(THE BURGLAR WHO DROPPED IN ON ELVİS)
Çeviren: Ramazan Atlen
“Seni tanıyorum,” dedi kadın. “Bernie Rhodenbarr’sın. Bir hırsız.”
Etrafıma baktım, dükkânımdaki müşteri kıtlığından genelde mutluluk duymam ama bu defa ikimiz dışında boş olmasına sevindim.
“Eskiden,” dedim.
“Eskiden mi?”
“Evet eskiden. Sabıkam var, bunu sır gibi saklasam da inkâr edemem. Artık sahaflık yapıyorum, Bayan eee?”
“Danahy,” diye tamamladı. “Holly Danahy.”
“Bayan Danahy. Eski çağlardan kalma bilgelikleri alıp satıyorum. Gençliğimdeki hatalar pişmanlık duyulacak, hatta kınanacak şeyler ama hepsi geride kaldı.”
Bana düşünceli düşünceli baktı. Hoş bir mahlûktu, ince ve alımlıydı, ışıl ışıl gözleri, meraklı bir burnu vardı. Onu hem yumuşak başlı ve kadınsı hem de bir Luger kadar soğukkanlı ve işinin ehli gösteren özel dikim bir takım elbise ve papyon takmıştı.
“Bence yalan söylüyorsun,” dedi. “Umarım öyledir. Çünkü eski kitap satan biri işime yaramaz. Bana bir hırsız lazım.”
“Keşke yardım edebilseydim.”
“Edebilirsin.” Serin parmaklı elini benimkinin üzerine koydu. “Mesain bitmek üzere. Neden dükkânı kapatmıyorsun? Sana bir içki ısmarlayayım, Memphis’e tüm masrafları karşılanmış bir seyahate -ve muhtemelen çok daha fazlasına- nasıl hak kazanabileceğini konuşalım.”
“Bana hızla gelişen bir tatil beldesinde devre mülk satmaya çalışmıyorsun, değil mi?”
“Pek sayılmaz.”
“O halde ne kaybedebilirim ki? Zaten işten sonra bir şeyler-”
“Carolyn Kaiser,” diye lafımı kesti. “En yakın arkadaşın, iki sokak ötedeki Poodle Factory’de köpek yıkıyor. Arayıp randevunu iptal edebilirsin.”
Düşünceli bakma sırası bendeydi. “Hakkımda çok şey biliyor gibisin,” dedim.
“Benim işim bu, tatlım,” dedi.
***
“Muhabirim,” dedi. “Weekly Galaxy’de. Gazeteyi duymadıysan, süpermarkete hiç gitmedin demektir.”
“Biliyorum,” dedim. “Ama itiraf etmeliyim ki sadık okuyucularınızdan değilim.”
“Umarım değilsindir, Bernie. Okurlarımız düşünürken dudaklarını oynatan kimselerdir. Mektuplarını pastel boyayla yazarlar çünkü sivri uçlu şeyler kullanmaları risklidir. Bizimkilerin yanında Enquirer’ın[1] okuyucuları Rodoslu bilginler gibi kalır. Kabul etmek gerekir ki okurlarımız mankafalıdır.”
“O zaman neden benim hakkımda bilgi edinmek istesinler ki?”
“İstemezler. Tabii bir uzaylı tarafından hamile bırakılmadıysan. Yoksa bırakıldın mı?”
“Hayır ama bir defasında Koca Ayak[2] arabamı yemişti.”
Başını iki yana salladı. “O haberi yapmıştık. Sanırım geçen Ağustos’tu. Araba üç yüz bin kilometrede bir AMC Gremlin’di.”
“Bence miadını çoktan doldurmuş.”
“Sahibi de öyle söylemişti. Galaxy sayesinde artık yeni bir BMW’si var. Markayı doğru söyleyemiyor ama deli gibi sürebiliyor.”
Ona bardağımın üzerinden baktım. “Hakkımda yazmak istemiyorsan benden ne istiyorsun?”
“Ah, Bernie,” dedi. “Hırsız Bernie. Tatlım, sen Elvis’in evine giriş biletimsin.”
***
Carolyn’e “En iyisi Elvis’in tabutta çekilmiş bir fotoğrafı olurdu,” dedim. “Galaxy bu tür fotoğrafları sever ama uzun vadede ters etki yaratabilir çünkü aylardır yaptıkları habere zarar verebilir.”
“Elvis’in hala hayatta olduğu haberi.”
“Doğru. En iyi ikinci fotoğraf -ki bu gazetenin amacına daha uygun- Elvis’in başka bir gezegenden gelen bir ziyaretçiye Love Me Tender şarkısını söylerken çekilmiş canlı bir fotoğrafı olurdu. Aslında birkaç günde bir böyle fotoğraflar çekebiliyorlar ama bu daima bir Elvis taklitçisi oluyor. Bugün Amerika’da kaç tane tam zamanlı Elvis taklitçisi var biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ben de bilmiyorum. Ama Holly’nin çok benzeyen bir tane bulabileceğini hissediyorum. Her neyse, kadının yana yakıla istediği en iyi üçüncü fotoğraf Kral’ın yatak odasının bir fotoğrafı.”
“Graceland’deki[3] mi?”
“Evet. Graceland’i günde altı bin kişi ziyaret ediyor. Geçtiğimiz yıl iki milyon kişi gezmiş.”
“Hiçbiri fotoğraf makinesi götürmemiş mi?”
“Bana kaç tane fotoğraf makinesi götürdüklerini, kaç rulo film çektiklerini falan sorma. Ya da evlerine kaç tane hatıra kül tablası ve siyah kadife üzerine çizilmiş Elvis tablosu götürdüklerini. Asıl soru şu; kaçı birinci kattan yukarı çıkabildi?”
“Kaçı?”
“Hiçbiri. Graceland’de kimse üst kata çıkamaz. Personelin yukarı çıkmasına izin verilmiyor, yıllardır orada çalışan insanlar zemin kattan yukarı adım atmamışlar. Holly’nin dediğine göre oraya rüşvetle de çıkamıyorsun, bunu biliyor çünkü denemiş. Graceland’e yılda iki milyon kişi gidiyor, hepsi de üst katın neye benzediğini bilmek istiyor, senin anlayacağın Weekly Galaxy onlara bunu göstermeyi çok istiyor.”
“Ve hırsız sahneye çıkar.”
“Aynen öyle. Yasadışı giriş konusunda uzman bir hırsız sahneye çıkar böylece Holly terfi ve ikramiye kazanır. Le burglar, c’est moi.[4] Holly bana fiyatımı sordu.”
“Sen ne dedin?”
“Yirmi beş bin dolar. Neden biliyor musun? Aklıma gelen tek şey bunun Nick Velvet’a uygun bir iş gibi görünmesiydi. Onu hatırlarsın, Ed Hoch hikâyelerinde sadece değersiz nesneleri çalar.” İç çektim. “Yıllar boyunca çaldığım değersiz nesneleri düşünüyorum da hiç kimse bana zahmetlerim için yirmi beş bin dolar ödemeyi teklif etmedi. Neyse, aklıma gelen fiyat buydu, ben de söyledim. Ve kadın pazarlık etmeyi bile denemedi.”
“Galiba Nick Velvet fiyatlarını artırdı,” dedi Carolyn. “Son bir iki hikâyede istediği ücret daha fazlaydı.”
Başımı iki yana salladım. “Gördün mü? Az okursan para kaybediyorsun.”
***
Holly’yle JFK’den Memphis’e birinci sınıfta uçtuk. Yemek hala havayolu yemeğiydi, ancak koltuklar o kadar rahat ve hostes o kadar özenliydi ki bunu göz ardı etmeyi yeğledim.
Holly, yemekten sonra bir şeyler yudumlarken, “Weekly Galaxy’de her şey birinci sınıftır,” dedi. “Elbette gazetenin kendisi hariç.”
Bavullarımızı aldıktan sonra otelin arabası bizi bitişik odalar ayırttığımız Elvis Presley Bulvarı’ndaki Howard Johnson’a götürdü. Ben tam bavullarımı açmıştım ki Holly iki odayı ayıran kapıyı çaldı. Açtığımda elinde bir şişe viski ve buz kovasıyla içeri girdi.
“Aslında Peabody’de kalmak isterdim,” dedi. “Orası şehir merkezindeki eski ve harika bir otel ama Graceland’den sadece birkaç blok ötede olduğu için burası daha uygun diye düşündüm.”
“Gayet mantıklı,” diye onu doğruladım.
“Doğrusu ördekleri görmek isterdim,” dedi. Anlattığına göre ördekler Peabody’nin sembolü ya da maskotu gibi bir şeymiş. Otelin konukları her gün kırmızı halı üzerinde paytak paytak yürüyerek lobinin ortasındaki fıskiyeye gidişlerini izleyebiliyormuş.
“Söylesene senin gibi biri böyle bir işi neden yapar ki?” diye sordu.
“Kitapçılığı mı?”
“Cidden. Nasıl hırsız oldun? Okuyucularımızı eğlendirmek için sormuyorum, çünkü umurlarında bile değil. Ama merakımı gidermek isterim.”
Bir yandan içkimi yudumlarken bir yandan da ona boşa geçen hayatımın hikâyesini ya da anlatmak istediğim kadarını anlattım. Beni dinlerken mideye indirdiği dört bardak sert viskinin onda bir etkisi olduysa bile fark edemedim.
Biraz sonra “Peki ya sen?” dedim. “Senin gibi güzel bir kız nasıl olur da-”
“Bunu başka bir akşama erteleyelim olur mu?” dedi. Bir an sonra kollarımdaydı. Bir bedenin hak ettiğinden daha iyi kokuyordu. Derken aynı hızla kollarımdan kurtulup kapıya yöneldi.
“Gitmek zorunda değilsin,” dedim.
“Ama gitmeliyim, Bernie. Yarın büyük gün. Elvis’i görmeye gideceğiz, unuttun mu?”
Viskiyi de yanında götürdü. Kendi içkimden kalanları bardağa döktüm, eşyalarımı yerleştirmeyi bitirip duş aldım. Yatağa girdikten on beş yirmi dakika sonra kalkıp odalarımızın arasındaki kapıyı açmayı denedim, ama kapıyı kendi tarafından kilitlediğini anlayınca yatağa geri döndüm.
***
Rehberimizin adı Stacy’ydi. Standart Graceland üniforması -lacivert pantolon üzerine mavi-beyaz çizgili bir gömlek- giymişti. Hostes mi yoksa amigo mu olacağına karar verememiş birine benziyordu. Akıllıca davranıp her iki mesleği de birleştiren bir iş seçmişti.
“Bu yemek masasında genelde on kadar misafir bir araya gelirdi,” diye anlattı bize. “Akşam yemeği her akşam dokuz ile on arasında servis edilirdi. Elvis her zaman masanın başına otururdu. Ailenin reisi olduğu için değil, büyük renkli televizyonu en iyi buradan görebildiği için. Graceland’deki on dört televizyondan biri burada, Elvis’in televizyon izlemeyi ne kadar sevdiğini biliyorsunuzdur.”
Size bütün turu anlatabilirim ama ne gerek var ki? Ya oraya gitmişsinizdir ya da gitmeyi planlıyorsunuzdur. Ya da umurunuzda değildir. İnsanların turlara kaydolma hızına bakılırsa, son grupta pek fazla kişi kaldığını sanmıyorum. Elvis iyi bir bilardo oyuncusuydu. Elvis kahvaltısını Jungle Room’da selvi ağacından bir sehpanın üzerinde yapardı. Elvis’in en sevdiği şarkıcı Dean Martin’di. Elvis tavus kuşlarını severdi ve bir zamanlar Graceland’de ondan fazla tavus kuşu dolaşırdı. Sonra bu kuşlar Elvis’in tavus kuşlarından daha çok sevdiği arabaların boyalarını kemirmeye başlayınca onları Memphis Hayvanat Bahçesi’ne bağışladı. Tavus kuşlarını, arabaları değil.
Üst kata çıkan merdivenlerin başında boydan boya altın rengi bir ip ve birkaç basamak yukarıda fotosele benzeyen bir şey vardı. Rehberimiz “Turistlerin üst kata çıkmasına izin verilmiyor,” dedi. “Unutmayın, Graceland özel bir mülk ve Elvis’in halası Bayan Delta Biggs hâlâ burada yaşıyor. Size üst katta ne olduğunu anlatayım. Elvis’in yatak odası, oturma odasıyla müzik odasının hemen üstünde yer alıyor. Elvis’in ofisiyle, Lisa Marie’nin[5] yatak odası, giyinme odaları ve banyolar da üst katta.”
“Halası da mı yukarı katta yaşıyor?” diye sordu biri.
“Hayır, efendim. O alt katta yaşıyor. Üst katı hiçbirimiz görmedik. Artık kimse oraya çıkamıyor.”
***
“Bahse girerim şu anda oradadır,” dedi Holly. “Ayaklarını uzatmış, meşhur fıstık ezmeli ve muzlu sandviçlerinden yiyor ve aynı anda üç televizyon birden izliyordur.”
“Ve Dean Martin dinliyordur,” dedim. “Elvis’in yeriyle ilgili gerçek düşüncen ne?”
“Gerçek düşüncem ne mi? Bence o şu anda Paraguay’da James Dean ve Hitler’le iskambil oynuyor. Sahi Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgalini[6] Hitler’in planladığını biliyor muydun? Bunu haber yaptık ama umduğumuz kadar iyi tepki almadı.”
“Okurlar Hitler’i hatırlamadı mı?”
“Hitler’i hatırlıyorlardı ama Falkland’dan haberleri yoktu. Elvis’in nerede olduğuyla ilgili gerçek düşünceme gelince… Bence az önce gördüğümüz mezarda, yakınları ve sevdiklerinin yanında. Ne yazık ki, ‘Elvis Hâlâ Ölü’ gazete sattıran bir başlık değil.”
“Tahmin edebiliyorum.”
Odamda, Holly’nin oda servisinden istediği öğle yemeğini yiyorduk. Bana bir önceki gün uçakta yediğimiz yemeği hatırlatmıştı, lüks ama pek de iyi değildi.
“E,” dedi neşeli bir sesle, “İçeri nasıl gireceğimizi çözdün mü?”
“Mekânı gördün,” dedim. “Bina sağlam kapılar, bekçiler ve alarm sistemleriyle dolu. Yukarı katta ne var bilmiyorum ama Zsa Zsa Gabor’un[7] gerçek yaşından daha iyi korunan bir sır olduğu kesin.”
“Zsa Zsa Gabor’un gerçek yaşını öğrenmek kolay olurdu,” dedi Holly. “Evlenmesi için birini kiralardık olur biterdi.”
“Graceland’e girmek mümkün görünmüyor,” dedim. “Fort Knox’tan[8] geri kalır yanı yok.”
Yüzü asıldı. “Bir yolunu bulursun sanmıştım.”
“Belki de bulurum.”
“Ama?”
“İkimiz değil tek başıma. Senin için çok riskli. Gerekli becerilerin yok. Mesela oluklardan tırmanabilir misin?”
“Mecbur kalırsam.”
“Mecbur kalmayacaksın çünkü içeri girmeyeceksin.” Bir an düşünüp devam ettim. “Zaten çok işin olacak. Dışarıda kalıp işleri koordine edeceksin.”
“Bunu yapabilirim.”
“Ve başka masraflar da olacak.”
“Sorun değil.”
“Zifiri karanlıkta çekim yapabilen bir fotoğraf makinesine ihtiyacım var. Flaş riskine giremem.”
“O kolay.”
“Bir helikopter kiralamam ve pilota sessiz kalmasını garanti edecek kadar ödeme yapmam gerekecek.”
“Çocuk oyuncağı.”
“Bir de şaşırtmaca lazım. Heyecan yaratacak bir şey.”
“Ayarlayabilirim. Galaxy’nin kaynakları elimdeyken, bir nehri bile tersine çevirebilirim.”
“O kadarına gerek yok. Ama bunlar pahalıya patlayacak.”
“Parayı dert etme,” dedi.
***
“Demek Carolyn’in arkadaşısın,” dedi Lucian Leeds. “Harika biri, değil mi? Biliyor musun, o ve ben nerdeyse akraba olacaktık.”
“Öyle mi?”
“Onun eski sevgilisiyle benim eski sevgilim kardeştiler. Aslında kız kardeş ve erkek kardeş. Yani bu Carolyn’i benim bir tür akrabam yapmaz mıydı?”
“Galiba yapar.”
“Bu mantıkla dünyanın yarısıyla akraba sayılırım. Her hâlükârda Carolyn’i çok severim. Sana yardım edebilirsem-”
Ona ne istediğimi söyledim. Lucian Leeds bir iç dekoratör ve antika satıcısıydı. “Tabii ki Graceland’e gittim,” dedi. “Hem de defalarca, çünkü ne zaman bir arkadaş ya da akraba ziyaretime gelse, oraya götürmek gerekir. Nasıl oluyorsa asla unutulmayacak bir deneyim.”
“Herhalde ikinci kata çıkmamışsındır.”
“Hayır, ama insan merak etmeden duramıyor, değil mi?” Gözlerini kapatıp odaklandı. “Hayal gücüm çalışmaya başlıyor.”
“Bırak istediği gibi çalışsın.”
“Bahsettiğin evi biliyorum. Hernando-Mississippi’nin hemen bu tarafında, eyalet sınırının karşısındaki 51. karayolunun dışında. İşin ne kadar sürede bitmesi gerekiyor?”
“Yarın gece nasıl?”
“İmkânsız. En erken ertesi gece. O da zar zor. Aslında doğru düzgün yapmam için bir hafta lazım.”
“Peki, elinden geleni yap.”
“Elbette kamyonlar ve tırlar için kira bedelleri ödemem gerekecek. Evin sahibi yaşlı kadına da bir şeyler vermem lazım. Önce tatlı dille konuşurum ama korkarım onun için de elle tutulur bir şeyler olmalı. Bunların hepsi sana pahalıya patlayacak.”
Bu sözler kulağıma tanıdık geldi. Nerdeyse kendimi tutamayıp parayı dert etmemesini söyleyecektim. Oysa parayı dert etmiyorsam Memphis’te ne işim vardı?
***
“İşte fotoğraf makinesi,” dedi Holly. “Kızılötesi filmle dolu. Flaşı yok, bununla kömür madeninin dibinde bile fotoğraf çekebilirsin.”
“Çok iyi,” dedim, “Çünkü yakalanırsam ona benzer bir yeri boylayacağım. Yarından sonraki gün yaparız. Bugün ne, çarşamba mı? O halde cuma günü.”
“Senin için harika bir şaşırtmaca hazırladım.”
“Umarım öyledir,” dedim. “İhtiyacım olacak.”
Perşembe sabahı helikopter pilotumu buldum. “Evet, yapabilirim ama sana 200 dolara patlar,” dedi.
“Beş yüz veririm.”
Başını iki yana salladı. “Asla pazarlık yapmam,” dedi. “200 dediysem… bir saniye bekle.”
“Acelem yok.”
“Sen fiyat kırmıyor yükseltiyorsun,” dedi. “Böyle bir şeyi ne duydum ne gördüm.”
“Fazladan ödeme yapmaya hazırım,” dedim, “Böylece daha sonra insanlara doğru hikâyeyi anlatırsın. Soran olursa tabii.”
“Ne anlatmamı istiyorsun?”
“Önceden tanımadığın birinin Graceland üzerinde uçman, ip merdivenini indirip kaldırman, sonra da uçup gitmen için sana para verdiğini.”
Tam bir dakika boyunca düşündü. “Ama benden yapmamı istediğin şey zaten buydu,” dedi.
“Biliyorum.”
“Yani sırf insanlara doğruyu söylemem için bana fazladan üç yüz dolar ödeyeceksin.”
“Soran olursa tabii.”
“Sence sorarlar mı?”
“Belki,” dedim. “Ama sorduklarında böyle anlatırsan daha iyi olur.”
***
O gece Holly’yle giyinip kuşandık ve taksiyle şehir merkezindeki Peabody’ye gittik. Oradaki restoranın adı Dux’tu ve ikimiz de balık sipariş ettik. Holly önce iki sek Rob Roys içti, yemek sırasında şarap ve ardından bir Stinger içti. Bense açılış olarak bir Bloody Mary içtim, akşam yemeğinden sonraki içkimse bir fincan kahveydi. Ucuz bir buluşmadaymışım gibi hissediyordum.
Sonra odama döndük, planımızı konuşurken o viski içmeye devam etti. Zaman zaman içkisini bırakıp beni öpüyordu ama işler ilginçleşmeye başlar başlamaz geri çekilip bacak bacak üstüne atıyor, kalemini ve not defterini alıp tekrar içkisine uzanıyordu.
“Tam bir baş belasısın,” dedim.
“Değilim,” diye itiraz etti. “Ama bilirsin ertelemek istiyorum.”
“Düğüne kadar mı?”
“Kutlamaya kadar. Fotoğrafları çekip işi bitirince sen kahraman olacaksın, ben de ayaklarına güller sereceğim.”
“Güller mi?”
“Kendimi de. Peabody’de bir oda tutabileceğimizi ve ördekleri görmek dışında odadan hiç çıkmayacağımızı düşündüm. Biliyorsun, ördeklerin meşhur yürüyüşlerini hiç görmedik. Onları kırmızı halıda paytak paytak yürüyüp vakvaklarken hayal etsene.”
“Sen de halıyı temizlemek için neler çektiklerini hayal et.”
Beni duymamış gibi yaptı. Altı yüz kiloluk bir gorili komaya sokacak kadar içmişti ama gözleri cin gibi bakıyordu. “Aslında, senden çok etkileniyorum Bernie,” dedi. “Ama beklemek istiyorum. Bunu anlayabilirsin, değil mi?”
“Anlayabilirdim,” dedim ciddiyetle, “Geri döneceğimi bilseydim.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Kahraman olmak, seni ve gülleri ayaklarımın dibinde bulmak harika olurdu, ama bunun yerine geriye tabutumla döndüğümü düşünsene. Orada öldürülebilirim.”
“Ciddi olamazsın.”
“Beni Pearl Harbor’dan bir gün sonra askere giden bir genç olarak düşün Holly. Sen de onun kız arkadaşısın ve savaş bitene kadar beklemesini istiyorsun. Holly, ya o çocuk eve dönmezse? Ya kemikleri Güney Pasifik’teki küçük bir çukurda çürüyecekse?”
“Aman Tanrım, bunu hiç düşünmemiştim,” dedi. Kalemiyle defterini bıraktı. “Haklısın, kahretsin. Ben bir baş belasıyım. Hatta daha da kötüsü düşüncesiz ve kalpsiz biriyim. Ah, Bernie!”
“Sıkma tatlı canını,” karşılığını verdim.
***
Graceland her akşam saat altıda kapanıyordu. Cuma öğleden sonra tam beş buçukta Moira Beth Calloway adında bir kız, tur grubundan ayrılıp “Geliyorum Elvis!” diye bağırdı ve başını eğip son sürat merdivenlere doğru koşmaya başladı. Güvenlik görevlisi tarafından yakalanmadan önce altıncı basamağa kadar ulaşmıştı.
Ziller çaldı, sirenler öttü ve kıyamet koptu. “Elvis beni çağırıyor,” diye ısrarla bağırmaya devam etti Moira Beth. “Bana ihtiyacı var, beni istiyor. Çekin ellerinizi üzerimden. Elvis! Geliyorum, Elvis!”
Moira Beth’in çantasındaki kimlikte on yedi yaşında ve Tennessee-Millington’daki Mount St. Joseph Akademisi’nde öğrenci olduğu yazıyordu. Bu doğru değildi, çünkü aslında yirmi iki yaşındaydı, Actors Equity üyesiydi ve Brooklyn Heights’ta yaşıyordu. Adı da Moira Beth Calloway değil, Rona Jellicoe’ydu (hâlâ da öyle). Bana kalırsa Rona Jellicoe olmadan önce ismi başka bir şeydi ama kimin umurunda?
Çoğu lacivert pantolon ve mavi-beyaz çizgili gömlekler giymiş bir grup insan Moira Beth’i sakinleştirmek için ellerinden geleni yaparken, Pool Room’daki orta yaşlı bir çift gösterilerine başladı. Adam boğazını tutarak “Nefes alamıyorum!” diye bağırıp yere düştü.
Karısı da “Yardım edin,” diye bağırmaya başladı. “Nefes alamıyor! Ölüyor! Havaya ihtiyacı var!” Ardından en yakın pencereyi açarak Moira Beth’in merdivenlere yaptığı hamleyle henüz çalmaya başlamamış alarmları harekete geçirdi.
Aynı sıralarda, sarı ve mavi tonlarında döşenmiş TV Room’da gri bir sincap, halının üzerinden koşarak geçip müzik kutusunun tepesine tünemişti. “Şu korkunç sincaba bakın!” diye bağırıyordu bir kadın. “Biri şu sincabı yakalasın! Hepimizi öldürecek!”
Eğer insanlar kadının zavallı kemirgeni Graceland’e el çantasında sokup diğer odadaki kargaşa sayesinde görülmeden serbest bırakabildiğini bilselerdi yaşadığı korkuya inanmakta zorlanırlardı. Ama yine de korku bulaşıcıydı ve korkuya kapılan insanlar rol yapmıyordu.
Son olarak Elvis’in Moody Blue albümünün kaydedildiği Jungle Room’da bir kadın bayıldı. Zaten bunu yapması için tutulmuştu ama malikânenin başka yerlerindeki bazı kadınlar ücret almadıkları halde patır patır bayılmaya başlamışlardı. Tüm bu hareketlilik doruk noktasına ulaşırken, bir helikopter Graceland’in üzerinde gürültüyle uçup çatıda uzun dakikalar boyunca asılı kaldı.
Graceland’deki güvenlik personelinin maşallahı vardı. Çok geçmeden iki adam ellerinde uzatma merdiveniyle bir kulübeden çıktılar, hiç vakit kaybetmeden binanın yan tarafına dayadılar. Biri merdiveni tutarken diğeri çatıya tırmandı. Yukarı çıktığında helikopter çoktan yükselip batıya doğru gözden kaybolmaya başlamıştı. Güvenlik görevlisi çatının etrafında koştu ama kimseyi göremedi. Sonraki on dakika içinde, iki kişi daha ona katıldı ve etrafı iyice aradılar ama bir tenis ayakkabısı dışında hiçbir şey bulamadılar.
***
Ertesi sabah beşe çeyrek kala Howard Johnson’daki odama girdim ve Holly’nin kapısını çaldım. Yanıt gelmedi. Kapıyı tekrar tıklattım, sonra vazgeçip telefonu kullandım. Odasından çaldığını duyabiliyordum ama belli ki o duyamıyordu.
Ben de Tanrı vergisi yeteneklerimi kullanıp kapısını açtım. Yatağa yığılıp kalmıştı. Kıyafetleri televizyonun üstündeki viski şişesinden başlayarak etrafa saçılmıştı. Televizyonda spor ceketli, bembeyaz dişli bir adam kredi kartıyla nakit avans çekme ve ucuz hisse senedi alma yöntemlerini anlatıyordu, doğrusu bu bana helikopterle malikâne soymaktan çok daha riskli bir iş gibi geldi.
Holly önce uyanmak istemedi ama uykuyla uyanıklık arasındaki sınırı aşmasını sağladığımda elektrik verilmiş gibi kendine geldi. Kısa bir an komaya girmiş gibi dalgınlaşsa da ayağa kalktığında gözleri parlıyordu ve yüzünde beklenti dolu bir ifade vardı. “Eee?” diye sordu.
“Bütün ruloyu harcadım.”
“Yani içeri girdin.”
“Hı hı.”
“Ve çıktın.”
“Aynen öyle.”
“Ve fotoğrafları çektin.” Ellerini çırptı, sevinçten sersemlemiş haldeydi. “Biliyordum,” dedi. “Bu işi sana vermekle akıllılık ettim. İkramiye, zam ve terfi almayı hak ettim. Bahse girerim seneye şirketten berbat bir Chevy yerine Cadillac verirler. Şanslı günümdeyim Bernie, yemin ederim şanslı günümdeyim!”
“Bu harika.”
“Topallıyorsun,” dedi. “Neden topallıyorsun? Sadece bir ayakkabın var da ondan. Diğerine ne oldu?”
“Çatıda kaldı.”
“Tanrım,” dedi. Yataktan kalktı ve yerdeki giysileri hem giyip hem takip ederek içinde son bir yudum kalan viski şişesine kadar gitti. “Ahhhh,” dedi şişeyi boş olarak bırakırken. “Biliyor musun, çatıya merdivenle çıktıklarını gördüğümde işin bitti diye düşünmüştüm. Onlardan nasıl kurtuldun?”
“Kolay olmadı.”
“Eminim öyledir. İkinci katı görebildin mi? Ya yatak odasını? Nasıl bir yer?”
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyor musun? Oraya girmedin mi?”
“Zifiri karanlık olana kadar hayır. Önce koridordaki bir dolaba saklanıp kendimi içeri kilitledim. Her yeri didik didik aradılar ama kimsede dolabın anahtarı yoktu. Gece iki gibi dolaptan çıktım ve yatak odasına giden yolu buldum. Bir şeylere çarpmamı engelleyecek kadar ışık vardı ama neye çarpmadığımı anlayacak kadar değil. Böylece etrafta dolaşıp çekim yapabildim.”
Daha fazla ayrıntı vermemi istedi ama anlattıklarıma pek kulak verdiğini sanmıyorum. Telefonu eline alıp Miami’ye bir uçak rezervasyonu yaptırdığında daha konuşmamı bitirmemiştim bile. “Beni 10.20 uçağına aldılar,” dedi. “Bunları hemen ofise götüreceğim, banyo edilir edilmez sana bir çek göndereceğiz. Sorun nedir?”
“Çek istemiyorum,” dedim. “Paramı almadan filmleri vermek de istemiyorum.”
“Hadi ama,” dedi. “Bize güvenebilirsin.”
“Neden sen bana güvenmeyi denemiyorsun?”
“Yani fotoğrafları görmeden mi ödeme yapacağız? Hadi ama Bernie, sen bir hırsızsın. Sana nasıl güvenebilirim?”
“Açıkçası Weekly Galaxy gibi bir gazeteye güvenmek de zor,” dedim.
“Haklısın,” dedi.
“Filmi burada banyo ettiririz,” dedim. “Memphis’te kaliteli fotoğraf laboratuvarları vardır, kızılötesi filmleri basabildiklerinden eminim. Önce ofisini arayıp buraya para göndermelerini istersin, böylece fotoğrafları görür görmez parayı verebilirsin. Hatta işe yarayacağını düşünüyorsan, fotoğrafları fakslayıp onay alabilirsin.”
“Ah, buna bayılacaklar,” karşılığını verdi. “Patronum ona faks çektiğimde çok seviniyor.”
***
“Öyle de oldu,” dedim Carolyn’e. “Fotoğraflar gerçekten harika çıktı. Lucian Leeds nasıl yaptı bilmiyorum 1940’lardan kalma Wurlitzer müzik kutusu ve Mickey Mouse’un iki metrelik heykeli harika görünüyordu. Mickey’nin yanındaki şeyin bir lahit olduğunu fark ettiğinde Holly mutluluktan ölecek sandım. Hangi ihtimali seçeceğine karar veremedi; Elvis ya mumyalanmıştı ve lahdin içindeydi ya da hala yaşıyordu ve lahdi yatak olarak kullanıyordu.”
“Belki okurlarına anket yaparlar. Dokuz yüz bilmem kaçı arayıp oyunuzu verin.”
“Helikopterlerin içi ne kadar gürültülü tahmin edemezsin. Merdiveni indirdim ve geri içeri çektim. Sonra çatıya spor ayakkabının tekini attım.”
“Diğer tekini de Holly’nin yanına giderken giydin.”
“Biraz gerçekçilikten zarar gelmez diye düşündüm. Helikopter pilotu beni hangara bıraktıktan sonra Mississippi’deki Burrell’lerin evine gittim, Lucian’ın dekore ettiği odada dolaştım, her şeye hayran kaldım, sonra bütün ışıkları kapatıp fotoğraflarını çektim. İçlerinden en iyilerini Galaxy’de yayınlayacaklar.”
“Ve paranı aldın.”
“Yirmi beş bin dolar. Alan da mutlu veren de. Kimseyi dolandırmadım ya da hırsızlık yapmadım. Galaxy, gazetelerinin çok satmasını sağlayacak harika fotoğraflar elde etti. Okuyucuları daha önce hiç kimsenin görmediği bir odayı görebilecekler.”
“Peki ya Graceland’dekiler?”
“Sayemde iyi bir güvenlik tatbikatı yaptılar,” dedim. “Holly binaya girdiğimi gizlemek için harika bir şaşırtmaca hazırladı. Aslında gizlediği şey binaya girmememdi. Graceland halkının çoğu Elvis’in yatak odasını hiç görmedi, bu yüzden fotoğrafları gerçek zannedecekler. Odayı gerçekten gören birkaç kişi ise fotoğraflarım iyi çıkmadığı için Galaxy’nin benimkiler yerine sahte fotoğraflar yayınladığını düşünecek. Zaten aklı başında herkes gazetenin bütün haberlerinin uydurma olduğunu düşünüyor, o halde ne fark eder?”
“Sence Holly de mi üçkâğıtçıydı?”
“Pek sayılmaz. Bence o göründüğü gibi biri. Tabii ki amacına ulaşınca ördekleri izleyerek geçireceği romantik hafta sonu fantezisi uçup gitti. Tek istediği Florida’ya dönüp ikramiyesini almaktı.”
“O halde paranı önceden alman iyi olmuş. Eminim Galaxy bir daha hırsıza ihtiyaç duyarsa yine seni arayacaktır.”
“Doğrusu seve seve kabul ederim,” dedim. “Annem hep gazetecilik yapmamı isterdi. Bu kadar eğlenceli olacağını bilseydim yıllarca beklemezdim.”
“Haklısın,” dedi.
“Ne oldu ki?”
“Yok bir şey, Bern.”
“Hadi ama. Ne oldu?”
“Yani, bilmiyorum. Keşke içeri girip gerçek fotoğrafları çekseydin. Elvis orada olabilir, Bern. Yoksa neden insanları oradan uzak tutmak için bu kadar çaba harcasınlar? Bu ihtimali hiç düşündün mü?”
“Carolyn-”
“Biliyorum,” dedi. “Kafayı üşüttüğümü düşünüyorsun. Ama benim gibi düşünen çok insan var Bern.”
“Bu iyi bir şey,” dedim ona. “Senin gibiler olmasa Galaxy ne yapardı?
SON
[1] National Enquirer, dedikodu ve suç haberleriyle tanınan bir Amerikan tabloid gazetesi.
[2] Kuzey Amerika’da yaşadığına inanılan bir yaratık.
[3] Graceland, ABD’nin Tennessee eyaletindeki Memphis şehrinde bulunan, Elvis Presley’in yaşadığı ve sonradan müze haline getirilen malikâne.
[4] Fransızca “O hırsız benim.”
[5] Elvis Presley’nin kızı.
[6] Arjantin Falkland Adaları’nı 1982’de işgal etmiştir.
[7] Macar asıllı, çok sayıda evliliğiyle tanınan Amerikalı oyuncu ve televizyon yıldızı.
[8] Birleşik Devletler’in resmi altın rezervlerinin büyük bir bölümünü barındıran askeri bina.


