıştı.
Güzel bakan güzel görürdü. Samet’e gözlerimle kızı işaret ettim.
“Bakıcıymış,” dedi, “Adamı o bulmuş.”
Uzaktan tebessüm ettim, kız başını eğdi.
Samet parmağını cesede doğrulttu, ihtiyarın edep yerini gösterdiğini fark edip elini hızla cebine soktu. “Yakup A,” dedi, “Emekli profesör. Kızıyla yaşıyormuş, kadın tatilde. Bakıcı yakın zamanda işe başlamış, gündüzleri geliyormuş. Adam hastaymış ama kız nesi olduğunu bilmiyor. ‘Sessizdi, tavan arasından inmezdi’ diyor.”
Samet sözünü bitiremeden, bir şeye takıldı gözüm. Koşup cesedin ayakucuna eğildim. Adamın ayakları beceriksizce budanmış, filizlenen patateslere dönmüştü. Bazı parmaklar yerinde yoktu, bıraktıkları boşlukları eski dikiş izleri doldurmuştu. Bakışlarım ellerine kaydı. Kalemimi çıkarıp kanlı eldivenlerin parmaklarına bastırdım, bazıları boştu. Garipsedim, soran gözlerimi kanlı suratına doğrulttum. Ağzının karanlık bir kuyuya döndüğünü o zaman fark ettim. Dişler de yerinde yoktu.
“Lavabodalar,” dedi Samet.
Banyoya gidip kapıdan başımı uzattım. Olay yeri ekibi yerdeki kanlı kerpeteni ve nar taneleri gibi lavaboya saçılmış dişleri fotoğraflıyordu.
“Çatıya çıkalım,” dedim Samet’e. “Kızı al, adamın ilaçlarını da getirin.”
Tavan arası loştu. Küçük pencereden sızan cansız ışık odanın ortasındaki sandalyeyi güçlükle aydınlatıyordu. Lambanın düğmesini buldum. Oda aydınlanınca yere saçılmış kağıtlar ortaya çıktı. Aralarında diz çöktüm. Bazıları daha temiz, okunaklı bir el yazısıyla yazılmıştı; bazılarıysa karmakarışık, belirsiz, sıkışık harflerle doluydu, derin duygusal inişler ve çıkışlar içeriyordu. Korku, nefret, aşk ya da delilik kokuyorlardı. Değerli gibiydiler, delil olarak ya da eser olarak. Elimi ceketimin yenine sokup yazılanlara göz attım.
“Bedenimde olmalı. Her yerde benimleler….
Delilik değil bu, deli olsam onları her yerde duyardım. Başkaları varken konuşmuyorlar…
Artık dilimi tutmayı öğrendim. Nasılsa kimse yardım etmiyor. Ne zaman bir şey desem doğru hastaneye…
Beni görmüyorlar. Deli olsam beni gördüklerini de düşünürüm…
‘Canım tehlikede’ diyorum birkaç parmak ne ki? En iyisi susmak…
Bütün sesler kesildiğinde endişeleniyorlar, beni kışkırtmak için sinir bozucu laflar ediyorlar….
Tek silahım sessizlik. Tavan arasına çıktığımda kuduruyorlar…
…Dişimde olmalı. Şimdiye kadar nasıl anlamadım? Diş tedavimden sonra başladı her şey.
…Kızım dönmeden bu işi halletmeliyim.”
Samet bakıcıyla gelince başımı kağıtlardan kaldırdım. Kız çekinerek elindeki kutuları uzattı.
“Şizofreni ilaçları,” dedim, “Adam paranoyakmış, kendi dişlerini sökmüş. Yaşlıydı, muhtemelen acıyı kaldıramayıp öldü.”
Bakıcının gözleri dehşetle büyüdü. Bozuk Türkçesiyle fısıldadı. “Bilmiyordum.”
“Kızı biliyordur. Babasını tek başına bırakması garip.”
Ürkek gözleri doldu. Sayıklar gibiydi. “Yalnız kalabilirim, evinde uyu demişti.”
Bir süre iyi uyuyamayacaktı. Ayağa kalktım, buradaki işim bitmişti. Gıcırdayan merdivenleri ağır ağır indim. Çıplak ihtiyarı başımla selamladım. Tam konaktan çıkacakken içeriden bir uğultu yükseldi. Merak ettim, dönüp banyodan taşan gölgelerin içine girdim. Olay yerinden biri, tuttuğu cımbızı tepedeki beyaz ışığa uzatıyordu. Etrafındakiler elindekini, tanrının bir lütfuymuş gibi, yarı şaşkın izliyordu. Cımbızın ucundaki bir dişti; kanlı kökünde solgun, kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu.
SÜRPRİZ SON!
PINAR CEBECİ
Orhun, ünlü bir polisiye yazarlarıydı. Kitapevlerinde satışta olan on iki kitabı vardı. Bir söyleşi gününde yeni romanına başladığını ve okuyucuyu büyük bir sürprizin beklediğini söylemişti.
Pelin, yazarın hayranlarındandı. Romanlarda polislerin küfürlü konuşmalarını ve özel yaşantılarına dair mahrem ayrıntıların olduğu bölümleri sevmiyordu. El kaldırarak söz istedi.
“Orhun Bey, kitaplarınızı büyük bir keyif ve heyecanla okuyorum. Ama komiser Burak karakteri bazen beni zorluyor. Onun cinsel hayatının detayları okuyucuya ne katıyor? Hormon seviyesini düşürseniz de biz de katile odaklansak daha iyi olmaz mı?”
Katılımcılar arasında gülüşmeler olmuş, yaşlıca bir kadın “Ben bu durumdan çok memnunum. Zira karakterlerin özel yaşantıları romanı onları bizden biriymiş havasına sokuyor,” demişti.
Orhun “Aslında Komiser Burak’la benim de başım dertte. Aklımdakilerle kaleme dökülenler bazen çok farklı oluyor. Bir romanımda hormonlarını düşürdüm. Bir diğerinde felsefe okuttum. Ne yaptıysam çare olmadı. Son kitabımda yine kendi karakterine büründü,” deyip içten bir kahkaha attı.
Pelin, o gün yazarla fotoğraf çektirmiş, sonraki günlerde de sosyal medyadan paylaşımlarını takip etmişti. Yazar hep aynı kafeden fotoğraf paylaşınca, Pelin içindeki sesi dinledi ve kafeye gitti. Fakat yazarı orada göremedi. Yanına gelen garsona “Pardon, Orhun Bey’i tanıyor musunuz?” diye sordu.
“Hayır. Buranın müdavimi çoktur ama içinde ne yazık ki bir yazar yok.” yanıtını alınca şaşırdı.
“Emin misiniz? Sosyal medyada hep bu kafeyi paylaşıyor.”
“İki yıldır buranın garsonluğunu yapıyorum. Müşterilerimizi tanırım. Belki ortamın güzelliği hoşuna gitmiş ve paylaşmıştır,” diyerek kahveyi bırakıp başka bir masaya yöneldi adam. Pelin duruma pek anlam veremese de kahvesini içip şüphe içinde evine döndü.
Aradan geçen iki ay boyunca yazardan hiçbir paylaşım olmaması Pelin’i iyice meraklandırdı. Orhun’un samimi olduğu diğer yazarların söyleşilerinde yanlarına gidip adam hakkında bilgi edinmeye çalışmış ancak aldığı cevaplar benzer olmuştu. “Yazarken ortadan kaybolur.”
İyi de nereye? Polisiye kitaplarla fazla haşır neşir olan Pelin, bu gizemi çözmeye karar verdi. Yazarın sosyal medyada paylaştığı fotoğraflardan yola çıkarak ondan bir iz aradı. Nihayet Orhun’un evini tespit etti. Adres, Kadıköy, Telalzade sokakta bakımsız, bitişik nizam müstakil evlerden biriydi. Evin kapısını çaldı, açan olmadı. Birkaç yeri kurcaladı. Solmaya yüz tutmuş sardunya saksısının altına baktı. Gözleri ışıdı. Yaşadığı an, okuduğu cinayet romanlarından bir pasajdı sanki. Geceyi bekledi, ortalık kararınca bir hırsız gibi içeri süzüldü. Cep telefonunun feneriyle etrafa baktı. Ev dağınıktı. Kitaplar yere saçılmış, eşyalar dağılmış, masa yan yatmıştı. Çatı katına çıktığında hayatının şokunu yaşadı. O ünlü yazar romanlarını burada mı yazıyordu! Tavandan sarkan örümcek ağları, gitmek için hazırlanmış ama bir türlü yola çıkamamış bavullar, yanıp sönen ampulün altında korku filmlerindeki sahneleri anımsatan boş bir sallanan sandalye ve odanın sessizliğine uyum sağlayan bir gramofon… Kapağı açık kalmış, mürekkebi kurumuş dolmakalemin yanında elle yazılmış kağıtlar gördü. Eğilip okumaya başladı heyecanla. Kağıtlarda kin, öfke ve hesaplaşma vardı. Orhun kalemiyle saldırıya geçmiş, Komiser Burak keskin kelimelerle karşılık vermişti.
“Şimdi seninle yer değiştireceğiz. Bundan sonrasını sen düşün,” diye bitiriyordu yazıyı Komiser Burak. Sayfanın derinliklerinden bir çığlık, pencere kenarındansa bir kahkaha duyar gibi oldu Pelin. Ürperdiğini hissetti.


