YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

KANLI KAR

Diğer Yazılar

Çetin bir kış havası Daskazan’ı çepeçevre sarmıştı. Kar, Dartma Dağı’nın civarındaki köy ve kasabaların üzerini beyaz bir yorgan misali örtmüştü. Heybetli Kazdak Nehri coşmuş; yatağındaki bağ ve bahçeleri önüne katıp süpürmüştü.

​Daskazan’ın güneybatısında, nehrin öte yakasında kalan Tepeder kasabası ise kışın ayazından çok daha karanlık bir musibetle çalkalanıyordu. Bir hafta kadar önce kasabada bazı tuhaf olaylar vuku bulmuş, idareciler olayları çözmekte kifayetsiz kalmıştı. Nalbant İzzet adında bir zat kaybolmuş, üç gün sonra kasaba meydanında çıplak halde, çapraz tahtalara el ve ayaklarından mıhlanmış olarak ölü bulunmuştu. Bedenine tuhaf semboller kazınmış olması, cinayeti çok daha çetrefil ve dehşetli bir hale getirmişti.

​Bu muammayı aydınlatmak üzere Daskazan Kadılığı’ndan altı zaptiye vazifelendirilmişti; başlarında “Hafiye” lakaplı Muhittin adında bir zat vardı. Kafile atla çıkılan yolun yarıdan sonrasını yaya olarak devam etti. Bir günlük meşakkatli yolculuğun ardından öğlen vakti kasabaya vardılar. Lakin ceset çoktan defnedilmiş, izler mütemadiyen yağan yoğun karla birlikte silinmişti.

​Hafiye Muhittin ve beraberindeki zabitleri köy eşrafından Murat Efendi karşılamış ve konağına buyur etmişti. Tepeden tırnağa ıslanan grup önce ısınıp kurulandı. Yorucu yolculuğun üzerine Murat Efendi’nin sıcak misafirperverliği zabitleri rahatlatmış, konağın ikramlarıyla karınları doymuş, sırtları ısınmıştı. Lakin bu güzel karşılamanın lezzeti, yalnız Hafiye Muhittin’in zihninde ekşimsi bir tat bırakmıştı.

​Toprakla sıvanmış ocağın ateşiyle ısınan odadaki minderlerle döşeli köşkün üzerinde oturan Muhittin Bey, zihnini aydınlatmak için yerinden doğruldu:

“Misafirperverliğiniz ve ikramlarınız için müteşekkiriz Murat Efendi. Sebebi ziyaretimiz malum. Nalbant İzzet tam olarak ne zaman kayboldu, nasıl bulundu? Bu vahim olayı bir de sizden dinlemek isterim.”

​Murat Efendi üzüm şerbeti dolu tastan bir yudum aldı; elinin tersiyle ağzını sildi. “Anlatayım Hafiye Efendi, anlatayım,” diyerek iyice geriye yaslandı, gözlerini pencereden dışarı, lapa lapa yağan kara dikti ve anlatmaya başladı: “Bir hafta kadar evveliydi. Vakit geceye dönüyordu ki kapı çalındı. Gelen, merhum İzzet’in oğlu Osman’dı. Çocuk gayet telaşlı bir vaziyette babasının kaybolduğunu söyledi. Ben de ‘Koca adam, ne olacak; bir eşe dosta gitmiştir, gelir,’ dedim. Amma çocuk, İzzet’in öğlen sırası gittiğini anlattı. Yabancı bir zat gelmiş ve babasını çağırmış; yolda kaldıklarını, arabayı çeken hayvanlardan birinin ayağının yaralandığını söylemiş, bakmasını istirham etmiş. Ben oğlanın yalancısıyım. Bu hikaye bana da biraz tuhaf geldi neme lazım… İzzet, ‘Bu karda kıyamette ne yolculuğu?’ diye sual edince; adam ‘Sorma beyim sorma, yetiş canımızı kasabanıza atalım,’ demiş. Tüm bildiğimiz bu. Tabi ben hemen zabite vardım, durumu anlattım.”

​Murat Efendi bir müddet susup yüzünü ekşitti.

“Olanı biteni anlattım lakin bizi sayan mı var? Kendi bildiğini okudu mel’un!” Mahcup bir edayla Muhittin Bey’e bakarak: “Kusura kalmayasın Hafiye Efendi, ağzımdan kaçtı; ancak hak etmiyor da değil hani, neyse.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin eğilip bükülmelerine baktıkça içinden mırıldanıyordu: “Burada işimiz zor; kim kiminle dost, kim düşman; önce onu anlamak gerek.

​”O gece gariban İzzet’i kimse aramaya gitmedi. Ertesi sabah baktım olmayacak, ben kendim marabalarımla aramaya koyuldum.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin sözünü keserek araya girdi: “İzzet Efendi nereye gitmişti, nerede aradınız?”

“Kasabanın ilerisinde eskiden kullanılan bir yol vardı. Dağların arasından dolanarak Faraşin şehrine doğru giderdi. Savaş vaktinde eskiler kullanırlarmış. Şimdilerde pek bilinmez. Bizler ‘Kervankesen’ deriz, çetindir.”

​Muhittin, tütün dumanıyla yanan gözlerini ovalayıp merakla sordu: “Şu zabitin adı Bâki’ydi değil mi? Bizi karşılaması gerekiyordu lakin ortada yok.”

​Murat Efendi pos bıyıklarının altından gülerek: “Beyim belki bana celalleneceksiniz amma velakin izaha çalıştığım tam da bu. Bu zabit pek toy… Devletimize boynumuz kıldan ince fakat bu vaka onun üstesinden geleceği bir vazife değil.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin haddini aşan konuşmalarına mahal vermemek için araya girdi:

“Neyse Murat Efendi, ona karar vermek bize düşmez. Osman’ın zabitandan önce size gelmesi kasabalının size itimat ettiğini gösterir. Nalbant İzzet’i aramaya çıkmıştım demiştiniz az evvel, sonra ne oldu?”

​Murat Efendi’nin buruşan suratı, Muhittin Bey’in üstü örtülü azarından pek hoşnut kalmadığını gösteriyordu.

“Sağ olsunlar,” dedi Murat Efendi, başıyla pencereden dışarıyı işaret ederek. “O gün kar, adeta yüzümüzü dövüyordu. Hiçbir şey bulamadık. Zabit de eratıyla aramaya başlamıştı ancak artık çok geçti; kar her şeye perde çekmişti. Yine de devam ettik amma nafile. Günlerce ne iz var ne bir işaret, sanki yer yarılmış da İzzet içine girmişti. Üçüncü günün sabahında merhumun cesedini meydanda bulduk.”

​Muhittin araya girdi: “Mevtayı ilk kim görmüş?”

“Karakolun devriye gezen muhafızları. Haberi alır almaz ben de gittim, gitmez olaydım. Garibanı öyle görünce içim bir tuhaf oldu.”

“Tam olarak naaşın vaziyeti nasıldı, hatırlıyor musunuz?”

​Murat Efendi yüzünü buruşturdu. “Hiç gözümün önünden gitmiyor ki. İzzet’i çarmıha gerer gibi çivilemişler. Gırtlağını kesmiş mel’unlar, yetmemiş bir de gözlerini dağlamışlar, ağzını dikmişler. Göğsüne kazıyarak göz çizmişler.”

​Adamın gözleri sulanmıştı; sesi boğuk çıkıyor, kesik kesik konuşuyordu.

“Bu anlattıklarınız bende katletmenin yanında bir nevi ayin tatbik edildiği fikri uyandırdı.”

Naaşı oraya taşımak zahmetli ve vakit almış olmalı,” diye düşündü Muhittin Bey, fazla gecikmeden sordu:

“Devriyeler nasıl fark etmemişler? Bu adamlar maktulü meydana taşıyıp çivileyene kadar neredelermiş?”

“Bu kış çok çetin, bundan mütevellit erat devriyeyi üç saatte bir yapıyor.”

​Muhittin Bey odanın tavanında biriken tütün dumanına bakıp: “Bu da izlerin kapanması için kâfi bir müddet. Belli ki, kış gibi bu cinayetin açıklığa kavuşturulması da çetin olacak.”

​Murat Efendi tütünden bir duman çekip üfledi: “Beyim bana kalırsa bu cinayeti bizim Pir İhsan’ın dediği gibi fazla kurcalamamak gerekir.”

​Bu söz üzerine Muhittin Bey’in gözleri adama mızrak gibi saplandı: “Ne demek o Murat Efendi?”

​Adam bıyığına bulaşan üzüm şerbetini elinin tersiyle sildi:

 “Pir İhsan’ın dediğine göre bu cinayet insi değil, cinni varlıkların işiymiş. ‘Ardına düşmek kasabaya bin bir musibet getirir’ dedi.”

​Murat Efendi anlatırken Hafiye yolun yorgunluğunu unutmuş, her detayı aklında bir harita gibi ince ince işliyordu. Nalbant İzzet’in naaşına yapılanlara bakılırsa adamcağız bir şeye şahit olduğu için öldürülmüş olabilirdi. Pir İhsan doğrudan veya dolaylı yoldan bu vaziyete dahil olduğu için de soruşturmayı kapatmaya gayret ediyordu. Murat Efendi de belli ki bu cinayet vesilesiyle Zabit Bâki’den kurtulmanın peşindeydi. Ancak diğer tanıkları dinlemeden üstü hâlâ karlarla kaplı bu cinayetin katilini bulamazdı. Eğer Pir İhsan halkı susturmak için bu safsatayı ortaya atmışsa bütün oklar ona dönüyordu.

​Muhittin Bey ve beraberindeki altı zaptiye, Murat Efendi’nin sıcak köşkünden ayrılıp karakola gitmek için Tepeder’in soğuk, karlı sokaklarına kendilerini attılar. Birbirine bitişik evler kasabayı labirent gibi sarıyordu. Yollarda biriken karı yararak ilerleyen halk, ince bir patika oluşturmuştu. Hafiye Muhittin zihnini perişan eden suallerden, bıçak gibi kesen rüzgârla sıyrılmıştı. Göz ucuyla ardına bakındı; peşi sıra dizilmiş onu takip eden zaptiyelerin keskin soğuk karşısında nasıl çaresiz kaldıklarını gördü.

​Bir süre ilerledikten sonra kasabanın yukarısında kalan karakola vardılar. Burası karakoldan ziyade alelade bir mesken gibiydi. Kapısı boştu ne bir bekçi ne bir gözcü vardı. Muhittin Bey kapıya yaklaşıp üç kez tıkladı. Demir şeritlerle güçlendirilmiş büyük ahşap kapı, yılların yorgunluğuyla inleyerek açıldı. Üstüne çul geçirmiş bir asker kapıyı açıp gelenleri içeri buyur etti. Askerin gözlerinden, “Hadi hemen girin de sıcak ocağın başında koşup ısınayım,” diye düşündüğü belliydi.

Karakolun büyük salonunun köşesinde cansız yanan bir ocak vardı ve etrafına askerler koyun gibi dizilmişti. Duvarların toprak sıvası yer yer dökülmüş, ince aralıklardan giren rüzgârın ıslığı zihinleri donduruyordu. Askerlerden biri ayağa kalkıp Hafiye’ye yaklaştı. Adamın beyaz ve solgun yüzünü, kanlı gözlerini gören Muhittin Bey ne diyeceğini şaşırmıştı; dili düğümlendi.

​”Hafiye Efendi hoş geldiniz.”

İlk şaşkınlığını ivedilikle üstünden atan Hafiye “Zabit Efendi konuşacağımız bir oda var mı? Öğrenmek istediğim şeyler var,” diyerek hemen mevzuya girdi.

​Bâki Bey eliyle bir kapıyı işaret ederek: “Buyurun, makamım şurası,” dedi. Beraberce odaya girdiklerinde soğuk yüzlerini yaladı.

​Muhittin Bey’in yüzü gerilmişti. “Muhtemelen geleceğimizden haberdardınız Bâki Efendi, lakin bizi karşılamaya niyet etmediniz. İkimiz de devletine hizmet eden iki memuruz. Yeni tanışmış olmasak bana gareziniz var sanacağım.”

​Bâki sırtındaki eski çula sıkıca sarıldı: “Size bir garezim yok Efendi. Ancak yüreğimde devlete bir burukluk, bir kırgınlık var. Dediğiniz gibi ona hizmet ediyoruz. Lakin devletin, küçük çocuğun bu vazifenin altından kalkamayacağını düşünüp abisini göndermesi onur kırıcıdır… Karşılamaya gelmeyişimiz bir hesap hatasıdır. Sizi yarın bekliyorduk.”

​Bâki Bey’in sıcak ciğerlerinden çıkıp gelen nefes, konuştuğunda sise dönüşüyordu. Muhittin Bey’in soğuktan gerilen yüzü yumuşamıştı. Komutanı kendince haklı buldu.  “Amma hissiyat kanun ve kaidelerin önüne geçmemelidir,” diye düşündü.

​”Bâki Efendi, devlet iradesinin olduğu yerde şahsi hisler, vazifeyi tehlikeye atmak demektir. Bu düşünceden kurtulmanızı, kendinizi bir an önce toplamanızı ve bu görevi sonuca kavuşturmak için yanımda durmanızı isterim.”

​Zabit başıyla onayladı, dışarıyı işaret ederek “Gelirken gördünüz değil mi eratın halini? Ben ne kadar mücadele versem de onları korkudan ve soğuktan kurtaramıyorum.”

​Zabit’in samimi çaresizliği Muhittin Bey’i etkilemişti. Lakin Bâki’ye ne kadar güvenilebilirdi?

​”Bâki Bey, beni buraya bu cinayeti çözmem için gönderdiler… Sen de bundan sonra yanımda olacaksın. Adamlara gelince; korkmalarının sebebi şu ‘inli cinni’ muhabbeti mi?”

​Bâki gözlerini yere dikti “Evet. Pir İhsan’ın hurafeleri kasabayı sardı.”

“Halkta olduğu gibi askerler de bu işin üzerine gitmek istemiyorlar, öyle mi?”

​Bâki sessizce başını salladı.

“Naaşı bulan askerler burada mı?”

“Evet, İzzet Efendi’yi biz bulduk, ben de oradaydım.”

​Muhittin Bey cebinden tütün kesesini çıkardı:

“Anlatın, ne oldu o gece?”

“Hava dondurucuydu. Ben dâhil askerlerin üzerinde bir ağırlık vardı… Sarhoş gibiydik lakin ben içki içmem, askerlerime de görev başında müsaade etmem. Daha çok… Nasıl desem… rüyada gibiydik. Sonra meydanda cenazeyi fark ettim; yanında başına siyah çul sarmış bir adam vardı.”

​Muhittin Bey sigarasını yaktı. “Yüzünü gördün mü?”

“Hayır, kar ve rüzgâr müsaade etmiyordu. Bizi fark etmiş olacak ki uzaklaşmaya başladı. Ben ve iki asker cesedin yanına vardığımızda diğer devriyedeki iki asker de yanımıza geldiler. Onları mevtayla bırakıp biz üçümüz kaçan adamın peşinden gittik. Çıkmaz bir sokağa girdi, gözden kayboldu. Aklım almıyor, bu nasıl olabilir Muhittin Efendi?”

​Muhittin Bey sarma tütünden çektiği dumanı üfleyip:

“Anlattıklarınız işleri daha da karıştırdı. Ama belli ki bazı şeyler göründüğü gibi değil. İzzet’in oğlunu sorguladınız mı?”

​Zabit Bâki’nin soğuktan ağzı zar zor açılıyordu. “Evet, çocuk yabancı birinin geldiğini, babasını çağırdığını söylüyor; başka da bir şey bilmiyor.”

​Muhittin Bey, zihnindeki labirentte çıkış yolu ararken birden Bâki’ye döndü: “Murat Efendi nasıl bir adamdır?” diye sordu.

​Genç zabit, Murat Efendi adını duyunca soğuk oda sanki birden ateş almıştı.

“Kasabanın ağasıdır, varlıklı… kasabalı pek sevmez, para ve menfaat için şeytanla bile iş tutar!”

​Muhittin Bey, Bâki’nin Murat Efendi’yi anlatırken gözünden taşan öfkeyi fark etmişti: “Sizin fikriniz nedir?”

“Birbirimizden pek hazzetmeyiz. Karakolun burada olmasından pek rahatsız kendisi.”

“Pir İhsan nasıl biridir?”

“Hikmet sahibidir. Maalesef ettiği kelamlar beni hayrete düşürdü. Ne yalan söyleyeyim o çullu adamın birden ortadan kaybolması benim de kafamı karıştırdı.”

​Muhittin Bey, Zabit anlatırken parçaların bir şekilde Pir İhsan’ı işaret ettiğini görüyordu. Ne var ki kanıtlar hala yetersizdi.

“Bâki Bey karakolda kaç asker var?”

“Benimle beraber on.”

“Pekâlâ, askerleri izne gönderiniz; onların yerini benimle gelen zaptiyeler alacak. Bu cinayet çözülene kadar böyle devam edecek. Siz de yanımdan ayrılmayacaksınız.”

​Zabit selam vererek odadan çıktı. Muhittin Bey tütününden bir duman çekip üfledi: “İzzet’i öldürenler onu susturmak istemişler ve bunu yaparken başkalarına da ‘Susmazsanız sıradaki siz olursunuz,‘ demişler,” diye geçirdi aklından. Muhittin Bey kafasında noksan parçaları oturttukça tetkik sırasını da değiştiriyordu. Kendi kendine “Önce şu hurafelerin yayılmasına sebep olan çıkmaza gitmek gerek,” dedi.

​Sigarasını tozlu, ahşap masanın üzerindeki küllükte söndürdü. Bir süre odayı gözden geçirdi, sonra “Bu vaka çok su kaldıracak,” diye mırıldanarak odadan çıktı.

Bâki Bey, askerleri bir bir izne yollarken Muhittin Efendi de zaptiyelere vazifelerini izah etti. Zaptiyelerden Ahmet’i yanına çağırıp kulağına bir şeyler söyledi.

​Muhittin Bey, Bâki’yi de yanına alıp karakoldan çıktı. Hava kapalı olduğundan ortalık erkenden kararmaya başlamıştı. Hava fırtınaya dönmüş, kar yüzlerini bıçak gibi kesiyordu.

“Beni önce İzzet’i bulduğunuz yere, sonra da o adamın kaybolduğu çıkmaza götürün,” dedi Muhittin Bey.

​Kasabanın içlerine ilerlediler; meydana varana kadar bir âdemoğluna dahi rastlamadılar. Genç Zabit, İzzet’i buldukları yeri gösterdiğinde, Muhittin Bey dizine ulaşan karda delil aramanın imkânsız olduğuna kanaat getirdi. Etrafa göz gezdirdi. Bâki’ye dönüp:

“Çıkmaz sokak ne tarafta?” diye sordu.

​Zabit kasabanın içine sokulan bir yolu gösterdi. Hafiye “Eğer cesedi buraya taşıyıp çiviledilerse bu evlerden birinin görmemesi mümkün değil,” diye geçirdi zihninden. İleride gözüne takılan yeri işaret edip sordu:

“Burası nedir?”

“Kasabanın şerbethanesi.”

​Muhittin Bey, işaret edilen yöne yürümeye başladı. Zabit arkasından seslendi:

“Çıkmaz sokak bu tarafta Muhittin Efendi.”

“Gel Bâki, sıra değişti.”

​Yağan karın etkisiyle kapanan ahşap tabeladaki yazı okunmuyordu. Şerbethaneye yaklaştıkça artan gürültü, içerinin dolu olduğuna işaretti. Yarıya kadar karla kapanmış pencerelerden içerinin sıcak, sarı ışığı dışarı sızıyordu. Muhittin Bey ve Bâki içeri girdiklerinde haneye birden ölüm sessizliği hâkim oldu. Üzüm şerbetinin mayhoş kokusuyla karışan tütün dumanı çehrelerine çarpıp dışarı hücum ediyordu. Sağ köşede bir masa etrafına toplanmış kalabalık, masanın başında oturan sarıklı adamı dinliyordu. Meraklı ve keskin bakışların altından geçerek uzakta boş bir masa bulup oturdular. Muhittin Bey bir süre sessizce etrafı süzdü, kendilerini gözleriyle hançerleyen halkı tarttı. İçeri girdiklerinden beri Bâki’de bir gerginlik olduğunu fark etmişti.

​Bâki’nin gözlerini karşılarındaki sarıklı adama diktiğini fark edince sordu: “Kim bu?”

Bâki bir süre sessiz kaldı, sonra “Pir İhsan,” dedi.

​Hafiye, Zabit’in omzuna elini atıp “Sen burada bekle,” dedikten sonra kalktı. Kalabalığın arasından geçip Pir İhsan’ı selamladı. “Selamün Aleyküm İhsan Efendi. Bendeniz Mühittin, Dazkazan Kadılığı’ndan vazifeli geldim. Yalnız konuşmamız mümkün müdür?”

​Pir İhsan etrafındaki kalabalığı başının bir hareketiyle dağıttı: “Buyurasın Muhittin Efendi, hoş gelmişsiniz.”

Muhittin bir iskemle çekip oturdu: “Malum olduğu üzere merhum İzzet Efendi’nin katlini tetkik ve bu cürmü işleyenleri tevkif için buradayım. Bu hadiseyi bir de sizden dinlemek isterim.”

​Pir İhsan sarığını düzeltti. “İzzet, kasabamızın nadir zanaatkârlarından biri idi. Ömrünün böyle nihayete ermesi beni ziyadesiyle müteessir etti.”

Muhittin Bey araya girdi: “İzzet’in ölümü için ‘Cinlerin işi bu, üzerine gitmeyin, kasabaya musibet gelir,’ demişsiniz, doğru mudur?”

​Pir İhsan, yüzünde hafif, yaralı bir gülümsemeyle Hafiye’nin sualini cevapladı:

“Muhittin Efendi, âdemoğlu fıtratı gereği iki türlü yaratılmıştır: Aydınlık ve karanlık. Hangisine yönelirse kalbi ona dönüşür. Sorarım size efendi; İzzet’e yapılanı aydınlık bir kalp yapar mı? Daha doğrusu insanlığını kaybetmemiş bir varlık bu cürmü işleyebilir mi?”

​Muhittin Bey, Pir İhsan’ın sözlerini anlamıştı yine de kafasını kurcalayan o soruyu hemen sordu: “Kasaba ahalisine bunu böylece açıklamak yerine neden korku salmayı yeğlediniz  Efendi?”

​Adam sakallarını sıvazlayarak cevap verdi: “Hafiye Efendi, hakikati çıplak anlatırsan halk kör olur; ancak bir efsanenin arkasına saklarsan herkesi… Ben onları korkutarak korumaya çalıştım ama görüyorum ki senin fenerinin ışığı o karanlığı çoktan delmiş.”

​Muhittin geriye yaslandı: “Demek İzzet üzerinden sana ‘sus ve sustur’ demişler.”

“Ben bir garip biçareyim; varlığımın kıymeti yok. Gözlere mil, dillere ısırgan otu sürülmesi icap etti, ben de bu uğurda İzzet’i feda ettim. Lâkin Hafiye Efendi şunu iyi muhakeme et; benim çektiğim mil, senin nazarına işlememiş amma görürüm ki bu davada bir başınasın. Bir gözün ardında olsun.”

​“İhsan Efendi, bu yaptığınız halkı korumaz; aksine tehlikeye sürükler. Bunun vebali de ağır olur, bilesin.”

​Hafiye Muhittin, bakışlarını Bâki’ye çevirdi. Bâki ise şerbethanenin kapısına bakıyordu. Muhittin, zihnindeki çıkmaz labirentin kaybolmasıyla parçaları birleştirmeye başladı:

“Eyvallah İhsan Efendi. Her ne kadar üstü karla kaplanan cinayetin üzerine bir de siz kara bir yorgan atmış olsanız da söylediklerinizin bana yardımı dokundu.”

​Muhittin Bey, Bâki’yi de yanına alıpşerbethaneden çıktı. Zifiri karanlığı delen kar taneleri, rüzgârın ulumasıyla birlikte havada dans ediyordu. Muhittin Bey, gözlerini kanca gibi Bâki’ye geçirerek sordu: “Zabit Efendi, birini mi bekliyorsunuz?”

Bâki afalladı, gözlerini Muhittin’den kaçırarak:

“Ne beklemesi Hafiye Efendi? Soğuktan kemiklerim büzüştü… Boş lakırdıyı bırakalım artık da şu sokağa gidelim.

​Muhittin Bey sualinde ısrar etmedi. “Akşam iyice çöktü, git içeriden çıra getir de önümüzü görelim,” dedi.

​Bâki şerbethaneden iki çıra getirip Muhittin Efendi’ye uzatırken sordu: “İçeride suallerinize cevap alabildiniz mi?

Bâki’nin gösterdiği yöne yürürlerken konuşmaya devam ettiler.

“Eh, hurafelere inanan bir Pir’den ne öğrenilirse o kadar.”

​ Bâki, aldığı cevabın üzerine kirli sakalını sıvazlayıp: “Bunlar hep böyledir; devlet, otorite bilmezler… Cahil halkın gözüne perde indirirler,” dedi.

Muhittin Bey “Ya, ne güzel dedin,” diyerek onayladı. “Şu sokağa ne kadar kaldı?”

​Bâki, çıranın titrek sarı ışığında yağan kar tanelerinin gölgelediği dar bir arayı gösterdi: “İşte burası.”

​Muhittin Bey kar yığınlarını aşarak sokağın başına geldi. “Sonu bu sis gibi yağan karda dahi görünmekte. Burası çıkmazdan ziyade kör bir sokak. Ne kapı var ne bir girinti,” diye mırıldandı. Bâki’ye dönüp sordu:

“Adamın kaybolduğunu gördüğünde sen neredeydin?”

“Tam buradaydım.” Bâki eliyle iki adım ileriyi gösterdi.

Muhittin Bey tekrar sordu: “Emin misin? İyi düşün, havsalanı iyi yokla.”

“Dün gibi hatırımda. Tam buradaydım… Çullu adam da şu ileride, evin çıkmasının altındaydı, in midir cin midir bilmem, kayboldu.”

​Muhittin Bey elinde çıra, dizini geçen kara bata çıka bahsi geçen çıkmanın altına ilerledi; Bâki de arkasından geliyordu. Çıranın ışığı taş duvarları yaladığında tüm girinti ve çıkıntılar aşikâr olmuştu. Muhittin Bey üstünkörü bakıp: “Akli melekelerin sana oyun etmiş Bâki Efendi, burada bir şey yok,” dedi.

“Olur mu Hafiye Efendi? Eminim, iyi bakın; burada muhakkak bir giriş olmalı.”

​Muhittin Bey, Zabit’in dilindeki ısrarı gözlerinde de görmüştü. Önceden duvarda fark ettiği çıkıntıyı iteleyerek zifiri karanlığa açılan küçük bir kapıyı araladı. Bâki elindeki çırayı yere atıp dizlerinin üzerine çöktü. Derin bir nefes alıp:

“Biliyordum Hafiye Efendi… Adamın buradan kaybolduğuna emindim,” dedi.

​Muhittin Bey, elinde çıra karanlığı delip kapıdan girdi. Uğuldayan rüzgârı arkalarında bırakıp merdivenlerden indiler ve dar bir tünelden ilerlediler. Sessizlik, karanlıkla beraber enselerine çökmüştü. Muhittin Bey belinden emektar tabancasını çekip adımlarını sıkılaştırdı. Bir süre sonra ileride bir ışık kıpırtısı fark ettiler. Yaklaştıklarında tünelin büyük bir odaya açıldığını anladılar. Etrafta dizili sandıkları görünce Muhittin Bey:

“Burası bir depo olmalı,” diye mırıldandı.

​Bâki ileri atılıp sandıklardan birini açtığında bağırdı: “Tüfek… Hafiye Efendi bunlar tüfek dolu!”

Etrafı dikkatle tetkik eden Muhittin Bey, odaya açılan başka tüneller olduğunu fark etti. Sandıklardan bir başkasını açıp içindeki tüfekleri hayretle izlerken “İzzet bu depoyu görmüş olmalı ki öldürüldü,” dedi.

​Muhittin Bey sözünü bitirmişti ki arkalarından bir ses yükseldi, “Ya Hafiye Efendi, ancak bir yanlışın var, düzelteyim. İzzet gördüğü için değil; ortak olduğu sevkiyattan fazla pay istediği için öldü.”

​Muhittin Bey, tabancasını sıkıca kavradı. Arkasına döndüğünde beş namlunun hedefinde olduğunu gördü. Konuşan âdemin yüzünde kara bir peçe vardı. Tuzağa düştüğünü anlayan Hafiye soğukkanlılıkla:

“Madem beni faka bastırdınız en baştan alalım… İzzet’i ortak olduğu kaçak sevkiyattan fazla pay aldığı için öldürdün. Ağzını dikip gözüne mil çektin ki bunu gören Pir İhsan halkı sustursun. Göğsüne de göz çizdin çünkü “Gözüm üzerinde, aksi olursa sıradaki sensin,” mesajı verdin. Ve Bâki’nin aklını karıştırdın ki Pir İhsan’ın dedikleri içine korku salsın. Öyle değil mi Murat Efendi?”

​Murat Efendi peçesini yavaşça indirdi; konağında sergilediği o sahte misafirperverlikten eser yoktu. Yüzünde sadece bir kurdun dişlerini gösteren o soğuk gülüşü kalmıştı.

“Akıllı adamsın vesselam. Amma ve lakin bizim buralarda bir söz vardır: Aklı olan değil, gücü kullanan kazanır Hafiye Efendi.”

​Muhittin Bey, adamı dinlerken göz ucuyla Bâki’ye bakıyordu. Kafasında kurduğu her senaryoda ya kendi ya da Bâki kurşun yemeden kurtulamıyorlardı. Oda belli ki az sonra barut kokusuyla dolacaktı. Murat Efendi, Bâki’ye dönüp sordu:

“Haksız mıyım Komutan?”

Bâki elindeki silahı Muhittin Bey’e çevirdi:

“Hakkın var Murat Efendi.”

​Hafiye, namluların gölgesinde küçüldüğünü fark etti, “Ham demir çeliği ancak çizer,” deyip Murat Efendi’ye ateş ettikten sonra kendini yanındaki sandıkların arasına attı. Tüm çevikliğine rağmen havada sağ bacağına bir kurşun yedi. Tüfekler patlamış, barut dumanıyla dolan odaya sis perdesi çökmüştü.

​Muhittin Bey, sandıkların arasında hızlıca sürünerek yerini değiştirdi. Bir yandan da “Nerede kaldı bunlar?” diyerek acı içinde mırıldanıyordu. Bâki, Murat Efendi ve adamları etrafa dağılmış, ateş ediyorlardı. Hafiye kendini nispeten güvenli bir yere attı. Akan kanı durdurmak için yerde bulduğu bir halatla bacağını sardı. Sırtını duvara yaslayıp oturdu.

​Murat Efendi, omzunu sıyıran merminin acısıyla kuduz köpek gibi uluyor, Hafiye’ye küfürler ediyor, bulmaları için adamlarına tehditler savuruyordu. Barut dumanıyla zihni bulanan Bâki, Murat Efendi’nin yanına gidip:

“Hakkın var Murat Efendi, Muhittin Efendi amacıma ulaşmam için bana yolu açtı,” dedi.

​Murat Efendi acısı ve öfkesi yüzünden bu sözlere bir mana veremedi. Bâki’nin gözlerine bakınca derin bir karanlığın içinde küçük bir ışık gördü. Tabancasına davrandı ancak Bâki’nin silahından çıkan soğuk kurşun çoktan alnını delip geçmişti. Murat Efendi’nin öldüğünü gören adamlar namlularını Bâki’ye çevirdiler.

​Muhittin Bey sığındığı kuytudan doğrulduğunda genç Zabit’le göz göze geldi; ikisi aynı anda ateş etmeye başladılar. Dört adam ölüp düşerken Bâki’nin de yere yığıldığını gören Muhittin Bey, sandıklara tutunarak Zabit’in yanına gitti. Bâki göğsünden vurulmuştu, ağzından kan geliyordu. Muhittin Bey, “Dayan Bâki, birazdan Ahmet ve zaptiyeler burada olurlar,” dediyse de Zabit’in durumu iyi görünmüyordu.

​Bâki, Hafiye’nin elini tutarak titrek ve kanlı bir sesle:

“Ben asla ve kat’a devletime ihanet etmedim…  Yalnız bırakıldım…” dedi.

​Son sözü ağzından çıkarken nefesi de kesilmişti. Muhittin Bey, elinden kayan kanlı elleri genç zabitin göğsüne koydu. Ceketinin cebinden tütün kesesini çıkartıp bir sigara sardı. Henüz bir nefes çekmişti ki Ahmet ve zaptiyeler geldiler. Muhittin zaptiyelere dönüp yorgun bir sesle, “Kirli eller suç işler, bilge eller gizler, kanlı eller ise temizler,” dedi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar